Türkiye, resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Batı Asya'da Anadolu'da, diğer bir bölümü ise Güneydoğu Avrupa'nın uzantısı Doğu Trakya'da olan kıtalararası bir ülkedir. Batıda Bulgaristan ve Yunanistan, doğuda Gürcistan, Ermenistan, İran ve Azerbaycan, güneyde ise Irak ve Suriye ile sınır komşusudur. Güneyini Kıbrıs ve Akdeniz, batısını Ege Denizi, kuzeyini ise Karadeniz çevreler. Marmara Denizi ise İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı ile birlikte Anadolu'yu Trakya'dan, yani Asya'yı Avrupa'dan ayırır. Ankara, Türkiye'nin başkenti ve ikinci en kalabalık şehri; İstanbul ise Türkiye'nin en kalabalık şehri, ekonomi ve kültür merkezi, aynı zamanda Avrupa'nın en kalabalık şehridir. Resmî olarak laik bir devlet olan Türkiye'de nüfusun çoğunluğu Müslümandır.
Türkiye toprakları üzerinde bulunan ilk yerleşmeler Yontma Taş Devri'nde başlar. Doğu Trakya'da Traklar olmak üzere, Hititler, Frigler, Lidyalılar ve Dor istilası sonucu Yunanistan'dan kaçan Akalar tarafından kurulan İyon medeniyeti gibi çeşitli eski Anadolu medeniyetlerinin ardından, Makedonya kralı Büyük İskender'in egemenliğiyle ve fetihleriyle birlikte Helenistik Dönem başladı. Daha sonra, sırasıyla Roma İmparatorluğu ve Anadolu'nun Hristiyanlaştığı Bizans dönemleri yaşandı. Selçuklu Türklerinin 1071 yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu'daki Bizans üstünlüğü büyük ölçüde kırılarak Anadolu, kısa süre içerisinde Selçuklulara bağlı Türk beyleri tarafından ele geçirildi ve Anadolu toprakları üzerinde İslamlaşma ve Türkleşme faaliyetleri başladı. Kısa sürede Anadolu'daki diğer Türk beyliklerinin üzerinde hâkimiyet kuran Konya merkezli Anadolu Selçuklu Sultanlığı, 1243 yılındaki Moğollara karşı kaybedilen Kösedağ Muharebesi'ne kadar Anadolu'yu yönetti. Anadolu'daki Moğol istilalarından sonra zayıf duruma düşen Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu'da yerini yeni Türk beyliklerine bıraktı.
13. yüzyılın sonlarından itibaren Batı Anadolu'daki Türk beyliklerinden biri olarak ön plana çıkan ve bağımsızlık kazanan Osmanlılar, 14. yüzyılda Balkan topraklarında gerçekleştirdiği fetihlerle büyük bir güç hâline geldi ve Anadolu'daki diğer Türk beylikleri üzerinde de hâkimiyet kurdu. Osmanlı Devleti, 1453 yılında II. Mehmed'in İstanbul'u fethederek Bizans İmparatorluğu'na son vermesiyle imparatorluk hâline geldi. İmparatorluk, zirvesini 16. yüzyılda, özellikle I. Süleyman döneminde yaşadı. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması sonrasında gelen bozgun ve 15 sene süren Kutsal İttifak Savaşları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya karşı üstünlüğü sona erdi.
19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, Tanzimat adı verilen ciddi bir modernleşme sürecine girdi. 1876 yılında Türk tarihinin ilk yazılı anayasasının ilan edilip meclisin açılmasıyla başlayan I. Meşrutiyet devri, 1878 yılına kadar sürse de, 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilerek anayasa tekrar yürürlüğe girdi. Ancak yapılan reformlar, imparatorluğun dağılmasını engelleyemedi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri'nin yanında giren imparatorluk, savaş sonucunda yenik düşerek 30 Ekim 1918 tarihinde tüm orduların teslim olması şartını kabul etti ve akabinde İtilaf Devletleri'nce işgal edildi. 16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u işgal edip bazı milletvekillerini tutuklayarak sürgüne göndermesi sonucunda Meclis-i Mebûsan'ın kapanmasıyla Mustafa Kemal Paşa önderliğinde 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Onun önderliğinde işgalci kuvvetlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı (1919-1922) başarıya ulaşarak, 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı monarşisi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karıştı. Cumhuriyet, ülkenin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından 29 Ekim 1923'te ilan edildi. 3 Mart 1924'te hilafetin kaldırılıp Osmanlı Hanedanı'nın yurt dışına sürgün edilmesinden sonra, çağdaş Türkiye'nin oluşumunda önemli yer tutacak olan bir dizi devrim gerçekleştirildi.
Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir ve cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetilen demokratik, laik ve üniter bir anayasal cumhuriyettir. Resmî dili Türkçedir ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslümandır. Türkiye, OECD, G20 ve Türk Devletleri Teşkilatı'nın kurucu üyesidir. Türkiye NATO'nun ilk üyelerinden birisi ABD'nin ardından ittifak içinde ikinci en büyük askerî güce sahiptir. Avrupa Birliği adayı olan Türkiye, AB Gümrük Birliği, Avrupa Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve TÜRKSOY'un bir parçasıdır. Türkiye, askerî kapasitesi ve diplomatik girişimleri sayesinde bölgesel güç kabul edilirken; Avrupa ve Asya kıtalarının kavşak noktasında yer alması nedeniyle önemli bir jeostratejik güç olarak görülmektedir. Türkiye evrensel sağlık hizmetlerine, artan eğitim erişimi ve yenilikçiliğe sahiptir. 22 UNESCO Dünya Mirası alanı, 30 UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası ve zengin mutfağı ile Türkiye, dünyanın en çok ziyaret edilen dördüncü ülkesidir.

Türk kelimesinin kökeni, "güçlü, kuvvet, olgun" veya "gelişen, tam güçte" anlamlarına gelebilir. Kelimenin etimolojisi hâlâ tam olarak bilinmemektedir. 6. yüzyılda Çince gibi dillerde kullanımına ek olarak, Türk dillerinde Türk (Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰺𐰜, türü̲k̲; veya Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰚, türk) kelimesinin en erken kaydı İkinci Türk Kağanlığı'ndan gelmektedir.
Sözcüğün günümüzdeki hâlinin orijinali, bugünkü Türkiye toprakları için ilk kez 12. yüzyılda İtalyanlar tarafından Orta Çağ Latincesi kullanılarak Turchia veya Turcmenia şekillerinde oluşturuldu. Bunların yanı sıra, Orta Çağ'ın Alman seyyahları bölgeyi Turkei veya Tirkenland şeklinde, Fransızlar ise Turquie şeklinde andı. Bizans kaynaklarında 10. yüzyılda Tourkia adı Macaristan (Batı Tourkia) ve Hazar Kağanlığı (Doğu Tourkia) olmak üzere iki Orta Çağ devletini tanımlamak için kullanılıyordu. Yönetici seçkinleri Türk kökenli olan Memlük Sultanlığı, "Türklerin Devleti" (Dawlat at-Turk veya Dawlat-at-Turkiyya) olarak adlandırılıyordu. Aynı zamanda "Türklerin diyarı" anlamına gelen Türkistan kelimesi de, Orta Asya'da tarihi bir bölge için kullanılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise, kendi çağdaşı olan diğer ülkeler tarafından ara ara Türkiye veya Türk İmparatorluğu şeklinde tanınırdı.
Aralık 2021'de cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ihracatta Made in Türkiye ibaresinin kullanılmasına ilişkin bir genelge yayımladı. Genelgede ayrıca, diğer resmî yazışmalarla ilgili olarak, "(İngilizce) 'Turkey' gibi ifadeler yerine 'Türkiye' ifadesinin kullanılması konusunda gerekli hassasiyetin gösterileceği" belirtilmiştir. Gerekçe olarak da, Türkiye'nin "Türk milletinin kültür, medeniyet ve değerlerini en iyi şekilde temsil ve ifade etmesi" gösterilmiştir. Mayıs 2022'de Türkiye hükûmeti, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlardan İngilizce olarak Turkey yerine Türkiye kullanılmasını talep etmiş ve bu talep Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.

Günümüzdeki Türkiye topraklarının çoğunu oluşturan Anadolu yarımadasındaki en eski arkeolojik bulgu, Gediz Nehri'nde bulunan ve yaklaşık 1,24 ila 1,17 milyon yıla tarihlenen taş bir alettir. Ülkenin güney ile güneydoğu kısımları başta olmak üzere Anadolu'daki bilinen ilk yerleşimler, Eski Taş Çağı'na tarihlenir. Geçmişinin MÖ 9600 civarına kadar uzandığı tahmin edilen Göbeklitepe adlı arkeolojik sit alanı, dünyada bilinen en eski insan yapımı yapıdır. MÖ 7500'e veya MÖ 5700'e dayandığı düşünülen Orta Anadolu'daki Çatalhöyük, dünya üzerinde Cilalı Taş Devri ile Bakır Çağı'na ait en büyük ve en iyi korunmuş yerleşim yeridir. MÖ 8200 ila 6000 arasında kurulduğu tahmin edilen Çayönü yerleşkesi de, bu yapılara yine örnek verilebilir. Çanakkale'de bulunan Troya'da ise Cilalı Taş Devri'nde başlayan yerleşmeler, Demir Çağı'na kadar devam etmiştir.

Çeşitli Eski Anadolu milletleri, bölgede Cilalı Taş Devri'nin başlangıcına kadar varlığını sürdürdü. Bu halkların çoğu Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu olarak kabul edilen Anadolu dillerini konuştular. Bazı bilim insanları, Hint-Avrupa dillerinin, yine eski Anadolu dillerinden olan Hitit dili ve Luvi dilinden yayıldığını öne sürer. Ayrıca Türkiye'nin Avrupa kıtasında kalan küçük bir bölümünü oluşturan Doğu Trakya ise, 40 bin yıl öncesine dayanan bir yerleşim tarihine sahiptir ve bölgenin sakinleri de tarıma başlayarak milattan 6000 yıl önce Cilalı Taş Devri'ne geçmiştir.
Anadolu'nun bilinen ilk sakinleri, Hatti ve Hurri toplumlarıdır. Hint-Avrupa milletlerinden olmayan bu iki toplum, yaklaşık olarak MÖ 2300'lerde Orta ve Doğu Anadolu'da yaşadılar. Hatti ve Hurriler, Hint-Avrupa milletlerinden Hititlerin MÖ 2000-1700 yıllarında Anadolu'ya gelmesiyle yerini Hititlere bıraktı. Hititler, bölgedeki ilk büyük krallığı MÖ 13. yüzyılda kurdular. Asurlular da, MÖ 1950'den MÖ 612'ye kadar günümüz Türkiye'sinin güneydoğu topraklarını fethetti ve oraya yerleşti. Urartuların MÖ 9. yüzyılda Asurluların kuzeyindeki güçlü rakibi olduğu ise, Asur kitabeleri aracılığıyla öğrenildi. MÖ 612'den itibaren herhangi ciddi bir etki gösteremeyen Urartular, MÖ 590 yılında İran'dan gelen Medler tarafından yıkıldı.
Orta Anadolu üzerinde büyük bir hâkimiyet kurmuş olan Hitit İmparatorluğu'nun da MÖ yaklaşık 1180'li yıllarda çöküşünün ardından, Hint-Avrupa milletlerinden Friglerin kurdukları Frigya, MÖ 7. yüzyılda Kimmerler tarafından yapılan saldırılara kadar Anadolu'da üstünlük elde etti. Frigya'dan sonra Lidya, Karya ve Likya devletleri bölgede güç yakalayarak söz sahibi oldu. Ekonomi alanıyla ön plana Lidyalılar, MÖ 546'da Ahameniş hükümdarı Büyük Kiros tarafından yıkılıncaya kadar Batı Anadolu'da varlığını sürdürdü.

Anadolu'nun sahil şeridinde MÖ 1200 yıllarında büyük ölçüde Aiol, İyon ve Yunan yerleşimleri başladı. Bu yerleşimciler tarafından Milet, Efes, Smyrna ve Byzantium gibi çok sayıda önemli şehir kuruldu. Son olarak Yunan koloniciler tarafından MÖ 657'de Megara kenti ortaya çıkarıldı. Yine bu dönemlerde, MÖ 6. yüzyılda, Türkiye'nin şu anki doğu toprakları üzerinde Ermeni Orontes Hanedanı tarafından bir devlet kuruldu.
Anadolu, MÖ 6. ve

İstanbul, Türkiye'nin ekonomik, kültürel ve tarihî merkezini oluşturan en kalabalık şehridir. 15,7 milyonu aşan nüfusuyla Türkiye nüfusunun yaklaşık %18,3'ine ev sahipliği yapmaktadır. İstanbul, Avrupa'daki en kalabalık şehirlerden biri olmasının yanı sıra, dünya genelinde de nüfus bakımından en kalabalık şehirler arasında yer alır. İstanbul, iki kıtada yer alan bir şehir olup, nüfusunun yaklaşık üçte ikisi Avrupa yakasında, geri kalanı ise Asya yakasında yaşamaktadır. Şehir; Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara Denizi ile Karadeniz arasında yer alan ve dünyanın en işlek su yollarından biri olan Boğaziçi boyunca uzanır. 5.461 km² yüzölçümüne sahip olan İstanbul'un idari sınırları, İstanbul ili ile örtüşmektedir.
İstanbul, Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara kıyısı ve Boğaziçi boyunca, Haliç'i de çevreleyecek şekilde kurulmuştur. İstanbul kıtalararası bir şehir olup, Avrupa'daki bölümüne Avrupa Yakası veya Rumeli Yakası, Asya'daki bölümüne ise Anadolu Yakası veya Asya Yakası denir. Tarihte ilk olarak üç tarafı Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliç'in sardığı bir yarımada üzerinde kurulan İstanbul'un batıdaki sınırını İstanbul Surları oluşturmaktaydı. Gelişme ve büyüme sürecinde surların her seferinde daha batıya ilerletilerek inşa edilmesiyle dört defa genişletilen şehrin 39 ilçesi vardır. Sınırları içerisinde ise büyükşehir belediyesi ile birlikte toplam 40 belediye bulunmaktadır.
Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan İstanbul, 330-395 yılları arasında Roma İmparatorluğu, 395-1204 yılları arasında Bizans İmparatorluğu, 1204-1261 yılları arasında Latin İmparatorluğu, 1261-1453 yılları arasında tekrar Bizans İmparatorluğu ve son olarak 1453-1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yaptı. Ayrıca İstanbul, Hilâfetin Osmanlı İmparatorluğu'na geçtiği 1517'den kaldırıldığı 1924'e kadar İslam dünyasının da merkezi oldu.
Son yıllarda ortaya çıkarılan arkeolojik bulgularla, insanlık tarihine ilişkin önemli bilgiler elde edilmiştir. Yarımburgaz Mağarası'ndan çıkarılan taş aletlerle, ilkel insan izlerinin 400.000 yıl öncesine dayandığı ortaya çıkmıştır. Anadolu Yakası'nda yürütülen kazı çalışmaları ve bunlara bağlı araştırmalar, şehirde tarım ve hayvancılığa dayalı ilk yerleşik insan topluluğunun MÖ 5500'lere tarihlenen Fikirtepe Kültürü olduğunu göstermiştir. Bu arkeolojik bulgular yalnızca İstanbul'un değil, tüm Marmara Bölgesi'nin en eski insan izleridir. İstanbul sınırları içinde kent bazında ilk yerleşimler ise Anadolu Yakası'nda Kalkedon (Kadıköy); Avrupa Yakası'nda Byzantion'dur. Cumhuriyet dönemi öncesinde egemenliği altında olduğu devletlere yüzlerce yıl başkentlik yapan İstanbul, 13 Ekim 1923 tarihinde başkentin Ankara'ya taşınmasıyla bu özelliğini yitirmiş; ancak ülkenin ticaret, sanayi, ulaşım, turizm, eğitim, kültür ve sanat merkezi olmaya devam etmiştir.
Karadeniz ile Marmara Denizi'ni bağlayan ve Asya ile Avrupa'yı ayıran İstanbul Boğazı'na ev sahipliği yapması nedeniyle, İstanbul'un jeopolitik önemi oldukça yüksektir. Bugün tamamına yakını doldurulmuş olan ya da kaybolan doğal limanları vardır. Bu özellikleri yüzünden bölge toprakları üzerinde uzun süreli egemenlik anlaşmazlıkları ve savaşlar yaşanmıştır. Başlıca akarsular Riva, Kâğıthane ve Alibey dereleridir. İl toprakları az engebelidir ve en yüksek noktası 537 metre ile Kartal ilçesindeki Aydos Tepesi'dir. İldeki başlıca doğal göller Büyükçekmece, Küçükçekmece ve Durusu gölleridir. İl ve yakın çevresinde, Karadeniz ile Akdeniz makro iklimleri arasında geçiş özellikleri görülür. Hava sıcaklıkları ve yağış ortalamaları düzensiz; bitki örtüsü dengesizdir.

Modern Türkçede şehir için en yaygın kullanılan ad İstanbul olmaktadır. Bu adın "eis tin polin" (Yunanca: εις την πόλιν) tamlamasından geldiği sanılmaktadır. Bu tamlama, o dönem Yunancasında "şehirde", "şehrin içinde", "şehir içi" gibi anlamlara gelmekteydi. Ayrıca halk dilinde "n" ünsüzüne bitişen "p" sesi "b" sesine dönüşüyordu. Bu bağlamda İstanbul adının kökeni pek çok kaynakta bu tamlamayla ilişkilendirilmektedir. MS 2. yüzyıldan kalma Ermeni kaynaklarında da Istanbol ya da Istınbol biçiminde anılan şehir adının, Türkçeye bu şekilde girmiş olması olasıdır. İstanbul, Osmanlı döneminde resmî belgelere girdi ve sıkça kullanıldı. Şehrin bu isminin Türkçede en eski kullanımı 1360 yılına tarihlenen Dânişmendnâme eserinde görülür. Osmanlı tarih yazıcılığının ilk dönemlerinde üretilmiş anonim bir gazavatnâme olan Gazavât-ı Sultan Murad adlı eserde şehir İstanbul adı altında ele almıştır.
İstanbul'a çağlar boyunca değişik adlar verilmiştir. Plinius'un aktarımına göre şehri bilinen en eski adı Ligos (Grekçe: Λύγκος) olmakla birlikte bu konuda detaylı bilgi yoktur. Sonraları şehir Bizantion (Yunanca: Βυζάντιον) adını almıştır. MÖ 667'de Antik Yunanistan'daki Megara şehir devletinden gelen Dor asıllı Yunan yerleşimciler bugünkü İstanbul üzerinde bir koloni kurdu ve yeni koloniye kralları Byzas veya Byzantas'ın (Yunanca: Βύζας veya Βύζαντας) şerefine Byzantion adını verdiler. Byzantium, orijinal adı Byzantion olan antik kentin adının 1. yüzyılda, kenti Romalılar ele geçirince, onlar tarafından Latinceleştirilmiş hâlidir. Ancak 337 yılında İmparator I. Konstantin'in ölümüyle kentin adı, onun şerefine "Konstantin'in kenti" anlamına gelen Konstantinopolis'e (Yunanca: Κωνσταντινούπολις, Kōnstantinoúpolis, Latinceleştirilmiş: Constantinopolis) çevrildi. Konstantinopolis, Bizans İmparatorluğu boyunca kentin resmî adı olarak kaldı. Ama Konstantinopolis, kentin yerlileri tarafından sadece Yunanca "kent" anlamına gelen (Πόλις, Polis) olarak anılırdı. 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet önderliğinde Osmanlı İmparatorluğu tarafından İstanbul'un Fethinden sonra bile, Konstantinopolis, Batı'da kullanılan en yaygın ad olarak kaldı. İstanbul adı, ancak 1928'de Latin harflerine geçilmesi sonrası Batı dillerinde Konstantinopolis'in yerini almaya başladı.
Tarihte şehir için kullanılan adlar içinde İslambol, dar kullanım alanına sahip olsa da kayıtlarda görülen adlardandır. İstanbul isminin kökeninin İslam ve bol ekine dayandırılması halk etimolojisi örneklerinden biridir ve etimolojik açıdan doğru değildir.

İstanbul, yerleşim tarihi son yapılan Yenikapı'daki kazılarla bulunan liman doğrultusunda 8500 yıl, kentsel tarihi yaklaşık 3.000, başkentlik tarihi 1600 yıla kadar uzanan Avrupa ile Asya kıtalarının kesiştiği noktada bulunan bir dünya kentidir. İstanbul Roma, Bizans ve Osmanlı döneminde başkent olarak kullanılmıştır. Şehir çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlere ev sahipliği yapmış, yüzyıllar boyu çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı kozmopolit ve metropolit yapısını korumuş ve tarihsel süreçte eşsiz bir mozaik hâlini almıştır. Uzun zaman dilimleri boyunca her alanda merkez olmayı ve iktidarda kalmayı başaran dünyadaki ender yerleşim yerlerinden biri olan İstanbul geçmişten günümüze bir dünya başkentidir.
İstanbul'un tarihi ana hatlarıyla beş büyük döneme ayrılabilir:

Tarih öncesi çağlar
Kuruluş Dönemi ve Byzantion dönemi
Konstantinopolis dönemi
Konstantiniyye dönemi
İstanbul dönemi

İstanbul'un tarihi üç yüz bin yıl önceye kadar uzanmaktadır. Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlandı. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlandı.

2008 yılında İstanbul Metrosu için yapılan Marmaray tüp geçidi kazıları sırasında Cilalı Taş Devri'nin sürdüğü MÖ 6500'lü yıllara ait kalıntılara rastlanan şehrin, Anadolu Yakası'ndaki Fikirtepe'de yapılan kazılarda ise Bakır Çağı'nın sürdüğü MÖ 5500-3500 yıllarına ait kalıntılar bulundu. Bunun yanında Kadıköy'de Fenikelilere ait kalıntılar bulundu. Traklar, kentin yakınlarına MÖ 13. yüzyıl ve 11. yüzyıllarda Semistra kentini kurdu. Kral Lygos zamanında Sarayburnu'na, bugünkü Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yerde bir Akropolis kuruldu. MÖ 685'te Megara'dan gelen Yunanlar burada bir koloni kurdu, Kral Byzas'ın hüküm sürdüğü MÖ 667 yılında ise Byzantion kuruldu. Kente Roma İmparatorluğu hakim olunca, kentin adı Septimius Severus tarafından kısa süreliğine oğlunun adı Augusta Antonina kondu, ardından İmparator I. Konstantin zamanında kent Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan edildi. Bu sırada Nova Roma olarak değiştirilen kentin adı benimsendi ve 337 yılında İmparator I. Konstantin'in ölümüyle Konstantinopolis'e çevrildi.

Bu dönem 324-1453 yılları arasını kapsadı. I. Konstantinus şehri ele geçirip Roma İmparatorluğu'nun başkenti yaptıktan sonra, şehir ayrıca Roma'nın doğusunun yönetim merkezi oldu. Romalı nüfusu bu dönemde, Romalı soyluların göçü de dahil olmak üzere önemli boyutta arttı. Bu dönemde şehir, yeni bir mimari yapıyla oldukça genişledi. 100.000 kişilik bir hipodromun (Sultanahmet Meydanı) yanı sıra, limanlar ve su tesisleri yapıldı.
Konstantinus'un döneminde şehre Nova Roma dense de; 11 Mayıs 330 da şehrin ismi Konstantinopolis oldu. Konstantin, Roma İmparatorluğu'nun dinini de Hristiyanlık olarak değiştirdi. Pagan Roma dinine inanan batı ile ilk kopuş da bu dönemde başladı. Her ne kadar; Bizans İmparatorluğu I. Theodosius'un ölümü ile başlasa da; Bizans İmparatorluğu Konstantinus Hristiyanlığı getirmesine duyduğu saygıdan kendisini hep bir Bizans İmparatoru olarak gördü; 1453'teki çöküşüne kadar da 10 İmparatorunun daha ismi Konstantinus oldu. Bu dönemde İstanbul'un rolü oldukça stratejikti; Avrupa ve Asya arasında bir kapı oldu. Bu vesile ile, ticaret, kültür ve diplomasinin yapıldığı bir merkezdi. Bu dönemde şehrin ismi "Poli" (şehir) de oldu.
476'da Batı Roma'nın yıkılması sonrasında da; Batı Roma İmparatorluğu'ndaki Romalıların büyük çoğunluğu buraya göç etti ve Bizans İmparatorluğu'nun da başkenti İstanbul oldu. 543'te nüfusun yarısının ölümüne sebebiyet veren veba salgınından sonra şehir, İmparator I. Justinianus döneminde yeniden inşa edil

Ankara, Türkiye'nin başkenti ve Ankara ilinin merkezi olan şehirdir. Coğrafi olarak Türkiye'nin merkezine yakın bir konumda bulunur ve İç Anadolu Bölgesi'nde yer alır. Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2025 sonuçlarına göre 5.910.320 nüfusuyla ülkenin İstanbul'dan sonra nüfus bakımından ikinci büyük şehridir.
Ankara'nın 13 Ekim 1923'te başkent ilan edilmesinin ardından hızla gelişen şehir, 1927 nüfus sayımında Türkiye'nin en kalabalık üçüncü şehri olmuş ve 1945 nüfus sayımı itibarıyla İzmir'i geçerek ikinci sıraya yükselmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayanan ilin topraklarının yarısı hâlâ tarım amaçlı kullanılmaktadır. Ekonomik etkinlik büyük oranda ticaret ve sanayiye dayalıdır. Tarım ve hayvancılığın ağırlığı ise giderek azalmaktadır. Ankara ve civarındaki gerek kamu sektörü gerek özel sektör yatırımları, başka illerden büyük bir nüfus göçünü teşvik etmiştir. Cumhuriyetin ilanından günümüze, nüfusu ülke nüfusuna kıyasla iki kat daha hızlı artmıştır. Nüfusun yaklaşık dörtte üçü hizmet sektörü olarak tanımlanabilecek memuriyet, ulaşım, haberleşme ve ticaret benzeri işlerde, dörtte biri sanayide, %2'si ise tarım alanında çalışır. Sanayi, özellikle tekstil, gıda ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşmıştır. Günümüzde ise en çok savunma, metal ve motor sektörlerinde yatırım yapılmaktadır. Türkiye'nin en çok sayıda üniversiteye sahip ikinci ili olan Ankara'da ayrıca, üniversite mezunu oranı ülke ortalamasının iki katıdır. Bu eğitimli nüfus, teknoloji ağırlıklı yatırımların gereksinim duyduğu iş gücünü oluşturur. Ankara'dan otoyol, demir yolu ve hava yolu ile Türkiye'nin diğer şehirlerine ulaşılır.
Bilinen tarihi en az 10 bin yıl öncesine, Eski Taş Çağı'na ulaşan Ankara, tarih öncesinden günümüze dek pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Galatlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti, il topraklarını kontrolleri altında tutmuştur. Tektosagların ve Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti olan Ankara şehri ve Frigyalıların başkenti Gordion, il sınırları içinde yer alır. Yıldırım Bayezid'in Timur'a yenik düştüğü Ankara Muharebesi Çubuk yakınlarında ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olan Sakarya Muharebesi ise Polatlı yakınlarında yapılmıştır.
Ankara karasal iklime sahiptir. Şehir merkezinin dışındaki il topraklarının büyük bölümü, tahıl üretiminin yoğun olduğu platolardan oluşmaktadır. İlin çeşitli yerlerindeki doğal güzellikler korumaya alınmış olup dinlenme ve eğlence amaçlı kullanıma sunulmuştur. İlin adını taşıyan tavşanı, keçisi, atı ve kedisi dünya çapında bilinir; armudu, çiğdemi; yerel yemeklerden Ankara tavası ile Kızılcahamam ve Beypazarı maden suyu ise ülke çapında tanınır.

Frigya dili ve Grekçede Ἄγκυρα (telâffuz: Anküra), gemi çapası demektir. Bazı efsanelere göre Ankara, Frig Kralı Midas'ın bir gemi çapası bulduğu yerdir. Büyük İskender'in Doğu Seferi sırasında Anküra'ya MÖ 333'te geldiği kayıtlara geçmiştir. 2. yüzyıla ait ve Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen bazı paralarda gemi çapası figürü bulunmaktadır.
Frigler, Galatlar ve Romalılar tarafından Ἄγκυρα olarak bilinen şehrin adı, Latin harfleri ile Batılı kaynaklara Ankyra ve Ancyra olarak geçti. Kentin adı, Türklerin Anadolu'ya gelmesinden sonra Ankara, Engürü ve Engüriye olarak değişime uğradı. Batı dillerine de Angora olarak geçti. 16. yüzyıla ait çeşitli resmî Osmanlı evraklarında Ankara (انقره) adı geçmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, 28 Mart 1930'da yabancı ülkelerden Türk şehirleri için Türkçe adların kullanılmasını resmen talep etti. Bu tarihten sonra posta idaresi Angora olarak adreslenmiş mektupları Ankara'ya ulaştırmadı. Böylece zamanla Ankara adı evrenselleşti.

Ankara ilinde keşfedilmiş en eski tarih öncesi kalıntılar Eski Taş Çağı'na kadar uzanmaktadır. Bu döneme ait çeşitli eserlere Gâvurkale, Ergazi, Lodumlu ve Maltepe'de rastlanmıştır. Bunlar dışında Ankara'nın Polatlı ilçesinde, MÖ 3000 yıllarına ait insan yerleşmelerine rastlanmıştı.

Hint-Avrupalı bir kavim olan Hititler (MÖ 1660-1190), Anadolu'ya boğazlar yoluyla gelmişlerdir. Hititlerin Anadolu'ya göç tarihleri, kesin olarak bilinmemektedir. Ankara ve çevresinde Hitit dönemine ait yerleşkelerin kalıntıları; Balıkhisar, Ballıkuyumcu, Bitik, Karaoğlan, Gâvurkale ve Külhöyük höyükleridir. MÖ 2000'in sonlarına doğru Hititlerin siyasal olarak çöktüğü ve yerini Friglere bıraktığı görülmektedir.
MÖ 2000'in sonlarında bölgede, hızla büyüyen bir Frigya kasabası vardı. Frig Krallığı'nın başkenti olan Gordion kentinin kalıntıları Polatlı'nın 29 kilometre kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordion, en parlak dönemini Frigya Kralı Midas zamanında (MÖ 725-675) yaşamıştır. Ankara'da, Frigler dönemine ait kalıntılar arasında bulunan Yumurtatepe Tümülüsü'nün bulunduğu yerin, kurulduğu dönemlerde çok önemli bir yerleşim olmasa da stratejik bir noktada olduğu düşünülmektedir. Frigler, MÖ 700'lü yıllarda Kafkaslardan gelen Kimmerler tarafından ortadan kaldırıldı.
Tunç Çağı'nın sonlarında Frigler ile birlikte Anadolu'ya gelen ve Batı Anadolu'da varlıklarını sürdüren Lidyalılar, Friglerin ortadan kalkmasını fırsat bilerek bugünkü Ankara ilini de kapsayan Kızılırmak yöresini ele geçirdiler. MÖ 7. yüzyılda Anadolu'ya hâkim oldular ve 140 yıl hüküm sürdüler. Lidyalıların sikkeyi icat ettikleri kabul edilir. Lidyalılar döneminde Anadolu'da ticaret gelişmiş, tahıl üretimi, hayvancılık, zeytinyağı ve şarap üretimi ilerlemiştir. Orta Anadolu'nun ana ulaşım yolu üzerinde bulunan Ankara ili toprakları da bu gelişmelerden istifade etmiştir. Medler ve Persler ile savaşan Lidyalılar, komşuları Ahameniş Pers Hükümdarı Kiros ile MÖ 547'de Kızılırmak kavsi içinde yaptıkları savaşı kaybederek tarih sahnesinden silinmişlerdir.
Persler, MÖ 545'ten itibaren Anadolu'ya egemen olarak, Anadolu'daki Helen kültürüne son verdiler. MÖ 5. yüzyılda Herodot, Pers İmparatorluğu'nun ordu, ticaret ve posta hattı olarak kullanılan Kral Yolu'nun Ankara'dan geçtiğini yazar. Kral Yolu, Efes'te başlıyor, Sardes şehrinden Lidya'ya, sonra Gordion, Ankyra ve Kızılırmak'tan geçerek, Kapadokya üzerinden Kilikya'ya, oradan Fırat ve Dicle nehirlerini geçip Asur'dan Susa kentine ulaşıyordu.

Ankara ili toprakları MÖ 334'te Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından Ahameniş İmparatorluğu'ndan alınana kadar; tarihi boyunca Frigler ve Hititler'in haricinde Hattiler, Lidyalılar ve Ahamenişler egemenliğine girmiştir. MÖ 3. yüzyılda Anadolu'ya gelen savaşçı bir kavim olan Galatların Tektosaglar boyuna başkentlik etmiştir. Strabon, ünlü eseri Geographika'da, bugün merkezde bulunan Ankara Kalesi'nin Tektosaglar tarafından inşa edildiğini söyler. Daha sonra bölgede siyasal birliği kuran Roma İmparatoru Caesar Divi Filius Augustus, MÖ 25 yılında Ankara'yı ele geçirmiştir.
MS 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye bölününce Ankara Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kaldı. Ancak il toprakları üzerindeki Doğu Roma hâkimiyeti zaman zaman kesintiye uğradı. MS 654 yılında Müslüman Araplar kısa süreliğine bölgenin kontrolünü ele geçirdiler. 833 ve 842 yıllarında Abbasi Halifesi Mutasım ve Türk komutanı Afşin Ankara kentini kısa süreliğine ele geçirdi. 871 yılında Pavlikian mezhebinden Hristiyanlar Ankara kentinin kontrolünü yaklaşık bir yıllığına ele geçirdi. Bu kesintilerden sonra her seferinde Doğu Romalılar kenti geri alarak otoriteyi sağladı.

Güçlü istihkâmı sebebiyle 1071-73 yılları arasında Türk akınlarına karşı koyan Ankara'nın Artuk Bey veya Dânişmend Gazi tarafından Türk hâkimiyeti altına alındığı ifade edilmiştir. Ankara'nın Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun eline geçmesi, Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra 1073 yılına rastlar. 12. ve 13. yüzyıllarda Selçuklu Sultanlarının da çabasıyla transit ticarette gelişme gösteren Ankara'nın merkezi, önce Ahiler'e, ardından 1304'te göreli özerklik verilerek Osmanlı İmparatorluğu'na bağlandı. İlin güneybatı ilçeleri bu dönemde Germiyanoğulları'na bağlanırken, güneydoğu ilçeleri Karamanoğulları'na bağlanmıştır. I. Murat zamanında kesin olarak Osmanlı topraklarına bağlanan ilde, 1402 yılında Büyük Timur İmparatorluğu imparatoru Timur ile Osmanlı İmparatorluğu padişahı Yıldırım Bayezid arasında Ankara Muharebesi yapıldı. Yıldırım Bayezid'in savaşı kaybetmesi ve Timur'a esir düşmesi sonucu Osmanlı Devleti, Fetret Devri denen bunalım ve iktidar boşluğu dönemine girdi. Ankara Muharebesi'nde bölge büyük ölçüde harap olmuş, Anadolu birliğini yeniden kuran II. Murat zamanında yeniden onarılmıştır. 1841 yılında Anadolu Eyaleti kaldırılıp yerine vilayetler kurulunca il bir vilayet oldu. Ankara, Çorum, Yozgat, Kayseri ve Kırşehir sancakları bu vilayete bağlandı. Ankara Vilayeti 1922 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Osmanlı hâkimiyetinin sonlarına doğru Ankara 1916'da 3 gün süren büyük bir yangın geçirmiş ve yangın 1.900 kadar hanenin yanması ile sonuçlanmıştır.

Ankara ilinin Türk Kurtuluş Savaşı'nda merkezî bir yeri olmuştur. 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Mustafa Kemal, şehri Anadolu'daki direniş hareketinin yönetimi olan Heyet-i Temsiliye'nin merkezi olarak seçti. Şehir, coğrafi olarak Anadolu'nun ortasındaydı, demiryolu ile İstanbul'a ulaşılabiliyordu, Batı Cephesine yakındı ve halkın millî mücadeleye olan desteği tamdı. İstanbul'un İngilizler tarafından resmen işgalinden iki gün sonra, 18 Mart 1920'de, İstanbul'da bulunan Meclis-i Mebûsan kendini resmen feshedince, 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi kuruldu. Ankara ili, Türk-Yunan Savaşı'nın en yoğun muharebesinin gerçekleştiği yer olmuştur. 1920 yazında Yunan birlikleri, Ankara şehrini ele geçirmek amacıyla Sakarya nehri kıyılarına kadar ilerlemişti. Ancak 23 Ağustos - 13 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen Sakarya Meydan Muharebesi sonucunda Yunan birlikleri püskürtüldü. Polatlı yakınlarında meydana gelen zorlu muharebe Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olmuş, Mustafa Kemal Atatürk ünlü "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır" sözünü bu sırada söylemiştir. Birkaç hafta so

Anadolu (Grekçe: Ἀνατολή, romanize: Anatolḗ), Anadolu Yarımadası (Yunanca: Χερσόνησος τῆς Ἀνατολίας, Chersónisos tis Anatolías) veya coğrafi olarak Asya Kıtası'nın tüm özelliklerini içerdiğinden Küçük Asya (Yunanca: Μικρά Ἀσία, Mikrá Asía), Asya kıtasının en batısında Karadeniz, Akdeniz ve Ege denizi arasında kalan yaklaşık 537.000 km²'lik bir alanı kaplayan dağlık bir yarımadadır.
Batıdan doğuya olan uzunluk 1.000 km'den fazla, genişlik ise 400 km'den 600 km'ye kadardır. Osmanlı döneminde "Anadolu"nun geleneksel doğu sınırı olarak Fırat Nehri kabul edilirken, Cumhuriyetle birlikte Birinci Türk Coğrafya Kongresinden sonra Türkiye'nin Asya'da kalan kısmının tümü aynı coğrafî terime dâhil edilmiştir. Günümüzde yaygın olarak Türkiye'nin Asya kıtasında kalan topraklarının adı olarak kullanılır.
Anadolu, Asya ve Avrupa'nın birleşim noktasındaki stratejik konumu nedeniyle, tarih öncesi çağlardan beri birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Yeryüzünün en eski yerleşkelerinden bazıları Cilalı Taş Devri'nde Anadolu'da kurulmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Hacılar, Göbekli Tepe ve Mersin (Yumuktepe) yerleşkeleri Cilalı Taş Devri'nden kalmadır. Truva yerleşkesi de Cilalı Taş Devri'nde kurulmuş ve Demir Çağı'na doğru uzanmıştır. Sümer, Asur, Hitit, Yunan, Lidya, Pers, Makedon, Kelt, Roma, Doğu Roma (Bizans), Selçuklu, Moğol, Anadolu beylikleri ve Osmanlı gibi onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Yüzlerce dil ve lehçeyi barındırır. 
Anadolu, Hristiyanlığın ilk doğduğu ve geliştiği topraklardan biridir. Uzun yıllar Doğu Roma topraklarının esasını teşkil etmiştir. 11. yüzyıldan itibaren Türkler tarafından iskân edilmiş ve yönetilmiştir. Özellikle 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi'nden itibaren Müslüman Oğuz Türkleri Anadolu'ya akın etmiştir.

Anadolu sözcüğü Yunanca doğu veya gündoğumu anlamına gelen Ἀνατολή sözcüğünden türemiştir. Bizans İmparatorluğu döneminde orta Anadolu'nun bir kısmı imparatorluğun merkezine doğuda olmasından kaynaklı doğu askeri idari birimi ya da Anatolikon Theması (Θέμα τῶν Άνατολικῶν, Thema tōn Anatolikōn) olarak adlandırılmaktaydı. Anatolikon Theması Afyon, Isparta, Konya, Kayseri ve Mersin yörelerini kapsamaktaydı.
Osmanlı döneminde ise Anatoli, merkezi önce Ankara (1393-1451), sonra Kütahya (1451-1827) olan kuruluş tarihi ve protokol olarak ikinci beylerbeyliğinin adıdır. Beylerbeyliği'nin (daha sonraki ismiyle Eyalet) doğu sınırlarını Antalya, Isparta, Afyonkarahisar, Ankara, Çankırı ve Sinop oluşturmaktaydı. Beylerbeyliği'nin komşuları (kuzeyden güneye) Rum Eyaleti, Karaman Eyaleti, Adana Eyaleti'dir.
19. yüzyılda genel anlamda imparatorluğun Asya Kıtası'nda kalan ve Türklerle meskûn olan bölgesini tanımlamak için kullanılmıştır.

Yarımada hakim dağlık arazidedir. Büyük kısmı, doğuda yarı çöl Anadolu Yaylaları ve Ermeni Yaylası tarafından işgal edilmiştir. Anadolu Platosu'nun içi, marjinal Kuzey Anadolu Dağları (kuzeyde) ve Toros Dağları (güneyde) ile sınırlanan Anadolu Yaylası tarafından işgal edilmiştir. Ege, Akdeniz ve Marmara Denizi kıyıları boyunca Akdeniz bitki örtüsü ile dar ovalar vardır.

Anadolu; kuzeyde Karadeniz, güneyde Akdeniz, batıda Ege denizi, kuzeybatıda Marmara denizi ile sınırlanmış bölgedir. Doğuda ise, tarihsel olarak, İskenderun Körfezi'nin güneyindeki Akdeniz kıyılarından sonra 40. meridyen ile Van Gölü arasında bir çizgi olarak kabul edilir ve kuzeyde sınır, Çoruh Nehri'nin alçak seyri ile kabaca çakışır. Cumhuriyetin ilanından itibaren ise, Anadolu Türkiye'nin Asya'da kalan kısmıyla eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Yarımada, Asya'nın diğer tüm bölgelerine kıyasla batıdadır.
Anadolu coğrafik olarak daha çok Avrupa'ya benzemektedir. Çünkü bütün Akdeniz'in kuzeyi Avrupa kabul edilmektedir. Anadolu da coğrafik olarak, kendisinden çok farklı özellikler barındıran Asya ülkelerinden (Çin, Hindistan, İran vb.) çok, Akdeniz'in kuzeyindeki Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerine benzemektedir. Doğal sebepler siyasi olayları da etkilediği için Anadolu'nun, tarihte Asya'dan çok Avrupa ile münasebetleri olmuştur. Bütün bunlara rağmen Anadolu'nun Asya içinde düşünülmesi, onun güçlü bir Asya kültürüne sahip olmasındandır. Tarih boyunca Asya kültürü, kendisinin batısındaki Anadolu'ya akmıştır. Asya kökenli Türklerin, eski Yunan-Roma coğrafyası olan Anadolu'daki (ki Diyar-ı Rum tabiri tam da bunu anlatır) varlığı bunun maddi bir göstergesidir.

Anadolu'daki insan yerleşimi paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Neolitik yerleşimler arasında Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Aşıklı Höyük, Boncuklu Höyük, Hacılar, Göbeklitepe, Norşuntepe, Köşk Höyük ve Yumuktepe bulunmaktadır. Çatalhöyük (MÖ 7.000), bunların en gelişmişi olarak kabul edilir. Arkeogenetik alanındaki son gelişmeler, tarımın Bereketli Hilal'den Avrupa'ya yayılmasının, yaklaşık 9.000 yıl önce Anadolu'dan gelen ilk çiftçilerin göçüyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu ve sadece kültürel bir alışverişin sonucu olmadığını doğrulamıştır. Anadolulu Neolitik dönem çiftçilerinin soyları çoğunlukla yerel Anadolu avcı-toplayıcılarına dayanır; bu da tarımın bu avcı-toplayıcılar tarafından yerinde benimsendiğini ve bölgeye dışarıdan (demik difüzyonla) yayılmadığını göstermektedir. Anadolu kökenli Neolitik çiftçiler daha sonra İber Yarımadası ve Britanya Adaları'na kadar Batı Avrupa'ya ve ayrıca Mağrip'e kadar yayılacaklardı. Modern Avrupalıların çoğunun soylarının önemli bir bölümü, bu Neolitik Anadolu çiftçilerine dayanmaktadır. Levant halkları da Tunç Çağı sonrası göçlerden kaynaklanan önemli bir Neolitik Anadolu çiftçi soyuna sahiptir. Yaklaşık 6500 yıl önce ve sonrasında, doğudan gelen göç nedeniyle Anadolulular genetik olarak daha homojen hale gelmiştir. Hattice ve Hurrice gibi Anadolu kökenli ve Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan dillerin daha eski biçimleri, bu büyük karışımda yer alan göçmenler ve yerliler tarafından konuşuluyordu. Step soyu ise Tunç Çağı'na kadar Anadolulularda görülmemektedir.
Neolitik Anadolu, Hint-Avrupa dil ailesinin anavatanı olarak önerilmiştir, ancak dilbilimciler Karadeniz'in kuzeyindeki steplerdeki daha geç bir kökeni tercih etme eğilimindedir. Bununla birlikte, Hint-Avrupa'nın en eski belgelenmiş kolu olan Anadolu dillerinin, en azından MÖ 19. yüzyıldan beri Anadolu'da konuşulduğu açıktır.

Hattiler, MÖ 2300 ile 2000 yıllarında Orta Anadolu'da yaşamış ve Hattice isimli bir yalıtık dil konuşmuş uygarlıktır. Anadolu Yarımadası'nın bilinen en eski adı Hatti Ülkesi'dir ve kendilerinden sonra gelen Hititler gibi halkalar da yaşadıkları bölgeye bu adı vermiştir. Hattilere ait ilk kaynaklar Akad İmparatorluğu tarafından MÖ 24. yüzyılda yazılmıştır.
Hurriler ise Anadolu'nun güneydoğusunda yaşamış Urartular ile ilişkili bir halktır. Tarihsel açıdan Hurricenin varlığı MÖ 20. yüzyıldan eskiye dayanmaktır. MÖ 16. yüzyılda Mitanni gibi Hint-Aryanlar tarafından yönetilmiş Hurri devletleri Anadolu'da önemli ölçüde toprağa sahip olmuştur.

MÖ 21. ve 18. yüzyıllar arasında Hurri ve Hatti bölgeleri Asurlular tarafından kolonize edilmeye başlanmıştır. Akadların kuzey kolu olan Asurlular Anadolu'da özellikle gümüş çıkarmıştır. Kaneş antik kentinde bulunmuş MÖ 20. yüzyıl tarihli Asur tabletleri, gelişmiş bir ticaret sisteminin Anadolu'da yer aldığını ortaya koymaktadır.

Hititler, MÖ 1600 civarında İç Anadolu'daki Hatti beyliklerini ele geçirerek Hattuşaş merkezli bir devlet kurmuştur. Halk, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan ve Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe, Luvice ve Palaca dillerini konuşmuştur. Hitit kültürü, bölgede yer alan yerli halklar ile Hint-Avrupa kültüründen etkilenmiştir. Kurgan hipotezine göre Hititçenin Anadolu'ya MÖ 2500 civarında geldiği düşünülmektedir.
MÖ 14. yüzyıl ortalarında I. Şuppiluliuma yönetimi altındaki krallık, Levant ve Yukarı Mezopotamya'ya değin genişleyerek bir süper güç hâlini almıştır. Eski Hitit Krallığı olarak anılan bu dönemde sanat, başta Boğazköy olmak üzere Alacahöyük, Bitik, Alişar, Eskiyapar, İnandık, Maşat Höyük, Hüseyindede ve İmikuşağı kazılarının ortaya koyduğu gibi büyük ölçüde Anadolu geleneğine bağlıdır. Ülke içindeki politik çekişmeler nedeniyle zayıflayan Eski Hitit Krallığı MÖ 2. binin ikinci yarısında, II. Tuthaliya devrinde yeniden kuvvetlenmiş ve bir imparatorluk haline gelmiştir. Mısır ile Babil'in yanında Tunç Çağı Orta Doğusu'nun üçüncü büyük politik gücünü oluşturmuştur. Bu yeni evreye Yeni Hitit Devleti ya da Hitit İmparatorluk Çağı denir.
MÖ 2. binyılın son yüzyılları, Bronz Çağı Çöküşü olarak adlandırılan ve tüm Yakın Doğu için kaos ve sıkıntıların doruk noktasına ulaştığı bir dönemdir. Çeşitli yönlerden kopup gelen istilacılar ve göçmenlerin yarattığı bunalımlar sonucunda Hattuşaş'ın son hükümdarı II. Şuppiluliuma'dan sonra Hitit devleti son bulmuştur. Hitit İmparatorluğu'na son veren etkenler arasında, Kaşkaların MÖ 2. binyılın son yüzyılları içinde Palaca konuşan bölgelere yaptıkları göçler de vardır. Eski Hitit (ve Hurri) bölgelerinin büyük bir kısmı Asur kontrolüne girmiştir.

Geç Hitit Dönemi, Bronz Çağı Çöküşü sonrasında dağılan Hitit bölgelerinde kurulmuş küçük devletlerin tarihini kapsar. Devletler, Anadolu Demir Çağı'ndaki Luvice, Aramice ve Fenikece konuşan siyasi varlıklarıdır. MÖ 1200'lerde batıdan gelen Ege Göçleri'nin saldırılarından kurtulabilen Hititler güney ve güneydoğu Toroslar’ın dağlık bölgelerine çekilmeleri ile kurmuşlardır. Devletler, Urartu ve Asurlular'a bağımlı olarak hüküm sürmüş, MÖ 7. yüzyılda ise Asurlular tarafından bu devletlerin siyasal varlığına son verilmiştir.

Hitit İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Luvice, Hititçeyi geçerek imparatorluğun dominant dili haline gelmiştir. Dil, Hititlerin yıkılmasından sonra da Anadolu'da varlığını sürdürmüştür. Özellikle Ege ve Batı Akdeniz'de yer alan ve MÖ 9. yüzyılda devletleşmeye başlayan tarihi Karya, Likya, Pamfilya ve Side bölgeleri, Yunan etkileri ile bu dillerin konuşurlarının egemenliği altında kalmıştır. Pelasgların ve Truvalıların da bu dilin konuşurları olduğu düşünülmektedir. Bu bölgeler daha sonra Yunanca konuşurları e

Karadeniz (Bulgarca: Черно море (Çerno more); Rumence: Marea Neagră; Rusça: Чёрное море (Çyornoye more); Ukraynaca: Чорне море (Çorne more); Gürcüce: შავი ზღვა (Şavi Zğva); Abhazca: Амшын Еиқәа (Amşın Eyk'wa); Lazca/Megrelce: უჩა ზუღა (Uça Zuğa); Çerkesçe: Хы ФӀыцӀэ, Ахын), güneydoğu Avrupa ile Anadolu yarımadası arasında yer alan, kuzeyinde Ukrayna, kuzeydoğusunda Rusya, doğusunda Gürcistan; güneyinde Türkiye, batısında Romanya ve Bulgaristanla çevrili, Atlas Okyanusu'na Akdeniz, Ege Denizi ve Marmara Denizi aracılığıyla bağlanan bir iç denizdir. İstanbul Boğazı vasıtasıyla Marmara, Kerç Boğazı vasıtasıyla ise Azak Denizi'ne bağlanmaktadır.
Karadeniz, 8.350 kilometre kıyı şeridine sahip, 461.000 km² alan kaplayan (Azak Denizi dahil, Marmara Denizi hariç), en geniş yeri doğudan batıya 1.175 km, en derin noktası 2.210 m olan, Marmara Denizi vasıtasıyla Ege Denizi’ne bağlanan, batıdan doğuya böbrek formunda bir denizdir. Karadeniz üzerinde bulunan önemli liman kentleri Köstence, Mankalya, Burgaz, Varna, Odessa, Sivastopol, Yalta, Kerç, Novorossiysk, Soçi, Sohum, Poti, Batum, Hopa, İstanbul, Rize, Samsun, Ordu, Giresun, Sinop ve Zonguldak'tır.

Karadeniz'in yazılı kaynaklarda geçen ilk adı "Ahşena" olmakla birlikte sonradan Yunanlarca Pelagos o Pontikon, Eukseinos Pontos (Εὔξεινος Πόντος) veya Yunan mitolojisinde Gaia’nın oğlu, Nereus’un babası olan deniz tanrısı Pontus'un adıyla anılmıştır. Romalılarca Latince "Mare Euxinum", "Mare Sarmaticum" ve "Pontus Tauricus", Orta Çağ Arap kaynaklarında "Bizans Denizi", "Trabzon Denizi", "Slav Denizi", "Pontus Denizi", Marco Polo haritasında "Yunan Denizi" olarak anılmıştır. Karadeniz kelimesi ancak 14. yüzyıldan sonra aynı anlamıyla Batı dillerine kabul edilmeye başlanmıştır. Türk araştırmacı Özhan Öztürk, Karadeniz olarak adlandırılan denizin adının Uzak Asya hatta Orta Amerika Uygarlıklarında kullanılan kadim renk-yön ilişkisine bağlayarak gerçekte "Kuzey Denizi" anlamına geldiğini, İskitler'in tıpkı Azak Denizinde olduğu gibi Karadeniz'in de ilk ad vericileri olduğunu iddia etmiştir. Yazara göre Türkler, Moğollar ve Çinliler gibi Asyalı kavimler kuzeyi "kara", batıyı "beyaz", güneyi "kırmızı", doğuyu "yeşil veya mavi", merkezi ise "sarı" renkle ilişkilendirilmiş, Kara Bulgarlar, Ak ve Kara Hunlar, Kara Macarlar, Kara Hıtay, Çin’in kuzeydoğusunda yer alan Heilongjiang "Kara Ejderha Nehri", Çin'in merkezinde yer alan Huangshan "Sarı Dağ", Anadolu'nun batısındaki Akdeniz'in adları bu isim geleneğine dayanmaktadır.

Karadeniz tuzluluk oranı %1,8 dolayındadır. MÖ 6. bin yıla dek bir tatlı su gölü olan Karadeniz, bu tarihten sonra tuzlu bir denize dönüşmüştür. Amerikalı deniz jeologları William Ryan ve Walter Pitman Buz Çağı'nın ertesinde Akdeniz'in sularının 150 metre daha alçak olan Karadeniz'e boğaziçi setini yıkarak birdenbire dolarak Karadeniz Tufanı adı verilen sel baskınına sebep olduğunu bu olayın Nuh Tufanı efsanesinin de kaynağı olduğunu iddia etmiştir. Okyanus bilimci Robert Ballard'ın Sinop açıklarında yaptığı çalışmalarda bulunanlar bu tezi doğrulamışsa da çeşitli bilim adamları alternatif görüşler öne sürmüştür. Karadeniz sürekli bir su buharı ve ısı kaynağıdır, suları fazla donmaz. Karadeniz kıyılarının toplam uzunluğu 4869 km civarındadır. Dağlar kıyıya paralel uzandığından, kıyı fazla girintili çıkıntılı değildir.
Büyük beş ırmak Karadeniz'e dökülür: Dinyeper, Dinyester, Don Nehri, Kuban Nehri, bütün doğu ve orta Avrupa'yı kapsayan Tuna. Tuna tek başına her yıl 203 kilometre küp tatlı suyu Karadeniz'e taşır. Bu miktar Kuzey Denizi'ne akan bütün tatlı sulardan fazladır. Türkiye'den ise belli başlı dört ırmak Karadeniz'de sonlanır: Sakarya Nehri, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çoruh (sonuncusunun büyük bölümü Türkiye'de olmasına karşın Gürcistan'da Batum'dan denize dökülür). Bu denize dökülen Avrupa ve Asya akarsularıyla birlikte Karadeniz havzasının alanı denizin kendisinden 5 kat daha geniştir ve yaklaşık 2,2 milyon km²'dir. Karadeniz ve Çevre tuzluluk oranı oldukça fazladır.
Karadeniz'in flora ve faunası evsel ve endüstriyel kirlenme nedeniyle her geçen gün fakirleşmektedir. Irmaklardan gelen organik madde miktarı deniz suyundaki bakterilerin normalde ayrışabileceğinden daha fazla olduğundan, bakteriler deniz suyunda normalde bulunan çözünmüş oksijen yerine deniz suyunun bir bileşeni olan sülfür iyonlarından oksijeni temin ederler. Bu işlemin sonucunda ortaya son derece zehirli hidrojen sülfür (H2S) gazı çıkar. Karadeniz dünyanın en büyük hidrojen sülfür rezervidir. Suda oksijen bulunmaz ve H2S yüklüdür. Hidrojen Sülfür bulunduğu yerdeki sahil balıkçılığını yok eder ve eğer yüzeye çıkarsa gemilerin altını yarattığı kimyasal bileşimle siyah renge boyar.
Özellikle Tuna Nehri tüm Orta ve Doğu Avrupa ile Balkanlar'ın endüstri ve evsel atık sularının boşaltıldığı bir yüzeysel su olup, doğal yaşam için ölümcül miktarda organik ve inorganik maddeyi Karadeniz'e getirmekte ve kirlilik oradan Boğazlar yoluyla da Marmara Denizi'ne taşınmaktadır. 1980'lerin ortasında bir geminin balast suyu ile Karadeniz'e gelen ve orijini Doğu Amerika kıyıları olan Mnemiopsis leiydi (Taraklı deniz anası) adlı canlı türünün doğal düşmanı olmadığı için Karadeniz'i istila etmiş, balık larvalarının temel besinleri olan zooplanktonları ve bizzat balık larvalarını yiyerek balık sayısında önemli oranda düşme yaşanmasına sebep olmuştur.
Samsun-Sarp Sınır Kapısı arasında 542 kilometrelik mesafede inşa edilen ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yatırımlarından birisi olarak gösterilen Karadeniz Sahil Yolu inşası sırasında sahil boyunca yapılan dolguların deniz canlılarına zarar verdiği çok sayıda bilim insanınca iddia edilmiş ve yolun yapımı bitmiş olmasına karşın, inşası ve sonuçları kamuoyunda hararetli tartışmalara sebep olmuştur.

Et çeşitliliği açısından zengin olmayan denizde açık sularda, yunus ve hamsi kolonilerinin yanı sıra kıyılara dek vuran palamut ve çotira sürülerine rastlanmaktadır. Bununla birlikte ekolojik sorunlar yüzünden günümüzde uskumru balığı kaybolmuş, palamut ve lüfer miktarı azalmış hamsi ise soyunu korumuştur. Pisi, dere pisisi, kalkan balıklarının ve çaça azalmış, kofana, torik, çinekop cinsleri tükenmiştir. Hamsinin stoku, boyu ve ağırlığı azalmış, havyarı için avlanan ve nehir ağızlarında yaşayan mersin balığının, kirlilik ve aşırı avlanma sonucu nesli tükenmiştir.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği
Karadeniz deniz altı nehri
Karadeniz Tufanı
Kafkas Rivierası

Deniz yüzeyinin sıcaklık haritası20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karadeniz arkeolojik bulgular - İngilizce
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı
Karadeniz Kültür Envanteri - Karadeniz'de Zamanın İzleri 21 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdeniz (Latince: Mediterraneus), Avrupa, Asya ve Afrika arasında yer alan kıtalararası bir denizdir. Akdeniz Havzası ile çevrili olan deniz, büyük ölçüde kara ile kuşatılmıştır; doğusunda Batı Asya'daki Levant bölgesi, kuzeyinde Batı Asya'daki Anadolu ve Güney Avrupa, güneyinde ise Kuzey Afrika bulunmaktadır. Batıda, Avrupa'daki İber Yarımadası ile Afrika'daki Fas'ı yalnızca 14 km (9 mi) ayıran Cebelitarık Boğazı aracılığıyla Atlas Okyanusu'na bağlanır. Ayrıca kuzeydoğuda Türkiye'den geçen İstanbul Boğazı yoluyla Karadeniz'e, güneydoğuda ise Süveyş Kanalı aracılığıyla Kızıldeniz'e bağlantı sağlar.
Akdeniz, yaklaşık 2.500.000 km2 (970.000 sq mi) yüzölçümüne sahip olup, dünya okyanus yüzeyinin yaklaşık %0,7'sini oluşturmaktadır. Ege Denizi, Adriyatik Denizi, Tiren Denizi ve Marmara Denizi dâhil olmak üzere on beş kenar denizi bünyesinde barındırır. Jeolojik kanıtlar, yaklaşık 5,9 milyon yıl önce Akdeniz'in Atlas Okyanusu ile bağlantısının kesildiğini ve yaklaşık 5,3 milyon yıl önce gerçekleşen Zankliyen Taşkını ile yeniden suyla dolduğunu göstermektedir. Akdeniz bölgesinin tarihi, birçok modern toplumun kökenini ve gelişimini anlamak açısından kritik öneme sahiptir ve zaman zaman “Batı medeniyetinin beşiği” olarak tanımlanır. Bölgede Mısır, Yunanistan ve Bereketli Hilal gibi dünyanın en erken ve en gelişmiş uygarlıklarından bazıları ortaya çıktı. Doğu Akdeniz'de yer alan Levant bölgesi, yaklaşık MÖ 12.000 yılına kadar uzanan dönemde kalıcı insan yerleşiminin görüldüğü ilk alanlardan biri oldu. Akdeniz, Antik Çağ boyunca tüccarlar, gezginler ve göçmenler için önemli bir ulaşım ve ticaret yolu oldu; farklı halklar arasında ticaret, kültürel etkileşim, kolonizasyon ve fetih süreçlerini kolaylaştırdı. Roma İmparatorluğu ise yüzyıllar boyunca deniz üzerinde deniz üstünlüğü kurdu ve Akdeniz kıyılarının tamamını kontrol eden tek devlet oldu.

İngilizcede Mediterranean Sea denilir. Bu da Latincedeki Mediterraneustan (Medi: Orta + terra: Toprak, yer) gelmektedir. Yunancada Mesogeios denir. Arapçadaki karşılığı  البحر الأبيض المتوسط  (El Bahre-l Ebyedu'l-Mutavassit) “'ortada yer alan beyaz deniz'” anlamındadır. Farsçada Akdeniz için kullanılan Bahr-i Sefid ismi Osmanlı dönemi haritalarında da gözükmektedir. Osmanlı Türkçesi'nde بحر سفيد Bahr-i Sefīd, آق دڭيز Akdeñiz ya da بحر متوسط, Bahr-i Mutavassıt olarak adlandırılmıştır. Romalılar da Mare Nostrum olarak tanımlanmaktaydı, anlamı ise Bizim Deniz'di.
“Akdeniz” isminin kaynağıyla ilgili inanılan iddialardan bir diğeri de eski Türklerde “mavi” rengin doğunun, “ak” rengin batının, “kırmızı” rengin güneyin ve “kara” rengin kuzeyin sembolü olarak kullanılmış olmasıdır. Bu iddiaya göre Akdeniz adlandırmasını ortaya koyan dil bilincinde Ege ve Akdeniz'i tek bir deniz olarak gören yaklaşım vardır. Bu yaklaşıma göre Türkiye'nin kuzeyindeki denize Karadeniz adının verilmesinin sebebi de budur.

Dünyanın en büyük iç denizidir. Derin bir denizdir ve en derin noktası İyon Denizi'nde bulunan ve yaklaşık 5267 metre olan Kalipso Çukuru'dur. Doğu Akdeniz Havzası, Batı Akdeniz Havzası'ndan daha derindir. Özellikle Doğu Akdeniz olmak üzere tuzluluk oranı yüksektir. Kıbrıs ile Mısır arasındaki kısımda tuzluluk oranı binde 39'a ulaşır. Akdeniz'e kıyısı olan 22 ülke vardır.

Alboran Denizi, İspanya ve Fas arasında,
Balear Denizi, İspanya ve Balear Adaları arasında,
Ligurya Denizi, Korsika ve Sardinya adaları arasında,
Tiren Denizi, Sardinya, İtalya Yarımadası ve Sicilya arasında,
Adriyatik Denizi, İtalya Yarımadası ve Balkan Yarımadası arasında,
İyon Denizi, İtalya, Yunanistan ve Arnavutluk arasında,
Libya Denizi, Libya ile Girit arasında,
Ege Denizi, Yunanistan ve Türkiye arasında,
Girit Denizi, Girit'in kuzeyinde,
Trakya Denizi, Kuzey Ege’de
Mirtoan Denizi, Kiklad Adaları ve Mora Yarımadası arasında,
Marmara Denizi, Ege Denizi ve Karadeniz arasında,
Kilikya Denizi, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında.

Cebelitarık Boğazı, İspanya ve Fas arasında,
Messina Boğazı, İtalya Yarımadası ve Sicilya arasında,
Bonifacio Boğazı, Korsika ve Sardinya arasında,
Sicilya Boğazı, Sicilya ve Tunus arasında,
Otranto Boğazı, İtalya ve Arnavutluk arasında,
Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Ege Denizi arasında,
İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz arasında.

Saros Körfezi, kuzey Türkiye'de,
Lions Körfezi, güney Fransa'da,
Taranto Körfezi, güney İtalya'da,
Antalya Körfezi, güney Türkiye'de,
Sirte Körfezi, kuzey Libya'da,
Gabes Körfezi, doğu Tunus'ta,
Mersin Körfezi, güney Türkiye'de,
Edremit Körfezi, kuzeybatı Türkiye'de,
İzmir Körfezi, batı Türkiye'de,
Gökova Körfezi, güneybatı Türkiye'de.
İskenderun Körfezi, güney Türkiye'de
Fethiye Körfezi, güney Türkiye'de
Marmaris Körfezi, güney Türkiye'de
İzmit Körfezi, kuzeybatı Türkiye'de
Jliaéros Körfezi, kuzey Arnavutluk'ta.

Akdeniz adaları
Ayrık deniz
Deniz
Göl
İç deniz
Körfez
Nehir
Okyanus
Süveyş Kanalı

5. https://web.archive.org/web/20130915012011/http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=21&soru_id=4891

Greenpeace campaign "Defending Our Mediterranean": Threats, Solutions and Photo Petition12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planblue - Environment and Development in the Mediterranean Region

Ege Denizi ya da Adalar Denizi (Yunanca: Αιγαίο Πέλαγος, romanize: Eyéo Pélagos), Avrupa ile Asya arasında, Balkanlar ve Anadolu'nun arasında yer alan, Akdeniz'in uzun bir uzantısını oluşturan denizdir. Yaklaşık 215.000 215,000 km2 (83,012 sq mi)'lik bir alanı kaplayan deniz, kuzeyde Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı aracılığıyla Marmara Denizi ve Karadeniz'e bağlanır. Ege Adaları denizin içerisinde yer alırken, Girit ve Rodos gibi adalar güney sınırında bulunur. Ege Denizi'nin en derin noktası, Kerpe Adası'nın batısında 2.639 metreye ulaşmaktadır. Trakya Denizi ve Girit Denizi ise Ege Denizi'nin başlıca alt bölümlerini oluşturur.
Ege Adaları, On İki Ada, Kiklad Adaları, Şeytan Adaları, Saron Adaları ve Kuzey Ege Adaları gibi çeşitli ada gruplarına ayrılır; ayrıca Girit ve çevresindeki adalar da bu bölgenin bir parçasıdır. Güneydoğuda yer alan On İki Ada grubunda Rodos, İstanköy ve Batnaz bulunurken, Delos ve Nakşa adaları ise Kiklad Adaları içerisinde yer alır. Midilli, Kuzey Ege Adaları grubuna dahildir. Yunanistan'ın ikinci büyük adası olan Eğriboz, idari olarak Orta Yunanistan'a bağlı olmasına rağmen Ege Denizi'nde yer alır. Yunanistan'ın on iki idari bölgesinden dokuzu Ege Denizi kıyısında bulunurken, Türkiye'de Edirne, Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Aydın ve Muğla illeri denizin doğu kıyısında yer alır. Ege Denizi'ndeki başlıca Türk adaları arasında Gökçeada, Bozcaada, Cunda Adası ve Foça Adaları bulunmaktadır.
Ege Denizi, tarih boyunca özellikle Antik Yunan uygarlığı açısından büyük önem taşıdı. Ege kıyıları ve adalarında yaşayan Yunanlar, adaların sağladığı doğal bağlantılar sayesinde hem kendi aralarında hem de Avrupa ile Asya arasında yoğun kültürel ve ticari ilişkiler kurdular. Bölgenin kuzey kıyılarında Traklar da yaşamaktaydı. Daha sonra bölge Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi, ardından Bizans İmparatorluğu tarafından yönetildi ve Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun ilerleyişine karşı savunuldu. Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında bölgedeki Bizans hâkimiyeti zayıfladı, bunun sonucunda Girit dışında Ege'nin büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedildi. Girit ise 1669 yılına kadar Venedik yönetiminde kaldı. Yunan Bağımsızlık Savaşı'nın ardından 1829'dan itibaren Ege kıyılarında bağımsız bir Yunan devleti ortaya çıktı. Osmanlı İmparatorluğu ise Ege Denizi üzerinde beş yüzyıldan fazla süre hâkimiyet kurdu, bu egemenlik daha sonra modern Türkiye Cumhuriyeti'ne devredildi.
Ege Denizi’ndeki egemenlik ve yetki alanlarına ilişkin çeşitli konular Yunanistan ve Türkiye arasında ihtilaflıdır. "Ege sorunu" olarak bilinen bu durum, 1970'lerden bu yana Türkiye-Yunanistan ilişkileri üzerinde önemli bir etki yarattı. Tartışmalar; karasuları sınırlarının belirlenmesi, ulusal hava sahası, münhasır ekonomik bölgeler ve uçuş bilgi bölgeleri gibi başlıkları kapsamaktadır.

Ege Denizi ile ilgili kelime kökeni konusunda ortak bir görüş yoktur. En yaygın ve eski görüş, ismin mitolojik köken anlatısıdır. Buna karşın, daha sistematik yapılan modern araştırmalar, kelimenin kökeni konusunda başka bakışların da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ege kelimesinin Türkçeye nasıl geçtiği konusunda ise, kelimenin bu denizin Fransızcadaki karşılığı olan "Mer Égée"den Türkçeye geçtiği düşünülmektedir. 1941 yılındaki 1. Coğrafya Kurultayı'nda Ege ismi, coğrafi adlandırmalarda standartlaşmayı sağlamak için resmi olarak seçilmiş ve bu sayede yaygınlaşmıştır.

Mitolojik inanışa göre ismin kökeni, Aegeus efsanesine dayandırılmaktadır. Bu efsaneye göre Atina'da düzenlenen bir bayram olan Panathenaia'da Girit Kralı Minos'un oğlu Androgues öldürülür. Buna karşılık Girit kralı Atina'dan her yıl yarı insan yarı boğa olan Minotaur'a kurban edilmek üzere yedi kız ve yedi erkeğin gönderilmesini talep eder. Bundan hoşlanmayan Atina kralı Aegeus, oğlu Theseus'a Minotaur'u öldürme görevi verir. Bu görevi başarması halinde geri dönerken gemisine beyaz bayrak çekmesini, başaramaması halinde ise siyah bayrak çekmesini ister. Girit'e giden kralın oğlu Theseus, görevini başarıyla sonlandırır ve zafer sarhoşluğuyla geri dönerken babasının söylediklerini karıştırır ve gemisine yanlışlıkla siyah bayrak çeker. Bunu gören kral oğlunun başarısızlığa uğradığını düşünerek kendini denize atarak intihar eder. Bu olay sonunda kralın atladığı yer olan Atina Körfezi'ne "Aegeus Pontos" (Ege Denizi-Aegeus'un Denizi) denilmeye başlar ve isim yaygınlaşır.
Bazı tarihi görüşler ise "Pelagos" ismi üzerine yoğunlaşır. Tarihi açıdan, Yunan soyunun öncüsü sayılan Hellenler, Yunanistan bölgesinde yaşayan yerli bir halk değil, Balkanlardan gelen bir halktır. Batı Anadolu ve Yunanistan'da erken dönemde Pelasg adlı başka bir kavim yaşamaktadır. Hellenlerin denizin bu ilk sakinleri nedeniyle Pelasg Denizi olarak adlandırdığı savunulur. Kimi dilbilimsel görüşlerde deniz anlamının pontus sözcüğünden değil, kesin olmakla beraber anlamın Yunanca dalgalar anlamına gelen "aiges" kelimesinden türemiş olabileceğini söyler.

Ege isminin etimolojik olarak Yunan dili ile açıklanamayan bir isim olduğu Bilge Umar'ın "Türkiye'deki Tarihsel Adlar" isimli eserinde savunulmaktadır. Aynı kitapta bu ismin eski Anadolu dillerinden olan Luvi dilinden gelen bir miras olduğu savunulmaktadır. Yunanca "Aigaion Pelagos" kelimesinin, Luvice toprak anlamına gelen "Aia/İa" kelimesinden türediğini iddia eder ve adı ana tanrıça kültü ile ilişkilendirir.

Adalar Denizi ya da takımada anlamından gelen Arşipel adı denizin teknotik yapısı neticesinde sahip olduğu çok sayıda adadan gelen tamamen coğrafya kökenli bir isimdir. Yabancı dillerde "Archipelago" olarak geçen adlandırma, "üzerinde pek çok ada bulunan deniz; adalar grubu; takımadalar" anlamındadır.
Ege Denizi'yle Türkler ilk olarak 1081 yılında karşılaşmış ve bu denize "Adalar Denizi" ismini vermişlerdir. Bu dönemden sonra Aydınoğulları ve Osmanlı kaynaklarında bu denizden "Adalar Denizi" şeklinde bahsedilmektedir. Piri Reis'in 1519 yılında tamamladığı kitabı "Kitab-ı Bahriye" de, Piri reis şu ifadeyi kullanır: "Şunu bilmek gerektir ki, 'adalar arası' denen yere "Erso Peloga" derler". Bu şekilde denizin Türkçe ve yabancı ismini belirtir. Bir başka Osmanlı yazarı Katip Çelebi de benzer şekilde 1656 yılında yazdığı "Tuhfetü'l-Kibar Fi Esfari'l-Bihar" (Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan) adlı eserinde Ege Denizi için "Adalar Arası" derler ifadesini kullanır. Avrupa'daki örnekler içinde de Archipelago ismi oldukça yaygındır. Bu ismi tercih eden kimi eserler ve yapımcıları 

Natoliae Quae Olim Asia Minor Mova Descripto Abraham Ortelius (1584)
Turcia Turci Cive İmperli, Gerard De Jode (1593)
Carte Particolare dei Archipelago, Sir Robert Dudley (1661)
20.yy örneklerine bakarsak, 1913 yılında Ali Tevfik tarafından tamamlanan Memalik-i Osmaniye'nin Coğrafyası adlı eserde Adalar Denizi adı kullanılmaktadır. Aynı kaynağa göre 1931 yılında Latin harfleriyle basılan ve Mektep Haritaları Mürettibi Muallim Abdülkadir, Kuleli Askeri Lisesi Coğrafya Muallimi kaymakam Mehmet Rüştü ve Kandilli Lisesi Muallimlerinden
Hattat Süreyya tarafından hazırlanan "Mükemmel Umumi Atlas" da Ege Denizi, Adalar Denizi adıyla belirtilmiştir. Aynı isim 1938 yılında Faik Sabri Duran'ın yazdığı lise 3. sınıf "Türkiye Coğrafyası" adlı ders kitabıda sayfa 70 ve 338'de sunulan haritalarda yer almıştır ve 26. sayfasında da geçmiş Ege bölgesi için ise Garbi Anadolu ifadesi kullanılmıştır. Ancak aynı kitabın farklı bir sayfasında Ege Denizi ifadesi de kullanılmıştır.

Eski Türk inanışlarında Batı yönü beyaz renk ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin Büyük Hun İmparatorluğu yıkıldığında Batı topraklarında kurulan Ak Hun İmparatorluğu gibi. Benzer şekilde Çanakkale Boğazının eski adı Akdeniz Boğazı anlamındaki Bahr-i Sefid Boğazıdır. Yine idari merkezi Gelibolu olan Osmanlı Eyaleti Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti, Akdeniz Adaları Eyaletidir ve bu eyaletin parçalanmasıyla 19.yy'ın ikinci yarısında kurulan Rodos merkezli Ege Adalarının kapsayan Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti Akdeniz Adaları Vilayeti anlamındadır.

Ege denizi yaklaşık 214.000 kilometrekare (83.000 sq mi)'lik bir alanı kaplar. Ege denizinin boyu yaklaşık 670 kilometre (420 mi) ve eni 390 kilometre (240 mi)'dir.
Ege denizinin en derin yeri Kerpe Adası'nın batısında 3.639 metre (11.939 ft) derinlikte bir yerdir.
Ege Denizi Anadolu ve Yunanistan Yarımadası arasında bulunan irili ufaklı 3.000 kadar ada ve ada görünümündeki kara parçalarına da içine alan yarı kapalı bir denizdir. Anadolu Yarımadasının batı kıyılarının çok fazla girintili ve çıkıntılı olması ve bu kıyılara çok yakın konumda çok sayıda ada bulunması, Ege denizinin daha önce büyük bir kara parçası olduğunu düşündürmektedir. Ege denizinin, başka yerlerde çok az görülen, girintili çıkıntılı kıyılara; bu kıyılarda bulunan çok sayıdaki koy, körfez, boğaz ve yarımadaya sahip olma gibi bir başka özelliği daha vardır.
Ege Denizi, yakın bir geçmişte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluşmuştur; üstündeki adaların çokluğu nedeniyle “Adalar Denizi” diye de adlandırılır.
Ege'de gelgit önemsizdir ve yol açtığı düzey genişliği ancak bazı dar boğazlarda, rüzgârlarla meydana gelen yığılmaların da etkisiyle 30–40 cm'yi bulur. Adalar arasındaki bazı dar ve dolambaçlı boğazlar şiddetli ve karmaşık yerel akıntılara neden olur. Bunların en ünlüsü Eğriboğaz Körfezi'nde görülür.
Ege Denizi'nde, kuzeyde Saros Körfezi'nden başlayarak güneye doğru “S” biçiminde uzanan, tabanının derinliği yer yer 1000 m'yi aşan bir oluk yer alır.
Ege Denizi'nde çok sayıda ada bulunur. Toplam yüzölçümleri yaklaşık olarak 23.000 km² olan bu adalar her yana serpilmiş gibi görünmelerine karşın, belli bir düzen ve gruplaşma gösterirler.
Denizi üstünde egemen olan Akdeniz iklimi bu büyük su kütlesinin etkisiyle bazı değişikliklere uğrar: Ege Denizi'nin etkisi donlu günlerin sayısını azaltır. Denizi suyu sıcaklıkları da genelde kuzeyden güneye doğru artar. Bu artış kışın daha çok belirlidir. Kıyı ve adalarda kışları yağışlı bir Akdeniz iklimi görülür.

Yapay zekâ (İngilizce: Artificial intelligence, AI); hesaplama sistemlerinin öğrenme, akıl, problem çözme, algılama ve karar verme gibi tipik olarak insan zekâsıyla ilişkilendirilen görevleri yerine getirme yeteneğidir. Dördüncü Sanayi Devrimi'nin en yaygın özelliklerinden biri olarak kabul edilir. İlk ve ikinci kategoriler arasındaki ayrım genellikle seçilen kısaltmayla ortaya çıkar. Güçlü yapay zeka genellikle yapay genel zekâ (İngilizce: Artificial general intelligence kelimelerinin kısaltılmışı olarak: AGI) olarak etiketlenirken, doğal zekayı taklit etme girişimleri yapay biyolojik zekâ (İngilizce: Artificial biological intelligence: ABI) olarak adlandırılır. Önde gelen yapay zekâ ders kitapları, alanı zeki etmenlerin çalışması olarak tanımlar: Çevresini algılayan ve hedeflerine başarıyla ulaşma şansını en üst düzeye çıkaran eylemleri gerçekleştiren herhangi bir cihaz. Toplum arasında, yapay zekâ kavramı genellikle insanların insan zihni ile ilişkilendirdiği öğrenme ve problem çözme gibi bilişsel eylemleri taklit eden makineleri tanımlamak için kullanılır.
Makineler daha becerikli hâle geldikçe, zekâ gerektirdiği düşünülen görevler genellikle yapay zekâ etkisi olarak bilinen bir fenomen olan yapay zekâ tanımından çıkarılır. Tesler'in teoremindeki bir espri, "Yapay zekâ henüz yapılmamış şeydir" der. Örneğin, optik karakter tanıma yapay zekâ olarak değerlendirilen şeylerin dışında tutulur, rutin teknoloji hâline gelir.
Genellikle yapay zekâ olarak sınıflandırılan modern makine yetenekleri satranç ve Go gibi stratejik oyun sistemlerinde, en üst düzeyde rekabet eden insan konuşmasını anlama, poker ya da otonom arabalar gibi kusurlu-bilgi oyunlarını içerik dağıtım ağındaki akıllı yönlendirmeyi ve askeri simülasyonları kapsar.
Yapay zekâ çalışmaları sıklıkla insanın düşünme yöntemlerini taklit eden yapay algoritmalar geliştirmeye yöneliktir, ancak bununla sınırlı değildir. Öğrenebilen ve gelecekte insan zekâsından bağımsız gelişebilecek bir yapay zekâ kavramına doğru yeni yönelimler oluşmaktadır. Bu yönelim, insanın evreni ve doğayı anlama çabasında kendisine yardımcı olabilecek belki de kendisinden daha zeki, insan ötesi varlıklar meydana getirme düşünün bir ürünüdür. Bu düş, 1920'li yıllarda yazılan ve sonraları Isaac Asimov'u etkileyen modern bilimkurgu edebiyatının öncü yazarlarından Karel Čapek'in eserlerinde dışa vurmuştur. Karel Čapek, R.U.R. adlı tiyatro oyununda yapay zekâya sahip robotlar ile insanlığın ortak toplumsal sorunlarını ele alarak 1920 yılında yapay zekânın insan aklından bağımsız gelişebileceğini öngörmüştür.

Yapay zekâ (YZ), öğrenme, akıl yürütme, problem çözme, algılama ve karar verme gibi insan bilişsel işlevlerini taklit edebilen sistemler geliştiren bir bilgisayar bilimi dalıdır. Bu sistem, algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme (belirtme), sorun çözme, iletişim kurma ve karar verme gibi yeteneklere sahip olmalıdır. Ayrıca, bu yapay zekâ sistemi düşüncelerinden tepkiler üretebilmeli (eyleyici yapay zekâ) ve bu tepkileri fiziksel olarak dışa vurabilmelidir.

Zekâyı simüle etme (veya oluşturma) genel problemi, alt problemlere ayrılmıştır. Bu alt problemler, araştırmacıların zeki bir sistemden sergilemesini beklediği belirli özellikler veya yeteneklerden oluşur. Aşağıda açıklanan özellikler, yapay zekâ araştırmalarında en çok dikkat çeken konular arasında yer almakta ve bu araştırmaların kapsamını belirlemektedir.

Yapay zekânın ilk araştırmacıları, insanların bulmacaları çözerken veya mantıksal çıkarımlar yaparken kullandığı adım adım akıl yürütmeyi taklit eden algoritmalar geliştirmiştir. 1980'lerin sonları ve 1990'larda, belirsiz veya eksik bilgiyle başa çıkmak için olasılık ve ekonomi kavramlarını kullanan yöntemler geliştirilmiştir.
Bu algoritmaların birçoğu, büyük ölçekli akıl yürütme problemlerini çözmek için yetersizdir, çünkü "kombinatoryal patlama" denilen bir durum yaşarlar: Problemler büyüdükçe bu algoritmaların çalışması üstel bir şekilde yavaşlar. Hatta insanlar bile erken dönem yapay zekânın modelleyebildiği adım adım akıl yürütmeyi nadiren kullanır. İnsanlar, çoğu sorunlarını hızlı ve sezgisel yargılarla çözerler. Doğru ve verimli akıl yürütme, hâlâ çözülememiş bir problemdir.

Bilgi temsili ve bilgi mühendisliği, yapay zekâ programlarının sorulara akıllıca yanıt vermesini ve gerçek dünya ile ilgili çıkarımlarda bulunmasını sağlar. Formel bilgi temsilleri; içerik tabanlı indeksleme ve bilgi erişimi, sahne yorumlama, klinik karar destek sistemleri, bilgi keşfi (büyük veritabanlarından "ilginç" ve eyleme geçirilebilir çıkarımlarda bulunma) gibi birçok alanda kullanılmaktadır.

Yapay zekâ tarihi, antik çağlarda, usta zanaatkarlar tarafından zeka veya bilinç kazandırılan yapay varlıklara ilişkin mitler, hikâyeler ve söylentilerle başladı. Mekanik ya da "formel" akıl yürütme üzerine çalışmalar, antik çağda filozoflar ve matematikçilerle birlikte devam etti. Mantık alanındaki bu çalışmalar, Alan Turing'in algoritmalar teorisinin temelini oluşturdu. Turing'in teorisi, "0" ve "1" gibi basit sembolleri kullanarak bir makinenin, insan aklının gerçekleştirebileceği her türlü matematiksel akıl yürütmeyi simüle edebileceğini öne sürdü. Bu teori, sibernetik, bilgi teorisi ve nörobiyoloji gibi alanlardaki keşiflerle birleşerek, araştırmacılara "elektronik bir beyin" inşa etme olasılığını düşünmeye yöneltti. Öne çıkan çalışmalar arasında, 1943'teki Warren McCullouch ve Walter Pitts'in "yapay nöronlar" tasarımı ve Turing'in 1950'de yayımladığı, "makine zekâsının" mümkün olduğunu gösterdiği Turing testini tanıtan Bilgi İşlem Makineleri ve Zekâ adlı makalesi bulunmaktaydı. Bu dönemde yapılan bu tür araştırmalar, yapay zekânın temel alanlarının ortaya çıkardı.
1956'da Dartmouth College'deki bir atölye çalışmasında yapay zeka araştırma alanı kuruldu. Bu atölyeye katılan araştırmacılar, 1960'larda yapay zekâ alanına liderlik ettiler. Öğrencileriyle beraber bu araştırmacılar, basının "şaşırtıcı" olarak nitelendirdiği projeler ürettiler. Bu dönemde bilgisayarlar, dama stratejileri öğrenmiş, cebir problemlerini çözmüş, mantıksal teoremleri kanıtlamış ve İngilizce konuşmuştu. 1950'lerin sonu ve 1960'ların başlarında, hem İngiltere'deki hem de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok üniversitede yapay zekâ laboratuvarları kuruldu.
1960'lar ve 1970'lerdeki araştırmacılar, genel zekâya sahip bir makine üretmenin mümkün olduğuna inanıyor ve bunu alanlarının nihai hedefi olarak görüyordu. 1965'te Herbert Simon, "makinelerin yirmi yıl içinde bir insanın yapabileceği her işi yapabilir hâle geleceği" tahmininde bulunmuş, 1967'de Marvin Minsky, "bir nesil içinde ... 'yapay zekâ' sorununun büyük ölçüde çözüleceği" yorumunu yapmıştı. Ancak bu öngörüler, yapay zekânın geliştirilmesindeki zorlukları göz ardı etmişti. 1974'te Sir James Lighthill'ın eleştirileri ve ABD Kongresi'nin daha somut projelere fon sağlama baskısı nedeniyle, ABD ve İngiltere hükûmetleri keşif amaçlı yapay zekâ araştırmalarına verilen desteği durdurma kararı aldı. Minsky ve Seymour Papert'ın Perceptrons adlı kitabı, yapay sinir ağlarının gerçek dünya problemlerini çözmede etkisiz olduğunu savunmuş ve bu yaklaşım, itibarını kaybetmişti. Bunun sonucunda, yapay zekâ projelerine fon bulmanın zorlaştığı "yapay zekâ kışı" adı verilen bir dönem başladı.
1980'lerin başında yapay zekâ araştırmaları, uzman sistemlerin ticari başarısıyla yeniden canlandı. Uzman sistemler, uzmanların bilgi ve analiz yeteneklerini taklit eden bir tür yapay zekâ programıydı. 1985 yılına gelindiğinde, yapay zekâ pazarı 1 milyar doları aşmıştı. Aynı dönemde Japonya'nın beşinci nesil bilgisayar projesi, ABD ve Britanya hükûmetlerini akademik araştırmalara yeniden fon sağlamaya teşvik etti. Ancak, 1987'de Lisp makinesi pazarının çöküşüyle yapay zekâ tekrar itibar kaybetti ve daha uzun süren ikinci bir "yapay zekâ kışı" başladı.
O zamana kadar yapay zekâ projelerinin büyük kısmı, planlar, hedefler, inançlar ve bilinen gerçekler gibi zihinsel kavramları temsil etmek için yüksek seviyede semboller kullanmaya odaklanmıştı. Ancak 1980'lerde bazı araştırmacılar, bu yaklaşımın insan bilişinin tüm süreçlerini, özellikle algı, robotik, öğrenme ve örüntü tanıma gibi karmaşık süreçleri taklit edemeyeceği konusunda şüphe duymaya başladı. Bu nedenle, "alt sembolik" yöntemlere yöneldiler. Rodney Brooks, genel olarak "temsil" fikrini reddederek hayatta kalabilen ve hareket edebilen makineler geliştirmeye odaklandı. Judea Pearl ve Lofti Zadeh gibi isimler, eksik ve belirsiz bilgileri mantıksal kesinlik yerine mâkul tahminlerle işleyebilen yöntemler geliştirdi. Ayrıca Geoffrey Hinton ve diğer araştırmacılar, "bağlantısallık" ve sinir ağ araştırmalarını yeniden canlandırarak bu alanın gelişimine katkıda bulundu. 1990'da Yann LeCun, evrişimli sinir ağlarının el yazısı ile yazılmış rakamları tanıyabildiğini gösterdi; bu, sinir ağlarının birçok başarılı uygulamasından ilkiydi.
Yapay zekâ, 1990'ların sonları ve 21. yüzyılın başlarında, formal matematik yöntemlerinden yararlanarak ve belirli problemlere özel çözümler geliştirerek itibarını yeniden kazanmaya başladı. Bu "dar" ve "formal" yaklaşım, araştırmacıların doğrulanabilir sonuçlar üretmesini ve istatistik, ekonomi ve matematik gibi diğer alanlarla iş birliği yapmasını sağladı. 2000'li yıllara gelindiğinde, yapay zekâ araştırmacılarının geliştirdiği çözümler yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştı. Ancak 1990'larda bu çözümler genellikle "yapay zekâ" olarak adlandırılmıyordu (bu eğilim yapay zekâ etkisi olarak bilinir).
Buna karşın, bazı akademisyenler yapay zekânın ilk hedefinden, yani çok yönlü ve tam anlamıyla zeki makineler yaratma amacından uzaklaştığını düşünmeye başladı. 2002'nin başlarında, bu hedefi yeniden canlandırmak amacıyla yapay genel zekâ ("AGI") adı verilen bir alt alan kuruldu. 2010'lara gelindiğinde, yapay genel zekâ araştırmaları için iyi finanse edilen birçok kurum ortaya çıktı.
Derin öğrenme, 2012'de endüstri standartlarında önemli bir üstünlük sağlayarak yapay zekâ alanında yaygın bir şek

Bilgisayar, aritmetik veya mantıksal işlem dizilerini (berim) otomatik olarak yürütmek üzere programlanabilen dijital bir elektronik makinedir. Çağdaş bilgisayarlar, programlar olarak bilinen genel işlem kümelerini gerçekleştirebilir. Bu programlar, bilgisayarların çeşitli görevleri gerçekleştirmesini sağlar. Ayrıca bir bilgisayar sisteminin tam verimle çalışabilmesi için donanım, işletim sistemi ve çevresel cihazlara sahip olması gerekmektedir. Bu terim aynı zamanda bir bilgisayar ağı veya bilgisayar kümesi gibi birbirine bağlı ve birlikte çalışan bir grup bilgisayar anlamına da gelebilir.
Çok amaçlı endüstriyel ve tüketici elektroniği, bilgisayarları kontrol sistemi olarak kullanır. Örneğin mikrodalga fırınlar ve uzaktan kumandalar gibi basit özel amaçlı aygıtlar, endüstriyel robotlar ve bilgisayar destekli tasarım gibi fabrika aygıtlarının yanı sıra kişisel bilgisayarlar gibi genel amaçlı aygıtlar ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlar da dahildir. Bilgisayarlar, milyarlarca başka bilgisayar ve kullanıcıyı birbirine bağlayan internete de (genel ağ) güç sağlar.
Tarihteki ilk bilgisayarlar, sadece hesaplamalar için kullanılırdı. Abaküs gibi basit elle işletilen mekanik araçlar, eski zamanlardan beri insanların hesaplama yapmasına yardımcı olmuştur. Sanayi Devrimi'nin başlarında, dokuma tezgâhları için gerekli olan kılavuz desenler gibi uzun sıkıcı görevleri otomatikleştirmek için bazı mekanik aygıtlar geliştirildi. Daha karmaşık elektrikli makineler, 20. yüzyılın başlarında özel eş hesaplamalar yaptı. İlk dijital elektronik hesap makinesi ise II. Dünya Savaşı sırasında geliştirildi. 1940'ların sonundaki ilk yarı iletken transistörleri, 1950'lerin sonlarında silisyum temelli MOSFET (MOS transistör) ve monolitik bütünleşmiş devre (IC) gibi çip teknolojileri izledi ve 1970'lerde mikroişlemci ve mikrobilgisayar devrimine yol açtı. Bilgisayarların hızı, gücü ve çok yönlülüğü, transistör sayılarının hızla artmasıyla (Moore yasasının öngördüğü gibi) o zamandan beri çarpıcı bir şekilde artmaktadır ve 20. yüzyılın sonları ile 21. yüzyılın başlarında Sayısal Devrim'e yol açmıştır.
Geleneksel olarak, çağdaş bir bilgisayar en az bir işlem öğesinden, tipik olarak bir mikroişlemci biçiminde bir merkezî işlem biriminden (CPU), bir tür bilgisayar belleğinden ve tipik olarak yarı iletken bellek yongalarından oluşur. İşlem öğesi, aritmetik ve mantıksal işlemleri gerçekleştirir ve bir sıralama ve denetleme birimi, saklanan bilgilere yanıt olarak işlemlerin sırasını değiştirebilir. Çevresel aygıtlar arasında giriş aygıtları (klavyeler, fareler, oyun çubuğu vb.), çıktı aygıtları (monitörler, yazıcılar vb.) ve her iki işlevi de yerine getiren giriş/çıkış aygıtları (ör. 2000'li yılların dokunmatik ekranı) bulunur. Çevresel aygıt, bilgilerin dış bir kaynaktan alınmasına izin verir ve işlemlerin sonucunun kaydedilmesini ve alınmasını sağlar.

Oxford English Dictionary'e göre, bilgisayarın bilinen ilk kullanımı İngiliz yazar Richard Brathwait'in 1613 tarihli The Yong Mans Gleanings adlı kitabındaydı: "I haue [sic] read the truest computer of Times, and the best Arithmetician that euer [sic] breathed, and he reduceth thy dayes into a short number." Terimin bu kullanımı, bir insan bilgisayarı, hesaplamaları veya hesaplamaları yapan bir kişiyi ifade eder. Sözcük 20. yüzyılın ortalarına kadar aynı anlamda devam etmiştir. Bu dönemin ikinci yarısında kadınlar, erkek meslektaşlarından daha az ücret alabilecekleri için genellikle bilgisayar olarak işe alındı. 1943'te insan bilgisayarlarının çoğu kadındı.
Türkçe "bilgisayar" sözcüğünün kökeni ise, Türk bilgisayar mühendisi ve dilbilimci Aydın Köksal tarafından bilgi + say + -ar köklerinden türetilmiştir.

Cihazlar, çoğunlukla parmaklarla birebir örten fonksiyon kullanılarak binlerce yıldır hesaplamaya yardımcı olmak için kullanılmıştır. En eski sayma cihazı ise muhtemelen bir tür çetele çubuğuydu. Daha sonra, Bereketli Hilal boyunca kayıt tutma araçları, içi boş kil kaplarda mühürlenmiş, muhtemelen çiftlik hayvanları veya tahıllar gibi ögeleri temsil eden taşları (kil küreler, koniler, vb.) içeriyordu. Sayma çubuklarının kullanımı buna bir örnektir.
Abaküs ise başlangıçta aritmetik görevler için kullanılmıştır. Roma abaküsü, MÖ 2400 gibi erken bir tarihte Babil'de kullanılan cihazlardan geliştirildi. O zamandan beri, birçok çeşitte hesap tahtaları veya tabloları icat edilmiştir. Bir Orta Çağ Avrupası sayım evinde, bir masanın üzerine kareli bir bez konur ve para miktarlarını hesaplamaya yardımcı olmak için işaretler belirli kurallara göre üzerinde hareket ettirilirdi. Derek J. de Solla Price'a göre Antikythera düzeneğinin bilinen en eski mekanik analog bilgisayar olduğuna inanılıyor.
Astronomik ve navigasyon kullanımı için hesaplama ve ölçüm için birçok mekanik yardımcı yapılmıştır. Planisfer, 11. yüzyılın başlarında Bîrûnî tarafından icat edilen bir yıldız haritasıydı. Usturlap, Helenistik dönemde MÖ 1. veya 2. yüzyıllarda icat edildi ve genellikle Hipparkos'a atfedilir. Planisfer ve dioptra'nın bir kombinasyonu olan usturlap, küresel astronomide birkaç farklı problem türünü çözebilen bir analog bilgisayardı. Mekanik bir takvim bilgisayarı ve dişli çarkları içeren bir usturlap, 1235'te İran'ın İsfahan kentinden Abi Bakr tarafından icat edildi. Bîrûnî, ilk mekanik dişli ay-güneş takvimi usturlabını, bir dişli takımı ve dişli çarkları olan, erken dönem sabit kablolu bilgi işleme makinesini icat etti.

İngiliz makine mühendisi ve bilgin Charles Babbage, programlanabilir bir bilgisayar kavramını ortaya çıkardı. "Bilgisayarın babası" olarak kabul edilen, 19. yüzyılın başlarında ilk mekanik bilgisayarı kavramsallaştırdı ve icat etti. 1833'te seyir hesaplamalarına yardımcı olmak için tasarlanan devrim niteliğindeki fark motoru üzerinde çalıştıktan sonra, çok daha genel bir tasarımın, bir Analitik Makinenin mümkün olduğunu fark etti. Programların ve verilerin girişi, o zamanlar Jakar gibi mekanik dokuma tezgahlarını yönlendirmek için kullanılan bir yöntem olan delikli kartlar aracılığıyla makineye sağlanacaktı. Çıktı için makinede bir yazıcı, bir eğri çizici ve bir zil bulunur. Makine ayrıca daha sonra okunmak üzere kartların üzerine sayıları da basabilecektir. Ayrıca makine, bir aritmetik mantık birimi, koşullu dallanma ve döngüler biçimindeki kontrol akışı ve entegre belleği bir araya getirerek, onu modern terimlerle Turing-tamamlanmış olarak tanımlanabilecek genel amaçlı bir bilgisayar için ilk tasarım haline getirdi.

1938'de Amerika Birleşik Devletleri Donanması, bir denizaltıda kullanılabilecek kadar küçük bir elektromekanik analog bilgisayar geliştirdi. Bu, hareketli bir hedefe bir torpido ateşleme problemini çözmek için trigonometri kullanan Torpido Veri Bilgisayarıydı. II. Dünya Savaşı sırasında diğer ülkelerde de benzer cihazlar geliştirilmiştir.

Bilgisayar bilimi
Bilgisayar bilimi tarihi
İnsan-bilgisayar etkileşimi

Matematik (Yunanca μάθημα máthēma, "bilgi, çalışma, öğrenme"); sayılar, felsefe, uzay ve fizik gibi konularla ilgilenir. Matematikçiler ve filozoflar arasında matematiğin kesin kapsamı ve tanımı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Matematikçiler örüntüleri araştırır ve bunları yeni konjektürler formüle etmekte kullanırlar. Bu konjektürlerin doğruluğunu veya yanlışlığını matematiksel ispat yoluyla çözmeye çalışırlar. Matematiksel yapılar gerçek fenomenleri iyi modelize ettiklerinde matematiksel düşünce doğa hakkında tahmin yürütmemizi ve onun iç yüzünü anlamamızı sağlayabilir. Matematik soyutlama ve mantığı kullanarak ve sistemli çalışmayla fiziksel objelerin şekillerini ve hareketlerini saymayı, hesaplamayı ve ölçmeyi mümkün kılar ve böylece gelişir. Pratik matematik yazılı kayıtlardan beri insan etkinliği olagelmiştir. Matematiksel problemlerinin çözümü için gerekli araştırma yüzyıllarca süren bir çaba gerektirebilmektedir.
İlk titiz kayıtlara Yunan matematiğinde rastlanır. (Özellikle Öklid'in Elementler kitabında) Giuseppe Peano (1858-1932), David Hilbert (1862-1943) ve diğerlerinin geç 19 yüzyılda belitsel sistemler üzerine kurdukları çalışmalarından beri matematiksel araştırmada doğruyu kurmanın geleneği değişti. (Artık uygun olarak seçilen aksiyom ve tanımlardan titiz bir şekilde tümdengelim yapılmaktadır.) Matematik Rönesans'a kadar görece yavaş gelişti. Sonra matematikteki yenilikler diğer yeni bilimsel keșiflerle etkileșerek matematiksel keșiflerde günümüzde hâlâ devam eden hızlı bir artış sağladı.
Galileo Galilei (1564-1642) "Kainat dediğimiz kitap, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılamaz. O, matematik dilinde yazılmış; harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir. Bu dil ve harfler olmaksızın kitabın tek bir kelimesinin anlaşılmasına olanak yoktur. Bunlar olmaksızın yapılan karanlık bir labirentte amaçsızca dolaşmaktır." Carl Friedrich Gauss (1777-1855) matematiği bilimlerin kraliçesine benzetmiştir. Benjamin Peirce (1809-1880) matematik için bilimlerin sonuçlarının çizilmesi için gereken bilim demiştir. David Hilbert "Biz burada gelişigüzel konuşmayız. Matematik şart koşulan rastgele kuralların olduğu bir oyun gibi değildir. O yalnızca içsel gerekliliğin olduğu kavramsal bir sistemdir, aksi hiçbir şey değil." Albert Einstein (1879-1955), "Matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir." Fransız matematikçi Claire Voisin, "Matematikte yaratıcı itki, her yerinde kendini ifade etmeyi denemesidir." der.
Matematik dünya genelinde doğa bilimleri, mühendislik, teknoloji ve maliye gibi birçok alanın temel aracıdır. Uygulamalı matematik, matematiksel bilginin diğer alanlara uygulanmasıyla ilgilidir. Bu uygulamalar sayesinde istatistik ve oyun teorisi gibi tamamıyla yeni matematik disiplinleri doğmuştur. Ayrıca matematikçiler soyut matematikle akıllarında herhangi bir kullanım olmadan da yalnızca matematik yapmak için uğraşırlar. Soyut matematikle uygulamalı matematiği ayıran belirgin bir çizgi yoktur. Soyut matematikteki keşifler sıklıkla pratik matematik uygulamalarının başlatıcısı olurlar.

Matematik kelimesi, köken olarak Antik Yunanca'daki μάθημα (máthema) kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime, "öğrenme", "bilme", "bilgi" veya "öğretim" anlamlarına gelir. Yunanca μαθηματικός (mathematikós) kelimesi ise "öğrenmeye yatkın" veya "öğrenmekten hoşlanan" anlamında kullanılmıştır. Matematik terimi, Latincede mathematica, Fransızcada ise mathématique formunda yer almış ve Türkçeye Fransızca üzerinden geçmiştir.
Osmanlı döneminde, matematik terimi yerine genellikle Arapça kökenli riyaziye kelimesi kullanılmıştır. Riyaziye, hesaplama ve matematik anlamlarına gelir. Modern Türkçede matematik, öğrenme, bilim ve bilgiyle ilişkilendirilen bu tarihsel kökenlerin bir devamı olarak kullanılmaktadır.

Matematik, hem bilimsel alanlarda hem de günlük yaşamda sıkça karşılaşılan bir disiplindir. Temelleri mantığa dayanan bu alan, bireylere zihinsel gelişim sağlarken rasyonel düşünme becerisi kazandırır. Matematik eğitimi, bireylere sistemli, mantıklı ve tutarlı bir düşünce yapısı kazandırmanın yanı sıra özgür ve ön yargısız bir düşünce ortamı yaratır.
Matematik dersleri, ilköğretimden yükseköğretime kadar tüm eğitim seviyelerinde yer alır. İlköğretim düzeyinde matematik, temel kavramların anlaşılması ve ortaöğretime hazırlık amacı taşırken; ortaöğretim düzeyinde ise yükseköğretim ve ileri düzey akademik çalışmalara temel oluşturur. Bu süreç, bireylerin problem çözme, analitik düşünme ve düzenli çalışma becerilerini geliştirmelerine olanak tanır.

Matematik, tarih boyunca sürekli gelişim göstermiş ve farklı alanlara ayrılmıştır. Rönesans öncesinde matematik, iki ana dal üzerinde yoğunlaşmaktaydı: aritmetik (sayıların işlenmesi) ve geometri (şekillerin incelenmesi). Bu dönemde numeroloji ve astroloji gibi sahte bilimler, matematikten açıkça ayrılmamıştı.
Rönesans döneminde matematiğin kapsamı genişledi ve iki yeni dal ortaya çıktı. Cebir, matematiksel ifadelerin sembollerle temsil edilmesi ve işlenmesi üzerine odaklanırken, kalkülüs değişken nicelikler arasındaki sürekli ilişkilerin incelenmesini sağladı. Kalkülüs, iki temel alt dala ayrılır: türev hesabı ve integral hesabı. Rönesans sonrası dönemde matematik, aritmetik, geometri, cebir ve kalkülüs olmak üzere dört ana dalda incelendi. Bu sınıflandırma 19. yüzyılın sonlarına kadar sürdü.
19. yüzyılda aksiyomatik yöntemin sistemleştirilmesi ve matematiğin temel krizlerinin çözülmesi, matematiğin hızla yeni alanlara ayrılmasını sağladı. Kombinatorik gibi alanlar uzun süredir incelenmekteydi ancak 17. yüzyıldan itibaren bağımsız bir matematik dalı olarak gelişti. Modern matematikte 2020 Matematik Konu Sınıflandırması, en az 63 birinci düzey alan tanımlamaktadır. Bu alanlardan bazıları (örneğin sayı teorisi ve geometri), tarihsel matematik alanlarına dayanırken diğerleri (örneğin matematiksel mantık ve temeller) 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Matematik, günümüzde birçok bilimsel ve teknolojik alanda kullanılmaktadır. Örneğin:

Fourier analizi, veri iletimi ve sıkıştırma algoritmalarında kullanılır. Uzun mesafelerde veri kaybını azaltmanın yanı sıra dijital müzik, video ve resimlerin sıkıştırılmasını sağlar.
Fraktal geometri, anten tasarımı, kılcal damarların düzeni ve kan akışının modellenmesinde uygulanır.
Diferansiyel denklemler ve sayısal analiz, dinamik sistemlerin modellenmesinde, uçak tasarımında ve uydu sistemlerinde kritik öneme sahiptir.
Graf teorisi, veritabanlarının analizi ve internet ağlarının topolojik modellemesi gibi alanlarda kullanılır. Ayrıca, hastaneler gibi önemli tesislerin ideal dağılımlarını belirlemek için kullanılır.
Algoritmalar, bilgisayar programlama ve yapay zekâ sistemlerinin temelini oluşturur.
Cebirsel geometri, robotik modelleme ve bilgisayar oyunlarının tasarımı gibi teknik alanlarda uygulanır.
Bu örnekler, matematiğin hem teorik hem de uygulamalı alanlarda ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını göstermektedir. Matematik, bilimsel gelişmelerin yanı sıra modern teknolojinin de vazgeçilmez bir parçasıdır.

Sayı teorisi, sayıların, yani doğal sayılar 
  
    
      
        (
        
          N
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {N} ),}
  
'nin işlenmesiyle başladı ve daha sonra tam sayılara 
  
    
      
        (
        
          Z
        
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Z} )}
  
 ve rasyonel sayılara 
  
    
      
        (
        
          Q
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Q} ).}
  
 doğru geliştirildi. 
Eskiden sayı teorisine aritmetik denirdi ancak günümüzde bu terim çoğunlukla sayısal hesaplamalar için kullanılır. Sayı teorisinin kökeni eski Babil ve muhtemelen Çin'e dayanmaktadır. Önde gelen ilk sayı teorisyenleri Öklid ve Diophantus idi. Sayı teorisinin soyut biçimindeki modern çalışması büyük ölçüde Pierre de Fermat ve Leonhard Euler'e atfedilir. Alan, Adrien-Marie Legendre ve Carl Friedrich Gauss'un katkılarıyla meyvesini verdi. 
Kolayca ifade edilen birçok sayı probleminin, matematiğin her yerinden gelişmiş yöntemler gerektiren çözümleri vardır. Öne çıkan bir örnek Fermat'nın son teoremi‘dir. Bu varsayım 1637'de Pierre de Fermat tarafından ifade edildi ancak yalnızca 1994 yılında Andrew Wiles tarafından
cebirsel geometri, kategori teorisi ve homolojik cebir'den şema teorisini içeren araçlar kullanılarak kanıtlandı.
Başka bir örnek, 2'den büyük her çift tam sayının iki asal sayı'nın toplamı olduğunu öne süren Goldbach hipotezi'dir. 1742'de Christian Goldbach tarafından ifade edilen, büyük çabalara rağmen bugüne kadar kanıtlanmamıştır.
Sayı teorisi, analitik sayı teorisi, cebirsel sayı teorisi, sayıların geometrisi (yöntem yönelimli), diophantine denklemleri ve aşkınlık teorisi dâhil olmak üzere birçok alt alanı içerir.

Geometri, matematiğin en eski dallarından biridir. Doğrular, açılar ve daireler gibi şekillerle ilgili ampirik tariflerle başladı ve esasen yer ölçümünün ve mimari'nin ihtiyaçları için geliştirildi ancak o zamandan beri diğer birçok alt alana yayıldı.
Temel yenilik eski Yunanlar tarafından kanıtlar kavramının getirilmesiydi ve her iddianın "kanıtlanması" gerekliliği vardı. Örneğin iki uzunluğun eşit olduğunu ölçerek doğrulamak yeterli değildir. Uzunlukların eşit olup olmadıkları önceden kabul edilmiş sonuçlardan (teoremler) ve birkaç temel ifadeden çıkarım yapılarak kanıtlanmalıdır. Temel ifadeler apaçık anlaşılabilir olduklarından (varsayımlar) veya çalışma konusu tanımın parçası olduklarından (aksiyomlar) ispata tabi değildirler. Tüm matematiğin temelini oluşturan bu ilke ilk olarak geometri için geliştirildi ve Öklid tarafından MÖ 300 civarında Elementler adlı kitabında sistemleştirildi.
Ortaya çıkan Öklid geometrisi Öklid düzleminde (düzlem geometrisi) ve üç boyutlu Öklid uzayındaki çizgilerden, düzlemlerden ve dairelerden inşa edilmiş şekillerin ve düzenlemelerinin incelenmesidir.
Öklid geometrisi, René Descartes'ın Kartezyen koordinatları tanıttığı 17. yüzyıla ka

Fizik; maddeyi, maddenin uzayzaman içinde hareketini, enerji ve kuvvetleri inceleyen doğa bilimi. Fizik, temel bilimlerden biridir. Temel amacı evrenin işleyişini araştırmaktır. Fizik en eski bilim dallarından biridir. 16. yüzyıldan bu yana kendi sınırlarını çizmiş modern bir bilim olmasına karşın, Bilimsel Devrim'den önce 2.000 sene boyunca felsefe, kimya, matematik ve biyolojinin belirli alt dalları ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Buna karşın, matematiksel fizik ve kuantum kimyası gibi alanlardan dolayı fiziğin sınırlarını net olarak belirlemek güçtür.
Fizik, tüm bilimsel sahalar üzerinde etkilidir. Matematik, felsefe gibi soyut sahalara yeni sistemler sunar. Teknolojilerin kökeni tümüyle fizik bilimine yaslanır. Teknolojiler tarafından kullanılır ki fizik biliminin doğa bilimi olmaktan çıktığı iddia edilir hale gelmiştir. Örneğin, elektromanyetik, nükleer fizik ve malzeme bilimi günümüzde tıbbın ve hekimlik anlayışının, savaşların ve ticaretin, yönetim anlayışlarının tümünün uygulamasında kökten değişikliklere yol açmıştır. Ancak, bu etkilerin bilim olarak fiziğin değil insan kaynaklı etkilerin sonucu olarak bu yöne evrildiği hatırlanmalıdır.

"Fizik" kelimesi, Latincede "doğa[nın] araştırılması" anlamına gelen physica kelimesinden türemiştir. Bu kelime ise, Yunancada "köken" anlamına gelen "φύσις" ("fusis") kelimesinden türetilen ve "doğa bilgisi" anlamına gelen "φυσική" (fusiki) kelimesi kökenlidir.
Antik çağlardan bu yana insanlar doğanın nasıl davrandığını anlamaya çalıştılar. En büyük gizemlerden biri Güneş ve Ay gibi gök cisimlerinin hareketiydi. Çoğunluğunun yanlışlığı kanıtlanan teoriler ortaya atıldı.
Her olayın doğanın içinde bir nedeni olduğunu savunan filozof Tales (yaklaşık MÖ 624-546) doğal olayları açıklamak için kullanılan doğaüstü, mitolojik ve dinsel açıklamaları reddeden ilk kişi oldu. İlk fiziksel teoriler felsefi terminolojiyle anlatılıyordu ve bu yüzden sistematik deneysel test uygulamak mümkün değildi. Batlamyus ve Aristoteles'in birçok çalışması gündelik gözlemlerle de örtüşüyor değildir.
Buna rağmen birçok antik filozof ve astronomun yaptığı öngörüler doğrudur. Leucippus (MÖ 5. yüzyılın ilk yarısı) atomizmi kurdu ve Arşimet mekanik, statik ve hidrostatik alanlarında suyun kaldırma kuvvetini de içeren birçok sayısal betimlemede bulundu. Orta Çağ, İbn-i Heysem gibi Müslüman fizikçilerle birlikte deneysel fiziğin doğuşuna tanıklık etti. Bunu, Galileo Galilei ve Johannes Kepler'in çalışmalarının üzerinde klasik mekaniği inşa eden Isaac Newton gibi erken dönem modern Avrupa fizikçilerinin modern fiziği şekillendirmeleri takip etti. 20. yüzyılda Albert Einstein'ın çalışmaları fiziğe günümüze değin süren biçimini kazandırmıştır.

Fizikte gelişim süreci boyunca farklı kollar gelişmiştir. Temeli Newton Kanunları'na dayanan fizik koluna Klasik Fizik veya Klasik Mekanik denir. 20.yy ile birlikte iki ana kol daha eklenmiştir. Görecilik Mekaniği ve Kuantum Mekaniği.
Klasik Mekanik belirli hızların altında ve belirli boyutların üstündeki madde ve hareketini açıklar. Görecelilik Mekaniği, ışık hızında ve çok büyük mesafelerde gerçekleşen hareketleri inceler. Kuantum Mekaniği ise çok çok küçük parçacıkların etkileşimini inceler.
Bu temel üç fizik kolunun birbiriyle örtüşen birçok yanı bulunmasına karşın, birbirleriyle çelişen bulguları da vardır. Bu yüzden, bu üç fizik kolunu kapsayan ve çelişmeyen başka bir kuram arayışı, fizikçiler arasında halen devam etmektedir.

Bilimsel yöntem fizikçiler kadar, felsefecilerce de çok tartışılan bir konu olmuştur. Fiziğin kurucu ilkeleri deterministik sistem anlayışı üzerine oturur. Yani incelenen olayın halihazırdaki bilgileriyle, geçmişine ve geleceğine dair de bilgi akışı açıksa (determinizm) o zaman kabul görür. Bu koşul klasik mekanikte tümüyle geçerlidir. Hatta, kuantum fiziğinde sorunlar yaratan durumlar gözlemlenmiş olmasına karşın onun için bile geçerlidir. Geçmiş ve geleceği kesin olarak saptanamayan olayların olduğu bir sistem dışlanır. Bu sorunun kökeninde mantık yasaları vardır. Klasik mantık anlayışında A, aynı anda hem A hem B olamaz. Bu koşul kuantum fiziğinin bulgu ve gözlemleriyle çelişir.
Tüm bunlara rağmen genel kabul görmüş bazı ilkeler bilimsel yöntem adı altında toplanabilir: Gözlem, hipotez, deney, çıkarım,
Tüm bilimsel çalışmalar en az bu dört süreçten geçmek zorundadır. Eğer bu yolların tümünden geçmiş, tutarlılık ve süreklilik sağlanmış bir olay ya da varsayım varsa, artık kurama hatta kanuna dönüşebilmesinin önü açılmıştır. Ta ki yanlışlana dek. Bilim, yanlışlana kadar tutarlı ve sürekliliği olan kuram ve kanunlarla yol alır.

Kuramcılar yapılmış deneylerle uyuşan ve gelecek deneylerle sınanabilecek matematiksel modeller üretmeye çalışırlar. Deneyciler kuramsal öngörüleri test etmek ve yeni fenomenler gözlemlemek için deney yaparlar. Kuram ve deneyler birbirinden ayrı olarak geliştirilse de birbirlerine kuvvetli bir bağlılıkları vardır. Fizikteki gelişmeler sıklıkla ya deneyciler halihazırdaki teorilerin açıklayamadığı bir deney yaptıklarında ya da teorisyenler yeni deneylerin yapılmasına ışık tutan, deneylerle test edilebilir yeni öngörüler öne sürdüklerinde meydana gelir.
Kuram ve deney arasında gidip gelen fizikçiler fenomenolog olarak isimlendirilir. Fenomenologlar deneylerde gözlemlenen karmaşık fenomenlere bakıp onları temel kuramlarla ilişkilendirir.
Kuramsal fizik tarihsel olarak felsefeden ilham almıştır. Elektromanyetizma Kuramı bu yolla bütünleştirilmiştir. Bilinen evrenin ötesinde, fiziğin kuram sahasına dahil olan varsayımlar da vardır; örneğin paralel evrenler, çokluevren, ileri boyutlar. Kuramcılar bu fikirleri halihazırdaki teorilerle bazı belli problemleri çözmek için öne sürerler. Böylece bu fikirlerin sonuçları deneylerle kıyaslanabilecek biçimde ortaya konur ve test edilebilecek öngörüler ortaya atılır.
Deneysel fizikçiler mühendislik ve teknoloji dallarına bilgi verdiği gibi bu dallardan bilgi de alır. Temel araştırma ile ilgilenenler parçacık hızlandırıcıları ve lazer gibi ekipmanlar dizayn edip kullanırken uygulamalı araştırma yapanlar genellikle endüstride çalışır ve manyetik resonans görüntüleme (MRG) ve transistör vb. teknolojilerin gelişiminde rol alırlar. Feynman'a göre, deneycilerin teorisyenler tarafından hiç araştırılmamış yerlere de yönelebilir.

Assayer'de (1622), Galileo Galilei, matematiğin doğanın kendi yasalarını belirttiği dil olduğunu söyler. Fizikteki çoğu deneysel sonuç numerik ölçümler şeklinde gelir ve teoriler bu matematiksel sonuçları karşılamak için matematiksel formda olurlar.
Fizik yasaların keskin olarak formülize edilebileceği mantıksal çerçeveyi sağlamak ve öngörüleri sayısal olarak ortaya koymak için matematiği kullanır. Analitik çözümlerin bulunamadığı durumlarda sayısal analiz yapılır ve simülasyonlar kullanılabilir.
Fizik ile matematik arasındaki temel fark fiziğin nihai olarak materyal gerçekliğin açıklanmasıyla ilgileniyor olduğudur. Fizik teorilerin öngörülerini deney ve gözlem sonuçlarıyla karşılaştırmak suretiyle ilerler, öte yandan matematik dünyada gözlemlenebilecek şeylerin ötesinde, soyut kalıplarla ilgilenir. Buna rağmen ikisinin arasındaki fark çok kesin sınırlarla çizili değildir. Fizik ile matematik arasında kalan geniş bir araştırma sahası vardır; matematiksel fizik.
Fizik, temel olarak diğer birçok bilim ile iç içedir. Mühendislik ve tıp gibi uygulama sahaları fizik olmadan yol alamaz. Fiziğin ilkeleri diğer tüm doğa bilimleri için de geçerli olmak zorundadır. Enerjinin korunumu yasası gibi.
Fiziğin diğer temel bilimlerle ilişkisi yeni alt sahaların oluşmasını da sağlar: Örneğin kimyasal bileşenlerin yapısı, aktivitesi ve özellikleri onları oluşturan moleküllerin özelliklerinden çıkartılabilir. Bu temel özellikler ise kuantum mekaniği, kuantum kimyası, termodinamik ve elektromanyetizma gibi fiziğin alanlarıyla tanımlanır.

Fizik felsefi kökleri Antik Yunan felsefelerine uzanır. sinden alır. Tales'in maddeyi ilk kez karakterize etmesinden Demokritus'un doğayı bölünemez atomlara indirgemesine, Ptolemaios'un kristal gökkubbenin astronomisi çalışması ve Aristoteles'in Fizik'ine kadar farklı Yunan filozofları kendi doğa felsefelerini geliştirmişlerdir. 18. yy a kadar fizik doğa felsefesi olarak biliniyordu.
19. yüzyıl itibarıyla fizik diğer bilimlerden ve felsefeden pozitif bir bilim olarak ayrılmıştır. Diğer bütün bilimler gibi fizik de bilimsel metodunun yeterli bir tanımı için bilim felsefesine dayanır. Bilimsel metot a priori ve a posteriori gerekçelendirmeleri, verilmiş bir teorinin geçerliliğinin Bayesian inference ile belirlenmesini içerir.
Fiziğin gelişimi eski filozofların birçok sorusunu cevapladığı gibi ortaya yeni sorular da çıkarmıştır. Fiziği çevreleyen felsefi meseleler, fizik felsefesi, uzay ve zamanın doğası, determinizm ve empirizm, natüralizm ve realizm gibi metafiziksel görüşlerle ilgilenir.
Determinizm savunucusu Laplace ve kuantum mekaniğinin kurucularından Schrödinger gibi birçok fizikçi çalışmalarının gerisindeki felsefi görüşler üzerinde de yazmışlardır. Stephen Hawking matematiksel fizikçi Roger Penrose'u The Road to Reality (Gerçeğe Giden Yol) kitabından dolayı Platonist olmakla itham etmiştir. Hawking aynı zamanda kendisini de “utanmaz bir indirgemeci” olarak tanımlamış ve Penrose'la aynı felsefi konular üzerinde yazmıştır.

Fizik çok geniş bir yelpazeye sahip olsa da bazı temel teoriler birçok fizik dalında kullanılmaktadır. Bu teoriler deneylerle defalarca test edilmiştir ve yapılan deneyler ile bu teoriler arasında belli enerji ve boyut skalasında şu anki teknolojiyle ölçülebilir bir fark bulunamamıştır. Örneğin klasik mekanik nesnelerin hareketini nesneler atomik boyutların oldukça üstünde olduğunda ve hareketin hızı ışık hızın oldukça altındaysa doğru ve tutarlı bir biçimde açıklayıp tahmin edebilmektedir. Bu teoriler aktif çalışma sahalarına dahil olmaya devam etmektedir. Klasik mekaniğin önemli bir dalı olan kaos 20. yüzyılda, klasik mekaniğin Isaac Newton tarafından ilk kez formülize edilmesinden yaklaşık üç asır sonra keşfedil

Kimya, maddenin yapısını, özelliklerini, birleşimlerini, etkileşimlerini, tepkimelerini araştıran ve uygulayan bilim dalıdır. Kimya bilimi daha kapsamlı bir ifadeyle maddelerin özellikleriyle, sınıflandırılmasıyla, atomlarla, atom teorisiyle, kimyasal bileşiklerle, kimyasal tepkimelerle, maddenin hâlleriyle, moleküller arası ve moleküler kuvvetlerle, kimyasal bağlarla, tepkime kinetiğiyle, kimyasal dengenin prensipleriyle vb. konularla ilgilenir. Kimyanın en önemli dalları arasında analitik kimya, anorganik kimya, organik kimya, fizikokimya ve biyokimya sayılır.

"Kimya" sözcüğüyle simya sözcüğünün aynı kökten geldiği tahmin edilmektedir. On yedinci yüzyılda "kimya" ve "simya" sözcükleri aynı bilimsel disiplini tanımlamak için ayırt edilmeksizin kullanılmışlardır. Ancak 18'inci yüzyılda bu iki sözcük arasında bir ayrım gözetilmeye başlanmış, "simya" daha çok metalden altın yapmakla ilgili uğraşları tanımlamak için kullanılmıştır. "Simya" sözcüğünün Arapça "al kimya" (الكيمياء‎) sözcüğünden türediği, bu Arapça sözcüğün de Grekçe'de "himya" (metal eritmek anlamına gelen χημεία ya da χημία) sözcüğünden türetildiği de iddia edilmektedir.

Kimyanın tarihi "simya öncesi dönem", "simya dönemi", "geleneksel kimya ve "modern kimya" dönemleri olmak üzere 4 ana başlık altında toplanarak incelenir.

Kimyanın bilinen tarihi Antik Mısır döneminde başlamıştır. MÖ 2000'li yıllarda Mısırlılar'ın kimyasal yöntemler kullanarak kozmetik tozlar ürettikleri iddia edilmektedir. Kral Hammurabi döneminde (MÖ 1792-1750) Babiller; altın, gümüş, cıva, kurşun, demir ve bakır gibi metalleri tanımlamış ve bu metallere semboller vermiştir. Erken Yunan felsefeciler (Sokrates öncesi düşünürler) doğal olayları doğaüstü olmayan nedenlerle açıklamaya çalışmışlar, bunun sonucunda da bu dönemde simya öncesi kimya biliminin temelleri atılmıştır. Miletli Tales (MÖ 624 – MÖ 546) maddenin prensiplerini araştırmış ve suyun evrenin temel maddesi olduğunu öne sürmüştür. Bir diğer Miletli Anaksimandros (MÖ 610-MÖ 546) suyun karşıtı olan ateşin nasıl oluştuğunu sorgulamıştır. Empedokles (MÖ 490-430) evrenin 4 temel element ateş, hava, su ve topraktan oluştuğunu iddia etmiştir.
Empedokles'in tanımına göre toprak katı maddeleri, su sıvı maddeleri ve metalleri, hava gazları ifade etmekteydi. Bununla beraber ateşi de bir süreçten çok sıvı, gaz ve katı gibi maddenin bir hali olarak tanımlamıştır. Demokritos'un hocası Leukippos evrenin iki çeşit elementten oluştuğunu (boşluk ve katı) ifade etmiş, boşluğun ve katılığın evrendeki tüm elementleri oluşturduğunu ifade etmiştir. Democritus (MÖ 460-370) Leukippos ile birlikte atomcu teoriyi geliştirmiştir. Maddelerin yapı taşı olarak daha küçük parçalara ayrılamayan atomlar Leucippus ve Democritus'un geliştirdiği bir felsefe sistemi olarak kabul edilmesine rağmen Platon bu atomculuk teorisine bölünemezlik prensibini eklemiştir. Plato evreni oluşturan 4 temel elementin geometrik katılardan oluştuğunu bu katıların da üçgen yüzeylerden oluştuğunu iddia etmiştir. Aristoteles (MÖ 384-323) elementlerin özellikleri düşüncesini geliştirmiştir. Farklı elementlerin farklı özellikleri olduğunu ve bunun çeşitli nicel değişkenlere bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu nicel özellikleri değiştirildiğinde bir elementin başka bir elemente dönüştürülebileceğini ve maddelerin değişim halinde olduğunu iddia etmiştir.

Aristoteles'in fikirlerinden etkilenen simyacılar (yaklaşık MÖ 320-MS 300) yılları arasında Yunanca konuşulan Akdeniz kıyılarında, Mısır'da, İran'da Aristoteles ve diğer Yunan filozofların teorilerini pratiğe geçirmeye başlamışlardır.
Yine bu dönemde ilk defa simyacılar ucuz metallerden altın elde etmeyi mümkün kılması düşünülen felsefe taşını üretmeye çalışmışlardır. 
13. yüzyıla gelindiğinde simya tüm Avrupa kıtasında yaygın bir hale gelmiş, örneğin dönemin önemli bilim adamlarından Raymundus Lullus İngiltere kralı tarafından İngiltere'ye basit metalden altın üretmesi için davet edilmiştir. 13. yüzyılın başlarında dönemin ünlü simyacıları Roger Bacon (1214/1220-1292), Albertus Magnus ve Raymundus Lullus basit metalden altın üretme yöntemleri dışında simyanın diğer alanlarına yönelip, simyanın günümüz kimyasına yaklaşmasına öncü olmuşlardır.
14. yüzyılda Katolik Kilisesi simya karşıtı taraf olmuş ve 1317 yılında Papa John XXII simyacılığı yasaklamıştır.
17. yüzyıla gelindiğinde simya göreceli olarak az da olsa hâlâ varlığını sürdürmekteydi. 17. yüzyılın etkin bilim adamlarından Robert Boyle 1661 yılında döneminde büyük yankı uyandıran eseri The Sceptical Chymist'i yayımlamıştır. Aristoteles'in 4 element teorisini reddeden bu kitap aynı zamanda simyanın döneminin de sona erdiğini işaret etmekteydi.Simya döneminde simyacıların araştırmaları ve deneyleri vasıtasıyla birçok laboratuvar tekniği geliştirilmiş ve çeşitli bileşik ve elementler keşif edilmiştir.

Geleneksel kimya dönemi, 17'nci yüzyılın sonlarından başlayarak 19'uncu yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Alman bilim insanı Johann Joachim Becher, 17. yüzyıl ortalarında yanma ile ilgili Phlogiston teorisini geliştirdi. Bu teoriye göre; her yanıcı madde, "phlogiston" adı verilen kokusuz, renksiz, tatsız ve ağırlıksız bir içeriğe sahipti ve bu içerik yanma gerçekleştiğinde yanıcı madde tarafından ortama salınmaktaydı.

Bu teori daha sonra Georg Ernst Stahl tarafından daha popüler bir hale getirilmiş, 18. yüzyılın büyük bir kısmında genel kabul görmeye devam etmiştir. 1785 ile 1787 yılları arasında Fransız fizikçi Coulomb günümüzde "Coulomb yasası" olarak adlandırılan benzer yüklü maddelerin birbirini ittiği, karşıt yüklülerin de birbirini çektiği ve bu çekim ya da itim kuvvetinin hesaplanması için gerekli denklemi de içeren kanunu bulmuştu. Phlogiston teorisi, 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Lavoisier tarafından çürütüldü. Daha önceden Phlogiston teorisine göre de-phlogiston maddesi olarak adlandırılan maddenin oksijen olduğu keşfedildi. 1803 yılında İngiliz bilim insanı John Dalton, atom teorisini ortaya attı. Bu teoriye göre; farklı elementlerin atomları, farklı ağırlıklara sahiptir. Bu teorinin bazı ilkeleri;

Bütün maddeler atomlardan meydana gelmektedir.
Atomlar daha küçük parçalara ayrılamazlar.
Aynı elementin bütün atomları birbirinin aynısıdır.
Farklı elementler farklı atomlara sahiptir.
Atomların yeniden düzenlenmesi sonucu kimyasal tepkimeler meydana gelir.
Bileşikler elementlerden meydana gelirler.
şeklinde özetlenebilir. John Dalton'un teorisiyle modern kimyanın temelleri de atılmış oldu.

19. yüzyıldan itibaren gelen sürece "modern kimya dönemi" adı verilir. Heinrich Geißler (1814-1879) 1854 yılında suyun en yüksek yoğunluğa 3.8 °C ulaştığını kendi icat ettiği bir mekanizmayla göstermiştir (daha sonra bu sıcaklığın 3.98 °C olduğu bulunmuştur). Daha sonra Geissler'in icat ettiği vakum tüpüyle William Crookes atom teorisinde ilerlemeler kaydetmiş ve katot ışınını keşfetmiştir.
Eugene Goldstein (1850-1930)'ın çalışmaları protonun varlığını ispatlamıştır. J. J. Thomson (1856-1940) kendi atom modelini geliştirmiş ve 1906 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır. Mendeleyev periyodik tabloyu 1869 yılında Kimyanın Prensipleri adlı eserinde yayımlamıştır. Bu periyodik tabloda bilinen 63 elementi atom ağırlıklarına ve benzer özelliklerine göre sıralamıştır. Marie Curie (1867-1934) radyoaktiviteyi ve sonrasında Polonyum ve Radyum'u keşetmiştir. 1911 yılında Nobel kimya ödülünü kazanmıştır. Ernest Rutherford 3 çeşit radyoaktifliği alfa parçacığı (+), beta parçacığı (-) ve gama ışınını keşfetmiştir. Bu gelişmelerin sonrasında ve öncesinde daha birçok bilim insanının katkısıyla kimya bilimi günümüze ulaşmıştır. 2011 yılı Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Kimya Yılı ilan edilmiştir.

Antik Yunanistan ve Antik Mısır'da belli başlı asitler ve bazlar halihazırda sınıflandırılmışlardı. Yunanlar ekşimsi tat veren sirke gibi maddeleri ὀξύς (ekşi) olarak adlandırmışlar, daha sonra bu sözcük Latinceye acere olarak geçmiş ve Avrupa dillerindeki anlamı da Latinceden türeyerek bu dillere geçmiştir. Oksijen elementinin adı da Antoine Lavoisier'in oksijeni (asit üreten anlamında) hatalı tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Asit ve bazların farklı tanımları mevcuttur.
Arhenius’un tanımına göre;

Asit, suda çözüldüğünde çözeltiye H+ bırakan maddelerdir.
Baz ise, OH- bırakan maddelerdir.
Bronsted-Lowry tanımına göre;

Asit, proton (H+) bırakan maddelere denir.
Baz, proton kabul eden maddelerdir.
Lewis Teorisine göre;

Asit, H+ iyonu gibi, çözeltiden elektron eksilten maddelerdir. Baz ise, elektron veren maddelerdir. Diğer tanımlardan farklı olarak sadece elektron alışverişi üzerine kurulmuş bir tanımlamadır.

Asit ve baz etkileşim halinde bırakıldıklarında, tuz üreterek bir diğerini nötrleştirme eğilimi gösterirler. HCl ve NaOH'ın tepkimesi NaCl bileşiği (tuz) ve su üretir. HCl + NaOH → NaCl + H2O

1803-1808 yılları arasında öğretmenlik mesleğini yerine getirmekte olan John Dalton kimyanın iki temel yasası olan kütlenin korunumu ve sabit oranlar'ı kullanarak temel atom teorisini tanımlamıştır. Dalton'un atom teorisi üç ana önermeyi içermekteydi. Bunlar;

Her kimyasal element küçük, bölünemeyen atom olarak adlandırılan parçacıklardan oluşmaktadır.
Aynı elementin atomları birbirine ağırlık ve özellikleri bakımından benzerdirler, fakat farklı elementlerin atomları birbirinden farklıdırlar.
Herhangi bir bileşik oluşurken, farklı elementler basit bir sayısal oranda birleşirler. Örneğin A atomu B atomuyla birleşip AB bileşiğini oluşturuyorsa, 2AB bileşiğini oluşturmak için 2A 2B'ile tepkimeye girmek zorundadır.
Dalton'un atom teorisini tanımlamasından yaklaşık yüzyıl sonra atomun temel parçacıkları keşif edilmiştir. 1897 yılında elektron, 1909 yılında proton ve 1932 yılında nötron keşif edilmiştir.

Atom'un temel parçacıkları keşif edildikten sonraki dönemde birçok isim atom teorisine kayda değer katkılar sağlamıştır. Bu isimlerden bazıları Einstein, De Broglie, Schrodinger ve Heisenberg'dir. Kuantum teorisi elektronların parçacık olmakla birlikte, aynı zamanda dalga özelliklerine sahip

Biyoloji ya da dirim bilimi, yaşamın bilimsel olarak incelenmesidir. Geniş bir kapsama sahip bir doğa bilimidir ancak onu tek ve tutarlı bir alan olarak birbirine bağlayan birkaç birleştirici teması vardır. Örneğin, tüm organizmalar, gelecek nesillere aktarılabilen genlerde kodlanmış kalıtsal bilgileri işleyen hücrelerden oluşur. Bir diğer ana tema ise yaşamın birliğini ve çeşitliliğini açıklayan evrimdir. Enerji işleme, organizmaların hareket etmesine, büyümesine ve çoğalmasına izin verdiği için yaşam için de önemlidir. Son olarak, tüm organizmalar kendi iç ortamlarını düzenleyebilmektedir.
Biyologlar, bir hücrenin moleküler biyolojisinden bitki ve hayvanların anatomi ve fizyolojisine ve popülasyonların evrimine kadar yaşamı çoklu organizasyon seviyelerinde inceleyebilirler. Bu nedenle, biyoloji içinde her biri araştırma sorularının doğası ve kullandıkları araçlarla tanımlanan çok sayıda alt disiplin vardır. Diğer bilim insanları gibi biyologlar da gözlem yapmak, sorular sormak, hipotezler üretmek, deneyler yapmak ve çevrelerindeki dünya hakkında sonuçlar çıkarmak için bilimsel yöntemi kullanırlar.
Dünya üzerinde 3,7 milyar yıldan daha uzun bir süre önce ortaya çıkan yaşam son derece çeşitlidir. Biyologlar, arkea ve bakteriler gibi prokaryotik organizmalardan protistler, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar gibi ökaryotik organizmalara kadar çeşitli yaşam biçimlerini incelemeye ve sınıflandırmaya çalışmışlardır. Bu çeşitli organizmalar, biyofiziksel çevreleri aracılığıyla besin ve enerji döngüsünde özel roller oynadıkları bir ekosistemin biyolojik çeşitliliğine katkıda bulunurlar.

Biyoloji sözcüğü, Antik Yunancada "yaşam" anlamına gelen "βίος" sözcüğü ve eklendiği sözcüğe "çalışma alanı, disiplini" anlamını katan "-λογία" son ekinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Türkçeye ise Fransızca "biologie" sözcüğünden geçmiştir.

Tıbbı da içeren bilimin en eski kökleri MÖ 3000 ila 1200 yıllarında Antik Mısır ve Mezopotamya'ya kadar uzanmaktadır. Onların katkıları antik Yunan doğa felsefesini biçimlendirmiştir. Aristoteles (MÖ 384-322) gibi Antik Yunan filozofları biyolojik bilginin gelişimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Biyolojik nedenselliği ve yaşamın çeşitliliğini araştırmıştır. Sonra gelen Theophrastus, bitkilerin bilimsel olarak incelenmesine başlamıştır. Orta Çağ İslam dünyasında biyoloji üzerine yazan bilimle uğraşanlar arasında Cahiz (781-869), botanik üzerine yazan Dîneverî (828-896) ve anatomi ve fizyoloji üzerine yazan Razi (865-925) yer alır. Tıp özellikle Yunan filozof geleneğinde çalışan İslam bilginleri tarafından iyi çalışılmış, doğa tarihi ise büyük ölçüde Aristotelesçi düşünceye dayanmıştır.
Anton van Leeuwenhoek'un mikroskobu dramatik bir biçimde geliştirmesiyle biyoloji hızla gelişmeye başladı. O zaman bilim insanları spermatozoa, bakteri, infusoria ve mikroskobik yaşamın çeşitliliğini keşfettiler. Jan Swammerdam'ın araştırmaları entomolojiye yeni bir ilgi duyulmasına yol açtı ve mikroskobik diseksiyon ve boyama tekniklerinin geliştirilmesine yardımcı oldu. Mikroskopideki gelişmelerin biyolojik düşünce üzerinde derin bir etkisi olmuştur. 19. yüzyılın başlarında biyologlar hücrenin merkezi önemine işaret ettiler. 1838'de Schleiden ve Schwann, (1) organizmaların temel biriminin hücre olduğu ve (2) tek tek hücrelerin yaşamın tüm özelliklerine sahip olduğu yönündeki evrensel düşünceleri desteklemeye başladılar, ancak (3) tüm hücrelerin diğer hücrelerin bölünmesinden oluştuğu düşüncesine karşı çıkarak kendiliğinden oluşumu desteklemeyi sürdürdüler. Ancak Robert Remak ve Rudolf Virchow üçüncü ilkeyi somutlaştırmayı başardılar ve 1860'lara gelindiğinde biyologların çoğu hücre teorisinde birleşen üç ilkeyi de kabul etti.
Bu arada, taksonomi ve sınıflandırma doğa tarihçilerinin odak noktası haline geldi. Carl Linnaeus 1735 yılında doğal dünya için temel bir taksonomi yayınladı ve 1750'lerde tüm türler için bilimsel isimler ortaya koydu. Georges-Louis Leclerc, türleri yapay kategoriler, canlı formları ise biçimlendirilebilir olarak ele aldı, üstelik ortak soy olasılığını öne sürdü.

Ciddi evrimsel düşünce, tutarlı bir evrim teorisi sunan Jean-Baptiste Lamarck'ın çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, Humboldt'un biyocoğrafi yaklaşımını, Lyell'in tekdüze jeolojisini, Malthus'un nüfus artışı üzerine yazılarını ve kendi morfolojik uzmanlığı ile kapsamlı doğa gözlemlerini birleştirerek doğal seçilime dayalı daha başarılı bir evrim teorisi oluşturdu; benzer akıl yürütme ve kanıtlar Alfred Russel Wallace'ın bağımsız olarak aynı sonuçlara ulaşmasını sağladı.
Modern genetiğin temeli 1865 yılında Gregor Mendel'in çalışmalarıyla başlamıştır. Bu çalışma biyolojik kalıtımın ilkelerini ana hatlarıyla ortaya koymuştur. Ancak Mendel'in çalışmalarının önemi, modern sentezin, Darwinci evrim ile klasik genetiği uzlaştırmasıyla evrimin birleşik bir teori haline geldiği 20. yüzyılın başlarına kadar anlaşılamamıştır. 1940'larda ve 1950'lerin başında Alfred Hershey ve Martha Chase tarafından yapılan bir dizi deney, genler olarak bilinen özellik taşıyıcı birimleri barındıran kromozomların bileşeni olarak DNA'ya işaret etti. James Watson ve Francis Crick'in 1953'te DNA'nın çift sarmal yapısını keşfetmesiyle birlikte virüsler ve bakteriler gibi yeni model organizma türlerine odaklanılması, moleküler genetik çağına geçişi işaret etmiştir. 1950'lerden itibaren biyoloji, moleküler alanda büyük ölçüde genişlemiştir. DNA'nın kodonlar içerdiği anlaşıldıktan sonra genetik kod Har Gobind Khorana, Robert W. Holley ve Marshall Warren Nirenberg tarafından kırılmıştır. İnsan Genom Projesi 1990 yılında insan genomunun haritasını çıkarmak için başlatıldı.

Tüm organizmalar kimyasal elementlerden oluşur; oksijen, karbon, hidrojen ve azot tüm organizmaların kütlesinin çoğunu (%96), kalsiyum, fosfor, kükürt, sodyum, klor ve magnezyum ise geri kalanının tümünü oluşturur. Değişik elementler birleşerek yaşam için temel olan su gibi bileşikler oluşturabilir. Biyokimya, canlı organizmalar içindeki ve bunlarla ilgili kimyasal süreçlerin incelenmesidir. Moleküler biyoloji, moleküler sentez, modifikasyon, mekanizmalar ve etkileşimler de olmak üzere hücreler içindeki ve arasındaki biyolojik aktivitenin moleküler temelini anlamaya çalışan biyoloji dalıdır.

Yaşam, yaklaşık 3,8 milyar yıl önce oluşan Dünya'nın ilk okyanusundan ortaya çıktı. O zamandan beri su, her organizmada en çok bulunan molekül olmaya devam etmektedir. Su, sulu bir çözelti oluşturmak için sodyum ve klorür iyonları veya diğer küçük moleküller gibi çözünen maddeleri çözebilen etkili bir çözücü olduğu için yaşam için önemlidir. Suda çözündükten sonra, bu çözünen maddelerin birbirleriyle temas etme olasılığı daha yüksektir ve bu nedenle yaşamı sürdüren kimyasal reaksiyonlarda yer alırlar. Moleküler yapısı bakımından su, iki hidrojen (H) atomunun bir oksijen (O) atomuna (H2O) polar kovalent bağlarla bağlanmasıyla oluşan bükülmüş bir şekle sahip küçük bir polar moleküldür. O-H bağları polar olduğundan, oksijen atomu hafif bir negatif yüke ve iki hidrojen atomu hafif bir pozitif yüke sahiptir. Suyun bu polar özelliği, hidrojen bağları yoluyla diğer su moleküllerini çekmesini sağlar ve bu da suyu kohezyon hale getirir. Yüzey gerilimi, sıvı yüzeyindeki moleküller arasındaki çekimden kaynaklanan kohezif kuvvetten kaynaklanır. Su aynı zamanda polar veya yüklü su dışı moleküllerin yüzeyine yapışabildiği için adeziftir. Su, sıvı olarak katı (veya buz) olduğundan daha yoğundur. Suyun bu benzersiz özelliği, buzun göletler, göller ve okyanuslar gibi sıvı suyun üzerinde yüzmesine ve böylece aşağıdaki sıvıyı yukarıdaki soğuk havadan yalıtmasına olanak tanır. Su, etanol gibi diğer çözücülerden daha yüksek bir özgül ısı kapasitesi sağlayarak enerjiyi emme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle sıvı suyu, su buharına dönüştürmek üzere su molekülleri arasındaki hidrojen bağlarını kırmak için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç vardır. Bir molekül olarak su tamamen kararlı değildir, çünkü her bir su molekülü tekrar bir su molekülüne dönüşmeden önce sürekli olarak hidrojen ve hidroksil iyonlarına ayrışır. Saf suda, hidrojen iyonlarının sayısı hidroksil iyonlarının sayısını dengeler (veya eşitler), bu da pH'ın nötr olmasıyla sonuçlanır.

Organik bileşikler, hidrojen gibi başka bir elemente bağlı karbon içeren moleküllerdir. Su haricinde, her organizmayı oluşturan neredeyse bütün moleküller karbon içerir. Karbon, diğer dört atomla kovalent bağlar oluşturabilir ve bu da çeşitli, büyük ve karmaşık moleküller oluşturmasını sağlar. Örneğin, tek bir karbon atomu metanda olduğu gibi dört tek kovalent bağ, karbondioksitte (CO2) olduğu gibi iki adet ikili kovalent bağ veya karbonmonoksitte (CO) olduğu gibi üçlü kovalent bağ oluşturabilir. Ayrıca karbon, oktan gibi birbirine bağlı karbon-karbon bağlarından oluşan çok uzun zincirler veya glukoz gibi halka benzeri yapılar oluşturabilir.
Organik bir molekülün en basit şekli, bir karbon atomu zincirine bağlanmış hidrojen atomlarından oluşan geniş bir organik bileşik ailesi olan hidrokarbondur. Bir hidrokarbon omurgası, oksijen (O), hidrojen (H), fosfor (P) ve kükürt (S) gibi diğer elementlerle ikame edilebilir ve bu da o bileşiğin kimyasal davranışını değiştirebilir. Bu elementleri (O-, H-, P- ve S-) içeren ve merkezi bir karbon atomuna veya iskeletine bağlanmış atom gruplarına fonksiyonel gruplar denir. Organizmalarda bulunabilen altı önemli fonksiyonel grup vardır: amino grubu, karboksil grubu, karbonil grubu, hidroksil grubu, fosfat grubu ve sülfhidril grubu.
1953 yılında Miller-Urey deneyi, organik bileşiklerin Dünya'nın erken dönemlerindeki koşulları taklit eden kapalı bir sistem içinde abiyotik olarak sentezlenebileceğini göstermiş, böylece karmaşık organik moleküllerin Dünya'nın erken dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıkmış olabileceğini öne sürmüştür (bkz. abiyogenez).

Makromoleküller, daha küçük alt birimlerden veya monomerlerden oluşan büyük moleküllerdir. Monomerler; şekerler, amino asitler ve nükleotitleri içerir. Karbonhidratlar, şekerlerin

Bilim veya ilim, nedensellik, merak ve amaç besleyen, olguları ve iddiaları deney, gözlem ve düşünce aracılığıyla sistematik bir şekilde inceleyen entelektüel ve uygulamalı disiplinler bütünüdür. Bilimi sınıflandıran bilim felsefecileri bilimi formal bilimler, sosyal bilimler ve doğa bilimleri olmak üzere üçe ayırır. Bilimin diğer tüm dallardan en ayırt edici özelliği, savunmalarını somut kanıtlarla sunmasıdır. Bu sayede bilim, bilinmeyen olguları açıklamamıza ve evreni idrak etmemize güçlü destek olur.
Bilimsel çalışmalar belirli kıstasları karşılamak zorundadır. Tüm bilim dalları, deneysel yöntemlere ve gerçek olayla ilgili varsayımın ilişiklik gücüne bağlı olarak kanunlar çıkarmaya çalışır. Einstein bilimi, her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabası, Bertrand Russell ise gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası olarak tanımlar.
Geleneksel bilim sadece anlamaya ve çözmeye gereksinim duysa da ileri evrelere ulaşan bilim türleri sadece çözmeyi değil çözümden öte ilerlemeyi de kapsar. Geçmişe bakıldığında en önemli sayılan bilim dallarından bazıları matematik, geometri, gök bilimi ve tıptır. Çok çeşitli matematiksel çözümleme sistemlerinin geliştirildiği ilk zamanlardan bu yana yeni formüller, sistemler, kuramlar geliştirilmektedir ki bu da bilimin sürekliliğine bir örnektir.
Bilim ve bilimsel yöntem denenebilirliğe öncelik verir. Böylece nesnel sahicilik sağlanır ve araştırma belirli bir çerçeveye oturur. Bir varsayım (hipotez), türlü sınamalar sonucunda doğrulanırsa kuram (teori) statüsünü alabilir ve diğer bilim insanlarının çalışmalarında dayanak işlevi görür. 

Bilimsel faaliyetler, yazıdan daha önce başlamıştır. Bu sebeple, özellikle antik çağlardaki bilimsel buluş, görüş ve keşifleri incelemekte arkeolojinin önemli bir yeri vardır. Örneğin çeşitli arkeolojik bulgular incelendiğinde, tarih öncesi çağlardaki insanların çeşitli gözlemler yaptığı saptanmıştır. Örneğin göç veya tarım zamanlaması yapmak için mevsimleri titiz takip ettiklerini biliyoruz. Afrika'da bulunan ve MÖ 35.000 ile MÖ 20.000 yıllarına kadar uzanan çeşitli kalıntılar, vakit ölçmeye dair çeşitli denemelerin izlerini taşımaktadırlar.
Bununla birlikte teknolojik gelişimin yanı sıra bilimsel etkinliklerin özellikle MÖ 2500lü yıllar civarında yoğunlaştığı ve ivme kazandığı tespit edilmiştir. Bu dönemlerde yerleşik hayata geçmiş örgütlü toplulukların yavaştan kent devletleşmesine evrildikleri ve devlet olmak için gerekli yasa, adet ve ritüellere uymaya başladıklarına daha sık karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla kalabalıkların güvenliği, barınması, beslenmesi için yeni yollar, yöntemler bulmak zorundaydılar. Bunun özellikle mimari alanda birçok örneği bugün de görülebilir; Stonehenge gibi büyük yapılar belirli bilimsel ve teknolojik gelişim, özellikle de çeşitli gelişmiş matematik bilgileri olmaksızın yapılamayacak anıtlardır. Pisagor geometresi adı altında toplanan bilgilerin, Pisagor'dan binlerce yıl öncesinde bile insanlar tarafından bilinip uyguladığı anlaşılmıştır. Antik Mısır'da Çin ve Hindistan'da farklı birçok matematik bilgisi gerektirecek yapıların yapılabildiği uygulamalar görülmektedir.
Antik Mısırlılar MÖ 4200 yılında 365 günlük bir takvim üretmiş oldukları gibi, MÖ 3100 yılı tarihli bir gürzde sayısal olarak milyonları ifade etmek için bir sistemin kullanıldığı görülmüştür. Antik Mezopotamya'da matematiksel etkinlik ve gelişimin varlığı, arkeolojik araştırmalarca elde edilen kil tabletler yardımıyla bilinmektedir. Mezopotamya'da zaman içinde iktidara gelen farklı krallıkların neredeyse tamamından matematiksel etkinliğin bulguları kalmıştır; MÖ 3. binyıldan Sümerlere ait, MÖ 2. binyıldan Akad ve Babillilere ait, MÖ 1. binyıldansa Asurlulara ait. Bunlara ek olarak daha sonra bölgede hakimiyet kuran Perslere ait MÖ 6. yüzyıldan 4. yüzyıla kadarki bir tarihe ait bulgular da mevcuttur. Mezopotamya'daki matematiksel etkinlikler çok çeşitlidir ve pratik sorunların ötesine de sıklıkla geçmiştir; lineer ve ikinci dereceden denklemlerin çözümünü içeren cebir çalışmaları ile çeşitli sayı kuramına dair çalışmalar yapılmıştır. Bunlara ek olarak bu topraklardaki farklı krallıklar tarafından zaman içinde sayı sistemi oldukça geliştirilmiştir. Sümerliler, antik Mısırlıların kullandığına benzer ondalık ekli bir sayı sisteminin temellerini atmışlar ve kullanmışlardır. Bu sistem daha sonraki dönemlerde farklı iktidarlar tarafından geliştirilmiş, Babillilerce 60 bazlı bir sisteme ulaşılmıştır.

MÖ 3. binyılda Hint yarımadasında matematikle uğraşıldığı ve matematiksel hesapların yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca bu matematiksel etkinlik büyük oranda ölçüm cetvelleri, ağırlık ve genel olarak ölçümler gibi konuları da içermekteydi. Bu dönemdeki matematiksel etkinliklerin genel olarak astronomi ile de ilişik olduğu öne sürülmüştür.
Nitekim dini açılar da barındıran, sıklıkla matematik gibi diğer bilim dallarıyla birlikte yapılan astronomi çalışmaları antik çağlarda büyük bir önem ve yer arz etmektedir. Astonomiyle ilişkili fenomenlerin matematiksel tezahürlerine antik Mezopotamya'daki bilimsel etkinliklerde rastlanmaktadır. Çin'de takvimsel ihtiyaçlara karşılık verecek astronomi faaliyetleri olduğu gibi, Mezopotamya'da matematiksel gelişimden yararlanılarak gezegenlerin döngülerine, pozisyonlarına dair hesaplamalar yapılmaktaydı. Matematiksel gelişimden ayrık bir biçimde astronomi çalışmaları ve anlayışı Orta Amerika merkezli Maya uygarlığında kendine yer bulmuştur; özellikle takvimsel çalışmalar ve güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması önemli yer tutmuştur.
Bunların dışındaki bilimlerin de kökenlerini antik çağda bulmak mümkündür. Örneğin biyoloji uygarlığın gelişiminden çok önceleri toplumsal anlamda önemli bir rol almış, özellikle tarım açısından çok çeşitli gelişmeler olmuş, insanlar birçok hayvanı evcilleştirmiştir. Bitkilerin incelenmesi sonucu birçok şey keşfedilmiştir; örneğin arkeolojik bulguların Babillilerin hurma ağacının eşeyli ürediğini keşfetmiş, polenlerin eril olduklarını ve polenlerin dişil bitkilere aktarılarak üremenin sağlanabileceğini kanıtlamışlardır. Antik çağlarda ayrıca biyolojiyle birlikte tıbbi çalışmalar da yapılmış, Çin, Mısır ve Hint yarımadasındaki çeşitli uygarlıklar farklı şifalı bitkileri belirli tıbbi ve anatomik sorunlar için kullanmışlar, bu kullanımlarını zaman zaman yazıyla da ifade etmişlerdir. Tıbbın yanı sıra, kimya, coğrafya ve jeoloji gibi bilimler de özellikle Çin'de büyük ölçüde gelişmiştir.

İlk çağlardaki filozofların dünyayı ve etrafı anlamaya çalışması, merak duyguları, belirli kriterlerin doğmasına ve bunların çeşitli ideolojilere dönüşmesine yol açmıştır. Bilimin temelleri atılıncaya kadar, tartışma ve deney olgusu insanlar tarafından geliştirilmiş ve bu bir arayış haline dönüşmüştür. İlk dönemlerde belirgin bir felsefe-bilim ayrımı yoktur ve birçok büyük bilim insanı aynı zamanda filozoftur. Deneyin ve sonucun klişe haline gelmesi bilimin artık istenilebilir düzeye gelmesini sağlamıştır. 19. yüzyıla kadar gelişme kateden bilim aslında kendi içinde bir savaş vermiş, birçok özgün araştırmacı, düz mantıkla hareket eden Orta Çağ liderlerine yenik düşmüştür. Aristo'nun fiziğinden daha farklı düşüncelere sahip olan Galileo kendi zamanının bilim insanlarıyla ters düşmeye başlamıştı. Bilim, tarihi sürecinde bu tip sahnelere sürekli tanık olmuş, deney ve gözlem sonucunda çöken kanunların yerini başkaları almıştır.
Gerçek ve varlığın amacını soruşturan felsefe sistematik düşünmeyi gerektirmektedir. Klasik antik çağ felsefesiyle başlayıp Thales, Anaksimenes, Pisagor, Demokritos, Gorgias, Empedokles, Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Plotinos, Platon, ve Aristoteles gibi filozoflar, gitgide gelişen ve şekillenen felsefi soruların şekillenmesini sağlamışlardır. Din odaklı Orta Çağ felsefesinde Hristiyanlığın kendine bir aracı olarak kullandığı felsefe, Tanrı, bilgi, inanç eksenlerinde yoğun şekilde kullanılmıştır. Aydınlanma Çağı'nda yapılan felsefede akıl ön plana çıkmıştır. Düşünce sistemindeki temel görüş, insan aklının aydınlattığı kesin doğrulara ve bilgiye doğru ilerlemektir. Geçiş dönemi felsefesi olarak bilinen Rönesans felsefesi, bilimde ve düşünce sistemindeki yeni gelişmelerin yer aldığı bir dönemi kapsar. Yeniden doğuş manasına gelen rönesans, önceki çağlardan çok farklı bir düşünce sistemine geçişin köprüsü konumundadır.
Bilim ve felsefenin ayrışması modern çağa yaklaşırken iyice belirginleşmiş, bununla birlikte felsefe ile bilim tamamen birbirinden kopmamış hatta birbirini desteklemiş ve gerek genel olarak bilimin felsefesi olan bilim felsefesi gerekse bilim dallarının tek tek felsefi yönden incelendiği felsefe dalları (örneğin fizik felsefesi) varlığını sürdürmekte ve gerek bilim gerekse felsefe alanlarında önemli roller oynamaktadır.

Gök bilimi, bilim dalları arasında en eski olanlardandır ve özellikle antik çağlarda en yoğun anlamda icra edilen, bilimlerin anası olarak görülen bir bilimdir. İnsanların gökyüzüne olan ilgisi, yukarıda asılı duran cisimleri incelemeye itmiş ve teleskobun bulunmasıyla bu gözlemler daha etkin bir hâl almıştır. Babilli olgusal astronomlara nazaran Yunan astronomları, matematiksel ayrıntıları özümseyerek bu bilimin gelişmesinde temel noktaları oluşturmuşlardır.
Roma İmparatorluğu'nun iktidarı altındaki Mısır'da yaşamış olan Batlamyus özellikle astronomi tarihi ve genel olarak bilim tarihi açısından önemli bir konuma sahiptir. Daha sonraları İslam astronomları tarafından el-Mecisti olarak anılacak olan Hè Megalè Syntaxis yani "Büyük Derleme" isimli astronomi konulu eseri Orta Çağ boyunca genelgeçer kabul gören astronomi eseriydi ve yazarı olarak Batlamyus neredeyse mitik bir statüye getirilmişti. Batlamyus'un evren modeli geosantrik yani yermerkezciydi ve uzun yıllarca kabul gören bu sistemden güneş-merkezli bir sisteme geçiş tartışmalar doğurmuştur.

Polonyalı bir astronom olan Nikolas Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin, güneş etrafında döndükle

Tarih, geçmiş zamanın incelenmesi bilimidir. "Tarih", geçmişte yaşanan olayların incelenmesinin yanı sıra, bu olaylarla ilgili bilgilerin keşfi, toplanması, organizasyonu, sunumu ve yorumlanması ile ilgilenen disiplindir.
İnsan veya insan dışı farkı gözetmeksizin, yer ve zaman aralığının kestirildiği bir geçmiş zaman diliminde, sebep-sonuç ilişkisi kurup, yazılı veya yazısız belge ve bulgular eşliğinde bilgiler toplayan bir akademik disiplin olan tarih, herhangi bir bilim kümesine dahil edilmez; çünkü tarih, her alanın geçmişini inceleyebilecek kadar geniş bir disiplindir. Örneğin, antik çağlardan günümüze bilimin ve bilimsel bilginin evrimini ve gelişimini incelemek isteyen kişi "bilim tarihi"ne, insanlığın dinî duygularını, düşüncelerini ve yeryüzündeki dinleri benzer ve farklı yönleri ile karşılaştırmalı olarak incelemek isteyen kişi "dinler tarihi"ne, insanlık tarihi boyunca süregelen ve savaş olarak adlandırabileceğimiz silahlı olayları ve bunların toplumlar, kültürler ve ekonomiler üzerindeki etkisini araştırmak isteyen kişi ise "askerî tarih"e başvurur.
Tarihî inceleme, geçmiş zamandaki olaylara ilişkin tüm bilgilerin, olayların vuku bulduğu dönemin şartları göz önüne alınarak, mümkün olduğunca nesnel bir şekilde sunulması ile oluşur. Tarih, yaşanan olayların bir daha yaşanabilmesi gibi bir olasılık olmadığından, doğa bilimlerindeki gibi deney ve gözleme dayanmaz.

Tarihin nihai amacı, insanın kendini tanımasıdır. 20. yüzyıl tarihçisi R. G. Collingwood'un sözleriyle, "Tarihin değeri, insanın neler yaptığını, dolayısıyla insanın ne olduğunu bize öğretmesidir". "Tarih" insanla başlar ve insanın bütün gelişim sürecini incelediği gibi dünyadaki değişimi de hafızasında taşır.
Geçmişlerini hatırlayamayanlar, onu tekrar yaşamaya mahkûmdur.

— George Santayana (İspanyol-Amerikalı filozof ve yazar)En erken yazılı kullanımı tarihçi Herodotos'da görülen Grekçe ἱστορία (historiá, "soruşturma, araştırma") kelimesi, "soruşturmak, araştırmak" anlamındaki ῐ̔στορέω (hĭstoréō) fiilinden gelmektedir. Sözcük, "soruşturma, araştırma, açıklama, hesap, geçmiş olayların yazılı hesabı, geçmiş olayların kayıtlı bilgisi, hikâye, anlatı" gibi anlamlara gelen historia olarak Klasik Latinceye geçmiştir. Oradan da bazı değişikliklere uğrayarak İngilizceye girmiştir.

Tarihin kendi de bir tarihe sahiptir. Yazıyı bilen veya bilmeyen tüm toplumlar en başından beri kendi kökenleri veya geçmişleri hakkında genellikle tanrılar ve kahramanların eylemlerini merkez alan, hayal gücüne dayanan öyküler anlatmıştır. Yazıyı kullanan ilk uygarlıklar, kil tabletlere veya sarayların ve tapınakların duvarlarına kendi hükümdarlarının eylemlerini yazarak kayıt altına almıştır. Ama bu antik toplumlar, ilk başta geçmişin hakikatini sistemli bir biçimde araştırma girişiminde bulunmamış; gerçekte olan şeyler, mit ve efsanelerde anlatılan olaylardan ayırt edilmemiştir.
Kanıtlar toplayıp yorumlar yaparak geçmiş hakkında soruları ilk araştıran kişiler, MÖ 5. yüzyılda yaşayan Antik Yunan yazarları Herodotos (MÖ 484–425) ve Thukydides'tir (MÖ 460–400). Herodotos'un çalışması önemli miktarda mit karışımı içerse de, Thukydides'in Peloponez Savaşı (MÖ 431–404) anlatımı, modern tarihsel incelemelerin çoğu ölçütünü karşılamaktadır. Thukydides, savaşın görgü tanıklarıyla yapılan görüşmeleri temel almış ve olayları tanrıların müdahalesi ve eylemlerinden ziyade insanların yaptıklarıyla açıklamıştır.

Daha sonraları Antik Roma'nın Akdeniz dünyasına egemen olması, buradaki tarihçileri daha geniş ölçekli bir başka tarz geliştirmeye teşvik etmiştir. Helenistik tarihçi Polybios (MÖ 200–118) ve Romalı tarihçi Titus Livius (veya Livy, MÖ 59–MS 17), Roma'nın yükselişinin anlatısını yaratmaya çalışmışlardır. Bu, Roma dünyasıyla sınırlı olsa da, "evrensel tarih" adı verilen şeyin başlangıcıdır. Evrensel tarih, geçmişte ilk kökenlerden bugüne kadarki ilerleyişi, geçmişe belli bir amaç yükleyen bir öykü gibi açıklamaya çalışır. Aynı dönemde Çin'de tarihçi Sima Qian (MÖ y. 145–86), benzer bir biçimde efsanevi Sarı İmparator'dan (MÖ y. 2697) İmparator Wu'nun (ö. MÖ 87) hükümdarlığındaki Han Hanedanı'na kadar binlerce yıllık Çin tarihinin izini sürmüştür. Antik dünyadaki tarihçiler, anlatılar yoluyla olaylardan anlam çıkarmanın yanı sıra, tarih geleneğini ahlaki ders-düşüncelerin bir kaynağı olarak kurmuştur. Örneğin Titus Livius ve bir diğer Romalı tarihçi Tacitus'un (MS 56–117) tarih yazımı kısmen kahramanların ve kötülerin davranışını incelemek, imparator ve komutanların karakterlerinin güçlü ve zayıf yönlerini düşünmek, öykünülmesi gereken erdemler veya kaçınılması gereken şeyler hakkında örnekler sunmak için tasarlanmıştır.

Geç dönem Roma İmparatorluğu'nda Hristiyanlığın yükselişi, Avrupa'da tarih anlayışını temelden değiştirmiştir. Hristiyanlar, tarihsel olaylara takdiri ilahi veya Tanrı'nın iradesinin tecellisi olarak bakmaya başlamıştır. Gerçekte nelerin olup bittiğine dair septik araştırmalar genellikle ihmal edilmiştir. Mucizeler ve azizler hakkındaki anlatılar, çoğu zaman hiç sorgulanmadan doğru kabul edilmiştir. İslam dünyası ise, Orta Çağ'da hem bu alanda hem de diğer bakımlardan Hristiyan dünyasından çok daha gelişmiştir. 14. yüzyılda Arap tarihçi İbn Haldun (1332–1406), doğrulanamayan olayların süslü anlatılarının körü körüne, sorgusuz sualsiz kabul edilmesine şiddetli bir şekilde karşı çıkmıştır.
Diğer uygarlıkların tarih yazım geleneklerinin tartışılmaz değerine rağmen, modern tarih yazımı Batı Avrupa'da gelişmiştir. 15. yüzyılda İtalya'da başlayan, daha sonra tüm Avrupa'ya yayılan ve kimi bölgelerde 16. yüzyılın sonlarına dek devam eden Rönesans, geçmişin yeniden keşfini merkez almıştır. Rönesans düşünürleri mimari, felsefe, siyaset ve askerî taktikler gibi çok çeşitli alanlarda antik çağdaki ilham kaynakları bulmuştur. Rönesans döneminin hümanist aydınları, tarihin yeni eğitim müfredatında başlıca konulardan biri olduğunu ilan etmiştir. Elit çevrelerde antika düşkünlüğü baş göstermiş, antik kalıntılar araştırılmış ve eski para ve yazıtların koleksiyonları yapılmıştır. Aynı zamanda Avrupa'da matbaanın yaygınlaşması, tarihin çok daha geniş bir kitle ile buluşmasını sağlamıştır.

Avrupa'da 18. yüzyıl itibarıyla, tarihsel kaynakları eleştirel bir biçimde değerlendirip karşılaştırarak olguların saptanmasından oluşan tarih metodolojisi, oldukça gelişmiş bir seviyeye yükselmiştir. Aydınlanma filozofları, geçmişin mantıksızlıklarıyla alay eden eserler kaleme almışlardır. Bu dönemde Avrupalı düşünürler, geçmişin üç ana döneme ayrılması noktasında genel bir uzlaşmaya varmışlardır: Antik Çağ, Orta Çağ ve Modern Çağ. Kilise'nin egemen olduğu Orta Çağ, akıl dışılık ve barbarlık dönemi olarak görülmüştür. Ayrıca antik uygarlıkların saygın ve mütevazı dünyasını, modern Avrupa'nın yeni filizlenen ve rasyonel evreninden ayıran bir ara dönem olarak düşünülmüştür.
18. yüzyılın sonlarından itibaren tüm Avrupa'ya hâkim olan Romantik hareketin mensupları Romantikler, Orta Çağ'dan ilham almışlardır ve Romantik tarihçiler, daha önce olduğu gibi, geçmişi modern dünya için bir hazırlık olarak görmek yerine, hayal gücüne dayanarak geçmiş çağların ruhunu yakalamaya çalışmışlardır. Bu, büyük ölçüde ulusçulukla ilgilidir. Örneğin Alman Romantik düşünür Johann Gottfried Herder (1744–1803), ulusal kimliğin köklerini ve "gerçek Alman ruhunu" geçmişte aramıştır. 19. yüzyılda Avrupa'da milliyetçilik ön plana çıktıkça, tarih büyük ölçüde ulusal karakteristiklerin ve ulusal kahramanların kutlanması hüviyetine bürünmüş, genellikle mit yaratmaya yönelmiştir. Her ülke, kendi bayrağı ve millî marşı gibi kendi kutsal kahramanlık tarihine sahip olmak istemiştir.
19. yüzyılda tarih gittikçe önemli bir hâle gelmiş ve yazgı niteliği kazanmıştır. Avrupa uygarlığı, kendini kibirli bir biçimde tüm tarihin ulaştığı hedef olarak görmüş ve geçmişten buna uygun anlamlar çıkaran anlatılar oluşturmuştur. 19. yüzyılda, diğer bilgi alanları gibi tarih de profesyonelleşme sürecinden geçmiş ve akademik disiplin hâline gelmiştir. Akademik tarih, "bilim" statüsüne yükselmiştir. Eski çağlarda tarihin konusu her zaman krallar, kraliçeler, başbakanlar, başkanlar ve komutanlara odaklanmışken, 20. yüzyılda gittikçe sıradan halkı kucaklayacak şekilde genişlemiştir. Halkın tarihsel olaylarda oynadığı rolü anlamak, daha derinlikli araştırmaları gerektirmiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısına kadar dünya tarihi büyük ölçüde Batı uygarlığının zaferinin öyküsü şeklinde yazılmıştır. Kimi saygın Avrupalı tarihçilerin, "siyah Afrika"nın önemli bir tarihe sahip olmadığı, insanlığın ilerleyişine katkıda bulunmadığı görüşü geçerli bulunmuştur.
20. yüzyılın ikinci yarısında "bir tek" tarihsel büyük anlatı kavramı çökmüş ve bu, Avrupa merkezliliğini de beraberinde götürmüştür. Post–kolonyal ve post–modernist dünya, birçok farklı sosyal kimliğin bakış açısından anlatılan tarihlerin çoğulluğunu gerekli kılmıştır. Asya, Afrika veya Amerika yerlisi gibi bakış açılarından anlatılan tarihlerin yanı sıra; siyahların tarihi, kadınların tarihi ve eşcinsel kişilerin tarihinin incelenmesine ilgi artmıştır. Bu revizyonizm dalgası, Batı'daki eğitimli kişilerin genellikle bildiği şekli ile dünya tarihinin büyük kısmını altüst etmiştir. Ortaya çıkan karmaşa, örneğin 1992'de, yani Kristof Kolomb'un Amerika kıtasına ilk yolculuğunun 500. yıldönümünde verilen tepkilerde görülebilir. Bu olayın Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak kutlanması beklenirken, pratikte kutlamalar yapılsa bile, buna bir parça mahcubiyet eşlik etmiştir.

Tarihçiler, araştırmalarında çok çeşitli kaynaklar kullanırlar. Bu kaynakların önem sırasına göre belirli bir hiyerarşi içinde sınıflanması ve yorumlanması, tarihçinin temel çalışma yöntemidir.

Yazılı kaynaklar tarihçilerin temel kaynaklarını teşkil eder.

Arşiv belgeleri: (Kamuya ya da özel kişilere ait olan, belgelerin saklandığı yerlere arşiv denir. Arşivler, resmî kayıt ve yazışmalar gibi çok çeşitli belgeleri içerir.)
Yayımlanmış resmî belgeler: Döneme ait kanunlar, kararnâmeler, kararlar vs.
İncelenen döneme ait hatıralar,

Felsefe veya düşünbilim; varlık, bilgi, değerler, gerçek, doğruluk, zihin ve dil gibi konularla ilgili soyut, genel ve temel problemlere ilişkin yapılan sistematik çalışmalardır. Felsefe ile uğraşan kişilere filozof denir.
Felsefe sorular bakımından evrensel, cevaplar bakımından ise öznel olan; kesinliği bulunmayan, bireysel ve toplumsal birçok işleve sahip, sistemli, tutarlı ve refleksif bir uğraşlar bütünüdür.
Tarihe bakıldığında felsefenin; fizik, psikoloji, dilbilim gibi günümüzde kendinden ayrı olarak ele alınan çoğu disiplini kapsadığı görülebilir. Örneğin, Newton'ın günümüzde fizik kitabı olarak sınıflandırılan 1687 tarihli eserinin ismi, Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri'dir; fakat 19. yüzyılda araştırma üniversitelerinin büyümesi ve uzmanlaşmanın artmasıyla birlikte, öncesinde geleneksel olarak felsefenin birer parçası olan tüm bu araştırma alanları, felsefeden koparak ayrı birer akademik disiplin haline gelmiştir.
Günümüzde akademik felsefesinin ana dalları arasında; varlığın ve gerçekliğin doğasını en temel seviyede inceleyen metafizik, bilginin ve inancın doğasını inceleyen epistemoloji, ahlakı inceleyen etik ve doğru akıl yürütmenin kurallarını inceleyen mantık bulunur. Felsefenin diğer başlıca alt dallarına; bilim felsefesi, din felsefesi, dil felsefesi, estetik, siyaset felsefesi ve zihin felsefesi örnek gösterilebilir.

Felsefe sözcüğü Türkçeye; Arapça "Rumi bilgelik geleneği" anlamına gelen falsafa (فلسفة) sözcüğünden geçmiştir. Arapçaya ise Eski Yunancadaki "bilgelik sevgisi" anlamına gelen philosophía (φίλος, phílos: "sevmek"; ve σοφία, sophía: "bilgelik") sözcüğünden geçmiştir. Bu sözcük ise Eski Yunanca "bilgeliği seven" anlamına gelen philósophos (φίλος, phílos: "sevmek"; ve σοφός, sophós: "bilge") sözcüğünden türemiştir. Philosophía sözcüğünü "hikmet arayışı" olarak çeviren kaynaklar da bulunmaktadır.
Kendine filozof diyen ilk kişinin Pisagor (MÖ y. 570 - y. 495) olduğu kabul edilmektedir. Bu bilginin kaynağı, Herakleides Pontikos'tur. Herakleides Pontikos'un güvenilir bir kaynak olmadığını, filozof sözcüğünü ilk kullanan kişinin Efesli Herakleitos olduğunu öne sürenler de bulunmaktadır.

Tarihteki çoğu okuryazar toplum, "nasıl iyi bir yaşam sürebilirim?", "gerçeklik nedir?", "nasıl doğruyu bilebilirim?" gibi, felsefenin konusu dâhilinde olan pek çok sorunun arayışı içinde olmuştur. Bu durum farklı coğrafyalarda felsefenin ortaya çıkmasına neden olmuş, bir dünya felsefe tarihinden söz edilmesini olanaklı kılmıştır.

Batı felsefesi, Batı dünyasındaki felsefe geleneğidir. Tarihi MÖ 6. yüzyılda Milet'te yaşamış Thales'e kadar uzanır. Batı felsefesi tarihi; Yunan-Roma kültürünün hakim olduğu Antik Çağ felsefesi, Hristiyanlığın hakim olduğu Orta Çağ felsefesi ve Modern felsefe şeklinde kabaca üç döneme ayrılabilir.

Antik Çağ felsefesi, MÖ 6. yüzyılda "her şeyin ilkesi nedir" sorusuna cevap arayan Miletli Thales ile başlamıştır. Thales'ten sonra; Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Parmenides ve Empedokles gibi birçok filozof, aynı Thales gibi, varlığa ve doğaya ilişkin sorular sormuşlardır. Felsefede bu dönem, Sokrates öncesi felsefe olarak anılır.
Sokrates ile birlikte Batı felsefesi, etik ile tanışmıştır. Hiçbir yazılı eser kaleme almayan ve sokak, pazar gibi halka açık yerlerde sıradan insanlarla felsefi tartışmalar yapmaktan hoşlanan Sokrates, başta öğrencisi Platon olmak üzere, Batı filozoflarını derinden etkilemiştir. Sokrates'in bazı öğrencileri; Kinizm, Kirene ve Megara gibi felsefe okulları kurmuşlardır. Felsefede bu dönem, Klasik Yunan felsefesi olarak anılır.
Sokrates ve Platon ile birlikte Antik Çağ felsefesinin üç büyük figüründen bir diğeri olan Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender'in, yaptığı fetihler sonucu arkasında büyük bir imparatorluk bırakarak ölmesiyle, Helenistik dönem başlamıştır. Bu dönemde Stoacılık, Epikürcülük ve Pyrrhonculuk gibi felsefe okulları kurulmuştur.
Roma döneminde, Cicero ve Seneca gibi filozofları içinde barındıran Roma felsefesi başlamıştır. Boethius'un ölümüyle birlikte Antik Çağ felsefesinin son bulduğunu düşünülür.

Orta Çağ felsefesi, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı sonucu başlayan Orta Çağ döneminde yapılan felsefedir. Yahudi-Hristiyan teolojisi ve Yunan-Roma düşüncesinin etkileri vardır. Bu dönemde tartışılan konular arasında; Tanrı'nın varlığı, iman ve aklın doğası, kötülük problemi ve tümeller problemi bulunur. Skolastisizm gibi felsefe okulları bu dönemde ortaya çıkmıştır. Başlıca Orta Çağ filozofları arasında; Augustinus, Thomas Aquinas, Boethius, Anselmus ve Roger Bacon vardır. Rönesans döneminde, hümanizm odak merkezi haline gelmiştir.

Erken modern felsefe, 17. yüzyılda Thomas Hobbes ve René Descartes gibi filozoflarla başlamıştır. Doğa bilimlerinin yükselişini takiben, modern filozoflar bilgi için seküler ve rasyonel bir temel geliştirmekle ilgilenmiş; din, skolastik düşünce ve Kilise gibi geleneksel otorite yapılarından uzaklaşmıştır. Başlıca modern filozoflar arasında; Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley, Hume ve Kant bulunur.
19. yüzyıl felsefesi veya geç modern felsefe, 18. yüzyıldaki "Aydınlanma" olarak adlandırılan hareketten fazlasıyla etkilenmiştir. 19. yüzyılda yaşamış önemli filozoflar arasında; Alman idealizminde önemli bir yeri olan Hegel, varoluşçuluğun temellerini atan Kierkegaard, ünlü bir Hristiyanlık karşıtı olan Nietzsche, faydacılığın savunucusu olan John Stuart Mill, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx ve bir başka faydacılık savunucusu olan William James bulunur.
20. yüzyılda felsefede; analitik felsefe ve kıta felsefesi şeklinde bir ayrım gerçekleşmiş; fenomenoloji, varoluşçuluk ve mantıksal pozitivizm gibi pek çok felsefi gelenek ortaya çıkmıştır (bkz. Çağdaş felsefe).

Bereketli Hilal'de, bilgelerin deneyim ve öğütlerini paylaştığı; hikâyeler ve atasözleri yoluyla insanlara ahlaklı davranış, pratik yaşam ve erdem konusunda tavsiyeler vermeye çalıştığı bilgelik edebiyatı diye bir tür vardı. Antik Mısır felsefesini anlamamızın merkezinde yer alan bu türe ait metinler, Antik Mısır'da sebayt ("öğretiler") olarak biliniyordu. Bu metinlerin en bilineni Ptahhotep'in Özdeyişleri'dir.
Asurolog Marc Van de Mieroop'a göre; Babil felsefesi, bilgiye benzersiz bir şekilde yaklaşan ve yazım, sözlükbilim, kehanet ve hukuk merkezli son derece gelişmiş bir düşünce sistemiydi. Aynı zamanda Sümerce ve Akadca'ya dayanan çok dilli bir entelektüel kültürdü.
İslam öncesi İran felsefesi; tek tanrıcılığın ve iyi-kötü ikiliğinin ilk destekçilerinden biri olan Zerdüşt ile başlamıştır. Zerdüşt; İran'da Maniheizm, Mazdekizm ve Zurvanizm gibi düşüncelerin gelişmesinde etkili olmuştur.
Yahudi felsefesi ve Hristiyan felsefesi; hem Orta Doğu'da hem de Avrupa'da gelişen felsefi geleneklerdir. Her ikisi de Tanah gibi belirli erken dönem Yahudi metinlerini temel alan ve tek tanrı inancını paylaşan geleneklerdir. Geç dönem Yahudi felsefesi, Batı düşüncesinin etkisi altına girmiş ve içerisinden; Haskala (Yahudi Aydınlanması), Yahudi varoluşçuluğu ve Reform Yahudiliği gibi hareketler ortaya çıkarmıştır.
Bahâîlik'in kurucusu Bahâullah'ın oğlu ve halefi Abdülbahâ, Bahâî felsefesini açıklayan Bazı Sorulara Cevaplar isminde bir eser kaleme almıştır.

İslam felsefesi, İslam medeniyetindeki felsefe geleneğidir. İslam dininden ve Yunan, Hint ve İran felsefelerinden etkilenmiştir. Gelişiminde Yunanca-Arapça tercüme hareketi etkili olmuştur. İslam felsefesiyle sadece Müslüman filozoflar değil, İslam medeniyetinde yaşamış İbn Meymûn gibi Yahudi, Huneyn bin İshak gibi Hristiyan, İbnü'r Râvendî gibi ateist filozoflar da ilgilenmiştir. Bu yüzden kimi felsefe tarihçileri İslam felsefesi terimi yerine, Arapça yazan tüm filozofları kapsayan Arapça felsefe veya Arap felsefesi terimlerini kullanmayı tercih etmektedir.
Erken dönem İslam felsefesinin, İslam teolojisine odaklanan kelâm ve Yeni Platonculuk ve Aristotelesçilik yorumlarına dayanan falsafa olmak üzere iki ana dalı vardır. Aristoteles'in eserleri; Kindî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozofları derinden etkilemiştir. Gazzâlî gibi bazı filozoflar, Aristotelesçi İslam filozoflarının yöntemlerini fazlasıyla eleştirmiş, metafiziksel görüşlerini sapkınlık olarak değerlendirmiştir. İbn Heysem ve Bîrûnî gibi birçok İslam düşünürü; aynı zamanda bilimsel yöntem, deneysel tıp ve optik gibi alanlara katkılar yapmışlardır.
İslam felsefesi, özellikle İbn Rüşd'ün Aristoteles üzerine olan yorumları başta olmak üzere, Batı dünyasındaki entelektüel gelişimleri fazlasıyla etkilemiştir. İslam felsefesinin zirve dönemini yaşadığı Altın Çağ'ın, geleneksel olarak 13. yüzyılda Bağdat'ın yağmalanması ile sona erdiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte Altın Çağ'dan sonra, aşkın teosofi gibi yeni felsefe akımları geliştirilmeye devam edilmiştir.
19. ve 20. yüzyıllarda Arap dünyasında, çağdaş İslam felsefesini büyük ölçüde etkileyen, Arap rönesansı olarak da bilinen Nahda (kelime anlamı olarak "Uyanış") hareketi gerçekleşmiştir.

Hint felsefesi (Sanskrit dilinde: darśana, "bakış açısı", "perspektif"), Hint altkıtasında ortaya çıkmış felsefi geleneklerin ismidir. Hint felsefesinin başlangıcı antik zamanlara dayanır. Hint felsefesinde geliştirilmiş bazı önemli kavramlara; dharma, karma, pramāṇa, dukkha, saṃsāra ve mokşa örnek olarak verilebilir. Bunun gibi kavramlar; bazı Hint felsefe gelenekleri tarafından kabul edilirken, bazıları tarafından ise reddedilir. Günümüze ulaşan en eski Hint felsefesi metinleri, Geç Veda Dönemi'ne (MÖ 1000–500) ait, Brahmanizmin görüşlerini aktaran Upanişadlardır.
Hindular genellikle Hint felsefe geleneklerini, Vedaların otoritesini ve onların ileri sürdüğü brahman ve ātman teorilerini kabul edip etmemelerine bağlı olarak, ortodoks (āstika) ve heterodoks (nāstika) şeklinde ikiye ayırmışlardır.
"Ortodoks" gelenekler aynı zamanda "Hindu" gelenekler olarak da bilinir. Ortodoks gelenekler arasında; Sānkhya, Yoga, Nyāya, Vaiśeṣika, Mimāmsā ve Vedānta gelenekleri vardır.
Pāśupata, Şaiva Siddhanta ve Keşmir Şivacılığı gibi Şaivizm gelenekleri; Hindu gelenekler olarak kabul edilmelerine rağmen; Ta

Edebiyat, yazın veya literatür, dil aracılığıyla; duygu, düşünce, hayal, olay, durum veya herhangi bir olgunun edebî bir tarzda ve etkili bir şekilde yazılı veya sözlü anlatımını gerçekleştiren; malzemesi söz ve ses; muhatabı insan olan bir sanat dalıdır. Edebî yazılar yazan sanatçılara edebiyatçı denir. Daha kısıtlayıcı bir tanımla, edebiyatın; bir sanat formu olarak oluşturulan yazılar olduğu düşünülmüştür. Bunun nedeni, günlük kullanımdan farklı olarak edebiyatın, dil ürünü olmasıdır.
Edebiyatın kendi içinde, ileti ve biçim farklılıkları yönünden ayrılan türleri vardır (şiir, roman, öykü, fıkra vb.). Edebî metinler özenli bir dil ile yazılır, özgündür; her edebî eser oluşturulduğu dönemin sosyopolitik özelliklerini taşır.
Edebiyatın, Hint-Avrupa dil ailesinde kullanılan sözcük karşılıkları Latince "literatura/litteratura"dan türevlendirilmiştir. Literatura/litteratura ise Latincede mektup ve el yazısı anlamına gelen "littera" kelimesinden türemiştir. Yazın sözcüğü ise Türkçedir.
Edebiyatın konuları; deneme, drama, söylence, öykü, roman ve şiirdir. Bazı edebiyat eserlerinde gerçeklik, kurmaca gerçeklik şeklindedir. Eseri ortaya koyan sanatçı gerçek hayattan esinlendiği olaylar ya da fikirler ile kendi kafasındakileri harmanlar. Bunun sonucunda eserler hem gerçek hayattan hem de sanatçının duygu, düşünce ve hayallerinden izler taşır. Edebiyat; genellikle yazılı ürünler için kullanılan bir terim olmasının yanında, aslında sözlü ürünleri de kapsayan bir genişliğe sahiptir. Bu şekilde yazılı olmayan ve halk anlatımlarıyla yaşayan edebiyata sözlü edebiyat adı verilmektedir.

Edebiyat, kurgu veya gerçek algı temelinde sınıflandırılabilir. Yine edebî eserlerin tasnifindeki bir diğer ölçüt mevcut eserin manzum ya da nesir olmasıdır. Bu temel ölçütlerin yanında edebî eserler, büyüklük formlarına göre de farklı adlar altında toplanır. Örneğin öykü, roman, kısa öykü veya drama birbirinden uzunluk kısalık ilişkisiyle de ayrılabilir. Bunların yanında, tarihsel süreç içerisinde edebiyatın sınıflandırılmasında estetiğin ve tür-şekil ilişkisinin de dikkate alındığı gözlemlenmektedir. Zaman içerisinde edebiyat kavramı büyük bir değişim geçirmiştir. Bugün için yazın, yazılı olmayan sözlü sanat formlarını da kapsamaktadır. Son yıllarda sanal ortamın gittikçe yaygınlaşmasıyla, edebiyatın yeni bir kolu olan e-ortam edebiyatı ortaya çıkmıştır.

Edebiyat sözcüğü Arapçadaki أدب, edeb teriminden gelir ve görgü, terbiye, konuk ağırlama adabı, yaşam tarzına ilişkin hikâye ve gözlemlerden oluşan gibi anlamlara gelir.
Türkçede edebiyat sözcüğü Tanzimat Dönemi'nde kullanılmaya başlanmıştır. Bundan önce ilm-i edeb, şiir ve inşâ gibi terimler kullanılmaktaydı. Edebiyat sözcüğü ilk defa Şinasi ve Namık Kemal'in yazılarında kullanılmıştır. Sözcüğün Latince karşılığı olan litteratura Fransızcaya geçmiş (littérature) ve Fransızcadan da Türkçeye geçmiştir.

Edebiyatın, edebiyatçılar tarafından ortak bir kanıya varılmış bir tanımı bulunmamaktadır. Edebiyat tanımlanması Platon'un Devlet kitabından günümüze kadar sürmektedir. Platon, edebiyatın genel anlamı ile hayatın yansıması olarak tanımlamış ve bu betim günümüze kadar varlığını korumuştur. Fransız roman yazarı Stendhal "Bir roman yol boyunca gezdirilen ayna demektir.", Georgi Plehanov ise "Edebiyat  ve sanat, hayatın aynasıdır" demiştir. Bu tanımlamaları M. Parkhomenko ve A. Myasnikov "Sanat çoğu kez aynaya benzetilir. Bu benzetmenin yanlışlığı, on dokuzuncu yüzyıl klasiklerinin bile gözünden kaçmamıştır. Ayna, karşısında duran nesneleri donuk biçimde yansıtmaktan öte bir şey yapmaz, oysa sanat gerçeğin özüne doğru çok inebilmek için gerçeği seçer, çözümler ve yeniden biçimlendirir." şeklinde eleştirmişlerdir.
Boris Suchkov ise iki fikrin sentezi "Sanat ve edebiyat yapıtlarının çizdiği dünya, gerçekliğin körü körüne bir kopyası değildir, ama, dünyanın rengini ve kokusunu kendinde muhafaza eder, şu basit nedenle ki, sanat her zaman için doğanın ve insan hayatının en özlü yanlarını ele almıştır. Her hakiki sanat yapıtının bir bildirisi olması gerekir; bu bir sanat yapıtının var olabilmesinin temel koşulu ve hayatî ögesidir. Sanat, gerçekliğin büyük disiplinine ancak boyun eğebilir, ona yardım edemez…" tanımını oluşturmuştur.
İngiliz edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton "Sağlam ve değişmez değerleri olan ve birtakım ortak özellikleri paylaşan eserler anlamında bir edebiyat tanımı olamaz" demiştir.

Edebiyatın sınırları önceden belirlenmiş form ve kurallara göre tasarlanarak oluşturulan bir üretim mi yoksa baştan tasarlanamayan üretim sırasında bilinçaltı ve geçmiş tecrübelerin ışığında oluşturulan özgün bir eser mi olduğu Eski Yunan'da bu yana tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Öyleyse edebi metnin üretimini sorgulayan iki ana görüş vardır.

İlk temsilcisi Aristoteles olup, ünlü düşünür Poetika adlı çalışmasında tragedyayı enine boyuna incelerken kurguyu ön plana çıkararak, sanatsal dışavurumu ikinci plana atmıştır.

MS. 1. yüzyılda Eski Romalı düşünür Longinus, Peri Hypsous (Yücelik Üzerine) adlı çalışmasında bir eserin sanatsal değerinin içindeki coşku miktarı ile ölçülebileceğini iddia ederek kurgucu anlayışı reddetmiştir.
20. yüzyıl'dan itibaren her iki anlayışın ortaklaşa yansıtıldığı eserler üretilmiştir. Söz gelimi James Joyce'un Ulysses adlı romanı hem kusursuz bir kurguya sahip hem de dışavurumun yoğun kullanıldığı devrimci bir çalışma olarak dikkat çekmektedir.

Türkçe olarak üretilmiş sözlü ve yazılı metinleri. Türk dilinin, Türkiye topraklarında gelişen ilk ürünleri 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarına aittir. 19. yüzyıla kadar İran-İslâm medeniyeti çerçevesinde gelişen Türk edebiyatının ürünleri Halk edebiyatı ve Divan Edebiyatı olarak birbirinden farklı yanları olan iki kolda gelişti. Osmanlı sarayı çevresinde, Fars edebiyatı'nın etkisiyle üretilen klasik edebiyat denilen divan edebiyatı ağır basarken halk arasında, sözlü gelenek uzun bir zaman devam etti.

İngilizce olarak icra edilen edebiyat türü. Bu alanda eser veren sanatçıların ille de İngiliz olması gerekmez. Polonyalı Joseph Conrad, İskoç Robert Burns, İrlandalı James Joyce, Galli Dylan Thomas, Amerikalı Edgar Allan Poe, Hint Salman Rushdie, Karayipli V.S Naipaul İngilizce olarak birçok edebi eser vermişlerdir. Diğer bir deyişle, İngilizce Edebiyat dünyada konuşulan İngilizcenin çeşitli varyasyonları ve lehçeleri gibidir. Akademik alanda, İngilizce Edebiyat, İngilizce üzerinde çalışan bazı bölümlere, ikincil ve üçüncül eğitim sistemlerine ad olabilmektedir. İngiliz Edebiyatı'ndaki çok sayıda yazar çeşitliliğine rağmen, William Shakespeare'in eserleri, İngilizce konuşan dünya genelinde en önemli noktada yer almaktadır.

Orta Avrupa'da yaşayan Almanca konuşan toplulukların edebi yaratısı. Almanya, Avusturya, İsviçre ve bunların yanındaki Alsas (Fransa), Bohemya (Çekya) ve Silezya (Polonya) gibi bölgelerdeki çalışmaları kapsar.

Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini kapsar. Dünyanın en zengin ve en etkileyici edebiyatlarından biridir. Fransız yazarlar başta epik şiir, lirik şiir, drama ve kurgu olmak üzere edebi yazınların tümüne katkıda bulunmuşlardır. Fransız edebiyatı birçok ülkedeki yazarların çalışmalarını derinden etkilemiştir. 1600'lerde, Klasizm denen Fransız kültürel hareketi tüm Avrupa edebiyatında önemli etki bırakmıştır. 1700'lerin Fransız yazarları Avrupa edebiyatını kontrol altına almışlardı. 1800'ler boyunca, realizm ve sembolizm, birçok dilde yazan yazarların çalışmalarını şekillendirmesine yardımcı olmuştu. 1900'lerde ise, Gerçeküstücülük (Sürrealizm) ve Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) Fransa sınırlarının dışına çıkarak diğer yazarlar, sanatçılar ve düşünürlerin çalışmalarını geniş ölçüde etkilemiştir.

İtalyan yazarlarca İtalyanca yazılmış edebiyat yapıtlarını kapsar. İtalya'nın siyasal birliğini 19. yüzyıla kadar kuramaması ve Katolik Kilisesi'nin etkisiyle, yazılı metinlerde uzun süre Latince kullanılmış ve yerel bir dilin yaygınlaşması öbür Avrupa ülkelerine göre daha geç başlamıştır. 12. ve 14. yüzyıllar arasında İtalya'da Fransızca düzyazı ve koşukla yazılmış romanslar okunmuş ve klasik metinlerden uyarlamalar yapılmıştır. Böylece 13. yüzyılda bir Fransız-İtalyan edebiyatı gelişmiştir. İtalyanlar Fransız öykülerini çoğu zaman uyarlayarak ve bunlara çeşitli eklemeler yaparak kaleme almışlardır. Bu edebiyatta Fransızca kullanılmakla birlikte, yazarlar yapıtlarına yer yer kendi lehçelerinin özelliklerini de katmışlardır.

11. yüzyılda Ruslar'ın Hristiyanlık'ı benimsemesinden sonra yazılan yapıtlarla başlar. Doğu Slav toplulukları ilk kez 10. yüzyılın hemen başında Kiev'de merkezi bir yönetim altında bir araya gelmişlerdi. Aynı yüzyılın sonlarında Kiev prensi tarafından benimsenen Hristiyanlık'ın halkın arasında yayılmasıyla okuryazarlık gelişebilme olanağı buldu. Bu yeni dinle birlikte Rusya'ya Yunanca ya da Slavca dinsel yapıtlar girdi. Yunancadan çeviriler yapılmaya başlandı.

Müzik, insanın doğaya eklediği uyumlu seslerdir. Ses, bir doğa olayıdır. Müzik, bu doğal ve etkin olaydan bilinçli bir çalışma ve emek ile bir sanat yapıtı yaratmak, sesi bilimsel ve estetik bir temele oturtmaktır. 

Bütün müzik türleri için ana öğeler ritim, tonalite, dinamik ve ses rengi olarak belirtilir. Bu önemli elemanlardan anlaşılacağı gibi, müzik yalnız insanın içinden yansıyan duygularla değil, bilgi ve anlayışla yaratılabilir. Müziğin bilgisine bakış, bir sanat olayını anlamamızı da sağlar. Ritim, tonalite, dinamik ve ses renginden hiçbiri müzikte tek başına yer almaz; ancak birlikte müziksel bir bütünlük yaratırlar. Değişik müzik türlerinde farklı oranlarda ağırlık taşıyabilirler. Müzik teorisi, müzik sanatını gerçekleştiren belirli kavram ve sistemlerin bir araya gelmesinden oluşur.
Müzik, bütün insan topluluklarında öyle ya da böyle bir şekilde mevcut olan bir sanattır. Günümüzde (modern) müzik, kimi güncel, kimi de geçmiş dönemlerden gelen inanılmaz çok sayıda stilin bir araya gelmesiyle oluşur.

Türkçe kullanımıyla müzik kelimesi esasen antik Yunanca kökenlidir; ilk kullanımı musike şeklindedir. Latinceye musica olarak geçen kelime, Latin kökenli neredeyse bütün dillerde benzer şekilde kullanılmaktadır (İng. music, Alm. Musik, Fr. musique gibi). Arapçaya yine Yunancadan mûsîkıy olarak geçen kelime, Türkçeye de buradan aktarılarak 10. yüzyıldan bu yana musiki şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.
Yunan mitolojisinde geçen ve esin perileri anlamına gelen muse sözcüğü, Türkçeye Musalar ya da Müz'ler olarak geçmiştir ve Türkçedeki müzik kelimesi de kökenini buradan alır (Müz'e ait, Müz'e yaraşır bir sanat anlamında). Mitolojiye göre Müz'lerin babası Zeus, annesi ise (hafıza-bellek anlamına da gelen) Mnemosine'dir. Müz'ler, dans ederek ve şarkılar söyleyerek yaratıcı düşünceyi sunar, hastaları iyileştirir ve iç karartıcı düşünceleri uzaklaştırırlar.

Müziğin tanımına dair çok çeşitli görüşler bulunmaktadır. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük'te müziği "Birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı" olarak tanımlamıştır.
Otto Karolyi, müziğin hem bir sanat hem de bir bilim olduğunu, duygusal olarak algılanışının yanı sıra akıl ile de kavranabileceğini belirtmiştir. Bu özelliği ile bireyin ve toplumun duyuş ve biliş açısından durumunu belirlediği gibi, gelişim ve değişimini de sağlayan organik bir yapıdır. Sesin en güzel şekli müzik ile dile gelir. Resim, renklerin birleşmesinden; şiir, kelimelerin kaynaşmasından nasıl oluşuyorsa; müzik de seslerin, duygu, düşünce ve heyecanımızı anlatmak üzere belli bir estetik anlayışına göre seçilip işlenmesinden oluşmaktadır.
Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi'nde, Musiki maddesinde müziğin ses üzerinde kurulmuş bir sanat olduğunu belirtir.
Ali Uçan, müziği "Duygu, düşünce, izlenim ve tasarımları ile başka gerçeklerin de katkısıyla belli durum, olgu ve olayları, belli bir amaç ve yöntemle, belirli bir güzellik anlayışına göre birleştirerek, biçimlendirilmiş seslerle işleyerek anlatan estetik bir bütündür. Herkesin anlayabildiği ve anlayabileceği yegâne dildir. Müzik, dil ve ırk fark etmeksizin direkt olarak duygulara hitap eden, etki eden bir sanat dalıdır." diyerek tanımlar.
Müzik, insanoğlunun binlerce yıldır doğayı taklit ederek, duygularını anlatma yollarından birisidir. Müziğin içerisinde doğanın kendi, hayatın özü bulunur. Dünyanın dönüşü ve buna bağlı olarak oluşan “ritm”; bu ritme bağlı olarak duyduğumuz “ses”ler müziğin özüdür, farklı yansımasıdır. Yani müzik eşittir ses ve ritim. Ancak bu ses-ritim birlikteliği matematiksel bileşenlerdir. Bunların üzerine duygu, düşünce, ifade, anlatım gibi araçlar da eklendiği zaman müzik sanat boyutuna geçer.
Yunanlar müzik için, perilerin (mus) konuştuğu dil (ike-ika), yani “perice” (musika) olarak isimlendirdiler. Bugün dünya üzerinde bu isimlendirmeye yakın şekillerde ifade ediliyor.

Müziğin çok çeşitli temel unsurları, öğeleri bulunmaktadır; bunlar çeşitli yazarlar tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Mesela Otto Karolyi, müziğin üç temel öğesini ritim, ezgi ve armoni olarak belirtmektedir. Besteci Aaron Copland'a göre ise müzik dört temel unsurdan oluşur: Ritim, ezgi (melodi), armoni ve tını (ses rengi). Günümüzde müziğin bu dört temel unsuru dışında başka unsurların da olduğu belirtilmektedir.

Müzik türü ya da stili (genre), belirli bir şekil, ifade ve tekniğe göre gelişen müzik eserleri topluluğunu temsil eder. Müzik tarzı, müzik çeşidi ve benzeri birçok terim ile aynı olduğu düşünülse de müzik türü ya da stili daha geniş ve net bir terminoloji olarak karşımıza çıkmaktadır.

Blues (soul blues, blues rock, Teksas blues vb.)
Caz (ragtime, soul caz vb.)
Country (swing, Amerikan vb.)
Elektronik (ambient, elektro, house vb.)
Hafif dinletiler (lounge vb.)
Halk (Türk halk müziği vb.)
Hip Hop (trap, drill vb.)
Karayip tarzı (reggae vb.)
Latin (bolero, flamenko, mango vb.)
Pop (J-pop, K-pop, Türkçe pop, Arabesk pop)
R&B (funk, disko, soul vb.)
Rock (punk, heavy metal vb.)
Klasik müzik

Müzik tarihi, müziği kronolojik açıdan inceleyen müzikoloji ve tarihin ayrı bir alt alanıdır.

Teknolojinin günümüze çok katkısı olmuştur. Birçok müzisyen bu değişimden etkilenmiş ve teknoloji müziğe çok büyük ölçüde katkı sağlamıştır.

Son yıllarda müzik kaydı için oluşturulan stüdyolarda büyük değişimler yaşanmıştır. İlk müzik kayıt aleti olan "phonautograph"ın patenti, 25 Mart 1857'de Parisli Édouard-Léon Scott de Martinville tarafından alınmıştır. Alexander Graham Bell, 1874'te kendi "phonautograph"ını geliştirmiştir. Bu makine, insan kulağının sesleri duyma yönteminin taklit edilmesiyle yapılmıştır. 1877'nin sonlarına doğru Edison, fonografı icat etmiştir. 1886'da ise Charles Sumner Tainter ve Chichester Bell, Edison'un fonografını geliştirerek gramofonu ortaya çıkarmışlardır. 1924'te, insanlar mekanik kayıt araçları yerine Western Electric Company'nin yeni teknolojisini kullanarak yeni kayıt cihazları üretmişlerdir. Bunlar, sesi daha gür ve cızırtısız kaydedebiliyordu. Günümüzde kullanılan manyetik kayıt ise 1890'da Valdemar Poulsen tarafından geliştirilmiştir. Telegraphone da bu yeni sistemin ilk örneklerindendir. 1930'ların sonuna doğru, çok uzun kayıtlar yapabilen ve çoğu koşulda çalışabilen "magnetophone" kayıt cihazları piyasayı etkilemiştir.

İlk ortaya çıkan ses depolama aygıtları analogdu. İlk olarak fonograf olarak ortaya çıkmış ve ardından manyetik sistemler geliştirilmiştir. Sonrasında sayısal (dijital) depolama ortamları ortaya çıkmıştır. Sayısal depolama aygıtları iki şekilde çalışmaktadır: optik ve manyetik. Bu yeni ses depolama araçları, sadece boyut küçülterek kullanım kolaylığı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda müziğin paylaşımına da katkıda bulunmuştur.

Müzik terapisi, eğitimli bir terapistin müşterilerin sağlıklarını iyileştirmelerine veya sürdürmelerine yardımcı olmak amacıyla müziği ve müziğin tüm yönlerini (fiziksel, duygusal, zihinsel, sosyal, estetik ve ruhsal) kullandığı kişilerarası bir süreçtir. Bazı durumlarda müşterinin ihtiyaçları doğrudan müzik aracılığıyla karşılanır; bazen de danışan ve terapist arasında gelişen ilişkiler yoluyla ele alınır. Müzik terapisi, her yaştan, psikiyatrik bozuklukları, tıbbi problemleri, fiziksel engelleri, duyusal bozuklukları, gelişimsel engelleri, madde bağımlılığı sorunları, iletişim bozuklukları, kişilerarası sorunları ve yaşlanma dahil olmak üzere çeşitli sorunları olan bireylere uygulanır. Ayrıca öğrenmeyi geliştirmek, öz güven oluşturmak, stresi azaltmak, fiziksel egzersizi desteklemek ve sağlıkla ilgili diğer birçok aktiviteyi kolaylaştırmak için de kullanılır. Müzik terapistleri, danışanlarını şarkı söylemeye, enstrüman çalmaya, şarkı bestelemeye veya başka müzik etkinlikleri yapmaya teşvik edebilir.
10. yüzyılda filozof Fârâbî vokal müziğin dinleyicilerin duygularını ve ruhlarını nasıl harekete geçirebileceğini anlatmıştır. Müzik uzun zamandır insanların duygularıyla başa çıkmalarına yardımcı olmak için kullanılmaktadır. 17. yüzyılda bilim insanı Robert Burton'ın Melankoli Anatomisi adlı eseri müzik ve dansın akıl hastalığı, özellikle melankoli tedavisinde kritik öneme sahip olduğunu savunmuştur. Müziğin "diğer birçok hastalığı kovmak için mükemmel bir güce" sahip olduğunu kaydetmiş ve onu "umutsuzluk ve melankoliye karşı egemen bir çare" olarak nitelendirmiştir. Antik Çağ'da Rodoslu bir kemancı olan Canus'un müziği "melankolik bir adamı neşelendirmek, ... sevgiliyi daha âşık, dindar bir adamı daha dindar yapmak" için kullandığına dikkat çekilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda akıl hastalıkları müzikle tedavi edilmekteydi.
Kasım 2006'da Dr. Michael J. Crawford ve meslektaşları, müzik terapisinin şizofreni hastalarına yardımcı olduğunu keşfetmişlerdir.

Müzikalizm
Müzikoloji

Sanat, en genel anlamıyla yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılır. Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bu tanımlardan en yaygın kabul göreni sanatın edebiyat, resim, müzik, tiyatro, sinema, mimari ve heykel alt türlerinden oluştuğu görüşüdür. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur.
Sanat sözcüğü genelde görsel sanatlar anlamında kullanılır. Sözcüğün bugünkü kullanımı, Batı kültürünün etkisiyle, İngilizcedeki "art" sözcüğüne yakın olsa da halk arasında biraz daha geniş anlamda kullanılır. Gerek İngilizcedeki "art" (artificial = yapay), gerek Almancadaki "Kunst" (künstlich = yapay), gerekse Türkçedeki Arapça kökenli "sanat" (suni = yapay) sözcükleri içlerinde yapaylığa dair bir anlam barındırır. Sanat, bu geniş anlamından Rönesans zamanında sıyrılmaya başlamış, ancak yakın zamana kadar zanaat ve sanat sözcükleri dönüşümlü olarak kullanılmaya devam etmiştir. Buna ek olarak Sanayi Devrimi sonrasında tasarım ve sanat arasında da bir ayrım doğmuş, 1950 ve 1960'larda popüler kültür ve sanat arasında tartışma kaldıran bir üçüncü çizgi çekilmiştir.

Clive Bell, 1914 yılında Cezanne'dan etkilenerek yazdığı Sanat ('Art') isimli kitabında sanatın başat biçim (significant form) olduğunu savunmuştur. Bell'e göre her biçim bu sınıfa girmez, çünkü önemli olan çizgi, şekil ve renk ilişkilerinin kendi aralarındaki kombinasyonudur. Bu görüş, temsilin sanatsal beğeniye etki etmediğini söyler. Sanatı tamamen estetikle bağlantılı olarak tanımlayan bu görüş, 20. yüzyılda Marcel Duchamp, Andy Warhol, Joseph Beuys gibi bildiğimiz anlamda estetik nesneler üretmeyen, görünümden çok kavramlara önem veren sanatçıların eserlerini kapsamadığından, bugün zamanında olduğu kadar etkili değildir.

R.G. Collingwood, 1938'de basılan Sanatın İlkeleri (The Principles of Art) isimli kitabında sanatın temel olarak duyguların yaratıcı ifadesi veya dışa vurumu olduğunu söylemiştir. Bunun yanında sanat ve zanaat arasında bir ayrım yapmıştır. Buna göre zanaat, malzemenin bir plan doğrultusunda daha önceden tasarlanmış bir son ürüne dönüştürülmesi iken sanatsal aktiviteler, araçlar ve amaçlar arasında, planlama ve uygulama arasında ayrım yapmayı gerektirmez. Bunun yanında bu görüşe göre, sanat herhangi bir duygunun da dışa vurumu değildir. Bu duygu, ifade edildiği ana kadar açıklık kazanmamış olup ifade edilişi onun keşfedilmesine neden olacak bir duygu olmalıdır. Bu aynı zamanda izleyiciyi de araştırmanın içine alır. Bu teori de sanat olarak kabul edilmeyen bazı aktiviteleri (örneğin bir psikoterapi seanslarını) sanattan ayırt edemediği gibi, sanat olarak kabul edilen bazı eserleri (örneğin Rönesans Döneminde, sanatçının duygularını açığa çıkarmak değil, dinsel duygular uyandırmak amacıyla yapılan resimler) kapsamadığı için, yerini değişik kuram aramalarına bırakmış, hatta tüm bu tanımlama çabalarının başarısız olması sanatın tanımının yapılmaya çalışılmasının ne kadar doğru olduğu tartışmalarını başlatmıştır.

Morris Weitz'ın 1956'da, Wittgenstein'ın görüşlerinden ve şeylerin özünü bulmaya karşı direncinden yola çıkarak ortaya attığı görüştür. Weitz'a göre Fry ve Bell, Tolstoy, Croce, Collingwood gibi kuramcılar, yaptıkları tanımlarda kendi kişisel sanat görüşlerini ifade etmekten öteye gidememişlerdir. Neo-Wittgenstein'cı görüşü özetlemek gerekirse, sanat açık bir kavramdır ve tanımlanamaz. Ancak bu, Weitz'a göre felsefi açıdan bir sorun yaratmamalıdır, çünkü aile benzerliği yöntemi kullanılarak neyin sanat olup olamayacağı konusunda hükümler getirmek olasıdır.

Kurumsal sanat kuramı, Neo-Wittgenstein'cı görüşünü reddederek sanatın tanımlanabileceğini ileri sürer. Bu fikir George Dickie tarafından ilk olarak 1974'te geliştirilmiştir.
Dickie'nin ilk tanımı, Arthur Danto'nun da sanat dünyası fikirlerinden etkilenerek aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur:
Sanat eseri: Bilinçli olarak insan elinden veya fikrinden çıkmadır. Belli bir sosyal kurum (sanat dünyası) adına hareket eden kişi veya kişiler tarafından, bazı kısımları hakkında fikir birliğine varılmış olunmalı, beğeni kazanmaya aday olmalıdır.

Filozof Richard Wollheim sanatın estetik değerlendirilmesi için üç yaklaşım önerir:

Estetik niteliğin insanın bakış açısından bağımsız, mutlak bir değer olduğunu öngören gerçekçi yaklaşım
Estetik niteliğin mutlak bir değer olduğunu, ancak insanın bakış açısına bağlı olduğunu savunan nesnel yaklaşım
Estetik niteliğin hem mutlak olmadığını hem de insanın bakış açısına göre değiştiğini söyleyen göreli yaklaşım

Sanatlar geleneksel olarak söz sanatı, edebiyat (şiir, dram, hikâye, vs.), kitap sanatı, görsel sanatlar (resim, desen, heykel, vs.), grafik sanatlar (resim, desen, tasarım ve yüzey üzerine uygulanan diğer formlar), plastik sanatlar (heykel, modelleme), dekoratif sanatlar (bezeme, mobilya tasarımı, mozaik, etc.), gösteri sanatları (tiyatro, dans, müzik), güzel sanatlar, el sanatları, ses sanatı (beste olarak), grafik sanatı ve mimarlık (iç mimarlık dahil) gibi kategorilere ayrılır. Bu sınıflandırmalar tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. Diğer yaygın sanat türlerine kinetik sanat, soyut sanat, postmodern sanat, bilgisayar sanatı, internet sanatı, etkileşimli sanat, enformasyon sanatı, uygulamalı sanat, erotik sanat, giyilebilir sanat, naif sanat, yeni medya sanatı, kamu sanatı, dînî sanat, sokak sanatı, sprey boya sanatı, halk sanatı, nakış sanatı, ticari sanat, psikedelik sanat, yazılım sanatı, askerî sanat, yeni sanat, gastronomi ve mutfak sanatları, arazi sanatı, kum sanatı, denizcilik sanatı, kağıt sanatı, vücut sanatı, cam sanatı, kaya sanatı, çini sanatı, minyatür sanatı, mezar sanatı, figüratif sanat, alev sanatı ve diğerleri aittir.
Antik Yunan'da sanat, bugünkü anlamından farklı olarak dokuz ilham perisi veya her biri ayrı bir techne'yi sembolize edip vücuda getiren musalara (müzlere) göre gruplandırılmıştır. Hiçbir Müz plastik sanatlarla (heykel, resim, çizim) ilişkili kılınmamıştır. Burada techne kabaca sanat olarak çevrilebildiği gibi zanaat anlamına da gelir ve ayrıca bilimsel disiplinleri de kapsayan bir terimdir. Buna göre dokuz sanat dalı şöyledir:

Epik şiir, destan (Müz: Kalliope)
Tarih (Müz: Kleio)
Müzik ve lirik şiir (Müz: Euterpe)
Aşk şiiri (Müz: Erato)
Tragedya (Müz: Melpomene)
İlahi ve panto (Müz: Polymnia)
Dans ve koro (Müz: Terpsikhore)
Komedya ve pastoral şiir (Müz: Thaleia)
Astronomi (Müz: Urania)
Sanatsal ve sanatsal olmayan beceriler arasındaki modern ayrım Rönesans'tan sonra yapılmaya başlanmıştır. Felsefede sanatın bugün kullanılan anlamına yakın bir şekilde ilk kullanımı Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in Estetik Üzerine Dersler eserinde görülür ve Hegel burada sanatları en maddesel olandan en ifadeye dayalı olana göre sıralar:

1. Mimarlık, 2. Heykel, 3. Resim, 4. Müzik, 5. Şiir
René Guénon, sanatları göçebe ve yerleşik düzene geçmiş insan topluluklarındaki yaşayış ve ritüel farklılıklarına göre görselliğe ve işitselliğe dayanan sanatlar olarak sınıflandırmıştır. Guénon'a göre yerleşik düzendeki insanlar uzam içindeki formlardan oluşan plastik sanatlar (mimari, heykel, resim), göçebeler ise zaman içinde yayılan fonetik sanatlar (müzik, şiir) üretmişlerdir.

Görsel (plastik) sanatlar: Çizim, resim, seramik, fotoğrafçılık, mimarlık
Fonetik (duysal/işitsel) sanatlar: Müzik, edebiyat
Hegel'in Estetik Üzerine Dersler eserindeki listesi özellikle Fransa'da popüler olmuş ve zamanla üzerine yapılan eklemeler ve değişikliklerle geliştirilmiştir. Aşağıdaki on maddenin ilk yedisi 1923'te Yedinci Sanat Manifestosu'nu yazan film kuramcısı Ricciotto Canudo tarafından popülerleştirilmiştir:

1. Mimarlık, 2. Heykel, 3. Resim, 4. Müzik, 5. Edebiyat (şiir ve nesir), 6. Gösteri sanatları (dans ve tiyatro), 7. Sinema ve film, 8. Medya sanatları (radyo, televizyon ve fotoğraf), 9. Çizgi roman, 10. Video oyunları veya genel olarak elektronik sanat ve dijital sanat formları.
11. ve 12. sıra için multimedya ve performans sanatı gibi öneriler mevcutsa da bu konuda bir uzlaşma yoktur. Fransa Kültür Bakanlığı da "yeni" sanat sınıflandırmaları konusundaki tartışmalara dahil olmaktadır.
Sanatsal mecralara dayanan bu sınıflandırmalar 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın ilk yarısında sanata bakış ile bağlantılıdır. O dönemin modernist sanatçıları kullandıkları malzeme, araç, gereç ve teknikleri ön plana çıkarmışlar ve örneğin resimde temsil edilen içerik yerine fırça vuruşları veya tuvalin dokusu gibi maddesellikleri vurgulamışlardı. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise artık her nesne, malzeme veya yöntem ile sanat yapılabileceği görüşü yerleşince happening'ler, hazıryapımlar gibi klasik sınıflandırmalara uymayan sanatsal mecralar kullanılmaya başlanmış, o zamana kadar katışıksız oldukları kabul edilen ve sanatın sınıflandırılmasının dayandırıldığı yöntem ve malzemeler birbiri içine geçmeye başlamıştır. 1960 ve 70'lerde mecralar arasılık terimi ortaya atılmış ve klasik sınıflandırmalardan iyice uzaklaşılmıştır. Amerikalı eleştirmen Rosalind Krauss, 20. yüzyılın ilk bölümünde resim üzerine yazan Clement Greenberg'in mecraya özgülük kavramını modası geçmiş olarak nitelendirmiş ve mecra sonrası (İng. post-medium) bir döneme girmiş olduğumuzu iddia etmiştir. Mecra veya ortam sonrasılık, kavramsal sanat, yerleştirme, performans sanatı, dijital sanat gibi üretim türlerine yeni bir anlam verir, malzeme ve tekniğe dayalı klasik sınıflandırmaların yerine sanatçıların önceden belirlenmiş mecraların dışına çıkıp kendi teknik dayanaklarını icat ettikleri sınırsız olanaklara sahip bir döneme işaret eder.

Yapıldıkları tarihler bundan 40.000 yıl öncesine giden heykeller, mağara ve kaya resimleri bulunduysa da bu eserlerin anlamı, içinde geliştirildikleri kültür hakkında az bilgimiz olması sebebiyle tam olarak bilinmemektedir. 

Coğrafya; beşerî (insanî) sistemleri ve yeryüzünü araştıran, bunlar arasındaki ilişkiyi neden-sonuç ve dağılış ilkesine bağlı olarak inceleyen ve sorgulayan bir bilim dalıdır. Yer ve insanlar arasındaki ilişkiler coğrafyanın konusunu oluşturur. Coğrafya sözcüğü Yunanca “γεωγραφία” gaia (yer) ve gráphein (yazmak, betimlemek) sözcüklerinden türemiştir. Türkçesi yerçizim sözcüğüdür. Zamanımızdan 2200 yıl önce coğrafya terimini ilk kullanan kişi Eratosthenes (MÖ 276-MÖ 194) olmuştur. Gregg ve Leinhardt (1994), coğrafyayı 4 özellikle karakterize edilen bir disiplin olarak tanımlamaktadırlar:

Birincisi, bir yere eşsiz bir karakter kazandıran, yeryüzü üzerindeki özelliklerin dağılımıdır (örneğin dağlar, ırmaklar, denizler vb.).
İkincisi, bazı şeylerin oldukları yerlerde ve zamanda neden ve nasıl meydana geldiğini anlamaktır (örneğin yanardağlar gibi).
Üçüncüsü, meydana gelen olayların, diğer olaylarla ilgisi ve bağlantısıdır (örneğin yağmur ormanlarının tahribi).
Sonuncusu, coğrafyanın haritalar ile bilgilerin ve düşüncelerin iletişimini sağlamasıdır.
Bu dört özellik birbiri ile çok çeşitli yollardan etkileşim içindedir. Bunlardan ilk üçü coğrafyanın dayanak ilkeleridir. Sonuncusu ise coğrafî araştırmalar sonucu elde edilen bilgilerin söylenişidir.
Coğrafyanın bu değişik yönleri arasındaki etkileşim, onu tanımlama amaçlı olarak kesin çizgilerle bölünmesini zorlaştırır. Coğrafi beceriler, yerler, fizikî, beşerî ve çevre coğrafyası biçiminde bir bölümleme, bunlardan bir veya iki alanın coğrafya eğitiminin çeşitli basamaklarında yer alması; öğrencinin çeşitli alanlar arasındaki ilişkiyi anlamasının engellenmesi şeklinde bir sonuç doğurabilir.
Coğrafya, bazı yeteneklerin gelişimini ve kavramların anlaşılmasını içerir. Bu kavram ve yetenekler ise fizikî çevre (ortam), beşerî çevre ve bunlar arasındaki ilişki ile ilgilidir. Coğrafya hem bir doğa bilimidir (fiziki coğrafya) hem de bir sosyal bilimdir (beşeri ve ekonomik coğrafya).

Coğrafya, bazı farklılıklar olsa da genellikle aşağıdaki alanlara ayrılarak incelenir.

Fiziki coğrafya
Jeomorfoloji
Klimatoloji
Toprak coğrafyası
Hidrografya
Yer altı suları ve kaynaklar
Akarsular coğrafyası (Potamoloji)
Göller coğrafyası (Limnoloji)
Denizler ve okyanuslar coğrafyası (Oseonografya)
Biyocoğrafya
Bitki coğrafyası (Fitocoğrafya)
Hayvan coğrafyası (zoocoğrafya)
Afetler coğrafyası
Beşeri coğrafya
Nüfus coğrafyası
Yerleşme coğrafyası
Sağlık coğrafyası
Tarihi coğrafya
Ekonomik coğrafya
Sanayi coğrafyası
Tarım coğrafyası
Turizm coğrafyası
Ulaşım coğrafyası
Ticaret coğrafyası
Madencilik
Enerji kaynakları
Bölgesel coğrafya
Kıtalar coğrafyası
Ülkeler coğrafyası
Bölgeler coğrafyası

Coğrafi Bilgi, bir coğrafi varlık hakkındaki bilgidir. Yersel bilgi türüdür. Bu bağlamda Yer mekânsal bilgi olarak da adlandırılır. Coğrafi Bilgi, birbirleriyle bağlantılı üç ayrı bilgiden oluşur:

Coğrafi Konum Bilgisi: Konumsal Bilgi türüdür. Bu bağlamda Yer konumsal Bilgi olarak da adlandırılır. Coğrafi varlığın yeryuvarına ilişkin belli bir datum (referans sistemi) ve projeksiyon (izdüşüm) düzenindeki konum (koordinat) bilgisidir.
Öznitelik Bilgisi: Coğrafi varlığa ilişkin öznitelik ile öznitelik değeri bilgisidir.
Topolojik Bilgi: Matematik (Sayıbilim) biliminin bir alt dalı olan Topoloji bilimi esasları çerçevesinde; bir coğrafi varlığın, diğer coğrafi varlıklara göre komşuluk ilişkileri (sağında, solunda, başında, sonunda vb.) hakkındaki bilgidir.

Fiziki coğrafya ve Beşeri coğrafyadır. Fiziki coğrafya yeryüzünün fiziksel özellikleri (yer, su, hava ve canlılar) ile ilgilenirken beşeri coğrafya bu fiziksel özelliklere göre şekillenmiş insan yaşayışı, ekonomisi gibi toplumsal konularla ilgilenmektedir.

Fiziki coğrafyanın başlıca bölümleri

Beşeri coğrafyanın başlıca bölümleri:

Modern coğrafya mekâna bağlı tüm olayları kendi metot ve teknikleriyle araştırmaktadır. Coğrafyanın beş temel unsuru; Konum, Mekan (yer), Hareket, Bölge ile Beşeri ve Fiziki ortam ilişkisi, coğrafyayı diğer bilimlerden farklılaştırır.

Konum: Her olay ve varlık yeryüzünde tanımlanabilir bir konuma sahiptir. Coğrafya bir olay ve varlığın neden orada yer aldığını, mekanla ilişkisini, insan hayatı üzerindeki etkisini konuma bağlı olarak inceler. Konum; Matematik konum ve Özel konum olarak iki türlü ifade edilir. Matematik konum, enlem ve boylama göre belirlenirken, özel konum bilinen yerler göre, doğal beşeri ve ekonomik özellikleriyle tanımlanır.
Yer (Mekân): Dünyanın her yerinin farklı fiziki, beşeri ve ekonomik özellikleri vardır. Mekânın fiziki ve beşeri özelliklerinin ortaya konması, bu unsurlar arasında etkileşimin anlaşılmasını sağlar. Böylelikle insanların mekandan nasıl etkilendiği, mekâna bağımlılık miktarı, mekândan bağımsızlaşma yöntemlerine ulaşılmış olur. Mekânın tüm coğrafi özellikleriyle tanınması, ondan ortama zarar vermeden, en iyi şekilde faydalanılmasını temin eder.
Bölge: Coğrafyada benzer doğal, beşeri ve ekonomik özellikleri olan alanlara bölge denilmektedir. Bölge iki kısımda incelenir; Beşeri-kültürel bölge ve Fiziki bölgeler. Fiziki bölgeler; yeryüzü şekilleri, iklim, doğal bitki topluluğu ve toprak özelliklerine göre oluşturulur. Beşeri-kültürel bölgeler; ekonomi, maden kaynakları, sanayi, yönetim yapısı, tarım, din, dil özelliklerine göre oluşturulur. Fiziki bölgeler uzun sürelerde değişmezken, beşeri bölgeler daha kısa sürelerde değişebilmektedir. Coğrafya, bölgelerin zamanla nasıl değiştiğini ve değişimin sebeplerini araştırır. Coğrafya yeryüzünü değişik özelliklerine göre bölgelere ayırır, bölgelerin birbirine benzer ve farklı yanlarını inceler. Zamanla oluşan değişim ile insan ve faaliyetlerine etkisini inceler.
Hareket: Yerkürede canlı, cansız tüm varlıklar için bir hareketlilik söz konusudur. İnsanlar, sular, okyanus akıntıları, bulutlar, akarsular, kıtalar, volkanlar, depremler, dağ oluşumları, bitki ve hayvanlar hızları birbirinden farklı da olsa bir hareket halindedir. Coğrafya fiziki (doğal) ve beşeri tüm hareketleri incelemeye çalışır. Beşeri hareketlilik; İnsan, eşya ve bilginin hareketi olmak üzere üç kısımda incelenir. İnsan ve eşya ulaşım araçlarıyla taşınır. Bilginin taşınması olan haberleşme; önceleri güvercin, at arabası, telgraf, telefon, faks, televizyon ile yapılırken yakın zamanlarda bilgisayar ve uydular da kullanılmaya başlanmıştır. Tüm bahsedilen hareket türleri farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Akarsuyun akışı eğim farkı, rüzgâr basınç farkı, hayvan ve bitki göçleri iklim, mevsim farklılıkları, insan göçü ekonomik farklılık gibi nedenlere dayanmaktadır. Coğrafya bu hareketin oluşturduğu ağı ilkeleri olan neden-sonuç, ilgi ve dağılış ilkeleri doğrultusunda inceler. Tüm bu araştırmalar sonucunda; insanların yeryüzüne düzensiz dağılışının nedenleri, farklı bölgelere neden ve nasıl ulaştıkları, ürün ve bilgiyi farklı mekanlara nasıl gönderdikleri gibi bilgilere ulaşılır.
Beşeri ve Fiziki Ortam İlişkisi: Fiziki ortam insanın tüm faaliyetleriyle bağlı olduğu doğal çevreyi ifade eder. Coğrafya; insanı, faaliyetlerini ve doğal çevre ile ilişkilerini inceleyerek insanın doğal ortama uyumunu araştırır. İnsan faaliyetleriyle doğal ve beşeri çevrede oluşan olumlu ve olumsuz sonuçları inceler. Sadece insanın doğaya değil, doğal çevreninde insan ve faaliyetlerine etkileri incelenir. Araştırmalar sonucunda insan, faaliyetleriyle doğaya nasıl davranması gerektiğini öğrenir, gelecekte zararına olacak faaliyetlerden uzak durur.

Bilim tarihcisi ve filozof olan Thomas Samuel Kuhn Coğrafyayı da etkileyen görüşler ileri sürmüştür. Kuhn; bilimsel görüşler arasında karşıtlık artınca bir güç mücadelesinin ortaya çıkacağını ileri sürer. Aynı bilim içinde yarış halinde olan yaklaşım/düşünce/bakış açılarına paradigma adını verir. Coğrafyayı belirli zaman aralıklarında etkileyen temel paradigmalar şu şekilde sıralanabilir.
Başlangıçtan 1950'ye kadar geçen süre:

Çevresel determinizm: 1950'li yıllara kadar fizikte Newton, biyolojide Darwin'in görüşlerinin ağırlıkta olduğu zamanlarda etkili olmuştur. Çevre şartlarının, insanın ve toplulukların bulundukları durumun temel nedeni olduğunu kabul eder. Doğal koşullar ve iklimin insan sosyolojisi, psikolojisi ve kültürel durumu üzerinde etkili olduğu kabul edilir. Geri kalmış toplumların durumunun, doğal çevrelerinin olağan bir sonucu olduğu varsayılır. Böylece bu toplumların sömürgeleştirilmesinin yolu açılmış, Coğrafya bilgisi sömürü ve işgalin nedeni olarak görülmüştür. 20. yüzyılda terk edilmiş bir yaklaşımdır.
Pasibilizm ve Bölgeselcilik: Fiziki çevrenin insanı belli ölçüde sınırladığını fakat insanın var olanlar arasında imkânlar dahilinde seçme yapabileceğini savunan yaklaşımdır. Dilimize Mümküncülük, imkancılık şeklinde çevrilir. Çevre ile ilişkilerinde, determinizmdeki pasif insanı yerine, daha aktif, seçim yapabilen insanı tanımlar. Pasibilizm tüm yeryüzünün bütün halinde araştırılmasının zor olacağını, onun yerine küçük bölgelere ayrılarak incelenmesini savunur.
Vidal de la Balache'a göre; mekân doğal ve beşeri özelliklerine göre birbirinden farklı bölgelere ayrılabilir, böylece dünyanın fiziki, beşeri ve ekonomik etkenlerce nasıl biçimlendirildiği anlaşılabilir. Bu devirde doğal olarak var olmayan bölgelerin sınırlarının nasıl belirleneceği üzerinde durulmuştur. Bölgeler arası alansal farklılığın belirlenmesi temel amaç haline gelmiştir. Yerel farklılıklarla bu yoğunlukta çalışma, teoriyi geri plana atmış, coğrafyanın bilimselliği tartışılır hale gelmiştir. Bu yaklaşım 1950'lerden sonra ortaya çıkan nicel anlayışla terk edilmiştir.
1950-1960 Nicel Dönüşüm:

Pozitivizm: Auguste Comte tarafından geliştirilen, bilimsel bilgiden, dinsel ve metafizik bilgileri ayırma çabasıdır. Bu yaklaşımda coğrafyacılar, bilimsel yöntemlerle toplumların beşeri ve mekânsal örgütlenmeleriyle ilgili bilimsel bilgi üretirler. Pozitivizm coğrafyaya 1950-60'lı yıllarda girmiş, Nicel devrim olarak tanımlanıp, Mekansal bilim şeklinde Yeni Coğrafya dönemini başlatmıştır.
Eleştirel Rasyonalizm: Karl Popper'in pozitivizme yaptığı itiraz ile gündeme gelmiştir. Popper; pozitivizmin hip

Ekonomi, üretim, ticaret, dağıtım ve tüketim, ithalat ve ihracattan oluşan insan etkinliğidir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılamada yapılan her türlü faaliyeti içerir.
Ekonomi belli bir bölge içindeki ekonomik sistemden oluşur. Bu sistem o bölgedeki iş gücünü, sermayeyi, doğal kaynakları; üretim, ticaret ile dağıtımda rol alan ekonomik kuruluşları ve o bölgedeki mal ile hizmetlerin tüketimini içerir. Bir ekonomi teknolojik evrim, tarih ve sosyal organizasyon ile coğrafya, doğal kaynaklar, gelir ve ekoloji gibi ana faktörlerin birleşmesiyle oluşur.
Ekonomi, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için hangi kaynakların kullanılması gerektiğini inceler ve bu kaynakların en etkin bir şekilde kullanılmasını sağlar. Ekonomi sözcüğünün kökeni Grekçe οἰκονομία (oikonomía) sözcüğüdür. Οἶκος (oîkos) sözcüğü "ev, hane” ve νόμος (nómos) sözcüğü de "kural, düzen, idare" anlamındadır. Bu 2 sözcüğünün birleşiminden oluşan oikonomía sözcüğü de "ev idare, hane yönetimi" anlamındadır.
Tüm meslekler, kuruluşlar veya ekonomik faaliyetler ekonomiye katkıda bulunur. Tüketim, tasarruf ve yatırım ekonominin çekirdek öğelerindendir ve pazarın dengesini belirler. Ekonominin birincil, ikincil ve üçüncül olmak üzere üç sektörü mevcuttur.
Tarih boyunca toplumlar karmaşıklaştıkça ekonomi de gelişti. Sümerler mal paraya dayanan büyük ölçekte bir ekonomi oluştururken, günümüzdeki anlamıyla ilk ekonomiyi Babilliler ve komşu şehir devletleri kurdu.
Ekonomi, genellikle aşağıdaki alt dalları içerir.
Mikroekonomi: Bir firma, bir birey ya da bir grubun mal ve hizmetlerle ilgili davranışlarını inceler.
Makroekonomi: Bir ülkenin genel ekonomik durumunu inceler. Bu alt dal, ülkenin büyüme oranı, enflasyon oranı, işsizlik oranı gibi genel ekonomik göstergeleri inceler.
İktisat: Mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimini inceler.
Finans: Bir ülkenin ya da bir kuruluşun finansal yapısını inceler.

Birisi mal veya hizmet ürettiği, tedarik ettiği ve dağıttığı sürece bir tür ekonomi var olmuştur; toplumlar büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça ekonomiler de büyüdü.
Sümer emtia parasına dayalı büyük ölçekli bir ekonomi geliştirdi.
Babilliler ve onların komşu şehir devletleri daha sonra borçla ilgili kurallar/kanunlar, ticari uygulamalarla ilgili yasal sözleşmeler ve hukuk kuralları ve özel mülkiyet açısından düşündüğümüz en eski ekonomi sistemini geliştirdiler.
Antik ekonomi öncelikle geçimlik tarıma dayanıyordu. Şekel, Sami halkları tarafından kullanılan ağırlık ve para birimini ifade eden ilk birimdir. Terimin ilk kullanımı M.Ö. 3.000 yıllarında Mezopotamya'da ortaya çıkmış ve gümüş, bronz, bakır vb. gibi diğer değerleri bir metrikle ilişkilendiren belirli arpa kütlesine atıfta bulunmuştur.
Tıpkı İngiliz Sterlini'nin başlangıçta bir poundluk gümüş kütlesini ifade eden bir birim olması gibi arpa/şekel başlangıçta hem para birimi hem de ağırlık birimiydi.
Mal alışverişinin çoğu sosyal ilişkiler yoluyla gerçekleşti. Pazar yerlerinde takas yapan tüccarlar da vardı. İngilizce 'ekonomi' sözcüğünün kaynaklandığı Antik Yunanistan'da, pek çok insan, özgür sahiplerinin kölesiydi. Ekonomik tartışma kıtlıktan kaynaklanıyordu.
Çin ekonomi hukukunda kurumsal yeniliğin devasa döngüsü bir fikir içerir. Piyasa dışı bir ekonomiye hizmet etmek, bir firmanın yasal olarak garanti altına alınan ve bürokratik fırsatlardan korunan görev süresini teşvik eder.

Orta Çağ'da, şimdi ekonomi olarak bilinen şey, geçim seviyesinden çok uzak değildi. Değişimin çoğu sosyal gruplar içinde gerçekleşti. Üstüne üstlük, büyük fatihler fetihlerini finanse etmek için artık risk sermayesi dediğimiz şeyi (Risk anlamına gelen İtalyanca Ventura ‘dan) artırdılar. Sermayenin Yeni Dünya'dan getirecekleri mallarla geri ödenmesi gerekiyordu. Marco Polo (1254-1324), Kristof Kolomb (1451-1506) ve Vasco da Gama'nın (1469-1524) keşifleri ilk küresel ekonominin oluşmasına yol açtı. İlk işletmeler ticaret işletmeleriydi. 1513 yılında Anvers'te ilk borsa kuruldu. O zamanlar ekonomi öncelikle ticaret demekti.
Avrupalıların ele geçirdiği yerler, sözde koloniler olan Avrupa devletlerinin kolları haline geldi. Yükselen ulus devletler; İspanya, Portekiz, Fransa, Büyük Britanya ve Hollanda özel zenginlik ile kamu yararı arasında arabuluculuğa yönelik ilk yaklaşım olan gümrük vergileri ve (latince: merchant (Türkçe: tacir) anlamında mercator 'dan) merkantilizm yoluyla ticareti kontrol etmeye çalıştılar. Avrupa'daki laikleşme, devletlerin kilisenin muazzam mülkünü şehirlerin gelişimi için kullanmasına imkan verdi. Soyluların etkisi azaldı. Ekonomiden sorumlu ilk İçişleri Bakanları göreve başladı. Amschel Mayer Rothschild (1773-1855) gibi bankacılar, savaşlar ve altyapı gibi ulusal projeleri finanse etmeye başladı. Artık ekonomi, bir devletin vatandaşlarının ekonomik faaliyetlerinin konusu olarak ulusal ekonomi demekti.

Kelimenin gerçek modern anlamındaki ilk ekonomist, kısmen merkantilizme bir tepki olan fizyokrasi fikirlerinden ilham alan İskoçyalı Adam Smith (1723-1790) ve daha sonra İktisat öğrencisi olan Adam Mari'ydi. Ulusal ekonominin unsurlarını tanımladı: Ürünler, rekabet - (arz ve talep)- ve iş bölümünün kullanılmasıyla oluşturulan doğal bir fiyatla sunulur. Serbest ticaretin temel amacının insanın kişisel çıkarı olduğunu savundu. Sözde kişisel çıkar hipotezi, ekonominin antropolojik temeli oldu. Thomas Malthus (1766-1834) arz ve talep fikrini aşırı nüfus sorununa aktardı.
Sanayi Devrimi, 18. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar tarım, imalat, madencilik ve ulaştırma alanlarındaki büyük değişikliklerin, Birleşik Krallık'ta başlayıp daha sonra Avrupa, Kuzey Amerika ve sonunda dünyaya yayılan sosyoekonomik ve kültürel koşullar üzerinde derin bir etkiye sahip olduğu dönemdi. Sanayi Devrimi'nin başlangıcı insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasına işaret ediyordu; günlük yaşamın hemen hemen her yönü sonunda bir şekilde etkilendi. Avrupa'da vahşi kapitalizm, merkantilizm sisteminin (bugünkü korumacılık) yerini almaya başladı ve ekonomik büyümeye yol açtı. Üretim sistemi, üretim ve iş bölümü, malların seri üretimini mümkün kıldığı için bugünkü döneme Sanayi Devrimi adı verilmiştir.

Çağdaş "ekonomi" kavramı, 1930'lardaki Amerika'daki Büyük Buhran'a kadar popüler bir şekilde bilinmiyordu.
İki Dünya savaşı'nın ve yıkıcı Büyük Buhran'ın yarattığı kaosun ardından politika yapıcılar, ekonominin gidişatını kontrol etmenin yeni yollarını aradılar. Bu, küresel serbest ticaret savunucusu olan ve sözde neoliberalizmin babaları olduğu varsayılan Friedrich August von Hayek (1899-1992) ve Milton Friedman (1912-2006) tarafından araştırıldı ve tartışıldı.

Piyasa ekonomisi, mal ve hizmetler'in arz ve talebe göre takas veya kredi veya para birimi gibi borç değeri değişim aracı ile katılımcılar (ekonomik birimler) arasında üretildiği ve değiş tokuş edildiği ekonomidir.
Planlı ekonomi, siyasi aktörlerin neyin üretildiğini ve nasıl satılıp dağıtıldığını doğrudan kontrol ettiği ekonomidir.
Yeşil ekonomi, düşük karbonlu ve kaynak verimlidir. Yeşil ekonomide gelir ve istihdamdaki büyüme, karbon emisyonlarını ve kirliliği azaltan, enerji ve kaynak verimliliğini artıran ve biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin kaybını önleyen kamu ve özel sektör yatırımlarınca yönlendirilir.
Gig ekonomisi, kısa vadeli işlerin talep üzerine atandığı veya seçildiği ekonomidir.
Dünya ekonomisi, genelde insanlığın ekonomik sistem veya sistemleri anlamına gelir.
Kayıt dışı ekonomi ne vergilendirilen ne de devlet tarafından izlenen ekonomidir.

Ekonominin, aşağıdaki aşamalar veya öncelik dereceleriyle geliştiği kabul edilir:

Antik ekonomi esasen geçimlik çiftçiliğe dayanırdı.
Sanayi Devrimi aşaması, geçimlik tarımın rolünü azalttı ve son üç yüzyılda geçimlik tarımı daha yaygın ve tek kültürlü tarım biçimlerine dönüştürdü. Ekonomik büyüme en çok madencilik, inşaat ve imalat sektörlerinde gerçekleşti. Ticaret, toplumda ürün alışverişinin ve dağıtımının iyileştirilmesi ihtiyacı nedeniyle daha önemli oldu.
Modern tüketim toplumları evresinin ekonomilerinde, hizmetler, finans ve teknoloji-bilgi ekonomisinin oynadığı roller vardır.
Modern ekonomilerde bu aşamalar üç sektör modeli ile ifade edilir:

Birincil: mısır, kömür, odun ve demir gibi hammaddelerin çıkarılmasını ve üretilmesidir.
İkincil: Ham veya ara malzemelerin mallara örn. çeliği arabalara veya tekstilleri giysiye dönüştürmek gibi dönüştürülmesidir,
Üçüncül: Tüketicilere bebek bakıcılığı, sinema vb. ve işletmelere bankacılık vb hizmetlerin sağlanmasıdır.
Gelişmiş toplumun diğer sektörleri şunlardır:

kamu sektörü veya devlet sektörü (genellikle şunlardır: meclis, parlamento, hukuk mahkemeleri ve devlet daireleri, çeşitli acil servisler, halk sağlığı, yoksul ve tehdit altındaki insanlar için sığınaklar, ulaşım tesisleri, hava/deniz limanları, doğum sonrası -doğuştan bakım, hastaneler, okullar, kütüphaneler, müzeler, korunan tarihi binalar, parklar/bahçeler, doğa rezervleri, bazı üniversiteler, ulusal spor alanları/stadyumlar, ulusal sanatlar/konser salonları veya tiyatrolar ve din için ibadet yerleri).
özel sektör veya özel olarak işletilen işletmeler.
gönüllü sektör veya sosyal sektör.

Bir ülkenin gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH), ekonomi büyüklüğünün ölçüsüdür veya daha özel olarak, üretilen tüm nihai malların ve hizmetlerin piyasa değerinin parasal ölçüsüdür. Bir ülkenin en geleneksel ekonomik analizi, büyük ölçüde GSYİH ve kişi başına düşen GSYİH gibi ekonomik göstergelere dayanır. Genellikle yararlı olsa da, GSYİH yalnızca paranın değiş tokuş edildiği ekonomik faaliyetleri içerir.
Modern zamanlarda finans sektörünün artan önemi nedeniyle reel ekonomi terimi, politikacıların yanı sıra analistler tarafından da ekonominin gerçek mal ve hizmetlerin üretimle ilgili bölümünü belirtmek için kullanılır ve görünüşte "kağıt ekonomisi" ile veya mali piyasalarda alım satımla ilgilenen ekonominin mali yönüyle tezat oluşturur,
Alternatif terminoloji gerçek değerlerle (enflasyon için düzeltilmiş) ifade edilen gerçek GSYİH ekonominin veya nominal değerlerle (enflasyon için düzeltilmemiş) ifade edilen ölçülerini birbirinde

Deniz, bir okyanus ile bağı olan ve büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu olan su kütlesi. Terim genellikle okyanus terimi yerine de kullanılır.
Denizler Dünya yüzeyinin %70'ini kaplamaktadır. Yeryüzünde kapladıkları 1.338 milyar km3 hacimle dünya üzerindeki su varlığının %96,5'ini oluşturmaktadırlar. Ancak, deniz suyu ortalama %3,5 oranında tuz içerdiğinden, şu anda oldukça yüksek ücretli olan arıtma yöntemleri uygulanmadan içme suyu olarak kullanılamamaktadır.
Denizler üzerinden gerçekleştirilen ticaret, hava yoluyla taşımacılığın gittikçe gelişmesine karşın, öneminden pek bir şey yitirmemiştir. Dünya ticaretinde aktarılan malların %92'si, yılda 5,7 milyar ton, deniz yolu üzerinden taşınmaktadır.

Kuzey Buz Denizi
Amundsen Körfezi
Barents Denizi
Beaufort Denizi
Beyazdeniz
Çukçi Denizi
Doğu Sibirya Denizi
Grönland Denizi
Hudson Körfezi
James Koyu
Kara Denizi
Laptev Denizi
Lincoln Denizi
Norveç Denizi
Atlas Okyanusu
Akdeniz
Adriyatik Denizi
Tiren Denizi
Alboran Denizi
Ege Denizi
Girit Denizi
Balear Denizi
İyon Denizi
Trakya Denizi
Karadeniz
Azak Denizi
Katalan Denizi
Ligurya Denizi
Marmara Denizi
Sitre Körfezi
Tiren Denizi
Baffin Körfezi
Baltık Denizi
Botni Körfezi
Botni Koyu
Botni Denizi
Finlandiya Körfezi
Orta Baltık Denizi
Biskay Körfezi
Fundy Körfezi
Gine Körfezi
Hebrides Denizi
İrlanda Denizi
Karayip Denizi
Kelt Denizi
Kuzey Denizi
Meksika Körfezi
Saint Lawrence Körfezi
Sargasso Denizi
Büyük Okyanus
Alaska Körfezi
Arafura Denizi
Banda Denizi
Bering Denizi
Bismarck Denizi
Bohai Denizi
Bohol Denizi (Mindanao Denizi)
Camotes Denizi
Carpentaria Körfezi
Cava Denizi
Celebes Denizi
Ceram Denizi
Coral Denizi
Cortez Denizi (Kaliforniya Körfezi)
Doğu Çin Denizi
Filipin Denizi
Flores Denizi
Güney Çin Denizi
Halmahera Denizi
Japon Denizi
Maluku Denizi
Ohotsk Denizi
Salish Denizi
Sarıdeniz
Savu Denizi
Seto İç Denizi
Solomon Denizi
Sulu Denizi
Şili Denizi
Tasman Denizi
Tayland Körfezi
Timor Denizi
Güney Okyanusu
Amundsen Denizi
Bellingshausen Denizi
Büyük Avustralya Körfezi
Davis Denizi
Ross Denizi
St. Vincent Körfezi
Scotia Denizi
Spencer Körfezi
Weddell Denizi
Hint Okyanusu
Aden Körfezi
Andaman Denizi
Basra Körfezi
Bengal Körfezi
Kızıldeniz
Timor Denizi
Umman Denizi
Umman Körfezi

Kayalık Sahil Ekosistemi
Sandy Beach Ekosistemi
Mangrov Ekosistemi
Tuzlu Bataklık Ekosistemi
Mercan Kayalık Ekosistemi
Yosun Ormanı
Polar Ekosistem
Derin Deniz Ekosistemi
Hidrotermal Vents

Kıyı uzunluklarına göre ülkelerin listesi
Aral Gölü
Hazar Denizi
Lut Gölü
Taberiye Gölü
Büyük Tuz Gölü

Güneş, Güneş Sistemi'nin merkezinde yer alan bir yıldızdır. Çekirdeğindeki nükleer füzyon reaksiyonları ile akkor hale gelene kadar ısınan, %10'u morötesi olmak üzere esas olarak görünür ışık ve kızılötesi radyasyon olarak yüzeyinden enerji yayan, oldukça büyük ve sıcak bir plazma küresidir. Dünya'daki yaşam için açık ara en önemli enerji kaynağıdır. Güneş birçok kültürde kutsallık atfedilen bir nesne olmuştur. Antik çağlardan beri astronomik araştırmalar için merkezi bir konudur.
Güneş'in, Samanyolu merkezinin etrafındaki bir dönüşünü yaklaşık 225-250 milyon yılda tamamladığı ve merkeze göre yaklaşık 24.000 ila 28.000 ışık yılı mesafede 828.000 km/s hızda hareket etmekte olduğu bir yörüngesi vardır. Dünya'ya olan mesafesi 1 AU (1.496×108 km) yani yaklaşık 8 ışık dakikasıdır. Güneş, yaklaşık olarak, Dünya'nın çapının 109 katına (1.391.400 km), hacminin 1,3 milyon katına (1.412×1012 km3) ve kütlesinin 332,9 bin katına (1.988,4×1024 kg) sahiptir. Orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş, tek başına Güneş Sistemi kütlesinin % 99,86'sını oluşturur. Kütlesinin %74'ü hidrojen, %24-25'ü ise helyumdan oluşmakta olup, kütlenin geri kalanı daha ağır olan demir, nikel, oksijen, silikon, kükürt, magnezyum, karbon, neon, kalsiyum ve krom gibi diğer elementlerden oluşur.
Güneş'in yıldız sınıfı G-tipi Ana Kol Yıldızı, yani G2V'dir. Resmi olmayan adlandırmada, esasında beyaz renkli olmasına rağmen sarı cüce olarak nitelenir. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce büyük bir moleküler bulutun bir bölgesindeki maddenin kütleçekimsel olarak çökmesiyle oluşmuştur. Bu maddenin çoğu merkezde toplanırken, geri kalanı Güneş Sistemi'ni oluşturan yörüngeli bir disk şeklinde basıklaşmıştır. Merkezi kütle o kadar sıcak ve yoğun hale gelmiştir ki sonunda çekirdeğinde nükleer füzyonu başlatmıştır. Güneş'in çekirdeği her bir saniyede, yaklaşık 600 milyar kilogram (kg) hidrojeni helyuma dönüştürmekte ve 4 milyar kg maddeyi enerjiye çevirmektedir.
Çok uzak bir gelecekte, çekirdeğindeki hidrojen füzyonu artık hidrostatik dengede olamayacağı bir noktaya kadar azaldığında, Güneş'in çekirdeğindeki yoğunluk ve sıcaklıkta belirgin bir artış yaşanacak, bu da dış katmanların genişlemesine neden olarak sonunda Güneş'i bir kırmızı deve dönüştürecektir. Bu süreç günümüzden yaklaşık beş milyar yıl sonra Dünya'yı yaşanmaz hale getirecek kadar Güneş'i büyütecektir. Daha sonra Güneş dış katmanlarını dökecek ve yoğun bir tür soğuyan yıldız (beyaz cüce) haline gelecek ve artık füzyon yoluyla enerji üretmeyecek, ancak trilyonlarca yıl boyunca önceki füzyonundan kaynaklanan ısıyı yaymaya ve parlamaya devam edecektir. Ardından da ihmal edilebilir düzeyde bir enerji yayan, süper yoğun bir kara cüce haline geleceği tahmin edilmektedir.

Güneş kelimesi, Orta Türkçede yer alan ve aynı anlama gelen küneş sözcüğünden evirilmiştir. Bu kelime ise Eski Türkçede yer aldığı tahmin edilen ancak yazılı örneği bulunmayan, "gün ışımak, aydınlanmak" anlamındaki "küne-" sözüne "+Iş" ekinin eklenmesiyle türetilmiştir. Sözcüğün yer aldığı en eski kaynak, 1310 yılından önceye tarihlenen İbni Mühenna'nın Lugat adlı eseridir.
Şems, güneş kelimesinin eş anlamlısı olup, Arapça şms kökünden gelen ve aynı anlama sahip şams (شمس) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Aramice/Süryanice aynı anlamdaki şimşā (שִׁמְשָׁא) sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcükler ise Akadca'da yer alan ve aynı manaya gelen şamşu, şamaş sözcüğü ile eş kökenlidir.
İngilizce sun sözcüğü Eski İngilizce sunne sözcüğünden evrilmiştir. Batı Frizce sinne, Felemenkçe zon, Aşağı Almanca Sünn, Standart Almanca Sonne, Bavyeraca Sunna, Eski İskandinavca sunna ve Gotça sunnō gibi diğer Cermen dillerinde de soydaşları bulunmaktadır. Tüm bu sözcükler köken olarak Proto Cermen dilindeki *sunnōn'dan gelmektedir. Bu kelime Hint-Avrupa dil ailesinin diğer kollarındaki sun kelimesiyle ilişkilidir, ancak çoğu durumda n'deki genitif kök yerine l'li nominatif bir kök bulunur, Örneğin Latince sōl, eski Yunanca ἥλιος (hēlios), Galce haul ve Çekçe slunce'nin yanı sıra (*l > r dönüşümü ile) Sanskritçe स्वर (svár) ve Farsça خور (xvar) biçiminde kullanılır. Aslında, l- kökü Proto- Cermence'de de *sōwelan olarak varlığını sürdürmüş, bu da Gotça sauil (sunnō ile birlikte) ve Eski İskandinavca düzyazı sól (şiirsel sunna ile birlikte) ve bunun aracılığıyla modern İskandinav dillerindeki güneş sözcüklerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur: Örneğin; İsveççe ve Danca sol, İzlandaca sól, vs.

Güneş, G-tipi ana kol yıldızı olup, Güneş Sistemi'nin kütlesinin yaklaşık %99,86'sını oluşturur. Mutlak büyüklüğü +4,83'tür ve Samanyolu'ndaki yıldızların yaklaşık %85'inden daha parlaktır, bu yıldızların çoğu kırmızı cücelerdir. Güneş, 7 parsek (~23 ışık yılı) içindeki yakın yıldızların %95'inden daha kütlelidir. Güneş, Popülasyon I veya ağır element zengini bir yıldızdır. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, bir veya daha fazla yakın süpernovanın şok dalgalarıyla oluşumunun tetiklenmiş olabileceği tahmin edilmektedir. Bu, Güneş Sistemi'ndeki altın ve uranyum gibi ağır elementlerin bolluğunun, ağır element fakiri olan Popülasyon II yıldızlarına kıyasla yüksek olmasından çıkarsanmaktadır. Ağır elementlerin, muhtemelen bir süpernova sırasında endergonik nükleer reaksiyonlarla veya ikinci nesil büyük bir yıldızda nötron emilimi yoluyla transmutasyonla ortaya çıkmış olabileceği düşünülmektedir.
Güneş, Dünya'nın gökyüzündeki en parlak cisim olup, görünür büyüklüğü −26,74'tür. Bu, bir sonraki en parlak yıldız olan Sirius'tan (görünür büyüklüğü −1,46) yaklaşık 13 milyar kat daha parlak olduğu anlamına gelmektedir.
Bir astronomik birim (150 milyon kilometre; 93 milyon mil), Güneş ile Dünya'nın merkezleri arasındaki ortalama mesafe olarak tanımlanır. Dünya, günberide (~ 3 Ocak) ile günötede (~ 4 Temmuz) hareket ederken bu mesafe anlık olarak ± 2,5 milyon km veya 1,55 milyon mil kadar değişir. Ortalama mesafede, Güneş'ten Dünya'ya ışığın ulaşması yaklaşık 8 dakika 20 saniye sürer, en yakın noktalar arasındaki mesafede bu süre yaklaşık iki saniye daha azdır. Bu güneş ışığının enerjisi, Dünya'daki hemen hemen tüm yaşamı fotosentez yoluyla destekler ve Dünya'nın iklimini ve hava durumunu belirler.
Güneş'in belirgin bir sınırı yoktur, ancak fotosferin üzerindeki yükseklik arttıkça yoğunluğu üssel olarak azalır. Ölçüm amacıyla, Güneş'in yarıçapı, merkezinden Güneş'in görünen yüzeyi olan fotosferin kenarına kadar olan mesafe olarak kabul edilir. Bu ölçüme göre, Güneş, kutupsal çapının ekvatoral çapından sadece 10 kilometre (6,2 mi) farklı olduğu tahmin edilen 9 milyonda bir düzeyindeki bir basıklıkla, neredeyse mükemmel bir küredir. Gezegenlerin gelgit etkisi zayıftır ve Güneş'in şeklini önemli ölçüde etkilemez.

Güneş kendi ekseni etrafında kutup bölgesine oranla ekvator kısmında daha hızlı dönmektedir. Bu farklı dönüş, ısı taşınımı nedeniyle konvektif hareket ve Güneş'in dönüşü nedeniyle oluşan Coriolis kuvveti kaynaklı olarak meydana gelir. Yıldızlara göre tanımlanan bir referans çerçevesinde, ekvatorda dönüş süresi yaklaşık 25,6 gün, kutuplarda ise yaklaşık 33,5 gündür. Dünya'dan bakıldığında, Güneş'in ekvatorundaki görünen dönüş süresi yaklaşık 28 gündür. Güneş'in kuzey kutbundan bakıldığında, kendi ekseni etrafında saat yönünün tersine döner.
Güneş benzerleri üzerinde yapılan bir araştırma, erken dönemde Güneş'in bugün olduğundan on kat daha hızlı döndüğünü göstermektedir. Bu, yüzeyini çok daha aktif hale getirmiş ve daha büyük X-ışını ve UV emisyonlarına neden olmuştur. Yavaşlamamış olsaydı, Güneş lekeleri yüzeyin %5-30'unu kaplamış olurdu. Dönüş hızı, Güneş'in manyetik alanının dışa akan güneş rüzgarıyla etkileşime girmesi sonucu manyetik frenleme yoluyla yavaşlamıştır. Bu hızlı ilkel dönüşün bir kalıntısı hala Güneş'in çekirdeğinde mevcut olup, çekirdeğin haftada bir kez döndüğü, yani ortalama yüzey dönüş hızının dört katı yavaş olduğu tespit edilmiştir.

Güneş, büyük çoğunlukla hidrojen ve helyum elementlerinden oluşur. Güneş'in halihazırdaki yaşam anında, bu elementler sırasıyla %74,9 ve %23,8 oranında fotosferindeki kütlesini meydana getirmektedir. Tüm ağır elementler, yani metaller, kütlesinin %2'sinden daha az bir kısmını oluşturmaktadır. Bunlar arasında oksijen (kabaca %1), karbon (%0,3), neon (%0,2) ve demir (%0,2) en bol bulunanlarıdır.

Bazı elementlerin karakteristik kütle oranları şöyledir:

Hidrojen: %75
Helyum: %24
Metaller %1
1968 yılında Belçikalı bir bilim insanı lityum, berilyum ve bor bolluklarının önceden düşünüldüğünden daha fazla olduğunu bulmuştur. 2005 yılında üç bilim insanı neon bolluğunun önceden düşünüldüğünden daha fazla olabileceğini helyosismolojik gözlemlere dayanarak önermişlerdir. 1986'ya kadar Güneş'in helyum içeriğinin Y=0,25 olduğu genel kabul görmüştü ancak bu tarihte iki bilim insanı Y=0,279 değerinin daha doğru olduğunu iddia etmiştir. 1970'lerde birçok araştırma Güneş'te bulunan demir grubu elementlerin bolluğuna odaklandı. Tek iyonlu demir grubu elementlerinin gf değerlerinin ilk 1962'de bulunmuş ve geliştirilmiş f değerleri 1976'da hesaplanmıştır. Kobalt ve mangan gibi bazı demir grubu elementlerinin bolluk tespitleri, çok ince yapıya sahip olmalarından ötürü zordur.

Güneş içinde bulunan elementlerin dağılımı birçok değişkene bağlıdır, örneğin kütleçekimi nedeniyle ağır elementler (örneğin helyum) Güneş kütlesinin merkezine yakın dururken, ağır olmayan elementler (örneğin hidrojen) Güneş'in dış katmanlarına doğru yayılır. Özellikle Güneş'in içinde helyumun dağılımı özel olarak ilgi çekmektedir. Helyumun dağılma sürecinin zamanla hızlandığı ortaya çıkarılmıştır. Güneş'in dış katmanını oluşturan ışık kürenin bileşimi, içinde bulunan döteryum, lityum, bor ve berilyum dışında, Güneş Sistemi'nin oluşumundaki kimyasal bileşime örnek olarak alınmaktadır.
Güneş'in orijinal kimyasal bileşimi, oluştuğu yıldızlararası ortamdan kalmadır. Başlangıçta yaklaşık %71,1 hidrojen, %27,4 helyum ve %1,5 daha ağır elementlerden oluşmaktaydı. Güneş'teki hidrojen ve helyumun çoğu, evrenin ilk 20 dakikasında Büyük Patlama nükleosentezi ile ortaya çıkmış ve daha ağır element

Ay, Dünya'nın tek doğal uydusu ve Güneş Sistemi içindeki beşinci büyük doğal uydudur. Dünya ile Ay arasında ortalama merkezden merkeze uzaklık 384.403 km, yani Dünya'nın çapının yaklaşık otuz katı kadardır. Jeofiziksel açıdan Ay, gezegen kütleli gök cismi veya uydu gezegendir. Kütlesi, Dünya'nın kütlesinin %1,2'si ve çapı 3.474 km (2.159 mi) ile Dünya'nın yaklaşık dörtte biri kadardır. Yüzeyinde kütleçekim etkisi yerçekiminin yaklaşık %17'sidir. Ay, Dünya'nın yörüngesinde bir turunu 27 gün 8 saatte tamamlar. Dünya, Ay ve Güneş geometrisinde görülen periyodik değişimler sonucunda her 29,5 günde tekrar eden Ay'ın evreleri oluşur.
Ay, insanların üzerine iniş yaparak yürüdükleri tek gök cismidir. Yer çekiminden kurtulup uzaya çıkan ve Ay'ın yakınından geçen ilk yapay nesne Sovyetler Birliği'nin Luna 1 uydusudur. Ay yüzeyine çarpan ilk insan yapısı nesne Luna 2 uydusudur. Normalde görünmeyen Ay'ın öteki yüzünün ilk fotoğraflarını ise Luna 3 uydusu çekmiştir. Bu üç uydu da 1959 yılında uzaya fırlatılmıştır. Ay yüzeyine yumuşak iniş yapabilen ilk uzay aracı Luna 9 ve Ay yörüngesine giren ilk insansız uzay aracı da Luna 10'dur. Bu iki uydu da 1966'da uzaya fırlatılmıştır. ABD'nin Apollo programı 1969 ve 1972 yılları arasında altı başarılı inişle, günümüze kadar insanlı görevleri başaran tek uzay programıdır. Ay'ın doğrudan insanlar tarafından incelenmesine Apollo programının bitişiyle son verilmiştir.
En yaygın olarak kabul edilen köken açıklaması, Ay'ın 4,51 milyar yıl önce, (Dünya'dan kısa bir süre sonra) Dünya ile Theia adlı Mars büyüklüğündeki varsayımsal bir cisim arasındaki dev çarpışma enkazından oluştuğunu ileri sürer. Sonrasında Dünya ile gelgit etkileşimi nedeniyle daha uzak bir yörüngeye çekildi. Ay'ın yakın tarafı parlak ve eski kabuksal yüksek dağlar ile, göze çarpan darbe kraterileri arasındaki boşlukları dolduran koyu volkanik maria "karanlık denizler" ile dikkat çekicidir. Büyük çarpışma havzaları ve karanlık yüzeylerinin mare çoğu yaklaşık üç milyar yıl önce Imbrian döneminin sonuna kadar yerindeydi. Ay yüzeyi nispeten yansıtıcı değildir, yansıma derecesi aşınmış asfaltdan biraz daha parlaktır. Ancak, açısal çapı büyük olduğu için dolunayda gece gökteki en parlak gök cismi olur. Ay'ın görünen boyutu Güneş'inkiyle hemen hemen aynıdır, bu ise tam güneş tutulması esnasında Güneş'i neredeyse tamamen kaplamasına neden olur, Aya ilk ayak basan insan Neil Armstrong'dur.

Türk Dil Kurumu kelimenin Türkçe olduğunu söyler. Büyük harfle yazıldığını belirtir.

Ay, Dünya'nın yörüngesinde eş zamanlı olarak hareket eder, yani her zaman aynı yüzü Dünya'ya dönüktür. Ay'ın oluşumunun başlarında dönüşü yavaşladı ve Dünya'nın kütlesi nedeniyle oluşan gelgit deformasyonlarına bağlı sürtünme etkilerinin sonucu olarak günümüzdeki konumunda kilitlendi.
Çok uzun zaman önceleri Ay daha hızlı dönerken, gelgit tümseği Dünya-Ay hattının önünde dönüyordu. Çünkü gelgit tümsekleri yeteri kadar hızlı olarak Dünya ile aynı hatta gelemiyordu. Bu hattın dışına çıkan tümsek nedeniyle oluşan tork Ay'ın dönüşünü yavaşlattı. Ay'ın dönüşü yörünge hızına denk gelecek kadar yavaşladığında gelgit tümseği Dünya'nın tam karşısına geldi ve bu nedenle tork ortadan kayboldu. İşte bu nedenden ötürü Ay, Dünya yörüngesinde döndüğü hızla kendi çevresinde de döner ve Dünya'dan her zaman Ay'ın aynı yüzü görünür.

Ay'ın göründüğü açının küçük değişimleri (Ay sallantısı) nedeniyle Ay yüzeyinin %59'u görünür.

Ay'ın Dünya'ya karşı olan yüzünden Ay'ın görünen yüzü, diğer tarafına da Ay'ın öteki yüzü denir. Öteki yüz Ay'ın karanlık yüzü ile karıştırılmamalıdır. Ay'ın karanlık yüzü herhangi bir anda Güneş tarafından aydınlatılmayan yarıküresidir. Ayda bir kere bu yüz yeniay safhasına Ay'ın görünen yüzü olur. Ay'ın öteki yüzü ilk olarak 1959'da Sovyet uzay sondası Luna 3 tarafından fotoğraflandı. Ay'ın öteki yüzünün ayırt edici özelliklerinden biri Ay denizi (Latince: (mare, çoğulu maria) adı verilen düzlüklerin hemen hemen hiç olmamasıdır.

Çıplak gözle rahatlıkla görünebilen Ay yüzeyinde bulunan karanlık Ay düzlüklerine Ay denizi denir. Çünkü antik dönem gök bilimcileri bunların suyla dolu olduklarını zannediyordu. Günümüzde bunların katılaşmış bazalt olduğu bilinmektedir. Bazaltı oluşturan lav, Ay yüzüne göktaşları ve kuyruklu yıldızların çarpması sonucu oluşan krater düzlüklerini doldurmuş ve katılaşarak bu bazaltı oluşturmuştur (Oceanus Procellarum krater düzlüğü değildir ve bu kurala önemli bir istisna oluşturur.) Ay denizleri hemen hemen yalnızca Ay'ın görünen yüzünde bulunur. Ay'ın öteki yüzünün yalnızca %2'sinde birkaç dağılmış küçük düzlük bulunur. Ayın görünen yüzündeyse bu oran %31'dir. Bu farklılığın en akla yatkın açıklaması, Lunar Prospector uzay sondasının gamma ışını spektrometresi ile elde edilen jeokimyasal haritalarda gösterildiği üzere Ay'ın görünen yüzünde ısı üreten elementlerin daha yüksek konsantrasyonda bulunmasıdır. Kalkan tipi yanardağlar ve kubbemsi dağlar görünen yüz üzerindeki Ay denizlerinde rastlanan özelliklerdir.

Ay yüzeyinde görünen açık renkli bölgelere Ay dağları (Latince: terrae (çoğul), terra (tekil)) denir; çünkü Ay denizlerinden daha yüksektirler. Ay'ın görünen yüzünde, içleri bazalt ile dolu olan kraterlerin çevresinde birçok dağ sırasına rastlanır. Bunların kraterlerin çevrelerinde oluşan yükseltilerin kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Dünya'da karşılaşılan oluşumun aksine, başlıca Ay dağlarının hiçbirinin tektonik etkinlikler sonucu oluşmadığına inanılmaktadır.
1994 yılında gerçekleştirilen Clementine görevinden alınan görsellerde Ay'ın kuzey kutbunda bulunan 73 km genişliğindeki Peary kraterinin çevresindeki dört dağlık bölgenin tüm Ay günü boyunca günışığı aldığı görülmüştür. Günışığının sürekli aydınlatığı bu bölgeler, Ay'ın tutulum düzlemine olan oldukça küçük eksenel eğikliği nedeniyle mümkündür. Güney kutbunda benzer bölgelere rastlanmamıştır; ancak Shackleton krateri Ay gününün %80'i boyunca gün ışığı altındadır. Ay'ın küçük eksenel eğikliğinin bir başka sonucu da kutup bölgesinde kraterlerin dibinde sürekli gölgede kalan bölgeler olmasıdır.

Ay'ın yüzeyinde gök cisimlerinin çarpması sonucu oluşan birçok krater bulunur. Çapı 1 km'den büyük yaklaşık yarım milyon krater Ay yüzeyine göktaşlarının ve kuyruklu yıldızların çarpması sonucu oluşmuştur. Kraterler hemen hemen sabit bir oranla oluştuğu için birim alanda bulunan krater sayısı yüzeyin yaşını tahmin etmek için kullanılabilir. Atmosferin, hava olaylarının ve yakın geçmişte jeolojik etkinliklerin olmaması sayesinde bu kraterler, Dünya'dakilerin aksine oldukça iyi korunmuştur.
Ay yüzeyinin ve Güneş Sistemi'nin bilinen en büyük krateri Güney Kutbu - Aitken düzlüğüdür. Bu çarpma havzası Ay'ın öteki yüzünde Güney Kutbu ile ekvator arasında yer alır; 2240 km çapında ve 13 km derinliğindedir. Ay'ın görünen yüzünde başlıca kraterler Mare Imbrium, Mare Serenitatis, Mare Crisium ve Mare Nectaris'tir.

Aykabuğunun üzerinde regolit adı verilen taş ve tozdan oluşan bir tabaka bulunur. Yüzeye çarpan gök cisimleri nedeniyle oluşan regolit eski yüzeylerde yeni yüzeylere nazaran daha kalındır. Özel olarak regolitin kalınlığının denizlerde 3-5 metre, daha eski yayla bölgelerinde ise 10-20 metre arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Çok ince toz hâlinde bulunan regolit tabakasının altında onlarca kilometre kalınlığında oldukça parçalanmış kayalardan oluşan megaregolit tabakası bulunur.

Ay yüzeyine sürekli çarpan göktaşları ve kuyrukluyıldızlar nedeniyle küçük miktarlarda su büyük olasılıkla yüzeye eklenmiştir. Bu durumda günışığı suyu elementlerine yani hidrojen ve oksijen ayıracak, bunlar da Ay'ın zayıf kütleçekimi nedeniyle zamanla yüzeyden kaçacaktır. Ancak Ay'ın dönme ekseninin tutulum düzlemine yalnızca 1,5° gibi çok küçük bir eğiklik yapması nedeniyle kutuplar yakınında bulunan bazı derin kraterler hiçbir zaman doğrudan günışığı almadığından ve sürekli gölgede kaldığından buraya düşen su molekülleri uzun zaman süreleri boyunca kararlılığını koruyacak.
Clementine görevi güney kutbunda gölgede kalmış böyle kraterleri haritalandırdı, ve bilgisayar simülasyonları yaklaşık 14.000 km² kadar bir bölgenin sürekli gölgede kaldığını göstermektedir. Clementine görevinin bistatik radar deneyi küçük donmuş su ceplerine işaret eder ve Lunar Prospector görevinden gelen bilgiler kutup bölgeleri yakınlarında regolitin üst bölümlerinde aşırı derecede yüksek hidrojen konsantrasyonlarını gösterir. Toplam su buzu miktarının bir kilometre küp olduğu tahmin edilmektedir.
Su buzu kazılarak toplanabilir ve nükleer jeneratörler ya da güneş panelleriyle donatılmış elektrik santralleri tarafından hidrojen ve oksijene ayrılabilir. Ay üzerinde kullanılabilecek miktarda su bulunması, Ay'ı yaşanılabilir kılmak için önemlidir çünkü Dünya'dan su taşımak mümkün olamayacak kadar pahalı olacaktır. Ancak son zamanlarda Arecibo gezegen radarı ile yapılan gözlemler, Clementine radarının su buzu bulunduğuna dair işaret ettiği bilgilerin aslında görece yeni kraterlerin oluşumunda fırlayan kayaların sonucu olabileceğini göstermiştir. Ay üzerinde ne kadar su bulunduğu sorusunun cevabı henüz bilinmemektedir.

Ay'ın şekli, gelgit gerilmesi nedeniyle hafif elipsoittir. Çarpma havzalarından kaynaklı kütleçekim anomalileriden dolayı, bu elipsoit şeklin uzun ekseni Dünya'ya göre 30° kaymıştır. Şekli, mevcut çekim kuvvetleri hesaba katıldığında daha uzundur. Bu 'fosil şişkinlik', Ay'ın Dünya'ya olan mevcut mesafesinin yarısındaki bir yörüngede dönerken katılaştığını ve artık şeklinin yörüngesine uyum sağlayamayacak kadar soğumuş olduğunu gösterir.

Ay, büyüklük ve kütle bakımından Güneş Sistemi'nin beşinci en büyük doğal uydusudur ve gezegen kütleli uydulardan biri olarak kategorize edilebilir. Bu durum Ay'ı, jeofiziksel tanımlara göre bir uydu gezegen yapar. Merkür'den daha küçük ve Güneş Sistemi'nin en büyük cüce gezegeni olan Plüton'dan daha büyüktür. Plüton-Charon sistemi’nin küçük-gezegen uydusu olan Charon, Plüton'a göre daha büyük olsa da, Ay, ana gezegenlerine görece olarak Güneş Sistemi'nin en büyük doğal 

Gezegen; genellikle bir yıldız, yıldız kalıntısı ya da kahverengi cücenin yörüngesinde bulunan, yuvarlak hâle gelmiş bir astronomik cisimdir. Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) tanımına göre Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen bulunur. Bunlar, karasal gezegenler Merkür, Venüs, Dünya ve Mars, gaz devleri Jüpiter, Satürn ve buz devleri Uranüs ve Neptün'dür. Gezegen oluşumunu açıklamaya yönelik bilimde en yaygın kabul gören görüş, bir bulutsunun kendi içine çökmesi sonucu bir yıldızlararası bulut meydana getirdiğini ve yıldızlararası bulutun da bir önyıldız ve bunun yörüngesinde dönen bir öngezegen diski oluşturduğunu öne süren bulutsu hipotezidir. Gezegenler bu disk içinde, kütleçekiminin etkisiyle maddelerin kademeli olarak birikmesi sonucu, yığılma (akresyon) olarak adlandırılan süreçte büyürler.
Gezegen sözcüğü, Türkçede "gezmek" fiilinden türemiştir. "Gezenler" ya da "dolaşanlar" anlamına gelen Antik Yunanca "πλανήται" (planḗtai) sözcüğü ise Antik Çağ'da Güneş, Ay ve gökyüzünde çıplak gözle görülebilen "beş ışık noktası" olan Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn için kullanılan bir isimdi. Gezegenlerin tarihsel olarak birtakım dinî çağrışımları olmuştur. Birçok kültür gök cisimlerini tanrılarla özdeşleştirmiştir. Mitoloji ve folklorla ilgili olan bu bağlar, yeni keşfedilen Güneş Sistemi cisimlerinin adlandırılmasında hâlâ devam eder. 16. ve 17. yüzyıllarda yermerkezliliğin yerini günmerkezliliğin almasıyla, Dünya da bir gezegen olarak kabul edilmiştir.
Teleskobun gelişmesiyle birlikte gezegen kelimesinin anlamı da; Dünya'nın ötesindeki gezegenlerin uydularını, buz devleri olan Uranüs ve Neptün'ü, Ceres ve daha sonra asteroit kuşağının bir parçası olduğu anlaşılan diğer gök cisimlerini ve Kuiper Kuşağı olarak bilinen buzlu cisimler topluluğunun en büyük üyesi olan Plüton gibi çıplak gözle görülemeyen cisimleri de kapsayacak şekilde genişledi. Kuiper Kuşağı'ndaki diğer büyük cisimlerin ve özellikle de Eris'in keşfi, bir gezegenin tam olarak nasıl tanımlanacağı konusunda tartışmalara yol açtı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, Güneş Sistemi'ndeki dört karasal gezegeni ve dört dev gezegeni "gezegen kategorisine" yerleştiren bir tanım yayımladı. Bu tanıma göre Ceres, Plüton ve Eris, cüce gezegen kategorisinde yer almıştır. Buna rağmen birçok gezegen bilimci "gezegen" terimini daha geniş anlamda, Ay gibi yuvarlak uyduların yanı sıra cüce gezegenleri de içerecek şekilde kullanmaya devam etmiştir.
Astronomideki gelişmeler, Güneş Sistemi dışında bulunan ve ötegezegen olarak adlandırılan beş binden fazla gezegenin keşfedilmesini sağlamıştır. Ötegezegenler, 51 Pegasi b gibi ana yıldızlarına yakın yörüngede bulunan sıcak Jüpiterler ve HD 20782 b'de gözlemlenebilen oldukça eksantrik yörüngeler gibi genellikle Güneş Sistemi gezegenlerinin sahip olmadığı olağandışı özellikler gösterir. Kahverengi cücelerin ve Jüpiter'den daha büyük gezegenlerin keşfi, bir gezegen ile yıldız arasındaki çizginin tam olarak nerede çizileceğine ilişkin tanımlama tartışmalarını da alevlendirmiştir. Çok sayıda ötegezegenin, yıldızlarının yaşanabilir bölgelerinde (gezegen yüzeyinde suyun sıvı hâlde var olabileceği bölgeler) yörüngede döndüğü tespit edilmiştir, fakat yaşamı desteklediği bilinen tek gezegen Dünya'dır.

Gezegenlerin nasıl oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. En yaygın kabul gören teori, bir bulutsunun ince bir gaz ve toz diskine çökmesi sonucu bulutsudaki materyallerin toplanarak oluştukları yönündedir. Bu teoriye göre öncelikle, dönen bir öngezegen diskinin merkezinde bir önyıldız oluşur. Yığılma (esnek olmayan bir çarpışma süreci) yoluyla diskteki toz parçacıkları sürekli olarak kütle biriktirerek daha büyük cisimler meydana getirir. Ortaya çıkan ve gezegenimsi olarak bilinen bölgesel kütle yoğunlaşmaları, kütleçekimleri sayesinde daha fazla maddeyi çekerek yığılma sürecini hızlandırır. Bu yoğunlaşmalar, kütleçekiminin etkisiyle içe doğru çökerek öngezegenleri meydana getirene kadar daha da sıklaşır. Bir gezegen, Mars'ın kütlesinden daha büyük bir kütleye ulaştıktan sonra geniş çaplı bir atmosfer biriktirmeye başlar. Bu durum gezegenciklerin atmosfer sürüklenmesi yoluyla yakalanma oranını artırır. Katı ve gaz maddelerin yığılma geçmişine bağlı olarak bir dev gezegen, buz devi ya da karasal gezegen oluşur. Jüpiter, Satürn ve Uranüs'ün düzenli uydularının da benzer şekilde oluştuğu düşünülse de, Triton muhtemelen Neptün tarafından yakalanmış, Dünya'nın uydusu Ay ile Plüton'un uydusu Charon ise tahminen çarpışmalar sonucu oluşmuştur.
Bir önyıldız yeterince büyüdükten sonra yanarak bir yıldız hâline geldiğinde; geride kalan disk fotobuharlaşma, Güneş rüzgârı, Poynting-Robertson sürüklenmesi ve diğer benzer etkilerle içeriden dışarıya doğru kaybolur. Bundan sonra dahi birbirleri veya bir yıldızın yörüngesinde dönen öngezegenler varlıklarını sürdürebilir, fakat çoğu zaman içinde birbirleriyle çarpışarak daha büyük bir gezegen oluşturur ya da içeriğindeki maddeleri etrafına yayarak bu maddelerin kendilerinden daha büyük öngezegen veya gezegenler tarafından emilmesine sebep olurlar. Yeterince büyük hâle gelen bu gök cisimleri, komşu yörüngelerindeki maddenin büyük çoğunluğunu yakalayarak birer gezegen hâlini alırlar. Baska bir gök cismiyle çarpışmamış öngezegenler, kütleçekimsel yakalanma süreciyle başka bir gezegenin doğal uydusu haline gelebilir ya da diğer gök cisimlerinin kuşaklarında kalarak cüce gezegen veya küçük cisimlere dönüşürler.

Daha küçük gezegenimsilerin çarpması; radyoaktif bozunma ile birlikte, büyüyen gezegeni ısıtarak en azından kısmen erimesine yol açar. Gezegenin iç yoğunluğu değişmeye başlar ve daha yoğun malzemeler çekirdeğe doğru çekilir. Daha küçük karasal gezegenler bu yığılma nedeniyle atmosferlerinin büyük çoğunluğunu kaybetse de kaybolan gazlar, gezegenin mantosundan gaz çıkışıyla ve kuyruklu yıldızların gezegene çarpmasıyla yenilenebilir (daha küçük gezegenler ise elde ettikleri tüm atmosferi çeşitli kaçış süreçleriyle kaybederler).
Güneş haricindeki yıldızların etrafındaki gezegen sistemlerinin keşfedilmeleri ve gözlemlenmeleriyle birlikte bu görüşün geliştirilmesi, gözden geçirmesi ve yenilenmesi mümkün hâle gelmiştir. Atom numarası 2'den (helyum) büyük olan elementlerin bolluğunu tanımlayan metallik düzeyi teriminin, bir yıldızın gezegenlere sahip olma olasılığını belirlediği düşünülür. Bu nedenle, metal açısından zengin bir öbek I yıldızının, metal açısından fakir bir öbek II yıldızından muhtemelen daha büyük çapta bir gezegen sistemine sahip olacağı düşünülür.

Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) tanımına göre Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen vardır. Bunlar, Güneş'e yakınlık sıralarına göre en yakından en uzağa sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Jüpiter, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegen olup Dünya'nınkinin 318 katı kadar kütleye sahiptir. Merkür ise 0,055 Dünya kütlesiyle Güneş Sistemi'ndeki en küçük gezegendir.
Güneş Sistemi'ndeki gezegenler, bileşimlerine göre kategorilere ayrılabilirler. Karasal gezegenler Dünya'ya benzer ve çoğunluğu kayaç ve metalden oluşur. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars, Güneş Sistemi'ndeki karasal gezegenlerdir. Dünya Güneş Sistemi'ndeki en büyük karasal gezegendir. Dev gezegenler olan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün, karasal gezegenlerden daha büyüktür. Bu gezegenler, bileşim açısından karasal gezegenlerden farklıdırlar. Güneş Sistemi'ndeki en yüksek kütleli iki gezegen olan Jüpiter ve Satürn, birer gaz devidir ve temelde hidrojen ile helyumdan oluşur. Satürn, 95 Dünya kütlesi kadardır ve bu kütle Jüpiter'in üçte birine tekabül eder. Buz devleri olan Uranüs ve Neptün ana olarak su, metan ve amonyak gibi düşük kaynama noktalı maddelerden oluşurken hidrojen ve helyumdan ibaret yoğun bir atmosfere sahiptirler. Uranüs ve Neptün, gaz devlerine kıyasla daha düşük kütlelilerdir (14 ila 17 Dünya kütlesi).
Cüce gezegenler, kütleçekim etkisiyle yuvarlak hâlde olsalar da yörüngelerini diğer gök cisimlerinden temizlemiş değildirler. Güneş'ten ortalama uzaklık sırasına göre, astronomlar arasında genel kabul görenler Ceres, Orcus, Plüton, Haumea, Quaoar, Makemake, Gonggong, Eris ve Sedna'dır. Ceres, Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında yer alan asteroit kuşağındaki en büyük gök cismidir. Diğer sekiz cüce gezegenin tamamı Neptün ötesi yörüngede bulunur. Orcus, Plüton, Haumea, Quaoar ve Makemake; Neptün'ün yörüngesinin ötesinde yer alan Kuiper Kuşağı'nda; Gonggong ve Eris ise Kuiper Kuşağı'ndan daha uzakta bulunan ve Neptün ile etkileşimlerde Kuiper Kuşağı'na göre nispeten daha kararsız olan dağınık diskte yer alır. Sedna, bilinen en büyük ayrık cisimdir. Ayrık cisimler, hiçbir zaman Güneş Sistemi gezegenlerinden herhangi biriyle etkileşime girecek kadar Güneş'e yaklaşmazlar ve yörüngelerinin kökenleri de hâlâ tartışılır. Katı bir yüzeye sahip olmaları bakımından dokuzu da karasal gezegenlere benzese de, kayaç ve metal yerine buz ve kayaçtan meydana gelmişlerdir. Tamamı Merkür'den daha küçüktür. Plüton, boyutu bakımından bilinen en büyük cüce gezegen, Eris ise en yüksek kütleli cüce gezegendir.
Güneş Sistemi'nde az on dokuz gezegen kütleli uydu veya uydu gezegen (elipsoit şekiller alabilecek kadar büyük uydular) vardır:

Dünya'nın uydusu: Ay
Jüpiter'in dört uydusu: İo, Europa, Ganymede ve Callisto
Satürn'ün yedi uydusu: Mimas, Enceladus, Tethys, Dione, Rhea, Titan ve Iapetus
Uranüs'ün beş uydusu: Miranda, Ariel, Umbriel, Titania ve Oberon
Neptün'ün bir uydusu: Triton
Plüton'un bir uydusu: Charon
Ay, İo ve Europa karasal gezegenlerle benzer bileşimlere sahiptir. Diğerleri, cüce gezegenler gibi buz ve kayadan, Tethys ise neredeyse saf buzdan oluşur. Europa genellikle buzlu bir gezegen olarak kabul edilir çünkü yüzeyindeki buz tabakası iç kısmının incelenmesini zorlaştırır. Ganymede ve Titan yarıçap bakımından Merkür'den daha büyüktür. Callisto'nun da yarıçapı neredeyse Merkür'e eşittir fakat üçünün de kütlesi Merkür'e kıyasla daha azdır. Mimas, Dünya'nın kütlesinin yaklaşık altı milyonda biri kadar olan kütlesiyle genel olarak 

Evren, Kâinat veya Kozmos, gezegenler, yıldızlar, gökadalar ve diğer tüm madde ile enerji yapıları dahil olmak üzere uzay ve zamanın tamamı ve muhtevasıdır. Bununla birlikte gözlemlenebilir evren, temel parçacıklardan başlayarak gökadalar ve gökada kümeleri gibi büyük ölçekli yapılara kadar tüm madde ve enerjinin mevcut düzeniyle sınırlıdır.
Enerji dalga veya partikülleri homojen ve dengeli olarak çözüldüğünde 'var oluş' ile 'anti-varoluş' olamayacağı ya da toplam karşıtları 'yok oluşta' ise bir patlama olamayacağından, evren soğuyor mu, ısınıyor mu, evrenin durması sonu mudur, Büyük patlama evrenin merkezi mi, başlangıcı mıdır, güneş evrenin merkezinde midir gibi problemler hareket veya başka deyişle zamanın popüler sorularını teşkil etmiştir.
Evrenin oluşumuna dair günümüzde en çok benimsenen teori, Büyük Patlama teorisidir. Bu teoriye göre evren, sıfır hacimli ve çok yüksek bir enerji potansiyeline sahip, sıkışmış bir noktanın patlamasıyla oluştu. İlk patlamanın nasıl oluştuğu, evren meydana gelmeden önce evrenin yerinde ne olduğu ya da evrenin neyin içinde genişlediği sorularına günümüzde bile tam olarak bilimsel bir cevap bulunamamıştır, bununla birlikte evren öncesi durum, evren dışı varoluş hakkında hipotezler öne sürülmüştür. Büyük Patlama sonucunda uzun bir dönem boyunca birbirlerinden bağımsız hareket ettiler. Sürekli genişleyen evrenin her yerinde geçerli olan fizik kanunlarından kütle çekimi kanunu vasıtasıyla bağımsız gazlar birleşerek gökadaları (galaksiler) oluşturdular.
Aynı evrensel fizik kanunu neticesinde gökadalar da birbirlerine yaklaşarak devasa gruplar oluşturdu. Gökadalar içinde yıldızlar ve bazı yıldızların çevresinde sistemler oluştu. İçinde yaşadığımız Güneş Sistemi bunlardan birisidir. Keşfedebildiğimiz evrende 400 milyardan fazla gökada ve 300 sekstilyon (3 × 1023) yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

19. yüzyılın ortalarına doğru astronomlar; insanın dış gücünün çok ötesinde, tasarlanamayacak kadar engin bir evren düşüncesine götüren önemli gelişmeler oldu. Evrenin sınırsız boyutlarının ilk somut göstergesi, büyük Alman astronomi bilgin Friedrich Wilhelm Bessel'in (1784–1846) o güne kadar denenmemiş bir yönteme başvurarak 1838'de yaptığı bir uzaklık ölçümüdür. Bessel, ilk kez ıraklık açısından yararlanarak, Güneş ile yakınındaki Kuğu 61 yıldızı arasındaki uzaklığı kesin değerleriyle ölçtü ve inanılması güç bir sonuç buldu. Bu ölçüme göre Kuğu 61 ile Güneş arasındaki mesafe 97 trilyon kilometreden daha fazlaydı (tam olarak 97.432.493.000.000 km). Yakın bir yıldızın bile böylesine şaşırtıcı bir uzaklıkta olması, uzayda yapılacak ölçümlerde kilometre ve mil gibi geleneksel ölçü birimlerini kullanmanın ne kadar anlamsız olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bunun üzerine astronomlar, çok hızlı bir maddenin bu uzaklığı ne kadar zamanda alacağını belirtmenin çok daha kolay ve anlamlı bir ölçü birimi olacağına karar verdiler. Saniyede yaklaşık 300.000 km hızla hareket eden bir ışık ışını bir yılda yaklaşık 9.6 trilyon kilometre yol alır. Işık yılı, bugün astronominin temel uzunluk ölçüsü birimidir. Bu ölçü birimine göre Kuğu 61, Güneş'ten 10,3 ışık yılı uzaklıktadır. (Günümüzde yapılan daha duyarlı ölçümler bu uzaklığın 11,2 ışık yılı olduğunu ortaya koymuştur.) Güneş'e en yakın yıldız ise yalnızca 4,3 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Centauri'dir (Erboğa takımyıldızından bir yıldız).

Gözlenebilir Evren'in çapı 92-93 milyar ışık yılıdır. Ancak cevaplanması gereken bir sorun, büyük patlama teorisine göre tek bir noktadan (sıfır noktası) başlayarak sürekli genişlediği düşünülen bir evren 13,8 milyar yılda bugünkü boyutlarına ulaşabilir miydi?

Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen zamandır. Şu anki teori ve gözlemler, evren'in yaşının 13,5 ile 14 milyar yıl arasında olduğunu önermektedir Bu yaş aralığı birçok bilimsel araştırma projesinin görüş birliğiyle elde edilmiştir. Bu projeler arasında arka plan ışınımı ölçümlerini ve Evren'in genişlemesinin ölçümü için kullanılan diğer pek çok farklı yöntemi de içerir. Arka plan ışınımı ölçümleri Evren'in Büyük Patlama'dan bu yana olan soğuma süresini verir.
Büyük patlamanın zaman ve mekanın mutlak başlangıç noktası olduğu, bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmiş bir teori değildir. Farklı evren modelleri, kendi üzerine çöken ve yeniden genişleyen evren modelleri de farklı çevrelerde kabul gören evren teorilerindendir.

Evren'in, en, boy, yükseklik ve zaman (x, y, z, t) olmak üzere bilinen dört boyutu vardır. Uzun süre mekânsal ve zamansal boyutların doğada farklı ve birbirinden bağımsız olduğu düşünülmüştür, ancak özel görelilik kuramı ile, mekânsal ve zamansal ayrımların her bir tanesinin hareketi ile (sınırlar içinde) karşılıklı çevrimler (interconvertible) oluştuğu anlaşılmıştır.

Evrende tüm madde yapı taşları atom, iyon, anyon, katyon yoğunlaşmış düzensiz ısı enerjileridir. Tüm maddeler enerjinin bir formudur ve Termodinamik kanunlarına göre işlemektedir. Termodinamiğin üç temel kanunu vardır. 
Termodinamiğin en basit yasası, sıfırıncı kanun olarak adlandırılır. Daha basit bir ifadeyle farklı sıcaklıklarda iki cisim ısıl bakımdan temas ederse sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır. Sıcaklık, madde içerisinde atomların titreşmesi ile iletilir. Bu nedenledir ki, ısı akışı sıcak cisimden soğuk cisme doğru gerçekleşir.
Birinci Kanunu, evrende temel olarak enerjinin yok edilemeyeceğini veya yoktan var olamayacağını söyler. Enerji sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Bunun sonucu olarak geçmişteki bir olgunun gelecekte birebir tekrarlanmayacağı düşünülür.
Termodinamik'in bilim dallarına da uygulanabilen İkinci Yasasına göre, ısı enerjisi daha soğuk bir kaynaktan, daha sıcak bir kaynağa enerji vermeden transfer olamaz. Başka bir deyişle, bir sistem kendinden daha soğuk sistemle ısıtılamaz. Sistemlerin bu özelliği Termodinamikçiler'in geliştirdiği "ENTROPİ" kavramıyla açıklanır.
Isı Devinimi olarak da bilinen termodinamiğin üçüncü yasası kısaca: Eğer mutlak sıfır noktası olan sıfır Kelvin derecesine (yani -273 Santigrat) inilirse, bu sıcaklığa inebilen tüm parçacıkların birbirine eşit entropileri olur, 0-noktası enerjisi (zero-point energy) olarak tanımlanır. İşte bu nokta enrtopinin minimuma gittiği sıfır entropi noktasıdır. Bu yasa, neden bir maddeyi mutlak sıfıra kadar soğutmanın imkânsız olduğunu belirtir (dinamik bir evrende ısı titreşim alışverişi düzensizliği 20 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve pi sabiti.) Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça bütün hareketler sabitleşir. Sayının sıfır değil de bir sabit olmasının sebebi, bütün hareketler durmasına ve buna bağlı olan belirsizliklerin yok olmasına rağmen kristal olmayan maddelerin moleküler dizilimlerinin farklı olmasından belirsizliğin hala mevcut olmasıdır. Üçüncü yasa sayesinde maddelerin mutlak sıfırdaki entropileri referans alınmak üzere kimyasal tepkimelerin incelenmesinde yararlı olan mutlak entropi tanımlanabilir.

Maddelerin ısınması veya soğuması bir takım zincirleme fiziksel olaydan meydana gelmektedir. Bu olaylar birbirini takip eden zincirleme kazalara benzer. Maddeler soğurken kendinden daha soğuk bir ortamla etkileşime girer. Maddeler ısınırken ise kendinden daha sıcak bir ortamla etkileşime girer. Biz soğumayı ele alalım. Bir maddenin soğuması için kendinden daha soğuk ortamla etkileşir dedik. Bu etkileşim esnasında olan şeyler şunlardan ibarettir:
Maddenin tanecikli yapısı, yani moleküler yapıları veya atomik yapıları, soğuk maddeyle çarpışır. Bu çarpışma esnasında daha sıcak olan ve bundan dolayı daha hareketli ve moleküler yapısı daha serbest olan madde, moleküler yapısı daha soğuk olan yani moleküler yapısı daha az serbest olan atoma çarpar ve soğuk maddenin atomunun durgunluğu nedeniyle yavaşlar. Tıpkı koşarken duran bir cisme çarpmak gibi. Diğer soğuk atomu da hızlandırır. Bu olay tüm atomların enerjileri eşitlenene kadar devam eder. Isınma da bu anlatılan olayın tam tersi olur. Isınma da bu sefer soğuk maddeyi sıcak maddenin taneciklerinin hızından dolayı hızlanması yani ısınmasıdır. Sıcak olan ortamın da yavaşlaması yani soğumasıdır. İki anlatılan olay da birbirinin aynısıdır. Bu yüzden donma ve kaynama, buharlaşma ve yoğuşma noktaları birbirine eşittir.

Evren'in başlangıcı ve nasıl bir evrende yaşadığımız düşüncesi birçok kişi ve toplumu bu konuda görüş, inanç ve fikir geliştirmeye itmiştir. Evren modelleri tarihsel modeller ve teorik modeller olarak sınıflandırılabilir.

Eski çağlarda birkaçı dışında bütün astronom ve düşünürler Dünya'nın evrenin merkezi olduğuna, Güneş, Ay ve yıldızların Dünya'nın çevresinde döndüğüne inanırlardı. Bu evren modeline göre, yıldızlar kristal bir kürenin iç yüzüne çakılmış gibi durağandı. Buna karşılık Güneş, Ay ve beş "gezegen yıldız" (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn) bu durağan yıldızların önünde hareket halindeydi. Bütün gökcisimleri, sanki bir makineyle çalıştırılıyormuşçasına, değişmez bir düzen içinde Dünya'nın çevresinde dolanırdı. Eski astronomlar gezegenlerin bu teorik hareketini, Güneş'in ve yıldızların dünya etrafındaki günlük dolanımını açıklayabilmek için karmaşık evren modelleri geliştirdiler.
Bu eski astronomlar içinde etkisi en uzun süreli olan İskenderiyeli Batlamyus'tur (Klaudios Ptolemaios). M.S. 2. yüzyılda yaşayan bu ünlü bilgin, bugün Almagest adıyla bilinen büyük yapıtında gök cisimlerinin karmaşık hareketini açıklayan evren kuramını ortaya attı ve Dünya'yı evrenin merkezi olarak kabul eden bu kuram yaklaşık 14 asır boyunca Orta Çağ Avrupası'nda tartışmasız benimsendi.

Uzayın uçsuz bucaksız ve karanlık boşluğunda; Güneş'e benzer yıldızlardan oluşmuş bir gökadanın ortasında yüzen günmerkezli Güneş Sistemi düşüncesinin yerleşmeye başlaması ancak 16., 17. ve 18. yüzyıllara rastlar. Mikolaj Kopernik, Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi büyük bilginler, Dünya'nın ve öbür gezegenlerin Güneş'in çevresindeki yörüngelerde dolandığını kanıtladılar. Isaac Newton, bu gezegenleri Güneş'in çevresindeki yörüngelerinde tutan evrensel çekim (kütleçekim) kuvvetinin varlığını açıkladı.

18. 

Yıldız, ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan, karanlık uzayda ışık saçan, gökyüzünde bir nokta olarak görünen plazma küresidir. Bir araya toplanan yıldızların oluşturduğu galaksiler, gözlemlenebilir evrenin hâkimidir. Dünya'dan çıplak gözle görülebilen yaklaşık 6 bin dolayında yıldız vardır. Dünya'ya en yakın yıldız, aynı zamanda Dünya üzerindeki yaşamın gerçekleşmesi için gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı da olan Güneş'tir.
Güneş ışığı dâhil olmak üzere Dünya üzerindeki enerjinin çoğunun kaynağı Güneş'tir. Diğer yıldızlar, yeryüzünden bakıldığında Güneş'in ışığı altında kalmadıkları zaman, yani geceleri gökyüzünde görünürler. Yıldızların parlamasının nedeni ise, çekirdeklerinde meydana gelen çekirdek kaynaşması (füzyon) tepkimelerinde açığa çıkan nükleer enerjinin yıldızın içinden geçtikten sonra dış uzaya radyasyon (ışınım) ile yayılmasıdır.
Astronomlar bir yıldızın tayfını, parlaklığını ve uzaydaki hareketini gözlemleyerek o yıldızın kütlesi, yaşı, kimyasal bileşimi ve bunun gibi birçok özelliğini belirleyebilir. Bir yıldızın toplam kütlesi, yıldızın gelişiminin ve sonunun ana belirleyicisidir. Kütlelerine bakılarak bir yıldızın yaşam süresi tahmin edilebilir: Büyük yıldızlar az, Güneş gibi küçük yıldızlar ise çok yaşar.
Bir yıldızın gelişim süreci, içinde bulunduğu aşamaya göre çapı, dönüşü, hareketi ve sıcaklığı ile belirlenir. Sıcaklık ve parlaklık durumuna göre işaretlendikleri Hertzsprung-Russell diyagramı (H-R diyagramı), yıldızların güncel yaşını ve gelişim sürecindeki aşamasını belirlemek için kullanılır.

Yıldız gelişiminin ilk halkası; hidrojen, bir miktar helyum ve çok az miktarda daha ağır elementlerden oluşan ve içe doğru çökmeye başlayan bir madde bulutudur. Yıldız çekirdeği yeteri kadar yoğunlaştıktan sonra içinde bulunan hidrojenin bir kısmı sürekli olarak çekirdek kaynaşması tepkimesiyle helyuma çevrilir. Yıldızın geri kalan kısmı, açığa çıkan enerjiyi, ışınım ve konveksiyon birleşimiyle çekirdekten uzağa taşır. Bu süreçler yıldızın kendi içine doğru çökmesini engeller ve enerji, yıldız yüzeyinde bir yıldız rüzgârı yaratarak dış uzaya doğru ışınım yoluyla yayılır.
Çekirdekteki hidrojen yakıtı bittikten sonra, en azından Güneş'in kütlesinin beşte ikisi kadar bir kütleye sahip olan yıldız genişleyerek, daha ağır olan elementler çekirdekte ya da çekirdeğin etrafında kabuk hâlinde kaynaşarak kırmızı bir dev hâline gelir. Daha sonra maddenin bir kısmı yıldızlararası ortama salınarak, ağır elementlerin daha yoğun olacağı yeni bir yıldız nesli yaratacak şekle dönüşür. Küçük yıldızlar, yaşamlarının sonuna geldiğinde sakin bir patlamayla ölürler. Ancak Güneş'ten milyonlarca kat daha büyük olan yıldızlar, ömürlerinin sonunda büyük ve korkunç bir patlamayla ölürler ve enerjilerini uzaya salarlar. Bu patlamaya süpernova patlaması denir. Bir süpernova patlaması sırasındaki yıldızın parlaklığı, bulunduğu galaksideki tüm yıldızların toplam parlaklığına yaklaşır. Güneş'ten en az 20 kat daha ağır olan yıldızlar, süpernova patlamasından sonra bir kara deliğe dönüşürler.
İki ya da daha fazla yıldızdan oluşan sistemlerde birbirine kütleçekim gücüyle bağlanmış olan ve genellikle birbirinin çevresinde düzenli yörüngelerde dönen yıldızlar bulunur. Birbirine çok yakın bir yörünge izleyen yıldızların kütleçekim gücü ile etkileşimlerinin evrimsel gelişimlerinde önemli etkisi vardır.

Bir görüşe göre Türkçede yer alan yıldız, yıldırım, ışık, ışın, alev, yalım, yalın, alaz/yalaz kelimeleri *ya- fiil kökünden türemiştir. Bu kelimeler "ışık saçmak, parlamak, aydınlatmak" anlamına gelmektedir. Kimi eski metinlerde farklı bir anlamda kullanıldığı görülür örneğin Maitreyasamitināṭaka’da yıltız ve Kutadgu Bilig'de yıldız biçiminde, “kök, esas” anlamında kullanılmıştır. Dîvânu Lugâti't-Türk'te ise yine yıldız biçiminde ancak "ağaç kökü" anlamında kullanılmıştır. Birçok Türki dilde de benzer kelimelere rastlanır: Gagavuzca ve Türkmence Yıldıs, Kazakça Juldız, Özbekçe ve Uygurca Yulduz, Yakutça Sulus.

Tarih boyunca yıldızlar, medeniyetler için büyük bir anlam ifade etmiştir. Dini uygulamaların bir parçası olabildikleri gibi göksel seyir ve yön bulma amacıyla da kullanılmışlardır. Birçok eski astronom yıldızların Dünya'nın etrafını saran gök küreye kalıcı olarak sabitlendiğine ve değişmez olduklarına inanıyordu. Genel kanıya göre, astronomlar yıldızları takımyıldızlara ayırdılar ve onları gezegenlerin hareketlerini ve Güneş'in bu takımyıldızlar üzerindeki hareketini anlamak için kullandılar. Güneş'in arka plan yıldızlarına (ve ufka) karşı hareketi, tarımsal uygulamaları düzenlemek için kullanılabilecek takvimler oluşturmak için kullanıldı. Dünya'nın hemen hemen her yerinde kullanılan Miladi takvim, en yakın yıldız olan Güneş'e göre dönme ekseninin açısını temel alan bir güneş takvimidir.
Kesin olarak tarihlendirilen en eski yıldız haritası, M.Ö 1534'te Antik Mısır'lı astronomlar tarafından oluşturulmuştur. Bilinen en eski yıldız katalogları ise, Kassite Dönemi'nde (M.Ö. 1531-1155) Mezopotamya'nın Babilli astronomları tarafından derlenmiştir.
Yunan astronomisindeki ilk yıldız kataloğu M.Ö 300'lerde Aristillus tarafından Timocharis'in yardımlarıyla oluşturulmuştur. Hipparkos'un (M.Ö. 2. yüzyıl) yıldız kataloğu ise 1020 yıldız içeriyordu ve Batlamyus kendi kataloğunu oluştururken buradan fazlasıyla yararlanmıştır. Hipparkos tarihte kaydedilen ilk nova (yeni yıldız)'yı keşfetmesiyle tanınır. Bugün kullanılan takımyıldız ve yıldız isimlerinin büyük bir kısmı Yunan astronomlar tarafından verilmiştir.
Göklerin göründüğü kadarıyla değişmediği düşünülse de, Çinli astronomlar yeni yıldızların keşfedilebileceğinin farkındaydılar. M.S 185'te, şimdilerde SN 185 olarak bilinen bir süpernova hakkında ilk gözlemi yapan ve hakkında yazanlar onlardı. Bilinen en parlak süpernova ise 1006'da Mısırlı astronom Ali bin Ridvan ve birkaç Çinli astronom tarafından gözlemlenen SN 1006 adlı süpernova idi. Yengeç Bulutsusunu doğuran SN 1054 adlı süpernova da Çinli ve Müslüman astronomlar tarafından gözlemlenebilmiştir.
Ortaçağ'ın Müslüman astronomları, günümüzde halen kullanılan birçok yıldıza Arapça isimler verdiler ve yıldızların pozisyonlarını hesaplayabilecek çok sayıda astronomik alet icat ettiler. Zic diye adlandırılan yıldız katalogları oluşturmak amacıyla ilk büyük gözlemevi araştırma enstitülerini kurdular. Bunların arasında bir dizi yıldızı, yıldız kümesini (Omicron Velorum ve Brocchi'nin Kümeleri dahil) ve galaksileri (Andromeda Gökadası dahil) gözlemleyen İranlı astronom Abdurrahman es-Sufî tarafından yazılan Sabit Yıldızlar Kitabı'dır (964).
Josep Puig'e göre, Endülüslü astronom İbn Bacce, Samanyolu'nun neredeyse birbirine temas eden binlerce yıldızdan meydana geldiğini ve bunun nedeninin Dünya atmosferindeki kırılımdan kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürdü, M.S 1106-1107 yıllarında yaşanan Mars-Jüpiter kavuşumunu da buna kanıt olarak gösterdi. Tycho Brahe gibi ilk Avrupalı astronomlar, gece gökyüzünde (daha sonra nova olarak adlandırılacak) yeni yıldızlar tanımlayıp gökyüzünün değişmez olduğunu önerdi. 1584 yılında Giordano Bruno diğer yıldızların aslında diğer güneşler olduğunu, onların yörüngesinde dönen başka gezegenler olabileceğini ve bir kısmının Dünya'ya benzeyebileceğini önerdi. Bu düşünce daha önceden antik Yunan düşünürler Demokritos ve Epikür ve Fahreddin er-Râzî gibi Orta Çağ Müslüman kozmologları tarafından dile getirilmiştir. Sonraki yüzyılda yıldızların uzak güneşler olduğu görüşü astronomlar arasında ortak kabul gören bir düşünce olmuştur. Bu yıldızların Güneş Sistemi üzerinde neden çekimsel bir etki göstermediğini açıklamak için Isaac Newton ve ilahiyatçı Richard Bentley öne sürülen düşüncelerden yararlanarak yıldızların her yönde eşit olarak dağıldığını önerdiler.
İtalyan astronom Geminiano Montanari 1667 yılında Umacı yıldızının parlaklığındaki değişimleri gözlemleyerek kaydetti. Edmond Halley, yakınımızda bulunan bir çift "duran" yıldızın özdevinim hareketinin ilk ölçümlerini yayımlayarak, bu yıldızların Antik Yunan astronomlar Batlamyus ve İparhos zamanından beri konumlarını değiştirdiğini kanıtlamıştır.
Gökyüzündeki yıldızların dağılımını keşfetmeye karar veren ilk astronom William Herschel'dir. 1780'lerde bir dizi ölçü aygıtı yardımıyla 600 yönde bakış doğrultusu boyunca gözlemlediği yıldızları saydı. Bu çalışmayla yıldız sayısının gökyüzünde Samanyolu'nun merkezine doğru gittikçe arttığı sonucuna ulaşmıştır. Aynı çalışmayı güney yarımkürede tekrarlayan oğlu John Herschel de aynı yöndeki artışı tespit etmiştir. William Herschel diğer başarılarının ötesinde, bazı yıldızların yalnızca aynı bakış doğrultusunda yer almalarının yanı sıra çift yıldız sistemi oluşturan fiziksel eşler olduğunu bulmasıyla da tanınır.
Joseph von Fraunhofer ve Angelo Secchi yıldız tayf ölçümünün öncüleridir. Sirius gibi yıldızların tayfını Güneş ile kıyaslayarak soğurma çizgilerinin (yıldız ışığı tayfının atmosferden geçerken belli frekanslarda soğurumu nedeniyle oluşan koyu çizgiler) sayı ve kuvvetlerindeki farklılıkları buldular. 1865 yılında Secchi yıldızları tayf tiplerine göre sınıflamaya başladı. Ancak günümüzde kullanılan yıldız sınıflandırması Annie J. Cannon tarafından 1900'lerde geliştirilmiştir. 

Bir yıldıza olan mesafenin ilk doğrudan ölçümü (11.4 ışık yılı uzaklıktaki 61 Cygni) 1838'de paralaks tekniği kullanılarak Friedrich Bessel tarafından yapıldı. Paralaks ölçümleri göklerdeki yıldızların geniş bir şekilde ayrıldığını gösterdi. Çift yıldızların gözlemlenmesi 19. yüzyılda giderek artan bir önem kazanmıştır. 1834 yılında Friedrich Bessel, Sirius yıldızının özdevinim hareketindeki değişiklikleri gözlemleyerek görünmeyen bir eş yıldızın var olduğu sonucuna vardı. Edward Pickering 1899 yılında ilk olarak tayf üzerinde çift yıldızı bulduğunda, Mizar yıldızının 104 günlük periyotlarda ortaya çıkan tayf çizgilerindeki periyodik ayrılmayı gözlemliyordu. William Struve ve S. W. Burnham gibi astronomların birçok çift yıldız sistemini gözlemlerinin detayları yörünge özelliklerinin hesaplanmasıyla yıldızların kütlelerinin belirl

Gökyüzü ya da gökkubbe, çeşitli nedenlerden ötürü tanımlaması zor bir kavramdır. Kabaca kişinin açık alanda yukarı baktığında gördüğü, tüm gök cisimlerini çevrelediği gözlemlenen boşluk olarak nitelendirilebilir. Bu tanıma göre kuşların ve uçakların gökyüzünde uçtuğu, yağmur ve gökkuşağı gibi atmosferik olayların yanı sıra güneşin batışının veya yıldız kaymasının da gökyüzünde gerçekleştiği varsayılır.

Gökyüzünün mavi görünmesinin asıl nedeni kırılma olayıdır:

Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacıklar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmızı ışık saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yağmur bulutlarıyla veya dumanla dolu olduğunda tüm ışınlar neredeyse aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.

İklim, bir yerde uzun bir süre boyunca gözlemlenen sıcaklık, nem, hava basıncı, rüzgâr, yağış, yağış şekli gibi meteorolojik olayların ortalamasına verilen addır. Hava durumundan farklı olarak iklim, bir yerin meteorolojik olaylarını uzun süreler içinde gözlemler. Bir yerin iklimi o yerin enlemine, yükseltisine, yer şekillerine, kalıcı kar durumuna ve denizlere olan uzaklığına bağlıdır. İklimi inceleyen bilim dalına klimatoloji adı verilir. İklim türleri, sıcaklık ve yağış rejimi gibi durumlara bakılarak sınıflandırılabilir. Ancak günümüzde en çok kullanılan sınıflandırma sistemi, aslen Wladimir Köppen tarafından geliştirilmiş olan Köppen iklim sınıflandırmasıdır.
Paleoklimatoloji ise, göl yataklarında ve buzullarda bulunan tortular gibi biyolojik olmayan; yine ağaç halkaları, mercanlar gibi biyolojik kaynaklarla antik iklimleri inceleyen bilim dalıdır. Bu yöntem eski dönemlerde bir yerdeki sıcaklık ve yağış rejimlerini göstermek ve inceleme yapmak için kullanılır. Bu tür çalışmaların sonunda ortaya matematiksel iklim modelleri çıkarılır ve gelecekte iklimin ne derece değişebileceği konusunda tahminler yürütülür.

İklim sözcüğünün kökeni Arapçadan gelmiş olup yeryüzünün herhangi bir yerinde hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yılların ortalamasına dayanan durumu olarak tanımlanır. Bu ortalama süre yaklaşık olarak 30-40 yıldır. Ancak yine de bu süreler duruma göre değişebilmektedir. Bunun yanında iklimin ortalama değerleri hesaplama işlevinin yanında değerlerin günlük, yıllık değişken istatistikleri de hesaba katılıp incelenmektedir.
İklim ile hava durumu arasındaki fark ise "İklim beklenen, hava durumu ise elde edilendir." şeklinde açıklanmaktadır. Tarihsel süreçte iklime etki eden etmenler enleme, yükseltiye, yer şekillerine, kalıcı kar durumuna ve denizlere olan uzaklığa bağlıdır. Ancak bazı dinamik etmenler de iklime etki etmektedir. Bu etmenlerden olan okyanus akıntıları nedeniyle Atlantik Okyanusu'nun iki kuzey yakasından batıda olan Kanada kıyılarında hava olması gerekenden daha soğukken, doğu yakasındaki Avrupa kıyıları olması gerekenden yaklaşık 5 °C (9 °F) daha sıcaktır. Yine bir yerdeki bitki örtüsünün sıklığı, o bölgedeki yer katmanının daha serin olmasına neden olur. Bitki örtüsünün yoğun olması bölgesel olarak yağışı arttırır. Bunun dışında sera gazlarında görülen değişiklikler dünyadaki sıcaklığı değiştirerek Küresel Isınma veya Küresel Soğuma gibi iklimsel değişiklikleri ortaya çıkarır. Bu bağlamda iklime etki eden tüm durumlar tam olarak açıklanamayan karmaşık bir sistemin parçalarıdır.

İklimi aynı rejimlerin olduğu alanlarda sınıflandırmanın birçok yolu vardır. Aslında iklimlerin sınıflandırılışı ilk kez Antik Yunanistan'da bir yerin enlemine göre kabaca yapılmıştı. Ancak çağdaş iklim sınıflandırma yöntemleri kabaca iki şekilde ayrılabilir. Bunlar kalıtımsal ve yapay yöntemler olmak üzere iki kısma ayrılır. Genetik sınıflandırmalar, farklı hava kütlelerinin arasındaki ilişkilerin sıklığı ve durumu aynı yönden ele alan bozukluklar temeli üzerine kurulu yöntemleri içerir. Yapay sınıflandırmalar ise iklim kuşaklarını, bitki örtüsü sıklığıyla ele alır. Yapay sınıflandırmanın içerikleri ile Köppen iklim sınıflandırması arasında bir ilişki bulunur. Bu sınıflandırmada gözlemlenen en önemli kusur, aşamalı olarak gösterilmesi uygun olan iklim kuşaklarında açtığı farklı sınırlardır.

En genel sınıflandırma şekli, hava kütleleri etmeninin hesaba katılarak yapılanıdır. Bergeron sınıflandırması bu şekilde yapılan en kullanışlı sınıflandırmadır. Hava kütlesine dayalı sınıflandırma üç ana kolu içerir. Bunlarda ilki nem değerleri olup "c" (kıtasal hava kütlesi) ve "m" (denizsel hava kütlesi) harfleri ile gösterimi yapılmaktadır. İkinci kol ısıl içerikli olup "T" (tropikal), "P" (kutupsal), "A" (arktik), "M" (muson), "E" (ekvatoral) ve "S" (yüksek) harfleri kullanılarak gösterimi yapılır. Üçüncü ve son kol ise atmosfer durağanlığını konu almaktadır. Bu son kola göre, eğer bir hava kütlesi altındaki kara kütlesinden soğuksa "k" harfiyle gösterilir. Yine eğer bir hava kütlesi, altındaki kara kütlesinden daha sıcaksa "w" harfiyle gösterilir. 1950'lerde hava durumu tahmininde kullanılan hava kütlesi sınıflandırması, 1973 yılından sonra iklim bilimciler tarafından aynı nitelikteki klimatoloji kanıtlarında kullanılmaya başlandı.
Bergeron sınıflandırması şemasına (SSC) göre, altı kategori bulunmaktadır. Bunlar Kuru Kutup, Kuru Orta, Kuru Tropik, Nemli Kutup, Nemli Orta ve Nemli Tropik şeklindedir.

Köppen iklim sınıflandırması aylık ve yıllık sıcaklıklar, yıllık yağış miktarı, yağışın yıl içindeki dağılışı ve yağış ile sıcaklığın doğal bitki örtüsü ile olan ilişkilerine dayanan bir sistemdir. Bu nedenden dolayı Köppen'in sınıflandırması, bitki örtüsüne dayalı iklim sınıflandırmasına kabataslak biçimde uymaktadır. Köppen sınıflandırmasına 
göre iklimler beş ana kuşakta, yirmi dört farklı tipte toplanmıştır. Ana kuşaklar A, B, C, D ve E harfleri ile belirtilirken, iklim tipleri de bu harflere eklenen ikinci, üçüncü ve kimi zaman da bir dördüncü harfle belirtilmiştir. İkinci harfler bölgedeki yağış rejimini, üçüncü harfler sıcaklık karakterini, dördüncü harfler de özel durumları gösterir.
A grubundaki iklimlerde en soğuk aydaki ortalama sıcaklık 18 °C üzerindedir. Öyle ki bütün mevsimler sıcaktır ve kış mevsimi yoktur. Bu gruptaki iklimlerde, yıllık yağış 750 mm üzerindedir. Bu gruptaki iklimler aşağıdaki gibidir:

Her mevsimi yağışlı tropikal iklim – Af
Bütün aylar sıcak-kurak geçen 2-3 ay dışında yağışlı muson iklimi – An
Kışı ve bazen ilkbaharı kurak, tropikal iklim ya da savan iklimi – Aw
B grubundaki iklimler kurak iklimlerdir. Özellikle step ve çöl sahalarında görülür. Buralarda buharlaşma yağıştan fazladır. Step alanlarda yıllık yağış miktarı 100 ilâ 700 mm arasında, çöllerde ise 50 ilâ 350 mm arasındadır. Bu gruptaki iklimler aşağıdaki gibidir:

Sıcak step iklimi ya da sıcak yarı kurak iklim – BSh
Soğuk step iklimi ya da soğuk yarı kurak iklim – BSk
Sıcak çöl iklimi ya da sıcak kurak iklim – BWh
Soğuk çöl iklimi ya da soğuk kurak iklim – BWk
C grubundaki iklimler ılıman iklimlerdir. Bu iklimlerde en soğuk ayın ortalama sıcaklığı -3 °C ile 18 °C arasındadır. Aynı şekilde en sıcak ayın ortalama sıcaklığı 10 °C'nin üzerindedir. Kışlar genelde kısadır ancak yine de birkaç ay boyunca toprak karla örtülü olabilir veya donabilir. Bu grupta yer alan iklimler aşağıdaki gibidir:

Kışı kurak ve ılık, yazı çok sıcak iklim (Muson iklimi) – Cwa
Kışı kurak ve ılık, yazı sıcak fakat kısa iklim – Cwb
Kışı ılık, yazı sıcak ve kurak iklim (Akdeniz iklimi) – Csa
Kışı ılık, yazı sıcak, kurak fakat kısa iklim – Csb
Kışı ılık, yazı çok sıcak her mevsimi yağışlı iklim – Cfa
Kışı ılık, yazı sıcak her mevsimi yağışlı iklim – Cfb
Kışı ılık, yazı kısa ve serin, her mevsimi yağışlı iklim – Cfc
D grubundaki iklimler, soğuk orman iklimleridir. Kışların şiddetli olduğu bu iklim grubundaki en soğuk ayın ortalama sıcaklığı -3 °C'nin altında, en sıcak ayın ortalaması 10 °C'nin üzerindedir. Bu kuşaktaki iklimlerde aylar boyunca toprağın karla örtülü kalır. Aşağıdaki iklimler bu gruptadır:

Kışı şiddetli ve kurak, yazı uzun ve sıcak iklim – Dwa
Kışı şiddetli ve kurak, yazı serin iklim – Dwb
Kışı şiddetli ve kurak, yazı kısa ve serin iklim – Dwc
Kışı çok şiddetli, yazı kısa ve nemli iklim – Dwd
Kışı şiddetli yazı uzun ve sıcak, her mevsimi yağışlı iklim – Dfa
Kışı şiddetli yazı kısa ve sıcak, her mevsimi yağışlı iklim – Dfb
Kışı şiddetli yazı kısa serin, her mevsimi yağışlı iklim – Dfc
Kışı çok şiddetli yazı kısa, her mevsimi yağışlı iklim – Dfd
E grubundaki iklimler ise kutup iklimleridir. Bu kuşaktaki iklimlerde en sıcak aydaki ortalama sıcaklık 10 °C'nin altındadır. Aşağıda bu gruptaki iklimler yer almaktadır: 

Yazı çok kısa tundra iklimi – ET
Sürekli donmuş topraklar iklimi – EF

Bu iklim sınıflandırma yönteminde, terleme ve buharlaşma değerleri kullanılarak toprak ve su yığınlarını görüntülenir. Bu yöntemde, belli bir alan üzerindeki bitki örtüsünü besleyen toplam yağış payı aktarılır. Burada nem veya kuraklık gibi endeksler kullanılarak bir bölgenin ortalama sıcaklık, yağış ve bitki örtüsü türüne bağlı olan nem rejimi gösterilir.
Nem sınıflandırması; çok nemli, nemli, az nemli, az kurak, yarı-kurak (-20'den -40 değerlerine kadar) ve kurak (-40 değerinin altı) gibi açıklayıcıları kullanan iklimsel sınıfları içerir. Nemli bölgeler, her yıl terleme-buharlaşma miktarından daha çok yağış alır. Bunun yanında kurak bölgeler, yıllık bazda büyük oranda terleme ve buharlaşma oranına sahne olur. Dünyadaki karaların yüzde otuz üçü kadarı, kurak veya yarı-kurak olarak kabul edilir. Bu kurak veya yarı-kurak bölgelerin arasında Kuzey Amerika'nın güneybatısı, Güney Amerika'nın güneybatısı, Afrika'nın kuzey bölümü ile güney bölümünün bir kısmı, Asya'nın güneybatısı, Avustralya'nın önemli bir kısmı yer alır. Yapılan çalışmalara göre, yağış etkinliği (PE) ile Thornthwaite nem endeksi, yazları olduğundan fazla gösterilmekte ve kışları olduğundan az gösterilmektedir. Bu endeks, etkin bir şekilde bir bölgedeki otçul ve memeli türlerinin sayısını belirlemede kullanılabilmektedir. Bu endeks ayrıca iklim değişikliği çalışmalarında da kullanılmaktadır.
Thornthwaite şemasında sıcaklığa bağlı sınıflandırmalar arasında mikrotermal, mezotermal ve megatermal rejimler yer almaktadır. Mikrotermal iklimde yıllık olarak düşük sıcaklıklar görülür. Öyle ki bu tür iklim bölgelerinde ortalama yıllık sıcaklık 0 ilâ 14 °C arasında değişir. Kısa yazların görüldüğü bu bölgelerde potansiyel buharlaşma da 14 ilâ 43 cm arasında değişir. Mezotermal iklimde uzun süren sıcaklar veya uzun süren soğuklar yoktur. Bu iklim bölgelerinde potansiyel buharlaşma oranı 57 ve 114 cm arasındadır. Megatermal iklimde ise yüksek ve kalıcı sıcaklık ve bol yağış hakimdir. Bu bölgelerdeki potansiyel buharlaşma 114 cm üzerindedir.

Çağdaş iklim kayıtları, termometreler, barometreler ve anemometreler tarafından yapılan uzun süreli ölçümlerle belirlenir. Elde edilen veriler, çağdaş zaman ç

Su, Dünya üzerinde bol miktarda bulunan ve tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmez olan, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Sıklıkla renksiz olarak tanımlanmasına rağmen kızıl dalga boylarında ışığı hafifçe emmesi nedeniyle mavi bir renge sahiptir.
Doğada su katı, sıvı ve gaz hâllerinde görülür. Kimyasal formülü (H2O) 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana gelir. H+ iyonu içeren bir madde ile (ör. asit) ve OH- iyonu içeren maddenin (ör: baz) verdiği nötralleşme tepkimesi ile oluşur.
Bilim insanları Dünya'daki hayatın suda başladığını düşünmektedir. Su, moleküler yapısı oldukça basit ve bol bulunan bir madde olmasına rağmen belirli koşullarda diğer bileşiklerden oldukça farklı davranışlar sergiler. Örneğin katı (buz) hâldeki su sıvı hâldeki suyun üzerinde yüzer. Dünya'daki hemen hemen tüm diğer bileşiklerde ise katı faz sıvı fazdan yoğundur ve katı fazdaki bileşik batar. Suyun bu özelliğinin bazı avantajları vardır. Örneğin soğuk bir bölgede göl yüzeyini kaplayan buz tabakası yalıtıcı görevi görür ve dipteki hayatı korur. Buzun çökmesi durumunda canlılar şiddetli soğuğa maruz kalacağından hayatlarını devam ettirmeleri imkânsız hâle gelecektir.
Su yanıcı bir madde değildir. Bu özelliği nedeniyle ateş söndürücü olarak kullanılır. Fakat suyun bileşimindeki oksijen yakıcı bir gazdır, hidrojen ise yanıcı bir gazdır. Oksijen ve hidrojen birleşerek söndürücü bir madde olan suyu meydana getirirler.
H2O saf suyu ve bileşiğini temsil eder, saf suya tabii en yakın örnek yağmur suyudur. Saf su canlılar için içilebilir su değildir, insanlara yararı yoktur. Suyun akışkan olması dışında insanlar ve canlılar için içinde taşıdığı mineraller çok önemlidir. Canlıların içmesi gereken suda çeşitli mineraller olması gerekmektedir. Yağmur suyu yani saf su, yağdıktan sonra toprağa düşünce toprağın yapısındaki mineralleri toplar, yeryüzünde bu yağmur suları bir akarsu oluşturur bu içilebilir bir sudur. Genelde toprak altındaki suları kirleten bina yapılaşmaları, sanayiden, insan hayat alanından vs uzak sağlığa uygun olması için çok yüksek yerlerde, dağlardaki akarsu ya da tabii su kaynağı bulunup buralara su doldurma tesisi yapılır, bu doğal mineralli sular şişelenip marketlerde "tabii kaynak suyu" olarak satılır. Her bölgedeki toprakta mineraller ve oranları farklıdır, bu yüzden suyun faydaları bölgelere göre değişebilir.

Türkçede yer alan su kelimesinin kökeni Eski Türkçe sub veya suv sözcüklerine dayanmaktadır. Orijinal biçimi sub olan sözcük 9. yüzyıldan itibaren suw biçimine evrilmiştir. Son sesteki dudaksıl suvar-, sıva-, sıvık, sıvı gibi türevlerde korunmuştur. Kelime olarak Orhun Yazıtları'nda kaydedilmiştir.
Eski Türkçede suv, sub zamanla su sözcüğüne dönüşmüştür, tüm Türk dilleriyle hemen hemen aynıdır.

 Azerice; su
 Kazakça; sw
 Kırgızca; suu
 Özbekçe; suv
 Türkmence; suw
 Uygurca; su

Moğolcada us olarak tam tersi olarak söylenir.

Su, kendi molekülleri arasındaki çekim kuvveti (kohezyon) sayesinde dağılmadan kalabilir. Moleküllerinin dipol (kutuplaşmış) olması nedeniyle su, birçok maddeye yapışabilir ve ıslatma özelliği buradan gelir.
Su aynı zamanda adhezyon (farklı iki maddenin molekülleri arasındaki çekim kuvveti) kuvveti yüksek bir maddedir. Hidrojen bağı nedeniyle su molekülleri birbirlerini de çekerler yani su molekülleri arasında kohezyon gücü de çok yüksektir. Suyun kohezyon ve adhezyon yetenekleri, suyun belirli kılcal yapılar içinde kopmadan yükselmesine ve taşınmasına yardımcı olur. Bu da bitkilerin karada hayatlarını sürdürmeleri açısından önem arz eder.
Suyun sekliğini sağlayan kohezyon maddesi, adhezyon kuvveti ile çarpışarak suyu daha sek hâle getirir. Molekülleri sekleşen su, artık daha yumuşak ve saftır. Suyun rengini ve tadını sekliği belirler.

Su, molekülleri arasındaki güçlü kohezyon kuvveti nedeniyle oluşan yüksek yüzey gerilimine sahiptir. Bu görülebilir bir etkidir, örneğin, küçük miktardaki su çözünemez bir yüzey üzerine (örnek: polietilen) konduğunda, su, diğer madde ile beraber düşene dek kalacaktır.
Bu kuvvetin kaynağı temel olarak su moleküllerini bir arada tutan moleküller arası çekici kuvvetlerdir. Suyun içinde olan moleküller her yönden komşu moleküllerle kuşatıldıkları için, üzerlerine etkiyen toplam kuvvet sıfırdır. Buna karşın, yüzeydeki moleküllerin sadece bir tarafı diğer su molekülleriyle çevrili olduğu için, bunlar içeriye doğru net bir kuvvetle çekilirler. Bu durum yüzeyde bir gerilme oluşturup yüzeyin minimum olmasını sağlar. Hacimleri eşit birçok geometrik şekil içinde yüzey alanı en az olan küredir. Su damlalarının küresel bir şekil alması da yüzey geriliminin en az yüzey oluşturacak şekilde molekülleri hareket ettirmesidir.

Kılcal hareket, suyun çok dar (kılcal) bir boru/kanalda yerçekimi kuvvetine karşı hareketini ifade eder. Bu hareket oluşur, çünkü su boru/kanalın yüzeyine yapışır ve daha sonra boru/kanala yapışan su, kohezyon kuvveti sayesinde üzerinden daha fazla suyun geçmesini sağlar. İşlem, yerçekimi adhezyon kuvvetini yenecek kadar su boru/kanaldan yukarı geçinceye dek tekrarlanır. Bu olayı doğada da görmek mümkündür. Örneğin ağaçların kılcal damarlarında su en yüksek dallara kadar yerçekimine karşı hareket edebilmektedir. Buna aynı zamanda kapiler etki denmektedir.

1 gram buzu eritmek için 0 °C'de 80 kalori gerekir. Erime ısısının yüksek olması suyun donmasını geciktirir; böylece biyolojik sistemler düşük sıcaklıklara dayanıklı olabilen özelliklerini kazanırlar.

Suyun ısınma (özgül) ısısı yüksektir. 1 gr suyun sıcaklığını 1 °C artırmak için 1 kalorilik enerji gereklidir. Bu özgül ısı, amonyak dışındaki tüm maddelerinkinden yüksektir. Böylece su sıcaklıklarda fazla artış olmadan daha fazla enerji depolayabilir ve böylece canlı sistemde sıcaklık ve metabolik olaylar daha kararlı olabilmektedir.

Suyun gizli buharlaşma ısısı yüksektir. 100 °C'de 1 g suyu 1 g su buharı hâline dönüştürmek için 539 kaloriye ihtiyaç vardır. Gizli buharlaşma ısısının yüksekliği canlı sisteminin izotermal olmasında en önemli katkıya sahiptir. Suyun gizli buharlaşma ısısı, H bağlarından dolayı yüksektir.

Suyun basit fakat çevre açısından son derece önemli bir özelliği de suyun sıvı hâli üzerinde batmadan yüzebilen, suyun katı hâli olan buzdur. Bu katı faz, (sadece düşük sıcaklıklarda oluşabilen) hidrojen bağları arasındaki geometriden dolayı, sıvı hâldeki su kadar yoğun değildir. Hemen hemen tüm diğer maddeler için, katı form sıvı formdan daha yoğundur. Standart atmosferik basınçtaki taze su, en yoğun hâlini 3,98 °C'de alır ve aşağı hareket eder, daha fazla soğuması hâlinde yoğunluğu azalır ve yukarı doğru yükselir. Bu dönüşüm, derindeki suyun, derinde olmayan sudan daha sıcak kalmasına sebep olur, bu yüzden suyun büyük miktardaki alt bölümü 4 °C civarında sabit kalırken, buz öncelikle yüzeyde oluşmaya başlar ve daha sonra aşağı yayılır. Bu etkiden dolayı, göllerin yüzeyi buz ile kaplanır. Hemen hemen tüm diğer kimyasal maddelerin katı hâlleri, sıvı hâline göre yoğun olduğundan dipten yukarı donmaya başlarlar.
Suyun hacmi, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir sıcaklığa (+4 °C'ye) düşene kadar azalır, daha sonra tekrar artmaya başlar. Donduğunda ise hacmi sıvı hâle göre daha fazladır. Bu nedenle suyun katı hâli, sıvı hâlinden daha hafiftir. Bu yüzden buz, suyun dibine batmayıp su üstünde yüzer. Suyun bu özelliği hayatın kış aylarında ya da her zaman soğuk olan bölgelerde sudaki hayatın devam etmesine olanak tanır. Deniz, nehir ve göllerin üst kısmı donar, buz üst kısımda kaldığı için su içindeki canlılar hayatlarını sürdürmeye devam edebilirler.

Suyun üçlü noktası (saf hâldeki sıvı su, buz ve su buharının dengede bulunduğu sıcaklık ve basınç kombinasyonu), kelvin sıcaklık ölçü biriminin tanımlanması için kullanılır. Sonuç olarak, suyun üçlü nokta sıcaklığı, 273,16 Kelvin (0,01 °C) ve basıncı 611,73 Pascal'dır (0,0060373 ATM).

Su içindeki tüm elektriksel özelliği sağlayan etkenler, suyun içinde çözülmüş olan karbondioksit ve mineral tuzların iyonlarıdır. Su, iki su molekülünün bir hidroksit anyonu ve bir hidronyum katyonu hâlini alması ile kendini iyonize eder, fakat bu elektrik akımının yaptığı iş veya zararlı etkilerini taşımak için yeterli değildir. ("Saf" su içinde, hassas ölçüm cihazları, 0,055 µS gibi çok zayıf bir elektriksel iletkenlik değeri saptayabilirler.) Saf su, oksijen ve hidrojen gazları içinde de çözülmüş iyonlar olmadan elektroliz olabilir; bu çok yavaş bir süreçtir ve bu şekilde çok küçük bir akım iletilir. (Elektroliz, elektrik akımı yardımıyla, bir sıvı içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemine denir.)

Su yerkürede değişik hâllerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su (denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hâllere dönüşür.

Yağışın insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmurdur, dolu, kar, sis ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.
Temel olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon etkisi ile çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar meydana getirmiştir.
Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak tabii kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.
Su, kendi içinde farklı maddelerin koku ve tatlarını barındırabilir. Bu nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen tat, aslın

Ağaç, botanik biliminde çoğu türünde dalları ve yaprakları destekleyen uzun bir sürgüne ya da gövdeye sahip çok yıllık bir bitkidir. Ağaç tanımı, bazı durumlarda sadece ikincil büyüme gösteren odunsu bitkileri, kereste olarak kullanılabilen bitkileri ya da belirli bir yüksekliğin üzerindeki bitkileri kapsayacak şekilde daha dar olabilir. Daha geniş tanımlarda ise uzun palmiyeler, eğrelti ağaçları, muz ağaçları ve bambular da birer ağaç olarak değerlendirilir. Ağaçlar taksonomik bir grup değildir ancak güneş ışığı için rekabet etmek adına diğer bitkilerden daha fazla yükseğe çıkmanın bir yolu olarak birbirinden bağımsız biçimde evrimleşip gövde ve dalları olan çeşitli bitki türlerini içermektedir. Ağaçlar uzun ömürlü olma eğilimindedir ve bazıları birkaç bin yıl yaşar. Ağaçlar 370 milyon yıldır dünya üzerindeki varlığını sürdürmektedir. Dünyada yaklaşık üç trilyon olgunluğa erişmiş ağacın olduğu tahmin edilmektedir.
Aynı zamanda ağaçlar uçurum kenarlarına ve benzeri dikildikleri konuma bağlı olarak heyelan, toprak kayması, sel gibi doğal afetlerin önlenmesinde önemli rol oynar.

'Ağaç' terimi genel bir deyiş olarak kullanılıyor olsa da ağaçla ilgili ne botanik biliminde ne de ortak dilde evrensel olarak kabul görmüş kesin bir tanım bulunmamaktadır. En geniş anlamıyla ağaç, fotosentetik yapraklarını veya dallarını yerden belirli bir mesafe üzerinde destekleyen, genel olarak uzun bir sürgüne ya da gövdeye sahip bir bitkidir. Genellikle yükseklikleriyle tanımlanır. 0,5 ila 5 m arasındaki bitkiler çalı olarak adlandırıldığından, ağaçların minimum yüksekliği sadece kabaca tanımlanmaktadır. Papaya ve muz ağacı gibi büyük otsu bitkiler bu geniş anlam dahilinde birer ağaç olarak kabul edilir.

Bir ağacın gövdesinden enine bir kesit alındığında, çeşitli yapısal katmanlar gözlemlenir. En dışta kabuk bulunur. Kabuk, ağacın dış koruyucu tabakasıdır ve ağacı fiziksel zararlar ile hastalıklardan korur. Kabuk tabakasının hemen altında, yıllık halkaları oluşturan hücre tabakaları yer alır. Bu halkalar, ağacın yıllık büyüme süreçlerini yansıtır. En içte ise, ağacın merkezi olan öz kısmı bulunur.
Bir ağacın gerçekten canlı olan biricik kısmı, kabuğun altında odunun yüzeyindeki ince bir hücre tabakasıdır. Buna katman doku tabakası (kambiyum, soymuk) denir. Bu tabaka ağacı geliştiren ve büyümesini sağlayan tabakadır. Genç bir ağaca çivi çakıldığında veya ağaç bir dal verdiğinde, çivinin ve dalın yerden yüksekliği hiç değişmez.
Ağaçların boyları ve yükseklikleri değişiklik gösterir. Boyları 3 metreden 140 metreye kadar, yaşları 30-40 yıldan 5000 yıla kadar olan ağaçlara rastlanmaktadır. Dünyanın en yaşlı ve yüksek ağaçlarından olan ve ABD'de Sierra Nevada Dağlarında bulunan sekoyalar (Sequoia) 110 m yüksekliğe ve 7 m çapa erişebilir. Bunların yaşları da 4000 yılı bulmaktadır. Avustralya'da yüksek boylu ormanlar meydana getiren okaliptüs ağaçları da 100 metreyi bulmaktadır. Ağaçların yaşı farklılık göstermektedir. Yaşı doğrulanmış ve canlı en yaşlı ağaç 4857 yıllık Metuşelah ağacıdır.

Her yaprak, kendini dışarıya karşı koruyacak çok etkili bir tabaka ile sıkı sıkıya örtülüdür. Hava, yaprakların altındaki çok küçük deliklerden stomaya girebilir. Suyun buharlaşması da, yine bu deliklerden (por) sağlanır. Yaprak ihtiyaca göre bu delikleri açar veya kapatır. Ağaç kabuğu çok etkili bir su geçirmez zırhtır. Bir ağaç, su buharının dışarı sızmasına karşı baştan aşağı bu tabaka ile örtülüdür.
Bütün canlı varlıklar gibi ağacın da dokularının arasında devamlı bir su dolaşımı olur. Bu su dolaşımının sağlanabilmesi için ağacın devamlı ve yeterli miktarda suya ihtiyacı vardır.

Bazı büyük ağaç türleri, ihtiyacı olan suyu 50 metrenin üzerinde bir yüksekliğe çıkarmak mecburiyetindedir. Bu olayda önemli olan birinci kuvvet kılcallık olayıdır. Odun boruları demetlerinde 20 metreye kadar etkilidir. İkinci kuvvet ise, kök basıncıdır. Bu basınç ile ağaçta su 30 metreye kadar yüksekliğe çıkarılabilmektedir. Bir diğer önemli kuvvet de yapraklardan suyun buharlaşması (terleme) ile meydana gelen emme kuvvetidir. Buna kohezyon gerilimi de denir. Terlemenin (transpirasyon) büyük kısmı gözeneklerle, az bir kısmı da diğer yüzeylerle sağlanır. Kohezyon kuvveti su moleküllerini birbirine bağlar. Bu gerilim, suyun kopmayan bir sütun hâlinde yükselmesini sağlar. Sekoya gibi yüksekliği 100 metreyi bulan dev ağaçlarda su, tepelere kadar kohezyon kuvvetiyle yükselir.

Toprağa düşen tohumdan en önce fide meydana gelir. Fide bir yıl sonra fidan hâlini alır. Hücrelerinin çoğalmasıyla dal ve yapraklar, gövde ve kök olarak üç parçadan ibaret bir ağacın küçük bir modeli olur. Her yıl ağacın dallarında ve köklerinde yeni sürgünler çıkarken, gövdede de bir tane yıllık halka meydana gelir. Bu halkalar, ağacın enine büyüyerek yaptığı odun tabakasıdır. Yağışı bol yıllarda, geniş bir halka; kurak geçen yıllarda ise, ince ve küçük bir halka meydana gelir. Bu sayede ağaç türlerinin yaşı, halka sayısı sayılarak hesaplanabilmektedir.

Ağaçlar günlük hayatta çeşitli alanlarda yaygın olarak kullanılırlar. Kâğıt yapımından mobilya yapımına, meyvelerinin besin olarak kullanımından süs ağaçlarına ve keresteye kadar, sayısız kullanım alanı vardır. Ormanlar ise, bir memleketin iklimini ve ekonomisini etkileyecek kadar önemlidir.

Orman Genel Müdürlüğü
TEMA

T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı- Ağaçlandırma ve Erozyon kontrolü Seferberliği

Orman, belirli yükseklikteki ve büyüklükteki çeşitli ağaçlar, çalılar, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler ve hayvanlar bütününü içeren, topraklı alanda genellikle doğal yollardan oluşmuş bir kara ekosistemidir.
2000 yılı itibarıyla Dünya'nın toplam ormanlık alanı 3.869 milyon hektar olup ormanlık alanın büyüklüğünün dünyanın toplam kara alanına oranı %29,6 dır.
Ormanların birçok çeşidi olup, hepsinin farklı özellikleri vardır. Bu çeşitlere örnek olarak ekvatoral yağmur ormanları, mangrov ormanları, tropik yapraklı ormanlar vs. örnek olabilir.

Dünyanın en canlı, en kuvvetli ve yayılma kabiliyeti en yüksek olan orman tipidir. Orman ekosistemi bu tipte en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Yüksek sıcaklık ve rutubetin bir araya geldiği yörelerde yağmur ormanı teşekkül etmiştir. Yağış miktarı esas itibarıyla 2000-4000 milimetre arasında değişmekle beraber bazı mıntıkalarda 10.000 milimetreye ulaşır. Ortalama yıllık sıcaklık 20-30 °C arasında değişir. En soğuk ayda 18 °C'nin altına düşmez. Mevsim değişmeleri olmadığından tropik yağmur ormanı ağaçlarında, ilkbahar ve sonbahar odunu meydana gelişi görülmez.
Büyük çoğunluğu, her dem yeşil ağaçlardan meydana gelen tropik yağmur ormanında ağaçların tepeleri zayıf, dallanma gevşek, gövde şekilleri düzensiz, ağaç kabukları parlaktır. Dallar üzerinde epiphyte denen eğrelti, orkide gibi konuk bitkiler, çeşitli sarılıcı ve tırmanıcı bitkiler, ormanın genel görünüşünde büyük rol oynarlar. Tozlaşma, böcekler ve kelebekler yoluyla olur. Tropik yağmur ormanının bazı ağaçları gövde üzerinde de çiçeklenme yapabilirler. Olağanüstü istila edici bir kuvvete sahiptir. Tedbir alınmadığı takdirde yolları, telefon, telgraf gibi yapıları kısa zamanda kullanılmaz hale getirir. Bu orman ekvator bölgelerinde bulunur.
Endonezya Takım Adalarında, Hindistan'da, Kamerun sahilinde, Amazon mıntıkasında, Brezilya'nın doğu sahilinde, Karayip Denizi sahillerinde ve adalarında yayılış gösterir. Tropik yağmur ormanları; Mangrov tropik iğne yapraklı ormanlar ve bambu ormanları olmak üzere üç grupta toplanır.

Tropiklerde birçok deniz etekleri, kendine has tipik bir orman formasyonu taşırlar. Denizin ilerlemesi halinde (med), yaklaşık 10 ile 20 m arasında boy yapan ağaçların yalnız tepeleri suyun üzerinde kalır. Çekilmesi halinde (cezir) ise ağaç gövdeleri geniş nefes alma kökleri ile birlikte görülür. Tohumun çimlenmesi ve çimlenmeden sonra meydana gelen fidecikler, tohumlar henüz ağaçta iken gelişirler ve biraz büyüyünce çamur toprağa düşerek köklenirler. Bu bitkiler deniz tuzuna dayanıklı bitkilerdir.

Muson iklimi etkisi altındaki ağaçlar daimi yeşil, derimsi yahut tüylü yapraklar taşırlar. Genellikle Muson ikliminin yaygın olduğu bölgelerde yetişirler. Yazları yeşil yapraklıdırlar, kışları ise yapraklarını dökerler. Muson ormanlarının tipik ağacı teak ağacıdır. Bu ağaçlar yazın aşırı suya, kışın da kuraklığa karşı dayanıklı ağaçlardır.

Güneydoğu Asya'da ve Orta Amerika'da, çeşitli çam türlerinin meydana getirdikleri geniş ormanlar, bilhassa dağlık yerlerin fakir topraklarında yaygındır. Ağaç türleri; Pinus caribaea, Pinus merkusii, Callitris podocarpustur.

Taygalar, ormanda alt tabakanın bir kısmını meydana getirirler. Geniş yayılan rizomları sayesinde sürgün vererek çoğalırlar. Dünya üzerinde 60 cinsine dağılan yaklaşık 700 türü vardır. Boyları 0,15 m ile 30 m arasında değişir. Sert karasal iklimin nemli bölgelerinde görülürler.Görüldükleri yerlere en fazla yağış yazın, en az yağış kışın düşmektedir.

Tropik memleketlerin, yazları periyodik kurak ve çok sıcak, kışları yağmurlu iklim mıntıkalarında görülür. Bu orman şeklinin tipik özelliği, yaprak dökümünün sıcak ve kurak mevsime, esas ve vejetasyon zamanında yapraklı durumla kışa rastlamasıdır. Kış ormanı sonbaharda yeşillenir ve ilkbaharda tekrar yaprağını döker. Ağaçların boyları kısa ve büyümeleri çok yavaştır.
Hindistan, Afrika ve Güney Amerika'nın geniş sahalarını kaplarlar. Maymun, ekmek ağacı ve şemsiye akasyaları bu vejetasyonun tipik ağaçlarıdır. Arka Hindistan ve Doğu Cava ormanlarının en değerli ağacı, yaprakları (30x50) cm büyüklüğünde olan Tik ağacı(Tectona grandis)'dir.

Sert yapraklı orman, yazları sıcak ve yağışça fakir, kışları ılıman, fakat yağışça zengin yörelerde yayılış gösterir. Daimi yeşil yapraklı olması, sert yapraklı ormana çok serin zamanlarda hatta kışın bile fotosentez imkânı verir. Bunun yanında yaz mevsiminin kuraklığı sebebiyle bilhassa kuru topraklarda büyümede bir nevi duraklama periyodu hasıl olur.
En tipik ağaç türleri; defne (Laurus nobilis), yabani zeytin (Olea europaea), mantar meşesi (Quercus suber), fıstık çamı"(Pinus pinea)",pırnal meşe (Quercus ilex), kermes meşesi (Quercus coccifera), Eucalyptus, adi servi (Cupressus sempervirens), kızılçam (Pinus brutia), Halep çamı (Pinus halepensis) dir.
Sert yapraklı ormanın ana mıntıkaları, başta Akdeniz iklim bölgesi olmak üzere dar bir şerit halinde Kaliforniya ve Şili'dir.
Maki dediği bitki formasyonu da sert yapraklı orman şekli içinde yer alır. Boylu veya bodur çalı görünümündeki maki Akdeniz ve kısmen Karadeniz kıyılarında, denizle dağ etekleri arasında yaygındır. Bulunduğu araziyi örtmesi ve toprağı girift olarak kaplaması erozyonu önleme ve toprak koruması bakımından büyük değer taşır.
Makinin başlıca elemanları: Yabani zeytin, defne, mersin, koca yemiş, sandal, funda, sumak, filarya, sakız, zakkum, laden, katırtırnağı, ardıç, ılgın, Keçiboynuzu tur.

Kuzey yarı kürenin belirli derecede serin kışlara sahip olan ve yazlarla kışlar arasında mevsim farkları gösteren enlemlerinde görülür. İnce ve yumuşak olan yaprakların sonbaharda dökülmesi kış soğuğundan ziyade, toprağın donması halinde hasıl olabilecek kuraklık tehlikesine karşı alınan bir tedbirdir. Yaz ormanları bilhassa Orta Avrupa'da, yazları zengin yağışlı mıntıkalarda görülür. Türkiye'de, denizden yüksek olmayan yerlerde yaygındır.
Yazın yeşil yapraklı ormanın ana türleri; kayın (Fagus), meşe (Quercus), akçaağaç (Acer), ıhlamur (Tilia), karaağaç (Ulmus), gürgen (Carpinus), huş (Betula), kısmen de kestane (Castanea), ceviz (Juglans) ve caryadır.

Yayılış sahası, Kuzey yarı kürenin kışları sert, düzenli kar ve don mevsimleri gösteren yüksek enlemleridir. Yaz, kış yeşil iğne şeklini almış olan asimilasyon organları, kısa ve vejetasyon devresinde, sıcaktan en yüksek derecede faydalanmayı mümkün kılar. İğne yapraklı ormanların çoğunda gövdeler devamlı, düz ve dalsızdır. Ağır olmayan gövde odunları, bıçkı kerestesi ve yapı ağacı olarak çok kıymetlidir. Bu orman tipi, Kuzey Avrupa ve Asya'dan Kuzey Amerika'nın kuzeyine kadar, 20 enlem genişliğindeki bir şerit halinde yayılış gösterir. Dünyadaki igne yapraklı ağaçlar (yapragını dökemeyen ağaçlar):göknar, sedir, katran, arakorya, andız, ladin, çam, servi, ardıç, şemsiye agacı, lariks (melez), mazı...

Afrika, Güney Amerika ve İç Anadolu'nun yağmurca fakir, kurak mıntıkalarında nehirler boyunca, dar veya geniş şeritler halinde oldukça kuvvetli büyüyen ormanlar meydana gelir ki, bunlara galeri ormanları denir.

Tropik bölgelerin geniş, sürekli su altında kalan, bataklık bölgelerinde rastlanır. Florida'nın bataklık servisi ormanları bu ormanlara örnek olarak gösterilebilir.

Ormanların yapacak, yakacak ve tali ürünlerle sağladığı değerlerdir. Ormanın ilk bakıştaki faydası, ürünlerin çeşitli iş ve sanayi kollarında hammadde olarak kullanılması veya tüketimi şeklinde göze çarpmaktadır. İnşaatta, kimya ve diğer sanayi kuruluşlarında, madencilik, ulaştırma, bayındırlık gibi ekonomik faaliyetlerde odun hammaddesinin kullanış yerleri gün geçtikçe artmaktadır. Odun hammaddesinin bu derece önem kazanmasının sebebi, sahip olduğu teknolojik vasıflarından ve devamlı üreyebilen; iyi bakıldığı takdirde tükenmez bir kaynağı olmasından ileri gelmektedir.
Teknolojinin gelişmesi ve elektrik enerjisi, petrol, maden kömürü gibi çeşitli enerji maddelerinin bulunmuş olmasına rağmen odun, yakacak maddesi olarak önemini sürdürmektedir. Dünya odun üretiminin hemen hemen % 50'si yakacak olarak kullanılmakta ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 80'e varmaktadır.
Ormandan elde edilen tali ürünler, parfümeri, boya, ilaç, dericilik, tecrit malzemesi gibi endüstri kuruluşlarının ham maddesini meydana getirmektedir.
Türkiye'de üretilen orman tali ürünlerinin başlıcaları; reçine, sığla yağı, palamut, mazı, defne yaprağı, çam fıstığı, sumak, kestane, ıhlamur çiçeği, mahlep, meyan kökü ve keçiboynuzu vb.dir.

Ormanın bu yöndeki hizmetleri, maddi faydaları ile ölçülemeyecek kadar fazladır. Bulundukları yerin iklimini, kara iklim tipinden ılıman iklim tipine yöneltirler. Bu sayede don, kuraklık, aşırı sıcaklık, fırtına gibi zararları önlemek ve azaltmak suretiyle faydalı olurlar. Ormanın etkisi altında kalan sahaların nisbi rutubeti fazla olduğu gibi, akarsu ve kaynakların verimi, düzenli ve devamlıdır.
Ormanların tarımı, hayvancılığı, bayındırlık tesislerini koruması; karada ve deniz kıyılarında kumulların teşekkülüne engel olması; bataklıkları kurutmak, havaya saf oksijen vermek, gürültüyü ve hava kirliliğini önlemek suretiyle insan sağlığına yardım etmesi; çeşitli av hayvanlarını barındırıp beslemekle yurdun tabii varlığını ve güzelliğini zenginleştirmesi gibi hususlar kolektif hizmetlerinin başlıcalarını teşkil eder.

Orman alanına göre ülkeler listesi
Atlantik ekvator kıyı ormanları
Ilıman iğne yapraklı orman
Orman korucusu
Orman bozkırı
Batık orman
Bakir orman
Orman sınırı
Her dem yeşil orman
Orman bahçeciliği
Taşlaşmış orman
Orman mühendisliği
Tarım ve Orman Bakanlığı
Orman altı
Orman yangını
Ağaçlandırma

Orman Genel Müdürlüğü 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayvan, canlılar dünyasının ökaryotlar (Eukaryota) üst âlemindeki hayvanlar (Animalia) âleminde sınıflanan canlıların ortak adıdır. Arapça "canlı varlık" anlamındaki ḥayevān sözcüğünden Türkçeye geçmiş olan "hayvan" sözcüğü, günlük kullanımda esasen insan dışı, nefes alan ve hareket eden canlıları ifade etmek için kullanılsa da, biyolojik bağlamda insanı da içerir. Anadolu ağızlarında hayvan anlamında bav, bobos, böçü, çer, çokgal, dölük, evcimen, evlük, karaböcü, karaltı, medek, tereke, töm gibi sözcükler kullanılmaktadır. Hayvan sözcüğünün eş anlamlısı döngül sözcüğüdür. Hayvanlar âleminin bilimsel ve Latince adı olan "Animalia" terimi ise yine Latince olan ve "yaşayan" ya da "ruh" anlamına gelen animadan türetilmiş animal sözcüğünün çoğuludur. Hayvanlar âlemini tanımlayan bir başka Yunanca bilimsel terim de metazoa'dır (μετάζωα).
Genellikle çevrelerine uyum sağlayan ve diğer canlılarla beslenen çok hücreliler âlemidir. Vücutları, embriyonun bazı metamorfozlar geçirmesiyle gelişir. Ökaryotik çok hücreli organizmalardır. Besinlerini genel olarak sindirerek alırlar.
Hayvanların birçoğu hareketlidir ve bitkilerde tipik olarak bulunan kalın hücre duvarları genellikle yoktur. Embriyonik gelişim esnasında büyük ölçülerde hücresel göçler ve doku organizasyonları görülür. Üremeleri primer (birincil) olarak seksüeldir; diploit kromozom taşıyan dişi ve erkekler mayozla haploit kromozomlu gametleri, bunlar da birleşerek diploit zigotu oluşturur.
Yaklaşık 1 milyonu böcek olmak üzere 1,5 milyondan fazla hayvan türü tanımlanmıştır, fakat tanımlanmamış olanlarla birlikte 7 milyondan fazla hayvan türü olduğu tahmin edilmektedir.

Hayvanları diğer canlılardan ayıran pek çok özellik vardır. Hayvanlar hücre çekirdeklerine sahip (ökaryot) canlılardır ve çok hücrelidirler. Birçok hayvan güneş ışığını dolaylı yollardan kullanarak gelişir. Hayvanların tersine bitkiler bu ışığı fotosentez ile doğrudan basit şekerler üretmek için kullanır. Bu onları bakteriler ve protozoalardan ayırır. Hayvanlar dışbeslenendir (heterotrof), kendi besinlerini üretememeleri onları bitkiler ve alglerden ayırır. Hücre duvarlarının olmayışı da onları bitkiler, algler ve mantarlardan ayırır. Hayvanlar bazı yaşam evreleri dışında devingendirler. Birçok hayvan türü dölyatağında blastula evresinden geçer ki bu hayvanlara özgü bir evredir.

Hemen hemen tüm hayvanlar çiftleşerek ürerler. Yetişkinler diploit ya da polidiploittir. Her birinin kendine has üreme hücresi vardır. Birçok hayvan çiftleşerek üremeye yatkındır.
Hayvanların üç üreme şekli vardır:

İç üreme ve iç gelişme: Bu üreme ve gelişme şekli spermin yumurtaya girerek döllenmesi sonucu ve embriyonun anne karnında gelişmesiyle oluşur. Memelilerde görülür.
İç üreme ve dış gelişme: Bu üreme ve gelişme şekli spermin yumurtaya girerek döllenip yumurtayla birlikte embriyonun dışarı çıkarak dışarıda gelişmesi sonucu oluşur. Kurbağalar ve balıklar hariç yumurtayla çoğalan hayvanlarda görülür.
Dış üreme ve dış gelişme: Annenin döllenmemiş yumurtayı bıraktıktan sonra babanın o yumurtaları döllemesiyle embriyonun oluşup vücut dışında gelişmesiyle gerçekleşir. Kurbağalarda ve balıklarda görülür.

Agnotozoa - Basit hayvanlar
Omurgasızlar
Parazoa - Gerçek dokusu olmayanlar
Placozoa
Porifera - Süngerler
Eumetazoa - Gerçek dokusu olanlar
Radiata - Radial simetrili canlılar
Bilateria - Bilateral simetrili canlılar
Omurgalılar
Acrania - Kafatassızlar
Hemichordata - Yarı sırtipliler
Urochordata (Tunicata) - Tulumlular
Cephalochordata - Başı kordalılar
Craniata - Gerçek kafataslılar
Agnatha - Çenesizler
Gnathostomata - Gerçek çeneliler
Pisces - Balıklar
Tetrapoda - Dört üyeliler
Amphibia - İki yaşamlılar
Reptilia - Sürüngenler
Aves - Kuşlar
Mammalia - Memeliler

Hayvanları temsil edebilecek ilk taşıllar, Güney Avustralya'daki Trezona Oluşumu'nun 665 milyon yıllık kayalarında ortaya çıkar. Bu taşıllar, erken süngerler olarak yorumlanıyor. En eski hayvanlar, yaklaşık 610 milyon yıl önce, Kambriyen öncesinin sonlarına doğru Ediayakaran faunasında bulunur. Bu canlıların, hayvanların içinde olup olmadığı uzun süredir kuşkuluydu. Ama Dickinsonia fosillerinde hayvansal lipit kolesterolünün keşfi, bunların gerçekten de hayvanlar olabileceğini ortaya koyuyor. Hayvanların düşük oksijen koşulları altında ortaya çıktıkları düşünülür, bu da onların ilk önce bütünüyle oksijensiz solunum yoluyla yaşayabildiklerini ancak oksijenli solunum için uyarlandıkça çevrelerindeki oksijene bütünüyle bağımlı hale geldiklerini düşündürür. 

Birçok hayvan şubesi, taşıl kayıtlarında ilk olarak yaklaşık 542 milyon yıl önce başlayan Kambriyen patlaması sırasında Burgess Şeyli gibi yataklarda ortaya çıkıyor. Bu kayaçlardaki şubeler arasında, yumuşakçalar, dallı bacaklılar, kütük ayaklılar, su ayıları, eklem bacaklılar, derisi dikenliler ve yarı sırtipliler bulunurken, ayrıca yırtıcı Anomalocaris gibi günümüzde soyu tükenmiş sayısız canlı da bulunur. Bu olayın görünen apansızlığı, tüm bu hayvanların aynı anda ortaya çıktıklarını göstermekten çok, taşıl kayıtlarının bir eseri olabilir.

Hayvan hakları hareketinde, hayvan haklarından bahsederken, insanların da hayvan kategorisinde olduğunu vurgulamak için "İnsan harici hayvanlar" kalıbı kullanılır.

Hayvanların evrimi
Hayvancılık

 Wikimedia Commons'ta hayvan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Animalia ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Bilim ve Teknik: Canlılar Dünyası

Kuş; tüyleri, dişsiz gagaları, yumurtladıkları sert kabuklu yumurtalar yoluyla üreyen, yüksek metabolizma hızına sahip, dört odacıklı kalpleri ve hafif ama güçlü bir iskelet yapısına sahip, Aves sınıfını oluşturan sıcakkanlı omurgalı hayvanlar grubudur. Tüm dünyada yaygın olarak yaşayan kuşların boyutları arı sinek kuşunda 5 cm ila deve kuşunda 2,75 m arasında değişir. On bin kadar yaşayan kuş türü bulunur ve bunların yarısından fazlasını ötücü kuşlar oluşturur. Kuşların türlere göre farklılık gösteren kanatları vardır ve kanatsız olduğu bilinen tek grup kivi kuşu ve soyları tükenmiş olan moa ile fil kuşudur. Ön ayakların evrimleşerek kanatlara dönüşmesi kuşlara uçma yeteneği sağlamış ancak daha sonra yine evrimin devam etmesiyle penguenler, deve kuşları ve adalarda endemik olan bazı türler uçma yeteneğini kaybetmişlerdir. Kuşların sindirim ve solunum sistemleri de uçma yeteneğine uyum sağlamıştır. Özellikle deniz kuşları ve bazı su kuşları gibi kuşlar ayrıca evrimleşerek yüzme yeteneği de kazanmıştır.
Kuşlar tüylü teropod dinozorlardır ve yaşayan tek dinozor grubunu oluştururlar. Ayrıca yaşayan en yakın akrabaları timsahlardır. İlk olarak 160 milyon yıl önce Çin'de ortaya çıkan ve aralarında Archaeopteryx'in de bulunduğu ilkel uçucuların soyundan gelmektedirler. DNA kanıtlarına göre günümüz kuşları (Neornithes) Orta ve Geç Kretase Dönemi'nde evrimleşmiş ve 66 milyon yıl önce teruzorlar ile tüm uçmayan dinozorları öldüren Kretase-Tersiyer yok oluşu zamanında oldukça önemli oranda türleşmişlerdir.
Özellikle kargagiller ve papağansılar olmak üzere bazı kuşlar en zeki hayvanlar arasındadır; çeşitli kuş türleri alet yapıp kullanırken bazı kuşların alet kullanımı primatların en iyi kullanımları ile boy ölçüşebilir. Birçok sosyal tür bilgiyi nesilden nesle geçirmekte ve bu da bir çeşit kültür olarak kabul edilmektedir. Kuşlar yavrularını müşterek olarak büyütme, birlikte avlanma, sürü olarak hareket etme ve avcılara karşı birlikte savunma yapma davranışları gösteren, görsel yollarla ya da öterek birbirleri ile iletişim kuran sosyal hayvanlardır. Kuş türlerinin büyük çoğunluğu genellikle bir üreme mevsimi boyunca, bazen yıllar boyunca cinsel açıdan olmasa da sosyal açıdan tek eşlidir ama yaşamları boyunca tek eşli olan türlere nadir rastlanır. Diğer türlerin üreme sistemleri genellikle polijinik yani tek erkek çok dişili ve nadiren de poliandrik yani tek dişi çok erkeklidir. Kuşlar eşeyli üreme yoluyla döllenen yumurtalar yumurtlayarak çoğalır. Genellikle bir yuvaya yumurtlanan yumurtalar üzerinde ebeveyn kuluçkaya yatar. Kuşların çoğu yumurtadan çıktıktan sonra yavrularının bakımına belirli bir süre devam eder.
Birçok kuş türü insanlar tarafından besin olarak ya da üretim sektöründe hammadde kullanımı açışından ekonomik olarak önem taşır. Evcil ya da yabani kuşlar yumurta, et ve tüy için önemli kaynaklardır. Ötücü kuşların, papağanların ve diğer kuş türlerinin ev hayvanı olarak kullanımı yaygındır. Guano (kuş dışkısı) gübre olarak kullanılmak üzere toplanır. Kuşlar insanlık kültüründe çağlar boyunca yer almıştır. İnsan eylemleri nedeniyle 17. yüzyıldan beri yaklaşık 120 ila 130 kadar kuş türünün soyu tükenmiştir ve daha önceki yüzyıllarda soyu tükenen kuş türlerinin sayısı yüzleri aşmaktadır. İnsanlık nedeniyle günümüzde 1200 kadar kuş türü soylarının tükenmesi tehdidi altındadır ama onları koruma altına almak için çalışmalar da yapılmaktadır. Kuş gözlemi ekoturizm sektörü içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Kuşların ilk sınıflandırması Francis Willughby ve John Ray tarafından 1676 yılına ait Ornithologiae kitabında yapılmıştır.
Carl Linnaeus 1758 yılında bu çalışmayı değiştirerek günümüzde kullanılan taksonomik sınıflandırma sistemini ortaya koydu. Kuşlar klasik taksonomide Aves biyolojik sınıfında sınıflandırılırken kladistik sınıflandırmada dinozor kladı Theropoda içinde yer alırlar.

Aves ve kardeş grubu Crocodilia takımı sürüngen kladı Archosauria'nın tek yaşayan temsilcilerini içerir. Aves, 1990'ların sonlarında filogenetik olarak yaygın şekilde günümüz kuşlarının en yakın ortak atası ve Archaeopteryx lithographica türünün soyundan gelenler olarak tanımlanmaktaydı. Ancak Jacques Gauthier tarafından daha önce yapılan bir tanımlama 21. yüzyılda yaygınlık kazandı ve PhyloCode sisteminin takipçileri de dahil olmak üzere birçok bilim insanı tarafından kullanılmaya başlandı. Gauthier, Aves'i yalnızca günümüz kuşları kümesinin taç grubunu içerecek şekilde tanımladı. Bu tanımlama geleneksel olarak teropod dinozorlar olduğu düşünülen hayvanlar ile Archaeoptryx'in ilişkisi konusundaki belirsizlik sorununu aşmak için yalnızca fosillerden bilinen çoğu grubu dışarıda tutmakta ve onları Avialae içine dahil etmektedir.
Gauthier aynı "Aves" biyolojik adı için dört farklı tanım olduğunu belirlemiş ve bu sorunu aşmak için Aves terimini yalnızca aşağıda verilen dördüncü tanımlama için kullanmayı önermiş ve diğer gruplara da farklı adlar vermiştir.

Aves timsahlardan çok kuşlara yakın olan tüm arkozorlar anlamına gelebilir (ya da Avemetatarsalia)
Aves tüyleri olan gelişmiş arkozorlar anlamına gelebilir (ya da Avifilopluma)
Aves uçabilen tüylü dinozorlar anlamına gelebilir (ya da Avialae)
Aves günümüzde yaşayan tüm kuşların en yakın ortak atası ve onun soyundan gelenler anlamına gelebilir (bir "taç grup" olarak Neornithes ile sinonimdir)
Dördüncü tanım kabul edildiğinde Archaeopteryx Aves grubunun bir üyesi değil Avialae grubunun bir üyesidir. Gauthier'nin önerileri paleontoloji ve kuşların evrimi üzerinde uzmanlaşmış araştırmacıların çoğu tarafından kullanılmaya başlansa da tam olarak tanımlamalar tutarlı şekilde kullanılmamaktadır. Başlangıçta Aves'in geleneksel fosil içeriğini kapsamak üzere önerilen Avialae bu araştırmacılar tarafından sıklıkla yaygın "kuş" terimi ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Çoğu araştırmacı Avialae grubunu bir dal esaslı klad olarak tanımlasa da bu tanımlamalar farklılık gösterir. Birçok yazar "Deinonychus'tan çok kuşlara daha yakın olan tüm teropodlar" benzeri bir tanım kullanmıştır. Avialae aynı zamanda sıklıkla apomorfi esaslı klad olarak yani fiziksel özellikler üzerine kurulmuş olarak tanımlanır. Avialae adını 1986'da veren Jacques Gauthier 2001 yılında grubun tanımını uçmak için tüylü kanatlara sahip tüm dinozorlar ve onların soyundan gelen kuşlar olarak yeniden yaptı.

Alt sınıf Archaeornites (Sürüngen benzeri kuşlar, fosil kuşlar)
Alt sınıf Neornithes (Günümüz kuşları, gerçek kuşlar)
Paleognathae (Koşucu kuşlar)

Struthioniformes, (Deve kuşları, kiviler vb.)
Tinamiformes, (Tinamular)
Neognathae (Uçucu kuşlar)

Anseriformes — Kazsılar, dünya çapında bulunur; 150 tür
Galliformes — Tavuksular, dünya çapında, kuzey Avrasya hariç; 256 tür
Sphenisciformes — Penguenler, güney kutbu ve güney suları ait; 16 tür
Gaviiformes — Dalgıç kuşları, Kuzey Amerika, Avrasya; 5 tür
Podicipediformes — Yumurtacı ya da Batağanlar, dünya çapında bulunur; 20 tür
Procellariiformes — Tüp burunlu kuşlar ya da Fırtına kuşları, bütün denizlerde bulunur; 93 tür
Pelecaniformes — Kürek ayaklılar ya da Pelikanlar, dünya çapında bulunur; 57 tür
Ciconiiformes — Leyleksiler, bütün kıtalarda bulunur; 115 tür
Falconiformes — Gündüz yırtıcıları, dünya çapında bulunur.
Turniciformes — Üç parmaklı bıldırcıngiller, Eski Dünya, 15 tür
Gruiformes — Turnamsılar, dünya çapında bulunur; 196 tür
Charadriiformes — Yağmur kuşları ya da Kıyı kuşları, dünya çapında bulunur; 305 tür
Pteroclidiformes — Bağırtlaklar, Afrika, Avrupa, Asya; 16 tür
Columbiformes — Güvercinler, dünya çapında bulunur; 300 tür
Psittaciformes — Papağansılar, bütün tropikal bölgeler, güney ılıman bölgeler; 330 tür
Cuculiformes — Guguksular, dünya çapında bulunur; 151 tür
Strigiformes — Gece yırtıcıları, dünya çapında bulunur; 134 tür
Caprimulgiformes — Çoban Aldatanlar, dünya çapında bulunur; 96 tür
Apodiformes — Ebabiller ya da Sağanlar, dünya çapında bulunur; 403 tür
Trochiliformes — Kolibriler, orta ve kuzey Amerika, 331 tür
Coliiformes — Fare kuşları, Sahra aşağıda Afrika; 6 tür
Trogoniformes — Kemirgen gagalılar, Sahra aşağıda Afrika, Amerika, Asya; 35 tür
Coraciiformes — Gökkuzgunları, dünya çapında bulunur; 192 tür
Piciformes — Ağaçkakansılar, dünya çapında bulunur, Asya kıtasının güneydoğusundaki büyüklü küçüklü adalar hariç; 376 tür
Passeriformes — Ötücü kuşlar, dünya çapında bulunur; yaklaşık 5200 tür

Fosil ve biyolojik kanıtlara dayanarak bilim insanlarının çoğu kuşların teropod dinozorların uzmanlaşmış bir alt grubu olduğunu kabul etmektedir. Daha da özel olarak aralarında Dromaeosauridae ve Oviraptoridae familyalarının da bulunduğu Maniraptora kladının bir üyesi olarak kabul edilirler. Bilim insanları kuşlara yakın akraba teropodları buldukça daha önceden kuş ve kuş olmayanlar arasındaki açık ayrım belirsizleşmeye başlamıştır. Çin'in kuzeydoğusunda Liaoning eyaletinde yakın geçmişte bulunan birçok küçük tüylü dinozor fosili bu belirsizliği artırmıştır.
Paleontoloji dalında günümüzde görüş birliği uçan teropodların ya da Avialae'nin, içinde Dromaeosauridae ve Troodontidae familyalarını da kapsayan Deinonychosauria kladının en yakın akrabaları olduğu yönündedir. Bunlar birlikte Paraves denen grubu oluşturur. Microraptor gibi bu grubun bazı bazal üyelerinin uçmaya ya da süzülmeye yarayan özellikleri vardı. En bazal Deinonychosauria üyeleri çok küçüktü. Bu kanıt tüm Paraves grubunun atasının ağaçlarda yaşamış olabileceği ve/veya süzülme yeteneğine sahip olduğu olasılığını artırır. Asıl olarak et ile beslenen Archaeopteryx ve Avialae grubundan olmayan tüylü dinozorların son zamanlarda yapılan araştırmalar Avialae grubunun ilk üyelerinin hepçil olduğunu gösterir.
İlk bulunan geçiş fosillerinden biri olduğu için çok iyi tanınan Geç Jura Devrinden Archaeopteryx 19. yüzyılın sonlarında evrim teorisini destekleyen kanıtlardan biri olmuştur. Archaeopteryx hem dişleri, pençeli parmakları ve uzun kertenkele kuyruğuna benzer bir kuyruk gibi geleneksel sürüngen özellikleri hem de günümüz kuşlarına benzer uçuş tüyleri olan kanatlar gibi özellikleri bir arada gösteren ilk f

Balıklar (Latince: pisces) poikloterm olan, neredeyse sadece suda yaşayan ve solungaçları ile solunum yapan, soğuk kanlı, yürekleri çift gözlü, çoğunun vücudu pullu, genellikle yumurta ile üreyen omurgalı hayvanlardır. Bazı türler canlı doğurarak ürer (lepistes, kılıçkuyruk, moli vs.). Mesela tatlı su balıklarından Lepistes'in (Poecilia reticulata) yumurtaları anne karnında çatlar ve canlı doğum gerçekleşir. Çiklitgillerde ise kuluçka süresi dişinin ağzında gerçekleşir. Ağzında yumurtaları çeviren, mantarlaşmasını engelleyen dişi yumurtalar çatlayana hatta yavrular serbestçe yüzmeye başlayana kadar onları ağzındaki kesesinde korur. Balıklar su yaşamındaki en önemli varlıklardan bir tanesidir. Nehir, göl, akarsu, okyanus ve denizlerde bulunmaktadır.
Bulunmuş olan en eski balık fosilleri 500 milyon yaşındadır. Günümüzün balıkları kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes) ve kemikli balıklar (Osteichthyes) olarak ikiye ayrılırlar. Bunlar gibi diğer iki grubu oluşturmuş olan placodermi (zırhlı balıklar) ve acanthodiinin (dikenli köpek balıkları) nesilleri 300-400 milyon yıl önce tamamen tükenmiştir.
Balık anatomisi farklı kuruluşlara sahiptir. Bir kulakçık ve karıncıktan meydana gelen yüreklerinde daima kirli kan bulunur. Yürekten çıkan kirli kan solungaçlarda temizlendiğinden, vücutta temiz kan dolaşır. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dışarı atılırken suda çözülmüş oksijen, osmozla kana verilir. Bu arada suda bulunan besinler ise yutulur. Köpek balıklarında su hem ağızdan hem de ilk solungaç yarığından alınır. Tuzlu su balıkları su içtikleri halde, tatlı su balıkları su içmezler. Gerekli su ihtiyaçlarını solungaç zarlarından osmozla alırlar. Deniz balıkları içtikleri suyun tuzunu böbrekle değil, solungaçları ile ayırır. Balıklarda göğüs ve karın yüzgeçleri çift, sırt, kuyruk ve anal yüzgeçleri tektir. Tek yüzgeçler nadiren birden fazla olsa da simetrik çiftler meydana getirmezler.
Uçan balıklar çok gelişmiş olan göğüs yüzgeçlerini açarak bir-iki dakika su üstünde uçabilirler. Yaşadığı yerlerde su kuruduğu zaman balçığa gömülüp akciğer solunumu yapabilen, sürünerek gölden göle geçebilen, kısa bir süre havada uçabilen, elektrik ve ışık üretebilen çeşitli balık türleri mevcuttur. Balıkların pulları birbirleri üzerine kiremit gibi dizilmiş, kemiksi, kaygan ve antiseptiktir. Antiseptik mukus salgısı, üzerine yapışan bakteri ve sporları yok eder.
Balıkların harekette önemli rol oynayan değişik kuyruk tipleri mevcuttur. Çatallanmış kuyruk tipine “difiserk”, çatallı olup eşit parçalı olana “homoserk”, köpek balıklarında olduğu gibi çatalları eş olmayan kuyruk tipine de “heteroserk” denir.
Balıklar omurgalı canlılar içerisinde sayıca en fazla olanıdır. Çalışmalarda balık türünün 40.000 kadar olduğu söylenmektedir.
Balıkların günümüzde sportif ve akvaryumdaki değeri yanında büyük bir protein kaynağı olması ticarî değerini artırmaktadır. Balıkların yeryüzündeki dağılımları o kadar geniştir ki, Antarktika sularında, sıcak tropikal sularda, acı sularda, tatlı sularda, ışığın ulaştığı dağ derelerinde veya insanların henüz ulaşamadığı oldukça derin ve karanlık sularda yaşayabilmektedir. Üç türlü beslenme görülür: otobur, etobur ve hepçil. Yalnız çenelerinde değil, bütün ağız boşluklarında ve yutaklarında sıralanış ve şekil olarak birbirinden farklı birçok diş bulunur. Bu genelde beslenme şekillerine göredir. Bazılarında farinks (yutak) dişleri gelişmiştir. Yalnız mersin balıklarında ve demet solungaçlılarda diş bulunmaz.

Balıklarda tat alma cisimcikleri dudaklarda, farinkste, burun epitelinde, baş derisinde, bıyıkların uçlarında yerleşmiş olduğu gibi bazılarında da ağız içinde yerleşmiştir. Balıklarda dil vardır. Olanlarında da gelişmemiştir. Sazanların ağzı içinde çok kalın kastan yapılmış yastık şeklinde bir yapı bulunur. Bu organ tat almaya yarar. Balıklar bazı maddeleri memelilerden daha iyi ayırt edebilirler.

Dokunma duyusunda bıyıkların rolü büyüktür. Bıyıklar tat almada etkili olduğu gibi, besin bulma ve dokunma organı olarak da görev yaparlar.
Balıkların baş, gövde ve yüzgeç derileri üstünde tomurcuk veya çukurcuklar halinde küçük duyu organları mevcuttur. İçlerinde sinir uçları dallanmış haldedir. Görevleri; yaklaşan düşmanı, sıcaklık değişimini, besin ve tuzluluğu hissetmektir. Duyuda yan organın da etkisi önemlidir. Bazı derin deniz balıklarının yüzgeç ışınlarında uzamış olan bazı kısımlarında duyu organları yer almıştır.

Balıklarda dış ve orta kulak yoktur. İşitme organı bir kapsül içinde bulunan iç kulaktan ibaret olup, sudaki ses titreşimlerini idrak eder. Bu işitme organına “labirent” denir. İşitmede etkili olduğu gibi, dengenin sağlanmasında, ağırlık ve yerçekimi tespitinde de önemli rol oynar. İçlerinde kalsiyum karbonattan yapılmış “otolit” adı verilen cisimcikler de bulunur. Bazı balıklarda hava kesesinin ön kısmının her iki yanında iç kulakla ilişkili dörder adet kemikcik bulunur. “Weber cihazı” adını alan bu sistem ses dalgalarını ve basınç değişimini iç kulağa ileterek daha iyi işitmeğe yardım eder. Küçük frekanslı titreşimler, yanal çizgi sistemiyle idrak edilir. Bu, vücudun yanlarında derinin altında uzanan içi mukus dolu bir çift kanaldır. Belirli aralıklarla bu kanalı pulların arasından veya ortasından dışarı bağlayan yollar, bu yolların ucunda içinde sıvı ve sinir hücreleri bulunan bir torba vardır. Sudaki titreşimler bu sıvıya geçerek sinir hücreleri tarafından idrak edilir. Mesaj daha sonra sinirler vasıtasıyla beyne iletilir.
Bir başka balığın hareketinin doğurduğu titreşimleri, yanındaki balık bu yolla duyar. Yan organ çok alçak frekanslı titreşimleri idrak edip işitmeye yardımcı olduğu gibi, su akıntısının yönünü, sıcaklık ve soğukluk farklarını da tespit eder. Yan organ işitmede de yardımcı olur. Ses ve basınç dalgalarını tespit edebilir. Kemikli balıklarda, vücudun her iki yanında solungaçlardan kuyruğa kadar uzanır.

Balıklarda burun (nostril), solunum için değil, suda çözünmüş kimyasal maddeleri koklamaya yarayan bir duyu organıdır. Koku alma kapsülleri üst çene üzerinde bulunan bir çift (veya bir adet) burun çukuruna yerleşmiştir. Koku maddelerini taşıyan su burun deliklerine girip çıkarken, koklama kapsüllerini yalayarak sinirleri uyarır. Bu duyu köpek balıkları gibi bazı balıklarda çok kuvvetlidir. Köpek balıkları kan kokusunu yüzlerce metre uzaktan alabilirler.

Balıkların suda batmadan durmasını sağladığı için önemlidir. Sindirim kanalının bir uzantısı olup, sırt tarafta torba şeklindedir. İçi CO2, O2 ve NO2 gazları ile doludur. Balığın yoğunluğunu, suyun yoğunluğuna göre ayarlar. Balık suda batmadan durmak için, içindeki gazı artırarak keseyi şişirir. Yüzerken havasını azaltır. Bazı balıklarda yüzme kesesi ikiye ayrılmıştır. Yüzme kesesi solunum, hidrostatik görev, ses meydana getirme ve bazı uyartıları hissetmede de etkilidir. Bütün balıklarda hava kesesi bulunmaz. Böyle balıklarda yağlı vücut ve göğüs yüzgeçleri batmalarına mani olur. Dip balıklarında yüzme kesesinin dışarıyla herhangi bir bağlantısı yoktur. Gaz özel bir sistemle hava kesesine doldurulur ve boşaltılır. Bu durumda karşımıza iki tip balık çıkmakta; Fizostom balıklar ve Fizoklist balıklar. Fizostom balıklarda hava kesesi yutakla bağlantılı olduğu için gaz girşi çıkışı sorun olmamaktadır ama Fizoklist balıklarda herhangi bir yutak bağlantısı olmadığından gaz giriş çıkışını "Rete Mirable" dediğimiz kılcal damar ağı yardımıyla olduğu bulunmuştur. Rete mirable mekanizmasında; gaz bezinden toplardamarlara laktik asit verilir. Laktik asit oksijen bağlanma yeteneğini düşürerek atardamarlarda yüksek kısmi oksijen basıncı oluşmasını sağlar. Bu olay tekrarlanarak tepe noktasındaki oksijen basıncının iyice yükselmesi sağlanır ve yüzme kesesinin içine diffüzyonla hava girişi olur. Kan damarlarındaki bu ters akımdan dolayı oksijen keseden dışarı çıkamaz.

Çoğu balık sırasıyla eşleştirilmiş olan ve omurganın her iki tarafındaki kasların uyumu ile hareket eder. Sırt yüzgeci, kuyruk yüzey alanını ve balığın hızını artırır. Birçok kemikli balık yüzme kesesi diye adlandırılan bir iç organa sahiptir ve bu organ değişik gazlar vasıtasıyla balıkların sudaki hareketlerini ayarlarlar.

Doğa (Türkçe doğ- fiilinden türetilmiştir, "Tabiat") İnsan yapımı dışında kalan ve kendiliğinden var olan, sürekli değişen, dönüşen tüm fiziki evren ve onun kendiliğinden işleyişi. İnsan da doğanın parçasıdır. İnsan'ın doğadan koparak; doğaya, dünyaya müdahale eden bir canlıya dönüşmesiyle doğa ve insan ayrımı yapılmak durumu doğmuştur. İnsanın, kabaca on bin yıl öncesinden itibaren özellikle de yerleşik düzene geçmesiyle, yoğun şekilde besi hayvanlarını evcilleştirmesi, toprağı ekip dikmeye başlaması, tüm ekonomik faaliyetleri, kitlesel savaşları ve savaşlar için geliştirdiği teknolojileri, insanın doğadan kopması veya doğaya müdahale etmesi olarak yorumlanır. Antik Çin bilgelerinden Zhuangzi bu kopuşu "İnsanın, öküzün burnuna halka takması" diye anlatır: Öküzün iki kulağı, iki boynuzu, dört bacağının olması doğadan gelir; öküzü işinde gücünde kullanmak için burnuna halka takıp çekiştirmek ise insan müdahalesidir.
Bu yüzden her ne kadar insan, Doğa Bilimleri'nin konusu olsa da, doğadan koparak geliştirdiği kendi dünyasındaki etkileşim ve uğraşların tümü Sosyal Bilimler adı altında incelenir. Genellikle "doğal çevre" ya da yabani hayvanlar, dağlar, ormanlar, denizler, vbg. barındıran yabani/vahşi doğa, insan müdahalesi ile önemli ölçüde değiştirilmemiş ya da insan müdahalesine rağmen devam eden şeyler anlamına gelir. Örneğin, üretilen nesneler ve insan etkileşimi, "insan doğası" veya "doğanın tamamı" olarak nitelendirilmedikçe doğanın bir parçası olarak kabul edilmez.
Bunun üzerine doğal ve yapay kavramları kullanılır hale gelmiştir. İnsan yapımı her şey yapay olarak adlandırılır. Yapay sözcüğü, insan bilinci veya zihni tarafından ortaya çıkarılan şeyler için de kullanılır olmuştur.

Açıklanabilen kısmıyla evrende tek karbon temelli yaşam formuna ev sahipliği yapan ve birçok bilimsel araştırma alanına çalışma konusu olmuş bir gezegendir. Güneş Sistemi'nde bulunur ve hacimsel olarak beşinci, Güneş'e yakınlık olarak üçüncü sıradadır. En belirgin iklim özellikleri, birbirlerine zıt iki kutup bölgesinin olması, bu bölgelerin arasında iki nispeten dar ılıman kuşakların ve bir tane geniş ekvatoral (tropikal–subtropikal) bölgesinin olmasıdır.
Jeolojik ve biyolojik süreçler günümüz Dünya'sının doğal koşullarının şekillenmesini sağlamıştır. Dış yüzeyi, kademeli olarak devinim sağlayan tektonik plakalara ayrılmış; iç yüzeyi ise kalın bir manto tabakası ve manyetik bir alan oluşturan, F26 (demir) dolu bir çekirdeğe sahiptir. Çekirdekteki konvektif ve dinamo devinimleri elektrik akımları üretir, bu da Dünya'nın jeomanyetik bir alana sahip olmasına neden olur. Dünya'da bir yılda gerçekleşen yağış seviyesi birkaç bin metreküpten birkaç milimetreküpe kadar değişebilir. Sahip olduğu toplam suyun 71%'ü tuzlu olan Dünya, toplam kara parçasının çok daha fazla olan dev okyanuslara sahiptir. Aynı zamanda Afrika, Amerika, Avrupa, Asya, Okyanusya ve Antarktika isimlerinde altı ana kıtadan oluşan Dünya, büyük adalar ve küçük adacıklardan da oluşur; bunların çoğu kuzey yarımkürede bulunur.
Yer kabuğu, kalın bir plastik gibi, manto tabakasından ve merkezi ise akışkan manto, manyetik bir alan oluşturan demir ve çekirdek ile sarılmıştır. Atmosferik koşullar, yüzey koşullarını stabilize eden ekolojik bir denge yaratan yaşam formlarının varlığıyla orijinal koşullardan önemli ölçüde değiştirilmiştir. Enlem ve diğer coğrafi faktörlere göre iklimdeki geniş bölgesel farklılıklara rağmen, uzun vadeli ortalama küresel iklim, buzullararası dönemlerde oldukça istikrarlıdır ve ortalama küresel sıcaklığın bir veya iki derecesindeki değişimlerin, tarihsel olarak ekolojik denge üzerinde büyük etkileri olmuştur.

Dünya'yı oluşturan katı, sıvı ve gaz hallerindeki madde formunu, dinamiğini ve özelliğini inceleyen bilim alanıdır. Jeoloji, Dünya materyalinin bileşimi, yapısı, fiziksel özellikleri, dinamikleri ve geçmişi ile bunların oluşma, taşınma ve değişim süreçleri üzerinde durur. Aynı zamanda mineral ve hidrokarbon çıkarımı, doğal tehlikeler (afetler), bazı Jeo-teknik mühendislik alanları hakkında bilgi, geçmiş iklimler ve ortamları anlama açısından da bu bilim alanının bilgisi kullanılır.

Bir alanın jeolojisi, kaya birimleri biriktirilip yerleştirildikçe ve deformasyon süreçleri, şekil ve konumlarını değiştirdikçe zamanla gelişir. Bir alanın jeolojisinde kayalık oranı, deformasyon süreçleri zamanla gelişir. Kaya birimleri önce yüzeye birikerek veya üstteki kayaya girerek yerleştirilir. Çökeltiler, Dünya'nın yüzeyine yerleştiğinde ve daha sonra sedimanter kayaya karıştığında veya volkanik kül veya lav gibi volkanik malzeme akarken, yüzeyi örtüldüğünde ortaya çıkabilir. Batholiths, laccoliths, dikes ve eşikler gibi magmatik müdahaleler, üstteki kayaya yukarı doğru iter ve içeri girdikçe kristalleşir. İlk kayaç dizisi çöktürüldükten sonra, kaya birimleri deforme olabilir veya metamorfize edilebilir. Deformasyon tipik olarak yatay kısaltma, yatay uzatma veya yan yana (doğrultu atma) hareketin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu yapısal deformasyonlar genel olarak tektonik plakalar arasında sırasıyla yakınsak sınırlar, ıraksak sınırlar ve dönüşüm sınırları ile ilgilidir.

Dünya'nın, Güneş ve diğer çevre gezegenlerle birlikte 4,54 milyar yıl önce, güneş bulutsusundan oluştuğu tahmin edilmektedir. Ay yaklaşık 20 milyon yıl sonra oluştu ve başlangıçta erimiş dış tabakası soğudu, katı bir kabuk meydana getirdi. Oksijen gazının bitkiler tarafından üretilişi ve volkanik aktivite primordial atmosferi yarattı. Çoğunluğu veya tamamı kuyruklu yıldızların getirdiği H2O molekülü bazlı kristallerden suyu buharını, okyanusları ve diğer su kaynaklarını yarattı.Kıtalar oluştu, ayrıldı, birleşti ve Dünya'nın yüzeyi yüz milyonlarca yıl boyunca tekrar tekrar şekillendi. Bazı zamanlar bir süper-kıtanın oluşması için ortam sağlandı. Yaklaşık 750 milyon yıl önce bilinen en eski süper-kıta Rodinia parçalanmaya başladı. Kıtalar, yaklaşık 540 milyon yıl önce dağılan Pannonia'yı, sonra da yaklaşık 180 milyon yıl önce dağılan Pangea'yı oluşturmak için birleşti.
"Kartopu Dünyası" hipotezine göre: Neo-proterozoik dönemde, Dünya'nın ortalama sıcaklığı aniden düştü ve buz tabakaları, Dünya'nın üçte ikisini kapladı. Kambriyen'den 530–540 milyon yıl önce ise, çok hüçreli yaşam formları çoğalmaya başladı ve Kambriyen'den bu yana beş kitlesel yok oluş yaşandı. Son kitlesel yok oluş ise 66 milyon yıl önce, memeliler gibi küçük hacimli & kütleli hayvanların kurtulduğu ancak kanatsız dinozorların ve diğer dev sürüngenlerin yok olmasına yol açtığı dev bir göktaşının yeryüzüne çarpması oldu. Son 66 milyon yıl içerisinde ise memelilerin yaşamı daha çeşitlilik ve gelişmişlik gösterdi.
Birkaç milyon yıl önce Hominoidea familyasından bir grup canlı, Afrika'da, savanların önlerini görmelerine engel olması sebebiyle dik durma yeteneği kazandı ve ilk Homo erectus grubundan canlıların gelişmesine vesile oldu. Bu canlılar yaşama daha fazla adapte olamayıp yok oldu, ancak Modern Homo Sapiens'e evrilen yolda "ata" görevi üstlendiler. Günümüz Homo Sapiens'inin gelişme zincirinde ikinci sıçrama tarım ile gerçekleşti. Üçüncü sıçrama ise düşünmeyi sistematik hale getirerek felsefeyi icat etme ile oldu. Bu tarz önemli dönemlerden geçen ve zamanla bu gelişmişlikleri "medeniyet" çatısı altında toplayan İnsanoğlu, Dünya'yı, önceki yaşam formlarından daha hızlı etkiledi. Binlerce yıl içerisinde Homo Sapiens; bilgiye hükmederek, tüm canlı / cansız varlıkların doğasını değiştirebilecek beyin yapısına evrildi. Bu konu hakkında, Harvard Üniversitesi'nden E.O. Wilson gibi bazı bilimciler, biyosferin İnsanlar tarafından aldığı tahribat sebebi yüzünden önümüzdeki 100 yıl içinde tüm türlerin yarısının yok olmasına neden olabileceğini tahmin etti. Mevcut nesli tükenme olayının kapsamı; halen biyologlar tarafından araştırılmakta, tartışılmakta ve hesaplanmaktadır.

Dünya atmosferi, ekosistemin sürdürülmesinde kilit bir faktördür. Dünya'yı saran ince gaz tabakası kütle çekimi ile yerinde tutulur. Atmosfer çoğunlukla azot, oksijen, su buharından oluşur ve çok daha az miktarda karbondioksit, argon vb. maddeler ve atmosferik basınç bulundurur. Ozon tabakası, Güneş ışınlarının yüzeyde oluşturduğu ultraviyole (UV) radyasyon miktarının indirgenmesinde önemli bir rol oynar. DNA, UV ışığıyla kolayca hasar gördüğünden bu tabaka, yaşamı korumaya da yarar. Atmosfer'in bir diğer yararı da gece boyunca ısıyı korumasıdır. Böylece hem günlük ölümcül sıcaklıkları, hem gece gelecek dondurucu soğuğu önler. Karasal hava, sadece atmosferin alt bölümünde görülür ve ısıyı dağıtmak için konvektif bir sistem olarak işler.

Okyanus akıntıları, özellikle ekvatoral okyanuslardan kutup bölgelerine ısı enerjisini dağıtan büyük su-altı termohalin sirkülasyonunun belirlenmesinde önemli bir faktördür. Bu akımlar ılıman bölgelerde kış ve yaz arasındaki sıcaklık farklarını hafifletmeye yardımcı olur. Ayrıca, ısı enerjisinin okyanus akımları ve atmosferi tarafından yeniden dağıtılması olmasaydı, tropik bölgeler çok daha sıcak ve kutupsal bölgeler çok daha soğuk olurdu. Havanın hem faydalı hem de zararlı etkileri olabilir. Hortumlar, Kasırgalar veya tropikal siklonlar gibi olumsuz hava koşulları ve büyük miktarda enerji üreterek ve yıkımlar yapar ve bu geri dönülemez sonuçlar doğurabilir. Bu yüzey vejetasyonları, havanın mevsimsel değişimine bağımlı hale gelmiştir ve sadece birkaç yıl süren ani değişikliklerde ortaya çıkarlar.

Bir bölgenin iklimi, özellikle enlem olmak üzere; bir dizi faktöre bağlıdır. Benzer iklim özelliklerine sahip yüzeyin enlem bandı (kuşaklar), bir iklim bölgesi oluşturur. Ekvatordaki tropikal iklimden kuzey ve güney uçlarındaki kutup iklimine kadar farklı bantlarda farklı iklimler gözlemlenir. Hava durumu, Dünya ekseninin yörünge düzlemine göre hafif açı alması ile oluşan mevsimlerden de etkilenir. Böylece yaz veya kış boyunca belli bir zaman aralığı boyunca Dünya'nın bir yarısı, diğer yarısa kıyasla daha çok güneş ışınlarına maruz kalır. Bu olay, Dünya'nın Güneş etrafındaki turu sırasında her yıl tekrar değişir. Bu döngülerin sonucu o

Çiçek bitkilerde üremeyi sağlayan organları taşıyan yapı. Kapalı tohumlular'da bulunur. Bir çiçek, 4 kısımdan oluşur.
Dikotil bitkilerde çiçek örtüsü 2  kısımdan oluşur:
Çanak yapraklar (sepal) ve taç yapraklar (petal). Tohumlu bitkilerin en önemli özelliği, çiçek denen üreme organıyla tohum meydana getirmeleridir. Eşeyli üremeye yarayan ve buna uygun şekilde değişikliğe uğramış yapraklar taşıyan sürgün veya sürgün kısımları çiçek adını alır. Bu kısım sınırlı büyüme gösterir ve çoğunlukla diğer sürgünlerden kesin olarak ayrılır. Döllenme ve ekseriya yavru bitkinin ilk gelişmesi burada olur.

Çiçeğin yeşil veya kahverengi tonlarında olan küçük yapraklardır. Bu yapraklar, çiçek tomurcuk halindeyken onu dış etkenlerden korur. Ancak çiçeğin eşi uyumsuz ise çanak yaprak diye bir şey yoktur.

Çiçeğin en gösterişli kısmıdır. Üreme organlarının dışında bulunur. Gösterişli yapısı ve renkleriyle birçok canlıyı cezbederek tozlaşmada önemli bir role sahiptir. İçindeki kromoplast organeli ise yeşil hariç diğer renkleri salgılar. Bu da tozlaşmada önemli rol oynar.
Monokotil bitkilerde çiçek örtüsü 'tepal' adı verilen bir kısımdan oluşur.
Taç yapraklar gösterişli, güzel kokan ve renkli olduklarından böcekleri kendilerine çeker ve bu olay sonucunda 
arılar veya böcekler polen depo etmiş olurlar.

Üreme işlevini yerine getirerek neslin devamlılığını sağlar. Bu nedenle 'verimli kısım' olarak da adlandırılır.

Filament (sapçık) ve anter (başçık) olmak üzere 2 kısımdan oluşur. Filament, anterin çiçeğe tutmasını; anter ise, polen oluşumunu sağlar.

Ovaryum (yumurtalık), stilus (boyuncuk) ve stigma (tepecik) olmak üzere üç kısımdan oluşur. Ovaryum, dişi üreme organının en alt kısmında bulunur ve tohum taslaklarını taşır. Stilus, dişi üreme organının ortasında bulunur ve stigmada çimlenen polenlerin ovaryuma ulaşmasını sağlar. Stigma ise, tozlaşma ile gelen polenlerin dişi organa tutunmasını ve çimlenmesini sağlar.

Pedisel olarak da adlandırılan bu kısım, çiçeği taşır ve çiçek tablası bulunur. Saplı çiçeklere 'pedisellat çiçek', sapsız çiçeklere de 'sessil çiçek' adı verilir.

Bitkide çiçeğin görevi tozlaşma yoluyla bitkinin çoğalmasını sağlamaktır. 
Bir çiçeğin erkek organından serbest kalan polenlerin diğer çiçeğin
dişi organının tepeciğine ulaşması ve burada yeni bitki tohumlarının oluşması olayıdır. 
Tozlaşma olayında etkili faktörler şunlardır:
-Polenlerin taşınması rüzgarla sağlanır. Kullanışlı ve sık görülen bir tozlaşma çeşidi değildir.
-Polenlerin arılar, sinekler ve benzer böcekler tarafından taşınması. Yaygın olan tozlaşma şeklidir. Çiçeğin güzel kokusu, güzel ve parlak görünümü ve salgıladığı şekerli maddeler böceklerin dikkatini çeker. Çiçeğin üzerine gelen böceklerin ayaklarına yapışan polenler böceğin diğer çiçeklere konmasıyla oralara taşınmış olurlar.
-Kendi kendine tozlaşma: Aynı çiçeğin erkek organındaki polenlerin dişi organına ulaşması sonucu meydana gelen tozlaşma şeklidir.

Çiçekler simetri özelliklerine göre ikiye ayrılır:
Aktinomorf çiçek: Birden fazla düzlemden simetrik olarak iki eş parçaya bölünebilen çiçeklerdir (örnek: lale, gül).
Zigomorf çiçek: Sadece tek bir düzlemden iki eş parçaya ayrılabilen çiçeklerdir (örnek: orkide, bezelye) 

Ağaç çiçeği
Kır çiçeği
Çiçek bahçesi
Çelenk
Çiçek buketi
Yapay çiçek
Çiçek diyagramı
Süs bitkisi
Nektar
Çiçekçilik
Unutmabeni
Gül

Kitap ya da betik, bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış, yani ciltlenmiş kâğıt, parşömen, vb. malzemeden üretilmiş üzeri baskılı sayfaların bir araya gelmesiyle oluşan okumalıktır.
Bir "yapıta" ya da yapıtın bir bölümüne de kitap dendiği olur. Edebiyat, felsefe, bilimsel ve birçok alandaki yazıtların bir bütün halinde sunulduğu, genellikle kâğıttan yapılan ciltlenmiş nesnelere denir. Elektronik ortamda yayınlanan kitaplara ise e-kitap yani elektronik kitap denir. Kütüphanecilikte, dergi, bülten ya da gazete gibi süreli yayınlardan ayırt etmek için monograf olarak da adlandırılır.
Eskiden kâğıt yerine kil tablet, mum tablet, papirüs, palmiye yaprağı gibi şeyler kullanılmış. Böylece kitabın yaprakları da bunlardan olmuş. Ama bunlardan hiçbiri bugün kullandığımız kâğıt kadar dayanıklı olmamıştır.

Kitap sözcüğü Arapça bir sözcüktür. Aslı ketebe'den (yazmak) gelen kitab'dır (yazılı olan, yazılan). Türkçesi ise 'bitig' diğer yazılışlarıyla 'bitik' ya da 'betik'tir. Kaşgarlı Mahmud'un Bağdat'ta 1072 - 1074 yılları arasında yazdığı Türkçe Arapça sözlük olan Divânu Lügati't-Türk adlı yapıtında kitap sözcüğünün karşılığı Türkçe bitig olarak geçmektedir. Göktürkler'den kalan Orhun Yazıtları'nda da kitap sözcüğü bitig olarak geçer.

Kitabın türü ya da amacına bağlı olarak (örn. bilgilik, sözlük, ders kitabı, vb.) yapısı değişse de kitabın genel unsurları şunlardır:

Kapak (sert ya da karton cilt, tasarım)
Biyografiler (Özgeçmişler)
İç kapak sayfası (kitabın adını, yazarını, bazen ayrıca yayıncısı, yayın yeri ve tarihini içerir)
Künye sayfası
İthaf sayfası (bazen)
İçindekiler
Kısaltmalar
Harita, resim vb. listesi
Takdim
Önsöz
Giriş
Ana içerik, kısımlar ve bölümler
Sonuç
Ekler
Tablolar
Notlar (dipnotları sayfalı değilse)
Kaynakça
Dizin daima sonda yer alır.
Kronoloji

19. yüzyıldan itibaren, Sanayi Devrimi'nin doğal sonucu olarak, selüloz esaslı endüstriyel kâğıt üretimi yaygınlaştı. Bu tür kâğıt, dokuma-lif esaslı kâğıttan çok daha ucuz olduğu için her türden kitabın genel okuyucuya büyük miktarlarda ve ucuz sunulmasını sağlamakla birlikte, asit içerdiği için zamanla bozulur.
Dolayısıyla, ancak 1950'lerde ortaya çıkan asitsiz (acid-free) ya da alkalin kağıda basılmamış kitaplar yok olma tehlikesi altındadır ve asitten arındırma işlemi gereksinirler. Kitaplar tercihen fazla ışık, özellikle de doğrudan güneş ışığı almamalıdır. Normalin üstünde ısı ve nem de kitaplara zararlıdır.

Labarre, Albert. "Kitabın Tarihi". İletişim Yayınları & Yeni Yüzyıl Kitaplığı. Çeviren: Galip Üstün.

Dil veya lisan, insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık, çok boyutlu kavramlar bütünü; temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni, seslerden örülmüş toplumsal bir kurum ve yapıdır.
Dil, birbirleriyle yakın ilişkili iki farklı tanımın kullanımını belirtir. Tekil anlamda dil, genel bir olgudur ve Almanca veya Çince gibi somut bir dili ifade eder. Aynı zamanda yapay şekilde oluşturulmuş kavramsal dizgelere (mantık dili vb.) ve konuşma ve yazma eyleminin kesitlerine de dil denir (yazı dili, bilim dili vb.).
Dil, iki farklı görüş açısı altında tanımlanabilir:

İnsanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda dil, sözcüklerden oluşan, yani vücut dili gibi sözlü olmayan iletişim biçimlerinin yanı sıra insanların en etkili iletişim şekli olan sözlü iletişimi tanımlar. Dil, ses dalgaları aracılığıyla akustik olarak ve sözcükler aracılığıyla veya işaret dilinde olduğu gibi işaretler aracılığıyla görsel olarak aktarılır. Ayrıca dokunma vasıtasıyla dokunsal işaretlerle veya normlar aracılığıyla aktarılır. Birbirlerini görmeyen ve duymayan insanlar arasında yazı ile bir iletişim mümkündür (“Yazı dili” ile kıyaslayınız. Konuşma dilinin ve yazı dilinin tanımları). Dil, anlambilimsel bilgiler içeren bir söz varlığına sahiptir ve dilin, sözcüklerin birbirleriyle ilişki kurmasını sağlayan bir dil bilgisi yapısı vardır. Bir dilin en küçük parçası sözcük, jest veya seslenmedir. Konuşmacıda olan hemen hemen aynı bilginin dinleyicide de olduğuna güvenilirse etkili bir iletişim sağlanmış olur. Bu bakımdan sözcükler bilinçli olarak seçilmiş sembollerdir ve aynı şekilde istence bağlı düşüncelerdir. Örnek olarak Edward Sapir'in dil tanımı şu şekildedir (1921): “Dil; duyguların, düşüncelerin ve isteklerin serbestçe oluşturulmuş semboller sistemi aracılığıyla aktarılması için ayrıcalıklı olarak insanlara özgü, içgüdüsel olmayan bir yöntemdir. ”
Mutlak anlamda dil, düşüncenin ve dünya görüşünün iletişim aracı olarak tanımlanır. İlk olarak Wilhelm von Humboldt'un yaptığı gibi bu tanım, dilin insanların bütün karmaşık etkinlikleri ve düşünce süreçleri için vazgeçilmez olduğu gerçeğinden yola çıkmaktadır. Dil insanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan tamamlayıcı bir araç değildir, aksine dünyadaki nesnelerin ve olguların algıları da dilsel olarak oluşturulur. Nesneler ve durumlar dünyanın dilsel olarak kavranışı sayesinde anlamsal bağlamlara dönüşürler. Bu anlamsal bağlamlar olmadan insanlar için dünyada bir yol bulma olanağı mümkün olmazdı. O hâlde insan ilk olarak anlamsal sayılan bir dünyada hayvan gibi yaşamamıştır. İnsanlar bu dünya üzerinde başlangıçta bütünleyici olarak ve zaman zaman dil aracılığıyla anlaşmıştır, hatta dil ile iç içe yaşamıştır. Bu, nesnelerin her zaman dilsel bir bağlamda bulunduğu insanın var olmasını ifade eder. Bu yaklaşım da dilin olgusu karşısında bir iletişim aracı olarak bulunur. (Martin Heidegger, Ernst Cassirer, Hans-Georg Gadamer).
Ayrıca dilin göstergebilimle (işaret bilimi) bağlantılı olan tanımı da önemlidir. Bu gelenekten sonra Ferdinand de Saussure, dili bir göstergeler sistemi olarak tasarlamıştır ve bu dil göstergesini telaffuzun (signifiant = gösteren) ve fikrin (signifié = gösterilen) zorunlu ilişkisi olarak hatta "zihinsel bir şeyler" olarak ifade etmiştir.
Dil, kuşaklar arasında ve güncel durumda insanlığın kullandığı bağdır. Bu bağ kültürün taşıyıcısıdır. Bundan dolayıdır ki, dil ve kültür birbirini sürekli etkileyen iki olgudur. Bu iki olgudan herhangi birinde olan değişiklik diğerini de etkiler. Bu da doğal bir süreklilik ve tabii olma durumunu doğurur. Dil, toplumda var olan bir gerçekliktir. Onun için toplum örnekleminde bulunan unsurların benimsemesi olmadan bir dile dışarıdan etki etmek zordur.

Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir araçtır; kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Bir ulusu birleştiren, kişilik kazandıran, kültür ve gelenekleri koruyan ve o milletin ortak malı olan sosyal bir müessese; aynı zamanda yüzyıllar boyu gelişerek meydana gelmiş sosyal bir yapıdır. Dil seslerden örülmüş bir ağ niteliğindedir ve kökenleri çok eski dönemlere dayanan bir sistemdir.
Dil insanların bütün ilişkilerinde aracılık eder ve sosyal bağları düzenleyen bir araç olarak hayatın her safhasında insanın yanında bulunur. 
Dil doğuştan bilinemez. İnsan ilk aylarda ağlamalar, taklitler, birtakım hareketlerle anlaşma sağlamaya çalışır. Çocuk, içinde yaşadığı topluluğun ana dilini uzun bir sürede öğrenir. Daha sonra kulağına gelen seslerin belli kavramlara, hareketlere, varlıklara karşılık olduğunu anlamaya başlayarak dil öğrenimine adım atar. Çocukların dili öğrenme, anlama ve konuşmaya başlama sürecine dil edinimi denir.
Dil her zaman insan benliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan zekâsının ve insanda sınırsız olan duygu ve düşünce yeteneğinin sonuçları insanın kendi benliğinin dışına ancak dil ile aktarılabilir. Bu bakımdan dil ile düşünce iç içedir. İnsan dil ile düşünür ve yaşar. Dilin gelişmesi düşünceye, düşüncenin gelişmesi de dile bağlıdır. Bin yıllar boyunca çeşitli medeniyetlerin meydana gelmesi ve gelişmesi dil ile mümkün olmuştur.

Dilin bilimsel tanımı, 19. yüzyılda Ferdinand de Saussure gibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla çağdaş genel dilbilimin kurulmasından sonra yapılabilmiştir. Dil temelde, bir kavram ile o sesin zihindeki karşılığının birbirine bağlanmasından doğar. Bu bağlanma, doğal ve zorunlu değildir. Mesela; "köpek" kavramı için İngilizler “dog” sesini kullanırken, Almanlar “hund” sesini, Fransızlar “chien” sesini kullanırlar. Bununla birlikte, kavram-ses imgesi bağının aynı toplumun bireyleri için zorunlu olması gerekmektedir; yoksa toplumsal anlaşma sağlanamaz. 
İnsan dilini bütün hayvan dillerinden ayıran iki temel özellik bulunmaktadır. Öncelikle insan dili, hayvan dilleri gibi kalıtım yoluyla elde edilmez, aksine insan dili toplumsal çevre içinde öğrenim yoluyla elde edilir. Kuşaktan kuşağa farklı koşullar içinde gerçekleşen bu öğrenim sürecinde dilin de değişikliğe uğraması mümkündür. İnsan dilinin çeşitliliğine karşın hayvan dillerinin değişmezliği, bu iki dil edinimi arasındaki farkın bir sonucudur. İkinci olarak, insan dilinin öğeleri olan göstergelerin son derece küçük parçalara ayrılabilmesi mümkündür. Bu küçük parçaların değişik biçimlerde birleştirilmesiyle yeni dil öğeleri, yeni anlamlar, yeni sözcükler meydana gelir. Hayvan dillerinde böyle bir bölünme ve eklemlenme özelliği söz konusu değildir. Kısaca söylemek gerekirse, dil toplumsal yaşamın hem ifadesi, hem de varlık koşulu durumundadır; hem sonuçtur, hem de nedendir.

Dilin nasıl oluştuğunu kesin olarak bilebilmenin bir yolu yoktur. İzleri yarım milyon yıl öncesine kadar dayanan insan yaşamına bakıldığında insanların bu işi nasıl geliştirdiklerine dair bir kanıt bulunamamıştır. Bu kanıt boşluğunda birçok kuram (teori) ortaya atılmıştır.
1) Yansıma Teorisi:
İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır. Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen sözcükler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir. Türkçede Vızıltı, mırıltı, fısıltı, gürültü, çatırtı, patırtı, havlama, horlama, hıçkırma, haykırma gibi sözcükler yansıma sözcüklerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan sözcüklerin oluşumunu bu kuram (teori) ile açıklamak zordur.
2) Ünlemler Teorisi:
İlk insanlar; korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hâllerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar ve böylece dil oluşmuştur.
3) Birlikte İş Teorisi:
İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar ve birlikte tempo oluşturmuşlardır.

1) Dolayımsallık: Dil hem bir malzeme, hem de bir araçtır. İhtiyaç, duygu, düşünce v.s. bildirirken kullandığımız dil; kelime hazinesi, sözdizim gibi ögelerle kendi malzemesini sunar.
2) Toplumsallık: Dillerin varoluşu toplumlarla mümkündür. Diğer bir deyişle dil, toplumsallığın, birlikte yaşayışın bir sonucudur.
3) Bireysellik: Dilleri geliştiren, zenginleştiren, bu dili konuşan "insan" faktörüdür ve dili kullanma "tarzları" bireylerde farklılık gösterebilir.
4) Göstergesellik: Ses boyutu ve içerik boyutu olarak ikiye ayrılabilir. Ses boyutu gösteren, içerik boyutuysa gösterilendir.
5) İletişimsellik: Diller, iletişim ihtiyacını gidermek için önemlidir.
6) Ereksellik: Diller, çeşitli ihtiyaçların bildirilmesi için önemlidir.
7) Süreçsellik: Diller süreç içerisinde zenginleşebilir veya yok olabilir. Dilin canlılığı, bu süreçle doğrudan ilgilidir.
8) Birikimlilik: Diller birikimlidir. Yüzyıllar öncesinde kullanılan sözdizimleri, kurallar üzerine yenileri eklenerek zenginleşir.

Bir dildeki konuşma dili ve yazı dili o dil sisteminin çeşitlenişleridir. Her şeyden önce konuşma dilimiz, yazı dilinin morfolojik ve sözdizimsel kurallarına dayanır. Bu durumların çoğunluğunda kuralların bazılarının dil bilgisi ve sözdizimsel açıdan yerine getirilmesi göze çarpmaktadır. Özne, yüklem ve nesne gibi belirli standartlaşmış sözcük sıralamalarına uyulur. Ama konuşma dili başka koşullar altında meydana geldiği için bir dizi kendine özgü özellik durumları söz konusu olmaktadır. Bu özellik durumları doğal dil edinimi ile öğrenilir ve konuşma süreci esnasında bilinçli olarak algılanamaz. Bu özellikler, özellikle dilsel durumun algılanmasına bağlıdır. Sesbilimsel anlama, nüanslamanın ve duyguların ifadesinin kendilerine özgü olabilirliklerini sunmaktadır.
Konuşma dili, kalıcılığı olmayan bir araçtır. Bundan dolayı konuşmacı tarafında kısıtlı bir öngörü kapasitesi ve devam eden iletişimdeki katkıyı sağlamlaştırma zorunluluğu doğmaktadır. Bu durum ara vermeksizin konuşma hakkı kaybedilmeden gerçekleştirilir. Ayrıca anlama ve anlaşılır olma konusunda başka talepler olacaktır. Bu talepler zaman baskısı olmaksızın kaleme alınmış ve keyfi olarak sık sık okunabilen yazılı metinler olabilir. Kendiliğinden oluşan bir dil karşılıklı iletişime dayalıdır. Dinleyici, konu

Okul, eğitim-öğretim verilen kurum ve bu faaliyetlerin gerçekleştirildiği eğitim kurumu ve diğer tesislerdir. Ayrıca temel öğrenim, ortaokul, lise ve üniversite (genellikle 4 ancak 2 veya 6 yıl da olabilir) toplam 16 yıldır. Öğretmenlerin rehberliğinde öğrencilerin öğretimi için öğrenme alanı ve öğrenme ortamı sağlar. Okul sözcüğü çocuk ve gençlerin, devam ettiği örgün eğitim kurumlarının yanı sıra tek bir alanda eğitim veren kurumlar ve bazı yüksek eğitim kurumları için de kullanılır: sanat okulu, spor okulu, müzik okulu, dil okulu, dans okulu, gazetecilik okulu, meslek yüksek okulu gibi. Herhangi bir okulda eğitim alan kimselere öğrenci denir. Öğrenciler için okul üniforması tasarımları vardır.
Okulda eğitim-öğretim veren kişiye öğretmen denir. İlk ve orta dereceli okullarda okulun idaresinden okul müdürü ve müdür yardımcıları sorumludur. Ayrıca okulda hizmetliler ve memurlar bulunur ve bunlarda temizlik ve idare ile ilgilenir. Okul sağlığı ve beslenme hizmetleri, okul güvenliği, okul disiplini ve okulda şiddet her zaman hassas konulardan biridir. Birçok ülkelerde öğrenci taşımacılığı hizmetleri mevcuttur.
Okul öncesi eğitim veya anaokulu, çok küçük çocuklara (genellikle 3-5 yaş arası) bir miktar eğitim sağlar. Üniversite, meslek okulu, kolej, lise veya seminer ortaokuldan sonra mevcut olabilir. Alternatif okullar, geleneksel olmayan müfredat ve yöntemler sağlayabilir.
Tüm dünyada okulların büyük bir kısmı devlet okulu'dur. Özel okullar olarak da bilinen bağımsız okullar, hükûmetin yeterli veya belirli eğitim ihtiyaçlarını karşılamadığı durumlarda gerekli olabilir. Yetişkinler için okullar, eğitim ve geliştirme okulları, askerî öğretim ve eğitim ve işletme okulu içerir.
Evde eğitimde ve uzaktan eğitimde, öğretim ve öğrenme, sırasıyla okul kurumundan bağımsız olarak veya geleneksel bir okul binasının dışındaki sanal okulda gerçekleşir. Okullar genellikle birkaç farklı okul organizasyon modelleri'nde organize edilir.

Okul sözcüğü Türkçe "okumak" kökünden, muhtemelen Fransızca école 22 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ekol) sözcüğüne benzetilerek, serbest çağrışım yöntemiyle türetilmiştir. Fransızca école sözcüğünün kökeni Yunanca σχολή 20 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (skholế) kelimesidir ve "felsefe ve ders yeri" anlamına gelir. Türkçede Arapça kökenli mektep kelimesi de okul anlamında kullanılır.

Okul sadece bilimsel bilginin verildiği mekanlar değil aynı zamanda kültür, sanat, siyaset gibi öznel kaynaklı derslerin de verildiği eğitim kurumlarıdır.
Okullarda çeşitli düzeylerde genellikle toplu, bazı alanlarda da bireysel eğitim verilir. Okul eğitimindeki temel amaç, öğrencilerin zihinsel, bedensel ve ahlaksal açıdan gelişmesini sağlamaktır. Ayrıca okullarda demokrasi anlayışının benimsetilmesi için sınıf başkanlığı, öğrenci temsilciliği gibi konumlar için seçimler yapılır.

Okul binaları okulun amacına göre yapılır. Okullar, öğrenci sayısının fazla olduğu bölgelerde çok katlı ve çok derslikli olarak yapılır. Her okulun bir adı vardır. Okul adları bazen ünlü kişilerin adlarından, bazen yerleşim alanlarından, bazen de okulda verilen eğitimin türünden kaynaklanırlar. Okul içerisinde derslikler; müdür, müdür yardımcısı, psikolojik danışman, veli görüşme ve öğretmenler odaları; laboratuvarlar, spor salonu ve iş atölyesi gibi bölümler bulunmaktadır.
Bireyler yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan bilgileri örgün eğitim veren okullarda alırlar. Örneğin; okuma-yazma, hastalıklardan korunma, doğa olaylarına karşı önlemler alma gibi. Bir toplumun bilgi ve teknoloji üretebilmesi için yetişmiş insan gücüne gereksinimi vardır. Okul, hem bir bilgi yuvası hem de sosyal etkinliklerin yerine getirildiği bir kurumdur.

Butik okul, öğrenci sayılarının sınırlı tutulduğu, eğitimin daha çok kişiselleştirilebildiği, yönetimsel bürokrasinin en aza indirilerek işletildiği okul tipi. Butik kelimesi moda kıyafetler ve aksesuarlar satan küçük bir dükkân olarak algılansa da artık büyük bir endüstrinin bir yönünde uzmanlaşmış küçük bir departmanı olarak kullanılmaktadır. Butik okullarda, okul takımlarını veya okul kulüplerini vb. aktif tutabilmek için herkesin katılımı gerekir, bu nedenle öğrencilerin gözden kaçırılması çok nadir olur. Okuldaki eğitimciler, öğrenciler ve diğer okul çalışanları birbirlerini standart bir okula göre çok daha iyi tanır ve birbirleriyle çok daha kişisel ilişkiler kurabilir. Bu nedenle butik okulların okul, öğrenci, ebeveyn üçgenindeki ebeveyn katılımı daha yüksektir. Butik okullardaki öğrenciler kişisel eğitimleri için daha fazla sorumluluk alırlar; böylece öğrenme faaliyetleri daha çok bireyselleştirilir. Sınırlı öğrenci sayısına sahip olduklarından okul binası ve sınıflar genellikle daha küçüktür.

Okul listeleri

Üniversite, yükseköğretim kurumu ya da bilimtay en üst seviyede eğitim verilen, araştırma yapılan ve bilgi üretilen kurumlardır. Araştırma alanları çoğunlukla (doğa bilimleri, sosyal bilimleri gibi) çeşitli disiplinlere ayrılan üniversiteler genellikle yüksek okul, lisans ve lisansüstü okullarından oluşurlar. Araştırma görevlileri ya da akademisyenler, yaptıkları özgün çalışmalar dolayısıyla doçent, profesör gibi çeşitli unvanlarla ödüllendirilirler. Çeşitli akademik disiplinlerde akademik dereceler verir. Üniversiteler genellikle farklı okullarda veya öğrenim fakültelerinde hem lisans eğitimi hem de lisansüstü eğitim sunar.
Üniversiteler akademik yönetim sistemine sahiptir. İdari olarak en üst düzey yetkilileri rektör ve rektör yardımcısı'dır. Fakülte, üniversite içindeki ayrı bölümlerdir. Fakültelerin başındaki en üst düzey görevli dekandır. Bir akademik bölüm (kafedra), belirli bir akademik disipline ayrılmış bir üniversite fakültesinin bir bölümüdür. Bir eğitim yılı genellikle iki sömestr'den (akademik yıl) oluşur. Eğitim genellikle 4 yıllık (bakalavr) ve 2 yıllık (magister) eğitimdir, bölümüne göre 5 ya da 6 yıllık olabilir. Başarılı mezunlara eğitimin tamamında diploma veya diplom verilir. Diploma ve derecesi almanın son adımı olarak tez savunması yapılır. Modern zamanda üniversiteler lisans derecesi, yüksek lisans, önlisans derecesi, magister derecesi, lisansüstü diploması, uzmanlık derecesi, doktoranturo, aspiranturo, bakalorya, lisantiat, doktora dereceleri vermektedir.

Orijinal Latince universitas kelimesi genel olarak "tek bir vücut, bir toplum, şirket, topluluk, lonca, şirket vb. ile ilişkili bir dizi kişiyi" ifade eder. Kentsel yaşamın ve Orta Çağ loncalarının baş gösterdiği sırada, "prensler, papazlar veya bulundukları kasabalar tarafından verilen tüzüklerle genellikle güvence altına alınan toplu yasal haklara sahip öğrenci ve öğretmen dernekleri " ortaya çıktı. Dolayısıyla kelime anlamı buradan gelmektedir.
Modern kullanımda kelime, "Esas olarak mesleki olmayan konularda ders veren ve tipik olarak derece verme gücüne sahip bir yüksek öğretim kurumu" anlamına gelmektedir ve daha önceki vurgu, tarihsel olarak Orta Çağ'a uygulandığı düşünülen kurumsal organizasyonuna vurgu yapmaktadır.
Üniversite çalışanlarına eğitmen, araştırma profesörü, doçent, öğretim üyesi, doktor öğretim üyesi, yardımcı doçent, ordinaryüs, profesör, öğretim yardımcısı, araştırma görevlisi, çevirmen, okutman, öğretim görevlisi, öğretim planlamacısı, tutor, eksper, uzman'lar dahildir.

Orta Çağ Latince'sinde universitas terimi bir konu etrafında birleşen herhangi topluluk ya da kurum için kullanılırken, üniversite kelimesinin modern anlamı günümüzdeki kurumların temelini oluşturan kurumların oluşmaya başlamasıyla onları tanımlamak için kullanılan universitas magistrorum et scholarium yani kabaca "öğrenciler ve öğretmenler topluluğu" anlamına gelen deyişten türemiştir. Osmanlı döneminde üniversite kavramı dârülfünun sözcüğü ile ifade edilmekteydi. Öz Türkçeciler tarafından university sözcüğüne yapılan yanlış bir kökenlemeye (universe "evren" + city "kent") dayalı olarak "üniversite" anlamında evrenkent sözcüğünün kullanıldığı da görülmektedir. Bazı sözlüklerde "üniversite" anlamında Latince universitas gibi "birlik" anlamına gelen birdem sözcüğü de kayıtlıdır.

Günümüzdeki üniversitelere temel oluşturan ilk kurum Antik Yunan filozofu Platon'un MÖ 4. yüzyılda kurduğu Akademi'dir. Bu okulun kuruluş tarihine ve nasıl bir işleyişe sahip olduğuna dair kesin bilgiler yoktur. Antik Atina kentinin dışında bulunan "Akademi" adlı bölgedeki gymnasium'un yakınlarında Platon'un sahip olduğu bir arazide, o ve onun gibi felsefe, bilim, tarih ve sanatla ilgilenen bir grup insanın düzenli toplantılarıyla tahminen MÖ 387'de başlamıştır. Öğrenci öğretmen ayrımları bulunmayan, belirli bir ders programı ya da konu sınırlaması olmayan, en azından Platon'un zamanında belirli bir doktrini savunmayan Akademi, büyük ihtimalle ortaya atılan problemlerin birlikte tartışılarak çözülmeye çalışıldığı bir yerdi. Bu okul en az üç yüzyıl aynı yerde faaliyete devam etse de zaman içinde karakteri değişmiş, bu süre zarfında Platon'un öğrencisi Aristo gibi pek çok filozof burada bulunmuştur.
Alimler bazen 859'da Fatıma el-Fihri tarafından cami olarak kurulan Karaviyyin Üniversitesi'ne (adı 1963'te verilmiştir) dünyanın en eski üniversitesi derler. Bazı akademisyenler, MS 970-972'de kurulan ve Mısır, Kahire'de bulunan El-Ezher Üniversitesi'nin dünyanın en eski derece veren üniversitesi ve dünyanın en eski ikinci üniversitesi olduğunu iddia ediyor. George Makdisi de dahil olmak üzere bazı bilim adamları, erken Orta Çağ üniversitelerinin Haçlı Seferleri sırasında Endülüs, Sicilya Emirliği ve Orta Doğu'daki medreselerden etkilendiğini savundular. Avrupa'da bir tür kurumsal yapısına sahip ilk üniversiteler, Bologna Üniversitesi (1088), Paris Üniversitesi (c.1150, daha sonra Sorbonne ile ilişkilendirildi) ve Oxford Üniversitesi (1167) idi.
"Konstantinopoli Üniversitesi", 425 yılında yükseköğrenim kurumu olarak 425 yılında imparator naibi III. Michael tarafından 849 öğrenci tarafından öğrenci loncası olarak kurulmuştur. Bugünkü anlamda ilk üniversitelere Abbasiler döneminde Bağdat'ta rastlanır. Eski Yunan ve Roma dönemlerinde bazı yüksek eğitim ve öğretim teşkilatları olmasına rağmen bunların bugünkü anlamda üniversite niteliği yoktur. Batıda üniversiteler İslam medeniyetinin Endülüs Emevi Devleti vasıtasıyla Avrupa'ya girmesiyle başlar. Fas, Córdoba ve Gırnata üniversiteleri, ilim ve fennin kilise ve piskoposların tesirindeki ruhban sınıfına mensup öğretim üyeleri olan okullara girmesine vesile olarak, sadece hukuktan ibaret olan öğretim dalına tıp, astronomi, ilahiyat ve benzerlerinin de eklenmesini sağladı. O zamana kadar Avrupa kralları ve devlet adamları tedavi olmak için Córdoba Üniversitesinin Tıp Fakültesine gelirdi. Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi (1065), Osmanlılardaki ilk üniversite olan İznik Medresesi (1331) gibi misalleriyle de Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar döneminde hızla gelişen medrese müessesesi Tanzimat'a kadar fen derslerinde de söz sahibiydi (bk. Medrese). Fen dersleri kaldırılınca ilim ve fenni Endülüs Emevileri vasıtasıyla İslam medeniyetinden alan batı, doğuyu geçmeye başladı. Daha sonra (1863) Dârül-Fünun adı altında teşkilatlanan bu yüksek eğitim öğretim müessesesi çeşitli safhalardan sonra 1933'te İstanbul Üniversitesi olarak yeniden düzenlendi.

Batıda Bologna, Pavia, Revenna ve Paris adları altında gelişmeye başlayan ilk üniversiteler uzun süre piskoposların kontrolünde kalmaya devam etti. Hatta Bologna Üniversitesinin rektörleri öğrenciler tarafından seçilmekteydi. Öğrenciler nation denen dört gruba ayrılır ve her grubun lideri rektörün yanında yönetime katılırdı. Buna rağmen asıl yönetici ve söz sahibi kimseler piskoposluktan gönderilen ve kançı denen kimselerdi. Paris Üniversitesinde ise öğrencilerle birlikte öğretim üyeleri de o yönetimde rol alırdı. Fakat neticede yine kontrol piskoposluğundu. Sonraları üniversite rektörü piskoposluğa karşı otoritesini sağlayarak özerk hâle geldi. Bunu takiben papalığa bağlı olmayan İngiliz Oxford ve Cambridge üniversitelerinden sonra 14. yüzyıla kadar çeşitli Avrupa şehirlerinde üniversiteler kuruldu.

Üniversitelerin finansmanı ve organizasyonu dünyanın farklı ülkelerinde büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı ülkelerde üniversiteler ağırlıklı olarak devlet tarafından finanse edilirken diğerlerinde finansman bağışçılardan veya üniversiteye devam eden öğrencilerin ödemesi gereken ücretlerden gelebilir. Bazı ülkelerde öğrencilerin büyük çoğunluğu yerel şehirlerinde üniversiteye devam ederken diğer ülkelerde üniversiteler dünyanın her yerinden öğrencileri çekmektedir ve öğrencileri için üniversitede konaklama sağlayabilirler.

Türkiye'de üniversiteler
Türkiye'deki üniversiteler listesi
Türkiye'deki üniversite müzeleri
Üniversitelerarası Belgeleme Sistemi
Üniversite ve kolejlere giriş
Bilimler akademisi
Alma mater
Eğitim giriş sınavı
Kolej giriş sınavı
Matrikülasyon sınavı
Bologna Süreci
Sömestir tatili
Üniversite Reformu
Dünya Üniversite Oyunları
Akademik kıyafet
Akademik şapka
Öğrenci aktivizmi
Öğrenci hakları

Çocuk, bebeklik ve ergenlik çağları arasındaki insan. Genellikle konuşma ve yürüme kabiliyetleri kazanıldıktan sonra çocukluğun başladığı; cinsel gelişimin başladığı ergenlik dönemi ile birlikte çocukluk döneminin bittiği kabul edilir. Ama bu tanımlamalar görecelidir ve kesin sınırları yoktur. Birleşmiş Milletlerin raporlarında 0-18 yaş arasındaki insanlar çocuk kabul edilirler. Bunun haricinde çocuk kelimesi sıklıkla evlat anlamında da kullanılır.

Tarihçi Philippe Aries'in çalışmaları, Orta Çağ boyunca, çocukluğun kendine özgü doğasının bilinmediğini ortaya koymuştur. Orta Çağ sanat tarihi, modern anlamıyla "çocuk" teriminin o dönem dünyası içinde hiçbir yeri olmadığını kanıtlamaktadır. Dönem resimlerindeki çocuklar, sıradan çocuk özellikleri göstermekten uzaktır. Yüzleri ve kas yapılarıyla, yalnızca küçük ölçekle çizilmiş yetişkin birer insandırlar.
Toplumsal yaşam açısından ise, bu dönem boyunca ve 16. yüzyıla kadar çocuk, ailesinin yanı sıra ilişki kurduğu diğer yetişkinlerin uygun hareket ve davranışlarını gözlemleyerek toplumsallaşan küçük ve zayıf bir varlık, küçük bir insan olarak algılanmaktaydı. Çocuk, yalnızca bedeni ve gücüyle yetişkinlerden ayrılıyordu. Aries'in yüzeyselliğini vurguladığı tek çocukluk duygusu olan nazlanma, çocukluğun ilk yıllarına ilişkindi. Küçük insanı ailenin evcil hayvanlarıyla bir tutan bu duyguydu. Bu dönemde çocuklarla 'edepsiz küçük maymunlar'mış gibi eğleniliyor, içlerinden biri öldüğünde çok fazla üzerinde durulmuyordu. "Ölen çocuğun yerini bir başkası alır" mantığı hakimdi.
17. yüzyıldan itibaren, bu zihniyeti altüst edecek iki gelişme yaşandı. Çıraklığı bir eğitim yöntemi olarak ele alan özel bir kurumun -okulun oluşturulması, çocuğu yavaş yavaş yetişkinlerden ayırdı. Artık çocuk, hayatı yetişkinlerle doğrudan ilişki yoluyla öğrenmeyecek; çocuğun yetişkinlerin dünyasına girmesi ancak gitgide uzayan göreli tecrit döneminin -okul dönemi- sonunda gerçekleşecekti. Öte yandan aile, bir duygulanım ve kaygı nesnesi halini alan çocuk çevresinde örgütlenmeye başladı. Ebeveynler, çocuğun eğitimi konusunda endişeleniyor; geleceği için planlar yapıyorlardı ve çocuğun evden ayrılışı acıyla yaşanıyordu. Bu gelişmelerle birlikte çocuk yetişkinlerden farklı ve kendine özgü bir varlık olarak kabul edilmeye başladı.
Bu iki gelişme -okul ve ailenin evrimi- bir üçüncüden ayrı düşünülemez: çocuk içinde tutulduğu isimsiz durumdan çıkarılıp özen gösterilen bir nesne halini alırken, ona daha yoğun ilgi gösterilmesini sağlayacak bir şekilde çocuk sayısında azalma görüldü. Böylece 17. yüzyıldan itibaren toplumsal yaşamda aile, iş, çocuğa tahsil edilen mekân, çocuğa ve sorunlarına ayrılan zaman ve gebeliği önleyici uygulamalar ekseninde bir kutuplaşma görülür.

Çocukluğun önemsiz bir geçiş dönemi olarak görüldüğü ve söz konusu dönemde takılıp kalınması için bir neden bulunmadığının düşünüldüğü 17. yüzyılda yeni bir adet ortaya çıktı. Modern dönemde her aile, evlerinde çocuklarının portresini bulunduruyordu. Daha sonraları da devam edecek ve fotoğrafın çıkışıyla birlikte halka mal olacak bu alışkanlık, başlamakta olan ve puero-centrisme (çocuk merkezciliği) varan dönüşümün belirtisidir.
Bu dönüşünüm en önemli alanlarından biri de eğitimdi: Toplum, kendini geçmişe ve geleneklere olan saygıya göre değil, bir şeyler bekleyebileceği geleceğe göre belirlemeye başladıkça gelişim süreci daha çok önem kazandı ve sürüp gitme mantığına boyun eğmekle yetinmediklerinden dolayı, bu süreci nitel olarak farklı düşündüler. Sürüp gitme mantığı denetim altına alındıktan sonra, bireyin hayal edebileceği ama asıl kesin olarak tanıyamayacağı bir geleceğin, en iyi başarı şansıyla karşılayacak şekilde donatılması amaç halini aldı. Böylece çocuk yetişkinler toplumunun umutlarını, düşlerini, aynı zamanda yoksunluklarıyla kaygılarını beslemeye başladı.Oluşum halindeki yeni çocuğun imajı, kendi oluşum amaçlarının ve araçlarının sorunsallaşmasıyla gelişti: eğitim modern toplumların -sonsuz- görevi olarak ortaya çıktı. Modern çocuk tasarımının oluşumu, birey kategorisinin doğuşundan ayrılamaz. Eğitim pratiği içinde bu, kolektif güçlüklerin yaşandığı yer olan öğrenim kurumu ile hedeflenen bireysel özerklik arasında bir gerilim yaratacaktı. Modern pedagojik düşüncenin özelliği olan bu gerilim; ihtiyaçları, yetenekleri, çocuk bireylerin -oluşum halindeki tekil öznelerin- kendilerini ifade etme ve açılmalarını eğitim sürecinin merkezine yerleştiren 'Kopernikçi yön değişimi' içinde açıklanır. Bu yön değişimi, her öğretim oluşumunda bulunması gereken kolektif güçlükleri kapsama eğilimindedir.
Çağdaş çocuk tasarımı anlam belirsizliği içerir ve güçlük çıkarır. Bir yandan çocuk olmak, eksiksiz bir birey olmamaya eşdeğerdir; bu çocuğun dışa açılması ve eğitim alması gerekliliğinin temelini oluşturur. Öte yandan bu yeni anlaşılmadık imaj açısından ele alındığında, eğitimin temsil etmek zorunda olduğu öz şu sorunsala dayanmaktadır: yüzünü geleceğe çevirmiş bir dünya içinde kendinin öğrenim alma açısından yeterli olmayacağına göre çocuk yetişkinliğe geçmeyi en kısa zamanda öğrenmek ve uygulamaya başlamak zorundadır. Düzenlerini insan ilişkilerinin bir sonucu olarak gören çağdaş toplumlarda çocuk ve çocuk eğitimi, sorumluluğunu kamunun üstlendiği sivil kazanımlar haline almıştır ve toplumun geleceği bu sivil kazanımların gerektiği gibi yerine getirilmesine bağlıdır: şunu da eklemek gerekir ki kendini yeniliğe adamış toplum tipinde, eğitim için, bütünüyle biçimsel olmayan herhangi bir amaç saptamak neredeyse olanaksız bir hale gelmiştir. Hem insanın kendisi hem de her türlü eğitim girişiminin üstlenmesi gereken amacı tanımlayan (değişik ve önceden kestirilemeyen olaylar) bireyin yapıcı yetisi üzerinde kendini gösteren, geçmişteki örnekleriyle belirsiz bir gelecekte olabileceğinden çok daha serbest ve bağıntısız olan özerklik kavramı ne ifade etmektedir?

Bilimsel yönden çocuk konulara göre değişir. Bilim insanları çocuğun büyümesinin ve gelişmesinin çok büyük bir bölümünün 18 yaşına kadar tamamlandığını söylemiştir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler 0-18 yaşlarındaki insanları çocuk kabul eder. İnsan dönemleri konusunda ise çocukluk dönemi ergenlik döneminin başlamasıyla biter.
Askeri yönden Cenevre sözleşmeleri birinci protokolüne göre, on beş yaşını geçen çocuklar gözcü, haberci veya gözlemci olarak gönüllü hizmette bulunabilirler. Ancak doğrudan savaşa katılamazlar.
Ekonomik yönden devletlerin yasalarına göre değişir. Bazı ülkelerde 16 yaşından önce çocuk çalıştırmak suçtur. Ekonomik yönden çocuk çalıştırmak Devletlere göre farklılık gösterebilir.
Ceza hukuk sistemi yönünden Çoğu ülkelerde 18 yaşından küçükler çocuk mahkemelerinde yargılanır. Yetişkin insanlara göre çocuk cezaları süre bakımından farklılık gösterir. Çoğu ülkelere karşın bazı ülkelerde çocuk cezaları olmayabilir. Yaş sistemi farklı olabilir vb.
Toplumsal yönden kesin bir sınırı yoktur. Çeşitli bölgelere, milletlere insan ırklarının kültürlerine bağlı olarak değişir. Toplumsal olarak genellikle görsellik ağır basar. Çocuğun boyu, yüzü, yaşı, davranış biçimi vb. özelliklerine bağlı olarak da değişebilir. Bu bakımdan toplumsal yönden çocuk anlayışı toplumdan topluma kültür bakımından farklılık gösterdiği için kesin bir sınırlama koyulamaz.
Dini yönden Dünyada birçok din olup dinden dine farklılık gösterebilir. İslamiyet'te ergenlik dönemine girildiğinde çocukluktan çıkıldığı kabul edilir ve İslamiyet'in bazı şartları farz olur.

Yenidoğan: 0-4 hafta
Süt çocuğu dönemi: 1-11 ay
Oyun çocuğu dönemi: 1-3 yaş
Okul öncesi dönemi: 4-5 yaş
Okul çocuğu dönemi: 6-13 yaş
Ergenlik dönemi: 14-17 yaş
Yetişkin: 18 yaş ve üzeri

Çocuk Hakları Sözleşmesi
İslam'da çocuk
Çocuk edebiyatı
Çocuk oyunu
Dünya Çocuk Günü
Çocuk istismarı
Çocuk işçiler
Çocuk korkusu
Çocuk Gelişimi
Çocuk bakımı
Çocuk oyuncu
Çocuk hastanesi
Çocuk gelin
Çocuksuzluk
Çocuk yemeği
Çocuk evliliği
Çocuk hakları
Çocuksuzluk

Şehir veya kent, en büyük yerleşim birimidir. Şehirler genellikle barınma, emlak, sanitasyon, kamu hizmeti, temel kamu hizmetleri, arazi kullanımı, imalat, hizmet, toplu ulaşım, kavşak ve iletişim için kapsamlı altyapı ve sistemlere sahiptir. Şehirler eski ve modern mimariye sahiptir. Yoğunlukları insanlar, merkezî iş alanı, iş kümesi, devlet kurumları ve işletmeler arasındaki etkileşimi kolaylaştırır ve bazen mal ve hizmet dağıtımının verimliliğini artırır. Şehirler ayrıca önemli bir finans merkezi ve kültür merkezi de olabilirler.
Tarihsel olarak, şehir sakinleri genel olarak insanlığın küçük bir kısmını oluşturmuştur, ancak iki yüzyıldır süren benzeri görülmemiş ve hızlı şehirleşmenin ardından, dünya nüfusunun yarısından fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Günümüzün şehirleri genellikle daha büyük metropol, megapol, metropoliten alanların ve kentsel alanların çekirdeğini oluşturuyor; bu da iş, eğlence ve eğitim için şehir merkezlerine giden çok sayıda yolcu yaratıyor. Şehir idari bakımından birkaç ilçe, bölge veya kasabadan oluşabilir. Downtown, kenar mahalle, banliyö, şehir dışı alan, çekirdek şehir, uydu kent, kasaba, kenar şehir, şehir içi de şehir coğrafyası'na ait edilir. Şehirlerin aynı zamanda sürdürülebilir gelişme, iklim değişikliği ve küresel sağlık gibi küresel sorunlar üzerinde de önemli etkileri vardır.

Soğdca kökenli olan kent ("kend") ve aslen Farsça olan şehir sözcükleri Türkçede aynı anlama gelecek şekilde kullanılır. Orta Asya Türklerinde "Taşkend", "Semizkend" (Semerkant), "Yarkend" örneklerinde olduğu gibi birçok büyük şehir bu adlarla anılmıştır. Eski Türkler bu sözcüğü Soğdlardan almadan önce şehir kelimesi karşılığı olarak "balık" kelimesi kullanılırdı. Bu kelime şehirleri korumak için yapılan surların yapıldığı "balçık" ile yakın ilişkilidir. Kent sözcüğü birçok dilde uygarlık anlamına gelen sözcüklerle ifade edilmiştir. Örneğin Yunancada "polis", Arapçada "medine", Fransızcada "cite", İtalyancada "citta", İspanyolcada "ciudad", Almanya'da "stad" ve Saksonya'dan İskandinavya'ya kadar kale ya da oturma alanı anlamında "burgh". Latincede ise yurttaşlık anlamındaki "urbs" ve "civitas" sözcükleriyle tanımlanır.
Kent tüzel ve yönetimsel olarak da kullanılagelen bir terim olmakla birlikte insan yerleşkesi dolayısıyla, kasaba, köy gibi birimlerden daha fazla nüfusu barındıran ve daha karmaşık bir yapıdır. Şehir ile kent aynı anlamdadır, il veya vilayet ise şehir veya kentin yanı sıra belirli bir alandaki orman, otlak, dağ, köy, bataklık, göl gibi bütün coğrafi unsurları içermektedir.

Kent tarihin değişik dönemlerinde değişik anlamlara sahip olmuş, dinamik bir kavramdır. Bu yüzden genel bir geçerliği olacak şekilde tanımlamak oldukça zordur. Ayrıca sosyologlar, tarihçiler, şehir plancıları, hukukçular, iktisatçılar vb. kendi disiplinlerinin kavrayışı çerçevesinde farklı tanımlar getirirler. Tanımlar nüfus büyüklüğü, nüfus yoğunluğu, idari statü, nüfusun yapısı, yaşam maliyeti, yaşam kalitesi, iş bölümü ve uzmanlaşma, örgütlenme biçimi, işlev alanındaki farklılaşma, iş gücünün sektörel dağılımı, fiziksel doku, üretimin yapısı gibi farklı ölçütler kullanarak bu tanımlamalar yapılmaktadır. Tek başına bir tanım yeterli olmasa da şehir tanımı hukuki, ekonomik ve toplumsal bir birim olarak tanımlanır. Buna göre bir kent, aşağıdaki özelliklere sahiptir denebilir:

Belli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmış olma
Tarımsal üretimden daha ileri bir üretim düzeyine geçmiş olması (günümüz için sanayi ve hizmet sektörleri)
Fiziksel altyapısının belli bir düzeye ulaşmış olması
Geleneksel aile yapısının çözülüp yerini çekirdek aile yapısına bırakması
Nüfusun karmaşık bir iş bölümüne ve yüksek uzmanlaşmaya ulaşması
Yerel değerlerin yerini ulusal veya evrensel değerlerin alması
Geleneksel ilişkilerin çözülüp bireysel ilişkilerin ön plana çıkması
Eğitim düzeyinin kırsal yerleşime göre daha yüksek olması, eğitimde aile dışı kurumların gelişmesi
Sosyal normların yerini resmi denetleme kurumlarının alması
Nüfus kriteri ülkeden ülkeye değişir. Örneğin Japonya'da 30.000, Kore'de 40.000, ABD'de 2.500 kişilik nüfus kriteri istenir. Türkiye'de farklı kurumların kent kriterleri dahi değişiklik gösterir. Devlet İstatistik Enstitüsü 20.000 kişinin yaşadığı yerleri kent kabul ederken, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı 10.000 kişinin yaşadığı yeri kent kabul eder.
Yerleşim alanının fiziksel alt yapısındaki gelişmişlik de önemli bir kriterdir. Okullar, acenteler, ticaret odaları, siyasi partileri, sendikaları, kredi kurumları, fabrikaları, gazeteleri, bulvarları, hayvanat bahçeleri, parkları, oyun alanları, gecekonduları vb. kentlerden ayrı düşünmek mümkün değildir. Kentler bir insanlar topluluğu, kamu hizmetleri, kurumlar ve idari aygıtlar toplamından daha fazla bir şeydir. Yani sadece yoğunlaşmış bir yapı ve insan topluluğunun ötesinde bir şeydir. Kentlerde oluşan bir kültür ve değer yargıları, kentlerin görülmeyen ama hissedilen özelliğidir.
Durkheim, insan topluluklarını "basit cemiyetler" ve "karmaşık cemiyetler" olarak iki gruba ayırır. Basit cemiyetlerde "mekânik dayanışma", karmaşık cemiyetlerde "organik dayanışma" temel olur. Bu ayrımda basit cemiyetler "köyü", karmaşık cemiyetler ise "kent"i tanımlarlar. Basit cemiyetler kendine yeten, gelişmiş bir iş bölümüne ihtiyaç duymayan, uzmanlaşmanın az olduğu topluluklardır, buralarda bireylerin düşünce ve inanç sistemleri de homojenlik gösterir. Kentlerde ise nüfus yoğunluğu artmış ve daha karmaşık bir organizasyona ihtiyaç duyulmuştur. İş bölümü ve uzmanlaşmanın arttığı bu yerlerde organik dayanışmaya ihtiyaç duyulur, yani toplumsal ilişkiler sözleşmeler yoluyla sağlanır. Bu yaklaşıma göre kent "birbirleriyle karşılıklı etkileşim içinde bulunan ve birbirlerine sıkı işlevsel bağlarla bağlı uzmanlaşmış parçalardan meydana gelen yerleşme merkezi" olarak tanımlanabilir.

Tarihte kentleşmenin kökleri 10.000 yıl kadara geriye gider. Erken dönem Antik kentler Mezopotamya ve Mısır'da M.Ö. 6000, Hindistan'da İndus Vadisinde, Çin'de ve Girit'te M.Ö. 4000'de ortaya çıktılar. Bu yerleşimlerde nüfus günümüze göre az olsa da, örneğin Mohenjo-Daro'nun nüfusu 20.000'e yaklaşmıştı. Yine İndus Vadisi Uygarlığına ait olan Harappa'nın nüfusu belki daha da kalabalıktı. Antik kentler politik imparatorluklar içinde içinde kilit noktalar olarak yer aldılar. Diğer şehirler kara ve su yollarıyla bu merkezlere bağlıydı. Kentler bilgi, güçi kontrol gibi kaynakların toplanma merkezi idi.
Antik kentlerdeki barınma koşulları sağlıklı değildi. Gideon Sjoberg'e göre bu şehirler kendi hinterlandında güç alanıydı, ticaret için değiş tokuş yeriydi, iş bölümünde karmaşıklaşmış ve işlevsel düzenlemeler oluşmuştu. Bu şehirlerin temsili bir işlevi olduğu için, ayırt edici bir takım semboller ve mekân modelleri kullanılırdı. Örneğin Antik Babil'deki Ur kentinde cennetler ve şehir arasındaki geometrik ilişkileri gösteren kozmolojik kodlar kullanılmış ve bu kodlar kutsal ve dünyevi mekânları belirlemiştir. Atina da benzer şekilde kozmolojik kodlara göre inşa edilmiştir. Kent Tanrıça Athena'yı onurlandırmak için kurulmuştu. Bir dair şeklindeydi ve merkezinde dünyanın ve yaşayan insan topluluğunun merkezi olan Agora vardı. Sokaklar bu merkezden yayılan ışınsal bir ağ şeklinde düzenlenmişti. Bu düzenlemenin nedeni pazara erişim gibi ekonomik kaygılar değil, tüm evlerin ve yurttaşların merkeze eşit uzaklıkta olması gerektiği şeklinde politik bir ilke vardı.
Klasik Roma'da cumhuriyetçi fikirler Atina'dan alınmıştı. Şehir merkezine forum deniyordu. Roma askerî gücü simgeliyordu ve yükseliş döneminde bir milyondan fazla insan yaşıyordu. Roma'da bir tatlı su taşıma sistemi ve kamu yolları geliştirilmişti. Ancak yoksul ve zengin mahalleleri arasındaki kutuplaşma fark ediliyordu. Patrici'ler iktidarı ellerinde tutuyor ve üretim köle emeği tarafından yapılıyordu.
Mançu İmparatorluğunun başkenti olan Pekin de Roma'ya benzer şekilde köle emeğine dayanan bir kentti. Ming hanedanı şehir merkezinin kutsal olduğunu iddia ederek buranın girişine sınırlama getirdi ve böylece "Yasak Şehir" ortaya çıktı. Burada da gök cisimlerinin göstergeleri olarak kozmolojik semboller kullanılmıştı.

Roma İmparatorluğunun gücünü yitirdiği ve Orta Çağ'ın başlangıcı kabul edilen 4. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa'da merkezi iktidar yerini yerel iktidarlara veya senyörlüklere bıraktı. Bu dönemde Avrupa kentlerinde eski yönetsel güçler olan kent meclisleri yerini "piskoposluk kentleri"ne bıraktı. Bu dönemde hristiyanlık dininin simgeleri kentsel gelişmeyi biçimlendirdi. Henry Pirene 10. yüzyıl öncesi tarım medeniyetini tartışırken bu dönemde orta sınıf (tüccar ve esnaf) bir nüfus ve toplumsal örgütlenmeye (hukuk, kurumlar) sahip hiçbir şehrin kalmadığını iddia etmiştir. Yani 10. yüzyıla gelene kadar Batı Avrupa şehirleri tamamen dinsel otoriteye bağlı idari merkezler olmuştu.
Roma devletinin çöküşü ile kentlerin nüfusu azalıp yoksullaştı. Bir zamanlar bir milyona yakın insanı barındıran Roma'nın nüfusu Karolenj döneminde 20 bine kadar geriledi. 7. yüzyıldan sonra kentler arasındaki yol ağı da ortadan kalktı. Merovenj ve Karolenj devletleri için kent önemsizleşmişti, karolenj yöneticileri saraylarını kırsal bölgelere taşıdılar. Kentler dinsel yönetim merkezleri haline geldiler. Dolayısıyla Avrupa'da 10. yüzyıla kadar bu yerleşim bölgelerini kent olarak nitelemek bile doğru değildir. Bu durum ancak 10. yüzyılda ticaretin yeniden gelişmesi ile değişmeye başladı. 10. yüzyıldan itibaren Avrupa'da prenslikler kaleler ve kuleler yapmaya başladı ve kentler bu kalelerin etrafında oluşmaya başladı. 11. yüzyılda kentlerdeki nüfusun artmasıyla özel mahkemeler oluştu. Ayrıca kölelerin özgürlüğe kavuşabilmeleri için kentlerde yaşamaları yetiyordu. Kent sınırları içinde bir yıl bir gün yaşayan her köle, kesin bir hak ve özgürlüğe sahip oluyordu.
Batı Avrupa dışındaki yerlerde ise kentler güçlü imparatorlukların merkezleri olmayı sürdürdüler. Örneğin İstanbul'un nüfusu V. yüzyılın başlarında 300 bin ile 400 bin arasında idi. VI. yüzyılda kentin nüfusu 500 bini buldu. Ancak so

Gıda veya yemek, bir organizmanın besin desteği için tükettiği herhangi bir maddedir. Yiyecek genellikle bitki, hayvan veya mantarlar kökenlidir ve karbonhidratlar, yağlar, proteinler, vitaminler veya mineraller gibi temel besinleri içerir. Madde bir organizma tarafından yutulur ve enerji sağlamak, yaşamı sürdürmek veya büyümeyi teşvik etmek için organizmanın hücreleri tarafından özümsenir. Farklı hayvan türlerinin metabolizmalarının ihtiyaçlarını karşılayan farklı beslenme davranışları vardır ve belirli coğrafi bağlamlarda belirli bir ekolojik nişi doldurmak için evrimleşmişlerdir.
Hepçil insanlar oldukça uyumludur ve birçok farklı ekosistemde yiyecek elde etmeye adapte olmuşlardır. İnsanlar genellikle yiyecek hazırlamak için yemek pişirmeyi kullanırlar. Gereken yiyecek enerjisinin büyük kısmı, yoğun tarım yoluyla yiyecek üreten ve karmaşık yiyecek işleme ve yiyecek dağıtım sistemleri aracılığıyla dağıtan endüstriyel yiyecek endüstrisi tarafından sağlanır. Bu geleneksel tarım sistemi büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanır, bu da yiyecek ve tarım sistemlerinin iklim değişikliğine en büyük katkıda bulunanlardan biri olduğu ve toplam sera gazı emisyonlarının %37'sine kadarını oluşturduğu anlamına gelir.
Gıda sistemi, sürdürülebilirlik, biyolojik çeşitlilik, ekonomi, nüfus artışı, su temini ve gıda güvenliği gibi çok çeşitli diğer sosyal ve politik konularda önemli bir etkiye sahiptir. Gıda güvenliği ve emniyeti, Uluslararası Gıda Koruma Birliği, Dünya Kaynakları Enstitüsü, Dünya Gıda Programı, Gıda ve Tarım Örgütü ve Uluslararası Gıda Bilgi Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar tarafından izlenir.

İnsanlar, tarih boyunca hayvanları avlayarak, balık tutarak, ekim yaparak, tohum, meyve, sebzeler toplayarak gıda ihtiyaçlarını temin etmişlerdir.
Yüzyıllar boyunca birçok tarım aletleri ve teknikleri keşfedilmiş ve geliştirilmiştir. Sulama ve selektif üretim (belli bitki üzerinde çalışılması), insanlara gıdalarının kalite ve miktarını arttırmasına yarayan yeniliklerden sadece ikisidir.

On dokuzuncu asırdan beri gıdaların üç tip moleküler grup ihtiva ettiği bilinmektedir: Karbonhidratlar, yağlar ve proteinler.
İnsan ve hayvan dokularının yapısına giren ve diyette mutlaka bulunması gereken bazı maddeler şunlardır: Bazı aminoasitler (arginin, histidin, lösin, lizin, fenilalanin gibi), araşidonik asit ve linoleik asit gibi yağ asitleri, şekerler, vitaminler, mineraller (kalsiyum, klor, kobalt, bakır, demir, flor, iyot vb.) ve su.
Nebati dokular genellikle karbonhidratlardan, hayvani dokular ise proteinler ve kısmen de yağlardan zengindirler. Bir elma %15 karbonhidrat, %0,8 protein, %0,4 yağ, %0,4 mineral ve %83,4 su ihtiva eder. Buna karşılık bir parça yağsız ette karbonhidrat hiç yoktur. Fakat %19 protein, %14 yağ, %1 mineral ve %66 su bulunur.

Tahıllardan sonra gelen önemli bir gıda kaynağıdır. Soya fasulyesi, diğer fasulye çeşitleri, barbunya, bezelye, bamya, bu gruptadır. Proteinden çok zengin olan Soya fasulyesi bitkisinin yağından da istifade edilebilmektedir.

Şeker küçük moleküllü bir karbonhidrattır ve birçok bitkide bulunur. Fakat şeker elde etmek için özellikle şekerpancarı ve şekerkamışından istifade edilir. Şekerkamışı tropikal ve yarı tropikal iklimlerde yetişir ve %7-20 oranında şeker ihtiva eder. Şekerpancarı ise ılıman iklimlerde yetişir ve ortalama %17 şeker ihtiva eder.

Meyvelerin bir kısmı ağaçlarda yetişmektedir (elma, armut, kiraz, vişne, şeftali, erik ve birçok benzerleri). Meyvelerin bir kısmı da doğrudan toprak üzerinde yetişir (kavun, karpuz ve çilek gibi).
Meyveler karbonhidrat, vitamin ve mineral yönünden; kabuklu yemişler ise (fıstık, fındık, ceviz, badem) yağ ve protein bakımından zengindirler.

Bunların en önemlileri et, süt ve yumurta olup, yüksek oranda protein bulunduran kıymetli gıdalardır. Et kaynağı olarak büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar, balık, kümes hayvanları ve av hayvanları sayılabilir.

Beslenmede önemli bir yer tutan süt ve mamulleri, protein, yağ, karbonhidrat, kalsiyum, fosfor, potasyum, sodyum, vitaminler ihtiva etmektedir.
İnsanların yediği tek böcek ürünü baldır. Bal en mühim karbonhidrat kaynağı olup, birçok dertlere şifa olduğu bilinmektedir.
Kırmızı et olarak cağ (jağ) döner yoğun şekilde tüketilmektedir.

Dünya nüfusunun hızla artması, dünyanın birçok yerlerinde beslenme bozukluklarının yaygınlaşması, bilim adamlarını sentetik protein ve diğer besin maddeleri üzerinde çalışmaya sevk etti.

Bunlar değişik bitki ve hayvani kaynaklardan geliştirilmiştir. Protein konsantresi yapımında iki basamak vardır. İlkinde bitki materyalinden protein, yağ ve pigmentler alınır. İkinci basamakta yağ ve pigmentler proteinlerden ayrılır.
Mikroorganizmalar aynı zamanda protein konsantreleri üretiminde önemli olabilir. Bira mayası uzun zamandan beri iyi bir protein kaynağı olarak bilinmektedir. Bilim adamları petrol hidrokarbonları ve sanayi artıkları zemininde protein üretebilmek için birçok yollar gerçekleştirmişlerdir.

Belirli bir yapısı olan proteinlerin yapımında soya fasulyesi veya diğer proteinden zengin yağlı tohumlar, alkali (bazik) sıvılar vasıtasıyla ayrıştırılmakta ve netice %95-98 protein ihtiva eden bir sıvı haline gelmektedir. Sonra bu yoğun protein konsantrasyonu 1-30 mikron kalınlığında lifçikler yapmak üzere suya çıkarılmaktadır. Daha sonra protein lifleri yağla birleştirilir, gerekli besleyici maddeler, vitaminler ilave edilir. Tamamlanan ürün, tavuğu, balığı, bifteği, meyveyi veya diğer yiyecekleri andırabilir. Kemik ve benzeri şeyler ihtiva etmez.

Yemek festivalleri, ana teması yemek ya da yerel bir ürün olan ve her yıl aynı zaman diliminde gerçekleştirilen festivallerdir. Yemek festivallerinin binlerce yıllık tarihine bakıldığında ana amacının bereketli geçen hasat zamanını, sonbahar ekinoksunu ve toprak ananın verdiklerini kutlamak ve şükretmek olduğu görülür.
* Maine Istakoz Festivali, Rockland
Dünyanın en büyük deniz ürünleri festivallerinden biri olan Maine Istakoz Festivali'nde ülkenin neredeyse tüm deniz ürünleri restoranları boy göstermekte, 1000'e yakın gönüllü çalışmaktadır. 1948 yılından beri düzenlenen ve 3 gün süren festivali binlerce kişi ziyaret etmekte ve festivalin son gününde en büyük ıstakozu yapan ekibe ödül verilmektedir.
* Yemek ve Şarap Festivali, Hawaii
Her yıl Eylül ayında düzenlenip 4 gün süren festivale 50'den fazla şarap üreticisi, gurme ve mutfak çalışanları katılmaktadır. Festivalde her gün için ayrı ayrı bilet satılıyor.
* Karpuz Festivali, Hampton
Her yıl temmuz ayında ABD'nin Hampton eyaletinde düzenlenen Karpuz Festivali'nde karpuzlar “en ağır”, “en sulu”, “en kırmızı” kategorilerinde ödüllendiriliyor. Festivalde ödül alan sadece karpuzlar değil; aynı zamanda festivalde karpuz güzelleri de seçiliyor.
* Yuma Marul Günleri, Yuma, Arizona
Her yıl 23-25 Ocak arasında düzenlenen festivalde katılımcılar marullarla bowling oynamakta, yemek yapma yarışı düzenlenmekte, dünyanın en büyük salatasını yapan ekibe ödül verilmektedir. Kuzey Amerika'nın kış sebze üretimini %90 oranında karşılayan Yuma için marul neredeyse kutsal bir yiyecek.
* Waikiki Konserve Jambon Festivali, Hawaii
Her yıl 25 Nisan'da düzenlenen festivalde yapılan yemekler Hawaii'nin kâr amacı gütmeyen en büyük kuruluşu Hawaii Yemek Bankası'na gönderilip evsizlere dağıtılmaktadır. Gün boyunca sokaklarda dolaşıp dans eden Mr. ve Miss Konserveler ve Hula dansçıları festival havasını herkese soluturken Hawaii'nin en iyi şefleri de konserve domuz jambonlarla yeni tarifler hazırlar.
* Boğa Billuru Yeme Festivali, Clinton, Montana
Her yıl 29 Temmuz-2 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen festivalde kızartılmış, baharatlı ya da farklı malzemelerle marine edilmiş boğa billurları arasından en iyisi test edilmeye çalışılıyor.
* Gilroy Sarımsak Festivali, Kaliforniya
24-26 Temmuz tarihleri arasında sarımsağın ana yurdu Gilroy'da yapılan festivale her yıl 100.000'den fazla kişi katılmakta ve 2,5 ton sarımsak üretilmektedir. Sarımsağın dondurmada ve içeceklerde bile kullanıldığı festival büyük ilgi görmekte.
* Harvard Süt Günleri, Harvard, Illinois
Harvard'ın “Dünyanın Süt Merkezi” olması 72 yıldır bu festivalle kutlanmaktadır. Temmuz aylarında düzenlenen festivalde “süt içme”, “yatak yarışı”, “sığır şov” gibi eğlenceli etkinlikler ve yarışmalar da mevcut. (8)
Avustralya
* Sidney Uluslararası Yemek Festivali
Diğer festivaller gibi birkaç gün değil, tüm ekim boyunca düzenlenen festivale dünyaca ünlü şefler ve mutfaklar katılır, son derece ışıklı ve renkli bir ortamda hayatın tadı çıkarılır. (9)
İngiltere
* Sarımsak Festivali: Wight Adası
Wight Adası'nın göz alıcı manzarası ve büyüleyici atmosferinin kurulan sarımsak stantlarıyla birlikte baş döndüren bir hava estirdiği festivalde, sayısı 65'i bulan hayır kurumuna destek olunur. 2 gün süren festivalde sarımsaklı her türlü yemeği tatma imkânı mevcut.
* Taste of London Festivali, Londra
Tüm dünya mutfağına ait yemeklerin çimler üzerinde piknik yapılarak yenebildiği festival, her yıl haziran ayında Regent Park'ta düzenlenmektedir. Şampanyaların test edildiği yarışmalar, farklı kültürlerin kendi yerel dans gösterileri ve turist katılımı gibi birçok faktör festivali lezzetli kıldığı kadar eğlenceli bir hale de dönüştürmekte.
* Olney Pancake Yarışı, Olney
14 Şubat'ta geleneksel ev kadını kıyafetlerini giymiş olan kadınlar, ellerinde kızaran bir pancake tavasıyla birlikte 350 metrelik bir koşuya çıkarlar. 1445 yılından beri yapılan bu yarışmada, yarışmaya başlamadan ve yarışı birincilikle bitirenin yine finalde de pancake'i havaya atıp ters düz etmesi koşulu var. 
İrlanda
* İstiridye Festivali, Galway
Dünyanın en eski festivallerinden biri olan İstiridye Festivali, ilk olarak 1954 yılında düzenlenmiştir. Sadece istiridye ve deniz ürünlerinin tanıtılıp yendiği bir festivalden çok şiirden ekonomiye birçok konunun tartışıldığı, konserlerin düzenlendiği entelektüel seviyesi yüksek bir etkinliktir. Dört gün süren, İngiliz The Sunday Times gazetesinin dünyanın en iyi 12 festivali arasında gösterdiği festivalde istiridye güzeli de seçilmektedir.
İspanya
* Do

Spor, önceden belirlenmiş kurallara göre bireysel veya takım halinde yapılan, genellikle rekabete dayalı yarışma ve kişisel eğlence veya mükemmelliğe ulaşmak için yapılan fiziksel veya zihinsel aktivite. Sporları kabaca homo sapiens türünün medeniyete ulaşmadan önce doğayla veya diğer canlılarla yaptığı fiziksel mücadelelerin günümüzdeki medeni karşılığı olarak da tanımlayabiliriz. Sporlar güç, kardiyovasküler dayanıklılık ve esneklik bazlı veya bunların heterojen birleşiminden oluşmuş kompleks aktiviteler olabilir. Güç bazlı sporlara fitness, powerlifting, halter; kardiyovasküler dayanıklılık bazlı sporlara yüzme, atletizm; esneklik bazlı sporlara jimnastik, pilates gibi örnekler verilebilir. Bu unsurların birleşiminden doğan sporlara futbol, basketbol, tekvando, judo gibi örnekler verilebilir. Çünkü spor kişilerin yaptıkları hareketlere ek olarak top, hayvan gibi birtakım objelerle yapılan hareketlerin tümünü kapsamaktadır. Bazı kesimlerce yalnızca zihinsel yeteneklere dayalı bazı masa oyunları da spor olarak kabul edilmektedir. Günümüzde, kendine has kuralları ve oynayış biçimi olan birçok spor dalı bulunmaktadır. Bilinen en eski spor dalı atletizmdir.

"Spor" kelimesi Türkçe'ye, Fransızca'da da aynı anlamı taşıyan sport kelimesinden geçmiştir. Kelimenin kökeni Eski Fransızca'da "eğlence, fiziksel ve zihinsel zevk" anlamına gelen desport kelimesine dayanır. Sporun eş anlamlısı yöndün sözcüğüdür.

Spor türleri listesi
Millî spor takımı
Dünya Şampiyonası
Olimpiyat Oyunları

Mustafa Kemal Atatürk (1881, Selanik - 10 Kasım 1938, İstanbul), Türk mareşal, devlet adamı, yazar, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır. Türkiye'yi laik, sanayileşen bir ulusa dönüştüren kapsamlı ilerici reformlar üstlenmiştir. İdeolojik olarak sekülarist ve milliyetçi politikaları ve sosyo-politik teorileri Kemalizm olarak tanınmıştır.
I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda görev yapan Atatürk, Çanakkale Cephesi'nde miralaylığa, Sina ve Filistin Cephesi'nde ise Yıldırım Ordular Grubu komutanlığına atandı. Savaşın sonunda, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisini izleyen Kurtuluş Savaşı ile simgelenen Anadolu Hareketi'ne öncülük ve önderlik etti. Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde Ankara Hükûmeti'ni kurdu, Türk Orduları Başkomutanı olarak Sakarya Meydan Muharebesi'ndeki başarısından dolayı 19 Eylül 1921 tarihinde "gazi" sanını aldı ve mareşallik rütbesine yükseldi. Askerî ve siyasal eylemleriyle İtilaf Devletleri ve destekçilerine karşı yengi kazandı. Savaşın ardından Cumhuriyet Halk Partisini "Halk Fırkası" adıyla kurdu ve ilk genel başkanı oldu. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından cumhurbaşkanı seçildi. 1938'deki ölümüne dek dört dönem bu görevi yürütmüş olup günümüze kadar Türkiye'de en uzun süre cumhurbaşkanlığı yapmış kişidir.
Atatürk; çağdaş, ilerici ve laik bir ulus devlet kurmak için siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda sekülarist ve milliyetçi nitelikte yenilikler gerçekleştirdi. Yabancılara tanınan ekonomik ayrıcalıklar kaldırıldı ve onlara ait üretim araçları ve demir yolları millîleştirildi. Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile eğitim, Türk hükûmetinin denetimine girdi. Seküler ve bilimsel eğitim esas alındı. Binlerce yeni okul yapıldı. İlköğretim ücretsiz ve zorunlu duruma getirildi. Yabancı okullar devlet denetimine alındı. Köylülerin sırtına yüklenen ağır vergiler azaltıldı. Erkeklerin serpuşlarında ve giysilerinde bazı değişiklikler yapıldı. Takvim, saat ve ölçülerde değişikliklere gidildi. Mecelle kaldırılarak yerine seküler Türk Kanunu Medenisi yürürlüğe konuldu. Kadınların sivil ve siyasal hakları pek çok Batı ülkesinden önce tanındı. Çok eşlilik yasaklandı. Kadınların tanıklığı ve miras hakkı, erkeklerinkiyle eşit duruma getirildi. Benzer olarak, dünyanın çoğu ülkesinden önce olarak Türkiye'de kadınlara ilkin yerel seçimlerde (1930), sonra genel seçimlerde (1934) seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ceza ve borçlar hukukunda seküler yasalar yürürlüğe konuldu. Sanayi Teşvik Kanunu kabul edildi. Toprak reformu için çabalandı. Arap harfleri temelli Osmanlı alfabesinin yerine Latin harfleri temelli yeni Türk alfabesi kabul edildi. Halkı okuryazar kılmak için eğitim seferberliği başlatıldı. Üniversite Reformu gerçekleştirildi. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı yürürlüğe konuldu. Sınıf ve durum ayrımı gözeten lakap ve unvanlar kaldırıldı ve soyadları yürürlüğe konuldu. Bağdaşık ve birleşmiş bir ulus yaratılması için Türkleştirme siyaseti yürütüldü.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, Türk Hava Yolları, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, Hıfzıssıhha Enstitüsü, Türkkuşu, Sümerbank, Etibank, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı ve daha birçok kamu kurumu Atatürk tarafından veya Atatürk'ün desteğiyle kuruldu. Yerli tarım, tekstil, makine, uçak ve otomobil endüstrilerinin gelişimini destekledi. Tüm bunlara karşın Atatürk'ün hedefleri ile ülkenin sosyopolitik yapısı arasındaki uçurum kapanmadı.

Mustafa adını, babası Ali Rıza Efendi kendi dedesinin adı olması nedeniyle verdi. Çünkü Ali Rıza Efendi'nin babasının adı olan Ahmed adı ağabeylerinden birine verilmişti. Mustafa'ya neden Kemal isminin verildiğine yönelik ise çeşitli iddialar vardır. Afet İnan, bu ismi ona matematik öğretmeni Üsküplü Mustafa Efendi'nin Kemal adının anlamında olduğu gibi onun "mükemmel ve olgun" olduğunu göstermek için verdiğini söylemiştir. Ali Fuat Cebesoy ise bu adı matematik öğretmeninin onu kendinden ayırt etmek için koyduğunu belirtir. Atatürk'ün bir biyografisini yazmış olan yazar Andrew Mango ise Mustafa'nın bu adı Namık Kemal'in adında "Kemal" bulunduğu için kendinin koyduğunu iddia etmektedir.
Atatürk, Mustafa Kemal adını askeriyede faaliyet gösterdiği yıllar içindeki hizmeti ve başarılarından dolayı hak ettiği Bey (1911), Paşa (1916) ve Gazi (1921) unvanlarıyla birlikte kullandı ve 1934'e dek sıkça "Gazi" unvanıyla anıldı. Mustafa Kemal'e 21 Haziran 1934 tarih ve 2525 sayılı Soyadı Kanunu'nun kabulünden sonra TBMM tarafından çıkarılan 24 Kasım 1934 tarih ve 2587 sayılı Kemal öz adlı Cümhur Reisimize verilen soyadı hakkında kanun ile Atatürk soyadı verildi. Yine aynı kanuna göre "Atatürk" soyadı veya öz adı başka kimse tarafından alınamaz, kullanılamaz.
Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı Saffet Arıkan'ın armağanıdır. Soyadı Kanunu çıkmasına rağmen Mustafa Kemal'e henüz bir soyadı verilmemişti. Atatürk ifadesi ilk kez II. Türk Dili Kurultayı'nda Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ne başkan seçilen Saffet Arıkan'ın Dil Bayramı için hazırladığı nutkun taslağında yer almıştır. Nutkun taslağına Dolmabahçe Sarayı'nda göz atan Mustafa Kemal, nutkun giriş cümlesinde yer alan Ata Türk ifadesini "çok güzel bir buluş" diyerek beğenmiş ama nutkun sonunda yer alan Türk Atası ifadesini çok iddialı bularak kaldırtmıştır. Dil Bayramı günü İstanbul Radyosu'nda Saffet Arıkan tarafından okunan nutuk, bir gün sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazılı olarak yayımlanmıştır. Saffet Arıkan, soyadı bulmak amacıyla Atatürk ifadesini kullanmamıştı ama bu ifadeyi çok beğenen Mustafa Kemal, Ankara'ya döndükten sonra fikrini sormak için Naim Hazım Onat'a "Atatürk mü, Türkata mı?" diye sormuş, Naim Hazım Onat da "Birincisi" karşılığını vermiştir. Daha sonradan Naim Hazım Onat'ın da bulunduğu bir sofrada Mustafa Kemal, Atatürk soyadı için Saffet Arıkan'ı göstererek "Beyefendinin armağanlarıdır." demiştir. Atatürk soyadını Arıkan'ın bulduğunu ilk kez orada öğrenen Onat, Arıkan'ın yanına giderek "Bunu siz mi buldunuz?" diye sormuş, Arıkan da gülümseyerek "İltifat buyuruyorlar." demiştir.
1932'de başlayan Dil Devrimi, Atatürk'ün adının yazımını da etkiledi. Atatürk Arapça Kemal adını 1935'te, Soyadı Kanunu'ndan sonra çıkarılan nüfus cüzdanlarından ikincisinde, milliyetçi tavrı doğrultusunda Eski Türkçede "kale" anlamına gelen Kamâl adıyla değiştirdi. 1937'de adının eski yazımına (Kemal) geri dönünceye kadar bir süre bu adı kullandı. 1934 ve 1935'te çıkarılan iki nüfus cüzdanına da Mustafa adı yazılmadı.

Atatürk'ün Kemal yerine kullandığı adla ilgili olarak Atatürk hayatta iken Anadolu Ajansı tarafından şöyle bir açıklama yapıldı: "İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamâl adı Arapça bir kelime olmadığı gibi, Arapça Kemal kelimesinin delâlet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen öz adı, Türkçe 'ordu ve kale' manasında olan Kamâl'dır. Son 'â' üstündeki tahfif işareti 'l'i yumuşattığı için, telâffuz hemen hemen Arapça 'Kemal' telâffuzuna yaklaşır." Öz Türkçe sözcüklerin yayımlandığı Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi, kamal sözcüğünün istihkâm, kale, leşker [ordu, asker], siper anlamlarına geldiğini belirtir. Özbekçenin açıklamalı bir sözlüğü olan Oʻzbek tilining izohli lugʻati adlı sözlükte qamal sözcüğünün tanımında kale ve ordu sözcükleri birlikte geçmektedir: Şehir, kale, ordu vb.ni teslim olmaya zorlamak amacıyla düşman koşunlarını kuşatmaya alma ve bu durumda tutma; kuşatma, muhasara. Qamal (қамал) sözcüğü Kazakçada "kale" ve "sur" anlamlarına gelmektedir.

1839 yılında doğan babası Ali Rıza Efendi, aslen Manastır'a bağlı Debre-i Bâlâ'dandır. Ali Güler, Vamık Volkan, Norman Itzkowitz, Müjgân Cunbur, Numan Kartal ve Hasan İzzettin Dinamo'ya göre, babasının ailesi 14-15. yüzyılda Anadolu'dan bölgeye göç etmiş olan Kocacık Yörüklerindendir. Falih Rıfkı Atay ise Atatürk'ün soyunun Selanik'e Aydın/Söke'den geldiğini belirtmiştir. Ali Rıza Bey'in Slav veya Arnavut asıllı olduğu da iddia edilmiştir. Ali Rıza Bey öncelikle dinî vakıfları denetleyen bir memur olarak çalışmış, 93 Harbi öncesinde 1876-77 yıllarında yerel birliklerde gönüllü teğmen olarak görev yapmıştır. Zübeyde Hanım ile evlendikten sonra Selanik'te gümrük memurluğu ve kereste ticaretiyle meşgul olmuştur.
Annesi Zübeyde Hanım, 1857 yılında Selanik'in batısındaki Langaza'da çiftçi bir ailede doğmuştur. Zübeyde Hanım'ın kökeni Karaman'dan Rumeli'ye göçen Yörüklerdir. Bazı kaynaklarca Arnavut veya Makedon asıllı olduğu iddia edilmiştir.
Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım 1871 yılında evlendi ve Ali Rıza Bey'in babasına ait olan Yenikapı, Selanik'teki eve yerleştiler. Atatürk, bu çiftin çocuğu olarak rumî 1296 (miladî 1880-1881) yılında Selanik'te doğmuştur. Doğum günü bilinmemektedir. Ancak Atatürk'ün Şişli'deki evinde bulunan bir belgeden hareketle tarihçi Necdet Sakaoğlu'nun iddiasına göre doğum günü ve yılı miladi 4 Ocak 1879'dur. Kendine sorulduğunda ise Samsun'a çıktığı 19 Mayıs tarihini doğum günü kabul etmiştir. Fatma, Ömer, Ahmet, Naciye ve Makbule adlı beş kardeşinin ilk dördü küçük yaşta ölmüştür.
Öğrenim çağına gelen Mustafa'nın hangi okula gideceği konusunda annesi ile babası arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Annesi Mustafa'nın Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine gitmesini istiyor, babası ise o dönemki yeni yöntemlerle eğitim yapan seküler Mektebi Şemsi İbtidai'nde (Şemsi Efendi Mektebi) okumasını istiyordu. En sonunda önce mahalle mektebine başlayan Mustafa, arkadaşının suçunu üstlenmesi neticesinde yediği falaka cezası sebebiyle bir daha bu okula gitmek istememiştir. Birkaç gün sonra Şemsi Efendi Mektebine geçti. Atatürk, okul seçimindeki bu kararı için hayatı boyunca babasına minnettarlık duymuştur. 1888'de babasını kaybetti. Bir süre Rapla Çiftliği'nde annesinin üvey kardeşi Hüseyin'in yanında kalıp hafif çiftlik işleriyle uğraştıktan sonra, eğitimsiz kalacağından endişe eden annesinin isteğiyle Selanik'e döndü, halasının yanına yerleşti ve okulunu bitirdi. Bu arada Zübeyde Hanım, Selanik'te gümrük memuru olan Ragıp Bey ile evlendi.
Şimdi müz

Osmanlı İmparatorluğu ya da Türk İmparatorluğu, 1299 yılında Oğuzlardan Osman Gazi'nin kurduğu Osmanlı Hanedanı'nın hükümdarlığında Orta Çağ'dan Yakın Çağ'a kadar varlığını sürdürmüş çok uluslu bir monarşidir. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16 ve 17. yüzyıllarda Avrupa, Asya ve Afrika'nın bazı bölgelerine yayıldı ve Balkanlar, Orta Doğu, Kuzey Afrika'nın bir bölümü ve Doğu Avrupa'nın küçük bir bölümünü egemenliği altında tuttu. Bu yüzyıllarda ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı, doğuda Hazar Denizi ile Basra Körfezi'ne; kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde ise Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e kadar uzanmaktaydı. 
Osmanlı Devleti, bugünkü Türkiye'nin Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde bir beylik olarak kuruldu. Bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması, yaygın kabule göre 1299 yılında oldu. 1453 yılında II. Mehmed Konstantinopolis'i fethedip Bizans İmparatorluğu'na son vererek "Roma İmparatoru" (Kayser-i Rûm) unvanını üstlendi. 1517 yılında I. Selim, Büyük Mısır Seferi sırasında Ridâniye Muharebesi'nde Memlûk Devleti'ni yıkıp "İslam Halifesi" unvanını üstlendi ve hanedanın mevcut unvanlarına bir yenisini daha ekledi. 16. yüzyılda I. Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde Osmanlı İmparatorluğu küresel güç hâline geldi. 1526 yılında Mohaç Meydan Muharebesi'nde Macar Krallığı ordusunun kesin yenilgiye uğratılması ve Budin'in 1541'de doğrudan Osmanlı hâkimiyetine alınmasıyla birlikte Orta Avrupa'da Osmanlı egemenliği pekişmiştir. 1533 İstanbul Antlaşması ile Orta Avrupa'daki diplomatik hiyerarşide elde edilen üstün konum tanınmıştır. 17. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya ve Lehistan başta olmak üzere Avrupa güçleriyle süregelen savaşlar yürütmüş ancak II. Viyana Kuşatması'nın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından askerî denge Osmanlı aleyhine değişmeye başlamıştır. İmparatorluk, 1699 yılında Karlofça Antlaşması sonrası gerileme dönemine girmiştir ve toprak kayıplarının sonucunda sınırları sürekli daralmıştır. 
Modern akademik konsensüs, Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyıl sonlarına kadar gücünü koruduğunu kabul etse de bu dönemden itibaren yaşanan askerî yenilgiler ve Balkanlar'daki milliyetçilik akımları toprak kayıplarına yol açmıştır. Bu gerileme sürecinde Balkanlar, Kafkasya ve Kırım'da yaşayan Türk ve Müslüman nüfusa yönelik, sonraları Türk Kırımı olarak anılan etnik temizlik hareketleri yaşanmıştır. 19. yüzyılda Tanzimat reformlarıyla merkezîleşen devlet yapısı, 1876'da meşrutiyetin ilanıyla sarsıntılı bir anayasal sürece girmiş, II. Abdülhamid döneminin ardından 1908'de Jön Türkler tarafından meşrutiyet yeniden ilan edilmiştir. Balkan Savaşları'nın yol açtığı ağır yenilgilerin ardından İttihat ve Terakki Fırkası da giderek daha radikal ve milliyetçi bir çizgiye yönelmiştir. İmparatorluk, I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri safında katılmıştır. Savaş sırasındaki iç ve dış sorunlarla mücadele eden Osmanlı İmparatorluğu, yenilginin ardından İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiş ve paylaşılmıştır. Akabinde yaşanan Türk Kurtuluş Savaşı'ndan Türkiye'de cumhuriyetin ilanına giden süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı kaldırmış ve imparatorluğa son vermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu olan Osman Gazi zamanında Anadolu'da yer alan tüm beyliklerde iktidarın babadan oğula geçtiği ataerkil bir yönetim biçimi hâkimdi. Bu tip yönetim anlayışını benimseyen beylikler de ülke ve halk tabakasını hanedanın kurucusunun mirası şeklinde kabul görmekte ve beylikler, hanedanın kurucusunun adını almaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu da hanedanın kurucusu olan Osman'ın adını aldı ve Osmanlı Devleti şeklinde anıldı. Osman'ın adı, Arapça عثمان (Othman) kelimesinin Türkçe formudur.
Devlet, Osmanlı Türkçesinde "imparatorluk", günümüz Türkçesinde "yüce devlet" anlamına gelen Devlet-i Aliyye (Osmanlıca: دولت عليه) ve devleti yöneten hanedanı belirtmek için "Osmanlı Hanedanı" anlamına gelen Hanedan-ı Âl-i Osman isimlerini kullandı. Tanzimat Fermanı ilanının sonrasında ise adın sonuna eklenen Osmānīye (Osmanlıca: عثمانیه) kelimesiyle beraber "Yüce Osmanlı Devleti" anlamına gelen Devlet-i Alīyye-i ʿOsmānīye (Osmanlıca: دولت عليه عثمانیه) olarak isimlendirildi. Bu isimlendirme, 19. yüzyılın Türkçe belgelerinde de geçmektedir. Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçede ise Osmanlı İmparatorluğu ya da Osmanlı Devleti isimleri de kullanıldı.
19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda Turkey, Turkish Empire ve Ottoman Turkey şeklindeki kullanımlara da rastlanır. Uluslararası antlaşmalarda devlet hem Osmanlı hem de Türkiye ismini resmî olarak kullanmaktaydı. Tuncer Baykara İmparatorluğun modernleşme ve Batı ile daha sıkı ilişkilere sahip olma sürecine girdiği 19. yüzyıldan itibaren elitler arasında devletin isminin sorun oluşturmaya başladığını belirtir. Fransa'ya eğitim almak için giden Şinasi bu kişilerden ilkidir. Şinasi, Mustafa Reşid Paşa'ya yazdığı bir şiirinde bu durumu Rûma bir Avrupalı büt vereli revnak ü şan, Reşk-i iklim-i frenk olmadadır Türkistan diyerek dile getirir. Tanzimat elitleri arasında Türklük düşüncesi önem kazandıkça bu durum devletin başına da sirayet eder. Sultan Abdülmecid 1856 Paris Anlaşması'nda ülkenin adını Türkistan olarak belirtir, aynı uygulamayı II. Abdülhamid 1879 Berlin Anlaşmasında devam ettirir. V. Mehmed'e kadar devam eden bu uygulama zamanla yerini Türkiye ismine bırakmaya başlar. 1918 Mondros ve 1920 Sevr antlaşmalarında artık Türkiye adı geçmeye başlar.
Batı Avrupa'da ise, Osmanlı İmparatorluğu (İngilizce: Ottoman Empire) ve Türkiye (İngilizce: Turkey) olmak üzere iki isim birbirinin yerine resmî olarak kullanıldı. "Türkiye" adı, hem resmî hem de resmî olmayan ortamlarda gitgide daha çok yaygınlaştı. Bu ikilem, Ankara merkezli yeni kurulan Türk hükûmetinin Türkiye'yi ülkenin resmî adı olarak seçtiği 1920-1923 yıllarında sona erdi. Günümüzde bazı tarihçiler, imparatorluğun çok uluslu karakterinden dolayı, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bahsederken Türkiye, Türkler ve Türk terimlerini kullanmazlar. Ancak imparatorluk 19. yüzyıldan itibaren yaptığı uluslararası anlaşmalarda Turkey, Turquie ve Türkei isimlerini kullanmakta ve Osmanlı diplomatları bu anlaşmaları imzalamaktaydı.
Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi (Ottoman Turkey) ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılmaktadır.

Oğuzların ve Türkmenlerin batıya doğru göç hareketleri başlıca iki aşamada gerçekleşti. Birincisi, Türkmenlerin Selçuklu Hanedanı önderliğinde 1020'lerden itibaren Azerbaycan'ı istilâ etmeleri ve Anadolu'ya akınları, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Sultanı Alp Arslan'ın 1071 yılındaki Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu'yu Türklere açmasıdır. Bu zaferle birlikte Türkmenler, Ege Denizi'ne kadar Anadolu'da birçok yeri istila ettiler. Bu yerlerde yaşayan Rum halk ise kıyılara kaçıyor ya da Türkmenlerle uzlaşarak yaşamak zorunda kalıyordu.

Asıl ikinci büyük göç hareketi ise, 1220'lerden sonra doğuda başlayan büyük Moğol istilası sebebiyle Türkmenlerin Orta Asya'dan ve yoğun olarak yaşadıkları Azerbaycan'dan Anadolu'ya doğru başladı. Moğol istilası sebebiyle Mâverâünnehir, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya gerçekleşen göçler ile beraber Anadolu'daki Türk nüfusu büyük bir artış gösterdi. 13. yüzyılda Anadolu'da tam anlamıyla bir Türk yurdu görünüşü hâkimdi. İtalyan gezgin Marco Polo, 1279 yılında Doğu Anadolu'dan geçerken, Anadolu'yu Turkmenia ismiyle anmıştır. Türkmenlerin bir kısmı kendilerine uygun buldukları yerlerde köyler kurarak yerleşik düzende yaşamaya başladılar. Türkmenler 1240 yılında Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde Selçuklu idaresine karşı büyük bir ayaklanma gerçekleştirdi. Üç yıl sonra ise Moğol kumandanı Baycu Noyan Anadolu'yu istilâ etti. Bu ayaklanma, Anadolu'nun şekillenmesinde önemli bir yer tuttu. Vefâ'îyye tarikatından Baba İlyas'ın soyundan gelen Âşık Paşa, Muhlis Paşa ve onların halifeleri Babaîler, batı taraftaki sınır bölgelere yerleşerek, Osmanlı'nın toplum ve kültür hayatında önemli bir rol oynadılar. Bunlardan bir tanesi, Osmanlı Hanedanı'nın kuruluşunda önemli rol oynayan ve Osman Gazi'nin hocası ve kayınpederi olan Şeyh Edebali'dir.

Moğol kumandanı Baycu Noyan, 1243 yılında kalabalık ordusuyla Anadolu'yu istila etti. Baycu Noyan komutasındaki Moğol öncü birlikleri, 3 Temmuz 1243 tarihinde Sivas'ın doğusunda yer alan Kösedağ mevkiinde, II. Gıyaseddin Keyhüsrev yönetimindeki Anadolu Selçuklu ordusunu Kösedağ Muharebesi ile bozguna uğrattı. Anadolu Selçuklu Devleti bu savaşın ardından Moğol İlhanlı Devleti'ne bağımlı bir hâle geldi.
13. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise Anadolu'daki Moğol baskısı giderek arttı. Bu baskı sonucunda ise Türkmenler Batı Anadolu'da Bizans topraklarını istila etmeye başladılar. Batı tarafında Bizans'a karşı en güçlü beylik Germiyanoğulları Beyliği'ydi. 1260 yılında Malatya'dan Kütahya'ya yerleştiler. Osman'ın babası Ertuğrul Bey'in de aşiretiyle beraber bu tarihlerde Eskişehir-Sakarya bölgesine yerleştiği tahmin edilmektedir.
Türkmenler, Anadolu'da Moğollara karşı direnen en önemli güç konumundaydılar. Moğol istilâlarına karşı koymak amacıyla İslam'ın gaza anlayışını benimseyerek Memlûk Sultanlığı ile iş birliği içerisine girdiler ve Anadolu'daki Moğollara karşı Türk bağımsızlığının kazanılmasında siyasi liderliği ele aldılar. Anadolu Selçuklu'nun sınır bölgeleri Akdeniz, Karadeniz ve Batı ucu olmak üzere üç hudut bölgesi olarak organize edildi. Her bölgeye, Selçuklu sultanının atamış olduğu bir emîr (bey) bulunuyordu. Dağlık bölgelerde ise yarı göçer Türkmenler mevcuttu. Bunlar, merkezî devlet siyasetinin etkisinden uzak bir yaşam sürüyorlardı. Uçlarda dinsel yaşam, dervişler ve Orta Asya Türk gelenekleri (Yesevîye ve Babaîyye) hâkimdi.

İslam devletlerinde, özellikle Anadolu'da gaza ideolojisi ve hareketlerinde artış başlaması ve 1261 yılında Anadolu'daki Moğollara karşı başlayan geniş bir Türkmen hareketi, Osmanlı'nın da aralarında bulunduğ

Türkçe ya da Türkiye Türkçesi, Güneydoğu Avrupa ve Batı Asya'da konuşulan, Türk dilleri dil ailesine ait sondan eklemeli bir dildir. Türk dilleri ailesinin Oğuz dilleri grubundan bir Batı Oğuz dili olan Osmanlı Türkçesinin devamını oluşturur. Dil, başta Türkiye olmak üzere Balkanlar, Ege Adaları, Kıbrıs ve Orta Doğu'yu kapsayan eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında konuşulur. Ethnologue'a göre Türkçe, 91.3 milyon konuşanı ile dünyada en çok konuşulan 20. dildir. Türkçe, Türkiye, Kuzey Kıbrıs ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ulusal resmî dil statüsüne sahiptir. Ayrıca günümüzde farklı lehçe ve ağızlarıyla birlikte Türkçe konuşur sayısının 200 milyonu aştığı söylenebilir.[1] 
Türkçe, diğer pek çok Türk dili ile de paylaştığı sondan eklemeli olması ve ünlü uyumu gibi dilbilgisi özellikleri ile karakterize edilir. Dil, tümce yapısı açısından genellikle özne-nesne-yüklem sırasına sahiptir. Almanca, Arapça gibi dillerin aksine gramatik cinsiyetin (erillik, dişilik, cinsiyet ayrımı) bulunmadığı Türkçede, sözcüklerin bir kısmı Arapça, Farsça ve Fransızca gibi yabancı dillerden geçmedir. Ayrıca Azerice, Gagavuzca ve Türkmence gibi diğer Oğuz dilleri ile Türkçe yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir.
Türkçe, 1928'de Atatürk önderliğinde gerçekleştirilmiş Harf Devrimi'nden beri Latin alfabesini temel alan Türk alfabesi ile yazılır. Standart Türkçedeki yazım kuralları, Türk Dil Kurumu tarafından denetlenir. İstanbul Türkçesi olarak da adlandırılan İstanbul ağzı; Türkçenin standart formudur ve Türkçe yazı dili, bu ağzı temel alır. Bununla birlikte Güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu'da çeşitli Türkçe şiveleri bulunur ve bu şiveler İstanbul Türkçesi ile çeşitli ses ve dilbilgisi farklılıklarına sahiptir.

Türkçe, dil ailesi sınıflandırmasında Doğu Avrupa, Orta Asya ve Sibirya'da konuşulan 30 kadar yaşayan dili kapsayan Türk dilleri ailesine mensuptur ve bu dil ailesinin Şaz Türkçesi koluna bağlı Oğuz dil grubunda yer alır. Oğuz grubu içinde ise Rumeli Türkçesi ve Gagavuzca ile birlikte grubun Batı kolunu oluşturur.
Türk dillerini konuşanların yaklaşık %43 kadar bir kesimi, Türkiye Türkçesini konuşmaktadır. Türkçe dışında Azerice, Başkurtça, Çuvaşça, Kazan Tatarcası, Kazakça, Kırgızca, Nogayca, Özbekçe, Türkmence ve Yakutça Türk dilleri ailesinin en çok konuşulan diğer üyeleridir. Azerice, Gagavuzca, Kaşkayca ve Türkmence gibi diğer Oğuz dilleri ile Türkçenin yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterdiği bulunmuştur. Her ne kadar Kıpçak grubuna üye diller olsa da Kırım Tatarcası ve Urumca da tarih boyunca Osmanlı Türkçesi gibi Oğuz dilleri ile etkileşimlerinden ötürü Türkiye Türkçesi ile benzerlikler gösterir.
Önce Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu ifade edilen ancak sonrasında Altay dillerinin bir üyesi olarak sınıflandırılan Türk dilleri, günümüzde diğer dil ailelerinden bağımsız bir dil ailesi olduğu kanısı, dilbilimciler arasında giderek daha çok taraftar toplayan bir görüştür.

Türkçe, Güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu'da yer alan çeşitli ülke ve bölgelerde ana dil veya ikinci dil olarak konuşulur. Dil, Anadolu'nun büyük çoğunluğunda, Doğu Trakya'da ve Kıbrıs Adası'nın kuzeyinde çoğunluk tarafından ana dil olarak konuşulmaktadır. Eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasının kapsadığı Kuzey Suriye ve Irak, bazı Ege Adaları ve Balkanların güneyi ve doğusunda yaşayan Türk azınlıklar da Türkçeyi ana dilleri olarak kullanır.
2006 yılında yürütülen bir araştırmaya göre Türkçe, Türkiye'de yaşayan nüfusun %84'ünün ana dilidir. Geriye kalan nüfus ise, çoğunluğu Kürtçe olacak şekilde Türkiye'deki azınlık dillerinden birini ana dilleri olarak benimsemiştir ve Türkçeyi ikinci dilleri olarak kullanırlar.
Bu yayılıma ek olarak Türk diasporasının göç etmiş olduğu bölgelerde de Türkçe konuşurları bulunur. 2 milyondan fazla Türkçe konuşura sahip olduğu tahmin edilen Almanya'da nüfusun yaklaşık %3'ü Türkçe bilmektedir. Almanya'nın yanı sıra ABD, Fransa, Hollanda, Avusturya, Belçika, İsviçre ve Birleşik Krallık da Türkçe konuşabilen nüfusun yaşadığı önemli bölgelerdir. Göç edilen ülkelerde gerçekleşen kültürel asimilasyon sonucunda etnik Türk göçmenlerin yalnızca bir kısmı Türkçeyi akıcı ve ana dil seviyesinde konuşabilmektedir. Almanya'da 1980'li yıllardan itibaren Türkçe yayın yapan TD1, TFD, ATT, BTT gibi televizyon kanalları kurulmaya başlamıştır ve ZDF, WDR, DW gibi kanallarda Türkçe yayınlara yer verilmektedir.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bu dil ülkenin resmî dilidir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nde (diğer adıyla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) anayasal olarak Türkçe, Yunanca ile beraber resmî dil olarak geçer. 1982 T.C. Anayasasına göre Türkçe, Türkiye Devleti'nin dilidir. Bu yasa anayasanın Birinci Kısmının Genel Esaslar Bölümünde, 3. Maddede geçer. Aynı zamanda, ilgili bölümde bulunan 4. Maddeye göre bu madde asla değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. - T.C. Anayasası
Türkçe, diğer Türk devletlerinin de üyesi olduğu Türk Konseyi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı gibi kuruluşlarda resmiyete sahiptir. Kıbrıs Cumhuriyeti ise Avrupa Birliği'nin Türkçeyi 25. resmî dili olarak kabul etmesi için başvuruda bulunmuştur. 

Türkçe aynı zamanda çeşitli ülkelerde resmî açıdan bölgesel veya azınlık dili statüsüne sahiptir. Irak'ın Kerkük ilinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça ile birlikte resmî dildir. Kuzey Makedonya'nın batısında yer alan Gostivar, Merkez Jupa, Plasniça ve Mavrova ve Rostuşa Belediyesi sınırları içinde Türkçe, Makedonca ve Arnavutça ile beraber resmî kullanımdadır. Kosova'da Prizren, Mamuşa, Gilan, Mitroviça, Priştine ve Vıçıtırın Belediyesi kapsamında Arnavutça, Sırpça ve Türkçe resmî dil statüsüne sahiptir. Prizren Belediyesi sınırları içinde Türkçenin resmiyeti ise ayrıca herhangi bir ölçütün dışında, Kosova Cumhuriyeti “Dillerin Kullanımı İçin Yasa” kapsamında yasa koruması altındadır. Romanya'da Türkçe, devletin ilgili bölge veya bölgeler için resmî olarak kabul ettiği 14 azınlık dilinden biridir. Ayrıca Romanya'da Kanal D Romania, Happy Channel, Acasă ve Timeless Dizi Channel gibi televizyon kanallarında Türkiye'de çekilen diziler alt yazılı olarak Türkçe yayımlanmaktadır.
Türkçenin önemli konuşur sayısına sahip olduğu ancak devletin ya da bölgenin resmî dili olmadığı yerler de bulunmaktadır. Nüfusunun %10 kadarının ana dili Türkçe olan Bulgaristan ile kuzeydoğusunda Türk azınlıkların yaşadığı Yunanistan bu bölgelere örnektir. Buna rağmen Türkçe bu bölgelerde medyada, eğitimde ve çeşitli kurumlarda kullanılır. Bulgaristan devlet televizyonunun Türkçe programları vardır. Kırcaali Belediyesi ise iki dilde hizmet verir. Deliorman ve Doğu Rumeli'de okullarda seçmeli ana dili dersi yer alır. Yunanistan'ın İskeçe ve Gümülcine'yi de kapsayan Batı Trakya bölgesinde yer alan 200'ü aşkın azınlık okulunda ise Yunanca ve Türkçe eğitim verilmektedir. Türkçe, bölgedeki Müslüman halkın dinî eğitiminde de kullanılmaktadır.

Türkçe, Türkiye'nin ve Türkiye Türklerinin kurumsal dilidir. Türkiye'de Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932'de Atatürk'ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rifat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri'dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rifat'tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, "Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek" olarak tespit edilmiştir. Atatürk'ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun "Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lengüistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın" adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934'te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936'daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.
Türk Dil Kurumu, Türkçenin imlasının standartlarını belirleme, dil hakkında çeşitli düzeyde çalışmalar yapma gibi konularda faaliyetler yürütür. Günümüzde bu kurum, yalnızca Türkiye değil, dünya çapında Türkçe ve Türkoloji ile ilgili çeşitli çalışmalarda kurumsal yüzü veya akademik mensuplarıyla yer almaktadır.
Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk'ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951'de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. İkinci önemli yapı değişikliği 1982-1983 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 1982'de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.

Türkçe, Eski Türkçe yazılmış ve Türk dillerinin bilinen ilk yazılı kaynağı olan Orhun Yazıtları ele alındığında yaklaşık 1.300 yıllık bir tarihe sahiptir. Eski Türkçenin de üyesi olduğu Doğu grubu ile Ogur grubuna ait tüm Türk dillerinin ortak atası olan varsayımsal bir Ön Türkçenin var olduğu da düşünülmektedir.
Türkçe, Türkmence, Salarca ve Azerice'nin, Ana Oğuzca denilen bir dilden evrilerek oluştuğu varsayılır. Bu ön dilin Türkçeyi oluşturacak batı kolu, 11. ve 15. yüzyıllar arasında Anadolu Selçuklu Devleti ile Anadolu beylikleri etrafında gelişerek Eski Anadolu Türkçesi'ne evrilmiştir. Bu dil dönemi ise yerini, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla değin devam edecek Klasik Osmanlı Türkçesine bırakır. Yeni Osmanlı Türkçesi, 19. ve 20. yüzyıllar arasında gelişir. Cumhuriyet döneminde yapılan reformlar sonucunda ise 20. yüzyıl itibarıyla dilde çeşitli değişiklikler yaşanmıştır ve Batı Tü

Dünya, Güneş Sistemi'nde Güneş'e en yakın üçüncü gezegen olup şu an için üzerinde yaşam ve sıvı su barındırdığı kesin olarak bilinen tek astronomik cisimdir. Radyometrik tarihleme ve diğer kanıtlara göre 4,55 milyar yıldan fazla bir süre önce oluşmuştur. Dünya'nın yer çekimi, uzaydaki diğer nesnelerle, özellikle Güneş'le ve tek doğal uydusu Ay'la etkileşime girer. Dünya'nın Güneş'in etrafındaki yörüngesi, 365,256 güneş günü, yani bir yıldız yılı sürer. Bu süre içerisinde Dünya, kendi ekseni etrafında 366,265 kez döner.
Dünya'nın dönme ekseni, yörünge düzlemine göre eğik olup bu eğiklik mevsimlerin oluşmasına neden olmaktadır. Dünya ile Ay arasındaki kütleçekimsel etkileşim; Dünya'nın eksenindeki yönelimi sabitler, gelgitlere neden olur ve dönmesini kademeli olarak yavaşlatır. Katı ya da kaya ağırlıklı yapısı nedeniyle üyesi bulunduğu yer benzeri gezegenler grubuna adını veren Dünya, bu gezegen grubunun kütlece ve hacimce en büyük üyesi olmasının yanı sıra Güneş Sistemi'ndeki en yoğun gezegendir.
Litosfer (taşküre) olarak adlandırılan Dünya'nın en dış katmanı, milyonlarca yıldır hareket hâlindeki rijit tektonik levhalardan oluşmaktadır. Dünya yüzeyinin yaklaşık %29'u, kıtalar ve adaların meydana getirdiği kara iken; suyla kaplı olan kalan %71'lik bölüm ise okyanuslar, göller, akarsular ve diğer tatlı suların oluşturduğu hidrosfer (suküre) olarak adlandırılır. Günümüzde Dünya'nın kutup bölgelerinin çoğu buzla kaplıdır. Dünya'nın iç kısmı ise merkezde yer alan katı demir ve nikelden meydana gelen hâlâ etkin durumundaki iç çekirdek, gezegenin manyetik alanını oluşturan sıvı hâldeki dış çekirdek ve tektonik levhaların hareket etmelerine yol açan mantodan meydana gelmektedir.
Tarihinin ilk birkaç milyar yılı içerisinde okyanuslarda başlayan yaşam, atmosferi ve yeryüzünü etkileyerek, oksijensiz solunum yapan canlıların çoğalmasına, oksijen düzeylerinin artışının ardından da oksijenli solunum yapan canlıların ortaya çıkmasına yol açtı. Bazı yerbilimsel kanıtlara göre Dünya'da yaşam, yaklaşık 4,1 milyar yıl önce başladı. O zamandan beri, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığı, fiziksel özellikleri ve yerbilimsel tarihi, canlıların evrimleşmelerini ve gelişmelerini sağladı. Dünya'daki yaşamın tarihi süresince canlı çeşitliliği zamanla artarken, zaman zaman kitlesel yok oluşlar da yaşandı. Gezegende yaşamış olan türlerin %99,9'undan fazlasının soyu tükendi. Günümüzde varlığını sürdüren türlerin sayısı için ayrı tahminler bulunmaktayken bazı türler ise tanımlanmamıştır. Dünya'da yaşayan 8 milyardan fazla insanın hayatta kalması, gezegenin biyosferi ve doğal kaynaklarına bağlıdır. Siyasi bakımdan dünyada 200'ün üzerinde bağımsız devlet bulunmaktadır.

Dünya, Arapçada yeryüzü anlamına gelen ve dnw köküne dayanan dunyāˀ (دُنْياء) sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük "daha aşağıda veya beride olan" manasındaki Arapça adnā (أدنَى) kelimesinin fuˁlāˀ vezninde sıfat dişilidir. Bu sözcük ise danī "aşağı, beride" sözcüğünün kıyas hâli olup “öte taraf” ile bir karşıtlığı ima etmesi bakımından İslam dini kökenli bir kavramdır. Kelimenin bir Türki dilde kaydedilmiş en eski kullanımı 11. yüzyıla tarihlenen Kutadgu Bilig'e dayanmaktadır.
Yer, Eski Türkçe yeryüzü, dünya, zemin anlamına gelmiş yér kelimesi kökenlidir. Sözcüğün en eski kullanımı, 8. yüzyıla tarihlenen Orhun Yazıtları'nda "üze kök teŋri asra yagız yir kılındukda" (üstte mavi gök, altta kara yer yaratıldığında) söz öbeği içerisinde kaydedilmiştir. Yeryüzü kelimesinin yazılı ilk kullanımı ise 1330 senesinde, Âşık Paşa'nın Garibnâme eserinde geçmektedir.
Arz, yerküre anlamına gelen başka bir sözcüktür. Kelime Arapçada yeryüzü, ülke veya genişlik anlamlarına gelebilen arḍ (أرض) sözcüğünden alıntı olmaktadır. Âlem ve cihan, biri Arapça diğeri İrani kökenli sözcükler olup hem yerküreyi hem de evreni tanımlamak için kullanılabilirler.
Dünya anlamında yüre sözcüğü de bulunmaktadır.

Güneş Sistemi'nde bulunan en eski malzeme, 4,5672±0,0006 milyar yıl öncesine aittir. İlkel Dünya'nın oluşumu, 4,54±0,04 milyar yıl önce başladı. Güneş Sistemi'ndeki yapılar ile Güneş oluştu ve evrime uğradı. Teoride, karmaşık bileşik yapılar ve içerdiği elementler göze alındığında Güneş, Dünya ve diğer gezegenler dahil Güneş Sistemi'ndeki yapıları oluşturan moleküler bulutsunun kaynağı, ömrünü önceden tamamlamış bir genç tip yıldızın dağılmış artıklarının ve yıldızlar arası maddenin bir merkez etrafında dönerek gittikçe yoğunlaşmasıyla oluşmuştur. Merkezde yoğunlaşan hidrojen ve helyum molekülleri yeni bir G2 türü yıldızı, yani Güneş'i oluşturmaya başlamış, çevre disklerdeki yoğunluklu bölgelerde ise gezegenler oluşmaya başlamıştır. Dünya ise Güneş'e 3. sırada yakınlıkta bulunan karasal bir iç gezegendir.
Oluşum diskleri süreci veya sonrasında bu karasal gezegenler, ağır gök taşı çarpışmalarına sahne olmuştur. Gök taşları yapısında bulunan donmuş buzlar, silikat ve metal yapılar, karaların ve okyanuslarının oluşmasını sağlamış, merkezde yoğunlaşan ağır demir ve nikel elementleri ise gezegenin çekirdeğini oluşturmuştur. Ağır gök taşı bombardımanı, asteroid kuşağının Jüpiter'in güçlü çekim etkisi sonucu daha kararlı hale gelmesiyle gittikçe azalmıştır. Uygun koşullar oluştuğunda oluşmaya ve evrimleşmeye başlayan canlı hayat (3.5 milyar yıl önce), sonrasında özellikle bitkilerin karaya çıkmasıyla (500 myö'den bu yana yaptıkları fotosentez nedeniyle Bkz. Bitkilerin evrimi) atmosferin yapısal bileşimi önemli oranda değişmiş ve oksijen oranının yükselmesine neden olmuştur.

Dünya'nın yaşı doğrudan doğruya kayaçların yaşıyla ölçülemez. Çünkü bilinen en yaşlı kayaçlar bile bugün artık yeryüzünde var olmayan daha yaşlı kayaçlardan oluşmuştur. Bugüne kadar saptanabilen en yaşlı kayaçlar Grönland'ın batısında bulunmuştur ve 4,1 milyar yaşındadır.
Bugün Dünya'nın yaşını hesaplamak için elde edilen en iyi yöntem radyoaktif elementlerin yarılanmaları sonucu başka elementlere dönüşümleridir. Örneğin radyoaktif uranyum elementinin uranyum-238 ve uranyum-235 gibi iki ayrı tipte atomu (izotop) vardır. Bu atomların ikisi de çok yavaş bir süreçle kurşun atomlarına dönüşür. Öbür uranyum izotopundan biraz daha ağır olan uranyum-238'in dönüşümüyle daha hafif bir kurşun izotopu olan kurşun-206, uranyum-234'in dönüşümüyle de biraz daha ağır bir izotop olan kurşun-207 atomları oluşur. Uranyum-235'in kurşuna dönüşme hızı uranyum-238'in dönüşme hızından altı kat daha fazladır. Bu nedenler, incelenen bir kayaçtaki kurşun-206 ve kurşun-207 atomlarının oranı kayacın yaşına bağlı olarak değişir. En yaşlı olduğu düşünülen bir kurşun minerali ile bugün okyanuslarda oluşan kurşunun izotop yapısı arasındaki fark, ancak bu iki örneğin oluşumları arasında 4,55 milyar yıllık bir zaman dilimi olmasıyla açıklanır. Bu süre de Dünya'nın yaşı olarak kabul edilir.

Dünya'nın üzerindeki topoğrafik oluşumlar ve kendi ekseni etrafındaki eksantrik hareketi nedeniyle düzgün bir geometrisi yoktur. Geoibs bir biçimdedir fakat Ekvator'daki yarıçapı kutuplardaki yarıçapından fazladır. Bu kutuplarından basık, ekvatordan şişik özel küresel geometrik şekil geoit (Latince, Eski Yunanca Geo "dünya") yani "Dünya şekli" diye adlandırılır. Referans küremsinin ortalama çapı 12.732 km'dir (~40.000 km/π). Yerin ekseni etrafında dönmesi ekvatorun dışarı doğru biraz fırlamasına neden olduğu için ekvatorun çapı, kutupları birleştiren çaptan 43 km daha uzundur. Ortalamadan en büyük sapmalar, Everest Dağı (deniz seviyesinin üstünde 8.848 m) ve Mariana Çukuru'dur (deniz seviyesinin altında 10.924 m). Dolayısıyla ideal bir elipsoide kıyasla Yer'in %0,17'lik toleransı vardır. Ekvator'un şişkinliği yüzünden Yer'in merkezinden en yüksek nokta aslında ekvatordadır.

Dünya 5 farklı katmandan oluşur:

Yerin içi, diğer gezegenler gibi, kimyasal olarak tabakalardan oluşur. Yerin silikattan oluşmuş bir kabuğu, yüksek viskoziteli bir mantosu, akışkan bir dış çekirdeği ve katı halde bir iç çekirdeği vardır.
Yerin tabakaları aşağıda belirtilen derinliklerdedir:

Dünya'nın dış kabuğu ile bu kabuğun üzerindeki atmosfer (hava) ve hidrosfer (okyanuslar ve denizler) katmanları doğrudan gözlemle incelenebilir. Oysa Dünya'nın iç bölümlerine ulaşarak yapısını doğrudan inceleme olanağı yoktur. Dünya'nın iç yapısına ilişkin bütün bilgiler depremlerin incelenmesinden ve Dünya'nın içinde var olduğu düşünülen maddeler üzerindeki deneylerden elde edilmiştir. Yanardağların varlığına ve yer kabuğunun yüzeyindeki ısı akışı ölçümlerine dayanarak Dünya'nın iç bölümlerinin çok sıcak olduğunu biliyoruz. Yer kabuğunun derinliklerine doğru indikçe kayaçların sıcaklığı her kilometrede 30 °C kadar yükselir. Böylece kabuğun en alt katmanlarının çok daha üstünde yer alan kayaçlar kızıl kor haline dönüşür. Aslında Dünya'nın büyüklüğüne oranla yer kabuğu çok incedir. Eğer Dünya'yı bir futbol topu büyüklüğünde düşünürsek kabuğu da ancak topun üzerine yapıştırılmış bir posta pulu kalınlığındadır. Kabuğun altında kalan kayaçlar ise akkor sıcaklığına kadar ulaşır.
Depremlerin nedeni, yer kabuğundaki bir kırıkla birbirinden ayrılan iki büyük kütlenin (levhanın) birdenbire harekete geçerek üst üste binmesi ya da uzaklaşması sonucunda yer kabuğunun şiddetle ileri geri sarsılmasıdır. Büyük bir depremde bazı titreşimler Dünya'nın öbür yüzündeki dairesel bir alanda "odaklanır". Buna karşılık bazı titreşimler çekirdeği aşıp öbür yana geçmez. Böylece Dünya'nın öbür yüzünde hiçbir titreşimin duyulmadığı halka biçiminde bir "gölge" belirir. Bu gölgenin boyutları ölçülerek çekirdeğin büyüklüğü hesaplanabilir. Ayrıca deprem titreşimlerinin yayılma hızı saptanarak içinden geçtikleri maddelerin yoğunluğu, dolayısıyla bileşimi belirlenebilir. Eritilmiş kayaçlarla yapılan laboratuvar deneyleri bu çalışmalara büyük ölçüde ışık tutar. Dünya'nın yüzeyi, kalınlığı 6 ile 70 km arasında değişen bir "kabuk" katmanıyla örtülüdür. Yerkabuğu denen bu katman daha ağır maddelerden oluşan ve 2.865 km derine inen çok kalın "manto" katmanının üzerine oturur. Mantonun bittiği yerde Dünya'nın merkezine kadar 3.473 km boyunca uzanan "çekirdek" başlar. Jeol

İzmir, Türkiye'de Ege Bölgesi'nde yer alan İzmir ilinin merkezi olan şehirdir. 3,5 milyona yakın merkez nüfusuyla ülkenin nüfus bakımından en kalabalık üçüncü şehridir. 
Uzun ve dar bir yapıya sahip olan İzmir Körfezi'nin başında yer alan İzmir'de Türkiye'nin en büyük yedinci limanı olan İzmir Limanı bulunur. İzmir'in batısında denizi, plajları ve termal merkezleriyle ünlü Urla Yarımadası uzanır. Şehirde 1936 yılından beri her yıl İzmir Enternasyonal Fuarı düzenlenmektedir.

İzmir adının nereden geldiği konusunda kanıtlanmış bir bilgi olmamakla birlikte bir dönem bugünkü İzmir bölgesinde yaşamış olan Erektidlerin Amazonlarla savaşıp galip geldiği, onların önderi olan These'nin de Amazon kadını Smyrna ile evlenip buraya onun adını verdiği ve İzmir'in adının da Smyrna'dan geldiği en çok kabul edilen görüştür.
Ayrıca bölgede uzun yıllar hâkimiyet kuran İyonyalıların lehçesinde kentin adı Smyrne, Atina Lehçesi'nde ise Smyrna diye kullanılırdı. Günümüzdeki Helenler bu kentin adını Smirni biçiminde telaffuz etmektedir. Son yıllarda Efes Antik Kenti civarında da bu adla anılan bir köy yerleşimi izlerine rastlanmıştır. Muhtemelen İzmir'den Efes'e giden bir kraliçenin adını yerleştikleri köye de koydukları düşünülmektedir ki bununla ilgili bilgilere eski kaynaklarda da rastlanmaktadır. Ancak Smyrna sözcüğü Yunanca değil, Ege Bölgesi'ndeki birçok yerleşim adı gibi Anadolu kökenlidir. MÖ 2000 başlarına ait Kayseri Kültepe yerleşiminde ele geçen bazı tablet metinlerinde Tismurna adına rastlanmaktadır. Tismurna'daki "ti" bir ön ek olup bir kişi ya da bir yer adını belirtmektedir. Helenler ya da Bayraklı/Tepekule Höyüğünü mesken tutanlar bu ön eki atıp kente Smurna demişlerdir. Kentin adı tahminen MÖ 3000 ile MÖ 1800 yılları arasında da Smurnu olarak anılıyordu.

MÖ 1050 yılı civarında Dorlar'ın Yunanistan (Hellas)'ı istilası sonucu Dorların önünden kaçan kavimler Anadolu'ya geçmişlerdi. Göçler sonunda Yunan anakarasından ayrılan Aioller, Edremit ve Çandarlı Körfezi civarı; İyonlar ise kabaca bu günkü İzmir ili ve civarına yerleşmişlerdi. İzmir'in Bergama ilçesi sınırlarında bulunan, Antik Çağ'da Misya bölgesinin önemli merkezlerinden biri olan Pergamon Antik Kenti'nin yanı sıra, Aiolis bölgesine ait antik kentlerden Kyme ve Pitane de İzmir ili sınırları içerisinde yer almaktadır. MÖ 1000 dolaylarında, Yunan anakarasında Dorların baskısından kaçarak Batı Anadolu'ya yerleşen Akalar tarafından kurulan 12 bağımsız İyon şehir devletinden Phokaia, Klazomenai, Erythrae, Teos, Kolophon, Lebedos, Ephesos (Efes) olmak üzere 7 tanesi, günümüzde İzmir ili sınırlarında bulunmaktadır.
Eski İzmir (Smyrna) kenti ise, Körfez'in kuzeydoğusunda yer alan ve yüz ölçümü yaklaşık yüz dönüm olan küçük bir yarımada üzerinde kurulmuştu. Sonraki yüzyıllar boyunca Meles Çayı'nın ve bugünkü Yamanlar Dağı'ndan gelen sellerin getirdikleri mil ile bugünkü Bornova ovası oluştu ve yarım adacık, bir tepe hâline dönüştü. İzmir'deki ilk yerleşim yeri olarak tespit edilen Bayraklı/Tepekule Höyüğü'nün çevresindeki yerleşim her ne kadar MÖ 3000 yılından çok daha geriye uzanmakta ise de yapılan son kazılarda henüz MÖ 3000 yıllarına kadar gidilebilmiştir. Kazılarda elde edilen bilgiler ışığında, Erken Tunç Çağı'nda ilk İzmir yerleşikleri evlerini höyüğün en üst katmanında, deniz seviyesinden 3 ila 5 metre yukarıda yer alan kayalar üzerine inşa etmişlerdir. Bulunan çanak ve çömlekler, MÖ 3000–2500 yılları arasındaki Troya/Truva kültürüyle benzerlik göstermektedir. Ancak 2005 yılında yapılan kazılarda keşfedilmiş olan Bornova ilçesindeki Yeşilova Höyüğü'nden elde edilen bulgularla kentin tarihinin MÖ 6500 yılına kadar uzandığı keşfedilmiştir. Bu höyükteki buluntular İzmir'deki ilk yerleşimin Neolitik Çağda Bornova Ovası'nda başladığını, yerleşim sayısının Kalkolitik ve Tunç Çağlar süresince artarak devam ettiğini göstermiştir.
Hitit döneminde (MÖ 1800-1200) Anadolu'da yazı kullanılıyordu ve bundan ötürü o dönemde tarih çağına ulaşılmış bulunuluyordu. Ancak MÖ 1200'lerde Troya VII'nin ve Hititlerin başkenti Hattuşa'nın Balkanlar'dan gelen kavimlerce yıkılmasından sonra Orta ve Batı Anadolu yeniden yazısız ve karanlık bir çağa, Demir Çağı'na girdi. Demir Çağı, Anadolu'da yazının yeniden kullanılması ile Frigya Krallığı'nda MÖ 730, geri kalan Orta ve Batı Anadolu'da ise MÖ 650 yılına kadar sürmüştür.

Eski Smyrna terimi, Tepekule (Bayraklı)'da bulunan Arkaik Dönem kentini, daha sonra Pagos Dağı'nın (bugünkü Kadifekale) yamaçlarında yeniden kurulan Smyrna kentinden ayırt etmek için kullanılır. Erken ve Arkaik Dönem Smirni'si, başlangıçta muhtemelen kurucusu kabul edilen krala atfen "Tantalus Naulokhon" (Tantalus limanı) şeklinde anılırken sonradan aldığı "Smyrna" ismini almıştır. Kent, Herodot'a göre Aioller tarafından kurulmuş ve daha sonra 13. üye olarak İyonya kentleri arasına katılmıştır. Anadolu'ya ilk gelenler arasında yer alan İyonlar Batı Anadolu kıyılarına yerleşerek İyonya'yı oluşturacak 12 kent devletini kurmuşlardı. Smirni(Bayraklı/Tepekule Höyüğü)'de MÖ 1050 yılı civarında kurulmaya başlayan yerleşimin Hellas kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Demir Çağı boyunca Eski Smyrna'da Hellas'tan göç eden, Aioller ve İyonlar yaşıyordu. Yarımadada yerli halkın yaşadığına dair herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Eski Smyrna'daki Helen yerleşimi, MÖ 1000 yılından itibaren bulunan çanak ve çömleklerle kanıtlanmıştır. Günümüze kadar korunan en eski kalıntılar MÖ 725-700'e kadar uzanmaktadır.
MÖ 7. yüzyıldan itibaren Smyrna bir şehir devleti kimliğine kavuşmuştur. Yaklaşık bin kişi surların içinde yaşarken, kalan halk tarlaların, zeytinliklerin, üzüm bağlarının, çömlekçi ve taş ustalarına ait atölyelerin bulunduğu civar köylerde yaşıyorlardı. İnsanlar genellikle geçimlerini tarım ve balıkçılıktan sağlıyorlardı. Eski Smyrna'nın en önemli mabedi, MÖ 640-580 yıllarına dayanan ve bugün kısmen restore edilmiş Athena Tapınağı'ydı. Bu dönemde Smyrna, küçük bir kasaba olmaktan çıkıp Akdeniz ticaretine katılan bir şehir merkezi hâline gelmişti. Şehir sonunda on iki İyon kentinden biri oldu ve o dönemin Akdeniz havzasının önde gelen kültür ve ticaret merkezlerinden biri hâline gelmişti. MÖ 650-545 yılları arasında zirveye ulaştı. Yaklaşık yüzyıl süren bu dönem, bütün İyonya uygarlığının en güçlü dönemini oluşturmuştur. Parlak dönemin İzmir'deki en önemli göstergelerinden biri, MÖ 650 civarında yazının yaygınlaşmaya başlamasıdır.

Kentin, başkentlere yakın bir liman konumunda olması Lidyalıları Smyrna'ya çekmiştir. Lidyalılar, Mermnad hanedanı döneminde, MÖ 610-600 yılları arasında şehri ele geçirdi ve bazı bölümlerini yakıp yıktı. Ancak Bayraklı'daki kalıntılar üzerinde yapılan son analizler, tapınağın ya sürekli kullanıldığını ya da Lidya egemenliği döneminde hızla onarıldığını göstermektedir. Kısa bir süre sonra, Anadolu dışından gelen bir istila, Eski Smyrna'nın kent merkezi olarak tarihini fiilen sona erdirdi. Pers İmparatoru Büyük Kiros ile Lidya Kralı Kroisos arasındaki savaşın ardından, diğer Ege şehirleriyle birlikte Smyrna da Pers hâkimiyetine girdi. MÖ 386'da, Spartalılar ile Persler arasında imzalanan Antalkidas Antlaşması'yla İyonya ve bu kapsamda Smyrna da Pers hâkimiyetinde kaldı. Athena Tapınağı, MÖ 545 yılında terk edilmiş olsa da yerleşim devam etmiş ancak bu tarihten sonra yaklaşık iki yüz yıl boyunca Eski Smyrna önemini ve işlevini yitirmiştir.

MÖ 334'te Perslere karşı savaşmak üzere Anadolu'ya geçen ve Ephesos'a kadar ilerleyen Büyük İskender'in, rivayete göre Pagus'ta (Kadifekale) avlandığı sırada dinlenirken gördüğü bir rüya üzerine, burada yeni bir şehir kurulmasını tavsiye ettiği anlatılır. Bugünkü İzmir'in Kadifekale eteklerinde yeniden kurulmasına ve halkın buraya iskân edilmesine, İskender'den sonra Batı Anadolu'ya hâkim olan Antigonos teşebbüs etmiştir. Ancak MÖ 302'de Trakyalı Lysimakhos'la yaptığı savaşta hayatını kaybedince, şehir Lysimakhos'un eline geçmiştir. Antigonos'un başlattığı projeyi, Atina'dan yardım alan Lysimakhos tamamlamıştır. Bu dönemde Smyrna, gerek ticaret gerekse kültür açısından büyük ilerleme kaydetmiş; okulları, hastaneleri, hamamları, gimnazyumları ve tiyatrolarıyla önemli bir kültür merkezi hâline gelmiştir.
MÖ 3. asrın ilk çeyreğinde Lysimakhos'un Seleukos'a mağlup olmasıyla şehir de el değiştirmiştir. Seleukoslar döneminde Smyrna, yarı bağımsız bir yönetime kavuşmuştur. Seleukos kralı III. Antiohos'a karşı Roma'dan yardım istenmiş ve bu teklif Roma Senatosu tarafından kabul edilmiştir. MÖ 190'da Smyrna halkı, Roma Amirali Gaius Livius idaresindeki donanmaya yardımda bulunmuştur. III. Antiohos diğer şehirlerle birlikte Smyrna'dan da çekildiğini bildirmek mecburiyetinde kalmıştır. Şehrin Roma tarafını tutması, savaşın sonunda özgürlüğüne kavuşmasına ve vergilerden muaf tutulmasına neden olmuştur. Smyrna bundan sonra bir Roma şehri hâline geldi. MÖ 49 yılında Jül Sezar ile Pompeius arasında yapılan savaşta, şehir Pompeius'un tarafını tuttuysa da, savaş Sezar'ın zaferiyle sonuçlanmıştır.
Roma Çağı'nda İmparator Hadrianus döneminde (117-138) prokonsül olan Polemon imparatordan şehir için yardım sağladı. Hadrianus Tapınağı, gimnazyum ve buğday pazarı gibi yapılar inşa edildi ve vergi muafiyeti tanındı. Roma döneminde İzmir'de inşa edilen yapılar arasında, Kadifekale'nin kuzeybatı eteğindeki antik tiyatro ve batıdaki stadyumun her ikisinden de pek az iz kalmıştır. Diğer taraftan, İzmir Agorası ya da antik adıyla Smyrna Agorası oldukça iyi korunmuş olup bugün kısaca Agora olarak bilinmektedir. Agora, MS 178'de meydana gelen depremin ardından Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un desteğiyle yeniden inşa edilmiştir.
İncil'de sözü edilen Yedi Kilise'den birinin bulunduğu İzmir, Hristiyanlık dininin gelişmesinde önemli bir rol oynar. İzmir'in ilk başpiskoposu olan Aziz Polikarp, İsa peygamberin havarisi olan ve İncil yazarı Yuhanna'nın ilk müritlerinden biridir. Yaklaşık olarak MS 70 yılında Anadolu'da doğmuş, inancından ötürü 23 Şubat 155 tarihinde, İzmir Akropolisi üzerinde bulunan stadyumda Romalılar tarafından yakılarak öldürülmüştür.



Bursa, 3.5 milyona yaklaşan nüfusuyla Türkiye'nin nüfus bakımından dördüncü büyük kenti, aynı zamanda Türkiye'nin en önemli sanayi merkezlerinden biri olan Bursa ilinin merkezidir.
Şehir merkezinin rakımı ortalama 155 metredir. Tarih boyunca Bithynia, Roma ve Bizans gibi medeniyetlere ev sahipliği yapan kent; Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk başkenti olmasıyla tarihsel bir öneme sahiptir.
Türkiye'nin en önemli sanayi kentlerinden biri olan Bursa, 2024 verilerine göre ülkede en fazla ihracat gerçekleştiren 4. il konumundadır. 14. yüzyıldan itibaren ipek ve dokuma sanayisinin merkezi olan şehir, 1970'lerden itibaren kurulan fabrikalarla Türkiye'nin otomotiv üretim üssü hâline gelmiştir. Günümüzde Fiat, Renault ve yerli otomobil Togg gibi üreticilerin tesisleri Bursa'da bulunmaktadır.
Zengin tarihî dokusu sebebiyle 2014 yılında, "Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu" adıyla; Hanlar Bölgesi, sultan külliyeleri ve Cumalıkızık köyü UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiştir. Türkiye'nin ilk kayak merkezi olan Uludağ, termal kaplıcalar, İskender kebap ve kestane şekeri; şehrin bilinen diğer simgeleridir. Şehrin futbol takımı Bursaspor, 2009-2010 sezonunda Süper Lig şampiyonu olmuştur.

Antik Çağ'daki adı Prusa olan şehrin isminin, kurucusu Bithynia Kralı I. Prusias'tan geldiği kabul edilir. Kral Prusias'ın kurduğu diğer kentlerle karıştırılmaması için şehre Antik Çağ'da "Olimpos (Uludağ) kıyısındaki Prusa" anlamına gelen Prusa ad Olympum adı verilmiştir.
Prusa adı ile bilinen diğer antik kentlerin günümüzdeki karşılıkları şöyledir:

Prusias ad Hypium: Günümüzde Düzce ilinin Konuralp mahallesi (Melen Çayı kıyısındaki Prusa).
Prusias ad Mare: Günümüzde Bursa'nın Gemlik ilçesi (Deniz kıyısındaki Prusa).
Şehrin ismi Antik Yunancadaki Prusa'dan dönüşerek Türkçeye Bursa olarak geçmiştir. Osmanlı döneminde Batı kaynaklarında ve Latin alfabesiyle yazılan metinlerde Brussa veya Brousse gibi yazımlar görülse de, Cumhuriyet dönemindeki Harf Devrimi ile birlikte kelimenin Türkçe yazımı bugünkü haliyle standartlaşmıştır.

Strabon ve Stephanos Byzantinos kentin MÖ 6. yüzyılda kurulduğunu belirtirler. Pek çok kaynakta, Yaşlı Plinius'un yazdığı üç kelimeye dayanarak, Prusa kentinin Roma Cumhuriyeti ile yaptığı savaşı kaybettikten sonra Bithynia Krallığı'na sığınan Kartaca'lı general Hannibal'ın önerisiyle  kral I. Prusias'ın tarafından kurulduğu yazılır. Ne var ki yeni arkeolojik çalışmalar Bursa'nın kurulu olduğu Hisar bölgesindeki en eski buluntuların tarihinin MÖ 1. bine kadar uzandığını göstermiştir. 
Bu buluntular ışığında, Bursa'nın Bitinya Kralı I. Prusias döneminden çok daha önce kurulduğu, ancak  I. Prusias döneminde, MÖ 190'larda büyütülerek şehir (polis) haline getirildiği söylenebilir.
Son Bitinya Kralı IV. Nikomedes'in MÖ 74 yılında krallığın tüm topraklarını Roma İmparatorluğu'na vasiyet etmesiyle Prusa, bölgenin diğer kentleriyle birlikte Roma hâkimiyetine girmiştir.

Diğer Anadolu kentleri gibi Prusa da Roma hâkimiyeti altında gelişmiştir. Prusalı hatip Dion Khrysostomos'un günümüze ulaşmış söylevleri, kentin bu dönemdeki görünümünü verir. Roma döneminde kentte meclis binası, Zeus tapınağı, tiyatro, gymnasion, agora, konuk evi, küçük bir kütüphane, nekropol, hamam ve çeşitli heykeller vardı.
Bu dönemde halkın çoğu kent surlarının dışındaki evlerde yaşamaktaydı. Geçim kaynakları tarım ve ormancılıktı. Şehrin şifalı termal suları meşhurdu. 4 km batıda (bugünkü Çekirge semtinde), pek çok kaynakta Basilika Therma (Βασιλικὰ Θερμά) adıyla bilinen kaplıcalar vardı.  İmparator Valerian ve Gallienus dönemlerinde Prusalılar dört yılda bir Pisa'daki olimpiyat oyunları ve Delphi'deki Pythian oyunlarının benzeri olan uluslararası nitelikte festivaller düzenlemişlerdir.
MS 256'da bölge kentleriyle birlikte Prusa da Gotların yağmasına uğradı. Bu olaydan sonra şehri kuşatan surlar yeniden inşa edildi.

Prusa, Bizans döneminde bir kale içi yerleşim olarak varlığını sürdürdü. İmparatorluğun dini değiştiğinde kentin pagan dönemine işaret eden kamu yapıları ve tapınakların kiliseye dönüştürüldü veya yıkılarak devşirme malzeme olarak kullanıldı; din merkezli bir yaşantı kuruldu.
I. Justinianus döneminde Prusa askeri yönü ağır basan bir yerleşimdi ve burada imparatorluk muhafızları konuşlandırılmıştı. 7. yüzyılda Opsikion eyaleti içinde yer alan kentin, İstanbul'u almayı hedefleyen müslüman ordularının akınlarından fazla zarar görmemiş olduğu düşünülmektedir. Bu dönemde çevresindeki manastır ve kiliselerin çokluğundan dolayı kente "Theoupolis" (Tanrılar Kenti) dendi ve Prusa, M.S. 680 ve 692'deki konsillerde "Theopolis" olarak temsil edildi.
8. yüzyıl başında Hristiyan inancıyla ilgili ikonoklazm tartışması sırasında Prusa civarındaki manastır ve kiliseler daha da  arttı. İnancı yüzünden baskı gören din adamları Marmara Denizi'nin güneyine kaçıp Karacabey, Tirilye ve özellikle de Uludağ'da pek çok manastır kurdular. Rahip Menton Uludağ'da 120 kadar manastırdan bahseder; kimilerine göre bu rakam 50 civarındadır.
Prusa kenti, Geç Bizans döneminde artan dış tehditlerle küçülüp bir kastron (tarımsal üretimle uğraşan nüfusun savaş döneminde sığındığı, bir tekfur tarafından yönetilen bir kale kent haline geldi. 12. yüzyıl ortalarında İmparator I. Andronikos'a  karşı başlatılan isyana Nikaia ve Lopadion kentleri ile birlikte Prusa da  destek verdi. İmparator, ordusuyla Prusa'ya geldi ve isyanı sonlandırdı. Bu süreçte Prusa'da bazı soylular asıldı ya da diri diri gömüldü. Bu dönemin Prusa kentinden Khoniates'in satırlarında şu şekilde bahsedilir: “surlarla çevrelenmiş yüksek bir tepeye kuruluydu”.
Dördüncü Haçlı Seferi'nde Konstantinopolis'i ele geçiren Latinler yaklaşık bir yıl sonra Prusa'ya da saldırdılar ancak başarısız oldular. Latin kuşatmasından sonra Prusa surları onarımdan geçirildi ve I. Theodoros Laskaris'in adı surlara ‘kurucu' unvanı ile birlikte yazıldı.

Bursa, 1317 yılında Osman Bey tarafından kuşatıldı, uzun süren kuşatmadan sonra 6 Nisan 1326'da Osman Bey'in oğlu Orhan Bey tarafından alındı. Beyliğin merkezi 1335 yılında Bursa'ya taşındı ve kentte büyük bayındırlık hareketleri yaşandı.
Osmanlılar Bursa'yı aldıklarında kent yalnızca hisar içinden oluşmuşken, Orhan Gazi kenti hisarın dışına çıkararak Orhan Gazi Külliyesini kurdurmuştur. Surlar dışında var olan yerleşmeye yakın, egemen noktalarda cami, hamam, imarethane, darüşşifa, medrese gibi kamu yapıları inşa edilerek bu külliyelerin çevrelerinde konut alanları yaratılmış ve böylece bir yerleşme geleneği başlamıştı. Şehrin ilk resmi Osmanlı darphanesi de bu dönemde kuruldu.
Osmanlı'nın 1363 yılında Doğu Trakya'da bulunan Edirne'yi (Adrianople) fethetmesiyle birlikte Edirne yeni başkent ilan edildi. Ancak Bursa Osmanlı İmparatorluğu'ndaki manevi ve ticari önemini korudu. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesinden sonra ise Bursa'nın etkin rolü sona ermiş ve yönetim merkezi niteliğini yitirmiştir.
Osmanlı padişahı I. Bayezid döneminde, 1390-1395 yılları arasında Yıldırım'da bulunan Yıldırım Camii ve 1396-1400 yıllarında Osmangazi'deki Ulu Cami inşa edildi. Bayezid'in 1402'de yapılan Ankara Muharebesi'nde Timur'un kuvvetlerine karşı bozguna uğramasının ardından, Timur'un torunu Muhammed Sultan Mirza, şehri yağmalayıp yaktı. Buna rağmen Bursa, 1453'te II. Mehmed'in İstanbul'u fethetmesine kadar olan süre boyunca imparatorluğun en önemli idari ve ticaret merkezi olarak kalmaya devam etti. 1487'de Bursa'nın nüfusu 45.000 idi.
Osmanlı döneminde Bursa, soyluların ürünlerinde kullanılan ipek ürünlerinin pek çoğunun ana kaynağını oluşturuyordu. Şehir, yerel ipek üretiminin yanında İran'dan ve Çin'den zaman zaman ham ipek ithal etti ve 17. yüzyıla kadar olan süre boyunca Osmanlı sarayları için kaftanlar, yastıklar, nakışlar ve diğer ipek ürünlerinin ana üretim merkezi oldu. Bunun yanında, Devşirme sistemi Bursa ve çevresinde de uygulanmıştı. Bursa, Süleyman döneminde inşa edilen Yeni Kaplıca gibi birçok hamamı ile de biliniyordu.
Bursa, 1867'den 1922 yılına kadar Hüdavendigâr Vilayetinin başkenti oldu. Tanzimat sonrası dönemde merkezi rolünü devam ettiren Bursa'ya 1900'lü yılların başında Biga (merkezi Çanakkale), Bilecik, Kütahya, Karesi (Balıkesir), Karahisar (Afyon) sancakları bağlı bulunmaktaydı. Kültürel ve ticari açıdan önemli bir merkez olması sebebiyle buradaki pek çoğu Ermeni olan tüccarlar büyük bir zenginlik elde etti. Bursa'nın ipek ticareti ve ekonomik tarihine ilişkin önemli çalışmalardan biri Osmanlı-Türk tarihçisi Halil İnancık tarafından kaleme alındı.
Millî mücadele döneminde çeşitli ayaklanmaların yaşandığı Bursa, 8 Temmuz 1920'de Yunanlar tarafından işgal edilmiş; Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nden sonra 11 Eylül 1922'de Türk birlikleri tarafından geri alınmıştır.

Bursa, 1987 yılında çıkarılan 3391 sayılı Kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta Nilüfer, Osmangazi ve Yıldırım ilçeleri Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin sınırları içine alındı. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı yasa ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. Bu sınırlar içinde kalan 7 ilçe, büyükşehir ilçe belediyeleri haline geldi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yasa ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.
21 Ekim 2014 tarihinde, Bursa Valiliği ve Bursa Kültür Tanıtma Birliği tarafından Bursa kent logosu tanıtılmıştır. Söz konusu logo, Bursa şehrinin markalaştırılması amacıyla tasarlanmıştır. Logoda Türk İslam sanatının bilinen motiflerinden olan çintemani (dilek taşı) deseninde lale motifi yer almaktadır.

Bursa, Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara bölümde yer alan bir ildir. Kuzeyinde Yalova ve Marmara Denizi, kuzeydoğusunda Kocaeli, doğusunda Bilecik, güneyinde Kütahya ve batısında Balıkesir ile çevrilidir. İl toprakları, güneyde Uludağ'dan başlayarak kuzeyde Marmara Denizi kıyılarına kadar uzanır. İl merkezi Uludağ'ın kuzey eteklerinde, verimli Bursa Ovası üzerinde kurulmuştur.

Antalya, Türkiye'nin Antalya ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'de "turizmin başkenti" olarak görülür. Özellikle yaz aylarında Antalya'yı ziyaret eden turist sayısı artar.
Antalya, 1980 yılından sonra uygun iklim koşulları ve turizm nedeniyle hızla gelişmiş ve buna paralel olarak günümüzde Türkiye'nin en kalabalık beşinci ili olmuştur. Antalya'da ekonomik hayat büyük oranda ticaret, tarım ve turizme dayalıdır.
Antalya ilinin kapsadığı bölge tarih öncesinden günümüze dek pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve Türkiye'de en çok antik kent bulunan ildir. Sırasıyla Likyalılar, Lidyalılar, Pamfilyalılar, Bergamalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu Hanedanı, Osmanlılar ve son olarak Türkiye Cumhuriyeti hâkimiyetinde bulunan Antalya bu medeniyetlerin hiçbirine başkentlik yapmamıştır.
Antalya, 2015 yılında G20 Zirvesi'ne ve 2016 yılında ise Expo 2016'ya ev sahipliği yapmıştır.
Antalya'nın simgeleri arasında Saat Kulesi ve Kaleiçi Bölgesi yer alır.
Antalya il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 49 metredir. 
Antalya il merkezinin yüzölçümü ortalama 20,909 km²dir.

Helenistik dönemde Bergama Kralı II. Attalos (MÖ 159-138), askerlerine "Gidin ve bana yeryüzündeki cenneti bulun" der. Askerlerinin gösterdiği yer olan bugünkü Antalya'yı beğenen II. Attalos, bölgenin stratejik önemini dikkate alarak buraya bir liman şehri kurdurur ve kenti kendi adına “Ataleia” olarak adlandırır. Şehrin adı eski Arap kaynaklarında “Antaliye”, Türk kaynaklarında ise “Adalya” olarak anılır. Yerleşme, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren “Antalya” olarak adlandırılmıştır.
Antalya adı, biyolojide takson isimlerinde antalyaensis, antalyensis, antalyanus, antalyana biçimlerinde kullanılır.

Anadolu'da insana ait bilinen en eski yerleşim alanlarından biri, Antalya kent merkezinden yaklaşık 30 km kuzeybatıda, Korkuteli yolu üzerinde, Toros Dağlarının Akdeniz'e bakan yamaçlarında bulunan Karain Mağarası'dır. Tarihlendirilmesi günümüzden yaklaşık 500 bin yıl öncesine, başka bir deyişle Eski Taş Çağı'nın ilk dönemlerine aittir. Bu dönem, günümüzden 2 milyon ile 140 bin yıl öncesi arasındaki evreyi içerir. Karain'de mağara adamlarına (homo sapiens neandertalensis) ilişkin kemik kalıntıları da ele geçmiştir. Bu kalıntılar, tüm Anadolu'da ele geçen en erken fosil kalıntılarıdır.
Bölgenin en eski tarih öncesi dönem buluntularını içeren Karain Mağarası, Eski Taş Devri ve Cilalı Taş Devri'nden, Beldibi Mağarası ise Orta Taş Çağı'ndan veriler sunar. Bademağacı Höyüğü'nde yapılan kazılarda Cilalı Taş Çağı yerleşimlerine, buluntularına ve insanın yerleşik hayata geçişinin ilk izlerine rastlanır. Bunlara Karataş, Semahöyük'te yapılan kazılarla elde edilen Erken Tunç Çağı bulguları da eklendiğinde, bölgede Eski Taş Çağı'ndan günümüze kadar kesintisiz bir uygarlık vardır.

Antalya Bölgesi'nin yakın tarihi, bölgede 1946'dan önce yapılan kazılardan önce karanlıktı. Hititlerin çivi yazılı belgelerinde, adı geçen Ahhiyava ve Arzava ülkelerinin Pamfilya olduğu bilim çevrelerinde kabul görmektedir. Bu bölgedeki araştırmalar ve buluntuların ortaya çıkması ve eldeki verilerle bölgenin karanlık olan bu dönemi de aydınlanmaya başlamıştır.

Anadolu'da ilk siyasi birliği sağlayan Hitit Devleti'nin kurulduğu dönemde yazı, Anadolu'ya henüz yeni gelmişti. Anadolu'nun ortasında kurulmuş olan Hitit Devleti'nin dönemi, başlangıçta Antalya için sessiz ve karanlık geçti. Bölgenin tarih sahnesine çıkışı Hitit krallarının Batı Anadolu seferleri düzenlemesiyle başladı. Bugünkü Antalya il sınırları içinde kalan Perge, Kesros, Patara gibi eski coğrafya adlarının Hitit Çağı'na ait olduğu, MÖ 1267-1237 yılları arasında hüküm sürmüş Hitit Kralı III. Hattuşili'nin yıllıklarından anlaşılmaktadır. Konya'nın Yalburt'unda bir Hitit hiyeroglifinde Patara'nın "Pataf" biçiminde geçmesi, bu aydınlanmayı güçlendiren bir buluntudur. Buradan, Hititlerin ‘Lukka ülkesi’ adını verdikleri Akdeniz sahiline kadar uzandıkları anlaşılmaktadır.
Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasının sebebi olan deniz kavimleri göçü sırasında bir kısım Akalılar'ın bu bölgeye göç ettiklerinden Yunan mitolojisinde söz edilir. Truva Savaşları'ndan sonra bazı Aka boyları, Amphilokhos, Kalkhas ve Mopsos'un idaresinde Pamfilya'ya geldikleri; Perge, Sillyon, Aspendos ve Selge'yi kurdukları söylenmekle birlikte son bilimsel veriler bu kentleri yörenin yerli halkının kurduğunu göstermektedir. Bu Perge'nin Parha, Aspendos'un Estvedüs, Selge'nin Estlegiis, Silyon'un Selyuüs adlarından da bellidir.
Bölgeye Pamfilyalılar yerleşmeden önce, MÖ 7. yüzyılda kısa bir süreliğine Rodoslular ve Dorluların Kumluca ve Phaselis (Çıralı) bölgesini kolonileştirdiği Eski Yunan kaynaklarında geçmektedir. Kumluca yakınlarında bulunan Rhodiopolis kenti bunun bir kanıtı sayılmaktadır.

Antalya ili, tarihteki antik bölgelerden batı Pamfilya'nın güneydoğu ucunu ve doğu Likya'yı içine almaktadır.
Günümüz Antalyası'nın batı sınırları içinde yerleşen Likyalıların kökenleri tartışılmakla birlikte, Hitit ve Antik Mısır kaynaklarında (MÖ 2000) Lukki veya Lukka adlı bir kavimden bahsedilmektedir. Bu kavim, kendilerini Termili olarak adlandıran Akdeniz kıyılarımızdaki güçlü komşuları Luvilere akrabalıkları ile bilinen Likya ulusundan olması kuvvetli ihtimaldir.
Sınırların nereleri olduğu üzerinde pek çok tartışma olan Pamfilya bölgesinin büyük bölümü günümüzdeki Antalya'nın içindedir. Kelime anlamı olarak “Tüm halklardan olan insanların yaşadığı memleket, Irkların ülkesi anlamlarına gelen Pamfilya'da isminden dolayı pek çok kavmin bir arada yaşadığı düşünülmektedir. Syedra kentinde ele geçen bir kehanet yazıtında “karışık milletlerin ülkesinde yaşayan siz Syedra Pamfuliyalıları...” denmektedir ki, bu yazıt da kentin toplumsal yapısı hakkında bilgi vermektedir.
Pamfilya Helenleri, karşılaştırmalı dil bilimi yöntemlerine göre, Anadolu'daki en eski Helen gruplarından birini oluşturmuşlardır. Bunların dilinde Mukenlerin ve Dorların dil özelliklerinden bazılarına rastlanmaktadır. Bu nedenle MÖ ilk bin yılın başlarında Anadolu'ya göç etmiş oldukları kabul edilmektedir. Bunlar Anadolu'da karşılaştıkları insanlarla iç içe geçmiş, onların inanç ve çeşitli kültürel özelliklerinden etkilenmişlerdir.
Yalnızca bu Helenlerin değil, genel olarak Pamfilya'da yaşayan diğer halkların da erken dönem tarihi hakkında pek fazla belge bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, ilk çağlardan Roma İmparatorluğu çağına kadar temelde halklar ve kültürler çerçevesinde ele alınmış çalışmalarda, bölgedeki Eski Çağ incelemelerinin henüz bir doygunluğa ulaşmadığı bellidir. Özellikle Roma öncesi evre açısından yanıtlanması gereken pek çok soru vardır. Bunların aydınlatılmasında dil incelemeleri büyük bir yer tutmaktadır. Antalya, tüm Anadolu'da en çok yazılı belgenin ele geçtiği yerdir. Bu niteliğiyle Antalya bölgesi tarih, dil ve arkeoloji incelemeleri için önemli bir merkezdir. Son yıllarda Köprüçayı Vadisinde daha önce örneklerine rastlanmamış olan yeni bir dile ilişkin yazılı kanıtlar bulunmuştur. Bu buluntular incelemelerin sanılandan çok daha derinlemesine yapılması gerektiğini göstermektedir

Hristiyanlık dininin Anadolu'da hızla yayıldığı MS 5.-7. yüzyıllar boyunca Pamfilya ve Likya, Doğu Roma eyaletleri olarak önemlerini korumuşlar; hatta MS 2. yüzyıldaki parlak çağlarına benzer şekilde imar görmüşlerdir. 7. yüzyılın ortalarında Arapların sürekli yağma ve saldırıları, her iki bölgeye büyük zarar vermiştir. Bu saldırıları durdurmak isteyen Doğu Romalılar, bölgeyi korumak amacıyla özel bir donanma kurmuşlardır. Roma İmparatorluğu'nun bölgeye egemen olmasından sonra, bazı stratejik yerler veya kentler, küçük keşişlikler hâlinde Doğu Roma egemenliği döneminde varlıklarını sürdürmüştür.
Antalya'nın bulunduğu yerde II. Attalos döneminde inşa edilen ilk surların da bu çağda dikildiği bilinmektedir. MS 130 yılında Roma imparatoru Hadriyanus, Antalya seferi sırasında Hadrian Kapısı'nı yaptırmış, surların doğu bölümünü de onartmıştır.
Ayrıca Rodos, Venedik ve Ceneviz korsanlarının talanları, Kıbrıs Krallığı'nın saldırıları, Haçlı Seferleri'ndeki yağmalar ve depremler, bölgenin ekonomik yapısını olduğu kadar kentlerini de yıpratmıştır. Bu sırada özellikle Rodos ve Cenevizliler koruma ve saldırma için, uygun kıyılarda üsler kurmuşlardır. Stratejik konumundan dolayı Antalya, Batı Akdeniz kıyısında kurulduğu tarihten itibaren sürekli istilalara maruz kalmıştır.

Konumu bakımından savunma olanakları güçlü olan Antalya, 11. yüzyıl sonlarında Türklerin hakimiyetine geçti. Kent, 1097'de I. Haçlı Seferi'nden sonra yeniden Bizans'ın eline geçti. Türkler, 12. yüzyılın ilk yarısında Antalya önlerine kadar ilerlediler ve bölgede etkili olmaya başladılar. 1148 yılındaki II. Haçlı seferi sırasında buraya gelen Haçlı yazarları, Türklerin şehrin yakınlarına kadar geldiklerini, halkın bu sebeple verimli tarlalarını ekemediklerini belirtir. Bu yüzden şehirdeki halk yiyecek ihtiyacını deniz yolu ile karşılamaktaydı.
Türkler, 1176 Miryokefalon Savaşı'ndan sonra Anadolu'yu yurt edinmeye başladılar. Bu dönemde II. Kılıç Arslan devletinin güçlü temellere sahip olması için çabalıyordu. II. Kılıç Arslan, bunun için oğullarını Anadolu'nun çeşitli yerlerine gönderdi. En küçük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev'i de 1180 yıllarında fethettiği Borgulu'daki (şimdiki Uluborlu) kaleye ve civarına melik olarak gönderildi. II. Kılıç Arslan 1182 yılında Antalya'yı kuşatmış, fakat şehri alamamıştı.

5 Mart 1207 tarihinde Antalya Büyük Selçuklu Devleti'nin eline geçti. Şehir teslim alındıktan hemen sonra düzenlemeler yapıldı, tersane inşa edildi ve kuzeyde Uluborlu'da bulunan teşkilatın merkezi Antalya'ya taşındı.
Ancak Antalya'daki ilk Selçuklu egemenliği oldukça kısa sürdü. Denizden yardım alabilecek bir şehirle ilgili deneyimleri olmayan Selçuklular, bir cuma namazı vakti Hristiyanların, Türklerin üzerine saldırıp büyük çoğunluğunu katletmesiyle şehri kaybettiler. Antalya'nın kaybının nedenlerine ilişkin iki görüş bulunmaktadır. Birincisi, Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölmesinin (1211) ardından ve Selçuklu şehzadelerinin taht kavgası sıra

Konya, Türkiye'nin Konya ilinin merkezi olan şehirdir. 1875'te kurulan Konya Belediyesi, 1987'de çıkarılan 3399 sayılı yasa gereğince "büyükşehir" statüsüne kavuşmuş olup 1989'dan beri belediye hizmetleri bu statüye göre yürütülmektedir. 2014'te 6360 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları olmuştur.
Ekonomik açıdan Türkiye'nin gelişmiş kentlerinden biri olan Konya doğal ve tarihsel zenginlikleriyle de önem taşır. Dünyanın en eski yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır. Şehir Anadolu Selçuklularının ve Karamanoğullarının başkentliğini yapmıştır. Türkiye'nin en önemli sanayi kentlerinden birisidir. Anadolu Kaplanlarındandır. Şehrin futbol takımı Konyaspor'dur. Yöresel yemekleri etliekmek, bamya çorbası, Mevlana böreği, yağ somunu, tirit, Konya pilavı, sac arası ve fırın kebabı'dır. Konya'nın simgeleri Mevlana Müzesi (Kubbe-i Hadrâ), çift başlı kartaldır.

Konya ovasında yer aldığı bilinen ve Hitit tabletlerinde İkuwaniya olarak geçen şehrin lokasyon ve isim benzerliğinden dolayı Konya olduğu düşünülmektedir. Bizans döneminde kullanılan İconium ve günümüzde kullanılan Konya adlarının şehrin Hititçe ismiyle olan benzerliğinden dolayı Konya adının İkuwaniya'dan geliyor olması olasıdır.
Bizans dönemindeki rivayetlere göre, "İkonion" ismi, "kutsal tasvir" anlamındaki "ikon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Mitolojide bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu hikâyelerden birinde anlatıldığı üzere, kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, İkonion'dur. İkonion adı, zamanla İcconium'a dönüşür.
Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen, Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium gibi yeni adlar alır. Bizans kaynaklarında Tokonion olarak geçen şehre ve bölgeye verilen diğer isimler şöyledir: Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia...
Araplar kentin ismini Kuniya olarak değiştirmişlerdir, Selçuklu ve Osmanlı döneminde bu ad Konya'ya dönüşmüştür. Günümüzde de kent hâlâ Konya adını taşımaktadır.

Konya, Türkiye'deki en eski yerleşim birimlerinden biridir. Konya'da yerleşimin Prehistorik (Tarih öncesi) çağdan başladığı görülmektedir. Konya'nın merkezinde yer alan ve aynı zamanda bir höyük olan, Anadolu Selçuklu sultanı II. Alaeddin Keykubad'a nispetle Alâeddin Tepesi adı verilen suni tepe ve çevresinde yapılan araştırmalar sonucu, prehistorik çağ içinde gerek Neolitik (Cilalı Taş Devri) ve Kalkolitik ve gerekse Erken Bronz Çağl'arına ait kültürel bulgulara rastlanmıştır.
Yine Prehistorik çağa ait höyüklerden, merkeze 15 km mesafede yer alan ve Konya'nın bugünkü merkez Harmancık mahallesinde yer alan Karahöyük ve Konya Ovası üzerinde, bulunmuş en eski ve en gelişmiş Neolitik devir yerleşim merkezi olan Çatalhöyük bulunmaktadır.

Konya Ovası Hititler döneminde Aşağı Ülke (Kur Şapliti) adıyla bilinmekteydi ve Hititlerin yönetim merkezi ve can damarı olan Hatti diyarı ile Orta Toroslar'da yer alan ve bir dönem Hitit ülkesinin başkentliğini yapmış Tarhuntaşşa bölgesinin ortasında yer almaktaydı.

Anadolu ve Suriye topraklarında büyük bir imparatorluk kuran Hititler Konya'ya da hâkim olmuşlardır. Hititler'den sonra Friglerin egemenliğine giren Konya (Kavania) daha sonra Lidyalılar, Persler ve Büyük İskender'in istilalarına uğramıştır. Sonraları Anadolu'da Roma hâkimiyeti sağlanınca Konya İconium olarak varlığını korumuştur.
Önemini Roma ve Bizans dönemleri boyunca korumuş olan şehir, Hristiyanlık dininin  ilk yıllarında dini bir merkez hüviyeti de kazanmıştır. Aziz Paul Anadoludaki dinî seyahatleri sırasında Konya'ya da uğramıştır.

İslamiyet'in doğuşuyla beraber Doğu Roma İmparatorluğu aleyhine büyüyen İslam Devleti, İstanbul'u hedef alan harekâtları sırasında Konya üzerine de akınlar düzenlemişlerdir. Anadolu'da ve Konya çevresinde ilk İslami oluşumlar bu devirde ortaya çıkmıştır.
1071 senesinde Malazgirt Ovası'nda yapılan Malazgirt Savaşı'ndan önce Anadolu üzerine keşif harekâtları düzenleyen Türkler ve Anadolu'yu tanıyan Büyük Selçuklular, bu savaş sonucu Anadolu'nun büyük bir kısmı ile beraber Konya'yı da, ele geçirmişler ve bölgedeki uzun Bizans hâkimiyetine son vermişlerdir.
Anadolu Selçukluları'nın kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah 1076 yılında Konya'yı Anadolu Selçukluları'nın başkenti yapmış, bilahare başkent 1080 yılında İznik'e nakledilmiştir. İlk haçlı seferi sırasında İznik şehri tekrar Bizans'ın eline geçmiş, Sultan I. Kılıçarslan da 1097 tarihinde başkenti tekrar Konya'ya taşımıştır. Bu tarihten 1277 yılına kadar Konya aralıksız Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olmuştur. I. Alaeddin Keykubad (1220-1237) devrinde şehrin etrafına muhkem bir sur inşa edilmiştir ve Konya Anadolu'nun en büyük şehri olmuştur. Selçuklular devrinde şehirde cuma namazı kılınan yedi büyük cami vardı. Toplam şehir nüfusu 45.000-50.000 arasında tahmin ediliyor. 

Karamanoğullarının kökeni Azerbaycan'dan Sivas'a göç eden Hoca Saadettin'in oğlu Nur-i Sufi'ye dayanmaktadır. Buradan Toros Dağlarının eteğinde olan Larende kasabasına gelip yerleşmişlerdir. Karamanoğulları Oğuzların Avşar boyundandırlar. Nur-i Sufi'nin oğlu Kerimeddin Karaman Bey 13. yüzyılda buradan başlamak üzere Kilikya bölgesinin büyük bir kısmında güç sahibi olmuş, bunun üzerine Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından bölgenin beyi olarak atanmıştır. Karamanoğlu Mehmet Bey Konya'yı 1277 yılında beyliğine katmıştır. Selçuklu yıkılışından sonra Konya şehri Karamanoğulları topraklarına katılmış ve Konya, Karamanoğulları Beyliği'nin başkenti olmuştur. Şehir tam on altı kez Osmanoğulları ve Karamanoğulları arasında el değiştirmiştir.

Şehir 1467 senesinde kalıcı Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Sultan II. Mehmed Konya'yı zapt ederek Karamanoğlu hâkimiyetine son vermiştir. Osmanlı devrinde Konya önce Karaman Eyaletinin sonra da Konya Vilayetinin merkezi olmuştur.
Osmanlı Rus Savaşı ve Balkan Harbi sonunda zorunlu göçe zorlanmış yüz binlerce Müslüman Arnavut, Çerkes, Boşnak kökenli Balkan ve Kafkas muhaciri tarıma elverişli olması sebebiyle Konya ve ilçelerine iskân edilmişlerdir. Bu yüzden de dinî bir merkez olarak da görülmüştür.

Millî mücadelenin başlamasıyla Konya bu kutsal mücadelenin içinde yer almış; ancak istenmeyen ve Konya halkınca pek tasvip görmeyen bazı olayların gelişmesi, bir takım yanlış anlamalara, gerçekle pek ilgisi olmayan yorumlara yol açmıştır.
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Vali'nin Artin Cemal'in yanı sıra Konya'daki Amerikalı Miss Kouchman, İngiliz Rahip Rew Frew, Dr. İpokrat, Kirkor Şişmanyan, Rodoslu Nikola Samarcidis ve Kıbrıslı Kemal Subhuezel gibi ajanların, azınlık temsilcilerinin tabi Damat Ferit ve Zeynel Abidin'in her türlü engelleme, çabalarına rağmen kurulmuştur. Tabii Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Kadınlar Şubesinin kurulması da önemlidir.
Konya'da Çıkan İsyanlar:

Birinci Bozkır İsyanı,
İkinci Bozkır İsyanı,
Delibaş Mehmet İsyanı
Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Sivaslı Ali Kemal'in çalışmaları, çabaları Mustafa Kemal Paşa tarafından takdir edilmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bu çalışmalar içinde önemsediği işgale ve işgalcilerin uygulamalarına karşı düzenlenen protesto mitingleridir. Bu mitinglerle Konya halkının tepkisi dile getirilmiş, hem de halkın birlik beraberliğinin oluşması sağlanmıştır. Özellikle o günlerde ilk kadın mitingi Konya'da yapılmış, işgale karşı Konyalı kadınların tepkisi bu mitingle ifade edilmiştir.
Konya, işgal görmeyen Ankara, Kayseri, Yozgat, Çorum, Çankırı gibi İç Anadolu şehirleriyle birlikte kurtuluş savaşında ordunun ihtiyaçlarının karşılandığı lojistik merkezi olmuştur. Cephede savaşan ordunun ihtiyaçları Konya'da toplanmış ve cepheye buradan gönderilmiştir. Konya, cepheden gelen yaralı ve hastaların tedavi gördüğü merkez olmuştur.

Konya, 1987 yılında çıkarılan 3399 sayılı kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta üç ilçe (Karatay, Meram ve Selçuklu) Konya Büyükşehir Belediyesi'nin sınırlarına dahil edildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

Konya şehrinin ortalama rakımı 1.016 metredir. Bitki örtüsü İç Anadolu Bölgesi'nin tipik bitkisel örtüsü olan bozkırdır.

Konya şehrinde yarı kurak karasal iklim (Köppen iklim sınıflandırması: Bsk ve Dsb) hüküm sürer. Kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları sıcak ve kurak, sonbaharları ılık ve yağışlı ve ilkbaharları serin ve yağışlıdır. Konya ikliminin diğer bir özelliği ise mevsimlerin geç başlaması ve geç bitmesidir. En sıcak ay temmuz ve ağustostur ve ortalama en yüksek gündüz sıcaklıkları 30 ° C'dir. En soğuk ay ise Ocak ayıdır, en düşük gece sıcaklıkları ortalama -4 °C'dür. Şehirde ölçülen en düşük sıcaklık -28,2 °C, en yüksek sıcaklık ise 40,6 °C'dir. Yağışlar en çok mayıs, en az temmuz veya ağustos ayında düşer. İlkbaharda ve yaz başlarında, kırkikindi olarak adlandırılan konveksiyonel yağışlar görülür. Konya'da yıllık ortalama toplam yağış 318 mm'dir. Konya, Türkiye'de Iğdır'dan sonra en az yağış alan şehirdir.

1987 yılında Konya büyükşehir statüsü kazanıp il merkezinde yeni ilçeler kurulmuştur. Bu yıldan itibaren il merkezinin nüfusu aşağıdaki gibidir.

2012 yılında ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

2016-17 sezonunda Konyaspor, futbolda Türkiye Kupası'nda İstanbul Başakşehir'i normal süreyi ve uzatmaları 0-0 tamamladı. Seri penaltı atışlarında rakibini 4-1 yenerek şampiyon oldu. Konyaspor Türkiye Kupası şampiyonun ve Süper Lig şampiyonun karşılaştığı Süper Kupa'yı da Beşiktaş'ı 2-1 yenerek müzesine götürdü.
2018-2019 sezonu sonunda, Konyaspor, Süper ligi 8.sırada tamamlamıştır. Anadolu Selçukspor ise 3. Lig takımıdır. BAL'da 3, kadınlar futbol liglerinde iki takımı daha vardır. Basketbol 1. Lig ta

Adana, Türkiye'nin Adana ilinin merkezi olan şehridir. Seyhan, Yüreğir, Çukurova ve Sarıçam olmak üzere 4 ilçeye bölünür. Türkiye'deki yedinci büyük metropolitan alan olup, ülkenin önde gelen tarım, ticaret ve kültür merkezlerinden biridir. Türkiye'deki maden zengini 4. bölge olan Adana; krom, demir, manganez, kurşun ve çinko yatakları açısından önem taşımaktadır.
Adana'nın merkezi; Mersin, Adana, Osmaniye ve Hatay illerini kapsayan coğrafi, ekonomik ve kültürel bir bölge olan Çukurova'nın merkezinde bulunur. Yaklaşık 6,33 milyon insana ev sahipliği yapan bölgenin büyük bir bölümü, tarıma oldukça elverişli, geniş ve düz bir arazidir.

Birçok kaynağa göre Adana ismi Hitit İmparatorluğu egemenliğindeki Kizzuvatna krallığının AdaniyaURU adlı şehrinin isminden türemiştir. Yunan kolonizasyonu dönemiyle birlikte bölgeye yerleşen Yunan halkları tarafından ortaya atılan iddialar ise bu ismin; Mısır'dan gelip Yunan şehri Argos'a yerleşen mitolojik Yunan kabilesi Danaoi ya da efsanevi karakter Danaus'la ilgili olduğu şeklindedir. Danaja adındaki bir ülkeyle bağlantılı olan erken Mısır metinleri Thutmosis II (MÖ 1437) ve Amenophis III'ten (MÖ 1390-1352) kalan yazıtlardır. Miken Uygarlığı'nın çöküşünden (MÖ 1200) sonra Ege'deki bazı mülteciler Kilikya sahillerine gitmişlerdir. Dananayim ya da Danuna sakinleri; III. Ramses hükümdarlığı sırasında MÖ 1191 yılında Mısır'a saldıran bir grup denizci olarak tanımlanır. Denyen ise Adana şehrinin sakinleri olarak bilinir. Ayrıca söz konusu ismin PIE dilinde da-nu (nehir) Dana-na-vo (nehir kenarında yaşayan insanlar) (İskitli göçmenler) ve Rigveda'da (Danavas) yaşayan iblisler ile bir bağlantısı olması mümkündür.
Homeros'un İlyada'sında şehir Adana olarak anılır. Helenistik dönemde Kilikya'daki Antiohya (Yunanca: Ἀντιόχεια τῆς Κιλικίας) ya da Antiochia ad Sarum (Yunanca: Ἀντιόχεια ἡ πρὸς Σάρον; "Sarus üzerindeki Antiohya") olarak da bilinirdi. The Helsinki Atlas editörleri Adana'yı geçici olarak Quwê olarak tanımlamışlardır. Bu isim Hititlerin yıkılışından sonra bölgede kurulan Geç Hititler dönemine ait krallıklardan biri olan Kue'den (Hiyava) gelmektedir. İsim bazı kaynaklarda aynı zamanda Coa olarak da gösterilir ve Kitab-ı Mukaddes'te belirtilen Kral Süleyman'ın atlarını temin ettiği yer olduğu yönünde yaklaşımlar bulunmaktadır. Şehrin Ermenice ismi Ատանա Atana ya da Ադանա Adana'dır.
Bir antik Grek-Rumen mitolojisine (Roma mitolojisi) göre Adana ismi kökenini; Seyhan Nehri (Sarus) yakınlarında bir yere gelip Adana'yı kuran Uranus'un iki oğlu Adanus ve Sarus'tan almaktadır. Şehrin ismine ilişkin daha eski bir efsaneye göre ise Akad, Sümer, Babil, Asur ve Hitit mitolojileri tarafından ormanın yakınlarında yaşadığına inanılan ve Tesup veya Ishkur olarak da bilinen gök gürültüsü tanrısı Adad'ın ismi bu bölgeye verilmiştir. Bu savı kanıtlayan Hititlerin isimleri ve el yazmaları o bölgede bulunmuştur. Bu teori gök gürültüsü tanrısının çok fazla yağmur getirmesi ve bu yağmurun bölgeye büyük bir bolluk sağlamasından beridir devam eder. Bu tanrı yörenin sakinleri tarafından sevilir ve saygı duyulurdu. Onun şerefine, söz konusu bölge "Uru Adaniyya;" diğer bir deyişle "Adana Bölgesi" olarak anılmaya başlanmıştır.
Ali Cevad'ın 'Memalik-i Osmaniye Coğrafya Lügatı'na göre ise Adana'da yaşayan İslamlar, Adana ismini, Harun Reşid'in vali nasbettiği Ebu Süleym Ezene'ye nisbet etmektedir. Aynı kitaptaki bilgilere göre yerleşik Rumlar, Adanus ve Sarus adlı iki kardeşin adını öne çıkarırlar.

 Adana'nın tarihçesi 3.000 yıl kadar öncesine dayanmaktadır; bölgedeki arkeolojik bulgular Paleolitik Çağ'a değin uzanan insan yerleşkelerini gün yüzüne çıkarmıştır. Arkeologların taş bir duvar ve bir şehir merkezi buldukları Tepebağ Höyüğü Neolitik Çağ'da inşa edilmiştir ve Çukurova bölgesindeki en eski şehir olarak düşünülmektedir. Adana isminde bir yer Sümer destanlarından biri olan Gılgamış Destanı'nda söz edilmektedir; ancak bu çalışmanın coğrafyası, sözü geçen yerin konumunu belirlemek için çok muğlaktır.
Hattuşaş'ta (Boğazkale) bulunan Hitit Kaya yazıtlarına göre Kizzuvatna, MÖ 1335 dolaylarında Hititlerin koruması altında Adana'yı yöneten ilk krallıktı. Aynı zamanda şehir Uru Adaniya ve sakinleri ise Danuna olarak anılırdı. MÖ 1191-1189'a rastlayan yıllarda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle başlayan batı kaynaklı akınlar ovanın denetiminin çok sayıda küçük çaplı krallıklara geçmesine neden olmuştur. Hititler sonrası dönemde şehir Geç Hititler dönemine ait krallıklardan biri olan Hiyava veya diğer adıyla Kue hakimiyetine girmiştir. Akabinde de Asurlular MÖ 9. yüzyılda, Persler MÖ 6. yüzyılda, MÖ 333'te Büyük İskender, Selevkoslar, Kilikya korsanları, Romalı devlet adamı Pompey ve Kilikya Ermeni Krallığı (Kilikya Krallığı) bölgenin denetiminde söz sahibi olmuşlardır.
Adana'nın tarihçesinin, özü itibarıyla Tarsus'un tarihçesiyle bir bağlantısı vardır; Seyhan Nehri'ne komşu olan bu iki şehrin konumu nehir tarafından değiştirildiğinden bu şehirler sıklıkla aynı kent olarak anılır ve ismi de asırların seyrine göre değişmiştir. Romalılar döneminde Adana göreceli olarak az bir önem arz etmekteydi ve bu sıralarda bölgenin metropolü konumunda Tarsus bulunmaktaydı. Gnaeus Pompeius Magnus devrinde ise şehir Kilikya korsanları için bir hapishane olarak kullanılmıştır. Birkaç yüzyıl sonra şehirde doğuya giden Roma askerî yolu üzerinde yerel bir istasyon kurulmuştur. MS 395'te Roma İmparatorluğu'nun kesin çöküşünün ardından bölge Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası hâline gelmiş ve muhtemelen Julianus'un hükümdarlığı zamanında gelişmişti. Büyük köprülerin, yolların, hükûmet binalarının, sulama ve fidanlıkların inşasıyla beraber Adana ve Kilikya bölgenin en önemli ve gelişkin ticaret merkezi hâline gelmiştir. Özellikle Kilikyalılar devrinde Ayas (bugünkü adıyla Yumurtalık) ve Kozan (eski adıyla Sis) bölgedeki diğer büyük şehir ve yönetim merkezleriydi.
Adana tarih boyunca sırasıyla Luvi Krallığı (MÖ 1900), Arzava Krallığı (MÖ 1500-1333), Hitit İmparatorluğu (MÖ 1900-1200), Asurlular (MÖ 713-663), Pers İmparatorluğu (MÖ 550-333), Helen Antik Yunan Uygarlığı (MÖ 333-323), Selevkos İmparatorluğu (MÖ 312-133), Kilikya Prensliği (MÖ 178-112), Romalılar (MÖ 112-MS 395), Bizans İmparatorluğu (395-638; 964-1071), Abbasiler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Memlükler, Ramazanoğlu Beyliği, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'nin egemenliği altına girmiştir.

Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin deltasında verimli sulak arazide kurulu Adana'nın tarihi, coğrafi konumu nedeni ile MÖ 6000 yıllarına dek uzanmaktadır. Adana, Antik Kilikya Bölgesi'nin en önemli şehirlerinden birisidir. Hititlerden Osmanlıya, gelmiş geçmiş birçok medeniyetin beşiğidir. Yaygın görüşe göre Adana, adını Yunan mitolojisine göre gök tanrısı Uranus'un oğlu Adanus'tan almıştır. Ancak bu konuda başka görüşler de ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Adana'ya ait en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu yarımadasının en köklü uygarlıklarından biri olan Hititlerin kaya kitabelerinde rastlanmaktadır. Boğazköy Metinleri olarak bilinen ve MÖ 1650 yılına tarihlenen bir Hitit tabletinde, Adana havalisinden Uru Adania yani Adana bölgesi olarak bahsedilmektedir. Bu konuda sadece bu tablet dikkate alınacak olsa bile Adana isminin en az 3640 yıllık bir geçmişi vardır. Bir başka rivayete göre eski çağlarda Seyhan Nehri kıyılarının bol miktarda söğüt ağacı ile kaplı olması ve bu ağacın Mezopotamya kavimlerince And ağacı olarak tanınması da kente Adana isminin verilmesinde etkili olmuştur. Yine başka bir görüşe göre, ormanlık yörelerde yaşadığına inanılan fırtına tanrısı Adad (Tesup) adının, ormanları bol Toroslar ile Seyhan Nehri bölgesinin oluşturduğu Adana yöresine isim olarak verilmiş olduğuna inanılmaktadır. Fenikeliler de bölgeye efendi anlamına gelen tarım ve bitki tanrısı Adonis'in adını vermişlerdir.
Tarihî araştırmalardan elde edilen bilgilere göre Adana, Yontma Taş Devri'nden bu yana yerleşim yeri olmuştur. Kilikya'nın en eski yerleşim merkezlerinden biri Tepebağ Höyüğü ilk çağlardan kalmadır. Höyükte rastlanan surlarla çevrili kent çekirdeği burada Neolitik Çağ'da yaşayan kent dönemine ışık tutmaktadır.
Kilikya yöresinde yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde on değişik uygarlık ile devlet, krallık, beylik ve padişahlık gibi çok çeşitli siyasi güçlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Kilikya'yı egemenlikleri altına alan medeniyetler şu şekilde sıralanabilir: Luvi Krallığı, Kizzuvatna Krallığı, Hitit Krallığı, Kue (Ove) Krallığı, Geç Hitit Krallığı, Asur Krallığı, Syennesis Krallığı, Pers İmparatorluğu, Helenistik Dönem, Selevkos Krallığı, Otonom Dönem, Roma İmparatorluğu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Ramazanoğlu Beyliği ve Osmanlı İmparatorluğu.
Orta Çağ'da da Adana eski önemini korumaya devam etmiş, bu durum İpek Yolu'nun buradan geçmesiyle daha da artmıştır. Bu dönemde buraya egemen olan uygarlıklar ise şunlardır: Doğu Roma İmparatorluğu (395 - 638), Selçuklular (1071 - 1097). Bu dönemde çeşitli uygarlıklar Kilikya bölgesine egemen olmak için savaşlar yapmışlardır.

7. yüzyılın ortalarında şehir Araplar tarafından ele geçirilmiştir. Arap kökenli bir kaynağa göre şehrin ismi Yazene'nin torunu Ezene'den gelmektedir.
Bizans 964'te Adana'yı yeniden ele geçirmiştir. 1071'de Alp Arslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesi zaferinin ardından Selçuklular, Bizans İmparatorluğu'nun büyük bir kısmını hâkimiyeti altına almıştır. 1071 yılından bir süre önce Adana'ya ulaşıp şehri ele geçirmişlerdir ve 1097'de Birinci Haçlı Seferi önderi Tancred, Adana'yı ele geçirene kadar şehri ellerinde tutmuşlardır.
1132 yılında I. Levon komutası altındaki Kilikya Ermeni Krallığı tarafından ele geçirilmiştir. 1137'de ise bölgeye Bizans kuvvetlerince el konulmuştur, fakat Ermeniler 1170 dolaylarında şehri yeniden hâkimiyetleri altına almışlardır. 1268'de şehrin büyük bir bölümünü yıkan şiddetli bir deprem meydana gelmiştir. Deprem sonrasında Adana yeniden inşa edilip 1359'a kadar Kilikya Ermeni Krallığı'nın bir bölümü olarak kalmıştır ancak yapılan bir barış antlaşması sonucu şehir III. Konstantin tarafı

Trabzon (Romeika: Τραπεζούντα, Trapezounta, Lazca: Ťamt̆ra), Türkiye'nin Trabzon ilinin merkezi olan şehirdir. Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz Bölümü'nde yer alan ilin Karadeniz'e kıyısı bulunur. Günümüzde Karadeniz Bölgesi'nin Samsun'dan sonra ikinci büyük kentidir. 12 Kasım 2012 tarihinde kabul edilen büyükşehir yasa tasarısı ile büyükşehir belediyesi olmuş ve merkez ilçe kaldırılarak Ortahisar ilçesi kurulmuştur. İstiklal madalyası alan şehirlerden biridir. Trabzon iki il ile birlikte de "şehzadeler şehri" olarak anılır. Evliya Çelebi Trabzon için şöyle demiş: "Bu şehre küçük İstanbul denilse yeridir. İrem bağları gibi süslü bir şehirdir burası.'' Fatih Sultan Mehmed ise Trabzon'u kuşattığı vakit şöyle söylemiştir: ''Trabzon fethedilmeden İstanbul fethedilmiş sayılmaz.''
7 Eylül 2010 tarih ve 27695 sayılı resmi gazetede yayımlanan karar ile birlikte 7 belde ve 29 köy tüzel kişilikleri kaldırılarak belediye sınırlarına dahil edilmiştir. 
Trabzon il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 33 metredir.

Şehrin Türkçe adı Trabzon'dur. Şehrin ilk kayıtlı adı, kurulduğu Zağnos (İskeleboz) ve Kuzgun dereleri arasındaki masa şeklindeki merkezi tepeye atıfta bulunan Yunanca Tραπεζοῦς (Trapezous)'tur (τράπεζα, Antik Yunancada "masa" anlamına geliyordu; şekildeki madalyondaki masaya dikkat edin). Latincede Trabzon, eski Yunanca adının Latinleştirilmiş hali olan Trapezus olarak adlandırılır. Hem Pontus Yunancasında hem de Modern Yunancada Τραπεζούντα (Trapezounta) olarak adlandırılır. Osmanlı Türkçesinde ve Farsçada طربزون olarak yazılır. Osmanlı döneminde Tara Bozan da kullanılmıştır. Lazcada ტამტრა (T'amt'ra) veya T'rap'uzani olarak bilinir, Gürcüce'de ტრაპიზონი (T'rap'izoni) ve Ermenicede ԏրրֺּ֡րրրրրրրր (Trapizon)'dur. 19. yüzyılda yaşayan Ermeni gezici rahip Byjiskian, şehri Hurşidabat ve Ozinis gibi diğer yerel isimlerle adlandırdı. Batılı coğrafyacılar ve yazarlar, Orta Çağ boyunca ismin birçok yazım varyasyonunu kullandılar. Bu arada İngiliz edebiyatında da kullanılan bu isim versiyonları şunlardır: Trebizonde (Fransızca), Trapezunt (Almanca), Trebisonda (İspanyolca), Trapesunta (İtalyanca), Trapisonda, Tribisonde, Terabesoun, Trabesun, Trabuzan, Trabizond ve Tarabossan. 
İspanyolcada bu isim şövalye romanlarından ve Don Kişot'tan bilinmektedir. Trápala ve trapaza'ya benzerliğinden dolayı trapisonda "kargaşa, karmaşa" anlamını kazanmıştır.

Demir Çağı ve Klasik Antik Çağ
Şehir bir Yunan kolonisi olarak kurulmadan önce bölgeye Kolhisliler (Batı Gürcü) ve Halibeler (Anadolu) kabileleri hakimdi. MÖ 14. yüzyılda Orta Anadolu Hititleriyle çatışma halinde olan Hayasaların Trabzon'un güneyindeki bölgede yaşadığına inanılıyor. Daha sonraki Yunan yazarlar, yerli halklar olarak Makronlar ve Halibeler bahsetmişlerdir. Doğudaki baskın Kafkas gruplarından biri de, diğer akraba Gürcü halklarıyla birlikte Kolhis monarşisinin bir parçası olan Lazlar idi.
Şehir, Klasik Antik Çağ'da MÖ 756 yılında Sinop'tan gelen Miletli tüccarlar tarafından Tραπεζούς (Trapezous) olarak kurulmuştur. Karadeniz kıyıları boyunca bulunan (yaklaşık on) Miletli ticaret merkezlerinden veya kolonilerinden biriydi. Diğerleri arasında Çanakkale'deki Abydos ve Kizikos ile yakınlardaki Kerasous yer alıyordu. Çoğu Yunan kolonisi gibi, şehir de Yunan yaşamının küçük bir enklavıydı ve kelimenin daha sonraki Avrupa anlamında kendi başına bir imparatorluk değildi. Bir koloni olarak Trapezous başlangıçta Sinop'a haraç ödüyordu, ancak Londra'daki British Museum'da bulunan Trapezous'tan bir gümüş drahma sikkesine göre, şehirde MÖ 4. yüzyılda erken bankacılık (para değiştirme) faaliyetlerinin gerçekleştiği öne sürülmektedir. Büyük Kiros şehri Ahameniş İmparatorluğu'na kattı ve muhtemelen doğu Karadeniz bölgesini tek bir siyasi varlık (satraplık) haline getiren ilk hükümdardı.
Trabzon'un ticaret ortakları arasında Mosinikler halkı da vardı. Ksenofon ve On Bin paralı asker Pers İmparatorluğu'ndan çıkarken ulaştıkları ilk Yunan şehri Trabzon'du (Ksenofon, Anabasis, 5.5.10). Şehir ve yerel Mosinikler halkı, Mosinikler başkentinden o kadar uzaklaşmıştı ki, iç savaş noktasına gelmişti. Ksenofon'un kuvvetleri bu durumu isyancıların lehine ve dolayısıyla Trabzon'un çıkarına olacak şekilde çözdü. 
Büyük İskender'in fetihlerine kadar şehir Ahamenişlerin egemenliği altında kaldı. Pontus doğrudan savaştan etkilenmese de, şehirleri savaş sonucunda bağımsızlık kazandı. Yerel yönetici aileler kısmen Pers mirasına sahip olduklarını iddia etmeye devam ettiler ve Pers kültürü şehir üzerinde kalıcı bir etki bıraktı; eski şehrin doğusundaki Minthrion Dağı'ndaki kutsal kaynaklar, Pers-Anadolu Yunan tanrısı Mitra'ya adanmıştı. MÖ 2. yüzyılda, doğal limanlarıyla ünlü şehir, I. Farnakis tarafından Pontus Krallığı'na katıldı. VI. Mithridatis, Romalıları Anadolu'dan uzaklaştırma çabaları sırasında burayı Pontus filosunun ana limanı yaptı.
MÖ 66'da Mithridates'in yenilgisinden sonra şehir önce Galatlara verildi, ancak kısa süre sonra Mithridates'in torununa geri döndü ve daha sonra yeni Pontus Krallığı'nın bir parçası oldu. Krallık iki yüzyıl sonra nihayet Roma'nın Galatya eyaletine ilhak edildiğinde, filo yeni komutanlara geçti ve Classis Pontica oldu. Şehir, yargı özerkliğini ve kendi parasını basma hakkını genişleten civitas libera statüsünü aldı. Trabzon, Zigana Geçidi üzerinden Ermeni sınırına veya yukarı Fırat vadisine giden yollara erişimi nedeniyle önem kazandı. Vespasianus döneminde Pers ve Mezopotamya'dan yeni yollar inşa edildi. Sonraki yüzyılda İmparator Hadrianus, şehre daha düzenli bir liman kazandırmak için iyileştirmeler yaptırdı. İmparator, doğu sınırının (limes) denetiminin bir parçası olarak 129 yılında şehri ziyaret etti. Mithraeum, günümüzde kalenin doğusunda ve modern limanın güneyinde, yakınlardaki Kızlara'da bulunan Panagia Theoskepastos Kilisesi ve Manastırı (Kızlar Manastırı) için bir mahzen görevi görmektedir.

Septimius Severus, Beş İmparator Yılı sırasında rakibi Pescennius Niger'i desteklediği için Trabzon'u cezalandırdı. 257 yılında, "alışılagelmiş garnizonunun 10.000 üzerinde" asker ve iki sur şeridiyle savunulmasına rağmen şehir Gotlar tarafından yağmalandı. Trabzon daha sonra yeniden inşa edildi, 258'de Persler tarafından tekrar yağmalandı ve ardından bir kez daha yeniden inşa edildi. Kısa sürede toparlanamadı. Sadece Diocletianus döneminde bir yazıtta şehrin yeniden inşasına dair bir gönderme bulunur; Ammianus Marcellinus, Trabzon hakkında "önemsiz bir şehir değil" demekten başka bir şey söylemedi.
Hristiyanlık, üçüncü yüzyılda Trabzon'a ulaşmıştı; zira Diocletianus döneminde Evgenios ve arkadaşları Candidius, Valerian ve Aquila öldürülmüştü. Evgenios, Minthrion Dağı'ndan (Boztepe) şehre bakan Mithras heykelini yıkmış ve ölümünden sonra şehrin koruyucu azizi olmuştu. İlk Hristiyanlar, şehrin güneyindeki Pontus Dağları'na sığınarak 270 yılında Vazelon Manastırı'nı ve 386 yılında Sümela Manastırı'nı kurmuşlardı. Birinci İznik Konsili'nden itibaren Trabzon'un kendi piskoposu vardı. Daha sonra Trabzon Piskoposu, Poti Metropolit Piskoposuna bağlı hale geldi. Ardından 9. yüzyılda Trabzon, Lazika Metropolit Piskoposunun merkezi oldu.
Bizans dönemi

I. Justinianus dönemine gelindiğinde, şehir Pers Savaşları'nda önemli bir üs görevi görüyordu ve Miller, general Belisarius'un bir portresinin "uzun süre Aziz Basil Kilisesi'ni süslediğini" belirtiyor. Şehrin doğu kapısının üzerindeki bir yazıtta, depremden sonra Justinianus'un masraflarıyla şehir surlarının yeniden inşası anılıyordu. 7. yüzyıldan önce bir noktada, şehrin üniversitesi (Pandidakterion) dört bölümlü bir müfredatla yeniden kuruldu. Üniversite sadece Bizans İmparatorluğu'ndan değil, Ermenistan'dan da öğrenci çekiyordu.
Şehir, Haldia temasının merkezi haline geldiğinde yeniden önem kazandı. Trabzon, 8. ila 10. yüzyıllarda ticaret yolunun yeniden önem kazanmasıyla da fayda gördü; 10. yüzyıl Müslüman yazarları, Trabzon'un Bizans ipeklerinin doğu Müslüman ülkelerine aktarılmasının ana kaynağı olarak Müslüman tüccarlar tarafından sıkça ziyaret edildiğini belirtiyor. 10. yüzyıl Arap coğrafyacısı Ebü'l-Fidâ'ya göre, burası büyük ölçüde Lazika limanı olarak kabul ediliyordu. Venedik Cumhuriyeti ve özellikle Ceneviz Cumhuriyeti gibi İtalyan denizci cumhuriyetleri, yüzyıllar boyunca Karadeniz ticaretinde aktif rol oynadılar ve Trabzon'u Avrupa ile Asya arasında mal ticareti için önemli bir liman olarak kullandılar. Asya'dan mal taşıyan İpek Yolu kervanlarının bazıları Trabzon Limanında durarak Avrupalı ​​tüccarların bu malları satın alıp gemilerle Avrupa'nın liman şehirlerine taşımalarını sağladı. Bu ticaret, Trabzon'da satılan mallardan alınan gümrük vergileri veya kommerkiaroi şeklinde devlete gelir kaynağı sağladı. Yunanlar, kıyı ve iç ticaret yollarını geniş bir garnizon kalesi ağıyla korudular.
1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Bizans'ın yenilgisinin ardından Trabzon, Selçuklu yönetimine girdi. Bu kural, uzman bir asker ve yerel aristokrat olan Theodore Gabras'ın şehri Türk işgalcilerden ele geçirmesi ve Anna Komnena'nın sözleriyle Trabzon'u "kendi payına düşen bir ganimet" olarak görüp kendi krallığı gibi yönetmesiyle geçici oldu. Komnena'nın iddiasını destekleyen Simon Bendall, Gabras ve halefleri tarafından basıldığına inandığı nadir bir sikke grubu tespit etti. 1098'de Türkler tarafından öldürülmesine rağmen, ailesinin diğer üyeleri fiili bağımsız yönetimini sonraki yüzyıla kadar sürdürdü.

Trabzon İmparatorluğu, 1204'te Konstantinopolis'in yağmalanmasından birkaç hafta önce Alexios Komnenos komutasındaki bir Gürcü seferinin ardından Keldani'de kuruldu. Anadolu'nun en kuzeydoğu köşesinde yer alan bu imparatorluk, Bizans'ın ardıl devletleri arasında en uzun süre varlığını sürdüren devletti. Pahimeris gibi Bizanslı yazarlar ve bir ölçüde Lazaropoulos ve Bessarion gibi Trabzonlu yazarlar, Trabzon İmparatorluğu'nu Lazika sınır devleti olarak görüyorlardı. Dolayısıyla, Lascaris ve daha sonra Palaiologos ile bağlantılı Bizanslı yazarların bakış açısından Trabzon'un yöneticileri imparator değild

Kayseri, Türkiye'nin Kayseri ilinin merkezi olan şehirdir. İç Anadolu Bölgesi'nin güneydoğusunda bulunur. Deniz seviyesinden yüksekliği 1.054 metredir.

Kayseri kentinin adı Latince Caesarea, Kaysaria (Yunanca: καισαρεία, romanize: kaysaria) adı Arapça biçiminden Türkçeleştirilmiştir. Tarihi kayıtlarda ismi Mazaka, (Ermenice: Մաժաք, romanize: Mažak) olarak da geçmektedir.
"Kayser" veya "kaysar" (Arapça: قيصر), Roma ve Doğu Roma (Bizans) imparatorlarına verilen Caesar (Yunanca: καισαρ, romanize: kaisar) unvanının İslam ülkelerinde kullanılan biçimidir. Osmanlı sultanları II. Mehmed'ten başlayarak resmî sıfatları arasında Kayser-i Rum unvanını da kullanmışlardır.
Caesar asıl olarak Romalı devlet adamı Julius Caesar'ın (MÖ 100-44) lakabıdır (cognomen). Sezar'ın manevi oğlu olan ilk Roma imparatoru Gaius Julius Caesar Octavianus, onursal bir unvan olarak Caesar lakabını benimsemiştir.

Ayrıca Yılanlı Dağ'ın zirvesinde dönemin en büyük Kapadokya kralına ait olan mezar kabri keşfedilmiş, çevresinde çok eski tarihî bir kale ve kale ortasında bir darphane de bulunmuştur. Kale içindeki kazılarda ele geçen bir tablete göre bu dağ üzerinde gizli bir yerde yer altı şehri ve hazineler bulunmakta olduğu iddia edilmektedir.

Kayseri, MÖ 4000 ile MS 2000 olmak üzere 6000 yıllık bir tarihe sahiptir. MÖ 2000 yıllarında Anadolu'ya gelen Hititler, Kayseri'ye 22 km uzaklıkta bulunan Kültepe (Kaniş) şehrini kurmuşlardır. Kültepe, Kayseri ovasının en büyük şehri ve Anadolu'nun en büyük höyüklerinden biridir. Kültepe'nin hemen yanında yer alan Karum'da (Pazarşehir) yapılan kazılarda bu döneme ait çivi yazısı ile çeşitli yazılı tabletler bulunmuş ve bu tabletlerden Asurlu tüccarlarla Hititli yerliler arasındaki ticari ilişkilere ait bilgiler elde edilmiştir. Kültepe, MÖ 4000 yılından Roma devri sonuna kadar devamlı olarak yerleşme görmüştür.

M.S. 395'te Roma İmparatorluğu ikiye bölününce bu bölge (Kapadokya) Anadolu'nun diğer bölgeleri gibi Doğu Roma(Bizans)'nın payına düşmüştür. Hristiyanlık yayılırken Kayseri bu dinin en büyük merkezlerinden biriydi. Romalılar daha Hristiyanlığı resmi din ilan etmeden önce bu dine inananlara zulmediyorlardı. O dönemde pek çok Hristiyan Kayseri ve civardaki illere sığınmışlardır. Şehirde pek çok oyma kilise bulunmaktadır.
MS 6. asırda İmparator I. Justinianus, Kayseri'yi surlarla çevirdi ve bazı imar faaliyetlerinde bulundu. Emevîler zamanında 690, 726, 729 ve 732'de İslâm orduları Halife Abdülmelik, Mesleme, Said ibni Hişam ve Süleyman ibni Hişam Kayseri'yi dört defa fethettiler. Fakat yerleşim yeniden Bizans'ın eline geçti.

Selçuklular Kayseri'yi Malazgirt Meydan Muharebesi'nden kısa bir süre sonra tam olarak hâkimiyet kurmuşlardır. Selçuklular devrinde Kayseri, Konya'dan sonra ikinci başkent oldu. Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubât zamanında Kayseri'nin durumu Bizans devrini gerilerde bıraktı. En parlak devrini yaşadı. Selçuklu Anadolu'sunun Konya'dan sonra en önemli şehri Kayseri'ydi. Bugün Kayseri'deki eski eserlerin çoğu ve en değerlileri Selçuklu devrinden kalmış olanlardır. Selçuklulardan sonra İlhanlılar bu bölgeye hâkim oldular. 1277'de Memlûk Sultanı Baybars Kayseri'ye geldi, fakat İlhanlılar'dan Kayseri'yi geri alamadı.

On dördüncü yüzyılda Alaeddin Eretna, İlhanlıların Anadolu genel valisi olarak Kayseri'ye geldi. İlhanlılar yıkılınca Eratnaoğulları Beyliği kuruldu ve yerleşim bu beyliğin Sivas’tan sonra ikinci başkentiydi.
Eretnaoğulları’nın yerine geçen Kadı Burhaneddin’in hâkimiyeti uzun sürmedi. Şehir 1398’de I. Bayezid tarafından fethedilip, Osmanlı Devleti'ne katıldı. Fakat dört sene sonra 1402’de Timur İmparatorluğu ile yapılan Ankara Muharebesi'nden sonra Kayseri, Timur tarafından Karamanoğullarına bırakıldı. Bir müddet sonra da Dulkadiroğulları Beyliği'nin idaresine geçti. Karamanoğulları, Kayseri’yi Dulkadiroğulları Beyliğinden geri alınca, Sultan II. Murad 1436’da Kayseri’yi yeniden alarak Dulkadiroğulları Beyliği'ne verdi. (II. Murad’ın annesi Dulkadiroğulları Beyi’nin kızı idi.) Bir müddet sonra Karamanoğulları Beyliği Kayseri’yi yeniden ele geçirdi. Memlûklar bir ara Kayseri’yi kuşattılar fakat alamadılar. 1508’de Şah İsmail Kayseri’ye geldi fakat kısa bir müddet sonra geri çekildi.
Karamanoğulları Beyliği Osmanlı Devleti'ne katıldığı için Kayseri, Dulkadiroğulları Beyliği'nin idaresine geçti.

Yavuz Sultan Selim Han 1515’te Kayseri’yi Osmanlı Devleti'ne katınca Karaman (Konya) eyaletinin (beylerbeyliğinin) yedi sancağından (vilâyetinden) birinin merkezi oldu. 1830’da yapılan nüfus sayımında Bu nüfus sayımında Kayseri’nin hane sayısının 7693 olduğunu nüfus sayısını da 21.005 ile 26.000 arasında olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. Tanzimat'tan sonra Ankara Vilayeti'nin beş sancağından biri oldu, üç kazası vardı. Cumhuriyet devrinde bütün sancaklara (mutasarrıflıklara) “vilayet-il” denilince Kayseri vilâyet oldu. “Kaysarîye” ismi Kayseri'ye çevrildi.

Kayseri, 1988 yılında çıkarılan 3508 sayılı Kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta iki ilçe (Kocasinan ve Melikgazi) Kayseri Büyükşehir Belediyesinin sınırlarına dâhil edildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı Kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları, valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 20 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. Bu sınırlar içinde kalan 5 ilçe, büyükşehir ilçe belediyeleri hâline geldi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

2004 yılında çıkarılan kanun nedeniyle il merkezinde olmayan İncesu ilçesi de büyükşehir sınırlarına girmiş olup 2008-2012 yılları arasındaki nüfus verilerine İncesu da dahil edilmiştir. 2012 yılında ise ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

Karayoluyla, Ankara'ya 4, Adana'ya 3, Konya'ya 4, İstanbul'a 8 saat uzaklıktadır. Şehirlerarası ulaşımı sağlayan Kayseri Şehirlerarası Otobüs Terminali bulunmaktadır. Buradan Türkiye'nin birçok iline sefer yapılmaktadır.

Kayseri Şehirlerarası Otobüs Terminali  (Kocasinan ilçesi)

1998 yılında sivil hava trafiğine açılan Erkilet Havalimanı, Kayseri ilinin Kocasinan ilçesinin Erkilet semtinde bulunmaktadır. 2024 yılında 51 bin metrekare alanda kurulan yeni terminal binası daha geniş kapasitede hizmet vermektedir.
Erkilet Havalimanı'nın bitişiğinde 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı konuşludur. Bu birliğe bağlı C-130, C-160, CN-235 ve A-400M tipi askeri nakliye uçakları meydanı yoğun olarak kullanırlar. Bunun dışında meydanda yoğun bir sivil kargo trafiği de mevcuttur.
Erkilet Havalimanı, Boeing 747 gibi büyük uçakları da ağırlayacak kapasitededir. Zaman zaman KC-135 askeri yakıt ikmal uçakları da meydanı kullanır.

23 Temmuz 2022'de temeli atılan Yüksek Hızlı Tren projesi ile Kayseri - Yerköy YHT hattı inşaasının 2028 yılında tamamlanması beklenmektedir.

Şehirde özel ve belediye halk otobüslerinin yanı sıra hafif raylı tramvay hattı, Kayseray bulunmaktadır.
Kayseray, Kayseri OSB-Cumhuriyet Meydanı-İldem 5 ve Cumhuriyet Meydanı-Talas olmak üzere iki hatta çalışmaktadır. Bu hatlar Cumhuriyet Meydanı-Tuna arasında aynı rayları kullanmakta ve ara duraklarda aktarmaya olanak vermektedir. Anafartalar-Şehir-Hastanesi-YHT Gar hattının temeli 21 Kasım 2020 tarihinde atılmıştır. 2023'te tamamlanmıştır. Proje 7 km'dir.
Talas-Anayurt hattının ihalesi 30 Aralık 2020'de yapılmış, 28 Ekim 2023'te hizmete açılmıştır. Proje 5.5 km'dir. Tamamlanan hatlar ile Kayseri'deki toplam raylı sistem uzunluğu 48 km'ye çıkmıştır.

 İldem 5 - Organize Sanayi 
 Talas Cemil Baba - Cumhuriyet Meydanı
 İldem 5 - Kumsmall AVM 
 Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Cumhuriyet Meydanı
 Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Kumsmall AVM (Proje Aşamasında)

 Mostar, Bosna-Hersek
 Nalçik, Rusya
 Saarbrücken, Almanya
 Krefeld, Almanya
 Strazburg, Fransa
 Şuşa, Azerbaycan
 Misurata, Libya
 Kahramanmaraş, Türkiye
 Yongin, Güney Kore

 Söğüt, Türkiye
 Ürgüp, Türkiye
 Sarıkamış, Türkiye
 Hamborn, Almanya
 Talas, Kırgızistan
 Beyt Lahya, Filistin

 Kocaeli, Türkiye
 Bahçelievler, Türkiye
 Vierzon, Fransa
 Cazin, Bosna-Hersek 

 Altıeylül, Türkiye
 Hadžići, Bosna-Hersek

Kayseri'nin mahalleleri

Kayseri Büyükşehir Belediyesi
Kayseri Emniyet Müdürlüğü
Kayseri Millî Eğitim Müdürlüğü
Kayseri İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü
Kayseri İl Sağlık Müdürlüğü
Kayseri İl Göç İdaresi Müdürlüğü
Kayseri İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü
Kayseri Ticaret İl Müdürlüğü
Kayseri İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Kayseri İl Tarım ve Orman Müdürlüğü
Kayseri Adliyesi
Kayseri'de Oğuz varlığı 4 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa, kuzeyde Arktik Okyanusu, batıda Atlantik Okyanusu, güneyde Akdeniz ve doğuda Asya ile çevrili bir kıtadır. Avrupa'nın Asya'dan Ural Dağları, Ural Nehri, Hazar Denizi, Büyük Kafkaslar, Karadeniz ve Türk Boğazlarının su yolları ile ayrıldığı kabul edilir.
Avrupa'nın yüzölçümü yaklaşık 10,18 milyon km²dir ve bu da onu en küçük ikinci kıta yapmaktadır. Coğrafi olarak kıtanın %39'unu, nüfusunun ise %15'ini oluşturan Rusya, Avrupa'nın en büyük ve en kalabalık ülkesidir. 2021 yılı itibarıyla Avrupa'nın toplam nüfusu yaklaşık 745 milyondur.

Avrupa kültürü, soyu Antik Yunan ve Antik Roma'ya kadar uzanan Batı uygarlığının başlangıç noktasıdır. MS 476'da Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ve ardından gelen Kavimler Göçü, Avrupa'nın antik tarihinin sonu, Orta Çağ'ın ise başlangıcı oldu. Rönesans hümanizmi, coğrafî keşifler, sanat ve bilim, modern çağa öncülük etti. Portekiz ve İspanya tarafından başlatılan Keşif Çağı'ndan bu yana, Avrupa küresel meselelerde baskın bir rol oynadı. 16. ve 20. yüzyıllar arasında, Avrupalı güçler çeşitli zamanlarda Amerika kıtasını, neredeyse tüm Afrika ve Okyanusya'yı ve Asya'nın çoğunluğunu sömürgeleştirdiler.
Aydınlanma Çağı, ardından gelen Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları, kıtayı 17. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın ilk yarısına kadar kültürel, politik ve ekonomik olarak şekillendirdi. 18. yüzyılın sonunda Büyük Britanya'da başlayan Sanayi Devrimi, önce Batı Avrupa'da, sonrasında tüm Dünyada radikal ekonomik, kültürel ve sosyal değişime yol açtı. Her iki dünya savaşı da çoğunlukla Avrupa'da gerçekleşti, 20. yüzyılın ortalarında Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin öne çıkması, Batı Avrupa'nın dünya meselelerindeki hakimiyetinin azalmasına neden oldu. Soğuk Savaş sırasında Avrupa, 1989 Devrimleri'ne, Berlin Duvarı'nın yıkılmasına ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar Batı'da NATO, Doğu'da Varşova Paktı arasında Demir Perde boyunca bölündü.
1949'da, ortak hedeflere ulaşmak, gelecekteki savaşları önlemek ve Avrupa'yı birleştirmek fikriyle Avrupa Konseyi kuruldu. Avrupa bütünleşmesi fikri, bir konfederasyon ve bir federasyon arasında yer alan ve ayrı bir siyasi varlık olan Avrupa Birliği'nin kurulmasına yol açtı. AB, Batı Avrupa'da kuruldu, ancak 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana doğuya doğru genişlemektedir. Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunun para birimi Euro'dur.

Avrupa, Sami dillerde Erep (yahut Irib), güneşin battığı taraf anlamına gelir. Fenikelilerden Yunanlara geçen bu ad, Yunancada Europa olmuş ve Ege Denizi'ne göre batıda bulunan ülkelere bu ad verilmiştir.
Ayrıca mitolojide Fenike kralı Agenar ile Telepassa'nın kızının adıdır. Boğa şekline giren Zeus tarafından İda'ya kaçırılmış, Zeus'tan Minos, Sarppedon ve Rhadamnthys isminde üç oğlu olmuştur, adı bu yarımadaya verilmiştir.

Öteden beri büyük krallık ve imparatorluklara beşiklik yapmış bu yarımada, endüstri devriminden sonra da gelişmişliğini korumuş ve diğer tüm kıtalara göre endüstrileşmesini kısa sürede tamamlamıştır.
Avrupa'nın önemi; konumu, yüz ölçümü, doğal kaynakları, nüfusu ve fiziki özelliklerinden değil sahip olduğu insan kaynağı ve onun niteliklerinden ileri gelmektedir. İyi eğitilmiş insanlardan oluşan nüfus, bilim ve teknolojide göstermiş olduğu ilerlemeler sayesinde ekonomik yönden de gelişmiş ve yüksek bir hayat standardına ulaşmıştır. Doğal kaynakları görece az olan Avrupa, bu gelişmesini tamamen eğitimli insan kaynağına ve sömürgecilik sisteminin kazanımlarına borçludur. Günümüzde dünyanın en büyük güç odağı olan ABD'nin halkı da büyük oranda Avrupa kökenlidir. Ayrıca bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kilometre taşları olan önemli buluşların çoğu da Avrupalılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Avrupa ülkelerinin her yönden birleşmesini amaçlayan ve bu yolda önemli aşamalar gerçekleştiren Avrupa Birliği, Avrupa'nın yeryüzündeki gücünü ve önemini daha da artırmaktadır.
1990 yılına kadar (Soğuk Savaş'ın bitimi) Avrupa'da birbirinden farklı siyasal ve ekonomik sistemler ve bunların temsilcilerinden oluşan bloklar mevcuttu. Bunlardan biri, şimdi de mevcut olan çok partili demokratik sistemi ve serbest piyasa ekonomisini uygulayan Batı Bloku, diğeri ise tek partili sosyalist siyasal sistemle ekonomiyi uygulayan Doğu Bloku'ydu. Ancak Doğu Bloku'nun lideri olan SSCB'nin ekonomik ve siyasal sisteminin iflas etmesiyle doğu bloku da çökmüştür. Eski Doğu Bloku ülkeleri, ekonomik ve siyasal sistem olarak Batı Bloku'na yakınlaşma yolunda önemli adımlar atmışlardır. Çok partili demokratik sisteme ve serbest pazar ekonomisine geçiş yapmanın sancıları büyük oranda atlatılmıştır. Avrupa Birliği'ne yapılan başvurular olumlu karşılanmış ve başvuran ülkeler ile AB arasında uyum çalışmaları sürdürülmektedir. Doğu Bloku'nun askeri örgütü olan Varşova Paktı da dağıtılmış ve eski Doğu Bloku ülkeleri, Batı Avrupa'nın askeri örgütü olan NATO'ya girmek için başvuruda bulunmuşlar, bu konuda önemli gelişmeler sağlamışlardır. Böylece Avrupa'da 1990 öncesinin askeri, ekonomik ve siyasi kutuplaşması önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.

Avrupa geleneksel olarak Dünya'daki 7 kıtadan biri olarak düşünülmekle birlikte aslında Asya ile coğrafi açıdan bağlantılı bir kıtadır ve bazen Avrasya adı altında anılır. Avrupa'nın geleneksel tanımına göre Ural Dağları Avrupa'nın doğudaki sınırını oluştururlar. Güneydoğu'daki sınırını Ural Nehri oluşturur. Sınır Hazar denizi, Kafkas Dağlarının zirveleri boyunca devam eder, Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'yla belirlenir. Akdeniz Avrupa'nın güney sınırını, Kuzey Buz denizi kuzey sınırını, Atlas Okyanusu ise kuzey ve batı sınırını belirler. İzlanda Avrupa'dan çok Kuzey Amerika'ya yakın olmakla birlikte Avrupa'nın bir parçası olarak sayılmaktadır. Avrupa yarımadası güneyde Afrika kıtasına oldukça yaklaşır (Cebelitarık Boğazı 14 km). Güneydoğuda ise Asya ile hemen hemen bitişir (İstanbul Boğazı 0,7 km., Çanakkale Boğazı 1,3 km.).
Avrupa'nın yüz ölçümü 10.523.000 km² dir. Bu ise yeryüzünün %2'i, karaların %7'si Avrasya'nın 1/5'i demektir. Avrupa, yaklaşık olarak harita üzerinde 35 ile 70 kuzey paralel daireleri ile 10 ile 60 doğu meridyenlerinin çerçevelediği bir üçgene benzer. Yarımadada 0-4 saat dilimleri yer alır.
Avrupa'nın uç noktaları ise; kuzeyde Kuzey burnu (71° 10' kuzey enlemi), güneyde Mora'daki Mani Yarımadası'nda bulunan Matapan burnu (36° 23' kuzey enlemi), Batıda Rocca (Portekiz) burnu (9° 29' batı boylamı), doğuda Ural dağları (60° doğu boylama)'dır. Rocca burnu ile Ural Dağları arasındaki uzunluk 5500 km, Kuzey burnu ile Matapan burnu arasındaki genişlik 3800 km'dir.
Avrupa ülkeleri kültürleri, coğrafi konumları, yani bulundukları yer, ekonomik, sosyal gelişmişlik gibi kriterler göz önünde bulundurularak; Batı Avrupa ülkeleri, Kuzey Avrupa Ülkeleri (İskandinavya ve Baltık ülkeleri), Akdeniz ülkeleri, Orta Avrupa ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri ve Balkan Ülkeleri gibi gruplara ayrılmaktadır.
Avrupa'nın genel coğrafi özellikleri şöyledir:

Avrupa bir devrimler yarımadasıdır. Özellikle demokrasi, endüstriyel ve bilimsel açıdan dünyayı etkileyen devrimleri gerçekleştirmiştir.
Nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bir yarımadadır. Hayat seviyesi yüksektir. Nüfus artışı çok azdır. Hatta bazı ülkelerde nüfus azalması vardır.
Avrupa, dünyada ihracat ve ithalatta önde gelen yarımadadır. Dünyada üretilen endüstri ürünlerinin üçte biri bu kıtaya aittir.
Endüstrileşmiş ülkelerin toplandığı bir kıtadır. Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa, İtalya ve Almanya endüstrileşme açısından çok ileri durumdadır.
Çeşitli uluslara mensup insanların yaşadığı Avrupa'da 50 civarında devlet vardır. Komşu ülkeler arasında dil, ekonomik ve kültürel açıdan önemli farklar bulunur.

Yüzölçümleri: 10.600.000
Nüfusu: 743.000.000 kişi
Nüfus yoğunluğu: 70 kişi/km²
En yüksek ve en alçak noktası: Elbruz Dağı 5642 m(Rusya Kafkasları), Hazar Denizi'nin kuzeyi -28m.
En büyük gölü: Ladoga Gölü -18.400
En büyük adası: Büyük Britanya

Avrupa ekonomisi, 50 farklı devlet içinde 743 milyondan fazla kişiyi kapsar. Benzer diğer kıtalar, Avrupa devletlerinin farklı zenginlikleri, en fakirlerinin diğer kıtalardaki en fakir devletlerin yaşam standartlarından ve GSYİH koşullarından çok üstünde olmasına rağmen. Zenginlikler farkı en kabaca Avrupa boyunca batı-doğu bölümünde görülebilir. Batı Avrupa ülkelerinin hepsi yüksek GSYİH ve yaşam standartlarına sahipken Avrupa ekonomilerinin pek çoğu hala eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ve çöken Sovyetler Birliği'nden hasıl olmaktadır. Buradaki Avrupa sözcüğü Avrupa ekonomisi sınırlarını Asya'da Kıbrıs sınırı olarak içerir.
Kıta olarak Avrupa dünyada en büyük ekonomiye sahiptir. Avrupa'nın en geniş ulusal ekonomisi Almanya olup, nominal GSYİH sıralamasında dünyada 3. sırada, satın alma gücü paritesi'ne (SAGP) göre beşinci sıradadır. Avrupa'nın ikincisi Birleşik Krallık olup, nominal GSYİH'de dünyada 5. sırada ve SAGP'de dokuzuncudur. Avrupa Birliği dünyanın en geniş (IMF ve Dünya Bankası'na göre 2005) veya ikinci en geniş ekonomisidir. (CIA World Factbook-2006)

2017 yılı Birleşmiş Milletler tahminlerine göre Avrupa'da yaklaşık 742 milyon kişi yaşamakta olup; bu değer dünya nüfusunun dokuzda birinden biraz fazlasına tekabül etmektedir. Bu tahmin 38 milyon kişinin yaşadığı Sibirya'yı saymış, ancak Türkiye'nin Avrupa'da yer alan bölgelerindeki 12 milyon kişiyi dahil etmemiştir. Kıta, Asya'dan sonra en yüksek nüfus yoğunluğuna sahiptir. Avrupa'nın ve dünyanın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip devleti Monako olmaktadır.
Çoğu ülkenin düşük doğum oranına sahip olduğu Avrupa'da nüfus artışının %85'inden göçmenler sorumludur. Kıta, yaklaşık 71 milyon göçmen ile dünyadaki bölgeler içerisinde en yüksek göçmen nüfusunu barındırmaktadır. 2017'de AB üyesi ülkelere toplamda 2,4 milyon kişi AB dışı ülkelerden göç etmiştir.
Tarihi açıdan 16. yüzyıldan beri Avrupa'dan Yeni Dünya'ya yapılan göçler ile de bu bölgelerde Avrupa kökenli topluluklar oluşmuştur. Kuzey Amerika'nın yanı sıra Güney Amerika'da bulunan Uruguay, Arjantin, Şili ve Brezilya g

Asya, Avrupa'nın doğusunda, Büyük Okyanus'un batısında, Okyanusya'nın kuzeyinde ve Arktik Okyanus'un güneyinde bulunan kıta, yüz ölçümü olarak Dünya'nın en büyük kıtası, aynı zamanda nüfus açısından en kalabalık kıtasıdır. Sınırları değişkenlik gösterse de Avrupa ve Afrika kıtaları ile kara sınırı vardır. Avrupa ile birlikle Avrasya'yı, Avrupa ve Afrika kıtalarıyla birlikte Eski Dünya'yı oluşturur. İnsanlığın Afrika'dan çıktıktan sonra ayak bastığı ilk kıta olan Asya, aynı zamanda Dünya üzerindeki birçok dinin çıkış bölgesidir. Ortadoğu kökenli İslam, Hristiyanlık gibi İbrahimi dinler ile Hint Yarımadası kökenli Budizm ve Hinduizm gibi Dharmatik dinler buna örnektir. Kuzey Kutup Dairesi'nden Ekvator'a kadar uzanan Asya Kıtası, yeryüzünün en alçak noktası olan Lut Gölü ve en yüksek noktası olan Everest gibi çok farklı yeryüzü şekillerini içinde barındırır.

Tarihçi Herodot tarafından bu terim ilk kez bugünkü Salihli Ovası, sonraları da Gediz Havzası'nı nitelemek için kullanılmıştır. Sardes'in zenginliklerini anlatırken bu kenti Asya'nın başkenti olarak betimlemiştir. Zamanla Asya terimi önce Anadolu yarımadası sonraları ise Çin'e ve Moğolistan'a kadar (Marko Polo'nun keşifleriyle) olan toprakların tamamı için kullanıldı.
Asya'nın sınırları hakkında birçok araştırmacı farklı görüşler ileri sürse de, en doğru kabul edilen sınırları; Ural Dağları, Ural Nehri, Maniç Oluğu, Karadeniz, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Ege Denizi, Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz üzerinden çekilecek bir hat oluşturur. Kıtanın en kuzeyinde, Rusya'da Çelyuskin Burnu (77° 42' 55" K paraleli) yer alırken, en güneyinde, Malakka Yarımadasındaki Buru Burnu (1°14'17" K paraleli) bulunur. Adaları esas aldığımız takdirde, Severneya Zemlya adası (81°16'23" K paraleli) ile Endonezya'ya bağlı Rudi Adaları (11°00'19" G paraleli) arasında 10.245 km'dir. Kıta doğu batı doğrultusunda; Türkiye'nin anakaraya bağlı en batı ucu olan Çanakkale'nin Ayvacık ilçesi (26° 24' 17" D meridyeni) ile Çukçi Yarımadasında Dejnev Burnu (169° 40' 17" D meridyeni) arasında 8.200 km'dir.

Asya, kuzeyden Arktik Okyanusu ile sınırlıdır. Kuzey doğuda, Amerika'dan sığ bir deniz olan 100 km genişliğindeki Bering Boğazı vasıtası ile ayrılmaktadır. Kıta doğuda Büyük Okyanus ile sınırlanır. Ancak kıyı açıklarında okyanus tabanından yükselen kuzey-güney doğrultulu dağların su üzerine çıkan kısımlarını oluşturan ada ve takım ada girlandları yer almaktadır. Burada; Aleut, Japon, Bonin ve Marian derin deniz çukurluklarından geçen ve "Andezit Hattı" adı verilen bir çizginin batısındaki bölge ile orada yer alan ada ve takım ada girlantları Asya anakarasına aittir.

Süveyş kanalı ve Kızıldeniz ile sınırdır. Kanalın doğusunda kalan ve Mısır, Sina Yarımadası Asya'dadır.

Kıtanın güneydoğu sınırı biraz karışık olmakla birlikte Sunda Adaları ile Arafura Denizi arasından geçen hat sınır olarak kabul edilebilir. Kıtayı güneyden Hint Okyanusu sınırlandırmaktadır.

Asya'nın, Avrupa'nın doğusu ile iç içe girdiği batı sınırı ise oldukça tartışmalı bir meseledir. Mesela Anadolu Asya kabul edilmesine rağmen Avrupa'nın güneydoğusuna daha çok benzemektedir ve Doğu Avrupa Ovası da Asya'nın kuzeydoğusuyla benzerlik gösterir. Ancak kabul edilen görüşe göre Anadolu ve Kafkaslar Asya'dan sayılırken Trakya Avrupa'ya dahil edilmektedir.

İnsanların Asya'ya yayılması ile Asya tarihinde genel olarak Avrasya stepleri, Doğu Asya, Güney Asya ve Orta Doğu önemli rol oynamıştır. Asya kıtasının kuzey kısımları gür ormanlar ve tundra ile kaplı olması nedeniyle bu alanlarda çok az insan yaşamıştır.

Asya'ya ayak basan ilk hominidin 1.8 milyon yıl önce Afrika'dan göç etmiş Homo erectus olduğu ve burada 40.000 yıl öncesine kadar da yaşadığı düşünülmektedir. Bu türe ait Java Adamı ve Pekin Adamı gibi fosiller Güneydoğu ve Doğu Asya'da bulunmuştur. İlk modern insanın ayak basması ise 60.000 ila 100.000 yıl önce gerçekleşmiştir.
Tarih öncesi çağlarda Asya'da üretilmiş çeşitli kalıntılar bulunur. Örneğin MÖ 10.000 yılına tarihlenen ve Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan Göbekli Tepe Asya kıtasında yer alır ve bilinen en eski insan yapımı dini yapılardan biridir. Bu tarihten kısa bir zaman sonra ise Ortadoğu'da Tarım devrimi başlamış, Bereketli Hilal denen bölgede ilk tarım faaliyetleri yürütülmüştür. Bu, ilerleyen çağlarda bu bölgede ilk devletlerin kurulmasına ve medeniyete zemin hazırlamıştır.

Asya'da Bakır ve Bronz Çağı sırasında pek çok arkeolojik kültür gelişmiştir. İlk at evcilleştirme izlerine sahip Botai kültürü, günümüzdeki Hint-Avrupalıların köklerini oluşturacak Andronovo, BMAC ve Afanasiyevo kültürü gibi Proto-Hint-Avrupa kültürleri Orta Asya bölgesinde yer almıştır ve bu kültürler göçebe ve bazen yerleşik hayatı benimsemiştir. İndus Vadisi Uygarlığı'da bu dönemde Güney Asya'da gelişmiştir. Bu yaklaşık 2000 yıllık zaman zarfında Çin ve Mezopotamya bölgelerinde Akkadlar, Asurlar, Babil, Hititler ve Shang Hanedanı gibi devletler oluşmaya başlamış, yazı da Mezopotamya'da MÖ 4500 dolaylarında Sümerler tarafından geliştirilmiştir.

Orta Doğu, MÖ 7. yüzyıldan itibaren İrani kökenli Med ve Ahameniş İmparatorlukları'nın kontrolüne girmiştir. Büyük İskender M.Ö. 4. yüzyılda Türkiye'den Hindistan'a kadar bir alanı ele geçirerek Ahamenişleri çökertmiştir. Daha sonra bu devlet daha küçük devletlere bölünmüş, Selevkos ve sonrasında Partlar ve Sasaniler bu bölgeleri ellerinde tutmuştur. Roma kontrolüne giren Ortadoğu daha sonra çeşitli farklı halkın egemenliğine girmiştir. Bunlardan biri olan Osmanlı İmparatorluğu 16. yüzyıldan itibaren Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar'ı kontrol altına almış, ancak 20. yüzyılda yıkılıştır. 

Çin'de MÖ 200 sonrasında, Qin Hanedanı döneminde büyük bir genişleme yaşanmış, Güney Çin ve Vietnam bu hanedanın hakimiyetine girmiştir. Ayrıca Konfüçyüsçülüğün temelleri atılmıştır. Daha sonra gelen Han Hanedanı İmparatorluğu daha da genişletmiş, Orta Asya'ya kadar uzanan bir devlete dönüştürmüştür. Bu hanedanın yıkılması ile Üç İmparatorluk dönemi başlamıştır. Bu hanedanları Tang, Song, Yuan ve Ming izlemiştir. Ming Hanedanı'nı Qing Hanedanı devirmiş, ülkeyi 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar yönetmiştir.

Birçok antik uygarlık, Çin'e bağlı İpek Yolu'nda gerçekleşen ticaret sonucunda Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa üzerinden birbirlerini etkilemiştirler. Hindistan'da başlayan Hinduizm ve Budizm dini Güney ve Doğu Asya üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Ayrıca Avrasya steplerinde gelişmiş İskitler, Hiung-nu, Kimmerler ve Sakalar gibi halklar Asya kıtasının geniş bölgelerini kontrol etmiştir. Daha sonra bu bozkırlar, Türki ve Moğol halkların istilalarında da rol oynamıştır.
İslam halifeliği ve diğer İslam devletlerinin 7. yüzyılda başlayarak tüm Ortadoğu'yu kontrol altına almış, daha sonra Hindistan ve Endonezya'ya kadar genişlemiştir. Haçlı Seferleri Müslümanların elinde bulunan Kutsal Toprakları geri almak için Hristiyan Avrupa'nın girişimi ile 12. yüzyılda başlayan bir takım mücadeleler olacaktır. Moğol İmparatorluğu 13. yüzyılda Asya, Çin'den Avrupa'ya kadar uzanan bölgelerin büyük bir kısmını, tüm Asya'nın ve Avrupa'nın büyük kısmını ele geçirecektir.
Rus İmparatorluğu ilerleyen zamanlarda Sibirya'nın tüm kontrolünü ele geçirdi ve 19. yüzyılın sonunda Orta Asya'yı hakimiyet altına almaya başladı.

Eski Dünya kara kütlesinin bir parçası olan Asya 44.391.163 km2 yüzölçümü ile dünyanın en büyük kıtasıdır. Asya, kuzey-güney doğrultusunda 8.490 km genişliğindedir. Aynı zamanda 1.010 metrelik ortalama yükseltisiyle de dünyanın en yüksek kıtasıdır. Asya bu yükseltisini; dünyanın en yüksek zirvelerini bünyesinde barındıran Himalaya Dağları'na borçludur.
Dünya üzerinde bulunan çeşitli en büyükler Asya'da toplanmıştır. Asya; kıtaların en genişi (44 391 163 km2) ve ortalama yükseltisi en fazla olanı (1 010 m)'dır. Ayrıca dünyanın en yüksek tepesi Everest tepesi, 8.848 m, en büyük gölü olan Hazar Denizi, en derin gölü Baykal Gölü, dünyanın deniz seviyesinden en alçak yeri olan Lut Gölü, göl yüzeyi -392 m ve dünyanın en alçak havzası Turfan Havzası -154 m Asya kıtasında bulunmaktadır.

Maden bakımından oldukça zengin olan Asya kıtasında dünyada nadir bulunan uranyumdan, en bol bulunan kömüre kadar bütün madenler çıkarılmaktadır. Arabistan Yarımadasında, Sibirya'da ve Tibet Yaylasında petrol; Sibirya'da elmas, demir, petrol, kurşun; doğuda, altın, demir, mangan; Hindistan'da alüminyum, mika, mangan, demir; Pakistan ve Afganistan'da krom en önemli madenlerdendir.

Orta Asya (-stan ülkeleri)
Doğu Asya (Uzak Doğu)
Kuzey Asya (Sibirya)
Güney Asya (Hint Yarımadası)
Güneydoğu Asya (Doğu Hint Adaları veya Hindiçin)
Batı Asya (Orta ve Yakın Doğu)

Her türlü iklimin görüldüğü Asya kıtasını dört iklim kuşağına ayırmak en uygun yoldur. Bunlar; Kuzey ve Kuzeydoğu Asya, Orta Asya, Güney ve Güneydoğu Asya ile Akdeniz ve Ekvator bölgesidir. Kıtanın kuzeyinde bulunan Arktik Okyanusu ve Kuzey Kutbu, bölgenin iklimini tamamen etkiler. Deniz, senenin birkaç haftası haricinde don halindedir. Irmaklar ancak yazın iki üç ay akabilir. Kalan zamanlarda don halindedir.
Kuzeyi teşkil eden Sibirya bölgesinde sıcaklık kışın -50 dereceye kadar düşmekte, yazın ise, en sıcak mevsimde ancak 15 dereceye çıkabilmektedir. Kuzey kuşaktan hemen sonra gelen Orta Asya sert bir kara iklimine sahiptir. Tibet Yaylasının Himalaya ve diğer dağ silsilelerinin bulunduğu bölgede sıcaklık farkları çok yüksektir. Kara ikliminin bir başka özelliği olan yağışların az olması da haliyle mevcuttur. Güney ve Güneydoğu Asya bol yağışlı ılıman Muson iklimine sahiptir.
Yağışlar mevsimlere göre değişiklik arz etmekte olup, yağışlarda en büyük tesir, yazın denizden karaya esen muson rüzgarlarıdır. Kışın tam aksi istikamette, yani karadan denize doğru esen muson rüzgarları, Hindistan' dan çıkıp denizi aşarak, Japonya'nın üzerinden geçerken, Japon adalarına bol yağmur yağmasına sebep olurlar.

Ön Asya'da Akdeniz kıyılarında bulunan bölgelerde, ılıman Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yaz mevsiminde çok sıcak olan bu bölge kış aylarında ılıman ve bol yağışlı olur.

Afrika (İngilizce: Africa, Fransızca: Afrique, Arapça: أفريقيا), yüzölçümü ve nüfus yoğunluğu açısından Dünya'nın en büyük ikinci kıtasıdır. Kendisine bitişik kabul edilen adalar ile birlikte 30,3 milyon km²'lik alanı ile dünya yüzölçümünün %6'sını ve dünya üzerindeki toprakların %24,4'ünü kapsar. 1 milyar kişilik nüfusuyla dünya nüfusunun %15'ini barındırır. Afrika, kuzeyde Akdeniz, güneyde Hint Okyanusu, batıda Atlas Okyanusu, doğuda Sina Yarımadası, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı ile çevrelenmiştir. Madagaskar'ı ve çeşitli takımadaları bünyesinde barındırır. Kıtada 54 adet diplomatik olarak tanınmış bağımsız devlet, dokuz bölge ve 3 adet de sınırlı tanınmış devlet bulunur.
Tüm kıtalar arasında en fazla genç nüfus Afrika'da bulunmaktadır. Afrikalıların %50'si 19 yaşının altındadır. Cezayir yüzölçümü olarak Afrikanın en büyük ülkesiyken, nüfus anlamında en büyük ülke ise Nijerya'dır. Özellikle Doğu Afrika'nın, insanoğlunun başlangıç noktası olduğu kabul edilir. Erken dönem büyük insansı maymunların yanı sıra, geç dönemdekileri yedi milyon yıl öncesinde olan Sahelanthropus tchadensis, Australopithecus africanus, A. afarensis, Homo erectus, H. habilis ve H. ergaster gibi türlerin evrimleşmesiyle oluştuğu kanıtlanan Homo sapiens yani modern insana dair bundan 200.000 yıl öncesine ait bulgular Etiyopya'da bulunmuştur. Afrika, çok çeşitli iklim bölgeleri bulunan ekvatorun her iki yanında ve dünya üzerinde her iki iklim kuşağında da bulunan tek kıtadır.
Afrika etnik, kültür ve dil olarak çok büyük bir çeşitliliğe ev sahipliği yapar. 19. yüzyıl sonlarında Avrupa ülkeleri tarafından sömürge haline getirilmiştir. Afrika'nın modern devletleri 20. yüzyıldaki dekolonizasyon sürecinden sonra ortaya çıkmıştır. Afrika ülkeleri kısmen 1881-1914 yıllarındaki Afrika Talanı sırasında şekillenmiştir.

Afrika adı, Kartaca'ya ilk defa ayak basan Romalılarca "Afri" veya "Africani" denilen oymakların adından esinlenerek verilmiştir. Bu adın yerel Libya kabilelerini betimlemek için kullanıldığı düşünülse de, genellikle Fenikecede kullanılan afar yani toz kelimesi ile bağlantılıdır. Ancak 1981 yılında yapılan bir hipoteze göre bir Berberi kelimesi olan ve "deve" anlamına gelen ifriden gelir. Aynı kelime kuzeybatı Libya'da bulunan, orijinal ismi Yafran (veya Ifrane) olan aynı zamanda Trablusgarb ve Cezayir dolaylarındaki Banu Ifran kabilesine verilen isimdir.
Roma hâkimiyetindeyken Kartaca, bugün Libya'nın sahil kesimleri dolaylarındaki Afrika Pronconsularis eyaletinin başkentiydi. Latin son eki "-ica" bir alanı tanımlamakta kullanılır.
Antik Romalılara göre, Asya kelimesi Mısır'ın doğusunda kalan Anadolu ve ötesini ifade ederken, Afrika kelimesi Mısır'ın batısını tanımlamak için kullanılmaktaydı. Bu keskin çizgi Yunan coğrafyacı Ptolemy (85-165 MÖ) tarafından belirlenmiştir.
Diğer etimolojik hipotezler ise;

Birinci yüzyıl Yahudi tarihçisi Flavius Josephus tarafından İncil Yaradılış 25:4'te ileri sürülen görüşe göre Afrika adı Libya'yı istila ettiği söylenen İbrahim peygamberin torunu Epher tarafından verilmiştir.
Sevillalı Isıldore'in Etymologiae isimli eserinde belirttiğine göre Afrika adı Latin kökenli aprica, yani "güneşli" anlamına gelen kelimeden gelmektedir.
Massey'in 1881 yılında ortaya attığı teze göre Afrika kelimesi, Mısır dilindeki af-rui-ka cümlesinden gelmektedir. Bunun anlamı "Ka'nın ağzına doğru dönmek" manasına gelir. Mısır felsefesinde "Ka", her insanın içinde olduğuna inanılan hayat özüdür ve "Ka'ya doğru dönmek", doğum yerine başlangıç yerine dönmek manasına gelir. Afrika, Mısırlılar için, soylarının geldiğine inanılan başlangıçtır.
Michèle Fruyt tarafından ortaya atılan bir diğer hipoteze göre, İtalya'da bulunan Umbria bölgesi kökenli "yağmurlu rüzgâr" anlamına gelen Latinceyle bağlantılı "africus" yani "güney rüzgârı" kelimesinden gelmektedir.

Afrika, birçok paleoantropolog ve arkeolog tarafından Dünya üzerinde insanlarca yerleşilmiş ilk yer olarak kabul edilmiştir. 20. yüzyılın ortalarındayken antropologlar, en erkeni yedi milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülen birçok fosil kanıtı keşfetmişlerdi. Bunlar arasında Ardipitecus, Australopithecus ve Homo türlerindeki insan ataları yer almaktadır. Afrika arkeolojisinde dönemler Erken, Orta ve Geç Taş Çağları olmak üzere üçe ayrılır. Tüm insanlığın tarih öncesi gibi, Afrika'nın tarih öncesinde de ulus devletler mevcut değildi. Bunun yanında Khoi ve San gibi avcı ve toplayıcı grupların yerleşik hayata geçtiği görülür.

Sahra'nın büyüklüğü tarihsel olarak son derece değişken olmuştur, alanı küresel iklim koşullarına bağlı olarak hızla dalgalanmış ve zaman zaman yok olmuştur. 
Buzul Çağı'nın bitmesiyle, yani MÖ 10.500 civarlarında, Sahra yeşil ve bereketli bir vadiydi. Ancak MÖ 5000 civarlarında iklimi kuraklaştı ve Sahra bölgesi oldukça sıcak ve kavurucu bir hal aldı. Bu sebepten Sahra bölgesindeki nüfus, Nil nehri bölgesine doğru artmaya başladı. Bu insanlar bu bölgede sürekli ve yarı sürekli olarak yerleşime geçmeye başladılar.
Afrika'da büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesi tarımdan daha önce olmuştur. Aşağı yukarı MÖ 6000'de Kuzey Afrika'da büyükbaş hayvanlar çoktan evcilleştirilmişti. Nil - Sahra bölgesinde insanlar birçok hayvanı evcilleştirdiler. Bugünkü Cezayir'den Nubiya'ya kadar olan bölgede eşek ve vida boynuzlu keçiler de evcilleştirilmekteydi.

MÖ 4.000'e geldiğimizde, Sahra'nın iklimi çok hızlı bir şekilde kuraklaşmaya başladı. Bu iklim değişikliği bölgedeki göllerin ve nehirlerin büyük oranda küçülmesine ve büyük çapta çölleşmeye yol açtı. Bu durum elverişli arazi miktarının azalmasına ve tarım ile uğraşan kesimin Batı Afrika'ya doğru göç etmesine neden oldu.
M.Ö. 4000'li yıllarda Sahra iklimi çok hızlı bir şekilde kuraklaşmaya başladı. Bu iklim değişikliği göllerin ve nehirlerin önemli ölçüde küçülmesine ve artan çölleşmeye neden oldu. Bu da yerleşimlere elverişli arazi miktarını azalttı ve çiftçilik topluluklarının Batı Afrika'nın daha tropikal iklimine göç etmesini teşvik etti.

MÖ birinci milenyumda, demir işlemeciliği Kuzey Afrika'da başladı ve ardından Sahra altı Afrika'ya doğru hızla yayıldı.
MÖ 500'e gelindiğinde Batı Afrika'da metal işçiliği olağan hâle gelmişti. M.S. ilk yüzyıla kadar diğer bölgeler demir işçiliği hakkında herhangi bir şey bilmemesine rağmen, Batı ve Kuzey Afrika'da demir işlemeciliği o tarihten 500 yıl öncesinde bile kullanılıyordu. MÖ 500'lere ait Mısır, Kuzey Afrika, Nabiya ve Etiyopya'dan gelmiş bakır objeler, Batı Afrika'daki kazılarda bulunmuştur. Bu durum Sahra ötesi ticaret ağının bu tarihlerde kurulmuş olduğunu göstermektedir.

MÖ 3500'den itibaren, nomlar (nomarklar tarafından yönetilen) birleşerek Kuzeydoğu Afrika'da Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarını oluşturdular. MÖ 3100 civarında Yukarı Mısır, Mısır'ı 1. hanedan altında birleştirmek için Aşağı Mısır'ı fethetti ve birleştirme ve asimilasyon süreci MÖ 2.686'da Eski Mısır Krallığı'nı kuran 3. hanedan zamanında tamamlandı. Kerma Krallığı bu dönemde ortaya çıktı ve Nübye'de baskın güç haline gelerek, Nil'in 1. ve 4. kataraktları arasındaki Mısır kadar büyük toprakları yönetti.

MÖ 3300'ler civarında, Antik Mısır'da Firavun medeniyetindeki okur yazarlığın artmasıyla birlikte Kuzey Afrika'daki ilk tarihsel kayıtlar ortaya çıkmıştır. Dünyanın en erken ve en uzun süreli yaşayan medeniyetlerinden biri olan Antik Mısır, MÖ 330 yılına kadar çevresindeki diğer bölgeleri de etkiledi.
Afrika'nın Avrupalılarca keşfi, Romalılar ve Antik Yunan ile birlikte başlamıştır. MÖ 322'de Büyük İskender Mısır'ı Pers işgalinden kurtardı ve burada, ölümünden sonra Ptolemaios Krallığı'nın başkenti olacak olan İskenderiye'yi oluşturdu. Roma İmparatorluğu'nun Akdeniz şeridi boyunca Kuzey Afrika'yı fethinin ardından bölge, hem ekonomik hem de kültürel olarak Roma sistemine dâhil olmuştur. Roma yerleşkeleri bugünkü modern Tunus'ta ve o hat boyunca ortaya çıkmıştır. Bölgede Hristiyanlığın yayılması da MS 340'lı yıllara kadar sürmüştür.
7. yüzyılın başlarında Hilâfet önce Mısır'a girdi ve ardından da Kuzey Afrika'ya yayıldı. Kısa dönemde, yerel Berberi kabileleri Müslüman Arap kabileleriyle bütünleştiler. Emevilerin başkenti olan Şam 8. yüzyılda düşünce, İslami merkez Akdeniz'de kayarak Kuzey Afrika'daki Kayravan'a geçmiştir.

Kolonileşme dönemi öncesi Afrika'da takriben 10.000'den fazla farklı devlet ve politika, pek çok kurum ve kurallara göre nitelendirilmiştir. Bunların içerisinde Buşmalar gibi küçük avcı toplayıcı gruplar, Bantu dillerini konuşan daha büyük ve yapılanmış aile klanları, çok daha büyük olan Afrika Boynuzu'ndaki klanlar ve bunun yanında Akanlar, Yorubalar ve İbolar gibi otonom şehir devletleri veya krallıklardan oluşan birçok farklı oluşum mevcuttur. 9. yüzyılda Batı Afrika'dan gelen Hausa Krallığı gibi bir dizi hanedan devletleri, Sahra altı bölgesindeki savanaları aşarak bugünkü Sudan'ın ortalarına vardılar. Gana, Gao ve Kanem Krallığı bunların en güçlüleriydi. Gana 11. yüzyılda geri dönse de, Mali Krallığı Sudan'ın doğusunu 13. yüzyıla kadar muhafaza etti. Kanem Krallığı ise 11. yüzyılda İslamiyeti kabul ettiler.
Batı Afrika'nın ormanlık alanlarında, kuzeydeki Müslüman kabilelerin küçük etkisiyle birlikte yeni bağımsız krallıklar türedi. İboların kurduğu Nri Krallığı bunların ilkiydi. 9. yüzyılda ortaya çıkan Nri krallığı, günümüz Nijerya'sındaki en eski kabilelerden biridir. Bu kabileye ait ortaya çıkarılan bronz buluntular 9. yüzyıla aittir.

Ife kenti, tarihsel olarak Yorubalar tarafından kurulan ilk şehir devletlerden bir tanesidir. Başında "oba" denilen ve Yoruba dilinde "kral" anlamına gelen bir yönetici bulunur. Ife özellikle içerisindeki bronz işlemeleriyle birlikte Afrika'nın en önemli dini ve kültürel merkezlerinden birisidir.
Sahra'daki Berberi sülalesinden gelen Murabıtlar buradan yayılarak kuzeydoğu Afrika ve 11. yüzyılda İber Yarımada'sına kadar ulaşmıştılar. Ardından Banu Hilal ve Banu Malik gibi Arap bedevileri, Arap yarımadasından Mısır'a göç etmişlerdir. 11. ve 13. yüzyıl arasında gerçekleşen bu olay sonucunda Araplar ve Berberiler yerel kültürleri Arapl

Amerika (İngilizce: Americas; İspanyolca ve Portekizce: América; Fransızca: Amérique) veya Amerika kıtası, Batı Yarımküre'de Yeni Dünya olarak adlandırılan bölgede, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika ve bunlara bağlı adalardan meydana gelen kıtalar ve adalar topluluğu. Amerika kıtası, Batı Yarımküre'deki kara alanının çoğunu kapsar ve Yeni Dünya'yı oluşturur. Amerika sözcüğü birçok dilde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) anlamında da kullanıldığı için kavram karmaşasına neden olabilmektedir.
Yakınındaki adalarla birlikte Dünya yüzeyinin %8'ini ve kara alanının %28,4'ünü barındıran Amerika'nın topoğrafyasına Amerikan Kordilerası adı verilen ve kıtanın batı sahili boyunca ilerleyen uzun bir sıradağ hakimdir. Amerika'nın daha düzlük olan doğu kısmınaysa Amazon, Mississippi, Río de la Plata ve St. Lawrance nehirlerinin ve Büyük Göller'in havzaları hakimdir. Amerika, kuzeyden güneye 14.000 km (8.700 mi) boyunca uzandığı için kıtanın iklimi ve ekolojisi Kuzey Kanada, Grönland ve Alaska'daki kutup tundralarından Orta ve Güney Amerika'daki Tropik yağmur ormanlarına kadar devasa çeşitlilik gösterir.
İnsanlar, Amerika'ya ilk olarak 42 bin ilâ 17 bin yıl önce Beringia'dan geçerek Asya'dan gelmiştir. Na-Dene dillerinin konuşurlarından müteşekkil ikinci bir göç dalgası da aynı yoldan onları takip etmiştir. Amerika yerlilerinin Amerika'ya yerleşmesinin son aşaması, genellikle MÖ 3500'de İnuitlerin kutup bölgelerine yerleşmesi olarak kabul edilir.
Amerika'ya ilk yerleşen Avrupalı, Leif Ericson adlı bir Viking kâşifidir. Ancak Kuzey Amerika'daki Viking kolonisi asla kalıcı olamamış ve sonra terk edilmiştir.
15. yüzyılın başlarında Avrupa iç savaşlar ve Kara Ölüm'ün neden olduğu nüfus kaybından yavaş yavaş toparlanıyordu. Osmanlı'nın Asya'ya giden ticaret yollarında tuttuğu hakimiyet, Batı Avrupalı hükümdarları alternatifler aramaya sevk etti, bu da Kristof Kolomb'un yolculuklarına ve "Yeni Dünya"nın keşfine neden oldu.
İspanyol kâşif Kristof Kolomb'un 1492-1502 arasındaki yolculukları, kıtanın Avrupa'yla (ve daha sonraları diğer Eski Dünya devletleriyle) kalıcı etkileşimini başlatmıştır. Kolombiyen değişim adı verilen bu dönem, etkileri ve sonuçları günümüzde hâlen devam eden keşifler, fetihler ve sömürgeleşmelere yol açacaktı. İspanyollar, çok sayıda Amerika yerlisini köleleştirdi.
Avrupa ve Batı Afrika'dan gelen hastalıklar, Amerika yerlilerini perişan etti ve Avrupa devletleri Amerika'da koloniler kurdular. Aralarında büyük miktarda senetli kölenin ve Afrika'dan getirtilen kölelerin de bulunduğu Avrupa kökenli toplu göç dalgaları, büyük ölçüde yerlilerin yerine geçmiştir.
Amerika'nın dekolonizasyonu 1774'teki Amerikan Devrimi'yle başlamış, 1890'ların sonundaki İspanya-Amerika Savaşı'yla büyük ölçüde bitmiştir. Günümüzde Amerika nüfusunun neredeyse tamamı bağımsız ülkelerde yaşamakta, ancak sömürgeciliğin etkisi yüzünden bu nüfus, Avrupalı kolonici ve sömürgecilerin kültürel mirasını taşımaktadır. Bunlar arasında en belirginleri Hristiyanlık ve Hint-Avrupa dillerinin konuşulmasıdır. Amerika nüfusu; çoğunlukla İngilizce, İspanyolca, Portekizce ve Fransızca ve az da olsa Felemenkçe konuşur.

Amerika isminin kökeni ile ilgili birkaç teori vardır:

Bunlardan çok kabul göreni, İtalyan kâşif Amerigo Vespucci'nin adından geldiğine dair olanıdır.
İkinci bir teori kıtaya ayak basan ilk Batı Avrupalı olan John Cabot'nun finansörü Richard Amerike'nin adından türetildiğidir.
Bir başka teori de bu adın Nikaragua'daki "Amerrique" bölgesinin adından geldiğidir.

Bu teoriye göre America sözcüğü 1500'lü yılların başında yaptığı iki yolculuk sonucu Güney Amerika'nın doğu sahillerine ve Karayiplere ulaşan İtalyan denizci ve haritacı Amerigo Vespucci'nin isminden türetilmiştir. Teoriye göre, Alman haritacı Martin Waldseemüller bu ismi Vespucci'nin isminin Latince söylenişi olan “Americus Vespucius”tan türetmiştir.
1507 yılında Batlamyus'un "Kozmografya" eserinin Latince güncellemesi üzerine çalışan Martin Waldseemüller, Vespucci'nin mektuplarından birinde "Mundus Novus" adını verdiği "Yeni Dünya"yı keşfettiğini okuyunca, "Cosmographiae Introductio"da Amerika ("America") ismini önerir.
Her ne kadar, Waldseemüller'in çalışmasının yayılmasıyla "Amerika" terimi popülerlik kazandıysa da, Vespucci'nin yazılarındaki tutarsızlıklar birçok İspanyol ve Portekizlinin eleştirisine sebep oldu. Bu eleştiriler Vespucci'nin diğer denizcilerin keşiflerini kendisininmiş gibi gösterdiğini söylüyor ve bununla birlikte de "Yeni Dünya" fikrine şüpheyle bakıyordu. Yine de Avrupa'nın diğer ülkelerinde "yeni dünya" için "Amerika" ve orada yaşayanlar için de "Amerikalı" adı kullanımı yaygınlaşıyordu. Ancak İspanya ve Portekiz'de resmî terim Doğu Hint Adaları idi.
Waldseemüller "Amerika" adını kullandığında somut olarak Kristof Kolomb ve diğer kaşifler tarafından keşfedilen Antilleri ve Güney Amerika'nın kuzeydoğu sahillerini kastediyordu.
"Amerika" adı ilk defa Batı yarımküredeki kıtanın tamamını adlandırmak için 1538 yılında Gerardus Mercator tarafından bir harita üzerinde kullanılmıştır.

Teoriye göre "Amerika" adının 1497 yılında John Cabot'nun yolculuğunu finanse eden İngiltere'nin Bristol şehrinden Richard Amerike'nin adından türetilmiştir. Cabot, kıtaya ayak basan ilk Batı Avrupalı olmuştur.

Amerika'da 1 milyardan fazla insan yaşar. Bunların üçte ikisi Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Meksika vatandaşıdır. Amerika'da sekiz megakent mevcuttur: New York (23,9 milyon), Meksiko (21,2 milyon), São Paulo (21,2 milyon), Los Angeles (18,8 milyon), Buenos Aires (15,6 milyon), Rio de Janeiro (13,0 milyon), Bogotá (10,4 milyon) ve Lima (10,1 milyon).

Amerika kıtasında tüm ülkelerdeki çoğunlukta olan inanç Hristiyanlıktır.

Almanya, resmî adıyla Federal Almanya Cumhuriyeti, Batı ve Orta Avrupa'da bir ülkedir. Kuzeyde Baltık Denizi ve Kuzey Denizi, güneyde ise Alpler arasında yer alır. On altı kurucu eyaletinin toplam nüfusu 82 milyonu aşmaktadır ve bu da onu Avrupa Birliği'nin (AB) en kalabalık üye devleti yapmaktadır. Almanya kuzeyde Danimarka; doğuda Polonya ve Çek Cumhuriyeti; güneyde Avusturya ve İsviçre; batıda ise Fransa, Lüksemburg, Belçika ve Hollanda ile sınır komşusudur. Ülkenin başkenti ve en kalabalık şehri Berlin, ana finans merkezi ise Frankfurt'tur; en büyük kentsel alan Ruhr'dur.
Modern Almanya topraklarındaki yerleşim, Alt Paleolitik dönemde başlamış olup, Neolitik dönemden itibaren başta Keltler olmak üzere çeşitli kabileler ve kuzeyde Cermen kabileleri burada yaşamıştır. Romalılar bölgeye Germania adını vermişlerdir. 962 yılında Almanya Krallığı, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun büyük bir bölümünü oluşturmuştur. 16. yüzyılda, kuzey Alman bölgeleri Protestan Reformu'nun merkezi haline geldi. Napolyon Savaşları ve 1806'da Kutsal Roma İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından, 1815'te Alman Konfederasyonu kuruldu. 
Prusya önderliğinde Almanya'nın modern ulus devlete birleşmesi, 1871'de Alman İmparatorluğu'nu kurdu. I. Dünya Savaşı ve bir devrimden sonra, İmparatorluğun yerini Weimar Cumhuriyeti aldı. 1933'te Nazilerin iktidara gelmesi, totaliter bir diktatörlüğün kurulmasına, II. Dünya Savaşı'na ve Holokost'a yol açtı. 1949'da, savaştan ve Müttefik işgalinden sonra, Almanya sınırlı egemenliğe sahip iki ayrı siyasi yapıya ayrıldı: Federal Almanya Cumhuriyeti (FRG) veya Batı Almanya ve Alman Demokratik Cumhuriyeti (GDR) veya Doğu Almanya. FRG, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurucu üyesi iken, GDR komünist bir Doğu Bloku devleti ve Varşova Paktı'nın kurucu üyesiydi. Doğu Almanya'daki komünist yönetimin düşmesinin ardından, Alman birleşmesiyle eski Doğu Alman eyaletleri 3 Ekim 1990'da Federal Almanya Cumhuriyeti'ne katıldı. 
Almanya, güçlü bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir; nominal GSYİH'ye göre Avrupa'nın en büyük ekonomisine sahiptir. Birçok sanayi, bilim ve teknoloji sektöründe önemli bir güç olan Almanya, hem dünyanın üçüncü büyük ihracatçısı hem de üçüncü büyük ithalatçısıdır. Geniş çapta büyük bir güç olarak kabul edilen Almanya, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir. UNESCO Dünya Mirası Alanları sayısı bakımından üçüncü sırada yer almaktadır: 55 alandan 52'si kültürel mirastır.

Cermen kabilelerinin, Tunç Çağı'nda veya Demir Çağı'nın hemen öncesinde ortaya çıktığı sanılmaktadır. MÖ 1. yüzyılda, Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya'dan gelen kabileler, güneye, doğuya ve batıya yayılarak Keltlerle, Galyalılarla, Slavlarla, Baltık kabileleriyle ve İran halkları ile ilişkiye girdiler. Erken Cermen tarihi hakkında bilinenler, Roma İmparatorluğu zamanındaki verilerle sınırlıdır.
Augustus yönetimindeki Roma İmparatorluğu zamanında, Romalı General Cermanya'ya saldırılara başladı. Cermen kabileleri bu sırada savaş taktiklerini öğrendiler. Bu esnada kimliklerini muhafaza etmeyi başardılar. MS 9 yılında, Publius Quinctilius Varus tarafından yönetilen Roma lejyonu, Çeruskerlerin lideri tarafından Varus Savaşında yenildi. Böylece, Tuna ve Ren nehirleri arasında sınırlarına kadar genişledi. Yüz civarında talebe, Tacitus'un Cermenler üzerinde yazdığı esere göre Cermen kabileleri bugünün modern yurtlar Tuna ve Ren nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler. 3'üncü yüzyıl civarında birkaç büyük Cermen kabilesi ortaya çıktı. Alamanlar, Franklar, Saksonlar, Frizler, Chattiler, Sicambriler; bunlardan bazılarıdır. MS 260 civarında Cermen halkları, Tuna'yı geçip Roma İmparatorluğu kontrolundeki alanlara girmeye başladılar.

Orta Çağ'ın bölünmüş devletçiklerini Şarlman bir araya getirdi. 25 Aralık 800'de Vatikan'da krallık tacını giyerek Karolenj İmparatorluğu'nu kurdu. 843 yılına gelindiğinde bu devlet üç parçaya ayrıldı ve değişikliklere uğrayarak varlığını 1806 yılına kadar sürdürdü. Devlet, Eider Nehri'nden Akdeniz'e kadar yayıldı. Devlet, Kutsal Roma İmparatorluğu olarak bilinse de 1512'den itibaren resmî olarak Alman Halkının Kutsal Roma İmparatorluğu (Sacrum Romanum Imperium Nationis Germanicæ) olarak anılmıştır.
Otto Hanedanı (919-1024) döneminde, 962 yılında; Lorraine, Saksonya, Franconia, Suabiya, Türingiya ve Bavyera düklükleri birleştirildi ve Alman kralına Kutsal Roma Cermen İmparatoru olarak taç giydirildi.Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Salian sülalesinin (1024-1125) yönetimindeyken Kuzey İtalya ve Burgonya'yı ele geçirdi. Buna karşı imparatorlar, başa geçme konusunda çekişmelere girince güçlerini kaybettiler. Hohenstaufen Hanedanı'nın (1138-1254) yönetimi altında Alman prensleri, güney ve doğudaki Slav topraklarındaki etkilerini artırdılar ve bu bölgelere göçü teşvik ettiler (Ostsiedlung). Buraya yerleşen Alman göçmenler, Hansa Birliği'ni kurarak ticarette geliştiler ve o günün Avrupa'sına göre oldukça zengin duruma geldiler.

1356'da ilan edilen fermanla birlikte hükümdarlık seçimi ile ilgili birtakım değişiklikler yapıldı. Buna göre kralı, başpiskoposluklardan ve etkili eyaletlerdeki prenslerin katılımıyla oluşan yedi kişilik bir heyet seçecekti. 15. yüzyıldan itibaren kral, sadece Habsburg Hanedanı'na üye kişilerden olmuştur.
1517'de Martin Luther görevini kötüye kullanan Roma Katolik Kilisesi'ne karşı doksan beş maddelik bir bildiri hazırlayarak Protestan Reformunu başlattı. 1530'dan sonra Luthercilik, Katolik Kilisesi'nden ayrıldı ve birçok Alman Eyaletinde resmî din kabul edildi. Bunun üzerine Alman ülkesini harap eden Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) başladı. Alman eyaletlerindeki nüfus yaklaşık %30 oranında azaldı. 1648'de imzalanan Vestfalya Antlaşması, bu din savaşını bitirdi. Savaşın sonunda krallık, birçok bağımsız eyalete ayrıldı. 1740'tan sonra, Avusturya'da hüküm süren Habsburg Hanedanı ve Prusya Devleti, Alman eyaletlerini kendi yanlarına çekip ülkeye tamamen hükmetmeye çalıştılar. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu 1806 yılında Napolyon Savaşları sırasında tamamen yıkıldı.

Napolyon Bonapart'ın tahttan düşmesinden sonra 1814 yılında toplanan Viyana Kongresi'nde alınan kararlarla Alman Konfederasyonu adı altında otuz dokuz tane bağımsız Alman eyaleti kuruldu. Bu konfederasyonun liderliğine Avusturya-Macaristan İmparatorluğu seçildi. Viyana Kongresi'ne tepki olarak Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ayaklanmalar çıktı. Özellikle Almanya'da bilim ve felsefede görülen gelişme ve liberalizm akımı halkların haklarını aramasında temel etken oldu. Bu süreçte Alman halkının çoğunluğu Fransız Devrimi'nden ve milliyetçilik akımından etkilendiler. Halk, ulusal birliğin sağlanmasını istiyordu. Seçilen kurucu meclis, 13 Mayıs 1848'de Frankfurt'ta bir anayasa hazırlamak için toplandı. 28 Mart 1849'da anayasa kabul edildi. Bu hareketi temsil eden siyah, kırmızı ve altın sarısı renkler daha sonra Almanya bayrağına renk vermiştir.
1848 Devrimleri sonucunda Fransa'da cumhuriyet ilan edildi. Bu hareketin başarıya ulaşması üzerine Alman entelektüeller ve halk da ihtilal başlattılar. Başlangıçta hükümdarlar talep edilen liberal hakları onayladı. Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm'e birtakım hakları alınmış şekilde krallık önerildi. Fakat o, bunu reddetti. Çünkü kabul etseydi tacı Tanrı'nın inayetinde değil, meclisin huzurunda giyecek ve meclise bağlı olacaktı. Ölümünden sonra yerine I. Wilhelm geçti. 1862 yılında başbakanlığa Otto von Bismarck'ı atadı. Bismark, Danimarka'yla 1864 yılında yapılan savaşta bir kısım yerleri ele geçirdi. Ertesi yıl yapılan savaşlarda Avusturya ordusunu mağlup ederek Kuzey Almanya Konfederasyonu'nu kurdu. Avusturya bu konfederasyonun dışında bırakıldı.

Bilinen ulusal temellere dayalı modern Almanya yapılan düzenlemelerle 1871'de kuruldu. Ülkenin kurucusu Prusya Krallığı'ydı. Fransa-Prusya Savaşı'ndan sonra, 18 Ocak 1871'de Versay'da alınan kararlarda imparatorluk ilan edildi. İmparatorluğa Hohenzollern Hanedanı hükmetti. Başkent Berlin yapıldı. İmparatorluk tüm dağınık Alman devletçiklerini içine alarak kuruldu fakat Avusturya bu birliğin dışında bırakıldı. Ülke, 1884'ten itibaren Avrupa dışında sömürgeler kurmaya başladı.
İmparatorluğun inşası sırasında tahtta olan I. Wilhelm, dış siyasette Almanya'yı diğer büyük devletler gibi güçlü ve güvenli bir duruma getirmek için uğraşmıştır. Fransa'dan diplomatik olarak uzak durulmaya çalışılmış, savaştan kaçınılmıştır. II. Wilhelm döneminde Almanya, diğer Avrupa güçleri gibi emperyal bir politika izlemiş ve zaman zaman sömürgeleri konusunda komşu devletlerle sürtüşmeye girmiştir. Bu, birtakım dostlukları zedelemiş ve Almanya'ya karşı Fransa, Birleşik Krallık ve Rus İmparatorluğu bir anlaşma imzalayarak kutup oluşturmuştur. Almanya ise sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifak kurabilmiştir.
Almanya'nın emperyal politikası ülke dışına taşmış ve devlet, diğer Avrupa güçleri gibi, Afrika'nın paylaşımına katılmıştır. Berlin Konferansı'nda bu kıta Avrupa güçlerine pay edilmiştir. Almanya'nın payına Alman Doğu Afrikası, Alman Kuzey-Batı Afrikası, Togo ve Kamerun düştü. Büyük güçler arası Afrika'da olan bu mücadele I. Dünya Savaşı'nın nedenlerinden biri olacaktı.
28 Haziran 1914'te, Saraybosna'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu prensi Arşidük Franz Ferdinand'a suikast düzenlenmesi I. Dünya Savaşı'nı başlattı. Almanya'nın aralarında bulunduğu İttifak Devletleri, İtilaf Devletleri'ne karşı dört yıl süren savaşlar sonucunda başarısız oldu. Almanya'da Kasım 1918'de ihtilal yaşandı ve İmparator II. Wilhelm, tahttan feragat etmek zorunda kaldı. 11 Kasım'da ateşkes ilan edildi. 28 Haziran 1919'da Versailles Barış Antlaşması imzalandı. Fakat antlaşma şartları Almanya'yı küçük düşürücü bulundu. Bu durum ülkede milliyetçiliği artırdı ve halk yavaş yavaş nasyonal sosyalizm akımı etrafında birleşmeye başladı.

Başarılı geçen Kasım 1918 İhtilali'nin ardından cumhuriyet ilan edildi. Sosyal demokrat Devlet Başkanı Friedrich Ebert tarafından 11 Ağustos 1919'da kuruluşu ilan edilen devlet, adını millî meclisin yeni anayasayı oluşturmak için toplandığı Weima

Fransa, resmî adıyla Fransız Cumhuriyeti, Batı Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Denizaşırı bölgeleri ve toprakları arasında Güney Amerika'daki Fransız Guyanası, Kuzey Atlantik'teki Saint Pierre ve Miquelon, Fransız Batı Hint Adaları ve Okyanusya ile Hint Okyanusu'ndaki birçok ada bulunmaktadır. Anakara Fransa, kuzeyde Belçika ve Lüksemburg; kuzeydoğuda Almanya; doğuda İsviçre; güneydoğuda İtalya ve Monako; güneyde Andorra ve İspanya; ve kuzeybatıda Birleşik Krallık ile deniz sınırı paylaşmaktadır. Anakara alanı Ren Nehri'nden Atlantik Okyanusu'na ve Akdeniz'den Manş Denizi ve Kuzey Denizi'ne kadar uzanmaktadır. Beş tanesi denizaşırı olmak üzere 18 bütünleşik bölgesi, toplam 632.702 km² (244.288 mil²) alanı kaplamakta ve 2026 yılında toplam nüfusunun 69,1 milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir. Başkenti, en büyük şehri ve ana kültürel ve ekonomik merkezi Paris'tir.
Fransa anakarası, Demir Çağı'nda Galyalılar olarak bilinen Kelt kabileleri tarafından yerleşilmiş ve MÖ 51'de Roma'nın bölgeyi ilhak etmesiyle kendine özgü bir Galya-Roma kültürü ortaya çıkmıştır. Erken Orta Çağ'da Franklar, Karolenj İmparatorluğu'nun kalbi haline gelen Frank Krallığı'nı kurmuşlardır. 843 tarihli Verdun Antlaşması imparatorluğu bölmüş ve Batı Frank Krallığı, Fransa Krallığı'na dönüşmüştür. Yüksek Orta Çağ'da Fransa, güçlü ancak merkezi olmayan bir feodal krallıktı, ancak 14. yüzyılın ortalarından 15. yüzyılın ortalarına kadar Fransa, Yüz Yıl Savaşları olarak bilinen İngiltere ile hanedanlık çatışmasına girmiştir. 16. yüzyılda Fransız Rönesansı sırasında Fransız kültürü gelişmiş ve bir Fransız sömürge imparatorluğu ortaya çıkmıştır. İçsel olarak Fransa, Habsburg Hanedanı ile olan çatışma ve Katolikler ile Huguenotlar arasındaki Fransız Din Savaşları'nın etkisi altında kalmıştır. Fransa, Otuz Yıl Savaşları'nda başarılı olmuş ve XIV. Louis döneminde etkisini daha da artırmıştır.
1789 Fransız Devrimi, Eski Rejimi devirdi ve günümüze kadar ulusun ideallerini ifade eden İnsan Hakları Bildirgesi'ni ortaya çıkardı. Fransa, 19. yüzyılın başlarında Napolyon Bonaparte yönetiminde siyasi ve askeri zirvesine ulaştı, kıta Avrupası'nın büyük bir bölümünü boyunduruk altına aldı ve Birinci Fransız İmparatorluğu'nu kurdu. Bu çöküş, Fransa'nın Bourbon Restorasyonu'nu yaşadığı ve ardından İkinci Fransız Cumhuriyeti'nin kurulduğu, III. Napolyon'un iktidara gelmesiyle İkinci Fransız İmparatorluğu'nun kurulduğu göreceli bir gerileme dönemini başlattı. İmparatorluk, 1870'te Fransa-Prusya Savaşı sırasında çöktü. Bu, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nin kurulmasına ve Belle Époque olarak bilinen ekonomik refah, kültürel ve bilimsel gelişme dönemine yol açtı. Fransa, büyük insan ve ekonomik bedeller ödeyerek zafer kazandığı I. Dünya Savaşı'nın önemli katılımcılarından biriydi. II. Dünya Savaşı'nda Müttefikler arasındaydı, ancak 1940'ta teslim oldu ve Almanya tarafından işgal edildi. 1944'te kurtuluşunun ardından, kısa ömürlü Dördüncü Cumhuriyet kuruldu ve daha sonra Cezayir Savaşı sırasında dağıldı. Mevcut Beşinci Cumhuriyet, yarı başkanlık sistemiyle, 1958'de Charles de Gaulle tarafından kuruldu. Cezayir ve çoğu Fransız kolonisi 1960'larda bağımsızlığını kazandı ve çoğunluğu Fransa ile yakın ekonomik ve askeri bağlarını korudu.
Fransa, yüzyıllardır süregelen sanat, bilim, mutfak ve felsefe alanlarında küresel bir merkez olma statüsünü koruyor. Toplam 54 UNESCO Dünya Mirası Alanı ile dördüncü en fazla sayıda alana ev sahipliği yapıyor ve 2025 yılında 102 milyon yabancı ziyaretçi ağırlayarak dünyanın önde gelen turizm destinasyonu konumunda. Gelişmiş bir ülke olan Fransa, küresel olarak yüksek bir nominal kişi başına gelire sahip ve ekonomisi hem nominal GSYİH hem de satın alma gücü paritesi (PPP) düzeltilmiş GSYİH açısından dünyanın en büyükleri arasında yer alıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden biri ve resmi olarak nükleer silah sahibi bir devlet olması nedeniyle büyük bir güçtür. Ülke, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir.

"Fransa" adı, Frankların yurdu anlamına gelen Francia sözcüğüne dayanır. Ancak frank sözcüğünün kökeniyle ilgili pek çok farklı iddia vardır. Bunlardan biri, bu sözcüğün kökeninin ön Cermen dillerinde cirit, kargı, mızrak gibi anlamlara gelen frankona dayandığı yönündedir.
Bir başka köken varsayımı da frank teriminin eski Cermen dillerinde özgür anlamına gelen frei sözcüğünden geldiğidir. Frank sözcüğü çağdaş Fransızcada franc biçiminde hâlâ yaşamaktadır ve 2000 yılında euro, Fransa'nın resmî para birimi olana dek Fransa'da kullanılan parayı adlandırmak için de kullanılmıştır. Çağdaş Almancada Fransa bugün bile Frankreich (Türkçe: Frank İmparatorluğu) olarak adlandırılır. Ancak bunu Charlemagne yani Şarlman'ın Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'ndan ayırt edebilmek için eski olan krallığa Frankenreich (Türkçe: Frankların İmparatorluğu) denir.
Frank sözcüğü, Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden Orta Çağ'a kadar daha az yaygın biçimde kullanılagelmiş ancak Hugh Capet'in Fransa Kralı olarak taç giymesinin ardından yaygın biçimde, gelecekte Fransa olarak anılacak Fransa Krallığı'nı anlatmak için kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüz Fransa'sının sınırları hemen hemen eskiden Kelt Galyalıları (Fransızca: Celte Gaulois, okunuşu: selt golwa) tarafından yurt edinilen Antik Galya'nın (Fransızca: Gaule, okunuşu: gol) sınırlarıyla aynıdır. Galya, MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatoru Julius Caesar tarafından ele geçirilince Galya halkları yavaş yavaş Roma kültürünü ve Roma dilini benimsediler. Daha sonra zamanla bu dil kendi içinde değişerek çağdaş Fransızcanın temellerini oluşurdu. Fransa topraklarında Hristiyanlık ilk olarak MS 2 ve 3. yüzyıllarda görüldü ve sonraki iki yüzyıl içinde öylesine hızlı yayılma olanağı buldu ki, Aziz Jerome yazılarında Galya'nın "sapkınlıktan kurtulmuş" olan tek bölge olduğunu yazdı.

MS 4. yüzyılda, Galya'nın Ren Nehri kıyısındaki doğu sınırları Cermen boyları tarafından yönetiliyordu. Bu topluluklar içinde en etkili olanı, Fransa'ya antik Francie adını da veren Franklardı. Günümüzde kullanılan Fransa adıysa Paris dolaylarında bulunan Capet krallarının yönettiği derebeyliğin bulunduğu bölgenin adından gelir. Roma İmparatorluğu'nun düşüşünden sonra, Avrupa topraklarında yayılan Cermen boyları içinde Franklar, Aryanizm'e değil de, Katolikliğe giren ilk topluluklardı. Bu nedenle Fransa'ya “Kilisenin en büyük kızı” (La fille ainée de l’Église) sıfatı verilmiş, Franklar da buna dayanarak kendilerini “Fransa'nın en iyi Hristiyanları” olarak adlandırmışlardır.
Ayrı bir ülke olarak Fransa tarihinin başlamasıysa 843 tarihli Verdun Antlaşması uyarınca Karolenj İmparatorluğu'nun Doğu Frank Krallığı, Batı Frank Krallığı ve Orta Frank Krallığı olarak üçe ayrılmasıyla başladı. Batı Frank Krallığı hemen hemen bugünkü Fransa topraklarını kaplıyordu ve nitekim çağdaş Fransa'nın temelleri bu krallık üzerine kuruldu.
Karolenj Hanedanı Fransa'yı 987 yılında Fransa Dükü ve Paris Kontu Hugh Capet'nin, Fransa kralı olarak taç giymesine kadar yönetti. Onun soyundan gelenler ile Valois ve Bourbon hanedanları da aşamalı bir dizi savaşla ülkede birliği sağladılar. 

Krallık yönetimi 17. yüzyılda ve kral XIV. Louis'nin döneminde zirvelerini yaşıyordu. Bu süreçte Fransa, Avrupa kıtasının en kalabalık ülkesi hâline geldi ve Avrupa kültürü, politikaları ve ekonomisi üzerinde en etkili güçlerden biri oldu. Fransızca dönemin diplomasi dili oldu ve uzun süre bu niteliği koruyarak kaldı. Aydınlanma çağı da büyük ölçüde Fransız entelektüel çevrelerinde gerçekleşti. Fransız bilim insanları 18. yüzyılda büyük bilimsel buluşların altına imzalarını attılar. Ayrıca Fransa bu dönemlerde Afrika, Amerika ve Asya kıtaların da birçok denizaşırı toprak edindi.

Fransa'da krallık sistemi 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi'ne dek hüküm sürdü. Fransız Devrimi sırasında dönemin Fransa Kralı XVI. Louis ve eşi Marie Antoinette ile onlara yakınlığı olduğu düşünülen yüzlerce Fransız vatandaşı öldürüldü. Kısa süreli bir dizi yönetim denemesinden sonra Napolyon Bonapart 1799'da cumhuriyetin kontrolünü ele aldı ve kendini önce Birinci Konsül, daha sonra, günümüzde Birinci İmparatorluk (1804-1814) adıyla anılan devletin imparatoru ilan etti. Napolyon Savaşları olarak bilinen bir dizi savaşın ardından, Bonaparte ailesinin yardımıyla Napolyon kıta Avrupası'nın büyük bölümünü ele geçirdi. Yeni elde edilen bu topraklara daha sonra Bonaparte ailesinin üyeleri Fransa'ya bağlı kral olarak atandı.
1815 yılında yapılan Waterloo Savaşı'nda Napolyon'un son yenilgisinden sonra Fransa'da krallık yönetimine geri dönüldü. Ancak bu kez kralın yetkilerine anayasal kısıtlamalar ve daraltmalar getirildi. 1830 yılında çıkan bir sivil ayaklanma olan Temmuz Devrimi ile Bourbon Hanedanı tümüyle kaldırılarak anayasal krallığa dayanan Temmuz Monarşisi getirildi. Bu yönetim biçimi 1848 yılına dek sürdü. Bu arada kurulan İkinci Cumhuriyet oldukça kısa süreli oldu ve 1852 yılında III. Napolyon İkinci İmparatorluğu kurunca yıkıldı. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı'nda yenilen III. Napolyon bunun üzerine tahttan indirildi ve bu yönetim rejimi de Üçüncü Cumhuriyet'in kurulmasıyla feshedildi.

Fransa 17. yüzyıldan başlayarak 1960'lara dek bir sömürge devleti kimliğiyle var oldu. 19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın dört bir yanında edindiği sömürge toprakları Fransa'yı İngiltere'den sonra ikinci büyük sömürge imparatorluğu haline getirdi. 1919 ve 1939 yılları arasında gücünün doruklarındayken Fransız Sömürge İmparatorluğu'nun yüzölçümü 12.347.000 kilometrekareye erişti. Fransa'nın Avrupa'daki toprakları da işin içine katılınca 12.898.000 kilometrekareye ulaşan Fransız egemenlik sahası dünya topraklarının %8.6'sını kaplar durumdaydı.

I. Dünya Savaşı'ndan da, II. Dünya Savaşı'ndan da galip taraf olarak çıkmasına karşın Fransa büyük bir insan kaybına ve maddi zarara uğramış, Avrupa'daki toprakları her iki savaşta da yer yer ya da tümüyle Alman güçlerince işgal edilmiştir. 1930'lu yıllara Halk Cephesi Hükûmeti'nin yaptığı toplumsal yenilikler Fransa'ya damgasını vurmuştur. 

İngiltere (İngilizce: England İngilizce telaffuz: [ˈɪŋɡlənd]  ( dinle)), Birleşik Krallık'ı meydana getiren dört ülkeden biridir. Ülke, kabaca %62'sini kapladığı Büyük Britanya adasında ve 100'den fazla küçük bitişik adada yer almaktadır. Kuzeyde İskoçya ve batıda Galler ile kara sınırı bulunmaktadır ve doğuda Kuzey Denizi, güneyde Manş Denizi, güneybatıda Kelt Denizi ve batıda İrlanda Denizi ile çevrilidir. Kıta Avrupası güneydoğuda, İrlanda ise batıda yer alır. Başkenti ve en büyük şehri Londra'dır.
İngiltere'nin arazisi, özellikle orta ve güneyde, esas olarak alçak tepeler ve ovalardan oluşur. Yüksek ve engebeli araziler çoğunlukla Dartmoor, Göller Bölgesi, Pennine Dağları ve Shropshire Tepeleri dahil olmak üzere kuzeyde ve batıda yer alır. İngiltere'nin 56,3 milyonluk nüfusu, Birleşik Krallık nüfusunun %84'ünü oluşturur ve nüfus büyük ölçüde Londra, Güney Doğu ve her biri 19. yüzyılda büyük sanayi bölgeleri olarak gelişen Midlands, Kuzey Batı, Kuzey Doğu ve Yorkshire'daki kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Ülkenin başkenti olan Londra, 2021 yılı itibarıyla 14,2 milyon nüfusu ile Birleşik Krallık'ın en büyük metropoliten alanıdır.
Günümüzde İngiltere olarak adlandırılan bölge, ilk olarak Üst Paleolitik dönemde modern insanlar tarafından iskân edilmeye başlansa da adını, 5 ve 6. yüzyıllarda bölgeye Angeln Yarımadası'ndan yerleşen Cermen kökenli Angluslardan almıştır. İngiltere, 10. yüzyılda birleşik bir devlet hâline geldi ve 15. yüzyılda başlayan Keşifler Çağı'ndan bu yana dünya genelinde geniş bir kültürel ve yasal etkiye sahip olmaya başladı. 1535'ten sonra Galler'i de kapsayan İngiltere Krallığı, 1707 Birlik Yasaları'nın yürürlüğe girmesiyle 1 Mayıs 1707'de ayrı bir egemen devlet olmaktan çıktı. Bunun sonucunda İskoçya Krallığı'nın da dahil olduğu Büyük Britanya Krallığı kuruldu.
İngiltere, İngilizcenin, diğer birçok ülkenin ortak hukuk sistemlerinin temelini oluşturan İngiliz hukuk sisteminin, futbol ve İngiltere Kilisesi dahil olmak üzere dünya çapında bilinen birçok ihracatın kökenidir; parlamenter hükûmet sistemi diğer ülkeler tarafından geniş çapta benimsenmiştir. Ülkenin toplumunu dünyanın ilk sanayileşmiş ulusuna dönüştüren Sanayi Devrimi de yine burada gerçekleşmiştir.

England adı, "Anglusların ülkesi" anlamına gelen Eski İngilizce 'Englaland'  kelimesinden türetilmiştir. Angluslar, Erken Orta Çağ'da Baltık Denizi'nin Kiel Körfezi bölgesindeki (günümüz Almanya'nın Schleswig-Holstein eyaleti) Angeln Yarımadası'ndan Büyük Britanya'ya yerleşen Cermen kabilelerinden biriydi. Terimin "Engla londe" olarak kaydedilen en eski kullanımı, 9. yüzyılın sonlarında Bede'nin İngiliz Halkının Kilise Tarihi adlı eserinin Eski İngilizceye çevirisindedir. Terim daha sonra "İngilizlerin yaşadığı topraklar" anlamında kullanıldı ve günümüzde güneydoğu İskoçya'da bulunan ancak o zamanlar Northumbria İngiliz krallığının bir parçası olan İngiliz halkını da kapsıyordu. Anglosakson Kroniği, 1086 tarihli Domesday Kitabı'nın tüm İngiltere'yi, yani İngiliz krallığını kapsadığını kaydederken, birkaç yıl sonra Chronicle, Kral III. Máel Coluim'ün "İskoçya'dan İngiltere'deki Lothian'a" gittiğini ve dolayısıyla onu daha eski anlamda kullandığını belirtti.
Angluslara ilişkin kanıtlanmış en eski referans, Latince Anglii kelimesinin kullanıldığı Tacitus'un 1. yüzyılda yazdığı  Germania adlı eserinde yer alır. Kabile adının etimolojisi bilim adamları tarafından tartışılmaktadır; Angeln yarımadasının köşeli şekline ithafen angular sözcüğünden türediği öne sürüldü. Saksonlar gibi diğerlerinden daha az öneme sahip bir kabilenin adından türetilen bir terimin nasıl ve neden tüm ülke için kullanıldığı bilinmemektedir, ancak bunun Britanya'da Angli Saksonlar veya İngiliz Saksonları Almanya'daki Eski Saksonya'nın kıta Saksonlarından (Eald-Seaxe) ayırmak için kullanılan bir hitap etme geleneğiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. İskoççada, Sakson kabilesi İngiltere (Sasunn) kelimesine kendi adını vermiştir; benzer şekilde İngilizcenin Galce adı da "Saesneg"'dir. İngiltere için romantik bir isim olan Loegria, İngiltere için Galce kelimesi olan Lloegr ile akrabadır ve Kral Arthur efsanesinde kullanımıyla popüler hale gelmiştir. Albion, orijinal anlamı bir bütün olarak Britanya adası olmasına rağmen, daha şiirsel bir anlamda İngiltere için de kullanılır. Ülkeyi tanımlamak için Türkçede kullanılan İngiltere sözcüğü ise İtalyancadaki Inghilterra ve Fransızcadaki Angleterre adlandırmalarına dayanmaktadır. Terra; toprak, arazi anlamlarına gelmektedir.
İngiltere adı günümüzde yaygın olarak uluslararası medyada ve zaman zaman da resmî düzeyde Birleşik Krallık veya Büyük Britanya anlamında kullanılır. İngiltere kavramının siyasi, ekonomik ve kültürel efsanesi yaşamakla birlikte; kendi yerel hükûmetleri olan İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın aksine günümüzde İngiltere isimli bir siyasi oluşum veya hükûmet bulunmamaktadır.

İngiltere'deki insan varlığının bilinen en eski kanıtı, yaklaşık 780.000 yıl öncesine tarihlenen Homo antecessor olarak kabul edilir.. İngiltere'de keşfedilen en eski proto-insan kemikleri 500.000 yıl öncesine aittir. Üst Paleolitik dönemde modern insanların bölgede yaşadığı bilinse de kalıcı yerleşimler yalnızca son 6000 yıl içinde kuruldu. Son Buzul Çağı'ndan sonra insanların çekilmesiyle bölgede yalnızca mamut, bizon ve yünlü gergedan gibi büyük memeliler yaşamaya devam etti. Yaklaşık 11.000 yıl önce buz tabakaları çekilmeye başladığında insanlar bölgeye yeniden yerleşmeye başladı; genetik araştırmalar bunların İber Yarımadası'nın kuzey kesiminden geldiklerini göstermektedir. Deniz seviyesi günümüze göre daha düşüktü ve İngiltere kara köprüsüyle İrlanda ve Avrasya'ya bağlanıyordu. İngiltere, denizlerin yükselmesiyle 10.000 yıl önce İrlanda'dan, 8000 yıl önce de Avrasya'dan ayrıldı.
Çan biçimli çömlek kültürü, MÖ 2500 civarında geldi ve bu döneme ait kilden yapılmış içecek ve yiyecek kaplarının yanı sıra bakır cevherlerini eritmek için indirgeme kapları olarak kullanılan kaplar da keşfedildi. Stonehenge ve Avebury gibi önemli Neolitik anıtlar bu dönemde inşa edildi. Bu kültürün insanları bölgede bol miktarda bulunan kalay ve bakırı birlikte ısıtarak bronz ürettiler, daha sonra da demir cevherinden demir elde ettiler. Demir eritme tekniğinin gelişmesi, daha iyi sabanların yapımına, tarımın ilerlemesine (örneğin Kelt tarlalarında) ve daha etkili silahların üretilmesine olanak sağladı.
Demir Çağı'nda Hallstatt ve La Tène kültürlerinden türeyen Kelt kültürü Orta Avrupa'dan geldi. Britonca bu süre içinde konuşulan dil haline geldi. Toplum kabileseldi; Batlamyus'un Coğrafya El Kitabı eserine göre bölgede 20 civarında kabile bulunmaktaydı. İmparatorluğun sınırındaki diğer bölgeler gibi Britanya da uzun süredir Romalılarla ticari bağlantılardan yararlanıyordu. Roma Cumhuriyeti diktatörü Jül Sezar, MÖ 55'te iki kez istila girişiminde bulundu; büyük ölçüde başarısız olmasına rağmen Trinovanteler'den bağımsız bir krallık kurmayı başardı.
Romalılar MS 43'te İmparator Claudius'un hükümdarlığı sırasında Britanya'yı işgal ettiler, ardından Britanya'nın çoğunu fethettiler ve bölge Britannia eyaleti olarak Roma İmparatorluğu'na dahil edildi. Direnmeye çalışan yerli kabilelerin en bilineni, Caratacus'un liderliğindeki Catuvellaunilerdi. Daha sonra Iceni Kraliçesi Boudica'nın önderlik ettiği ayaklanma, Boudica'nın Watling Yolu Muharebesi'ndeki yenilgisinin ardından intihar etmesiyle sona erdi. Bu çağda, Roma hukuku, Roma mimarisi, su kemerleri, kanalizasyonlar, birçok tarımsal ürün ve ipeğin tanıtılmasıyla bir Greko-Romen kültürünün hakim olduğu görüldü. MS 3. yüzyılda İmparator Septimius Severus, Konstantin'in bir yüzyıl sonra imparator ilan edildiği  bugünkü York kenti olan Eboracum'da yaşamını yitirdi. Hristiyanlığın Britanya'ya ilk kez bu dönemde girdiği düşünülmektedir. Bazı geleneklere göre, Hristiyanlık Glastonbury ile ilişkilendirilerek Aramatyalı Yusuf aracılığıyla tanıtılmıştır. Diğer anlatımlar ise, bu dinin Britanya'ya Kral Lucius aracılığıyla ulaştığını öne sürmektedir. MS 410'a gelindiğinde, Roma İmparatorluğu'nun gerilemesiyle Romalılar, kıta Avrupası'ndaki sınırlarını savunmak için adayı terk etmeye başladılar.

Roma ordusunun geri çekilmesi, Britanya'yı, Kuzeybatı Kıta Avrupası'ndan gelen Saksonlar, Angluslar, Jütler ve Frizler gibi pagan, denizci savaşçıların işgaline açık bıraktı. Bu gruplar daha sonra 5. ve 6. yüzyıllar boyunca artan sayılarda, başlangıçta ülkenin doğu kesimine yerleşmeye başladı. İlerlemeleri, Britonların Badon Dağı Muharebesi'ndeki zaferinden sonra birkaç on yıl boyunca durduruldu ancak daha sonra Britanya'nın verimli ovalarını aşarak ve Briton kontrolü altındaki alanı batıdaki daha engebeli ülkede bir dizi ayrı yerleşim bölgesine indirerek 6. yüzyılın sonuna kadar yeniden devam etti. Bu dönemi anlatan çağdaş metinlerin son derece az olması, bu dönemin Karanlık Çağ olarak tanımlanmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak, Britanya'daki Anglosakson yerleşiminin ayrıntıları önemli ölçüde anlaşmazlığa konu olmaktadır. Fethedilen bölgelerde Roma egemenliğindeki Hristiyanlığın yerini genel olarak Anglosakson paganizmi almıştı ancak MS 597'den itibaren Augustine liderliğindeki Romalı misyonerler tarafından yeniden tanıtıldı.
7. yüzyılda bu bölgeler Northumbria, Mercia, Wessex, Doğu Anglia, Essex, Kent ve Sussex Krallığı dahil olmak üzere güney ve orta Britanya'da yedi krallık olarak bilinen çeşitli Anglosakson krallıkları ortaya çıktı. Northumbria ve Mercia erken dönemde en baskın güçlerdi. 9. yüzyılın sonlarında kuzey ve doğudaki Viking fetihleri ve Danelaw'un dayatılmasının ardından, Büyük Alfred hükümdarlığında Wessex, ayakta kalan tek İngiliz krallığı olarak kaldı. İngiltere'nin siyasi birliği ilk kez MS 927'de oğlu Æthelstan yönetiminde sağlandı ve 953'te Eadred'in Vikingleri yenmesinden sonra kesin olarak tesis edildi. 10. yüzyılın sonlarından itibaren yeni bir İskandinav saldırıları dalgası, bu birleşik krallığın 1013'te Çatalsakal Sweyn tarafından fethedilmesiyle sona erdi. 1016'da yine oğlu Knut tarafından Danimark

Japonya, Doğu Asya'da yer alan bir ada ülkesidir. Büyük Okyanus'un kuzeybatısında konumlanan ülke; Japon Denizi'nden Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya'nın doğusuna; kuzeyde Ohotsk Denizi'nden güneyde Doğu Çin Denizi ve Tayvan'a kadar uzanır. De facto başkenti ve en büyük şehri Tokyo'dur. Adını oluşturan kanji karakterler, "güneş" (日) ve "köken" (本) anlamına geldiğinden "Doğan Güneşin Ülkesi" olarak adlandırılır.
Japonya, 14.125 adadan oluşan bir takımada ülkesidir. Bu adaların en büyükleri olan Honşū, Hokkaidō, Kyūshū ve Shikoku; ülke yüz ölçümünün %97'sini oluşturur ve genellikle ana adalar olarak anılır. 125 milyonun üzerinde nüfusuyla dünyanın en yüksek nüfuslu 11. ülkesi ve aynı zamanda en kalabalık nüfuslu ülkelerden biridir. Ülke topraklarının yaklaşık dörtte üçü dağlıktır ve bu da yüksek oranda kentleşmiş nüfusun dar kıyı ovalarında yoğunlaşmasına yol açar. Ülke; idari olarak 47 prefektörlüğe, coğrafi olarak sekiz geleneksel bölgeye ayrılır. Başkent Tokyo ve çevresindeki bulunan prefektörlükler ile şehirleri kapsayan Büyük Tokyo Metropolü, dünyanın en yüksek nüfuslu metropoliten alanıdır.
Arkeolojik araştırmalar Üst Paleolitik dönemden beri insanların Japon Takımadalarında yaşadığını göstermektedir. Yazılı tarihte Japonya'nın adı ilk olarak 1. yüzyıldan kalma Çin metinlerinde geçer. Japonya'nın tarihi dış dünyadan etkilendikten sonra çok uzun yıllar boyunca tecrit edilmesiyle şekillenmiştir. MS dördüncü ve dokuzuncu yüzyıllar arasında, Japonya krallıkları bir imparator ve Heian-kyō merkezli Yamato Hanedanı altında birleşti. 12. yüzyıldan başlayarak, siyasi iktidar şogun adı verilen bir dizi askerî lider ve daimyo denilen feodal beylerin elindeydi ve bir savaşçı soylu sınıfı olan samuraylar tarafından uygulanıyordu. Bir asır süren iç savaş döneminin ardından ülke, 1603 yılında izolasyoncu bir dış politika uygulayan Tokugawa şogunluğu altında yeniden birleşti. 1854'te Amerika Birleşik Devletleri filosu, Japonya'yı Batı'ya açmaya zorlaması şogunluğun sona ermesine ve 1868'de imparatorluk otoritesinin yeniden kurulmasına yol açtı. Meiji Dönemi'nde, yeni Japon İmparatorluğu Batı modelli bir anayasayı kabul etti ve sanayileşme ve modernleşme programını izledi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, Birinci Çin-Japon Savaşı, Rus-Japon Savaşı ve I. Dünya Savaşı'ndaki zaferler ile birlikte militarizmin arttığı bir döneminde Japonya, 1937'de Çin'e savaş ilan etti ve 1941'de Mihver gücü olarak II. Dünya Savaşı'na girdi. Pasifik Cephesi'nde yenilgiye uğrayan ve iki atom bombasına maruz kalan Japonya, 1945'te teslim oldu ve yedi yıllık Müttefik işgali altına girdi. Bu işgal sırasında yeni bir anayasa kabul edildi. Savaştan sonra Japonya, 1990'lardaki ekonomik durgunluğa kadar süren büyük bir ekonomik mucize elde etti.
1947 yılındaki anayasanın kabulünden beri Japonya, sembolik olarak devletin başının imparator olduğu ve seçimle işbaşına gelen iki meclisli bir yasama organı olan Ulusal Diyet ile üniter bir parlamenter anayasal monarşi ile yönetilmektedir. Japonya, ASEAN Plus mekanizmasının, BM, OECD, G7, G8 ve G20'nin bir üyesidir ve büyük güç olarak kabul edilir. Resmî olarak savaş ilan etme hakkından vazgeçmiş olmasına rağmen Japonya, kendini savunma ve barışı koruma rollerinde kullanılan, dünyanın yedinci büyük askerî bütçesiyle modern bir orduya sahiptir. Otomotiv, robotik ve elektronik endüstrilerinde küresel bir lider olan ve bilim ve teknolojiye önemli katkıları bulunan Japonya, 2025 itibarıyla gayri safi yurt içi hasılaya göre 4. ve satın alma gücü paritesine göre 5. en büyük ekonomiye sahiptir ve ayrıca dünyanın en büyük ihracatçısı ve ithalatçılarından da biridir. Japonya, İnsani Gelişme Endeksi'ne göre çok yüksek bir yaşam standardı ile dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olarak kabul edilir. Nüfusu, dünyadaki en yüksek yaşam beklentisine ve üçüncü en düşük bebek ölüm oranına sahiptir, ancak yaşlanan nüfus ve düşük doğum oranı nedeniyle nüfus düşüşü yaşamaktadır. Japonya, dünya çapında iyi bilinen kapsamlı kültür ve sanat, zengin mutfağı, etkili sineması ve müzik endüstrisi ile önde gelen anime, manga ve video oyunları endüstrisi ile kültürel bir süper güçtür.

Japonya'nın Japonca adı kanji ile 日本 olarak yazılır ve Nippon veya Nihon olarak telaffuz edilir. MS 8. yüzyılın başlarından bu tanım kabul edilmeden önce, ülke Çin'de Wa (倭, Japonya'da MS 757 civarında 和 olarak değiştirildi) olarak ve Japonya'da Yamato endonimi ile biliniyordu. Karakterlerin orijinal Çin-Japonca okunuşu olan Nippon, Japon banknotları ve posta pulları da dâhil olmak üzere resmî kullanımlar için tercih edilmektedir. Nihon ise genellikle günlük konuşmada kullanılır ve Edo Dönemi'nde Japon fonolojisindeki değişiklikleri yansıtır. Nichi (日) karakteri "güneş" veya "gün" anlamına gelirken, hon (本) ise "temel" veya "orijin" anlamına gelir. 日本 karakterleri "Doğan Güneşin Ülkesi" tanımının kaynağı olan "güneşin kökeni" anlamına gelmektedir.
Japonya adı, 日本 kelimesinin Wu Çincesi telaffuzlarına dayanmaktadır ve erken ticaret yoluyla Avrupa dillerine tanıtılmıştır. Bu hâlâ modern Wu dillerinde yansıtılmaktadır, örneğin Şanghaycada Zeppen (Wu Çincesi telaffuz: [zəʔpən]) veya Wenzhoucada Zaipan olarak adlandırılmaktadır. 13. yüzyılda Marco Polo, 日本國 karakterlerinin Erken Mandarin Çincesi telaffuzunu Cipangu olarak kaydetti. Japonya'nın eski Malayca adı olan Japang veya Japun, Çin'in güney kıyısındaki bir lehçesinden ödünç alınmış ve bu sözcük 16. yüzyılın başlarında Avrupa'ya getiren Güneydoğu Asya'daki Portekizli tüccarlar tarafından getirilmiştir. Bu ismin İngilizcedeki ilk kaydı, 1577'de basılmış ve Portekizli bir Cizvit Luís Fróis tarafından yazılmış 1565 bir mektubun çevirisinde Giapan'ın yazılışından ibarettir. Örneğin ismin İngilizcedeki ilk hâli, 1577'de yayınlanan bir kitapta yer almaktadır ve 1565 tarihli Portekizce bir mektubun çevirisinde adı Giapan olarak yazmaktadır. Türkçe kaynaklarda ise ilk olarak Dîvânu Lugâti't-Türk eserinde Çaparka adıyla geçmiş olup günümüz Japonya adı ise yine Batı dillerinden gelmiştir.
Meiji Restorasyonu'ndan II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar, Japonya'nın tam adı "Büyük Japon İmparatorluğu" anlamına gelen Dai Nippon Teikoku (大日本帝國) idi. Günümüzde, resmî olarak "Japonya Devleti" anlamı gelen Nihon-koku veya Nippon-koku (日本国) adı kullanılmaktadır. Uzun formu açıklayıcı bir tanım içermeyen Japonya gibi ülkelere genellikle "ülke", "ulus" veya "devlet" anlamına gelen koku (国) karakteriyle eklenmiş bir ad verilir.

Yaklaşık MÖ 30.000'e ait bir Paleolitik kültür, Japon adalarında bilinen ilk yerleşimi oluşturmaktadır. Bunu, MÖ 14.500 civarından (Jōmon Dönemi'nin başlangıcı) itibaren, çukurda yaşama ve ilkel tarımla karakterize edilen Orta Taş Çağı'ndan Cilalı Taş Devri'ne kadar yarı yerleşik avcı-toplayıcı kültürü izledi. Döneme ait kil kaplar günümüze ulaşan en eski çanak çömlek örnekleri arasındadır. MÖ 700 civarında, Japon dillerini konuşan Yayoiler, Kore Yarımadası'ndan adalara girerek Jōmonlar ile karışmaya başladı. Yayoi Dönemi'nde Çin ve Kore'den ıslak pirinç tarımı, yeni bir çömlekçilik tarzı ve metalurji gibi uygulamaların tanıtıldığı dönem görüldü. Efsaneye göre İmparator Jimmu (Amaterasu'nun torunu), MÖ 660 yılında Japonya'nın merkezinde bir krallık kurarak kesintisiz bir imparatorluk çizgisi başlattı.
Japonya yazılı tarihte ilk kez MS 111'de tamamlanan Çin Han Kitabı adlı eserde yer almaktadır. Budizm, Japonya'ya MS 552'de bir Kore krallığı olan Baekje'den tanıtıldı, ancak Japon Budizmi'nin gelişimi öncelikli olarak Çin'den etkilenmiştir. Erken direnişe rağmen Budizm, Prens Shōtoku gibi şahsiyetler de dâhil olmak üzere yönetici sınıf tarafından desteklendi ve Asuka Dönemi'nden (592-710) başlayarak yaygın bir kabul gördü.

MS 645 yılında Prens Naka no Ōe ve Fujiwara no Kamatari liderliğindeki hükûmet, geniş kapsamlı Taika Reformları'nı planladı ve uyguladı. Reform, Çin'den gelen Konfüçyüsçü fikir ve felsefelere dayanan toprak reformuyla başladı. Japonya'daki tüm toprakları çiftçiler arasında eşit olarak dağıtılmak üzere kamulaştırdı ve yeni bir vergi sisteminin temeli olarak bir hane kayıt defterinin derlenmesini emretti. Reformların gerçek amacı, daha fazla merkezileşme sağlamak ve yine Çin'in hükûmet yapısına dayanan imparatorluk sarayının gücünü artırmaktı. Çin yazısı, siyaseti, sanatı ve dini hakkında bilgi edinmek için Çin'e elçiler ve öğrenciler gönderildi. Prens Ōama ile yeğeni Prens Ōtomo arasındaki kanlı bir çatışma olan 672 Jinshin Savaşı, daha ileri idari reformlar için önemli bir dayanak hâline geldi. Bu reformlar, mevcut kanunları güçlendiren ve merkezî ve alt yerel yönetimlerin yapısını oluşturan Taihō Kanunu'nun yayımlanmasıyla doruğa ulaştı. Bu yasal reformlar, yarım bin yıl boyunca yürürlükte kalan Çin tarzı bir merkezî hükûmet sistemi olan ritsuryō sistemini yarattı.
Nara Dönemi (710-784), Heijō-kyō'daki (modern Nara) İmparatorluk Sarayı merkezli bir Japon devletinin ortaya çıkışına işaret ediyordu. Bu dönem, Kojiki (712) ve Nihon Shoki (720) kitaplarının tamamlanmasıyla yeni oluşan bir edebiyat kültürünün ortaya çıkışı ve Budist esinli sanat eserleri ve mimarinin gelişmesiyle karakterize edilir. MS 735-737'deki çiçek hastalığı salgını sonucunda Japonya nüfusunun üçte birini kaybettiğine inanılmaktadır. MS 784 yılında İmparator Kammu başkenti taşıyarak MS 794 yılında Heian-kyō'ya (günümüz Kyoto) yerleşti. Bu, belirgin bir şekilde yerli Japon kültürünün ortaya çıktığı Heian Dönemi'nin (794-1185) başlangıcına işaret ediyordu. Murasaki Shikibu'nun Genji'nin Hikâyesi ile Japonya'nın millî marşı Kimigayo'nun sözleri bu dönemde yazıldı.

Japonya'nın feodal dönemi, yönetici bir savaşçı sınıfı olan samurayların ortaya çıkışı ve hâkimiyeti ile karakterizedir. 1185 yılında, Genpei Savaşı'nda Taira boyunun Minamoto boyu tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından samuray Minamoto no Yoritomo, Kamakura'da askerî bir yönetim kurdu. Yoritomo'nun ölümünden sonra Hōjō boyu, şogunun vekili olarak iktidara geldi. Budizmin Zen okulu Kamakura Dönemi'nde (1185-1333) Çin'den tanıtıldı ve 

Çin, resmî adıyla Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Asya'da Çin Komünist Partisi tarafından tek parti rejimiyle yönetilen üniter egemen devlet. 1,4 milyarı aşkın nüfusuyla Hindistan'dan sonra dünyanın en kalabalık ikinci ülkesidir ve dünya nüfusunun %17'sini temsil etmektedir. Çin, 9,6 milyon kilometrekarelik (3.700.000 mil kare) bir alanda on dört ülkeyle kara sınırına sahiptir ve bu da onu yüzölçümü bakımından üçüncü büyük ülke yapmaktadır. Ülke, 33 eyalet düzeyinde bölüme ayrılmıştır: 22 eyalet, 5 özerk bölge, 4 belediye ve 2 yarı özerk özel idari bölge. Başkent Pekin iken, Şanghay kentsel alan bakımından en kalabalık şehir ve en büyük finans merkezidir.
Çin'deki ilk insanlar Paleolitik Çağ'da gelmiştir. MÖ 2. binyılda Sarı Nehir havzasında hanedan devletleri ortaya çıkmıştır. MÖ 8.-3. yüzyıllarda Zhou hanedanlığının otoritesinde bir çöküş yaşanmış, buna eşlik eden idari ve askeri teknikler, edebiyat ve felsefe ortaya çıkmıştır. MÖ 221'de Çin, bir imparatorun yönetimi altında birleşerek iki bin yıllık imparatorluk yönetimine başladı. Çin'in başarıları arasında barutun, kağıdın, matbaanın ve pusulanın icadı, İpek Yolu'nun kurulması ve Çin Seddi'nin inşası yer almaktadır. Çin kültürü gelişti ve bölge üzerinde ve ötesinde büyük bir etkiye sahip oldu. Çin, 19. yüzyılda bir dizi eşitsiz antlaşma yoluyla ülkenin bazı kısımlarını Avrupa güçlerine devretmeye başladı. 1911 Devrimi, Çing hanedanını devirdi ve ertesi yıl Çin Cumhuriyeti kuruldu. Savaş Ağaları Dönemi boyunca ülke istikrarsız ve parçalanmış durumdaydı; bu durum, Kuomintang'ın ülkeyi yeniden birleştirmek için düzenlediği Kuzey Seferi ile sona erdi. 
Çin İç Savaşı, Kuomintang güçlerinin Çin Komünist Partisi (ÇKP) üyelerini tasfiye etmesiyle 1927'de başladı. Çin, 1937'de Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve bu durum, ÇKP ve Kuomintang'ın Japonlara karşı savaşmak için İkinci Birleşik Cephe'yi kurmasına yol açtı. İkinci Çin-Japon Savaşı Çin'in zaferiyle sonuçlandı; ancak ÇKP ve Kuomintang iç savaşlarına yeniden başladılar. 1949'da ÇKP, Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan etti ve Kuomintang liderliğindeki hükûmeti Tayvan adasına çekilmeye zorladı. Ülke bölündü ve her iki taraf da meşru hükûmet olduğunu iddia etti. Toprak reformlarının uygulanmasının ardından, ÇKP'nin komünizmi gerçekleştirme girişimleri başarısız oldu: Büyük İleri Atılım, milyonlarca insanın ölümüne yol açan Büyük Çin Kıtlığı'ndan sorumluydu ve Kültür Devrimi bir kargaşa ve zulüm dönemiydi. 1978'de başlayan reform ve açılım, ülkeyi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine doğru yönlendirdi ve ekonomik bir patlamaya yol açtı. 1989 Tiananmen Meydanı protestoları ve katliamından sonra siyasi liberalleşme hareketi durakladı. 
1949'dan beri Çin, tek iktidar partisi ÇKP olan üniter bir komünist devlettir. BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden biridir ve çok sayıda çok taraflı ve bölgesel kuruluşun üyesidir. Dünya ekonomisinin yaklaşık beşte birini oluşturan Çin, dünyanın en zengin ikinci ülkesidir ve satın alma gücü paritesi (PPP) bazında ayarlandığında Çin ekonomisi en büyük ekonomidir. Bununla birlikte, Çin demokrasi ve insan hakları ölçütlerinde düşük sıralarda yer almaktadır. Çin, en hızlı büyüyen modern ekonomilerden biridir ve dünyanın en büyük üreticisi ve ihracatçısı, aynı zamanda ikinci en büyük ithalatçısıdır. Çin, dünyanın en büyük daimi ordusuna, ikinci en büyük savunma bütçesine ve üçüncü en büyük nükleer silah stoğuna sahiptir. Jeopolitik, bilim ve teknoloji, üretim, ekonomi ve kültür alanlarındaki etkisi nedeniyle potansiyel veya yerleşik bir süper güç olarak tanımlanmaktadır. Çin, mutfağı ve kültürüyle ünlüdür. Çok çeşitli bir ülkedir ve 60 UNESCO Dünya Mirası Alanına sahiptir.

Sevan Nişanyan Etimolojik Sözlüğü'ne göre Türkçedeki "Çin" sözcüğü, Farsça Çīn (چین) kelimesinden Türkçeye girmiştir; bunun kökeniyse Soğdcada aynı anlama gelen Çīn sözcüğüdür. Eski Türkçede ise Tabgaç denmiştir. Bazı diğer kaynaklarsa Farsça kelimenin kökeninin Sanskrit Cīna (चीन) kelimesine kadar dayandığını ileri sürmektedir. Sanskrit Cīna kelimesinin Çin'e atfen kullanımı MS 150'ye dayanır. Hint yazarların MÖ 1. yüzyıldan önce Çin'in varoluşundan hiç haberdar olmama olasılığına rağmen Cīna kelimesi, Mahabharata ve Manusmriti metinlerinde de mevcuttur. 1655'te Martino Martini, Çin adının Qin ("Çin") Hanedanı (MÖ 221-206)'nın isminden türetildiğini ileri sürdü. Bu öneri, birçok araştırmacıdan kabul görmüştür, ancak birçok alternatif fikir de mevcuttur.
Modern devletin resmî adı "Çin Halk Cumhuriyeti" (Çince: 中华人民共和国; pinyin: Zhōnghuá Rénmín Gònghéguó), daha sık kullanılan kısa adıysa "Çin" Zhōngguó (中国); bu, zhōng ("orta" veya "merkez") ve guó ("devlet", "ulus-devlet") sözcüklerinden oluşur. Çince Zhōngguó terimi, Zhou Hanedanı altında kendi krallık demesnesine atfen kullanılan bir terim olarak gelişti. Sonradan Doğu Zhou dönemi sırasında Luoyi (günümüz Luoyang) civarındaki alanını, sonradan da Çin Merkez Ovası'nı, sonradan da Çing Hanedanı yönetimi altındaki devleti tanımlamak için kullanıldı. Huaxia kabilelerini "barbar" olarak algılanan halklardan ayırt etmek için sık kullanılan kültürel bir kavram olarak işlev gösterdi, ve Çin hakkındaki yabancı dil kaynaklarındaki eş anlamlı "Orta Krallık" teriminin kökenidir. Zhōnghuá (中华) terimiyse, "Çin uygarlığının toprakları" imasını taşıyan daha edebi veya kapsayıcı bir addır. Wei ile Jin hanedanları sırasında "Huaxia'nın merkez devleti" ifadesinin kısaltması olarak ortaya çıktı. Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu öncesinde 15 Haziran 1949 tarihinde düzenlenen ilk Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı'nda ülkenin önerilen ismi Çin Demokratik Halk Cumhuriyeti (Çince (basitleştirilmiş): 中华人民民主共和国; Çince (geleneksel): 中華人民民主共和國; pinyin: Zhōnghuá Rénmín Mínzhǔ Gònghéguó) idi. 1950'lerde ve 1960'larda Kuomintang'ın Çin İç Savaşı'nı kaybetmesinin ardından, "Milliyetçi Çin" veya "Özgür Çin"den farklı olarak "Komünist Çin" veya "Kızıl Çin" olarak da nitelendirilirdi.

Çin, dünyanın en eski uygarlıklarından biri olarak kabul edilir. 
Arkeolojik kanıtlar; erken hominitlerin 2,25 milyon ile 250.000 yıl önce arasında Çin'de yaşadıklarını gösterir. Ateş kullanmasını öğrenmiş bir Homo erectus olan Pekin Adamı'nın hominit fosilleri, Pekin'e yakın Zhoukoudian mağarasında bulundu; fosiller, 680.000 ile 780.000 yıl önce arasına tarihlendirilmiştir. 125.000-80.000 yıl öncesine tarihlendirilen bir Homo sapiens'in fosilleşmiş dişleri, Hunan-Dao İlçesi'ndeki Fuyan Mağarası'nda bulundu. Çin proto-yazısı; MÖ 7000 civarında Jiahu'da, MÖ 6000 civarında Damaidi'de, MÖ 5800-5400'de Dadiwan'da ve 5. binyılda Banpo'da vardı. Bazı araştırmacılar, MÖ 7. binyıla dayanan Jiahu yazılarının en erken Çin yazı sistemini oluşturduğunu ileri sürmektedir.

Çin geleneğine göre ilk hanedanlık, MÖ 2.100 civarında ortaya çıkmış Xia Hanedanı idi. 1959'da yapılan bilimsel kazılar kapsamında Hunan-Erlitou'da Tunç Çağı sitelerinin bulunmasına kadar bu hanedanlığın tarihçiler tarafından mitolojik olduğu varsayılırdı. Bu sitelerin Xia Hanedanı'na veya aynı dönemden diğer bir kültüre ait olup olmadığı hala kesinleştirilmemiştir. Bunun ardından gelen Shang Hanedanı, kendi çağına ait kayıtlarla var olduğu kanıtlanmış en eski hanedanlıktır. Shanglar; MÖ 17. ile 11. yüzyılları arasında doğu Çin'deki Sarı Irmak'ın ovasında kendi egemenliklerini sürdürdü. MÖ 1500'e kadar dayanan ve Shanglara ait fal yazıtları, yazılı çincenin bu zamana kadar bulunmuş en eski türünü oluşturur ve çağdaş Çince karakterlerinin atasıdır.
Shang Hanedanı, MÖ 11. ile 5. yüzyılları arasında kendi egemenliğini sürdüren Zhou Hanedanı tarafından fethedildi, ancak bu dönem boyunca merkezî otorite, feodal savaş ağaları tarafından yavaş yavaş bozuldu. Sonunda zayıflatılan Zhou devletinden birçok bağımsız devlet ortaya çıktı. Bunlar, 300 senelik İlkbahar ve Sonbahar Dönemi boyunca sürekli birbirleriyle savaştılar ve sadece ara sıra Zhou kralına hürmet gösterdiler. MÖ 5.-3. yüzyılları arasındaki Savaşan Devletler Çağı'nda günümüz Çin'i olarak bilinen topraklarda her biri kendi kralı, bakanlığı ve askeriyesiyle yedi farklı ve güçlü egemen devlet vardı.

Savaşan Devletler Çağı, Çin devletinin diğer altı krallığı fethedip ilk birleşik Çin devletini kurmasıyla MÖ 221'de sona erdi. Kral Çin Şi Huang, kendisini Çin Hanedanı'nın "İlk İmparator"u (Çín Shǐhuáng ya da Shǐ Huángdì) olarak ilan etti. Başta Çince karakterlerin, ölçü birimlerinin, yol genişliğinin (araba aksı uzunluğu kadar) ve para biriminin zorla standartlaştırılması olmak üzere Çin devletine ait legalist reformlar tüm Çin'de uygulandı. Hanedan ayrıca Guangksi, Guangdong ve Vietnam'daki Yue kabilelerini fethetti.
Çin Hanedanı sadece 15 yıl sürdü; İlk İmparator'un sert, otoriter politikalarının isyanlara yol açması nedeniyle onun ölümünden kısa süre sonra Hanedan iktidarı kaybetti.
Xianyang'daki imparatorluk kütüphanesinin yakıldığı
Genel iç savaş sonrasında Han Hanedanı, tüm Çin'i yöneten güç olarak ortaya çıktı. MÖ 206 - MS 220 arasında Çin'i yöneterek, kendi nüfusu arasında günümüzde yine Han Çinlisi etnik grubunun adlandırılmasıyla hatırlattırılan kültürel bir kimlik oluşturdu. Hanlar; Orta Asya, Moğolistan, Güney Kore ve Yünnan'e kadar ulaşan askerî seferlerle ve Nanyue'den Guangdong ile kuzey Vietnam'ın geri kazanılmasıyla imparatorluğun topraklarını büyük oranda genişletti.
Hanların Orta Asya ile Soğdiana'daki müdahaleleri, İpek Yolu kara yolunun oluşmasına yardım etti (ipek yolu, önceden Hindistan'a gitmek için Himalaya Dağları'ndan geçen yolunun yerini aldı).
Han Hanedanı zamanla giderek Antik Dünya'nın en büyük ekonomisi oldu.
Hanların ilk baştaki ademi merkeziyetçiliği ve Konfüçyüsçülüğün lehine Çin legalist felsefesinin uygulanmasına resmî olarak son verilmesine rağmen, Çin'in legalist kuruluşları ve politikaları Han hükûmeti ve bunun ardılları tarafından kullanılmaya devam etti.

Han Hanedanı'nın sonunun ardından Üç İmparatorluk olarak bilinen, çekişmelerle dolu bir dönem başladı. Bu dönemin merkezindeki şahıslar, Çin edebiyatının Dört Büyük Klasik Romanı'nın birinde ölümsüzleştirildi. Döne

Hindistan, resmî adıyla Hindistan Cumhuriyeti (Hintçe: भारत गणराज्य Bhārat Gaṇarājya), Güney Asya'da bir ülkedir. Alan bakımından yedinci en büyük ülkedir; 2023'ten beri en kalabalık ülkedir; ve 1947'deki bağımsızlığından bu yana dünyanın en kalabalık demokrasisidir. Güneyde Hint Okyanusu, güneybatıda Umman Denizi ve güneydoğuda Bengal Körfezi ile çevrilidir; batıda Pakistan, kuzeyde Çin, Nepal ve Bhutan, doğuda ise Bangladeş ve Myanmar ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Hint Okyanusu'nda Hindistan, Sri Lanka ve Maldivler'e yakındır; Andaman ve Nicobar Adaları, Myanmar, Tayland ve Endonezya ile deniz sınırını paylaşmaktadır.
Modern insanlar, en geç 55.000 yıl önce Afrika'dan Hint alt kıtasına gelmiştir. Çoğunlukla avcı-toplayıcı olarak izole bir şekilde uzun süre burada yaşamaları, bölgeyi oldukça çeşitli hâle getirmiştir. Yerleşik yaşam, 9.000 yıl önce İndus Nehri havzasının batı kenarlarında, alt kıtada ortaya çıktı ve kademeli olarak MÖ üçüncü binyılda İndus Vadisi Medeniyeti'ne dönüştü. MÖ 1200'e gelindiğinde, Hint-Avrupa dillerinden biri olan Sanskritçe'nin arkaik bir biçimi kuzeybatıdan Hindistan'a yayılmıştı. İlahileri, Hindistan'da Hinduizmin ilk başlangıçlarını kaydetti. Hindistan'ın önceden var olan Dravid dilleri kuzey bölgelerinde yerini aldı. MÖ 400'e gelindiğinde, Hinduizm içinde kast sistemi ortaya çıktı ve Budizm ile Caynizm, kalıtımla bağlantılı olmayan sosyal düzenleri ilan ederek ortaya çıktı. Erken siyasi birleşmeler, gevşek yapılı Maurya ve Gupta İmparatorluklarının doğmasına yol açtı. Bu dönem sanat, mimari ve yazı alanlarındaki yaratıcılığıyla dikkat çekti, ancak kadınların statüsü düştü ve dokunulmazlık örgütlü bir inanç hâline geldi. Güney Hindistan'da, Orta Krallıklar Dravid dil yazılarını ve dinî kültürlerini Güneydoğu Asya krallıklarına ihraç etti.
1. binyılda, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştlük Hindistan'ın güney ve batı kıyılarında yerleşti. 2. binyılın ilk yüzyıllarında, Orta Asya'dan gelen Müslüman orduları aralıklı olarak Hindistan'ın kuzey ovalarını işgal etti. Bunun sonucunda ortaya çıkan Delhi Sultanlığı, Kuzey Hindistan'ı Orta Çağ İslamı'nın kozmopolit ağlarına çekti. Güney Hindistan'da, Vijayanagara İmparatorluğu uzun ömürlü bir karma Hindu kültürü yarattı. Pencap'ta, kurumsallaşmış dini reddeden Sihizm ortaya çıktı. Babür İmparatorluğu iki yüzyıllık ekonomik genişleme ve göreceli barışa öncülük etti ve zengin bir mimari miras bıraktı. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin giderek genişleyen yönetimi Hindistan'ı sömürge ekonomisine dönüştürdü ancak egemenliğini pekiştirdi. İngiliz Kraliyet yönetimi 1858'de başladı. Hintlere vadedilen haklar yavaş yavaş verildi ancak teknolojik değişiklikler yapıldı ve modern eğitim ve kamusal yaşam fikirleri kök saldı. Hindistan'da, Avrupa dışı İngiliz İmparatorluğu'ndaki ilk milliyetçi hareket ortaya çıktı ve diğer milliyetçi hareketleri etkiledi. 1920'den sonra şiddetsiz direnişiyle dikkat çeken bu hareket, İngiliz yönetiminin sona ermesinde temel faktör oldu. 1947'de İngiliz Hindistan İmparatorluğu, Hindu çoğunluklu Hindistan ve Müslüman çoğunluklu Pakistan olmak üzere iki bağımsız dominyona bölündü. Bölünme, büyük çaplı can kayıplarına ve benzeri görülmemiş bir göç dalgasına yol açtı.
Hindistan, 1950'den beri demokratik bir parlamenter sistemle yönetilen federal bir cumhuriyettir. Çoğulcu, çok dilli ve çok etnikli bir toplumdur. Hindistan'ın nüfusu 1951'de 361 milyondan 2023'te 1,4 milyarın üzerine çıktı. Bu süre zarfında, nominal kişi başı geliri yıllık 64 ABD dolarından 2.601 ABD dolarına, okuryazarlık oranı ise %16,6'dan %74'e yükseldi. 1951'de nispeten yoksul bir ülke olan Hindistan, hızla büyüyen büyük bir ekonomi ve genişleyen bir orta sınıfla bilgi teknolojisi hizmetleri merkezi hâline geldi. Hindistan, ekonomik eşitsizliğin artması pahasına da olsa yoksulluk oranını düşürdü. Askerî harcamalarda yüksek sıralarda yer alan nükleer silah sahibi bir devlettir. Hindistan'ın komşuları Pakistan ve Çin ile Keşmir konusunda 20. yüzyılın ortalarından beri çözülememiş anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Hindistan'ın karşı karşıya olduğu sosyo-ekonomik zorluklar arasında cinsiyet eşitsizliği, çocuklarda yetersiz beslenme ve artan hava kirliliği seviyeleri yer almaktadır. Hindistan toprakları, dört biyolojik çeşitlilik sıcak noktasıyla dünyanın en zengin biyoçeşitliliğine sahip ülkelerinden biridir. Geleneksel olarak kültüründe hoşgörüyle karşılanan Hindistan'ın vahşi yaşamı, koruma altındaki yaşam alanlarında desteklenmektedir.

Hindistan adı, eski Farsça İndus adından türetilmiştir. Bu isim İndus Irmağı ve çevresi için kullanılmıştır. Eski Yunanlar, İndus toplumunu Hintler olarak adlandırdı. Hindistan adı, Hindistan anayasasında ve Hindistan'da birçok yerel dilde Bharat olarak geçmektedir. Bharat adı, Bharata klanının söylencesel kutsal kralı olan Kral Bharata'nın adından türetilmiştir. Farsça bir sözcük olan Hindistan adı İndus ülkesi için kullanılmış olsa da bugün ülke için kullanılmaktadır.

Hindistan tarihi boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Hindistan 1,3 milyon yıl önce Homo erectus akınlarına uğradı. 60.000 ila 80.000 yıl önce İnsanlar, Hindistan'a girdiler. MÖ 9000 gibi tarım yapılmaya başlandı. Tarım toplumunun oluşması ile birlikte İndus Vadisi Uygarlığı yükseldi. Aryan göçleri sonrasında Veda uygarlığı başladı. Veda döneminde Hinduizm ve ilk Hint medeniyetleri doğdu. Daha sonraki dönemlerde Budizm, Jainizm ve Sihizm de ortaya çıktı. Pers ve Makedonya işgaline de uğradı. Makedonya yıkıldıktan sonra doğan iktidar boşluğundan Maurya İmparatorluğu doğdu. Hindistan Maurya İmparatorluğu'ndan sonra uzun süre boyunca siyasi birliği olmadan yaşadı. Gupta İmparatorluğu'nun yükselmesiyle birlikte Hint medeniyeti altın çağını yaşadı. İslam fetihleri sonucunda İslam dini Hindistan'a girdi. Hindistan, Orta Çağ boyunca baharat ticaretinin ana merkezi oldu. 13. yüzyıldan itibaren Delhi Sultanlığı, 16. yüzyıldan itibaren ise Babür Devleti; Hindistan'ı kontrol etti. 15. yüzyıldan itibaren Hindistan'da Avrupa ticareti kurulmaya başlandı. 7 yıl savaşları sonucunda Hindistan'ın geneli Britanya kolonisi oldu. 1947 yılında Hindistan bağımsızlığını kazandı. Keşmir için Pakistan ile arasında bir dizi savaş gerçekleştirdi.

Hindistan, Asya kıtasının güneyinde yer alan bir bölgededir. Kuzeybatısında Pakistan, kuzeyinde tartışmalı eyalet olan Keşmir, kuzeydoğusunda Çin Halk Cumhuriyeti, Nepal, Bhutan, güneydoğusunda Bangladeş, doğusunda ise Myanmar ile komşudur. Hindistan, Hint alt kıtası ile Avrasya'nın çarpışması sonucunda oluşmuştur. Hindistan'ın coğrafi merkez koordinatları: 20°00' Kuzey paraleli, 77°00' Doğu meridyenidir. Yüzölçümü ise yaklaşık olarak 3,287,590 km² dir.

Hindistan, yirmi sekiz tane eyalet ve yedi tane birlik bölgesinden oluşan bir Federal Cumhuriyettir. Her eyalet, Puduçeri ve Delhi kendi seçilen hükûmetlerine sahiptir. Diğer beş birlik bölgesinin kendi atanmış memurları vardır ve böylece doğrudan Cumhurbaşkanı'nın idaresi altındadır. 1956'da uygulanan "States Reorganisation Act"'ine göre eyaletler, dillere göre oluşmakta ve günümüzde de bu uygulama devam etmektedir. Eyaletler ve birlik bölgeleri 610 tane ilçeye de bölünür.

 
Eyaletler:

Birlik bölgeleri:

Hindistan 1,428 milyar nüfusu ile dünyanın en kalabalık ülkesidir. Son 50 yılda tıbbi gelişmeler, tarımsal verimlilik ve Yeşil Devrim nedeniyle Hindistan'da büyük bir nüfus artışı olmuştur. Hindistan'da kentsel nüfus 1991-2001 yılları arasında %31,2 artarak çok büyük bir artış göstermiştir. 2001 yılında yapılan sayıma göre Hindistan nüfusunun %70'i kırsal kesimde, 285 milyon Hindistanlı ise kentlerde yaşıyor. Bombay, Delhi ve Kalküta Hindistan'ın en büyük üç şehridir. Hindistan'da okuryazarlık oran kadınlarda %53,7, erkeklerde %75,3 toplam nüfusta ise 64,8'dir.
Sayımlar 1 Mart 1991 ve 1 Mart 2001, hesaplama ise 1 Ocak 2006 tarihlidir. Nüfus rakamları sadece şehrin nüfusuna dairdir, etrafındaki yerleşim alanlarının nüfusunu kapsamaz.

2011 nüfus sayımına göre Hindistan'da en çok takipçisi olan din %79,8 oranı ile Hinduizm olmaktadır. Hinduizmi, İslam (%14,23), Hristiyanlık (%2,3), Sihizm (%1,72), Budizm (%0,7), Jainizm (%0,36) ve diğer dinler (%0,9) takip etmektedir. Ülke, dünyanın en büyük Hindu, Sih, Jainist, Zerdüştçü ve Bahai nüfusunu barındırmaktadır. Ayrıca dünyada en çok Müslüman'ın yaşadığı üçüncü ülke olup bu açıdan sadece çoğunluğu Müslüman olmayan ülkeler içerisinde değerlendirildiğinde birincidir.

Hint sineması, Hint mutfağı, Hint müziği ve Hint dansı, Hindistan kültürünün önemli temsilcileri arasında yer almaktadır. Hindistan'da giyim, bölgelere göre çeşitlilik göstermektedir.

Hindistan ekinci ve yaşamı Hindistan dışında özellikle Hint filmleri ile tanınmıştır. Hindistan'ın değişik bölgelerinde ayrı film prodüksiyonları vardır. Bunlardan en önemlisi Mumbai'deki Bollywood film endüstrisidir. Bollywood adı Hollywood ve Bombay (Mumbai) adlarından oluşturulmuştur.

Genelde bol baharatlı yemekler yapılır. Et olarak yalnızca tavuk ve deniz ürünleri kullanılır, bakliyat, meyve ve baharat ağırlıklı bir mutfaktır. Tatlıdan tavuğa kadar bütün yemekler baharatlıdır. Tatlılar tarçın ağırlıklı, tuzlular köri (zerdeçal) ağırlıklıdır ancak bunların yanı sıra Hint mutfağında yüzlerce çeşit baharat vardır. Hinduizm inancı nedeniyle inek eti asla kullanılmaz. Dindarlık seviyelerine göre bazı Hindular her türlü hayvansal gıdadan uzak durur. Özellikle güneyde hindistan cevizi ve muz ile bunlardan üretilen ürünler yaygın kullanılır. Mercimek ve pirinç de tüm ülkede çok yaygın kullanılır. Tavuk kullanımı kuzeyde daha çoktur. Ülkede uluslararası fast food zincirleri dahi vejetaryen/vegan menüler sunmaktadır.

Hindistan ekonomisi, nominal olarak dünyanın yedinci büyük ve satın alım gücü paritesi bakımından üçüncü büyük ekonomisidir. Ülkenin ekonomisi 20 yıldır ortalama %7 oranında büyümekte olup yeni sanayileşen ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Hindistan ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde Çin'i geçerek dünyanın en hızlı büyüyen büyük ekonomisi hâline geldi.
İngiliz işg

Rusya, resmî adıyla Rusya Federasyonu (Rusça: Росси́йская Федера́ция, romanize: Rossiyskaya Federatsiya), Kuzey Avrasya'da bulunan, federal yarı başkanlık tipi cumhuriyetle yönetilen bir ülkedir. Kuzeybatıdan güneydoğuya Rusya; Norveç, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya (ikisi birden Kaliningrad Oblastı ile), Belarus, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore ile komşudur. Deniz sınırı olarak Ohotsk Denizi ile Japonya, Bering Boğazı ile bir ABD eyaleti olan Alaska ve Karadeniz ile Türkiye ile de komşudur. 17.098.246 km², ilhak edilen bölgelerle beraber 17.234.135 km²lik yüzölçümü ile Dünya'nın en geniş ülkesidir ve Dünya'yaşam alanının sekizde birini kapsar. Rusya aynı zamanda 2024 yılı itibarıyla 146,1 milyon nüfusu ile dünyanın en kalabalık dokuzuncu ülkesidir. Kuzey Asya'nın tamamına ve Doğu Avrupa'nın büyük bir kısmına uzanan Rusya, dokuz saat dilimine yayılır ve üzerinde çok çeşitli çevre ve yer şekilleri bulunur.
Rusya'nın tarihi 3. ve 8. yüzyıllar arasında Avrupa'da tanınan bir grup olarak ortaya çıkan Doğu Slavları ile başlamaktadır. 9. yüzyılda Varegler tarafından kurulan ve yönetilen Orta Çağ Kiev Rus Devleti ortaya çıktı. 988 yılında Bizans İmparatorluğu'ndan Ortodoks Hristiyanlık kabul edilerek, sonraki milenyum için Rus kültürü, tanımlanan Bizans ve Slav kültürlerinin sentezi başladı. Daha sonra Kiev Knezliği bir dizi küçük devlet hâlinde parçalandı ve topraklarının çoğunluğu Moğollar tarafından istila edilip Altın Orda Devleti'nin kolları hâline geldi. 15. yüzyılda Altın Orda Devleti'nin iyice zayıflamasıyla birlikte, bağımsızlığını ilan eden Rus prenslikleri yavaş yavaş yeniden birleşerek Moskova Knezliği'ni kurmuş ve Kiev Knezliği'nin kültürel ve siyasi mirasının ardılı olmuştur. 18. yüzyıla gelindiğinde, büyük ölçüde fetih, ilhak ve keşif yoluyla Avrupa'da Polonya'dan Kuzey Amerika'da Alaska'ya kadar uzanan tarihin en büyük üçüncü imparatorluğu olan Rus İmparatorluğu hâline gelmiştir.
1917 Ekim Devrimi'nden sonra Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, dünyanın ilk anayasal sosyalist devleti ve II. Dünya Savaşı'nda Müttefiklerin zaferinde belirleyici bir rol oynayan tanınmış bir süper güç olan Sovyetler Birliği'nin en büyük ve önde gelen kurucusu olmuştur. Sovyetler döneminde Dünya'nın ilk yapay uydusu ve ilk insanlı uzay uçuşu dâhil olmak üzere, 20. yüzyılın en önemli teknolojik başarılarından bazıları gerçekleştirildi. Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 1991'de kurulmuştur ve SSCB'nin ardılı olarak tanınmaktadır.
Uluslararası alanda, Rusya demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü ölçümlerinde en düşük sıralanan ülkeler arasında yer alır; ülkede aynı zamanda yüksek düzeyde yolsuzluk bulunmaktadır. Rusya ekonomisi, nominal GSYİH'e göre dünyanın en büyük dokuzuncu ve satın alma gücü paritesine göre altıncı büyük ekonomisidir. Rusya dünyanın en büyük maden ve enerji kaynaklarından birine sahiptir ve Dünya'nın en büyük petrol ve doğalgaz üreticilerindendir. Rusya, tanınmış beş nükleer silahlı devletten biridir ve Dünya'nın en büyük kitle imha silah stoklarına sahiptir. Ayrıca büyük güçlerden biri olup BM ve BMGK'nin daimî üyesi, G20, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği, Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomi Topluluğu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Dünya Ticaret Örgütü üyesi ve Bağımsız Devletler Topluluğu'nun önde gelen üyesidir.

Rusya adı Doğu Slavları'nın çoğunlukla yaşadığı bir Orta Çağ devleti olan Rus devletinden türetilmiştir. Ancak, bu ad daha sonra tarihte daha da belirginleşmiş ve ülke genellikle sakinleri tarafından "Русская Земля" (Russkaya Zemlya, Rus Ülkesi) adı ile dillendirilmiştir. Bu isimden türeyen diğer devletlerden ayırt edebilmek için, modern tarihte Kiev Rusya'sı denilir. Rus adı, Rus (Русь) devletinin kurucusu olan Varegler'in (muhtemelen İsveç Vikingleri) bir grubu olan Rus halkından gelmektedir.
Rus adının eski Latince hali olan Rutenya, çoğunlukla Katolik Avrupa'ya komşu olan Rus bölgesinin batı ve güney bölgelerine denilmiştir. Ülkenin şimdiki adı olan Россия (Rossiya), Rus isminin Yunanca hali olan ve aynı zamanda Kiev Rusya'sının Bizans İmparatorluğu tarafından söylenimi olan Ρωσία (Rosia) kelimesinden gelmektedir.

Tarih öncesi zamanlarda Güney Rusya'nın geniş bozkırları göçebe kabilelerin vatanıydı. Bu bozkır uygarlıklarının kalıntıları İpatovo, Sintaşta, Arkaim ve Pazırık gibi yerlerde keşfedilmiş olup, göçebe şeklindeki yaşamın önemli bir özelliği olan atlı savaşların bilinen en eski izlerini taşımaktadır.
Klasik Antik Dönem'de, Pontus-Hazar Bozkırı İskitya olarak biliniyordu. MÖ 8. yüzyılda, Antik Yunan tüccarlar Tanais ve Fanagoria'da kendi ticaret merkezi medeniyetini getirdi. MS 3. ve 4. yüzyıllarda İskitler tarafından yönetilen Güney Rusya, Hunlar tarafından işgal edildi. MS 3. ve 6. yüzyılları arasında, arasında başarılı Yunan kolonilerinden olan Bosporos Krallığı, Hunlar ve Avrasya Avarları gibi savaşçı kabileler tarafından göçebe saldırıları ile yıkılmıştır. Bir Türk halkı olan Hazarlar, 10. yüzyıla kadar Hazar ve Karadeniz arasındaki alt Volga havzasında bozkırlara hükmetmiştir.
Modern Rusların ataları, bazı akademisyenler tarafından anavatanlarının Pinsk Bataklığı'ndaki ağaçlık alanlarda olduğu düşünülen Slav kabileleridir. Doğu Slavlar biri Kiev'den günümüz Suzdal ve Murom'a doğru, diğerleri de Polotsk'tan Novgorod ve Rostov'a doğru hareket ederek yavaş yavaş iki dalga hâlinde Batı Rusya'ya yerleşmiştir. 7. yüzyıldan itibaren, Doğu Slavlar Batı Rusya'da nüfusun çoğunluğunu oluşturmuş ve yavaş ancak barışçıl bir şekilde Merya, Muromyalı ve Meşçera gibi yerel Fin-Ugor halkları asimile olmuşlardır.

9. yüzyılda ilk Doğu Slav devletlerin kurulması, Baltık Denizi bölgesinden Varegler'in, tüccarlar, savaşçılar ve yerleşimcilerin gelmesi ile denk gelmiştir. Öncelikle bu gelenler doğu Baltık'tan, Karadeniz ve Hazar Denizi'ne doğru uzanan su yolları üzerinden gelen İskandinavya kökenli Vikingler idi. Nestor Kroniği'ne göre, Rurik adında Rus halkından bir Varegli, 862 yılında Novgorod hükümdarı seçildi. 882 yılında önceden Hazarlar'a haraç veren halefi Oleg, güneyden girerek Kiev'i fethedip, Kiev Knezliği'ni kurdu. Oleg, Rurik'in oğlu İgor ve İgor'un oğlu I. Svyatoslav sonradan tüm yerel Doğu Slav kabilelerini Kiev hükümdarlığına bağlayıp, Hazar Kağanlığı'nı yıkmış ve Bizans ve Persler'e karşı çeşitli askerî seferler başlattı.
10. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Kiev Knezliği Avrupa'nın en büyük ve en müreffeh ülkelerinden biri hâline geldi. Büyük Vladimir (980-1015) ve oğlu Bilge Yaroslav (1019-1054) döneminde Kiev Altın Çağı'nı yaşamış olup, o dönemde Bizans'tan Ortodoks Hristiyanlık kabul edildi ve ilk Doğu Slav yazılı kanunu olan Russkaya Pravda oluşturuldu.
11. ve 12. yüzyıllarda, Kıpçaklar ve Peçenekler gibi göçebe Türk boyları tarafından sürekli yapılan akınlar Slav nüfusun büyük oranda özellikle Zalesye olarak bilinen daha kuzeyde güvenli yoğun ormanlık bölgelerine göçüne neden oldu.

Feodalizm ve ademimerkeziyetçilik çağında Kiev Knezliği'ne hüküm süren Rurik Hanedanı üyeleri arasındaki mücadele damgasını vurdu. Kiev'in hâkimiyeti, kuzey doğusunda yer alan Vladimir-Suzdal Knezliği, kuzey-batısındaki Novgorod Cumhuriyeti ve güney batısındaki Galiçya-Volınya Krallığı'nın lehine azaldı.
1237-40 arasında Moğol istilası, Kiev Knezliği'ne son darbeyi vurarak yıkılmasına ve nüfusunun yarısını kaybetmesine yol açtı. Daha sonra kurulan Türk-Moğol devleti olan Altın Orda Devleti, Rus prensliklerini hâkimiyeti altına alarak iki yüzyıl boyunca Rusya'nın güneyine ve merkezine hükmetti.
Sonunda, Lehistan-Litvanya Birliği tarafından asimile edilen Galiçya-Volınya, Moğolların hâkimiyetindeki Vladimir-Suzdal ve Novgorod Cumhuriyeti, Kiev çevre üzerinde iki bölge, modern Rus ulusu için temel oluşturmuştur. Pskov ile birlikte Novgorod Moğol boyunduruğu'nda bir süre boyunca özerk bir dereceye kadar korunur ve büyük ölçüde ülkenin geri kalanını etkileyen zulümleri bağışlanmış oldu. Prens Aleksandr Nevski'nin önderliğinde, Novgorodlular 1240 yılında Neva Muharebesi'nde işgalci İsveçlileri püskürttü ve bunun yanı sıra 1242 yılında Peipus Gölü Savaşı'nda da Töton Şövalyeleri'nin Kuzey Rusya'yı kolonize etme girişimini de engelledi.

Kiev Knezliği'nin en güçlü halefi olan Moskova Knezliği, başlangıçta Vladimir-Suzdal'ın bir parçası iken hala Moğol-Tatar etkisi altında ve onların göz yummasıyla 14. yüzyılın başında Orta Rusya'da nüfuz elde etmeye etmeye ve yavaş yavaş Rus topraklarının birleşmesi ve Rusya'nın genişleme sürecinde ana öncü güç hâline geldi.
14. yüzyılda sık sık Moğol-Tatar baskınları yaşanıyordu ve Küçük Buz Çağı'nın başında tarım mahvolmuştu. Ayrıca Avrupa'nın geri kalanında olduğu gibi 1350 ve 1490 yılları arasında her beş ya da altı yılda bir veba salgını yaşanıyordu. Bununla birlikte, daha düşük nüfus yoğunluğu ve ıslak buhar banyosu olan Rus banyosu'nın yaygın kullanımı gibi daha iyi hijyen koşullarından, dolayı nüfus kaybı Batı Avrupa'daki kadar şiddetli değildi.
Moskova Prensi Dmitri Donskoy'un önderliği ve Rus Ortodoks Kilisesi'nin yardımıyla, Rus prensliklerinin birleşik ordusu 1380 yılında Kulikovskaya Muharebesi'nde Moğol ve Tatar ordularını yenilgiye uğrattı. Moskova Knezliği giderek yavaş yavaş Tver ve Novgorod gibi eski güçlü rakipler dâhil olmak üzere çevredeki prenslikleri kendi hâkimiyeti altına aldı.
III. İvan (Büyük İvan) sonunda Altın Orda'yı kontrolü altına aldı, Orta ve Kuzey Rusya'yı Moskova'nın hâkimiyetinde birleştirmiş ve "Tüm Rusya'nın Hükümdarı" unvanını aldı. 1453 yılında İstanbul'un Fethi'nden sonra, Moskova kendini Doğu Roma İmparatorluğu'nun halefi ilan etti. III. İvan, son Bizans imparatoru XI. Konstantinos'un yeğeni olan Sofia Palaiologos ile evlendi ve Bizans çift başlı kartalını Rusya'nın arması yapmıştır.

III. Roma fikirlerinin gelişmesiyle, Büyük Dük IV. İvan ("Korkunç") resmen 1547 yılında Rusya'nın ilk Çarı olarak taç giydi. Çar, yeni bir yasal kanun 1550 Sudebniki çıkardı ve ilk Rus feodal temsil organını Zemskiy Sobor'u ve kırsal bö

İtalya (İtalyanca: Italia), resmî adıyla İtalyan Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica Italiana), Güney Avrupa'da, büyük ölçüde İtalya Yarımadası üzerinde yer alan bir ülke. Akdeniz'in en büyük iki adası Sicilya ve Sardinya da İtalyan topraklarıdır. Yüzölçümü 301.340 km2 olan ülkenin kuzeyde Alpler bölgesinde Fransa, İsviçre, Avusturya ve Slovenya'yla kara sınırı vardır. Bağımsız iki Avrupa ülkesi olan Vatikan ve San Marino da İtalya'nın yarımadadaki toprakları içine sıkışmış anklav (bir başka ülkeyle tümüyle kuşatılmış) ülkelerdir. İtalya'nın ayrıca biri İsviçre (Campione), diğeriyse Tunus (Lampedusa) tarafından kara ve deniz sınırlarıyla kuşatılmış iki eksklavı bulunur. Nüfusu 58 milyon olan İtalya, Avrupa Birliği'nin en kalabalık üçüncü ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Roma, yüzyıllar boyunca Batı uygarlığının merkezi olmuş, mimaride barok üslûbunun doğuşuna tanıklık etmiş ve eskiden beri Katolik Kilisesi'nin merkezi olmuştur.
Güney Avrupa ve Akdeniz'deki merkezî konumu nedeniyle İtalya yüzyıllar boyunca çeşitli Avrupa uygarlıklarına ev sahipliği yapmıştır. Günümüz İtalya topraklarına yayılmış en önemlileri Hint-Avrupa kökenli ve ülkeye de ismini vermiş olan İtalikler olan antik toplulukların ardından, Klasik Antik Çağ'dan başlayarak Fenikeliler ve Kartacalılar, Sicilya ve Sardinya'da koloniler kurdular; Yunanlar ise Güney İtalya'da Magna Graecia adını verdikleri bölgede yerleşimler oluşturdular. Etrüskler ve Keltler de Orta ve Kuzey İtalya'yı yurt edindiler. İtalik bir kavim olan Latinler, MÖ 8. yüzyılda ileride Roma Senatosu ve Halkı tarafından yönetilecek bir cumhuriyete dönüşecek Roma Krallığı'nı kurdular. Roma Cumhuriyeti kısa sürede İtalya Yarımadası'ndaki komşularını ele geçirdi, bunu Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'daki fetihler izledi. MÖ 1. yüzyıla gelindiğinde Roma İmparatorluğu, Akdeniz Havzası'nın hâkim gücü hâline geldi ve bölgenin önde gelen kültürel, siyasi ve dinî merkezi oldu. Böylece 200 yıldan uzun süre İtalya'da hukuk, teknoloji, ekonomi, sanat ve edebiyatın atılım gösterdiği Pax Romana dönemi başladı. İtalya Romalıların anavatanı olmaya devam etse de imparatorluğun kültür, yönetim, yazı ve Hristiyanlık dini üzerindeki etkisi tüm dünyaya ulaşmıştır.
Erken Orta Çağ'da İtalya Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ve Kavimler Göçü'ne şahitlik etti. 11. yüzyılda çoğunlukla Kuzey ve Orta İtalya'da olmak üzere birçok şehir devleti ve denizci cumhuriyet kuruldu. Ticaret ve bankacılık ile zenginlik kazanan bu devletler modern kapitalizmin erken örneklerini oluşturdular ve Avrupa-Asya ticaret merkezleri olarak işlev gördüler, ayrıca merkezî bir yönetime bağlı olmamaları sebebiyle Avrupa'daki büyük feodal monarşilerden çok daha demokratik yönetimlere sahiplerdi. Bu dönemde Orta İtalya'nın bir bölümü teokratik Papalık Devleti'nin kontrolündeydi, Güney İtalya ise Bizans, Arap, Norman, Anjou ve Aragonlu fetihleri sebebiyle 19. yüzyıla dek feodal kalmaya devam etti. Rönesans hareketi İtalya'nın Toskana bölgesinde doğdu ve tüm Avrupa'ya yayıldı, bu dönemde hümanizm, bilim, keşif ve sanat alanında yeni bir ilgi ortaya çıktı. İtalyan kültürü canlandı, ünlü bilim insanları, sanatçılar ve hezârfenler yetişti. Orta Çağ'da İtalyan kaşifler Uzak Doğu ve Yeni Dünya'ya rotalar keşfettiler, bu keşifler Avrupa'da Coğrafi Keşifler'in başlamasına önayak oldu. Tüm bunlara karşın İtalya'nın ticari ve siyasi gücü Akdeniz'i pas geçen ticaret yollarının açılmasıyla önemli ölçüde sönümlendi. Yüzyıllar süren yabancı ülke müdahale ve fetihleri ile şehir devletlerinin kendi aralarında süregelen rekabet ve savaşlar (örneğin 15 ve 16. yüzyıllardaki İtalya Savaşları) ülkenin siyaseten parçalanmış yapısının devam etmesine yol açtı.
19. yüzyıl ortalarında yükselen İtalyan milliyetçiliği ve bağımsızlık çağrıları bir devrim dönemi başlattı. Yüzyıllar süren yabancı hâkimiyeti ve bölünmüşlüğün ardından İtalyan devletleri 1861'de birleşti ve İtalya Krallığı kuruldu. 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl başlarına dek İtalya'nın özellikle kuzeyi hızlı bir şekilde sanayileşti ve dünya çapında sömürgeler elde etti, ancak güney bu sanayileşmenin dışında bırakıldı ve yoksul kalmaya devam etti. Bu durum dünya çapındaki İtalyan diasporasının oluşmasına zemin hazırladı. I. Dünya Savaşı'nın sonunda dört ana İtilaf devletinden biri olmasına rağmen, İtalya bir ekonomik kriz ve çalkantı dönemi yaşadı. 1922'de ülke faşist diktatörlük yönetimi altına girdi. II. Dünya Savaşı'na Mihver Devletleri safında katılan İtalya; mağlubiyet, ekonomik yıkım ve İtalyan İç Savaşı'yla yüzleşti. Ülkenin Alman işgalinden kurtarılması ve İtalyan direniş hareketinin güçlenmesini takiben monarşi lağvedildi, demokratik bir cumhuriyet kuruldu ve uzun süreli bir ekonomik büyüme dönemi yaşandı. Böylece İtalya yüksek gelişmişlik seviyesine ulaştı.
Günümüzde İtalya, parlamenter demokrasi ile yönetilmekte olan üniter bir cumhuriyettir ve ülkelerin kişi başına nominal gayrisafi yurt içi hasıla sıralamasında yirminci, insani gelişme endeksi sıralamasında yirminci, yaşam kalitesi endeksinde sekizinci sırada yer alan gelişmiş bir ülkedir. Beklenen yaşam süresi, yaşam kalitesi, sağlık hizmetleri ve eğitimde ön sıralardadır. Uluslararası ilişkilerde hem bölgesel, hem de büyük güç kabul edilen İtalya, bölgesel ve küresel ekonomik, askerî, kültürel ve diplomatik ilişkilerde önemli bir role sahiptir.
İtalya, 1957 yılında başkent Roma'da imzalanan Roma Antlaşması'yla kurulan ve daha sonra Avrupa Birliği ismini alacak olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurucu ve lider üyelerindendir. G8, NATO, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü, Avrupa Konseyi ve Schengen Antlaşması'nın da katılımcılarındandır. İtalya tarih boyunca birçok icat ve keşfe kaynaklık etmiş; küresel bir sanat, müzik, edebiyat, felsefe, bilim, teknoloji ve moda merkezi olmuştur. Sinema, mutfak, spor, hukuk, bankacılık ve ticaret alanlarını derinden etkilemiştir. Kültürel zenginliğinin bir yansıması olarak 55 adet ile en çok Dünya Mirası'na sahip olan ülkedir. Ayrıca en çok ziyaret edilen ülkeler sıralamasında beşinci sıradadır.

İtalya sözcüğünün kökeni (İtalyanca: Italia) Latince Italia sözcüğüne dayanmaktadır. Ancak başlı başına bu sözcüğün ne anlama geldiği belirsizdir. Yaygın biçimde inanılan savlardan biri, İtalya sözcüğünün antik dönemlerde Campania bölgesinin kuzeyinde yaşayan toplumların dili aracılığıyla Antik Yunancadaki Víteliú (anlam olarak "genç sığır", Latince: vitulus, "buzağı") sözcüğünden geldiğini öne sürmektedir. Víteliú sözcüğü ise hayvanlar tanrısı Mars adına verilmiştir. Büyük olasılıkla bununla ilgili olarak boğa figürü uzun yıllar güneydeki İtalyan boylarının simgesi olmuş ve çoğunlukla Roma'nın kurt figürünü boynuzlarken betimlenmiştir. Bu betimlemeler bağımsız İtalya'nın simgesi olarak Samnit Savaşları'nda sık sık kullanılmıştır.
İtalya adı önceleri yalnızca, bugünkü İtalya'nın güneyindeki bir bölgeyi anlatmak için kullanılıyordu. Sirakuzalı Antiochus'a göre bu ad Calabria yarımadasının (o dönemki adıyla Bruttium) güney kesimleri için kullanılıyordu. Zamanla İtalya adı çevre bölgeleri de kapsayacak biçimde geniş bir kullanım alanı edindi. Antik Yunanistanlılar da bu adı daha geniş bir bölge için kullandılarsa da bu adın tüm yarımadayı anlatacak biçimde kullanılması ancak Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle oldu.

Monte Poggiolo'dan 850,000 yıl öncesine dayanan binlerce Alt Paleolitik eser ele geçirildi.
İtalya Yarımadasındaki Neanderthal insan varlığının izleri bu İtalik kavimlerin yarımadaya ulaşmalarından önce, 200,000 yıl öncesi Yeni Taş Çağı'na (Orta Palaeolitik dönem) kadar dayanır.
Modern insanlar ise yaklaşık 40,000 yıl önce Riparo Mochi'de ortaya çıktı. Bu döneme ait arkeolojik sit alanları arasında Addaura mağarası, Altamura, Ceprano ve Gravina in Puglia yer alır.
Lombardiya'daki Val Camonica vadisinde MÖ 8,000 yılında kayalara oyulmuş resimler bulunmuştur. MÖ 1,500-1,100 yılları civarında kuzey İtalya'da izlerine rastlanan Terramare kültürü ise Tunç Çağına ait balta, kılıç ve hançer gibi cisimlerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Demir Çağının örnekleri ise MÖ 11.-7. yüzyıllar arasında Toskana civarında yerleşmiş Villinova kültürüne aittir.
MÖ 800 yılından sonra ortaya çıkan Etrüskler İtalya yarımadasında Antik Roma kültüründen önce ortaya çıkmış en önemli kültürdür. Etrüsklerin kökeni hakkında birçok değişik hipotez mevcuttur. Konuştukları dilin bir Hint-Avrupa dili olmadığı bilinmektedir.
Roma öncesi İtalya'nın Antik halkları - Umbrianlar, Latinler (Romalılardan ortaya çıkan), Volsci, Oscanlar, Samnitler, Sabinler, Keltler, Ligurler, Veneti, Iapygianlar ve diğerleri – Proto Hint-Avrupalı halklarıydı, bunların çoğu özellikle İtalikler grubuna aitti.
Muhtemel Hint-Avrupalı olmayan veya Hint-Avrupa öncesinin mirası başlıca tarihî halklar, Orta ve Kuzey İtalya'nın Etrüskleri, Elymianlar ve Sicilya'daki Sicani ve Nurajik uygarlığını doğuran tarih öncesi Sardinyalılardı.
Belirsiz dil ailelerinden ve olası Hint-Avrupa kökenli olmayan diğer eski topluluklar arasında Raetialı halkı ve dünyadaki en büyük tarih öncesi petroglif koleksiyonları olan Valcamonica Kaya Resimleri ile bilinen Cammuni yer alır.
1991'de Güney Tirol'in Similaun buzulunda 5,000 yaşında (MÖ 3400 ile 3100 arasında, Bakır Çağı) olduğu belirlenen Buz Adam Ötzi olarak bilinen iyi korunmuş bir doğal mumya keşfedildi.
İlk yabancı sömürgeciler, Sicilya ve Sardunya kıyılarında başlangıçta sömürgeler ve çeşitli emporiumlar kuran Fenikeliler'di. Bunlardan bazıları kısa sürede küçük şehir merkezleri hâline geldi ve antik Yunan kolonilerine paralel olarak geliştirildi; ana merkezler arasında Sicilya'daki Motya, Zyz (modern Palermo), Soluntum ve Sardunya'daki Nora, Sulci ve Tharros şehirleri vardı.
İÖ 17. ve 11. yüzyıllar arasında Miken Yunanları İtalya ile temaslar kurdu
 ve İÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Magna Graecia olarak bilinen İtalya Yarımadasının güney kısmında ve Sicilya'nın tüm kıyılarında birkaç Yunan kolonisi kuruldu.
İyonyalı yerleşimciler Elaia, Kyme, Rhegion, Nakşa, Zankles, Hymera ve Katanya'yı kurdular. Dorik koloniciler Taras, Siraküza

İspanya, resmî adıyla İspanya Krallığı, Avrupa'nın güneybatısında yer alan ve Kuzey Afrika'da da bazı topraklara sahip olan bir ülkedir. Kıta Avrupası'nın en güney noktasına ev sahipliği yapan İspanya, Güney Avrupa'nın yüzölçümü bakımından en büyük, Avrupa Birliği'nin ise en kalabalık dördüncü ülkesidir. İber Yarımadası'nın büyük bölümünü kapsayan ülke, ayrıca Atlas Okyanusu'ndaki Kanarya Adaları, Batı Akdeniz'deki Balear Adaları ve Afrika kıtasındaki özerk şehirler Sebte ile Melilla'yı da içerir. İspanya'nın yarımada üzerindeki sınır komşuları; kuzeyde Fransa, Andorra ve Biskay Körfezi; doğu ve güneyde Akdeniz ile Cebelitarık; batıda ise Portekiz ve Atlas Okyanusu'dur. İspanya'nın başkenti ve en büyük şehri Madrid'dir ve diğer büyük kentsel alanlar arasında Barselona, Valensiya, Sevilla, Zaragoza, Málaga, Murcia ve Palma de Mallorca bulunmaktadır.
Erken antik dönemde İber Yarımadası'nda Keltler, İberler ve diğer Roma öncesi halklar yaşıyordu. Roma İmparatorluğu'nun yarımadayı fethetmesiyle birlikte Hispania eyaleti kuruldu. Hispania'nın Romalılaştırılması ve Hristiyanlaştırılmasının ardından, Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, Toledo merkezli Vizigot Krallığı'nı kuran Vizigotlar da dâhil olmak üzere Orta Avrupa'dan gelen kabilelerin içe göçünü başlattı. 8. yüzyılın başlarında ise yarımadanın büyük bölümü Emevîler tarafından fethedildi; bu dönemde İslami yönetim altında Endülüs, merkezi Córdoba olan güçlü bir bölgesel güç hâline geldi. Başta Asturias, León, Kastilya, Aragon ve Navarra olmak üzere Kuzey İberya'da ortaya çıkan Hristiyan krallıklar, zamanla güneye doğru ilerleyen ve bölgeyi yeniden Hristiyan nüfusla iskân eden askerî bir süreç olan Reconquista'yı başlattılar. Bu süreç, 1492 yılında Gırnata Emirliği'nin ele geçirilmesiyle sona erdi. 1479 yılında Kastilya ve Aragon kraliyetlerinin Katolik hükümdarlar altında birleşmesi ise, genellikle İspanya'nın ulus devlet olarak fiilen birleşmesi olarak kabul edilir.
İspanya, parlamenter demokrasi şeklinde örgütlenmiş bir anayasal monarşi rejimi ile yönetilir. Devletin başkanı Kral VI. Felipe'dir. Gelişmiş bir ülke olan İspanya, dünyanın hem nominal GSYİH hem de satın alma gücü paritesine göre hesaplanan GSYİH sıralamasında on beşinci büyük ekonomisine sahiptir ve Avrupa Birliği'nin en büyük dördüncü ekonomisidir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Euro Bölgesi ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi olan İspanya, ayrıca G20'nin daimî davetlisi olup Avrupa Konseyi (CoE), İbero-Amerikan Devletler Örgütü (OEI), Akdeniz İçin Birlik, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi pek çok uluslararası kuruluşun da üyesidir.

MÖ 1100 yıllarında Fenikeliler, İspanya topraklarında ilk yerleşim merkezlerini kurmaya başladılar. Onları Keltler ve Yunanlar takip etti. İspanya daha sonra Kartacalıların egemenliğine girdi. MÖ 202 yılında Romalılar Kartacalıları İber Yarımadası'ndan attılar. Roma İmparatorluğu bu tarihten itibaren İspanya'da birliği sağladı ve zamanla Hristiyanlığı burada kabul ettirdi.
Milattan Sonra 5. yüzyılda İspanya, Germen kabilelerinin saldırılarına hedef oldu. Sırayla Alanlar, Suevler ve Vandalların ardından Vizigotlar İspanya'ya hâkim oldu. Vizigotların hâkimiyeti uzun sürdü ve Hristiyanlığı kabul eden Vizigotlar, İspanya'da Hristiyanlığın yayılmasını sağladı.

711'de Afrika'dan gelen Müslümanlar, 8. asırdan 10. asra kadar kuzeydeki birkaç bölge dışında İspanya'ya hâkim oldular ve burada Endülüs medeniyetini kurdular.
On birinci yüzyılda bu ülkenin iç karışıklıklarından faydalanan Hristiyanlar kuzeyden başlayarak yarımadayı tekrar ele geçirmeye başladı. 1276 yılında Müslümanların elinde yalnızca güneydeki Granada kalmıştı. Aragon kralı II. Fernando ile Kastilya kraliçesi I. İsabel'in evlenmesi ve ordularını birleştirmesi ile Hristiyanlar daha da güçlenmiş ve Yahudilerle Müslümanları Endülüs'ten çıkarmışlardır. Kemal Reis komutasında bir donanma ile kurtulan Yahudilerle Müslümanlar gemilerle doğuya getirilmişlerdir. Geride Avrupalıların da yararlandığı birçok bilim ve fen kitabı bıraktılar.

1492'de Müslümanların son kalesi Granada Krallığı yıkıldı. Aynı yıl Kristof Kolomb İspanyol hükümdarının maddi desteğiyle Amerika'yı keşfettiği ünlü gezisine çıktı. Bu yolculuk, İspanya'nın dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarından birini kurmasına yol açtı. İspanyol askerler, onları hediyelerle karşılayan yerlilere köleleştirme, işkence, soykırım yaşattılar. Kristof Kolomb'un yakın bir arkadaşının çocuğu olan ve yerlilere yapılan zulümlere tanık olan Bartolomé de las Casas, 1542 tarihli Kızılderililer Nasıl Yok Edildi ? isimli kitabında şunları yazmaktadır: "Amerika yerlilerinin Hristiyanlara karşı giriştikleri savaşta haklı olduklarına yüzde yüz eminim. Öte yandan Hristiyanlar onlarla tek bir haklı savaş yapmadı. Tam tersine savaşları dünyadaki hiçbir zorbanın olamadığı kadar şeytansı ve haksızdı."
1588 yılında İspanyol Armada'nın İngiliz donanmasına yenilmesini takip eden taht ve din kavgaları sonunda İspanya zayıflayarak çökmeye başladı. 1640'ta Portekiz'i, 1714'te ise Avrupa'daki bazı topraklarını ve Cebelitarık'ı kaybetti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında İspanyolların Amerika'daki bütün sömürgeleri bağımsızlıklarını kazandı.

I. Dünya Savaşı'nda İspanya bütün davetlere rağmen tarafsız kaldı, fakat savaştan büyük ölçüde etkilendi. Fransa, İspanya'nın bazı topraklarına saldırıp işgal etti. General Primoderivera, çıkan ayaklanmaları bastırarak ülkede diktatörlük kurdu. 1930 yılında iktidardan düştü. Bir yıl sonra yapılan seçimleri cumhuriyetçilerin kazanması sonucu Kral VIII. Alfonso ülkeyi terk etti. 1936'da yapılan seçimlerde solcuların başarılı olması üzerine General Franco seçilmiş hükûmete darbe yapmak istedi ve ülkede iç savaş baş gösterdi.

1939'da iç savaşın sona ermesiyle Franco devlet Başkanı oldu. II. Dünya Savaşı'na da katılmayan İspanya'da ordunun desteğiyle Franco savaştan sonra da yerini korudu. 1975 yılında Franco'nun ölmesiyle yerine I. Juan Carlos geçti. 1976'da Başbakan Navarro'nun istifası ile Carlos kral oldu ve Alfonso Sourez'i başbakanlığa atadı.

15 Haziran 1977'de, 41 yıl sonra İspanya'da ilk defa genel seçimler yapıldı. Sourez'in başkanı olduğu Demokratik Merkez Birliği çoğunluğu elde etti. 1981'de sağcı Albay Tejero Cortes'in meclisi basarak yaptığı darbe girişimi sonuçsuz kaldı. 1982 seçimlerinde ise Sosyalist Parti seçimi büyük çoğunluğu elde ederek kazandı ve 46 yıl sonra İspanya'da yeniden bir sol iktidarın doğmasını sağladı.

İspanya (Batıdaki) Portekiz ve Birleşik Krallık'a ait olan (Güneydeki) Cebelitarık ile birlikte İber Yarımadası'nda, 36° ve 43,5° kuzey enlemleri ve (Balear Adaları, Kanarya Adaları, Septe ve Melilla'yı saymazsak) 9° batı ve 3° doğu boylamları arasında bulunur. İspanya İber Yarımadası'nın yedide altısını kaplar. Kuzeydoğusunda Pireneler boyunca Fransa ve Andorra ile İspanya arasındaki sınır uzanır. Bununla birlikte Akdeniz'de bulunan Balear Adaları, Atlantik Okyanusu'ndaki Kanarya Adaları ve Kuzey Afrika kıyılarında bulunan Septe ve Melilla eyaletleri de İspanya sınırları dâhilindedir. Fransa sınırlarındaki Llívia şehri de İspanya'ya aittir. Bununla birlikte Fas kıyılarında bulunan Chafarinas Adaları, Peñón de Vélez de la Gomera, Alhucemas, Alborán ve Columbretes Adaları ile Perejil Adası da İspanya'ya aittir.
Toplam sınır uzunluğu 1917,8 km'dir. Andorra ile 63,7 km, Fransa ile 623 km, Cebelitarık ile 1,2 km, Portekiz ile 1214 km, Fas ile (Ceuta şehri) 15,9 km uzunluğunda sınırı vardır. 4964 km uzunluğunda kıyı şeridi vardır.
Septe ve Melilla şehirleri Kuzey Afrika'da bulunur ve Fas gibi Akdeniz kıyısındadırlar. İspanya'nın yüzölçümü 505.988 km karedir. İspanya, dağlık bir ülke olup ortalama yüksekliği 600 m olan dağlarıyla yükseklik açısından Avrupa'da İsviçre'den sonra ikinci sırada yer alır.
Plato ve yüksek ovaları çevreleyen dağların batı kesimleri hariç yarımadanın beşte ikisinden fazlasını sıradağlar kuşatır. Yarımadanın belli başlı nehirleri doğudan batıya doğru bir yol izleyerek Atlantik Okyanusu'na akar. Ebro Nehri, Akdeniz'e dökülür. Denizciliğe elverişli tek nehir olan Guadalquivir ise Sevilla şehrinden geçer.
İspanya'nın en kuzeydeki noktası Esteca de Vares, en batıda Toriñana Burnu'dur, bunların ikisi de Galisya Bölgesi'ndedir. En güneydeki noktası Tarifa'daki Punta Marroquí, en doğudaki noktası ise Creus Burnu'dur. Kuzeyden güneye doğru uzanan en geniş alan 856 km, doğudan batıya uzanan en geniş alan ise 1.020 km'dir.
İspanya'nın en büyük ve tek gölü 368 hektarlık bir alana yayılan ve 55 metre derinliğinde olan Lago de Sanabria'dır.

İspanya'daki en yüksek dağ Kanarya Adaları'na ait olan Tenerife Adası'ndaki Pico del Teide (3718 m)'dir. Anakaradaki en yüksek dağ ise Granada Eyaleti'ndeki Sierra Nevada'da bulunan Mulhacén (3482 m) dağıdır.
İspanya'nın kuzey kıyısı sadece Gijón ve Avilés ve Ribadeo ve La Coruña'nın arasında önemli çıkıntılar gösterirken diğer yerlerde neredeyse düz bir hat şeklinde ilerler. Ülkenin diğer kıyılarına nazaran bu kıyı şeritleri dik ve aşılması zor kıyılar olarak tanımlanabilirler. Bunun nedeni burada bulunan dağların hemen hemen her yerde denizin içine kadar girmesidir. Bu kıyı şeridine ancak nehirlerin ağzından ve denizin kıyının iç taraflarına kadar girdiği, özellikle Galisya bölgesinde sıkça bulunan kollardan (Ríalardan) mümkündür. İspanya'nın batısı da tamamen bu kıyı özelliklerini gösterir, ama buradaki dağlar sadece burunlarda denizin içine kadar girdiklerinden ve Ría'ların arka kısımlarında genellikle düzlük alanlar bulunduğundan kuzey kadar aşılması güç bir kıyı şeridi değildir.
Güney ve doğu kıyılarının karakteristik özelliği ise düz haliçler ve bu haliçlerin aralarında bulunan ve tepelik alanlarla sona eren çıkıntılardır. Bu şeritler kuzey ve batı kıyılarına oranla çok daha kolay aşılabilen kıyılardır. Güney kıyısındaki en önemli körfezler batıdan doğuya doğru Cádiz, Málaga, Almería ve Cartagena Körfezleri; doğu kıyısındakiler ise Bahía Alicante ve Valensiya K

Yunanistan, resmî adıyla Helen Cumhuriyeti, Güneydoğu Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Balkan Yarımadası'nın güney ucunda bulunan ülke, kuzeybatıda Arnavutluk, kuzeyde Kuzey Makedonya ve Bulgaristan, doğuda ise Türkiye ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Anakaranın doğusunda Ege Denizi, batısında İyon Denizi, güneyinde ise Girit Denizi ve Akdeniz yer almaktadır. Yunanistan, binlerce ada ve dokuz geleneksel coğrafi bölgeyi kapsayan Akdeniz havzasının en uzun kıyı şeridine sahiptir. 2021 Yunanistan nüfus sayımına göre 10 milyondan fazla (10.482.487) nüfusa sahiptir. Atina, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir, onu Selanik ve Patra takip etmektedir.
Yunanistan, Batı uygarlığının beşiği ve demokrasi, Batı felsefesi, Batı edebiyatı, tarih yazımı, siyaset bilimi, önemli bilimsel ve matematiksel ilkeler, tiyatro ve Olimpiyat Oyunlarının doğum yeri olarak kabul edilir. Antik Yunanlar, Akdeniz ve Karadeniz'i kapsayan bağımsız şehir devletleri veya poleis (tekil polis) hâlinde örgütlenmişlerdir. Makedonya Kralı II. Philip, MÖ 4. yüzyılda günümüz Yunanistan'ının büyük bir bölümünü birleştirdi; oğlu Büyük İskender ise Yakın Doğu'dan kuzeybatı Hindistan'a kadar bilinen antik dünyanın büyük bir bölümünü fethetti. Bunu takip eden Helenistik dönem, Antik Çağ'da Yunan kültürünün ve etkisinin zirvesine tanık oldu. Yunanistan, MÖ 2. yüzyılda Roma tarafından ilhak edildi ve Yunan kültürünün ve dilinin baskın olduğu Roma İmparatorluğu'nun ve onun devamı olan Bizans İmparatorluğu'nun ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Yunan Ortodoks Kilisesi, modern Yunan kimliğinin şekillenmesine yardımcı oldu ve Yunan geleneklerini daha geniş Ortodoks dünyasına aktardı.
1204'teki Dördüncü Haçlı Seferi'nden sonra, Yunanistan ve Bizans İmparatorluğu'nun geri kalanı, çeşitli Latin ve Bizans ardıl devletlerine bölündü ve Yunan topraklarının çoğu nihayet 15. yüzyılın ortalarında Osmanlı kontrolüne girdi. 1821'deki uzun süren bağımsızlık savaşının ardından Yunanistan, 1830'da modern bir ulus devlet olarak ortaya çıktı. Yunanistan Krallığı, Balkan Savaşları (1912-1913) ve I. Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında toprak genişlemesini sürdürdü ve 1922'deki Yunan-Türk Savaşı'nda yenilgiye uğradı. 1924'te kısa ömürlü bir cumhuriyet kuruldu, ancak iç karışıklık ve Türkiye'den gelen mültecilerin yeniden yerleştirilmesi sorunuyla karşı karşıya kaldı ve bu durum 1936'da kraliyetçi bir diktatörlüğe yol açtı. Yunanistan, II. Dünya Savaşı sırasında askerî işgale, ardından gelen Yunan İç Savaşı'na ve uzun süreli siyasi istikrarsızlığa maruz kaldı ve 1967'de askerî bir diktatörlüğe girdi. Ülke, 1974'te demokrasiye geçişe başladı ve bugünkü parlamenter cumhuriyete ulaştı.
1950'den 1973'e kadar rekor düzeyde ekonomik büyüme sayesinde Yunanistan, gelişmiş ve yüksek gelirli bir ekonomiye sahip bir ülkedir. Yüksek yaşam standardı, 2008 mali krizinin ardından ortaya çıkan on yıllık borç krizi nedeniyle zarar gördü. Denizcilik ve turizm önemli ekonomik sektörlerdir ve Yunanistan 2024 yılında dünyanın en çok ziyaret edilen dokuzuncu ülkesi olmuştur. Yunanistan, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir ve 1981 yılında bugünkü Avrupa Birliği'ne katılan onuncu üye ülkedir. Ülkenin zengin tarihi mirası, kısmen 20 UNESCO Dünya Mirası Alanı'nda yansıtılmaktadır.

Günümüzde Türkçede bu ülkeyi ve halkını tanımlamak için kullanılan Yunanistan ve Yunan kelimeleri Arapça (اليونان, al-Yūnān), Farsça (یونان, Yūnān) ve İbranicede (יוון‎, Yavan) de olduğu gibi Anadolu'da bulunan İyonyalılara atfen ortaya çıkmıştır ve Yakın Doğu'daki Helenleri ifade eder. İngilizce, Fransızca ve Almanca da dâhil olmak üzere Batı Avrupa'da konuşulan dillerde ise İtalya'nın güneyindeki Grek kolonilerine atfen "Grek" (Γραικοί, Graikoí) ismi yaygınlaşmıştır. Yunan kavimleri ve şehirleri kendilerini Helenler diye tanımlamıştır. Bugünkü Yunanistan'ın ismi de "Helen ülkesi" anlamında Katarevusa'da Hellás (Ἑλλάς) ve Modern Yunanca'da Elláda'dır (Ελλάδα). Bununla birlikte Helenler, Roma ve Bizans İmparatorluğu döneminde kendilerini Romalı (Ρωμιοί, Romioi) olarak adlandırmışlar; Selçuklular ve Osmanlılar tarafından bu yüzden Rum diye anılmışlardır. Helen ismi 1830'da Yunanistan'ın bağımsız bir devlet olarak kurulmasına kadar tarihe karışmış ve yeni kurulan devletin, köklerini doğrudan Eski Yunan medeniyetine dayandırdığından Hellas adını yeniden canlandırmıştır.

Yunanistan'ın güneyindeki Manya'daki Apidima Mağarası'nın 200.000 yıl öncesine tarihlenen, Afrika dışındaki erken modern insanın en eski kalıntılarını içerdiği öne sürülür. Ancak diğerleri kalıntıların arkaik insanları temsil ettiğini öne sürer.
Taş Devri'nin üç aşaması da Yunanistan'da örneğin Franhti Mağarası'nda temsil edilir.
Yunanistan'da, MÖ 7. binyıldan kalma neolitik yerleşimler, Avrupa'daki en eski yerleşimlerdir. Zira Yunanistan, tarımın Yakın Doğu'dan Avrupa'ya yayıldığı güzergâh üzerindedir.
Yunanistan, MÖ 3200 civarında Ege Denizi adalarında Kiklad kültürüyle başlayıp, Girit'te Minos medeniyeti (MÖ 2700-1500), ve ardından ana karadaki Miken uygarlığı (MÖ 1600-1100), Avrupa'daki ilk ileri medeniyetlerin bulunduğu yerdir ve Batı medeniyetinin doğduğu yer olarak kabul edilir.
Bu medeniyetlerin kullandıkları çeşitli yazılar vardı: Bunlardan ikisi Minosluların kullandığı Linear A ve Mikenlilerin kullandığı ve Yunancanın onaylanmış en eski biçimi olan Linear B'dir. Çağdaş Hitit ve Mısır kayıtları, Yunanistan ana karasında yerleşik bir "Büyük Kral"ın yönetimi altında tek bir devletin varlığını öne sürer.
Tunç kullanan ve Yunanca konuşanlar MÖ 2.000 civarında geldi ve Miken, Tirins ve Pilos'taki müstahkem saraylar etrafında günümüzde Miken uygarlığı olarak adlandırılan bir kültür gelişti. Medeniyetleri MÖ 1200 civarında Bronz Çağı'nın Çöküşü ile sona erdi ve bunu yüzyıllarca süren "karanlık çağ" izledi. Bu dönemin sonunda, MÖ 800 civarında, şehir devletleri ortaya çıktı ve Yunanlar Akdeniz ve Karadeniz kıyılarındaki koloni kurmaya başladılar.

Miken uygarlığının çöküşü, yazılı kayıtların bulunmadığı Yunan Karanlık Çağı'nı başlattı. Karanlık Çağların sonu geleneksel olarak ilk Olimpiyat Oyunlarının yapıldığı MÖ 776 yılına tarihlenir.
Klasik dönem, Atina ve diğer şehir devletlerinin büyük düşünürler ve sanatçılar yetiştirdiği ve dünyanın ilk demokrasilerini yarattığı altın çağdır. Bu dönem; Akropolis ve diğer büyük tapınakların inşa edildiği, Sofokles, Euripides ve Eshilos tarafından büyük trajedilerin yaratıldığı ve Aristoteles ve Platon tarafından ünlü felsefe okullarının kurulduğu dönemdir.
Batı edebiyatının temel metinleri olan İlyada ve Odisseia 'nın MÖ 7 veya 8. yüzyıllarda Homeros tarafından yazıldığı sanılmaktadır. Şiir, Olimposlu tanrılara olan inançları şekillendirdi. Ancak antik Yunan dininin rahip sınıfı veya sistematik dogmaları yoktu ve Dionysos gibi popüler kültler, gizemler ve büyü gibi diğer akımları da kapsıyordu. Bu dönemde Yunan yarımadasında Karadeniz kıyılarına, Güney İtalya'daki Magna Graecia'ya ve Küçük Asya'ya kadar uzanan krallıklar ve şehir devletleri ortaya çıktı. Bunlar; mimaride, dramada, bilimde, matematikte ve felsefede ifade edilen, Klasik Yunanistan'da benzeri görülmemiş bir kültürel patlamayla sonuçlanan büyük bir refaha ulaştı.
MÖ 508'de Kleisthenis, Atina'da dünyanın ilk demokratik hükûmet sistemini kurdu. Ancak, bu dönem aynı zamanda dolambaçlı siyaset, savaş ve kan dökülen bir dönemdi.

MÖ 500'e gelindiğinde Pers İmparatorluğu, Küçük Asya ve Makedonya'daki Yunan şehir devletlerine hükmediyordu.
Küçük Asya'daki Yunan şehir devletlerinin Pers yönetimini devirme girişimleri başarısız oldu ve Persler MÖ 492'de Yunanistan ana karasındaki eyaletleri işgal etti ancak MÖ 490'daki Maraton Muharebesi'ndeki yenilginin ardından geri çekilmek zorunda kaldılar. Buna yanıt olarak Yunan şehir devletleri, Truva Savaşı'nın efsanevi birliğinden bu yana Yunan devletlerinin kaydedilen ilk birliği olan Sparta liderliğinde MÖ 481'de Helen Birliği'ni kurdular.
Perslerin ikinci Yunanistan istilası MÖ 480-79'da Yunanların Salamis'de ve İstefe yakınlarındaki Plataea'da Pers ordusunu yenerek ortadan kaldırıldı ve Pers tehdidine son verildi. Bu, Perslerin sonunda tüm Avrupa topraklarından çekilmesine işaret ediyordu.
Yunan-Pers Savaşlarındaki Yunan zaferleri tarihte çok önemli bir andır. Sonrasındaki 50 yıllık barış, Batı medeniyetinin birçok temelini atan ufuk açıcı bir dönem olan Atina'nın Altın Çağı olarak bilinir.
Bu zaferi, şehir devletlerinden Atina, Sparta ve İstefe'in iktidar için boğuştuğu bir dönem izledi. Siyasi birliğin olmayışı Yunan devletleri arasında sık sık çatışmalara neden oluyordu. Yunanlar arası en yıkıcı savaş, Atina İmparatorluğu'nun çöküşüne ve Sparta ve daha sonra Teb hegemonyasının ortaya çıkışına işaret eden Peloponez Savaşı'ydı (MÖ 431-404). Atina ve Sparta arasındaki Peloponez Savaşı MÖ 431'de başladı ve Sparta'nın 27 yıl sonra Atina'yı boyun eğdirmesiyle sona erdi. Sparta, MÖ 371'de Thebai tarafından yenildi.
MÖ 4. yüzyılda aralarındaki sürekli savaşlar nedeniyle zayıflayan Yunan polisleri, Helen Birliği olarak bilinen bir ittifakla Kral II. Filip'in yönetimindeki Makedon krallığının yükselen gücüne boyun eğdirildi. Bölünmüş ve zayıflamış şehir devletleri MÖ 338'de Makedonya Kralı II. Filip tarafından kolayca fethedildi. II. Filip, şehir devletlerini fethinden iki yıl sonra öldürüldü.

Filip'in MÖ 336'da öldürülmesinin ardından, oğlu ve Makedonya kralı Büyük İskender, Pers İmparatorluğu'na karşı bir Panhelenik seferin başına geçti ve Pers İmparatorluğunu ortadan kaldırdı. Savaşta yenilgiye uğramadan, MÖ 323'teki zamansız ölümüne kadar İndus kıyılarına doğru yürüdü. İskender, babası tarafından inşa edilen imparatorluğu Hindistan alt kıtasına kadar genişletti. Saltanatı, Yunan dili, dini ve kültürünün fethedilen topraklara yayılmasıyla birlikte Yunan kültürel hegemonya dönemini getirdi.
MÖ 323'te ölümünden sonra, İskender'in generalleri imparatorluğu kendi aralarında bölerek Yunan dilini ve kültürünü antik dünyaya yayan ve Roma'nın Yunanistan'ı fethine kadar süren bir dizi Helenistik krallık yarattı. İskender'i

Astronomi, gök bilimi ya da gökbilim gök cisimlerinin kökenlerini, evrimlerini, fiziksel ve kimyasal özelliklerini açıklamaya çalışan doğa bilimi dalıdır. Astronominin sınırlı ve özel bir alanı olan gök mekaniği ile karıştırılmaması gerekir. Astronomi daha açık bir deyişle, yörüngesel cisimleri ve Dünya atmosferinin dışında gerçekleşen, yıldızlar, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, kutup ışıkları, gökadalar ve kozmik mikrodalga arkaalan ışınımı gibi gözlemlenebilir tüm olay ve olguları inceleyen bilim dalıdır.
Astronomi terimi Eski Yunanca'daki astron ve nomos (άστρον ve νόμος) sözcüklerinden türetilmiş olup "yıldızların yasası" anlamına gelir. Asteroitlerin ve kuyruklu yıldızların keşfindeki katkıları göz önüne alınırsa astronomi, amatörlerin de etkin bir rol oynayabildikleri seyrek bilim dallarından biridir.
Astronomi yeryüzündeki en eski bilimlerden biri olarak kabul edilir. Arkeolojik bulgular, en eski çağlarda bile insanların gök hakkında bilgileri olduğunu ortaya koymaktadır. Cilalı Taş Devri'nde insanlar ekinoksların tekrarlayan özelliğini, mevsimlerle ilişkisini ve bazı takımyıldızları bilmekteydiler. Çağdaş gök bilimi gelişimini, özellikle Antik Çağ'daki ve onları izleyen matematikçilere ve Orta Çağ'ın sonunda keşfedilmiş gözlem aletlerine borçludur. Başlangıçta ayrılmaz bir ikili sayılan ve paralel olarak ilerleyen astroloji (günümüzde bir sözdebilim olarak kabul edilir) ve gök bilimi zamanla yollarını birbirlerinden ayırmak zorunda kalmışlardır.

Antik Çağ'da gök biliminin gelişimindeki önemli hususlar olarak şunlar söylenebilir:

Astronomi önceleri yalnızca, çıplak gözle görülen gök cisimlerinin gözlemi ve hareketleri hakkındaki öngörülerden oluşuyordu. Eski zamanlarda gözlemler çıplak gözle yapılıyorsa da o zamanlar günümüzdeki gibi sanayi ve ışık kirliliğinin bulunmayışı insanlara büyük bir avantaj sağlıyordu. Bu yüzden antik çağda yapılan gözlemlerin günümüzde yapılması neredeyse imkânsız derecede zordur.
Eski insanların dairesel tarzda dikmiş oldukları 6.500 yıllık megalitlerin (Nabta Playa, Stonehenge) astronomik gözlem amacıyla kullanıldıkları sanılmaktadır.
Eski çağlarda astronomide ilerlemiş uygarlıklardan bazıları, Çin, Hint, Sümer, Babil, Mısır, Toltek, Zapotek ve Maya uygarlıklarıdır.
Rig-Veda'da Güneş'in hareketine bağlanan 27 takımyıldızdan ve 13 bölümlü zodyaktan söz edilir.
Mayalar ise teleskopları olmadıkları halde Venüs’ün evrelerini ve tutulmalarını tam olarak saptayabilmişlerdi.
Antik Yunanlar'ın gök bilimine yaptıkları en önemli katkı, yıldızları kadir derecelerine göre sınıflandırmaya çalışmış olmalarıdır.

Orta Çağ’da astronomi bilgilerinin İslam bilginlerince geliştirildiği ve bu bilgilerin sonradan Batı'ya aktarıldığı görülür.
Astronomiyi geliştiren bu İslam bilginlerinden başlıcaları şöyle sıralanır:

Ferganî (805–880), Gök cisimlerinin hareketleri üzerine yazılar yazdı, ekliptiğin eğikliğini hesaplamasını sağladığı gözlemlerde bulundu.
Kindî (801–873), astronomi konusundaki açık düşüncelerini, içerisinde soruların ve cevapların, "Hava değişimi", "Güneş tutulması", "Yıldızların ışınları" tezlerinin bulunduğu 40 bölümden oluşan "Yıldızlardaki Kanun" adlı kitabında toplamıştır.
Dinaveri (820-896) İranlı Kürt astronom. Astronomi ve güneş tutulmaları ile ilgili pek çok eser yazdı, Dineveri ayrıca yıldızlarla ilgilenen gözlemevi sahibi biri olarak biliniyor.
Battânî (855-923), Güneş Yılını 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş bilim insanı.
Hasib el-Mısri (850-930), Mısırlı matematikçi
Hârizmî (780-850) astronomi ve usturlap ile ilgili üç eser yazdı.
Farabi (872-950) büyük filozof ve bilgin.
Khojandi 10. yüzyılın sonunda Tahran yakınında bir gözlemevi inşa etti.
Ömer Hayyam (1048-1131), cetveller hazırladı, takvimi geliştirdi.
İbn-i Heysem (965-1039), matematikçi ve fizikçi.
Birûni (973-1048), Yetmiş adet astronomi ve yirmi adet de matematik kitabı bulunmaktadır.
Nasîrüddin Tûsî (1201-1274), filozof, matematikçi, astronom ve ilahiyatçı; trigonometrinin kurucularından biri olarak kabul edilir.
Gıyaseddin Cemşid (1380-1429), (Özbekistan)
Uluğ Bey (1393 - 1449) Timur İmparatorluğu'nun 4. hükümdarı. Matematikçi ve astronom.
Ali Kuşçu (1403 - 1474) Türk astronom, matematikçi ve dilbilimci
Gök bilimin gelişmesinde devlet adamlarının yapmış olduğu kişisel girişimler de önemli bir yer tutmaktadır. Selçuklu Hanedanı döneminde yaşamış olan Kırşehir emiri Caca Bey burada kendi adıyla kurmuş olduğu medresede gök bilimin gelişmesine imkân sağlayacak ortamı oluşturmuştur.

Kopernik Güneş merkezli Güneş Sistemi modelini fikir olarak ortaya attı.
Kopernik'in fikri Galileo ve Kepler tarafından savunuldu, geliştirildi ve düzeltildi.
Kepler Güneş'in çevresindeki gezegenlerin hareketini belirleyen bir yasalar sistemi olduğunu düşünen ilk kişi oldu.
Çekimi hareket yasalarıyla tanımlayan Newton oldu. Böylece gezegenlerin hareketine makul bir açıklama getiren ilk kişi de o oldu. Aynı zamanda yansıtıcı teleskobu icat etti.

Teorik gök bilimciler; analitik modeller ve hesaplamalı sayısal simülasyonlar kullanır; bu yöntemlerin her birinin kendine özgü avantajları vardır. Bir sürecin analitik modelleri, neler olup bittiğine dair daha geniş bir fikir vermek için genellikle daha iyidir. Sayısal modeller, fenomenlerin varlığını ve aksi halde gözlemlenmeyen etkileri ortaya koyar.
Astronomi teorisyenleri teorik modeller yaratmaya çalışırlar ve sonuçlardan bu modellerin gözlemsel sonuçlarını tahmin ederler. Bir model tarafından öngörülen bir fenomenin gözlemlenmesi, gök bilimcilerin, fenomeni en iyi tanımlayabilen model olarak çeşitli alternatif veya çelişkili modeller arasında seçim yapmalarını sağlar.
Teorisyenler ayrıca yeni verileri hesaba katmak için modeller oluşturmaya veya değiştirmeye çalışırlar. Veriler ve model sonuçları arasında bir tutarsızlık olması durumunda, genel eğilim, verilere uyan sonuçlar üretmesi için modelde minimum değişiklikler yapmaya çalışmaktır. Bazı durumlarda, zaman içinde büyük miktarda tutarsız veri bir modelin tamamen terk edilmesine yol açabilir.

Astronomi 19. ve özellikle 20. yüzyılda baş döndürücü bir hızla ilerlemiştir. Yakın zamanlardaki keşif ve gelişmelerle ilgili olarak şunlar söylenebilir:

Teleskopların geliştirilmiş olmasının yanı sıra, diğer bilim dallarındaki ilerlemelerin de gök bilimine yardımcı olmaları sayesinde, evrenin gizleri bir bir açığa çıkmaktadır.
Astronomideki en önemli gelişmelerden biri, tayf ölçümü de denilen spektroskopinin (maddelerin ışıkla olan etkileşimlerini anlamaya çalışma, maddelerin soğurduğu ve yaydığı ışığı, yani elektromanyetik dalgaları saptayarak maddenin yapısı hakkında sonuçlara varma tekniği) yani yıldız ışığının elektromanyetik spektral analizine başlanmış olmasıdır.
Diğer yıldızların ışıklarının analizi, bu yıldızların ışığının temelde Güneş'in ışığından farksız olduğunu, fakat yıldızlar arasında sıcaklık, kütle ve boyut bakımından son derece büyük farklılıklar bulunduğunu göstermiştir.

20. yüzyılın başında diğer galaksilerden ayrı bir birim olarak galaksimizin varlığı kanıtlanabilmiştir.
Ardından Hubble yasası ile evrenin bir genişleme içinde olduğu saptanmıştır; galaksiler giderek birbirinden uzaklaşmaktadır.
Kozmolojik termik ışıma (fosil ışıması) ve kimyasal elementler ve izotoplarının maddeden ayrılmasını açıklayan farklı nükleosentez teorileriyle büyük ölçüde astronomi ve fiziğe dayalı olan Büyük Patlama kuramı yoluyla kozmoloji özellikle 20. yüzyılda büyük gelişmeler göstermiştir.
20. yüzyılın bu alandaki son gelişmeleri olarak, radyoteleskopların, radyoastronominin, modern bildirişim araçlarının ortaya çıkması sayılabilir. Bunlar sayesinde, elektromanyetik dalgalarla uzayı aşan parçacıkların tayfsal incelemesi yapılabilmiş ve böylece uzak gök cisimleri üzerinde yeni deney türleri olanaklı hale gelmiştir.

Antikçağdaki başlangıç döneminde gök bilimi yalnızca astrometriden, yani yıldız ve gezegenlerin gökyüzündeki konumlarının ölçümünden ibaretti. Daha sonra Kepler ve Newton'un çalışmaları gök cisimlerinin kütleçekimi etkisi altındaki hareketlerinin matematik yoluyla öngörülmesini sağlayan gök mekaniğini doğurdu. Bu iki alandaki (astrometri ve gök mekaniği) çalışmaların çoğu, önceleri, elle yapılan işlemlerden oluşuyordu. Günümüzde ise bu çalışmalar bilgisayarlar ve fotoğraf aygıtları ile yapılabilmektedir ki; bu da gök cisimlerinin konum ve hareketlerinin çok büyük bir hızla saptanabilmesini sağlamaktadır. Bu yüzden modern astronomi daha ziyade gök cisimlerinin fiziksel doğasını gözlemlemeye ve anlamaya yönelmiştir.
20. yüzyıldan itibaren profesyonel gök bilimi iki alana ayrılma eğilimi göstermiştir: gözlemsel astronomi ve teorik astrofizik. Gök bilimcilerin çoğunun her iki alanda da çalışıyor olmasıyla birlikte, profesyonel astronomlar giderek bu iki alandan birinde uzmanlaşma eğilimi göstermektedirler. Gözlem gök bilimi esas olarak verilerin elde edilmesiyle ilgilenir. Teorik astrofizik ise esas olarak gözlemlenen fenomenleri anlamaya ve öngörülerde bulunmaya çalışır. Teorik astrofizik gözlem astronomisine bir tamamlayıcı etken olarak astronomik oluşumları açıklamaya çalışır da denilebilir.
Gök biliminin bir dalı olan astrofizik, yıldızların gözlemiyle sınıflandırılan fiziksel fenomenleri tanımlar, belirler. Günümüzde gök bilimcilerin hepsi de belirli bir astrofizik bilgisine sahiptirler ve gözlemleri de hemen hemen her zaman, yine astrofizik bağlamında incelenir. Bununla birlikte, kendilerini yalnızca astrofiziği incelemeye vermiş araştırmacılar da yok değildir. Astrofizikçilerin çalışması astronomik gözlem verilerini analiz etmek ve onları fiziksel olgulara indirgemektir.
Astrofiziğin bir dalı olan kozmoloji, evreni fiziksel bir sistem olarak inceler; yani evrenin doğuşu ve büyümesi, evrimi, gökcisimlerinin fiziksel ve kimyasal özellikleri ve konumlarının hesaplanması ile ilişkilidir. Astronomi gözlemleri salt astronomi ile ilişkili değildir; aynı zamanda genel görelilik kuramı gibi fizikte çok önemli yeri olan kuramların sınanması için de gözlemsel veri sağlar.
Kullanılan inceleme yöntemi, amaç ve konu

Galaksi veya gökada, kütle çekimi kuvvetiyle birbirine bağlı yıldızlar, yıldızlararası gaz, toz ve plazmanın meydana getirdiği yıldızlararası madde ve şimdilik pek anlaşılamamış karanlık maddeden oluşan maddesel bir sistemdir. Tipik galaksiler 10 milyon (cüce galaksi) ile bir trilyon (dev galaksi) arasındaki miktarlarda yıldız içerirler ve bir galaksinin içerdiği yıldızların hepsi o galaksinin kütle merkezini eksen alan yörüngelerde döner. Galaksiler uzayda tek yönlü hareket ederler, galaksilerin yörüngeleri yoktur. Galaksiler çeşitli çoklu yıldız sistemlerini, yıldız kümelerini ve çeşitli nebulaları da içerebilirler. Çevresinde gezegenler ve asteroitler gibi çeşitli kozmik cisimler dönen Güneş, Samanyolu Galaksisi'ndeki yıldızlardan yalnızca biridir.
Tarihsel olarak galaksiler gözle görülen şekillerine göre sınıflanmışlardır. Bu sınıflamada sık karşılaşılan biçimlerden biri, ışık profili elips şekilli olan eliptik galaksidir.
Sarmal galaksiler, tozlu ve kıvrımlı kolları olan disk şekilli yapılardır.
Düzensiz ya da olağan dışı biçimli galaksiler ise "tuhaf galaksiler" olarak bilinir ve tipik olarak, komşu galaksilerin kütle çekimine bağlı biçim bozulmasıyla oluşurlar. Birbirlerine yakın galaksilerin arasındaki bu tür etkileşimlerle söz konusu galaksiler birleşebileceği gibi, yıldız oluşumu olaylarında "patlama" diye adlandırılabilecek ölçüde fazla artışların tetiklenmesiyle yıldız patlama galaksileri (İng., starburst galaxy) de gelişebilir.
Ayrıca, düzenli bir yapıya sahip olmayan küçük galaksilerden de düzensiz galaksiler olarak bahsedilebilir.
Gözlemlenebilir Evren'de 100 milyardan (1011) fazla galaksi olduğu sanılmaktadır. Galaksilerin çoğu 1.000 ile 100.000 parsek arasındaki bir yarıçapa sahip olup, genellikle birbirlerinden milyonlarca parsek uzaklıklarda bulunurlar. Galaksiler arası uzay ortalama yoğunluğu 
  
    
      
        
          m
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle m^{3}}
  
 başına bir atom bile düşmeyecek derecede az olan bir gazla doludur. Galaksilerin çoğu, kütle çekimi etkisi sayesinde birbirlerine bağlı "kümeler" adı verilen topluluklar oluştururlar; onlar da yine kütle çekimi etkisi sayesinde birbirlerine bağlı süperkümeleri oluştururlar. Bu daha büyük yapılar da, evrende büyük boşlukları çevreleyen tabakalar ve ipliksi yapılar olarak oluşmuştur.
Karanlık madde henüz çok iyi bir şekilde anlaşılamamış olmakla birlikte, öyle görünüyor ki, galaksilerin çoğunun kütlesinin yaklaşık %90'ını karanlık madde oluşturmaktadır
Gözlem verileri bazı galaksi merkezlerinde dev kara deliklerin mevcut olabileceğini ortaya koymaktadır. Anlaşıldığına göre, Samanyolu galaksimiz de çekirdek kısmında böyle bir kara delik içermektedir.

Galaksi adının kökeni eski Yunancadaki, bizim galaksimizi belirtmek üzere kullanılan "sütlü, süt gibi, sütsü" anlamlarına gelen galaxias (γαλαξίας) sözcüğü ya da "süt dairesi" anlamındaki kyklos galaktikos (κύκλος γαλακτίκος) terimidir. Bu terim ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan Milky Way ("Süt Yolu") terimi eski Yunan mitolojisindeki bir mitosdan kaynaklanır: Bir gece, Zeus ölümlü bir kadından yaptığı oğlu Herakles'i, fark ettirmeden uykuya dalmış olan Hera'nın göğsüne koyar. Bebek Heracles, Hera'nın memelerinden akan sütü içecek ve böylece ölümsüz olacaktır. Fakat Hera gece uyanıp tanımadığı bir bebeği emzirdiğini fark edince onu fırlatıp atar ve boşalan memesinden çıkan süt de gece gökyüzüne fışkırıp akar. Hikâyeye göre, işte geceleyin gökte sönük bir ışıkla pırıldar halde gördüğümüz "Süt Yolu" (Türkçede Samanyolu) denilen kuşak böyle oluşmuştur.
Astronomik literatürde galaksi sözcüğü, tek başınayken baş harfi büyük yazıldığında bizim galaksimiz olan Samanyolu'nu ifade eder. Uranüs'ü keşfeden William Herschel (1738-1822) astronominin bugünkü düzeyde olmadığı yıllarda derin (uzak) gök cisimleri kataloğunu hazırladığında M31 (Andromeda Galaksisi) gibi gök cisimlerini adlandırmak üzere "spiral nebula" adını kullanmıştı. Bu gök cisimleri daha sonraki dönemlerde gerçek uzaklıkları anlaşılmaya başlandığında "devasa yıldız yığınları" olarak tanımlandı ve bu kez "Ada evren" olarak adlandırıldı. Zamanla yerini günümüzde kullandığımız "galaksi" terimine bıraktı.

Galaksimizin diğer galaksiler gibi dışarıdan görünüşü, içinde bulunduğumuz için, elde edilememektedir. Gökyüzünde çıplak gözle gördüğümüz, Samanyolu adını verdiğimiz ışıklı bölge ise aslında yalnızca galaksimizin kollarından biridir.
Antik çağda Grek filozofu Democritus (MÖ 450–370) gece gökyüzünde görünen Süt Yolu denilen ışıklı bölgenin uzak yıldızlardan oluşuyor olabileceğine dikkat çekmişti. Aristo'nun (MÖ 384-322) düşüncesine göreyse, Süt Yolu büyük, birbirine bağlı çok sayıdaki yıldızın alevlenmesinden kaynaklanmaktaydı ve bu alevler Dünya atmosferinin üst kısmında yer almaktaydı.
Arap astronom İbn-i Heysem (965-1037) Samanyolu'nun ıraklık açısını gözlemleme ve ölçme girişiminde bulundu; Süt Yolu'nun ıraklık açısı yoktu, bunun üzerine "bu, Dünya'dan uzaktadır, atmosfere ait değildir" diyerek Aristo'nun görüşüne karşı çıktı.
İranlı astronom Birûnî (973-1048) Samanyolu Galaksisi'nin sayısız bulutsu yıldızlar yığını olabileceği görüşünü ortaya attı. İbn Bacce ise Samanyolu'nun pek çok yıldızdan oluştuğunu ve gözümüze sürekli bu şekilde görünmesinin Dünya atmosferindeki kırılımdan kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürdü. İbn Kayyim El-Cevziyye (1292-1350) Samanyolu Galaksisi'nin sabit yıldızlar feleğinde bir araya gelmiş çok sayıdaki küçük yıldızlardan oluştuğunu ve bu yıldızların gezegenlerden daha büyük olduklarını ileri sürdü.
Samanyolu Galaksisi'nin birçok yıldızdan oluşmasının ilk kanıtı Galileo Galilei'den geldi. 1610 yılında Samanyolu Galaksisi'ni bir teleskopla inceleyen Galileo Galilei bunun çok sayıdaki yıldızın bir araya gelmesinden oluştuğunu fark etti. 1750'de İngiliz astronom ve matematikçi Thomas Wright "Evrenin orijinal bir teorisi ya da yeni hipotezi" adlı eserinde galaksinin Güneş Sistemi'ne benzer tarzda, fakat daha büyük ölçekte, kütleçekim gücüyle birbirlerine bağlı çok sayıdaki dönen yıldızlardan oluşmuş bir kitle olduğu görüşünü iddia etti (ve haklıydı). Bu düşünceye göre, söz konusu yıldızların oluşturduğu ve bizim de içinde bulunduğumuz bu disk, bizim gökyüzüne bakışımız açısından, bize gökyüzünde Süt Yolu olarak görünüyor olabilirdi.

Immanuel Kant 1755'teki bilimsel incelemesinde Thomas Wright'ın düşünce ve çalışmalarını biraz daha ayrıntılandırdı. Galaksimizin de Güneş Sistem'imize benzer biçimde, kütleçekim ile bir arada tutulan ve dönen bir yıldız kümesi olduğunu ifade etti. Kant ayrıca o dönemde gözlemlenebilen birkaç bulutsunun da ayrı galaksiler olabilecekleri varsayımında bulundu. Samanyolu Galaksisi'nin biçimi ve Güneş'in galaksi içindeki konumu hakkındaki ilk girişim 1785'te gökyüzünün farklı bölgelerindeki yıldızları özenle sayan William Herschel'dan geldi. Herschel, Güneş Sistemi'ni merkeze yakın bir yere koyarak galaksinin biçimini gösteren bir diyagram hazırladı.
Jacobus Kapteyn, hassas bir yaklaşım sergileyerek, 1920'deki çiziminde Güneş'in merkeze yakın bulunduğu elips biçimli küçük bir galaksi tasarladı. Farklı bir yöntem uygulayan Harlow Shapley ise küresel kümeler kataloğu çalışmasında kendinden öncekilerden tümüyle farklı olarak, galaksimizi Güneş'in merkezden uzak olduğu yaklaşık 70 kiloparsek yarıçapındaki yassı bir disk biçiminde tasarladı. Her iki hatalı çalışma da galaktik düzlemde yıldızlararası toz vasıtasıyla ışığın soğurulmasını hesaba katmamıştı. Bu ancak Robert Julius Trumpler'ın 1930'da açık yıldız kümeleri üzerinde çalışırken bu etkiyi ölçmesinden sonra hesaba katılmaya başlandı ve günümüzdeki galaksi görünümü kuramlarına ulaşıldı.

10. yy.'da İranlı astronom Abdurrahman el-Sûfî (El Sûfî adıyla da tanınan Azophi) Andromeda Galaksisi'nın ilk kayıtlı gözlemini yaptı ve onu "küçük bulut" olarak tarif etti. El Sûfî aynı zamanda Yemen'den görünür olan ve Macellan'ın 16. yy.'daki yolculuğuna kadar Avrupalılar tarafından görülmemiş Büyük Macellan Bulutu'nu da tanımladı. Bunlar Samanyolu Galaksisi haricinde yeryüzünden gözlemlenen ilk galaksilerdi. El Sûfî buluşlarını 964 yılında "Sabit Yıldızlar" adlı kitabında duyurdu.
1054'te SN 1054 süpernovasının patlamasıyla Yengeç Bulutsusu'nun oluşması Çin, Arap ve İranlı astronomlarca gözlemlendi. Bu bulutsu yüzyıllar sonra, Batı'da önce John Bevis (1731) tarafından daha sonra Charles Messier (1758) ve ardından Lord Rosse (1840'lar) tarafından gözlemlendi.
1750'de Thomas Wright "Orijinal bir Teori ya da Evrenin Yeni Hipotezi" (An original theory or new hypothesis of the universe) adlı eserinde Samanyolu Galaksisi'nin yıldızlardan oluşan basık bir disk olduğunu ve gece gökyüzünde görünen bazı bulutsuların Samanyolu Galaksisi'nden ayrı olabilecekleri düşüncesini ifade etti ki, bu düşüncesinde haklı olduğu zamanla anlaşılacaktı. 1755'te Immanuel Kant, Samanyolu Galaksisi'nden ayrı olan bu bulutsular için "Ada evren" terimini ortaya attı.
18.yy. sonuna doğru Charles Messier en parlak 109 bulutsuyu içeren bir katalog derledi. Bunu William Herschel tarafından 5000 bulutsunun derlendiği geniş bir katalog çalışması izledi. 1845'te Lord Rosse eliptik bulutsular ile spiral bulutsular arasında ayrım yapabilmesini sağlayan yeni bir teleskop yaptı.
1917'de Heber Curtis Andromeda Galaksisi'ndeki (Messier cisimlerinden M31) S Andromedae adlı novayı gözlemledi, fotoğraf kayıtlarını araştırarak 11 nova daha buldu. Ayrıca bu novaların ortalama olarak bizim galaksimizdekilerden 10 kat daha soluk olduğunu saptadı. Buradan yola çıkarak da 150.000 parsek mesafede olduğu tahmininde bulundu ve spiral bulutsuların bağımsız birer galaksi olduklarını varsayan "ada evrenler" hipotezini destekledi.
1920'de esas olarak Harlow Shapley ile Heber Curtis arasında geçen, Samanyolu ve spiral bulutsuların doğasının yanı sıra evrenin boyutu hakkındaki "Büyük Tartışma" o döneme damgasını bırakmıştı. Konu ancak yeni bir teleskop kullanan Edwin Hubble'ın 1920'lerin başlarındaki çalışmaları sayesinde sonuca 

Kara delik, kütleçekiminin hiçbir madde veya elektromanyetik enerjinin kaçamayacağı kadar güçlü olduğu bir uzay-zaman bölgesidir. Albert Einstein’ın genel görelilik teorisi, yeterince yoğun bir kütlenin uzay-zamanı bükerek bir kara delik oluşturabileceğini öngörmektedir. Kaçışın olmadığı sınıra olay ufku denir. Bir kara deliğin, onu geçen bir nesnenin kaderi ve koşulları üzerinde büyük bir etkisi vardır, ancak genel göreliliğe göre yerel olarak tespit edilebilir hiçbir özelliği yoktur. Kara delikler, ışık yansıtmadıkları için ideal bir kara cisim gibi davranırlar. Eğri uzay-zamandaki kuantum alan teorisi, olay ufuklarının kütlesiyle ters orantılı bir sıcaklığa sahip bir kara cisimle aynı spektruma sahip Hawking radyasyonu yaydığını öngörmektedir. Ancak bu sıcaklık, yıldızsal kara delikler için milyarlarınca kelvin civarındadır, bu yüzden doğrudan gözlemlenmesi neredeyse imkansızdır.
Işığın kaçamayacağı kadar güçlü kütleçekim alanlarına sahip nesneler, ilk olarak 18. yüzyılda John Michell ve Pierre-Simon Laplace tarafından incelendi. 1916'da Karl Schwarzschild, bir kara deliği karakterize edecek ilk modern genel görelilik çözümünü buldu. David Finkelstein, 1958'de ilk kez “kara delik” yorumunu, içinden hiçbir şeyin kaçamadığı bir uzay bölgesi olarak yayınladı. Kara delikler uzun süre matematiksel bir merak olarak kabul edildi; 1960'lara kadar teorik çalışmalar onların genel göreliliğin genel bir öngörüsü olduğunu göstermedi. Jocelyn Bell Burnell tarafından 1967 yılında nötron yıldızlarının keşfi, olası bir astrofiziksel gerçeklik olarak kütleçekimsel olarak çökmüş kompakt nesnelere olan ilgiyi ateşledi. Bilinen ilk kara delik, 1971 yılında birkaç araştırmacı tarafından bağımsız olarak tanımlanan Cygnus X-1 idi.
Yıldız kütlesindeki kara delikler, büyük yıldızlar yaşam döngülerinin sonunda çöktüğünde meydana gelmektedir. Bir kara delik oluştuktan sonra çevresinden kütle emerek büyüyebilir. Milyonlarca güneş kütlesindeki (M☉) süper kütleli kara delikler, diğer yıldızları emerek ve diğer kara deliklerle birleşerek veya gaz bulutlarının doğrudan çökmesi yoluyla oluşabilir. Süper kütleli kara deliklerin çoğu galaksinin merkezinde bulunduğu konusunda fikir birliği vardır.

Kara delik “kütleçekimsel tekillik” denilen bir noktaya toplanmış bir kütleye sahiptir. Bu kütle "kara deliğin olay ufku" denilen ve söz konusu tekilliği merkez alan bir küreyi oluşturur. Bu küre, kara deliğin uzayda kapladığı yer olarak da düşünülebilir. Kütlesi Güneş'in kütlesine eşit olan bir kara deliğin yarıçapı yalnızca yaklaşık 3 km'dir.

Yıldızlar arası uzaklıklar söz konusu olduğunda, bir kara delik, herhangi bir göksel nesne üzerinde, kendisiyle aynı kütleye sahip bir göksel nesneninkinden daha fazla bir kütleçekim kuvveti uygulamaz. Yani, kara delikleri karşı konulamaz bir göksel emmeç (aspiratör) olarak düşünmemek gerekir. Örneğin Güneş'in yerinde onunla aynı kütleye sahip bir kara delik bulunsaydı, Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin yörüngelerinde küçük zaman ölçeğinde herhangi bir değişim olmayacaktı.
Birçok kara delik türü mevcuttur. Bir yıldızın kendi üzerine çökmesiyle oluşan kara delik türüne "yıldızsal kara delik" denir. Bu kara delikler gökadaların merkezinde bulunduklarında birkaç milyarlık “güneş kütlesi”ne kadar çıkabilen devasa bir kütleye sahip olabilirler ve bu durumda “süper kütleli kara delik” (veya galaktik kara delik) adını alırlar. Kütle bakımından kara deliklerin iki uç noktasını oluşturan bu iki tür arasında bir de, kütlesi birkaç bin "güneş kütlesi" olan üçüncü bir türün bulunduğu düşünülür ve bu türe “orta kara delik”ler  denilir. En düşük kütleli kara deliklerin ise evrenin başlangıcındaki Büyük Patlama’da oluştukları düşünülür ve bunlara da "ilksel kara delik" ("primordial black hole") adı verilir. Bununla birlikte ilksel kara deliklerin varlığı şu ana kadar doğrulanmış değildir.
Bir kara deliği doğrudan gözlemlemek imkânsızdır. Bilindiği gibi bir nesnenin görülebilmesi için, kendisinden ışık çıkması veya kendisine gelen ışığı yansıtması gerekir; oysa kara delikler çok yakınından geçen ışıkları bile yutmaktadırlar. Bununla birlikte varlığı, çevresi üzerindeki çekim etkisinden, özellikle mikrokuasarlarda (atarca) ve aktif gökada çekirdeklerinde kara delik üzerine düşen yakınlardaki maddenin son derece ısınmış olmasından ve güçlü bir şekilde X ışını yaymasından anlaşılmaktadır. Böylece, gözlemler dev veya küçük boyutlardaki bu tür cisimlerin varlığını ortaya koymaktadır. Bu gözlemlerin kapsadığı ve genel görelilik kuramına uyan cisimler yalnızca kara deliklerdir.

Kara delik kavramı ilk olarak 18. yüzyıl sonunda, Newton'un evrensel çekim kanunu kapsamında doğmuştur denebilir. Fakat o dönemde mesele yalnızca “kaçış hızı”nın ışık hızından daha büyük olmasını sağlayacak derecede kütleli cisimlerin var olup olmadığını bilmekti. Dolayısıyla kara delik kavramı ancak 20. yüzyılın başlarında ve özellikle Albert Einstein'ın genel görelilik kuramının ortaya atılmasıyla hayalî bir kavram olmaktan çıkmıştır. Einstein'ın çalışmalarının yayımlanmasından kısa süre sonra, Karl Schwarzschild tarafından, “Einstein alan denklemleri”nin merkezî bir kara deliğin varlığını içeren bir çözümü yayımlanmıştı.  Bununla birlikte kara delikler üzerine ilk temel çalışmalar, varlıkları hakkındaki ilk sağlam belirtilerin gözlemlerini izleyen 1960'lı yıllara dayanır. Kara delik içeren bir cismin ilk gözlemi, 1971'de Uhuru uydusu tarafından yapıldı. Uydu Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus X-1 çift yıldızında bir X ışınları kaynağı olduğunu saptamıştı. Fakat "kara delik" terimi daha önceden, 1960'lı yıllarda Amerikalı fizikçi John Wheeler aracılığıyla ortaya atılmıştı. Bu terimin terminolojiye yerleşmesinden önce ise kara delikler için “Schwarzschild cismi” ve “kapalı yıldız” terimleri kullanıldı.

Kara delik diğer astrofizik cisimler gibi bir astrofizik cisimdir. Doğrudan gözlemlenmesinin çok güç olmasıyla ve merkezî bölgesinin fizik kuramlarıyla tatminkâr biçimde tanımlanamaz oluşuyla nitelenir. Merkezî bölgesinin tanımlanamayışındaki en önemli etken, merkezinde bir "çekimsel tekilliği" içeriyor olmasıdır. Bu çekimsel tekillik; ancak bir “kuantum çekimi” kuramıyla tanımlanabilir ki, günümüzde böyle bir kuram bulunmamaktadır.  Buna karşılık, uygulanan çeşitli dolaylı yöntemler sayesinde, yakın çevresinde hüküm süren fiziksel koşullar ve çevresi üzerindeki etkisi mükemmel biçimde tanımlanabilmektedir.
Öte yandan kara delikler çok az sayıdaki parametrelerle tanımlanmaları bakımından şaşkınlık verici nesnelerdir. Yaşadığımız evrendeki tanımları yalnızca üç parametreye bağlıdır: Kütle, elektriksel yük ve açısal momentum. Kara deliklerin tüm diğer parametreleri (boyu, biçimi vs.) bunlarla belirlenir. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, örneğin bir gezegenin tanımlanmasında yüzlerce parametre söz konusudur (kimyasal bileşim, elementlerin farklılaşması, konveksiyon, atmosfer vs.) Bu yüzden 1967'den beri kara delikler yalnızca bu üç parametreyle tanımlanırlar ki, bunu da 1967'de Werner Israel tarafından ortaya atılan "saçsızlık kuramı"na  borçluyuz. Bu, uzun mesafeli temel kuvvetlerinin yalnızca kütleçekim ve elektromanyetizm oluşunu da açıklamaktadır; kara deliklerin ölçülebilir özellikleri yalnızca, bu kuvvetleri tanımlayan parametrelerle, yani kütle, elektriksel yük ve açısal momentumla verilir.
Bir kara deliğin kütle ve elektriksel yükle ilgili özellikleri "klasik" (genel göreliliğin olmadığı) fiziğin uygulanabileceği olağan özelliklerdir: Kara deliğin kütlesine oranla bir "kütleçekim alanı" ve elektriksel yüküne oranla bir elektrik alanı vardır. Buna karşılık açısal momentum etkisi genel görelilik kuramına özgü bir özellik taşır: Kendi ekseni etrafında dönen kimi kozmik cisimler, yakın çevrelerindeki uzay-zamanı  da “sürüklemek” (eğmek) eğilimindedirler. "Lense-Thirring etkisi"  denen bu fenomen şimdilik Güneş Sistemi'mizde gözlemlenmemektedir.  Kendi ekseni etrafında “dönen kara delik” türü çevresindeki yakın uzayda bu fenomen inanılmaz ölçülerde gerçekleşmektedir ki, bu alana “güç bölgesi” (ergorégion) veya “güç küresi”  adı verilmektedir.

Bir kara deliğin bütün özelliklerini belirleyen üç unsuru vardır: kütlesi, açısal momentumu ve elektriksel yükü. Bir kara deliğin kütlesi her zaman sıfırdan büyüktür. Diğer unsurların sıfır ya da sıfırdan büyük olmasına göre, kara delikleri dört sınıfa ayırmak mümkündür.
Açısal momentum ve elektriksel yükü sıfır olan kara deliklere "Schwarzschild kara deliği" denilir. Bu ad 1916'da bu tür nesnelerin varlığı fikrini Einstein alan denklemlerinin çözümleri olarak ortaya atmış Karl Schwarzschild’a ithafen verilmiştir.
Kara deliğin elektriksel yükü sıfır olmayıp açısal momentumu sıfır olduğu takdirde "Reissner-Nordström kara deliği" türü söz konusu olur. Bilinen hiçbir süreç böyle sürekli bir elektriksel yük içeren sıkışmış bir cisim üretmek olanağı vermediğinden, bu tür kara delikler varsa bile, astrofizikte pek ilgi odağı olmamaktalar. Bu elektriksel yük, kara deliğin çevresinden alacağı zıt elektrik yüklerinin emilmesiyle zamanla dağılabilir.  Sonuç olarak, "Reissner-Nordström kara deliği" doğada mevcut olma olasılığı pek bulunmayan teorik bir cisimdir.
Kara deliğin bir açısal momentumu olup (kendi ekseni etrafında dönüyorsa) elektriksel yükü olmadığı takdirde "Kerr kara deliği" türü söz konusu olur. Bu ad, 1963'te bu tür cisimleri tanımlayan formülü bulmuş olan Yeni Zelanda’lı matematikçi Roy Kerr’in adına ithafen verilmiştir. Reissner-Nordström ve Schwarzschild kara delik türlerinin aksine, Kerr kara deliği türü astrofizikçiler için önemli bir ilgi odağı olmuştur; çünkü kara deliklerin oluşum ve evrim örnekleri onların çevrelerindeki maddeyi bir yığılım diski  aracılığıyla emme eğiliminde olduklarını ve maddelerin yığılım diskine kara deliğin dönüş yönünde spiral çizerek düştüklerini göstermektedir. Böylece madde, kendisini yutan kara deliğin açısal momentumuyla bir ilişki halinde olmaktadır. Bu durumda, astronominin ilgilenebileceği kara delikler yalnızca Kerr kara delikleridir.
Bununla birlikte, bu k

Atom veya ögecik, bilinen evrendeki tüm maddenin kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapı taşıdır. Atom kelimesi Yunancada "bölünemez" anlamına gelen "atomos"tan türemiştir. Atomus sözcüğünü ortaya atan ilk kişi MÖ 440'lı yıllarda yaşamış Demokritos'tur. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünelleme mikroskobu (atomik kuvvet mikroskobu) vb. ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır. İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.
Bir atom, sahip olduğu proton ve nötron sayısına göre sınıflandırılır: atomdaki proton sayısı kimyasal elementi tanımlarken, nötron sayısı da bu elementin izotopunu tanımlar. Her elementin radyoaktif bozunma veren en az bir izotopu vardır.
Elektronlar belirli enerji seviyelerinde bulunur ve foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. Elektron, elementin kimyasal özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir.

Maddenin görünmeyen, küçük boyutlu parçacıklardan oluştuğu fikri antik dönemde ortaya çıksa da modern atom teorisi, bu anlayışları temel almaz.

1803 yılında John Dalton, kimyasal reaksiyonlarda maddenin tam sayılarla belirlenen oranlarda tepkimeye girdiğini gösterdi ve dolayısıyla, maddelerin atom denen sayılabilir ama bölünemez parçalardan oluştuğunu ifade etti. Buna ek olarak, atomların kütlelerini ortaya koyan bir tablo hazırladı.
1869 yılında Dmitri Mendeleyev o zaman için bilinen elementleri düzenleyen bir periyodik tablo geliştirdi. J. J. Thomson 1897 yılında elektronu keşfetti. 1911 yılında Ernest Rutherford günümüz atom modelinin temelini teşkil eden yapıyı ortaya koydu: atomun, kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan bir çekirdek ve bu çekirdek etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır. Rutherford çekirdeği oluşturan pozitif yüklü parçacığa proton adını verdi.
1932 yılında James Chadwick nötronu (adı, elektrik yükü 0 olduğundan, yani nötr olduğundan, nötron olmuştur) buldu. Daha sonra kuantum teorisi doğrultusunda Niels Bohr, Bohr atom modelini ortaya attı ve elektronların belli yörüngelerde bulunabildiğini ve bunun Planck sabiti ile ilgili olduğunu ifade etti. Bohr'un modelinin üzerinde, daha sonraki deneylerde bulunanlarla örtüşmesi için birçok ekleme ve çıkarma yapıldı. Bohr modelinin "yamalı bohça" lakabını alması bundan ileri modelini yapmıştır.

Niels Bohr'un modeli ise modern atom teorisine en yakın modellerinden biridir. Bohr'a göre elektronlar çekirdeğin çevresinde rastgele yerlerde değil, çekirdekten belirli uzaklıklarda bulunan katmanlarda döner.
Atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre atom modeli Bohr atom modelinden farklıdır. Bohr Atom Modeli'ne göre atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Her bir çember yörünge belli enerji seviyesine sahiptir. Yörüngeler arası elektronik geçişler atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr atom modelinin birçok spektrumu açıklayamadığından yetersizliği ortaya çıkmıştır.
Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar belli bölgelerde yani yörüngelerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip yörüngeler atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Portakal kabuğu şeklinde iç içe geçmiş küresel katmanlardaki yörüngelerin belli şekilleri ve açıları (yönelmeleri) mevcuttur. Yörüngelerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. n = 1,2,3,. . .gibi tam sayılarla ifade edilir. Yörüngelerin şeklini ise l yan kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Yörüngelerin doğrultularını (açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l. . .0. .+l değerlerini alır. Elektronların spini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir.
Bir atomun çapı, elektron bulutu da dâhil olmak üzere yaklaşık 
  
    
      
        
          10
          
            −
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{-8}}
  
 cm civarındadır. Atom çekirdeğinin çapı ise 
  
    
      
        
          10
          
            −
            13
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{-13}}
  
 cm kadardır. Atomlar, boyutlarının görünür ışığın dalga boyundan çok küçük olması sebebiyle optik mikroskoplarla görüntülenemezler. Atomların pozisyonlarını belirleyebilmek için elektron mikroskobu, x ışını mikroskobu, nükleer manyetik rezonans (NMR) spektroskopisi gibi araç ve yöntemler kullanılır.
Yalnız elektronlar çekirdek çevresinde ancak belirli enerji seviyelerine sahip yörüngelerde dönerler, konumları ancak bir olasılık fonksiyonu ile ifade edilebilir. Elektronlar çekirdeğin etrafında buluta benzer bir şekildedir.

Nötron barındırmayan hidrojen-1 ile elektron barındırmayan hidrojen katyonu dışındaki tüm elementlerin atomlarında elektron, proton ve nötron bulunur. Negatif elektrik yüküne sahip elektron, 9,11×10-31 kg'lik kütlesiyle bu parçacıklar arasında en hafifi olup mevcut teknikler kullanılarak boyutunun ölçümü mümkün değildir. Pozitif yüklü protonun kütlesi 1,6726×10-27 kg, yani elektronun kütlesinin 1836 katı kadardır. Bir atomdaki proton sayısı, atom numarası olarak adlandırılır. Normal koşullarda elektronlar, zıt elektrik yüklerinin oluşturduğu çekim kuvveti sayesinde, pozitif yüklü çekirdeğe bağlıdırlar. Eğer bir atom, atom numarasından daha çok ya da az elektrona sahipse, sırasıyla negatif ya da pozitif yüklü bir iyon hâline gelir. 1,6749×10-27 kg'lik kütlesiyle elektronun 1839 katı kütleye sahip nötron ise yüksüz bir parçacıktır.

Standart Model'e göre elektronlar temel parçacıkken proton ve nötronlar, kuark adı verilen temel parçacıklardan oluşurlar. Kuarklar bir çeşit fermiyondur ve leptonlarla birlikte maddenin iki temel bileşeninden biridir. Protonlar, her biri +2/3 elektrik yüküne sahip iki yukarı kuark ile -1/3 elektrik yüküne sahip bir aşağı kuarktan; nötronlar ise iki aşağı kuark ile bir yukarı kuarktan meydana gelir. Bileşimlerindeki bu farklılık, yüklerinin yanı sıra kütlelerinin de birbirinden farklı olmasına neden olur. Kuarklar, gluonların aracılığıyla oluşturulan güçlü etkileşimlerle bir arada kalır. Proton ve nötronlar ise nükleer kuvvet aracılığıyla birbirine bağlanırlar.

Bir atomdaki tüm proton ve nötronlar, atomun çekirdeğinde yer alır. Bu iki parçacık birlikte nükleon olarak adlandırılır. Bir çekirdeğin yarıçapı, nükleon sayısı 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 olan bir atomda yaklaşık 
  
    
      
        1
        ,
        07
        
          
            A
            
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1,07{\sqrt[{3}]{A}}}
  
 femtometre kadardır. Nükleonlar, "residual strong force" adı verilen kısa menzilli bir çekici güç bir arada tutar. Bu kuvvet 2,5 fm'den daha kısa uzaklıklarda, pozitif yüklü protonların birbirlerini itmelerine neden olan elektrostatik güçten çok daha güçlü bir kuvvettir.
Bir elementin tüm atomlarındaki proton sayısı aynıdır ve bu değer atom numarası olarak adlandırılır. Bir elementin atomlarındaki nötron sayıları farklılık gösterebilirken farklı nötron sayılarına sahip aynı element atomlarına izotop denir. Proton ve nötronların toplam sayısı, nüklidi belirler. Farklı sayıda proton ve nötrona sahip bir çekirdek, radyoaktif bozunmaya uğrayıp daha düşük bir enerji seviyesine geçerek proton ve nötron sayılarını birbirine yakınlaştırabilir. Bu bağlamda, proton ve nötron sayıları birbirine yaklaştıkça atomun radyoaktif bozunmaya karşı daha kararlılığı artar. Ancak atom numarası arttıkça, protonların birbirlerine uyguladıkları elektrostatik itme kuvvetleri artacağından, protonlar arasına girerek bu itmeleri azaltan nötron sayısı giderek çoğalır. Bunun sonucunda atom numarası 20'nin üzerinde (20, kalsiyumun atom numarasıdır) proton ve nötron sayıları eşit kararlı çekirdekler bulunmaz. Atom numarası arttıkça, kararlı bir çekirdek için gerekli olan nötron-proton oranı 1,5'e doğru kayar.

Proton, elektron ve nötronlar fermiyon olarak sınıflandırılırlar. Fermiyonlar için de geçerli olan Pauli dışarlama ilkesine göre özdeş iki parçacık, aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamaz. Bundan ötürü çekirdekteki her bir proton ile nötron, kendi grubundaki diğer parçacıklardan farklı bir kuantum durumunda bulunmalıdır.
Atom çekirdeğindeki proton ve nötron sayıları, güçlü etkileşim nedeniyle büyük bir enerji gereken bir şekilde değiştirilebilir. Bu olay sonucunda, çekirdeğin değişmesi için emilen enerjiden daha fazla enerji dışarı salınır. Birden fazla çekirdeğin birleşerek daha ağır bir çekirdek oluşturmasına nükleer füzyon, çekirdeğin daha az sayıda nükleon içeren çekirdeklere bölünmesine ise nükleer fisyon denir. Nükleer füzyon için gereken ya da sonrasında ortaya çıkan enerji, nükleer füzyon için gereken ya da sonrasında ortaya çıkandan fazladır. Çekirdeğin yüksek enerjili atomaltı parçacık ya da fotonlarla bombardımana uğratılması sonucunda proton sayısı değişirse, atom başka bir element olacak şekilde değişir.
Bir füzyon reaksiyonu sonrasındaki çekirdek kütlesi ayrı parçacıkların toplam kütlesinden az olduğu durumlarda bu iki değer arasındaki fark, kütle-enerji eşdeğerliği formülü olan e=mc2 (buradaki m kütle kaybı, c ise ışık hızıdır) sonucu ortaya çıkan değere sahip gama ışını ya da bir beta parçacığının kinetik enerjisi gibi kullanılabilir bir tür enerji olarak salınabilir. Yeni çekirdeğin bağlanma enerjisinin bir parçası olan bu enerji; birleşen parçacıkların bir arada kalması için gereken enerjini

Molekül, birbirine bağlı gruplar halindeki atomların oluşturduğu kimyasal bileşiklerin en küçük temel yapısına verilen addır. Diğer bir ifadeyle bir molekül bir bileşiği oluşturan atomların eşit oranlarda bulunduğu en küçük birimdir. Moleküller yapılarında birden fazla atom içerirler. Bir molekül aynı iki atomun bağlanması sonucu ya da farklı sayılarda farklı atomların bağlanması sonucunda oluşabilirler. Bir su molekülü 3 atomdan oluşur; iki hidrojen ve bir oksijen. Bir hidrojen peroksit molekülü iki hidrojen ve 2 oksijen atomundan oluşur. Diğer taraftan bir kan proteini olan gamma globulin 1996 sayıda atomdan oluşmakla birlikte sadece 4 çeşit farklı atom içerir; hidrojen, karbon, oksijen ve nitrojen. Molekülleri oluşturan kimyasal bağlara Moleküler bağlar denir. Bunlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.

Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.  Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.

İki veya daha fazla atomun elektron paylaşımı sonucu oluşan bağ moleküler bağdır. Bağı oluşturan her bir atom elektron çiftine bir elektron sağlar. Bu bağ eğer iki aynı atomdan oluşmuş ise, oluşturulan bağa apolar kovalent bağ denir. Elektron çifti her iki atoma da eşit uzaklıktadır. Öte yandan bağ eğer iki farklı atom tarafından oluşturulmuş ise oluşturulan bağ polar kovalent bağ olarak adlandırılır. Bu durumda elektronegatifliği daha yüksek olan atomun elektron yoğunluğu negatifliği az olan atoma göre artar.

İyonik Bağ, bir ya da daha fazla elektronun bir atomdan ayrılıp başka bir atoma bağlanması süreci sonrasında pozitif ve negatif iyonların oluşması neticesinde oluşan bağdır. Sodyum ve Klor atomlarından oluşan NaCl'ü oluşturan bağ iyonik bağa tipik bir örnektir.

Metal atomlarını bir arada tutan bağdır. Metal atomların çekirdeğiyle valans elektronları arasındaki etkileşimin kuvveti oldukça zayıftır. Dolayısıyla atomun bu valans elektronlar serbestçe hareket edebilmektedirler. Band teorisine göre metal atomlarını etrafı valans elektronlarının oluşturduğu serbest elektron deniziyle çevrilidir. Bu serbest elektronların paylaşımı sonucu metalik bağ oluşur.

Element
Periyodik tablo
Van der Waals kuvveti

Fizikte enerji (Antik Yunanca ἐνέργεια (enérgeia) 'aktivite'den gelir), bir cisime veya fiziksel bir sisteme aktarılan, işin performansında ve ısı ve ışık biçiminde tanınabilen niceliksel özelliktir. Enerji korunan bir miktardır; Enerjinin korunumu yasası, enerjinin istenen biçime dönüştürülebileceğini ancak yaratılamayacağını veya yok edilemeyeceğini belirtir. Uluslararası Birimler Sisteminde (SI) enerjinin ölçü birimi joule'dür (J).
Enerji, bir sistemin iş yapma kapasitesidir. Fizikte iş, kuvvetin yer değişim yönündeki bileşeninin etkisinin yer değiştirmeyle çarpımı olarak tanımlanır ve enerji, iş ile aynı birimle ölçülür.
Enerjinin yaygın biçimleri arasında, hareket eden bir nesnenin kinetik enerjisi, bir nesnenin depoladığı potansiyel enerji (örneğin bir alandaki konumu nedeniyle), katı bir nesnede depolanan esneklik enerjisi, kimyasal reaksiyonlarla ilişkili kimyasal enerji, elektromanyetik radyasyon tarafından taşınan ışınım enerjisi ve termodinamik sistemin içerdiği iç enerji yer alır. Tüm canlılar sürekli olarak enerji alır ve verir.
Enerjinin 3 temel formülü vardır:
E=Fd

1 Joule enerjisi olan bir madde, 1 metreyi 1 Newton ile gidebilir.
E=mc2 

1 kg kütlesi olan bir maddenin ışık hızının karesinin sayısal değeri kadar (Joule) enerjisi vardır.
E=Pt

1 Joule enerjisi olan bir madde, 1 saniye boyunca, 1 Watt'lık güç uygulayabilir.
Fizikte, enerjinin önemi için bir sebep; enerjinin korunma özelliğidir. Enerjinin korunumu yasası şöyle söyler: Enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece farklı biçimlere dönüştürülebilir. Enerjinin bir hacim alanı içerisindeki bütün biçimlerinin toplamı, sadece o hacme giren ya da o hacimden çıkan enerji miktarı ile değiştirilebilir. Enerjinin önemi için diğer sebep; enerjinin alabileceği farklı biçimlerin sayısıdır. Kinetik enerji (hareket enerjisi) ve potansiyel enerji enerjinin iki temel kategorisidir. Kinetik enerji atılan bir beyzbol topu gibi hareketli bir kütle tarafından taşınan hareketin enerjisidir. Potansiyel enerji kütleçekim alanı, elektrik ya da manyetik alan gibi bir kuvvet alanı içerisindeki objelerin konumları tarafından etkilenen enerjidir. Örneğin; yer çekimine karşı kaldırılan bir nesne içerisinde, eğer düşerse kinetik enerjiye dönüştürülen, kütleçekim potansiyel enerjisi depolar. Işık gibi elektromanyetik dalgaların ışıma enerjisi, katı cisimlerin bozulması ya da esnemesi sonucu elastik enerji, örneğin; bir yakıtın yanmasıyla oluşan kimyasal enerji ve ısı enerjisi, maddeyi oluşturan parçacıkların belirli bir rastgele hareketinin mikroskobik kinetik ve potansiyel enerjileri enerjinin özel biçimlerini içerir.
Ancak, bir sistemdeki toplam enerjinin tamamı işe dönüştürülemez. Bir sistemin enerjisinin işe dönüştürülebilen miktarına kullanılabilir enerji denir. En fazla bozulan ve enerjinin en yüksek entropi biçimi olarak ısı enerjisi özel bir duruma sahiptir. Termodinamiğin ikinci yasası, enerjinin değişik biçimlerine dönüştürülebilen ısı enerjisinin miktarını belirler.
Her cisim durgunken kütleye sahiptir. Buna hareketsiz kütle denir. Eylemsizlik kuvveti, Albert Einstein'ın E=mc2 eşitliği kullanılarak hesaplanabilir.
Enerjinin bir biçimi olan durgun enerji enerjinin başka biçimlerine çevrilebilir. Tüm enerji dönüşümlerindeki gibi, enerjinin toplam miktarı bu durumda da azalmaz ya da artmaz. Bu perspektiften dolayı; evrendeki maddenin miktarı onun toplam enerjisine katkıda bulunur.
Benzer bir biçimde, tüm enerji kütlenin bir eşdeğer miktarını gösterir. Güneşimiz (ya da bir nükleer bomba) nükleer potansiyel enerjiyi enerjinin başka biçimlerine dönüştürür; toplam kütlesi haddi zatından dolayı azalır. Çünkü, Güneş büyükçe bir ışık enerjisi olarak hala içerisinde aynı toplam enerjiyi içerir. (Enerji Güneşin çevresinden uzaklaştığı zaman kütlesi azalır.)
Enerjinin tüm egzotik biçimleri boş alanı da içeren tüm uzaya nüfuz eder. Örneğin; tüm uzay sıfır noktası enerjisi olarak adlandırılan bir enerji yoğunluğunu içerir.
Enerji maddelerin değişmesi için gereklidir. Tüm yaşayan şeyler canlı kalabilmek için kullanılabilir enerjiye ihtiyaç duyar. İnsanlar bu enerjiyi oksijen ile birlikte metabolizmanın ihtiyacını karşılayan yiyeceklerden alır. İnsan uygarlığı enerjinin devamlı kullanılmasına gereksinim duyar. Örneğin; fosil yakıtlar ekonomide ve politikada hayati bir konudur. Dünya'nın iklimi ve ekosistemi ışık enerjisi ile sürdürülür. Dünya ışık enerjisini büyük oranda Güneşten alır ve iklim ile ekosistem alınan enerji miktarı ile hassas bir biçimde değişir.

Bir sistemin toplam enerjisi potansiyel enerji, kinetik enerji veya bu ikisinin çeşitli şekillerde birleşimi şeklinde alt bölümlere ayrılabilir ve sınıflandırılabilir. Kinetik enerji bir nesnenin hareketi veya nesnenin bileşenlerinin bileşik hareketi tarafından belirlenirken, potansiyel enerji bir nesnenin hareket etme potansiyelini yansıtır ve genellikle nesnenin bir alandaki konumuna veya kendi alanında depolanana bağlıdır.
Bu iki kategori tüm enerji türlerini tanımlamak için yeterli olsa da, potansiyel ve kinetik enerjinin belirli kombinasyonlarına kendi formu olarak atıfta bulunmak uygundur. Örneğin, bir sistemdeki öteleme ve dönme kinetik ve potansiyel enerjilerinin toplamı mekanik enerji olarak anılırken, nükleer enerji, diğer örneklerin yanı sıra, atom çekirdeğindeki nükleer kuvvet veya zayıf kuvvetten kaynaklanan birleşik potansiyelleri ifade eder.
Enerji birçok biçimde var olabilir:
Doğa bilimlerinin içerisinde, çeşitli enerji biçimleri tanımlanabilir.

Kimyasal enerji: Yemek, pil vb. maddelerdeki depolanmış enerjidir.
Isı enerjisi: Atomların hareketinin enerjisidir.
Potansiyel enerji: Bir maddenin durumuna göre sahip olduğu enerjidir (yokuştaki tekerlek, esnetilmiş lastik veya havada tutulan top gibi).
Kinetik enerji: Bir maddenin bir yerden başka bir yere gitmek veya dönmek için ihtiyaç duyduğu enerji türüdür.
Mekanik enerji: Potansiyel enerji ile kinetik enerjinin toplamıdır.
Elektrik enerjisi: Elektronların hareketlerinden kaynaklanan enerjidir.
Manyetik enerji: Sadece metallerin sahip olabildiği, atomların dizilimine bağlı çekme veya itme hareketine dönüşebilen enerjidir.
Nükleer enerji: Atomların içlerinde sakladıkları enerjidir.
Işık enerjisi: Fotonların dalga halinde oluşturduğu enerjidir.
Ses enerjisi: Canlıların duyma organı tarafından algılanabilen enerji türüdür.
Yukarıdaki liste, enerjinin muhtemel listesi tamamlamak zorunda değildir. Ne zaman doğa bilimcileri enerji korunumu yasası ile çelişen bir olay keşfederlerse, durumu açıklayacak yeni biçimler eklenebilir.
Isı ve iş, sistemin özelliklerini göstermemeleri fakat transfer edilen enerji süreçlerinde olmalarından dolayı özel durumlardır. Genellikle, bir cisimde ne kadar ısı ya da işin bulunduğunu ölçemeyiz fakat bunun yerine belirli yollarla, verilen durumun olduğu sırada, sadece cisimler arasında transfer edilenin ne kadarının enerji olduğudur.
Enerjinin çeşitleri sınıflandırılabilir. Yukarıda sıralananların bazıları listede olanların diğerlerini içerebilir ya da kapsayabilir. Depolanan enerjinin çeşitleri potansiyel enerji olarak adlandırılan doğanın temel kuvvetlerine bağlıdır. Potansiyel enerji, özel bir kuvvet çeşidinin (kuvvet alanı, alan) etkisi altında olan cisimlerin ya da parçacıkların düzeni içerisinde kaydedilmesidir. Bunlar yer çekimsel enerji (kütlelerin bir yer çekimsel alan içerisinde toplanması yoluyla depolanan enerji), nükleer enerjinin farklı çeşitleri (nükleer ve zayıf kuvvetten yararlanarak depolanan enerjidir.), elektriksel enerji (elektrik alandan...) ve manyetik enerji (manyetik alandan...).
Diğer alışılmış enerji çeşitleri kinetik ve potansiyel enerjinin karışımının değişimidir. Bir örnek: genellikle makroskobik düzeyde kinetik ve potansiyel enerjinin toplamı mekanik enerjidir. Maddeler içerisindeki elastik enerji ayrıca atomlar ve moleküller arasındaki elektriksel potansiyel enerjiye bağlıdır. Kimyasal enerji elektriksel potansiyel enerji haznesinden salınan ve depolanan ve molekülleri ya da atomik çekirdekleri etkileşime sokan enerjidir.
Klasik mekanik, bir alan içerisindeki konum işlevi olan potansiyel enerji, hızın bir işlevi olan hareket (kinetik) enerji üzerinden hesaplamalar yapar. Konum ve hız bir gözlemci çerçevesinde seçilmelidir. Gözlemci çerçevesini tanımlamak için gerekli olan şeylerden biri sıfır noktasıdır. Bu sıklıkla, Dünya'nın yüzeyinde isteğe bağlı keyfi bir noktadır.
Hareket ya da potansiyel enerjinin bütün biçimleri sınıflandırılmaya girişilmiştir. Richard Feynman şunun altını çizer:
Potansiyel ve hareket enerjisinin bu tanımı uzunluk ölçüsünün tanımına bağlıdır. Örneğin; biri, ısıl potansiyel ve hareket enerjisini içermeyen, makroskobik potansiyel ve hareket enerjisinden bahsedebilir. Ayrıca, kimyasal potansiyel enerji makroskobik bir kavramla adlandırılır. Daha yakın incelemeler atomik ve yarı atomik ölçekte, onun gerçekten potansiyel ve hareket enerjisinin toplamı olduğunu gösterir. Benzer yorumlar nükleer potansiyel enerji ve diğer enerji biçimlerinin en yaygın olanlarına uygulanır. Eğer çeşitli uzunluk ölçekleri ayrıştırılırsa, uzunluk ölçeğindeki bu bağımlılık, genelde olduğu gibi problemli değildir. Fakat, farklı uzunluk ölçekleri gruplandırıldığı zaman karmaşa yükselebilir. Örneğin, sürtünme makroskobik işi mikroskobik ısıl enerjiye dönüştürdüğü zaman böyle olur.
Enerji, çeşitli verimlerde farklı biçimler arasında dönüştürülebilir. Bu arasında dönüştürülen ögelere enerji dönüştürücü denir.

Enerji kelimesi, Yunanca energeia(ἐνέργεια) kelimesinden gelir. Muhtemelen ilk olarak, milattan önce 4. yüzyılda Aristoteles'in çalışmalarında görülmüştür. (Antik Yunanca: ἐνέργεια-energeia: “etkinlik, faaliyet”)
Enerji kavramı, Gottfried Leibniz tarafından tanımlanan vis visa(canlı kuvvet) fikrinden çıkmıştır. Leibniz, vis visa'yı cismin kütlesiyle hızının karesinin çarpımı olarak tanımladı. Toplam vis visa'nın korunduğuna inandı. Yavaşlamanın sürtünme (Leibniz ısıl enerjinin, maddenin birbirini takip eden parçalarının karışık hareketinden oluştuğunu düşündü.) yüzünden olmasından dolayı, b

Işık veya görünür ışık, elektromanyetik spektrumun insan gözü tarafından algılanabilen kısmı içindeki elektromanyetik radyasyon. Görünür ışık genellikle 400-700 nanometre (nm) aralığında ya da kızılötesi ve morötesi arasında 4.00 × 10−7 ile 7.00 × 10−7 m dalga boyları olarak tanımlanır. Bu dalga boyu yaklaşık 430-750 terahertz (THz) frekans aralığı anlamına gelir.
Işığın özellikleri arasında şiddeti, yayılma yönü, frekansı, kutuplanması ve vakumda 299,792,458 m/s olan hızı yer alır.
Işık da diğer elektromanyetik ışınımlar (EMI) gibi foton adı verilen "paketlerden" oluşur. Fotonlar dalgaların ve parçacıkların özelliklerini gösterir. Bu, fizikte dalga parçacık ikiliği olarak adlandırılır. Işığı inceleyen fiziğin alt dalı optiktir. Optik, modern fiziğin önemli bir araştırma alanıdır.

Işığın boşluktaki hızı yaklaşık 300,000 km/s'dir. (Tam olarak 299,792,458 m/s'dir). Tüm elektromanyetik dalgaların boşluktaki hızı da budur. Işık saydam maddelerin içinde boşluktaki hızından daha yavaş yayılır. Işığın bir madde içindeki yayılma hızı, o maddenin kırıcılık indisini belirler.

Elektromanyetik dalgalar birbirine dik olarak salınan elektrik alan ve manyetik alandan oluşur. Bu EM dalgalar frekanslarına (aynı zamanda dalgaboyuna; dalgaboyuyla frekans arasında c=λf ilişkisi vardır) göre çeşitli isimler alırlar. Bu isimler yandaki görselde görülebilir. İnsan gözü bu tayfın küçük bir bölümü olan görünür ışık kısmını görür.

Enerji farkının o enerji farkına denk dalga boyundaki ışığın yayılması olayıdır. Bir atom tarafından soğurulan ışık ile düşük enerji seviyesindeki elektron daha yüksek enerjili bir seviyeye çıkar. Bir atom için bu durum kararsız bir haldir. Elektron burada belirli bir süre kalır ve ardından daha kararlı olan temel hale döner. Elektronun temel hale dönme sürelerine göre floresans ve fosforesans olayları gerçekleşir.

Işık, dalga boyuna göre göze farklı renklerde gözükür. Temel ışık renkleri, kırmızı, yeşil ve mavidir. Diğer renkler bu üç rengin karışımıyla elde edilir. Üç rengin birlikte varlığı beyazı oluşturur. Hiçbir ışığın olmaması durumundaysa siyah oluşur.

Güneş ışığı tüm renklerin birleşiminden oluşur. Bu ışık, bir prizmadan geçirildiğinde her renk farklı miktarlarda kırılır ve ortaya gökkuşağı gibi bir tayf çıkar. Bu olayı ilk kez Isaac Newton, Opticks isimli kitabında açıklamıştır. Bu deneyin ardından, tayftaki tek bir rengi tekrar prizmadan geçiren Newton, tek rengin herhangi bir değişikliğe uğramadan kırıldığını gözlemlemiş ve renklerin prizma tarafından üretilmediği, Güneş ışığının tüm renkleri içinde barındırdığı sonucuna ulaşmıştır.

Renkli ışıklar birbirlerinin üzerine düşürüldüğünde buna Toplama usulü karıştırma denilir. Buna göre;

Kırmızı ışık + Yeşil ışık = Sarı ışık
Kırmızı ışık + Mavi ışık = Magenta ışık
Yeşil ışık + Mavi ışık = Camgöbeği ışık
Yeşil Işık + Mavi Işık + Kırmızı Işık =Beyaz Işık
Sarı Işık + Mavi Işık = Yeşil Işık
Ancak bu sistem boyaların karıştırması farklı bir yöntemdir. Boyaların karıştırılmasına Çıkarma usulü karıştırma denilir.

Işığı ve ışığın maddeyle etkileşimini inceleyen fiziğin alt dalına optik denir. Gökkuşağı, kuzey ışıkları gibi ışıkla ilgili olaylar optik olaylar olarak adlandırılır. Işığın doğasından kaynaklanan birtakım olaylar vardır:

Yansıma ışığın bir yüzeye çarptıktan sonra geri dönmesidir. Her cisim ışığı yansıtır ve biz yansıyan ışıklar sayesinde cisimleri görürüz. Işığı en çok yansıtan cisimler ise aynalardır. Yansıma olayı ilk kez Öklid tarafından açıklanmıştır. 1100'lü yıllarda İbn-i Heysem yansıma yasalarını ortaya koymuştur.

Kırılma ışığın bir ortamdan başka bir ortama geçerken yönünün değişmesidir. Sudaki cisimlerin gerçektekinden daha yakında görünmesinin sebebi budur. Kırılma açısı 1621 yılında Willebord Snell tarafından hesaplanmıştır ve Snell Yasası olarak bilinir.

Kutuplanma, elektrik alan ve manyetik alandan oluşan ışığın pek çok düzlemde ilerleyen elektrik alanının tek bir düzlemle sınırlandırılmasıdır. Bu kutuplanmayı sağlayan filtreler güneş gözlüklerinde ve fotoğrafçılıkta kullanılır.

Kırınım
Girişim

Güneş'in ışık yayması şu prensiple alakalıdır; dört helyum atomu füzyon (nükleer kaynaşma) aşamasında açığa bir enerji çıkarır bu da şu an güneşin çekirdeğinde gerçekleşen bir olgudur. Bir nevi maddenin kendine uygulanan kuvvete şiddetle direnç göstermesidir. Madde enerjiye karşı koymaya devam ettikten bir süre sonra ısı yaymaya başlar ve sonrasında maddeyi oluşturan elektronlar yeterli enerjiye sahip olduklarında bağlı oldukları atom'un yörüngesinden kaçacak gücü bulurlar. Elektronlar yörüngelerinden koparken ortaya bir enerji boşalması çıkar. Bu ışık olarak nitelenir.
Standart ampulün çalışma mantığı da budur. Neon gazı ile doldurulmuş bir cam küre içine iki kutup arasına tungsten metali gerdirilir. Tungsten, üzerinden geçen elektrik enerjisi sonucu enerjiye tepki göstererek ışıma yapar. Tungstenin kaynama noktası çok yüksek bir metal olduğu için bu kuvvete karşı koyabilmektedir. Aksi halde metal erir ve ışıma sona erer. Şu an kullanılan tasarruflu lambalarda aynı mantıkla çalışır. Dairesel bir tüp içerisine xenon veya neon gazı sıkıştırılır (gazlar sıkıştırıldıklarında atomlar arasındaki fiziksel mesafe daralır bu da daha sağlıklı bir ışıma demektir). İki kutup arasında belli mesafede bir yol oluşturulmuş olur. Elektrik verildiğinde elektronlar bir kutuptan diğer kutba ksenon gazı yardımı ile akarlar bu esnada gaz bu etkiye tepki gösterir ve ışır.

İnsan tarafından renklerin algılanması; ışığa, ışığın cisimler tarafından yansıtılışına ve nesnenin gözyardımıyla beyne iletilmesi sayesinde gerçekleşir. Bize ışık kaynağından gelen ışınlar gözümüze yansır ve bu ışınların sayesinde karşımızdakini rahatlıkla görebiliriz.
Göz tarafından algılanan ışık, retinada sinirsel sinyallere dönüştürülüp, optik sinir aracılığıyla beyne iletilir. Göz, üç temel birleştirici renk olan; kırmızı, mavi ve yeşile tepki verir ve beyin, diğer renkleri bu üç rengin farklı kombinasyonları olarak algılar. Renklerin algılanışı dış koşullara bağlı olarak değişir. Aynı renk güneş ışığında ve mum ışığında farklı algılanacaktır. Fakat, insanın görme duyusu ışığın kaynağına uyum sağlayarak, bizim her iki koşuldakinin de aynı renk olduğunu algılamamızı sağlar.
Tat alma, duyma, dokunma ve diğer duyularımızda da olduğu gibi, renklerin algılanışı da özneldir. Bir renk sıcak, soğuk, ağır, hafif, yumuşak, kuvvetli, heyecan verici, rahatlatıcı, parlak veya sakin olarak algılanabilir. Ancak bu tanımlama, kişinin, kültür, dil, cinsiyet, yaş, çevre veya deneyimlerinden kaynaklanır. Kısaca, herhangi bir renk, iki ayrı insanda aynı duyguları uyandırmayacaktır. İnsanları gama ışınına duyarlılıklarıyla da birbirlerinden ayırmak mümkündür.
Doğrudan alınan güneş ışığı; %47 kızılötesi, %46 görünür ışık ve %7 morötesi ışınımdan oluşur.

Keşfedilen ilk görünmez ışın, 1800 yılında William Herschel tarafından rastlantıyla bulunan kızılötesi ışınımdır. Herschel, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek tayf renkleri olarak adlandırılan kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renkleri incelerken çok ilginç bir şeyle karşılaşır. Her rengin sıcaklığını ayrı ayrı termometreyle ölçerken, kırmızı rengin ötesinde termometrenin yükseldiğini görür. Bu şekilde yayılan ısının da kırmızı ışık gibi bir ışık türü olduğunu, ama insan gözüyle görülmediğini istemeden de olsa göstermiş olur. William bu keşfine kızılötesi ışınım adını verir. Bu keşiften sonra tayfın diğer ucunda yer alan ve morötesi ışık olarak adlandırılan, görünmez ışık da fotoğraf kartı üzerindeki etkisi sayesinde keşfedilir.
Karanlık bir yerde göremeyiz; tıpkı Albert Einsteinin dediği gibi "Karanlık diye bir şey yoktur, karanlık ışığın yokluğudur". Işık kaynakları olmadan ışık da olamaz ve ışık kaynakları bize kendiliğiden görünürler. Bu yüzden fizik dilinde buna ışık kaynağı denir. Onlardan kaynaklanan ışığın aracılığıyla gördüğümüz cisimlere de karanlık cisimler adını veririz. Karanlık cisimler, ışık kaynağından çıkan ışınların yansıması sonucu bize 
gözükür. Işık kaynağı ile karanlık cisimlerin arasına koyduğumuz cam, su gibi cisimler, bu karanlık cisimleri görmemizi engellemez.
Işık bizim görebilmemizin ana nedenidir. Eğer ışık olmasaydı hiçbir şey göremezdik. Çünkü görme işleminde ışık kaynağından çıkan ışınlar etrafımızdaki cisimlere çarparak gözümüze ulaşırlar da o narin göz bebeğimiz onları birer birer içeri buyur edip retinada ağırlar. Daha sonra retinaya körü körüne bağlı sinirler aracılığı ile burada oluşan görüntü, işlenmesi ve yorumlanması için beyne yollanır. Fakat 1600'lü yıllarda ışık ışınlarının gözümüzden çıkıp diğer cisimlere çarpıp geri geldiğine ve böylece görebildiğimize inanılırdı.
Işık; foton denilen kütlesiz (ağırlıksız değil, kütlesiz) ve yüksüz atom-altı parçacıklardan oluşur. Tüm parçacıklar gibi fotonlar da dalga özelliği gösterirler. Yani bir dalga boyları ve bir frekansları vardır. Işık ışınları da fotonların ilerlerken aldıkları yoldan başka bir şey değildirler. Fotonlar kaynaklarından çıktıktan sonra -eğer önlerinde hiçbir engel yoksa- düz doğrultuda ve hiç sapmadan yayılırlar. Herhangi bir cisme çarpınca da cismin şeffaf olup olmamasına göre yansır veya kırılırlar.
Günümüzde ışığın hareketi, dual (ikili, çift) model denilen dalga ve parçacık teorilerinin birleşmesinden oluşmuş bir teori ile açıklanmakta. Açıklama kısaca şöyle: Işık dalga özelliği gösteren fotonlardan oluşmuştur. Ve yayılırken iki özelliği de gösterebilir. Ama kesinlikle ikisini bir arada değil! Bazen dalga bazen de parçacık olarak yayılır ışık. Ama hangi hallerde parçacık hangi hallerde dalga olarak yayıldığı konusunda hiçbir bilgimiz yok. Ama şunu biliyoruz ki biz onu dalga olarak görmek istiyorsak dalga, parçacık olarak görmek istiyorsak parçacık olarak davranır.

Elektrik, elektrik yüklerinin akışına dayanan bir dizi fiziksel olaya verilen isimdir. Elektrik sözcüğü Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Elektriğin Türkçe eş anlamlısı çıngı sözcüğüdür. Ayrıca Anadolu ağızlarında "elektrik" anlamında yaldırayık sözcüğü tespit edilmiştir. Elektrik, pek çok farklı şekillerde var olabilir. Örneğin, yıldırımlar, durgun elektrik, elektromanyetik indüksiyon ve elektrik akımı gibi. Ek olarak, elektriğin elektromanyetik radyasyon, radyo dalgaları gibi oluşumları olduğu bilinmektedir.
Elektrikte, elektrik yükleri diğerleri ile de etkileşime giren Elektromanyetik alanlar yaratır. Elektrik, pek çok fiziksel durumdan dolayı var olabilir:

Elektrik yükü: Atom altı parçacık, çeşitli elektromanyetik etkileşimlerinden kaynaklanarak ortaya çıkar. Elektriksel olarak yüklenmiş bir madde, elektromanyetik alandan etkilenir.
Elektrik alan (Elektrostatik): elektrik yükleri tarafından (hareket etmeseler bile) oluşturulan elektromanyetik alanın özel bir şeklidir
Elektrik potansiyeli: Bir elektrik alanın, elektrik yükü üzerinde yapabildiği iş kapasitesi olarak tanımlanır ve genelde volt olarak ölçülür.
Elektrik akımı: Elektrikle yüklenmiş parçacıkların hareketi ya da akışı denebilir, genelde amper olarak ölçülür.
Alternatif akım: Hareket eden parçacıklar manyetik alan oluşturur. Elektrik akımı da manyetik alan yaratabilir ve değişken manyetik alanlar da elektrik akımları oluşturabilir.
Elektrik mühendisliğinde, elektrik şunlar için kullanılır;

Elektrik gücü: ekipmanlara enerji vermek için kullanılır
Elektronik: Elektrik devreleri ve aktif elektrikle uğraşır
Elektrik olayı, antik çağlardan beri araştırılmaktadır, teorik anlaşılması ise yaklaşık on yedinci ve on sekizinci yüzyıla kadar uzamıştır. Hatta bundan sonra bile, pratik uygulamalar çok az miktarda kalmıştır ve elektriğin endüstride ve yaygın kullanımı için uygun hale gelmesi ancak on dokuzuncu yüzyılda olmuştur. Elektriğin akıl almaz bir yaygınlığı vardır yani diğer bir deyişle ulaşım, ısıtma, aydınlatma, iletişim ve teknolojik aletlerde elektrik yaygın olarak kullanılmaktadır. Elektriksel güç ise, şu anda endüstrinin kırılmaz kemiklerinden bir tanesidir.

Elektriğin var oluşu ile ilgili insanlar en ufak bir bilgi sahibi değilken bile, elektrikli yılan balığının şok etkisinin farkındaydılar. Antik Mısır'da MÖ 2.750 de yazılmış bir yazı bu balığı Nil'in fırtınası olarak tanımlamıştı. Bu balık aynı zamanda diğer balıkların koruyucusu olarak görülüyordu. Elektrikli balıklar, binlerce yıl sonra eski Yunan, Roma ve Arap doğa bilimcileri ve doktorları tarafından yeniden bahsedildi. Yaşlı Plinius ve Scribonius Largus gibi bazı eski yazarlar, elektrikli yayın balığı ve elektrik vatozlarılarının yaptığı elektrik çarpmasının uyuşturucu etkisini doğruladılar ve bu tür şokların iletken nesnelerde ilerleyebileceğini biliyorlardı.
Gut veya baş ağrısı gibi rahatsızlıkları olan hastalar, güçlü sarsıntının onları iyileştirebileceği umuduyla elektrikli balığa dokunmaya yönlendirildi.
Akdeniz çevresindeki eski kültürler, kehribar çubukları gibi belirli nesnelerin, tüy gibi hafif nesneleri çekmek için kedi kürküne sürtülebileceğini biliyordu. Miletli Thales, MÖ 600 civarında statik elektrik üzerine bir dizi gözlem yaptı. Thales, bu gözlemlerden, sürtünmenin kehribarı manyetik hale getirdiğine, manyetit gibi sürtünmeye gerek duymayan minerallerin aksine olduğuna inandı.
Thales, çekimin manyetik bir etkiden kaynaklandığına inanmakta yanılıyordu, ancak daha sonraları (19. yüzyıl) bilim manyetizma ve elektrik arasında bir bağlantı olduğu kanıtlanacaktı. Tartışmaya açık bir kurama göre, 1936'da galvanik bir pile benzeyen Bağdat pili'nın keşfine dayanarak Partlar'ın elektrokaplama bilgisine sahip olabileceği düşünülse de, eserin doğası gereği elektriksel olup olmadığı belirsizdir.

Antik Yunanlar kürk ile sürtünmesi sonrasında kehribarın küçük nesneleri çektiğini fark ettiler. Bu olay, şimşekle birlikte insanlığın elektrikle kayıtlara geçmiş ilk deneyimiydi. William Gilbert, 1600'de yayımlanan De Magnete adlı eserinde, Latincede kehribar anlamına gelen ve Yunancada da aynı anlamı taşıyan ἤλεκτρον (elektron) electrum kelimesinden esinlenerek oluşturulan, sürtülünce küçük nesneleri çekme özelliğini tanımlayan Yeni Latince electricus kelimesini türetti. Thomas Browne'un 1646'da yayımlanan Pesudoxia Epidemica adlı eserinde, yine aynı kelimeler esas alınarak ilk defa İngilizcedeki electricity ifadesi kullanıldı. Elektrik kelimesi Türkçeye, Fransızcada da aynı anlama gelen électrique kelimesinden geçti.
İlerleyen çalışmalar, Otto von Guericke, Robert Boyle, Stephen Gray ve C.F. du Fay tarafından yapıldı. On sekizinci yüzyılda Benjamin Franklin, elektrik hakkında çok geniş bir çalışma yaptı. Haziran 1752'de fırtınalı bir günde, uçurtma ipine bağladığı metal bir anahtarla deney yaptı ve uçurtmaya yıldırım düşmesini umdu. Anahtardan eline zıplayan kıvılcımlardan, yıldırımın da elektriksel bir doğa olayı olduğunu kanıtlamış oldu. Aynı zamanda, paradoks bir olay olarak Leyden kavanozunu da elektriğin hem artı hem eksi yükler içerdiğini kanıtlayarak açıklamış oldu.

1771'de, Luigi Galvani, biyoelektrik üzerine olan keşfini yayınladı ve elektriğin sinir hücreleri denen hücreler ile kaslara sinyaller yolladığını gösterdi. Alessandro Volta’nın bataryası, ya da Volta pili, 1800'lerde bakır ve çinko ile yaptığı deneyle, daha güvenilebilir bir bakış açısı yakalanmış oldu. Elektromanyetizmanın bulunması, elektrik ve manyetizmanın birleşmesi olayı, Hans Christian Ørsted ve Andre Marie Ampere tarafından 1819-1820 yıllarında oldu. Michael Faraday elektrik motorunu 1821'de buldu.
Georg Ohm, matematiksel olarak elektriksel devrelerini 1827 yılında açıkladı. Elektrik ve manyetizmanın birleştirilmesi, James Clerk Maxwell ile tamamlandı.
On dokuzuncu yüzyılın başlarında, elektrikte ani bir gelişim meydana geldi ve on dokuzuncu yüzyılın sonunda, elektrik mühendisliğinin en büyük keşifleri yapıldı. Alexander Graham Bell, Ottó Bláthy, Thomas Edison, Galileo Ferraris, Oliver Heaviside, Ányos Jedlik, Lord Kelvin, Sir Charles Parsons, Ernst Werner von Siemens, Joseph Swan, Nikola Tesla ve George Westinghouse elektriği inanılmaz bir bilimsel meraka çevirdi ve bunu modern hayata uyguladılar. Bu uygulamalar, ikinci endüstri devrimini tetikledi.
1887’de, Heinrich Hertz elektrotların, morötesi ışıklar ile yaratılan elektrik kıvılcımları ile daha kolay aydınlatıldığını keşfetti. 1905’te Albert Einstein, elektriğin kuantlar halinde küçük paketler olarak taşındığını açıkladığı Fotoelektrik olayın deneysel verilerini incelediği bir kâğıt yayınladı. Bu keşif, kuantum devrimine ön ayak oldu. Einstein, 1921 yılında ‘fotoelektrik yasasını keşfi” nedeniyle, Nobel Ödülü'nü kazandı. Fotoelektrik olayı halen güneş panellerindeki foto hücreler tarafından, elektriksel durumlarda çokça kullanılır
İlk katı cihaz, kedi fısıltısı detektörü idi. İlk olarak 1900'lerde radyo alıcısı olarak kullanıldı. Katı bir kristale temas eden kablo, radyo sinyallerini belirleme amacına hizmet ediyordu. Akımın aktığını iki şekilde anlayabiliriz. Negatif yüklenmiş elektronlar ve pozitif yüklü elektron eksikliklerine delik denir. Bu yükler ve delikler kuantum fiziğince açıklanır. Yapıda kullanılan nesne genelde, yarı iletken bir kristaldir.
Bu katı hal aletleri, daha sonraları transistörlerin başlı başınca keşif malzemesi olmuştur (1947). Yaygın katı hal cihazlarından bazıları transistörler, mikroproses çipleri ve RAM'lerdir. RAM'in özel bir türü, flaş belleklerdir. Genelde ek bellek olarak kullanılırlar. Katı hal sürücüleri, mekanik olarak sabit diskleri döndüren parçalar yerine de kullanılır. Bu cihazlar 1950'lerde ve 1960'larda transistörlerin vakum tüplerinden yarı iletkenlere değişimi, diyotlar, transistörler, LEDler ve toplu akım için önem arz etmiştir.

Elektrik yüklerinin varlığı, elektrostatik kuvvetin oluşmasını sağlamıştır: yükler birbirlerine bir kuvvet uygularlar ve bu etki (tamamen anlaşıldığı düşünülmüyor) antik çağlarda da biliniyordu. Bir cam top, kıyafete sürülerek ya da bir çubuk yardımı ile oynatılabiliyordu. Eğer aynı top, cam çubuk ile yüklenirse, önce birbirlerini çektikleri, ardından ittiği gözlemlendi. Fakat, eğer bir top cam çubukla diğeri plastik çubukla yüklenirse, iki topun birbirini çektiği gözlemlendi. Bu olay on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Charles-Augustin de Coulomb tarafından incelendiğinde hepimizin çok iyi bildiği bir sonuca ulaştı: Aynı yükler birbirlerini iterken zıt olanlar birbirlerini çeker.
Yüklü parçacıkların kendileri üzerine de kuvvet uygular, bu nedenle yük kendisini herhangi bir iletken yüzey üzerine ulaştırmak ister. Bu elektromanyetik kuvvetin büyüklüğü yüklerin çarpımının, uzaklığın karesine bölümü ile doğru orantılı bir bağlantısı vardır. Elektromanyetik kuvvet, çok güçlüdür, kuvvetli etkileşimler içerisinde ikinci sıradadır ancak uzaklıksal olarak kıyaslanamaz. Kendisinden çok daha zayıf kütleçekim kuvveti ile kıyaslandığında, elektromanyetik kuvvet elektronları 10^42 kez daha uzağa itebilir.
Çalışmalar belli atom altı parçacıkların, elektrik yükleri gibi davranabildiğini gösterdi. Elektrik yükleri, elektromanyetik kuvvetle etkileşir ve bu doğanın dört temel kuvvetinden Bizim en aşina olduğumuz elektrik taşıyıcıları proton ve elektrondur. Deneyler, yükün korunan bir nicelik olduğunu göstermiştir diğer bir deyişle, izole edilmiş bir sistemde yük miktarı aynı kalmak zorundadır. Sistem içerisinde yük, direkt temas yoluyla veya bir iletken yardımıyla, kablo gibi, bir nesneden diğerine geçebilir. Durgun elektrik terimi bir yükün bir nesnede bulunuşu anlamına gelir.
Elektron ve Protonun işaretleri zıttır bu nedenle de enerjinin miktarı pozitif ya da negatif olarak ifade edilir. Varsayımla, elektronların taşıdığı yük negatif, protonlar ise pozitif kabul edilmiştir. Sahip olunan yük miktarı Q ile gösterilir ve Coulomb ile ifade edilir, her elektron yaklaşık −1.6022×10−19 coulomb yük taşır. Proton da buna eşit miktarda fakat ters işaretli yük taşır. Yük sadece madde tarafından oluşturulmaz. Ayn

Bilgi, genellikle geçerliliği veya doğruluğu varsayılacak şekilde mümkün olan en yüksek kesinlik derecesi ile karakterize edilen, kişiler veya gruplar için mevcut olan bir dizi gerçek. Bilginin tanımı kullanıldığı alana ve bakış açılarına göre değişiklik göstermektedir. Epistemolojide subje ile obje arasındaki ilişkiden doğan her türlü ürüne denir. Bilginin doğası, kökenleri ve boyutları ile ilgilenen dala epistemoloji adı verilir.
Bilgi elde etmenin birçok yolu vardır: algılama, akıl yürütme, hatırlama, alıştırma ve eğitim bunlardan bazılarıdır.

Varlık; çok boyutlu, çok yönlüdür. Bilgi de varlığa ilişkindir. Bu nedenle bilgi, ait olduğu alan, elde edilişi, özne nesne ilişkisi ve bilgi aktı açısından çeşitli türlere ayrılır.

Sadece duyu organları aracılığıyla dünyanın açıklanma biçimidir. Bu bilginin oluşumunda denemelerin, tecrübelerin ve gözlemlerin etkisi büyüktür. Belirli bir yönteme dayanılarak kazanılmış bir bilgi değildir, genel geçerliliği de yoktur. Örnek: birkaç yeşil elmanın ekşi olduğunu görünce; "elmalar ekşidir" genellemesine ulaşılabilir.

Subjektiftir.
Sonuçları kesin değildir.
Nedensellik ilkesine dayanmaz.

İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılamak ve günlük yaşamını kolaylaştırmak amacıyla araç gereç yapımı ile ilgili bilgidir. Teknik bilginin bilgi aktı yarardır. Teknik bilginin iki türü vardır:

Gündelik bilgiye dayalı teknik bilgi: İnsanın gündelik yaşantısındaki tecrübelere dayanarak araç gereç yapmasıdır.
Bilimsel bilgiye dayalı teknik bilgi: Bilimsel verilerden yararlanarak araç gereç yapılması ve insan hayatının kolaylaştırılması ile ilgili bilgidir. Mühendislik ve tıp bu alana girerler.

Bu kavrama gücü, bilimden ve felsefeden farklıdır, akla dayanmaz. Duyguya, coşkuya ve sezgiye dayanır. Sanat bilgisi; sanatçı ile onun yöneldiği nesne arasındaki ilgiden doğan bir bilgidir. Sanatı diğer bilgi türlerinden ayıran en önemli özelliği sanatçının kullandığı ifade aracının farklı olmasıdır. Diğer bilgi türleri, ifade için kelime ve terimler kullanır. Buna karşı sanatçı; sesi, rengi ve maddenin çeşitli şekillerini de kullanır. Yöneldiği nesneyi özne olarak ifade eder.
Örnek: Mozart'ın 40. senfonisi ve Avignonlu Kızlar tablosu gibi sanat eserleri.

Bir dine inananların koşulsuz kabul ettiği bilgidir. Kaynağı doğa üstü bir güç (tanrılar) ya da geçmişte yaşamış bir fikir önderi (Buda, Konfüçyüs) olabilir. Kutsal olanla bunun karşısındaki insanın konumunu ifade eder. Dinsel bilgiye kesin iman ile inanılır, eleştirisi yapılamaz. Bu tür bilgiyi inanç olarak değerlendirmek doğru olur.

Dogmatiktir.
Evrensel gerçek, genellikle doğaüstü bir güç ya da güçlerin varlığı ile açıklanır.
Örnek: Cennet, cehennem, melek, şeytan, yaşam ağacı ve nirvana gibi kavramlar.

Bilimsel yöntem ve akıl yürütme yoluyla varlıklar hakkında elde edilen bilgidir. Bilimsel bilgi nedensellik ilkesini kullanarak olgular üzerinde hipotezler üretir ve bunları deney ile sınar. Deneysel testleri geçen hipotezler bilimsel bilgi dağarcığına katılır.
Bilimler üç gruba ayrılır:

Formal bilimler: mantık, matematik,bilişim, geometri.
Doğa bilimleri: fizik, kimya, biyoloji, coğrafya, jeoloji, astronomi,materyal bilimi, yer bilimleri...
İnsan bilimleri: psikoloji, sosyoloji, antropoloji, iktisat...
Bilimsel bilgi özellikleri:

Nesneldir. Bireyden bireye değişmeyip herkes için aynıdır.
Evrenseldir. Bilim herhangi bir milletin, ırkın malı değil bütün bir insanlığın malıdır.
Akla ve mantığa dayalıdır. Bilimsel olan, akılsaldır.
Birikimli olarak ilerler.
Sistemli ve düzenlidir.
Eleştiriye açıktır. Aksine kanıt gösterildiği zaman bilimsel bilgi geçerliliğini yitirebilir.

Şüphe edilerek başlayan düşünme yolculuğundaki şüphe edilemeyen en son düşüncedir.
Felsefi anlamda bilgi, Platon'un Theatetus diyalogundan beri gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımlanır. Bilgi, doğru ya da yanlış olma olasılığı olan sanıdan farklıdır. Bilgi, doğruluğu yönünde yeterli gerekçelere sahip olunan inanç veya iddiadır.
Felsefî bilgi özellikleri:

Subjektiftir.
Eleştiricidir.
Akla dayalıdır.
Her sorunu aklın süzgecinden geçirir.
Açıklamalarında bitmişlik ya da kesinlik yoktur.
Sistemli, düzenli ve birleştirilmiş bir bilgidir

Episteme

Mantık veya lojik, geçerli çıkarım biçimlerini inceleyen bir disiplindir.
Mantık, akıl yürütme süreçlerinin yapısal geçerliliğini inceleyerek doğru ile yanlış arasındaki akıl yürütmenin ayrımını belirler ve bu temel işlevi nedeniyle "doğru düşüncenin aleti" olarak kabul edilir. Başlangıçta bir felsefe dalı olan mantık, zamanla sembolik ve formel bir yapıya bürünerek kendi başına bir ihtisas alanı olmuş, matematik ve bilgisayar biliminin de temel bir parçası hâline gelmiştir. Bir disiplin olarak, özellikle kıyas (syllogism) teorisini sistematik hâle getiren Aristoteles tarafından kurulmuştur. Aristoteles'ten etkilenen Farabi, mantığı kavramlar (düşünce) ve yargılar (sonuç) olarak iki kısımda incelemiştir. İbn-i Sina, modal mantık alanına yaptığı katkılarla önermelerdeki geçicilik (zaman kipliği) ve içerme ilişkilerini geliştirmiştir. Çağdaş zamanlarda ise Frege, Russell ve Wittgenstein gibi düşünürlerin öncü çalışmalarıyla modern sembolik mantık kurulmuştur.

Mantık, bir argümanın içeriğinden ziyade onun yapısıyla ilgilenir. Bir düşüncenin mantıksal olarak geçerli olması, onun bilimsel veya olgusal olarak doğru olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. Mantığın temel amacı, öncüllerin doğru olduğu varsayıldığında sonucun bu öncüllerden zorunlu olarak çıkıp çıkmadığını, yani argümanın formunun geçerli olup olmadığını saptamaktır.

Mantıksal yapının nasıl çalıştığını göstermek için basit bir tümdengelim örneği kullanılabilir:

* Örnek 1:
  Öncül 1: Bütün insanlar memelidir.
  Öncül 2: Aristoteles bir insandır.
  Sonuç: O hâlde, Aristoteles bir memelidir.

Bu argümanın yapısı, içeriğinden bağımsız olarak geçerlidir. Aynı yapı farklı bir içerikle de kullanılabilir:

* Örnek 2:
  Öncül 1: Bütün az bulunanlar değerlidir.
  Öncül 2: Zümrüt az bulunur.
  Sonuç: O hâlde, zümrüt değerlidir.

Bu iki örnek, farklı konuları ele almasına rağmen aynı mantıksal forma sahiptir. Modern niceleme mantığında bu yapı şu şekilde sembolize edilir (İlk örnek için: I(x): x bir insandır, M(x): x bir memelidir, a: Aristoteles):

  
    
      
        (
        ∀
        x
        [
        I
        (
        x
        )
        ⇒
        M
        (
        x
        )
        ]
        ∧
        I
        (
        a
        )
        )
        ⇒
        M
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle (\forall x[I(x)\Rightarrow M(x)]\land I(a))\Rightarrow M(a)}
  

Daha genel bir formda ise şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        (
        ∀
        x
        [
        P
        (
        x
        )
        ⇒
        Q
        (
        x
        )
        ]
        ∧
        P
        (
        a
        )
        )
        ⇒
        Q
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle (\forall x[P(x)\Rightarrow Q(x)]\land P(a))\Rightarrow Q(a)}
  

Burada önemli olan, öncüller doğruysa sonucun da zorunlu olarak doğru olmasıdır.

Akıl yürütme (usavurma), belirli öncüllerden bir sonuca ulaşma sürecidir. Başlıca akıl yürütme biçimleri şunlardır:

* Tümdengelim (Dedüksiyon): Genel ve doğru olduğu kabul edilen bir önermeden yola çıkarak özel bir durumu açıklayan zorunlu bir sonuca ulaşma yöntemidir. Mantıksal geçerlilik en çok bu biçimde aranır.
  Örnek:
  Genel İlke: Bütün insanlar ölümlüdür.
  Özel Durum: Sokrates bir insandır.
  Zorunlu Sonuç: O hâlde, Sokrates ölümlüdür.
* Tümevarım (Endüksiyon): Tekil ve özel gözlemlerden yola çıkarak genel bir sonuca veya ilkeye ulaşma yöntemidir. Sonuçları zorunlu değil, olasılıklıdır ve bilimsel keşiflerde sıkça kullanılır.
  Örnek:
  Gözlemlediğim birinci karga siyahtı.
  Gözlemlediğim ikinci karga siyahtı.
  ...Gözlemlediğim bininci karga da siyahtı.
  Olasılıklı Genelleme: O hâlde, muhtemelen bütün kargalar siyahtır.
* Analoji (Benzetim): İki farklı durum veya nesne arasındaki benzerliklere dayanarak birinde var olan bir özelliğin diğerinde de olabileceği sonucunu çıkarma yöntemidir. Tümevarım gibi, sonuçları olasılıklıdır.
  Örnek:
  Dünya'da atmosfer, su ve belirli bir sıcaklık vardır ve üzerinde yaşam bulunur.
  Mars'ın da atmosferi ve (geçmişte) su izleri vardır.
  Benzerliğe Dayalı Çıkarım: O hâlde, Mars'ta da yaşam olabilir.

Klasik mantık, akıl yürütmenin temelini oluşturan ve birbiriyle ilişkili olan dört temel ilkeye dayanır. Bu ilkeler, düşüncenin tutarlılığını ve geçerliliğini sağlamayı hedefler.

"Bir şey ne ise odur" şeklinde ifade edilen bu ilke, bir kavramın veya önermenin, akıl yürütme süreci boyunca kendisiyle aynı anlamı taşıması gerektiğini belirtir. Sembolik olarak "A, A'dır" veya 
  
    
      
        A
        =
        A
      
    
    {\displaystyle A=A}
  
 şeklinde gösterilir. Bir terimin anlamı sabit kalmalı ve değişmemelidir. Bu ilkenin izleri Platon'a kadar sürülebilse de, kapsamlı formülasyonu genellikle Gottfried Leibniz'e atfedilir.

Bir önermenin aynı anda ve aynı koşullar altında hem doğru hem de yanlış olamayacağını ifade eden ilkedir. Bir şeyin, aynı anda hem kendisine hem de karşıtına sahip olması mantıksal olarak imkânsızdır. Sembolik olarak "Bir önerme (P) ile onun değili (¬P) aynı anda doğru olamaz" şeklinde, yani 
  
    
      
        ¬
        (
        P
        ∧
        ¬
        P
        )
      
    
    {\displaystyle \neg (P\land \neg P)}
  
 formülüyle ifade edilir. Örneğin, "Bu kalem hem mavidir hem de mavi değildir" ifadesi çelişmezlik ilkesini ihlal eder.

Bu ilke, bir önermenin "ya doğru ya da yanlış" olacağını, bu iki değer arasında üçüncü bir durumun bulunmayacağını belirtir. Bir önerme için "doğru" veya "yanlış" dışında bir olasılık kabul edilmez. Sembolik olarak 
  
    
      
        P
        ∨
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle P\lor \neg P}
  
 formülüyle gösterilir ("P doğrudur veya P doğru değildir"). Örneğin, "Sayı tektir" önermesi ya doğrudur ya da yanlıştır; "kısmen tek" gibi bir ara değer söz konusu olamaz.

Leibniz tarafından öne sürülen bu ilke, her yargının veya olgunun var olabilmesi için yeterli bir sebep olması gerektiğini ifade eder. Yeterli bir gerekçe olmadan hiçbir yargının doğru veya hiçbir olayın gerçek olduğu kabul edilemez. Bu ilke, diğer üç ilke gibi formel bir yapıdan çok, epistemolojik ve metafiziksel bir temel sunar.

Klasik mantığın bu temel ilkeleri, özellikle Üçüncü Hâlin İmkansızlığı İlkesi, 20. yüzyıldan itibaren çeşitli tartışmalara konu olmuştur. Bu tartışmalar, klasik mantığın yetersiz kaldığı düşünülen alanlar için alternatif mantık sistemlerinin geliştirilmesine yol açmıştır:

* Çok Değerli Mantık: İki değerli ("doğru" ve "yanlış") sistemlerin yerine, "belirsiz", "olasılıklı" veya "kısmen doğru" gibi ara değerleri kabul eden mantık sistemleridir.
* Bulanık Mantık (Fuzzy Logic): Özellikle belirsiz veya dereceli nitelikleri (örneğin "hava sıcaktır", "insan uzundur") modellemek için geliştirilmiştir ve klasik mantığın keskin sınırlarını esnetir.
* Kuantum Mantığı: Kuantum mekaniğindeki süperpozisyon gibi olguları (bir parçacığın aynı anda birden fazla durumda olabilmesi) açıklamak amacıyla geliştirilmiştir. Schrödinger'in kedisi düşünce deneyi gibi popüler örnekler, bir sistemin gözlemlenene kadar "hem ölü hem diri" gibi çelişkili durumlarda bulunabilmesini sembolize ederek klasik mantığın sınırlarını sorgular.

Bu alternatif sistemler, klasik mantığı geçersiz kılmaz, ancak onun uygulama alanının evrensel olmadığını ve belirli bağlamlar için farklı mantıksal araçların gerekebileceğini gösterir.

Mantıksal düşüncenin izleri, erken dönem medeniyetlerdeki pratik uygulamalarda bulunabilir. Antik Hint ve Çin felsefelerinde kavram belirleme teknikleri; Mezopotamya ve Mısır'da ise ölçme, sayma ve sınıflandırma usulleri mevcuttu. Ancak bu medeniyetlerde gelişmiş aritmetik işlemlere rağmen, formel bir mantık sistemi kurulamamıştır. Bu nedenle, mantığın bir disiplin olarak tarihi genellikle logos kavramının merkezî bir rol oynadığı Antik Yunan'da başlatılır.

Söz, yasa, akıl ve evrensel ilke gibi anlamlara gelen logos kavramı, ilk olarak Herakleitos tarafından felsefi bir terim olarak kullanılmıştır. Thales'ten Platon'a uzanan süreçte birçok filozof, akıl yürütmenin doğasını tartışmış olsa da, mantığı bütünsel ve sistematik bir disiplin olarak kuran kişi Aristoteles olmuştur.
Aristoteles, mantık üzerine altı temel eser kaleme almış ve bu eserler daha sonra Organon (Alet/Araç) başlığı altında toplanmıştır. Organonu oluşturan kitaplar şunlardır: Kategoriler, Önermeler, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofistik Kanıtlar. Daha sonraları, Porphyrios'un Aristoteles'in kategorilerine bir giriş olarak yazdığı İsagoci de bu külliyata dahil edilmiştir. Aristoteles'in bu çalışmaları, MS 6. yüzyılda Boethius tarafından Latinceye çevrilerek Orta Çağ Avrupa'sındaki Skolastik felsefenin temelini oluşturmuştur.

Antik Yunan mirası, İslam'ın Altın Çağı'nda Arap ve Fars düşünürler tarafından korunmuş, tercüme edilmiş ve zenginleştirilmiştir. Bu dönemde mantık, felsefeden dine kadar geniş bir alanda kullanılmıştır. Kindi gibi ilk filozoflar mantık eserlerinin tercümesine öncülük ederken, Farabi ("İkinci Öğretmen"), Aristoteles'in mantığını derinlemesine şerh ederek İslam dünyasında otorite haline getirmiştir.
İbn Sina (Avicenna), Kitabü'ş-Şifa adlı eserinin mantık bölümünde, Aristoteles mantığını yeniden yorumlamış ve modal mantık gibi alanlarda özgün katkılar sunmuştur. İbn Rüşd (Averroes) ise Aristoteles üzerine yazdığı şerhlerle Avrupa'da Skolastik düşünceyi derinden etkilemiştir. Bu dönemde Gazali, Fahreddin Razi, Şahabeddin Sühreverdi, Esireddin el-Ebherî ve Nasîruddin Tûsî gibi pek çok alim, mantık alanında önemli eserler vermiştir.

Orta Çağ boyunca Avrupa'da hakim olan Skolastik düşünce, Rönesans ile birlikte sorgulanmaya başlanmıştır. F. Bacon, Aristoteles'in tümdengelimsel mantığına karşı, gözleme ve deneye dayalı tümevarım yöntemini savunarak modern bilimsel yöntemin temellerini atmıştır. Aynı dönemde Descartes ve Ramus gibi düşünürler de aklın ve yöntemin rolünü ön plana çıkararak Skolastik gelenekten kopuşu hızlandırmıştır.

Modern sembolik ma

Geometri (eski adı Hendese), matematiğin uzamsal ilişkiler ile ilgilenen alt dalıdır. Geometri sözcüğü, Eski Yunanca γεωμετρῐ́ᾱ (geōmetríā) sözcüğünden köken almaktadır. (γεω- = “yeryüzü, dünya”, -μετρίᾱ = “ölçüm”)
Geometri, arazi ölçümü sözcüklerinden türetilmiştir. Herodot (M.Ö. 450), geometrinin başlangıç yerinin Mısır olduğunu kabul eder. Ona göre geometri kavramı Mısır kö­kenlidir. Sözcüğün kullanımı da Eflatun, Aristo ve Thales'e kadar gider. Yalnız Öklid, geometri sözcüğü yerine Elements sözcüğünü yeğlemiştir. Elements sözcüğünün Yunanca karşılığı stoicheia sözcüğüdür.
Bir kümenin üzerine konan ve kümenin ögelerini birbirleriyle ilişkilendiren bir uygun yapı, geometri yapılmasını olanaklı kılar. Bir düzlemin üzerine doğal olarak konacak ve sezgisel uzaklık duygusunu gözetecek "lise geometrisi"nin adı Öklid geometrisidir. Bu geometrinin tarihsel olarak ilginç ve önemli bir özelliği paralellik aksiyomudur. Bu aksiyomu sağlamayan ama geri kalan tüm aksiyomları sağlayan geometrilere Öklid dışı geometriler denir. Bunlara örnek olarak Hiperbolik geometri ya da küresel geometri verilebilir. Ayrıca ölçeksiz bir cetvel, üçgen ve pergelden başka bir şey kullanmadan çalışılan ölçü dışı geometri de vardır.
Günümüzde kullanılan doğru, yay, ışın, açı ortay, kenarortay gibi birçok temel geometri teriminin Türkçesi Mustafa Kemal Atatürk'ün Geometri adlı eserinde yazılan eserde önerdiği terimlerden yararlanılarak kullanılmaya başlanmıştır.

İlk geometrilerin tümü, kendi doğası nedeniyle sezgiseldir. Bunlar daha çok ilk insanların çevresinde görünen doğal şekillerdir. Bu geometriler daha çok görsel tür­dedir. İkinci olarak şekillerin ölçülmesi aşaması gelir. Dörtgenlerin ve üçgenlerin ölçül­mesi ilk kez Mısır'da Ahmes'in (MÖ 1550) papirüsünde görülür.
Bu papirüs MÖ 1580 tarihinden önce yazılmıştır, b tabanlı ve h yükseklikli ikiz kenar üçgenin alanının bh/2 olduğu verilmiştir.

  
    
      
        
          
            
              h
              .
              b
            
            2
          
        
        =
        A
        (
        A
        B
        C
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {h.b}{2}}=A(ABC)}
  

Yine aynı papirüste d çaplı bir dairenin alanının (d-d/9)2yazımına eş değer olduğu yazılmıştır. Bu yazımlara göre pi sayısı yaklaşık olarak 3,1605 dolay­larındadır. Bu formül geometrik şekilden yaklaşık olarak elde edilmiştir.

  
    
      
         
        A
        =
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \ A=\pi r^{2}}
  

Bu formülün tabletlerde de olduğu söylenmektedir. Çin'in yerli geometrisi de gelişkin örnekler içerir. MÖ 1100 yıllarında yazıldığı sanılan Çinlilerin ünlü Nine Sections (Do­kuz Bölüm) kitabında dik açılı üçgen ve ispatsız olarak Pisagor teoremi vardır. Daha sonraki Çin geometrilerinde ölçümleri içeren çok zeki buluşlar vardır. Yine geometrik görünümle Pisagor teoreminin ispatı yapılmıştır. Bu geometrik şekille verilen kitabın MÖ 2000 yıllarında yazıldığı sanılıyor.
Hintlerin yerli geometrilerinde de matematiksel bir ispat yoktur. Daha çok görsel ve deneysel ölçülere dayanan kuralları vardır. Bunlar da o kadar ileri bir geometri oluş­turmaz. Bin yıllık bir süre boyunca kullanılan Yunan geometrisi ise daha çok görseldir. Eski Roma geometrisi daha çok kullanım alanlarına yöneliktir.
Arazi ölçümleri, şehir yerleşimleri, su kanalları ve savaş sanatında geometriyi Romalılar iyi kullanmışlardır. Fakat bunlar görsel geometriyi fazla kullanmamışlardır. Zaten görsel geometrinin kökeni Yunanistan'da başlamıştır. Bu çalışmalar ilk kez Thales'in (MÖ 600) yapıtlarında görülür. Thales bu teoremleri Mezopotamya'da ve Mısır'da kullandıklarını görür. Altı teoremle önderlik eder ve bu teoremlerin ispatını yapar. Matematikte ispat yapma Thales'le başlamıştır. Thales'in bu ispatları zamanla kaybol­muş ama ondan sonra bunları öğrenenler gelecek kuşaklara aktarmıştır. Bin yıl süren bu görsel Yunan geometrisi zamanla gerilemiş ve yeni bir çalışma getirilmemiştir.
Batı Avrupa'nın uyanmasından önceki yüzyıla kadar Yunan kültürünü ve geomet­risini tam olarak Müslümanlar anlamıştır. Yunan klasiklerini, geometrilerini, fen bilimlerini ve felsefelerini Arapçaya çevirmişlerdir. Fakat ne Öklid'in ne de Apollonius'un çalış­malarına gözle görünür bir katkı yapmışlardır. Okullaşma olma­dığı için gelecek gençlere bu çeviriler öğretilmemiş, bu kitaplar sadece neredeyse bir süs olarak sarayda kalmıştır. Yaptıkları hizmet, kaybolmaya yüz tutmuş Yunan klasiklerini, matematiksel üretimini ve düşüncelerini Arapça çevirileriyle Avrupa'ya iletmişlerdir.

Avrupa'daki karanlık çağda biri Boethius'un (MÖ 510) diğeri de Öklid'in (MÖ 300) Sements isimli kitabı vardı. Bunlardan sonra Gerbert'in (1000) ve Fibonacci'nin (1202) geometrileri sayılabilir ama bu geometriler İskenderiye geometrilerinden ileri bir dü­zeyde değildi. Avrupa'nın geometrisine büyük katkı 1242 yılında ilk baskısı yapılan Öklid geometrisi oldu. Zaten çok iyi düzenlenmiş ve yazılmış olan bu geometriler Avrupa'ya hızla yayıldı ve her tarafında bilinir oldu. Öklid'in geometrisinin ardından yavaş yavaş geometri ürünleri ortaya çıkmaya başladı. On yedinci yüzyılın başlarında analitik geo­metri ve 1639 yılında da Desargues'ın (1593-1662) izdüşüm geometrisi basıldı. Ana­litik geometri Descartes (1596-1650) ve Fermat (1601-1665) tarafından aynı dönem­lerde yapıldı. Fermat yaptığı çalışmaları yayınlamadığı için analitik geometrinin bulun­ması onuru Descartes'e verildi. Analitik geometri kısaca geometri ile cebir arasındaki ilişkidir diyebiliriz. Geometri ile cebir arasındaki ilişkiyi ilk kez Descartes çıkar­dığı için büyük bir matematikçi olmuştur. Desargues'ın izdüşüm geometrisi matematikçilerin dikkatini çekmiş ve on dokuzuncu yüzyılda çıkacak olan geometricilere coşku ve esin kaynağı olmuştur.
Analitik geometri bulunduktan sonra Apollonius'un (MÖ 262-190) konikleri sen­tetik ve analitik olarak yeniden incelenmiştir. Sadece konikler değil, eski Yunan geo­metrisi yeniden analitik olarak gözden geçirilmiştir. Sentetik geometrinin tüm problemleri bir kez de analitik olarak kanıtlanmıştır.

Geometri günlük yaşamın hemen her alanında gereklidir. Geometride uzunluk, alan, hacim, yüzey, açı gibi kavramlar bazı nicelikleri belirlemede kullanılır.
Geometrinin en çok iç içe olduğu dallar; cebir ve trigonometri, mimarlık, mühendislikler (Yol, köprü, yapı, makine, gemi ve uçak yapımı; maden, su ve elektrik işleri gibi bayındırlık ve zanaatla ilgili teknik çalışmalar vb.), endüstriyel alanlar, simülasyonlar, bilgisayar programları ve grafikleri, sibernetik, tasarım, sanat vb.dir. Geometrinin kullanılmadığı meslek ya da alan yok gibidir desek yerinde olur.
Sanat eserlerinin geometrik olması onlara estetik değerler kazandırmıştır. Ünlü ressam Leonardo da Vinci'nin resimde vücut oranları üzerine yaptığı çalışmalar, çizdiği eskizler bulunmaktadır. Bu orana Altın Oran denmektedir.

Sayı, sayma, ölçme ve etiketleme için kullanılan bir matematiksel nesnedir. En temel örnek, doğal sayılardır (0, 1, 2, 3, 4 ve devamı). Sayılar, sayı adı (numeral) ile dilde temsil edilebilir. Daha evrensel olarak, tekil sayılar rakam adı verilen sembollerle temsil edilebilir; örneğin, "5" beş sayısını temsil eden bir rakamdır. Yalnızca nispeten az sayıda sembolün ezberlenebilmesi nedeniyle, temel rakamlar genellikle bir rakam sisteminde organize edilir, bu da herhangi bir sayıyı temsil etmenin organize bir yoludur. En yaygın rakam sistemi Hint-Arap rakam sistemidir, bu sistem on temel sayısal sembol, yani rakam kullanılarak herhangi bir negatif olmayan tam sayının temsil edilmesine olanak tanır. Sayılar sayma ve ölçme dışında, etiketlerde (telefon numaraları gibi), sıralamada (seri numaraları gibi) ve kodlarda (ISBN'ler gibi) kullanılmak için de sıklıkla kullanılır. Yaygın kullanımda, bir rakam ile temsil ettiği sayı net bir şekilde ayrılmaz.
Matematikte, sayı kavramı yüzyıllar boyunca peyderpey genişletilmiştir: sıfır (0), negatif sayılar, 
  
    
      
        
          (
          
            
              
                1
                2
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left({\tfrac {1}{2}}\right)}
  
 gibi rasyonel sayılar, karekök 2 
  
    
      
        
          (
          
            
              2
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left({\sqrt {2}}\right)}
  
 ve π gibi gerçek sayılar, ve gerçek sayıları −1'in karekökü ile genişleten karmaşık sayılar buna dahil edilmiştir. Sayılarla yapılan hesaplamalar aritmetik işlemler ile yapılır; en bilindik işlemler toplama, çıkarma, çarpma, bölme ve üs almadır. Bunların çalışılması veya kullanılması aritmetik olarak adlandırılır, bu terim ayrıca sayıların özelliklerinin incelendiği sayılar teorisini de ifade edebilir.
Sayıların pratik kullanımlarının yanı sıra, dünya genelinde kültürel bir önemi de bulunmaktadır. Örneğin, Batı toplumunda, 13 sayısı genellikle uğursuz olarak kabul edilir ve "milyon", kesin bir miktar yerine "çok" anlamına gelebilir. Artık sahte bilim olarak kabul edilse de, sayıların mistik bir önemine dair inanç, bilinen adıyla nümeroloji, antik ve Orta Çağ düşüncelerine derinden işlemiştir. Nümeroloji, Yunan matematiğinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiş ve günümüzde hala ilgi çeken birçok sayı teorisi problemi üzerine araştırmaları teşvik etmiştir.
19. yüzyılda matematikçiler, sayıların bazı özelliklerini paylaşan ve kavramı genişletiyor olarak görülebilecek pek çok farklı soyutlama geliştirmeye başladılar. İlkler arasında, karmaşık sayı sistemini çeşitli şekillerde genişleten veya değiştiren hiperkompleks sayılar bulunmaktadır. Modern matematikte, sayı sistemleri, halkalar ve alanlar gibi daha genel cebirsel yapıların önemli özel örnekleri olarak kabul edilir ve "sayı" teriminin uygulanması, temel bir öneme sahip olmaksızın, bir konvansiyon meselesidir.

Kemikler ve üzerlerine kesik izleri yapılmış diğer eserler ile keşfedilmiştir ki, birçok kişi bunların çetele olduğuna inanmaktadır. Bu çeteleler, geçen zamanın, örneğin gün sayısının, ay döngülerinin sayılması ya da çeşitli miktarların, örneğin hayvan sayılarının kaydı, tutulması için kullanılmış olabilir.
Bu çetele - çizik atma sistemi, modern ondalık gösterimdeki gibi basamak değeri kavramına sahip değildir. Bu da büyük sayıların temsilini sınırlar. Yine de, çetele - çizik atma sistemleri, ilk tür soyut sayı sistemi olarak kabul edilir.
Basamak kavramına sahip bilinen ilk sistem, M.Ö. 3400 civarına ait Antik Mezopotamya ölçü birimleri sistemidir ve bilinen en eski onlu sayı sistemi ise M.Ö. 3100 yılında Mısır'da gözlemlenmiştir.

Sayılar, sayıları temsil etmek için kullanılan semboller olan rakamlardan ayırt edilmelidir. Mısırlılar ilk şifreli rakam sistemini icat ettiler ve Yunanlar sayma sayılarını İyon ve Dorik alfabesine aktararak bu yöntemi takip ettiler. Roma rakamları, Roma alfabesinden harflerin kombinasyonlarını kullanan bir sistem, Avrupa'da 14. yüzyılın sonlarına doğru Hint-Arap rakam sisteminin yayılmasına kadar baskın kaldı ve Hint-Arap rakam sistemi günümüzde dünyada sayıları temsil etmek için kullanılan en yaygın sistem oldu. Bu sistemin etkinliğinin sebebinin, M.S. 500 civarında antik Hint matematikçiler tarafından geliştirilen sıfır sembolü olduğu düşünülmektedir.

Sıfır'ın belgelenmiş ilk bilinen kullanımı M.S. 628 yılına aittir ve Brāhmasphuṭasiddhānta içinde, Hint matematikçi Brahmagupta'nın ana eserinde yer alır. Brahmagupta, 0'ı bir sayı olarak ele almış ve aralarında bölme de dahil olmak üzere, sıfırı içeren işlemleri tartışmıştır. Bu dönemde (7. yüzyıl), sıfır kavramı Kamboçya'ya Kmer rakamları olarak ulaşırken sıfırın daha sonra Çin ve İslam dünyasına yayıldığı görülmektedir.
Brāhmasphuṭasiddhānta adlı eseriyle Brahmagupta, sıfırı sayı olarak ele alan bilinen ilk metni yazmıştır ve bu yüzden sıklıkla sıfır konseptini ilk tanımlayan kişi olarak görülür. Brahmagupta, sıfırın hem negatif hem de pozitif sayılarla birlikte kullanılabilmesine yönelik kurallar belirlemiştir; mesela "pozitif bir sayıya sıfır eklenirse sonuç yine pozitif sayı olur, negatif bir sayıya sıfır eklenirse sonuç negatif sayı olur" gibi. Brāhmasphuṭasiddhānta, sıfırı yalnızca diğer bir sayının yerini tutan bir sembol ya da miktarın olmamasını belirten bir işaret olarak değil, aynı zamanda bağımsız bir sayı olarak kabul eden ilk yazılı kaynaklardan biridir ve bu özelliğiyle Babil matematiğinden ya da Ptolemy ve Romalıların yaklaşımlarından ayrılır.
0 sayısının kullanımı, basamak sistemlerinde bir yer tutucu rakam olarak kullanımından ayrılmalıdır. Birçok antik metin 0 rakamını kullanmıştır. Babil ve Mısır metinlerinde bu kullanıma rastlanır. Mısırlılar, çift girişli muhasebe sistemlerinde sıfır bakiyeyi belirtmek için nfr kelimesini kullanmışlardır. Hint metinleri, boşluk kavramını ifade etmek için Sanskritçe Shunye veya shunya kelimesini kullanmıştır. Matematik metinlerinde bu kelime genellikle sıfır sayısına atıfta bulunur. Benzer şekilde, M.Ö. 5. yüzyılda Panini Sanskrit dilinin cebirsel bir dilbilgisi için erken bir örnek olan Ashtadhyayi'de boş (sıfır) işlevsel sözcüğünü kullanmıştır (ayrıca Pingala'ya bakınız).
Meksika'nın güney-orta bölgesinde yaşayan geç dönem Olmek halkı, Yeni Dünya'da, muhtemelen M.Ö. 4. yüzyılda ama kesinlikle M.Ö. 40 yılına kadar, sıfır için bir sembol, bir kabuk glifi kullanmaya başlamıştır. Bu sembol, Maya rakamlarının ve Maya takviminin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Maya matematiği, temel olarak 4 ve 5'i, 20 tabanında yazılmış olarak kullanmıştır. George I. Sánchez, 1961'de temel 4, temel 5 "parmak" abaküsünü yayımlar.
M.S. 130 yılına gelindiğinde, Hipparkos ve Babillilerden etkilenen Ptolemy, altmışlık sayı sistemi içinde başka bir yerde Yunan rakamları kullanırken 0 için uzun bir üst çizgi ile küçük bir daire şeklinde bir sembol kullanıyordu. Yalnızca bir yer tutucu olarak değil, tek başına kullanıldığı için bu Helenistik sıfır, Eski Dünya'da belgelenmiş gerçek bir sıfırın ilk kullanımıydı. Daha sonraki Bizans elyazmalarında, Syntaxis Mathematica (Almagest) eserinde, Helenistik sıfır Yunan harfi Omikron'a (aksi takdirde anlamı 70) dönüşmüştü.
Bir başka özgün sıfır simgesi, 525 yılında Dionysius Exiguus tarafından ilk kez belgelendirilmiş olup, Roma rakamlarının yanı sıra tablolarda yer almıştır; ancak bu, bir sembol yerine "hiçlik" anlamına gelen "nulla" kelimesi şeklinde ifade edilmiştir. Bir bölme işlemi sonucunda kalan olarak 0 elde edildiğinde, yine "hiçlik" anlamına gelen "nihil" kelimesi tercih edilmiştir. Bu Orta Çağ dönemi sıfırları, sonraki dönemlerde Paskalya'nın hesaplanmasında görev alan tüm Orta Çağ hesapçıları tarafından kullanılmıştır. N harfinin tek başına kullanımı, Bede ya da bir çalışma arkadaşı tarafından yaklaşık 725 yılında Roma rakamlarının yer aldığı bir tabloda gerçek bir sıfır simgesi olarak kullanılmıştır.

Negatif sayı kavramının soyut bir anlayışı, M.Ö. 100-50 yılları arasında Çin'de erkenden kabul görmüştür. Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölüm adlı eser, geometrik şekillerin alanlarının hesaplanması yöntemlerini sunmakta ve bu bağlamda kırmızı çubuklar pozitif katsayıları, siyah çubuklar ise negatif katsayıları temsil etmek üzere kullanılmıştır. Batı literatüründe negatif sayılara dair ilk atıf, M.S. 3. yüzyılda Yunanistan'da kaydedilmiştir. Diophantus, Arithmetika eserinde 4x + 20 = 0 (çözüm negatif) denklemine değinmiş ve bu denklemin mantıksız bir sonuç ortaya koyduğunu ifade etmiştir.
600'lerde, Hindistan'da negatif sayılar, borç miktarlarını ifade etme amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Diophantus'un daha önceki bahsi, 628 yılında Brāhmasphuṭasiddhānta eseriyle Brahmagupta tarafından daha detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Brahmagupta, günümüzde de kullanılan genel ikinci dereceden denklem formülünün üretimi için negatif sayıları kullanmıştır. Ancak, 12. yüzyılda Hindistan'da Bhaskara, ikinci dereceden denklemler için negatif kökler sunmuş, fakat negatif değerin "bu durumda dikkate alınmaması gerektiğini, çünkü yetersiz olduğunu; negatif köklerin kabul görmediğini" ifade etmiştir.
17. yüzyıla dek Avrupa'daki matematikçiler genellikle negatif sayılar konseptine karşı çıkmışlardır; ancak Fibonacci, bu sayıların borçlar olarak yorumlanabileceği finansal sorunlarda negatif çözümlere yer vermiştir (Liber Abaci, 13. bölüm, 1202) ve sonraki çalışmalarında zararlar bağlamında da bunu sürdürmüştür (Flos'ta). René Descartes, cebirsel polinomlarda karşılaştığı negatif kökleri "yanlış kökler" olarak nitelendirmiş, fakat zamanla gerçek köklerle yanlış kökler arasında bir yer değiştirme yöntemi geliştirmiştir. Bu dönemde Çinliler, pozitif sayının karşılık gelen rakamının en sağdaki sıfır olmayan basamağının üzerine çapraz bir çizgi çekerek negatif sayıları göstermekteydi. Negatif sayıların bir Avrupa çalışmasında kullanımına ilk rastlanan örnek, 15. yüzyılda Nicolas Chuquet tarafından gerçekleştirilmiştir. Chuquet, bu

Algoritma, belli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yol. Matematikte ve bilgisayar biliminde bir işi yapmak için tanımlanan, bir başlangıç durumundan başladığında, açıkça belirlenmiş bir son durumunda sonlanan, sonlu işlemler kümesidir. Genellikle bilgisayar programlamada kullanılır ve tüm programlama dillerinin temeli algoritmaya dayanır. Aynı zamanda algoritma tek bir problemi çözecek davranışın, temel işleri yapan komutların veya deyimlerin adım adım ortaya konulmasıdır ve bu adımların sıralamasına dikkat edilmelidir. Bir problem çözülürken algoritmik ve sezgisel (herustic) olmak üzere iki yaklaşım vardır. Algoritmik yaklaşımda da çözüm için olası yöntemlerden en uygun olan seçilir ve yapılması gerekenler adım adım ortaya konulur. Algoritmayı belirtmek için; metinsel olarak düz ifade ve akış diyagramı olmak üzere 2 yöntem kullanılır. Algoritmalar bir programlama dili vasıtasıyla bilgisayarlar tarafından işletilebilirler.
İlk algoritma, el-Hârizmî tarafından "Hisab el-cebir ve el-mukabala" kitabında sunulmuştur. Algoritma sözcüğü de el-Hârizmî'nin isminin Avrupalılarca telaffuzundan doğmuştur.

Algoritma sözcüğü, Özbekistan'ın Harezm bölgesindeki Hive kentinde doğmuş olan Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el Harezmi'den gelir. Bu alim 9. yüzyılda cebir alanındaki algoritmik çalışmalarını kitaba dökerek matematiğe çok büyük bir katkı sağlamıştır. "Hisab el-cebir ve el-mukabala (حساب الجبر و المقابلة)" kitabı dünyanın ilk cebir kitabı ve aynı zamanda ilk algoritma koleksiyonunu oluşturur. Latince çevirisi Avrupa'da çok ilgi görür. Alimin ismini telaffuz edemeyen Avrupalılar "algorizm" sözcüğünü "Arap sayıları kullanarak aritmetik problemler çözme kuralları" manasında kullanırlar. Bu sözcük daha sonra "algoritma"ya dönüşür ve genel kapsamda kullanılır.

Çoğu algoritmalar bilgisayar olarak uygulanmak üzere tasarlanmıştır. Bununla birlikte, başka yöntemlerle de uygulanmaktadır, biyolojik sinir ağı (örneğin insan beyninin hesap yapması veya bir böceğin yemek araması), elektrik devresi veya mekanik cihazlar gibi.
Bilgisayar algoritmasına örnek verelim. Kullanıcının girdiği dört sayının ortalamasını görüntüleyen algoritmayı yazalım:

 A0 --> Başla
 A1 --> Sayaç=0 (Sayaç'ın ilk sayısı 0 olarak başlar.)
 A2 --> Sayı=? : T=T+Sayı (Sayıyı giriniz. T'ye sayıyı ekle ve T'yi göster.)
 A3 --> Sayaç=Sayaç+1 (Sayaç'a 1 ekle ve sayacı göster.)
 A4 --> Sayaç<4 ise A2'ye git. (Eğer sayaç 4'ten küçükse Adım 2'ye git.)
 A5 --> O=T/4 (Ortalama için T değerini 4'e böl)
 A6 --> O'yu göster. (Ortalamayı göster.)
 A7 --> Dur

İkinci dereceden ax² + bx + c = 0 biçiminde bir denklemin tüm köklerini bulmak için algoritma yazalım:

Adım 1: Başla.
Adım 2: a, b, c, D, x1, x2, rp ve ip değişkenlerini tanımla.
Adım 3: Diskriminant değerini hesapla.
D ← b2-4ac
Adım 4: Eğer D≥0
x1 ← (-b+√D) / 2a
x2 ← (-b-√D) / 2a
değerlerini hesapla ve x1,x2 değişkenleri göster.
Eğer D≥0 değilse,
Gerçek kısım(rp) ve sanal kısmını(ip) hesapla.
rp ← b / 2a
ip ← √ (D) / 2a
Adım 5: "rp + j(ip)" ve "rp - j(ip)" değerlerini göster.
Adım 6: Dur.

Kullanıcı tarafından girilen bir sayının faktöriyel değerini bulmak için bir algoritma yazalım:

Adım 1: Başla.
Adım 2: factorial, i ve n değişkenlerini tanımla.
Adım 3: Değişkenlerin başlangıç değerlerini tanımla.
factorial ← 1
i ← 1
Adım 4: Ekrandan girilen n değerini oku.
Adım 5: (i=n) eşitliği sağlanana kadar tekrarla.
5.1: factorial←factorial*i
5.2: i←i+1
Adım 6: factorial değişkeninin değerini göster.
Adım 7: Dur.

Algoritmalar, tek başlarına, genellikle patent verilebilir değildirler. Amerika Birleşik Devletleri'nde soyut kavramların, sayıların ve işaretlerin yalnızca basit yönlendirmelerinden oluşan bir iddia "süreç" oluşturmaz (USPTO 2006) ve bundan dolayı algoritmalar patent verilebilir değildir (Gottschalk v.Benson'da olduğu gibi). Bununla birlikte, algoritmanın pratik uygulamaları zaman zaman patent verilebilirdir. Örneğin, Diamond v.Diehr'da, sentetik kauçuğun muhafaza edilmesine yardımcı olmak için kullanılan basit geri bildirim algoritmasının uygulaması patent verilebilir sayılmıştır. Yazılım patenti son derece tartışmalıdır ve algoritmaları içeren birçok eleştirilmiş patent vardır, özellikle veri sıkıştırma algoritmaları, Unisys' LZW patentinde olduğu gibi.
Ek olarak, bazı kriptografik algoritmaların ihracat kısıtlamaları vardır.

Faaliyetlerin birçoğu algoritmanın tanımının geliştirilmesine yönlendirilmiştir ve aktifliği çevredeki sorunlar nedeniyle, özellikle matematiğin temelleri (özellikle Church-Turing tezi) ve akıl felsefesi (özellikle yapay zeka konusundaki tartışmalar) sebebiyle devam etmiştir.

Algoritmaların kullanımı hayatın her alanında giderek yaygınlaşmaktadır. İş yerlerindeki performans değerlendirmelerinden bankaların kime kredi vereceğine, güvenlik sistemlerinden sosyal medya platformlarındaki önerilere kadar hayatın her alanında etkili olan algoritmalara özellikle de sosyal bilimci akademisyenler çeşitli eleştiriler yöneltmektedir. Algoritmaların teknolojik etkilerinin yanı sıra toplumsal bir güce de sahip oldukları, toplumsal gruplar arasındaki eşitsizlikleri derinleştirdikleri, yeni güç dengeleri oluşturdukları ve farklı otoriteler tarafından toplumun belli kesimlerini baskılamak için kullanıldıklarının altı çizilmektedir.

Arama algoritmaları
Bellek yönetimi algoritmaları
Bilgisayar grafiği algoritmaları
Birleşimsel algoritmalar
Çizge algoritmaları
Evrimsel algoritmalar
Genetik algoritmalar
Kripto algoritmaları veya kriptografik algoritmalar
Kök bulma algoritmaları
Optimizasyon algoritmaları
Sıralama algoritmaları
Veri sıkıştırma algoritmaları

Algoritmalar listesi
Algoritmaların tarihsel sıralaması
Algokrasi

Yazılım, değişik ve çeşitli görevler yapma amaçlı tasarlanmış elektronik aygıtların birbirleriyle haberleşebilmesini ve uyumunu sağlayarak görevlerini ya da kullanılabilirliklerini geliştirmeye yarayan makine komutlarıdır.
Yazılım, elektronik aygıtların belirli bir işi yapmasını sağlayan programların tümüne verilen isimdir. Bir başka deyişle, var olan bir problemi çözmek amacıyla bilgisayar dili kullanılarak oluşturulmuş anlamlı anlatımlar bütünüdür. Yazılım için çeşitli diller mevcuttur. Bunlardan bazıları Pascal, C++ ve Java'dır.

Bilgisayar yazılımları genel olarak üç ana grupta incelenebilir.

Bilgisayarın kendisinin işletilmesini sağlayan, işletim sistemi, derleyiciler (compilers) (Yazılım programında, yazılan programı makine diline çeviren program), çeşitli donatılar (facility) gibi yazılımlardır.
Çekirdek(kernel) işletim sisteminin en temel parçasıdır. Burada çekirdek ile ilgili farklı yaklaşımlar olduğunu yani yazılım karar verme ve Programlama paradigması mevcut olsa da bir işletim sistemi çekirdeğinin esas görevi Bilgisayar Donanımı ile kullanıcıya ve kullanıcıya yazılım veya donanım üreten üreticilere Arayüz oluşturmak ve kaynakların yönetilmesi ile ilgili birimleri idare etmektir.

Bu kullanıcıların işlerine çözüm sağlayan örneğin çek, senet, stok kontrol, bordro, kütüphane kayıtlarını tutan programlar, bankalardaki müşterilerin para hesaplarını tutan programlar gibi yazılımlardır.
Bütün sistem programları içinde en temel yazılım işletim sistemidir ki, bilgisayarın bütün donanım ve yazılım kaynaklarını kontrol ettiği gibi, kullanıcılara ait uygulama yazılımlarının da çalıştırılmalarını ve denetlenmelerini sağlar.

Herhangi bir dilde yazılan programı makine diline çeviren yazılımlardır.

Sistem yazılımları bilgisayar kullanımı için gerekli ana fonksiyonları sağlar ve bilgisayar donanımına ve sistemin yürütülmesine yardımcı olur. Şu kombinasyonları içerir:

Aygıt sürücüleri
İşletim sistemleri
Sunucular
Hizmet programları
Pencere sistemleri
Sistem yazılımı çeşitli bağımsız donanım bileşenlerinin uyum içinde çalışmalarından sorumludur.
Sistem yazılımı bilgisayar donanımının işletilmesi ve uygulama yazılımının çalıştırılması için bir platform sağlamak için tasarlanmış bir bilgisayar yazılımıdır.
En temel sistem yazılımı türleri şunlardır:

Bilgisayar BIOS'u ve aygıt yazılımı: Bilgisayara bağlı veya bilgisayar içindeki donanımı çalıştırmak ve kontrol etmek için gereken temel işlevselliği sağlar.
İşletim sistemi (önde gelen örnekler; Microsoft Windows, Mac OS X ve Linux olmak üzere): Bilgisayar parçalarının; hafıza ile diskler arasında veri alışverişi veya monitöre görüntü sağlamak gibi görevleri uygulayarak birlikte çalışmasına olanak sağlar. Ayrıca üst düzey sistem yazılımı ve uygulama yazılımlarının çalıştırılması için bir platform oluşturur.
Yardımcı yazılım: Bilgisayarın analiz edilmesine, yapılandırılmasına, yönetilmesine ve optimize edilmesine yardımcı olur.
Ayrıca sistem yazılımı terimi, bazı yayınlarda yazılım geliştirme araçlarını tanımlamak için de kullanılır.
Bilgisayar alıcıları nadiren sahip olduğu işletim sistemini öncelikli olarak dikkate alarak bir bilgisayar alırlar. Fakat cep telefonu gibi aygıtları satın alan kişiler için bu durumun tersi geçerli olabilir. Çünkü iPhone örneğinde olduğu gibi bu tür aygıtların sistem yazılımlarının, son kullanıcı tarafından değiştirilmesi oldukça zordur. Ayrıca sistem yazılımı genellikle dahili ya da önceden yüklenmiş şekilde, yararlı ve hatta gerekli bir altyapı kodu olarak görev yapar.
Sistem yazılımının dışında, kullanıcıların dokümanlar oluşturmasına, oyun oynamasına, müzik dinlemesine ya da İnternet'te gezinmesine olanak sağlayan yazılımlara uygulama yazılımı denir.

İnternet, bilgisayar sistemlerini birbirine bağlayan elektronik iletişim ağıdır. TDK, internet sözcüğüne karşılık olarak genel ağı önermiştir. İnternet yerine zaman zaman sadece net sözcüğü de kullanılır.
İnternet, çok protokollü bir ağ olup birbirine bağlı bilgisayar ağlarının tümü olarak da tanımlanabilir. Binlerce akademik ve ticari ağ ile devlet ve serbest bilgisayar ağının birbirine bağlanmasıyla oluşmuştur. Bilgisayarlar arasında bilgi çeşitli protokollere göre paketler hâlinde transfer edilir. İnternet üzerinde elektronik posta ve birbirine bağlı sayfalar gibi çok çeşitli bilgiler ve hizmetler vardır. İnternet üzerinden oyunlar da oynanabilir.
İnternetin kökeni, hataya dayanıklı, sağlam ve özel bir bilgisayar ağı kurmak isteyen Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından 1960 yılındaki araştırmalara dayanır. 1980'lerde Ulusal Bilim Vakfı tarafından yeni bir ABD omurgasının finansmanı için toplanan özel fonlar, dünya çapında katılım ve birçok özel ağın birleşmesine neden olmuştur. 1990'larda uluslararası bir ağın yaygınlaşması ile internet, modern insan hayatının temelinde yer almıştır.

1985 yılında kullanılmaya başlayan İngilizce internet kelimesi, "kendi aralarında bağlantılı ağlar" anlamına gelen Interconnected Networks teriminin kısaltmasıdır. Ön ek olan inter-, İngilizcede arasında ve karşılıklı anlamlarına gelir. Net kelimesi ise ağ anlamına gelir.
Zaman zaman internet kelimesi yerine kullanılan "WWW" kısaltması ise World Wide Web (Dünya Çapında Ağ) sözcüklerinin akronimidir ve internet ile eş anlamlı değildir.

İnternet, belirli ve tek bir iletişim ağının adı olduğu için özel isimdir. Özel isimlerin büyük harfle yazılması gerektiği kuralına dayanarak büyük harfle yazılmalıdır. Ancak bunun dışında, özel isimler, anlamı dışında kullanıldığı zaman küçük harfle yazılabilir. Örneğin: "Güneş'e en yakın gezegen Merkür'dür" cümlesinde Güneş büyük harfle yazılırken "Bu odaya hiç güneş girmiyor" cümlesinde "güneş" özel isim anlamı yerine "güneş ışığı" anlamında kullanıldığından küçük harfle yazılır. Buna benzer olarak "İnternet" de bazen anlamı dışında, örneğin "Evimde internet yok", "İnternet hızım düşük" gibi bir cümlelerde "internet bağlantısı" anlamında kullanılabilir ve özel isimlerin yazım kuralı gereği bu kullanımlar bağlamında küçük harfle yazılabilir. İnternet'in yaygınlaşmasıyla, özel isim olan temel anlamı dışındaki yan anlamlar da yaygınlaşmış, Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde de sadece "isim" olarak nitelendirilmiş ve küçük harfle yazılmış, temel anlamının gerektirdiği "özel isim" yazım biçimine yer verilmemiştir.

İnternet üzerinden ağ sayesinde iletişim kuran bilgisayar sistemleri olan askerî  iletişim sistemi Semi-Automatic Ground Environment (SAGE) ve ticari hava yolu rezervasyon sistemi olan Semi-Automatic Business Research Environment (SABRE) 1950'lerin başında başlamıştır. 1960^'larda ise the Advanced Research Projects Agency (ARPA), ABD'nin savunma sistemi için the Advanced Research Projects Agency Network'ün (ARPANET) tasarım finansmanı olmaya başladı. 1960'larda oluşturulan projelerin sayesinde 1969'da internet o dönemin zirvesine ulaşmıştır. Bu tarihten sonra da ARPANET bildiğimiz modern internet olarak hayatımıza girmiş oldu. 70'li yılların başında Amerikan üniversitelerinde bu projeden yararlanma imkânı verilmesinin ardından e-posta (SMTP) ve NNTP uygulamaları yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bunları FTP ve HTTP izlemiştir. 30 Nisan 1993'te CERN tarafından WWW ön eki ile internet kamunun ulaşabileceği şekle getirildi. internet teknolojisi Türkiye'ye ilk olarak 1987 yılında Ege Üniversitesi'nin öncülüğünde kurulan Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) ile geldi, 12 Nisan 1993 tarihinde ODTÜ'den Ankara-Washington arasında kiralık hat ile de Türkiye'de ilk internet bağlantısı kuruldu ve vatandaşların kullanımına açıldı.

Kişisel bilgisayarlar ile internete bağlanabilmek için genellikle bir telefon hattına ihtiyacı vardır. Bunun yanında uydu, kablo ve Wi-Fi diye adlandırılan radyo yayınlarıyla da internete bağlanılabilir. En yaygın olanı ise bir analog modem ile belli hızda bir internet servisi veren bir şirketin hizmetinden yararlanmaktır. Modemin ayarları şirketin verdiği servis telefon numarası ve özelliklerine göre ayarlanıp, bağlan komutu verilir. Analog modem bilgisayarın dijital verileri (bits) çeşitli ses frekanslarına çevirip telefon hattından internet servisine ulaştırmakta olup tersine aynı yöntemle verileri almaktadır.
Her görüntülenen sitenin bir adresi numarası vardır Bu, dört yuvadan oluşan ve her yuvanın 0 ile 255 arası değeri olan bir adrestir. Fakat kullanıcı bu yalın sayı değerini her çağıracağı site için aklında tutamayacağı için bu adresleri Web sayfasına eş değer tutan DNS bilgisayarları vardır. Bunların görevi ise görüntülenecek her site ismine eş değer IP adresini hazır tutmak ve bilgi taşıma protokolünün paketlerini (TCP/IP) bu adrese yönlendirmektir. Tıpkı telefon rehberlerindeki isim-numara eşleştirmesi gibi alan adı-IP eşleştirmesi yapar. Böylece az uğraşla internet gezgincisinin çağırdığı sitedeki bilgilere ulaşılabilir.
Günümüzde analog modemlerin yerini daha hızlı ve daha az hatalı olan dijital (ADSL) modemler almaktadır. Bunların kullanım ücretleri, çoğul katılımın artması sayesinde makul ödenebilir düzeye inmektedir. ADSL bir analog modemden 10x - 1500x kez hıza sahip olup canlı videolu sohbet imkânı yanında bir sinema filmini kısa bir zaman dilimi içinde yükleme imkânı vermektedir.
WWW. Dünyası yanında dosya indirimi sanal sohbet odaları, eCommerce (sanal ticaret), tartışma mekânları (forum), internet üzerinden sohbet doğrudan mesaj (IM) gibi kullanım alanlarını, bugün bütün Dünya'da yüz milyonlarca insan kullanmaktadırlar.

Günümüzde özellikle mobil internet aygıtlarıyla hemen hemen her yerden internete erişilebilir. Kablosuz ağ bağlantısını destekleyen cep telefonları, taşınabilir oyun konsolları, dizüstü bilgisayarlar gibi cihazlarla kullanıcılar istedikleri zaman istedikleri yerden internete ulaşabilirler. Servis sağlayıcılarının hizmetleri ve sundukları kablosuz veri iletim ücretleri diğer erişim yöntemlerine göre daha yüksek olabilir.

Radyo, televizyon ve internetin bulunuşundan 50 milyon kullanıcıya ulaşmak için geçen süre incelendiğinde radyo için 38, televizyon için 13 yıl iken internet için sadece beş yıldır.
İnternet Türkiye'ye 1993 yılında gelmiştir ve geldikten sonra Türkiye'de kullanımı yaygınlaşmıştır. İnternet günümüzde de yaygın olan yediden 70'e herkesin kullandığı teknoloji ürünü olan ve her gün yenilenen bir bilgi kaynağı teknoloji ürünüdür.

İnternet ve "World Wide Web" sözcükleri günlük kullanımda genelde aynı anlamda kullanılır fakat aynı şey değillerdir. İnternet yazılım ve donanım altyapısı ile sağlanan küresel veri iletişim dizgesidir fakat web, internet ile sağlanan iletişim şekillerinden yalnızca birisidir.

İnternet sitesi, internet üzerinden yazı, resim ve diğer dosyaların paylaşıldığı dijital sayfalar grubudur. internetin, ekran aracılığıyla görsel olarak hoparlörler aracılığıyla da işitsel olarak kullanıldığı ortamlardır. Bir internet sitesi bir sayfadan ya da binlerce sayfadan oluşabilir. Bir sitenin kullanıcının karşısına çıkan ilk sayfasına "ana sayfa" denir. Ana sayfadan, linkler (bağlantılar) aracılığıyla sitenin diğer kısımlarına veya yabancı sitelere ulaşılabilir.

Telefon sinyallerini sayısal verilere çeviren ve bilgisayarın internete bağlanmasını sağlayan elektronik alettir.

interneti çağın haberleşme ortamı yapan ise TCP/IP dosya iletişim protokolüdür. Açılımı; Transmission Control Protocol/Internet Protocol'dur (Aktarım Denetim Kuralı/internet Kuralı).
TCP/IP, özde makinelerin konuşmasını sağlayan, işletim sisteminden veya uygulama yazılımlarından bağımsız bir kuralıdır. Bu özelliği sayesinde, cep telefonu, kişisel bilgisayar veya bir saat dahi internete bağlı diğer cihazlarla konuşabilir.

internette sık kullanılan sembollerden birisi @'dir (okunuşu: et). Elektronik posta adreslerinde kullanıcı ismi ile gönderilen hedef alanını (site adı) ayırır. Adres işareti, güzel a olarak da bilinir. Türk Dil Kurumu çengelli a ya da kuyruklu a karşılıklarını önermiştir.

E-posta (İngilizce: e-mail) "elektronik posta" sözcüklerinin kısaltmasıdır. internet üzerinden gönderilen ve alınan dijital mektuplardır. Günlük kullanımda "mail" (okunuşu: meyl) olarak da geçer. Görsel olarak kâğıt bir mektup ile aralarında büyük bir fark yoktur. E-postalara resim, müzik, video gibi her türlü dosya türü eklenebilir ve alıcının bilgisayarına transfer edilebilir. Her gün Dünya'da milyarlarca e-posta gönderilmektedir. Ucuzluğu ve kolaylığı nedeniyle kâğıt mektuplardan daha yaygın olarak kullanılmaktadır ancak güvenilirliğinin yetersizliği nedeniyle resmî işlerde kullanımı oldukça kısıtlıdır.
E-posta hesapları bu hizmeti veren çeşitli sitelerden ücretsiz veya belirli bir ücret karşılığında açılabilir. E-posta adresleri; kullanıcı adı, adres işareti, hesabın oluşturulduğu sitenin e-posta sunucusunun adı, nokta (.) ve site uzantısının aralık bırakılmadan yazılması ile oluşur. Örneğin: vikipedist@vikipedi.com

Pek çok faydasının yanında internet çeşitli tehlikelere de yol açar. İnternet ağına bağlanıldığı andan itibaren çeşitli zararlı yazılımların saldırılarına mazur kalınabilir, hacker diye tanımlanan bilgisayar korsanlarının bilgisayarı ele geçirebileceğine şahit olunabilir, çevrimiçi bankacılık aracılığı ile banka hesabı boşaltılabilir; cihazlar, anlaşılamayan garip davranışlarda bulunmaya başlayabilir.

Bilgisayar virüsleri, zararlı kod ve programcıklardır. Bilgisayarlara veri taşıyan diskler, taşınabilir hafızalar, yerel ağlar ya da internet aracılığıyla girerler. Kendini kopyalamak, verileri silmek, istenmeyen programları çalıştırmak, kişisel (şifre vb.) bilgileri yaymak gibi zararlı faaliyetlerde bulunabilirler. Bilgisayarlara zarar verme yöntemleri canlılarda hastalık meydana getiren virüslere benzediği için bu isim uygun görülmüştür.
Bazı virüsler bir programın zaman aşımına uğramış veya bozunmuş yani istem dışı ça

Telefon, birbirinden uzak yerlerde bulunan kişiler ve düzenekler arasında bilgi alışverişini sağlayan elektrikli ses alıp verme aygıtıdır. Telefonun çalışmasında ana ilke ağızdan çıkan ses dalgalarının önce elektrik sinyallerine çevrilmesi ve bu sinyallerin çeşitli gönderme yöntemleriyle uzağa iletilmesinden sonra, bu defa da elektrik sinyallerinin yeniden kulakla duyulabilecek ses dalgalarına çevrilmesidir.
Bir telefonun temel unsurları, konuşmak için bir mikrofon (verici) ve bir kulaklıktır (alıcı). Alıcı ve verici genellikle konuşma sırasında kulağa ve ağza doğru tutulan bir ahizenin içine yerleştirilmiştir. Verici ses dalgalarını elektrik sinyallerine dönüştürür. Telefon çağrıları, en yaygın olarak, çağrı alıcısının telefonunun telekomünikasyon sistemindeki adresi olan bir telefon numarasını girmek için telefona yapıştırılmış bir tuş takımı veya kadran ile başlatılır, ancak telefonun erken tarihçesinde başka yöntemler de mevcuttu.
İlk telefonlar, bir müşterinin ofisinden veya evinden diğer bir müşterinin bulunduğu yere doğrudan birbirine bağlanıyordu. Sadece birkaç müşteri dışında pratik olmayan bu sistemler, hızla manuel olarak çalıştırılan merkezi konumdaki santrallerle değiştirildi. Bu santraller çok geçmeden birbirine bağlandı ve sonunda otomatikleştirilmiş, dünya çapında genel anahtarlamalı bir telefon ağı (PSTN) oluşturuldu. Daha fazla mobilite için, 20. yüzyılın ortalarında gemilerdeki ve otomobillerdeki mobil istasyonlar arasında iletim için çeşitli radyo sistemleri geliştirildi. Elde taşınan cep telefonları 1973'ten itibaren kişisel hizmet için kullanılmaya başlandı. Daha sonraki yıllarda analog hücresel sistemleri, daha fazla kapasiteye ve daha düşük maliyete sahip dijital ağlara dönüştü.
İletişim hizmetlerinde yakınlaşma, cep telefonlarına, mobil bilgi işlem de dahil olmak üzere geniş bir yetenek yelpazesi sunmuş ve bugün dünyada en yaygın telefon türü olan akıllı telefonun ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Önce şehirlerde kurulan telefon şebekeleri daha sonra şehirler arası, uluslararası düzenekler durumuna dönüşmüş ve uydular aracılığıyla dünyanın her köşesinin birbiriyle iletişimi sağlanmıştır.

Telefon sözcüğü Eski Yunanca τῆλε (têle) "uzak" ve φωνή (phōnḗ) "ses" sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Türkçeye Fransızca telephone kelimesinden geçmiştir. Dilbilimci Nurullah Ataç telefon sözcüğüne Türkçe karşılık olarak uzak-konuşur sözcüğünü türetmiştir ancak bu sözcük yerleşmemiştir. Telefon için "alısün" ve "çınka" sözcükleri de Türkçe karşılık olarak önerilmiştir.

Konuşmaları açıkça aktaran ilk telefon aygıtı, Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter tarafından geliştiren radyofon isimli aygıttır. İki bilim insanı, bu aygıtla ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880'de gerçekleştirdiler.

Telefon, ilk olarak telgraf sistemine benzer iki bağlantı üzerinden konuşulacak şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Çoğu defa bir bağlantı demir tel, diğer bağlantı toprak olduğu için yitimler fazla ve sesler karışık olarak işitiliyordu. Bakır alaşımlarının gelişmesiyle tel sayısı arttırıldı. Konuşma sayıları arttıkça bağlantılar yetişmemeye başladı. 1886 yılında tek devreden değişik frekanslarla ses gönderen bir aygıt (multiplex) kısa devresi yapıldı. Uzun hatlara konulan yükselticilerle kayıplar giderildi. 19. yüzyılın sonunda ankesörlü telefonlar sunuldu.
Telefonda en büyük adımlardan biri operatör kullanmaksızın yapılan otomatik konuşmalardır. 1891 yılında geliştirilen Strowger otomatik arayıcıyla araya operatör girmeden aboneler birbirine bağlanabilmiştir. Bu düzenek 1920 yılında Bell düzeneği olarak geliştirilmiştir. 18 Ekim 1892'de Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı. 1948 yılından sonra ise transistörün sahneye çıkmasıyla elektromanyetik röle sistemler yerini, elektronik devrelere bırakmıştır. Elektronik arayıcı sistem ilk olarak 1965 yılında ABD'de servise konulmuştur.

Telefonda atılan diğer büyük adım da, uzak mesafe konuşmalarında yüksek frekanslı radyo yayınlarından yararlanılmasıdır. 150–300 km aralıklarla yer alan röle istasyonları konuşmaları koaks kablolardan ve havadan elektromanyetik yayın şeklinde iletmektedir. Frekans yükseldikçe tek bağlantı üzerinden konuşma kanal sayısı da yükselmektedir. Böyle bir sistemle iki röle istasyonu arasında aynı anda 3600 konuşma yapmak olasıdır.
Bu gelişmeyi uydular aracılığıyla yapılan konuşmalar izlemiştir.
Anakaralar arası telefon konuşmaları 1915 yılında başlamıştır. İlk konuşma Paris'le ABD'de Arlingon arasında yapılmıştır. Anakaralar arası telefon konuşmalarında güçlü radyo alıcı vericileri kullanılıyordu. İyonosferin etkisi konuşmaları zorlaştırdığı için sualtı kabloları kullanılmaya başlandı. İlk sualtı kablosuyla telefon görüşmeleri 1950 yılında Florida ile Havana arasında 185 km'lik uzaklıkta yapıldı. Sonuç doyurucu olduğu için 1956 yılında New York ile Londra arasına aynı düzenek kuruldu.
1930'larda zil ve indüksiyon bobinini masa seti ile birleştiren ve ayrı bir zil kutusu ihtiyacını ortadan kaldıran telefon setleri geliştirildi. 1930'larda pek çok alanda yaygın hâle gelen döner kadranlı çevirmeli telefonlar, müşteri tarafından aranılan hizmete olanak sağladı, ancak bazı manyeto sistemleri 1960'larda bile kaldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, telefon ağları hızla genişledi ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki model 500 telefon gibi daha verimli telefon setleri, merkez ofislerin etrafında toplanan daha büyük yerel ağlar geliştirildi. Çığır açan yeni bir teknoloji ile 1963 yılında American Telephone & Telegraph Company (AT&T Corporation) tarafından tuşlu masaüstü telefonlar piyasaya sürüldü.
Uydu aracılığıyla anakaralar arası ilk telefon konuşmaları 1960 yılında başladı. Echo 1 isimli uyduyla ABD'nin doğu yakası ile batı yakası arasında telefon bağlantısı sağlanınca bunu Telstar I, Telstar 2 ve diğer uydular izledi. Bugün uyduların devreye girmesiyle gemi ya da uçaklarla otomatik telefon konuşması yapılabilmektedir. 1985 yılında uzay mekiği Discovery'nin yörüngeye koyduğu uydulardan biri aynı anda 20.000 konuşma yapabilmeye olanak verir. Sonrakı yıllarda VoIP, IP telefon, mobil telsiz telefon, kriptolu telefon, kablosuz telefon, radyotelefon, sabit telefon, tuşlu telefon, araç telefonu, uydu telefonu, cep telefonu, akıllı telefon, videotelefon, videofon gibi telefon türleri yaratıldı.

Türklerde ilk telefon Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 yılında hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santrali Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün emriyle 1926 yılında Ankara'da kuruldu. Ardından diğer il merkezlerinde de telefon santralleri kurulmaya başlandı. Kısa bir süre sonra kurulan santraller aracılığıyla bütün iller arası telefon haberleşmesi böylece başlamış oldu. PTT'nin 1970'lerden sonra yaptığı çalışmalarla telefon, Türkiye'de geç olmakla beraber, süratle yayılmaya başladı.
Türkiye'nin milletlerarası telefon santrali İstanbul'daki Tahtakale Telefon Santralidir. Bu santralin diğer milletlerarası telefon santralleriyle irtibatı 1985 yılı itibarıyla altı yoldan olmaktadır. Bunlar: 

Edirne (Bulgaristan) hattı,
İzmir (Yunanistan) hattı,
Antalya (İtalya) hattı,
İskenderun (Suriye) hattı,
Diyarbakır (Irak) hattı,
Ankara (Rusya) hattı.
Diyarbakır'dan Bağdat'la görüşecek bir abone önce Tahtakaleyle irtibat kurar daha sonra Diyarbakır radyo linkiyle Bağdat'a ulaşır. Türsat uyduları uzayda yerini aldıktan sonra bu istasyon kapatılmış ve uluslararası telefon görüşmeleri dijital olarak uydular üzerinden gerçekleştirilmektedir.

Bir elektrik devresi üzerinden bir telefon konuşmasının yapılması sırasında meydana gelen olaylar şöylece sıralanabilir:

Ses enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
Mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür.
Elektrik enerjisi nakledilir.
Karşı tarafta elektrik enerjisi manyetik enerjiye dönüşür.
Manyetik enerji mekanik enerjiye dönüşür.
Mekanik enerji ses enerjisine dönüşür.
Elektrik titreşimlerinin iletkenlerdeki yayılma hızı esas titreşimlerinin havadaki yayılma hızından birkaç yüz bin kere daha fazla olduğundan (200.000-300.000 km/s mertebesinde) telefon ile konuşanlar, aradaki uzaklığa rağmen, karşı karşıya bulunuyorlarmış hissine sahiptirler. Telefon sistemi üç ana görev yapar. İki abone arasında konuşma irtibatını sağlar ve aboneler arasında çağırma, meşgul çevirme, ses sinyalleri üretir. Otomatik olmayan manyetolu telefonlarda bu işlemler elle yapılır.
Bir telefon aletinde bulunan belli başlı parçalar şunlardır: 

Ses alıcı (mikrofon)
Mikrofon akım kaynağı
Ses verici (kulaklık)
Çağırma ve çağrılma düzenleri
Devre açıp kapayıcılar, (anahtarlar)
Çağırma kadranı
Manuel ve otomatik santrallere bağlı telefon aletleri birbirinden farklıdır. Her birinde yukarıdaki parçaların bazıları bulunur. Telefonun ahizesi sesi elektrik enerjisine, elektrik enerjisini de sese çevirir. Otomatik telefon cihazında ahize kaldırıldığında devreyi açan bir anahtar ve ön tarafta numeratörü mevcuttur. Telefon ahizesi kaldırılınca telefonla santral arasında elektrik devresi kurulur. Ahizeden ton sesi duyulur. Numeratörden, mesela 6 rakamı çevrilince elektrik devresi altı defa açılıp kapanmış olur. Elektrik devresindeki açılıp kapanmalar sinyal olarak santralde devreler vasıtasıyla sayılır.
Muhaberenin konuşma şeklinde olması şart değildir. Lokal santrallere konulan bilgisayarlar gönderilen sinyal cinsine göre seçim yaparak dağıtımı analog telefon, sayısal telefon, faksimile, teleks, televizyon bilgi işlem şekillerinde terminallere ulaştırır. Böylece telefon konuşmaları yanında televizyon, faksimil resim ve yazı, teleks, bilgisayar işlemleri de çok süratli ve kaliteli olarak yürütülür.
Muhabere hatları: Muhabere (haberleşme) imkânları çok çeşitlidir. Bunlar:

İki telli konuşma devreleri uzak mesafelerde kayıplar çok arttığı ve kanal sayısı sınırlı olduğu için şehir içi dağıtım sistemi dışında kullanılmaz. Muhabere sistemleri radyo yayınlarından istifadeyle kapasite ve kalite yönünden çok gelişmiştir. Telefon konuşmaları hem doğrudan analog sinyal olarak hem de bu analog sinyalin sayısal

Robot, otonom veya önceden programlanmış görevleri yerine getirebilen elektro-mekanik bir makinedir. Güncel tanımı ile robotlar, elektronik ve mekanik birimlerden oluşan, algılama yeteneğine sahip olan ve programlanabilen cihazlardır. Başka bir tanımla robotlar, canlıların işlevlerini ve davranışlarını taklit edebilen, fiziksel yeteneklere ve yapay zekâya sahip, disiplinler arası öğeler içeren mühendislik ürünleridir.
Robotlar doğrudan bir operatörün kontrolünde çalışabildikleri gibi bağımsız olarak bir bilgisayar programının kontrolünde de çalışabilir. Robot deyince insan benzeri makineler akla gelse de robotların çok azı insana benzer.
Günümüzde robotların en büyük kullanım alanı endüstriyel üretimdir. Özellikle otomotiv endüstrisinde çok sayıda robot kullanılır. Bunların çoğu kol şeklindeki robotlardır. Bunlar parçaları monte eden, birleştiren, kaynak ve boya yapan robotlardır.
Evlerde robot kullanımı giderek artmaktadır. Evlere giren ilk robotlar Furby, AIBO gibi oyuncaklardır. Başta ABD'de olmak üzere ev işlerine yardımcı olan robotların kullanımı da giderek yaygınlaşmaktadır. Yerleri kendi kendine süpüren robot elektrik süpürgeleri büyük talep görmektedir.

Robot duyargaları (sensör) ile çevresini algılayan, algıladıklarını yorumlayan, bunun sonucunda karar alan (yapay zeka), karar sonucuna göre davranan, eylem olarak hareket organlarını çalıştıran veya durduran bir aygıttır. Bu tanıma göre bilgisayara paralel port ile bağlı ve klavyeden kontrol edilen bir araba robot değildir. Çünkü kendisi tek başına karar vermemekte, bizim klavyeden verdiğimiz talimatları uygulamaktadır. Ancak aynı araba duyargaları ile algıladıklarını yorumlamak üzere bilgisayarın mikroişlemcisini kullanıp, yorumlatıyor ve kendi karar alabiliyor, algılamalarına göre bizden bağımsız davranabiliyorsa o artık bir robottur.

Robot kelimesi, ilk defa Karel Čapek'in 1920 yılında yazdığı R.U.R. - Rossum's Universal Robots adlı (ve Türkçeye Halid Fahri tarafından R.U.R. - Alemşumul Suni Adamlar Fabrikası adıyla çevrilip, Osmanlıca olarak 1927 yılında Devlet Matbaası tarafından da yayınlanan) eserinde yer almış ve daha sonra tüm dünyada kullanılmaya başlanmıştır. Karel Čapek'in R.U.R. adlı oyununda mekanik ve otonom, ama insanca duygulardan yoksun yaratıklar olarak kullanılan robot, daha sonra birçok bilimkurgu romanına konu olmuştur. Isaac Asimov ünlü robot serisiyle teknolojik açıdan tutarlı bir robot kavramı yaratır ve robotların amacının insana hizmet olduğunu, bir robotun kendi amaçlarını insanların amaçlarına hiçbir zaman tercih edemeyeceğini koyduğu 3 Robot Yasası'yla belirler. Bu robot yasaları şu anda insanla robot arasındaki ahlaksal ve hukuksal ilişkinin temelini oluşturmaktadır.

Mobil robotlar, ortamlarında hareket etme yeteneğine sahiptir ve tek bir fiziksel konuma sabitlenmezler. Günümüzde yaygın olarak kullanılan bir mobil robot örneği, otomatik kılavuzlu araçtır (AGV). AGV, zemindeki işaretleyicileri veya telleri takip eden veya görüş veya lazer kullanan bir mobil robottur. AGV'ler bu makalenin ilerleyen kısımlarında ele alınmaktadır.
Mobil robotlar ayrıca endüstri, askeri ve güvenlik ortamlarında da bulunur. Ayrıca tüketici ürünleri, eğlence amaçlı veya vakum temizleme gibi belirli görevleri yerine getirmek için de ortaya çıkarlar. Mobil robotlar, güncel araştırmaların büyük bir bölümünün odak noktasıdır ve hemen hemen her büyük üniversitenin mobil robot araştırmalarına odaklanan bir veya daha çok laboratuvarı vardır.
Mobil robotlar genellikle montaj hattı|montaj hat]]ları gibi sıkı bir şekilde kontrol edilen ortamlarda kullanılır çünkü beklenmedik müdahalelere yanıt vermekte zorluk çekerler. Bu nedenle çoğu insan nadiren robotlarla karşılaşır. Ancak temizlik ve bakım için kullanılan ev robotları gelişmiş ülkelerde evlerde ve evlerin çevresinde giderek daha yaygın hale geliyor. Robotlar askerî uygulamalarda da kullanılabilirler.

Endüstriyel robotlar genellikle birleştirilmiş bir eklemli kol (çok bağlantılı manipülatör) ve sabit bir yüzeye tutturulmuş bir uç efektörden oluşur. En yaygın uç efektör türlerinden biri tutucu tertibatıdır.
Uluslararası Standardizasyon Örgütü, ISO 8373'te manipüle eden endüstriyel robotun tanımını şu şekilde vermektedir:
"Endüstriyel otomasyon uygulamalarında kullanılmak üzere sabit veya mobil olabilen, üç veya daha fazla eksende programlanabilen, otomatik olarak kontrol edilen, yeniden programlanabilir, çok amaçlı bir manipülatör."
Bu tanım Uluslararası Robotik Federasyonu, Avrupa Robotik Araştırma Ağı (EURON) ve birçok ulusal standart komitesi tarafından kullanılmaktadır.

En yaygın endüstriyel robotlar, öncelikle mal üretimi ve dağıtımı için kullanılan sabit robotik kollar ve manipülatörlerdir. "Hizmet robotu" terimi daha az iyi tanımlanmıştır. International Federation of Robotics geçici bir tanım önermiştir, "Hizmet robotu, üretim operasyonları hariç, insanların ve ekipmanların refahı için yararlı hizmetleri gerçekleştirmek üzere yarı veya tam otonom olarak çalışan bir robottur."

0. Yasa: Bir robot, insanlığa zarar veremez veya hareketsiz kalarak insanlığın zarar görmesine izin veremez. (Bu yasa, sonradan "Sıfırıncı Yasa" olarak eklenmiştir.)
1. Yasa: Bir robot, 0. yasa ile çelişmediği sürece, hiçbir şekilde insan türüne zarar veremez veya hareketsiz kalarak zarar görmesine izin veremez.
2. Yasa: Bir robot, 0. ve 1. yasaları ile çelişmediği sürece, kendisine insanlar tarafından verilen komutlara itaat etmek zorundadır.
3. Yasa: Bir robot, 0., 1. ve 2. yasalar çelişmediği sürece, kendi varlığını korumak zorundadır.

Bazı görevler için insanın yerini tamamen alabilecek, bazı görevler için ise insanlara yardım edebilecek sistemlerin hazırlanmasıyla ilgili çalışmaları kapsayan bilim dalıdır. Bu bilim dalında çalışan kişiler genel olarak yazılımcılar, elektriksel donanım tasarımcıları, mekanik donanım tasarımcıları ve bunların üreticileridir.

Batı yazınında MÖ 300 yıllarında Yunan matematikçi Archytas tarafından buharla çalışan bir güvercin yapılmış olduğu belirtilse de, robotikle ilgili bilinen en eski yazılı kayıt, Cezeri'ye aittir. Robotik ile ilgili tarihteki ilk önemli çalışmalara imza atan Cezeri; otomatik saatler, abdest alma ya da ikram hizmetinde bulunan makineler gibi icatlar ortaya çıkartmıştır. El-Cezeri'nin yaptığı bu otomatların enerji kaynağı ise yer çekimi kuvvetiydi. Bu kuvvet de ya düşürülen bir ağırlık, ya boşalan bir kaptaki şamandıra ya da batan bir cisim sayesinde enerji üretiyordu.

Sinemada, robotik konvansiyonel bir görsel efekt tekniği olarak yer bulmuştur. Sanatsal görüş, malzeme bilgisi ve teknik birleştiğinde çok gerçek efektler elde edilebilmektedir. Genellikle bu konuda bilgi azdır, çünkü efekt şirketleri tekniklerini gizli tutmaktadır. Ancak genel olarak Mekatronik konusunda bilgili kişilerin ilgilendiği bir alandır. Sinemada robotikin nasıl gerçekleştirildiğini görmek için korku ve yaratık filmleri:

Homunculus, 1916
Der Golem, 1920
Frankenstein, James Whale, 1931
Metropolis, Fritz Lang, 1927
Gibel Sensatsii, Aleksandr Andrievski, 1935
Doctor Satan's Robot, William Witney-John English, 1940
The Day the Earth Stood Still, Robert Wise, 1951
The Invaders from Mars, William Cameron Menzies, 1953
Robot Monster, Phil Tucker, 1953
Tobor the Great, Lee Sholem, 1954
Gog, Herbert L. Strock, 1954
Devil Girl from Mars, David MacDonald, 1954
Forbidden Planet, 1956
The Mysterians, Iroshiro Honda, 1957
Cylons, Battlestar Galactica, 1970, 2004
The Invisible Boy, Hermann Hoffman, 1957
Alphaville, Jean Luc Godard, 1965
Dr. Who and the Daleks, Gordon Flemyng, 1965
Docteur Goldfoot and the Bikini Machine, Norman Taurog, 1965
Human Duplicators, Hugo Grimaldi, 1965
2001:A Space Odyssey, Stanley Kubrick, 1968
THX 1138, George Lucas, 1971
Silent Running, Douglas Trumbull, 1972
Westworld, Michael Crichton, 1973
Sleeper, Woody Allen, 1973
Futureworld, Richard T. Helffron, 1977
Demon Seed, Donald Cammel, 1977
Star Wars, George Lucas, 1977
Alien, Ridley Scott, 1979
Galaxina, William Sachs, 1980
Saturn 3, Stanley Donen, 1980
Blade Runner, Ridley Scott, 1982
Androide, Aaron Lipstadt, 1983
Runaway, Michel Crichton, 1984
Terminatör, James Cameron, 1984
Daryl, Simon Wincer, 1985
Deadly Friend, Wes Craven, 1986
Short Circuit, John Bedham, 1986
Star Trek, The Next Generation, Gene Roddenberry, 1987
Robocop, Paul Verhoeven, 1987
Bunker Palace Hotel, Enki Bilal, 1989
Roboforce, David Chung, 1989
Cyborg, Albert Pyun, 1989
Screamers, Christian Duguay, 1995
Bicentennial Man, Chris Columbus, 1999
Lost in Space, Stephen Hopkins, 1998
The Iron Giant, Brad Bird, 1999
A.I. Artificial Intelligence, Steven Spielberg, 2001
i Robot, Alex Proyas, 2004
Robots, Chris Wedge, 2005
Transformers, Michael Bay, 2007
Wall-E, Andrew Stanton, 2008
Transformers: Revenge of the Fallen, Michael Bay, 2010
Suretler, Jonathan Mostow, 2009
Chappie 2015

Kaçırılan robot problemi
Robot engelleme standardı
İstanbul Robot Müzesi
Nomad 200

Uçak veya tayyare; hava akımının başta kanatlar olmak üzere kanat profilli parçaların alt ve üst yüzeyleri arasında basınç farkı oluşturması sayesinde havada tutunarak yükselebilen, uçma özellikli motorlu bir hava gemisi ve hava taşıtıdır. Pistonlu ya da jet motorlu, sabit kanatlı ve havadan ağır pek çok hava taşıtı uçak kategorisine dâhildir. Günümüzde en temel uçak tipleri, yolcu uçağı, savaş uçağı, kargo uçağı olarak bilinirken, farklı coğrafi şartlara göre özelleştirmiş uçaklar da mevcuttur.
Uçağın ana parçaları havada tutunabilmeyi sağlayan kanatlar, kanatları dengede tutmaya yarayan kuyruk, uçağın durum ve pozisyonunu değiştiren uçuş kumandaları ve gerekli itmeyi sağlayan uçak motoru, pervane gibi elemanlardır. Yolcuları ve yükü barındıran gövde ile uçuş ekibi ve uçuş sistemlerini barındıran kokpit uçağın ana bölümlerindendir. Yıldız tipi motor, boksör tipi motor, sıralı motor, turboprop, elektrik motoru, pistonlu motor, jet motoru, roket motoru, turbofan, gaz türbini, ramjet, scramjet motorları yaygın uygulanır.
Wright Kardeşler, 1903'te "havadan ağır ilk sürekli ve kontrollü uçuş"lu ilk uçağı Wright Flyer'i icat etti ve uçurdu. Onlar projelerini Otto Lilienthal ve George Cayley'nin eserleri üzerine inşa ettiler. Birinci Dünya Savaşı'ndaki sınırlı kullanımının ardından uçak teknolojisi gelişmeye devam etti. Uçaklar, II. Dünya Savaşı'nın tüm büyük savaşlarında yer aldı. İlk jet motorlu uçak, 1939'da sunulan Alman Heinkel He 178'di. İlk jet motorlu yolcu uçağı olan de Havilland Comet, 1952'de tanıtıldı. İlk geniş çapta başarılı ticari jet olan Boeing 707, 50 yılı aşkın bir süredir ticari hizmetteydi.

'"Uçak"' kelimesi, Türkçe uç- fiiline -(a)k fiilden isim yapma eki getirilerek türetilmiştir. '"Tayyare"' kelimesi ise, Arapça ṭyr kökünden gelen ṭayyār '"طيّار "' "uçucu" sözcüğünden türetilmiştir. Tayyare kelimesi günlük konuşmada eski tip pervaneli uçakları ifade etmek için kullanılsa da iki kelime de aynı anlamı karşılamaktadır.

Sabit kanatlı bir uçağın yapısal parçalarına gövde adı verilir. Mevcut parçalar uçağın tipine ve amacına göre değişebilir. Erken tipler genellikle kumaş kanat yüzeyleri olan ahşaptan yapılmıştır. Yaklaşık yüz yıl önce motorlar motorlu uçuş için uygun hâle geldiğinde bunların yuvaları metalden yapılmıştır. Daha sonra hız arttıkça, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar giderek daha fazla parça metal hâle geldi. Modern zamanlarda, kompozit malzemelerin kullanımı giderek artmaktadır.
Tipik yapısal parçalar şunları içerir:

Genellikle hava profili kesitli bir veya daha fazla büyük yatay kanat. Uçak ileri doğru hareket ederken kanat profili havayı aşağı doğru saptırır ve onu uçuşta desteklemek için kaldırma kuvveti oluşturur. Kanat konfigürasyonu ayrıca, uçağın sabit uçuşta sola veya sağa kaymasını durdurmak için yuvarlanmada denge sağlar.
Bir füzelaj, uzun, ince bir gövde, aerodinamik açıdan pürüzsüz olması için genellikle konik veya yuvarlak uçludur. Gövde, gövdenin diğer kısımlarını birleştirir.
Dikey stabilizatör veya yüzgeç, uçağın arkasına monte edilmiş ve tipik olarak üzerinde çıkıntı yapan kanat benzeri dikey bir yüzeydir. Kanat, uçak uçuş dinamikleri'ni (sola veya sağa dön) dengeler ve bu eksen boyunca dönüşünü kontrol eden dümeni monte eder.
Genellikle dikey dengeleyicinin yanında kuyruğa monte edilmiş yatay stabilizatör veya kuyruk düzlemi. Yatay dengeleyici, uçağın eğimini sabitlemek (yukarı veya aşağı eğim) için kullanılır ve eğim kontrolü sağlayan irtifa dümeni'ni monte eder.
İniş takımı, yüzeydeyken uçağı destekleyen bir dizi tekerlek, kızak veya şamandıradır. Deniz uçaklarında, gövdenin alt kısmı veya şamandıralar (dubalar) sudayken onu destekler. Bazı uçaklarda iniş takımları uçuş sırasında sürtünmeyi azaltmak için geri çekilir.

Sabit kanatlı bir uçağın kanatları, uçağın her iki yanında uzanan statik düzlemlerdir. Uçak ileriye doğru hareket ettiğinde, hava kaldırma oluşturmak için şekillendirilmiş kanatların üzerinden akar. Bu şekle kanat profili denir ve kuş kanadı şeklindedir.
Uçaklar, bir çerçeve boyunca gerilmiş ve üzerlerine hava akışının uyguladığı kaldırma kuvvetleri tarafından sertleştirilmiş esnek kanat yüzeylerine sahiptir. Daha büyük uçaklar, ek güç sağlayan sert kanat yüzeylerine sahiptir. İster esnek ister sert olsun, çoğu kanat, onlara şekil vermek ve kaldırma kuvvetini kanat yüzeyinden uçağın geri kalanına aktarmak için güçlü bir çerçeveye sahiptir. Ana yapısal elemanlar, kökten uca uzanan bir veya daha fazla direk ve ön uçtan arka kenara uzanan birçok nervürdür. Ok açılı kanat, sadece geriye veya ileriye doğru süpürülmüş düz bir kanattır. Delta kanat, çeşitli nedenlerle kullanılabilen bir üçgen şeklidir. Değişken süpürme kanadı, kalkış ve iniş için verimli bir düz konfigürasyondan, yüksek hızlı uçuş için düşük sürtünmeli bir süpürme konfigürasyonuna dönüşür. Değişken süpürme kanadı kalkış ve iniş için verimli bir düz konfigürasyondan, yüksek hızlı uçuş için düşük sürtünmeli bir konfigürasyonuna dönüşür.
Uçan kanat, belirli bir gövdesi olmayan kuyruksuz bir hava aracıdır. Mürettebatın, yükün ve ekipmanın çoğu ana kanat yapısının içine yerleştirilmiştir. Harmanlanmış kanat basık şeklilli bir gövdeye sahiptir. Bir kaldırıcı gövde, gövdenin kendisinin kaldırma kuvveti oluşturduğu bir konfigürasyondur.

Stabilite ve kontrol sağlamak için, çoğu sabit kanatlı tipte bir kanatçık ve dümen içeren bir kuyruk takımı bulunur. Kanart bir uçağın yatay kuyruğunun ana kanadın önüne yerleştirildiği aerodinamik şemadır.

Uçaklar karmaşık uçak uçuş kontrol sistemi'ne sahiptir. Ana kontroller, pilotun konumu kontrol ederek hava aracını havada yönlendirmesini sağlar. İnsanlı hava taşıtlarında, kokpit enstrümanları pilotlara uçuş göstergesi, motor gücü, navigasyon, iletişim ve diğer hava aracı sistemleri dâhil olmak üzere bilgi sağlar.

Aküler: Motorun veya yardımcı güç kaynağının (APU) ilk çalışması için gerekli elektriği sağlar. Acil durumlarda da yedek enerji kaynağı olarak bulunur.
Jeneratörler: Motordan veya APU'dan aldıkları dönme hareketini doğru akım elektriğe çevirirler ve uçağın sistemlerini besler.
Alternatörler: Uçağın motor ve varsa APU'dan aldıkları dönme hareketini alternatif akım elektriğe çevirirler. Alternatörler, motorların değişik devrelerinde sabit, güvenilir enerji sağlar. Günümüzün modern uçaklarında alternatörler ana üreticilerdir.

Alternatif akımı doğru akıma çevirirler, voltaj değişmelerini önlerler.

Dağıtım baraları (BUS bar): Elektriği cihazlara ulaştıran merkezi dağıtım hattıdır.
Kablolar, kablo grupları (electrical harness)

Cihazları aşırı akımdan korur. Daha önce basma çekme düğme şeklinde olan sigortalar, gelişmiş cam kokpitli modern uçaklarda pilotun önündeki ekranlarda görülebilmekte, arıza mesajı verilmekte, pilot tarafından yerinden kalkmadan ekrana bağlı tuşlarla elektronik olarak reset edilebilmektedir. Klasik sigortalar büyük çaplı uçaklarda pilot kabininin içinde veya yakınında, küçük uçaklarda haricî kapakların içinde bulunur.

Tren, raylar üzerinde bir ya da birkaç lokomotif tarafından çekilen veya itilen vagonlardan oluşan ulaşım aracı. Tren kelimesi Türkçe ve diğer dillere Latince trahereden (çekmek) türeyen eski Fransızca trahinerden gelmiştir. 

Trenlerin kökleri vagon yolu'na kadar gitmektedir. Bu, demiryolu rayları kullanıyordu ve gücü atlı tramvay ya da kablo demiryolu ile çekiliyordu. Tren, dünyada ilk kez 1800'lü yılların başında, İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Tren, Richard Trevithick adında bir mühendis ile İngiltere'nin Pennydarran bölgesinde bir maden sahibinin iddialaşmaları yüzünden doğmuştur. Mühendis Trevithick, 10 ton ağırlığındaki demir yükü, kendi yaptığı buharlı lokomotif ile Pennydarran'dan Cardiff'e kadar raylı bir yol aracılığıyla hiç zorlanmadan taşıyabileceğini iddia ediyordu. Böylece 6 Şubat 1804 tarihinde Tram-Waggon adlı bir lokomotif 10 tonluk demir yükü ve ayrıca 70 yolculu bir arabayla Cardiff'ten hareket etti. 16 km uzunluğundaki Pennydarran-Cardiff yolu, beklemeler ve tamirler de hesaba katılırsa, tam 5 saatte aşılabildi. Elde ettiği bu başarılı sonuca karşın Trevithick'in şansı yaver gitmemiş bu yeni makineyi daha fazla geliştirememiş ve böylece makinenin o günlerdeki yaygın ulaşım aracı hayvanlardan daha üstün ve etkin olduğunu ispatlayamamıştır. İşte bu nedenledir ki, trenin bulunuşu, başka bir İngiliz'e, George Stephenson'a mal edilir. George Stephenson, daha sonraki yıllarda, peron, lokomotif ve vagon tasarımları çizmiş ve bunları gerçekleştirmiştir. Böylece o günün buharlı lokomotifi... gelişimin bir simgesi halini almıştır. Stephenson, 27 Eylül 1825 tarihinde yalnızca yolcu ve yük taşıyarak Dünya'nın ilk demiryolu taşımacılığını gerçekleştiren treni, İngiltere'deDarlingthon ile Stockton arasında kullanmıştır. Yine Stephenson, bu tarihten beş yıl sonra saatte 24 km hızla gidebilen ve Rocket adını taşıyan yeni bir lokomotif modeliyle büyük ticari önemi olan Liverpool-Manchester hattındaki yarışmayı kazanmıştır. Fakat Yuval Noah Harari Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens kitabında (sayfa 348) ilk ticari trenin Liverpool ile Manchester arasında 1830'da faaliyete geçtiğini yazar.
Hızlı transit ve tramvaylar ilk olarak 1800'lerin sonlarında çok sayıda insanı şehirlerde ve çevresinde taşımak için inşa edildi. 50 km uzunluğundaki Liverpool-Manchester hattından sonra, İngiltere'de on yıl içinde yapımı bitmiş veya tamamlanmış durumda olan demiryollarının uzunluğunun toplamı 2.000 km'ye ulaşmıştır. 1831'de Amerika Birleşik Devletleri'nde, 1832'de Fransa'da, 1835'te Belçika ve Almanya'da, 1837'de Rusya'da ve 1848'de İspanya'da demiryolu kullanılmaya başlanmıştır.
1920'lerden başlayarak ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, dizel lokomotif ve elektrikli lokomotifler, itici güç aracı olarak buharın yerini aldı. Daha fazla hareketlilik sunan otomobillerin, kamyonların ve geniş otoyol ağlarının geliştirilmesinin ardından trenlerin önemi ve pazar payı azaldı ve birçok demiryolu hattı terk edildi. Otobüslerin yaygınlaşması bu dönemde de birçok hızlı toplu taşıma ve tramvay sisteminin kapanmasına neden oldu. İlk olarak 1960'larda inşa edilen yüksek hızlı demiryolu, kısa ve orta mesafelerde arabalar ve uçaklarla rekabet ettiğini kanıtlamıştır. Banliyö treni ve bölgesel tren, 21. yüzyılda hafif raylı sistem gibi, sıkışık otoyollara bir alternatif ve kalkınmayı teşvik etmenin bir yolu olarak önem kazanmıştır. Monoraylar tek bir ray üzerinde çalışır, füniküler ve raflı demiryolu ise dik yokuşları geçmek için benzersiz bir şekilde tasarlanmıştır. Yüksek hızlı manyetik raylı tren (maglev) ve yüksek standartlı demiryolu gibi deneysel trenler 2020'lerde geliştirilmektedir ve en hızlı geleneksel trenlerden bile daha yüksek hızlar sunan bir kılavuz rayın üzerinde süzülmek için manyetik levitasyon kullanır. Doğal gaz ve hidrojen gibi alternatif yakıtların kullanıldığı trenlerin geliştirilmesi, 21. yüzyılın bir başka gelişmesidir.

Trenler, en eskisi Babil tarafından MÖ 2200 dolaylarında inşa edilen taş vagonlarda çalışan tekerlekli vagonların bir evrimidir. 1500'lerden başlayarak, madenlerden malzeme çekmek için vagon yolları kullanılmaya başlandı; 1790'lardan itibaren daha güçlü demir raylar tanıtıldı  1700'lerin ikinci yarısındaki erken gelişmelerin ardından, 1804'te İngiliz mucit Richard Trevithick tarafından inşa edilen bir buharlı lokomotif, tarihteki ilk buharlı trene güç verdi. Yakıtın kolayca bulunabildiği kömür madenlerinin dışında, 1825'te Stockton ve Darlington Demiryolu'nun açılışına kadar buharlı lokomotifler denenmedi. İngiliz mühendis George Stephenson, bu 40 kilometrede (25 mil) Locomotion No. 1 adlı bir buharlı lokomotif işletti. Bu, 400'den fazla yolcuyu saatte 13 kilometreye (8 mph) kadar çeken uzun hattı. Bu lokomotifin başarısı ve 1829'da Stephenson's Rocket, buharlı lokomotiflerdeki değerlerin çoğunu ikna etti ve on yıl içinde Birleşik Krallık'ta "Railway Mania" (Demiryolu Çılgınlığı) olarak bilinen borsa balonu başladı. 
Buharlı lokomotiflerin başarısına ilişkin haberler, 1829'da ilk buharlı demiryolunun açıldığı Amerika Birleşik Devletleri 'ne hızla ulaştı. Amerikan demiryolu öncüleri kısa süre sonra, ülkenin demiryollarında tipik olan daha keskin virajları ve daha kaba rayları idare etmek için tasarlanmış kendi lokomotiflerini üretmeye başladılar.
Avrupa'nın diğer ulusları da İngiliz demiryolu gelişmelerini not aldı ve kıtadaki çoğu ülke, 1829'un sonlarında Fransa'da bir buharlı trenin ilk seferini takiben 1830'larda ve 1840'larda ilk demiryollarını inşa etti ve açtı. 1850'lerde, çoğu Amerikan lokomotif tasarımlarından etkilenen veya satın alınan trenlerle, trenler Avrupa'da genişlemeye devam 
Trenler ilk olarak Güney Amerika, Afrika ve Asya 'da, 1840'lardan başlayarak sömürgelerinin kontrolünü sağlamlaştırmak ve ihracat için kargo taşımak için demiryolları inşa eden sömürgeci emperyal güçler tarafından inşa edilerek hizmete açıldı.  Hiçbir zaman sömürgeleştirilmeyen Japonya'da demiryolları ilk kez 1870'lerin başında geldi. 1900'e gelindiğinde, ıssız Antarktika dışında her kıtada demiryolları faaliyet gösteriyordu.

Yolcu taşımacılığı
Yük taşımacılığı
Kar temizleme veya yol açma

Karma tren
Yolcu treni
Şehirlerarası demiryolu
Yükseltilmiş demiryolu
Maden demiryolu
Orta kapasiteli raylı sistem
Asma demiryolu
Nostaljik demiryolu
Kablolu vagon
Ekspres treni
Tekne treni
Sirk treni
Akşam yemeği treni
Yangın treni
Cenaze treni
Hidrojen treni
Hastane treni
Para treni
Yalpalı tren
Yük treni
Zırhlı tren

Çoklu birim
Dar hat açıklığı
Demiryolu hat açıklığı
Nostaljik tramvay
Tramvay-tren
Dekovil
Katener
Raybüs
Minyatür raylı taşımacılık

Otomobil, yolcu veya yük taşımak üzere tasarlanmış, motorlu ve tekerlekli kara ulaşım aracı. Otomobil, yakıtla çalışan bir motor sayesinde hayvan gücü kullanılmadan, itmeden veya çekmeden hareket edebilen ve üzerindekileri de taşıyabilen bir taşıttır. Halk arasında -ve bundan sonra bu maddede de- "araba" olarak isimlendirilir ve bilinir.
Genel olarak otomobiller içten yanmalı motorlarla ve dört lastiğin dönmesiyle çalışır. Ancak 2001 yılı itibarıyla, hibrit motorlu otomobiller satılmaya başlamıştır. Elektrikle çalışan hibrit motorlar için şu an Amerika Birleşik Devletleri de başta olmak üzere, birçok ülke vergilerini minimuma indirmiş ve ücretsiz elektrik dolum istasyonlarını otoparklara ve benzincilere yerleştirmiştir.
3 teker üzerinde hareket edebilen arabalar da üretildi, ancak ortaya çıkan denge ve dayanıklılık sorununa bağlı olarak kullanışlı olamadığı için yaygınlık kazanamadı.

Otomobil sözcüğü Türkçeye, Fransızca automobile sözcüğünden geçmiştir. Fransızca sözcük ilk kez 1865 dolayında elektrikli motorlar için kullanılmış, 1894 dolayında Daimler-Benz ve Peugeot'nun imal ettiği benzin motorlu araçlara uygulanmıştır.
Fransızca kelime, Grekçe "kendi" anlamındaki αὐτός (autós) ve Latince "hareket eden" manasındaki mobilis sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve başka bir hayvan ya da araç tarafından itilmek ya da çekilmek yerine kendi kendine hareket eden araç anlamına gelir. Yunanca zamire Latince sıfat eklenerek yeni sözcük üretilmesi zamanında eleştiriye tabi tutulmuştur. Türkçede ilk olarak Ahmet Rasim tarafından Şehir Mektupları yapıtında 1898'de kullanılmıştır.

1670'ler: Sözcük anlamına uygun olarak kendi kendine hareket eden ilk araç büyük olasılıkla 1679-1681 yılları arasında Pekin'de Cizvit misyoner Ferdinand Verbiest tarafından Çin imparatoru için bir oyuncak olarak yapılan küçük buharlı araçtır.
1680: Çalışabilen ancak kullanışlı olmayan ilk içten yanmalı motor 1680 yılında Hollandalı Christiaan Huygens'in yaptığı barutun yanması ile çalışan pistonlu makine oldu. Kapalı bir silindir içinde patlayan barut kayabilen bir pistona etki ederek pistonun hareket etmesini sağlamaktaydı.
1698: İngiliz Thomas Savery ilk buharlı makineyi yaptı
1769: İngiliz James Watt uzun süreli çalışan buharlı makineyi yaptı
1769: Kendi kendine hareket eden ilk araç Fardier Fransız mühendis ve topçu yüzbaşı Nicolas Joseph Cugnot (1725-1804) tarafından yapıldı.
1787: Oliver Evans Amerika'da yolcu taşıyan araç yapmıştır.
1801: Birleşik Krallık'ta Richard Trevithick buharlı otomobil yaptı.
1824: İçten yanmalı motorların, özellikle dizel motorlarının temel ilkeleri, genç bir Fransız mühendisi Sadi Carnot tarafından ortaya atıldı
1830-15-20 km/h hızla giden buharla çalışan 14 yolcu taşıyabilen yolcu otobüsleri imal edildi.
1860: İngiliz Parlamentosu bütün arabaların iki sürücüsü ve önünde gündüz kırmızı bayrak gece kırmızı fener bulunmasını şart koşan kanun çıkardı. Bu kanun motor gelişim hızını biraz durdurdu. 1896 yılında bu yasa kaldırıldı.
1860: Hava gazı ile çalışan ticari bakımdan elverişli ilk motor Belçikalı mühendis Jean Joseph Etienne Lenoir (1822-1901) tarafından yapılmıştır.
1862: Fransız mühendisi Alphonse Eugène Beau de Rochas (1815-1893) 4 zamanlı çevrimin esaslarını ortaya koydu.
1867: Alman mühendisler Nicolaus August Otto (1832-1891) ve Eugen Langen (1833-1895), Rochas'ın bulduğu prensipleri pratiğe çevirerek dört zamanlı çevrime sahip motoru yaptılar.
1876: Nicolaus August Otto, ilk dört zamanlı gaz motorunu üretti.
1877 - Otto yaptığı motorun patentini Amerika'dan aldı.
1878: İngiliz mühendisi Dugal Clerk iki zaman esasına göre çalışan ilk motoru yaptı.
1880: Amerika'da George Brayton benzin yakıtlı motor yaptı.
1885: Benzinle çalışan içten yanmalı motora sahip ilk otomobil Alman mühendis Karl Benz tarafından yapıldı
1889: Viyanalı Siegfried Marcus (1831-1898) geliştirdiği motorla viyana sokaklarında 12 km hızla gezerken halkın panik yaşamasına sebep olmuş birkaç kaza yapmıştır. 17 suçtan mahkemeye verilen Marcus keşif yapmayı bıraktı.
1890: Herbert Akroyd Stuart, bir kaza sonucu kızgın bir yere değen gaz yağının hava ile karışarak yandığını gördü. Bu olaydan etkilenerek yaptığı deneylerle motorunu geliştirdi ve patentini aldı. Motorunda yakıt emilen ve hafifçe sıkıştırılan hava içerisine bir memeden gönderilerek patlayıcı ve yanıcı bir karışım oluşturulmaktaydı. Bu karışımın yanabilmesi için cidarları yüksek derecede ısıtılan ve buharlaştırıcı adı verilen bir ön yanma odası vardır. Ana yanma odasına bir kanalla birleştirilen bu oda ilk hareket için dışarıdan alevle ısıtılmaktadır. Bu motorda havanın ısısının sıkıştırma oranıyla arttığı düşünülmediğinden verim düşük olmuştur.
1890: Bir Alman mühendis olan Capitaine, Akroyd'un motoruna benzeyen bir motorun patentini aldı. Bu motorlar yarım dizel (kızgın kafalı) motorların esasını oluşturdu.
1890: İlk otomobillerin çoğu, dişlileri olmadığı için yokuş çıkamıyor, önce durup sonra geriye doğru inmeye başlıyordu. 1893'te yapılan Benz Victoria marka arabada bir deri kayışı küçük bir kasnağa bindiren bir kol kullanılmıştı. Bu düzenek tekerleklerin daha yavaş dönmesini ve yüksek manivela gücünün arabayı yokuş yukarı tırmandırmasını sağlıyordu. Zincir çekişli velo tipi araçtada bu şekilde üç ileri bir geri kasnağı vardı. Çekişin kolaylıkla arka tekerleklere iletilmesi için motor her zaman arkaya ya da sürücünün altına konuyordu.
1892-1897- Münih yüksek teknik okulu mühendislerinden Rudolf Diesel dizel motoru yaptı ve geliştirdi.
1893: Amerika'nın ilk başarılı otomobili “Duryea”, J. Frank ve Charles Edgar Duryea tarafından yapılmıştır.
1894: İlk resmi otomobil yarışı düzenlenmiştir, Paris-Rouen, 22 Temmuz.
1898: Fransa Otomobil Kulübü (AFC) Paris'teki Les Tuileries'nin güneşli bahçelerinde ilk otomobil fuarını organize etmiştir.
1902: İstenildiğinde benzinli istenildiğinde elektrik motoruyla ilerleyebilen ilk aracı 27 yaşındayken Ferdinand Porsche yapmıştır. 1902 yılında “Mixte-Wagen” adını verdiği aracı tanıtmıştır. Viyanalı bir fayton üreticisi olan Ludwig Lohner ile birlikte çalışan Porsche 4 silindirli bir Daimler motoruna aküler, bir jeneratör ve elektrik motorları ekledi. Bu haliyle Mixte benzinli motor stop edildiğinde bile akülerin çalıştırdığı elektrikli motorla ilerlemeye devam edilebiliyordu.
1903: Fransız Gustave Liebau ilk emniyet kemerini tasarladı ve patentini aldı
1904: Kısa adı FIA olan Uluslararası Otomobil Federasyonu kuruldu
1905: İsveçli mühendis Alfred Büchi egzoz gazlarından yararlanarak çalışan bir türbin vasıtasıyla dört silindirli bir motora aşırı hava yüklemeyi başardı.
1905: İlk 4WS ve 4WD sistemi Latil marka traktöre uygulandı.

1905: İlk tampon takılan araç İngiltere'nin Kilburn kentindeki "Simms Manufacturing Co." tesislerinde üretilen 20 beygir gücündeki Simms-Welback marka araçtır. Aynı yıl tamponun patentinin F. R. Simms tarafından alınmıştı, fakat aslında bu fikir yeni değildi. 1897 yılında Moravya’daki "Imperial Nesseldorf" vagon fabrikasında yapılan çek malı Prasident marka otomobilin önüne tampon konmuş, ancak Viyana yakınlarında yapılan denemelerde tampon düştüğü için bir daha takılmamıştır.
1908: Amerikalı Henry Ford T modeli adındaki ilk seri üretim otomobili yaptı. İlk üretim bandı fikrinin babası da Henry Ford oldu. Ford'un tasarladığı fabrika, 1913'te günde 1000 araba üretebiliyordu.
1918: Birleşik Krallık'ta “ Royal Aircraft Establishment “ fabrikaları mekanik püskürtmeli dizel yakıt sistemini geliştirdi. Böylece yüksek devirli dizel motorları oluşturularak hafif taşıtlarda kullanılmasına zemin hazırlandı.
1919: Avrupa'nın ilk seri üretim otomobili Type A Citroën tarafından piyasaya verildi. Citroen aynı yıl dünyada ilk organize satış sonrası hizmetleri yapılandırdı.
1920: Voisin firması hidrolik olarak çalışan ABS'nin atası üzerine çalışmalar yaptı. "Fren yapıldığında tekerleklerin kilitlenmesini önleyici donanım" tanımıyla da Almanya'da 671925 nosuyla ilk patentini aldı.
1924: Citroën, ilk çelik kasaya sahip arabası B10'u imâl etti.
1924: MAN'ın ürettiği bir kamyon, direkt enjeksiyonlu dizel motoru kullanan ilk vasıta oldu.
1934: Citroën, seri olarak önden çekişli araç üretmeye başladı.
1938: Citroën, Hidropnömatik süspansiyon sistemini icat etti.
1938: İsviçreli kamyon üreticisi Saurer ilk turbo motorlu kamyonu üretti.
1938: Klima'yı standart olarak kullanıma sunan ilk marka Studebaker Commander'dir.
1938: GM tasarımcısı Harley Earl ilk elektrikli cam sistemini Buick'ye monte etti.
1954 – Döner Pistonlu Motor (Rotary-Wankel motoru) Felix Wankel tarafından geliştirildi.
1957: İlk hız sabitleyicisi (cruise control) Imperial marka araçta kullanıldı.
1958: İsveç'teki Volvo Fabrikasında mühendis olan Nils Bohlin üç noktalı emniyet kemeri olarak bilinen sistemin patentini aldı.
1961: Türkiye'de %100 yerli imâlat ilk araba "Devrim"in üretimi tamamlandı.
1962: İlk seri üretim turbo motorlu otomobil Chevrolet Corvair Monza tanıtıldı. Daha sonra bu modeli Oldsmobile F85 Jetfire takip etti.
1963 - Wankel motoru ilk kez NSU Spider marka araçta kullanıldı.
1967: İngiliz otomobil firması Jensen ilk ABS'yi otomobillerine uyguladı.
1973: Avrupa'da seri olarak turbo motorla üretilen ilk otomobil BMW 2002 oldu.
1978: Modern ilk ABS sistemi BMW 7 serisi ve Mercedes S serisinde uygulandı.
1984: Turbo üreticisi Garrett, "intercooler" adını verdiği yeni bir turbo soğutucu düzen geliştirdi. Bu sayede türbine giren hava soğutularak turbonun performansı artırıldı.

1986: Çift turbo takılan ilk araç Porsche 959 oldu.
1987: Bosch ilk üretici olarak ABS sisteminin daha gelişmişi olan ASR sistemini piyasaya sürmüştür.
1993: Fiat Croma Tdi, değişken geometrili turboyla donatılan ilk otomobil oldu. Sistem düşük motor devirlerinde turbonun verimini önemli oranda artırıyordu.
1995: Bosch, seyir hâlinde arabanın emniyetini sağlamak üzere ESP sisteminin seri üretimine başladı. ESP sistemi, özellikle virajlarda ve ani yol değişikliklerinde motor, vites ve fren düzenine müdahale ederek aracın savrulmasını önler. İlk kez Mercedes S sınıfında kullan

Köprü, nehir ve vadi gibi geçilmesi güç bir engelin iki kıyısını bağlayan veya herhangi bir engelle ayrılmış iki yakayı birbirine bağlayan veya trafik akımının, başka bir trafik akımını kesmeden üstten geçmesini sağlayan yapıdır.

Genellikle ormanlı bölgelerde ilk köprüler bir veya daha fazla ahşap kütüğün uzatılmasıyla meydana getirilmiştir. Tropikal bölgelerde ise lifli bitkiler bir araya getirilerek asma köprüler inşa edilmiştir. Genellikle lifli asma ağaçları bu maksatla dünyanın çeşitli yerlerinde kullanılmıştır. Taşlı bölgelerde ise, ara ara taşlar yığılarak köprü ayakları yapılmıştır. Daha sonra bu ayaklar birleştirilmiştir.
İlk köprülerin Çin'de yapıldığı, oradan Hindistan'a yayıldığı tahmin edilmektedir. Arada ayaklar yaparak birden fazla açıklıklı köprüler inşa edilmiştir. MÖ 4000'de Mezopotamya'da ve MÖ 3000 yıllarında Mısır'da ilk kemere benzer köprülere rastlanmaktadır. Kemer köprü sisteminde yükler kemerler tarafından alınır ve yönü değiştirilerek basınç kuvveti olarak kemer boyunca nakledilir ve köprü ayaklarında zemine verilir. O zamandan beri kemer köprü şekli klasik köprü tipi olarak kalmıştır. Kemer tipi eski Mısırlılar tarafından bilinmekteyse de yapı sistemi olarak kullanılmamıştır. Kemer sistemi, anahtar taşı olmaksızın kendi kendini taşıyan bir yapı türü değildir. Eski Yunanlar kemer şeklini bilmelerine rağmen bunu yapılarda kullanmamışlar mimaride ilerlemelerine rağmen ancak birkaç köprü inşa etmişlerdir. Sebebi ise ticarette daha çok deniz yolunu kullanmalarıdır. Gerçek taş örme köprü, ekonomik ve dayanıklıdır. Küçük nehirleri orta ayaklar kullanarak geçmek mümkündür. Bu tür şekil, yaygın olarak Çinliler ve Romalılar tarafından kullanılmıştır. Romalıların yaptıkları köprülerin ilki ahşap olup, tarihi MÖ 621'e kadar uzanır. MÖ 200 civarında taş köprülerin inşası başladıysa da, ahşap olanlara da devam edilmiştir. Taş olanlardan günümüze kadar gelenler de mevcuttur. Genellikle yarı dairevi kemerler kullanmışlardır. Sayıları yedi-sekize varan taş blokların kullanıldığı olmuştur. Taşlar birbirlerine harçsız oturtulmuş olup, ayaklar çok rijit olarak yapılmıştır. Bu sebepten herhangi bir açıklığın çökmesinin komşu açıklıklara zararı olmaz. Özellikle nehir ortasında yapılan köprü ayaklarına itina göstermişlerdir. Orta ayakların inşası sırasında bitişik kazıklar çakarak, su ve zemini, sağlam zemin buluncaya kadar boşaltmışlar, ayağı daha sonra inşa etmişlerdir. Romalılar ayrıca vadileri aşmak için inşa ettikleri köprüleriyle de meşhurlardır.
Roma İmparatorluğunun çöküşü ile köprü inşaatında bir duraklama görülür. Ancak 13. asırda taş kemer köprü inşası Avrupa yanında Orta Doğu'da ve Çin'de yaygınlaşmıştır. Kemerler, Romalılara nisbetle daha basık inşa edilmiştir. Ancak inşa tarzı daha az itinalı yapılmıştı. Rönesans ile köprü mühendisliğinde sınırlı bir gelişme kaydedilmiş fakat daha çok süsleme tarafı ağır basmıştır. Ancak teorik bir gelişme Andrea Palladio tarafından Leonardo da Vinci'nin gerilme prensibini pratik hale getirmesiyle elde edilmiştir. Bu teknik, kısa ahşap elemanların kafes sistem meydana getirecek şekilde kullanılarak büyük açıklıkların geçilmesini mümkün kılmıştır.
1747'de Fransa'da Ecole des Ponts et Chaussées ilk mühendis mektebi olarak kurulmuştur. Bu okulda teorik bilgiler, tecrübe ile elde edilenlerle beraber verilmiştir. 1750'de ilk ahşap kafes sistem köprü İsviçre'de ve ilk demir köprü de 1779'da İngiltere'de inşa edilmiştir. 19. yüzyılda ise köprü inşasında önemli ilerleme kaydedilmiştir.

1800'lerde yapılan ahşap köprüler daha çok sanatkarlar tarafından inşa edilmiştir. Kafes sistem türünden taşıyıcı sisteme önem verilmiştir. Ayrıca kemer türünden ahşap taşıyıcı sisteme de ahşap köprülerde rastlanır. Kafes sistem köprülerde alt başlık çekme geçirilmelerine maruzken, üst boşluk basınç gerilmeleri taşırlar. Köşegen türünden olanlar ise kesme kuvvetine karşı koyarlar. Daha sonra ahşap köprülerde demir çubuklar kullanılmıştır. Ancak 1870'ten sonra bakımının masraflı olması dolayısıyla ve modern trafik yüklerine karşı yeterince mukavim olmamasından yavaş yavaş terk edilmiştir.

On dokuzuncu yüzyılda bu tür köprülerde önemli ilerlemeler yapıldı. Önceleri taş ve ahşap köprü yapım tekniğine uygun demir ve çelik köprüler yapılmışsa da, daha sonra bu tür malzemenin kendine has imkânlarının olduğu anlaşılmıştır. Bu köprülerin bir türü olan asma köprülerde, köprü tabliyesi, iki ayağa bağlı çelik halatlara asılı olarak taşınır. Diğer bir tür de kafes taşıyıcı sistemi olan çelik köprülerdir. Bunların özelliği yüksek titreşimlere mukavim olmalarıdır.

Çeliğin ucuzlaması bunun daha yaygın kullanılmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynak tekniğinin ilerlemesi daha sağlam birleşme yerlerinin yapımını sağlamıştır. Çeliğin dayanımının yüksekliğinden dolayı, taşıdığı yükün ağırlığına oranı yüksektir. Değişik çelik alaşımlarının kullanılması çelik köprülerin dayanımının daha yüksek ve dış tesirlere daha dayanıklı olmasını sağlamıştır. Her ne kadar alüminyum kullanılmasıyla, daha hafif köprüler elde edilebilirse de pahalı olması bunların yaygınlaşmasını önlemiştir. Ancak daha sonra betonarme yapı türünün gelişmesi ve 1950'lerden sonra öngerilmeli betonun uygulanmaya başlanması, köprü inşaatında önemli adımların atılmasına yol açmıştır. Köprü inşaatında önemli gelişmeleri ayrıca matematiksel ve deneysel araştırmalar, bilgisayar kullanımı hızlandırmıştır. Bu tür metotları kullanarak, mühendisler statik ve dinamik yükler altında köprüde ortaya çıkacak gerilmeleri daha kesin elde edebilecek duruma gelmişlerdir. Bu suretle daha büyük açıklıkların daha narin köprülerle geçilmesi mümkün olmuştur.

İlk betonarme köprüler taş köprülere benzer şekilde inşa edilmiştir. Ancak 20. yüzyılda bu tür malzemenin kendisine has özelliği fark edilmiş ve farklı yapım türü geliştirilmiştir. Özellikle kemer köprülerin daha narin yapılabilmesine imkân vermiştir. Yol, bu kemerin üstünde, kemerle düşey kolonlarla bağlı olabileceği gibi, altta kemere asılı da düzenlenebilir. Genellikle büyük açıklıklı betonarme kemer köprüler, üç açıklıdır.

1940'larda öngerilmeli betonun gelişmesiyle, betonun düşük çekme gerilmesi mahzuru önlenmiştir. Öngerilme, köprülere beton dökümünden önce gerilen ve betonun dökülmesi ve sertleşmesinden sonra serbest bırakılan çelik çubuklarla verilebilir. Diğer bir tür öngerilme verme şekli de betonun dökülüp sertleştikten sonra, yerleştirilen öngerilme kablolarına kuvvet tatbik edip bunun uçlarından ankre edilmesidir. Öngerilmede, betonun yüksek basınç dayanımı, çeliğin yüksek çekme dayanımıyla birleştirilmektedir. İlk öngerilmeli beton köprüler 1936'da Almanya'da ve daha sonra Fransa'da yapılmıştır.

En yaygın köprü şekli olup, kısa ile orta açıklıklarda uygulanır. Basit ve ekonomik oluşu, tercih sebebidir. Karayolu köprülerinde I şeklindeki çelik kirişler mesnetler arasına yerleştirilir. Daha sonra üstüne 20 santimetre betonarme plak dökülür. Demiryolu köprülerinde ise demiryolu boyunca kirişlere konulan enlemlere mesnetlendirilir. Kiriş köprüler tek açıklıklı olabileceği gibi, sürekli kiriş şeklinde çok açıklıklı da olabilir. Kaynaklı olabildiği gibi perçinli de yapılabilir. Büyük açıklıklar için, mesnetlerden gelen kablolar açıklık boyunca tabliyenin taşıyıcılığını arttırırlar. Kiriş, bir yüzü yola gelmek üzere kutu kesitli olarak da tertiplenebilir. Düşey çelik plaklar kutu kesitine kaynaklanarak, köprünün taşıyıcılığı arttırılır.

Tek açıklıklı kafes kiriş köprülerde açıklık ortalarında yükseklik arttırılarak daha uygun taşıyıcılık elde edilir. Bu suretle malzeme ekonomik şekilde kullanılmış olur. Kafes kiriş köprüler sürekli de yapılabilir. Bunların yükseklikleri mesnet bölgesinde de büyüktür. Bu tür köprüler diğer tür köprü şekilleriyle beraber de kullanılabilir. Kafes kiriş, kemer şeklinde olabildiği gibi konsol olarak da düzenlenebilir. Asma köprülerde tabliye, kafes kiriş türünden de tertip edilebilir.

Bu, çeşitli şekillerde olabilir. Mesela, uç mesneti yakın mesnete birleştiren kiriş konsol olarak diğer açıklığa doğru uzayabilir. Bu şekilde köprü kirişi ilaveten ara mesnetteki kuleye de asılabilir. Konsol kirişin tam uç noktası serbest olduğundan küçük çökmelere ve dönmelere müsaade edebilir. Genellikle kirişin yüksekliği değişkendir. Mesned üstünde büyük yüksekliğe sahib olur. Dünyanın en uzun çelik konsol kirişi Kanada'da Quebec demiryolu üzerinde olup 549 metrekarelik bir açıklık geçilmektedir. 1900'de inşaatına başlanan köprünün yapımı sırasında iki defa kaza olmuş ve köprü 1917'de tamamlanabilmiştir.

Kemer köprülerin en masif olanı mesnetlere bağlı olanıdır. Mesnetler dönebilecek şekilde, mafsallı olarak düzenlenebildiği gibi bazı köprülerde tam tepe noktasında dönmelere müsaade edilebilir. Bunlar daha az masiftirler. Bu tür köprülerde yol köprü üzerinde olabilir ve yük basınç elemanlarıyla kemere verilir. Yol köprünün altından da geçebilir. Bu halde yolun yükü çekme taşıyan elemanlarla köprüye iletilir. Bazı durumlarda yolun seviyesi kemerin üzerinden de geçebilir. Eğer mesnet zemini, sağlam değilse, mesnetler birbirine bağlanabilir. Kemerler genellikle basınç taşıdıklarından burkulmaya karşı da korunmaları gerekir. Dünyanın en uzun kemer köprüsü New York'ta 1931'de inşa edilen 504 m açıklıklı Bayonne Köprüsü'dür.

Yirminci yüzyılda uzun açıklıklar için asma köprüler yaygınlaşmıştır. Bunlar kablo, kule ve ankraj olmak üzere üç elemanla belirlenir. Kablolar, köprünün tabliyesini taşıyan yüksek dayanımlı çelik tellerden ibarettir. Genellikle kablolar helisel şekildedir, bu suretle daha kolay imal edilirler. Köprünün kulelerine kablolar bağlanır ve bunlar köprünün tabliyesine mesnetlik teşkil ederler. Bunlar genel olarak çelik taşıyıcılardır, ancak betonarme de olabilirler. Kabloların bir uçları büyük bloklara bağlanır.

Hareketli köprüler, gemi ve büyük deniz vasıtalarına geçit verirler. Özellikle gerekli yükseklikte sabit köprü yapımı pahalı veya mümkün değilse bu tür köprü tercih edilir. Hareketi için ilave düzenlerin projelendirilmesi gerektiğinden, genellikle görünüşleri zarif d

Şiir, sözcüklerin düz anlamlarına ek olmak üzere ya da bunların yerine başka anlamlar oluşturmak için dilin ses estetiği veya ses sembolizmi ve ölçü gibi estetik ve ritmik özelliklerini kullanan bir edebiyat türüdür. Müellif İsmail Durmuş İslam ansiklopedisinde “mübalağa sanatı”nın şiirin temel karakteristiği olduğu üzerinde durmaktadır.
Şiir, Sümerlerin Gılgamış Destanı’na kadar uzanan köklü bir tarihe sahiptir. İlk şiirler Çincede olduğu gibi halk şarkılarından ya da Sanskritçe Vedalar, Zerdüştlük inancının Gataları ve Homeros’un "İlyada" ile "Odysseia"sı gibi destanların yeniden sözlü anlatım ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Şiirin tanımlanması için antik dönemdeki çalışmalar, Aristoteles'in Poetikasında olduğu gibi konuşmanın, retorik, drama, şarkı ve komedide kullanımına odaklanmıştır. Daha sonraki çalışmalar, yineleme, mısra biçimi ve kafiye gibi özelliklere yoğunlaşmış ve şiiri tartışmasız olarak bilgilendirici, düzyazı formlarından ayıran estetik olgusuna vurgu yapmıştır. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren şiir dile yön veren temel yaratıcı güç olarak daha fazla anılır olmuştur.
Şiir, sözcüklere farklı yorumlar getirmek veya onlardan kaynaklanan duygusal tepkiler yaratmak için biçim ve bir araya getirmeleri kullanır. Asonans, aliterasyon, yansıma ve ritim gibi araçlar müzikal veya arpağ etkisi oluşturmak için bazen kullanılmaktadır. Şiir dilinin anlam belirsizliği, sembolizm, ironi ve diğer stilleri gibi araçları şiiri farklı yorumlamalara uygun hâle getirir. Benzer biçimde mecaz, benzetme ve mecaz-ı mürsel gibi konuşmanın öğeleri daha önce algılanmamış farklı imajlar arasında bir anlam katmanı içeren bir ilişki kurmaktadır. Kafiye ve ritim kurgusu içinde şiirin sözleri arasında da benzer yakınlıklar kurulabilir.
Bazı şiir biçimleri, şairin yazdığı dilin özelliğine bir yanıt ve ait olduğu kültüre ve türe özgüdür. Dante, Goethe, Mickiewicz ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî tarafından yazılan şiirleri okumaya alışık okurlar şiirin her zaman kafiye ve ölçü ile yazıldığını düşünebilir, ne var ki, kimi kutsal metinlerde olduğu gibi ritim ve ses estetiği oluşturmayı amaçlayan şiir gelenekleri de vardır. Modern şiir ise şiir geleneğine eleştiri üzerine kuruludur. Bunu yaparken birçok unsurun yanı sıra ses estetiği ilkeleriyle oynayıp test etmekte, bazen bunu kafiye ve ritimde de yapmaktadır. Günümüzün küreselleşen dünyasında şairler artan oranda farklı kültür ve dillerden biçimleri, tarzları ve teknikleri şiire uyarlamaktadır.

Türkçede karşılık olarak koşuk, yır, özün gibi sözcükler önerilmişse de hiçbiri yaygınlık kazanamamıştır. Günümüzde koşuk, nazım karşılığı olarak kullanılmakta ise de nazım ve şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülmemesi sebebiyle şiirle nazım eş anlamlı sayılmışsa da günümüzde bu düşünce aşılmış ve edebiyatın şiirle birlikte başladığı düşüncesinde fikir birliği oluşmuştur.
Yahya Kemal Beyatlı şiiri "Bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken, Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı"dır. Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der.

Nazım birimi
Nazım şekli
Şiirde ölçü
Uyaklanış
Uyak çeşitleri

Roman, genellikle düzyazı biçiminde yazılan, kurgusal, görece uzun, insanın (ya da insan özellikleri atfedilen varlıkların) deneyimlerini bir olay örgüsü içinde aktaran ve genellikle kitap halinde basılan bir edebî tür. Uluslararası ve akademik platformlarda beşinci sanat olarak kabul gören edebiyatın bir alt türüdür.

Uzunluğu ile doğru orantılı olarak, olay örgüsü içinde birçok öyküyü barındırma potansiyeli taşır. Tarihsel süreçte manzum roman ya da manzum hikâye gibi şiirsel türleri mevcut olsa da, modern çağın romanı genellikle düzyazı şeklindedir.
Örnek: Polisiye roman, psikolojik roman, macera roman, tarihi roman 
Romandaki olay örgüsü ağırlıklı olarak kronolojik sırayla ve mantıksal bir biçimde anlatılır; ancak yazarın tercihine bağlı olarak geçmiş ve gelecekte gezinme şeklinde kurgulanan ya da absürt bir içeriğe sahip eserlere de sıkça rastlanır. Bir romanın duygusal ağırlıkta olup olmadığı eserin türüne ve zamanına göre değişebilir. Örneğin romantizm döneminde yazılan eserler duygulara ağırlık verirken, naturalizm dönemindekiler doğayı ve insanı olduğu gibi anlatmayı amaçlamıştır. Ancak insan, doğası gereği duygusal bir varlık olduğundan, yazarın metne döktüğü her şey kaçınılmaz olarak yazarın geçmişinden ve duygu dünyasından izler taşır. Tarihî roman, politik roman, toplumsal gerçekçi roman gibi bazı roman türleri, toplumsal ve politik gelişmeler ile yakın ilişki içinde olabilir ve sıradan insanın yaşantısına odaklanabilir. Ancak; bilimkurgu, fantazya, gotik kurgu gibi bazı türler ise günümüz gerçekliğinin dışına çıkarlar. Bazı roman türleri ise kahramanlık unsurlarını sıkça kullanır. Olay örgüsünün geçtiği zamana bağlı olarak bazen saraylar ve savaş alanları, bazen sokaklar, evler ve meyhaneler gibi sıradan mekanlar, bazen de uzay, yeraltı, kurgusal dünya ya da kurgusal evren gibi günümüz gerçekliğinin dışındaki mekanlar kullanılır. Türüne ya da zamanına bağlı olarak bazı romanlar ağdalı, bazı romanlar ise sade bir dil kullanır.
Modern roman, felsefe ve sanattan boş inançları uzaklaştırmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği getirmek isteyen bir kültür olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Ancak zaman içinde bu misyonundan özgürleşir. Bir yazar yaşadığı toplumdan ayrı düşünülemeyeceği için, roman da tarihe ve toplumların gelişimine sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanı, toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür. 11. yüzyılın başlarından günümüze ulaşan ve kurgusal bir biçimde ilerleyen Murasaki Shikibu'nun Japonca eseri Genji'nin Hikâyesi, kendisinden önce de uzun kurgusal metinler bulunmakla birlikte, zaman zaman tarihin ilk romanı olarak değerlendirilir. Basılı kitapların Çin'de yayılması, Ming Hanedanlığı (1368-1644) tarafından klasik Çin romanlarının doğmasına sebep oldu. Avrupa'daki en erken örnek ise Endülüslü İbn Tüfeyl tarafından yazılan Hayy bin Yakzan eseri kabul edilir. Daha sonraki gelişmeler matbaanın yaygınlaşması ile gerçekleşti. İlk bölümü 1605 yılında yayınlanan Don Quijote'nin yazarı Miguel de Cervantes Saavedra, modern çağın ilk Avrupalı romancısı olarak sık sık anılır.
Teknolojik gelişmeler, romanın basılı olmayan alanlarda da yayınlanmasına zemin hazırlamıştır. Buna sesli kitaplar, e-kitaplar, web romanları örnek gösterilebilir. Geleneksel olmayan başka bir kurgu biçimi de grafik romanlardır. Kurgu eserlerinin bu çizgi roman versiyonları, kökenleri 19. yüzyıla uzansa da ancak yakın zamanda yaygınlaşabildiler.

Roman, hikâyeye ya da diğer adıyla öyküye kıyasla biçimsel olarak daha uzun olmakla birlikte, kurgusal bazı farklılıkları mevcuttur. Örneğin roman, kelime sayısının çokluğu sebebiyle olay örgüsü ve karakter çeşitliliği bakımından sınırları zorlayabilir. Roman birçok öyküyü, olay örgüsü içinde kullanabilir. Bu çerçeveden bakıldığında romanın çok boyutlu, öykünün ise görece az boyutlu olduğu söylenebilir. "Çehov'un Öykücülüğü Üzerine" adlı yazısında Erdal Öz şu cümleleri sarf etmiştir: “Romanda, anlatılan ailenin içine gireriz. Onlarla birlikte yaşarız, onlardan biri oluruz. Ama öyküde, o ailenin yaşadığı evin önünden geçerken, pencereden onları masa başında topluca görüp geçeriz.”
Uluslararası platformda uzun öyküleri adlandırmak için novella ismi kullanılır. Roman ve novella'yı birbirinden ayıran kelime sayısı hakkında kesin bir kural yoktur. Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Amerika Bilimkurgu ve Fantezi Yazarları Derneği, Nebula Ödülleri için başvurulan eserleri sınıflandırırken 40.000 kelime ve üzerini roman, 17.500-39.999 kelime arasındaki eserleri ise novella olarak belirlemiştir.

Romanlar: konu, üslup, yazıldığı dönem bakımından çeşitli türlere ayrılabilir. 
Üslup bakımından "romantik roman", "gerçekçi roman", "doğalcı roman", "estetik roman", "izlenimci roman", "dışavurumcu roman", "yeni roman" türleri sayılabilir.

Kişilerin duygularını, arzularını, hislerini, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Yani aşk, duygu, hayal gibi düşünceler yer alır. Aynı zamanda acı, keder ve hüzün de bu roman türünün konularındandır. Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean-Jacques Rousseau’nun eserleri, Goethe’nin Genç Werther’in Acıları, Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu gibi.

Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.

Belli bir biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.

Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir.

20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir. Dostoyevski, Franz Kafka, Samuel Beckett ve Bertold Brecht’in romanları bu türün örneklerindendir.

Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 yılından sonra ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu hâline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunları denemişlerdir.

Konusu bakımından roman "tarihsel roman pikaresk roman duygusal roman, gotik roman, ruhbilimsel roman, töre romanı, oluşum romanı" türlerine ayrılır. Tarihsel romanlar, tarihin değişik dönemindeki olayları işler. Kahramanlar gerçek veya düşsel olabilir. Ancak anlatılanlar tarih gerçeklerine çoğu kez uygundur.
Bu roman türü aslında, Romantizmin bir ürünüdür. Dünya edebiyatında bu türün ilk örneğini İngiliz yazar Walter Scott vermiştir. Türk edebiyatında ise tarihi romanın ilk denemesi Ahmet Mithat'ın Yeniçeriler adlı romanı sayılabilir. Batılı anlamda ilk tarihsel Türkçe roman, Namık Kemal’in Cezmi’sidir.

İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves adlı romanı da bu türe örnek gösterilebilir.

Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve denetimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lescaut adlı eseriyle Fransız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in romanları da bu türe örnektir.Türkiye'deki ilk ruhbilimsel roman Mehmet Rauf'un Eylül adlı kitabıdır. Türkiye'den Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu buna örnektir.

Cinayet, gizem, katil, suç, ceset gibi konuları işleyen bir roman türüdür. Agatha Christie bu anlamda ün yapmıştır. 86 romanıyla 'Polisiye Romanlarını Kraliçesi' seçilmiştir. Bu romanlarda öne çıkan konular 'Kim kimi öldürdü?', 'Nasıl öldü?', 'Neden öldü?" gibidir.

Hayal gücüne dayanan romanlardır. 19. yüzyılda ilimlerin gelişmesiyle yaygınlık kazanmıştır. Bu türde örnek verilebilecek en önemli eserler J.R.R Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi veyahut Lewis Carroll'ın Alice Harikalar Diyarında romanları başı çeker.

Çizgi roman veya resimli roman, çizgi ile hikâye anlatmak için birbirini takip eden panellerin (çerçevelenmiş resim) kullanıldığı bir sanat türüdür.

Türk edebiyatında roman

Tiyatro, bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilemesi amacıyla hazırlanmış gösterilerdir. Farklı bir şekilde duyguların ve olayların hareket (jest) ve konuşmalarla anlatılmasıdır. Genel olarak temsil edilen eser anlamında da kullanılır. Tiyatro eseri, olayları oluş yoluyla gösterir. Bu yönüyle konuşmaya ve eyleme dayanan bir gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir. Yaygın bir deyişle tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı olarak Shakespeare'in sözüyle de ifade edilir.
Tiyatro eserinin diğer türlerden en önemli farkı; diğer edebî eserler okumak ve dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyununun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Değer ölçülerini, izleyenin kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine hitap eder. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyat ögesidir. Bu edebiyat ögesi yanında tiyatro kavramı içinde; oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi unsurların bütünlüğü söz konusudur.
Tiyatro metinlerine "oyun", metinleri yazan kişiye oyun yazarı (müellif) ve oyunu sahnede canlandıran kişilere ”oyuncu” (ya da daha genel olarak tiyatrocu) denir. Ayrıca eserin sahnelenmesinde görev alan sahne amiri, dekor ve kostüm sorumlusu, ışıkçı, suflör gibi diğer yardımcı elemanlar da vardır.
En yaygın tiyatro türlerine amatör tiyatro, uyumsuz tiyatro, epik tiyatro, Engelliler Tiyatrosu, radyo tiyatrosu, drama tiyatrosu, müzikal tiyatro, çocuk tiyatroları, minyatür tiyatro, tulûat tiyatrosu, sokak tiyatrosu, varyete, oyuncak tiyatrosu, kukla tiyatrosu, opera tiyatrosu, gölge tiyatrosu, pandomim dahildir.

Tiyatro, Yunanca theatron yani "görme yeri" sözcüğünden gelmektedir. Çünkü günümüzdeki anlamıyla çağdaş tiyatronun tarihi, bağ bozumu tanrısı Dionysos adına yapılan dinsel törenlere dayanmaktadır.
İlk tiyatro şenliği MÖ 534 yılında Atina'da yapılmıştır. Antik Çağ'da tiyatro, üst sınıfa özgü bir etkinlikti. Her yıl Dionysos'u kentin hangi ileri geleninin onurlandıracağına karar verilir ve bu kişi etkinlikleri düzenlerdi. Bu nedenle sosyal itibarla doğrudan ilgiliydi. Tanrı adına bir yarışma yapılır ve en iyi oyun, hazırlayan kişinin itibarını arttırırdı. Ayrıca, ilk tiyatro eserleri ile Yunan mitolojisinin el ele olduğunu söylemek gerekir. Bu nedenle bu iki alan birlikte değerlendirilmelidir.
Bu dönemde oyunlarda dekor ya da kostüm bulunmazdı. Sahne tamamıyla boş olur, başroller de önemli kişiler tarafından oynanırdı. Bir de anlatıcı görevi gören "koro" bulunurdu. Günümüzde geçerli olan oyunculuk anlayışı yoktu ve ifade edilen duygular oyuncuların ellerinde tuttukları ve yeri geldikçe yüzlerine koydukları maskelerle belirtilirdi. Bugün tiyatronun simgesi hâline gelen gülen ve ağlayan maskeler bu uygulamanın bir uzantısıdır. Nitekim, Yunan tiyatrosunda sadece iki tür oyun vardı: trajedi ve komedi.
Trajedilerde içerik daha çok Tanrılarla insanların çatışmaları üzerineydi. Dönemin dinî inanışlarının sembolik bir ifadesi olarak, oyunlarda Tanrılar ile insanlar arasında doğrudan etkileşim normaldi. Bu mitik düzen tarih boyunca edebiyat eserlerini etkileyen bir nitelik olmuştur. Komedilerin ise çoğunlukla siyasi alay içerikli oldukları söylenebilir. Kullanılan dil ise yoğunlukla argodur.
Ayrıca bu dönem tiyatrosu Aristoteles'in "üçlü birlik" ilkesine dayanır: olay, yer ve zamanda birlik. Aristoteles'e göre oyunda baştan sona takip edilen tek bir hikâye olmalıdır. Ara hikâyeler ya bulunmamalı ya da çok az olmalıdır. Bir oyun tek bir yerde geçmeli, farklı yer ve coğrafyalara yayılmamalıdır. Sahne tek bir yeri temsil etmelidir. Olay örgüsü bir günden fazla bir zamanı kapsamamalıdır.

Özellikle William Shakespeare'in ön plana çıktığı bu dönemde artık tiyatro dinsel niteliğini yitirmiştir ve popüler bir eğlence türü olarak dikkat çekmektedir. Antik Yunan'dan izler taşısa da, halkla olan doğrudan ilişkisi nedeniyle tiyatro yaklaşımları değişime uğramıştır. Komedi ve trajedi türlerine "tarihsel" oyunlar kategorisi eklenmiştir. Aristoteles'in "üç birlik" kuralından vazgeçilmiştir. Ayrıca tiyatro artık "profesyonel" bir etkinlik olmuştur. Shakespeare'in kraliçeden maddi destek aldığı ve kâr üzerinden dönen bir tiyatro grubu olduğu bilinmektedir. Bu dönemde oyunculuk kavramı değişmiş olsa da, henüz kadın oyuncular bulunmamaktadır. Kadın rolleri, genç erkek oyuncular tarafından oynanmaktadır. Shakespeare bunu özellikle kıyafetle cinsiyet değiştiren roller yazarak oldukça komik ve ironik hâle getirmiştir.

Modern tiyatroya damgasını vuran önemli isimlerden biri belki de Konstantin Stanislavski'dir. 19. yüzyılın sonlarına doğru "sihirli eğer" diye bilinen oyunculuk kuramını geliştiren Stanislavski özellikle gerçekçi akıma yön vermiştir. Söz konusu kuramda, oyunculardan kendilerini, canlandırdıkları karakterlerin yerlerine koymalarını ve bu şekilde seyirciye söz konusu duyguları vermeleri beklenmektedir.

Tiyatro eserleri müziksiz (trajedi, komedi, dram) ve müzikli (opera, operet, müzikal, pandomim, bale, revü, skeç, tuluat, vodvil) olmak üzere iki grupta toplanır. Edebî türler içinde en canlı ve yaşama en yakın olanı tiyatrodur.

Trajedi, amacı kişilere korku, heyecan ve acındırma telkinleriyle ders vermek olan en eski tiyatro çeşididir. Şiirsel olarak yazılması ve değişmez kurallara bağlı olması sebebiyle öbür tiyatro çeşitlerinden kolayca ayrılır. Yunan tanrısı Dionysos'un şenliklerinde yapılan yarışmalarda sahnelenen oyunlarla varolagelmiştir.
Klasik trajediler genellikle beş perdelik oyunlardır. Eski Yunan'da başlayan bu eserler 3 veya 6 perdelik olurdu. O zamanki tiyatrolarda dekor bulunmaz, ancak sahnenin bir köşesinde olayların sebep ve sonuçlarını anlatan bir koro yer alırdı.
Yine klasik trajedilerde kahramanlar; kral, kraliçe, prenses, Eski Yunan'ın tanrı ve yarı tanrıları gibi en üst tabaka kişilerden seçilirdi. Orta tabaka ve basit halk adamlarına rastlanmazdı. Kahramanları arasında geçen olaylar insanların ruhsal zayıflıklarını, tutkularını, iradeye bağlı yüce davranışlarla çakıştırırdı. Özellikle karakterlerin bir "katharsis" yani arınma sürecinden geçmeleri gerekirdi. Bu da ancak farkında olarak ya da olmadan kahramanın büyük bir hata yapması, bu nedenle acı çekmesi ve bu süreç sonunda arınmış olarak doğru bir özü bulmasıyla olabilirdi.
Klasik trajedi Aristoteles tarafından kuramsallaştırılmıştır. Bu kurama göre; olay, zaman ve çevrede birlik demek olan ”üç birlik kuralı” benimsenmiştir. İç içe girmiş karışık olaylar bulunmaz. Ayrıntıya girmeden tek bir olay gösterilir. Olayın ön ve son tarafları, sebepleri ve sonuçları gerektikçe konunun ağzından halka duyurulur. Buna “olay birliği” denir. Trajedi olayının bir günde (24 saat) olup bitmiş gibi gösterilmesine “zaman birliği”, tek bir şehrin belli bir köşesinde başlayan olayın yine orada bitmesine de “çevre (mekân) birliği” denir.
Trajedilerde parlak söylevleri andıran yüksek ve asil bir üslup kullanılır. Kaba, çirkin ve niteliği düşük sözler bulunmaz. Trajedi şairleri mısralarının derin manalı ve bilgelik dolu olmasına önem vermişlerdir.
Trajedilerde kadere, ahlak, töre ve geleneklere üstün bir değer verilmiştir. Trajedinin amacının, “insanın acılarının ifade edilerek seyircilerin ruhunda korku ve merhamet uyandırılması” olduğu kabul edilmektedir. Bazı klasik trajedi örnekleri, Aiskhylos'un Titan Prometheus'un hikâyesini anlattığı Zincire Vurulmuş Prometheus'u, Sophokles'in Kral Oidipus'u ve Euripides'in Andromakhe'ı sayılabilir.
Yunan ve Roma dönemi trajedilerinin kuramsallaştırdığı bu kurallar daha sonra modern tiyatroda değiştirilmiştir. Bazı oyun yazarları özellikle bu kurallarla oynayarak farklı türler yaratmıştır. Bunlara örnek olarak Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro verilebilir.

Trajediyle komediyi bir araya getiren tiyatro türüdür. Modern tiyatronun sürekli olarak aristokrat zümrenin yaşayışını veya sadece hayatın gülünç taraflarının sahneye konmasını yeterli bulmayarak hayatı birçok tarafıyla temsil etme arzusundan doğmuştur.
Dram, düzyazı ve şiirsel hâlde yazılabildiği gibi üç perdeden beş perdeye kadar olabilir. Üç birlik kuralını tamamen reddeder. İnsani temalardan çok toplumcu ve millî konuları işler. Konular da çok çeşitli olabilir. En kanlı ve çirkin ya da gerçekçi olayları seyirciye göstermekten çekinmez.
Konuları tarihten ve hayatın acıklı veya gülünç, çirkin veya güzel hemen her olayından alınabilen dramda kader, umut, neşe, aşk, kuşku, tasa, facia ve komik davranışlar bir arada bulunabilir. Kahramanları her sınıftan (halk - soylu ayrımı gözetmeksizin) seçilebilir. Her türlü karaktere yer verilir. Dram eserleri gerçekleri göstermeyi amaçlamışlardır.
Dramın ciddi ve ağırbaşlı yazılmış şekline “piyes”, duygulandırıcı ve fazla heyecan verici olanına “melodram” denir. Melodram müzikli oyun demektir, yalnız günümüzde müzik kısmı atılmıştır. Bununla birlikte yine dram türlerinden olan "feeri" ise bir masalın sahneye konulmuş şeklidir. Kahramanları cin, peri, dev gibi düşsel varlıklardır. Olayın geçtiği yer ve zaman belli değildir.

Hayatın ve insanların gülünç yanlarının sergilenmesine dayanan komedyada amaç, seyirciyi güldürürken düşündürmektir.
Güldürmek esasına dayanıldığından üslupta bir serbestlik göze çarpar. Her türlü kaba söze ve şakaya yer verilir.
Kahramanlar genellikle halkın arasından seçilir.
Konular günlük hayattan alınır.
Kavga, yaralama gibi eylemler sahnede canlandırılır.
Diyalog ve koronun birbirini takip ettiği komedyada beş bölüm ara verilmeksizin oynanır.
Üç birlik (bir olay, bir gün, bir mekân) kuralına uygun yazılır.
Manzum olarak düzenlenir.
Eski Yunan'da komedya türünde ön plana çıkan şairler, Aristophanes ve Menandros'tur. Latin edabiyatında  Plautus, komedi türünde eserler yazmıştır. Moliere ise bu türde çok başarılı ürünler vermiştir. Fransız oyuncudur.
Komedi, içeriğine göre üç gruba ayrılır:

Töre Komedisi
Entrika Komedisi
Karakter Komedisi
Töre komedisi: Toplumun eksik, aksak yönlerini, töre ve geleneklerdeki tutarsızlık ve yanlışları eleştirel bir dille ele alan oyunlardır.
Entrika Komedisi: Şaşırtma

Resim, herhangi bir yüzey üzerine çizgi ve renklerle yapılan, günümüzde kavramsal bir boyutta ele alınması açısından hemen her tür malzemenin kullanılabildiği bir anlatım tekniğidir. Resim yapma sanatıyla meşgul kişiler, ressam olarak adlandırılırlar.

Tarihte keşfedilen ilk resimler; kesin bir bilgi içermemekle birlikte, ortalama 30 bin yıllık oldukları varsayılan, 1994 yılında, Fransa'nın Vallon-Pont-d'Arc bölgesinde yer alan ve adını, mağarayı keşfeden Jean-Marie Chauvet'ten alan, Chauvet Mağarası'nda keşfedilmişlerdir. Tarih öncesi resimler, kimileri açıkta yer alan, pek çoğu ise mağaralarda olmak üzere, kaya duvarlarına çizilmiş hayvan, av sahneleri ve boyalı ellerle oluşturulmuş izlerden meydana gelirler. Bu resimler, tarihi önemleri dışında, insanoğlunun soyut düşünme yeteneğinin o dönemlerde de gelişmiş olduğunu kanıtlamaları bakımından ayrıca değer taşırlar. İlk resimlerin yapılış amaçları arasında, dönem insanının, kendilerini kuşatan doğa karşısında oluşturdukları mistik eğilimler doğrultusunda, kabileye kötülük getirdiğine inanılan olguları uzak tutmak, örneğin, ava dair bereketin arttırılması, topluluğun gelişimi ve güvenliği bakımından genç avcı adaylarına dönük eğitim, doğaya duyulan hayranlık ve keşfetme ihtiyacının yer aldığı kabul edilir.
Resim yapmakta kullanılan teknikler; malzemelerin gelişimini de etkilemiş, örneğin, bitki kökü gibi doğal yollarla elde edilen boyaların yerini, endüstriyel, sağlığa daha az zararlı, kalıcı ve kullanımı daha kolay boyalar almıştır.
Hristiyanlıkta Batı resmi, milattan sonra dini konuları sembolik bir şekilde resmetmeye odaklanmıştır. Ancak figürler hareketsiz, kompozisyonlar ise kuralcıdır.
İslam dininde ve medeniyetinde iki boyutlu ve üç boyutlu (ve benzeri araçlar); Allah'ın, yarattıklarını taklit etmeyi insanoğluna yasakladığı için İslami resimler 18. yüzyılın ortalarına kadar daha çok soyut desenler ve yazının şekillendirilmesi hat sanatı, ebru ve minyatür ile sınırlı kalmıştır.
Rönesans'tan sonra dini konuların dışına çıkılmaya başlanmış, ressamlar eserlerine vermek istedikleri anlamlara göre nüanslar katmaya başlamışlardır. Rönesans ile canlanan ve doğayı inceleyerek, detaylı şekilde, olduğu gibi resmetme arzusu perspektif tekniğinin geliştirilmesine yol açmıştır. Leonardo da Vinci'nin anatomi analizleri eşsiz kabul edilir.
Osmanlı'da resim sanatının yerleşmesi: 1860-1869 döneminde, Paris'te Gérôme'un öğrencisi olan Osman Hamdi Bey, ülkesine döndükten sonra gerçekleştirdiği yapıtlar ve Sanayii Nefise Mektebi'ni kurmasıyla birlikte, resim sanatı Doğu toplumlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Günümüzde, dünya resim tarihinin önemli bir parçası olarak kabul edilen pek çok Türk ressam bulunmaktadır.
Modern resim sanatı: 1880'lerde, kimine göre Tonalizm, kimine göre Sembolizm akımlarıyla başlayan modern resim konusunu, genel olarak avam tabakasında, başka bir deyişle, sıradan insanda, onun gündelik yaşamında, psikolojisinde bulur. Dönemin resminde, kompozisyon, ışık, renk, kontur, perspektif konularında konmuş kuralları yıkma, sanatsal ifadeyi özgürleştirme arzusu öne çıkar. 1945'lerde ortaya çıkan Soyut Ekspresyonizm akımı ile resim sanatı, tamamen insanın iç dünyasına inerek somut dünyadan, kurallardan ve kalıplardan uzaklaşır; mutlak gerçeği arar, böyle bir şey olmadığına karar verir ve Fluxus akımından sonra kendini kavramsal sanata bırakır. Artık resim, sadece bir soru haline gelmiştir ve daha büyük bir bütünün ufak bir parçasını oluşturmaktadır (bkz. Enstalasyon).
Resim sanatının etkisi: Resim, bilinen en eski ve köklü sanat dallarından biridir. Bu sebeple diğer bazı sanatların odak noktasında bulunmaktadır. Diğer sanatlar fikir üslup vb. açılardan genellikle resim sanatına benzerlik gösterirler. Bunun sebebi, resim sanatının erken dönemlerde gelişmeye başlaması ve ileri seviyeye ulaşmasıdır.
Resim sanatının günümüzdeki yeri: Bugün, resmin (ve sanatın) öldüğü iddialarına rağmen günümüz yaşam şekline uygun, birçok çeşitli geleneğin egemenliği sürmektedir.
Resim ve fotoğraf: Resim bir isimdir, ancak sanatçılar resim kelimesini kavramsal olarak kullandığı için fotoğrafla resim aynı değil diye benimsenir, işin doğrusu farklı aletler kullanılmasının dışında ortaya çıkan aynı gerçektir. Fırça ve kalemle yapılan resimse, bir makinenin işlemiş olduğu görüntü de resimdir, ancak sanatsal bakımdan değerlendirip resim kelimesi sanat anlayışı üslubuyla kavramsallaştırılırsa bu durum ortaya çıkar ve fotoğraf resim değildir denir.

Geleneksel yağlı boya resim tekniği genellikle sanatçının karakalem veya inceltilmiş boya ile konuyu tuvale çizmesiyle başlar. Yağlı boya, boyayı daha ince, daha çabuk veya daha yavaş kuruması için genellikle keten tohumu yağı, ressam beyaz ispirtosu veya diğer çözücülerle karıştırılır. Çözücüler boyadaki yağı incelttikleri için boya fırçalarını temizlemek için de kullanılır. Yağlı boya uygulamasının temel bir kuralı 'fat over lean' (Türkçe: 'yağsız') dır yani her ek boya tabakası daha çok kurumaya imkan vermek için alttaki tabakadan daha çok yağ içermelidir. Her ilave kat daha az yağ içeriyorsa son kat boya çatlar ve soyulur. Bu kural kalıcılığı sağlamaz; güçlü ve sabit boya  eden olan yağın kalitesi ve türüdür.
Yağla kullanılabilen soğuk mum, reçine ve vernik gibi başka malzemeler de vardır. Bu ek malzemeler ressama boyanın yarı saydamlığını, boyanın parlaklığını, yoğunluğunu ve boyanın fırça darbesini tutma veya gizleme yeteneğini ayarlamasına yardımcı olur. Boyanın bu yönleri yağlı boyanın ifade kapasitesi ile yakından ilgilidir.
Geleneksel olarak boya, boyama yüzeyine genellikle resim fırçası kullanılarak aktarılırdı ancak palet bıçakları ve paçavra kullanmak gibi başka yöntemler de vardır. Yağlı boya diğer birçok ressam malzemesinden daha uzun süre ıslak kalır ve ressamın figürün rengini, dokusunu veya biçimini değiştirmesini sağlar. Zaman zaman ressam tüm boya katmanını kaldırıp yeniden resme başlayabilir. Bu, boya ıslakken bir süre için bir bez ve biraz terebentin ile yapılır ancak bir süre sonra sertleşen boya tabakası kazınmalıdır. Yağlı boya buharlaşma değil oksidasyon ile kurur ve genellikle iki hafta içinde dokunulduğunda kuru hale gelir (bazı renkler günler içinde kurur). Genelde vernik uygulanacak kadar kuruması altı aydan bir yıla kadar zaman alır.

Keten tohumu yağı yaygın bir lif ürünü olan keten tohumundan gelir. Yağlı boya resme "yüzey" olan Keten de keten bitkisinden gelir. Aspir yağı veya ceviz veya haşhaş yağı bazen kurutmada keten tohumu yağından daha az "sarı" oldukları için beyaz gibi daha açık renklerin oluşturulmasında kullanılır ancak daha fazla kuruma gibi hafif dezavantajları vardır yavaş yavaş ve en güçlü boya filmini sağlamayabilir. Keten tohumu yağı sararma eğilimindedir ve renk tonunu değiştirebilir.
Kimyadaki gelişmelerle suyla kullanılabilen ve temizlenebilen modern suyla karışabilen yağlı boyalar üretildi. Yağın molekül yapısındaki küçük değişiklikler bu suyla karışabilir özelliğini oluşturur.

Resim yapma kavramı içinde geçen ve diğer kavramlarla ortak kullanılan deyimler şunlardır:

Resim yapma kavramında kullanılan diğer ortak deyimlerden bazıları: Altarpiece, Broken Color, Karikatür, Chiaroscuro, Kompozisyon, Drybrush, Easel Picture, Foreshortening, Genre, Halo, Highlights, Resim Tarihi, Imprimatura, Peyzaj, Madonna, Maulstick, Portre Minyatürü, Mural Painting, Palet, Panel Painting, Perspektif, Pietá, Plein Air, Portre, Sfumato, Stippling, Teknik, Trompe l'oeil, Underpainting, Varnish, Wet-on-wet ve Dört Boyutlu Resim.

Biçimsel: Kompozisyon, Doluluk-Boşluk oranı, Renk, Ritim, Denge.
Grafik yöntemler: İzleyicinin gözünü resim yüzeyinde dolaştırmak, Kompozisyon ve elemanlarda denge sağlamak, Pozitif-Negatif; tüm boşluğu gözönünde bulundurma.
Grafik araçlar: Formların Geometrisi (küp-üçgen-kare-dikey çizgi-yatay çizgi vb.), Bakış açısı (Lineer perspektif, Espas, iki boyutluluk), Düz çizgiler, eğriler, oran/orantı, diziliş ve plan.

Heykel, yontu veya skülptür, sanatsal bakış açısıyla meydana getirilmiş üç boyutlu formlara denir. Heykel temelde mekânın kapsanması, kavranması ve mekân ile ilişki kurulması ile ilgilenir. 
Genellikle insan, hayvan ya da nesnelerin heykelleri yapılır. Taş ve ahşap gibi malzemelerden yontularak yapılabileceği gibi, kil, seramik, lif, cam, beton, balmumu, oyun hamuru gibi ara malzemelerden modellenerek, bronz ve tunç gibi metallerden de dökülebilir. Büst, rölyef, asamblaj, alçak rölyef, yüksek kabartma, hatıra plaketi, çevresel heykel, gotik heykel, bahçe heykeli, tunç heykel, taş heykel, mimari heykel, anıtsal heykel, sosyal heykel, yumuşak heykel, kubist heykel, mikro minyatür, heykelcik, mobil heykel, yontu, tors gibi heykel türleri vardır.

Heykel ve heykelciliğin tarihi eski zamanlara kadar uzanır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda mermer, ağaç, taş, pişmiş toprak, maden gibi çok çeşitli malzemelerden yapılmış heykel ve heykelciklere rastlanmaktadır. Bunlar ve diğer heykeller üzerinde yapılan incelemelerden, heykellerin büyük bir kısmının çeşitli kavimlerin ilah olarak tanıdıkları varlıkları tasvir ettikleri, bazılarının kral-kraliçe gibi hükümdar ailelerini, kahramanları ve kahramanlık olaylarını, bilim, sanat ve sporda meşhur olmuş kimseleri, bir kısmının da çeşitli insan ve hayvanları tasvir ettikleri anlaşılmıştır. Tarihi araştırmalar, ilk heykelin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hakkında herhangi bir netice vermemektedir.
Tarihi çok eski olduğu bilinen heykel ve heykelciliği bu derece yaygınlaştıran asıl sebep, inançtır. Çeşitli devirlerde yaşamış insanların tapındıkları ve ilah tanıdıkları şeylerin ağaç, taş, maden üzerine işlemeleri ve ibadetlerini bunlara karşı yapmaları, heykel ve heykelciliğe cemiyet hayatında geniş yer verilmesine yol açmıştır.
İlk çağ topluluklarında sanatçılar genellikle bir geleneği devam ettirir. Ortaya konan eser, toplumun ortak malı olarak kabul edilir. Dolayısıyla eserler sanatçıları değil üretildikleri kavim ve toplulukların adıyla anılırlar.
Tarımsal faaliyetlerin başlamasıyla birlikte, verimsizlik sorununa çare olarak, Magna Mater (Ana Tanrıça) heykelcikleri yapılmıştır. Bu heykelciklerin malzemesi ağaç ya da topraktır. Heykeller genel olarak aynı duruşu sergiler, kişisel özellik taşımazlar. Baş oranları vücudun geneline göre büyüktür. Üç boyutlu heykellerde bile uzuvlar çizilerek gösterilir. Heykel yüzeyleri çizilerek süsleme yoluna gidilir.

Kültür alanında otuz yüzyıl boyunca süreklilik gösteren Mısır'da heykeltıraşlar ağaç, granit, bazalt, profir gibi dayanıklı malzemeler kullandılar. Tapınakların ve mezar anıtlarının iç ve dış cephelerini heykeller ve rölyeflerle süslemişlerdir.
Mısır'da heykelcilikte zaman içinde gelişen bir üslupçuluk söz konusudur. Bu üsluplaşma özellikle figürlerin duruşlarında ve vücudu kaplayan kumaşların yapımında kendini gösterir.
Figürler genel olarak durgun ve hareketsizdir. Frontal duruş hâkimdir. Ayakta duran figürlerde, vücut ağırlığı iki bacağa eşit olarak dağıtılır. Heykelin ortasından bir çizgi çekilirse iki eşit parça elde edilir. Kollar vücuda yapışık şekilde aşağıya sarkar, eller yumruk şeklindedir.
Mısır heykelcileri çok büyük ve sert taşlar yontuyorlardı. Bu durum onları çalışmalarında sadeleşme yapmaya yöneltti. Dolayısıyla heykellerde kas gibi detaylar görülmezken, yüzlerde de ifade de yoktur. Yalnızca mezarlara, dini inançlar gereği konan heykeller, ölünün ruhuna ev sahipliği yapacağından sahibine benzemesi zorunluluğu taşır.
Kral heykelleri sert taşlardan yapılırken, yumuşak taşlardan ve ağaçtan yapılan prens, rahip ve memur heykelleri bulunur.
Yeni imparatorluk döneminin en güzel eseri, Amerna şehrinde bulunan Kraliçe Nefertiti'ye ait olan büsttür. Sanatçısı bir yanda geleneğe bağlı kalmaya çalışırken, bir yandan da modelinin şahsi özelliklerini betimlemeye çalışmıştır. Gize piramidinin yanında bulunan Sfenks heykeli ise Eski Krallığın krallarından olan Kefren'nin portresini taşır.
Rölyefler daha çok tapınak ve mezarların duvarlarını süsler. Mısır rölyefleri daima bir olayı anlatır. Rölyeflerde baş, kollar, ayaklar, bacaklar ve gövde profilden; gözler ve omuzlar ise cepheden gösterilir.

Antik Yunan heykelinde, kişisel özellikler değil, ortak ideal tip önemlidir. İdeal yüzler, ideal ölçülere uygun insan vücutları Yunan heykelinin başlıca özelliğidir. Başlangıçta kil, taş, fildişi, kemik ve tunç gibi malzemelerden ilkel heykelcikler ortaya koyan Yunan heykelcileri zaman içerisinde malzeme çeşitliliğini sürdürdüler. Heykel sanatının gelişmesinin ve anıtsal heykeltıraşlığın ortaya çıkmasının nedenleri arasında olimpiyatlarda başarı kazanan atletlerin heykellerinin dikilmesi geleneği ile gelişen mimariye bağlı olarak tapınakların taştan yapılmasıyla bunların iç ve dış cephelerinin kabartmalarla süslenmesi sayılabilir.
Yunan heykeli estetik anlamda karşıtlıklar ve bunun yarattığı dinamizm üzerine kuruludur. Baş başka bir yöne, göz ile kollar ve bacaklar başka yönlere bakarlar. Bu durumun da gösterdiği gibi Yunan heykeltraşı vücut nüansları üzerinde çalışmalar yapmıştır.
Yunan heykelcileri örtü altından hissedilen gövdenin biçimini ortaya çıkarmanın çekiciliğini fark etmişlerdir. Bundan dolayı, gizlerken göstermek Yunan heykelciliğinde bir motif olmuştur.
MÖ 7. ve MÖ 6. yüzyılda iki büyük heykeltıraşlık ekolü görülür:

Girit Peloponez
İyonya
Yunan heykelciliği üç bölümde incelenebilir:

Antik Çağ (MÖ 490-460)
Klasik Çağ
Helenistik Devir (MÖ 330-30)

Bu dönemden itibaren vücudun ağırlığının bir bacak üstüne verildiği, böylelikle frontal duruşun değiştiği görülür. Bu yeni duruşun gelişmiş örneğine Olimpiya Zeus tapınağında rastlanır.

Bu dönem Parthenon tapınağının içinde bulunan altın, fildişi Athena heykelini yapan heykeltıraş Fidyas ile en parlak çağına ulaşmıştır. Bu heykel kaybolmuştur. Günümüze kalan ise zamanında Romalıların yaptığı kopyadır. Sanatçı en çok tanrı heykelleri yapmıştır.

Bu dönemde portrecilik gelişmiştir. Özellikle devlet adamlarının portreleri yapılmıştır. Bunlar arasında Büyük İskender portreleri ve bunların sanatçısı Lisppos öne çıkar. Sanatçı o zamana kadar uygulanmakta olan oranlar sistemini değiştirmiştir. Baş küçülmüş, gövde uzamış, baş vücudun 1/6'i olmuştur.

Romalılar bu alanda yaratıcılık gösterememişlerdir. Yunanistan'dan heykeller getirtmişler ve bunları kopyalayarak çoğaltmışlardır. Buna karşılık portrecilikte başarı göstermişlerdir. Bu durum dini geleneklerle bağlantılıdır. Roma geleneklerine göre ölen bir kişinin yüzünün balmumundan kalıbı alınır ve cenazeden sonra evin bir köşesinde saklanırdı. Özellikle cumhuriyet döneminde portrecilik çok gelişmiştir. Bu dönemde oldukça gerçekçi bir üslupla
yapılan portrelerde her türlü yüz ifadesi ve şahsi özellikler başarıyla işlenmiştir.
Romalılar zaferle döndükleri seferler sonrasında, kazandıkları başarıları simgeleyen anıtlar dikmeyi adet edinmişlerdir. Belirli zaman ve yerde gerçekleşen olayları anlatan kabartmalarla süslü bu anıtların en önemlileri Augustos döneminde Roma'da yapılmış olan barış sunağında bulunur. Bir diğer önemli anıtsa İstanbul Sultanahmet meydanındaki Teodesius obeliskidir (MÖ 4. yüzyıl). Bu anıtın kaide kısmında imparator, maiyetiyle beraber hipodrom locasında görülür. Kabartmanın merkezinde imparator bulunurken diğer figürler imparatora yakınlık derecelerine göre yerleştirilmiştir.

Heykelci hem çizici hem de uygulayıcıdır. Heykelcilerin bazıları sadece ellerine verilen şekilleri ya oyarlar veya dökerler. Heykelcilikte; oyma, biçimleme, inşa ve birleştirme, döküm, bitirme gibi teknikler vardır.

Eksiltme (Yontma)
Heykelci tek parça bir kütleyi istenen düzen içinde şekillendirir. Taş ve ahşap heykelcilikte bu usul kullanılır.
Manipülasyon (Modelleme/biçimleme)
Şekillendirilebilir heykel malzemelerinin elle ya da çeşitli aletlerle biçimlendirilmesi. Bunların maddesi kil, balmumu ve alçıdır.
Birleştirme (Yapılandırma/inşa)
Önceden şekillendirilmiş malzeme ve parçaların usulüne uygun olarak bir araya getirilmesidir. Birleştirme heykelcilikte, kumaş, sac, çıta, kalas, formika, cam, ip, metal borular vb. maddeler kullanılır.
Yerine geçme (Döküm)
Kil, balmumu gibi ara malzemeyle yapılan heykellerin çeşitli döküm teknikleri kullanılarak bronz gibi dayanıklı malzemeyle dökülmesidir.
Bitirme işi
Bitmiş heykelleri perdahlama, cilalama, boyama ve yaldızlama gibi uygulamaların yapılmasına denir.

İnsanların heykellere tapmaya başlamasından sonra, heykelcilik bir sanat ve ticaret metası olmuştur. Yüzyıllarca insanlar, her çeşit malzeme ve maddelerden heykeller yapmışlar ve hatta bunları başkalarına satarak geçimlerini temin etmek yolunu tutmuşlardır. Arkeolojik kazılarda, çeşitli yörelerde bol miktarda bulunup müzelere konan heykeller bunu ispatlamaktadır. Bilhassa mermerden yapılan heykeller, günümüze kadar sanat özelliklerini korumuşlardır.
Avrupa'da başlayan Rönesans hareketi ile heykelcilik ayrı bir önem kazanmıştır. Michelangelo bu devirde yetişen heykeltıraşların en meşhuru olmuştur. Bu zamandaki heykellerin yapımı, süsleme sanatı ile birlikte gelişmiştir. Ayrıca heykeller, şimşir, ıhlamur, meşe ve ceviz gibi sert ağaçlar oyularak çok çeşitli ölçülerde yapılmıştır. Taştan yapılan heykellerin kırılma ihtimali olduğundan, eski zamanlardan beri heykellerde mermer kullanılması daha yaygın ve daha çok tercih edilir olmuştur. Zamanımızdaki heykeltıraşlar tarafından genellikle mermer, bronz, tunç gibi kırılma tehlikesi daha az olan dayanıklı malzemeler kullanılmaktadır. Bunların yanında fildişinden heykel yapmak, eskiden olduğu gibi günümüzde de biblo yapımı şeklinde devam etmektedir.

Heykeltıraşlar listesi
Ses heykeli
Balmumu heykel
Atlı heykel
Gotik heykel
Türkiye'de heykel
Davut (Michelangelo)
Düşünen Adam

Mimarlık, mimari veya arkitektür, binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlama ve kurma sanatı ve bilimidir. İnsanların yaşamasını kolaylaştırmak ve barınma, dinlenme, çalışma, eğlenme gibi eylemlerini sürdürebilmelerini sağlamak üzere gerekli mekânları, işlevsel gereksinmeleri ekonomik ve teknik olanaklarla bağdaştırarak estetik yaratıcılıkla inşa etme sanatı; başka bir tanımlamayla, yapıları ve fiziksel çevreyi uygun ölçülerde tasarlama ve inşa etme sanat ve bilimidir. İnsan yaşamak için yurtlanmak ve doğa şartlarından korunmak için bir mekan ihtiyacı duyar ve bu mekanı kendine özgü kültürel, fonksiyonel, teknik ve farklı zevklerde inşa eder. 
Mimarlık evrensel bir meslektir. İnsanlık tarihinin her döneminde önemli olmuştur. Dini yapıların tanrıya ulaşma arzusundan, iktidarı simgeleyen saraylara ya da bir kentin dokusunu oluşturan basit konut tiplemelerine kadar her türlü açık ve kapalı mekanı tasarlar.
Bu çevre kırsal veya kentsel olabileceği gibi, yapıları veya mekanları kuşatan yakın dış çevre de mimari tasarımın kapsamına girer. Mekan, içinde yaşamın gerçekleştiği fizik ortam olarak tanımlanabilir. Mekanın oluşabilmesi ve üretilebilmesi için yapılara, yaşamın her gün artan çeşitliliği göz önüne alınırsa, oldukça karmaşık ilişkiler düzeni içinde yapılaşmış fizik çevreye gereksinme vardır. Mimari tasarımın öznesi olan yaşam, coğrafi, iklimsel, kültürel, demografik farklılıklar içerir.

Mimar sözcüğü Arapça ˁmr kökünden gelen miˁmār معمار “imar eden, bina yapım ustası” sözcüğünden dilimize geçmiştir. Bu kelime Arapça ˁamara عَمَرَ “canlandırdı, mamur ve bayındır etti” fiilinin mifˁāl veznine dayanır. ÖzTürkçesi "örekmen"dir.

MÖ 1. yüzyılda yaşamış olan Romalı mimar Vitruvius De Architectura adlı kitabında başarılı bir mimarlık için "Utilitas, Firmitas, Venustas" (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) etmenlerinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Rönesans'ta bu tanım, "Comodita, perpetuita, bellezza" (kullanışlılık, süreklilik- kalıcılık, güzellik) olarak benimsenmiştir. 1581'de bir İngiliz yazarı mimarlığı "yapı bilimi" olarak tanımlarken 19. yüzyılda İngiliz eleştirmen John Ruskin mimarlığın "yapılara uygulanan süslemeden başka bir şey olmadığı"nı ileri sürüyordu. Amatör bir eleştirici olan Sir Henri Watton "The Elements of Architecture" (1624) adlı kitabında mimarlığın üç koşula (kullanılışlılık, sağlamlık, güzellik) yanıt vermesi gerektiğini belirtir. Frank Lloyd Wright'a göre de "mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır."
Dünyanın en eski mesleği olarak kabul edilen mimarlık yapı sektörünün de ayrılmaz bir parçasıdır. Yapı sektörü ise, tüm dünya ülkelerinde en büyük sektör olup, diğer sektörlerin de itici gücü olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, mimarlık, geçmişin birikimleri ile geleceği hazırlayacak, gelecekte yaşanacak kaliteli yaşam çevrelerini oluşturacak, vizyon sahibi bireylerin mesleğidir.
Son elli yıldır mimarlık mesleği konusunda “Çizim yapma sanatı” gibi bir yanlış kanaat oluşmuş, mimarlık sanatına yardımcı olan ancak çalışma alanı, tüm yapılarda kullanılan elemanların malzeme, mukavemet, statik ve dinamik durumlarını ve ekonomisini inceleyen bilim dalı olan inşaat mühendisliği ile mimarlık kavramları birbirine karışmıştır.
Mimarlık sanatının kültürel yanını göz ardı eden bu anlayış sonucunda, yüzyıllardır Türkiye'nin kimliği ile bütünleşen ve kültürümüzün ve değerlerimizin en kalıcı kanıtı olan mimarlık, kimliğini kaybetmiş, kültürel kimlik sorusu ile bir hesabı bulunmayan egemen yapı kültürü kentlerin görünür kimliğine damgasını vurmuştur.
Oysa Mimarlık ülkelerin kartvizitine yazdığı değerlerin en önemlilerinden biri, belki de en önemlisidir.
Mimarlık okullarından mezun olanların, mesleğin ilgi alanının çok geniş bir yelpazeyi kapsaması nedeni ile, birbirinden çok farklı alanlarda çalışabildikleri gözlemlenmektedir.

Yaratıcı düşünceyi teknik uzmanlıkla harmanlar. Bir mimar, bir yapının yalnızca görsel çekiciliğini değil, aynı zamanda dayanıklılığını, güvenliğini ve çevresel uyumunu da göz önünde bulundurmalıdır. Bu nedenle mimarlık, mühendislik, malzeme bilimi ve çevre bilimleri gibi alanlarla sıkı bir iş birliği içindedir. Aynı zamanda, tarih, sosyoloji ve antropoloji gibi sosyal bilimlerden beslenerek tasarlanan mekanların kültürel ve toplumsal bağlamını dikkate alır.
Mimarlık disiplininin temel unsurlarından biri, tasarım sürecidir. Bu süreç, bir fikrin kavramsal eskizlerden başlayarak detaylı planlara ve nihayetinde inşa edilmiş bir yapıya dönüşmesini kapsar. Günümüzde dijital teknolojiler, 3D modelleme ve yapay zeka gibi araçlar bu süreci dönüştürmüş, mimarlara daha karmaşık ve yenilikçi tasarımlar yapma imkanı sunmuştur. Bunun yanı sıra, iklim değişikliği ve kentleşme gibi çağdaş sorunlar, sürdürülebilirlik ve çevre dostu tasarım ilkelerini disiplinin merkezine taşımıştır.
Eğitim açısından mimarlık, genellikle yoğun bir teorik ve pratik müfredat gerektirir. Mimarlık okullarında öğrenciler, çizim teknikleri, yapı sistemleri, sanat tarihi ve proje yönetimi gibi konularda yetiştirilir. Disiplin, bireylerden hem analitik düşünme hem de sanatsal duyarlılık bekler; bu da mimarlığı diğer meslek dallarından ayıran benzersiz bir özellik olarak öne çıkıyor.

Özel

Genel
Erkan İnce, Mimarlık ve Kimlik
Doç Dr Aydan Balamir, Mimarlık ve Kimlik Temrinleri- I: Türkiye'de Modern Yapı Kültürünün Bir Profili

Mimarlar Odası 6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fotoğraf (Eski Yunanca Yunanca: φῶς (fos), Yunanca: φωτός (fotos)), “ışık (gök cisimlerinin)“, “aydınlık“ ve Yunanca: γράφειν (grafein), “çizmek“, “kazımak“, “resim yapmak“, "yazmak" kelimeleri birleştirilerek türetilmiş bir isimdir. Kelime anlamı, ışık yardımı ile iz bırakmaktır. Osmanlı döneminde fotoğraftan bahsedilirken ilk olarak "ateş yazması" şeklinde bir tanımla adlandırıldığı belirtilmektedir. Halk dilinde fotoğraf anlamında kılık sözcüğü tespit edilmiştir. Fotoğraf anlamında yaygın bir kullanımı bulunmamakla birlikte yaçın sözcüğü de mevcuttur. Fotoğraf, cisimlerden yansıyan elektromanyetik radyasyonun toplanıp odaklanmasıyla oluşturulur. En yaygın rastlanan fotoğraflar insan gözünün görebileceği kalıcı görüntüler meydana getiren dalga boylarıyla olan fotoğraflardır.
Fotoğrafta en önemli unsur ışıktır. Işık üzerine vurduğu nesneleri görülebilir kıldığı gibi, fotoğraf oluşumunu da sağlar. Bu yüzden fotoğrafı çekecek makinedeki objektif de önem arz etmektedir. Objektifin diyafram değeri ne kadar küçükse içeriye giren ışık miktarı da o kadar çok olacağından fotoğraf çekiminde daha yüksek enstantaneler kullanılabilecektir. Diyafram'ın 1, olması objektife gelen ışığın tamamının sensöre düşmesidir. Üst düzey lenslerin diyafram değerleri genel olarak 1.4 derecesinden itibaren başlamaktadır.
Fotoğrafın çekilebilmesi için ışık şarttır. Işık herhangi bir kaynaktan cisme gelir. Cisimden yansıyan ışık bir algılayıcıya yani göze ya da filme ya da sensöre geldiği zaman görünür olur ve renkleri konusunda bilgi verir. Cisimlerin renkleri üzerine gelen ışığın ışık ısısı ve ne kadarını absorbe edip ne kadarını hangi dalga boyunda yansıttığına göre algılanır. Örneğin beyaz duvar sarı ışık ile aydınlatıldığında sarı, mavi ışık ile aydınlatıldığında ise mavi renk olarak görünür. Ancak kırmızı renkli cisim yeşil ışık ile aydınlatıldığında siyah gözükebilir.
Objektifler ilk kamera sayılan camera obscuradan bu yana gelişme göstererek optik kusurları neredeyse tamamen giderilmiş hale gelmişlerdir. Geniş açı, normal odaklı ve tele objektif olarak kabaca 3 gruba toplanabilir. Aynı zamanda sabit odaklı ve değiştirilebilir odaklı(zoom) objektifler olarak iki ayrı grupta da toplanabilir.
Çoğu fotoğraf, ışığı fotoğraf filmine, CCD’ye ya da CMOS görüntü algılayıcısına odaklayan fotoğraf makinesiyle çekilir. Nesneler ışığa duyarlı kağıdın yerleştirilip, ışığa maruz bırakılarak (fotogram) ya da bir tarayıcının üzerine konularak da fotoğraf elde edilebilir. İyi fotoğrafın ne olduğu her zaman tartışma konusu olmuştur.
Dijital fotoğraf bilgisayar ortamında çeşitli dosya formatlarından oluşur. Bu formatlardan en popüler olanı sıkıştırılmış JPEG'dir. Diğer formatlar ise TIFF ve RAW formatlarıdır.

Görüntüyü görünür kılma kimyasal bazı işlemler gerektirir. "Gümüş ışıkla etkileştiğinde kararır" bilgisinden doğan sonuçları karanlık kutu (Camera Obscura) ile aynı anda, ilk kez deneyen Thomas Wedgwood'un kuramsal çıkarımları doğrudur. Ancak denemelerindeki ışıklama süresinin çok uzun olması, oluşan görüntüdeki kararmayı durduramaması, üstelik oldukça genç sayılacak yaştaki ölümü 1840'ta, Sir John Herscel'in Yunancada türeterek "ışıkla yazmak" anlamında adlandırdığı "fotoğraf"ın mucidi olmasını engeller. Fransa'dan Joseph Nicéphore Niépce, Louis Jacques Mande Daguerre, Hippolyte Bayard ve İngiltere'den William Henry Fox Talbot bu başarıya ulaşırlar. 1826 veya 1827'de Joseph Nicéphore Niépce ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde etmeyi başarır. Niépce'in görüntüsü sekiz saat boyunca ışıklanır. 1829'da benzer çalışmalar yapan Louis-Jacques-Mande Daguerre'la ortaklık kurar. Niépce, çalışmaları bir yönteme dönüşemeden vefat eder. 1835 yılına gelindiğinde, bir gün Daguerre ışıklanmış bir levhayı içinde kimyasalların bulunduğu bir kaba yanlışlıkla koyar. Birkaç gün sonra levhayı fark ettiğinde, elde ettiği sonuçtan kendi adını vereceği yöntemi bulur. "Daguerrotype" adını verdiği bu buluş, 1839'de Fransız Bilimler Akademisi'nce resmileştirilir.
Bu gelişme, halk arasında ilgi uyanmasına ve fotoğrafın yaygınlaşmasına yarar. Ayna görüntüsünün tersinin elde edildiği bu yöntemde; bir gümüş levha, iyot buharına tutulur, yüzeyinde gümüş iyodürden oluşan bir tabaka elde edilir, bu yüzey, karanlık kutu yeterince ışıklandıktan sonra cıva buharıyla yıkanır. Benzer çalışmaları İngiltere'de sürdüren William Henry Fox Talbot 1839'da karanlık kutu ile edinilen ilk kalıcı görüntüyü kendisinin bulduğunu ileri sürse de ilgi ve kabul görmedi. Çalışmalarını sonraki yıllarda da sürdüren Talbot negatif/pozitif işlemlerini içeren "Calotype" adını verdiği yönteminde; gümüş tuzlarına batırılmış bir kâğıt kullanarak elde edilen negatif görüntülerden, yine aynı teknikle hazırlanmış kâğıtlara istenilen sayıda pozitif fotoğraf basmayı başarır.

* Eski Fotoğraflar - SALT Araştırma Merkezi (Yüksek Çözünürlük, Açık Erişim, İndirilebilir - ↓)

Tarım veya ziraat, bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi, bunların kalite ve verimlerinin yükseltilmesi, bu ürünlerin uygun koşullarda muhafazası, işlenip değerlendirilmesi ve pazarlanmasını ele alan bilim dalıdır. Diğer bir ifade ile insan besini olabilecek ve ekonomik değeri olan her türlü bitkisel-Hayvansal ürünün bakım, besleme, yetiştirme, koruma ve mekanizasyon faaliyetlerinin tamamı ile durgun sularda veya özel alanlarda yapılan balıkçılık faaliyetlerinin tümüdür.
Bu bilim dalı bilimsel bilginin yanı sıra özel yetenek ve önsezi gerektirir. Uygulamalı bir bilim dalı olup, amacı insanların yararına ekonomik değerler elde etmektir.
Tarım, iki temel üretim dalından oluşur. Bunlar bitkisel üretim ve hayvansal üretimdir. Bu iki temel tarım üretimi dalı ve hatta tanımları arasındaki tek ayrım, kullandıkları materyalin birinde bitki ötekinde ise hayvan materyali oluşudur

Tarım, insanlığın toplu hayata geçişinde büyük bir rol üstlendi. Taş Devri süresince bulunan avcı-toplayıcı toplulukların, yerini tarımla uğraşan halklara bırakması, toplumları ve devletleri ortaya çıkardı. Sanayi Devrimi'ne kadar tarım, insanlığın büyük çoğunluğunun temel geçim kaynağı oldu. Ancak günümüzde de tarımda gözle görülür gelişmeler ve teknolojinin getirdiği etkiler bulunmaktadır. Özellikle 20. yüzyıl boyunca tarımda önemli değişiklikler yaşanmıştır. Haber-Bosch işlemine göre, amonyum nitrat karıştırılan tezek sayesinde, ilk yapay gübreler elde edildi. Tarımda işgücünü düşüren makineleşme sayesinde tarımda işçi sayısında azalmalar gözlendi. Üretimin artmasına karşılık işsizlik arttı.

Bunlara karşılık, günümüzde en çok yetiştirilen tarım ürünleri arasında pirinç, mısır ve buğday yer almaktadır. Ayrıca dünyadaki çoğu hükûma kaliteli gıda için tarıma yatırım yapmaktadır. Tarıma yapılan yatırımlardan en büyük payı, buğday, mısır, pirinç, soya ve süt almaktadır. Ancak buna karşılık gelişmiş ülkelerde yapılan yatırımların büyük çoğunluğu etkisiz ve çevre düşmanı olmaktadır. Özellikle tarımdaki makineleşme ve yapay gübre kullanımı, çevreye büyük zararlar vermekte ve su kirliliği başta olmak üzere önemli sorunlara yol açmaktadır. Yine 21. yüzyılda çevre sorunlarının ve küresel ısınma başta olmak üzere anormal doğa olaylarının gündeme gelmesiyle beraber, tarımda makineleşme ve yapay gübre kullanımı düşürülmüştür.
Tarımdaki çevre zararlarına alternatif olarak geliştirilen ve ilk defa 20. yüzyıl başlarında Sir Albert Howard tarafından tartışılan organik tarım ise tüm bunlara karşı temiz ve sağlıklıdır. Organik tarım, günümüzde dünya çapında ilgi görse de pahalı olması nedeniyle sadece üst sınıf kişilerce elde edilebilmektedir. Yine bu tür tarımın dünyadaki en büyük destekçisi Avrupa Birliği'dir. Bu birlik tarafından 1991 yılında organik tarım adıyla literatüre eklenen uygulama, 2005'te CAP adlı kuruluşun kurulmasıyla beraber sürat kazanmıştır. Organik gıdanın savaştığı baş yöntemler arasında hormonlu gıda üretimi yer almaktadır.
2007 yılının sonlarında dünyadaki ekonomik dalgalanmalar sürecinde tahıl ürünleri başta olmak üzere birçok tarım ürününde fiyat katlanmaları gözlendi. Gelecekte, fiyatların çok daha katlanması nedeniyle, Afrika ve birçok 3. dünya ülkesinde gıda savaşlarının baş göstermesi beklenmektedir. Birleşmiş Milletler'e göre, 2025 yılına gelindiğinde Afrika sadece nüfusunun %25'ini besleyebilecektir.

Günümüz dünyasında, tarım iki farklı temel amaç için kullanılmaktadır. Bunlardan ilki, sadece ailesini besleyebilmek için üretim yapan insanlardan oluşan grup, ikincisi ise ticari amaçla tarım yapan insanlardan ve kurumlardan oluşan gruptur. Endüstriyel tarımda, amaç ticaret olduğundan para sahası geniştir ve gübreleme, tohumlama, bakım, sulama gibi olanaklar geniştir. Aynı şekilde endüstriyel tarımda geniş tarım alanları mevcuttur. 20. yüzyılda özellikle tarım kimyasındaki gelişmeler, üretimi katladığı gibi, insan gücü oranını da düşürmüştür. Ancak bu, hem sağlıksız gıda üretimine, hem de işsizliğe neden olmaktadır.
Tarımda görülen haşaratlara karşı kullanılan ilaçlar, bu haşaratların zararlarını büyük ölçüde engellese de, buna karşılık bu ilaçlar doğal dengeyi bozmakta ve çevreye zarar vermektedir. Tüm bu zararlara karşılık, tarımda kullanılan traktör gibi araçlar, üretimi artırmakta ve daha çok insan için besin olanağı sağlamaktadır. Özellikle ilkel tarım aletlerinin yerini modern tarım ve sulama birimlerine bıraktığı 1900'ler boyunca tarımda ivmeli bir artış gözlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yer alan Ulusal Mühendislik Akademisi'ne göre, tarımdaki makineleşme, dünyanın yaşadığı 20 devrimden biridir. Yine 1999 verilerine göre, günümüz teknolojisi sayesinde, tek bir çiftçi, 130'dan fazla insanı beslemektedir.
21. yüzyıl teknolojisi sayesinde, günümüzde tarımda çeşitlilik, gen çaprazlaması sayesinde artmakta ve birkaç verimli soy birleştirilerek ortaya çok daha verimli yeni bir soy çıkarılabilmektedir. Bu da tarım üretiminin artmasının altında yer alan etmenlerden biri olarak kabul edilmektedir. 

Tarımın tarihi günümüzden 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. İlk tarım örneklerinin ardından, zamanla birçok toplumun arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak tüm dünyada yaygınlaştı. Tarım sayesinde insanlık toplu yaşama geçti ve günümüzdeki devletler oluştu. Gübreleme, ekme-biçme gibi tarım yöntemleri her ne kadar eski olsa da, son yüzyılda büyük bir ivme gösterdi.

Antik çağlarda, Bereketli Hilal ve çevresinde ilk örneklerine rastlanan tarım, öncesinde toplayıcılık ve avcılık ile geçinen toplumları yerleşik yaşama geçirdi. Aynı dönemlerde Çin ve diğer Asya ülkelerinde de başka yöntemlerle uygulanmaya başlayan tarım, zamanla Nil Nehri ve çevresinde yoğun olarak uygulanmaya başlandı. Tarihte, en eski tarım verileri, Anadolu'da Abu Hureyra adlı yerleşimde M.Ö. 13500 yılından kalma tarım aletlerinden edildi. Yine yakın dönemlere ait, Levant ve İran'daki Zagros Dağları çevresinde tarım faaliyetlerinin izine rastlandı. Yine Bereketli Hilal üzerindeki alanda, kimi yerlerde darı, arpa, tahıl, acı bakla, keten, buğday gibi tarım kalıntılarına rastlandı.
Çoğu teoreme göre ilk tarım, insanların vahşi doğadan topladığı bitkisel besinlerini ve tohumlarını mağara önlerine düşürmesiyle başlar. Bu süreçte insanlar tüm gün yiyecek aramaktansa bitkileri toprağa ekerek devamlı olarak yerleşik halde besin elde edebileceğini fark etti. Bu keşif tüm toplumlarca farklı dönemlerde bulundu. Öncelikle Anadolu ve Orta Doğu'da rastlanan tarım etkinlikleri, toplumsal etkileşimler aracılığıyla dünyaya yayıldı. Tarımı daha erken keşfeden toplumlar daha önce yerleşik yaşama geçti ve günümüz uygarlıkları oluştu.
Hindistan'da M.Ö. 7000'lerde rastlanılan tarım, yaklaşık 2000 yıl sonra da diğer Asya ülkelerinde görüldü. Yine bu dönemlerde Nil Nehri çevresinde tarım yapılarına rastlanmaktadır. Mısır ve çevresindeki önemli su kaynakları ve ılıman iklimin mevcut olması tarımın burada daha üretken olmasını sağladı. Yine aynı dönemlerde Mısırlılar Nil'in taşma dönemlerini hesapladı ve ürünlerinin telef olmaması için çeşitli matematiksel formüller ve geometrik hesaplamalara başvurdu. Tarım bu bağlamda günümüz bilim ve teknolojisine farklı yollar aracılığıyla etki bıraktı.
Mezopotamya'da ise Şatt-ül-Arap ve Basra Körfezi çevresinde uygulanan tarım faaliyetleri, ilk kez Sümerler tarafından yapıldı. M.Ö. 5000'lere denk gelen bu süreç, zamanla diğer Mezopotamya uygarlıklarına yayıldı. Yapılan araştırmalarda Fırat ve Dicle nehirleri arasında ahır hayvanlarının kemiklerine rastlandı. Bu da, bölgede hayvancılığın da yer edinmiş olduğunu göstermektedir. Aynı dönemde Amerika kıtasındaki yerliler de basamaklı teraslar aracılığıyla And Dağları başta olmak üzere tarım faaliyetlerine başladı. Güney Amerika'nın Büyük Okyanus kıyılarında yapılan kazılarda, tütün, patates, fasulye, biber, domates, balkabağı gibi tarım ürünlerinin kalıntılarına rastlandı.
Yine Antik Yunanistan ve Antik Roma dönemlerinde de tarım faaliyetleri göze çarpmaktadır. Zeytin, pamuk, mısır gibi Akdeniz bitkilerini yetiştiren Yunanlar, buna karşılık toprakların azlığı ve fakirliği nedeniyle bu alanda çok ileri gidemedi. Romalılar ise tahıl ürünleriyle ticaret yapmaya başladı.

Orta Çağ'da İslam dünyası oldukça ileri düzeyde bir uygarlığa sahipti. Bu doğrultuda Orta Doğu ve çevresinde tarım faaliyetleri ve hayvancılık çok büyük ilerlemeler kaydetti. Hidrolik ve Hidrostatik teknikleriyle çalışan pompalara imza atan Araplar, bu sistemlerle üretimde artış gözledi. Yine su değirmenleri aracılığıyla suyu rahatça taşıyabilen Müslüman çiftçiler, bu sayede sulamadaki kuraklığın önüne geçti. Bu dönemde pamuk, turunçgil, meyve, kayısı, safran, enginar, şeker pancarı gibi tarım ürünleri yetiştirildi. Yine Araplar, İspanya'da Emevi Devleti'nin yer aldığı dönemde, Avrupa'ya limon, badem, incir, portakal, pamuk ve muz gibi ılıman tarım ürünlerini getirdi. Aynı dönemlerde Çin'de sabanın kullanılması tarım alanında Asya'daki önemli değişikliklerdendir.
Yine Kavimler Göçü sonrasında Batı Avrupa'da Roma egemenliğinin sona ermesiyle beraber; bu alanlardaki nüfus hızla arttı. Bu insanların beslenmesi için de daha çok toprağın işlenmesi gerekliydi. Bu süreçte, ormanlar ve bataklıklar, tarıma elverişli arazi durumuna getirildi. Bu geniş toprakları sürebilmek içinse ağır sabanlar taşıyan öküzler kullanıldı. Zaman geçtikçe 8-10 öküz kullanılarak işlenmesi zor killi topraklar da işlenmeye başladı. Romalılar bu dönemde bir yıl tahıl ekip, ertesi yıl da bu alanları bekleterek (nadasa bırakarak) pratik bir ekim nöbeti uyguladı. Bu dönemde, Avrupa'daki halklar zamanla yulaf, çavdar ve arpa ekmeyi öğrendi. Böylece, bir yıl kış, öbür yıl bahar döneminde yapılan ekimler, üçüncü yıl ise nadasa bırakılıyordu. Ancak bu yöntem de verimsiz kumlu topraklara uygun değildi.
800 yılı ve sonrasında Avrupa'da açık tarla sistemi uygulandı. Bu yönteme göre her çiftçi dar ve uzun tarlalara bölünen topraklarında çeşitli tarım ürünü yetiştiriyordu. Bu tür tarlalar genelde eğimli yamaçlara kurulmuştu. Bu da fazla suyun derin hendekten aşağı boşalması

Ekmek, genellikle buğday, un ve su ile hazırlanan hamurun pişirilmesiyle elde edilen temel bir besindir. Tarih boyunca ve dünya genelinde birçok kültürün beslenme düzeninde önemli bir yere sahip olmuştur. İnsan eliyle üretilen en eski yiyeceklerden biridir; tarımın başlangıcından bu yana büyük önem taşımış, hem dinî törenlerde hem de seküler kültürde temel bir rol oynamıştır.
Ekmek, doğada kendiliğinden bulunan mikroorganizmalarla (örneğin ekşi maya), kimyasal maddelerle (örneğin kabartma tozu), endüstriyel olarak üretilen maya ile ya da yüksek basınçla hava verilerek kabartılabilir; bu yöntemler ekmeğin kabarıp gözenekli bir yapıya kavuşmasını sağlar. Ekmek mayasız da olabilir. Pek çok ülkede, seri üretimle yapılan ekmekler; tat, doku, renk, raf ömrü, besin değeri ve üretim kolaylığını artırmak amacıyla çeşitli katkı maddeleri içerebilir.

Ekmeğin, buğday ve benzeri tahılların gıda olarak kullanılmaya başlanması ve daha sonra tarımı ile Ortadoğu'da, özellikle Urfa, Şam, Kudüs arası bölgede ortaya çıktığı tahmin edilebilir. İlk zamanlarda ekmek yapmak için, iyice kızdırılmış yassı taşlar kullanılıyor, bunlarla bir çeşit peksimet pişiriliyordu. İlk zamanlar tahıl hafif çillendirilip elde olan başka tohumlarla birlikte kullanılırdı (bkz. İncil'de bulunan Hezekiel ekmeği tarifi). Ekmek pişirmek için zamanla tuğladan veya topraktan ısıtılabilir yüzeyler, küçük, ateşte kızdırılmış çömleğimsi kaplar, sonra da fırınlar, tandırlar ve sacayak üstünde metal sac icat edildi. Roma'da vatandaşlar ekmeklerini evlerindeki fırınlarda pişirirlerdi. Fırıncıların bir çeşit lonca meydana getirmeleri ancak Trajanus devrinde olmuştur.

Ekmek, Orta Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika, Avrupa ve Amerika, Avustralya ve Güney Afrika gibi Avrupa kökenli kültürlerin temel gıdasıdır. Bu, pirinç veya eriştenin temel gıda olduğu Güney ve Doğu Asya'nın bazı kısımlarıyla tezat oluşturur. Ekmek genellikle ekmek mayası ile kültürlendirilen buğday unu hamurundan yapılır, kabarmaya bırakılır ve fırında pişirilir. Maya fermantasyonu sırasında üretilen karbondioksit ve etanol buharları ekmeğin hava ceplerine neden olur.
Yüksek glüten seviyesi (hamurun süngerimsiliğini ve elastikiyetini sağlayan) nedeniyle, ekmek yapımında en çok kullanılan tahıl olan ekmeklik buğday, dünya gıda tedarikine en büyük katkıyı sağlayan gıdadır.
Ekmek ayrıca diğer buğday türlerinin unundan da yapılır (kavuzlu buğday, kavılca buğdayı, tek çekirdekli buğday ve kamut dahil). Çavdar, arpa, mısır, yulaf, sorgum, darı ve pirinç gibi buğday dışı tahıllar ekmek yapmak için kullanılmıştır, ancak çavdar hariç, genellikle daha az glüten içerdiklerinden buğday unu ile birlikte kullanılırlar.
Glütensiz ekmekler, badem, pirinç, sorgum, mısır, fasulye gibi baklagiller ve manyok gibi yumrular gibi çeşitli malzemelerden elde edilen unlar kullanılarak yapılır. Bu yiyecekler glüten içermediğinden, bunlardan yapılan hamur somunlar kabarırken şeklini koruyamayabilir ve içleri az havalandırılarak yoğun olabilir. Ksantan zamkı, guar zamkı, hidroksipropil metilselüloz (HPMC), mısır nişastası veya yumurta gibi katkı maddeleri glüten eksikliğini telafi etmek için kullanılır.

Buğday ekmeği, tahıl ekmeği, yulaf ekmeği, sarı buğday ekmeği, köy ekmeği, çavdar ekmeği, kepek ekmeği, standart beyaz (Türk) ekmeği, ay çekirdekli ekmek, ruşeymli ekmek, haşhaşlı ekmek, zeytinli ekmek, cevizli ekmek, mısır ekmeği, nohut ekmeği, arpa ekmeği, pirinç ekmeği, tandır ekmeği, tatlı maya ekmeği, hububat ekmeği, darı ekmeği, patates ekmeği, ekşi mayalı ekmek, tuzsuz ekmek, viyana ekmeği, hızlı ekmek, francala, siyah ekmek, baget ekmek, lavaş ekmeği, susamlı ekmek, en bilinen ekmek çeşitleridir.
Pişirme tarzına göre ekmekler ikiye ayrılır: Ev ekmeği, fırın ekmeği. Ev ekmeği, hamuru evlerde elle yoğrulan, sacta, tandırda, fırınlarda veya ekmek makinesi ile pişirilen ekmeklerdir. Sacda pişirilen ekmeğe bazlama ve yufka denir. Tandır ekmeğinin en yaygın şekli pide'dir. Ev fırınlarında ise daha çok somun yapılır. Güllâçlar ise mayasız ekmekten yapılır. Fırın ekmeği, şehir ve kasabalarda, ordu birliklerinde, klasik odun fırınlarında yapılan ekmektir. Fırın ekmeğinin en yaygın şekli, altı düz, üstü bombeli, değirmi bir ekmek olan somun'dur.
Eskiden ekmek tedavide çeşitli alanlarda kullanılırdı. Glüten ekmeği, suda eriyen kısımlarından ve nişastasından ayrılmış unla yapılır; taze soya ekmeği, soya unuyla yapılır. Şeker hastalarının diyetlerinde genellikle bu tip ekmekler kullanılır. Diğer ekmekler azotemi ve damar sertliği hastalarının rejimlerinde verilir: az azotlu ekmek ve tuzsuz ekmek gibi.

Hamur genellikle fırında pişirilir ancak bazı mutfaklarda ekmek örneğin mantou gibi buharda pişirilir, kızartılır (örneğin puri) veya yağlanmamış bir tavada pişirilir (örneğin tortilla). Mayalı veya mayasız (örneğin matsa) olabilir. Tuz, yağ ve maya ve kabartma tozu gibi mayalama maddeleri yaygın içeriklerdir, ancak ekmek süt, yumurta, şeker, baharat, meyve (kuru üzüm gibi), sebze (soğan gibi), kuruyemiş (ceviz gibi) veya tohumlar (haşhaş gibi) gibi diğer malzemeleri de içerebilir.

Profesyonel ekmek tarifleri fırıncı yüzdesi gösterimiyle belirtilir. Un miktarı %100 olarak belirtilir ve diğer bileşenler bu miktarın ağırlıkça yüzdesi olarak ifade edilir. Ağırlıkla ölçüm, özellikle kuru bileşenler için hacimle ölçümden daha doğru ve tutarlıdır.
Doku ve kırıntıyı çok etkilediğinden ekmek tarifindeki en önemli ölçüm, suyun una oranıdır. Sert buğday unları yaklaşık %62 su emerken, daha yumuşak buğday unları yaklaşık %56 su emer. Bu hamurlardan yapılan sofra ekmekleri ince dokulu ve hafiftir. Çoğu zanaatkar ekmek formülü %60 ila %75 arasında su içerir. Mayalı ekmeklerde, daha yüksek su yüzdesi daha çok CO2 kabarcığı ve daha kaba ekmek kırıntısı ile sonuçlanır.
Hamur tarifleri genellikle 500 gram un gerektirir ve bu kadar undan ise bir somun ekmek veya iki baget ekmek yapılır.
Küf oluşumunu geciktirmek için genellikle ticari fırınlarda hamura kalsiyum propiyonat eklenir.

Ekmeğin yapımında başlıca üç işlem yer alır. Yoğurma, mayalama ve pişirme. Yoğurma, unu hamura çevirir. Mayalama, hamuru ekşitip kabartır, pişirme ise ekmek haline getirir.
Un, su, tuz ve maya bir kazan veya teknede birbirine karıştırılarak yoğrulur, una su karışınca eriyen kısımlar (glikoz, tuz vb.) dışında erimeyen kısımlar (gluten, nişasta) su emerek şişer. Tuz, ekmeğin lezzetini azaltır. Yoğurma, eskiden teknelerde ayakla yapılırdı. Şimdi köylerde ve küçük kasabalarda gene böyle olmakla beraber şehirlerde makineyle yoğrulmaktadır.
Yoğurma şekli ne olursa olsun, ekmeklik hamur, su ve un oranına göre üç çeşide ayrılır:

Lüks ekmek hamuru (% 65 su)
Ekmeklik hamur (% 60 su)
Çöreklik hamur (% 40 - % 45 su)
Yoğurma işlemi sırasında hamura bir miktar maya katılır. Bu maya, bir parça ekşi hamur olabileceği gibi fennî hamur mayası da olabilir. Birinci şekilde pişirici, ekmek hamurundan bir parçayı bir kenara ayırır, ertesi gün yoğuracağı hamura katar. Fennî mayalarsa, sıvı olarak hamur suyuna katılır. Sıcak bir yere konan hamurun içindeki mayalar şekerlerle karışınca alkol ve karbondioksit gazı oluşur. Gaz kabarcıkları hamuru kabartır; kabarcıklar arada bir patlar, gaz salıverir. Ekşime teknede başlar, hamur parçalara ayrılıncaya kadar sürer. Elverişli büyüklükte parçalara ayrılan hamur, istenilen şekil verilerek fırına atılır ve pişirilir.
Ekmeğin ortalama bileşimi:

Su (yüzde 30-40)
Proteinler (% 6 - % 8)
Glüsitler (% 50 - % 55)
Lipitler (% 0,4 - % 0,8)
Madenî tuzlar (% 1,5 - % 2)
Fırınların ortalama sıcaklık derecesi 230-270 °C'tır; fakat su oranı yüksek olduğu için ekmeğin sıcaklığı 100 °C'ı aşmaz. Fırında mayalı hamurun içindeki alkol, karbondioksit gazı ve suyun bir kısmı çıkar, ekmek hafifleyerek gevşek ve gözenekli bir yapı kazanır. Hamur piştikten sonra yaklaşık olarak kütlesi %18,45 oranında azalır. Ekmeğin kalitesi, kullanılan una ve pişirme süresine bağlıdır. 73 - 76 randımanlı unlardan francala, 78 - 80 randımanlı unlardan beyaz ekmek, daha yüksek randımanlı (kepekli) unlardan kara ekmek (kepekli ekmek) elde edilir.
Taze ekmeğin sindirimi zordur. Ekmek, fırından çıktıktan en az 6 saat sonra yenmelidir. Ekmek durdukça kendiliğinden değişikliğe uğrayarak sertleşir ve bayatlar. Bayatlama sadece su kaybından değil, ekmekteki maddelerin de değişikliğe uğramasından ileri gelir. Ekmekleri karıştırmak için içerisine baklagillerden çeşitli tohumların unları, patates unu, yemek sodası, ağırlaşsın diye barit sülfat gibi maddeler katılır. Bunun gibi hile ile karıştırmalara ve eksik ağırlıkta ekmek çıkarılmasına karşı belediyelerce sıkı mücadele yürütülür. Belediye nizamlarınca ekmek hamuruna ağırlaştırıcı (alçı, kil, kemik unu vb.) kabartıcı, bozuk unları ıslah edici (bakır ve çinko sülfat, şap vb.) maddelerin katılması, iyi pişmemiş hamur ekmeklerin satışa çıkarılması yasaktır ve belediyelerce cezalandırılır.
2004 yılından itibaren gıda üretimi yapan işletmelerin denetimi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca yürütülmektedir. Bakanlığın yetkilendirdiği gıda kontrolörleri ekmek üretimi yapan işletmelerden üretilen ekmek partisi adına numune alarak bakanlık tarafından yetkilendirilmiş akredite laboratuvarlara analiz için numuneyi gönderir. Analiz sonucu, 5996 sayılı kanun kapsamında yayınlanan Ekmek ve Ekmek Çeşitleri Tebliği'ne uymadığı takdirde işletmeye kanun kapsamında ceza yazılır. Sorunlu parti miktarı tespit edilir ve ürünler imha edilir. İşletme cezaya maruz kaldıysa sebebi araştırılır ve denetimler sıkı şekilde devam ettirilir.

Ekmekler listesi
Ekmek tavası
Glüten
Türk mutfağındaki ekmekler

Kahve, kökboyasıgiller (Rubiaceae) familyasının Coffea cinsinde yer alan bir ağaç ve bu ağacın meyve çekirdeklerinin kavrulup öğütülmesi ile elde edilen tozun su ya da süt ile karıştırılmasıyla yapılan içecektir. Günlük tüketimi 2024'te 2 milyar fincan olarak tahmin edilmiştir.

Kahve bitkisinin kökeninin Afrika'ya dayandığı, içecek olarak kullanımının ise ilk kez Güney Arabistan'da gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Kahve kültürünün gelişimi Arap dünyasında gerçekleştiğinden, günümüzde tüm dünyada yaygınlık kazanmış olan bu kültürün başlangıcına inmek için genellikle Arap edebiyatına müracaat edilmektedir.
17. yüzyılda Venedikli tüccarlar yolu ile Avrupa'ya taşınan kahve, kısa zamanda kıtaya yayılmıştır. Amerika, Asya ve Afrika kıtalarındaki  Avrupa sömürgeciliği ile dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurulmuş, kahve dünyada geniş çapta tüketilen bir içecek halini almıştır. Kahvenin günümüzde ağırlıklı olarak Brezilya, Vietnam ve Kolombiya başta olmak üzere tropikal iklimli ve yükseltili bölgelerde tarımı yapılmaktadır.
Kahve bir içecek olarak toz haline getirilmiş kahve tanelerinin demlenmesi ile oluşturulur, ancak filtreleme, öğütme boyutu, demleme süresi, su sıcaklığı ve miktarı gibi değişik faktörler farklı içecekler oluşturur. Günümüzde bir çeşit filtrelenmiş kahve olan Espresso ve türevleri başta olmak üzere dünyada pek çok kahve çeşidi tüketilmektedir. Kahve içerdiği kafein maddesinin uyarıcı niteliği yüzünden dikkat artırıcı ve uyanık tutucu özelliğe sahiptir.

Kahve sözcüğü, Türkçeye Arapçadaki kahve (قهوة) sözcüğünden geçmiştir. Öte yandan bu tabirin Arapçada ilk kez hangi tarihte kullanıldığı hâlen bilinmemektedir. Arapçadaki bu sözcüğün etimolojisi şüphelidir. Büyük olasılıkla bu kelime Arapçada "iştahı kesildi" anlamındaki kahiye fiilinden türetilmiştir. Bu anlam, kahve sözcüğünün Arapçada ilk kez, içenlerin iştahını kesen bir tür şarapla ilişkilendirilmesiyle alakalıdır. Arapçadaki bu kök, "dumansı" ve "mat" gibi anlamlara sahip olan İbranice k-h-h (כהה) köküyle de kökteştir>. Ayrıca kahve kelimesinin etimolojisi, Etiyopya'daki Kaffa (ከፋ) bölgesi ile de ilişkilendirilmektedir.
Kahve sözcüğü bugünkü anlamını muhtemelen 14. yüzyılda kazanmaya başlamıştır. Arapça "kahve" sözcüğü; Türkçede "kahve" sözcüğüne dönüşmüş, Avrupa'da ise café, caffe, koffie, coffee, koffie, kaffee sözcükleriyle adlandırılmıştır.

Kahvenin ilk kullanımına dair çok çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunlardan en meşhuru, Kaldi yahut Halid adındaki Etiyopyalı bir keçi çobanı hakkındadır. Bu efsane, Batı edebiyatlarında fazlaca ilgi gördüğü için son derece popülerdir. Söz konusu hikâye miladi 800 yılına kadar uzanmaktadır. Rivayet edildiğine göre, Kaldi yahut Halid adındaki bu keçi çobanı, meçhul bir bitkinin meyvelerini tüketen keçilerinde bir takım uyarıcı tesirlerin meydana geldiğini ve keçilerin son derece enerjik olduğunu fark etmiştir. Kendisi de bu meyveleri denediğinde, aynı durumu yaşamıştır. Durumu bölgesindeki bir din adamına bildirmiş ve söz konusu meçhul meyveler hususundaki birkaç denemeden sonra bugünkü kahve içeceği keşfedilmiştir.
Etiyopyalı bir Arap olan Şeyh Şazili 14. yüzyıl sonlarında yaşamış olması muhtemel bir Sufi Şeyhi'dir. Kahveyi ilk içtiği rivayet edilen kişilerden biridir. Gece ibadetinde dinç ve uyanık kalabilmek için özellikle geceleri kahve içtiği ve kahveyi ilk kullanan sufilerden biri olduğu belirtilmiştir.
16. yüzyılın Arap yazarı Ceziri'ye göre kahveyi ilk içen kişi ez-Zebhani olarak bilinen Yemenli Cemalleddin Ebu Abdullah Muhammed İbn Said'dir. Bir olay yüzünden Aden'i terk ederek Etiyopya’ya giden Zebhani orada kahve içen insanlarla karşılaşmış; Aden’e döndüğünde hastalanmış ve aklına kahve içmek gelmiş. Kahve onu iyileştirmiş. Kahve’nin yorgunluk ve uyuşukluk giderme, canlılık ve dinçlik kazandırma özelliklerini keşfetmiş.
Bazı rivayetler, ilk kahve tüketimini Süleyman'a nispet etmektedir. Bu rivayete göre, Süleyman bir yolcuğunda ahalisinin bilinmeyen bir hastalığa yakalandığı bir kente uğramıştır. Bu sorunu nasıl çözeceği kendisine Cebrail tarafından bildirilmiştir. Bunun üzerine Yemen'den gelen kahve çekirdeklerini kavurmuş ve yeni bir tür içecek keşfetmiştir. Bu içecekten içen hastalar tekrar sıhhatlerine kavuşmuştur.
15. yüzyılda uzun süre yalnızca Araplar tarafından kullanılan kahve, bir yüzyıl sonra Suriye, Mısır, İran ve Hindistan'a yayılmıştır.

Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini un hâline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu. Meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve "sihirli meyve" olarak adlandırılıyordu. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası'na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan'da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve'yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen'deki Sufi tarikatıdır. Buradan 1470'li yıllarda Aden’de, 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke’de görülmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirmiştir. Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına "kahvecibaşı" adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet hâline geldi. Satın alınan çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup, dibeklerde dövüldükten sonra cezvelerde demleniyordu.
1554 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardır. O zamanlar kahvenin faydalı olup olmadığı tartışma konusudur. Kendinden önceki şeyhülislamların aksine Bostanzade Mehmet Efendi kahvenin haram olmadığını, hatta faydalı olduğuna dair fetva vermiştir.
Osmanlı tarihinde kahve dört dönem yasaklanmıştır. Bunlardan birincisi Kanuni Sultan Süleyman'ın kahveyi yasakladığı dönemdir. Kahveyi yasaklamasının amacı kahvehanelerin dedikodu ortamlarına dönüşmesinin önüne geçmektir. Şeyhülislam Bostanzade Mehmet Efendi'nin fetvasıyla III. Murad döneminde uygulanan kahve yasağı 1587'de kaldırılmıştır. İkinci kahve yasağı III. Murad döneminde gerçekleştirilmiştir. Fakat bu yasak kahve tüketimini azaltamamış çünkü III. Murad’ın kararıyla kahvehaneler kapansa da kaçak kahvehaneler açılmıştır. Durumun devlet büyükleri tarafından fark edilmesinin ardından da din bilginleri bunun kaldırılmasını rica etmiş ve yasaklar padişah tarafından 1587 yılında kaldırılmıştır. Bu dönemde kahve henüz her eve girecek kadar yaygın olmasa da belirli merkezlerde sevilerek tüketilen bir içecek hâline gelmişti. Bu nedenle yasakların kalkmasıyla kahvehane sayıları da artmıştır.
1606 yılından 1611 yılına kadar I. Ahmed döneminde kahve ile birlikte keyif verici maddeler yasaklanmıştır. Hatta kahve uyuşturucu madde olarak sayılmış ve içilmesinin caiz olmadığı söylenmiştir. Osmanlı Dönemi’ndeki en caydırıcı ve katı kahve yasağı IV. Murad döneminde getirilmiştir. Bu dönemde sadece kahve değil; tütün, şarap, afyon benzeri keyif verici tüm maddeler yasaklanmıştır. Kahvehaneleri kapatan padişah neden olarak da kahvehanelerin İstanbul’da büyük yangınlara sebep olmasını göstermiştir. Bu yasakların en katı tarafı ise, uymayanların idam edilmesiydi.
Kahve yasaklarının bir miktar hafiflemesi ise IV. Mehmed döneminde olmuştur. Âlimler “Kömürleşmemiş oranda kahve haram değildir.” şeklinde fetva verdikten sonra, kahve tüketimi yeniden yaygınlaşmıştır. 1826 yılında, Yeniçeri Ocakları'nın kapatılması sırasında kahvehaneler de kapatılmış fakat kahve içilmeye devam edilmiştir. Son yasaklar da yeni yasa çıkarılarak 1830 yılında kaldırılmış ve kahve özgür bir şekilde tüketilmeye başlanmıştır.

İstanbul'a gelen Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği Venedik'e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615'te tanışmış oldu. Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645'te açılan İtalya'nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de diğer pek çok ülkede olduğu gibi özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler oldu. Kahve Paris'e 1643, Londra'ya 1651'de ulaştı.
Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurdular. Endonezya'nın Cava adasında 1712 yılında kahve tarımı başladı. Hollanda Cava ve Doğu Hint Adaları’nda, Fransa Antiller'de kahve yetiştirdi.

Kahve, beyaz ve kokulu çiçeklere sahip, kirazı andıran kırmızı meyvesinin içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren bir ağaç türüdür. Doğal haline bırakıldığında 8-10 metreye kadar uzayan ağaç, meyvelerin kolay toplanabilmesi için sürekli budanarak 4-5 metre uzunluğunda bir çalı boyutunda tutulur. Kahvenin defne yaprağına benzer derimsi ve kenarları dalgalı kışın dökülmeyen koyu, parlak ve sivri uçlu yaprakları vardır.
Kahve ağaçları bol yağış alan, ortalama sıcaklığın 18-24°C arasında olduğu ve don olayının görülmediği, ekvatorun 25 Kuzey'i-30 Güney'i arasındaki kuşakta yetişir. Soğukta ağaç ölür, ayrıca ani ısı değişiklikleri de ağaca zarar verir. Nemli ortamı sevdiğinden, kahve ağacının düzenli yağışın olduğu tropik bölgelerde yetiştirilmesi gerekir. Doğada pek çok yetişen türü olmasına rağmen yalnızca Coffea arabica ve Coffea robusta adındaki türlerin tarımı yapılmaktadır.

Bol yağışların ardından kahve ağacı, yılda iki ya da üç kez beyaz çiçekler açar. Güçlü ve keskin kokuları kimi zaman yasemini kimi zaman portakal ağacının çiçeğini andırır. Yeni çiçek vermeye başlamış bir ağaç, dallarında bir yılda toplam 20-30 

Botanikte meyve çiçeklenmeden sonra yumurtalıktan oluşan, çiçekli bitkilerde (anjiyosperm olarak da bilinir) tohum taşıyan yapıdır.
Meyveler, kapalı tohumluların tohumlarını yaydığı araçlardır. Özellikle yenilebilir meyveler, tohumların yayılması ve canlıların beslenmesi için bir araç olarak simbiyotik bir ilişki içinde insan ve hayvanların hareketleriyle çoğalmıştır; gerçekte insanlar ve birçok hayvan, besin kaynağı olarak meyvelere bağımlı hale gelmiştir. Bu sebeple, meyveler dünyanın tarımsal üretiminin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır ve bazıları (elma ve nar gibi) kapsamlı kültürel ve sembolik anlamlar kazanmıştır.
Günlük kullanımında "meyve" normalde; elma, muz, üzüm, limon, portakal ve çilek gibi tatlı veya ekşi olan ve çiğ durumda yenebilen bir bitkinin etli, tohumla ilişkili yapıları anlamına gelir. Öte yandan, botanik kullanımda "meyve", fasulye kabuğu, mısır taneleri, domates ve buğday taneleri gibi genellikle "meyve" olarak adlandırılmayan birçok yapıyı içerir. Bir mantarın spor üreten bölümüne de meyve veren gövde denir.

Meyve sözcüğü Türkçeye aynı anlama gelen mīva veya mēve sözcüğünden geçmiştir (Farsça: میوه). Bu sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen mēvag sözcüğünden evrilmiştir. Meyve sözcüğünün Türkçe karşılığı yemiştir.

Tohumlar ve meyveler için birçok yaygın terim, botanik sınıflandırmalara karşılık gelmez. Mutfak terminolojisinde, meyve genellikle herhangi bir tatlı tadı olan bitki parçasıdır ve sebze, herhangi bir tuzlu veya daha az tatlı bitki ürünüdür. Bununla birlikte, botanikte bir meyve, tohum içeren olgunlaşmış yumurtalık veya karpeldir, örneğin fındık bir meyve türüdür, tohum değildir.
Botanik olarak meyve olan mutfak "sebzeleri" ve sert kabuklu yemişlerin örnekleri arasında mısır, kabakgiller (örn., Salatalık, kabak ve kabak), patlıcan, baklagiller (fasulye, yer fıstığı ve bezelye), tatlı biber ve domates bulunur. Ek olarak, yenibahar ve acı biber gibi bazı baharatlar, botanik olarak bakıldığında meyvelerdir. Buna karşılık, ravent genellikle bir meyve olarak adlandırılır, çünkü turta gibi tatlı tatlılar yapmak için kullanılır, ancak ravent bitkisinin sadece yaprak sapı (yaprak sapı) yenilebilir. Yenilebilen gymnosperm tohumlarına genellikle meyve isimleri verilir, örneğin ginkgo fıstığı ve çam fıstığı.
Botanik olarak mısır, pirinç veya buğday gibi bir tahıl tanesi de caryopsis adı verilen bir tür meyvedir. Bununla birlikte, meyve çeperi çok incedir ve tohum kabuğuna kaynaşmıştır, bu nedenle yenilebilir tahılların neredeyse tamamı aslında bir tohumdur.

Dışta, genellikle yenilebilir olan katman, yumurtalıktan oluşan ve tohumları çevreleyen perikarptır, ancak bazı türlerde diğer dokular yenilebilir kısma katkıda bulunur veya bu kısmı oluşturur. Perikarp, dıştan içe, epikarp, mezokarp ve endokarp olmak üzere üç katman halinde tanımlanabilir.
Belirgin sivri uçlu terminal çıkıntı taşıyan meyvenin gagalı olduğu söylenir.

Bir meyve, bir veya daha fazla çiçeğin olgunlaşmasından kaynaklanır ve çiçeğin veya çiçeklerin gynoeciumu meyvenin tamamını veya bir kısmını oluşturur.
Yumurtalık/yumurtalıkların içinde, megagametofitin yumurta hücresini içerdiği bir veya daha fazla ovül vardır. Çift döllenmeden sonra bu yumurtalar tohum haline gelecektir. Yumurtalar, polenlerin stamenlerden çiçeklerin stigmalarına doğru hareketini içeren, tozlaşma ile başlayan bir süreçte döllenir. Tozlaşmadan sonra, polenden stigma yoluyla yumurtalıktan yumurtalığa bir tüp büyür ve polenden megagametofit'e iki sperm aktarılır. Megagametofitin içinde iki spermden biri yumurta ile birleşerek bir zigot oluşturur ve ikinci sperm, çift döllenme sürecini tamamlayan endosperm ana hücresini oluşturan merkezi hücreye girer. Daha sonra zigot, tohumun embriyosunu oluşturacak ve endosperm ana hücresi, embriyo tarafından kullanılan bir besleyici doku olan endospermi ortaya çıkaracaktır.
Yumurtalar tohumlara dönüşürken, yumurtalık olgunlaşmaya başlar ve yumurtalık duvarı, perikarp etli hale gelebilir (meyveler veya kuru üzümlerde olduğu gibi) veya sert bir dış kaplama (fındıkta olduğu gibi) oluşturabilir. Bazı çok boyunlu meyvelerde, etin gelişme derecesi döllenmiş yumurta sayısıyla orantılıdır. Perikarp genellikle ekzokarp (dış katman, epikarp olarak da adlandırılır), mezokarp (orta katman) ve endokarp (iç katman) olarak adlandırılan iki veya üç farklı katmana ayrılır. Bazı meyvelerde, özellikle alt yumurtalıktan türetilen basit meyveler, çiçeğin diğer kısımları (yapraklar, çanak yapraklar ve stamenler dahil olmak üzere çiçek tüpü gibi) yumurtalıkla birleşir ve onunla olgunlaşır. Diğer durumlarda, çiçeğin çanak yaprakları, yaprakları veya organlarındaki ve stili düşer. Bu tür diğer çiçek kısımları meyvenin önemli bir parçası olduğunda buna aksesuar meyve denir. Çiçeğin diğer kısımları meyvenin yapısına katkıda bulunabileceğinden, belirli bir meyvenin nasıl oluştuğunu anlamak için çiçek yapısını incelemek önemlidir.
Üç genel meyve gelişimi modu vardır:

Apokarp meyveler, bir veya daha fazla karpel içeren tek bir çiçekten gelişir ve en basit meyvelerdir.
Çoklu meyveler birçok farklı çiçekten oluşur.
Sinkârp meyveler, iki veya daha fazla karpelin birbirine kaynaştığı tek bir gynoeciumdan gelişir.
Bitki bilimcileri meyveleri üç ana gruba ayırdı: basit meyveler, agregat meyveler ve bileşik veya çoklu meyveler şeklinde. Gruplamalar evrimsel olarak alakalı değildir, çünkü birçok farklı bitki taksonu aynı grupta olabilir, ancak çiçek organlarının nasıl düzenlendiğini ve meyvelerin nasıl geliştiğini yansıtır.

Gollner, Adam J. (2010). The Fruit Hunters: A Story of Nature, Adventure, Commerce, and Obsession. Scribner. 978-0-7432-9695-3
Watson, R. R., and Preedy, V.R. (2010, eds.). Bioactive Foods in Promoting Health: Fruits and Vegetables. Academic Press. 978-0-12-374628-3

Images of fruit development from flowers at bioimages.Vanderbilt.edu
Fruit and seed dispersal images at bioimages.Vanderbilt.edu
Fruit Facts 12 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from California Rare Fruit Growers, Inc.
Photo ID of Fruits 9 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Capt. Pawanexh Kohli
 "Fruit". Encyclopædia Britannica (11. bas.). 1911. 

Meyve konservesi
Kurutulmuş meyve
Meyve suyu
Meyve salatası
Şekerlenmiş meyve
Yalancı meyve
Buğdaysı meyve
Meyve ağacı
Meyve nektarı
Bostan
Manav

Sebze, bitkilerin insanlar veya diğer hayvanlar tarafından yenen kısımlarına verilen isimdir. Sebze terimi, kültürler ve mutfaklar arasında farklı anlamlara gelebilir.
Her ne kadar meyve ve sebze terimleri birbirlerine zıt anlamda kullanılmaktaysa da aslında botanik açıdan meyve kabul edilen birçok bitki kısımları mutfaklarda sebze olarak kullanılır. Örneğin patlıcan, domates, kabak gibi sebzeler aslında botanik bakımdan aynen erik, kayısı, şeftali gibi meyve sayılmaktadırlar.

Sebze kelimesi Farsça "yeşillik, bitki" anlamına gelen sabzī (سبزى) sözcüğünden alıntıdır. Bu Farsça sözcük ise Farsça ve Orta Farsça "yeşil, taze, yaş" manasındaki sabz (سبز) sözcüğüne +ī ekinin eklenmesi ile türetilmiştir. Türkçede sebze anlamında kullanılan bir diğer sözcük olan zerzevat da bu köke dayanmakta olup, Farsça sözcüğe Arapça +āt çoğul takısı ilavesiyle inşa edilen sebzevāt sözcüğünün deforme edilmiş halidir.

Sebze suyu
Sebze bahçesi
Sebze çorbası
Sebze ezmesi
Sebze buketi
Bostan
Manav

Bal, arılar tarafından çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından alınarak yutulan nektarın arıların bal midesi denilen organlarında invertaz enzimi sayesinde kimyasal değişime uğramasıyla oluşan ve kovandaki petek hücrelerine yerleştirilen çok faydalı bir besindir. Nektar bala çevrilirken arılar sağladıkları invertaz enzimi sayesinde sakkarozu inversiyona uğratarak fruktoz ve glikoz şeklinde basit şekerlere dönüştürür ve fermantasyonun meydana gelmesini önleyecek miktarda suyunu uçururlar. Kovandaki hücrelere yerleştirilen ve üzeri mumdan bir kapakla örtülen bal arılarca sağlanan özel havalandırma sistemi sayesinde bildiğimiz tat ve kıvama gelir. Halen dünyada üretilen bal türleri kestane balı, köknar balı, provans balı, monofloral bal, çiçek balı, petek balı, armut balı, dağ balı, akasya balı, çam balı, kremalı bal, okaliptüs balı ve meşe balıdır.
Hızlı üretim için Türkiye'de bal üreticilerinin yasal olarak kovan başına belli kg miktarı kadar toz şekerleri daha ucuza alıp, arılara yedirmeleri TARIM VE ORMAN BAKANLIĞI tarafından kanunen yasaldır. Kış gibi soğuk ortamda marketlerde satılan ballara bakınca, az kristaleşen balda toz şeker miktarının az olduğu ya da o seride arılara toz şeker verilmediği anlamına gelir. Çok kristalleşen balda ise arıya komple toz şeker, benzeri ürünler verildiği yüzde olarak çok azının bal olduğu anlamına gelir bilgisi tamamen yanlıştır, arıyı beslemek için verilen glikoz-fruktoz şurupları balın bal olarak nitelendirilmesini zorlaştırıken aynı zamanda balın kristallenmesini önler. bununla beraber pastörizasyon ve filtrasyon işlemleri kristallenmesini önleyen başka etkenlerdir.Sanılanın aksine gerçek ve ham çiçek balı hava sıcaklıgının 10-15 C altında donma eğilimindedirler.Fakat bu kristallenme durum salgı balları(Çam, Sedir, Meşe vb) için çok daha zordur.
Balın rengi, şeker dengesi ve tadındaki farklılık tamamen toplanan nektarlardan kaynaklanır. Balın kokusunu, çiçeklerdeki aromalı uçucu yağlar verir ki bu aynı zamanda çiçeklerin kokularını veren yağdır.
Bal üretiminde ½ kg ham nektarı toplamak için 900 bin arının bir gün boyunca çalışması gerekir. Toplanan bu nektarın ise ancak bir kısmı bala çevrilebilir. Elde edilen balın miktarı getirilen nektarın şeker konsantresine bağlıdır. Bal; nem, güneş ışığı, kaynatma gibi sıra dışı bir etkiye maruz kalmadıkça bozulmaz ve zaman faktöründen etkilenmez.

Bal, nektar ve bal özü toplama sırasında arıların kas faaliyet metabolizmasını desteklemek için tükettiği şeker olarak kullanmak veya uzun süreli besin kaynağı olarak saklamak üzere arılar tarafından üretilir. Yiyecek arama sırasında arılar, uçuş kaslarının metabolik faaliyetini desteklemek için topladıkları nektarın bir kısmını kullanır. Toplanan nektarın çoğu kusarak sindirme, sindirim ve bal olarak depolamak için kullanılır. Soğuk havalarda veya diğer besin kaynaklarının kıt olduğu durumlarda yetişkin ve larva arılar depolanmış balı yiyecek olarak kullanırlar.
Bal arısı sürülerini insan yapımı kovanlar içinde yuva yapması için koruyarak, insanlar böcekleri yarı evcilleştirdi ve fazla balı hasat edebildi. Kovanda veya vahşi bir yuvada üç tür arı vardır:

bir dişi kraliçe arı
yeni kraliçeleri döllemek için mevsimsel olarak değişen sayıda erkek drone arılar
20,000 ila 40,000 dişi işçi arı
Kovanlıkdan yiyecek aramak için ayrılan arı, şeker açısından zengin çiçek nektarı toplar, onu hortumu (İngilizce:proboscis) ile emer ve yemek midesinin hemen arkasında bulunan proventrikulus (bal midesi veya mahsulü) içine yerleştirir. Apis mellifera arısında bal midesi yaklaşık 40 mg nektar veya arının boş ağırlığının kabaca %50'sini tutar; bunu doldurmakta binden fazla çiçek ve bir saatten fazla zaman gerektirebilir. Nektar genellikle %70 ila 80'lik bir su içeriği ile başlar. Arının ağzındaki hipofaringeal bezindeki tükürük enzimleri ve proteinler, şekerleri parçalamaya başlamak için nektara eklenir ve su içeriğini hafifçe yükseltir. Toplayıcı arılar daha sonra kovana geri döner, burada kusar ve nektarı kovan arılarına aktarırlar. Kovan arıları daha sonra bal midelerini kullanarak nektarı yutar ve kusar, kısmen sindirilene kadar mandibulaları arasında tekrar tekrar kabarcıklar oluştururlar. Kabarcıklar hacim başına geniş bir yüzey alanı oluşturur ve suyun bir kısmı buharlaşma yoluyla uzaklaştırılır. Arının sindirim enzimleri hidrolize sakarozu glikoz ve fruktoz karışımına dönüştürür ve asitliği arttırarak diğer nişastaları ve proteinleri parçalar.
Arılar, ürün depolama kalitesinde peteklere ulaşana kadar nektarı bir arıdan diğerine geçirerek, 20 dakika boyunca kusarak ve sindirim ile grup halinde birlikte çalışırlar. Daha sonra bal petek hücrelerine yerleştirilir ve hala yüksek su içeriği (yaklaşık %50 ila %70) ve kontrol edilmediği takdirde yeni oluşan baldaki şekerlerin mayalanmasına neden olacak doğal mayalar ile kapatılmadan bırakılır. Arılar, büyük miktarlarda vücut ısısı üretebilen birkaç böcek arasındadır ve kovan arıları, bal depolama alanlarında yaklaşık 35 °C (95 °F) gibi oldukça sabit bir sıcaklığı korumak için ya vücutlarıyla ısıtarak ya da suyun buharlaşmasıyla soğutarak kovan sıcaklığını sürekli olarak düzenler. Şeker konsantrasyonunu doyma noktası değerinin üzerine çıkarmak ve fermantasyonu önlemek için, kovan arıları havayı dolaştırmak ve baldaki suyu %18'lik içeriğe kadar buharlaştırmak için sürekli kanatlarını çırparak süreç devam eder. Arılar daha sonra hücreleri mühürlemek için balmumu ile kaplar. Bir arıcı tarafından kovandan çıkarıldığı için balın raf ömrü uzundur ve uygun şekilde kapatılırsa fermente olmaz.
Güney ve Orta Amerika'da bulunan Brachygastra lecheguana ve Brachygastra mellifica gibi bazı yaban arısı türlerinin nektarla beslenip bal ürettiği bilinmektedir.
Polistes versicolor gibi bazı yaban arıları, yaşam döngülerinin ortasında polenle beslenmek ve enerji ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilecek balla beslenmek arasında geçiş yaparak bal tüketirler.

Kristalize olma (şekerlenme): Çam ve kestane balı dışındaki ballar (çiçek balları) soğuk ortamda biraz şekerlenir. Balın su içeriği şekerlenmeyi artırır. Şekerlenme arılara biraz şeker yedirildiği için ve polen tarafından tetiklenen kristalize olma durumudur.
Bal higroskopik bir madde olup havadan nem alma özelliğine sahiptir. Havada %58 rutubet olduğu zaman balda su miktarı %17.4 civarındadır.
Viskozite: akıcılığa karşı koyma özelliğini ifade eder. Buna "balın bünyesi" de denir. Ağır bünyeli bir balın akıcılığı yavaş yani viskozitesi yüksek olur. Viskozite balın içerisindeki su miktarıyla yakından ilgilidir.
Balın özgül ağırlığı içerisindeki su miktarı ve sıcaklığa göre değişmektedir. 20 °C de balın özgül ağırlığı 1.4225 bulunmuştur.
Kırılma sayısı: Refraktometre ile ölçülür. Sıcaklık önemli rol oynadığından bu işlemde 20 °C de yapılır ve balın içindeki su miktarı tayin edilmektedir.
Renk: Balın bir optik özelliği olan renk değişiklik gösterir. Bal renksiz durumdan koyu kırmızıya kadar değişebilir.
Balın içeriğindeki şekerin cinsine bağlı olarak ışığın sağa ya da sola kırılması söz konusudur. Bu özellik bal analizinde bala katılan bazı şekerlerin belirlenmesini sağlar.

Genel olarak balların toplandığı değişik bitki kaynaklarına göre farklı aroma, tat, renk, yoğunluk ve kristalize sahip oldukları tespit edilmiştir. Aynı şekilde ballarda akıcılık kimyasal bileşimi, şekerler, rutubet, enzimler, vitaminler, asitler, kolloidal maddeler ve bileşimi bilinmeyen maddeler bakımından değişik oldukları bildirilmişlerdir.
Asitler: Uzun yıllar bal içerisinde sadece formik asit bulunduğu fakat analiz metotları geliştirilince asetik, bütirik, sitrik, kaproik, laktik, formik, malik, okzalik, suksiniletannik, tartarik ve velarikasidlerin varlığı tespit edilmiştir. Balın pH'sı 3,29-4,87 arasında değişmektedir.
Enzimler: Çeşitli araştırıcılar balda diyastaz veya amilaz, nikotin, invertaz, katalaz, oksidaz, fosfataz enzimlerini bulmuşlardır. Bu enzimlerin bir kısmı bitkiden gelmekte bir kısmı ise arının başındaki bezlerden salgılamaktadır.
Vitaminler: Eskiden bal içerisinde vitamin olmadığı veya çok az olduğu düşüncesi hakimdi fakat kimyasal ve biyolojik araştırma metotları geliştirildikten sonra bal içerisinde çeşitli miktarda, tiamin, riboflavin, askorbik asit, piridoksin, pantotenik asit, niasin ve az miktarda biotin, folik asit tespit edilmiştir.
Mineraller: Bal içerisindeki minerallerin miktarı %0,02 ile %1,0 civarındadır. Bu minareller Potasyum, klor, kükürt, kalsiyum, sodyum, fosfor, magnezyum, silisyum, demir, mangan ve bakır'dır. Bunlar içerisinde potasyum, kalsiyum ve fosfor fazla bulunmaktadır.
Proteinler: Çeşitli araştırmacılar bal içerisinde az miktarda albuminoidlerin ve protein yapı taşları durumunda olan amino asitlerin olduğunu tespit etmişlerdir.

Balın ilk akla gelen özelliği tatlı olmasıdır. Bunun sebebi balın içindeki üç şekerdir. Glikoz (dekstroz; %34), sakkaroz (%2) ve fruktoz (levuloz; meyve şekeri %40) bundan başka balın %17'si su geri kalan %7'lik bölümü ise demir, sodyum, kükürt, magnezyum, fosfor, polen, manganez, alüminyum, gümüş, albumin, dekstril, azot, protein ve çeşitli asitlerden oluşur. Balın kalitesini ise bu %7'lik karışım belirler.
Ayrıca bal içerisinde onbeş şeker tespit edilmiş olup bunlardan bazıları şunlardır: fruktoz, glikoz, sakkaroz, maltoz, izomaltoz, erloz, kestoz, melezitoz ve rafinozdur. Genel olarak fruktoz şekeri diğerlerinden farklıdır.
Balı bildiğimiz şekerden ayıran çok önemli bir fark vardır. Şeker ancak sindirim sisteminde değişime uğradıktan sonra kana karışırken bal sindirime gerek olmadan çok süratli bir şekilde kana karışır. Ilık su ile karıştırılan balın birkaç dakika içinde vücuda enerji verdiği tespit edilmiştir.
Bozulma: Olgunlaşmış bal su içeriğinin düşük olması nedeniyle ozmotik olarak bakteri üremesine ve bozulmaya karşı dirençli iken olgunlaşmadan hasat edilen ballarda bu özellik bulunmaz bu ballar ekşir.

Bal şekerinin hiçbir ön işleme girmeden kana karışabilmesi bal tüketiminin çok daha dikkatli yapılmasını, kan şekerinin ani yükselmelerinin yol açacağı sonuçlar açısından ge

İnsan (Homo sapiens lit. "bilge insan") veya modern insan, primatların en yaygın türüdür. İki ayaklılığı ve yüksek zekâsıyla karakterize edilen büyük insansı maymun olan insan, çeşitli ortamlarda gelişip son derece karmaşık araçlar geliştirmiş, karmaşık toplumsal yapılar ve medeniyetler oluşturmuştur. İnsanlar son derece sosyaldir; tek bir insan, ailelerden ve yaşıt gruplarından şirketlere ve siyasi devletlere kadar iş birliği yapan, farklı ve hatta rekabet eden sosyal grupların çok katmanlı bir ağına ait olma eğilimindedir. Bu nedenle, insanlar arasındaki sosyal etkileşimler, her biri insan toplumunu destekleyen çok çeşitli değerleri, sosyal normları, dilleri ve gelenekleri oluşturmuştur. İnsanlar aynı zamanda son derece meraklıdır: olguları anlama ve etkileme arzusu, insanlığın bilim, teknoloji, felsefe, mitoloji, din ve diğer bilgi çerçevelerindeki gelişimini motive etmiştir; insanlar aynı zamanda antropoloji, sosyal bilimler, tarih, psikoloji ve tıp gibi alanlar aracılığıyla da kendilerini incelerler.
Bazı bilim insanları Homo cinsinin tüm türlerini insan olarak tanımlasa da, genel kullanımda insan denilirken yalnızca Homo sapiens'ten bahsedilir. Homo sapiens'in yaklaşık 300.000 yıl önce Homo heidelbergensis'ten evrilerek ortaya çıktığı ve Afrika'dan dünyanın diğer kısımlarına göç ettiği, bu sırada yavaş yavaş gittiği yerlerdeki Arkaik insan popülasyonlarının yerini aldığı düşünülür. Tarihin büyük çoğunluğunda insanlar, göçebe avcı-toplayıcılar olarak varlıklarını sürdürürler.
Yaklaşık 13.000 yıl önce Orta Doğu olarak adlandırılan Güneybatı Asya'da başlayan tarım devrimi ile tarım ve yerleşik insan yerleşimleri ilk kez ortaya çıkar. Nüfuslar büyüyüp yoğunlaştıkça, hem topluluklar içinde hem de arasında çeşitli yönetim biçimleri gelişir ve bir dizi uygarlıklar yükselir, yıkılır ve insanlar yayılmaya devam eder. Kasım 2022 itibarıyla nüfusu 8 milyarı aşmıştır.
Genler ve çevre; dış görünüş, fizyoloji, hastalıklara yakalanmaya yatkınlık, zihinsel yetenek ve beceriler, vücut ölçüleri ve yaşam süresini bireyden bireye farklı şekilde etkileyerek insanın biyolojik varyasyonlarının var olmasını sağlar. İnsanlar birçok özellikte (genetik yatkınlıklar ve fiziksel özellikler gibi) bireyden bireye farklılık gösterse de, iki farklı birey ortalama olarak %99'un üzerinde genetik benzerliğe sahiptir ve genetik olarak en çeşitli popülasyonlar Afrika'da yer alır. En büyük genetik farklar eril ve dişi bireyler arasındadır. Ortalama olarak, erkeklerin bedensel gücü daha yüksektir ve kadınlar genellikle daha yüksek bir vücut yağ oranına sahiptir. Dişilerde 50 yaş civarında menopoz denilen olay yaşanır ve kısırlaşırlar. Buna ek olarak, hemen hemen her toplulukta dişilerin ortalama olarak daha uzun bir yaşam süresi vardır. Dişi ve eril bireylerin cinsiyet rollerinin doğası tarih boyunca değişiklik gösterdi ve ağır basan cinsiyet normlarına karşı çıkan kültürler birçok toplumda yer edindi.
İnsanlar, hem bitkisel hem de hayvansal besinlerin içerisinde bulunduğu, çok çeşitli besinlerle beslenen hepçillerdir. Homo erectus zamanlarından beri yemek hazırlamak ve pişirmek için ateşi ve diğer şekillerde ısıyı kullanmışlardır. Yiyecek tüketmeden sekiz haftaya kadar ve susuz olarak üç veya dört güne kadar hayatta kalabilirler. İnsanlar genellikle gündüzcüldürler ve günde ortalama 7 ila 9 saat uyurlar. Doğum, komplikasyonların ve ölüm riskinin yüksekliği nedeniyle tehlikelidir. Çoğu zaman, ebeveynler doğumdan sonra aciz olan çocuklarına, belli bir olgunluğa ulaşmalarına değin bakar.
İnsanların büyük ve oldukça gelişmiş bir prefrontal korteksi (beynin yüksek bilişsellikle ilişkili bölgesi) vardır. Zeki varlıklardır; epizodik belleğe, esnek mimiklere, öz farkındalığa ve zihin kuramına sahip canlılardır. Ayrıca insan zihni; içgözlem yapma, kişisel düşünceler edinme, hayal etme, set ve varoluş üzerine görüşler geliştirme yeteneğine de sahiptir. Bu durum, bilginin gelecek kuşaklara aktarılmasını, akıl ile mümkün olan büyük teknolojik ilerlemeleri ve karmaşık araçların geliştirilmelerini sağlamıştır. Dil, sanat ve ticaret, insanı tanımlayan özelliklerdendir. Uzun ticaret yolları, farklı coğrafyalardaki insanların birbirine bağlanmasını sağlayarak kültür patlamalarına ve kaynakların dünya çapında dağılmasına neden olmuştur.

Modern insanların tamamı, 18. yüzyılda Carl Linnaeus tarafından Systema Naturae adlı çalışmada adı koyulan Homo sapiens içerisinde sınıflandırılır. Daha genel bir isim olan "Homo" ise, her iki cinsiyetten insanlardan bahsedilirken kullanılan Latince homō sözcüğünün 18. yüzyılda türetilmiş bir türevidir. Homo sapiens, "bilen insan" veya "bilgili insan" anlamlarına gelir. Genel kullanımda, insan sözcüğü kullanılırken yalnızca hâlâ hayatta olan tek Homo türü olan Homo sapiens'ten bahsedilir. Cinsin soyu tükenmiş bazı türlerinin, örneğin Neandertallerin, H. sapiens'in bir alt türü olarak kabul edilip edilemeyeceği üzerine akademik bir görüş birliği yoktur.
Kişi terimi sıklıkla insan ile aynı anlama sahipmiş gibi kullanılır, ancak bir kişiliğe sahip olanların sadece insanlar mı yoksa buna ek olarak diğer canlı varlıklar, özellikle de diğer büyük insansı maymunlar da mı olduğu ve bir insanın kalıcı bitkisel hayata geçme gibi durumlarda kişiliğini kaybedip kaybedemeyeceği yönünde felsefi ve evrimsel tartışmalar günümüze kadar sürmektedir.
İnsan; Türkçede en az 1330 kadar erken bir yılda kullanımı görülmüş, Arapça إنسان, romanize: insān sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Türk Dil Kurumu'nda insan şu şekilde tanımlanır: "Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı." Ön Türkçe'de "İnsan" tabirini tam karşılayan bir kelime bulunmamaktadır, onun yerine kullanılmış olan kelime *kiĺi olmuştur.
İnsanın İngilizce karşılığı olan human, Eski Fransızca humain sözcüğünden -ki humain de Latince homō (Türkçe: adam - insanlık anlamında) sözcüğünün sıfat hâli olan hūmānus'tan türemiştir- türemiş Orta İngilizce bir alıntı sözcüktür. İngilizce man (Türkçe: adam) terimi, genel olarak türün tamamına, yani insanlık sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılabilmesinin yanında sadece eril bireylerden bahsetmek için de kullanılabilir. Bunlara ek olarak her iki cinsiyetten bireyler için de kullanılabilir, ancak bu kullanım şekli günümüz İngilizcesinde daha az yaygındır.
Diğer dünya dillerinde de insan için farklı sözcükler kullanılır. Diğer Hint-Avrupa dilleri insana adını ölümlülüğünden alıntılayarak vermişlerdir: İnsanları ifade etmek için kullanılmış olan Proto Hint-Avrupa dili *mr̥tós sözcüğü "ölümlü" demektir; Ermenice mard, Farsça mard ve Sanskrit marta da aynı anlama gelir. Sami dillerde de, aynı kökten gelen Arapça إنسان, romanize: insān ve İbranice אֱנוֹשׁ, romanize: Enos kelimeleri de benzer bir şekilde "hasta" ve "ölümlü" demektir. Çoğu Slav dilinde kullanılan terimin atası olan, Proto-Slav dili čelověkъ sözcüğünün kökeni bilinmemektedir. Grekçe ἄνθρωπος, romanize: anthropos sözcüğü de bilinmeyen bir kökene sahiptir.

Diğer yaşam formlarıyla birlikte günümüz insanının da eski bir ortak atadan evrimleştiği fikri, 1844'te Robert Chambers tarafından ortaya atıldı ve 1859'da Charles Darwin tarafından Türlerin Kökeni adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde açıklandı. Dünya üzerinde yaşam 4.1 milyar yıl önce, hayvanlar (Animalia) ise 600 ila 800 milyon yıl önce ortaya çıktı. Memelilerin (Mammalia) soyu 300 milyon yıl kadar önce, Karbonifer dönemin sonuna doğru sürüngenlerden ayrıldı.
Genetik araştırmalara göre, primatlar (Primates) 85 milyon yıl önce, Geç Kretase dönemi sırasında diğer memelilerden ayrıldı ve günümüzde bulunmuş en erken fosiller 55 milyon yıl önce Paleosen döneminde ortaya çıktı, Eski Dünya ve Yeni Dünya primatları ise 44 milyon yıl önce renkleri algılayabilme ve sosyalleşme gibi özelliklerde farklılıklar göstermeye başlayarak birbirinden ayrıldı. İnsanların bir parçası olduğu insansılar (Hominoidea) üst ailesinde, büyük insansı maymunlar (Hominidae) ve gibongiller (Hylobatidae) yaklaşık 15 ila 20 milyon yıl önce birbirinden ayrıldı; insanları ve şempanzeleri de içinde bulunduran Hominini oymağı ile Gorillini oymağı ise 8 ila 9 milyon yıl önce ayrıldı. Afrika'da yaşamış küçük bir insansı türü, izleri hem insanların hem de onların en yakın akrabaları olan şempanzelerin soyunda bulunacak olan son canlıydı; onun ardından, insan ile şempanze cinslerini oluşturacak atalar iki alt oymağa ayrıldı. Ayrılmanın tarihinin en az 4 ila en fazla 9 milyon yıl önce, Miyosen devrinin sonlarına doğru olduğu düşünülür ancak daha kesin tahminler de mevcuttur; bazı genetikçiler 2001'de Çad'da bulunan ve Sahelanthropus tchadensis olarak sınıflandırılan bir büyük insansı maymun kafatasından yola çıkarak 7 ila 8 milyon yıl önce gibi daha dar bir aralığı öne sürer. Richard Dawkins ise son ortak atanın 6 milyon yıl önce yaşadığını tahmin eder. Bu ayrılmayla ve kısa süre sonrasında, insanların soyağacını şempanzelerinkinden ayıracak bazı keskin değişiklikler gerçekleşti: İki farklı kromozomun, ayrılma sırasında meydana gelen füzyonu sonucu kromozom 2 oluştu ve böylece, 24 çift kromozoma sahip olan diğer insansıların aksine, insanlarda 23 çift kromozom kaldı. Yaklaşık 4 milyon yıl önce, günümüzde hâlâ anlaşılamamış sebepler ile, Sahelanthropus tchadensis'ten başlayarak insanların soyağacındaki insansılar iki bacak üzerinde yürüyebilmeye başladı.
Beyin büyüklüğü ve karmaşıklığı hızlı bir şekilde artmaya devam etti ve 2 ila 3 milyon yıl kadar önce, Homo cinsi, Australopithecus'tan evrildi. Homo'nun kaydedilmiş en eski örneği, Etiyopya'da bulunmuş 2.8 milyon yaşındaki LD 350-1'dir. LD-350-1, Australopithecus afarensis gibi yuvarlak bir çeneye ve daha sonra ortaya çıkacak olan Homo habilis gibi küçük ve ince azı dişlerine sahipti. Adı konulmuş en eski Homo türleri ise 2.3 milyon yıl önce evrilmiş olan Homo habilis ile Homo rudolfensis'dir. Cinsin ortaya çıkışı; etin ilk kez homininlerin beslenme düzenine girdiği, bunun potansiyel bir sonucu olar

Beyin (Eski Türkçede meñi, Orta Türkçede mengi ya da meyin), sinir sisteminin merkezi olarak hizmet eden bir organıdır. Bütün omurgalı hayvanlar ve çoğu omurgasız hayvan -bazı süngerler, knidliler, tulumlular ve derisi dikenliler gibi omurgasızlar hariç- beyne sahiptir. Baş kısmında; duyma, tatma, görme, denge, koklama gibi duyulara hizmet eden organlara yakın bir noktada bulunan beyin omurgalıların vücudundaki en karmaşık organdır. Normal bir insanda serebral korteksin (en geniş kısmı) 15-33 milyar nörondan müteşekkil olduğu tahmin edilmektedir. Her biri birkaç bin nöronla sinaps denen bağlantılar yardımıyla bağlıdır. Bu nöronlar birbirleriyle akson denen uzun protoplazmik lifler yardımıyla iletişim kurar. Aksonlar bilgiyi beynin diğer kısımlarına yahut vücudun spesifik alıcı hücrelerine taşır.
Fizyolojik olarak, beynin fonksiyonu vücudun diğer organlarının merkezi kontrolünü sağlamaktır. Hormon denen kimyasalların salgılanmasının işletimi ve kas aktivitesinin oluşumu vücudun diğer organları üzerindeki işlevlerindendir. Bu merkezi kontrol çevredeki ufak değişimlere bile gayet süratli ve koordine bir tepki vermeyi sağlar. Bazı temel tepkilerden olan refleksler, omuriliğin ve çevresel gangliyonların aracılığıyla gerçekleşebilir, fakat kompleks duyusal impulslara bağlı bilinçli yapılan komplike davranışlar ise beynin bilgileri bütünleme kabiliyetine ihtiyaç duyar.

Merkezî sinir sisteminin kafa boşluğu içinde yer alan parçası ansefal olarak adlandırılır. Fransızca encéphale tüm beyin demektir. Ansefaldeki merkezlerin en önemlileri omurilik soğanı, beyincik ve beyindir.
Türlerin beyinleri şekil ve boyut açısından muazzam bir fark gösterebilir ve ortak özelliklerini belirlemek genellikle güçtür. Buna rağmen beyin mimarisinin geniş tür yelpazesi için uygulanabilir bazı prensipleri vardır. Bu geniş yelpazede beyin yapısı bazı yönlerden hemen hemen birçok hayvan türünde ortaktır ancak diğer yönleri "gelişmiş" beyni ilkel örneklerinden ayırmaktadır ya da omurgalı ve omurgasızları ayırt etmektedir.
Beyin anatomisi hakkında bilgi kazanmanın en kolay yolu görsel incelemelerdir ama daha kompleks teknikler de geliştirilmiştir. Beyin dokusunu doğal halinde incelemek güçtür çünkü üzerinde çalışmak için fazla yumuşaktır. Eğer alkol veya diğer fiksatiflelere muamele edilirse sertleştirilebilir ve sonra istenen çalışma için iç incelemesi yapılabilir. Gözle görülür biçimde beynin iç kısımlarında gri madde denen koyu renkli alanlara rastlanır. Daha açık renkli bu bölümden ayrılmış beyaz madde de gözlenir. Daha fazla bilgi spesifik bir molekülün yüksek konsantrasyonlarda bulunduğu yerleri gösteren çeşitli kimyasallarla boyanmış beyin dokusu örneklerinden elde edilebilir. Ayrıca mikroskoplarla beynin mikro yapısı da incelenebilir ve beynin bir bölümünden diğerine olan bağlantı yolları da takip edilebilir.

Tüm türlerin beyinleri esasen iki geniş hücre sınıfından oluşur: nöronlar ve gliyal hücreler. Gliyal hücreler (tutkal, gliya ya da nörogliya olarak da bilinir) çeşitli tiplere ayrılır ve birçok kritik (hayati) görevi yerine getirir; bunlar arasında yapısal desteklik, metabolik destek, yalıtım ve gelişime rehberlik etme gösterilebilir. Buna karşın nöronlar genellikle beyindeki en önemli hücreler olarak ele alınmaktalardır.
Nöronlar bu sinyalleri akson adı verilen hücre gövdesinden çıkan ve genelde birçok dala sahip protoplasmik lif yapısındaki uzantılarıyla diğer bölgelere iletirler, bazen yakın bölgelere bazen de beynin ve vücudun uzak noktalarına bu impulslar taşınır.
Bir aksonun boyu olağanüstü derecede uzun olabilir; örneğin, cerebral korteksin bir piramit hücresi (bir tür nöron) büyütülseydi muazzam derecede uzun olabilirdi ve insan vücudu kadar uzayabilirdi. Eğer aksonu da aynı derecede büyütülseydi birkaç santimetre çapında ve kilometrelerce uzunlukta bir kablo ortaya çıkardı.
Aksonlar bu sinyalleri aksiyon potansiyeli adı verilen elektrokimyasal iletiler şeklinden saniyenin binde biri sürede ve saniyede 1-100 metre hızla iletirler. 

Özellikle, 3 hayvan grubunda komplike beyin bulunmaktadır: eklembacaklılar (artropod) (örneğin: böcekler ve kabuklu hayvanlar), kafadanbacaklılar (cephalopod) (örneğin: ahtapot ve mürekkepbalığı) ve omurgalılar. Eklembacaklıların ve kafadanbacaklıların beyni, birbirine paralel ikiz sinirden meydana gelmektedir. Eklembacaklılar üç loptan ve görme işlemi için oluşmuş göz arkasındaki geniş "optik lop"lardan oluşan merkezi bir beyine sahiptir.
Omurgalıların beyni, sonradan omuriliğe dönüşecek olan arkadaki bir nöral tüpün öndeki kısmından gelişir. Omurgalılarda beyin kafatası kemikleri tarafından korunmaktadır. Serebral korteksin kıvrım sayısı, canlının gelişmişliğini belirler. Kıvrım sayısı arttıkça basamak yükselir. Balık, sürüngen gibi ilkel omurgalılar beyninin dış katmanlarında altı katmandan daha az nörona sahiptir. Bu konfigürasyona allokorteks (veya heterotipik korteks) adı verilmektedir.
Memeliler gibi daha komplike omurgalılarda, allokortekse ilaveten altı bölmeli neokorteks (veya homokorteks) bulunmaktadır. Memelilerde, daha fazla kıvrımlı beyin, daha gelişmiş beyinle karakterizedir. Bu kıvrımlar, kafatasına sıkışmış beyindeki nöronlara daha geniş bir alan sağlamaktadır. Kıvrılma, daha fazla gri maddenin daha az bir hacmin içine yerleşmesini sağlar. Kıvrımlar tıp dilinde gyrus (çoğul gyri), kıvrımlar arası boşluk da sulcus (çoğul sulci) olarak adlandırılır.
İnsan beyni üç zarla sarılmıştır. Bunlar, en dışta duramater, ortada araknoid mater, en içte ise piamater bulunur.
Beynin genel histolojik incelenmesi kişiden kişiye değişmese de, yapısal anatomi incelemesi farklı olabilmektedir. Temel embriyolojik bölümlerin tersine, spesifik gyrus veya sulcusların yeri, birincil duyu bölgeleri ve diğer yapıların yerleri türlere göre değişebilmektedir.

Böceklerde beyin dört bölümden oluşur: optik bölmeler, protoserebrum, dutoserebrum, tritoserebrum. Optik bölmeler her bir gözün arkasında bulunur ve görsel uyarıyı sağlar. Protoserebrum, kokuya cevap veren mantar vücudu ve merkezi vücut kompleksini barındırır. Arı gibi bazı türlerde mantar vücut kısmı görme duyusundan da uyarı almaktadır. Dutoserebrumda kokuları birbirinden ayırt etmeyi sağlayan ve baştaki antenlerin dokunma reseptörlerinden bilgi alan anten lobları bulunmaktadır. Sineklerin ve güvelerin anten lobları oldukça komplikedir.
Kafadanbacaklılarda beynin özofagus tarafından ayrılmış iki bölgesi vardır: supraözofagal kütle ve subözofagal bölge. Bu iki kütle birbiriyle iletişimini bazal loplar ve arka magnoselüler loplarla sağlar. Geniş optik loplar bazen beynin bölmesi olarak tanımlanmaz çünkü anatomik olarak beyinden ayrıdırlar ve optik saplarla beyine katılırlar. Ama optik loplar görme işlemini sağladıklarından fonksiyonel olarak beynin bir parçasıdır.

Duyu organlarından gelen bilgi beyinde toplanır, beyinde bu bilgi doğrultusunda organizmanın yapacağı hareket belirlenir. Beyin kendine gelen veriyi işleyerek çevrenin yapısına dair çıkarımlar yapar. İşlenmiş bu bilgiyi canlının o anki ihtiyaçlarına dair bilgi ve geçmişe dair anılarla birleştirir. Bu işlemlerin sonucu doğrultusunda hareket örgüleri oluşturur. Sinyalleri işleme süreci çok sayıda farklı işleve sahip alt sistem arasında karmaşık bir etkileşim gerektirir.

İnsan beyni
Beyin lobları
Beyin ölümü

Animasyonlu beyin haritası
Beyin Gücüyle İlgili İlginç Makaleler
The Whole Brain Atlas (Harvard University)18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kalp ya da yürek, pek çok hayvanda bulunan kaslı bir organdır. Bu organ dolaşım sisteminin kan damarları yoluyla kan pompalar. Pompalanan kan besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken, karbondioksit gibi metabolik atıkları da gaz alışverişinin gerçekleştiği organlara (örneğin akciğerlere veya solungaçlara) taşır. İnsanlarda kalp yaklaşık olarak kapalı bir yumruk boyutundadır ve akciğerler arasında, göğsün orta bölmesinin hafif sol tarafındadır. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma eylemleri sonucunda oluşan artık ürünlerin vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar. Kalp, dolaşım sistemi içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9.000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin, kalbinin yaklaşık kendi yumruğu büyüklüğünde olduğu sanılır. 

Kalp, göğüs boşluğunda, 2 akciğer arasında, sternumun arkasında, diyafram kası üzerinde ve 4. 5. ve 6. costa'ların arka yüzünde, üçte ikisi orta çizginin solunda, üçte biri ise sağında yer almaktadır.

Elimizi göğsümüzün sol tarafına koyduğumuzda, kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.
Başlıca 4 kalp sesi vardır; bunların ilk ikisi hissedilir veya stetoskop vasıtasıyla duyulabilirken, 3. ve 4. sesler ancak EKG (ECG) cihazında duyulabilir. 1. kalp sesi atriyo-ventriküler kapakların sesi iken, 2. kalp sesi aorta ve arteria pulmonalis'teki kapakların çıkardığı sestir. 1. ve 2. kalp sesi arasındaki süre ventrüküler sistoldür (kalbin kasılması). 2. kalp sesi ile 1. kalp sesi arasındaki süre ise ventriküler diastol (kalbin gevşemesi) evresidir.

Kalp sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Yürek'tir, Arapça ḳlb kökünden gelen kalb قلب sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Akadca aynı anlama gelen kablu sözcüğü ile eş kökenlidir. Hastane bölümlerinden birisi olan ve kalp düzeneğinin tedavileriyle ilgilenen Kardiyoloji sözcüğü ise; Eski Yunanca kardía καρδία sözcüğünden alıntıdır.

Kalbin dört odası vardır, iki üst atriyum, alıcı odacıklar ve iki alt ventrikül, boşaltma odası. Atriyum, atriyoventriküler septum içinde bulunan atriyoventriküler kapaklar vasıtasıyla ventriküllere açılır. Bu ayrım kalbin yüzeyinde koroner sulkus olarak da görülebilir.
Sağ üst atriyumda sağ atrial apendiks veya kulak kepçesi adı verilen kulak şeklinde bir yapı vardır ve sol üst atriyumda sol atrial apendiks adı verilen başka bir yapı vardır.
Sağ atriyum ve sağ ventrikül birlikte bazen sağ kalp olarak adlandırılır. Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventriküle birlikte bazen sol kalp denir. Ventriküller, kalbin yüzeyinde anterior longitudinal sulkus ve posterior interventriküler sulkus] olarak görülen interventriküler septum ile birbirinden ayrılır.
Kalbin içerisinde 4 adet odacık bulunmaktadır:

Sağ kulakçık (atrium dexter)Kalp kası
Sol kulakçık(atrium sinister)
Sağ karıncık (ventriculus dexter)
Sol karıncık (ventriculus sinister)
Kalbin sağ ve sol kısımları septum aracılığıyla birbirinden tamamen ayrılmaktadır. Kalp, içi boş dört bölmeden oluşmaktadır. Sağ kalp, sağ kulakçık ve sağ karıncıkdan oluşmakta olup burada oksijen bakımından fakir olan venöz kan bulunmaktadır. Sol kalp ise sol kulakçık ve sol karıncıkdan oluşmuş olup içerisinde oksijen bakımından zengin olan arterial kanı bulundurur. Ayrıca sol karıncığın pompalama görevinden dolayı duvar yapısı diğer boşluklara göre oldukça gelişmiştir.

Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran dört kapağı vardır. Her atriyum ve ventrikül arasında bir kapak ve her bir ventrikülün çıkışında bir kapak bulunur.
Kulakçıklar ile karıncıklar arasındaki kapakçıklara atriyoventriküler kapakçıklar denir. Sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında triküspit kapak bulunur. Triküspid kapağın, korda tendinae'ya bağlanan ve göreli konumlarına göre anterior, posterior ve septal kaslar olarak adlandırılan üç papiller kas olmak üzere üç çıkıntısı vardır.
 Mitral kapak, sol atriyum ile sol ventrikül arasında yer alır. Ön ve arka olmak üzere iki çıkıntıya sahip olması nedeniyle biküspid kapak olarak da bilinir. Bu tüberküller ayrıca korda tendinalar yoluyla ventriküler duvardan çıkıntı yapan iki papiller kasa bağlanır.
Kalpte iki adet atrioventriküler kapak, iki adet de büyük damar kapakları (yarım ay kapak) olmak üzere 4 kapakçık bulunmaktadır. Kulakçıklar ile karıncıklar arasında ve karıncıklar ile buradan çıkan damarlar arasında kapaklar bulunur. Kapakçıklar, kanın tek yönlü akmasını yani geriye dönüşünü engellemeye yarar. Kapaklar, kanın karıncıklara tek yönlü girişini sağlarken aynı zamanda tek yönlü çıkışını da sağlarlar. 

Triküspid kapak: Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunur.
Pulmoner kapak: Sağ karıncık ile pulmoner arter (akciğer arteri) arasındaki sağ karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engelleyen üç adet yarım ay şeklindeki kapaklardır.
Mitral kapak: Sol karıncık ve sol kulakçık arasında bulunur.
Aort kapağı: Sol karıncık ile aort arasında bulunur. Bu kapaklar sol karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engeller.
Papiller kaslar, korda tendina denilen kıkırdaklı bağlantılar ile kalp duvarlarından kapakçıklara kadar uzanır. Bu kaslar, kapakçıkların kapandıklarında çok geriye düşmelerini engeller. Kalp döngüsünün gevşeme aşamasında papiller kaslar da gevşer ve korda tendinea üzerindeki gerilim hafiftir. Kalp odaları kasılırken papiller kaslar da kasılır. Bu, korda tendinea üzerinde gerilim oluşturarak atriyoventriküler kapakçıkların uçlarını yerinde tutmaya yardımcı olur ve kulakçıklara geri üflenmelerini önler. 
Her bir ventrikülün çıkışında iki ek yarım ay kapak vardır. Pulmoner kapakçık pulmoner arter'in tabanındadır. Bu, herhangi bir papiller kasa bağlı olmayan üç çıkıntılıdır. Ventrikül gevşediğinde, kan arterden ventriküle geri akar ve bu kan akışı, kapağı kapatmak için kapanan tüberküllere doğru bastırarak cep benzeri kapağı doldurur. Yarım ay aort kapağı, aort'un tabanındadır ve ayrıca papiller kaslara bağlı değildir. Bunda da aortdan geri akan kanın basıncıyla kapanan üç tüberkül vardır.

Sağ kalp, triküspit kapakçık adlı bir kapakçıkla ayrılan sağ atriyum ve sağ ventrikül olmak üzere iki bölmeden oluşur.
Sağ atriyum, vücudun iki ana toplardamarından, üst ve alt venae kava'dan neredeyse sürekli olarak kan alır. Koroner dolaşımdan gelen az miktarda kan da, inferior vena kava açıklığının hemen üstünde ve ortasında bulunan koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma akar. Sağ atriyumun duvarında, fossa ovalis olarak bilinen oval şekilli bir çöküntü vardır ve bu, fetal kalpte foramen ovale olarak bilinen bir açıklığın kalıntısıdır. Sağ atriyumun iç yüzeyinin çoğu pürüzsüzdür, fossa ovalisin çöküntüsü ortadadır ve ön yüzeyde sağ atriyal apendiks de bulunan pektinat kasların belirgin sırtları vardır.
Sağ ventrikülün duvarları trabeculae carneae ile kaplanmıştır, yani endokardiyum ile kaplı kalp kası sırtlarıdır. Bu kas sırtlarına ek olarak, moderatör bant denilen, yine endokardiyum tarafından kaplanan bir kalp kası bandı sağ ventrikülün ince duvarlarını güçlendirir ve kalp iletiminde çok önemli bir rol oynar. İnterventriküler septumun alt kısmından doğar ve inferior papiller kasa bağlanmak için sağ ventrikülün iç boşluğunu geçer. Sağ ventrikül, kasılırken içine kan püskürttüğü pulmoner gövde içine doğru incelir. Pulmoner gövde, kanı her bir akciğere taşıyan sol ve sağ pulmoner arterlere ayrılır. Pulmoner kapak, sağ kalp ile pulmoner gövde arasındadır.

Sol kalbin iki odası vardır: mitral kapakçık ile ayrılan sol atriyum ve sol ventrikül.
Sol atriyum, dört pulmoner venden biri yoluyla akciğerlerden oksijenli kanı geri alır. Sol atriyumda sol atriyal apendiks adı verilen bir çıkıntı vardır. Sağ atriyum gibi, sol atriyum da pektinat kaslarla kaplıdır. Sol atriyum, mitral kapak ile sol ventriküle bağlanır.
Sol ventrikül, sağ ile karşılaştırıldığında tüm vücuda kan pompalamak için gereken daha büyük kuvvet nedeniyle çok daha kalındır.
Sağ ventrikül gibi, solda da trabeculae carneae vardır ancak moderatör bant yoktur. Sol ventrikül, kanı aort kapağı yoluyla vücuda ve aorta pompalar. Aort kapağının üzerindeki iki küçük açıklık kanı kalp kasına taşır; sol koroner arter, kapağın sol ucunun üzerindedir ve sağ koroner arter sağ ucun üzerindedir.

Kalbin içerisi her ne kadar kan ile dolu olsa da, içerisindeki kanla değil, aort damarından ayrılan sağ ve sol kalp atardamarlarından beslenmektedir. Başta iki ana dal hâlinde olan bu arterler daha sonra kollara ve dallara ayrılıp kalbi beslerler.

Kalbin arka yüzünü ve sağ karıncığı besleyen; sağ koroner arter,
Kalbin ön yüzünü sol karıncığı besleyen; sol ön inen arter (LAD),
Kalbin sol yanını ve arkasını besleyen; sirkumfleks arter (Cx)
Ayrıca LAD ve Cx arterlerinin dallandığı çok kısa bir sol ana koroner arter bulunmaktadır. Bu damarlar içerisinde en önemlisi LAD, kalbin neredeyse üçte ikisini besler. Tıkanması durumunda zarar gören kas kitlesi önemli düzeyde olduğundan ölüme neden olma durumu yüksektir, bu nedenle bu damara "Dul bırakan damar" (widowmaker) adı da verilmektedir. Sağ koroner arter sinüs düğümüne kan verdiğinden damar tıkanıklığı gerçekleştiğinde kalpte durma ve ritim bozuklukları sıkça görülür.

Kalp duvarı üç tabakadan oluşur: iç endokardiyum, orta miyokard ve dış epikard. Bunlar perikard adı verilen çift zarlı bir kese ile çevrilidir. Dışta bulunan "perikart", kalbi dıştan saran fibro seröz yapıda bir zardır. Bu zarın arasında sürtünmeyi azaltan bir sıvı bulunur.
Kalbin en iç tabakasına endokard denir. Tek katlı yassı epitel astarından oluşur ve kalp odacıklarını ve kapakçıklarını kaplar. Kalbin damarlarının ve atardamarlarının endoteli ile süreklidir ve ince bir bağ dokusu

Göz, göz çukurunda bulunan, iri bir bilye büyüklüğünde, görmeyi sağlayan küremsi bir organdır.
Göz, ışığı geçirmeye ve kırmaya elverişli üç tabakanın birleşmesinden oluşmuştur. En dıştaki birinci tabakaya, Sklera ya da "gözakı" denir. Bu tabaka önde tümsekleşerek, saydam Kornea tabakası olarak devam eder. Beyaz ve lifli yapıda olan bu sert tabaka, gözü dış darbelere karşı koruyan kalın bir zardır. Çok damarlı bir bağ dokusu olan damar tabaka, iki yüzündeki boyalı hücre örtüsüyle, gözyuvarını tam bir karanlık oda hâline getirir. Bunun ön bölümünde, kirpiksi cisim kasları ile kirpiksi bölge yer alır; kirpiksi bölgenin çok damarlı olan asıcı bağı gergin tutmak için kanla dolan küçük piramitler hâlindeki çıkıntılara, "kirpiksi uzantı" denir.
Kirpiksi bölgenin uzantısı olarak, ön bölümde damar tabaka renk değiştirerek ortası delik (gözbebeği) bir diyafram oluşturur (iris). Rengi insandan insana değişen iris, gözbebeğini büyültüp küçültmeye yarayan kas liflerini kapsar: Dikey olarak yerleştirilmiş bulunan kas lifleri kasılarak gözbebeğinin genişlemesini, çember hâlinde yerleştirilmişi kas lifleri ise, kasıldıklarında göz bebeğinin büzülmesini sağlar. Böylece iris, değişen koşullara göre, gözün içine uygun miktarda ışığın girmesini ayarlayan bir "diyafram" gibi çalışır.
Gözün üçüncü ve çok ince tabakası olan ağ tabaka, duyarlı bir tabakadır. Bunun arka bölümünde bulunan ortası çukur, beyazımsı küçük kabarcık (görme sinir diski), görme sinirinin girdiği yerdir ve "kör nokta" diye adlandırılır. Kör noktanın biraz ötesinde, sarı nokta yer alır; burası da dıştan gelen görüntülerin en iyi biçimlendiği görme bölgesidir. Gözün arka kutbuna giren görme siniri, damar tabakaya doğru birçok sinir teli hâlinde yayılır ve üç tabaka hâlinde dizili nöronlarla sona erer. Birinci tabakadaki nöronların (çok kutuplu nöronlar) silindir ekseni, görme sinirinde sürer; ön uzantılarıysa, ikinci tabakanın iki kutuplu nöronlarıyla bağlantı kurar; ikinci tabakanın nöronları da, üçüncü tabakanın görme nöronlarının silindir eksenlerine bitişir. Bu tabakada, bir ucu ağ tabakanın kırmızı bölümüne giren, koni ve çubuk biçimindeki nöronlar yer alır. Koni ve çubukların serbest uçları, damar tabakadan yana yöneliktir: Damar tabakaya gelen ışık ışınları kırılır ve ağ tabaka hücrelerinin sinir uçlarını etkiler. 

a: Görme siniri
b: Kör nokta
c: Sert tabaka (gözakı)
d: Damar tabaka
e: Ağ tabaka (retina)
f: Kirpiksi cisim
g: Arka oda
h: İris
i: Saydam sıvı
j: Saydam tabaka (kornea gözü renklendiren tabaka)
k: Ön kamara (humör aköz)
l: Mercek (silier) kasları
m: Göz merceği
n: Kirpiksi cisim
o: Jelatin görünüşlü camsı cisim
p: Sarı leke (odaklama noktası)

Hayvanlarda çok çeşitli göz biçimlerine rastlanır. Yalın canlılarda gözler bedenin önünde, deride yer alan ışığa duyarlı hücrelerden oluşur. Söz konusu organların yapısı yalın ya da böceklerin bileşik gözleri, omurgalıların gözleri gibi daha gelişmiş olabilir. Sineklerin gözleri özellikle hareket ve renk ayırt edecek bir yapıdadır. Avcı kuşlarınkiler, insanda olduğu gibi başın önünde buna karşılık başka kuşlar tarafından avlanan kuşların gözleriyse daha geniş bir görme alanını kaplayacak biçimde başın iki yanında yer alır. İnsan, maymun ve bazı başka gelişmiş canlıların gözleri, özel biçimleri seçip tanıyabilirler. Buna karşılık hayvanların çoğu, renkleri ancak bir ölçüde algılarlar. Bazı hayvanlarsa renk körüdür. Toprak altında ya da denizin derinliklerinde yaşayan bazı canlılarda, gözler işlevlerini bütünüyle yitirmiştir. Memelilerin gözleri kafatasının içindeki boşluklarda (göz çukurları) yerleşmiştir ve kaslar sayesinde her yönde hareket edebilir. Salyangozlar ve solucanlar ancak karanlık ile aydınlığı ayırt edebilirler; yalın gözlü eklembacaklılarsa ışığın yanı sıra, hareketi de belirleyebilirler. Sinekler ve arılar küçük hareketleri, genel biçimi ve rengi algılayabilirler; ayrıca böceklerin birçoğu, insanların göremedikleri morötesi ışığı da görebilirler. Gözlerinin yapısı omurgalılara benzeyen ahtapot ve mürekkepbalığı, cisimleri net görebildikleri âde, üç boyutlu göremezler.
Omurgalılardaysa, gelişmiş gözler çok farklı koşullarda ayrıntılı biçimde görmelerine olanak sağlar. Gece dolaşan canlılar, az ışıkta iyi görememeye karşılık, gündüz, ışığın şiddeti karşısında körleşirler.

Göz rengi
Oftalmoloji
Gözün evrimi
Göz muayenesi
Göz cerrahisi
Göz takibi
Göz kapağı
Göz hastanesi
Göz tansiyonu
Göz hareketi
Göz gribi
Göz koruması
Göz damlası
Göz kuruluğu
Düzeltici lens
Kontak lens
Gözyaşı
Körlük
Gözlük

Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati sıvıdır.
Kana; latincede hema, kanı inceleyen bilim dalına ise hematoloji denir. Bu sözcükler eski Yunancada kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir. Kan, kolloit bir madde olup homojen görünse bile, heterojen bir karışımdır. Normal bir erişkinin vücut ağırlığının ortalama 1/13'ünü oluşturmaktadır.
Kan sürekli hareket halinde olan sıvı bir yapıdadır ve kan hücrelerinden oluşur. Bu kan hücreleri, çeşitli şekillerden ve plazmalardan oluşmaktadır. Dış bölümde kalan plazma, kanın hacminin %55'ini oluşturmaktadır. Plazmanın bazı kaynaklara göre %92'lik kısmı, bazı kaynaklara göre ise %90'ı sudan oluşur ve geriye kalan bölümü organik ve inorganik maddeler olan plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşmaktadır. Bunlara NPN bileşikleri de denilir. Plazmanın asıl amacı, kanın dokuların ilgili bölümüne taşınmasını sağlamaktır. Plazmada bulunan katı maddelerin büyük miktarının proteinlerden oluştuğu da bilinmektedir, ayrıca kan, yemeklere sıkılan ketçapla karıştırılabilir. Plazma yalnızca kanın vücutta dolaşmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda, atık ürünlerin de hücrelerden alınmasını sağlar. Plazmanın bileşenleri sürekli olarak yenilenmektedir. Hücrelerin beslenmesine ve atıklarının alınmasına yardımcı olan plazmalar, bağışıklık sistemi hücrelerini de içinde barındırırlar. Kan plazması kendisini 48 saatte bir yenilemektedir.

Globulin: Plazma globulinleri birçok çeşit türde bulunmaktadır. Elektroforez yoluyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilirler. Alfa ve beta globulinleri çeşitli proteinleri bağlayıp, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinler kullanılarak çeşitli hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılmaktadır.
Albumin: Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü sağlar, ayrıca osmotik basınç ile kan-plazma oranı dengede tutulur. Karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu durumunda Hipoalbuminemi denilen plazma albumin düşüklüğüne neden olur.
Fibrinojen: Kanama durumunda kanın pıhtılaşmasını sağlar.
İmmünoglobulin: Bağışıklık sisteminde görevlidir.
Plazmadan alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir grup organik moleküller de bulunmaktadır. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür. Plazmanın ana inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar; sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO 4-3), sulfat (SO 4) -2 ve magnezyumdur (Mg++).

Akyuvarlar (Lökositler): Vücutta savunma sisteminde görev alan hareketli kan hücreleridir. Pigment bulundurmadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denmektedir. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri bulunur. 10-20 mikron çapında bulunduklarından alyuvavarlardan daha büyüklerdir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık olarak 7000 civarında akyuvar bulunur. Beyaz hücrelilerin en önemlileri granülositler, lenfositler ve monositlerdir. Akyuvarların % 60-70'ini granülositler, % 30-45'ini lenfositler ve % 10'dan az kısmını da monositler oluşturmaktadır. Granülositler de kendi aralarında nötrofil, bazofil ve eozinofil olmak üzere üçe ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğu nötrofillerden oluşmaktadır.
Alyuvarlar (Eritrositler): Kırmızı kan hücreleri kanın hücre bölümünün neredeyse tamamını meydana getirirler. Kanın her milimetreküpünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunmaktadır. Eritrositlere kırmızı rengini veren taşımakta oldukları hemoglobindir ve hücre ağırlığının üçte birini oluşturur. Hemoglobin, 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşmaktadır. Ömürleri ortalama yüz yirmi gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.
Eritrositlerin 1 mm3 oranındaki kanda bulunan sayısı erişkin erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir 
kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olmasına polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olmasına ise Anemi (kansızlık) denmektedir.

Trombositler (Plateletler, Kan Pulcukları): Çapları 1-2 mikron olan trombositler, kanın en küçük hücreleri olup ilikteki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Her mm3 kanda 150.000- 300.000 civarında bulunurlar. Kandaki trombosit sayısının artması durumuna trombositoz, azalmasına ise trombositopeni (trombopeni) denilmektedir. Pıhtı oluştuğunda katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Ayrıca, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan "tromboplastin" enzimini üretirler. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan trombositler karaciğer ve dalakta parçalanır.

Kanın koruma, taşıma, savunma ve düzenleme görevleri bulunmaktadır.
Koruma görevi: Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen yaralanma sonucunda açılan yaradan akan kan oksijenle temas ettiğinde kurur ve yaranın kapanmasına sebebiyet verir. Trombositler oksijenle temas ettiklerinde pıhtılaşma diğer manasıyla kanın kuruması gerçekleşerek vücudun kan kaybı engellenir.
Taşıma görevi: Kan, sindirim sisteminin parçaladığı besinleri hücrelere taşır. Akciğerlerden vücuda alınan oksijeni dokulara, metabolizma sonucu oluşan karbondioksiti ise akciğerlere taşır.
Savunma görevi: Vücuda giren yabancı maddeler (virüs, bakteri) kan tarafından fagosite edilerek zararsız bir duruma getirilir. Ayrıca vücuda giren yabancı maddeler için antikor yapımını da sağlar.
Düzenleme görevi: Metabolizma ile oluşan ısıyı bütün vücuda dağıtıp vücut ısısını dengede tutar. Vücut sıvılarının ise pH dengesini ayarlar.

İnsanlardaki kanın özelliklerini belirtmek amacıyla, antikorlara ve antijenlere bakılarak belirlenmiş olan sınıflandırma sistemine denmektedir. Alyuvarların üzerinde, kan proteinlerine göre oluşan gruplar bulunmaktadır. Bu proteinler, A, B ve RH proteinleri olmak üzere 3 çeşide ayrılırlar ve aralarında 8 adet kan grubu oluştururlar. Bağışıklık sisteminin ürettiği antikorlar da kanda bulunmaktadır. Bunlar da A, B ve RH antikoru olarak adlandırılır. Bilinen hiçbir kanın yapısında antikorlar ve protein yan yana bulunmaz. Eğer birlikte olursa, birbirlerini tutarak katılaşır ve çökelirler. Kişiler arasında kan transfüzyonu yapılabilmesi için, alıcı ve vericilerin kanlarındaki protein ve antikorların incelenmesi gerekmektedir. Farklı gruplara sahip kişiler arasında kan alışverişi yapılamaz. Sadece AB grubu içerisinde bulunanlar "genel alıcı" (A, B ve 0 gruplarından kan alabilir, yani evrensel alıcıdır), 0 grubu içinde olanlar ise "genel verici"dir (diğer kan gruplarının hepsine verebilir, fakat yalnız 0 grubundan kan alabilir).

Kan doku, kırmızı kan hücreleri ve beyaz kan hücrelerini ve kanın hücresel olmayan sıvı kısmını içine alır. Bu sıvıya plazma denir. Bazen bu doku bağ doku içinde de sınıflandırılır çünkü benzer hücrelerden köken alır.

 Wikimedia Commons'ta kan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Kan Kimyası ve Kan Renkleri: Her Canlının Kanı Kırmızı Değildir!

Hücre bir canlının yapısal ve işlevsel özellikler gösterebilen en küçük birimidir. Hücre kelimesi, (İng. Cell); Latince küçük odacık anlamına gelen "cellula" kelimesinden Robert Hooke tarafından türetilmiştir. Hücrenin içerisinde "Solunum, Boşaltım, Beslenme, Sindirim" gibi yaşamsal faaliyetler gerçekleşir.

Robert Hooke, mikroskopla incelemekte olduğu şişe mantar parçasının yan yana dizili bitişik bölümlerden oluştuğunu görmüş. Etrafları çevrili ve içleri boş olan yapılarına uygun olarak bu yapı birimlerine "Hücre" ("Cellula") adını vermiş. Bu ismi 1665 yılında yayınladığı Micrographia adlı kitapta da kullanmıştır.
Daha sonra 1671 yılında Grew ve 1672 yılında Malpighi, bitkilerde de aynı yapı birimlerinin olduğunu bulmuşlardır. 19. yüzyılın ortalarında "Hücre Kuramı" ortaya atılmıştır. Günümüze dek geliştirilen hücre kuramı (hücrelerin yapısını, özelliklerini, oluşumlarını vb. tanımlayan kuram) biyolojiye büyük ilerlemeler sağlamıştır.

Hücreler, Atomların molekülleri, moleküllerin makromolekülleri, makromoleküllerin makromoleküler kompleksleri oluşturmasıyla meydana gelir. Hücreler, çok hücreli organizmalarda (canlılarda) dokuların en küçük yapı taşlarıdır ve yaşamın tüm özelliklerini sergilerler. Genel olarak tüm hücreler temelde aynı yapıya sahiptirler. Fakat bulundukları dokuya ve dolayısıyla fonksiyonlara bağlı olarak bazı özelleşmeler gösterirler. Bitkisel ve hayvansal her organizma, bu temel yapı taşlarından oluşur.
Hücreler, basit bir tanımla zar içerisindeki sitoplazma ve genetik bilgiyi çevreleyen bir çekirdekten meydana gelir ve ancak mikroskop yardımı ile görülebilirler.

Bakteriler, arkebakteriler ve mavi-yeşil alglerdeki hücre tipleri bu gruba girer. Bunların çekirdek zarı ile çevrili bir çekirdekleri yoktur. Sitoplazmalarında mitokondri, Golgi, Endoplazmik Retikulum gibi zarlı organeller de yoktur. Kalıtım maddesi olan DNA Sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır. Organel olduğu bilinen ancak yine de zar taşımayan Ribozomları vardır. Bu tip hücrelerin hayati faaliyetleri Sitoplazmada ve hücre zarında Enzim'ler yardımıyla gerçekleşir. 

Ökaryotlar (Lat. Eukaryota), "organel zarı" bulunduran organizmaları, dolayısıyla çekirdek materyali hücrenin sitoplazmasına dağılmamış olduğundan da gerçek çekirdeğe sahip organizmaları kapsayan canlı âlemidir. Karyon Latince'de "çekirdek" anlamını verir -eu ön takısı da "gerçek" demektir.
Kalıtsal materyal, hücre içerisinde belirli bir zarla çevrilmiş çekirdeğin içinde bulunur. Kromozomlar DNA'dan ve proteinden oluşmuş olup, mitozla bölünürler. Ökaryotlar, sitoplazmalarında karmaşık organeller bulundururlar. Ökaryotik hücreler, Prokaryotlara göre çok gelişmişlerdir, hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve protistler âlemlerini kapsar.

Hücreyi dış ortamdan ayıran, seçici geçirgen canlı yapıdır. Hücreyi çevreleyen birim zar ortalama olarak 75 Angström (75x10-7 mm) kalınlığındadır. Birim zar içte ve dışta birer protein tabakası ile ortada bir lipid katından yapılmıştır. Elektron mikroskobu çalışmaları, zarların lipoproteinlerden yapılmış mozaik şeklindeki fonksiyonel birimler olarak incelenmesinin daha uygun olacağını göstermektedir. Hücre zarı hücreye şekil vermekle kalmaz, besin maddelerinin ve artık maddelerin hücreye giriş çıkışını da ayarlar. Zar aynı zamanda hücrenin koruyucusudur.
İlk bilimsel model 1935 yılında Danielli ve Dawson tarafından ortaya atılmıştır. Bu model uzunca bir süre benimsendi ancak bu model hücre zarının işleyişini açıklayamadı. 1972 yılında Singer ve Nicolson'ın akıcı-mozaik zar modeli ortaya kondu. Bu modele göre zarın yapısında %65 protein, %33 lipit, %2 karbonhidrat bulunmaktaydı.
Hücre zarı, gözenekli ve yarı geçirgen yapıya sahiptir. Esas yapı taşları lipid ve proteinlerdir. Her hücrenin protein, yağ ve karbonhidrat oranları birbirlerinden farklı olduğu için her hücre zarı, o hücreye özgüdür. Hücreye gelen bütün kimyasal maddeler ve elektriksel iletiler hücre zarı ile alınır.Hücre zarının yapısında protein, yağ ve karbonhidrat bulunur. Hücre zarının görevleri;

Sitoplazmayı çevreleyerek hücreye şekil verir ve dağılmasını engeller.
Madde alışverişini düzenler.
Ozmotik dengenin düzenlenmesinde görev alır.
Salgı görevi vardır.
Enzimleri taşıyıcı görevi vardır.
Uyarı iletimi yapar.
Hücrelerin birbirlerini tanımalarını sağlar.
Hücre zarında bulunan periferal ve integral proteinler hücre içine madde alınmasında ve hücrelerin birbirini tanımasında yardımcı olur.
İntegral proteinler zar boyunca uzanır periferal proteinler ise zarın dış kısmında uzantı şeklindedir.
Seçici geçirgendir.

Hücre zarı ile çekirdek zarı arasında kalan hücre bölümünü kaplayan, homojen nitelikte, kolloidal ve devamlı değişim halinde bulunan bir eriyiktir. Sitoplazma inorganik maddeler (çeşitli iyonlar metal tuzları, asit ve bazlar), organik maddeler, (protein, yağ, karbonhidrat, nükleik asitler, hormonlar) ve %60-95 arasında değişen sudan ibarettir. Sitoplazmanın içerisinde çeşitli canlı yapılar (organeller) ve cansız yapılar (inklüzyon cisimcikleri) bulunur. Canlı hücre maddesine “protoplazma” denir. Protoplazma, yapı bakımından sitoplazma ve çekirdekten oluşur.
Büyük oranda sudan ibaret olduğu halde ne sıvı ne de katı özellik gösterir yani kolloidal yapıdadır. Sitoplazma çözünmüş ve dağılmış tanecikler içerir. Bu çözünen taneciklerin miktarı hücre türüne göre değişiklik gösterir. İçinde bulunan genel organeller şunlardır:

endoplazmik retikulum
mitokondri
lizozom
ribozom
golgi aygıtı
plastitler
kloroplast
koful
sentrozom

Hücre çekirdeği yani Nükleus, tanecikli ve lifli bir yapıya sahiptir. Hücreyi yönetir. Çekirdek zarı, nükleoplazma, kromozom ve çekirdekçikten oluşmaktadır. Çekirdek zarı iki tabaka halinde ve çok gözenekli bir yapıya sahiptir. Nükleoplazma ise çekirdeğin özü olup özellikle protein ve tuzlar içerir. İşlevi hücrenin yaşamını sürdürmek ve çalışmasını düzenlemektir. Çekirdek ölecek olursa, hücre de ölür. Çekirdek ayrıca hücre ana maddesi içindeki birçok küçük organelin birbirleriyle uyumlu olarak çalışmasını sağlar. Çekirdeğin hücre bölünmesinde rolü vardır. Rolü görevi hücre bölmesi olduğu için çekirdek çok önemlidir.

Vücut için organ ne ise hücre için de organel odur. Organelle sözcüğünden dilimize girmiştir. "-elle" son eki küçültme eki olup Türkçedeki "-cık" ekinin karşılığıdır. Türkçedeki tam karşılığıyla organcık(küçük organ)
Özellikle karmaşık yapıdaki ökaryot hücrelerde birçok organel çeşidi bulunur. Organeller mikroskobun bulunuşundan sonra gözlemlenmeye ve tanımlanmaya başlanmıştır. Bazı hücre bilimcilerin savlarına göre birçok büyük organelin endosimbiyoz bakterisinden köklendiği öne sürülür.

2-3 mikron uzunluğunda 0,5 mikron çapında elektron mikroskobuyla kolayca görülebilen elips biçiminde parçalardır. Sosis veya çomak biçimindedir. Mitokondrinin yapısında 2 zar bulunur. Hücrenin enerji meydana getirici üniteleridir. Hücre solunumunun sitrik asit devri (Krebs döngüsü) burada gerçekleşir. Organik moleküllerden kimyasal bağların kopmasıyla açığa çıkan enerji burada ATP şekline çevrilir.

Hücrede makromoleküllerin ve maddelerin lizozomal yıkılması yaşam için önemli bir prosestir; sfingomiyelin ve karbonhidrat içeren bazı sfingolipidler hücrede az miktarda bulundukları halde bunları yıkan lizozomal enzimler kalıtsal olarak eksik olursa hücrede birikirler ve lizozomal depo hastalıkları denen çeşitli hastalık tabloları ortaya çıkar. Birçok genetik hastalıkta lizozomal enzimlerin yokluğu gösterilmiştir; etkilenmiş hücrelerde sindirilemeyen materyal hücrenin genişlemesine ve normal hücresel işlevlerin bozulmasına neden olur.

Golgi cisimciği, aygıtı ya da kompleksi, zarımsı tüp ve keseciklerin bir araya gelmesiyle meydana gelir. Genellikle çekirdeğe yakındır. Bilhassa aktif salgı yapan bez hücrelerinde göze çarpar. Asıl görevinin, hücrenin salgıladığı proteinleri depolamak olduğuna inanılmaktadır. Paketleme ve salgı görevi yapar. Salgı bezlerinin hücrelerinde sayıları daha fazladır. Örnegin; ter bezleri, gibi salgı bezleri bunlara örnektir. Golgi aygıtı büyük çalışmalar sonucu bulunmuştur. Açığa çıkan enerji burada ATP şekline çevrilir. Enerji üretir oksijenli solunum yapar. Enerji üretmekte kullanılır. Hücre dışında salgı yapar.

Sitoplazmada besin dolaşımını, yağ ve hormon sentezini sağlayan, hücre zarı ve çekirdek zarı arasında yer almış bir sıra karışık kanallar sistemidir. Üzerinde ribozom bulunmayanlarına "taneciksiz(granülsüz) endoplazmik retikulum" denir ki, burası steroid hormon salgılayan hücrelerde steroid yapımının, diğer hücrelerde ise zehirsizleştirme olayının gerçekleştiği yerdir. Granüllü E.R üzerinde küçük tanecikli ribozomlar bulunduğu için protein sentezi, granülsüz E.R ise yağ sentezi yapar.Ayrıca besin depo etmez.

Kofullar, içleri kendilerine has bir özsu ile dolu yapılar olup hayvan hücrelerinde bitki hücrelerinden daha fazla bulunur. Genç hücrelerde küçük, yaşlı hücrelerde ise tek tek ve büyüktür. Kofullar plazmoliz ve deplazmoliz olaylarında rol oynarlar. Bir hücreli hayvanlarda, besinlerin sindirildiği besin kofulları ile fazla su ve zararlı maddelerin atıldığı, boşaltım kofullarının hücre canlılığını koruma da önemli rolleri vardır.

Ribozomlar hücre içi protein sentezler. Hücre içindeki en küçük organeldir. Hücrenin demirbaş organelidir çünkü hem prokaryot hücrede hem de ökaryot hücrede bulunur.

Hücrelerin evrimi

Hücre animasyonu 4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genetik ya da kalıtım bilimi, biyolojinin organizmalardaki kalıtım ve genetik varyasyonu inceleyen bir dalıdır. Türkçeye Almancadan geçen genetik sözcüğü 1831 yılında Yunanca γενετικός - genetikos ("genitif") sözcüğünden türetildi. Bu sözcüğün kökeni ise γένεσις - genesis ("köken") sözcüğüne dayanmaktadır.
Canlıların özelliklerinin kalıtsal olduğunun bilinci ile tarih öncesi çağlardan beri bitki ve hayvanlar ıslah edilmiştir. Bununla birlikte, kalıtımsal aktarım mekanizmalarını anlamaya çalışan modern genetik bilimi ancak 19. yüzyılın ortalarında, Gregor Mendel’in çalışmasıyla başlamıştır. Mendel, kalıtımın fiziksel temelini bilemediyse de, bu özelliklerin ayrık (kesikli) bir tarzda aktarıldığını gözlemlemiştir; günümüzde bu kalıtım birimlerine "gen" adı verilmektedir.
Genler DNA'da belli bölgelere karşılık gelir. DNA dört tip nükleotitten oluşan bir zincir moleküldür. Bu zincir üzerinde nükleotitlerin dizisi, organizmaların kalıt aldığı genetik bilgidir (enformasyon). Doğada DNA, iki zincirli bir yapıya sahiptir. DNA'daki her "iplikçik"teki nükleotitler birbirini tamamlar, yani her iplikçik, kendine eş yeni bir iplikçik oluşturmak için bir kalıp olabilme özelliğine sahiptir. Bu, genetik bilginin kopyalanması ve kalıtımı için işleyen fiziksel mekanizmadır.
Nükleotitlerin DNA'daki dizilişi, hücre tarafından aminoasit zincirleri üretmek için kullanılır. Bunlardan protein oluşur. Bir proteindeki amino asitlerin sırası, gendeki nükleotitlerin sırasına karşılık gelir. Aradaki bu ilişkiye genetik kod denir. Amino asitlerin bir proteindeki dizilişi, proteinin nasıl bir üç boyutlu şekil alacağını belirler. Bu yapının şekli de proteinin fonksiyonundan sorumludur. Hücrelerin yaşamaları ve üremeleri için gerekli hemen hemen tüm fonksiyonları proteinler icra ederler. DNA dizisindeki bir değişim, bir proteinin amino asit dizisini ve dolayısıyla onun şekli ve fonksiyonunu değiştirir: Bu, hücrede ve onun bağlı bulunduğu canlıda önemli sonuçlara yol açabilir.
Genetik, organizmaların görünüşünün ve davranışının belirlenmesinde önemli bir rol oynuyorsa da, sonucun oluşmasında, organizmanın çevre ile etkileşimi ve genetik birlikte etki eder. Örneğin genler kişinin boyunun uzunluğunda bir rol oynuyorsa da, kişinin çocukluk çağındaki beslenmesinin ve sağlığının da büyük bir etkisi vardır.

Genetik bilimi 1800'lü yılların ortalarında Gregor Mendel'in uygulamalı ve teorik çalışmalarıyla başladıysa da, kalıtım ile ilgili başka teoriler Mendel'den önce mevcuttu. Mendel'in zamanında popüler olan bir teori, karışmalı kalıtım kavramıydı: Bireylerin, ebeveyninin özelliklerinin homojen bir karışımını kalıt aldığı fikriydi bu. Mendel'in çalışmaları bunu yanlışladı, özelliklerin ayrık genlerin birleşimi olduğunu, sürekli özelliklerin bir karışımı olmadığını gösterdi. (Örneğin, kırmızı ve beyaz gözlü sinekler çiftleştiğinde yavruları ya kırmızı ya beyaz gözlü olur, ama pembe gözlü olmaz.) O devirde geçerli olan bir diğer teori, edinilmiş özelliklerin kalıtımı idi: kişilerin ebeveyninin kuvvetlendirdiği özellikleri taşıdığı inancıydı. Bu fikrin (genelde Jean-Baptiste Lamarck'a atfedilir) bugün yanlış olduğu bilinmektedir.
Kişilerin deneyimleri, yavrularına aktardıkları genleri değiştirmez. Diğer teoriler arasında Charles Darwin'in Pangenezis fikri (ki bu hem kalıtsal hem de edinilmiş özellikler öne sürer) ve Francis Galton'un Pangenezis'e getirdiği yeni bir yorum olarak, kalıtımın hem tanecikli hem de kalıtsal olduğu fikriydi.

Modern genetik biliminin kökü, Avusturyalı (Alman-Çek) bir Augustin'ci keşiş ve bir botanikçi olan Gregor Johann Mendel’in gözlemlerine dayanır.
Günümüzün bu popüler biliminin babası olarak kabul edilen Mendel, bitkilerde kalıtım özellikleri üzerine ayrıntılı çalışmalar yapmıştır. Mendel 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerine ait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başladı. 10 yıl süren gözlem ve deneylerinin ardından, bu çalışmasının önemli bulgularını “Versuche Über Pflanzenhybriden” (“Bitki melezleri üzerinde denemeler”) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımladı ve bu yazıyı 1865'te Brunn Doğa Tarihi Derneğine sundu. Mendel, bezelye bitkilerindeki bazı özelliklerin kalıtımsal tekrarını izlemiş ve bunların matematiksel olarak tanımlanabileceğini göstermiştir. Mendel'in çalışması kalıtımın edinilmiş değil, tanecikli olduğunu ve pek çok özelliğin kalıtımının basit kural ve orantılar ile açıklanabileceğini öne sürmüştür.
O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramların henüz ortaya konmamış olduğu ve bilinmediği göz önüne alınırsa, Mendel'in sadece fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre yapmış olduğu değerlendirmelerin son derece başarılı olduğu söylenebilir.
Mendel'in ölümünden sonra gelen 1890'lara kadar, onun çalışmasının önemi geniş çaplı olarak anlaşılamadı. O dönemde benzer problemler üzerinde çalışan başka bilimciler onun çalışmalarını tekrar keşfettiler. Ölümünden 16 yıl sonra Hollanda'da Hugo De Vries, Almanya'da Correns ve Avusturya'da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler ve tüm sonuçları "Mendel yasaları" adı altında toparladılar. Mendel'in çalışması aynı zamanda, kalıtım çalışmalarında istatistik yönteminin kullanımını önermekteydi.
"Genetik" terimi, 1905'te Mendel'in çalışmasının önemli savunucularından William Bateson tarafından Adam Sedgwick'e gönderilen bir mektupta ortaya atılmıştır. Bateson 1906'da Londra'da yapılan Üçüncü Uluslararası Bitki Melezleri Konferansı'nda yaptığı açış konuşmasında kalıtım çalışmasını tanımlarken “genetik” terimini kullanarak, bu terimin yaygınlaşmasını sağlamıştır. (bir sıfat olarak genetik, Yunanca genesis - γένεσις ("kaynak")'tan türemiştir, o da genno - γεννώ ("doğurmak")'tan; biyolojik anlamıyla bu sıfat, isim hâliyle 'genetik'ten daha önce, ilk defa 1860'ta kullanılmıştır))
Mendel'in çalışmasının yeniden keşfinin ve popüler hâle gelişinin ardından, DNA moleküler temelini gün ışığına çıkarmaya yönelik birçok deney yapılmıştır. Beyaz gözlü Drosophila (meyve sineği) üzerindeki gözlemlerinden yola çıkan Thomas Hunt Morgan 1910'da genlerin kromozomlarda yer aldığını ileri sürmüş ve 1911'de mutasyonların varlığını ortaya koymuştur. Morgan'ın öğrencisi Alfred Sturtevant ise genetik bağlantı fenomenini kullanmış ve 1913'te genlerin kromozom boyunca birbirini izleyen dizilişi ve düzenini gösteren, ilk "genetik harita”yı yayımlamıştır.

Önceleri, kromozomların genleri içerdiği ve protein ile DNA'dan oluştuğu bilinmekteyse de, kalıtımdan hangisinin sorumlu olduğu bilinmiyordu. 1928'de Frederick Griffith, yayımladığı makalesinde, keşfettiği transformasyon fenomenini açıkladı. Bundan 16 yıl sonra da, 1944'te, Oswald Theodore Avery, Colin McLeod ve Maclyn McCarty bu transformasyondan sorumlu molekülün DNA olduğunu gösterdiler. 1952'deki Hershey-Chase deneyi de, DNA'nın (proteinden farklı olarak) virüslerin genetik malzemesi olduğunu, diğer molekülün kalıtımdan sorumlu olamayacağını kanıtladı.
James D. Watson ve Francis Crick 1953'te DNA'nın yapısını çözdüler ve Rosalind Franklin'in çalışması olan X ışını kırınım çalışması sonuçlarını kullanarak DNA molekülünün sarmal bir yapısı olduğunu gösterdiler. Onların ikili sarmal modeli, nükleotit dizisinin diğer iplikçikte tamamlayıcı eşleri olduğunu gösterdi. Bu yapı, nükleotitlerin sıralanmalarıyla genetik bilginin saklanabileceğini göstermekle kalmadı, aynı zamanda ikileşme için fiziksel mekanizmasını gösterdi: iki iplikçik birbirinden ayrışınca, her iplikçik kendine eş olacak yeni bir iplikçiğin oluşumu için kendi dizisini bir kalıp olarak kullanabilirdi.
Bu yapı, kalıtım sürecini açıklamaktaysa da; DNA'nın hücre davranışlarını nasıl etkilediği henüz bilinmiyordu. Sonraki yıllarda, bazı bilim insanları, DNA'nın, ribozomlardaki protein üretim süreçlerini kontrol mekanizmasını anlamaya çalıştılar ve DNA'nın genetik kodunun mesajcı RNA (mRNA) ile okunduğunu ve çözüldüğünü buldular. RNA, DNA'ya benzer, nükleotitlerden oluşmuş bir moleküldür; mRNA'nın nükleotit dizisi proteinlerdeki amino asit dizisini oluşturmak için kullanılır. Nükleotit dizisinin amino asit dizisine çevirisi genetik kod aracılığıyla gerçekleşir.
Kalıtım konusunda yapılan bu moleküler düzeydeki buluşlar, DNA'nın moleküler yapısının anlaşılmasını ve biyolojideki yeni bilgilere uygulanan bir araştırma patlamasını sağlamıştı. 1977'de Frederick Sanger'in zincir sonlandırmalı DNA dizileme yöntemi önemli bir gelişme olmuştur; bu teknoloji bilimcilerin DNA moleküllerini okumasını sağlamıştır. 1983'te Kary Mullis tarafından geliştirilen polimeraz zincir tepkimesi ise, DNA izolasyonunu ve DNA parçalarının istenen bölgelerinin kolayca çoğaltılmasını sağladı. Bu ve diğer teknikler ve bir yandan İnsan Genom Projesi’nin ekip çalışması, diğer yandan Celera Genomics’in özel çalışması sonucunda, 2003’te insan genomu dizileri tümüyle gün ışığına çıkarılmıştır.

En temel düzeyde, organizmalardaki kalıtım, günümüzde genler adını verdiğimiz ayrık özellikler aracılığıyla meydana gelir. (Bir özelliğin büyüklüğü iki, veya birkaç değer etrafında toplanmışsa bu özellik ayrıktır; eğer sürekli bir değerler dağılımı gösteriyorsa, süreklidir) Bu konuda gözlemde bulunan ilk kişi, bezelye bitkisi de kalıtımsal özelliklerinin ayrışımı üzerinde çalışmış Gregor Mendel olmuştur. Çiçek rengi üzerine yaptığı araştırmalarda, Mendel her bir çiçeğin ya mor ya beyaz olduğunu, ara bir renk olmadığını gözlemledi. Aynı genin farklı, birbirinden ayrık versiyonları alel olarak adlandırılır.
Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak bahçesinde ekti. Bezelye bitkilerini düzenli “tozlaşma”lara tabi tutan Mendel, bunlarda 7 özelliğin değişmediğini keşfetti ve bezelyelerdeki bu 7 özelliğin (tanelerin biçimi, rengi, bitkilerin boyu vs.) dölden döle nasıl aktarıldığını gözlemledi. Her dölde elde ettiği bireyleri, birbirlerine ve ebeveynine benzeyip benzemediklerine göre ayrıma 

Yaygın kullanımda ve tıpta sağlık, Dünya Sağlık Örgütüne göre, "yalnızca hastalık ve sakatlığın olmaması değil, fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan tam bir iyilik halidir". Zaman içinde farklı amaçlar için çeşitli tanımlar kullanılmıştır. Sağlık, düzenli fiziksel egzersiz ve yeterli uyku gibi sağlıklı faaliyetlerin teşvik edilmesi ve sigara veya aşırı stres gibi sağlıksız faaliyetlerin veya durumların azaltılması veya bunlardan kaçınılması yoluyla teşvik edilebilir. Sağlığı etkileyen bazı faktörler, yüksek riskli bir davranışta bulunup bulunmama gibi bireysel seçimlerden kaynaklanırken diğerleri toplumun insanların gerekli sağlık hizmetlerini almasını kolaylaştıracak veya zorlaştıracak şekilde düzenlenmiş olması gibi yapısal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Genetik bozukluklar gibi diğer faktörler ise hem bireysel hem de grup seçimlerinin ötesindedir.
Genel sağlık türlerine halk sağlığı, nüfus sağlığı, kadın sağlığı, erkek sağlığı, iş sağlığı, ekosistem sağlığı, çevre sağlığı, cinsel sağlık, üreme sağlığı, ruh sağlığı ve başkaları dahildir.

Sağlığın anlamı tarih boyunca evrim sürecinden geçmiştir. Biyomedikal perspektiften bakacak olursak, sağlıkla ilgili ilk tanımlar vücudun işlevlerini yerine getirebilme kabiliyetine odaklanmıştır. Sağlık, zaman zaman hastalık tarafından bozulabilecek normal bir işlevsel durum olarak görülürdü. Böyle bir sağlık tanımının bir örneği: "anatomik, fizyolojik ve psikolojik bütünlük ile karakterize bir durum; kişisel olarak değerli aile, iş ve toplum rollerini yerine getirme becerisi; fiziksel, biyolojik, psikolojik ve sosyal stresle baş edebilme yeteneği. Daha sonra, 1948'de, önceki tanımlardan radikal bir ayrımla, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) daha yüksek hedefli bir tanım önerdi: Sağlığı genel iyilik hali ile bağlayarak "yalnızca hastalık ve rahatsızlıkların yokluğu değil, fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan genel iyliik hali." Bu tanım, bazıları tarafından yenilikçi olarak memnuniyetle karşılansa da, aynı zamanda belirsiz, aşırı geniş ve ölçülemez şeklinde yorumlar da gelmiştir. Uzun zaman boyunca pratik olmayan bir ideal olarak rafa kaldırıldı ve sağlıkla ilgili çoğu tartışma biyomedikal modelin uygulanabilirliğine geri döndü.
Hastalığı bir durumdan çok bir süreç olarak değerlendirmeye doğru bir kayma yaşanırken, aynı kayma sağlığın tanımlamalarında da yaşandı. Aynı şekilde, WHO 1980'lerdeki sağlık promosyon hareketinin geliştirilmesini desteklediği zaman da lider rolü oynadı. Bu, bir durum değil, dinamik olarak esneklik anlamında, başka bir deyişle "yaşam için bir kaynak" olarak yeni bir sağlık anlayışı getirdi. 1984'te WHO, sağlık tanımını “bir bireyin veya grubun özlemlerini gerçekleştirme, ihtiyaçları karşılama ve çevreyi değiştirme veya başa çıkma derecesi” olarak değiştirmiştir. Sağlık günlük yaşam için bir kaynaktır; sosyal ve kişisel kaynakların yanı sıra fiziksel kapasiteleri vurgulayan pozitif bir kavramdır, yaşamın amacı değildir. Böylece sağlık, homeostazı sürdürme ve sorunlardan kurtulma yeteneği anlamına gelir. Zihinsel, entelektüel, duygusal ve sosyal sağlık esneklik ve bağımsız yaşam için kaynak oluşturan yeteneklerden olan bireyin stresle başa çıkabilmesi, öğrenme kabiliyeti ve ilişkileri sürdürebilme yeteneklerine atıfta bulunur. Bu, sağlığın öğretilmesi, güçlendirilmesi ve öğrenilmesi için birçok olanak sunar.
1970'lerin sonlarından beri, federal Sağlıklı İnsanlar İnisiyatifi Birleşik Devletlerin popülasyonun sağlığını iyileştirme yaklaşımının görülür bir parçası olmuştur.
Her onyılda bir, Sağlıklı İnsanlar'ın yeni bir sürümü yayınlanır. Sağlığın iyileştirilmesine yönelik güncellenmiş hedefleri içerir ve sonraki on yıl boyunca, bu ilerleme noktasındaki değerlendirme veya eksiklikler ile konu alanlarını ve ölçülebilir amaçları belirler. İlerleme birçok hedefle sınırlandırılmıştır ve Sağlıklı İnsanlar'ın, merkezi olmayan ve koordine edilmemiş bir ABD sağlık sistemi bağlamında sonuçları şekillendirmedeki etkinliği konusunda endişelere yol açmıştır. Sağlıklı İnsanlar 2020 sağlığın teşviki ve geliştirilmesine ve önleyici yaklaşımlara daha fazla önem verir ve sağlığın sosyal belirleyicilerinin ele alınmasının önemine odaklanır. Yeni genişletilmiş dijital arayüz, geçmişte üretilen hacimli basılı kitaplara kıyasla kullanımı ve yayılmasını kolaylaştırıyor. Bu değişikliklerin Sağlıklı İnsanlara etkisi önümüzdeki yıllarda belirlenecek. Sağlık sorunlarını önlemek veya iyileştirmek ve insanlarda sağlığı korumak için sistematik faaliyetler sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından üstlenilir.
Hayvan sağlığı ile ilgili uygulamalar veterinerlik bilimleri tarafından sağlanır. "Sağlıklı" terimi aynı zamanda canlı olmayan birçok çeşit organizma ve sağlıklı toplumlar, sağlıklı kentler veya sağlıklı çevre ve bunların insan faydasına etkileri gibi kavramlar çerçevesinde de kullanılır. Sağlık hizmeti müdahalelerine ve bir kişinin çevresine ek olarak, bireylerin sağlık durumunu etkileyen, geçmişleri, yaşam tarzları ve ekonomik, sosyal koşulları ve maneviyatları dahil birçok başka faktörün olduğu bilinmektedir. Bunlar “sağlığın belirleyicileri” olarak adlandırılırlar. Çalışmaların gösterdiğine göre yüksek düzeyde stres insan sağlığını etkileyebiliyor.
21. yüzyılın ilk onyılında, insan sağlığını iyileştirmeye yönelik çabaların performansını değerlendirmek için ana göstergeler olacak şekilde, sağlığın bir yetenek olarak kavramsallaştırılması, öz değerlendirmeler için kapıyı açtı. Birden fazla kronik hastalığın varlığında veya bir ölümcül durumda bile, her insana sağlıklı hissetme fırsatı yarattı ve aynı zamanda hastalıkların görülme sıklığının azaltılmasına odaklanan geleneksel yaklaşımdan uzakta, sağlık belirleyicilerinin yeniden incelenmesi için fırsat yarattı.

Genel olarak, bir bireyin yaşadığı genel şartlar, hem sağlık durumu hem de yaşam kalitesinin belirlenmesinde büyük öneme sahiptir. Sağlığın, yalnızca sağlık bilimlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla değil, aynı zamanda bireyin ve toplumun çabaları ve akıllıca yapılmış yaşam tarzı seçenekleri ile sürdürüldüğü ve iyileştirildiği giderek artan bir şekilde kabul edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, sağlığın ana belirleyicileri, sosyal ve ekonomik çevre, fiziksel çevre ve kişinin bireysel özelliklerini ve davranışlarını içerir.
Daha spesifik olarak, insanların sağlıklı veya sağlıksız olup olmadığını etkilediği tespit edilen temel faktörler aşağıdakileri içerir:

Farklı kurum ve alanlardan artan sayıda çalışma ve rapor sağlık ve farklı faktörler arasındaki bağlantıları incelemektedir. Bu faktörlerden bazıları yaşam tarzları, ortam, sağlık kuruluşları ve sağlık politikasıdır. Son yıllarda birçok ülkede uygulanmaya başlanılan spesifik bir sağlık politikası, şeker vergisinin getirilmesiydi. Özellikle gençler arasında obezite ile ilgili endişelerin artmasıyla, içecek vergileri ortaya çıktı. Şekerli tatlandırılmış içecekler, obezite ile olan bağlantılarının artan kanıtlarıyla, obezite karşıtı girişimlerin hedefi haline gelmiştir. Kaliforniya'da Alameda Bölge Çalışması, 1974'teki Kanada'dan Lalonde raporu ve sağlık hizmetlerine erişim ve halk sağlığı sonuçlarının iyileştirilmesi de dahil olmak üzere küresel sağlık konularına odaklanan Dünya Sağlık Örgütü'nün Dünya Sağlık Raporu dizileri bunlardan bazılarıdır.
"Sağlık alanı" kavramı, tıbbi bakım'dan farklı olarak, Kanada'dan gelen Lalonde raporundan çıktı. Rapor, bireyin sağlığının kilit belirleyicileri olarak birbirine bağımlı üç alan belirledi. Bunlar:

Yaşamtarzı: hastalık veya ölüme katkıda bulunduğu veya sebep olduğu söylenebilecek kişisel kararların (bireyin kontrolünde olan) toplam etkisi;
Çevresel: insan vücudu dışındaki sağlıkla ilgili ve üzerinde bireyin çok az kontrol sahibi olduğu veya hiç olmadığı tüm konular;
Biyomedikal: genetik yapının sağlık etkisiyle insan vücudunda gelişen, fiziksel ve zihinsel sağlığın tüm yönleri.
Sağlığın korunması ve teşviki, bazen "sağlık üçgeni" olarak da adlandırılan fiziksel, zihinsel ve sosyal iyiliğin farklı birleşimleriyle sağlanır. Dünya Sağlık Örgütü'nün 1986 yılında yayınlanan Sağlık Teşviki için Ottawa Şartı, sağlığın bir durum veya hayatın amacı değil, günlük yaşam için bir kaynak olduğunu belirtti. Sağlık, sosyal kapasitelerin yanı sıra sosyal ve kişisel kaynakları da vurgulayan olumlu bir kavramdır.
Yaşam tarzı konularında ve işlevsel sağlıkla ilişkiler üzerinde daha fazla duran, Alameda Bölge Çalışması'ndan elde edilen veriler, insanların sağlıklarını düzenli egzersiz, yeterince uyku, doğada zaman geçirmek, sağlıklı vücut ağırlığı korumak ve alkol kullanımını sınırlamak ve sigara kullanımından kaçınmak suretiyle geliştirmelerini önerir. Birden fazla kronik hastalığı veya ölümcül hastalığı olan insanların bile kendilerini sağlıklı görebildiği üzere sağlık ve hastalık bir arada bulunabilir.
Çevre, bireylerin sağlık durumunu etkileyen önemli bir faktör olarak belirtilmektedir. Bu, doğal çevre, inşa edilmiş çevre ve sosyal çevre özelliklerini içerir. Temiz su ve hava, yeterli özelliklerde barınak ve güvenli toplumlar ve yollar gibi faktörlerin hepsinin özellikle de bebeklerin ve çocukların sağlığı olmak üzere genel olarak sağlığa katkıda bulunduğu bulunmuştur. Bazı çalışmalar, yerleşim yerlerinde doğal alanlar ve rekreasyon alanları gibi faktörlerin bulunmamasının, genel sağlık ve iyilik durumu ile bağlantılı olan kişisel memnuniyetin düşmesine ve obezite seviyelerinin yükselmesine yol açtığını göstermiştir. Doğal ortamlarda harcanan zamandaki artışın, bireylerin kendi yaptıkları sağlık durumu değerlendirmelerinde olumlu sonuçlar ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu durum kentsel mahallelerde, doğal alanların sağlık üzerindeki olumlu etkilerinin, kamu politikası ve arazi kullanımında dikkate alınması gerektiğini ileri sürmektedir.
Genetik veya ebeveynlerden kalıtsal özellikler de, bireylerin ve toplumların sağlık durumlarının belirlenmesinde rol oynar. Bu, bireylerin aileleri ile beraber oldukları süredeki yaşam tarzlarıyla geliştirdikleri alışkanlıklar ve davranışlar kadar bazı hastalıklara olan genetik yatkınlık ve sağlık 

Hastalık, bir organizmanın tamamının veya bir kısmının yapısını veya işlevini olumsuz yönde etkileyen ve hemen herhangi bir dış yaralanmaya bağlı olmayan belirli bir anormal durumdur. Hastalıklar genellikle belirli belirti ve semptomlarla ilişkili tıbbi durumlar olarak bilinir. Bir hastalığa patojenler gibi dış faktörler veya iç işlev bozuklukları neden olabilir. Örneğin, bağışıklık sisteminin dâhili işlev bozuklukları, çeşitli bağışıklık yetmezliği, aşırı duyarlılık, alerjiler ve otoimmün bozukluklar dâhil olmak üzere çeşitli farklı hastalıklara neden olabilir.
İnsanlarda hastalık, genellikle etkilenen kişide ağrıya, işlev bozukluğuna, sıkıntıya, sosyal sorunlara veya ölüme ya da kişiyle temas hâlinde olanlar için benzer sorunlara neden olan herhangi bir durumu ifade etmek için daha geniş bir şekilde kullanılır. Bu geniş anlamda, bazen yaralanmalar, sakatlıklar, bozukluklar, sendromlar, enfeksiyonlar, izole semptomlar, sapkın davranışlar ve yapı ve işlevin atipik varyasyonlarını içerirken diğer bağlamlarda ve başka amaçlar için bunlar ayırt edilebilir kategoriler olarak kabul edilebilir. Hastalıklar insanları sadece fiziksel olarak değil aynı zamanda zihinsel olarak da etkileyebilir, çünkü bir hastalığa yakalanmak ve onunla yaşamak etkilenen kişinin hayata bakış açısını değiştirebilir.
Hastalık nedeniyle ölüm, doğal nedenlerle ölüm olarak adlandırılır. Dört ana hastalık türü vardır: bulaşıcı hastalıklar, eksiklik hastalıkları, kalıtsal hastalıklar (hem genetik hem de genetik olmayan kalıtsal hastalıklar dâhil) ve fizyolojik hastalıklar. Hastalıklar, bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıklar gibi başka şekillerde de sınıflandırılabilir. İnsanlarda en ölümcül hastalıklar koroner arter hastalığıdır (kan akışı tıkanıklığı), bunu serebrovasküler hastalık ve alt solunum yolu enfeksiyonları takip eder. Gelişmiş ülkelerde, genel olarak en fazla hastalığa neden olan hastalıklar depresyon ve anksiyete gibi nöropsikiyatrik durumlardır.
Hastalık çalışması, etiyoloji veya neden çalışmasını içeren patoloji olarak adlandırılır.

Birçok durumda hastalık, bozukluk, morbidite ve rahatsızlık gibi terimler birbirinin yerine kullanılmaktadır; ancak belirli terimlerin tercih edildiği durumlar da vardır.

Hastalık
Hastalık terimi genel olarak vücudun normal işleyişini bozan herhangi bir durumu ifade eder. Bu nedenle, hastalıklar vücudun normal homeostatik süreçlerinin işlevsizliği ile ilişkilidir. Genel olarak bu terim, virüsler, bakteriler, mantarlar, protozoalar, çok hücreli organizmalar ve prion olarak bilinen anormal proteinler de dâhil olmak üzere patojenik mikrobiyal ajanların varlığından kaynaklanan klinik olarak belirgin hastalıklar olan bulaşıcı hastalıklara atıfta bulunmak için kullanılır. Bağırsaktaki normal bakteri ve mayaların veya bir yolcu virüsün varlığı gibi normal işleyişte klinik olarak belirgin bir bozulmaya yol açmayan ve açmayacak olan bir enfeksiyon veya kolonizasyon hastalık olarak kabul edilmez. Buna karşın, kuluçka dönemi boyunca belirti vermeyen ancak daha sonra belirti vermesi beklenen bir enfeksiyon genellikle hastalık olarak kabul edilir. Enfeksiyöz olmayan hastalıklar, çoğu kanser türü, kalp hastalığı ve genetik hastalık dâhil olmak üzere diğer tüm hastalıklardır.
Edinilmiş hastalık
Edinilmiş bir hastalık, doğuştan gelen bir hastalığın aksine, kişinin yaşamında bir noktada başlayan bir hastalıktır. Edinilmiş, "bulaşma yoluyla kapılmış" anlamına gelebilir, ancak basitçe doğumdan sonraki bir zamanda edinilmiş anlamına gelir. Ayrıca ikincil hastalık anlamına da gelebilir, ancak edinilmiş hastalık birincil hastalık olabilir.
Akut hastalık
Akut hastalık kısa süreli (akut) bir hastalıktır; terim bazen fulminan bir doğayı da çağrıştırır
Kronik durum veya kronik hastalık
Kronik bir hastalık zaman içinde, genellikle en az altı ay boyunca devam eden bir hastalıktır, ancak kişinin doğal yaşamının tamamı boyunca sürmesi beklenen hastalıkları da içerebilir.
Konjenital bozukluk veya konjenital hastalık
Doğuştan gelen bir bozukluk, doğumda mevcut olan bir bozukluktur. Genellikle genetik bir hastalık veya bozukluktur ve kalıtsal olabilir. Ayrıca HIV/AIDS gibi anneden vertikal olarak bulaşan bir enfeksiyonun sonucu da olabilir.
Genetik hastalık
Genetik bir bozukluk veya hastalık bir veya daha fazla genetik mutasyondan kaynaklanır. Genellikle kalıtsaldır, ancak bazı mutasyonlar rastgele ve de novo'dur.
Kalıtsal veya irsi hastalık
Kalıtsal bir hastalık, kalıtsal olan (ve ailelerde görülebilen) genetik mutasyonların neden olduğu bir tür genetik hastalıktır
İyatrojenik hastalık
İyatrojenik bir hastalık veya durum, bir tedavinin yan etkisi olarak veya kasıtsız bir sonuç olarak tıbbi müdahalenin neden olduğu bir durumdur.
İdiopatik hastalık
İdiopatik bir hastalığın bilinmeyen bir nedeni veya kaynağı vardır. Tıp bilimi ilerledikçe, nedeni tam olarak bilinmeyen birçok hastalığın kaynağının bazı yönleri açıklanmış ve bu nedenle idiopatik statülerini kaybetmişlerdir. Örneğin, mikroplar keşfedildiğinde, enfeksiyona neden oldukları biliniyordu, ancak belirli mikroplar ve hastalıklar ilişkilendirilmemişti. Bir başka örnekte, otoimmünitenin, hangi moleküler yollarla işlediği henüz anlaşılmamış olsa da bazı tip 1 diabetes mellitus türlerinin nedeni olduğu bilinmektedir. Belirli faktörlerin belirli hastalıklarla ilişkili olduğunu bilmek de yaygındır; ancak, ilişki mutlaka nedensellik anlamına gelmez. Örneğin, üçüncü bir faktör hem hastalığa hem de ilişkili fenomene neden olabilir.
Tedavisi olmayan hastalık
Tedavi edilemeyen bir hastalık. Tedavisi olmayan hastalıklar mutlaka ölümcül hastalıklar değildir ve bazen bir hastalığın semptomları, hastalığın yaşam kalitesi üzerinde çok az etkisi olması veya hiç etkisi olmaması için yeterince tedavi edilebilir.
Birincil hastalık
Birincil hastalık, birincil hastalığın neden olduğu bir sekel veya komplikasyon olan ikincil hastalığın aksine, hastalığın kök nedenine bağlı olan bir hastalıktır. Örneğin, soğuk algınlığı birincil bir hastalıktır, rinit ise olası bir ikincil hastalık veya sekeldir. Bir doktor antibiyotik yazıp yazmamaya karar verirken hastanın ikincil rinitine neden olan birincil hastalığın, soğuk algınlığı veya bakteriyel enfeksiyonun ne olduğunu belirlemelidir.
İkincil hastalık
İkincil bir hastalık, birincil hastalık veya basitçe altta yatan neden (kök neden) olarak adlandırılan önceki, nedensel bir hastalığın sekeli veya komplikasyonu olan bir hastalıktır. Örneğin, bakteriyel bir enfeksiyon birincil olabilir, sağlıklı bir kişi bakteriye maruz kalır ve enfekte olur veya vücudu enfeksiyona yatkın hâle getiren birincil bir nedene ikincil olabilir. Örneğin, bağışıklık sistemini zayıflatan birincil bir viral enfeksiyon ikincil bir bakteriyel enfeksiyona yol açabilir. Benzer şekilde, açık bir yara oluşturan birincil bir yanık, bakteriler için bir giriş noktası sağlayabilir ve ikincil bir bakteriyel enfeksiyona yol açabilir.
Ölümcül hastalık
Ölümcül bir hastalık, kaçınılmaz olarak ölümle sonuçlanması beklenen bir hastalıktır. Önceleri AIDS ölümcül bir hastalıktı; günümüzde tedavi edilemez, ancak ilaçlar kullanılarak süresiz olarak yönetilebilir.
Bozukluk
Bozukluk, işlevsel bir anormallik veya rahatsızlıktır. Tıbbi bozukluklar zihinsel bozukluklar, fiziksel bozukluklar, genetik bozukluklar, duygusal ve davranışsal bozukluklar ve işlevsel bozukluklar olarak kategorize edilebilir. Bozukluk terimi genellikle hastalık veya rahatsızlık terimlerinden daha nötr ve daha az damgalayıcı olarak kabul edilir ve bu nedenle bazı durumlarda tercih edilen terminolojidir. Ruh sağlığında, ruhsal bozukluk terimi, psikiyatrik koşullarda biyolojik, sosyal ve psikolojik faktörlerin karmaşık etkileşimini kabul etmenin bir yolu olarak kullanılır; ancak bozukluk terimi, tıbbın diğer birçok alanında, öncelikle metabolik bozukluklar gibi bulaşıcı organizmaların neden olmadığı fiziksel bozuklukları tanımlamak için de kullanılır.
Tıbbi durum veya sağlık durumu
Tıbbi durum veya sağlık durumu, tüm hastalıkları, lezyonları, bozuklukları veya hamilelik veya doğum gibi normalde tıbbi tedavi gören patolojik olmayan durumları içeren geniş bir kavramdır. Tıbbi durum terimi genellikle akıl hastalıklarını içermekle birlikte, bazı bağlamlarda bu terim özellikle akıl hastalıkları dışındaki herhangi bir hastalığı, yaralanmayı veya rahatsızlığı belirtmek için kullanılır. Tüm ruhsal bozuklukları tanımlayan ve yaygın olarak kullanılan psikiyatri el kitabı olan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM), genel tıbbi durum terimini ruhsal bozukluklar dışındaki tüm hastalıkları ve yaralanmaları ifade etmek için kullanır. Bu kullanım psikiyatri literatüründe de yaygın olarak görülmektedir. Bazı sağlık sigortası poliçeleri de tıbbi durumu psikiyatrik hastalıklar haricindeki herhangi bir hastalık, yaralanma veya rahatsızlık olarak tanımlamaktadır. Hastalık gibi terimlere göre daha değerden bağımsız olduğu için, tıbbi durum terimi bazen sağlık sorunları olan kişiler tarafından zararlı görmedikleri için tercih edilmektedir. Öte yandan, durumun tıbbi niteliğini vurgulayarak, otizm hakları hareketinin savunucuları tarafından olduğu gibi, bu terim bazen reddedilmektedir.
Morbidite
Morbidite (Latince: morbidus 'hasta, sağlıksız'), herhangi bir nedene bağlı olarak hastalıklı bir durum, sakatlık veya kötü sağlık durumudur. Bu terim herhangi bir hastalık türünün varlığına veya sağlık durumunun hastayı etkileme derecesine işaret edebilir. Ağır hastalar arasında morbidite düzeyi genellikle YBÜ skorlama sistemleri ile ölçülür. Komorbidite veya birlikte var olan hastalık, şizofreni ve madde bağımlılığı gibi iki veya daha fazla tıbbi durumun aynı anda bulunmasıdır. Epidemiyoloji ve aktüerya biliminde, morbidite terimi (ayrıca morbidite oranı veya morbidite sıklığı) bir hastalığın veya tıbbi durumun görülme oranını, yaygınlığını veya belirli bir zaman diliminde belirli bir durumu yaşayan insanların yüzdesini ifade edebilir (örneğin, bir yıl içinde insanların %20'si grip olacaktır). Bu hastalık ölçüsü, belirli bir zaman aralığında ölen insan

İlaç ya da em, canlı hücre üzerinde oluşturduğu etki ile bir hastalığın tanısını, iyileştirilmesi veya semptomlarının azaltılması amacıyla tedavisini veya bu hastalıktan korunmayı mümkün kılan, canlılara değişik uygulama yöntemleri ile verilen doğal, yarı sentetik veya sentetik kimyasal preparatlardır. İlaçların tüketimi inhalasyon, enjeksiyon, sigara içme, yutma, derideki bir yama yoluyla emilim, fitil veya dil altında çözünme yoluyla olabilir. Ticari ilaçlar ilaç firmaları tarafından üretilir ve genellikle patentlidir. Etken maddesinin patent süresi dolmuş ve birden çok firmanın üretebildiği ilaçlara ise jenerik ilaçlar denir. İlaçlar uygulama yoluna, kimyasal özelliklerine ve etkilediği biyolojik sistemlere göre sınırlandırılabilir. Daha güvenilir ve geniş kullanım alanına sahip sınıflandırma sistemi ise Anatomical Therapeutic Chemical Classification Systemdir (ATC sistemi).

İlaçların sindirim kanalı aracılı ile kana geçiş yoluna enteral yol denir. Bunun dışında kalan injeksiyon, buğuseptil gibi ilaç alma şekline de parenteral yol denir.
Hazırlama Şekline göre ilaçlar:

Majistral ilaç: Doktor tarafından yazılan formüllü etken madde ve miktarlarına göre eczacının hazırladığı yapma ilaç şekli.
Ofisinal ilaç: Farmakope' de bulunan formüle göre eczacı tarafından hazırlanan, hazır bulundurulan ilaçlardır.
Preparat: Sağlık Bakanlığından alınmış ruhsatla ilaç firmaları veya ilaç laboratuvarları tarafından hazırlanan ilaçlar.
İlaçların kimyasal yapıları ile fizyolojik etkileri arasında bağlantı yoktur. Örneğin; alkollerin hem hipnotik, hem analgesik, hem de antibiyotik etkileri vardır. Çeşitli aminler de analgesik, antihistaminik ve antimalerial etki gösterebilir. Bu nedenle ilaçlar genellikle fizyolojik etkilerine göre sınıflandırılır:

Sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Merkezî sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Anestetik ilaçlar
Hipnotik ve sedatif ilaçlar
Analgesik ilaçlar
Perifer sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Otonom sinir sistemini etkileyen ilaçlar
Kalp ve damar sistemini etkileyen ilaçlar
Sindirim sistemini ve bağırsakları etkileyen ilaçlar
Solunum sistemini etkileyen ilaçlar
Kemoterapik etki gösteren ilaçlar
Vitaminler ve hormonlar
Dezenfektan ve antiseptik etki gösteren ilaçlar
İlaç iki bölümden oluşur:

Etkin madde (drog): Canlıda fizyolojik etki gösteren bir veya birkaç kimyasal madde karışımıdır.
Taşıyıcı (sıvağ): Etkin maddenin hasta tarafından kolay alınabilmesi veya iyi doze edilebilmesi için katılan fizyolojik etkisi olmayan kimyasal maddelerdir (glukoz, parafin, gliserin gibi).
İlaçlar etkilerine veriliş yoluna göre iki şekilde gösterir:

Lokal etki: İlacın uygulandığı bölgede oluşturduğu etkidir.
Sistemik etki: İlacın kana karışıp dokulara yayıldıktan sonra organizmada oluşturduğu etkidir.
İlaçların reçeteleme şekilleri

Reçetesiz ilaçlar
Reçeteli ilaçlar
Kontrole bağlı ilaçlar
Kırmızı reçeteye bağlı ilaçlar
Yeşil reçeteye bağlı ilaçlar
Mor reçeteye bağlı ilaçlar
Turuncu reçeteye bağlı ilaçlar
İlaçların saklama koşulları

Günümüzde pek çok ilaç oda sıcaklığında saklanabilir.
Soğuk zincirde saklanması gereken ilaçlar. (2-8 derece)
Işık almayan ortamda saklanması gereken ilaçlar.
Kuru yerde saklanacak ilaçlar.
İlaç son kullanma tarihi
İlacın kalitesini belli bir tarihe kadar güvence altına alınması. Ülke koşullarına göre üretici firma bazen hızlandırılmış deneylerle (yüksek ısı ve nem) bazen de uzun süreli denemelerle bu tarihi belirler. Bazı ilaçların bu uzun süreli deneyler sonunda son kullanma tarihlerinde uzaklaşma söz konusu olabilir.

Tablet formunda bir veya daha fazla etken madde yardımcı maddelerle birlikte genellikle toz şeklinde baskı ile veya kaplanarak katı hale getirilirler. Şeker kaplı renkli olanlarına draje denir. Kontrollü salınan ve uzun süre etkin olanları vardır. Oral yolla yutularak, dil altı, vaginal ve makattan kullanılanları vardır. Ağızdan kullanımda bir ilaç mide, bağırsak ve kalınbağırsakta emilebilir. Genellikle dolaşıma girerek etkisini gösterir. Çoğunlukla üretildikleri hal etkin halleridir. Bazıları midede veya emilim sırasında, bazen emildikten sonra karaciğerde aktifleşelerek  etkin hale gelir. Bazıları da belli ölçüde yıkılarak bu geçişlerde bozularak etkinliği düşebilir. Bazı ilaçların yenilen yemeklerle emilmesi azalabilir. Demir preparatları Çay, Süt ürünleri ile etkisiz hale gelir. Bazı ilaçlar mutlaka aç kullanılmalıdır. Osteoporoz ilaçları ve Hipertansiyon ilaçları vs.. Bazı ilaçlar yemekten yarım saat önce kullanılmalıdır: kusmaya karşı olan ilaçlar, bazı diyabet ilaçları vb. Bazı ilaçlar yemek arasında, bazıları ise tok kullanılmalıdır. Bazıları Yardımcı maddeler; Sıkılaştırıcılar, akışkanlaştırıcılar, tatlandırıcılar,kaydırıcılar ve pigmentler olabilir.

Aslında tablet halinde hazırlanır, farklı olarak suda eritilerek kullanılan preparatlardır. Dahilen ve haricen kullanılan türleri vardır.

İlacın içeriğinin belli bir bölgeye kadar gastrointestinal sisteme karışmaması veya uygun formülasyon kaygısı gibi nedenlerle bazen ilaç etken maddesi dolgu maddesiyle birlikte değişik materyallerden yapılmış kapsüller içinde verilir.

Üstü lastik kaplı küçük steril cam şişecik. Çoğunlukla içinde enjeksiyonluk toz bulunur. Bu tozlar çözelti içerisinde bozulabileceğinden ampul yerine, flakona konur. Yanlarında genellikle izotonik enjeksiyon sıvağı içeren ampul bulunur. Bazı demir preparatları oral yolla kullanılan flakonlar halindedir.

Enjeksiyon uygulamalarında kullanılan ilaçların saklanmasında kullanılır. Çoğunlukla im (kas içine) ve iv (damar içine) uygulanır. Steril ve izotonik hazırlanırlar.

Deriye sürülerek uygulanan yarı katı preparatlardır. Su bazlıdır.

Deriye sürülerek uygulanan yarı katı preparatlardır. Yağ bazlıdır.

Özellikle kepeğe karşı ketakonazol içeren preparatlarda tercih edilir. Vizkoz sıvı preparatlardır.

Herhangi bir toz ilacın bir defalık dozunun özel kağıt ambalajda hazırlanmış haline denir. Oral yolla kullanılır.

Yapma ilaçların çoklukla yapıldığı dönemlerde Kaşe ile hastalara sunulurdu. Artık Farmasötik bir şekilden daha çok, bazı farmasötik şekillerin içerdiği etken ve yan maddelerin fiziksel durumunu ifade edebilir. Kapsüllerde sıklıkla kullanılır.

Deri üstüne yapıştırılan bant. Bant ile deri içerisinde ilaç muhafaza eder. İlacı kontrollu salması avantajıdır. Uygulama bölgesinde hassasiyete neden olabilir. Uygulama bölgesinin kılsız olması tercih edilir.

Deri altına uygulanan ilaçlardır. Salınımı kontrollü olduğu çoğunlukla tercih edilir. Etkisi aylarca sürebilir.

Genellikle içinde toz bulunan havanın bazen de spreylerin çekilmesi esasına dayanan preparat. Solunum yolları hastalıklarında sıklıkla tercih edilir.

Sıvı içerisinde toz dağılımının bulunduğu preparatlardır. Kullanılmadan önce çalkalanmalı veya karıştırılmalıdır. Şurup ve Flakon çoklukla kullanıldığı Farmasotik şekillerdir.

Sıvı halde bulunan ve oral yoldan kullanılan ilaçların çoğunlukla saklamak için kullanılır. Genellikle 40-200 ml şişeler içinde bulunan çözelti, emülsiyon veya süspansiyonlardır.

Genel olarak makat tan kullanılan yarı katı ilaç formu.

Çoklukla saç ve deriye uygulanan sıvı preparatlardır.

Sıvı içerisinde çözünmeyen başka bir sıvının emülgatör yardımıyla homojen dağıtıldığı sistemlerdir.

Genellikle çözelti ve emülsiyon formunda göze kulağa ağıza ve buruna lokal uygulanan steril preparatlardır.

Cilde veya ağza uygulanabilen sıvı preparatlardır.

Vajinal suppozituar. Vajinaya uygulanan ısıyla merhem kıvamına dönüşen haricen kullanılan tablet şeklindeki ilaç formu.

Beslenme, canlılığın gereklerini yerine getirmek için gerekli olan maddeleri, canlı dışı ortamdan edinme faaliyetine verilen isimdir.
Canlılar beslenme şekillerine göre 2'ye ayrılırlar. Bunlar:

Ototrof canlılar (kendibeslek)
Heterotrof canlılar (ardıbeslek, ışbeslek)
Bu ayrımda temel kriter, canlının yaşamını sürdürmek, diğer deyişle metabolizma faaliyetlerini sürdürebilmek için gereken enerjinin kaynağıdır. Ototrof canlılar bu enerjiyi doğal çevreden alırlar, heterotrof canlılar ise, başka canlıların biyokütlelerinde depolanmış enerjiyi kullanırlar.
Metabolizma için gereken enerji, organizma açısından besindir. Dolayısıyla ototrof organizmalara, kendi besinini üretebilen organizmalar demek de olanaklıdır. Keza, heterotrof organizmalar da başka canlıları "yiyerek" beslenen organizmalardır.
Canlıların beslenme biçimleri yönünden ototrof ve heterotrof olarak ayrımı, bu canlıların kullandıkları karbonun kaynağı açısından da net bir ayrımdır. Ototrof organizmalar, metabolizma için gereken karbonu atmosferdeki karbondioksitden alırlar. Heterotrof organizmalar ise gerekli karbonu, diğer canlıların biyokütlelerinden sağlarlar. Dolayısıyla ekosistemde yer alan canlılar, ekosistemdeki karbon çevrimi içinde farklı rollere sahiptirler.

Kendi besinlerini kendi sentezleyen, su (H2O), karbondioksit (CO2) ve inorganik tuzlardan organik bileşikler esas olarak glikoz oluşturan, enerjiyi bu organik bileşiklerde depolayan canlılardır. Bitkiler ve algler günes ışığını kullanarak besinlerini kendileri üretir. Bu canlılar kendi içinde:

Fotosentetik ototroflar. (Fotoototroflar) Biyokimyasal olaylar için gereksinim duydukları enerjiyi güneş ışınlarından, fotosentezle sağlayan canlılardır. Örn: Yeşil ve mor bakteriler.
Kemosentetik ototroflar. (Kemoototroflar) Kendileri için gerekli olan enerjiyi amonyak (NH3),hidrojen sülfür (H2S) gibi belli organik maddeleri oksitleyerek, kimyasal yoldan, kemosentezle sağlayan canlılardır. Örn: Nitrit, nitrat ve demir bakterileri.

Besinlerini ölü veya canlı diğer organizmaların biyokütlelerinden sağlayan canlılar heterotrof canlılardır. Tüm hayvan ve mantar türleri ile birçok bakteri türü bu gruba girmektedir. Heterotrof canlılar besin çeşidine göre üç gruba ayrılırlar:

Herbivorlar: (otçullar) bitkilerle beslenen canlılar. (gevişgetiren memeliler, kemiriciler, bazı böcekler)
Karnivorlar: (etçiller) hayvansal besinlerle beslenen canlılar. (tüm etçiller, kediler, birçok deniz hayvanı)
Omnivorlar: Hem bitkisel hem de hayvansal besinlerle beslenen canlılar: (insan, evsıçanı, ayı, domuz)
Heterotrof beslenme ayrıca üç tipe ayrılabilir:

Organik besin maddelerini katı besinler halinde alan veya başka canlı organizmayı bütün veya parçalar halinde yutan ve bunları sindirerek emen canlılara holozoik canlılar, bu tarz beslenmeye de holozoik beslenme denir. bu canlılar besinlerini bulmak için sürekli hareket halindedirler.
Erimiş organik besinleri doğrudan hücre zarlarından emerek beslenen canlılara saprozoik canlılar, bu tarz beslenmeye de saprozoik beslenme denir. bu canlılar besinlerini katı halde alamazlar, çürümekte olan hayvan ve bitkilerden sağlarlar. maya ve küf mantarları, bazı tek hücreli hayvanlar, bakterilerin çoğu bu gruba dahildir (bkz.fermantasyon), (bkz.putrifikasyon).
Herhangi bir canlının, konukçu veya konak adı verilen başka bir organizmanın üzerinde veya içinde yaşayarak onun zararına beslenmesine parazitik beslenme denir. parazitik canlılar besinlerini katı parçalar halinde alabildikleri gibi, konukçunun dokularındaki veya vücut sıvısındaki organik molekülleri de emebilirler. çeşitli solucanlar, virüsler, mantarlar ve bazı bakteriler bu gruba dahildir.

Besin, canlıların metabolizma süreçleri için gerekli olan maddedir. Bu besinler:

Yağlar
Karbonhidratlar
Proteinler
olarak 3 ana başlığa ayrılır.

Beslenme tıbbı, beslenme alışkanlıklarının değiştirilerek ağızdan alınan vitamin ve mineral desteğinde bulunulmasına dayanır.
Genellikle hap veya şurup olarak uygulanır.

Canlı bir organizmanın düzgün fonksiyon yapabilmesi için çok sayıda vitamin (A'dan E'ye harflerle gösterilir) ve (çinko, magnezyum ve krom gibi) mineral alması gerekmektedir. Vitamin ve minerallerin eksikliği hastalıklara yol açmaktadır. İlk olarak 1753'te Deniz kuvvetlerinde doktor olan James Lind tarafından gözlemlenmiştir. Lind uzun yolculuklara çıkan ve taze sebze ve meyve yiyemeyen denizcilerin iskorbüt hastalığına yakalandığını belirlemiş ve öğünlerine limonata eklenmesinin iskorbütü önlediğini gözlemlemiştir.
Her kişinin bireysel beslenme gereksinimlerinin bulunmaktadır. Bir kişi için yeterli ve uygun kabul edilen beslenme şekli ve kullanım miktarları, bir başka kişi için uygun olmayabilir.

Uyku, bilincin değiştiği ve duyusal etkinliğin belirli bir dereceye kadar azaldığı, bilinçli zihinsel etkinliğin durduğu bir haldir. Uykuda kas ve çevre ile etkileşim azalır. Uyku, uyaranlara tepki verme yeteneği açısından uyanıklıktan farklı olsa da aktif beyin kalıplarını içerir ve bu da onu koma veya bilinç bozukluklarından daha duyarlı yapar.
Uyku, REM uykusu ve REM dışı uyku olmak üzere vücudun iki farklı mod arasında geçiş yaptığı tekrarlayan dönemlerde gerçekleşir. REM "hızlı göz hareketi" anlamına gelse de bu uyku modunun vücudun sanal felci de dahil olmak üzere birçok başka yönü de vardır.
Rüyalar, genellikle uykunun belirli aşamalarında istemsiz olarak zihinde meydana gelen birçok görüntü, fikir, duygu ve duyumdur. Uykuda vücut sistemlerinin çoğu anabolik durumdadır ve bağışıklık, sinir, iskelet ve kas sistemlerini eski haline getirmeye yardımcı olur ki bunlar ruh halini, hafızayı ve bilişsel işlevi koruyan ve endokrin ve bağışıklık sistemlerinin işlevinde büyük rol oynayan hayati süreçlerdir.
Dahili sirkadiyen saat, geceleri günlük uykuyu destekler. Uykunun çeşitli amaçları ve işleyişi devam eden önemli araştırmaların konusudur. Uyku, hayvan evrimi boyunca oldukça korunmuş bir davranıştır ve mazisi muhtemelen yüz milyonlarca yıl öncesine dayanır.
İnsanlar, uykusuzluk, hipersomnia, narkolepsi ve uyku apnesi; uyurgezerlik ve hızlı göz hareketi uyku davranış bozukluğu gibi parasomniler; bruksizm; ve sirkadiyen ritim uyku bozuklukları gibi dissomnialar da dahil olmak üzere çeşitli uyku bozukluklarından muzdarip olabilirler. Yapay ışığın kullanımı, insanlığın uyku düzenini değiştirmiştir. Yaygın yapay ışık kaynakları, dış mekan aydınlatması ve mavi ışık yayan akıllı telefon ve televizyon gibi elektronik cihaz ekranlarıdır. Bu, uyku döngüsünü düzenlemek için gerekli melatonin hormon salınımını bozar.
Uyku, tüm memelilerde, kuşlarda ve balıklarda gözlenen doğal dinlenme biçimidir. Bu canlılar günlük işlevlerini gerçekleştirebilmek için uykuya ihtiyaç duyarlar. Uyku tam anlamıyla şuursuzluk olarak nitelendirilemez.
İnsanlarda yeterli uyku alınmaması unutkanlık, asabiyet, dikkat dağınıklığı gibi sorunlara neden olabilir. Gereğinden fazla uyku, depresyon gibi rahatsızlıklardan kaynaklanıyor olabilir. Uyku bozukluğu kimi insanlarda kronik hale gelip çok büyük sorunlara neden olabilmektedir.
Uyku insan ömrünün en az 1/3'ünü oluşturur.
Uyku, vücudun dinlenmesini ve beynin bir gün önce aldığı bilgiyi işlemesini sağlar. Uykunun 24 saatlik döngüde doğal bir zamanı vardır. Kişinin kolaylıkla uyandırılabildiği ve değiştirilmiş bilinçlilik halidir. Kişilerin uykudaki davranışlarını ve EEG kullanarak onların beyin dalgalarını inceleyen bilim insanları, uykuda gerçekleşen olaylara dair kanıtları ortaya koyarlar. Uyanıkken ya da uyurken beyindeki milyarlarca nöron arasındaki elektrik trafiği sonucunda beyin dalgaları üretilir. Uyku aynı zamanda hafızanın yeniden yapılandırılması ve psikolojik yenilenme için de gereklidir.

Uykudaki en belirgin fizyolojik değişiklikler beyinde meydana gelir. Beyin uykudayken özellikle REM dışı uyku sırasında, uyanıkken olduğundan daha az enerji kullanır. Etkinliğin azaldığı bölgelerde beyin, enerjinin kısa süreli depolanması ve taşınması için kullanılan molekül olan adenozin trifosfat (ATP) tedarikini geri yükler. Sessiz uyanmada beyin, vücut enerjisinin %20'sini harcar dolayısıyla bu azalmanın genel enerji tüketimi üzerinde gözle görülür bir etkisi vardır.
Uyku, duyusal eşiği arttırır. Başka bir deyişle, uyuyan kişiler daha az uyarıcıyı algılar ancak genellikle yüksek sese ve diğer göze çarpan duyusal olaylara yanıt verebilirler.
Yavaş dalga uykusundayken insanlar büyüme hormonu patlaması salgılar. Gündüz bile tüm uyku, prolaktin salgılanmasıyla ilişkilidir.
Uyku sırasındaki değişiklikleri izlemek ve ölçmek için temel fizyolojik yöntemler arasında, beyin dalgalarının elektroensefalografisi (EEG), göz hareketlerinin elektrookülografisi (EOG) ve iskelet kas aktivite elektromiyografisi (EMG) yer alır. Bu ölçümlerin eş zamanlı toplanmasına polisomnografi denir ve özel bir uyku laboratuvarında yapılabilir. Uyku araştırmacıları ayrıca kardiyak aktivite için basitleştirilmiş elektrokardiyografi (EKG) ve motor hareketler için aktigrafi kullanırlar.

EEG'de görülen elektriksel etkinlik beyin dalgalarını temsil eder. Belirli bir frekanstaki EEG dalgalarının genliği, uyku-uyanıklık döngüsündeki uykuda olma, uyanık olma veya uykuya dalma gibi çeşitli noktalara karşılık gelir.
Alfa, beta, teta, gama ve delta dalgalarının hepsi uykunun farklı evrelerinde ölçülür. Her dalga şekli farklı bir frekans ve genliktedir.
Alfa dalgaları, kişi dinlenirken görülür ancak kişi yine de tamamen bilinçlidir. Gözleri kapalı olabilir ve tüm vücut dinlenir ve vücudun yavaşlamaya başladığı yerde nispeten hareketsizdir.
Kişi bir görevi tamamlarken veya bir şeye konsantre olurken dikkatini topladığında, Beta dalgaları alfa dalgalarını devralır. Beta dalgaları, en yüksek frekanslardan ve en düşük genliklerden oluşur ve kişi tamamen uyanık olduğunda ortaya çıkar.
Alfa ve beta dalgaları, kişi uyanıkken görülen tek dalgalardır.
Gama dalgaları, bir kişi bir göreve yüksek oranda odaklandığında görülür.
Teta dalgaları kişinin uyanık olduğu dönemde ortaya çıkar ve uykunun 1. Aşamasına ve 2. Aşamasına geçişine devam ederler.
Delta dalgaları uykunun 3. ve 4. Evrelerinde kişi en derin uykudayken görülür.

Uyku, hızlı göz hareketi olmayan (REM olmayan veya NREM ) uykusu ve hızlı göz hareketi (REM) uykusu olmak üzere iki genel türe ayrılır.
REM dışı ve REM uykusu o kadar farklıdır ki fizyologlar bunları farklı davranışsal durumlar olarak tanımlar. Önce REM dışı uyku oluşur ve ardından yavaş dalga uykusu veya derin uyku denilen geçiş dönemi vardır. Bu aşamada vücut ısısı ve kalp atış hızı düşer ve beyin daha az enerji kullanır. Paradoksal uyku olarak da bilinen REM uykusu, toplam uyku süresinin küçük bir bölümüdür. REM uykusu, rüyaların (veya kabusların ana sebebidir ve eşzamanlı olmayan ve hızlı beyin dalgaları, göz hareketleri, kas ton kaybı ve homeostazın askıya alınması ile ilişkilidir.
Alternatif NREM ve REM uykusunun uyku döngüsü, iyi bir gece uykusunda 4-6 kez olmak üzere ortalama 90 dakika sürer. Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi (AASM) NREM'i üç aşamaya ayırır: N1, N2 ve N3, sonuncusu delta uykusu veya yavaş dalga uykusu da denilir. Tüm periyot normalde şu sırayla ilerler: N1 → N2 → N3 → N2 → REM. REM uykusu, bir kişinin derin bir uykudan 2. veya 1. aşamaya dönmesiyle oluşur. Gecenin erken saatlerinde daha fazla miktarda derin uyku (evre N3) varken, doğal uyanmadan hemen önceki iki döngüde REM uykusunun oranı artar.

Uyanma, uykunun sonudur veya sadece çevreyi incelemek ve tekrar uykuya dalmadan önce vücut pozisyonunu yeniden ayarlamak için bir an da olabilir. Uyuyanlar genelde REM fazının bitiminden hemen sonra veya bazen REM'in ortasında uyanırlar. Dahili sirkadiyen göstergeler, homeostatik uyku ihtiyacının başarılı şekilde azaltılmasıyla birlikte genelde uyanışı ve uyku döngüsünün sonunu getirir. Uyanma, beyinde talamus ile başlayan ve korteks boyunca yayılan artan elektriksel faaliyeti kapsar.
Tipik bir gece uykusunda, uyanık durumda harcanan fazla zaman yoktur. Elektroensefalografi kullanılarak yapılan çeşitli uyku çalışmalarında, kadınların gece uykularında %0-1, erkeklerin ise bu süre zarfında %0-2 uyanık oldukları bulunmuştur. Yetişkinlerde, özellikle sonraki döngülerde uyanıklık artar. Yapılan bir çalışmada, ilk doksan dakikalık uyku döngüsünde %3, ikincide %8, üçüncüde %10, dördüncüde %12 ve beşincide %13-14 uyanıklık süresi bulunmuştur. Bu uyanık kalma süresinin çoğu REM uykusundan kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir.
Günümüzde birçok insan çalar saatle uyanır ancak insanlar belirli bir saatte alarma ihtiyaç duymadan da güvenilir şekilde uyanabilir. Birçoğu iş günlerinde ve izin günlerinde oldukça farklı uyur, bu da kronik sirkadiyen senkronizasyon bozukluğuna yol açabilen bir modeldir. Pek çok insan yatmadan önce düzenli olarak televizyon izler vb. ekranlara bakar. Bu ise sirkadiyen döngünün bozulmasını şiddetlendirebilecek bir faktördür. Uykuyla ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, uyanıştaki uyku aşamasının uyku ataletini artırmada önemli bir faktör olduğunu göstermiştir.
Uyandıktan sonra uyanıklığın belirleyicileri, alınan uykunun miktarı/kalitesi, önceki günün fiziksel etkinliği, karbonhidrat açısından zengin bir kahvaltı ve zengin kahvaltıya karşılık gelen düşük kan şekeri tepkisidir.

Rüya insanların uyurken deneyimlediği olaylardır. Nedenleri, kaynakları ve anlamları üzerine geliştirilmiş farklı anlayışlar bulunsa da, genelde iki kolda gelişen rüya çalışmalarından bahsedilebilir. Bunlar psikiyatri gibi bilim dallarının teorileri ile metafizik dinsel açıklama çabalarıdır.

Rüya yorumu
Düşlerin Yorumu: Sigmund Freud'un psikanaliz yöntemine dayanan rüya yorumu üzerine çalışması.
Hızlı göz hareketi:REM uykusu.

Antrenman, idman veya egzersiz; herhangi bir alanda istenilen düzeye ulaşmak için gerçekleştirilen sistematik alıştırma. Kişinin kendisinde veya başkalarında herhangi bir beceri, bilgi veya yeterlilik geliştirmesidir. Bir kişinin yeteneklerini, kapasitesini, üretkenlik ve performansını geliştirme gibi belirli hedefleri vardır. Bazı meslek ve işlerde çalışanlar bu tür eğitime mesleki gelişim adını verebilir. Antrenman doğa, stadyum, spor salonu, fitness merkezi, okul, ofis, halka açık alan ve diğer yerlerde yapılabilir. Spor giyim, egzersiz ekipmanı, spor ekipmanı kullanılabilir.
Antrenman ve idman sözcükleri Türkçede genellikle "herhangi bir spor müsabakasına hazırlık yapma" anlamında kullanılır. Egzersiz sözcüğü ise bunun yanı sıra sağlık gibi gerekçelerle yapılan kısa süreli fiziksel alıştırmaları da kapsar. Türkçede akademik konulardaki hazırlık çalışmaları için daha çok alıştırma sözcüğü tercih edilir.

Antrenman sözcüğü Türkçeye Fransızca entraïnement, egzersiz ise yine Fransızca exercice sözcüğünden geçmiştir. İdman sözcüğü ise Arapça kökenlidir. İdman sözcüğünün Arapçadaki kökü damana (toprağı işlemek) fiiline dayanır. Türkçeye en geç 15. yüzyılda öncelikle "gayret" anlamında girmiş, 17. yüzyılın sonunda "alıştırma" anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Fiziksel egzersiz
Anaerobik egzersiz
Yaşlılıkta egzersiz
Karın egzersizi
Aerobik egzersiz
Kegel egzersizi
İşbaşı eğitim
Pilates
Fitness
Ağırlık antrenmanı

Antrenman tesisi
Egzersiz ekipmanı
Spor ekipmanı
Egzersiz fizyolojisi
Besin takviyesi
Antrenör

Toplum ya da cemiyet, bir arada yaşayan canlıların oluşturduğu topluluktur. Sosyolojide toplum, onu oluşturan canlıların basit bir toplamından ziyade, farklı biçimler ve özellikler gösterip özgün olan ve nesnel yasalar gereğince insanların maddi üretim içindeki gündelik hayat faaliyetleriyle ve sınıfsal savaşımıyla değiştirilen ve gelişen ilişkilerden oluşan sisteme denir. Bir nevi örgütlenmedir.
Toplumların sahip oldukları davranış kalıpları vardır. Bu davranış kalıpları; eylemlerin veya dil, kültür gibi kalıpların kabul edilmesi veya edilmemesiyle oluşur. Bu davranış kalıpları toplumsal norm olarak bilinir. Toplumun sahip olduğu normlar zamanla değişebilir.

Toplum, insanın çalışma temeli üzerinde, hayvansal aleminden kopmasıyla doğmuştur. Bu süreç, doğal gelişen bir süreç olmakla beraber özel mülkiyet hakkı sayesinde gelişmeye başlamıştır. Toplumun gelişimi, ileriye doğru bir değişmeyi (sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. alanlarda) ifade eder. Toplumsal gelişme, toplumsal yapıyı oluşturan birçok öğenin ileriye doğru değişip bir araya gelmesiyle oluşur. Bu öğeler tek başına değil, hep birlikte gerçekleştiği zaman toplumsal gelişmeden söz edilebilir. Toplumsal gelişmeye örnek olarak; yıllara göre milli gelir artışındaki değişim verilebilir.

İnsan veya birey, toplumu egemenliği altında tutmaz, tersine; toplumun sahip olduğu yasalar, insanı veya bireyi egemenliği altında tutar. Toplumun sahip olduğu yasalar; o topluluğa mensup insanların sahip olduğu psikolojik olguları, tarihsel ve politik özel konuları, hukuksal kanıtları ya da manevi, ahlaksal durum veya durumların incelenip üzerinde tartışılmasıyla ortaya çıkar.

Bir toplumda kanun ve kurallara uygun olan yapı bütününe verilen ad.

Toplumun gündelik yaşamında sahip olduğu görüşleri, kavramları, düşünceleri, siyasal, sanatsal veya geleneksel olguları oluşturan biçimlerin tamamına denir. Toplumsal bilinç, toplumun sahip olduğu veya etkilendiği bir mirastan kaynaklanan davranış ve düşünme biçimlerinin sonucudur. Bunlar, toplumdaki çoğunluk tarafından kabul edilmiştir. Söz konusu bilinç bireyden önce de vardır, bireyden sonra da olmaya devam edecektir. Toplumsal bilinç ayrıca, bir toplumun diğerinden ayıran yegane unsurlardan birisidir.

Bireylerin kendi kişisel çıkar arayışlarının mümkün olmasına olanak sağlayan, onları koruyan, beşeri kurum, kuruluş veya kuralların yaşamasına ve yaşatılmasına denir. Liberal Düşünce Topluluğu kurucularından Atilla Yayla, özel mülkiyet haklarının hukuki olarak koruma altında olmasının toplumun faydasına olduğunu, toplumsal düzenin korunmasına, toplumsal hayatın savaşa dönüşmesine engel olduğunu savunur.

Türkçe toplu "mecmu" sözcüğünden +Im sonekiyle türetilmiştir.

Toplumbilimi

Hukuk ya da tüze birey, toplum ve devletin hareketlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini; yetkili organlar tarafından usulüne uygun olarak çıkarılan, kamu gücüyle desteklenen, muhatabına genel olarak nasıl davranması yahut nasıl davranmaması gerektiğini gösteren ve bunun için ilgili bütün olasılıkları yürürlükte olan normlarla düzenleyen normatif bir bilimdir. Ayrıca, toplumu düzen altına alan ve kişiler arası ilişkileri düzenleyen, ortak yaşamın huzur ve güven içinde akışını sağlayan, gerektiğinde adaleti yerine getiren, kamu gücü ile desteklenen ve devlet tarafından yaptırımlarla güvence altına alınan kurallar bütünüdür. Hukuk, birey-toplum-devlet ilişkilerinde ortak iyilik ve ortak menfaati gözetir.
Hukuk sistemindeki genel farklılık yasama organının hukuk yaptığı Kara Avrupası Hukuk Sistemi ve hâkim kararlarının hukuku oluşturduğu Ortak Hukuk Hukuk Sistemi çevresinde oluşur. Tarihte dinî hukuk, laiklik hususunun yerleşmesinde de dâhil olmak üzere önemli bir rol oynamıştır ve hâlâ bazı dinî ülkelerde uygulanmaya devam etmektedir. Şeri Hukuk dünyada en çok kullanılan dinî hukuktur ve İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerde ana hukuk sistemi olarak uygulanır.
Hukuk; felsefe, maliye, sosyoloji ve hukuk tarihi gibi derslerde kaynak olarak kullanılır. Ayrıca eşitlik, adalet, hak ve hakkaniyet konularında önemli tartışmaların başlangıcına kaynaklık eder.

Hukuk kelimesi; Arapça "hak" (حق) kökünden gelir ve kelimenin çoğuludur. Türk Dil Kurumuna göre hukuk kelimesi, "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür". Bunun dışında hukukun "haklar" anlamı da vardır.

Hukuk dönemden döneme değiştiği için hâlâ doyurucu bir tanım yapılamamıştır. Kant "Hukukçular hâlâ hukukun tanımını aramaktadırlar." der. Günümüzde en çok kabul edilen tanımı ise: "Belirli bir zamanda belirli bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna (müeyyide) bağlanmış kurallar bütünüdür."
Geniş bir kavramla ifade etmek istersek teknik anlamda hukuk; örgütlenmiş bir toplum içinde yaşayan insanların birbirleriyle veya kişilerin yine kendilerinin meydana getirdiği topluluklarla ve bu toplulukların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen, kişilerin güvencesini ve insan haklarını sağlamak amacıyla oluşturulan ve devlet gücü ile desteklenen bağlayıcı, genel, soyut ve devamlı kurallar bütünüdür.
Bilimsel bir disiplin olarak hukuk, kendi içinde temel olarak ikiye ayrılır. Genel olarak hukukun kişiler arası ilişkileri konu alan kısmına Özel Hukuk, kişiler ile devlet veya devleti oluşturan kurumlar arası ilişkileri düzenleyen kısmına ise Kamu Hukuku adı verilir. Bu ayrım roma hukukundan kalma bir ayrımdır (ius privatum-ius publicum). Medeni Hukuk, Ticaret Hukuku ve Devletler Özel Hukuku özel hukukun, buna karşılık Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku ve İdare Hukuku kamu hukukunun başlıca alt dallarıdır.
Kamu hukuku, devletin ve diğer kamu, kurum ve kuruluşlarının örgütlenişine, işleyişine, gördükleri hizmetlere ilişkin kurallar içerir. Demokratik toplumlarda kamu hukukuna başlıca egemen olan ilkeler hukuki güvenlik ve kanunilik prensibidir. Özel hukuk ise dar anlamıyla kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenler. Egemen olan ilkesi irade serbestisidir (Privatautonomie).

Hukukun başlangıcı medeniyetin oluşumuna yakın bir şekilde ortaya çıkmıştır. MÖ 3000'lerde oluşmuş Antik Mısır hukuku, medeni kanunlar içeren ve yüksek olasılıkla 12 levhaya bölünmüş kitaplardan oluşmuştur. Ma'at baz alınarak hazırlanmış olan, kültürel özelliklerle karakterize edilmiş, eşitlik ve bölünemezlik konulu retorik söylev şeklindedir. MÖ 22. yüzyıllara gelindiğinde Sümer İmparatoru Ur-Nammu tarihteki ilk yasayı, ahlak kuralları ile ilgili beyanlardan oluşan bir yasayı hazırlatmıştır. MÖ 1760 yıllarında Kral Hammurabi, Babil kanunlarını yasalaştırıp tabletlere işlettirmiştir ve halkın görmesi için krallığın çeşitli bölgelerine stel olarak yerleştirtmiştir. Bu kanunlar Hammurabi Kanunları olarak bilinir. Bu kanunların en bozulmamış kopyası 19. yüzyılda İngiliz Asurolojist tarafından bulunmuştur ve harf çevirisi yapılarak farklı dillere çevrilmiştir.
Eski Ahit MÖ 1280 yıllarında ortaya çıkmıştır. Ahlaki zorunluluklardan ve iyi bir toplumun sahip olması gereken özelliklerden bahseder. Milattan önce 8. yüzyıllarda, Antik Atina'dan küçük bir şehir devleti tarihteki ilk kadınlar ve köleler hariç geniş katılımı temel alan bir toplum oluşturmuştur. Buna rağmen Antik Atina'da hukuk bilimine ya da hukuka dair bir kelimeye rastlanmamıştır. Bunun yerine ilahi yasa (thémis), insan kararnameleri (nomos) ve törelerden (díkē) oluşan üçlü bir ayrıma başvurmuşlardır. Ancak Antik Yunan Hukuku, demokrasinin oluşumunda önemli anayasal yenilikler içermiştir.

Roma Hukuku ağırlıklı olarak Yunan filozoflarından etkilenmiştir ancak ayrıntılı kuralları profesyonel ve sofistike hâkimleri tarafından oluşturulmuştur. Uzun zamanlar hüküm süren Roma İmparatorluğu değişen toplumsal şartlara uyum sağlayabilmek için hukuk değişimlere uğramıştır. Karanlık Çağ'da bu yasalar töre ve içtihatlarla değiştirilse de 11. yüzyılda Orta Çağ hukuk akademisyenleri Roma Hukukunu araştırmaya başlayınca yeniden keşfedilmiştir. Latince hukuk özdeyişleri rehberlik etmek için derlenmiştir. Orta Çağ İngiltere'sinde Kraliyet Mahkemeleri örnek davalardan oluşan bir bütün geliştirdiler. Bu bütün daha sonra Kara Avrupası Hukukuna kaynaklık etmiştir. Avrupa çapında geçerli olan bir Ticaret Hukuku, tüccarların ortak kurallara göre ticaret yapmalarına yarayacak ve farklı yerel hukuk kurallarına tabi olmamalarını sağlayacak şekilde oluşturulmuştur. Oluşturulan bu hukuk kuralları modern Ticaret Hukukunun habercisi olmuştur, sözleşme serbestisini ve mülkiyetin satılabilirliğini vurgulamıştır. 18. ve 19. yüzyılda milliyetçilik öne çıkınca Ticaret Hukuku ülkelerin yerel hukuklarına yeni kanunlarla birleştirilmiştir. Napolyon ve Alman yasaları en etkilileri olmuştur. Bu yasalar geniş ciltlerden oluşan İngiliz Ticaret yasalarına göre hâkimlerce daha kolay uygulanabilir ve ihracat edilebilir olduklarından tercih edilmişlerdir.

Antik Hindistan ve Çin yasaları farklı hukuk geleneklerini temsil ederler ve tarihte bağımsız hukuk teorisi ve pratiği okullarına sahip olmuşlardır. MS 100 yıllarında Hindistan'da Arthashastra ve Manusmriti adlı kuruluş antlaşmaları emredici hukuki tedbirler içeren yazılardan oluşmuştur. Hindistan mitolojisi tipi olan Manu'nun felsefi görüşü tolerans ve çoğulculuk üzerinedir ve Güney Doğu Asya'da benimsenmiştir. Bu Hint kültür ve yanında İslam Hukuku, Hindistan İngiltere'nin bir parçası hâline gelince terk edilmiştir ve yerine Kara Avrupası Hukuku uygulanmıştır. Doğu Asya hukuk gelenekleri ilahi ve dinî unsurlarla özgün bir yapı oluşturmuştur. Japonya hukuk sistemini çoğunluğu Alman Medeni Hukuku olmak üzere batı hukuk sistemleri ışığında modernleştiren ilk ülke olmuştur. Çin de Çing Hanedanlığı'nın son yıllarında hukuk sistemini modernleştirmeye başlamıştır. Günümüz Çin Cumhuriyeti'nin hukuki altyapısı Sovyet Sosyalist hukukunun etkisi altında oluşturulmuştur. Hızlı endüstriyelleşmeden dolayı bugün Çin, ekonomik açıdan reform sürecine girmiştir.
Küreselleşme süreci; hukuk alanını da etkisi altına almış ve biçimlenmesinde etkili olmuştur. Hukuk, küreselleşme karşısında yalnızca biçimlenen bir nesne olarak yer almamış ayrıca küreselleşmenin taşıyıcısı da olmuştur. Küreselleşmenin hukuku birebir etkilediği alanlar; evrensel normlar fikri ve uluslararası hukuk olarak sıralanabilir.

Hukuku diğer toplumu düzenleyici kurallar olan örf ve âdetler, gelenekler ve dinlerden ayıran özellik devlet tarafından güvenceye alınmış ve cebrî yaptırımlara sahip olmasıdır. Hukuk kuralları insan davranışlarını düzenler ve bulunduğu toplumun değer yargılarını taşır. Soyutluk ve genellik özelliği sayesinde benzer nitelikteki bütün durumlarda uygulanması sağlanır.

Genellik: Sadece belli bir kimseye değil, aynı durumda bulunan tüm kişilere uygulanmasıdır. Hukuk Kuralları herkes için geçerlidir. Ancak istisnalar bulunabilir. Örneğin, zihinsel yeterliliği bulunmayanlara ceza verilmez.
Soyutluk: Hukuk kuralının belli ve tek bir olaya değil aynı özelliği gösteren tüm olaylara uygulanmasıdır.
Süreklilik: Bir hukuk kuralının yürürlükte kaldığı süre boyunca uygulanmasıdır. (Süreklilik, asla değiştirilemezlik anlamına gelmez. Çünkü Hukuk kuralları kanun koyucu tarafından her zaman için değiştirilebilir, hatta kaldırılabilir.) İstisnai olarak bazı kanunların süreklilik niteliği yoktur. Bu tür kanunlar belli bir süre için çıkartılır ve sadece o süre içinde uygulanırlar. Ör: Her yıl çıkartılan ve 1 yıl boyunca yürürlükte kalan bütçe kanunları.
Bağlayıcılık: Hukuk kurallarına uyulması gerektiği anlamına gelir.
Bağlayıcılıkta kişinin kurala uyması beklenir ve zorlamaya gerek olmadan kendi de uyabilir. Hukuk kuralı toplumsal kabul gördükten sonra pek çok kişi zorlama olmaksızın ona uyar. Ancak Zorlayıcılıkta ise yalnızca uymayanlar zorlanır. (Uymama şartı vardır.)

Hukuk alanında yaptırım kamu gücü ile uygulanır. Hukuka uymayı zorlama, uymayanları cezalandırma ve uyulmadığı durumlarda ortaya çıkan zararları telafi etmek için kullanılır. Hukuk düzenini sağlamayı ve korumayı amaçlayan yaptırımlar yine hukuk düzeninin öngördüğü şekilde yerine getirilir.
Maddi ve manevi yaptırımlar olarak ikiye saf ayrılır. Maddi yaptırımlar hukuka aykırı durumlarda uygulanırken manevi yaptırımlar bu durumları engellemek için kullanılır.
Ceza hukukunda ölüm, hapis ve para cezaları; anayasa hukukunda siyasetten men, parti kapatma; vergi hukukunda vergi ve kaçakçılık cezaları gibi değişik hukuk dallarında değişik yaptırımlar vardır.

Hukukun dayanağı ile ilgili çeşitli dönemlerde kuramlar üretilmiştir. Bunları sıralamak gerekirse bunlar, hukukun dayanağını bilinçli bir irade olarak gören kuramlar, irade dışı olarak gören kuramlar ve pozitivist kuramlar. Bu kuramların bazılar felsefi değil ortaya çıktığı dönemin sorunlarını çözmek veya politik görüşleri hukuk bilimi içinde ifade etme ihtiyacından ortaya çıkmıştır.

Hukukun ögeleri (unsurla

Demokrasi veya el erki, halkın yasaları müzakere etme ve yasal düzenlemelere karar verme yetkisine (doğrudan demokrasi) veya bunu yapmak için yönetim görevlilerini seçme yetkisine (temsili demokrasi) sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Kimin "halk" kabul edildiği ve yetkinin insanlar arasında nasıl paylaşıldığı veya hangi yetkilerin verildiği konuları zaman içinde ve farklı ülkelerde farklı oranlarda değişiklik göstermiştir. Demokrasinin özellikleri arasında genellikle toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakları, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, vatandaşlık, yönetilenlerin rızası, genel oy hakkı, özgürlük hakkından ve yaşam hakkından haksız yere mahrum bırakılmamak ve azınlık hakları yer alır. Türkçeye (Fransızca: démocratie) kelimesinden geçmiştir.
Ana yurdu Antik Yunanistan'daki filozoflar Aristo ve Platon (Eflatun) tarafından eleştirilmiş, halk içinde "ayak takımının yönetimi" gibi aşağılayıcı kavramlarla nitelendirilmiştir. Fakat demokrasi diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Demokrasinin çok sayıda değişik tanımı vardır. Karl Popper'e göre demokrasi "klasik" anlamıyla "halkın yönetimi ve halkın yönetme hakkı" olarak tanımlanabilirken, liberal, komünist, sosyalist, muhafazakâr, anarşist düşünürler kendi sistemlerinin erdemlerini ön plana çıkarmaya çalışmışlardır.
Demokrasi, genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilir.
Demokrasi kavramı zaman içinde önemli ölçüde evrim geçirmiştir. Tarih boyunca, doğrudan demokrasi örneklerine rastlanabilir, bu tür demokrasilerde topluluklar halk meclisleri aracılığıyla kararlar alırlar. Günümüzde ise demokrasinin egemen formu temsilci demokrasidir, vatandaşlar hükûmet yetkililerini seçerek, onların adına parlamento ya da başkanlık sistemi gibi şekillerde yönetimi sağlarlar.
Demokrasilerin yaygın günlük karar alma süreci çoğunluk kuralıdır, ancak çoğunluk ve uzlaşı gibi diğer karar alma yaklaşımları da demokrasiler için önemli olmuştur. Bu yaklaşımlar, hassas konularda kapsayıcılık ve daha geniş bir meşruiyetin önemli bir amacını hizmet eder ve çoğunlukçu yaklaşımı dengeleyerek anayasa düzeyinde öncelik kazanır. Liberal demokrasinin yaygın türünde, çoğunluğun güçleri temsilci demokrasinin çerçevesi içinde kullanılır, ancak anayasa ve bir üst mahkeme çoğunluğu genellikle tüm bireylerin belli temel haklarının korunması yoluyla azınlığı korur örneğin ifade özgürlüğü veya örgütlenme özgürlüğü gibi hakları korumakla yükümlüdürler.
Demokrasi, Türkçeye, Fransızca démocratie sözcüğünden geçmiş olup Türkçede ilk kullanımı 1870'lerin başında tespit edilmiştir. Kelime Fransızcaya Latinceye dēmocratia şekliyle Grekçeden ödünçleme vasıtasıyla girmiştir. Nihai olarak sözcük halk, ahali anlamındaki δῆμος (dêmos) ile egemen, muktedir anlamındaki κράτης (krátēs) kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş Grekçe δημοκρατεία (

Demokrasinin tanımı tartışması günümüzde hâlâ devam eden bir tartışmadır. Bunun sebepleri arasında ülkelerdeki bazı kurumların görüşlerini haklı çıkartmak adına demokrasi tanımını kullanmaları, demokratik olmayan devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları ve aslında genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması (Anayasal demokrasi, sosyal demokrasi, liberal demokrasi vb.) gibi sebepler gösterilebilir. Demokrasilerin birçoğunda çoğunluk kuralı uygulanır, ancak bazı durumlarda çoğulluk kuralı, nitelikli çoğunluk kuralı (anayasa gibi) veya konsensüs kuralı (İsviçre'de olduğu gibi) uygulanır. Liberal demokrasinin yaygın bir uygulamasında, çoğunluğun yetkileri temsili demokrasi çerçevesinde kullanılır, ancak anayasa ve yüksek mahkeme çoğunluğu sınırlar ve azınlığı korur, genellikle ifade özgürlüğü veya dernek kurma özgürlüğü gibi belirli bireysel hakların herkes tarafından kullanılmasını güvence altına alır.

Çoğunluk, azınlık, fakir veya zengin olsun demokrasilerin ortak yönü halka dayanmasıdır. Günlük hayatta toplumun, bir ülkede yaşayan tüm insanları kapsadığı düşünülse de pratikte demokrasi tarihinden beri –sürekli olarak genişletilse de- halka bir sınırlama konmuştur. Örneğin Fransız Devrimi'nden sonra yapılan seçimlerde oy verme hakkı sadece belli miktarda vergi verebilen vatandaşlara tanınıyordu, ABD'de güney eyaletlerdeki siyah ırkın ilk kez oy kullanabildiği tarih 1960'lardır. Kadınlara seçme hakkı ilk kez 1893'te Yeni Zelanda'da verilmiştir. Seçimlere tam katılım hakkı ise 20. yüzyıla kadar hiçbir ülkede verilmemiştir. Bu verilere, halkı oluşturan bireylerin öz iradelerinden kaynaklanan mutabık olmama durumunu da katarsak; pratikte halk çoğunluk anlamına dönüşür.
Demokrasiye yapılan atıflarda görüleceği üzere, halkın kendi kendini yönetmesi temel dayanaktır. Bu ise kendileri adına karar alacak kişileri seçmeyi sağlayan oy vermenin yanında referandumlar gibi doğrudan etki yoluyla veya miting, gösteri gibi dolaylı yollarla sağlanır.

Demokrasinin genellikle oylama ile tanımlandığı kabul edilse de, demokrasinin kesin bir tanımı konusunda bir fikir birliği yoktur. Karl Popper, demokrasinin "kısacası, demokrasinin halkın yönetimi olduğu ve halkın yönetmeye hakkı olduğu" teorisinin "klasik" görüş olduğunu belirtir. Kofi Annan ise "dünyadaki demokratik uluslar kadar farklı demokrasi biçimleri bulunmaktadır" şeklinde ifade eder. Bir çalışma, demokrasiyi tanımlamak için İngilizce dilinde kullanılan 2.234 sıfatı belirlemiştir.
Demokratik prensipler, tüm seçilebilir vatandaşların yasalar önünde eşit olduğu ve yasama süreçlerine eşit erişime sahip olduğu şekilde yansır. Örneğin, temsilî demokraside her oy eşit ağırlığa sahiptir, temsilci olmak isteyen herkese makul olmayan kısıtlamalar uygulanamaz ve seçilebilir vatandaşların özgürlüğü, genellikle bir anayasa tarafından korunan meşru haklar ve özgürlüklerle güvence altına alınır. "Demokrasi" teriminin diğer kullanımları arasında doğrudan demokrasi de bulunur, bu durumda konular doğrudan seçmenler tarafından oylanır.
Bir teori, demokrasinin üç temel ilkeye ihtiyaç duyduğunu savunur: yukarıdan aşağıya kontrol (egemenliğin en düşük yetki seviyelerinde bulunması), siyasi eşitlik ve bireylerin ve kurumların yalnızca yukarıdan aşağıya kontrol ve siyasi eşitlik ilkesini yansıtan kabul edilebilir davranışları dikkate aldığı sosyal normlar. Hukuki eşitlik, siyasi özgürlük ve hukukun üstünlüğü genellikle iyi işleyen bir demokrasinin temel özellikleri olarak belirlenir.
"Demokrasi" terimi bazen liberal demokrasi için kısaltma olarak kullanılır. Liberal demokrasi, siyasi çoğulculuk, hukuk önünde eşitlik, seçilmiş yetkililere başvurarak şikayetlerin çözülmesi hakkı, yargı süreci, sivil özgürlükler, insan hakları ve hükûmet dışında sivil toplumun öğeleri gibi unsurları içeren temsili demokrasinin bir türüdür. Roger Scruton, sivil toplum kurumlarının da mevcut olmadığı sürece demokrasinin kişisel ve siyasi özgürlükleri sağlayamayacağını savunmuştur.
Bazı ülkelerde, özellikle Westminster sisteminin uygulandığı Birleşik Krallık'ta, egemenlik ilkesi parlamentodadır, ancak yargı bağımsızlığı korunur. Hindistan'da ise parlamento egemenliği, Hindistan Anayasası'na tabidir ve anayasa yargı denetimini içerir. "Demokrasi" terimi genellikle bir siyasi devlet bağlamında kullanılsa da, bu prensipler aynı zamanda özel kuruluşlar için de uygulanabilir.
Demokrasilerde birçok karar alma yöntemi kullanılır, ancak çoğunluk kuralı baskın bir formdur. Tazminat olmadan, yani bireysel veya grup haklarının yasal korunmasının olmaması durumunda, siyasi azınlıklar "çoğunluğun zulmü" ile ezilebilir. Çoğunluk kuralı rekabetçi bir yaklaşımdır ve uzlaşı demokrasisine karşı gelir, bu da seçimlerin ve genellikle müzakerenin nitelikli ve prosedürel olarak "adil" yani adil ve eşit olduğu anlamına gelir. Bazı ülkelerde, siyasi ifade özgürlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve internet demokrasisi, seçmenlerin iyi bilgilendirilmiş olmalarını sağlamak ve kendi çıkarlarına göre oy kullanmalarını mümkün kılmak için önemli görülür.
Aynı zamanda demokrasinin temel bir özelliği, tüm seçmenlerin toplumun yaşamına özgürce ve tam olarak katılma yeteneğidir. Sosyal sözleşme ve tüm seçmenlerin kolektif iradesi vurgulanarak, demokrasi aynı zamanda siyasi kolektivizmin bir biçimi olarak da nitelendirilebilir, çünkü demokrasi, tüm uygun vatandaşların yasa yapım sürecinde eşit söz hakkına sahip olduğu bir hükûmet biçimi olarak tanımlanır.
Cumhuriyetler, yönetilenlerin rızası ilkesi nedeniyle demokrasi ile sık sık ilişkilendirilse de, zorunlu olarak demokrasiler değildir, çünkü cumhuriyetçilik insanların nasıl yönetileceğini belirtmez. Klasik anlamda "cumhuriyet" terimi, hem demokrasileri hem de aristokrasileri kapsıyordu. Modern anlamda cumhuriyetçi hükûmet biçimi, bir hükümdarın olmadığı bir hükûmet biçimidir. Bu nedenle, demokrasiler cumhuriyet veya anayasal monarşiler olabilir, örneğin Birleşik Krallık gibi.

Demokrasi ilk olarak Eski Yunanistan'da, şehir devletlerinde uygulandı. Demokrasiye çok yakın olan bu sistem Atina demokrasisi olarak da anılır. Teoride bütün yurttaşlar mecliste oy verme ve fikrini söyleme hakkına sahipti fakat o günün koşullarına göre kadınlar, köleler ve o şehir devletinde doğmamış olanlar (metikler, yerleşik yabancılar) bu haklara sahip değildi. Bu sistemin en güçlü uygulayıcısı olarak Atina'yı ele alırsak: M.Ö. 4. yüzyılda nüfusun 250.000-300.000 arasında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000'i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 30.000'inin oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilir.
Roma İmparatorluğu döneminde uygulanan devlet sistemi, temsilî demokrasiye yakın bir nitelik taşımaktaydı. Demokratik haklar genellikle sosyal sınıf ayrımına göre şekillenirdi ve güç elitlerin elindeydi. Bununla beraber, Eski Hindistan'da bazı bölgelerde uygulanan sistemler de temsilî demokrasiye benzetilir. Roma İmparatorluğu ile paralel olarak, kast sisteminin varl

Özgürlük, hürriyet ya da erkinlik, birinin engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi, yapabilmesi ve hareket edebilmesi durumudur. Felsefede, determinizm karşıtı özgür irade fikrini içerir. Politikada özgürlük, hükûmet baskısından bağımsızlıktır.
Çoğunlukla hakların diliyle ifade edilen özgürlük, kişinin diğer bireylerin haklarına saygı duyduğu sürece dilediği şekilde davranmasını, kimse tarafından zorla engellenmemesi ya da durdurulmamasını belirtir. Bu durum, Locke'un doğal haklar geleneğinden kaynaklanır. Özgürlük üstüne yazılan tarihsel kitaplar arasında John Stuart Mill'in 1859 yılından basılan Hürriyet Üstüne isimli denemesi bulunmaktadır. Mill, Hürriyet Üstüne adlı çalışmasında çoğunluk adı altında, azınlıkta kalan düşüncelerin bastırılmaya çalışılmasından duyduğu kaygıyı dillendirmekte ve mutlak müdahalesizlik anlayışını ortaya koymaktadır. 20. yüzyılın filozoflarından Isaiah Berlin İki Özgürlük adlı eserinde özgürlüğün birbirine zıt yorumları olarak iki bakış açısı arasındaki farklılıkları anlatır, bunlar negatif özgürlük ve pozitif özgürlüktür.

Adalet, en geniş bağlamda, hem adil olanın sağlanmasını hem de felsefi açıdan neyin adil olduğunun tartışmasını içerir. Adalet kavramı; etik, akılcılık, hukuk, din, eşitlik ve hakkaniyeti de içeren birçok alana, farklı görüşlere ve perspektiflere dayanmaktadır. Sıklıkla adaletin genel tartışması felsefe, tanrı bilimi ve dindeki genel durumu ve hukuk bilimi ve hukukun uygulanması gibi prosedürel adalette bulunan iki farklı alana yoğunlaşır.
Adalet kavramının içerik ve değeri, her kültürde değişiklik gösterir. Adaletle ilgili ilk teoriler Devlet adlı eserinde Eflâtun tarafından ve Nikomakhos'a Etik adlı eserinde Aristo tarafından ortaya konulmuştur. Tarih boyunca birçok teori geliştirilmiştir. İlahi emir teorisi savunucuları adaletin Tanrı tarafından sağlandığı görüşündedirler. 1600'lü yıllarda John Locke gibi teorisyenler doğa kanunlarını savundular. Toplumsal sözleşme geleneğindeki düşünürler adaletin ilgili herkesin ortak uzlaşmasından kaynaklandığını savundular. 1800'lü yıllarda John Stuart Mill'inde dâhil olduğu Yararcılık kuramı düşünürleri adaletin en iyi sonuçları doğuran durum olduğunu savundular. Dağıtımcı adalet teorileri neyin dağıtıldığı, kimlere dağıtıldığı ve doğru oranda dağıtımın ne olduğu ile ilgilenir. Egaliteryanlar adaletin sadece eşitlik koordinatları çerçevesinde var olabileceğini savundular. John Rawls adaletin, özellikle de dağıtımcı adaletin hakkaniyetin bir formu olduğunu bir toplumsal sözleşme argümanı kullanarak göstermiştir. Mülkiyet hakları teorisyenleri de (Robert Nozick gibi) dağıtımsal adaletin sonuç odaklı bir görüşünü benimserler ve mülkiyet haklarına dayanan adaletin bir ekonomik sisteminin refah düzeyini mümkün olan en yüksek seviyeye taşıyacağını savunurlar. Cezalandırıcı adalet teorileri yanlışların cezalandırılması ile ilgilenir. Onarıcı adalet mağdurların ve faillerin ihtiyaçlarına odaklanan bir yaklaşımdır.

Devlet adlı eserinde Eflâtun, Sokrates'in hem adil bireyi hem de adil devleti kapsayan adalet argümanını kullanır. Adalet bir bireyin veya devletin farklı parçalarının uyumlu ilişkisidir. Bu bağlamda Platon'a göre adalet kişinin kendine ait olana sahip olması ve kendine ait olanı yapmasıdır. Adil bir birey doğru yerde, elinden gelenin en iyisini yapan ve aldığının karşılığını eşit olarak veren kişidir. Bu hem bireysel hem de evrensel düzeyde geçerlidir. Bir bireyin ruhunun üç temel parçası vardır: akıl, maneviyat ve arzu. Aynı şekilde bir devletin de üç temel parçası vardır. Sokrates burada düşüncesini açıklamak için bir at arabalı asker örneğini kullanır: at arabası işler çünkü iki atın gücü sürücü tarafından yönlendirilmektedir. Bilgelik aşıkları, felsefeciler yöneten olmalıdır çünkü sadece onlar iyinin ne olduğunu anlarlar. Eğer biri hasta ise doktora gider, çiftçiye değil, çünkü doktor sağlık konusunda uzmandır. Aynı şekilde birey, devletini, insanlara onlar için iyi olan yerine ne istediklerini vererek daha fazla güç kazanmak isteyen bir politikacıya değil, iyi ve doğrunun ne olduğunu anlayan bir uzmana teslim etmelidir. Sokrates bu durumu açıklamak için gemi benzetmesini kullanıyor: adil olmayan devlet açık denizde güçlü ama sarhoş bir kaptan tarafından idare edilir ve kaptanın kendilerine geminin rotası konusunda daha fazla güç vermesi için kaptanı manipüle etmeye çalışan güvenilmez danışmanlar ve geminin limana nasıl ulaşacağını bilen tek kişi olan navigasyon uzmanı vardır. Sokrates'e göre geminin limana ulaşmasının tek yolu navigasyon uzmanının kontrolü ele almasıdır.

İlahi emir teorisinin savunucuları, adaletin ve aslında ahlakın bütününün, Tanrı'nın yetkili emri olduğunu iddia ederler. Örneğin cinayet yanlıştır ve cezalandırılmalıdır çünkü Tanrı böyle söylemektedir. Teorinin bazı versiyonları insanlıkla olan ilişkisinin doğası gereği, diğer versiyonlar Tanrı'nın iyiliğin kendisi olduğu ve söylediklerini yapmanın herkesin çıkarına olacağından dolayı Tanrı'ya itaat edilmesi gerektiğini ileri sürer.
Euthyphro adlı diyaloğunda Platon'un, İlahi emir teorisi hakkında bir tefekkürü bulunabilir. Euthyphro dileması adı verilen tefekkür su şekilde ilerler: "Tanrı tarafından verilen emir iyi olduğu için mi Tanrı tarafından emir verilmiştir, yoksa verilen emir Tanrı tarafından verildiği için mi iyidir?" Çünkü eğer ikincisi doğru ise adalet keyfi bir durum olabilir; eğer birincisi doğru ise ahlak Tanrı'nın üzerinde bir düzeyde olabilir, bu da onu ahlaki bilgi açısından sadece taşıyıcı durumuna getirir. Immanuel Kant ve C. S. Lewis tarafından iki bağlamda popüler olan bir yanıt, nesnel bir ahlakın varlığının Tanrı'nın varlığını ifade ettiğinin veya tam tersini iddia etmenin tümüyle geçerli olduğudur.

Adaletin doğa kanunlarının bir parçası olduğunu savunanlar için (ör., John Locke), adalet herhangi bir girişim ya da seçimden doğal olarak türeyen sonuçlar sistemini içerir. Bu sistem fizik kurallarına benzerlik taşır: Newton'un üçüncü hareket kanunu "her hareket için ters yönde ve eşit bir tepki vardır" da olduğu gibi adalet de aynı şekilde bireylerin veya grupların tam olarak hak ettiği veya layık olduklarını almasını gerektirir. Adalet bu açıdan, evrensel ve mutlak bir kavramdır: kanunlar, prensipler, dinler vb. sadece bu kavramı kodlama girişimidir ve bazen adaletin gerçek doğasına tamamıyle zıt sonuçlar ortaya çıkar.

Platon'un Devlet eserindeki karakter Thrasymakhos adaletin güçlünün istekleri; yani güçlü ve kurnaz bir liderin insanların üzerinde empoze ettikleri olduğunu savunur.

Toplumsal sözleşme savunucuları adaletin ilgili herkesin ortak uzlaşmasından veya başka versiyonlarda, eşitlik ve önyargının olmaması gibi kuramsal şartların geçerli olduğu durumlardan türediği konusunda hemfikirdirler. Bu konuya aşağıdaki "Hakkaniyet olarak adalet" bölümünde değinilmektedir. Önyargının olmaması anlaşmazlık (ya da bir duruşma) içinde olan tarafların eşit şartlarda bulunmasına atfen kullanılır.

John Stuart Mill'de dâhil olmak üzere yararcılık teorisi düşünürlerine göre, adalet düşündüğümüz kadar temel bir değer değildir. Daha çok, doğruluk ve sonuççuluk gibi daha basit standardlardan türemiştir. En doğrusu en iyi sonuca (genellikle ortaya çıkan toplam ya da ortalama refah ile ölçülür) sahip olandır. Yani adaletin temel prensipleri en iyi sonuçlara sahip olanlardır. Bu kurallar anlaşmaları tutmak gibi basit şeyler olabilir, ancak, eşit oranda, sonuçlar hakkındaki gerçeklere bağlı olarak, olmayabilirde. Her iki durumda da, önemli olan sonuçlardır ve eğer adaletin bir önemi varsa, bu temel standardtan türemiş olduğu şekliyledir. Mill, iki doğal insan eğiliminden türediğini savunarak adaletin çok önemli olduğu yanlış inancımızı açıklamaya çalışıyor: bize zarar verenlerden intikam almak veya nefsi müdafa ve sempati, kendimizi hayali olarak başkasının yerine koyabilme kabiliyeti. Yani biz, zarar gören birini gördüğümüzde kendimizi onun yerine koyarız ve onun adına intikam almak isteriz. Eğer bu süreç bizim adalet hakkındaki duygularımızın kaynağı ise, bunlara fazla güvenemeyiz.

Dağıtımsal adalet teorilerinin üç soruya cevap vermesi gerekir:

Hangi maddi değerler dağıtılacak? Malvarlığı, güç, saygınlık, fırsatlar veya bunların bir kombinasyonu mu?
Kimler arasında dağıtılacak? İnsanlar(ölü, yaşayan, gelecek), düşünen varlıklar, tek bir toplumun üyeleri, uluslar ?
Doğru dağıtım nedir? Eşit, meritokratik, sosyal sınıfa göre, ihtiyaca göre, mülk hakları ve barışçıl koşullarda?
Dağıtımsal adalet teorisyenleri genelde kimin uygun görülen dağıtımı yapmaya gücü olduğu sorusunu cevaplamaz. Bununla birlikte mülkiyet hakları teorisyenleri ideal bir dağıtım şekli olmadığını savunurlar. Aksine, dağıtım basitçe yasal iletişim ve işlemler sonucunda ortaya çıkan dağıtım şekline dayanmalıdır. (yani gayri resmi olmayan işlemler). Bu bölüm çok benimsenen dağıtımsal adalet teorilerini ve bu sorulara cevap verme girişimlerini açıklar.

Sosyal adalet bireyler arasındaki ve bireylerin toplumla olan adil ilişkileri ile ilgilenir, bunu da ayrıcalıkların, fırsatların ve refahın nasıl dağıtılacağını belirleyerek yapar. Sosyal adalet sosyal mobilite ile de yakından ilgilidir. Sosyal mobilite, özellikle bireylerin veya ailelerin kolaylıkla sosyal sınıflandırma sistemi içerisinde hareket edebilmesi ile ilgilidir. Sosyal adalet, bütün insanların ortak ahlaki değerlere sahip küresel bir toplum olduğunu öngören kozmopolitlikten farklıdır. Sosyal adalet aynı zamanda, bütün insanların sınıf, değer ve haklar açısından eşit olduğu egaliteryanlıktan da farklıdır çünkü bütün sosyal adalet teorileri eşitliği öngörmez. Örneğin, toplum bilimci George C. Homans adalet kavramının köklerinin her insanın yaptığı katkılar oranında karşılık alması gerekliliğine dayandığını öne sürmüştü. Ekonomist Friedrich Hayek, adaletin bireysel davranış ve öngörülemeyen market güçlerinin bir sonucu olduğunu söyleyerek, sosyal adalet kavramının anlamsız olduğunu savundu. Sosyal adalet, bir iş birliği veya uzlaşma sürecince olup ortak özelliklere sahip olan bireylerin arasındaki adil ilişkilerle ilgilenen ilişkisel adalet kavramıyla çok yakından ilgilidir.

John Rawls, "Bir Adalet Teorisi" adlı eserinde bir toplumsal sözleşme argümanını kullanarak adaletin, özellikle de dağıtıcı adaletin bir tür hakkaniyet (ürünlerin eşit dağıtımı) olduğunu gösterir. Rawls bizden, kişiliğimiz, sosyal sınıfımız, ahlaki karakterimiz, refah düzeyimiz, yeteneklerimiz ve hayatla ilgili planlarımız hakkındaki bütün bilgiden uzak tutan bir cehalet perdesi arkasında olduğumuzu hayal etmemizi ister ve sonradan perde kaldırılmış olsa ve kendimiz için yapabileceğimizin en iyisini yapacak olsak hangi adalet teorisini seçeceğimizi sorar. Bu durumda tam olarak kim olduğumuz hakkında bilgimiz yoktur ve kararı kendi lehimize çeviremeyiz. Yani cehalet durumunda karar hakkaniyeti temsil eder çünkü bencil önyargıyı dışarıda bırakır. Rawls'un argümanına göre her birimiz toplam ya da ortalama katkıyı en üst düzeye çıkaracak olan yararcılık teorisini reddederiz çünkü sonuçta başkalarının daha büyük faydası uğruna bizim kendi iyiliğimizin feda edilme ihtimali vardır. Bunun yeri

Eğitim; okullar, kurslar ve üniversiteler vasıtasıyla bireylere hayatta gerekli olan bilgi ve kabiliyetlerin sistematik bir şekilde verilmesi. Eğitim öğretim ve öğrenme süreçlerini kapsar. Öğretmen, eğitmen, mentor, pedagoglar gerekli bilgileri öğrencilere verirler.
Eğitim, bireyin doğumundan ölümüne süregelen bir olgu olduğundan ve politik, sosyal, kültürel ve bireysel boyutları aynı anda içinde bulundurduğundan, tanımının yapılması zor bir kavramdır. Bireylerin toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir. Kişinin yaşadığı toplum içinde değeri olan, yetenek, tutum ve diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçlerin tümüdür. Seçilmiş ve kontrollü bir çevrenin (özellikle okulun) etkisi altında sosyal yeterlilik ve optimum bireysel gelişmeyi sağlayan sosyal bir süreçtir. Eğitim, önceden saptanmış esaslara göre insanların davranışlarında belli gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkiler dizesidir. Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istedik değişme meydana getirme sürecidir.
Genellikle resmi, yani kurumsal, eğitimle bir kullanıldığından bağlama göre öğretim, öğrenim gibi kavramlarla sıkça karıştırılmaktadır. Bu söylemde düşünüldüğünde eğitim kavramı iki genel çatıda tartışılabilir: toplumsal ve kurumsal eğitim.
Örgün eğitim, devlet okulları gibi karmaşık bir kurumsal çerçevede gerçekleşir. Yaygın öğrenme de yapılandırılmıştır, ancak örgün eğitim sisteminin dışında gerçekleşirken, yaygın eğitim günlük deneyimler yoluyla yapılandırılmamış öğrenmedir. Örgün ve yaygın eğitim; erken çocukluk eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretimi kapsayan düzeylere ayrılmıştır. Diğer sınıflandırmalar öğretmen merkezli eğitim, öğrenci merkezli eğitim gibi öğretim yöntemine, fen eğitimi, dil eğitimi ve beden eğitimi gibi konuya odaklanır. "Eğitim" terimi aynı zamanda eğitimli kişilerin zihinsel durumlarına ve niteliklerine ve eğitim olaylarını inceleyen akademik alana da atıfta bulunabilir.
Temel olarak eğitim, kültürel değer ve normları öğreterek çocukları topluma sosyalleştirir. Onları toplumun üretken üyeleri olmaları için gereken becerilerle donatır. Bu sayede ekonomik büyümeyi teşvik ederek yerel ve küresel sorunlara karşı farkındalığı artırır. Organize kurumlar eğitimin birçok yönünü etkiler. Örneğin hükûmetler okuldaki derslerin ne zaman yapılacağını, ne öğretileceğini ve kimlerin katılabileceğini veya katılması gerektiğini belirlemek için eğitim politikası belirler. UNESCO gibi uluslararası kuruluşlar, tüm çocuklar için ilköğretimin teşvik edilmesinde etkili olmuştur.
Eğitimin başarılı olup olmadığını birçok faktör etkilemektedir. Psikolojik faktörler motivasyonu, zekayı ve kişiliği içerir. Sosyoekonomik durum, etnik köken ve cinsiyet gibi sosyal faktörler sıklıkla ayrımcılıkla bağlantılıdır. Diğer faktörler arasında eğitim teknolojisine erişim, öğretmen kalitesi ve ebeveyn katılımı yer almaktadır.
Eğitimi inceleyen temel akademik alana eğitim çalışmaları denir. Eğitimin ne olduğunu, amaç ve etkilerinin neler olduğunu ve nasıl geliştirilebileceğini inceler. Eğitim çalışmalarının felsefe, psikoloji, sosyoloji, eğitim ekonomisi gibi birçok alt alanı vardır. Ayrıca karşılaştırmalı eğitim, pedagoji ve eğitim tarihi de tartışılmaktadır.

Eğitim terimi, Türkçede eğitmek fiilinden türemiştir. Türk Dil Kurumuna göre eğitmek, "birinin akla uygun, fiziksel ve moral gelişmesi üzerine etki yaparak çeşitli davranış yatkınlıkları, bilgi ve görgü aşılayarak önceden tespit edilmiş amaçlara göre onun belirli bir yönde gelişmesini sağlamak" anlamına gelir.
Batı dillerindeki karşılığı olan education (İng.) ve éducation (Fr.) sözcükleri ise Latince kökenli iki farklı fiile dayandırılır: educare ve educere. Educare, klasik Latincede “beslemek, yetiştirmek, inşa etmek, dikmek, ayağa kaldırmak” gibi anlamlar taşır. Bu kullanımda eğitim, bireyin şekillendirilmesini ve sistemli şekilde geliştirilmesini vurgular niteliktedir. Diğer yandan educere, “dışarı çıkarmak, ortaya çıkarmak” anlamına gelir ve özellikle bireyin içsel potansiyelinin keşfi ve geliştirilmesi fikrine dayalı eğitim anlayışlarında öne çıkmaktadır.
Osmanlı döneminde eğitimi karşılayan başlıca terimler ta’lim (öğretme), tedris (ders verme), terbiye (ahlaki olgunlaştırma) ve maarif (bilgi yayma) idi. Bu terimler hem bireysel gelişim hem de toplumsal düzenlemeyle ilişkilendirilirdi. Eğitim, çoğunlukla sıbyan mektebi ve medrese gibi kurumsal yapılarda yürütülürken, 19. yüzyılda kurulan Maarif Nezareti ile birlikte modernleşme süreci içinde Batılı anlamda örgün eğitim yapıları gelişmeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminde ise Türk Dil Kurumu öncülüğünde bu sözcüklerin yerine “eğitim” kelimesi resmî terminolojiye dâhil edilmiştir.

Yurt dışı eğitim, genellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelen bir öğrenci akımı olarak algılansa da, esasen kişinin kendi vatandaşı olmadığı, dini, dili ve kültürü farklı bir ülkede eğitim almasıdır. Öğrencilerin eğitim hayatlarının belirli bir bölümünü yurt dışında yaşayarak sürdürmesini kapsar.
Bu eğitim türü; dil eğitimi, lisans ve lisansüstü programlar, mesleki sertifika programları gibi çeşitli kategorilerde incelenebilir. Yurt dışında eğitim almak isteyen öğrenciler, ilgili ülkenin konsolosluklarından öğrenci vizesi alarak belirli haklara sınırlı süreyle sahip olurlar. Türkiye'den yurt dışına yönelik en yaygın tercihler arasında Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Birleşik Krallık ve Kanada gibi ülkeler yer almaktadır.
Öte yandan, Türkiye de yabancı öğrenciler için önemli bir eğitim merkezi hâline gelmiştir. 2023–2024 akademik yılında Türkiye'de yaklaşık 301.700 uluslararası öğrenci yükseköğretim düzeyinde eğitim görmüştür. Bu sayı bir önceki yıla göre yaklaşık %16 artış göstermiştir. Toplamda 198 ülkeden öğrenci Türkiye'de öğrenim görmekte olup, 2024 yılı itibarıyla bu sayı 350.000 seviyesine yaklaşmıştır.
Gelen öğrencilerin büyük bir kısmı Suriye, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan gibi ülkelerden gelse de, son yıllarda Afrika kıtasından da ciddi bir artış yaşanmıştır. Özellikle Nijerya, Somali, Kenya, Çad ve Liberya gibi ülkelerden gelen öğrenciler birçok üniversitede kayda değer oranda temsil edilmektedir.

Bireyin, toplumun bir parçası olarak ailede başlamak üzere çevresindeki sosyal yapıdan aldığı eğitimdir. Geleneklere, dine, sınıfa ve kültürel normlara bağlı olan bu eğitim, bireyin değer yargılarının yapısını oluşturur ve toplumun devamlılığını sağlar. Daha sonraki yaşamında bireyin kurduğu beşerî ilişkilerde, mesleki gelişiminde veya öğrencilik kariyerinde aldığı bu tür eğitim belirleyici bir rol oynar.
Topluma yönelik eğitim faaliyetlerinin ortak noktası, okul dışı, bir başka ifadeyle örgün eğitimin dışında kalmasıdır. Bu nedenle, toplumsal eğitim sıklıkla yaygın eğitim ya da enformel eğitim biçiminde değerlendirilir. Sosyal pedagoji, bu bağlamda, mecburî eğitimini tamamlamış olan veya buna paralel olarak çeşitli sosyal risk gruplarında yer alan bireyler için genellikle kamu kurumları veya sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen planlı ve sistemli eğitim faaliyetlerinin bütünüdür. Bu faaliyetler bireylerin sosyal uyumunu artırmayı, topluma katılımını güçlendirmeyi ve yaşam kalitesini yükseltmeyi amaçlar.
Toplumsal eğitimin taşıyıcıları arasında aile, akran grupları, dini kurumlar, iş yerleri, medya ve topluluk merkezleri gibi çeşitli sosyal aktörler yer alır. Özellikle geleneksel toplum yapılarında, dinî liderler ve yaşlılar önemli birer eğitim kaynağıdır. Modern toplumlarda ise belediyeler, halk eğitim merkezleri ve gönüllü kuruluşlar bu rolü üstlenmektedir. Ayrıca, gençlik kulüpleri, sosyal hizmet programları, yerel radyo ve televizyon programları da toplumsal eğitim ortamları arasında yer almaktadır.
Toplumsal eğitim aynı zamanda kültür aktarımının bir aracıdır. Dilin, örf ve âdetlerin, ahlaki normların kuşaktan kuşağa aktarılması bu eğitim biçimiyle gerçekleşir. Emile Durkheim gibi klasik sosyologlar, toplumsal eğitimin bireyi topluma kazandırma ve toplumsal düzeni sağlama işlevine vurgu yapmışlardır. Paulo Freire gibi modern eğitim kuramcıları ise toplumsal eğitimi, bireyin eleştirel düşünceyle donatılması ve toplumsal eşitsizliklere karşı bilinç geliştirmesi yönünde değerlendirmiştir.

Kurumsal eğitim, bireylerin bilgi, beceri ve değerleri sistemli bir şekilde edinmesini sağlayan, yapılandırılmış ve düzenli bir öğrenme sürecidir. Genellikle devlet veya özel kuruluşlar tarafından sağlanır ve belirli bir müfredat, öğretim kadrosu, mekân ve değerlendirme sistemi içerir. Bu yönüyle kurumsal eğitim, resmî eğitimin en yaygın biçimini oluşturur.
Kurumsal eğitimin tarihsel kökenleri, Platon'un Akademisi ve Aristoteles'in Likeion'una kadar uzanır. Modern anlamda kurumsal eğitim ise, sanayi toplumlarının ortaya çıkışıyla birlikte ulus devletlerin vatandaşlık, iş gücü yetiştirme ve toplumsal bütünleşme gibi hedeflerine hizmet edecek şekilde yaygınlaşmıştır.
Kurumsal eğitim sistemleri, bireylerin yaşına ve akademik düzeyine göre yapılandırılmış kademelere ayrılır. Bu kademeler genellikle erken çocukluk eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim olarak sıralanır. Kurumlar genellikle zorunlu eğitim yasaları ile düzenlenir ve kamusal ya da özel okullar aracılığıyla yürütülür. Eğitim ortamları, yalnızca bilgi aktarımı değil; aynı zamanda sosyalleşme, disiplin ve kültürel aktarım gibi işlevler de üstlenir.
Kurumsal eğitim, resmî eğitim, yaygın eğitim ve enformel eğitim sınıflandırmaları içinde en formel yapıya sahip olanıdır. Programları genellikle bakanlıklar veya ilgili denetleyici kurumlar tarafından onaylanır ve öğretmenlerin mesleki nitelikleri belirli standartlara bağlıdır. Öğrencilerin başarısı çeşitli sınavlar, karne ve diploma gibi araçlarla belgelendirilir. Bu belgeler hem bir üst öğrenim kurumuna geçiş hem de mesleki yaşama giriş için ön koşul olabilir.
Kurumsal eğitim aynı zamanda çeşitli eleştirilerin de odağındadır. Eğitimde standartlaşma ve merkeziyetçilik; bireysel farklılıkların, yaratıcı

Aile, toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen sosyal bir yapı. En küçük, yani "çekirdek" olarak adlandırılan bir aile; baba, anne ve çocuklardan oluşur.
Çekirdek ailedeki çocukların kendi aileleri dışındaki bireylerle evlenmesiyle yeni bir çekirdek aile ortaya çıkar. Ama aile sözcüğünün bundan daha geniş bir anlamı da vardır. Daha çok sayıda akrabadan oluşan bir birimi, hatta bir soyu ya da sülaleyi tanımlamak için de aile sözcüğü kullanılır.
"Aile" sözcüğü günlük dilde çok değişik grupları tanımlamak için de kullanılır. Örneğin "Bu bir aile toplantısıdır." dendiğinde, o toplantıda yalnızca akrabaların bulunabileceği anlaşılır. Bunlar, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar, yeğenler ve evlilik bağıyla aileye katılmış kişiler olabilir. Bütün bunlar bize, "aile" kavramının her zaman evliliğe ya da ortak atalara dayalı ilişkileri kapsadığını göstermektedir.
Toplumsal bir kurum olan aile yüzyıllar boyunca birçok evrim geçirmiş, aile yapısıyla birlikte akraba ilişkileri, evlilik anlayışı ve genel davranış şekillerinde de birçok değişiklikler görülmüştür. Geçmişten bugüne geniş aileden çekirdek aileye ve çekirdek aileden de tek ebeveynli aileye doğru bir evrim olduğu bilinmektedir.

Aile kelimesi Türkçeye, Arapça عائلة /‘ā'ile/ kelimesinden geçmiştir. Türkçede aile anlamında bark, eş, ev, hanedan, karı, kodak, ocak, odbaşı, sülale gibi sözcükler de bulunmaktadır. Anadolu ağızlarında aile anlamına gelen ayol, ceme, cibi, çanfır, çıba, çoluk, genekop, hızan, mahluh, mavul, ocağ, oruk, şenlik, tayfa, tutun, uruk, üdegi gibi sözcükler tespit edilmiştir.

Birçok toplumda ailenin temelini evlilik oluşturur. Hemen hemen bütün ülkelerde ailenin kurulması ve aile birliğinin bozulması yasalarla düzenlenmiştir. Bugün birçok ülkede evlilikler tek eşlidir. Bu, evlilik bağının yalnızca bir erkek ile bir kadın arasında kurulabileceği anlamına gelir. Evlilik, bir erkek ve bir kadın ile kurulabileceği gibi, günümüzde eşcinsel evliliklerin yasal olduğu ülkelerde iki kadın ya da iki erkek arasında da kurulabilir. Bu tür evliliklere monogami denir. Oysa bazı ülkelerde bir erkek birden çok kadınla, bir kadın birden çok erkekle evlenebilir. Çok eşli bu tür evliliklere poligami denir.
Bir erkeğin birden çok kadınla evliliğine polijini adı verilir. Bu tür evlilikte aynı evin içinde her kadının kendi çocuklarıyla birlikte oturduğu ayrı birimler oluşur. Bu geleneğe bazı Asya ve Afrika ülkelerinde, özellikle zenginler arasında yaygın olarak rastlanır. Buna karşılık bazı toplumlarda, örneğin Hindistan'daki Todalar ve Nayarlar arasında kadınların birden çok erkekle evlenmesi olağandır. Buna da poliandri denir.
Evlilik türleri ve evliliğin tanınması toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Modern toplumda resmi nikâhla ve dini nikâhla evliliğin yapıldığı görülmektedir. Evliliğin düğün ve törenlerle yapılması evlenen kişilerin evliliğinin toplum tarafından onaylandığını ve kabul edildiğini göstermektedir.
Aile yapısı zamana ve mekana göre değişiklik göstermektedir. Üyelerin sayıları ve aile içindeki rolleri de toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Kırsal bölgelerde kuşaklar arası etkileşimin fazla olduğu geniş aileler bulunmaktadır. Geniş aile anne, baba, çocuk, nine, dede, vb. aile bireylerinin bulunduğu kişilerden oluşmaktadır. Geleneksel ailede birden fazla kuşak bir arada yaşamlarını sürdürürler. Çekirdek aile ise anne, baba ve çocuktan oluşur. Günümüz de geleneksel aileden çıkıp çekirdek aileye geçen birçok insanın akrabalık ilişkilerinde zayıflama görülmektedir. Ayrıca, çekirdek aile sayısı arttıkça genç nüfusun endüstri merkezlerine göç etme oranı da artmıştır.

Eski Türk toplumlarında aile büyük önem taşırdı. Tek eşli evlilik temeline dayanan ailelerde kadın ile erkek arasında eşitlik vardı. Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra, ailenin yapısı bu dinin etkisiyle değişti. Bu ailede erkek, mutlak egemenlik ve dört kadınla evlenebilme hakkı kazandı. Bu gelenek Cumhuriyet dönemine kadar sürdü. 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, çok eşliliğe son verip tek eşli evliliğe dayanan aile yapısını yasalaştırdı.
Türkiye'nin kırsal kesimlerinde geleneksel geniş aile tipi yaygındır. Bununla birlikte, özellikle iç göçler ve kentleşme nedeniyle geniş aileler parçalanarak yerlerini çekirdek ailelere bırakmaktadır. Ancak Türk aile yapısına ilişkin belgeler ve araştırma sonuçları bu çeşitliliğe rağmen Türk ailesinin temel karakteristiklerini koruduğunu ortaya koymaktadır. Bunlar; 

Çekirdek aile yapısı,
Tek eşle evlilik,
Farklı derecelerde de olsa baba otoritesi,
Güçlü aile bağları ve akrabalık ilişkileri,
Yardımlaşma ve dayanışma geleneğidir.

Çağdaş toplumlarda, yeni evlenen çiftler genellikle baba evinden ayrılarak yeni bir evde yaşamaya başlarlar. Oysa bundan yüz, iki yüz yıl önce yeni evliler, damadın ya da gelinin ailesin yanında otururlardı. Anne, baba, kızlar, damatlar, oğullar, gelinler ve torunların aynı çatı altında yaşadığı böyle ailelere geniş aile deniyordu. Bu gelenek, tarıma dayalı geleneksel yapısını koruyan birçok toplumda bugün de sürmektedir.
Sanayileşmiş çağdaş toplumlarda, özellikle kentlerde geniş aileler yerini giderek küçük ailelere bırakmıştır. Anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan bu küçük ailelere çekirdek aile denir. Çekirdek aile, yalnız birey sayısıyla değil yapısıyla da geniş aileden çok farklıdır. Çekirdek aile, kentlerdeki yaşam ve üretim koşullarına bağlı olarak doğmuştur. Kırsal kesimde aile, çoğu kez bütün bireylerin birlikte çalışıp birlikte ürettikleri ekonomik bir birimdir. Ama aile kentlerde bu özelliğini yitirir. Aile bireyleri, üretimin aile dışında yapılmasından dolayı, ev dışında çalışarak bağımsız hale gelirler. Bu durum, geniş ailedeki katı alt-üst ilişkilerini ortadan kaldırır ve ailede daha eşitlikçi ilişkilerin oluşmasını sağlar. Çocukların bilgi ve beceri edinmelerini, toplumla bütünleşmelerini sağlama işlevini üstlenen aile, bireyin geleceğinin bir parçasıdır.

Aile içinde otorite babaya aittir. Kararları baba alır ve uygular.
Soy babadan gelir.
Kadın hakları çeşitli sebeplerden dolayı kısıtlanmıştır.
Kadınların mirastan pay alma hakkı yoktur.
Baba istediği kadar kadınla evlenebilir. -Bu duruma Polijini denir-
Ailede dinsel ve geleneksel kurallar hakimdir.

Aile içinde otorite anneye aittir. Kararları anne alır ve uygular.
Soy anneden gelir.
Kadın hakları artmıştır. Buna karşılık ise erkek hakları kısıtlanmıştır.
Poliandri evlilik yaygındır.
Ailede dinsel ve geleneksel kurallar hakimdir.
Aile reisi sembolik olarak dayıdır.

Aile içindeki otorite kadın ile erkek arasında paylaşılmıştır.
Soy hem anadan hem de babadan gelir.
Aile içi iletişim ve genel hayat düzeni karşılıklı eşitlik ilkesine dayanır.
Bu aile tipi çağdaş toplumlarda görülür.

Çağdaş bir toplumun getirdiği sorunlar çoğu kez aile yaşamında gerilimlere yol açar. Bu gerilimler ana babaları boşanmaya kadar götürebilir. Gelişmiş ülkelerde boşanma oranının giderek artması, çağdaş ailenin başarılı olmadığı görüşünü yaygınlaştırmaktadır. Dünyanın birçok yerinde, ana babalarının ayrılmasından etkilenen çocukların sayısı sürekli artmaktadır. Boşanma sonucunda çocukların bakımı anneye ya da babaya kalmaktadır. Bunun sonucunda son yıllarda anne-çocuk ya da baba-çocuktan oluşan yeni bir aile tipi ortaya çıkmıştır. Bu beraberlik, boşanma anından başlayıp çocuğa bakan annenin ya da babanın yeniden evlenmesine kadar süren bir ilişkidir. Boşanmanın insanları evlenmekten caydırmadığı da bir gerçektir. Boşananların çoğu, genellikle kendileri gibi boşanmış kişilerle yeniden evlenmektedirler. Ne var ki kadının ve erkeğin ilk evliliklerinden olan çocuklarına, ikinci evlilikten "yeni" çocukların katılmasıyla aile içi ilişkiler daha sorunlu hale gelmektedir.
Modern öncesi toplumlarda evliliklerin bozulmaz bir bağ içinde görülmesi nedeniyle evliliğin sonlanması, çok nadir olaylardan biri olarak görülüyordu. Bugün ise endüstrileşmeyle birlikte şiddetli geçimsizlikten dolayı boşanmaların arttığı görülmektedir.

Social Determinants of Attitudes Towards Women's Premarital Sexuality Among Female Turkish University Students

Nehir ya da ırmak, genellikle denizlere, göllere ya da bir başka büyük akarsuya dökülen akarsulara verilen genel isimdir. Özellikle genişliği ve taşıdığı su miktarı bakımından büyük olan akarsular bu şekilde adlandırılır.  
Kimi durumlarda ise bir başka suya ulaşmadan yer altında kaybolduğu ya da tamamen kuruduğu da görülmektedir. Büyük akarsular genellikle nehir ya da ırmak olarak adlandırılırken daha küçükleri ise çay ve dere olarak adlandırılırlar.
Irmak, su döngüsünün önemli bir öğesidir. Irmaklardaki suyun temel kaynağı yağışlardır. Yağmur ya da kar yağışı ile yeryüzüne inen su yüzey akıntıları, yer altı suları biçiminde nehirleri beslerken buzullar gibi doğal kaynakların erimesiyle oluşan suları da bu kaynaklara ekleyebiliriz. Nehirlerin doğduğu yere kaynak, denize döküldüğü yere ağız denir. Büyük ırmaklara katılan görece küçük ırmaklar genellikle kol diye adlandırılır.
Bir çay ile ırmak arasındaki fark kesin ve evrensel bir biçimde tanımlanmamıştır. Çay, dereden büyük ancak ırmaktan küçük bir akarsu olarak tanımlanır. 
Buna rağmen bu büyüklük kavramı görecelik göstermektedir. Bu ayırım akarsu üzerinde gerçekleştirilen etkinliklere (taşımacılık, suyun iktisadi değeri, çevresel faktörler) göre değişiklik gösterebilir.
Irmaklardaki su kayıpları, nehir yatağından veya derindeki akiferlerden meydana gelen sızıntılar ile kısmen buharlaşma sonucu oluşur.
 Irmaklardaki toplam su miktarı dünyadaki toplam su miktarının sadece küçük bir parçasını oluşturmaktadır.

Irmaklar, kaynaklarından başlamak üzere yer çekiminin etkisiyle yokuş aşağı yönde akar ve akışlarını bir deniz ya da göle ulaşıncaya kadar sürdürürler. Ancak kurak alanlarda nehir sularının tamamının buharlaşma yoluyla kaybolduğu durumlar da görülebilir. 
Kimi durumlarda ise bir nehir, belirli bir noktada yer altına girerek yer altı sistemlerinin bir parçası hâline gelir. Ayrıca bazı nehirler, insan eliyle yaratılmış sanayi bölgelerinde aşırı yoğunlukta kullanılmakta ve bu durum nehir sularının doğal akışını sürdüremeden tükenmesine neden olabilmektedir.
Dünya üzerindeki suyun %97'si okyanuslarda bulunurken içilebilir su miktarının üçte biri ise kara buzullarında bulunmaktadır; geri kalanının neredeyse tamamı yer altı kaynaklarındadır. Göller içilebilir suyun sadece %0,5'lik bir kısmını içerirken nehir kanallarında bulunan suyun oranı ise bunun yarısı olan %0,25'tir ve bu da dünyadaki toplam su rezervinin dört binde birine denk gelmektedir.

Bir nehrin suları genellikle yatak dediğimiz doğal bir kanal içinde akar. Kimi büyük nehirler, özellikle ovalar gibi düz alanlarda akarken belli zamanlarda ya da sürekli olarak nehrin her iki kıyısından taşarak sel benzeri biçimde de akarlar. Nehrin başladığı yani kaynağının olduğu kısım yukarı nehir olarak adlandırılırken nehrin akış yönü doğrultusu ise aşağı nehir olarak adlandırılır.

En uzun nehirler listesi
Türkiye'deki akarsular listesi

Göl, karalar üzerindeki çanakları doldurmuş tatlı veya tuzlu su kütlesidir. Göller, kapalı havzaları dolduran geniş, durgun su kütlesi olarak da tanımlanır. Gölsel ortamlar, oldukça belirgin çökel türü ve çökel yapılarına sahiptirler.
Göller, yer altı ve yer üstü sularıyla beslenir ve acı, tatlı, sodalı ve tuzlu olabilir. Bu farklılığın nedenleri, iklim koşulları, beslenme kaynakları, gölün bulunduğu arazinin yapısı, gölün büyüklüğü, derinliği ve gideğeninin (göl ayağı) olup olmamasıdır.
Beslenme kaynağı güçlü olan göller fazla sularını bir gideğen yardımıyla denizlere boşaltır. Sularını dışarıya bir gideğen yardımıyla boşaltan göllerin suyu tatlı, sularını dışarıya boşaltamayan göllerin suyu ise acı veya tuzludur. Göller ve nehirler tatlı su ekosistemine girer.

İç ve dış kuvvetlerin etkisiyle oluşan çukurluklarda su birikmesiyle oluşan göllerdir.

Tektonik göller
Karstik göller
Buzul gölleri
Volkanik göller
Krater gölü
Kaldera gölü
Maar gölü
Set gölleri
Heyelan set gölü
Alüvyal set gölü
Kıyı set gölü
Volkanik set gölü

Türkiye'nin gölleri
Alanlarına göre en büyük göller listesi
Derinliklerine göre göller listesi

Dağ, çevresindeki karasal alanlardan daha yüksek olan kara kütlelerine verilen addır. "Dağlık" sıfatı, dağlarla ilişkili ve kaplı alanları tanımlamak için kullanılır.
Dünya'da birçok dağ olup bunların ortaya çıkış nedeni farklıdır. Bazı dağlar yeryüzünün sıkışmasıyla oluşurken bazı dağlar lavların yeryüzüne çıkıp donmasıyla oluşur. Yanardağların lavlarının kaynağı, magma denen çok sıcak kütledir.
Asya'nın %54'ü, Kuzey Amerika'nın %36'sı, Avrupa'nın %25'i, Güney Amerika'nın %22'si, Avustralya'nın %17'si ve Afrika'nın %'3'ü dağlarla kaplıdır. Dünya'nın karasal kütlesinin %24'ü bütünüyle dağlıktır. İnsanların %10'u dağlık bölgelerde yaşar. Dünya'nın nehirlerinin çoğu dağlık kaynaklarca beslenir ve insanlığın yarısından fazlası su için dağlara bağımlıdır.
Tüm dağlar yalnızca Dünya'da değildir. Diğer gezegenlerde de dağlar vardır. Bunlara örnek olarak Venüs'te Gila Dağı (3 km) ve Türkiye'nin yarısına yakın bir alan kaplayan, Güneş Sisteminin en yüksek dağı Mars'taki Olympus Mons (25 km) örnek verilebilir. Bunların dışıda Ay'da 8 km ve yine Mars'ta 18 km yüksekliğindeki dağlar verilebilir fakat bu dağların yükseliklerinin ölçümü gezegenin yüzeyinden itibaren yapılmaktadır ve Mars'taki dağlar sönmüş birer volkandır. Dünya'nın en yüksek dağları olan Himalaya Dağları'ndaki en yüksek tepe Everest Tepesi ise 8.850 metre yüksekliktedir.

Bazı kaynaklar dağı, göze çarpan sivri bir tepesi olan, belirli bir yüksekliğin üzerindeki topoğrafik çıkıntılar olarak tanımlarlar; örneğin Britannica Öğrenci Ansiklopedisi’ne göre, dağlar; "genellikle 610 metre (2.000 ft) üzerinde yükselir". Diğer taraftan, Britannica Ansiklopedisi, yüksekliğe sınır koymadan, kavramı sadece "jeolojik açıdan standartize edilemeyen terim" olarak ifade eder.
Dağın herhangi bir yanına yamaç denir.

Birleşik Krallık'ta çevre bakanlığı, dağı 600 metrenin üzerinde olan bütün karalar olarak tanımlar. Bu ölçüm yaklaşık olarak 2.000 ft (610 m) karşılık gelir. İskoçya 2003 yasaları, bu tanımdaki gibi görülmez ve dağ tanımı daha öznel şekilde; 914,4 metre (3.000 ft) üzerindeki tepeler için kullanarak, onları "Munro"lar olarak sıralar. Birleşik Krallık'ta, tepe tanımı, yüksekliğine bakmayarak yaygın şekilde bütün tepeler ve dağlar için kullanılır.

Birleşik Devletler'de Coğrafik İsimler heyeti, 304,7 metre (1.000 ft) altı (bazıları 100 ft (30 m) kadar küçüktür) özellikteki yüzlerce kara alanını "dağ" adı altında listeler. Bu Birleşik Devletler'in her yerinde, hatta Cascade Sıradağları olarak bilinen alçak yüksekliklerin baskın olduğu batı kıyıları için de geçerlidir. Ancak heyet henüz, dağları, tepeleri ve diğer yükseklikleri ayırmaya kalkışmamıştır ve hepsini, nasıl isimlendirildiğine veya yüksekliğine bakmayarak basitçe "tepe" (summit) olarak sınıflandırır. Bununla beraber heyet, Tom Sıradağları (en yüksek tepesi 366 m) gibi alçak dağ sıralarını "sıradağ" olarak listeleyip sınıflandırır.

Bir dağın yüksekliği onun deniz seviyesinden yüksekliğine göre belirlenir. And Dağları ortalama 4 km iken Himalayalar, deniz seviyesinden ortalama 5 km yukarıdadır. En yüksek dağ, Himalayalarda bulunan 8.848 metre yüksekliğiyle Everest Tepesidir.
Yüksekliğin diğer tanımları da olabilir. Dünya'nın merkezinden en uzakta bulunan zirve Ekvator'daki Chimborazo volkanıdır. Deniz seviyesinden 6.267 metre yükseklikle Andlar'daki bu zirve "en yüksek" olarak nitenlendirilmemektedir çünkü Chimborazo, Ekvatora'a çok yakındır ve Dünya ekvatorda şişkinleşir; Chimborazo 2.150 metre, Dünya'nın merkezine Everest'den daha uzaktır.
Tabanından en yükseğe çıkan zirve Hawaii'deki Mauna Kea'dır, zirve tabanının bulunduğu Pasifik Okyanusu'ndan 10.200 metre yüksekte bulunur.
Bugün Everest Dünya''daki en yüksek dağ olsa da, geçmişte daha yüksek dağlar bulunmuştur. Prekambriyan zamanı boyunca, şu an kıvrılarak küçülmüş olan Kanada Shield 12.000 metre ile en yüksek dağlardan biri olmuştur. Bu dağ, Himalaya ve Rocky Dağları gibi tektonik tabakaların çarpışması sonucu yükselmiştir.
Mars'ta bulunan eski bir volkan olan Olympus Dağı 26 kilometre (Fraknoi et al., 2004) yükseklikle, Güneş Sistemi'ndeki bilinen en yüksek dağdır.
Volkanların Güneş Sistemi'mizdeki diğer gezegenlerde de püskürdükleri bilinmektedir ve bunlar yaşamlarımız boyunca (örneğin Venüs'te) sürekli püskürmektedir, bu dağların bazıları lav yerine buz püskürür. Birkaç yıl önce Hale teleskobu, Güneş Sistemi'mizdeki bir uyduda bulunan bir volkanın püskürmesini ilk kez kayıt etmiştir.
Dağlar iki şekilde oluşur:

Kırıklı dağlar: Jeosenklinallerse biriken tortular kıvrılamayacak kadar sert ise bu dağlar kırıklı dağlar olarak meydana gelir. Bu dağların yükselen kıssımlarına Horst alçalan kısımlarına Graben denir. Bu kırıklı dağlar fay hattını oluşturur.
Dünya'nın en uzun fay hattı Doğu Afrika'da bulunan Victoria Gölü'nden başlayıp Van Gölü'nün kuzeyinde sona erer.

Kıvrım dağlar: Yer kabuğundaki çok geniş çukurluklara denir. Bu çukurluklar akarsular, rüzgarlar, buzulların etkisiyle biriken tortular, kıtaların kaymasıyla yan basınçlara uğrarsa yumuşak olan tabakalar kıvrılarak yükselir ve dağlar oluşur. Bu dağların yükselen kısımalarına antiklinal, çukurda kalan kısımlarına senklinal denir.

Yüksek dağlar ve Dünya'nın kutuplarına yakın olarak bulunan dağlar, atmosferin daha soğuk tabakalarıyla birlikte bulunurlar. Bu nedenle sıkça don etkisiyle oluşan buzlanmaya ve erozyona maruz kalırlar.

Yeterince uzun dağlar tabanlarından tepelerine kadar çok farklı iklimsel şartlara sahip olurlar ve farklı yüksekliklerde farklı yaşam alanları barındırırlar. Bu zonlarda bulunan fauna ve flora yukarıdaki ve aşağıdaki şartlardan izole olmaya, bu zonlardan üyeler almamaya meyillidir. Bu izole olmuş ekolojik sistemler gökyüzü adası ve/veya mikroklima olarak bilinir.
Ağaç ormanları, dağın bir yanında bulunan, ağaçlarla nemlenen, eşsiz ekosistem ormanlardır. Çok uzun dağlar buz ya da karla örtülü olabilirler.
Dağlar aşağılardan daha soğuktur, çünkü Güneş Dünya'yı yerden yukarıya doğru ısıtır. Ayrıca yüksek kesimlerde hava seyrek olduğu için yeterli ısı tutamaz. Güneş'in radyasyonu atmosferden geçerek yere iner ve yerküre ısıyı emer.
Daha düşük rakımdaki hava, genellikle daha ılıktır. Dağda yükselen hava, zor ılınır ve sonuç olarak soğur. Hava sıcaklığı normalde, her 300 metre yükseklikte 1 ila 2 C derece düşer.
Dağlar genellikle insan yaşam alanı olarak düzlüklere göre daha az tercih edilir, buralarda hava daha serttir ve tarım alanları daha az bulunur. Çok büyük yüksekliklerde havada daha az oksijen bulunur ve Güneş radyasyonu UV'ye karşı daha az koruma sağlanır.
Hipoksiya'nın (kanda az oksijen bulunması) neden olduğu Akut Dağ Hastalığı, daha alçak kesimlerde yaşayıp, 3.500 metreden daha yukarılarda birkaç saatini geçirmiş insanların yarısını etkiler.
Dünya'ya dağılan dağların ve dağlık dizilerin bir kısmı kendi doğal hallerinde ve ağaç kesimi, madencilik, otlatma için kullanılabildiği gibi az kısmı hepsi için, bazıları ise eğlence (rekreasyon) için kullanılmaktadırlar.
Bazı dağlar sadece ağaçlıkken, bazılarının zirveleri görülmeye değer muhteşem manzaralara sahiptir. Dağdan dağa geçiş yapılıp zirvelere erişilebilir; yükseklik, diklik, düzlük, arazi yapısı, hava ve yol koşulları bu geçişleri etkileyen faktörler olduğu gibi, teleferikler gibi daha kolay ulaşım için yapılmış araçlar da dağlarda bulunabilir.
Dağcılık, hiking, kaya tırmanışı, buz tırmanışı, tepeden aşağı kayma ve kar sörfü gibi eğlence aktiviteleri dağları eğlenceli hale getiren uğraşlardır. Tepeden aşağı kayma gibi akitivitelerde dağlar özellikle düzlükse eğlenceyi arttırıır. Bununla beraber bu tür uğraşlar her zaman için risk taşımaktadır.

Dağlar birkaç yolla karakterize edilebilir. Dağların bazıları volkanlardır ve püskürme tarihi ve lav tipiyle karakterize edililebilirler. Diğer dağlar buzlanma süreciyle şekillenddirilmiş olabilir ve buzlanma özellikleriyle tarif edebilirler. Bununla beraber, yeryüzü kırıkları ve Dünya kabuğundaki katlanmalarıyla ya da tektonik katmanların kıtasal çarpışmalarıyla da (örneğin Himalayalar) örneklendirilebilirler.
Karaların baştan başa şekil ve yerleşimi de dağları ve dağlık yapıları ayrıca tanımlar. Sonuçta bazı dağlar bileşenlerini oluşturan kayaların tipine göre karakterize edilebilirler.
Dağları genel olarak şu iki gruba ayırabiliriz:

Tektonik dağlar
Volkanik dağlar
Ya da dağlar şu şekilde de gruplandırılabilir:

Tek dağlar
Sıra dağlar
(Dağ tipleri hakkındaki daha geniş bilgi için Dağ çeşitleri listesi sayfasına bakınız.)

Dağlar, genellikle litosferik tabakaların hareketleriyle, orojenik ya da epirojenik hareketlerden biriyle oluşurlar. Sıkıştırıcı güçler, izostatik yükselti ve volkanik kayaçların araya girmesi, çevredeki kaya yüzeylerinden daha yüksekte olacak şekilde yukarı doğru sıkıştırır. Yükselmenin özelliğine göre tepe, dağ ya da başka bir yükselti oluşur.

Fraknoi, A., Morrison, D., & Wolff, S. (2004). Voyages to the Planets. 3rd Ed. Belmont: Thomson Books/Cole.

Türkiye'deki dağlar listesi
Dağ türleri
En yüksek dağlar listesi

www.mrd-journal.org 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.mountain.org 15 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.mountainpartnership.org
www.marietta.edu19 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta dağ ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çöl, Yerküre'de yer alan ana biyom tiplerinden birisidir. Çöl, yıllık 250 milimetreden az yağış alan bölgeler için kullanılan bir terimdir.
Çöller birer ekosistemdir ve çöl atmosferinin düşük nemliliği gece ile gündüz arasında çok büyük sıcaklık farklarının oluşmasına neden olur. Çöller, aldıkları yağışın miktarında büyük değişkenlik gösterebilir. Yağışın zamanı da öngörülememektedir. Sıcak çöllerde toprakta organik madde miktarı az olmasına karşın mineraller bol miktarda bulunur. En gelişmişlerinde bile bitki örtüsü çok seyrektir ve toprak güneş ışınları ve rüzgarla doğrudan karşılaşır. Hem yıllık hem de çok yıllık bitkileri vardır, ancak çok yıllık bitkiler olarak kaktüsler ve Sahra Çalısı tipiktir, Kuzey Kutbu'nda 400 taneye yakın bitki türü olmasına karşın Antarktika'da sınırlı sayıda bitki türü bulunmaktadır. Bu bitkiler su kaybını azaltmak için genellikle çok küçük yapraklara sahiptir ya da hiç yaprakları yoktur. Bazı bitkiler ise yer altı organları olarak yaşarlar ve yalnızca aşırı yağışlar olduğunda kısa bir büyüme dönemine sahiptirler.
Çöllerde yaşayan hayvanlar, çok zor koşullarla baş etmek zorundadırlar: su ve besin çok seyrektir, sıcaklık gün içerisinde büyük oranda değişmektedir, kumda ve kalın kar tabakasında yürümek ve yuva kazmak zordur. Bu sorunları aşmak için çok çeşitli fizyolojik ve davranışsal uyumlar evrimleşmiştir. Sıcak çöllerde çoğu hayvan küçüktür, günün en sıcak saatlerini bitkilerin altında ya da yer altında geçirirler, gece avlanır ve besin ararlar. Kanguru faresi gibi hayvanlar, besinlerde bulunan ve yapım-yıkım olayları sonucu ortaya çıkardıkları su (metabolik su) ile canlılıklarını devam ettirirler. Canlı biyokütlesi çok düşüktür ve canlı türleri oldukça özelleşmiştir.
Dünyaca ünlü çöller, Kutuplar'ın çevresinde bulunan çöller ve Kuzey Afrika'da Büyük Sahra, Güney Afrika'da Kalahari Çölü, Asya'da Gobi, Güney Amerika'da Atacama Çölü çölleridir. Büyük Sahra, dünyadaki en büyük sıcak çöldür. Antarktika ve Grönland'ın büyük bölümü de çöl tabirinin içine girer yani "çöl" kelimesi sadece sıcak bölgeler için değil soğuk ve kurak bölgeler için de kullanılır.

Türkçe çöl kelimesinin kökeni Orta Türkçede “yaban yer, bozkır” anlamına gelmiş çöl kelimesinden evrilmiştir. Eski Türkçede kullanımı tespit edilmemiş olup bir Türk dilindeki ilk kullanımı Ali Şir Nevai'nin 15. yüzyıla tarihlenen Çağatayca eserlerinde gözlemlenmiştir.

Çöller kutup çölleriyle birlikte dünyada kara alanlarının %30'unu kaplar. Bunun dışında %28'lik bir yarı kurak alan daha var ki, buralar az yağış ve bitki örtüsüyle tipiktir ve asıl çölleri çevrelerler. Hemen her kıtada çöl alanları varlık göstermektedir. Bu çöl alanları subtropikal, kıta içi, batı sahili ve kutup çölleri olmak üzere 4 ana gruba ayrılabilir.

Küresel hava akımlarıyla belirlenen kurak alanlardır. Kuzey yarımkürede Yengeç Dönencesi civarında yer alan Sahra Çölü, Arabistan Çölü, Thar Çölü ile Güney yarıkürede Oğlak Dönencesi civarında bulunan Kalahari ve Avustralya çölleri bu gruba girer. Bunlardan Sahra Çölü 9.1 milyon km2  ile en büyük subtropikal çöldür. Subtropik çöllerdeki yağış sıcaklığı çok düşüktür. Toprak ve bitki örtüsünün olmaması yüzünden yağışlar hızla sele dönüşür. Sellerin açtığı bu su yollarına Arapça vadi denir. Çöllerin genellikle iç drenaja sahip olması yüzünden bu sel sularının bir kısmı yeraltı suyuna süzülür, bir kısmı ise sığ, tuzlu gölleri oluşturmak üzere çöllerin sığ kısmına doğru yol alır.

Kıta içi çöllerin örneklerini, Asya steplerinde birbirine komşu olan Gobi ve Taklamakan çölleriyle Arjantin'deki Pategonya Çölü oluşturur. Kıta içi çöller, oluşumlarını esas olarak ana evaporasyon kaynaklarından uzak oluşlarına ve bazen yüksek dağlarla çevrili olmalarına borçludur. Bu yüzden su buharı, bu merkezi kıta alanlarına ulaşamadan yağışa geçmekte, buralara ulaşan hava kuru olmaktadır. Kıta içi çöller tipik olarak kurak ve soğuk alanlardır.

Bu çöller subtropikal bölgede bazı kıtaların batı sahilleri boyunca bulunduklarından böyle adlandırılmışlardır. Kuzey Amerika çölleri ile Şili'de Atakama Çölü bu türün örneklerindendir. Oluşumlarının arka planındaki fiziksel süreçler şöyledir; bu bölge boyunca egemen rüzgarlar ekvatora doğrudur; bunlar soğuk ve yoğun havayı okyanus yüzeyine yakın bölgeye bırakırlar ve bu süreç nemli havanın yükselip bulut oluşturmasına engel olur. Gündüzleri kara hızla ısınır, ancak deniz hala soğuktur. Ilık hava buharlaşmayla karaların üstünde yükselirken, denizden gelen soğuk hava bu boşluğu doldurur. Bu bir nemli deniz esintisidir. Subtropikallerde genellikle öğleden sonra eser. Ancak bu esinti kıtaların batı kenarına paralel akan soğuk okyanus akıntılarıyla karşılaşır. Soğuk su akıntıları ile temas, esintisinin sıcaklığını düşürür; böylece hava yükselmek yerine çöker, yani yağmur olarak yoğunlaşır. Kuzey Amerika çölleri, deniz esintisinin, KB'dan gelen soğuk Kaliforniya Akıntısı ile karşılaşması yüzünden oluşur. Bu çöller düşük kotlardadır; yıllık 100–250 mm arasında yağış alır ve yazları oldukça sıcaktır.

Görece sıcak hava, tropiklerden kutuplara doğru üç hücre halinde sürüklenirken içindeki su buharı yağış şeklinde yoğunlaşır ve yüksek enlemlerde içinde neredeyse hiç su kalmaz. Grönland ve Antarktika dünyanın en soğuk, en kurak yerleridirler. Bu nedenle bunlar Kutup Çölleri olarak adlandırılırlar. Sıcaklık donma noktasının üstüne hiç çıkmadığından kar erimez, ancak bir kısmı sublimasyonla kaybolur. Antarktika'daki yağış oranı ise çoğunlukla 50 mm yağmur eşdeğeri kardan azdır.

Çöller genel olarak ikiye ayrılır; Sıcak ve soğuk çöller. Çöllerde yaşamını sürdüren hayvanlar evrimsel süreçte oranın ortamına ve iklim koşullarına adapte olmuşlardır. Ayrıca çöllerde yaşayan canlılar, bu bölgelere uyum sağlamış canlı sayısının az olması sebebi ile değerlidir.

Çöllerde yiyecek ve içecek sıkıntısı tahmin edilebileceği gibi sık rastlanan bir durumdur. Bu yüzden burada hayatını sürdüren canlılar buranın olumsuz koşullarına karşı birçok adaptasyon geliştirmiştir. Kutup çöllerinde yaşayan hayvanlar daha küçük vücutlu olmaktadır ve daha kalın bir deri tabakasına sahiptir. Ayrıca bunları koruyan yağ tabakaları vardır ve bu tabaka oldukça gelişmiştir. Kutupta yaşayan bazı hayvanlar penguen, kutup ayısı, kutup tilkisi, fok, balina, deniz aslanı şeklinde sıralanabilir. Sanıldığının aksine kutup ayılarıyla penguenler aynı yerde yaşamaz. Kutup ayıları sadece Kuzey Kutbu'nda yaşamlarını sürdürürken penguenler ise sadece Güney Kutbu'nda yaşarlar. Ayrıca Kuzey Kutbu bir kıta değil; Grönland'ın kuzeyinin, Sibirya'nın ve diğer Kuzey Buz Denizi adalarının oluşturduğu kara parçalarıdır. Güney Kutbu Antarktika ise kıtadır.
Sıcak çöllerde ise hayat daha zordur denebilir çünkü kutuplardaki hayvanlardan fazla olarak su gibi bir sorunları daha vardır. Bu sorunu çözmek için de çeşitli adaptasyonlar geliştirilmiştir. Örneğin develer hörgüçlerinde yağ biriktirirler ve fazla yağı bir dizi kimyasal işlemden sonra suya çevirerek ihtiyaçları olan suyu karşılarlar. Çöl tilkileri ise küçük boyutludur ve bu onların çabuk terlemesini önler. Diğer çöl hayvanları da suyu çeşitli şekillerde depo ederler ya da aldıkları besinlerin suyundan faydalanırlar.

Aşağıda yeryüzündeki toplam alanlarına göre sıralanmış çöllerin bir listesini sunmuştur. Sıralama yalnızca 50.000 km²'den büyük çölleri kapsamaktadır.

http://www.cerezforum.com/cografya/51525-dunyadaki-coller-dunya-colleri-haritalari.html#ixzz2pQGUDwT04 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buzul, dağ zirvelerinde yaz kış erimeyen ve yer çekiminin etkisiyle yer değiştiren büyük kar ve buz kütlesidir. Eğimli arazilerde yıllar boyunca biriken kar kütlesinin önce buzkar, sonra da buza dönüşmesiyle oluşur. Buzullar okyanuslardan sonra dünya üzerindeki ikinci büyük su deposu ve en büyük tatlı su deposudur, tatlı suyun % 98,5'ini oluştururlar. Hemen hemen her kıtada buzullara rastlanır. Dünya'nın belirli bölgeleri, bütün yıl erimeyen ve "buzul" adını alan buzlarla kaplıdır. Bunlar kutup bölgeleriyle yüksek dağların tepeleridir. Buzul oluşabilecek bölgenin deniz yüzeyinden yüksekliği, enlemin artmasıyla azalır. Ekvator yakınlarında 0° enlem çevresinde buzullara rastlamak için Runewenzorilerin 4.400 m yüksekliğine çıkmak gerekirken, Alplerde (45°) 2500 m'ye, Norveç'te (60°) 1500 m'ye çıkmak yeterlidir. Kutupta buzullara deniz yüzeyinde rastlanır.
Buzullarla taşınan kayalar ve çökeltilerle oluşan uç, yanal, yer ve orta buzultaşları, buzul teknesi (U şekilli vadiler), buzyalağı (buz sirki) buzullarla ilgili jeolojik yüzey şekilleridir.

Buzulu oluşturan kar sürekli olarak donma ve erimeye maruz kalır ve taze yağan kar tanelerinden bir çeşit taneli kar olan buzkar (névé) hâline dönüşür. Üzerindeki buz ve kar katmanlarının basıncı altında bu taneli kar daha da yoğun olan eski kara (firn) dönüşür. Yıllar süren bir dönemden sonra eski kar katmanları daha da sıkışarak buzulu oluşturan buza dönüşür. Buzulların kendine özgü mavimsi renginin nedeni gökyüzünün de mavi görünmesini açıklayan Rayleigh saçılımıdır.
Buzulun alt katmanları basınç nedeniyle erimeye maruz kalır ve buzulun tamamı bir akışkan gibi hareket eder. Buzullar akışkan gibi hareket etmek için eğime ihtiyaç duymaz, birikme bölgelerinde sürekli yağan karın birikmesi bu hareketi sağlar. Buzulların üst katmanları kırılgandır ve zaman zaman yarıklar (crévasse ve Bergschrund) oluşturur. Bu yarıklar nedeniyle gerekli güvenlik önlemi alınmadan buzulun üzerinde gitmek tehlikelidir. Eriyen buzul suları, buzulun içinden ve altından tüneller kazarak akar ve buzulun hareketini kolaylaştırır.
Kar yağışının çoğunu alan en üst kısma "birikme bölgesi" denir. Genel kural olarak buzulun yüzey alanının %60-70 arası birikme bölgesi sayılır. Buradaki buz kalınlığı bölgedeki kayanın aşırı erozyona uğramasına neden olacak kadar büyük bir kuvvetle aşağı doğru baskı uygular. Buzul bölgeden gittikten sonra kalan kâse ya da amfiteatr biçimindeki bu çöküntüye buzyalağı ya da sirk adı verilir.
Buzulun diğer ucuna, bittiği yere, çökelti ya da aşınma bölgesi adı verilir. Bu bölgede eriyerek kaybolan buz, kar  yağışıyla birikenden daha fazladır. Aynı zamanda buzul çökelleri bu bölgede ortaya çıkar. Buzulun yok olana kadar inceldiği bölgeye buzul cephesi denir.
Her iki bölgenin birleştiği yüksekliğe denge hattı denir. Bu yükseklikte yeni kar yağışı ile biriken buzun miktarı, aşınma ile kaybedilen buzun miktarına eşittir. Birikme bölgesinin aşağı doğru olan aşındırma kuvvetleri ile aşınma bölgesinin çökel bırakma yatkınlığı birbirini dengeler. Ancak yanal erozyon kuvvetleri dengelenmediğinden, akarsuların oyduğu v şeklindeki akarsu vadileri buzullar tarafından u şekilli buzul vadilerine dönüşür.
Bir buzulun "sağlığından" söz edilirken birikme bölgesinin alanı aşınma bölgesinin alanıyla kıyaslanır. Sağlıklı buzulların birikme bölgesi daha geniş olur. Doğrusal olmayan birçok bağlantı, birikme ve aşınma arasındaki ilşkiyi belirler.
Buzulların oluşabilmesi, bulundukları enleme ve iklime bağlıdır. Kutup bölgelerinde buzullar deniz seviyesinde iken, Alp Dağları'nda 2.700 - 3.500 m yüksekliktedir. Dönencelerin arasında ise buzullarla daha yükseklerde karşılaşılabilir. Bir buzulun oluşması ve devamlılık sağlaması için yağış olması ve yağarak biriken buzun aşınarak kaybolan buzdan fazla olması gerekir. Çok soğuk iklimlerde bile yeterince yağış almayan bölgelerde birikme olmayacağından, buzullar da oluşmaz. Dördüncü zaman'daki (kuvaterner) buz çağlarında Sibirya'nın büyük çoğunluğu, orta ve kuzey Alaska ve Mançurya'nın tamamı bu durumdaydı. Günümüzde de Antarktika'nın McMurdo Kuru Vadileri'ndeki ve And Dağları'nın 19°S ile 27° enlemleri arasındaki bölümünde, aşırı kurak Atacama Çölü'nün üzerindeki alanda da bu nedenle buzullara rastlanmaz. And Dağları'nın bu bölgesi deniz yüzeyinden 6.700 m yüksekte olmasına rağmen, soğuk Humboldt akıntısı yağışı tamamen engeller. Ek bilgi:
Dünyadaki tüm buzullar erirse deniz seviyesinin 7m ile 12 metre artacağı tahmin edilmektedir.

Buzul çağı ya da buz çağı, Dünyanın ve atmosferinin sıcaklığının uzun süren dönem boyunca azalarak kıtasal, kutup ve alp buzullarının genişlemesi ve varlığını sürdürmesidir. Dünyanın iklimi, gezegende buzulların olmadığı sera dönemleri ile buzul çağları arasında gidip gelir. Dünya halen Kuvaterner buzullaşması içindedir. Buzul çağındaki soğuk iklimin bireysel darbeleri buzul dönemi (veya kısaca buzullar) ve buzul çağındaki aralıklı sıcak dönemlere ise buzullararası denir.
Küçük Buz Çağı'nın ardından 1850 yıllarında dünya buzulları oldukça önemli oranda geri çekildi. Bu gerilemenin ana sebebi sanayi Devrimi'nden sonra dünya üzerinde giderek artan oranda karbondioksit (CO2) üretilmesi ve bu karbondioksidin karbonik asit üretmek için gereksinimi olan suyu doğrudan buzullardan almasıdır. Avrupa'daki Alp Dağları buzullarının yakınlarında kurulan fabrikalar oldukça önemli oranda yakıt tüketmiş ve yanma sonucu ortaya çıkan bu karbondioksidi atmosfere bırakmıştır. 1980'lerden itibaren hızlanan bu geri çekilme, küresel ısınma ile bağlantılandırılmaktadır.

Buzullar, içeriden ve dışarıdan olmak üzere iki şekilde hareket eder. Buz, kalınlığı 50 metreyi geçene dek oldukça kolay kırılan bir katı madde gibi davranır. 50 metreden daha derinde oluşan basınç, buzun "plastik" hale gelmesine ve akmasına neden olur. Buzulu oluşturan buz, üst üste birikmiş molekül katmanlarından oluşur. Bu katmanlar arasındaki bağlar görece zayıftır. Stres iç bağ kuvvetlerini aştığında katmanlar birbirinin üzerinde kaymaya başlar.
İkinci hareket şekli de temelden kaymadır. Buzulun tamamı, eriyen suların yarattığı kaydırıcı etkiyle birlikte üzerinde bulunduğu ortamın üzerinde kayarak ilerler. Buzulun tabanına doğru basınç arttıkça buzun erime noktası da azalır, dolayısıyla buz erimeye başlar. Buz ile kaya arasında hareket sonucu oluşan sürtünme ve dünyanın içinden gelen jeotermal ısı da erimeye yardımcı olur. Ilıman buzullar genellikle bu şekilde hareket eder.

Görece daha sert ve kırılgan olan buzulun ilk 50 metresi kırılma bölgesini oluşturur. Bu bölgede buzun tamamı bir arada hareket eder. Birbiri üzerinde kayan katmanlar yoktur, aksine bu bölgedeki buz bütün olarak alttaki plastik şekilde akan buzun üzerinde kayar. Buzulun üzerinden geçtiği arazideki düzensizlikler bu bölgede kırılmalara neden olur. Oluşan yarıklar 50 metre derinliğe kadar inebilir. Bu derinlikte plastik akışla karşılaşan yarıklar daha fazla ilerlemez.
Kolayca fark edilmeyen yarıklar nedeniyle buzulları gezmek tehlikelidir.

Buzul yer değiştirmesinin hızını, kısmen sürtünme belirler. Sürtünme nedeniyle buzulun altı, üstünden daha yavaş yer değiştirir. Dağ buzullarında ayrıca vadinin yanlarında oluşan sürtünme de kenarların merkeze göre daha yavaş hareket etmesine neden olur. 19. yüzyılda yapılan deneylerle bu kanıtlanmıştır. Bir dağ buzuluna hat şeklinde çakılan kazıklar izlenmiş ve öncelikle ortadaki kazıkların daha uzağa gittiği gözlemlenmiştir.
Ortalama hız değişiklik gösterir. Bazı buzullar o kadar yavaş hareket eder ki, buzulların yarattığı çizikler arasında ağaçlar bile yetişir. Bazı buzullar ise günde birkaç metre hızla hareket eder. Uydu fotoğrafları Antarktika'daki Byrd Buzulu'nun yılda 750 - 800 metre hareket ettiğini gösterir, bu da günde yaklaşık 2 metre demektir.
Birçok buzulun, buzul dalgası adı verilen çok hızlı hareket ettikleri dönemler vardır. Bu buzullar birdenbire hızlanana kadar normal hızda hareket eder. Buzul dalgası sırasında normal hızlarının 1.000 katı hıza ulaşan buzullar, bu dönem geçtikten sonra normal hızlarına dönerler.

Kayalar ve çökeltiler, değişik sebeplerle buzulların yapısına eklenir. Buzullar araziyi başlıca iki yöntemle aşındırır: Çizme  ve parçalama.
Kayayatağının kırık yüzeyinden akarak geçen buzul, kaya parçalarını yerinden kaldırarak buzun içine katar. Bu sürece kaya parçalama denir. Buzulun altındaki su, kaya çatlaklarının arasına girer ve bunu izleyen donma neticesinde genişleyen buz, kayaları parçalayarak kayayatağından ayırır. Buz hâline gelerek genişleyen su, kaldıraç kolu görevi görerek kayaları ayırır. Bu süreç sonunda her çeşit kaya ve çökelti buzulun bir parçası haline gelir.
Zımparalama, buzun ve içindeki kayaların kayayatağı üzerinde kayarak zımpara kağıdı gibi davranması ve altındaki yüzeyi pürüzsüz hâle gelene kadar zımparalaması sürecidir. Toz haline gelen kaya parçalarına kaya unu denir ve 0,002 ile 0,00625 mm. büyüklüğündeki kaya taneciklerinden oluşur. Kaya ununun fazla olduğu zamanlarda, karıştığı erime sularının rengi grileşir.
Buzul aşınmasının bir başka görünür özelliği buzul çiziğidir. Buzulun alt kısmında büyük kaya parçaları olduğunda, bunların kayayatağında uzun çizikler yaratması sonucu oluşur. Bu çiziklerin yönleri dikkate alındığında buzul hareketinin yönü de belirlenebilir. 
Bir buzulun aşındırma hızı değişkendir ve dört önemli faktöre bağlıdır:

Buzul hareketinin hızı,
Buzulun kalınlığı,
Buzulun alt kısmında bulunan kaya parçalarının şekli, miktarı ve sertliği ve
Buzulun altında bulunan arazi yüzeyinin görece kolay aşınabilmesi.
Buzulda biriken maddeler genellikle aşınma bölgesinin sonuna kadar taşınır ve orada bırakılır. Buzul çökelleri başlıca iki farklı tiptedir:

Buzul tili: Doğrudan buzuldan bırakılan çökelti. Buzul tilinin içinde en küçükten en büyüğe kadar değişik kaya ve malzeme bulunabilir. Buzultaşları (moren) oluşturan temel yapı da budur.
Akarsu çökeli ve tortul kayaçlar: Bunlar suyla biriken çökeltilerdir. Büyük parçalar küçük parçalardan ayrılacak şekilde katmanlar halinde birikir.
Buzul tili içinde bulunan ve y

Yanardağ ya da volkanik dağ, magmanın (Dünya'nın iç tabakalarında bulunan, yüksek basınç ve yüksek sıcaklıkla erimiş kayalar) yeryüzünden dışarı püskürerek çıktığı coğrafi yer şekilleridir. Güneş Sistemi'nde bulunan kayalık gezegen ve uydularda (bazıları çok aktif olan) birçok yanardağ olmasına rağmen, bu olgu, en azından Dünya'da, genellikle tektonik plaka sınırlarında görülür. Ne var ki, sıcak nokta yanardağlarında önemli istisnalar vardır. Yanardağların araştırıldığı bilim dalına volkanoloji (yanardağ bilimi) denir.
Öte yandan magma düşük oranlarda (%52'den az) silikat içerirse lava "mafik" adı verilir ve püskürürken çok akışkan hâle gelir. Uzun mesafelerce akabilir. Mafik lav akışının iyi bir örneği, İzlanda'nın neredeyse coğrafî merkezindeki bir püskürme yarığının aşağı yukarı 8.000 yıl önce oluşturduğu Büyük Thjórsárhraun akıntısıdır. Bu lav akıntısı, 130 km ötedeki denize varıncaya kadar akmaya devam etmiş ve 800 km²'lik bir alanı kaplamıştır. Felsik ve mafik terimleri yerine bazen daha eski olan "asidik" ve "bazik" terimlerinin kullanıldığı görülür; ancak bu terimler artık daha az kullanılır olmuşlardır.

Volkan kelimesi Türkçeye Fransızcadan geçmiş olup Türkçedeki ilk kullanımı 1862'ye tarihlenmiştir. Fransızcaya ise İtalyanca dilinden aktarılmıştır ve köken olarak İtalya'da yer alan Vulcano volkanik adası ile ilişkilidir. Adanın ismi ise Roma mitolojisindeki demircilik, ateş ve yanardağ tanrısı Vulcanus'dan türemiştir. Yanardağ kelimesi ise Türkçe kaynaklarda ilk olarak 1876 yılında kullanılmıştır. 19. yy sonlarında aynı kökten ortaya çıkmış bürkân (بركان) kelimesi ise modern Arap dillerinde yaygındır ve Osmanlıcaya yeni Mısır Arapçasından alınmıştır. Osmanlıcada yanardağlar için kûh-i ateşfeşân kullanımı da yer almıştır.

Kalkan yanardağlar: Şekli kalkana benzeyen dağlar oluşturacak şekilde zamanla biriken yüksek miktarda lav çıkartan yanardağlar çoklukla Havai ve İzlanda'da görülürler. Lav akışları genellikle çok kızgın ve çok akışkan olup uzun akıntılara neden olurlar. Yeryüzündeki en büyük lav kalkanı, 120 km çapındaki ve deniz tabanından zirvesine 9.000 m yüksekliğindeki Mauna Loa'dır. Mars'taki Olympus Mons, bir kalkan yanardağıdır ve Güneş Sistemi'nde şimdiye kadar keşfedilmiş olan en yüksek dağdır.
Lav kalkanının daha küçük olanlarına "lav kubbesi" (İngilizce: tholoid), "lav konisi" ve "lav kümbeti" adı verilir.
Volkanik koniler, yanardağın ağzında biriken ufak kaya parçacıkları fırlatan püskürmelerden dolayı oluşur. Bu püskürmeler, 30–300 m yüksekliğinde, koni şeklinde tepeler oluşturur ve nispeten kısa ömürlü olurlar.
Japonya'daki Fuji Dağı, İtalya'daki Vezüv, Antarktika'daki Erebus ya da kuzeybatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Rainier gibi stratovolkanlar ya da kompozit yanardağlar, hem lav akıntılarından hem de püskürtülerden oluşmuş yüksek, koni şeklinde dağlardır.
Süper yanardağlar, geniş çanakları olan, kıtasal yıkım ve küresel iklim değişiklikleri yaratma potansiyelleri bulunan yanardağ sınıfına verilen addır. Bu sınıftaki yanardağlara aday olarak Yellowstone Millî Parkı ve Toba Gölü gösterilebilir; ancak kesin bir tanımlama yapmak, asgari bir tanımlayıcı şart bulunmadığı için çok zordur.
Yanardağlar genellikle ya tektonik plaka sınırlarında ya da sıcak noktalarda yer alırlar. Yanardağlar uyuyan (etkin olmayan) ya da faal (aktif -neredeyse sürekli çıkış ve kesikli püskürmeler) olabilirler, önceden tahmin edilemeden hâlâ değiştirebilirler.
Karadaki yanardağlar genellikle, çıkışların yıllar içinde sürekli birikmesiyle koni ya da kül konisi şeklini alırlar. Suyun altında ise, yanardağlar genellikle fazlasıyla dik sütunlar oluşturur ve yıllar içinde okyanus yüzeyine çıkarak yeni adacıklar hâline gelirler.
Yanardağ etkinlikleri genellikle depremler, sıcak su kaynakları, çamur kazanları ve kaynaçlar gibi yer etkinlikleriyle beraber görülürler. Püskürmelerden önce genellikle düşük şiddette depremler görülür.
Şaşırtıcı olsa da, volkan bilimciler, etkin yanardağların sınıflandırılmasında fikir birliğine varmamışlardır. Bir yanardağın yaşam süresi, birkaç aydan birkaç milyon yıla kadar değişebilir. Bu tür bir sınıflandırma yapmak, insanların, hatta bazen uygarlıkların bile varlık süreleri göz önüne alındığında anlamsız görünebilir. Örneğin, yeryüzündeki yanardağların birçoğu, geçen birkaç binyılda birçok kez püskürmüşlerdir, ama günümüzde herhangi bir etkinlik göstermemektedirler. Bu tür yanardağların uzun ömürleri göz önüne alındığında çok etkin oldukları söylenebilir. Ancak ömürlerimiz düşünülürse etkin değildirler. Bu tanımı daha da karmaşıklaştıran ise, harekete geçen ama püskürmeyen yanardağlardır. Bu yanardağlar etkin midir?
Bilim insanları genellikle, püsküren ya da yeni gaz çıkışları veya beklenmedik deprem etkinliği gibi hareketlilikler gösteren yanardağları etkin olarak kabul ederler. Birçok bilim insanı, yazılı tarihte püskürdüğü bilinen yanardağların da etkin olduğunu kabul ederler. Yazılı tarihin bölgeden bölgeye farklılıklar gösterdiğini, örneğin Akdeniz'de 3.000 yıl geriye, ABD'nin Büyük Okyanus kıyısında 300 yıl, Havai'de ise 200 yıl geriye kadar gittiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Uyuyan yanardağlar, şu an (yukarıdaki tanıma göre) etkin olmayan, ama her an hareketlenmesi ya da patlaması muhtemel yanardağlardır.
Sönmüş yanardağlar ise, bilim insanlarının bir daha püskürmelerini olası görmedikleri yanardağlardır. Bir yanardağın gerçekten sönmüş olup olmadığının belirlenmesi zordur. Örneğin, çanakların milyonlarca yıllık ömürleri olduğu bilindiğinden, on binlerce yıl püskürmemiş bir çanağın sönmüş değil uyuyan olarak tanımlanması gerekir. Yellowstone Millî Parkı'nda bulunan Yellowstone Çanağı, en az 2.000.000 yaşındadır ve 70.000 yıldan beri hiç püskürmemiştir, fakat bilim insanları tarafından sönmüş olarak tanımlanmaz. Doğrusu, çanak sık sık depremler yarattığı, etkin bir jeotermal sistemi bulunduğu ve yüzeyi hızlı değiştiği için, birçok bilim insanı tarafından çok etkin bir yanardağ olarak kabul edilir.

Yerkürenin iç kesimlerinin çoğu gibi, magmanın hareketleri ve dinamikleri de fazla iyi anlaşılamamıştır. Ancak bir püskürmenin yanardağın altında bulunan katı bir tabakaya (Dünya'nın kabuğuna) doğru magmanın hareket ederek bir "magma odacığı"nı işgal etmesinin ardından geldiği bilinmektedir. Sonunda, odacıktaki magma yukarı doğru itilir ve gezegenin yüzeyine lav olarak yayılır ya da yükselen magma civardaki yer şekillerinde bulunan suyu ısıtır ve patlamalı buhar çıkışlarına neden olur. Bu çıkışlar ya da magmadan kaçan gazlar, kaya, kül, volkanik cam veya volkanik külün kuvvetli bir şekilde fırlatılmasına yol açar. Püskürmeler daima kuvvetli olmasa da, akıntı veya büyük patlamalar şeklinde olabilirler.

Karada bulunan çoğu yanardağ yok edici plaka marjlarında oluşurlar, yani okyanus kabuğu, daha yoğun olduğu için kıta kabuğunun altına itilir. Hareketli bu plakaların arasındaki sürtünme okyanus kabuğunun erimesine neden olur ve düşen yoğunluk yeni oluşan magmanın yükselmesine yol açar. Magma yükseldikçe kıta kabuğundaki zayıf alanlardan geçer ve bir veya daha çok yanardağ olarak püskürür. Örneğin, St. Helens Yanardağı, okyanus plakası olan Juan de Fuca Plakası ve kıta plakası olan Kuzey Amerika Plakası arasındaki marjdan içeride, karadadır.
Duman olarak düşünülen, su buharı ve çoklukla kükürt buharlarıyla karışmış çok büyük miktarlarda ince tozdur. Ateş gibi görünen ise püsküren maddelerin parlamasıdır. Parlamanın nedeni, yüksek sıcaklıktır ve bu parlama toz ve buhar bulutlarından yansır ve bu yansıma da ateşe benzer.
Bir yanardağın en şüpheli bölümü, genellikle kabaca dairesel olan ve içindeki menfez(ler)den (yarıklardan) gaz, lav ve püskürtü şeklinde magma çıkan krateridir. Bir kraterin boyutları büyük olabilir ve bazen derinliği de çok fazla olabilir. Bu tarzda çok büyük şekillere genellikle kaldera denir. Bazı yanardağlar yalnızca kraterlerden oluşurlar ve dağları neredeyse hiç yoktur, fakat çoğu kez krater, inanılmaz yüksekliklere ulaşabilen dağın tepesindedir. Ana bir kraterle sonlanan yanardağlara genelde konik denir.
Yanardağ konileri genelde daha küçük boyutlarda, arada püskürmelerle havaya fırlatılan (püskürtü) kaya kütlelerinin de bulunduğu seyrek külden oluşmuş yapılardır. Yanardağın kraterinde içinden sürekli buhar çıkışı ve kül ve kaya püskürmesi olan birden fazla koni bulunabilir. Bazı yanardağlarda bu koniler dağın derinliklerindeki yarıklarda yer alabilir.

Bilim, henüz yanardağ püskürmelerinin tam olarak ne zaman meydana geleceğini tahmin edememektedir; ancak geçmişte püskürme olasılığını tahmin etmekte ilerlemeler kaydedilmiştir.

Volkan bilimciler, püskürmeleri tahmin etmek için aşağıdaki belirtileri kullanırlar:

Yanardağlar uyanırlarken ve püskürmeye hazırlanırlarken her zaman sismik hareket (küçük depremler ve sarsıntılar) gösterirler. Bazı yanardağlar sürekli düşük düzeyde sismik faaliyet gösterirler ama bu faaliyetteki bir artış, patlamaya işaret edebilir. Ortaya çıkan depremlerin türleri, nerede başlayıp bittikleri de önemli sinyallerdir. Volkanik sismisite üç ana biçimde görülür: kısa dönemli depremler, uzun dönemli depremler ve dalgalı sarsıntı.
Kısa dönemli depremler fay depremleri gibidirler. Bunlar, magma yukarı doğru çıkarken gevrek kayanın kırılmasından ortaya çıkarlar. Bu kısa dönemli depremler magmanın yüzeye yakın bir yerde büyüdüğünü işaret eder.
Uzun dönemli depremlerin, bir yanardağın "tesisat sistemindeki" gaz basıncının artışına işaret ettiği düşünülür. Bu depremler, ev tesisatlarında bazen duyulan tangırtıları andırır. Bu salınımlar, yanardağ kubbesinin altındaki magma odacıkları düşünülürse, bir bölmedeki akustik titreşimlere eşdeğerdir.
Dalgalı sarsıntı, yüzey altında sürekli bir magma hareketi olduğu zaman ortaya çıkar.
Sismik örüntüler, karmaşık ve yorumlanması zor olgulardır. Ancak artan faaliyet, özellikle de uzun dönemler baskın olmaya başlayıp dalgalı sarsıntılar olunca korku yaratırlar.
Aralık 2000'de, Meksika'daki Ulusal Felaket Önleme Merkezi'ndeki bilim insanları, Meksika Kenti dışındaki Popocatépetl Yanardağı'nın pü

Deprem, yer sarsıntısı, seizma veya zelzele, yer kabuğunda beklenmedik bir anda ortaya çıkan enerji sonucunda meydana gelen sismik dalgalanmalar ve bu dalgaların yeryüzünü sarsması olayıdır. Sismik aktivite ile kastedilen, meydana geldiği alandaki depremin frekansı, türü ve büyüklüğüdür. Depremler sismograf ile ölçülür. Bu olayları inceleyen bilim dalına da sismoloji denir. Depremin büyüklüğü Moment magnitüd ölçeği (ya da eskiden kullanımda olan Richter ölçeği) ile belirlenir. Bu ölçeğe göre 3 ve altı büyüklükteki depremler genelde hissedilmezken 7 ve üstü büyüklükteki depremler yıkıcı olabilir. Sarsıntının şiddeti Mercalli şiddet ölçeği ile ölçülür. Depremin meydana geldiği noktanın derinliği de yıkım kuvveti üzerinde etkilidir, bu sebepten yeryüzüne yakın noktalarda gerçekleşen depremler daha çok hasara neden olmaktadır.
Dünya yüzeyinde gerçekleşen depremler kendilerini bazen sallantı bazen de yer değiştirme şeklinde göstermektedir. Bazen yeryüzüne yakın bir noktada güçlü bir deprem gerçekleştiğinde okyanus kıyılarında tsunamiye sebep olabilir. Depreme bağlı sarsıntılar ayrıca toprak kaymasına neden olabilirken volkanik aktiviteleri de tetikleyebilir.
Genel olarak deprem sözcüğü herhangi bir sismik olayın ürettiği (doğal bir fenomen olarak gerçekleşmiş veya insanların sebebiyet verdiği) sismik dalgaları adlandırmak için kullanılır. Depremler genellikle kırıkların (fay hatları) çatlamasıyla oluşur. Bunun yanı sıra volkanik faaliyetler, toprak kaymaları, mayın patlamaları veya nükleer patlamalar sonucunda da depremler gerçekleşebilir.

Üç çeşit kırık (fay) tipi vardır. Bunlar; Eğim atımlı ters fay, eğim atımlı normal fay ve doğrultu atımlı faylardır.
Yeryüzünde pek çok deprem eğim atımlı ve doğrultu atımlı faylardaki kırıklar sonucunda oluşur.

Normal faylar, esasen kabuğun ıraksak sınır gibi uzamış olduğu alanlarda meydana gelir. Normal faylarla ilişkili depremler genellikle 7 büyüklüğünden daha azdır. Birçok normal fay boyunca maksimum büyüklükler daha da sınırlıdır, çünkü bunların çoğu kırılgan tabakanın kalınlığının yalnızca yaklaşık 6 km olduğu İzlanda'da olduğu gibi yayılma merkezleri boyunca yer alır.

Ters faylar, yakınsak sınır gibi kabuğun kısaldığı alanlarda meydana gelir. Ters faylar, özellikle yakınsak levha sınırları boyunca olanlar, en güçlü depremlerle, mega bindirmeli depremlerle ilişkilidir, bunların neredeyse tümü 8 veya daha büyük büyüklükteki depremlerdir. Mega bindirme depremleri, dünya çapında salınan toplam sismik momentin yaklaşık %90'ından sorumludur.

Doğrultu atımlı faylar, fayın iki yakasının birbirini yatay olarak geçtiği dik yapılardır; dönüşüm sınırları, belirli bir doğrultu atımlı fay türüdür.
Doğrultu atımlı faylar, özellikle kıtasal dönüşümler, yaklaşık 8 büyüklüğünde büyük depremler üretebilir. Doğrultu atımlı faylar, neredeyse dikey olarak yönlendirilme eğilimindedir ve kırılgan kabuk içinde yaklaşık olarak 10 km (6,2 mi) genişliğe neden olur. Dolayısıyla, 8'den çok daha büyük depremlerin olması mümkün değildir.

Ek olarak, üç hata tipinde bir stres seviyeleri hiyerarşisi vardır. Bindirme fayları en yüksek, doğrultu atımlı orta faylar ve normal faylar en düşük gerilim seviyeleri tarafından oluşturulur. Bu, faylanma sırasında kaya kütlesini "iten" kuvvetin yönü olan en büyük asal gerilimin yönü dikkate alınarak kolayca anlaşılabilir. Normal faylar durumunda, kaya kütlesi dikey yönde aşağı doğru itilir, dolayısıyla itme kuvveti ("en büyük" ana gerilim) kaya kütlesinin ağırlığına eşittir. Bindirme durumunda, kaya kütlesi en az asal gerilme yönünde, yani yukarı doğru, kaya kütlesini kaldırarak "kaçar" ve böylece örtü tabakası "en az" asal gerilmeye eşittir. Doğrultu atımlı faylanma, yukarıda açıklanan diğer iki tip arasında orta düzeydedir. Üç faylanma ortamındaki gerilim rejimindeki bu farklılık, fayın boyutlarından bağımsız olarak yayılan enerjideki farklılıklara katkıda bulunan faylanma sırasındaki gerilim düşüşündeki farklılıklara katkıda bulunabilir.

Artçı sarsıntı, bir önceki deprem olan ana şoktan sonra meydana gelen bir depremdir. Kayalar arasındaki hızlı gerilim değişimleri ve ilk depremden kaynaklanan gerilim ana şokun etkilerine uyum sağlayan yırtılmış fay düzlemi etrafındaki kabukla birlikte, bu artçı şokların ana nedenleridir.
Bir artçı sarsıntı, ana şokla aynı bölgededir ancak her zaman daha küçük bir büyüklüktedir, ancak yine de daha önce ana şoktan hasar görmüş binalara daha da fazla hasar verecek kadar güçlü olabilirler.
Bir artçı ana şoktan daha büyükse, artçı ana şok olarak yeniden adlandırılır ve ilk ana şok öncü deprem olarak yeniden adlandırılır. Yer değiştiren fay düzlemi etrafındaki kabuk ana şokun etkilerine göre ayarlanırken artçı şoklar oluşur.
Artçı sarsıntılar ana depremin hissedildiği merkezde gerçekleşir ancak büyüklük olarak ondan daha küçüktür. Eğer artçı sarsıntı ana depremden daha şiddetli gerçekleşirse bilinmelidir ki artçıdan önce meydana gelen deprem ana deprem değil öncü depremdir ve artçı sarsıntı adı verilen sarsıntı aslında ana depremdir.

Yerin belirli derinliklerinde kaya tuzu, gips gibi kolay eriyen katmanların zamanla erimesiyle oluşan boşlukların çökmesiyle meydana gelen deprem türüdür.

Depremler genellikle volkanik bölgelerde meydana gelir ve oradaki tektonik fayların ve volkanlardaki magmanın hareketinden kaynaklanır.

Belirli bir bölgede meydana gelen depremler dizisidir. Artçı sarsıntılardan farkı tek bir depreme bağlı olmayışlarıdır. Esas depremden sonra ondan daha yüksek şiddette artçılar meydana gelmezken, deprem fırtınalarında bu mümkündür. Deprem fırtınasına örnek olarak 2004 yılında Yellowstone Millî Parkında meydana gelen sismik aktiviteleri verilebilir.

Depremlerin büyük çoğunluğu dünyadaki tektonik tabakaların hareketi sonucu meydana gelir. Bunun yanı sıra insanlar da deprem oluşumuna neden olabilir. Büyük barajlar ve köprüler inşa ederken, toprağı delerken, kömür madeni kazarken veya petrol kuyuları açarken insanlar yapay depremlere sebebiyet verebilirler. Bunun en bilinen örneklerden biri 2008 yılında Çin'in Sichuan kentindeki Zipingpu Barajı'nın çökmesi sonucu oluşan ve 69.227 kişinin ölümüne sebep olan yapay depremdir.

Dünyada her yıl yaklaşık 500.000 deprem meydana gelmekte ve bunların 100.000 kadarı hissedilmektedir. Guatemala, Şili, Peru, Endonezya, İran, Pakistan, Portekiz, Türkiye, Yeni Zelanda, Yunanistan, İtalya, Japonya ve ABD gibi ülkelerde sıklıkla ve küçük şiddetlerde depremler meydana gelmektedir.
Büyük şiddette depremler az sıklıkla gerçekleşir. Örneğin; Kabaca günde 10 kez gerçekleşen depremlerin çoğunun 4 büyüklüğünde olması 5 büyüklüğüne göre daha olasıdır. Yine örneğin; İngiltere'de her yıl 3.7-4.6 büyüklükleri arası depremler ve 10 yıl içinde 4.7-5.5 büyüklüklerinde depremler görülürken 5.6 ve üstü büyüklükteki depremler 100 yılda bir görülebilmektedir. Buna Gutenberg-Richter kanunu denilmiştir.
Yine USGS'ye göre 1900 yılından bu yana yılda ortalama 18 adet 7.0-7.9 büyüklükleri arasında deprem meydana gelirken 8.0 ve üstü bir deprem yılda ortalama yalnızca bir kez gerçekleşmektedir.
Yakın tarihte ise 7.0 ve üstü büyüklükteki depremlerin sıklığının azaldığı görülmektedir.

Bir depremin büyüklüğünü tanımlamak için kullanılan araçsal ölçekler, 1930'larda Richter büyüklük ölçeği ile başladı. Deprem genliğinin nispeten kolay bir ölçümüdür ve 21. yüzyılda en az düzeyde kullanılır.
Sismik dalgalar, Dünya'nın iç kısmından geçer ve büyük mesafelerde sismograflar tarafından kaydedilebilir. Yüzey dalgası büyüklüğü, 1950'lerde uzak depremleri ölçmek ve daha büyük olayların doğruluğunu artırmak için bir araç olarak geliştirildi. Moment büyüklük ölçeği yalnızca şokun genliğini ölçmekle kalmaz aynı zamanda sismik momenti de hesaba katar (toplam kırılma alanı, fayın ortalama kayması ve kayanın katılığı). Japonya Meteoroloji Ajansı sismik şiddet ölçeği, Medvedev–Sponheuer–Karnik ölçeği ve Mercalli şiddet ölçeği, gözlemlenen etkilere dayalıdır ve sarsıntının şiddetiyle ilişkilidir.
Depremler sismograflarla uzun mesafelerde ölçülür çünkü sismik dalgalar dünyanın iç kısmı boyunca hareket eder. Depremin kesin büyüklüğü Moment magnitüd ölçeği numaralandırması (ya da eskiden kullanımda olan Richter ölçeği) ile tespit edilir. Buna göre 7 ve üstü depremler yıkıcı türlerdendir. Hissedilen şiddet ise Mercalli şiddet ölçeği ile ölçülür (2-12 şiddeti).

Her deprem, kayaların içinden farklı hızlarda geçen farklı türde sismik dalgalar üretir:

Boyuna P dalgaları (şok veya basınç dalgaları)
Enine S dalgaları (her iki vücut dalgası)
Yüzey dalgaları – (Rayleigh dalgası ve Love dalgaları)

Katı kaya boyunca sismik dalgaların Yayılma hızı yakl. ortamın yoğunluk ve esneklik değerlerine bağlı olarak 3 km ile 13 km arasındadır.
Dünyanın iç kesimlerinde, şok veya P dalgaları S dalgalarından çok daha hızlı hareket eder (yaklaşık ilişki 1.7:1). Merkez üssü'nden gözlemevine seyahat süresindeki farklılıklar mesafenin bir ölçüsüdür ve Dünya'daki hem deprem kaynaklarını hem de yapıları görüntülemek için kullanılabilir. Ayrıca, hipomerkez derinliği kabaca hesaplanabilir.

Üst kabuk toprakları ve pekişmemiş tortular: saniyede 2-3 km (1,2-1,9 mi)
Üst kabuk katı kaya: saniyede 3-6 km (1,9-3,7 mi)
Alt kabuk: saniyede 6-7 km (3,7-4,3 mi)
Derin manto: saniyede 13 km.

Hafif tortular: saniyede 2-3 km (1,2-1,9 mi)
Yerkabuğu: saniyede 4-5 km (2,5-3,1 mi)
Derin manto: saniyede 7 km

Sonuçta, uzaktaki bir depremin ilk dalgaları, Dünya'nın mantosu yoluyla bir gözlemevine ulaşır.
Ortalama olarak depreme olan kilometre mesafesi, P ve S dalgası arasında geçen saniye sayısının 8 katı olarak kilometredir. Hafif sapmalar yüzey altı yapısının homojen olmamasından kaynaklanır. Sismogramların bu şekilde analiz edilmesiyle, Dünya'nın çekirdeğinin yeri 1913 yılında Beno Gutenberg tarafından belirlendi.
S dalgaları ve daha sonra gelen yüzey dalgaları, P dalgalarına kıyasla hasarın çoğunu oluşturur. P dalgaları malzemeyi ilerledikleri yönde sıkıştırıp genişletirken, S dalgaları zemini yukarı, aşağı ve ileri geri sallar.
Depremler sadece şiddetlerine göre kategori

Rüzgâr ya da yel, hava veya diğer gazların gezegen yüzeyine göre doğal hareketidir. Rüzgârlar, onlarca dakika süren fırtınalardan, kara yüzeylerinin ısınmasıyla oluşan ve birkaç saat süren yerel meltemlere, Dünya'nın iklim bölgeleri arasındaki güneş enerjisinin soğurulma farkından kaynaklanan küresel rüzgârlara kadar çeşitli ölçeklerde oluşur. Büyük ölçekli atmosferik dolaşımın iki ana nedeni, ekvator ve kutuplar arasındaki farklı ısınma ve Dünya'nın dönüşüdür (Coriolis etkisi). Tropik ve subtropik bölgelerde, arazi ve yüksek platolar üzerindeki alçak ısıl dolaşımlar muson sirkülasyonlarını yönlendirir. Kıyı bölgelerinde deniz meltemi/kara meltemi döngüsü yerel rüzgârları belirler. Değişken arazi yapılı bölgelerde dağ ve vadi meltemleri hakimdir.
Rüzgârlar genellikle uzaysal ölçek, hız ve yönlerine, onlara neden olan kuvvetlere, oluştukları bölgelere ve etkilerine göre sınıflandırılır. Rüzgârın hızı, ilgili gaz yoğunluğu, enerji içeriği veya rüzgâr enerjisi gibi çeşitli özellikleri vardır.
Meteorolojide rüzgâr genellikle güçlerine ve rüzgârın estiği yöne göre anılır. Yön kuralları, rüzgârın nereden geldiğini ifade eder; bu nedenle, "batı" rüzgârı batıdan doğuya, "kuzey" rüzgârı güneye doğru eser vb.
Yüksek hızlı rüzgârın kısa patlamalarına rüzgâr esintisi denir. Orta süreli (yaklaşık bir dakika) şiddetli rüzgârlara bora denilir. Uzun süreli rüzgârların esinti, fırtına, tornado, kasırga ve kasırga gibi ortalama güçleriyle ilişkilendirilen çeşitli adları vardır.
Uzayda Güneş rüzgârı, gazların veya yüklü parçacıkların Güneş'ten uzaya hareketidir, gezegensel rüzgâr ise gezegenin atmosferinden uzaya hafif kimyasal elementlerin gaz çıkışıdır.
Güneş Sistemi'ndeki bir gezegende gözlenen en güçlü rüzgârlar Neptün ve Satürn'de oluşur.
Hava hareketlerinin temel sürücüsü, atmosfer basıncının bölgeler arasında farklı değerlerde bulunmasıdır. Rüzgâr, alçak basınçla yüksek basınç bölgeleri arasında yer değiştiren hava akımıdır, daima yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru hareket eder. İki bölge arasındaki basınç farkı ne kadar büyük olursa, hava akım hızı o kadar fazla olur. Rüzgâr sahip olduğu hıza göre esinti, fırtına gibi isimler alır.
Rüzgârın yönü rüzgâr gülü, hızı ise anemometre ile ölçülür. Anemometre, rüzgârın bir pervaneyi döndürme hızından yararlanarak rüzgâr hızını gösteren basit ölçü aletidir. Yükseklerdeki rüzgârlar, balonlar yardımı ile ölçülmektedir. Yükselme hızı bilinen balonlar belli yüksekliğe gelince rüzgâr hızı ile yol almaya başlar. Balonun hareketi gözlenir, trigonometrik hesaplarla balonun birim zamanda kat ettiği yol hesaplanır ve buradan da rüzgârın hızı bulunur. Daha hassas ölçümler için balon ya radarla takip edilir veya balona bir telsiz vericisi monte edilir.
Okyanuslardaki akıntıların ve dalgaların oluşmasına neden olup, kıyıların şekillenmesinde etkilidir. Kıyılarda kıyı oku, tombolo, lagün, falez gibi şekillerin oluşumu dalgalarla ilgilidir. Karada ise özellikle çöllerde etkilidir. Çöllerde akarsu, buzul ve dalgalar etkili olmadığından tek şekillendirici güç rüzgârlardır. Kumul, tafoni, yardang, çöl kaldırımı gibi şekiller rüzgâr ile ilişkilidir. Rüzgârların bitki sporlarını taşıyarak çiçeklerin döllenmesini sağlaması bitki neslinin devamı açısından çok önemlidir. Yel değirmeni ve yelkenli gemilerde gücünden yararlanılan rüzgâr, orman yangınlarında olumsuz etki yaparak yangının büyümesine neden olur.

Yüksek basınç alanından, alçak basınç alanına akarken: 

Dünya'nın hareketleri
Yüzey sürtünmeleri
Yerel ısı yayılması
Başka atmosfer olay ve oluşumları
Yeryüzünün topografik yapısı
rüzgârın yönü ve türbülansın varlığı veya yokluğu gibi niteliklerini değiştirir.
Rüzgâr, alçak (siklon) ve yüksek (antisiklon) alanlarda farklı özellikler taşır.
Siklon içerisinde;

Basınç radyal olarak içe doğru,
Santrifüj kuvvetler dışa doğru,
Coriolis kuvvet dışa doğru
etki eder.
Antisiklon içerisinde;

Basınç değişmesi radyal olarak dışa doğru,
Santrifüj kuvvet dışa doğru,
Coriolis kuvvet içe doğru etki eder.
Bütün bunların etkisi sonucunda rüzgâr eşbasınç çizgilerine dik olarak yoluna devam eder. Bu hatların çizilmesiyle meteoroloji haritaları elde edilir. Yüzey sürtünmeleri ve Coriolis kuvveti rüzgârın eşbasınç çizgilerine dik yönünü saptırabilir. Denizlerde bu sapma açısı 20°, karalarda ise 30° ile 45° arasında olabilir.
Atmosferin alt tabakalarında meydana gelen rüzgârlarda, yerin ısı ve mekanik özelliklerinden dolayı türbülans oluşur. Türbülans yapmadan basınç alanları arasında dolaşan rüzgârlara, meyilli rüzgârlar denir. Eğer karadan denize doğru hafif meyilli eserse logaritmik olarak alçalan bir spiral hat çizerek ilerler. Düz bir hat yerine spiral çizilmesine yol açan kuvvet yine Coriolis kuvvetidir. Kuzey yarımkürede bu spiralin dönüşü saat ibresi yönünde, güney yarımkürede saat ibresinin tersi yönündedir. Atmosferin üst tabakalarında rüzgâr hızı saatte 400 km'ye kadar çıkabilir.

Bölgelere ve meydana geliş nedenlerine göre farklı isimler alır.
Atmosferdeki genel hava dolaşımına bağlı olarak meydana gelen Sürekli rüzgârlar:

Kutup rüzgârları: Kutuplardan 60. enlemlerdeki alçak basınç alanlarına doğru eserler.
Batı rüzgârları: 30° enlemlerindeki Dinamik yüksek basınç alanından ve 60° enlemlerindeki dinamik alçak basınç arasında kuvvetli eserler.
Alizeler: Kuzey yarımkürede kuzeydoğu yönünden, güney yarımkürede güneydoğu yönünden devamlı ve kuru esen rüzgâr. Alizeler 30° enlemlerindeki dinamik yüksek basınç alanından ekvatordaki tropikal alçak basınç alanlarına doğru eser.
Yaz ve kış atmosfer basıncında ters yönde değişiklik olması ve bölgede basınç alanları arasında büyük fark olmasından meydana gelen rüzgârlara ise muson rüzgârları denir. Yazın karaya, kışın denize doğru eser. Kış musonu soğuk ve kuru, yaz musonu oldukça nemlidir.
Rüzgârlar bulundukları bölgeye göre de özellikler taşırlar:

Meltem; kara ile deniz arasında eser. Öğle vakitleri karalar ısınıp, alçak basınç sahası meydana getirince denizden karaya doğru eser. Gece bunun tesiri çok daha yavaş olur. Bu hava akımları vadilerle dağlar arasında da meydana gelir.
Soğuk mahallî (yerel) rüzgârlar zaman zaman meydana gelen basınç farkından olur. Adriyatik Denizi ile Fransa'nın Akdeniz sahillerinde eser. Bora ismini de alır.
Sıcak yerel rüzgârlar, İsviçre Alpleri kuzey yamaçlarını etkileyen kuru sıcak rüzgârlardır. Fön rüzgârı (Föhn) dağdan aşağı doğru esen rüzgârın adyabatik olarak ısınmasıyla oluşur.

Rüzgârlar estikleri yönlere göre isim alırlar. Kuzeyden esene yıldız, güneyden esene kıble, doğudan esene gündoğusu, batıdan esene günbatısı, kuzeydoğudan esene poyraz, kuzeybatıdan esene karayel, güneydoğudan esene keşişleme, güneybatıdan esene ise lodos denir.
Türkiye'de Marmara, Trakya, Akdeniz, Karadeniz kıyılarında genellikle kuzey ve kuzeydoğuda poyraz rüzgârları hâkimdir. Bu rüzgârlar bahar aylarında bol miktarda yağış getirir. İç bölgelerde kuzey ve güneyden gelen rüzgârlar hâkimdir. Güneybatıdan esen lodos sıcak ve bunaltıcıdır. Ege'de esen deniz meltemine imbat denir.
Yıldız, kıble gibi adlar İstanbul merkez alınarak konulmuş adlardır. Uluslararası literatürde yönlere göre isimlendirilir (kuzey, kuzeydoğu, batı gibi). Antalya'da "Lodos" denizden karaya eser, Sinop'ta ise karadan denize eser. Lodos yön belirtir ve güneybatıdan esen rüzgârı tanımlar. Yani onun karadan denize mi, denizden karaya mı estiği, karanın nerede denizin nerede olduğuna bağlıdır.
Yaşadığımız atmosfer, oksijen başta olmak üzere çeşitli gazlardan oluşmuştur. Gazlar hava moleküllerini meydana getirirler. Basınç değişimlerine göre bu hava molekülleri, durağan halden harekete geçerler. Bir bakıma rüzgâr, havanın yeryüzüne paralel gibi görülen ama aslında böyle olmayan bir hava harekettir. Hava, daima yüksek basınç merkezinden alçak basınç merkezine doğru hareket eder. Bu basınç farkı sonucunda rüzgâr doğar. Basınç farkının oluşma sebeplerinin başında ısınan havanın yükselmesi gibi bilinmesi gereken faktörler vardır. Bu basınç alanları kendiliğinden oluşamazlar. Sıcaklık birinci etkendir. 

Genel hava basıncının etkisiz, durgun olduğu zamanlarda gece ve gündüz arası sıcaklık farklarının yaptığı basınç farklarından oluşan rüzgârlardır. Gündüzleri karalar, denizlerden daha çabuk ısınırlar. Dolayısıyla deniz üzerinde yüksek, kara üzerinde de bir alçak basınç alanı oluşur. Bunun sonucunda denizden karaya doğru bir rüzgâr başlar. Bu rüzgâra deniz meltemi denir. Bu rüzgâr hızı, sıcaklık arttıkça artarak ve öğlen saatlerinde en fazla hızına ulaşır. Güneş batıp ve hava karardığında ise tüm bunların tam tersi yaşanır. Kara daha çabuk soğuduğu için bu seferde karadan denize bir rüzgâr esmeye başlar. Buna da kara meltemi denir.

Bölgelerde genelde esen hakim rüzgârlardır. Dolayısıyla bölgesel isimlerle söylenirler. Bu rüzgârlar atmosferde gezen gezici alçak ve yüksek basınç merkezlerinin yaptığı rüzgârlardır. 

Kuzeyli olan rüzgârlar (yıldız, poyraz, karayel) özellikle kış aylarında havayı soğutucu etki yaparlar. Güneyli rüzgârlar ise ısıtıcı etki yaparlar.
Aralık ayı sonu, ocak ve şubat aylarınca oldukça şiddetli lodos rüzgârları görülür. İstanbul'a denizden gelen bu rüzgâr denizi kabartarak, deniz ulaşımına ve denizcilere olumsuz etki yapar. Lodos Ege ve Akdeniz'de de kış aylarında şiddetli eser. Yaz aylarında ise genelde kuzeyli rüzgârlar hakimdir.

Denizüstü rüzgâr tarlalarının listesi
Yel değirmeni
Rüzgâr gücü
Rüzgâr çiftliği
Rüzgâr türbini
Rüzgâr türbini tasarımı
Muson rüzgârları
Rüzgâr sapması
Rüzgâr hızı
Rüzgâr tulumu
Rüzgâr sörfü
Rüzgâr gülü
Rüzgâr yönü
Rüzgâr atlası
Rüzgâr makası
Rüzgâr tüneli
Rüzgâr dalgaları
Rüzgâr güç endüstrisi
Rüzgâr çanı
Sürekli rüzgâr
Batı rüzgârları
Kutup rüzgârları
Rüzgâr Kulesi
Ülkelere göre rüzgâr gücü
Güneş rüzgârı
Kumul

Küresel yüzey rüzgârlarının güncel haritası

Yağmur, atmosferik su buharından yoğunlaşan ve daha sonra yerçekiminin etkisiyle düşen su damlacıklarıdır. Yağmur, su döngüsünün önemli bir bileşenidir ve Dünya'daki tatlı suyun çoğunun birikmesinden sorumludur. Hidroelektrik santralleri, mahsul sulama ve birçok ekosistem türü için uygun koşullar için su sağlar.
Yağmur damlaları sadece saf sudan oluşmaz; atmosferde bulunan gazlar ve parçacıklar ile etkileşime geçerek kimyasal bileşimi değişebilir. Özellikle sanayi bölgelerinde, sülfür dioksit (SO₂) ve azot oksitler (NOₓ) gibi kirleticiler atmosferde su buharıyla birleşerek sülfürik ve nitrik asit oluşturur. Bu durum "asit yağmuru" olarak adlandırılan çevresel soruna neden olur. Asit yağmurları, ormanların zarar görmesine, göllerdeki canlı yaşamının bozulmasına ve tarihi yapıların aşınmasına yol açabilir.
Yağmur oluşumunun başlıca nedeni, hava cepheleri olarak bilinen üç boyutlu sıcaklık ve nem karşıtlıkları bölgeleri boyunca hareket eden nemdir. Yeterli nem ve yukarı doğru hareket varsa, yağış kümülonimbus (gök gürültüsü bulutları) gibi konvektif bulutlardan (güçlü yukarı doğru dikey hareket gösterenler) düşer ve dar yağmur bantları halinde organize olabilir. Dağlık alanlarda, yamaç yukarı akışının arazinin rüzgar alan taraflarında en üst düzeye çıktığı ve nemli havanın yoğunlaşıp dağların yamaçları boyunca yağmur olarak düşmesini zorladığı yerlerde yoğun yağış mümkündür. Dağların rüzgar altı tarafında, yamaç aşağı akışın neden olduğu kuru hava nedeniyle çöl iklimleri var olabilir ve bu da hava kütlesinin ısınmasına ve kurumasına neden olur. Muson çukurunun veya intertropikal yakınsama kuşağının hareketi, savan iklimlerine yağışlı mevsimleri getirir.
Yağmur taneleri düşme esnasında kuru havadan geçerken bir kısmının veya tamamının buharlaşması sonucu bulut tabandan aşağı doğru sünüyormuş gibi görünür buna virga denilir. Bilim insanlarının yağmurun oluşumu ve yağışı ile ilgili açıklamaları Bergeron Süreci olarak adlandırılır. Ayrıca yazın bazı günlerde bulut olduğu halde yağmur yağmamasının sebebi hava kütlesinin taşıdığı toplam su miktarının az olması sebebiyle yeterince yağış yapacak kadar yoğunlaşmamasıdır. Yapay yağmurlar ise havanın bulutlu olduğu günlerde bulutlara gümüş iyodür bulutu sıkılarak yağdırılır. Havada bulut olmazsa asla yapay yağmur yağdırılamaz.
Kentsel ısı adası etkisi, şehirlerin rüzgâr altı yönünde hem miktar hem de yoğunluk olarak yağış artışına yol açar. Küresel ısınma ayrıca, doğu Kuzey Amerika'da daha ıslak koşullar ve tropiklerde daha kuru koşullar dahil olmak üzere, küresel olarak yağış düzeninde değişikliklere neden olmaktadır. Antarktika en kurak kıtadır. Kara üzerindeki küresel ortalama yıllık yağış 715 mm'dir, ancak tüm Dünya üzerinde 990 mm'dir. Köppen sınıflandırma sistemi gibi iklim sınıflandırma sistemleri, farklı iklim rejimleri arasında ayrım yapmaya yardımcı olmak için ortalama yıllık yağışı kullanır. Yağış, yağmur ölçerler kullanılarak ölçülür. Yağış miktarları hava durumu radarı ile tahmin edilebilir.

Hava su buharı içerir ve kuru havanın belirli bir kütlesindeki su miktarına, karışım oranı denir ve kilogram kuru hava başına gram su (g/kg) olarak ölçülür.
Havadaki nem miktarına genellikle bağıl nem de denir. Bağıl nem, belirli bir hava sıcaklığında havanın tutabileceği toplam su buharı yüzdesidir. Bir hava parçasının doymadan (yüzde 100 bağıl nem) ve bir buluta (Dünya yüzeyinin üzerinde asılı duran, görünür ve küçük su ve buz parçacıkları grubu) dönüşmeden önce ne kadar su buharı içerebileceği, sıcaklığına bağlıdır. Daha sıcak hava, doymadan önce daha soğuk havadan daha fazla su buharı içerebilir. Bu nedenle, bir hava parçasını doyurmanın bir yolu onu soğutmaktır. Çiy noktası, hava parçasının doyması için soğutulması gereken sıcaklıktır.
Havayı çiğlenme noktasına kadar soğutmak için dört ana mekanizma vardır: adiabatik soğutma, iletken soğutma, radyasyonel soğutma ve buharlaştırıcı soğutma. Adiabatik soğutma, hava yükselip genişlediğinde oluşur. Hava, konveksiyon, büyük ölçekli atmosferik hareketler veya dağ (orografik kaldırma) gibi genellikle bir yüzeyden diğerine, örneğin sıvı bir su yüzeyinden daha soğuk bir karaya üflenerek fiziksel bir engel nedeniyle yükselebilir. İletken soğutma, hava daha soğuk bir yüzeyle temas ettiğinde meydana gelir.. Radyasyonel soğutma, havadan veya altındaki yüzeyden kızılötesi radyasyon yayılması nedeniyle oluşur.. Buharlaştırıcı soğutma, buharlaşma yoluyla havaya nem eklendiğinde olur ve bu da hava sıcaklığının yaş ampul sıcaklığına veya doygunluğa ulaşana kadar soğumasını sağlar.
Su buharının havaya eklenmesinin başlıca yolları, rüzgarın yukarı doğru hareket alanlarına yakınsaması, yukarıdan düşen yağış veya virga, gündüz ısınması ile okyanusların, su kütlelerinin veya ıslak toprakların yüzeyinden suyun buharlaşması, bitkilerin terlemesi, daha sıcak su üzerinde hareket eden soğuk veya kuru hava ve havanın dağların üzerinden kaldırılmasıdır. Su buharı normalde bulutları oluşturmak için toz, buz ve tuz gibi yoğunlaşma çekirdeklerinde yoğunlaşmaya başlar. Hava cephelerinin yükseltilmiş kısımları (bunlar doğası gereği üç boyutludur) Dünya atmosferinde altostratüs veya sirrostratüs gibi bulut kümeleri oluşturan geniş yukarı doğru hareket alanlarını zorlar.
Stratüs, soğuk ve kararlı bir hava kütlesinin sıcak bir hava kütlesinin altında sıkıştığında oluşma eğiliminde olan kararlı bir bulut kümesidir. Ayrıca rüzgarlı koşullarda taşınım sisinin kalkması nedeniyle de oluşabilir.

Birleşme, su damlacıkları birleşerek daha büyük su damlacıkları oluşturduğunda meydana gelir. Hava direnci genellikle bir buluttaki su damlacıklarının hareketsiz kalmasına neden olur. Hava türbülansı olduğunda, su damlacıkları çarpışır ve daha büyük damlacıklar yaparlar.
Bu daha büyük su damlacıkları alçaldıkça, birleşme devam eder, böylece damlalar hava direncini aşacak ve yağmur olarak düşecek kadar ağırlaşır. Birleşme genellikle donma noktasının üzerindeki bulutlarda oluşur ve ılık yağmur süreci olarak da bilinir. Donma noktasının altındaki bulutlarda, buz kristalleri yeterli kütle kazandığında düşmeye başlar. Bu genellikle kristal ve komşu su damlacıkları arasında meydana geldiğinde birleşmeden daha çok kütle gerektirir. Bu süreç sıcaklığa bağlıdır, çünkü aşırı soğumuş su damlacıkları yalnızca donma noktasının altındaki buluttadır. Ayrıca, bulut ve yer seviyesi arasındaki büyük sıcaklık farkı nedeniyle, bu buz kristalleri düştükçe eriyip yağmura dönüşebilir.
Yağmur damlaları 0,1 ila 9 mm ortalama çap aralığında boyutlara sahiptir ancak daha büyük boyutlarda parçalanma eğilimi gösterirler. Daha küçük damlalara bulut damlacıkları denir ve şekilleri küreseldir. Bir yağmur damlasının boyutu arttıkça şekli daha basık hale gelir ve en büyük kesiti yaklaşan hava akışına bakar. Büyük yağmur damlaları, hamburger ekmeği gibi tabana doğru giderek düzleşir; çok büyük olanlar ise paraşüt şeklini alır.

Kar, beyaz, parlak, çoğunlukla altıgen şekilli, buz kristallerinden oluşan bir yağış çeşididir. Buz kristalleri 0 °C altında su buharının yoğunlaşması ile oluşur.
Çok sayıda kar kristal çeşidi olmasına rağmen hepsi altı köşelidir. Kar tanelerinin kristal yapıları birbirinin tıpa tıp aynısı değildir. Mikroskopla büyütülen kar taneleri üzerinde yapılan araştırmalarda, kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlanmamıştır. Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan Amerikalı Wilson Bentley, gördüğü muhteşem sanat karşısında adeta büyülenmiş ve elli yıl boyunca sürekli kar kristali fotoğrafı çekmiştir. Elde ettiği 6.000 fotoğraf içinde kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlayamamıştır. Daha sonraları diğer bilim adamlarının sürdürdüğü çalışmalar neticesinde şimdiye kadar kar tanecikleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden iki kristal bile bulunamamıştır.
Kar kristallerinin şekillerinin çok fazla çeşitlilik göstermesi, popüler olan "birbirine benzer iki tane yok" ifadesine yol açmıştır. İstatistik olarak mümkün olmasına rağmen, yere inerken kristalin maruz kaldığı sıcaklık ve nem çok fazla değişkenlik gösterdiği için aynı şekilde iki kristal oldukça ender oluşur. 1885 yılından itibaren mikroskopla fotoğraflama yöntemi ile ikiz kar kristali arama girişimleri sonucunda bugün binlerce kar kristalinin farklı varyasyonlarını bilmekteyiz. Aynı koşullarda oluşan kar kristallerinin birbirlerine benzer olmaları, oluşum ortamları birbirine ne kadar çok benzerse, o kadar olasıdır. Birbirinin aynısı iki kar kristali 1988 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Wisconsin eyaletinde tespit edilmiştir.
Çapları 2–4 mm, ağırlıkları ise yaklaşık 0,005 gram olan kar tanecikleri havanın gösterdiği direnç sebebiyle süzülerek (limit hızla) yere inerler. Bu inme sırasında tanecikler birbirlerini ittiklerinden yapışmazlar. Özelliklerini koruyarak yere inerler. Bunlar güneş ışığını tamamen yansıttıkları için beyaz olarak görülürler. Kar yağışı genellikle hava sıcaklığı -4 °C ilâ -20 °C arasındayken olur. Bu yağış, sıcaklık sıfırın altında birkaç derece olduğunda ağır, nemli, ebatları bir santimetreye ulaşan parçalar halinde gerçekleşir. “Lapa lapa kar yağması” tabiri bu durum için kullanılır. Atmosfer ile toprağın sıcaklıkları eşit olursa yüzeye ulaşan kar hemen erimez. Toprak sıcaklığı atmosfer sıcaklığının üzerinde ise, yere düşen kar kısa sürede erir.
Dünya üzerinde bir bölgede, kar yağışı olma ihtimali, o bölgenin ekvatordan uzaklık ve deniz seviyesinden yüksekliği ile doğru orantılıdır. Buna rağmen ılıman bölgelerin kara iklimi görülen kısımlarında, ekvatordan uzaklık ve denizden yükseklik şartları yeterli durumda olmasa bile, kar yağışı görülür. Yapılan araştırmalarda bütün yağışların altı veya sekizde birinin kar olarak gerçekleştiği anlaşılmıştır. Karın, tarım toprağını koruması ve nemli tutmasında önemi büyüktür. Kar, yeryüzü ve yeraltı su rezervlerinin ana kaynağıdır.
Kar, -8 °C'de, bitkilerin üzerinde ince bir hava tabakası bırakarak, bu bölgeyi 0 °C olacak şekilde örter. Kış boyunca toprak ve bitkileri donmaktan koruyan kar, ilkbaharda sıcaklığın artmasıyla eriyerek nehirlere ulaşır. Ayrıca kışın yağan ve dörtte üçü üst kısımlarda kalan kar, yaz kuraklığına karşı da toprağı ve bitkileri korumuş olur. Karda bulunan amonyak, kar erimesiyle birlikte toprakta kalır. Bu amonyak, azot bakterileri tarafından kalsiyum nitrat gibi azot tuzlarına çevrilerek bitkilerin azot ihtiyacını karşılar.

Kar, büyük hava sisteminin parçası bulutların içinde gelişir. Bulutlardaki kar kristali gelişiminin fiziği, nem içeriği ve sıcaklıkları içeren karmaşık birçok değişkenden kaynaklanır. Düşen ve düşmüş kristallerin ortaya çıkan şekilleri birçok temel şekil ve bunların bileşimleri halinde sınıflandırılabilir. Nadiren çok soğuk bir sıcaklık tersine çevirme varken açık gökyüzü altında bazı plaka benzeri, dendritik ve yıldız şekilli kar taneleri oluşabilir.

Genellikle çapları 2-4 mm, ağırlıkları ise yaklaşık 0,005 gram'dır. Kar tanesi, oluşmaya başladığı zamanki sıcaklığa ve neme göre şekil alır. Nadiren yaklaşık -2 °C derecede kar taneleri simetrik üçgen şeklinde oluşur. Kar tanelerinin çoğu çıplak gözle düzensiz görünür, ama resimlerde şekillerin çekiciliği nedeniyle mükemmele yakın görülebilir. İnce ve düz şekilli kristaller hava 0 °C ila -3 °C arasında oluşur. -3 °C ila -8 °C arasında kristaller iğne, içi boş sütunlar veya prizmalar (uzun ince kalem şekli) şeklinde oluşur. -8 °C. ila -22 °C arasında tabak şekline döner ve bazen dallı ve dendritik özellikler taşır. Sıvı ile buz arasındaki buhar basıncının maksimum farkı yaklaşık -15 °C derecede görülür ve bu ısıda kristaller sıvı damlacıklarını tüketerek hızla büyürler. -22 °C derece altında kristaller sütun şekline girer ancak çok daha karmaşık büyüme modellerine de sahiptir. Sütunlar, düzlemler, yan-düzlemler, kurşun-rozetler gibi şekiller oluşur. Eğer bir kristal yaklaşık −5 °C derecede sütun şeklinde bir büyüme eğiliminde ise, bu sütunlar daha sıcak bir havaya rastladığında sütunun sonunda bir tabak-plaka veya dendritik şekiller oluşur ve bu kristallere "şapkalı sütun" denir.

Dünyada kutup bölgeleri ve ılıman iklimin iç kısımları kar yağışının yoğun olduğu bölgelerdir. Kar yağış sınırı, kuzey yarımkürede 30° enlemini, Güney yarımkürede 25-30° enlemleri aralığını takip eder. Dağlık alanlarda yükselti nedeniyle kar yağışı artar. Kar yağış sınırının en yüksek olduğu alan subtropikal çöl alanlarıdır.

Kar tanelerinin şekli ve niteliğine göre değişik isimlendirmeler yapılır: 

Lapa lapa: Durgun havada, çok soğuk olmayan ortamda birleşen kar tanelerinin çapı 1 cm'ye yaklaşır. İri taneler halinde gerçekleşen yağışa kuşbaşı kar veya lapa lapa adı verilir.
Sulusepken: Atmosferin üst kısımlarında fazla soğuk olmayan havada oluşan kar taneleri, yere yakın alanlarda artan sıcaklıktan dolayı erirler. Erime ile yağmur veya karla karışık yağmur oluşur. Bu yağışa sulu kar veya sulu sepken adı da verilir.
Graupel (Bulgur): Normal kar tanelerinden daha küçük, yuvarlak, sert taneciklerdir. Çevresi ince bir buz tabakası ile kaplı olan taneler yere hızlı düşer ve zıplar.
Kuru kar: Aşırı soğuk ve nem oranının düşük olduğu havalarda, çapı 1 mm'den küçük kar kristalleri oluşur. Yerde ince bir kar tabakası oluşturan kar hemen erimediğinden çevreyi ıslatmaz.
Tipi: Kar yağışının, 56 km/s'tan hızlı rüzgarlarla birlikte oluştuğu durumdur. Görüş mesafesi düşer, yürüyüş güçleşir.

Kar ayakkabısı
Kar fırtınası
Kar temizlenmesi
Kar küreği
Kar temizleme aracı
Kar temizleme makinesi
Kar eritme sistemi
Kar aracı
Kar maskesi
Kar zinciri
Kırağı
Çığ

Bulut, serbest bir hava kütlesinde toplanmış, gözle görülebilir su damlacıkları, buz kristalleri veya her ikisinin karışımından oluşan yapıdır. Bulutlar yer seviyesinden yüksekte bulunur. Yer seviyesinde oluşan sığ bulut katmanları ise sis olarak adlandırılır.
Atmosferde yoğunlaşan su buharı küçük su damlacıklarını ve genellikle 0,01 mm çapındaki buz kristallerini meydana getirir. Milyarlarca damlacık ve kristal bir arada bulut denilen yapıyı oluşturur. Bulutlar tüm görünür dalga boyutlarını yansıtır. Genellikle beyazdır ancak gri veya siyah olarak da görünebilirler. Gri ya da siyah görünmelerinin sebebi, kalınlıkları nedeniyle güneş ışığının geçmesine izin vermemeleridir.

Bulutlar görünüşlerine göre adlandırılırken başlıca dört Latince kökenli kelime ve bunlardan türetilmiş ekler kullanılır:

Sirrüs ailesi: Cirrus sözcüğü Latincede "kıvrım" veya "bukle" anlamına gelir. Birleşik isimlerde sirrüs sözcüğü bazen sirro- şeklinde önek olarak kullanılır: sirrostratüs vs. Sirrüs ailesindeki bulutlar bazen "lifli" veya "at kuyruğu" şeklinde tanımlanırlar.
Kümülüs ailesi: Cumulus sözcüğü Latincede "yığın" anlamına gelir ve bir şeyin birikmesini anlatmakta kullanılır. Birleşik isimlerde kümülüs sözcüğü bazen kümülo- şeklinde önek olarak kullanılır: kümülonimbüs vs.
Stratüs ailesi: Stratus sözcüğü Latincede "yayılmış" anlamına gelir. Birleşik isimlerde stratüs sözcüğü bazen strato- şeklinde önek olarak kullanılır: stratokümülüs vs.
Nimbüs ailesi: Nimbus sözcüğü Latincede "bulut" veya "hale" anlamına gelir. Birleşik isimlerde stratüs sözcüğü bazen nimbo- şeklinde önek olarak kullanılır: nimbostratüs vs. Nimbüs ailesi "yağış taşıyan" bulutlardır.
Bunlar haricinde kullanılan bir diğer önek olan alto- Latince altus "yüksek" sözcüğünden gelmesine rağmen adında alto bulunan bulutlar genellikle orta seviye bulutlarıdır.

Bulutlar deniz seviyesinden yüksekliklerine göre yüksek, orta ve alçak derece bulutları olmak üzere 3 ana gruba ayrılırlar. Yaygın sınıflandırma şöyledir: 

Yüksek seviye 5–13 km (16.500-42.500 ft)
Orta seviye 2–7 km (6.500-23.000 ft)
Alçak seviye 0–2 km (0-6.500 ft)
Bulutlar fiziksel özelliklere göre sınıflandırılırlar. Başlıca on adet bulut tipi vardır: stratüs, kümülüs, stratokümülüs, kümülonimbüs,altostratüs, nimbostratüs, altokümülüs, sirrostratüs, sirrokümülüs ve sirrüs.
Stratüs:
Bulutlardan en alçakta bulunan tür stratüstür. Genellikle geniş bir alana yayılan stratüsler gri tonlarda olur. Bu bulutlara deniz kıyılarında ve dağ eteklerinde sık rastlayabilirsiniz. Çiselemeye neden olan stratüsler, atmosferin yere yakın bir katmanının soğumasıyla oluşur.
Kümülüs:

Kümülüs de alçakta bulunan bir bulut türüdür. Kümülüsler çok soğuk havalarda buz kristalleri bulundurabilir. Bu yoğun bulutların beyaz renkli üst kısmı karnabahara benzetilir. Alt kısımları daha koyu renkli olabilir. Küme, kubbe ya da kule benzeri şekiller alarak büyür ve yağışlara neden olurlar. Atmosferin yere yakın katmanlarında havanın soğumasıyla oluşurlar.
Stratokümülüs:
Gri tonlarda ya da beyaz, katmanlı ve yuvarlak kütlelerden oluşan bu bulutlar genellikle yağışa neden olmazlar. Kümülüsler yayılıp bu bulutları oluşturabilir.
Kümülonimbüs:
Bu bulut da alçak bulut cinslerinden. Koyu renkli ve büyük olmaları bu bulutların en belirgin iki özelliği. Biçimi sürekli değişen bu bulutlar, yukarı doğru büyüdüğü için alçak bulut seviyesinden yüksek bulut seviyesine kadar uzanır. Kümülüslerin yukarı doğru genişlemesiyle oluşabilir ve sağanak yağışlara neden olabilir.
Altostratüs:
Orta yükseklikteki bulut cinslerinden biridir. Bu bulutlar gökyüzünün büyük bir bölümünü kaplar ve gri ya da mavi tonda olur. Tabakalar hâlindeki, çizgili yapıdaki altostratüsler hafif bir yağmura ya da kara neden olur. Geniş bir alana yayılmış hava katmanının yavaş yavaş yükselmesiyle veya nimbostratüslerin incelmesiyle oluşurlar.
Nimbostratüs:
Orta yükseklikteki bulut cinslerindendir. Bu gri bulutlar Güneş'i örtüp kaplamasıyla bilinir. Bu bulut türü de yukarıya doğru büyür ve alçak bulut seviyesinden yüksek bulut seviyesine kadar uzanır. Sürekli yağan yağmura ya da kara neden olmasıyla öne çıkar. Altostratüslerin kalınlaşmasıyla oluşur.
Altokümülüs:
Bir diğer orta yükseklikteki bulut türü ise altokümülüstür. Bu bulutlar gri tonlarında ya da beyaz olur. Katmanlı, parçalı bir görünümüne sahip olan altokümülüsler sıcak havalarda bir fırtınaya işaret edebilir. Geniş bir hava kütlesinin yükselerek soğumasıyla oluşabilirler.
Sirrostratüs:
Yüksek bulut cinslerinden bu bulut saydam, ince bir tabakada gibi görünür. Bu bulutlar gökyüzünde her yeri kaplayabilir. Güneş ya da Ay etrafında hale oluşturabilir.
Sirrokümülüs:
Bu bulut da yüksek bulutlardan biri. Altokümülüs bulutuyla karıştırılabilen bu bulut tamamen beyaz olmasıyla ondan ayrılır. İnce ve parçalı olan bu bulutlar açık havanın habercisidir. Altokümülüs parçalarının küçülüp yükselmesiyle oluşabilirler.
Sirrus:
En yüksekte bulunan bulut cinslerinden biridir. İnce, lifli ya da parçalı bir görünümüne sahip olan bu bulutlar beyaz olur. Açık havada görülür. Sirrostratüslerin değişime uğramasıyla oluşurlar.
Yağmur Nasıl Yağar?
Gökyüzünde yükseklere çıkıldıkça hava soğuduğundan havadaki su buharı yoğunlaşır ve küçük damlacıkları oluşturur. Damlacıklar bir araya gelerek bulutları oluşturur. Bulutların içindeki küçük damlacıklar bir araya geldikçe büyür ve yağmur damlalarını oluştururlar. Damlalar büyüyüp ağırlaştıkça yer çekiminin etkisiyle artık bulutta duramaz ve yağmur olarak yağar.

Stratüs fraktüs ve kümülüs fraktüs: Ns ve As altında bulunan parçalı bulutlardır. Cb civarında da görülebilirler.
Kastellanus: Kümülüs ailesinden küçük, kule şeklinde bulutlardır. Ortak bir taban üzerinde birleşirler ve orta seviyede oluştuklarında kararsız bir atmosferin habercisidirler.
Lentikülaris: Lens şeklinde, dağ üzerinde oluşan bulutlardır. Kuvvetli rüzgârlar nedeniyle oluşurlar ve "kararlı" bir atmosferin ve dağ dalgalarının habercisidirler.

Bulut tipleri

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Mevsim, sezon ya da sürem, Dünya'nın eksen eğikliğinin etkisiyle beraber, Güneş çevresindeki yıllık hareketi sonucu Dünya üzerinde yaşanan birbirinden farklı, ortalama hava durumu koşullarında verilen isimdir. Eylüle kadar kuzey yarım küre, güneye göre Güneş'e daha dönüktür ve daha çok Güneş tarafından ısıtılır. Bu durum 23 Eylül-21 Mart arasında tersine döner. Böylece kuzey yarım küresindeki mevsimlere 21 Marttan başlayarak aşağıdaki gibi isim verilmiştir:İlkbahar, 21 Mart-21 Haziran; yaz, 22 Haziran-22 Eylül; güz, 23 Eylül-21 Aralık;kış, 22 Aralık-20 Mart. Güney yarım küresinde mevsimlerin sırası tersine olup, ilkbahar 23 Eylül de başlar.
Mevsimler Dünya'nın kendi dönüşünün, Güneş'in etrafında döndüğü yörünge ile aynı hizada dönmemesinden kaynaklanırlar. Böylece yeryüzünden göğe bakıldığında Güneş dünyanın her yerinde farklı bir yükseklikte gökyüzünden geçer.
"Kuzey-kışı" döneminde dünyanın güney yarım küresi Güneş'e doğru yöneliktir ve Kuzey yarım küresi daha az Güneş ışığı alır. "Güney-kışı" döneminde ise Dünya'nın Kuzey yarım küresi Güneş'e yöneliktir ve kuzeyde sıcak mevsimler başlar. Yani dünyanın Kuzey yarım küresinde yaz başladığı zaman Güney yarım küresinde (örneğin Güney Afrika ya da Avustralya'da) kış başlar.

Warum gibt es Sommer und Winter?—Vortrag und Merkblatt zu den Jahreszeiten speziell für Kinder (unter Creative Commons Lizenz, zur Weiterverwendung)

Sıcaklık ya da suhunet, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun bir ölçüsüdür. Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır.

Duyularla algılanmakta ve genellikle sıcak ya da soğuk terimleri ile ifade edilmektedir. Teknik olarak bu değerlendirme doğru değildir. İki cisim birbirine temas ettirildiğinde, sıcak olan soğumakta, soğuk olan ısınmakta ve belirli bir süre temas halinde kaldıklarında her ikisi de aynı sıcaklığa gelmektedir. Buradan yola çıkarak; sıcaklık, bir maddenin ısıl durumunu belirten ve ısı geçişine neden olan etken olarak tanımlanabilir.
Termik denge halinde bulunmayan sistemle çevresini termik denge haline getirmeye zorlayan potansiyeldir. Termik denge sağlandıktan sonra bu potansiyel kalkmakta, sistem çevresiyle aynı değeri almaktadır.
Noktasal bir özelliktir.
Enerjinin mikroskobik düzeydeki statik hâlidir.
Bir maddenin ortalama hıza sahip herhangi bir molekülünün kinetik enerjisiyle doğru orantılı olan büyüklüğüne denir.
Sıcaklık, genleşmeye bakılarak dolaylı yoldan ölçülebilir. Ölçümünde, termometre denilen cihaz kullanılmaktadır.
Bir cismin, etrafına kendiliğinden enerji verme eğiliminin bir ölçüsüdür. Enerji veren madde daha yüksek sıcaklıktadır.

Celsius (°C)
Fahrenheit (°F)
Kelvin (K)
Planck (TP)
Rømer (°Rø)
Réaumur (°R)
Newton (°N)
Delisle (°De)
Rankine (°Ra)
Günlük hayatta sıcaklık birimi olarak en çok derece Celsius (°C) kullanılmaktadır. Bilimsel işlemlerde ise daha çok Kelvin ölçeği kullanılır.

Isı indeksi
Mutlak sıcaklık
Mutlak sıfır

Sıcaklık birimleri dönüştürücü 3 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Köpek (Canis lupus familiaris); köpekgiller (Canidae) familyasına ait, görünüş ve büyüklükleri farklı 400'den fazla ırkı olan, etçil bir memelidir. Bozkurdun (C. lupus) alt türlerinden biri olan köpek, tilki ve çakallarla da yakın akrabalardır. Pek çok farklı iklime uyum sağlayabilmiş olan köpekler, kedilerle birlikte dünyanın en geniş coğrafyaya yayılan ve en çok beslenen iki evcil hayvanından biridir. 2001 yılı tahminlerine göre dünyada 400 milyondan fazla köpek vardır. 
Köpekler 12 binyıldan daha uzun bir süreden beri insanoğlunun av partneri, koruyucusu ve arkadaşı olmuştur. Değişik ihtiyaçlara göre farklı köpek türlerinin evrimleşmesinde insanoğlunun önemli rolü olmuştur. İlk köpekler keskin görme ve koku duyusuna sahip avcı köpekleridir. İnsanlar, ilk tanışmalarından bu yana köpeklerin çeşitli yararlı özelliklerini genetik mühendisliğin en ilkel formlarıyla ön plana çıkartmış ve farklı köpek türlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Örneğin 7-9 bin yıl önce çiftlik hayvanları evcilleştirildiğinde köpekler çobanlık da yapmaya başlamış ve bu yönde yapay seçilime uğramıştır.
Köpeklerin işlevleri ve algılanışları toplumdan topluma değişiklik gösterir. Antik Mısır'da köpekler kutsal sayılmıştır. Günümüzde birçok ülkede bekçi, bazı ülkelerde yük hayvanı ve hatta yiyecek olarak kullanılmaktadır. Batılı ülkelerde köpekler genellikle ev arkadaşı ve refakatçi olarak beslenmektedir. Ayrıca, bu ülkelerde köpeklere yönelik ürün ve hizmetler milyarlarca liralık bir endüstri haline gelmiştir. Bunların yanı sıra köpekler engellilere yardım, arama-kurtarma ya da polis köpeği gibi daha sofistike görevlerde kullanılmak üzere de eğitilebilmektedir.

Köpek sözcüğü modern Türkçeye 15. yüzyılda, muhtemelen Kıpçak Türkçesinden geçmiştir. Köpek sözcüğü Kıpçakçada kabarmak, irileşmek anlamlarına gelen "köp-" fiilinden gelir. Sondaki "-ek" eki ise küçültme anlamı katar. 1312 yılında Araplara Türkçe öğretmek için yazılmış Kitabü'l-İdrak li-Lisani'l-Etrak (Türklerin Dilini Anlama Kitabı) isimli bir Kıpçakça dil kılavuzunda “İtin iri ve tüylü olan cinsine köpek denir,” şeklinde bir ibare vardır. Köpek sözcüğü yerleşmeden önce Türkçede "'ıt'" [sic] sözcüğü aynı anlamda kullanılıyordu. Orhun Yazıtlarında da geçen ıt sözcüğü hâlen halk ağzında ve çeşitli yörelerde "it" şeklinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Tuvacası ıt ve Yakutçası hâlâ ıt'tır.
Veteriner hekimlikte köpek sözcüğü zaman zaman erkek köpekleri tanımlamak için kullanılır. Dişi köpekler ise "kancık" olarak adlandırılır. Türkçeye muhtemelen orta Farsça kanîçak (genç kız) kelimesinden geçen sözcüğün kökeni aynı anlamdaki Soğdca kançîk kelimesidir. Sözcük modern Farsçada kanîza şeklini almıştır.
Köpek yavrularına "enik" (bazı yörelerde "encik") denir. Proto Türkçe kökenli bu sözcük Eski Türkçede enük hâlindedir.
Türkçede köpekler yaygın olarak kuçu nidasının tekrarlanmasıyla çağrılır. Bu nida, bazı Doğu ve Güneydoğu Avrupa dillerindeki ve Kürtçedeki köpek sözcükleriyle büyük benzerlik gösterir. Kuzey Slav dillerinden Rusçada kobel sözcüğü, erkek köpek anlamına gelir. Bu sözcük Türkçenin bazı ağızlarında büyük köpek veya köpek yavrusu anlamlarında kullanılır.
Türün Latince trinominal adı Canis lupus familiaris sırasıyla köpek (cinsi), kurt ve evcil sözcüklerinden oluşur.

Yaklaşık 60 milyon yıl önce, Asya'da gelinciğe benzeyen küçük bir memeli yaşıyordu. Miacis olarak adlandırılan bu canlı, köpekgillerin (kurt, köpek, çakal ve tilki) ortak atasıdır. Yaklaşık 30-40 myö Miacis'ten ilk "gerçek köpek" (İng. true dog) olarak bilinen Cynodictis evrimleşti. Bu canlı orta büyüklükte, uzunluğu yüksekliğinden fazla, uzun kuyruklu ve fırça kürklü bir memeliydi. Sonraki bin yıllar içerisinde Cynodictis, Afrika ve Avrasya dallarına ayrıldı. Avrasya dalını oluşturan Tomarctus; kurtların, köpeklerin ve tilkilerin atasıdır. Kurtların en az 16.300 yıl önce Çin'de eti için beslendiğine dair genetik bulgular vardır.
İlk köpekler bundan 12-14 bin yıl önce günümüz Hindistan'ına denk gelen bölgede yaşayan küçük bir boz kurt dalından gelmiştir. Canis lupus pallipes olarak bilinen bu boz kurt türü sonradan Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'ya yayıldı. Bunun yanı sıra günümüzdeki bazı Afrikalı köpek türlerinin atasının kurttan ziyade çakal olması ihtimali de vardır. Fosil kayıtlarına göre, Tunç Çağı başlamadan önce (yak. MÖ 4500) dünyada başlıca beş köpek ırkı vardı: Mastifler, kurda benzeyen köpekler, görerek iz süren tazılar, av istikameti gösteren köpekler (puanterler) ve çoban köpekleri.
Antik Mısır medeniyetinde (baş. yak. MÖ 3000) köpekler kutsal sayılıyordu. Sadece kraliyet ailesinin safkan köpek beslemesine izin veriliyordu. Köpekler, kendilerine tahsis edilmiş hizmetkârlar tarafından bakılıyor, mücevherlerle donatılmış tasma ve koşumlar giyiyordu. Soylular, ahirette kendilerini korumaları için en sevdikleri köpekleri ile birlikte gömülüyordu.

Dünyadaki yüzlerce köpek ırkı çok çeşitli renk ve biçime sahiptir. Örneğin bir danua ile bir çivavanın aynı türden canlılar olduğuna inanmak gerçekten güçtür fakat bu iki köpek ırkı genetik yapı olarak birebir aynıdır ve aynı anatomik özelliklere sahiptir. Tüm köpekler 39 çift (78 tane) kromozoma sahiptir. Tıpkı insandaki 23 çift kromozom gibi köpeklerin de her bir kromozom çifti anneden ve babadan gelen birer kromozomdan oluşur.
Kuyruksuz doğanlar hariç, köpeklerin vücudunda 319 kemik bulunur. Kas ve tendon yapıları insana benzemekle birlikte vücutlarının üst kısmı -insandakinin aksine- alt kısmı kadar güçlüdür. Vücut ağırlığı ön ve arka bacaklar arasında hemen hemen eşit olarak dağılır. Köpekler, ayılar gibi tüm ayağı üzerinde yürüyen ve ağırlığını topuk bölgesine veren hayvanların aksine parmaklarının üzerinde yürürler. İnsanların aksine köprücük kemikleri yoktur.
Köpekler memeli hayvanlardır. Dişilerin memelerinde bezler vardır ve eniklerini emzirirler. Çoğu köpek ırkının genellikle sekiz adet meme ucu bulunmakla birlikte bu rakam daha fazla veya daha az -nadiren de tek rakamlı- olabilir.

Tüm etçillerin diş yapısı birbirine benzer. Köpeklerin önce süt dişleri (28 adet), sonrasında kalıcı dişleri (42 adet) çıkar. Üstte ve altta ikişer tane bulunan sivri köpek dişleri diğer dişlerden daha uzundur. Köpeklerin dişleri tüm etçillerde olduğu gibi yüksek taçlı ve sivridir. Bu dişler et parçalamanın yanı sıra silah olarak da kullanılır ve otçulların öğütmeye yarayan geniş dişlerinden farklıdır. Köpekler dişlerini genelde yiyecek öğütmek için kullanmazlar ve yiyeceklerini çiğnemeden yutarlar. Eniklerin diş çıkarma süreci sancılı geçer. Diş etleri acır ve şişer, bazen iştahlarını kaybeder ve ishal olurlar.
İlk köpek ırkları, günümüzdeki kuzey ırkları gibi dik kulaklı ve sivri burunluydu. Günümüzde çok çeşitli cüsse ve yapılarda köpek ırkları mevcuttur. Köpekler koşucu hayvanlardır. Çoğu ırkın kas yapısı, omuzları ve kalça kemikleri iyi birer koşucu olmaya uygundur. Örneğin Afgan tazısı taşlık arazide av peşinde koşmaya ve kısa mesafede dönmeye yeteneklidir. Alman kurdu koşarken uçuyormuş gibi görünür ancak ayaklarından en az biri sürekli yerdedir. Çok çabuk süratlenecek şekilde evrimleşmiş yarış tazısının (greyhound) omurgası aşırı esnektir ve koşarken dört ayağı da yerden kesilir. Porsuk avında kullanılan dakhundun kısa bacakları porsuk deliklerine girip avını takip etmesine imkân verir.
Köpeklerin vücudu -bazı tüysüz ırklar hariç- büyük oranda kıllarla kaplıdır ve homeotermik (vücut ısısını ayarlayabilen) hayvanlardır. Yetişkin bir köpeğin normal vücut ısısı (rektumda) 38 - 39.2°C (100.5 - 102.5°F)'dir. Köpekler çok çeşitli renklerde ve uzunlukta kürke sahip olabilir. Tüysüz Çin köpeği gibi neredeyse tamamen tüysüz olan köpek ırkları da mevcuttur. Özellikle açık renkli kürke sahip olanlar ile tüysüz ırklar uzun süre güneşte kalırlarsa güneş yanığı tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar.

Köpeklerin de insanlar gibi beş duyusu vardır. Bunlardan en gelişmiş olanı koku alma duyusudur. Irklar arasında farklılıklar olmakla birlikte tüm köpeklerin koklama duyusu gelişmiştir ve insanlardan çok daha iyidir. Alman kurdu gibi bazı ırklar diğerlerine göre daha iyi koku alma yeteneğine sahiptir ve özel bir eğitimle uyuşturucu bulma, kazazedeleri göçük altından çıkarma gibi işlerde kullanılırlar. Pag gibi kısa burunlu ırkların koku alma duyusu nispeten daha az gelişmiştir. Köpeklerin tat alma duyusu ise insana nazaran daha az gelişmiştir.
Köpeklerin görme mekanizmaları koku alma mekanizmaları kadar gelişmemiştir. Genellikle karanlıkta insandan daha iyi görmekle beraber kuvvetli ışıkta insanlar kadar iyi göremezler. Köpeklerin renkleri algılaması, netlik ayarı ve mesafe tayini zayıftır. Gözleri yanlara daha yakın olduğu için insandan daha geniş bir görüş alanına sahiptirler. Afgan tazısı gibi uzun mesafeden av hayvanlarını seçmesi gereken ırkların ufki görüşleri diğer ırklardan daha iyidir. Köpeklerin gözlerinde üçüncü göz kapağı olarak bilinen bir zar vardır. Göz bebeklerini zararlı maddelerden korur.

Köpeklerin ömrü ırktan ırka değişir. 20. yy. da beslenme ve veteriner hekimlikteki ilerlemeler sayesinde ortalama köpek ömrü önemli oranda uzamıştır. Avrupa ve Amerika'daki köpeklerin ortalama yaşam beklentisi 12,8 yıldır. Genellikle küçük ırklar büyük ırklardan daha uzun yaşar. Örneğin buldoğun ortalama ömrü 6,7 yılken, minyatür kanişinki 14,8 yıldır. Köpeklerin ömrü, kalıtsal özelliklerinin yanı sıra bakım, beslenme, egzersiz, stres ve işe bağlı yıpranma oranına bağlıdır. Guinness'e göre en fazla yaşamış olan kayıtlı köpek, 1910'da doğan ve 29 yıl 5 ay yaşayan bir Avustralya sığır çobanı köpeğidir.

Köpeklerin cinsel olgunluğa ulaşması 6-12 ay, sosyal olgunluğa ulaşması ise 2 yıl alır. Küçük ırklar büyük ırklara nazaran daha erken cinsel olgunluğa ulaşır. Büyük ırkların kancıkları genellikle 8-9 aylıkken ilk kez kızışırlar. Kancıklar ilk periyodlarını 6-18 ay arasında görürler ve sonrasında bu süreç yaklaşık senede iki defa gerçekleşir. İstisnai olarak sadece Afrikalı basenji ırkı senede bir periyod görüp bir kez yavrular.
Erkek köpek yaklaşık olarak 6. ayda cinsel olgunluğa 

Evcil kedi (Felis catus ya da Felis silvestris catus), küçük, genelde kıllı, evcilleştirilmiş, etobur memeli. Genelde ev hayvanı olarak beslenenlere ev kedisi, ya da diğer kedigillerden ve küçük kedilerden ayırmak gerekmiyorsa kısaca kedi denir. İnsanlar kedilerin arkadaşlığına ve böcek, fare gibi ev zararlılarını avlayabilme yeteneğine önem vermektedir.
Kediler anatomik olarak güçlü, esnek bedenleriyle, hızlı refleksleriyle, keskin, geri çekilebilen pençeleriyle ve küçük avları öldürmeye uyarlanmış dişleriyle diğer kedigillere benzerler. Kediler, insan kulakları için çok zayıf ya da çok yüksek frekanstaki sesleri duyabilirler. Karanlığa yakın ortamlarda görebilirler. Çoğu memeli gibi, kediler insanlara göre daha zayıf renkli görüşe ve daha güçlü koku alma duyusuna sahiptir.
70'ten fazla kedi ırkı olduğu tahmin edilmekle birlikte çeşitli uluslararası organizasyonlar tarafından tanınan ırkların sayısı tescil eden kurumun standartlarına göre farklılık gösterebilmektedir. Bu sayı, (IPCBA) International Progressive Cat Breeders Alliance tarafından 73, ABD merkezli en büyük ikinci organizasyon olan TICA (The International Cat Association) tarafından 58, CFA (The Cat Fanciers' Association) tarafından 44, Lüksemburg merkezli Federation International Feline (FIFE) tarafından 43 olarak açıklanmıştır.
Kediler, tek başlarına avlanmalarına rağmen sosyal bir türdür. Kedilerde iletişim; salgıladıkları kokular, kedi feromonları ve kedilere özgü vücut dilinin yanı sıra seslenme çeşitliliğini (miyavlama, mırıltı, sesini titretme, tıslama, hırıltı ve gırtlaksı ses) de içinde barındırır.
Kedilerin üreme hızı yüksektir. Kontrollü üreme halinde, çoğalabilirler ve tescilli cins hayvanlar olarak gösterilebilirler. Ev kedilerinin üreme kontrolündeki kısırlaştırma ile oluşan başarısızlık ve eski evcil hayvanları terk etme dünya çapında, hayvan nüfus kontrolünü gerektirecek kadar fazla sayıda sokak kedisiyle sonuçlandı. Bu nüfus sadece, yerel tür olmadığı Birleşik Devletler'de 60 milyona kadar çıkmıştır. 
Kediler Antik Mısır'da tapılan hayvanlar olduğundan beri, genellikle orada evcilleştirildiklerine inanılır, ama Neolitik dönem kadar eskiye dayanan evcilleştirme örneklerinin de olma olasılığı vardır.
2007'deki genetik bir çalışma, evcil kedilerin milattan önce 8000'de, Orta Doğu'da Afrika yaban kedisi (Felis silvestris lybica) soyundan türediğini ortaya çıkardı. Scientific American'a göre kediler, dünyadaki en popüler evcil hayvandır ve günümüzde insanların yaşadığı hemen hemen her yerde bulunurlar.

Türkçeye muhtemelen Arapçadan geçen kedi adı neredeyse evrenseldir ve pek çok dilde aynı sözcüğün varyasyonları şeklindedir: İngilizce cat, Bulgarca kotka, Lehçe kot, Arapça qitt (erkek kedi) vs. Kedi sözcüğü muhtemelen Avrasya (Hami-Sami) kökenlidir. Buradan Latinceye ve diğer Avrupa dillerine yayılmıştır. Latincede MS 75 yılında catta şeklinde, Bizans Yunancasında MS 350 yılında katta şeklinde görülür. MS 700'lü yıllarda Avrupa'da, yine Latince kökenli ve kedi anlamına gelen feles sözcüğünün yerini alarak, yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır.
Pisi ve puss gibi sözcükler ise muhtemelen kedilerin tehdit edildiklerinde çıkardığı his sesine benzetilerek oluşturulmuştur. Bu sözcükler bazı dillerde kedi kelimesi ile birleştirilerek yine kedi anlamında kullanılır: Rumence pisică, İngilizce pussycat, Kürtçe pisîk gibi.

Modern memelilerin evriminde "kedi paterni" çok erken dönemlerde belirginleşmiştir. Pek çok memeli türünün ataları birbirinden neredeyse ayırt edilemez şekilde iken kedilerin ataları tipik kedi biçimini almıştı. Kediler ilk olarak Pliyosen Çağında (5,3-3,6 milyon yıl önce) ortaya çıktı ve inanılmaz bir şekilde, günümüze dek çok az değişikliğe uğradı.

Antik kökenleri tam olarak bilinmese de evcil kedinin kökenleri en az 9.500 yıl öncesine, Orta Doğu'da ziraatin başladığı dönemlere kadar gider. Güney Kıbrıs'ta bir insan iskeletinin yanında bulunan bir kedi iskeleti aynı döneme denk gelir. Bunu destekler nitelikte son yapılan araştırmalar antik kökenlerini Yakın Doğu'ya götürmektedir. Ayrıca Çin'de bulunan yaklaşık 5.300 yıllık fosil kayıtlarına göre de günümüzün evcil kedisi cüssesinde kediler ziraat ile uğraşılan bölgelerde tahılla beslenen kemirgenleri avlıyorlardı. Bu bulgulara dayanılarak kedilerin, zararlıları avlamaları için, çiftçiler tarafından beslendikleri veya varlıklarına müsaade edildiği düşünülür. Kediler Çin'de 5. ve 6. hanedanların döneminde (yak. MÖ 2465-2150) kutsal sayılmakla birlikte, bu dönemde henüz evcil olup olmadığı kesin olarak bilinmez. Kediler, muhtemelen, tahılları korumaktaki etkinliğini fark eden Antik Mısırlılar tarafından evcilleştirilmiştir. Kedilerin evcilleştirildiğine dair en güvenilir bulgular, MÖ 1500 tarihinden sonrasına rastlar.
Bugün genetik anlamda geçmişi eski çağlara dayanan evcil kedi cinsi 2 taneyle sınırlıdır. Bunlar Mısır Mau'su ve Habeş cinsi kedilerdir.
Arkeologların ve antropologların, insanoğlunun yaşamış olduğu mağara devri ile ilgili araştırmalarında birtakım kedi kemiklerine rastlanmaktadır, ancak bunların vahşi kedilere ait oldukları düşünülmektedir. Diğer taraftan, arkeolojik incelemeler, kedinin, bundan 3500 yıl önce Mısır toplumunda tamamen evcilleştirilmiş olarak yaşadığını ortaya koymaktadır. Ancak bu evcilleştirme sürecinin ne zaman başlamış olduğu tam olarak tespit edilememektedir.
Bugün, Filistin'in Batı Şeria topraklarında bulunan tarihi Jericho (Arapçası: Eriha) şehri civarında yapılan Neolitik Devre ait kazılarda zamanımızdan 9500 yıl öncesine ait kedi kemikleri bulunmuştur. Bu konuda fikir oluşmasına yarayan bir diğer husus da 1983 yılında Güney Kıbrıs'ta, bundan 9500 yıl öncesine ait bir kazıda, bir kediye ait olduğu tespit edilen bir çene kemiği bulunmuş olmasıdır. Bilinen bir başka gerçek de Kıbrıs adasında hiçbir zaman vahşi kedilerin yaşamamış olduğudur. Bu durumda, bu kedinin ancak deniz yolu ile, insanlarla birlikte Kıbrıs'a gelmiş olacağı sonucuna varılmaktadır. Arkeologlar, insanların o günkü basit teknelerine etrafa saldıran, tırmalayıp parçalayan vahşi bir kediyi alarak yola çıkıp, yeni yerleşim yerleri aramaya kalkışmalarının düşünülemeyeceği noktasından yola çıkarak, bu kedinin evcilleştirilmiş bir kedi olduğu konusunda hemfikirdirler. Bu düşünceden hareketle kedinin evcilleştirilme sürecinin zamanımızdan 8000 yıl önce başlamış olacağı sonucuna varabiliriz.
Diğer taraftan, bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış olan kedilerin iki cins vahşi kediden türemiş olduğu tespit edilmiştir:

Afrika Yaban Kedisi (Felis silvestris lybica)
Avrupa Yaban Kedisi (Felis silvestris silvestris)
İlk evcilleştirilen vahşi kediler eski Mısırlıların ehlileştirmiş oldukları Afrika kedisi Felis lybica'dır. Ehlileştirilmiş bu kedileri, Fenikelilerin, Akdeniz'in muhtelif yörelerindeki kolonilerine götürdükleri, buradan da İtalya'ya taşıdıkları anlaşılmaktadır. İtalya'dan Avrupa kıtasına geçen bu kediler, Avrupa'nın vahşi kedisi Felis silvestris ile birleşip ikinci bir kol olarak Dünya'ya yayılmışlardır. Daha sonraları, deniz ve kara ticaretinin yeni boyutlar kazanması ile gelişen nakliyecilik sayesinde dünyanın hemen her noktasına ulaşıp çoğalmışlardır. Değişik iklim şartları, gıda rejimleri ve diğer etkenlerle bugünkü kedi türleri ortaya çıkmıştır. 1700lü yıllarda Amerika Kıtasının keşfi ile gemilerde kemirgenler için bulunan evcil kediler kıtaya taşınmıştır.

Mısır antik Dünya'nın tahıl yetiştiren en büyük alanı oldu. Hasat edilen ürünleri saklamak üzere devasa tahıl ambarları inşa edildi. Bu durum fareleri, sıçanları ve vahşi kedileri kendine çekti. İnsanlar, kedilerin, farelerle baş etmeleri maksadıyla kediyi teşvik etmeye başladılar. Kediler, kemirgen popülasyonunu kontrol etmede çiftçilere çok yardımcı oluyorlardı. Belli bir süreç sonunda vahşi kediler, yaklaşılabilir, nazlı ve nihayetinde bakılabilir hayvanlar oldular. Kediler kendilerine olan ilgiyi, sevgileri ve bağlılıklarıyla ödüllendirdiler.
Zaman içerisinde Mısırlılar kediye tapmaya başladılar. Rahipler, bir kediyi kasten veya kazara öldürmenin cezasının ölüm olacağını beyan ettiler. Persler, Mısırlılarla olan savaşlarında, Mısırlıların kedilerini yücelttiklerini bildiklerinden canlı kedileri siper olarak kullandılar. Mısırlılar kedilerinin ölümleri üzerine derin bir yasa girdiler. Kediler ölümlerinden sonra mumyalandı ve kutsal yeraltı mezarlarında saklandı. Binlerce mumyalanmış kedi Mısır'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır.
Antik Mısır'daki bu periyodu anlatan duvar resimleri ve diğer tasvirler kedilere küpe, kolye gibi mücevherlerle tapınıldığını gösterir. Kedinin kuyruğu her zaman düzgünce hayvanın sağ tarafına kıvrılır, bu da Mısır hiyeroglif hayvanlarının yüzün sağa dönük olarak resmetme geleneğini yansıtır.
Kedileri besleme ve bakma geleneği zamanla Mısır'dan Orta Doğu ülkelerine sıçradı (önce Hindistan ve bugünkü İran, daha sonra Çin, Japonya, Yunanistan ve İtalya). Bu kültürlerin kedilere çok büyük ilgi ve saygıyla bakmalarına rağmen, kedi hiçbir zaman Mısır'daki gibi tanrılık derecesine ulaşamadı. İnsanların ürettikleri vazo, metal para ve heykel gibi şeyler kedinin görünüşünü tasvir etti.
Maalesef Orta Çağ boyunca kediler, istenmeyen gruplarla özdeşleştirildi. Orta Doğu'da çeşitli dinlerde tanrılaştırılan ve sevilen kedi ailesi, diğerlerinin gözünde şeytan haline geldi. Dini bağnazlar kediyi şeytani bir varlığa dönüştürdüler. Kedilerin, zehirleyici dişleri ve enfeksiyonlu nefesi olan ürkütücü güçlere sahip hayvanlar olduğu dedikoduları yayıldı. Bu dedikodulara onların gece yapılan alışkanlıkları ve bağımsızlık gibi davranışları eklendi. Pek çok insan kedilerden korkar hale geldi. Kedilerin cadılara benzediğine inanıldı ve yine pek çok kişi cadıların kara kedi formuna girip geceleri sessizce dolaşarak, kendisini mağdur etmiş insanlardan intikam almayı arzuladığına inandı. Dedikodular büyüdükçe kedi mezhepleri şekillendi.
İskandinav kökenli tanrı Freya'ya (Kahire Mısır Müzesi) tapınılması kediye yönelik dinsel ayinleri içeriyordu. Hristiyanlık ona tapınmayı da yasakladı ve Freya bir şeyta

At (Equus ferus caballus), atgiller (Equidae) ailesine (familya) ait otobur bir toynaklı memeli. Evcil olan bu at alt türü (caballus alt türüne mensup atlar), Altay dağlarının her iki yanındaki açık arazilerde yaşayan ve “Prezewalski” denen yaban atlarıyla ve Amerikan bozkırlarında yaşayan, esasen evcil atların sonradan yabanileşmesiyle (İng. feral horse) ortaya çıkan "Mustang" atlarıyla yakın akrabadır. En meşhur at ırkları Arap, İngiliz, Ahal Teke, Rahvan (Türk) ve Midillidir.

Tek toynaklılar (Perissodactyla) takımının, Atgiller (Equidae) familyasının tek mevcut cinsi olan Equus cinsine ait bir memelidir. Erkeğine aygır, dişisine kısrak, yavrusuna tay, yumurtaları çıkarılmış, iğdiş edilmiş olana da beygir denir. Küçük başlı ve kısa kulaklıdır. Yelesi ve kuyruk ucu uzun kıllıdır. Ömrü 20 ila 30 sene civarındadır. Arapçada binek ve yük hayvanı olan ata; dabbe, matiyye, Farsçada semend, tusen denir. Firdevsî'nin Şehnâme efsanelerinde adı geçen çil ata da rahş (رخش) denir. Hepsi otla beslenir. Geviş getirmezler. Memeleri kasık bölgesinde arka ayaklarına yakındır. Üçüncü parmakları geniş bir tırnakla çevrilmiş olup “toynak” adını alır. Bunun üzerine basarak yürürler. Ayrıca atların insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.

İnsanlara hizmet eden hayvanların en kabiliyetlilerindendir. İnsanların, harp meydanlarında, izinsiz gösteri kontrolünde, yük taşımada, yarış, cirit, çit atlama ve av sporlarında yardımcısıdır. Silah gürültüsüne ve bando sesine rahatlıkla alışır. Atlar aynı zamanda dizlerini kilitleyebilir.
At, cesur ve atılgan olduğu gibi sahibine son derece itaatkârdır. Sahibi dilerse dolu dizgin, dörtnala koşar, isterse aheste yürür, isterse durur. Her durumda sahibini memnun etmeye dikkat eder. Yorgunluğa bakmaksızın kendini çatlatmak pahasına da olsa olanca gayret ve kuvvetini itaat uğruna sarf eder.
Atlar, bacak kemiklerinin kilitlenme özelliği sayesinde ayakta uyurlar ve kendilerini güvende hissederlerse yatarak da uyuyabilirler. Bu şekilde, ayakta uyurken yırtıcı hayvanlara karşı tetikte olurlar. Yatarak uyumak atlar için daha sağlıklıdır. Bir at yatarak uyuduğunda sürüdeki diğer atlardan biri yanında ayakta durur veya derin olmayan biçimde ayakta uyur. Tamamen yalnız olan bir at içgüdülerinin tehlike uyarısı nedeniyle hiç derin uyuyamaz ve bu nedenle uyku kalitesi düşer.

Atların değişik yürüyüş biçimleri vardır. Bunlar atın dört ayağının yere temas durumu, dördünün birden havada oldukları zaman diliminin kalanlarına göre uzunluğu, kaç zamanlı olduğu, her seferinde kaç nal sesi duyulduğu gibi özelliklere göre isimlendirilir: ör. adeta, tırıs, rahvaün, rahüim, remzie, eşkin, dörtnal gibi. Attan ata ve aynı at için duruma göre yürüyüş şekli değişiklik gösterir. Atın adımlarının yere temas sırası, nal sesleri ve zıplama durumları benzese de, kas kullanımı, bacak uzunluk ve açıları, zıplama yüksekliği gibi faktörlere bağlı olarak başka ortalama sürat ve başka binicilik tekniği gerektiren durumlar ortaya çıkar.

Evcil atlar: Bazı bilim adamlarına göre atı ilk evcilleştiren topluluğun İskitler olduğu ileri sürülmektedir. Bu bölge, Türklerin tarih sahnesine çıktığı Avrasya bozkır kuşağıdır ve göçebe-atlı kültürün doğduğu coğrafyadır. Günümüzde bilim dünyasında, atın evcilleştirilmesinin Avrasya bozkır hattında (Pontus–Hazar–Altay–Türkistan) gerçekleştiği genel kabul görmektedir.
Yakın dönem genetik çalışmalarda atın tek bir merkezde değil, farklı coğrafyalarda yerel yabani at popülasyonlarının evcil sürülere katılmasıyla genetik çeşitlilik kazandığı ileri sürülmüş olsa da, atın ana yurdunun Avrupa olduğu iddiasını destekleyen tek bir arkeolojik evcilleştirme bulgusu bulunmamaktadır. Avrupa’daki Chauvet, Lascaux, Niaux, Cougnac, Cosquer ve Pech Merle mağaralarındaki at tasvirleri Paleolitik döneme ait sanatsal betimlemeler olup, evcilleştirme kanıtı değildir.
Atların evcilleştirilmesi ve göçebe toplumlar aracılığıyla geniş coğrafyalara yayılması, insanlık tarihinin gelişiminde belirleyici olmuş; ulaşım, üretim ve savaş anlayışında köklü değişimlere yol açmıştır.
Atların evcilleştirilmesine ilk olarak yaklaşık 10.000 yıl önce başlandığı düşünülmektedir.
Bugünkü evcil atların tek bir yabani at soyundan türediği kesin değildir. Bazı zoologlar Asya yaban atını, bazıları ise Avrupa yaban atını işaret etmektedir. Evcilleştirilmiş atların çok sayıda soy hattı bulunmaktadır ve Safkan Arap atı ile Midilli atlarının erken dönem soy kütükleri kesin olarak bilinmemektedir.
Atlar genellikle 20–30 yıl yaşar. Kısraklar yaklaşık 11 ay gebe kalır ve tek yavru doğurur. Yavru kısa sürede ayağa kalkar. Yük ve çekim atları iri yapılıyken, binek ve yarış atları daha ince ve uzun bacaklıdır. Saatte 60–70 km hıza ulaşabilen bireyler vardır.
Erkek eşek ile kısrağın çiftleşmesinden katır, aygır ile dişi eşeğin çiftleşmesinden ise bardo (ester) elde edilir. Bu melezler üreyemez.

Ahal Teke: Orta Asya kökenli çok eski bir at tipidir. Kökeni Türkmenistan’daki Ahal vahası ve Teke Türkmenlerine dayanır. Antik kaynaklarda Massaget, İskit ve Nisean atlarıyla ilişkilendirilir. Çin kaynaklarında MÖ 2. yüzyıldan itibaren “gök terleyen atlar” olarak anılmıştır. Uzun ince yapılı, dayanıklı, hızlı ve metalik parlak tüylere sahiptir. Çöl ve bozkır koşullarına son derece uyumludur. Modern anlamda “Ahal Teke” adı 18.–19. yüzyıllarda kullanılmaya başlanmıştır.
Arap atı: Kökeni Orta Doğu’daki eski yerel at popülasyonlarına dayanır. “Arap atı” adıyla belirli bir ırk olarak anılması Orta Çağ’da, özellikle 14.–15. yüzyıllardan itibaren başlamıştır. Tek bir kökenden değil, farklı yerel at soylarının uzun süreli yetiştirilmesiyle oluşmuştur. Dayanıklılığı, uzun mesafe kabiliyeti ve ince kemik yapısıyla bilinir. Soy kütüğü geleneği kültürel temellidir.
İngiliz atı (Thoroughbred): 17.–18. yüzyıllarda İngiltere’de oluşturulmuş modern bir yarış atı ırkıdır. Doğu kökenli aygırlar (Darley Arabian, Godolphin Arabian, Byerley Turk) ile İngiliz yerli kısraklarının melezlenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Thoroughbred adıyla 18. yüzyıldan itibaren anılmaktadır. Genetik çalışmalar, baba hattının Orta Asya ve Türk-Türkmen atlarıyla güçlü bağlar taşıdığını göstermektedir.
Midilli atı: Küçük yapılı, sakin ve dayanıklı bir at türüdür. Çocuk biniciliği ve hafif işlerde kullanılır. Shetland, İzlanda ve Norveç midillileri yaygındır.
Belçika atı: Felemenk kökenli ağır çekim atıdır. Büyük gövdeli ve kısa bacaklıdır.

Atın rengine don adı verilir. Başlıca at donları yağız (kara), al (kızıl-kahve, kırmızıya çalan at kestanesi rengi), beyaz, doru (gövde kahverengi, yele, kuyruk ve ayakların uçları kara), kula (gövde koyu sarı, yele, kuyruk ve ayakların uçları kara), kır (koyu kıllarla karışık ak), boz (al don üzerine ak kıllar) ve ahreçtir (kıllar beyaz ve kırmızı, yele ile kuyruk siyah). Bu renkler de kendi aralarında çeşitli gruplara ayrılır (kuzguni yağız, donuk yağız, kirli yağız vb.).

Evcil atlar haralarda yetiştirilir. İstanbul'un ilk Arap atı harası 1865'te Malatya Sultansuyu yanındaki Aziziye'de kuruldu. Türkiye'de ilk modern harası ise 1923'te açılan Karacabey harasıdır.

Yaşayan At Müzesi
At anatomisi

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 29-34. ISBN 978-605-100-090-9. 

RSPCA 18 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - At bakımı ile ilgili tavsiyeler

Sığır (Latince: Bos primigenius taurus veya Bos taurus), memeliler (Mammalia) sınıfının, çift toynaklılar (Artiodactyla) takımının, boynuzlugiller (Bovidae) familyasının sığırlar (Bovinae) alt familyasından evcil büyükbaş hayvan. Çoğunlukla evcil olan, kaba ve hantal yapılı, kuyrukları püsküllü, boynuzlu büyükbaş hayvanlardır. Mideleri dört gözlüdür ve geviş getirirler. Üst çenelerinde kesici dişleri bulunmaz. Otları alt çenelerinin dişleriyle keserler. Boynuzları daimidir. Kırıldığında bir daha yeniden çıkmaz. Esas olarak 2 yönde - süt ineği ve etçi sığır olarak yetiştirilir. Sığırlar çiftlik, ahır, ambar, beslenme yeri, yaylak, bozkır, yayla, çayırlık, ova, meralarda; otsu bitkiler, saman balyası, karma yem, silaj, kepekli yemlerle beslenirler.
Boğa damızlık olarak, öküz ise iş ve besi hayvanı olarak kullanılır. Ortalama 800 kg gelebilen öküz, 4500 kg'lık yükü rahatça çekebilir. Traktörün giremediği yerlerde ziraatın temel direğidir. Sığır eti, dana eti ve inek sütü insan için en iyi bir besin kaynağı olduğu gibi derisinden de gön ve kösele yapılır. Boynuz ve kemikleri sanayide, gübresi tarlalarda kullanılır. Yayıldıkları merayı at, keçi ve koyun gibi kuvvetten düşürmez, bilakis düzenli otlayarak ıslahını sağlarlar.

Sığır kelimesi, halk arasında geniş manada geviş getiren, etinden, sütünden ve hizmet hayvanı olarak faydalanılan büyükbaş evcil hayvanlar için kullanılır. Dar manada ise, evcilleştirilen ve etinden, sütünden veya gücünden faydalanılan ve birçok soyu üretilen evcil boğadır (Bos taurus).
Sığırın doğumundan altı aylığa kadar olan erkek ve dişi yavrularına buzağı veya süt danası; altı aylıktan bir yıllığa kadar olan erkek ve dişi yavrularına dana; boğaya gelmemiş, 1-2 yaşında dişi sığır ya da buzağıdan büyük, ortalama 12 aylıktan ilk buzağısına sahip oluncaya kadarki dönemdeki dişi sığıra düve; bir yıllıktan babalık dönemine kadar erkeklerine tosun; damızlık erkeğine boğa; yavrulayan dişiye inek; iğdiş edilmiş erkeğine öküz denir.

Arkeolojik ve genetik veriler, sığırların ilk olarak yaklaşık 10.500 yıl önce yabani yaban öküzünden (Bos primigenius) evcilleştirildiğini göstermektedir. İki ana evcilleştirme alanı vardı: Biri Yakın Doğu'da (özellikle Orta Anadolu, Levant ve Batı İran), taurin hattını ortaya çıkardı ve ikincisi, şimdi Pakistan olan bölgede, indisin hattına yol açtı. Modern mitokondriyal DNA varyasyonu, taurin hattının, Mezopotamya'nın üst kesimlerinde, şu anda Türkiye'nin güneydoğusundaki Çayönü Tepesi ve şu anda Suriye'nin kuzeyinde bulunan Dja'de el-Mughara köylerinin yakınında evcilleştirilen 80 kadar az yaban öküzünden kaynaklanmış olabileceğini gösteriyor.

Sığır ırkları listesi
Davar
Sığır devirme

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 165-166. ISBN 978-605-100-090-9.

Arı, zar kanatlılar takımına ait Apoidea familyasını oluşturan tüm böcek türlerine verilen isimdir.
Zar kanatlıların özelliği; içinde enine ve boyuna damarcıklar bulunan ve iki çift saydam zar şeklinde kanatlarının olmasıdır. Arıların vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Vücutları yumuşak yapıdaki yoğun bir kıl örtüsüyle kaplıdır.Kılların rengi türe göre değişkendir
Bir bal arısı kolonisi yıllık 15–75 kg polen tüketir. Gündelik yaşamlarını sürdürmek adına 1 kg bal üretmek için 8 kg bal tüketirler. Günde 200 gram suya ihtiyaç duyabilirler.

Bal arıları, aslında prederatör (böcek yiyen) bir familyanın alt üyesidirler ve artık böcek yemeyi bırakmışlardır. Aynı familya içerisinde diğer arılardan yaban arısı, eşek arısı, marangoz arı (Xylocopa, Carpenter bee), bombus gibi türler de bulunur.
Bal arısı ana arı, erkek arılar ve işçi arılardan oluşur. Yavruları ana arı yapar. Döllenmiş yumurtalardan işçi ve Ana arılar, döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar meydana gelir. Ana arı ile işçi arı arasındaki farkı larva döneminde yapılan beslenme oluşturur.

Hayvanlarla tozlanan ilk çiçekler ince, kınkanatlılar gibi böcekler tarafından tozlanan fincan şeklindeki çiçeklerdi, bu nedenle böcek tozlaşma sendromu, arıların ilk ortaya çıkmasından önce iyi yerleşmişti. Yenilik, arıların özellikle tozlaşmayı artıran davranışsal ve fiziksel değişikliklerle tozlaşma ajanları olarak uzmanlaşmaları ve en verimli tozlaşma yapan böcekler olmalarıdır. Bir birlikte evrim sürecinde, çiçekler nektar gibi çiçek ödülleri ve daha uzun tüpleri  ve arılar nektarı çıkarmak için daha uzun diller geliştirdiler. Arılar ayrıca polen toplamak ve taşımak için scopal tüyleri ve polen sepetleri olarak bilinen yapılar geliştirdiler. Yer ve tür, arı grupları arasında farklıdır. Çoğu türün arka ayaklarında veya karınlarının alt tarafında skopal tüyler bulunur. Apidae familyasındaki bazı türlerin arka ayaklarında polen sepetleri bulunurken, çok azı bunlardan yoksundur ve bunun yerine ekinlerinde polen toplar. Bu yapıların görünümü, anjiyospermlerin adaptif radyasyon'unu ve ardından arıların kendilerini harekete geçirdi. Arılar birlikte evrimleşti sadece çiçeklerle değil, bazı türlerin akarlarla birlikte evrimleştiğine inanılıyor. Bazıları akarlar için barınak sağlıyor gibi görünen acarinaria adı verilen tüy tutamları sağlar; Buna karşılık, akarların polenlere saldıran mantarları yediklerine inanılır, dolayısıyla bu durumda ilişki karşılıklı olabilir.

Bal küçük görsel ve davranış farkları ile birbirinden ayrılabilen alt türlere (ırk) ayrılır. Arı ailesinde kraliçe, erkek ve işçi arılar farklı gelişimsel ve anatomik özelliklere sahiptirler.
Baş; Başta gözler, duyargalar ve beslenme organları bulunur. Baş vücudun ikinci kısmı olan göğse ince oynak bir boyunla bağlıdır. Göğüs ve karın segment denilen halkalardan oluşmaktadır.
Arının petek şeklinde bir çift bileşik ve üç adet basit gözü vardır. Basit gözlerin her biri binlerce küçük üniteden oluşmaktadır. Bileşik göz ana arıda 3.000, işçi arıda 4.000 ve erkek arıda 8.000'den fazla basit gözün birleşmesinden meydana gelmiştir.
Başta bir çift duyarga bulunmaktadır. Bunlar koku, tat ve dokunma hissetme duyularını sağlarlar. Duyargalar içerisinde bulunan sinir uçları sayesinde duyularına ek olarak rüzgâr hızını ve hava sıcaklığını da algılayabilmektedirler. Arıların duyargaları o kadar hassastır ki 2 km mesafeden balın kokusunu alırlar.
Arıların ağız yapısı; üst dudak, üst çene, alt çene ve alt dudak olmak üzere dört kısımdan meydana gelir. Dil 6–7 mm arasındadır ve arı ırkına göre değişir.
Baş içyapı itibarıyla de önemli salgıların yapıldığı kısımdır. İşçi arıların yutak üstü salgı bezleri genç yaşta arı sütü, daha ileriki yaşlarda baldaki sakarozu parçalayan enzimler salgılarlar. Çenede bulunan bezler ana arıda ana arı feremonunu, işçi arılarda ise alarm feremonunu salgılamaktadır.
Göğüs arının hareket merkezidir. Dört adet segmentten meydana gelmiştir, bunların üzerinde üç çift bacak ve iki çift kanat bulunmaktadır. Arının orta bacakları üzerinde polen fırçası denilen sert tüyler bulunur. Bunlar çiçeklerde bulunan polenin göğüsten ve ön bacaklardan arka bacaklara aktarılmasını ve arka bacaklarda bulunan polen sepetine toplanmasını sağlar. Bu polen sepetçikleri polenin kovana taşınması görevini görmektedir. Kanatlar kitinleşmiş damarlarla desteklenmiş çok ince zar şeklindedir. İki çifttir. Uçuşta arka kanatlardaki kanca sayesinde ikisi birlikte çalışır, uçuşu ve uçuşu yönlendirmeyi de sağlarlar. Arının uçuş sırasındaki hızı saatte 50 km.'ye yaklaşır.
Karın (Abdomen), ergin arıda 9 segmentten oluşur ve mide, bağırsak ve üreme organları gibi iç organlarla balmumu bezleri ve iğne bulunur. Segmentlerde bulunan sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) işçi arıların balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanmaktadırlar. Sıvı olarak aynalar üzerine salgılanan mumlar, mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuklar halini alır. Arılar zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu sızdırmaktadırlar. Ayaklar yardımıyla ağza götürülen balmumu pulcukları orada yumuşatılarak yoğrulmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanılmaktadır. Mum örme dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri tahrip olur ve birer sıra hücre tabakasına dönüşür.
İşçi arıların 7. abdominal segmentinin (karın halkası) iç yüzeyinde ve sırt plakasının ön kenarına yakın kısmında büyük hücrelerden oluşan koku bezi (nasanof bezi) bulunmaktadır.

Arıların ekolojik katkıları çiçeklerin döllenmesi, erkek ve dişi çiçek organlarında gerçekleştirdikleri polen taşıma konusundaki katkıları üzerinden gerçekleşmektedir. Öyle ki arıların dölleme işlemine ihtiyaç duymayan bitki sayısı son derece sınırlıdır. Bir araştırmaya göre dünyada gıda maddelerinin %90'ı 82 çeşit bitkiden elde edilir ve bunların %77'si arılar tarafından döllenmeye muhtaçtır. Sebze, meyve ve çiftlik hayvanlarının tükettiği yonca gibi ekinlerin en başta gelen polen taşıyıcıları arılardır. Bütün dünyadaki tahıl üretiminin üçte birinden fazlası arıların polen taşıması sonucunda gerçekleşmektedir.
Arıların yayılma (yaklaşık 5 km) ve çok geniş alanlardan toplayıcı (polen-çiçek özü, meyve suyu) özellikleri aynı zamanda kendilerinin birtakım zararlı maddeleri de toplayabilecekleri konusunu gündeme getirir. Örneğin ilaç, sanayi, baca artıkları ve karayolu çevrelerinde egzoz dumanları ve çöplüklerce kirletilmiş çevre, arı ürünlerini insanlar ve arıların kendileri için son derece sağlıksız hale getirebilir. Yapılan araştırmalar bu toksinlerin en fazla balmumunda biriktiğini göstermiştir.
Bazı bitkilerin polenlerinin arılar için zararlı olduğu, arıların normalde bu polenlerden uzak durdukları, ancak aç kalmalarını gerektirecek kıtlık durumlarında bu bitkilere yönelebildikleri bilinmektedir. Bal arılarının insan eliyle gerçekleştirilen yaşama ortamlarındaki havalanma yetersizlikleri, nem ve vitamin, mineral, protein ihtiyaçlarını karşılamayan beslenmeleri de arı biyolojisine zarar vererek sağlıklarını bozabilir. Arıların sağlığını etkileyen bir başka etken ise iç ve dış parazitler ile bunlara karşı yapılan ilaçlamalardır.
Kovan; Arıların yaşam ortamları bitki örtüsü yanında yeterli ve sürekli suya ulaşabilme, yağmur, rüzgâr, aşırı sıcak ve soğuklar gibi etkenler açısından da temiz ve biyolojik ihtiyaçlarına uygun olmalıdır. Kovanlar yer seviyesinden en az 30–40 cm yükseklikte yerleştirilmelidir. Nemli ve havasız kovanlar farklı mantar, virüs ve bakteriyel hastalıkların gelişmesine yol açar.

Bal arıları insanlar üzerinde de ekonomik veya sağlık etkileri olabilecek birtakım hastalık ve zararlılara maruz kalabilirler. Arı hastalıkları bakteriyel, mantar, parazit ve virüs etkenli veya beslenme yetersizlikleri veya yanlış besleme nedeniyle ortaya çıkabilir ve yalnızca yavruları veya yalnızca yetişkinleri ilgilendiren veya her ikisini de etkileyen hastalıklar olabilir. Ayrıca karınca ve diğer yağmacıların arı kovanlarına hücum etmesi söz konusu olabilir.
Çevre; Arı hastalıklarında arının yaşam kalitesini etkileyen ve bozan her şey hastalık ve zarar nedeni olabilir. Bunlar çevresel faktörler, beslenme ve nem, kovanın havalanma durumu, sıcak-soğuk, kirleticiler, kimyasallar, tarım ilaçları (pestisitler) şeklinde sayılabilir. Arıların temiz çevre ve su kaynaklarından mahrum olması, kirli, kanalizasyon vb. yerlerden su içmek zorunda kalmaları ile kovanlarına ayaklarında pis, kirli çamur ve bakteri taşımaları arı kovanlarında septisemi, yavru çürüklüğü (Avrupa, adi yavru çürüklüğü) hastalıklarının gelişmesi ile sonuçlanır. Kovan tabanı ve iç bölgelerinde nem bulunması mantar hastalıkları ve kireç hastalıklarına yol açabilir.
Arı beslenmesi; Arıların kendileri için uygun yeterli ve kaliteli (vitamin, mineral, protein açısından dengeli) beslenmeden mahrum kalmaları, bozuk şurupların verilmesi arı ishallerine yol açar. Arı ishalinin diğer bir nedeni arıların uzun süre kapalı kalmalarıdır.
Varroa; Arıcılık faaliyetlerini en fazla etkileyen zararlılardan birisi de Varroa parazitidir. Parazit arıları zayıflatır ve sakat arı doğumlarına yol açar. Ayrıca arı kolonisinde diğer hastalıklar için uygun zemin oluşturur. Bununla ilgili olarak değişik mücadele metodları geliştirilmiştir. En son geliştirilen metotlardan birisi de parazitin enfekte ettiği larvaları uzaklaştırarak, mite popülasyonunu kritik bir seviyenin altında tutan arı ırklarının kullanımına yönelinmesidir. Arıcı varroa ilaçlamasını yaparak, her kovanda düşen varroa miktarını sayar. Sonra en düşük varroa miktarına sahip kovandan ana arı üreterek seleksiyonunu kendisi gerçekleştirebilir.
Varroa mücadelesinde kolay bulunan, zararsız ve elde edilen bal miktarını da etkilemeyen organik malzemelerin kullanım ve etki dereceleri arasında yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda kurutulmuş portakal kabuğu ve ökaliptus yaprak ve kabuklarının dumanı ile üç gün arayla uygulanan tütsüleme (Arılar kovana döndükten 100 gr portakal kabuğu yakılarak kovan içerisine 5 kez dumanı sıkılarak sonrasında kova

Yılanlar (Latince: Serpentes), Pullular (Latince: Squamata) takımına ait uzun, ayaksız etçil sürüngenlerdir.
Serpentes alt takımının üyeleri, ayaksız kertenkelelerden dış kulakların ve göz kapaklarının olmayışı ile ayırdedilirler. Bütün pullular gibi yılanlar da, vücudu üst üste binen pullarla kaplı ektotermik amniyot omurgalılardır. Çoğu yılan türü, ataları olan kertenkelelerinkinden çok daha fazla eklemi olan bir kafatasına sahiptir. Bu yılanlara son derece hareketli çeneleriyle kendi kafasından daha büyük avları yutma imkânı verir. Dar vücutlarına uygun bir şekilde yerleşebilmesi için yılanların çift organları (böbrekler gibi) yan yana yerine biri diğerinin üstünde görünür ve çoğu bir tane işlevsel akciğere sahiptir. Bazı türler, kloakın her iki tarafında artakalan bir çift pençeyle birlikte pelvik kemere sahiptir.
Yılanlar Antarktika ve çoğu ada dışında dünyanın her yerinde bulunur. 520 cins ve 3900'ün üzerinde türü kapsayan tanımlanmış on beş familyası bulunmaktadır. Büyüklük aralığı 10 cm uzunluğundaki küçücük Leptotyphlops carlae türünden 7.6 metre uzunluğa erişebilen pitonlar ve anakondalara kadar değişiklik gösterir. Son keşfedilen Titanoboa cinsinin fosili 15 metre uzunluğundaydı. Yılanların Kretase döneminde hem kazıcı hem de sucul kertenkelerden evrimleştiği düşünülmektedir. Modern yılanların çeşitlenmesi ise Paleosen dönemde oldu. Yılanların Türkiye'de 47 türü bulunur.
Çoğu yılan zehirsizdir ve zehirli yılanlar da zehirlerini öncelikli olarak savunma amacından çok avı kontrol altına almak ve öldürmek için kullanırlar. Bazıları insanlarda acılı yaralanmalara ve ölüme sebep olabilecek denli güçlü zehire sahiptirler. Zehirsiz yılanlar da avlarını ya canlı olarak yutarlar ya da sıkarak öldürürler. Amatörler için yılanları görünüşüne göre zehirli zehirsiz olarak nitelendirmek zor olup onlardan uzak durmak ya da bir profesyonel ile yaklaşmak gerekir.

Türkçedeki yılan kelimesinin kökeni Çincede aynı anlama gelen "lung" kelimesidir.

Ağacın evrimsel dallanma zamanlarını değil sadece akrabalıkları gösterdiği dikkate alınmalıdır.
|}
Yılanların fosil kayıtları göreli olarak zayıftır, çünkü yılan iskeletleri genellikle küçük ve kırılgan olduğundan fosilleşme nadiren görülür. Yine de Güney Amerika ve Afrika'da henüz günyüzüne çıkarılan kertenkele benzeri iskeletsel yapılarla 150 milyon yaşındaki türler kolaylıkla yılan olarak tarif edilebilmektedir. Karşılaştırmalı anatomi temelinde yılanların kertenkelerin soyundan geldiğine dair konsensus bulunmaktadır. Fosil kanıtları yılanların varan gibi çukur kazan kertenkelelerden veya Kretase dönemindeki buna benzer bir gruptan evrimleştiğini göstermektedir. İlkel bir fosil yılan Najash rionegrina, sakrumlu ve tamamen karasal olan iki bacaklı bir çukur kazan hayvandı. Bu varsayımsal ataların günümüzdeki bir benzeri, yarı sucul olmasına rağmen Borneo'nun kulaksız monitör kertenkelesi Lanthanotus'dur. Toprak altı formları, çukur kazmak için gelişmiş ve dış uzuvlarını kaybetmiş vücutlara evrimleşmiştir. Bu hipoteze göre, şeffaf, kaynaşmış göz kapakları ve dış kulakların kaybolması gibi özellikler, korneaların çizilmesi ya da kulakların toprakla dolması gibi toprak altı zorluklarının üstesinden gelebilmek üzere evrimleşti. Bazı ilkel yılanların arka ekstremitelere sahip oldukları bilinmektedir, ancak bunların pelvis kemikleri, omurgaya doğrudan bir bağlantıdan yoksundur. Najash'tan bir miktar daha eski olan Haasiophis, Pachyrhachis ve Eupodophis gibi fosil türlerinde arka ekstremiteler görülmüştür.
Modern yılanlar arasındaki ilkel gruplar, pitonlar ve boaların işlevini yitirmiş arka ekstremiteleri (çiftleşme esnasında kavramaya yarayan pelvis çıkıntısı) bulunur. Leptotyphlopidae ve Typhlopidae pelvik kemerden arta kalanların bulunduğu diğer gruplardır. Bu kısımlar bazen sert bir çıkıntı gibi görünür. Ön ekstremitiler hiçbir yılanda bulunmaz ve bunların kaybolması ekstremiti morfojenezini kontrol eden Hox genlerindeki evrimle ilgilidir. Yılanların ortak atasının aksiyal iskeleti, diğer çoğu tetrapod gibi, servikal (boyun), torasik (göğüs), lomber (alt sırt), sakral (pelvis) ve kaudal (kuyruk) omurga gibi bölgesel olarak özelleşmiş yapılara sahipti.

Aslan (Panthera leo), Afrika ve Hindistan'a özgü Panthera cinsinden büyük bir kedidir. Kaslı, geniş göğüslü bir gövdesi; kısa, yuvarlak bir kafası; yuvarlak kulakları ve kuyruğunun ucunda koyu, tüylü bir tutamı vardır. Cinsel olarak dimorfiktir; yetişkin erkek aslanlar dişilerden daha büyüktür ve belirgin bir yeleleri vardır. Gurur adı verilen gruplar oluşturan sosyal bir türdür. Bir aslan grubu birkaç yetişkin erkek, akraba dişiler ve yavrulardan oluşur. Dişi aslan grupları genellikle birlikte avlanır ve çoğunlukla orta ve büyük toynaklı hayvanları avlar. Aslan bir tepe ve temel avcıdır.
Rakip erkeklerle sürekli olarak savaşmaktan kaynaklanan yaralanmalar ömürlerini büyük ölçüde azalttığından, vahşi ortamda nadiren 10 ila 16 yıl arasında yaşamaktadırlar. Esaret altında 25 yıldan fazla yaşayabilirler. Aslanlar diğer kedilere kıyasla alışılmadık biçimde sosyaldirler. Gün boyunca ağırlıklı olarak uyumayı tercih eden aslanlar, nadiren alacakaranlıkta sıklıkla gece (Gececil hayvanlar) aktiftir.
Tipik olarak aslanlar otlaklarda ve savanlarda yaşar, ancak yoğun ormanlarda bulunmazlar. Antik tarihi zamanlarda, Kuzey Afrika dahil olmak üzere Afrika'nın büyük bölümünde, Yunanistan ve Balkanlar'dan Hindistan'a kadar Avrasya'da etkin olarak yaşamaktaydılar. Yaklaşık 10.000 yıl önceki geç dönem Buzul Çağı'nda (Pleistosende), aslan insanlardan sonra en yaygın kara memelisiydi: Mağara aslanı (Panthera leo spelaea) Kuzey ve Batı Avrupa'da, Amerika aslanı (Panthera leo atrox) ise Amerika'da Yukon ile Peru civarında yaşıyordu. Ancak günümüzde Sahra Altı Afrika'da parçalanmış popülasyonlara ve Batı Hindistan'da kritik olarak tehlike altındaki bir nüfusa indirgenmiştir. Aslan, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından savunmasız bir tür olarak sınıflandırılmıştır ve yirminci yüzyılın ikinci yarısında 20 yılda Afrika'daki aslan nüfusunda % 30-50 aralığında önemli bir nüfus azalması görülmüştür. Nüfuslarının azalmasının nedeni tam olarak anlaşılmasa da, yaşam alanlarının işgal edilmesi ve insanlar tarafından zarar görmeleri en başlıca sebepler olarak ön görülmektedir. Afrika'da, özellikle Batı Afrika aslanı nüfusu tehlike altındadır.
Erkek aslan, oldukça ayırt edici olan yelesinden kolayca tanınır ve yüzü insan kültürünün en çok bilinen hayvan simgelerinden biridir. Heykellerde, resimlerde, ulusal bayraklarda ve çağdaş sinema ve edebiyatta geniş bir biçimde tasvir edilmiştir. Aslanlar Roma İmparatorluğu zamanından beri insanlar tarafından tutulmuş ve on sekizinci yüzyılın sonlarından bu yana hayvanat bahçelerinde sergilenmek üzere aranan önemli hayvan türünden biri olmuştur. Hayvanat bahçeleri, nesli tükenmekte olan Asya kökenli alt türleri için hazırlanan ıslah programlarında dünya çapında işbirliği yapmaktadır.

Modern Türkçede kullanılan aslan, Osmanlı Türkçesinde ارسلان (arslan) olarak kaydedilmiştir ve kökeni Eski Türkçeye dayanmaktadır. Bir Türkî dilde tespit edilmiş olduğu ilk kaynak 900 yılından önce yazıldığı düşünülen, Alman arkeolog Albert von Le Coq tarafından derlenmiş ve "Huastuanift: Manihaist Tövbe Duası" (özgün Almanca adıyla Chuastuanift, ein Sündenbekenntnis des manichäischen Auditores: gefunden in Turfan (Chinesisch-Turkistan)) adı altında bilinen Eski Uygurca metinlerdir. John Krueger sözcüğün Türkî dillere Moğolcadan alıntı olduğunu savunur. Moğolca "diş göstermek" manasındaki arzai- kelimesinden türetilmiş olabileceği de öne sürülmüştür; ancak bu kesin değildir. Hayvan adlarında görülen +lan ekinin yapısı belirsizdir.
Türün bağlı olduğu cins olan Panthera ismi Latinceye dayanmakta olup, bu dile Grekçede benekli kedigilleri tanımlamak için kullanılmış πάνθηρ kelimesinden girmiştir. Bilimsel isminin ikinci kısmı olan leo, Latince ve Grekçede yer alan aslan manasındaki leo ve λέων (leon) kelimelerine dayanmaktadır. Leo kelimesi ve türevleri, pek çok Avrupa dili ile muhtemelen İbranicede (לָבִיא; lavi) aslanları tanımlamak için kullanılan bir isimdir.

Carl Linnaeus 1758'de, aslanı Systema Naturae adlı eserinde tanımladı ve ona bilimsel olarak Felis leo adını verdi. Cins adı Panthera, 1816'da Alman doğa bilimci Lorenz Oken tarafından türetildi. 18. yüzyılın ortaları ile 20. yüzyılın ortaları arasında, 26 aslan örneği, alt tür olarak tanımlanmış ve önerilmiştir; bunların 11'i 2005 yılında geçerli kabul edilmiştir. Çoğunlukla yelelerinin ve derilerinin boyutu ve rengiyle ayırt ediliyorlardı.

19. ve 20. yüzyıllarda, birkaç aslan tipi örnek ve alt tür olarak tanımlandı ve bir düzine, 2017 yılına kadar geçerli takson olarak kabul edildi. 2008 ve 2016 arasında, IUCN Kırmızı Listesi değerlendiricileri, Afrika aslan popülasyonları için P. l. leo ve Asya aslan popülasyonu için P. l. persica olmak üzere yalnızca iki alt-özel isim kullandı. 2017'de, Kedi Uzman Grubu'nun Kedi Sınıflandırma Görev Gücü, aslan taksonomisini gözden geçirdi ve aslan evrimi üzerine yapılan filocoğrafik çalışmaların sonuçlarına dayanarak iki alt türü tanıdı:

P. l. leo (Linnaeus, 1758) - aday aslan alttür, Asya aslanı, bölgesel olarak nesli tükenmiş Nübye aslanı ve Orta Afrika'nın batı ve kuzey kesimlerindeki aslan topluluklarını içerir. Sinonim arasında, P. l. persica (Meyer, 1826), P. l. senegalensis (Meyer, 1826), P. l. kamptzi (Matschie, 1900), and P. l. azandica (Allen, 1924) yer alır. Bazı yazarlar 'Kuzey aslanı' ve 'kuzey alt türü' olarak adlandırdı.
P. l. melanochaita (Smith, 1842) - Doğu ve Güney Afrika bölgelerinde, soyu tükenmiş Kap aslanı ve aslan topluluklarını içerir. Sinonim arasında, P. l. somaliensis (Noack 1891), P. l. massaica (Neumann, 1900), P. l. sabakiensis (Lönnberg, 1910), P. l. bleyenberghi (Lönnberg, 1914), P. l. roosevelti (Heller, 1914), P. l. nyanzae (Heller, 1914), P. l. hollisteri (Allen, 1924), P. l. krugeri (Roberts, 1929), P. l. vernayi (Roberts, 1948) ve P. l. webbiensis (Zukowsky, 1964) yer alır. 'Güney alt türü' olarak adlandırılmıştır.
Etiyopya Yükseltileri'nin bazı bölgelerinden gelen aslan örnekleri, genetik olarak Kamerun ve Çad'dakilerle birlikte kümelenirken, Etiyopya'nın diğer bölgelerinden gelen aslanlar Doğu Afrika'dan örneklerle birleşmektedir. Bu nedenle araştırmacılar, Etiyopya'nın iki alt tür arasında bir temas bölgesi olduğunu varsaymaktadır.

Tarih öncesi çağlarda aslanın çeşitli ek alt türleri mevcuttu:

P. l. sinhaleyus, Sri Lanka'da kazılan ve bir aslana atfedilen fosil karnasyalıydı. Yaklaşık 39.000 yıl önce soyu tükenmiş olduğu düşünülmektedir.
P. leo fossilis, P. fossilis ya da P. spelaea fossilis, Orta Pleistosen Avrupa mağara aslanı olarak da bilinen bu alt tür, yaklaşık 500.000 yıl önce yaşamıştır. İngiltere, Almanya, İtalya ve Çek Cumhuriyeti'nde bu türe ait fosiller bulunmuştur. Günümüz Afrika aslanlarından daha büyük olan bu alt tür, Amerikan mağarası aslanıyla neredeyse aynı boylarda ve Üst Pleistosen Avrupa mağarası aslanından biraz daha büyüktü.
P. l. spelaea, Avrupa mağara aslanı, Avrasya mağarası aslanı veya Üst Pleistosen Avrupa mağarası aslanı olarak da bilinen bu alt tür, Geç Pleistosen döneminde Avrasya ve Beringia'da yaşadı. Küresel ısınma nedeniyle en son 11.900 yıl önce soyu tükenmiştir. Avrupa, Kuzey Asya, Kanada ve Alaska mağaralarında yapılan kazılarda bulunan kemik parçaları, Avrupa'dan Sibirya genelinde batı Alaska'ya kadar bulunduğunu göstermektedir. Muhtemelen P. fossilis'ten, türetilmiştir ve genetik olarak izole edilmiştir. Afrika ve Asya'daki aslanlardan oldukça farklıdır. Paleolitik mağara resimlerinde, fildişi oymalarda ve kil büstlerinde tasvir edilmiştir.
P. l. atrox ya da P. atrox, Amerika aslanı veya Amerika mağara aslanı olarak bilinen bu alt tür, Amerika kıtasında Kanada'dan muhtemelen Patagonya'ya kadar uzanıyordu. Var olan en büyük aslan alt türlerinden biridir. Vücut uzunluklarının 1.6-2.5 m (5.2-8.2 ft) arasında olduğu tahmin edilmektedir. Edmonton'dan gelen bir fosil 11.355 ± 55 yıl öncesine aittir.

Aslanın en yakın akrabası Panthera cinsinin diğer türleri, kaplan, kar leoparı, jaguar ve leopardır. 2006 ve 2009'da yayınlanan filogenetik çalışmaların sonuçları, jaguar ve aslanın yaklaşık 2.06 milyon yıl önce ayrılan bir kardeş gruba ait olduğunu göstermektedir. Daha sonra yapılan çalışmaların sonuçları, leoparın ve aslanın, 3.1-1.95 milyon yıl önce ayrılan kardeş gruba ait olduğunu göstermektedir. Panthera'nın coğrafi kökeni büyük olasılıkla Orta Asya'nın kuzeyidir. Leopar-aslan soyu, en azından Erken Pliyosen'den bu yana Asya ve Afrika Palearktik'inde dağıtıldı. Aslan ve Avrasya mağara aslanından oluşan soyun Holarktik Asya'da, 2,93-1,23 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, aslan ve kar leoparı ataları arasındaki melezleşme, yaklaşık 2.1 milyon yıl öncesine kadar devam etmiş olabilir. Avrasya ve Amerikan mağara aslanlarının, diğer kıtalardaki mitokondri soyları olmadan, son buzul döneminin sonunda soyları tükendi.
Modern aslan muhtemelen Orta Pleistosen döneminde Afrika'da yaygın olarak dağılmış ve Geç Pleistosen döneminde Sahra altı Afrika'da ayrılmaya başlamıştır. Doğu ve Güney Afrika'daki aslan popülasyonları, 183.500-81.800 yıl önce ekvator yağmur ormanları genişlediğinde, Batı ve Kuzey Afrika'daki popülasyonlardan ayrıldı. Sahara'nın 83.100-26.600 yıl önceki genişlemesi, Batı ve Kuzey Afrika'daki nüfusun ayrılmasına neden oldu. Yağmur ormanları azaldıkça, daha açık habitatlara yol açan aslanlar Batı'dan Orta Afrika'ya taşındı. Kuzey Afrika'dan aslanlar 38.800-8.300 önce güney Avrupa ve Asya'ya dağıldılar. Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'daki aslanların yok olması, Asya ve Afrika'daki aslan popülasyonları arasındaki gen akışını kesintiye uğrattı. Genetik kanıtlar, Doğu ve Güney Afrika'daki aslan örneklerinde çok sayıda mutasyon olduğunu ortaya koydu; bu, bu grubun, Asya ve Batı ve Orta Afrika'dan genetik olarak daha az farklı aslan örneklerinden daha uzun bir evrimsel geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.
Filocoğrafik araştırmaların sonuçları, yaşayan iki aslan alt türünün yaklaşık 245.000 yıl önce ayrıldığını göstermektedir.

P. l. europaea, Güney Avrupa'da kazılan, aslan alt fosil kalın

Felsefe tarihi, felsefenin mantık, epistemoloji, ontoloji, etik, estetik gibi alt bölümlerinden birisidir. Genel olarak felsefe derslerinin başlangıcında verilir. Bunun temel nedeni, felsefe tarihinin içeriğiyle ilintilidir. Felsefe tarihi, felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından, çeşitli felsefe ögretilerinin tarihsel yerlerinin ve öğretisel ayrımlarının belirlenmesine ve bu öğretilerin felsefenin alt bölümleri açısından değerlendirilip ortaya konulmasına kadar çok yönlü ve çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Felsefe tarihi bu anlamda sadece bir mevcut felsefelerin ansiklopedik bir araya getirilmesi meselesi değildir; felsefenin ne olduğunun tanımlanmasından neyin felsefe-içi neyin felsefe-dışı sayılacağına değin bir dizi kuramsal/felsefi sorunla yüz yüzedir. Bu anlamda, felsefenin bir altbölümü olarak felsefe tarihi, hem felsefi çalışmanın başlangıcı hem de en önemli alanıdır. Genelde felsefe tarihi kitapları, bu bakımdan öğretilerin ve bunların felsefi sorunları çözme denemelerinin art arda etkileşimlerle gelişen tarihini ele alır. Bu tarihin hazırlanmasında hem düşünürlerin metinleri hem de bu metinlerin tarihsel toplumsal koşulları iç bağlantıları açısından değerlendirilir, öğretilerin birbirine etkileri ve karşıtlıkları, benzerlikleri ve ayrımları serimlenir. Dolayısıyla, genel anlamda felsefe tarihinin varlık, bilgi ve değerlerle ilgili soruları ve sorunları belirli özgül yöntemlerle değerlendiren ya da inceleyen ve bu incelemeyi sonuçları bakımından da sistemaktikleştirilmesine yönelik çalışan bütün düşünce girişimlerini ortaya koymayı hedeflediği söylenebilir.

Felsefe ilk defa Antik Yunan medeniyetinde ortaya çıktı. Antik Yunanistan'da ortaya çıkmasının nedeni, Antik Yunan'da denizcilik ile uğraşılması sayesinde daha çok bilgi birikiminin olması ve bunun yanında boş zaman kavramının da olması fazlasıyla etkili olmuştu. Antik Yunan'da felsefeciler; evreni açıklama ve politik konular ile uğraşmış ve bunun sonucunda tıp, astronomi, fizik, siyaset, matematik ve daha birçok konuda yeni buluşlar yapılmıştır. Antik Yunanistan'daki felsefenin babası Thales'tir. Thales determinist ve indeterminist tartışmasını da başlatan kişidir. Thales, her şeyin kökenini yani arkhe'sini suya dayandırmıştır. Daha sonraları gelen Anaksimenes ise havaya dayandırmıştır. Anaksimandros, bilinen ilk Dünya haritalarından birini de çizmiştir. Anaksimandros evrim düşüncesinin temelini atmıştır. Daha sonraları İyonyalı Pisagor, Pisagorculuk akımını getirmiştir. Ayrıca Solon, demokrasinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Sokrates de politik konularda çalışma yürütmüştür. Öğrencisi Platon da politik konular evrenin kökeni hakkında fikir yürütmüştür. Aristoteles özellikle evrenin dört temel elementten meydana geldiğine ilişkin uzun süre geçerliliğini koruyacak birçok görüş ortaya attı. Antik Yunanistan'da öne sürülen felsefi fikirler Roma'daki felsefeyi de etkiledi. Roma döneminde de felsefi çalışmalar devam etti hatta tarihçiler tarafından İsa'nın filozof olduğuna dair teoriler olsa da İsa; İslam'da peygamber, Hristiyanlıkta ise Tanrı'nın oğlu olarak kabul edilir.

Doğu felsefesi genel olarak soyut kavram ile ilgilenirken batı felsefesi ise somut kavramlar ile ilgilenir. Doğuda felsefe ile genelde Çin, Hint, Japonya ve Kore uygarlıkları ilgilenmiştir. Hindistan'da Buda'nın öğretileri sonucunda Budizm doğarken Çin'de Konfüçyüsçülük ile Taoizm doğmuştu. Japonya ise genel olarak Çin ile Kore'den etkilenmiştir.

Orta Çağ'da genel olarak felsefe, Katolik Kilisesi'nin tekelinde olmuştur. Hristiyanlık dini ile Antik Yunan düşünürlerinin öğretileri genel olarak kabul görmüştür. Aristoteles'in öğretileri özellikle kabul görmüş ve fazla sorgulanmamıştır. Kavimler göçü sonrasındaki yeni oluşmaya başlayan siyasal yapılanmalarda, halkın bu sancılı süreçte; açlık, sefalet ve feodal beyler tarafından baskı görmesi ile kendi dertleri ile zar zor uğraşmaları sonucunda çok fazla düşünmeye zamanları kalmamıştır. Papalık, dini kullanarak kendi otoritesini sağlamlaştırırken bilimi ve felsefeyi de tekeline alıp her şeyi bildiğini iddia etmiş kitapları olabildiğince erişilmez kılıp İncil'i sadece Latince bilenler okuyabilmişti. Bunların yanında Hristiyanlık sınırları çerçevesinde felsefe yapılmıştı. 11. yüzyıl civarında İtalya'da tarihin ilk üniversitesi olan Bologna üniversitesi açıldı. Daha sonraları bunu Oxford ve Paris gibi üniversitelerde takip etti. Üniversitelerde dini ağırlıklı eğitimler verildi.

İslam ilk defa Arabistan coğrafyasında İslam inancına göre Allah tarafından Cebrâil aracılığı ile Muhammed'e bildirilmişti. Muhammed'in ölümünün ardından İslam çok hızlı bir şekilde yayılmıştı. Abbâsîler döneminde, 800'lü yıllarda, İslam'ın entelektüel anlamda altın çağı başladı. İslam'ın altın çağında matematik, tarih, coğrafya, astronomi, kültür, fizik, mimari, dil bilgisi, teoloji ve felsefeyi de kapsayan çok geniş bir alanda çalışmalar yapıldı. Yunan, Hint, Çin, Mısır, Roma ve İran gibi birçok uygarlığın birikiminden yararlandılar. Özellikle Fârâbî, İslam dünyasında felsefenin yayılmasını sağladı. İbn-i Sina döneminde altın çağına doğru yol aldı. İbn-i Sina; Farabi, Aristoteles ve Platon'un fikirleri ile İslam'ı harmanladı. İbn-i Rüşd ile İbn-i Sina özellikle Rönesans hareketinin temellerini atmıştır. İbn-i Rüşd, Antik Yunan filozoflarını yeniden yorumlamıştır. Gazzâlî ve Mevlana gibi teolojik konular üstünde de çalışmalar yapanlar vardı. İmam Gazali, filozoflara karşı bir tutum izlemiştir. Mevlana ise Mevleviliğin temellerini atmıştır. Abbasi hanedanlığı ve diğer Müslüman hanedanlıklar da olabildiğince bilim insanlarına destek vermiştir. Özellikle Beyt'ül Hikmet (Bilgelik Evi) ve Bağdat şehrinin geneli ilim yuvası olmuştu. Hülagu Han tarafından Bağdat'ın yağmalanması ile birlikte İslam'ın altın çağı bitmişti, ama buna rağmen 17. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar devam etti.

Rönesans döneminde skolastik düşünce yıkılmaya ve yerine akıl ve bilim gelmeye başlamıştı. 15. yüzyılda icat edilen Gutenberg matbaası kitapların çoğaltılması ve bilginin daha hızlı yayılmasını sağladı. Coğrafi keşifler ve Kopernik, Galileo Galilei, Kepler, Newton gibi bilim insanları kilisenin her şeyi bildiği iddiasını çürütmüştü. Martin Luther ile başlayan reform hareketleri ile kilisenin gücü iyiden iyiye sarsılmıştı. Artık yavaş yavaş insanlar bilimsel açıdan işlere bakmaya başlasa da 19. yüzyıla kadar Avrupa tamamen Orta Çağ insanı olmaktan tam olarak kurtulamamıştı.
Rönesans döneminde Antik Yunan ve Roma'dan etkilenme söz konusuydu, İslam dünyası da belli bir oranda etkilenmiş ve insanlar kusursuzluğu aramaya başlamıştı. Bu Hümanizm'in doğuşuna neden olmuştu. Evren merkezini kaybetmiş ve Dünya haritaları baştan çizilmişti.
Aydınlanma çağı o dönemki bilgilerin bir kısmını tek bir çatı altında toplamak için yapılan tarihin bilinen ilk Ansiklopedisini yapmalarıyla başlamıştı. Aydınlanma çağı ile birlikte J.J. Rousseau ve Voltaire gibi filozoflar Hümanizmin daha da etkili olmasına ve baskı altındaki halkın Krallarına karşı ayaklanmasında etkili olmuştu.
O sıralarda ise Doğu Avrupa ve Osmanlı'da işler tam tersine yürüyor ve birçok kişi Batı Avrupa'daki akımlardan bilgisi olmuyor bunun yanında bazı Devletler ya tam ayak uyduramıyor ya da tamamen bu yeniliklerin dışında kalıyordu.

19. yüzyıl gibi özellikle Batı Avrupa'da din gücünü kaybetmeye başlamış ve insanlar artık doğa bilimleri yardımı ile birçok şeye açıklama getiriyordu. Charles Darwin'in ortaya attığı evrim teorisi (1859), canlılığın varoluşuna dair birçok ezberleri bozmuştu. Darwinciliğin bilim dünyasında geniş kitlelerce kabulü için bir yüzyılın daha geçmesi gerekse de; evrim, kanıtlarla sürekli olarak desteklenmiş ve birçok farklı evrim görüşü ortaya çıkmıştır. Darwincilik; temelde bir biyoloji kuramı olup, sosyolojiyle doğrudan ilişkili olmamasına karşın, 20. yüzyıl Avrupa'sında Sosyal Darwincilik, öjeni gibi görüşlerin ve bu görüşü destekleyen faaliyetlerin gelişmesine de neden olmuştur.
Avrupa'daki Fransız ihtilali sonucunda milliyetçilik, adalet, eşitlik, özgürlük ve özellikle Antik çağdan beri sadece az nüfuslu ülkelerde işe yarayacağı düşünülen demokrasi yeniden yükselişe geçmişti. Ayrıca laiklik denen kavram da ortaya çıkmıştı. Modern zamanda özellikle felsefe Yahudi kökenli Almanlar tarafından bayağı bir gelişme kaydedildi. Karl Marx tarafından komünizm ideolojisi ortaya atıldı. Komünizm, 20. yüzyılda Bolşevik Devrimi ile SSCB'de kullanılmaya başlandı.
20. ve 21. yüzyılda artık Stephen Hawking ve Richard Feynman gibi bilim insanlarına göre artık felsefe ölmüştü, bilime hiçbir yararı yoktu ve onun yerine doğa bilimleri daha iyi ve doğru sonuçlar çıkarıyordu.

Felsefe Tarihine Giriş, Ahmet Arslan, BB101 Yayınları.
Felsefe Tarihine Giriş, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.
Felsefe Tarihi, Ahmet Arslan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Bertrand., Russel, (1996). Batı felsefesi tarihi. Sayı. ISBN 975-468-059-0. OCLC 984425920. 
Felsefe Tarihinin Sorunları, Theodor Oizermann, çeviren: Celal A. Kanat.
Düşünce Tarihi, Afşar Timuçin.
Felsefe Tarihinde İnsan Sorunu, Mustafa Günay, Karahan Kitabevi Yayınları, 2010.
Doğa Tasarımı, R. G. Collingwood, İmge Yayınları, 1999.

ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2003-12(1)/M8.pdf 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
felsefe.kku.edu.tr/belgeler/ebook/kucuk_felsefe_tarihi_m_namik.pdf
dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1262/14500.pdf 24 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
felsefe.kku.edu.tr/belgeler/ebook/Felsefe_Tarihi.pdf

Sokrates (Grekçe telaffuz: /sɔː.krá.tɛːs/, Orta Çağ Yunancası telaffuz: [soˈkra.tis]; Grekçe: Σωκράτης, romanize: Sōkrátēs), Batı felsefesinin kurucularından biri olarak kabul edilen ve ahlaki düşünce geleneğine öncülük eden Atinalı bir Yunan filozoftur. Hiçbir yazılı eser bırakmayan Sokrates'in düşünceleri, büyük ölçüde öğrencileri Platon ve Ksenofon’un aktardığı diyaloglar aracılığıyla günümüze ulaştı. Bu anlatılar, Sokrates ve muhataplarının bir konuyu soru-cevap tarzında irdeledikleri diyaloglar şeklinde yazıldı ve Sokratik diyalog adı verilen bir edebî türün doğmasını sağladı. Sokrates hakkında birbirinden farklı ve çelişkili anlatımlar bulunduğundan, onun gerçek düşüncelerini tam olarak belirlemek zordur. Bu durum, felsefe tarihinde "Sokratik problem" olarak adlandırılır. Sokrates, yaşadığı dönemde Atina toplumunda oldukça tartışmalı bir figürdü. MÖ 399 yılında, "dinsizlik" ve "gençleri yozlaştırmak" suçlamalarıyla yargılandı. Sadece bir gün süren mahkemede suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırıldı. Son günlerini hapishanede geçirdi ve kaçması için yapılan teklifleri reddederek, baldıran zehri içerek hayatına son verdi.
Platon'un diyalogları, Sokrates'in Antik Çağ'dan günümüze ulaşan en kapsamlı anlatıları arasındadır. Bu eserlerde Sokratik yaklaşımın epistemoloji ve ahlak felsefesi gibi alanlardaki uygulamalarını gözler önüne serer. Platon'un eserlerinde yer alan Sokrates figürü, adını "Sokratik yöntem" ve "Sokratik ironi" kavramlarına verdi. Sokratik sorgulama yöntemi, yani elenchus, kısa sorular ve cevaplar üzerinden ilerleyen bir diyalog biçiminde şekillenir. Platon'un diyaloglarında, Sokrates ve muhatapları genellikle bir erdem veya soyut bir kavram üzerine tartışarak konunun farklı yönlerini inceler. Ancak sonunda, başlangıçta bildiklerini sandıkları şeyi aslında tanımlayamadıklarını fark ederek çıkmaza girerler. Sokrates, kendisini tamamen cahil olarak tanımladı ve "tek bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğimdir" dedi. Bununla birlikte, cehaletinin farkına varmanın felsefi sorgulamanın ilk adımı olduğunu ima etti.
Sokrates, kendisinden sonraki Antik Çağ filozofları üzerinde güçlü bir etki yarattı ve bunu Modern Çağ'da da sürdürdü. Orta Çağ ve İslam alimleri tarafından incelendi ve İtalyan Rönesansı düşüncesinde, özellikle de hümanist hareket içinde önemli bir rol oynadı. Søren Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche'nin eserlerinde de görüldüğü üzere ona olan ilgi kesintisiz olarak devam etti. Sokrates'in sanat, edebiyat ve popüler kültürdeki tasvirleri, onu Batı felsefe geleneğinde yaygın olarak bilinen bir figür hâline getirdi.

Sokrates'in felsefi yaşamına başlangıçlık eden olay Delphoi Tapınağı ziyaretidir.
Sokrates felsefesinin ana temalarını ele alan başlıca kaynak Sokrates'in Savunması adlı diyalogdur. Bu diyalog Sokrates hakkında açılan dava sonrasında Platon tarafından kaleme alınan bir felsefi başkaldırıdır. Bu eser, Sokrates'in felsefi yaklaşımı uyarınca sürdürdüğü yaşamını sergiler. Sokrates yaşam tarzını ve yaşam tarzı nedeniyle sahip olduğu güçlü düşmanlıkları sergilemek amacıyla dostu Khairephon’un Delphoi Tapınağı kâhini Pythies’e kendisi ile ilgili ziyaretini aktarmayı gerek görür. Khairephon, kâhine Sokrates’ten daha bilge birisinin bulunup bulunmadığını sorduğunda kâhin, ondan daha bilge birisinin bulunmadığını söyler. Bu bilgiyi alan Sokrates önce şüpheye düşer, çünkü hiçbir şey bilmediğinin farkındadır. Ama tanrı yalan söylemeyeceği için kâhinin sözlerinin doğruluğundan şüphe etmemek durumundadır. Böylece söz konusu kehanetin, çözülmesi gereken bir bilmece olduğunu düşünerek araştırmaya koyulur. Önce adı bilgeye çıkan politikacıya, sonra ozanlara, daha sonra da sahip oldukları Sophia ile ünlü olan ustaların ve zanaatkârların yanına gider. Onlara sorduğu sorularla, onların bilge olmadıklarını kavrar. Sokrates bunların cehaletin pençesinde kıvrandıklarını fark eder. Bu kişiler, hem bilmedikleri şeyleri bildiklerini sanmaktadırlar hem de neleri bilmediklerinin farkında değillerdir. Oysa cehaletten daha büyük bir kötülük yoktur. Sokrates bu kişilerden farklı olarak, bilmediğini bilir; tam da bu noktada o kişilerden daha bilge olmaktadır. Yani Sokrates kendi cehaletinin farkında olmak gibi insani bilgeliğe sahiptir. Yani Sokrates kendini bilmekte ve kendini tanımaktadır.
Sokrates, kâhinin söylediği sözlerin gerçek anlamını bulmak için uyguladığı sorgulama sonunda Pythies'in ne demek istediğini anlamıştır. Onların arasında en bilge olduğu doğru bir yargıdır. Çünkü kendisi hiçbir şey bilmediğinin farkındadır. Sokrates böylece –bilmediğini bildiğini sanan- insanlarla, gerçek bilginin tek sahibi olan tanrılar arasında aracı durumundadır. Bu konum aslında Platon'un Lysis ve Şölen adlı eserlerinde belirttiği gibi, filozofun konumudur; zaten filozof kelimesi de Yunanca philei ve sophia kelimelerinin yan yana gelmesi ile oluşturmuştur. Bu kelime başta "bilgi ve bilgelik dostu" sonra ise "bilgiye can veren, onu sorgulayan" anlamına gelmektedir. Bunun ön koşulu da bilgisizliğin bilincinde olmaktır.
Sokrates'in kendini tanı ilkesinin başlıca sebebi; her kişinin yaratılıştan iyi olduğu görüşünden gelir. Sokrates'in ahlakçı akılcılığı buna denk gelmektedir.

Kehanet anlatısı, genellikle Sokrates'in, bilgelikleriyle ünlenenlere yöneltip onları bunalttığı soruları akla getirir. Bu tür yaklaşımlar "çürütme" (elenchos) denen belli bir kalıp içerisinde sergilenirler. Bu yöntem felsefe tarihinin ilk yöntemi olması bakımından son derece önemlidir. Eski Yunancada "sınamadan geçirmek" ya da "çürütme" anlamına gelen elenchos yöntemi, doğruluğundan şüphe duyulmayan bir sava karşı yöneltilen çeşitli sorularla, yapılan açıklamalarla, savın kapsamının olabildiğince genişletilmesiyle, en sonunda savın kendi içinde taşıdığı çelişki ve tutarsızlıkların kanıtlanmasıyla doğruluk savlarının çürütülmesinin amaçlandığı düşünsel diyalektik bir süreçten oluşmaktadır. Sokrates tarzı bu çürütme şu aşamalardan oluşur:

Yanıtlayan, çürütmenin amacını oluşturacak p önermesini savunur;
Sokrates akıl yürütmenin ürünü q ve r önermeleri üzerinde yanıtlayanla tartışmasız hemfikir olur;
Sokrates'i yanıtlayana q ve r önermelerinden ancak karşıt –p önermesine ulaşacağını kanıtlar;
Sokrates bu noktada p'nin yanlış, karşıt p'nin doğru olduğunun gösterildiğini ileri sürer.
Sokrates'e göre çürütme uygulaması o denli önemlidir ki Savunma'da bunun felsefeyle aynı şey olduğunu savunur. Filozofça yaşamanın insanın kendisini ve başkasını sürekli sınamak olduğunu açıklar (28e, 29c-d). Bu anlamda Sokrates'in diyalektik uslamlama yönteminin amacı insanların iyiye, güzele, erdeme yönelik sürekli bir felsefe arayışı içinde olmalarının sağlanmasıdır. Diyalektik yöntemde yanıt arayan hemen bütün sorular, "Güzel nedir?", "Bilgi nedir?", "Zaman nedir?" gibi ne?-lik bildiren bir şeyin özünü ya da doğasını bilmeye yönelik ana soru yapısından türerler. Sokrates karşılıklı konuşmalardan yola çıkarak yüzeysel bilginin, bir kavramı tanımlatmayı, tanıtlatmayı amaçlayan sorularla diyaloğu istenen doğrultuda yönlendirir. Bu karşılıklı konuşmalarda konuşmacıların söylediklerinde bulunan tutarsızlıklar ve çelişkiler ortaya çıkarılarak yüzeysel bilginin, en önemlisi de doğru diye bilinen sanıların bırakılmasını sağlamış olacaktır.
Diyalektik yönteminin en belirgin örnekleri Kriton ile Lysis diyaloglarıdır. Sokrates'in uyguladığı biçimiyle bu yöntem bilginin bulunmaktan çok hep aranması gereken bir şey olarak görüldüğünün başlıca kanıtıdır.

Sokrates öldükten sonra "Sokratik Diyaloglar" edebiyatı ortaya çıkmıştır. Diyaloglar arasında ilk sırayı Platon'un yazdığı diyaloglar alır. Platon; Sokrates'in Savunması, Kriton, Phaidon, Şölen (Symposion), Theaitetos, Timaeos, Lakhes, Euthyphron adlı diyaloglarında Sokrates'in portresini sergilemiştir. İkinci sırada ise Ksenophon'un Apomnemoneumata adlı yapıtı yer alır.
Sokrates'in kişiliği üzerine birbirine karşıt görüşler ortaya atılmıştır. Platon'a göre dengeli bir kişi olan Sokrates çağdaşı Spintharos'a göre sert mizaçlı, nefsine hâkim birisidir. Fakat Sokrates'e karşı bir saldırı da vardır: Aristophanes'in MÖ 423 yılında sergilediği Bulutlar adlı komedyasında Sokrates, sözcüklerle oynayan, öğretileri ile ahlakı ve devleti baltalayan; gençleri babalarıyla, devletin otoritesini sorgulamaya yönelten bir sofist olarak canlandırılarak eleştirilmiştir.
Ayrıca Sokrates ile ilgili diyaloglarda Sokrates'in içindeki tanrısal sesten (daimon) bahsedilir. Bu güç ona ne gibi davranışlardan kaçınması gerektiği konusunda ilham vermektedir.
Sokrates'i Kant, "aklın ideali", Hegel, "bir insanlık kahramanı, felsefesini yazmayan ama yaşayan gerçek bir filozof" olarak tanımlar. Nietzsche ise tersine, onu, ölüm korkusu nedir bilmeyen, yaşayan biri olarak değil de salt akıl olarak ölen ve hayatın içgüdüsünden tamamıyla kopmuş bir "canavar" olarak tasvir eder.
Sokrates'e ait yazılı bir eser günümüze ulaşmamıştır. Bu nedenle tüm öğretimini sözel olarak yaptığı yargısına varılmaktadır. Sokrates hakkındaki bilgiler başkalarının aracılığı ile günümüze kadar gelmiştir. Bugün fiilen sahip olduğumuz eserleri yazmış olan başlıca filozof Platon'dur. Platon, Sokrates'in öğrencisidir. Sokrates'e ilişkin bilgilerin büyük çoğunluğu Platon'un yazılarından elde edilmektedir. Platon Sokrates'in anısını canlı tutmak için onu ve onun öğretilerini anlatan yazılar yazmıştır.
Sokrates'in ruhunu yaşatmak, Platon için, Sokrates'in yaptığı tarzda felsefe yapmak anlamına gelmektedir. Platon, Sokrates öldüğünde otuz bir yaşındadır. Sokrates öldükten sonra MÖ 4. yüzyılın ilk yarısında Atina’nın ünlü okulu olan ve bugünkü modern üniversitenin ilk örneği sayılabilecek Akademia’yı kurmuştur ve eserlerini orada yazmıştır.

Yunan felsefesinin en büyük filozofu Sokrates’in ölümünün ardından onun anısını canlı tutmak için eserler kaleme alındığı gibi bazı okullar da kurulmuştur. Bu kuruluşların hepsi Sokrates’in düşünsel anlamda gerçek izleyicileri olma savıyla kurulmuştur. Bu okullar arasında "Megara okulu", "Kinikler okulu", "Kirene okulu", "Elis-Eteria okulu" sayılabilir. Bu okull

Platon veya Eflatun (Yunanca: Πλάτων Plátōn; MÖ 428/427 veya 424/423 – 348/347), Antik Yunan filozofu ve bilgesi.
Dünyada üniversite düzeyindeki ilk kurumlardan biri olan (ve bu kurumlara günümüzdeki adını veren) Akademi'nin kurucusu olan ve düşünce tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden Platon, felsefe ve bilim tarihindeki pek çok tartışmanın temellerini atmış, Hristiyanlık ve İslam gibi pek çok dini de derinden etkilemiştir. Hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte felsefe tarihinin en etkili isimlerinden biridir. İddialarının büyük bir kısmı bugün hâlâ önemini korumakta, tartışılmakta ve çoğu düşünceye katkıda bulunmaktadır. İngiliz matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead "Avrupa felsefe geleneğiyle ilgili yapılabilecek en güvenilir genel nitelendirme, Platon'a ait bir dizi dipnottan oluştuğudur.", demiştir.
Çağdaşlarının aksine, eserlerinin tahminen hepsi günümüze kalabilmiş olan Platon genellikle kendi çevresinden (ya da kendi için önemli) karakterlerden oluşan, belirli bir mekanda ve zamanda geçen, bir konu etrafında insanların tartıştığı ve birbirlerine karşı argümanlar vererek iddialarını çürütmeye veya ispatlamaya çalıştığı, çeşitli şakalar ve göndermeler de içeren, tiyatro metinlerine oldukça yakın kurgusal diyaloglar yazmıştır. Çoğunun ana karakteri Sokrates olan bu diyaloglar uzunluk, konu ve işleniş açısından büyük farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle Platon'un etik, estetik, metafizik, politika gibi farklı alanları işlediği bu metinlerde pek çok düşünceyi hayatı boyunca tekrar tekrar değerlendirdiği, düşüncelerini değiştirdiği veya yeniden ele aldığı düşünülmüş, diyalogların kronolojisi, nasıl yorumlanması gerektiği, hangi iddiaları Platon'un kendinin savunduğu ya da Platon'un diyaloglarında yazmadığı düşünceleri olup olmadığı tartışma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Politik felsefenin kurucusu kabul edilen Platon'un, sadece akıl aracılığıyla bilinebileceğini iddia ettiği tümel gerçekler olan "idealar" teorisi, ruhun akıl, duygular ve arzulardan oluşan üç parçası olduğu ve bu parçalar arasında aklın yönetimine dayanan bir uyum kurulması gerektiği iddiası ve bu teoriler üzerine kurduğu etik ve politik düşünceleri tarih boyunca akıl, ruh, beden, tümeller, ahlak ve devlete dair tartışmalarda oldukça etkili olmuştur. En sık okunan ve temel düşüncelerinin çoğunu açıkladığı düşünülen diyalogları Devlet, Sokrates'in Savunması, Phaidon, Şölen, Theaitetos, Menon, Parmenides, Protagoras ve Timaios olan Platon'un bunlar dışında asıl Sokrates'in bir konu hakkında konuştuğu kişinin verdiği cevapları çürüterek o insanı kendini sorgulamaya ve böylece felsefe yapmaya yönlendirme sürecini tasvir ettiği eğlenceli diyalogları tarih boyunca oldukça popüler olmuşlardır. Sokrates'in yanı sıra kendinden önce gelen Herakleitos, Parmenides, Pisagor gibi filozoflardan da etkilenen Platon'un bu filozoflara yer verdiği metinleri aynı zamanda haklarında günümüze çok az şey kalmış olan bu filozoflara tanıklık ederek kaynak oluştursa da, Platon'un metinlerinin kurgusal metinler olduğu unutulmamalıdır.
Platon'un aşk üzerine Şölen adlı bir diyaloğu ve diğer diyaloglarında bu konuda çeşitli iddiaları bulunsa da, hiçbiri günümüzdeki anlamıyla "Platonik aşka" karşılık gelmemektedir. Platon gerçek aşka bedensel hazlara yönelerek değil ruhsal bir yolla gerçeğin, güzelin, iyinin kendine dönük bir yönelimle ulaşıldığını iddia ettiği için zaman içerisinde 'Platonik aşk' terimi günümüzde 'romantik ya da cinsel bir karşılık beklenmeyen aşk' anlamı kazanmıştır, oysa Platon cinselliğe ya da romantik ilişkilere karşı çıkmamaktadır.

Platon'un hayatıyla ilgili hemen hemen hiç kaynak bulunmamaktadır ve hakkındaki pek çok rivayet milattan sonra 3. yüzyılda (yani Platon öldükten 5 yüzyıl sonra) pek çok filozofun biyografisini yazan Diogenes Laertios'a dayanmaktadır. Diogenes Laertios, Platon'un asıl isminin dedesinin adı olan Aristokles olduğunu, Platon'un iyi bir güreşçi olduğunu, "geniş" anlamına gelen Platon isminin güreş hocasının taktığını, göğsü, omuzları, çenesi ya da alnı geniş olduğunu için taktığı bir lakap olduğunu aktarmaktadır. Milattan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Seneca ise Platon'un göğsünün geniş olduğu için ona bu lakabın verildiğini söylemektedir. Platon ismi o dönemde yaygın bir isimdir, fakat eğer lakapsa bile Platon bütün eserlerini bu adla yazmıştır, yakın zamanda 'en itibarlı' anlamına gelen Aristokles isminin sonradan biyografi yazarlarının uydurması olduğu ve Platon isminin asıl adı olduğu da iddia edilmiştir.
Diogenes Laertios Platon'un doğum tarihini kendi tahminlerine göre 428/7 yıllarına yerleştirmiştir ancak günümüzde Platon'un Yedinci Mektup'undan yola çıkarak 424/3'te doğmuş olması gerektiği düşünülmektedir. Atina kentinin köklü ve asil bir ailesinden gelen Platon'un gençliğinde güreşe ek olarak (güreş o dönemde varlıklı genç erkekler arasında yaygın bir faaliyetti) tiyatro oyunları yazdığı (Atina şehrinde her sene şehir için oldukça önemli ve oldukça popüler tiyatro festivali yapılmaktaydı) söylenir. Politikaya atılmayan Platon muhtemelen bütün hayatını ailesinden kalan mal varlığını felsefe yapmaya harcayarak geçirmiştir. Kendisinden önce Atina'nın düşünce dünyasındaki en etkili figürlerden biri olan Sokrates'in öğrencisiyken Sokrates Atina devleti tarafından suçlu bulunmuş ve (Platon tahminen 25 yaşlarındayken) öldürülmüştür. Platon'un yazdığı Sokrates'in Savunması Sokrates'in ağzından ölümüne karar verildiği davada yaptığı savunmayı anlatmaktadır, fakat Sokrates bu konuşmasında ne kendini savunur, ne de özür diler, sadece kendine yöneltilen suçlamalarla ilgili kendi düşüncelerini söyler.
Babası Ariston, annesi Perictione olan Platon'un Devlet kitabında tartışmanın ana karakterleri olarak yer verdiği Adeimantus ve Glaukon adında iki erkek kardeşi ve Potone adında bir kız kardeşi vardır. Kız kardeşinin oğlu Speusippos Platon öldükten sonra Akademi'nin başına geçmiştir. Platon'un annesi Perictione'nin kardeşi Kharmides (Platon'un Kharmides, Şölen ve Protagoras diyaloglarında konuşur) ve dedesi Kritias Kharmides ve Protagoras'ta konuşan Kritias'ı Platon Callaeschrus'un oğlu, yani annesinin dedesi olarak tanıtır, fakat Timaios ve Kritias diyaloglarında tanıtmadığı ve yaşlı tasvir ettiği için başka bir Kritias'dan bahsettiği düşünülebilir) Otuz Tiran döneminde Atina politikasında önemli yer alan figürlerdir. Aynı zamanda Sokrates'le yakın olan Kritias bu dönemde lider rolü üstlenmiş ve Atina halkından oldukça tepki toplamıştır, dolayısıyla Sokrates'in idama mahkûm edilmesi tarihçiler tarafından Sokrates'in etrafındaki önemli politik figürlere verilen bir tepki olarak da değerlendirilmiştir.
Platon'un hayatı hem Atina için hem de bütün Antik Yunan Medeniyeti için oldukça büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme denk gelmiştir. Antik Yunan Medeniyeti milattan önce beşinci yüzyılda Ege Denizi'nin iki tarafına, Marmara ve Karadeniz kıyılarına, Sicilya ve Güney İtalya'ya yayılmış, Doğu Akdeniz kıyılarında da oldukça etkili olmaya başlamıştır. Atina ve Sparta bu süreçte ekonomik ve politik güç olarak yükselmişler ve bir süre sonra birbirleriyle MÖ 431-404 yılları arasında süren Peloponez Savaşı'na girmişlerdir. Atina bugün "doğrudan demokrasi" diyebileceğimiz bir yönteme yakın yönetime katılmada toplumsal eşitlik ve yasaya bağlı adaletin vurgulandığı bir sistemle kendini yönetirken, Sparta asiller ve köleler arasında katı bir sınıfsal ayrıma dayalı bir oligarşiye sahipti. Savaşın başında oldukça etkili emperyalist bir güç olan Atina kenti savaşta Sparta'ya yenilmiş, Sparta zoruyla Atina yönetimine "Otuz Tiran" getirilmiş, bu dönemde uygulanan idamlar ve baskılar sekiz ay sonra isyanla devrilmelerine ve bu sefer yeni yönetim tarafından Otuz Tiran'ın ve yandaşlarının idam edilmesine yol açmıştır. Tarihçiler Sokrates'in de bu dönemde Pelopones Savaşında Atina için büyük kayıplara neden olan Alkibiades ve Otuz Tiran'da etkili olan Kritias gibi nefret duyulan figürlerle ilişkileri nedeniyle öldürüldüğünü düşünmektedir.
Dönemin varlıklı ailelerinin çocukları gibi Platon da gramer, müzik ve spor eğitimi alarak büyümüş olmalıdır; ancak o dönemin gramer ve müzik eğitimi günümüzün müzik, şiir, dil bilgisi, edebiyat, tarih gibi konularını, spor da beden eğitiminin yanı sıra savaş talimlerini de kapsamaktaydı. Spor yarışmalarından oluşan Olimpiyat oyunlarının yanı sıra şiir ve tiyatro performansı yarışmalarından oluşan festivaller Antik Yunan medeniyetinin kültürel yaşamının önemli parçalarıydı ve Platon'un yaşadığı dönemde Atina bilim, sanat ve kültürde başı çekiyordu. Ayrıca Platon'un hayatı boyunca iki önemli seyahat yaptığı düşünülmektedir. Birinci gezisinde Sicilya ve Güney İtalya'daki Yunan şehirlerinde orada etkili olan Pisagor ve Parmenides felsefesinden etkilendiği, ikinci gezisini yaptığı düşünülen İskenderiye veya Antik Mısır gezilerinde de Babil ve Mısır'da gelişmiş olan kozmoloji, astroloji ve Museviliğin tanrı ve yaradılış anlayışlarından etkilendiği varsayılmakla birlikte Platon'un bu ikinci gezisinde ne gördüğüyle ilgili net veriler bulunmamaktadır. Kırk yaşında gezilerini tamamlayıp Atina'ya döndüğü söylenen Platon'un eserlerinin tahmini kronolojisine dayanılarak çıkarılan düşüncesindeki gelişmelerin seyahatlerinde gördükleri ve öğrendikleriyle ilgili olduğu düşünülmektedir.
Bunun yanı sıra Atina'nın politik dünyasına dahil olmasa da Diogenes Laertios'a göre Sicilya'nın önemli bir Yunan kenti olan Siraküza'nın yöneticisi olan Dionysius'un yanına gitmiş, Dionysius'un kayın biraderi Dion, Platon'un öğrencisi olmuş; ancak tiran Dionysius Platon'a karşı çıkınca Platon köle olarak satılmış ve onu tanıyan Anniceris tarafından özgürleştirilip Atina'ya geri gönderilmiştir. Platon'un Yedinci Mektubu'na göre Dionysius öldükten sonra başa geçen Dion, Platon'u varisi 2. Dionysius'u eğitmesi ve Platon'un öğretilerine uygun bir filozof kral yapması için tekrar çağırmış; ancak 2. Dionysius Dion'dan şüphe ederek onu sürgüne yollayıp Platon'u zorla alıkoymuş en sonunda Platon Siraküza'yı ter

Aristoteles (Grekçe: Ἀριστοτέλης, Aristotélēs, yak. MÖ 384 – yak. MÖ 322) veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan'da klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof, polimat ve bilgedir.
Platon ile birlikte düşünce tarihinin en önemli filozoflarından olan Aristoteles, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş, eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur. Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendine dayanan Aristoteles, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya da devam etmektedir.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Yunanistan'daki antik Stagira şehrinde doğmuş, Makedon kralı II. Filip‘in doktoru olan babası Nicomachus, Aristoteles çocukken ölmüş ve Makedonya sarayında hocalar tarafından büyütülmüştür. 17-18 yaşlarında Atina‘daki Platon'un Akademi'sine katılmış ve yirmi yıl kadar orada kalmıştır (c. MÖ 347). Platon öldükten kısa zaman sonra, MÖ 343'te Makedon II. Filip‘in isteğiyle Makedonya sarayında Büyük İskender‘e hocalık yapmıştır. Daha sonra Atina'ya dönüp Lyceum'da Platon'unki gibi bir okul kuran Aristoteles, burada pek çok takipçi edinmiştir ve bugün kendine atfedilen düşüncelerin çoğunu bu dönemde ürettiği düşünülmektedir.
Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmese de, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ ve Rönesans boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik'in fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir. Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristoteles, Frege'ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu eserlerinin en önemlileri arasında Metafizik, Kategoriler, Fizik, Nikomakhos'a Etik, Politika, Ruh Üzerine ve Poetika sayılabilir.
Helenistik dönemde diğer düşünce okulları kadar popüler olmasa da öğretilerini takip edenlerce fikirleri aktarılmış, Epikürcülük ve Stoacılık üzerinde çeşitli etkileri olmuştur. Ancak asıl etkisini erken Hristiyanlığın neo-Platonizmi'nde, Orta Çağ'ın Hristiyanlık teolojisinde, İslam felsefesinde ve skolastik düşüncede gösteren Aristoteles, İslam düşünürleri tarafından "muallim-i evvel" yani "ilk öğretmen" olarak anılmış, Thomas Aquinas biricik örneğini teşkil ettiğini düşündüğü için ona sadece "filozof" demiş, Heidegger felsefede kavramın ancak Aristoteles ile kendini bulduğunu iddia etmiştir. Felsefe tarihi boyunca neredeyse hiç gündemden düşmeyen Aristoteles, günümüzde özellikle metafizik ve etik alanlarında güncel tartışmalara katkıda bulunmaya devam etmektedir.

O dönemde gayet yaygın bir isim olan adının anlamı "en iyi amaç, gaye" olan Aristoteles'in hayatıyla ilgili bilgiler oldukça sınırlıdır. Antik Çağ'dan günümüze kalan belgelere dayanarak, Aristoteles'in MÖ 384 veya 385'te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira'da Makedonya kralı II. Amyntas'ın (Philippos'un babası) hekimi olan Nikomakhos'un oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülmektedir. MÖ 367 veya 366'da 17-18 yaşında Platon'un Atina'daki Akademi'sine girmesiyle Platon'un en parlak öğrencilerinden biri olan Aristoteles, Platon'un okulundayken okuma tutkusuyla tanındığı ve "okuyucu" lakabını edindiği söylenir. Helenistik dönemden önce felsefe daha çok karşılıklı konuşma ve tartışma biçiminde yapıldığı için, Aristoteles'in metinlere yönelmesi farklı bir etkinlik olarak görülmüş olabileceği gibi, bu lakap daha sonraki Aristoteles okurları tarafından Aristoteles'in metinlerinin kendinden önceki filozoflara göndermelerle dolu olması nedeniyle verilmiş de olabilir. Bu dönemde hiçbiri günümüze bütünüyle kalmamış olan diyaloglarını yazmaya başladığı düşünülmektedir.
Platon MÖ 347'de öldüğünde, Akademi'nin başına yeğeni Speusippos geçmiştir, Aristoteles'in Atina'dan ayrılmasına genellikle bu durum temel neden olarak gösterilse de o dönemde Makedonya'nın güçlenmesi ve diğer Yunan şehir devletlerini tehdit etmesi sonucu gelişen Makedon düşmanlığının da Atina'dan ayrılmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ksenokratos'la beraber bulunduğu Assos kentinin tiranı Atarnevuslu Hermias'ın yanına danışman olarak gider, bu sırada en önemli öğrencilerinden biri olan Theophrastos'la beraber özellikle Midilli adasında hayvanlar, bitkiler ve coğrafya hakkında pek çok gözlem, inceleme ve deney yaptığı, bu konulardaki metinlerini dolduran örneklerin çoğunu bu dönemde topladığı düşünülmektedir. Midilli'deyken Hermias'ın yeğeni ya da evlatlık kızı Pythias'la evlenir ve yine Pythias adında bir kızı olur.
343'te Pella'daki (Bugün Ayii Apostili) Makedonya kralı II. Filip'in sarayına danışman olarak gider.

Burada Filip'in oğlu ve daha sonra ordusunda general İskender öldükten sonra sırasıyla biri Yunan yarımadasında diğeri Mısır'da kral olacak olan Kassandros ve I. Ptolemaios'a hocalık yapar. Antik Çağ filozoflarının hayatlarıyla ilgili çoğu rivayete dayanan bilgilerden oluşan bir biyografi kitabı yazmış olan Diogenes Laertios, 341 yılında Persler'in eline düşen Hermias'ın öldürülünce Aristoteles'in Delfi'de ona bir anıt yaptırdığını ve bu anıta onun anısına bir şiir yazdığını aktarır ve şiire de yer verir. Aristoteles'in Perslere karşı etnik ayrımcılık yaptığı, Yunanları Perslerden daha üstün gördüğü, öğrencilerine Yunanlara karşı iyi davranan fakat aynı düzeyde Perslere kötü davranan lider olmaları gerektiğini öğrettiği söylense de, ancak zaten Pers düşmanlığı ve "dostuna iyi, düşmanına kötü davran" normu Antik Yunan toplumunda Aristoteles'e kadar en az iki yüzyıldır yaygın biçimde görülmektedir. Ayrıca, Aristoteles felsefesiyle öğrencilerinin liderlikleri arasında net bir örüntü görülmemekte, Aristoteles'in bu dönemde seçkin öğrencilerine ne öğrettiği bilinmemektedir.

Filip'in ölümüyle MÖ 335 yılında İskender Makedonya kralı olduğunda Aristoteles Atina'ya dönüp daha öncesinde de felsefe amacıyla kullanılmış bir yer olan Atina kent merkezine yakın Lykeion'da kendine ait bir felsefe okulu kurar ve takipçilerine ya (rivayete göre) Aristoteles öğrencileriyle dolaşarak tartıştığı için ya da bir tür çevresi sütunlarla çevrili avlu ya da galeri olan mimarinin adından dolayısıyla Peripatetikler (περῐπᾰτητῐκοί, perĭpătētĭkoí) denmiştir (bu isim hem "etrafında yürüyenler" hem de "bir alanı çevreleyen mimari yapı" anlamına gelebilir). Burada on iki sene ders veren Aristoteles eşi Pythias ölünce Herpyllis'le evlenir ve Nikomakhos adında bir oğlu olur. Günümüze kalan metinlerinin çok büyük ihtimalle bu dönemde Aristoteles ya da öğrencileri tarafından yaptıkları tartışmalara dair notlar olduğu ve okul dışında paylaşılmadığı düşünülmektedir.
MÖ 323'te Büyük İskender'in ölmesi sonrası Atina'da Makedon karşıtı bir tepki dalgası oluşunca Makedon olan Aristoteles'e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü -Hermias'ı- anısına bir ilâhi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, Sokrates'in yazgısını paylaşmak yerine Atina'yı terk etmeyi seçer: kendi deyişiyle, Atinalılar'a "felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri" fırsatını tanımak istemez. Annesinin memleketi olan Eğriboz (Euboia) adasındaki Helke'ye sığınır. Ertesi yıl MÖ 322'de, altmış iki yaşında hayatını kaybeder. 2016 yılında Yunan arkeolog Kostas Sismanidis, Aristoteles'in mezarının, Stagira bölgesindeki 5. asra ait tarihi kalıntılar arasında bulduğunu açıkladı.

Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır:

Aristoteles tarafından yayımlanan ancak bugün kaybolmuş yazılar.
Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik hazırlanmamış fakat muhafaza edilmiş olan yazılar.

İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aristoteles kendi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanmıştır. Bu yapıtlar, diğer birçok Antik Çağ metni gibi miladı izleyen ilk asırlarda kaybolmuş ve günümüze yalnızca başka yazarların alıntılarından kalan parçalar ulaşmıştır. Bu yapıtlar konu ve işleniş itibarıyla Platon'unkilere benzer biçimde diyalog olarak yazılmıştır. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken çok büyük ihtimalle bu yapıtlara göndermede bulunmaktadır çünkü bizim elimize ulaşan diğer türdeki metinler dil ve biçim açısından vasat, daha çok konuşma diline yakın metinlerdir. Bu metinler büyük ölçüde Platoncu temaları geliştirmekte, hatta bazen Platon'un çalışmalarıyla aynı doğrultuda daha öteye giden iddialar sunmaktadır (Bu çizgide, örneğin Evdemos diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarını bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetir). Fakat genel olarak bu yayımlanan metinlerin hiçbiri elimize ulaşan metinlerdeki kadar güçlü argümanlar vermemekte, daha çok genelgeçer toplumsal normları ve Platon'u doğrular görünmektedir.
Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde ise (örneğin Ruh Üzerine'de) Platon'u ve ondan sonra gelen Platoncuları eleştirdiğini çok net görebiliriz. Dahası pek çok noktada Platon'la çok temel görüş ayrılıklarına sahip olan Aristo, pek çok başka açıdan da genelgeçer toplumsal kanılarla oldukça zıtlaşmaktadır. Bu durum felsefe tarihçilerini Aristoteles'in nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili çeşitli iddialara götürmüştür. Kimileri Aristoteles'in yayımladığı diyaloglarını Platon'un okul

Bilim tarihi, hem doğa hem de toplumsal bilimler dahil olmak üzere bilimsel bilgi ve bilimin gelişiminin incelenmesidir. 18. yüzyıl ile 20. yüzyıl arası dönemde, öteden beri yanlış bilindiği düşünülen olguların bilimsel gerçeklerle değiştirilmesi yolunu izlemiştir.
Bilim, gerçek dünyadaki olayların gözlemlenmesi, açıklanması ve öngörüsünü vurgulayan, bilim adamları tarafından yapılan, doğal dünya hakkındaki deneysel, kuramsal ve pratik bilginin bir bütünüdür. Buna karşılık, bilim tarihçiliği bilim tarihçileri tarafından kullanılan yöntemleri inceler.
İngilizce bir kelime olan ve ilk defa William Whewell tarafından kullanılan scientist (bilim insanı) tanımlaması nispeten yakın bir tarih olan 19. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır. Daha önce, araştırmacılar kendilerini "doğa filozofları" olarak adlandırıyorlardı. Doğal dünyaya ilişkin deneysel araştırmalar klasik antik çağlardan beri (örneğin Thales ve Aristo tarafından) tanımlanmış, bilimsel yöntem Orta Çağ'dan beri kullanılmıştır (örneğin, İbn-i Heysem ve Roger Bacon tarafından). Modern bilim, modern çağın erken döneminde, özellikle bilimsel devrim dönemine denk gelen 16. ve 17. yüzyıl Avrupa'sında gelişmeye başladı. Bilim tarihçileri geleneksel olarak, bilimi, daha önceki araştırmaları da içerecek şekilde yeterince geniş olarak tanımlamıştı.
18. yüzyıldan 20. yüzyılın sonlarına kadar bilim tarihi, özellikle de fizik ve biyoloji bilimlerinin çoğu için gerçek teorilerin yanlış inançların yerini aldığı, ilerici bir anlatımla sunulmuştur. Thomas Kuhn'unki gibi daha yeni tarihsel yorumlar, bilim tarihini paradigmalar veya kavramsal sistemler açısından, entelektüel, kültürel, ekonomik ve politik eğilimlerden oluşan daha geniş bir çerçeve içerisinde tasvir etme eğilimindedir.

Tarih öncesi çağlarda, teknik ve bilgi nesilden nesle sözlü bir gelenekle geçmiştir. Örneğin, mısırın tarım için Meksika'nın güneyinde evcilleştirilmesi, yaklaşık 9000 yıl önceye, yazım sistemlerinin geliştirilmesinden daha eski bir tarihe dayanmaktadır. Benzer şekilde, arkeolojik kanıtlar, yazının icadından önceki toplumlarda astronomik bilginin geliştiğini gösterir. Yazının gelişimi, bilginin muhafaza edilmesine ve çok daha doğru bir şekilde nesilden nesle iletilmesine olanak tanımıştır.
Birçok eski uygarlık sistematik olarak astronomik gözlemler yapıp bilgi toplamıştır. Gezegenler ve yıldızların maddi doğası üzerine kafa yormak yerine, çoğunlukla toplum üzerindeki etkilerinden çıkarım yaparak gök cisimlerinin nispi konumlarını şema haline getirmişlerdir. Bu, antik araştırmacıların, her şeyin birbirine bağlı olduğunu varsayarak, genel olarak bütüncül bir sezgi kullandıklarını, buna karşılık modern bilimin böyle kavramsal sıçramaları reddettiğini göstermektedir
Bu dönemde insan fizyolojisi ile ilgili temel bilgiler bazı bölgelerde biliniyordu ve birkaç medeniyette simya ile ilgili uygulamalar yapılmaktaydı. Makroskobik flora ve faunayla ilgili kayda değer gözlemler yapılmıştır.

Eski Mısır, astronomi, matematik ve tıp alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Mısır'da geometrinin gelişmesinin temel sebebi, tarım arazilerinin düzenini ve mülkiyetini, her yıl Nil nehrinde gerçekleşen taşkınlardan korumak için yapılan araştırmalardır. 3-4-5 dik üçgen ve diğer geometri kuralları doğrusal yapılarla birlikte Mısır mimarisindeki sütun ve lentoların yapımında kullanılmıştır. Mısır ayrıca Akdeniz'in çoğu için bir simya araştırma merkezi olmuştur. Günümüze ulaşmış olan ilk tıbbi belgelerden biri olan Edwin Smith Papirüsü muhtemelen beyni tarif eden analiz etmeye çalışan en eski belgedir: bu modern sinirbilimin başlangıcı olarak görülebilir. Mısır tıbbı bazı etkili uygulamalara sahip olmasına rağmen genellikle etkisiz ve bazen de zararlıydı. Örneğin tıbbi tarihçiler, eski Mısır ilaçbiliminin büyük ölçüde etkisiz olduğuna inanmaktadırlar. Buna rağmen, hastalığın tedavisinde inceleme, tanı, tedavi ve öngörü bileşenlerini kullanmışlardır. G. E. R. Lloyd'a göre bunlar temel deneysel bilim yöntemiyle paralellik sergiler ve bu metodolojinin geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca Ebers papirüs'ü (MÖ 1550) geleneksel deneyciliğin bulgularını da içerir.

Sümer'deki (şimdiki Irak'ta) Mezopotamya halkı, MÖ 3500'lerin başlangıcından itibaren, dünya ile ilgili bazı gözlemlerini sayısal verilerle kaydetmeye başlamışlardı. Fakat gözlem ve ölçümlerin bilimsel yasaları aydınlatmaktan başka amaçlar için yapıldığı görülmektedir. Pisagor yasalarının somut bir örneği, MÖ 18. yüzyılda kaydedilmiştir: MÖ 1900 tarihli Mezopotamya çivi yazımı tableti olan Plimpton 322, bazı Pisagor üçlülerini (3, 4, 5) kaydeder (5, 12, 13). ..., Pisagor teoreminin soyut bir formülasyonu yok iken, Pisagor'dan yaklaşık 1000 yıl önce kaydetmişlerdir.

Babil astronomisinde, yıldızların, gezegenlerin ve ay'ın ait hareketlerin kayıtlarının, yazarların yarattığı binlerce kil tablet üzerinde kaldı. Mezopotamya'daki ilk bilim adamları tarafından belirlenen güneş ayı ve ay ayı gibi astronomik dönemler, günümüzde hâlen yaygın bir şekilde batılı takvimlerde kullanılmaktadır. Bu verileri kullanarak, gün ışığının yıl boyunca değişen uzunluğunu hesaplamak ve Güneş, Ay ve gezegenlerin ayrıca tutulmaların görünümlerini ve kaybolmalarını tahmin etmek için aritmetik yöntemler geliştirdiler. Bir Keldani astronomu ve matematikçisi olan Kidinnu gibi yalnızca birkaç gök bilimcinin ismi bilinmektedir. Kidinnu'nun çalışmaları, günümüzdeki takvimlerde kullanılan güneş yılı için önemlidir. Babil astronomisi "astronomik olayların detaylı bir matematiksel tanımını yapmaya yönelik ilk ve oldukça başarılı girişim" idi. Tarihçi Asger Aaboe'ya göre, "Helen dünyasında, Hindistan'da, İslam dünyasında ve Batı'da yapılmış olan birçok bilimsel astronomi çalışması, belirleyici ve temel yollarla Babil astronomisine bağlıdır.

Klasik Antik dönemde, evrenin işleyişine ilişkin sorgunun izleri, hem güvenilir bir takvim oluşturma hem de çeşitli hastalıkların nasıl tedavi edileceğinin belirlenmesi gibi doğal amaçlar için yapılan araştırmalarda, doğa felsefesi olarak bilinen soyut araştırmalarda görülmektedir. Kendilerini, doğa filozofu, yetenek gerektiren bir mesleğin uygulayıcıları (örneğin doktorlar) veya dini bir geleneğin takipçileri olarak (örneğin, tapınak şifacıları) olarak düşünen eski insanlar ilk bilim insanları olarak kabul edilebilir.
Öncü Sokratlar olarak bilinen ilk Yunan filozoflar komşularının mitlerinde bulunan soruna değerli yanıtlar sundular: "Yaşadığımız düzeni nasıl buldular?”. "bilimin babası" olarak kabul edilen, Sokrates öncesi filozoflardan Thales (MÖ 640-546) doğal olaylar için doğaüstü olmayan açıklamaları öne süren ilk kişi oldu. Örneğin, karalar suyun üzerinde yüzmektedir ve depremler tanrı Poseidon'dan değil karaların üzerinde yüzdüğü bu suların çalkalanmasından meydana geldiğini ileri sürer. Thales'in öğrencisi olan Samoslu Pisagor'u, kendi için matematiği araştıran Pisagor okulunu kurdu ve Dünyanın küre şeklinde olduğunu öne süren ilk kişi oldu. Leukippos (MÖ 5. yüzyıl) tüm maddenin atomlar olarak bölünemeyen, tekrar etmeyen birimlerden oluştuğu teorisi ile atomculuk kavramını başlattı. Bu teori, öncelikle öğrencisi Demokritos daha sonra da Epikür tarafından oldukça genişletilmiştir.
Ardından, Platon ve Aristoteles, daha sonraki doğa araştırmalarını da şekillendirecek olan, doğa felsefesi hakkında ilk sistematik tartışmaları yaptılar. Tümdengelimli akıl yürütmenin geliştirilmesi, daha sonraki bilimsel araştırmalar için yararlı olmuştur. Platon, MÖ 387'de sloganı "Geometri bilmeyen giremez" olan ve birçok önemli filozof yetiştiren Platon Akademisini kurdu. Platon'un öğrencisi Aristoteles, deneyciliği ve evrensel hakikatlere gözlem ve tümevarım yoluyla ulaşabileceği fikrini ortaya koyarak bilimsel yöntemin temellerini attı. Aristoteles, biyolojik nedensellik ve yaşam çeşitliliğine odaklanan ve deneysel nitelikte birçok biyolojik yazı da üretti. Özellikle, çevresindeki bitki ve hayvanların alışkanlıkları ve özellikleriyle ilgili birçok gözlem yaptı ve 540'tan fazla hayvan türünü sınıflandırarak en az 50 tanesini inceledi. Aristoteles'in çalışmaları İslam dönemi ve Avrupa bilimini etkiledi ve sonunda Bilimsel Devrim'de yerini aldılar.

Bu dönem, özellikle anatomi, zooloji, botanik, madenbilimi, coğrafya, matematik ve astronomi alanlarındaki gerçek bilgide önemli ilerlemeler içeriyordu. Bunlar arasında özellikle değişim sorunu ve nedenleri ile ilgili olan bazı bilimsel problemlerin öneminin farkındalığı, matematiğin doğal olaylara uygulanması ve deneysel araştırma yapmanın metodolojik öneminin tanınması bulunmaktadır. Helenistik çağda bilginler, bilimsel araştırmalarında önce Yunan düşüncesinde geliştirilen ilkeler olan matematik uygulamaları ve kasıtlı deneysel araştırma yöntemlerini kullanmışlardır. Böylece, eski Yunan ve Helenistik filozoflardan Orta Çağ Müslüman filozof ve bilim adamlarına uzanan bu kesintisiz bilim çizgisi Avrupa Rönesansı ve Aydınlanmasına, günümüzün seküler bilimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Sebep ve sorgulama ilkeleri antik Yunanlarla değil Sokratik yöntem fikrinin oluşmasıyla birlikte başladı ve geometri, mantık ve doğa bilimlerindeki büyük ilerlemeleri de beraberinde getirdi. Swansea Üniversitesi'nde Profesör olan Benjamin Farrington'a göre:

"İnsanlar Arşimet'in denge kanunlarını hazırlamasından binlerce yıl önce, bu ilkeler hakkında pratik ve sezgisel bilgiler yardımıyla, tartım işlemini yapıyordu. Arşimet'in yaptığı bu pratik bilginin kuramsal etkilerini sıralamak ve ortaya çıkan bilgiyi mantıksal olarak tutarlı bir sistemi olarak sunmaktı."
Ve yine:

"Şaşkınlık içerisinde kendimizi modern bilimin eşiğinde buluyoruz. Bazı çevirilerden alıntılara modernite havası verildiği de söylenemez. Ne münasebet. Bu yazıların kelime dağarcığı ve tarzı kendi sözcük dağarcığımızdan ve tarzımızdan türetilen kaynaktır."

Coğrafya uzmanı Eratosthenes Dünya'nın çevresini doğru olarak hesaplarken, gök bilimci Samoslu Aristarchus'u, güneş sisteminin helyosentrik (güneş merkezli) bir modelini öne süren ilk kişi oldu. Hipparkos (MÖ 190 - y

.tr, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin internet ülke üst seviye alan adıdır. 17 Eylül 1990'de ortaya çıkmıştır.

Yönetimi eskiden Orta Doğu Teknik Üniversitesi tarafından yapılmaktaydı ve 20 yıldan fazla süredir yürüttüğü kayıt operatörü işlevini 14 Eylül 2022 tarihinde TRABİS faaliyete geçene kadar sürdürdü.
2010 yılında Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından "İnternet Alan Adları Yönetmeliği" yayımlanmıştır. Bu yasa ve yönetmelikle birlikte 21 Aralık 2018 tarihinde ".tr" uzantılı alan adlarının tahsis yetkisi (Kayıt otoritesi işlevi) Nic.TR'den BTK'ye devredilmiştir. Sözleşme gereği 12 Eylül 2022 tarihinde nic.tr kapanmış, 14 Eylül 2022 tarihinde TR Ağ Bilgi Sistemi (TRABİS) faaliyete geçmiş ve alan adını yönetmeye başlamıştır.
Sınıflandırma yapılabilmesi amacıyla .com.tr, .gov.tr gibi ikinci seviye alan adları ortaya çıkmıştır.
KKTC'nin resmî kurumları için ise gov.ct.tr alan adı kullanılmaktadır.

Eylül 2023'e kadar yalın .tr alan adına sahip olan siteler yalnızca Türk Silahlı Kuvvetlerine ait olan www.tsk.tr adresi ve Nic.TR'ye ait olan nic.tr adresiydi. Ancak 14 Eylül 2023 tarihinden itibaren, başta kamu kurumları olmak üzere a.tr olarak (SLD biçiminde) alan adı kaydedilebileceği duyuruldu.
TRABİS'in aldığı kararla beraber a.tr biçiminde alan adlarının dağıtımı için adaylar üç kategoriye ayrıldı:

1. Kategori, "gov.tr, "edu.tr", "tsk.tr", "bel.tr", "pol.tr", "k12.tr" uzantılı alan adlarından birine 14 Eylül 2023 itibarıyla sahip olan kurumları;
2. Kategori, 25 Ağustos 2023 itibarıyla "org.tr" uzantılı alan adına sahip kamu kurumları, kamuya yararlı dernekler, vergi muafiyeti tanınan kurumlar ve işçi/işveren kuruluşları;
3. Kategori, "kep.tr", "av.tr", "dr.tr", "com.tr", "org.tr", "net.tr", "gen.tr", "web.tr", "name.tr", "info.tr", "tv.tr", "bbs.tr", "tel.tr" uzantılı bir alan adına sahip herhangi bir kurum, kuruluş veya kişileri içermektedir.
Dağıtım, buradaki kategorilerin sıralamasına göre yapıldı. Aynı kategori içinde bulunan kuruluşların anlaşmazlıkları ise alan adı önceliğine veya kuruluşların kendi aralarındaki anlaşmalarına bırakıldı.
1. Kategorideki işlemler tamamlandıktan sonra, 14 Kasım 2023'ten 14 Şubat 2024'e kadar 2. Kategorideki işlemler tamamlandı. Ardından 14 Şubat 2024'ten 7 Ağustos 2024'e kadar 3. Kategori kuruluşlarının başvuruları alındı.
Günümüzde a.tr biçimindeki alan adları herkesin kaydına açıktır ve pek çok ülkede olduğu gibi "ilk gelen alır" kuralı ile dağıtılmaktadır.

Bazı alan adlarının tahsisi için çeşitli belgeler gerekmektedir.

gov.tr: Türkiye Cumhuriyeti devlet kurum ve kuruluşları için alt alan adı.
bel.tr: İl, ilçe ve belde belediyeleri için alt alan adı.
pol.tr: Türkiye Cumhuriyeti Emniyet Teşkilatının alt alan adı.
edu.tr: YÖK tarafından onaylanmış yüksek eğitim kurumları tarafından kullanılan alt alan adı.
k12.tr: MEB tarafından onaylanmış anaokulu, ilköğretim okulu, lise ve dengi okullar için alt alan adı. Türkiye'ye ayrılmış .tr birinci seviye internet alan adının altındaki bir ikinci seviye alan adıdır. Türkiye'de ilk ve orta dereceli okulların genelde web sitesi adlarında ülke alan adı uzantısının önünde kullandıkları nitelendirmedir. Okulların bu alan adını kullanma zorunluluğu yoktur. Türkiye'de Kütahya, Çanakkale, Çankırı, Ordu, Giresun gibi illerde okulların tamamı ya da tamamına yakını web sitelerini bu alan adı altında kurmuştur. (Eylül 2016 (2016-09) itibarıyla), 38 tane Türkiye dışındaki okul da web sayfaları için bu alan adını kullanmaktadırlar.
av.tr: Serbest avukatlar, hukuk büroları ve kayıtlı avukat ortaklıkları için alt alan adı.
dr.tr: Doktorlar, doktor ortaklıkları, hastaneler ve kayıtlı birinci basamak sağlık kuruluşları için alt alan adı.
tsk.tr: Türk askeri kurum ve kuruluşlar için alt alan adı.
ct.tr: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne ait kurum ve kuruluşlar için alt alan adı.
.TR alan adı için başvuru yapıldıktan sonra gerekli belgeler 15 gün içerisinde gönderilmelidir. Belgeler iletildiğinde alan adı tahsisi iki gün içinde gerçekleştirilmektedir.

Bu alan adlarının tahsisi için belge gerekmez. İlk gelen alır, alan adı kurum-kişi ilişkisi aranmaz.

com.tr: Gerçek ve tüzel kişiler için tahsis edilen esasen ticari amaçlı alt alan adı.
net.tr: İnternet üzerinden hizmet veren oluşumlar için tahsis edilen alt alan adı.
org.tr: Dernek, vakıf, STK vb. kuruluşlar için alt alan adı.
biz.tr: Web üzerinde kamusal ve/veya ticari hizmet sunacak gerçek ve tüzel kişiliklerin kullanımlarına yönelik alt alan adıdır.
info.tr: Web üzerinde kamusal veya ticari hizmet sunacak gerçek ve tüzel kişiliklerin kullanımlarına yönelik alt alan adıdır.
tv.tr: TV sektöründeki özel ve tüzel kişiler ile uluslararası program sahipleri için kullanılan alt alan adı.
gen.tr: Kişisel ve kurumsal başvurunun (genel) yapılabildiği ve "ilk gelen alır" ve "alan adı - kişi/kuruluş adı ilişkisi aranmaz" ilkeleri ile ad tahsisi yapılan alt alan adlarıdır.
web.tr: Kişisel ve kurumsal başvurunun (genel) yapılabildiği ve "ilk gelen alır" ve "alan adı - kişi/kuruluş adı ilişkisi aranmaz" ilkeleri ile ad tahsisi yapılan alt alan adlarıdır.

Aşağıdaki alan adları için, Alan adı tahsisinin hızla yapılabilmesi için, ".tr" Alan Adı Yönetimi veya onun yetkilendirdiği makamca başvuru ve tahsis sırasında belge istenmeyecektir. Ancak; tahsisi yapılan alan adı ile ilgili olarak çelişki (tutarsızlık), kötü niyet veya alan adı ticaretinin yapıldığına dair kanıt bulunması halinde, alan adı tahsisi yapılan kişiden dayanak belgelerini ibraz etmesi istenebilir. Herhangi bir uyuşmazlık durumunda telefon numarasının sahipliğine dayanak olarak, ilgili kurumla yapılan sözleşme, son ödenen fatura gibi belgeler kabul edilecektir.

tel.tr: Türkiye'de yaşayan kişiler ile faaliyet gösteren kuruluşların, Türkiye'de kullandıkları her türlü telefon numarası ile bağlantılı olarak tahsis edilen alt alan adıdır.
name.tr: T.C. vatandaşları ile Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu kişiler tarafından alınabilen alt alan adıdır.
bbs.tr: BBS (Bulletin Board System) hizmeti veren kurumlar ve oluşumlar için kullanılan alt alan adıdır.

mil.tr - Türkiye Cumhuriyeti'nin askerî kuruluşları için kullanılmaktaydı. Kullanımdan kalkmıştır ve yerine "tsk.tr" kullanılmaktadır.

.tr uzantılı alan adlarının pazarlamasını yapabilen kuruluşlar şunlardır:

Aerotek Bilişim Sanayi ve Ticaret AŞ.
Alan Adı Kayıt Bilişim Ltd. Şti.
Alastyr Telekomünikasyon A.Ş.
Atak Domain Bilgi Teknolojileri A.Ş.
Çizgi Telekomünikasyon A.Ş.
Doruk Bilişim Teknolojiler Ltd. Şti.
DH Bilişim Teknolojileri San. ve Tic. Ltd. Şti.
Gri İnternet Teknolojileri A.Ş
İHS Kurumsal Teknoloji Hizmetleri A.Ş.
İsim Kayıt Bilişim A.Ş.
İsimtescil Bilişim A.Ş.
Netdirekt Bilişim Danışmanlık İletişim Hizmetleri San. ve Tic. A.Ş.
Niobe Telekomünikasyon Bilişim Teknolojileri Yazılım Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti.
ODTÜ Geliştirme Vakfı Bilgi Teknolojileri Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Teknotel Telekomünikasyon San. ve Tic. A.Ş.
Türkticaret.Net Yazılım Hizmetleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Webhosting Bilişim Teknolojileri A.Ş.
Yöncü Bilişim Çözümleri Ltd. Şti.

ct.tr, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne ait ikinci seviye alan adıdır. Yönetimi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'nun yetkisiyle TRABİS tarafından yapılmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet olarak tanınmadığı için kendisine ait bir üst seviye alan adı alamamaktadır. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti'nin üst seviye alan adı olan .tr uzantısı ile ikinci seviye alan adı oluşturulmuştur. Şimdilik sadece bazı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet kurumlarının web sitelerini barındıran alan adının ileride yaygınlaşması için altyapı oluşturulmuştur.

Başbakanlık 29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
e-Devlet Kapısı 22 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İçişleri Bakanlığı Web Sitesi 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sağlık Bakanlığı 2 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maliye Bakanlığı 8 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı 4 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Bakanlığı 6 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 17 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tarım ve Orman Bakanlığı 26 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekonomi Bakanlığı 27 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kurulu 27 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Muhaceret Dairesi Müdürlüğü 27 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

10'lar Grubu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun öğrencilerinin kurduğu, 1947-1955 arasında aktif olmuş bir ressamlar grubudur.
Grup, Türk resmine kendine özgü bir üslup kazandırmak ve Batı sanatını Türk motifleriyle harmanlayarak halkı sanata özendirmek amacı ile kurulmuştur. Elif Naci’nin "Türk resminin kaynakları Alpler'ın ötesinde değil, Toroslar'ın eteğinde aranmalıdır." sözü, grubun sloganı idi. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin yemekhanesinde açılan ilk sergisinin girişinde bir yanda El Greco'nun bir resminin röprodüksiyonu, bir yanda da Anadolu kilimi nakışının asılmış olması grubun genel eğilimini ortaya koymaktadır.
10'lar Grubu, 1942'de Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun atölyesinden on öğrenci tarafından kuruldu. Bu on öğrenci Ivi Stangali, Leyla Gamsız, Hulusi Sarptürk, Mustafa Esirkuş, Nedim Günsür, Fahrünnisa Sönmez, Turan Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen ve Fikret Otyam idi. İlk sergiden sonra üye sayısı bir yıl içinde otuza ulaşan topluluğa katılan sanatçılar; Adnan Varınca, Nevin Demiryol (Çokay), Perihan Ege, Özden Ergökçen, Naim Fakihoğlu, Fuat İgbelli, Remzi Raşa, Gönül Tiner, Hayrullah Tiner, İlhan Uğhan, Sedat Uslu, Cafer Yazdıran, Sema Akdağ, Necmi Başkurt, Cezmi Çelebioğlu, Aliye Kara, Osman Yenisey ve İlkay Üçkaya'dır.
Bedri Rahmi'nin teşviki ile kurulan 10'lar, Türk resim sanatında belli bir sanat anlayışı çevresinde toplanarak ortak bir sanat biçemi oluşturmaya çalışan ilk topluluktur ve bir öğrenci hareketinin çok ötesine geçerek Türk resim sanatı tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Sekiz yıl boyunca sergiler açan topluluk 1955 yılında dağılmıştır.

1937 yılında akademide göreve başlayan Bedri Rahmi, atölyesinde öğrenim gören ve 1946'da Akademi'nin lise dengi ilk bölümünü tamamlayacak olan öğrencilerine bir sergi düzenleme öğüdünü vermişti. Çoğu bir yıl sonra diploma konkuruna girecek olan genç sanatçılar, akademinin yemekhanesinde 1947 yılının baharında sergi açmayı kararlaştırdılar ve on kişi olmalarından ötürü 10'lar adını aldılar. İlk 10'lar Grubu sergisi Turan Erol'a göre 1947 yılında gerçekleşmiştir; Kaya Özsezgin ise sergi tarihini 1946 olarak ifade etmektedir.
Grup üyeleri, ne yalnızca Batı'ya, ne de yalnızca ülkeye bağlı kalınarak özgün bir Türk Sanatı oluşturulamayacağı düşüncesini taşımaktaydı. "Onlar Grubu"nun manifestosu, Akademi yemekhanesinde düzenledikleri serginin girişine sağlı sollu asılmış her biri iki metre boyunda iki resimde simgelenmiştir. Bu resimlerden biri, Anadolu'dan "saf bir kilim nakışı" diğeri ise "El Greco düzenlemesi"nden alınmış bir figürden ibaretti. Böylece Doğu ve Batı sanatlarının birleşimini aradıkları; kilim nakışıyla, bir Avrupalı ressamın yapıtını eşdeğer düzeyde gördüklerini ifade etmişlerdir.

10'lar Grubu, akademi yemekhanesinde açılan ilk sergiden sonra ikinci sergisini ressam Leyla Gamsız'ın İstanbul'un Asmalımescid semtinde Balyoz Sokak'taki "2,5 Odalık Dairecik" diye adlandırdığı dairesinde açtı. Bu ikinci sergide üye sayısı yirmiye çıkmıştı. Grup, bu iki sergi sonrasında her yıl bir sergi açtı. 1948 yılı İstanbul sergisini, 1949 Beyoğlu Sanatseverler Kulübü sergisi izledi. 1949'daki 10. Devlet Sergisi'ne de grup üyeleri toplu olarak katıldı.
10'lar Grubu, 1950 yılında elli sayfadan oluşan bir katalog yayınlamıştır. Bedri Rami Eyüboğlu, Şekip Tunç, Fikret Adil, Şevket Rado'nun yazılarının da olduğu katalogda kırk yedi resim yer aldı. 1951 yılında Fransız konsolosluğunda; 1952 ve 1953'te Beyoğlu Amerikan Haberler Bürosu'nda sergi açıldı. Grup, Ankara'daki ilk sergisini 1953 yılı Nisan ayında Helikon Sanat Galerisi'nde düzenledi.
Son on toplu sergilerini 1954 yılında, İstanbul Amerikan Haberler Merkezi'nde açan 10'lar Grubu üyeleri, bu serginin ardından bireysel çalışmalara öncelik vererek, öznel görüşlerini sergileyen eserler üretmeye yöneldi. Topluluk herhangi bir dağılma kararı almamış olsa da, bu tarihte grubun işlevini tamamlamış olduğu izlenimi doğmuş ve öncesinde topluluktan ayrılmalar olmuştu.

12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, resmî isimlendirmeleriyle 12 Eylül 1980 Harekâtı veya Bayrak Harekâtı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye'de emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askerî darbedir. 27 Mayıs Darbesi ve 12 Mart Muhtırası'nın ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Silahlı Kuvvetlerin yönetime karşı gerçekleştirdiği üçüncü ve son başarılı açık müdahaledir.
12 Eylül 1980 gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından saat 03.00'te TRT, PTT ve diğer iletişim dairelerine el konularak başlayan askerî müdahale; İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Başbakan Süleyman Demirel'in konutu ve diğer hedeflerin de sorunsuz olarak ele geçirilmesiyle saat 04.00'te radyolardan tüm ülkeye duyuruldu. İlk bildiride, "Girişilen harekâtın amacı; ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmaktır." ifadeleri yer aldı. Saat 13.00'te ise Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, canlı yayında yaptığı uzun bir radyo ve televizyon konuşmasıyla müdahalenin gerekçelerini ve amaçlarını anlattı.
Müdahale sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Süleyman Demirel'in başbakan olduğu hükûmetin faaliyetine son verildi, parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, ülkenin her yerinde sıkıyönetim ilan edildi, yurt dışına çıkışlar yasaklandı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren devlet başkanı oldu. Yasama yetkisini kullanmak üzere Kenan Evren başkanlığında Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı'ndan oluşan Millî Güvenlik Konseyi kuruldu. Siyasi partiler lağvedildi, parti liderleri önce askerî üslerde gözetim altında tutuldu, sonra serbest bırakıldı, bir süre sonra ise bazıları yargılandı. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askerî dönem başladı. Anayasa hazırlandı, 7 Kasım 1982 günü halkoyuna sunuldu, %91,37 oy oranı ile 1982 Anayasası ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı kabul edildi.
Darbe sonrası; resmî rakamlara göre 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askerî mahkemelerce yargılandı, cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü, 48 kişi (24 adli suçlu, 15 sol, 8 sağ, 1 ASALA militanı) idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.
12 Eylül 2010'daki referandumda %57,88 "Evet" oyu çıktı ve 13 Eylül 2010 sabahından itibaren 12 Eylül'ü yapanlar hakkında suç duyurularında bulunulmaya başlandı. Bütün suç duyuruları toplandı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 7 Nisan 2011 tarihinde ilk soruşturma açıldı. Bu, darbenin üzerinden geçen 31 yıl sonunda açılabilen ilk soruşturmaydı. 4 Nisan 2012 tarihinde darbenin yargılanmasına başlandı. Dava sonucunda Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, 765 sayılı TCK'nin "Devlet Kuvvetleri Aleyhinde Cürümler" başlıklı 146. maddesi uyarınca müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Tahsin Şahinkaya'nın, Kenan Evren'den iki ay sonra, 90 yaşında ölmesiyle Yargıtay aşamasındaki dava düştü, kararlar kesinleşmedi. Yıllar sonra, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası; Kenan Evren'in ifadesini alan dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'ya dava açan dönemin Ankara Cumhuriyet Savcısı, açılan davaya ilk bakan hâkimler ve iddia makamında bulunan savcılar, "Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) soruşturması" kapsamında meslekten ihraç edildi. Daha sonra bazıları yargılandı ve mahkûm oldu.

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi'nin gerekçeleri arasında, ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler ile 6 Eylül 1980 günü Konya'da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin "şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi" olarak nitelediği Kudüs Mitingi de gösterildi. Konya Mitingi olarak da bilinen bu mitingde topluluk İstiklal Marşı sırasında yerlere oturmuş ve İstiklal Marşı yuhalanmış, "Ezan sesi istiyoruz. Bu marşı söylemiyoruz." diye bağırılmış, Erbakan ve diğer Millî Selamet Partili kişiler kortej hâlinde Arapça pankartlarla ve ilahilerle yürümüşlerdir. Miting sırasında sürekli şeriat çağrısı yapılmış, devlet protesto edilmiştir. Kenan Evren bu olayı öğrendikten sonra "çok sinirlendiklerini" ifade edip bu mitingi "31 Mart Vakası provası" diye nitelemiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 25 Mart 1980'de ilk turunu yaptığı cumhurbaşkanlığı seçimini 124 tur oylama yaptığı hâlde darbe gününe kadar sonuçlandıramayarak halkta demokratik yollarla ülkenin düzlüğe çıkamayacağı inancına yol açtı.

12 Eylül öncesi dönemin son başbakanı Süleyman Demirel'in, "70 sente muhtacız." sözü ile özetlenen dış ticaret açığındaki artış ve döviz darboğazı; işsizlik, kıtlık ve iş yeri anlaşmazlıkları ile beraber darbenin ekonomik sebeplerini oluşturdu. 1979'da %80 olan enflasyon, 1980'de artmaya devam etti ve %100'ün üzerine çıktı. Bülent Ecevit döneminde yapılan zamları eleştiren ve, "Bu ekonomik tedbirler vatandaşın kanını emme hareketidir. Ecevit istifa etmelidir." diyen Başbakan Demirel de birçok ürüne zam yaptı, ekonomik bunalım giderek arttı. 24 Ocak kararlarından sonra gübreye %500-800 arasında, elektriğe %78, İstanbul şehir vapurları yolcu ücretlerine %100, et ve et ürünlerine %100, sakatata %200, lastik fiyatlarına %52 oranında zam yapıldı. Bu zamlar tepki çekti. Ana Muhalefet Lideri Ecevit, "Demirel'in rejimi değiştirmeye çalıştığını, işçilerin tepki gösterip haklarını almaları gerektiğini" söyledi.

Türkiye'de 1970'li yıllarda sağ-sol çatışması binlerce kişinin ölümüne neden oldu. 1978'den sonra çatışmalar daha da şiddetlendi, Doğu'da da Apocular olarak bilinen PKK kuruldu ve saldırılara başladı, 12 Eylül Darbesi'ne giden süreç ivme kazandı. Bu dönem "örtülü iç savaş" olarak da tanımlandı, 4.000'den fazla kişi öldü.
12 Eylül öncesinde sürekli yaşanan cezaevlerinden kaçışlar, ülke gündeminde yer buldu.
11 Eylül 1980 tarihli gazeteler, "Ankara'da kurşuna dizilen 2'si kardeş 4 kişinin öldürüldüğünü, Siirt'te yiyecek çuvallarının içine gizlenen bombanın patlamasıyla 5 kişinin öldürüldüğünü, Fatsa'da 3 ve Malatya'da 2 kişinin öldürüldüğünü, Mersin'de bir sinemada bilet kuyruğunun taranmasıyla 4 kişinin öldürüldüğünü, Eskişehir'de bir kahvenin taranması sonucu 1 kişinin öldürüldüğünü, İstanbul'da asılan yüzlerce bombalı pankartı indirmeye çalışan polislerin kollarının koptuğunu, kör olduklarını" yazar.

NATO'nun güney kanadının en önemli üyelerinden olan Türkiye'nin siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı özellikle ABD tarafından gözleniyordu. 1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi, ardından aynı yıl içinde Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi üzerine Türkiye'nin ABD politikaları için istikrarlı hâle gelmesi önem kazandı.

1973 Türkiye genel seçimleri sonrası hiçbir parti tek başına iktidar olacak milletvekili sayısını bulamayınca uzlaşma sonucunda Bülent Ecevit başbakanlığında kurulan 37. Türkiye Hükûmeti, CHP ve MSP arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda Ecevit'in 1974 Kasım'ında görevinden istifası ve erken seçim kararı almasıyla sona ermiştir. Ardından Sadi Irmak geçici bir hükûmet kurmuş, sonrasında ise Süleyman Demirel başbakanlığında Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi ortaklığıyla "Milliyetçi Cephe Hükûmeti" kurulmuştur. İki yıl sonra 1977 Türkiye genel seçimlerine gidilmiş ancak yine tek başına hükûmet çıkmaması üzerine "Çankaya Hükûmeti" olarak bilinen Ecevit başbakanlığındaki 40. Türkiye Hükûmeti kurulmuş, bu hükûmet ancak 21 Haziran-21 Temmuz 1977 tarihleri arasında görev yapabilmiş, TBMM'de güvenoyu alamayan Ecevit istifa etmiştir. Sonrasında "İkinci Milliyetçi Cephe" olarak bilinen 41. Türkiye Hükûmeti, Demirel başbakanlığında 21 Temmuz 1977-5 Ocak 1978 tarihleri arasında görev yapmıştır.

22 Aralık 1977'de Ana Muhalefet Lideri Bülent Ecevit, İstanbul'un Florya semtinde bulunan Güneş Moteli'nde, daha sonra "11'ler" olarak anılacak Adalet Partisinden ayrılan bağımsız milletvekillerinden Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu, Mustafa Kılıç, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Tuncay Mataracı, Güneş Öngüt, Orhan Alp, Ahmet Karaaslan, Hilmi İşgüzar, Oğuz Atalay ile görüşmüş ve yeni kurulacak hükûmette bakanlık koltuğu karşılığında Süleyman Demirel Hükûmeti aleyhindeki gensoruyu desteklemeleri konusunda anlaşmıştır. 31 Aralık'ta II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti düşürülmüş ve 5 Ocak 1978'de 229 güvenoyunu sağlayan Ecevit, III. Ecevit Hükûmetini kurmuştur. Bakanlık koltuğunu istemeyen Oğuz Atalay dışındaki 10 kişiye bakanlık verilmiştir. Adalet Partisi bu durumu "bir oya bir bakanlık" diyerek eleştirmiş ve bu hükûmet "Motel Hükûmeti" olarak anılmıştır. Ana Muhalefet Lideri olan Demirel, bu hükûmetin gayrimeşru olduğunu iddia ederek Ecevit'e başbakan demeyip sürekli olarak "hükûmetin başı" diye hitap etmiştir. Motel Hükûmeti ancak 5 Ocak 1978 ile 12 Kasım 1979 tarihleri arasında görev yapabilmiştir.

1978 yılının 15-26 Haziran tarihlerinde Doğu'da denetlemeye çıkan bir mühendis albay, Tunceli'de denetim yaparken oradaki Harita Birliği personeli ve Ziraat Okulu öğretmenlerinden edindiği bilgilerden çok etkilendiğini ve bunları bildirmenin bir vatan borcu olduğunu ifade ederek gördüklerini ve duyduklarını bir rapor hâlinde Genelkurmay Başkanlığına sundu:— Türkçe bilindiği hâlde askerlere ve emniyet mensuplarına Türkçe cevap verilmiyor.
— Subay, astsubay ve emniyet mensuplarına "faşist köpekler" diyorlar.
— Tunceli Valisi'nin arkasından "Eco'nun (Ecevit) faşist köpeği" diye bağırılmış.
— 15 kadar okulda bayrak merasimi yapılmamakta, İstiklal Marşı söylenmemekte.
— Emniyet Müdürü dövülmüş.
— Resmî kişilere bakkallar, "Size satılacak bir şeyimiz yok." diyerek mal satmaktan imtina etmekte, bu yüzden harita personeli jandarma tavassutu ile alışveriş yapabilmekte.
— İstiklal mücadelesinde kullanılacak haritalar yapılıyor diye araziye dikilen harita işaretleri tahrip edilmekte.
— 19 Mayıs gösterilerine 15 okuldan ancak 17 öğrenci çıkarılabilmiş, o da Ziraat Okulundan öğrenciler.
— Tunceli'deki gizli bir

12 Mart Muhtırası, 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Komuta kademesinin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra vererek 32. Türkiye Hükûmetini istifaya zorladığı askerî müdahaledir.
Muhtıra, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur imzasıyla verilmiştir.
Ordunun ülkedeki terörü durduramamakla suçladığı hükûmet, bu muhtıra sonrası istifa etti. Başbakan olması için üzerinde uzlaşılan CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim partisinden istifa edip "tarafsız bir başbakan" olarak 26 Mart 1971'de hükûmeti kurdu. 1961 Anayasası'nın özellikle temel hak ve özgürlükleri garanti eden hükümlerinde önemli değişiklikler yapıldı.

Türkiye'de 1970'li yıllarda askerî bir müdahale ile sosyalist devrimin gerçekleşmesi gerektiği düşüncesi, 12 Mart Muhtıra sürecinde önemli rol oynamıştır. "Milli Demokratik Devrim" olarak adlandırılan bu düşünce, Doğan Avcıoğlu'nun başı çektiği Yön ve Devrim dergilerinde savunulmaktaydı.

Doğan Avcıoğlu'nun yazıları ve kitapları ordu içerisindeki bazı genç subaylar tarafından benimseniyordu. Çeşitli cunta planları yapılıyor ve lider olarak Muhsin Batur ve Faruk Gürler görülüyordu. Ancak Faruk Gürler ve Muhsin Batur bu planlara yaklaşmamış ve Millî Demokratik Devrim taraftarı sol görüşlü subayları 12 Mart Muhtırası sonrası tasfiye etmişlerdir.

Kanlı Pazar olarak tarihe geçen 16 Şubat 1969 günü, ABD'nin Akdeniz'de görevli gücü 6. Filo'nun İstanbul'da demirlemesini protesto için Taksim'e yürümek üzere 76 gençlik örgütü Beyazıt Meydanı'nda toplanmış ve göstericiler sağcı grupların taşlı sopalı bıçaklı saldırısına uğramıştı. Mehmet Şevket Eygi gibi yazarların azmettirmesi, Komünizmle Mücadele Derneği ve Millî Türk Talebe Birliğinin öncülüğünde gerçekleşen olaylarda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçi gençler bıçaklanarak öldürülmüş, yaklaşık 200 kişi yaralanmıştır.

27 Mayıs Darbesi'yle siyasi haklarına kaybeden DP'lilere haklarının iadesini öngören 218 imzalı bir anayasa değişikliği teklifi Mayıs 1969'da Meclise verilmiş, uzun yıllardır kavgalı olan iki lider, İsmet İnönü ve Celâl Bayar 14 Mayıs 1969 tarihinde buluşup barışmıştı. DP'lilere haklarının iadesini zaten CHP de öngörüyor hatta İnönü bu fikre öncülük ediyordu. Ancak Memduh Tağmaç'ın 16 Mart'ta genelkurmay başkanlığına geldiği Ankara'daki genelkurmay karargâhında aynı günlerde Bayar ve arkadaşlarına siyasi haklarının iade edilmemesi için bir darbe yapma planı vardı.
Amerikan Dışişleri Bakanlığının belgelerine göre, 19 Mayıs 1969 akşamı Ankara'daki bir Merkezî İstihbarat Teşkilatı görevlisinin Washington'a gönderdiği mesajda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahaleye 16 Mayıs günü karar verdiği söyleniyordu. O gün Cumhurbaşkanı Sunay, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıyla bir hayli uzun bir görüşme yapmıştı. Bu görüşme sonrası ordunun anayasa değişikliğini istemediği saklanamaz bir gerçek hâlini almış, gazetelere de yansımıştı.
20 Mayıs'ta İnönü, Cumhurbaşkanı Sunay'a bir mektup yazdı. Darbe tehdidine karşı duran İnönü, mektupta şöyle diyordu:

Sayın Cumhurbaşkanı, CHP Genel Başkanı olarak ben ve partimin yetkili organları, siyasi hakların iadesi için Millet Meclisine verilmiş bulunan 218 imzalı bir anayasa değişikliği teklifini destekleme kararı aldığımızdan beri, gerek Zatı Devletlerinin, gerek bazı yüksek komutanların uyarı ve ısrarlarına muhatap olmaktayız...
Süleyman Demirel de aynı gün partisinin grup toplantısında bir konuşma yaptı ve, "Asker muhtıra vermedi." dedi, sonra ekledi:Seçimlere gidelim. Hem Meclisin verdiği oylar boşa gitmez hem de Senatomuz zedelenmez... Ordu, Hükûmete bir muhtıra vermemiştir. Biz bazı sıkıntılar içindeyiz...
Sonuç olarak birkaç gün sonra anayasa değişikliği teklifi Komisyona geri çekildi, sonra genel seçime gidildi. Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi, 1969 Türkiye genel seçimlerinde büyük başarı kazanarak yeniden tek başına iktidar oldu. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs Darbesi'yle kaybettikleri siyasi hakları 1970'lerin ortalarına kadar iade edilmedi.

12 Ekim'de gerçekleşen genel seçimlerde  TBMM 14. dönem milletvekilleri seçildi. Adalet Partisi aldığı %46,55'lik oyla Meclise 256 milletvekili gönderip iktidar partisi, Süleyman Demirel başbakan oldu. Cumhuriyet Halk Partisi ise Meclise gönderdiği 143 milletvekiliyle ana muhalefet partisi oldu.

1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisinin iş birliğiyle önce Millet Meclisi, ardından Senatodan geçirildi. Yapılan değişiklik, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamakta, sendika değiştirmeyi güçleştirmekteydi. Yasa taslağı 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe girdi.
Kanunlaşan tasarı esas olarak TÜRK-İŞ'ten DİSK'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı. DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesine götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı.
DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye girdi. Gösterilere pek çok fabrikadan 75.000 dolaylarında işçi katıldı. Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği hâlde yürüyüşlere çok sayıda TÜRK-İŞ işçisi de toplu hâlde katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf öldü. 16 Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar yaşandı.

Siyasi krizler ve işçi sendikaları tarafından gerçekleştirilen eylemlerin yanı sıra üniversitelerdeki öğrenci olayları askeri müdahale sürecinde rol oynamıştır. Sol görüşteki üniversiteliler, hükûmeti politikaları nedeniyle ağır bir şekilde eleştiriyorlar ve "Türkiye'yi Amerikan bağımlılığından kurtaracaklarını" iddia ediyorlardı. Sıklıkla karşıt görüşlü gruplar pek çok zaman karşı karşıya geliyorlar ve olaylar çıkıyordu; üniversiteler bir nevi çatışma merkezi hâline gelmişti.

Üniversite öğrencisi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 4 Mart 1971'de ABD'li dört askeri kaçırıp fidye istemesi, askerleri yönetime el koymaya götürebilecek kadar önemli görülen bir öğrenci olayı idi. MİT Müsteşarı Fuat Doğu, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a eylem yapan gençlerin merkezi olan ODTÜ'nün kapatılması, solcu öğretim üyelerinin tasfiye edilmesi gerektiğini, olayların devam etmesi durumunda askerlerin yönetime el koyan bir not gönderdi. 5 Mart sabahı ODTÜ binlerce polis ve asker tarafından kuşatıldı. ODTÜ'ye girmek isteyen güvenlik güçleriyle öğrenciler arasında çıkan çatışma sonucu komando eri Mevlüt Meriç'in öldürülmesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde büyük tepki yaratmıştır. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, "Orta Doğu Teknik Üniversitesinde, Türk askerine, Türk oldukları iddiasında bulunanların ateş etmeleri Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde nefret uyandırmıştır." demiştir. 12 Mart Muhtırası'ndan kısa süre önce meydana gelen bu olay ülke gündemini çok meşgul etti.

9 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir-komuta zinciri dışında gelişen bir darbe teşebbüsü yaşandı. Planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün de bulunduğu Millî İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün'e haber vermesiyle akamete uğratıldı.
Bu olaydan sonra Türk Silahlı Kuvvetlerindeki üst düzey subaylar, 10 Mart 1971'de Ankara'da bir toplantı yaptı ve bu toplantıda 12 Mart 1971'de Hükûmete “muhtıra” verilmesi yönünde karar alındı.

Muhtıra, 12 Mart 1971 günü saat 13.00'te TRT radyolarından okunan bildiri ile ilan edilmiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu'nun imzasını taşıyan muhtıra şöyleydi:1. Parlamento ve Hükûmet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, ATATÜRK'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa'nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
2. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa'nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir Hükûmetin demokratik kurallar içinde teşkili zarurî görülmektedir.
3. Bu husus sür'atle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.

Bilgilerinize.

Muhtıranın ardından öncelikle 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünde adı geçen subaylar emekliliğe sevk edildi; ardından Süleyman Demirel yönetimindeki AP hükûmeti iktidardan çekildi. Nihat Erim tarafından partilerüstü bir 'reform hükûmeti' kuruldu. Nisan ayında 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Sol örgütlere karşı başlatılan Balyoz Harekâtı ile bu örgütlerle bağlantılı olsun olmasın sol çevreden kişilere karşı tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları başladı. 1971 ve 1973'te 1961 Anayasası'nın özgürlükçü karakterini ciddî bir biçimde zayıflatan anayasa değişiklikleri yapıldı.

Muhtırayı veren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, orgeneral rütbesindekiler hariç 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne adı karışan başta Tümgeneral

15 Temmuz Darbe Girişimi veya 2016 Türkiye Askerî Darbe Teşebbüsü, darbe metninde yer aldığı isimle Yurtta Sulh Harekâtı, 15-16 Temmuz 2016 tarihleri arasında Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kendilerini Yurtta Sulh Konseyi olarak tanımlayan bir grup asker tarafından Türkiye'de düzenlenen askerî bir darbe girişimidir.

TSK'nın resmî internet sitesi ve TRT'de yayınlanan bildiride ordunun yönetime el koyduğu ifade edilerek ülkede sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildiği açıklandı. İstanbul'daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri, bir grup rütbeli asker ve Hava Harp Okulu öğrencisi tarafından kapatıldı. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman ve yaklaşık elli milletvekilinin Meclis'te bulunduğu sırada F-16 savaş uçakları Meclis üzerinde uçuş yaparak parlamentoyu dört defa bombaladı. Ankara'nın Beştepe semtinde bulunan Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na bombalama girişiminde bulunulsa da başarılı olunamadı. Muğla'nın Marmaris ilçesinde bir otelde bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a karşı suikast girişiminde bulunuldu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ve bazı üst düzey komutanlar darbeye kalkışan askerler tarafından rehin alınırken Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu ise darbeciler tarafından ele geçirilemedi.

Gelişmeler üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk'te kanalın Ankara temsilcisi Hande Fırat'la FaceTime üzerinden iletişime geçerek darbecilere hiçbir şekilde imkân tanınmayacağını ifade ederek halkı darbeye tepki göstermek için meydanlara ve havalimanlarına çıkmaya davet etti. Çağrının ardından Türkiye'nin birçok ilinde darbe karşıtı protesto gösterileri düzenlendi.

16 Temmuz sabahı, TSK ve Emniyet Genel Müdürlüğü personelinin düzenlediği operasyonlar sonucunda askerî darbe girişimi bastırıldı ve askerler silahları ile birlikte teslim oldu. Olaylar sonucunda 34'ü darbe yanlısı asker olmak üzere 300'e yakın kişi hayatını kaybetti, 2.789 kişi yaralandı, farklı rütbelerden 8.036 asker gözaltına alındı. Yargı ve sivil siyaset mensupları dâhil olmak üzere, toplam gözaltı sayısı 22 Temmuz tarihi ile birlikte 10 bini buldu. 

Bunun yanı sıra askerî, idari ve adli kurumlarda birçok kişi görevden alındı. Fethullahçı destekli olduğu öne sürülen askerî darbe girişiminin ardından İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı ve Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Türk Ceza Kanunu'nun anayasal düzene karşı suçlar kapsamında yer alan "cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs", "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye teşebbüs", "halkı, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetine karşı silahlı isyana tahrik" ve "cumhurbaşkanına suikast" suçlarından soruşturma başlatıldı. 

21 Temmuz'da Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında TBMM tarafından Anayasa'nın 120. maddesi gereğince üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildi. İlan edilen olağanüstü hâl darbe girişiminin ardından geçen iki yıllık süreyi kapsayacak şekilde uzatıldı. Girişimin ardından başlatılan tasfiye süresince Nisan 2018 itibarıyla 160 bin kişi gözaltına alındı, FETÖ/PDY üyesi suçlamasıyla 50 bin kişi tutuklandı ve 152 bin kamu personeli görevlerinden ihraç edildi. Darbe girişimini izleyen dört yıllık sürede 289 dava açıldı, karara bağlanan 275 davada toplamda 4 bin 130 sanık hüküm giydi.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de kısa süre içinde binlerce asker, hâkim, savcı ve kamu görevlisi görevden alındı veya gözaltına alındı . Bu sayı ilk günlerde on binleri buldu ve kısa sürede çok daha geniş bir tasfiyeye dönüştü . Bu hızlı müdahale, bazı uluslararası gözlemciler tarafından dikkat çekici bulundu ve “önceden hazırlanmış listeler olabilir mi?” sorusunu gündeme getirdi.  
AB Komiseri Johannes Hahn, Reuters’a dayandırılan açıklamasında, “listelerin hazır olduğu izlenimi” oluştuğunu ve bunun önceden bir hazırlık ihtimalini düşündürdüğünü söyledi .
İnsan hakları örgütleri Human Rights Watch ve Amnesty International ise tasfiyelerin hızını ve kapsamını eleştirerek bunun hukuk devleti açısından ciddi endişeler yarattığını belirtti .
Ancak bu kurumlar ve haber kaynakları “liste kesin olarak önceden hazırdı” sonucuna ulaşmadı; sadece hız ve kapsam nedeniyle böyle bir algı oluştuğunu aktardı .
Türkiye hükümeti ise bu işlemlerin darbe girişimiyle bağlantılı soruşturmalar kapsamında yapıldığını ve önceden hazırlanmış liste iddialarını reddetti .

Darbe girişimi sonrası başta Fethullah Gülen'i iade etmediği gerekçesiyle Amerika Birleşik Devletleri ve birçok Avrupa Birliği üyesi ülke ile FETÖ üyelerinin iade süreçleri ve sığınma hakkı konularında siyasi ve diplomatik krizler yaşandı. Ayrıca darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ mensuplarına finansal destek verdiği ve darbe girişiminin arkasında bulunduğu iddiası nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkiler gerginleşti.

Teşebbüsün ardından geçen süre boyunca aralarında Boğaziçi Köprüsü, Büyük İstanbul Otogarı ve Ilgaz Dağı Tüneli'nin de yer aldığı birçok yapı, mekân, meydan ve yerin adı, darbe girişiminin tarihine ithafen değiştirildi. Ayrıca 15 Temmuz tarihi, darbe girişiminde hayatını kaybedenleri anmak amacıyla Demokrasi ve Millî Birlik Günü adıyla 2017'de resmî tatil olarak ilan edildi.

AK Parti ve Gülen Hareketi arasındaki ilişkiler (2002-2011)
2000'li yılların başında eğitim, kültür, medya ve çeşitli sosyal faaliyet alanlarında faaliyet gösteren bir sivil toplum hareketi olarak Türkiye'de ve uluslararası alanda tanınan Gülen Hareketi, eğitim kurumları (okullar, üniversiteler, dershaneler vb), yayın kuruluşları (Örneğin STV, Cihan Haber Ajansı, Zaman Gazetesi, Today's Zaman, Aksiyon Dergisi, Sızıntı Dergisi), diyalog faaliyetleri ve çeşitli sivil toplum yapıları (Örneğin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Türkiye İş Adamları Konfederasyonu, Kimse yok mu derneği) aracılığıyla özellikle eğitim, kültür, toplumsal yardımlaşma ve Türk iş adamlarının dünyaya açılması alanında faaliyetler yürütmekteydi. Destekçileri hareketi eğitim, diyalog ve toplumsal hizmet faaliyetleriyle öne çıkan bir sivil toplum oluşumu olarak değerlendirirken bazı eleştirmenler hareketin özellikle eğitim, medya ve bürokrasi alanlarında önemli bir etki ağı oluşturduğu üzerinden bu etkinin sınırları ve niteliği konusunda daha eleştirel değerlendirmelerde bulunmaktaydı. Devleti ele geçirdiği, devlete sızdığı yönünde eleştiride bulunanlar vardı. Bu konudaki değerlendirmeler sonraki yıllarda Türkiye'deki siyasi tartışmaların önemli başlıklarından biri haline geldi. 
Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 20 Şubat 2012 tarihinde NTV'ye verdiği röportajda, Cemaat (Uluslararası literatürde yaygın olarak "Gülen Hareketi" veya "Hizmet Hareketi" olarak da anılır) içindeki insanların Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olmaları nedeniyle, haklarında devleti ele geçirme gibi bir olgunun kabul edilemeyeceğini, kamu görevlerinin kanunlarla belirlenen şartları taşıyan tüm vatandaşlara açık olduğunu, devletin bütün vatandaşlara ait olduğunu; hareket gönüllülerinin de diğer vatandaşlar gibi gerekli şartları sağlamaları halinde kamu görevlerinde bulunabileceklerini, kişilerin yalnızca düşünceleri veya mensubiyetleri nedeniyle kamu hizmetinden dışlanamayacağını söyledi. Bu çerçevede, Cemaat'in devleti ele geçirdiği veya devlete sızdığı yönündeki iddiaları gülünç olarak nitelendirdi.    
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesiyle birlikte AK Parti hükûmetleri ile Gülen Hareketi arasında bazı alanlarda ortak yaklaşımlar ortaya çıktı. Özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci, askeri vesayetin azaltılmasına yönelik reformlar ve devlet yönetimindeki sivilleşme tartışmaları sırasında iki tarafın yaklaşımlarının dönem dönem örtüştüğü yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. 2000'li yıllarda Ergenekon ve Balyoz gibi askeri vesayet iddiaları ile ilgili soruşturmalar sırasında hükûmet çevreleri ile Gülen Hareketi'ne yakın olduğu ileri sürülen medya ve hukuk çevreleri arasında benzer yaklaşımlar görüldü.
2010'lu yıllara yaklaşırken AK Parti ile Gülen Hareketi arasındaki ilişkilerde bazı görüş ayrılıkları belirginleşmeye başladı. Bu ayrışmanın kamuoyuna yansıyan ilk gelişmelerinden biri 2012 yılında yaşanan 7 Şubat MİT krizi oldu.    
7 Şubat MİT Krizi (2012)
7 Şubat 2012 tarihinde, İstanbul özel yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan'ın ve bazı MİT görevlilerinin ifadeye çağrılması üzerine Türkiye'de bir siyasi kriz yaşandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet çevreleri, olayın yargı ve emniyet içerisindeki bazı unsurların hükümet politikalarıyla çatışmasının bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Gülen Hareketi'ne yakın medya organlarının yorumu, söz konusu sürecin hukuki bir soruşturma kapsamında değerlendirilmesi gerektiği şeklinde oldu. Kriz sonrasında TBMM'de kabul edilen bir yasal düzenleme ile, MİT mensuplarının soruşturulması Başbakan'ın iznine bağlandı. Bu düzenlemeden sonra Hakan Fidan ve diğer isimlerin savcılıkta ifade verme süreci gerçekleşmedi.  
Dershane tartışmaları (2013)
Hükûmet, Gülen Hareketi'nin önemli insan kaynaklarından olan özel dershaneleri kapatmaya yönelik kanun tasarısı hazırladı. Gülen Hareketi'ne yakın eğitim kurumlarına düzenlenen denetimler arttı. Bu durum Gülen Hareketi ile AK Parti arasındaki gerilimin daha da artmasına yol açtı.   
17-25 Aralık soruşturmaları ve siyasi kriz (2013)
17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen iki ayrı soruşturma kapsamında aralarında bakan çocukları, bürokratlar ve iş insanlarının da bulunduğu çok sayıda kişi "rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçı

15 Temmuz Şehitler Köprüsü, eski adıyla Boğaziçi Köprüsü ya da boğaza inşa edilen ilk köprü olmasına atıfla halk arasında Birinci Köprü; Karadeniz ile Marmara Denizi'ni birbirine bağlayan İstanbul Boğazı üzerinde yer alan üç asma köprüden biri ve ilkidir. Köprünün ayakları Avrupa Yakası'nda Ortaköy, Anadolu Yakası'nda Beylerbeyi semtlerindedir.
İstanbul Boğazı üzerine yapılan ilk köprü olmasına atfen halk arasında Birinci Köprü olarak da adlandırılan Boğaziçi Köprüsü, daha sonra yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli'yle birlikte kentin iki yakası arasındaki kesintisiz kara ulaşımını sağlar. 20 Şubat 1970 tarihinde yapımına başlanan köprü, 30 Ekim 1973 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 50. yıldönümü şerefine dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından devlet töreniyle hizmete açıldı. Yapımı tamamlandığında dünyanın en uzun dördüncü asma köprüsüyken, 2012 yılı itibarıyla yirmi birinci sırada bulunmaktadır.
26 Temmuz 2016'da köprünün resmî adı, 2016 Türkiye askerî darbe girişimi sırasında köprüde ölen vatandaşların anısına 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirilmiştir.

İstanbul Boğazı'nın iki kıyısını bir köprü ile birleştirmek, antik çağdan beri üstünde durulan bir düşünce olageldi. Biraz da efsane ile karışan bilgilere göre, böyle bir köprüyü ilk gerçekleştiren, İÖ 522-486 arasında hüküm süren Pers Kralı I. Darius olmuştu. Darius, İskitlere karşı yaptığı seferde, askerlerini Asya'dan Avrupa'ya, mimar Mandrokles'in, gemileri ve salları yan yana dizip birbirine bağlayarak oluşturduğu köprüden geçirdi.
Bundan sonra Boğaz'ın üstüne bir köprü kurulması ancak 16. yüzyılda söz konusu oldu. Ünlü sanatçı ve mühendis Leonardo da Vinci 1503'te dönemin Osmanlı padişahı II. Bayezid'e bir mektupla başvurarak Haliç üzerinde bir köprü yapmayı, eğer istenirse bu köprüyü (Boğaz üzerinden) Anadolu'ya da uzatmayı önerdi.
1900'de Arnaudin adında bir Fransız, bir Boğaz köprüsü projesi hazırladı. Demiryolunun geçmesi için düşünülen ve biri Sarayburnu-Üsküdar, biri de Rumeli Hisarı-Kandilli arasında olmak üzere, iki ayrı yer önerilen bu köprü projesi onay görmedi.
Yine aynı yıl Bosphorus Railroad Company adlı bir şirket, Boğaz'da hisarlar arasında bir köprü yapmak için başvurdu. Başvuruyla birlikte sunulan projeye göre köprüyle geçilecek açıklık üç tane büyük kâgir ayakla dörde bölünüyor, "çelik tellerle askıya alınmış havai bir demir örgü"den oluşan köprü bu ayaklara taşıtılıyordu. Ayakların her birinin üstüne, dört minareyle çevrili bir kubbeden oluşan bir süs elemanı oturtulmuştu ve sunuş yazısında bu elemanların Kuzeybatı Afrika mimarlığından esinlenerek biçimlendirildiği söyleniyordu. "Gayet heybetli bir manzara alacak olan" köprüye "Hamidiye" adı uygun görülmüştü, ama dönemin padişahı II. Abdülhamid bu projeyi kabul etmedi.
Bundan sonraki girişim Cumhuriyet döneminde, bir inşaat müteahhidi ve iş adamı olan Nuri Demirağ'dan geldi. 1931'de Bethlehem Steel Company adlı bir Amerikan firmasıyla anlaşan Demirağ, Ahırkapı-Salacak arasında kurulmak üzere San Francisco'daki Oakland Bay asma köprüsünün örnek alındığı bir köprü projesi hazırlatarak Atatürk'e sundu. Toplam uzunluğu 2.560 m olan bu köprünün 960 m'si kara, 1.600 m'si deniz üzerinden geçecekti. Bu ikinci bölüm, denizde 16 ayağa oturacak, en ortada 701 m uzunluğunda bir asma köprü yer alacaktı. Genişliği 20,73 m denizden yüksekliği 53,34 m olacaktı. Köprüden demiryolundan başka tramvay ve otobüs yollarının geçmesi de öngörülmüştü. Demirağ'ın, kabul ettirmek için 1950'ye kadar uğraştığı bu proje de gerçekleşmedi.
Boğaz köprüsüyle Almanlar da ilgilendi. Krupp firması, 1946-1954 arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışan Alman mimar Prof. Paul Bonatz'a 1951'de böyle bir köprüyle ilgili bir inceleme ve araştırma yapmasını önerdi. Bonatz'ın yardımcıları tarafından en uygun yer olarak Ortaköy-Beylerbeyi arası saptandı ve Krupp buna göre bir projesi önerisi hazırladı. Ama bu girişim de bir sonuca ulaşamadı.
1953'te Demokrat Parti hükûmetinin isteğiyle Boğaz köprüsü konusunun incelenmesi için İstanbul Belediyesi'nin, Karayolları Genel Müdürlüğü'nün ve İTÜ'nün ilgililerinden oluşan bir komite kuruldu. Bu komite konunun, önemi dolayısıyla iyi incelenmesi gerektiği sonucuna vararak incelemenin uzman bir firmaya yaptırılmasını kararlaştırdı. Karayolları Genel Müdürlüğü inceleme işini 1955'te De Leuw, Cather and Company adlı ABD firmasına verdi. Firmanın saptadığı yer olan Ortaköy-Beylerbeyi arasında bir asma köprü projesinin hazırlanması ve kontrol hizmetleri işi için 1958'de uluslararası bir ilanla teklif istendi. Başvurular arasından seçilen Steinman, Boynton, Granquist and London firmasına bir proje hazırlatıldı. Ama ardından ortaya çıkan mali ve yönetsel güçlükler, bu projenin uygulanmasını engelledi.
Aynı yıl Almanlar da Boğaz köprüsü için bir atak yaptılar. Dyckerhof und Widmann firması, köprü konusunda deneyimli bir mimar olan Gerd Lohmer'e hazırlattığı bir proje önerisiyle hükûmete başvurdu. Bu öneriye göre köprünün tabliyesi sadece 60 cm kalınlığında bir banttan oluşuyor, bu bant öngerilimli betondan yapılıyordu. Yani köprü asma değil, germe bir köprü oluyordu. Tabliyesi, denizin içinde yer alan iki ayağa oturuyordu. Karadan 300'er m açıktaki ayakların arası 600 m idi. Her ayak iki yana doğru yelpaze gibi açılan, 150 m uzunluğunda ikişer konsol oluşturuyordu. Ayaklar da köprü gibi sadece 60 m yüksekliğindeydi; bu nedenle, aynı açıklığı geçen bir asma köprünün yaklaşık üç kez daha yüksek olması gerekecek kuleleri gibi, Boğaziçi'nin silüetini bozmayacakları ileri sürülüyordu. Konuyu incelemek için şehir planlama, mimarlık ve estetik uzmanlarından oluşturulan bir kurul, yine de Boğaziçi'ne bir asma köprünün daha çok yakışacağına karar verince, öneri geri çevrildi.

Aradan geçen zamanda teknolojinin değişmesi ve ilerlemesi nedeniyle Steinman, Boynton, Granquist and London'a hazırlatılan proje eksik ve yetersiz duruma düştü. 1967'de konuda uzmanlaşmış dört yabancı mühendislik firmasından yeni bir proje hazırlamaları istendi ve en uygun öneriyi yapan Freeman, Fox and Partners adlı İngiliz firmasıyla 1968'de anlaşma imzalandı. İnşaatı gerçekleştirecek firmayı seçmek için açılan ihaleyi de Hochtief AG adlı Alman ve Cleveland Bridge and Engineering Company adlı İngiliz firmalarının oluşturduğu konsorsiyum kazandı.
Köprünün inşaatına 20 Şubat 1970 tarihinde başlandı. Mart 1970'te Ortaköy ayaklarının kazısı, hemen ardında da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı. 4 Ağustos 1971'de kule montajı başlatıldı. Ocak 1972'de kılavuz tel çekilerek ilk birleşim sağlandı. 10 Haziran 1972 tarihinde tellerin gerilim ve büküm işlemleri başladı ve köprünün açılışına kadar sürdü. Aralık 1972'de ilk tabliye köprüye gerilen çelik halatlara, salıncak sistemiyle monte edilmeye başlandı. Kulelerin tepesindeki vinçler yardımıyla ve palangalar vasıtasıyla içi boş tabliyeler askı halatlarına bağlandı. Tabliyelerin yukarı çekilmesine köprünün ortasından başlandı, sırasıyla iki uca doğru eşit sayıda çekildi. 26 Mart 1973'te son tabliyenin montajı da tamamlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece, ilk kez yürüyerek Asya'dan Avrupa'ya geçildi. Nisan 1973'te kauçuk alaşımlı çift kat asfalt dökümüne başlandı, 1 Haziran 1973'te de asfalt döküm işlemi tamamlandı. Mayıs 1973'te yaklaşım viyadüklerinin (Ortaköy ve Beylerbeyi üzerinden geçen) inşası bitirildi. 8 Haziran 1973 tarihinde ilk defa araçla geçiş deneyi yapıldı.
30 Ekim 1973'te, Cumhuriyetin ilanı'nın 50. yıldönümünde dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından hizmete açılmıştır. İnşaatı üç yılda tamamlanan köprünün maliyeti anlaşmaya göre 21.774.283 Amerikan dolarıdır. Yapıldığı dönemde, ABD değerlendirme dışı bırakıldığında, dünyanın en uzun asma köprüsü olma özelliğini taşımaktaydı.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Boğaz'ın her iki yakasındaki birer taşıma kulesinden ve bunların arasında gerili iki ana kabloya askı kablolarıyla asılmış bir tabliyeden oluşur. Her taşıyıcı kulenin kutu kesitli iki düşey ayağı vardır ve bunlar üç noktada yine kutu kesitli üç yatay kirişle birbirine bağlanır. Tabliye iki uçta bu kirişlerden en alttakine oturur. Yumuşak ve yüksek dirençli çelikten yapılmış olan 165 m yüksekliğindeki kulelerin içinde yolcu ve servis asansörleri bulunur. Yolcu asansörleri on sekizer, bakım personelini taşıyan servis asansörleri sekizer kişiliktir.
33,40 m genişliğindeki tabliye 60 tane rijitleştirilmiş, içi boş levha panel üniteden oluşur. Birbirlerine kaynaklanarak bağlanmış bu ünitelerin yüksekliği 3 m, genişliği 28 m'dir. İki yanlarında 2,70 m eninde konsollar vardır. Tam orta noktası deniz yüzeyinden 64 m yüksekte bulunan tabliyenin üstünde üçü gidiş, üçü geliş olmak üzere altı iz, yanlardaki konsolların üstünde de yaya yolları yer almaktadır.
Toplam uzunluğu 1.560 m, orta açıklığı, yani iki kule arası 1.074 m olan köprünün tabiyesini taşıyıcı ana kablolara bağlayan askı kabloları, düz değil eğik düzenlenmiştir. Ama bu köprünün daha önce yapılmış bir benzeri olan İngiltere'deki Severn Köprüsü'nün eğik askı kablolarında metal yorulması´nın yol açtığı çatlakların saptanması üzerine, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü´nün de eğik askı kabloları daha sonradan düzleri ile değiştirilmiştir. Boğaz üzerinde daha sonra yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün taşıyıcı ana kablolarının çapı orta açıklıkta 58 cm, kulelerle kara arasındaki arka gergilerde 60 cm'dir. Bu kabloların uçları kaya zemine ankraj bloklarıyla betonlanmıştır.

Otoyol 1'in üzerinden geçtiği 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Avrupa ve Asya arasında sabit bağlantı olarak hem Türkiye hem de İstanbul ulaşım ağının çok önemli bir halkasıdır. Köprüde, açılışından bugüne kadar trafik artışı beklenenin çok üstünde gerçekleşmiştir; köprünün ilk hizmete açıldığı yıl günlük ortalama araç geçişi 32 bin iken 1987'de bu sayı 130 bine, 2004 yılında ise 180 bine çıktı.
1991 yılında otobüsler hariç ağır tonajlı (4 ton ve üstü) araçların köprüden geçişleri yasaklandı. Günümüzde 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'nden 

1915 Çanakkale Köprüsü, Çanakkale'nin Lapseki ile Gelibolu ilçeleri arasında bulunan asma köprüdür. Çanakkale Boğazı'nın ilk ve Marmara Bölgesi'nin beşinci asma köprüsüdür. Malkara-Çanakkale Otoyolu'nun bir parçası olan köprü, 18 Mart 2022'de hizmete girdi. 2.023 metre orta açıklık uzunluğu ile Japonya'daki Akashi Kaikyō Köprüsü'nü geçerek dünyanın en uzun orta açıklığına sahip asma köprüsü olmuştur.

Çanakkale Boğazı'na köprü yapma düşüncesi ilk kez 1984-1989 yılları arasında ortaya atıldı. Daha sonra 1994'te tekrar gündeme gelen köprü projesi için 1995'te ihaleye çıkıldı. 18 yabancı firmanın katıldığı ihaleyi kazanan firma, projenin yapılabilir olmadığını belirterek projeden çekildi.
3 Mart 2016 tarihinde dönemin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, yeniden gündeme alınan köprünün adının "1915 Çanakkale Köprüsü" olacağını açıkladı. 26 Ocak 2017 tarihinde 1915 Çanakkale Köprüsü'nün ihalesini en kısa işletme süresini teklif eden Daelim (Güney Kore) – Limak – SK (Güney Kore) – Yapı Merkezi OGG kazandı. İhale sürecinin tamamlanmasıyla, köprünün temeli 18 Mart 2017 tarihinde Başbakan Binali Yıldırım, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan ve Güney Kore Altyapı ve Ulaştırma Bakanı Ho-In Kang'ın da katıldığı törenle Lapseki'de atıldı. 16 Mayıs 2020'de köprünün kuleleri tamamlandı. Şubat 2022'de tamamlanan köprü, 18 Mart 2022'de trafiğe açıldı. Seyit Onbaşı'nın kaldırdığı top mermilerini simgeleyen her biri 16 metre boyundaki metal figürler, Kasım 2022 ve Aralık 2022 tarihlerinde köprü kulelerinin tepelerine yerleştirildi.

Lastik tekerlekli araçların geçebildiği köprünün orta açıklığı 2.023 m, toplam uzunluğu 3.563 m'dir. Bu orta açıklık uzunluğu ile köprü, Japonya'daki Akashi Kaikyō Köprüsü'nü 32 metre geçerek "Dünyanın En Uzun Asma Köprüsü" unvanını aldı. Orta açıklığı cumhuriyetin 100. yılına atfen 2.023 metre olarak belirlenmiştir. Yan açıklıklar ve yaklaşım viyadüklerinin uzunluğu ile birlikte köprünün toplam uzunluğu 4.608 metredir. İki çelik kulesi olan köprünün kule yüksekliği 318 metredir. Kule yüksekliği ise, Türk ordusunun Çanakkale Savaşı'nda 18 Mart 1915'te aldığı galibiyetine atıfla, üçüncü ayın on sekizinci günü anlamına gelecek şekilde, 3 ve 18 sayılarından oluşturulmuştur. Kulelerin üzerine Seyit Onbaşı'nın savaş sırasında tek başına kaldırdığı top mermilerini temsilen 16 metre uzunluğunda ve 78 ton ağırlığında mermi figürleri yerleştirilmiştir. Böylece köprünün toplam yüksekliği 334 metreye ulaşmış; köprü, dünyanın en yüksek kulelerine sahip asma köprüsü olmuştur. Kulelerde kullanılan kırmızı ve beyaz renkler, Türk bayrağına atfen seçilmiştir.

Malkara-Çanakkale Otoyolu'nun bir parçası olan köprü Silivri'deki O-3 ve O-7 ile Balıkesir'deki O-5 arasında bağlantı kurulmasını sağlamaktadır.
2024 yılında 1915 Çanakkale Köprüsü'nden 2 milyon 684 bin 738 araç geçti.

Türkiye-Güney Kore ortaklığında yapılan 1915 Çanakkale Köprüsü'nün yapım maliyeti 1 milyar 750 milyon euro olarak açıklanmıştır. Köprü ile birlikte yapılan otoyollar ile birlikte projenin toplam maliyeti 2 milyar 545 milyon avroya ulaşmıştır. 2034 yılından itibaren köprü, devlete tamamıyla devredilecektir.
Sözleşmede yüklenici firma ile geçiş ücreti eşdeğer araç başına 15 euro  + %18 KDV olarak belirlenmiş, ancak köprü açılışında geçiş ücreti 200 Türk lirası olarak açıklanmıştır. Ocak 2026 itibarıyla KDV dâhil otomobil geçiş ücreti 995 lira; hafif ticari araç geçiş ücreti 1245 lira; motosiklet geçiş ücreti 250 liradır.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü
Osmangazi Köprüsü
Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler
Yavuz Sultan Selim Köprüsü

Resmî site

20 Ekim 1935 tarihinde, 57 vilayet, 356 ilçe, 34.876 köyde sayım yapılmış, Türkiye nüfusunun 16.158.018 olduğu tespit edilmiştir. Nüfusun 7.936.770'i erkek (%49,1), 8.221.248'i (%50,9) kadındır.

1935 sayımı sonuçları Başbakanlığa illerin önem sırasına göre listelenmiş ve sunulmuştur.

Halkın en fazla Türkçe konuştuğu (%86,02) ve %98,3'ünün İslam dinine inandığı görüldü.
1927 yılı nüfusu 13.648.270 kişi sayılmıştı. 1935'te 16.158.018 sayılan nüfusa göre 2.509.248 kişi, yani yıllık ortalama %2,3 artış sağlanmıştır.
Okur-yazar oranı 15 yaş üstünde %18,70'dir. Halkın %81,30'i okuma-yazma bilmeyenlerden oluşuyordu. Erkeklerin %30,81'i, kadınların %8,04'ü okuryazardır.
Nüfus yoğunluğu 21,2 kişi/km²dir.
Genç bağımlılık oranı %75,5, yaşlı bağımlılık oranı %7,4, toplam yaşa bağımlılık oranı oldukça yüksektir (%82,89).
Ortanca yaş, erkeklerde 19,1, kadınlara 23,4, ortalama 21,2'dir.
1.243 doktor, 325 hemşire, 1.365 sağlık memuru, 451 ebe, 125 eczacı tespit edilmiştir.

Notlar

1940 Türkiye nüfus sayımı, 20 Ekim 1940 Pazar günü, 63 il, 370 ilçe, 34.024 nahiye ve köyde yapılmıştır.

20 Ekim 1940 tarihinde yapılan sayım sonuçlarına göre illerin nüfusları:

1940 nüfus sayımlarında, 1939 yılında Türkiye'ye katılan 3.996 km² alana sahip Hatay vilayeti 108.726 erkek ile 99.390 kadından oluşan 208.116 kişilik nüfusa sahip olduğu anlaşılmıştır.
1935'te 16 158 018 olan nüfus 1940 sayımında 17 820 950 çıkmıştır. Nüfus 1 662 932 kişi artmıştır.
Yıllık artış oranı %18,0 (Hatay hariç) olarak belirlenmiştir.
Nüfusun %49,9'u erkek (8.898.912 kişi), %50,1 8.922.038 kişi) kadındır.
Nüfusun %8,7'si ülke topraklarının %3,1'ini, oluşturan Avrupa topraklarında yerleşiktir. Nüfusun geri kalan %91,3'ü ülkenin %96,9'luk kısmını oluşturan Asya topraklarında oturmaktadır.
Nüfus yoğunluğu 23 kişi/km²'dir.
Ortanca yaş kadınlarda 22,39, erkeklerde 17,73, ortalama 19,58'dir.
Yaşa bağlı Bağımlılık oranı genç kısımda %77,60, yaşlı bağımlılık oranı %6,1, toplam bağımlılık oranı %84,12'dir.
Nüfusun %24,4'ü (4.346.249) şehirlerde, %75,6'sı (13.474.701) kırsal alanda yaşar.
Okuryazarlık oranı %24,55'tir. Toplumun %75,45'i okuryazar değildir. Erkek nüfusun 36,20'sı okuryazar, %63,80'i okuryazar değildir. Kadınlarda okuryazar oranı %12,92'dır, %87,08'si okuma-yazma bilmemektedir.

1945 Türkiye nüfus sayımı, 22 Ekim 1945 tarihinde, 63 il merkezi, 396 ilçe ve 34.063 köy ve beldede yapılmış nüfus sayımıdır. Türkiye'nin nüfusu 18.790.174 kişi olduğu belirlenmiştir. 1940 sayımına göre nüfus 969.224 kişi artmıştır, yıllık artış oranı %1,05'tir.

Erkek nüfusu 9 446 580, kadın nüfusu 9 343 594 kişidir. Nüfusun %50,3'i erkek, %49,7'si kadındır.
Şehirlerde yaşayan 4 687 102 kişinin %53,4'ü erkek, %46,6'sı kadınlardan oluşur.
Kırsal alanlarda yaşayan 14 103 072 kişiden %49,2'i erkek, %50,8'i kadındır.
Yaş bağımlılık oranları şöyledir: genç bağımlılık oranı %69,24, yaşlı bağımlılık oranı %5,85, toplam bağımlılık oranı %75,09'dur.
Ortanca yaş, erkeklerde 18,80, kadınlarda 21,68, toplamda 19,95'tir.
Okuryazarlık oranı (6 yaş üstü) erkeklerde %43,67, kadınlarda %16,84, toplamda %30,22'dir.
Nüfus yoğunluğu 24 kişi/km²'dir.

1950 Türkiye nüfus sayımı, 22 Ekim 1950 tarihinde, 63 il merkezi, 422 ilçe ve 34.252 köy ve beldede yapılmıştır. Türkiye'nin nüfusu 20.947.188 kişi olduğu belirlenmiştir. 1945 sayımına göre nüfus 2.157.014 kişi artmıştır, yıllık artış oranı %2,17'dir.

Erkek nüfusu 10 527 085, kadın nüfusu 10 420 103 kişidir. Nüfusun %50,3'i erkek, %49,7'si kadındır.
Şehirlerde yaşayan 5 244 337 kişinin %53,7'si erkek, %46,3'ü kadınlardan oluşur.
Kırsal alanlarda yaşayan 15 702 851 kişiden %49,1'i erkek, %50,9'i kadındır.
Yaş bağımlılık oranları şöyledir: genç bağımlılık oranı %65,66, yaşlı bağımlılık oranı %5,66, toplam bağımlılık oranı %71,32'dur.
Ortanca yaş, erkeklerde 19,19, kadınlarda 21,34, toplamda 20,14'tür.
Okuryazarlık oranı (6 yaş üstü) erkeklerde %45,52, kadınlarda %19,45, toplamda %32,51'dir.
Nüfus yoğunluğu 27 kişi/km²'dir.

1974 Kıbrıs Darbesi veya 1974'te Kıbrıs'ta askerî ihtilâl veya Kıbrıs'ta Yunan Darbesi, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan'daki askeri cunta desteği ile Kıbrıs'ta enosis'e yönelik milliyetçi Rumların III. Makarios'u devirmesi ve 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs'a harekât düzenlemesine neden olan askerî müdahale.

Kasım 1973 tarihinde Yunanistan'da Yunan Ordusu'ndan Dimitrios Yoannidis'in önderliğinden bir grup albay ihtilâl yaparak, ülkenin yönetimine el koydu. Kıbrıs Cumhuriyeti istihbaratı Mart 1974 tarihinde Yunanistan'daki cunta tarafından finansal ve idari yönden desteklenen EOKA-B’nin, darbe yapacağına dair III. Makarios'a haber verdi. Bunun üzerine 25 Nisan 1974 tarihinde bir bildiri yayınlanarak EOKA-B ada üzerinde yasa dışı ilan edildi ve 2000'e yakın EOKA-B üyesi tutuklandı.
III. Makarios Temmuz 1974'ün başlarında Yunanistan Cumhurbaşkanı'na Yunan askerlerin adadan çekilmesi ve kendisine düzenlenen suikast planlarının son bulmasını istedi. 3-5 Temmuz tarihlerinde ise asker ile polisler ada üzerinde birbirleri ile çatışmaya başladı. Makarios bunun arkasında cunta yönetiminin olduğunu iddia etti ve bu olayların son bulmasını istedi.

Yunan Cuntası, III. Makarios'un bu açıklamaları nedeniyle 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği'ne bu birliğin komutanının görevinden alınmasını ve adanın kontrolünü Yunan subayların bulunduğu bu birliğin almasını istedi. Birlik aynı gün Lefkoşa'daki Başkanlık Sarayı'nı bastı, fakat sarayın önceden basılacağı yönünde istihbarat alan III. Makarios, sarayın arka bahçesinden iki yaveri ile birlikte bir askeri zırhlı araca binerek Baf'a kaçtı. Bir helikopter, Ağrotur’daki Birleşik Krallık Üssü’nden III. Makarios ve yaverlerini alarak Londra’ya götürdü.
III. Makarios, 16-17 Temmuz tarihlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin kendisinin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukukî lideri olarak kabul edildiği toplantılarda "Kıbrıs’ın bağımsızlığının ortadan kalktığını ve halkının tehlike altına olduğunu" belirtti. EOKA'nın tanınan simalarından Nikos Sampson yeni hükûmetin geçici devlet başkanı olarak dünyaya ilan edildi. Ertesi gün başkanlık yetkileri kullanılarak Kıbrıs Helen Cumhuriyeti ilan edildi.

15 Temmuz 1974 darbesi ve Nikos Sampson'un yeni hükûmetin devlet başkanı olması sonucu, Türkiye, Kıbrıs Harekâtı'nı başlattı.

1982 Türkiye anayasa referandumu, Türkiye'de yapılan ikinci halk oylamasıdır.
12 Eylül Darbesi'nden sonra hazırlanan 1982 Anayasası için yapıldı. 7 Kasım 1982 Pazar günü yapılan halk oylaması ile 1982 Anayasası yüzde 8,63 "RET" (1.626.431 seçmen) oyuna karşılık yüzde 91,37 "KABUL" (17.215.559 seçmen) oyuyla kabul edildi.

1980 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Fahri Korutürk'ün yerine yeni bir cumhurbaşkanı seçecekti. Ancak partiler bir aday üzerinde anlaşamadı, 22 Mart 1980'de seçilmesi gereken yeni cumhurbaşkanı aylarca seçilemedi, 12 Eylül 1980'de Kenan Evren liderliğindeki Türk Silahlı Kuvvetleri bir darbe yaparak parlamentoyu feshetti ve ülkeyi Milli Güvenlik Konseyi aracılığıyla yönetmeye başladı.
MGK bir Danışma Meclisi kurdu ve 160 üyenin tamamını atadı. Siyasi partiler kapatıldı ve partilere üye olanlar Meclis dışında bırakıldı. Meclis, 23 Kasım 1981 ile 17 Temmuz 1982 tarihleri arasında 1961 Anayasası'nın yerini alacak olan yeni anayasayı hazırlamak için çalıştı. Evren, hazırlanan yeni Anayasa'yı tanıtmak için yaptığı mitinglerden birinde, 1961 Anayasası'nın "özgürlüklerin sınırlarını yeterince çizemediğini, özgürlüklerin karşılığındaki sorumluluğu hukuken tesis edemediğini" söyledi. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, 61 Anayasası'nın çok iyi taraflarının bulunduğunu ama o günün koşullarında Türkiye'ye "lüks" geldiğini söyledi.

1982 Anayasası, sonuçların açıklanmasıyla 9 Kasım 1982 tarihinde yürürlüğe girdi.
1982 Anayasası referandumu, cumhurbaşkanlığı seçimi ile birleştirildi. Anayasanın kabulü ile birlikte anayasanın geçici 1. maddesi gereğince daha önce devlet başkanı unvanına sahip olan Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı da halk tarafından onaylandı.

Kenan Evren, referandum öncesinde düzenlediği anayasayı tanıtma mitinglerinden birinde, "Oyunuzu kara günleri hatırlayarak kullanınız." dedi. Evren, 21 Kasım 1982 günü Ordu'da halka hitaben yaptığı konuşmada halk oylamasının sonucunu şöyle değerlendirdi:"Bu reyler Orgeneral Kenan Evren'e verilmedi. Bu reyler bizlere, Konsey üyelerine verilmedi. Bu reyler şunun için verildi: Millet huzur ve güven istiyor, huzur ve güven için verildi! Bu oylar devlet otoritesinin sağlanması için verildi! Bu oylar Atatürkçülük için verildi! Ve yine bu oylar birbirleriyle kavga eden, her gün birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya döken ve değil selamlaşmak, el sıkmayı bile yapamayan kişilerden memnun kalınmadığını belirtmek için verildi. Bu millet artık kavga değil, kardeşlik ve huzur bekliyor."Anayasa ayrıca sivil toplum örgütlerinin siyasi faaliyette bulunmasını ve siyasi partilerin sendikalar da dahil olmak üzere sivil toplum örgütleriyle çalışmasını yasakladı. Orduya Milli Güvenlik Kurulunda çoğunluk verildi ve bu kurulun da kabineden üstün olduğu kabul edildi.

Referandum Sonuçları16 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1982 halk oylaması il ve ilçelere göre seçim sonuçları

1999 Gölcük Depremi, İzmit Depremi, Marmara Depremi veya 17 Ağustos 1999 depremi, 17 Ağustos 1999 sabahı, yerel saatle 03.02'de meydana gelen Kocaeli/Gölcük merkezli deprem. Aletsel büyüklüğü Mw=7,4 (Kandilli Rasathanesi) veya Mw=7,6 (USGS) ölçülen deprem, büyük çapta can ve mal kaybına neden olmuştur.
17 Ağustos depremi tüm Marmara Bölgesi'nde, Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir alanda hissedildi. Resmî raporlara göre 17.480 ölüm, 23.781 yaralanma oldu. 505 kişi sakat kaldı. 285.211 ev, 42.902 iş yeri hasar gördü. 2010 yılında yayımlanan Meclis araştırması raporuna göre 18.373 kişi öldü. 48 bin 901 kişi ise yaralandı.
Yaklaşık 16.000.000 insan, depremden değişik düzeylerde etkilenmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin yakın tarihini derinden etkileyen en önemli olaylardan biridir. Depremin Türkiye'nin önemli bir sanayi bölgesi olan Marmara Bölgesi'nde meydana gelmiş ve çok geniş bir coğrafyayı etkilemiş olması, ülkede büyük sıkıntılara neden olmuştur.

Deprem, 17 Ağustos 1999'da, saat 03.02'de, 40,70 kuzey enlemi ile 29,91 doğu boylamının tarif ettiği bölgede, İzmit'in 11 kilometre güneydoğusunda meydana gelmiştir.
Depremin büyüklüğü çeşitli kuruluşlar tarafından değişik değerlerde bildirilmiş ise de moment büyüklüğü Mw = 7,4-7,6 ve yüzey dalgası büyüklüğü Ms = 7,7 değerleri civarında değişmektedir.

Cisim Dalgası Şiddeti = 6,3 (USS)
Yüzey Dalgası Şiddeti = 7,8 (USGS)
Moment Şiddeti = 7,4 (Kandilli, USGS, Afet İşleri Genel Md. Deprem Araştırma Dairesi AİGM-DAD)
Kayıt Süresi Şiddeti = 6,7 (Kandilli)
Depremin odak derinliğinin 17 km olduğu ve sağ atımlı 120 km civarında bir fay hareketi ortaya çıktığı yapılan incelemelerle belirlenmiştir. Ana deprem dalgasının ardından büyüklüğü 4,0-5,0 değerlerinde olan çok sayıda artçı depremler meydana gelmiştir.
Deprem merkez üssüne en yakın ivme kaydı, Afet İşleri Genel Müdürlüğü Deprem Araştırma Dairesi tarafından tüm Türkiye çapında kurulmuş ve işletilmekte olan Kuvvetli Yer Hareketi Kayıt Şebekesi'nin bir istasyonu olan İzmit Meteoroloji İstasyonu'ndan alınmıştır. Buna göre maksimum ivme, kuzey-güney doğrultusunda 163 mG, doğu-batı doğrultusunda 220 mG ve düşey doğrultuda 123 mG'dir. Her üç bileşen de birbirleri ile kıyaslanabilir büyüklüktedir. Ayrıca USGS ShakeMap Analysis'ten alınan verilere göre depremin maksimum spektral ivmesi; depremin merkezine yakın olan çoğu istasyon tarafından 1.5g seviyelerinde ölçülmüşken, en yüksek spektral ivme depremden 2,68 km uzaklıktaki OBS_11 adlı istasyon tarafından 2.06g olarak ölçülmüştür.

Yakın tarihte bu bölgede Adapazarı merkez üssü olmak üzere 1943, 1957 ve 1967 yıllarında şiddetli depremler olmuştur. Geçmişteki tarihlere bakıldığında ortalama otuz senede bir bu bölgede büyük depremler olmaktadır. 1999 depreminden sonra da belirli periyotlarda ve çeşitli büyüklüklerde depremlerin beklenmesi, bu fay hattının karakteristik özelliğinden kaynaklanmaktadır.
Depremin bu kadar çok can kaybına yol açmasının sebebi olarak kaçak yapılar, standartlara uygun olmayan binalar, uygun olmayan gevşek zemindeki yapılaşmalar ve daha ucuza mal etmek için malzemeden çalan müteahhitler gösterilmektedir. Depremden sonra zorunlu deprem sigortası gibi birtakım düzenlemeler getirilmiştir.

Deprem sonrası ilk 6 ay sonunda, ölü sayısının en fazla olduğu Kocaeli'de hiçbir tutuklu sanık olmamıştır. Sakarya'da 5'i kooperatif yöneticisi, biri mimar, biri mühendis 7 sanık tutuklanmıştır. Yalova'da 76 ceza davası açılmış ancak Veli Göçer dışındaki bütün sanıklar serbest bırakılmıştır.
Depremden sonra yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2.100 dava açılmıştır. Bu davalardan 1.800'ü kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen Şartlı Salıverme ve Erteleme Yasası ile cezasız sonuçlanmıştır. Geriye kalan üç yüz davanın yüz on kadarında ceza verilmiş, birçoğu ertelenmiştir. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde yedi buçuk yıl geçtikten sonra zaman aşımına uğramış ve düşmüştür.

Düzce Ersoy Apartmanı: 36 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
Düzce Ömür Hastanesi: 11 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
Yalova Ceylankent Sitesi: 98 kişi öldü, iki sanığa verilen hapis cezaları ertelendi.
Kocaeli Ubay Apartmanı: 58 kişi öldü, müteahhit hakkında verilen ceza ertelendi.
Yüksel Sitesi: 316 kişi öldü, beş sanığa verilen çeşitli cezalar ertelendi.
Can Göçer ve Zafer Coşkun: Veli Göçer'in oğluyla ortağı yakalanamadığı için haklarındaki dava zaman aşımından düşmüştür. Veli Göçer ise 48 ay ceza almıştır.
Sakarya: 695 davadan beş kişiye ceza verildi.
Kocaeli: 600 dava açıldı, 12 kişi onar ay hapis cezası aldı. Altısının cezası infaz edildi, altısı için süre istendi.
Yalova: 173 dava açıldı, hemen hemen tamamı sonuçlandı. Ceza aldığı bilinen tek isim Veli Göçer olup 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edildi. Rahşan Affı ve zaman aşımından yararlanarak 7,5 yıl hapis yattıktan sonra tahliye oldu.
Düzce: Yaklaşık 220 dava açıldığı sanılıyor. Yargılamaların sonucunda hiç kimse cezaevine girmedi.

İllere göre ölü sayısı:

Bolu: 270
Bursa*: 268
Eskişehir*: 86
İstanbul*: 981
Kocaeli: 9.477
Sakarya: 3.891
Yalova: 2.504
Zonguldak: 3
olmak üzere toplam 17.480 kişi ölmüştür.
*Bursa ilinde ölen kişilerin 258'i, İstanbul ilinde ölen kişilerin 527'si, Eskişehir ilinde ölenlerin 53'ü; yaralı olarak diğer bölgelerden gelmiş ve tedavi olurken bu illerde ölmüştür. Yani aslında deprem nedeniyle Bursa ilinde 10 kişi, İstanbul ilinde 454 kişi, Eskişehir ilinde 33 kişi ölmüştür.
2010 yılında yayımlanan Meclis Araştırması Raporu'nda ise can kaybı sayısı 18.373 olarak güncellenmiştir.
Aynı araştırmaya göre:

Yaralı sayısı: 48.901
Sakat kalan: 505
Yıkılan ve ağır hasarlı bina: 96.796 konut ve 15.939 iş yeri
Orta hasarlı konut: 107.315
Orta hasarlı iş yeri: 16.316
Az hasarlı konut: 113.382
Az hasarlı iş yeri: 14.657
Prefabrik talep sayısı: 43.264
Dağıtılan prefabrik sayısı: 40.786
Prefabrikte yaşayan nüfus: 147.120

Kocaeli'de 55.399,
Sakarya'da 38.131,
Bolu'da 14.296,
Düzce'de 22.822,
Yalova'da 15.946

17 Ağustos depremi tüm dünyada büyük yankı uyandırmış, birçok ülkeden ve uluslararası kuruluşlardan gerek acil yardım ekibi gerek de araç gereç ile tıbbi ve insani yardım malzemeleri gönderilmiştir. Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un, Yunanistan ve Ermenistan'ın yardımlarını kabul etmemesi ülkede büyük tepki çekmiş, Durmuş'un istifası istenmiştir. Depremin ardından dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton, eşi ve kızı ile birlikte İzmit'e gelerek Doğukışla'da bulunan çadır kenti ziyaret etmiştir.

Toplamda elli iki ülke yardım etmiştir. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Azerbaycan, Bangladeş, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Cezayir, Fas, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Irak, İsrail, İsveç, İtalya, İzlanda, Japonya, Kıbrıs Rum Kesimi, KKTC, Macaristan, Malezya, Mısır, Pakistan, Rusya, Suudi Arabistan, Ürdün, Yunanistan ve Güney Kore; yardım eden ülkelerden bazılarıdır.

Deprem sonrası yapılan açıklamalarda depremin ekonomiye etkisi TUSİAD'a göre 17 milyar dolar (1999 yılı GSYİH'sının yüzde 9'una), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)'ye göre 15-19 milyar dolar (1999 yılı GSYİH'sının yüzde 8-10'una) ve Dünya Bankası'na göre ise 12-17 milyar dolar (1999 yılı GSYİH'sının yüzde 6,3-9'una) kaybına neden oldu. Depremin zaten hiperenflasyon seviyesinde fiyat artışlarına maruz kalmış Türk ekonomisinin 2001 Türkiye ekonomik krizine hızla ilerlemesine destekte bulunduğu düşünülmektedir. 

Depremin ardından Türkiye Medyası'nın başlattığı "Bir Tuğla da Sen Koy" kampanyasında toplam 1 trilyon 804 milyar lira, bireysel yardımlardan 66.5 trilyon toplanmıştır. Dünya Bankası 1 milyar 50 milyon $, IMF ise 500 milyon $ bağışlamıştır. Avrupa Konseyi 317 milyon $, İslam Kalkınma Bankası 300 milyon $, AB Yatırım Bankası 670 milyon $, Japonya 200 milyon $, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri de 500 milyon $ bağışlamıştır.

1999 yılında dönemin Devlet Bakanı Recep Önal, uluslararası kuruluşlar, devletler ve Türk halkı tarafından depremzedeler için toplanan yardım paralarından, memur ve işçi maaşlarının ödendiğini itiraf etti.

Cragataska - Basmadan Geç Üstümden
Erkan Ocaklı - Deprem
İsmail Türüt - Can Pazarı
Grup Yorum - Sesimi Duyan Var mı
Kayahan - 17 Ağustos
Ali Atay - Kocaelisin Sen Bizim Canımız!
Zara - Sele Gitti (Ağıt)
Yavuz Bingöl - Orada Kimse Var Mı
Mustafa Hindistan - Ayrılık Vakti

Nurhan Atalay - "Deniz Kabuğundan Evler"

Efe, Recep (2000). Gölcük ve Düzce depremleri-1999. Fatih Üniversitesi. ISBN 978-975-303-007-6. 

Deprem Dairesi Başkanlığı 2 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
16 Şubat 2007 tarihli Milliyet gazetesi
30 Kasım 2003 tarihli Zaman gazetesi
Gölcük and Düzce Earthquakes-1999 (W.Turkey) 26 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2000 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10 Haziran 2000 ile 2 Temmuz 2000 tarihlerinde Hollanda ve Belçika'nın ortaklığı ile düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Bu Avrupa şampiyonası ilk kez iki ülkenin ortaklaşa düzenlediği bir turnuva olmuştur. Belçika ve Hollanda, dörder stadyumla bu turnuvayı düzenlemişlerdir.
16 ekibin katıldığı finaller için; ev sahibi Belçika ve Hollanda hariç, diğer finalistler eleme turnuvasını geçmek zorunda kaldı. Fransa, finalde İtalya'yı altın golle 2-1 yenerek turnuvayı kazandı. Son şampiyon Almanya, grup aşamasında elendi.
Turnuvanın açılış maçı, 1985 Şampiyon Kulüpler Kupası finali ve Heysel faciasından bu yana ilk kez büyük bir UEFA müsabakasının oynandığı Kral Baudouin Stadyumu'nda (eski adıyla Heysel Stadyumu) oynandı. 

Turnuvanın elemeleri 4 Haziran 1998 – 17 Kasım 1999 tarihleri arasında gerçekleşti. 49 takım 9 gruba ayrıldı ve her gruptaki ekipler kendi grubundaki diğer ekiplerle iç saha ve deplasman maçları oynadı. Her grubun birincisi ve en iyi ikincisi otomatik olarak final turnuvasına katılmaya hak kazandı. Diğer 8 ikinci arasında finallere katılacak son dört takımı belirlemek için play-off maçı oynadı. .
Aşağıdaki 16 takım turnuvaya katıldı:

Tüm saatler yereldir (OAYS/UTC+02.00)

Karşılaşma saatleri yerel saat ile gösterilmiştir (UTC+02;00).

İki veya daha fazla takımın maçlar bittikten sonra puanları eşit olursa çeyrek finale kalacak olan takım aşağıdaki kriterlere göre belirlenir.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa, 1-3 kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa, 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Fair-play puanı (sarı kart 1 puan, kırmızı kart 3 puan, sarı + kırmızı kart 4 puan)
Son 2 turnuva elemelerindeki puan ortalaması
Kura çekimi

2.74 maç başına gol

UEFA Turnuvanın Oyuncusu

 Zinedine Zidane

2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası (EuroBasket 2001), FIBA tarafından 32.si düzenlenen Avrupa ülkelerinin katıldığı basketbol turnuvasıdır. EuroBasket 2001 31 Ağustos - 9 Eylül 2001 tariheri arasında Türkiye'de düzenlenmiştir. Altın madalyayı Yugoslavya, gümüş madalyayı ev sahibi Türkiye ve bronz madalyayı İspanya kazanmıştır. Yugoslavya'dan Predrag Stojaković turnuvanın En Değerli Oyuncusu seçilmiştir.
Turnuvanın son karşılaşmasında Yugoslavya Türkiye'yi 78-69 yenmiştir. Bu karşılaşmada Vlado Šćepanović 19 sayı, Dejan Bodiroga 18 sayı ve Stojaković 15 sayı kaydetmiştir. Türkiye'den ise İbrahim Kutluay 19 sayı kaydetmiştir.

Turnuvaya katılan 16 ülkenin on ikişer oyucuları bulunmaktadır.

EuroBasket 2001 Takımı :

Dirk Nowitzki ( Almanya)
Pau Gasol ( İspanya)
Predrag Stojakovic ( Yugoslavya)
İbrahim Kutluay ( Türkiye)
Marko Jaric ( Yugoslavya)

2002 yılında ABD'nin Indianapolis şehrinde yapılan 2002 Dünya Basketbol Şampiyonası'na katılan ülkeler:

 Yugoslavya
 Türkiye
 İspanya
 Almanya
 Rusya

TRT 1

Resmi site

2002 FIFA Dünya Kupası veya 2002 Dünya Kupası (17. Dünya Kupası), finalleri 31 Mayıs ve 30 Haziran 2002 tarihleri arasında Güney Kore ve Japonya'da gerçekleşmiştir. Kupayı düzenleyen ülkeler FIFA tarafından Mayıs 1996'da seçilmiştir. İki ülkenin beraber düzenlediği ilk dünya kupasıdır. Ayrıca ilk kez Asya kıtasında düzenlenen bu Dünya Kupası'nı ilk kez finalde karşılaştığı Almanya'yı 2-0 yenen Brezilya kaldırmıştır. Kupada oynanan 64 karşılaşmanın yalnızca 16'sı berabere bitti. Bunlardan 3 maç uzatmaya giderken, 2 maçın sonucunu penaltılar belirledi. Kupa uzatmalarda altın gol sisteminin uygulandığı son turnuvadır.
Turnuvaya 48 yıl aradan sonra tekrar katılan Şenol Güneş yönetimindeki Türkiye ise hâlen tarihinin en yüksek başarısı olan dünya üçüncülüğü derecesini bu kupada ev sahibi Güney Kore'yi 3-2 ile geçerek elde etti. 1998 Dünya Kupası şampiyonu olarak turnuvaya direkt olarak katılan ve açılış maçında Senegal'e 1-0 yenilen Fransa ise tek bir galibiyet bile alamadan grup maçlarında yine kendi gibi favoriler arasındaki Arjantin ve Portekiz'le birlikte elendi. Futbolun önemli ülkeleri olarak gösterilen İtalya ve İspanya, Hollandalı teknik direktör Guus Hiddink'in yönetimindeki Güney Kore'ye elendiler.

Gwangju Dünya Kupası Stadyumu, Gwangju - 42.880 (Dünya Kupası'ndan sonra adı değişti. Guus Hiddink Stadyumu oldu.)

2002 Dünya Kupası'na ev sahibi Güney Kore, Japonya ve son şampiyon Fransa eleme oynamadan katılmıştır. Parantez içindeki numaralar ülkelerin Dünya Kupası öncesi FIFA sıralamasındaki yerini belirtir.

A, B, C, D Gruplarının maçları Güney Kore'de, E, F, G, H gruplarının maçları Japonya'da oynandı.
Tüm başlama saatleri yerel saatledir. (UTC+09.00)

Eleme aşaması turnuvanın grup aşamasını geçen on altı takımın katıldığı bir tek maçlı eleme turnuvasıydı. Her tur, o tura dahil olan takımların yarısının elendiği dört turdan oluşmaktaydı. Bu turlar sırasıyla Son 16, Çeyrek finaller, Yarı finaller ve Final'di. Ayrıca üçüncülüğün ve dördüncülüğün belirlendiği bir play-off maçı vardı.

Dünya kupası tarihinde resmî olarak ilk defa turnuvanın en değerli oyuncuları seçimi Japonya ve Güney Kore'nin ortaklaşa düzenlediği bu kupada gerçekleştirilmiştir.

Uzak Doğu'da yapıldığı için özellikle Avrupa ve Amerika'da son derece ters saatlere denk düşen maçların buna rağmen tahminlerin üzerinde bir seyirci kitlesi tarafından izlenmesi, kupaya olan yoğun ilginin bir göstergesi oldu. 2002 FIFA Dünya Kupası final maçlarını 2.705.197 biletli seyirci izledi. Böylece 64 maçın yapıldığı turnuvayı maç başına ortalama 42.269 seyirci izledi. Bu kupada açık havada maç izlemeleri de artmıştır. Maçlara gösterilen ilginin aktığı yerlerden biri de FIFA'nın resmî internet sitesi oldu. Kupanın başladığı günden itibaren sitenin 2002 FIFA Dünya Kupası bağlantısına 1 milyar 452 milyon sayfa görüntülemesi yapıldı. TV'deki maç izlenme oranlarında rekoru İtalya-Güney Kore maçını %89'luk bir izlenme payı ve 42.6 izlenme oranı ile 23.6 milyon seyirciye ulaşmış İtalya elde etti. İspanya-İrlanda maçı ise 26.6 izlenme oranı ve %81 izlenme payı alarak 10.5 milyon İspanyol tarafından izlendi. Almanya-Paraguay maçını yayınlayan ARD kanalı 25.4 izlenme oranı, %88 izlenme payına ulaştı. İngiltere'de turnuva maçlarını yayınlayan BBC'nin ulaştığı en yüksek izlenme oranı İngiltere-Danimarka maçında 28.2 ile sağlandı ve toplamda 15.6 milyon BBC seyircisi bu maçı izledi. Ev sahibi Japonya'nın kupadan elendiği Türkiye maçı 27 izlenme oranı, %82,2 izlenme payı aldı ve 33 milyon Japon tarafından izlendi. Araştırmalar, Güney Kore'de kadın seyircilerin oranının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Portekiz-Güney Kore ile Güney Kore-İtalya maçlarını izleyen yetişkin seyircilerin %55'i kadındı.

Brezilya yalnızca "En çok gol atan takımlar" sıralamasında değil, ama "Maç başına gol ortalaması", "Kaleyi bulan şut", "Asist" ve hatta "En fazla ofsayt" gibi hemen tüm pozitif klasmanlarda takım hâlinde başı çekerek aldığı sonuçların hiç de tesadüf olmadığını kanıtladı. Şampiyonada kendine en çok faul yapılan futbolcu, 31 faulle Türk Yıldıray Baştürk oldu. Onu 24 faulle Güney Koreli Park Ji Sung ve yirmi ikişer faulle Senegalli El Hadji Diouf ile İrlandalı Damien Duff izledi. Turnuvanın en çok faul yapan oyuncuları ise on dokuzar faulle Brezilyalı Cafu ile Alman Dietmar Hamann olurken takım bazında en çok faulü de yapan (133) Almanya, aynı zamanda en çok faule de (138) maruz kalan takım oldu. Turnuva boyunca en çok top çalan futbolcu 57 kezle Güney Koreli Song Chong-Gug olurken onu, 55 kezle Alman Torsten Frings ve 52 kezle de Alman Dietmar Hamann takip etti. Ancak, top çalmada takım olarak en başarılı ülke 355 kez çalmayla Türkiye olurken onu, 338 kez top çalan Almanya ile 319 kez top çalan Güney Kore izledi. Turnuvanın oynadığı maç sayısı ve yediği gole göre en başarılı kalecisi, 7 maçta 3 gol yiyen Alman Oliver Kahn olmuştur. Kahn, 3 golde birini grup maçlarında İrlandalı Robbie Keane'den, kalan ikisini de final maçında turnuvanın gol kralı olan Ronaldo'dan yemiştir. Onu, 7 maçta yediği 4 golle Brezilyalı Marcos ile 5 maçta yediği 3 golle İngiliz David Seaman izlemektedir. Turnuva boyunca en çok şut kurtaran kaleci ise 7 maçta 34 kurtarışla Türk Rüştü Reçber olurken onu, 7 maçta 25 kurtarışla Güney Koreli Lee Woon-Jae ile 22 kurtarışla Oliver Kahn takip etmiştir.
Şampiyona boyunca atılan 158 golden, ilk yarılarda atılan gol sayısı 69 olurken kalan 89 gol ise ikinci yarılarda atıldı. 3 maç uzatmaya kalırken, 2 maçın da sonucunu penaltılar belirledi. Kupada Dünya Kupası tarihinde atılan en hızlı gol rekoru da Hakan Şükür tarafından Türkiye-Güney Kore üçüncülük maçının 11. saniyesinde kaydedildi. Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan kupanın gol atamayan takımları oldular.

Turnuvanın en değerli futbolcusu seçilen Ronaldo, uzun süren ağır bir sakatlık döneminin ardından katıldığı bu kupada gol kralı oldu.

8 gol
 Ronaldo
5 gol
 Rivaldo
 Miroslav Klose
4 gol
 Jon Dahl Tomasson
 Christian Vieri
3 gol

2 gol

1 gol

Kendi Kalesine
 Jorge Costa (ABD adına)
 Carles Puyol (Paraguay adına)
 Jeff Agoos (Portekiz adına)

(2002). Futbolun Zirvesi: Dünya Kupaları, Boyut Yayın Grubu, İstanbul. ISBN 975-521-656-1
Wolf-Dieter Poschmann: Fußball WM 2002. Sportverlag, Juli 2002, ISBN 3-328-00950-7.
Sven Simon: Fußball-WM 2002 Südkorea/Japan. Copress-Verlag, 2002, ISBN 3-7679-0514-0.
Süddeutsche Zeitung WM-Bibliothek: 2002 Japan/Südkorea. 2005, ISBN 3-86615-152-7.

2002 FIFA Dünya Kupası 22 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2002 FIFA Dünya Kupası İstatistikleri
RSSSF Archive of finals 6 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF Archive of qualifying rounds 5 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Cup 2002 News
http://www.planetworldcup.com/CUPS/2002/wc02index.html 19 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2003 Eurovision Şarkı Yarışması, 24 Mayıs 2003'te Letonya'nın başkenti Riga'da, Skonto Spor Salonu'nda gerçekleştirilen 48. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışmanın sunuculuğunu, geçmiş yılın galibi Marie N ile birlikte Renārs Kaupers üstlenmiştir. Yarışmanın galibi 167 puanla "Everyway That I Can" isimli şarkıyla Türkiye adına yarışan Sertab Erener olmuştur. Belçika 165 puanla ikinci, Rusya ise 164 puanla üçüncü olmuştur.
2003 Eurovision Şarkı Yarışması, 2004'te yarı final sistemine geçilmesinden önce gerçekleştirilen, yalnızca finalden oluşan ve geçmiş yıl yarışmayı son altı sırada tamamlayan ülkelerin elendiği son yarışmadır. Yarışma finalinde yirmi altı ülke yarışmıştır. 2002 yılında yarışmaya katılmayan altı ülke yarışmaya geri dönmüş, 2002 yılında yarışan beş ülke ise yarışmadan çekilmiştir. Ukrayna ilk defa yarışmaya katılmıştır.
Yarışma öncesinde Rusya'nın temsilcisi t.A.T.u. medyada çok ilgi topladı. Şarkısını açıklayan ilk ülkeler ise, aslen bir komedyen olan Alf Poier'ı yarışmaya gönderen Avusturya ve ev sahibi ülke Letonya oldu. Birleşik Krallık adına yarışan Jemini hiçbir ülkeden puan almayı başaramayarak, yarışma tarihinde ilk defa Birleşik Krallık'a bir sonunculuk kazandırdı. İrlanda teleoylama sırasında yaşadığı teknik sorunlar nedeniyle oylamayı Avrupa Yayın Birliği (EBU) kuralları çerçevesinde jüri oylamasıyla yaptı. Rusya ve Bosna-Hersek de telekomünikasyon ağlarının yetersizliği nedeniyle jüri oluşumuyla oylamalarını gerçekleştirdiler. Rusya'nın devlet kanalı Pervıy Kanal İrlanda'nın oylamasına itirazda bulundu. t.A. T.u. grubunun halk oylamasıyla daha çok puan alabileceğini öne süren kanal, yarışma sonucunu geçersiz saydıklarını duyurdu. Ancak daha sonra İrlanda devlet televizyonu halk oylaması sonuçlarını açıklayarak birinci sırada bir değişiklik olmadığını, Rusya'nın beklentisinin haksız çıkarak puan alamadığı ancak Belçika'nın televoting sonuçlarına göre jürinin verdiği on puana karşılık halk oylamasından yalnızca iki puan aldığı ve dolayısıyla Belçika'nın bu sonuca göre yarışmayı ikinci değil üçüncü sırada bitireceği, Rusya'nın ise ikinci sırada bitireceği belli oldu.
1956'dan beri yalnızca beşinci kez, yarışmaya geri dönen hiçbir sanatçı olmadı. Tüm sanatçılar Eurovision sahnesine ilk defa çıktılar.

25 Mayıs 2002 tarihinde Letonya, Marie N'nin "I Wanna" isimli şarkısıyla 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi oldu. Bu, Letonya'nın ilk zaferiydi ve ülkenin 2003 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacağı anlamına geliyordu. Letonya delegasyon başkanı Arvids Babris, ülkenin para konusunda sıkıntıda olmasına rağmen yarışmaya ev sahipliği yapacağını onayladı ve yarışma için 2.300.000 Euro bütçe ayrıldığını duyurdu. Aynı zaman da Babris, programın yapımcılığını da üstlendi. 5 000 kişi kapasiteli Skonto Hall, yarışmanın ev sahibi olarak belirlendi. Aralık 2002'de LTV yarışmanın sunuculuğunu ülkeye zafer getiren Marie N ve 2000 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Letonya'yı temsil eden Renārs Kaupers'ın üstleneceğini duyurdu. İsveç'in ulusal televizyon kanalı Sveriges Television, üçüncü kez yarışmanın yapımcılığını üstlendi (Sven Stojanovic'in yönetmenliğinde). Ve İsveçli aydınlatma şirketi Spectra +, tıpkı 2000 ve 2002 yarışmalarında olduğu gibi, 2003 Eurovision Şarkı Yarışması için de aydınlatma görevi üstlendi. Yarışmanın sloganı "Magical Rendez-vous" geçmiş yılların aksine Fransızcaydı ve Türkçede "Büyülü Buluşma" anlamına geliyordu. Yarışmanın resmî CD'si ise EMI etiketiyle piyasa sunulmuştur.

Tallinn'de gerçekleştirilen 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nda yarışan yirmi dört ülkeden Danimarka, Finlandiya, İsviçre, Litvanya, Makedonya ve Türkiye yarışmayı son sekiz sırada tamamladığı için elenmiştir. Ancak, 2002 yarışmasında Türkiye'nin Almanya'dan hiç puan alamaması üzerine şüphelenen TRT, durumu EBU'ya bildirmiş ve şikayetçi olmuştur. Karşılığında Türkiye'ye finalde yarışma hakkı verilmiş ve Türkiye yarışmadan çekilmek zorunda kalmamıştır. 2002 yarışmasına katılmayan İzlanda, İrlanda, Hollanda, Norveç, Polonya ve Portekiz ise yarışmaya 2003'te geri dönmüştür. Yirmi altıncı yarışmacı ise tarihinde ilk kez yarışmaya katılan Ukrayna olmuştur. Sırbistan-Karadağ, Arnavutluk ve Belarus, yarışmaya katılmak için başvuru yapsalar da, EBU, küme düşme prosedüründeki tavizler nedeniyle katılımlarını onaylayamamıştır. Üç ülke de yarışmaya 2004 yılında katılmıştır.

Yarışmada 12 puan alan ülkeler

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası 2003 yılının Haziran ayında Fransa'da düzenlendi. Fransa, 2001 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda olduğu gibi bu turnuvada da şampiyon oldu ve kupayı kazandı.
Turnuva, bir oyuncunun ölümüyle gölgelendi. Kamerun millî futbol takımından Marc-Vivien Foé, Kamerun ile Kolombiya arasında oynanan yarı final maçı sırasında geçirdiği kalp krizi nedeniyle yere yığıldı ve kaldırıldığı hastanede öldü. Foé'nin ölümü; turnuvadaki takımları derinden sarstı ve Fransa ile Kamerun arasında oynanan final maçı sonrası Fransa'nın takım kaptanı Marcel Desailly, kupayı Kamerun'un takım kaptanı Rigobert Song ile birlikte kaldırdı.
Final maçında, Foé'ye olan saygılarından dolayı maçın oynanmaması gerektiğini açıkça belirtmişlerdi. Bu şartlar altında oynanan final maçında Kamerun millî futbol takımındaki tüm futbolcular, Foé için yapabildiklerinin en iyisini yapmaya çalıştılar ama Fransa millî futbol takımının yıldız oyuncusu Thierry Henry'nin etkili oyunu ve attığı altın gol, Fransa'ya kupayı getirdi.
Madalya ve kupa töreninde de duygusal anlar yaşandı. İki Kamerunlu oyuncu Foé'nun dev fotoğrafını tutuyordu ve fotoğrafın üstünde onun ikincilik madalyası duruyordu. Fransa millî futbol takımının kaptanı Marcel Desailly, kupayı havaya kaldırmadı fakat kupayı Kamerun millî futbol takımının kaptanı Rigobert Song'la birlikte tuttu. Foé, medyanın düzenlediği turnuvanın en iyi oyuncusu oylamasında üçüncü oldu ve öldükten sonra Bronz Top ödülünü kazandı.
Bu turnuvaya ilk defa katılan Türkiye millî futbol takımı, Şenol Güneş yönetiminde oynadığı maçlar sonunda, 2002 FIFA Dünya Kupası'nda olduğu gibi üçüncü oldu.

 Fransa - Ev sahibi ve 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu
 Brezilya - 2002 FIFA Dünya Kupası şampiyonu
 Türkiye - 2002 FIFA Dünya Kupası üçüncüsü
 ABD - 2002 CONCACAF Altın Kupa şampiyonu
 Kolombiya - 2001 Copa América şampiyonu
 Kamerun - 2002 Afrika Uluslar Kupası şampiyonu
 Yeni Zelanda - 2002 OFC Uluslar Kupası şampiyonu
 Japonya - 2000 AFC Asya Kupası şampiyonu
Normal şartlarda Almanya'nın katılması gerekiyordu. Ancak Almanya yoğun fikstürden ve oyuncularının dinlenme ihtiyacından dolayı turnuvaya katılmamış ve yerine Türkiye davet edilmiştir. Türkiye daveti kabul etmiş ve böylelikle Konfederasyonlar Kupası'na dünya üçüncüsü unvanıyla katılan ilk ve tek takım olmuştur.

Maçların oynandığı yerler:

Gerland Stadyumu, Lyon
Fransa Stadyumu, Saint-Denis, Paris
Geoffroy Guichard Stadyumu, Saint-Étienne

Afrika
 Coffi Codjia
Asya
 Mesud Muradi
Avrupa
 Lucilio Cardoso Batista
 Valentin Valentinovich Ivanov
 Markus Merk
Kuzey ve Orta Amerika
 Carlos Batres
Okyanusya
 Mark Shield
Güney Amerika
 Carlos Amarilla
 Jorge Larrionda

Maçların Yerel Zaman Birimi (UTC+02.00)

2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası Resmî Web Sitesi 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2005 UEFA Şampiyonlar Ligi finali, 25 Mayıs 2005'te İngiltere'nin Liverpool ve İtalya'nın Milan takımları arasında İstanbul'daki Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynandı. Karşılaşmanın ilk yarısını 3-0 yenik kapatan İngiliz Liverpool takımı, ikinci devrede bulduğu üç golle maçı uzatmaya taşıdı. Golsüz geçen iki uzatma devresi sonrasındaki penaltı atışlarında İtalyan rakibine 3-2 üstünlük sağlayan Liverpool, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 5. kez mutlu sona ulaştı. Aynı şekilde Liverpool, bu kupayı 5. kez kazanarak o zamanki kurallara göre kupanın "ebedi sahibi" oldu ve kupanın gerçeği Liverpool'a verildi. 2005-06 sezonu için yeni kupa tasarlandı.

Daha maçın birinci dakikasında Milan kaptanı Maldini takımını öne geçirdi. 39'da Şevçenko sağdan inip Crespo'yu gördü ve Arjantinli de kaleyi. Dakika 45'te Crespo bir gol daha atınca İstanbul'da Milanlılar şampiyonluk şarkılarını söylemeye başladı.
Ancak, devre arasında 12 kişilik takım yaratan Rafael Benitez, oyuncularını galibiyete inandırdı. Altı dakika içerisinde tarihin en çok konuşulan geri dönüşlerinden biri yaşandı. 54. dakikada kaptan Gerrard, kafa golüyle farkı 2'ye indirdi. İki dakika sonra Smicer'in şutu, Liverpool'un beraberliğe yaklaştığını gösteriyordu. Nihayet, 59. dakikada Gattuso'nun Gerrard'ı düşürmesi sonucu kazanılan penaltıyı Xabi Alonso kullandı. Dida'dan dönen topu bir daha kaleye gönderen Alonso maçın skorunu 3-3 olarak belirdi.
Uzatmaların golsüz tamamlandığı maçta penaltılara gelindi. Jerzy Dudek'in çok önemli penaltılar kurtardığı devrede Liverpool, Milan'a üstünlük sağladı ve şampiyonluğu elde etti.

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası veya diğer kullanımıyla UEFA Euro 2008, sadece UEFA üyesi ülkelerin millî takımlarının katılabildiği Avrupa Futbol Şampiyonası'nın 13. turnuvası. Avusturya ve İsviçre'nin ev sahipliğinde, 7 - 29 Haziran 2008 tarihleri arasında düzenlenen turnuvayı, finalde Almanya'yı 1-0 yenen İspanya şampiyon olarak tamamladı. Şampiyona kapsamında oynadığı tüm maçlardan galip ayrılan İspanya, 1984'te Fransa, 1996'da ise Almanya'nın ardından tüm maçları kazanan üçüncü takım oldu. İspanya, bu başarısı ile ilk kez 1964'te kazanmış olduğu kupayı, 44 yıl aradan sonra yeniden elde etti.
Euro 2008, turnuva tarihinde ikinci kez, iki ülke tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir organizasyon oldu. Diğeri ise 2000 yılında Belçika ile Hollanda ortaklığında düzenlenen turnuvaydı. Turnuvaya katılan 16 takım, dörder takımdan oluşan 4 grupta mücadele etti. Ev sahipleri Avusturya ve İsviçre turnuvaya eleme maçları oynamadan katıldı. Bu Avusturya'nın turnuva tarihindeki ilk katılımıydı. Diğer 14 takım ise, 16 Ağustos 2006'da 21 Kasım 2007'ye kadar süren elemelerde yer aldı. Son turnuvanın şampiyonu Yunanistan ise oynadığı üç maçtan da mağlubiyetle ayrılarak takımlar arasındaki en kötü performansı sergiledi. Avusturya ve Polonya, tarihlerinde ilk kez bir Avrupa Futbol Şampiyonası'na katıldı. Şampiyonayı kazanan takım olan İspanya, 2009 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenen FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Avrupa'yı temsil etti.

Avusturya ve İsviçre dışında turnuvanın ev sahipliğini yapmak için teklif veren ülkeler Türkiye/Yunanistan, İskoçya/İrlanda, Rusya, Macaristan, Hırvatistan/Bosna-Hersek ve Norveç/İsveç/Finlandiya/Danimarka idi. Daha önceleri Avusturya, Macaristan ile beraber 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahipliğine aday olsa da Portekiz'e kaybetmişti.
Türkiye/Yunanistan, Avusturya/İsviçre ve Macaristan, 12 Aralık 2002 günü yapılan oylama finaline kalan ülkeler oldular. Türkiye/Yunanistan ev sahipliğinin reddedilmesiyle Macaristan ile Avusturya/İsviçre, yapılacak son oylamada yer almaya hak kazandı. Yapılan oylamada birinci sırayı alan Avusturya/İsviçre, turnuvayı düzenlemek için seçilen ülkeler oldu. Bu sayede şampiyona, Belçika ve Hollanda tarafından organize edilen 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ardından ikinci kez iki ülkenin ortaklaşa ev sahipliği yapmasına sahne oldu. Öte yandan 2012'de Polonya ve Ukrayna'da düzenlenecek bir sonraki şampiyona, bu kulvardaki üçüncü turnuva olacaktır.
Ev sahibi ülkelerden biri olan İsviçre, daha önce de Almanya'nın şampiyonluğu ile sonuçlanan 1954 FIFA Dünya Kupası'nı düzenlemişti.

Turnuva maçları, iki ülkedeki toplam sekiz stadyumda gerçekleştirildi. Her stadyum en az 30.000 kişi kapasitesine sahipken; Viyana'daki Ernst Happel Stadyumu, 53.295 kişi kapasitesiyle organizasyondaki en büyük stadyum konumundaydı. Bu sebeple final maçı da Ernst-Happel'de oynandı. Ev sahiplerinden Avusturya grup maçlarının tamamını Ernst-Happel'de, İsviçre ise Basel şehrindeki St. Jakob-Park'ta oynadı.
2004 yılında Zürih'teki stadyum, organizatörler için sorun yarattı. Normalde; yenileme çalışmalarının yapıldığı Hardturm, turnuvanın düzenleneceği stadyumlardan biri konumundaydı. Fakat yasal sorunlardan dolayı yenileme çalışmaları gecikti ve bu stadyum, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın oynanacağı stadyumlar arasından çıkartıldı. Bu problemden dolayı UEFA, maçların 2 ülkedeki 4 stadyumda oynanmasına karar verdi. FC Zürich takımının Letzigrund Stadyumu 23 Eylül 2007 tarihinde, turnuvanın oynanacağı stadyumlar arasına dahil edildi.

Turnuvada yer alan takımların listesi için bakınız, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası Kadroları

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası şampiyonu için yeni bir kupa tasarlanmıştır.
Henri Delaunay Kupası'nın yeni versiyonu, Asprey London tarafından tasarlandı. Orijinal tasarım ise Arthus-Bertrand tarafından yapıldı. Kupa, önceki yıllar gibi gümüş renkte. Üzerinde, daha önceki Avrupa Şampiyonalarını kazanan takımların isimleri ve kazandığı yıllar yazmaktadır. Ağırlığı 8 kilogram, uzunluğu ise 60 santimetredir. Kupanın para değeri 50.000 İsviçre frangıdır.

Kura çekimi, 27 Ocak 2006 günü İsviçre'nin Montrö kentinde, yerel saat ile 12.00'de gerçekleşmiştir.
Elemeler, 2006 FIFA Dünya Kupası'ndan 1 ay sonra başlamıştır. Avusturya ve İsviçre ev sahibi takımlar olduğundan dolayı elemelere katılmamışlardır. Sırbistan, 3 Haziran 2006 tarihinde, Sırbistan ile Karadağ bölgelerinin birbirinden ayrılıp iki ülke haline gelmeleri sebebiyle, turnuva elemelerine tek başına katılmıştır. Karadağ bu nedenden dolayı bu elemelere katılamamıştır fakat 2010 FIFA Dünya Kupası elemeleri'nde boy göstermiştir.
Elemeler, 16 Ağustos 2006 tarihinde E Grubu'nda oynanan Estonya-Makedonya maçı ile başlamıştır.
Bu elemelerin formatı, diğerleri ile karşılaştırıldığında çok değişik gözüküyordu. Ev sahipleri dışında kalan 14 takımı belirlemek için yedi grupta yer alan birinciler ve ikinciler, direkt olarak turnuvaya katılım hakkı elde ettiler. Dolayısıyla, önceki dönemlerde olduğu gibi play-off turu (baraj maçları) oynanmadı. Yani, önceki turnuvalardan farklı olarak, gruplarında ikinci sırayı alan takımlar, play-off maçları oynamadan direkt olarak turnuvaya katıldılar. Altı grupta yedi takım mevcutken, bir grupta ise sekiz takım yer aldı. Gruplarında üçüncü ve gerisindeki sıraları alan takımlar ise elendi. B, C, D, E, F ve G gruplarında yedi takım, sadece A grubunda ise sekiz takım bulunmaktaydı.
Elemelerin sürprizlerinden biri İngiltere'nin turnuvaya katılım hakkı elde edememesi oldu. Hırvatistan E Grubunu zirvede tamamlarken, ikincilik için büyük bir çekişme yaşandı. Hırvatistan son maçta İngiltere'yi deplasmanda 3-2 mağlup edince, ikinci sırayı alan takım Rusya oldu ve bu başarısızlık, Steve Mclaren'ı koltuğundan etti.
Eleme gruplarında yaşanan mücadeleci oyun, hiçbir takımın grupları yenilgisiz tamamlayamamasına neden oldu. Kuzey İrlanda'dan David Healy 13 golle elemelerin gol kralı olurken, Hırvat Eduardo ise 10 golle ikinci sırada yer aldı.

Kalın yazı karakteriyle yazılan yıllar, takımların şampiyon oldukları yıllardır.

1 Çekoslovakya adıyla
2 Batı Almanya adıyla
3 SSCB adıyla
4 Bağımsız Devletler Topluluğu adıyla
Üs sayıları yazılan takımlar, ülkelerin birbiriyle birleşmesi ve ayrılması sonucu ortaya tek bir ülke çıkarmışlardır. Fakat o zaman, üstte görünen isimleri ile mücadele etmişlerdir.

Kura çekimi 2 Aralık 2007 tarihinde İsviçre'nin Luzern kentinde gerçekleşmiştir. Kura çekiminde öncelikle Avusturya devlet televizyonu ORF'nin çocuk korosu küçük bir konser vermiştir. 127 ülke kura çekimini canlı yayınlamıştır. Program 52 dakika sürmüştür. Sunuculuk görevini ise Melanie Winiger ve Rainer Pariasek yapmıştır.

1992 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda kullanılan format burada kullanılmıştır. Kura çekiminde görev alan kişiler aşağıda belirtilmiştir;

Gianni Infantino, ev sahibinin kura çekimini yaptı.
Peter Schmeichel, 1.torbanın kura çekimini yaptı.
Jürgen Klinsmann, 2.torbanın kura çekimini yaptı.
Didier Deschamps, 3.torbanın kura çekimini yaptı.
Theodoros Zagorakis, 4.torbanın kura çekimini yaptı.
Bernard Dietz, A Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Anton Ondrus, B Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Franz Beckenbauer, C Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Dino Zoff, D Grubu'nun kura çekimini yaptı.
Her grubun maçlarını oynayacağı iki stadyum bulunacaktır. Her grupta 6 maç oynandığından dolayı gruplar dahilinde her stadyumda 3 maç oynanacaktır. 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerinde kuralarda, 4 torba bulunmaktaydı. Bu turnuvanın kura çekimindede aynısı uygulananmıştır. Torba sıralamalarında, takımların 2006 FIFA Dünya Kupası Elemeleri ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri'ndeki başarıları baz alınmıştır. Avusturya ve İsviçre ev sahibi takımlar olduğundan dolayı, Yunanistan ise son Avrupa Şampiyonu olmasından dolayı birinci torbada yer almaktaydılar. Hollanda ise Euro 2008 finalistleri sıralamasında normale göre en yüksek puanı elinde bulundurduğu için birinci torbada yer almaktaydı.

Fransa, 2006 FIFA Dünya Kupası Elemeleri'nde pek çok maçta berabere kalmış, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri'nde ise İskoçya'ya iki kez mağlup olmuştur. Bu yüzden bu kura çekiminde dördüncü, yani son torbada yer almaktaydılar.

A ve B gruplarındaki takımlar ile C ve D gruplarındaki takımlar, fikstürde ikiye ayrıldılar ve böylelikle ilk grup ve ikinci gruptan birer takımın finale kadar karşılaşması imkânsız hâle geldi.
Avusturya ve İsviçre'nin yerel saati (UTC+2) şeklindedir.

İki veya daha fazla takımın maçlar bittikten sonra puanları eşit olursa çeyrek finale kalacak olan takım aşağıdaki kriterlere göre belirlenir.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa, 1-3 kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa, 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Fair-play puanı (sarı kart 1 puan, kırmızı kart 3 puan, sarı + kırmızı kart 4 puan)
Son 2 turnuva elemelerindeki puan ortalaması
Kura çekimi

Portekiz turnuvadaki ilk maçını Türkiye karşısında oynadı. Bu maç 2-0 Portekiz üstünlüğüyle sonlandı. Sonraki maçını Çek Cumhuriyeti ile oynadı. Bu maçta da Çek Cumhuriyeti'ni 1-3 mağlup etti ve gruptan çıkmayı garantiledi. Gruptaki son maçını İsviçre'yle oynayan Portekiz, bu maçta diğer 2 maçında olduğu gibi üstünlük sağlayamadı; maç 2-0 İsviçre galibiyetiyle son buldu.
İlk maçında Portekiz'e 2-0 yenilen Türkiye, İsviçre'yle oynadığı maçta 1-0 mağlupken, Semih ve Arda'nın golleriyle 2-1 galip duruma geldi. Gruptan çıkış maçı olarak adlandırılan maçta Çek Cumhuriyeti ile karşılaşan Türkiye, Koller ve Plašil'in gollerinin ardından 2-0 mağlup duruma düştü. Ancak maçın son 15 dakikasın

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye'de gerçekleştirilmiştir. Şampiyonayı FIBA, Türkiye Basketbol Federasyonu ve 2010 Organizasyon Komitesi ortaklaşa organize etmiştir.
1986'dan beri üçüncü defa 24 ülkenin katılacağı turnuvanın grup karşılaşmaları İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri'de, final aşaması İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanmış, şampiyon ise finalde Türkiye'yi 64-81 mağlup eden Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.

2010 FIBA Dünya Basketbol Sampiyonası ev sahibi seçimi 5 Aralık 2004 tarihinde Kuala Lumpur, Malezya'da bulunan FIBA genel merkezinde yapılmıştır. Türkiye, Fransa ve Bosna-Hersek-Hırvatistan, Sırbistan-Karadağ-Slovenya ortak organizasyonunun aday olduğu şampiyonadan Avustralya ve Yeni Zelanda ortak organizasyonu, İtalya, Rusya ve Porto Riko adaylıklarını çekmiştir. Fransa'nın üstünlüğü ile sonuçlanan ilk tur oylamalarından sonra ikinci tur oylamalarında Fransa'yı bir oy farkla geçen Türkiye şampiyonayı düzenlemeye hak kazanmıştır.

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nın oynandığı salonlar şunlardır.

Şampiyona kuraları 15 Aralık 2009 tarihinde İstanbul Çırağan Sarayı'nda çekilmiştir. Altı torbaya dağılan takımlar kura çekimi sonucunda altışar takımdan dört grup oluşturmuşlardır.

Şampiyonaya katılan 24 ülke kadrolarında en fazla 12 oyuncu bulundurabilecektir.

 Hidayet Türkoğlu
 Kevin Durant
 Miloš Teodosić
 Luis Scola
 Linas Kleiza

FIBA Dünya Şampiyonası (İngilizce)

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA tarafından düzenlenen FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın on dokuzuncu etkinliği. 21 Haziran ile 13 Temmuz 2013 tarihleri arasında Türkiye'de düzenlenmiştir. Fransa, turnuvada şampiyon olarak ilk kez kupayı kazanmıştır.
3 Mart 2011 tarihinde Zürih'te yapılan yürütme toplantısında Türkiye, diğer adaylar konumundaki Birleşik Arap Emirlikleri ve Özbekistan'ı geride bırakarak turnuvayı organize etme hakkı kazandı. İlk olarak maçların 10 şehirde 13 stadyumda oynanması teklif edilse de, Şubat 2012'deki son karar tarihinden önce 7 şehirde ve 7 stadyumda oynanmasında karar kılındı. Turnuva; UEFA'dan (Avrupa) yedi; AFC (Asya), CAF (Afrika), CONCACAF (Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler) ve CONMEBOL'den (Güney Amerika) dörder, OFC'den (Okyanusya) ise bir olmak üzere altı kıtadan yirmi dört takımın katılımı ile düzenlendi. Açılış maçı 21 Haziran'da Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nda oynanırken, turnuvadaki diğer maçlar; İstanbul, Bursa, Antalya, Trabzon, Gaziantep, Kayseri ve Rize olmak üzere yedi şehirde oynandı. Yarı final maçları Hüseyin Avni Aker Stadyumu ile Bursa Atatürk Stadyumu'nda, final ve üçüncülük maçları ise Türk Telekom Arena'da oynandı.
13 Temmuz 2013 tarihinde, yarı finalde kaybeden Gana ve Irak takımlarının karşılaştığı üçüncülük mücadelesinde rakibini 3-0 mağlup eden Gana turnuvayı üçüncü, Irak ise dördüncü olarak tamamladı. Üçüncülük maçından sonra, Fransa ile Uruguay arasında turnuvanın final karşılaşması oynandı. Normal süresi ile uzatma devreleri golsüz berabere biten maçı, seri penaltı atışları sonucunda 4-1 kazanan Fransa, turnuva tarihindeki ilk şampiyonluğunu elde etti.

17 Ocak 2011 tarihinde, üç üye futbol federasyonunun bu organizasyon için aday olduğu doğrulanmıştır. Birleşik Arap Emirlikleri 2003 yılındaki organizasyona ev sahipliği yapmışken, Türkiye ve Özbekistan'ın daha önce böyle bir turnuva tecrübesi bulunmuyordu. 3 Mart 2011 tarihinde Zürih'te yapılan yürütme toplantısında Türkiye, diğer adaylar konumundaki Birleşik Arap Emirlikleri ve Özbekistan'ı geride bırakarak turnuvayı organize etme hakkı kazanmıştır. İlk olarak maçların 10 şehirde 13 stadyumda oynanması teklif edilse de, Şubat 2012'deki son karar tarihinden önce 7 şehirde ve 7 stadyumda oynanmasında karar kılınmıştır.

 Türkiye (K)
 Birleşik Arap Emirlikleri
 Özbekistan
 Zimbabve (Ç) 

2-17 Kasım 2012 tarihleri arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nde düzenlenen 2012 AFC U-19 Şampiyonası elemeleri sonucunda yarı finale yükselen Avustralya, Irak, Özbekistan ve Güney Kore takımları şampiyonaya katılma hakkı kazanmıştır.
16-30 Mart 2013 tarihleri arasında düzenlenen 2013 Afrika U-20 Şampiyonası'nda yarı finale yükselen Gana, Mısır, Mali ve Nijerya takımları 2013 turnuvası finallerine katılma şansı elde etmişlerdir.
3-15 Temmuz 2012 tarihleri arasında Estonya’da organize edilen 2012 UEFA Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'nda başarılı olan Fransa, Yunanistan, Portekiz, İngiltere, Hırvatistan ve İspanya takımları FIFA U20 Dünya Kupası’nda mücadele etmeye hak kazanmışlardır. Türkiye ise ev sahibi olduğu için turnuvaya direkt dahil edilmiştir. Böylece UEFA 7 takım ile turnuvaya en fazla takım gönderen konfederasyon olmuştur.
Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler'de ise turnuvaya gidecek takımlar 2013 CONCACAF U-20 Şampiyonası ile belirlenmiştir. Meksika’da 18 Şubat-2 Mart 2013 tarihleri arasında yapılan turnuvada yarı final oynayan Küba, Meksika, El Salvador ve Amerika Birleşik Devletleri takımları turnuvaya katılım hakkı kazanmışlardır.
Güney Amerika kıtasını temsil edecek takımlar 9 Ocak - 3 Şubat tarihlerinde Arjantin’de düzenlenen 2013 Güney Amerika Gençler Şampiyonası ile belirlenmiştir. Turnuvada şampiyona grubunu lider tamamlayan ve kupayı kazanan Kolombiya takımının yanı sıra, finalde kaybeden Paraguay, üçüncü Uruguay ve dördüncü Şili şampiyonaya katılma hakkı kazanmışlardır.
Okyanusya kıtasından ise 2013 OFC U-20 Şampiyonası'nda şampiyon olan Yeni Zelanda takımı turnuvaya katılma hakkı elde etmiştir.
Turnuva'da ev sahibi ülke Türkiye'nin yanı sıra, altı kıtadan 23 ülke takımı organizasyonda mücadele etmiştir.

20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın yirmincisi olan bu turnuva, FIFA'nın Türkiye'de düzenlediği ilk organizasyon olmuştur. Bu turnuvayla beraber, ilk kez bir FIFA organizasyonunda hakemler, frikik atışlarında topun ve oyuncuların duracakları yeri belirlemek amacıyla kaybolan sprey kullanmışlardır.
2013 turnuvası, maç başı 5 bin 230 seyirci ortalaması ile tüm 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonları arasında biletli seyirci sayısının en az olduğu turnuva olmuştur.

21 Haziran 2013 tarihinde Kayseri'de Küba ile Güney Kore takımları arasında oynanan açılış maçı öncesinde, FIFA başkanı Sepp Blatter ve Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan oyun alanına inerek her iki takım futbolcu ve teknik heyetlerini kutlamışlardır. FIFA başkanı Blatter, maçın temsili başlama vuruşunu yapmıştır.
Açılış töreni, Küba-Güney Kore maçının bitiminden sonra başlamış ve 14 dakika sürmüştür. Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'na kurulan dev kervansarayda, 600'den fazla performans sanatçısı ve 175 kişilik halk oyunları dans grubu, Gece Grubu tarafından seslendirilen turnuvanın resmî şarkısı Yıldızlar Buradan Yükseliyor! eşliğinde dans gösterileri sergilemişlerdir.
Turnuvada mücadele eden 24 takımın kendi dillerinde "hoş geldiniz" yazan halılar, ülke bayrakları ile beraber gösteri süresince saha kenarında yer almıştır.

30 Kasım 2012 tarihinde FIFA tarafından bilet erişim detayları kamuoyuna açıklanmıştır. Açılış maçıyla birlikte 8 karşılaşmaya ev sahipliği yapan Kayseri'de bilet satışları 5 Haziran 2013 tarihinde başlamıştır. Turnuvaya ev sahipliği yapacak Antalya, Bursa, Gaziantep, İstanbul, Rize ve Trabzon şehirlerinde ise Biletix gişelerinden bilet satışı yapılmıştır. Ayrıca FIFA'nın internet sitesinden de bilet satışı yapılmıştır. Turnuvanın sponsorlarından Turkcell, FIFA tarihinde ilk defa akıllı bilet uygulamasını gerçekleştirmiştir. Cep telefonuna gelen sms mesajını, stadyumdaki özel gişelere okutarak maça girebilme imkânı sağlanmıştır.
Tribünlerdeki taraftar sayısını artırmak için tek biletle iki maç izleme olanağı sunulmuştur. Turnuvada satışa çıkarılan 850 bin biletten, 300 bin tanesinin satıldığı açıklanmıştır. Turnuvanın başlamasından bir süre sonra, FIFA ve TFF'nin ortak kararı ile, 12 yaşından küçük çocuklara 2 ebeveyni ile birlikte turnuvadaki maçları ücretsiz izleyebilme olanağı sunulmuştur.

2011 yılında Thomas Fattorini ve Rebecca Cusack tarafından tasarlananan ve bakır, pirinç alaşım, akrilik, gümüş, paslanmaz çelik ve altın kaplama malzemeleri kullanılan kupa, 5.1 kilo ağırlığında ve 48 santimetre yüksekliğindedir.
FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın yeni dizaynı, FIFA'nın diğer turnuvalarında verilen kupaları tamamlayıcı şekilde tasarlanmıştır. İki tarafta yer alan kıvrımlar dinamik formu ve akrilik biçimi ile, futboldaki iki takım arasındaki akışkanlık ve hareketliliği temsil etmektedir. Kupa üzerinde yer alan İki kıvrım da, her dünya kupasında olduğu gibi futbol topunu temsil eden dünyayı havaya kaldırmaktadır. Organizasyonda şampiyon olan Fransa, kupanın yenilenmiş halini kazanan ilk takım olmuştur.
Turnuvanın ulusal destekçilerinden Halkbank sponsorluğunda düzenlenen, "Kupa Turu" etkinliği ile şampiyon olan takıma verilen kupanın halka tanıtım çalışmaları yapılmıştır. Kupa Turu organizasyonu, turnuvanın organize edildiği 7 şehirde düzenlenmiştir. 20-21 Nisan tarihlerinde Kayseri'de, 27-28 Nisan 2013 tarihlerinde Antalya'da, 4-5 Mayıs tarihlerinde Gaziantep'te, 11-12 Mayıs tarihleri arasında Trabzon'da, 18-19 Mayıs'ta Rize'de, 25-26 Mayıs'ta Bursa'da  tanıtılan kupa, son olarak 15 Haziran tarihinde ise İstanbul'da tanıtımı yapılmış ve Kupa Turu sona ermiştir.

Organizasyonun resmî logosu 11 Mart 2013 tarihinde Çırağan Sarayı Mabeyn Salonu'nda düzenlenen toplantı ile kamuoyuna tanıtılmıştır.
FIFA tarafından hazırlanan logoda Türkiye'yi yansıtan figürler kullanılmıştır. Logoda Türk bayrağının renkleri olan kırmızı-beyaz ve turkuaz renkleri yer alırken, Türkiye ile özdeşleşen nazar boncuğu ve lalede logoda kullanılmıştır. Lalenin logoda kullanılması ile Türkiye'nin futbola olan tutkusu ve turnuvada mücadele edecek futbolcuların gençliği vurgulanmıştır.
'Katılımcı şehirlerin', görsel olarak şehirlerini anlatmak ve dünyaya tanıtmak amacıyla tasarladıkları ve turnuva boyunca kullanacakları şehir logoları 20 Mart 2013 tarihinde kamuoyuna tanıtılmıştır.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmî maç topu ve turnuva şarkısı 23 Şubat 2013 tarihinde İstinye Park'ta gerçekleştirilen etkinlikle tanıtılmıştır. 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası için Adidas tarafından özel olarak tasarlanan top, 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda kullanılan Tango 12'yi tasarlayan ekip tarafından hazırlanmıştır. Top ismini Brezilya ile özdeşleşen "Carnaval" (Karnaval), "Futebol" (Futbol) ve "Samba" kelimelerinin ilk iki harflerinin birleşiminden almıştır.
İstinye Park'ta yine aynı tarihte, Gece Grubu'nun turnuva için bestelediği ‘Yıldızlar Buradan Yükseliyor!’ isimli resmî turnuva şarkısı ilk kez kamuoyu ile paylaşılmıştır.

13 Kasım 2012 tarihinde tarihi Esma Sultan Yalısı’nda resmi maskot tanıtımı gerçekleştirilmiştir. 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmi maskotu, "Kanki" isimli bir yaşındaki sevimli bir köpek yavrusu seçilmiştir. Maskotun ismini kan kardeşi veya can dostu anlamlarına gelen ‘kanka’ kelimesinden aldığı ve bir kangal cinsi köpek yavrusu olduğu belirtilmiştir. Kanki, turnuvanın düzenleneceği şehirlerde oynanan Süper Lig ile 1. Lig karşılaşmalarının öncesinde ve devre arasında stadyumda sahaya çıkarak turnuvanın tanıtımını yapmış ve taraftarları bilet almaya teşvik etmiştir.

20 Yaş Altı Dünya Kupası 190 ülkeden televizyon, radyo, mobil araçlar ve internet aracılığıyla naklen yayınlanmıştır.

Yarışmanın ana sponsorları Adidas, Coca-Cola, Emirates, Hyundai, Sony ve VISA olurken, Halkbank, Ülker, Acıbadem ve Aksa Jeneratör ise yerel sponsorları oldu.

12 Şubat 2013 tarihinde, FIFA kura prosedürünü açıklamış

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası finali, Türkiye'de düzenlenen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın şampiyonunu belirlemek için İstanbul'daki Türk Telekom Arena'da, 13 Temmuz 2013 tarihinde oynanan maç. Fransa ile Uruguay takımları arasında oynanan final maçının normal süresi ve uzatma dakikaları golsüz eşitlikle tamamlandı. Seri penaltı atışları sonucunda rakibini 4-1 yenen Fransa, kupanın sahibi oldu.
Fransa, organizasyon tarihindeki en büyük başarısını 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda yarı final oynayarak elde etmişti. 2013 turnuvasını ise şampiyon olarak tamamlayarak tarihinde ilk defa bu kupanın sahibi oldu. En büyük başarısını 1997 turnuvasında final oynayarak elde eden ve bu finalde Arjantin'e 2-1 kaybeden Uruguay ise, turnuva tarihinde ikinci kez finalde kaybetti.

Finale kalan Fransa ve Uruguay takımları, daha önce 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda sadece bir defa karşılaşmışlardı. 29 Haziran 1997 tarihindeki 1997 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası çeyrek finalinde oynanan maçın normal süresi ve uzatmalarının 1-1 sonuçlanmasının ardından seri penaltı vuruşlarına geçilmiş, penaltılarda rakibine 7-6'lık üstünlük kuran Uruguay rakibini eleyerek yarı finale yükselmişti. Bu turnuvada finale kadar çıkmayı başaran Uruguay, finalde Arjantin'e 2-1 yenilip turnuvayı ikinci tamamlamıştı.
Organizasyona daha önce 4 defa katılan Fransa, en büyük başarısını 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda yarı final oynayarak kazandı. Daha önce bu turnuvada 11 kez mücadele eden Uruguay'ın en büyük başarısı ise, 1997 turnuvasında oynadığı final maçıydı. Diğer taraftan, kupa tarihinde oynanan 18 final maçında 14 farklı takım mücadele etmişti. Fransa'nın 2013'te finale yükselmesiyle bu sayı 15'e ulaşmış oldu.

Finalist takımlardan Fransa Avrupa Futbol Konfederasyonuna, Uruguay ise Güney Amerika Futbol Konfederasyonuna bağlı takımlardır. Fransa turnuvaya, 2012 UEFA Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'ndan katıldı. B Grubu'nda mücadele eden Fransa, oynadığı maçlarda sırasıyla Sırbistan'ı 3-0, Hırvatistan'ı 1-0 mağlup etti, İngiltere'ye ise 2-1 mağlup oldu. Bu sonuçlarla grubunu 2. sırada tamamladı ve bir üst tura yükseldi. Böylece takım, 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazandı.
Uruguay ise, 2013 Güney Amerika Gençler Şampiyonası'nın B Grubu'nda yer aldı. Grupta, Peru ile 3-3, Ekvador ve Venezuela ile 2-2 berabere kaldı, Brezilya'yı ise 3-2 mağlup etti. Oynadığı bu maçlar sonrasında grubunda 2. sırayı alarak bir üst tura çıkan Uruguay, daha sonrasında yarı finale çıkarak organizasyona katılma hakkı kazandı.
Fransa, turnuva başlamadan önce oynadığı son iki hazırlık karşılaşmasında önce Yunanistan'ı 3-1 yenmiş, ardından ise Kolombiya ile 2-2 berabere kalmıştı. Uruguay ise turnuvaya hazırlık kapsamında oynadığı Irak ile 0-0 berabere kalmış, El Salvador'u ise 1-0 yenmişti.
Fransa, turnuvada yerleştirildiği A Grubu'na Gana'yı 3-1 yenerek başladı. Amerika Birleşik Devletleri ile 1-1 berabere kalan takım, İspanya karşısındaki son maçını 2-1 kaybetti. Oynadığı 3 maçta 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 yenilgi alan Fransa, 5 gol atıp kalesinde 4 gol gördü. Grubu İspanya'nın ardından 2. sırada tamamlamasının ardından 2. tura yükselme hakkı elde etti. 2. turda ev sahibi Türkiye ile eşleşti ve maçı 4-1 kazanarak çeyrek finale çıktı. Çeyrek finalde Özbekistan ile karşılaşan Fransa, maçı 4-0 kazandı ve yarı finale çıktı. Bu aşamada takım, sekiz farklı futbolcusunun attığı 15 golle turnuvanın en golcü takımı konumundaydı. Yarı finalde, yeniden Gana takımı ile karşılaşan Horozlar, maçı 2-1 kazanarak organizasyonun finalinde oynamaya hak kazandı.
Uruguay takımı ise yer aldığı F Grubu'ndaki ilk maçında Hırvatistan'a 1-0 mağlup oldu. Sonrasında Yeni Zelanda'yı 2-0, Özbekistan'ı ise 4-0'lık skorlarla yenen takım, grupta oynadığı 3 maçtan iki galibiyet ve bir mağlubiyet aldı. Rakiplerine 6 gol atarken kalesinde ise yalnızca 1 gol gördü ve gruplarda en az gol yiyen takımlardan birisi, 5 averaj ile Portekiz takımından sonra en iyi averaja sahip ikinci takım oldu. F Grubu'nu Hırvatistan'ın ardından 6 puanla 2. sırada tamamlayan Uruguay, bir üst tura yükseldi. 2. turda Nijerya'yı 2-1, çeyrek finalde İspanya'yı uzatmalar sonucunda 1-0 yenerek yarı finale kadar ilerledi. Yarı finalde, bu aşamaya kadar namağlup olarak gelen Irak'ı, normal süresi ve uzatma devreleri 1-1 biten maçta, seri penaltı atışları sonucu 7-6 mağlup ederek finale çıkmayı başardı. Uruguay'ın çeyrek final ve yarı finalde oynadığı karşılaşmaların ikisinin de normal süresi beraberlikle sonuçlanmış ve oynanan uzatma devrelerinin ardından kazanan taraf belirlenmişti. 1985 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'nda, İspanya'nın Sovyetler Birliği'ni penaltılar sonucu 4-3 mağlup ettiği mücadeleden bu yana organizasyonun yarı final maçları penaltılara kalmamıştı. 28 yıl sonra, Uruguay ile Irak arasında oynanan mücadelede yarı final maçının galibi penaltılar sonucu belirlendi.
Fransa'dan Yaya Sanogo, Uruguay'dan ise Nicolás López dörder golle, final müsabakasına kadar takımlarının en golcü oyuncuları oldu.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmî maç topu, 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası için Adidas tarafından özel olarak tasarlanan ve ismini, Brezilya ile özdeşleşen "Carnaval" (Karnaval), "Futebol" (Futbol) ve "Samba" kelimelerinin ilk iki harflerinin birleşiminden alan Cafusa oldu. Top, ilk olarak 6-16 Aralık tarihleri arasında Japonya'da organize edilen 2011 FIFA Kulüpler Dünya Kupası'nda kullanıldı. Adidas Cafusa, Brezilya'da organize edilen 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası ve 2013 FIFA Gençler Kupası turnuvalarının ardından, 20 Yaş Altı Dünya Kupası ile birlikte 2013 yılında üçüncü kez bir FIFA organizasyonunda kullanıldı.

Maçın hakemi, Meksika Futbol Federasyonu'ndan Roberto García olarak seçildi. Maçın yan hakemleri yine Meksika Futbol Federasyonundan Jose Luis Camargo ile Alberto Morin, dördüncü hakem ise Fildişi Sahili Futbol Federasyonu'ndan Noumandiez Doué olarak belirlendi. Roberto García, organizasyon tarihinde final maçında görev yapan ilk Meksikalı hakem oldu.
38 yaşındaki García, 1994 yılında görev aldığı Atlas ile Puebla arasındaki Liga MX mücadelesinde ilk önemli maçına çıktı. 2007 yılından bu yana FIFA kokartına sahip olup, 2009 CONCACAF Altın Kupa, 2011 FIFA 17 Yaş Altı Dünya Kupası ve 2012 Yaz Olimpiyatları'ndaki erkekler futbol müsabakalarında görev aldı. 2011 senesinde, Yılın En iyi Hakemi ödülünü kazandı. 2013 yılının Mart ayında ise FIFA tarafından 2014 FIFA Dünya Kupası aday hakemleri listesinde gösterildi.
2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda, gruplarda ve çeyrek finalde yönettiği toplam üç karşılaşmada yardımcılıklarını, Jose Luis Camargo ile Alberto Morin yaptı. García, E Grubu'nda oynanan ve 2-2 sonuçlanan İngiltere-Irak, C Grubu'nda oynanan ve 1-2 sonuçlanan Avustralya-Türkiye ve çeyrek finalde oynanan Uruguay-İspanya karşılaşmalarını yönetti. Bunlara ek olarak üç karşılaşmada da dördüncü hakem olarak görev yaptı. Turnuvada yönettiği bu karşılaşmalarda toplam 9 sarı kart gösterirken, İngiltere ile Irak arasında oynanan karşılaşmada bir kez penaltı kararı verdi. García, final maçında her iki takımdan ikişer oyuncuya da sarı kart gösterdi ve turnuvada toplam 13 sarı karta ulaşarak maç başına 3,25'lik ortalama tutturdu.

Fransa kadrosundaki Paul Pogba (Juventus), Thibaut Vion (Porto) ve Geoffrey Kondogbia (Sevilla) dışında oyuncuların tümü Fransa takımlarında forma giymekteydi. Uruguay'da ise Guillermo Varela (Manchester United), Diego Rolán (Bordeaux), Nicolás López (Roma), Rubén Bentancourt (PSV), Gianni Rodríguez (Benfica) ve José Giménez (Atlético Madrid) dışındaki oyuncular ülkesinin çeşitli takımlarında oynamaktaydı.
Her iki kadroda da maçta oynamasını engelleyecek sakatlığa sahip oyuncu bulunmazken, Fransa'nın kadrosunda yer alan Samuel Umtiti, Gana ile oynanan yarı final maçında gördüğü kırmızı kart sebebiyle final maçında oynama şansını elde edemedi.
Uruguay takımı kadrosunda yer alan oyunculardan, Jonathan Cubero, Leonardo País, Gianni Rodríguez, Gastón Silva, Jim Varela ve Emiliano Velázquez, 2011 FIFA 17 Yaş Altı Dünya Kupası'nda final oynayan Uruguay takımı kadrosunda yer almışlardı. Böylelikle ikinci kez bir FIFA organizasyonunda, final oynayan kadroda kendilerine yer buldular.

12 Temmuz günü Şişli'deki Ritz-Carlton Oteli'nde yerel saatle 10.00'da; FIFA Asbaşkanı ve FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Başkanı Jim Boyce, Türkiye Futbol Federasyonu 2. Başkanvekili ve Yerel Organizasyon Komitesi Başkanı Servet Yardımcı ile finalist takımlarının teknik direktörleri ve takım kaptanlarının katıldığı bir basın toplantısı düzenlendi. Fransa teknik direktörü Pierre Mankowski, oyuncularına güvendiğini ve şampiyonluk sevinci yaşamak istediklerini belirtirken, takım kaptanı Paul Pogba finalde oynamanın muhteşem bir duygu olduğunu söyledi. Uruguay teknik direktörü Juan Verzeri, amaçlarının kupayı kazanarak dünya şampiyonu olmak olduğunu ve bunu tüm dünyaya göstermek istediklerini, takım kaptanı Gastón Silva ise hayal ettikleri gibi turnuvada final oynayacaklarını ve büyük mutluluk yaşadıklarını belirtti.
Final karşılaşmasının öncesinde Gece müzik grubu, maçın oynanacağı Türk Telekom Arena'da, "Yıldızlar Buradan Yükseliyor!" isimli organizasyonun resmî şarkısını İngilizce olarak seslendirdi. Sahada yer alan FIFA Asbaşkanı ve Afrika Futbol Konfederasyonu Başkanı Issa Hayatou, Türkiye gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, UEFA Asbaşkanı, FIFA İcra Kurulu Üyesi ve Türkiye Futbol Federasyonu Onursal Başkanı Şenes Erzik, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören, Türkiye Futbol Federasyonu 2. Başkan Vekili ve Yerel Organizasyon Komitesi Başkanı Servet Yardımcı seremoni öncesinde iki takım oyuncularına başarı dilediler. Maç başlamadan önce tribünlerde, Suat Kılıç, Yıldırım Demirören ve Şenes Erzik'e karşı protesto sesleri yükseldi ve 2013 Taksim Gezi Parkı protestolarını destekleyici tezahüratlar yapıldı.

13 Temmuz 2013 tarihinde, İstanbul'da bulunan Türk Telekom Arena'da oynanan final maçında Fransa, Uruguay'ı normal süresi ve uzatma d

2013 Mısır Askerî Darbesi, Genelkurmay Başkanı Abdülfettah es-Sisi komutasındaki Mısır Silahlı Kuvvetlerinin ülkede devam eden protestolar sırasında hükûmet ve eylemcilere verdiği 48 saatlik uzlaşma süresinin dolması üzerine 3 Temmuz 2013 tarihinde ülke yönetimine yaptığı askerî darbedir.
Mısır genelinde on binlerce protestocu, Muhammed Mursi'nin devlet başkanı seçilmesinin birinci yıl dönümü olan 30 Haziran'da başkanlıktan acilen istifa etmesini istedi. İstifa talebinin nedenleri arasında Mursi'nin giderek otoriterleştiği ve laik kesimi veya hukukun üstünlüğünü aldırmaksızın İslamcı politikalar uyguladığı hakkındaki suçlamalar vardı. Genel olarak barışçıl başlayan gösteriler, farklı çatışmalarda beş Mursi karşıtının öldürülmesi ile şiddete dönüştü. Eş zamanlı olarak birçok Mısırlı da Kahire'nin Nasr semtinde Mursi'ye destek için toplanmıştı.
1 Temmuz sabahı Mursi karşıtı protestocular, Müslüman Kardeşler'in Kahire'deki genel merkezini bastı. Protestocular binanın camlarını taşa tutarken binadaki ofis ekipmanlarını ve belgeleri yağmaladı. Sağlık ve Nüfus Bakanlığı, örgütün Mukattam'daki genel merkezi civarında çıkan çatışmalarda ise sekiz kişinin öldüğünü duyurdu. Aynı gün, Mısır Silahlı Kuvvetleri hem hükûmete hem eylemcilere uzlaşmaları için 48 saatlik bir süre tanıdı ve aksi bir takdirde kendi yol haritasını uygulayacağını bildirdi. 3 Temmuz'da ise silahlı kişilerin Mursi yanlılarına açtığı ateş sonucu 16-18 kişi öldü, 200 kişi yaralandı. Aynı zamanda yönetim karşıtları ile Mursi yanlılarının protestoları da devam ediyordu.
Mursi, 2 Temmuz gününün geç saatlerinde yaptığı ve meydan okuyucu bir dil kullandığı konuşmasında meşruiyetinin demokratik seçimlerle devlet başkanı seçilmesinden kaynağını aldığını ve askeriyenin önerilerini reddettiğini ifade etti. Ayrıca askeriyeyi olaylarda taraf olmakla suçladı. Böylece ülkedeki olaylar siyasi ve anayasal bir açmaz hâlini almaya başladı. Verilen sürenin dolmasının ardından 3 Temmuz gününün ilerleyen saatlerinde ordu, Mursi'nin başkanlığının sona erdiğini, anayasanın askıya alındığını ve yeni başkanlık seçimlerinin en kısa zamanda gerçekleştirileceğini duyurdu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Adli Mansur, geçici devlet başkanı olarak atandı ve geçici teknokrat bir hükûmet kurmakla görevlendirildi. Mursi, ev hapsine alınırken Müslüman Kardeşler yöneticilerinden bazıları gözaltına alındı, tutuklanarak cezaevine gönderildi. Müdahale açıklamasının ardından ülke genelinde gösteriler düzenlendi ve müdahaleye destek verenler ile karşı olanlar arasında çatışmalar yaşandı. Ayrıca El-Ezher Camii büyük imamı Ahmed et-Tayyib, Kıpti Patriği II. Tavadros ve muhalefet lideri Muhammed el-Baradey de müdahale bildirisinin ardından açıklamalarda bulundu.
Uluslararası camiadan müdahaleye verilen tepkiler çeşitlilik gösterdi. Arap Baharı'nın başladığı Tunus dışındaki Arap ülkelerinin bir kısmı müdahaleyi desteklerken diğer bir kısmı tarafsız bir duruş sergiledi. Diğer birçok devlet müdahaleyi kınadı veya endişelerini dile getirdi. ABD ise ölçülü bir şekilde tepki gösterdi. Mısır'ın Afrika Birliği'ndeki üyeliği askıya alındı. Nedeni üye devletlerin anayasal kurallarının kesintiye uğramasına dair birliğin ilgili yönetmeliğiydi. Medyada ise olayların adlandırılmasına yönelik tartışmalar genişçe yer buldu. Müdahale bazılarınca darbe, bazılarınca devrim olarak nitelendirildi. Müdahalenin ardından Mursi'ye destek için düzenlenen protestolar özellikle ağustos ayında şiddetli bir biçimde bastırıldı.

Şubat 2011'de, 18 gün süren kitlesel protestolar sonucu Hüsnü Mübarek'in yaklaşık 30 yıllık devlet başkanlığı sona ermişti. Haziran 2012'de Muhammed Mursi, başkanlık seçimlerini kazanarak Mısır'ın demokratik yollarla yönetime gelen ilk devlet başkanı oldu.
Kasım 2012'de Mursi'nin bazı düzenlemeleri içeren anayasal bildiriyi yayımlamasıyla ülke çapında protestolar başladı. Ardından, Wall Street Journal'ın haberine göre Mursi'yi görevden almanın yollarını tartışmak üzere muhalif siyasetçilerden Muhammed El Baradey, Amr Musa ve Hamdin Sabahi, yüksek rütbeli ordu mensuplarıyla gizli bir şekilde bir araya geldi.
28 Nisan 2013'te Mursi'yi 30 Haziran'da görevinden istifa ettirmek için 15 milyon imza toplanmasının amaçlandığı taban hareketi olan Temerrud başlatıldı. Hareketin yönetici çevreleri, tüm Mısır'da ve özellikle Kahire'deki El-İttihadiye Sarayı önünde barışçıl gösteriler için toplanma çağrısında bulundu. Hareket ayrıca Ulusal Kurtuluş Cephesi, 6 Nisan Gençlik Hareketi ve Güçlü Mısır Partisi tarafından desteklendi.
15 Haziran'da katıldığı bir konferansta Mursi, Suriye'ye dıştan müdahale çağrısı yaptı.

27 Temmuz sabahı güvenlik güçlerinin Rabiatül Adeviyye Camii ve civar caddelerde göstericilerin üzerine gerçek mermilerle ateş açması sonucu en az 200 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştır.

Mısır ordusu, 14 Ağustos sabahı göstericilere ikinci kez gerçek mermiler ile müdahalede bulundu. Başkent Kahire'de Mısır Hükûmeti'ni deviren Mısır ordusu tarafından gerçekleştirilen müdahalede, Mısır Sağlık Bakanlığı'na göre en az 149 kişi, Müslüman Kardeşler Hareketi'ne göreyse en az 2 bin kişi öldü. Bağımsız kuruluşlar tarafından ise herhangi bir açıklama yapılmadı.

18 Ağustos günü tutuklanan kişilerin cezaevine nakli sırasında gerçekleşen olayda 36 kişi öldü. Devlet kanadından "kaçmaya çalıştıkları ve bir polisi rehin aldıkları" açıklaması gelirken Müslüman Kardeşler bunu bir "katliam" olarak değerlendirdi.
19 Ağustos günü Mısır'ın Sina bölgesinde iki polis aracına saldırı düzenlendi. Olayda 24 polis öldü.

27 Temmuz ve 14 Ağustos'ta gerçekleşen her iki müdahaleye de dünya kamuoyundan kınama mesajları geldi. ABD başkanı Barack Obama, olağanüstü hâli kınadı. Türkiye cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise 'Silahla demokrasi olmaz' çağrısı yaparak dünya kamuoyunun sessizliğini bozmasını istedi. Birleşmiş Milletler ise sadece kınama mesajı yayımӀadı.

2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye'nin 12. cumhurbaşkanını belirlemek için 10 Ağustos 2014 tarihinde yapılan seçim. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde cumhurbaşkanının doğrudan halk oyuyla seçildiği ilk seçimdir.
Seçim Recep Tayyip Erdoğan'ın, 10 Ağustos 2014 tarihinde düzenlenen ilk turda cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonlanmıştır. Seçim tarihi, Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilk turu 10 Ağustos 2014 Pazar günü, seçimin ikinci tura kalması durumunda ise ikinci oylama 24 Ağustos 2014 Pazar günü olarak belirlendi. Yurt dışında yaşayan Türkler için bulundukları ülkede oy kullanma tarihleri ilk tur için 31 Temmuz-3 Ağustos 2014, ikinci tur seçimi ise 17-20 Ağustos 2014 olarak açıklandı.

2007 anayasa değişikliği referandumu sonucu gerçekleşen değişiklikle, Türkiye Cumhuriyeti Siyasi Tarihi'nde ilk kez bir cumhurbaşkanı doğrudan halk oylaması ile bu seçimde seçildi. Kabul edilen değişikliklerden diğerleri ise, cumhurbaşkanının görev süresinin yedi yıldan beş yıla indirilmesi ve bir kişinin en fazla iki defa bu göreve seçilebilmesiydi.
Ancak, 28 Ağustos 2007 tarihinde yedi yıllık bir dönem için Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçilen Abdullah Gül'ün görev süresi ve dolayısıyla bir sonraki seçimin tarihi, 21 Ekim 2007 tarihinde düzenlenen referandumda kabul edilen anayasa değişikliği nedeniyle tartışmalı hale gelmişti. Anayasa Mahkemesi, 15 Haziran 2012 tarihinde, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından, 6271 sayılı kanunun bazı hükümlerinin iptali istemiyle açılan davayı esastan karara bağladı. Yüksek Mahkeme, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresinin 7 yıl olduğuna ve ikinci kez aday olabileceğine karar verdi.

Adaylar için kırk yaşını doldurmuş ve yükseköğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşı olma şartı arandı.
Cumhurbaşkanlığına TBMM üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi en az yirmi milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkün oldu. Her bir milletvekili ancak bir aday için teklifte bulunabildi.
2011 genel seçimlerinde, aldıkları geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebildi. Her bir siyasi parti ancak bir aday için teklifte bulunabildi.
16 Haziran 2014 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli TBMM'de düzenledikleri ortak basın toplantısıyla Ekmeleddin İhsanoğlu'nu çatı aday olarak göstereceklerini açıkladılar.
30 Haziran 2014 tarihinde ise, Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlenen basın toplantısı ile partinin cumhurbaşkanı adayının HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş olduğu açıklandı.
1 Temmuz 2014 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin cumhurbaşkanı adayının AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğu açıklandı.

Genel oyla yapılan seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu (yüzde 50+1 oy) alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş sayıldı. İlk oylamada bu çoğunluğun sağlanamaması hâlinde, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü (24 Ağustos 2014) ikinci oylamanın yapılması kararlaştırıldı. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış olan iki adayın katılması ve geçerli oyların çoğunluğunu alan adayın Cumhurbaşkanı seçilmiş olacağı açıklandı.
İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi hâlinde, ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılacağı ve bunların dışındaki sebeplerle boşalma olması hâlinde ikame yoluna gidilmeyeceği belirtildi.
YSK, oylamalara tek adayla gidilmesi hâlinde, oylama referandum şeklinde yapılacağını ve adayın geçerli oyların çoğunluğunu alması hâlinde Cumhurbaşkanı seçilmiş olacağını belirledi. Oylamada, adayın geçerli oyların çoğunluğunu alamaması hâlinde seçim yenilenebilecekti.
Yeni seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül görevine devam etti. Cumhurbaşkanı seçilen adayın, varsa partisi ile ilişiği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erdi.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven 6 Mayıs 2014 günü yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin 29 Haziran 2014 Pazar günü başlayacağını, aynı gün adaylık başvurularının da başlayacağını ve başvuruların 3 Temmuz 2014 Perşembe günü saat 17.00'ye kadar devam edeceğini söyledi.
Cumhurbaşkanı geçici aday listeleri 8 Temmuz 2014 Salı günü, kesin aday listeleri ise 11 Temmuz 2014 Cuma günü Resmî Gazete'de yayımlandı, kesin aday listelerinin Resmi Gazete'de yayımlanmasıyla birlikte propaganda dönemi başlamış oldu.
2 Temmuz 2014 tarihinde askıya çıkan seçmen listeleri için itiraz süresi 9 Temmuz'da sona erdi. Cumhurbaşkanı seçiminde, bir sandık bölgesindeki seçmen sayısı ise 400 olarak belirlendi. Yüksek Seçim Kurulu seçimde kullanılacak oy pusulalarında adayların fotoğraflarının yer alacağını açıkladı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin yurt içinde yapılacak ilk oylamasının tarihi 10 Ağustos 2014, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise bu oylamanın tarihi, ilk oylamayı izleyen ikinci pazar günü olan 24 Ağustos 2014 olarak belirlendi. 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleştirilen yurt içi oy verme işleminin başlangıç ve bitiş saatleri tüm Türkiye için 08.00 ile 17.00 olarak belirlendi.
25 Temmuz 2014 Cuma günü 17.00 itibarı ile yurt dışı yerleşik Türk vatandaşları için gümrük kapılarında oy verme işlemi başladı. Oy verme işlemi 10 Ağustos 2014 tarihine kadar sürdü.

İlk kez bu seçimde uygulanmaya başlanan yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları için bulundukları ülkelerde oy kullanma tarihleri ise, ilk oylama için 31 Temmuz - 3 Ağustos 2014, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise, 17 - 20 Ağustos 2014 olarak belirlendi. Yurt dışı oy verme süreci 31 Temmuz 2014 günü Avustralya'da yerel saat ile 8.00'da başladı.
Yurt dışında oy verme işlemleri 500'den fazla seçmenin yaşadığı 54 ülkede kurulan seçim merkezlerinde yapıldı. Yurt dışında oy kullanabilecek toplam seçmen sayısının 2 milyon 790 bin 408 kişi olduğu açıklandı. En çok seçmenin kayıtlı olduğu ülke 1 milyon 391 bin 704 kişi ile Almanya olurken, en fazla seçmenin kayıtlı olduğu seçim merkezi ise 257 bin 149 kişi ile Düsseldorf olmuştur. Düsseldorf'ta kayıtlı seçmen sayısı Türkiye'ki Amasya, Artvin, Bilecik, Erzincan, Kırşehir, Muş, Niğde, Rize, Sinop, Tunceli, Uşak gibi birçok ilin merkez ilçe ve köylerindeki seçmen sayısından fazla oldu. Yurt dışında oy kullanımı 3 Ağustos 2014 tarihinde sona erdi. Seçimlerin yaz aylarına gelmiş olmasından dolayı seçim merkezlerindeki katılım beklenenden düşük kaldı. Bazı ülkelerdeki katılım sayıları şöyle gerçekleşmiştir; Almanya'da 1 milyon 400 bin seçmenden 113 bin 606'sı, Hollanda'da ise 240 bin Türk'ten 17 bin 295'i, Belçika'da 127 bin 518 seçmenden 8 bin 66'sı, İtalya'da 13 bin seçmenden bin 30'u, Polonya'da Bin 770 seçmenden 234'ü, Yunanistan'da 10 bin kişiden 412'si, Katar'da 2 bin 212 seçmenden 308'i, Danimarka'da 30 bin seçmenden bin 60'ı, Azerbaycan'da 6 bin 305 seçmenden 947'si, Kırgızistan'da Bin 400 seçmeden 263'ü, Kazakistan'da 4 bin seçmenden 520'si oylarını kullanmışlardır. Bu rakamlar sonucunda yurt dışında oy kullananların sayısı yaklaşık olarak 232 bin olarak açıklanmıştır.

9 Ağustos 2014 tarihli toplam seçim bağışı miktarları aşağıdaki gibidir:

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda, yurt içi (normal ve cezaevleri), gümrük ve yurt dışında kayıtlı 55.692.841 seçmenden 41.283.627'si sandık başına gitti. Katılım oranının yüzde 74,13 olarak gerçekleştiği seçimlerde kullanılan oylardan 40.545.911'i (yüzde 98,21) geçerli sayılırken, 737.716'sı (yüzde 1.78'i) geçersiz sayıldı.
Aldığı 21.000.143 oyla geçerli oyların %51,79'unu elde eden Recep Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti'nin 12. Cumhurbaşkanı seçildi. Diğer adaylardan Ekmeleddin İhsanoğlu 15.587.720 oyla %38,44, Selahattin Demirtaş ise 3.958.048 oyla %9,76 oranında oy aldı.
81 ilden 54'ünde Recep Tayyip Erdoğan, 16'sında Ekmeleddin İhsanoğlu ve 11'inde de Selahattin Demirtaş seçimi birinci sırada bitirdi. Erdoğan yüzde 80,57 oranıyla Rize'de, İhsanoğlu yüzde 67,94 oranıyla Kırklareli'de, Demirtaş da yüzde 83,17 oranıyla Şırnak'ta en yüksek oy oranına erişti. 970 ilçeden 663'ünde Erdoğan, 230'unda İhsanoğlu ve 77'sinde Demirtaş seçimi birinci sırada bitirdi.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Sadi Güven, 15 Ağustos 2014 tarihinde düzenlediği basın toplantısıyla oyların salt çoğunluğunu alan Recep Tayyip Erdoğan'ın 12. Cumhurbaşkanı seçildiğini açıkladı ve aynı gün içinde Erdoğan'ın mazbatasını TBMM Başkanı Cemil Çiçek'e iletti.

27 Ağustos 2014'te Ankara'da düzenlenen Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Kongresi'nde, cumhurbaşkanlığına seçilen Recep Tayyip Erdoğan'ın yerine partinin genel başkanlığına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu seçildi. Davutoğlu, ertesi gün yemin ederek cumhurbaşkanlığı görevine başlayan ve başbakanlığa sona eren Erdoğan tarafından 29 Ağustos günü hükûmeti kurmakla görevlendirildi.
Recep Tayyip Erdoğan, 28 Ağustos 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı mazbatasını, TBMM Başkanı Cemil Çiçek'ten aldıktan sonra TBMM Genel Kurulunda yemin ederek, görevine resmen başladı. Yemin töreninin ardından Anıtkabir'i ziyaret eden Erdoğan, burada düzenlenen törenin ardından, Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirilen devir teslim töreniyle görevi Abdullah Gül'den devraldı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 25 Ağustos 2014 tarihinde, cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan'ın, seçilmesinin ilan edilmesinden itibaren Başbakanlık ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanlığı'ndan istifa etmeyip bu görevleri devam ettirmesi nedeni ile etkili başvuru, adil yargılanma ile seçme ve seçilme haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi'nin, 9 Eylül 2014 tarihinde açıklanan kararında, başvurucuların, ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri hususlardan mağdur olmadıklarını vurgulayarak, başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları incelenmeksizin ‘kişi yönünden yetkisizlik’ nedeni ile kabul edilemez olduğuna oy birliğiyle

2015-16 ULEB EuroCup, Avrupa erkekler basketbolunun iki numaralı kupasının 14. sezonudur. Kazanan takım bir sonraki sezon EuroLeague'de mücadele eder.

Bir önceki sezonda olduğu gibi ilk aşamada 36 takım katılacak ve bu takımlar 2 konferansa ayrılacaktır.
Normal sezonda 36 takım, altışar takımlı 6 gruba ayrılır. Gruplarında ilk 4 sırayı alan takımlara EuroLeague'de Son 16'ya kalamayarak elenen 8 takımın katılımıyla Son 32 turuna geçilir.
Son 32 turunda takımlar dörder takımlı 8 gruba bölünür ve gruplarında ilk 2 sırayı alan takımlar 8'li Finaller'e kalır.
8'li Finaller her iki takımın sahasında birer maç olmak üzere 2 maç üzerinden oynanır ve bu 2 maç sonunda toplamda sayı üstünlüğüne sahip olan takım Çeyrek final'e kalır. 8'li Finaller'in ilk maçında beraberlik olması durumunda maç uzatmaya gitmez. Son 32 aşamasında gruplarını ilk sırada bitiren takımlar 8'li Finaller'de 2. maçı kendi sahalarında oynarlar.
Çeyrek final, Yarı final ve Final'de eleme formatı 8'li Finaller'deki gibidir. Ev sahipliği durumu ise Son 32 aşamasındaki sıralamaya göre belirlenir.

6 Mayıs 2015'te ULEB EuroCup'a katılma hakkı kazanmış takımların listesi yayınlandı. 8 Haziran 2015'te açıklanacağı duyurulmasına rağmen, takımlarla ilgili son liste 29 Haziran 2015'te açıklanmıştır.

Kura çekimi öncesi torbalar 8 Temmuz 2015'te açıklanmıştır. Kura çekimi 9 Temmuz 2015'te İspanya'nın Barselona kentindeki Mediapro Oditoryumu'nda gerçekleştirilmiştir.Batı Konferansı

Doğu Konferansı

2015-16 Euroleague
2015-16 EuroChallenge

EuroCup Resmi Sitesi21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TRT Spor'da ULEB Eurocup haberleri2 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NTVSpor'da ULEB Eurocup haberleri7 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eurosport'ta ULEB Eurocup haberleri13 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015 G20 Antalya zirvesi, dünyanın en büyük 20 ekonomisini oluşturan G20 üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarının katıldığı yıllık olağan toplantıların onuncusu. 1 Aralık 2014'te dönem başkanlığını üstlenen Türkiye'nin ev sahipliğinde, 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya'nın Serik ilçesinin Belek mahallesinde düzenlendi. Zirve Regnum Carya Hotel Kongre Merkezi'nde düzenlendi.
2015 G20 zirvesinin gündemine Suriye İç Savaşı, Avrupa mülteci krizi ve Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele konuları da dahil edildi.
2014 yılında zirve, Avustralya'nın dönem başkanlığında Brisbane şehrinde düzenlendi. 1 Aralık 2015'te Türkiye ise dönem başkanlığını Çin'e devredecek ve 2016 G20 zirvesine Hangzhou şehri ev sahipliği yapacaktır.
Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernández de Kirchner 22 Kasım 2015'te yapılacak genel seçimler nedeniyle zirveye katılamayacağını, Dışişleri Bakanı Héctor Timerman'ın Arjantin'ı temsil edeceğini açıkladı. Ayrıca, 13 Kasım 2015'te Paris saldırıları sonrası François Hollande G20 için yapacağı ziyareti iptal etti.
Antalya Serik ilçesi Kadriye-Belek Turizm Bölgesi'nde özel güvenlik bölgesi olarak belirlenen oteller bölgesinde 13300 katılımcı delegenin katılımı ile gerçekleştirilen zirvede aktif olarak 13700 polis ile 1800 aracın görevlendirildiği olağanüstü güvenlik önlemleri alınmıştır.

Zirveye 24 lider katıldı.

Resmî site5 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2016-18 Türkiye tasfiyeleri, Türkiye hükûmetinin 15 Temmuz'daki darbe girişimi sonrasında başlatılan tasfiye silsilesi. Darbe girişimine karıştığı iddia edilen askerlerin hızlıca yakalanmasının ardından tutuklamalar, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını ve bunun yanı sıra devlet memurları ile özel işletmecileri de kapsayacak şekilde genişleyip büyüdü. İktidarın darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen Hareketi mensuplarının tasfiyesiyle başlayan süreç, bu hareketin hem darbe girişiminde aktif olarak yer almayan hem de girişimin farkında olmayan takipçilerini etkiledi. İlerleyen aylarda tasfiye süreci Türkiye'deki laik ve İslamcı siyasi çevreler arasındaki iktidar mücadelesini yansıtacak bir hâle geldi.
Darbeden sonraki ilk haftada on binlerce asker ve devlet memuru tasfiye edildi. Önlenen darbenin sonraki günü olan 16 Temmuz'da 2.745 hakim hızlıca görevden uzaklaştırılarak göz altına alındı. Bunu 100.000'den fazla yetkilinin görevden alınması, gözaltına maruz kalması veya yetkilerinin askıya alınması takip etti. İlan edilen olağanüstü hâl şartları ile birlikte AK Parti, kanun hükmünde kararnameler yayımlayarak kamuda görevden almaları sürdürdü. Kasım'ın başında sayı 110.000'e ulaşırken ay sonuna doğru 125.000'i geçti. Ocak 2017'ye gelindiğinde toplam 135.000'in üzerinde kişi ihraç edilmiş oldu, bir sonraki ay sayı hemen hemen 140.000'i buldu.
Tasfiyeler, darbecilerle ilişkili görülen çeşitli televizyon kanalları ile gazetelerinin kapatılmasının ardından genişletilerek muhalif olarak nitelenen birçok gazetecinin tutuklanması ve Nisan 2017'den bu yana Vikipedi'nin engellenmesiyle devam etti. Eylül 2016'dan beri tasfiyeler, olağanüstü hâl koşullarıyla birlikte PKK ile ilişkisi olduğu düşünülen kişileri de kapsar hâle geldi. 12.000 öğretmen ve 24 seçilmiş belediye başkanı, henüz kanıtlanmamış PKK ile ilişkili terörizm suçlamaları yüzünden görevden alındı. Ancak bir süre sonra PKK ile ilişkisi olduğu düşünülerek açığa alınan öğretmenlerden 9 bin 474'ü görevine iade edildi.
Darbe şüphesi kapsamında general düzeyinde gözaltına alınan 133 askerden 126'sına tutuklama kararı verilmiştir. Tutuklanan veya gözaltına alınan generallerin bazıları şunlardır:

Orgeneral

Hava Orgeneral

Korgeneral

Hava Korgeneral

Tümgeneral

Hasan Nevzat Taşdeler
Hava Tümgeneral

Tümamiral

Tuğgeneral

Tuğamiral

Yargılamalar sonucu korgeneraller Yıldırım Güvenç, Erdal Öztürk, İbrahim Yılmaz ve İlyas Bozkurt beraat etmiş/tahliye olmuştur.

Ağustos 2019 kayyım atamaları
Türkiye'de tutuklanan gazeteciler listesi

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası ya da İngilizce kısaltması olarak Euro 2016, UEFA tarafından düzenlenen 15. Avrupa Futbol Şampiyonası'dır. Fransa'nın ev sahipliği yaptığı turnuva 10 Haziran - 10 Temmuz 2016 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.  Avrupa Futbol Şampiyonası'nı Portekiz kazanmıştır.
1996'dan bu yana 16 takımla oynanan Avrupa Futbol Şampiyonası, bu turnuvada ilk kez 24 takımla oynanacaktır. Bu yeni düzende, finallere kalan takımlar dörderli altı gruba dağılacak, grup aşamasından sonra üç turda final aşamasına gelinecektir. Turnuvaya katılan 24 takım, 19'unun eleme gruplarında gerekli sırayı elde etmesiyle - elemlerde gruplarını ilk iki sırada bitiren takımlar ve en iyi üçüncü takım dördü eleme gruplarının ardından oynadığı baraj maçlarında rakiplerine üstünlük sağlamasıyla ve Fransa'nın da ev sahibi olarak doğrudan katılmasıyla oluşmuştur.
Turnuvaya ev sahipliği yapacak olan ülke 28 Mayıs 2010'da İtalya, Türkiye ve Fransa arasından seçilmiş ve Fransa finalde Türkiye'yi bir oy farkla geçerek turnuvayı düzenleme hakkını elde etmiştir. Turnuvada maçlar 10 şehirdeki 10 farklı stadyumda oynanacaktır. Bunlar: Bordeaux, Lens, Lille, Lyon, Marsilya, Nice, Paris, Saint-Denis, Saint-Étienne ve Toulouse'tur. Fransa bu turnuvaya 1960'taki açılış turnuvası ve 1984 finallerinden sonra ikinci kez ev sahipliği yapacaktır. Ev sahibi Fransa 1984'te ve 2000'de bu turnuvayı kazanmayı başarmıştır.
Şampiyonayı kazanan takım olan Portekiz, 2017 yılında Rusya'da düzenlenecek olan FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Avrupa'yı temsil etti.

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapacak ülke, 28 Mayıs 2010 günü İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan 2 aşamalı oylama sonucunda belirlendi.

1.Tur

 Fransa (43 Oy)
 Türkiye (38 Oy)
 İtalya (25 Oy, Elendi)
2.Tur

 Fransa (7 Oy, Kazandı)
 Türkiye (6 Oy)

 Norveç ve  İsveç
 İskoçya ve  Galler
 İrlanda
 Rusya

Takımların eşleşmelerinin belirlendiği kura çekimleri, 23 Şubat 2014 tarihinde ev sahibi Fransa'nın Nice şehrinde yapılmıştır.
Ev sahibi Fransa turnuvaya direkt katılım hakkına sahip olduğu için elemelerde yer almamış, 53 takım elemelerde turnuvaya katılma hakkı aramıştır. Kura çekimlerinde takımlar, 2013 UEFA millî takımlar sıralaması'na göre 9 gruba ayrılmıştır.
Eleme süreci 7 Eylül 2014 tarihinde başlamış ve 17 Kasım 2015'te tamamlanmıştır. Elemeler 6 takımlı 8 grup ve 5 takımlı 1 grup olmak üzere 9 grupta yapılmıştır. Gruplarında ilk 2 sırayı alan 18 millî takım ile üçüncüler arasında en iyi performansı gösteren bir millî takım grup maçları sonunda 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na direkt katılmaya hak kazanmıştır. Sekiz grup üçüncüsünün çift maçlı eleme usulü ile yaptığı play-off maçları ile de turnuvaya katılan son dört millî takım daha belirlenmiştir.

Not 1:  Çekya, 1960-1992 arası  Çekoslovakya olarak turnuvaya katılmıştır.
Not 2:  Rusya, 1960-1988 arası  Sovyetler Birliği , 1992'de  BDT olarak turnuvaya katılmıştır.

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri kura çekimi, 12 Aralık 2015 tarihinde Paris'teki Palais des Congrès de la Porte Maillot kongre merkezinde yapılmıştır. Finallere katılmaya hak kazanan 24 takım, 2015 UEFA millî takımlar sıralamasına göre 4 torbaya ayrıldı ve 6 gruba yerleştirildi.
Takımların sınıflandırma torbaları 14 Ekim 2015 tarihinde UEFA tarafından açıklanmıştır.

Şampiyona finallerinin yapılacağı stadyumlar:

Not: Stadyum kapasiteleri, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası için belirlenen rakamlar olup toplam kapasitesini göstermez.

Şampiyona ilk kez 24 takımın katılımı ile gerçekleştirilecektir. Grup aşamasında takımlar dörderli 6 grupta mücadele edecektir. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 12 takım ve 3. sırada tamamlayan takımların arasından en iyi 4 takım eleme aşamasına (Son 16) katılacaktır.

Gruplarda iki veya daha fazla takımın puan eşitliği durumunda sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa, 1-3 kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa, 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Fair-play puanı (sarı kart 1 puan, kırmızı kart 3 puan, sarı + kırmızı kart 4 puan)
2015 UEFA millî takımlar sıralaması
En iyi dört grup üçüncüsünün belirlenmesinde sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Puan
Gol averajı
Atılan gol sayısı
Fair-play puanı
2015 UEFA millî takımlar sıralaması

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılacak 24 takımın kadrolarında üçü kaleci olmak şartıyla 23 oyuncu olması gerekir.
Takımların kadrolarını duyurmak için turnuvanın ilk maçından 10 gün öncesi olan 31 Mayıs 2016'a kadar süreleri vardır. Takımlar kadrolarını açıkladıktan sonra sakatlık, hastalık gibi nedenlerle kadrolarında değişiklik yapmak isterlerse, turnuvada yapacakları ilk maçtan önce takım doktoru ve UEFA Medikal Komitesi'nden bir doktorun oyuncunun yaşadığı sorunun değişiklik gerektirdiğine ve kadroya dâhil edilecek oyuncunun turnuvada oynayabilecek düzeyde sağlıklı olduğuna dair raporu doğrultusunda yapabilirler.

15 Aralık 2015 tarihinde UEFA, Euro 2016 için görev yapacak on sekiz hakemi duyurmuştur. Yardımcı hakemler, dördüncü hakem, ilave yardımcı hakemler ve yedek hakem de dahil olmak üzere görev yapacak hakemlerin tam listesi 1 Mart 2016 tarihinde açıklandı.
Macar hakem Viktor Kassai, Fransa ve Romanya arasındaki açılış maçında görev yapmak üzere seçilmiştir.

Turnuva takvmi UEFA tarafından 25 Nisan 2014 tarihinde açıklanmıştır. Tüm saatler yerel OAYS (UTC+2) şeklindedir. (Türkiye için +1 saat)

16 takımın katıldığı ve maçların tek maçlı eleme sistemi ile oynandığı bölümdür. Gerektiğinde uzatma süresi ve penaltı vuruşlarıyla galip gelen takım belirlenir. Maçlar, 25 Haziran - 10 Temmuz 2016 tarihleri arasında oynanacaktır.
Not: 1984'ten beri 3.lük maçı yapılmamaktadır.

6 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine

4 asist

3 asist

2 asist

1 asist

(Fransızca) Fransa Futbol Federasyonu Euro 2016 Resmi Sayfası11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) UEFA Euro 2016 Resmi Sayfası4 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2017-18 EuroCup sezonu ya da sponspor adıyla 7DAYS EuroCup, Euroleague Basketball tarafından düzenlenen EuroCup turnuvasının 16.sezonudur. ULEB Cup'un EuroCup'a dahil olmasının ardından onunucu sezonu olması birlikte 7DAYS sponsorluğundaki ikinci sezonudur. Turnuva şampiyonu Darüşşafaka olmuştur ve 2018-19 EuroLeague'e katılma hakkı kazanmıştır.

2017-18 sezonunda, turnuvanın formatında değişiklik yapılmadı 2016-17 Eurocup'daki format geçerliğini sürdürülmesine karar verildi. Normal sezonda altılı dört gruptan oluşacağı ve lig usulü formatında olmuştur. Gruplarında ilk dört sıradaki takımlar ikinci tura yükselmiştir. İkinci turda dörtlerli dört grup oluşturacak. Lig usulü formatında oynanacak maçlarda gruplarında ilk ikideki takımlar çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek final, yarı final ve final maçları üç maç üzerinden oynanmıştır.

Takvim;

Kura Çekimi 6 Temmuz 2017 tarihinde Barselona'da Mediapro Auditorium gerçekleştirildi. 24 takım, son 3 senede aldığı başarılarına baz alınıp oluşturulan EuroLeague Kulüp Sıralamalarına göre altı torbada yer aldı ve aynı ülkenin takımları birbiriyle eşleşmeyecek şekilde ayarlandı. Bununla birlikte bölgesel lig olan Adriatic League takımları tek bir ülke takımları olarak kabul edilmiştir.

Her grupta 6 takım vardır. Takımlar, lig usulü uygumasıyla deplasmanda ve kendi evinde olmak üzerinde iki kez karşılaşmıştır. İlk 4 takım bir üst tura yükselir.

Her grupta 4 takım vardır. Takımlar, lig usulü uygumasıyla deplasmanda ve kendi evinde olmak üzerinde iki kez karşılaşmıştır.

Çeyrek finalin ilk maçları 6 Mart, ikinci maçları ise 9 Mart tarihlerinde oynanacak, üçüncü maça kalan karşılaşmalar ise 12 Mart tarihinde oynanmıştır.

ilk maçları 20 Mart, ikinci maçları ise 23 Mart tarihlerinde oynanmıştır, üçüncü maça kalan karşılaşmalar ise 28 Mart tarihinde oynanmıştır.

Final karşılaşmasının ilk maçı 10 Nisan, ikinci maçı ise 13 Mart tarihlerinde oynanmıştır.

2017-18 Basketbol Şampiyonlar Ligi
2017-18 FIBA Europe Cup
2017-18 EuroLeague

2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu, 16 Nisan 2017'de gerçekleşen halk oylamasıdır. Seçmenler, mevcut Türkiye Anayasası'nın 18 maddesi üzerindeki değişikliklerini oyladı. Hükûmetteki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve kurucularından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından desteklenen madde değişiklikleriyle ilgili tartışmalar uzun süre devam ettikten sonra muhalefetteki Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) desteğiyle birlikte meclisten geçerek halk oylaması kararı alındı. Değişiklik paketi, yürürlükteki parlamenter sistemin kaldırılarak yerine başkanlık sisteminin getirilmesini, başbakanlık makamının ortadan kaldırılmasını, meclisteki vekil sayısının 550'den 600'e çıkarılmasını ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) yapısında değişiklikler yapılmasını içermektedir.
Anayasa değişikliği teklifi ilk olarak AK Parti tarafından 2011 genel seçimlerinin hemen peşine duyuruldu ancak meclisteki tüm partilerden oluşan anayasa komisyonunun fikir birliğine ulaşamaması üzerine geri çekildi. 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı koltuğuna oturmasıyla birlikte başkanlık sistemine geçiş tartışmaları hız kazanarak daha çok gündeme geldi ve hem Haziran 2015 genel seçimlerinde hem de Kasım 2015 genel seçimlerinde AK Parti'nin en önemli seçim politikalarından biri oldu. Mayıs 2016'da başbakanlığı ortadan kaldıracak anayasal değişiklik konusunda Erdoğan'la anlaşmazlıklar yaşayan Ahmet Davutoğlu görevden istifa ederek yerine en önemli gündeminin anayasa değişikliği olduğunu söyleyen Binali Yıldırım geldi. Geçmişte birçok kez başkanlık sistemine karşı olduğunu dile getiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ekim 2016'da değişiklik teklifini meclise getirmesi için hükûmete çağrı yaptı ve süreçte iş birliği içinde olabileceklerini duyurdu. Bir aylık görüşmelerin ardından Aralık'ta teklif üzerinde anlaşmaya varan AK Parti ve MHP, böylece önerinin referanduma sunulması için gerekli olan meclis onayı sürecini başlattı.
20 Ocak 2017'de beşte üç oy sayısı 330'u aşarak 339 oy toplayan anayasa değişikliği teklifi meclisten geçerek referandum kararı verildi. Ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), oylamalar sırasında gizli oy kullanılması gerekirken açık oy kullanılması gibi çeşitli usulsüzlükler yaşandığını belirtti.

Başkanlık sistemi, 2005'te Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından önerildi ve Başbakan Erdoğan tarafından desteklendi. Bu süre zarfından sonra başkanlık sistemine geçiş Adalet ve Kalkınma Partisi liderleri tarafından "yeni anayasa" ile birlikte birçok kez açık bir şekilde dile getirildi. Ekim 2016'da partinin Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, Nisan 2017'nin değişiklik için referandum tarihi olacağını açıkladı. Kasım 2016'da AK Parti, getirmeyi istediği sistemin adının başkanlık sistemi değil cumhurbaşkanlığı sistemi adıyla anılacağını duyurdu. Bunun üzerine değişiklik teklifinin destekçisi olan hükûmete yakın medya, kullanmakta olduğu başkanlık sistemi adını terk ederek cumhurbaşkanlığı sistemi adını kullanmaya başladı.

10 Aralık 2016'da AK Parti ile MHP, 21 maddelik anayasa değişikliği önerisi üzerinde görüşmek için bir araya geldi ve referanduma gidilmesi için gerekli olan meclis onayı sürecine geçmek için milletvekillerinden imza toplamaya başladı. Komisyon görüşmelerinden sonra iptal edilen üç maddeyi de içeren tüm değişiklik teklifiyle ilgili detaylar aşağıda listelenmiştir:

AK Parti'nin 316 milletvekili tarafından imzalandıktan sonra 21 maddelik anayasa değişiklik teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına gönderildi ve daha sonra Meclis Anayasa Komisyonunda görüşmelere başlandı. AK Parti milletvekili Mustafa Şentop'un başında olduğu komisyonun çalışmaları, planlanan tarihten bir ay önce, Aralık 2016'da, başladı. 25 üyesi bulunan Meclis Anayasa Komisyonundaki dağılım, partilerin meclisteki koltuk sayısı baz alınarak ortaya çıkmıştı ve 15 üye AK Parti'den, beş üye CHP'den, üç üye HDP'den ve iki üye MHP'dendi. Komisyonda çoğunluğa değişiklik teklifini öneren AK Parti sahip olduğu için basındaki eleştirmenler değişiklik paketinin görüşmelerinden hemen hemen hiç sürpriz beklemiyordu. Görüşmeler sırasında yüksek olan gerginlik yüzünden zaman zaman milletvekilleri arasında fiziksel kavgalar yaşandı.
Meclis Anayasa Komisyonu, önerilen tüm değişiklikleri meclis onayına sunmadan önce değiştirme veya reddetme yetkisine sahipti. Komisyon bazı önerilerde küçük değişiklikler yaptı, örneğin ilk taslakta 12 olarak geçen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üye sayısını 13 olarak değiştirdi. Önerilen 21 maddeden üç maddenin tekliften çıkarılmasına karar vererek önerilen madde sayısını 18'e düşürdü. Mecliste herhangi bir nedenle sandalyesi boşalan milletvekilinin yerine başka bir milletvekilinin geçmesini öngören "yedek milletvekilliği" statüsünü içeren beşinci öneri, komisyonun çalışma usulüne ilişkin tartışmalar eşliğinde değişiklik teklifinden çıkarıldı. AK Parti milletvekilleri, mecliste koltuk edinmeye çalışan kişiler tarafından tehdit edileceklerini ve can güvenliklerinin tehlikeye gireceğini belirtince değişiklik tekliften çıktı. Beşinci maddeye ek olarak cumhurbaşkanına üst düzey kamu görevlileri atamalarına ilişkin usul ve esasları belirleme hakkına veren 14. madde ile cumhurbaşkanına merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, görev, yetki ve sorumluklarını düzenleme hakkını veren 15. madde de reddedildi.
30 Aralık'ta komisyon çalışmalarını tamamladı ve sonuç olarak 21 değişiklikten üçü tekliften çıkarıldı.

Meclis Anayasa Komisyonundaki görüşmelerin tamamlanmasının ardından 18 maddelik değişik teklifi oylamaları için meclis oylaması süreci başladı. Teklifin referanduma sunulması için beşte üç oy çokluğu olan 330 oyu, doğrudan uygulamaya geçmesi için üçte iki oy çokluğu olan 367 oyu alması gerekmekteydi. AK Parti yetkilileri, oylamalar öncesinde 367 barajı geçilse dahi halk oylaması yapılmaksızın değişikliklerin uygulanmayacağını bildirmişti.
Meclis, önerilen değişikliklerin oylamasını iki turda tamamladı. İlk tur değişikliklerin yeterli desteği alıp almayacağının bir göstergesi olarak kabul edildi ve tüm partiler değişikliklerle ilgili olarak genel kurulda söz alarak fikirlerini sundu. İkinci turda ise partiler değişiklikle ilgili açıklamalar yapmadı. Turlardan ikincisinin sonucu değişiklik teklifinin referanduma gidip gitmeyeceği ya da doğrudan uygulamaya konulacağı konusunda belirleyici oldu. Baraj konusunda aynı sayılar korunmakla birlikte ikinci turdan 330'un altında onay çıkması hâlinde değişiklik teklifi meclisten geçmemiş olacaktı.
Toplam koltuk sayısı 550 olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde 537 milletvekili oylamaya katıldı. Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) 11 milletvekili henüz kanıtlanmamış terörizm suçlamalarından dolayı tutuklu olduğu için oylamalarda yer alamadı, tutuklu milletvekilleri anayasa görüşmelerinin iç tüzüğe aykırı olduğunu bildirerek durdurulmasını isterken geriye kalan 48 HDP'li milletvekili ise oylamaları boykot etti. Meclis Başkanı İsmail Kahraman ise hastaneye kaldırıldığı için oy kullanamadı, yerine geçici başkanlık eden Ahmet Aydın ise meclis başkanlarının oylamaları katılmaması kuralı nedeniyle oy veremedi.
Toplamda 537 milletvekili oylamaya katılabilecekti ve bunlardan 315'i AK Parti'den, 133'ü CHP'den, 48'i HDP'den ve 39'u MHP'dendi; bunlara ek olarak iki bağımsız vekil bulunmaktaydı. MHP milletvekillerinden 6 kişi değişiklik teklifine karşı olduklarını belirterek 'Hayır' diyeceklerini açık bir şekilde duyurunca 'Evet' oyunun fire olmaksızın 348 olması tahmin edildi. CHP'nin 133 milletvekili ile iki bağımsız vekil Aylin Nazlıaka ve Ümit Özdağ da oylamada 'Hayır' diyeceğini açıkladı. HDP ise oylamayı boykot etti.

Meclis oylaması 9 Ocak'ta başladı ve oylamanın ilk turu 15 Ocak'ta tamamlandı. Değişikliğe karşı olan milletvekilleri, ara verilmeksizin aynı gün içinde birden çok maddenin oylandığına dikkat çekerek acelecilik olarak nitelendirdikleri bu durumu eleştirdi. Oylamalara usulsüzlük tartışmaları gölge düşürdü; CHP milletvekilleri, AK Parti yönetiminin hangi oyu kullanacağı belirsiz olan kendi milletvekillerini 'Evet' oyuna zorlamak için yasalar tarafından izin verilmediği hâlde açık oy kullanımını şart koştuğunu ifade ederek oylama sırasında açık oy kullanan AK Parti milletvekillerinin fotoğraf ve videolarını çekti. AK Parti milletvekilleri, kendilerini açık oy kullanırken görüntüleyen kişilere tepki gösterdi ve bu yüzden hükûmet ile muhalefet vekilleri arasında zaten yaşanan sözlü tartışmalar zaman zaman fiziki kavgaya dönüştü. CHP'li vekil Fatma Kaplan Hürriyet, AK Parti Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş ile Başbakan Binali Yıldırım'ı açık oy kullanırken görüntülediği için AK Parti milletvekilleri tarafından darp edildi. Bazı milletvekilleri fiziki kavgalar sonucunda hastaneye kaldırılırken tartışmalar sırasında meclis kürsüsünde yer alan €15.000 değerindeki bir mikrofon kayboldu. Oylamanın ikinci turu ise 20 Ocak'ta tamamlandı ve teklifin tüm maddeleri meclisten geçti. Onaylanan değişikliği yürürlüğü koymak için yapılan nihai oylama referandum sınırı olan 330'u geçerek 339 oyla kabul edildi ancak doğrudan yürürlüğe girmesi için gerek olan 367 barajının altında kaldı.

2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunun kampanya çalışmaları için çalışmalar, teklif meclis onayından geçtikten hemen sonra başladı. Ancak devam eden olağanüstü hâl koşullarında referandum yapılıp yapılamayacağına dair tartışmalar ortaya çıktı; olağanüstü hâlin referandumdan önce kaldırılacağı hükûmet tarafından dile getirilse de bu gerçekleşmedi. Ayrıca önceki yıl peş peşe gerçekleşen ve yüzlerce kişinin ölümüne sebep olan bombalı saldırılar yüzünden mitinglerde güvenliğin sağlanmasına yönelik kaygılar dile getirildi.
Kampanyalar kapsamında teklifin destekçisi ve AK Parti'nin kurucularından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kırk şehirde 'evet' oyu toplamak için miting yapacağı ve mitinglerin ana mesajının, CHP'nin argümanına tepki olarak gelişen "Rejim değil sistemin değişiyor." olacağı açıklandı. Erdoğan'ın yanı sıra

2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası, Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nın 33. turnuvasıdır. Belçika, İtalya, Estonya ve Almanya'nın ev sahipliğinde oynanan turnuvada 24 takım mücadele etmiş, şampiyonluğu Türkiye kadın millî voleybol takımı kazanmıştır. Turnuvanın rüya takımı oylama ile belirlenmiştir.

Kura çekimi Ulusal Federasyonların sıralanması ile birleştirilerek aşağıdaki şekilde gerçekleştirilmiştir:

4 organizasyonun ortakları ön eleme gruplarında yer aldı. A havuzunda Belçika, B havuzunda İtalya, C havuzunda Almanya ve D havuzunda Estonya.
Bir önceki turnuvanın finalistleri farklı ön eleme gruplarında yer aldıkları için İtalya Sırbistan ile eşleşemedi.
Organizatörler kendi gruplarına katılmak üzere bir takım seçebildi; sonuç olarak Slovenya A Havuzunda Belçika'ya, Romanya B Havuzunda İtalya'ya, Azerbaycan C Havuzunda Almanya'ya ve Finlandiya D Havuzunda Estonya'ya katıldı.
CEV Milli Takım sıralama listesine göre, kalan 16 takım, ön eleme turu sayısına eşit sayıda kupada azalan sırayla seri başı oldu.

Kura çekimi
Kura çekimi 16 Kasım 2022 tarihinde İtalya'nın Napoli kentinde gerçekleştirilmiştir.

Kazanılan maç sayısı
Maç puanları
Set oranları
Puan oranları
İki takım arasında puan oranına göre eşitlik devam ediyorsa, öncelik aralarındaki maçı kazanan takıma verilecektir. Puan eşitliği üç veya daha fazla takım arasında olduğunda, bu takımların sadece birbirlerine rakip oldukları maçlar dikkate alınarak 1, 2, 3 ve 4. puanlar açısından yeni bir sınıflandırma yapılacaktır.
3-0 veya 3-1 kazanılan maç: Kazanan için 3 maç puanı, kaybeden için 0 maç puanı
3-2 kazanılan maç: Kazanan için 2 maç puanı, kaybeden için 1 maç puanı

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaşacak,
Gruplarını ilk 4 sırada bitiren takımlar final turuna yükselecektir.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

2023 Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları
2023 FIVB Erkekler Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları

Resmî site 
Resmî internet sitesi 25 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi, her yıl düzenlenen uluslararası bir kadın voleybol turnuvası olan FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi'nin beşinci edisyonu olarak kayıtlara geçti. Müsabaka 30 Mayıs - 16 Temmuz 2023 tarihleri arasında düzenlendi ve final turu Amerika Birleşik Devletleri'nin Teksas eyaletine bağlı Arlington kentindeki College Park Center'da gerçekleştirildi.
Belçika, 2022 Milletler Ligi ve 2022 Challenger Kupası sonuçlarının ardından bu turnuvada yerini ilk kez mücadele eden Hırvatistan'a bıraktı.
Finalde Çin'i 3-1'lik skorla mağlup eden Türkiye ilk şampiyonluğunu kazanırken, turnuvada ilk kez final oynama başarısı gösteren Çin gümüş madalyanın sahibi oldu. Turnuvadaki ilk madalyasını kazanan Polonya, üçüncülük maçında ev sahibi ABD'yi 3-2'lik skorla mağlup ederek bronz madalyayı aldı. Türkiye'den Melissa Vargas turnuvanın MVP'si seçildi.
Turnuvayı puansız tamamlayan Güney Kore'nin çekirdek takım olmasından dolayı ligden düşmemesiyle en alt sıradaki değişken takım olan Hırvatistan, Challenger Kupası'na düşen ülke oldu.

On altı takım yarışmaya katılmaya hak kazandı. Bunlardan on biri küme düşme tehlikesi olmayan çekirdek takımlar olarak nitelendirildi. Diğer beş takım ise turnuvadan küme düşebilecek değişken takımlar olarak seçildi. Hırvatistan, 2022 Challenger Kupası'nı kazandıktan sonra Belçika'nın yerini aldı.

Bu aşamada 16 takım sekizer takımlık iki grup halinde yarışacak ve üç hafta boyunca sürecek karşılaşmaların ardından puan sıralamasında ilk sekizde yer alan takımlar finallerde mücadele etme hakkı kazanacaktır.

VNL Finallerinde, finallere ev sahipliği yapan Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte en güçlü yedi takım doğrudan dört çeyrek final, iki yarı final ve bronz ve altın madalya maçları olmak üzere toplam sekiz maçtan oluşan eleme aşamasına geçecektir.
Sekizli final doğrudan eleme formülü:

1. sıradaki takım 8. sıradaki takıma, 2. sıradaki takım 7. sıradaki takıma, 3. sıradaki takım 6. sıradaki takıma, 4. sıradaki takım 5. sıradaki takıma karşı çeyrek final maçı oynayacaktır.
Etkinliğe ev sahipliği yapan ülkenin millî takımı final turuna katılmayı garantileyecektir. Ev sahibi ülke ön eleme turunu ilk sekizde bitiremezse, sekizinci sıradaki takımın yerine geçecek ve sekizinci seri başı olarak oynayacaktır.

Tüm grup maçlarının programı 11 Kasım 2022'de yayınlandı.

Toplam galibiyet sayısı (kazanılan maçlar, kaybedilen maçlar)
Bir beraberlik durumunda, ilk sırada aşağıdaki eşitlik bozucu durum geçerli olacaktır: Takımlar, maç başına kazanılan en yüksek puanla aşağıdaki gibi sıralanacaktır:
3-0 veya 3-1 ile kazanılan maç: kazanan için 3 puan, kaybeden için 0 puan
3-2 kazanılan maç: kazanan için 2 puan, kaybeden için 1 puan
Hükmen mağlup sayılan maç: kazanan için 3 puan, kaybeden için 0 puan (0-25, 0-25, 0-25)
Kazanılan galibiyet ve puanları inceledikten sonra takımlar hala berabereyse FIVB beraberliği bozmak için sonuçları aşağıdaki sırayla inceleyecektir:
Set katsayısı: İki veya daha fazla takım kazanılan puan sayısında eşitse ilgili takımlar kazanılan tüm setlerin kaybedilen tüm setlerin sayısına bölünmesinden elde edilen katsayıya göre sıralanırlar.
Puan katsayısı: Eğer eşitlik belirlenen sayıya göre devam ederse takımlar tüm setlerde kaybedilen toplam puanların aldığı tüm puanların bölünmesinden elde edilen katsayıya göre sıralanırlar.
Eğer eşitlik puan sırasına göre devam ederse, berabere kalan takımlar arasında lig Usulü aşama maçını kazanan takımı temel alır. Eşitlik puanı üç veya daha fazla takım arasında olduğunda ise bu takımlar sadece söz konusu takımları içeren maçları dikkate alarak sıralanırlar.

Tüm saatler Türkiye Saati ile gösterilmiştir.

Tüm saatler Türkiye Saati ile gösterilmiştir.

2023 FIVB Voleybol Erkekler Milletler Ligi
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Challenger Kupası

Uluslararası Voleybol Federasyonu 2 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmî web sitesi
2023 FIVB Voleybol Milletler Ligi 8 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmî yarışma web sitesi

Paris 2024 Yaz Olimpiyatları elemelerinde mücadele edecek takımlar için; Çin, Japonya ve Polonya turnuvaya ev sahipliği yapmıştır. Kadın Voleybol Mili Takımları statüye göre; Çin A Grubu'nda, Japonya B Grubu'nda, Polonya C Grubu'nda yer almıştır. Karşılaşmalar 16-24 Eylül 2023 tarihlerinde oynanmıştır. 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları'nda mücadele edecek 24 takım, 8'erli 3 gruba ayrılacak, gruplarda oynanan karşılaşmaların ardından gruplarını ilk iki sırada tamamlayacak ülkeler, Paris 2024 Yaz Olimpiyatları’na katılma hakkı elde etmiştir.
Dört yılda bir yapılan ve son olarak 2019 yılında yapılan FIVB Dünya Kupası organizasyonu bu yıl ise farklı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Ev sahipliği yapan Japonya'da oynanan maçlar aynı zamanda FIVB Dünya Kupası Organizasyonu özelliği de taşımaktadır. Japonya'da düzenlenen turnuvanın birincisi olan Türkiye kadın millî voleybol takımı aynı zamanda Dünya Kupası Şampiyonu olma unvanını da kazanmış oldu.

Eleme sistemine göre yirmi dört takım, sekiz takımdan oluşan üç havuza yerleştirildi.
FIVB, her havuzun ilk sırası için üç ev sahibinin hakkını saklı tuttu; en üst sıradaki ev sahibi takım A havuzuna, orta sıradaki ev sahibi takım B havuzuna ve son sıradaki ev sahibi takım C havuzuna tahsis edildi. Geriye kalan yirmi bir takım, 1 Ocak 2023 FIVB Kadınlar Dünya Sıralamasına göre üç takımdan oluşan yedi torbaya dağıtıldı. Kura sırası serpantin sistemiyle uygulandı.
Çift sayı pozisyonundaki takımlar (Pota 1, Torba 3, Torba 5, Torba 7) kura çekimi yapıldı ve ardından C havuzundan başlayarak A havuzuna doğru sıralandı. Tek sayı pozisyonundaki takımlar (Pota 2, Torba 4, Torba) 6) çekildi ve A havuzundan C havuzuna doğru yerleştirildi.
İsviçre'nin Lozan şehrinde düzenlenen kura çekimi sonucunda Paris 2024 Olimpiyat Elemeleri'nde mücadele edecek Kadın Voleybol Takımlarının grup aşamasında karşılaşacağı ülkeler belli oldu.

Kura çekimi

Not
(H): Eleme grubu ev sahibi

Kazanılan maç sayısı
Maç puanları
Set oranları
Puan oranları
İki takım arasında puan oranına göre eşitlik devam ediyorsa, öncelik aralarındaki maçı kazanan takıma verilecektir. Puan eşitliği üç veya daha fazla takım arasında olduğunda, bu takımların sadece birbirlerine rakip oldukları maçlar dikkate alınarak 1, 2, 3 ve 4. puanlar açısından yeni bir sınıflandırma yapılacaktır.
3-0 veya 3-1 kazanılan maç: Kazanan için 3 maç puanı, kaybeden için 0 maç puanı
3-2 kazanılan maç: Kazanan için 2 maç puanı, kaybeden için 1 maç puanı.

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaştı ve Gruplarını ilk 2 sırada bitiren Dominik Cumhuriyeti kadın millî voleybol takımı ve Sırbistan kadın millî voleybol takımı 2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol turnuvasına katılma hakkını kazandı.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaştı ve Gruplarını ilk 2 sırada bitiren Türkiye kadın millî voleybol takımı ve Brezilya kadın millî voleybol takımı 2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol turnuvasına katılma hakkını kazandı.
Bu gruptaki en iyi takım olan Türkiye kadın millî voleybol takımı 2023 FIVB Dünya Kupası Şampiyonu ünvanını kazanmıştır.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

Ön eleme aşamasında gruplardaki takımlar birbirleri ile birer kez karşılaştı ve Gruplarını ilk 2 sırada bitiren Amerika Birleşik Devletleri kadın millî voleybol takımı ve Polonya kadın millî voleybol takımı 2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol turnuvasına katılma hakkını kazandı.
Tüm saatler Türkiye Saati (UTC+03.00) şeklindedir.

2024 Yaz Olimpiyatları'nda voleybol
2023 FIVB Erkekler Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları

Uluslararası Voleybol Federasyonu
Resmi internet sitesi
Yarışma takvimi
Eleme süreci

2023 Türkiye genel seçimleri, 14 Mayıs 2023 tarihinde düzenlenen ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 28. döneminin 600 yeni üyesini belirlemiş olan seçimlerdir. 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu ile aynı gün yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir konuşmasında 1950 seçimlerine atıfta bulunarak seçimlerin 14 Mayıs 2023'te yapılabileceğinin işaretini vermiştir ve bu tarih, bazı muhalif partiler tarafından seçim tarihi olarak kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 10 Mart 2023'te imzalanan bir kararnameyle seçimlerin yenilenmesine karar verildi. Aynı gün Yüksek Seçim Kurulu genel seçimlerin ve cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 14 Mayıs'ta ve cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunun da 28 Mayıs'ta yapılmasına karar verdi.

Bir önceki Türkiye genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi, 24 Haziran 2018'de gerçekleştirildi. Bu yeni sistemin kabul edildiği 2017 anayasa değişiklik referandumu, hazırlık aşamasında ve kampanya sırasında siyaset, basın ve halk tarafından tartışıldı. 2017 referandumunda anayasa değişikliklerinin seçmenler tarafından az farkla onaylanması ve YSK tarafından mühürsüz oyların geçerli sayılmasının ardından referandum sonucu da tartışıldı. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle genel seçimlerin artık cumhurbaşkanlığı seçimleri ile aynı gün yapılmasına karar verildi. 2014'ten beri görevde olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2018'deki seçimde yeniden cumhurbaşkanı seçildi.
2018 genel seçimlerinde partilerin ittifak yapması için seçim kanunu değiştirildi. Bu seçimde Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı kuruldu. Fakat AK Parti, 2018 genel seçimlerinde TBMM'deki salt çoğunluğunu kaybetti ve bunun sonucunda mecliste ittifak ortakları olan MHP ve BBP'nin desteğine ihtiyaç duydu. 9 Temmuz 2018'de başbakanlık makamı kaldırıldı. Son başbakan Binali Yıldırım, 12 Temmuz 2018'de yeni dönemin TBMM başkanı seçildi.
Devlet Bahçeli, muhalefetin 2023'ten önce erken seçim yapılması gerektiğine dair beklentilerine birçok konuşmasında karşı çıktı. Bahçeli, Haziran 2023'te yapılacak olan cumhurbaşkanı seçimlerinde  adaylarının Erdoğan olacağını ve MHP'nin onu destekleyeceğini açıkladı.

Millet İttifakı'nda başı çeken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu seçim yenilgisinden dolayı eleştirilere maruz kaldı. Bu nedenle 2019'daki yerel seçimler ana muhalefet için önem kazandı. CHP ve İYİ Parti arasında yapılan görüşmeler sonucunda Millet İttifakı yeniden kuruldu. Yapılan yerel seçimler sonrasında Millet İttifakı, oyların çoğunluğunu alamasa da İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin gibi ülkenin büyük şehirlerini alarak uzun bir süre sonra Erdoğan'a karşı bir başarı elde etti. Ancak AK Parti ve Erdoğan hükûmeti tarafından yapılan itirazlar sonucu Millet İttifakının kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimleri, Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi ve seçimler 23 Haziran 2019 tarihinde yeniden yapıldı. Yenilenen seçimde de Millet İttifakının adayı Ekrem İmamoğlu, AK Parti adayı Binali Yıldırım'a karşı kazandı ve belediye başkanı oldu.

2018-23 Türkiye ekonomik krizi, Türkiye'de devam eden ve finansal bulaşma yüzünden uluslararası yansımaları olan bir ekonomik krizdir. Türk lirasının değer kaybı, yüksek enflasyon, artan borç ve karşılık gelen kredi temerrütleri, krizin öne çıkan özellikleridir.
Kriz, liranın dalgalanmalar halinde büyük oranda değer kaybetmesiyle 2018 yılında görünür olmaya başladı ve sonraki aşamada, ödenemeyen borçlar ve ekonomik daralma ile daha derin bir boyuta ulaştı. Süreç, kredi genişlemesi ve devlet bütçesiyle desteklenen inşaat sektörü patlamasının yarattığı, Erdoğan liderliğindeki ekonomik büyüme döneminin sonunu getirdi. 2022 yılına gelindiğinde, Cumhuriyet tarihinde ilk defa kamunun faiz borcu, anapara borcunu geçti.

Temmuz 2017'de daha önce MHP'den ihraç edilen parti içindeki muhalif liderler ve kurmaylar olan Meral Akşener, Koray Aydın ve Ümit Özdağ İYİ Parti adı altında yeni bir parti kurdular. Erdoğan'ın eski kurmaylarının da aralarında bulunduğu siyasetçiler, yeni parti kurma hazırlıkları içerisine girdi. Eski başbakan Ahmet Davutoğlu öncülüğünde Aralık 2019'da Gelecek Partisi kuruldu. AK Parti döneminde görev yapan eski ekonomi bakanı Ali Babacan öncülüğünde ise Mart 2020'de DEVA Partisi kuruldu. Bu partilerin kuruluşunda eskiden AK Parti döneminde görev alan birçok siyasetçi ve bürokrat yer aldı. Mart 2022'de BBP'den istifa eden Remzi Çayır ve arkadaşları Milli Yol Partisi adlı yeni bir siyasi partiyi kurdular.
Şubat 2021'de düzenlediği basın toplantısında Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa eden Muharrem İnce, daha önceden başlattığı Memleket Hareketi'ni partiye dönüştürdü ve Mayıs 2021'de Memleket Partisi kuruldu. Ayrıca daha önce CHP'den ihraç edilen Öztürk Yılmaz da Yenilik Partisi'ni kurmuştur. Ümit Özdağ ve göçmen karşıtları Mart 2021'de İYİ Parti'den istifa ederek Zafer Partisi adlı yeni bir parti kurmuşlardır. Daha önce SAADET'ten istifa eden Fatih Erbakan ve Millî Görüşçüler 2018'de Yeniden Refah'ı kurdular. Mustafa Sarıgül ve kurmayları Mart 2020'de DSP'den istifa etti ve Türkiye Değişim Partisi adlı yeni bir parti kurdu.

Dünya geneline yayılan COVID-19 salgınının Türkiye'de tespit edilen ilk vakası Sağlık Bakanlığı tarafından 11 Mart 2020 günü açıklandı. Ülkedeki virüse bağlı ilk ölüm ise 15 Mart 2020'de gerçekleşti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 1 Nisan 2020'de yaptığı açıklamada koronavirüs vakalarının tüm Türkiye'ye yayıldığını açıkladı. 7 Nisan 2023 itibarıyla Türkiye'de koronavirüs ile enfekte olmuş toplam hasta sayısının 17.232.066 olduğu ve mevcut hastalardan  kişinin yoğun bakımda tedavi görmekte olduğu; şimdiye kadar iyileşen hasta sayısının  ve ölen hasta sayısının toplam 102.174 kişi olduğu bildirildi. 26 Nisan 2022 itibarıyla Türkiye 193 ülke arasında vaka sayısında, Güney Kore ve İtalya'nın ardından en çok vaka görülen 10. ülke olurken, gerçekleşen ölüm sayılarında ise Güney Afrika'nın ardından 19. sırada yer almaktadır. Salgın Türkiye'de sosyal, ekonomik, siyasi, iktisadi, idari, hukuki, askerî, dinî ve kültürel alanlarda birçok önemli etkilere ve sonuçlara neden olan radikal kararlar alınmasına neden oldu.

Normal tarih anayasada yazdığı gibi Milletvekili Seçim Kanuna göre son genel seçimin tarihinin beş yıllık süresinin dolmasından önceki son pazar günü işaret edilerek 18 Haziran 2023 olarak belirtildi. Devlet Bahçeli, muhalefetin 2023'ten önce erken seçim yapılması gerektiğine dair beklentilerine birçok konuşmasında karşı çıktı. Bahçeli, Haziran 2023'te yapılacak olan cumhurbaşkanı seçimlerinde adaylarının Erdoğan olacağını ve MHP'nin onu destekleyeceğini açıkladı. Erdoğan 18 Ocak 2023'te seçimlerin tek partili CHP iktidarının sona erdiği 14 Mayıs 1950 seçimlerine atfen 14 Mayıs'ta yapılacağını belirtti. 26 Ocak 2023'te Altılı Masa toplantısında yayınlanan bildiride liderler, meclis tarafından seçim kararı alınmadıkça anayasanın 101. ve 116. maddesine göre Erdoğan'ın 3. defa cumhurbaşkanlığına aday olamayacağını belirtti. 10 Mart'ta Erdoğan, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 14 Mayıs'ta yapılmasına dair karar aldı ve Resmi Gazete'de yayınlandı.

2023 Kahramanmaraş depremleri ya da 2023 Türkiye-Suriye depremleri, 6 Şubat 2023'te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Ekinözü ilçesi olan, 7,8 Mw  (± 0,1) ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki depremdir. Depremler sonucunda Türkiye'de resmî rakamlara göre en az 53.537 kişi hayatını kaybetti ve 107.000'den fazla kişi ise yaralandı.

Milletvekili genel seçimleri, 5 yılda bir, 600 üyeli Türkiye Büyük Millet Meclisine üye seçmek için, D'Hondt sistemiyle 87 seçim bölgesinde parti listeli nispi temsil ile yapılır.

İktidardaki AK Parti ve siyasi müttefiki MHP'nin girişimiyle başlayan, 31 Mart 2022'de Türkiye Büyük Millet Meclisinden oy çokluğuyla geçen yasa neticesinde bir partinin meclise girebilmesi için gereken seçim barajı %10'dan %7'ye düşürüldü. Yeni seçim kanununda yer alan yasaların uygulanabilmesi için yasaların mecliste kabul edilmesinin üzerinden en az 1 yıl geçmesi gerekmektedir. Dolayısıyla yeni seçim barajı 31 Mart 2023'ten sonra yapılacak seçimler için geçerlidir. Bu değişiklik 1980 Darbesi'nin ardından Milli Güvenlik Konseyi tarafında uygulamaya konulan ana seçim barajıyla alakalı ilk değişikliktir.
Bağımsız adaylar için baraj uygulaması bulunmamaktadır. Siyasi partilerin meclise girebilmesi için tek başlarına ya da diğer siyasi partilerle girdiği ittifakın aldığı oy, yurt içi, yurt dışı ve gümrük kapıları birlikte toplam en az %7 olmak zorundadır.
Ayrıca, ittifaktaki partiler için bu seçimde, önceki seçimden farklı olarak, milletvekili dağılım hesabına toplam ittifak oyu değil, ittifak oyunun oransal olarak partilerin kendi oyuna eklenmesiyle oluşan son parti oyu girmektedir. Tek başına giren partiler ve bağımsız adaylar için bu durumda değişiklik yoktur.

Milletvekili sayılarının seçim bölgelerine göre dağılımı ile seçim bölgelerinde seçime girecek olan bağımsız aday ve siyasi parti sayıları aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu seçimde Antalya, Kocaeli, Sakarya ve Tekirdağ'ın milletvekili sayısı birer artarken Denizli, Eskişehir, Muş ve Tunceli'nin ki birer azalmıştır. Seçime 24 siyasi parti katılmaktadır. 57 seçim çevresinden 151 bağımsız aday katılmaktadır. İllere tıklanarak adaylar görüntülenebilir. "MV" seçim çevresinden çıkacak olan toplam milletvekili sayısını, "B.A." seçim çevresindeki bağımsız aday sayısını, "S.P." seçim çevresinde seçime katılacak olan siyasi parti sayısını göstermektedir.

Milletvekili sayılarının seçim bölgelerine göre dağılımı ile seçim bölgelerinde seçime girecek olan bağımsız aday ve siyasi parti sayıları aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu seçimde Antalya, Kocaeli, Sakarya ve Tekirdağ'ın milletvekili sayısı birer artarken Denizli, Eskişehir, Muş ve Tunceli'ninki birer azalmıştır.

Seçime 24 siyasi parti katılmaktadır. 57 seçim çevresinden 151 bağımsız aday katılmaktadır. İllere tıklanarak adaylar görüntülenebilir. "MV" seçim çevresinden çıkacak olan t

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası ya da yaygın adıyla UEFA Euro 2024, Avrupa'nın uluslararası futbol yönetim organı UEFA tarafından 14 Haziran ile 14 Temmuz 2024 tarihleri arasında düzenlenen 17. Avrupa Futbol Şampiyonası turnuvasıdır. Toplam 24 millî takımın mücadele ettiği turnuvaya Almanya ev sahipliği yapmıştır. Bu yönüyle Avrupa Şampiyonası maçları, 1988 ve 2020 yıllarının ardından üçüncü kez Almanya topraklarında ve ülkenin yeniden birleşmesinden sonra ikinci kez bu topraklarda düzenlenmiştir. 1988 yılındaki turnuvaya Batı Almanya ev sahipliği yaptı ve COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'de düzenlenen ve birçok ülkenin ev sahipliği yaptığı 2020 turnuvasının dört maçı Münih'te oynandı.

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenlemek isteyen federasyonların bu niyetlerini resmî olarak açıklamaları gereken 3 Mart 2017'den beş gün sonra UEFA, yalnızca Almanya ve Türkiye'nin turnuvayı düzenlemeye ilişkin niyetlerini sunduğunu duyurdu.
Ev sahibi ülke 27 Eylül 2018'de İsviçre'nin Nyon kentinde seçildi.

UEFA İcra Komitesi, ev sahibini belirlemek için yalnızca basit çoğunlukla ve gizli bir oylamayla oy verdi. Beraberlik durumunda UEFA Başkanı oy kullanarak kazananı belirleyecekti. İcra Komitesinin yirmi üyesinden ikisinin oy kullanma hakkına sahip olmaması ve bir üyenin gelmemesi nedeniyle toplam on yedi üyenin oy kullanma hakkı vardı.

Not 1:  Sırbistan, 1960-1990 arası  Yugoslavya 1992-2006 arası  Sırbistan-Karadağ olarak turnuvaya katılmıştır.
Not 2:  Çekya, 1960-1980 arası  Çekoslovakya olarak turnuvaya katılmıştır.

Bu turnuvada karşılaşmalar on stadyumda yapılacaktır.

Şampiyona yirmi dört takımın katılımı ile düzenlenecektir. Grup aşamasında takımlar dörderli altı grupta mücadele edecektir. Gruplarını ilk iki sırada tamamlayan on iki takım ve üçüncü sırada tamamlayan takımların arasından en iyi dört takım eleme aşamasına (Son 16) katılacaktır.

Takımların maksimum kadro büyüklüğü, başlangıçtaki 23 oyuncudan 26 oyuncuya çıkarıldı. Takımların en az 23 en fazla 26 oyuncudan oluşan listeyi 7 Haziran tarihine kadar teslim etmeleri gerekiyor.

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri kura çekimi, 2 Aralık 2023 tarihinde Almanya'nın Hamburg şehrindeki Elbphilharmonie konser salonunda yapılmıştır. Finallere katılmaya hak kazanan yirmi dört takım, elemeler genel sıralamasına göre dört torbaya ayrılmış ve altı gruba yerleştirilmiştir. Ev sahibi Almanya birinci torbada yer almış ve otomatikman A1 pozisyonuna yerleşmiştir. Kura çekimi sırasında play-off kazananları belli olmadığı için dördüncü torbada yer almışlardır.

Gruplarda iki veya daha fazla takımın puan eşitliği durumunda sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Takımların kendi arasındaki maçlarda aldıkları puan
Takımların kendi arasındaki maçlarda gol farkı
Takımların kendi arasındaki maçlarda atılan gol sayısı
1-3. kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hâlâ eşitlik varsa 1-3. kriterler iki takım arasında yeniden uygulanır. Hâlâ eşitlik varsa 5-9 kriterler uygulanır.
Gruptaki gol farkı
Gruptaki atılan gol sayısı
Eğer sadece iki takım arasında eşitlik varsa ve bu takımlar grupta son maçta karşılaşmışsa bu takımlar arasında penaltı atışları yapılır.
Dürüst oyun (fair-play) puanı (sarı kart: 1 puan, kırmızı kart: 3 puan, sarı+kırmızı kart: 4 puan)
Elemeler genel sıralama
En iyi dört grup üçüncüsünün belirlenmesinde sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

Puan
Gol farkı
Atılan gol sayısı
Dürüst oyun (fair-play) puanı
Elemeler genel sıralama
Turnuva takvimi UEFA tarafından 10 Mayıs 2022 tarihinde açıklanmıştır. Tüm saatler yerel OAYS (UTC+2) şeklindedir.

16 takımın katıldığı ve maçların tek maçlı eleme sistemi ile oynandığı bölümdür. Gerektiğinde uzatma süresi ve penaltı vuruşlarıyla galip gelen takım belirlenir. Maçlar, 29 Haziran - 14 Temmuz 2024 tarihleri arasında oynanacaktır.
Not: 1984'ten beri 3.lük maçı yapılmamaktadır.
Grup üçüncülerinden hangilerinin en iyi 4 grup üçüncüsü olarak Son 16 turuna katılacağı duruma göre eşleşme tablosu:

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası futbolcu istatistikleri aşağıdaki gibidir:

3 gol

2 gol

1 gol

Kendi kalesine
1 gol

4 asist

2 asist

1 asist

UEFA Turnuvanın Takımı

Resmi logo, 5 Ekim 2021'de Berlin'deki Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda düzenlenen bir törenle açıklandı. Logo, kupanın etrafındaki 24 katılımcı ülkeyi temsil eden 24 renkli dilimle tasvir ediliyor ve içindeki elips, Berlin Olimpiyat Stadyumu'nun şeklini yansıtıyor.
Buna ek olarak, on ev sahibi şehrin her birinin, aşağıdaki yerel turistik yerleri içeren kendi benzersiz logosu vardır:

Berlin : Brandenburg Kapısı
Köln : Köln Katedrali
Dortmund : Dortmund U-Kulesi
Düsseldorf : Schlossturm, Rheinturm and Rheinkniebrücke
Frankfurt : Römer
Gelsenkirchen : Musiktheater im Revier
Hamburg : Elbphilharmonie
Leipzig : Uluslar Muharebesi Anıtı
Münih : Frauenkirche
Stuttgart : Stuttgart Televizyon Kulesi

Turnuvanın resmi maç topu "Fussballliebe", UEFA ve Adidas tarafından 15 Kasım 2023 tarihinde tanıtıldı. Almancada "Futbol sevgisi" olarak tercüme edilen bu top, turnuvaya katılan nitelikli ülkelerin canlılığını ve dünyanın dört bir yanındaki taraftarların futbola ne kadar sevgi duyduğunu göstermek için kırmızı, mavi, turuncu ve yeşil kenar ve kıvrımlara sahip siyah kanat şekillerine sahiptir. Sürdürülebilir biyo-bazlı malzemelerden üretilen bu top, UEFA maç görevlilerinin karar verme süreçlerine yardımcı olması için hareketinin algılanmasına olanak tanıyan dahili elektronik sensörler içeren "Bağlantılı Top Teknolojisi"ne sahip ilk UEFA Avrupa Şampiyonası topu olma özelliğini taşımaktadır.

UEFA EURO 2024'ün resmi maskotu, UEFA Okullarda Futbol programı aracılığıyla UEFA.com kullanıcıları ve Avrupa çapındaki okul çocukları arasında yapılan oylamanın ardından Albärt seçildi.
UEFA EURO 2024 turnuva direktörü Philipp Lahm, "Bir ebeveyn olarak çocukların hayal gücünü harekete geçirmenin ne kadar önemli olduğunu biliyorum" dedi. "Turnuva maskotumuzun lansmanıyla, onlara futbol oynamaktan keyif alma konusunda ilham verecek eğlenceli ve sevimli bir karakter yaratmayı umuyoruz."

Aralık 2023'te İtalyan DJ grubu Meduza, Amerikalı pop grubu OneRepublic ve Alman şarkıcı Kim Petras'ın turnuvanın resmi müzik sanatçıları olduğu açıklandı. Ancak Mart 2024'te Petras'ın zamanlama sorunları nedeniyle prodüksiyondan çekildiği açıklandı ve onun yerine Alman şarkıcı Leony turnuvanın resmi müzik sanatçıları arasında yerini aldı. Resmi şarkı "Fire" 10 Mayıs 2024'te yayınlandı.

Kasım 2023'te EA Sports'un UEFA Euro 2024 video oyununun haklarını aldığı ve Euro 2024 indirilebilir güncellemesinin 2024 yazında EA Sports FC 24, EA Sports FC Mobile ve EA Sports FC Online'a geleceği açıklandı.

UEFA, Euro tarihinde ilk kez sanal reklam kullanacak ve Global sponsorların yanı sıra Almanya, ABD ve Çin pazarına yönelik bir paket olmak üzere üç farklı sponsorluk türüne sahip olacak.

Resmi Küresel Sponsorlar: Adidas, Alibaba Group, Trendyol, Atos, Betano, Booking.com, BYD Auto, Coca-Cola, Engelbert Strauss, Hisense, Lidl, Spotify, Unilever, Visit Qatar, Vivo
Resmi Almanya Ulusal Sponsorları: Bitburger Brewery, Deutsche Bahn, Deutsche Telekom(T-Mobile), Ergo Group, Wiesenhof

Uluslararası Yayın Merkezi (IBC), Almanya'nın Leipzig şehrindeki Leipzig Ticaret Fuarı salonlarında yer alacak.

UEFA EURO 2024

2032 Avrupa Futbol Şampiyonası yaygın olarak UEFA Euro 2032 veya kısaca Euro 2032, dört yılda bir düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası'nın 19. olarak organize edilecek olan uluslararası futbol turnuvasıdır. 10 Ekim 2023'te UEFA tarafından yapılan açıklama ile İtalya ve Türkiye ev sahibi ülkeler olarak duyuruldu.

16 Aralık 2021'de UEFA İcra Komitesi, teklif verme sürecinin UEFA Euro 2028 ile paralel olarak gerçekleştirileceğini duyurdu. İlgilenen teklif sahipleri, turnuvalardan biri için teklif verebilir. İhale zaman çizelgesi aşağıdaki gibidir:

27 Eylül 2021: Başvurular resmen davet edildi
23 Mart 2022: Teklif verme niyetinin tescili için son tarih
30 Mart 2022: İstekliler için teklif şartları sağlandı
5 Nisan 2022 : İsteklilerin ilanı
28 Nisan 2022: İstekliler için açılış çalıştayı
12 Ekim 2022: Ön teklif dosyasının sunulması
12 Nisan 2023: Nihai teklif dosyasının sunulması
10 Ekim 2023: Teklif sunumu ve ev sahibinin duyurusu

Turnuvaya ev sahipliği yapmak için üç adet ilgi beyanı, teklif verme niyetinin tescili için son tarih olan 23 Mart 2022 tarihine kadar UEFA tarafından alındı.

 İtalya ve  Türkiye, 28 Temmuz 2023 tarihinde ev sahipliği için ortak başvuruda bulunmuştur.
 23 Mart'ta Türkiye Futbol Federasyonu, Euro 2028'e ev sahipliği yapmak için başvuruda bulunduğunu doğruladı. Türkiye (2008, 2012, 2016, 2020 ve 2024) aday olmuş ve hepsi reddedilmişti.

 23 Mart 2022'de Rusya, ülkelerinin Ukrayna'yı işgal etmesi nedeniyle UEFA'nın Rus kulüplerinin ve Rus millî takımının katılımına yönelik mevcut yasaklarına rağmen teklifini açıkladı. 2 Mayıs 2022'de UEFA, Rusya'nın EURO 2028 ve 2032 tekliflerini uygunsuz olarak ilan etti.

Türkiye Futbol Federasyonu ve İtalya Futbol Federasyonu tarafından şampiyonada maçların düzenlenebileceği stadyumlar bildirilmiştir. İki federasyon tarafından bildirilen stadyumlar her ülkeden beşer adet stadyum kalacak şekilde toplamda 10 adet stadyum UEFA tarafından seçilecektir.

*:2028 finallerine katılabilir.

27 Mayıs Darbesi, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe. Ayrıca 27 Mayıs Askerî Müdahalesi, 27 Mayıs İhtilali veya 27 Mayıs Devrimi olarak da anılır. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır, 37 düşük rütbeli subayın planları ile Tümgeneral Cemal Madanoğlu'nun komutanlığında icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki Komuta Kademesinin etkisiz hâle getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bazı hükûmet üyeleri tutuklanmıştır. 235 general ve 3.500 civarında subay emekliye sevk edilmiş, üniversitede bulunan 147 öğretim üyesi görevden alınmış ve bazı üniversiteler kapatılmıştır. Bununla beraber 520 savcı ve yargıç görevden alınmıştır.
1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini ileri sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu. Darbe, Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in radyodan okuduğu bildiriyle tüm Türkiye'ye duyuruldu. Darbeyi planlayan ve icra eden 37 düşük rütbeli subay ile Emekli Orgeneral Cemal Gürsel'in oluşturduğu Millî Birlik Komitesi, ülke yönetimini üstlendi. 37 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi bu harekât ile Anayasa ve TBMM'yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrat Partiliyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından Ali Fuat Cebesoy, Kore gazisi Tahsin Yazıcı ve emekli olduktan sonra DP'den milletvekili seçilen eski Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut da tutuklananlar arasındaydı. Bu darbenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askerî darbelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıydı. Nitekim dönemin Genelkurmay Başkanı da yönetime el koyan askerî güçler tarafından tutuklanmıştı.

1950'li yılların sonlarına doğru ordunun DP iktidarından memnun olmadığını duyan Adnan Menderes'in çevresine "Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim." dediği iddia edilerek ordu mensupları tahrik edilmekteydi. Yassıada Yargılamaları sırasında Refik Koraltan'ın avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk, mahkeme başsavcısının Menderes'e bu konuyu sorması üzerine Menderes'in “Efendim ben devleti idare ettim, yedek subaylık yaptım, kendi gücümü biliyorum. Bu ordu yedek subaylarla nasıl idare edilir? Bunu kim uydurmuş?” dediğini belirtmiştir. Kendisinin bu lafı söyleyip söylemediği kesin olarak bilinmemekle birlikte darbeyi hazırlayanların bu sözleri propaganda amacıyla kullandığı bilinmektedir. Bu sözler 27 Mayıs'tan sonra da darbeyi meşrulaştırmak için kullanılmıştır.
Darbenin nedeninin Menderes hükûmetinin uygulamaları ve çıkardığı yasalar olduğu, cunta yönetimi tarafından ileri sürülmüştür. MBK; darbeyi, kardeş kavgasına son vermek ve laiklik ilkesine aykırı uygulamaları durdurmak için yaptığını ileri sürmüştür. Ayrıca kimi subaylar DP iktidarının Kemalist ve laik rejimi tehdit ettiğini düşünmekteydi. Öyle ki Menderes'in Demokrat Parti Meclis grubunda partisinin gücünü vurgulamak için yaptığı bir konuşmada "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz." sözü ile laik cumhuriyete kastetme niyetini taşıdığı iddia edilmiştir. Ezanın Arapça okunmasına izin verilmesi ve din öğrenimi ile ilgili bazı gelişmeler de rahatsızlık yaratmıştır. Bu bağlamda, darbe öncülerinden Alparslan Türkeş, darbe sonrasında verdiği bir röportajda, ezanın tekrar Arapça okutulmasını "ihanet" diye nitelemiştir. Bunların dışında, darbenin iktidarı geleneksel elit iktidar gruplarına (ordu ile siyasi bürokrasiye) vermek amacıyla yapıldığını öne süren kaynaklar da mevcuttur.
Başlangıç aşamasında sayılabilecek bir ekonomik kriz havasının darbenin etkenlerinden olduğu belirtilmektedir.

DP anayasa ihlalleriyle suçlanmaktadır. Adnan Menderes'in üniversite çevrelerine "kara cübbeliler" olarak hitap ettiği ve bunun yayımlanmaması için basına yasak koyduğu iddia edilir. Üniversite çevreleri ve bazı aydınlar bu eleştirilere destek verirler. İhtilalden bir ay önce İstanbul Üniversitesinde DP karşıtı bir eylem zorlukla bastırılır. Eylemi bastırmakla görevli askerlerin tutumu ordunun da DP'ye cephe aldığını gösterir. Bu olaya şahit olan Ali Fuat Başgil o an, gördüklerini şu şekilde değerlendirir:

Tamam dedim. Bu hareket orduya da sirayet ettiğine göre, artık Menderes Hükûmeti gitmiştir.
Tırmanan olaylardan ve huzursuz ortamdan CHP'yi sorumlu tutan Demokrat Parti'nin, 2 Ağustos 1958 tarihli bir Meclis grubu bildirisi şu şekildeydi:
"CHP idarecileri, Meclis ve hükûmetin meşruiyet ve istikrarını, şiddet yolu ile tahrip etmenin mümkün, hatta lazım olduğu kanaatini uyandırmaya müncer olacak, çok tehlikeli bir yola girmişlerdir"
DP hükûmetinin sansür politikaları basınla olan ilişkilerini de büyük oranda zedelemiştir.

Menderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Planı kapsamında Amerika'dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Aluminyum ve İskenderun Demir-Çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu amaçla Sovyetler Birliği'ne üst düzey ziyaretler yapılıp, ülkedeki sanayinin gelişmesi için Sovyetler'le yatırım antlaşmaları imzalanma hazırlığı yapılmaktaydı. Nitekim, Demokrat Parti'nin devamı olan ve "Demokrat Parti'nin Yedek Takımı" adıyla anılan Adalet Partisi, darbeden 5 yıl sonra yapılan seçimlerde 1965 yılında tek başına iktidara geldiğinde, Adnan Menderes döneminde projesi yapılıp da kredi yokluğundan gerçekleştirilemeyen bu projeleri Sovyetler Birliği'nden alınan proje kredileriyle bitirmiştir. Ancak farklı kaynaklar Menderes'in Nisan ayında ilan ettiği Moskova gezisinin ABD yardımı için dayatılan koşulları yumuşatmasıyla ilişkili olduğunu belirtmektedir. Aralık 1959'da Türkiye'yi ziyaret eden ABD Başkanı Eisenhower "We like Ike" pankartlarıyla karşılanmış ve ziyarete dair "Hayatım boyunca böyle sıcak bir hüsnü kabule şahit olmadım." dediği aktarılmıştır. ABD Büyükelçisi, Menderes ile darbeden 8 gün önceki  görüşmesine dair DP'nin ABD'ye yakınlığına dair "daha iyi bir müttefik görmedim" diye yazmıştır.
Bazı iddialara göre bu askerî darbenin arkasında, evvelce Mısır lideri Cemal Abdünnasır'ın Asvan Barajı için ABD'nin kredi vermemesi üzerine Sovyetler Birliği'ne yakınlaştığını gören ABD ve diğer bazı Batılı devletler ile CIA vardır. Ancak başka kaynaklarda aksi yönde iddialar da mevcuttur. Dönemin CIA Başkanı Allen Dulles darbeden bir ay önceki toplantılarda Türkiye'de Güney Kore benzeri askerî harekât ihtimalinden bahsetmesine rağmen, Türkiye'deki dönemin ABD Büyükelçisi bu ihtimalin aksi yönde görüş bildirdi. CIA ile Türk güvenlik güçleri arasındaki yakın ilişki sebebiyle Seferberlik Tetkik Kurulu ile Amerikan Askerî Yardım Heyeti (JUSMAT) aynı binada faaliyet göstermekteydi. 27 Mayıs Darbesi sonrasında İçişleri Bakanlığı binasında CIA'in "yıkıcı eylemlere karşı" Türk polisini eğitmeyi planladığı, bu amaçla büro açtığı, polis teşkilatına para aktardığı gibi belgeler bulundu.
Harekâtın başına geçen Cemal Madanoğlu, bu iddialara dair şöyle konuştu:
"27 Mayıs’ın saygın generali Cemal Madanoğlu’na, darbeden 28 yıl sonra, 1988 yılında soruluyor: “CIA, 27 Mayıs 1960 darbesinin içinde miydi? “İşte ünlü General Madanoğlu’nun cevabı: “CIA işe sonradan el attı. Ve ordunun içine girdi.”

27 Ekim 1957 seçimleri oldukça sert bir hava içerisinde yapıldı. DP seçimler öncesinde yasal düzenlemeler yaparak, muhalefetin bütünleşerek seçimlere bir cephe hâlinde girmesini engelledi. CHP'nin iddiasına göre CHP'li seçmenler kütüklere yazılmamış ve bazı yerlerde sandıklarda seçim sonuçları bile değiştirilmiştir. Kayseri, Giresun, Çanakkale ve Samsun'da gösteriler yapılmış ve kavgalar yaşanmıştır. Gaziantep'te ise radyo ve gazeteler önce CHP'nin zaferini ilan etmiş fakat daha sonra "köyden gelen oylar" ile seçim sonucu DP'nin zaferi olarak değiştirilmiştir. CHP'nin itirazı üzerine oy pusulaları Gaziantep Adliyesi binasına getirilmiş ancak Gaziantep Adliyesi oy pusulalarıyla birlikte yanmıştır. İsmet İnönü, bu usulsüzlükleri "Kütük Marifetleri" ve İçişleri Bakanı Namık Gedik'i de "Kütük Bakanı" olarak adlandırmıştır. DP hükûmeti bu "Antep hadisesi" haberlerinin yayınlanmasını yasaklamıştır.
DP oyların %47,88'ini alarak yürürlükteki çoğunluk esasına dayalı seçim sistemi sayesinde 424 milletvekili çıkardı. İsmet İnönü'nün başında bulunduğu CHP %41,09 oyla 178 milletvekilliği kazanmıştı. Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi dörder milletvekilliği kazandılar. Muhalefetin toplam oy miktarı DP'yi geride bırakıyordu. Demokrat Parti, matematiksel olarak muhalefet partilerinin oyları karşısında azınlığın iktidarı konumundaydı. Seçimlerden sonra, siyasal ortamdaki gerginlik artarak devam etti. CHP yurt çapında destek görmeye başlamıştı. Bir önceki seçimde %35 olan oy oranını % 41'e yükseltmesi bunun göstergesiydi. Oysa DP 1954'te % 57 olan oy oranını % 47'ye düşürmüştü.

1954'te İstanbul'da Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay'ın kurduğu komiteye Faruk Güventürk, Ahmet Yıldız, Suphi Gürsoytrak, Orhan Erkanlı ve Necati Ünsalan gibi genç subaylar katılmışlardır. Ankara'da ise Talat Aydemir, Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes'in yaveri Adnan Çelikoğlu, Sezai Okan, Osman Köksal ve yandaşları ayrı bir komite kurmuşlardır. 1957'de İstanbul ve Ankara'daki iki komite birleşmiştir.

Birleşik komite 27 Ekim 1957'de öngörülen seçimlerinde DP'nin kaybedeceğini varsayarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı töreninde zırhlı birlikler ile şeref tribünündeki DP'lileri tutuklayarak yönetime el koymayı planladı. Fakat seçimde DP kazandığı için darbe Şubat 1958'e ertelendi.
Bu arada 16 Ocak 1958'de komite üyesi Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu'nun ihbarı üzerine emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım, Kurmay Albay Naci Aşkun, Kurmay Albay İlhami Barut, Topçu Yarbay Faruk Güventürk, Piyade Binbaşı Ata Tan, Piyade Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Piyade Yüzbaşı Kazım 

28 Şubat Süreci, Necmettin Erbakan'ın başbakan, Tansu Çiller'in başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997'de yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla köktendinci irticaya karşı başlayan ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Süreç, Erbakan'ın istifasına ve REFAHYOL Hükûmetinin dağılmasına yol açmıştır. Türk siyasi tarihine geçen kararların uygulandığı dönemde Türkiye'de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda değişimler yaşanmıştır. Yaşananlar postmodern darbe olarak da adlandırılmıştır. Verilen kararların ve yaptırımların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için Çevik Bir öncülüğünde Batı Çalışma Grubu kurulmuştur. 28 Şubat Süreci'nde aktif rol alan bazı kişiler (Çetin Doğan, Kemal Gürüz vs.) daha sonra Balyoz, Ergenekon gibi davalarda yargılanmıştır. 28 Şubat davası ise 2012 yılında başlamıştır.

Refah Partisi 1995 genel seçimlerinde birinci parti oldu. 1996 yılında, seçimlerin ardından, DYP-ANAP koalisyon hükûmeti kuruldu. Refah Partisinin, güvenoyu için gereken 273 sayısına ulaşılamadığı için (257 kabul) güven oylamasının geçersiz sayılması gerektiğini belirterek Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldı ve hükûmet dağıldı. Bunun üzerine TBMM'de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükûmet, 8 Temmuz 1996'da TBMM'de yapılan oylamada güvenoyu almayı başardı. Necmettin Erbakan başbakan, Tansu Çiller ise başbakan yardımcısı oldu.

Koalisyonun kurulmasından sonra Atatürk'e, laikliğe ve cumhuriyete karşı Refah Partisinin bazı milletvekilleri, il ve ilçe teşkilatları ve üyeleri tarafından edilen hakaretler ve sokaklardaki şeriat eylemleri kamuoyunun bir kesiminde endişe ve tepki ile karşılandı.
Başbakan Necmettin Erbakan'ın ilk yurt dışı ziyaretini İran'a yapması eleştirildi. Erbakan, 2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında sırasıyla Mısır, Libya ve Nijerya'yı ziyaret etti. Libya'da bir çadırda Muammer Kaddafi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni Kürtlere eziyet çektirmekle suçlayan ağır sözleri karşısında sessiz kalması basın ve muhalefet tarafından büyük tepki çekti.
6 Ekim 1996'da Ankara Kocatepe Camii'nde "Şeriat isteriz!" diye bağıran sakallı, cübbeli ve asalı Aczmendiler gösteri yaptı.
Erbakan, 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasından sonra tartışılan mafya-siyasetçi-polis ilişkileri için "Bunlar faso fiso." dedi. Olaya tepki olarak yurt çapında başlatılan "Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık" eylemine katılanlar için ise "Gulu gulu dansı yapıyorlar." dedi. Erbakan'ın Adalet Bakanı Refah Partili Şevket Kazan da bu eyleme katılanlar hakkında, "Bunlar mumsöndü oynuyorlar." diyordu. Bu sözler büyük tepki çekti.

10 Kasım 1996'da Kayseri'nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, Refah Partisi İl Divan toplantısındaki konuşmasında şöyle dedi:"Süslü püslü göründüğüme bakıp da benim laik olduğumu sanmayın. Zaman zaman içinde bulunduğumuz şartlarda, mecburiyet karşısında gittiğimiz yerde inancımıza küfredilirken, milletimize küfredilirken, bütün değerlerimize küfredilirken içimize kan akıyor ama resmî görevimiz icabı orada bulunmak zorunda kalıyoruz. Tek parti rejiminin kalıntısı, çağ dışı olmuş, insanları köle gibi gören ve rey verip de yöneticisini seçen insanlara hiç muamelesi yapan bu düzen mutlaka değişmelidir! Ve Müslümanlar, sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, bu nefreti, bu imanı eksik etmeyin!"Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl sonra DGM'de yargılanacak ve 1 yıl hapisle birlikte 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edilecekti.
Yine 10 Kasım 1996'da İkinci Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu, İstanbul Sultanbeyli'de ilçe meydanına kimseye danışmadan Atatürk heykeli dikti, caddenin adını değiştirdi. Refah Partili Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak, Silahçıoğlu hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu, cumhuriyet tarihinde askere açılan dava olarak bir ilk oldu.

1997'ye girildiğinde bazı Refah Partililer'in konuşmaları televizyon kanallarına servis edildi ve kamuoyunda büyük tepki yarattı. İlk olarak Refah Partisi'nin Rize milletvekili Şevki Yılmaz'ın daha önceden çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalar yayımlandı. Şevki Yılmaz'ın konuşmaları şöyleydi:"Sana savaş açan; sağcılık, solculuk, Kemalizm, kapitalizm, laiklik ve bütün şeytani düzenleri boykot ederek nöbete geliyoruz. Refah için, Millî Görüş için!"
"Türk Ceza Kanunu İncil'e göredir, Türk Medeni Kanunu İncil'e göredir!"
"Ben Hizbullah'ım ve Hizbullah olmaktan da şeref duyuyorum!"
" 'Eşinizle beraber 30 Ağustos'taki kokteyle katılın.' 'Bana bak.' dedim, 'Ben deyyus değilim!' "
"Geçen Gaziantep Belediye Başkanı, kurban keserek Antep'te modern bir genelev yapıyor. Kerhane. Ve diyor ki: 'Ben sosyal eşitlikten yana, sosyal adaletten yana bir partinin temsilcisiyim.' Madem sen eşitlikten yanasın pezevenk adam, önce hanımını gönder de bu eşitlik sağlansın!"

"Ama muvaffak olamadık, önümüze kanun çıktı. Bu pezevenklerin oluşturduğu Türk parlamentosundan... Türkiye'nin başı ve parlamentosu ihanet içindedir. Bu ülke hainlerin elindedir!"Daha sonra yine partinin önde gelenlerinden, bir aralık partinin sözcülüğünü de yapmış olan Hasan Hüseyin Ceylan'ın konuşması gündem oldu:"Kemalizm korkunç bir zulüm çarkı hâline dönüyor. 23'ten önce, 23'ten sonra. 1923'ten önce, 29 Ekim'den önce Doğu'da; ne Bingöl'de, ne Bitlis'te, ne Hakkâri'de, ne Diyarbakır'da, ne El Aziz'de, ne Adıyaman'da, ne Artvin'de bir tane katliam yok... Asker kalkmış diyor ki: 'PKK'lı olmanıza müsaade ederiz ama şeriatçı olmanıza asla!' diyor. Bu kafayla çözemezsin onu sen. Çözüm mü istiyorsunuz? Şeriatçılıktır."Erbakan, 11 Ocak 1997'de resmî başbakanlık konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi. Davetli listesinde yer alan isimlerden biri de Fethullah Gülen'di ancak Gülen iftar yemeğine icabet etmedi. Görüntüler kamuoyunda geniş yer buldu, muhalefet partileri ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde tepkiye neden oldu ve komuta kademesi, Başbakan Erbakan ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller'i eleştirdi. Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük'te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.

30 Ocak 1997'de Sincan Belediyesi, "Kudüs Gecesi" düzenledi. Salona Hamas ve liderlerinin fotoğraflarının asılması, İran Büyükelçisi'nin yaptığı konuşma ve sergilenen cihat oyunu kamuoyunda büyük tepki yarattı. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi. İran Büyükelçisi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
3 Şubat 1997'de Ankara'da Star TV muhabiri Işın Gürel'in muhafazakâr biri tarafından dövülmesi toplumda büyük bir tepkiye neden oldu.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal, Kurmay Başkanı Orgeneral Doğu Aktulga'ya emir vererek Eğitim ve Doktrin Komutanı Korgeneral İzzettin İyigün'e bağlı Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümeninden 80 tankın Sincan'dan geçmesini istedi. O sırada tümen komutanı Tümgeneral Erdal Ceylanoğlu'ydu ancak Ceylanoğlu olay sırasında izinliydi. 4 Şubat 1997'de Sincan'da askerler; 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
4 Şubat 1997'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan'a uyarı mektubu gönderdi. Demirel, "laik düzenin korunmasını" istedi.
11 Şubat'ta "Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü" Ankara'da yapıldı.
23 Şubat 1997'de Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, "İrtica, PKK'dan daha tehlikeli." dedi.
23 Şubat 1997'de Fatih Camisi'ndeki öğle namazının ardından bir grup, ellerindeki yeşil bayraklarla "Şeriat isteriz!", "Yaşasın Hizbullah!" sloganları atarak yürüdü. İslamcı gazeteci Yaşar Kaplan, "gerektiğinde İslam uğruna şehit olacaklarına" dair bir açıklama yaptı.
31 Ocak 1997 tarihinde Sincan Belediyesi'nde gerçekleştirilen etkinliklerdir. Düzenleyicilerinden biri Nurettin Şirin'dir. Gece, kamuoyunda büyük yankılar uyandırdı.

MGK toplantısı, 28 Şubat 1997 Cuma günü saat 15.10'da Çankaya Köşkü'nde başladı. Komutanlardan ilk sözü Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya aldı, sert sözlerle iktidarı eleştirdi. Başbakan Erbakan'a söylediklerinden biri, "Senin ağzından hiç 'Türk' kelimesini duymuyoruz." sözü oldu. 9 saat süren toplantı sonunda irticayla mücadele kararları alındı. MGK, "laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu" vurguladı. Ordu, kararların hepsinin uygulanmasını istedi:"8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli.
Kur'an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.
Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.
Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.
Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.
İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.
Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı.
Kurban derileri derneklere verilmemeli.

Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı."

Başbakan Erbakan, önce kararları imzalamadı. MGK Genel Sekreterliği ise "kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini" duyurdu. Erbakan, diğer parti liderlerinden yardım isteyerek MGK kararlarına birlikte karşı çıkılmasını istedi fakat aradığı desteği bulamadı. 4 Mart'ta ise MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç'tan "bildirinin yumuşatılmasını" istedi ancak bu isteği de reddedildi. Bu sırada medyanın yanı sıra işçi ve işveren kuruluşları da MGK kararlarının uygulanması için açıklamalar yaptı. Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller de MGK kararlarının uygulanacağını açıkladı. 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzaladı. Erbakan'a yakın isimlerden Şevket Kazan, "Erbakan'ın 18 maddelik kararları imzalamadığını, sadece yeniden oluşturulan 4 maddelik bir bildiriyi imzaladığını" savunmuştur.
Erbakan, kararları uygulamadı. Bu süreçte Genelkurmay, "irtica brifingleri" başlattı.

Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek, Başbakan Erbakan'ın Suudi Arabistan'a yaptığı hac ziyaretinde dağıtılan bir broşürde geçen ifadeleri eleştirdi:"E Hristiyan bu işi, bu kadar büyük organizasyonları yapıyor da, sen niye yapamıyorsun? Ha, ama Türkiye'den gelenlere broşür veriyor eline. Verilen broşürü okudunuz herhâlde. Televizyon bahsetti. Milletvekillerinden birisi a

45. doğu meridyeni, Başlangıç meridyeni Greenwich'ten 45 açısal derece doğuda yer alan, kuzey kutbundan güney kutbuna uzanan hayali çizgi. 45°D meridyeni, Kuzey kutbu, Kuzey Buz Denizi, Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları, Hint Okyanusu, Güney Okyanusu, Antarktika üzerinden uzanır. Türkiye'nin coğrafî koordinatları, 26°-45° doğu meridyenleri ile 36°- 42° kuzey paralelleridir. Türkiye'nin uç noktalarından olan meridyen, Türkiye'nin en doğusundan geçer. Iğdır ili Aralık ilçesindeki Dilucu Sınır Kapısı'nın 1,2 km. doğusunda, Azerbaycan (Nahçıvan) sınırını oluşturan Aras nehrinden (39°39'12"K, 44°49'05"D) Türkiye'nin en doğudaki meridyeni uzanır.
45. doğu meridyen antimeridyeni olan 135. batı meridyeni ile tam meridyen dairesi oluşturur.

Kuzey Kutbu'ndan başlayarak Güney Kutbu'na ulaşan 45°D meridyeni aşağıdaki yerlerden geçer:

Dokuzuncu Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi, Türk Devletleri Teşkilatı Semerkant Zirvesi ya da resmî adıyla Türk Devletleri Örgütü Devlet Başkanları Konseyi Toplantısı zirvesi, Türk Devletleri Teşkilatı'nın 11 Kasım 2022 tarihinde Özbekistan'ın Semerkant şehrinde düzenlediği zirvedir.

Türk Keneşi'nin Türk Devletleri Teşkilatı'na dönüştürülmesinden sonraki ilk zirvedir. Zirve öncesinde Özbekistan'da, ekonomi bakanları ve dışişleri bakanları tarafından iki ayrı görüşme yapıldı.

Zirve, teşkilatın gelecek beş yıl için stratejik eylem planını kabul etti. Nahçıvan Anlaşması'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Protokol, Türk Devletleri Teşkilatı Ticareti Kolaylaştırma Stratejisi, Basitleştirilmiş Gümrük Koridoru Kurulması Anlaşması, Uluslararası Kombine Yük Taşımacılığı, Taşımacılık Anlaşması, Bağlantı Programı, Türk Devletleri Teşkilatı Üye Devletlerinin İlgili Kurumları Arasında Dijital İnsan Kaynakları Sistemleri Konusunda Uzlaşı Belgesi ve Türk Devletleri Teşkilatı Ticareti Kolaylaştırma Stratejisi belgelerinin karara bağlanması ve imzalanması ana gündem maddelerinin başında gelmektedir. Zirvede liderler, son bölgesel ve uluslararası gelişmeleri de ele aldı.
Zirvenin önemli kararlarından biri, üye ve gözlemci devletlerin ekonomileri için gerekli kaynakları sağlamayı ve daha entegre bir Türk finans sisteminin kurulmasına yardımcı olmayı amaçlayan Türk Yatırım Fonu'nun kurulmasıydı.
Zirvede, Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eski Türkmenistan cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov'a Türk Dünyası Ali Nişanı verildi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de gözlemci ülke olarak teşkilata kabul edildi.

Avrupa'da siyaset
Türk tarihi

93 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (Rusça: Русско-турецкая война, Russko-Turetskaya voyna; 1877-1878), Osmanlı padişahı II. Abdülhamit ve Rus çarı II. Aleksandr döneminde yapılmış olan bir Osmanlı-Rus Savaşı'dır. Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde 93 Harbi olarak bilinir. Hem Osmanlı Devleti'nin batı sınırındaki Tuna (Balkan) Cephesi'nde, hem de doğu sınırındaki Kafkas Cephesi'nde savaşılmıştır. Savaşa hazırlıksız yakalanan Osmanlı Devleti, çok ağır bir yenilgi almıştır. Savaşın başlıca sebepleri; Osmanlı Devleti'nde yaşanan azınlık isyanları, Rusya ve Batı Avrupa ülkelerinde, Osmanlı Devleti'nde yaşayan Hristiyanların insan haklarının çiğnendiği konusunda oluşan tek taraflı kamuoyu, Rusya'nın Balkanlardaki genişleme siyaseti, Romanya ve Bulgaristan'ın bağımsızlık istekleri ve Panslavizm akımıdır. Avrupa'nın büyük güçleri savaşı önlemek için İstanbul'da Tersane Konferansı'nı toplamışlar, ancak Osmanlı Devleti'ne yaptıkları taleplerin reddedilmesi üzerine savaş patlak vermiştir.
Yaklaşık 1 yıl süren savaşta Osmanlı orduları, savunma savaşı yapmıştır. Batılı devletler ise tarafsız kalarak, savaşı bitirmek için ara buluculuk yapmıştır. Özellikle Balkanlarda bu olaylar neticesinde etnik temizlikler yaşanmış ve yer yer kıyımlar görülmüştür. Sonunda batıdaki Osmanlı savunma hatlarını kıran Rus ordularının önü açılmış, dirençle karşılaşmadan İstanbul'un eşiğine Yeşilköy'e kadar ilerleyerek Osmanlı Devleti'nin varlığını tehdit etmiş ve bunun sonucunda Osmanlı Devleti Ayastefanos Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Ancak Batı Avrupa ülkelerinin bu antlaşmanın koşullarından hoşnut kalmamaları sonucu bu antlaşma geçerliliğini yitirmiş ve yeniden imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti, çok fazla toprak kaybetmiş, Balkanlardaki nüfuzunu büyük ölçüde yitirmiştir. Balkanlar'da ve Kafkasya'da sayıları 1 milyonu aşkın Osmanlı vatandaşı mülteci konumuna düşmüş, savaş süresince ve savaştan sonra Anadolu'ya dev göç dalgaları yaşanmıştır. Ayrıca Batum'da yaşayan Müslüman Lazlar ve Gürcüler Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalmışlardır. Böylece Balkanlar ve Kafkasya'da Müslüman ve Türk nüfusu önemli ölçüde azalmıştır. Bu göçleri ilerde Balkan Harbi göçleri takip edecektir.

Rus İmparatorluğu 18. yüzyılda güçlenmiş ve zamanla kendisini Ortodoks dünyasının lideri ve koruyucusu olarak görmeye başlamıştı. Bu nedenle de Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda yaşayan ve çoğunluğu Ortodoks olan Hristiyan vatandaşlarının haklarını korumak bahanesiyle İstanbul'daki elçileri vasıtasıyla Osmanlı hükûmetinden çeşitli taleplerde bulunmaya başladı. Nitekim 1853 yılında, Rusya'nın Kudüs topraklarındaki İsa'nın doğduğu kilisenin anahtar hakimiyetinin Ortodokslara verilmesi talebi Kırım Savaşı'na yol açtı. Bu savaş Birleşik Krallık ve Fransa'nın da müdahalesiyle Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. Ama yine de Rusların istediği gibi, kilisede Ortodoks rahiplere de söz sahipliği verildi. Böylece Rusya, kendisini Ortodoksların sözcüsü olarak kabul ettirmişti, nitekim Ortodokslar da bundan hoşnuttu. 
1858 yılında da Osmanlı yönetimindeki Lübnan topraklarında Hristiyanlarla ilgili bir sorun yaşandı. Fransızların desteklediği Maruniler ile İngilizlerin desteklediği Dürziler çatışmaya başlamıştı. Kayıplar artıyor ve bölgede iç savaş tehlikesi büyüyordu. Fransız basını, Lübnan'da Hristiyanlara yönelik katliamların yapıldığını yazıyordu. Dönemin Hariciye nazırı Keçecizade Fuat Paşa, Lübnan topraklarına giderek çatışmaları bastırdı. İsyanın ele başlarını idam ettirdi. Ama Osmanlı Devleti Fransız ve İngilizlerin baskısıyla Lübnan'a Hristiyan bir vali atanmasını kabul etmek zorunda kaldı. 
1861 yılında tahta çıkan sultan Abdülaziz'in döneminde de Osmanlı Devleti'nin Hristiyan halkları arasında huzursuzluklar devam etti. Saltanatının ilk yılında Sırbistan topraklarında ayaklanmalar başladı. Kendilerini geniş anlamdaki Slav milletinin bir parçası olarak kabul eden Sırp halkı özerklik talebiyle ayaklandı. Çeteler kuruldu. Müslüman halkla karşılıklı kıyımlar yaşandı. İstanbul hükûmeti, bölgeye müdahale etti. Fakat tam başarı elde edilemedi, Ömer Paşa kumandasındaki Osmanlı askerleri, Belgrad'ı topa tutunca birçok kayıp verildi. Avrupa kamuoyunda Osmanlıların aleyhinde bir tutum gelişti. Paris Antlaşması'nın ihlal edildiği söyleniyordu. Bunun üzerine görüşmeler yapıldı, Osmanlı Devleti için önemli olan birçok kale, özerkliğini kazanmış olan Sırbistan'a bırakıldı. Belgrad ve gerisi ise yine Osmanlı'da kaldı. 1864 yılında ikinci bir İstanbul protokolü yapıldı. Buna göre Romanya, prenslik haline geldi. Bölgedeki Osmanlı nüfuzu azalıyordu, daha sonra Romanya da özerkliğini kazandı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Rusya tarafında savaştı.
1866 yılında da Girit adasında ayaklanmalar patlak verdi. Bağımsızlığını 1832 yılında kazanmış olan Yunanistan Krallığı, Girit'i de Yunan yönetiminde görmek istiyordu. Yunanistan'ın kışkırtmalarıyla Girit adasında yaşayan Rum halkı Osmanlı yönetimine isyan etti (1866). Rum çetelerini Yunan Krallığı, dolaylı olarak da Avrupalı devletler destekliyordu. Bölgedeki kırımlar artmaya başladı, müdahalelerde sonuç alınamadı. Sadrazam da heyet topladı ve Girit idaresinde değişiklik yapıldı. Buna göre valinin iki yardımcısından biri de Rum olacaktı. Buna rağmen çete savaşları bitmedi, Yunanlar bu çeteleri desteklemeye devam edince Osmanlı Devleti ültimatom verdi. Ancak 1869 yılında Yunanistan'la yapılan bir anlaşma sonucu, Yunanistan bu tutumundan vazgeçti ama 19. yüzyılın sonlarında ayaklanmalar tekrar alevlendi ve 1898 yılında Girit'in özerklik kazanmasıyla sonuçlandı.

19. yüzyılın ortalarında Avrupa birçok savaşa sahne olmuştu. 1866 yılında bir Prusya-Avusturya Savaşı patlak verdi, 7 hafta süren savaşı Prusya ve müttefikleri kazandı. Böylece diğer Alman eyaletlerinde Prusya egemenliği baş gösterdi. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı ise 1 yıl sürdü ve kesin Prusya zaferiyle sonuçlandı. Böylece Alman kökenli eyaletler birleşerek Alman İmparatorluğu'nu kurdular. Bundan itibaren Almanya sürekli güçlendi, Avrupa'nın söz sahibi ülkelerinden biri haline geldi. Fransa ise ağır bir darbe aldı, ekonomik açıdan önemli birçok topraklarını kaybetti ve III. Cumhuriyet kuruldu. 1866 yılındaki yenilgi sonrası Avusturya İmparatorluğu, prestij kaybetti ve Macaristan ile birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu kurdu. Avrupa'daki eyaletlere bölünmüş ülkelerin yönetimleri birleşik bir yönetim biçimine geçiyordu.
İtalyan birliğini kurma ümitleriyle Kırım Savaşı'na katılmış olan Sardinya Krallığı da 1861 yılında amacına ulaşarak bu birliği sağladı ve İtalya Krallığı kuruldu. İtalyanlar da aynı Almanlar gibi, gecikmeli olsa da sömürgeciliğe başladılar. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avusturya güç kaybetmiş, İtalya ve Almanya ise güçlenmişti. Rusya ise yenileşme sürecindeydi. Kırım Savaşı'nda ağır bir yenilgi alan Ruslar, Prusyalı subaylar getiriyor ve orduyu ıslah ediyorlardı. Balkanlar'da da Slav propagandası yapılıyordu. İngiliz İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya Krallığı, Rusya'ya karşı bir tutum içindeydi. Avrupa ülkeleri arasında yalnızca Alman İmparatorluğu, Rusya'ya dostça davranıyordu.
Balkanlar'daki güç dengesi de değişmişti. Bölgedeki Osmanlı nüfuzu azalıyordu. Milliyetçilik akımı güçleniyor, bölgede katliamlar gerçekleşiyordu. Sırplar ve Yunanlar bağımsızlıklarını kazanmıştı. Romanya ise özerkleşmiş, Bosna'da da özgürlük hareketleri başlamıştı. Sırplar, Rusya'ya yaklaşıyor ve kendilerini ortak bir Slav ırkından sayıyordu. Osmanlı yönetimi 19. yüzyıl başlarından beri Balkanlardaki karışıklıklarla uğraşıyordu. 93 Harbi'ne birkaç yıl kala, Osmanlı Devleti'nde büyük bir ekonomik sıkıntı baş göstermişti. Bu sıkıntıyı gidermek üzere vergiler arttırıldı. Bu da Bulgar isyanları'na yol açtı.

Osmanlı hazinesi, Sultan Abdülmecid'in döneminden beri yapılan aşırı harcamalar sonucu Avrupa'ya karşı ağır bir şekilde borçlanmıştı ve bu borçları ödeyebilmek için Balkanlardaki vergileri yükseltmişti. Bu ağır vergiler Balkan halkları arasında hoşnutsuzluk yarattı. Ayrıca Kafkaslar'dan Ruslar tarafından Çerkes Sürgünü sonucu göçe zorlanan Çerkes ve Abhaz gibi Müslüman gruplar Balkanlar'da yerleştirilmiş; bu göçmenlerle Balkanlar'ın yerlisi olan Hristiyanlar arasında büyük bir düşmanlık ortaya çıkmıştı. Nisan 1876 zamanında ortaya çıkan Bulgar isyanları, başıbozuklar vasıtasıyla bastırıldı. Fakat isyanların bastırılması sırasında ölen Bulgarlar için Avrupa'da büyük bir sempati oluştu. İsyanlar sırasında ölen Müslümanların sayısını hiçe sayan Avrupa basını, Osmanlı Devleti'ne karşı çok olumsuz bir kamuoyu yarattı.
Bulgar isyanları'ndan kısa bir süre sonra, Sırplar da topyekûn savaşa girişti. 30 Haziran 1876 tarihinde Sırbistan, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Temmuz ayına gelindiğinde, Bulgarları savunan Avrupa kamuoyu, Sırpları da savunmaya başladı. Rus çarı II. Alexander ve prens Aleksandr Mihayloviç Gorçakov, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu imparatoru Franz Joseph ile 8 Temmuz 1876 tarihinde bir görüşme yaparak Avusturya'ya, Osmanlı Devleti'ne karşı bir ittifak teklifinde bulundu. Avusturya ile Rusya, daha önce Osmanlı'ya karşı yaptıkları son ittifaklarını 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı'nda kurmuşlardı. Fakat Prusya'ya ve İtalya'ya yenilmiş olan Avusturya, henüz toparlanamadan bir savaşa daha girmek istemedi. Rusların büyük miktarda toprak teklifine rağmen sonuç alınamadı. Rus yönetimi yalnız kaldı. Temmuz ayında, Osmanlı Devleti'yle savaşan Sırp saflarında Rus askerleri de görünmeye başlamıştı. Ayrıca Rus ordusu, Sırplara silah ve asker yardımı da yapıyordu. Buna rağmen Osmanlı ordusu, Sırpları yenmeyi başardı. Sırpların hücum kolları imha edildi, savunma hatları saf dışı bırakıldı ve Sırbistan çok güç durumda kaldı. Ağustos ayında, Sırplar ateşkese razı oldular ve Avrupa'dan ara buluculuk yapmalarını istediler.

Avrupa'nın da baskısıyla Osmanlı tarafı, barış yapmaya razı oldu. Balkanlardaki bütün bu sorunları çözüme ulaştırmak için İstanbul'daki Tersane-i Amire'de uluslar

ABC-CLIO/Greenwood, Santa Barbara, Amerika Birleşik Devletleri merkezli, ABC-CLIO'ya bağlı olarak faaliyet gösteren yayınevidir. 1967'de kurulan şirket; Referans eserler, eğitim yayınları ve akademik yayınlar alanlarında hizmet vermektedir.

Harold Mason ile Harold Schwartz tarafından 1967'de, Greenwood Press adıyla Westport'ta kuruldu. 1976'da Congressional Information Service'e satılan şirket, 1979'da bu firmanın Elsevier tarafından satın alınmasıyla birlikte Elsevier bünyesine girdi. 1985'te, CBS bünyesindeki Praeger Publishers; 1989'da ise Bergin & Garvey ile Auburn House, Greenwood Press'a satılarak şirket bünyesine girdi. İlerleyen yıllarda şirketin adı Greenwood Publishing Group olarak değiştirildi. Elsevier ile Reed International'ın 1992'te birleşmesinin ardından Reed Elsevier'a bağlandı. Sonraki dönemde Ablex ve Oryx markaları ile Libraries Unlimited'in Greenwood Publishing Group bünyesine girmesiyle şirketin elektronik ortamlarda da ürünleri yer almaya başladı.
2001'de Reed Elsevier'in Harcourt'u satın almasıyla birlikte Harcourt, Reed Elsevier'e bağlı bir şirket olurken Greenwood Publishing Group da Harcourt'a bağlandı. Harcourt'un Aralık 2007'de Houghton Mifflin Company'e satılmasıyla birlikte Greenwood Publishing Group da bu şirketin bir parçası hâline geldi. Ekim 2008'de Houghton Mifflin, Greenwood Publishing Group ile markaları Greenwood Press, Praeger Publishers, Praeger Security International ve Libraries Unlimited'ı ABC-CLIO'ya devretti. Bu satış sonrasında adı ABC-CLIO/Greenwood olarak değişen şirketin merkezi, ABC-CLIO'nun Santa Barbara'daki merkezine taşındı.

Resmî site (İngilizce)

Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (Association of Southeast Asian Nations, kısaltmasıyla ASEAN), 8 Ağustos 1967'de Vietnam Savaşı'ndan kaynaklanan komünist genişlemeye karşı olarak Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulan uluslararası örgüt. 2005 yılında örgütün toplam gayri safi yurt içi hasılası yaklaşık 884 milyar dolardır. Yılda %4'lük bir büyüme oranı yakalanmıştır. 2006'da GSYH 1,066 trilyona yükselmiştir.
ASEAN, 8 Ağustos 1967'de Bangkok'ta Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur'un kurduğu uluslararası bir örgüttür. 8 Ocak 1984'te Bruney Darussalam, 28 Temmuz 1995'te Vietnam, 23 Temmuz 1997'de Lao PDR ve Birmanya ve 30 Nisan 1999'da Kamboçya örgüte dahil olmuştur.
4,5 milyon kilometre kareye yayılan ASEAN bölgesinin toplam nüfusu 500 milyon civarındadır.
ASEAN örgütünün öncelikli hedefleri arasında bölge ülkelerinin ekonomik büyümesine ivme kazandırılması, toplumsal ve kültürel gelişim, bölgede barış ve istikrarın sağlanması yer almaktadır.
2003 yılında ASEAN liderlerinin ASEAN'ın 3 bölümü kapsaması gerektiği kararı üzerine ASEAN Güvenlik Topluluğu, ASEAN Ekonomik Topluluğu ve ASEAN Toplum ve Kültür Topluluğu oluşturuldu.
ASEAN'ın en üst karar verme organı her yıl gerçekleştirilen ASEAN devlet başkanları zirvesidir. ASEAN ülkelerinin dışişleri bakanları da her yıl bir kez bir araya gelmektedir. Ayrıca tarım ve ormancılık, ticaret, enerji, çevre, finans, sağlık, yatırım, işgücü, hukuk, kırsal gelişim, yoksullukla mücadele, telekomünikasyon, uluslararası suç, ulaştırma, turizm gibi konularda ASEAN ülkelerinin bakanlarının bir araya geldiği toplantılar düzenlenmektedir.
Koordinasyonun sağlanması ve diplomatik ilişkilerde bulunulması amacıyla ASEAN örgütünün Pekin, Berlin, Brüksel, Canberra, Cenova, İslamabad, Londra, Moskova, Yeni Delhi, New York, Ottawa, Paris, Riyad, Seul, Tokyo, Washington ve Wellington'da temsilcilik ofisleri bulunmaktadır.
Türkiye, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği Dostluk ve İşbirliği Antlaşması'na (ASEAN/TAC) katılım belgesini 23 temmuz 2010 tarihinde imzalamıştır.

ASELSAN Elektronik Sanayi ya da kısaca ASELSAN, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri'nin askerî haberleşme ihtiyaçlarını karşılası amacıyla 1975 yılında kurulan Ankara merkezli savunma sanayisi şirketidir.

Kuruluş yıllarından bu yana ileri teknolojiye dayalı olarak, programlı bir şekilde müşteri ve ürün yelpazesini genişletmiş olup, bugün modern elektronik cihaz ve sistemler geliştiren, üreten, tesis eden, pazarlayan ve satış sonrası hizmetlerini yürüten entegre bir elektronik sanayii kuruluşu hâline gelmiştir. Farklı yatırım ve üretim yapısı gerektiren proje konularına bağlı olarak Aviyonik ve Güdüm Sistemleri (AGS), Haberleşme ve Bilgi Teknolojileri (HBT), Savunma Sistem Teknolojileri (SST), Radar Elektronik Harp (REHİS), Mikroelektronik ve Elektro-Optik (MGEO) ve Ulaşım, Güvenlik, Enerji, Sağlık, Otomasyon (UGES) olmak üzere altı ayrı sektör başkanlığını yapısında bulundurmaktadır. Ankara'da Macunköy, Akyurt, Gölbaşı, Temelli ve Teknokent'te yerleşik beş ve İstanbul Teknopark olmak üzere toplam 6 ayrı tesiste üretim ve mühendislik faaliyetlerini sürdürmekte olan ASELSAN'ın Genel Müdürlüğü Ankara, Macunköy'de bulunmaktadır.
Kurum Teknofest İstanbul'un paydaşlarındandır.

ASELSAN, profesyonel telsiz, PMR telsiz gibi sivil ürünlerini 2006'da kurduğu AselsanNET Ltd. Şti. aracılığı ile yürütmektedir. AselsanNET'in genel müdürlüğü Ankara'da olup, İstanbul, İzmir Bölge Müdürlükleri ve yurt çapına yayılmış olan bayileri ve yetkili servisleri ile satış ve satış sonrası hizmetlerini yürütmektedir.
Çeşitli ülkelerde temsilcilikleri bulunan ASELSAN, ilk yurt dışı şirketi olan ASELSAN BAKÜ şirketini, 1998 yılında Azerbaycan'da kurarak faaliyete geçirmiştir. ASELSAN ayrıca TÜMAKÜDER'e (Tüm Akü İthalatçıları ve Üreticileri Derneği) üyedir.
Aselsan Ukrayna'da pazarlama ve iş geliştirme faaliyetlerini yürütmek adına Aselsan Ukraine LLC. unvanlı şirketin 1 Eylül 2020 itibarıyla tescil edildiğini duyurdu.

Aselsan Konya 12 Kasım 2018'de 87,2 Milyon Türk lirası başlangıç sermayesi ile kurulmuştur. Tesisteki "Silah Sistemleri Fabrikası" 17 Aralık 2020'de 65 Milyon ABD doları proje sermayesiyle kurulmuş olup, 26 Kasım 2022'de açılışı gerçekleştirilmiştir. Silah sistemleri alanındaki bütün tedarik, üretim, entegrasyon, test ve kalite faaliyetleri Konya tesisi tarafından yürütülmektedir.

Aselsan Bakü 11 Şubat 1998 tarihinde, Aselsan tarafından Azerbaycan'da kurulmuştur. Şu an Azerbaycan'da sivil ve askerî el telsizleri üretmektedir. Şirketin sermayesi tamamen Aselsan tarafından konulmuştur. Satış, bakım-onarım ve üretim alanlarında faaliyet gösterecek olan ve kuruluş sermayesi 500 bin ABD doları olarak belirlenen şirket, Aselsan'ın yurt dışında kurduğu ilk şirket olmuştur.
2018 yılında Aselsan tarafından üretilen lazer güdüm kiti, Azerbaycan'ın geliştirdiği mühimmata başarıyla entegre edildi.

Aselsan Ukrayna 1 Eylül 2020 tarihinde, Aselsan tarafından Ukrayna'da kurulmuştur.

Aselsan; haberleşme, radar, elektronik harp, elektro-optik, insansız sistemler, hava savunma, güdümlü mühimmatlar ve sivil teknolojiler başta olmak üzere birçok alanda araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetleri yürütmektedir.

Çelik Kubbe Hava Savunma Sistemi Entegrasyonu ve Unsurları
KORKUT 35 mm Kundağı Motorlu Namlulu Hava Savunma Sistemi
GÖKDENİZ Yakın Savunma Sistemi (CIWS)
GÖKSUR Yakın Hava Savunma Sistemi
HİSAR ve SİPER Hava Savunma Füze Sistemleri Bileşenleri
Atılgan Kaideye Monteli Stinger (KMS) Sistemi
GÜRZ Hibrit Hava Savunma Sistemi
GÖKTAN Füzesi
GÖKALP İHA Savunma Sistemi
EJDERHA / AD 200 Yönlendirilmiş Enerji Silah Sistemi (HPEM Sistem)
Uzaktan Komutalı Silah Sistemleri (UKSS):
Muhafız (Yurt dışı adıyla **SMASH**) 30 mm Uzaktan Kumandalı Silah Sistemi
STOP 25 mm Uzaktan Kumandalı Silah Sistemi
STAMP 12.7 mm Uzaktan Kumandalı Silah Sistemi (STAMP-2 ve STAMP-G)
SARP Uzaktan Komutalı Stabilize Silah Sistemi
Akıllı Mühimmat Sistemleri:
Aselsan Atom 35 mm Parçacıklı Mühimmat
Aselsan Atom 40 mm Yüksek Hızlı Akıllı Mühimmat
TOLUN Mühimmat Ailesi (Hassas Güdümlü Kitler ve Akıllı Mühimmatlar)
TOLUN-L (Lazer Güdümlü)
TOLUN-EW (Elektronik Harp Faydalı Yüklü)
TOLUN-F (ANS/KKS Güdümlü)
TOLUN-IIR (Kızılötesi Görüntüleyici Arayıcı Başlıklı)
TOLUN-P (GPS/ANS Güdümlü)
TOLUN-S (Karadan Atılan Varyant)
Bora Füze Sistemi Entegrasyon ve Atış Kontrol Çözümleri
POYRAZ Mühimmat Transfer Sistemi (MTS)
Havan Ateş İdare Sistemi ve Taktik Ateş İdare Sistemi

MURAD Aktif Elektronik Taramalı Dizi (AESA) Uçak ve İHA Burun Radarı
Cenk 200-N (Eski adıyla MAR-D 3B) 3 Boyutlu AESA Arama Radarı
Cenk 300-N ve Cenk 350-N Deniz Radarı Çözümleri
FULMAR 500-A Havadan Çok Fonksiyonlu AESA Gözetleme Radarı
ALP Radar Ailesi (ALP 100-G, ALP 300-G Erken İhbar Radarı)
EİRS Erken İhbar Radar Sistemi
KALKAN Hava Savunma Radarı
KORAL Mobil Elektronik Harp Sistemi
VURAL Elektronik Harp Sistemi
PUHU ve REDET Elektronik Harp Sistemleri
SAPAN Programlanabilir Aktif/Reaktif Elektronik Karıştırma Sistemi

İnsansız Deniz Araçları (İDA):
Albatros İDA Ailesi (Albatros-K Catamaran, Albatros-S Sürü İDA, Albatros-T)
TUFAN Kamikaze İnsansız Deniz Aracı
LEVENT İnsansız Deniz Aracı
İnsansız Sualtı Araçları (UUV):
KILIÇ 10 ve KILIÇ 200 Kamikaze Otonom Sualtı Araçları
DERİNÖZ Özerk Sualtı Aracı (AUV)
İnsansız Kara Araçları (İKA):
KAPLAN İnsansız Kara Aracı Ailesi
UKAP Silahlı İnsansız Kara Aracı
İnsansız Hava Araçları (İHA):
SERÇE Çok Rotorlu İnsansız Hava Sistemi
ARI 1-T Döner Kanatlı Mini İHA
MIUS / MUAS Mini İnsansız Hava Sistemi

CATS Görüntüleme ve Hedefleme Sistemi
ASELPOD Elektro-Optik Hedefleme Sistemi
MEROPS Çok Bantlı Genişletilmiş Menzilli Optik Nişangah Görüntüleme Sistemi
ASELFLIR-500 Elektro-Optik Keşif ve Hedefleme Sistemi
İleri Gözetleyici ve Termal Görüş Sistemleri

TASMUS Taktik Saha Muhabere Sistemi
PRC V/UHF Yazılım Tabanlı Telsiz Ailesi (El, Sırt ve Araç Telsizleri)
GRC-5220 Taktik Geniş Bant ETHERNET Radyo Ailesi
Taşınabilir Radyolink Haberleşme Sistemi
Entegre Deniz Haberleşme Sistemleri
Hava Platformları ve Kule Haberleşme Sistemleri
AYAC Askerî Yönlendirme ve Anahtarlama Cihazı
Sahra Telefonu (ASELSAN 6200)
Mobil Almaç-Göndermeç ve Tekrarlayıcı Telsiz Ekipmanı (MATE)
Sabit Merkez Telsiz, Araç ve Taşınabilir Telsiz Yan Birimleri ve Aksesuarları

ZARGANA Denizaltılar için Torpido Karşı Tedbir Sistemi
MİLGEM Savaş Sistemi Tasarımı ve Entegrasyonu Projesi
Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) Savaş Sistemleri
Amfibi Gemi Projesi (LST - Tank Çıkarma Gemisi)
Lojistik Destek Gemileri (LDG)

Biyometrik Kimlik Doğrulama ve Geçiş Kontrol Sistemleri (BKDGKS)
TURKUAZ Sismik Araştırma Gemisi Bilimsel Görev Sistemi
Sivil Raylı Ulaşım, Sinyalizasyon ve Enerji Yönetim Çözümleri
Mobil Hava Trafik Kontrol Kulesi
Askerî ve Sivil G.SHDSL Modemler

9 kişilik yönetim kuruluna destek amaçlı

Hukuk Müşavirliği
İç Denetim Başkanlığı
11 genel müdür yardımcılığı,
6'i teknik genel müdür yardımcılığı,
5'i idari genel müdür yardımcılığı olmak üzere.

Aviyonik ve Güdüm Sistemleri Sektör Başkanlığı
Haberleşme ve Bilgi Teknolojileri Sektör Başkanlığı (HBT),
Mikroelektronik ve Elektro-Optik Sektör Başkanlığı (MEOS),
Radar ve Elektronik Harp Sistemleri Sektör Başkanlığı (REHİS),
Savunma Sistem Teknolojileri Sektör Başkanlığı (SST)
Ulaşım, Güvenlik, Enerji ve Otomasyon Sistemleri Sektör Başkanlığı (UGES)

Mali Yönetim Genel Müdür Yardımcılığı
Teknoloji ve Strateji Yönetimi Genel Müdür Yardımcılığı
İş Geliştirme ve Pazarlama Genel Müdür Yardımcılığı
Kurumsal Yönetim Genel Müdür Yardımcılığı
Tedarik Zinciri Yönetimi Genel Müdür Yardımcılığı

TUSAŞ
Türk savunma sanayi şirketleri listesi

Resmî site
AselsanNET resmî İnternet sitesi 20 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abazaca (Abazaca: Абаза Бызшва, Abaza Bızşva), Kuzeybatı Kafkas dillerinden biridir. Abazaların konuştuğu bu dil, Abhazca ile yakın akrabadır. Bugün, Kuzey Kafkasya'da 40.000 kişi tarafından konuşulur. Abazaların önemli bölümü (%75) 1864 göçüyle Osmanlı topraklarına sürülmüşlerdir. Büyük sürgünden sonra anayurtlarında (Karaçay-Çerkesya) kalan 10.000 kişi bugün tekrar 40.000 nüfusa ulaşmıştır.

Abazaca, Kuzeybatı Kafkas dillerinin Abazgi koluna dâhildir. Edebiyat ve yazım dili, çoğunluğun konuşmakta olduğu Aşuva lehçesi üzerine kurulmuştur. Apsuva lehçesi ise, Apsnı (Abhazya)’daki Abhaz-Abazalar tarafından kullanılmaktadır. Gerek Abhaz gerekse Abazalarının konuştukları diller, küçük farklılıkların dışında oldukça benzerdir. Her iki taraf da birbirinin konuşmalarını anlayabilmektedir. Özellikle Aşķarava Abazaların lehçeleri, Apsua lehçesi ile çok büyük benzerlik göstermektedir. Aşuva (Tapanta) lehçesi, Khubina-Albırğan ve Guım şeklinde iki ağza ayrılır.
Abazacanın yazılı edebiyat ve gramerinin oluşumu 1932 yılına dayanmaktadır. Bu tarihte oluşturulan Latin esaslı Abaza alfabesi, 1938'e kadar kullanılmıştır. 1938 Kiril esaslı olarak genişletilmiş Rus alfabesiyle değiştirilmiştir. Abazaca, Karaçay-Çerkes bölgesinde 1930'lu yıllardan başlayarak okul­larda ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Abazaca alanında ilk sistemli çalışmalar yapan kişi, Abazaca'da olduğu kadar Çerkesce'ye de büyük emekleri geçen Tobil Talistan (1879-1956) olmuştur. Jır Hamid başta olmak üzere onu örnek alan sonraki kuşaktaki birçok idealist Abaza ay­dını, Tolestan’ın açmış olduğu yolda ilerlemişlerdir.
Günümüzde Abazaca alanında çalışmalarda bulunan isimler olarak Çkuđu Mikail, Lağuç Camledin, Đıug Vladimir, Mixts Kerim, Khlıç Rauf, Tobil Melbahue Nuriye, Egdza Nazir ve Meremkul Vladimir’i saymak mümkündür.
Abazaca'ya uyarlanan alfabelerin oluşturulmasından sonra Aba­zaca gazeteler, edebi eserler ve çeşitli etnografik yayınlar basılmaya baş­lanmış, bunu takip eden yıllarda ise Karaçay-Çerkes bölge radyosunda Abazaca sesli yayına geçilmiştir. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde "Abazaşta" isimli haftalık Abazaca bir gazete yayınlanmaktadır. Ayrıca, Karaçay-Çerkes yerel televizyon kanalında haftada birkaç saat Abazaca yayın yapılmaktadır.

Abaza Ethnologue raporu 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Abazaca konuşun: Abaza dilinin geçmişi, bugünü ve geleceği - Dünya Abaza Kongresi

Abhazca (Abhazca: аҧсуа бызшәа, aphsua bızşwa veya аҧҫшәа, aph[ɕ]şwa ), Kuzeybatı Kafkas dillerinden biridir. Esas olarak Abhazya, Türkiye’de , Suriye , Almanya, Hollanda, Rusya ve Acaristan 'da konuşulur. Abhazya Cumhuriyeti’nin Rusça ile birlikte resmi dilidir. Abhazca, Abhazya’da yaklaşık 150 bin kişi tarafından konuşulur.

Abhazca, Kuzey Kafkasya kökenli Kuzeybatı Kafkas Dilleri öbeğine bağlıdır. Kuzeybatı Kafkas Dilleri, Kuzeydoğu Kafkas Dilleriyle ilişkili sayılır ve bu iki öbek Kuzey Kafkas dillerini oluşturur. Abhazca, Abazaca ile çok yakın bir dildi. Bu iki dili aynı dilin diyalektleri olarak değerlendiren görüşler de vardır.

Abhazca asıl olarak, resmi dil olarak da kullanılan Abhazya’da konuşulur. 1995 tarihli Gürcistan Anayasası, Abhazya’da ikinci resmi dil statüsü tanımıştır. Abhazca, 19. yüzyılda Abhazya’dan sürülen muhacirlerin de dilidir ve bu muhacirlerin göç etmiş olduğu Türkiye ve Suriye gündelik dil olarak konuşulurdu. Almanya, Hollanda ve ABD’ye göç eden nüfus arasında bu dili konuşanlar mevcuttur.

Abhazca, başlıca üç diyalekte ayrılır:

Abjua, Kafkasya’da ve tarihsel Abjıva bölgesinde konuşulur. Bu ad, bölgenin "orta" anlamına gelen adından (Абжуа) gelir.
Bzıb veya Bzıp, Kafkasya’da ve Türkiye’de konuşulur. Adı Bzıp (Abhazca бзыҧ) bölgesinden gelir.
Sadz, Türkiye’de konuşulur. Adını, Bzyp ve Hosta ırmakları arasındaki aynı adlı bölgeden alır.
Abhazca yazı dili, Abjua diyalektine dayanır.

Kuzeybatı Kafkas dillerinin tipik bir örneği olan Abhazca, büyük ölçüde eklemeye dayanan sondan eklemeli bir dildir. Bir geçişsiz fiilin öznesi, geçişli bir fiilin nesnesi ile aynı şekilde işlev görecek şekilde, ergatif-mutlak bir tipolojisine sahiptir. Özellikle, Abhazca ergatifliği, çoğu diğer ergatif dillerin yaptığı gibi, açık büyük/küçük harf işaretlemeden ziyade, fiil yapıları içindeki öznelerin ve nesnelerin sıralanması yoluyla ifade eder.
Bu bölümdeki tüm Latin transliterasyonlarda Çirikba'nın sistemi kullanır (2003).

Abhazcanın morfolojisi, “minyatür cümle” olarak adlandırılabilecek oldukça karmaşık bir fiil sistemine sahiptir. Çirikba (2003), Abhazca'yı fiillerin “morfolojinin merkezi kısmını” işgal ettiği “verbosentrik” (fiil merkezli) bir dil olarak tanımlar. Bununla birlikte, karmaşıklığına rağmen, Abhazca sözlü morfolojisi oldukça düzenlidir.
Ergatif bir dil olan Abhazca, geçişli ve geçişsiz fiiller ile dinamik ve durum fiilleri arasında güçlü bir ayrım yapar.
Durum fiilleri, дхәыҷуп (dx˚əčә́wəp - “o bir çocuk”) gibi oluş durumlarını tanımlar. Dinamik fiiller ise doğrudan eylemleri ifade eder.
Değişkenler olarak adlandırılan bazı fiiller, hem durağan hem de dinamik fiillerin belirli özelliklerini birleştirir.
Abhazcadaki bir diğer önemli fiil ayrımı, eylemin süresine atıfta bulunan sonlu ve sonlu olmayan ayrımıdır. Sonlu fiiller genellikle tam bir cümle oluşturmak için yeterli bilgi içerirken, sonlu olmayan fiiller tipik olarak bağımlı maddeler oluşturur.

Fiil kökleri; konuşmanın başka bir bölümünden birleştirme, ekleme, ikileme veya dönüştürme dahil olmak üzere çeşitli şekillerde türetilebilir.
Fiilin mastar haline veya sözde bir “isim-fiil”e kabaca eşdeğer olan fiilin mastar biçimi, Türkçedeki ulaça benzer. Yalın bir fiil köküne özel bir sonek, dinamik bir fiil için -ра (-ra) ve bir durum fiili için -заара (-zaara) eklenerek oluşturulur.

аԥхьара
ápx’ara
“okumak”
Tüm bağımlı cümleleri oluşturmak için Masdar'a aşağıdaki gibi çeşitli önekler eklenebilir:

аԥибаҽра
apә́jbačra
“birbirini kırmak”
Bununla birlikte, tamamen birleşik kişisel Abhaz fiil formları, her bir gramer ayrımının daha geniş fiil şablonu içinde belirli bir "yuva" veya "konum" işgal etmesiyle birlikte "şablonsaldır". Böylece fiiller, fiil köküne çeşitli eklerin eklenmesiyle oluşur; bu ekler, genel fiil yapısı içinde katı konumlar işgal eden geçişlilik, kişi ve durum/dinamik nitelik gibi ayrımları ifade eder. Fiiller ve konuşmanın diğer bölümleri arasında yüksek derecede bir uyum vardır.  Genel olarak, Abhaz fiili şu şekilde oluşturulmuştur:

[Birinci Konum]+[İkinci Konum]+[Üçüncü Konum]+[Dolaylı Nesne]+[Dönüşlü]+[Serbest Önsöz]+[Kök Önsöz]+[Etken]+[Olumsuz]+[Nedensel]+Kök+[Uzantı]+[Sayı]+[Açı]+[Zaman]+[Olumsuz]+[Bitiş Son Ekleri]
Bu öğelerin tümü, her fiilde mutlaka bir arada bulunmaz. Fiil morfolojisinin tek tek bölümleri aşağıda ele alınmaktadır.
İlk pozisyon
Fiil kompleksinin ilk önek öğesi, ya mutlak yapıdaki geçişsiz bir fiilin öznesini veya bir ergatif yapıdaki geçişli bir fiilin doğrudan nesnesini ifade eder. Aşağıdaki tablo, ilk konumu işgal edebilecek çeşitli anlaşma işaretlerini göstermektedir. Bu önekler, parantez içindeki harfleri içeren uzun formlarında veya içermeyen kısa formlarında olabilir. Bunları kullanma kuralları şunlardır:

Ön ek bir ünsüz kümesi ile devam ediyorsa, uzun biçim kullanılacaktır.
Vurgu önek üzerine düşerse, uzun biçim kullanılacaktır.
Ön ek bir ünsüz kümesi ile devam etmiyorsa, kısa form kullanılacaktır.
Vurgu önek üzerine düşmüyorsa, kısa form kullanılacaktır.

Dönüşlü bir yapıda iyelik önekinin ҽы́- (čə́-) veya sonlu olmayan bir yapıda göreceli önekinin иы́- (jә́-) bu konumu işgal etmesi de mümkündür.
İkinci Pozisyon
İkinci konum, dolaylı nesne veya Türkçede “birbirine” veya “karşılıklı” ile eşdeğer olan karşılıklı zamirlerin аи- (aj-) öneki tarafından temsil edilir.
Üçüncü Pozisyon
Bu konum, nedensel bilgiyi ifade eden bir dizi önek barındırır.

Dolaylı nesne
İkinci nesneden sonra oluşan herhangi bir dolaylı nesne, durum fiilinin iyelik ekinin de yer alabileceği yerde bulunabilir.

лҽылшьуеит
lčә́lšʹwajt
“O(dişi) kendisini öldürür.”
Dönüşlü
Birinci konumda bir iyelik öneki varsa, buraya dönüşlü önek л- yerleştirilir.

лҽылшьуеит
lčә́lšʹwajt
“O(dişi) kendisini öldürür.”
Bağımsız Önfiil
Bu konum, fiil gövdesinin açık bir parçası olmayan önfiilsel öğeler tarafından işgal edilir.

днатәеит
dnat’ºáøjt
“Oturdu (aşağı doğru).”
Gövde Önfiil
Fiil köküne açıkça iliştirilen önfiilsel öğeler bu pozisyonu alır.

иҟасҵоит
jəq’asc’awájt
“Onu yapıyorum.”
Etken
Etkene (geçişli fiilin öznesi) karşılık gelen uyuşma işaretçisi bu konumu alır.
Olumsuzlama (Dinamik)
Olumsuzluk öneki m- dinamik bir fiil yapısında bu konumu işgal eder. 

иҟасымҵе́ит
jəq’asəmc’áøjt
“Onu yapmadım.”
Nedensel
Etken öneki r-, fiil kökünden önceki son konumu alır.

исзы́мырҽеит
jəszә́mərčajøjt
“İyileştiremedim.”
Uzantı
Son ek unsurlarından ilki, “içeride” (-la) veya “dışta” (-aa) ilgili zarf bilgilerini ifade eder.

иаҭа́игалеит
jətájgalaøjt
“O(eril) onu içeri getirdi.”
Sayı
-kºá öneki durum fiillerini çoğul hale getirir.

итәақәаз
jət’ºákºáz
“oturanlar”
Bakış Açısı
Birkaç görünüm belirteci bu konumu son ekler olarak işgal eder.

Kip
Söz konusu fiilin durağan mı yoksa dinamik mi olduğuna bağlı olarak, birkaç kip eki bu konumu işgal eder. Dinamik fiiller, zaman ve görünüş ayrımlarını içeren zengin bir şekilde geliştirilmiş bir zaman paradigmasına sahiptir. Aşağıdaki tablo, агара (agara – “almak”) fiilini kullanan bu çeşitli dinamik zaman biçimlerini göstermektedir.

Buna karşılık, durum fiilleri, aşağıda а́цәара (ácºara - “uyumak”) fiili kullanılarak gösterildiği gibi, bu zengin zaman sisteminden yoksundur.

Olumsuzlama (Durum)
Olumsuzluk öneki m-, bir durum fiil yapısında bu konumu işgal eder.

дтәам
dt’ºam
“Oturmuyor.”
Bitiş Sonekleri
Fiil kompleksindeki son konum, çeşitli karma amaçlı işaretleyicilerden herhangi birini barındırabilir.

Emir, fiilin türüne bağlı olarak birkaç olası biçim alır. Dinamik fiiller, yalın bir fiil köküne uyuşma eklerinin eklenmesiyle emir oluşturulur; geçişsizler özne ve dolaylı nesne yapıcıları içerirken, geçişliler doğrudan nesneyi ve mutlakı içerir:

шәихәаԥш
š˚jә́x˚apš
[S]+[IO]+STEM
“Ona bakın!”
Durum fiilleri, fiil köküne -z durum son ekini ekleyerek buyruğu oluşturur:

Уҟаз!
wә́q’az
STEM+[dur.]
“Ol!”

Fiiller gibi, isimler de Abhazca'da durağan bir isim köküne çeşitli önek ve soneklerin eklenmesiyle oluşur. İsim kökleri, birleştirme, ikileme veya türetme ekinin eklenmesi dahil olmak üzere birkaç farklı işleme göre türetilebilir.
Ekler, sayı, kesinlik ve iyeliğin yanı sıra bazı durum benzeri unsurları işaret eder. Bir bütün olarak ele alındığında, Abhaz isminin tüm morfolojik yapısı aşağıdaki gibidir:

[Belirtili harfitarif]+[Çekim Öneki]+[Miktar]+Kök+[Çekim Soneki]+[Belirsiz harfitarih]+[Biçimce]
Fiillerde olduğu gibi, bu unsurların hepsi aynı anda meydana gelemez. İsim morfolojisinin tek tek bölümleri aşağıda ele alınmaktadır.
Tanımlık Ekler
Abhazca'da bir kesinlik aralığı vardır. Belirli/nötr kategorilerine bağlı olan bu maddeler, daha geniş isim yapısında önek olarak görünürken, belirsiz son eki alır.

Her iki tanımlık ekinin yokluğu, evrensel niceleyicileri ima eden sıfır referansı veya bir referansın toplam eksikliğini ifade eder.

Уаҩы дсымбеит
wajºә́ dsəmbáøjt
“Kimseyi görmedim.”
Belirli ve belirsiz ekler aynı isimde birlikte görünebilir, bu da göndergelerin bir grup veya gövde olarak kastedildiğini ima eder.

аҽқәа́к
ačkºák
“atlardan biri.”
Abhazcanın farklı lehçeleri arasında harfitarif kullanımında bazı anlam farklılıkları vardır.
Çekim önekleri

Bunlar gramer kişi ve isim sınıfını ifade eden iyelik önekleridir. Tam ve kısa olmak üzere iki şekilde gelirler. Tam olanlar parantez içinde sesli harfleri içerirken kısa oldukları durumlarda bunlar yoktur.

Nicelik Önekleri
Bu birkaç önek, isim kompleksine sayısal bilgiler ekler. Çoğu zaman, bu bir sayı biçimini alır.

рыхҩы-ԥацәа
rəxjºә́-pacºa
“onların üç oğulu”
Çekim Sonekleri
Bu ekler ya çoğul sayı ya da durum benzeri zarf bilgisi taşır. Çoğul belirteçler aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır; diğer olası çekim ekleri şunlardır:

Bir yer belirleme veya yön edatına eklenmiş, üçüncü şahıs tekil insan olmayan iyelik belirteci
Konumsal -ҿы́ (-č’ә́) veya yönsel -ҳы́ (-x’ә́) edatlar
Araç eki -ла (-la)
Zarf soneki -с (-s), иашьас (jaš’ás - “kardeş olarak”) gibi
Karşılaştırma soneki -ҵас (-c’as), ҩнҵа́с (jºənc’ás - “ev gibi”) gibi
Mahrumiyet soneki -да (-da), ҩны́да (jºnә́da - “evsiz”) gibi
Çeşitli koordinasyon ekleri
Çekim ekleri sırayl

Abhazya, resmî adıyla Abhazya Cumhuriyeti, Güney Kafkasya'da kısmen tanınan bir devlettir. Karadeniz'in doğu kıyısında, Doğu Avrupa ve Batı Asya'nın kesiştiği noktada yer almaktadır. 8.665 kilometrekare (3.346 sq mi) bir alanı kaplamakta ve yaklaşık 245.000 nüfusa sahiptir. Başkenti ve en büyük şehri Sohum'dur.
Abhazya Cumhuriyeti, Gürcistan'a bağlı özerk cumhuriyetini 1992'de ele geçiren isyancıların 1994 yılında Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan etmesiyle ortaya çıkmıştır. De facto bağımsız olan Abhazya Cumhuriyeti, Rusya, Nikaragua, Venezuela, Nauru, Suriye gibi bazı devletler ve Güney Osetya, Transdinyester ve Dağlık Karabağ gibi de facto bağımsız devletler tarafından tanınsa da, başta Gürcistan olmak üzere, Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin büyük çoğunluğu ve Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından tanınmamaktadır.
Abhazya Özerk Cumhuriyeti ise, Sovyetler Birliği içinde Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak kurulmuştur. Bugün de Birleşmiş Milletler ve - birkaç devlet dışında, Türkiye Cumhuriyeti dahil - BM üyesi devletlerin büyük çoğunluğu tarafından Gürcistan'ın bir parçası olarak kabul edilmektedir.
Abhazya Cumhuriyeti'nin yönetim merkezi Sohum olup, Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nin "sürgündeki" hükûmeti ise, Gürcistan'ın başkenti Tiflis'tedir.
Abhazya adı eski Abazgia bölgesinden, bir kabule göre de bu bölgenin halklarından biri olan Abhazlardan gelir. Abhazya 8.600 km²’lik bir alanı kapsar.
2022 yılı itibarıyla bölgede 244.236 kişi yaşamaktadır. Halkın %70'inden fazlası aynı zamanda Rusya Federasyonu vatandaşıdır.

MÖ 9. ve 6. yüzyıllar arasında, modern Abhazya toprakları antik Kolhis devletinin bir parçasıydı. MÖ 6. yüzyıl civarında, Yunanlılar, günümüz Abhazya'sının Karadeniz kıyısı boyunca, özellikle Pitiunt ve Dioskurias'ta ticari koloniler kurdular
Antik tarihçiler bölgede yaşayan çeşitli halkları ve konuştukları dillerin büyük çeşitliliğini tanımlamışlardır. Arrianus, Yaşlı Plinius ve Strabon, Karadeniz'in doğu kıyısında, modern Abhazya'da bir yerlerde yaşayan Abasgoi ve Moschoi halkları hakkında kayıtlar vermişlerdir. Bu bölge daha sonra MÖ 63 yılında Laziǩa Krallığı'na dahil edilmiştir.
Bir Doğu geleneğine göre, Havari Simun, bir misyonerlik gezisi sırasında Abhazya'da ölmüş ve Nicopsis'te gömülmüştür; naaşı daha sonra Anakopya'ya nakledilmiştir.

Roma İmparatorluğu, MS 1. yüzyılda Lazika'yı fethetti; ancak Roma varlığı liman kentleriyle sınırlı kaldı. Arrianus'a göre, Abasgoi ve Apsilae halkları nominal olarak Roma tebaasıydı ve Dioskurias'ta küçük bir Roma karakolu bulunuyordu. 4. yüzyıldan sonra Lazika bir ölçüde bağımsızlığını geri kazandı ancak Bizans İmparatorluğu'nun nüfuz alanı içinde kaldı. Anakopya, prensliğin başkentiydi. Ülke çoğunlukla Hristiyan'dı ve başpiskoposluk merkezi Pityus'taydı. Pityus Metropoliti Stratophilus, 325 yılındaki Birinci İznik Konsili'ne katılmıştır.
MS 6. yüzyıl ortalarında, Bizanslılar ve komşu Sasani Persleri, Abhazya üzerinde hakimiyet kurmak için savaştılar; bu çatışma Lazika Savaşı olarak bilinir. Savaş sırasında Abasglar, Bizans İmparatorluğu'na karşı ayaklandılar ve Sasani yardımı istediler; isyan General Bessas tarafından bastırıldı.
II. Mervan liderliğindeki bir Arap akını, 736 yılında I. Leon ve onun Laz ile İberya müttefikleri tarafından püskürtüldü. I. Leon daha sonra Kaheti'li Mirian'ın kızıyla evlendi ve halefi II. Leon, 770'lerde Lazika'yı ele geçirmek için bu hanedan birliğini kullandı.

Arap Hilafeti'ne karşı kazanılan başarılı savunma ve doğudaki yeni toprak kazanımları, Abasg prenslerine Bizans İmparatorluğu'ndan daha fazla özerklik talep edecek gücü verdi. Yaklaşık 778 yılında Prens II. Leon, Hazarların yardımıyla Bizans İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti ve ikametgâhını Kutaisi'ye taşıdı. Bu dönemde Gürcüce, okuryazarlık ve kültür dili olarak Yunancanın yerini aldı.

Abhazya Krallığı, MS 850 ile 950 yılları arasında en parlak dönemini yaşadı; bu dönem, 10. yüzyılın sonu ve 11. yüzyılın başında Kral III. Bagrat tarafından yönetilen tek bir Gürcü monarşisi altında Abhazya ve doğu Gürcü devletlerinin birleşmesiyle sona erdi.
Kraliçe Tamar'ın hükümdarlığı sırasında, Gürcü kronikleri Otagho'yu Abhazya'nın Eristavi'si (Valisi) olarak anar. O, 19. yüzyıla kadar Abhazya'yı yönetmeye devam edecek olan Şervaşidze Hanedanı'nın (Çaçba olarak da bilinir) ilk temsilcilerinden biriydi.
1240'larda Moğollar, Gürcistan'ı sekiz askeri-idari sektöre (Tümen) ayırdı. Günümüz Abhazya toprakları, Tsotne Dadiani tarafından yönetilen tümenin bir parçasını oluşturuyordu.

16. yüzyılda, Gürcü Krallığı'nın küçük krallıklara ve prensliklere bölünmesinden sonra, Şervaşidze Hanedanı tarafından yönetilen (yasak olarak İmereti Krallığı'nın vasalı olan) Abhazya Prensliği ortaya çıktı. In 1453, Osmanlılar ilk kez Sohum'a saldırdı ve 1570'lerde orada bir garnizon bulundurdular. 17. yüzyıl boyunca saldırılara devam ettiler ve bu da Abhazya'nın vergiye bağlanmasına yol açtı.
Osmanlı etkisi, 18. yüzyılda Sohum'da bir kale inşası ve Abhazya yöneticileri ile diğer birçok Abhazın İslam'a geçmesiyle önemli ölçüde arttı. Buna rağmen, Abhazlar ve Türkler arasındaki çatışmalar devam etti. Abhazya'da İslam'ın yayılışına dair ilk kanıtlar, 1641 yılında Osmanlı gezgini Evliya Çelebi tarafından verilmiştir. Ancak İslamlaşma, genel nüfustan ziyade toplumun üst tabakalarında daha belirgindi. Çelebi, eserinde Abhaz prensliğinin asıl kabilesi olan Çaç'ın, Kartveli (Gürcü) dillerinin bir alt kümesi olan Megrelce konuştuğunu da yazmıştır.
Abhazya 1801 yılında Rus İmparatorluğu'ndan koruma talep etti, ancak 1810 yılında Ruslar tarafından "özerk bir prenslik" ilan edildi. Rusya daha sonra 1864'te Abhazya'yı ilhak etti ve Müslüman Abhazların Osmanlı topraklarına sürülmesiyle Abhaz direnişi bastırıldı.

19. yüzyılın başında, Ruslar ve Osmanlılar bölgenin kontrolü için çekişirken, Abhazya yöneticileri dini ayrımın her iki tarafına da gidip geldiler. Rusya ile ilişki kurmaya yönelik ilk girişim, 1801 yılında Doğu Gürcistan'ın genişleyen Çarlık imparatorluğu'na dahil edilmesinden kısa bir süre sonra, 1803 yılında Prens Keleş-Bey tarafından yapıldı. Ancak Keleş-Bey'in 1808'de oğlu Aslan-Bey tarafından öldürülmesinden sonra Abhazya'da Osmanlı yanlısı sempati kısa bir süre için üstün geldi. 2 Temmuz 1810'da Rus Deniz Piyadeleri, Sohum-Kale'ye baskın düzenledi ve Aslan-Bey'in yerine, Hristiyanlığa geçerek Giorgi adını alan rakibi ve kardeşi Sefer Ali-Bey'i getirdi. Abhazya, 1810 yılında özerk bir prenslik olarak Rus İmparatorluğu'na katıldı. Ancak Sefer-bey'in yönetimi sınırlıydı ve birçok dağlık bölge eskisi kadar bağımsızdı. Sefer-bey 1810'dan 1821'e kadar hüküm sürdü. Bir sonraki Osmanlı-Rus savaşı (1828-1829), Rus mevzilerini güçlü bir şekilde pekiştirdi ve Abhaz elitinde esas olarak dini temelli daha fazla bölünmeye yol açtı. Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Rus kuvvetleri Abhazya'yı tahliye etmek zorunda kaldı ve 1822'den 1864'e kadar hüküm süren Prens Hamud-Bey Şervaşidze-Çaçba (Mihail), görünüşe göre Osmanlı tarafına geçti.
Daha sonra Rus varlığı güçlendi ve Batı Kafkasyalılar sonunda 1864'te Rusya tarafından boyunduruk altına alındı. Bu sorunlu bölgede Rus yanlısı bir "tampon bölge" işlevi gören Abhazya'nın özerkliğine artık Çarlık hükûmeti tarafından ihtiyaç duyulmuyordu ve Şervaşidze yönetimi sona erdi; Kasım 1864'te Prens Mihail (Hamud-Bey) haklarından feragat etmeye ve Rusya'nın Voronej kentine yerleşmeye zorlandı. Aynı yılın ilerleyen günlerinde Abhazya, 1883'te Kutaisi Valiliği'nin bir parçası olarak bir okruga dönüştürülen Sohum-Kale özel askeri eyaleti olarak Rus İmparatorluğu'na dahil edildi. Abhaz nüfusunun %40'ını oluşturduğu söylenen çok sayıda Müslüman Abhaz, Kafkasya'nın diğer Müslüman nüfusuyla birlikte 1864-1878 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç etti; bu sürece Muhacirlik denir.

Bölgenin geniş alanları ıssız kaldı ve daha sonra birçok Ermeni, Gürcü, Rus ve diğerleri Abhazya'ya göç ederek boşaltılan toprakların çoğuna yerleşti. Bazı Gürcü tarihçiler, Gürcü kabilelerinin (Svanlar ve Megreller) Kolhis krallığı zamanından beri Abhazya'da yaşadığını iddia etmektedirler. Rus yetkililerin resmi kararıyla, Abhazya ve Samurzakano sakinleri Rusça eğitim görmek ve dua etmek zorundaydı. 1878'deki kitlesel sürgünden sonra, Abhazlar azınlıkta kaldı, resmen "suçlu halk" olarak damgalandı ve Ruslaştırmaya karşı ciddi bir muhalefet örgütleyebilecek bir liderden yoksun kaldılar.
17 Mart 1898'de Gürcistan-İmereti Rus Ortodoks Kilisesi'nin sinodal dairesi, 2771 sayılı emirle Gürcüce eğitimi ve dini hizmetlerin yürütülmesini yeniden yasakladı. Abhazya ve Samurzakano'nun Gürcü nüfusunun kitlesel protestoları izledi ve bu haberler Rus imparatoruna ulaştı. 3 Eylül 1898'de Kutsal Sinod, 4880 sayılı emri çıkararak, cemaatin Megrel (yani Gürcü) olduğu kiliselerde hem kilise hizmetlerinin hem de kilise eğitiminin Gürcüce yürütülmesine, Abhaz kiliselerinde ise eski Slavca kullanılmasına karar verdi. Sohum bölgesinde bu emir 42 kiliseden sadece üçünde uygulandı. Tedo Sakhokia, Rus yetkililerin kilise hizmetlerinde ve eğitimde Abhazca ve Gürcüceyi getirmesini talep etti. Resmi yanıt, Tedo Sakhokia ve Abhazya'da faaliyet gösteren "Gürcü Partisi" liderlerine karşı açılan bir ceza davası oldu.

Rusya'daki Ekim Devrimi'nin ardından, Güney Kafkasya'da yavaş yavaş bağımsızlığa doğru adımlar atan Mavera-yı Kafkas Komiserliği kuruldu. Transkafkasya, 9 Nisan 1918'de federal bir cumhuriyet olarak Rusya'dan bağımsızlığını ilan etti (Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti). 8 Mayıs 1918'de Bolşevikler Abhazya'da iktidarı ele geçirdi ve yerel Abhaz Halk Konseyi'ni dağıttı. Konsey, Gürcü Halk Muhafızlarını gönderen ve 17 Mayıs'ta isyancıları mağlup eden Transkafkasya makamlarından yardım istedi.
26 Mayıs 1918'de Gürcistan, 28 Mayıs'ta dağılan Transkafkasya Federasyonu'ndan bağımsızlığını ilan etti. 8 Haziran 1918'de Abhaz Halk Konseyi, Gürcistan Ulusal Konseyi ile Abhazya'nın Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti içinde özerk bir statüye sahip olduğunu teyit eden bir anla

Abidin Dino (23 Mart 1913, İstanbul - 7 Aralık 1993, Paris) Türk ressam, karikatürist, yazar ve film yönetmenidir.
Çok yönlü bir kültür adamı olan Abidin Dino, çağdaş Türk resminin öncülerindendir. Türk resim tarihinde D Grubu ve Yeniler Grubu adlarıyla anılan sanat topluluklarının öncülerinden oldu. Türkiye'nin yanı sıra Fransa, Cezayir, ABD gibi ülkelerde sergiler açmış; yurt dışında Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onursal Başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı gibi görevler üstlendi.
Dino, Türkiye Komünist Partisi mensubu olması nedeniyle bir süre Türkiye'de sürgünde yaşadıktan sonra 1952'den itibaren yaşamını Paris'te sürdürdü.
Şair Arif Dino'nun kardeşi, yazar Güzin Dino'nun eşidir. Beşiktaş kulübü tarafından efsane futbolcular arasında gösterilen ünlü kaleci Sabri Dino'nun da amcasıdır.

23 Mart 1913'te İstanbul'da doğdu. Divan-ı Ali-i Muhâsebât Reisi Mehmed Rasih Bey ile müzik ve edebiyatla ilgili bir hanım olan Saffet Hanım'ın oğlu olan Abidin, ailenin beşinci çocuğu idi. Doğduğu yıl ailesi Cenevre'ye, ardından Fransa'ya yerleştiğinden, çocukluğu Avrupa'da geçti.
1925'te ailesiyle birlikte İstanbul'a döndü. Robert Kolejde öğrenim görmeye başladı. Önce babasının ve ardından annesinin ölümünden sonra sanata olan ilgisinin ağır basması nedeniyle öğrenimini yarıda bıraktı ve ağabeyi şair Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı.

İlk çizimleri Yarın gazetesinde, ilk yazıları Artist dergisinde 1930'lu yılların başında yayımlandı. Bu yıllarda Nâzım Hikmet'in Sesini Kaybeden Şehir (1931) ve Bir Ölü Evi (1932) adlı kitaplarına kapak desenleri de çizdi ve kendini çok genç yaşta ressam olarak kabul ettirdi. Halkın Dostu gazetesinde yayımlanan ve Atatürk'ü konu alan, çizgilerle süslü röportajı ile Atatürk'ün de beğenisini kazandı.
1933 yılında D Grubu adlı sanat grubunun kurucuları arasında yer aldı. Bu grubun amacı, memlekette sanatın gelişmesini ve yayılmasını sağlamak, düşünce yanı ağır basan resimler yaparak, Batı'daki çağdaş akımlarla boy ölçüşecek yenilikler getirmekti.

Aynı yıl Türkiye'nin Kalbi Ankara isimli belgesel filmi çekmek için Türkiye'ye gelen, Sovyetler Birliği'nin ünlü yönetmenlerinden Sergey Yutkeviç bir sergide resimlerini görüp beğendi. Yutkeviç'in filmini izleyen Atatürk, kendisine bir Türk gencini yetiştirmesine olanak olup olmadığını sormuştu. Böylece Yutkeviç, Dino'dan dekoratör ve ressam olarak çalışmak üzere kendisiyle SSCB'ye gelmesini istedi. Dino, 1934 yılında sinema öğrenimi görmek üzere SSCB'ye gitti ve üç yıl kaldı. Üç yıl boyunca Leningrad'da Eisenstein ve Yutkeviç'in yanında, makyajdan dekora, rejiden senaryoya tüm yönleriyle sinema eğitimi aldı. Yutkeviç'in yönettiği Madenciler filminde çalıştı. 1937'de II. Dünya Savaşı nedeniyle Sovyetler Birliği tüm yabancı öğrencileri ülkelerine geri gönderme kararı alınca Leningrad'dan ayrılmak zorunda kaldı.
Dino, Sovyetler Birliği'nden sonra Londra'ya ve oradan da Paris'e gitti. İspanya'daki iç savaşta Cumhuriyetçiler safındaki uluslararası gönüllü tugaylar bünyesinde savaşmak için Paris bürosuna başvurduysa da, Cumhuriyetçiler açıkça kaybetmek üzere olduğundan kabul edilmedi. 1937'de yerleştiği Paris'te ressam ve dekoratör olarak film çekim çalışmalarında bulundu. Gertrude Stein, Tristan Tzara, Eisenstein, Andre Malraux ve Pablo Picasso gibi dönemin önde gelen sanatçılarıyla dostluklar kurdu.

Abidin Dino 1939'da Türkiye'ye döndü, 1941'de arkadaşlarıyla Yeniler Grubu'nu oluşturdu. Grubun açtığı ve liman çevresindeki balıkçıları konu alan sergi büyük ilgi uyandırdı.
Dino, çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi. Başlangıçta Picasso'nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaştı.
Çeşitli dergilerde çizgi ve yazılarıyla halktan yana, gerçekçi bir sanat görüşünü savundu. İlk sayısı 18 Kasım 1938'de çıkan S.E.S (Sanat.Edebiyat.Sosyoloji) adlı derginin çıkmasına büyük katkı veren sanatçı, bu derginin kapanmasından sonra pek çok başka dergi çıkardı. Amacı, faşizm ile mücadelede mümkün olduğunca çok kişiyi harekete geçirmekti. 1940'lı yıllarda Türkiye Komünist Partisi'nin önemli üyelerinden birisi oldu.

Liman Sergisi'nin açıldığı 1941 yılında Abidin Dino siyâsî nedenlerle önce Mecitözü'ne (Çorum), sonra Adana'ya sürgüne gönderildi. Adana'da Türk Sözü gazetesini yönetti. Kel adlı bir oyun yazdı, ancak oyun hemen toplatıldı. Çukurova'nın pamuk işçilerini konu alan resimler yaptı ve heykel ile ilgilenmeye başladı. 1943 yılında yazar ve dilbilimci Güzin Dikel ile evlendi. Sürgün sona erince İstanbul'a döndü. 1950'de Çingeneler adlı filmin senaryosunu yazdı, senaryo yasaklandı.

1952'de yurt dışına çıkış yasağı kalkınca kesin olarak Paris'e yerleşti. Bu dönemde TKP'nin Dış Büro faaliyetlerinde 1960'ların ortalarına dek aktif yer aldı.
1954'ten itibaren sekiz yıl boyunca Paris'teki Mayıs Salonu sergilerine katıldı. Fransa, Cezayir, Amerika gibi değişik ülkelerde sergiler açtı. Fransa Plastik Sanatlar Birliği onur başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi danışmanlığı gibi görevlerde bulundu.
İşkence, Atom Korkusu, Savaş ve Barış, Çıplaklar, Dört Kent, Dağ-Deniz gibi birçok yapıtı çeşitli galeri, müze ve koleksiyonlarda yer aldı.
1966'da yönettiği, Dünya Futbol Kupasını konu alan Gol adlı belgesel film ile, Britanya Film ve Televizyon Sanatları Akademisi tarafından yönetmen Robert Joseph Flaherty anısına verilen belgesel film ödülünü aldı.
1968 Paris öğrenci olayları sırasında Paris sokaklarında yürüyüşlere, toplantılara katıldı, sokaklardaki etkinlikleri çizdi. Türkiye'deki ilk kişisel sergisini 1969'da açarak Paris çalışmalarının bir bölümünü gösterdi.
1979 yılında Fransız Plastik Sanatlar Birliğinin Onursal Başkanlığına seçildi, 1989'da Fransız Kültür Bakanlığının Sanat ve Edebiyat Altın Şövalye Nişanı ile ödüllendirildi.
Fikret Mualla, Hakkı Anlı, Remzi Raşa, Selim Turan, Avni Arbaş, Nejat Devrim, Mübin Orhon ve Albert Bitran ile beraber Paris Türk Ekolü pentür sanatçılarındandır. 1980'li yıllarda Paris'te tesadüfen Nesimi Çimen karşılaşmış ve tanışma fırsatı bulmuştur.
Zaman zaman Türkiye'de kişisel sergiler açan Abidin Dino'nun sergileri arasında Eller, Parmaklar, Acılar, Acayipler, Tedirginler, Domatesler başlıklı sergisi (1984, İstanbul) ve Bu Dünya Sergisi (1987, İstanbul) vardır.
El motiflerinden oluşan heykeli 1993'te Maçka'ya yerleştirildi. Aynı yıl, Biçimden Öte ve Acıyı Çizmek adlı kitaplarını yayımladı.
1990'da Tiroit kanseri teşhisi konan sanatçı, 7 Aralık 1993 günü Paris'te öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Aşiyan Mezarlığı'daki aile mezarlığında toprağa verildi.

Türkiye İşçi Partisi'nin 1964'te çıkarılmaya başlanan yayın organı ve sol-sosyalist içerikli ilk grafiklerin yayınlandığı dergilerden biri olan Sosyal Adalet dergisi, 1965'te Abidin Dino'nun desenlerine hem kapakta hem de iç sayfalarda yer verdi. Abidin Dino dergideki çizimlerinde işçi ve köylü tiplerine odaklandı.:17-24
1965'te, Dost Yayınları'ndan çıkan Nâzım Hikmet kitaplarında, Abidin Dino'nun desenleri hem kapaklarda hem de iç sayfalarda kullanıldı. Dino'nun iç sayfa desenleri, aynı yıl Sosyal Adalet dergisinde yayınlanan desenleri ile benzer çizgiler taşıyordu.
TİP'e Paris'ten çizgileri ve yazılarıyla destek veren Abidin Dino, 1969'da Mehmet Ali Aybar'ın isteğiyle partinin "çark-başak" olan amblemini insan figürü kullanarak yeniden tasarladı. Diğer partilerin amblemlerindeki hayvan figürlerine gönderme yaparak "Oyunu hayvana değil adama ver" sloganı oluşturuldu. Yeni ambleme yönelik eleştiriler ve Mehmet Ali Aybar'ın genel başkanlıktan istifasıyla amblem kullanımdan kaldırıldı ve 1970'lerde "çark-başak" amblemine geri dönüldü.
Ant dergisinin yazarlarından biri olan Abidin Dino, dergide çizimleriyle de bulunuyordu. Derginin ilk sayılarında çeşitli yazılarda vinyet olarak kullanılan desenler, Dino'nun tipik fırça darbelerinden oluşuyordu.
Köylü Kadın, Gerilla, Uzun Yürüyüş, Antibes, Eller ve Deniz Küstü Dino'nun önemli eserleri arasındadır.

Kısa Hayat Öyküm - Can Yayınları
Sensiz Her şey Renksiz - Can Yayınları
Sinan - Bir Düşsel Yaşamöyküsü - Can Yayınları
Yeditepe Öyküleri - Can Yayınları
Nazım Üstüne - Yapı Kredi Yayınları
Gören Göz İçin Fikret Mualla - Kırmızı Kedi Yayınevi

M. Şehmus Güzel, Abidin Dino Üç Kitap 1913-1993, Kitap Yayınevi, Şubat 2008, (3 Cilt, 1246 s.)

Biografi
Galeri3 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Abidin Dino 
www.canyayinlari.com19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leningrad ve Abidin Dino
BBC Türkçe ile 1984 yılında yapılan röportaj10 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adalet Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, adalet ve yargı işlerinden sorumlu olan bakanlıktır. Bakanlığın temel görevleri arasında, kanunlarda öngörülen mahkemelerin kurulması ve teşkilatlandırılması, ceza infaz kurumları, icra ve iflas daireleri gibi adalet kurumlarının planlanması, idari gözetimi ve denetimi yer alır. Kamu veya özel kurumlarla iş birliği yaparak adalet hizmetlerinin geliştirilmesine katkıda bulunur ve kanunlarla veya cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yerine getirir.
2026 yılı itibarıyla Akın Gürlek bakan olarak görev yapmaktadır.

Hükümdar II. Mahmut döneminde devlet yapısında yapılan köklü reformların bir parçası olarak adalet işlerini yürütmek üzere 1837 yılında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye adında bir kurum kuruldu. Daha sonra 1867 yılında bu kurum ikiye ayrılarak Şura-yı Devlet ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye adı altında iki kurum oluşturuldu. Bu kurumlardan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye, 1878 yılında Adliye Nezâreti'ne dönüştürüldü. Adalet Nazırı, yeni kurulmuş olan Hey'et-i Vükelâ'nın (Vekiller Heyeti/Bakanlar Kurulu) bir üyesi oldu.
1880 yılına kadar azınlıkların adaletle ilgili işlemleri de Hâriciye Nezâreti tarafından yürütülmekteyken bu tarihten sonra onlar da Adliye Nezâreti'ne bağlandı. Adalet Nezâreti'nin resmî adı; Adliye ve Mezâhib Nezâreti olarak değiştirildi. Adliye Nezâreti; 1880 yılından sonra düzenli olarak Cerîde-i Mehâkim ve 1909 yılından itibaren ise Cerîde-i Adliye adında altında on beş günlük iki dergi yayınlamıştır.
Adalet Bakanlığı ise ilk olarak 1920 yılında, cumhuriyetin ilanından önce, İsviçre medeni hukuk sistemine dayanan yeni hukuk kanununun kabul edilmesini takiben kurulmuştur. Bakanlık, tarihi boyunca Türkiye'deki adalet sisteminin değişen ihtiyaçlarına karşılık çeşitli yeniden yapılanma ve yapısal değişikliklerden geçmiştir.

Bakanlığın sorumlulukları arasında, kanunlarda kurulması öngörülen mahkemelerin açılması ve teşkilatlandırılması; ceza infaz kurumları, icra ve iflas daireleri gibi her derece ve türdeki adalet kurumlarının planlanması, kurulması, idari olarak gözetimi, denetimi ve geliştirilmesi bulunmaktadır. Ayrıca, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konularında Hakimler ve Savcılar Kuruluna teklifte bulunmak, kamu davalarının açılmasıyla ilgili mevzuat doğrultusunda Adalet Bakanına verilen yetkilerin kullanılmasına ilişkin işlemleri gerçekleştirmek de Bakanlığın görevleri arasındadır. Adli sicilin tutulması, adalet hizmetleriyle ilgili olarak yabancı ülkelerle yürütülen işlemler ve bu hizmetlere ilişkin gerekli araştırmalar ve mevzuat hazırlıkları yapmak da Bakanlığın sorumlulukları arasında yer alır.
Ayrıca, Bakanlık, diğer bakanlıklarca hazırlanan mevzuat taslaklarını Türk hukuk sistemine ve mevzuat tekniğine uygunluk açısından incelemek ve bu konularda görüş bildirmekle yükümlüdür. İlgili mevzuat hükümleri doğrultusunda infaz işlerinin düzenlenmesi, icra ve iflas işlerinin yürütülmesi ve adalet hizmetleriyle ilgili olarak ortaya çıkan sorunların nedenlerini araştırmak ve çözüm önerileri geliştirmek de Bakanlığın görevleri arasındadır. Bakanlık, ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel toplantılar düzenlemek, bu nitelikteki çalışmaları teşvik etmek ve desteklemek; görev alanıyla ilgili kamu ya da özel kurum veya kuruluşlarla iş birliği yapmak ve kanunlar veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yerine getirmekle sorumludur.
Adalet Bakanlığı merkez teşkilatına bağlı hizmet birimleri 1 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesinde belirlenmiştir:

Ceza İşleri Genel Müdürlüğü
Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü
Mevzuat Genel Müdürlüğü
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü
Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü
Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü
Personel Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü
Teftiş Kurulu Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı
Eğitim Dairesi Başkanlığı
İcra İşleri Dairesi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü
Bakanlığa bağlı taşra teşkilatı:

Bölge Adliye Mahkemeleri Cumhuriyet Başsavcılıkları
Cumhuriyet Başsavcılıkları
Ceza İnfaz Kurumları
Denetimli Serbestlik Müdürlükleri
Bakanlığa bağlı veya bakanlığın yetki alanı ile ilgili kuruluşlar:

Adli Tıp Kurumu
Ceza ve İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İş Yurtları Kurumu Başkanlığı
Adalet Akademisi
Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı
Kişisel Verileri Koruma Kurumu

Adalet Bakanlığı'nın uluslararası ve Avrupa Birliği ile ilgili faaliyetleri 1 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesinde belirlenmiştir:
Adalet Bakanlığı bünyesindeki Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü, bakanlığın yetki alanına giren uluslararası antlaşmalar ve belgeler hakkında görüş bildirmek, bu çalışmalara katılmak, antlaşma ve belgeleri Türkçeye çevirtmek, arşivlemek ve ilgili kurumlarla paylaşmak gibi görevleri yerine getirir.
Yurtdışında işlenen ve Türk yargı yetkisine giren suçlar konusunda adli makamlara bilgi ve belge sağlama, uluslararası adli yardımlaşma işlemleri, suçluların iadesi, hükümlülerin transferi ve kovuşturmaların aktarılması gibi hukuki ve cezai konularda iş ve işlemleri yürütür. Avrupa Birliği müktesebatına uyum, Bakanlık birimleri arasında koordinasyon sağlama ve uyum çalışmalarını yürütme sorumluluğuna da sahiptir. Avrupa Birliği ile ilişkilerin ulusal programlar ve kalkınma planları doğrultusunda yürütülmesi, uluslararası hukukun gelişmelerinin izlenmesi, ilgili çalışmalara katılım ve iç hukuka yansıtılması için gerekli bilgilendirmelerin yapılması bakanlığın ve müdürlüğün görevidir.

Adalet Bakanlığı'ndaki üst düzey yöneticiler şunlardır (bakanın adı kalın yazılmıştır):

Resmî site
Facebook'ta Adalet Bakanlığı
X'te Adalet Bakanlığı
Instagram'da Adalet Bakanlığı
YouTube'da Adalet Bakanlığı

Adalet Partisi (kısaca AP), hem 1961-1981 yılları arası hem de iki darbe arasında faaliyet yürütmüş liberal muhafazakâr olarak tanımlanan eski bir Türk siyasi partidir.
1961 genel seçimleri sonrası Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyon hükûmet kuruldu ve bu koalisyon hükûmet Türkiye'nin ilk koalisyon hükûmeti oldu. 1961-1962 yılları arasında hükûmette kaldı. 1963 yerel seçimlerinde %52 oy alarak ilk seçimini kazandı. 1965-1971 yılları arasında tek başına, 1970'li yılların büyük bölümünde ise koalisyonlarda ülke yönetiminde söz sahibi olmuş olan parti, 12 Eylül Darbesi sonrasında 1980 yılında diğer siyasi partilerle birlikte kapatıldı. Adalet Partisi içinde birçok eski Demokrat Partili politikacı bulunmaktaydı. Adalet Partisi özellikle idamların ardından oluşan toplumsal tepkiyi iyi bir şekilde değerlendirdi. Bu Demokrat Parti seçmen tabanının büyük bir kısmının AP'yi tutmasını sağladı. Adalet Partisi Türk siyasal hayatında asıl çıkışını ise 1964'te Süleyman Demirel'in genel başkan seçilmesiyle yapmıştır.
Siyasi yelpazede merkez sağda bulunan Adalet Partisi; piyasa ekonomisini benimsemiş, kalkınmacılığı ve büyümeyi hedef almıştı. Toplumsal ilişkilerde dinsel öge ve yapıları kollamakla birlikte temelde laik bir partiydi. Muhafazakâr ve liberal çevrelerin merkezine oturabilmişti. Ancak bu 1970'teki bölünmeyle son buldu ve İslamcı ve liberal kanat partiden koptu. İslamcı kanat, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Nizam Partisi’ni; liberal kanat ise Ferruh Bozbeyli önderliğinde Demokratik Parti’yi kurdu. Buna rağmen Adalet Partisi'nin hem kırsal hem de kentsel alanlarda etkinliği sürmüştür.

27 Mayıs Darbesi'ni yapan Türk Silahlı Kuvvetleri; Demokrat Parti'nin birçok yönetici ve milletvekilini Yassıada'da toplamış, partiyi kapatmış, 16 Eylül 1961'de Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu'yu ve 17 Eylül 1961'de ise Adnan Menderes'i idam ettirmişti. Adalet Partisi, kapatılan Demokrat Parti'nin (DP) ardılı olarak, böyle bir ortamda siyaset sahnesine çıktı. Tahsin Demiray, Ethem Menemencioğlu, Mehmet Yorgancıoğlu, Muhtar Yazır, Necmi Ökten, Cevdet Perin, Emin Açar ve Kamuran Evliyaoğlu gibi Demokrat Parti'nin bazı eski üyeleri ile 27 Mayısçılarla görüş ayrılığına düşen emekli orgeneral Ragıp Gümüşpala ve Şinasi Osma, Halit Ağca ve Dr. İhsan Önal gibi çeşitli kişiler, 11 Şubat 1961'de bir dilekçe vererek Adalet Partisi'ni kurdular. Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından siyasi partilerin "demokrat" adını kullanması yasaklandığından, partiye Adalet Partisi adı verildi.
AP, kurulduğu yıl içerisinde 61 ilde teşkilatını tamamlayıp 15 Ekim 1961 seçimlerine katıldı ve %34,8 oy toplayarak 450 üyeli TBMM'de 158 milletvekilliği, 150 üyeli Cumhuriyet Senatosu'nda ise 70 senatörlük aldı. Seçim sonuçları neticesinde, birinci parti olarak çıkan Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanı İsmet İnönü liderliğinde Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükûmeti olan CHP-AP koalisyonu kuruldu. 24 Mart 1963'te Celâl Bayar'ın Kayseri Hapishanesi'nden sağlık nedenleri ile tahliye edilmesi ve Ankara sokaklarında AP'lilerce karşılanması çeşitli gençlik örgütleri ve subaylardan oluşan bir grubun Celâl Bayar'ın evini, Adalet Partisi genel merkezini, Son Havadis ve Yeni İstanbul gazetelerinin Ankara bürolarını tahrip etmesiyle sonuçlandı.

Ragıp Gümüşpala'nın 1964 yılındaki ölümünden sonra parti içinde genel başkanın kim olacağı hususu tartışılmaya başlanmıştır. Sadettin Bilgiç ve arkadaşları Süleyman Demirel'e partinin genel başkanvekili olması için heyet halinde teklif götürdüler fakat Demirel bu teklifi Bilgiç'e borçlu kalmaktan korktuğu için kabul etmedi. Daha sonra bu göreve Bilgiç seçildi zaten parti içinde başkanlık için en güçlü isim kendi olarak görülmekteydi. Göreve seçildiği tarihte dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel kendine "Adalet Partisi Genel Başkanlığına" başlıklı bir yazı göndermiştir. 27 Kasım 1964 tarihindeki parti kongresi için illeri dolaşan Bilgiç'e halk tarafından genel başkanın kim olacağı hususu defaatle sorulmuştur. Adayı doğrudan açıklamasa da genel başkan adaylarının Demirel olacağını ifade etmiştir. Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın hapisten çıkması üzerine vuku bulan olaylar neticesinde Demirel partiyle arasına mesafe koymuştur. Adaylığının açıklanması için yapılan il kongre davetlerini yanıtsız bırakmıştır. Demirel'in bu tutumu parti içinde sıkıntı yaratmış, Bilgiç'in adaylığını koyması istenmiştir. Bilgiç aday olduktan sonra Süleyman Demirel de aday olmaya karar vermiş ve açıklamasını yapmıştır. Bilgiç, Demirel'e nazaran partide daha fazla öne çıkmaktaydı, Demirel mühendislik çalışmalarıyla tanınırken Bilgiç parti içi icraatlarıyla ve muhafazakâr kimliğiyle tanınmaktaydı. Partinin kongrelerinde Bilgiç'in delegeler üzerindeki etkisi hep büyük olmuştur. Genel başkanlığa iki kişi aday olunca parti içinde rekabet artmıştır. Bilgiç ve Demirel aralarında uzlaşmaya varamayınca bazı önemli görevlerde bulunan partililerden tercih yapmalarını istemişlerdir. Genel başkanın kim olacağı sorusunu ihtiva eder mahiyette olan mektup Ekrem Dikmen, Ata Bodur, Celal Kılıç, Cahit Okurer, Orhan Süersan, Ali Bozdoğanoğlu, İbrahim Tekin, Ahmet Topaloğlu, Cihat Bilgehan, Ertuğrul Akça, Etem Kılıçoğlu, Mehmet Ali Aytaş, Ali Naili Erdem, Mehmet Turgut, Cevat Önder, Mahmut Rıza Bertan, Şükrü Akkan, Mehmet Ali Ulusoy, Osman Kibar, Mehmet Karaoğlu, Kamil Özsarıyıldız, Kamil Tolon, İsmet Angı, Zahit Akdağ ve Ali Sepici'ye gönderilmiştir. Kongre öncesinde gelen cevapların 14'ü Bilgiç'in 10'u Demirel'in tarafında yer almıştır. İki kişi çekimser yanıt vermiş, iki kişiden de herhangi bir cevap alınamamıştır. Bu tablo sonucunda Demirel, Bilgiç'in kulis yaptığını iddia etmiştir. Bunun üzerine Ferruh Bozbeyli yeni bir yöntem teklifiyle gelmiş ve bir partilinin evinde toplanılıp el kaldırılmasını önermiştir. Böylelikle herkes oylamayı izleyebilecekti. Her ne kadar Cevat Önder'in konutunda toplanılması kararlaştırılsa da Gökhan Evliyaoğlu Ali Fuat Başgil'in kendine mektup gönderdiğini ve Bilgiç'in başkanlığına itiraz etmediğini ama başka bir kişinin aday olması durumunda kendinin de yarışa dahil olacağını ifade ettiğini aktarmıştır. Bunun üzerine toplantıda tansiyon yükselmiş yine karar alınamamıştır. Bu olaylar cereyan ederken başkanlığa üçüncü aday olarak yeni bir isim çıkmıştır: Tekin Arıburun. Arıburun'un adaylığı diğerlerine nazaran geri planda kalmıştır. Adaylık çalışmaları sırasında Bilgiç Demirel'in mason olduğunu söylemiş, bunun üzerine Demirel Bilgiç'in argümanını çürütür nitelikte bir belgeyi partililere gösterince Bilgiç'in iftira attığı kanaatine varılmış ve böylelikle süreç Demirel'in lehine işlemeye başlamıştır. Bilgiç'in Kıbrıs Sorunu ile ilgili konuşmaları, eski DP'li siyasetçilerin Demirel'i benimsemesi, muhafazakâr kimliği nedeniyle askerin sıcak bakmaması hususları kendinin genel başkan seçilmesini engellemiştir.
AP genel başkanı Ragıp Gümüşpala'nın 6 Haziran 1964'teki vefatının ardından geçici genel başkan Saadettin Bilgiç, 27-29 Kasım 1964 tarihlerinde düzenlenen büyük kongrede görevini Süleyman Demirel'e devretmiştir.

Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi 1965'te İsmet İnönü başbakanlığındaki Cumhuriyet Halk Partisi hükûmetini düşürdü. Henüz milletvekili olmayan Demirel 1965 seçimlerinde Adalet Partisi'ni birinci parti yaptı ve meclise oyların %52,9'u olan 4.921.236 oyla 240 milletvekili seçtirdi. Senatoya ise Adalet Partisi'nden 97 senatör seçildi. Bu sonuçlarla I. Demirel hükûmeti kuruldu. 1969'da partinin oy oranı düştüyse de 1965 seçimlerinde geçerli olan Milli Bakiye Sistemi yerini d'Hont Sistemi'ne bıraktığından Adalet Partisi'nin milletvekili sayısı arttı. Böylece Adalet Partisi 1969 seçimlerinde oyların %46,5'ini almasına rağmen parlamentoya 256 milletvekili soktu.
1970 yılının Şubat ayı bütçe görüşmelerinde, partili bazı milletvekilleri ve senatörler bütçeye ret oyu vererek II. Demirel hükûmetini düşürdüler. Bunlardan 41 kişi partiden ayrılarak, Ferruh Bozbeyli başkanlığında Demokratik Parti'yi kurdular.
60'lı yılların sonuna yaklaşılırken tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sağ-sol çatışmaları, öğrenci hareketleri, işçi mitingleri ve Amerikan aleyhtarlığı artmıştı. Kısa bir süre sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971 muhtırasıyla Süleyman Demirel'i başbakanlıktan uzaklaştırdı ve Adalet Partisi'ni iktidardan düşürdü.
Adalet Partisi'nin yükselişi 14 Ekim 1973 seçimlerinde durdu. Bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi birinci parti olarak 185 milletvekili çıkarırken; AP'nin oy oranı %29,76'ya, milletvekili sayısı 149'a, senatör sayısı da 22'ye indi. Bu düşüşün nedenleri, Cumhuriyet Halk Partisi'nin yükselişi olduğu kadar, Adalet Partisi'nden kopan Demokratik Parti ve Millî Selamet Partisi gibi küçük partilerin sağ oyları bölmesi idi. Seçimlerin ardından Cumhuriyet Halk Partisi-Millî Selamet Partisi koalisyonu kuruldu, Kıbrıs davasıyla bu hükûmet itibar topladı, ancak Bülent Ecevit erken seçime gitmek üzere ayrılınca hükûmeti kurma görevi Adalet Partisi'ne kaldı. Adalet Partisi yanına Millî Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni alarak Milliyetçi Cephe'yi oluşturdu. 1975-1977 yılları Milliyetçi Cephe ile geçti. 1977 erken seçimleri de siyasal görünümü değiştirmedi. Kimse tek başına iktidar olamadı. Cumhuriyet Halk Partisi azınlık hükûmeti kuruldu. Güvenoyu alamayınca, Adalet Partisi II. Milliyetçi Cephe'yi kurdu. Ancak 1977 sonunda hükûmet gensoruyla düşürüldü. Siyaset istikrarsızlığı, terör, dış baskılar, iktisadi gerileme ve hayat pahalılığı son haddindeydi. 1979 sonunda Adalet Partisi eski ortakların parlamento desteğiyle azınlık hükûmeti kurmuşken 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle parti kapandı. Parti, diğer siyasi partilerle birlikte 16 Ekim 1981 tarihinde resmen feshedilmiştir.
Adalet Partisi, Demokrat Parti'nin mirasçısı olduğunu her zaman vurguladı, hatta ilk seçimlerde eski Demokrat Partilileri partiye aday gösterdi. Muhafazakâr bir partiydi, sağa kaymış, aşırı akımları desteklediği için liberallerce eleştirilmiş ve ikiye bölünmüştü. Partiye önceleri oy veren

Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 Ağustos 2001 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren bir siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "AK PARTİ" şeklindedir. Simgesi ampuldür. TBMM'de 277 milletvekili ile temsil edilmektedir. Genel başkanı Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır.
Parti, siyasi ideolojisini muhafazakâr demokrasi olarak tanımlar. Üçüncü taraf kaynaklar genellikle partiyi millî muhafazakârlık, sosyal muhafazakârlık ve Yeni Osmanlıcılık ideolojilerini benimseyen bir parti olarak tanımlamaktadır. Partinin genellikle siyasi yelpazede sağ kanatta yer aldığı kabul edilir, ancak bazı kaynaklar 2021'den bu yana partiyi aşırı sağ olarak tanımlamıştır.
Kurucuları ve önde gelen isimlerinden bir bölümü, eski Fazilet Partisi'ne (FP) yakın ya da FP kadrosundan olup FP'nin kapatılmasından sonra devamı olan Saadet Partisi'ne (SP) katılmayanlardır. Kuruluşunda ve sonraki dönemlerdeki kadroları farklı siyasi görüşlerden isimler barındırmıştır. Fazilet Partisi'nin veya ilgili siyasi geleneğin bir uzantısı olarak gösterilmesi partililer tarafından kabul görmemektedir. Ayrıca Anavatan Partisi'nin (ANAP) devamı olduğu da iddia edilmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu günden 2024'e dek katıldığı seçimlerin tamamında birinci parti olmuş ve katıldığı yedi genel seçimin dördünde (2002, 2007, 2011 ve Kasım 2015) tek başına iktidar olmuştur. Partinin 2001'deki kuruluşundan itibaren genel başkanlık görevini sürdüren Erdoğan'ın, 2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından bu göreve eski dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu getirildi. Parti, Davutoğlu liderliğinde katıldığı Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde %8,96 oy kaybederek %40,87'ye geriledi.
Kasım 2015 genel seçimlerindeyse tarihindeki en büyük oy sayısı ve %49,5 ile 2011'den sonra en büyük oy oranına sahip olarak, 317 milletvekili elde etti ve TBMM'de tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaştı. Ahmet Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından gerçekleştirilen kongrede Binali Yıldırım partinin genel başkanlık görevine seçildi. Yıldırım 24 Mayıs 2016 tarihinde 65. Türkiye Hükûmeti'ni kurarak başbakanlık görevine başladı. 24 Haziran 2018 Genel seçimlerinde %42.56 oy alan AK Parti iktidarını devam ettirdi. 10 Temmuz 2018 tarihinde 66. Türkiye Hükûmeti kuruldu. 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde %35,62 oy alan AK Parti iktidarını devam ettirdi. 4 Haziran 2023 tarihinde 67.Türkiye Hükûmeti kuruldu.
AK Parti, 2002 yılından bu yana Türk siyasetinde önemli bir yer almaktadır. Üye sayısı açısından dünyanın en büyük altıncı siyasi partisidir ve Hindistan, Çin ve ABD'de bulunan siyasi partiler dışında dünyanın en çok üyeye sahip siyasi partisidir.

16 Ocak 1998'de Refah Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla Millî Görüş geleneğinden gelen siyasiler Fazilet Partisi altında tekrar birleşti. Ancak değişmeyen politikalar ve değişmeyen yaşlı lider kadro sebebiyle partinin halk tabanında karşılık bulamadığını düşünen Abdullah Gül liderliğindeki Yenilikçiler, Gelenekçiler ile Fazilet Partisi kongresinde başkanlık yarışına girdiler ancak kaybettiler. Haziran 2001'de ise Fazilet Partisi AYM kararıyla kapatıldı. Erdoğan'ın da aralarına katılması ile Yenilikçiler yeni parti çalışmalarına başladı. 14 Ağustos 2001 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.
Partinin kuruluşunda Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç'ın da aralarında bulunduğu toplam 74 Kurucular Kurulu üyesi yer aldı. Bünyesinde Millî Görüş, merkez sağ ve diğer görüşlerden oluşan isimler bulunuyordu. Parti isminin bulunması, logosu ve sloganlarının belirlenmesinde reklamcı Erol Olçok'un etkisinin olduğu kaynaklarda bahsedilmektedir.

Parti, 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulduktan yaklaşık 1 yıl sonra Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde 2002 genel seçimleri yapıldı. AK Parti 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara geldi. Erdoğan, siyasi yasağı bulunduğu için seçimlere giremeyerek milletvekili seçilemedi. Seçim sonrasında 58. Türkiye Hükûmeti, Abdullah Gül başbakanlığında kuruldu. Hükûmet döneminde Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisine yasa teklifi sunuldu. Değişiklik Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildi. Daha sonra aynı yasa değiştirilmeden mecliste tekrar kabul edildi. Sezer yasa değişikliğini bu kez onayladı. Siirt'teki seçimlerin tekrar edilmesine karar verilerek 2003 ara seçimlerine gidildi. Seçimlerde AK Parti'nin ilk sıra adayı Mervan Gül'ün adaylıktan çekilmesi ile Erdoğan partinin birinci sıra adayı olarak Siirt seçimlerine girdi ve oyların %85'ini alarak milletvekili oldu.
Erdoğan'ın milletvekili seçilmesinin ardından başbakan Abdullah Gül ve kabine istifasını verdi. Ahmet Necdet Sezer hükûmeti kurma görevini Erdoğan'a verdi ve genel seçimlerden yaklaşık dört ay sonra Erdoğan başbakanlığında 59. hükûmet kuruldu. Bu seçimin ardından 2004 yerel seçimleri yapıldı. AK Parti 1750 belediye almaya hak kazandı. 2003-2009 yılları arasında, Türkiye'nin GSMH'si dünya toplamının %1,11'inden %1,37'sine yükselmiştir.

2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri, CHP'li ve AK Partili politikacılar arasındaki gerilimlerin doruğa çıkmasıyla bir siyasi krize dönüştü. Baykal döneminde CHP, ordu ve yargının "demokratik olmayan" girişimlerine destek verdi. Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'e karşı ortaya çıkan protestolar; Gül'ün İslamcı siyaset geçmişi ve eşinin başörtüsü takması gibi popüler nedenlerle düzenlendi. CHP'nin seçimi boykot etmesiyle beraber 367 Krizi çıktı. E-muhtıra yayınlandı. Olayların ardından erken seçim kararı alındı ve Anayasa'da bazı değişiklikler yapıldı. Cumhurbaşkanının meclis tarafından değil, halk tarafından iki turlu oylamayla seçilmesi kararlaştırıldı; yedi yıl olan görev süresi beş yıla düşürülerek, iki kez seçilebilmesinin önü açıldı. Anayasa değişiklikleri, 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan halk oylamasında, %68,95'lik kabul oyuyla yürürlüğe girdi. 28 Ağustos 2007 tarihinde Abdullah Gül Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Yemin töreni CHP ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından boykot edildi.
2008 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiği" savıyla, Anayasa Mahkemesi'nde "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin temelli kapatılma davasını" açtı. 30 Temmuz 2008'de açıklanan kararla, 10 üyenin 6'sının kapatılması yönünde, 4'ünün hazine yardımının kesilmesi yönünde tercihi oldu. AYM Başkanı Haşim Kılıç'ın ret oyuyla parti kapatılmadı ancak hazine yardımlarının yarısının kesilmesi kararı alındı.
Parti, 2009 yerel seçimlerinde 1442 belediye başkanlığı kazandı. Ayrıca 16 büyükşehir belediye başkanlığından 10 tanesini kazandı.
2009'da İsrail'in Filistin'e saldırısının ardından Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu toplantısında, Şimon Peres'in uzun süre konuşmasına karşılık Erdoğan "Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos'a gelmem." diyerek podyumu terk etmiştir. Erdoğan Davos dönüşü büyük bir kutlamayla karşılanmıştır. Ayrıca Gazze Savaşı'ndaki diplomatik çabaları nedeniyle Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanlığına getirilmiştir.
Parti 2011 genel seçimlerinde %49,8'lik bir oy oranıyla üçüncü kez tek başına iktidar olmayı başardı.

2014 yerel seçimlerinde AK Parti %43.4 oy alarak birinci parti oldu. Parti, bu seçimlerde 30 büyükşehir belediye başkanlığından 18 tanesini kazandı. 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mehmet Ali Şahin Erdoğan'ın adaylığını ''İstanbul milletvekilimiz, Genel Başkanımız, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'dır.'' şeklinde açıklamıştır. 10 Ağustos 2014 tarihinde Erdoğan'ın %51,8 oy oranıyla 12. Türkiye cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin ardından 27 Ağustos'ta düzenlenen kongrede AK Parti genel başkanlığına Ahmet Davutoğlu seçilmiştir.
Parti, Ahmet Davutoğlu liderliğinde katıldığı 2015 genel seçimlerinde tarihinde ilk kez meclis çoğunluğunu kaybetti. Seçimlerin ardından koalisyon görüşmeleri başarısız oldu. MHP, CHP liderliğindeki bir hükûmette HDP ile birlikte yer almayı reddetti. CHP ise haftalar süren müzakerelerin ardından AK Parti ile hükûmet kurmayı reddetti. Kasım ayında yapılan erken seçimde AK Parti meclis çoğunluğunu yeniden kazandı. Bu tarihten sonraki seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi meclisin salt çoğunluğunu elde edemedi.
2015 yılında Ahmet Davutoğlu, partinin 5. Olağan Kongresinde ikinci kez genel başkan seçildi. Kamuoyunda ilk olarak, Ocak 2015'te Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıklanan ancak hayata geçirilemeyen 'şeffaflık paketi' yüzünden Davutoğlu-Erdoğan arasında gerginlik çıktığı iddia edildi. Ardından MKYK'da alınan kararla, genel başkanın "il ve ilçe başkanı atama yetkisi" elinden alındı. Kararın toplantıdan önce Erdoğan'a yakın üyeler tarafından alındığı ve toplantı sırasında Davutoğlu'na imzalatıldığı iddia edildi. 2016'da 'Pelikan Dosyası' adı altında anonim bir blogda Davutoğlu'nun Erdoğan'a ihanet ettiği ve istifa etmesi gerektiği savunuldu. Bu blog medyada büyük yankı uyandırdı. 4 Mayıs 2016'da iddialara göre Külliyede Erdoğan ve Davutoğlu arasında yapılan ikili toplantıda, Davutoğlu'nun doğrudan istifa etmemesi, ancak AK Parti'yi kongreye götürmesi ve yeniden genel başkan adayı olmaması konusunda anlaştılar. Davutoğlu, toplantının ardından bir gün sonra yaptığı açıklamada, "4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarurettir" diyerek partiyi yeni genel başkan seçimi için 2. Olağanüstü Büyük Kongre'ye çağırdı.
22 Mayıs 2016 tarihinde düzenlenen kongrede Binali Yıldırım AK Parti'nin 3. genel başkanı seçildi. Yıldırım, yeni hükûmetin öncelikli konusunun yeni anayasa, başkanlık sistemi de dahil olmak üzere yeni yönetim sistemini belirleyecek değişikliğin olduğunu ve yeni anayasayı gerçekleştirmek için çalışmalara hemen başlanacağını açıkladı. Ayrıca 12 Eylül Darbesi sırasında yazılmış mevcut anayasayla 2023 Hedeflerine ulaşamayacağını belirterek muhalefet partilerine yeni anayasa çağrısı yaptı. 2017 anayasa değişikliği referandumunda sunulan değişiklikler %51,41 oranında evet oyuyla

Adana, Türkiye'nin bir ilidir. 
Merkezi Adana olan ilin 2024 yılı verilerine göre nüfusu 2.280.484'tür ve bu nüfusla ülkenin en kalabalık yedinci ili konumundadır. 
Yüzölçümü 13.844 km2dir. İlde km2ye 163 kişi düşmektedir. En yüksek Seyhan ilçesinde 1.785 kişi düşmektedir. 
Adana il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 23 metredir. 
5'i merkez olmak üzere 15 ilçeye ayrılır. Bu ilçelerde 831 mahalle bulunmaktadır. 
Adana; kuzeyinde Kayseri, doğusunda Osmaniye, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş, güneydoğusunda Hatay, kuzeybatısında Niğde, batısında Mersin ve güneyinde Akdeniz ile çevrilidir.
Adana'nın plaka kodu 01'dir.
Adana ilinin ismi 1933'te Seyhan olarak değişmiştir. 1956'da Seyhan ilinin ismi Adana olarak değiştirilmiştir.

Adana, Anadolu yarımadasının güneyinde ve Akdeniz kıyısında yer alan 36°30-38°25 Kuzey enlemleri ile 34°48-36°41 Doğu boylamları arasında ve Akdeniz Bölgesi'nde yer almaktadır. Adana, tarihte Batılılar tarafından daha çok Kilikya olarak bilinen Çukurova'ya bir giriş kapısı olarak hizmet eden Akdeniz'in kuzeydoğu kenarında bulunmaktadır. Bu geniş düzlük Toros Dağları'nın güneydoğusu boyunca uzanır.
Adana'dan Çukurova'nın batısındaki Tarsus'a giden yol Toros Dağları eteklerindeki tepelerden geçer. Sıcaklık, her yükseltiyle beraber düşer, çünkü yol yaklaşık olarak 4000 m'lik bir rakıma ulaşır ve kayalıklı bir geçit olan Gülek Boğazı'ndan geçer ve İç Anadolu Bölgesi düzlüklerine doğru devam eder.
Adana'nın kuzeyini hidroelektrik santrali ve 1956 yılında yapımı tamamlanan Seyhan haznesi kuşatır. Baraj, hidroelektrik enerji üretimi amacıyla yapılmış olup, ayrıca alçak Çukurova düzlüğünün sulanmasını sağlamaktadır. Ovaya dökülen şehrin iki sulama kanalı, şehir merkezi boyunca doğudan batıya doğru geçer. Yüreğir Ovasını sulama amaçlı yapılan başka bir kanal da bulunmaktadır.
Adana; kuzeyinde Kayseri, doğusunda Osmaniye, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş, güneydoğusunda Hatay, kuzeybatısında Niğde ve batısında Mersin illeri ve güneyinde Akdeniz ile çevrilidir. Güneyi 160 km'yi bulan Akdeniz kıyılarıyla sınırlanan ilin yüzölçümü 14.125 km2dir.
Adana, Orta Toroslar'ın bir bölümü ile Amanos Dağları tarafından çevrilidir. Toroslar -batıdan doğuya- Uzunyayla'ya kadar uzanır. Bu dağlarda 3000 metreyi geçen yüksekliklerin yanı sıra sert yamaçlara ve derin vadilere rastlanır. Toroslar'ın bu bölümünde İç Anadolu Bölgesi'ni güneye bağlayan en önemli geçit olan Gülek Boğazı bulunur.
Toros ve Amanoslar ile Akdeniz arasında kalan alana ise Çukurova denir. Misis Dağları pek yüksek olmayan görünümleri ile Çukurova'yı ikiye böler. Güneyde kalan bölüme "Aşağı Ova" kuzeyde kalan bölüme ise "Yukarı Ova" denir.
İl sınırları içinde birçok su kaynağı bulunmakta olup, bunların en önemlileri Seyhan ve Ceyhan nehirleridir.

Not: 1996 yılında Osmaniye ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Adana İl Nüfusu: 2.283.609'tür (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.844 km2dir. İlde km2ye 165 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 1.762 kişi ile Seyhan'dır.) İlde yıllık nüfus %0,14 oranında artmıştır. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 15 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 831 mahalle bulunmaktadır. Nüfus en çok artan ilçe: Sarıçam (%4,70), nüfusu en çok azalan ilçe: Feke (-%3,29)

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

Adana'da toplam 15 ilçe bulunmaktadır.

Seyhan Nehri'nin batı kanadında yer alan Seyhan ilçesi şehrin kültür ve iş merkezidir. D-400 devlet yolu (şehir sınırları içerisinde Turhan Cemal Beriker Bulvarı olarak da kabul edilir) şehri kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölen ekonomk bir sınır gibidir. Seyhan'nın D-400 karayolunun kuzeyinde kalan kısmı, şehrin ekonomik olarak gelişmiş yeridir. D-400 boyunca, oteller, kültür merkezleri, ticaret ve iş binaları sıralanmaktadır. D-400'ün güneykısmında kalan şehrin eski merkezi geleneksel ve modern mağazaların şehir sakinlerine sunulduğu pazar alanıdır. Buranın güneyi ise düşük gelirle sakinlerin tercih ettiği bir yerleşim alanıdır.

Çukurova, Seyhan ilçesinin kuzeyinde ve Seyhan Havzası'nın güneyinde bulunan modern bir yerleşim alanıdır. İlçe, şehrin kuzeyindeki 3.000 hektarlık az verimli araziyi değerlendirmek için dağınık şehri bu araziye yönlendirmek amacıyla 1980'lerin ortalarında planlanmıştır. Yeni Adana olarak isimlendirilen proje göl sahili boyunca uzanan villaları ve yeni açılan Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Kenan Evren bulvarları boyunca boy gösteren çok katlı apartman dairelerini bünyesinde barındırmaktadır.
Yüreğir ilçesi, nehrin doğu yakasında bulunmakta olup düşük gelirli birçok yerleşim alanına ve büyük ölçekteki sanayii bölgelerine ev sahipliği yapmaktadır. Nehir üzerinde yapılan yeni köprüler ve ilçe sınırları içerisine metro hattının döşenmesiyle beraber Yüreğir gittikçe önem kazanmaya başlamıştır. Adana Adalet Bakanlığı yeniden ilçeye dönmüş ve Kazım Karabekir mahallesine 47.5 hektarlık sağlık kampüsü yapılması planlanmaktadır. Sinanpaşa, Yavuzlar, Köprülü ve Kışla mahallelerini modern yerleşim alanlarına dönüştürecek kampsamlı kentsel imar planı ilçede uygulanmaktadır.
Sarıçam ilçesi, Yüreğir'in kuzeydoğusunda bulunmaktadır ve 2008 yılında Adana şehriyle birleştirilen eski belediyelerden oluşmaktadır. Sarıçam'daki bazı büyük kurum ve kuruluşlar şunlardır: Çukurova Üniversitesi, İncirlik Hava Üssü ve Organize Sanayi Bölgesi.
Karaisalı, Seyhan Havzası'nın kuzeyinde, şehir merkezinin dışında bulunan küçük bir ilçedir. İlçenin büyük çoğunluğu kırsal alanda olup Seyhan nehri boyunca uzanan eğlence alanlarına ve kuzeydeki yüksek alanlarda yazlıklara ev sahipliği yapar.

T.C. Adana Valiliği

Adnan Çoker (20 Ekim 1927, İstanbul - 22 Ağustos 2022, İstanbul), Türk ressam ve akademisyen.

1927 yılında İstanbul Süleymaniye'de doğdu. 1934-39 Samatya Hacı Kadın İlkokulu'nda, 1939-42 Davutpaşa Ortaokulu'nda, 1942 Afyon Lisesi'nin Orta kısmında 1 yıl okudu. 1944-45 Güzel Sanatlar Akademisi, Galeri eğitiminde Şefik Bursalı'nın öğrencisi oldu. 1945-51 Zeki Kocamemi Atölyesi'nde 6 yıl çalıştı. 2 Temmuz 1951'de Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Resim Bölümü'nü bitirdi. Avrupa konkurunu kazanarak 29 Aralık 1955'te devlet bursu ile Paris'e gitti. 1960 Mart ayında, Batı'daki öğrenimini tamamlayarak yurda döndü. Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü asistanı oldu. 1963'te A. Gürman, Sarkis, Devrim Erbil ve Tülay Tura ile "Mavi Grup"u kurdu. 1964'te, Fransız bursu ile ikinci kez Paris'e gitti. W. Hayter Atölyesi'nde gravür, Goetz Atölyesi'nde boya etüdlerini sürdürürken 'Siyah Fon'lu Resimler'e başladı. 1969 yılında, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde, doçent unvanını aldı. 1976'da, Güzel Sanatlar Akademisi, Resim Bölümü profesörlüğüne, 1977'de İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü'ne atandı. 1979'da, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü'nden istifa etti. 1983'te Mimar Sinan Üniversitesi (MSÜ), Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü Başkanlığı'na getirildi. 1985'te MSÜ, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığı'ndan istifa etti.
Birçok kurum ve özel koleksiyonda yapıtları bulunan Çoker 22 Ağustos 2022 tarihinde öldü. Vefatı üzerine 24 Ağustos 2022'de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde tören düzenlendi. Törenin ardından Şakirin Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.

Çoker, soyut-minimal çalışmalarında, yüzey-mekan, düzlem-espas gibi temel kavramları sorgular, “Mimari-Çerçeveleme- Anıtsallık”, “Denge” ve “Geometri” unsurları irdeler. Resimlerinde “Kalıp-Biçim” ya da “Asılı Biçim” olarak nitelendirdiği biçimler, siyah üzerinde soyut bir mekânsal boyut içinde asılı gibi durur. Osmanlı ve Selçuklu anıtsal mimarlığının, iç uzamı dış dünyaya açan sivri kemerli kapı ve pencere motifinden yola çıkılarak oluşturulan uyum, sanatçının deyimiyle bir “kalıp biçim”e dayanır. Yani geometrik ve alışılmış biçimcilikten ayrılır.

1951 İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi "Kore" yarışması Resim 1. Ödülü
1961 İstanbul Sanat Festivali Resim ve Heykel Sergisi, Resim 1. Ödülü
1962 23. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Resim 1. Ödülü
1973 7. DYO Resim Sergisi, Başarı Ödülü
1976 Uluslararası 11. İskenderiye Bienali Resim 2. Ödülü
1981 Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Sanat alanı Resim dalında, "Yarım Küreler" ile
1982 Ev Dekorasyonu Dergisi Onur Ödülü
1990 III. Uluslararası Asya-Avrupa Sanat Bienali, "Dostluk ve Barış Sanat Ödülü"
1994 Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü'nü reddetti.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS), kişilerin yerleşim yerlerine göre nüfus bilgilerinin güncel olarak tutulduğu, nüfus hareketlerinin her an izlenebildiği, MERNİS (Merkezî Nüfus İdare Sistemi) kayıtlarındaki T.C. Kimlik Numarasına göre kişiler ile ikamet adreslerinin eşleştirildiği TÜİK tarafından yapılan bir kayıt sistemidir.
ADNKS, devamlı yapılan güncellemeler ile yaşatılan modern bir veritabanıdır. Eski sistemde önce 5, sonra 10 yılda bir sokağa çıkma yasağı ile uygulanan nüfus sayımları ADNKS sisteminin devreye girmesinden itibaren yapılmamaktadır. Bu sistemde TC Kimlik Numaralarına göre kayıt yapılması mükerrer kayıt ya da kayıt olamama gibi riskleri en aza indirgemiştir.
TÜİK'in çalışmalarından olan nüfus sayımları 2007 yılından beri ADNKS temelinde açıklanmaktadır.
Türkiye'de 6 aydan fazla kalacak yabancı uyruklu kişiler de ayrı bir form ile bu sisteme dahil edilmektedirler. Ayrıca yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadıkları ülke ve şehir düzeyinde yerleşim yeri bilgileri ile nüfus bilgileri de ayrı bir veritabanı oluşturularak kayıt altına alınmıştır.

Türkiye demografisi
Türkiye'de genel nüfus sayımı
Nüfusuna göre Türkiye'nin illeri

Kurum Resmi Sitesi: TÜİK ADNKS 31 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adıyaman, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Orta Fırat Bölümü'nde bulunur. İdari merkezi Adıyaman şehridir. TÜİK 2024 sonu verilerine göre ilin nüfusu 611.037'dir.
Doğusunda Diyarbakır, kuzeyinde Malatya, batısında Kahramanmaraş, güneyinde Gaziantep ve Şanlıurfa illeri ile çevrilidir. İlin doğusunda Torosların güneydoğu uzantısı olan Malatya dağları, güneydoğusunda Atatürk Baraj Gölü yer alır. Doğusundan Fırat Nehri ile çevrilidir. İlin kuzey kesimi genel anlamda dağlık ve engebeli iken güney kesiminde geniş ovalar bulunur.
Adıyaman il merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 669 metredir.
İl sınırları içerisindeki tek üniversite Adıyaman Üniversitesidir.
Adıyaman'ın trafik plaka kodu 02'dir.

Adıyaman ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılar, bölgede tarih öncesi dönemlerden beri insan yerleşimlerinin var olduğunu göstermiştir. Perre (Pirin), Palanlı, Haydaran ve Turuş'ta yapılan kazılar, bölgede Üst Paleolitik döneme tarihlenen mağara yerleşimlerini ortaya çıkarmıştır. Palanlı köyündeki Palanlı mağarasının, MÖ 40 bin yıllarında kullanıldığı tahmin edilmektedir. Diğer bölgelerde yapılan kazılarda MÖ 3 binli yıllara tarihlenen kalıntılara ulaşılmıştır.
Adıyaman ve çevresinde görülen ilk devlet örgütlenmesi Hititler tarafından kurulmuştur. Hitit yazıtlarına göre MÖ 1650'li yıllarda Adıyaman'ın da içerisinde bulunduğu Anadolu'nun güneydoğusu büyük oranda Hitit egemenliğine girmiştir. Hititlerin zayıflamasının ardından MÖ 16. yüzyıl sonlarında Adıyaman ve çevresi Hurriler'in egemenliği altına girmiş, sonrasında ise bölge, yıkılışlarına kadar Mitanniler'in hakimiyetinde kalmıştır.
Mitannilerin ardından bölgede bir Geç Hitit krallığı olan Kummuh Krallığı hüküm sürmeye başlamıştır. MÖ binli yıllarda kurulduğu tahmin edilen bu krallığa ait en eski yazıtlara Adıyaman'ın Besni ilçesinde yapılan kazılarda ulaşılmıştır.
Keşfedilen Kummuh ve Asur kaynakları, Kummuh Krallığının Asurlulara vergi ödeyen devletlerden biri olduğunu ortaya koymuştur. Başta Asurlularla dostane ilişkiler yürüten Kummuh Krallığı, MÖ 750'li yıllardan itibaren Asurluların güç kaybedişinin ardından Urartuların bölgeye yaptıkları saldırılar ile Urartular tarafından vergiye bağlanmış ve Asurlulara karşı topladıkları ittifaka katılmaya zorlanmıştır. MÖ 8. yüzyıl ortalarında bugünkü Besni ilçesi çevresinde yapıldığı düşünülen savaşlarda Asurluların Urartuları yenmesiyle Kummuh Krallığı tekrar Asurlulara vergi ödemeye başlamıştır. Kummuh Krallığının MÖ 8. yüzyılın sonlarında Urartular ile ittifak yaparak vergi vermeyi reddetmesiyle bölge Asur Kralı II. Sargon tarafından işgal edilmiş, Kummuh Krallığı sona ermiş ve bölge Asurluların bir eyaleti haline gelmiştir.
Asurluların hakimiyeti boyunca bölgedeki yerli halkın çoğu Güney Mezopotamya'ya sürgün ettirilmiş, o bölgedeki halklar da Kummuh Bölgesine zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Asurlular bölgede MÖ 7. yüzyılın sonuna kadar hakim olmuş, MÖ 607'de Asurlular'ın Babillilerle yapılan savaşı kaybetmeleriyle birlikte bölge Babil hakimiyetine girmiştir. Babil hakimiyetinden önce Kummuh diye bilinen bölge, sonrasında Kommagene ismiyle bilinir olmuştur.
Babil egemenliğinin ardından bölge MÖ 6. yüzyıl ortalarında Perslerin hakimiyetine girmiştir. Pers hakimiyetinde, öncesinde bölgeden sürgün ettirilen halkların bölgeye dönüşüne müsaade edilmiş, bu da bölgede zengin bir kültürün oluşmasını sağlamıştır.
Bölgedeki Pers hakimiyeti Pers Kralı III. Darius'un MÖ 333 yılında Büyük İskender'e yenilmesiyle son bulmuş, Kommagene toprakları da diğer Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarıyla birlikte Büyük İskender'in hakimiyetine girmiştir. Büyük İskender'in ölümünün ardından generallerinin taht kavgasına tutuşması ve imparatorluğun parçalanmasının ardından Kommagene bölgesi İskender'in generallerinden biri olan I. Seleukos tarafından kurulan Seleukos İmparatorluğunun hakimiyetine girmiştir. Seleukos hakimiyeti bölgenin kültürel açıdan canlandığı ve Helenizm kültürü etkisine girdiği bir dönem olmuştur.

MÖ 2. yüzyıl başlarında Seleukos İmparatorluğunun çözülmeye başlamasıyla bölgenin Seleukos valisi Ptolemaios, Kommagene'de bağımsızlığını ilan ederek Kommagene Krallığını kurmuştur. Ptolemaios'un ardından tahta geçen oğlu Sames, kendi ismini verdiği Samosata şehrini başkent ilan etmiştir. Bu dönemde Kommagene Kuzey Suriye ile Toroslar arasındaki bölgede hüküm sürmüştür.
Seleukosların yakılışına kadar Seleukoslarla iyi ilişkiler sürdüren Kommagene Krallığı, Seleukosların yıkılışının ardından dönem dönem Part İmparatorluğu, Ermenistan Krallığı ve Roma İmparatorluğu'na bağlı bir halde yaşamını sürdürmüştür. MÖ 1. yüzyılın başlarında Roma'nın Anadolu'daki etkinliğini arttırması ile bölgedeki krallar da Roma hakimiyetini kabul ederek devletlerinin varlığını sürdürebilmiştir. Nitekim Kommagene Krallığı da bu dönemde Roma hakimiyetini tanımış ve varlığını sürdürmüştür. MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu ile çalkantılı ilişkiler içine giren Kommagene Krallığı, Roma tarafından iki kez ilhak edilmiş, ara ara Roma'ya bağımlı bir devlet olarak yaşamasına izin verilmişse de MS 72'de tamamen Roma'nın hakimiyetine girmiştir.
Kommagene Krallığı hanedanı kendilerini Helen ve Perslerin "uğurlu soyu" olarak nitelemiştir. Kommagene kralları kendilerini baba tarafından Pers İmparatoru I. Darius'a, anne tarafından ise Büyük İskender'e dayandırmıştır. Nitekim Kommagene Kralı I. Antiochos, 2150 metre yükseklikteki Nemrut Dağı'na devasa ve anıtsal bir tapınak inşa ettirmiş, buraya tanrılarıyla birlikte tanrılaşmış Pers ve Helen atalarının heykellerini sıralamıştır. Nemrut Dağı'ndaki bu heykeller bugün Adıyaman'ın en önemli turizm değerlerinden biridir. Ayrıca I. Antiochos'un oğlu II. Mitridat'ın hanedanın kadınlarının gömülmesi için yaptırdığı bir anıt mezar olan Karakuş Tümülüsü de Kommagene Krallığı döneminden kalan şehrin önemli turizm noktalarından biridir.
Bugün Adıyaman ili sınırları içerisinde kalan antik Samosata, bugünkü Kâhta ilçe sınırları içerisindeki Arsemia ve Adıyaman şehir merkezinin kuzeyindeki Perre (Pirin) şehirleri, Kommagene Krallığının önemli şehirleri arasındaydı.

Bölge Roma hakimiyetine girdikten sonra Romalılar ile Partlar arasındaki güç mücadelesine sahne olmuştur. Partların batıya doğru olan ilerleyişini durdurmak isteyen Romalılar, bölgeye tahkimat yapmışlar, özellikle Samosata şehri Romalılar tarafından askeri bir üs olarak kullanılmıştır. Romalılar bu dönemde Kommagene topraklarını baştan başa dolaşan yollar inşa etmişlerdir. Malatya'dan başlayıp Perre'ye, oradan Samosata'ya, oradan da Fırat kıyısını izleyerek Kızılin civarından Suriye'ye giden bu yol güzergahında inşa edilen köprülerin bazıları bölgede hâlâ ayaktadır. Romalıların Kahta Çayı üzerinde inşa ettiği Cendere Köprüsü, Adıyaman'ın önemli turizm noktaları arasındadır.
Romalılar ve İranlılar arasındaki güç mücadelesi bölgede asayişi ortadan kaldırmış ve nüfusun azalmasına sebep olmuştur. Romalıların İranlılarla olan güç mücadelesi Safeviler devrinde de devam etmiş, 3. yüzyıl ortalarında bölge Safevi şahı I. Şâpûr'un orduları tarafından işgal edilerek tahrip edilmiştir.
Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında bölünmesinin ardından bölge Bizans hakimiyetinde kalmıştır. Adıyaman ve çevresi bu dönemde Bizans ile Safeviler ve Müslüman Araplar arasındaki güç mücadelesine sahne olmuştur. 7. yüzyıl ikinci yarısından itibaren bölge Müslüman Arapların akınlarına maruz kalmıştır. Bizans'ın Yermuk Savaşı'ndan sonra bölgeden çekilmesiyle boşalan alanlar zamanla Müslümanlar tarafından doldurulmuştur. Halife Ömer devrinde devam eden Müslüman akınlarıyla bölgeye gelen sahabe Safvan bin Muattal'ın kabri, bugün Samsat ilçesinde bulunmaktadır ve Adıyaman'ın önemli turizm noktalarından biridir.

Bölgede Bizans ile Müslüman Araplar arasındaki güç mücadelesi Emeviler döneminde de devam etmiştir. Emevi iktidarının sonuna doğru bölgeye gelen komutan Mansur bin Cavane, Perre şehrini Emeviler adına fethetmiş ve şehrin güneyinde yeni bir kale ve bu kale etrafında kümelenmiş yeni bir kasaba inşa ettirmiştir. Yeni yapılan kale ve çevresindeki şehir, Mansur bin Cavane'nin ardından Mansur'un Kalesi anlamına gelen Hısnımansur ismini almıştır. Bugünkü Adıyaman şehir merkezinin kuruluşu bu tarihe dayanmaktadır. Hısnımansur ve Besni'yi içine alan bu bölge bu tarihten itibaren Emeviler ile Bizans arasındaki şiddetli çatışmalara sahne olmuş, bölge sık sık Emevilerle Bizans arasında el değiştirmiştir. Uzun süre bir sınır bölgesi olan bu alanda, ilerleyen dönemlerde Arap, Türk, Bizans ve Ermeni kuvvetleri birbiriyle mücadele etmiştir.
Abbasiler döneminde bölgede devlet hakimiyeti güçlenmişse de 9. yüzyıla gelindiğinde Abbasiler Bizans'a karşı olan gücünü koruyamamıştır. Bu dönemde yapılan Bizans akınları ile bölgede Bizans hakimiyeti sağlanmıştır. Bir dönem Hamdanilerin hakimiyeti altına giren Besni'nin de Bizans tarafından alınmasının ardından bölge uzun bir süre Bizans hakimiyetinde kalmıştır.
Hısnımansur ve çevresine ilk Selçuklu akınları 11. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Bu akınlar sırasında bölge Selçuklu hakimiyetine girmişse de sonrasında bölge Selçuklular ve bölgede Bizans'ın Malazgirt yenilgisiyle güç kazanan Ermeniler arasındaki mücadelelere de sahne olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasının ardından bölgeye gönderilen Süleyman Şah'ın komutanlarından Emir Buldacı, Güneydoğu Anadolu'da yaptığı fetihler sırasında 1084 yılında Besni ve Hısnımansur çevresini kontrol altına almışsa da I. Haçlı Seferi'nin başlamasıyla Müslümanlar güç kaybetti ve Adıyaman ve çevresi Urfa Haçlı Kontluğu'nun hakimiyetine girdi. 1144 yılında İmameddin Zengi'nin Urfa Haçlı Kontluğu'na son vermesinin ardından Frankların elindeki Samsat 1150'de, Hısnımansur da 1151'de Zengilerin idaresine geçmiştir. Bölge bu tarihten sonra Artuklular ve Eyyübilerin idaresine geçmiş, 1226 yılına kadar Artuklu-Eyyübi-Selçuklu mücadelelerine sahne olmuştur.
1226 yılında Selçuklu komutanı Emir Çavlı, Selçuklulara karşı ittifak yapan Artuklu ve Eyyübi ordusunu mağlup ederek Hısnımansur ve Kâht

Af, genel anlamda, bir kişinin kusurunun bağışlanması demektir. Bütün toplumların aileden başlayarak, okulda ve toplum içinde nasıl davranılacağına ilişkin kuralları vardır. Bu kurallara aykırı hareket etmek suç ya da kabahat olarak kabul edilir. Bununla birlikte bir baba çocuğunun, bir öğretmen öğrencisinin bazı kuraldışı davranışlarını bağışlayabilir. Hukukta af ise, devletin suç işleyip hüküm giymiş bireyleri bazı durumlarda bağışlamasıdır. Bu durumda af, bir mahkemece verilmiş cezanın, hatta doğrudan doğruya suçun yok sayılmasıdır.
Af, genel af ve özel af olmak üzere ikiye ayrılır. Belirli bir suçu ve bu suçtan hüküm giymiş kişilerin cezalarını ortadan kaldıran affa genel af denir. Aftan yararlanan kişinin savcılıktaki tüm sabıka kaydının silindiği durumda  o kişi hukuki evrak bakımından hiç hüküm giymemiş sayılır.
Bir yargılamada adaletsiz ve yanlış karar verilmiş olabilir. Bu tür adaletsiz ve yanlış kararların düzeltilmesi, yaşlı ya da hasta hükümlülerin bağışlanması için çıkarılan affa da özel af denir. Özel af ya yalnızca cezanın uygulanmasını hafifletir ya da tamamen ortadan kaldırır. Suç gene de işlenmiş sayıldığı için, kişi hüküm giymiş olarak kabul edilir ve savcılıktaki sabıka kaydı silinmez.
Türkiye'de özel ve genel af çıkarma yetkisi anayasayla Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiştir. Ayrıca cumhurbaşkanı, gene anayasayla verilmiş yetkisine dayanarak özel af çıkarabilir.

- hükümlü ceza afları (Genel aflar)
- öğrenci afları
- imar afları
- vergi afları
- sigorta prim afları

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı veya kısa adıyla AFAD, ülke genelinde meydana gelebilecek afet ve acil durumlara karşı önlem almak, hazırlık yapmak, gerçekleşmesi halinde müdahalede bulunmak ve afet sonrası iyileştirme çalışmalarını yürütmek amacıyla kurulmuş bir afet ve acil durum yönetimi kurumudur. Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda toplumda afet bilincini geliştirmeye yönelik eğitim, planlama ve koordinasyon faaliyetleri de yürütür.
Her ilde valiye bağlı İl Afet ve Acil Durum Müdürlükleri bulunmakla beraber 15 ilde bulunan Arama ve Kurtarma Birlik Müdürlükleri, bu kuruma bağlı olarak çalışmalarını sürdürmektedirler.

29 Mayıs 2009 tarih ve 5902 sayılı Kanun'un 17 Haziran 2009'da Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla; İçişleri Bakanlığı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü (SSGM) ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü (TAY) yerine kurulan  Kurum, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışmaktadır. Afet öncesi hazırlık ve zarar azaltma, afet esnasında yapılacak müdahale ve afet sonrasındaki iyileştirme çalışmalarının yönetim ve koordinasyonunu gerçekleştirmek, kurumun temel görev ve amacıdır.

Afet ve Acil Durum Yüksek Kurulu
Afet ve Acil Durum Koordinasyon Kurulu
Deprem Danışma Kurulu

Deprem     ve Risk Azaltma Genel Müdürlüğü
Deprem      Dairesi
Afet      Risklerini Azaltma ve Önlem Dairesi
Marmara      Afet Risklerini Azaltma Dairesi
Gönüllülük      ve Sivil Toplumla İlişkiler Dairesi
Bağışçı      İlişkileri Dairesi
İklim      Kaynaklı Afet Risklerini Azaltma Dairesi
Eğitim      ve Farkındalık Dairesi
Afetlere     Müdahale Genel Müdürlüğü
Arama      ve Kurtarma Dairesi
Sivil      Savunma Dairesi
Afet      Yönetim Merkezi Dairesi
Müdahale      Planları ve Tatbikatlar Dairesi
Uluslararası      İnsani Yardım Dairesi
Barınma     ve Yapım İşleri Genel Müdürlüğü
Acil Yardım ve Altyapı Hasarları Dairesi
Hasar Tespit ve Hak Sahipliği Dairesi
Yer Seçimi ve Mekansal Planlama Dairesi
Projelendirme ve Yapım İşleri Dairesi
Geçici Barınma ve Lojistik Depo Yönetimi Dairesi
Yönetim     Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Strateji Geliştirme Dairesi
Bilgi sistemleri ve Haberleşme Dairesi
İnsan Kaynakları Yönetimi Dairesi
Destek Hizmetleri Dairesi
Satın Alma ve Mali Kaynak Yönetimi Dairesi
Başkana     bağlı birimler
Başkan      Yardımcılıkları
Hukuk      Müşavirliği
Basın      ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Rehberlik      ve Denetim Başkanlığı
Dış      İlişkiler Dairesi
İç      Denetim Birimi
Afet      Araştırmaları Merkezi
81      İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü

AFAD tarafından afet durumlarında gönüllü ve personel kapasitesi ile Arama Kurtarma ve diğer çalışmalara katkı sağlayabilecek organizasyonların standartlara uyum, denetim ve belgelendirmesini amaçlayan, 2020 yılında ilk akreditasyon belgelerinin Arama Kurtarma Derneği (AKUT), İHH İnsani Yardım Vakfı (İHH Arama Kurtarma), AFGD Afet Gönüllüleri Derneği, ANDA Eğitim Araştırma Yardımlaşma ve Arama Kurtarma Derneği ve Jandarma Arama Kurtarma (JAK) yetkililerine verildiği projedir.

Arama ve Kurtarma
Selde Akarsuda
Kentsel
Arazide
Afetlerde Acil Barınma
Ayni Bağış Depo Yönetimi ve Dağıtım
Psikososyal Destek
Afetlerde Beslenme
Afet ve Acil Durum Eğitimleri
Afet Farkındalık Eğitimi
Hafif Arama ve Kurtarma Eğitmen Eğitimi
Kentsel Arama ve Kurtarma Orta düzey Eğitmen Eğitimi

AFAD Arama ve Kurtarma personeli rütbeleri toplam altı rütbeden oluşmaktadır.

Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezi veya kısa adıyla AFADEM; "Sivil Savunma Koleji" adı altında Sivil Savunma Genel Müdürlüğü tarafından 17 Kasım 1960 tarihli ve 7126 sayılı Sivil Savunma Kanunun 23 ve 32'nci maddeleri gereğince sivil savunma ile ilgili eğitim ve öğretim yapmak amacıyla kurulmuştur. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Deprem ve Risk Azaltma Genel Müdürlüğü Farkındalık ve Gönüllülük Dairesi Başkanlığı bünyesinde hala eğitim ve öğretimlerine devam etmektedir.

Afet Farkındalık Eğitimi
Yangın Farkındalık Eğitimi
Söndürme Ekipleri Eğitimi
Sivil savunma Temel Eğitimi

Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezi (AFADEM)
Sivil Savunma Günü
Doğal Afetler Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı
Federal Acil Durum Yönetim Kurumu
Türk Kızılay
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi
Afet
Acil durum
İlk yardım
Deprem
Sel
Çığ
Heyelan
Yangın
Afet ve acil durum yönetimi
Afet çantası
Afet risk azaltma
Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK))
Mahalle Afet Gönüllüleri

Resmî site 22 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî YouTube kanalı 17 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Instagram sayfası 22 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Twitter sayfası 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Facebook sayfası 17 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Afet Bilgi Bankası (TABB) 19 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Son Depremler 25 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Deprem sayfası 17 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Açıklamalı Afet Yönetimi Terimleri Sözlüğü 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KBRN Sözlüğü 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KBRN Bilgilendirme 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivil Savunma Bilgilendirme 14 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İlm Yardım Bilgilendirme 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Afete Hazır Türkiye 14 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Kitaplar 13 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Makaleler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Dergiler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Broşürler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Afişler 18 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD İnforgrafikler 13 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Afet Haritaları 15 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezi (AFADEM) 29 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Gönüllülük Sitesi 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Deprem Simülasyon Merkezi 23 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFAD Akreditasyon Sistemi sayfası 15 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Afet ve Acil Durum Toplanma Alanı Sorgulama (E-Devlet) 19 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afganistan, resmî adıyla Afganistan İslam Emirliği, Orta Asya ve Güney Asya'nın kesiştiği noktada yer alan ve denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu ve güneyde Pakistan, batıda İran, kuzeybatıda Türkmenistan, kuzeyde Özbekistan, kuzeydoğuda Tacikistan ve kuzeydoğu ve doğuda Çin ile komşudur. 652.864 kilometrekarelik bir alanı kaplayan ülke, Hindukuş Sıradağları tarafından ayrılan kuzey ve güneybatıdaki ovalarla ağırlıklı olarak dağlıktır. Kâbil ülkenin başkenti ve en büyük şehridir. Dünya Nüfus incelemesine göre, 2023 yılı itibarıyla Afganistan'ın nüfusu 43 milyondur. Afganistan Ulusal İstatistik Bilgi Kurumu, 2020 yılı itibarıyla nüfusun 32,9 milyon olduğunu tahmin etmektedir.
Afganistan'da insan yerleşimi Orta Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Halk arasında İmparatorluklar Mezarlığı olarak anılan bu topraklar, Persler, Büyük İskender, Maurya İmparatorluğu, Müslümanlar, Moğollar, İngilizler, Sovyetler Birliği ve ABD liderliğindeki koalisyon da dahil olmak üzere çok sayıda askeri sefere tanıklık etmiştir. Afganistan aynı zamanda Grek-Baktriyalılar ve Babürlülerin ve diğerlerinin büyük imparatorluklar kurmak için yükseldikleri bir kaynak olmuştur. Hem İran hem de Hint kültür alanlarındaki çeşitli fetihler ve dönemler nedeniyle bölge Zerdüştçülük, Budizm, Hinduizm ve daha sonra İslam için bir merkez olmuştur. Modern Afganistan devleti 18. yüzyılda Durrani Afgan İmparatorluğu ile başlamıştır, ancak Dost Muhammed Han bazen ilk modern Afgan devletinin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Afganistan, Britanya İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasındaki Büyük Oyun'da bir tampon devlet haline gelmiştir. İngilizler Hindistan'dan Afganistan'a boyun eğdirmeye çalışmış ancak Birinci İngiliz-Afgan Savaşı'nda püskürtülmüştür; İkinci İngiliz-Afgan Savaşı'nda ise İngilizler zafer kazanmıştır. 1919'daki Üçüncü İngiliz-Afgan Savaşı'nın ardından Afganistan yabancı siyasi hegemonyadan kurtuldu ve 1926'da bağımsız Afganistan Krallığı olarak ortaya çıktı. Bu monarşi 1973 yılında Zahir Şah'ın devrilmesine ve ardından Afganistan Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar neredeyse yarım yüzyıl sürmüştür.
1970'lerin sonlarından bu yana Afganistan'ın tarihine darbeler, işgaller, isyanlar ve iç savaşlar da dahil olmak üzere kapsamlı savaşlar hakim olmuştur. Çatışma, 1978'de komünist bir devrimin sosyalist bir devlet kurmasıyla başladı (kendisi de 1973'teki bir darbenin ardından kurulan diktatörlüğe bir yanıttı) ve ardından gelen çatışmalar Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı istila etmesine neden oldu. Mücahitler, Sovyet-Afgan Savaşı'nda Sovyetlere karşı savaştı ve Sovyetlerin 1989'da çekilmesinin ardından kendi aralarında savaşmaya devam ettiler. Taliban 1996'ya kadar ülkenin büyük bölümünü kontrol etti, ancak Afganistan İslam Emirliği 2001'de ABD'nin Afganistan'ı istilasıyla devrilmeden önce çok az uluslararası tanınırlığa sahipti. Taliban, Kabil'i ele geçirdikten sonra 2021'de iktidara geri döndü ve 2001-2021 savaşını sona erdirdi. Taliban hükûmeti uluslararası alanda tanınmamaya devam ediyor.
Afganistan lityum, demir, çinko ve bakır gibi doğal kaynaklar bakımından zengindir. Kenevir reçinesinin en büyük ikinci, safran ve kaşmirin ise en büyük üçüncü üreticisidir. Ülke, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatının bir üyesi ve İslam İşbirliği Teşkilatının kurucu üyesidir. Afganistan, İnsani Gelişme Endeksi'nde 180. sırada yer alarak dünyanın en az gelişmiş ülkeleri arasında yer almaktadır. Afganistan'ın gayrisafi yurt içi hasılası (GSYH) satın alma gücü paritesine göre 81 milyar dolar, nominal değerlere göre ise 20,1 milyar dolardır. Kişi başına düşen GSYH, 2020 itibarıyla en düşük ülkeler arasındadır.

"Afgan" adı, bazı bilginlere göre, Hindukuş bölgesinin eski sakinleri olan Aśvakan veya Assakan adından türetilmiştir. Aśvakan kelime anlamı, "atlılar", "at yetiştiricileri" veya "süvariler" anlamına gelir. Tarihsel olarak, Afgan etnik adı, etnik Peştunlar için kullanılmıştır. Afgan adının Arapça ve Farsça biçimi ilk olarak 10. yüzyıl coğrafya kitabı Hudûd el-âlem'de onaylanmıştır. Adın son kısmındaki "-stan", Farsçada "-yeri" anlamına gelen bir ektir. Bu nedenle, "Afganistan", tarihsel anlamda "Afganların ülkesi" veya "Peştunların ülkesi" anlamına gelir.

Arkeolojik kazılarda paleolitik, mezolitik, neolitik, bronz ve demir çağlarına ait tipik eserlere rastlanan Afganistan topraklarında, kentsel yaşamın MÖ 3000 ile MÖ 2000 yılları arasında başlamış olabileceği değerlendirilmektedir. Afganistan'da Ahameniş hakimiyeti II. Kiros tarafından MÖ 6. yüzyılda kurulmuş ve I. Darius tarafından güçlendirilmiştir. Bu siyasi varlık Büyük İskender'in Afganistan fetihlerine kadar hüküm sürmüştür.

Büyük İskender'in Keyânîler'i yıkması ile Makedonyalılar Afganistan topraklarında hüküm sürmeye başlamıştır. İmparatorluk parçalandıktan sonra oluşmuş Selefkî İmparatorluğu'nda ayrılmış Grek-Baktriya Krallığı Afganistan'da hüküm sürmüştür. Son Grek Kral Hermaeus, MS 45 yılına doğru Kuşanlar'ın egemenliğini kabul etmiştir. Bu döneme kadar yaklaşık iki yüz yıl, küçük Yunan prenslikleri, Yüeçiler'in baskısı ile kuzeyden güneye sürülerek Afganistan'ın büyük bir kısmını işgal eden İskitler ve işgalci diğer kavimlerle beraber yaşamışlardır. Hint-İskitler Afganistan'dan Hindistan'a Baltistan, İran'a Herat üzerinden yürümekle birlikte bugün Sistan olarak anılan o zamanki “Drangiana” bölgesini ele geçirmişlerdir. İskitler ayrıca Büyük İskender'in haleflerinden bir Yunan prensin elindeki Baktriya'yı işgal etmişlerdir. Ancak Yüeçiler'in baskısı devam edince buradan da çıkmak zorunda kalmışlardır.

Sistan (Sakastana) bölgesindeki İskitler üzerinde önemli etkiler bırakan Part İmparatorluğu, Baktriya Devleti'nin kurulduğu dönemlerde Kuzey İran'da siyasi bir varlık olarak ortaya çıkmıştır. Yüeçiler MÖ 140 yılında Kuşanların liderliğinde Baktria bölgesi ele geçirerek egemenlikleri altına almaları sonucu bölgenin etnik ve kültürel yapısı bu yeni katılımla daha da zenginleşmiştir. Yüeçiler'in beş kolundan biri olan Kuşanlar, diğer Yüeçi prenslikleri üzerinde hakimiyet kurduktan sonra Afganistan'da bulunan rakip devletleri MÖ 50 ile MS 50 yılları arasında etkisiz hale getirmeyi başarmışlardır. Kuşanlar, Part İmparatorluğu'na boyun eğdirmiş ve Kâbil'i de ele geçirmişlerdir. Kuşan hakimiyet alanı I. Kaphidies zamanında Afganistan'ı da içine alacak şekilde Parthia ülkesinden Ganj Nehri'ne kadar, kuzeyde ise Soğdiana'ya kadar genişlemiştir. Bugünkü Bagram şehri ise iki bin yıl önce Kuşanlar'a başkentlik yapmıştır.

Kuşanlardan sonra Ak Hunlar 460 yılı civarında, Hazar Denizi'nden başlayan ve doğuya doğru Kuzey Afganistan'ı da içine alan bir devlet kurmuşlardır. Bölgenin Ak Hun hakimiyetine girmesine kadar devam eden dönem, Afganistan'da İran ve Hindistan nüfuz mücadelesi dönemi olmuştur. Bu dönemde Partların etkisi tamamıyla ortadan kalkmış ve onların yerini Sasaniler almıştır. Kuşanların Afganistan'daki hakimiyeti 5. yüzyıl sonuna doğru Sasanilerle mücadele eden Akhunların bölgeyi istila etmelerine kadar sürmüştür. Akhunların güçlenmesi ile etkisizleşen Kuşan beyleri ise “Şahi” unvanı ile Müslümanların Afganistan topraklarında görülmeye başladıkları 880 yılına kadar Kâbil'de hüküm sürmeye devam etmişlerdir.

Arap ordularının önce 636 yılında Kadisiye'de, ardından 642 yılında Nihavend Muharebesi'nde Sasaniler'i yenmeleri ile İslamiyet'in yayılması doğuya doğru ivme kazanmıştır. Basra Valisi Abdullah Bin Amir 650 yılında bir ordusunu Horasan'a, diğer bir ordusunu da Sasani Kralı III. Yezdigirt'in peşinden Sistan'a doğru göndermiştir. Sasani Kralı'nın ele geçirilip öldürüldüğü bu sefer sonunda Arap orduları ilk defa Batı ve Kuzey Afganistan'ı, Baktria ve Herat'ı işgal etmişlerse de bölgede tamamen hakimiyet kuramamışlardır. Ancak Muaviye döneminde, 698 ve 700 yılında İslam orduları Kâbil'i almak için saldırılarda bulunmuştur.
861 yılında Sistan'daki askerî güce komuta etmeye başlayan Yakûb bin Leys komutasındaki Saffârîler, 867 yılında Kirman, Şiraz ve Herat'ı ele geçirdi. 871 yılında ise Belh, Baktriya ve Kâbil bölgesinin yönetimi halife tarafından Yakûb bin Leys'e verilmiştir. İran Platosu, Orta Asya ve Hindistan altkıtası arasında bu üç istikamete bağlantı sağlayan stratejik özelliği ile Kâbil Vadisi, İslam'a karşı uzun yıllar direniş merkezi olmuştur. Bu dönemde Orta Asya kökenli kavimlerin Afganistan'daki hakimiyetlerinin öne çıktığı görülmektedir.

Afganistan toprakları bu zaman diliminde Türk soylu kavimler ile İrani kavimler arasında bir mücadele ve hakimiyet sahası olmuştur. Saffarilerin 900 yılında Sâmânîler'e mağlup olmasıyla Afganistan'ın bir bölümü Samani egemenliğine geçti. Gazne Hanedanı'nın asıl kurucusu Sebük Tigin, Samanilerin otoritesini tanımakla birlikte kendi adına para bastırmış, Zamin-Davar, Gor ve Zabilistan, bölgesinde güçlü bir otorite tesis etmiştir. Afganistan'da böylelikle egemenlik kuran Sebük Tigin, Gazne'yi işgal eden ve Kâbil bölgesinde hakimiyet kurmaya çalışan Pencab Racası Jaipal'a karşı başlattığı mücadele sonunda 988 yılında Kâbil ve civarını kendi hakimiyet alanına alarak Gazne Devleti topraklarına katmıştır.
Taciklerin bir kolu olan Gurlular ile Behramşah'ın uzun süren mücadelesi Gaznelilerin aleyhine sonuçlanmış ve Gazne, Gurlu beyi Alaaddin tarafından ele geçirilmiştir. Gurlular 1187 yılında Gazne Devleti'ni tamamen ortadan kaldırmıştır. Ancak Gurlular'ın Afganistan Platosu'nda kurmuş oldukları hakimiyet de uzun sürmemiştir. Gurlu ordusu 1204 yılında Harzemşahlar ve Karahıtaylar'ın müşterek ordusuna karşı yapmış olduğu savaşta yenilmesinden sonra Gazne bir süre Gurlu ordusunda görevli Türk komutanların denetimine geçmiştir. Gazne, 1215 yılında Harzemşahlar tarafından ele geçirilmiş ve Gurlular dönemi Afganistan'da tamamen kapanmıştır.

Harzemşahların egemenliği de uzun sürmemiş, Cengiz Han önderliğindeki Moğollar tarafından Gazne, Kâbil ve 1222 yılında Herat ele geçirildi. Ögeday'in ölümü ve Moğol İmparatorluğunun bölünmesi üzerine Afganistan, İlhanlıların yönetimine girmiştir. Bölgedeki Moğol egemenliği, 14. yüzyıl sonlarında Timur o

Afganistan Savaşı, 2001 Ekim'inin 7. gününde başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile yapılmıştır. ABD Başkanı George W. Bush'un "terörle mücadele" politikası kapsamında yaptığı bir savaştır. Harekât Usame bin Ladin'in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda Taliban ve diğer Taliban yandaşı güçlerin ortadan kaldırılması ile harekât sona erecekti. Böylelikle Afganistan'da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.
ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan'a asker indirdi. 2002'de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan'a asker indirdiler. Daha sonra Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.
Başlangıçtaki atak Taliban'ı güçten düşürdü, fakat Taliban kuvvetleri yeniden toparlandılar. Savaşın amacı olan El-Kaide'nin hareketlerini kısıtlamak, tam olarak başarıldı denemez. 2006'dan bu yana artan Taliban kaynaklı isyancı hareketler, gelişen yasa dışı uyuşturucu üretimi ve zayıf yönetimin Kabil'in dışındaki kısıtlı kontrolü dolayısıyla Afganistan'ın istikrarı tehlikede görülmekte idi.
27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise ≈ 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecek fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı. ABD ve Taliban 2020'nin Ocak ayında Katar'ın başkenti Doha'da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaşıldı. Trump, Amerikan askerlerinin Noel'e kadar Afganistan'ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD'de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.
Trump'ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan'dan çekilme politikası Joe Biden'ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021'de Kabil'e girdi. Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği'ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan'da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.
30 Ağustos'ta ABD'nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika'nın en uzun savaşı sona erdi.

Usame bin Ladin, Mayıs 1996'dan beri Afganistan'da el-Kaide'nin öteki üyeleriyle birlikte yaşıyor, Taliban ile gevşek bir ittifak içerisinde el-kaide'ye ait eğitim kamplarını idare ediyordu. Afrika'daki Amerika Birleşik Devletleri konsoloslukları saldırıları sonrasında, Amerikan silahlı kuvvetleri denizaltılar üzerinden bu kamplara cruise füzeleri fırlatarak onların faaliyetlerinin kısıtlanmasına neden oldular.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1999 ve 2000'de yayınladığı 1267 ve 1333 sayılı kararlarında Taliban yönetiminden, el-Kaide'ye yapılan finansal ve askeri kaynak aktarımının durdurulması, Bin Ladin'in Ağustos 1998'de Amerika Birleşik Devletleri konsolosluklarına yapılan saldırılardan yargılanması için teslim edilmesi ve El-kaide eğitim kaplarının kapatılmasını istiyordu.

11 Eylül 2001'deki saldırılar sonrası, araştırmacılar süratle Usame bin Ladin ile alakalı deliller topladılar. Üç yıl sonraki bir teyp kaydında, bin Ladin kendisinin de 11 Eylül saldırılarına benzer şeyler tasavvur ettiğini açıkladı.
20 Eylül 2001'de, bir Kongre oturumunda yaptığı konuşmada, ABD Başkanı George W. Bush Taliban'a bir ültimatom gönderdi. Ültimatom'da şu isteklerde bulunuluyordu:

Afganistan'da bulunan tüm El-Kaide liderleri ABD'ye gönderilecek
Amerikalılar da dahil, tüm tutuklu yabancılar serbest bırakılacak
Afganistan'daki yabancı haberciler, diplomatlar ve yardım görevlileri koruma altına alınacak
Afganistan'daki El-Kaide eğitim kampları kapatılacak ve teröristler ile destekçileri otoritelere teslim edilecek
Kapatılmalarını denetlemek için ABD'nin bu eğitim kamplarına girmesine imkân verilecek
Taliban Bush ile yüz yüze görüşmeyi kabul etmedi, çünkü Müslüman olmayan bir siyasi lider ile konuşmanın İslam'ı aşağılamak olduğunu düşünüyorlardı. Ama Pakistan'daki elçiliklerinde devlet adamları yoluyla görüştüler. Taliban bin Ladin ile 11 Eylül saldırılarını birbirine bağlayan kesin bir delil olmadığını söyleyerek, 21 Eylül 2001'de ültimatomu reddetti.
22 Eylül 2001'de, Birleşik Arap Emirlikleri ve onu izleyen günde de, Suudi Arabistan Taliban'ı Afganistan'ın yasal hükûmeti olarak tanımayı bıraktı, komşusu Pakistan diplomatik ilişkileri sürdüren tek ülke olarak kaldı. 4 Ekim 2001'de, Pakistan'da uluslararası bir mahkemede İslami Şeriat yasalarına göre yargılanması karşılığı Taliban'ın bin Ladin'i vermeyi gizlice teklif edeceğine inanılıyordu. Pakistan ise bu teklifin reddedileceğine inanıyordu.
Taliban içindeki ılımlılar ve Amerikan elçilik görevlileri, Molla Muhammed Ömer'i bin Ladin'i ABD'ye teslim etmesi için ikna etmek ve olabilecek misillemeleri engellemek için, Ekim ortasında Pakistan'da buluşarak bir çözüm yolu bulmaya çalıştılar. Başkan Bush Taliban'ın tekliflerini samimiyetsiz oldukları gerekçesiyle reddetti. 7 Ekim 2001'de, askeri operasyonların başlangıcından önce, Taliban bin Ladin'i Afganistan'da bir İslami mahkemede yargılamayı teklif etti. Bu karşı teklif ABD tarafından yetersiz olduğu gerekçesiyle hemen reddedildi. 14 Ekim 2001'de, savaş araya girdikten yedi gün sonra, Taliban bin Ladin'in bir üçüncü ülkenin denetiminde yargılanmasını açıkça teklif etti. Ama bunun karşılığında bin Ladin'in 11 Eylül ile ilişkisini kanıtlayan kesin delillerin ortaya konmasını istiyordu.
Sürmekte olan tartışmalar sonunda BM Güvenlik Konseyi, BM Sözleşmesi'nin 51. Maddesindeki işgal tehlikesine karşı kolektif meşru savunma hakkı şartına dayanarak, Afganistan'daki NATO liderliğindeki askerî operasyonlarda güç kullanılmasına izin verdi. Güvenlik Konseyi, bununla birlikte, Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'ne ülkeyi koruma görevinde güç kullanma yetkisi verdi.

Tahminen 16:14 UTC (12:15 p.m. EDT, 20:45 yerel saat) 7 Ekim 2001 Pazar günü, Amerikalı ve Britanyalı güçler Taliban güçlerine ve El-Kaide'ye yönelik bir hava bombardımanı seferi başlattılar. Başkent Kabil'e (ülkenin elektrik ihtiyacının karşılandığı yer), Kandehar'ın havalimanı ve askeri komuta merkezine (Taliban'ın En yüksek Lideri Molla Ömer'in evinin olduğu yer) ve aynı zamanda Celalabad şehrine de (eğitim kampları) saldırılar olduğu rapor edildi. Taliban bu saldırıları kınadı ve onları "İslam'a saldırı" olarak adlandırdı.
Saat 17:00 UTC'de, Başkan Bush saldırıları ulusal televizyonda doğruladı. Aynı anda Britanya Başbakanı Tony Blair da verdiği söylevde olayları doğruladı. Bush Taliban askeri ve terörist eğitim kamplarının hedeflendiğini, bu saldırıların aynı zamanda "Afganistan'ın açlık ve eziyet çeken erkekleri, kadınları ve çocuklarının" yiyecek ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için olduğunu beyan etti.
CNN'in gönderdiği Kabil'in bombalanmış haldeki görüntüleri tüm Amerikan televizyonlarında tahminen 7 Ekim 2001'de saat 17:08'de yayınlandı. Bu saldırıda birtakım farklı teknolojiler kullanıldı. Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri generali ve ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers, saldırıda tahminen Britanya ve ABD denizaltıları ve gemileri tarafından fırlatılan 50 Tomahawk seyir füzesi, 25 saldırı uçağı ve onları taşıyan uçak gemileri, USS CARL VINSON (CVN-70) ve USS ENTERPRISE (CVN-65) ve 15 ABD Hava Kuvvetleri bombardıman uçağı, B-1 Lancer, B-2 Spirit, B-52 Stratofortress kullanıldığını beyan etti. İki C-17 Globemaster nakliyat jeti saldırının ilk gününde Afganistan içerisindeki mültecilere 37,500 gündelik erzağı havadan bıraktı.
Saldırılardan önce, Usame bin Ladin'in Afganistan'a karşı her saldırıyı kınadığı önceden kaydedilmiş bir video kaydı ortaya çıktı. Arapça uydu haber kanalı El Cezire, bu videoları saldırıdan kısa süre önce aldıklarını rapor etti. Bu kayıtta Bin Ladin Birleşik Devletler'in Afganistan'da başarısız olacağını ve sonra tıpkı Sovyetler Birliği'nin olduğu gibi çökeceğini iddia ederek, Müslümanlara ABD'ye karşı bir cihad çağrısı yapmıştır.

Uçaksavar ateşi menzillerinin dışında, yüksek irtifada uçma kabiliyetine sahip bombardıman uçakları El-Kaide eğitim kampları ve Taliban hava savunmalarını bombalamaya başladı. Başlangıçtaki geliştirilen güncel saldırılar boyunca, basında 1980 Sovyet işgali boyunca Sovyet helikopterlerine karşı kullanılan Amerikan yapımı Stinger uçaksavar füzesinin Taliban kuvvetleri tarafından Amerika'ya karşıda kullanıldığına dair bir takım spekülasyonlar çıkmıştır. Eğer ki ellerinde bu füzelerden varsa bile, hava saldırısı sırasında hiç kullanmadılar ve ABD düşman ateşiyle hiçbir hava aracını kaybetmemiştir. Bunun yanında, Taliban, çoğunluğu Sovyet işgalinden kalan ordu ve silahlara güvenerek uçaksavar silahların mevzilerinde kuvvetler bulundurmuştur. Cruise füzeleri ülkeyi topa tutarken, Apache savaş helikopterinin dahil olduğu ABD hava araçları savaşta görev aldılar.
Saldırılar başlangıçta Kabil, Celalabad ve Kandehar içleri ve etraflarında toplandı. Birkaç gün içinde çoğu El-Kaide eğitim kampları zarar gördü ve Taliban hava savunması yok edildi. Savaş daha sonra Taliban güçlerinin iletişim kabiliyetlerini zayıflatmak amacıyla emir, kontrol ve iletişim hedefleri üzerinde yoğunlaştı. Fakat, Afgan Kuzey İttifakı'nın tuttuğu ve kesin bir zafer kazanılamayan hat önlerde yer aldı. Savaşın ikinci haftasında Kuzey İttifakı hava saldırısının daha yoğun olduğu ön saflara istendi. Savaş uzadıkça uzarken, zarar gören siviller de savaştan etkilenen alanlara yerleştirilmeye başlandı. Bu arada, Pakistan'dan binlerce Peştun militanı ABD kaynaklı güçlere karşı Taliban'a takviye olmak üzere ülke

Afrika Birliği (İngilizce: African Union), Afrika kıtasında yer alan Afrika ülkelerinin tek çatı altında toplandığı ve Afrika Birliği Örgütü'nün ardılı olarak 2002 yılında oluşturulan uluslararası kuruluştur. Afrika Birliği'nin en önemli kararları, üye devletlerin devlet ve hükûmet başkanlarının altı ayda bir yaptığı toplantı olan Afrika Birliği Meclisi tarafından alınır.
Afrika Birliği, Habeşistan İmparatoru Haile Selassie'nin gayretleri ile 22-25 Mayıs 1963'te Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da bir araya gelen otuz iki bağımsız Afrika ülkesinin imzaladığı antlaşma ile Afrika Birliği Örgütü adıyla kuruldu. 9 Temmuz 2002 tarihinden itibaren Afrika Birliği adını alan örgütün temel amacı Afrika ülkeleri arasında dayanışma ve iş birliğini artırmaktır. Merkezi hâlen Addis Ababa'da bulunan bu birliğe Afrika'da bulunan tüm ülkeler üyedir.
Afrika Birliği'ndeki en büyük şehir Nijerya'nın Lagos şehridir; en büyük kentsel yığılma ise Mısır'ın Kahire kentindedir. Afrika Birliği 1,3 milyardan fazla insana ve yaklaşık 30 milyon km²'lik (12 milyon mil kare) bir alana sahiptir ve Sahra ve Nil gibi dünya simge yapılarını içermektedir.. Başlıca çalışma dilleri Arapça, İngilizce, Fransızca, Portekizce, İspanyolca ve Swahili'dir. Afrika Birliği içerisinde Barış ve Güvenlik Konseyi ve Pan-Afrika Parlamentosu gibi resmi organlar bulunmaktadır. Afrika Birliği'nin temel amacı kıta genelinde birlik ve dayanışmayı teşvik etmek, sömürgecilikten kalan yapıları aşmak ve kalkınma temelli iş birliklerini güçlendirmektir.

 Fas: 1984 yılında Batı Sahra'nın ilhakını Afrika Birliği'nin kabul etmemesi yüzünden bu birlikten ayrıldı. Fas, Temmuz 2016'da yaptığı açıklamada yeniden Afrika Birliği içerisinde yer almayı hedeflediğini açıklamıştır. Ülke Aralık 2016'da yaptığı yeni üyelik başvurusu ile birlik içerisinde yeniden yer almak istediğini ifade etmiştir. 30 Ocak 2017 tarihinde gerçekleştirilen 28. Afrika Birliği toplantısında Fas yeniden üyeliğe dahil edilmiştir.

 Somaliland: 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesine rağmen uluslararası alanda Somali'nin bir parçası olarak görülen Somaliland, 2005 yılında Afrika Birliği'ne üye olmak için başvuru yapmıştır. Bu başvuru işleme alınmamıştır.
 Haiti: 2 Şubat 2012 tarihinde Afrika Birliği'nde gözlemci üye statüsünü elde eden Haiti, bu tarihten sonra Afrika Birliği'ne Afrika kıtası ülkesi olmamasına rağmen resmen ortak üye olabilmek için resmi başvuru yapmıştır.

 Kazakistan: Ülke 2013 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Letonya: Ülke 2012 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Litvanya: Ülke 2013 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Filistin: 2013 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Sırbistan: Gözlemci üye statüsüne sahip olan ülkede, ülke Dışişleri bakanları 2011, 2012 ve 2014 yıllarında gerçekleştirilen Afrika Birliği zirvelerine katılmışlardır.
 Türkiye: 2005 yılında gözlemci üye, 2008 yılında stratejik ortak olmuştur.
 Ukrayna: Ülke 2016 yılından bu yana gözlemci üye devlet konumundadır.
 Haiti: 2 Şubat 2012 tarihinde Afrika Birliği'nde gözlemci üye statüsünü elde etti.

Afrika Birliği Örgütü
Afrika Birliği Örgütü Başkanı
Afrika Birliği Başkanı
2018 Bulo Marer Afrika Birliği üssüne yapılan saldırı

AU resmi sitesi Arapça 13 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İngilizce 27 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Fransızca 26 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuruluş bildirisi: Constitutive Act of the African Union (İngilizce)

Afyonkarahisar, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Ege Bölgesi'nin İç Batı Anadolu Bölümü'nde yer alır. İlin nüfusu 751.808'dir. (2025)  Bu nüfusun %78,07'si şehirde yaşamaktadır (31 Aralık 2021). İlin yüzölçümü 14.016 km²dir. İlde km²ye 53 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 253'tür.)
İlin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 1.021 metredir.
Afyonkarahisar sınırlarında merkez ilçeyle beraber 18 İlçe, 60 belediye, bu belediyelerde 448 mahalle ve 420 köy vardır.
Afyonkarahisar'ın trafik plaka kodu 03'tür.

Bilindiği kadarıyla ilk olarak Hitit egemenliğinde olan Afyonkarahisar toprakları, sonra sırası ile Frigya ve Lidya egemenliğine geçti. MÖ 6. yüzyılda Pers egemenliğine giren Afyonkarahisar'ı Büyük İskender fethetti. Onun ölümünden sonra Seleukos ve Bergama Krallıkları'nın egemenliğine giren topraklar, daha sonra Roma İmparatorluğu topraklarına katıldı. Alp Arslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesinden ve Selçukluların Anadolu'yu fethinden sonraki süreçte, Sultan I. Mesud'un emri ile Afyon Kalesi'nin eteklerine Karaşar Türkleri yerleştirilmiş ve daha sonra kaleye Karahisar adı verilmiştir. Karahisar ve yöresi, Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali'nin sahip unvanına ithâfen Karahisâr-ı Sahib olarak anılmıştır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın fethiyle ilk kez Türk egemenliğine giren topraklar, Birinci Haçlı Seferi sırasındaki Hristiyan egemenliğinden sonra I. Alâeddin Keykubad tarafından yeniden Türk yönetimine alındı. 12. yüzyılda Germiyanoğullları'nın egemenliğinde olan bölge, sonra Osmanlı idaresine girdi.
Afyon'da Batı Anadolu ağzı kullanılmaktadır.

Türkiye'nin 81 ilinden biri olan Afyonkarahisar, Anadolu yarımadasının batıya yakın ortasında ve Ege Bölgesinin iç kesiminde yer alır. İç Anadolu yaylasının Ege kıyılarına açılan bir eşiği, bir geçidi durumundadır. Çevresinde Eskişehir, Konya, Isparta, Burdur, Denizli, Uşak ve Kütahya illeri bulunur. Kuzeydoğudan güneybatıya uzandıkça alçalan ovaları ile hem Orta Anadolu'dan ve hem de Ege Bölgesinden sayılır. En kuzeyde Eskişehir sınırından, en güneyde Denizli sınırına kadar kuzeydoğudan güneybatıya uzunluğu 210 kilometredir. Eni ise Kütahya sınırından Isparta sınırına kadar kuzeybatıdan güneydoğuya 112 kilometredir. Denizli'ye doğru incelerek eni 20 kilometreye kadar düşen bir parça hâlindedir.
İlin diğer komşu illerle sınırlarının toplam uzunluğu 616 kilometredir.
Afyonkarahisar ilinin 2020 yılı TÜİK verilerine göre toplam nüfusu 736.912'dir.

Afyonkarahisar, Türkiye'nin batısında, tüm yolların birleştiği kavşak noktasıdır. İlin bazı illere olan kara yolu uzaklıkları şöyledir:

Başmakçı > 129 km
Bayat > 46 km
Bolvadin > 61 km
Çay > 48 km
Çobanlar > 25 km
Dazkırı > 140 km
Dinar > 106 km
Emirdağ > 70 km
Evciler > 132 km
Hocalar > 100 km
İhsaniye > 35 km
İscehisar > 23 km
Kızılören > 87 km
Sandıklı > 60 km
Sinanpaşa > 34 km
Sultandağı > 68 km
Şuhut > 29 km

Sultan Dağları, 2610 m.
Akdağ, 2343 m.
Emir Dağları, 2281 m.
Kumalar Dağı' 2247 m.
Ahır Dağı, 1940 m.
Kızılçal Dağı, 1601 m.
Paşa Dağı, 1595 m.
Kasım Dağı, 1587 m.
Kirseli Dağı, 1575 m.
İlbulak Dağı, 1570 m.
Asar Dağı 1400 m.
Eyerli Dağı 1350 m.

Aksu Deresi (Araplı deresi)
Seyitler Çayı
Kali Çayı

Akşehir Gölü,
Eber Gölü,
Karamık Gölü (Bataklığı),
Acı Göl,
Işıklı Gölü

İlde; Selevir, Seyyidler, Örenler, Akdeğirmen barajları ile Dinar-Yeşilçat, Bayat, Merkez-Erkmen, Şuhut-Kayabelen, Sincanlı-Tınaztepe, Sincanlı-Serban, Dinar-Pınarlı, Sincanlı-Taşoluk, Sincanlı-Kırka, Sandıklı-Karacaören, İhsaniye-Üçlerkayası, Şuhut-Ağzıkara, İhsaniye-Ayazini, İscehisar-Seydiler, Bolvadin-Özburun, Şuhut-Ortapınar, Sinanpaşa-Kuruçay, Sinanpaşa-Nuh, Şuhut-Akyuva, Sandıklı-Kestel, Sincanlı-Gezler, Kurucuova, Bozhüyük, Kızılören, Bayramaliler, Döğer Emre, Yedikapı, Derbent, Çepni, Bostanlı Çiftlik, Kızıldağ, Çıkrık, Karaağaç, Şehit Uzman Çavuş Nurullah Oymak, Kırca, Yıprak, Haydarlı Şehit Yavuz Öztürk, Dutağaç, Kargın, Koçgazi, Örenkaya, Çayhisar 27 Ağustos, Nuh-Taşoluk Ortak, Yaka ve Göynük göletleri bulunmaktadır.

Afyon Ovası, Çöl ovası, Çamur ova, Gül Ovası, Sandıklı Ovası, Şuhut Ovası gibi birikinti ovaları bulunur.

Afyon'da iklim oldukça sert ve orta derecede yağışlıdır (466 mm). En çok yağış kışın ve ilkbaharda olur.
Ortalama sıcaklık en soğuk ayda 3 derece, en sıcak ayda 22 derecedir Ama sıcaklığın yazın 38 dereceye çıktığı, kışın sıfırın altında 37 dereceye düştüğü de görülmüştür.

Afyonkarahisar ili içerisinde bulunan hava bilgisi istasyonlarının uzun yıllara dayanan verilerine göre yıllık ortalama sıcaklık 11.1 °C 'dir. En soğuk ay olan Ocak ayında ortalama sıcaklık 0.2 °C'dir. En sıcak ay olan Temmuz ayında ise ortalama sıcaklık değeri 22.1 °C'dir.

Afyonkarahisar ili İç Anadolu Karasal İklim bölgesinde yer alması nedeniyle bu yağış düzeninin etkileri altında bulunmaktadır ve ilde yıllık yağış ortalaması 407 mm.dir. Yazları sıcak ve kurak kışları ise soğuk ve kar yağışlı geçer.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Afyonkarahisar ili nüfusu: 751.808'dür. Bu nüfusun %79,33'ü şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 14.016 km²dir. İlde km²ye 54 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 263'dür.) İlde yıllık nüfus %0,22 oranında artmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%1,12), Hocalar (-%2,08)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 18 ilçe, 60 belediye, bu belediyelerde 430 mahalle ve ayrıca 421 köy vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Afyonkarahisar Valisi, 1977-Araklı doğumlu Naci Aktaş'dır. Şubat 2026/63 sayılı kararnameyle, Uşak Valisi iken atanmıştır.
Afyonkarahisar Belediye Başkanı, 1980 Afyon doğumlu Burcu Köksal (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %50,73 oy oranıyla seçilmiştir. Afyonkarahisar Belediye Başkanı seçilen Burcu Köksal, 2023 yılında seçildiği 28. dönem Afyonkarahisar milletvekilliğinden istifa etmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Afyonkarahisar İl Genel Meclisi üye sayısı, 36 AK Parti, 7 MHP, 3 CHP ve 3 İYİ Parti'den olmak üzere 50'dir. Afyonkarahisar Belediye meclisi ise 17 AK Parti, 11 İYİ Parti, 3 MHP olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Afyonkarahisar'ın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üyelerinin siyasi partilere dağılımı: 3 AK Parti, 1 CHP, 1 İYİ Parti ve 1 MHP.

Afyonkarahisar ilinin temel sanayi ürünleri mermer ve gıdaya dayalıdır. Şehrin sanayisi, mermer ve traverten taşı üretiminde dünyanın önde gelenleri arasındadır.
Et, tavuk ve yumurtacılıkta son derece gelişmiştir. Türkiye et ve yumurta borsasına yön vermektedir.
Türkiye içinde ise Afyonkarahisar deyince akla gelenler:
Millî mücadele: Cumhuriyetin kazanıldığı topraklar; Anadolu'nun kilidi Afyonkarahisar. Kocatepe, Dumlupınar gibi önemli savaşlara sahne olmuştur. Yunanlar burada yenilgiye uğratılmış ve İzmir'e kadar püskürtülerek burada denize dökülmüştür. Günümüzde utku anıtı ve anıt parkta bunu simgelemektedir.
Termal: Türkiye'nin termal başkentidir; en fazla termal yatak kapasitesine sahip ildir. Türkiye'de kişi başına düşen beş yıldızlı otel sayısında en fazla tesise sahip ildir. Yurt dışından ve çevre illerden turlarla bu termallerden böbrek taşı, cilt hastalıkları, romatizma, safra kesesi, solunum yolları gibi hastalıklardan yararlanmak için gelen kişi sayısı çok fazladır. İzmir yolu üzerinde 20'nin üzerinde 5 yıldızlı oteller ile termal turizm gelişmiştir. En önemli merkezleri: Gazlıgöl, Ömer, Gecek, Hüdai, Heybeli, Anemon, İkbal, Korel, Oruçoğlu, Güral
Mermer: İscehisar ilçesinden dünyanın en kaliteli beyaz mermeri çıkmaktadır. Antik çağlarda birçok yerde kullanılmıştır; örneğin Efes antik tiyatro. Günümüzde birçok yerli ve yabancı ünlünün evini süslemektedir. Amerika'daki Beyaz Saray'a da döşenmiştir. Afyonkarahisar mermeri, Türkiye'nin birçok iline satılmakta ve dünyanın pek çok ülkesine ihraç edilmektedir.
Haşhaş: İsminden belli olduğu gibi haşhaşın ana vatanıdır. Türkiye'nin tek alkaloid (morfin) fabrikası Bolvadin ilçesindedir. Hem ezme olarak tüketilmektedir, hem de birçok yöresel yemeğin içinde kullanılır.
Kaymak: En iyi kaymak, manda sütünden elde edilir ve fiyat olarak pahalıdır. Ancak günümüzde pek fazla bulunmamaktadır ve inek sütünden imal edilmektedir.
Sucuk: Afyon sucuğu Kayseri sucuğundan lezzet bakımından daha farklıdır. Türkiye çapında 5-6 markası vardır.
Sucuk döneri: Afyonkarahisar mutfağına özgü lezzetli sucuktan yapılan döner türüdür.
Lokum: Afyonkarahisar lokumu her damak zevkine hitap eden türlerde üretilir. Özellikle kaymaklı lokumu son derece popülerdir ve sultan lokumu da denilmektedir.
Afyon ev ekmeği: Patates ezmesi ilave edilen meşhur ev ekmeği, 1 haftalık dayanma süresi ile çok sevilen ve besleme değeri normal ekmeklerden daha yüksek olan bir ekmek türüdür.
Yumurta: Türkiye'nin yumurta borsası konumundadır. Aylık üretim miktarı 40 milyon adettir.
Et: Türkiye'nin et borsası. İ

Ahameniş İmparatorluğu, (Eski Farsça: 𐎧𐏁𐏂, Xšāça, lit. 'İmparatorluk' veya 'Krallık'), MÖ 550 yılında Ahameniş Hanedanı'ndan Büyük Kiros tarafından kurulan bir Pers imparatorluğudur. Günümüz İran'ında merkezlenen bu imparatorluk, o dönemde tarihin en büyük imparatorluğu olup toplam 5,5 milyon kilometrekarelik (2,1 milyon mil kare) bir alanı kaplıyordu. İmparatorluk, batıda Balkanlar ve Mısır'dan, Batı Asya'nın büyük bölümüne, kuzeydoğuda Orta Asya'nın çoğuna ve güneydoğuda Güney Asya'daki İndus Nehri'ne kadar uzanıyordu.
MÖ 7. yüzyıl civarında, İran platosunun güneybatı kesimindeki Persis bölgesi Persler tarafından iskân edilmiştir. Persis'ten Kiros iktidara yükselmiş ve
Med İmparatorluğu'nun yanı sıra Lidya ve Yeni Babil İmparatorluğu'nu da yenmiş ve böylece Ahameniş Hanedanı altında yeni bir imparatorluk devletinin kurulmasını sağlamıştır.
MÖ 330'da Ahameniş İmparatorluğu, Kiros'un coşkun bir hayranı olan Büyük İskender tarafından fethedildi; bu fetih, o dönemde devam eden Makedonya İmparatorluğu seferinde önemli bir başarıyı işaret ediyordu. İskender'in ölümü, yıkılan Ahameniş İmparatorluğu topraklarının çoğunun, MÖ 321'de Triparadisos Bölünmesi'nin ardından Makedonya İmparatorluğu'nun halefi olarak ortaya çıkan Ptolemaios Krallığı ve Seleukos İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdiği Helenistik Dönem'in başlangıcını işaret eder. Helenistik yönetim, merkezi platonun İranlı elitlerinin Part İmparatorluğu altında yeniden iktidara gelmesinden önce neredeyse bir yüzyıl boyunca devam etmiştir.
Modern çağda Ahameniş İmparatorluğu, başarılı bir merkezi bürokratik yönetim modelinin uygulanması, çok kültürlü politikası, yol sistemleri ve organize bir posta sistemi gibi karmaşık altyapıların inşası, topraklarında resmi dillerin kullanımı ve büyük, profesyonel bir orduya sahip olması da dahil olmak üzere kamu hizmetlerinin geliştirilmesiyle tanınmıştır. Bu ilerlemeler, daha sonraki birçok imparatorluk tarafından benzer yönetim biçimlerinin uygulanmasına ilham kaynağı olmuştur.

Ahameniş İmparatorluğu, adını imparatorluğun kurucusu Büyük Kiros'un atası Ahameniş'ten alır. Ahameniş terimi "Ahameniş/Ahameniş ailesinden" anlamına gelir (Eski Farsça: 𐏃𐎧𐎠𐎶𐎴𐎡𐏁; "dost aklına sahip olmak" anlamına gelen bir bahuvrihi bileşiği). Ahameniş, yedinci yüzyılda güneybatı İran'daki Anşan'ın küçük bir hükümdarı ve Asur'un bir vasalıydı.
MÖ 850 civarında imparatorluğu kuran göçebe halk kendilerine Parsa, sürekli değişen topraklarına ise büyük ölçüde Persis çevresinde yer alan Parsua adını verdiler. "Pers" adı, Persis (Eski Farsça: 𐎧𐏁𐏂 Xšāça) kökenli halkın ülkesini ifade eden yerel kelimenin Yunanca ve Latince telaffuzudur.  Kelimenin tam anlamıyla "Krallık" anlamına gelen Eski Farsça: 𐎧𐏁𐏂 Xšāça terimi, çok uluslu devletleri tarafından oluşturulan İmparatorluğu ifade etmek için kullanılmıştır.
Aynı zamanda kendilerini diğer halklardan ayırmak için Arya veya Aryan gibi etnik sıfatlar kullanıyorlardı. Ahameniş döneminde, Arya etnonimine dair epigrafik olarak doğrulanmış ilk atıflar ortaya çıktı. MÖ 6. yüzyılın sonları - 5. yüzyılın başlarında, Ahameniş kralları Büyük Darius ve oğlu I. Xerxes, bu terimi kullandıkları bir dizi yazıt ürettiler. Bu yazıtlarda Arya, dilsel, etnik ve dini çağrışımlara sahiptir.
Ahameniş döneminde, etnonim hakkında ilk dış bakış açısını da ediniyoruz. Herodot, "Tarihler" adlı eserinde Medler hakkında bir dizi bilgi verir. Herodot, Medlerin geçmişte Arioi, yani Aryalar olarak adlandırıldığını aktarır. Ayrıca Arizantoileri, Medleri oluşturan altı kabileden biri olarak adlandırır. Bu, *arya-zantu ('Arya soyundan') olarak yorumlanır.

Pers ulusu, aşağıda sıralanan çeşitli kabilelerden oluşmaktadır: Pasargadai, Maraphii ve Maspii. Diğer tüm kabileler bu üçüne tâbidir. Bunlar arasında özellikle Pasargadai öne çıkar; çünkü bu kabile, Pers krallarının geldiği Ahamenid hanedanını barındırmaktadır. Bunun dışında Panthialaei, Derusiaei ve Germanii kabileleri vardır; bunlar toprağa bağlı, yerleşik halklardır. Geriye kalanlar ise — Dai, Mardi, Dropici ve Sagartii — göçebe kabilelerdir.
Ahameniş İmparatorluğu, göçebe Farslar tarafından kurulmuştur. Farslar, günümüz İran topraklarına y. MÖ 1000 civarında gelen ve kuzeybatı İran, Zagros Dağları ve Persis bölgesine yerleşen İran halklarındandırlar; bu süreçte yerli Elamlılar ile yan yana yaşamışlardır. Başlangıçta Farslar, Batı İran Platosu'nda göçebe hayvancılık ile uğraşan topluluklardı. Ahameniş İmparatorluğu, ilk İran imparatorluğu olmayabilir. Bir başka İran halklarından olan Medler, Asurlular'ın yıkılmasında belirleyici rol oynadıklarında kısa ömürlü bir imparatorluk kurmuş olabilirler.
Ahamenişliler, başlangıçta günümüzde Mervdeşt kenti yakınlarında bulunan Elam kenti Anşan'ın hükümdarlarıydılar.  "Anşan Kralı" unvanı, daha önce kullanılan Elam "Susa ve Anşan Kralı" unvanının bir uyarlamasıydı. Anşan'ın en erken krallarının kimliği konusunda farklı rivayetler vardır. Ahamenişliler en eski soy kütüğü kabul edilen Kiros Silindiri'ne göre Anşan kralları Teispes, I. Kiros, I. Kambises ve imparatorluğun kurucusu olarak bilinen II. Kiros (Büyük Kiros) idi. Daha sonraki döneme ait olan ve I. Darius tarafından yazdırılan Behistun Yazıtı, Teispes'in Ahameniş Hanedanı'nın eponimi Ahameniş'in oğlu olduğunu ve Darius'un da Teispes'ten farklı bir soy hattı üzerinden geldiğini iddia eder. Ancak daha erken dönem kaynaklarında Ahameniş'ten hiç söz edilmez. Herodot Tarihi'nde, Büyük Kiros'un, I. Kambises ile Med İmparatoru Astyages'in kızı Mandane'nin oğlu olduğu aktarılır.

Kiros, MÖ 553'te Med İmparatorluğu'na karşı ayaklandı ve MÖ 550'de Medleri yenilgiye uğratarak Kral Astyages'i esir aldı ve başkent Ekbatan'ı fethetti. Ekbatan'ın kontrolünü ele geçirdikten sonra Kiros, kendisini Astyages'in halefi olarak ilan etti ve tüm imparatorluğun yönetimini üstlendi. Astyages'in imparatorluğunu devralmakla birlikte, Medlerin hem Lidya hem de Yeni Babil İmparatorluğu ile sürdürdüğü toprak anlaşmazlıklarını da miras almış oldu.

Lidya Kralı Kroisos, yeni uluslararası durumdan yararlanmak amacıyla Küçük Asya'da daha önce Medlerin egemenliğinde bulunan topraklara doğru ilerledi. Ancak Kiros, yalnızca Kroisos'un ordularını püskürtmekle kalmayan, aynı zamanda Sardis'in ele geçirilmesine ve Lidya Krallığı'nın MÖ 546'da yıkılmasına yol açan bir karşı saldırı düzenledi. Kiros, Lidya'da vergi toplamakla görevlendirdiği Pactyes'i bırakarak bölgeden ayrıldı. Ancak Kiros'un ayrılışının hemen ardından Pactyes isyan başlattı. Bunun üzerine Kiros, isyanı bastırmak üzere Medli general Mazaris'i gönderdi ve Pactyes yakalandı. Mazaris'in ölümünden sonra görevi üstlenen Harpagos, ayaklanmaya katılan tüm kentleri sırayla boyun eğdirdi. Lidya'nın kesin olarak itaat altına alınması toplamda yaklaşık dört yıl sürdü.
Ekbatan'daki iktidarın Medlerden Perslere geçmesiyle birlikte, Med İmparatorluğu'na bağlı birçok topluluk durumlarının değiştiğine inanarak Kyros'a karşı isyan etti. Bu gelişme, Kiros'u Orta Asya'da Baktriya ve göçebe Saka topluluklarına karşı savaşmaya zorladı. Bu seferler sırasında Kiros, Orta Asya'da Kiroupolis dâhil olmak üzere birçok garnizon kenti kurdu.

MÖ 547 ile 539 yılları arasında Pers-Babil ilişkileri hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak MÖ 540-539 savaşına ve Babil'in Düşüşü'ne giden süreçte, iki imparatorluk arasında birkaç yıl boyunca düşmanlıkların yaşanmış olması muhtemeldir. MÖ 539 yılının Ekim ayında Kiros, Opis Muharebesi'nde Babillilere karşı zafer kazandı; ardından Sippar'ı savaşsız ele geçirdi ve nihayet 12 Ekim'de Babil'i fethetti. Bu sırada Babil kralı Nabonidus esir alındı. Kenti ele geçirdikten sonra Kiros, propaganda amaçlı olarak kendisini, Marduk yerine Sin kültünü yücelten Nabonidus'un bozduğu ilahi düzeni yeniden tesis eden hükümdar şeklinde tasvir etti. Ayrıca kendisini, Asur kralı Asurbanipal ile kıyaslayarak Yeni Asur İmparatorluğu'nun mirasını yeniden canlandıran hükümdar olarak gösterdi. Kiros'a ayrıca, Yahud halkını sürgünden kurtarmak ve Kudüs'ün büyük ölçüde yeniden inşasını — İkinci Tapınak da dâhil olmak üzere — onaylamak gibi icraatlar atfedilir.

MÖ 530 yılında Kiros öldü ve yerine büyük oğlu II. Kambises geçti. Küçük oğlu Bardiya ise Orta Asya'da geniş bir bölgenin yönetimini aldı. MÖ 525 yılına gelindiğinde, Kambises Fenike ve Kıbrıs'ı başarıyla hâkimiyeti altına almış ve yeni kurulan Pers donanmasıyla birlikte Mısır'ı istilaya hazırlanmaktaydı. Bu sırada II. Amasis 526'da ölmüş, yerine III. Psamtik geçmesi Mısır'ın bazı önemli müttefiklerinin Perslerin tarafına geçmesine yol açtı. III. Psamtik, ordusunu Nil Deltası'ndaki Pelusium'da konuşlandırdı. Ancak Pelisyum Muharebesi'nde Persler karşısında ağır bir yenilgiye uğradı ve Memfis'e kaçtı. Burada da Persler tarafından yenilgiye uğratıldı ve esir alındı. Başarısız bir isyan girişiminden sonra ise III. Psamtik intihar etti.
Herodot, II. Kambises'i, Mısır halkına, onların tanrılarına, kültlerine, tapınaklarına ve rahiplerine karşı açıkça düşmanca tavır alan bir hükümdar olarak tasvir eder. Özellikle kutsal boğa Apis'in öldürülmesi üzerinde durur. Herodot'a göre bu eylemler, Kambises'i deliliğe sürüklemiş ve kardeşi Bardiya'yı (Herodotos'un anlatımına göre gizlice öldürülmüştür), kendi kız kardeşi-eşi'ni ve Lidya kralı Kroisos'u öldürmesine yol açmıştır. Sonuç olarak Herodoto, Kambises'in aklını tamamen yitirdiğini söyler. Daha sonraki tüm klasik yazarlar, Kambises'in dinsizliği ve deliliği temasını tekrarlar. Ancak bu anlatılar güvenilir değildir; zira MÖ 524 tarihli Apis mezar yazıtı, Kambises'in kendisini firavun unvanıyla tanıtarak Apis'in cenaze törenlerine katıldığını göstermektedir.
Mısır'ın fethinin ardından, günümüz doğu Libya'sındaki (Sirenayka) Libyalılar ile Kirene ve Barca'daki Yunanlar, II. Kambises'e savaşsız teslim olmuş ve haraç göndermiştir. Kambises daha sonra Kartaca, Ammon vahası ve Etiyopya üzerine seferler planladı. Herodot, Kartaca'ya yönelik deniz seferinin iptal edildiğini, çünkü donanmasının büyük bölümünü oluşturan Fenikelilerin, kendi soydaşlarına karşı silah kullanmayı 

Aiol, Antik Yunanistan'da yaşamış başlıca 4 kavimden (diğerleri Akalar, Dorlar ve İyonlar'dır.) biridir. Buluntulara göre tarihleri MÖ 1100 yılına dayanır. Teselya ve Böotya bölgeleri ile Batı Anadolu'da Çandarlı Körfezi merkez olmak üzere Kuzey Ege'ye yerleşmişlerdir. Anadolu'da yerleştikleri bölgeye Aiolis denir.

İsimlerini diğer ana Yunan kavimleri gibi Hellen'in soyuna dayanır. Hellen'in oğlu ve Teselya (Aeolia) kralı olan Aeolus'tan gelirler.

Kendi içinde 12 Aiol Kenti bir birlik kurmuştur. Smyrna bu birlikte iken, ayrılarak İon Birliğine geçmiştir. En ünlü 12 Aiol kenti şunlardır: Kyme (bugün Nemrutkale), Pitane (bugün Çandarlı), Larissa (bugün Buruncuk), Temnos (bugün Görece), Aigai (bugün Köseler Kalesi), Myrina (bugün Birkitepe), Notion (Ahmetbeyli), Neonteichos (bugün Yanıkköy), Gryneion (bugün Çıfıt Kalesi), Aigiroessa, Elaea ve Smirni (bugün Bayraklı-Eski İzmir). Frig Krallığı ile iyi ilişkileri vardı. Haklarındaki tarihi buluntular çok azdır.

Konuştukları lehçe, Aiol Lehçesi olarak adlandırılır.
Aiol düzeni, mimarideki sütun başlıkları içinde biri.

Aizanoi (Grekçe: Αἰζανοί; Aezani), Kütahya şehir merkezine 58 kilometre uzaklıkta, Çavdarhisar ilçesinde bulunan antik kenttir. Penkalas (Kocaçay) Nehri’nin iki yakasında, deniz seviyesinden yaklaşık 1.000 metre yükseklikte kurulmuştur.
Şehir, Roma döneminde önemli bir siyasi ve ekonomik merkez haline gelmiştir. Bu döneme ait günümüze ulaşan kalıntılar arasında iyi korunmuş bir Zeus Tapınağı, birleşik bir tiyatro - stadyum kompleksi ve muhtemelen Diocletianus'un çıkardığı Tavan Fiyatlar Fermanı’nın kopyasını içeren bir macellum bulunmaktadır. Geç Antik Çağ'da gerilemeye başlayan şehir, 2012’de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilmiştir.

Bölgedeki yerleşimin geçmişi Tunç Çağı'na kadar uzanmaktadır. Şehrin adının, Friglerin efsanevi ataları olan Arkas ve nemf Erato'nun üç oğlundan biri olan Azan'dan gelmiş olabileceği düşünülmektedir. Helenistik dönemde şehir,Pergamon Krallığı ile Bitinya Krallığı arasında el değiştirdikten sonra, MÖ 129 yılında Pergamon Krallığı'nın Roma hakimiyetine girmesiyle birlikte Roma'nın Asya eyaletine dahil olmuştur. Roma döneminde şehir, kendi parasını basmaya devam etmiştir. Kentteki anıtsal yapılar, erken İmparatorluk döneminden MS 3. yüzyıla kadar olan süreçte inşa edilmiştir.
Aizanoi, Roma'nın Frigya Pakatiana eyaletinin bir parçasıydı. Erken bir dönemde Hristiyan piskoposluk merkezi haline gelmiş ve piskoposu Pisticus (veya Pistus), 325'te ilk ekümenik konsil olan Birinci İznik Konsili'ne katılmıştır. Piskoposluk başlangıçta Laodikya’ya bağlıyken, Frigya Pakatiana iki eyalete bölündüğünde, yeni eyalet Frigya Pakatiana II’nin başkenti olan Hierapolis’e bağlanmıştır. Artık aktif bir piskoposluk merkezi olmayan Aizanoi, bugün Katolik Kilisesi tarafından ünvan piskoposluğu olarak listelenmektedir.
7. yüzyıldan sonra Aizanoi gerilemeye başlamıştır. Daha sonra Selçuklu döneminde tapınak tepesi, bölgede günümüzdeki yerleşim olan Çavdarhisar’a adını veren Çavdar Tatarları tarafından bir iç kaleye, yani hisara dönüştürülmüştür. Aizanoi kalıntıları Avrupalı gezginler tarafından 1824 yılında fark edilmiştir. 1830'lu ve 1840'lı yıllardaki araştırma çalışmalarını, 1926'dan itibaren Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen ve 1970'te yeniden başlatılan sistematik kazılar izledi.

Şehrin ana kutsal alanı olan Zeus Tapınağı, en eski yerleşim MÖ 3000’e dek uzanan bir höyüğün üzerine inşa edilmiştir. MS 92 yılında Domitianus döneminde yapımına başlanan tapınak, kısa kenarında sekiz ve uzun kenarında on beş sütun bulunan pseudodipteral bir yapıdır.

Tapınağın önemli özelliklerinden biri, Anadolu'da Roma döneminde pek yaygın olmayan bir uygulama olarak altında tonozlarla örtülü başka bir mekanın olmasıdır. Bu mekanın niteliğine dair çeşitli görüşler bulunmakla birlikte, yerel halkın eski bir geleneği olan ana tanrıça Kibele'ye (bu bölgedeki yerel ismiyle, Meter Steunene) olan bağlılık ve tapınımına da hizmet ettiği kuvvetli görüşlerden biridir. Nitekim kentin yakınında bulunan Meter Steunene kutsal alanı da buna işaret etmektedir. Bu kutsal alanda iki tanesi günümüze ulaşmış yuvarlak adak çukurları ve altında yine kutsal görülen Steunos mağarası bulunmaktadır. Büyük olan çukura taurobolium denmektedir ve tanrıça Kibele'ye yapılan sunularla bağlantılıdır. Zeus tapınağının batı alınlık akroterinde Kibele büstü, doğu alınlık akroterinde ise Zeus büstü olduğuna dair yorumlar bulunmaktadır. Bu görüşe göre, tapınak hem Zeus'a hem de Kibele'ye adanmış olabilir.
1970 Gediz depreminde hasar görmüş ve sonrasında restore edilmiştir.

Koca Çay'ın üzerine kurulmuş dört Roma köprüsünden ikisi, Karayolları'nın onarımıyla bugün hala kullanılmaktadır. Şehrin iki kilometre güneybatısında Karabulut nekropol alanı bulunmaktadır. Koca Çay'ın kuzey yakasında bulunan mezar yapıları, şehrin Roma dönemi nüfusuyla ilgili bilgi vermektedir. Buna göre, Aizanoi'un Roma dönemindeki nüfusunun 30 bin olduğu düşünülmektedir. 2000 yılındaki sayıma göre, Çavdarhisar'ın nüfusu ise 4600'dür.

Aizanoi'da MS II. yüzyılın ikinci yarısında, bugün dünyanın en eski borsası olduğu söylenen, olasılıkla bir gıda pazarı (macellum) da vardı. Yuvarlak biçimli bu yapının duvarlarındaki hem Latince hem Grekçe yazıtlar burada satılan malların fiyatlarına ilişkin açıklamalar içermekteydi. Örneğin, 8 numaralı blok yazıtta, 16-40 yaşlarında bir erkek kölenin iki eşeğin ücretine, aynı şekilde üç erkek kölenin bir atın fiyatına eşdeğer olduğu belirtilmiştir. Borsa binası, 1970 yılındaki Gediz depremi sonrası üzerinde bulunan caminin yıkılması sonucu ortaya çıkmıştır. Borsa yapısının kuzeydoğusunda ise MS 400 yıllarına tarihlenen sütunlu bir cadde bulunmaktadır. Caddedeki sütunların daha önceki dönemlere ait antik yapılardan sökülerek buraya getirilmiştir. Bu caddenin VI. yüzyıla kadar varlığını koruduğu ve olasılıkla bir depremle yıkıldığı düşünülmektedir.

Tapınağın kuzeyinde tiyatro ile stadyum bulunur. Bunların yapımına MS II. yüzyılda başlandığı ve bunların çeşitli aralıklarla üçüncü yüzyıla kadar inşa edildiği bilinmektedir. Birbirine bitişik olarak yapılmış tiyatro ve stadyumun bugün için bilinen bir başka benzeri yoktur. Bugün, tapınaktan tiyatro ve stadyuma gitmek için kullanılan yolun üzerinde ise bir hamam yer almaktadır. Bu hamamın su ve ısıtma kanallarıyla mermer kaplamaları bulundukları yerdedir.

Şehrin büyük nekropolünde kapı şeklinde Frig mezar taşlarının örnekleri bulunmaktadır. Yazıtlarda ölenin veya bağışçının isimleri yer almaktadır; eşlik eden süslemeler arasında erkeklerin mezarları için boğalar, aslanlar ve kartallar, kadınların mezarları için ise yün sepetleri ve bir ayna bulunmaktadır.

İlk kazıları Alman Mimarlık tarihçisi ve arkeolog Dr Daniel Krencker başkanlığındaki ekip tarafından yapılmış. Dr Daniel Krencker çalışmalarını “Der Zeuestempel Zu Aizonai” ismiyle yayınlamıştır.
Aizanoi 2017 sezonu kazı ve araştırmaları kuzey nekropoliste, odeon/bouleterion restorasyon ön hazırlık için sondaj kazısı ve Penkalas Projesi'nde duvar temeline bakmak için sondaj çalışması olarak yürütülmüştür.
Halen süren çalışmalar Dumlupınar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülmektedir.

Aizanoi kuzey nekropolis açmalarında çalışılmış ve 6-7 adet basit toprak mezar tespit edilmiştir.

Aizanoi kültürel yapısıyla sanat çevreleri tarafından ikinci Efes olarak bahsedilmektedir. Kütahya bürokrasisi son yıllarda az da olsa gelişen Aizanoi tanıtımıyla umutludur. Kentte dünyanın en iyi korunmuş Zeus tapınağı, dünyanın ilk örneklerinden Stadyum-Tiyatro kompleksi, dünyanın ilk borsa yapısı vardır. Bu borsa yapısı 1970 Gediz Depremi'nde camiin yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bunun dışında nekropoller, olimpiyat şeref tribün abidesi, 4 köprü da vardır ki bunların çok kötü şekilde restore edilmiş ikisi hala kullanılmaktadır. Bunun dışında Meter Steunne alanı ve tüneli önemli bir eserdir.

Penkalas Köprüsü

Akalar (Akhalar) (Yunanca: Ἀχαιοί, Akhaioi) Homeros'un İlyada'da (598 kez) ve Odysseia'da eski Yunan halkları için kullandığı ortak addır. Diğerleri İlyada'da 138 kez kullanılan 'Danaolar' (Δαναοί), İlyada'da 29 kez geçen 'Argoslular' (Ἀργεῖοι) isimleridir.
Tarihte Akalar, Mora'nın kuzey merkezinde bulunan Akhea denilen bölgenin yerleşikleridir. MÖ 1600 yıllarında Mora'ya Aka istilası başladı. Bu bölgenin şehir devletleri, MÖ 13.-12. yüzyıllarda etkili olan Aka Birliği denilen bir konfederasyon kurdular. MÖ 1200 yıllarına gelindiğinde Girit, Çanakkale ve Rodos'u istila ettiler Ege Denizi'nde söz sahibi oldular. Homeros'a göre Danaolar ve Argoslularla birlikte Truva savaşında 1000 gemilik bir donanma ile kuşatmayı yapanlardır. Savaş Tanrıçası Athena'dan yardım istedikleri, onun yardımıyla savaşı kazandıkları İlyada efsanesinde anlatılmıştır. Ayrıca bu savaşta Akhilleus adıyla bilinen, yenilmez olduğuna inanılan bir savaşçıdan bahsedilmektedir. Akhilleus'un Truvalılar tarafından topuğundan ok ile vurularak durdurulabildiği anlatılır. Bu yükselme devresi sonunda Akalar, daha sonra Anadolu ve Suriye ile ticari ilişkilere girdiler. Sonraları daha modern, demirden yapılmış silahlar kullanan Dorlar Mora Yarımadası'na gelince Akalar direnemediler ve Mora'nın kuzeyine göç edip orada askeri iddiası olmayan, tarım yapan bir topluluk olarak varlıklarını sürdürdüler.
Arkeolojik bulgular Akaların yaşadığı bölgede MÖ 13. yüzyıla kadar Mikenlerin yaşadığını ortaya koymaktadır. Homeros'a göre, kuzeyden gelen Aka kabileleri, Miken kralları ile hanedan evlilikleri yoluyla ilişki kurmuş, daha sonra Mikenlerin yerini almış, daha sonra ise Akaların yakın akrabaları sayılan Dorlar tarafından yıkılmışlardır.
Miken mitleri ve ozanlar tarafından sözlü olarak iletilen gelenekler ile her şeyden önemlisi bu şarkıların söylendiği ilkel bir Yunanca, bunu izleyen dönemlere miras kaldı. Yüzlerce yıl sonra, insanların geriye bakıp da Akhaları ilk gerçek Yunanlar olarak görmelerinin nedeni budur.

Akbaş Anadolu'ya özgü bir köpek ırkıdır. Kangal ile aynı soy ailesindendir.
Türkiye'nin yerli köpek ırklarından biri olup sürü koruma köpeği olarak yetiştirilmektedir. Eskişehir, Sivrihisar, Emirdağ arasında, ender olarak da Polatlı-Haymana arasında rastlanmaktadır. Akbaşlar Amerika'da da birçok çiftlikte yetiştirilmeye başlanmıştır.

Himayesinde gördüğü inek, koyun gibi hayvanlara ve birlikte yaşadığı insanlara karşı çok korumacı davranır. Ama kurt, çakal, ayı gibi hayvanlara karşı çok saldırgan olur. Evine gelen konuklara da kuşkuyla bakar. Anadolu'nun en eski koruma ve çoban köpeğidir. Bir koyun sürüsünü dağıtmadan tek başına ağıla kadar getirebilir. Safkan bir köpektir, özgürlüğüne çok düşkündür.

Batı Anadolu'da bulunan Akbaş cinsi köpekler: Macaristan'da Macar bir köpek ırkı olan Kuvasz adlı köpek ırkı ile akrabadır. Peçeneklerin manda dövüşçüsü olarak bilinen Kuvasz ırkı, Karpat Havzası'nda yaşamaktadır ve o zamandan beri dünya çapında Macar köpekleri arasında iyi bir üne sahiptir. Adı muhtemelen Eski Türkçedeki "Küvaz" kelimesinden gelmektedir. Bu köpek ırkını Kıpçaklarla ilişkilendirende vardır. Kavimler Göçü sırasında Macaristan'a gelmiş bir ırkta olabileceği düşünülmektedir. Türkiye'de şimdi esas yaygın olarak yaşadıkları Eskişehir, Ankara, Afyon bölgelerine (Günümüzde kısmen Ağrı, Konya, Sivas ve Tunceli'de de yaşamaktadırlar.), Ural Dağları ve Balkaş Gölü arasından, Bizans İmparatorluğu ve İznik İmparatorluğunun Batı Anadolu'ya tampon maksatlı Balkanlardan yerleştirdiği Peçenekler ve Kumanlarca getirildiği veya Altınordu Devleti ve türevi olan İlhanlılar Devleti döneminde buraya yerleştirilen Orta Asyalı Türk boyları ve Moğol soylarının karışması ile oluşan Karatatar Türkmenleri tarafından getirildiği düşünülmektedir. Hayvan yetiştiriciliği konusunda başarılı olan Oğuz Türkleri, Asya'nın kuzeyinden güneyin sıcak ve nemli iklimine uyum sağlaması için Akbaş ve Karabaşları melezleştirerek bölge iklimine uyumlu hâle getirmişlerdir. Göçebe kavimlerle Anadolu'ya gelen Akbaşlar, Osmanlı'nın Zorunlu İskân dönemine kadar, hayvancılıkla uğraşan yarı-göçebe topluluklarla birlikte gezgin yaşam tarzını sürdürmüşlerdir.

Aynı zamanda, Kangal (Karabaş) ile birlikte Anadolu Çoban Köpeği olarak da anılan bu ırk, Türkiye'de Batı ve Orta Anadolu Bölgesi'nde, özellikle Eskişehir, Kütahya dolaylarında yaşamaktadır. Bundan 3000 yıl önce üretildiği ve atalarının diğer çoban köpekleri olabileceği sanılmaktadır. Beyaz renkli köpekler koyun sürülerinin içinde diğer hayvanlarla karışarak yırtıcı hayvanlar için ilk hedef hâline gelmemesi ve vahşi köpeklerle farklarının belirginleşmesi için özellikle seçilmiştir. Karabaşların da (Kangal) aynı nedenlerle, koyu renkli hayvan sürülerini korumak için yetiştirildiği düşünülmektedir.
Genetik bilimciler, çoban köpeği ırklarının genetik atasının Orta Asya kurdu olduğunu belirlediler. Eski Çağ'ın en yaygın çoban toplumları olan Türkler, Moğollar, Tacikler, Orta Asya uluslarıdır. Ural-Altay Dağları arasında yaşamış Orta Asyalı çoban toplumların, siyasi ve sosyal tarihlerini araştırmakla, doğal safkan çoban köpeği ırklarının oluşma ve yayılmaları ile ilgili bilgilere ulaşılabilir.
Akbaşlar, Macaristan'da bulunan Kuvasz cinsi köpeklerle akrabadır, gerek fiziki, gerek karakter özellikleri birbirine tıpa tıp benzemektedir. Peçeneklerin manda dövüşçüsü olarak bilinen Kuvasz ırkı, Karpat Havzası'nda yaşamaktadır ve o zamandan beri dünya çapında Macar köpekleri arasında iyi bir üne sahiptir. Adı muhtemelen Eski Türkçedeki "Küvaz" kelimesinden gelmektedir. Bu köpek ırkını Kıpçaklarla ilişkilendirende vardır. Kavimler Göçü sırasında Macaristan'a gelmiş bir ırkta olabileceği düşünülmektedir.

Koyun, inek gibi çiftlik hayvanlarına karşı iyi ve koruyucu, fakat kurt, ayı, çakal gibi yabani hayvanlara karşı çok saldırgandır. Genellikle yabancılara karşı saldırgan olduğu için bulunduğu evin veya bahçenin çevresi, dış ortamı görmemesi için kapatılır. Aksi hâlde yürüyen ve hareket eden her şeye havlayabilir. Üzerinde çalışılarak sosyalleştirildiğinde ise bu özellikleri rahatsız edici boyutlara varmaz. Akbaş köpekler doğaları gereği aşırı korumacı ve şüphecidirler, bu nedenle hemen herkesi ilk etapta potansiyel tehlike olarak görebilirler, bu özelliklerini törpülemek için sabırlı bir şekilde sosyalleştirilmeleri gerekir. Geceleri, gündüz vaktine göre daha fazla dikkatli ve bekçidirler. Günümüzde bekçi köpeği olmanın yanı sıra çoban köpeği olarak da kullanılmaktadır. Akbaş ırkı, uluslararası pek çok yarışmada çobanlık ve sürü koruma konusunda birinci olmuştur.

Akbaş; iri cüsseli, atletik yapılı, dururken ve hareket hâlinde son derece güzel ve zariftir. Anadolu'da kullanılan en eski koruma köpeklerinden birisidir.
Apartman hayatına pek uygun değildir fakat her köpek gibi uyum yeteneği vardır. Hareket etmek ve mutlu olmak için geniş alanlara ihtiyaç duyar, yeterli sıklıkta dolaştırıldığında ve en azından günün bir bölümünde kapalı bir bahçede zaman geçirme şansı olduğunda, şehirde de rahatlıkla yaşayabilmektedir. Amerika'da uzun süreden beri yetiştirilen Akbaş cinsi köpeklerin hemen her ortama uyum sağladığı gözlemlenmiştir. Bağımsız ve yer yer dominant karakteri nedeniyle yetişkin döneme gelene kadar Akbaş köpeklerin eğitimlerini ara vermeden sürdürmek gerekir. 3-6 aylık dönemde temel eğitim, 6-9 aylık dönemde ise ileri eğitim alabilecek kapasitededirler. Kırsal alanda 5 aylık Akbaşlar sürülere çobanlık yapmaya başlarlar.

Kangal köpeği
Zağar
Aksaray Malaklısı
Kars köpeği
Rize koyun köpeği
Tonya Finosu
Zerdava

Akdeniz Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Anadolu'nun güneyinde Akdeniz kıyısı boyunca uzanır. Genişliği 120–180 km arasında değişir. Batı ve kuzey batısında Ege Bölgesi, kuzeyinde İç Anadolu Bölgesi, doğusunda Güneydoğu Anadolu Bölgesi, güneyinde ise Akdeniz bulunur. Güneydoğudan Suriye ile komşudur.
Türkiye'nin başka bölgelerinde olduğu gibi Akdeniz Bölgesi'nde de bölge sınırları ile yönetim birimleri olan illerin sınırları tümüyle çakışmaz.

Adını güneyindeki denizden alan Akdeniz Bölgesi, kuzeybatıda Ege Bölgesi, kuzeyde İç Anadolu Bölgesi, kuzeydoğuda Doğu Anadolu Bölgesi ve doğuda Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile komşudur.
Kıyı uzunluğu doğuda Suriye sınırından batıda Marmaris'e kadar 1542 kilometredir.

Akdeniz bölgesinin arazi yapısı oldukça dağlık ve engebelidir. Bölgenin yeryüzü şekillerinin ana çizgilerini Toros Dağları belirler. Antalya Körfezi'nin iki yanında yer alan Batı Toroslar, Kuzeyde Göller Yöresinde birbirine yaklaşıp sıkışır. Teke Yarımadası'nın batısında beliren Batı Toroslar, Taşeli Platosu'na kadar uzanır.
Genellikle kalker ve ofiyolitli kayalarından oluşan bu dağlar kırıklı ve kıvrımlı bir yapı gösterir. Batı Torosların en yüksek noktası Bey Dağlarındaki 3096 m'lik Kızlar Sivrisi Tepesidir. Göller Yöresi'nin kalker oluşumu, sarp dağlarının ortalama yüksekliği 2000–2005 m arasındadır. Yüksek kütleler arasında Avlan, Gördes, Söğüt gibi karstik kökenli çanak biçimli çukur alanlar vardır.
Bu kesim aynı zamanda düden, obruk, mağara, yer altı dereleri, suyutan ve voklüz kaynakları gibi karstik şekiller bakımından da zengindir.
Türkiye'nin, Beyşehir ve Eğirdir gibi büyük tatlı su gölleri buradadır. Batı Toroslar, dik eğimli yamaçlarından inen bol sulu akarsular tarafından parçalanmış ve genellikle boylamasına uzanan derin vadiler ortaya çıkmıştır.
Orta Toroslar, güney batıdaki Taşeli platosu ile kuzey doğudaki Uzunyayla arasında uzanır. Bu kesimdeki başlıca yüksek kütleler batıdan doğuya doğru Bolkar Dağları, Aydos Dağları, Aladağlar, Tahtalı Dağları ve Binboğa Dağlarıdır.
Orta Toroslar'ın en yüksek noktası Ala Dağlar'da 3756 m'ye yetişen Demirkazık Tepesidir. Orta Toroslar Uzunyayla'da 1500m yüksekliğindeki bir platoya dönüşür. Orta Toroslar kuzey-güney doğrultusunda akan bol sulu akarsular tarafından parçalanmıştır. Göksu, 130 km uzunluğundaki Limonlu Çayı, Tarsus çayı bunların başlıcalarıdır. Bu akarsular kalker oluşumlu dağlar arasında, derinliği 1000m'yi bulan vadiler açar ve yörenin yüzey şekillerinin sert bir görünüm almasına neden olur.
Nur Dağları, Toroslar dağ sisteminin en güneyindeki bölümünü oluşturur ve İskenderun Körfezinin doğusunda dik bir duvar gibi yükselir. Bu dağların, Güneydoğu Torosların başlangıcı olan Ahır Dağlarına yaklaştığı noktada yükseltisi Düziçi İlçesinin kuzeyinde Düldül Tepesi 2200 m. Osmaniye'nin Güneydoğusunda Daz Tepesi 2200 m. Dörtyol'un doğusunda Mıgır Tepesi 2243 m yüksekliğindedir.
Lübnan topraklarından doğarak kuzeye doğru akan ve Antakya yakınlarında dik bir açıyla batıya dönen Asi Nehri, Amik Ovasının Güneybatı ucunda, geniş tabanlı bir vadiden geçer ve Samandağı yakınlarında Akdeniz'e dökülür.
Çukurova, doğuda Amanos Dağları, batıda ise Orta Toroslar'la sınırlanır. Bu geniş düzlük batıda Seyhan doğuda Ceyhan ırmaklarının taşıdığı alüvyonlarla oluşmuş büyük bir delta ovasıdır. Çukurova'nın kuzey kesimleri bu iki ırmağın kolları ile yer yer parçalanmış bir plato görünümündedir; buna karşılık güneyde tekdüze bir hal alır. Bölgedeki en önemli akarsular doğudan batıya doğru sırasıyla Asi, Ceyhan ve Seyhan ırmakları ile Göksu, Köprü Suyu, Aksu, Eşem ve Dalaman çaylarıdır.
Başlıca doğal göller Beyşehir, Eğirdir, Burdur ve Suğla gölleridir. Kıyılarda ise irili ufaklı birçok lagün vardır. En önemli yapay göller ise Seyhan, Çatalan, Aslantaş ve Menzelet baraj gölleridir.
Akdeniz kıyıları genellikle, az girintili çıkıntılı olması ve geniş yaylar çizmesi bakımından Karadeniz kıyılarına benzer; kıyı sahanlıklarına da pek rastlanmaz. Bölgenin en batı kesiminde ise dağlar kıyıya dik uzandığı için, burada Ege kıyılarına benzeyen daha girintili çıkıntılı bir kıyı tipi vardır. Bu kıyıların, yakın zamanlardaki bir deniz düzeyi yükselmesi sonucu oluştuğu sanılmaktadır. Engebeli kıyının içine sokulmuş küçük koylar, adalar ve yarımadalar bu yükselme nedeniyle ortaya çıkmıştır.

Akdeniz, Ege bölgesi kıyıları Marmara Denizi çevresinde ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Batı Kesiminde Gaziantep ve Kilis çevresinde Akdeniz İklimi görülür. Bu iklimde yazlar sıcak ve kuraktır, kışlar ise ılık ve yağışlıdır. Yaz ve kış mevsimindeki yağış miktarı arasında, büyük bir fark bulunur. İç kesimlere doğru karasal iklim görülür.

Dağların denize bakan yamaçlarında makilikler ve yer yer yüksek ormanlar kaplı ve arkalarında çukur alanlar ise karasal etkilerin arttığı bir iklim tipine rastlanır. Yine de Akdeniz'in etkisi nedeniyle bu kesimlerdeki iklim, İç Anadolu'daki kadar şiddetli karasal özellikler taşımaz. En sıcak ay ortalaması kıyılardaki 27-28 °C, iç kısımlar 23-25 °C'dir; en soğuk ay ortalaması ise kıyıda 10 °C dolayında iken iç kısımlarda 1,5-2 °C kadar iner. Benzer biçimde, yıllık ortalama sıcaklık kıyılarda 18-20 °C, iç kısımlarda ise 12-14 °C kadardır. Yine Türkiye'nin ortalama sıcaklığı en yüksek noktası da buradadır Mersin kent merkezinin ortama sıcaklığı yıllık 22 °C dir. Bu sayede turizm gelişmiştir. Turizm bölgenin önemli geçim kaynaklarındandır. Aynı zamanda iklim şartları nedeniyle bitki örtüsü makidir ve aynı zamanda yazları sıcak ve kurak kışları ise ılık ve yağışlı geçer.
Yine de bu bölgede ortalama derece yazları 18°-30° derece kışları ise ortalama 8°-10° derece arasında yer alır.
Bitki örtüsü maki, defne, keçiboynuzu, zeytin gibi bodur ve kısa ağaçlardan oluşur. Ancak bu ağaçlar orman ağaçlarına nispeten sıcağa ve soğuğa daha dayanıklıdır.

Akdeniz Bölgesi sınırları içerisindeki iller şunlardır:

Adana
Antalya
Burdur
Hatay
Isparta
Kahramanmaraş (Afşin, Elbistan ve Nurhak ilçeleri hariç. Bu ilçeler Doğu Anadolu'dadır.)
Mersin
Osmaniye
Konya'nın Beyşehir, Seydişehir, Bozkır, Taşkent, Hadim, Derebucak, Yalıhüyük ve Ahırlı ilçeleri
Karaman'ın merkez ilçe ve Ayrancı ilçelerinin bazı bölümleri Ermenek, Sarıveliler, Başyayla
Afyonkarahisar'ın Başmakçı, Dinar, Dazkırı ve Evciler ilçeleri
Denizli'nin Acıpayam, Çameli, Bozkurt, Beyağaç, Çardak ve Çameli ilçeleri
Gaziantep'in İslahiye ve Nurdağı ilçeleri
Niğde'nin Çamardı ve Ulukışla ilçeleri
Muğla'nın Köyceğiz, Ortaca, Dalaman, Fethiye ve Seydikemer ilçeleri
Kayseri'nin Yahyalı, Develi, Tomarza ve Sarız ilçelerinin bazı bölümleri

2007 nüfus sayımı sonuçlarına göre Akdeniz Bölgesi'nin nüfusu yaklaşık olarak 8,9 milyondur. Akdeniz Bölgesi kıyı bölgelerimize göre daha az nüfusludur. Nüfus yoğunluğunun en az olduğu yerler Teke ve Taşeli Platosu ile dağlık alanlardır. Akdeniz Bölgesi sulak ve kurak olmayan bir bölge olduğundan nüfus dağınıktır.

Bölgenin kıyı kesimindeki elverişli iklim koşulları, doğal güzellikler ve tarihi zenginlikler turizmin gelişmesini sağlamıştır. Antalya Bölümü, deniz ve tarih turizmiyle ön plana çıkmaktadır. Antalya, Alanya, Side, Kaş ve Kalkan, bu bölümde deniz turizminin geliştiği merkezlerdir. Akdeniz medeniyetini simgeleyen Olimpus, Patara gibi tarihi şehir kalıntıları önemli turistik çekiciliklerdir. Bölgede geniş alan kaplayan karstik şekiller, özellikle Damlataş ve İnsuyu ile Cennet – Cehennem doğa harikasıdır. Pek çok milli park ile uluslararası yarışma ve festivallere duyulan aşırı ilgi bölge turizminin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.
Adana Bölümü'nde bulunan Mersin, Adana ve Hatay illerinde de deniz, tarih, doğa ve özellikle gastronomi turizmi gelişmiştir. Bölge son yıllarda yalnızca gastronomi turizmi için 3 milyon civarında ziyaretçiyi ağırlar hale gelmiştir. Bölgenin meşhur yemeklerini yapan pek çok restoran yanında son yıllarda bu kentlerin sokak lezzetlerine olan ilgi, sosyal medya sayesinde katlanarak artmıştır. Gastronomi turizminin yanında Mersin'de bulunan Yapraklı koy, Kızkalesi ve Tisan Koyu, Adana'da bulunan Karataş ve Yumurtalık sahilleri, Hatay'da ise Arsuz sahilleri, deniz turizmi için her yıl pek çok insanı kendisine çekmektedir. Hem bu bölgelerdeki sit alanları, hem kent merkezlerinde bulunan Adana Arkeoloji Müzesi, Mersin Arkeoloji Müzesi müzeleri gibi pek çok müze, yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı olmakta ve bölgenin tarih turizminin önemli destinasyonlarından olmaya devam etmektedir.

Piyaz
Mahluta çorbası
Çakıldaklı çorba
Toğga çorbası
Tirşik çorbası
Gülgas
Babagannuş
Fıstıklı Köfte
Mercimekli köfte
İçli köfte
Etli kömbe
Kısır
Kelle paça
Batırık
Antakya Böreği
Künefe
İrmik helvası
Kuşkonmaz çorbası
Tahinli Antalya piyazı
Radika salatası
Bal kabağı dolması
Kahramanmaraş tarhanası
Mumbar dolması
Dondurma
Adana kebabı
Tantuni
Bici bici
Banak
Bamya Aşı
Kuyruk Sıkma

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Akdeniz iklimi, yaz sıcaklığı güneş ışınlarının düşme açısına, kuraklık ise alçalıcı hava hareketlerine bağlıdır. En sıcak ay ortalaması 26-28 °C, en soğuk ay ortalaması 8-10 °C dir. Yıllık sıcaklık ortalaması 18 °C dir. Enleme, rüzgarlara ve diğer doğal faktörlere bağlı olarak bu iklimde yazlar sıcak veya ılık, kışlar ise serin veya ılıman geçer. Bu iklim türünde deniz seviyesinde kar yağışı ve don olayı çok ender görülür. En fazla yağış kışın, en az yağış yazın düşer. Kışın görülen yağışlar cephesel kökenlidir. Cephesel yağışlar en fazla bu iklimde görülür.
Yıllık yağış miktarı yükseltiye göre değişir. Ortalama 600–1000 mm arasındadır. Yağış rejimi düzensizdir. Maki bitkisi sıklıkla görülür.

Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler, Avustralya'nın güneybatısı, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde Kap Bölgesi, Şili'nin orta kesimleri ve Kuzey Amerika'da Kaliforniya çevresinde etkilidir. Akdenize kıyısı bulunmasına rağmen Libya ve Mısır (Libya Çölü) ve Güneybatı İspanya (Tabernas Çölü) kıyılarında görülmez. Yer şekillerinin engebesiz olmasından dolayı bu üç ülkedeki çöller Akdeniz kıyılarına kadar uzanır ve çöl iklimi bu kıyılarda etkilidir. Akdeniz'in bir kolu olan Adriyatik Denizi'in çoğunda ve özellikle kuzey yarısında görülmez, çünkü yaz mevsimi çok fazla yağış alır ve iklimi dolayısıyla ılıman dönencealtı iklimidir.
Türkiye'de Akdeniz iklimi esas karakterini Akdeniz Bölgesi'nde, Torosların denize bakan yamaçlarında 800-1000 metre yüksekliğe kadar olan alanlarda gösterir. Daha yüksek alanlarda ise Akdeniz dağ iklimi görülür. Ege kıyıları boyunca kuzeye gidildikçe karakterinde değişiklikler görülmekle birlikte, kıyılar ve içeriye doğru uzanan grabenler boyunca görülür. Marmara Bölgesi'nde Güney Marmara kıyıları ile Trakya'nın Ege kıyılarında görülürken, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde iste Orta Fırat Bölümünde Gaziantep ve Kilis çevresinde görülmektedir.

Bitki örtüsü kızılçam ormanlarıdır. Alçak alanlarda (0–800 m) makiler bu ormanların tahribiyle oluşmuştur. Makiler yaz kuraklığına dayanabilen kısa bodur ağaçlardan meydana gelen bitki topluluklarıdır.
Akdeniz ikliminde yetişen başlıca ağaçlar şunlardır:

Defne, okaliptüs, çam ve selvi gibi yaprak dökmeyen ağaçlar.
Çınar ve meşe gibi yaprak döken ağaçlar.
Zeytin, incir, ceviz ve üzüm gibi meyve ağaçları.
Bununla birlikte, çalı ve ot toplulukları da Akdeniz ikliminin bitki örtüsünde önemli bir yer kaplamaktadır.
Akdeniz'e kıyısı olmamasına rağmen iklim özelliklerinin görüldüğü bölgelerden Kaliforniya'da chaparral, Şili'de matorral, Kap Bölgesi'nde fynbos, Avustralya'da ise mallee ve kwongan çalılıklarına dayalı bir bitki örtüsü hakimdir. Kaliforniya ve Kap Bölgesi'ndeki doğal bitki örtüsünün bir kısmı, tarıma elverişli alanlar oluşturmak için tahrip edilmiştir. Ancak bu bölgelerdeki bitki çeşitliliği hala zengin olarak değerlendirilmektedir.

Köppen iklim sınıflandırmasında Akdeniz iklimi, sıcaklık ortalamalarına göre sıcak yaz Akdeniz iklimi (Csa), ılık yaz Akdeniz iklimi (Csb) ve soğuk yaz Akdeniz iklimi (Csc) olarak üçe ayrılmaktadır. Dünya üzerinde Akdeniz ikliminin görüldüğü bölgelerin çoğu, sıcak yaz Akdeniz iklimi özelliklerine sahiptir.

Subtropikal iklim

Aksaray, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesinde, kısmen Konya Havzası'nda ve kısmen Kapadokya'da yer alır. İdari merkezi Aksaray şehridir. Daha öncesinde il iken 1933'te ilçe yapılmış ve 15 Haziran 1989 tarih ve 3578 sayılı yasa ile Niğde'den ayrılarak yeniden il olmuştur. Aksaray, Niğde'nin kuzeybatısında, Konya'nın doğusunda ve Ankara'nın güneydoğusunda yer almaktadır. 433.055 nüfusa (2022) ve 7.659 km² yüzölçümüne sahiptir. Aksaray'ın güncel nüfusu 439.474'tür.
Aksaray ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 980 metredir.
2022 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 22 belediye, bu belediyelerde 157 mahalle ve 175 köy vardır.
Aksaray'ın trafik plaka kodu 68'dir.

Hitit tabletlerinde Kurşura, İlk Çağ'da Garsaura olarak anılan şehir, Kapadokya Kralı Archeleos zamanında yeniden inşa edilerek Archeleos'un şehri anlamında Archelais adı verilmiştir (Caesar- Kayseri, Herakleios-Ereğli gibi). Türkler Anadolu'ya geldikten sonra ismi Türk diline çekimleyerek Aksaray olarak anmaya başlamış, bazı Osmanlı belgelerinde "Aksara" olarak da geçtiği olmuştur. Yaklaşık bin yıldır tarihi adını muhafaza etmiştir. Halk arasında ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde II. Kılıçarslan'ın yaptırdığı beyaz saraydan ismini aldığı gibi bir yakıştırma da dolaşmaktadır, resmi ve tarihi dayanağı yoktur.

İlkçağ'da Arkhelais adını taşıyan kenti, son Kapadokya kralı Arkhelaos'un Garsuara adlı yerleşmeyi geliştirerek kurduğu sanılmaktadır. Roma İmparatoru Cladius I kente koloni ayrıcalığı tanıdı. Ayrıcalık, Anadolu'daki birçok önemli yolun kavşak noktasında bulunan kentin daha da gelişmesine yol açtı. Bizans ile Müslüman Araplar arasında birçok kez el değiştiren şehir Malazgirt Meydan Muharebesi'nin (1071) ardından Türkler'in egemenliğine girdi. Şehirde günümüze kadar gelemeyen Danişmendliler eserleri vardı. Şehirde Danişmend parası basılmıştır. Günümüze ulaşan Danişmendli eseri, kümbet şeklindeki, Bekarlar yakınındaki Bekar Sultan Türbesi'dir. Şehir Arap akınlarıyla virane hale gelmişti. Kılıç Arslan II (1155-1192), yıkık durumdaki Aksaray'ı yeniden kurdu, kentin çevresini surla çevirdi, camii, medrese, çarşı, hamam vb. yaptırdı. Azerbaycan'dan getirdiği din bilgini, zanaatkar ve tüccarları kente yerleştirdi. Ticaret yolları üzerinde bulunan Aksaray, Anadolu Selçuklu Devleti'nin önemli merkezlerinden biri olarak gelişti. Selçuklu'lardan sonra Karamanoğulları'nın eline geçti. Bir süre Eretna Beyliği'nin egemenliğinde kalan (1341-1365) ve 1 yıllığına Kadı Burhanettin Devletinin eline geçen kentte Karamanoğulları yeniden egemen oldu. 1396'da Yıldırım Bayezid tarafından ele geçirildiyse de Timur istilasından sonra yeniden Karamanoğulları egemen oldu. 1467'de Fatih Sultan Mehmet döneminde Aksaray kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı. Aksaray, Cumhuriyet dönemi'nde 1920'de il durumuna getirildi. 1933'te çıkartılan hususi kanunla Niğde'ye bağlandı ve 1989'da yeniden il oldu.

14. yüzyıl İbn-i Battuta'nın kaleminden kayda geçen bilgiler:Sultan Bedreddin'in yanında çok kısa süre kalarak Aksaray'a hareket ettik. Burası Bilâd-ı Rûm'un en güzel ve sağlam şehirlerindendir. Her yandan akarsular ve bağlarla çevrilidir. Şehirden üç kanal geçer ve bunlar evlerin içinden akar. Şehrin içinde üzüm bahçeleri, bağlar ve bostanlar vardır. Aksaray'ın koyun yününden üretilen zarif halı ve kilimlerinin dünyada bir benzeri daha yoktur. Bunlar, Şam, Mısır, Irak, Hindistan, Çin ve diğer Türk ülkelerine ihraç edilir.Aksaray, Irak Sultanı'nın idaresi altındadır. Burada Eretna Beyliğinin naibi Şerif Hüseyin'nin zaviyesine indik. Eretna Beğ, Irak hükümdarının Bilâd-ı Rûm'daki genel valisiydi. Şerif Hüseyin ise Ahiler'den olup, beldede yoldaşları pek çoktur. Bize son derece ikram ve izzette bulunarak aynen diğerleri gibi dostça davrandı.

17. yüzyıl Evliya Çelebi'nin kaleminden kayda geçen bilgiler:

İlk durağımız Ortaköy oldu. Aksaray Sancağı'nda yüzelli akçe payesiyle ayrı bir kazadır. Geniş ve ürünü bol bir kaza olup bağ, bahçe, cami ve mescidi olan gelişmiş bir köydür. Bu köye bağlı otuzaltı adet nahiye köyleri vardır. Buradan kuzey tarafa doğru gidip köylerden geçilir. Bir menzilde Helvadere Köyü'ne inilir. Burası da meyvesi bol, verimli, güzel, hanı, hamamı ve cami olan bir Müslüman köyüdür. Aksaray nahiyeleri köylerindendir. Buradan da kuzeye doğru giderek Aksaray şehri vardır.

Bu şehrin Şem'un Safâ'nın isteği ile yapıldığını söylerler. Hükümdardan hükümdara geçtikten sonra Herakl adlı kralın oğlu Helena'nın elinde iken, adı geçen kral, Arap kavminin üzerine sefer açmıştır. Binlerce pis askeri ile Şam üzerine giderken, Safraz denilen yerde yenilgiye uğramış ve kendisi de ölmüştür. Yerine, oğlu Mikale kral olmuştur. Sonra bununda elinden Melik Mesud'un oğlu İzzeddin Kılıç Arslan 569 tarihinde burayı almıştır. Fetihten sonra bu şehirde nice büyük evliya oturduklarından, bu şehre birçok tarihçiler "Sâlihler yeri" demişlerdir.

Kılıç Arslan'ın taht merkezi olması dolayısı ile ona büyük bir saray yaparlar. Saray giriş kapısının sağında ve solunda tunçtan iki adet heybetli arslan heykeli varmış. Bu saraya bir kötülük yapılmak istense, yapmak isteyen kişi, bu arslanların ağızlarından saçtığı kıvılcımlardan helâk olurmuş. Bu saray uzaktan bembeyaz göründüğünden, bulunduğu şehre de Aksaray demişler. Rumlar bu şehre hâlen Pegahelna derler.
Şehir, sonra Karamanoğlu Yakub Bey'in eline geçmiş ve ondan da Yıldırım Beyazıt Hân'ın eline geçmiştir. Hâlen Osmanlı Devleti'nin elinde olup, Gâzi Süleyman Hân kaydı üzere Karaman Eyâleti'nde sancakbeyi merkezidir. Kanun üzere, yılda beyine yirmi kese gelir olur. Beş yüz askere sahip bir tuğlu mirlivadır. Alaybeyisi, çeribaşısı ve yüzbaşısı vardır. Kanun üzere cebeliler ile bin askeri olur. Yüzelli akçelik şerif kazadır. Kadısına senede beş kese gelir olur. Müftüsü, nakîbi, kethüdâ yeri, yeniçeri serdârı, kale dizdârı, muhtesibi, şehir subaşısı, âyân ve eşrâfı, saygın zâtları vardır.

Geniş bir alanda, büyük bir ırmak kenarında dört köşeli, taş yapılı, sağlam yapılı bir kaledir. Şehrin ortasında yapılmıştır. Burç ve kuleleri çok yüksek değildir. Bütün burçları, dişleri ve bedenleri ile mazgal delikleri, hesaplı olarak düzenlenmiş kuleleri hep birbirine bakar. Kuşatma sırasında, her kulenin güçlü savaşçıları tüfek ile kuleleri korurlar. Hisarları tarafında beş kapısı vardır. Küçükkapı batıya bakar. Demirkapı kıbleye açılır. Keçikapısı da kıbleye doğru açılır. Ereğlikapısı güneye doğru, Konyakapısı da batı tarafına açılır. Bu kapıların nöbetçileri, vergi alan muhtesib kimselerdir. Kale içinde isyancılar zamanında buğday saklamak için ambar yapılmıştır. Cephaneliği yoktur. Ramazan ayında ve başka şenliklerde atılan büyük topları vardır.

Karamanoğlu İbrahimbey Camii(Ulu Camii)
Eski bir ibâdet yeridir. Dört kemer üzerine kâgir kubbeli bir camidir. Cami içinde oniki adet sütun ile iki adet sanat eseri kapı vardır. Minberi, müezzinler yeri sade ve güzeldir. Yuvarlak minaresi camiden uzak olup, cami kubbeleri kireçle örtülüdür.

Şeyh Hamid Veli Camii
Şeyhler Mahallesi'nde, kubbeli, bir minareli camidir.

Debbağlar Camii:
Kireçle yapılmış, cemaati bol bir camidir.

El-Hac Seyyid Hasanefendi Camii
Başköprü yanında güzel bir camidir. bunlardan başka doksansekiz adet mescidi vardır.

Yılancık Medresesi
eski bir yapıdır.

Sulu Medrese
çeşitli bilimler yeridir.

Karamanoğlu Camii Medresesi
bu medresenin öğrencilerine ve hocalarına vakıf tarafından aydan aya aylık ve erzakları verilir. Ayrıca parasız görev yapan dersiâmları da vardır. Halkı fıkıhçı olup ferâiz ilmini atalarından beri okuya gelmişlerdir.
Bu şehirde özel Kur'ân okulları yoktur. Fakat Kur'ân hâfızları pek çoktur. Şehir onyedinci örfi iklimdedir. Ortasından akan Uluırmak, imâreleri sulayıp Alâaddin köprüsünden geçer. Bursa gibi her evden su akar.

Bu şehirde yedi binden fazla büyük evliyânın yattığı söylenmektedir. "Dâr'ül-ervâh" denilen bu yere nice defalar nur inmiştir. Üzüntülü olan bir kimse burayı ziyaret etse üzüntüsü gider.

Şeyh Hamid Veli; Rum diyarı irfân ehlinin başıdır. Üstü açık bir kubbede medfûndur. Çoğunlukla saralı kimseler ziyaret ederler. Buna yakın
Şeyh Kemal Sultan olgunluk yolunda tamama ermiş büyük bir zattır. Bunun yanında
Şeyh Pertevi Sultan, Yesevî tarihinde yahşi bir erdir.
Kırkkızlar; çoğunlukla kadınlar ziyaret ederler.
Şeyh Necmeddin Kibri,
Bedreddin Sultan Veli,
Hımarlı Dede Sultan şehir içindedir.
Şeyh Gaznevî Sultan ve
Şeyh Hakîkî bin Şeyh Hamid Veli: El-hac Bayram Veli öğrencilerinden olup, Ankara'da ledün ilmini tamamlayıp Aksaray'da Bayramî tarikatinde öncü olmuştur.
Şeyh Butak, Taşpazarı Mahallesi'nde medfûn olup gönül erbâbının ziyaret yeridir. Cennetderesi semtinde Çelebilik ziyareti ve bunun üst yanında Hızırlık ziyareti vardır.
Kılıç Arslan Sultan'ın kabirleri de Hızırlık ziyaretgâhındadır. Bu Hızırlık'a yakın
Şeyh Hamza, Bayrami tarikatinin büyük zâtlarındandır. Bir de
Şeyh Hızır Efendi ziyareti vardır.
Somuncu Baba türbesi
Zinciriye Medresesi
Aksaray'dan bir menzilde Saratlı Köyü'ne, oradan Ürgüp kazası içindeki Dübani'ye geldik. Halkı Müslümandır. Oradan Muşkara'ya ve sonra da Kayseri Kalesi'ne geldik. (Evliya Çelebi-Seyahatname)

Fatih Sultan Mehmet döneminde ele geçirildiğinde defterlere vilayet olarak kaydedilen Aksaray, İstanbul'a yaptırılan zorunlu ev göçleri ve Osmanlı devlet politikası nedeniyle gerilemiş, ilk olarak liva, daha sonraları ise kaza haline getirilmiştir.
6 Ekim 1920'de merkezi Aksaray kazası olmak üzere, Aksaray, Arabsun (Gülşehir) ve Şereflikoçhisar kazalarından oluşan müstakil bir liva oluşturulmasına dair İçişleri Bakanlığı tarafından Bakanlar Kuruluna gönderilen kanun tasarısı ertesi gün kabul edilmiştir. Ancak Aksaray, 13 yıl vilayetlik yapmış, 20 Mayıs 1933 tarihli 2197 sayılı kanunla Niğde'ye, kendi ilçesi olan Şereflikoçhisar da Ankara'ya bağlanmıştır.
1989 yılının 15 Haziran gününe kadar 56 yıl ilçe olarak kalmış olan Aksaray, bu tarihte eski hakkı iade edilmek suretiyle tekrar vilayet olmuştur.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Aksaray ili nüfusu: 441.136'dır. 

Aksaray Malaklısı, Türkiye'nin Aksaray ili ve çevresinde görülen iri yapılı bir köpek cinsidir.
Bacakları ve ayakları kalın, kafası büyük ve dudağı sarkıktır. Aksaray yöresinde dudağa "malak" denildiği için bu adı almıştır.
Evliya Çelebi bu köpeği "Anadolu Aslanı" olarak adlandırmıştır. Bu nedenle diğer bir ismi de "Anadolu Aslanı"dır.
Erkekleri ortalama olarak kalçadan buruna 130 cm uzunluğa, omuz yüksekliği 90 cm’ye ve ağırlığı 90 kiloya kadar ulaşabilir.
Sakin ve uysal bir karaktere sahiptir. Sürüleri korumak için kullanılabilir.
Ağzının sürekli salya akıtması, hareketli olması ve mizacı gereği eve uygun olmaması sebebiyle, apartmanda ya da ev içinde beslenmesi uygun değildir.
Çevresi çitlerle çevrili bahçelerde veya geniş arazilerde bakılması gerekir.

Aksaray Malaklı köpekleri, 3500 yıl önce Orta Asya'dan Sümerler tarafından Mezopotamya havzasına getirilmiştir. Yaklaşık 2000 yıl önce ise Anadolu'da Asurlular tarafından savaşlarda düşmanlara karşı savaş köpeği olarak kullanılmıştır.
Aksaray Malaklısı, koyun sürülerinde bekçi köpeği olarak görev yapar. İyi bir kurt düşmanıdır. Yetiştirilme şekline göre saldırgan ya da sakin karakterde bir köpek olarak beslenebilir. Ev, fabrika ve benzeri yerlerde bekçi köpeği olarak da bulundurulur.

Aksaray Malaklısı'nın gözlerinin üst tarafı çoğunlukla kırışıktır. Gözlerinin alt kısmı dışa doğru dönüktür, üst kapakları ise göz bebeğinin üstüne doğru kapatacak şekilde düşüktür. Ağız yapısı, üst ve alt çene kısa olmakla birlikte küt bir görünüme sahiptir. Alt dudakları dışarı ve aşağıya doğru sarkıktır. Üst dudakları da aşağıya doğru sarkıktır. Bu dudak yapısı yöremizde "Malak" olarak adlandırıldığı için, köpeğe Aksaray Malaklısı adı verilmiştir.
Kulak yapısı, kafa yapısına göre değişiklik göstermekle birlikte normal ve büyük olanları da vardır. Dişleri, çoban köpeklerindeki ağız diş yapısına benzerliğiyle bilinir. Nadir olarak çatal dişli olanları da görülmektedir.
Kafa yapısı, Aksaray Malaklısı'nda çok aranan fiziki özelliklerden biridir. Kafa büyüklüğü; iki göz hizasının birleştiği, ortasının alt kısmının hafifçe çökük olduğu ve buruna kadar devam eden hizadır. Burnunun üstünde beyaz lekeler bulunanlar da vardır.
Gerdanın yeleli ve kabarık olması da ayırt edici özelliklerindendir. Aksaray Malaklısı'nın göğüs kafesi geniş, bel kısmı ise incedir.
Kuyruk yapısı kamçı kuyruk, "L" kuyruk veya kıvrık kuyruk olabilir.
Ayak yapısı; kalın bilekler, uzun ayaklar, geniş patiler şeklindedir. Arka ayaklarda çift mahmuz, tek mahmuz veya mahmuzsuz olanlar da bulunmaktadır.
Aksaray Malaklısı'nın renkleri; boz, karabaş duman, griye benzer karabaş, ala renk ve nadiren çapar malaklıdır.
Bunun yanında Aksaray Malaklısı'nın ayak patisi ve bileklerinde beyaz renkler görülebilir. Bu özellik, Aksaray Malaklısı kanında ala malaklılar bulunmasından kaynaklanmaktadır. Boz karabaşların büyük çoğunluğunda ön ayaklarında beyaz yama bulunur, arka ayaklarında da rastlanabilir. Ayrıca ön göğsünün, iki ayağın birleştiği ön ve arka taraflarında beyaz yamalar olabilir.
Tüy yapısı kısır tüylü veya normale yakın tüylüdür.

Anne Malaklıların çiftleşme süreleri yaklaşık 5 gün civarındadır. Hamilelik süresi 63-70 gün arasında değişir. Yavrular, anne sütü ile 20-40 gün arasında beslenir. Anne Malaklılar, yavruları sütten kestikten sonra 6 ila 8 ay içinde çiftleşmeye hazır hale gelirler.
Çiftleşmeden 7 gün önce adet dönemi başlar. 8 gün beklenir ve 9. günde çiftleşmeye izin verilir.
Anne Malaklıların genellikle 8 memesi vardır, nadiren 10 memeli olanları da bulunur. Çiftleşmede ise 3 ila 9 yavru arasında doğum yaparlar.
Malaklı köpeklerinde yakın akraba çiftleşmeleri ile farklı ırklarla çiftleşme kanunen yasaktır.
Yavru Malaklılar, 20-40 gün sonra anne sütünü keserler. Bu dönemden sonra inek sütü, suyla bire bir oranında karıştırılır; içine arpa unu ve bir adet yumurta kabuğu eklenerek hazırlanan karışıma "yal" denir. Yavru büyüdükçe bu miktar artırılır.
60. günden sonra gençlik aşıları yapılır. 4-5 aylık olduklarında dişleri yenilenir ve bu dönemde ateşlenme görülebilir.
Tüm bu süreç boyunca veteriner kontrolünde tutulmaları önemlidir.

Irk tespit çalışmaları uluslararası düzeyde (FCI, KIF ve AKMİD) tarafından sürdürülmektedir. Türkiye'de ise (KIF ve AKMİD) ortak çalışmaları hâlen devam etmektedir.

Alan veya yüz ölçümü, bir yüzeyin uzayda kapladığı iki boyutlu yer miktarını ölçen bir büyüklüktür. SI birim sisteminde temel alan birimi metrekaredir (m²). Diğer alan birimleri bundan türetilebilir:

Ar = 100 metrekare (m²)
Dekar = 1000 metrekareye (m²)
Hektar = 10.000 metrekare (m²)
Kilometrekare = 1.000.000 metrekare (m²)

Kare A = Kenar a · Kenar a = Kenar a²
Dikdörtgen A = Kenar a · Kenar b
Üçgen A = Yükseklik · Taban · 0,5
Uçurtma A = Köşegen · Köşegen · 0,5
Paralelkenar A = Yükseklik · Taban
Düzgün altıgen A = Kenar2 · 
  
    
      
        
          
            675
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {675}}}
  
 · 0,1
Sekizgen A = Kenar2 · 2 · (1+
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
)
Elips A = a Ekseni · b Ekseni
Yamuk A = (a + c) · h · 0,5
Daire A = Yarıçap · Yarıçap · 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 = Çap · Çap · 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 / 4
Düzgün Ngen A = [r^2*cos(a)]*n (köşelerinden geçen çemberin yarıçapı r, bu çemberin merkezinden bir kenarın köşelerine çizilen yarıçaplar arası açı a olmak üzere)

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmuş olan başkanlıktır.

Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşmaktadır. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık eder. Danışma kurulu üyeleri, Alevi-Bektaşilik konusunda önde gelen kişilerden oluşmaktadır ve Başkanlığın görev alanına giren konularda araştırma ve çalışma yapmış kişilerden Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçilmektedir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Ekim 2022 tarihinde Şahkulu Sultan Dergahı ve Cemevi'nde yaptığı konuşmada Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kurulacağını açıkladı. Alevi kanaat önderlerinin bir kısmıysa böyle bir başkanlığın kurulmasına tepki gösterdi. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, cemevlerinin bakanlığa bağlanmadığını, kuruma eğer talep gelirse cemevlerinin ihtiyaç ve eksiklerini gidereceği yönünde bir açıklama yaptı ve yeni kurulan kurumu bir “destek kurumu“ olarak nitelendirdi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Cuma Erçe ise kurulan başkanlığı, atanan başkanı ve çıkartılan torba yasayı tanımadıklarını açıkladı.

Kızılbaşlık veya öznel isimleriyle Alevilik, Anadolu Aleviliği, Hacı Bektaş-ı Veli'nin mistik İslam öğretilerini takip eden ve Şamanizm'den bazı gelenekleri de içine alan senkretik bir İslami gelenektir. Sünni İslam ve Usûlî On İki İmamcı Şii İslam'dan farklı olarak, Alevilikte bağlayıcı dini dogmalar bulunmaz ve öğretiler, tasavvuf tarikatlarında olduğu gibi bir manevi lider (Dede) tarafından aktarılır. Aleviler, İslam'ın altı inanç esasını kabul ederler ancak bu esasların yorumlanmasında farklılık gösterebilirler. Osmanlı'dan başlayarak, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti ve akademik çevreler tarafından ortodoks Sünni çoğunlukla karşılaştırılarak heterodoks olarak tanımlanmış ve önemli kurumsal damgalamalarla karşı karşıya kalmışlardır. Günümüzde Alevilerin bir kısmı kendini Müslüman olarak görmemektedir.
Alevi-Bektaşi terimi, günümüzde Türkiye'deki dini söylemde, Alevilik ve Bektaşilik adıyla bilinen iki grubu kapsayan bir üst terim olarak yaygın ve sık kullanılan bir ifadedir. Aleviler ağırlıklı olarak Türkiye'de bulunur ve Türkiye nüfusunun Alevi oranına dair tahminler %4 ile %15 arasında değişmektedir. Aleviliğe dair bilimsel çalışmaların yapılması yenidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda iz bırakmış topluluklardan biri olan Kızılbaş Aleviler resmî tarih yazımında yok sayılmış, son yıllara kadar akademik çalışmalarda ise yeterince araştırılmamıştır.
. 
Bektaşi Alevilğinde bir dedeye ikrar yani söz verip Bektaşi olunabilir. Kızılbaş Aleviliğinde ise, Alevi bir anne ya da babadan doğmak, kişinin kendini Alevi olarak tanımlaması için yeterlidir. 

Alevi kelimesi, Türkçeye Arapça kökenli “Alī” (علي) isminden türetilmiştir. Alevî kelimesi Arapça علوي (Alawī) kelimesinden gelir. Bu kelime “Ali’ye mensup, Ali taraftarı” anlamını taşır. Muhammed'in vefatından sonra ortaya çıkan halife seçimlerinde oluşan ayrışmalar sonucunda Muhammed'in damadı Ali'nin ilk halife olması gerektiğini savunanlardan gelmiştir.
Şiilik kelimesi "taraf" anlamına gelmesi ve aleviler gibi Ali'nin tarafını tutanlardan geldikleri halde Şiiler inanç boyutunda (namaz, cami, temel inanç esasları) Sünnilere benzemektedirler.

Alevilik, Hak-Muhammed-Ali üçlemesiyle Ehl-i beyt ve On İki İmamları önemseyen Câferiyye Şiiliği ile ortak noktalara sahip olan bir yoldur. Alevilikte varlık birliği önemli yer tutmaktadır.

Dört kapı kırk makam inancı

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki kâmil insan olma ilkelerini Hacı Bektaş-ı Velî’nin tespit ettiğine inanılır. Hacı Bektaş, Makâlât adlı yapıtının 64. sahîfesinde "Kul Tanrı’ya kırk makâmda erer, ulaşır, dost olur" demiştir. Aleviler kendi içlerinde bir çeşit hiyerarşi oluşturmuştur. Örneğin yol'a gönül vermiş olana tâlip denir. Kişi, yolun kurallarını yerine getirip bilgi düzeyini arttırdıkça yükselir. Alevilikte yol denen deyimin temelini Dört Kapı Kırk Makam anlayışı oluşturmaktadır.
Dört Kapı ve Mertebeleri şunlardır:

Şeriat (Bel Kapısı / Mü’minlik Mertebesi)
Tarikat Kapısı (Yol Kapısı / Zâhidlik Mertebesi)
Marifet Kapısı (İl Kapısı / Âriflik Mertebesi)
Hakikat Kapısı (Gök Aman – Yer Ana / Mûhiplik Mertebesi)
Her kapının on makâmı vardır.

Aleviler, Muhammed'in son peygamber olduğuna, Ali bin Ebu Talib'in ise veliliğine (ya da imamlığına) inanırlar. Aleviler, ibadetlerini cemevinde yaparlar. Günlük ibadetleri sabah, akşam ve gece gülbengidir. Kadir Gecesi'yle bağlantılı olarak üç gün ve Muharrem ayında ise on iki gün oruç tutarlar. Muharrem'den sonra da üç gün Hızır Orucu tutarlar. Muharrem orucundan evvel üç gün Masum-u Paklar orucunu tutarlar.

Alevilerin çoğu, azınlık oldukları ve Sünnilerin çoğunlukta olduğu Türkiye'de yaşamaktadır. Alevi nüfusunun büyüklüğü tartışmalı olmakla birlikte, çoğu tahmine göre 5 ila 10 milyon arasında, yani Türkiye nüfusunun yaklaşık %10'u kadardır. Türkiye'deki Alevilerin oranına dair tahminler ise %4 ile %15 arasında değişmektedir. Ayrıca, Balkanlar, Kafkasya, Kıbrıs, Yunanistan, İran ve Almanya ile Fransa gibi diaspora nüfusları da bulunmaktadır. 2021 Birleşik Krallık nüfus sayımında Aleviliğin İngiltere ve Galler'deki en büyük sekizinci inanç olduğu ortaya çıkmıştır.
Alevi nüfusunun etnik yapısına ilişkin farklı tahminler bulunmaktadır. Tarihi kasaba ve şehirler göz önüne alındığında, Aleviler arasında en büyük etnik grubun muhtemelen Türkler olduğu düşünülmektedir. 2008 yılında Markus Dressler, Alevi nüfusunun yaklaşık üçte birinin Kürtlerden oluştuğunu ifade etmiştir.

Alevi nüfusuna ilişkin tahminler farklılık göstermektedir ve aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Yaklaşık 20 milyon: 2021'de hükûmete yakın Daily Sabah gazetesine göre.
12.521.000: CHP milletvekili Sabahat Akkiraz'ın tahminine göre.
Yaklaşık 15 milyon: Krisztina Kehl-Bodrogi tahmini.
Türkiye nüfusunun %4'ü: 2021 KONDA Araştırma verilerine göre.
Türkiye nüfusunun %15'i (yaklaşık 10,6 milyon): Shankland (2006) tahmini.
20 ila 25 milyon: Minority Rights Group'un tahmini.
Batı Trakya, Yunanistan: Yaklaşık 3.000 kişilik yerli bir Alevi topluluğu bulunmaktadır.
Çin'in batısındaki Äynu halkı: Alevilik bu topluluğun baskın inancıdır ve çoğunlukla Taklamakan Çölü çevresinde yaşarlar. 30-50 bin Äynu olduğu tahmin edilmektedir.
İngiltere ve Galler: 25.672 Alevi yaşamaktadır.
Almanya: 600.000 ila 700.000 Alevi bulunmaktadır.
Fransa: 100.000 ila 200.000 arasında Alevi yaşamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesine, Alevi dedelerinin devlet memuru olabilmesine ve Alevilere özel kamu fonu aktarılmasına olanak sağlamamaktadır. Devlet, Aleviliğin "ne tam olarak bir din ne de İslam’ın bir dalı olarak" görülemeyeceği, "Sufi tarikatı olarak" ele alınması gerektiğini, Diyanet'in İslam'ın "Sufi yorumuna" hizmet vermediğini ve cemevlerinin cami, mescid, kilise ve sinagogların aksine ibadethane (mabed) kategorisine girmediğini savunmaktadır. Cemevleri aldıkları bağışlar ile ayakta durmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2016 yılında karara bağladığı davada Türkiye'de devletin Alevileri resmen tanımaması ve hukuksal statü sağlamamasıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin din ve vicdan özgürlükleriyle ilgili 9'uncu maddesinin ihlal ettiği sonucuna vardı ve Alevilerin hiçbir kamusal hizmetten faydalanamamalarını dinî ayrımcılık olarak tanımladı. Bugüne kadar AİHM'in kimliklerde din hanesi, cemevlerinin ibadet yeri statüsü, vicdani ret hakkının tanınması ve zorunlu din kültürü ahlak bilgisi derslerine ilişkin kararlarının hiçbiri Türk devleti tarafından uygulanmadı.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın açıkladığı Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu'nun 2015 yılı raporunda cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararına rağmen Alevi öğrencilerin zorunlu din derslerinden muaf olma hakkının reddedilmesi ve Alevilere yönelik diğer ayrımcı uygulamalara yer verildi.
İsviçre'nin Basel kantonunda Alevi derneklerinin başvurusu üzerine yerel parlamento 2012 yılında Aleviliği ayrı bir inanç olarak kabul etti. Cem evleri günümüzde hala ibadethane statüsünde yer almasa da son yıllarda yapılan düzenlemeler ile T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde, elektrik, su, fatura bedelleri, bakım onarım vb. ihtiyaç kalemleri gibi daha birçok başlıkta devlet desteği almaktadırlar.

Alevi takvimi 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Alevi inanç ve anma günleri)

Ali Sami Yen Spor Kompleksi ya da sponsorluk anlaşması gereği Rams Park, İstanbul'un Sarıyer ilçesinde yer alan çok amaçlı stadyumdur. Galatasaray'ın iç sahadaki futbol maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.
Rams Park, Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu ve Beşiktaş Park stadyumlarına yapısal olarak ilham kaynağı olmakla birlikte Türkiye'deki C90 görüş açısına sahip ilk stadyumu özelliğini taşımaktadır. İlk olarak 52.280 koltuk kapasitesine sahip olan stadyum daha sonra 53.978 kapasiteye çıkarılmıştır. Atatürk Olimpiyat Stadyumu'ndan sonra seyirci kapasitesi bakımından Türkiye'nin en büyük ikinci stadyumudur.
İlk olarak 1996 yılında gündeme gelen ancak çeşitli sorunlar nedeniyle yapılamayan ve sonrasında yeri değiştirilen projenin temeli 13 Aralık 2007 tarihinde atıldı. O dönem Şişli'ye bağlı olan, günümüzde ise Sarıyer sınırlarında bulunan birbiri ardına dizili üç tepeden Şişli Belediyesince adı Aslantepe olarak değiştirilen 120 dönümlük tepeye inşa edilen Rams Park, 15 Ocak 2011'de açıldı. Türk Telekom, 2010-11 sezonunun ikinci yarısından itibaren on yıllığına stadyuma isim sponsoru oldu. Türk Telekom'un sponsorluk sözleşmesinin bitmesiyle birlikte 12 Ekim 2021'de Nef, stadyumun yeni sponsoru oldu. 28 Haziran 2023'te Galatasaray, Nef ile olan sponsorluk anlaşmasını sonlandırdığını açıkladı. Aynı gün Rams Global ile sözleşme imzalandığı açıklandı.
Rams Park, toplamda 198 loca ve 4.500'den fazla VIP koltuğuna sahiptir. Galatasaray ile Fenerbahçe arasında 19 Mayıs 2024 tarihinde ligde oynanan ve 53.775 seyircinin izlediği karşılaşma stadyum tarihinin en yüksek seyircili maçı oldu.
Stadyum, Galatasaray'ın iç saha maçlarının yanı sıra bazı organizasyona da ev sahipliği yaptı. 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonunun grup ve ikinci tur maçlarının yanı sıra, turnuvanın final müsabakası bu stadyumda oynandı. Türkiye millî futbol takımı da zaman zaman iç saha maçlarını burada oynamaktadır. Stadyum, futbol maçlarının dışında konser organizasyonları ile çeşitli kutlama ve etkinliklere ev sahipliği yaptı.

İç saha maçlarını Ali Sami Yen Stadyumu'nda oynayan Galatasaray, değişen şartlarla birlikte yeni bir stadyuma ihtiyaç duydu. Yeni stadyum konusundaki ilk proje 1996 yılında, Galatasaray Başkanı Faruk Süren'in girişimiyle hazırlandı. Ali Sami Yen Stadyumu'nun yerine daha modern ve yüksek gelir getirecek bir stadyum için Tekfen ile 84 milyon $ maliyetli bir stadyum projesi hazırlandı. Proje 40.882 koltuk kapasiteliydi. 1.500 VIP tribünü, 82 locası olan akıllı stadyum projesi aynı zamanda kongre, konser salonları tiyatro ve ofis katlarından oluşmaktaydı. Ağustos 1997'de Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile üst kullanım hakkı konusunda sözleşmenin yapıldığı proje Şişli Belediyesi tarafından Kasım 1998'de tasdik edildi. Yaklaşık iki yıl kadar üzerinde çalışılan yeni Ali Sami Yen Stadyumu projesi mali sorunlar nedeniyle iptal edildi.
Galatasaray başkanlığına Mehmet Cansun'un gelmesiyle birlikte, yeni stadyum fikri tekrar gündeme geldi. Bu kapsamda o dönemde kulüp üyesi mimarlardan oluşan bir komite kuruldu. Bir önceki projeye göre daha sade bir ön proje hazırlandı. Seyirci kapasitesi 35.000 olarak belirlendi. Projenin mevcut Ali Sami Yen Stadyumu'nun arazisine parça parça yapılması planlanıyordu. Proje Ali Sami Yen Stadyumu yıkılmadan başlayacaktı ve Galatasaray takımı maç oynamak için başka bir stadyuma ihtiyaç duymayacaktı. Ancak proje hayata geçirilmedi.
2002 yılında kulüp başkanı olarak seçilen Özhan Canaydın, ilk olarak yeni stadyum projesini hayata geçirmek istiyordu. Faruk Süren yönetiminin daha önceki proje kapsamında sözleşme imzaladığı Tekfen ile birlikte ön proje çalışması yapıldı. Yeni projede de daha önceki projelerde olduğu gibi stadın Mecidiyeköy'e inşa edilmesi planlanıyordu. İlk yapılan projedeki 84 milyonluk dolarlık maliyet, bu projede yaklaşık 60 milyon dolara kadar indirildi. Ancak Mecidiyeköy arazisinin Galatasaray'a ait olmaması nedeniyle kredi arayışlarından sonuç alınamadı. Aynı yıl içinde dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, stadyum için farklı bir proje önerdi. Teklife göre Ali Sami Yen Stadyumu'nun yer aldığı yaklaşık 35 bin m2lik alan, Kulüp tarafından bir kongre merkezine dönüştürülecek ve sinema, otel gibi kulübe gelir sağlayacak çeşitli yapılar yapılacak, yeni stadyum ise o dönem Şişli'ye bağlı olan Seyrantepe'de 384 bin m2lik alana inşa edilecek bir spor kompleksi içinde yer alacaktı. Ancak Ali Sami Yen Stadyumu'nun bulunduğu arazi Galatasaray'a ait değildi. Millî Emlak, Sarıgül projesinin aksine, Galatasaray'ın Seyrantepe'ye yalnız stadyum yapmak istemesi durumunda Ali Sami Yen Stadyumu arazisi ile değiş tokuş yapılabileceğini bildirildi. Bunun üzerine Galatasaray, Ali Sami Yen Stadyumu'ndaki genişleme zorluklarını ve devletin trafiğe ekstra yük gelebilir uyarılarını da dikkate alarak Seyrantepe'deki 384 dönümlük hakkının 264 dönümlük kısmından ve Ali Sami Yen arazisi üzerindeki kırk dokuz yıllık kullanım hakkından feragat ederek Seyrantepe projesine yönelmeye karar verdi. 19 Mayıs 2004 tarihinde Seyrantepe'deki 384.398 m2lik arazinin kırk dokuz yıllık irtifak hakkının sportif amaçlı tesisler yapmak için Galatasaray'a tahsisini içeren anlaşmanın imzalanması ile birlikte Galatasaray arazinin üst kullanım hakkı tapusunu aldı.
Stadyumun yapılacağı 384 dönümlük Aslantepe arazisinin üzerinde; 15, 120 ve 80 dönüm büyüklüğünde üç ayrı yer mevcuttu. İlk etapta stadyumun 80 dönüm büyüklüğündeki araziye yapılması planlandı. Stadyumun ilk yapılması planlanan arazinin Trafik Vakfının kullanımında olması ve çeşitli nedenlerle oluşan 30-40 metrelik kot farkı sebebiyle, yeri değiştirilerek bugünkü stadyumun üzerinde bulunduğu araziye inşa edilmesi kararlaştırıldı. İlk anlaşmalar 2006 yılının Ağustos ayında resmî protokolün imzalanmasıyla yapıldı. 2007 yılının ocak ayında ise detay projelerin çizimine başlandı. Kompleks için ilk ihale 19 Temmuz 2007'de yapılırken şartname alan yirmi sekiz firmadan sekizi teklif verdi. Firmaların teknik tekliflerinin değerlendirilmesi aşamasında, sunulan projelerde sorunlar yaşanması üzerine TOKİ ihaleyi iptal etti. 27 Ağustos tarihinde verilen kapalı zarfla tekliflerin açılmasının ardından, 31 Ağustos günü Ankara'da yapılan ikinci ihalede TOKİ'ye 234.567.890 YTL ile en yüksek payı ödemeyi teklif eden Eren Talu-Alke, elde edilecek toplam gelir tutarını da 777.777.777 YTL olarak öngördü. Projede öngörülen gelirin üzerine çıkılması hâlinde TOKİ'ye ödenecek payı da %0 olarak teklif eden Eren Talu-Alke, TOKİ ile sürdürülen görüşmeler sonucunda %7 pay ödemeyi kabul edince ihaleyi kazanmış oldu. Stadyumun inşa edileceği tepenin adı Aralık 2007'de Şişli Belediyesi tarafından Aslantepe olarak değiştirildi.

Eren Talu-Alke ortaklığının ihaleyi kazanmasının ardından stadyumun temeli 13 Aralık 2007'de atıldı. Temel atma töreninden birkaç gün sonra inşaat çalışmaları başladı. İnşaatın yapılacağı alanın bir tepe üzerinde olması ve yoğun kayalık zemin nedeniyle hafriyat çalışmaları yaklaşık üç ay sürdü. Bununla birlikte ilk projede stadyumun çevresinde tasarlanan otopark katları zemin yapısının elvermemesi nedeniyle tribün altlarına alındı ve ana projeye göre bir kat eksiltildi. Bu nedenle henüz uygulama projesi hazır olmayan alanların uygulama projeleri bir yandan yapılırken değiştirilen alanların da hesaplamaları yeniden gözden geçirilerek düzenlendi. 2008 yılının son çeyreğinde başlayan stadyum inşaatı, sözleşmede belirlenen %66 tamamlanma oranında olması gerekirken %26 seviyesindeydi. Mayıs 2009'da maddi sıkıntılar sebebiyle stadyum inşaatı tamamen durdu. TOKİ 3 Temmuz 2009'da, ihale şartnamesi ve sözleşme hükümleri çerçevesinde, ihtarname ile verilen sürenin sona ermesi nedeniyle Eren Talu-Alke ortaklığı ile yapılan sözleşmenin feshedilmesine karar verdi. 10 Eylül 2009'da stadyumun kalan inşaat işlerinin tamamlanması için yeni bir ihale düzenlendi. Bu ihaleyi 179.661.553 TL teklif veren Varyap-Uzunlar OG (Ortak Girişimi) ortaklığı kazandı. Kasım 2009'dan itibaren inşaat çalışmaları tekrar başladı. Yüklenici firmalar tarafından ilk olarak inşaatın uzun zamandan beri durmasından kaynaklanan korozyon sorunu giderildikten sonra hızlı bir şekilde demir örme ve betonlama çalışmalarına geçildi. Ayrıca stadyumun henüz hazır olmayan uygulama projelerinin bir kısmının yapılmasına da devam edildi. Stadyumun dört farklı bölgesine kurulan kameralarla inşaatın tüm dünyadan internet aracılığıyla izlenebilmesi sağlandı. 2009'un Aralık ayında Türkiye'nin 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası turnuvası adaylığında kullanılacak stadyumlar arasında gösterilen stadyumun inşaatı UEFA stadyum danışmanlarınca incelemeye tabi tutuldu. Yapılan incelemelerin ardından UEFA'nın talep ettiği kriterler doğrultusunda birtakım değişiklikler yapıldı.

Nisan 2010'da kaba inşaatın bitmesine yakın eş zamanlı olarak toplam ağırlıkları 5.500 ton olan çatı makaslarının montajları ve kaldırılıp süper kolonlara oturtulması çalışmaları başladı. Birinci çatı makası 21 Nisan'da yerleştirildi. Birinci çatı makasının yerleştirilmesinden bir hafta sonra yerde montajı bitirilen ikinci çatı makası, birinci çatı makasıyla birleştirildi ve kaynak işlemlerine geçildi. Güney tarafında bulunan ilk çatı makasının kurulumun ardından kısa sürede kuzey bölümündeki çatı makasının da kurulumu tamamlanarak çatının üzerinin örtülmesi çalışmalarına geçildi.
Varyap-Uzunlar Ortak Girişimi ortaklığının hiç duraklamadan sürdürdüğü ve yaklaşık on ay süren inşaat çalışmaları, Aralık 2010 sonunda çevre yolları hariç çimlendirme ve loca restorasyonlarının da bitmesiyle tamamlanma aşamasına geldi. 128.000.000 €'ya mal olan stadyumun inşaatında, toplam 190 bin metreküp beton ve 35 bin ton demir kullanıldı. Stadyumun toplam inşaat alanı ise 195 bin metrekareydi.
Stadyum projesinde çatı sistemi açılır-kapanır şekilde tasarlandı. Projeye göre açılır-kapanır çatı sisteminin yapımı TOKİ'ye aitti. Ancak Galatasaray yönetimi, stadyumun içerisindeki işlerin bitirilmesi ve stadyumun geciktirilmeden açılması amacıyla, çatıya ayrılan bütçenin stadyumun kalan in

Aliyah (İbranice: עֲלִיָּה), Yahudilerin diasporadan İsrail topraklarına göç etmesini ifade eden terim. Ayrıca "yukarı çıkma" olarak tanımlanan (Kudüs'e çıkma) ve "İsrail topraklarına geçerek Aliyah yapma" olarak tanımlanan durum, Siyonizm'in temel ilkelerinden birisidir.
Aliyah ifadesinin karşıtı "inme" anlamına gelen Yerida'dır (İbranice: ירידה‎). İsrail'in Geri Dönüş Yasası, tüm dünya üzerindeki Yahudilere, çocuklarına ve torunlarına ikamet ve İsrail vatandaşlığına ilişkin otomatik haklar verir.
Yahudi tarihinin büyük bir kısmında "Aliyah" yüzyıllardır bir ulusal istek olarak kendini ifade etmiş, diasporada yaşayan Yahudi halkı bir özlem olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında Siyonist hareketin gelişimine kadar genellikle yerine getirilmemiştir. Yahudilerin Filistin'e geniş çaplı göçü 1882'de başladı. 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından bu yana, 3 milyondan fazla Yahudi İsrail'e taşındı. 2014'ten itibaren İsrail ve Filistin toprakları birlikte dünya Yahudi nüfusunun %42,9'unu barındırmaktadır.

Arap-İsrail savaşları
Birinci Aliyah
İkinci Aliyah

Almanlar (Almanca: Deutsche), Almanya'nın yerlileri veya sakinlerine ve bazen daha geniş olarak Almanca kökenli bir dili veya Almanca dilini anadili olarak konuşan kişilere denir. Almanya anayasası Almanya'da yaşayanları Alman vatandaşı olarak tanımlar. Bugün, Alman dili, Alman kimliğinin birincil kriteri olarak görülmektedir. Dünyadaki toplam Alman sayısına ilişkin tahminler 100 ile 150 milyon arasında değişmektedir ve çoğu Almanya'da yaşamaktadır.
İsviçre vatandaşlarının dilleri Almanca olsa da İsviçreliler Alman milletinden görülmeyip sadece Almancayı almış ve Almanlarla özel ilişkiler kuran diğer Avrupalılar gibi tanımlanmaktadır. Ana dili Almanca olan yaklaşık 100 milyon insanın ortalama 80 milyonu kendisini Alman olarak görür. İngilizler, Danimarkalılar, Norveçliler, Hollandalılar vb. anadilleri Cermen dillerinden olan diğer Cermen kökenli halklar Alman değildir, yalnızca Almanlarla aynı proto (ön) halktan (Proto Cermenler) türemiş uluslardır.
Roma İmparatorluğu ve onun arkasında oluşan Avusturya Habsburg İmparatorluğu boyunduruğunda pek sivrilmeden yaşayan Almanlar 19. yüzyılın başına kadar sadece derebeylikler ve Frank Krallıkları kurmuşlardır. Napolyon'un sebep olduğu çalkalanmalar sonucu Alman millet yapısı ise 19. yüzyıl başlarında başlayan milliyetçilik akımı ile oluşmuştur. 1871 yılında İlk Alman İmparatorluğu ile millî devlet oluşturulmuştur. Vatandaşlarına ise "Reichsdeutsche" (İmparatorluk Almanları) denilmiştir. Bu millî sınırlar dışında kalan Alman kökenlilere ise diğer tabir yakıştırılmış; Öz Şıvablar veya Güney Almanları olarak adlandırılmışlardır. Nasyonal sosyalizm döneminde ise bunlara topluca "Volksdeutsche" (Alman Halkları) denmiştir.
Rus çarı Deli Petro'nun, ülkesine çağırdığı Alman zaanatkarlar asırlar boyunca Rus Çarlığı'nda etnik yapıya ulaşmışlar ve Stalin zamanında bunlar Kazakistan'a sürgün edilmişler, Alman hükûmetinin vatana ulaştırma projesinde tekrar geriye getirilmeye başlanmışlardır.
Alman boy tabirleri bugün tamamen kullanımdan kalkmıştır. II. Dünya Savaşı sonucu oluşan göçler ve birbirleri altında oluşan homojen karışmalar sonucu sadece folklorik özellikleri kalmıştır.

Almanlar kendilerini isimlendirmek için standart Almanca Deutsche kelimesini kullanır. Bu kelime Yüksek Almanca dillerinde yer alan ve "halkla ilişkili" ve "etnik" anlamına gelen diutisc teriminden evrilmiştir. Orta Avrupa'daki Cermen halklarının kendilerini ortak bir Alman kimliğinin oluşmaya başladığı 8. yüzyıldan beri bu terimden türemiş kelimelerle isimlendirildiği kaydedilmiştir.
Bu endonim dışında diğer dillerde Almanları isimlendirmek için farklı egzonimler bulunmaktadır. Türkçede yer alan Alman kelimesinin kökeni Alemanni kabilesine dayanmaktadır ve Fransızca gibi diğer dillerde de bu adlandırma bulunur. Slav dillerinin çoğunda Almanları isimlendirmek için nemçe ve benzeri kelimeler kullanılmaktadır. Bu kelime Proto Slavcada yabancı, Alman veya dilsiz anlamlarına gelmiş *němьcь sözüne dayanmaktadır. Bazı diğer dillerde yer alan ve Türkçede yer alan Cermen kelimesinin de kökenini oluşturan Germani eski çağlarda Cermen halklarını tanımlamak için kullanılmış Latince ve Grekçe kökenli bir sözdür. Baltık-Fin dillerinde Almanlar için kullanılan egzonimler Sakson kabilesi kökenlidir.

Alman etnik kimliği Ren Nehri'nin doğu tarafına yerleşmiş Cermenler tarafından benimsenerek oluşmuştur. Saksonlar, Frizler, Thüringenler, Franklar, Alamanlar ve Bayuvarlar bu genel anlamda Alman kimliğinin belkemiğini oluşturmuştur. Keltik ve Slavlar ile Macarlar ve diğer uzaktan boylar Cermenlerle karışarak zamanla Alman dilini ve kültürünü benimseyip Almanlaşmış ve bu etnik yapıda yer edinmişlerdir.

Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü sonucu çeşitli krallıklar ve derebeylikler kurmuşlar ve genelde Frank Krallıkları altında tarihte yerlerini almışlardır. 9. ve 10. yüzyıl ortalarında bir millet anlayışı ile birlikte Frank Krallığı'nı oluşturmuşlardır. Ancak belli başlı Cermen boylarının birleşmesi ile birlikte bir krallık altında Alman milleti oluşmaya başlamıştır. Bu sırada kuzeyde Frizler, Anglosaksonlar, Franklar güneyde ise Saksonlarla Bayuvarlar karakteristik ve folklorik yapılara ayrılmışlardır.

1871'de kurulan Alman İmparatorluğu sonucu kendileri de Avrupa'da söz sahibi olmaya başlamışlardır. I. Dünya Savaşı'nın sonunda Alman İmparatorluğu yıkılmış ve yerine Prusya ağırlıklı Weimar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un 30 Ocak 1933 tarihinde şansölye olarak atadığı Adolf Hitler'in iktidara geçmesiyle sona ermiştir. Hitler'in Üçüncü Reich (Üçüncü İmparatorluk) olarak adlandırdığı diktatörlük Avrupa'da ve dünyada II. Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olmuştur. Savaşın ardından Üçüncü Reich yıkılarak ikiye bölünmüş, biri Alman Demokratik Cumhuriyeti (Deutsche Demokratische Republik) adlı sosyalist, diğeri ise Almanya Federal Cumhuriyeti (Bundesrepublik Deutschland) adlı kapitalist iki Almanya kalmıştır. 1989'da şiddetsiz halk ayaklanması ve Sovyet lideri Mihail Gorbaçov'un umursamazlığı sonucu Alman Demokratik Cumhuriyeti lağvedilerek iki Almanya birleşmiş ve günümüzdeki Almanya Federal Cumhuriyeti kurulmuştur.

Almancanın Hint-Avrupa dil ailesinden Batı Cermen dil grubuna dahil olduğu bilinmektedir ve daha çok İngilizce ile yakınlığı bulunmaktadır. Bugün Almanca dili altında korumuş olan ve hâlen kullanılan şiveler mevcuttur. Mesela Felemenkçe karışımı olan Frizce, Stuttgart taraflarında Şvebişçe, Karaorman bölgesinde Badence, Bavyera bölgesinde Bavyeraca, Saksonya bölgesinde ise Saksonca ve daha birçok örnekler gösterilebilir. Bugünkü Almanya sınırları dışında diğer ülkelerde birçok Alman soyundan gelen etnik topluluklar yaşamaktadırlar ve genelde yöre dili yanında kendi Alman şivelerini de korumuşlardır. Bunlarda Çekya'da yaşayan Sorbenler ile Romanya'da yaşayan Yedibürgerlileri sayabiliriz. Kökü ve fonetik yapısını Almancadan alan Avrupa Musevilerinin dili Yidiş'i ise parantez dışında tutarak burada da sayabiliriz.
Bugün Almanya'da kullanılan Almanca çok zengin dil, şive ve ağız özelliklerine sahip olup tarzlarında ve deyimlerinde ufak ayrılıklar getirmektedir. "Hochdeutsch" diye tabir edilen düzgün Almanca hemen hemen her büyük şehirlerde kullanılmakla beraber en iyi özelliklerini Dortmund ve Bonn şehirlerinde rastlanabilir. Almanya dışında resmi olan veya resmi olmayan dil olarak şu ülkelerde kullanılır: Danimarka, Avusturya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Çekya, Belçika (Flanderler), Güney Tirol (İtalya) ve birçok İsviçre kantonlarında İsviçre Almancası "Schwyzerdütsch" konuşulur. Eski Almanya kolonilerinde ise hâlen Almanca konuşulmaktadır. Namibya buna bir örnektir. Tarihte Alman yerleşimcilerin göç ettiği Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Şili, Paraguay, Peru ve Arjantin gibi ülkelerde Almanca lehçeleri (örneğin ABD'de Pensilvanya Almancası) konuşan topluluklar vardır.

Alp Arslan (Fars alfabesi ile yazımı: آلپ ارسلان ; y. 1029-1030 - 24 Kasım 1072), Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun ikinci sultanı olan ve Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya gelişlerini ve mücadelesini yöneten askeri komutan ve hükümdardır. 1071 yılında Bizans İmparatorluğu hükümdarı Romen Diyojen ile yaptığı Malazgirt Muharebesi'ndeki başarısından dolayı tanınmaktadır.

Alp Arslan'ın doğum tarihi için Zahîru'd-Dîn Nîşâbûrî, el-Hüseynî el-Yezdî, Mîrhând, Hândmîr ve Hasan-ı Yezdî 10 Ocak 1030 tarihini kaydederken; Bündârî, İbn Hallikân, İbnü’l-Adîm ise 1032-33 tarihini kaydetmektedir. 12. yüzyıl tarihçisi Ali İbnü'l-Esîr ise yine 1032-1033 tarihini kaydetmekle birlikte, alternatif bir rivayet olarak 20 Ocak 1029 tarihinden de bahsetmektedir. Bu tarihler arasından 1032-1033 tarihinin Alp Arslan'ın hayatı hakkındaki bilgilere kronolojik olarak uymaması nedeniyle, genel olarak literatürde Ali İbnü'l-Esîr'in alternatif bir rivayet olarak aktardığı 20 Ocak 1029 tarihi kabul edilmektedir. Ancak Koç ve Şahin, Alp Arslan'ın doğum tarihi olarak pek çok kaynak tarafından kaydedilen 10 Ocak 1030 tarihini kullanmanın, sadece Ali İbnü'l-Esîr tarafından alternatif bir rivayet olarak aktarılan 20 Ocak 1029 tarihine göre çok daha uygun olacağını ileri sürmektedir.
Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucularından Horasan Valisi Çağrı Bey'in oğlu ve Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in yeğeni olan Alp Arslan, bu devletin kuruluş dönemindeki güç koşullarda yetişti. Alp Arslan, Dandanakan Savaşı'nın akabinde toplanan Merv Kurultayı'nda çocuk yaşta Tuğrul Bey'in hizmetine girmişti. Alp Arslan yaklaşık üç sene bulunmuş olduğu bu vazifede, önemli ve karışık devlet işlerinde dahi sözü dinlenen bir kişi olmayı başarmıştır.

Babası Horasan Hâkimi Çağrı Bey'in 1043 tarihinde ciddi bir şekilde hastalanması üzerine Horasan'a dönmüş ve veliaht ilan edilmiştir. Akabinde aynı yıl Gazneli Mevdud önderliğinde bulunan Gazneli ordusu Selçuklular'ın elinde bulunan Toharistan bölgesine saldırdı.  O sırada Belh şehrinde bulunan Alp Arslan, Gaznelileri yenmiştir.  Daha sonra yapılan bir Gazneli saldırısını da püskürtmüştür. Yenilen Gazneliler, ele geçirdikleri yerleri terk ederek geri çekilmiştir. Daha sonra Karahanlı Hükümdarı Arslan Han'ı yengiliye uğratmıştır. Bu başarılarının üzerine ise babası Çağrı Bey tarafından Selçuklu Devleti'nin doğu sınırının koruyucusu ilan edilmiştir.

Gazneli Mevdud, Selçuklulara karşı Toharistan'da aldığı büyük yenilgiden birkaç yıl sonra Karahanlılar ve Büveyhilere, Selçuklulara karşı ittifak kurmak için çağrıda bulundu. Karahanlılar ve Büveyhiler, Mevdud'un ittifak teklifini kabul ettiler. Daha sonra ittifak güçleri ordularını birleştirmek için harekete geçti. Mevdud da Büveyhi ve Karahanlı orduları ile buluşacağı yere doğru ordusu ile yola çıktı. Ancak Mevdud buluşma yerine giderken, yolda hastalandı ve bunun üzerine Gazneli ordusu geri dönmek zorunda kaldı. Büveyhilerin ordusu  da İsfahan'dan buluşma yerine doğru yola çıktı, ancak Tebes'i geçip çöle girdiğinde Büveyhi ordusunda bir salgın baş gösterdi. Bu salgında Büveyhi ordusunun komutanı da hastalandı ve ordusu çok büyük zarar gördü. Bunun üzerine Büveyhiler geri döndü. Karahanlı Hükümdarı Arslan Han'ın ise bu olanlardan habersizdi. Arslan Han Tirmiz'e saldırdı ve şehri yağmaladı. Daha sonra Arslan Han Belh'i ele geçirmek için harekete geçti. Bu olaylar karşısında Alparslan, Karahanlılar'ın üzerine sefere çıktı ve iki taraf arasında meydana gelen savaşta Arslan Han mağlup oldu. Yenilen Arslan Han geri çekilmek zorunda kaldı ve Ceyhun Nehri'nin kıyısına gitti. Daha sonra Selçuklulara barış teklifinde bulunmaya karar verdi. Çağrı Bey bu barış teklifini duyunca askerleri ile beraber Karahanlı Hükümdarı Arslan Han ile buluştu. Bu görüşme sonucunda Selçuklular ve Karahanlılar arasında barış sağlandı.

Sultan Tuğrul Bey İsfahan Kuşatması (1050-51) ile meşgulken, Alparslan kimseye haber vermeden Horasan'dan ayrılarak  ordusuyla Fars vilayetinde bulunan ve Büveyhiler'e ait olan  Besa(Fasa) şehrine saldırmış ve şehri fethetmiştir. Daha sonra amcası Tuğrul Bey'den gelecek bir emir ile karşılaşmamak için Horasan'a dönmüştür.

Gazneli Devleti'ndeki iç karışıklıktan yararlanan Selçuklular, Çağrı Bey önderliğinde Gazneliler üzerine sefer düzenlemiştir. Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu ordusu Büst'e kadar ilerlemiştir. Gazneli İmparatorluğu'nda iç karışıklıklar Ferruhzâd'ın tahta çıkması ile son bulmuştur. Ferruhzâd, Hirhiz adlı komutanın başında bulunduğu bir orduyu, Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu ordusunun üzerine göndermiştir. Hirhiz komutasındaki Çağrı Bey'in komutasındaki orduyu yenerek Horasan'a saldırdı ve üzerine gelen Atabeg Gülsarığ ile diğer Selçuklu komutanlarını yenerek esir aldı. Bunun üzerine Alparslan, babası Çağrı Bey'den ordusu ile Gaznelilere saldırmak için izin istemiştir ve Hirhiz komutasındaki Gazneli ordusuna saldırarak Gaznelileri yenmiştir. Alp Arslan bulunmuş olduğu bu mevkide özellikle Gazneliler ve Karahanlılarla çeşitli mücadelelere girerek, başarılı bir şehzadelik hayatı yaşamıştır.

İbrahim Yınal'ın isyanı sonucunda zor durumda kalan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey'den yardım istedi. Çağrı Bey, bu yardım talebine oğulları Alparslan, Kavurd ve Emir Yakuti komutasında bir ordu göndererek cevap verdi. İbrahim Yınal, İbrahim Yınal'ın yeğenleri Mehmed ve Ahmed komutasındaki ordu ile Alparslan, Kavurd ve Emir Yakuti komutasındaki ordu Rey yakınlarında karşılaştı. Rey yakınlarında yapılan Rey Muharebesi'ni kaybeden İbrahim Yınal ve yeğenleri esir alındı.

Alp Arslan, Huttal Emiri'nin isyan ettiği haberini aldıktan sonra Huttal'a karşı bir sefere çıktı. Alp Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu Huttal'ın merkezi olan Hulbuk Kalesi'ni kuşattı. Hulbuk Kalesi bir dağın üzerine inşa edilmiş ve kale tahkim edilmişti, bu da ilk saldırıların sonuçsuz kalmasına neden oldu. Daha sonra Alp Arslan'ın da katıldığı bir saldırı sonucu Huttal Emiri öldürüldü. Daha sonra Hulbuk Kalesi, Selçuklular tarafından ele geçirildi. Alp Arslan kendi adamlarından birini Huttal'a emir olarak atadı.

Tuğrul Bey'in ölümünden sonra Musa Yabgu, Alp Arslan'ın yönetimi altındaki Herat'ı ele geçirdi ve isyan etti. Bu arada Huttal emirinin isyanıyla uğraşan Alp Arslan, bu isyanı bastırp, Huttal emirini yendikten sonra Musa Yabgu'ya karşı sefere çıktı. İki ordu Herat yakınlarında karşılaştı ve muharebe başladı. Herat yakınlarında yapılan muharebede Musa Yabgu yenildi. Alp Arslan, Herat'ın kontrolünü yeniden ele geçirdi ve esir alınan Musa Yabgu'nun hayatını bağışladı.

Alp Arslan, Musa Yabgu'nun isyanını bastırdıktan sonra, Çağaniyan'da isyan eden Emir Musa'ya karşı yürüdü. Emir Musa, Çağaniyan yakınlarındaki savaşta yenildi ve esir alındı. Daha sonra Selçuklu ordusu Çağaniyan Kalesi'ni ele geçirdi. Alp Arslan, bu isyanı bastırdıktan sonra ordusuyla başkent Rey'e doğru ilerledi.

Tuğrul Bey 1063'te ölünce Selçuklu ülkesinde taht kavgaları başladı. Oğlu olmayan Tuğrul Bey, vasiyetinde Çağrı Bey'in oğullarından Süleyman'ın tahta geçmesini vasiyet etmişti. Selçuklu veziri Amîdülmülk bu vasiyeti yerine getirdi ve Rey kentinde Süleyman'ı sultan olarak tahta çıkardı. Ancak Çağrı Bey'in öteki oğlu Alp Arslan ve Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış ile bazı emir ve şehzadeler Süleyman'ın sultanlığını tanımadılar. Kazvin şehrinde Alp Arslan adına hutbe okundu. Kutalmış'ın Rey önüne gelerek şehri kuşatması üzerine, vezir Amid-ül Mülk, Alp Arslan'dan yardım istediği gibi, hutbeyi de onun adına okuttu. Kutalmış ise, Alp Arslan ile Damgan yakınlarında yaptığı Damgan Muharebesi'nde ölmüştür. Alp Arslan Rey şehrinde Selçuklu Devleti tahtına çıktı. Daha sonra Amid ül-Mülk'ü azlederek, yerine Nizamülmülk'ü tayin etti.

İlk seferini 1064 tarihinde Rum Gazası adıyla Gürcistan, Azerbaycan ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne yaptı. Bu seferde oğlu Melikşah, kardeşi Emir Yakuti, veziri Nizamülmülk ve Emir Tuğtegin de bulunuyordu. Alparslan önce Gürcistan'da ve Ermenistan'da fetihler yaptıktan sonra Bizans'ın elinde bulunan Kars ve Ani bölgesine kadar ilerleyerek buraları ve etrafında bulunan kaleleri ele geçirdi. Ani'nin fethi neticesinde Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrillah, Sultan'a "Ebu'-Feth" (Fetihlerin babası) lakabını vermiştir (1064).

Anadolu'da bulunan Alparslan 1064 yılında Kirman meliki olan kardeşi Kavurd'un isyan haberinin gelmesi üzerine Doğu Anadolu'da ki seferine son verdi ve önce başkenti Rey'e daha sonra da Hemedan'a gitti. Alparslan'ın Hemedan'a gelmesi üzerine Kavurd bir elçi gönderip affdilemiştir. Hatasına rağmen Kavurd'u affetmiştir ve Kirman Meliki olarak kalmasına izin vermiştir.

1065 yılında Alp Arslan, 30.000 kişilik Selçuklu ordusuyla Üstyurt ve Mangışlak taraflarına sefere çıktı. Türkmen, Kıpçak ve Cazık kuvvetlerini yendi. Daha sonra Kafşud komutasındaki 30.000 kişilik Kıpçak ordusunu yendi. Alp Arslan, Maveraünnehir'de fetihler yaptı ve Harezm'i fethetti. Alp Arslan daha sonra atası Selçuk Gazi'nin Cend'de bulunan mezarını ziyaret etti ve burayı oğlu Melikşah'ın yönettimi altındaki topraklara bağladı. Alp Arslan'ın bu seferi sonucunda Hazar Denizi'nden Taşkent'e kadar olan topraklar Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdi.
Anadolu'da ise Tuğrul Bey tarafından başlatılan Türkmen akınları devam etmekteydi.

Emir Afşin ile birlikte 1067 yılında Anadolu'ya yöneldi ve Kayseri'ye kadar geldi. Sultan Alparslan Kayseri Muharebesi ile Kayseri'yi ele geçirdi ve yağmaladı. Kayseri'nin fethedilmesi üzerine Bizans İmparatoru Romen Diyojen Türkleri Anadolu'dan çıkartmak için 1068 yılında sefer çıktı ve Halep'e kadar ilerledi. Ancak bu hareket Türklerin akınlarının ilerlemesinde engel olmadı, hatta Amorium kenti ele geçirildi. İmparator Diyojen ikinci bir sefere çıktı ve bu sefer Fırat Nehri kenarına kadar ilerledi. Selçuklu akıncıları başka kollardan akınlara devam ederek Malatya'ya hücum ettiler. Afşin Bey komutasındaki Selçuklu Akıncıları, 1067 yılında Malatya yakınlarında Bizans ordusu ile karşılaştı ve yapılan muharebede Bizans ordusu mağlup oldu. Yapılan akınların neticesinde Selçuklular 

Amasya, Türkiye'nin bir ilidir. Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Merkez ilçesi Amasya'dır.
Amasya ilinin nüfusu 2020 yılında %0,68 azalarak 423.011'e düşmüştü ve bu nüfusun %74,2'si şehirde yaşamaktaydı. Güncel nüfusu 342.378'dir.
İlin yüzölçümü 5.628 km2'dir. İlde  km2'ye 60 kişi düşmektedir. (Bu sayı Suluova'da 104'tür.) Amasya il genelinin ortalama rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 1.150 metredir. Şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) ise ortalama 411,69 metredir.
2018 yılına ait TÜİK verilerine göre Amasya'da merkez ilçeyle beraber toplam 7 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 107 mahalle ve 372 köy vardır.
Amasya'nın trafik plaka kodu 05'tir.
Amasya'nın bilinen ilk adı "Amaseia"'dır. Bu isim dünyanın ilk coğrafyacısı olarak bilenen Strabon tarafından verilmiştir. "Amaseia" amozonlardaki yaşayan halkın kraliçelerine verdikleri isimdir.
Amasya, "Şehzadeler Şehri" olarak bilinir.

Yapılan arkeolojik araştırma ve elde edilen bulgulara göre Amasya'da ilk yerleşme MÖ 4000'lü yıllarda başlayıp Hitit, Frig, Kimmer, İskit, Lidya, Pers, Hellen, Pontus, Roma, Bizans, Danişmend, Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı dönemlerinde de yerleşme kesintisiz olarak devam etmiştir.
Pontuslar (MÖ 333 - MÖ 26) tarafından yapılan Kral Kaya Mezarları, günümüze kadar ulaşarak kentin anıt eserleri arasına girmiştir.
700 yıl Bizans egemenliğinde kalan Amasya, Melik Ahmet Danişmend Gazi tarafından 1075 yılında fethedilerek bu kentte ilk Türk - İslam Egemenliği kurulmuştur.
Osmanlı döneminde Anadolu'da Türklerin şehir hayatına geçiş yaptığı ilk yerlerden biri Amasya'dır. Bölgedeki özbeöz Türk oymaklarının burada yerleşmiş olması ve Amasya'nın korunaklı yapısı, Osmanlı şehzadelerinin yetiştirilmesi için bu bölgenin uygun görülmesine neden olmuştur. Bu sebeplerle Şehzade Çelebi Mehmet Timur nedeni ile dağılan Anadolu birliğini Amasya ve civarındaki Türkmenlerden sağladığı güçle tekrar sağlamıştır. .
Şehzade Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet, Şehzade Murat (II), Şehzade Ahmet Çelebi, Şehzade Mehmet (II), Şehzade Alâeddin, Şehzade Bayezid (II), Şehzade Ahmet, Şehzade Murat, Şehzade Mustafa, Şehzade Bayezid ve Şehzade Murad (III) çeşitli tarihlerde Amasya'da Valilik yapmışlardır.
Bu dönemde kentte birçok ilim adamı yetişip saray, çeşme, medrese, cami, türbe vb. kalıcı eserlerle, şehir bir kültür merkezi olarak tarihteki yerini almıştır.
Tarihin akışı içerisinde önemli roller üstlenen Amasya, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında yine ön plana çıkmış, Kurtuluş mücadelesinin planları bu kentte hazırlanmıştır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Amasya Valisi, 1971 Şarköy doğumlu Önder BAKAN'dır. Eylül 2024/321 sayılı kararla, Göç İdaresi Başkan Yardımcısı iken atanmıştır.
Amasya Belediye Başkanı, 1983 Ladik doğumlu Turgay SEVİNDİ (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %42,92 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Amasya İl Genel Meclisi üye sayısı, 11 AK Parti, 5 MHP ve 5 CHP'den olmak üzere 21'dir. Amasya Belediye meclisi ise 10 AK Parti, 17 MHP ve 4 CHP'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Amasya'nın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üyelerinin siyasi partilere göre dağılımı: 2 AK Parti ve 1 CHP.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Amasya ilinin nüfusu 342.242'dir. Bu nüfusun %77,28'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 5.628 km2dir. İlde km2ye 61 kişi düşmektedir. (Yoğunluk en çok Suluova'da 103'tür.) İlde yıllık nüfus  %0,04 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Hamamözü (%1,71), Gümüşhacıköy(%-1,52)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 107 mahalle ve ayrıca 372 köy vardır.

2021-2022 sezonunda Amasyaspor FK BAL(bölgesel amatör lig) 5. Gruptan çıkmış ve play off turundan galip çıkarak 3. Lige yükselmiştir. Yıllar sonra gelen bu yükseliş şehirde günlerce kutlanmıştır.
Voleybol Bayanlar 2. Ligi'nde Şehzadeler Voleybol, play-off maçlarına katılmıştır. Hentbol Erkekler 1.Ligi'nde 1957 Suluova Spor, 8.olmuştur. Basket EBBL, hentbol kadın 2.liglerinde birer takımı vardır.
Yeni Amasyaspor, Ziraat Türkiye Kupası 3. turunda Konyaspor'a elenmiştir.
En önemli spor tesisleri, 7.810 kişilik 12 Haziran Stadı ve 2.500 kişilik Yeni Amasya Spor Salonu'dur.

Amasya Yalıboyu Evleri
Amasya Kalesi
Kral Kaya Mezarları
Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesi
Sofular Cami ve Dar-ül Hadis'i

Amasya ilindeki yerleşim yerleri listesi

Amasya Valiliği 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Belediyesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), daha yaygın kullanılan adıyla Amerika veya Birleşik Devletler, Kuzey Amerika kıtasında Kanada ve Meksika arasında bulunan bir  ülkedir. 50 eyaletin birleşiminden meydana gelen federal anayasal bir cumhuriyet ile yönetilir. Bir federal bölgeye sahiptir ve 9,8 milyon km2 (3,8 milyon sq mi) yüz ölçümü ile dünyanın karasal alan bakımından  dördüncü, toplam alan bakımındansa üçüncü en büyük ülkesi ve 334 milyonu aşan nüfusu ile de en kalabalık üçüncü ülkesidir. Ülkenin başkenti aynı zamanda federal bölgesi olan Washington, DC olup en kalabalık şehri ise New York'tur.
Paleo-Kızılderililer, en az 12 bin yıl önce Sibirya üzerinden Kuzey Amerika ana karasına göç ettiler ve 16. yüzyıla gelindiğinde ise Amerikan kolonileri ile karşı karşıya kaldılar. Birleşik Devletler, Doğu Kıyısı boyunca kurulan On Üç Koloni ittifakından doğdu. Büyük Britanya ile vergilendirme ve temsil edilme konusundaki anlaşmazlıklar, bağımsızlığı sağlayan Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na (1775-1783) yol açtı. 18. yüzyılın sonlarında ABD, Kuzey Amerika'da hızlı bir şekilde genişlemeye başladı. Ülke; savaşlar, Yerli Amerikalıların yerlerinden edilmesi ve yeni eyaletlerin federasyona kabulü gibi yollarla kademeli olarak yeni bölgeler elde etti. 1848'de Birleşik Devletler, kıtanın bir ucundan diğer ucuna kadar yayılmış hâldeydi. Güney eyaletlerinde 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar köleliğin yasal olması, Amerikan İç Savaşı'na zemin hazırladı ve kölelik tüm ülkede yasaklandı. İspanyol-Amerikan Savaşı (1898) ve I. Dünya Savaşı (1914-1918), ABD'nin dünya gücü olacağının sinyallerini verdi ve II. Dünya Savaşı'nda (1939-1945) ise bunu gerçekleştirdi.
Soğuk Savaş sırasında (1947-1991) Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği çeşitli rekabetlere katıldı, ancak doğrudan askerî çatışma olmadı. Bu yarışlar sırasında ABD, Ay'a ilk insanları indiren 1969 uzay uçuşuyla (Apollo 11) birlikte, öncesinde epey gerisinde kaldığı Sovyetler Birliği'ne karşı Uzay Yarışı'nda önemli bir üstünlük elde etti. 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası Soğuk Savaş sona erdi. Bu durum, ABD'yi dünyada tek süper güç yaptı.
Amerika Birleşik Devletleri, bir federal cumhuriyettir ve çift meclisli bir yasama sistemi ile  birlikte üç ayrı hükûmet departmanından oluşan bir temsilî demokrasidir. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), NATO gibi uluslararası kuruluşların kurucu üyesi ve Birleşmiş Milletler ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyesidir. Ayrıca ABD; uluslararası ekonomik özgürlük, düşük hükûmet yolsuzluğu, yaşam kalitesi ve yüksek eğitim kalitesi ölçütlerinde üst sıralarda yer almaktadır. Gelir ve servet eşitsizliği öne sürülerek eleştirilmesine rağmen Amerika Birleşik Devletleri, sosyoekonomik performans ölçümlerinde her defasında üst sıralarda yer almaya devam etmiştir. Irksal ve etnik açıdan dünyanın en çeşitli toplumlarından birine sahiptir ve ülkenin bu nüfusu, yüzyıllar süren göçler ile şekillenmiştir.
ABD, gelişmiş bir ülke olup, dünyadaki toplam GSYİH'nin yaklaşık dörtte birine sahiptir ve nominal açıdan dünyanın en büyük ekonomisidir. Ülke aynı zamanda dünyanın en büyük ithalatçısı ve ikinci en büyük ihracatçısı konumundadır. Nüfusu dünya nüfusunun sadece %4,2'sine tekabül etmesine rağmen ABD, dünyadaki toplam servetin %29,4'üne sahiptir. ABD, küresel savunma harcamalarının üçte birini oluşturur ve askerî alanda en güçlü ülke olarak tanımlanır.

'Amerika' adının bilinen ilk kullanımı, 1507 yılında Alman haritacı Martin Waldseemüller tarafından hazırlanan bir dünya haritasında yer alır. Waldseemüller Haritasında, Amerigo Vespucci'nin onuruna, günümüzde Güney Amerika olarak kabul edilen yerin adı büyük harflerle gösteriliyor. İtalyan kâşif Vespucci, Karayip Adaları'nın Asya'nın doğu sınırını temsil etmediğini ve daha önce bilinmeyen bir kara kütlesinin parçası olduğunu öne süren ilk kişiydi. 1538'de Flaman haritacı Gerardus Mercator, kendi dünya haritasında "Amerika" adını tüm Batı Yarımküre'ye uygulayarak kullandı.
"Amerika Birleşik Devletleri" ifadesinin ilk belgesel kanıtı, Stephen Moylan tarafından George Washington'un yaveri Joseph Reed'e yazılan 2 Ocak 1776 tarihli mektuptan kalmadır. Moylan, devrimci savaş çabalarında yardım aramak amacıyla 'Amerika Birleşik Devletleri'nden İspanya'ya tam ve geniş yetkilerle' gitme arzusunu dile getirdi. "Amerika Birleşik Devletleri" ifadesinin bilinen ilk yayını, 6 Nisan 1776'da Williamsburg, Virginia'daki "The Virginia Gazette" gazetesindeki anonim bir makaleydi.
John Dickinson tarafından hazırlanan ve 17 Haziran 1776'da tamamlanan Konfederasyon Maddelerinin ikinci taslağı, "konfederasyonun adının 'Amerika Birleşik Devletleri' olacağını" bildiriyordu. 1777 yılı sonunda onaylanmak üzere eyaletlere gönderilen Maddelerin son hali, "Konfederasyonun başvuru şekli 'Amerika Birleşik Devletleri' olacaktır" cümlesini içeriyordu. Haziran 1776'da Thomas Jefferson, Bağımsızlık Bildirgesi'nin orijinal kaba taslağının başlığında 'Amerika Birleşik Devletleri' ifadesini büyük harflerle yazdı. Belgenin bu taslağı 21 Haziran 1776'ya kadar ortaya çıkmadı ve Dickinson'ın 17 Haziran 1776'da Taslak'ta Konfederasyon Maddeleri'ni kullanmasından önce mi yoksa sonra mı yazıldığı bilinmiyor.
"United States" kısa biçimi de standarttır. Diğer yaygın biçimler 'U.S.', 'USA' ve 'America'dır. Konuşma dilinde kullanılan isimler 'U.S. of A.' ve şiirsel ya da tarihî bağlamlarda 'Columbia' şeklindedir. Amerikan şiirinde ve 18. yüzyılın sonlarına ait şarkılarda popüler bir isim olan "Columbia", kökenini Kristof Kolomb'dan alır. Hem 'Columbus' hem de 'Columbia', Columbus, Ohio, Columbia, South Carolina ve District of Columbia dâhil olmak üzere ABD yer adlarında sıklıkla görülür. Batı Yarımküre'deki yerler ve kurumlar, Colón, Panama, Kolombiya ülkesi, Columbia Nehri ve Columbia Üniversitesi dâhil olmak üzere iki adı taşır.
Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı 'Amerikalı' olarak adlandırılır. "Amerika Birleşik Devletleri", "Amerika" ve "ABD" ülkeye bir sıfat olarak atıfta bulunur ("Amerikan değerleri", "ABD kuvvetleri"). İngilizcedeki 'American' kelimesi, genellikle yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili konulara atıfta bulunur.

Kuzey Amerika'nın ilk sakinlerinin en az 12.000 yıl önce Bering Köprüsü üzerinden Sibirya'dan göç yoluyla geldikleri genel olarak kabul edilmektedir, ancak bazı kanıtlar daha erken bir yerleşimi işaret etmektedir. ilk sakinlerinin en az 12.000 yıl önce Bering Köprüsü yoluyla Sibirya'dan göçle geldikleri genel olarak kabul edilmiştir; ancak, bazı kanıtlar daha da erken bir yerleşim tarihini göstermektedir. MÖ 11.000 yılı civarında ortaya çıkan Clovis kültürünün, Amerika kıtasındaki insan yerleşiminin ilk dalgasını temsil ettiğine inanılmaktadır. Bu, muhtemelen Kuzey Amerika'ya gerçekleşen üç büyük göç dalgasının ilkiydi; daha sonraki dalgalarla günümüz Atabaskların, Aleutların ve Eskimoların ataları bölgeye ulaştı.
Zamanla, Kuzey Amerika'daki yerli kültürler giderek daha karmaşık hale geldi ve bazıları, güneydoğudaki Kolomb öncesi Mississippi kültürü gibi gelişmiş tarım, mimari ve toplumsal yapılara sahip uygarlıklara dönüştü. Kahokya, günümüz Amerika Birleşik Devletleri sınırları içindeki en büyük ve en karmaşık  Kolomb öncesi arkeolojik sit alanıdır. Four Corners bölgesinde, Atasal Pueblo halkları (eski adıyla Anasazi) yüzyıllar boyunca tarımsal bilgi birikimleriyle gelişmiş bir kültür oluşturdu. Güney Büyük Göller bölgesinde bulunan İrokua Konfederasyonu, muhtemelen 12. ve 15. yüzyıllar arasında bir dönemde kuruldu Atlantik kıyısı boyunca, avcılık, tuzak kurma ve sınırlı tarım yapan başlıca yerli gruplar Algonkin halklarıydı.
Avrupalıların Kuzey Amerika'ya ulaştığı dönemde yerli nüfusu tahmin etmek zordur. Smithsonian Enstitüsü'nden Douglas H. Ubelaker, güney Atlantik eyaletlerinde 92.916, Körfez eyaletlerinde 473.616 nüfus olduğunu tahmin ediyor, ancak çoğu akademisyen bu rakamı çok düşük olarak görüyor. Antropolog Henry F. Dobyns, Meksika Körfezi kıyılarında yaklaşık 1,1 milyon insanın, Florida ile Massachusetts arasında yaşayan 2,2 milyon kişinin, Mississippi Vadisi ve kollarında 5,2 milyon kişinin ve FloridaYarımadasında yaklaşık 700.000 kişinin yaşadığını öne sürerek, nüfusun çok daha fazla olduğuna inanıyordu.
1492'de Avrupalıların Amerika kıtasıyla temas kurmasının ardından İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, buradaki yerli halkların aleyhine toprak sahibi oldular. Avrupalılar, Amerika'daki topraklarını genişlettikten sonra başta İngiltere olmak üzere çeşitli ülkelerden gelen göçmenleri bu bölgelere yerleştirerek koloniler kurdular.

New England kıyılarının Vikingler tarafından çok erken dönemlerde kolonize edildiği iddiası tartışmalıdır. Avrupalıların Amerika Birleşik Devletleri'ne ilk belgelenmiş varışları, 1513'te Florida'ya ilk seferini yapan Juan Ponce de León gibi İspanyol konkistadorlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha önce, Christopher Columbus, 1493 yolculuğunda Porto Riko'ya inmişti ve San Juan, on yıl sonra İspanyollar tarafından kolonize edildi. İspanyollar, Florida'da genellikle ülkenin en eski şehri olarak kabul edilen Saint Augustine'i, New Mexico'da ise Santa Fe'yi kurdular. Fransızlar, özellikle New Orleans olmak üzere Mississippi Nehri boyunca kendi yerleşimlerini kurdular. Kuzey Amerika'nın doğu kıyısının İngilizler tarafından başarılı şekilde kolonileştirilmesi, 1607'de Jamestown'daki Virginia Kolonisi ve 1620'de Plymouth'ta kurulan Pilgrimler yerleşimiyle başladı. Kıtanın ilk seçilmiş yasama meclisi, Virginia'nın Burgesses Evi, 1619'da kuruldu. Mayflower Sözleşmesi ve Connecticut'ın Temel Emirleri gibi belgeler, Amerikan kolonilerinde gelişecek olan temsili özyönetim ve anayasacılık için emsaller oluşturdu. Birçok yerleşimci, din özgürlüğü için gelen muhalif Hristiyanlardı. 1784'te Ruslar, Alaska'da Three Saints Koyu'nda bir yerleşim kuran ilk Avrupalılardı. Rus kolonizasyonu bir zamanlar bugünkü Alaska eyaletinin çoğunu kapsıyordu.
Kolonizasyonun ilk zamanlarında, birçok Avrupalı

Amerika Birleşik Devletleri-Türkiye ilişkileri, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan ve 1947 yılından bu yana aktif sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.

1795 yılında Osmanlı Devleti'nin vasalları olan Kuzey Afrika eyaletleri (Fas Sultanlığı, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp) ABD'yi Trablusgarp ve Cezayir'de yenmiş, eyalet gemileri Cezayir'de ABD bayrağını taşıyan gemiyi ele geçirmişlerdir. 1796 yılında Osmanlı Devleti eyaletleri ve ABD ile Trablus Antlaşması yapılmıştır. Birinci Berberi Savaşı 1801 yılında ABD ile Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika eyaletlerinin birbirine savaş ilan etmesi ile başlamış ve 4 yıl sürmüştür. ABD bu savaş sonunda bazı haklar elde etmiştir. ABD Başkanı Thomas Jefferson, Nisan 1802'de İzmir'e ilk Amerikan konsolosunu atadı. Türk-Amerikan ilişkileri 1830'da Seyr-i Sefain Antlaşması ile başlamıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasında, işgalci devletlerin yanında yer alan ABD, işgale donanmasıyla destek vermiştir. İşgal boyunca ağırlıklı olarak tarafsız bir rol oynadığını söylese de Samsun gibi deniz kıyısındaki kentler, bu donanmaya ait gemilerce bombalanmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Birinci Dünya Savaşı'nın başında tek taraflı olarak kaldırılan kapitülasyonların devam etmesi için 19 Ocak 1919 tarihinde İstanbul'da bulunan İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerinin Türk yönetimine vermiş oldukları nota ABD tarafından desteklenmiştir. 1919-1927 döneminde Amerikan Yüksek Komiseri sıfatıyla Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetinde görev yapan Amiral Bristol, ilişkinin ilk yıllarında da etkili olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ABD ile sıkı ekonomik ilişkiler geliştirmek isteyen ve Lozan Antlaşması sırasında ABD'nin politik desteğini arayan TBMM ve hükûmet, 1923 yılı başında Türkiye'de yatırım yapacak Amerikan şirketlerine teşvikler içeren Chester Teşvikleri yasasını kabul etti.

Lozan Barış Konferansı sırasında 6 Ağustos 1923 tarihinde imzalanan ikili antlaşma, iki devletin ilk diplomatik ilişkisi olmuştur. İki devlet arasında siyasal ilişkilerin, devletler hukuku kapsamında kurulmasını, konsolosluklar açılmasını ve kapitülasyonların kaldırılmasını öngören bu antlaşma Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nun Ermeni Sorunu'nun yarattığı hava, Türkiye'deki Amerikan okullarının durumu ve azınlıkların korunmasına dair oluşan yanlış izlenimler nedeniyle onaylanmamış, bu durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi de antlaşmayı onaylamamıştır. 24 Aralık 1923 tarihindeki iki ülke vatandaşlarının hak ve çıkarlarına ilişkin nota verişimi ile yapılan anlaşma ve 20 Temmuz 1926 tarihindeki iki ülke ticari ilişkilerini düzenleyen nota verişimi ile geçici olarak düzenlenen Amerikan-Türk ilişkileri, 17 Şubat 1927 tarihindeki nota verişimi ile modus vivendi olarak da olsa normal siyasi kurulması ile olağan duruma gelmiştir.

Türkiye II. Dünya Savaşı'nın son aylarında Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin yanında yer alarak Almanya'ya savaş ilan etti. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesi ile birlikte Soğuk Savaş yılları başladı. ABD Senatosu 1947 yılında Sovyetler Birliği'ne karşı Batı blokunu yardım etmek üzere Truman Doktrini'nin bir parçası olarak Türkiye için bir ekonomik ve askerî yardım paketini onayladı.

Sovyetler Birliği lideri Stalin'in Türkiye'den toprak talepleri karşısında Türkiye de Kore Savaşı'nda (1950-1953) Birleşmiş Milletler'in yanında yer aldı, 1952 yılında NATO'ya katıldı ve 1955 yılında CENTO'nun kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1954 yılında ABD'ye Soğuk Savaş Dönemi boyunca kullanacağı, Soğuk Savaş sonrası I. Körfez Savaşı, Irak Savaşı ve Suriye İç Savaşı'nda da aktif olarak öne çıkan İncirlik Hava Üssü'nü kurma izni verildi.
1960'lı yıllardan itibaren Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde kırılmalar yaşanmaya başladı. Küba Füze Krizi süresince Amerika Birleşik Devletleri'nin Sovyetler Birliği ile gizli görüşmeler gerçekleştirmesi, Türkiye'deki askeri varlığı hakkında pazarlık yapması sonrası bir de Esnek Karşılık doktrinin devreye girmesiyle birlikte Türkiye yönetiminde olası bir Sovyetler Birliği müdahalesinde NATO'nun Türkiye'ye yardım etmeyeceği görüşü oluşmaya başladı. İlişkiler bozulmaya başlamışken 1963 yılı sonunda Kıbrıs'ta Türk ve Rum topluluklar arasında yaşanmaya başlayan silahlı çatışmalar karşısında Türkiye'nin tutumunu sertleştirmesi ve askeri operasyon planlaması üzerine dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson'ın dönemin Başbakanı İsmet İnönü'ye yönelik olarak 5 Haziran 1964 tarihinde kaleme aldığı, adaya çıkarma yapılır da sonrasında Türkiye'ye yönelik Sovyetler Birliği müdahalesi olursa NATO'nun Türkiye'yi desteklemeyeceği, Kıbrıs'a yönelik Amerikan silahlarının kullanılmaması gerektiğini içeren, tehdit barındıran ve tarihe "Johnson Mektubu" olarak geçen mektup, iki ülke ilişkilerinde kırılmaya neden oldu. Türk siyasetinde ilk kez bu dönemde NATO'dan çekilme çağrıları yapılmaya başlandı.
Johnson Mektubu ve Kıbrıs sorunu iki ülke ilişkilerinde çeşitli sorunlar yaratınca ülkeler uzlaşı zemini aramaya başladılar. Türkiye ve ABD arasında farklı tarihlerde imzalanmış bulunan 55 adet ikili anlaşma, 3 Temmuz 1969'da imzalanan "Ortak Savunma ve Ekonomi İşbirliği Anlaşması" ile tek bir metinde toplandı. Bu anlaşmayla birlikte savunma faaliyetlerinin ortak şekilde icra edileceği, Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nden satın alacağı silahların Türkiye'ye ait sayılacağı deklare edilirken, Türkiye sınırları içerisindeki Amerika Birleşik Devletleri askerî personel sayısı azaltıldı.

1 Temmuz 1974 tarihindeki Resmî Gazete'de yayımlanan habere göre Türkiye haşhaş ekimini durdurmadığı için Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'ye ambargo koydu. Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra dönemin ABD Hükûmeti, ambargoya Kıbrıs Harekâtı'nı da ekledi ve Türkiye'den Kuzey Kıbrıs'taki askerleri geri çekmesini talep etti. Türkiye ise bu kararı tanımayarak Kıbrıs Harekâtı'na devam etti. Bu silah ambargosu nedeniyle Türkiye'de ABD'den alınan silah ihtiyacı gözden geçirildi ve Türk Savunma Sanayisi'nin kurulmasına karar verildi. ASELSAN ve ROKETSAN gibi önemli Türk Savunma Sanayisi firmaları bu dönemde kuruldu. Silah ambargosu 1978 yılının eylül ayı sonunda ABD Kongresi'nin kararıyla kaldırıldı. Ambargonun kesin olarak kaldırılmasından sonra "Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni ve olumlu bir dönem başlamış olacağını umduğunu" ifade eden dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, ABD üslerini yeniden faaliyete açtı. Ambargonun kaldırılmasına rağmen Türkiye'ye yapılan silah yardımı ancak 1980 yılında 1974 öncesindeki düzeye ulaşabildi.

1980'li yıllarda Türkiye hükûmetleriyle ABD hükûmetleri arasında genel anlamda sıcak ilişkiler gözlendi. Bu dönemde Ermeni Sorunu ve Kıbrıs Sorunu Türkiye-ABD ilişkilerine gölge düşürdüyse de ilişkiler genel olarak olumlu düzeyde gelişti. Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal I. Körfez Savaşı sırasında ABD Başkanı George H.W. Bush'la çok yakın bir dayanışma politikası izledi. Türkiye, Irak petrollerini taşıyan Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattını kapattı. Ayrıca Demirel ve Çiller hükûmetleri savaştan sonra NATO tarafından Kuzey Irak'ta uygulanan uçuş yasağına destek verdiler. 1993'te ABD, İzmir'deki başkonsolosluğunu kapattı.

11 Eylül saldırıları sonrasında Türkiye, ABD'ye terörizme karşı yaptığı mücadelede destek vermeye devam etti. Ancak ABD'nin 2003 yılında Irak'ı işgal etmek istemesi Türk kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. ABD'nin bu işgal sırasında Türk topraklarını kullanmasına izin vermek için TBMM'ye sunulan 1 Mart tezkeresi'nın reddedilmesi ABD'de büyük bir hayal kırıklığına yol açtı ve Türkiye-ABD ilişkilerinin soğumasına neden oldu. 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak'ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasında 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak'taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı'na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir ortamda, bir baskın sonucu başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp, alıkonularak sorguya çekilmeleri olayı ilişkileri daha da gerginleştirdi. Çuval Olayı olarak bilinen 2003 yılındaki bu kriz sonrasında, ABD'nin Türkiye Devletinden; dönemin Başbakanı ve cumhurbaşkanını arayarak özür dileyerek ve birçok görüşmeden sonra Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda ilişkiler iyimser düzeye ulaşmıştır. Ancak buna karşılık olarak 2014 yılında Türkiye İstanbul-Sarayburnu'nda USS ROSS adlı Amerikan gemisi askerlerinin başına Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi bir grup tarafından Çuval Olayı'na misilleme olarak çuval geçirilmiş ve üzerlerine boyalar atılmıştır. Olaylar siyasi alana da sıçrayınca daha da büyümeden çözüme kavuşmuştur. Bu olaylar misilleme olarak algılanmıştır.

İsrail-Filistin arasındaki sorunda Türkiye, Filistin Devleti'ni desteklemiş ancak ABD bu olaylarda İsrail'i savunmuştur. Ayrıca Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki sorunda ise Türkiye Karabağ Savaşı'ndan bu yana Azerbaycan yanlısı politikasıyla soruna müdahil olmuş, Ermenistan sınır kapısını kapatmış ve Ermenistan'a kısmi ambargo uygulamıştır. ABD ise müdahil olmamıştır.
2011 yılından beri devam eden Suriye İç Savaşının başlangıcında iki müttefik de birbirini destekler niteliktedir. Türkiye, Suriye topraklarında güvenli bölge kurmak istemiş Amerika bu durumu önceleri sıcak bakmamış fakat sonraları Türkiye'yi destekler açıklamalar yapmıştır. Suriye'deki iç savaşa müdahil olan AB ve ABD Cidde şehrinde toplanarak Cidde Bildirisi yayınlamıştır. Türkiye Devleti bu anlaşmayı imzalamamıştır.

10 Ekim 2007 tarihinde ABD Temsilciler Meclisi'nin Dışişleri komisyonu, 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren tasarıyı 21'e karşı 27 oyla kabul etti. Bu karar Türkiye tarafından tepkiyle karşılandı. Kararın yasalaşması halinde ABD'nin Türkiye'deki askeri etkinliklerinin kısıtlanabileceği belirtildi, tasarı Temsilciler Meclisinin genel kuruluna sunularak kabul edilmedi.

Suriye İç Savaşı başladığında Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri aynı safta yer tuttu ve hedef Beşşar Esad'ı devirmek olara

Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri (İngilizce: United States Armed Forces), ABD'nin bütün silahlı kuvvetlerinin birleşik olarak oluşturduğu yapıdır. ABD Ordusu ilk kez, yeni kurulan ulusu Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda Büyük Britanya'ya karşı savunmak üzere 13 kurucu eyaletin oluşturduğu Kongre yönetimi sırasında kuruldu. Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri, ABD Deniz Piyadeleri ve ABD Deniz Kuvvetleri 1776'daki bağımsızlık bildirisinin açıklanacağı öngörüsüyle 1775'te oluşturuldu. Dünyadaki en büyük hava kuvvetlerinden birine sahip olmasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri 1947'ye kadar bağımsız bir komutanlık haline getirilmedi.
Kurulmasından itibaren ordu Amerikan tarihi'nde belirleyici bir rol oynadı. Zafer ile biten Berberi Savaşları (1.si 1801-1805; 2.si 1815) ve daha sonra Amerika'nın "İkinci Bağımsızlık Savaşı" olarak nitelenen 1812 Savaşından sonra bir ulusal birlik ve kimlik duygusu oluşmaya başladı. ABD'nin kurucu babaları olarak bilinen kurucuların sürekli silahlı bir güce sahip olmakla ilgili kuşkuları vardı ve resmi olarak II. Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar bir barış zamanı ordusu kurulmadı.
ABD Başkanı, ordunun uyumlu çalışmasında rol alan ABD Savunma Bakanı, Savunma Bakanlığı ve ABD Deniz Kuvvetleri ile beraber ordunun Başkomutanı olarak görev yapar. 9/11 saldırıları, Birleşik Devletler'e dönük olarak iç saldırılarla mücadele etmek için İç Güvenlik Bakanlığının kurulmasına neden olmuştur.
Ordu yaklaşık olarak yarısı aktif görevde diğer yarısı ise yedek olmak üzere yaklaşık olarak 3 milyon kişiden oluşmaktadır. Ordu insan gücünü gönüllülerden oluşan büyük bir havuzdan temin edebildiği için zorunlu askere çağırma ihtiyacı duymamaktadır. C-5 Galaxy, C-17 Globemaster III ve C-130 Hercules nakliye uçaklarından oluşan büyük filo ile yoğun koruma yetenekleri etkin biçimde kullanılan personelin çoğunluğu ordunun lojistik birimlerinde bulunmaktadır. Gerekli yakıtı güçlü havada ikmal tanker filosu sağlamaktadır. Ordunun 11 tane uçak gemisi diğer donanma unsurları ile beraber ABD'ye dünya çapında harekât olanağı sağlamaktadır.

Tüm bireyleri Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetlerinin birer parçasıdır ve ABD Anayasası'na dayanarak başkomutan olarak görev yapan ABD Başkanı tarafından sivil iktidarın emrindedir. Sahil Güvenlik Komutanlığı dışındakiler Savunma Bakanlığına bağlıdır. Sahil Güvenlik Komutanlığı barış zamanında İç Güvenlik Bakanlığının emrinde iken savaş zamanında Donanma yoluyla Savunma Bakanlığı emrine girmektedir.
Askeri hareketi diplomasi ile uyumlu hale getirmek için Başkanın, Ulusal Güvenlik Danışmanının başkanlık ettiği Ulusal Güvenlik Kurulu adında bir danışma kurulu vardır. Başkanın altında Bakanlar Kurulu üyesi olan Savunma Bakanı bulunur. Hem Başkan hem de Savunma Bakanı, ABD Genelkurmay Başkanı ve Genelkurmay Başkan Yardımcısı tarafından yönetilen tüm kuvvet komutanlıklarını içine alan Genelkurmaydan tavsiyeler almaktadır.

ABD'nin kuruluş öncesi ve kuruluş dönemi sürecinde, ordu için askerler eyaletlerin emrindeki eğitimsiz silahlı kişiler arasından sağlanıyordu. Konfederasyon Kongresi ilk kez bir kara ordusu kurulmasına karar verince bunun için eyaletlerdeki silahlı kişilerden yararlanıldı. Bu ordu, General George Washington komutasında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı kazandı ancak akabinde ordu dağıtıldı.
Ancak kısa bir süre sonra düzenli bir kara ve deniz kuvvetine ihtiyaç olduğu açığa çıktı. ABD Donanması Kongre 1794'te birkaç tane fırkateyn sipariş edince kurulmuş oldu ve bu arada bir de düzenli kara ordusu kuruldu ancak çok küçük ve büyük oranda savaş zamanı eyaletlerdeki silah kullanan kişilerin katkısına muhtaçtı.
Uluslaşmanın başlamasından Amerikan İç Savaşı'na kadar geçen sürede, Amerikan silahlı güçleri Osmanlı devletine kâğıt üzerinde bağlı olan Cezayirli Berberi Korsanlar ile savaştı ve kazandı; statükoyu bitiren 1812 Savaşı'nda İngilizlere karşı savaştı ve Meksika-Amerika Savaşında Meksikalıların güneybatı topraklarının çoğunu ele geçirdi.
1861'de Amerika İç Savaşı'nın başlaması ile beraber, büyük miktarda silahlı kuvvet, ülkenin en iyi generallerinin çoğunluğu içlerinde olmak üzere, Amerika Konfedere Devletleri ordusunun safına katıldı ve iki ordu, 1865'te Kuzey Eyaletler Birliği'nin zaferi ile sonuçlanan ve 600.000'e yakın yaşama malolan uzun, kanlı bir savaşa girişti.

İç Savaş ve 1890'lar arasında geçen sürede, ordunun birimleri yeni yerleşimciler ülkenin içlerine doğru ilerledikçe Kızılderililere karşı savaştıysa da ordunun gevşek bir yapıya dönüşmesine izin verildi. Yüzyılın sonunda ABD hızlıca yeni bir dünya gücü oluyordu. Ordu, birçok Latin Amerika müdahalesinin yanı sıra, Küba Bağımsızlık Savaşı ve Filipin-Amerika Savaşı'nda savaştı ve Theodore Roosevelt, Amerikan gücünü dünyaya göstermek için Büyük Beyaz Filo'ya dünya turu yaptırdı. Ek olarak Ulusal Muhafızları kuran 1903 Milis Yasası yapıldı.
Savaş sonrası dönemde orduya verilen önem azaldı ancak II. Dünya Savaşı'na doğru gerilim arttıkça orduya tekrar çeki düzen verildi. Kuzey Afrika'yı, İtalya'yı alan ve D-Day günü Fransa'ya çıkarma yapan birliklerin büyük çoğunluğu ABD Kara Kuvvetleri birliklerinden oluşuyordu ve Pasifik Cephesi (II. Dünya Savaşı)'nde de Japonya'ya ve müttefiklerine karşı yoğun bir biçimde ABD Donanması, Deniz Piyadeleri ve kara kuvvetleri birlikleri kullanıldı.

II. Dünya Savaşı'nın sonu ve ABD ve NATO müttefikleri ile Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyeleri arasında büyük ancak sonuç olarak şiddet içermeyen bir mücadele olan Soğuk Savaş'ın başlangıcıydı. Yüz binlerce ABD askeri asla yaşanmayacak bir çatışma beklentisi ile Avrupa'da konuşlandırıldı.

Ancak ABD kuvvetleri Vietnam Savaşı ve Kore Savaşı savaşlarına katıldı. Kore Savaşı'nda Güney Kore'ye karşı savaşan Kuzey Kore ve Çin'e karşı, Güney Kore ile birlikte hareket eden ABD ve BM kuvvetleri arasındaki savaş status quo ante ile sonuçlandı. Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam ile ABD arasındaki savaş, ertesinde Kuzey Vietnam'ın Güney Vietnam'ı ele geçirmesine yol açan bir ateşkes antlaşması ile sona erdi.

Amerikan doları (İngilizce: United States dollar; sembol: $; kod: USD), 1792 Para Yasası ile yürürlüğe girmiş, Amerika Birleşik Devletleri'nin resmî para birimidir. Dünya ticareti üzerinde en yaygın kullanılan para birimi olmasıyla bilinir. Serbest dalgalanan bir para birimidir.
ABD doları, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra önemli bir uluslararası rezerv para birimi haline geldi ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru Bretton Woods Anlaşması ile sterlinin yerini alarak dünyanın birincil rezerv para birimi oldu.
Muhasebe, ticaret ve vergilendirme problemlerinin çözümü için 100 cente (¢) ve 1000 mille (₥) bölünmüştür.
31 Ocak 2019 itibarıyla dünyada dolaşımda yaklaşık 1,7 trilyon Amerikan doları olduğu tahmin ediliyor. Bu miktarın 2/3'ü ABD dışındadır. Bazı ülkeler Amerikan dolarını kendi resmî para birimleri olarak kullanmakta, bir kısım ülkede fiili tedavüldeki (de facto currency) para birimi, Britanya denizaşırı ülkelerinde ise tek para birimi olarak kullanılır (Britanya Virjin Adaları ve Turks ve Caicos Adaları).
10 Şubat 2021 itibarıyla dolaşımdaki para birimi 2,10 trilyon ABD dolarıdır ve bunun 2,05 trilyon doları Federal Rezerv Banknotlarıdır (kalan 50 milyar ABD doları madeni para ve eski tip Birleşik Devletler Banknotları şeklindedir). 20 Eylül 2023 itibarıyla, Federal Rezerv dolaşımdaki toplam para miktarının yaklaşık 2,33 trilyon ABD Doları olduğunu tahmin etmektedir.

ABD doları, İspanyol-Amerikan gümüş doları veya İspanyol pesosu, İspanyol milled doları, sekiz reallik madeni para, sekizlik parça ile aynı seviyede piyasaya sürüldü. İkincisi, İspanyol Amerika'nın zengin gümüş madeni çıktısından üretildi, Meksiko, Potosí (Bolivya), Lima (Peru) ve başka yerlerde basıldı ve 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Amerika, Asya ve Avrupa'da geniş çapta dolaşımdaydı. 1732'den beri makinede kenarı tırtıklı İspanyol dolarlarının basılması, bir ticaret parası olarak dünya çapındaki ününü artırdı ve onu Amerika Birleşik Devletleri'nin yeni para birimi için model haline getirdi.
Amerika Birleşik Devletleri Darphanesi 1792'de madeni para basmaya başladıktan sonra bile, yerel olarak basılan dolarlar ve sentler İspanyol Amerikan pesosu ve reale'sinden daha az dolaşımdaydı. Bu nedenle İspanyol, Meksika ve Amerikan dolarları 1857 Madeni Para Yasası'na kadar Amerika Birleşik Devletleri'nde yasal ödeme aracı olarak kaldı. Özellikle, sömürgecilerin İspanyol iki real çeyrek pesosuna aşinalığı, 20 sentlik bir madeni para yerine yarı ondalık 25 sentlik çeyrek dolar madeni para basılmasının nedeniydi.
İspanyol doları ile bireysel eyalet sömürge para birimleri arasındaki ilişki için Connecticut poundu, Delaware poundu, Georgia poundu, Maryland poundu, Massachusetts poundu, New Hampshire poundu, New Jersey poundu, New York poundu, Kuzey Carolina poundu, Pennsylvania poundu, Rhode Island poundu, Güney Carolina poundu ve Virginia pounduna bakın.
Yeni kıtada kâğıt para dönemi 1600'lü yılların sonlarında Britanya kolonilerinde askeri maliyetleri karşılamak için basılan banknotlar ile başlamıştır. İlk banknot 1690 yılında Massachusetts Körfezi Kolonisinde basılarak dolaşıma çıkmıştır. Kağıt para çıkarma yöntemi diğer kolonilerce de kısa sürede benimsenerek yaygınlaştı.
ABD kongresi 1775'te, Amerikan Devrimi sırasında ilk kıta parası olan "Continental"i çıkardı. Ancak, bu para birimi hızla değer kaybetti.
ABD Kongresi, 1781 yılında yeni hükûmetin mali operasyonlarına destek olmak amacıyla, Philadelphia'da bulunan The Bank of North America'yı ilk ulusal banka ilan eder.

6 Temmuz 1785'te Kıta Kongresi, Birleşik Devletler'in para birimi olan doların 375,64 gren saf gümüş içereceğine karar verdi.
1785 yılında ABD Kongresi, doları ABD'nin para birimi olarak kabul eder.
8 Ağustos 1786'da Kıta Kongresi bu tanımı sürdürdü ve ayrıca madeni paraların bölünmesine karşılık gelen hesap parasının ondalık oranda ilerleyeceğini, alt birimlerin doların 0,001'i oranında miller, doların 0,010'u oranında sentler ve doların 0,100'ü oranında on sentler olacağını kararlaştırdı.
Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın kabul edilmesinden sonra, ABD doları 1792 Madeni Para Yasası ile tanımlandı. İspanyol tırtıklı dolarına dayalı bir "dolar"ın 371+4⁄16 tane saf gümüş veya 371.25/416 = %89.24 saflıkta 4.160 grain (270 g) gren (26.96 g) "standart gümüş" içermesini; ayrıca 247+4⁄8 gren saf altın içeren bir "kartal" veya 2.700 grain (170 g) 22 ayar veya %91.67 saf altın içermesini şart koştu.
Alexander Hamilton bu sayılara, yıpranmış İspanyol dolarlarının ortalama saf gümüş içeriğinin hazine tahliline dayanarak ulaştı ve bunun 371 gren olduğu ortaya çıktı. Geçerli altın-gümüş oranı olan 15 ile birleştirildiğinde, altın standardı 371/15 = 24,73 gren saf altın veya 26,98 gren 22 ayar altın olarak hesaplandı. Sonuncusunu 27,0 gren'e yuvarladığımızda doların standardı 24,75 gren saf altın veya 24,75*15 = 371,25 gren= 24,0566 gram = 0,7735 troy ons saf gümüş olarak sonuçlandı.
Aynı para basma yasası ayrıca bir kartalın değerini 10 dolar, doları ise 1⁄10 kartal olarak belirledi. 1, 1⁄2, 1⁄4, 1⁄10 ve 1⁄20 dolarlık miktarlarında gümüş sikkeler ile 1, 1⁄2 ve 1⁄4 kartal miktarlarında altın sikkeler talep etti. Dolarda bulunan altın veya gümüşün değeri daha sonra ekonomide mal alım satımı için göreceli değere dönüştürüldü. Bu, ulusal ekonomideki altın ve gümüşün giriş ve çıkışı dışında, şeylerin değerinin zaman içinde oldukça sabit kalmasını sağladı.
1792'de kabul edilen Tedavüle Para Çıkarma Kanunu ile ABD Darphanesi kurulur ve federal para sistemi çerçevesinde her birinin değeri altın, gümüş veya bakır üzerinden saptanan farklı değerdeki madeni paraların basımına başlanır.

1792 Darphane Yasası'nın uygulanmasından 1900 altın standardı'nın uygulanmasına kadar dolar, 371,25 gren (24,056 gr) saf gümüş veya 24,75 gren saf altın (altın-gümüş oranı 15) olarak tanımlanan bimetalik gümüş-altın standardına sahipti.
1834 Madeni Para Yasası'nın ardından doların saf altın eşdeğeri 23,2 gren'e revize edildi; 1837'de 23,22 gren'e (1,505 gr) hafifçe ayarlandı (altın-gümüş oranı ~16). Aynı yasa, doların alaşımını 412,5 gr, %90 gümüşe revize ederek %89,24 saflıktaki "standart gümüş" basımındaki zorluğu da çözdü ve hala 371,25 gr saf gümüş içeriyordu. 25,8 gr brüt, 23,22 gr saf altın olarak altın da %90 saflığa revize edildi.
Kaliforniya Altına Hücum sırasında gümüş fiyatının yükselmesi ve dolaşımdaki gümüş sikkelerin ortadan kalkmasının ardından, 1853 Madeni Para Yasası, 1 dolardan az olan gümüş sikkelerin standardını 412,5 grenden 384 grain (24,9 g)'a düşürdü, 100 sent başına %90 gümüşe düşürdü (1873'te hafifçe revize edilerek 25,0 g, %90 gümüşe). Yasa ayrıca bireylerin külçeyi yalnızca bir sikkeye, 412,5 grenlik gümüş dolara dönüştürme konusundaki serbest gümüş hakkını sınırladı; daha düşük standarttaki daha küçük sikkeler yalnızca Amerika Birleşik Devletleri Darphanesi tarafından kendi külçesi kullanılarak üretilebilir.
Federal hükûmet ülke genelinde ilk kâğıt parayı 1861 yılında dolaşıma çıkardı. İç Savaşı finanse etmekte zorlanan Kongre ABD Hazinesine faiz getirisi olmayan vadesiz banknot ihraç etme yetkisi verir. Bu banknotlara, renkleri dolayısıyla "yeşil" adı takılır.
Özet ve 19. yüzyılda basılan madeni paralara bağlantılar:

Temel metalde: 1/2 sent, 1 sent, 5 sent.
Gümüşte: yarım dime, dime, çeyrek dolar, yarım dolar, gümüş dolar. * Altında: Altın 1 dolar, çeyrek kartal 2,50 dolar, yarım kartal 5 dolar, kartal 10 dolar, çift kartal 20 dolar.
Daha az yaygın çeşitler: bronz 2 sent, nikel 3 sent, gümüş 3 sent, gümüş 20 sent, altın 3 dolar.

Dolar, 1900'den sonra de jure altın standardına girmiş olsa da, 1873 Madeni Para Yasası, 4.125 Troy grain = 267,3 g; 8,59 ozt Troy gren'lik standart gümüş doların basımını askıya aldığında, bimetalik dönem fiilen sona erdi. Bu, bireylerin külçeleri sınırsız (veya Ücretsiz gümüş) miktarlarda dönüştürebilecekleri tek yasal ödeme aracıydı ve tam da 1870'lerde Comstock Lode'dan gelen gümüş akışının başlangıcındaydı. Bu, "73 Suçu" olarak adlandırıldı.
1900 Altın Standardı Yasası, ABD dolarının gümüşe olan tarihi bağlantısını ortadan kaldırdı ve bunu yalnızca 23,22 gren (1,505 gr) saf altın (veya 480 grenin troy ons başına 20,67 $) olarak tanımladı. 1933'te, Franklin D. Roosevelt'in 6102 sayılı Yürütme Emri ile altın sikkelere el konuldu ve 1934'te standart, troy ons saf altın başına 35 $ veya dolar başına 13,71 gren (0,888 gr) olarak değiştirildi.
1968'den sonra, doların altına çevrilebilirliğini aniden sona erdiren 15 Ağustos 1971'deki Nixon Şoku'yla sonuçlanan bir dizi altın sabitlemesi revizyonuna gidildi. ABD doları o zamandan beri döviz piyasalarında serbestçe dolaşmaktadır.

Kongre, İç Savaş'tan sonra da kağıt para basmaya devam etti; bunların sonuncusu, 1913 Federal Rezerv Yasası ile yetkilendirilen Federal Rezerv Banknotu'dur. Diğer tüm banknot türlerinin (1933'te Altın Sertifikaları, 1963'te Gümüş Sertifikaları ve 1971'de Amerika Birleşik Devletleri Banknotları) durdurulmasından bu yana, ABD doları banknotları yalnızca Federal Rezerv Banknotu olarak ihraç edilmektedir.
1913'te çıkarılan Amerikan Merkez Bankası Kanunu, Amerikan Merkez Bankasını (Federal Reserve Bank) ülkenin merkez bankası ilan etti. Banka, Amerikan Merkez Bankası Banknotları (Federal Reserve Notes) adlı yeni bir parayı dolaşıma sunar. "Tanrıya Güveniyoruz" (In God We Trust) ibaresi tüm banknotlar üzerinde kullanımı 1955'te kanunla zorunlu kılınmıştır.
Temmuz 1944'te, ABD'nin New Hampshire eyaletinde bulunan Bretton Woods kasabasında Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı düzenlendi. Bu konferansa, Doğu Bloku ülkeleri dışındaki 44 ülkeden 730 delege katıldı ve uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen "Uluslararası Para Anlaşması" imzalandı. Bretton Woods Anlaşması denilen bu anlaşma ile, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kambiyo kurlarının dünya ticaretini geliştirecek şekilde düzenlenmesi için önemli adımlar attı. Bu anlaşmanın en önemli maddelerinden biri anlaşmaya katılan ülkelerin para birimleri, dolar esas alınarak sabitlenmesiydi. Dolar ise altına sabitlenmi

Ana muhalefet partisi lideri, genellikle hükûmette olmayan en büyük siyasi parti lideri tarafından taşınan bir ünvandır ve tipik olarak parlâmenter sistemi kullanan ülkelerde kullanılır. Ana muhalefet lideri genellikle mevcut başbakan, başbakan yardımcısı, başbakanlık veya başbakanlık görevinde bulunan bir alternatif olarak görülür; Westminster sisteminde, ana muhalefet lideri, gölge kabine veya muhalefet ön sırası olarak bilinen rakip bir alternatif hükûmetin başını çeker. Aynı terim, alt devlet, il veya diğer bölgesel ve yerel meclislerde hükûmette olmayan en büyük siyasi parti liderine de atıfta bulunmak için kullanılır.
Birçok İngiliz Milletler Topluluğu ülkesinde, Ana Muhalefet Lideri için tam ünvan, "Devletinin En Sadık Muhalefet Lideri"dir.

Siyasi Partiler Kanunu'nda yer alan Madde 35 uyarınca Bakanlar Kurulunda yer almayan ve mecliste en çok milletvekiline sahip partiye ana muhalefet partisi ve o partinin genel başkanına ana muhalefet partisi lideri denmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nde ana muhalefet partisi lideri, Türkiye devlet protokolünde 4. sırada yer alır. Türkiye Cumhuriyeti'nin şu anki ana muhalefet partisi lideri Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'dur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde ana muhalefet partisi lideri, KKTC devlet protokolünde 9. sırada yer alır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin şu anki ana muhalefet partisi lideri Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) genel başkanı Sıla Usar İncirli'dir.

Anadolu Ajansı (AA), Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî  haber ajansıdır. Türk Kurtuluş Savaşı hakkındaki haberleri duyurmak amacıyla Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla Halide Edip Adıvar ve Yunus Nadi tarafından 6 Nisan 1920'de Ankara'da kuruldu.

Anadolu Ajansı, Yunus Nadi ve Halide Edip Adıvar'ın fikir öncülüğünde, 6 Nisan 1920'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmadan 17 gün önce, Ankara'da kuruldu.
Mustafa Kemal Paşa imzalı Anadolu Ajansı'nın kurulduğuna ilişkin genelge günümüz Türkçesiyle şöyledir:

"İslam'ın canevi olan Osmanlı Saltanatı merkezinin düşman işgaline geçmesi, bütün ülke ve ulusumuzun en büyük tehlikeyle karşılaşması sonucu olarak bütün Rumeli ve Anadolu'nun giriştiği ulusal ve kutsal savaşım sırasında, Müslüman kişilerin iç ve dış en doğru havadisle aydınlanmalarının zorunlu bir gereksinme olduğu önemle göz önüne alınmış, bunun sonucu, burada en yetkili kişilerden oluşan bir özel kurul yönetiminde, Anadolu Ajansı (AA) adı altında bir kurum kurulmuştur. Anadolu Ajansı'nın en hızlı araçlarla vereceği havadis ve bilgi aslında Temsilciler Kurulumuzun belgeli ve asıl kaynaklarının sonucu olacağı için bu ajans bildirimlerinin oraca ve özellikle Müdafaa-i Hukuk örgütümüzce dahi seçilecek caddelere ve toplanılacak yerlere asılması, dağıtımı, dahası bucak ve köylere dek ulaştırılması yolunda, olabildiğince çok yayınlanabilmesi için ivedili düzenlemeler yapılması, sonucundan da bilgi verilmesi önemle rica olunur."
Ajansın ilk yazıhanesi Kurtuluş Savaşı'nın ilk karargâhı olan Ankara'daki Ziraat Mektebi (şimdi Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü) binasında ayrılan bir bölüm olmuştur. Halide Edip Adıvar'a ayrılan ve büyük sofaya açılan dar ve uzun odalardan birisi ajansın bir nevi bürosu haline gelir. Odada büyük bir yazıhane, dosya raflar, sandalye ile birlikte 2 masa ve bir de eski yazı makinesi bulunmaktadır. Burada Adıvar İngilizce gazetelerin siyasete kaçan kısımlarını tercüme etmekte, Mustafa Kemal Paşa'nın katibi Hayati Bey'in getirdiği telgraflar arasında, Anadolu Ajansı veya Hâkimiyet-i Milliye için lazım olan parçaları kesmekte ve Mustafa Kemal Paşa'nın diğer muhaberatına ait yazıları hazırlamaktaydı.İlk haberlerini servis etmeye 12 Nisan 1920'de başladı. Hem yurt içinden hem de yurt dışından haberlerin yer aldığı ilk bülten şu şekildedir:
"Devlet Merkezimizin düşman işgali altına geçmesi üzerine Anadolu ve Rumeli'nin Müdafaa-i Hukuk azim ve kararlılığı içinde yiğitçe harekete geçtiği şu sıralarda din ve vatan kardeşlerimizin en doğru haber ve bilgiler alabilmelerini sağlamak için kurulan Anadolu Ajansı bugünden itibaren göreve başlıyor. Bugün alınan haber ve bilgilerin oralarda da mümkün olduğu kadar fazla kimse tarafından okunup bilinmesi gereğini arz ve açıklamaya yer yoktur. Bu amaçla oralarda dahi özel örgütler meydana getirerek her gün vereceğimiz bilgilerin telgrafhane kapılarında siyah levhalar üzerine yazılması ve yeterli araç olan yerlerde basılması, yayınlanması ve dağıtılması, nahiyelere ve hatta köylere kadar gönderilmesi hususlarının yerine getirilmesini hepinizin vatan ve millet sevgisinden ve yardımlarından rica ederiz. Bu başlangıçtan sonra, bugünkü son bilgiler aşağıdadır."
Anadolu Ajansı, 2 Mart 1925 tarihinde Anadolu Ajansı Türk Anonim Şirketi ile özerk bir statü kazandı. 18 Kasım 2012'de Kahire merkezli Arapça Haberler Bölge Müdürlüğü açıldı. 22 Ocak 2013'te Beyrut şubesi, 30 Mayıs 2013'te de Gazze şubesi açıldı. Anadolu Ajansı, Türkçe, İngilizce, Arapça, Rusça, Fransızca, İspanyolca, Kürtçe, Soranice, Farsça, Endonezce, Boşnakça, Arnavutça, Makedonca olmak üzere 13 dilde yayın yapmaktadır.

Anadolu Ajansı, hukuki niteliği itibarıyla Ticaret Siciline kayıtlı bir anonim şirket statüsündedir. Hisselerinin %47,75'i Hazine ve Maliye Bakanlığı’na, geri kalanı ise Ajans tüzel kişiliğine ve gerçek kişilere aittir. Anadolu Ajansı Malları ve Personeli Hakkında 57 Sayılı özel kanunu bulunmaktadır. Anadolu Ajansı çalışanları devlet memuru değildir. Ajans personeli, Basın İş Kanunu’na ve İş Kanunu’na bağlı olarak çalışır. Ajans bünyesinde 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi kamu personeli istihdamı bulunmamaktadır. 57 sayılı Kanuna göre, Anadolu Ajansı malları Devlet malı sayılır. Bu mallar aleyhine cürüm işleyenler hakkında umumi hükümler dairesinde kovuşturma yapılır. Anadolu Ajansı personeli Türk Ceza Kanununun tatbikatında, memur sayılır.

Anadolu Ajansı Türkçe, İngilizce, Arapça, Boşnakça, Rusça, Fransızca, Kürtçe/Sorani, Kürtçe/Kurmanci, Farsça, Arnavutça, Makedonca, Endonezce ve İspanyolca olmak üzere 13 dilde yayın yapmaktadır.
124 farklı uyruktan toplam 3000'in üzerinde çalışanı bulunan ajans; günlük ortalama 2000 haber, 2000'in üzerinde fotoğraf, 10'a yakın infografik ve 400'ün üzerinde video yayınlamakta ve 20'ye yakın canlı yayın yapmaktadır. Yurt dışında 41 ofisi ve 100 ülkede temsilciliği bulunmaktadır.

Anadolu Ajansı, kamu haberciliğinden giderek uzaklaşıp AK Parti'nin propaganda aygıtına döndüğü yönünde yoğun eleştirilere hedef olmaktadır. Bir dönem Ajansın İngilizce haberler bölümünde editörlük yapan Kate O’Sullivan ve Laura Benitez, Ajansın AK Parti'nin "kukla tiyatrosundaki iplerden birine bağlı" olduğunu iddia etti. Ajansa genel müdür olarak atanan Şenol Kazancı, AK Parti İstanbul İl Gençlik Kolları'nın kurucu başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eski danışmanıdır. Ajansın Çanakkale bölgesinde görev alan muhabir ve çalışanlarının, Eylül 2015'te Türkiye genelinde meydana gelen şiddet olaylarına ilişkin Facebook üzerinden katliam çağrısında bulunduğu basına yansıdı. AA çalışanı, yazdıklarının paylaşılan bir şeye yorum yapmaktan ibaret olduğu ve paylaşıma yaptığı yorumun kurumunu bağlamadığını ifade etti.
Ajansın 2019 Türkiye yerel seçimi gecesi saat 23:21'de veri akışının kesilip ertesi gün saat 13:00 sularında veri akşının tekrar devam etmesi oldukça tepkiye neden oldu. Bunun üzerine Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven'e sorulan bir soruya karşılık Anadolu Ajansı benim müşterim değil. Benden veri almıyor. Nereden alıyor bilmiyorum diye açıklamada bulunmuştu.
23 Haziran İstanbul yerel seçiminde Anadolu Ajansı, ilk kez abonelerine veri yayını durdurdu ve 19.30'da veri akışına başlayacağını açıkladı. Anadolu Ajansı sonuçları açıklamadan, yeniden faaliyete geçen ANKA Haber Ajansı sonuçların önemli bir kısmını aktarmıştı.

Resmî site
Facebook'ta Anadolu Ajansı
X'te Anadolu Ajansı
Instagram'da Anadolu Ajansı
YouTube'da Anadolu Ajansı
Telegram'da Anadolu Ajansı 8 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaay'da Anadolu Ajansı 4 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linkedin'de Anadolu Ajansı
Pinterest'te Anadolu Ajansı 4 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TikTok'ta Anadolu Ajansı

Anadolu Efes Spor Kulübü kısaca Efes, İstanbul'da Anadolu Grubu'na bağlı Efes Pilsen bira markasının sponsorluğunda 1976 yılında Kadıköyspor'un devralınmasıyla kurulmuş, EuroLeague ve Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden bir spor kulübüdür.
1996 yılındaki Koraç Kupası şampiyonluğu ile Türk spor tarihinde Avrupa kupası kazanan ilk takım olmayı başararak kendine özel bir yer edinmiş olan kulüp, kuruluşundan günümüze yalnızca basketbol branşında erkek basketbol takımıyla faaliyetini sürdürmektedir. Takım idmanlarını 1982'de hizmete giren ve İstanbul Merter'de olan kendi tesisinde yapmaktaydı. 2020 yılında ise Mahmutbey tesislerine geçiş yapılmıştır. Maçlarını ise 1989 ile 2010 yılları arasında Abdi İpekçi Arena'da, 2010 ile 2012 yılları arasında Sinan Erdem Spor Salonu'nda , 2012 ile 2017 arasında tekrar Abdi İpekçi Arena'da oynamıştır. Kulüp, 2017 yılında Abdi İpekçi Arena'nın kapatılmasıyla yeniden Sinan Erdem Spor Salonu'na dönmüştür ve 2024 yılına kadar maçlarını burada oynamıştır. 2024 yılında ise Basketbol Gelişim Merkezi'ne geçmiştir.
Kulüp, 17 Nisan 2010'da çıkarılan alkol ve tütün ürünlerinin sportif ve müzikal faaliyetlerde kullanılmasına ilişkin yasa gereği, 29 Haziran 2011'de adını Anadolu Efes Spor Kulübü olarak değiştirmiştir. 2011-12 sezonundan itibaren Efes Pilsen Spor Kulübü artık sportif etkinliklerine Anadolu Efes Spor Kulübü adı altında devam etmektedir.

Anadolu Efes Spor Kulübü, Efes Pilsen Spor Kulübü adıyla 1976 yılında Kadıköy Spor'un devralınmasıyla kurulmuştur. Tuncay Özilhan başkanlığında, Pano Natof (Genel Kaptan), Berna Sirmen (Müdür), Talat Öztoprak (Yönetici) ve Faruk Akagün (Antrenör) İdari ve Teknik kadrosuyla ülke sporunun gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarına başlamıştır.
Efes Pilsen, 1976-77 sezonunda İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde mücadele etmiş ve Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde yükselme maçları oynamıştır. 1977-78 sezonunda ise Türkiye Basketbol 2. Ligi'ndeki maçlarını yenilgisiz tamamlayarak TBL'ye yükselmiştir.
1978-1979 sezonuna ciddi transferle iddialı başlayan Efes Pilsen, normal sezonu 3. tamamlamasına karşın, 5 takımlı final grubunda o dönemlerdeki Eczacıbaşı hegemonyasını 6 galibiyet 2 yenilgi ile kırıp ligdeki ilk sezonunda (1978-79 sezonunda), Faruk Akagün yönetiminde, Türkiye şampiyonu olmayı başarmıştır.
1979-80, 1980-81 ve 1981-82 sezonlarında da şampiyonluk için mücadele eden Efes Pilsen, bu sezonlarda şampiyonluğu Eczacıbaşı'na kaptırmıştır. Avrupa'da ise ilk kez 1979-1980 sezonunda mücadele eden takım, Şampiyon Kulüpler Kupası'nda 1 galibiyet 5 yenilgi ile kupaya grup aşamasında veda etmiştir. Sonraki iki sezonda da Avrupa'da ön eleme turları geçilmesine karşın gruplarda kupalara veda edilmiştir.
1982-83 sezonunda lig 16 takımın 2 gruba ayrılmasıyla oynanmıştır (Kırmızı ve Beyaz Grup). Beyaz Grubu lider bitiren Efes, final grubunu da rahatça lider bitirerek, koç Rıza Erverdi ile 2. şampiyonluğuna ulaşmıştır.
1983-84 sezonundaki en büyük hamle, Eczacıbaşı'nın efsane koçu Aydan Siyavuş'un takıma getirilmesidir. O sezon normal sezonu 2. Bitiren Efes, play-off'larda istediği sonuçları alarak üst üste 2. kez, toplamda ise 3. kez şampiyon olmuştur.

1983-84 şampiyonluğundan sonra 7 sezon boyunca istediği sonuçları almamasına ve şampiyonluğa hasret kalmasına rağmen Efes Pilsen, Avrupa kupalarında, elemeleri geçip grup maçlarında varlık göstermeye başlamıştır. 1989-90 sezonunda yine Aydan Siyavuş önderliğinde Koraç Kupasında oynanan çeyrek final ise o zamanlar kulüp açısından Avrupa Kupalarında zirve sezon olmuştur. Yine bu sezonda Koraç Kupası 1. Ön Eleme Turu'nda Avusturya'nın Win Wat Wieden takımına karşı İstanbul'da 111-47 kazanan Efes için bu galibiyet hala Avrupa'da aldığı en farklı galibiyettir. Öte yandan, 1986 yılında takım ilk kez Cumhurbaşkanlığı Kupasını kazanmıştır.

1991-92 sezonu Efes Pilsen için önemli bir dönemin başlangıcı olmuştur. Sezon ortasında antrenör Halil Üner ile yollar ayrılmış ve takımın başına, altyapı takımını çalıştıran ve daha sonra Türk basketbol tarihine damga vuracak olan Aydın Örs gelmiştir. Bu sezonda Efes, normal sezonu 4. bitirmesine karşın play-off'larda istediği sonuçları almış ve 7 yıllık aranın ardından yeniden şampiyon olmuştur. Ayrıca 1992 yılında Efes Pilsen, Avrupa Ligi final-four'unu İstanbul'da düzenleyerek, Türk basketbolseverlerin ilk kez bu heyecanı yaşamasını sağlamıştır.
1992-93 sezonunda takıma, daha sonra efsaneleşecek olan Petar Naumoski katılmış ve normal sezonu (30 maç) yenilgisiz tamamlayan Efes, play-off'larda da hiç yenilmemiş ve sezonu toplam 40 galibiyet ve 0 yenilgi ile '"tulum çıkartarak"' şampiyon tamamlamıştır. Aynı sezon önce Avrupa Liginde, sonrasında ise Avrupa Kupasında mücadele eden Efes, Avrupa Kupasında final oynamış ve olaylı geçen maçta Yunanistan'ın Aris takımına Torino'da oynadığı maçı 50-48 kaybetmesine karşın, Türk Basketbolunda bir devrim yapmayı başarmıştır. Efes Pilsen 16 Mart 1993 günü Avrupa Kulüpler Kupası'nda final oynayarak bir Avrupa Kupası'nda final oynayan ilk Türk Kulübü olmuştur. Bu ilk Avrupa finali başarısı o güne kadar Türk basketbolu için en önemli başarı olarak kayıtlara geçmiştir.
1993-94 sezonu başında Cumhurbaşkanlığı kupasını kazanan Efes bu sezonu da şampiyon tamamlamış ve üst üste 3. kez şampiyon olmuştur. Efes ayrıca Avrupa'nın 1 numaralı kupası olan EuroLeague'de çeyrek final oynama başarısını göstermiştir. Barcelona eşleşmesinden 2-1 yenik ayrılan Efes, ilk kez elde ettiği final-four şansını değerlendirememiştir. Ayrıca o sezon takım, 1973'ten sonra verilen aranın ardından 1992'de yeniden düzenlenmeye başlanan Türkiye Kupasını ilk kez müzesine götürmeyi başarmıştır.
1994-95 sezonunda Naumoski'nin Benetton'a transferi takımı olumsuz etkilemiş ve takım Türkiye'de play-off'lara yarı finalde veda etmiştir. Avrupa'da da Avrupa Ligi'ne grup aşamasında veda edilmiştir. Efes Pilsen 1995'te, 1992'deki final-four organizasyonundan sonra, bu kez FIBA Avrupa Kupası (Saporta Kupası) finalini İstanbul'da organize etmiştir.
1995-96 sezonu Efes Pilsen için efsane olarak nitelendirilebilecek bir sezondur. Sezon başında Naumoski 1 senelik Benetton macerasından sonra sezon başında takıma geri dönmüştür. Normal sezonu 28-2 ile lider bitiren Efes, play-off'larda hiç maç kaybetmemiş (finalde Ülkerspor'u 4-0'la süpürerek) ve ligi şampiyon tamamlamıştır. Bu başarıya Türkiye Kupası da eklenmiştir. Ancak asıl önemli olansa, takımın Petar Naumoski önderliğinde o sezon Koraç Kupasını kazanmasıdır. Eleme ve grup maçlarından sonra çeyrek finalde Fenerbahçe'yi, yarı finalde ise Teamsystem Bologna'yı eleyen Efes Pilsen finale yükselmiştir. O dönem iki maç üzerinden oynanan finalde, Bogdan Tanjevic yönetimindeki ve Dejan Bodiroga, Gregor Fucka, Ferdinando Gentile ve Rolando Blackman gibi yıldızları olan İtalyan Stefanel Milano ile karşılaşan Efes Pilsen, 6 Mart 1996'da İstanbul'da oynanan ilk maçı 76-68 kazanmıştır. Efes Pilsen, 13 Mart 1996'da Milano'da oynanan ikinci maçı 77-70 kaybederek, 1 sayı farkla da olsa kupayı kazanmayı başarmıştır. Maçın son saniyelerine 74-69 geride giren Efes Pilsen, Murat Evliyaoğlu ile kazandığı 2 serbest atıştan birini sayıya çevirerek maçı 74-70'e getirmiş ve maçın bitimine çok az bir süre kala önemli bir avantaj elde etmiştir. Son Stefanel hücumunda Efes Pilsen faul yapmamış, Gentile'nin üçlüğü ile maç 77-70 sonucu ile tamamlanmıştır. (Gentile'nin son hücumu formaliteden ibaretti.) Efes o sezon Koraç Kupasında aynı zamanda rakiplerini maç başına en az sayıda tutan (68.5 sayı) takım olmuştur. Stefanel, Tanjevic yönetiminde üst üste 3. kez finalde kaybederken, Efes Pilsen kupayı kazanarak Türk spor tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. Böylece bir Avrupa Kupası kazanan ilk Türk Kulübü Efes Pilsen olmuştur. Bu başarı Türk Spor Tarihi bakımından bir devrim niteliğindedir ve bu devrimin altında imzası olan yine Efes Pilsen'dir. Efes bu sezonda Türkiye Ligi ve Kupasında 41 maçın 39'unu kazanırken, Koraç Kupasında da 16 maçın 12'sini kazanmıştır. Efes bu altın sezonu 3 kupa ile kapatmış ve kulüp tarihinin ve Türk basketbol tarihinin o güne kadarki en başarılı sezonuna imzasını atmıştır. Özellikle Koraç Kupasının kazanılması ile başta koç Aydın Örs olmak üzere, Petar Naumoski, Volkan Aydın, Ufuk Sarıca, Conrad McRae, Mirsad Türkcan, Tamer Oyguç ve Murat Evliyaoğlu gibi oyuncular efsaneleşmiştir. Efes'in o sezon sadece 2 yabancı basketbolcu ile bu kupayı kaldırması da önemli bir nottur. Bu kupa ile Efes artık Avrupa'nın elit takımları arasındaki yerini netleştirmiş ve güçlü bir “savunma” takımı olarak (özellikle alan savunması ile) tarihe geçmiştir.
1996-97 sezonuna Vasily Karasev transferi ile giren Efes, sezon başında Cumhurbaşkanlığı Kupasının kazanmıştır. Bu sezonda da ligi ve Türkiye Kupasını kazanmıştır. Efes Avrupa Liginde de çeyrek final oynamış ve saha avantajına rağmen Asvel'e 2-1 ile elenerek final-four'un kapısından dönmüştür. Özellikle 3 Nisan 1997 günü Türk basketbolu için kara perşembe olarak bilinmektedir.
1997-98 sezonunda ligi finalde kaybeden Efes, Türkiye Kupası ile teselli bulsa da, Avrupa'da geçen sezonki durum tekrarlanmış ve takım yine Avrupa Ligi çeyrek finalinde, bu kez Benetton'a 2-1'le geçirerek toplamda 3. kez final-four'u kaçırmıştır. Sezon sonunda altyapıdan yetişen Mirsad Türkcan'ın draft edilmesiyle ilk kez bir Türk oyuncu NBA'de oynama şansı kazanmıştır. Böylece NBA'e oyuncu gönderen ilk Türk takımı Efes Pilsen olmuştur.
1998-99 sezonunda şampiyonluğu yine finalde kaybeden Efes, Avrupa Ligine de yine çeyrek finalde veda etmiştir. O sezonu şampiyon bitirecek olan Zalgiris'e 2-0'la geçilen Efes, 4. kez final four şansını değerlendirememiştir.

1999-2000 sezonunun başında takımın efsaneleri Petar Naumoski, Ufuk Sarıca ve Volkan Aydın ile yollar ayrılmıştır. Ekim ortasında da Aydın Örs istifa etmiş ve Efes Pilsen'de bir dönem böylece noktalanmıştır. Ancak sezon başında Naumoski yerine takıma Damir Mulaömerovic katılmıştır. Ayrıca transferde gelen İbrahim Kutluay ve kadroda bulunan Hidayet Türkoğlu, Predrag Drobnjak ve 

Türk Ulusal Hareketi, Millî Hareket, Milliyetçi Hareket ve Kemalist Hareket adlarıyla da anılan Anadolu Hareketi, Kuvâ-yi Milliye'nin direnişiyle Ankara Hükûmeti'nin diplomatik ve askerî eylemlerini kapsayan siyasî harekettir. I. Dünya Savaşı'nın kötü sonuçlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar geçen süreyi kapsar. Ulusal hareketin ilk adımı Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı kabul edilmektedir. Türkler aşamalı olarak, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliği çevresinde birleşti.
Bu hareket, Sevr Antlaşması'nı tanımadı ve Mîsâk-ı Millî ile belirlenen sınırların çok büyük bölümünü kapsayan Lozan Antlaşması ile güvence edildi.
Bu diplomatik zafer, Anadolu Hareketi’ni yalnızca askeri bir direniş örgütü olmaktan çıkarmış; uluslararası hukukta yeni Türk devletinin meşru ve tek temsilcisi konumuna yükseltmiştir. Ankara Hükûmeti, antlaşmanın hemen ardından iç politikada otoritesini pekiştirmek ve rejim krizini çözmek amacıyla radikal adımlar atmıştır. Bu doğrultuda, İstanbul’un işgal günlerinden kalan çok başlı yönetim yapısına son verilmiş ve 1 Kasım 1922'de fiilen işlevsizleşen saltanat hukuken de kaldırılmıştır. Hareketin siyasi kanadı, kazandığı bu mutlak meşruiyetle birlikte rotasını toplumsal ve hukuki modernleşmeye çevirmiştir. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi ve Mustafa Kemal Paşa’nın ilk cumhurbaşkanı seçilmesiyle, Anadolu Hareketi nihai hedefine ulaşmış ve askeri bir ihtilal sürecinden çağdaş bir ulus-devletin kurumsal inşasına geçiş yapılmıştır.

Kuvâ-yi Milliye
Ankara Hükûmeti

Anadolu Selçuklu Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti veya Rum Sultanlığı (Farsça: سلجوقیان روم, Selcūkiyân-i Rūm, Anadolu Selçukluları), Selçuklu Türklerinden olan Kutalmış oğlu Süleyman Şah tarafından Anadolu'da İznik başkent olmak üzere 1077 yılında kurulmuş olan Türk devletidir.
Türkler, çeşitli sebeplerden ötürü ana vatanları olan Orta Asya'dan göç etmek zorunda kalmışlar ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başlamışlardır. Bu yüzden Selçuklu Türkleri, çevre bölgelere akınlar düzenlemeye başlamışlardır. Örneğin Anadolu'ya yapılan ilk akınlar, 1015-1018 yılları arasında gerçekleşmiştir. Büyük Selçuklular, 1040 yılındaki Dandanakan Muharebesi ile Gaznelileri yenmiş ve bağımsız olmuşlardır. Selçukluların bağımsız olmasıyla birlikte çevre bölgelere yapılan akınlar daha sistemli hâle gelmiştir. Nitekim bu akınlar sonucunda Anadolu'nun uygun bir bölge olduğu anlaşılmıştır. Anadolu egemenliği için, Büyük Selçuklu Devleti ile Anadolu'yu elinde bulunduran Bizans İmparatorluğu arasındaki ilk savaş, 1048 yılında gerçekleşmiş ve Pasinler Muharebesi olarak bilinen bu savaşla birlikte Anadolu egemenliği için yapılan ilk savaş, Selçuklu zaferiyle noktalanmıştır.
Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in ölümünün ardından Büyük Selçuklu tahtına Alp Arslan oturmuş ve Anadolu üzerine yapılan akınları hızlandırmıştır. Bu dönemde Bizans İmparatoru olan Romen Diyojen ise, Anadolu toprakları için oluşan bu büyük tehlikeyi ortadan kaldırmak için yaklaşık 200.000 kişilik ordusuyla başkenti Konstantinopolis'ten ayrılmış ve bugünkü Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'ne doğru ilerlemeye başlamıştır. Sultan Alp Arslan, Bizans'ın büyük bir orduyla Doğu Anadolu'ya geldiğini öğrenince bu orduyu karşılamak için aynı bölgeye bir orduyla ilerlemiştir. Daha sonra iki ordu, 26 Ağustos 1071 tarihinde Muş'un Malazgirt Ovası'nda karşılaşmış ve Malazgirt Meydan Muharebesi, kesin Selçuklu zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu zaferle birlikte İran, Azerbaycan, Horasan gibi bölgelerde bulunan Türkler, kitleler hâlinde Anadolu'ya göç etmeye başlamıştır.
Selçuklu Hanedanı'ndan olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Marmara Bölgesi'ndeki askerî faaliyetleri sonunda İznik'i alarak 1075 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur. I. Haçlı Seferi başlarında İznik'in düşmesi üzerine Selçuklular Anadolu içlerine çekilmiş ve sonunda Konya başkent olmak üzere ayakta kalmayı başarmıştır. 13. yüzyıl başlarında Sultan I. Alaeddin Keykubad ile Anadolu'nun en güçlü devleti durumuna gelen Anadolu Selçuklu, 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesi'nde Moğollara yenilmesiyle birlikte İlhanlılara yıllık haraç ödeyen denetim altında bir devlet durumuna gelmiş ve Moğolların devlet yönetimine süreç içinde artan müdahalesiyle, son Anadolu Selçuklu Sultanı II. Mesud'un da ölümüyle birlikte dağılmıştır.
Avrupa'dan birkaç tarihçi, I. Haçlı Seferi sırasında Anadolu'da karşılarına çıkan Türk savaş gücü ve karşılaştıkları Türkmen gruplarına bakarak Anadolu'nun artık Türk diyarı olduğunu görmüşler ve bu topraklara ''Türkiye'' demeye başlamışlardır. Diğer yandan, bu dönemde tüm İslam dünyasının Anadolu için kullandığı ifade ''Diyar-ı Rum''dur. Dolayısıyla ülkeye Rum Sultanlığı da denilmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşu yıllarından önceki yüzyıllarda Anadolu; Bizans-Arap, Bizans – Sasani ve Arap-Sasani mücadelelerinin yaşandığı topraklardır. Yüzyıllara yayılan bu savaşlar, ekonomik ilişkileri büyük ölçüde yıpratmış, ticaret daralmış, üretim ve gelir düşmüştür. Hem savaşlar, hem ekonomik çöküntü, nüfusun azalmasına yol açmıştır. Bölgede Bizans merkezî otoritesinin zayıflaması ise yerel otoritelerin bölgeler üzerindeki erkini arttırmış, belirgin bir biçimde kendi başına, keyfi davranmalarına, bunun sonucu halkı daha da ezmelerine neden olmuştur. Uluslararası transit ticaretin Anadolu'dan geçen kuzey – güney ve doğu – batı hatları daha önceden, Orta Doğu'nun ve Levant'ın İslam İmparatorluğu'nun kontrolünde olması dolayısıyla kesilmişti. Bu durum Anadolu'yu transit ticaretin dışında bırakmıştır, ayrıca bir ekonomik daralmaya yol açmıştır. Sasani İmparatorluğu'nun 651 yılında Raşidin Orduları tarafından yıkıldıktan sonra Anadolu yine de politik ve sosyoekonomik olarak rahatlamış değildir. Bu kez de Emeviler ve Abbasiler devrinde Anadolu, İslam dünyasını “gaza sahası hâline gelecektir.” Her bahar Müslüman ülkelerden kalkıp gelen dinsel ülküleri uğruna savaşanlar, toplanma yerleri Tarsus ve Malatya'da bir araya gelerek Bizans yerleşimlerine, zaman zaman derinlemesine akınlara çıkıyordu. Bu derinlik birkaç kez Konstantinepolis'e kadar ulaşmış, kenti kuşatmıştır. Bu akınlar sırasında surlarla çevrili kentler kısmen korunabildiyse de kırsal alan ağır biçimde yağmalanmıştır. Sonuç olarak kırsal alan nüfusu bir kez daha boşalmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti tarihi,

“kuruluş dönemi”, Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın İznik'i aldığı, devleti kurduğu 1075 yılından, III. Kılıç Arslan dönemine, 1204 - 1205 yılına kadar
“yükseliş dönemi”, hemen ardından Gıyaseddin Keyhüsrev'in ikinci saltanat yıllı 1205 yılından I. Alaeddin Keykubat'ın ölümüne (1237) yılına kadar
çöküş dönemi 1237'den, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tahta geçişinden Moğol işgalinin yıkıcı baskısı altında 1308 yılına kadar
üç dönem olarak değerlendirilir. Anadolu'da siyasi birliğin sağlanması ise şu aşamalarla olmuştur. Danişmendli Beyliklerinin ilhakı II. Kılıç Arslan tarafından, Sivas şubesi (1169), Kayseri şubesi (1175) ve Malatya şubesi (1178), II. Süleyman Şah'ın Erzurum Saltuklular'ı ilhakı (1202), I. Alaeddin Keykubat'ın Erzincan Mengüçlü Beyliği'ni ilhakı (1228), Harput Sökmenoğulları Beyliği'ni (1234) ile sağlanmıştır.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın babası Kutalmış, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey'in amcaoğluydu. Kutalmış Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan'ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmiş ve bu sırada, 1064 yılında öldürülmüştür. Daha sonra Anadolu'ya gelen Kutalmışoğulları burada yanlarındaki Türkmen gruplarıyla birlikte kendilerine yurt edinme mücadelesi başlamıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır. Bizans sınırlarında yönetimini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaşarak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek egemenliği altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'da bulunan önemli kentlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit (Nicomedia)'i 1075'te ele geçirmiştir. Ardından Güney Marmara bölgesine tümüyle egemen olmuş, 1077'de özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur.
Bizans'ın Rumeli orduları komutanı Bryennios 1075 yılında İstanbul üzerine yürümesinden yararlanmak isteyen Bizans Anadolu orduları komutanı, Nikiforos Botaneiates'e karşı Bizans İmparatoru VII. Mihail ile asker yardımı üzerine 1078'de bir anlaşma yapan Süleyman Şah, İznik ile Kütahya arasında asi generalle karşılaşınca, daha uygun koşullar önerilmesi üzerine taraf değiştirip Botaeiates'in yanında yer almış ve onun III. Nikiforos adı ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu'da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.
Batı sınırlarını güvenliğe alan Süleyman Şah, veziri Ebu'l-Kasım'ı İznik'te yönetici olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084'te Çukurova (Kilikya)'ya (ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıkmıştır. Bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya'yı ele geçirmiştir. Ardından Suriye'ye yönelmiş ve Halep'i kuşatmıştır. Halep emirinin Tutuş'dan yardım istemesi üzerine Tutuş Halep'e doğru yola çıkmış, 4 Haziran 1086 tarihinde Süleyman Şah'la savaşa girmiştir. Ayn Seylem Muharebesi'nde Anadolu Selçuklu kuvvetleri yenilgiye uğramış, Süleyman Şah ölmüştür.

Süleyman Şah'ın bu sefere çıkarken, başkent İznik'te yerine vekil olarak bıraktığı Ebu'l-Kasım Süleyman Şah'ın 1086 yılında ölümü ve oğulları I. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan'ın Melikşah tarafından hapsedilmesi üzerine İznik tahtına çıkmış ve kardeşi Ebu'l Gazi'yi Kapadokya (Kayseri) valiliğine tayin etmiştir. Ardından kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara kıyılarında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Sultan gibi hareket etmeye başlamasından rahatsız olan Melikşah, Anadolu'yu boyun eğdirmek için Emir Porsuk'u Anadolu'ya göndermiştir. Kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara dolayında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Bizans imparatoru I. Aleksios'un (h. 1081-1118) buna tepkisi İznik üzerine bir ordu göndermek olmuştur. Bu durum Ebu-l Kasım'ı barış istemek zorunda bırakmıştır. Bu arada Anadolu'yu boyun eğdirmek isteyen Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Melikşah, Emir Porsuk'u Ebu'l-Kasım'ın üzerine yollamıştır. İznik'i üç aylık bir kuşatmaya karşın düşüremeyen Porsuk kuşatmayı kaldırarak geri çekilmiştir. Emir Porsuk'un başarısız olması üzerine Melikşah Emir Bozan'ı göndermiştir. Bozan da kenti alamadı ve geri çekildi. Bu geri çekilmeden yararlanan Ebu-l Kasım, Melikşah'a buyruğunda olduğunu bildirip onayını almak için İsfahan'a gitmiştir. Ancak Melikşah onunda görüşmeyi kabul etmedi. Ebu-l Kasım İznik'e dönüş yolunda Emir Bozan'ın adamları tarafından yakalanıp öldürülmüştür.

Süleyman Şah'ın 1086 yılında Ayn Seylem Savaşı'nda ölümünden sonra oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah tarafından tutsak alınmıştı. Melikşah'ın ölümü ardından iki kardeş serbest kalarak Anadolu'ya geldiler. İznik'e ulaştıklarında kent Bizans güçleri tarafından kuşatılmıştır. Yine de Ebu'l Gazi tahtı Kılıç Arslan'a vermiştir. Kılıç Arslan önce Bizans ordusu üzerine kendi ordusunu sürüp durumu dengelemiştir. Bunun üzerine ordusuyla 1095 yılında Doğu Anadolu üzerine sefere çıkmış, Malatya'yı kuşatmıştır. Ancak kuşatma uzarken Haçlı güçlerinin İznik'i kuşattığı haberi gelince geri dönmüştür. Kente ulaştığında kent kuşatma altındadır. Dışarıdan saldırıyı denese de başarılı olamamış, kent savunmasını ka

Anadolu Beylikleri, Anadolu Türkmenlerinin 1071'deki Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'da kurdukları devletlerdir. Savaşın hemen ardından, özellikle Doğu Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde kurulan devletlere Birinci Dönem Anadolu Beylikleri denir. Anadolu'nun batı ucunda İznik'i başkent edinen, sonradan da Haçlı Seferleri nedeniyle başkentini Konya'ya taşıyarak Orta Anadolu merkezli olarak devam eden Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflaması ve yıkılmasından sonra kurulan devletler ise İkinci Dönem Anadolu Beylikleri olarak ifade edilir.

Anadolu Selçukluları, Anadolu'daki Türkmen beylerini aşiretleriyle birlikte Bizans ve Kilikya sınırlarına yerleştirmişlerdi. Böylece Anadolu Selçukluları hem devletin sınırlarını güvence altına alıyor, hem de Türkmen beylerini denetim altında tutuyorlardı. Ama 1243'teki Kösedağ Savaşı'nda Moğollara yenilen Anadolu Selçuklu Devleti'nin Türkmenler üzerindeki denetimi zayıfladı. Bu savaşın ardından, Moğolların bir kolu olan İlhanlılar Anadolu'da denetimi ele geçirdiler. Bu süreçte uç beylikleri, önce İlhanlılara bağlı, sonra bağımsız devletlere dönüştüler. Bu beyliklerden biri olan Osmanlı Beyliği, zamanla bütün öbür beyliklerin topraklarını ele geçirdi ve bir imparatorluğa dönüştü.

Anadolu beyliklerinin kurucuları aşiretlerdi. Anadolu Selçukluları bu aşiretleri özellikle Bizans sınırına yerleştirmişler ve bu toprakları aşiret beylerine ikta (tımar) olarak vermişlerdi. İkta sisteminde, Türkmen beyleri kendilerine verilen toprağın karşılığında Anadolu Selçuklu sultanına savaş zamanlarında asker gönderiyordu. Toprağın mülkiyeti sultana aitti, beylerin ise bu toprağı işleme hakkına sahipti. Bu beyler sonradan bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde Anadolu Selçuklu devlet yapısını kendilerine örnek aldılar.
Anadolu beyliklerinde devlet yönetimi hanedanın elindeydi. Bu hanedanın en yaşlı ya da etkili kişisine ulu bey denirdi. Ulu bey devlet merkezinde oturur, vilayetlerin yönetimini ise çocuklarına ya da kardeşlerine bırakırdı. Devlet işleri, bir kurul ya da kurum olan divanda görüşülür ve karara bağlanırdı. Vilayetlerin yönetiminden ise valiler sorumluydu; ayrıca hukuk işlerini kadılar ve askerlik ile güvenlik işlerini subaşılar yürütürdü. Devletin parası (sikke) ulu bey adına basılırdı.
Anadolu beyliklerinde ordu, Ulu beyin atlı ve yaya hassa birlikleri, ikta verilmiş beylerin yetiştirdiği askerler ve çeri denen aşiret atlılarından oluşurdu. Savaş sırasında ordu üç kola ayrılırdı. Merkez kuvvetlere ulu bey, sağ ve sol kollara da oğulları ya da kardeşleri komuta ederdi. Ok, yay, kılıç, kargı, hançer, balta, gürz ve mancınık orduda kullanılan başlıca silahlardı.

Üç çeşit toprak vardır. Bunlara ikta, vakıf ve mülk denirdi. Devlet bazı toprakların gelirini hizmetlerine karşılık belirli bir kişiye ya da bir vakfa bırakırdı. Köylüler bu toprakları işler, vergisini de toprağı işletme hakkına sahip olan kişiye ya da vakfa verirlerdi. Köylüler ekip biçmekle yükümlü olduğu toprakları bırakıp başka yere gidemezlerdi. Kent ve kasabalarda mülk sahibi olanlar köylülere oranla daha özgürdüler. Her zanaat dalı ayrı bir Ahi birliğine bağlanarak kendi içinde örgütlenmişti.
Ekonominin temeli tarıma dayalıydı. Toprak ve iklim koşullarına bağlı olarak tahıl, meyve ve pamuk gibi ürenler yetiştiriliyordu. Hayvancılık da hayli yaygındı. Anadolu'da dokunan kilim ve halılar dış pazarda alıcı buluyordu. Kütahya, Amasya ve Bayburt çevresinden çıkarılan gümüşün büyük bölümü de dışarıya satılıyordu. Anadolu beyliklerinde ticarete de gelişmişti. Karadeniz kıyısındaki Sinop, Trabzon ve Samsun, Ege'deki Foça, İzmir, Selçuk ve Balat ile Akdeniz'deki Antalya ve Yumurtalık, iç ve dış ticaretin en önemli liman kentleriydi. Kayseri ve Konya, kervan yollarının kavşak noktasında bulunan Sivas önemli ticaret merkezleriydi.

Anadolu beylikleri döneminde özellikle Konya, Kayseri ve Kastamonu birer bilim ve sanat merkeziydi. Bilimler arasında en çok tıp gelişmişti. Hacı Paşa bu dönemin en ünlü tıp bilginlerinden biriydi.

Başta Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsü Yunus Emre olmak üzere Gülşehirli Şeyh Ahmed, Âşık Paşa, oğlu Ulu Arif Çelebi, Bahaeddin Sultan Veled, Ahmed Eflaki, bu dönemde yetişmiş başlıca şair ve yazarlardı.
Sınırlı kaynaklarına ve dönemlerinin siyasi iklimine rağmen, Anadolu beylikleri döneminde sanat gelişti ve muhtemelen Osmanlı sanatının temelini oluşturdu. Anadolu beyliklerinin sanat üslubu, Selçuklular ile Osmanlılar arasında bir geçiş döneminin üslubu olarak kabul edilebilse de, yeni akımlar da kazanılmıştır. Özellikle gezgin geleneksel zanaatkarlar ve mimarlar, bu yeni akımların ve yerelleşen üslupların Anadolu'daki çeşitli beyliklere yayılmasına yardımcı olmuş, bu da özellikle mimaride yenilikçi ve özgün çalışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Selçukluların ahşap ve taş oymacılığı, kil çinileri ve benzeri süsleme sanatları, yeni mekân arayışlarının da etkisiyle kullanılmaya devam edilmiş ve bunun diğer sanatlara da yansımaları olmuştur.

Osmanlılar zamanında doruğuna ulaşan büyük mekânlı yapıların ilk örnekleri de bu dönemde ortaya çıktı. Karamanoğullarının yaptırdığı Karaman'daki Hatuniye Medresesi ile Niğde'deki Ak Medrese önemli yapılardır. Germiyanoğulları da Afyonkarahisar'da Kubbeli Cami ve Kütahya'daki Vacidiye (Demirkapı) Medresesi'ni yaptırdılar. Beyşehir'deki Eşrefoğlu Süleyman Bey Camisi ve Medresesi Eşrefoğullarından kalmıştır. Eğirdir'deki Dündar Bey Medresesi, Hamidoğullarından kalan en önemli yapılardan biridir. Safranbolu'daki Gazi Süleyman Paşa Camisi Candaroğulları mimarisinin önemli örneğini oluşturur. Birgi'deki Aydınoğlu Mehmed Bey Camisi ve Medresesi, Ulucami (1312) ile Selçuk'ta salt mermerden yapılmış İsa Bey Camisi (1375) ve İmareti, Balat'taki İlyas Bey Camii (Milet) (1404) Aydınoğulları beylerince yaptırılmıştır. Manisa'daki Ulucami Saruhanoğullarından ve Kayseri'deki Hatuniye Medresesi Dulkadiroğlularından günümüze ulaşmış en önemli mimarlık örneklerindendir.
Yukarıdaki bahsedilen Balat'ta İlyas Bey Camii, Selçuk'ta İsa Bey Camii, Birgi'de Ulucami, Selçuklu mimarisinin devamı olmalarına rağmen, iç ve dış mekânlardaki süslemelerin artması, avlu ve minarelerin farklı yerleşimi ile büyük farklılıklar gösterir.
Karaman beyliği de Ermenek'te Ulucami (1302), Karaman'da Hatuniye Medresesi (1382), Niğde'de Akmedrese Medresesi (1409) gibi dış çevreyi de dikkate alan ve içine alan yeni bir üsluba saygı duyan önemli mimari eserler de bırakmıştır.
İç mekânı tek bir büyük kubbe altında birleştirerek anıtsal bir mimari yapı oluşturmayı amaçlayan Osmanlı mimarisinin şekillenmesine işaret eden Anadolu beylik mimarisinin ilk örneklerinden biri Saruhan beyliği tarafından yaptırılan Manisa'daki Ulucami'dir (1374).
Beyliklerin bilime daha fazla önem verdiklerine işaret eden medrese inşaatlarındaki artış da dikkate değerdir.

Anadolu dilleri, Hint-Avrupa dil ailesine ait soyu tükenmiş bir dil grubudur. Terim bazen Anadolu'da konuşulmuş ancak bu gruba ait olmayan tarihî dillere atıfta bulunmak için de kullanılabilir. Anadolu dilleri, MÖ 2. ve 1. binyıllarda, Asur ticaret kolonileri ile Roma İmparatorluğu'nun 2.-3. yüzyıl arasındaki döneme tarihlenebilir. MS 4.-5. yüzyıllar, Anadolu dillerinin son evresi olarak kabul edilir. Tüm Anadolu dilleri, bir proto dil olan ve yazılı örneği bulunmayan farazî Proto Anadolu dilinden türemiştir.

Anadolu dilleri grubu, genellikle "Hint-Hitit" veya "Arkaik PHA" olarak da adlandırılan bir aşama evresinden geçerek Proto Hint-Avrupa dilinden (PHA) ayrılan ilk dal olarak kabul edilir. Genel olarak MÖ 4. binyılın ortalarında bir tarih olarak kabul edilir ve Kurgan hipotezine göre; erken Anadolu konuşmacılarının Anadolu'ya nasıl ulaştıklarına dair iki olasılık üzerinde durulur: kuzeyden, Kafkasya üzerinden ve batıdan, Balkanlar üzerinden. Balkan olasılığı, dil bilimciler ve arkeologlar - Mallory (1989), Steiner (1990) ve Anthony (2007) tarafından bir şekilde daha makul görülüp kabul edilmektedir.
Andrew Collin Renfrew (1987) tarafından ortaya atılan, Hint-Avrupa vatanının Anadolu toprakları olduğu yönündeki  Anadolu hipotezi de mevcuttur. Tarihî dil bilimciler Quentin Atkinson ve Russell Gray tarafından Bayesçi çıkarımı ve Glottokronoloji belirteçleri kullanılarak yapılan istatistiksel araştırmalar (yöntemin geçerliliği ve doğruluğu tartışmaya tâbî olsa da) Anadolu'da bir Hint-Avrupa kökeninin olmasını tercih etmektedir.

Hitit dili (𒉈𒅆𒇷; nesili), MÖ 1600 ve MÖ 1100 arasında Hitit kontrolü altındaki bölgelerde konuşulmuş, ancak Akadcada yer alan alıntı kelimelere dayanarak MÖ 20. yüzyıla kadar giden bir tarihi olabileceği düşünülmektedir. Çek bilim insanı Bedřich Hrozný'nin 1917 tarihli çalışmaları sonucunda çözümlenmiş dil, diğer Anadolu dilleri olan Luvice ve Palaca ile ilişkilidir. Tarihte belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dilidir. Akadca kökenli bir çivi yazısı kullanılarak yazılmıştır.

Palaca, Kuzeybatı Anadolu'da konuşulmuştur. Hititler tarafından "palaumnili" olarak adlandırılan Palaların dillerinin kökleri MÖ 18. yüzyıla dayanır. Kaşka istilaları sonucunda dilin soyunun 15. yüzyıl dolaylarında tükendiği düşünülmektedir. Palaca yazılmış kaynaklar azdır ama, Hititçe yazılmış kaynaklarda Pala halkı Ziparva tanrısı ile karakterize edilir. Palaca yazılmış tüm eserler dinî metinlerdir.

Anadolu dilleri içinde yer alan bazı diller, çeşitli özellikleri açısından birbirlerine daha yakın olduklarından ötürü ortak bir Luvi grubu içerisinde sınıflandırılırlar. Bu grupta Luvice ve yakından ilişkili olduğu Likçe ve Karca gibi diller yer alır.

Luvice (luwili), Hititçenin yakın akrabası, Hitit kontrolü altındaki bölgelere yakın yerlerde konuşulmuştur. MÖ 13. yüzyılda ise Luvice, Hititlerin başkenti Hattuşaş'da dominant dil hâline gelmiştir. Bronz Çağı Çöküşü sonrasında Hititçe ölü bir dil hâline gelse de Luvice, Geç Hitit Devletleri'nde varlığını bir süre daha sürdürmüştür. Hitit çivi yazısı ve Anadolu hiyeroglifleri olarak iki farklı yazı sistemi ile yazılmıştır. Luvice, Truvalıların konuştukları olası dillerden biri olarak görülmektedir.

Köken olarak Ege ve Batı Akdeniz bölgelerinde konuşulan bu sınıftan diller ise

Karya dili, Karya'da konuşulmuştur, Karyalı askerlerin MÖ 7. yüzyılda Mısır'da bıraktığı bölük pörçük duvar yazılarından bilinir. MÖ 3. yüzyılda yok olmuştur.
Likya dili (Likyaca A; standart Likyaca), Demir Çağı'nda Likya'da konuşulmuştur, Luvicenin soyundan gelir. MÖ 1. binyılda soyu tükenmiştir, buluntular eksik olup tam çözülenememiştir.
Milyan dili (Likyaca B de denir), Likya dilinin lehçesi olup tek bir kitâbeden bilinir.
Pisidya dili ve Side dili (Pamfilyaca) ile yazılmış yazılar eksiktir.
Bu dil grubunda muhtemelen hiç yazılı iz bırakmamış diller de vardır. Bunlar Kapadokya, Misya ve Paflagonya dilleridir.

Lidyaca, Batı Anadolu'da yer alan Lidya bölgesinin yerli halkı Lidyalılar tarafından kullanılmış ve MÖ 7. yüzyıldan kalma elektrum sikkeleri üzerindeki yazılar ile kayda geçmiştir. MÖ 5. ve 4. yüzyıllardan kalma ve çoğu Sard kazılarında keşfedilmiş Lidya dili mezar kitâbesi de bulunmaktadır. Luvi dili ile bazı benzerlikleri bulunmakla birlikte, kendine has çeşitli özellikleri nedeniyle Anadolu dil ailesi içinde ayrı bir yeri bulunduğu ileri sürülmektedir. MÖ 1. yüzyılda günlük kullanımı sona ermiş, bir ölü dil hâline gelmiştir.

Terim günümüzde genellikle Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu kolunu tanımlamak için kullanılmaktadır, ancak bu gruba düşmeyen tarihî Anadolu dilleri de vardır. Paleo-Balkan dilleri, Anadolu dilleri gibi Hint-Avrupa dil ailesine ait olup günümüzde yaşayan hiçbir dil bu gruba ait değildir. Dillerin bölgeye Anadolu dillerinden sonra bir dönemde Balkanlar yolu ile geldiği önerilmektedir. Frigce ve Misyaca, bu dillere örnekler oluşturmaktadır.
Eklemeli diller grubundan, soyu tükenmiş ve Hint-Avrupa dil ailesine ait olmayan antik Anadolu dillerine ise Hattice örnek verilebilir. Anadolu'da konuşulmuş bilinen en eski dil olan Hattice bir yalıtık dil olarak sınıflandırılır. Hattiler yazılı kaynaklar bırakmamış, tüm Hattice söz varlığı Hititler tarafından üretilmiş dinî veya çift dilli metinler sayesinde günümüze ulaşmıştır. Urartuca da Anadolu'da konuşulmuş ölü bir dildir.

"Digital etymological-philological Dictionary of the Ancient Anatolian Corpus Languages (eDiAna)". Ludwig-Maximilians-Universität München. 25 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Mart 2017. 
Anatolianscripts.com14 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Anadolu Yazıları

Anadolu tarihi, Batı Asya yarımadası Anadolu etrafında yerleşen birçok milleti, devleti ve uygarlığı kapsamaktadır. Ayrıca Latince adıdır. Asia Minor, "Ön Asya" olarak da isimlendirilir. Coğrafi olarak modern Türkiye'nin, batıda Ege Denizi'nden doğuda Ermenistan sınırındaki dağlara ve kuzeyde Karadeniz'den güneyde Akdeniz'e kadarki kısmını oluşturur.
Anadolu'daki ilk uygarlık izlerine Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki arkeolojik bulgularda rastlamaktayız. Özellikle yakın zamanda Türkiye'nin Şanlıurfa ilinin sınırlarında bulunan "Göbeklitepe" yapısının keşfiyle birlikte Anadolu'nun hem arkeolojik hem de tarihi olarak ne denli önemli bir coğrafi bölge olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Bunun yanı sıra; bazı eski halkların kökenlerindeki sırlar henüz bilinmemesine karşın, Hatti, Akad, Asur, Luvi ve Hitit uygarlıklarının kalıntıları, halklarının günlük yaşamları ve ticaret hayatları ile ilgili pek çok örnek sunmaktadır.
Hititlerin düşüşünden sonra Anadolu'nun Batı yakasında İyonyalılar, Lidyalılar ve Frigyalılar gibi medeniyetler sahneye çıktı. O dönemde onlar için tek tehdit olarak İran'daki Pers Krallığı görünüyordu. Lidyalıları yıkan Persler döneminde Anadolu'da da liman şehirleri gelişti ve zenginleşti. Zaman zaman isyanlar olsa da bu isyanlar çok büyük tehdit oluşturmadı.
Sonrasında Makedonya kralı Büyük İskender sahneye çıktı. İskender, Ahameniş hükümdarı III. Darius'a karşı kazandığı zaferlerle Anadolu ve İran'ın kontrolünü ele geçirdi. İskender'in ölümünden sonra kazandığı topraklar, güvendiği generallerinden birçokları ve ayakta kalmayı başaran Galya, Pergamon, Pontus ve Mısır'daki diğer güçlü hükümdarlar arasında bölüşüldü. Büyük İskender'in payından en fazla dilimi alan Seleukos İmparatorluğu, Romalıların iştahını kabarttı ve Romalılar bölgeyi parça parça ele geçirdiler. Romalılar yerel yönetimlere büyük yetkiler tanıdılar ve askerî güç sağlayarak bölgeyi güçlendirdiler.
Antik Çağ'ın en güçlü imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğu, giderek gücünü ve birliğini kaybetti ve 395 senesinde Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. I. Konstantin tarafından Konstantinopolis'te (günümüzde İstanbul) kurulan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ise, Türklerin İstanbul'u ele geçirdiği 1453 yılına kadar varlığını sürdürdü.
1071 yılında Selçuklu Türklerinin Bizans İmparatorluğu'nu mağlup etmesinden sonra Anadolu'ya Türk akınları başladı. 1077 yılında Anadolu'da, başkenti İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu. Birinci Haçlı Seferi sırasında İznik şehri Bizans'ın eline geçmiş, Sultan I. Kılıçarslan da 1097 tarihinde başkenti Konya'ya taşımıştır ve bu tarihten itibaren Konya, Selçuklu Devleti'nin başkenti olmuştur.
Türklerin Anadolu'ya girmesinden sonra Türkler, Haçlılar, Bizanslılar ve Moğollar, bu toprakları ele geçirmek için yoğun bir mücadele vermişlerdir. Haçlı Seferleri düzenlenmiş, çeşitli Moğol istilaları gerçekleşmiş ve Bizans ile Türkler arasında savaşlar yapılmıştır. 1243 yılında Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar arasında gerçekleşen Kösedağ Muharebesi sonucunda Anadolu, Moğol hakimiyetine girmiştir ve Selçuklu Devleti zayıflayıp yerini Türk beyliklerine bırakmıştır. Bu beylikler arasında, Söğüt ve Bilecik çevresinde kurulu olan Osmanoğulları Beyliği, 13. yüzyılın sonlarına doğru bağımsızlığını ilan etmiştir.
1453 yılında Osmanlı Devleti padişahı II. Mehmed komutasındaki Osmanlı birlikleri Konstantinopolis'i fethetti ve 1058 yıllık Bizans İmparatorluğu, hem Anadolu hem de tarih sahnesinden silindi.
Osmanlı İmparatorluğu, 1453'ten sonra uzun yıllar boyunca çok başarılı oldular ve ülkenin sınırlarını Kuzey Afrika'dan Orta Avrupa'ya kadar genişlettiler. 1683'te en geniş sınırlarına ulaştılar, 19. yüzyılda da duraklama sürecine girdiler. En sonunda Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yanında I. Dünya Savaşı'na katıldı. Savaştan yenilgiyle ayrıldıktan sonra devletin elinde sadece Anadolu toprakları kalmıştı. 1919 tarihinde başlayan Türk Kurtuluş Savaşı, 1922'de Türklerin zaferiyle sonuçlandı. Yunanları yendikten sonra 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 623 yıllık Osmanlı saltanatı kaldırıldı, 29 Ekim 1923 tarihinde ise Cumhuriyet ilan edilerek yeni Türk devleti kuruldu. O zamandan beridir Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu topraklarında varlığını modern bir ülke olarak sürdürmektedir.

Bu çağ Buzul çağının olduğu, insanların henüz üretime geçmedikleri, mağaralarda ve ağaç kovuklarında barındıkları bir dönemdir. Bu dönemin Anadolu'daki izlerini, günümüzde Göbeklitepe, Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaralarında bulmak mümkündür.

Asya ve Avrupa'nın stratejik kesişme bölgesinde olmasından dolayı Anadolu, tarih öncesi Prehistorya çağlardan beri pek çok uygarlıklar için beşik olmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Hacılar, Göbeklitepe ve Yumuktepe bu uygarlıklardan bazılarının ilk yerleşim yerleri olmuştur.

Göbeklitepe, Türkiye'nin Şanlıurfa il merkezinin 18 km kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında yer alan dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğudur. Bu yapıların ortak özelliği, T biçimindeki 10-12 dikilitaşın yuvarlak planda dizilmiş, aralarının ise taş duvarla örülmüş olmasıdır. Bu yapının merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Söz konusu motifler yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördeği ve akbaba en sık görülen motiflerdir. Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapıların tarım ve hayvancılığa yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Diğer anlatımla Göbeklitepe, çevredeki oldukça gelişmiş ve derinlik kazanmış bir inanç sistemine sahip olan avcı-toplayıcı gruplar açısından önemli bir kült merkezidir. Bu durumda, bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'ın A evresine (MÖ 9.600-7.300), yani günümüzden en az 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir.
Göbeklitepe, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesince yürütülen “Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Araştırmaları Projesi” (Prehistoric Research in Southeastern Anatolia) yüzey araştırmaları sırasında tespit edilmiştir.
Bütün bunlar ve kazılarda ortaya çıkarılan anıtsal mimari, Göbeklitepe'yi eşsiz ve özel yapmaktadır. Bu bağlamda UNESCO tarafından 2011'de Dünya Mirası geçici listesine alındı ve 2018'de kalıcı listeye girdi.
Buradaki kazılarda çıkartılan bazı heykel ve taşlar, Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi'nde sergilenmektedir. Göbeklitepe, popüler kaynaklarda "tarihin sıfır noktası" nitelendirmesiyle de anılır.

Anadolu'da "tunç"un metal olarak kullanılması, MÖ 4. binyılda Karaz kültürü etkisiyle oldu. Bölgeye Akadlar gelene kadar Anadolu, tarih öncesi çağlarını yaşıyordu. Üretim için çeşitli malzemeleri buradan sağlama amacındaki Akad İmparatorluğu, MÖ 2.400 yılında Büyük Sargon liderliğinde bölgeyi etkisi altına aldı. Anadolu'nun çok zengin bakır rezervleri olduğu hâlde tunç için gerekli kalay yeterli miktarda bulunamıyordu. Akadlar, Mezopotamya'daki iklim değişiklikleri ve ticareti olumsuz etkileyen insan gücünün azalması sonucu zayıfladı. Yaklaşık MÖ 2150'de Gutlar, Akad İmparatorluğu'na son verdi.

Gutları yenen Asurlular, gümüş başta olmak üzere bölgedeki maden kaynaklarına sahip çıktı. Asurluların Kaniş'te bulunan çivi yazısı tabletlerinden, gelişmiş ticaret hayatına sahip oldukları anlaşılıyordu.
Orta Tunç Çağı'nın sonlarına doğru I. Hattuşili önderliğindeki Eski Hitit Krallığı, Hattuşaş'ı ele geçirdi ve başkent yaptı. (MÖ 17. yüzyıl)
Knossos'da yapılan arkeolojik kazılar Anadolu'daki Tunç Çağı'nın Girit'teki Minos Uygarlığı'nı da etkilediğini gösterdi.

MÖ 14. yüzyılda Hitit İmparatorluğu gücünün zirvesine ulaştı; Orta Anadolu, Suriye'nin kuzeybatısı ve yukarı Mezopotamya'ya kadar yayıldı. Kizzuvatna Krallığı, ticaret yolları açısından önemli bir bölge olan Hatti'yi Suriye'den ayırarak ele geçirdi. İki devlet arasında barış anlaşmaları imzalandı, sınırlar korundu, ta ki Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Kizzuvatna'yı tamamen ele geçirinceye kadar. Her ne kadar Kizzuvatna Uygarlığı bitse de Hititler, Comona ve Kilikya'da onların kültürlerini korumalarına izin vermiştir.
MÖ 1180'den sonra Levant bölgesine deniz kavimlerinin gelmesiyle imparatorluk dağıldı ve bir kısmı MÖ 8. yüzyıla kadar ayakta duracak olan küçük şehir devletleri (Geç Hititler) ortaya çıktı.

Hititlerin parçalanması sırasında Balkanlardan Anadolu'ya gelen Frigyalılar kısa bir süre içinde Anadolulaştılar, büyük oranda Hitit etkisi altında kalsalar da kendilerine özgü bir kültür oluşturdular. Başkentleri Gordion idi. En tanınmış kralları olan Kral Midas hakkında üretilen birçok efsane oldu; "eşek kulak"larıyla ya da "dokunduğu her şeyi altına çevirmesiyle" ünlendi. Asur kaynaklarında Frigyalılardan Muşkiler, Midas'dan da Mita olarak bahsedilir. Asurlular, Midas'ı tehlikeli bir rakip olarak kabul ettiler ve Frigya ile MÖ 709'da barış anlaşması imzaladılar. Ancak bu anlaşmanın Kimmerler için bir anlamı yoktu ve Kimmerler, yaptıkları akınlarla Frigya Krallığı'nı yıkıp Kral Midas'ı da öldürdüler (MÖ 696).

Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan ve doğudan Anadolu'ya gelen Lidyalılar, önce Hititlerin daha sonra da Friglerin egemenliği altında yaşadılar. Dilleri, Hitit dili ile benzerlik gösterir.
Lidyalılar, Batı Anadolu bölgesindeki Lidya‘da yaşayan Anadolu insanlarıydı. Dil tarafından tanımlanan ve MÖ 2. binyıla kadar uzanan kökenleri hakkında ortaya atılan sorular, dil tarihçileri ve arkeologlar tarafından tartışılmaya devam ediyor. Lidyalıların başkenti “Sfard” veya Sardis idi.
Lidyalıların parayı bulan ilk uygarlık olduğu iddiaları olmakla birlikte, para kullanımı daha eski medeniyetler olan Sümerlerde ve Antik Mısır'da da vardır. Re

Anadolu tarihi kronolojisi, Anadolu'da yaşanan tarihi olayların zaman sırasına göre düzenlenmiş bir listesidir. Anadolu; Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması nedeniyle tarih öncesi çağlardan günümüze dek pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu kronoloji Paleolitik'ten Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanına uzanan yaklaşık 1,2 milyon yıllık dönemi kapsamaktadır.
Ayrıca bakınız: Türkiye tarihi · Osmanlı padişahları listesi · Türkiye cumhurbaşkanları listesi · Anadolu Selçuklu Devleti kronolojisi

İÖ ~1.200.000: Gediz Vadisi'nde (Batı Anadolu) Homo erectus'a atfedilen en eski çakmaktaşı aletlerin bulunması. Anadolu, Afrika'dan Avrupa'ya uzanan paleolitik göç güzergâhlarından biri üzerindedir.
İÖ ~600.000: Karain Mağarası (Antalya yakınları) ilk kez iskân edilmeye başlanır; hayvan kemikleri ve yontma taş aletler bulunmuştur. Türkiye'nin en önemli paleolitik alanıdır.
İÖ ~400.000: Yarımburgaz Mağarası (İstanbul yakınları) bu döneme ait Homo heidelbergensis izleri taşır; Avrupa'nın batı sınırına yakın en eski insan kalıntılarından biridir.

İÖ ~40.000 – 10.000: Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaralarında geç buzul dönemi topluluklarının kalıntıları; kaya resimleri, kemik aletler ve hayvan figürinleri.
İÖ ~20.000 – 15.000: Buzul Maksimumu döneminde Anadolu'nun iç kesimleri büyük ölçüde boşalır; kıyı mağaraları ve ova kenarları yoğunlaşma alanı haline gelir.
İÖ ~12.000: Zarzî kültürüne ait mikrolitler ve yarı yerleşik av-toplayıcı topluluklar Güneydoğu Anadolu'da görülür; tarıma geçişin öncülleri olan yabani tahılların toplanması başlar.

İÖ ~9.600 – 8.200: Göbekli Tepe (Şanlıurfa) inşa edilir. Henüz tarıma geçilmeden önce dev T-biçimli dikilitaşlardan oluşan tapınak kompleksi, dünyanın bilinen en eski anıtsal yapı topluluğudur. "Tarihin sıfır noktası" olarak da anılır; UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne 2018'de alınmıştır.
İÖ ~9.000 – 7.500: Çayönü (Diyarbakır) ve Nevali Çori'de çanak-çömleksiz Neolitik (PPNA/PPNB) yerleşimleri; einkorn buğdayı ve mercimeğin ilk kez evcilleştirilmesi, domuz ve koyunun evcilleştirilmesinin başlangıcı.
İÖ ~8.000: Aşıklı Höyük (Aksaray) erken köy topluluğunun en eski örneklerinden birini oluşturur; obsidyen (volkanik cam) ticaretinin izleri görülür.
İÖ ~7.500 – 5.700: Çatalhöyük (Konya Ovası) en parlak dönemini yaşar. 5.000-8.000 nüfuslu bu yerleşim, dünyanın en büyük erken kentsel topluluklarından biridir. Çatı girişli birbirine bitişik evler, gelişmiş duvar resimleri, Ana Tanrıça heykelcikleri ve bukranion (boğa kafası) kültü dikkat çeker.
İÖ ~7.000 – 6.000: Hacılar (Burdur) Neolitik kültürünün olgunluk evresi; Anadolu'nun bilinen en erken boyalı çanak-çömleği burada bulunmuştur.
İÖ ~6.500 – 5.500: Can Hasan (Karaman) ve Canhasan III yerleşimleri; yoğun tarım, hayvan yetiştiriciliği ve ilk metallerin kullanımına dair erken kanıtlar.

İÖ ~5.500 – 4.000: Beycesultan (Denizli), Kusura, Hacılar geç evrelerinde bakır işçiliğinin gelişimi; sosyal tabakalaşmanın belirginleşmesi.
İÖ ~4.200 – 3.500: Arslantepe (Malatya) bölgesel bir güç merkezi haline gelir; Doğu Anadolu'nun Uruk kültürüyle bağlantısına işaret eden damga mühürleri ve erken devlet yapısına ilişkin kanıtlar ortaya çıkar.
İÖ ~3.500 – 3.000: Mersin-Yumuktepe'de ileri düzey çanak-çömlek ve dokuma teknolojisi; Anadolu genelinde bakır alet üretiminin yaygınlaşması.

İÖ ~3.000 – 2.500: Troya I-II (Hisarlık, Çanakkale) inşa edilir; Ege ile Anadolu arasındaki yoğun deniz ticaretinin kanıtları bulunmuştur. Troya II'nin "Priam Hazinesi" dönemin zenginliğini yansıtır.
İÖ ~2.500 – 2.000: Orta Anadolu'da Hatti uygarlığı; Alacahöyük kraliyet mezarlarında altın, gümüş ve tunçtan yapılmış güneş diskleri, geyik heykelleri ve ritüel standartlar bulunmuştur. Hititlerin kültürel mirasını oluşturacak yerli Anadolu geleneğinin çekirdeğidir.
İÖ ~2.500 – 2.000: Troya III-V dönemleri; yerleşim genişler, Ege bölgesiyle ticaret canlanır.

İÖ ~1.950: Asurlu tüccarlar Kültepe (Kaniş/Neşa) başta olmak üzere Alişar, Boğazköy, Acemhöyük gibi merkezlerde karum adı verilen ticaret kolonileri kurar.
İÖ ~1.950 – 1.750: Anadolu'da çivi yazısıyla yazılmış ilk belgeler: kil tablet üzerine yazılmış ticaret kayıtları, borç senetleri ve kişisel mektuplar. Anadolu böylece tarih çağına girer.
İÖ ~1.750: Asur ticaret kolonilerinin sona ermesi; yerli Anadolu kültürünün Hitit devlet yapısı içinde yeniden örgütlenmesi.

İÖ ~1.750 – 1.650: Eski Hitit Krallığı; Labarna I ve ardılları Neşa/Kaniş çevresinden hareketle Orta Anadolu'yu birleştirir; başkent Hattusa (bugünkü Boğazköy) olur.
İÖ ~1.650 – 1.450: Hattusili I Güney Anadolu ve Kuzey Suriye'ye seferler düzenler. Murşili I İÖ ~1.595'te Babil'i yakıp yıkarak Birinci Babil Hanedanı'na son verir.
İÖ ~1.450 – 1.350: Orta Hitit Krallığı; iç karışıklıklar ve hanedanlık mücadeleleri. Telipinu Fermanı ile taht veraset kuralları ilk kez yazıya geçirilir.
İÖ ~1.350 – 1.200: Hitit İmparatorluk Dönemi; Suppiluliuma I Suriye'yi kontrol altına alır, Mitanni krallığını çökertir ve Mısır ile rekabete girer.
İÖ 1.274: Kadeş Muharebesi; Muwatalli II ile II. Ramses arasında Suriye'deki Kadeş (Qadesh) yakınlarında tarihin en büyük savaş arabası muharebelerinden biri yaşanır. Kesin bir sonuç çıkmaz.
İÖ ~1.269: Kadeş Antlaşması; III. Hattusili ile II. Ramses arasında imzalanan bu belge, tarihin bilinen ilk yazılı barış antlaşmasıdır. Hem Hitit hem Mısır dilinde düzenlenmiştir; kopyası BM delegasyonu ofisinde asılıdır.
İÖ ~1.250: Truva Savaşı'nın efsanevi dönemine karşılık gelen Troya VIIa tabakası; Homeros'un İlyada'sına ilham verdiği düşünülen bu dönemde yerleşim tahrip izleri taşır.

İÖ ~1.200: "Deniz Halkları" olarak bilinen göçmen grupların saldırıları, kuraklık ve iç çalkantılar sonucunda Hitit İmparatorluğu dahil pek çok Doğu Akdeniz uygarlığı eş zamanlı olarak çöker. Hattusa yakılıp yıkılır; çivi yazısı ve devlet örgütü unutulur.

İÖ ~1.200 – 700: Geç Hitit (Syro-Hitit) Beylikleri; Karkamış, Malitya, Kummuh ve diğer küçük prenslikler güney ve güneydoğu Anadolu'da Hitit kültürünü yaşatır. Hitit hiyeroglif yazısı bu bölgelerde kullanılmaya devam eder.
İÖ ~1.200 – 700: Frigya Krallığı; Balkanlar kökenli Frigyalılar Orta Anadolu'ya yerleşerek Gordion'u başkent yapar. Gordios ve Midas efsaneleri bu halktan kalmıştır. Frig müziği ve sanatı sonraki Yunan kültürünü derinden etkiler.
İÖ ~900 – 585: Urartu Krallığı; Van Gölü çevresinde güçlü bir merkezi devlet kuran Urartular, anıtsal kale mimarisi (Van Kalesi, Çavuştepe), ileri sulama sistemleri ve gelişkin maden işçiliğiyle tanınır. Ermenilerin atalarından biri kabul edilir.
İÖ ~800 – 585: Med İmparatorluğu'nun Doğu Anadolu üzerindeki baskısı; Kimmerliler ve İskitler Kuzeybatı ve Orta Anadolu'ya yıkıcı akınlar düzenler; Frigya Krallığı çöker.
İÖ ~700 – 547: Lidya Krallığı; Gediz Nehri havzasında başkenti Sard (Sardes) olan Lidya, ticaret ve zenginliğiyle öne çıkar. Gyges, Alyattes ve efsanevi Kroisos (Karun) bu hanedana aittir.
İÖ ~650 – 600: Paranın (sikke) icadı; Lidya'da elektrum (altın-gümüş alaşımı) kullanılarak ilk standart sikkeler basılır. Bu buluş dünya ekonomisini ve ticaretini kökten dönüştürür.
İÖ ~750 – 500: Ege kıyılarında İyon kolonileri; Milet, Efes, Smyrna, Foça ve diğer şehirlerde büyük bir kültürel ve düşünce çiçeklenmesi yaşanır. Tales, Anaksimandros, Herakleitos, Pisagor gibi ilk filozofların büyük çoğunluğu bu coğrafyadan çıkmıştır.
İÖ 546: Pers İmparatoru Büyük Kyros Thymbra Muharebesi'nde Lidya Kralı Kroisos'u yenerek Sard'ı alır; Anadolu Ahamenid İmparatorluğu'nun satraplık sistemine dahil edilir.

İÖ 499 – 494: İyon Ayaklanması; Milet önderliğinde Batı Anadolu'daki Yunan şehirleri Pers egemenliğine karşı ayaklanır. Atina'nın desteklediği isyan kanlı biçimde bastırılır; Milet yakılır. Bu olay Meden Savaşları'nın başlangıcıdır.
İÖ 480: Pers Büyük Kralı Kserkses Anadolu üzerinden Yunanistan'a sefer düzenler; Thermopylae ve Salamis Deniz Muharebesi bu dönemin simge olaylarıdır.
İÖ 449: Kallias Barışı; Atina ile Perslerin anlaşmasıyla Batı Anadolu Yunan şehirlerinin özerkliği tanınır.
İÖ 387: Kral Barışı (Antalkidas Barışı); Batı Anadolu İyon şehirleri yeniden Pers egemenliğine bırakılır.
İÖ ~377 – 353: Halikarnas Mozolesi; Karya satraplığı hükümdarı Mausolos için eşi Artemisia'nın yaptırdığı anıt mezar, Yedi Harika'dan biridir. "Mozole" kelimesi bu yapıdan türemiştir.

İÖ 334: Büyük İskender, Granikos Muharebesi'nde Pers kuvvetlerini yenerek Anadolu fethine başlar; kısa sürede batı ve iç Anadolu şehirleri ele geçirilir.
İÖ 333: İssos Muharebesi; İskender, Güneydoğu Anadolu'da III. Darius'u ağır bir yenilgiye uğratır; Anadolu'nun fethini kesinleştirir.
İÖ 323: İskender'in Babil'de ölümünün ardından imparatorluk generalları (diadokhlar) arasında paylaşılır; Anadolu başta Lysimakhos olmak üzere farklı yönetimler altında kalır.
İÖ ~281: Attalos hanedanı Pergamon'u merkez alarak bağımsız bir krallık kurar; kütüphanesi İskenderiye'den sonra antik dünyanın en büyük ikincisidir. Parşömen burada geliştirilmiştir.
İÖ 190: Magnesia Muharebesi; Roma ordusu Antiokhos III'ü yenerek Anadolu'ya müdahaleye başlar.
İÖ 133: III. Attalos krallığını ve hazinesini ölüm döşeğinde Roma'ya vasiyet eder; Batı Anadolu Roma'nın Asia eyaleti olur.
İÖ 88 – 63: VI. Mithradates önderliğinde Pontus Krallığı Roma'ya karşı üç büyük savaş (Mithradatik Savaşlar) açar; uzun mücadele Pompeius'un zaferiyle sonuçlanır (İÖ 63).
İÖ 47: Zela Muharebesi; Julius Caesar Kapadokya sınırındaki Zela'da (bugünkü Zile, Tokat) Pontuslu Pharnakes'i yener; zaferi "Veni, vidi, vici" (Geldim, gördüm, yendim) sözüyle özetler.

İÖ 30 – İS 14: Augustus döneminde Pax Romana'nın başlamasıyla birlikte Anadolu eyaletlerinde uzun bir barış ve imar dönemi yaşanır; Efes, Smyrna, Antakya, Nikaia büyük kentsel atılımlar yapar.
İS ~47 – 57: Aziz Pavlus'un misyonerlik seyahatleri; Tarsus doğumlu Pavlus Anadolu'nun pek çok şehrine defalarca giderek Hristiyanlık'ı yayar. Efes, Korint, Antakya ve Galatya bu yolculukların odağıdır.
İS ~100: Efes, yaklaşık 200.000–300.000 nüfusuyla imparatorluğun en büyük kentlerinden biridir; Artemis Tapınağı, 

Anadolu Üniversitesi  (ANAÜ), 1958 yılında Eskişehir'de kurulan bir devlet üniversitesidir. İkili modda eğitim veren (yüz yüze ve uzaktan) üniversitedir. Üniversitenin temeli, 1958 yılında kurulan Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Eskişehir Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi ve Eskişehir Eğitim Enstitüsü'ne dayanır. 1982 yılında YÖK Kanunu ile birlikte EİTİA ve EDMMA Anadolu Üniversitesine dönüşmüştür.
Ayrıca rektörlük binası önündeki pusula anıtında şu metin yazar:
Anadolu Üniversitesi, 1958 yılında kurulmuş, merkezi 30 derece 30'01.64” Doğu, 39 derece 47'29.93” kuzey koordinatlarında bulunan, eğitim ışığını her geçen gün büyüyerek dört yöne yayan ve milyonlarca öğrenciye ulaşan çağdaş bir eğitim kurumudur.

Anadolu Üniversitesinin temelini, 1958 yılında kurulan Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi oluşturur. 1982 yılında Anadolu Üniversitesine dönüştürülmüş ve Türkiye'de ilk defa Açıköğretim Fakültesi Anadolu Üniversitesi bünyesinde kurulmuştur.
İlk dönemlerde, Yunus Emre Kampüsünde faaliyet gösteren üniversitenin Meşelik ve Bademlik kampüslerinde bulunan eğitim birimleri daha sonra Osmangazi Üniversitesini oluşturmuştur. 2 Eylül Kampüsü ise 2018 yılında Anadolu Üniversitesinden ayrılarak kurulan Eskişehir Teknik Üniversitesinin temelini oluşturmuştur.
Eskişehir'in merkezinde yer alan kampüs 3'ü açık ve uzaktan öğretim veren 12 Fakülte 1'i Devlet Konservatuvarı olmak üzere 3 Yüksekokul, 3 Meslek Yüksekokulu 5 Enstitü (4'ü yüksek lisans ve doktora düzeyi) ve 25 Araştırma Merkezine ev sahipliği yapmaktadır.
ODTÜ'nün bünyesinde faaliyet gösteren URAP'ın 2015 yılı dünya sıralamasına göre 1273. sırada, Türkiye sıralamasına göre 36. sıradadır. Ayrıca Temmuz 2016 yılında yapılan bir webometrik sıralamada, Türkiye'de 6., dünya üniversiteleri arasında 755. sırada yer almaktadır. İlk binde bulunan 8 üniversitenin 4'ü Ankara, 3'ü İstanbul, biri ise Eskişehir'dedir. URAP'ın 2024-2025 Türkiye Tüm Üniversiteler Sıralaması'nda ise 61. sırada yer alan Anadolu Üniversitesi, yine URAP'ın 2017-2018 Dünya Geneli Üniversiteler Sıralaması'nda 1230. sırada yer almıştır.
"Anadolu Üniversitesi pek çok ilke imza atmış bir üniversitedir. Bu ilklerin başında, uzaktan öğretim sistemini hayata geçirmenin başarısı gelmektedir. Bugün uzaktan öğretim yapan üç fakültesinin toplam öğrenci sayısı 2 milyonun üzerindedir. Bu sistemin geliştirilmesinde gösterilen başarı, farklı ülkelerde birçok kuruma örnek olmaktadır.
Anadolu Üniversitesi, en son teknolojik olanaklarla donatılmış bölümlerinde, her biri alanında en iyisi olmaya çalışan ve tüm zamanını öğrencileriyle paylaşan geniş öğretim kadrosuyla öğrencilerini, yaratıcı ve dinamik eğitim ortamlarında geleceğin en iyileri olarak hazırlamak üzere çalışmaktadır.

Anadolu Üniversitesinin güvenli ve çağdaş kampüslerinde bir öğrenci için gerekli olan hemen hemen her olanak bulunmaktadır. 325.000'den fazla basılı kaynağın yanı sıra birçok e-kaynağa da ulaşmanın mümkün olduğu merkez kütüphane, tatil günleri dâhil her gün öğrencilere 24 saat hizmet vermektedir. Ayrıca kütüphane bölgesinde gece 12:00-01:00 saatleri arasında sıcak çorba/çay/kahve ücretsiz olarak öğrencilere ikram edilmektedir. 12.330 m2 alana yayılmış olan merkez kütüphanede, öğrenciler kendi çalışma biçimlerine uygun ortamlarda çalışabilmektedir. Öğrenciler, kampüste bulunan sinema, tiyatro, konser ve sergi salonlarımızda kültürel ve sanatsal etkinlikleri kolayca izleyebilmektedir. Aynı zamanda öğrenciler sanatçılarla yapılan söyleşilere ve etkinliklere katılabilme, kampüste bulunan yarı olimpik yüzme havuzunda, uluslararası standartlarda yapılmış spor salonlarında, tenis kortlarında, yeşil sahalarda her tür sporu yapabilme olanağını bulurken boş zamanlarını da en iyi şekilde değerlendirebilmektedir. Üniversite tarafından öğrenciler için günde üç öğün (sabah kahvaltısı+öğlen+akşam) yemek servisi de sunulmaktadır."
20 Mart 2025 tarihi itibarıyla Anadolu Üniversitesi web sitesinde yayınlanan son verilere göre, üniversitedeki öğretim elemanı sayısı 1463, idari personel sayısı 1212, lisans örgün eğitim öğrenci sayısı 15606, önlisans örgün eğitim öğrenci sayısı 1586, lisansüstü öğrenci sayısı (yüksek lisans ve doktora) 3921, örgün eğitimdeki yabancı öğrenci sayısı 1970, toplam örgün eğitim öğrenci sayısı ise 21113 olarak açıklanmaktadır. Açıköğretim Fakültesi'ndeki (aktif) öğrenci sayısı 685.507, (aktif-pasif) öğrenci sayısı 1 milyon 536 bin 540, Açıköğretim'deki yabancı uyruklu öğrenci sayısı ise 5385 olarak açıklanmıştır.

Eskişehir'in merkezinde yer alan Yunus Emre Kampüsünde fakülte, yüksek okullar, idari birimler ve sosyal tesisler yer almaktadır. Osmangazi Üniversitesi ve son olarak Eskişehir Teknik Üniversitesinin bünyesinden ayrılmasıyla birlikte tek kampüs alanında faaliyetlerine devam eden Anadolu Üniversitesinin kampüs dışında Odunpazarı bölgesinde Cumhuriyet Tarihi Müzesi, Eğitim Karikatürleri Müzesi, Yunus Emre Yazı Sanatları Müzesi ve Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi bulunmaktadır.

Açıköğretim Fakültesi
Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İletişim Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi

Devlet Konservatuvarı
Engelliler Entegre Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Adalet Meslek Yüksekokulu
Bilişim Teknolojileri Meslek Yüksekokulu
Eskişehir Meslek Yüksekokulu
Yunus Emre Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Engelliler Araştırma Enstitüsü
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Uzaktan eğitim (Açık ve Uzaktan Öğrenme) yoluyla açıköğretim öğrencilerine eğitim veren Açıköğretim Fakültesi Açıköğretim Sistemi olarak adlandırılmaktadır.
Dersleri kitle iletişim araçları (internet, radyo, televizyon) ile ve çeşitli şehirlerdeki akademik danışmanlık merkezleri tarafından verilen, sınavları yılda 2 kez (vize, final) yapılan, Anadolu Üniversitesinin başlattığı bir uzaktan eğitim projesidir. AÖS diplomalarının örgün eğitimle alınan diğer üniversite diplomalarından hiçbir hak eksiği yoktur. AÖF ders kitapları çok düzenli ve kolay anlaşılabilir bir dille yazılmıştır. AÖS eKampüs15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yoluyla yayımlanan mp3 dinlemeleri, video dersleri, etkileşimli sunumlar, deneme sınavları gibi öğrenme materyalleri sayesinde bilginin öğrencilere yayılımı oldukça kolaylaşmış, öğrenme yer ve zamandan bağımsız bir hale gelmiş ve üniversite eğitimi çok modern ve etkileyici yeni bir boyuta taşınmıştır.
Sınavlarının merkezi yöntemle yapılması ve sınav sonuçlarının değerlendirilmesinin tümüyle elektronik olması sayesinde, öğrenci bilgisinin ölçümü, örgün eğitime göre çok daha objektif ve standart olabilmektedir. Bu sayede, iyi bir derece ile Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi'ni bitirebilen bir öğrencinin bilgi ve farkındalık düzeyinin piyasada ve iş yaşamında çok iyi bilinen bir olgu haline gelmiştir. Açıköğretim Sisteminin uluslararası standartlara ve Bologna Kriterleri'ne uygun bir şekilde, okunan tüm dersleri, alınan notları ve kazanılan ders kredilerini bildiren, Türkçe/İngilizce bir diploma eki vermesi sayesinde AÖF mezunlarının uluslararası üniversitelerde master ve doktora programlarına kabul edilmesi de çok kolaylaşmıştır.

Anadolu Üniversitesi çeşitli olanaklara sahiptir. Öğrenciler, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerle eşzamanlı olarak sinema, tiyatro, konser ve sergi salonlarında kültürel ve sanatsal etkinlikleri kolayca izleyebilme, sanatçılarla yapılan söyleşilere katılabilme, kampüslerde bulunan yarı olimpik yüzme havuzunda, uluslararası standartlarda yapılmış spor salonlarında, tenis kortlarında, yeşil sahalarda her tür sporu yapabilme olanağını bulunmaktadır.
Yunus Emre Kampüsü'nde öğrencilerin kullanımına açık iki adet yemekhane bulunmaktadır. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği olmak üzere hafta içleri üç farklı zaman diliminde öğrencilerin kullanıma açık olan yemekhanelerden faydalanılabilmektedir.

Rektör Engin Ataç, 27 Eylül 2004 tarihinde Anadolu Üniversitesi'nin 2004-2005 Öğretim Yılı açılış törenini canlı yayınlayarak günde 3 saatlik düzenli yayınlara başlanacağını açıklamış ve TVA'nın yayın hayatını başlatmıştır. Yayın içeriği eğitim, kültür ve sanat konulu programlardan oluşmaktadır. TRT ile yapılan anlaşma sonucu TRT Okul kanalı kurulmuş, bu nedenle kanalın yayınları sonlanmıştır.

Anadolu Üniversitesi Resmi Web Sitesi
Anadolu Üniversitesi Resmi Facebook Sayfası12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu Üniversitesi Resmi Twitter Sayfası10 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu Üniversitesi Resmi Instagram Sayfası7 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anadolu çoban köpeği, dünyadaki tüm önemli köpek kulüpleri tarafından tanınan, mastif türünde bir köpek ırkı. Batılı devletlerde Türkçe imlâsıyla çoban köpeği olarak da bilinir. American Kennel Club'a göre işçi köpekler grubunda, Merkezi İngiltere'de bulunan The Kennel Club'a göre çoban köpeği grubunda ve Dünya Köpek Federasyonuna (FCI) göre 2. grupta bölüm 2.2'dedir (molossus/dağ köpeği #331). Kangal, Akbaş, Karabaş ve Anadolu çoban köpeğinin ayrı ırklar olup olmadığı mevzuu tartışmalıdır ve Türkiye'deki otoritelerce Kangal'ın da dünyada safkan bir ırk olarak tanınması için çalışmalar yapılmaktadır.
Anadolu çoban köpeği iri, gösterişli ve güçlü bir köpek ırkıdır. Canlı hayvan sürülerini korumak konusunda üstün meziyetlere sahiptir. Sadakati, bağımsızlığı ve dayanıklılığı ile meşhurdur. Kürkü kısa (2,5 cm) veya uzun (yak. 10 cm) olabilir. Çeşitli renklerde ve desenlerde olabilir. Görünüşü ile hırsızları ve kurtları ürkütse de uysal bir ev köpeği olarak da yetiştirilebilir.

Bir DNA araştırması, Kangal köpeklerine en yakın köpeklerin genetik olarak Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Afganistan köpekleri olduğunu buldu ve araştırmacılar, türün Orta Asya'dan, göçebe Türkler tarafından getirilmiş olmasının bu araştırmaya göre olası olduğunu söyledi.
Anadolu'nun yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı olan çetin iklimine ve göçebe yaşam tarzına uyum sağlayacak şekilde evrimleşti ve çobanlar tarafından yırtıcı hayvanlara karşı bekçi köpeği olarak kullanılageldi. Üreticiler, köpeğin yırtıcılar tarafından tespit edilmesini zorlaştırmak için koyunlara yakın cüssede ve renkte üretilmesine özen gösterdi. Bu ırk 1950'lerde ABD'ye girdi ve üretilmeye başlandı. 1996'da AKC tarafından safkan bir ırk olarak tanındı.

İriyarı, güçlü ve ürkütücü görünümlüdür. Cesur ancak tehdit sezmediği sürece çok sakin bir köpektir. Hem çok çevik hem de çok dayanıklıdır. Uzun ömürlüdür (çoğunlukla 10 yıldan fazla) ve genellikle iyice yaşlanana kadar çalışabilir. Güçlü bir koku alma duyusuna sahiptir. Zorlu doğa koşullarında, tamamen iş görmeye yönelik olarak üretilmiştir ve eşsiz bir koruma içgüdüsüne sahiptir.
Erkekleri omuzlarda 80 cm'den yüksek ve 70 kg kadar ağır olabilir. Yarışmalarda genellikle 2 yaşından büyük erkeklerin 73 cm'den yüksek ve 50–70 kg olması; dişilerin 68 cm'den yüksek ve 35–55 kg olması; ayrıca cüssenin dengeli dağılmış olması beklenir.

Anadolu çoban köpeğinin, uzun bir yürüyüş veya kısa bir koşu şeklinde, her gün egzersiz yapmaya gereksinimi vardır. Ilık ila serin hava şartlarında dışarıda barınabilir. Kürk bakımı ihtiyacı azdır. Haftada bir ölü tüyleri temizlemek için tımarlanması gerekir.

Akbaş
Yunan çoban köpeği

Animal Planet: Dogs 1018 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kısa bir Anadolu çoban köpeği belgeseli (İngilizce)

Anavatan Partisi, 1983 yılında Turgut Özal tarafından kurulmuş olan eski siyasi parti. Resmî kısaltması "ANAP" şeklindedir. 1983'ten 1991'e kadar aralıksız olarak tek başına iktidarda kalmış, 1996 ile 2002 yılları arasında da çeşitli koalisyon hükûmetlerinin içinde yer almıştır. 31 Ekim 2009 tarihinde Demokrat Parti ile birleşmiştir.

12 Eylül Darbesi'nden bir süre sonra eski siyasi partiler kapatıldı ve halk oylamasıyla kabul edilen 1982 Anayasası'yla "yeni bir siyasal düzen" getirilmesi amaçlandı. Bu yeni siyasi düzen bağlamında, "demokrasiye yeniden geçiş" süreci içinde 1983 ilkbaharında yeni siyasi partiler kurulmaya başladı.
ANAP, 20 Mayıs 1983'te, AP iktidarı sırasında alınan ve 12 Eylül döneminde de uygulaması sürdürülen 24 Ocak 1980 ekonomik önlemler paketini hazırlayan, 12 Eylül döneminde bir süre ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olan Turgut Özal tarafından kuruldu. ANAP, Özal'ın çevresinde örgütlenmiş, büyük ölçüde kişiselleşmiş bir partiydi. Siyasi kadrosu önemli ölçüde, devlet ve özel sektör deneyimi sırasında Özal'la birlikte çalışmış teknokratlarla, Millî Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Adalet Partisi (AP) ve hatta Cumhuriyet Halk Partisinden (CHP) gelme, 1980 öncesi dönemde fazla ön planda olmayan siyasetçilerden oluşuyordu. Dört siyasi eğilimi (AP, MSP, MHP, CHP) birleştirmeyi iddia ediyordu. İşçi, memur, çiftçi, esnaf gibi toplumsal katmanları kapsayan "orta direk" temasını kullanarak kendine bir "orta sınıf partisi" görünümü verdi. Bazı büyük sermaye çevrelerinden de destek gördü. Eski parti örgütlerinin dağıldığı bir ortamda görece genç ve dinamik kadrosu, etkili destekleri sayesinde kısa zamanda güçlü ve yaygın bir parti örgütü olmayı başardı. Seçim öncesi siyasal söyleminde ılımlıydı, daha çok ekonomik konulara ağırlık verdi, bürokrasiye karşı çıktı, "devlet millet için vardır" temasını işledi. Ekonomik düzlemde, 24 Ocak Kararları'nda somutlanan bir "liberalizm"in savunuculuğunu yaptı. Millî Güvenlik Konseyinin (MGK) veto barajını aşarak, 12 Eylül'ün temsilcisi olduğu söylenen Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) ve sosyal demokrat nitelikte olduğunu ileri süren Halkçı Parti (HP) ile birlikte 6 Kasım 1983 genel seçimlerine katılmasına izin verilen üç partiden biri oldu.
ANAP'ın kurucular kurulunda bulunan yedi üye ile genel seçimler öncesinde milletvekili aday listesinden pek çok isim MGK tarafından veto edilmiştir. ANAP'ın kurucuları arasından veto edilen isimler arasında muhafazakâr eğilimli Mehmet Altınsoy, Hüsnü Doğan, Cemil Çiçek gibi isimlerin yanında Dev-Genç eski üyesi Cavit Kavak, liberal görüşlü Erol Aksoy ve Adalet Partisinde siyaset yapmış milliyetçi Şadi Pehlivanoğlu bulunmuştur. Adnan Kahveci ve Muzaffer Atılgan da kurucular listesinden veto edilen diğer iki isimdir. Ayrıca ANAP'ın 1983 seçimlerinde milletvekili aday listelerinde Hasan Celal Güzel, Mehmet Keçeciler ve Abdülkadir Aksu gibi muhafazakâr isimlerin vetosu dikkat çekmiştir.

6 Kasım 1983'te yapılan genel seçimlerde %45,14 oy oranıyla 400 üyeli TBMM'de 211 milletvekilliği kazanarak çoğunluğu sağladı ve tek başına iktidara geldi. ANAP'ın seçim başarısında eski siyasi partilerin devamı olarak kurulan partilerin MGK tarafından veto edilerek seçime sokulmayışlarının etkisi olmuşsa da, kitle iletişim araçlarını kullanmadaki etkililiği, iktisadi konulara ağırlık veren ılımlı söylemi, kullandığı "orta direk", "iş bilirlik, iş bitiricilik" gibi temaların kamuoyundaki etkisi, tek "sivil parti" olma görüntüsü, dört eğilimi birleştirme iddiasıyla klasik sağ geleneği önemli ölçüde özümsemesinin yanı sıra 12 Eylül öncesindeki sağ partilerin ortak özelliği olan anti-komünist söylemden uzak durarak sosyal demokrat seçmenler üzerinde de etkili olabilmesi, en etkin ve geniş örgütsel ağı kurmuş olması gibi faktörler rol oynadı.
ANAP Aralık 1983'te, Turgut Özal başkanlığında tek başına hükûmeti kurdu. 25 Mart 1984'te yapılan yerel seçimlerde %41,5 oy alan ANAP, birinci parti konumunu korudu. Bu seçimlere, 6 Kasım 1983 seçimlerine katılmasına izin verilmeyen partiler de katıldı. 28 Eylül 1986'da yapılan ara seçimlerde, ANAP önemli bir gerilemeyle oyların ancak %32,1'ini alabildi. Buna karşılık Süleyman Demirel'in desteklediği Doğru Yol Partisi (DYP) seçimlerden kazançlı çıktı. Milliyetçi Demokrasi Partisi 4 Mayıs 1986'da dağılınca milletvekillerinden bir bölümü Mehmet Yazar başkanlığında Hür Demokrat Partiyi (HDP) kurdu; ama bu parti 28 Eylül 1986'daki ara seçimde bir varlık gösteremeyince ANAP'a katıldı.
Sivil yönetime geçme sürecinde, eski politikacılara 1982 Anayasası ile getirilen yasakların kaldırılması gündeme gelince, ANAP iktidarı bu konuyu halk oyuna sundu. Başbakan Özal yasakların sürdürülmesinden yana propaganda yaptıysa da, 6 Eylül 1987'de yapılan halk oylaması çok küçük bir farkla yasakların kaldırılması doğrultusunda sonuçlandı. Turgut Özal'ın halk oylaması öncesinde, bir askeri rejim tarafından uygulamaya konmuş siyasi yasakların devam etmesi yönünde coşkulu bir kampanya yürütmesi, başta Özal olmak üzere ANAP'a yönelik olarak "demokratikleşme" konusunda sert eleştirilerin yöneltilmesine neden oldu.
Halk oylamasının yapıldığı gün daha sandıklar kapanmadan Başbakan Özal erken seçimlere gidileceğini açıkladı. 29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde ANAP oylarını düşürmesine rağmen (%36,31) 450 üyeli TBMM'de kazandığı 292 milletvekiliyle çoğunluğunu korudu. 26 Mart 1989 yerel seçimlerindeyse, Başbakan Özal'ın merkezi yönetimle uyumlu çalışabilecek yerel yönetimler seçilmesi gerektiği yolundaki uyarılarına karşın, ANAP ağır bir yenilgiye uğradı. Sosyaldemokrat Halkçı Partinin (SHP) zafer elde ettiği seçimlerde ANAP, il genel meclisi seçimlerinde %21,8 oy toplayabildi ve Malatya, Bitlis ve Hakkâri dışında bütün il belediye başkanlıklarını kaybetti. Yerel seçimlerin hemen ardından muhalefet partileri ANAP'ın üçüncü sıraya gerilediği gerekçesiyle erken seçim istedi. ANAP'ın 1,5 yıl gibi bir süre içinde 15 puan oy kaybı yaşaması, 1989 yılında TBMM tarafından yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçiminin meşruiyetinin kamuoyunda sorgulanmasına neden oldu. SHP ve DYP'nin boykot ettiği ve 31 Ekim 1989'daki üçüncü turda Özal'ın TBMM'deki ANAP çoğunluğunun oylarıyla cumhurbaşkanı seçildiği seçimler muhalefet için yeni bir eleştiri konusu oldu.
Cumhurbaşkanı Özal başbakanlığa TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut'u atadı. 17 Kasım 1989'daki ANAP I. Olağanüstü Kongresi Turgut Özal'dan boşalan genel başkanlığa Akbulut'u getirdi. Özal başkanlıktan ayrılmasına rağmen, siyasi olayların gelişmesinde belirleyici rolünü sürdürdü. Dış politikayı yönlendirmesi iki dışişleri bakanının, Mesut Yılmaz ve Ali Bozer'in istifasına neden oldu.

Partinin milliyetçiler, muhafazakârlar ve liberaller olarak adlandırılan kanatları arasındaki çekişme Özal'ın Çankaya Köşkü'ne çıkmasıyla daha da belirginleşti. 1985'te yapılan I. Olağan Kongre'de (13-14 Nisan) muhafazakârlar ve liberaller birbirlerine yakın durmuşlar, Turgut Özal'ın suikaste uğradığı II. Olağan Kongre'de (18-19 Haziran 1988) bu sefer milliyetçiler ile muhafazakârlar, liberallere karşı ittifak yapmıştı. Bu ittifaka basın tarafından "kutsal ittifak" adı verilmişti. 3 Mart 1991'de ANAP İstanbul il başkanlığı için yapılan seçimde Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'ın aday olmasına aralarında bakanların da bulunduğu muhafazakâr grup karşı çıktı, ama Cumhurbaşkanı Özal'ın da desteklediği Semra Özal il başkanlığına seçildi. Semra Özal'ın adaylığına karşı çıkan ve Turgut Özal'ın "istenmeyen bakanlar" olarak ilan ettiği Mehmet Keçeciler, Cemil Çiçek ve Abdülkadir Aksu'dan, Millî Savunma Bakanı Hüsnü Doğan, Özal'ın baskısıyla, Başbakan Akbulut tarafından görevinden alındı (22 Şubat 1991).
Parti, 1991 Haziran'ında yapılan III. Olağan Kongreye doğru Yılmazcılar, Keçecilerciler, Güzelciler, Akbulutçular olarak dörde bölündü. 15 Haziran 1991'de yapılan olağan kongrenin ilk turunda liberal kanadı temsil eden ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından desteklenen Mesut Yılmaz 580, Keçeciler ve Muhafazakârlar tarafından desteklenen Yıldırım Akbulut 557 ve Hasan Celal Güzel 20 oy aldı. Güzel'in Akbulut lehine adaylıktan çekilmesine karşın ikinci turda Yılmaz 631, Akbulut 523 oy aldı. Seçimi yitiren Yıldırım Akbulut başbakanlıktan da istifa etti; böylece Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir başbakan, görevi başındayken parti içi muhalefet hareketi sonucunda makamını kaybetti. İktidarda giderek yıpranan ANAP, 1987'de olduğu gibi zaman yitirmeden, yeni bir görünümle erken seçime gitme gereği duydu. Aynı zamanda başbakanlığa gelen Yılmaz göreve göreve başlar başlamaz erken seçim kararı aldı. Ağustosta başlayan seçim kampanyasında yeni başbakan ve ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz genç ve yıpranmamış bir önder olduğunu vurguladı; girişilen işlerin tamamlanması için ANAP'a oy verilmesini istedi.
20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlerde oyların %24'ünü toplayan ANAP 115 milletvekili çıkararak ikinci parti durumuna düştü. Seçim sonrasında Yılmaz halkın ANAP'a ana muhalefet görevi verdiğini söyleyerek koalisyon görüşmelerinin dışında kaldı. 1991-1995 yılları arasındaki dönemi muhalefette geçirdi. 1990'lı yıllarla birlikte parti içinde üç eğilim (milliyetçiler, muhafazakârlar, liberaller), yerini "Özalcı"-"Yılmazcı" ayrımına bıraktı. 30 Kasım 1992'de yapılan II. Olağanüstü Kongre'de, olağanüstü kongrenin toplanabilmesi için gereken tüzük kuralları değiştirildiği için, Turgut Özal ve muhafazakârların desteklediği Mehmet Keçeciler'in adaylığını bile koyamaması nedeniyle partinin yönetimi büyük ölçüde Yılmazcıların eline geçti. Mesut Yılmaz'ın tekrar genel başkan olması üzerine Keçeciler önderliğindeki muhalif milletvekillerinin bazıları (Yıldırım Akbulut, Hüsnü Doğan, İbrahim Özdemir, Yusuf Bozkurt Özal, Hüseyin Aksoy, Halil Şıvgın, Gaffar Yakın, Recep Ercüment Konukman, Engin Güner, Leyla Yeniay Köseoğlu, Osman Ceylan, Tunca Toskay, Fevzi İşbaşaran, Kemal Naci Ekşi, Esat Canan) kongrenin ertesi günü partilerinden istifa ettiler. 3 Aralık'ta da beşi kurucu olmak üzere (Cemil Çiçek, Kazım Oksay, M

Anayasa, ülke üzerindeki egemenlik haklarının kullanım yetkisinin içeriğinde belirtildiği şekliyle devlete verildiğini belirleyen toplumsal sözleşmelerdir. Hans Kelsen'in normlar hiyerarşisine göre diğer bütün hukuki kurallardan ve yapılardan üstündür ve hiçbir kanun ve yapı anayasaya aykırı olamaz. Devletin temel örgüt yapısını kuran, önemli organlarını ve işleyişlerini belirleyen; ayrıca temel hak ve özgürlükleri tespit edip, sınırlarını çizen hukuk metinleridir. Toplumsal bir sözleşme niteliği taşır. Devlet faaliyetlerini ve oluşum biçimini düzenleyen yasa metnidir.
Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir. Toplumların ülke üzerindeki egemenlik haklarının, bireylerin temel haklarının hangi koşullar altında devlet tarafından kullanılabileceğini belirleyen temel kanunlardır. Devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirler. Genel olarak genel hükümler, temel hak ve özgürlükler, bireylerin topluma karşı görev ve sorumlulukları ile yasama, yürütme, yargı gibi anayasal devlet organlarını tanımlayan bölümlere sahiptir.
Fransızca “constitution” sözcüğünün karşılığı olarak günümüz Türkçesinde “anayasa” kelimesi kullanılır. Türkçede bu sözcüğe karşılık, Osmanlı döneminde “kanun-u esasi”, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında “teşkilat-ı esasiye kanunu” kullanılmıştır.

Bireysel hakları belli ölçülerde koruyan sözleşmeler olarak Anayasal metinlerin tarihi oldukça eskiye dayanır. Modern Anayasacılık ise 18. Yüzyılda başlar. Örnek olarak; Lagaş kralı Urukagina'nın emirnamesi (MÖ 24. yy), Babil'de ortaya konan Hammurabi Kanunları (MÖ 18. yy), Solon Anayasası (MÖ 6. yy), Roma Hukukunun temelini oluşturan  12 Levha Kanunları (MÖ. 5. yy) sayılabilir. Birleşik Krallık'ta 1215 Magna Carta ile ilk defa Kralın yetkileri kısıtlanmıştır. Ardından 1628 Haklar Dilekçesi, 1689 Haklar Beyannamesi gibi Anayasal metinlerle hem siyasi iktidar belli ölçüde kısıtlanmış ve keyfi yönetim engellenmiş hem de bireysel özgürlüklerin korunması işlevi gerçekleştirilmiştir.
18'inci yüzyıla gelindiğinde kral karşısında güçlenen burjuvazi, sahip olduğu hakların güvence altına alınabilmesi amacıyla o dönemde kralın gücünü sınırlayacak, hak ve özgürlükleri güvence altına alacak düşünce ve hareketler içerisinde yer aldı. Kralın mutlak gücüne yazılı ve üstün nitelikte belgelerle sınırlamaya yönelik düşünceler giderek topluma da yayıldı ve anayasa adı verilen belgelerle kralın gücüne çeşitli sınırlamalar getirildi.
1789'da Fransa'da düzenlenen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 1776'da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirisi anayasacılık için modern zamanlara geçişin habercisidir. Bu metinlerle insanların Doğal Haklarının varlığını kabul ettirdiği, bireysel özgürlüklerin devlet otoritesi karşısında korumaya alındığı görülmektedir. Bu süreçlerde Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürler fikirleri ve eserleriyle önemli rol oynamışlardır.
Hâlen yürürlükte olan en eski Anayasa olan 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın ilanıyla birçok sosyal ve siyasal hak Anayasal güvence altına alınmıştır.

• 1808 – Sened-i İttifak: Anayasa değildir. Fakat Türk tarihinde Anayasal düşüncenin oluştuğu ilk belgedir. 1808 Sened-i İttifak ile başlayan Anayasal süreç, Tanzimat Devri boyunca çeşitli fermanlar ile bireysel hak ve özgürlükleri elde etmiştir.
1) 1876 – Kanun-i Esasi: (Nedeni: 1. Meşrutiyet) Türk tarihinin ilk anayasasıdır. Osmanlı'nın ilk yazılı anayasası Kânûn-ı Esâsî 1876'da ilan edildi ve Meclis-i Âyan ile Meclis-i Mebûsan açılarak Meşrutiyet rejimine geçildi.

Meşrutiyet (Meşruti Monarşi): Hükümdarı çeşitli ölçülerde denetleyebilen ve iktidar yetkisini farklı düzeylerde paylaşabilen bir meclisin / parlamentonun bulunması halidir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bu meclisin bir danışma kurulu veya bakanlar kurulu olmayışıdır (çünkü bunlar değişik adlarla mutlak monarşilerde de bulunabilir). Meclis hükümdarın iktidar ve yasama gücünü paylaşan ve kısıtlayan bir organ olmalıdır. Bu denetleme yetkisi de farklı tür ve ölçülerde uygulanabilir. Hükümdar da meclis üzerinde feshetme, seçimleri yenileme başta olmak üzere farklı haklara sahip bulunabilir. Osmanlı Meşruti Meclisi, İngiliz Parlamentosundaki yapı örnek alınarak oluşturulmuştur. (İngiliz Parlamentosu bugün de aynı sistemi uygular.)

2) 1908 – Kanun-i Esasi: (Nedeni: 2. Meşrutiyet) 1876'daki Kanuni Esasi tekrar yürürlüğe koyulmuştur. (* 1909'da önemli değişiklikler yapıldı.) 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden toplandı. İstanbul'un işgaline kadar faaliyetlerine devam eden meclis, 11 Nisan 1920 tarihinde işgal güçlerinin baskısıyla tamamen kapatıldı.
3) 1921 – Teşkilat-ı Esasiye: (Nedeni: 1920'de TBMM'nin açılışı) Teknik anlamda anayasa sayılması tartışmalıdır. Çünkü bir Anayasa'da bulunması gereken pek çok özellik eksiktir. Çok kısa bir metindir. Sadece devletin temel idaresi hakkında maddeler içerir. Savaş koşulları nedeniyle temel hak ve özgürlüklere değinilmemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti varlığını sürdürdüğü için henüz bağımsız bir devletin anayasası değildir. 1. Dünya savaşının ardından Anadolu'da bağımsızlık mücadelesi veren TBMM, 1921 Anayasası'nı ilan etti. Olağanüstü koşullarda oluşturulan bu Anayasa 1924'e kadar yürürlükte kaldı.

Meclis Hükûmeti Sistemi: Meclis Başkanı aynı zamanda Başbakandır. Bu kurumlar ve makamlar daha sonra ayrıştırılmıştır. İcra Vekillerini (Bakanlar Kurulu) seçme ve görevine son verme yetkisine meclis sahiptir. Her bir vekil meclis tarafından ayrı ayrı seçilir. Çift dereceli seçimler uygulanır. Yani halk delegeleri seçer, delegeler de vekilleri seçer.
Not: Meclis Hükûmeti Sistemi günümüzde her ne kadar tüm Dünya'da geçerliğini yitirmişse de İsviçre de halen geçerlidir.
Meclis Hükûmeti Sisteminde iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkileri düzenleyecek herhangi bir mekanizma da söz konusu değildir. Önceleri Partisiz bir rejim vardır. Muhalefet Meclis içi gayriresmî gruplaşmalarla oluşur. Örneğin Sarıklılar: İslamcı, Fesliler: Osmanlıcı, Kalpaklılar: Milliyetçi, Şapkalılar: Batıcı siyaseti simgeler.
•	Cumhuriyet'in ilanıyla (1923) birlikte Kabine Sistemine geçilmiştir.

Kabine Sistemi: Başbakan tarafından bakanlar için liste hazırlanır, Cumhurbaşkanı'nın onayına sunulur. Meclisten alınan Güvenoyu ile göreve başlar.
İlk Mecliste Kuvvetler Birliği ilkesi benimsenmiştir.
•	Kuvvetler Birliği: Yasama, yürütme ve yargı son karar makamı olarak aynı organdadır (TBMM).
•	Kuvvetler Ayrılığı: Yasama, yürütme ve yargı organları ayrıdır. Dünyada ilk kez Fransız düşünür Montesquieu tarafından öne sürülmüştür. (Türkiye'de 1961'de geçildi.)
4) 1924 – Teşkilat-ı Esasiye: (Nedeni: 1923'te Cumhuriyet'in ilanı) Cumhuriyet'in ilk anayasasıdır. 1924 anayasası klasik haklar denilen hükümlere yer vermiş ve adları belirtilmiştir. Kuvvetler Birliği ilkesi benimsenmiştir. 1923'te geçilen Kabine Sistemi uygulaması devam ettirilmiştir. Tek partili hayata ve nihayet çok partili siyasete geçilmiştir. Cumhuriyetin ilanının ardından yeni kurulan devlet için derli toplu yeni bir Anayasaya ihtiyaç duyuldu ve 1924 Anayasası ilan edildi. 1921 Anayasasında TBMM'ye tanınan yargı yetkisi 1924 Anayasası ile bağımsız mahkemelere tanınmıştır.
1923-24 arası 1921 Teşkilat-ı Esasiye geçerli olduğu için Cumhuriyet'in ilk Anayasası olduğunu kabul eden kaynaklar vardır. Dikkat edilmesi gereken husus;
-	Cumhuriyet İlan Edildiğinde; 1921 Teşkilat-ı Esasiye yürürlüktedir. (1923 – 24 arası)
-	Cumhuriyet Döneminde; yapılan ilk Anayasa ise 1924 Teşkilat-ı Esasiye'dir.
5) 1961 – Anayasa: (Nedeni: 1960 Askeri İhtilali) 1961 anayasası ile Kuvvetler Ayrılığı ilkesine geçilmiştir. Ayrıca yasama iki meclise ayrılmıştır: Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu. Ayrıca ilk kez Anayasa Mahkemesi kuruldu. Eski kurum adları Türkçeleştirildi. Ör: Şura-yı Devlet'in adı Danıştay yapıldı. 27 Mayıs Darbesi ile kurulan komisyonun yeni anayasa çalışmaları sonucu ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1961), birtakım yeni mekanizmalar getirmiştir. Cumhuriyet Senatosu (Türkiye) ile meclis iki kanatlı hale gelmiş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi'nin kurulmasıyla meclis üzerinde hukuki denetim sağlanmış, Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanlığı üzerine yaptığı düzenlemelerle hükûmet sistemi Parlamenter sistem'e çevrilmiştir. Ekonomik ve sosyal haklar başta olmak üzere sendika kurma, grev, toplu iş sözleşmesi gibi haklar ilk defa tanınmıştır.
6) 1982 – Anayasa: (Nedeni: 1980 Askeri İhtilali) Tek Meclisli yapıya geri geçildi. Anayasa Mahkemesinin varlığı ise korundu. Yaşanan hükûmet krizlerinin çözülememesi üzerine 12 Eylül 1980 tarihinde askeri darbe gerçekleşmiştir. Kurucu iktidarın hazırladığı 1980 Anayasası ile hükûmet krizlerine sebep olan tıkanıklıkları giderici çözüm yolları öngörülmüştür. Cumhurbaşkanına meclis seçimlerini yenileme yetkisi tanınmış, Cumhuriyet Senatosu kaldırılmış, Bakanlar Kurulu içerisinde Başbakanın yetkileri artırılmıştır.

Anayasa hukukunda yeni anayasa yapma ve değiştirme iktidarına “kurucu iktidar” (aslî kurucu iktidar) denir. Aslî kurucu iktidar tarafından yapılmış mevcut anayasanın çizdiği hukukî kurallar çerçevesinde, oluşumunun ve çalışma sınırlarının belirlendiği mevcut anayasada değişiklik yapma iktidarına sahip devlet organına “kurulan iktidar” denir. Aslî kurucu iktidarın sürekli oluşturulması yani bütün hukukî yapının temelini oluşturan anayasanın öngördüğü usûller dışında sıkça değiştirilmesi, kronik devrime ve anayasal düzende anarşiye yol açar.

Kurucu iktidar hukuk dışı bir iktidardır. Bir başka deyişle, “hukuk boşluğu” ortamında yani kendisini bağlayan hukukî kuralların olmadığı ortamda oluşmuş iktidardır. Hukuk boşluğu iki şekilde oluşabilir. “Baştan itibaren” süregelen hukuk boşluğu veya “sonradan” ortaya çıkan hukuk boşluğu.
Baştan itibaren hukuk boşluğu olan ortamda aslî kurucu iktidarı bağlayan hukukî bir durum söz konusu değildir yani yeni yaptığı anayasadan önce gelen bir anayasa yoktur. Bu durumda aslî kurucu iktidar yeni bir anayasa yapmak için eski anayasayı yıkmadan mevcut olan hukuk boşluğundan yararlanmıştı

Anayasa mahkemesi, birincil olarak anayasal hukukla uğraşan yüksek mahkemedir. Temel yetkisi, işleme sokulması düşünülen veya işleme sokulan yasaların veya bazı temel yasama uygulamalarının ilgili ülkenin anayasasıyla bağdaşıp bağdaşmadığının tespitidir. Bazı ülkelerde bu şekilde adlandırılmayan; fakat yine aynı görevi yürüten çeşitli mahkemeler de mevcuttur.
Anayasa Mahkemeleri asıl görev olarak yasaların, anayasaya uygunluğunu denetler. Anayasa Mahkemeleri genel olarak üç tür denetim yaparlar.

Şekil: Dilbilim, imlâ, noktalama, yazım kuralları...
Usul: Yasalaştırma süreci, toplantı ve karar yeter sayılarına doğru uyulup uyulmadığı...
Esas: İçerik ve amaç, maddenin özü...
Kimi durumlarda Şekil ve Usul aynı başlık altında değerlendirilir. Örneğin Türkiye'de Anayasa Mahkemesinin yapabileceği denetim Usul Denetimi ve Esas denetimi olarak öngörülmüştür.

Anayasa Hukuku, Erdoğan Teziç, Beta Yayıncılık, ISBN 6053779582
"Dünya Ülkeleri Anayasa Mahkemeleri". 6 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Eylül 2015. 
Gözler, Kemal, Anayasa Hukukuna Giriş,. ISBN 978-605-5187-65-1.

Andorra, resmi adıyla Andorra Prensliği, İber Yarımadası'nda Pirene Dağları üzerinde denize kıyısı olmayan egemen bir mikrodevlettir. Kuzeyde Fransa, güneyde ise İspanya ile çevrilidir. Şarlman tarafından kurulduğu düşünülen Andorra, 988 yılında Urgell Piskoposluğu'na devredilene kadar Urgell kontlarınca yönetilmiştir. Günümüz prensliği 1278 yılında yapılan bir antlaşma ile oluşturulmuştur. Prenslik; Katalonya'da bulunan Urgell piskoposu ve Fransa cumhurbaşkanı olmak üzere iki eş prens tarafından yönetilen bir diarşidir.
Andorra 468 km² yüzölçümü ile Avrupa'nın en küçük altıncı ülkesidir ve yaklaşık 77.000 nüfusa sahiptir. Andorra halkı Katalan soyundan gelen İtalik bir etnik gruptur. Andorra yüzölçümüne göre 16, nüfusa göre ise 11. en küçük ülkedir. Başkenti Andorra la Vella, deniz seviyesinden 1.023 m yüksekliğiyle Avrupa'nın en yüksek rakımlı başkentidir. Resmi dil Katalancadır; ayrıca İspanyolca, Portekizce ve Fransızca da yaygın biçimde konuşulur.
Andorra'da turizm gelişmiştir, yılda yaklaşık 10,2 milyon turist ülkeyi ziyaret etmektedir. Andorra Avrupa Birliği üyesi değildir ancak Euro resmi para birimi olarak kullanılmaktadır. 1993'ten beri Birleşmiş Milletler üyesidir. Küresel Hastalık Yükü Araştırması'na göre 2013 yılında 81 yıl ile Andorra en uzun beklenen yaşam süresine sahipti.

Andorra'nın bağımsızlığını kazanmasını, bölgeyi 803'te Müslümanlardan geri alan Şarlman'ın ve imparatorluğunun bir bölümünü 819'da İspanya'daki Urgel piskoposuna bağışlayan oğlu I. Louis'nin (Sofu) sağladığı kabul edilir.
1278 yılında Andorra biri İspanya'da, öteki Fransa'da bulunan iki prensin ortaklaşa yönetimine bağlanmış ve ülkenin sınırları netleşmiştir. Anılan yıldan beri ülkenin sınırları hiç değişmemiştir. Kurulan feodal düzen, Fransız Devrimi sırasında geçici olarak kalkmakla birlikte, 1806'da Napolyon tarafından yeniden kuruldu. Andorra, o günden bu yana Urgel piskoposu ve Fransa devlet başkanı tarafından ortaklaşa yönetilir; bunların ikisine de her yıl sembolik bir vergi ödenir.

Tahminen yılda 10,2 milyon turist ağırlayan Andorra ekonomisinin, gayrisafî yurt içi hasılasının yaklaşık %80'ini turizm gelirleri oluşturmaktadır. Tarımsal alanda toprak alanının sadece %2'si ekilebilir olan ülkede tütün tarımı ağırlıktadır. Hayvancılık faaliyetinde yerli koyunların yetiştirildiği ülkenin imalat sanayisini sigara, puro ve mobilya üretimi oluşturmaktadır.
Avrupa Birliği üyesi olmadığı halde Avrupa Birliği ülkeleriyle doğrudan ihracat faaliyetinde bulunan ülkenin kendine ait bir para birimi bulunmayıp ülkeyi çevreleyen Avrupa Birliği ülkesi İspanya ve Fransa'nın para birimleri yaygın olarak kullanılmaktadır. 1 Ocak 2002'den bu yana ülkede Avrupa Birliği'nin resmi para birimi euro da yaygın kullanıma sahiptir. Andorra, %100 istihdam gösteren, 2009 Haziran ayındaki istatistiklere göre, dünyanın en düşük işsizlik oranlarından birine sahip ülkedir.

Doğu Pireneler'deki konumu nedeniyle Andorra ağırlıklı olarak engebeli bölgelerden oluşur. En yüksek noktası 2.942 metre ile Coma Pedrosa'dır ve Andorra'nın ortalama yükseltisi 1996 metredir.

Andorra'nın komünleri

Andreas Yeoryu Papandreu (Yunanca: Ανδρέας Γεωργίου Παπανδρέου, d. 5 Şubat 1919 - ö. 23 Haziran 1996), 1981-1989 ve 1993-1996 yılları arasında başbakanlık yapmış Yunan iktisatçı ve siyasetçiydi. 1971 yılında Panhelenik Sosyalist Hareket'i (PASOK) kurmuştur.
Sakız Adası'nda doğan Papandreou, başbakan Georgios Papandreou'nun oğluydu. 1938 yılında 4 Ağustos Rejimi'nden kaçmak amacıyla Yunanistan'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti ve burada tanınmış bir akademisyen haline geldi. Babasının, kendisini siyasi halefi olarak hazırlama yönündeki ısrarlarına yıllarca direndikten sonra 1959'da Yunanistan'a döndü. Papandreou'nun hızlı yükselişi ve uzlaşmaz, radikal retoriği, Yunanistan'ın İç Savaş sonrası zaten kırılgan olan siyasal istikrarsızlığını daha da derin hale getirdi; bu siyasi ortam, bunun sonucunda bir grup albayın darbe yaparak ülkeyi yedi yıl boyunca yönetmesinin önünü açtı. Darbenin ardından kurulan Yunan cuntasının ilk döneminde Papandreou tutuklandı, daha sonra sürgüne gönderildi. Aralarında babasının da bulunduğu birçok kişi, demokrasinin çöküşünden onu sorumlu tuttu. Sürgün yıllarında Papandreou, geçmişte yaşadığı olayları kendisini daha büyük güçlerin kurbanı olarak konumlandıran, Amerikan karşıtı ve komplocu bir anlatı çerçevesinde yorumladı ve bunu yaygınlaştırdı.
1974'te Yunanistan'a dönüşünün ardından Papandreou, ülkenin ilk organize demokratik sosyalist partisi olan PASOK'u kurdu. Papandreou'nun popülist retoriği, geçmişin siyasetinden kopuş arayan Yunan halkı nezdinde karşılık buldu; 1970’lerdeki enerji krizinin artan baskıları da bu desteği güçlendirdi. PASOK'un 1981 seçimlerini kazanmasının ardından Papandreou kapsamlı bir toplumsal dönüşüm programı hayata geçirdi; eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi genişletti, işçi haklarını güçlendirdi ve kadınların toplumdaki ve ekonomideki konumunu yükselten yeni bir aile hukukunu yürürlüğe koydu. Ayrıca Yunan Direnişi içindeki komünist direniş gruplarının resmî olarak tanınmasını sağladı; bu da İç Savaş sonrasında sürgüne gitmiş komünist mültecilerin ülkeye dönüşünü kolaylaştırdı. Buna karşın Papandreou'nun yönetimi; çok sayıda yolsuzluk skandalı, terörizm karşısında yumuşak bir tutum izlemesi, demokratik gerileme, kamuoyuna yansıyan boşanması ve kendisinden yarı yaşındaki bir kabin memuruyla evlenmesi, tartışmalı dış politika tercihleri ve bizzat kendisinin tetiklediği bir anayasal kriz gibi etkenlerle daha da yıprandı. Papandreou döneminde Yunan ekonomisi, yaygın kayırmacılık, Avrupa Birliği fonlarının kötüye kullanılması ve aşırı dış borçlanma nedeniyle Avrupa ortalamasından uzaklaştı; bu süreç sonunda Yunanistan, Avrupa'nın “kara koyunu” ve “umutsuz vakası” olarak anılmaya başladı.

İki kez başbakanlık yapmış olan Yorgo Papandreu'nun en büyük oğlu olarak Sakız Adası'nda dünyaya geldi. Atina'daki American College'ı bitirdikten sonra Atina Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. Diktatör Yannis Metaksas'ın yarı-faşist yönetimi sırasında Troçkistlikle suçlanarak tutuklandı. Babasının müdahalesiyle serbest bırakılarak ABD'ye gitmesine izin verildi. 1943'te Harvard Üniversitesi'nde ekonomi dalında doktora derecesi aldı. 1944'te ABD vatandaşlığına geçti. Bir süre ABD Deniz Kuvvetleri'nde görev yaptıktan sonra 1955-1963 arasında Harvard, Minnesota, California ve Berkeley üniversitelerinde ders verdi. 1951'de, Minnesota Üniversitesi'nde ders verirken tanıştığı gazetecilik öğrencisi Margaret Chant'la evlendi. Çiftin bu evlilikten üç oğulları ve bir kızları dünyaya geldi. Bu çocuklardan biri Yorgo Papandreu'dur.

1959'da, Yunanistan başbakanı Konstantin Karamanlis'in Ekonomik Kalkınma ve Araştırma Programı'nın başına geçmek için davet etmesi üzerine ülkesine döndü. 1960'ta Atina Ekonomik Araştırmalar Merkezi başkanlığına ve Yunan Merkez Bankası danışmanlığına atandı. Babası Yunanistan başbakanı olunca ABD vatandaşlığından çıktı. Kısa süre sonra, 1964'te babasının doğum yeri Akaia'dan milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Babasının başkanlığındaki Merkez Birliği'nin sol kanadıyla yakın ilişkisi, parti içinde hızla yükselmesi ve önemli görevlere getirilmesi çeşitli söylentilere yol açarak, 1965'te babasının hükûmetinin düşmesinde önemli rol oynadı.
1967 Mayıs ayında yapılması öngörülen seçimlerde babası Yorgo'nun (dolayısıyla kendisinin) iktidara gelmesi olasılığı, 21 Nisan 1967'de gerçekleşen Albaylar Darbesi'ni hazırlayan etmenlerden biri oldu. Nisan 1967'deki askeri darbenin ardından tutuklanan Papandreu'nun, 8 ay hapis yattıktan sonra ABD yönetiminin en üst düzeyde baskısı sonucu, ülkesini terk etmesine izin verildi. Avrupa'ya giderek Stockholm ve daha sonra Toronto'da ders verdi. Papandreu sürgünde, Yunanistan'da geliştirdiği sosyal demokrat görüşleri terkederek Üçüncü Dünya ülkelerinde rastlanan radikal, millî kurtuluşçu görüşlere yöneldi. Albaylar Darbesi öncesinde ABD'nin Yunan iç politikasına yaptığı müdahalelere ve ABD'nin sevilmeyen, beceriksiz ve acımasız bir askeri rejime destek vermesine karşı duyduğu öfkeyi Namlunun Ucundaki Demokrasi (1971; Democracy At Gunpoint) adlı kitabında dile getirdi.
Papandreu, NATO ile AET'nin, Avrupa'da II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan bu ilk askeri diktatörlüğe karşı takındığı tutumdan da büyük hayal kırıklığı duydu. Albaylar Cuntası'na karşı PAK (Pan-Helenik Kurtuluş Hareketi) adını alan bir direnişi örgütledi. Ama "cuntanın yıkılması" ve yerine "sosyal demokrat değil sosyalist ve demokratik" bir Yunanistan'ın kurulması çağrıları pek karşılık görmediği gibi, "maksimilist" çizgisinden ötürü, Yunan sürgünlerin bir araya gelerek diktatörlüğe karşı geniş bir cephe oluşturmalarını engelledi.
1974'te Albaylar Cuntası'nın devrilmesi üzerine Yunanistan'a döndü. Papandreu kendi örgütü PAK ile "Demokratik Savunma" adlı bir diğer örgütün birleşmesinden oluşan sol eğilimli Panhelenik Sosyalist Hareket'in (PASOK) kuruluşunu ilan etti. Ateşli bir sosyalist söylemle esas olarak Türkiye'yi hedef alan koyu milliyetçiliği birleştiren Papandreu, başarının formülünü burada buldu. 1974 seçimlerinde yüzde 14 oy alan PASOK, 1981'de yüzde 48 oyla parlamentodaki 300 sandalyeden 172'sini kazanarak iktidara geldi. Böylece Papandreu Yunanistan'ın ilk sosyalist başbakanı oldu.
Seçim kampanyası sırasında Yunanistan'ın NATO'dan çıkmasını ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üyelik başvurusunun geri alınmasını savunan Papandreu iktidara gelince daha ılımlı politikalar izledi. Başbakanlığı sırasında evlilik ve dinle ilgili bazı liberal yasalar çıkarıldı; yeni aile yasalarıyla kadının toplumdaki konumu düzeltildi, ulusal sağlık sigortası kuruldu, yönetimin merkezi yapısını bir ölçüde de olsa kıracak düzenlemelere gidildi. Ama Yunanistan'daki ABD askeri üslerine ilişkin anlaşmanın süresi 1988'e değin uzatıldı ve Yunanistan NATO'ya katıldı.
Pragmatik politikalarının yanı sıra ABD karşıtı söylemi sayesinde halkın desteğini kazanan Papandreu, partisinin 1985 ve 1988 seçimlerinde çoğunluğu elde etmesi üzerine başbakanlık görevini sürdürdü. Başlangıçta Türkiye'ye karşı katı bir politika izlediyse de sonradan bu politikasını değiştirdi. Yunanistan'ın 1987'de Ege Denizi'nde petrol arama çalışmalarını başlatması nedeniyle gerginleşen ilişkiler, Papandreu ve Turgut Özal'ın 1988'de İsviçre'nin Davos kentinde buluşmalarıyla bir yumuşama dönemine girdi.
Papandreu'nun 1989'da ABD asıllı eşi Margaret Papandreu'dan ayrılarak kendisinden 36 yaş küçük olan Dimitra Liani ile evlenmesi kamuoyunda geniş yankılar yarattı. Papandreu'nun önde gelen politikacı, asker ve bürokratların telefonlarını dinlettiği söylentileri, hükûmet üyelerinin adının Koskotas Skandalına karışması, PASOK'un Haziran 1989'da yapılan seçimleri yitirmesinde önemli rol oynadı. Aralık 1989'da yinelenen seçimlerde de hiçbir parti çoğunluğu sağlayamadı. PASOK'un da bakan verdiği geçici bir koalisyon hükûmeti kuruldu. Nisan 1990'daki seçimlerde çoğunluğu Yeni Demokrasi Partisi elde etti.
Ekim 1993'te yapılan erken seçimleri PASOK'un kazanması üzerine yeniden başbakan oldu. İkinci döneminde ilerleyen yaşı yüzünden daha çok kendi sağlık sorunlarıyla uğraştı. Kasım 1995'te böbrek yetmezliği ve kalp hastalığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. 15 Ocak 1996'da sağlık nedenleriyle başbakanlıktan çekildi ve aynı yıl içinde öldü.

Ankara, Türkiye'nin bir ilidir. Resmî olarak 13 Ekim 1923'ten beri Türkiye'nin başkentidir. Türkiye'nin nüfus bakımından en büyük ikinci ilidir. 2024 yılı sonu itibarıyla ilin nüfusu 5.864.049 kişidir. İle bağlı 25 ilçe ve bu ilçelere bağlı 1.425 mahalle bulunmaktadır. İl genelinde nüfus yoğunluğu kilometrekare başına 228'dir. Nüfuslarına göre şehirler listesinde belediye sınırları esas alınarak yapılan sıralamada göre dünyada 57. sırada yer almaktadır. Türkiye'nin coğrafi merkezine yakın bir konumda yer alır ve Batı Karadeniz Bölgesinde kalan kuzey kesimleri hariç, büyük bölümü İç Anadolu Bölgesinde'dir. Yüzölçümü bakımından Konya ve Sivas'tan sonra Türkiye'nin en büyük üçüncü ilidir. Bolu, Çankırı, Kırıkkale, Kırşehir, Aksaray, Konya ve Eskişehir illeri ile çevrilidir.
Ankara'nın trafik plaka kodu 06'dır.

Ankara ili doğuda Kırıkkale, kuzeydoğuda Çankırı, kuzeybatıda Bolu, batıda Eskişehir, güneyde Konya, güneydoğuda Kırşehir ve Aksaray ile komşudur. Coğrafi olarak Ankara, Sakarya ve Kızılırmak nehirlerinin tam ortasına kurulmuştur. Ankara ilinin yüzölçümü 25.632 km2'dir. Ankara ilinin ortalama rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 890 metredir.
1.355 kilometre uzunluğu ile, tamamı Türkiye toprakları üzerinde yer alan en büyük nehir olan Kızılırmak ilin doğusunu, 824 kilometre ile Türkiye'deki en büyük nehirlerden olan Sakarya Nehri ise, ilin batısını sulamaktadır. Sakarya Nehri'nin kollarından Ankara Çayı, il merkezinden geçer. İlin güneyinde ise 1300 km² ile ülkenin en büyük ikinci gölü, %32,4 tuz oranıyla da dünyanın en tuzlu ikinci gölü olan Tuz Gölü vardır. Ayrıca Tuz Gölü'nün de içinde bulunduğu havza, Türkiye'nin en büyük kapalı havzasıdır.
Ovalık bir alanda kurulan ilin yüzölçümünün yaklaşık %50'sini tarım alanları, %28'ini ormanlık ve fundalık alanlar, %12'sini çayır ve meralar, %10'unu ise tarım dışı araziler teşkil etmektedir. İlin en yüksek noktası 2015 m yüksekliğindeki Elmadağ, en geniş ovası 3789 km²'lik yüzölçümü ile Polatlı Ovası, en büyük gölü yaklaşık 490 km²'lik yüzölçümü ile Tuz Gölü'nün il içindeki alanı, en uzun akarsuyu yaklaşık 151 km'lik uzunluğu ile Sakarya Nehri'nin il içindeki bölümü, en büyük barajı ise 83,8 km²'lik yüzölçümü ile Sarıyar Barajı olup, il geneli itibarıyla 14 doğal göl, 136 sulama göleti ve 11 baraj bulunmaktadır.

İlin güney ve orta bölümlerinde karasal iklimin soğuk ve kar yağışlı kışları ile sıcak ve kurak yazları, kuzeyinde ise Karadeniz ikliminin ılıman ve yağışlı halleri görülebilir. Karasal iklimin hâkim olduğu bölgelerde gece ile gündüz, yaz ile kış mevsimi arasında önemli sıcaklık farkları bulunur. En sıcak ay temmuz veya ağustostur. İldeki yerine göre ortalama en yüksek gündüz sıcaklıkları 27-31° C'dir. En soğuk ay ise Ocak ayıdır, en düşük gece sıcaklıkları ildeki yerine göre ortalama -6 ila -1 °C arasındadır. Yağışlar en çok mayıs, en az temmuz veya ağustos ayında düşer. Ankara il merkezinde yıllık ortalama toplam yağış 415 mm, yıllık ortalama toplam yağış, 60 cm (Kızılcahamam) ila 35 cm (Şereflikoçhisar) arasında değişir. Son yılların en soğuk gecesini -22 ile 26 Ocak 2016'da gördü.

Ankara toprakları iki dağ kuşağı arasında sıkışmıştır. Faylara (kırık hatlara) rastlanır. Ankara il sınırları içindeki alanın %30'u 1. ve 2. derece deprem alanıdır. Son yüz yılda meydana gelen küçük şiddetli depremlerin çoğu Kuzey Anadolu Fay Hattı ve yakın çevresinde veya başkentin güneydoğusunda Tuz Gölü ve Kırşehir fayı civarındadır. Ankara il sınırları içinde meydana gelen 1944 Bolu-Gerede depremi ve 1938 Kırşehir depremi şehirde hasara yol açmıştır. Ankara içinde meydana gelen en kuvvetli deprem, 6,1 büyüklüğündeki 2005 Balâ depremidir.

Ankara'nın ormanlık bölgelerinde ayı, yaban domuzu, geyik gibi hayvanlar bulunur. Kurt, tilki, porsuk, tavşan, kokarca, gelincik, sincap gibi kara hayvanları ile keklik, çil, toy, turna, çulluk, güvercin, üveyik, bıldırcın gibi kuşlar ilin hemen her yerinde bulunur. Bozkır bölgelerde atmaca, şahin ve kartal gibi yırtıcı kuşlara rastlanır. Nehir ve göllerde sazan, alabalık, tatlı su midyeleri, yengeç, kurbağa, kaplumbağa, karabatak, yaban ördeği, yaban kazı ve su tavuğu gibi hayvanlar mevcuttur.
İlin adıyla anılan kedi, keçi, tavşan ve Ankara takla güvercini meşhurdur. Ankara'nın simgesi durumunda olan bu varlıklardan özellikle Ankara kedisi ve keçisi artık sadece Ankara'da değil, dünyanın birçok ülkesinde de yetiştirilmekte ve hem şehrin hem de Türkiye'nin tanıtımına katkıda bulunmaktadır.

Ankara topraklarının kuzey kısımları volkaniktir. Burada andezitik ve trakitik kayalar, kuzeydoğuda granit türü kayalar, kuzeybatıda ise kireç taşları ve kumtaşları görülür. İlin güney ve güneydoğu bölgeleri mezozoik (II. zaman) oluşumlardan meydana gelir. Sakarya Nehri çevresinde Tersiyer, Polatlı civarında Eosen, Tuz Gölü dolaylarında Neojen (III. zamanın son sistemi), çukur ve düz alanlar ile akarsu boylarında Kuaterner oluşukları bulunmaktadır. Başkent bölgesi büyük ölçüde volkanik yüzey malzemesine sahiptir. İlin büyük bölümü kireç taşlarından oluşmuştur, bu yüzden çok kireçli topraklarla kaplıdır. Akarsu boylarında tarıma uygun alüvyon topraklarına rastlanır. Bu jeolojik yapıların bazıları oluştukları döneme ait fosiller içerir ve o dönemlerin canlıları hakkında fikir verir.
Neojen dönem oluşuklar fosil bakımından zengindir. Kızılcahamam'da Sinap yakınlarındaki bir fosil yatağında Neojen memeli kalıntıları ve adını Ankara'dan alan Ankarapithecus meteai adlı bir hominoid (insansı) türe ait fosil keşfedilmiştir. Bu canlının evrimde insansılar ile insanların ortak atası olduğu öne sürülmüştür.
Güneybatıda kalan Polatlı çevresindeki kireç taşları fosil açısından oldukça zengindir. Bölgede, alt Paleosenden kalma sığ deniz bitkilerinin fosilleri bulunmuştur. Çamlıdere'deki Taşlaşmış Ağaç Fosil Ormanı, Erken Miyosen'de (23-15 milyon yıl öncesi) gelişmiş olan çam ve meşe ağaçlarının bulunduğu karışık bir ormanın fosil kalıntılarından oluşur.

Ankara'nın iklim şartları ve topoğrafik yapısı nedeniyle, ilde bitki örtüsü olarak bozkır ve orman bulunur. Bozkır bölgelerde ağaç hemen hemen hiç bulunmaz, bir tek akarsu kıyılarında iğde, söğüt ve kavak ağaçları bulunur. Bozkırda genelde dikenli çalılar ve otlar vardır. Ayrık otu, geven, sorguç otu, üzerlik, katırtırnağı, yabani arpa, püsküllü brom, yavşan otu, gelincik, papatya, hatmi, kekik, sütleğen, ballıbaba, kuşburnu ve böğürtlen burada bulunan başlıca otlar arasında sayılabilir.
2015 verilerine göre ilin %17,1'i ormanlarla kaplı olup, yüzölçümünün %9,6'sını verimli ormanlar, %7,5'ini ise bozuk ormanlar oluşturmaktadır. Ormanlar başlıca dağların kuzey yamaçlarında görülür, ayrıca bozkır ortasında korular da mevcuttur. Ormanlarda en çok karaçam, ardıç ve yer yer meşe görülür. İlin kuzeyine doğru iğne yapraklı ormanlar yaygınlaşır. Kuzey kesimlerde sarıçam ormanları da görülmektedir. Ayrıca ilin kuzeyinde, Bolu il sınırına yakın yüksek kesimlerde az miktarda da olsa köknar ormanlarına rastlanmaktadır. Nallıhan ilçesinin kışların fazla sert geçmediği düşük rakımlı kesimlerinde ise yer yer kızılçam ormanları bulunmaktadır. İlin güney kesiminde ormanlar daha az yer tutmaktadır. Güney kesimde yer alan başlıca ormanlar Balâ ilçesinde yer alan Beynam'da ve Küre Dağı'nda yer almaktadır.
Ankara'da 1362 bitki türü doğal olarak bulunmakta olup, bunların 268'i endemiktir. Ankara çiğdemi, tükürük otu, peygamber çiçeği gibi türler yöreye özgüdür. Familya düzeyinde en sık görülenler papatyagiller, baklagiller, buğdaygiller, turpgiller, ballıbabagillerdir. İlin adıyla anılan Ankara armudu ve Ankara çiğdemi, ayrıca Kalecik Karası olarak bilinen misket üzümü il dışında da tanınır.

Ankara, 2004 itibarıyla, İstanbul ve Kocaeli'den sonra çevreyi en fazla kirleten üçüncü ildir.
Ankara'nın akarsuları ve bazı gölleri oldukça kirli durumdadır. İlin akarsuları içinde en fazla kirlenmiş olanlar arasında Sakarya ve onu besleyen Ankara Çayı ve Kızılırmak sayılabilir. Buna rağmen, sularının arıtılmasından bu yana Kızılırmak Ankara şehrinin ihtiyacını kısmen karşılamaktadır. Gölbaşı'ndaki Mogan ve Eymir göllerinde kirlilik yüzünden toplu balık ölümleri olmuştur.
Tuz Gölü'ndeki kirlilik de bölgenin ekolojisini etkilemektedir.
Hava kirliliği 1980 başlarında tehlikeli boyutlara ulaşmış olan Ankara şehri, daha sonra düşük kaliteli kömür yerine doğalgaz kullanımının yaygınlaşması sonucu, bugün orta derecede kirli bir havaya sahiptir. Yine Sincan ve Etimesgut belediyeleri hariç tüm merkez belediyelerinin çöplerinin gönderildiği ve yakın zamana kadar önemli bir çevre sağlığı sorunu teşkil eden Mamak Çöplüğü, günümüzde ıslah edilmiştir. Atıklardan elektrik, gübre ve metan gazı üretilmekte, çöplerde geri dönüşümü mümkün olan maddeler ise endüstriye ham madde yapılmaktadır.

Ankara'nın nüfusu 2023 yılı sonu itibarıyla 5.803.482 kişiydi. Güncel nüfusu 5.864.049'dur. İç Anadolu'da bulunan ve nüfusları azalmakta olan Çorum ve Yozgat, Ankara'ya en fazla net göç veren illerdir.
İl nüfusunun tamamı il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. Ayrıca 15.608.868 kişilik İç Anadolu nüfusunun yaklaşık yarısı Ankara ilinde ikamet etmektedir.
Ankara il nüfusu Türkiye geneline göre daha yüksek bir eğitim düzeyine sahiptir. 2008 verilerine göre, 15 yaş üstü okuma yazma oranı toplam il nüfusunun %88'ini (erkeklerde %91, kadınlarda %86'sını) oluşturur, bu oran Türkiye için %83'tür (erkeklerde %88, kadınlarda %79). Bu farklılık özellikle nüfusun üniversite eğitimli kesiminde belirginleşir: üniversite ve yüksek okul mezunlarının toplam nüfusa oranı Ankara'da %10,6, Türkiye genelinde ise %5,4'tür.

Not: 1989 yılında Kırıkkale ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ankara İl Nüfusu: 5.910.320'dir (2025 sonu). İlin yüzölçümü 25.632 km2dir. İlde km2ye 231 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe 5860 kişi ile Keçiören'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,79 olmuştur. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre ilde 25 ilçe ve belediye, bu belediyelerde ise toplamda 1427 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış or

Ankara Anlaşması, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara'da, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında imzalanan ortaklık anlaşmasıdır.

Türkiye, 1958 yılında AET'nin kurulmasından sonra, Temmuz 1959'da bu topluluğa üyelik için başvurmuştu. Başvuruyu değerlendiren AET, müzakereler için ortak komisyon kurulması kararını almıştı. Bu müzakereler 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan anlaşma ile sonuçlandı.

Anlaşma, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara'da imzalandı. Anlaşma, Türkiye'nin AET tam üyeliğini güvence altına almaya yardımcı bir Gümrük Birliği oluşturma yönünde üç aşamalı bir süreci başlattı. Süreç sonunda Gümrük Birliği'nin kurulmasından sonra AET, gerekli gördüğü ekonomi ve ticaret politikasının entegrasyonunu başlayacaktı.
Anlaşma ile kurulan bir Ortaklık Konseyi, sürecin gelişimini ve alınan kararları kontrol eder.
1970 yılında Türkiye ve AET, Anlaşma'nın Ek Protokolü'nü kabul etti.
Anlaşmaya göre AET, 1963-1970 arasındaki dönemde 175 milyonluk krediler de dahil olmak üzere Türkiye'ye mali yardım sağlayacaktı. Sonuçlar karışık; AET'nin Türkiye ithalatındaki payı döneminde önemli ölçüde arttı, ancak tarife kotaları şeklinde Türkiye'ye verilen AET ticaret imtiyazları daha az etkili oldu.

Anlaşma, iç pazara ilişkin tüm AET politikalarıyla neredeyse uyum da dahil olmak üzere, işçi, kuruluş ve hizmetlerin serbest dolaşımını istedi. Ancak anlaşma, siyasi pozisyonlara Türkiye'yi dışladı ve bir anlaşmazlık durumunda çözüm için Avrupa Adalet Divanı'na da başvurulmasını engelledi.
Anlaşma, Ek Protokol ve Ortaklık Konseyi Kararları ile birlikte AET hukukunun bir parçasıdır. Avrupa Adalet Divanı, AET üye devletlerine saygı ve AET yasaları gereğince Türk vatandaşlarına ve işletmelere özgü haklar vermeye karar verdi.
Ankara Anlaşması kapsamında ilgili şartları sağlayabilen Türk Vatandaşları bu vize kapsamında oturum hakkı için başvurabilirler: İngiltere'de yeni bir iş kurmak veya İngiltere'de mevcut bir işletmeyi yönetmek istenmeli ve uygulanabilir bir işletme kurma konusunda gerçek bir niyet sahibi olunmalıdır. İşi kurmak için yeterli sermaye getirilmeli ve işletmeyi yönetme maliyetlerinden kendi payına düşeni ödeyebilmelidirler. Kar payı, başka bir işe ihtiyaç duymadan kişiyi ve ailesini desteklemesi için yeterli olmalıdır.

Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği

Ankara Anlaşması Tam Metni
Ankara Anlaşması Vizesiyle ilgili Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın 20 Eylül 2007 tarihli Tüm ve Darı Kararı

Kendisini Türkiye Devleti veya Türkiye olarak tanımlayan ve yaygın olarak Ankara Hükûmeti adıyla anılan Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1923) ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında Ankara merkezli geçici ve devrimci Türk hükûmetiydi. Osmanlı Sultanı tarafından yönetilen çökmekte olan İstanbul Hükûmeti'nin aksine, Anadolu Hareketi tarafından yönetilmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Kuvâ-yi Milliye denilen milislere ve Kuvâ-yi Nizamiye denilen düzenli orduya komuta etmiştir. Savaştan ve monarşist İstanbul Hükûmeti'ne karşı kazanılan zaferden sonra, cumhuriyetçi Ankara Hükûmeti 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun sona erdiğini ve küllerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etmiştir. Büyük Millet Meclisi bugün Türkiye'nin parlamento organıdır.

23 Nisan 1920'de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde, ilk olarak 25 Nisan’da Muvakkat (geçici) İcra Encümeni sıfatıyla, TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa başkanlığında bir hükûmet oluşturuldu. Böylece, İstanbul’daki Osmanlı hükûmeti dışında Ankara’da bir hükûmet ortaya çıkmış oldu. Encümen, 3 Mayıs’ta, İcra Vekilleri Heyeti adlı hükûmet kurulana kadar görevine devam etti. Bu dönemde bir devlet başkanı yoktu ve bu görevi Meclis Reisi yerine getiriyordu. Meclis, ayrıca 5 Ağustos 1921 tarihinde çıkardığı Başkumandanlık Kanunu ile Mustafa Kemal Paşa’yı Başkumandanlığa getirerek ordunun maddi ve manevi gücünün artırılması ile sevk ve idare edilmesi konusundaki yetkilerini kullanma izni vermiştir. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanı ile yapılan seçimde Mustafa Kemal Paşa Reisicumhur seçilerek devlet başkanı olmuştur. Hükûmet başkanıysa Başvekil sıfatını almış ve Reisicumhur tarafından seçilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla 1923’ten sonra kurulan hükûmetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ya da Ankara Hükûmeti olarak adlandırılmazlar.

Cumhuriyet öncesi hükûmetler "İcra Vekilleri Heyeti" olarak anılıyordu. Bunlar:

1. İcra Vekilleri Heyeti
2. İcra Vekilleri Heyeti
3. İcra Vekilleri Heyeti
4. İcra Vekilleri Heyeti
5. İcra Vekilleri Heyeti

Ankara kedisi veya Angora kedisi, dünyaca tanınan bir kedi ırkı. Ana yurdu Ankara olan Ankara kedisi, en eski uzun kıllı kedi soylarından birisidir.
İlk kez 17'nci yüzyılda denizciler tarafından Avrupa'ya da götürülen Ankara kedisi 18'inci yüzyılda Avrupa soylularının sevgilisi hâline gelmiştir. Eski zamanlarda Fransız krallarının saraylarında dâhil her yerde mevcuttu. Diğer uzun tüylü bir kedi soyu olan Fars kedisinin ortaya çıkması ile Ankara kedisinin yıldızı solmaya başlamıştır. Ancak 1950'li yıllarda Amerikalı kedi yetiştiricileri tarafından tekrar bir Ankara kedisi çifti Anadolu'dan götürülerek yetiştirilmesi sonrasında tekrar sevilen bir ev kedisi olarak popülerliğine kavuşmuştur.

Bugünkü Ankara kedileri güçlü, enerji dolu ama nazik, orta uzun ipeğimsi tüylü bir kedi olarak tanınır. Çok hareketli olup atlamayı severler, ilgi ve şefkat beklerler.
Ankara kedisi saf ve doğal bir kedi türü olmasının yanı sıra Türkiye'nin ulusal hazinelerinden biri olarak görülür. Ankara kedisi pek çok kişi tarafından orijinal uzun tüylü kedi olarak kabul edilir.
Eski adı Angora olan Ankara; ipeksi, zarif desenli ve uzun postlu hayvanların evi olarak bilinir. Ankara kedileri; hâlâ Türkiye'nin köylerinde ve kırsal yerlerinde, yüzyıllardır neredeyse hiç değişikliğe uğramadan dolaşmaktadır. Bu kadar zaman boyunca hayatta kalmasını sağlayan özellikleri; içgüdülerine oldukça bağlı ve son derece zeki olmasıdır. Günümüzde, özgür yaşamak yerine insanlarla yaşamaya alışmış olsa da kendine özgü güçlü kişilik özelliklerini korur.

Ankara kedisi, Avrupa'da görülen ilk uzun tüylü kedi olarak bilinir. 10. yy.ın başlarında Vikingler tarafından Avrupa'ya getirildiği ve bu yüzden günümüz uzun tüylü kedilerinin atası oldukları bilinmektedir. Bugünkü Ankara kedisi; varlığını 1960'lı yıllarda Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi gibi kuruluşlara borçludur.
Ankara kedisi, 16. yüzyılın sonlarında bilim insanı Claude Fabri de Peirese ile birlikte Fransa'ya varmıştır. Vücudunun güzel ve oryantal yapısı, kısa zamanda popüler olmasını sağlamıştır. 1868 yılında bir İngiliz yazar tarafından "genellikle boyun kısmında uzun, gümüşe çalan muhteşem ve farklı tüylere sahip güzel bir kedi" olarak tanımlanmıştır. Bu türün beyaz rengi, türünün gerçek temsilcisi olarak görüldüğünden, beyaz kediler için Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi tarafından bir üreme programı başlatılmıştır.

Ankara kedisi; çok zeki, cesaretli ve sahibine bağlı bir kedidir. Evde çıkılmamış hiçbir dolap, açılmamış hiçbir kapı bırakmayan Ankara kedilerinin, kendilerine ait atletik bir zarafeti vardır. Sosyal ve oyuncudur. Oldukça yaramaz (hırçın) olan kuzenleriyle kıyaslandığında genellikle iyi huyludur. Yaşadığı coğrafi konum dolayısıyla sudan pek hoşlanmaz ki bu durum Van kedisi tam tersidir.
Ankara kedisi, sahibiyle hayatının ve evinin her yerinde birlikte olmak ister. Birlikte yaşadığı kişiye derin bir sevgi duyar ve karşılığında da aynı sevgiyi almaktan hoşlanır. Sahibi nerede olursa olsun ve ne yaparsa yapsın, yaptıklarından haberdar olmak için yanında olur. Sahibini oldukça abartılı sevgi gösterileriyle ödüllendirir fakat bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman, en akıllı insan bile onu yolundan geri çeviremez. Yaptığı her şeyi ustalık ve çeviklik ile yapar.
Hem erkeği, hem de dişisi harika ve sorunsuz üreyen bir kedidir. Sağlıklı, yapılı kedi yavrularına çok az zorlukla sahip olur ve onları yetiştirirken sevgi ve kur yapar.
Zeki ve çevik olmasının yanı sıra bazen de çabuk sinirlenen bir kedidir. Sahibine istediğini yaptırmak için onu beceriyle kullanabilecek kadar akıllıdır. Bir Ankara kedisine susadığı zaman musluğu açmasını ya da bir dolabı kapatmayı sahibi öğretebilir.

Ankara kedisinin vücudu uzundur. Uzun bacaklara, uzun bir kuyruğa ve yine uzun ve kaslı, narince yapılanmış bir gövdeye sahiptir. Çok düzgün bir kemik yapısına sahiptir ve zarif bir görüntüsü vardır. Erkek kediler, dişilerden büyük olabilir. Uzun bacaklarının arka tarafı, önlerinden daha uzun olur. Parmaklarının arasında küçük tüyler bulunan, küçük ve yuvarlak patileri vardır. Mevsime göre uzunluğu değişen tüyleri vardır. Günümüzde pek çok değişik renk tüylü Ankara kedisi vardır. En iyi tüylere sahip Ankara kedileri, genellikle üç yaşını geçmiş kedilerdir. Bakılıp tarandıklarında tüyleri uzamaya ve kabarmaya müsaittir. Geniş ve badem şekilli gözlere sahiptir ve renkleri bakır, mavi, altın, yeşil ve ela olabilir. Geniş ve sivri uçlu, dik kulakları vardır. Orta boyda bir buruna sahiptir. Yürürken kuyruklarını vücut hizasında tuttukları görülür. Ankara kedileri genel olarak farklı göz rengine sahip kabul edilse de, bal rengi ve mavi gözlü Ankara kedileri de yaygındır. Gözleri farklı renkte olan Ankara kedileri arasında sağırlık yaygınken, tek renkli gözlere sahip Ankara kedileri normal bir şekilde duyabilirler.

Ankara kedileri kas koordinasyon bozukluğuna ve hipertrofik kardiyomiyopati hastalığına genetik olarak yatkındırlar. Sağırlık Ankara kedilerinde yaygın görülen bir hastalık olup her iki gözü mavi ya da bir gözü mavi diğeri kehribar renginde ve tüyleri beyaz renkte olan kediler genelde sağırdır.

Calico kedisi
Van kedisi

Dr. Tarkan Özçetin, Ankara'nın Evcil Hazineleri: Ankara Kedisi
Ankara Kedisi Derneği
Ankara Kedisi Fotoğrafları 18 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Kedisi Irk Rehberi 1 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tiftik keçisi veya Ankara keçisi, Ankara'ya has bir keçi ırkı. Ataları, 13. yüzyılda Orta Asya'dan Anadolu'ya göçen Türkler tarafından, Hazar Denizi'nin doğusundan getirilmiştir. İç Anadolu'nun iklim özelliklerine adapte olmuş ve zamanla Ankara'ya özgü bir hayvan olmuştur. Ankara Keçisi Ankara'nın bütün ilçelerinde yetiştirilmekle beraber, en çok ürün alınan ilçeler Ayaş, Beypazarı, Güdül ve Nallıhan'dır. Türkiye haricinde Güney Afrika, Birleşik Devletler, Kanada, Yeni Zelanda, Rusya, Arjantin ve Brezilya'da yetiştirilmektedir.
Ankara ilindeki Tiftik keçisi sayısı 1970'lerdeki sayılarının onda birinin altındadır ve günümüzde koruma amaçlı olarak bunların yetiştiricilerine teşvik verilmektedir.
Tüyünün tiftik olmasından dolayı, tekstilde oldukça fazla kullanılmaktadır. Peruk ve oyuncak yapımında da kullanılır. Tüylerinden elde edilen yüne "Angora" adı verilir.

Ankara Keçisi tanıtım sayfası

Ankara tavşanı, (diğer adıyla Angora tavşanı), dünyada yün üretiminde kullanılan hayvan türlerinden biridir.
Ankara keçisi ve kedisi gibi safkan tavşanlar, Ankara ilinden tüm Dünya'ya yayılmışlardır. En meşhur bilinen Angora kılı, angora koyunundan elde edilirdi ama sonradan(1700'ler sonrası) angora tavşanı daha bilinir hale gelmiş, tüyünün sıcaklık hissinden dolayı daha çok tutulmuştur. (Sir Matthew McHammer'ın Seyahat Günlükleri-1678-2.cild).1700'lü yıllarda Avrupa'da Fransız yüksek tabakasının rağbet ettiği en popüler evcil hayvan olmuşlardır.
1900'lü yılların başında ise Amerika'da tanınmaya başlanmışlardır. Birçok varyetesi türetilmiştir. Fransız, Alman, Dev, İngiliz, Satin, Çin, İsveç, Fin türleri gibi. Yalnız yerel Amerikan tavşan besleyicileri kulübünün (ARBA) kategorize ettiği İngiliz, Fransız, Dev ve Satin türleridir. Türkiye'de tüylerinin tekstil endüstrisinde hammadde olarak değerli olmasından ötürü besiciliği yapılmaktadır. Sıcak tutması açısından koyun yününden iki kat daha verimlidir. Lakin beslenmesi özellikle kırpılacak uzunluğa gelene kadar tüylerinin korunması zor, özel beslenme alanına ihtiyaç duyduğundan pek yaygınlaşamamıştır.
Kökeni Ankara olan Ankara tavşanının soyu 1723 yılında Türkiye'de tükenmiştir. Tarih boyunca Galatlar'ın bir boyu olan Tektosaglar, Frigler aynı dönemde İngiliz denizcileri tarafından Fransa ve Birleşik Krallık'a götürülmüştür. Yüzyıllar sonra Almanya'da yaşayan bir Türk vatandaşı tarafından Türkiye'ye yeniden getirilerek Kayseri'de bir çiftlikte yeniden üretilmeye başlanmıştır. Bugün bu tavşan türü sadece yün üreticileri tarafından özel olarak yetiştirilmektedir. Dünyada Ankara tavşanı yetiştiriciliği yaygın olarak yapılmaktadır. Günümüzde Çin, Fransa, Macaristan, Arjantin, Şili, Almanya, Brezilya bu tavşandan yün üreten başlıca ülkelerdir. Tavşan yününü işleyen en önemli ülkeler ise İtalya, Japonya, Almanya, Fransa, Hindistan ve Şili'dir. Dünyada Ankara tavşanı yünü üretiminin 8000-12.000 ton arasında olduğu tahmin edilmektedir. Üretimin %90'ı Çin tarafından yapılmaktadır. Ankara'da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına ait bir Enstitüde de yetiştirilen Ankara tavşanını sayısı 500–1000 arasındadır.
 Ankara tavşanı 1 yılda 800gr - 900gr arasında tüy üretimi yapmaktadır. Dişiler erkeklere oranla %15 - %20 daha fazla tüy üretimi sağlamaktadır. Gebelik sürecinde %30luk tüy üretim düşüşü göstermektedir.

Tarım Bakanlığı (Kürk hayvanı Olarak tavşan yetiştiriciliği.) 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yetiştiriciler için bilgiler. 21 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antakya (Arapça: انطاكيّة, Anṭākye; Yunanca: Ἀντιόχεια, Antiohia), Hatay ilinin nüfus bakımından en büyük yerleşim merkezidir. Yeni düzenlemeyle birlikte Antakya ve Defne Belediyesi olarak ayrılmıştır. Ortasından Asi Nehri geçmektedir. Hristiyanlığın önemli mukaddes mekânlarından biridir.

Tarih kaynaklarına göre Antakya, MÖ 300 civarında Büyük İskender'in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuştur. Antik kaynaklara göre Antakya üç yüz bin nüfusuyla Roma İmparatorluğu'nun 3. dünyanın ise 4. büyük kentiydi. Babası Antiochus'un isminden 'Antiocheia' adıyla kurduğu şehir, Silpius Dağı (bugünkü Habib Neccar Dağı) eteğinde ve Asi Nehri (Orontes) kenarında yer almıştı. Acus'un yönetimine giren topraklarda Antakya dışında başka yerlerde çok sayıda Antiocheia daha kurulmuştu.

Antakya civarının tarihi, şehrin kuruluşuna göre çok daha eskidir. Değişik kaynaklarda belirtildiğine göre, Tell-Açana höyüğündeki kazılar Kalkolitik Çağ'dan (MÖ 5000-4000) itibaren yörenin yerleşim için kullanıldığını göstermektedir. Anadolu'yu Filistin ve Suriye'ye bağlayan yol üzerinde, Mezopotamya'yı Doğu Akdeniz'e bağlayan noktalardan biri olması nedeniyle Hatay'ın eski bir yol güzergâhı olduğu çok açıktır. Burası Hitit ve Eski Mısır İmparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğindeydi.
Makedonyalı Büyük İskender'in doğuya doğru fetihlerini sürdürürken Pers kralı Darius'la yaptığı İssus Savaşı, MÖ 333 yılında, İssus yakınlarında, bugünkü Payas ilçesinde, Pinarus nehri (bugünkü Deliçay) üzerinde gerçekleşmiştir. Bu savaşın hemen ardından İskender, Pers donanmasını limansız bırakmak amacıyla kıyı boyunca güneye ilerledi. Suriye, Filistin ve Mısır'ı ele geçirdikten sonra MÖ 331 yılında, Fırat Nehri üzerinde yapılan Gaugamela Savaşı ile Mezopotamya da Makedonyalıların eline geçmiş oldu. Ancak Büyük İskender'in MÖ 323 yılında Babil'deyken ölmesinin ardından fethedilen topraklar İskender'in komutanları arasında bölündü. Suriye ve Mezopotamya bölgesi üzerindeki güç savaşı Seleucus Nicator'un lehine sonuçlandı (MÖ 301). Öncelikle Seleucus krallığının başkenti olarak, Akdeniz kenarında bir liman olduğundan Seleucia Pieria (bugünkü Samandağ, Çevlik) seçilmişti. Seleucus, yendiği rakibi Antigonus (Monophtalmus)'un bugünkü Antakya'nın 5 km kadar kuzeyindeki yönetim merkezi Antigonia'yı yıkarak halkını kendi adıyla kurduğu bu yeni başkente (Seleucia) naklettirdi. Ancak Mezopotamya civarı ve güney Suriye'nin kontrol edilebilmesi açısından ve Seleucia'nın denizden gelecek saldırılara açık olması nedeniyle yeni bir kent, Antiocheia kuruldu.

Bu kent, yendiği rakibinin Antigonia'sıyla aynı yerde değildi, daha güneyde Silpius Dağı eteğinde ve Orontes (Asi) kenarında idi (MÖ 300). Antakya'nın Seleucus Krallığı'nın başkenti olması ise Seleucus Nicator'un ölümünden sonra oğlu Antiochus Soter (MÖ 281-261) zamanında olmuştur.

Hatay'ın anavatan Türkiye'ye katılması öncesinde, 2 Eylül 1938 tarihinde 10 aylık bir süre varlığını sürdüren Hatay Devleti kuruldu, ilk ve tek cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'di. Toprakları, Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) belgelerinde İskenderun Sancağı olarak yer alan bölgeydi. Hatay Devleti meclisinde alınan karar ve 16 Haziran 1939'da TBMM'nde alınan kararla Türkiye ile Hatay Devleti arasındaki sınır çizgisi kaldırılarak geçersiz kılındı. 23 Temmuz 1939'da ise ana vatana katılma, son Fransız kıtasının kışladan çıkmasıyla ve Fransız kıtasının da yer aldığı törenle kışlaya Türk bayrağı çekilmesiyle tamamlanmış oldu. Merkez ilçenin adı Antakya iken şehrin adının Hatay olmasının temel nedeni de bu tarihsel süreçle ilgilidir, bir süre boyunca varlığını sürdürmüş olan devletin adı yeni vilayetin adı olmuştur.
Antakya, 2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı Kanun ile Hatay ilinde büyükşehir belediyesi kurulmasından sonra metropol ilçe oldu.
2023 Kahramanmaraş depremleri ve 2023 Hatay depreminde Şehir önemli ölçüde tahrip olmuştur.

Antakya ilçesinin yüzölçümü 703 km²dir. Antakya ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 85 metredir.  Antakya, yüzölçümü bakımından Hatay'ın 2. büyük ilçesidir. Akdeniz iklim bölgesinin doğu ucunda, kıyıdan 22 km kadar içeride olan kentin denizden yüksekliği yaklaşık 80 m'dir. Kuzeyde Nur Dağları (Amanos Dağları) ile güneyde Kel Dağ (Cebel-i Akra) arasında kalan Aşağı Asi Vadisi'nin başlangıcında, Kel Dağı'nın kuzeydoğusunda, 440 m rakımlı Habib-i Neccar Dağı'nın eteklerindedir. Kentin kuzeydoğusuna doğru gelişen ve Hatay çöküntü alanının ortasında yer alan Amik Ovası, zirai potansiyeli çok yüksek kalın bir alüvoyal toprak tabakası ile kaplı olup, aynı zamanda ilin en büyük toprak düzlüğünü oluşturur.
Tepelerin zirvelerine tırmanarak kenti çepeçevre saran sur kalıntıları ve kalesiyle kentin adeta simgesi olan ve eteklerinde Antakya'nın kurulu olduğu Habib Neccar Dağı, kenti güneybatı-kuzeydoğu istikametinde sınırlayan bir dizi tepelerin oluşturduğu doğal bir engeldir.
Antik Çağ'daki ismi Silpius olan Habib Neccar Dağı'nı da içine alan Kel Dağı sırası, altyapı serpantin ve gabro gibi yeşil renkli kütlelerin oluşturduğu, üst kısımlarda ise bazalt ve kalkerin hâkim olduğu jeolojik bir yapıya sahiptir. Habib Neccar'ın kuzeybatı yamaçları, genç fayların dik basamaklar oluşturduğu parçalanmış, arızalı yüzeyler hâlindedir.

Anadolu'nun güneyinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin sınır vilayetlerinden biri olan Hatay ilinin yönetim merkezi Antakya, 36°10' kuzey enlemi ve 36°06' doğu boylamı ile yurdumuzun en güneyinde yer alan kent niteliğindeki yerleşme merkezidir. İlçe nüfusunun yıllar içinde değişimi tablodaki gibidir:

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Antakya ve civarında Akdeniz iklim tipi egemendir. Bu nedenle kentte yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer. Ancak, kıyı şeridi ile dağların arka kısımları ve yükseltisi fazla olan yerler arasında iklim koşullarındaki bölgesel farklar nedeniyle Antakya'daki iklim koşulları kıyı şeridine kıyasla biraz farklılık gösterir. Bu nedenle sıcaklık, kıyılarda yüksek değerlerde kalır. Yazların, kıyı şeridine kıyasla daha serin geçmesinin bir nedeni de en sıcak ortalamaların kaydedildiği ayların aynı zamanda, Antakya'da rüzgarın en hızlı estiği ve en çok esme sayısına ulaştığı aylar oluşudur.

Kuzey yönünde yaklaşık 30 km boyunca Türkiye-Suriye sınırını oluşturacak şekilde akan Asi Nehri, Türkiye topraklarına girdikten sonra batıya döner ve bugün kurutulmuş olan Amik Gölü'nün ayağı Küçük Asi ile birleştikten sonra güneydoğu doğrultusuna yönelir ve Samandağ'ın güneyinde Akdeniz'e dökülür. Antik Çağ'ın Orontes'i olan Asi'nin kaynağı, Lübnan Dağları'dır. Antik çağda küçük tonajlı nehir gemilerinin seyrüseferine imkân veren ve Antakya'yı asırlar boyu Akdeniz'e bir su yolu ile bağlanmış olan Asi Nehri'nin bugün akıttığı ortalama su miktarı, kentin içinde 5,04 m³/sn.dir. Antakya içinden geçen ve bir kanal hâline getirilmiş olan yatağı, yaklaşık 2 km uzunluğunda ve 30–35 m genişliğindedir.
Eski Antakya: Asi Nehri ile Habib Neccar Dağı arasında kalan doğu kısmıdır. Asi üzerinde, şehrin iki yakasını bağlayan bir dizi köprü vardır. Eski köprülerden biri olan, Amik Gölü'nün kurutulması projesi çerçevesinde, Asi'nin genişletilmesi ve yatağının taranması çalışmaları sırasında kentin Roma Çağı'ndan beri ayakta duran ünlü taş köprüsü (ki Diocletian zamanında yapıldığı tahmin edilir), 1972 yılında dönemin belediye başkanı tarafından yıkılarak yerine bugünkü betonarme köprü inşa edilmiştir.

Açıkdere, Akcurun, Akçaova, Alaattin, Alahan, Alazı, Anayazı, Apaydın, Arpahan, Aşağıoba, Bitiren, Bohşin, Bozhüyük, Bozlu, Büyükdalyan, Çatbaşı, Çayır, Demirköprü, Derince, Dikmece, Doğanköy, Esenbağ, Gökçegöz, Gözluçukur, Gülderen, Güneysöğüt, Günyazı, Hanyolu, Hasanlı, Karşıyaka, Kisecik, Kulaç, Kuruyer, Madenboyu, Mansurlu, Maraşboğazı, Melekli, Oğlakören, Paşaköy, Saçaklı, Saraycık, Sofular, Soğuksu, Suvatlı, Tahtaköprü, Tanışma, Tepehan, Tokaçlı, Turfanda, Uzunalıç, Üçgedik, Üzümdalı, Yakuplu, Yaylacık, Yeşilova, Yoncakaya, Yukarıokçular, Zülüflühan, Yeditepe (Bezge)

Türkiye Cumhuriyeti'nin kozmopolit kentlerinden birisidir. Çok uzun bir süre boyunca bir arada yaşamayı öğrenmiş, etnik kökenleri, dinleri farklı birçok topluluğa ev sahipliği yapan bu kent UNESCO (BM Eğitimsel, Bilimsel ve Kültürel Organizasyonu) barış kenti adayı olmuş ve ikinci kent seçilmiştir (UNESCO Sekretaryası bu kategori dahil 8 ödül uygulamasına son verdiğini duyurmuş, ancak şehirlerle ilgili bir veri tabanı oluşturmuştur). Çok kültürlü yapısını tarih boyunca korumuş olan ilde aynı ulusa mensup birden fazla dini cemaat bulunmaktadır. Türkler, Kürtler, Nusayriler, Süryaniler, Katolikler, Ortodokslar, Rumlar, Protestan Araplar, Maruniler, Ermeniler, Yahudiler, Gürcüler ve diğer küçük topluluklar Hatay'ın çok kültürlü yapısının dinamiklerini oluştururlar. Örneğin Samandağ ilçesi çoğunluk olarak Nusayri Araplardan oluşurken, Altınözü ilçesi hem Sünni Arap hem de Türk Müslümanlardan ve Süryanilerden oluşmaktadır.

İsa'nın takipçilerine "Hristiyan" adının ilk kez verildiği şehir olan Antakya'da bulunan Aziz Petrus Kilisesi Hristiyanlığın en önemli tarihi kiliselerindendir. UNESCO'nun dünya mirası öneri listesindedir. Kilise aynı zamanda Hristiyanlarca hac yeri olarak kabul edilmekte ve her yıl burada 29 Haziran günü Katolik Kilisesince ayin düzenlenmektedir.
Tarihi ve turistik mekanlar açısından da zengin olan ilde dünyanın ikinci büyük mozaik koleksiyonunu barındıran Hatay Arkeoloji Müzesi bulunmaktadır. Müzenin biten 2. etap çalışmaları neticesinde, müze dünyada mozaik koleksiyonunun sergilendiği en büyük müze olmuştur.
Her yıl 21-23 Temmuz tarihleri arasında kentte Uluslararası Antakya Turizm ve Sanat Festivali yapılmaktadır.
Antakya, Gaziantep ile birlikte Türkiye'deki iki UNESCO Gastronomi Şehrinden biridir ve çok zengin bir mutfağa sahiptir.

Antakya Medeniyetler Korosu

(Tarih kısmı bilgileri için, www.antakyarehberi.com'daki, Prof.Dr.Ataman DEMİR: ÇAĞLAR İÇİNDE ANTAKYA adlı kitabından alınmış tarih böl

Antalya, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alır. Merkezi Antalya olan ilin 2024 yılı sonu itibarıyla nüfusu 2.722.103'tür. Yüzölçümü 20.177 km² olup kilometrekare başına ortalama 130 kişi düşmektedir. 2021 yılı itibarıyla 591.895 kişilik nüfusuyla en kalabalık ilçe Kepez'dir. Kilometrekare başına 5.429 kişi ile nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu ilçe Muratpaşa'dır. 19 ilçe ve belediyesi bulunan Antalya'nın bu ilçelerinde toplam 914 mahalle yer almaktadır.
Antalya'nın trafik plaka kodu 07'dir. İlin tamamı, Akdeniz Bölgesi'nin batısında yer alır ve Antalya Körfezi'yle Batı Toros Dağları arasında kurulmuştur. Yüzölçümü bakımından Türkiye'nin beşinci büyük ilidir. Güneyinde Akdeniz, batısında Muğla, kuzeyinde Burdur ve Isparta, kuzeydoğusunda Konya, doğusunda ise Karaman ve Mersin illeri vardır. Antalya'nın rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 49 metredir.
İlin tamamı Akdeniz Bölgesi'nin Antalya Bölümü'nde yer alır ve Akdeniz ikliminin etki sahasındadır. Yerleşim yerleri haricindeki il topraklarının büyük kısmı tahıl tarlalarıyla kaplı platolardan oluşur.
Türk Silahlı Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı 3. Piyade Eğitim Tugayı Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Antalya Hava Meydan Komutanlığı bu ilde bulunmaktadır.

Antalya ili Türkiye'nin güneybatısında, 29° 20'-32° 35' doğu boylamları ile 36° 07'-37°  29' kuzey enlemleri arasındadır. Güneyde Akdeniz, kuzeyde ise denize paralel uzanan Toros Dağları ile çevrilidir. Doğusunda Mersin, Konya ve Karaman; kuzeyinde Isparta ve Burdur; batısında ise Muğla illeriyle komşudur. İlin yüzölçümü 20.177 km²'dir. Bu, Türkiye yüzölçümünün %2,6'sına karşılık gelir. Akdeniz Bölgesi'nin batısında bulunan Antalya ili, bölge yüzölçümünün ise %17,6'sını oluşturur.
İl arazisinin %77,8'i dağlık, %10,2'si ovalık, %12'si ise engebelidir. İl alanının 3/4'ünü kaplayan Toros Dağları'nın birçok tepesi 2500-3000 metreyi aşar. Batıdaki Teke yöresinde geniş platolar ve havzalar yer alır. Çoğunlukla kireçtaşlarından oluşmuş bu dağlar ve platolar üzerinde, kireçtaşlarının erimesiyle oluşmuş mağaralar, düdenler, yer altı su kaynakları, dolinler, uvalalar ve daha geniş çukurluklar olan polyeler gibi büyüklü küçüklü karst şekilleri yaygın olarak görülür. İlin topoğrafik açıdan gösterdiği değişkenlik, iklim, tarım, nüfus ve yerleşme açısından farklı ortamlar oluşmasına neden olmaktadır. Ayrı özellik gösteren bu alanlar, sahil bölgesi ve yayla bölgesi olarak tanımlanır.

Antalya'nın iklimi genel olarak Akdeniz iklimine girmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olan bu iklim tipi, "Mutedil Deniz ve Sıcak Deniz İklim Sınıfı"na girer. Ancak daha iç kesimlerde, "Soğuk Yarı-Kara İklim" tipi etkili olmaktadır. Yazın ortalama sıcaklık 28 – 36 °C arasındadır. Öğle saatlerinde termometrenin 40 °C'nin üzerine çıktığı görülür. Ocak ayında ise sıcaklık ortalama 10 – 20 °C arasında değişir. Kıyı kesiminde kar çok ender görülür. Don olayı ise nadir görülür ve her kış yaşanmaz. Yağışsız günlerde hava genellikle açık ve güneşlidir. İlde yıllık ortalama nispi nem oranı %64 civarındadır.
Antalya'nın kıyı bölgesinde yazlar hem uzun hem de sıcaktır. Kışlar bile ılıman geçer. Yazın neredeyse hiç yağış görülmez; yağmur en çok kış aylarında, daha seyrek olarak ise ilkbahar ve sonbaharda sağanak hâlinde yağar. Yılın ancak 40 – 50 günü kapalı ve yağışlı geçer. Antalya, yılda ortalama 300 güneşli gün yaşar. 18,7 °C yıllık sıcaklık ortalamasıyla, yılın 12 ayı turizme açık ender bölgelerden biridir. Yılın dokuz ayı denize girilebilir.

Antalya, Türkiye Afet İşleri Genel Müdürlüğü Deprem Araştırma Dairesi tarafından hazırlanan Deprem Riski Haritası'na göre ikinci derece deprem bölgesinde yer almaktadır. Antalya'nın batısında yer alan Elmalı ilçesinden Helen Yayı'nın bir uzantısı geçmektedir. Bu fay hattı, Burdur-Isparta bölgesinde çeşitli kırıklar oluşturmuştur. Deprem riski taşıyan bu bölgeler Antalya çevresinde yer aldığı için, Antalya ikinci derece deprem bölgesi olarak sınıflandırılmaktadır. Ancak, şimdiye kadar Antalya merkezli meydana gelmiş çok büyük bir deprem kaydedilmemiştir. Sadece 11 Nisan 1977 tarihinde, yerin 93 km derinliğinde 4,6 büyüklüğünde;  28 Aralık 2013 günü saat 17.21'de ise 6,0 büyüklüğünde iki deprem meydana gelmiştir.

Antalya'da farklı yaş ve özelliklere sahip kayaç türleri bulunmaktadır. Görünür temel kayalarda paleozoyik yaşlı kristalen şist, fillat, mermer ve kireç taşları yer almaktadır. Alanya'nın kuzeyinde yaygın olarak yüzeylenen bu kayaçlar, şiddetli tektonik hareketlerin etkisiyle kıvrılıp kırılmıştır.
Dağlık alanlarda Mesozoyik ve tersiyer dönemlerine ait formasyonlar bulunmaktadır. İlin büyük bir bölümünde yayılım gösteren Mesozoyik formasyonlar; kireçtaşı, marn, fillit ve serpantinden oluşmaktadır. Kireçtaşları, üzerinde karstik şekillerin tipik olarak izlenebildiği, gri renkli, yoğun çatlak ve boşluk içeren kayaçlardır. Kuvaterner'e ait alüvyonlar ile Pliyo-Kuvaterner travertenleri Antalya Ovası'nda tipik olarak izlenmektedir. Sahada, deniz altında da devam eden travertenlerin toplam kalınlığı birkaç yüz metreyi aşmakta olup, kireçtaşlarında olduğu gibi karstik özellik göstermektedir.

Kıyıdan 500–600 metre yüksekliğe kadar olan bölgelerde, yazın aşırı kuraklığa dayanabilen ve kışın da yeşil kalan maki bitki örtüsü egemendir.
Boyları 3–5 metreyi geçmeyen bu bitkiler arasında delice, koca yemiş, sandal, yabani çilek ve zakkum en yaygın olanlarıdır. 600 ile 1.200 metre arasında, kızılçam ve meşelerin egemen olduğu karışık ormanlar ya da yamaç ormanları görülür. Kızılçamların arasında yer yer meşeliklere, daha yüksek kesimlerde ise halep çamı ve karaçama rastlanır. 1.200 ile 2.100 metre arasında ise “yüksek ormanlar” olarak adlandırılan; sedir, köknar, sarıçam, kayın ve çeşitli ardıç türlerinden oluşan orman kuşağı yer almaktadır. Özellikle Batı Toroslar'da saf sedir ormanlarına sıkça rastlanır. 2.000 metrenin üzerindeki alanlarda iğne yapraklı ağaçlar seyrekleşir ve bodurlaşmaya başlar. Bu kuşak, 2.100–2.300 metre arasında sona erer ve ardından “alp çayırları” olarak bilinen, renkli çiçeklerle süslenmiş ve yazları kurumayan yüksek otlaklar başlar. Teke Yaylası'ndaki yüksek ovalarda, meşe ormanlarının tahrip edilmesi sonucu oluşan bozkır alanlarda step bitkileri yetişmektedir. Genişliği 946.466 hektarı bulan Antalya ormanlarında köknar, meşe, dişbudak, karaağaç, kocayemiş, çınar, ahlat, ıhlamur, yabani ve aşılı zeytin, kermes meşesi, mazı meşesi, sandal, sakız ağacı, mersin, tespih ağacı, defne, akça kesme, hayıt, zakkum, Keçiboynuzu, kayacık, funda, ladin, çılbırdı, cehri, katırtırnağı, kekik, patlangaç, sütleğen, dikenli mersin, deve dikeni, ballı baba, alev doda, ada çayı, safran, kanada şifa otu, tokuz otu, çakır dikeni, çiriş otu, kuşkonmaz, krizantem gibi ağaç ve ot cinsleri bulunur.

Antalya bölgesinin ılıman iklim özelliklerine sahip olması ve bitki örtüsü çeşitliliği, yaban hayatının zenginliğini de beraberinde getirir. Geyik, tilki, sansar, sincap, alageyik, yaban keçisi, çakal, sırtlan, kurt, ayı, keklik, bıldırcın, üveyik, yaban güvercini, çulluk, turaç, karatavuk, sarıasma ve turna Antalya ilinin yaban hayatını oluşturan canlıların bir kısmıdır.

Antalya ili, güneyde yer alan bu şehrin turizm alanı ilan edilmesinden sonra hızla kalabalıklaşmıştır. Özel ve kamu sektörü yatırımları kent merkezi ve çevresinde yoğunlaşmış, bu gelişmeyle birlikte artan iş olanakları, yoğun bir nüfus göçüne yol açmıştır. Turizm olanaklarının çeşitliliği, buna bağlı olarak tesisleşmenin gelişmişliği, her mevsim tarıma uygun toprakları, ulaşım sistemlerinin kullanışlılığı, denize kıyısı olması gibi nedenlerin göçü teşvik ettiği söylenebilir. 1927 sayımında 206.270 olan il nüfusu, zamanla artan doğum oranı ve göçle birlikte katlanarak artmış ve günümüzde 2 milyonu geçmiştir. Göçlere rağmen, 2008'de Antalya'da işsizlik oranı (%10,7) Türkiye genel işsizlik oranı (%11,9)’nın altındaydı. İşgücüne katılım açısından da (%57) TÜİK tarafından belirlenen 26 bölge arasında ikinci sıradaydı. İstihdam edilenlerin %45’i hizmetler, %5’i sanayi, %50’si ise tarım sektöründe çalışmaktadır. Bu oranlar, Türkiye genelinde ise sırasıyla %49, %27 ve %24’tür.
2013’ten önce, nüfusun 1.000.081’i il merkezi sınırları içinde, 919.648’i ise ilçe sınırları içindeydi. Bu durumda, il nüfusunun %52’si merkezlerde (il ve ilçe merkezleri), %48’i ise köy ve beldelerde yaşamaktaydı. Antalya, 2016 yılı itibarıyla nüfus bakımından 81 il arasında beşinci sıradadır. 2.328.555 kişilik Antalya nüfusu, bir önceki yıla göre 40.099 kişi artmış ve Türkiye nüfusu içindeki Antalya’nın payı %2,64’ten %2,92’ye yükselmiştir.
Antalya’daki nüfus, Türkiye geneline göre daha yüksek bir eğitim düzeyine sahiptir. 2008 verilerine göre, 15 yaş üstü nüfusun okuma yazma oranı toplam il nüfusunun %97'sini (erkeklerde %91, kadınlarda %86'sını) oluşturur, Türkiye genelinde ise bu oran %83'tür (erkeklerde %88, kadınlarda %79). Bu farklılık, özellikle üniversite mezunları arasında daha belirgindir. Antalya’da üniversite ve yüksekokul mezunlarının toplam nüfusa oranı yaklaşık %7 iken, Türkiye genelinde bu oran %5,4’tür.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Antalya İl Nüfusu: 2.777.677 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 20.177 km2dir. İlde km2ye 138 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 5.322 kişi ile Muratpaşa'dır.) İlde yıllık nüfus artış oranı %2,04 olmuştur. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 19 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 913 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Aksu (+%5,46), Gündoğmuş (-%5,44)

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

2018'de Yüksek Seçim Kurulu, en son nüfus verilerine dayanarak 2018 seçimleri için Antalya'nın çıkaracağı milletvekili sayısını 14'ten 16'ya yükseltmiştir.

Antalya'nın 2014 Türkiye genel seçimlerinde 14 olan milletvekili sayısı 2018 Türkiye genel seçimleri öncesi Yüksek Seçim Kurulu tarafından 16'ya çıkarılmıştı. 2018 milletvekili seçimlerinde An

Elektronikte antenler, boşluktaki elektromanyetik dalgaları toplayarak bu dalgaların iletim hatları içerisinde yayılmasını sağlayan ("alıcı anten") veya iletim hatlarından gelen sinyalleri boşluğa dalga olarak yayan ("verici anten") cihazlardır. Antenlerde enerjinin iletimi ve alınması anteni oluşturan metal iletkenlerin uygulanan elektrik akımı ile yüklenmesi ile gerçekleşir. Alıcı antene eşlenen güç sinyalin arttırılması için bir amplifikatöre iletilebilir. Antenler radyo, telsiz ve benzeri kablosuz iletişim cihazlarının temel elemanlarındandır.
Antenler, radyo dalgalarını belirli bir yöne ("yüksek kazançlı anten") veya tüm yönlere eşit bir şekilde ("tümyönlü anten") yaymak için tasarlanabilir. Antenlerde istenilen bir ışıma desenini veya hüzmeleri elde etmek için parabolik yansıtıcı, boynuz veya parazitik eleman gibi ek parçalar kullanılabilir. Anten dizileri de aynı zamanda farklı ışıma desenleri elde etmek için kullanılabilir.
Tarihte antenler ilk kez 1888 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz tarafından üretilmiş ve Hertz'in deneyleri James Clerk Maxwell'in öngördüğü elektromanyetik dalgaların varlığını kanıtlamıştır. 1895 yılı itibari ile Guglielmo Marconi uzun mesafeli radyotelgraf haberleşme için anten tasarımlarına başlamış ve bu çalışması kendisine Nobel Ödülü kazandırmıştır.

Elektromanyetik teoriye göre elektromanyetik dalgaların yayılımı için yüklerin ivme kazanması gerekmektedir. İletim hatlarında yayınım hatta eşlenmiş dalganın bir kesitten sızması ile gerçekleşebilir. Karşılıklılık ilkesine göre bir anten, alıcı ve verici olarak aynı özelliklere sahiptir ve iki biçimde de kullanılabilir. Birçok anten tipi rezonans prensibine göre tasarlanır ("rezonant anten"); buna örnek olarak yarı dalga dipol anteni örnek verilebilir. Bu antenlerde rezonans sonucu iletkende bir duran dalga oluşur ve kısa bir frekans aralığında ışıma gerçekleşir.
Antene maksimum gücün gitmesi ve yansımanın önlenmesi için için anten sisteminin empedansının iletici veya alıcının empedansının karmaşık eşleniği olması gerekir; bunu sağlamak için empedans eşleme veya balun kullanılabilir. Smith abağı empedans eşlemede sıklıkla kullanılır. Yansıma kaybı ("return loss") ve voltaj duran dalga oranı (VSWR) kaybı ve yansıyan voltajı incelemek için kullanılan parametrelerdendir. Antenin radyasyon yayılımına harcadığı güç ışıma direnci yardımıyla ifade edilir; anten için harcanan gücün mümkün olduğu kadar ışımaya gitmesi istendiğinden ışıma direncinin yüksek olması tercih edilir. Yayılan dalganın polarizasyonu da anten tasarımlarında kayda değer bir değişkendir. Antenlerden yayıların ışımanın polarizasyonu doğrusal, dairesel veya eliptik olabilir.
Antenlerin ışıma desenleri genellikle ışıma örüntüsü grafiği ile gösterilir: bu grafik küresel koordinat sisteminde 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
'ya göre (E-düzlem örüntüsü) veya 
  
    
      
        θ
        =
        π
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle \theta =\pi /2}
  
'ye sabitlenmiş bir şekilde 
  
    
      
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle \phi \,}
  
'ye göre (H-düzlem örüntüsü) verilir. Bir antenin belirli bir yöne ışıması yönlü kazanç parametresi ile desibel cinsiden belirtilir; kazanç, elektrik devreler ve amfilerin aksine ana radyasyon lobunun genliğini temsil eder. Işıma şiddeti ise yönlü kazanç ile ilişkilidir ve steradyan başına düşen ortalama güç ile ifade edilebilir.
Antenlerin tasarımı ve analizinde hesaplamalı elektromanyetizma teknikleri sıklıkla kullanılır. En çok kullanılan teknikler arasında moment metodu (MoM) ve zamanda sonlu farklar yöntemi (FDTD) bulunmaktadır.

İzotropik anten: İzotropik anten, tüm yönlere eşit güçte ışıma yapan varsayımsal bir anten tipidir. İzotropik anten modeli matematiksel hesaplamalarda ve anten performansının (kazanç) incelenmesinde referans olarak kullanılır; bir antenin tam anlamda izotropik ışıma yapması fiziksel olarak mümkün değildir.
Dipol anten: Dipol anten, en basit ve yaygın anten tiplerindendir. En yaygın konfigürasyonu iki tane eş metal iletkenden oluşur; bu iletkenler ortadaki bir besleme noktası ile sisteme bağlanır. Yarı-dalga dipol anteni yaygın bir tasarımdır; bu tasarımda antenin yaklaşık boyu ışıma rezonans dalga boyunun yarısı kadardır. Basit dipol antenlerin ışıma deseni ideal elektrik dipollere (Hertz dipolü) yakınsar.
Monopol anten: Monopol antenler tek bir iletken telden oluşur; bu tel topraklanmış bir yüzeyin üstünde bulunur. Bu antenler dipol antenlere benzer bir şekilde dalgaları tümyönlü bir şekilde iletir. Bunun sebebi elektromanyetikteki imaj teorisine göre antenin tabanındaki toplanmış düzlemin teoride anteni "bir dipol antene tamamlamasıdır." Diğer bir deyişle, topraklanmış yüzey bir ayna görevi görerek antenin sanal bir görüntüsünü oluşturur. En yaygın monopol anten tiplerinden biri çeyrek-dalga antenidir.
Döngü anten: Döngü antenler basit ve ucuz bir anten çeşididir. Genelde bir tarafından iletim hattına bağlanmış dairesel döngülerden oluşurlar. Küçük döngü antenleri dalga boylarından çok daha küçük boyutta olabilir; bu antenler genelde düşük frekanslarda sadece alıcı olarak kullanılır. Döngü antenlerinde telin sargısı arttırılarak ışıma direnci arttırılabilir.
Yagi anten: Yagi anten, diğer adıyla Yagi-Uda anteni, birden fazla paralel metal çubuktan oluşur. Çubuklardan biri ışımayı gerçekleştiren dipol anten olarak görev yaparken diğerleri de yansıtıcı ve parazitik eleman işlevleri görür. Parazitik elemanlardan yayınım besleme antenindeki dalgaların bu elemanlara eşlenmesi ile gerçekleşir; bu şekilde anten kazancı ve tek yönlülük elde edilebilir. Yagi antenler televizyon yayınlarında sıklıkla kullanılmaktadır.
Bikonik anten: Bikonik antenler koni şeklindeki iki iletken elemanın bir besleme hattı ile birleştirilmesi ile oluşur. Bu antenler geniş bant aralıklarında çalışabilmektedir.
Huni anten: Huni antenler, ucu huni şeklinde açılmış dalga kılavuzlarından oluşur. Bu konfigürasyonda kılavuza eşlenmiş radyo dalgaları huni şeklindeki açıklıktan dışarı yayılır. 1800'lü yılların sonlarına doğru icat edilen huni antenler 1930'lardan sonra popülerlik kazanmıştır; basit yapıları ve geniş bant aralıklarında kazançlı bir şekilde çalışabilmeleri nedeniyle Radyo astronomisinde ve telekomünikasyonda besleme anteni olarak sıklıkla kullanılmaktadır.
Parabolik anten: Parabolik antenlerde parabol şeklinde yansıtıcı bir metal yüzey dalgaları kazançlı bir hüzmenin içine toplamak için kullanılır; bu açıdan merceklerin çalışma prensibine benzerler. Cassegrain yansıtıcıları parabolik eleman olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Kepçe ve çanak anten olarak da bilinirler.
Mikroşerit anteni: Mikroşerit antenleri baskılı devre kartı teknolojisi ile üretilmektedir. Yama anten olarak bilinen bu antenler baskılı devreleri oluşturan substratın üzerine bir dikdörtgen yüzey olarak entegre edilir. Yama antenler ilk kez 1950'lerde bulunsa da, 1979'da kovuk modelinin geliştirilmesi sonrası popülerliğine kavuşmuştur. Günümüzde yama antenlerin bulunduğu mikrodalga devreler cep telefonları başta olmak üzere kablosuz iletişim teknolojisinde sıklıkla kullanılmaktadır.
Yürüyen dalga anteni: Yürüyen dalga antenleri yayınım yapan iletim hatları olarak tanımlanabilir. Bu konfigürasyonda, bir iletim hattında ilerleyen dalga ilerledikçe hattan sızarak yayılır. Yavaş dalga ve hızlı dalga antenleri başlıca yürüyen dalga antenleridir; ikincisi sızan dalga anteni olarak da bilinir.
Frekanstan bağımsız antenler: Spiral ve fraktal bazlı anten tasarımları frekanstan bağımsız ışıma elde etmek için kullanılmaktadır. Log-periyodik antenler de bu sınıfa girmektedir.
Akıllı anten teknolojileri: Yeni nesil kablosuz iletişim teknolojilerinin ve standartlarının geliştirilmesi farklı koşullara uyum sağlayabilen "akıllı antenlerin" tasarımına önayak olmuştur. Bu antenler özellikle hüzmeleme (beamforming) teknolojileri için önem teşkil etmektedir.
Metamateryal antenler: Negatif kırınım gibi doğada bulunmayan özelliklere sahip metamalzemeler modern anten tasarımlarında kullanılmaktadır.

Kablosuz iletişim
Telekomünikasyon
MIMO
Friis denklemi
Yansıma

Dipol anten boyut hesaplayıcısı 14 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mikroşerit anten boyut hesaplayıcısı 14 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antik Yunanistan, bugünkü Yunanistan toprakları ile Küçük Asya'da (Anadolu) yaşayan toplumların kurduğu devlet ve uygarlıkların, MÖ 756 (Arkaik dönem) ile MÖ 146 (Roma işgali) tarihleri arasında hüküm sürdükleri bölgenin adı.
Balkanlar'a göç eden Yunan kabilelerin kurmuş olduğu Yunan şehir devletleri demokrasinin ilk temellerinin atıldığı yerlerdir. Aiskhylos, Aristophanes, Euripides, Sophokles, Aristoteles, Platon, Sokrates, Herodotos ve Ksenophon gibi büyük filozofların yetiştiği Atina, Sparta, Tebai ve Nakşa gibi büyük şehirler gerek birbirleriyle gerek o dönemin en önemli güçlerinden biri olan Persler ile üstünlük mücadelelerine girmişlerdir.
Antik Yunan uygarlığının zirveye çıktığı, en çok geliştiği dönemler İskender yönetiminde olmuştur. Yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan İskender, babası II. Filip'in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, Antik Yunan kültürünü batıda Makedonya'dan doğuda Hindistan'a, kuzeyde Fergana'dan güneyde Mısır çöllerine kadar yaymıştır.
Çok tanrılı din inancının hâkim olduğu, toplumun sınıflara ayrıldığı, tiyatro ve mimarinin o dönemdeki en büyük eserlerinin verildiği Antik Yunan medeniyetinin gelişimi Augustus Caesar'ın MÖ 27 yılında Yunanistan'ı Achaea eyaleti olarak Roma İmparatorluğu'na bağlaması ile durmuştur. Fakat yine de Antik Yunan kültürü batı medeniyetlerinin temeli olarak kabul edilir. Yunan kültür ve uygarlığının, Avrupa'nın birçok yerinde hüküm sürüp kendinden izler bırakmış Roma İmparatorluğu üzerinde çok büyük etkisi vardır. 14. ve 16. yüzyıllar arasında Avrupa'yı etkisi altına alan Rönesans hareketinin ve Neo-Klasik canlanmanın üzerinde Antik Yunan medeniyetinin büyük izleri görülür.

Yunan Medeniyetinin başlangıcı ve bitişi hakkında kesin ya da dünyaca kabul görmüş herhangi bir görüş yoktur. Genel olarak Roma İmparatorluğu'ndan önceki dönemler Antik Yunan tarihi olarak değerlendirilir. Bazı tarihçiler MÖ 1150 yılında yıkılan, Yunanca konuşan Miken uygarlığını da Yunan tarihi içerisinde değerlendirirler. Buna rağmen birçoğu ise Miken uygarlığını etkilemiş olan Girit Uygarlığı'nın daha sonraki Yunan kültürlerinden çok farklı olduğunu öne sürerek sınıflandırmayı ayrı yaparlar.
Günümüzde Yunanistan'da okul kitaplarında "eski zamanlar", Miken felaketiyle başlayan ve ülke topraklarının Roma İmparatorluğu tarafından fethedilmesine kadar olan 900 yıllık bir dönemi kapsamakta olup, sanat, kültür ve politika temelinde üç bölüme ayrılabilir.

Tarihî dönemler Yunan Karanlık Çağı ile başlar (MÖ 1100 - MÖ 800). Bu dönemde sanatçılar amforalar ve çeşitli çömlekler üzerine üçgen, kare, çember gibi geometrik şekiller yapmışlardır. Arkaik Dönemler'de (MÖ 800 - MÖ 490) ise ayakta duran gerçekçi gülümsemelere sahip heykeller yapılmıştır. Klasik Dönem'de sanatçılar Parthenon gibi eserler vermeye başlamışlardır (MÖ 490 - MÖ 323). Büyük İskender'in ülkeyi fethiyle başlayan Helenistik Dönem olarak anılan dönemde ise (MÖ 323 – MÖ 146) Antik Yunan Kültürü Mısır ve Baktria kültürüne de katkıda bulunmuştur.
Geleneksel olarak Antik Yunan döneminin başlangıcı MÖ 776'da ilk Olimpiyat Oyunları'nın yapılması olarak alınır. Ama birçok tarihçi Yunan Kültürü'nün geçmişini MÖ 1000'lere kadar yayar. Fakat çoğunlukla kabul gören bitiş tarihi MÖ 323'te Büyük İskender'in ölümüdür. Bir sonraki dönem ise Romalıların ülkeyi ele geçirmesiyle başlayan uyum dönemidir. Fakat bu konuda da tartışmalar vardır. Bazı tarihçiler Yunan kültürünün 3. yüzyıl'da Hristiyanlık'ın çıkışına kadar ufak değişimlerle devam ettiğini öne sürerler.

Yunanların MÖ 2000 yıllarında kitleler hâlinde Balkan Yarımadası'nın güneyine göç ettikleri inanılır. MÖ 23. ve MÖ 17. yüzyıllar Proto-Grek dönem olarak adlandırılır. MÖ 1600'den 1100'e kadar olan dönem, Homeros'un epiklerinde masallaştırdığı Truva'ya karşı savaşan Kral Agememnon'un başında olduğu Miken Yunan Çağı'dır. MÖ 1100'den MÖ 8. yüzyıla olan hiçbir yazılı eserin günümüze ulaşmadığı ve sadece yetersiz arkeolojik kalıntıların bulunduğu Karanlık Çağ olarak adlandırılır. Herodotos'un Tarih, Pausanias'ın Yunanistan'ın Tanımı, Diodorus'un Biblioteca ve Jerome'nin Kranikon adlı eserleri bu dönemle ilgili bazı kısa bilgiler ve dönemin kralları hakkında bilgi verir. Antik Yunan Çağı'nın çoğu zaman MÖ 323 yılında ölen Büyük İskender'in hükümdarlığının başlaması ile sona erdiği kabul edilir. Büyük İskender dönemine Helenistik Çağ adı da verilir.
Yunanistan'daki her tarihî olay sebepleri ile birlikte yazılmıştır. Herodotos, Thukydides, Ksenophon, Demosthenes, Platon ve Aristoteles gibi eserleri günümüze kadar ulaşan politikacı ve tarihçi yazarların çoğu Atinalı idi. Bu yüzden tüm Yunan medeniyeti içinde en çok bilgi sahibi olunan şehir Atina'dır ve yine bu yüzden diğer şehirlerin tarihleri hakkında kayda değer fazla bir bilgi yoktur. Ayrıca bu yazarlar neredeyse tamamen politik, askerî ve diplomatik olayları yazmaya odaklandıklarından ekonomik ve sosyal tarihi pek dikkate almamışlardır. Yunan tarihi hakkında söylenen her şey bu yazarların kalemlerinden çıkan bilgilerden ibarettir.

MÖ 8. yüzyılda Miken uygarlığı'nın çöküşe geçmesi ile Yunanistan, Karanlık Çağından çıkmaya başladı. Gerek kültürel gerekse toplumsal alanda büyük canlanmalar başladı. Okuryazarlık kayboldu ve Miken yazısı unutuldu. Fakat Yunanlar Fenike alfabesi'nden Yunan alfabesini yarattılar. MÖ 800'lerde ilk yazılı kayıtlar görülmeye başladı. Yunanistan, daha sonra tüm Yunan coğrafyasına model teşkil edecek olan, her adanın, vadinin ve ovanın, deniz ya da dağ sınırları ile birbirinden ayrıldığı, kendi kendini yöneten küçük yönetim birimlerine ayrıldı.
Nüfus MÖ 800'den MÖ 350'lere kadar tahminen 700.000'lerden 8-10 milyona kadar çıktı ki bu tarıma elverişli arazilere oranla olması gerekenin çok üstündeydi. Bu nedenle MÖ 750'lerden itibaren Yunanlar her yönde koloniler kurmaya başladılar.

İlk olarak doğuda Anadolu Yarımadası'nın Ege Denizi kıyıları kolonize edildi. Daha sonra Trakya ve Kıbrıs adasında koloniler kuruldu. Marmara Denizi çevresi, Anadolu'nun Karadeniz kıyıları ve hatta günümüzdeki Ukrayna kıyıları bile sömürgeleştirildi. Bunun yanı sıra doğuda İllirya (Balkan Yarımadası'nın Adriyatik Kıyıları), Sicilya, İtalya'nın doğu uçları ile Fransa'nın güney kıyıları, Korsika, Libya ve Mısır'da bile Yunan kolonileri kurulmuştur. Günümüz modern şehirlerinden Siracusa (Συρακούσαι) Sirekuse Kolonisi, Napoli (Νεάπολις) Neopolis Kolonisi, Marsilya (Μασσαλία) Massaliya Kolonisi ve İstanbul (Βυζάντιον) Bizantion Kolonisi tarafından, koloni devleti olarak kurulmuş olan yerlerdir.
Milattan önce 6. yüzyıla gelindiğinde Yunan dili ve kültürü coğrafi olarak topraklarının kapladığı alandan çok daha geniş bir alanda etkiliydi. Yunan sömürgeleri dinî ve ticari yönden geldikleri şehirlere bağlı olsalar da politik yönden kendi kontrolleri kendi ellerindeydi. Eski Yunanlar hem ana yurtlarında hem de kolonilerinde kendilerini bağımsız küçük topluluklara bölmüşlerdir. Pólis adı verdikleri şehirler Yunan hükûmetinin ana birimleri olmuşlardır.
Bu dönemde hem Yunanistan'da hem de denizaşırı sömürgelerinde büyük ekonomik gelişmeler olmuş hem de insanların yaşam standartları oldukça iyileşmiştir. Bazı ekonomi tarihçilerine göre, Antik Yunanistan endüstrileşme öncesi ekonomilerin en gelişmişlerinden biridir. Yunan işçisinin ortalama günlük ücreti yaklaşık 12 kg buğdaya denk geliyordu. Bu, ortalama günlüğü yaklaşık 3,75 kg olan Roma döneminde bir Mısırlı işçinin ücretinden yaklaşık 3 kat daha fazlaydı.

Yunan şehirlerinin her biri aslen bir krallık olmalarına rağmen bunların çoğu o kadar küçüktü ki, yöneticileri için kullanılan kral terimi yanıltıcı derecede büyük bir kavramdı. Bu dönemde para sisteminin kullanıma geçmesiyle tüccarlar sınıfının ortaya çıkması, büyük şehirlerde sınıf ayrılıklarına yol açtı. MÖ 650'lerden başlayarak aristokratlar devrilmemek ve Tiran diye adlandırdıkları gaddar, halkçı liderlerin onların yerini almaması için büyük mücadeleler vermek zorunda kaldılar.
MÖ 6. yüzyılda Atina, Sparta, Korint ve Tebai gibi bazı şehirler Yunan çevrelerinde öne çıkmaya başladı. Bu şehirlerden her biri çevrelerindeki kırsal alanları, kendilerinden küçük kasabaları kontrolleri altına almışlar ve Atina ile Sparta genel siyasete hâkim olmak amacı ile daima bir rekabet içinde olmuşlardır. 

Sparta'da kökleşmiş aristokrasi gücünü muhafaza etti ve (MÖ 650) Likurgus anayasası ile daha da güçlendi. Bu güç Sparta'ya ikili monarşi altında kalıcı bir askerî güç verdi. Sparta, Peloponez'de (Bugünkü Mora Yarımadası) Argos ve Achaia hariç tüm şehirler üstünde hâkimiyet kurdu.
Bunun aksine, Atina'da, monarşi MÖ 683'te kaldırıldı ve Solon'un ilan ettiği reformlar aristokratik hükûmeti ölçülü bir düzeyde tuttu. Atina'yı çok büyük bir ticaret ve donanma şehri hâline getiren aristokratları Pisistratid tiranı ve oğulları izledi. Bu dönemdeki despotçu düzen devrilince MÖ 500'de Kleisthenes tarafından dünyanın ilk demokratik düzeni ilan edildi. Demokrasi gücünü şehirli erkeklerin oluşturduğu bir meclisten alıyordu. Bu meclis köleleri ve Atinalı olmayanları kapsamayan sadece yerel halktan oluşan bir topluluktu.

Koloni devleti olarak kurulmuş Bodrum, Milas gibi büyük merkezlere sahip olan İyonya diğer devletlere karşı gücünü ve bağımsızlığını koruyacak durumda değildi ve MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi. Bu kaos ortamında Yunanların kışkırttığı İyon ayaklanmaları birçok şehirde amacına ulaştı.
MÖ 490'da İyon ayaklanmalarını bastıran Pers Kralı I. Darius Yunanları cezalandırmak için bir filo yolladı. Atinalı general Miltiades'in önderliğinde, Maraton Savaşı'nda Persler, Yunan ordularına yenildiler. Günümüzde bu savaşta ölenlerin mezarları hâlâ Maraton alanında görülebilir.
10 yıl sonra Darius'un vârisi I. Serhas daha güçlü bir orduyla tekrar Yunan topraklarına girdi. Thermopylae Muharebesi'nde Sparta kralı I. Leonidas'ın sebep olduğu bir gecikme ile Serhas Atina içerine doğru ilerledi ve ele geçirmiş olduğu şehri yakıp yıktı. Fakat Atinalılar şehri deniz kenarına tahliye etmişlerdi ve Themistokles önderliğinde Salam

Aral Gölü veya Aral Denizi, kuzeyde Kazakistan ve güneyde Özbekistan arasında yer alan, 1960'larda küçülmeye başlayan ve 2007 yılına kadar büyük ölçüde çöle dönüşen kapalı havzalı bir tuz gölüydü. Kazakistan'ın Aktobe ve Kızılorda bölgelerinde ve Özbekistan'ın Karakalpakistan özerk bölgesinde bulunuyordu. Adı, Moğol ve Türk dillerinden kabaca "Adalar Denizi" olarak çevrilir ve bir zamanlar sularını süsleyen çok sayıda adaya (1100'den fazla) atıfta bulunur. Aral Denizi drenaj havzası Özbekistan ve Afganistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan'ın bazı kısımlarını kapsar.
Eskiden 68.000 km2 (26.300 mil kare) alanıyla dünyanın üçüncü büyük gölü olan Aral Denizi, 1960'larda Sovyet sulama projeleri nedeniyle onu besleyen nehirlerin yönünün değiştirilmesinden sonra küçülmeye başladı. 2007 yılına gelindiğinde, orijinal büyüklüğünün %10'una kadar gerilemiş ve dört göle bölünmüştü: Kuzey Aral Denizi, bir zamanlar çok daha büyük olan Güney Aral Denizi'nin doğu ve batı havzaları ve daha küçük olan ara Barsakelmes Gölü. 2009 yılına gelindiğinde, güneydoğu gölü tamamen kaybolmuş ve güneybatı gölü, eski güney denizinin batı kenarında ince bir şerit haline gelmişti. Sonraki yıllarda, ara sıra meydana gelen su akışları, güneydoğu gölünün bazen az miktarda yeniden dolmasına yol açtı. Ağustos 2014'te NASA tarafından çekilen uydu görüntüleri, modern tarihte ilk kez Aral Denizi'nin doğu havzasının tamamen kuruduğunu ortaya koydu. Doğu havzası artık Aralkum Çölü olarak adlandırılıyor. 
Kazakistan'ın Kuzey Aral Denizi'ni kurtarma ve yeniden doldurma çabasıyla, Kokaral Barajı 2005 yılında tamamlandı. 2008 yılına gelindiğinde, su seviyesi 2003 yılındaki seviyenin 12 m (39 ft) üzerine çıkarak 42 m'ye (138 ft) ulaştı. 2013 yılı itibariyle tuzluluk azaldı ve balıklar tekrar bazı balıkçılık faaliyetlerinin sürdürülebilir olması için yeterli sayıda mevcuttu.
2011 yılında Moynak'ı ziyaret ettikten sonra, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Aral Denizi'nin küçülmesini "gezegenin en kötü çevre felaketlerinden biri" olarak nitelendirdi. Bölgenin bir zamanlar müreffeh olan balıkçılık endüstrisi harap oldu ve işsizliğe ve ekonomik zorluklara yol açtı. Yönü değiştirilen Seyhun Nehri'nden gelen su, Fergana Vadisi'ndeki yaklaşık iki milyon hektarlık (5.000.000 dönüm) tarım arazisinin sulanmasında kullanılıyor. Aral Denizi bölgesi ağır derecede kirlenmiş olup, bunun sonucunda ciddi halk sağlığı sorunları ortaya çıkmaktadır. UNESCO, çevresel trajediyi incelemek için bir kaynak olarak Aral Denizi ile ilgili tarihi belgeleri Dünya Belleği Kayıtlarına eklemiştir.

Aral gölü kapalı havza (endorheic) özelliği gösteren bir göldür. Özbekistan ve Kazakistan arasında yer alan Aral gölü havzasını esas itibarıyla Ceyhun, Seyhun ve Zerevşan nehirlerinin havzalarının birleşmesiyle oluşur. Sovyetlerin yeni ekonomik modeli uyarınca 1960'lardan itibaren pamuk tarımı için yoğun ve geniş çaplı sulama faaliyetlerine girişilmiş ve Aral gölünü besleyen nehirlerin suyu ciddi oranda kullanılmıştır. O günden itibaren göl şiddetli bir kuruma ve küçülme sürecine girmiştir. İlk etapta göl kuzey ve güney kısımlara ayrılırken; 2003 yılında da gölün batı ve doğu olarak ayrıldığı gözlemlenmiştir. Güney Aral gölü hala küçülmektedir, suları kirlenmekte ve tuzlanmaktadır, bundan ötürü gölün doğal ekosistemi çökmüş durumdadır. Kazakistan tarafında kuzey Aral gölü kısmında Seyhun üzerine kurularak 2005 yılında tamamlanan Kök-Aral barajıyla su seviyesi 30 metreden 42 metreye yükselmiş, tuzluluk oranı düşmüş ve balıkçılık kısmen canlandırılmıştır. Özbekistan kısmında da Ceyhun nehrinin drenajıyla su kütleleri ve düzenlenmiş yapay göller oluşturulmasına yönelik çabalar mevcuttur. Aral gölü, Orta Asya cumhuriyetlerinin devlet başkanları düzeyinde ilgi gösterdikleri bir konu olmuştur. Göl adına birçok proje geliştiren kuruluşların son projesi Aral gölü havzası programının 3. aşaması projesidir (ASBP-3) ki, bu proje gölün çevresel ve sosyo-ekonomik şartlarını düzeltmek adına hazırlanmıştır. Özellikle güney Aral gölündeki canlandırma faaliyetleri için Ceyhun nehrinden daha az su çekilmesi ve bunun sürdürülebilir durumda olması gerekmektedir. Özetle, Aral gölünün topyekun ıslahı için Seyhun ve Ceyhun nehir havzalarının korunmalarının şart olduğunu ve bölgedeki tarımsal sulama suyunun planlı bir yönetimine ihtiyaç duyulduğunu pek çok çalışma göstermektedir.
Aral Denizi araştırması için birkaç gezi yapıldı. Bilim adamları, Aral Denizi'nin cenozoik dönemin ortasında (21 milyon yıl önce) Hazar Denizi ile bağlantılı olduğuna, ancak daha sonra nehirlerin her iki okyanusu da yok ettiğine ve böldüğüne inanıyor.[1] 11 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aral gölü çöküntüsü neojen (23,5-2,6 milyon yıl önce) periyodunun sonlarında meydana geldi ve oluşan oyuklar, jeolojik dönem süresince Seyhun nehrinin boşaltmasıyla kısmen suyla dolmaya başladı. pleyistosen dönemi başı ve ortasında (2,6 milyon yıl-11.700) görece kuru bir dönem geçiren Aral gölü erken holosen döneminde bu sefer de Ceyhun'un drenaj havzası oldu ve su seviyesini yükseltti. Tarih içerisinde görece kuru periyotlar geçirse de iki nehir ortaklaşa olarak sularını Aral gölü'ne boşaltmıştır. 1960'lara dek Aral gölü bu nehirlerce yüksek seviyede bir su varlığında tutulmuştur. Aral gölü'nün su varlığı yıllık hatta sezonluk olarak ciddi değişimler (1-3 metre) göstermektedir zira kurak bir iklim çevresinde yer alan göl çöllerle kaplıdır. Uzun aralıklarla yüzyıllar ölçeğinden bakılırsa su seviyesi değişimleri 6 metre gibi dramatik ölçülere yaklaşmaktadır. Kışları soğuk ve yağışsız, yazları ise çöl sıcaklarıyla geçmekte ve kıt olan yağış miktarı da bahar mevsimlerinde düşmektedir. Yıllık yağış ortalaması 100 mm dolaylarındadır. 1960'lara dek Aral gölü'nün su dengesi nehirlerin iç akışı ve buharlaşma dengesi üzerine kuruluydu, ancak Sovyet endüstri hamleleri nedeniyle son 50 yılda bu döngü bozulmuştur.

Batı Türkistan'da Özbekistan ile Kazakistan arasındaki gölün büyük kısmı Özbekistan’a dahildir. Asya’nın ikinci, dünyanın dördüncü büyük gölüdür. Yüzölçümü 64.500 kilometrekare ile 68.700 kilometrekare arasında değişir. Büyüklük sırasına göre; Hazar Denizi, Superior (Kuzey Amerika), Victoria (Afrika) göllerinden sonra gelir.
Jeolojik "Diluvyal devirde" Aral Gölünün yüzeyi daha yüksekte olup güney tarafından Hazar Denizi ile bağlantısı vardı. Karakum, Kızılkum ve Üstyurt çölleriyle çevrilidir. Gölün bulunduğu bölgede yazları çok sıcak geçen kurak bir iklim hüküm sürer. Akarsuların göle su taşımalarına rağmen buharlaşma, gelen sudan daha fazladır. Bu bakımdan göl gittikçe küçülmektedir.
En derin yeri 68 metrelik bir çukurdur. Geri kalan kısmının derinliği 20 metreyi geçmez. Gölün denizden yüksekliği 48, Hazar Denizi'nden yüksekliği 78 metredir. Genişliği 228 ve uzunluğu 420 kilometredir. Tuzluluk derecesi düşüktür (% 0,0103).
Gölün batı kıyıları dik, doğu ve güney kıyıları düz ve yassı, kuzey kıyıları girintili çıkıntılıdır. Aral Gölüne Amuderya ve Siri Derya nehirleri dökülür. Ayrıca etrafındaki yüksek dağların su kaynakları ile beslenir. Etrafı çöl olduğundan göl kenarında şehir yoktur. Göle Taşkent-Orenburg demiryolu yakındır.
Aral Gölü'nde irili ufaklı pek çok ada ve adacıklar vardır. Bol miktarda balık bulunur. Bilhassa sazan balığı bakımından çok zengindir. “Hazar’ı Aral’a Birleştirme Projesi” üzerinde çalışılmaktadır. Bu projeye göre, Obi Irmağı'nın suları Aral'a akıtılarak, Aral Gölü ile Hazar Denizi bir kanalla birleştirilmek istenmektedir.

Aral gölü özellikle 1960'lardaki yanlış mühendislik projeleri sebebiyle mutlak bir kurumayla karşı karşıya kaldı ve 1980'lere gelindiğinde Aral gölü, 1960'lardaki su varlığının yarısını kaybetmişti. Temel olarak gölün içilebilir özelliği ve balık çeşitliliği etklilenmeye başladı ve gölün ünlü türleri olan sazan, mersin balığı, tekir gibi balıklar yok oldu. Bugün hemen hemen endüstriyel balıkçılık aral gölü'nde bitmiştir, bu göl kıyısına yakın bazı köylerin aşamalı olarak insansızlaşmasına da sebep oldu, zira sadece balıkçılIk değil göl suyunun kuruması zaten yarı kurak iklimin iyice sert bir çöl iklimine dönmesine neden oldu. Adalarıyla ünlü olan Aral gölü'nde 1000'den fazla irili ufaklı toplam 1 hektar yüzölçümüne sahip adalar yer alır, bugün bu adalar anakarayla birleşmiştir. kuraklık sonrası bölgedeki insansızlaşma ve adalara karadan ulaşılabilmesi nedeniyle Sovyetler Birliği soğuk savaş döneminde biyolojik pek çok deney ve silahı bu adalara kurduğu tesislerde üretmiş ve test etmiştir. Hıyarcıklı veba, Anthrax gibi mikropların deneyler sonrası bu adalara gömüldüğü ortaya çıkmıştır. 2000'lerin başında ABD'nin görevlendirdiği sağlık ekiplerince bölgede biyolojik çalışma yapılmıştır. Çevresel problemlerin belki de en keskini hala bölgeye yakın yaşayan insanlarda görülen problemlerdir. Suyu çekilen göl tabanı görece düz ve çıplak olduğu için sert rüzgarlar sonucu çökelleri çevreye kolayca dağılmaktadır. Suyundan tabana çökelen tuz ve zamanında göle ulaşmış tarım ilaçları ve gübreler artık kuruyan tabanda rüzgar erozyonuyla kasaba ve köylere ulaşmakta ve çok sayıda insan hastalık tehdidiyle yüzleşmektedir. Bölgede özellikle akciğer kanseri ve böbrek rahatsızlıkları yaygın olarak görülmektedir.

Kazakistan'daki göller listesi
Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

İnternet belgeseli: Kuruyan Göl Aral 9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC article by David Shukman on a study that finds high levels of DNA damage that could explain the region's abnormally high cancer rate; Muynak, Uzbekistan, 29 June 2004 16 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20050926120121/http://www.dfd.dlr.de/app/land/aralsee/
New Scientist article, 21 July 2003 7 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC article on planned dam, 29 October 2003 16 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
State of Environment of the Aral Sea Basin (extensive 

Arap Birliği (Arapça: جامعة الدول العربية Câmiatü’d-düveli’l-Arabiyye) veya Arap Ligi (Arapça: الجامعة العربية el-Cāmiʻa el-ʻArabiyye), 22 Arap ülkesinin üye olduğu milletler arası bir örgüttür. Arap ülkeleri arasında ilk ittifak 1936'da Irak ve Suudi Arabistan arasında gerçekleşmiştir. 1944'te imzalanan İskenderiye Protokolü ile Arap Birliğinin temeli atılmıştır.
Arap Birliği; Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan ve Suriye devletleri tarafından 22 Mart 1945'te Kahire'de kurulmuştur. Merkezi Kahire'de olan Arap Birliği'nin bugün 22 üyesi mevcuttur, ancak Suriye'nin üyeliği Kasım 2011'den Mayıs 2023'e kadar askıya alınmıştır.
Örgüt, Arap ülkeleri arasında ekonomik, kültürel, siyasi ve sosyal ilişkileri düzenlemek amacındadır. Ortak pazar ise 1965 yılında kurulmuştur. Birliğin genel sekreteri Ahmed Ebu Gayt'dır. Ebu Gayt 3 Temmuz 2016'da Arap Birliği genel sekreterliği görevine başlamıştır. 2016 tarihinden beri Türkiye dâimi gözlemci statüsündedir.
Arap Birliği Eğitim, Kültür ve Bilim Örgütü (ALECSO) ve Arap Birliği Arap Ekonomik Birliği Konseyi (CAEU) Ekonomik ve Sosyal Konseyi gibi kurumlar aracılığıyla, Arap Birliği, Arap dünyasının çıkarlarını desteklemek için tasarlanmış politik, ekonomik, kültürel, bilimsel ve sosyal programları kolaylaştırmaktadır. Üye devletlerin politika pozisyonlarını koordine etmeleri, ortak endişe duydukları konularda müzakere etmeleri, bazı Arap uyuşmazlıklarını çözmeleri ve 1958 Lübnan krizi gibi çatışmaları sınırlamaları için bir forum görevi görmüştür. Birlik, ekonomik entegrasyonu teşvik eden birçok önemli belgenin hazırlanması ve sonuçlandırılması için bir platform görevi görmüştür. Buna bir örnek, bölgedeki ekonomik faaliyetlerin ilkelerini özetleyen Ortak Arap Ekonomik Eylem Bildirgesi'dir.

Her üye devletin Lig Konseyi'nde bir oy hakkı vardır ve kararlar yalnızca kendilerine oy veren devletler için bağlayıcıdır. 1945 yılında birliğin amaçları, üyelerinin siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal programlarını güçlendirmek ve koordine etmek ve/veya aralarında ve üçüncü taraflarda uyuşmazlıklara aracılık etmektir. Ayrıca, 13 Nisan 1950'de Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği konusunda bir anlaşma imzalanması, imzalayan ülkeleri askeri savunma önlemlerinin koordinasyonuna adamıştır. Mart 2015'te Arap Birliği Genel Sekreteri aşırılıkçılığa ve Arap Devletlerine yönelik diğer tehditlere karşı koymak amacıyla Ortak Arap Gücü'nün kurulduğunu duyurdu. Karara Yemen'de Fırtına Operasyonu yoğunlaşırken ulaşıldı. Projeye katılım isteğe bağlıdır ve ordu sadece üye devletlerden birinin talebi üzerine müdahale eder. Bölgedeki askerileşmenin artması ve şiddetli iç savaşların yanı sıra terörist hareketlerinde artması, zengin Körfez ülkeleri tarafından finanse edilen JAF'ın yaratılmasının arkasındaki nedendir.
1970'lerin başında, Arap Devletleri Birliği Ekonomik Konseyi, Avrupa devletleri arasında Birleşik Arap Ticaret Odalarının oluşturulması için bir teklifte bulundu. Bu teklif, Arap Devletleri Birliğine bağlı hükûmetlerin Arap İngiliz Ticaret Odası'nı kurma kararını "teşvik etmek" ve Arap dünyası ve ana ticaret ortağı İngiltere arasındaki ikili ticareti kolaylaştırmak amaçlıdır.

Üye ülkeler arasında yakın iş birliğini gerçekleştirmek
Üye ülkelerin politikalarını koordine etmek
Üye ülkelerin egemenlik ve bağımsızlığını korumak
Üye ülkelerinin işlerini ve çıkarlarını genel bir şekilde ele almak

- Konsey: Birliğin en üst yönetim organıdır ve genellikle dışişleri bakanları düzeyinde toplanır. Her üyenin bir oyu vardır ve kararların bağlayıcılığı sadece oy veren ülkelerle ilgilidir.
- Genel Sekreterlik: Birliğin günlük faaliyetlerini yürütür ve üye ülkeler arasında koordinasyon sağlar.

Arap Birliği üye ülkeleri 13.000.000 km²'nin (5.000.000 mil²) üzerinde bir alanı kaplar ve Afrika ile Asyayı birleştirir. Bölge büyük ölçüde Sahra gibi kurak çöllerden oluşmaktadır. Bununla birlikte, aynı zamanda Nil Vadisi, Jubba Vadisi ve Afrika Boynuzu'ndaki Şebele Vadisi, Mağrip'teki Atlas Dağları ve Mezopotamya Levant'a uzanan Bereketli Hilal gibi çok verimli toprakları da içerir. Bölge, Güney Arabistan'daki derin ormanları ve dünyanın en uzun nehri olan Nil'in bazı bölümlerini kapsıyor.

Arap Devletleri Birliği Paktı olarak da bilinen Arap Birliği Şartı, Arap Birliği'nin kurucu antlaşmasıdır. 1945'te kabul edildiğine göre, "Arap Devletleri Birliği bu Anlaşmayı imzalayan bağımsız Arap Devletleri'nden oluşacaktır".
Başlangıçta, 1945'te sadece altı üyesi vardı. Bugün, Arap Birliği'nin 22 üyesi vardır; bunların arasında üç Afrika ülkesi bölgeye göre en büyük (Sudan, Cezayir ve Libya) ve Batı Asya'daki (Suudi Arabistan) en büyük ülkedir.
Beş ülke gözlemci statüsüne sahiptir. Görüşlerini ifade etme ve tavsiyede bulunma hakkı verilir ancak oy verme hakları yoktur.
20. yüzyılın ikinci yarısında üyelikte sürekli bir artış oldu. 2020 itibarıyla 22 üye ülke vardır:

ve 7 gözlemci durumu:

Libya'nın üyeliği, Libya İç Savaşı'nın başlamasının ardından 22 Şubat 2011 tarihinde askıya alındı. Libya'nın kısmen tanınmış geçici hükûmeti olan Ulusal Geçiş Konseyi, Libya'yı kuruluşa yeniden kabul edip etmeyeceğiniz konusundaki bir tartışmaya katılmak üzere 17 Ağustos'ta Arap Birliği toplantısında oturmak üzere bir temsilci gönderdi.
Suriye'nin üyeliği 16 Kasım 2011 tarihinde askıya alındı. 6 Mart 2013 tarihinde Arap Birliği, Suriye Ulusal Koalisyonu'nun Suriye'yi temsil ettiği gerekçesiyle Arap Birliği'ndeki yerini verdi. 9 Mart 2014 tarihinde, genel sekreter Nabil al-Arabi, muhalefet kurumlarının oluşumunu tamamlayana kadar Suriye'nin sandalyesinin boş kalacağını söyledi. 7 Mayıs 2023 tarihinde Suriye, yeniden Arap Birliği'ne katıldı.

Arap Birliği, üyelerini ekonomik olarak entegre etmeye ve dış yardım istemeden üye devletleri içeren çatışmaları çözmeye çalışan siyasi bir örgüttür. Dışişleri genellikle BM denetimi altında yürütülürken, devlet temsilcisi parlamentonun unsurlarına sahiptir.
Arap Birliği Şartı, her bir üye devletin egemenliğine saygı gösterirken, bir Arap vatanı ilkesini onaylamıştır. Birlik Konseyi ve komitelerin iç düzenlemeleri Ekim 1951'de kabul edildi. Genel Sekreterlik düzenlemeleri Mayıs 1953'te kabul edildi.
O zamandan beri, Arap Birliği'nin yönetimi uluslarüstü kurumların ikiliği ve üye devletlerin egemenliğine dayanmaktadır. Bireysel devletliğin korunması, iktidar seçkinlerinin karar vermede güçlerini ve bağımsızlıklarını korumak için güçlü tercihlerinden güç aldı. Dahası, daha zengin ülkelerin servetlerini Arap milliyetçiliği adına paylaşabileceği korkusu, Arap yöneticiler arasındaki sahtekarlıklar ve Arap birliğine karşı çıkabilecek dış güçlerin etkisi, birliğin daha derin bir entegrasyonuna engel olarak görülebilir.
Arap Birliği 1964 Kahire Zirvesi'nde, Filistin halkını temsil eden bir örgütün kurulma aşamasını başlattı. İlk Filistin Ulusal Konseyi 29 Mayıs 1964'te Doğu Kudüs'te toplandı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 2 Haziran 1964'te bu toplantıda kuruldu. Filistin, FKÖ tarafından temsil edilerek Arap Birliği'ne kısa süre önce kabul edildi. Günümüzde Filistin Devleti Arap Birliği'nin tam üyesidir.
28 Mart 2002'deki Beyrut Zirvesi'nde, Birlik Arap-İsrail çatışmaları konusunda Suudi Arabistan'dan ilham alarak bir barış planı olan Arap Barış Girişimi'ni kabul etti. Girişim, İsrail ile ilişkilerin tamamen normalleşmesini sağladı. Buna karşılık İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki Filistin bağımsızlığını tanımak için Golan Tepeleri dahil olmak üzere işgal altındaki tüm topraklardan çekilmesi ve Doğu Kudüs'ün başkenti olması ve Filistinli mülteciler için "adil bir çözüm" olması gerekiyordu. Barış Girişimi 2007'de tekrar Riyad Zirvesi'nde onaylandı. Temmuz 2007'de Arap Birliği, Ürdün ve Mısır Dışişleri Bakanlarından oluşan bir heyeti, girişimi desteklemek için İsrail'e gönderdi. Venezuela'nın 2008-2009 İsrail-Gazze çatışması sırasında İsrail diplomatlarını sınır dışı etme hareketinin ardından Kuveyt milletvekili Waleed Al-Tabtabaie Arap Birliği'nin merkezini Venezuela'nın Caracas şehrine taşımayı önerdi. 13 Haziran 2010'da Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Mohammed Moussa Gazze Şeridi'ni ziyaret etti.Hamas'ın 2007'de silahlı olarak ele geçirilmesinden bu yana bir Arap Birliği yetkilisinin ilk ziyaretiydi.
2015 yılında Arap Birliği, Şii Husiler'e ve 2011 ayaklanmasında tahttan indirilen eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Saleh'e sadık güçlere karşı Suudi Arabistan'ın Yemen'e askerî müdahalesine destek verdi.
15 Nisan 2018'de, ABD destekli YPG güçlerini Afrin yerleşim bölgesinden uzaklaştırmayı amaçlayan Türkiye'nin Kuzey Suriye'ye müdahalesine yanıt olarak, Arap Birliği Türk güçlerini Afrin'den çekilmeye çağıran bir karar aldı.
Eylül 2019'da Arap Birliği, Benjamin Netanyahu'nun işgal altındaki Batı Şeria'nın Ürdün Vadisi olarak bilinen doğu bölümünü ilhak etme planlarını kınadı.
Arap Birliği 12 Ekim 2019'da Kahire'de bir araya gelerek Türkiye'nin kuzeydoğu Suriye'ye yönelik müdahalelerini tartıştı. Toplantı sonrasında üye devletler, Türk müdahalesini kınamaya karar verdiler ve bunu Arap devletine karşı 'işgal' ve 'saldırganlık' olarak nitelendirerek uluslararası hukuka aykırı olduğunu bildirdiler.

Arap Birliği Ortak Savunma Konseyi, Arap Birliği Kurumlarından biridir. Arap Birliği üye ülkelerinin ortak savunmasını koordine etmek için 1950 Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması uyarınca kuruldu.
Örgüt olarak Arap Birliği'nin BM'ye benzer bir askerî gücü yoktur, ancak 2007 zirvesinde Liderler ortak savunmalarını yeniden etkinleştirmeye ve Güney Lübnan, Darfur, Irak ve diğer sıcak noktalarda konuşlanmak üzere barışı koruma gücü kurmaya karar verdiler.
Mısır'da yapılan 2015 zirvesinde üye devletler prensipte ortak bir askerî güç oluşturma konusunda anlaştılar.

Arap Birliği, bazı üye ülkelerdeki muazzam petrol ve doğal gaz kaynakları gibi kaynaklar bakımından zengindir. Arap Birliği'nde sürekli büyüyen bir diğer sektör de telekomünikasyondur. On yıldan kısa bir süre içinde, Orascom ve Etisalat gibi yerel şirketler uluslararası alanda rekabet etmeyi başardılar.
Birliğin üye devletler arası

Arap Edebiyatı (Arapça: الأدب العربي), anadili Arapça olan ulusların ortaya koymuş oldukları edebiyat eserlerini kapsar. Arapça Arap Yarımadası'nda ilk çağlardan beri kullanılan bir dildir. İslam dininin ortaya çıkışından sonra yayılarak İspanya'dan Endonezya'ya kadar uzanan bir alanda 600 yıl boyunca kültür dili durumuna gelmiştir.

Cahiliye Dönemi adı da verilen İslam Öncesi Dönem'de Arap edebiyatında şiirin özel bir yeri vardı. Devesinin sırtında uzun çöl yolculuklarına çıkan Bedeviler'in söyledikleri türküler Arap şiirinin kaynağını oluşturur. Yiğitliği, sevgiyi, çöl yaşamını anlatan bu türkülere deveci türküsü anlamına gelen hida denir. Göçer çöl insanının söylediği bu türküler kentlerde söylenmeye başlanınca belli değişikliklere uğrayarak kesin ölçüler kazanmıştır.
İslam öncesi Arap şiirinden günümüze kalan en önemli örnek Muallakati seba'dır (Yedi Askı). Bu şiirler Ukaz panayırında düzenlenen bir şiir yarışmasında beğenilerek Mısır ketenine yazılmış ve Kâbe'ye asılmıştı. Hidalarla benzer konuları işleyen bu şiirlerde gelişmiş bir dil ve anlatım görülür. Hangi yıllarda yazıldığı kesin olarak bilinmeyen Yedi Askı şiirlerini İmruü'l-Kays, Tarafe b. el-Abd (539-564), Haris b. Hillize, Amr b. Kulsum, Antere bin Şeddad, Zuheyr b. Ebi Sulma, Lebid b. Rebia adlı şairler yazmıştır.
Yedi Askı şairleri dışında ünü günümüze kadar gelmiş başka şairler de vardır. Koltuğunun altında uzun bir bıçak taşıdığı için Teabata Şarran adıyla bilinen şair bunlardandır. Şiirlerinde üstüne binerek dolaştığı koçundan, hayal ettiği korkunç yaratıklardan söz eder. Kurnazlığı ve savaşçılığı üzerine birçok öykü anlatılan Şanfara, karşılıklı söyledikleri yergilerle ün kazanmış Evs el-Hadıra ile Zebban İslam öncesi dönemin başlıca şairlerindendir.
Bu dönemde muamma (bilmece), hayvan masalları (fabl), efsane ve halk öyküleri gibi düzyazı türleri de gelişmiştir. Samar adı verilen ve kent dolaşılarak anlatılan söylence ve öyküler daha sonra yazıya geçirilmiştir.

Sadru'l-İslam dönemi, İslam Peygamberi Muhammed'in ve onun ardından gelen dört halifenin hüküm sürdüğü asrı tanımlamaktadır. Hassan b. Sabit, Ka'b b. Malik, Abdullah b. Revaha bu dönemde yaşamış şairlerdir.
İslamiyet'in peygamberi Muhammed'in döneminde, ölçülü ve uyaklı bir dili olan Kur'an'ın özel bir yeri vardı. Seci denen uyaklı Kur'an dili özellikle ilk surelerde şiir düzeninde, çok duygulu ve etkileyicidir. Önceleri şairlere karşı tavır içinde olan Muhammed daha sonra toplumdaki etkilerini görerek onlarla iyi ilişkiler içine girmiş, İslamiyet'in savunuculuğunu yapan şairlerle dostluk kurmuştur. Bunlardan Hassan bin Sabit Peygamber'in şairi sanını almıştır.

Emeviler döneminde şiir dinsel konuların dışına çıkarak gündelik yaşamla da ilgilenmeye başladı. Cerir b. Atiyye, Ahtal ve Ferezdak gibi şairler bu dönemde söyledikleri hiciv şiirleri ile ün kazanmışlardır. Malik b. er-Reyb, Şizaz ed-Dabbi, Kays b. Mulavvah by dönemde yaşamış şairlerdir.

Abbasiler döneminde Bağdat bir kültür ve sanat merkezi oldu. Arapça çok geniş bir alana yayılarak kültür dili haline geldi. Halife ve zenginler bilgin ve sanatçıları desteklediler. Zenginlerin koruması altına giren şairler efendilerini öven şiirler yazıyordu. Şairlerin bir araya gelerek aralarında yarışmalar düzenlemeleri de şiirin gelişmesinde katkıda bulundu. Beşşar bin Bürd ve Ebu Nuvas zevk ve eğlenceyi konu alan şairlerin önde gelen temsilcileridir. Halîl bin Ahmed ve Sîbeveyhi gibi dilciler Arapçanın dilbilgisi kurallarını saptadılar. Yunancadan yapılan çeviriler yabancı kültürlerle ilişki kurulmasını sağladı.
Bu dönemde, Bağdat dışında da önemli şairler yetişti. Çoğunlukla geleneğe bağlı olan şairlerden Mütenebbi (905-965) şan ve şöhret duygularını dile getiren şiirler yazdı. Ebu Temmam (804-845), kendinden önceki şairler üzerine Hamse adlı büyük bir derleme hazırladı.
Arapların yazın gözde şairlerinden biri olan Ebu'l-Âlâ el-Maarri (973-1057) Suriye'de yaşadı, saray şiirine karşı bir şiir anlayışı geliştirdi. Şiirlerinde dönemin toplumsal adaletsizlik, acı ve ölüm gibi sorunlarını ele aldı. Bilgiye ulaşmanın yolu olarak iman yerine aklı savundu. İslam'ın cennet-cehennem anlayışını yergi diliyle eleştirdi ve saray şairlerini cennet-cehennem bekçileri diyerek alaya aldı.
Türk edebiyatını da etkileyen Tasavvuf şiiri de bu dönemde doğdu. Dinsel kurallar karşısında hoşgörü ve inanç özgürlüğünü savunan Tasavvufçular, halifelerce hoş görülmeyerek cezalandırıldılar. Tasavvuf şairlerinin en ünlülerinden Hallac-ı Mansur (858-922) Tanrı'nın kendisinde yansıdığını söylediği için öldürülerek derisi yüzüldü.
Abbasiler döneminde seci denen ölçülü, uyaklı düzyazı yapıtları da hızla çoğaldı. Öncelikle Kur'an ayetlerini ve hadisleri yorumlamak amacıyla yazılan düzyazı, savaşları anlatan yapıtlarla gelişti. Bu dönem yazarlarının en tanınmışları Ebubekir el-Harizmi (935-993) ve Hemedani'dir (969-1008). Harirî (1054-1122) makame türünün Arap edebiyatına girmesini sağladı. Bu dönemde Basra ve Kufe okulları ile Nizamiye medreselerinde dilbilim çalışmaları yapıldı. İlk Arapça dilbilgisi kitabı bu dönemde yazıldı. Dilbilim alanında çalışmalarıyla ünlü yazar Ebu Hayyan Türkçe üzerine de dört kitap yazdı.

Çöküş dönemi, Abbâsîlerin iktidarı kaybettiği dönemden Modern Arap edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 1798 senesine kadar geçen süreçtir. İbn Mekânis bu dönemin şairlerinden biridir.

Genellikle çağdaş Arap edebiyatında iki önemli tarihî olaydan bahsedilir. Bunlardan birincisi 18. yüzyılda hemen hemen tüm Arap Yarımadası'nda gerçekleşen Arap bağımsızlık hareketi. Bir diğeri ise 1797 senesinde Napolyon Bonapart'ın Mısır'a girmesidir.
19. yüzyıl sonu Arap şiirinin yenilikçi önderlerinden Mahmut Sami El-Baroudy Paşa (d.1839, ö.1904) ve ondan etkilenen Mısır'daki Diriliş Ekolü, Ahmet Şevki (d.1868, ö.1932), Hafız İbrahim (d.1872, ö.1932) ve Irak'ın meşhur şairlerinden Maruf Rusafî (d.1875, ö.1945) ve onun çağdaşlarından İsmail Sabri (d.1854, ö.1923), Ahmet Muharrem (d.1877, ö.1945), Cemil Sıtkı Zehavi (d.1863, ö.1936), Vahit Huyun (d.1966) gibi birçok şair Arap şiirinin yenilikçilerindendir.
Ve onlardan sonra Avrupa edebiyatının tercümelerinden etkilenen şairler geldiler. Mısır'da Ebu Lev Ekolü'nü oluşturdular
Altmışlı yıllarda nesir kasideler üzerinde çabalayan bazı edebiyatçılar ortaya çıktı. Bunlar ahenk ve mecazla yetinmeye çalıştılar ancak yaygın kanı bunun Arapçaya uygun düşmediğidir.

Araplar (Arapça: عَرَبِيٌّ, romanize: ‘arabī, Arapça telaffuz: [ˈʕarabi]), çoğunlukla Batı Asya ve Kuzey Afrika'da olmak üzere batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Umman Denizi'ne, kuzeyde Akdeniz'den, güneydoğuda Afrika Boynuzu ve Hint Okyanusu'na uzanan geniş Arap dünyası üzerinde yaşayıp yaklaşık 450 milyon nüfusa sahip halktır.

Tarihte Arap adına ilk olarak Asur kaynaklarında rastlanmıştır. Asurlular, bugünkü adı Arabistan olan bölgedeki çöllerde göçebe olarak yaşayan Semitik topluluklara Arabaya diyordu. Bu ad daha sonra değişime uğrayarak Arap biçimini almıştır.

Soy bilimcilerin çoğu, Arapları 2 gruba ayırır: Arab-ı Baide ve Arab-ı Bakıye. Baide ile kastedilen Arap yarımadasında yaşamış ve İslamiyet öncesinde nesilleri tükenmiş olan Arap kabilelerdir. Bu kabilelerden bazıları Âd, Semûd ve Amâlika'dır. Bakıye Arapları ise Arapçayı Baide Araplarından öğrenmiş olan Ya'rub bin Kahtan oğulları ve Mead bin Adnan oğullarıdır. Bu gruba Arab-ı Müstaribe ve Mütearribe de denir. Kahtan ve beraberindekiler Yemen'e yerleştikleri zaman oradaki insanlara karışıp Araplaştılar. Bir rivayete göre Ya'rub Süryanice konuşuyordu ve daha sonra dilinin Arapçaya dönmesiyle Araplaştılar.
Diğer bir sınıflandırmaya göre ise Araplar üç gruba ayrılırlar: Bunlar Arab-ı Baide (Arapça: عرب بائدة), Arab-ı Aribe (Arapça: عرب عاربة) ve Arab-ı Müstaribe'dir (Arapça: عرب مستعربة). Son iki gruba birlikte Arab-ı Bakıye (Arapça: عرب باقية) adı verilir. Arab-ı Aribe, Eski Ahit'te geçtiği üzere Kahtan'ın neslinden gelmiştir. Hakiki Araplar olarak kabul edilirler. Yemen'de ve Arap Yarımadası'nın  güneyinde yer alırlar. Arab-ı Müstaribe ise Mead'ın soyundan gelen Necid, Hicaz ve Arap Yarımadası'nın kuzeyinde yerleşik topluluktur. Aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşmışlardır.  Tarihî Arap Yarımadası'nda ortaya çıkmış ve zamanla Antik Mısırlılar, Berberiler ve Persler gibi toplumlar ile kaynaşmış, günümüzde ise çoğunluğuna Arap dünyasının ev sahipliği yaptığı halk.

Araplar İslamiyet öncesinde bazı devletler kurmuşlardır (Himyeriler, Gassaniler, Nebatî Krallığı vb). Ancak coğrafyalarının yarattığı koşullar gereği genelde kabileler halinde yaşamışlardır ve her kabilenin başında şeyh, emir benzeri liderler bulunurdu. Bu nedenle İslamiyete değin tek bayrak altında toplanamamışlardır.

Muhammed'in 7. yüzyılda yaymaya başladığı İslam'ı ilk olarak Araplar benimsediler. Bu dini benimseyenlere, "Allah'ın iradesini kabul eden" anlamında Müslüman dendi. İlk Müslümanlar, dinlerini yaymak amacıyla birçok ülke ele geçirdiler ve Muhammed'in liderliğinde büyük bir devlet kurdular. Bu devlete o dönemde bir isim verilmemiş olmakla beraber, günümüzdeki referanslarda daha çok İslam Devleti veya Arap İmparatorluğu olarak nitelendirilir.
Müslümanlar, Muhammed'in ölümünden sonra kendilerine bir halife seçtiler. İslam Devleti'nin hükümdârı aynı zamanda İslam âleminin halifesiydi. Halifeliğin yönetim merkezi önce Medine, sonra Suriye'deki Şam kenti olmuştur. İslam Devleti dört halifeden sonraki dönemlerde yönetimi ele geçiren sülalelerin isimleri ile anılır olmuştur (Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler vb.) 750'de halifeliği Emevîlerden alan Abbâsîler, Irak'taki Bağdat kentini halifeliğin başkenti yaptılar.

Osmanlıların 15. yüzyılda Anadolu'da güçlü bir devlet haline geldikten yaklaşık 100 yıl sonra, Arapların yaşadığı toprakları ele geçirmeleriyle birlikte, hilâfet Osmanlı padişahlarına geçmiş; İslam Devleti, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde erimiştir. I. Selim 1517'de Mısır, Suriye ve Hicaz'ı; oğlu I. Süleyman da Bağdat, Irak, Aden ve Yemen'i Osmanlı topraklarına kattı. Daha sonra Avrupa'daki teknik ve ekonomik gelişmelerin gerisinde kalarak zayıf düşen Osmanlılar, 19. yüzyıldan itibaren Arap topraklarını yitirdiler.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yanında savaşa girince; İngiltere, Mekke Emiri Hüseyin bin Ali'nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtarak ayaklandırdı. Arap aşiretlerinin bir kısmı Osmanlıya karşı ayaklanmayı reddetse de, Arapçayı ana dili gibi bilen Yarbay Lawrence (Arabistanlı Lawrence) gibi bazı İngiliz casuslarının yardımıyla ayaklanan Vahhabi Araplar, Osmanlıların 1918'de uğradığı yenilgide önemli rol oynadılar. İttihak ve Terakki'den etkilenmiş olan Şerif Hüseyin ile birlikte Osmanlı'ya karşı ayaklanmış olan Arap aşiretleri vardır.

I. Dünya Savaşı'nı izleyen 50 yıl içinde Arap devletleri, birbiri ardına bağımsızlıklarını kazandılar. Bu devletlerin birçoğu 1945'te kurulan Arap Birliğine katıldı. Birliğin amacı Araplar arasında ekonomik, siyasal ve askeri dayanışmayı sağlamaktı. 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle başlayan ABD ile Saddam yönetimi arasındaki ilişkilerin gerilmesi, 2003'te ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle sonuçlanınca Araplar yeni bir sorunla karşı karşıya kaldılar.
Bugün Arap dünyasını ilgilendiren başlıca konular, bazı Arap devletlerini çok zenginleştiren petrol gelirlerinin en iyi nasıl değerlendirileceği; İslam felsefesi ile çağdaş dünyanın nasıl bağdaştırılacağı; Irak’taki ABD-BK işgali ve İsrail-Filistin sorununun nasıl çözüleceğidir.

Arap Birliği (plan)
Arap dünyası

www.LasPortal.org
ArabCultureFund AFAC

Arapça (اللغة العربية, el- lugat'ul ʿarabiyye ya da sadece عَرَبِيّ,ʿarabī), Afroasya dilleri ailesinin Sami koluna mensup bir dildir. Batıda Atlantik Okyanusu'ndan doğuda Umman Denizi'ne, kuzeyde Akdeniz'den güneydoğuda Afrika Boynuzu ve Hint Okyanusuna uzanan geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. Tüm lehçeleri ile birlikte 420 milyonu aşkın kişi tarafından konuşulduğu tahmin edilmektedir. Arap Birliği'ne üye 22 ülke ile Çad ve Mali dâhil olmak üzere 24 ülkede resmî dildir. Aynı zamanda kısmî olarak tanınan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti, Somaliland ile Tanzanya'da (Zanzibar) resmî dil statüsündedir. Arap Birliği'nin ve Birleşmiş Milletler'in kabul edilen altı resmî dilinden biridir. Nijer, Senegal ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ulusal/azınlık dili olarak tanınmıştır. Arapça İran, İsrail, Pakistan, Filipinler ve Güney Afrika Cumhuriyeti anayasalarında özel dil statüsüne sahiptir.
Arapça kendi içerisinde çeşitli değişkelere ayrılır. Bu değişkeler birbirleriyle farklı oranlarda karşılıklı anlaşılabilirler gösterebilirler veya hiç göstermezler. Bu nedenden ötürü bazı kaynaklar bunları ayrı birer dil olarak ele almaktadır. Arapçanın standartlaştırılmış formu olan ve Kur'an Arapçasını temel alan Fasih Arapça, Arap dünyasında yazı dili olarak kullanılan Arapça alfabesidir. İslam'ın kutsal kitabı Kur'an, Kur'an Arapçası ile yazılmıştır ve bu Müslümanların ibadet dilidir.

Arapça ve ilgili değişkeleri, bir dil ailesi olan Afro-Asya dilleri içerisinde bulunur. Dil, bu aile içerisinde Sami dilleri kolunda yer alır. Glottolog'a göre Doğu Sami dilleri olan Akadca ve Ebla dili dışında kalan tüm Sami dilleri Batı Sami dilleri grubunda yer almaktadır. Aramice, Kenan dilleri (İbranice ve Fenikece) ve Amorice Kuzeybatı Sami dillerini oluştur ve Arapça bu grup ve Eski Güney Arapçası ile birlikte Orta Sami dilleri adlı bir ara grupta sınıflandırılır.

Arapça, Arap Yarımadası'ndaki Bereketli Hilâl boyunca Atlantik Okyanusu'na kadar ulaşan geniş bir alanda konuşulan bir dildir. Dünyada yaklaşık 350 milyon insanın anadili olan Arapça, bir milyarı aşkın Müslüman'ın ibadet dili olması yanı sıra; Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri gibi 22 Arap ülkesinin resmî dilidir. Bu dilin dünyadaki önemi ve rolünün büyüklüğü sonucunda Birleşmiş Milletler, 1974'te Arapçayı altıncı resmî dil kabul etmiştir.
Arapça, şu ülkelerde tek resmî dildir, resmî dillerden biridir ya da azınlıkla konuşulmaktadır: Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Cibuti, Çad, Eritre, Etiyopya, Fas, Filistin, Irak, İsrail, Katar, Komorlar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Mali, Mısır, Moritanya, Batı Sahra (Kısmen tanınan devlet), Senegal, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Suriye, Tunus, Umman, Ürdün Yemen. Bununla birlikte Arapça ile yakından ilişkili bir dil olan Malta dili de Malta'da konuşulmaktadır.

Arapça, Sami dil ailesinin (İbranice, Aramice ve Süryanice ile akraba) bir üyesidir. En eski izleri, MÖ 9. yüzyıla kadar uzanan ve Kuzey Arabistan ile Levant bölgesinde bulunan Nebati ve Safaitik yazıtlarında görülür.

Eski bir dildir
Arapça büyük medeniyetler, kültürler ve imparatorluklar doğuran dillerin başında gelir. Arapçanın kullanımı 7. yüzyıla kadar Arap Yarımadası içine sınırlı kalmış, İslamiyet'in gelişiyle birlikte Arap Yarımadası'nın dışında büyük bir hızla yayılarak; Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika'yı kuşatmış, oradaki dillerin yerini almış ve bir kültür ve medeniyet dili olmuştur. Sonraki asırlarda İslami fetihlerin sürmesiyle Arapça doğuda Afganistan ve en batıda İspanya'ya kadar uzanan bölgede konuşulan dil hâline gelmiştir.

Arap alfabesi 28 harften oluşur. Bu harfleri oluşturan temel şekil sayısı ise 17'dir. Arap yazısı sağdan sola doğru akış sergiler. Harflerin tamamına yakını sessizdir (sâmit). Harflerin seslenmesini sağlayan, ancak Kur'an, dil öğrenim kitapları ve şiirler dışında pek kullanılmayan işaretler hareke ismini alır. Arap harflerinin yazılışları, kelimenin başında, ortasında ve sonunda bulunmalarına göre kısmi değişiklikler gösterir. Arap alfabesinde bulunan 28 ünsüzün 22 tanesi Sami alfabesinden geçerken şekil değişikliğine uğrayan sesler olup geri kalan altı ses Arapçaya özgüdür.Arap alfabesinin, Arami alfabesi kökenli Nebatî alfabesinden türediği kabul edilmekle birlikte nasıl, ne zaman ve nerede oluştuğu konusunda kesin bilgiler bulunmamaktadır. İslam'dan önceki Cahiliye olarak adlandırılan dönemde edebiyat, özellikle şiir çok üst düzeylere çıkmıştı. Ancak yine de yazma konusunda ileri seviyelere ulaşılmamıştı. İslam peygamberi Muhammed devrinde iki alfabe kullanılıyordu:
Nesih: Kitap ve yazışmalarda kullanılan, yuvarlak harflerle ve bitişik olarak yazılmış el yazısı şekli,
Kufi: Çoğunlukla dekoratif amaçlar için kullanılan keskin köşeli harfleri olan yazı şekli.
Arap alfabesi tarihte ve günümüzde sadece Arapların kullandığı bir alfabe olmamış, özellikle İslam'ın başka milletler tarafından da kabul edilmesiyle İranlılar, Türkî halklar ve Müslüman Hintler (bkz. Urduca) gibi Asya'daki diğer Arap olmayan kavimler tarafından da kullanılmıştır. Günümüzde de Arap ülkeleri dışında İran, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde kullanılmaktadır. Ancak, Arapça dışında kullanıldığı dillerdeki farklı sesler için, alfabenin temel şekilleri üzerinde küçük değişiklikler yapılmıştır. Örneğin; Farsça ve Türkçedeki "ç" sesi Arap alfabesinde olmadığı için İranlılar ve Türkler, kendi alfabelerine, ج (cim/c) harfinin nokta sayısını üçe çıkararak چ (çîm/ç) şeklini verdikleri harfi eklemişlerdir.

İlk defa İtalya’da XVI. yy. başında Arapça baskı yapan matbaalar kuruldu. Bu matbaalarda Doğu’daki Arapça konuşan Hristiyanlara Kitâb-ı Mukaddes, dua kitapları ve başka dinî yayınlar basıldı. “Horologium Breve” Hristiyanlar için yazılan bir dua kitabıdır ve bugüne kadar Arapça harflerle basılmış en eski kitaptır. Ortadoğu'da Arapça harflerle baskı yapılmasına ise ancak XVIII. yy. başında izin verilmiştir.

Arapça, birbirleri ile farklı oranlarda karşılıklı anlaşılabilirlik gösteren (veya hiç göstermeyen) pek çok değişkeden oluşur; bu değişkeler Arapçanın lehçeleri olarak adlandırılır. Ethnologue ile Uluslararası Standardizasyon Örgütü, bu lehçelerden 30 kadarını kendi başına ayrı bir dil olarak sınıflandırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi ise bu değişkeleri lehçe statüsünde saymaktadır. Arapça değişkelerinin bir lehçe mi dil mi olduğu konusunun politik yönleri de vardır. Arapça konuşurları genellikle konuştukları değişkeleri siyasi veya dinî nedenlerden ötürü tek bir dil olarak ele alırlar. Arapça değişkeleri arasındaki farklılıklar dilbilimsel açıdan Latin dilleri arasındakiler ile kıyaslanmıştır. Bu bağlamda Fasih Arapça Latinceye, çağdaş Arap değişkeleri ise İtalyanca, Fransızca, Rumence ve İspanyolca gibi Halk Latincesinden evrilme Romen dillerine paralellik oluşturmaktadır.
Standart Arapça olarak kabul edilen Fasih Arapça (العربية الفصحى; El-Arabiyye el-fushâ) tüm Arap devletlerinin resmî dilidir. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, İran ve Türkiye'de ise Arap azınlıklarca kullanılan diller, Arapçanın lehçeleridir. Standart Arapça herhangi bir ülkede halk dili olarak konuşulmamakla beraber resmî dil olduğu için eğitim görmüş her Arap standart Arapçayı anlar ve konuşabilir. Bu bir iki dillilik örneğidir. Arap devletlerinin resmî dili olduğu için eğitim ve basın yayın da bu Standart Arapça ile yapılır.
Arapça, Arabistan yarımadası lehçeleri, Irak lehçeleri, Suriye lehçeleri, Mısır lehçeleri ve Kuzey Afrika lehçeleri gibi beş ana lehçe öbeğine ayrılır. Standart Arapçanın dışında en önemli Arapça lehçeleri; Mısır Arapçası, Şamî (Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün'de) Arapça, Irak Arapçası, Körfez Arapçası, Hicaz Arapçası, Necd Arapçası, Yemen Arapçası ve Kuzey Afrika Arapçasıdır (Magribî Arapçası). Arapça ile kökensel ve dilbilimsel açıdan yakından ilişkili Maltaca ise Sicilya Arapçasından evrilmiştir. Buna karşın Mısır Arapçası, Fasih Arapçadan sonra en sık kullanılan Arapça lehçelerinden biridir.

Diğer Sami dilleri gibi, Arapçada da sözcüklerin çoğunluğu üç sessizden, daha az sayıda dört, ondan daha az sayıda beş sessiz harften oluşan bir kökten türetilir. Bir kökten on değişik vezin üretilebilir. Bu vezinler üç sessiz harfe ünlülerle hareke sistemiyle ses ekleyerek ya da birtakım ön ekler ile elde edilir. Her vezinde aynı kökle alakalı ancak ayrı ayrı başka anlamlar ifade eden bir konsept vardır ve her vezinden kendi içinde bir fiil, bir ya da birkaç fiilden türetilmiş isim ve fiili yapan bir özne ile fiile maruz kalan bir nesne türetilebilir. Arapçada üç sözcük türü vardır: fiil, ad, harf ya da edat. Adların eril ve dişil biçimleri vardır.
Arapçada ismin üç hâli vardır. İsmin hâlleri sözcüğün sonuna eklenen ünlü hareketleriyle betimlenir: (damme, fetha ve kesra). Dilin gramer yapısı büyük ölçüde bu hareke (seslendirme) sistemine dayanmaktadır. Kısa bir u sesi veren damme ismin yalın hâlini betimler. Takribî kısa bir e sesine denk gelen fetha nesneyi betimler. Kısa bir i sesine denk gelen kesra ise edatları ve tümleçleri betimler. Ancak bunun pek çok istisnası vardır ve hareke sistemi yan cümleciklerde ve dilin çeşitli yapılarında değişikliğe uğrayabilir. Günlük konuşmada ve yazıda bu hareke sistemi çoğunlukla ihmal edilir.
Arapçada zamanlar temelde geçmiş ve geniş olmak üzere iki zamandan oluşur. Ayrıca bir şimdiki zaman yoktur. Gelecek zaman şimdiki zaman çekiminin başına (سـ)se- ön eki getirilerek oluşturulur. Ancak geniş zamanın da değişik türevleri bulunur ve bazı kişi çekimlerinde hareket değişebilir. Her fiil geçmiş ve geniş (şimdiki) zamanda on iki tip kişi zamirine göre çekilir (1. tekil ve çoğul, 2. erkek tekil, ikil (düal) ve çoğul, 2. dişi tekil ve çoğul, 3. erkek tekil, ikil ve çoğul, 3. dişi tekil ve çoğul).
Sıfatlar ve rakamlar da cinsiyete göre çekilir. İnsan olmayan çoğullar dişi tekil sıfat tamlaması alırlar.
Arapçada sessiz harflere ses veren harekeler yazıda gösterilmeyebilir. Kalın ve ince sesler için ünsüzler değişir. Bu yüzden Türkçede aynı harfin kullanıldığı pek çok sözcük Arapçada farklı 

Aras Nehri (Azerice: Araz; Ermenice: Արաքս; Farsça: ارس; Kürtçe: Erez), Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde doğup, Kura Nehri ile birleşerek Hazar Denizi'ne dökülen bir nehirdir.

Aras Nehri; Bingöl Dağları'nın Erzurum il sınırları içinde kalan kuzey yamaçlarından doğar. Tekman Yaylası'nın bütün sularını toplayan ırmak, Sakaltutan Dağları'nın doğusundaki havza içerisinde kuzey yönünde akar. Sakaltutan Dağları ile Topçu Dağı arasında kalan, derin ve sarp Mescitli Boğazı'nı geçtikten sonra Pasinler Ovası'na iner. Burada Yukarı Pasin Havzası'nın sularını toplayarak gelen Hasankale (Pasinler) Çayı'nı alır ve kuzeydoğu yönünde akarak il sınırları dışına çıkar.
Erzurum-Kars platosunun güneyindeki çöküntü alanlarında akarak Ermenistan sınırına ulaşır. Türkiye-Azerbaycan, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-İran sınırının bir bölümü oluşturduktan sonra Azerbaycan'da Sabirabad'da Kura Nehri'ne dökülen nehir. 1072 km uzunluğunda, 102 bin km2 havza alanına sahip nehir Kafkaslar'ın en büyük nehirlerinden biridir. Nehrin 548 km'si Türkiye sınırları içerisindedir.
Aras Nehri'nin rejimi oldukça düzensizdir. Ocak ayında 42.2 m3/sn kadar olan debisi, Şubat ve Mart aylarında çok yavaş yükselmektedir. Gerek karların erimesi, gerekse ilkbahar yağışları nedeniyle Nisan ve Mayıs aylarında en yüksek değerine ulaşmaktadır. Haziran ayından itibaren yağışların azalmasıyla sürekli bir düşüşe geçen nehir debisi, Eylül ayında en düşük değerleri görür. Daha sonra sonbahar yağışlarının etkisiyle, Ekim ayı içerisinde yavaş bir artış göstermekte, Kasım ve Aralık aylarında ise yaklaşık olarak aynı seviyede kalmaktadır.

Aras Nehri Türkiye'de Erzurum yakınlarında doğmaktadır. Iğdır Tuzluca Altınkaya mevziisinde Çıldır Gölü'nden doğup gelen Arpaçayı içine aldıktan sonra Türkiye-Ermenistan sınırı boyunca akmaktadır. 11 km'lik Azerbaycan-Türkiye koridorundan sonra Azerbaycan (Nahçıvan)-İran sınırını, Ermenistan-İran ve tekrar Azerbaycan-İran sınırını izlemektedir. Daha sonra nehir Azerbaycan'ın içlerine akarak Sabirabad şehri yakınlarında Kura Nehri'ne dökülmektedir.
İran-Nahçıvan sınırında akarsu üzerine ortak işletilen Aras Barajı kurulmuştur. 2007 yılında da Cebrayıl rayonu Ermeni işgali altındayken Azerbaycan-İran sınırına Hudaferin barajı yapılmıştır. Baraj İkinci Karabağ Savaşı sonrası Azerbaycan kontrolüne geçmiştir.

Nehre kuzeyden (sağdan) dökülen ana kollar şunlardır: Arpaçay, Zengmar, Sariso, Kotur, Hacılar, Kelibar, Ilgena, Dare ve Balha. Türkiye'de Gareso Nehri Aras'a soldan, Ermenistan'daki Akuriyan, Metsamor, Hrazdan, Azat, Vedi, Arpa, Vorotan, Vogci ve Megri ise sağdan dökülmektedir.
Haçın, Okçu, Bergüşad (Çavundur) ve Köndelen nehirleri Aras'ın Azerbaycan'daki kuzey kollarıdır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Araştırma ve geliştirme (veya kısaca Ar-Ge) OECD tarafından, "bilgi dağarcığını artırmak amacıyla sistematik olarak sürdürülen yaratıcı çalışma ve bu bilginin yeni uygulamalar yaratmak için kullanılması" olarak tanımlanmıştır. Araştırma ve geliştirmenin üç bölümü vardır:

Temel araştırma
Uygulamalı araştırma
Deneysel geliştirme.
Araştırma ve geliştirme, kültür, insan ve toplumun bilgisinden oluşan bilgi dağarcığının artırılması ve bunun yeni süreç, sistem ve uygulamalar tasarlamak üzere kullanılması için sistematik bir temelde yürütülen yaratıcı çalışmaları, çevre uyumlu ürün tasarımı veya yazılım faaliyetleri ile alanında bilimsel ve teknolojik gelişme sağlayan, bilimsel ve teknolojik bir belirsizliğe odaklanan, çıktıları özgün, deneysel, bilimsel ve teknik içerik taşıyan faaliyetleri kapsamaktadır.
Araştırma ve geliştirme; hem bir şirket, hem de bir ülke için yenilikçilik yoluyla büyüme ve gelişmenin başlıca bir unsurudur. Ar-Ge yapan kuruluşlar, üretkenliklerini ve üretim kalitelerini artırmak veya yeni ürün ve hizmetler yaratmak amacını güderler.

Ardahan, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin kuzeydoğu köşesinde, Doğu Anadolu Bölgesinde ve kısmen Doğu Karadenizde bulunur. Gürcistan'a sınırı olan bir ildir. İdari merkezi Ardahan şehridir. Batısında Artvin, güneybatısında Erzurum, güneyinde Kars ve doğusunda Gürcistan bulunur. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kafkaslar'a açılan kapısıdır.
1924 yılında il olmuştur. 1926 yılında Kars iline bağlı bir ilçe haline getirilmiştir. 1992 yılında Kars ilinden ayrılarak tekrar il statüsü kazanmıştır. 2024 yılı itibarıyla 92.820 nüfusuyla Türkiye'nin en küçük 3. ilidir (diğerleri: Bayburt 83.676, Tunceli 86.612).
Ardahan, coğrafi yapısı ve tarihinden kaynaklanan doğal ve tarihi değerlere sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi'ne has doğal yapısı ve ikliminin yanında, Doğu Karadeniz Bölümü'nün topoğrafyasına, iklimine ve bitki örtüsüne geçiş yerleri ile farklı güzellikleri bir arada barındırmaktadır. Yüksek ovaları, akarsuları, ormanları, zengin çiçek çeşitliliğine sahip yaylaları ve iki gölü ile keşfedilmeyi bekleyen bir doğa alanıdır.
Ardahan ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.829 metredir.
Gürcistan ile Ardahan arasında Türkgözü ve Çıldır Aktaş olmak üzere toplam iki sınır kapısı bulunmaktadır. İlin trafik plaka kodu 75'tir.

Bugün bir il olan Ardahan bölgesinin adı, Osmanlılar bölgeyi Gürcü yönetiminden ele geçirdiği için Gürcüce Artaani kelimesinden gelir. İlin merkezi olan Ardahan kentinin tarihi, geleneksel rivayete göre Nuh’un oğlu Yafet'in üçüncü kuşaktan torunu Cavahos tarafından kurulmuştur. Ancak kuruluşunda kent, sırasıyla Kacta-kalaki ve Huri adını taşıyordu. Bu kentin Gürcü tarihinde önemli bir yeri olmuştur. Büyük İskender'in komutanı Azon ile Gürcü topluluklarını bir araya getiren I. Parnavaz (MÖ 326 - MÖ 234) arasındaki savaş bu kent yakınlarında gerçekleşmiş ve Parnavaz'ın Kartli Krallığını kurmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu savaştan sonra Parnavaz’ın, hakim olduğu topraklara sekiz eristavi (prens) ve bir komutan atamasının ardından Ardahan bölgesi, Tsunda’ya tayin edilen beşinci eristavinin sınırları içerisinde kaldı. Gürcü kralı III. Mirian (hd. 306-337), Kapadokyalı Azize Nino’nun telkinleriyle Hristiyanlığı resmi din olarak kabul edince, kilise inşa etmek ve halkı vaftiz etmek üzere Bizans İmparatoru I. Konstantin’den rahip ve mimarlar yollamasını talep etti. Bu dönemde ilk Gürcü kilisesi Ardahan sınırları içinde inşa edilmiştir. Eruşeti’de (şimdi Ardahan’ın Hanak ilçesine bağlı Oğuzyolu köyü) yapılan bu kilise, I. Konstantin'in Hristiyanlığın kabul edilmesinden duyduğu memnuniyetin bir göstergesi olarak Gürcistan’a yolladığı ve İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında ellerine çakılan çivilerle kutsanmıştır.
Kral Vahtang Gorgasali’nin 5. yüzyılda piskopos tayin ettiği on bir kilise arasında Klarceti’deki Ahiza Kilisesi ile Ardahan bölgesindeki kilise de yer oruyordu. Arap akınlarının ve başkent Tiflis’te bir Arap Emirliğinin kurulmasının sonucunda, Gürcistan'ın doğusundan Tao ve Klarceti bölgelerine yoğun göçler gerçekleşti. Bagratlı Aşot 19. yüzyılın başında Ardanuç’u başkent yaparak Tao-Klarceti Prensliği’ni kurdu. Ardahan ve çevresi de bu yeni devletin sınırları içinde kaldı. Kartli’den gelen Rahip Grigol Hantsteli ve diğer din adamları özellikle Klarceti’de çok sayıda manastır inşa ettiler ve Ardahan’ın da içinde yer aldığı bölge zamanla “Gürcistan’ın Sina’sı” olarak adlandırıldı. Ancak ilk kiliselerin kurulduğu ve piskoposların tayin edildiği Ardahan bölgesi, özellikle de manastır faaliyetleri yönünden Klarceti ve Tao'ya nazaran ikinci planda kaldı. Bu dönemden günümüze sadece iki manastır ulaşmıştır. Bu manastırlar Dörtkilise köyündeki Dört Kilise Manastırı ve Vaşlobi köyündeki Vaşlobi Manastırı'dır.

Gürcü kralı II. Giorgi'nin Emir Ahmed'e Kveli Kalesi Savaşında (1080) yenilmesinin ardından Ardahan bölgesinin de içinde yer aldığı Tao-Klarceti bölgesine kırk yıl boyunca Büyük Selçuklular hakim oldu. Ancak Büyük Selçuklular 1121 yılında Didgori Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğradı ve Ardahan bölgesi yeniden Gürcü hakimiyetine girdi. Birleşik Gürcistan Krallığının en parlak döneminde Ardahan bu krallığın bir parçasıydı. Daha sonra, birleşik Gürcü Krallığı'nın parçalanması sırasında bağımsız devlete dönüşen Samtshe Atabeyliğinin (1268-1625) sınırları içinde yer aldı. Trabzon'un alınmasından (1461) sonra doğuya doğru ilerleyen Osmanlı Devleti, bu yeni Gürcü devletinin sınırlarına dayandı. 1551 yılında Ardanuç ve Ardahan bölgelerini ele geçirdi. Bölge bir sancak haline dönüştürüldü. Bölgede rekabet eden İran ile Osmanlı Devleti arasında 1555 yılında Amasya Antlaşması imzalanınca Ardahan bölgesi kesin olarak Osmanlı sınırları içinde kaldı.
Osmanlı Devleti 16. yüzyılın son çeyreğinde Çıldır Eyaleti'ni kurdu. Bu eyaletin livalarından biri, Ardahan-i Büzürg adıyla Ardahan bölgesiydi. Bugün Ardahan ili sınırları içinde kalan Çıldır ve Posof ilçeleri de ayrı birer livaydı. Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) olarak kaydedilen livanın (sancak) idari merkezinin adı Parakan (Rabat-i Kale-i Parakan) idi. Parakan Büyük Ardahan livasının en önemli kale-kentiydi. Parakan ya da Parakani adı ünlü Gürcü tarihi Kartlis Tshovreba’da da geçmektedir. Nitekim Osmanlılar 16. yüzyılda Gürcü atabegleri yönetimi altındaki Samtshe-Saatabagoya karşı açtıkları savaşta önce Ardanuç’u, sonra da Parakan’ı ele geçirdiler. Parakan Kalesi'nin ele geçirdikten sonra Osmanlılar bütün Ardahan bölgesine hâkim oldular. Parakan adı ayrıca Evliya Çelebi ile Kâtib Çelebi’nin eserlerinde de geçmektedir.
1878 yılından sonra Ardahan, Rus İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve 1914'e kadar Kars Oblastı olarak bilmekteydi. Rus İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra ilin kuzeyi 1918-1921 yılları arasında Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, güneyi ise 1918-1920 yılları arasında Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti sınırlarında kaldı. Ardahan 1921 yılında Kars Antlaşması ile Türkiye tarafından geri alınmıştır.
2000 yılından itibaren Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının inşası yerel ekonomiye katkı sağlamıştır.

Nüfusun büyük çoğunluğunu Ahıska Türkleri oluşturur. Geriye kalan kısım ise Türkler, Kürtler, Terekemeler ve Alevi-Türkmenler'den oluşur. Aynı zamanda çoğunluğu göç etmiş olsa da Gürcü, Çerkez, Tat, Lezgi ve Poşalar da Ardahan'da yaşamaktadır. Bunun dışında az da olsa Kafkas halkları da mevcuttur. Bölge itibarıyla soğuk iklimi ve iş olanaklarının yetersizliği nedeniyle dışarıya göç vermiştir.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ardahan ilinin nüfusu 90.392 kişidir. Bu nüfusun %47,45'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 4.934 km²dir. İlde km²ye 18 kişi düşmektedir (Bu sayı merkez ilçede 33'tür). İldeki ilçelerin tamamında nüfus azalmıştır. İldeki nüfus azalış oranı ise %1,05 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Çıldır'dır (-%4,73).
TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 7 belediye, bu belediyelerde 41 mahalle ve ayrıca 225 köy vardır.

İl genelinde karasal iklim hakim olup kışlar uzun, sert ve kar yağışlıdır. Yıllık ortalama sıcaklığı 3,7 °C olup kışın -30,0 °C'nin altına iner. Türkiye'nin kuzeydoğusunda yer alan Ardahan'a yılda ortalama 550 mm yağış düşer. Sonbaharın ilk soğukları eylül ayının sonunda başlar, ilkbaharda mayıs ayının ortalarına kadar devam eder.
İlin batı ve kuzeyinde daha çok Karadeniz iklimi özellikleri görülür. Bu özellik bitki örtüsünde de kendini gösterir. Batı ve kuzeyde özellikle Posof ilçesi ile Artvin’e komşu olan yörelerde ormanlıklar ve çalılar yer alırken, Ardahan'ın güney kesimlerinde çayır ve meralar yaygınlık göstermektedir.
Göle ovasında kışlar ağır geçer. Bu saha Türkiye’nin en soğuk yerlerinden sayılan Sarıkamış’a oranla daha soğuktur. Her tarafı yüksek dağlarla çevrilmiş çanak biçimindeki ovada kışın hava akımı az olur. Bu durumda soğuyan ve ağırlaşan hava aşağıya doğru hareket eder ve sıcaklık kaybına uğrayarak dondurucu bir hal alır. Böylece toprak örtüsü ve bataklıklar donar. Ovayı kuşatan ve esinti gören dağların yamaçları daha az soğuktur. Kış aylarında bazen ovanın içerisini kalın bir sis tabakası örter. Bu ovaya kışın en soğuk rüzgâr kuzeybatıdan gelir ve buna "Ardahan Yeli" denir.
Etrafı dağlarla çevrili olan ve ortalama 1500 m yükseklikte bulunan Posof ilçesinde ise Doğu Karadeniz ikliminin sert şekli hüküm sürer. Burada mikro-klima tipi iklim hakim olup kışlar yağışlı, yazlar ise sıcak geçmektedir. Bu iklimin en belirgin özelliği yağışlarıdır. Bu alana her mevsimde yağış düşer. Sahada altı ay kış mevsimi yaşanır. Yaz mevsimi serin geçer. Durum böyle olunca buralarda geniş ormanların varlığı kendiliğinden oluşur. Açık kalan yerler ve vadiler devamlı bir yeşillik içerisindedir.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir.
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.<ref>{{

Arf değişmezi, Cahit Arf'ın matematik alanında yaptığı dünyaca kabul görmüş matematiksel değerdir. Cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılması üzerine yaptığı çalışmada bulduğu formüldür. Matematikte yapmış olduğu temel şeylerden biridir.

Arf değişmezi, bir kuadratik formun özelliklerini tanımlayan teorik değerdir ve şu şekilde ifade edilir: 
  
    
      
        f
        (
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        
          x
          
            2
          
        
        ,
        
          x
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\textstyle f(x_{1},x_{2},x_{3},..,x_{n})}
  
 kuadratik formu ele alındığında Arf değişmezi, bu formun sınıflandırılmasına yardımcı olmak için bir değişmez değer olarak hesaplanır.
Arf değişmezi, formun indirgenemez parçalarına ve bu parçaların karekökleriyle ilişkisine dayanır. Teorik ifadesiyle, formun iki kuadratik forma ayrıştırılmasını ve bu parçalar üzerindeki bazı karakteristik hesaplamaları içerir. Bu, matematiksel olarak Hasse-Arf teoremiyle de ilişkilidir. Karakteristik olmasının altında yatan sebep ise, kullanılan cisim ve o cismin kendine has özelliklerinden dolayı değişiklik göstermesindendir.

Arf değişmezi, 10 Türk Lirasının da üzerinde bulunduğu gibi genelde, 
  
    
      
        A
        r
        f
        (
        Q
        )
        :
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle Arf(Q):\sum _{i=1}^{n}a_{i}b_{i}}
  
 şeklinde tanımlanır. 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
        ,
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i},b_{i}}
  
 ise kuadratik formun katsayılarıdır. Eğer bu katsayılar, Sonlu cisimlerde tanımlı ise: Kuadratik form bir 
  
    
      
        
          
            
              
                F
              
              
                p
              
            
          
        
      
    
    {\textstyle {\displaystyle \mathbb {F} _{p}}}
  
(p asal) cisminin üzerinde tanımlıysa, 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
        ,
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i},b_{i}}
  
 bu cismin elemanlarıdır ve genelde mod işleminden geçerler.
Bu durum dışında, genelde katsayılar Tam sayıdır.

TCMB
Tübitak, Turgut Önder Yazısı
Tübitak, Cahit Arf anısına hazırlanmış sayfa

Arjantin, resmî adıyla Arjantin Cumhuriyeti (İspanyolca: República Argentina), Güney Amerika'nın güney ucunda yer alan bir ülkedir. 2.780.085 km² (1.073.397 mil²) alanıyla, Brezilya'dan sonra Güney Amerika'nın ikinci büyük ülkesi, Amerika kıtasının dördüncü büyük ülkesi ve dünyanın sekizinci büyük ülkesidir. Arjantin, güney ucunun büyük bir bölümünü batıda Şili ile paylaşır ve ayrıca kuzeyde Bolivya ve Paraguay, kuzeydoğuda Brezilya, doğuda Uruguay ve Güney Atlantik Okyanusu ve güneyde Drake Boğazı ile çevrilidir. Arjantin, yirmi üç eyalete ve bir özerk şehre (ülkenin başkenti ve en büyük şehri olan Buenos Aires) bölünmüş bir federal devlettir. Eyaletlerin ve başkentin kendi anayasaları vardır, ancak federal bir sistem altında var olurlar. Arjantin, Falkland Adaları, Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları, Güney Patagonya Buz Alanı ve Antarktika'nın bir bölümü üzerinde egemenlik iddiasında bulunur.
Günümüz Arjantin'inde kaydedilen en eski insan varlığı Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. İnka İmparatorluğu, Kolomb öncesi dönemde ülkenin kuzeybatısına doğru genişlemiştir. Modern ülkenin kökenleri, 16. yüzyılda bölgenin İspanyol kolonizasyonuna dayanmaktadır. Arjantin, 1776'da kurulan İspanyol denizaşırı genel valiliği Río de la Plata Genel Valiliği'nin halefi devlet olarak ortaya çıkmıştır. 9 Temmuz 1816'daki Arjantin Bağımsızlık Bildirgesi ve Arjantin Bağımsızlık Savaşı'nı (1810-1825) takiben, 1880'e kadar süren ve ülkenin federasyon olarak yeniden örgütlenmesiyle sonuçlanan uzun bir iç savaş yaşanmıştır. Ülke daha sonra, çoğunlukla İtalyan ve İspanyollardan oluşan Avrupa göç dalgalarıyla birlikte, kültürünü ve demografisini etkileyen nispeten barış ve istikrarın tadını çıkarmıştır.
Ulusal Özerklik Partisi, 1880'den 1916 seçimlerine kadar süren Muhafazakar Cumhuriyet olarak adlandırılan dönemde ulusal siyasete hakim oldu. Büyük Buhran, José Félix Uriburu önderliğinde 1930'da gerçekleşen ilk darbeyi tetikleyerek "Rezil On Yıl" (1930-1943) olarak adlandırılan dönemi başlattı. Bu darbeden sonra 1943, 1955, 1962 ve 1966 yıllarında dört darbe daha gerçekleşti. 1974'te Başkan Juan Perón'un ölümünün ardından, dul eşi ve başkan yardımcısı Isabel Perón başkanlığa yükseldi, ancak 1976'daki son darbeyle devrildi. Ardından gelen askeri cunta, Kirli Savaş olarak bilinen dönemde binlerce siyasi eleştirmeni, aktivisti ve solcuyu katletti ve öldürdü; bu dönem, 1983'te Raúl Alfonsín'in başkan seçilmesine kadar süren devlet terörizmi ve sivil huzursuzluk dönemiydi.
Arjantin bölgesel bir güçtür ve uluslararası ilişkilerde tarihsel olarak orta güç statüsünü korumaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin NATO dışı önemli bir müttefiki olan Arjantin, Şili'den sonra Latin Amerika'da en yüksek ikinci İnsani Gelişme Endeksi'ne (İGE) sahip gelişmekte olan bir ülkedir. Güney Amerika'nın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Arjantin, G15 ve G20 üyesidir. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Mercosur, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu ve İbero-Amerikan Devletleri Örgütü'nün kurucu üyesidir.

Arjantin ismi, Latince gümüş anlamındaki “argentum” (plata) kelimesine dayanır. Bölgeye gelen ilk Avrupalılar olan İspanyollar, ülke topraklarının büyük gümüş rezervlerine sahip olduğuna inandıklarından buraya la Plata ismini verdiler.

1536'da İspanyol denizci Pedro de Mendoza günümüzde Buenos Aires'in bulunduğu yerde bir İspanyol kolonisi kurdu. Yerliler yüzünden geri çekilen İspanyollar daha sonra 1580'de Buenos Aires'i yeniden inşa ettiler.
Buenos Aires ve çevresi 18. yüzyılın sonlarına kadar İspanyollar’ın Peru genel valiliğine bağlı olarak yönetildi.
18. yüzyıldaki İspanyol Bourbon monarşisi tarafından Aydınlanma Çağı’ndan ilham alan Bourbon reformlarıyla beraber 1776'da günümüzdeki çoğunlukla Arjantin'i oluşturan alan Peru genel valiliğinden ayrılıp yeni kurduğu Rio de la Plata genel valiliğine bağlandı. Buenos Aires bu valiliğin başkenti oldu.

Arjantin topraklarındaki ilk insan izleri MÖ 10.000'li yıllara kadar uzanmakla birlikte, bilinen ilk yerleşim yerlerinin kuruluşu 9. yüzyılda gerçekleşmiştir.
Bu dönemdeki Arjantin yerli halkları Patagonya, Pampa ve Chaco'da yaşayan avcılar ve toplayıcılar; Cuyo, Mezopotamya ve Córdoba'da yaşayan çiftçiler olarak iki gruba ayrılır.
Tarımla ilgilenen bu ikinci grubun yaşadığı bölge 1480 yılı itibaren İnka imparatorluğu tarafından fethedildi. Bu dönemden başlıca kalan anıtlar Pucará de Tilcara ve İnka yoludur.
En zengin, en birleşik ve dinamik Colombus öncesi devleti 1500'lü yıllarda İnka devletiydi. Kuzeyden güneye 4.000 kilometre ilerledi ve 8 milyonluk bir nüfusa sahipti. Başarılı bir totaliter devlet olarak kaynaklarını verimli biçimde ve kamu yararı anlayışıyla kullandı. 1531'de Pizarro sahneye çıktığında, İnkaların askeri yetenekleri, nakliye (tekerleği kullanmamalarına rağmen) ve iletişimi, mühendislik, taş ve metal işçiliği, mimarisi, tıp ve cerrahlığı, tekstil ününleri ve seramikleri çok gelişmiş düzeydeydi. Ekonomi, siyaset bilimi ve sanatı da aynı şekilde gelişmişti. Bir yazı sistemine sahip olmamaları onların etkin bir yönetim oluşturmalarını önlemedi. Quipu (düğümlenmiş şeritlerden yapılan uzun ipler) ile kullanışlı bic hesaplama sistemi elde ettiler. Mutlak teokrasi ile yönetilen İnkalar, egemenliklerini fethettikleri her yerde uyguladılar. Peru'daki başkent Cuzco'dan başlayarak ortak dili kullanarak uzak noktalara ulaşan alanlarında farklı insanları bir araya getirdiler. Tek dil, tek soylu sınıfı ve tek imparator anlayışına sahiptiler.

Amerika'nın Columbus tarafından "keşfedilmesinden" bir yıl sonra 1493'te, Borgia ailesinden Papa VI. Alexander bildiriyle Amerika kıtasını İspanya ve Portekiz arasında bölüştürdü. İspanya, Arjantin'in de bulunduğu Güney Konisi'nin büyük bir bölümünü elde ettiği Papalık bildirisi Tordesillas Antlaşması'yla resmîleştirildi.
İspanyol asıllı denizci Juan de Solís'in 1516 yılında ayak bastığı Arjantin'de 1580 yılında ilk İspanyol kolonisi kurulmuş olup diğer bölge ülkelerinden daha geç gelişmesi, o dönemde değerli metaller açısından fakir olduğunun zannedilmesine bağlanmaktadır.
1536'da Pedro de Mendoza, Santa María del Buen Ayre Limanı'nı kurdu. Ancak, kıtlık ve yerli kabilelerle çatışmalar nedeniyle yerleşim başarısız oldu. Nüfusun yiyecekten mahrum bırakılan ve yerel yerli halk tarafından kuşatılan bazı sakinleri yamyamlığa sürüklendi. Şehir terk edildi ve sakinleri, bölgedeki İspanyol operasyon merkezi haline gelen Asunción'a yerleşti.
Bu Arjantin birkaç yıldır sadece Santa Fe vardı ve Arjantin denen ilk yerleşimcilerin yaşadığı yer orasıdır. Martín del Barco Centenera, 1602'de yayınlanan tarihi şiiri ("La Argentina") da bunun bir hesabını veriyor.
1580'de, Asunción şehrinden başlayarak ve Santa Fe'ye ulaştıktan sonra Juan de Garay, zamanla sadece Buenos Aires olarak bilinen Trinidad ve Puerto de Santa María de los Buenos Aires Şehri'ni yeniden kurdu. Bu şehir, Lima merkezli Peru Kral Vekilliği içinde Yeni Endülüs'in bir parçasıydı.
1531'de Francisco Pizarro İnka idaresindeki ve Arjantin'in kuzeyini de kapsayan Peru'ya ulaştı. Bölgedeki İspanyollar tarafından kurulan ilk yerleşim olan Buenos Aires 1580 yılında Juan de Garay tarafından (Pedro de Mendoza'nın 1536 yılındaki başarısız girişiminden sonra) kurularak Peru Kral Vekilliği'ne bağlandı.

1585'te Arjantin'e ulaşan Cizvitler (Compañía de Jesús) ülkede ilahiyat, diplomasi, eğitim, araştırma, tarım, bilim ve sanatta nüfuz sahibi bir tarikat oldular. 1587'de ulaştıkları Córdoba şehrini Peru Kral Vekilliği'nde İspanyol imparatoru tarafından tarikata tahsis edilen Paraguay Cizvit eyaletinin merkezi olarak inşa ettiler: 1588'de ilk Guaraní misyonlarını (Misiones jesuíticas en Río Grande del Sur) kurduktan sonra 1599 yılında öğretime başladıkları Córdoba Cizvit Bloğu (Manzana Jesuítica) ve 1613'te günümüzün Ulusal Córdoba Üniversitesi'ni kurdular.
Cizvitler Córdoba şehrindeki merkezlerinden 1608'de Buenos Aires'e gelerek aynı yılda Colegio de San Ignacio ve 1675'te Real Colegio de San Carlos'u kurdular. 1654'te Buenos Aires'in yönetiminden sorumlu Buenos Aires Cabildosu şehirdeki gençlerin eğitimini Cizvitlere emanet etti.
Yüzyıldan fazla ülkedeki eğitimden sorumlu olan Cizvitlerin gücü 1767 yılında İspanyol İmparatorluğu'ndan ihraç edilmeleriyle sona erdi. Bu ihraç kararının ardında Cizvitlerin İspanyol İmparatorluğu'nun yerel halklarını savunması ve ayrıca Arjantin'de gelişen laiklik, milliyetçilik ve zamanın politik mutlakıyet anlayışı bulunuyordu.

Latin Amerika'nın diğer bölgelerine kıyasla kölelik, Arjantin ekonomisinin gelişmesinde göreceli olarak küçük bir rol oynadı, esas olarak muazzam miktarda köle işçiliği gerektirecek olan metalik madenlerin ve şeker kamışı tarlalarının olmaması nedeniyle. 17. ve 18. yüzyıllarda tahminen 100.000 Afrikalı köle Buenos Aires limanına geldi; Bunların büyük çoğunluğu Paraguay, Şili ve Bolivya'ya gönderilmişti. Yukarı Peru pazarı, Santiago del Estero'da pamuğun ekilmesini ve keçi ile birlikte pamuğun yapıldığı yeni başlayan bir tekstil endüstrisinin kurulmasını kolaylaştırdı.
O zamana kadar Peru Kral Vekilliği'ne bağlı bölgeleri bir araya getirdi ve başkenti olan şehre tekil bir önem verdi. O zamana kadar pek önemi olmayan Buenos Aires'in
1776'da İspanyollar, diğer yeni idari bölgeler arasında Río de la Plata Kral Vekilliği'ni kurarak Peru Kral Vekilliği'ni ayırdı. Peru Kral Vekilliği'nin kapsadığı muazzam alan, hükûmet görevlerini zorlaştırdı, bu da bölünmesinin güçlü bir nedeniydi. Buenos Aires, ticari bir merkez olarak artan önemi ve kıtanın iç kısmına giriş olarak Río de la Plata'nın halicinin değeri nedeniyle başkent olarak kuruldu.
Bu vekillik, bugün Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile birlikte bugünkü Bolivya'nın çoğunu kapsıyordu. Carlos III tarafından emredilen nüfus sayımına göre, 1778'de genel valinin nüfusu 186.526 kişiydi. Córdoba 44.506, Buenos Aires şehri 37.679, Mendoza çeyrek 8765 idi. Afro-Arjantin nüfusu önemliydi, Santiago del Estero ve Catamarca'da %50'yi aştı.33
İlk başta, Buenos Aires şehri, dış ticaret İspany

Arnavutlar (Arnavutça: Shqiptarët), ortak bir Arnavut soyunu, kültürünü, tarihini ve dilini paylaşan, Balkan Yarımadası'na özgü bir etnik gruptur. Çoğunlukla Arnavutluk, Kosova, Türkiye yanı sıra Kuzey Makedonya, Yunanistan, İtalya ve Almanya'da yaşamaktadırlar. Ayrıca Avrupa, Amerika ve Okyanusya'da yerleşik çeşitli topluluklardan oluşan büyük bir diaspora oluşturmaktadır.
Arnavutlar Paleo-Balkan kökenlidir. Bu kökenlerin yalnızca İliryalılara, Trakyalılara veya diğer Paleo-Balkan halkına atfedilmesi tarihçiler ve etnologlar arasında hala bir tartışma konusudur.
Albanoi etnoniminin ilk sözü MS 2. yüzyılda Batlamyus'un günümüz Arnavutluk'un merkezinde yaşayan bir İlirya kabilesini tanımlamasıyla ortaya çıktı. Arnavutlara etnik bir grup olarak ilk kesin atıf, onları Dirrahium Themasında yaşıyor olarak tanımlayan 11. yüzyıl tarihçisi Michael Attaleiates'ten geliyor.
Shkumbin Nehri, Arnavut dilini kabaca Gheg ve Tosk lehçeleri arasında sınırlar. Arnavutluk'ta Hristiyanlık MS 8. yüzyıla kadar Roma Piskoposunun yetkisi altındaydı. Daha sonra Arnavutluk'taki piskoposluklar Konstantinopolis Patrikliğine devredildi. 1054'teki Büyük Bölünme'den sonra kuzey yavaş yavaş Roma Katolikliğiyle, güney ise Doğu Ortodoksluğuyla özdeşleştirildi. 1190'da Arnavutlar, başkenti Krujë'de olmak üzere Arnavutluk'un merkezinde Arbanon Prensliği'ni kurdular.
Arnavut diasporasının kökleri, Orta Çağ'dan itibaren başlangıçta Güney Avrupa'ya ve sonunda daha geniş Avrupa ve Yeni Dünya'ya göçe dayanmaktadır. 13. ve 18. yüzyıllar arasında çok sayıda insan çeşitli sosyal, ekonomik veya politik zorluklardan kaçmak için göç etti. Arvanitler adlı bir nüfus, 13. ve 16. yüzyıllar arasında Güney Yunanistan'a yerleşti. Başka bir nüfus olan Arbëreshë, 11. ve 16. yüzyıllar arasında Sicilya ve Güney İtalya'ya yerleşti. Arbanasi gibi daha küçük nüfuslar 18. yüzyılda Güney Hırvatistan'a ve Güney Ukrayna'nın bazı bölgelerine yerleşti.
15. yüzyıla gelindiğinde, genişleyen Osmanlı İmparatorluğu Balkan Yarımadası'nı fethetti, ancak İskender Bey liderliğindeki Arnavut beyliklerinden oluşan bir birlik olan Lezhë Birliği'nin başarılı isyanı ve direnişiyle karşılaştı. 17. ve 18. yüzyıllarda önemli sayıda Arnavut, onlara Osmanlı İmparatorluğu içinde eşit fırsatlar ve ilerleme olanağı sunan İslam'ı benimsedi. Bundan sonra Arnavutlar önemli konumlara ulaştılar ve daha geniş Müslüman dünyasına kültürel olarak katkıda bulundular. Osmanlı Devleti'nin sayısız memur ve askeri, 40'ı aşkın sadrazam da dahil olmak üzere Arnavut kökenliydi. ve özellikle Köprülü döneminde Osmanlı İmparatorluğu en büyük toprak genişlemesine ulaştı. 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın ilk yarısı arasında  İşkodralı Kara Mahmud Paşa, Tepedelenli Ali Paşa
ve Beratlı Ahmet Kurt Paşa tarafından birçok Arnavut Paşalıkları kurulurken; Arnavut valisi Muhammed Ali Paşa da Mısır'da ülkeyi yöneten bir hanedan kurdu. İlgili Kavalalılar Hanedanı, Arnavutların Mısır'da önemli bir topluluk oluşturduğu 20. yüzyılın ortalarına kadar Mısır ve Sudan üzerinde egemenlik sürdü.
19. yüzyılda, Arnavutların hem manevi hem de entelektüel güç toplamasına atfedilen kültürel gelişmeler, sonuçta Arnavut Rönesansına yol açtı. 1912 yılında Balkan Savaşları sırasında Arnavutlar ülkelerinin bağımsızlığını ilan ettiler. Yeni Arnavut devletinin sınırları Bükreş Antlaşması'nın ardından oluşturuldu ve etnik Arnavut nüfusunun yaklaşık yarısı Yunanistan, Karadağ ve Sırbistan arasında paylaştırılarak sınırlarının dışında bırakıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1991 Devrimlerine kadar Arnavutluk, Enver Hoca yönetimindeki komünist bir hükûmet tarafından yönetildi ve Arnavutluk, Avrupa'nın geri kalanından büyük ölçüde izole edildi. Komşu Yugoslavya'da Arnavutlar, Kosova Savaşı ve sonunda Kosova'nın bağımsızlığıyla sonuçlanan ayrımcılık ve sistematik baskı dönemlerine maruz kaldılar.

Arnavutlar Avrupa'nın en eski otokton halkı olan antik İlliryalıların ve Pelasgların torunlarıdır. Arnavutların dedeleri olan İlliryalılar denizci bir milletti ve kendilerine özgü seri gemileriyle Akdeniz ve Karadeniz'de denizaşırı ticari faaliyetler yapıyorlardı. Günümüzde genetik olarak Arnavutlara en yakın ırkın İtalyanlar olduğu düşünülür. İtalya'nın güneyinde, özellikle Kalabriya ve Sicilya'da her ailede Arnavutlarla akrabalık mevcuttur. 8. yüzyıldan sonra Slavlar ile de karışım yaşamışlardır. Atina kenti de esasen Arnavutların yaşadığı bir şehirdi ancak I. Dünya Savaşı'ndan sonra Rumlar çoğunluğu sağladılar.

Doğu ve Batı dillerinde de Arnavut kelimesi genellikle "Alban" ve bunun türevleri şeklinde geçer. Arnavutluk Cumhuriyeti'ndeki Arnavutlar "Arnavut" kelimesini bilmezler, kendilerine "Shqiptar" (Şkiptar okunur) derler. Arnavut kelimesinin Arnavutların yoğun yaşadığı ülkelerin dillerine göre kullanımı şöyledir: Arnavutluk: Shqiptar; Kosova: Shqiptar; Kuzey Makedonya: Albanac/Şiptar/Shqiptar; Sırbistan: Albanac/Şiptar; Bosna-Hersek: Albanac/Şiptar; Karadağ: Albanac/Şiptar/Shqiptar; Hırvatistan: Albanac/Şiptar; Yunanistan: Arvanit/Arvanides; Türkiye: Ernovut, Arnavut; İtalya: Arberesh. Shqiptar kelimesi kartalın oğlu anlamına gelir ve Arnavutlar yaşadıkları bölgeye shqiperia yani kartal yuvası derler.

Arnavut dili Arnavutçadır ve Hint-Avrupa dil ailesinden Avrupa koluna mensuptur. Arnavutçanın köken olarak antik Pelasg dilinden geldiği, Antik (Eski) Yunancanın günümüz Rumcasına değil Arnavutçaya daha yakın olduğu, Latincenin Arnavutçadan türediği, Etrüskçenin Arnavutçanın Toska aksanı ile ilgili olduğu yönündeki hipotez, teori ve görüşler dilbilimciler arasında yaygındır.
Arnavutça Toska şivesi ve Gega şivesi olmak üzere iki büyük şiveye ayrılır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Osmanlı Türkçesi kanalıyla Türkçeden pek çok kelime Arnavutçaya yerleşmiştir. Ancak Arnavutluk'ta Enver Hoca döneminde öz Arnavutça politikası doğrultusunda söz konusu yabancı kelimelerin bir bölümü Arnavutçadan çıkarılmıştır.

Arnavutlar (Orta Çağ'daki isimleriyle "Arbërór"lar) Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyılda Hristiyanlaşması ile birlikte Hristiyanlığı kabul ettiler. İlirya ve Epiros bölgeleri en eski ahalisi olan Arnavutların toprakları, 5. yüzyıldaki kavimler göçleri nedeniyle Roma'nın yıkılması ve Doğu-Batı Roma olarak bölünüşü sonucunda Güney Slavlarının (Yugoslavlar) eline geçti. 1054 yılında Doğu ve Batı Kiliseleri (Ortodoks ve Katolik) bölünüşünden sonra Doğu Roma'ya (Bizans'a) bağlı olan Arbanonlar/Arvanitler çoğunlukla Ortodoks (Tosk-Güney Arnavutluk-Epir), azınlıkla Katolik (Gega-Kuzey Arnavutluk) idiler. 6. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar Kosova ve Karadağ'da Sırplarla yan yana yaşamaktan Slavlaşma ve Ortodokslaşma ileri düzeydeydi. Ancak Arnavutlar Sırp hegemonyasına karşı ve İtalya ile olan bağları ve yakınlıkları sebebiyle Arnavutluk Katolik Kilisesi'ne bağlılığı tercih ediyorlardı.
15. yüzyıldaki Osmanlı fetihleri sonucu binlerce Arnavut İtalya'ya kaçmak zorunda kaldı, geri kalanlar başlangıçta görüntü olarak da olsa 500 yıllık Osmanlı hâkimiyeti neticesinde Müslümanlaşıp Doğu hâkimiyetine girdiler.
Sosyalist Enver Hoca yönetiminden önce hemen hemen çoğunluğu Müslüman olan Arnavutluk'ta rejimden sonra Hristiyanlığa geçişler olmuştur. Arnavutluk'ta 1912'de kuruluşundan itibaren dinî tasnif yapılmamaktadır.
Kosova, Kuzey Makedonya ve Türkiye'deki Arnavutların tamamına yakını Müslüman'dır. Hristiyanlar azınlıktadır. Arnavutluk'ta kendini bir dine ait görmeyen veya birden fazla dine ait hissedenler nüfusun çoğunluğunu oluşturur.

14. ve 15. yüzyıllarda coğrafi yakınlıkları sebebiyle İtalya'daki Rönesans'a çok yaklaşan Arnavutlar, mukavemet göstermelerine rağmen 16. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine girdiler ve Doğu tarzı ataerkil ve tutucu bir yaşama geçmek zorunda kaldılar. Arnavut kültüründe kıdem ve saygı esastır. Bu nedenle yaşlılara büyük bir saygı vardır. Sülaledeki ya da ailedeki en yaşlı insan reis olarak kabul edilir ve sözlerinden dışarı çıkılmaz. Doğum, evlenme gibi önemli günlerde yapılan törenlerde sıkı bir disiplin dikkat çeker.

Avrupa'da 8 milyondan fazla Arnavut bulunmaktadır. Arnavutların Avrupa'da bulunduğu ülkeler Arnavutluk, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Yunanistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya, Romanya, Birleşik Krallık, Almanya, İsviçre, İsveç, Avusturya ve Fransa'dır.

Türkiye'de net olarak kaç Arnavut olduğu konusunda kesin bilgi yoktur, nüfus müdürlüklerinde etnik kimlik kaydı yapılmadığından dolayı, gayri resmi olarak bu sayının 3.500.000 - 6.000.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ancak, bu göreceli rakam içinde kimliğini koruyanların sayısı düşüktür, çünkü özellikle devletler ulus devlet statüsü yönetime girdiklerinde doğal olarak kendi ülkesinde yaşayan her ırkı ve toplumu kendindenmiş gibi göstermektedirler. Arnavutların çeşitli tarihlerde Türkiye'ye büyük göçleri olmuştur. Bunlar ilk olarak Fatih Sultan Mehmet döneminde Müslümanlığı kabul edenlerin özellikle de başkent İstanbul'a gelerek gerek askeri gerekse ticari sebeplerden dolayıdır. Akabinde diğer büyük göç dalgası Balkanlar'daki karışıklıklar zamanında olmuştur. 1877-78 yılında meydana gelen Osmanlı-Rus Savaşı'nda ya da daha önceden göçler olduğu bildirilmekteyse de buna dair herhangi bir tarihî kaynak bulunmamaktadır. Bilinen en büyük göçün 1912 yılı dolaylarında Balkan Savaşları'ndan sonra olduğu tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu savaşta yenilmesinden sonra Sırpların kontrolüne geçen Kosova'dan büyük bir Arnavut göçü yaşanmıştır. Ancak, bu göç içinde Arnavut nüfusun yanında, Kosovalı Türklerde bulunmaktadır. Daha sonraki ikinci büyük göç 1924 yılında Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi kapsamında Türkiye'ye Güney Epir'den ve Ege Makedonyası'ndan gönderilen Arnavutlardan oluşmaktadır, bu Arnavutlar özellikle Ege bölgesine göç etmişlerdir. Buna örnek olarak İzmir şehrini verebiliriz. Balkanlar'daki karışıklıklar ve Yugoslavya'nın özellikle Müslüman topluluklara uyguladığı baskılar devam ettiği için  II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası Yugoslavya'dan (bugünkü Kosova ve Kuzey Makedonya) göçler devam etmiştir. 1945'ten

Arnavutluk, resmî adıyla Arnavutluk Cumhuriyeti (Arnavutça: Republika e Shqipërisë, Arnavutça telaffuz: [ɾɛpuˈblika ɛ ʃcipəˈɾiːs]), Balkanlar'da bir ülkedir. Komşuları kuzeyde Karadağ, kuzeydoğusunda Kosova, doğusunda Kuzey Makedonya ve güneyinde Yunanistan'dır. Ayrıca ülkenin batıda Adriyatik Denizi ve güneybatıda İyonya Denizi'ne kıyısı vardır. İyon Denizi ile Adriyatik Denizi arasındaki Otranto Boğazı'nın karşısındaki İtalya'ya uzaklığı 72 km'den (45 mil) daha azdır.
Arnavutluk, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, İslam Konferansı Örgütü, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması, Frankofon ve kurucu üye olarak Akdeniz İçin Birlik'e üyedir. Arnavutluk, ayrıca Avrupa Birliği'nin resmî adayıdır.
Arnavutluk'un günümüzdeki toprakları tarihin çeşitli noktalarında Dalmaçya (güney İlirya), Makedonya (özellikle Epirus Nova) ve Moesia Superior gibi Roma eyaletlerinin bir parçası oldu. Modern cumhuriyet ise Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki çöküşünden sonra ortaya çıkmıştır. 1912 yılında bağımsız olan Arnavutluk, 1917-1920 arasında İtalyan himayesine girdi, II. Dünya Savaşı'nda 1939 yılında Faşist İtalya, 1943'te de Nazi Almanyası tarafından işgal edilene kadar Prenslik, Cumhuriyet ve Krallık oldu. 1944 yılında Arnavutluk'ta işgal sona erdi ve Enver Hoca ile Emek Partisi önderliğinde Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti kuruldu. 1991 yılında sosyalist yönetim sona erdi ve çok partili yönetime geçildi.
Arnavutluk, parlamenter demokrasiye ve bir geçiş ekonomisine sahiptir. Arnavutluk'un başkenti olan Tiran, ülkedeki 2.831.741 kişinin yaklaşık 421.286'sını barındırmakta olup metropol alanında ise bu sayı 763.634'tür. Serbest piyasa reformları, özellikle enerji ve ulaşım altyapılarının gelişiminde, ülkeye doğrudan yabancı yatırımların kapısını açmıştır. Arnavutluk yüksek bir İGE'ye sahiptir ve evrensel bir sağlık sistemi ile ücretsiz ilk ve orta öğretim sunmaktadır. Arnavutluk bir üst-orta gelir ekonomisine sahiptir ve ülke ekonomisine hizmet sektörü hakim olup bunu sanayi ve tarım sektörü takip etmektedir.

Türkçedeki Arnavut kelimesi bir güney Arnavut (Toska) boyu olan 'Arvanit'lerin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Orta Çağ'da Arnavutlar antik İlliryalılar ve Pelasglar isimlerinin yerine Arber, Arberesh, Arbanon, Arbanoi isimleriyle anıldılar. Yeni Çağ'da ise Arnavutlar ülkelerine kartallar ülkesi anlamında Shqipëria (okunuşu Şkipırya) şeklinde adlandırmaktadır. Diğer çoğu dünya dillerinde ise 'Albania' kelimesi kullanılır. Nitekim Latince “alba” = yüksekte duran, demektir. Arnavutluk'a “Albania” ve Arnavutlara “Albanian” denir.
Şemseddin Sami'ye göre ‘Arnavut’ kelimesinin anlamı ‘Çiftçi’ demektir. Arnavutluk (Shqipëria), Arnavutça (Shqip) ve Arnavut (Shqiptar) sözcükleri kök bakımından kartal (Shqiponja)'dan türetildiği de söylenmektedir. Ş. Sami'nin büyük eseri Kâmus-u Türkî'de Arnavutluk-Arnavutça-Arnavut sözcüklerini Türkçeye Şkipniya-Şkip-Şkipetar şeklinde çevirmiştir.

Arnavutların kökeni olarak Pelasglar görülür. Pelasglar Avrupa'nın en eski kavimi olarak bilinir. Yunanlar da köklerini Pelasglara dayandırır. Pek çok tarihçi İlliryalılar ve Pelasg'ların Helen kavimlerinden Dorlar ile akraba olduğu ve Helen kültürünün kurucuları oldukları görüşündedir.
Arnavutlar, tarihçilerce eski İlliryalıların devamıdır. Antik İllirya bugünkü Dalmaçya sahil bölgesidir (bugünkü Hırvatistan ve Karadağ) ve pek çok Roma İmparatoru bu bölgeden çıkmıştır.
Roma İmparatorluğu'nun kurucu halklarından olan İlliryalılar V. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun Germen, Hun ve Slavlar tarafından saldırıya uğraması ve yıkılması sonucunda 7.-8. yüzyıllardan sonra giderek Slavların eline geçti ve bölge Orta Çağ'dan sonra Hırvatistan ve Karadağ olarak anılmaya başlandı. 20. yüzyıl'da da bu bölgede 'Güney Slavları' anlamında 'Yugoslav' devleti kuruldu.
Arnavutlar, Avrupa'nın en eski halklarından oldukları ve ayrıca millî kimliğini (aidiyetini) dinsel farka dayandırmayan tek Balkan milleti oldukları konusunu özellikle vurgularlar.
Arnavut dili (Arn. Shqip, Shqipja, gjuha shqipe, gjuha shqiptare) Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur. Arnavutçada, uzun süre komşu olmaktan ve 1000 yıllık Bizans idaresinden dolayı Yunanca ve Sırpça, 437 yıllık Osmanlı idaresinden dolayı da Türkçe ve Arapça kelimeler mevcuttur. Latin ve Germen dilleriyle de, bilhassa İtalyanca, Fransızca ve Almanca ile benzer yanları çoktur. Yine de Arnavutça kelime haznesi olarak saf bir dildir.
Eski Yunanca ve Etrüskçe'nin de İlirya dili ve Arnavutça ile dolaysız akraba olduğu yönünde linguistik hipotezler mevcuttur.

Antik Çağ'da Hristiyanlığın Arnavutluk'a yayılması çok erken tarihlerde gerçekleşti. Dıraç kenti dünyadaki en eski piskoposluk merkezlerinden biridir. Aziz Pavlus daha 1. yüzyılda İllirya'ya Hristiyanlığı tanıtmıştı.
325 yılındaki İznik Konsili'nde tüm İllirya Roma idaresine bırakılmıştı. 731 yılında ise Bizans İmparatoru III. Leo Dıraç Metropollüğünü Bizans'a bağladı. 927 yılında Bizans Bulgar Patrikhanesini kabul etmeye mecbur kalınca, Arnavut Kilisesi de Bağımsız Ohri Piskoposluğu'na, dolayısıyla 1. Bulgar İmparatorluğu'na bağlandı. 1018 yılında Bizans bölgeyi geri aldı. 1054 yılındaki Roma ve Bizans Kiliseleri arasındaki büyük bölünme (Schisma), önceleri Arnavut Kilisesi için etki yapmadıysa da, 13. yüzyılda Arnavut Kiliseleri de iki rakip olan Katolik ve Ortodoks yani Roma ve Bizans Kiliseleri arasında ikiye bölündüler. Orta Çağ'da ortaya Arnavut Ortodoks Kilisesi ve Arnavutluk Katolik Kilisesi şeklinde bir bölünme çıktı.
Roma İmparatorluğu'nun kurucu halklarından olan İllirya bölgesi 5. yüzyılda Roma'nın Germen, Hun ve Slavlar tarafından saldırıya uğraması ve yıkılması sonucunda 7.-8. yüzyıllardan sonra giderek Slavların eline geçmiş ve bölge Orta Çağ'dan sonra Sırp Krallığı, Hırvatistan ve Karadağ olarak anılmaya başlanmıştır. 20. yüzyılda da bu bölgede 'Güney Slavları' anlamında 'Yugoslavya' devleti kurulmuştur. Ancak Arnavutlar bu bölgede her zaman hak iddia etmişlerdir.
Orta Çağ'da bölgenin tam Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarının sınırında bulunması nedeniyle Arnavutlar VI. yüzyıldan sonra Slavlaşma tehlikesine karşı, batının en güçlü şehri olan Venedik'in himayesine girerek Katolikliği tercih etmişler ama daha doğuda kalan Kosova ve bugünkü Sırbistan bölgeleri hızla Slav asimilasyonuna ve Ortodokslaşmaya girmiştir. (Bkz.Arnavut Ortodoks Kilisesi).
Doğu Roma'nın 13. yüzyıldan sonra yıkılma sürecine girmesi sonucu doğudan gelen Osmanlılar 15. yüzyılda bölgeyi ele geçirmişler, Arnavutların ulusal kahramanları Gjergj Kastrioti'nin (İskender Bey) önderliğinde 40 yıldan fazla süren direnişini kırıp bölgeyi 1478'de ele geçirmişlerdir. Bu gelişmeler yüzbinlerce Arnavut'un İtalya'ya ve özellikle Sicilya ve Kalabriya bölgelerine göç etmesine yol açmıştır. İtalya Arnavutları 'Arberesh' adıyla anılmaktadır.
1054'teki Doğu-Batı/Ortodoks-Katolik Kiliselerinin birbirlerinden tamamen ayrılmaları (Schisma) Arnavutluk'ta önceleri büyük etki yapmadı. İki kilise birbirlerine rekabet oluşturmadan yan yana bir arada var oldular. Ancak 12. yüzyıldan sonra Bar'da Benedikt Manastırının kurulmasıyla Roma'nın ve Katolik Kilisesinin etkisi Arnavutluk'un kuzeyinde arttı. Dıraç'ta ise Ortodoks Kilisesi daha hakimdi. Arnavutluk'ta 13. yüzyılda Katolik - Ortodoks ayrışımı daha da belirginleşti. Ülkenin güneyi tartışmasız Ortodoksluğun hakimiyetindeydi. Arnavutluk kıyıları bu dönem Normanların saldırısına uğradı.
Orta Çağ'da Arnavutlar genelde Arber adıyla anılıyorlardı. Bu aynı zamanda 12. yüzyıl sonunda Kroya Kalesi bölgesinde oluşmuş olan Arbanon Krallığı'nda yaşayan halkın da adıydı. Bu Katolik Krallık, Ortodoks Kilisesine bağlı olan Kroya yönetiminden ayrılarak oluşmuştu.
1204 yılından sonra Arnavutluk önce Epir Despotluğu'na, 1230 yılında 2. Bulgar İmparatorluğu'nun eline geçti. Ancak Bulgarlar, Bizanslılar tarafından bölgeden 1246'da atıldı ve Bizans'ın vesayetinde Epir Despotluğu yeniden kuruldu. Bu dönemde Dıraç kenti, sık sık İki Sicilya Krallığı'nın işgaline uğradı. Sırplar 1280'in ilk yarısında İşkodra'yı ele geçirdiler.
Arnavut Katolik Kilisesi, 1342-1355 arasındaki Sırp Çarı Stefan Duşan'ın hakimiyetini zarar görmeden atlattı. Sırp Çarı'nın ölmesi ve Sırbistan Krallığı'nın dağılmasının ardından soylu Arnavut sülalesi ŞAR, Zeta bölgesi ve Arnavutluk'un kuzeyinde iktidarı ele geçirdi. Balşa'lar 1368'de Ortodoksluk'tan Roma-Katolik Kilisesine geçtiler. Leş piskoposluğunun kurulması da bu dönemde gerçekleşti.

Osmanlı Türkleri 14. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Balkan Yarımadası'na akınlar yapmaya başladılar. 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Balkan Yarımadası'nın büyük bölümü ile birlikte bugünkü Arnavutluk topraklarını da ele geçirdi.
Katolik olan Arnavutluk'un kuzeyini Gjergj Kastriot Skanderbeg'in (Gjergj Kastrioti) ölümünden sonra Osmanlılar'ın ele geçirmesi on yıl dahi sürmedi. 1479'da Venedik Devleti Osmanlılar'la barış anlaşması yaparak İşkodra'yı ve Leş'i Osmanlılara bıraktı. Piskoposluk merkezi olan Dıraç de 1501'de Osmanlı'nın eline geçti. Bundan sonra Katolik Arnavutlar'ın çoğunluğu fiilen İslam hakimiyeti altında yaşadılar. Osmanlıların hakimiyeti önceleri sadece sahil bölgelerindeydi. Merdita, Dukagin ve Malesia e Madhe boylarının bölgelerine İslam hakimiyeti giremedi. Bu bölgelerde 1490-1550 arasında Osmanlı hakimiyetine karşı pek çok isyan oldu. Gjergj Kastriot İskender Bey'in ölümünden sonra direnişi Leka Dukagin, Muzaka ve Thopia aileleri sürdürdü.
Çok uzun süren ve tam olarak hiç bitmeyen Arnavut direnişinin Osmanlılarca kırılmasından sonra 15. ve 16. yüzyıllarda yarım milyon civarında İslamlaşmak istemeyen Arnavut İtalya'ya kaçmak zorunda kaldı (Arberesh'ler).
Arnavutluk'un Osmanlılarca fethinden sonra İslam dini, Arnavutlar'a üçüncü bir din olarak katıldı. 17. yüzyıldan sonra diğer Balkan milletleri gibi Arnavutlar da Müslümanlaştılar. Ancak Arnavutlar Müslümanlaşınca, Rumlar, Gürcüler, Çerkesler, Lazlar gibi Türkleşmeyip, Arnavut kül

Arnavutluk'un Avrupa Birliği üyelik süreci, 28 Nisan 2009 tarihinde Avrupa Birliği'ne üye olmak için başvuruda bulunması ile resmen başlamıştır.
Avrupa Birliği tarafından resmen "potansiyel aday ülke" sıfatında olan Arnavutluk, 2003 yılında İstikrar ve Katılım Süreci'ne resmen başladı ve 12 Haziran 2006'da bu süreç sona erdi. Bu sürecin sona ermesi Arnavutluk'un AB üyeliği için ilk dönüm noktası oldu.
2004 yılında AB'ye üye olan devletlerin yaptığı gibi, Arnavutluk da birçok AB kuruluşu ile direkt görüşmelere başladı ve 2009 yılında NATO'ya tam üye oldu. AB üyelik sürecinin bir parçası olarak Avrupa Birliği Konseyi Avrupa Komisyonuna 16 Kasım 2009 tarihinde Arnavutluk'un üyelik müzakerelerine hazır olup olmadığına dair bir rapor hazırlamasını istedi. 16 Aralık 2009 tarihine Avrupa Komisyonu bir bilgi talebi başvurusunu Arnavutluk hükûmetine sundu ve hükûmet buna 14 Nisan 2010 tarihinde cevap verdi. Komisyonun bu cevaplara geri dönüşü 2010 yılının içinde gerçekleşecek.
Danimarka ve Hollanda'da dahil olmak üzere birçok devlet, Arnavutluk'a aday statüsü verilmesine karşı çıktı ve Aralık 2013 toplantısında, Avrupa Birliği Konseyi, ülkenin adaylık statüsünü Haziran 2014 tarihine kadar ertelenmesine karar verdi.
4 Haziran 2014'te ise Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'na, Arnavutluk için AB Katılım Adaylığı Statüsü'nün verilmesini tavsiye etti. 23 Haziran 2014 tarihinde, Yunanistan'ın AB Dönem Başkanlığı kapsamında, Avrupa Birliği Konseyi, Arnavutluk'a aday statüsü verilmesini kabul etti.
Mayıs 2019'da, Avrupa Komiseri Johannes Hahn AB'nin Arnavutluk ile açık üyelik görüşmelerinde öneride bulundu. Konsey, 1 Haziran 2019'da, müzakerelerin kısa bir süre sonra başlayacağı düşünülen katılım müzakerelerini başlatma yolunu belirledi.
Arnavutluk'un AB üyeliği, Kuzey Makedonya'nın AB üyeliğiyle bağlantılıdır. Arnavutluk'a katılım müzakerelerini başlatmak için adalet sisteminde reformlar yapılması, yeni bir seçim yasası, yolsuz hâkimler için dava açılması ve Yunan azınlığı için insan haklarına saygı gibi belirli ön koşullar verildi.
Mayıs 2019'da, Avrupa Komisyonu Üyesi Johannes Hahn bu tavsiyeyi yineledi. Ancak Haziran ayında AB Genel İşler Konseyi, aralarında Hollanda ve Fransa'nın da bulunduğu bir dizi ülkenin itirazları nedeniyle müzakerelerin başlatılmasına ilişkin kararını Ekim ayına erteleme kararı aldı. Karar, Ekim ayında yeniden veto edildi. 25 Mart 2020'de Avrupa Birliği Konseyi, ertesi gün Avrupa Konseyi tarafından onaylanan katılım müzakerelerini başlatma kararı aldı.

European Commission - Enlargement: Country Profile.6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arnavutluk Silahlı Kuvvetleri (ASK) (Arnavutça: Forcat e Armatosura të Republikës së Shqipërisë (FARSH)), Arnavutluk'u dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. 1912 yılında Arnavutluk'un Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra kuruldu. Silahlı kuvvetler, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri'nden oluşur.
Arnavutluk Silahlı Kuvvetleri, çoğunlukla ABD olmak üzere, Almanya, Hollanda, İtalya, İngiltere, Yunanistan, Türkiye, İsviçre, Danimarka ve Belçika tarafından askeri anlamda desteklenmektedir.
Silahlı kuvvetler, 2001 yılında başlayan birçok büyük teçhizat yenileme programları sonrasında, 2011 yılında teknolojik olarak gelişmiş ve tam profesyonel olmak için 10 yıllık bir reform programı başlattı. Yeniden düzenlenen silahlı kuvvetler, NATO standartlarında 2,000 eğitimli sivil olmak üzere, yaklaşık 14.500 kişilik bir askeri güce sahiptir.

Arnavutluk Anayasası'na göre, Arnavutluk Silahlı Kuvvetleri:

Ülkenin toprak bütünlüğünü korumak
Her zaman olabilecek tehditlere karşı hazır olmak.
Doğal ve endüstriyel afetler durumunda askeri ve askeri olmayan unsurları doğanın tehlikeleri ile uyarmak.
Bu yasa ile belirlenmiş şekilde anayasal düzeni korumak.
Çok uluslu güçler bileşimi olan uluslararası operasyonlara katılmakla görevlidir

Artvin, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz Bölümü'nde yer alır. Karadeniz'e kıyısı bulunan bir ildir. Şehir Türkiye'nin kuzeydoğusunda, Gürcistan sınırında yer alır. Doğusunda Ardahan, güneyinde Erzurum ve batısında Rize vardır.
2019 yılı verilerine göre nüfusu 170.875'ti. Bu nüfusun %62,4'ü şehirde yaşamaktaydı. Artvin'in güncel nüfusu 169.280'dir. İlin yüzölçümü 7.393 km²dir. İlde km²ye 23 kişi düşmektedir (Bu sayı merkez ilçede 30'dur). İl merkezinin denizden yüksekliği 530 m'dir.
2020 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 9 ilçe, 9 belediye, bu belediyelerde 39 mahalle ve ayrıca 320 köy vardır.
Artvin'in trafik plaka kodu 08'dir.
Coğrafi ve kültürel özellikleri, Anadolu'nun diğer bölgelerinden belirgin şekilde farklıdır. Yüzey şekilleri çok engebelidir. İklim çeşitliliği fazladır. İlin en önemli akarsuyu, 1956 yılına kadar ilin adı olan Çoruh'a adını veren Çoruh Nehri'dir. Boğalarıyla meşhur olan Artvin'in simgesi de boğadır. Artvin il topraklarının yaklaşık %55'ini ormanlık alanlar kaplamıştır. Murgul'da bakır madeni vardır. Tarihte genellikle Livane ve Çoruh adıyla bilinirdi. Artvin il nüfusunu Gürcüler, Hemşinliler, Türkler ve Lazlar oluşturur.
Artvin, millî parklarıyla ünlüdür. Şavşat ilçesinde bulunan Karagöl Sahara Millî Parkı içerisinde bulunan Şavşat-Karagöl ve Borçka-Karagöl turistik yerlerden bazılarıdır. Camili yöresi, başta Efeler-Gorgit Tabiatı Koruma Alanı olmak üzere Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından biyosfer rezerv alanı olarak ilan edilen Türkiye'deki tek bölgedir. Bu özelliğiyle uluslararası düzeyde korunması gereken doğal miras alanlarından biri olarak kabul edilmektedir.
İlin bir önceki adı Çoruh olup, TBMM'de kabul edilen 17 Şubat 1956 tarih ve 6668 sayılı kanunla Artvin olmuştur.

Toprak yapısının elverişsiz olması ve bilim merkezlerinden uzaklığı nedeniyle planlı ve bilimsel arkeolojik çalışmalar yapılamamıştır. 1933 ve 1955 yıllarında Yusufeli ve Şavşat yörelerinde halk tarafından bulunan bakır baltaların MÖ 4000-3000 yıllarına ait olduğu düşünülmektedir. Aynı yörede bulunan tunç baltaların MÖ 3000-2000 yıllarına ait olduğu bilinmektedir.
Artvin ve çevresi, tarih öncesi dönemlerde Cilalı Taş Devri ile başlayıp, ardından Bakır, Tunç ve Demir çağlarını sırayla geçirmiştir. MÖ 10 bin ile 8 bin yıllarından kalma Cilalı Taş Devri'ne ait insan izleri, Artvin'de de bu çağlarda insanların yaşadığını göstermektedir. Bulunan madeni eşyalar ise tarih öncesi devirlerin sırasıyla yaşandığını belgelemektedir.

Artvin ilinin Osmanlı yönetimine ne zaman geçtiği konusunda kesin bir bilgi ya da belge yoktur. II. Mehmed'in Tzaniti Krallığı'nı yıkarak Karadeniz bölgesinin kıyı kesimini Artvin ilinden itibaren ele geçirdiği bilinmektedir. Bu sırada Artvin, Yusufeli, Ardanuç ve Borçka; Samtshe-Saatabago'nun kontrolündeydi.
I. Selim Trabzon valisiyken Gürcistan'a yaptığı seferde Batum'un güneybatısında bulunan Güney Kalesi'ni ele geçirmiştir. Bu kalenin adıyla sancak kuran I. Selim, sancak yönetimine Borçka, Hopa ve Artvin'i bağlamıştır. 1534'te Erzurum beylerbeyi Mehmed Han, Yusufeli civarına akınlar yapmıştır. Ardanuç Atabeyi II. Keykavus'un ayaklanması üzerine, I. Selim'in oğlu padişah I. Süleyman ve ikinci veziri Kara Ahmed Paşa'yı isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Kara Ahmet Paşa'nın ikinci seferi sırasında Pert-Eğekte adlı ilk Livane Sancağı kuruldu. 1549-1551 yılları arasında Şavşat-Yusufeli arasındaki Ardanuç bölgesi yaklaşık iki yıl boyunca II. Keykavus'un kontrolünde kaldı. 13 Haziran 1551 günü Ardanuç Kalesi'ni de fetheden Erzurum Beylerbeyi İskender Paşa, bu bölgeyi Osmanlı topraklarına dâhil etti.
Artvin ve çevresi yaklaşık 250 yıl Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde kalmıştır. 1828 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Edirne Anlaşması ile Ahıska Osmanlı elinden çıkınca, Çıldır eyaleti teşkilatı bozuldu. Anlaşma gereği Çıldır Eyaleti'nin bir kısmını Osmanlı kaybetti. Buna karşılık Artvin, Borçka, Ardanuç, Şavşat ve Yusufeli; Osmanlı elinde kaldı.
Rusların güneye inme ve dünya imparatorluğu yaratma planı ile 1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşı çıktı. 24 Nisan 1877'de Rusya, Kars, Ardahan ve Batum'u işgal ettikten sonra Türk topraklarına doğru ilerlemeye başladı. 2 Mayıs 1877'de 800'den fazla asker şehit oldu. Ardahan çevresini ele geçiren Ruslara karşı Artvin halkı Ardanuç ve Şavşat'a doğru göç etmeye başladılar.

Şıpka Geçidi'nde hatalı savunma hatları kuran Süleyman Paşa'nın eksiklikleri nedeniyle Ruslar bu hatları aşarak Doğu Anadolu içlerine kadar ilerlediler. 3 Mart 1878'de Osmanlı ile Rusya arasında 29 maddeden oluşan Ayastefanos Antlaşması imzalandı. 19. maddesinde yer alan 245.207.301 altın tazminatını ödemeyen Osmanlı, Kars, Ardahan ve Batum topraklarını Rusya'ya tazminat karşılığı vermek zorunda kaldı. Bu barış, Avrupalı devletlerin çıkarlarına aykırı bulunduğu için 23 Aralık 1878'de Berlin Antlaşması imzalandı. Bu barış ile Elviye-i Selâse olarak adlandırılan Kars, Ardahan ve Batum, Rusya'nın kontrolüne geçti. 8 Şubat 1879'da Osmanlı ile Rusya arasında imzalanan İstanbul Antlaşması sonrası, Kars, Ardahan ve Batum'da yaşayan Türkler batıya göç etmeye başlamıştır.
Çarlık Rusya döneminde nüfus
1886 yılında Rus yönetimi altında yapılan nüfus sayımına göre günümüz Artvin ilinin mevcut sınırları içerisinde yer alan yerleşim bölgelerinin toplam nüfusu aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Artvin, Rus İmparatorluğu döneminde Kutaisi Eyaleti'ne bağlı topraklar arasında yer alırken, Batum iline bağlıydı. Arhavi ve Hopa ilçeleri bu bölgenin dışında kaldığından nüfus sayımına dâhil edilmemiştir; bu nedenle Laz etnik kökenli nüfus sayısı az görünmektedir. Ayrıca Maçahel bölgesi Aşağı Acara nüfusuna ve Makriyal (Kemalpaşa) da Batum nüfus sayımına dâhil edilmiştir. Murgul ilçesi (Çhaleti) Rus yönetimince Artvinskiy (АРТВИНСКИЙ) olarak adlandırılan en kalabalık ilçeye bağlıdır.. Artvin Merkez olarak kayıt edilen alan günümüzde sadece şehir merkezini kapsamaktadır. Bunun dışında Murgul, Hatila, Sirya, Seyitler gibi yerleşimler ise ayrı bir Artvinskiy uçastkası (bölgesi) yani Artvin ilçesini oluşturmuştur. Bu nüfus sayımında Hemşinliler, Makriyal'de yaşadıkları bilinmesine rağmen Ermeni olarak kaydedilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan nüfus sayımının aksine, bu sayımda kadınlar da sayılmıştır.

Artvin mutasarrıfı tarafından 1922 yılının Haziran ayında düzenlenen cetvellere göre, Merkez, Borçka, Şavşat, Hopa, Arhavi, Ardanuç kazaları ve bunlara bağlı nahiyelerinin nüfusları aşağıdaki gibidir.

1924 yılında sancaklar vilâyet hâline dönüştürülünce Artvin de vilâyet oldu. Ancak Artvin vilâyeti 1 Haziran 1933'te lağvedildi ve burası bir kaza merkezi olarak merkezi Rize olan Çoruh vilâyetine bağlandı. Bu durum 3 yıl kadar sürdü. Artvin 4 Ocak 1936 tarihinde yeni kurulan Çoruh vilâyetinin merkezi oldu. 17 Şubat 1956 tarihinde ise Çoruh adı kaldırıldı ve ilin adı Artvin hâline getirildi.

Artvin'in iklimi Türkiye'de Karadeniz iklimidir. Kıyı kesimlerinde ılık ve yağışlı iklim egemendir. Artvin merkezinde de ılık ve yağışlı bir iklim görülür. İlin yüksek kesimlerinde, diğer Karadeniz Bölgesi illerinde olduğu gibi, kışları kar yağışı görülür. Sahil kesiminde, örneğin Hopa'da, en soğuk ay ortalaması 8,4 °C, en sıcak ay ortalaması 22 °C'dir. Sıcaklık, 18 Ocak 1964 ve 2 Şubat 1967 tarihlerinde -4,8 °C'ye kadar düşmüş; 4 Haziran 1966'da ise 42,2 °C'ye kadar yükselmiştir. Hopa'da yıl boyunca hava yağışlı ve serindir. Artvingenelinde görülen Karadeniz iklimi, rakımı yüksek olan Şavşat, Ardanuç ve merkez ilçede kış aylarında daha sert yaşanır. Bu bölümde ise en soğuk ay ortalaması 3.4 °C, en sıcak ay ortalaması ise 21,1 °C olup, bugüne dek en düşük sıcaklık 14 Ocak 1950'de -16.1 °C, en yüksek sıcaklık ise 18 Ağustos 1961'de 43,0 °C olarak saptanmıştır.

Artvin deprem bölgesi değildir. İlin sahil şeridi 4. derece, iç bölgeleri ise 3. derece deprem bölgesidir. Ardahan sınırında ise küçük bir bölüm 2. derece deprem bölgesidir. Kentteki sarsıntılar küçük çaplıdır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Artvin Valisi, 1967 Sinop doğumlu Turan ERGÜN'dür. Eylül 2024/321 sayılı kararla, Uşak Valisi iken atanmıştır.
2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Artvin İl Genel Meclisi üye sayısı, CHP'nin 11 ve AK Parti'nin 9 olmak üzere 20'dir. Artvin İl Genel Meclisi Başkanlığına CHP'li üye Hakan Makar seçilmiştir. Artvin Belediye Meclisi ise CHP'nin 9 ve AKP'nin 6 olmak üzere 15 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Artvin'i temsilen TBMM'ye AK Parti'den 1 milletvekili (Faruk Çelik), CHP'den 1 milletvekili (Uğur Bayraktutan) seçilmiştir.

Artvin, 1980-1997 yılları arasında artan oranda dışa göç veren iller arasında yer almıştır. Ancak 1998'de Deriner Barajı, 1999'da ise Borçka ve Muratlı barajlarının inşasına başlanmasıyla oluşan yeni istihdam alanla

Askerî teknoloji, savaş hâlinde kullanılan teknoloji tatbikatı. İmkânı dahilinde uygulaması askerî olan ve sivil olmayan teknoloji türünü kapsar. Genellikle yararlı veya yasal sivil uygulamaların eksikliği nedeniyle askerî eğitim olmadan kullanılması tehlikelidir.
Sık sık incelenen askerî teknoloji, özellikle silahlı kuvvetler tarafından çatışmada kullanılması için bilim insanları ve mühendisler tarafından geliştirilmiştir. Çoğu yeni teknoloji sonuç olarak bilimin askerî fonlamasını getirmiştir. Silah mühendisliği, askerî silahlar ve sistemlerin tasarım, gelişim, deneme ve yaşam döngüsü yönetimidir. Makine mühendisliği, elektrik mühendisliği, mekatronik, elektro-optik, uzay mühendisliği, malzeme ve metalurji mühendisliği ve kimya mühendisliğini kapsayan çeşitli geleneksel mühendislik disiplinlerini düzenler.
Askerî buluşlar, tarih boyunca bazı küçük değişikliklerle sivil kullanımına sunulmuştur. Aynı şekilde sivil yenilikler de askerî kullanıma eklenmiştir.

Taş aletlerin ilk kullanımı Paleolitik Dönem'de başladığı düşünülmektedir. Bilinen en eski taş aletler, 3,3 milyon yıl öncesine ait, Doğu Afrika'nın Turkana bölgesindendir. Aletler, 12.000 yıl önce sona eren Pleistosen Dönemi boyunca geliştirilmeye devam etmiştir.
Bilinen en eski savaş yaklaşık 10.000 yıl önce Kenya'nın Turkana bölgesinde, göçebe avcı-toplayıcı gruplar arasında meydana gelmiştir. Bir obsidiyen bıçağın gömülü olduğu bir kafatası ve baş, boyun, kaburgalar, dizler ve ellerde ciddi hasarlara sahip insan iskeletleri bu olaydan artakalan kanıtlardır.
İnsanlar silah yapmak amacıyla bakırı kalay ile alaşım haline getirerek eritmeyi öğrendiklerinde Bronz Çağı'na girilmiştir. İlk geniş kapsamlı demir silah kullanımı milattan önce 14. yüzyılda Anadolu'da başlamıştır. Bu gelişmeyi milattan önce 11. yüzyılda Orta Avrupa; ardından Hindistan ve Çin takip etmiştir.
Asurlular, savaşa katılan süvarileriyle ve yaygın kullandıkları demir silahlarla öne çıkan bir medeniyettir. Asurlular ayrıca demir uçlu okları ilk kullananlardır.

Song hanedanlığı döneminde, 1043 civarında İmparator Renzong'un emriyle "Wujing Zongyao" (Askerî Sanatların Temelleri) adlı eser yazdırılmıştır. Bu sıralarda Song hanedanlığı ile kuzeyindeki Liao, Jin ve Yuan hanedanlıkları savaş halindedir. Eser, savaşın artmakta olan önemi nedeniyle entelektüel birikimin askerî teknoloji üzerine odaklanışını da kanıtlamaktadır. Askerî strateji, eğitim ve gelişmiş silahların üretimi ve kullanımı konularını kapsamaktadır.
7. yüzyılda Rum ateşi (kimyasal olarak karmaşık, son derece yanıcı bir petrol sıvısı) kullanılarak Yunanistan'da alev makinesi üretilmiştir. 917 tarihli kayıtlarda ise ilk kez Çin'de üretilmiş alev makinelerinden bahsedilmektedir.
919'da yapılan Langshan Jiang Savaşı'nda, Wenmu Kralı'nın deniz filosu Wu eyaletinden bir Huainan ordusunu yenmiştir. Wenmu bu savaşta düşman filolarını yakmak için "ateş yağı" (huoyou) kullanmıştır. Bu girişim Çin'in ilk barut kullanımı olarak kabul edilmektedir. Çinliler, sürekli bir alev akışını sağlamak için çift pistonlu körüklerden oluşan bir mekanizma geliştirmişlerdir. 1044 tarihli askerî bir el yazmasında bu makinenin çalışma prensibi tarif edilmiş ve çizimlerine yer verilmiştir.
Güney Tang devleti ile Song Hanedanlığı deniz kuvvetlerinin 975'te Yangtze Nehri'ndeki karşılaşmasında Güney Tang kuvvetleri alev makinesi kullanmış; ancak şiddetli rüzgarlar kendilerine doğru yön değiştirdiğinden kendi ateşleri ile yok olmuşlardır.
Barutun yıkıcı etkileri Tang hanedanlığında bir Taocu simyacı tarafından dile getirilmiştir. Silah namlusu ve mermi topunun ilk örnekleri Song döneminin sonlarında geliştirilmiştir. 950 tarihli Dunhuang duvar resminde Çin'in "ateş mızrağı" görülmektedir. Bu "ateş mızrakları", 12. yüzyılın başlarında, kum parçacıkları, kurşun peletleri, keskin metal parçaları, çanak çömlek parçaları ve son olarak büyük barut dolu tüpler ateşlemek üzere kullanılan içi boş bambu direkleridir. Daha sonra zamanla bozulabilen bambu, yerini içi boş dökme demir borulara bırakmıştır. Bu yeni silah zamanla "ateş mızrağı" yerine "ateş tüpü" olarak adlandırılmıştır. Silahın bu ilk örneğini, Çinlilerin 13. yüzyıldan beri 'çoklu mermi şarjör püskürtücüsü' olarak adlandırdıkları, yaklaşık 100 kurşun bilye ile doldurulan dökme demir veya bronz toplar takip etmiştir.
Bilinen en eski silah tasviri, Sichuan'daki bir mağarada bulunan, alevler ve güllerle bir bomba figürü betimleyen bir heykeldir. Bununla birlikte, metal namlulu bir tabancanın mevcut en eski arkeolojik keşfi, 1288 tarihli Çin Heilongjiang kazısındandır. Çinliler ayrıca içi boş top mermilerinin barutla doldurulmasının patlayıcı potansiyelini keşfetmişlerdir. Daha sonra Jiao Yu, 14. yüzyılın ortalarında tuttuğu kayıtlarda, 'gök gürültüsü püskürtücü uçan bulut' olarak tanımladığı bir Song dönemi dökme demir topundan bahsetmiştir.
14. yüzyıl kayıtlarında ilk kez; 1277'de Song Çinlileri tarafından Moğollara karşı kullanılan, daha sonra da Yuan hanedanı tarafından kullanılan patlayıcı kara mayınlarının kullanımı anlatılmıştır. İnfilak ettirilen kara mayını, Kubilay Han önderliğindeki Moğol ordularına karşı Luo Qianxia tarafından kullanılmıştır.
Song hanedanlığı, 13. yüzyılın sonlarında savaşta bilinen en eski barutla çalışan roketleri kullanmıştır. Roketlerin en ilkel hali arkaik Alevli Ok'tur (Fire Arrow). 1044 yılında Song bilginleri tarafından yazılan Wujing Zongyao'nun ("En Önemli Askerî Tekniklerin Koleksiyonu") bir metni, barutlu oklar ateşleyen üç yaylı balistaların kullanımı anlatılmaktadır.

İslami imparatorluklar çok sayıda gelişmiş ateşli silah, top ve küçük silah geliştirmiştir. Askerî teknolojideki hızlı gelişme, 1740-1914'te sanayileşmekte olan dünyada ordular ve donanmalar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Kara savaşı için süvarilerin önemi azalmış, piyade ise daha hızlı teçhizatlanma ve dumansız barut kullanımıyla değişime uğramıştır. 1860'larda Avrupa'da makineli tüfekler geliştirilmiştir. Her ikisinin de öncülüğünü Hint Müslüman Tipu Sultan'ın yaptığı topçu roketleri ve Mysorean roketleri, Anglo-Mysore Savaşları sırasında yeni yüksek patlayıcılar (nitrogliserin bazlı) geliştirildiğinde daha güçlü hale gelmiştir. Daha sonra Fransızlar daha isabetli ve hızlı atış alan topçularını dünyaya tanıtmıştır. Kara savaşı; lojistik, iletişim desteği, demiryolları ve telgraf kullanımıyla önemli ölçüde geliştirilmiştir. Sanayileşme, mühimmatın yanı sıra üniformalar, çadırlar, vagonlar ve temel malzemeler üretmek için kullanılacak bir fabrika tabanı sağlamıştır.

Deniz harbi, dünyada yaşanan yeniliklerle birlikte büyük değişimlere uğramıştır. Kömür bazlı buhar motoru, yüksek isabetli uzun menzilli deniz silahları, savaş gemileri, mayınlar için ağır çelik zırh ve torpido bu gelişmelerden bazılarıdır. 1900'lerden sonra kömürün yerini daha verimli bir yakıt olan petrol almış ancak hala uluslararası faaliyet sahasına sahip donanmaların yakıt ikmali için bir kömür istasyonu ağlarına bağlı kalması gerekmekteydi. Askerî teori bir uzmanlık alanı haline geldikçe savaş kolejleri gelişmiştir. 1900'lü yıllarda, denizaltılar ve uçaklar gibi yenilikler ortaya çıkmış ve 1914'te bu teknolojiler hızla askeriyeye uyarlanmıştır.

Askerî teknolojinin postmodern dönemi 1940'lardan sonraki dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde nükleer silah, radar, jet motorları, gelişmiş denizaltılar, uçak gemileri ve diğer sgelişmiş silahlarla ilgili araştırma ve geliştirmeye büyük öncelik verilmiştir ve verilmektedir. Nükleer silahlar, jet motorları, balistik/güdümlü füzeler, radar, biyolojik savaş, elektronik, bilgisayar ve yazılım kullanımına ilişkin gelişmiş bilimsel araştırmaların askerî uygulamasına ilişkin çalışmalar yürütülmektedir.

Soğuk Savaş esnasında, dünyanın iki büyük süper gücü gayri safi yurtiçi hasılalarının büyük oranlarını askerî teknolojilere harcamışlardır. Bu dönemde Uzay Yarışı başlamıştır. 1957'de Sovyetler Birliği ilk yapay uydu olan Sputnik 1'i fırlatmıştır.
1960'lı yıllarda her iki ülke de düzenli olarak uydu göndermeye devam etmişlerdir. Casus uydular, ordular tarafından rakiplerinin askerî tesislerinin fotoğraflarını çekmek için kullanılmıştır. İlerleyen zamanlarda rakibin yürüttüğü yörünge keşiflerinin çözünürlüğü ve doğruluğu, Demir Perde'nin her iki tarafını da alarma geçirmiştir. Hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Sovyetler Birliği, birbirlerinin uydularını işlevsiz kılmak veya yok etmek için uydu karşıtı silahlar geliştirmeye başlamıştır. Casus uydular, iki süper güç arasında imzalanan silah kontrol anlaşmalarına uygun olarak askerî varlıkların sınırlandırılmasını izlemek için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Casus uyduları bu şekilde kullanmak, anlaşmalarda genellikle "ulusal teknik doğrulama araçları" olarak anılmaktadır.
Süper güçler, nükleer silahları uzak mesafelerde kullanmalarını sağlamak için balistik füzeler geliştirmişlerdir. Roket bilimi geliştikçe, füzelerin menzili artmış ve saatler ya da günler yerine dakikalarla ölçülen bir zaman içerisinde Dünya üzerindeki hemen hemen her hedefi vurabilecek kıtalararası balistik füzeler oluşturulmuştur. Bu füzelerin geliştirilmesiyle birlikte askerî stratejistler bu füzelerin etkinliğini azaltmak ve yıkıcılığını sönümlemek üzere çalışmalar ve programlar başlatmıştır.

Askerî teknolojinin önemli bir kısmı, birliklerin ve silahların cepheye taşınmasına olanak sağlayan ulaşımla ilgilidir. Kara taşımacılığı tarih boyunca çoğunlukla yaya olarak yapılmıştır. Savaş arabalarından tanklara kadar uzanan gelişim süreci içerisinde çeşitli kara araçları da kullanılmıştır. Gemiler de iki ayrı sınıfta değerlendirilmektedir; savaş gemileri ve taşımacılık amacıyla kullanılanlar. Uçakların icadından kısa bir süre sonra, askerî havacılık, savaşın önemli bir bileşeni haline geldi. İki ana askerî uçak türü; karada veya denizde bulunan hedeflere saldıran bombardıman uçakları ve diğer uçaklara saldıran avcı uçaklarıdır. Askerî araçlar ise, askerî kuvvetler tarafından kullanılmak üzere tasarlanmış, kara muharebe veya ulaşım araçlarıdır.

Ulaştırma (askeriye)
Askeriye
Lojis

Asur İmparatorluğu, Asur Devleti veya Asurya, MÖ 2025 ile MÖ 609 yılları arasında var olmuş ve Sami halklardan oluşmuş bir Antik Çağ Mezopotamya imparatorluğuydu. Devlet ilk başta Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Asur (Aššur) şehrinden oluşmuşken, Güney Mezopotamya ve Doğu ile olan ticari ilişkilerden yararlanarak gelişmiş ve toprakları genişleyerek bir imparatorluğa dönüşmüştür. Anadolu'daki en büyük ticaret kolonileri Kültepe'de (Kayseri) bulunmaktaydı. Başkentleri Ninova'ydı.
Antik Asur tarihi erken Tunç Çağı'ndan geç Demir Çağı'na kadar uzanır ve modern tarihçiler tarafından tipik olarak birkaç farklı döneme ayrılır. Bu dönemler Erken Asur dönemi (yaklaşık MÖ 2600-2025), Eski Asur dönemi (yaklaşık MÖ 2025-1364), Orta Asur dönemi (yaklaşık MÖ 1363-912), Yeni Asur dönemi (MÖ 911-609) ve imparatorluk sonrası dönemdir (MÖ 609- MS 240). Bu bölünmeler siyasi olaylara ve zaman içinde dilde meydana gelen kademeli değişikliklere dayanmaktadır.
Asur'un ilk başkenti Assur, MÖ 2600 civarında kurulmuştur. Ancak Assur'un bağımsız bir şehir haline gelmesi MÖ 21. yüzyılda Üçüncü Ur Hanedanlığı'nın çöküşüne kadar sürmüştür. Bu noktada, I. Puzur-Aşur ile başlayan bir dizi bağımsız kral şehri yönetmeye başladı. Asur'un gücü Mezopotamya'nın kuzey bölgesinde yoğunlaşmış ve etkisi tarih boyunca çeşitlilik göstermiştir.
Antik çağ boyunca Assur şehri, MÖ 14. yüzyılın başlarında I. Aşur-uballit yönetiminde Orta Assur İmparatorluğu'nu kurarak baskın bir güç olarak ortaya çıkmadan önce yabancı yönetim ve hâkimiyet dönemleri yaşamıştır. Hem Orta hem de Yeni Asur dönemlerinde Asur, güneydeki Babil ile birlikte Mezopotamya'daki en büyük krallıklardan biri olmuştur. Hatta zaman zaman Asur, antik Yakın Doğu'nun lider gücü haline gelmiştir.
Asurlar gücünün zirvesine, ordusunun dünya çapında en güçlü askeri kuvvet olarak kabul edildiği Yeni Asur döneminde ulaşmıştır. Özellikle Asurlular o dönemde doğuda günümüz İran'ından batıda Mısır'a kadar uzanan dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birini kurmuşlardır.
Yeni Asur İmparatorluğu MÖ 7. yüzyılın sonlarında, yaklaşık bir yüzyıl boyunca Asur egemenliği altında yaşamış olan Babilliler ve Medler koalisyonu tarafından fethedilerek yıkıldı. Asur'un çekirdek kentsel bölgesi, Med-Babil'in Asur İmparatorluğu'nu fethi sırasında büyük ölçüde tahrip edilmiş ve ardından gelen Yeni Babil İmparatorluğu burayı yeniden inşa etmek için çok az kaynak harcamış olsa da, eski Asur kültürü ve gelenekleri imparatorluk sonrası dönem boyunca yüzyıllarca ayakta kalmaya devam etmiştir. Asur, Seleukos ve Parthian imparatorlukları döneminde bir toparlanma yaşadı, ancak Assur'un kendisi de dahil olmak üzere bölgedeki birçok şehri ve yarı bağımsız Asur bölgelerini yağmalayan Sasani İmparatorluğu döneminde tekrar geriledi. Kuzey Mezopotamya'da modern zamanlara kadar hayatta kalan Asur halkı, MS 1. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Hıristiyanlaştırıldı. Eski Mezopotamya dini Assur'da MS 3. yüzyıldaki son yağmaya kadar ve ondan sonraki yüzyıllar boyunca diğer bazı kalelerde varlığını sürdürmüştür.
Eski Asur'un başarısı yalnızca mücadeleci savaşçı krallarından değil, aynı zamanda yenilikçi ve sofistike idari sistemler aracılığıyla fethedilen toprakları verimli bir şekilde birleştirme ve yönetme becerisinden kaynaklanıyordu. Eski Asur'da öncülük edilen savaş ve yönetim alanındaki yenilikler daha sonraki imparatorluk ve devletlerde binlerce yıl boyunca kullanılmıştır. Antik Asur aynı zamanda büyük kültürel öneme sahip bir miras bırakmıştır, özellikle Yeni Asur İmparatorluğu aracılığıyla daha sonraki Asur, Greko-Romen ve İbranice edebi ve dini geleneğinde önemli bir etki yaratmıştır.

Eski Asur döneminde Asur, başlangıçta ālu Aššur ("Aşur şehri") olarak bilinen Assur merkezli bir şehir devletiydi. MÖ 14. yüzyılda bölgesel bir devlete dönüştüğünde, bölgesel bir yönetime geçişini ifade etmek üzere resmi olarak māt Aššur ("Aşur ülkesi") olarak anılmaya başlandı. Her iki terim de, ālu Aššur ve māt Aššur, muhtemelen Assur'un tanrılaştırılmış bir kişileştirmesi olarak başlayan Asur ulusal tanrısı Aşur'dan kaynaklanmaktadır.
Eski Asur döneminde Aşur, Assur'un resmi kralı olarak kabul edilirken, gerçek yöneticiler Išši'ak ("vali") unvanını kullanırlardı. Ancak Asur'un bölgesel bir devlet olarak yükselişiyle birlikte Aşur, Asur kralları tarafından yönetilen tüm toprakları sembolize etmeye başladı.
İngilizcede ki" Assyria" ismi Yunanca kökenlidir ve Ασσυρία'dan (Assuría) türetilmiştir. Yunanlar Levant bölgesi için "Suriye" ve Mezopotamya için " Asur" terimlerini kullanmışlardır, ancak yerel halk ve daha sonra Hristiyanlar her iki terimi de tüm bölge için birbirinin yerine kullanmışlardır. Yunanların Mezopotamya'yı "Asur" olarak adlandırmalarının nedeninin uzun süre önce yıkılan Asur İmparatorluğu'yla mı yoksa orada yaşayan Asurlularla mı ilişkilendirdikleri belirsizdir.
"Asur" ve "Suriye" isimlerinin her ikisi de Akadca Aššur'dan türetilmiştir. Yeni Asur İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Asur'a hükmeden sonraki imparatorluklar bölge için kendi isimlerini kullanmışlardır ve bunların çoğu da Aššur'dan türetilmiştir. Örneğin Ahameniş İmparatorluğu bölgeye Aθūrā ("Athura"), Sasani İmparatorluğu ise Aşağı Mezopotamya'ya Asoristan ("Asurluların ülkesi") demiştir. Süryanice'de Asur, ʾĀthor olarak anılmıştır ve anılmaktadır.

Asur'un yükselişinin kral İluşuma ve oğlu Erişum (MÖ 1939 – 1900) zamanlarında bu iki kralın ticaret konusundaki politikaları büyük rol oynamıştır. İluşuma Güney Mezopotamya'dan gelen tüccarlara bir takım imtiyazlar tanımış, onları bu şekilde Asur'a çekmeyi başarmıştır. Aynı zamanda doğu ile yapılan kalay ticaretini de kontrol altına almayı başarmıştır. Böylece Güney Mezopotamyalı tüccarlar Asur'a gelip daha ucuz fiyattan kalay alabilmekte, çoğunluğu Basra Körfezi üzerinden gelen bakırı satabilmekteydi. Güneyden gelen üç kervan yolu olduğu anlaşılmaktadır, Ur – Nippur – Asur, Dicle üzerinden ve Elam – Dicle doğusundaki Der – Asur yolları. İluşuma'nın oğlu Erişum ise gümüş, altın, bakır, kalay, arpa ve yün ticaretini vergiden muaf tutarak bu ticareti büyük ölçüde Asur üzerine çekmiştir.
İlkçağda Eski Asur İmparatorluğu, Ortadoğu'nun en büyük imparatorluklarından biri olmuştur. MÖ 2. binyılın başından itibaren özellikle Anadolu'da koloniler kurmuş, Anadolu'ya yazıyı taşımışlardır.
Asur ülkesi, 1450 ila 1393 yılları arasında Mitannilere bağlı kalmıştır. Hanedan ve ülke bu periyotta resmi olarak feshedilmemiş olmamasına rağmen Mitanniler ülkenin dış ve iç işlerinde önemli ölçüde söz sahibi olmuşlardır. I. Eriba-Adad'ın tahta çıkması ve ülkedeki Mitanni etkisini kırması sonucunda devlet yeniden bağımsızlığına kavuşmuş ve Orta Asur İmparatorluğu dönemi başlamıştır.

MÖ 14. yüzyılda yeniden bağımsızlıklarını kazanan ve Fırat'a kadar topraklarını genişleten Asurlar, daha sonra Mezopotamya'da, Anadolu'nun güneydoğusunda, zaman zaman da Suriye'nin kuzeyinde büyük güç kazandı. Fakat I. Tukulti-Ninurta'nın ölümünden (MÖ 1208) sonra ülke gerileme dönemine girdi. MÖ 11. yüzyılda I. Tiglat-Pileser zamanında kısa süre yeniden eski gücüne kavuştuysa da, bunu izleyen dönemde hem Asur Krallığı, hem de düşmanları, yarı göçebe Aramiler'in akınlarıyla yıprandı.

Asur, kuzeybatıdaki topraklarını Muşki'lere kaptırdı. Daha sonra I. Tiglat-Pileser hükümdarlığında bölge geri alındı. Babil ve Asur bölgelerinde, Arami yayılmasıyla kontrol kentlerin dışında hemen hemen sağlanamıyordu. Babil zaten Şutruk-Nahunte yönetimindeki Elamlılar tarafından yağmalanmıştı ve Dicle’nin bir kolu olan Diyala Vadisi kaybedilmiştir. Bu kayıplara rağmen Asur kralları büyük kentleri ve ülkeyi yıkımdan korumayı başardılar.

MÖ 9. yüzyılda Asur kralları sınırlarını yeniden genişletmeye başladılar; MÖ 8. yüzyılın ortasından, MÖ 7. yüzyılın sonuna değin III. Tukultī-Apil-Ešarra (III. Tiglat Pileser), II. Šarru-Kinu (II. Sargon) ve Sin-Ahhe-Eriba (Sinahherib) gibi güçlü kralların önderliğinde Basra Körfezinden Mısır'a kadar uzanan toprakları egemenlikleri altında birleştirerek günümüzde Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluk kurdular.
Son büyük Asur kralı Aššur-Bāni-Apli idi. Aššur-Bāni-Apli (Asurbanipal), Elam'ı ele geçirerek bu ülkenin halkını yok etmiştir. Bu dönemde sanatta büyük bir gelişme olduğu bilinmekteyse de, hükümdarlığın son yılları ve MÖ 627'deki ölümünü izleyen dönemin olayları karanlıkta kalmıştır. Asur Krallığı, Babil-Keldaniler, Medler, İskitler ve Kimmerlerin ülkeye yaptığı akınlar sonucunda iyice zayıflayarak MÖ 612-605 yılları arasında yıkılmıştır.
İmparatorluğun çökmesiyle birlikte Asur halkı da tarihi kayıtlardan silindi. Son olarak Harran ve çevresinde yaşadıkları bilinmekle birlikte kayıtlarda yeralmasa da eski imparatorluk topraklarında daha sonraki yüzyıllarda da yaşamlarını sürdürdükleri ve zamanla bölgenin diğer halkları içinde asimile oldukları düşünülmektedir.

Eski Asur döneminde Assur şehir devletinde hükûmet bir oligarşi olarak işliyordu ve kral mutlak bir hükümdar olmasa da daimi ve etkili bir figür olarak hizmet veriyordu. Bunun yerine kral, tanrı Aşur adına bir temsilci olarak hareket eder ve o dönemde ana idari organ olan şehir meclisine başkanlık ederdi. Bu meclis muhtemelen güçlü ailelerden gelen ve çoğu tüccar olan nüfuzlu üyelerden oluşuyordu. Kralların sınırlı yürütme gücüne rağmen, yine de halk tarafından büyük saygı görüyor ve " yüce kişiler " olarak anılıyor, şehrin önde gelen kişileri arasında kraliyet statüsüne sahip oluyorlardı.
"Kral" ve "Evrenin Kralı" gibi unvanları benimseyen Amorlu fatih I. Şamşi-Adad döneminde daha otokratik bir krallık biçimine doğru bir kayma meydana geldi. Mutlak yönetimini Eski Babil İmparatorluğu'nun yöneticilerine dayandırdı. Zaman geçtikçe şehir meclisinin etkisi azaldı ve Orta Asur döneminde krallar öncekilerden çok daha fazla güce sahip otokratlar haline geldi. Asur İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte krallar, siyasi gelişimlerini ve başarılarını yansıtan, giderek daha sofistike kraliyet unvanları benimsediler. Gerileme dönemlerinde bu unvanlar daha basit ha

Asya, yüzölçümü ve nüfus bakımından dünyanın en büyük kıtasıdır. Yaklaşık 44.391.000 km2lik alanı ile dünya topraklarının neredeyse %30'unu kapsamaktadır. 4,10 milyar kişi yani Dünya nüfusunun beşte üçünü barındırmaktadır.
Asya genellikle Avrasya'nın bir parçası olup, Süveyş Kanalı ve Ural Dağları'nın doğusunda bulunarak Avrupa'nın doğusunda bulunan kısmı olarak tanımlanır; doğuda Pasifik Okyanusu ve Bering Boğazı, güneyde Hint Okyanusu ve kuzeyde Arktik Okyanusu tarafından sınırlandırılır.
Bu sayfa Asya'nın coğrafî kapsamına giren ülkeleri; bayrakları, başkentleri, para birimleri, resmî dilleri, yüzölçümleri, nüfusları ve coğrafî konumunu gösteren haritalar ile listelemektedir. Bu liste Birleşmiş Milletler (BM) üye devletleri ve diğer topraklara (BM tarafından tanınmayan devletler, özel idarî bölgeler ve bağımlı topraklar) bölünmektedir.

Bunların her ikisi Çin'e bağlı "özel idarî bölgeler"dir.

Birleşik Krallık

Avustralya

Wikimedia Atlas'da Asya

Atatürk Devrimleri, Atatürk İnkılâpları, Kemalist Devrim ya da Türk Devrimi, Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde Kemalist çerçeve doğrultusunda gerçekleştirilen; Türkiye Cumhuriyeti'ni laik ve modern bir ulus devlete dönüştürmeyi amaçlayan siyasal, hukuksal, dinî, kültürel, toplumsal ve ekonomik düzenlemeler bütünüdür. Bu dönemde temel siyasal güç olan Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili hayata geçiş yönünde yapılan bazı girişimlere rağmen, 1923'ten 1945'e kadar Türkiye'yi tek parti yönetimi altında idare etti. 1938'de Atatürk'ün ölümünün ardından yerine geçen İsmet İnönü, liderliği devralarak Kemalist reformları sürdürdü ve geliştirdi. Ancak bu süreç, II. Dünya Savaşı'nın yarattığı koşullar nedeniyle sekteye uğradı. Nihayetinde Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 genel seçimlerini Demokrat Parti'ye kaybederek iktidardan düştü ve bu gelişme, Türk Devrimi sürecinin sona ermesi olarak değerlendirildi.
Reformların merkezinde, Türk toplumunun modernleşmesi gerektiği düşüncesi yer alıyordu; bu doğrultuda yalnızca siyasal alanda değil, ekonomik, toplumsal, eğitsel ve hukuksal alanlarda da kapsamlı değişiklikler gerçekleştirildi. Bu reformlar, yüzyıllar boyunca şekillenmiş karmaşık yapıyı çözmeyi amaçlayan planlı bir program çerçevesinde yürütüldü ve pek çok geleneksel uygulamanın sona ermesine yol açan köklü kurumsal dönüşümleri beraberinde getirdi. Reformlar, 1921 Anayasası'nın yerine 1924 Anayasası'nın kabul edilmesiyle başlayan anayasal modernleşme süreciyle başlatıldı, yeni cumhuriyetin ihtiyaçlarına uygun biçimde Avrupa hukukunun ve yargı sisteminin uyarlanmasıyla sürdürüldü. Bunu, özellikle eğitim sistemi üzerinde yoğunlaşan kapsamlı bir laikleşme ve idarî modernleşme süreci izledi. Türkiye Cumhuriyeti'nde okuryazarlık oranı da bu dönemde hızlı bir artış göstererek yalnızca on yıl içinde %9'dan %33'e yükseldi.
Atatürk'ün reformlarıyla öngörülen siyasal sistemin unsurları aşamalı olarak gelişti ve 1928 yılında Anayasa'dan İslam ibaresinin çıkarılmasıyla Türkiye, egemenliğin millete ait olduğu laik ve demokratik bir cumhuriyet niteliği kazandı. Bu sistemde egemenlik, Türk milletine ait olup millet iradesi, seçilmiş tek meclisli bir yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi aracılığıyla temsil edilmektedir. Anayasanın başlangıç kısmında yer alan milliyetçilik ilkesi, cumhuriyetin maddi ve manevi refahı olarak tanımlandı; devletin temel nitelikleri ise laiklik, toplumsal eşitlik, kanun önünde eşitlik ile cumhuriyetin ve Türk milletinin bölünmezliği olarak belirlendi. Bu çerçevede, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan laik ve demokratik bir düzen içinde üniter bir ulus devlet yapısının kurulması hedeflendi.
Tarihsel olarak Atatürk Devrimleri, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1839'da başlayıp 1876'daki I. Meşrutiyet ile sona eren Tanzimat döneminin mirasını, ardından II. Abdülhamid'in 1878-1908 yılları arasındaki otoriter yönetimi sırasında eğitim ve bürokraside gerçekleştirilen kapsamlı düzenlemeleri, 1908-1913 arasındaki II. Meşrutiyet sürecinde Jön Türkler öncülüğünde yaşanan görece siyasal çoğulculuk ve hukuk devleti deneyimini ve 1913-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin tek parti yönetimi altında imparatorluğu laikleştirme ve modernleştirme yönünde yürütülen çeşitli girişimleri izleyen bir devamlılık içinde ortaya çıktı.

Atatürk, 30 Ağustos 1925 tarihli Kastamonu konuşmasında devrimlerin amacını; "Türk milletinin son asırlarda geri kalmasına neden olan bütün kurumları kaldırarak yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmak ve Türkiye'yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartmaktır." şeklinde ifade etti.

Atatürk Devrimlerinin temel amacı, Türkiye'nin dış güçlerin, özellikle İtilaf Devletleri'nin doğrudan etkisi ve denetimi altına girmesini önleyerek bağımsızlığını korumaktı. Bu süreç, ideal bir toplum tasarımına dayanan ütopik bir proje olmaktan ziyade, ulusal birliği sağlayan bir dönüşüm hareketi niteliği taşıyordu. Nitekim Atatürk, 1919-1922 yılları arasında Türk Kurtuluş Savaşı sürecinde halkı etrafında birleştirerek Türk yurdu olarak görülen toprakları işgal eden yabancı güçleri uzaklaştırdı. Bu mücadele ruhu, yeni devletin kimliğini şekillendiren birleştirici unsur hâline geldi ve 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ererken, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti uluslararası alanda tanındı. 1923 ile 1938 yılları arasında gerçekleştirilen köklü siyasal ve toplumsal reformlar, Türkiye'yi dönüştürerek modernleşme sürecinde yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu. Bu kapsamda mezhepsel azınlıklar ve kadınlar için sivil ve siyasal eşitlik yönünde önemli adımlar atıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, devlet başkanı olan padişahın aynı zamanda halife sıfatını da taşıdığı İslamî bir devlet yapısına sahipti. Toplumsal düzen, millet sistemi etrafında örgütlenmişti; bu yapı, toplum içinde dinî, kültürel ve etnik sürekliliğin büyük ölçüde korunmasına imkân tanırken, aynı zamanda dinî anlayışın idarî, ekonomik ve siyasal mekanizmalara entegre edilmesine de olanak sağlıyordu. Geleceğe yönelik tartışmalara yön veren seçkin grubun başında iki ana eğilim bulunuyordu: "İslamcı reformistler" ve "Batıcılar". Her iki grup da birçok temel hedefte ortaklaşsa da yöntem ve esin kaynakları bakımından farklılaşıyordu. Bazı seküler aydınlar ile reform yanlısı Müslüman düşünürler, Avrupa'daki toplumsal ilerlemenin Protestan Reformu sonrasında gerçekleştiği görüşünü benimsedi ve bu yaklaşım François Guizot'un Histoire de la civilisation en Europe adlı eserinde dile getirildi. Bu çerçevede, Martin Luther'in deneyiminden hareket eden reformist Müslüman düşünürler, İslam'da da bir reformun gerekli olduğu sonucuna vardılar. Buna karşılık Abdullah Cevdet, İsmail Fenni Ertuğrul ve Kılıçzâde İsmail Hakkı gibi Batıcı düşünürler, esin kaynaklarını Avrupa toplumlarında dinin kamusal hayattaki etkisinin giderek azalmasından aldılar. Bu görüşe göre reforme edilmiş bir din, toplumsal modernleşme sürecinde yalnızca geçici bir araç işlevi görecek, ardından kamusal alandan çekilerek bireysel yaşamla sınırlı bir konuma indirgenecektir.

Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı İmparatorluğu, dinî ve hanedan temelli otorite mirasıyla varlığını sürdürmekteydi. Osmanlı monarşisi, Ankara Hükûmeti tarafından kaldırılsa da gelenekleri ve kültürel sembolleri toplum içinde, özellikle halk arasında, bir süre daha etkisini korudu. 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla birlikte VI. Mehmed ülkeyi terk etti ve Ankara'daki milliyetçi yönetim ülkenin tek egemen otoritesi hâline geldi. Bu süreçte gerçekleştirilen en temel reformlar, Türk milletinin temsilî demokrasi yoluyla egemenliğini kullanmasını mümkün kıldı. Nihayetinde, 29 Ekim 1923'te yine Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.
1921 Anayasası, Türkiye'de kısa bir süre yürürlükte kalan temel hukuk metni olup Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kabul edildi. Yalnızca 23 maddeden oluşan bu kısa ve sade metnin temel dayanağı, egemenliğin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki mutlak monark olan padişahtan değil, doğrudan milletten kaynaklandığı ilkesiydi. 1921 Anayasası aynı zamanda, Osmanlı Devleti'nin imzaladığı ve topraklarının büyük bölümünün İtilaf Devletleri'ne bırakılmasını öngören Sevr Antlaşması'nın hükümlerini reddederek 1919-1923 yılları arasındaki Kurtuluş Savaşı'nın hukuki temelini oluşturdu. Anayasa, Ekim 1923'te yapılan değişiklikle Türkiye'nin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunu ilan edecek biçimde yeniden düzenlenmiştir. Nisan 1924'te ise tamamen yeni bir belge olan 1924 Anayasası ile değiştirildi.

Atatürk, laikleşme sürecinde Fransız modelini örnek aldı. Bu model, bireysel din özgürlüklerinin güvence altına alınmasını, devletin resmî bir dine bağlılığının kaldırılmasını, kamu kaynaklarının dinî faaliyetler için kullanılmamasını, hukuk ve eğitim sistemlerinin dinî denetimden bağımsız hâle getirilmesini ve siyasal iktidarın dinî inançlardan bağımsız olarak belirlenmesini öngörüyordu. Bu doğrultuda laik bir devlet yapısı kurulurken, 1517'den beri Osmanlı İmparatorluğu tarafından sürdürülen halifelik kurumu kaldırıldı; kamusal alanda dinin etkisini düzenleme görevi, Diyanet İşleri Başkanlığı'na bırakıldı. Reformlar kapsamında Osmanlı millet sistemine tanınan resmî statü sona erdirildi, Şeriyye ve Evkaf Vekâleti ile hilafet makamına bağlı idarî yapı tasfiye edilerek yerlerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Halifelik ve Şeyhülislam makamlarının kaldırılmasını, din temelli otoritelerin yerine ortak ve laik bir kamu otoritesinin kurulması izledi.

Atatürk, Türk tarımında ve ekolojik kalkınmasında dönüşüm yaratmıştır. Atatürk rejimi dört milyon ağaç dikmiş, Türk tarım mekanizmasını modernize etmiş, sel kontrolleri uygulamış, ziraat bankaları gibi kırsal kurumlarla kırsal alanlarda okullar açmış ve Osmanlı döneminden kalma köylüler üzerindeki ağır vergileri kaldıran toprak reformunu hayata geçirmiştir. Kendisi "Türk Tarımının Babası" olarak tanımlanmıştır.
Atatürk ağır sanayi üretiminin %150 oranında artmasıyla Türk ekonomisini büyük ölçüde canlandırmış ve kişi başına düşen GSYİH 1930'ların sonunda 800 dolardan yaklaşık 2000 dolara yükselerek Japonya ile aynı seviyeye gelmiştir.
Atatürk rejimi ayrıca, Türk işletmelerindeki işçilere önemli ücret artışları sağlayan ve çalışma koşullarını iyileştiren 3008 Sayılı İş Kanunu'nu da kabul etti (1936).

İnkılâplar Müslüman toplumlardaki muhafazakâr ve İslamcı çevrelerce eleştirildi ve din karşıtı uygulamalar olmakla suçlandı. Pakistan'ın ilk dışişleri bakanı Muhammed Zafirullah Han, 1951'de Pakistan başbakanının talimatı üzerine Türkiye'ye resmî  bir ziyarette bulundu. Kendisi anılarında Atatürk sonrası Türkiye'yi şöyle anlatmaktadır: "Atatürk devriminden sonra, İslam ülkelerinin genel kanısı, Türkiye'de dini değerlere saygısızlık ediliyor şeklindeydi. Ama benim gördüklerim bunun tam tersiydi ve söylentilerin sadece bir itham olduğunu gördüm."
Said Nursî, R

Atatürk Olimpiyat Stadyumu, İstanbul'da yer alan bir mega stadyumdur. Adını Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ten alan tesis, kapasite olarak ülkedeki en büyük stadyumdur. Olimpiyat oyunlarına hazırlık projesi kapsamında Türk atletizmi ve futboluna hizmet etmesi amacıyla yaptırılmıştır.
1999 yılında İstanbul'un Başakşehir ilçesi, İkitelli bölgesinde 584 hektarlık alana Olimpiyat Parkı'nın en büyük projesi olan Atatürk Olimpiyat Stadı'nın yapımına başlanmış ve 2002 yılında inşası tamamlanmıştır. Uluslararası futbol şampiyonaları ve dünya atletizm şampiyonalarının yapılabileceği, IAAF, FIFA ve IOC şartlarını karşılayan Atatürk Olimpiyat Stadı'nın son düzenlemelerden sonra toplam seyirci kapasitesi 75.145'e düşürülmüştür.
Her türlü spor, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapılabildiği stadyumda, sporcu, antrenör ve eğitimci yetiştirilebilecek altyapı bulunmaktadır. Ayrıca dokuz kulvarlı ana atletizm pistinin haricinde iki adet ışıklandırılmış antrenman ve atletizm sahası bulunmaktadır. Dünyanın sayılı statlarından biri olan Atatürk Olimpiyat Stadı, büyük organizasyonlara ev sahipliği yapmıştır.
İtalya'da "Cribaudo Yayınevi" tarafından 2005 yılında yayımlanan "Stadi Del Mondo" (Dünya Statları) adlı kitapta dünyanın en büyük ve en önemli statları arasında gösterilmektedir. Her türlü spor, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapılabildiği statta, sporcu, antrenör ve eğitimci yetiştirilebilecek altyapı bulunmaktadır.
Stadyum bir dönem ilgili kulübün başvurusu üzerine İOOHDK tarafından Galatasaray'ın kullanımına tahsis edilmiştir. İOOHDK tarafından çeşitli başvurular değerlendirilerek pek çok farklı kulübün/takımın kullanıma verilmektedir. 31 Temmuz 2002'de oynanan Galatasaray-Olimpiakos dostluk maçı ile açılmıştır.
Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanan ilk Galatasaray-Fenerbahçe derbisini 70.125 seyirci tribündeki yerini alarak izledi ve derbi izlenme rekoru kırıldı. 23 Eylül 2013 tarihinde oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçında bu rekor, 76.127 seyirci ile yenilendi. Galatasaray, 2003-04 ve 2006-07 sezonlarında İstanbul'daki UEFA Şampiyonlar Ligi maçlarını da burada oynadı. 2004 yılındaki Trabzonspor-Gençlerbirliği Türkiye Kupası finali, 2005 Fenerbahçe-Galatasaray Türkiye Kupası finali, 25 Mayıs 2005 tarihindeki Liverpool-Milan UEFA Şampiyonlar Ligi finali, 2009 yılındaki Fenerbahçe-Beşiktaş Süper Kupa karşılaşması ile 2010 yılındaki Bursaspor-Trabzonspor Süper Kupa karşılaşması, bu stadyumda oynanmıştır. Son olarak UEFA Başkanı Aleksander Ceferin, 2020 UEFA Şampiyonlar Ligi finalinin Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanacağını açıklamıştır fakat COVID-19 pandemisi nedeniyle maçın seyircisiz olarak Lizbon'da oynanmasına karar verilmiştir. 2020 yılındaki Trabzonspor-Aytemiz Alanyaspor Türkiye Kupası finali'ne ev sahipliği yapmıştır. 2020 yılındaki finalin Türkiye'den alınması üzerine 2021 Şampiyonlar Ligi Finali, Rusya'da alınıp Türkiye'ye verilecekti. Ancak UEFA'nın tekrar aldığı koronavirüs önlemleri ile ilgili karar doğrultusunda finalin ev sahipliği yapma hakkı yine İstanbul'dan alınıp Portekiz'in Porto kentindeki El Dragao Stadyumu'na verildi. Bu karar sonrasında 2022 Şampiyonlar Ligi Finali planlandığı gibi St. Petersburg'da yapılacaktı. Ancak UEFA, Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle oradan alınıp ev sahipliği hakkını Paris'e verilmesini kararlaştırdı. Ardından Türkiye'nin kuruluşunun yüzüncü yılı olması nedeniyle 2023 UEFA Şampiyonlar Ligi finali burada oynandı.

2000 Olimpiyat Oyunları'na aday olan ancak tesis yetersizliği, metro hattının olmaması ve trafik sorunları nedeniyle bu organizasyonu kazanamayan İstanbul için dünyadaki örnekleri gibi bir stadyum yapılması gerektiği bazı spor otoriteleri tarafından gündeme getirilmişti. Bu konuda stat inşası ile ilgili ilk girişim dönemin 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından başlatıldı. Arazi aramalarına başlanan stadyum için yerli yabancı bazı firmalarla fikir alışverişinde bulunuldu.
İlk olarak Küçükçekmece ve Büyükçekmece tarafındaki boş alanlarda incelemeler yapıldı. Stadın mümkün olduğunca şehirden uzak olması ama aynı zamanda toplu taşıma alanlarına yakın olması hedefleniyordu. Sinan Erdem başkanlığındaki Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ortak çalışması sonrası şimdi Olimpiyat stadının bulunduğu alanda stat yapımı için karar kılındı. Seçilen arazi hem stadyum hem yan yol hem de Olimpiyat Parkı ve parkın içerisine kurulacak tesisler için yeterli yüz ölçümüne sahipti.
Kasım 1998'de yapılan Olimpiyat Stadyumu inşaatı ihalesini, Tekfen İnşaat-Fransız Campenon Bernard S.A.E. International ortaklığı kazandı. Genelde konut ve plaza inşaat çalışmalarıyla dikkat çeken Tekfen'in geleneksel çizgisinin dışında gerçekleştirdiği projeler arasında yer alan Olimpiyat Stadı projesi, 1999 yılının şubat ayında ilk hafriyat çalışmaları ile birlikte başlamış oldu. Projesi, Fransa Stadyumu'nun mimarları tarafından tüm uluslararası mimarlık, güvenlik, yapı tekniği ve spor standartlarına uygun olarak tasarlanan stadın inşaatı hiç duraklamadan devam etti. İstanbul'un İkitelli bölgesinde 584 hektarlık alana kurulacak olan Olimpiyat Parkı'nın en büyük projesi olan ve Mimarlığını Michel Macary ve Aymeric Zublena'nın yaptığı stadyum inşaatı 2002 yılında -yollar hariç- tamamlanma aşamasına gelmiştir. İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı inşaatı bünyesindeki tüm boya ve sinyalizasyon işleri Benart Mimarlık tarafından gerçekleştirilmiştir.

31 Temmuz 2002 tarihinde Galatasaray ile Yunanistan'ın Olympiakos takımları arasında oynanan karşılaşma ile açılmıştır. Maç öncesi Galatasaray ve Olympiakos takımları arasında 'Olimpiyat Ateşkesi' anlaşması imzalanmıştır. O dönemlerde 2008 Avrupa şampiyonasına birlikte aday olan Türkiye ve Yunanistan'ın iki spor temsilcisi arasında Swissotel'de barış ve işbirliği toplantısı düzenlenmiştir. Törene Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın, Olympiakos Başkanı Socrates Kokkalis, teknik direktörler Fatih Terim ve Takis Lemonis ile kaptanlar Bülent ve Djordjeviç katılmışlardır. Törende Galatasaray ve Olympiakos takımları daha önce eski ABD Başkanı Bill Clinton tarafından imzalanan, olimpiyatlardan yedi gün öncesinden yedi gün sonrasına kadar ülkeler arasındaki tüm anlaşmazlıkların durdurulmasını hedefleyen deklarasyonu imzalayan ilk spor kulüpleri olmuşlardır.
Açılış öncesi yolların tam olarak inşa edilememesi ve Olimpiyat Komitesi Heyetinin stat açılışına maksimum 50 bin kişi beklemesinden kaynaklanan organizasyon bozuklukları nedeniyle tarihî maç büyük sıkıntılara neden olmuştur.
İstanbul'un çeşitli bölgelerinden otobüslerle ve araçlarıyla stada hareket eden taraftarlar, Olimpiyat Stadı'na Masko tarafından giden yolun gişeler kısmından sonraki alanda büyük sıkışıklıklara neden olmuşlar birçok taraftar arabasını TEM'de bırakarak stada yürümüş; onlarca otobüs ise sıkışan trafikte kalmış, birçoğu geri dönmüştür. Aynı sıkışıklıklar TEM'in Edirne yönündeki geliş istikametinde de yaşanmış meydana gelen trafik sıkışıklığı nedeniyle TEM yolu-Olimpiyat stadı ara yolunda maç öncesi büyük bir insan seli oluşmuş binlerce insan yaklaşık 1 km'lik yolu yürüyerek katetmiştir.
TEM'de oluşan yoğun trafik ve binlerce seyircinin stada yürüyerek gelmesi ve buna bağlı olarak bilet sahibi çok sayıda taraftarın maça yetişememesi ve aynı anda Galatasaraylı futbolcularında stada gelişte gecikmeleri nedeniyle daha önce 21.00'de oynanacağı açıklanan karşılaşma 21.30'a alınmıştır.
Karşılaşma öncesi Galatasaray ve Olympiakos takımları stada gelene kadar büyük sıkıntılar yaşamışlardır. Metin Oktay Tesisleri'nden saat 18.30'dan çıkan sarı kırmızılı kafile, Florya'da İkitelli'ye yoğun trafik nedeniyle bir buçuk saatte gelebilmişlerdir.
Biletix tarafından internet üzerinden 75 bin bilet satıldığı bildirilen karşılaşmanın bilet fiyatları kapalı alt tribün 2 milyon, kapalı üst tribün 4 milyon, numaralı alt tribün 4 milyon, numaralı üst tribün 6 milyon lira olarak belirlenmişti. Açılış karşılaşmanın ilk golünü 27. dakikada Berkant Göktan atmıştır. Aynı karşılaşmada Galatasaray'a 2-0'lık üstünlüğü getiren ikinci gol 90. dakikada Arif Erdem'den gelmiştir.
Bilet gişelerinin bağlı bulunduğu kartlı geçiş sisteminden alınan bilgilere göre karşılaşmaya toplam 79.414 seyirci girmiştir. Ancak maçı izlemeye gelen toplam seyirci adedinin yoğun trafiği geçemeyip geri dönenler ve maçın yarısında evine yetişmek için stadı terk edenlerin yerine gelenlerle birlikte yaklaşık 100 bin kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Açıldığı dönemde Balkanların ve Orta Doğu'nun en modern stadı olarak kabul edilen stadyumda maça gelen seyirciler dışında yüzlerce seyyar satıcı kaldırımların kapanmalarına neden olmuş, bu nedenle polis görevini yapmakta zorluk çekmiş, birçok güvenlik aracı stadın bulunduğu alana girememiştir. 2000 yılında Galatasaray'a UEFA Kupası'nı kazandıran Fatih Terim iki yıl aradan sonra tekrar Galatasaray ile anlaşmış ve ilk defa bu maçta takımının başına geçmiştir.
Galatasaray ve Olympiakos arasında yapılan maç, Türkiye ve Yunanistan'ın 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapmak konusunda ortak adaylığı için de ayrı bir anlam taşımış, iki ülke takımları dostluk maçında stadın denemesinde karşı karşıya gelerek tüm Avrupa'ya birlik mesajları vermişlerdir.
Açılış maçını 2001 yılında oynanan ve dört Galatasaraylı oyuncunun kırmızı kart gördüğü Fenerbahçe-Galatasaray maçının hakemi olan Ali Aydın yönetmiştir. Karşılaşmanın yan hakemliklerini Murat Şahin ve Alpaslan Dedek yapmıştır.
Daha önce İstanbul'da bulunan üç statta dar bir alanda görev yapan medya mensupları, bu stadyumda modern bir ortamda çalışma imkânı bulmuşlardır. Medya mensupları, Türkiye'de ilk defa dizayn edilen basın tribününde masalı ve monitörlü yerlerde oturup karşılaşmayı televizyondan da takip edebilme imkânını yakalamışlardır.
Atatürk Olimpiyat Stadı'nın açılış maçı sonrası Galatasaray Kulübü İkinci Başkanı Ali Dürüst şu açıklamaları yapmıştır: "Galatasaray olarak stadın dünya kamuoyu tarafından tanınmasına aracılık ettiğimizi düşünüyorum. Bu

Atatürk İlkeleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yürürlüğe koyduğu, döneminin pragmatik politikalarını belirlemiş altı ilkedir. "Altı Ok" denilen altı ilkeye ilk olarak 1931'de "Kemalizm" adı verildi ve Atatürk'ün Dil Devrimi sürecinde, 1935'te Arapça Kemal adını 1937'ye dek kullanacağı Eski Türkçe Kamâl adıyla değiştirmesini takiben 13 Mayıs 1935'te "Kamâlizm" adıyla ülkenin kurucu ve tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin program ilkeleri olarak benimsendi. Daha sonra, 1937'de çıkarılan bir kanunla 1924 Anayasası'na eklenen ilkeler, anayasal olarak Türkiye'nin ulusal ideolojisi hâline geldi.
Ahmet Taner Kışlalı'ya göre bu ilkelerden laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik, Fransız Devrimi'nin etkisinde; diğer üç ilke olan halkçılık, devrimcilik ve devletçilik ise Sovyet Devrimi'nin etkisinde oluşmuştur.

Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir. Atatürk, demokrasi ve cumhuriyetin birbirinden ayrı olmadığını “Demokrasinin tam ve en belirgin şekli cumhuriyettir” sözüyle ifade etmiştir.
Cumhuriyet yönetimi 1923 yılından itibaren anayasaya eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasanın ikinci maddesinde de cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir. Buna göre Türkiye, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.
Atatürk, liberal demokrat bir cumhuriyet rejimini benimsemiştir ve kurmak istediği rejim hakkında şunları söylemiştir: “Biz öyle bir rejim, öyle bir düzen istiyoruz ki; ileride padişah yanlıları da parti kursunlar”. Aynı zamanda Atatürk, cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmiş ve cumhuriyet için “Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ifadesini kullanmıştır.

Ali Suavi, Namık Kemal ve başka Genç Osmanlılar özellikle Amerikan ve Fransız devrimlerinin de etkisiyle sultanın otoritesini kısıtlayacak bir rejim talep ediyorlardı. Özellikle Sultan II. Abdülhamit döneminde Fransız filozofların görüşleri Jön Türkler arasında geniş ölçüde yayıldı. Atatürk de bu oluşumun bir parçasıydı. Bununla birlikte, Atatürk'e kadar reform düşüncesi meşrutiyet fikrinin ötesine geçmemişti.
Cumhuriyet düşüncesinin gelişme fırsatı bulması özellikle I. Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde mümkün oldu. Savaştan sonra Rusya, Almanya ve Avusturya gibi imparatorluklar yerlerini cumhuriyet rejimlerine bıraktı. 1918'de Azerbaycan ilk Müslüman cumhuriyet olarak kuruldu. Rusya'daki diğer Müslüman halklar da kendilerini cumhuriyet olarak ilan etti. Cumhuriyet fikri böylece bütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya yayıldı.
Atatürk'ün cumhuriyet kurma projesini ne zaman planlamaya başladığı tam olarak bilinmemektedir. Buna karşın, daha 1919'daki milliyetçi toplantıların raporlarına bakarak bağımsızlık mücadelesinin başından itibaren Atatürk'ün cumhuriyetçi fikirlerinden etkilenmiş olduğu söylenebilir. Ancak sultanlığa ve halifeliğe bağlılığın kuvvetli olması nedeniyle Atatürk ve onun gibi düşünenler fikirlerini gerçekleştirmek için beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet, saltanatın kaldırılmasından neredeyse bir yıl sonra ilan edilmiştir.

Atatürk'e göre millet, geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve siyasi birlik olan insanlar topluluğudur. Atatürk'ün tanımladığı milliyetçilik; din ve ırk ayrımı gözetmeksizin, ulus tanımını vatandaşlık ve üst kimlik değerlerine dayandıran sivil milliyetçi bir vatanperverlik anlayışıdır.
Afet İnan'ın Medeni Bilgiler isimli kitabında Atatürk kendi millet tanımını açıklamış bu tanımın içine ırk, etnik köken ve din gibi hususları katmamıştır.
Atatürk, milleti “Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal hey’ettir” diyerek tarif etmektedir. Ayrıca Atatürk, Ziya Gökalp gibi Türkçülerin hars-medeniyet ayrımına katılmamış ve "medeniyet, harstan başka bir şey değildir" yorumunu yapmıştır.
Atatürk milliyetçiliğini yansıtan 1982 Anayasası'nın 66. maddesinde "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." denmektedir. Atatürk, Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabında millet tanımını "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." şeklinde yapmıştır.

Halkçılık ilkesi, her şeyden önce “Halkın halk tarafından halk için idaresi” anlamına gelen ilerici, batılı gerçek bir demokrasinin gerçekleşip yerleşmesi amacına yönelmiştir. Aynı zamanda ulusal egemenliği ön planda tutar. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk'ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı dinsel, dilsel, ırksal veya mezhepsel açıdan üstünlük sağlayamaz.
Halkçılık, Mustafa Kemal tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin programında şu şekilde tanımlanmıştır: "Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit muamele görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz." Fakat kolektivizm ile karıştırılmamalıdır, Atatürk'ün burada bahsettiği "halkçılık", sol ülkelerin kullandığı toplumcu bir ideoloji değildir ve bireycilik ile ters değildir. Atatürk'ün halkçılığı, 1935 CHP programında ve Atatürk'ün Medeni Bilgiler kitabında bahsedildiği üzere sınıfların ortak dayanışması üzerine kurulu solidarizmi ve toplumsal ayrımcılığın (din, dil, ırk vb.) bitirildiği egaliteryenizmi savunur.
Kadın-erkek eşitliği konusunda gerekli önlemlerin alınmış olması; öğretim birliğinin gerçekleştirilmiş olması; her yurttaşın öğrenebileceği yeni bir Türk alfabesinin hazırlanması ve her yurttaşın devlet organları önünde eşit muamele görmesi konusunda alınan önlemler halkçılık ilkesini destekler niteliktedir.
Ahmet Taner Kışlalı'ya göre Kemalist halkçılık, toplumun en yoksul ve en eğitimsiz kesimini güçlendirmek, toplumsal dayanışmayı sağlamak istiyordu.

Sultan Abdülaziz döneminde başta Ali Suavi olmak üzere kimi Osmanlı aydınları Rusya'daki Narodnik hareketinden etkilenerek halkın sorunlarıyla ilgilenmeye başladılar. 19. yüzyılın sonlarında başta Mehmet Emin Yurdakul olmak üzere birçok edebiyatçı halkçılıktan etkilenmişti. 1908 Devrimi'nden sonra halk sözcüğü geniş bir kullanım alanı buldu. Halkçılık, uzun bir süre iyiliksever aydınların kitlelerin yararına harekete geçmesi olarak düşünülmüştü.
Bu anlayış I. Dünya Savaşı sonrasında değişmeye başladı. Ziya Gökalp 1918'de Sovyet Devrimi'nden kısa bir süre sonra, Durkheim'in etkisiyle sınıf çatışmasının millî birlik açısından kötü olduğu sonucuna varıyor, karşı çıkıyor ve buna karşı halkçılığı savunuyordu. Gökalp halkçılığı şöyle tanımlıyordu:

"Eğer bir toplum birkaç katman veya sınıftan oluşuyorsa, o zaman eşitlikçi bir toplum değildir. Halkçılığın amacı katman veya sınıf farklılıklarını bastırmak ve bunların yerine, birbirleriyle dayanışma içinde olan meslek gruplarından bir sosyal yapı oluşturmaktır. Başka bir deyişle, halkçılığı şöyle özetleyebiliriz: sosyal sınıflar yoktur, meslekler vardır!"
Bu yaklaşım büyük oranda solidarizme işaret ediyordu.
Yusuf Akçura da kendi görüşlerindeki 2 esas fikri şöyle açıklamıştı:

"İki esâsi (esaslı) fikir vardır ki onların doğruluğuna tâ gençliğimden beri, kâni ve mümin (ikna olmuş ve inanmış) idim; ve elimden geldiği kadar da o iki fikrin hizmetçisi olmaya çalıştım. Bu iki fikirden birisi milliyetçilik (nasyonalizm), diğeri halkçılık (demokratizm)’dır."

Bu anlayış Türk Kurtuluş Savaşı boyunca milliyetçileri, özellikle de Kemalistleri büyük oranda etkiledi. Her ne kadar Gökalp'in önerdiği korporasyonlar gerçekleştirilmediyse de, halkçılık ilkesi, sınıf dayanışması fikriyle Kemalist liderler tarafından kabul edildi. Başta Atatürk olmak üzere Kemalist liderler Türkiye'de henüz sınıfların gelişmemiş olduğunu vurguladılar. Dayanışma fikrini de olası bir sosyalist devrimle ve sınıf çatışması düşüncesiyle mücadele edebilmek üzere benimsediler. Ayrıca bunu tek parti sisteminin gerekçesi olarak gördüler.

Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.
Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dine (kutsal kitaba) göre değil, anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır. Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Laiklik ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Mustafa Kemal 1924 yılında yaptığı bir konuşmada "Dünyada her şey için; medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir." demiştir.
Laiklik, devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır: Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşün

Kemalizm, 1935'ten 1937'ye kadar Kamâlizm veya Atatürk'ün ölümü sonrası yaygınlaşan bir diğer adıyla Atatürkçülük; Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk İlkeleri'ni esas alan kurucu ideolojisidir. Kemalizm, Mustafa Kemal Atatürk tarafından uygulandığı şekliyle laikliğe ve Batı demokrasisine dayanan ulusal ve üniter bir cumhuriyet rejiminin kurulması, ekonomik kalkınma ve sanayileşme, yüksek öğrenime ve bilimsel faaliyetlere devlet desteği, spora ve sanata teşvik, ücretsiz ve zorunlu eğitim gibi kapsamlı siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve dinî reformları içermektedir. Reformların amacı Atatürk'ün ifadesiyle "muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak", çağdaş bir hayat tarzını benimsemektir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın ilk üç maddesine göre devlet, bu ilkeler üzerine kurulmuştur ve TBMM'ye seçilen her milletvekili bu ilkelere bağlılık yemini ederek göreve başlar. 
Kemalizm'in kökeni, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaklaşan çöküşünü önlemek için yapılmış olan çeşitli reformlara, özellikle 19. yüzyılın başlarındaki Tanzimat reformlarına dayanmaktadır. 19. yüzyılın ortalarında Genç Osmanlılar, imparatorlukta yükselen etnik milliyetçiliği bastırmak, bir vatan bilinci oluşturmak ve meşrutiyet rejimi kurmak için Osmanlıcılık ideolojisini ileri sürdü. 20. yüzyılın başlarında ise, Jön Türkler içerisinden laiklik ve Türk milliyetçiliği düşünceleri ortaya çıktı ve özellikle İttihat ve Terakki yönetiminde çokça taraftar buldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından, hem Genç Osmanlılar'ın hem de Jön Türkler'in fikir ve deneyimlerinden etkilenen Atatürk, laiklik ve Türk milliyetçiliği akımlarından esinlenerek 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanına öncülük etti ve çok sayıda reform gerçekleştirdi.
Altı Ok'a (Altı İlke) ilk olarak 1931'de "Kemalizm" adı verildi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin 9 Mayıs 1935'te toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 4. Kurultayı'nda kabul edilen 1935 Programı'na Atatürk'ün Dil Devrimi sürecinde, 1935'te Arapça Kemal adını 1937'ye dek kullanacağı Eski Türkçe Kamâl adıyla değiştirmesini takiben "Kamâlizm" olarak geçti. 1953'teki Cumhuriyet Halk Partisi 10. Olağan Kurultayı'na kadar Kemalizm, parti programındaki yerini korudu ve bu tarihte kaldırılarak yerine "Atatürk Yolu" kavramı getirildi.

İlkin Türk Kurtuluş Savaşı zamanında İstanbul'daki rejim ve rejimin taraftarları, Mustafa Kemal'in önderlik ettiği hareketi destekleyen herkesi, küçümser bir yaklaşımla, "Kemalistler", "Kemalîler" ve "Kemalciler" olarak adlandırdı. "Kemalîler" adlandırması Celalîler'e bir atıftı. Dış basın "Kemalistler" adlandırmasını Ankara merkezli hareketi ve o hareketin silahlı gücünü belirtmek için "milliyetçiler" adlandırması ile eş anlamlı olarak kullandı.
Bir ideolojiye işaret eden Kemalizm ve Kamâlizm kavramları Türkiye'de 1930'larda kullanılmaya başladı. Kemalizm kavramı 1931'de Devletçilik ve İnkılâpçılık ilkelerinin diğer dört ilkeye eklenmesinden sonra ortaya atıldı ve ders kitaplarına girdi. Aynı yıldan itibaren çeşitli yazarlar Kemalizm'i tanımladılar ve halka benimsetmek için yazılar yayımladılar. Kemalizm'in kuramsal çerçevesinin belirlenmesi için Halkevleri'nin yayın organı Ülkü dergisi ve 1932-1934 yılları arasında bir grup yazar tarafından Kadro dergisi yayımlandı. 1934'te Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı, Türkiye'yi yabancı ülkelere tanıtmak için La Turquie Kemaliste ("Kemalist Türkiye") dergisini yayımlamaya başladı. Kamâlizm kavramı 1935'te ortaya atıldı, o yılki kurultayda parti programına konuldu ve Atatürk'ün 1939 kurultayı için 1937'de kaleme aldığı program çalışmasında yer aldı.
Kemalizm günümüzde bazı kesimler tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin temel öğretisi ve ideolojisi olarak kabul edilmektedir. Sıklıkla, Kemalist ideolojinin bir düşünce sistemini temsil etmekten çok ülkeyi tümüyle pragmatist bir yöntemle modernleştirmeye çalışan politik bir uygulama olduğu vurgulanır, bunun nedeni de Atatürk'ün, "Paşam, bu partinin doktrini yok!" diyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na verdiği "Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz." cevabıdır. Bununla birlikte, Kemalistlerin yaptığı devrime rehberlik eden belli düşüncelerin var olduğu ve bunların esnek bir biçimde de olsa CHP ideologları tarafından sistemleştirildiği söylenir.

Kemalizm'in ekonomi politikası olan Atatürk'ün devletçilik ilkesi, Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve millî bir burjuva yaratılmasıdır. Devletçilik ilkesi, Atatürk'ün adlandırdığı üzere "ılımlı devletçilik"tir. Ilımlı devletçiliğe göre Kemalist ekonomi serbest piyasa ve birey esaslı olmasına rağmen, serbest piyasanın giremeyeceği veya girmek istemediği yerlere devlet el atabilmektedir fakat devlet hiçbir zaman bireyin önüne geçmemelidir, bu sebeple sosyal liberal ekonomiye benzer yapıdadır. Atatürk, Kemalizm'in Devletçilik ilkesini "sosyalizm ilkesine dayanan kolektivizm ve komünizm"den farklıdır diyerek sosyalist devletçilikten ayırmıştır ve kendi ekonomi anlayışını şu sözlerle açıklamıştır:"Devlet bireyin yerini alamaz, fakat, bireyin gelişme ve kalkınması için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Devlet eliyle yapılacak işler, bireyin büyük kar getirmediğinden dolayı yapmayacağı işler veya millî çıkarlar için gerekli olan ekonomik işleri kapsar. Özgürlüklerin ve yurt bağımsızlığının sağlanması ve korunması ile iç işlerinin düzenlenmesi nasıl devletin görevi ise, devlet vatandaşların öğretimi, eğitimi, sağlığıyla ilgilenmek zorundadır. Devlet, memleketin asayiş ve savunması için yollarla, demir yolları ile, telgrafla, telefonla, memleketin hayvanlarıyla, her türlü taşıtlarıyla, milletin genel servetiyle yakından ilgilidir. Memleket yönetiminde ve savunmasında, bu saydıklarımız, toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. (...) Özel çıkarlar çoğunlukla, genel çıkarlarla tezat halinde bulunur. Bir de, özel çıkarlar, en nihayet rekabete dayanır. Oysa, yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu kanıda olanlar kendilerini, bir serap karşısında, aldatılmaya terk edenlerdir. (...) Bir de, ferdin kişisel çalışmaları, ekonomik kalkınmanın esas kaynağı olarak kalmalıdır. Ferdin gelişimine mani olmamak bilhassa iktisadi sahadaki özgürlük ve teşebbüsler önünde devletin kendi faaliyeti ile bir engel yaratmaması demokrasi prensibinin önemli esasıdır."Üstelik Atatürk, 1 Kasım 1937'deki meclis açılış konuşmasında şunu da eklemiştir:"Kesin zorunluluk olmadıkça piyasalara karışılmaz; bununla birlikte hiçbir piyasa da başı boş değildir."

Kemalizm'in siyasi yelpazedeki yeri günümüzde bile birçok kişi tarafından tartışılır olmuştur. Kemalist ideolojiyi resmî olarak benimseyen CHP, siyasi yelpazede zaman içinde farklı konumlarda bulunmuştur. CHP'nin siyasi yelpazedeki yeri İsmet İnönü tarafından 1960'larda, siyasi paradigmanın yavaş yavaş oturması sonrası "Ortanın Solu" yani merkez sol olarak tanımlanmıştır. İlk başta, Metin Toker'in aktardığına göre 1960 yılının Ağustos ayında İsmet İnönü ile dönemin CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal'ın Heybeliada'da yaptığı CHP'nin kimliği ve geleceğine ilişkin istişarede bulunmuştu. Metin Toker, Akis'te kaleme aldığı yazılarında CHP'nin Devletçilik ilkesini ABD'nin Demokrat Partisini sosyal liberal bir çizgiye iten New Deal ile bağdaştırmış ve CHP'nin ortanın sola yöneleceğini şu şekilde aktarmıştı:"CHP'nin geniş halk kütlelerinin refahını en ziyade göz önünde tutan, sermayenin belirli ellerde terakümünün aleyhinde bulunan parti olduğunda zerrece tereddüt bahis mevzuu değildi. Şimdi, o istikamet biraz daha belirli şekilde tutulacak, memleket davalarının halli daha sosyalizan bir görüşle mütalea olunacaktı. Bu, eski partinin sosyalistliğe heves ettiği manasını taşımıyordu. Sadece, i'lerin üzerine noktaları konacaktı. CHP ortanın solunda Amerika'daki Demokrat Parti derecesinde yer alacaktı."İsmet İnönü, 10 Ekim 1965 tarihinde gerçekleşen 1965 genel seçimleri öncesinde 29 Temmuz 1965 tarihinde Abdi İpekçi'yle yaptığı bir söyleşi sırasında CHP'nin çizgisinin "ortanın solu" olduğunu, Metin Toker'in yazdığını kanıtlar nitelikte şöyle ifade etmiştir: "CHP bünyesi itibarı ile devletçi bir partidir ve bu sıfatla elbette ortanın solunda bir anlayıştadır. 1923'teki harap ülkede bir kalkınma çaresiyse, bugün de ekonomik hayatımızın temel bir unsurudur." 13 Ağustos 1966 tarihinde Kim dergisinde yayımlanan demecinde ise İsmet İnönü, "ortanın solu" ile kavramını biraz daha açmıştı:"Çağdaş uygarlığın üstüne çıkmak, ancak devletçilik ile mümkündür. Kalkınmamızı yaparken, ekonomik bakımdan, sosyal bakımdan bugünkü uygarlıkta kullanılan solcu, sağcı deyimlerinin son ölçüsünü verelim istedik. '40' yıldır devletçiyiz derken ayni şeyi söylüyoruz. Bunun için 'Ortanın Solundayız!' dedim. Aslında 'Laikiz!' dediğimiz günden beri ortanın solundayız. Halkçı isen ortanın solunda olursun."İnönü'yle aynı şekilde Nihat Erim de CHP'nin "ortanın solu" söylemini ABD'yle ve ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in "New Deal" politikasıyla ilişkilendiriyordu. Erim'e göre Roosevelt, Keynesyen tam istihdam politikalarını uygulayan ilk kişiydi. Erim, CHP'nin ortanın solu söyleminden sonra muhafazakârlarca yapılan "komünist" suçlamalarının aynısını Cumhuriyetçilerin de Roosevelt'a yaptığını vurguluyordu.

Atatürkçülük kavramı Türkiye'nin siyasi tarihinde tartışmalı kavram olarak yer edinmiştir. Bazı yazarlara göre Kemalizm politik alanda, Atatürkçülük ise özel bir alanda kullanılmaktadır. Genel hatlarıyla Atatürkçülük sözcüğü 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası işlenen resmî ideolojiyle içeriği doldurulmuş ve yaygınlaşmıştır.
1960'larda Kadro, Yön, Millî Demokratik Devrim gibi kavramlarla süregelen Kemalizm'in sol yorumları dolaşımdaydı. Bazı sol kesimlerde ve İslamcı literatürde Kemalizm olumsuz bir çağrışım amacıyla da kullanılırken, sol ve sosyalist çevrelerde Kemalizm adı benimsenmiştir. Sol-Kemalizm ile mesafelenmek isteyenler Atatürkçülük adını tercih etmişlerdir. 27 Mayıs 1960 Darbesi ve arkasından gelen darbelerde resmî ideoloji Atatürkçülük ismi etrafında tanımlanmıştır.:169 1963 y

Accipiter nisus veya Atmaca, Accipiter cinsine bağlı bir kuş türüdür.

Kısa geniş kanatlı, uzun kuyrukludur ve kanatlarla kuyruk ağaçlar arasında manevra yapmaya adapte olmuştur. Dişiler erkeklerden %25 daha iri ve iki kat ağırlığa erişebilir. Yetişkin erkek 29-34 santimetre uzunluğunda, kanat aralığı 59-64 santimetre uzunluğunda, yaklaşık 110–196 gram ağırlığındadır. Dişiler daha iri olup 35-41 santimetre uzunluğunda, kanat aralığı 67-80 santimetre, yaklaşık 185–342 gram ağrılığındadır.
Yetişkin erkeklerde üst kısım mavimsi gri, alt kısmı kırmızımsıdır ve uzaktan turuncu gibi görünür. Gözbebeği turuncu-sarı veya turuncu-kırmızıdır. Yetişkin dişilerde üst kısım koyu kahverengi veya grimsi kahverengi, alt kısımlar kahverengidir ve gözbebeği açık sarıdır. Yavrularda üst kahverengi ve alt kısım kahverengi veya kahverengi benekli, gözbebeği sarıdan turuncuya doğru renklenir.

Accipiter nisus türüne bağlı alttürler (2024): 

Eski Dünya tropik iklim ve yarı tropik iklim bölgelerinde geniş dağılım gösterir. Yavrular göçe yetişkinlerden erken başlar ve dişiler erkeklerden önce göç eder.

Yumurtalar soluk mavi üstüne kahverengi noktalıdır ve her biri yaklaşık 35-46 milimetre x 28-35 milimetre büyüklüğünde ve 22,5 gram ağırlığındadır. Genel olarak 2-3 gün aralıklarla 4-5 arası yumurta yumurtlar. Yumurtalar zarar görürse, ilk yumurtaların üstüne daha ufak olacak şekilde ikiye kadar yeniden yumurtlayabilir.

Accipiter nisus BirdLife türlerinin bilgi formu
Ageing and sexing (PDF; 5.8 MB) by Javier Blasco-Zumeta & Gerd-Michael Heinze
RSPB webpage with sound and video files.
Global Raptor Information Network species account 2012-11-20 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Atmaca medya". Internet Bird Collection. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
VIREO (Drexel Üniversitesi) Atmaca fotoğraf galerisi
 Wikimedia Commons'ta Atmaca ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Atmaca ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

atv, Turkuvaz Medya Grubu bünyesinde Türkiye'de yayın yapan ulusal televizyon kanallarından biridir. Türkiye genelinde yayın yapan ulusal kanal, genelde dizi ve filmleriyle ön plana çıkmaktadır.
atv, TİAK'a göre 2016'dan itibaren Türkiye'de en çok izlenen televizyon kanalı olmuştur. TİAK reyting ölçüm verilerine göre, toplam izlenme payı açısından bu dönem boyunca ilk sırada yer almıştır. atv, en yüksek izlenme oranına sahip kanal konumunu hâlen sürdürmektedir.

Dinç Bilgin tarafından kurulan kanal, 12 Temmuz 1993'te yayına başladı.
atv, 90'lı yıllarda TRT 1, Star TV, Show TV ve Kanal D'den sonra yayınladığı Süper Baba, İkinci Bahar, Çiçek Taksi, Tatlı Kaçıklar, Mahallenin Muhtarları, İlişkiler, Gurbetçiler, Sıcak Saatler, Baba Evi, Böyle mi Olacaktı ve Affet Bizi Hocam gibi yerli dizileriyle de büyük seyirci kitlesine sahip olmuştur.
Prima TV, Kiss TV, Yeni TV, Sabah, Yeni Asır, Bugün, Şok, Ateş, Yeni Yüzyıl, Takvim ve Fotomaç gazeteleri, Kiss FM, Yeni Radyo, Romantik Radyo, Şık FM, Radyo Sport, Aktüel, Şamdan, Para, Sinema ve birçok dergileri ile Merkez Medya Grubu oluşturuldu.
2002 yılının Ekim ayında Turgay Ciner tarafından kiralandı. 2005 yılının Mart ayında Turgay Ciner tarafından satın alındı. 1 Nisan 2007'de içlerinde Kanal 1 ve Sabah gazetesinin de bulunduğu birçok televizyon kanalı ve gazeteye Merkez Medya Grubu iştirakleri dahil TMSF tarafından el konuldu. 2007 yılında gerçekleştirilen ihale sonucu atv ve Sabah gazetesinin sahibi Merkez Yayıncılık, Çalık Holding'in sahibi olduğu Turkuvaz A.Ş.'ye satılmıştır. Hâlihazırda Turkuvaz Medya Grubuna bağlı olarak yayınlarını sürdürmektedir. Avusturya-İsviçre ortaklığında düzenlenen 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'ndaki tüm karşılaşmaları canlı ve banttan yayınlamıştır. Bununla birlikte, ilk kez bir Avrupa Futbol Şampiyonası Türkiye'de özel bir ulusal televizyon kanalından yayınlanmıştır. 2013 yılının Aralık ayında Kalyon İnşaat'ın sahibi olduğu Zirve Holding patronu Orhan Cemal Kalyoncu'ya satıldı. Hâlihazırda a2, a Haber, a Spor, a News, minikaGO, a Para, Radyo Turkuvaz, Vav Radyo, Sabah gazetesi, Yeni Asır gazetesi, Takvim gazetesi ve Fotomaç gazetesi bünyesinde bulunmaktadır.
atv, 4 Eylül 2013'ten itibaren 16:9 geniş ekran formatına geçmiştir.
Türkiye'nin ilk süper kahraman animasyon dizisi olan Akıncı, 21 Ocak 2023'te atv ve MinikaGO'da yayınlanmaya başlamıştır.
atv YouTube kanalı, En çok abonesi olan Türk YouTube kanalları listesi'nde 6. sırada yer almaktadır. Ayrıca Türkiye'nin ilk on milyon aboneli televizyon YouTube kanalıdır.
Ziraat Türkiye Kupası'nın yayın hakları, 2011-2012 sezonundan itibaren Turkuvaz Medya Grubu tarafından alınmıştır. Bu kapsamda, kupada oynanan belirli bazı karşılaşmalar atv'de yayınlanırken diğer karşılaşmalar grubun spor kanalı A Spor'da yayınlanmaktadır.

atv HD, 23 Nisan 2011'de kurulan, atv ile eş zamanlı yayın yapan atv'nin yüksek çözünürlüklü kanalıdır. Kanal Türksat 4A 12054 H 27500 5/6 frekansından, D-Smart 25. kanaldan, Digiturk 25. kanaldan, Türksat TKGS 2. kanaldan, KabloTV 23. kanaldan, Turkcell TV+ 24. kanaldan ve tivibu 314. kanaldan izlenebilmektedir. atv Ana Haber Bültenini ilk HD yayınlayan ulusal kanaldır. Şubat 2020'de, logodaki HD ibaresi kaldırılmıştır.

Yakında: Hamal 
Yakında: Güneşin Doğduğu Yer
Yakında: Aşk ve Taht
Yakında: Mercan Köşk 
2026-: Altı Üstü İstanbul (Pazartesi 20.00)
2026-: A.B.İ. (Sezon arası)

2023-: Akıncı (Cumartesi 14.00)

1993-: atv Yerli Sinema Kuşağı
1993-: atv Yabancı Sinema Kuşağı

2021-: Nursel ile Mutfak Bahane (Nursel Ergin) (Sezon arası)
2011-: Kim Milyoner Olmak İster? (Oktay Kaynarca) (Pazar 20.00)
2026-: Var Mısın Yok Musun (Esra Erol)  (Salı, Çarşamba ve Perşembe 20.00) - 
2019-: Güven Bana (Müge Anlı) (Ara verdi.)

2010-: Dizi TV (Didem Uğurlu) (Pazar 11.30)

2008-: Müge Anlı ile Tatlı Sert (Müge Anlı) (Sezon arası)
2015-: Esra Erol'da (Esra Erol) (FOX'tan geldi.) (Sezon arası)

Nihat Hatipoğlu Ramazan ayı boyunca iftar ve sahur
Nihat Hatipoğlu Sorularınızı Cevaplıyor
Nihat Hatipoğlu ile Dosta Doğru
Nihat Hatipoğlu ile Kur'an ve Sünnet

atv Haber, 12 Temmuz 1993'te yayına başlayan ve 10 Ağustos 2009'dan beri Cem Öğretir tarafından sunulan ana haber bültenidir. a Haber kanalı ile ortak yayınlanmaktadır. Geçmişte, hafta içi haberleri şu kişiler tarafından sunulmuştur:

Kadir İnanır (1993)
Ali Kırca (31 Ocak 1994-25 Mart 2001)
Şebnem Sunar Küçük (26 Mart 2001-31 Mart 2001)
Murat Birsel ve Serap Ezgü (1 Nisan 2001-17 Nisan 2001)
Murat Birsel (18 Nisan 2001-13 Ekim 2002)
Ali Kırca (14 Ekim 2002-30 Aralık 2007)
Şebnem Sunar Küçük (31 Aralık 2007-24 Şubat 2008)
Mehmet Barlas (25 Şubat 2008-6 Haziran 2008)
Fuat Kozluklu (7 Haziran 2008-31 Mayıs 2009)
Şebnem Sunar Küçük (1 Haziran 2009-9 Ağustos 2009)
Cem Öğretir (10 Ağustos 2009-günümüz)

a2, 16 Kasım 2016 tarihinde ilk yayın sinyallerini verip test yayına başlamıştır. Asıl yayınına 28 Kasım 2016 Pazartesi günü başlamıştır. Kanalın yayına geçeceğinin duyulduğu ilk tarih 11 Kasım 2016'dır.

atv kanalının Avrupa'daki izleyenlere yönelik oluşturulan kanalıdır. 16 Ekim 1997'de Türksat 1C uydusundan analog yayın yapmaya başladı.

Sabah (12 Temmuz 1993-günümüz) (5 kanal ile ortak yayınlandı.)
Yeni Asır
Takvim
Fotomaç

Eleştirmenler tarafından TMSF'nin tartışmalı Sabah-ATV ihalesi, tarafgir medya oluşturma konusunda tipik bir örnek olarak gösterilmektedir. Başbakan Erdoğan'a yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu, Sabah-ATV ihalesiyle medya sektörüne giriş yapmıştır. İhalede 7 firma yeterlilik belgesi almış olsa da, ihale gününe kadar bu firmalar teker teker çekilmiş ve Çalık Grubu tek başına ihaleye girmiştir. Çalık Grubu, ihaleyi 1,1 milyon dolarlık teklifiyle kazanmıştır. Eleştirmenlere göre ihaleden sonra Çalık Grubu bünyesine katılan ATV televizyonu, Sabah, Fotomaç ve Yeni Asır gazeteleri hükûmet yanlılığı niteliğini taşımış ve hükûmetin politikalarını destekleyen yayınlar yapmışlardır.
2020 yılında RTÜK'e yapılan şikayetler arasında bir yıl boyunca en fazla şikayet edilen kanal ATV oldu ve bu süre zarfında sadece 2 dosya üst kurul gündemine alındı. ATV kanalına bir kez "Türkçenin kaba kullanımı" nedeniyle uyarı yapıldı ve bir kez de "ailenin korunması"na aykırılık gerekçesiyle idari para cezası verildi. Bunun dışında, ATV ile ilgili başka bir dosya görüşülmedi. ATV'ye verilen para cezası, beyan edilen reklam gelirine göre 400 bin TL olarak hesaplandı.

atv Resmî Sitesi
atv Resmî İnstagram Hesabı 8 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Twitter Hesabı 16 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Facebook Hesabı 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Tiktok Hesabı 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
atv Resmî Youtube Kanalı 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrasya, Avrupa ile Asya'yı kapsayan coğrafi bölgeye verilen isim.
Avrasya kelimesi, Avrupa ile Asya (yani avr ile asya) sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Yerkürenin en büyük kıtasıdır. Adaları ile birlikte 54.759.000 km²dir. Dünya karalarının %36,2'sini oluşturur. 5 milyardan fazla nüfusu ile dünya nüfusunun %70'ini barındırır.
Avrasya'da en sıcak ve en soğuk yerler ile en kurak ve en yağışlı alanlar dahil Köppen iklim sınıflandırmasındaki tüm iklim tipleri görülmektedir.

Avrasya'nın uç noktalarını; kuzeyde Çelyuskin Burnu, güneyde Piay Burnu, batıda Roca Burnu, doğuda Dezhnev Burnu oluşturur. Dünyanın en yüksek noktası Everest Tepesi, karaların en alçak noktası Ölü Deniz (Lut Gölü), en derin göl Baykal, en nemli alan Çerapunçi Avrasya kıtasında yer alır. Doğu-batı uzunluğu 16.000 km, kuzey-güney genişliği 8.000 km'dir.
Avrasya, batıdan Atlas Okyanusu, doğudan Pasifik Okyanusu, kuzeyden Arktik Okyanusu, güneyden Hint Okyanusu ile çevrilidir. Avrupa ile Asya kıtaları arasında fiziki bir ayrım yoktur, jeolojik olarak Avrasya tek bir yapı kabul edilir. İnsanların 60.000 ile 120.000 yıl önce kıtaya yerleştiği kabul edilir. Büyük Britanya, İzlanda, İrlanda, Japonya, Filipinler ve Endonezya gibi adalar Avrasya tanımına dahildir.
Avrupa Asya sınırı eskiden Marmara Denizi ve Karadeniz kabul edilirken bugün Ural Dağları ve Kafkaslar sınır kabul edilir. Süveyş Kanalı Afrika ile Avrasya'yı birbirinden ayırır. Bazen bu üç kıta Afrika-Avrasya kıtası olarak bir bütün olarak değerlendirilir.

Arktik Okyanus havzasına ait başlıca akarsular: Obi, Yenisey, Lena, Peçora, Kolima
Atlas Okyanusu havzasına dökülen akarsular: Tuna Nehri, Sen, Ren, Dinyeper, Vistül, Oder, Thames, Kızılırmak, Yeşilırmak, Po, Elbe Nehri
Büyük Okyanus havzasına dökülenler: Amur, Mekong, Yangtze, Sarı Irmak
Hint Okyanusu Havzasına dökülenler: Ganj, Brahmaputra, İndus, İravadi, Fırat, Dicle
Kapalı havza akarsuları:
Hazar Denizi'ne dökülenler: Volga, Astara Çayı, Ural Nehri, Emba, Terek, Kura, Etrak Nehri
Aral Gölü'ne dökülenler: Seyhun, Ceyhun

Anadolu Yarımadası
Arabistan Yarımadası
İskandinav Yarımadası
Hindistan Yarımadası
Balkan Yarımadası
İber Yarımadası
Apenin Yarımadası
Kamçatka Yarımadası
Çukçi Yarımadası
Taymır Yarımadası
Hind-i Çin Yarımadası

Avrasya Tüneli, temeli 26 Şubat 2011 tarihinde atılan Asya ve Avrupa yakalarını, Kennedy Caddesi'nde Kumkapı ile D-100 Karayolu'nda Koşuyolu mevkii güzergâhında deniz tabanının altından bağlayan ve boğaz geçişine imkân sağlayan karayolu tünelidir. Toplam güzergâh tünel ve bağlantı yolları ile  14,6 kilometredir. Kumkapı ile Koşuyolu arasında yoğun trafikte 100 dakikaya varan seyahat süresinin 5 dakikaya kadar indirilmesi hedeflenmiştir.
İstanbul Boğazı'nda üç köprü ve bir arabalı feribotla beraber alternatif bir karayolu geçişi sağlamak amacıyla, Marmaray'ın 1,2 kilometre kadar güneyinde inşa edilen proje mevcut üç köprünün ve arabalı feribotun trafik yüklerini paylaşarak İstanbul'a daha dengeli bir şehir içi ulaşımı sağlanması beklenmektedir. İstanbul'da Marmaray tüp geçidinden sonra ikinci deniz altı tünelidir. Tünelin geçiş ücreti iki yönlü alınmakla birlikte; 2022 yılı otomobiller için tek geçiş ücreti 05:00-23:59 saatleri arası ₺53,00 00:00-04.59 saatleri arası ₺26,50, minibüsler için 05:00-23:59 saatleri arası ₺79,50 00:00-04.59 saatleri arası ₺39,75. Tünelin ismi için hükûmet yetkilileri halk oylaması ile belirleneceği belirtilip, resmi adresinden 10 aralık tarihine kadar oylaması yapılması istenmiştir. Fakat 11 Aralık'ta yetkililer sitedeki oylama sonucunu açıklamayıp, konunun çarpıtıldığı gerekçesiyle paylaşmamışlardır. İsim değiştirilmeyerek aynı olarak "Avrasya Tüneli" adı altında 20 Aralık'ta tünelin açılışı yapılmıştır.

Avrasya Tüneli Projesi (İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçişi Projesi), Asya ve Avrupa yakalarını, deniz tabanının altından geçen bir karayolu tüneli ile birbirine bağlıyor. İstanbul’da araç trafiğinin yoğun olduğu Kazlıçeşme-Göztepe hattında hizmet veren Avrasya Tüneli, toplam 14,6 kilometrelik bir güzergâhı kapsıyor.
Projenin 5,4 kilometrelik bölümü, deniz tabanı altına özel bir teknoloji ile inşa edilen iki katlı tünelden ve diğer metotlarla inşa edilen bağlantı tünellerinden oluşurken, Avrupa ve Asya yakalarında toplam 9,2 kilometrelik güzergâhta yol genişletme ve iyileştirme çalışmaları gerçekleştirildi. Sarayburnu-Kazlıçeşme ile Harem-Göztepe arasında yer alan yaklaşım yolları genişletilerek kavşak, araç alt geçitleri ve yaya üst geçitleri inşa edildi.

Tünel kazısını yapan ve ‘Yıldırım Bayezid’ adı verilen tünel açma makinesi (TBM); 33,3 kW/m2’lik kesici kafa gücü ile dünyada 1. sırada, 12 bar’lık tasarım basıncı ile 2. sırada ve 147,3 m2’lik kesici kafa alanı ile 6. sırada yer alıyor.
Sismik aktivitesi yüksek ‘Kuzey Anadolu Fayı’, Avrasya Tüneli güzergâhının 17 km yakınından geçiyor. Sismik aktivitelerden doğacak gerilme ve yer değiştirmeleri kabul edilebilir düzeye indirmek amacıyla tasarlanan iki sismik bileziğin (sismik mafsal/conta) Tüneldeki konumları özenle belirlendi. Yer değiştirme limitleri, kayma için ±50 mm, uzama/kısalma için ±75 mm olarak belirlenen sismik bilezikler, laboratuvarlarda test edilerek uygunluğu ve başarısı kanıtlandıktan sonra üretildi. Bilezikler, geometrik boyutları ve maruz kalacağı sismik aktivite seviyesi dikkate alındığında, TBM tünelcilik sektöründe bu özelliklere sahip ‘ilk’ uygulama oldu.
Deprem davranışı ile ilgili tasarımda, moment büyüklüğü Mw = 7,25 kabul edilmiş olup; Tünelin 500 yılda bir görülebilecek depreme karşı ‘servis şartları’ ve 2.500 yılda bir görülebilecek depreme karşı ise ‘güvenlik şartları’ bozulmaksızın davranabileceği ortaya konuldu. Tasarım aşamasında sismik bilezik konumlarının başarıyla saptandığı, Tünel inşaatı sırasında sürekli ölçülen ‘kesici kafa döndürme moment’ (tork) değerleriyle doğrulandı.
Tünelin kazı sürecinde 440 kesici disk, 85 keski ve 475 fırça değiştirildi. Kazı sırasında, sürekli değişen jeolojik şartlar nedeniyle 4 kez, ‘özel eğitimli dalgıçlar’ tarafından hiperbarik bakım-onarım operasyonu yapılması gerekti ve tümü başarıyla tamamlandı. Toplam 47 gün süre kaybına neden olan bu operasyonların biri, Tünelin yaklaşık en derin noktasına rastladı. 10,8 bar gibi bugüne kadar denenmemiş bir basınç ortamında yapılmak zorunda kalınan bu tamir-bakım operasyonunun başarıyla tamamlanması ile dünyada bir ‘ilk’ gerçekleştirildi ve kazının devamı sağlandı.

T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü (AYGM), Avrasya Tüneli Projesi’nin tasarım, inşaat ve işletmesini gerçekleştirmesi için Yapı Merkezi ve SK E&C firmalarının ortaklığı ile kurulan Avrasya Tüneli İşletme İnşaat ve Yatırım A.Ş.’yi (ATAŞ) görevlendirdi. İşletme süresinin tamamlanması ile Avrasya Tüneli kamuya devredilecek.
Yap-işlet-devret modeliyle 1 milyar 245 milyon dolarlık bir yatırımla 22 Aralık 2016'da hayata geçirildi.
Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü bilgi notlarına göre
Yatırım süresi : 55 ay (4 yıl 7 ay ) 
İşletme süresi : 24 yıl 5 ay
Sözleşmeye göre hizmete alma: Ağustos 2017
Hedef : Aralık 2016 
Trafik garantisi : Yılda 25 milyon araç (günde 68.500 araç)
Garanti üstü araç geçmesi durumunda kamu payı : %30
Tünelden 2017 yılında 15.6 milyon, 2018 yılında ise 17,5 milyon araç geçti. En yüksek geçiş yapılan gün 13 Mayıs 2018 tarihi olan Anneler Gününde 65 bin 799 araçla gerçekleşti.

1 Mart 2011'de Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, projenin kamuyu zarara uğrattığı, imar planı olmadığı ve tahrip edeceği tarihi yapıların tespit edilmemiş olduğunu iddia ederek Koruma Kurulu'nun kararına karşı dava açmıştır.

Bakınız, İstanbul Boğazı#Araç geçiş ücretleri

Engineering News Record (ENR) Dergisi, "Dünya Çapında En İyi Tünel Projesi", Ekim 2016 
ITA (International Tunnel Association) Uluslararası Tünelcilik Ödülleri, ‘Yılın Projesi’ Ödülü, Kasım 2015  
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, En İyi Çevresel Ve Sosyal Uygulama Ödülü, Mayıs 2015  
Thomson Reuters Project Finance International (PFI), En İyi Altyapı Proje Finansman Anlaşması, 2012
Euromoney Project Finance Deals of the Year, Avrupa’nın En İyi Proje Finans Anlaşması, 2012
Emea Finance, En İyi Kamu-Özel Sektör Ortaklığı, 2012
Infrastructure Journal, En Yenilikçi Ulaşım Projesi, 2012

Marmaray
Büyük İstanbul Tüneli
HızRay

Resmî site

Avrupa'daki Türkler, Avrupalı Türkler ya da Avrupa Türkleri, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları veya Türkiye kökenli insanlar.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ülkeleri yabancı işgücü almaya başladı. 1950'lerde özel aracılarla bireysel girişimciler Avrupa'ya gitti. 1957'de Türkiye'den ilk stajyer kafile 10 kişiydi. Türk Alman Ekonomik İlişkilerini Araştırma Enstitüsü 1959'da kuruldu.
1960'larda ismen çağırma sistemiyle Avrupa'ya gidenler için ikili anlaşmalar yapıldı. Almanya İş ve İşçi Bulma Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Çalışma Bakanlığı ve Alman irtibat büroları vasıtasıyla ülkeler arasında anlaşmalarla işgücü hareketleri bir sisteme bağlandı. 31 Ekim 1961'de Almanya (bakınız: Anwerbeabkommen zwischen der Bundesrepublik Deutschland und der Türkei), 1964'te Avusturya, Belçika, Hollanda, 1965'te Fransa, 1967'de İsveç ile Türkiye arasında işgücü anlaşmaları imzalandı.
Türk işçileri konuk işçi (Gastarbeiter) sıfatıyla ve sadece erkekler kaydıyla alınıyordu. Dönüşüm ilkesine (rotation) göre işçiler bir yıl sonra ülkelerine döneceklerdi. Ama kimse dönmedi.
İlk gidenler, birinci kuşak, heim'larda yani yurtlarda kaldı. Ağır, kimsenin çalışmadığı işlerde çalıştılar, aileler parçalandı.
1966-67'deki krizde 70.000 işçi işten çıkarıldığında bunların çoğu yurda dönmedi, Hollanda ve Belçika'ya gitti.
1970'lerde işçiler, konukluktan kalıcılığa yöneldiler. Sosyal haklar elde ettiler, dernekleştiler. Ancak 1973 krizinde işçi alımları durduruldu, çalışanlar yurtlarına dönmeye özendirildi. 1973'te 100.000 işçi yurt dışına gitmişti, 1974'te bu 640 kişiye düştü. Sırada bekletilen 1 milyon kişi vardı. Ancak işçi göçü, turist pasaportuyla ve siyasi iltica talebiyle devam etti. Siyasi sığınmacılar 1976'da 800 civarındayken, 1980 askerî darbesinden sonra 57.913'e çıktı. Bunlara af çıkarıldı. Ailelerin getirilmesiyle, eş ve çocuklar hakkındaki özendirici yasalarla nüfus arttı. Oturma ve çalışma izni aldılar.
1980'lerde artık kalıcı olanlar, çalışma problemlerinden sonra kimlik ve dil, eğitim, uyum sorunlarıyla karşılaştılar.
1990'larda Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra 1991'de Yabancılar Yasası Almanya'da kabul edildi. İşten çıkarmalar, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve şiddet artmaya başladı. Sosyal haklar yanında, siyasal haklar ve çifte vatandaşlık tartışılmaya başlandı.
23 Kasım 1992 tarihinde Mölln'de (Mordanschlag von Mölln) ve 29 Mayıs 1993 tarihinde Solingen'de (Solingen Faciası) bu gruba karşı ırkçı saldırları düzenlendi, bu olaylarda 8 kişi öldürüldü.

Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları, Avrupalılık kimliğiyle tam uyum sağlamış değiller. Zaten Avrupalılık tarifinde bir anlaşma sağlanamadı. Türk işçiler, Türk kimlikleriyle sürece katılıyorlar. Almanlar bu topluma, Paralellgesellschaft, yani paralel toplum diyor. Çokkültürlülük ve ulusötesi yurttaşlık kavramları medyada tartışılan konulardan.
Genel olarak Avrupa'da yükselen İslam fobisi, Hristiyan Avrupa'da Türklerin istenmediğine dair inançlar oluşturuyor. Bir yandan köktencilik, bir yandan ırkçılık, bir yandan İslam düşmanlığı ile karşı karşıya kalan Avrupalı Türklerin birinci kuşağı yurt ile özdeş durumda.
Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşlarının sorunları sadece bütünleşme değil. Hâlâ birçoğu dönecekmiş gibi çalışmakta, hâlâ birçoğu kiracı. Birinci kuşak yaşlanmış ve yoksullaşmış. Yabancı dil ve eğitim sorunları, Avrupa'nın hem dini yaşayışına hem seküler yaşayışına uyumsuzluk devam ediyor. Birkaç kişi yerel siyasi kurumlara seçiliyor, hatta milletvekili olanlar bile var, ancak kütlesel olarak kültürel dışlanmışlık hakim.

Avrupa'da Türkler tarafından kurulmuş sayısız dernek mevcuttur: Türk dernekleri, Ülkücü federasyonlar, Millî Görüş teşkilatları, Kafkas dernekleri, Alevi dernekleri, tarikatlar, diyanet kurumları, cami ve cemaat birlikleri.

Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin açıkladığı resmî veriye göre 2020 yılı itibarıyla Almanya'da 3 milyon ilâ 3.5 milyon civarı Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Fransa'da 800.000 (çifte uyruklu vatandaş dahil) Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 1 Ocak 2016 tarihi itibarıyla Hollanda'da 480.000 Türk asıllı Hollanda vatandaşı yaşamaktadır. Hollanda'daki Türk vatandaşları 1970'li ve 1980'li yıllardan sonra işçi olarak gelmiş ve ailelerini de getirerek buraya yerleşmişlerdir ve Amsterdam, Zaandam, Alkmaar, Rotterdam, Eindhoven, Lahey gibi kentlerde yoğunlaşmıştır. Özellikle 2000 yılından sonra emekliliğe ayrılmış Türk vatandaşları, Türkiye'ye geri dönmeye başladılar. Hollanda'daki Türk vatandaşları ülke siyasetine yön vermektedir. Hollanda'da yaşayan Türkler, ülkede Hollandalılardan sonra en büyük ikinci etnik grup.

Avusturya'da resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla vatandaşlarının sayısı 360.000 Türk yaşamaktadır. Bunlar özellikle çalışıp para kazanma amacıyla gelmiş olup yerleşmişlerdir. Avusturya nüfusuna oranı %0,9'u teşkil edip Avusturya'da iskan eden en büyük yabancı uyruklulardır. Özellikle Vorarlberg eyaletinde, Salzburg ve başkent Viyana'da yoğundurlar. Başkent Viyana'daki ilçelerden Wieden'de nüfusun %2,3'ü, Innere Stadt (merkez)'ta nüfusun %2'sini oluşturur.

İsviçre'de resmî verilere göre 31 Aralık 2006 tarihi itibarıyla Türklerin sayısı 73.861, 2007 itibarıyla 62.000'i geçmektedir. İsviçre vatandaşlığına da sahip olan çifte uyruklu vatandaş sayısı dahil edildiğinde 100.000'i geçmektedir. Özellikle 1980'lerde İsviçre'ye işçi olarak giden ve oraya yerleştiler. Özellikle başkent Bern ile ülkenin en büyük kenti Zürih'te, ayrıca Basel ve St. Gallen'de de yoğundurlar.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla İsveç'te 200.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Danimarka İstatistik Kurumunun resmî verilerine göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Danimarka'da 91.000 Türk kökenli insan yaşamaktadır.

Birleşik Krallık'ta resmî veriye göre 31 Aralık 2006 tarihi itibarıyla 52.893 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Birleşik krallık vatandaşlığı almış Kıbrıs Türkleri, Türkiye Türkleri ve Türk vatandaşlarının toplam sayısı 500 bin sayısına yaklaşmaktadır.

Yunanistan'da resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla 260.000 (çifte uyruklu vatandaş dahil) Türk vatandaşı yaşamaktadır. Batı Trakya, On İki Ada ve Girit'te yoğunlaşmışlardır.

Belçika'da resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla 220.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Türk vatandaşları en çok başkent Brüksel, Anvers'te ve Gent'te yoğun olarak yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Norveç'te 18.084 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

İtalya'da 24 Mayıs 2018 itibarıyla 19.077 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşamaktadır. İtalya'daki Türk vatandaşlarının büyük çoğunluğu başkent Roma'da, ardından Lombardia bölgesinde ve kent olarak Ligurya bölgesine bağlı Imperia şehrinde yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 24 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Romanya'da 65.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Romanya'da yerli olarak geçmişten bugüne gelen Türklerin sayısı resmî olarak 45-55 bindir. Tatarlar ve Türk vatandaşları da dahil edildiğinde Romanya'da 90-100 bin civarında Türk nüfus yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 2009 yılı itibarıyla Finlandiya'da 13.820 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Resmî veriye göre 11 Temmuz 2017 tarihi itibarıyla Polonya'da 3.762 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Polonya'da ayrıca Karaim Türkleri yaşamaktadırlar.

İspanya'da yaklaşık 6.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

2019 Ukrayna nüfus sayımına göre 20.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır.

Lihtenştayn'da 894 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ikamet etmektedir. Lihtenştayn'da yaşamakta olan Türkiye Cumhuriyeti uyruklu vatandaşlar, İsviçrelilerden, Avusturyalılardan, İtalyanlardan ve Almanlardan sonra ülkenin en büyük beşinci yabancı azınlık grubunu oluşturmaktadır.

Gastarbeiter
Türkler
Türk dilleri

Nermin Abadan-Unat, Bitmeyen Göç, Konuk İşçilikten Ulus Ötesi Yurttaşlığa, İBÜY, İstanbul 2002.
Ayhan Kaya-Ferhat Kental, Euro Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi, İBÜY, İstanbul 2005.

Yurt Dışında Yaşayan Türk Vatandaşları (T.C. Dışişleri Bakanlığı) 9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (İngilizce: The European Commission for the Efficiency of Justice (CEPEJ)), Avrupa Konseyi'nin 47 üye devletinin tümünden uzmanlardan oluşan bir yargı organıdır ve Avrupa'da adaletin etkinliğini ve işleyişini iyileştirmek için araçlar hazırlar (Avrupa dışındaki sivil toplum kuruluşlarına gözlemci statüsü verilmesi ve bu kuruluşlarla istişareler dahil).
Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ), Avrupa Konseyi'ne üye 47 ülkenin uzmanlarından oluşur ve Avrupa'da adaletin etkinliğini ve işleyişini iyileştirmeyi amaçlayan araçlar geliştirir. Görevleri şunlardır:

Yargı sistemlerinin sonuçlarını analiz etmek;
Karşılaşabilecekleri sorunları belirlemek;
Önce yargı sisteminin performanslarının değerlendirilmesini ve ardından bu sistemlerin işleyişini iyileştirmek için somut araçlar tanımlamak;
Mevcut Avrupa Konseyi belgelerinin uygulanmasını iyileştirmek ve gerekirse yeni araçlar önermek;
Bir devlete talebi üzerine yardım sağlamak.
Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu Başkanları şunlardır:

Eberhard Desch (Almanya) 2002–2006,
Fausto de Santis (İtalya) 2007–2010,
John Stacey (Birleşik Krallık) 2011–2014,
Georg Stawa (Avusturya) 2015–2018,
Ramin Gurbanov (Azerbaycan) 2018 - p.t.

Avrupa Adalet Etkinlik Komisyonu Websitesi 22 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği (AB), yirmi yedi üye ülkeden oluşan ve toprakları büyük ölçüde Avrupa kıtasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenmedir. 1993 yılında, Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi sonucu, var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmesiyle kurulmuştur. 450 milyondan fazla nüfusuyla Avrupa Birliği, dünya ülkelerinin GSYİH'ye (nominal) göre sıralanışında nominal gayrisafi yurt içi hasılasının %14,7'lik bölümünü oluşturur.
Avrupa Birliği, tüm üye ülkeleri bağlayan standart yasalar aracılığıyla, insan, eşya, hizmet ve sermaye dolaşımı özgürlüklerini kapsayan bir ortak pazar (tek pazar) geliştirmiştir. Birlik içinde tarım, balıkçılık ve bölgesel kalkınma politikalarından oluşan ortak bir ticaret politikası izlenir. Birliğe üye ülkelerin yirmisi, Euro adıyla anılan ortak para birimini kullanmaya başlamıştır. Avrupa Birliği, üye ülkelerini Dünya Ticaret Örgütü'nde, G8 zirvelerinde ve Birleşmiş Milletler'de temsil ederek dış politikalarında da rol oynamaktadır. Birliğin yirmi yedi üyesinden yirmi biri NATO'nun da üyesidir. Schengen Antlaşması uyarınca birlik üyesi ülkeler arasında pasaport kontrolünün kaldırılmasının da arasında bulunduğu pek çok adli konu ve içişleri düzenlemelerinde Avrupa Birliği'nin payı bulunur.
Avrupa Birliği, devletler arası ve çok uluslu bir oluşumdur. Birlik içinde kimi konularda devletler arası anlaşma ve fikir birliği gerekir. Ancak belirli durumlarda uluslarüstü yönetim organları, üyelerin anlaşması olmaksızın da karara varabilir. Avrupa Birliği'nin bu tip haklara sahip önemli yönetim birimleri Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi, Liderler Zirvesi, Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa Merkez Bankası'dır. Parlamentoyu, Avrupa Birliği vatandaşları beş yılda bir oylama yöntemiyle seçerler.
Avrupa Birliği'nin temelleri 1951 yılında, altı ülkenin katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'na ve 1957 Roma Antlaşması'na dayanmaktadır. O dönemden bu yana birlik, yeni üyelerin katılımlarıyla boyut olarak büyümüş; var olan yetkilerine yeni görev ve sorumluluk alanları ekleyerek de gücünü artırmıştır. Üye devletler Aralık 2007'de, birliğin bugüne dek yaptığı antlaşmalar ile yasal yapısını güncellemek ve iyileştirmek amacıyla Lizbon Antlaşması imzalanmıştır. Lizbon Antlaşması'nın onaylanma ve işleme girme sürecinin 2008 yılı içinde olması öngörülmüşse de İrlanda'da, antlaşmanın onaylanması için yapılan halk oylamasının ilk etapta olumsuz sonuçlanması kabul sürecini geciktirmiştir. Avrupa Birliği 2012 Nobel Barış Ödülü'nü almıştır. 2020 yılında Birleşik Krallık, AB'den ayrılan tek üye ülke olmuştur. 9 ülke halen AB'ye katılmak için görüşmeler yürütmektedir.

II. Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi hava Batı Avrupa'da birlik ve beraberlik rüzgârları estirmeye başladı. Bu da pek çok kişi tarafından, Avrupa'ya büyük zararlar veren aşırı milliyetçilik düşüncelerinden bir kaçış yolu olarak görülüyordu. Bu düşüncelerle birlikte 1951 yılında, ilk başarıya ulaşan Avrupa içi iş birliği olan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu önerisi geldi. Bu oluşumun temel amacı, başta Fransa ve Batı Almanya olmak üzere üyeleri arasında kömür ve çelik endüstrilerinin yönetimini bir araya getirmekti. Bunun yapılış nedeni, dönemin en önemli sanayi ham maddeleri olan kömür ve çelikten doğabilecek herhangi bir uyuşmazlığın önlenmesi ve buna bağlı olarak iki ülke arasındaki olası bir savaşın engellenmesidir. Bu iş birliğinin kurucuları yaptıklarını "Avrupa ittifakında ilk adım" olarak nitelediler. Topluluğun diğer kurucu üyeleri İtalya ve Benelüks ülkeleri: Belçika, Hollanda, Lüksemburg idi.

1957 yılında iki yeni topluluk daha oluşturuldu: gümrük birliği işlemlerini sağlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nükleer enerji çalışmaları yürütmek için kurulan Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom). 1965 yılına gelindiğinde imzalanan Brüksel Antlaşması ile var olan 3 topluluk Avrupa Toplulukları ya da daha yaygın biçimiyle Avrupa Topluluğu (AT) adıyla tek bir çatı altında toplandı.
1973 yılında Avrupa Toplulukları Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık'ı da içine alarak genişleme yoluna gitti. Bu ülkelerde katılım öncesi yapılan görüşmeler sırasında Norveç ile de masaya oturuldu ancak ülkede düzenlenen halk oylaması sonucu katılım isteği reddedilince Norveç topluluğun dışında kaldı.
Avrupa Parlamentosu'nun üyeleri arasında ilk demokratik, doğrudan seçimler 1979 yılında gerçekleştirildi. Bunlar, Avrupalılara Avrupa Parlamentosu Milletvekilleri'ni seçmeleri konusunda olanak sağlayan ve ayrıca uluslararası düzeyde yapılan ilk seçimlerdi.
Yunanistan, İspanya ve Portekiz topluluğa 1980'li yıllarda katıldılar. 1985'te imzalanan Schengen Antlaşması, üye devletlerin pek çoğu arasında sınırda pasaport kontrolü olmaksızın yolculuk edebilme olanağını sağladı. 1986'da Avrupa bayrağı kullanılmaya başlandı ve liderler Avrupa Tek Senedi'ni imzaladılar. Bununla birlikte topluluğun karar alma mekanizmasının genişlemesi, ticari işlemlerde engel ve formalitelerin azaltılması ve daha ileri bir Avrupa Politik İş Birliği kurumu oluşturulması sağlandı.

1990 yılında Berlin Duvarı'nin yıkılması ile eski Doğu Almanya, birleşmiş yeni Almanya'nın bir parçası olarak topluluğa katıldı. Doğu Avrupa'ya doğru gerçekleştirilen genişlemeyle birlikte, topluluğa katılmaya aday ülkelere uygulanmak amacıyla Kopenhag Kriterleri'nin kabul edilmesi üzerine görüş birliğine varıldı.
7 Şubat 1992 tarihinde Maastricht Antlaşması yürürlüğe sokuldu. Bu antlaşma ilk kez Avrupa Birliği terimini kullandı ve üç sütun adını verdiği uygulama alanlarını başlattı. Bugünkü Avrupa Topluluğu terimi, geçmişte Avrupa Topluluklarının görev alanına giren politika ve uluslarüstü işlemleri kapsayan birinci sütuna eş düşmektedir. İkinci ve üçüncü sütunlarsa birliğin dış politikası ile içişleri ile ilgili, daha çok devletlerarası düzeyde iş birliği sunar. Günlük konuşma dilinde Avrupa Birliği terimi, Avrupa Topluluğu için de kullanılmaktadır ve birliğin birinci sütununun bir ögesi olarak Avrupa Topluluğu adı, öngörüldüğü tarihte yürürlüğe girecek olan Lizbon Antlaşması ile birlikte kullanımdan kalkacaktır.
Birliğe 1995 yılında, Avusturya, İsveç ve Finlandiya katıldı. 1997 tarihli Amsterdam Antlaşması, Maastricht Antlaşması'nın demokrasi ve dış politika başlıklarında iyileştirmeler yapmak için imzalandı. Amsterdam Antlaşması'nı 2001 yılında Nice Antlaşması izledi ve bu da birliğin doğu yönlü genişlemesine yeni vizyonlar kazandırmak adına Roma ve Maastricht antlaşmalarının üzerinde düzenlemeler yaptı.
2002'de on iki üye ülke Euro adlı ortak bir para birimini benimsedi. O günden bu yana, euro kullanan ülkelerin oluşturduğu euro bölgesi yirmi ülkeye ulaştı. 2004 yılında Avrupa Birliği, çoğunluğu eski Doğu Bloku ülkelerinden olan on yeni aday ülkenin de birliğe resmen katılmalarıyla tarihindeki en büyük genişlemeyi gördü. Üç yıl sonra, Bulgaristan ve Romanya da birliğe girdi. Birliğin son genişlemesi 2013 yılında Hırvatistan'ın katılmasıyla gerçekleşti.
2004 yılında Roma'da, daha önceki tüm antlaşmaları tek bir belgede toplayacak Avrupa Birliği Anayasası hazırlanmasını öngören antlaşma imzalandı. Ancak bu anayasa taslağı, Fransa ve Hollanda'da düzenlenen halk oylamalarında alınan olumsuz sonuçlardan dolayı diğer ülkelerde uygulanmadı ve onay alma işlemi hiçbir zaman tamamlanmadı. Bu nedenle bunun yerine, 2007 yılında önceki antlaşmaları yeni bir anayasayla değiştirmektense koşullarını iyileştirmeyi öngören ve Reform Antlaşması olarak anılan Lizbon Antlaşması imzalandı. Üye ülkelerde yapılan halk oylamaları sonucu onaylanırsa, Ocak 2009'da yürürlüğe girmesi öngörülen antlaşma ilk olarak oylandığı İrlanda'da reddedilince sürecin geleceğine ilişkin beklentiler belirsizleşti. 2 Ekim 2009 tarihinde yeniden gerçekleştirilen oylamada İrlanda halkının da olumlu görüş bildirmesiyle Lizbon Antlaşması tüm üye ülkelerce kabul görmüş oldu ve uygulama sürecine geçilmesinin önündeki tüm engeller kalkmış oldu. Anlaşma Cebelitarık ve Åland özel bölgelerinde de oylandıktan sonra bu bölgeler karşı görüş bildirseler de bu bölgelerin anlaşma hükümlerinin dışında kalması koşuluyla yürürlüğe girecektir.

Avrupa Birliği yirmi yedi bağımsız devletten oluşur. Bunlar üye devletler olarak bilinen Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan'dır.
Birliğe katılmayı bekleyen 9 aday ülke vardır bunlar: Arnavutluk,Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye'dir. İzlanda müzakereleri askıya almıştır.Bosna-Hersek ve Kosova olası resmî adaylar olarak tanımlanmıştır.
Avrupa Birliği'ne katılabilmek için bir ülke, 1993 yılında Kopenhag Liderler Zirvesi'nde tanımlanan Kopenhag Kriterleri'ni tümüyle sağlamak durumundadır. Bu ölçütler, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygı gösteren istikrarlı bir demokrasi, birlik üyeleri ile rekabet edebilecek düzeyde sağlam temelli bir ekonomi ve Avrupa Birliği yasalarını da içeren üyelik koşullarının kabul edilmesini gerektirir. Bir aday ülkenin bu ölçütlere uyup uymadığının değerlendirilmesinin yapılması konseyin görev alanıdır. Birliğin günümüzde var olan yönergeleri, 1985 yılında Grönland'ın birlikten çekilmesiyle örneği yaşanmasına karşın, üye bir ülkenin birlikten nasıl ayrılabileceğini açıkça belirtmemektedir. Ancak bu konuya, onaylanmayı bekleyen Lizbon Antlaşması'nda değinilmiştir ve bu tasarı bir ülkenin birlikten çıkmak istemesi durumunda izlenecek işlemleri içerir.
Birliğe katılmamayı yeğleyen dört Avrupa ülkesi İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'ten Avrupa Birliği ile ilgili pek çok ekonomik ve yasal düzenlemeye ise kısmen de olsa katılım göstermiştir. Bu ülkelerden İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç, Avrupa Ekonomik Alanı aracılığıyla ortak pazar düzenlemelerine katılmıştır. İsviçre de benzer iki-taraflı antlaşmalar ara

Avrupa Birliği'nin en son genişlemesinde Hırvatistan 1 Temmuz 2013 tarihinde Avrupa Birliği'nin 28. üye ülkesi oldu. Ülke 2003 yılında AB üyeliği için başvuruda bulunmuş ve Avrupa Komisyonu 2004 yılı başlarında resmi aday olmasını önermiştir. Aday ülke statüsü Hırvatistan'a 2004 yılı ortasında Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi tarafından verildi. Başlangıçta Mart 2005 olarak belirlenen giriş müzakereleri, tarama süreciyle birlikte aynı yılın Ekim ayında başladı.
Hırvatistan'ın katılım süreci, AB üyesi Slovenya'nın (2004'ten beri) iki ülke arasındaki sınır sorunlarının Hırvatistan'ın AB'ye katılımından önce çözülmesi yönündeki ısrarı nedeniyle karmaşık bir hal almıştı. Hırvatistan kamuoyu, zaman zaman Avrupa şüpheciliğinde görülen artışlara rağmen, genel olarak AB katılım sürecini desteklemiştir.
Hırvatistan 30 Haziran 2011 tarihinde katılım müzakerelerini tamamlamış ve 9 Aralık 2011 tarihinde Katılım Antlaşması'nı imzalamıştır. Hırvatistan'da 22 Ocak 2012 tarihinde AB üyeliğine ilişkin bir referandum düzenlenmiş ve katılımcıların %66'sı Birlik'e katılma yönünde oy kullanmıştır. Onay süreci 21 Haziran 2013 tarihinde tamamlanmış ve Hırvatistan'ın AB'ye katılımı 1 Temmuz 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Resmi websitesi - Avrupa Birliği Hırvatistan Cumhuriyeti Katılım Müzakereleri (İngilizce)
Resmi AB websitesinde Hırvatistan'ın adaylığı 15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi, demokratik olan, serbest piyasaya sahip olan ve Avrupa Birliği hukukuna uygun seviyeye gelebilecek olan her Avrupa ülkesine açıktır. Geçmişteki genişleme Avrupa Birliği'ne üye ülke sayısını kurulduğundan beridir altıdan yirmi yediye çıkarmıştır. (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile 1952'de üye olan Kurucu altı üye başlangıç olarak kabul edilir). Giriş kriterleri 1993'te kabul edilen Kopenhag Kriterleri ve Maastricht Anlaşması'nın 49. maddesinde belirtilir. Bir ülkenin Avrupalı olup olmadığı Avrupa Birliği kurumları tarafından yapılan siyasi değerlendirmeyle ortaya çıkar.
Şu anda Avrupa Birliği'ne üyelik için aday olarak tanınan dokuz ülke bulunmaktadır. Bu ülkeler Arnavutluk, Bosna-Hersek, Gürcistan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Türkiye ve Ukrayna'dır. Kosova ise resmi olarak 2022 yılında üyelik başvurusunda bulunmuş ve Avrupa Birliği tarafından potansiyel aday olarak kabul edilmektedir.
Doğu Avrupa hakkında, Açık Avrupa Politikaları Topluluğu'dan Heather Grabbe "Yakın zamanda AB üyeliği başvurusu yapmak için Belarus çok otoriter, Moldova çok fakir, Rusya çok büyük ve Ukrayna çok korkak." dedi. Fakat, Doğu Ortaklığı üyelerinin tamamı gelecekte olası bir AB üyeliğiyle ilgili olduklarını gösterdi.
Ukrayna 28 Şubat 2022'de üyelik için başvurdu. Ukrayna, 2024 yılında Avrupa Birliği'ne üyelik için resmi aday statüsünü aldı ve aynı yıl Ukrayna ile AB arasında bloğa katılım müzakereleri başladı. En ileri adaylar olan Karadağ ve Sırbistan'ın diğerlerinden daha erken tarihte birliğe katılmaları bekleniyor. Diğer ülkeler ilerlerken, Türkiye müzakereleri fiilen durma noktasındadır.

AB'nin genişleme takvimi Türkiye, Batı Balkanlar ve Ukrayna ve Gürcistan'ı içermektedir. Türkiye'nin AB üyelik süreci uzun yıllardan beri devam etmektedir ve müzakerelerin daha da uzayacağı öngörülmüştür. AB, Batı Balkan ülkelerine sivil savaşın sonu ermesi durumunda birliğe dahil edilmeleri konusunda taahhüt vermiş ve bu bağlamda bu ülkelerden biri birliğe girmiş, biri birliğe kabul edilmiş, üçü müzakere sürecinde, biri adaylığa kabul edilmiş ve diğerleriyle de katılım öncesi anlaşmaları yapılmıştır. Son olarak İzlanda, son yıllarda uygulanan ve aşırı avlanma ile ilgili hassas müzakereleri aşılabilirse Avrupa Ekonomik Alanı üyeliğinden dolayı hızlı bir şekilde müzakereleri tamamlaması bekleniyor. Aynı zamanda İzlanda, Avrupa Birliği üyelik şartlarının pek çoğunu yerine getirmiş ve şimdiden AB'nin yasal düzenlemelerinin üçte ikisini uygulamaktadır.

26 Mart 2020 tarihi itibarıyla Avrupa Birliğine başvurmuş ve aynı zamanda üyelik müzakereleri devam eden altı ülke bulunmaktadır. Türkiye 2005, Karadağ 2012, Sırbistan 2014, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya 2020'den beri üyelik müzakerelerine devam etmektedir fakat Türkiye'nin adaylık süreci daha uzun süredir devam etmektedir, ülke 1987'de başvurmuştur ve adaylığı 1999'da onaylanmıştır. 2005 yılında müzakereler başlamıştır. Bu ülkeyi AB standartlarına getirmenin zorluğundan ve ülkeye verilen siyasi tepkiler ve Ab kriterlerine uymaması nedeniyledir.
Bosna-Hersek ve Kosova potansiyel adaydır.

İzlanda'da ekonomik krizin ardından 2009 yılının Temmuz ayında AB'ye katılmak için başvurmuştur. İzlanda hükûmeti, yakın zamanda AB üyelik müzakerelerine başlayıp başlamamak konusunda bir referandum yapmayı kabul etmiştir. Bu karar İzlanda'nın AB'ye karşı olan geleneksel hareket tarzına ters düşmüştür, fakat halkın müzakerelere başlanmasını destekleyip desteklemeyeceği belli değildir. Eğer müzakereler açılırsa, İzlanda tüm başlıkları kısa sürede tamamlayıp üye olabilir, çünkü pek çok konu zaten Avrupa Ekonomik Alanı'na girebilmek için AB müktesebatına uygun hale getirilmiştir.
Norveç gibi, kendi karasularında balıkçılık kaynakları üzerinde kontrolü kaybetme korkusu taşıyan İzlanda, AB'ye katılmak için isteksiz olması tek büyük sorunu olarak gözükmektedir. Ancak, İzlanda 2008 yılı ekonomik krizinin güçlü etkisi yüzünden AB'ye üyelik için önemli ölçüde tartışmalar hızlanmış ve Bağımsızlık Partisi, en büyük muhalif parti, (son bir referanduma ek olarak) bir referandum sonrasında katılım müzakerelerinin başlatılmasına karar verdi. AB ile müzakerelere başlamak için bir öneri, 16 Temmuz 2009 tarihinde az çoğunluk tarafından Temmuz 2009'da İzlanda parlamentosu'nda (bir ön müzakere referandum olmadan) kabul edildi. Uygulama 27 Temmuz'da Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi. 8 Eylül'de, AB Komisyonu yakınsama kriterleri ve AB hukukunun benimsenmesinin yerine getirilmesi hakkında İzlanda'ya 2.500 sorunun bulunduğu bir liste gönderdi. İzlanda 22 Ekim 2009 tarihinde komisyona tüm soruların cevabını verdi. 2 Kasım'da Belçika'nın ve İzlanda Büyükelçisi Stefan Haukur Johannesson, İzlanda ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin baş müzakerecisi olarak seçildi. Şubat 2010'da, Genişleme ve Avrupa Komşuluk Politikasından sorumlu Avrupa Komiseri, İzlanda ile üyelik müzakerelerinin başlatılması için Avrupa Birliği Konseyi'ne tavsiyede bulundu. Avrupa Konseyi müzakerelere başlamak hususunda Haziran ayında karar verdi ve 17 Haziran 2010 tarihinde, AB'ye üyelik müzakerelerinin resmen açılmasını onaylayarak İzlanda'ya resmi aday statüsü verildi. 26 Temmuz 2010 tarihinde, Avrupa Birliği dışişleri bakanları resmen başlayacak müzakereler için yeşil ışık verdi ve ertesi gün görüşmelere başlamak için anlaştılar. Müzakerelerin ilk yıllık raporu Kasım 2010'da yayımlandı.
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle, balıkçılık ile tarım politikası, çevre, bölgesel kalkınma, gıda güvenliği ve mali alanı kapsayan fasıllarda İzlanda ile güçlükler yaşanabileceğini dile getirdi. Stefan Füle, İzlanda'ya bu konuları açık ve direkt bir şekilde ele alma çağrısında bulundu. Ancak İzlandalılar için balıkçılık AB'ye üyelik sürecinde önemli bir engel olarak görülüyor. Çünkü İzlanda, ihracatının yaklaşık yarısını balıkçılık sektöründen sağlıyor. 35 yıldır 200 millik karasularında tek başına avlanan İzlandalı balıkçılar AB'ye girerek avını İspanyol ya da İngiliz meslektaşlarıyla paylaşmak istemiyorlar. İzlandalı gazeteci Mar Petursson, Dünya’da balık fiyatları arttı ve balıkçılık bizim ihracatımızın temeli. İzlanda'da ithalat da çok azaldı. şeklinde görüşünü belirtmiştir.
Nisan 2013 İzlanda seçimleri sonrasında, yeni İzlanda hükûmeti süresiz AB katılım müzakerelerini dondurma kararı aldığını açıkladı. 13 Haziran'da, İzlanda Dışişleri Bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, yeni seçilen hükûmetin "müzakereleri beklemeye" alınmasını Avrupa Komisyonu'na bildirdi. Althing'in (İzlanda parlamentosu) onayı olmaksızın, Avrupa Birliği, İzlanda'nın resmi başvurusunu geri çekmediğini belirtmesine rağmen, 12 Mart 2015 tarihinde, İzlanda Dışişleri Bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, üyelik başvurusunu geri çekme ile ilgili AB'ye bir mektup gönderdiğini ifade etmiştir.
2017'de İzlanda'nın yeni seçilen hükûmeti, AB üyelik müzakerelerini sürdürme konusunda referandum yapıp yapmayacağı konusunda parlamentoda oy kullanacağını açıkladı. Bununla birlikte, Kasım 2017'de bu hükûmetin yerini Bağımsızlık Partisi, Sol Yeşil Hareket ve İlerici Parti koalisyonu aldı; hepsi üyeliğe karşıdır. 63 milletvekilinden sadece 11'i AB üyeliğini destekliyor.

29 Nisan 2008 tarihinde, Sırp yetkililer AB ile İstikrar ve Ortaklık Anlaşmasını imzaladı ve Sırbistan Cumhurbaşkanı 2008 yılı sonuna kadar resmi aday statüsü aradı. Hollanda hükûmeti savaş suçlusu Ratko Mladiç'in yakalanmazsa anlaşmayı onaylamayacağını bildirdi. Aday statüsü elde etmek için büyük engel çıkarmadan 26 Mayıs 2011 tarihinde Mladiç Sırbistan'da yakalandı. Ocak 2009 itibarıyla, Sırp hükûmeti tek taraflı anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini uygulamaya başlamıştır. Siyasi alandaki aksiliklere rağmen, 7 Aralık 2009'da AB ile Sırbistan arasında ticaret anlaşması imzalandı. Sırp vatandaşları, Aralık 19, 2009 tarihinde Schengen bölgesine vizesiz seyahat kazandı ve Sırbistan resmen 22 Aralık 2009 tarihinde AB üyeliğine başvurdu.
Kasım 2010 yılında, The Economist "AB Dışişleri Bakanları'nın, Sırbistan'ın Avrupa Birliği üyeliği talebinin alınması konusunda anlaşmaya vardıklarını" belirtti. Avrupa Komisyonu, yaklaşık 2500 soru yasama anket gönderdi ve Sırbistan 31 Ocak 2011 tarihinde hepsini cevaplandırdı. 12 Ekim 2011 tarihinde Avrupa Komisyonu, Sırbistan'ın AB üyeliği için başarılı uygulamasını takiben bir resmi AB aday statüsü verilmesi gerektiğini tavsiye etti. Sırbistan'a adaylık statüsü 1 Mart 2012 tarihinde Avrupa Konseyi tarafından verildi.
22 Nisan 2013 tarihinde Avrupa Komisyonu, Sırbistan ile AB üyelik müzakerelerinin başlanmasını tavsiye etti. 28 Haziran 2013 tarihinde Avrupa Konseyi, Sırbistan ile katılım müzakereleri Konsey tarafından onayladı ve en geç Ocak 2014 yılında müzakerelerin başlanacağını duyurdu.
Sırbistan, 21 Ocak 2014 tarihinde Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başladı. Başbakan Yardımcısı Aleksandar Vuçiç, 2018 yılına kadar katılım müzakerelerini tamamlamak ve 2020'de de AB'ye tam üye olmayı hedeflediklerini bildirdi.
Sırbistan'ın müzakerelerini 2023'ün sonuna kadar tamamlaması ve Birliğin 2025'e kadar katılmasına izin vermesi bekleniyor.

Karadağ, Sırbistan ve Karadağ devletini terk edip bağımsız bir devlet haline gelebilmesi için 21 Mayıs 2006 tarihinde yapılan  referandumda Karadağ halkının bağımsızlıktan yana oy verdi. Bağımsızlığını elde ettikten sonra, Karadağ resmen 15 Aralık 2008 tarihinde Avrupa Komisyonuna (AK) Avrupa Birliği'ne üyelik başvurusunda bulundu. Karadağ'ın tek taraflı olarak daha önce Alman markı olarak para birimini kullanmış, 2002 yılında para birimi olarak Euro'yu kabul etti. İstikrar ve Ortaklık Anlaşması üzerindeki görüşmeler Eylül 2006'da başladı. İstikrar ve Ortaklık Anlaşması resmen 15 Ekim 2007 tarihinde imzalandı ve tüm Avrupa Birliğine üye 27 devletin onayı geldikten sonra 1 Mayıs 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 17 Aralık 2010 tarihinde, Karadağ resmiyeten AB'ye aday ülke oldu. Karadağ nüfusunun % 76.2'si AB üyeliğine lehine oy verdi. Nüfusun yalnızca % 9.8'i AB üyeliğine karşı oy kullanmıştır.


Avrupa Birliği'nin genişlemesi, Avrupa Birliği'nin yeni üye devletleri kabul etme sürecidir. Bu süreç ilke defa altı ülkenin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adı altında 1952'de başladı. Genişleme sürecinde AB, 2007'de Bulgaristan ve Romanya'nın da katılımı ile 27 ülkeye çıktı. 1 Temmuz 2013'te Hırvatistan birliğin 28. üyesi olmuştur. 2020'de Birleşik Krallık'ın birlikten ayrılmasıyla üye sayısı tekrar 27'ye düşmüştür.

1957'de Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu. Kurucu altı Avrupa ülkesi Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, Lüksemburg'dan oluşuyordu. Aynı ülkeler 1952 tarihli AKÇT'nin de kurucusuydu.
1969 Lahey Zirvesi'nde topluluğa katılma talebinde bulunan Birleşik Krallık, İrlanda, Norveç ve Danimarka'ya ilişkin müzakerelerin başlatılması kararı alındı.
1972 yılında Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda tam üye olarak topluluğa girdi. (Norveç'in katılım anlaşması adı geçen ülkede yapılan referandum ile reddedildi.) İlk genişleme süreci sona erdi.
Yunanistan 1976 yılındaki tam üyelik başvurusunu izleyerek 1981'de topluluğa katıldı. Yine 70'li yıllarda tam üyelik başvurusu yapan Portekiz ve İspanya'nın da 1985'te topluluğa katılmasıyla birlikte üye sayısı 12'ye yükseldi ve ikinci genişleme süreci tamamlandı.
Katılan her bir ülkeyle birlikte topluluk, siyasetini, üye devletler arasında güç ve yetki dağılımlarını gözden geçirmek zorunda kaldı. Bu paralelde örneğin ikinci genişleme süreci, topluluğun anayasal yapısının değiştirilmesi görüşünü gündeme getirdi. İspanya ve Portekiz'in katılımı ile birlikte Avrupa Tek Pazarı üzerinde anlaşıldı. 1992 sonuna dek mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı hedeflendi.
Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye 12 devlet tarafından 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması, topluluğa kapsamlı değişiklikler getirdi; Avrupa Ekonomik Topluluğu üzerinde ve onu da kapsayan Avrupa Birliği bu anlaşmayla biçimlendirildi. Anlaşmanın getirdiği yeni boyutla birlikte 1995 yılında İsveç, Finlandiya ve Avusturya da topluluğa katıldı. Üye ülke sayısı 15’e ulaştı ve üçüncü genişleme süreci yaşandı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi beraberinde topluluğun stratejilerini yeniden gözden geçirmesini ve yeni strateji arayışlarına girmesini getirdi. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de topluluk gündemine girdi.
Avrupa Birliği, 1989 yılında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine destek amaçlı bir mali çerçeve hazırladı. Bu ülkelere pazar ekonomisine geçişleri sürecinde verilecek kredilerin sağlanması için Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nı kurdu.
1989-91 yılları arasında Polonya, Çekoslovakya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan ile ticaret ve iş birliği anlaşmaları yapıldı.
Ticaret ve iş birliği anlaşmalarının yetersiz kalması üzerine 1990 yılındaki Dublin Zirvesi’nin ardından Ortaklık Anlaşmaları gündeme geldi. 1991-95 yılları arasında 10 Avrupa ülkesi ile Ortaklık Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmalar taraflar arasındaki yasal zemini oluşturdu.
Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine adaylık perspektifinin verilmesi ise Kopenhag Zirvesi ile gündeme geldi. 1993 tarihli Kopenhag Zirvesi’nin konuya ilişkin kararı şöyleydi:
AB’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini içeren genişlemeye hazırlanma siyaseti kapsamında Avrupa Komisyonu bir rapor yayınladı. “Gündem 2000” başlıklı ve 1997 tarihli bu rapor, aday ülkelerle ilişkiler, bu ilişkilerin nasıl ve ne şekilde geliştirileceği ve genişlemenin etkileri ile ilgili ayrıntıları içeriyordu. Raporun yayınlandığı dönemde görüş bildiren Komisyon, hiçbir aday ülkenin bu ölçütleri tam olarak yerine getiremediğini vurguladı. Polonya, Slovenya, Çekya, Estonya ve Macaristan'ı orta vadede bu kriterlere ulaşabilecek beş ülke olarak belirledi. Diğer aday ülkeler konusunda ise katılım müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin olarak olumsuz görüş belirtti.
1997 Lüksemburg Zirvesi'nde aday ülkeler müzakerelere hazır olup olmadıkları noktasından hareketle birinci ve ikinci dalga ülkeler olarak sınıflandırıldı. Müzakerelere hazır olan ülkeler ilk dalgayı, diğerleri ise ikinci dalgayı oluşturdu. Komisyon ilk dalga ülkelerle tam üyelik müzakerelerine 1998'de başlanmasını önerdi. Ancak zirvede 10 Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin yanı sıra Kıbrıs'ın AB üyeliği de teyit edildi. Ekim 1996'daki iktidar değişikliği nedeniyle üyelik başvurusunu geri çeken Malta ele alınmadı.
1998'de 10 Orta Avrupa ülkesi ve Kıbrıs'ın adaylık süreci başlatıldı. Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Polonya ve Kıbrıs'ın üyelik görüşmeleri başladı. Malta AB adaylığını yeniledi.
1999'da Berlin'de toplanan AB Zirvesi, Orta Avrupa ülkelerine verilen üyelik öncesi yardımların 2000 yılından itibaren iki katına çıkarılmasını kararlaştırdı.
Helsinki Zirvesi'nde Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Romanya ve Slovakya'yla üyelik görüşmelerine geçilmesi kararlaştırıldı ve Türkiye'nin adaylığı onaylandı.
2000'de diğer 6 aday ülkeyle üyelik görüşmeleri başladı. Yaşanan görüş ayrılıklarına rağmen AB kurumlarını, sayısını iki katına çıkan üyelere hazırlamak amacıyla düzenlenen Nice Anlaşması sonuçlandırıldı. pek çok alanda veto uygulaması çoğunluk oyu esasıyla değiştirildi.
Avrupa Komisyonu'nda her üye ülkenin tek bir Komisyon üyesiyle temsil edilmesi ve Avrupa Parlamentosu'nun sandalye sayısının 740'a çıkarılması kararlaştırıldı. Bakanlar Kurulundaki oy dağılması, Türkiye dışında şimdiki ve gelecekteki aday ülkeler dikkate alınarak yeniden belirlendi.
2001 Aralık ayında Laeken'deki zirvede 2004 yılına kadar birliğe üyeliğe hazır olacak 10 ülkenin adı açıklandı. Bunlar: Kıbrıs, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Çekya ve Slovenya.
1 Ocak 2002'de Avrupa tek para birimi Euro tedavüle girdi.
1 Mayıs 2004'te AB 10 yeni ülkeyi üyeliğe kabul etti. AB tarihinin en büyük genişleme hamlesi ardından birliğin üye sayısı 25'e yükseldi.
29 Ekim 2004'te Avrupa Birliği liderleri, birliğin ilk anayasasını imzaladılar.
8 Aralık 2004'te Romanya ile üyelik müzakereleri tamamlandı.
3 Ekim 2005'te Türkiye ile üyelik müzakereleri başladı.
1 Ocak 2007'de Bulgaristan ve Romanya Birliğe katıldı.
1 Temmuz 2013'te Hırvatistan Birliğe katıldı. Birliğin üye sayısı 28'e yükseldi.
31 Ocak 2020'de Birleşik Krallık 4 yıllık sürecin ardından birlikten ayrıldı. Üye sayısı 27'e indi. Bu süreç Brexit olarak adlandırıldı.

Avrupa Birliği resmi sayfası10 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

.istanbul ve .ist, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 9 Temmuz 2015'te tanımlanmış genel üst seviye alan adlarıdır. Alan adları ikinci düzey olarak herkesçe kullanılabilir. Alternatif olarak .ist alan adı da kayda açıktır. Yönetiminin teknik gereksinimlerini Identity Digital gidermektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, .istanbul ve .ist alan adı uzantıları için 2012 yılında başvurdu  ve başvuru olumlu sonuçlandıktan sonra 28 Ağustos 2014 tarihinde ICANN ile Merkezî Kayıt Kurumu Sözleşmesi imzaladı.
Üst düzey alanların teknik operasyonları yönetimi ve işletmesi ihalesini İBB iştiraki olan Medya A.Ş. almıştır. Medya A.Ş. Ocak 2015'te İBB ile Merkezi Kayıt Kurumu Operatör Sözleşmesini imzalamıştır.

Dönem: 27 Ocak - 26 Şubat 2016
Kimler başvurabilir: Trademark Clearinghouse sertifikalı Global Marka sahipleri
Şartlar:
"İlk gelen alır" kuralı
Minimum 5 yıllık kayıt
Özel fiyat

Dönem: 1 Mart - 31 Mart 2016
Kimler başvurabilir: Türkiye'de faaliyet gösteren kamu kurumları, şirketler, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve kişiler.
Şartlar:
Belgeli başvuru
"İlk gelen alır" kuralı
Minimum 2 yıllık kayıt
Özel fiyat

Dönem: 5 Nisan - 5 Mayıs 2016
Kimler başvurabilir: Herkes
Şartlar:
Belgeli başvuru
Minimum 1 yıllık kayıt
Çoklu başvurular kapalı müzayede ile çözümlenir.

Dönem: 10 Mayıs 2016 ve sonrası
Kimler başvurabilir: Elverişli alan adları koşuluyla herkes
Şartlar:
"İlk gelen alır" kuralı
Minimum 1 yıllık kayıt

1509 Konstantiniyye depremi veya 1509 Büyük İstanbul depremi, 10 Eylül 1509 tarihinde merkez üssü Marmara Denizi'nin kuzeydoğusu olan, 7.2 Ms (± 0.8) büyüklüğünde meydana gelen deprem. Tarihsel kayıtlara göre deprem sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti Konstantiniyye'de 4 bin ila 13 bin arasında kişi hayatını kaybetti, 10 binden fazla kişi yaralandı, yaklaşık 1070 hane yıkıldı ve binlerce yapı ağır hasar aldı. Ayrıca depremin ardından oluşan ve yüksekliği bazı yerlerde 6 metreye varan tsunami dalgaları şehrin surlarını aşarak güzergahı üzerindeki semtlere ağır hasar verdi. En büyük yıkımın İstanbul'da olduğu depremin etkisi Bolu'dan Edirne'ye kadar hissedildi. Oluşturduğu ağır hasar sebebiyle halk arasında "Küçük Kıyamet" (Kıyamet-i Suğra) olarak adlandırılan deprem, son 500 yıl içinde Marmara bölgesinde gerçekleşmiş olan en büyük ve en yıkıcı depremlerden birisi olarak kayıtlara geçti.

Anadolu'nun kuzeybatısındaki Marmara Denizi bölgesinin aktif tektoniği, sismik yüzey faylanmaları ile birçok büyük deprem üreten sağ yanal atılımlı Kuzey Anadolu Fay Zonu (KAF) tarafından domine edilir. KAF'taki sağ yanal faylanma İzmit'in batısına kadar devam eder, ancak Marmara Denizi'nde birkaç paralel alt kol üzerine dağılır. Marmara Denizi'ndeki sismik yansıma araştırmaları, büyük normal bileşenlere sahip birçok fay ortaya çıkarmakta ve kenarlarında normal faylanma mekanizmalı depremler görülmektedir.
Dünyanın ve günümüzde Türkiye'nin en aktif fay hatlarından birisi olarak kabul edilen Kuzey Anadolu Fay Hattı, batıda Ege Denizi'nden başlayıp doğuda İran-Türkiye sınırına kadar 1500 km uzunlukta sağ-yanal atımlı olarak uzanmaktadır. KAF tarihte ve günümüzde birçok can kaybı ve maddi kayıp ile sonuçlanan yıkıcı depremler üretmiştir. Marmara Denizi bölgesinin son 2000 yıldaki uzun vadeli sismisitesinin yakın zamanda yeniden değerlendirilmesi ile, büyüklükleri 6.8 ila 7.4 arasında değişen 15 büyük deprem tespit edildi. 1509 depreminden önceki en büyük deprem İstanbul'un Fethi'nden 36 yıl sonra 14 Ocak 1489 (894 yılı Safer ayının on üçüncü günü) meydana geldi. Osmanlı kaynaklarında "...bir azim zelzele vaki olup nice minareler ve binalar yıkılıp harap oldu..." ifadelerinin geçtiği depremin şiddeti VIII olarak tahmin edilmiştir.

Deprem, 10 Eylül 1509 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Marmara Denizi'nin kuzeydoğusunda, başkent Konstantinopolis'e 29 km uzaklıktaki Adalar'ın güneyinde öncü deprem olmadan meydana geldi. Bazı kaynaklarda yerel saatte 22:00, diğer kaynaklarda ise gece 04:00 civarında meydana geldiği bildirilen depremin yüzey dalgası büyüklüğü daha önceki araştırmalara göre farklı olmakla birlikte, 7.2 Ms ile 8.0 Ms arasında tahmin edildi.
Günümüzde depremin büyüklüğü konusunda farklı teoriler bulunmaktadır. Japon deprem bilimci Kazuaki Sawai, depremin büyüklüğünün  7.2 ile 8.0 Mw arasında olduğunu tahmin etmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi'nden yer bilimci Cenk Yaltırak 1509 depreminin Doğu Marmara Sırtı ve İzmit Körfezi arasındaki tüm fay bloğunun kırılması sonucunda gerçekleştiğini ve büyüklüğünün 7.6 Mw olduğunu ileri sürdü. Yunan sismolojist Nicholas Ambraseys ise 1509 depreminin etkilerinin abartılmış olabileceğini, 70 km'lik bir fayın kırıldığını öngörerek sarsıntının büyüklüğünü maksimum 7.2 Ms olarak belirtti. Ambraseys ile aynı görüşte olan Naci Görür ve Mustafa Erdik'te sadece Kumburgaz fayının kırıldığını ve depremin büyüklüğünün ancak 7.2 olabileceğini öne sürdüler.
50 saniye süren depremin merkez üssünün günümüz ölçümleri ile Adalar segmenti üzerinde bulunduğu belirlendi. Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın Çınarcık Havzasından Marmara Denizi'nin doğusundaki İzmit Körfezi'ne kadar 70 km (43 mil) ila 100 km (62 mil) arasında bir fayın kırıldığı düşünülmektedir. Mercalli şiddet ölçeği'ne göre depremin şiddeti X (yoğun) veya XI (aşırı) olarak belirlendi. Çınarcık Havzasında deprem tarihine denk gelen bir türbidit yatağı tespit edilmiştir.
Depremin ardından bazı noktalarda boyu 6 metreye kadar ulaşan tsunami meydana geldi. Samatya Surları ve Ceneviz Surlarını aşan dalgalar yerleşim yerlerinin içine kadar girerken, İstanbul Surları zarar gördü. Özellikle Galata bölgesinde çok sayıda ev sular altında kalarak denize karıştı. Marmara Denizinde gözlemlenen tsunaminin sadece deprem ile ilgili değil, depremin tetiklediği deniz tabanı heyelanlarından da kaynaklandığı deprem bilimciler tarafından öngörüldü. Depremin zemine etkisi ile ilgili tek bilgi, Konstantinopolis ve Pera'da bazı yerlerde deprem sonucu yerin yarıldığı ve muhtemelen Haliç kıyılarında derin çatlakların olduğu bilgisi Tevârîh-i Âl-i Osman tarafından rapor edildi. Artçı depremler ise kırk gün boyunca devam etti. Yarım saatlik aralıklarla meydana gelen ve doğası gereği şiddetli ve uzun süren büyük şoklar, sakinleri açık parklara ve meydanlara sığınmaya zorladı. Osmanlı tarihçisi, şair ve ilim insanı Ruhi Çelebi vaka-i namesinde, 45 gün boyunca yerin titremeye devam ettiğini ve insanların iki aydan fazla bir süre çatı altında uyumadığını, tarla ve bahçelerde yaşadığını aktardı. 23 Ekim ve 16 Kasım'daki artçı sarsıntılar oldukça şiddetliydi; ilki özellikle Trakya ve Edirne'de hasara yol açarken, ikincisi tüm Marmara bölgesinde etkili oldu.
Depremin, İmparatorluğun Rumeli Eyaleti'ne bağlı Edirne, Çorlu, Gelibolu ve II. Bayezid'in doğum yeri olan ve günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan Dimetoka'da dahi hasara yol açtığına dair raporlar bildirildi. Çağdaş Yunan bildirilerinde depremin tarihi, günü ve saati tam olarak aynı olarak verilirken, hasar gören yerlere Prens Adaları, depremin hissedildiği yerlere ise Aynoroz Dağı eklenmiştir. Aynı dönemde Kahire'de bulunan tarihçi Muhammed İbn İyas (1448-1522), vaka-i namesinde 1509 depreminin Memlûk Devletindeki etkisine dair bir kayıt bırakmıştır. Deprem haberini veren 9 Ekim 1509 tarihli bir diğer mektup ise dönemin Voyvodası tarafından Transilvanya'dan Venedik Cumhuriyeti Dükü Leonardo Loredan'a gönderildi ve Voyvoda'nın İstanbul'da bulunan oğlu, bu haberi haberci aracılığıyla babasına iletti.

Merkez üssü Marmara Denizi olan bu deprem, İstanbul da dahil olmak üzere doğudan batıya 200 km, kuzeyden güneye 500 km uzanan geniş alanlarda hasara yol açtı. Toplam nüfusunun 160-200 bin kişi olduğu tahmin edilen İstanbul ve Galata'da bazı kayıtlara göre en az 4000, farklı kaynaklara göre ise 13.000'den fazla insan öldü, 10 binden fazla kişi ise yaralandı. Nüfus oranlaması ile şehir halkının yaklaşık %10'u deprem sonucunda öldü ya da yaralandı. Osmanlı arşiv kayıtlarına göre, kurbanların çoğu yıkılan binalar altında ezilerek veya kurtarma çalışmalarının gecikmesi sonucu enkaz altında kalarak hayatını kaybetti.
Depremin ardından başkent Konstantinopolis'te zarar görmeyen tek bir ev kalmadı. Surlar, kervansaraylar, hamamlar, kuleler, medreseler, sütunlar, dükkân ve evler yıkılırken, pek çok yapı ve tarihî eser ağır hasar gördü. Şehirdeki 80.000 binadan 1070'i tamamen yıkıldı. 109 cami yerle bir oldu ve ayakta kalanların çoğunun ise minareleri hasar gördü. Eğrikapı'dan Yedikule'ye kadar Konstantinopolis Surlarında bulunan burçlardan 49'u yıkıldı veya tahrip oldu. Ayrıca surların son büyük kalıntısı olan ve 1900 yıl boyunca ayakta kalan İsa Kapısı yıkıldı. Yedikule Zindanları'nın kuleleri hasar gördü ve deniz surlarına bitişik inşa edilmiş evler denize gömüldü.
Şehrin o dönemde en büyük iki camisinden biri olan Fatih Camii ile henüz inşası yeni tamamlanan Bayezid Camii ağır hasar aldı. Fatih Camii'ndeki dört büyük fil ayağı sütununda yarıklar oluşurken, caminin hem sağ hem sol tarafındaki demir kirişler büküldü ve ana kubbenin yarısı parçalanarak çöktü. Ayrıca camiye bağlı sekiz kurumdan biri olan Zamiri Medresesi'nin üç kubbesi ve ders odası yıkıldı; bu medreselerden bir diğerinin iki kubbesi çöktü. Beyazid Camii'nin imaret ve ana kubbesi parçalanırken külliyenin içindeki diğer kubbeler ve kemerler kısmen yıkıldı, kiler ve minaresi ise çöktü. Ayasofya'nın İstanbul'un Fethinden sonra yapılan minaresi yıkıldı. Caminin içindeki Bizans mozaiklerini örtmek için kullanılan sıva dökülerek Hristiyan tasvirlerini oluşturan İsa ve havarileri ile Meryem freskleri ortaya çıktı.
Avrupa yakasındaki Rumeli Hisarı, Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı, Yoros Kalesi ve Kız Kulesi depremin ardından hasar aldı. Hipodrom yakınlarındaki Aziz John Theologos Kilisesi de dahil birçok kilise yerle bir oldu. Fatih Camii civarındaki Karaman Çarşısındaki dükkanlar çöktü. İstanbul'un doğusunda o dönem küçük ve az yerleşim bulunan Burgazada ve Heybeliada'da, Kurtarıcı İsa ve Aya Prodromou Rum Ortodoks Kiliselerinin kubbeleri çöktü. Fatih Sultan Mehmed'in Eski Saray'ın içine dahil ettiği Theodosius Sütunu ağır hasar aldı. Şehzadebaşı yakınlarında bulunan ve şehre su sağlayan Bozdoğan Kemeri de etkilendi, kemerin Şehzade Camii yakınındaki kısmı zarar gördü. Davud Paşa Camii'nin minaresinin tepesi yıkılırken, iki kemeri ve bir kubbesi tamamen çöktü. Hadım Ali Paşa Camii'nde hasar tespit edilirken, Hipodrom'daki altı sütun ve Dikilitaş devrildi. Başkentin yaklaşık 30 km batısındaki Küçükçekmece'deki iki ahşap köprü de hasar gördü ve onarılmak zorunda kalındı. Silivri surları ve kalesinin de zelzeleden ciddi şekilde etkilendiği bildirildi. Topkapı Sarayı'nda Sultan II. Bayezid'in yatak odası çökerken, padişah birkaç saat önce namaz kılmaya kalkmak için odadan ayrıldığından zarar görmedi. İznik'teki yakın zamanda yapılan kazı çalışmaları ve onarımlar, bu kasabanın da hasar gördüğünü gösterdi.

Sultan II. Bayezid on gün boyunca saray bahçesi olan Gülhane Parkı'nda kurulan çadırda kaldıktan sonra 23 Ekim 1509'da İstanbul'dan eski başkent Edirne'ye gitti. Burada Dîvân-ı Hümâyunu toplayarak depremden sonra afetin etkilerinin azaltılmasına yönelik kararlar aldı. Sultan, deprem sonrası yeniden inşa ile bakım ve onarım işleri için Anadolu'dan 37 bin, Rumeli'den 29 bin işçi ve 3000 usta görevlendirdi. Toplam 31.093 kişiden Rumeli kökenlilerin dağılımı 1.250 mimar (benna), 250 marangoz (neccar) ve 29.593 işçi (ırgat) olarak tespit edildi.


1956 Eurovision Şarkı Yarışması, ilk kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma İsviçre'nin Lugano şehrinde bulunan Teatro Kursaal'da yapılmıştır.
Avrupa Yayın Birliği tarafından Sanremo Müzik Festivali'nden ilham alınarak düzenlenmiştir. 1 saat 40 dakika süren yarışmanın sunuculuğunu Lohengrin Filipello yapmıştır. Yarışmaya 7 ülke ve bu ülkeler ikişer şarkı ile katılmıştır. Tüm katılımcı ülkeler yarışmaya iki jüri göndermiş, bu jüriler kendi favorilerini belirleme hakkına sahipti.
Yarışmanın yapıldığı stüdyoda kameralar olmasına karşın yarışma daha çok bir radyo programını andırıyordu, bunun nedeni o sıralarda çok az Avrupalı'nın televizyona sahip olmasıydı.
Yarışma öncesi her ülkenin kendi adayını seçmesi için ulusal bir yarışması düzenlenmesi istendiğinden Avusturya, Danimarka ve Birleşik Krallık finale katılamadan elendiler. BBC tarafından düzenlenen Birleşik Krallık'ın yarışma adayını seçecek şarkı yarışması ancak Eurovision Şarkı Yarışması'dan sonra düzenlenebilmişti.
Lüksemburg dışındaki bütün katılımcı ülkeler Lugano'ya iki tane juri üyesi göndermişti. Lüksemburg, İsviçre jürisinin kendi adına oylamaya katılmasına izin vermişti.
Günümüze bu yarışmadan herhangi bir video kaydı ulaşamamıştır, ama bir ses kaydı mevcuttur.

Kazanan şarkının dışındaki sonuçlar yayınlanmadı.

Resmî site

1957 Eurovision Şarkı Yarışması, 2. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Bir önceki yarışma gibi daha çok radyodan dinlenen yarışmanın televizyon seyircisinde de artış görüldü.
Almanya'nın ev sahibi olmasında bir önceki yıl Walter Andreas Schwarz tarafından seslendirlien "Das Lied vom Großen Glück" adlı şarkının ikinci olmasının rolü olduğu söylentileri çıktıysa da bu gerçek değildi. Ev sahibi, daha birinci olanın ev sahibi olması kuralı çıkmadığından, dönüşümlü olarak katılan ülkeler arasında değişimli olarak seçilecekti. Bu kural ileriki yıllarda katılımın artmasıyla praktik olmaktan çıktı.
Hollanda'nın kazandığı ilk yarışmaydı.

Yarışma, Batı Almanya’daki en büyük şehirlerden biri olan Frankfurt’ta (ya da sadece Frankfurt’ta) yapıldı. Ev sahibi mekan, Frankfurt am Main'da bulunan bir bina, müzik salonu ve eski bir televizyon stüdyosu olan Großer Sendesaal des Hessischen Rundfunks'du. Bugün müzik salonu olarak kullanılmaktadır.
1940'ların başlarında II. Dünya Savaşı'nda harap olduktan sonra, Frankfurt 1950'lerde Avrupa'nın en önemli finans merkezlerinden biri haline geldi. Hem ulusal hem de uluslararası finans kurumlarından gelen yatırımlarla yarışma yılı 1957'de, Frankfurt'un yüksek katlı binaların merkezi oldu.

Bu yılki İtalyan şarkısının 5 dakikadan fazla sürmesi bunun yanında İngiltere şarkısının da 1 buçuk kadar sürmesi yüzünden şarkıların 3 dakikadan uzun olamayacağı kuralı getirildi ve bu kural hâlen uygulanmaktadır.
Birthe Wilke ve Gustav Winckler şarkılarının sonunda yaptıkları uzun öpüşme bütün Eurovision Şarkı Yarışmaları boyuncaki en uzun öpüşmeydi. Bu olayı yalnız televizyonu olabilen seyirciler izleyebilmişlerdi.

Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya ve Lüksemburg 1956'daki iki katılımlarının ardından ikinci kez katılmışlardır. Avusturya ve Danimarka ilk kez katılmış; bu ülkeler 1956 yılında ilk defa katılmak isteseler de, Avrupa Yayın Birliği'nin o yıl şarkı alımlarını kapatmasının ardından başvurduları için katılamamıştır. bu ülkelerin katılmasıyla yarışmaya katılan ülke sayısı 10'a yükselmiş, böylece ilk yapılan yarışmaya yedi ülke katılmıştır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1958 Eurovision Şarkı Yarışması, 3. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1957 yarışması'nı kazanmasından dolayı 12 Nisan 1958 tarihinde Hollanda'nın kenti Hilversum'da bulunan AVRO Stüdyosu'nda yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "Dors, mon amour" adlı şarkısıyla André Claveau olmuştur.
Yarışmaya on ülke katılmış, İsveç ilk kez katılmış, Fransa ilk kez yarışmayı kazanmıştır. Birleşik Krallık ilk olarak yarışmanın ev sahibi olması düşünülse de daha sonra çeşitli sendikalarla bir anlaşmaya varamamasından dolayı BBC, 1957 yazında başvurusunu ve yarışmaya katılmaktan vazgeçti. Böylece Birleşik Krallık ilk üç yarışmanın ikisinde yarışmamıştır. 1956 yılındaki yarışma ile birlikte ikinci ve son kez bir yarışmada İngilizce dilinde yarışan şarkı olmamıştır. 1958 yarışmasında da her ülkenin bir şarkı göndermesi kuralı devam etmiştir.

Kuzey Hollanda'da bir belediye ve bir kasaba olan Hilversum, Hollanda'nın "Medya Başkenti" olarak bilinir. 1920'li yıllarda Hollandalı radyo şirketi Nederlandse Seintoestellen Fabriek'in yerleştiği Hilversum, Hollanda'da yayın ve radyo merkezi haline gelmişti ve bugün medya sektörü, Hilversum belediyesinin en üst düzey işverenlerinden biri olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
1920'lerde Hilversum'daki Hollanda Radyo Şirketi'nin kurulmasından sonra, Hollanda'daki hemen hemen tüm radyo istasyonları, 1950'lerde televizyon stüdyoları yerini aldı ve böylece 1950'lerin sonunda Hilversum, Hollanda'daki medyanın başkenti haline geldi. Öte yandan, Eurovision Şarkı Yarışması gibi uluslararası bir TV yayınına ev sahipliği yapmıştır.

Daha sonraları yarışmanın başarılı ülkelerinden olacağı İsveç bu yıl ilk katılımını gerçekleştirmiştir. Birleşik Krallık yarışmaya katılımcı göndereceğini açıklamasına rağmen yarışmadan çekilmiştir.
Yarışmadan sonra, İtalyan katılımcısı "Nel Blu Dipinto Di Blu" adlı şarkısıyla Domenico Modugno dünya çapında hit olmayı başarmıştır. 4 Mayıs 1959 tarihinde Hollywood'un Beverly Hilton Hotel'inde yapılan 1. Grammy Ödülleri'nde "Nel blu dipinto di blu" şarkısı Yılın kaydı ve Yılın Şarkısı dallarında iki ödül kazanmıştır. Ödüle layık görülen Yabancı dilde yazılan ilk şarkı unvanını elinde bulundurmakta ve Eurovision Şarkı Yarışması'na katılan ve Grammy Ödülü alan tek şarkıdır. Şarkı ayrıca Amerikan Billboard Listeleri'nde 1 numaraya yükselerek Eurovision tarihindeki en başarılı şarkı unvanını elinde bulundurmaktadır. Şarkı Congratulations: Eurovision Şarkı Yarışması'nın 50 Yılı kutlamasında Eurovision tarihinin en iyi ikinci şarkısı unvanını elde etmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 İtalya – Alberto Semprini
 Hollanda – Dolf van der Linden
 Fransa – Franck Pourcel
 Lüksemburg – Dolf van der Linden
 İsveç – Dolf van der Linden
 Danimarka – Kai Mortensen
 Belçika – Dolf van der Linden
 Almanya – Dolf van der Linden
 Avusturya – Willy Fantl
 İsviçre – Paul Burkhard

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Margot Hielscher, 1957 yılı'nda Almanya'yı temsil etmişti; Fud Leclerc, 1956 yılı'nda Belçika'yı temsil etmişti; Corry Brokken, 1956 yılında Hollanda'yı temsil etmiş, 1957 yılında yarışmayı kazanmıştı ve Lys Assia, 1956 yılında yarışmayı kazanmış, 1957 yılında İsviçre'yi temsil etmişti.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1959 Eurovision Şarkı Yarışması, 4. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1958 yarışması'nı kazanmasındn dolayı 11 Mart 1959 tarihinde Fransa'nın kenti Cannes'te bulunan Palais des Festivals et des Congrès'te yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Hollanda'yı temsil eden "Een beetje" adlı şarkısıyla Teddy Scholten olmuştur.
1959 yarışmasında on bir ülke katılmıştır. Monako yarışmaya ilk kez katılmış, Birleşik Krallık yarışmaya geri dönmüş, Lüksemburg yarışmadan ilk kez çekilmiştir. Hollanda 1957'den sonra ikinci kez yarışmayı kazanmıştır.

1959 yarışması, 1958 yarışması'nda "Dors, mon amour" adlı şarkısıyla André Claveau'ın kazanmasından dolayı Palais des Festivals et des Congrès, Cannes, Fransa'da yapılmıştır. Fransız Rivierası'nda yer alan Cannes, yoğun bir turist destinasyonu ve dünyaca ünlü Cannes Film Festivali'ne ev sahipliği yapmakla ünlüdür. Palais des Festivals et des Congrès de Film Festivali'ne ev sahipliği yapmaktadır. Orijinal bina 1949 yılında inşa edilmiştir ve JW Marriott Cannes'ın şu andaki yerinde bulunan Promenade de la Croisette bulvarında yer almaktadır.

Monako bu yıl ilk katılımını gerçekleştirmiştir. Birleşik Krallık yarışmaya geri dönmüş, Lüksemburg ise yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Fransa - Franck Pourcel
 Danimarka - Kai Mortensen
 İtalya - William Galassini
 Monako - Franck Pourcel
 Hollanda - Dolf van der Linden
 Almanya - Franck Pourcel
 İsveç - Franck Pourcel
 İsviçre - Franck Pourcel
 Avusturya - Franck Pourcel
 Birleşik Krallık - Eric Robinson
 Belçika - Francis Bay

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1960 Eurovision Şarkı Yarışması, 5. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1959 yarışması'nı kazanan ülke olan Hollanda'da yapılmak istense de ev sahipliği teklifini geri çevirmiş böylece 29 Mart 1960 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan Royal Festival Hall'da yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "Tom Pillibi" adlı şarkısıyla Jacqueline Boyer olmuştur. Fransa yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. Jacqueline yarışmayı kazandığında on sekiz yaşındaydı ve Eurovision tarihinin ilk en genç kazananı olmuştur.
13 Temmuz 2026 tarihine göre Bu yarışmanın kazananı Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki hayatta olan en eski kazanandır.

Yarışmadaki ilgi, bu yıl 13'e çıkarak katılımcı ülke sayısıyla birlikte, yarışma Avrupa'da büyümeye başladı. Norveç bu yıl ilk katılımını gerçekleştirmiştir. Lüksemburg yarışmaya bir yıl aradan sonra yeniden katılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Birleşik Krallık - Eric Robinson
 İsveç - Thore Ehrling
 Lüksemburg - Eric Robinson
 Danimarka - Kai Mortensen
 Belçika - Henri Segers
 Norveç - Øivind Bergh
 Avusturya - Robert Stolz
 Monako - Raymond Lefèvre
 İsviçre - Cédric Dumont
 Hollanda - Dolf van der Linden
 Almanya - Franz Josef Breuer
 İtalya - Cinico Angelini
 Fransa - Franck Pourcel

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen bir katılımcı vardır: Fud Leclerc, 1956 ve 1958 yıllarında Belçika'yı temsil etmişti.

Her ülkenin en sevdikleri şarkı için bir oy veren 10 jüri üyesi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1960 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1961 Eurovision Şarkı Yarışması, 6. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1960 yarışması'nı kazanmasından dolayı ilk kez ve günümüze dek devam eden Cumartesi günü 18 Mart 1961 tarihinde Fransa'nın kenti Cannes'te bulunan Palais des Festivals et des Congrès'te yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Nous les amoureux" adlı şarkısıyla Jean-Claude Pascal olmuştur. Lüksemburg yarışmayı ilk defa kazanmıştır. Yarışma ayrılan zamanın üzerine çıkıldığı için kazanan şarkının performansı Birleşik Krallık'ta canlı olarak yayınlanamadı.

1960 yarışması, 1958 yarışması'nda "Tom Pillibi" adlı şarkısıyla Jacqueline Boyer'ın kazanmasından dolayı Palais des Festivals et des Congrès, Cannes, Fransa'da yapılmıştır.Fransız Rivierası'nda yer alan Cannes, yoğun bir turist destinasyonu ve dünyaca ünlü Cannes Film Festivali'ne ev sahipliği yapmakla ünlüdür. Palais des Festivals et des Congrès de Film Festivali'ne ev sahipliği yapmaktadır. Orijinal bina 1949 yılında inşa edilmiştir ve JW Marriott Cannes'ın şu andaki yerinde bulunan Promenade de la Croisette bulvarında yer almaktadır.

Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Finlandiya, İspanya ve Yugoslavya yarışmaya ilk kez katılmışlardır. Bu yıl geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 İspanya - Rafael Ferrer
 Monako - Raymond Lefevre
 Avusturya - Franck Pourcel
 Finlandiya - George de Godzinsky
 Yugoslavya - Joze Privzek
 Hollanda - Dolf van der Linden
 İsveç - William Lind
 Almanya - Franck Pourcel
 Fransa - Franck Pourcel
 İsviçre - Fernando Paggi
 Belçika - Francis Bay
 Norveç - Øivind Bergh
 Danimarka - Kai Mortensen
 Lüksemburg - Leo Chauliac
 Birleşik Krallık - Harry Robinson
 İtalya - Gianfranco Intra

Her ülkenin en sevdikleri şarkı için bir oy veren 16 jüri üyesi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1961 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

All the juries (apart from Austria and the United Kingdom) announced their votes in French.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1962 Eurovision Şarkı Yarışması, 7. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1961 yarışması'nı kazanmasından dolayı 18 Mart 1962 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'da bulunan Villa Louvigny'de yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "Un premier amour" adlı şarkısıyla Isabelle Aubret olmuştur. Fransa yarışmayı üçüncü defa kazanarak ilk defa bir ülke üçüncü kez kazanmış oldu. Avusturya, Belçika, Hollanda ve İspanya ilk defa sıfır puan almışladır.

1962 Eurovision Şarkı Yarışması'na Lüksemburg ev sahipliği yapmıştır. 1962 yarışması'na ev sahipliği yapan mekân olarak Villa Louvigny seçilmiştir. Villa Louvigny zamanında Compagnie Luxembourgeoise de Télédiffusion yayıncısının merkez binası olarak kullanılmıştır. Şehir merkezindeki Ville Haute mahallesinde bulunan Belediye Parkı'nda yer almaktadır.

Fransa'nın katılımcısının performansını gerçekleştirilmesinden sonra, ekranlar karardı ve kısa süreliğine güç sıkıntısı yaşandı. Ayrıca, Hollanda'nın katılımcısının performansını gerçekleştirdiği sırada Avrupa'daki izleyicilerin sadece televizyon ekranlarında karanlığı gördüklerinde, Hollanda'nın performansı sırasında da kısa bir güç kesintisi gibi görünüyordu. Elektrik kesintisi yüzünden oylama sırasında Hollanda derecesini etkiliyor gibi görünüyordu. Yine de, yarışmadan sonra şarkı Avrupa'da popüler olmuştur.

Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Fud Leclerc, 1956, 1958 ve 1960 yıllarında Belçika'yı temsil etmişti; Camillo Felgen, 1960 yıllarında Lüksemburg'u temsil etmişti;

Her ülkenin en sevdikleri şarkı için bir oy veren 16 jüri üyesi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1961 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1963 Eurovision Şarkı Yarışması, 8. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1962 yarışması'nı kazanan ülke olan Fransa'da yapılmak istense de ekonomik durum nedeniyle ev sahipliği teklifini geri çevirmiş böylece 23 Mart 1963 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan BBC Televizyon Merkezi'nde yapılmıştır.
Yarışmanın kazananı Danimarka'yı temsil eden "Dansevise" adlı şarkısıyla Grethe & Jørgen Ingmann ikilisi olmuştur. Danimarka yarışmayı ilk defa kazanmış oldu. Finlandiya, Hollanda, İsveç ve Norveç sıfır puan almışladır.

BBC, 1960, 1972 ve 1974 yıllarında olduğu gibi, bir önceki yarışmanın galibi olan Fransa yerine yarışmaya ev sahipliği yapmaya istekli oldu.
Ev sahibi mekan BBC Televizyon merkezi, White City, Londra'da bulunmaktadır. Birçok BBC programlarının barındığı en tanınan tesislerinden biridir. Mart 2013'te kapanana kadar dünyanın en büyük tesislerinden biri olmaya devam etti.

İki stüdyo (TC3 ve TC4) kullanıldı: Biri Katie Boyle, izleyici ve oylama tablosu için; diğeri de katılımcı ve onlara eşlik eden orkestra için. Olağandışı bir şekilde, bir bom mikrofonu (normalde drama ve komedi şovları için kullanılır) kullanıldı. Yarışmaya yenilik katması için bu mikrofon kullanıldı.

Bu yılki tartışma oylama sırasında oldu. Norveç'in oylarını duyurma sırasında Oslo'daki oyları okuyan Roald Øyen, doğru bir prosedürü kullanmadı, çünkü şarkı adının ve ardından ülkenin isminin, puanları vermeden önce duyurulmuş olması gerekiyordu. Katie Boyle, Norveç'ten sonuçlarını tekrarlamasını istedi, ancak Norveçli sözcü, Katie'den tüm diğer sonuçların alınmasından sonra onlara geri dönmesini istedi. Monako ilk olarak hem Birleşik Krallık'a hem de Lüksemburg'a bir puan verdikleri için ikinci kez oylama yapmaları istendi. Daha sonra, Katie Boyle tekrar oy almak için Monako'ya geri döndüğünde, Monako'nun Lüksemburg'a puan verilmemesine neden oldu. (bu durum ülkelerin pozisyonları üzerinde herhangi bir etkisi olmadı).

Üçüncü kez Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Önceki yıl olduğu gibi yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanın bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1963 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1964 Eurovision Şarkı Yarışması, 9. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1963 yarışması'nı kazanmasından dolayı 21 Mart 1964 tarihinde Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da bulunan Tivolis Koncertsal'da yapılmıştır. Yarışmanın 1986 yılına kadar 16 yıl ve 92 günle yarışmanın en genç kazananı İtalya'yı temsil eden "Non ho l'età" adlı şarkısıyla Gigliola Cinquetti olmuştur. Almanya, İsviçre, Portekiz ve Yugoslavya sıfır puan almışlardır.

1962 yarışması'na ev sahipliği yapan mekan Tivolis Koncertsal (Tivoli Konser Salonu) Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da bulunan Danimarka'nın ünlü eğlence parkı ve Tivoli Bahçeleri'ndedir. Paris'te var olan Jardin de Tivoli'ye ismini veren park 15 Ağustos 1843'te açıldı ve Klampenborg'da Dyrehavsbakken'den sonra dünyanın en eski ikinci eğlence parkı.

Her ülkenin bir, iki veya üç favori şarkısı arasından üç puan dağıtan 10 jüri üyesi vardı. Puanlar toplandı ve ilk, ikinci ve üçüncü yerleştirilen şarkılara sırasıyla 5, 3 ve 1 oy verildi. Eğer jüri içinde her bir noktaya sadece bir şarkı gelirse, 9 puan alır. Sadece iki şarkı seçilmişse, şarkılar sırayla 6 ve 3 puan alır.
İsviçreli katılımcının performansınan sonra bir siyasi protesto meydana geldi: "Boycott Franco & Salazar" yazan bir pankart tutan bir adam sahneye girdi. Bu olay devam ederken, televizyon izleyicilerine skor tablosu gösterildi; Adam salondan çıkarıldıktan sonra yarışma devam etti.

Üçüncü kez Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. İsveç şarkıcıların yarışmayı boykot etmesi nedeniyle yarışmadan çekilmiş, fakat yarışmayı yayınlamıştır. Portekiz yarışmaya ilk kez katılmış, aynı zamanda ilk sıfır puanlarını almıştır. Almanya, İsviçre ve Yugoslavya ilk kez sıfır puan almışlardır. Hollanda Avrupa dışından temsilci seçen ilk ülke olmuştur. Temsilcisi Anneke Grönloh Endonezya asıllıdır. İspanyol müzik grubu Los TNT Eurovision tarihindeki ilk temsil eden müzik grubudur.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen bir katılımcı vardır: Anita Traversi, 1960 yıllarında İsviçre'yi temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanın bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1964 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1965 Eurovision Şarkı Yarışması, 10. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1964 yarışması'nı kazanmasından dolayı 20 Mart 1965 tarihinde İtalya'nın kenti Napoli'de bulunan Sala di Concerto della RAI'de yapılmıştır. Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Poupée de cire, poupée de son" adlı şarkısıyla France Gall olmuştur. Lüksemburg yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. Almanya, Belçika, Finlandiya ve İspanya ikinci kez sıfır puan almışlardır.

Yarışma, Güney İtalya'daki Campania bölgesinin başkenti ve İtalya'nın Roma ve Milano'dan sonra üçüncü büyük şehri olan Napoli'de gerçekleşti. Bu yarışma İtalya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki ilk ev sahipliğidir. Ev sahibi mekan, 50'lerin sonlarında ve altmışların başlarında, yarışmadan birkaç yıl önce kurulan yeni Sala di Concerto della RAI (Napoli RAI Üretim Merkezi) idi. Fuorigrotta bölgesindeki Viale Marconi'de yer almaktadır. Yapı, program ve kurgu ile bir oditoryumun çekimi için kullanılan toplam 1227 m²'lik ve 370 kişilik üç TV stüdyosuna sahiptir. Napoliten şarkı arşivleri de içinde barındırılıyor.

Her ülkenin bir, iki veya üç favori şarkısı arasından üç puan dağıtan 10 jüri üyesi vardı. Puanlar toplandı ve ilk, ikinci ve üçüncü yerleştirilen şarkılara sırasıyla 5, 3 ve 1 oy verildi. Eğer jüri içinde her bir noktaya sadece bir şarkı gelirse, 9 puan alır. Sadece iki şarkı seçilmişse, şarkılar sırayla 6 ve 3 puan almaktadır.

Toplamda on sekiz ülke yarışmaya katılarak rekor kırılmıştır. İsveç bir yıl aradan sonra geri dönmüştür. İrlanda yarışmaya ilk kez katılmıştır. Lüksemburg daha sonraları Avrupa'da ün kazanacak "Poupée de cire, poupée de son" adlı şarkısıyla France Gall ile ikinci defa kazanmıştır. Almanya, Belçika, Finlandiya ve İspanya ikinci defa sıfır puan almıştır. Yarışma ayrıca, ilk defa Doğu Avrupa ülkelerine de, Intervision ağı üzerinden yayınlandı.
İsveçli katılımcı Ingvar Wixell, şarkısının performansını orijinal İsveççe ismi "Annorstädes vals" yerine İngilizce dilinde gerçekleştirdi. Tüm diğer katılımcılar için yerli diller kullanıldı. Bu durum, sonraki 1966 yarışması için bir kural getirilmesine yol açtı. Böylelikle, tüm katılımcıların şarkılarını kendi ulusal dillerinden birini kullanarak yapmak zorunda oldukları kuralı getirildi.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Udo Jürgens, 1964 yıllarında Avusturya'yı temsil etmişti; Conchita Bautista, 1961 yıllarında İspanya'yı temsil etmişti; Vice Vukov, 1963 yıllarında Yugoslavya'yı temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1965 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1966 Eurovision Şarkı Yarışması, 11. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1965 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Mart 1966 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'da bulunan Villa Louvigny'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu ise Josiane Chen yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Avusturya'yı temsil eden "Merci, Chérie" adlı şarkısıyla Udo Jürgens olmuştur. Avusturya yarışmayı ilk defa kazanmış oldu. İtalya ve Monako ilk defa sıfır puan almışladır. Bir ülke yarışmaya yalnızca ulusal dillerinde şarkı gönderebildiği belirten kural getirilmiş, muhtemelen 1965 yarışmasında İsveç'in katılımcısı İngilizce dilinde yarışması nedeniyle oluşturuldu.

1966 Eurovision Şarkı Yarışması'na Lüksemburg ev sahipliği yapmıştır. 1966 yarışması'na ev sahipliği yapan mekan olarak Villa Louvigny seçilmiştir. Villa Louvigny zamanında Compagnie Luxembourgeoise de Télédiffusion yayıncısının merkez binası olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda 1962 yarışmasına da ev sahipliği yapmıştır. Şehir merkezindeki Ville Haute mahallesinde bulunan Belediye Parkı'nda yer almaktadır.

Oylama sırasında, sunucu (Josiane Chen) yanlışlıkla "İyi geceler, Londra" diyerek İngiltere'yi selamladı. Daha sonra hatasını fark etti ve Birleşik Krallık sözcüsü Michael Aspel'in “Günaydın, Lüksemburg” diyerek karşılık verdiğini söyleyerek “İyi akşamlar, Londra” dedi.
1966, Milly Scott'un Hollanda'yı temsil etmesiyle ilk siyahi şarkıcının Eurovision sahnesinde yer aldığı yıl olmuştur. Ayrıca taşınabilir bir mikrofon kullanan ilk şarkıcıydı. Bu yarışma, Danimarka’nın 1978’e kadar katılmadan önceki katıldığı son yarışma oldu.
Ayrıca bir orkestranın eşlik etmediği ilk yarışmalardan biriydi. Domenico Modugno tarafından seslendirilen "Dio, come ti amo" adlı İtalyan katılımcısı, Sanremo Müzik Festivali'ndeki performansından bu yana yeniden düzenlenmiş ve düzenlemenin önceden kesinleştirilmesi gerektiğini belirten EBU kuralını delmişti. Cumartesi öğleden sonra yapılan provada Modugno uç dakikalık zaman sınırını aşmayan orkestranın aksine kendi müzisyenleri ile birlikte yeni düzenlemeyi gerçekleştirdi. Modugno'nun Provası'nın ardından şovun yapımcıları tarafından zaman sınırını aştığı belirtildi ve orkestranın orijinal düzenlemesini kullanması istendi. Modugno, yarışmadan çekilme tehdidiyle karşı karşıya olduğu orkestradan çok memnun kalmadı. Hem yapımcılar hem de EBU şefi Clifford Brown, Gigliola Cinquetti'nin İtalya'yı temsil etmek için Lüksemburg'a uçmak için çok kısa bir süre olduğunu düşündü, bu yüzden EBU, Modugno'nun yarışmanın orkestrası yerine kendi müzisyenlerini kullanmasına izin verdi. Web sitelerine ve resmi olarak Angelo Giacomazzi'nin orkestra şefi olarak gösterilmesine rağmen, Giacomazzi aslında katılımcı için piyano çaldı.

Toplamda on sekiz ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen veya çekilen ülke olmamış, 1965 yarışması'na katılan tüm ülkeler bu yıl da katılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Almanya - Willy Berking
 Danimarka - Arne Lamberth
 Belçika - Jean Roderes
 Lüksemburg - Jean Roderes
 Yugoslavya - Mojmir Sepe
 Norveç - Øivind Bergh
 Finlandiya - Ossi Runne
 Portekiz - Jorge Costa Pinto
 Avusturya - Hans Hammerschmid
 İsveç - Gert Ove Andersson
 İspanya - Rafael Ibarbia
 İsviçre - Jean Roderes
 Monako - Alain Goraguer
 İtalya - Angelo Giacomazzi
 Fransa - Franck Pourcel
 Hollanda - Dolf van der Linden
 İrlanda - Noel Kelehan
 Birleşik Krallık - Harry Rabinowitz

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen iki katılımcı vardır: Udo Jürgens, 1964 ve 1965 yıllarında Avusturya'yı temsil etmişti; Domenico Modugno, 1958 ve 1959 yıllarında İtalya'yı temsil etmişti;

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1966 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1967 Eurovision Şarkı Yarışması, 12. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1966 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Nisan 1967 tarihinde Avusturya'nın başkenti Viyana'da bulunan Großer Festsaal der Wiener Hofburg'ta yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Erika Vaal yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Birleşik Krallık'ı temsil eden "Puppet on a String" adlı şarkısıyla Sandie Shaw olmuştur. Birleşik Krallık yarışmayı ilk kez kazanmıştır. İsviçre sıfır puan almıştır.
Avusturya 2015 yılına kadar sadece bu yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.

1967 Eurovision Şarkı Yarışması'na Viyana ev sahipliği yapmıştır. 1967 yarışması'na ev sahipliği yapan mekan olarak Großer Festsaal der Wiener Hofburg seçilmiştir. Yarışmanın mekanı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yöneticileri olan Habsburg Hanedanının başlıca kışlık sarayı olan Hofburg Sarayı idi. Şu anda Avusturya Cumhurbaşkanı'nın resmi konutu olarak hizmet vermektedir.

Sahne kurulumu bu yıl biraz farklıydı. Sahnenin her iki ucunda iki döner aynalı duvar vardı ve her şarkının başlangıcında dönmeye başladı ve her şarkının sonunda dönmeyi bıraktı. Sunucu Erika Vaal, kazanan şarkıyı ve ülkeyi tebrik etmesinin ardından birkaç farklı dilde güle güle diyerek programı sonlandırdı. Siyah ve beyaz görüntü olarak yayınlanan son yarışma oldu.

Toplamda on yedi ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen ülke olmazken Danimarka yarışmadan çekilmiştir. Danimarka, 1978'de geri dönebilmek için bu noktada yarışmaya katılmamayı ve ayrılmayı seçti. Bunun nedeni, DR'deki TV eğlence departmanının yeni direktörünün, paranın daha iyi bir şekilde harcanabileceğini düşünmesiydi.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Hollanda - Dolf van der Linden
 Lüksemburg - Claude Denjean
 Avusturya - Johannes Fehring
 Fransa - Franck Pourcel
 Portekiz - Armando Tavares Belo
 İsviçre - Hans Möckel
 İsveç - Mats Olsson
 Finlandiya - Ossi Runne
 Almanya - Hans Blum
 Belçika - Francis Bay
 Birleşik Krallık - Kenny Woodman
 İspanya - Manuel Alejandro
 Norveç - Øivind Bergh
 Monako - Aimé Barelli
 Yugoslavya - Mario Rijavec
 İtalya - Giancarlo Chiaramello
 İrlanda - Noel Kelehan

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Claudio Villa, 1962 yılında İtalya'yı temsil etmişti; Kirsti Sparboe, 1965 yılında Norveç'i temsil etmişti ve Raphael, 1966 yılında İspanya'yı temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıdaki tablo, 1967 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1968 Eurovision Şarkı Yarışması, 13. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1967 yarışması'nı kazanmasından dolayı 6 Nisan 1968 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan Royal Albert Hall'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Katie Boyle yapmıştır.
Aslında İspanya "La La La..." adlı şarkısıyla Joan Manuel Serrat'ı yarışmaya göndermiş fakat Serrat Katalan olduğu için İspanya Serrat'ı yarışmadan çekmiştir ve yerine aynı şarkıyı İspanyolca söyleyen Massiel'i yarışmaya temsil etmesi için görevlendirmiştir. Yarışmanın kazananı İspanya'yı temsil eden "La, la, la" adlı şarkısıyla Massiel olmuştur. İspanya yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Yarışmayı ikinci olarak tamamlayan Birleşik Krallık ile aralarında sadece bir puan vardır.

Yarışma Londra'da bulunan Royal Albert Hall'de yapılmıştı. Royal Albert Hall, 1871 yılında açıldığından beri çeşitli performans türleri, spor, ödül törenleri, yıllık yaz The Proms konserleri ve diğer etkinliklerden dünyanın önde gelen sanatçılarına ev sahipliği yapmakla ünlüdür ve Birleşik Krallık'ın en değerli ve en seçkin binalarından biri haline gelmiştir.

Renkli biçimde yayınlanan ilk Eurovision yarışmasıdır. Yarışmayı renkli yayımlayan ülkeler: Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık'dır. Yarışmadan bir sonraki gün Birleşik Krallık, BBC2 kanalında yarışmayı tekrar yayınlamıştır. Yarışma tüm doğu ülkelerinde ve Tunus'ta yayınlanmıştır. Katie Boyle üçüncü kez sunuculuk yapmıştır.

Toplamda on yedi ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen ülke veya yarışmadan çekilen ülke olmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Portekiz - Joaquim Luís Gomes
 Hollanda - Dolf van der Linden
 Belçika - Henri Segers
 Avusturya - Robert Opratko
 Lüksemburg - André Borly
 İsviçre - Mario Robbiani
 Monako - Michel Colombier
 İsveç - Mats Olsson
 Finlandiya - Ossi Runne
 Fransa - Alain Goraguer
 İtalya - Giancarlo Chiaramello
 Birleşik Krallık - Norrie Paramor
 Norveç - Øivind Bergh
 İrlanda - Noel Kelehan
 İspanya - Rafael Ibarbia
 Almanya - Horst Jankowski
 Yugoslavya - Miljenko Prohaska

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıdaki tablo, 1968 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Katılmayan bazı ülkeler de yarışmayı kendi televizyon kanallarında yayınlamaya karar verdiler.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1969 Eurovision Şarkı Yarışması, 14. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1968 yarışması'nı kazanmasından dolayı 29 Mart 1969 tarihinde İspanya'nın başkenti Madrid'de bulunan Teatro Real'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Laurita Valenzuela yapmıştır.
Yarışma tarihinde ilk kez dört ülke (Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve İspanya) yarışmayı kazanmıştır. Ancak, böyle bir durum olması durumu için hiçbir kural yoktu, dolayısıyla dört ülkenin hepsi ortak kazananlar olarak ilan edildi.
Fransa'nın dördüncü kez birinci geldiği yarışmadır. Hollanda'nın üçüncü kez birinci geldiği yarışmadır. İspanya ve Birleşik Krallık'ın ikinci kez birinci geldiği yarışmadır. Bu yarışma İspanya'nın ev sahipliği yaptığı tek yarışmadır.

1969 yarışmasına ev sahipliği yapmak için seçilen mekân, Madrid'de bulunan bir opera binası olan Teatro Real'di. Tiyatro, 1966'da bir konser tiyatrosu ve İspanyol Ulusal Orkestrası ile RTVE Senfoni Orkestrası'nın ana konser salonu olarak yeniden açıldı. Finalde sürrealist İspanyol sanatçı, Salvador Dalí tarafından oluşturulan bir sahnede metal heykel yer aldı.

Sürrealist İspanyol sanatçı Salvador Dalí, 1969 yarışmasının tanıtım materyalinin yanı sıra sahnede kullanılan metal heykelin tasarımından sorumluydu. Yarışma tarihinde ilk kez eşitlik oldu ve o zamana kadar bu durumla ilgili bir kural olmadığından 18 puan alan dört ülke yarışmanın kazananı ilan edildi. Ancak yarışma sonrasında kazanan dört katılımcıya madalya verilmesinden ötürü şarkı yazarlarına madalya verilememiştir.

Toplamda on altı ülke yarışmaya katılmıştır. Yarışmaya ilk kez katılan, Geri dönen ülke olmazken Avusturya diktatör ile yönetilen (İspanya o zaman diktatör Francisco Franco'nun yönetimi altındaydı.) bir ülkeye şarkıcı göndermek istemediği gerekçesi nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

 Yugoslavya - Miljenko Prohaska
 Lüksemburg - Augusto Algueró
 İspanya - Augusto Algueró
 Monako - Hervé Roy
 İrlanda - Noel Kelehan
 İtalya - Ezio Leoni
 Birleşik Krallık - Johnny Harris
 Hollanda - Frans de Kok
 İsveç - Lars Samuelson
 Belçika - Francis Bay
 İsviçre -  Henry Mayer
 Norveç - Øivind Bergh
 Almanya - Hans Blum
 Fransa - Franck Pourcel
 Portekiz - Ferrer Trindade
 Finlandiya - Ossi Runne

Aşağıdaki tablo, 1969 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1970 Eurovision Şarkı Yarışması, 15. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. 21 Mart 1970 tarihinde Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da bulunan RAI Congrescentrum'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Willy Dobbe yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "All Kinds of Everything" adlı şarkısıyla Dana olmuştur. İrlanda yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Lüksemburg sıfır puan almıştır.

Önceki yarışmada dört kazanan olmasından dolayı, hangi ülkenin 1970 Eurovision'a ev sahipliği yapacağına dair bir soru ortaya çıktı. Birleşik Krallık, 1968 Yarışmasına ve İspanya'nın 1969 Yarışmasına ev sahipliği yapmasıyla birlikte sadece Fransa ve Hollanda'yı dikkate alındı. Bir madeni para kurasında, Hollanda'nın ev sahibi olması kararlaştırıldı.
1970 yarışmalarının bulunduğu Congrescentrum, Amsterdam'daki Ferdinand Bolstraat'ta yarı-kalıcı bir sergidir ve 31 Ekim 1922'de açılmıştır. Bu bina, 1961'de Avrupa Meydanındaki mevcut RAI binası tarafından değiştirilmiştir. Avrupa Meydanı'ndaki mevcut kongre ve etkinlik merkezi, Alexander Bodon tarafından tasarlandı ve 2 Şubat 1961'de açıldı.

Hollandalı yapımcılar fuara katılmak için sadece 12 ülke Amsterdam'da yer alacağını açıklamıştı. Sonuç neredeyse günümüze kadar süren bir formattı. Uzun bir açılış dizisi (Amsterdam'da çekilmiş) sahneyi kurulma aşaması gösterilmişti. Her katılımcının performanslarının öncesinde kendi ülkelerinde yer aldığı kısa bir 'kartpostal' tarafından tanıtıldı. Ancak, İsviçre, Lüksemburg ve Monako'nun 'kartpostallar' ı Paris'te (Fransız kartpostalında olduğu gibi) çekildi. Willy Dobbe sadece İngilizce, Fransızca ve Hollandaca diilerinde izleyicileri karşıladı ve tanıtımını sadece 24 saniye sonra bitirdi. Ekran başlıklarında her katılımcının, küçük harflerle listelenen şarkı başlıkları ve sanatçının ve bestecilerin / yazarların adları listelenmiştir. Set tasarımı Roland de Groot tarafından tasarlandı; Basit bir tasarım, çeşitli şekillerde hareket ettirilebilen bir dizi eğri yatay çubuk ve gümüş badandan oluşuyordu.

Avusturya (1969 yarışması'nda da katılmamıştı.), Finlandiya, İsveç, Norveç ve Portekiz 1969 yarışması'ndaki sonuçlarını ve oylamasını boykot etmeleri sebebiyle yarışmaya katılmamıştır. Portekiz Ulusal final yapmış hatta kazananı Sérgio Borges olmasına rağmen katılmamıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

1.^ Hollanda İrlanda'ya 5 puan vermiştir.
2.^ İsviçre İrlanda'ya 6 puan vermiştir.
3.^ Belçika İrlanda'ya 9 puan vermiştir.

Aşağıdaki tablo, 1970 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1971 Eurovision Şarkı Yarışması, 16. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1970 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Nisan 1971 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan Gaiety Theatre'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Bernadette Ní Ghallchóir yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Monako'yu temsil eden "Un banc, un arbre, une rue" adlı şarkısıyla Séverine olmuştur. Monako yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Yarışma, İrlanda'nın başkenti ve en kalabalık şehri olan Dublin'deki Gaiety Theatre'da düzenlendi. Bu, yarışmanın İrlanda'da yapıldığı ilk yarışmaydı.

İlk defa, her katılımcı yayıncının, canlı finalden önce tüm şarkıları "önizlemeler" bölümünde yayınlaması gerekiyordu. Belçika'nın önizleme videosu Nicole & Hugo'nun "Goeiemorgen, morgen" adlı şarkısını seslendirdi, ancak Nicole, yarışma finalinden bir gün önce ani bir hastalık geçirdi, Jacques Raymond ve Lily Castel kısa sürede katılımda yer alacaklardı. Raporlar, Castel 'nın gösteri için uygun bir elbise satın almak için yeterli zamana sahip olmadığını belirtmiştir.
BBC, Kuzey İrlanda sorunu nedeniyle Birleşik Krallık'ın şarkısına olası izleyiciden gelecek tepki nedeniyle endişe duyuyordu. Özellikle Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nde popüler olan Dublin seyircisinden herhangi bir rahatsızlık duymayı kolaylaştırmak için Kuzey İrlandalı şarkıcı Clodagh Rodgers'ı seçtiler. Ancak, Rodgers Birleşik Krallık'ı temsil etmesi nedeniyle IRA'dan ölüm tehditleri aldı.
Daha önce ya solo ya da düet çalışmaların aksine İlk kez altı kişiye kadar olan grupların yarışmasına izin veren kural getirildi. Bu yarışma RTÉ'nin ikinci dış yayın programıydı. Yarışma birkaç gün sonra İzlanda, ABD ve Hong Kong'da yayınlandı.

Bu yılki yarışmaya yeni bir oylama sistemi eklendi: her ülke, her biri (her biri kendi ülkesi hariç) verilen iki jüri üyesini, biri 25 yaşın üstünde ve diğeri 25 yaşın altında (en az on yıl aralarındaki farkla) yarışmaya gönderdi. Her iki jüri bir ve beş puan arasında katılımcı ülkelere bir puan vermiştir.

Malta yarışmaya ilk kez katılmış, Avusturya, Finlandiya, İsveç, Norveç ve Portekiz yarışmaya geri dönmüştür. Böylece yarışmaya on sekiz ülke katılarak rekor kırılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen iki katılımcı vardır: Katja Ebstein, 1970 yılında Almanya'yı temsil etmişti ve Jacques Raymond, 1963 yılında Belçika'yı temsil etmişti.

Her ülkenin beş favori şarkısını sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 puanla ödüllendiren 20 jüri üyesi vardı. Tüm bu puanlar daha sonra toplanarak en çok puan alan beş şarkı sırasıyla 5, 4, 3, 2 ve 1 oy aldı.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1970 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1972 Eurovision Şarkı Yarışması, 17. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1971 yarışması'nı kazanmasından dolayı Monako'da yapılması gerekmesine rağmen Prenslik bu etkinliğin taleplerini karşılayamamıştır. 31 Ocak 1972 tarihinde Avrupa Yayın Birliği'nden Monako prensi III. Rainier'e Monako'da yapılması için mektup götürmüş, fakat Prens bu teklifi geri çevirmiştir. Böylece Avrupa Yayın Birliği, Yarışmanın Birleşik Krallık'ın kentlerinden Edinburg'da bulunan Usher Hall'de yapılmasına kararlaştırmıştır. Yarışma 25 Mart 1972 tarihinde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Moira Shearer üstlenmiştir.
Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Après toi" adlı şarkısıyla Vicky Leandros olmuştur. Lüksemburg yarışmayı üçüncü kez kazanmıştır.

1972 Eurovision Şarkı Yarışması, İskoçya'nın başkenti Edinburgh'ta yapılmıştır. 1972 yarışmasının mekanı olan Usher Hall, İskoçya'nın Edinburgh kentinin batı ucundaki Lothian Yolu üzerinde bulunan bir konser salonu. 1914'te kurulduğu günden bu yana konser ve etkinliklere ev sahipliği yapmış ve akustiklerinden dolayı sanatçılar tarafından sevilen, yakın zamanda restore edilmiş oditoryumunda yaklaşık 2.900 insanı barındırabilmektedir. Salon, sağdaki The Royal Lyceum Theatre ve soldaki The Traverse Theatre ile çevrilidir.

Sahne tasarımı, sahnede yarışan performansları tanıtmak için Edinburgh Kalesi'nde yapılan bir aralık gösterisi ve oylama tablosunu göstermek için bir ekran bulunmaktaydı. Her ülkenin performansından önce, her şarkının sanatçılarının isimleri ve şarkıların isimleriyle birlikte bir resim ekrana yansıtıldı ve her performans sırasında animasyonlu spiral şekiller ek görsel efekt olarak yansıtıldı. Aralık gösterisi Edinburgh Castle Great Hall dış geniş Esplanade yapıldı. Jüri üyeleri kalenin güvenliğinde TV'deki Usher Hall'da yarışan performansları izledi.
Her ülke, 16 ve 25 yaşları arasında bir ve 26 ila 55 arasında bir olmak üzere iki jüri üyesine sahipti. Her bir şarkı için kendi ülkelerinin şarkısı dışında 1 ila 5 puan verdiler. Her bir şarkı gerçekleştirildikten hemen sonra oylarını verdiler ve oylar daha sonra toplandı ve sayıldı. Aralık gösterisinin ardından halk oylama dizisi için, jüri üyelerinin puanları sahnedeki ekrandan kaldırılmıştır. Kazanan Lüksemburg, oylama boyunca üst sıralarda yer almayı başarmıştır.

1971 yarışması'na katılan tüm ülkeler katılmıştır. İlk kez katılan, geri dönen veya çekilen ülke olmamıştır. İrlanda ilk ve son kez sadece bu yarışmada İrlandaca şarkı ile katılmıştır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Vicky Leandros, 1967 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti; Carlos Mendes, 1968 yılında Portekiz'i temsil etmişti; Family Four, 1971 yılında İsveç'i temsil etmişti; Tereza Kesovija, 1966 yılında Monako'yu temsil etmişti.

Aşağıda finaldeki tüm 5 puanların bir özeti verilmiştir:

Her ulusal yayıncı, etkinliğin kendi dillerinde yayınlanmasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Katılan ülkeler dışında, yarışma ilk kez Asya kıtasında, Japonya, Tayvan, Tayland, Filipinler ve Hong Kong ülkelerinde yayınlandı. Brezilya ve Yunanistan da canlı yayın yaptı. İzlanda ve İsrail birkaç gün sonra yarışmayı yayınladılar. Aşağıdaki tablo, oyların her ülkenin iki jüri üyesi, yorumcu ve yayın istasyonu ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1973 Eurovision Şarkı Yarışması, 18. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1972 yarışması'nı kazanmasından dolayı 7 Nisan 1973 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'da bulunan Grand Théâtre'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Helga Guitton yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Tu te reconnaîtras" adlı şarkısıyla Anne-Marie David olmuştur. Lüksemburg yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Lüksemburg şehri olarak da bilinen Lüksemburg şehri, şehir statüsüne sahip bir komün ve Lüksemburg Büyük Dükalığı'nın başkentidir. Güney Lüksemburg'daki Alzette ve Pétrusse Nehirleri'nin kesiştiği noktada yer almaktadır. Şehir, Orta Çağ'da Franklar tarafından kurulan ve çevresinde bir yerleşimin geliştirildiği tarihi Lüksemburg Kalesi'ni barındırmaktadır.
1964 yılında Théâtre Municipal de la Ville de Luxembourg olarak açılan Grand Théâtre de Luxembourg, 1973 yarışmasının mekanı oldu. Kentin tiyatro, opera ve bale için en önemli mekanıdır.

Ülkelerin kendi dillerinde şarkıyla katılma zorunluluğu kuralı düştü, bu nedenle bazı ülkeler yarışmaya İngilizce dilinde şarkıyla katılmışlardır. Yarışmaya İspanya'nın intihal yaptığına dair suçlamalar damga vurmuştur. İddialara göre İspanya'nın "Eres tú" adındaki şarkısı 1966 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Yugoslavya'yı temsil eden şarkının ("Brez besed" adlı şarkının) kopyasıdır. Şarkılar arasında var olan büyük benzerliklere rağmen İspanya yarışma dışı bırakılmamıştır.
Portekiz'in "Tourada" şarkısındaki sözlerin bir kısmı, ülkenin çürüyen diktatörlüğüne karşı saldırı olarak anlaşılmıştır. Ayrıca, İsveç'in şarkısı sırasında "göğüsler" kelimesi kullanıldı. Ancak, EBU tarafından herhangi bir işlem yapılmamıştır. Yarışmada yaşanan bir diğer ilk orkestrada kadın orkestra şefleri görev alması olmuştur. (İsveç ve İsrail yarışmaya kadın orkestra şefleri göndermiştir). Yarışma sonunda "Tu te reconnaîtras" adlı şarkısıyla Lüksemburg kendi evinde yeniden birinci olarak liderliğini korumuştur. Çeşitli iddiaların hedefi olmuş İspanya ise Lüksemburg'un 4 puan gerisinde kalarak yarışmadan ikincilikle ayrılmıştır.

Bu yılki yarışmaya yeni bir oylama sistemi eklendi: her ülke, her biri (her biri kendi ülkesi hariç) verilen iki jüri üyesini, biri 25 yaşın üstünde ve diğeri 25 yaşın altında (en az on yıl aralarındaki farkla) yarışmaya gönderdi. Her iki jüri bir ve beş puan arasında katılımcı ülkelere bir puan vermiştir.

Yarışmaya on yedi ülke katılmıştır. İsrail yarışmaya ilk kez katılmış, Yarışma boyunca Münih'te gerçekleştirilen 1972 Yaz Olimpiyatları'nda yaşanan olayların (Münih Katliamı) endişesi devam etmiştir. Bu nedenle yarışmanın yapıldığı süre boyunca olağanüstü güvenlik önlemleri alınmıştır. Avusturya ve Malta yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Marion Rung, 1962 yılında Finlandiya'yı temsil etmişti; Massimo Ranieri, 1971 yılında İtalya'yı temsil etmişti ve Cliff Richard, 1968 yılında Birleşik Krallık'ı temsil etmişti;

1.^ Şarkıda ayrıca Fransızca, İngilizce ve İspanyolca kelimeler bulunmaktadır.
2.^ Şarkıda ayrıca İspanyolca, İtalyanca, Felemenkçe, Almanca, İrlandaca, İbranice, Boşnakça, Fince, İsveççe ve Norveççe kelimeler bulunmaktadır.

Aşağıda finaldeki tüm 10 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1973 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1974 Eurovision Şarkı Yarışması, 19. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1973 yarışması'nı kazanmasından dolayı Lüksemburg'un yapması gerekirken iki yıl üst üste ev sahipliği yapmanın vereceği mali yükü kaldıramayacağı gerekçesiyle bu hakkından vazgeçmiştir. Böylece 6 Nisan 1974 tarihinde Birleşik Krallık'ın kenti Brighton'da bulunan The Dome'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Katie Boyle yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsveç'i temsil eden "Waterloo" adlı şarkısıyla ABBA olmuştur. İsveç yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Brighton, Büyük Britanya'nın güney kıyısında, Brighton ve Hove şehilerinin (Brighton, Hove, Portslade ve diğer köylerden oluşan daha önceki kasabalardan oluşan) önemli bir parçasıdır.
1974 Yarışması'na ev sahipliği yapan mekan Konser Salonu, Corn Exchange ve Pavilion Tiyatrosu'nu içeren bir sanat merkezi olan Brighton Dome'tur. Tüm üç mekan, Pavilion Bahçeleri'ndeki Kraliyet Köşkü'ne ve Pavlus Sarayı'na ortak koridorlar aracılığıyla tüm köşkün Prens Regent (daha sonra IV. George) için inşa edilmiş olması nedeniyle tamamlandı ve 1805 yılında Royal Pavilion Sitesinin geri kalanına bir yeraltı tüneli ile bağlandı.

Auftakt für Brighton (Brighton için Prelude) adlı iki gece önizleme programı, Mart ayı sonunda Alman ulusal yayıncısı ARD yayını tarafından koordine edilmiş ve gazeteci Karin Tietze-Ludwig tarafından ev sahipliği yapmıştır. Birçok Avrupa ülkesinde eş zamanlı olarak yayınlanan ilk “önizleme” programı olmuştur. Birleşik Krallık, programı yerine, 24 ve 31 Mart'ta BBC1'de David Vine tarafından sunulan kendi önizleme gösterilerini yayınlamıştır. Fransız katılımcısının şarkısı Eurovision finalinden çekilmiş olsa da, önizlemeleri gösteren bütün ülkeler tarafından yayınlandı. Program ayrıca "Abba" gibi ön incelemelerde özel olarak değerlendirilmiştir.

Fransa, yarışmaya "La vie à vingt-cinq ans" adlı şarkısıyla Dani ile katılacaktı fakat cumhurbaşkanları Georges Pompidou'nun yarışma haftasında ölmesi üzerine yarışmadan çekilmeyi uygun gördü. Aynı sorun Anne-Marie David için de geçerliydi, kurallar gereği önceki yarışmanın kazananı bir sonraki yarışmanın açılış gösterisinde bulunması gerekiyordu fakat ölüm olayı nedeniyle katılmamıştır. Onun yerine BBC ve EBU Genel Müdürleri yarışmanın açılışını yapmıştır.
Malta yarışmaya "Paċi Fid Dinja" adlı şarkısıyla Enzo Guzman ile katılacaktı fakat bilinmeyen sebeplerden ötürü yarışmadan çekilmiştir.
İtalyan Rai yayıncı kanalında 1974 Eurovision Şarkı Yarışması'nı yayınlamayı reddetti çünkü temsilci olarak seçtikleri Gigliola Cinquetti'nin seslendirmiş olduğu "Sì" yani (evet) şarkısı İtalyan Boşanma Referandumu'nu etkileyebileceği gerekçesiyle yarışmadaki performansını yayınlamamıştır. Şarkı İtalya'nın tüm bu olumsuz düşüncelerine rağmen ikincilik gibi bir başarı elde etmiştir.

Yarışmaya on yedi ülke katılmıştır. Yunanistan yarışmaya ilk kez katılmış, Fransa yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen üç katılımcı vardır: Gigliola Cinquetti, 1964 yılında İtalya'yı temsil etmişti ve kazanmıştı; Romuald Figuier, 1964 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti ve Bendik Singers, 1973 yılında Norveç'i temsil etmişti;

Notlar:

a. ^ Bazı kelimeler İngilizce içermektedir.

Aşağıdaki tablo, 1974 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1975 Eurovision Şarkı Yarışması, 20. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1974 yarışması'nı kazanmasından dolayı 22 Mart 1975 tarihinde İsveç'in başkenti Stockholm'de bulunan Stockholmsmässan'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Karin Falck yapmıştır. İsveç ilk defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Hollanda'yı temsil eden "Ding-A-Dong" adlı şarkısıyla Teach-In olmuştur. Hollanda yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Yarışma, ülkenin kültürel, medya, siyasi ve ekonomik merkezlerinden biri olan ve İskandinavya'daki en kalabalık şehir alanlarından biri olan İsveç'in başkenti ve en büyük şehri olan Stockholm'de gerçekleşti.
Yarışma mekanı Stockholmsmässan (ya da Türkçe Stockholm Uluslararası Fuar Merkezi) idi. Ana bina, Stokholm Belediyesi'nin güneyindeki bir banliyö olan Älvsjö'dedir. 1971 yılında inşa edilmiş ve 4.000 kişilik kapasitededir.

Bu yıl yeni bir puanlama sistemi uygulandı. Her ülke en az yarısı 26 yaşın altında olmak zorunda olan 11 üyeden oluşan bir jüri tarafından temsil edilecek. Her jüri üyesi her şarkıya 1 ila 5 puan arasında bir puan vermek zorunda kaldı, ancak kendi ülkelerine oylarına oy veremedi. Oylama, şarkının performansından hemen sonra alındı. Son şarkı performansını sergiledikten sonra jüri sekreteri, kullanılan tüm oyları topladı ve en yüksek puan alana 12, ikinci en yüksek puana 10, üçüncü en yüksek puana 8, dördüncü en yüksek puana 7 veridli ve böylece 10. sırada yer alan şarkı için 1 puana dek sıralama yapıldı. Jüri sözcüsü yarışımanın sunucusu tarafından çağrıldığında şarkıların sunulduğu sırayla on favori şarkısını açıkladı. Ev sahibi Karin Falck birkaç kez yeni sistemi "Fransa'da yedi kaç" Gibi sorularla karıştırdı. Bugünün aksine, puanlar sırasıyla (1'den 12'ye kadar) verilmemiştir, ama sırayla şarkılar çalınmıştır. Skorların sırasıyla artan 1 puan ile başlayan duyurulan prosedür, 1980 yılına kadar yapılmadı.

Yarışmaya 17 ülke katılmıştır. Türkiye ilk defa yarışmaya katılmış, Fransa ve Malta yarışmaya geri dönmüş, Yunanistan ise 1974 Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Türkiye'nin yarışmasını protesto etmek amacıyla yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıdaki tablo, 1974 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1976 Eurovision Şarkı Yarışması, 21. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1975 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Nisan 1976 tarihinde Hollanda'nın kenti Lahey'de bulunan World Forum'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Corry Brokken yapmıştır. Hollanda üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Birleşik Krallık'ı temsil eden "Save Your Kisses For Me" adlı şarkısıyla Brotherhood of Man olmuştur. Birleşik Krallık yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Lahey, Hollanda Krallığı hükûmetinin ve Güney Hollanda eyaletinin başkentinin merkezidir. Aynı zamanda Amsterdam ve Rotterdam'dan sonra Hollanda'nın üçüncü büyük şehridir. Hollanda'nın batısında bulunan Lahey, Haaglanden bölgesinin merkezindedir ve daha büyük Randstad bölgesinin güneybatı köşesinde yer almaktadır.
Yarışma Congresgebouw'da (şu anda Dünya Forumu olarak da bilinir) gerçekleşti. Mekan 1969 yılında inşaat edilmiştir.

Bir önceki yılın yarışmasında tanıtılan puanlama sistemi 1976'da geri döndü. Her jüri en iyi şarkıya 12, en iyi ikinci şarkı, en fazla 10, üçüncüsü 8 ve daha sonra da 7 ila 1 puan aldı. Bugünün aksine, puanlar sırasıyla (1'den 12'ye kadar) verilmemiştir, ama sırayla şarkılar çalınmıştır. Mevcut prosedür 1980 yılına kadar kurulmamıştır.

İsveç, Malta ve Türkiye bu yarışmadan çekimiş, katılan ülkelerin sayısı, önceki yarışma katılan on dokuz ülkeden on sekize düşmüştür. Avusturya ve Yunanistan yarışmaya dönmüştür.
İsveç bir başka yarışmayı kazanacak finansal destek bulamadığı gerekçesiyle yarışmadan çekilmiştir. Malta Enzo Guzman'ı "Sing Your Song, Country Boy" adlı şarkısıyla seçmesine rağmen bilinmeyen sebeplerden dolayı yarışmadan çekilmiştir. Türkiye ise 1974 Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Yunanistan'ın protestoları dolayısıyla yarışmadan çekilmiştir.
Lihtenştayn Biggi Bachmann'ı "Little Cowboy" adlı şarkıyı seçmesine rağmen Televizyon kanalı bulunmadığı gerekçesiyle yarışmaya katılımına izin verilmemiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen dört katılımcı vardır: Fredi, 1967 yılında Finlandiya'yı temsil etmişti; Sandra Reemer, 1972 yılında Hollanda'yı temsil etmişti; Anne-Karine Strøm, 1974 yılında Norveç'i temsil etmişti ve Peter, Sue ve Marc, 1971 yılında İsviçre'yi temsil etmişti.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1976 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Each national broadcaster [with the exception of Israel] also sent a commentator to the contest, in order to provide coverage of the contest in their own native language.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1977 Eurovision Şarkı Yarışması, 22. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1976 yarışması'nı kazanmasından dolayı 7 Mayıs 1977 tarihinde Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan Wembley Konferans Merkezi'nde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Angela Rippon yapmıştır. Birleşik Krallık altıncı defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Fransa'yı temsil eden "L'oiseau et l'enfant" adlı şarkısıyla Marie Myriam olmuştur. Fransa yarışmayı beşinci kez kazanmıştır.

Thames Nehri üzerinde bulunan Londra, İngiltere'nin ve Birleşik Krallık'ın başkenti, Birleşik Krallık'taki en büyük metropol bölgesi ve Avrupa'nın en büyük kentsel bölgesidir. Londra, iki bin yıldır büyük bir yerleşim yeri olmuş, tarihi Londinium adını veren Romalılar tarafından kurulmasına kadar uzanıyor. 1977'de açılan Wembley Konferans Merkezi, İngiltere'deki ilk çok amaçlı konferans merkezidir. Merkez şarkı yarışması için ev sahibi mekan olarak seçildi.

Yarışma aslında yapıldığı tarihten 5 hafta önce yapılması gerekiyordu ama BBC'nin kameramanların yaptığı grevden dolayı tarih ertelenmişti. 1977'de ilk defa dört seneden sonra ülkelerin kendi dillerinde şarkılarını söyleme kuralları çıkarıldı, Almanya ve Belçika bu kuraldan önce şarkılarını seçtikleri için yarışmaya İngilizce şarkılarla katılmalarına izin verildi.

1977 yılında Eurovison tarihinde ilk defa bir Afrika ülkesi olan Tunus'un yarışmaya katılması bekleniyordu fakat son anda katılmaktan vazgeçmiştir. İsveç yarışmaya geri dönmüş, Yugoslavya ise yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen birçok katılımcı vardır: Schmetterlinge müzik grubunun üyesi olan Beatrix Neundlinger ve Günter Grosslercher, 1972 yılında Avusturya'yı temsil eden Milestones müzik grubunun üyeleriydi. Dream Express müzik grubunun üyesi olan Patricia Maessen, Bianca Maessen ve Stella Maessen 1970 yılında Hollanda'yı temsil eden Hearts of Soul müzik grubunun üyeleriydi.
The Swarbriggs müzik grubu 1975 yılında İrlanda'yı temsil etmişti; Ilanit 1973 yılında İsrail'i temsil etmişti; Michèle Torr 1966 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti; Os Amigos müzik grubunun üyesi olan Fernando Tordo ve Paulo de Carvalho 1973 ve 1974 yıllarında solo şarkıcı olarak Portekiz'i temsil etmişti.

Notes:

a. ^Bazı kelimeler İngilizce dili içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1977 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Her ulusal yayıncı [İsrail hariç] aynı zamanda yarışmayı kendi ana dillerinde kapsamalarını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1978 Eurovision Şarkı Yarışması, 23. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1977 yarışması'nı kazanmasından dolayı 22 Nisan 1978 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan Palais des Congrès'te yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Denise Fabre ve Léon Zitrone yapmıştır. Fransa üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsrail'i temsil eden "A-Ba-Ni-Bi" adlı şarkısıyla İzhar Kohen & Alphabeta olmuştur. İsrail yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Bu kazanma, yarışmaya katılmamış olsalar bile, yarışmayı yayınlayan birçok Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkesinde sorunlara yol açtı.

Etkinlik, Fransa'nın başkenti ve en büyük şehri olan Paris'te gerçekleşti ve ev sahibi mekan, Paris'in 17. bölgesinde konser salonu, kongre merkezi ve alışveriş merkezi olan Palais des congrès de Paris oldu. Mekan Fransız mimar Guillaume Gillet tarafından yaptırılmış ve 1974 yılında açılmıştır.

Björn Skifs, her ülkenin kendi dilinde şarkı göndermesi gerektiği kuralından memnun değildi. Yine de İngilizce şarkı söylemeyi planlıyordu, ancak son anda fikrini değiştirdi ve şarkı sözlerini tamamen unutmasına neden oldu. 20 ülkeyle birlikte, gösteri ayrıca Yugoslavya, Tunus, Cezayir, Fas, Ürdün, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Dubai, Hong Kong, Sovyetler Birliği ve Japonya'da canlı olarak yayınlandı.

Yarışmaya 20 ülkeye katılarak Eurovision tarihindeki ilk en yüksek katılımlı yarışması olmuştur. Danimarka 1967 yılından sonra ilk kez geri dönmüş ve ayrıca Türkiye yarışmaya dönmüştür. Türkiye ve Yunanistan Kıbrıs Harekâtı nedeniyle birbirlerini protesto etmelerinin ardından ilk kez aynı yarışmada bulunmuşlardır.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Önceki yarışmalarda katılmış bu yıl geri dönen birçok katılımcı vardır: Springtime müzik grubunun üyesi olan Norbert Niedermeyer, 1972 yılında Avusturya'yı temsil eden Milestones müzik grubunun üyesiydi. Ireen Sheer 1974 yılında Lüksemburg'u temsil etmişti; Jean Vallée 1970 yılında Belçika'yı temsil etmişti;

Notes:

a. ^Bazı kelimeler Fransızca dili içermektedir.
b. ^Bazı kelimeler İngilizce dili içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1978 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Each national broadcaster [with the exception of Israel] also sent a commentator to the contest, in order to provide coverage of the contest in their own native language.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1979 Eurovision Şarkı Yarışması, 24. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1978 yarışması'nı kazanmasından dolayı 31 Mart 1979 tarihinde İsrail'in kenti Kudüs'te bulunan Uluslararası Kongre Merkezi'nde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Daniel Pe'er ve Yardena Arazi yapmıştır. İsrail ilk defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsrail'i temsil eden "Hallelujah" adlı şarkısıyla Gali Atari & Milk and Honey olmuştur. İsrail yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. İsrail ayrıca İspanya ve Lüksemburg'dan sonra üst üste ikinci kez kazanan üçüncü ülkedir.
Mart ayında yapılan son yarışmadır.

Akdeniz ile Ölü Deniz arasındaki Judean Dağları'nda bir plato üzerinde yer alan Kudüs, dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Eski Çivi yazısı formunda Kudüs'e, "Canaanite" döneminde (M.Ö. 2400), "Barış Şehri" anlamına gelen "Urusalima" adı verildi. İbrahimî dinler olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsaldır.

Her ülkenin ilk on şarkısı için 12, 10, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1 puan alan veren jüriler vardı. Bu durum, tercih sırasına göre puanların görünüm sırasına göre ilan edildiği son yıldı.

Yarışmaya 19 ülke katılmıştır. Türkiye Maria Rita Epik ve 21. Peron'u "Seviyorum" şarkısını seçmesine rağmen yarışmanın Kudüs'te yapıldığı gerekçesiyle yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1979 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1980 Eurovision Şarkı Yarışması, 25. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1979 yarışmasını kazanan İsrail'in yapması gerekirken iki yıl üst üste ev sahipliği yapmanın vereceği mali yükü kaldıramayacağı gerekçesiyle bu hakkından vazgeçmiştir. Böylece 19 Nisan 1980 tarihinde Hollanda'nın Lahey kentinde bulunan Nederlands Congresgebouw'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Marlous Fluitsma yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "What's Another Year" adlı şarkısıyla Johnny Logan olmuştur. İrlanda yarışmayı ikinci kez kazanmıştır.

Aslında 1979 yılındaki yarışmayı İsrail kazanmıştı fakat o zamanlar IBA kanalının ekonomik bir sorunu vardı ve yarışmaya İsrail ev sahipliği yapamayacaktı. Ayrıca 19 Nisan İsrail'de anma günü olduğu için İsrail yarışmaya da katılamamıştır. Daha sonra 1979 yarışması'nda 2. olan İspanya'ya ardından Birleşik Krallık'a ev sahipliği teklifi götürülmüş fakat her iki ülke de yarışmaya ev sahibi olmayı reddetmiştir. Sonunda Hollanda yarışmaya ev sahipliği yapmayı kabul etmiştir. Dönemin IBA genel müdürü olan Tommy Lapid'in oğlu Yair Lapid'e göre, Lapid NOS'taki mevkidaşını aradı ve fazladan maliyetin IBA'nın normal çalışmasını felç edebileceğini fark ettiğini "istenmeyen onuru" Hollanda'nın almasına ikna etti.
Lahey, Hollanda Krallığı hükûmetinin ve Güney Hollanda eyaletinin başkentinin merkezidir. Aynı zamanda Amsterdam ve Rotterdam'dan sonra Hollanda'nın üçüncü büyük şehridir. Hollanda'nın batısında bulunan Lahey, Haaglanden bölgesinin merkezindedir ve daha büyük Randstad bölgesinin güneybatı köşesinde yer almaktadır.
Yarışma Congresgebouw'da (şu anda Dünya Forumu olarak da bilinir) gerçekleşti. Mekan 1969 yılında inşaat edilmiştir. Daha önce 1976 yılına ev sahipliği yapmıştır.

Yarışmanın mekanı olarak 1976 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan mekan Nederlands Congresgebouw seçildi. Açılış filminin 1976'daki bölümleri tanıtımda yeniden kullanıldı ve aynı set tasarımcı (Roland de Groot) tasarımın sorumluluğunu üstlendi. 1977 ve 1978 yarışmalarında olduğu gibi, şarkılar arasında önceden filme alınmış bir kartpostal yoktu ve her ülkeden gelen konukların sunumları yapıldı. Bunun dışında, sunuculuk yapan Marlous Fluitsma, oylama dışında, sunumu İngilizce veya Fransızca yapmamıştır; bu sunumun neredeyse tamamen Hollandaca yapıldığı anlamına gelir. NOS, projeye yalnızca 725.000 ABD Doları harcamıştır.
Fas yarışmaya ilk (şu ana dek son) kez katılmıştır. Katılmasının nedeni, İsrail'in yarışmaya katılamamasıdır. Monako yarışmadan çekilmiş ve 2004 yılına kadar geri dönmemiştir.
Avustralya doğumlu Johnny Logan İrlanda'yı "What's Another Year" adlı şarkıyla temsil etmiş ve kazanmıştır. İrlanda, 1970 yılındaki "All Kinds of Everything" adlı şarkısıyla kazanmasından sonra yarışmayı yine Hollanda'nın ev sahipliğinde kazanmıştır.

1975 yılında uygulanan puanlama sistemi aynı kaldı; her ülkenin ilk on şarkısı için 12, 10, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1 puan veren bir jüri vardı. Ancak bu yıl ilk kez ülkelerin oylarını artan sırayla 1, 2, 3,... şeklinde kullanmaları gerekiyordu. Bu değişiklik, her bir oylamanın sonunda her bir ülkenin en yüksek 12 puanını almasını beklemek yarışmanın heyecanını artırdı.

Yarışmaya 19 ülke katılmıştır. Fas yarışmaya ilk kez katılmış, Türkiye yarışmaya geri dönmüş, İsrail ve Monako yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1980 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 Avusturya - Jenny Pippal
 Türkiye - Başak Doğru
 Yunanistan - TBC
 Lüksemburg - Jacques Harvey
 Fas - Kamal Irassi
 İtalya - Mariolina Cannuli
 Danimarka - Bent Henius
 İsveç – Arne Weise
  İsviçre - Michel Stocker
 Finlandiya - Kaarina Pönniö
 Norveç - Roald Øyen
 Almanya - TBC
 Birleşik Krallık - Ray Moore
 Portekiz - Teresa Cruz
 Hollanda - Flip van der Schalie
 Fransa - Fabienne Égal
 İrlanda - David Heffernan
 İspanya - Alfonso Lapeña
 Belçika - Jacques Olivier

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1981 Eurovision Şarkı Yarışması, 26. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1980 yarışması'nı kazanmasından dolayı 4 Nisan 1981 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan RDS Simmonscourt Pavilion'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Doireann Ní Bhriain yapmıştır. İrlanda ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Birleşik Krallık'ı temsil eden "Making Your Mind Up" adlı şarkısıyla Bucks Fizz olmuştur. Birleşik Krallık yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Bu yarışmanın ev sahipliğini İrlanda'nın başkenti Dublin yapmıştır.
Yarışma, normalde tarım ve at gösterileri için kullanılan RDS'nin 15.000 kişilik Simmonscourt Pavyonu'ndaki yüksek güvenlik önlemi altında gerçekleşti. 250'den fazla silahlı asker ve polis olası siyasi gösterilere karşı koruma sağlamak için hazır bulundular.

Bir yıl önce yarışmayı kazanan İrlanda, 1981 yarışmasına ev sahipliği yaptı; 1971'de olduğu gibi, 1981'deki Eurovision Şarkı Yarışması, ülkenin yayıncısı RTÉ tarafından yapıldı. Dolayısıyla sunuculuk görevini, İrlanda'da bir TV sunucusu olarak ve şu anki günlerde yayınlanan Women Today radyo programında tanınan Doireann Ni Bhriain yapmıştır. İrlandaca ve İngilizceye akıcı bir şekilde konuştuğu için seçildi, ayrıca biraz Fransızca dili öğrenmiştir. Yönetmen Ian McGarry, Noel Kelehan ise şovun şef şefiydi.
EBU'dan gelen açıklamada maliyetin 110.000 sterlin olmasına rağmen, RTÉ'nin 300.000 sterlinin üzerinde bir maliyeti vardı. Bundan sonra İrlanda Hükûmeti, gösterinin sahnelenmesi sonucunda turizmden yaklaşık 2.000.000 £ kazanmayı bekliyordu. RDS 1988'de bir sonraki İrlanda Eurovision üretimine ev sahipliği yapacak.

Yarışmaya 20 ülke katılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti ilk kez katılmış, İsrail ve Yugoslavya yeniden katılmış ve Fas ve İtalya yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1981 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1982 Eurovision Şarkı Yarışması, 27. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1981 yarışması'nı kazanmasından dolayı 24 Nisan 1982 tarihinde Birleşik Krallık'ın kenti Harrogate'de bulunan Harrogate Uluslararası Merkezi'nde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Jan Leeming yapmıştır. Birleşik Krallık yedinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Almanya'ı temsil eden "Ein bißchen Frieden" adlı şarkısıyla Nicole olmuştur. Almanya yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Harrogate, North Yorkshire, İngiltere'de bir kaplıca şehridir. Tarihi bir turizm merkezidir ve ziyaretçinin ilgi çekici yerleri arasında spa suları ve RHS Harlow Carr bahçeleri bulunmaktadır. Yakınlarda Yorkshire Dales milli parkı ve Nidderdale AONB bulunmaktadır. Kasaba, 16. yüzyılda suları keşfedildikten sonra, Georgian dönemi'nde 'The Spa' olarak tanındı. 17. ve 18. yüzyıllarda 'chalybeate ’suları (demir içeren) popüler bir sağlık tedavisidir ve zengin fakat hastalıklı ziyaretçilerin girişi kasaba zenginliğine katkıda bulunmuştur.
Yarışmanın ev sahibi mekanı Harrogate Uluslararası Merkezi seçildi. Büyük kongre ve sergi merkezi, yarışmadan kısa bir süre önce açıldı ve ana 2000 koltuklu oditoryumda düzenlenen ilk büyük etkinlikti.

Yarışmanın açılışında "Harrogate nerede?" Şeklinde bir Avrupa haritası gösterildi. çeşitli ülkelerin dillerinden ekranda ortaya çıkıyor. Soru her zaman, İrlanda hariç, ilgili ülkenin şarkısının söylendiği dildedir. İrlandalı katılımcı İngilizce olarak söylemesine rağmen sorunun cevabını haritadaki İrlandaca oldu. Ardından harita Harrogate'nin Yorkshire'daki konumuna yakınlaştırıldı, ardından şehri gösteren bir tanıtım videosu izledi.
Yunanistan yarışmaya "Sarantapente Kopelies" adlı şarkısıyla Themis Adamantidis ile katılacağını açıklamasına rağmen yarışmadan çekilmiştir.
Kasım 1981'de Fransız yayıncı TF1 Yetenek yokluğu ve şarkıların sıradanlığı yüzünden bu yarışmaya katılmayı reddetmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1982 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 Portekiz - TBC
 Lüksemburg - Jacques Harvey
 Norveç - Erik Diesen
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Türkiye - Başak Doğru
 Finlandiya - Solveig Herlin
  İsviçre - Michel Stocker
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 İsveç - Arne Weise
 Avusturya - Tilia Herold
 Belçika - Jacques Olivier
 İspanya - Marisa Naranjo
 Danimarka - Hans Otto Bisgaard
 Yugoslavya - Miša Molk
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Hollanda - Flip van der Schalie
 İrlanda - John Skehan
 Almanya - TBC

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1983 Eurovision Şarkı Yarışması, 28. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1982 yarışması'nı kazanmasından dolayı 23 Nisan 1983 tarihinde Batı Almanya'ın kenti Münih'te bulunan Rudi-Sedlmayer-Halle'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Marlene Charell yapmıştır. Almanya ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Lüksemburg'u temsil eden "Si la vie est cadeau" adlı şarkısıyla Corinne Hermès olmuştur. Lüksemburg yarışmayı beşinci ve son kez kazanmıştır.
Türkiye'yi "Opera" adlı şarkıyla temsil eden Çetin Alp & the Short Waves yarışmayı 0 (sıfır) puanla, aynı puandaki İspanya'yla birlikte sonuncu tamamlamıştır.

Almanya'nın şehri olan Münih, Bavyera eyaletinin başkentidir. Münih, başkent olarak parlamentoya ve devlet hükûmetine ev sahipliği yapmaktadır. Yarışmaya ev sahipliği yapmak için Rudi-Sedlmayer-Halle seçildi. İlk olarak Bavyera Eyalet Spor Birliği Başkanı seçildi. 6.700 kişilik salon, 1972 Yaz Olimpiyatları için basketbol etkinliklerine ev sahipliği yapmak üzere 1972'de açıldı.

Charell'in iki yerine üç dilde puan vermeyi tercih etmesi nedeniyle, oylama yaklaşık bir saat sürdü ve Eurovision yarışmasını 1979'dan sonra ikinci kez üç saatten fazla sürmüştür. Buna ek olarak, Charell oylama boyunca 13 dilde hata yapmış, bazen üç dil arasındaki "puan" kelimelerini karıştırmak, bazıları ise "Schweden" (İsveç) 'e verilen puanları "Schweiz" (İsviçre)'ye verilmiş gibi açıklaması olmuştur.
Dil sorunları, yarışmacıların tanıtılması sırasında da ortaya çıktı. Charell, Fin şarkıcı Ami Aspelund'u "Ami Aspesund" olarak tanıttı, ayrıca Norveçli şef Sigurd Jansen'i "... Johannes ... Skorgan ..." olarak tanıttı. orkestra şefinin adını unuttuktan sonra gerçek ismini açıklamak zorunda kaldı.

Oylamanın sona ermesine doğru, Lüksemburg'un kazanacağı açıktı, ancak daha önce Almanya, İsveç ve Yugoslavya'nın tümü Lüksemburg'un jüri oyları boyunca çekişme halindeydi. Bir noktada, Yunan jürisinin ev sahibi ülke Almanya'ya yalnızca bir puan vermesinden sonra aradaki fark açılmaya başladı Bu yarışma, Yunanistan'ın Kıbrıs'a puan vermediği tek yıldı.

Bu yarışmanın ara gösterisi, "Gecenin Yabancıları" da dahil olmak üzere, uluslararası üne kavuşmuş Alman şarkılarının karışık olduğu bir dans gösterisiydi. Sunucu Marlene Charell baş dansçıydı.

Yarışmaya 20 ülke katılmıştır. Fransa, İtalya ve Yunanistan yeniden katılmış ve İrlanda ülkede yaşanan grev nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1983 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 Fransa - Nicole André
 Norveç - Erik Diesen
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 İsveç - Agneta Bolme-Börjefors
 İtalya - Paola Perissi
 Türkiye – Fatih Orbay
 İspanya - Rosa Campanero
  İsviçre - Michel Stocker
 Finlandiya - Solveig Herlin
 Yunanistan - Irini Gavala
 Hollanda - Flip van der Schalie
 Yugoslavya - TBD
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Almanya - Carolin Reiber
 Danimarka - Bent Henius
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Portekiz - João Abel Fonseca
 Avusturya - Tilia Herold
 Belçika - An Ploegaerts
 Lüksemburg - Jacques Harvey

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1984 Eurovision Şarkı Yarışması, 29. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1983 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Mayıs 1984 tarihinde Lüksemburg'un başkenti Lüksemburg'ta bulunan Rudi-Sedlmayer-Halle'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Désirée Nosbusch yapmıştır. Lüksemburg dördüncü ve son defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsveç'i temsil eden "Diggi-Loo Diggi-Ley" adlı şarkısıyla Herreys olmuştur. İsveç yarışmayı ikinci kez kazanmıştır.

Lüksemburg şehri olarak da bilinen Lüksemburg şehri, şehir statüsüne sahip bir komün ve Lüksemburg Büyük Dükalığı'nın başkentidir. Güney Lüksemburg'daki Alzette ve Pétrusse Nehirleri'nin kesiştiği noktada yer almaktadır. Şehir, Orta Çağ'da Franklar tarafından kurulan ve çevresinde bir yerleşimin geliştirildiği tarihi Lüksemburg Kalesi'ni barındırmaktadır.
1964 yılında Théâtre Municipal de la Ville de Luxembourg olarak açılan Grand Théâtre de Luxembourg, 1984 yarışmasının mekanı oldu. Kentin tiyatro, opera ve bale için en önemli mekanıdır.

Yarışmaya 19 ülke katılmıştır. İrlanda yeniden katılmış ve İsrail Yom Hazikaron anma gününün yarışma gününe denk gelmesi nedeniyle ve Yunanistan yarışmadan çekilmiştir.

Her performansın orkestrasını yöneten bir orkestra şefi vardı.

Notes

1.^Bazı kelimeler İngilizce dili içermektedir.
2.^Bazı kelimeler İtalyanca dili içermektedir.
3.^Bazı kelimeler Almanca Dili içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıdaki tablo, 1984 yarışmasında oyların, kendi ülkelerinin oylarını duyurmaktan sorumlu olan sözcü ile birlikte verildiği sıralamayı göstermektedir. Her ulusal yayıncı, yarışmanın kendi ana dillerinde yer almasını sağlamak için yarışmaya bir yorumcu gönderdi. Temsilcilerin ve temsil ettikleri yayın organlarının detayları da aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

 İsveç – Agneta Bolme Börjefors
 Lüksemburg – Jacques Harvey
 Fransa – Nicole André 
 İspanya – Matilde Jarrín
 Norveç – Egil Teige
 Birleşik Krallık – Colin Berry
 Kıbrıs Cumhuriyeti – Anna Partelidou
 Belçika – Jacques Olivier
 İrlanda – John Skehan
 Danimarka – Bent Henius
 Hollanda – Flip van der Schalie
 Yugoslavya – Snežana Lipkovska-Hadžinaumova
 Avusturya – Tilia Herold
 Almanya – Ruth Kappelsberger
 Türkiye – Fatih Orbay
 Finlandiya – Solveig Herlin
  İsviçre – Michel Stocker
 İtalya – Mariolina Cannuli
 Portekiz – TBC

 İsveç – Fredrik Belfrage (SVT, TV1)
 Lüksemburg – Valérie Sarn and Jacques Navadic (RTL Télévision), Karlchen and Helmut Thoma (RTL plus)
 Fransa – Léon Zitrone (Antenne 2)
 İspanya – José-Miguel Ullán (TVE2)
 Norveç – Roald Øyen (NRK)
 Birleşik Krallık – Terry Wogan (BBC1), Richard Nankivell (British Forces Radio)
 Kıbrıs Cumhuriyeti – Pavlos Pavlou (RIK)
 Belçika – Jacques Mercier (RTBF1), Luc Appermont (BRT TV1)
 İrlanda – Gay Byrne (RTÉ1), Larry Gogan (RTÉ Radio 1)
 Danimarka – Jørgen de Mylius (DR TV)
 Hollanda – Ivo Niehe (Nederland 1)
 Yugoslavya – Mladen Popović (TVB2), Oliver Mlakar (TVZ 1), Tomaž Terček (TVL1)
 Avusturya – Ernst Grissemann (FS2)
 Almanya – Ado Schlier (ARD Deutsches Fernsehen), Roger Horné (Deutschlandfunk)
 Türkiye – Başak Doğru (TRT)
 Finlandiya – Heikki Seppälä (YLE TV1), Jaakko Salonoja (YLE Rinnakkaisohjelma)
  İsviçre – Bernard Thurnheer (TV DRS), Serge Moisson (TSR), Ezio Guidi (TSI)
 İtalya – Antonio De Robertis (Raidue and Rai Radio 1)
 Portekiz – Fialho Gouveia (RTP1)
 İzlanda – (Katılmayan ülke) – TBC (Sjónvarpið)
 İsrail – (Katılmayan ülke) – Yorumcu yok

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1985 Eurovision Şarkı Yarışması, 30. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1984 yarışması'nı kazanmasından dolayı 4 Mayıs 1985 tarihinde İsveç'in kenti Göteborg'ta bulunan Scandinavium'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Lill Lindfors yapmıştır. İsveç ikinci kez yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Norveç'i temsil eden "La det swinge" adlı şarkısıyla Bobbysocks olmuştur. Norveç yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Göteborg, İsveç'teki ikinci ve İskandinav ülkelerindeki beşinci büyük kenttir. Arenanın inşaatı, 1969 yılında onlarca gerileme sonrasında başladı ve 18 Mayıs 1971'de açıldı. Scandinavium, İsveç Hokey Ligi'nden Frölunda HC'nin ev arenası ve yıllık Göteborg At Şovu'na ev sahipliği yapmaktadır.

Hollanda ve Yugoslavya yarışmadan çekilmiştir. Hollanda'da yarışma günü ile aynı gün ölüleri anma günü olması nedeniyle ve Yugoslavya Zorica Kondža ve Josip Genda'nın seslendirdiği "Pokora" adlı şarkıyı seçmesine rağmen Josip Broz Tito'nun ölüm günü olması nedeniyle yarışmadan çekilmişlerdir. İsrail ve Yunanistan yarışmaya yeniden katılmıştır.
1985 aynı zamanda önceki on üçten az Eurovision sanatçısının geri dönüş yaptığı yıldı. Yarışmanın kazananı Bobbysocks! ikilisi de daha önce solist olarak katılmıştı: Hanne Krogh, 1971 yılında Norveç'i, Elisabeth Andreassen ise 1982'de İsveç'i Kikki Danielsson'la birlikte Chips'de düet yapmıştır. Kikki de bu yıl ev sahibi ülke İsveç için geri döndü ve böylece Elisabeth Andreassen ve Bobbysocks!'a karşı yarışmıştır.
1956'da yapılan ilk Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanan Lys Assia, Eurovision Şarkı Yarışması'nın otuzuncu serisinin onuruna konuk oldu. Sunucu Lill Lindfors tarafından tanıtıldı. Kamera seyircileri selamlayan Lys'e yakınlaştı, orkestra kazanan şarkısı "Refrain" adlı şarkıyı çaldı.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

 İrlanda - Noel Kelehan
 Finlandiya - Ossi Runne
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Haris Andreadis
 Danimarka - Wolfgang Käfer
 İspanya - Juan Carlos Calderón
 Fransa - Michel Bernholc
 Türkiye - Garo Mafyan
 Belçika - Curt-Eric Holmquist
 Portekiz - José Calvário
 Almanya - Rainer Pietsch
 İsrail - Kobi Oshrat
 İtalya - Fiorenzo Zanotti
 Norveç - Terje Fjærn
 Birleşik Krallık - John Coleman
  İsviçre - Anita Kerr
 İsveç - Curt-Eric Holmquist
 Avusturya - Richard Oesterreicher
 Lüksemburg - Norbert Daum
 Yunanistan - Haris Andreadis

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 İrlanda - John Skehan
 Finlandiya - Annemi Genetz
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Danimarka - Bent Henius
 İspanya - Matilde Jarrín
 Fransa – Clémentine Célarié
 Türkiye - Fatih Orbay
 Belçika - An Ploegaerts
 Portekiz - Maria Margarida Gaspar
 Almanya - Christoph Deumling
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 İtalya - Beatrice Cori
 Norveç - Erik Diesen
 Birleşik Krallık - Colin Berry
  İsviçre - Michel Stocker
 İsveç - Agneta Bolme-Börjefors
 Avusturya - Chris Lohner
 Lüksemburg - Frédérique Ries
 Yunanistan - Synia Kousoula

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1986 Eurovision Şarkı Yarışması, 31. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1985 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Mayıs 1986 tarihinde Norveç'in kenti Bergen'de bulunan Grieghallen'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Åse Kleveland yapmıştır. Norveç ilk kez yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Belçika'yı temsil eden "J'aime la vie" adlı şarkısıyla Sandra Kim olmuştur. Norveç yarışmayı ilk kez kazanmıştır. Eurovison Yarışmasının en genç kazanan ismi olmuştur. Kendisini 15 yaşında olarak göstermiştir ama aslen 13 yaşındaydı. İkinci sıraya yerleşmiş olan İsviçre bunun üzerine ne kadar itiraz ettiyse de, bir sonuca varılmamıştır.

1985'e gelindiğinde Norveç, “sıfır puan ülkesi” olmaktan ve altı defa sonuncu gelmeyi kabul etmişti. 1985 Yarışmasını kazandıklarında, Norveç nüfusu arasında bir gurur kaynağıydı. 1985 sonbaharında, NRK bir sonraki yıl yarışmayı Bergen'deki Grieghallen'de düzenleyerek başkent Oslo'dan ve ana şehir Stavanger, Sandnes ve Trondheim'den gelen teklifleri reddetti.

Norveç ilk kez Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yaptığında NRK, etkinlik için cömert bir bütçe sundu ve Grieghallen'i canlı şov için Viking-esque "buz sarayına" dönüştürdü ve sahne için beyaz ve pastel neon ışıklarıyla tamamladı. Ayrıca NRK, açılış numarası için sunum yapan Åse Kleveland için özel elmas kaplı bir elbiseye de sahipti. 15 kilonun (6,8 kg) üzerinde yükselen ödüllü elbise, NRK'nın Oslo'daki Marienlyst'deki kostüm departmanında sergilenmektedir.
Sunulan ara gösterilerden birinde Norveçli ulusal yayıncılık orkestrası Kringkastingsorkesteret (KORK) eşliğinde Norveçli müzisyenler Sissel Kyrkjebø ve Steinar Ofsdal yer aldı. Bergen şehrinin geleneksel şarkısı Udsikter fra Ulriken ("Nystemte'n" olarak da bilinir) ile açıldılar ve Bergen bölgesinin manzaralarını ve seslerini gösterirken tanıdık bir dizi melodi sundu. Ofsdal, akordeon, kaydedici ve hardingfele gibi bir dizi geleneksel Norveç halk enstrümanı çaldı. Sunum Kyrkjebø'yu uluslararası alanda tanınan bir sanatçı olmasına neden olmuştur.

Yarışmaya 20 ülke katılmıştır. İzlanda ilk defa yarışmaya katılmış, Hollanda ve Yugoslavya yarışmaya geri dönmüş, İtalya yarışmaya herhangi bir delege göndermediği ve Yunanistan ise Ortodoks bayramı olan Paskalya nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Lüksemburg - Frédérique Ries
 Yugoslavya - Enver Petrovci
 Fransa - Patricia Lesieur
 Norveç - Nina Matheson
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 İzlanda - Guðrún Skúladóttir
 Hollanda – Joop van Zijl
 Türkiye - Ümit Tunçağ
 İspanya - Matilde Jarrín
  İsviçre - Michel Stocker
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 İrlanda - John Skehan
 Belçika - Jacques Olivier
 Almanya - Christoph Deumling
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Avusturya - Tilia Herold
 İsveç - Agneta Bolme-Börjefors
 Danimarka - Bent Henius
 Finlandiya - Solveig Herlin
 Portekiz - Margarida Andrade

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1987 Eurovision Şarkı Yarışması, 32. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1986 yarışması'nı kazanmasından dolayı 3 Mayıs 1986 tarihinde Belçika'nın başkenti Brüksel'de bulunan Palais du Centenaire'de yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Viktor Lazlo yapmıştır. Belçika ilk kez yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "Hold Me Now" adlı şarkısıyla Johnny Logan olmuştur. İrlanda yarışmayı üçüncü kez kazanmıştır. Johnny daha önce 1980 yarışmasını kazanarak Eurovison Yarışmasının ikinci kez kazananı olmuştur.

Brüksel, Belçika'nın başkentidir. Brüksel Başkent Bölgesi, hem Belçika Fransız Topluluğunun hem de Flaman Topluluğunun  bir parçasıdır ancak Flandre ve Valon Bölgesi bölgelerinden ayrıdır.
Yarışma, 1930'dan beri Belçika'nın Heysel Platosu'ndaki (Heysal Parkı) bağımsızlığının yüzüncü yılını kutlamak üzere inşa edilen bir dizi sergi salonu olan Palais du Centenaire'de gerçekleşti. Yüzüncü Yıl Sarayı (Fransız: Palais du Centenaire, Hollandaca: Eeuwfeestpaleis), 1935 Dünya Fuarı'nın kalan binalarından biridir. Hâlen ticaret fuarları için kullanılmaktadır.

Başlangıçta, yarışma iki Belçika halk yayıncısı tarafından ortaklaşa düzenlenecekti: Fransızca konuşan Radio Télévision Belge Francophone (RTBF) ve Felemenkçe konuşan Belgische Radyo-Televizyon Televisieomroep (BRT). Amaç Belçika'ya birleşmiş bir ülkenin imajını vermekti. Ancak hızlı bir şekilde, iki yayıncı arasında, özellikle mekanda, sunum yapanlar ve yarışmanın yayınlanması arasında anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Son olarak, BRT projeden çekildi ve RTBF sadece yarışmanın organizasyonunu üstlenmeye karar verdi.

1987 yarışmasına 22 ülke katılarak en fazla katılımlı yarışma olmuştur. İtalya ve Yunanistan yarışmaya geri dönmüş, Sadece Fas, Malta ve Monako yarışmaya katılmamıştır.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Notes

1.^Bazı kelimeler İngilizce içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Norveç - Sverre Christophersen
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Avusturya - Tilia Herold
 İzlanda - Guðrún Skúladóttir
 Belçika - An Ploegaerts
 İsveç - Jan Ellerås
 İtalya – Mariolina Cannuli
 Portekiz - Ana Zanatti
 İspanya - Matilde Jarrín
 Türkiye - Canan Kumbasar
 Yunanistan - Synia Kousoula
 Hollanda - Ralph Inbar
 Lüksemburg - Frédérique Ries
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Fransa - Lionel Cassan
 Almanya - Gabi Schnelle
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Finlandiya - Solveig Herlin
 Danimarka - Bent Henius
 İrlanda - Brendan Balfe
 Yugoslavya - Ljiljana Tipsarević
  İsviçre - Michel Stocker

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1988 Eurovision Şarkı Yarışması, 33. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1987 yarışması'nı kazanmasından dolayı 30 Nisan 1988 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan RDS Simmonscourt Pavilion'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Pat Kenny ve Michelle Rocca yapmıştır. İrlanda üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İsviçre'yi temsil eden "Ne partez pas sans moi" adlı şarkısıyla Céline Dion olmuştur. İsviçre yarışmayı ikinci kez kazanmıştır.

Dublin, İrlanda'nın başkenti ve en büyük şehridir. Dublin, İrlanda'nın doğu kıyısındaki Leinster eyaletinde, Liffey Nehri'nin ağzında. Viking yerleşimi olarak kurulan Dublin Krallığı, Norman istilasının ardından İrlanda'nın ana şehri oldu. Şehir, 17. yüzyıldan itibaren hızla genişledi ve kısa bir süre önce, 1800'de Birlik'ler Yasası'ndan önce Britanya İmparatorluğu'nun ikinci büyük kentiydi.
Yarışma, normalde tarım ve at gösterileri için kullanılan Royal Dublin Society'nin Simmonscourt Köşkü'nde gerçekleşti. Mekan daha önce 1981 yarışmasına ev sahipliği yapmıştı.

Ev sahibi yayıncı RTÉ, daha genç bir izleyici çekmek ve sürdürmek için yarışmayı yenilemek amacıyla, müzik yayınları ve gençlik programlarının direktörlüğünü üstlenen Declan Lowney'i bu bölümün direktörü olarak kullandı. Geleneksel skorbordun yerini, sahnenin her iki tarafında yer alan iki dev Vidiwalls aldı; bu da, oyuncuların oy duyurularında belirlediği yeşil odadan gelen oyuncuların canlı görüntülerini yansıttı ve bilgisayar tarafından oluşturulan yeni bir skor tahtası kullanıldı.
Baş yapım tasarımcısı Michael Grogan altında Paula Farrell tarafından tasarlanan sahnenin, aynı zamanda Eurovision Şarkı Yarışması için şimdiye kadar yapılmış en büyük ve en karmaşık olanıydı. Yönetmen, salonun büyük kısmının ortalama büyüklükteki bir sergi salonu olan salonda yer alması gerçeğini telafi etmek için, yönetmen seyircinin bulunduğu salonu kasten karartmış ve izleyicinin geniş açılı çekimlerini kullanmayı reddetmiştir. mekanın illüzyonunu, olduğundan daha büyük olmasıyla yaratır.
Kartpostallar için katılımcılar İrlanda'da kültürden geleneğe, spordan gezmeye kadar konular işlenmiştir.

1988 yarışmasına 21 ülke katılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti yarışmadan çekilmiştir.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1989 Eurovision Şarkı Yarışması, 34. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1988 yarışması'nı kazanmasından dolayı 6 Mayıs 1989 tarihinde İsviçre'nin kenti Lozan'da bulunan Palais de Beaulieu'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Jacques Deschenaux ve Lolita Morena yapmıştır. İsviçre ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Yugoslavya'yı temsil eden "Rock Me" adlı şarkısıyla Riva olmuştur. Yugoslavya yarışmayı ilk kez kazanmıştır.

Lozan, İsviçre'nin Fransızca konuşulan kısmında bir şehir ve Vaud kantonunun başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, Cenevre Gölü kıyısında yer almaktadır (Fransızca: Lac Léman veya sadece Le Léman). Kuzeybatısındaki Jura Dağları ile birlikte Fransız şehri Évian-les-Bains'e bakmaktadır. Lozan, Cenevre'nin 62 kilometre (38.5 mil) kuzeydoğusundadır.
1989 yarışmasına ev sahipliği yapmak için kongre ve sergi merkezi olan Palais de Beaulieu seçildi. Merkezde 1.844 kişilik Théâtre de Beaulieu konseri, yarışmanın yapıldığı dans ve tiyatro salonu yer alıyor. 1954'te açılan Théâtre de Beaulieu, İsviçre'deki en büyük tiyatrodur.

1989 yarışmasına 22 ülke katılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti yarışmaya geri dönmüştür.

Ev sahibi Orkestra Şefinin adı ve soyadı kalın yazıyla yazılmıştır

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1990 Eurovision Şarkı Yarışması, 35. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1989 yarışması'nı kazanmasından dolayı 5 Mayıs 1990 tarihinde Yugoslavya'nın kenti Zagreb'de bulunan Vatroslav Lisinski Konser Salonu'nda yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Helga Vlahović Brnobić ve Oliver Mlakar yapmıştır. Yugoslavya ilk defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. Yarışmanın kazananı İtalya'yı temsil eden "Insieme: 1992" adlı şarkısıyla Toto Cutugno olmuştur. İtalya yarışmayı 1964 yılıyla birlikte 2. kez kazandı.
Yarışmaya katılan çoğu şarkının sözleri, Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla doğu Avrupa'da yola giren demokrasi ile ilgilidir ki yarışmanın birincisi olan şarkı Avrupa Birliği'nin 1992'de yürülüğe girecek olmasıyla ilgilidir.

Hırvatistan'ın başkenti olan Zagreb, Yugoslavya'nın en büyük ikinci şehriydi. Yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere Vatroslav Lisinski Konser Salonu seçildi. Konser salonu ve kongre merkezi, 19. yüzyıl Hırvat bestecisi Vatroslav Lisinski'nin adını aldı.
1990 yarışmasına ev sahipliği yapmak için, 1989 yılında ilk büyük tadilattan geçti. 1992 yılında, salonun bakır çatı örtüsü tamamen değiştirildi. 1999 ve 2009'da yeniden yapılanma ve tadilat işleri yapılmıştır.

1990 Eurovision Şarkı Yarışması, bir yaş kuralı uygulanan ilk yarışmadır. Avrupa Yayın Birliği (EBU), 11 ve 12 yaşları arasında olan 1989 yarışmasında iki sanatçının yaşları arasındaki eleştirilerin ortaya çıkmasından sonra bir kısıtlama kuralı getirmeye zorladı. 1990'dan itibaren, yarışmanın yapıldığı gün 16 yaşın altındaki hiçbir sanatçı sahne alamadı. Bu kural, Eurovision'da şimdiye kadarki en genç kazanan için rekorun hiçbir zaman kırılmayacağı anlamına geliyordu, çünkü 1986 yarışmasını Belçika'ya kazandıran Sandra Kim daha 13 yaşındaydı.

1989 yarışmasına 22 ülke katılmıştır. Malta adına yarışmaya 15 yıl aradan sonra "Our Little World of Yesterday" adlı şarkısıyla Maryrose Mallia katılmak istese de 22 ülke katılım kuralı olduğundan dolayı yarışmasına izin verilmemiştir. Daha sonra bu kural kaldırılmıştır.

Notes

1.^ Bazı kelimeler İngilizce, Fransızca ve Sırp-Hırvatça içermektedir.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 İspanya - Matilde Jarrín
 Yunanistan - Fotini Giannoulatou
 Belçika - Jacques Olivier
 Türkiye - Korhan Abay (aynı zamanda 2004 Eurovision Şarkı Yarşıması'nı sunmuştur)
 Hollanda - Joop van Os
 Lüksemburg - Jean-Luc Bertrand
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 İzlanda – Árni Snævarr
 Norveç - Sverre Christophersen
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Danimarka - Bent Henius
  İsviçre - Michel Stocker
 Almanya - Gabi Schnelle
 Fransa - Valérie Maurice
 Yugoslavya - Drago Čulina
 Portekiz - João Abel Fonseca
 İrlanda - Eileen Dunne
 İsveç - Jan Ellerås
 İtalya - Paolo Frajese
 Avusturya - Tilia Herold
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 Finlandiya - Solveig Herlin

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1991 Eurovision Şarkı Yarışması, 36. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1990 yarışması'nı kazanmasından dolayı 4 Mayıs 1991 tarihinde İtalya'nın başkenti Roma'da bulunan Studio 15 de Cinecittà'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Gigliola Cinquetti ve Toto Cutugno yapmıştır. İtalya ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Puanları eşit olan Fransa ve İsveç'in -ikisi de 4 ülkeden 12 tam puan almıştır- 10 puan aldıkları ülke sayısına bakıldığında 5'e 2 üstünlük sağladığı için yarışmanın kazananı İsveç'i temsil eden "Fångad av en stormvind" adlı şarkısıyla Carola olmuştur. İsveç yarışmayı üçüncü kez kazanmıştır. Carola, daha önce ülkesini 1983 Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil etmiş ve üçüncü olmuştur

Yarışmaya ilk olatak Sanremo Müzik Festivali'nin her yıl gerçekleştiği Sanremo'daki Teatro Ariston'un ev sahipliği yapması kararlaştırılmıştı. Organizatörler, Eurovision Şarkı Yarışması'nın oluşturulmasına ilham veren İtalyan festivaline saygılarından dolayı bu kararı aldığı belirtiliyordu. Ancak Irak'ın Kuveyt'in İşgalinden ve Körfez Savaşı'nın patlak vermesinden sonra, ev sahibi yayıncı RAI, Ocak 1991'de, yabancı delegelerin güvenliğini daha iyi sağlamak için bu yarışmayı Roma'ya taşımıştır. Bu olay ciddi organizasyon sorunlarına ve gecikmelere neden oldu.
Roma, İtalya'nın başkenti ve özel bir komündür (Comune di Roma Capitale). Roma, Lazio bölgesinin başkenti olarak da hizmet vermektedir. Roma'daki büyük bir film stüdyosu olan Cinecittà stüdyosu 15, daha sonra yeni mekan olarak onaylanmıştır. 400.000 metrekarelik bir alana sahip, Avrupa'nın en büyük film stüdyosu ve İtalyan sinemasının merkezi olarak kabul edilmektedir. Stüdyolar, Faşist dönemde İtalyan film endüstrisini canlandırmak için bir planın parçası olarak inşa edildi.
Yarışmayı bir önceki yılın kazananı Toto Cutugno ve 1964 yılında yarışmayı ilk defa İtalya'ya getiren Gigliola Cinquetti sunmuştur. Avrupa Yayın Birliği'nin resmi dillerinin İngilizce ve Fransızca olmasına karşın, iki sunucu bu dilleri neredeyse hiç kullanmayıp tüm yarışmayı İtalyanca sunmuştur. Sunucular, oylama sırasında da İngilizce ve Fransızca kullanmaktan imtina etmeye çalışmışlardır, oyları İngilizce ve Fransızcanın yanında İtalyanca olarak da tekrar etmişlerdir, hatta bazı ülkelerin jüri sözcülerinden İtalyanca konuşmalarını istemişlerdir. Toto Cutugno'nun ülkeleri ve şarkılarını sıkça yanlış anons etmesi, resmi olmaktan oldukça uzak sunuş stili ve oylama sırasındaki heyecanlı tavırları hem delegasyonlardan, hem de o dönemin Avrupa Yayın Birliği denetçisi Frank Naef'den yarışma sonrası bolca şikayet almıştır. Bunun yanında yarışma sırasında pek çok teknik hata yaşanmıştır; İsveç temsilcisi Carola'nın mikrofon bağlantısı kopmuştur ve salonun duyamaması üzerine tekrar sahne alması gündeme gelmiştir, Ankara'daki Türk jürisiyle Roma arasında çok zor bağlantı kurulmuştur ve ancak Frank Naef'in yardımları sayesinde Türk oyları açıklanabilmiştir.

1991 yarışmasına 22 ülke katılmıştır. Malta 16 yıl aradan sonra yarışmaya geri dönmüştür. Hollanda ise Ölüleri anma gününün yarışma gününe denk gelmesi nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Son oylamada (İtalya), ilk üç yarışmacının hiçbiri - İsveç, İsrail ve Fransa - son 12 puan oylamasına kadar herhangi bir puan almamıştı. Bu oylama Fransa'ya gitti ve ilk kez yirmi iki yıl sonra, Fransa'nın İsveç'i yakalamak için büyük bir açığın üstesinden gelmesiyle birinci olmak için bir durum vardı. Bununla birlikte, 1969'un dört yollu kazananından bu yana, kurallar tek bir açık galibi sağlamak için değiştirildi. Prosedürdeki ilk adım, her ülkeye verilen 12 puanlık oy sayısını kontrol etmekti. İsveç ve Fransa hâlâ eşit sayıda tam puan almıştı. Ancak 10 puanlar sayılırken, İsveç daha fazla on puan aldığı tespit edildi ve nihayet kazanan ilan edildi.
Eğer günümüzdeki modern oylama kullanılsaydı (2008-günümüz) Fransa daha fazla ülkeden puan almasından dolayı yarışmanın kazananı olacaktı.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Yugoslavya - Mebrura Topolovac
 İzlanda - Guðríður Ólafsdóttir
 Malta - Dominic Micallef
 Yunanistan - Fotini Giannoulatou
 İsviçre - Michel Stocker
 Avusturya - Gabriele Haring
 Lüksemburg - Jean-Luc Bertrand
 İsveç - Bo Hagström
 Fransa - Marie-France Brière
 Türkiye - Canan Kumbasar
 İrlanda - Eileen Dunne
 Portekiz - Maria Margarida Gaspar
 Danimarka - Bent Henius
 Norveç - Sverre Christophersen
 İsrail - Yitzhak Shim'oni
 Finlandiya - Heidi Kokki
 Almanya - Christian Eckhardt
 Belçika - An Ploegaerts
 İspanya - María Ángeles Balañac
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Anna Partelidou
 İtalya - Rosanna Vaudetti

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1992 Eurovision Şarkı Yarışması, 37. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1991 yarışması'nı kazanmasından dolayı 9 Mayıs 1992 tarihinde İsveç'in kenti Malmö'de bulunan Malmö Isstadion'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Lydia Cappolicchio ve Harald Treutiger yapmıştır. İsveç üçüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "Why Me?" adlı şarkısıyla Linda Martin olmuştur. İrlanda yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.

Malmö, İsveç'in Skåne ilinin başkenti ve en büyük şehridir. Metropolis bir gamma dünya kentidir (GaWC tarafından listelendiği gibi) ve Stockholm ve Göteborg'dan sonra İsveç'teki üçüncü ve 300.000'in üzerinde nüfusu olan İskandinavya'daki altıncı en büyük kenttir.
Yarışmanın ev sahibi mekanı 4.800 kişilik kapalı spor alanı olan Malmö Isstadion seçildi. 1968'de açılan Malmö Redhawks buz hokeyi takımının eski ev arenası ve 2014 Dünya Gençler Buz Hokeyi Şampiyonası için zaman içinde büyük bir yenileme çalışması geçirdi.

1992 yarışmasına 23 ülke katılmıştır. Hollanda yarışmaya geri dönmüştür. Eurovision tarihinin o yıla dek en yüksek katılımlı yarışması olmuştur.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1993 Eurovision Şarkı Yarışması, 38. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1992 yarışması'nı kazanmasından dolayı 15 Mayıs 1993 tarihinde İrlanda'nın kenti Millstreet'te bulunan Green Glens Arena'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Fionnuala Sweeney yapmıştır. İrlanda dördüncü defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı ev sahibi İrlanda'yı temsil eden "In Your Eyes" adlı şarkısıyla Niamh Kavanagh olmuştur. 

Bu yılki yarışmaya ev sahipliği yapan Millstreet sadece 1.500 kişilik bir nüfusa sahipti. Bu şehir, o ana Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan en küçük şehir olmuştur. Günümüzde de bu rekoru elinde tutmaktadır.
Yarışmaya ev sahipliği yapacak olan Green Glens Arena'nın sahibi Noel C. Duggan, 1992'de İrlanda zaferinin aynı gecesinde devlet yayın kurumu RTÉ'ye, yarışmanın düzenlenmesi için mekanın serbest kullanımını önerdi. Büyük bir kapalı iyi donanımlı binicilik merkezi olan mekan, ev sahibi yayıncı RTÉ'nin bulunduğu yere uygun görülüyordu. Yerel ve ulusal otoritelerin büyük desteği ve bölgedeki birkaç işletme ile bu ölçekte bir olaya uyum sağlamak için kasabanın altyapısı büyük ölçüde geliştirildi. Aynı zamanda devlet yayıncısı RTÉ tarafından şimdiye kadar denenmiş en büyük dış yayındı ve katılan herkes için teknik bir zafer olarak kabul edildi. Sahne, iki yıl sonra Dublin'de kullanılacak sahnenin de tasarımcısı olan Alan Farquharson tarafından tasarlandı..

Kvalifikacija za Millstreet (Türkçe: Milstreet için eleme,İngilizce: Qualification for Millstreet,Fransızca: Qualification pour Millstreet), Millstreet, İrlanda'da düzenlenen 1993 Eurovision Şarkı Yarışması için gerçekleştirilen ön elemedir. Eurovision Şarkı Yarışması'na daha önce hiç katılmamış (Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Slovenya Yugoslavya tarafından temsil edilmekteydiler fakat bağımsız ülkeler olarak yarışmaya daha önce hiç katılmamışlardı) yedi ülkenin yer aldığı ön eleme 3 Nisan 1993 tarihinde Ljubljana, Slovenya'da bulunan RTV SLO stüdyolarından Tajda Lekše'nin sunuculuğu aracılığıyla canlı olarak yayınlanmış ve üç ülke 1993 Eurovision Şarkı Yarışması finaline yükselmiştir.

1993 yarışmasına 25 ülke katılmıştır. Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Slovenya ön elemede ilk üçte olmayı başararak ilk kez katılmışlardır. Eurovision tarihinin o yıla dek en yüksek katılımlı yarışması olmuştur.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Oldukça çekişmeli bir oylamaya sahne olan yarışmada sonuç, oylarını açıklayan son jüri olan Malta'ya kadar belli olmamıştır ve tüm oylama ev sahibi İrlanda ile Birleşik Krallık'ın rekabeti ile geçmiştir. Aslında oylarını sekizinci sırada vermesi gereken Malta, teknik problemlerden dolayı oylarını son sırada açıklamıştır. Malta oylarını açıklamadan önce birinci 175 puanla İrlanda, ikinci ise 164 puanla Birleşik Krallık iken Malta, Birleşik Krallık'a hiç oy vermemiş, İrlanda'ya ise 12 puan vermiştir. 12 puan verildikten sonra salonda çok büyük alkış ve kutlamalar meydana gelmiştir. Bu, İrlanda'nın beşinci birinciliği olmuştur ve o zamana kadar en çok birinciliği olan iki ülkeyle (Fransa ve Lüksemburg) eşitlenir duruma gelmiştir. 1968 ve 1969 yıllarında İspanya, 1972 ve 1973 yıllarında Lüksemburg ve 1978 ve 1979 yıllarındaki İsrail birinciliklerinden sonra İrlanda, ev sahibi olduğu yarışmayı kazanan dördüncü olmuştur. Ancak bu ülkelerden farklı olarak bir sonraki yılda da yarışmayı düzenleyebilmiştir.
Oylama sırasında kuşatma yüzünden zorlukla bağlantı kurulabilen Saraybosna'daki Boşnak jüri sözcüsüne salondaki seyirciler moral alkışı göndermiştir.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1994 Eurovision Şarkı Yarışması, 39. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1993 yarışması'nı kazanmasından dolayı 30 Nisan 1994 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan Point Theatre'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Cynthia Ní Mhurchú ve Gerry Ryan yapmıştır. İrlanda beşinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "Rock 'n' Roll Kids" adlı şarkısıyla Paul Harrington & Charlie McGettigan olmuştur. İrlanda yarışmayı altıncı kez kazanarak Eurovision tarihinde en fazla kazanan ülke unvanını korumayı başarmıştır. Ayrıca yarışma tarihinde ilk ve tek üç kez art arda kazanan ülke olmuştur.
Eurovision tarihinde ilk defa oylama telefon yerine uydu üzerinden yapıldı ve bunun sonucunda izleyiciler sözcüleri ekranda görebildi.

İrlanda, Cork'taki Millstreet'teki 1993 yarışmasını kazandıktan sonra beşinci kez yarışmaya ev sahipliği yaptı. Dublin, ev sahibi şehir olarak seçildi ve Eurovision Şarkı Yarışması dördüncü kez İrlanda'nın başkentinde yapıldı. Yarışma mekanı, Dublin Docklands arasında, Liffey Nehri'nin Kuzey Duvarı Rıhtımı'ndaki Point Theatre idi.

Yarışma, suda yüzen yıldızların, havai fişeklerin ve karikatürlerin etrafında dans eden, kahve içip bisiklet süren kısa bir filmle başladı. Kameralar daha sonra beyaz renkte giyinmiş ve tanınmış İrlandalı figürlerin karikatür kafaları giyen dansçıların Avrupa ülkelerinin bayraklarını taşıyan sahneye çıktığı mekana yayıldı. Sunucular sahneye muhteşem bir şekilde tiyatronun çatısından inen bir köprüden girdiler. Bu yılki video kartpostallar, yarışmacıların İrlanda'da okuma, balık tutma ve diğer etkinlikler yapmalarını gösteren edebi bir temaya sahipti. Sahne, Paula Farrell tarafından Millstreet sahnesinden dört kat daha büyüktü ve gökdelenler ve video ekranlarından oluşan bir şehir sahnesi ve sürekli değişen gece gökyüzünün zeminini içeren tasarımı, fütüristik bir Dublin'in ne olabileceği fikrine dayanıyordu. Biri sabit kalan Liffey nehri gibi görünüyor. Zemin, sulu bir etki sağlamak için koyu mavi yansıtıcı bir boyayla boyandı.

1994 yarışmasına 25 ülke katılmıştır. Bu yıl uygulamaya sokulan kural ile katılıma ilgi duyan ülkelerin artışı nedeniyle 2004 yılında getirilen Yarı final sistemine kadar önceki yılda son 5'te olan ülkeler bir sonraki yarışmaya katılımına izin verilmemiştir. Önceki yıl son beşte olan Belçika, Danimarka, İsrail, Slovenya ve Türkiye ile kendi istekleriyle yarışmadan çekilen İtalya ve Lüksemburg katılmamıştır. Estonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Romanya, Rusya ve Slovakya yarışmaya ilk kez katılmıştır.

Notlar

1. ^ Şarkı sözlerinin bir kısmı İngilizce sözler içeriyordu.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Some participating countries didn't provide radio broadcasts for the event, the ones who did are listed below.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1995 Eurovision Şarkı Yarışması, 40. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1994 yarışması'nı kazanmasından dolayı 13 Mayıs 1995 tarihinde İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulunan Point Theatre'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Mary Kennedy yapmıştır. İrlanda altıncı defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı Norveç'i temsil eden "Nocturne" adlı şarkısıyla Secret Garden olmuştur. Norveç yarışmayı ikinci kez kazanmıştır. Norveç, İrlanda'nın üst üste üç kez kazanma rekorunu kırmayı başarmıştır.

1994 yarışmasını kazandıktan sonra, RTÉ, 1995'te üst üste üçüncü bir yarışmaya ev sahipliği yapmayı göze alamayacaklarından endişe duyuyordu. BBC, yarışmaya ev sahipliği yapma sorumluluğunu üstlenmeyi teklif etti ve hatta yarışmanın ortak bir yapım olarak Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'ta düzenlenmesini önerdi. Sonunda RTÉ, yarışmanın tüm masraflarını üstlenerek yapmaya karar verdi. Bununla birlikte, EBU'ya İrlanda'nın bir kez daha kazanması durumunda, olayı üst üste dördüncü yıl boyunca gerçekleştirmeleri beklenmeyeceğini sordular.
İrlanda, Cork'taki Millstreet'teki 1994 yarışmasını kazandıktan sonra altıncı kez yarışmaya ev sahipliği yaptı. Dublin, ev sahibi şehir olarak seçildi ve Eurovision Şarkı Yarışması beşinci kez İrlanda'nın başkentinde yapıldı. Yarışma mekanı, aynı zamanda bir yıl önceki yarışmaya da ev sahipliği yapan Dublin'deki Point Theatre idi.

İrlanda'nın Eurovision'daki ilk kazananı 1970 yılında "All Kinds of Everything" adlı şarkısıyla Dana ve "Bay Eurovision" lakaplı 1980 ve 1987 yılında (sırasıyla "What's Another Year?" ve "Hold me Now") adlı şarkılarıyla iki kez kazanan Johnny Logan yarışmaya konuk olarak katılmıştır. Seyirciler, şarkılar ve oylama arasında Johnny Logan'ın doğum gününü kutlamıştırlar.
Sahne, İrlanda'nın Millstreet kentinde düzenlenen 1993 yarışmasının sahnesini de tasarlayan Alan Farquharson tarafından tasarlandı. Her ne kadar karanlık ve oldukça kasvetli bir sahne olsa da, gösterişli bir açılışın sağlanmasına yardım etti ve dev bir ekran, ok şeklindeki sahnenin havai fişeklerin ortasında bir araya gelmesini sağlamak için sonradan ortadan kaybolan bir merdivene inen sunucuyu ortaya çıkarmak için döndürüldü. Ara gösteri olarak, Clannad, Brian Kennedy (aslında 11 yıl sonra İrlanda'yı temsil edecek ve kazanan grupla işbirliği yapacak olan) ve önde gelen müzisyen Michael O'Suilleabhan tarafından bestelenen İrlandalı birçok iyi performanstan oluşuyordu.

1995 yarışmasına 23 ülke katılmıştır. EBU, önceki yıla katılımcı sayısını azaltarak yirmi üç olarak belirlemiştir. Önceki yıl son yedi'de olan ülkeler Estonya, Finlandiya, Hollanda, İsviçre, Litvanya, Romanya ve Slovakya'nın katılmasına izin verilmemiş, Belçika, Danimarka, İsrail, Slovenya ve Türkiye yeniden yarışmaya katılmıştır.

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Kazanan şarkı "Nocturne" sadece 24 Norveççe kelime içermesine karşın, yarışma sonrasında Türkiye dahil birçok ülkede popüler bir şarkı olmuştur. Ayrıca şarkının bestecisi ve grubun kurucularından Rolf Lovland Norveç'e ilk birinciliği getiren "La det Swinge" şarkısının da bestecisidir.

 Polonya - Jan Chojnacki
 İrlanda - Eileen Dunne
 Almanya - Carmen Nebel
 Bosna-Hersek - Diana Grković-Foretić
 Norveç - Sverre Christophersen
 Rusya - Marina Danielian
 İzlanda - Áslaug Dóra Eyjólfsdóttir
 Avusturya - Tilia Herold
 İspanya - Belén Fernández de Henestrosa
 Türkiye - Ömer Önder
 Hırvatistan - Daniela Trbović
 Fransa - Thierry Beccaro
 Macaristan - Katalin Bogyay
 Belçika - Marie-Françoise Renson "Soda"
 Birleşik Krallık - Colin Berry
 Portekiz - Serenella Andrade
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Andreas Iakovidis
 İsveç - Björn Hedman
 Danimarka - Bent Henius
 Slovenya - Miša Molk
 İsrail - Daniel Pe'er (co-presenter of the 1979 Eurovision Song Contest)
 Malta - Stephanie Farrugia
 Yunanistan - Fotini Giannoulatou

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1996 Eurovision Şarkı Yarışması, 41. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1995 yarışması'nı kazanmasından dolayı 18 Mayıs 1996 tarihinde Norveç'in başkenti Oslo'da bulunan Oslo Spektrum'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Ingvild Bryn ve a-ha grubunun solisti Morten Harket yapmıştır. Norveç ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmanın kazananı İrlanda'yı temsil eden "The Voice" adlı şarkısıyla Eimear Quinn olmuştur. İrlanda yarışmayı yedinci ve son kez kazanmıştır. Böylece İrlanda yarışmanın en çok kazanan skorunu arttırmıştır.
Televizyonda yayınlanmayan, yalnızca sesli olan bir ön eleme turu, Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından, televizyon finalinde yarışacak olan katılımcı ülkelerin sayısını yirmi dokuzdan daha yönetilebilir sayıya yirmi üçe kadar kısaltmak amacıyla düzenlendi.

Oslo, Norveç'in başkenti ve en kalabalık şehridir. Hem ilçe hem de belediye oluşturur. İlk kez, Norveç'in başkenti yarışmaya ev sahipliği yaptı. Bu, Bergen'deki 1986 yarışmasının ardından etkinliğin Norveç'te gerçekleştirildiği ikinci yarışma oldu.
Ev sahibi mekan olarak çok amaçlı bir kapalı arena olan Oslo Spektrum seçildi. Aralık 1990'da açılan, her yıl düzenlenen Nobel Barış Ödülü Konseri ve ulusal ve uluslararası şöhretin sanatçılarının konserleri gibi önemli etkinliklere ev sahipliği yapmasıyla tanınıyor.

Avrupa Yayın Birliği, çok sayıda potansiyel katılımcı ülkeyi daha gerçekçi bir kesime indirgemeye yönelik kabul edilebilir bir yöntem bulma çabalarını denemeye devam etti. Bu yıl, 1993 için kullanılmış olan ön eleme turuna geri döndüler, ancak bu sefer yalnızca bir ülke bu süreçten muaf tutuldu - ev sahibi Norveç. Asla televizyonda yayınlanmayan veya radyoda yayınlanmayan sadece sesli ön eleme turu EBU tarafından televizyonda finalde yarışacak katılımcı ülkelerin sayısını kısaca listelemek için kullanıldı. Ev sahibi Norveç haricinde, yirmi dokuz ülkeden gelen şarkılar ulusal jüriler için çalındı, bunlardan sadece yirmi ikisi Oslo'daki televizyon finaline seçildi. Almanya, İsrail, Danimarka, Macaristan, Rusya, Makedonya ve Romanya'nın hiçbiri final gecesinde yer alamadı. Sonuç olarak, Makedonya'nın katılımı hiçbir zaman EBU tarafından bir ilk katılım olarak sınıflandırılmadı, ülke nihayetinde 1998 yılındaki yarışmada ilk katılımını gerçekleştirdi. Ayrıca bu yıl, Bulgaristan ve Ukrayna'nın başlarda katılması söz konusuyken sonradan bu ülkeler katılmaktan vazgeçmişlerdir.
Bunun yanında, yarışma tarihinde ilk defa oylama bölümü Silicon Graphics tarafından sağlanan sanal gerçeklik teknolojisi kullanılarak yapıldı. Sunucu Ingvild Bryn, izleyicilere 3 boyutlu bir puan tablosu, yeşil oda görüntüleri, jüri sözcüleri ve ülke grafiklerinin yer aldığı "mavi oda"yı tanıttı. Tek fiziksel yönler Ingvild'in kendisi ve iki podyumdu. Yarışma tarihinde ilk kez, telefon veya video bağlantısı yerine puanları iletmek için bir jüri sözcüsünün kendisi sahneye çıktı. Norveçli jüri sözcüsü Ragnhild Sælthun Fjørtoft, Norveç'in skorlarını duyurmak için mavi ekran setinde Ingvild Bryn'e katıldı. Sanal puan tablosu sadece ülkenin adını ve toplam skorunu listelemekteydi; bunun yanında puan tablosu 1984 yılından beri ilk kez ülkelerin bayraklarını göstermiyordu. 1985'ten önce, bayraklar sadece 1977 ve 1982'de tabloda görünmekteydi. Puan tablolarındaki bayraklar 1997'de geri döndü ve göründü. O zamandan beri çoğu puan tablosunda düzenli olarak bayraklar yer almıştır; tek istisna 2000 ve 2001'dir.
Bu yılki başka bir yenilik ise; tüm yarışmacılara kendi ülkelerinden bir politikacı tarafından kendi dillerinde iyi şanslar dilenmesiydi. Bu önceden kaydedilmiş mesajlar, performanslarından hemen önce gösterildi. Bu, Eurovision'da bu tür dileklerin olduğu tek yıldı.
Son olarak, Eurovision Şarkı Yarışması'nın adı bu yıl değiştirildi, yeniden markalandı ve bu yıl çoğunlukla "Eurosong '96" olarak anıldı. Ancak bu isim hiç popüler olmadı ve gelecek yıldan itibaren yeniden "Eurovision Song Contest" (Eurovision Şarkı Yarışması) olarak kullanılmaya devam edildi.

Aşağıda ön eleme turundaki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Aşağıda finaldeki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1997 Eurovision Şarkı Yarışması, 42. kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışmasıdır. Yarışma, bir önceki yılın kazananı İrlanda'da, başkent Dublin'de bulunan Point Theatre'da 3 Mayıs 1997 tarihinde yapılmıştır. Sunuculuğunu Carrie Crowley ve Ronan Keating'in üstlendiği yarışmanın kazananı "Love Shine a Light" adlı şarkısıyla Birleşik Krallık'ı temsil eden Katrina & The Waves olmuştur. Bu yılla birlikte Birleşik Krallık yarışmayı beşinci kez kazanmıştır.

İrlanda 1996'da Oslo'daki yarışmayı kazandıktan sonra beş yıl içinde dördüncü kez yarışmaya ev sahipliği yaptı. Dublin, ev sahibi şehir olarak seçildi ve Eurovision Şarkı Yarışması'nın İrlanda başkentinde gerçekleştirildiği altıncı yarışma oldu. Yarışma mekanı, Dublin Docklands arasında, Liffey Nehri'nin Kuzey Duvarı Rıhtımı'ndaki Point Theatre idi. Tiyatro daha önce 1994 ve 1995 yarışmalarına ev sahipliği yaptı. The Point Theatre finalde üç kez ev sahipliği yapan tek mekandır.

1996 ön eleme turundaki tartışmaların ardından, Avrupa Yayın Birliği 1997 için yeni bir sistem başlattı: önceki dört yıla göre en düşük ortalama puanları olan ülkeler 1997 yarışmasına katılmayacak ve bir önceki yıla göre en düşük ortalamalara sahip olanlar hariç tutulacaktı. Beş ülke gelecekteki yarışmaların dışında tutulacaktı (bir yıl boyunca dışlanan her ülkenin bir sonraki yıla otomatik olarak katılmasına izin verileceği için tasarruf edilmesi istenmiştir).
İsrail yarışma gününün Holokost Anma Günü ile aynı günde olması nedeniyle katılmayı reddetmiştir. Böylece önceki yıl düşük puan alan Bosna-Hersek yarışmaya katılma hakkı elde etmiştir. RTÉ, sanatçılar için önceki yıllara göre daha küçük bir performans alanı olan bir sahne ile gösteri hazırladı. Bu daha önce 1988 ve 1994 yarışmalarına katılan Paula Farrell tarafından tasarlanan üçüncü Eurovision'du.
Bu yıl çok çeşitli stiller vardı. Danimarka bir rap şarkısı ile katıldı. Hırvatistan Spice Girls versiyonuyla geldi ve İsveç 1980'lerin ortalarında bir müzik grubunu ile katıldı. Müzik genel olarak eskisinden daha moderndi ve 1991'den beri ilk defa yüksek tempolu bir şarkı kazandı. Bu yıl ilk kez televoting Avusturya, Almanya, İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık olmak üzere beş ülkede test edildi. Halk oylaması yapan ülkelerin sonuçları, bazı durumlarda, jüri kullananlardan farklıydı. İzlanda, bu beş ülkeden 18 puanının 16'sını aldı.

1.^^ Şarkı sözlerinin bir kısmı İngilizce sözler içeriyordu.

Aşağıda ön eleme turundaki tüm 12 puanların bir özeti verilmiştir:

 Belçika – Dutch: André Vermeulen (BRTN TV1), Guy De Pré (BRTN Radio 2), French: Jean-Pierre Hautier (RTBF La Une); Alain Gerlache and Adrien Joveneau (RTBF La Première)
 Finlandiya – Aki Sirkesalo & Olli Ahvenlahti (YLE TV1); Iris Mattila & Sanna Kojo (YLE Radio Suomi)
 Makedonya – Dragan B. Kostik (MTV 1)
 Slovakya – Juraj Čurný (STV2)
 Yugoslavya FC – Nikola Nešković (RTS2)

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1998 Eurovision Şarkı Yarışması, 43. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1997 yarışması'nı kazanmasından dolayı 9 Mayıs 1998 tarihinde Birleşik Krallık'ın kenti Birmingham'da bulunan National Indoor Arena'da yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Terry Wogan ve Ulrika Jonsson yapmıştır. Birleşik Krallık sekizinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. Wogan yarışmanın tarihinde hem yorumculuk yapıp hem de sunuculuk yapan Denise Fabre ve Léon Zitrone'den sonra üçüncü kişi olmuştur. Sahnede değilken, BBC izleyicilerine yorumculuk yapmak için sahne arkasındaki özel standında yer almıştır.
Yarışmaya yirmi beş ülke katılmış, Makedonya yarışmaya ilk kez katılmış, Belçika, Finlandiya, İsrail, Romanya ve Slovakya yarışmaya geri dönmüştür. Avusturya, Bosna-Hersek, Danimarka, İzlanda ve Rusya yarışma kuralları gereği önceki yıl aldıkları kötü sonuçlar nedeniyle katılamamış, İtalya ise yarışmadan çekilmeyi tercih etmiştir. İtalya 2011 yılına kadar geri dönmemiştir.
Yarışmanın başlarında, daha çok Yunanistan, İsrail ve Türkiye'nin katılımcılarını çevreleyen tartışmalar oldu. Yunan besteci Yiannis Valvis, yönetmen Geoff Posner'ın şarkısının filme çekmeyi düşündüğü için mutsuzdu; Birçok Ortodoks Yahudi, İsrail için transseksüel Dana International'ın seçilmesine itiraz etti; Türkiye provalar sırasında şarkılarını üç dakikalık bir süre içinde almak için mücadele etti. Dana International, "Diva" adlı şarkısıyla 172 puan alarak yarışmayı kazanmıştır. Şarkıcı, 1993'te Cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirmesinden beri yarışmaya katılan ilk açık transseksüel sanatçı olmasından dolayı, İsrail ve Avrupa'da çok fazla medya ilgisini çekmişti. Birleşik Krallık yarışmada ikinci olmuş ve Malta üçüncü olmuştur.

Birleşik Krallık ve yayıncı kuruluş BBC, Birmingham şehrinde bulunan National Indoor Arena'da 1998 yarışması'na ev sahipliği yapmıştır. 1982 yılından beri Eurovision Şarkı Yarışması ilk kez ve günümüze dek son kez Birleşik Krallık'ta yapıldı. Yarışma 1960, 1963, 1968, 1972, 1974, 1977 ve 1982 yıllarından sonra sekizinci kez ev sahibi olan Birleşik Krallık, en çok ev sahibi olan ülke rekorunu kırmıştır. Ev sahibi şehir ve mekan 8 Ağustos 1997 tarihinde açıklanmıştır.
National Indoor Arena, 1992 Birleşik Krallık genel seçimleri için salondaki en az sekiz seçmen sayılması da dahil olmak üzere geçmişte birçok önemli etkinlik için kullanıldı. Eurovision Şarkı Yarışması'ndan bir hafta sonra şehir, 24. G8 zirvesine ev sahipliği yapacaktı. Terry Wogan, Bill Clinton'ın konaklayacağı için otel odasını boşalttı. Ekim 1991'de açılan arena, İngiltere'de 1990'lardaki İngiliz televizyon dizisi Gladyatörleri'ne ev sahipliği yapmıştı.
National Indoor Arena'nın kapasitesi 12.700 sandalyeye kadar çıkarken, BBC 4.000 seyircinin ağırlayabileceği mekanın sadece yarısını kullanıma kapatmaya karar verdi. Ana sahnenin en seçkin öğesi olarak balina kuyruğu şeklinde bir yapısı vardı. Yarışmacıların oylamayı izlediği sahnenin arkasında büyük bir yeşil oda inşa edildi. Bir gece kulübü, bir bar alanı ve 40 büyük televizyon ekranına benziyordu. Her iki alan Andrew Howe-Davies tarafından tasarlanmıştır.

Yarışmanın sahneye çıkış kuraları 13 Kasım 1997 tarihinde Birmingham şehrinin ev sahibi mekanın dışında yapıldı, kura çekiminin sunuculuğunu Terry Wogan ve 1997 yarışmasının kazananı Katrina Leskanich yapmıştır. 1997 yılında getirilen yeni kural ile katılımların çoğunda orkestrasız sistem kullanılmasına izin verilmiştir. Almanya, Belçika, İsrail, İsviçre, Malta, Slovenya ve Yunanistan orkestrayı kullanmayı tercih etmemiştir. Fransa ise kısmen orkestrayı kullanmıştır.
Yarışmada ilk defa tüm şarkı performansları bittikten sonra izleyiciler beş dakikalık oylama zamanı içinde oylarını iletmiştir. İngiliz dili konuşan son üllke yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca bu yarışmadan sonra dil serbestliği kuralı getirilmiştir. Kuraldan önce Resmî dili İngilizce olan Birleşik Krallık, İrlanda ve Malta bu dilden yararlanabiliyordu.

Tanıtımlar, geleneksel bir objeye ve daha sonra çağdaşına bakarak "Birmingham Eski ve Yeni" nin açılış temasıyla devam etti. Popüler Britpop şarkıları ve ayrıca bazı klasik müzik parçaları fon müziği olarak kullanılmıştır. Sonunda, ülkelerin bayrakların performansları yapıldı ve sonra orkestra şefi ya da yapmak üzere olan ülkenin performansının başlangıcında gösterildi. Çeşitli temalar sahneye çıkış sırasına göre listelenmiştir:

Macaristan, Romanya, Slovakya ve Türkiye'de televizyon yayınlarında yaşanan sorunlar yüzünden istisna olarak jüri oylaması ile ülkelere puanlarını vermiştir. Bu ülkeler dışında kalanlar ise halk oylaması ile puanlarını vermiştir.

Yarışmanın açılışı, Birmingham, Old ve New başlıklı bir videoyla başladı. Ev sahibi şehrin geçmişi ve şimdiki manzarası, tarihine bir bakış atmak için yan yana getirildi. Orkestra ekranda göründüğü gibi, Yaşamın Muhafızları'nın aktarımın başlangıcını seslendiren trompetleri de ortaya çıktı. BBC tarafından 1960 yılında Londra'da düzenlenen ilk yarışmayı özetleyen kısa bir video gösterildi. Katie Boyle (yarışmayı dört kez sunan tek kişi), önceki yılın galibi, Katrina and the Waves grubunun vokalisti Katrina Leskanich ile birlikte izleyiciye katıldı.

Finalde tüm 12 puanların bir özeti:

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1999 Eurovision Şarkı Yarışması, 44. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma 1998 yarışması'nı kazanmasından dolayı 29 Mayıs 1999 tarihinde İsrail'in Kudüs şehrinde yapılmıştır. İsrail ikinci defa yarışmaya ev sahipliği yapmıştır.
Yarışma 29 Mayıs 1999 tarihinde Uluslararası Kongre Merkezi'nde yapılmış, mekan 20 yıl sonra ikinci kez ev sahipliği yapmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Dafna Dekel, Yigal Ravid ve Sigal Şahamon yapmıştır. İsrail'in önceki kazananları 1978 yarışmasını "A-Ba-Ni-Bi" adlı şarkısıyla kazanan İzhar Kohen ve ertesi yılın kazananı Gali Atari yarışmada konuk olarak yer almıştır.
Yarışmayı 163 puanla İsveç'i temsil eden Charlotte Nilsson, "Take Me to Your Heaven" adlı şarkıyla kazandı. Bu sonuçla İsveç 1990'lardaki (1991 yılında Carola birinci oldu) ikinci, toplamda ise dördüncü zaferini kazandı.

Hazırlık evresinde yarışmaya İsrail yerine Malta veya Birleşik Krallık'ın ev sahipliği yapabileceğine yönelik spekülasyonlar mevcuttu. Spekülasyona, İsrail'in yarışma için fon sağlayamayacağı konusundaki kaygılar ve bir önceki yılın kazananı Dana International'ın bir trans birey olmasından dolayı Ortodoks Yahudilerin karşı çıkması neden olarak gösterilmişti; ancak bütün bunlar resmî yayın organı IBA ile organizasyon ekibi için bir engel teşkil etmedi ve Kudüs'teki Uluslararası Kongre Merkezi yarışma mekanı olarak belirlendi.
2020 yılına göre Kapalı alan olmayan konser salonunda yapılan tek yarışmadır.

Bu yarışmada yıllarca süren mevcut kurallar kaldırıldı: 1977'den beri her ülkenin kendi dillerinden birinde şarkı söylemek zorunda kaldığı kurallar kaldırıldı. Katılan ülkelerin çoğunluğu, yirmi üç kişiden dördü, tamamen veya kısmen İngilizce dilinde şarkıyla katıldı Ulusal dili İngilizce olan İngiltere, İrlanda ve Malta'yı saymamakla Litvanya, İspanya, Hırvatistan, Polonya, Fransa, Kıbrıs, Portekiz ve Türkiye olmak üzere yalnızca sekiz ülke kendi ulusal dillerinde söylemeyi seçti. Ayrıca, yarışma tarihinde ilk defa canlı müzik isteğe bağlı hale geldi. IBA bundan faydalandı ve orkestrayı yarışmadan şov için para kazanmanın bir yolu olarak bırakmaya karar verdi. Bu durum, Eurovision gelenekçilerinin kızmasına neden oldu; iki kez kazanan Johnny Logan bu hareketi eleştirdi ve şimdi olayın "karaoke" olduğunu açıkladı.
İsrail'de derleme CD'si yayınlandı. CD, Polonya, Kıbrıs, Hollanda ve İngiltere'den şarkılarını içermiştir. O zamandan beri, tüm derleme CD'lerinde tüm şarkılar yer aldı.
1999 yılında Avrupa Yayın Birliği yarışmaya mali olarak en çok katkı sağlayan Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya'nın 2000 yarışmasına katılmak için son beş yarışmanın puanlarına bakılmaksızın otomatik olarak katılacağını açıklamıştır.
Letonya'nın yarışmaya ilk kez katılacağı açıklansa da daha sonra yarışmaya katılmama kararı almıştır. Bunun üzerine yarışmaya katılım hakkı Macaristan'a verilmiş, Magyar Televízió yayıncısı da yarışmaya katılmamıştır. Bunun üzerine Portekiz'in 23. ülke olarak katılmasına izin verilmiştir.
Avusturya, Bosna-Hersek, Danimarka ve İzlanda 1998 yarışması'na katılmalarının izin verilmemesinin ardından geri dönmüştür. Ayrıca Litvanya beş yıl aradan sonra geri dönmüştür. Litvanya heyetinin başa çıkması gereken bütçe sorunları vardı ve EBU Litvanyalıların herkesten bir gün sonra İsrail'e gelmesine izin verdi. Diğer taraftan gelen ilk delegasyon Estonya idi.
Rus yayıncı Pervıy Kanal İsrail'deki 1999 yarışması'na güçlü bir geri dönüş yapmak için 1998 yarışmasını yayınlamama kararı almış, fakat o yıllarda önceki yılı yayınlamayan ülkenin takip eden yıl geri dönmesini engelleyen kural getirilmişti. Böylece diğer yıl Rusya yarışmaya geri dönememiştir.

Yarışma başlamadan önce ülkelerin seçimleri ile ilgili bir takım tartışmalar yaşanmıştır. İki şarkının İsrail'de yarışmak için uygun olmadığı tespit edildi: Bosna-Hersek'in temsilcisi Hari Mata Hari'nin yarışmada seslendireceği şarkının daha önce Finlandiya'da yayınlanması sebebiyle diskalifiye edilmiş, Almanya'nın temsilcisi Corinna May şarkısının ise 1997 yılında başka şarkıcı tarafından seslendirildiği ortaya çıkmış ve diskalifiye edilmiştir. Her iki katılımcı da daha sonra ülkelerini temsil etme hakkına sahip olacaktır.
Hırvatistan'ın temsilcisi Doris Dragović'in erkek vokalleri için playback kullanması Norveç delegasyonunun tepkisini çekmiş, bu olayın üzerine Avrupa Yayın Birliği'nin her gelecek sene öncesi ortalamasını aldığı önceki 5 yılın ortalamasında ülkenin puanını üçte bir oranında azaltma kararı aldı.

Resmî site 25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2002 Eurovision Şarkı Yarışması, 25 Mayıs 2002'de Estonya'nın Talinn kentinde düzenlenen 47. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Bir önceki yarışmada Estonya'yı temsilen Tanel Padar, Dave Benton ve 2XL tarafından seslendirilen "Everybody" adlı şarkının birinci olması sonrası, yarışma bu ülkede gerçekleştirilmiştir.
Yarışma sonrası, OGAE Türkiye Eurovision Fan Kulübü'nün açıklamasına göre, TRT Almanya'dan puan alınamamasından şüphelenip Avrupa Yayın Birliği'ne itiraz etmiştir. EBU, itirazın ardından Almanya'daki oylar hakkında herhangi bir açıklama yapmamıştır. Ancak ülke sayısındaki bir düzenlemenin ardından Türkiye ve Yunanistan'ın 2003 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacağı belirtilmiştir. Bu gelişme, Eurovision tarihini değiştirmiş, Türkiye ilk birinciliğini 2003 yılında almış ve etnik/oryantal parçaların temsil egemenliğinin, Doğu Avrupa ülkelerinden Birleşik Krallık'a uzanmasına vesile olmuştur.
Letonya'nın da geçen yıl küme düşmesi sebebiyle yarışmaya katılmaması planlanıyordu ancak Portekiz, yayıncısındaki iç sorunlar nedeniyle katılmayacağını açıklamıştır ve Portekizle boşalan yeri, küme düşen ülkeler içerisinde en yüksek sıralamaya sahip olan Letonya almıştır. Bu, Letonya için özellikle önemli bir gelişme olmuştur çünkü Letonya bu yıl Marie N'in I Wanna şarkısıyla ilk birinciliğini almıştır.

Resmî site

2004 Eurovision Şarkı Yarışması, Türkiye'nin İstanbul şehrinde düzenlenen 49. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışmayı Ruslana, "Wild Dances" adlı şarkısı ile Ukrayna adına kazanmıştır. 12 Mayıs'ta yarı finali, 15 Mayıs'ta ise finali gerçekleşen yarışmanın ev sahipliğini TRT yapmıştır.
Sunuculuğunu Meltem Cumbul ve Korhan Abay'ın üstlendiği yarışma yarı finalli sistemin uygulandığı ilk Eurovision Şarkı Yarışması'dır. "Aynı Gök Kubbe Altında" (veya İngilizce olarak Under the Same Sky) sloganının kullanıldığı yarışmaya Andorra, Arnavutluk, Belarus ilk kez katılmış; Danimarka, Finlandiya, Monako, Litvanya ve Makedonya ise yeniden katılmışlardır.

Sertab Erener'in 2003 yarışmasını kazanmasının ardından TRT yarışmanın yapılması için olası aday yerleri açıkladı. İlk olarak Mydonose Showland düşünülmüştü. Ancak TRT buranın kapasitesinin yarışma için yetmeyeceğinden Mydonose Showland adaylar arasından çıkarıldı. Geriye yarışmanın yapılabileceği iki yer kaldı.

TRT, yarışmanın Abdi İpekçi Arena'da yapılmasına karar verdi.

2003 Eurovision Şarkı Yarışması'nda ilk 10'a girebilen ülkeler doğrudan finalde, diğerleri ise yarı-finalde yarışmıştır. Bunun dışında sadece dört ülke (Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Almanya) daha doğrudan finalde yarışmıştır.

Bu yıl, daha önceki yıllardan çok daha farklı bir logo ve slogan kullanılmıştır. Bu yılki logoda Eurovision yazısındaki "V" harfi bir kalp şeklindedir ve bu kalbin içine ev sahibi ülkenin bayrağı eklenmiştir. Alt tarafta da ev sahibi şehir ve yıl yazmaktadır.
Logo dizaynı, sonraki yarışmalarda da aynı şekilde kullanılmıştır. EBU, 2015'te logonun yazı tipini değiştirmiştir.

Yarı-final, 12 Mayıs 2004 günü saat 21:00 (CET)'da başladı. İlk 10'a giren ülkeler finale çıkma hakkını kazandı.

"Büyük dörtlü" adı verilen grup (Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Almanya) doğrudan finalde yarışmıştır. Bunun dışında 2003 yılında ilk 10 sıraya girebilen ülkeler ve yarı-final elemesinde ilk 10 sırya girebilen ülkeler finalde yarışmıştır.

2004 Eurovision Şarkı Yarışması'nın, 15 Mayıs 2004 tarihinde yapılan final gecesinde DVD ve CD'ler satışa bir gösteri sonrası sunulmuştur. DVD'lerin içinde yarı final ve final gösterilerinin yanı sıra, oylamalar, birincinin tanıtımı, basın toplantısı, şarkıcılar hakkında bilgi gibi çeşitli şeyler bulunmaktadır. Toplam 330 dakikalık DVD'lerin yanı sıra CD'lerde her ülkenin şarkısı bulunmaktadır. DVD ve CD'lerin satışları bazı noktalarda bir süre daha devam etmiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması

Resmî site

2005 Eurovision Şarkı Yarışması ya da 50. Eurovision Şarkı Yarışması, Ukrayna'nın başkenti Kiev'de düzenlendi. Yunanistan'ı temsil eden Elena Paparizu "My Number One" adlı parçasıyla 230 puan elde ederek birinci oldu. Yarı-final 19 Mayıs 2005'te, final ise 21 Mayıs 2005'te yapıldı.
Resmî logosu 2004'teki gibi kalp içinde ev sahibi ülkenin bayrağı bulunan Eurovision yazısıydı. Resmî slogan ise 2004'teki sloganın devamı niteliğindeki "Uyanış"tı. Bu slogan aynı zamanda ülkenin uyanışını ve Avrupa'ya hazır olduğunu simgeliyordu.
Bulgaristan ve Moldova ilk kez bu yarışmada boy gösterdi. Ayrıca 1998'den beri yarışmayan Macaristan da tekrar sahne aldı. Lübnan da yarışacağını bildirmesine rağmen daha sonra çekilme kararı aldı. Favori gösterilen Belarus, İzlanda ve Hollanda finale dahi çıkamadı. Ayrıca yarışmayı bugüne kadar 7 kez kazanan İrlanda'nın şarkısı da yarı final barajına takıldı. Ev sahibi Ukrayna ve yarışmaya en çok bütçeyi ayıran ve 'Büyük Dörtlü' olarak adlandırılan Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya finalde son beşi oluşturdu.

Yarı-final, 19 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilmiştir. 25 ülke performansını sergilemiş, 39 ülke oy vermiştir.

Finalistler:

Dört otomatik finalist Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya;
2004 finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler (diğer otomatik finalistler);
2005 yarı-finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler.
Final, 21 Mayıs 2005 tarihinde gerçekleştirilmiştir ve Yunanistan galip tamamlamıştır.
Kalın yazılı ülkeler 2006 Eurovision Şarkı Yarışması finalinde otomatik olarak yer almıştır.

Ayrıca 1995'te İspanya'ya ikincilik kazandıran Anabel Conde de Andorra'nın parçasında vokallik yapmıştır.

Resmî site

2006 Eurovision Şarkı Yarışması veya 51. Eurovision Şarkı Yarışması, 18 ve 20 Mayıs 2006 tarihlerinde Yunanistan'ın başkenti Atina'da gerçekleştirilen yarışmadır. Yarışmada Finlandiya'yı temsil eden Lordi grubunun "Hard Rock Hallelujah" şarkısı birinci olmuştur. Ermenistan yarışmaya ilk kez katılmıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda ilk kez hard rock türü bir şarkı birinci olmuştur.
Birinci olan şarkı "Hard Rock Hallelujah", Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde o güne kadarki en yüksek puanı almıştır. (2009'da bu rekoru 387 puanla Norveç egale etmiştir.)
Eurovision Şarkı Yarışması tarihinin 1000. şarkısı İrlanda'nın "Every Song Is a Cry for Love" şarkısı olmuştur.
Birinci olan "Hard Rock Hallelujah" şarkısı Ermenistan, Monako ve Arnavutluk haricinde tüm ülkelerden puan almıştır.
Litvanya, Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde ilk kez 12 puanını aldı. Bu 12 puanı İrlanda verdi.

Yarı-final, 18 Mayıs 2006'da, TSİ 22:00'de başladı. Oylamaya yarı-finalde yarışan 23 ülke, 14 otomatik finalist ve Sırbistan-Karadağ katıldı.

Finalistler şu ülkelerdi:

Otomatik olarak her sene finalde olan dört ülke Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya;
2005 finalinde ilk onda olan ülkeler;
2006 yarı-finalinden çıkan on ülke.
Final, 20 Mayıs 2006'da TSİ 22:00'de başladı ve yarışma Finlandiya tarafından kazanıldı.
Kalın harflerle yazılan ülkeler 2007 Eurovision Şarkı Yarışması finalinde otomatik olarak yarışacak ülkelerdi.

Resmî site

2007 Eurovision Şarkı Yarışması ya da 52. Eurovision Şarkı Yarışması, 2007 yılında Finlandiya'nin başkenti Helsinki'deki Hartwall Areena'da düzenlenen yarışmadır. Yarı-finali 10 Mayıs, finali ise 12 Mayıs 2007 tarihinde düzenlenmiştir. Yarışmayı Sırbistan adına yarışan Marija Šerifović, "Molitva" adlı şarkısıyla kazanmıştır. Gürcistan, Çek Cumhuriyeti, Sırbistan ve Karadağ yarışmaya ilk kez katılmıştır. Yarışmanın ev sahibi yayıncısı YLE'dir.
Türkiye, 2006 yılında Sibel Tüzün ile aldığı on birincilik sonucu yarı-finalde yarışıp finale çıkma çabasını gösterdi ve 12 Mayıs'ta yapılan finalde, 163 puan alarak dördüncü olurken 5 ülkeden 12 tam puan alarak, eski yarışma kurallarına göre seneye finale doğrudan katılma hakkı elde etti. Fakat, 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nda 'Büyük Dörtlü' Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve ev sahibi Sırbistan'ın finale çıkıp diğer ülkelerin yarı-finalden başlamasına karar verilmiştir.

Yarı-final, 10 Mayıs 2007 tarihinde TSİ 22.00'da başlamıştır. 28 ülke performans sergilemiştir ve 42 ülke oy kullanmıştır.
Kalın yazılı ülkeler finale kalmıştır.

Finalistler:

'Büyük Dörtlü' Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya;
2006 finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler;
2007 yarı-finalinde ilk 10'da yer alan ülkeler.
Final, 12 Mayıs 2007 tarihinde TSİ 22.00'da başlamıştır ve Sırbistan'ın birinciliğiyle sona ermiştir.

 Avusturya - Andi Knoll
 Belarus - Denis Kurian
 Belçika - Jean-Pierre Hautier (RTBF) / André Vermeulen & Anja Daems (VRT)
 Bosna-Hersek - Dejan Kukrić
 Bulgaristan - Georgi Kushvaliev & Elena Rosberg
 Hırvatistan - Duško Ćurlić
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Vasso Komninou
 Çekya - Kateřina Kristelová
 Danimarka - Søren Nystrøm Rasted & Adam Duvå Hall 
 Estonya - Marko Reikop
 Finlandiya - Heikki Paasonen & Ellen Jokikunnas & Asko Murtomäki (fi) / Thomas Lundin (sv)
 Fransa - Julien Lepers & Tex
 Almanya - Peter Urban
 Yunanistan - Fotis Sergoulopoulos & Maria Bakodimou
 Macaristan - Gábor Gundel Takács & Éva Novodomszky
 İzlanda - Sigmar Guðmundsson
 İrlanda - Marty Whelan
 Letonya - Kārlis Streips
 Litvanya - Darius Užkuraitis
Makedonya - Milanka Rašić
 Malta - Antonia Micallef
 Hollanda - Cornald Maas (both evenings) & Paul de Leeuw (final only)
 Norveç - Per Sundnes
 Polonya - Artur Orzech
 Portekiz - Isabel Angelino & Jorge Gabriel
 Romanya - Andreea Vuţescu Demirgian
 Rusya - Yuri Aksyuta & Yelena Batinova
 Sırbistan - Duška Vučinić-Lučić
Slovenya - Mojca Mavec
  İsviçre - Bernhard Thurnheer(SF), Jean-Marc Richard (TSR)
 İspanya - Beatriz Pécker
 İsveç - Kristian Luuk & Josef Sterzenbach
 Türkiye - Bülend Özveren
 Ukrayna - Tymur Miroshnychenko
 Birleşik Krallık - Paddy O'Connell & Sarah Cawood (yarı-final) & Terry Wogan (final)

Resmî site

2008 Eurovision Şarkı Yarışması veya 53. Eurovision Şarkı Yarışması, Sırbistan'ın başkenti olan Belgrad'ta 24 Mayıs 2008'de finali yapılmış olan ve Rusya'nın Believe adlı şarkısıyla galip geldiği yarışmadır. 2008 yılında, önceki senelerden farklı olarak Eurovision Şarkı Yarışması'nın artık 2 Yarı Finalli olmasına karar verilmiştir. 2007 yılının birincisi Sırbistan ve Büyük 4'lü (Almanya, Fransa, İspanya, Birleşik Krallık) direkt finalde yarışmışlardır. Yarışmaya Azerbaycan ve San Marino ilk kez katılmıştır. Yarışma başlangıcında 2007 Eurovision Şarkı Yarışması galibi Marija Şerifoviç konser vermiştir. Ayrıca Eurovision tarihinde ilk kez TRT bir Türk partisini organize etmiştir.
Geriye kalan tüm ülkeler ise Yarı Final'de yarışmışlardır. 2. Yarı Final'den de onar ülke Final'e katılmaya hak kazanmıştır ancak bunlardan yalnız ilk 9'a giren ülkeler halk tarafından Televoting yöntemiyle Final'de yarışmayı garantilemiştir. 10. ülke ise bu ilk 9'a girmeyi başaramamış ülkeler arasından olmuştur ve her ülkenin jüri oyları sonucunda en yüksek puanı alan ülke Final'e katılmaya hak kazanmıştır. Yarışmayı yaklaşık 20.000 kişi izlemiştir.

20 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Almanya ve İspanya bu yarı finalde oy kullanmıştır.
Keten renkli ülke jüri sayesinde finale kalmıştır.

22 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Birleşik Krallık, Fransa ve Sırbistan bu yarı-finalde oy kullanmıştır.
Keten renkli ülke jüri sayesinde finale kalmıştır.

Finalistler:

Büyük Dörtlü Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya
ev sahibi ülke Sırbistan
birinci yarı finalde ilk 9 ülke oylamayla, 10. ülke jürinin oyuyla seçilmiştir.
ikinci yarı finalde ilk 9 ülke oylamayla, 10. ülke jürinin oyuyla seçilmiştir.
Final 24 Mayıs 2008'de gerçekleştirilmiştir ve Rusya'nın birinciliğiyle sonuçlanmıştır.

Finalde 12 Puan Alan Ülkeler

 Avustralya
Avustralya'nın, yarışmaya girmemiş olmasına rağmen, yarışma SBS'de yayımlanmıştır. İlk yarı final 23 Mayıs Cuma günü yayımlanmıştır. 2. Yarı Final 24 Mayıs Cumartesi 08.30'da Avustralya'da yayımlanmıştır. Final 25 Mayıs Pazar 07.30'da Avustralya'da yayımlanmıştır. Önceki yıllarda Avustralya, Birleşik Krallık'ın BBC yayınını yayımlamıştır. Son yıllarda müsabaka, SBS'den yayımlanmaya başlanmıştı.

Avusturya
Avusturyalı yayıncı ORF yarışmadan çekilmesine rağmen canlı yayın yapılmıştır.

 İtalya
Programı canlı olarak yayımlamış olan San Marino RTV, İtalya'nın bazı yerlerinde izlenildi: (Bologna'yı kapsayan Emilia'nın küçük bir parçası) Romagna, Kuzey Marche, Venedik'i kapsayan Güney Veneto.

 Dünya
Eurovision şarkı yarışmasını dünya çapında canlı yayın olarak, TRT Int, TVRi, ERT World, Armtv, TVE Internacional, TVP Polonia, RTP Internacional, RTS Sat ve SVT Europa yayımlamıştır.

Resmî site

2009 Eurovision Şarkı Yarışması veya 54. Eurovision Şarkı Yarışması, 12-14-16 Mayıs 2009 tarihlerinde Rusya'nın başkenti Moskova'da düzenlenen, Norveç'in 387 puanla birinci olduğu yarışmadır. Yarışmanın birinci yarı finali 12 Mayıs, ikinci yarı finali ise 14 Mayıs tarihlerinde düzenlenmiştir. Yarışmaya 42 ülke katılmıştır. Slovakya da yarışmaya yeniden katılma kararı alarak yarışmada yerini almıştır. San Marino ise ekonomik sorunlardan dolayı katılamayacağını açıklamıştır. 2009'da tele oylamalarının yanında jüri oylarının da kullanılacağını açıklanmıştır. "Büyük Dörtlü" olarak adlandırılan Fransa, Almanya, İspanya ve Birleşik Krallık yarışmaya direkt katılma haklarını yine kaybetmeyecektir. Yarışmanın yarı finalleri, manken Natalya Vodyanova ve oyuncu Andrey Malahov, finali ise şarkıcı Alsu ve İvan Urgant tarafından sunulmuştur. Yarışmayı Alexander Rybak'ın temsil ettiği Fairytale parçası 387 puan alarak kazanmıştır.

Yarışma, Dima Bilan'ın zaferinden sonra 2009 yılında Rusya'da yapıldı. Rusya başbakanı Vladimir Putin, yarışmanın Moskova'da düzenleneceğini duyurdu.
Rusya ulusal kanalı Channel One, EBU'ya yarışmanın Moskova'da bulunan Olimpiyskiy'de yapılmasını önerdi. Daha sonra 13 Eylül 2008 tarihinde EBU bunu onayladı.

2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın yarı final gruplarını Yana Çurikova sunmuştur. Aslında Yana Çurikova, 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sunuculuğunu da yapacaktı, fakat çekilmiştir. Onun yerine yarıfinalleri Andrey Malahov ve Natalya Vodyanova yarışmayı sundu. Finali ise İvan Urgant ve Alsu sundu.

Yarışmayı, Eurovision Şarkı Yarışması'nın ilk galibi olan Lys Assia açmıştır. Assia, 1956 yılında kendisine galibiyet getiren "Refrain"'ni söylemiştir. Ayrıca 1979 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Almanya'yı temsil eden “Dschinghis Khan” grubu, 2004 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi Ruslana,2003 Eurovision Şarkı Yarışması 'na katılan dünyaca ünlü Rus grup t.A.T.u, "Ne Ver', Ne Boysia" adlı şarkılarını, 2007 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi Marija Šerifović ve 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nın galibi Dima Bilan da programa katılmıştır.

Rusya'nın ana yayın kuruluşu Pervıy Kanal Eurovision 2009 için alt logo ve tema sunmuştur. En alt logosu ise bir "Fantastik Kuş" olarak belirlenmiştir. Önceki yıllarda olduğu gibi, alt logosu genel logosu ile yan yana sunulmuştur. 2009 yılındaki yarışmanın logosunda slogan olmamıştır.
Sahne, tasarımcı John Casey tarafından tasarlanmıştır. Casey daha önce 1997 yılında Dublin'de yapılan 1997 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sahnesini de tasarlamış ve 1994 - 1995 yıllarında da sahne tasarımı işinin içinde yer almıştır. LED ekranlarının farklı türleri ile oluşan çağdaş bir ayar, bir Rus Avangard sanatı ile ilişkilendirmektedir. Yarışma için bir tiyatro tasarımı da bulunmaktadır. Ayrıca, sahnenin büyük bölümündeki kavisli LED ekranlar her yönde hareket edebilir haldedir ve her bir şarkıyı farklı hissettirmek için sağlanan dairesel orta kısmı da dahil olmak üzere birçok değişiklik göze çarpmaktadır.

2009 Eurovision Şarkı Yarışmasının biletlerinin fiyatı 300 rubleden 30 bin ruble kadardır. En ucuz biletler (300-1800 ruble) yarışma çerçevesinde yapılacak olan sabah ve akşam konserleri için olan biletlerdir. Yarı finalı izlemek isteyenler 800-20 bin arası ruble ödemek durumunda kalmışlardır. Final için en ucuz bilet 1000 ruble, en pahalısı ise 30 bin ruble olmuştur. Yarışmanın her konserine 20 bine yakın seyircinin katılması beklenilmiştir.

30 Ocak 2009'da Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak ülkeler yarı-finallere bölünmüştür ve yarı-final çekiliş gruplarını Yana Churikova sunmuştur. Büyük Dörtlü Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve ev sahibi Rusya doğrudan finale katılmıştır. Diğer 38 ülke 7, kalan beşinde ise 6 ülke olmakla 6 gruba bölünmüştür. Çekilişten sonra ise kalan 38 ülkenin ise yarı-finallerde çıkış yapacağı belirlenmitir. Fakat ülkelerin (hem doğrudan finale və hem de yarı-finallere katılacak ülkelerin) çıkış tarihi 30 Ocak tarihinde yapılan çekilişte olmayacağı, 16 Mart'ta yapılan çekilişte belirlenmiştir.
16 Mart 2009 tarihinde 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak ülkelerin temsilcileri bir toplantı yapmış ve bu toplantıda ülkeler temsil edecekleri şarkıları tanıtmışlardır. Bu toplantıda Gürcistan'ın yarışmaya katılmayacağı açıklanmıştır. Söz konusu Gürcistan'ın temsil edeceği şarkının Rusya devlet başkanı Vladimir Putin'e gönderme yapması nedeniyle yarışmadan diskalifiye olunmuştur. Toplantıda 38 ülkenin yarı-finallere, 5 ülkenin (Büyük Dörtlü ve ev sahibi Rusya) ise finale çıkış numaraları belirlenmiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Avrupa Yayın Birliği tarafından bir araya getirilen ve EMI Records ve CMC International tarafından (11 Mayıs 2009 tarihinde yayınlanan) 2009 Yarışması'nın resmi derleme bir albümü çıkarılmıştır. Albüm, 2009 yarışmasına giren 42 şarkının tümünü içeriyordu. (büyük finale yükselemeyen yarı finalistler dahil.)

2009'daki seçim süreçlerinin tamamlanmasıyla, üç ülke daha önce yarışmaya katılan sanatçıları seçmişti. Geri dönen sanatçılar arasında 1998 ve 2005'te Malta'yı temsil eden Chiara, 2004'te Yunanistan'ı temsil eden ve 2006 Yarışmasını sunan Sakis Rouvas yer aldı. 2008 yılında Euroband ikilisinin bir parçası olan Friðrik Ómar da yer aldı.
Slovenya'yı Quartissimo ile temsil eden Martina Majerle, 2003'te Hırvat ve 2007'de Slovence kısımlarında yedek vokalist olarak yer almıştı.

Birinci yarı-final 12 Mayıs'ta Moskova'da düzenlenmiştir.
Almanya ve Birleşik Krallık bu yarı-finalde oy kullanmıştır.
Oylamada ilk 9'a giren ülkeler otomatik olarak finale kalırken son finalist jüri tarafından seçilmiştir.

İkinci yarı-final 14 Mayıs'ta Moskova'da düzenlenmiştir.
Fransa ve Rusya bu yarı-finalde oy kullanmıştır. İspanya ise oylamada yaşadığı sorunlar nedeniyle yalnızca jüri oyları kullanmıştır.
Oylamada ilk 9'a giren ülkeler otomatik olarak finale kalırken son finalist jüri tarafından seçilmiştir.

Finalistler:

"Büyük Dörtlü" (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya).
Ev sahibi ülke, Rusya.
Birinci yarı-finalde ilk 9'a giren ülkeler ve jürinin belirlediği finalist.
İkinci yarı-finalde ilk 9'a giren ülkeler ve jürinin belirlediği finalist.
Final 16 Mayıs'ta gerçekleştirildi ve Norveç'in birinciliğiyle sona erdi.

Geçen yıllardan farklı olarak, bu yıl yapılacak Eurovision Şarkı Yarışması'nda oy vermede %50 jüri, %50 televoting (Tele oylama) sistemi etkili oldu. Bu sayede siyasi oylamaların önüne geçilmesi hedeflenmişti.

Norveç, normalde 17. sırada oylarını açıklayacaktı. Fakat oylamada yaşadığı problemlerden dolayı en son oylarını açıkladı.

Norveç dışında bütün ülkeler bu sene uygulamaya konulan yarı halk oylaması, yarı jüri oylaması kuralına göre oylarını sunmuştur. Norveç, halk oylamasında yaşadığı sorunlar nedeniyle yalnızca jüri oyları kullanmıştır.

Birinci yarı-finalde bütün ülkeler halk oylamasını kullanmıştır.

İkinci yarı-finalde Arnavutluk ve İspanya hariç bütün ülkeler halk oylamasını kullanmıştır.
Arnavutluk televoting'de yaşadığı sorunlar nedeniyle yalnızca jüri oylarını kullanmıştır.
İspanya'nın ulusal televizyon kanalı RTVE yayını 66 dakika gecikmeli olarak yayınladığı için jüri oylarını kullanmıştır.

Finalde 12 puan alan ve veren ülkeler:

 Avustralya
Avustralya kanalı birinci yarı finali 15 Mayıs Cuma 2009'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), ikinci yarı finali 16 Mayıs Cumartesi 2009'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), finali ise 17 Mayıs Pazar 2009'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC) yayınlandı.
 Avusturya
Avusturya kanalı ORF yarışmadan çekilmesine rağmen canlı yayın yapmıştır.

 Dünya
Dünya'da bu yarışmayı, yarışmaya katılan ülkelerin ülke kanalları ile diğer ülkelerin kanalları da yayınlanmıştır:

Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması resmî sitesinde yarışma yayınlanmıştır.

Resmî site

2010 Eurovision Şarkı Yarışması, 55. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. İlk olarak 18 Mayıs, 20 Mayıs, 22 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılması planlandı, fakat yarışma finalinin Şampiyonlar Ligi final maçı ile çakışması üzerine yarı-final ve final günleri 25 Mayıs, 27 Mayıs ve 29 Mayıs 2010 tarihlerine alınmıştır. Yarışma, Norveç'te yapılmıştır, çünkü 2009'da birinci olan ülke Alexander Rybak'ın "Fairytale" adlı şarkısı ile Norveç'ti. Yarışma, Oslo'da bulunan Telenor Arena'da yapılmıştır. Ülke, ev sahipliği yapacağı yarışma için 17 milyon € harcamıştır. Yarışmaya 39 ülke katılmıştır. Gürcistan'ın bir yıl aradan sonra yeniden katıldığı yarıştan Andorra, Çek Cumhuriyeti, Karadağ ve Macaristan ise ekonomik sebeplerden ötürü çekilmiştir. Erik Solbakken, Haddy Jatou N'jie ve Nadia Hasnaoui sunuculuğunu üstlendiği yarışmayı Almanya, Lena Meyer-Landrut'un seslendirdiği "Satellite" adlı şarkı ile 246 puan toplayarak kazandı. Almanya'nın ardından Türkiye, Romanya, Danimarka ve Azerbaycan ilk beş sırayı oluşturmuştur. İsveç tarihinde ilk kez yarı finalleri geçemeyip finale yükselememiştir. Romanya ilk kez Moldova'ya 12 puan vermemiştir.

Başlangıçta, Norveç Kültür Bakanı Trond Giske ve Norwegian Broadcasting Corporation (NRK) başkanı Hans-Tore Bjerkaas tarafından yarışmanın düzenleneceği yer için 150 milyon Norveç kronu (17 milyon €) bütçe ayrılmasına kararlaştırılmıştı. Bu miktar Helsinki'de düzenlenen 2007 Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki bütçeden daha fazlaydı ama Moskova'daki 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın bütçesinden fazla değildi. Günümüz standartlarında konserin revize edilmiş tahmini maliyeti 211 Norveç kronudur (24 milyon €). 27 Mayıs 2009'da Oslo'da düzenlenen basın toplantısında, yarışmanın Oslo metropol alanında düzenleneceği ilan edildi. NRK, Oslo'nun yarışmaya ev sahipliği yapabilmek için yeterli kapasite, mekânlar ve altyapıya sahip tek şehir olduğunu savundu. 3 Temmuz 2009'da, yarışmaya ev sahipliği yapacak mekânın yeni inşa edilmiş Telenor Arena'nın olmasına karar verildi. Telenor Arena, Oslo'nun komşusu Bærum'da bulunmaktadır. Oslo Spektrum'un daha küçük boyutu ve kapasitesi, yarışmaya ev sahipliği yapmasına imkân vermedi.

10 Mart 2010 tarihinde NRK, yarışmanın sunucularını duyurdu. Sunuculuğa Erik Solbakken, Haddy Jatou N'jie ve Nadia Hasnaoui seçilmişti. Solbakken ve N'jie, üç gösterinin açılışını yaptı, sanatçıları tanıttı ve oylama sırasında yeşil odada röportaj yaptı, Hasnaoui ise oylama bölümü ve sonuçların açıklanmasını sundu. İkinci kez, ikiden fazla sunucu yarışmayı sundu. İkiden fazla sunucunun görev aldığı ilk Eurovision Şarkı Yarışması, 1999 tarihli yarışmaydı.

2010 yılı Eurovision Şarkı Yarışması'nın resmî başlangıcı olan Moskova, Oslo ve Bærum Belediye Başkanları arasındaki "Host City Insignia Exchange" (ev sahibi şehir nişanı değişimi) sırasında; 4 Aralık 2009 tarihinde, yarışmanın sanat, slogan ve tasarım temasını ilan etti. Bir seri kesişen daireler olarak belirlenen sanat teması, "Eurovision Şarkı Yarışması'nı çevreleyen duyguların çeşitliliği ve insan topluluğu"nu tanımladığı için seçilmişti. Ek olarak logo; siyah, altın rengi ve pembe renklerini ihtiva etmekteydi ve zemin rengi beyazdı. 6 Mayıs 2010'da sahne tasarımının öngösterimi yapıldı, gösteride LED ekranlar kullanılmadı, onun yerine çeşitli diğer ışıklandırma teknikleri tercih edildi.

2009 ve 2008 kartpostallarının (şarkılar öncesinde gösterilen görseller) aksine, 2010 kartpostalı basitliği esas almıştı ama aynı zamanda yenilikçi bir fikir de içeriyordu, stadyumda yer alırmışcasına kalabalığın başları üzerinden bir görüntü vardı.
Kartpostallarının temel özellikleri: bir grup küçük altın top (ESC 2010'un teması), her bir ülkenin şeklinde biçimlendirilmişti. Ardından, bunlar hareket ediyor ve ülkelerin bir şehrinden (genellikle başkentinden) destek veren ve tezahürat yapan küçük bir grup insanın önceden kaydedilmiş videoları bir ekran şekline geliyordu. Bundan sonra, sahneye çıkmaya hazırlanan ülkenin sanatçısı birkaç saniye gösteriliyor ve ardından toplar bu ülkenin bayrağını oluşturuyordu.
Ülke şekillerinde küçük farklılıklar vardı: Sırbistan, İsrail, Kıbrıs Cumhuriyeti gibi bazı ülkelerin şekilleri, bu alanlardaki toprak anlaşmazlıkları nedeniyle tam olarak gösterilmedi.

Yarı-finallerde yarışacak 34 ülke altışar gruba ayrılarak kürelere konulmuş ve çekiliş yapılmıştır.

Birinci yarı-final, Oslo'da 25 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirildi.
Yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükseldi.
Almanya, Fransa ve İspanya bu yarı-finalde oy kullandı.

Jüri ve halk oylamasının sonuçları Haziran 2010'da EBU tarafından açıklanmıştır..

İkinci yarı-final, Oslo'da 27 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirildi.
Yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükseldi.
Birleşik Krallık ve Norveç bu yarı-finalde oy kullandı.

Jüri ve halk oylamasının sonuçları Haziran 2010'da EBU tarafından açıklanmıştır..

Final, 29 Mayıs 2010 tarihinde TSİ 22.00'da Oslo'daki Telenor Arena'da gerçekleştirildi.
'Büyük Dörtlü' ve ev sahibi ülke, Norveç, otomatik olarak finalde yarıştı.
25 ve 27 Mayıs 2010 tarihlerindeki yarı-finallerde ilk 10'a giren ülkelerle birlikte toplamda 25 şarkı yarıştı.
Final gecesi oylama sistemi 2009 yarışması'nda olduğu gibi yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması ile oldu.

1 İspanya'nın temsilcisi Daniel Diges, "Algo pequeñito" performansı sırasında Jimmy Jump adlı bir şahış, sahnede korsan bir gösteri yapmıştır. Bu nedenden dolayı İspanyol ekibi konsantrelerinin bozulduğunu gerekçe göstererek en son Danimarka ekibi şarkısını söyledikten sonra ikinci kez sahneye çıktı ve şarkısını 26. sırada ikinci kez söylemiştir. Bu olay Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir.

Jüri ve halk oylamasının sonuçları Haziran 2010'da EBU tarafından açıklanmıştır.

Finalde 12 puan alan ve veren ülkeler:

 Avustralya
Avustralya kanalı birinci yarı finali 28 Mayıs Cuma 2010'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), ikinci yarı finali 29 Mayıs Cumartesi 2010'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC), finali ise 30 Mayıs Pazar 2010'da yerel saat 19:30'da (09:30 UTC) yayınlamıştır.
 Yeni Zelanda
Sadece yarışmanın finalini 30 Mayıs Pazar 2010'da yayınlanmıştır.
 Macaristan
Macaristan bu yıl yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Karadağ
Karadağ bu yıl yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Kazakistan
Kazakistan yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Kosova
Kosova yarışmada olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Vietnam
Vietnam yarışmaya girebilmek için gerekli koşullara sahip olmamasına rağmen yarışmayı canlı olarak sunmuştur.
 Dünya
Dünya'da bu yarışmayı, yarışmaya katılan ülkelerin ülke kanalları ile diğer ülkelerin kanalları da yayınlanmıştır:

Ayrıca Eurovision Şarkı Yarışması resmî sitesinde yarışma yayınlanmıştır.

 Almanya - Peter Urban
 Arnavutluk - Leon Menkshi
 Avustralya - Julia Zemiro ve Sam Pang
 Azerbaycan - Hüsniye Muharremova
 Belçika - Felemenkçe: André Vermeulen ve Bart Peeters (VRT), Fransızca: Jean-Pierre Hautier ve Jean-Louis Lahaye (RTBF)
 Belarus - Denis Kuryan
 Birleşik Krallık - Paddy O'Connell ve Sarah Cawood (yarı finaller, BBC Three) ve Graham Norton (TV, BBC One) ve Ken Bruce (Radyo, BBC Radio 2) (final)
 Bosna-Hersek - Dejan Kukrić
 Danimarka - Nikolaj Molbech
 Estonya - Marko Reikop
 Finlandiya - Fince: Jaana Pelkonen, Asko Murtomäki (YLE), İsveççe: Tobias Larsson (FST5)
 Fransa - Peggy Olmi, Yann Renoard (yarı finaller), Cyril Hanouna - Stéphane Bern (final)
 Gürcistan - Sopho Altunashvili
 Hırvatistan - Duško Ćurlić
 Hollanda - Daniël Dekker ve Cornald Maas
 İrlanda - Marty Whelan (TV), Maxi (radyo)
 İspanya - José Luis Uribarri
 İsveç - Edward af Sillen ve Christine Meltzer
  İsviçre - Almanca: Sven Epiney (SF zwei). Fransızca: Jean-Marc Richard and Nicolas Tanner (TSR 2). İtalyanca: Sandy Altermatt (RSI La 1)
 İzlanda - Sigmar Guðmundsson
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Nathan Morley (CyBC Radyo)
 Letonya - Karlis Streips
 Litvanya - Darius Užkuraitis
 Macaristan - Zsolt Jeszenszky
 Kuzey Makedonya - Karolina Petkovska
 Malta - Valerie Vella
 Norveç - Olav Viksmo-Slettan
 Polonya - Artur Orzech
 Portekiz - Sérgio Mateus
 Romanya - Leonard Miron ve Gianina Corondan
 Rusya - Dmitry Guberniev and Olga Shelest
 Sırbistan - Duška Vučinić-Lučić (yarı final 1 ve final) ve Dragoljub Ilić (yarı final 2 ve final)
 Slovakya - Roman Bomboš
 Slovenya - Andrej Hofer
 Türkiye - Bülent Özveren
 Ukrayna - Tymur Miroshnychenko
 Yunanistan - Rika Vagiani

Resmî site

2011 Eurovision Şarkı Yarışması, yapılan 56. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, bir önceki yılın kazananı Almanya'nın Düsseldorf şehrinde düzenlendi. Yarışmayı, Eldar & Nigar ikilisinin seslendirdiği "Running Scared" adlı şarkıyla Azerbaycan kazanmıştır. Yarı-finaller 10 - 12 Mayıs 2011, final ise 14 Mayıs 2011'de düzenlenmiştir. Avusturya üç yıl aradan sonra yeniden katılmıştır. Slovakya ilk önce yarışmadan çekildiğini bildirmiştir. Daha sonra EBU'nun yoğun çabaları sonrasında dönmüş fakat bu sefer de ulusal final gerçekleştirecek bütçeyi bulamadığı için katılamayacağını bildirmiştir. Bunun üzerine EBU, bütçeyi kendisinin karşılayacağını açıklamıştır ve Slovakya yarışmaya dahil edilmiştir. San Marino iki yıllık aradan sonra yeniden katılmıştır. Aynı şekilde Macaristan bir yıllık aradan sonra yarışmaya dönmüştür. Yarışmanın sunuculuğunu Anke Engelke, Judith Rakers ve Stefan Raab yapmıştır. Ayrıca Almanya'nın uzun yıllar sonrasında elde ettiği birincilik, yarışmaya ilgi göstermeyen ülkeleri harekete geçirmiştir. Birleşik Krallık'ın Eurovision için dünyaca ünlü Blue grubunu görevlendirmesi, yarışmaya 14 yıl boyunca katılmayan İtalya'nın geri dönmek için bu seneyi seçmesi gibi gelişmeler ile Eurovision Şarkı Yarışması; Avrupa ülkeleri için yeniden millî bir yarışma hâline geldi.

Düsseldorf'taki Esprit Arena'nın yarışmaya ev sahipliği yapacağı 12 Ekim 2010 tarihinde ARD tarafından açıklandı. Almanya daha önce 1957 ve 1983 yılında yarışmaya ev sahipliği yapmıştır. 2011 yarışması, Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesinden bu yana Almanya'da düzenlenen ilk Eurovision Şarkı Yarışması oldu.

Yirmi üç şehir yarışmaya ev sahipliği yapmak için aday olmuştur. Ancak Alman ulusal kanalı ARD bu şehirlerden sekiz tanesinin adaylığını kabul etmiştir. Bu şehirler; Berlin, Hamburg, Hannover, Gelsenkirchen, Düsseldorf, Köln, Frankfurt ve Münih'tir.

2008 yılından beri "Big four" olarak anılan gruba bu yıl İtalya da katılmıştır ve böylece grup, "Big five" adını almıştır.

16 Aralık 2010 tarihinde NDR, yarışmanın sunucularını duyurdu. Sunuculuğa Anke Engelke, Judith Rakers ve Stefan Raab seçilmişti. Üçüncü kez, ikiden fazla sunucu yarışmayı sunmuştur. İkiden fazla sunucunun görev aldığı ilk Eurovision Şarkı Yarışması, 1999 tarihli yarışmaydı ve geçen sene de aynı format gerçekleşmişti.

Yarışmanın grafik tasarımını Turquoise Branding üstlenmiştir. Yarışmanın sloganı Feel Your Heart Beat! (Kalp Atışlarını Hisset) olarak belirlenmiştir. Logoda ise büyük bir kalp yer tutmuştur. Her performanstan önce bir postcard ekrana gelmiştir. Her ülkenin postcardında kendi ulusal dillerinde Feel Your Heart Beat sloganı ekrana gelir.

Yarı-finalde yarışacak 39 ülke altışar gruba ayrılarak kürelere konulmuş ve çekiliş yapılmıştır.

Birinci yarı-final, 10 Mayıs 2011 tarihinde Düsseldorf'taki Esprit Arena'da gerçekleştirilmiştir.
Birinci yarı-finalde %50 halk oylaması ve %50 jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükselmişlerdir.
Birleşik Krallık ve İspanya bu yarı-finalde oy kullanmıştır.

1.^İki ifade Fransızca içeriyor.

İkinci yarı-final, 12 Mayıs 2011 tarihinde Düsseldorf'taki Esprit Arena'da gerçekleştirilmiştir.
İkinci yarı-finalde %50 halk oylaması ve %50 jüri oylaması ile yapılan oylamalarda ilk 10'a girebilen ülkeler finale yükselmişlerdir.
Almanya, Fransa ve İtalya bu yarı-finalde oy kullanmıştır.

2.^İki kelime Rusça içeriyor.

Final, 14 Mayıs 2011 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Sadece "Büyük Beşli" adı verilen ülkeler otomatik olarak finalde yer almıştır.
10 ve 12 Mayıs 2011'deki iki yarı-finalden gelen yirmi ülke ile beraber finalde toplam yirmi beş ülke yer almıştır.
Finalde oylama, 2010 yarışmasında olduğu gibi yarı halk oylaması ve yarı jüri oylaması şeklinde oldu. Oylama ilk performanstan itibaren başlayıp son performanstan sonraki 15 dakika sonunda bitti.
Arka plan müziği olarak Gary Go'nun "Wonderful" adlı şarkısı kullanılmıştır.

Final sonundaki puanların açıklanması sırasında; Hollandalı şarkıcı ve sunucu Mandy Huydts'ın, Danimarka temsilcisi A Friend in London grubunun New Tomorrow şarkısına ülkesinin verdiği on iki puanı açıklamasının ardından grubun vokalisti Tim Schou canlı yayında Huydts'a İngilizce olarak "Biliyorsun bebeğim, seni istiyorum...seni becermek istiyorum" diyerek bir skandala neden oldu. Schou daha sonra bir açıklama yaparak özür diledi ve "İlk puanları duyduktan sonra kamera bize yaklaşınca çok heyecanlandım. Özür diliyorum Avrupa! Özür dilerim!" açıklamasını yaptı. Mandy Huydts'ın menajeri ise durumun çok şık olmadığını ama Mandy'nin bu konuda sadece güldüğünü ve olayı komik bulduğunu ifade etti.

Konuk Jüri: Birleşik Krallık  İspanya 

Finalde 12 puan alan ve veren ülkeler:

Resmî site

2012 Eurovision Şarkı Yarışması, 57. kez gerçekleştirilen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Azerbaycan adına yarışan Ell & Nikki'nin 2011 yarışmasını kazanmasının ardından Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de düzenlendi. 22 ve 24 Mayıs 2012'deki yarı finaller ile 26 Mayıs 2012'deki final aşamaları yeni inşa edilen Kristal Salon'da gerçekleştirildi.
Kırk iki ülkenin katıldığı yarışmaya, en son 2009 yarışmasına katılan Karadağ geri dönerken, Azerbaycan ile Karabağ Savaşı'ndan bu yana çözülemeyen sorunlar ve güvenlik kaygısı nedeniyle Ermenistan ve Eurovision yerine 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası (Ukrayna ile birlikte ev sahipliği yaptığı) ve 2012 Yaz Olimpiyatları'na odaklanılacağı gerekçeleriyle Polonya katılmaktan vazgeçti. Öte yandan pek çok insan hakları savunucusu, Azerbaycan'daki hükûmetle ilgili endişelerin ifade edilmesinin kısıtlanmasını protesto etti.
Yarışmanın tasarımı, Azerbaycan'ın bilinen yaygın takma adı "Odlar Yurdu"ndan ilham alınarak oluşturulan "Ateşini Yak!" sloganı etrafında inşa edildi ve 1998'den 2009'a kadar kullanılan oylama sistemine geri dönüldü. Oylama, performanslar sona erdikten sonraki 15 dakika içinde yapıldı. Her ülkenin oyu 50:50 sistemiyle belirlendi; oyların yarısını televoting sonuçları, yarısını ulusal jüri puanı oluşturdu. İsveç adına yarışan Loreen; Thomas G:son ve Peter Boström tarafından yazılan ve 372 puan toplamayı başaran "Euphoria" şarkısıyla birinci oldu. Rusya'yı temsil eden Buranovskiye Babuşki "Party for Everybody" adlı şarkısıyla ikinci, "Nije ljubav stvar" adlı şarkıyı seslendiren ve Sırbistan adına yarışan Željko Joksimović üçüncü oldu. "Büyük Beşli" grubunun üyelerinden Almanya, İtalya ve İspanya, ilk 10 içinde yer alarak sırasıyla sekizinci, dokuzuncu ve onuncu oldular.

Azerbaycan'ın Eurovision'a ilk katılımı 2008 yılında gerçekleşti ve ülke, bundan sonraki her yarışmada yer aldı. Finali 14 Mayıs'ta gerçekleştirilen 2011 Eurovision Şarkı Yarışması'nda ülke adına yarışan Ell & Nikki, "Running Scared" adlı şarkısıyla birinci oldu. Bu birincilik sonrasında 2012'deki organizasyonu düzenleme hakkı elde eden Azerbaycan; ülkenin, Kafkasların ve Hazar Denizi kıyısının en büyük şehri olan başkent Bakü'yü 2012 yarışmanın ev sahipliğini yapması için belirledi. Hazar Denizi'nin içinde doğru uzanan Abşeron Yarımadası'nın güney kıyısında yer alan ve şehir merkezi ile İçeri Şehir (21,5 ha) olmak üzere iki ana bölümden oluşan kentin nüfusu, 2009 başındaki tahminlere göre iki milyondu.
Azerbaycan'ın galibiyetinden kısa süre sonra, 23.000 kişi kapasiteli bir konser alanının Bakü'deki Devlet Bayrağı Meydanı'nın yakınlarına inşa edileceği açıklandı. Üç gün sonra, Tevfik Behramov Stadyumu ile Haydar Aliyev Spor ve Fuar Kompleksi, yarışmanın gerçekleştirilebileceği diğer mekânlar olarak organizatörler tarafından duyuruldu. 2 Ağustos 2011'de Alpine Bau Deutschland AG, şu an Bakü Kristal Salon olarak bilinen yeni bir mekânı inşa etmek için düzenlenen ihaleyi kazandı. Kısa süre sonra da inşaat hazırlıkları başlatıldı. Sözleşmede tam maliyet geçmemesine rağmen Azerbaycan hükûmeti, mekânın inşası için 6 milyon AZN tahsis etti.
8 Eylül 2011'de Azad Azerbaycan TV (ATV), Kristal Salon'un 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'nın gerçekleştirileceği mekân olacağını bildirse de Avrupa Yayın Birliği tarafından resmî onaylama yapılmadı. 31 Ekim 2011'de, ulusal televizyon kanalı İctimai TV genel yayın müdürü İsmail Ömerov, mekân seçimi ile ilgili kararın Ocak 2012'de yönetim kurulu tarafından belirleneceğini duyurdu. 25 Ocak 2012'de, Kristal Salon'un yarışmanın gerçekleştirileceği yer olduğu doğrulandı. Yarışmanın biletleri 28 Şubat 2012'de İnternet üzerinden satışa sunuldu. Salonun 23.000 kişilik kapasitesi olmasına rağmen yarışmanın final aşamasını 16.000 kişi izledi.

29 Haziran 2011'deki Eurovision Referans Grubu toplantısında, 1998 yarışması ve 2009 yarışması arasında uygulanan televoting sistemine geri dönülmesi kararı alındı, bu sisteme göre tüm performanslar bittikten sonraki 15 dakikalık zaman diliminde telefon ve kısa mesaj hatları açılarak oylama yapıldı. (2010 ve 2011 yarışmalarında oylama, şovun tamamında yapılmıştı.) Her ülke, sonuçlarını 50:50 sistemiyle kararlaştırdı; oyların yarısını televoting sistemi, yarısını ulusal jüri belirledi. Her katılımcı ülkenin ulusal jürisi, müzik endüstrisinin beş profesyonel üyesinden oluşmaktaydı.
26 Kasım 2011'de paylaşılan resmî kurallara göre, finalde yarışacak ülke sayısı, ev sahibi ülke ve Büyük Beşli de dahil olmak üzere 26 olarak açıklandı ve her yarı finalde on ülke, finale katılım hakkı kazandı. Böylece, 2003 yarışmasından bu yana ilk kez 26 ülke finalde yarışmış oldu.

Yarışmanın yarı final kuraları, 25 Ocak 2012'de, Bakü'deki Buta Sarayı'nda gerçekleştirildi. Otomatik olarak finalist olan ülkeler (Almanya, Azerbaycan, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve İspanya) haricindeki katılımcılar, altı küre halinde geçmişteki yarışmalara dayalı olarak ayrıldı. Bu kürelerdeki ülkelerden yarısı (veya yarıya yakını), 22 Mayıs 2012 tarihindeki ilk yarı finalde yarıştı. Diğer yarısı ise 24 Mayıs 2012'deki ikinci finalde yarıştı. Bu kura çekimi ayrıca ülke delegasyonlarının provalarının ne zaman başlayacağını bilmeleri için yaklaşık olarak sahneye ne zaman çıkılacağını ve otomatik finalistlerin hangi yarı finalde oy vereceğini belirlemektedir.

1.^ Ermenistan, yarı final kuraları gerçekleştirildikten yaklaşık bir buçuk ay sonra yarışmadan çekildi.

Yarışmanın logo ve slogan tasarımında, Azerbaycan'ın takma ismi olan "Odlar Yurdu"ndan esinlenildi, slogan "Ateşini Yak!" (İngilizce: "Light Your Fire!") olarak belirlendi.
Her video tanıtım kartpostalı, şarkıcı veya performansçıların bir görüntüsüyle başladı, ardından ülke bayrağı ve turuncu-kırmızı alevlerden bir arka planın üzerine, el yazısını andıran bir yazı ile ülke adı yazıldı. Kartpostallar, Azerbaycan'ın çeşitli görüntülerinden oluşuyordu ve her bir kartpostal, ülkenin bir özelliğini anlatıyordu. (örn. Bolluk Yurdu (İngilizce: Land of Abundance), Şiirler Yurdu (İngilizce: Land of Poetry) vb.) Bu yazılar ve görüntüler, sahne alacak ülkenin kültüründen yola çıkarak hazırlandı. Bazı kartpostallar ise ev sahibi şehir olan Bakü'ye odaklandı. (örn. Caz Şehri (İngilizce: City of Jazz), Eğlence Şehri (İngilizce: City of Leisure) vb.) Kartpostallar, sahne alacak ülkenin bayrak renklerinin, yarışmanın gerçekleştirildiği Kristal Salon'a yansıtılmasıyla son buldu. Bu kartpostalların, Azerbaycan turizmini daha geniş kitlelere sunmak için görev yapması amaçlandı.
Çıkış sıralaması, ülke, sanatçı, şarkı, söz yazarları ve besteci isimlerinin belirtildiği tanıtıcı grafikler, 2011 yarışmasının tanıtıcı grafikleriyle temel olarak aynı olmasına rağmen 2012'nin temasından izler barındırdı. Alt puanlar (1-7) kırmızı karelerle vurgulanırken, büyük puanlar (8, 10, 12) ise puan değeri arttıkça boyutu da artan turuncu renkteki karelerle vurgulandı. Grafiklerin her ikisi de, Londralı marka tasarım ajansı Turquoise tarafından yapıldı.

İctimai TV (İTV), Eurovision Şarkı Yarışması'nın yayıncısı olan Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) üyesiydi ve Azerbaycan'ın resmî televizyon kanalıydı. Azerbaycan'ın en büyük telekomünikasyon operatörü Azercell, yarışmanın ana sponsoru seçildi. 1 Aralık 2011'de Brainpool, resmî prodüksiyon ortağı olarak ilan edildi; İTV, 2011 yarışmasının Alman televizyon prodüksiyon şirketi olan Brainpool'ün başarılarından tatmin oldu.

Ev sahibi Azerbaycan'ın Eurovision Şarkı Yarışması'na yaptığı büyük ölçekli yatırım, "ülkenin kötü demokrasi ve insan hakları sicili konusundaki şüpheleri azaltmak" için bir girişim olarak Batı medyasında tartışıldı. Arap Baharı'ndan esinlenen 2011 Azerbaycan protestoları sırasında tutuklanan bir aktivist olan Elnur Mecidli, yarışma öncesinde ülkenin imajını yumuşatmak için serbest bırakıldı ancak birçok siyasi tutuklu kalmaya devam etti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, yarışma arifesinde "protestoculara şiddetli bir müdahalede bulunulduğunu" rapor etti, Uluslararası Af Örgütü ise yarışmaya kadar devam eden "muhalefetin, sivil toplum kuruluşlarının (STK), eleştirmen gazetecilerin ve aslında Aliyev rejimini eleştiren herkesin ifade özgürlüğünün sert bir baskı" altında tutulmasını kınadı.
Ayrıca İnsan Hakları İzleme Örgütü, Azerbaycan hükûmeti ve Bakü Şehir Kurumunu, inşa edilen Kristal Salon'a ulaşan yolların yapılmasını engelleyen evlerin yıkılması için yerel halkın zorla tahliye edilmesi konusunda da eleştirdi. Şeffaflık ve ekonomik haklar ile ilgili kampanyalar yürüten Public Association for Assistance to Free Economy, tahliyeleri "insan hakları ihlali" olarak niteledi ve "yasal yetkiye dayanmadığını" belirtti. BBC'ye yaptığı bir açıklamada Eurovision, yakın zamanda ziyaret ettikleri Bakü'de "konser salonu inşasının temiz bir inşaat alanında gayet yolunda devam ettiğini ve yıkıma gerek olmadığını" gözlemledi. Avrupa Yayın Birliği yarışmanın "apolitik" yapısına ve Azerbaycan hükûmetinin inşaat alanının Eurovision Şarkı Yarışması'na bağlı olmadığı iddialarına atıf yaptı.
Yarışmanın birincisi Loreen, yarışma sırasında yerli insan hakları aktivistleri ile tanışarak bunu yapan tek yarışmacı oldu. Daha sonra, gazetecilere yaptığı açıklamada "Azerbaycan'da her gün insan hakları ihlal edilmektedir. Böyle şeyler hakkında sessiz olunmamalı." şeklinde konuştu. Bir Azerbaycan hükûmet sözcüsü, Loreen'i eleştirerek yarışmanın "siyasallaşmaması" gerektiğini söyledi ve EBU'nun bu tür toplantıları önlemesini istedi. İsveçli diplomatlar EBU'ya cevap olarak İsveç televizyonunun ve Loreen'in yarışma kurallarına aykırı hareket etmediğini bildirdi.
26 Mayıs tarihinde, hükûmet karşıtı flash mob bir gösteri, polis tarafından hızlıca dağıtıldı. Aktivistler yarışmadan sonra uluslararası ilgi Azerbaycan'ı terk ettiğinde baskı görmekten korktuklarını ifade ettiler. Almanya'dan sunucu Anke Engelke oyları açıklamadan önce, Azerbaycan'daki insan hakları sorununu ima eden bir açıklama yaptı ve "Bu gece kimse kendi ülkesine oy veremiyor. Fakat oy verebilmek güzel. Ve bir tercihe sahip olmak güzel. Yolculuğunda iyi şanslar

2013 Eurovision Şarkı Yarışması, 58. kez gerçekleştirilen geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Loreen'in "Euphoria" şarkısıyla 2012 yarışmasını kazanması üzerine İsveç'in Malmö şehrinde düzenlendi. Bu yarışmayla birlikte İsveç, sonuncusu 2000 yılında olmak üzere yarışmaya beşinci kez ev sahipliği yaptı. Sveriges Television (SVT), mekân olarak İsveç'teki çeşitli adaylar arasından Malmö Arena'yı seçti. Petra Mede yarışmanın sunuculuğunu tek başına yaptı. En son 2011 yarışmasında yer alan Ermenistan dahil olmak üzere otuz dokuz ülke yarışmaya katıldı. Bosna-Hersek, Portekiz, Slovakya ve Türkiye 2013 yılında yarışmaya dahil olmaktan vazgeçti.
Yarışmanın teması, kültürel çeşitlilik ve katılımcı ülkeler arasındaki eşitliliğin yanı sıra her yarışmacının yarışmaya getirdiği etkiyi vurgulayan "We Are One" (Türkçe: Hepimiz Biriz) sloganı etrafında inşa edildi. Eurovision tarihinin önceki yarışmalarıyla karşılaştırıldığında 2013 yarışması, tanıtımlarda ev sahibi ülkeye odaklanmak yerine İsveç'in kararı üzerine katılımcı sanatçıya ve sanatçının ülkesine odaklandı. Her şarkıdan önce ekrana gelen kartpostallar geleneksel olarak, ev sahibi ülkenin doğasını, kültürünü ve sosyal hayatını anlatırdı; bu yarışmada değişiklik yapılarak kartpostallarda yarışmacının kendi ülkesindeki günlük yaşamından kesitler aktarıldı.
"Only Teardrops" şarkısıyla yarışan Emmelie de Forest, 2013 yarışması galibinin Danimarka olmasını sağladı, Azerbaycan'a 47 puan fark atarak 281 puan topladı. Böylece Danimarka, İsveç topraklarında yapılan yarışmalarda ikinci kez birincilik kazanmış oldu. Yarışmada üçüncü sırada Ukrayna, dördüncü sırada Norveç yer aldı ve ilk beşin son sırasında Rusya onları izledi. Büyük Beşli ülkelerinden yalnızca İtalya ilk ona girdi ve yedinci oldu. 2004 yılından bu yana finale çıkamayan Hollanda, finale çıkarak dokuzuncu oldu. Raporlara göre, 2013 yarışmasının yarı finalleri ve finali toplam 170 milyon kişi tarafından izlenildi. 1985'ten bu yana ilk kez, eski Yugoslavya ülkelerinden hiçbiri Eurovision Şarkı Yarışması finalinde yer almadı.

8 Temmuz 2012'de İsveçli yayıncı Sveriges Television (SVT), Malmö'deki Malmö Arena'nın 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'nın yapılacağı mekân olarak seçildiğini duyurdu. Daha önceden 1975, 1985, 1992 ve 2000 yıllarındaki yarışmalara ev sahipliği yapan İsveç, 2013 yarışmasıyla birlikte beşinci kez yarışmanın ev sahipliğini üstlendi. Malmö ise ilki 1992'de olmak üzere ikinci kez yarışmanın yapıldığı şehir oldu. SVT, daha önceki yıllara göre yarışmayı daha küçük bir mekânda yapma arzusunda olduğunu dile getirdi; daha küçük bir ortam ayarlamak hem daha kolaydı, hem de ev sahibi şehir diğer kutlama ve festival etkinlikleri için halihazırda süslenmiş durumdaydı. Malmö Arena'nın seçilmesinde bu unsurlar etkili oldu, bunun yanı sıra Malmö, başlangıçta yarışma için istekli olan Stockholm ve Göteborg'un ardından nüfus bakımından İsveç'in üçüncü en büyük şehriydi.
Malmö, İsveç'in Skåne ilinde yer alır, Öresund köprüsü ve tüneli ile ülkenin güneybatı kısmını Danimarka'nın başkenti Kopenhag'a yaklaşık 30 dakikalık bir tren yolculuğuyla bağlar. Böylece Danimarka'daki ziyaretçilerin Malmö'deki çeşitli etkinliklere kolay bir şekilde ulaşması da sağlanır. SVT, arenanın küçük olmasına ve bir yarı finalde iki ülkenin hayranlarını barındıracak kapasitede olmamasına rağmen etkinliğe katılması muhtemel Danimarkalı ve Norveçli hayranların sayısını dikkate alarak Danimarka ve Norveç'in farklı yarı finallerde yarışmasına karar verdi. Bunların yanı sıra Öresund Köprüsü'ne kültürleri bağlayıcı bir ifade olarak yarışma temasında yer verdi.

2012 yarışmasının final gecesinde İsveç'in zaferinin ardından SVT başkanı Eva Hamilton, 2013 yarışması için Stockholm, Göteborg ve Malmö'deki çeşitli yerlerin yarışmaya mekân olarak düşünüldüğünü İsveç medyasına bildirdi. Expressen, alternatif üç farklı mekânın yarışmada kullanılacağını; Göteborg ve Malmö'nün yarı finallere, Stockholm'ün finale ev sahipliği yapacağını ileri sürdü. Ancak bu öngörü, SVT'nin yarışmaya yalnızca tek bir şehrin ev sahipliği yapacağını açıklamasıyla geçersiz hâle geldi.
20 Haziran 2012'de Göteborg, Nisan 2013 sonlarında şehirde gerçekleşecek Göteborg Horse Show adlı etkinlik nedeniyle ev sahipliği adaylığından çekildiğini duyurdu. Eurovision Şarkı Yarışması ile neredeyse aynı zaman diliminde yapılacak olan bu ve diğer etkinlikler nedeniyle otel odalarının kullanılabilirlik durumuyla ilgili sıkıntılar olabileceğine dair endişelerini de dile getirdi. 2013 yarışması baş yapımcısı Martin Österdahl, yarışmanın önceki yıllardaki gibi büyük bir arenada yapılmasından hoşlanmadıklarını, böyle bir kararlarının olmadığını belirtti ve SVT'nin 2013 yarışmasının "daha cana yakın ve kişisel" olmasını istediğini İsveçli medyaya duyurdu. Ayrıca SVT, Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) de geçen yıllarda yarışma maliyetinin artması sebebiyle "küçük" bir 2013 yarışması istediğini bildirdi.
Aşağıdaki şehirlerdeki mekânlar ve otel odaları, 2013 yarışmasının gerçekleşebileceği yerler olarak aday gösterildi. 8 Temmuz 2012'de Malmö Arena'nın yarışmanın gerçekleşeceği mekân olarak seçildiği doğrulandı. Malmö Arena, Stockholm'de yer alan Friends Arena, Tele2 Arena ve Ericsson Globe mekânlarının ardından İsveç'in dördüncü büyük kapalı arenası olma özelliğine sahiptir.

2013 yarışmasında resmî kurallar kapsamında halk ve jüri oyları sonuçlarının kombinasyonunun detaylarıyla ilgili değişiklikler yapıldı. Ülkelerin ulusal jürilerinden her biri, kendi ülkesi dışındaki her yarışmacının şarkısı için oy kullanabildi. Ulusal jüri oyları, her bir üyenin oylarını toplayarak belirli yarışmacıları birinci sıradan son sıraya doğru sıraladı. Aynı şekilde, halk oylamasının sonuçları da sırasıyla değerlendirildi ve ilgili ülkenin oy vereceği ilk on sıralamayı belirlemekte kullanıldı. Jüri oylarının tam sıralaması ve halk oylarının tam sıralaması birleştirilerek ülkenin yarışmacılara vereceği oylar ortaya çıkarıldı. Oylamalarda birinci sırada yer alan yarışmacı ülke 12 puan, en alt sırada yer alan yarışmacı ülke 1 puan aldı. Yarışmanın resmî Medya El Kitabı'nda izleyicilerin, resmî uygulamalar aracılığıyla yarışma devam ederken oy kullanabilecekleri açıklandı.
Yayınların resmî ana medya sponsorluğunu İsveç-Finlandiya telekomünikasyon şirketi TeliaSonera ve Alman kozmetik şirketi Schwarzkopf üstlendi. Diğer sponsorlar arasında makyaj şirketi IsaDora kozmetik, süpermarket ICA ve Tetra Pak yer aldı.
Şarkıcı ve oyuncu Sarah Dawn Finer tarafından canlandırılan Lynda Woodruff adlı çizgi roman karakteri, skeçlerle birlikte yarı finaller ile finallerde sahne aldı. "Lynda", önceki yıl Bakü'de gerçekleştirilen yarışmada İsveç'in oylarını sunmuştu. Ayrıca finalde yarışma sonuçları açıklanmadan önce, ABBA'nın "The Winner Takes It All" şarkısını seslendirdi. Futbolcu Zlatan Ibrahimović'in Eurovision finalinin açılış bölümünün bir parçası olacağı 28 Nisan'da ortaya çıktı, futbolcu daha önceden kaydedilen bir video aracılığıyla doğduğu şehir Malmö'den izleyicilere hoş geldiniz mesajı vererek açılışı yaptı. 2011'de İsveç'i temsil eden Eric Saade, finalde Green Room sunuculuğunu üstlendi.

Yarı final için kuralar 17 Ocak 2013 tarihinde Malmö Belediye Sarayı'nda çekildi. EBU yayın merkezinde yapılan bir toplantı sonucunda, Malmö'ye olan coğrafi yakınlığı nedeniyle Danimarka'nın ilk yarı finalde, Norveç'in ikinci yarı finalde sahne alarak yarışması kararlaştırıldı. Bu uygulama, her iki ülkeden gelecek ziyaretçilerin maksimum sayıda bilet kullanabilmelerine olanak sağladı. Aynı zamanda EBU, ilk yarı final tarihinin İsrail'deki ulusal bayram tarihiyle çakışması nedeniyle oluşabilecek komplikasyonları önlemek için İsrail delegasyonunun isteğiyle ülkenin ikinci yarı finalde yarışmasını onayladı. Doğrudan finalist olan yarışmacı ülkeler (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya ve İsveç) dışında kalan ülkelerin adları, önceki dokuz yıldaki oylama kalıplarına dayalı olarak beş fanusa ayrıldı. Bu fanuslardan çekilen 15 ülke (Danimarka hariç) 14 Mayıs 2013'teki birinci yarı finale dahil oldu, diğer 15 ülke (Norveç ile İsrail hariç) ise 16 Mayıs 2013'te ikinci yarı finalde yarıştı.
Ülkelerin fanuslara konulma şekli, halk oylaması ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

Önceki yıllardan farklı olarak yarışmacıların sahneye çıkış sıraları, gösterileri daha heyecanlı hâle getirmek ve tüm yarışmacıların sahne dışına çıkışında zaman kazanmak, birbirine benzeyen şarkıların art arda sergilenmesini engellemek amacıyla delegasyon ekibi yerine yapımcılar tarafından belirlendi. Bu karar, yarışmanın hayranları ve katılımcı yayıncıları tarafından karışık tepkilerle karşılandı.
Yarı finallerde sahneye çıkış sıraları 28 Mart 2013'te yayımlandı. Finaldeki sahneye çıkış sıraları ise 17 Mayıs 2013'te açıklandı. Ek bir ayrım, finale çıkan finalistlerin, finalin hangi yarısında ülkelerini temsil edeceğiyle ilgili olarak ortaya çıktı. Bu ayrım, yarı final galipleri için toplanan basın toplantısı sırasında gündeme geldi, Büyük Beşli (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ülkelerinin finalde kaçıncı sırada yarışacağı, birinci bireysel basın toplantısında duyuldu. Ev sahibi ülke olan İsveç'in kaçıncı sırada yarışacağı, 18 Mart 2013'te delegasyon tarafından toplantı başkanlarıyla beraber kurayla belirlendi. İsveç, finalde 16. sırada yarıştı.

Daha önceden de bahsettiği gibi SVT, Malmö Arena'nın alanını en iyi şekilde kullanmak istedi ve önceki yıllara göre seyircilerin ekrandaki görünürlüğünü artırmayı amaçladı. SVT ana bir sahne ve buraya yakından çevrelenmiş bir parkurla bağlanan yüksek-alçak değiştirilebilen zeminlerden oluşan bir sahne oluşturdu, ana sahnenin iki tarafında ve küçük sahnenin çevresinde kalabalık şovu ayakta izleyebildi. Ana sahnenin hareketliliği ikinci yarı finalin açılışında ve Moldova'nın performansının sonuna doğru kullanıldı, performansta şarkıcının elbisesinin altında zemin yavaşça hareket ederek şarkıcıya daha uzun bir görünüm verilmesini sağladı. Küçük sahnenin hareketliliği ise Birl

2014 Eurovision Şarkı Yarışması, 59. defa gerçekleştirilen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Danimarka adına yarışan Emmelie de Forest'ın "Only Teardrops" şarkısıyla 2013 yarışmasını kazanması üzerine yarışma Kopenhag, Danimarka'ya taşındı. Böylece Danimarka, en sonuncusu 2001 yılında olmak üzere yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapmış oldu. Yarışmanın yarı finalleri 6 ve 8 Mayıs 2014 tarihlerinde, finali 10 Mayıs 2014'te gerçekleştirildi. Yarışma, yayın kuruluşu DR tarafından çeşitli adaylar arasından seçilen B&W Hallerne'de yapıldı. Sunuculuğunu Lise Rønne, Nikolaj Koppel ve Pilou Asbæk üstlendi.
Yarışmaya otuz yedi ülke katıldı; Portekiz bir, Polonya ise iki yıllık aranın ardından yarışmaya geri döndü. Bulgaristan, Hırvatistan, Kıbrıs ve Sırbistan ise yarışmadan çekildi. Böylece, bir önceki yıldan daha az ülke yarışmaya katılmış oldu; bu, 2006 yılından bu yana katılımcı sayısının en az olduğu yıl idi. İki yıldır San Marino'yu temsil eden Valentina Monetta, bu yarışmada da San Marino'yu temsil ederek arka arkaya üç defa yarışmaya katılmış oldu.
Karadağ ve San Marino, sırasıyla 2007 ve 2008 yıllarındaki ilk katılımlarından beri ilk defa finale yükseldiler. Yirmi altı ülkenin yer aldığı finali; Karadağ on dokuzuncu, San Marino ise yirmi dördüncü sırada tamamladı. Yarışmaya en çok finansal kaynağı sağladıkları için doğrudan finale katılma hakkına sahip beş referans ülkesinden yalnızca İspanya temsilcisi Ruth Lorenzo ilk ona girebildi.
Avusturya adına yarışan Conchita Wurst, "Rise Like a Phoenix" şarkısıyla yarışmayı kazandı. Bu, Avusturya'nın 1966'dan bu yana kazandığı ilk birinciliği oldu. Bir drag queen olan Wurst'un galibiyeti, Batı ve Doğu Avrupa devletlerinin LGBT haklarına bakış açılarındaki kutuplaşmanın yoğunlaştığı bir süreçte politik bir mesaj olarak da nitelendi. Hollanda yarışmayı ikinci, İsveç ise üçüncü sırada tamamladı; böylece uzun bir aradan sonra hiçbir Doğu Avrupa ülkesi ilk üçe giremedi.

2 Eylül 2013 tarihinde Danimarka'nın kamusal yayın kuruluşu DR; Kopenhag'ın 2014 yarışmasının ev sahibi olarak belirlendiğini, yarışmaya Refshaleøen'de bulunan ve eskiden bir tersane olarak kullanılan B&W Hallerne'in ev sahipliği yapacağını sosyal ağ hashtagi biçimindeki yarışma sloganı, "#JoinUs" ("#BizeKatıl") ile birlikte açıkladı. Refshaleøen, yarışmaya ev sahipliği yapacak ve basın merkezi ile diğer pek çok olanağı karşılayacak biçimde bir "Eurovision Adası" olarak yeniden düzenlenmiştir.
2013 yılının Ağustos ayının sonlarında Kopenhag belediye başkanı, Frank Jensen, şehrin yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere kırk milyon (Danimarka Kronu) bütçe ayırdığını ve Kopenhag'ın 2014 Yeşil Avrupa Başkenti seçilmesine vurgu yaparak, 2014 yarışmasının günümüze dek gerçekleştirilen "en yeşil" Eurovision Şarkı Yarışması olacağını bildirdi.

En büyükleri Herning ve Kopenhag olmak üzere beş şehir, yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere aday olmuştur. Seçim sürecine ilk katılan mekanlar, Kopenhag'da 2001 yarışmasına ev sahipliği yapan Parken Stadyumu ve Herning'de Dansk Melodi Grand Prix 2013'e ev sahipliği yapan Jyske Bank Boxen olmuştur. Sırasıyla Fredericia ve Aalborg'da bulunan Messe C ve Gigantium onları izlemiştir. Sürece katılan en son şehir, eski şehir hapishanesini aday gösteren Horsens olmuştur. Eğer Horsens ev sahini olarak seçilseydi, hapishanenin açık olan avlusu cam bir çatı ile tamamen kapatılacaktı.
17 Haziran 2013 tarihinde Aalborg ili, şehirdeki otel odalarının sayısının yetersiz olduğunu gerekçe göstererek adaylıktan çekilmiştir. DR, yarışmanın gerçekleştirileceği tarihlerde ev sahibi şehirlerde en az 3,000 otel odasının rezervasyonlara açık olmasını şart koşarken Aalborg'da yalnızca 1,600 otel odası vardı ve yarısından fazlası Eurovision Şarkı Yarışması ile aynı tarihlerde gerçekleştirilecek başka etkinlikler için ayrılmıştı. 18 Haziran 2013 tarihinde DR; Kopenhag, Herning ve Horsens'ın adaylıklarının resmi olarak onaylandığı ve Fredericia ilinin de adaylık sürecine katıldığını açıkladı.
19 Haziran 2013, yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere adaylık belirtmek için son tarihti ve Wonderful Copenhagen, Kopenhag şehir merkezi bölgesi belediye meclisi ile etkinlik ve ziyaretçiler bürosu yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere üç mekan aday gösterdi: Parken Stadyumu, DR Byen'in bahçesinde büyük bir çadır ve B&W Hallerne. DR, yarışmaya ev sahipliği yapacak mekanın iç yüksekliğinin en az 16 metre olması ve binanın içinde hiçbir taşıyıcı kolon olmamasını şart koşmuştu. 25 Haziran 2013 tarihinde Fredericia ili, yarışmaya ev sahipliği yapmak üzere gereken bu özellikleri sağlayan hiçbir mekana sahip olmaması sebebiyle adaylıktan çekildiklerini açıkladı. 28 Haziran 2013 tarihinde Parken Sport & Entertainment CEO'su, Anders Hørsholt, Parken Stadyumu'nun yarışmanın gerçekleştirileceği tarihlerde bir takım futbol maçlarına ev sahipliği yapacağı gerekçesiyle yarışmaya ev sahipliği yapamayacağını bildirdi.

Yarışma, 2008 yılından beri olageldiği üzere iki yarı final ve bir finalden oluştu. Her iki yarı finalden en yüksek puan alan onar ülke, ev sahibi ülke Danimarka ve yarışmaya finansal kaynak sağlayan beş ülke (Büyük Beşli olarak da bilinir): Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya ile finalde yarışmaya hak kazanmışlardır.
20 Eylül 2013 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, jüri oylamasında değişiklikler içeren 2014 yarışmasının resmi kurallarını yayınladı. Açıklamalara göre, kurallardaki değişiklikler ile oylama konusunda daha şeffaf olunması hedeflenmiştir. Ulusal jürilerin her beş üyesinin ismi, 1 Mayıs 2014 tarihinden yarışmanın başlangıcına dek açıklanmış ve yarışmanın ardından her jüri üyesi kişisel puanlamasını yayınlamak zorunda bırakılmıştır. Ek olarak; jüri üyesinin, geçmişte ikiden fazla kez bu görevde bulunmamış ve yalnızca bir ülkenin ulusal jürisinin parçası olması şart koşulmuştur. Kuralar sonucu yarı finaller ve finalde sahneye çıkış sıralarının belirlendiği önceki yılların aksine, tıpkı 2013 yılında olduğu gibi, sahneye çıkış sıraları yarışmanın yapımcıları tarafından belirlenmiştir.

Yarı final kuraları, 20 Ocak 2014 tarihinde Kopenhag Belediye Binası'nda gerçekleştirilmiştir. Norveç ve İsveç'in coğrafi olarak Danimarka'ya oldukça yakın olduğu ve her iki ülkede de bilet satışlarını maksimize etmek için bu ülkelerin farklı yarı finallerde yarışmalarına karar verilmiş ve Avrupa Yayın Birliği tarafından gerçekleştirilen bir kura sonucunda İsveç'in bir, Norveç'in ise ikinci yarı finalde yarışacağı belirlenmiştir. İsrail delegasyonu, birinci yarı finalin ülkede resmi bir bayrama denk gelmesi nedeniyle ikinci yarı finalde yarışmak istediklerini belirtmiş ve Avrupa Yayın Birliği, İsrail'i ikinci yarı finale yerleştirmiştir. Böylece; İsveç, Norveç ve İsrail ile otomatik finalistler (Almanya, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, İspanya ve İtalya) dışında kalan yirmi sekiz ülke, önceki on yılda olduğu gibi altı fanusa ayrılmıştır.
Fanuslar, tele oylama ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmişlerdir:

Tıpkı bir önceki yıl olduğu gibi; şarkıcılar yarı final/finalin hangi kısmında sahne alacaklarını bir kura ile belirledikten sonra, ev sahibi yayıncı DR ve yapımcıları hangi ülkenin hangi sırada sahneye çıkacağını kararlaştırdılar. 17 Mart 2014 tarihinde Kopenhag'da gerçekleştirilen bir delegasyonlar toplantısı sırasında ev sahibi ülke Danimarka'nın finalde yirmi üçüncü sırada sahne alacağı belirlendi. 24 Mart 2014 tarihinde, her iki yarı final için de sahneye çıkış sıraları kamuoyuna duyuruldu. Yarı finallerden sonra gerçekleştirilen finalistlerin basın toplantıları ve doğrudan finalde yarışan ülkelerin (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) temsilcilerinin 6 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen ilk bireysel basın toplantılarında şarkıcıların çektikleri kuralar sonucunda ülkelerin finalin hangi kısmında (bir ve on üç arası birinci, on dört ve yirmi altı arası ikinci) sahneye çıkacakları belirlendi. Yapımcılar; Ukrayna'nın ilk, Birleşik Krallık'ın ise son sıraya yerleştirildiği final için sahneye çıkma sıralarını 9 Mayıs 2014 tarihinde (OAS) 02.00'de açıkladılar.

Yarışmanın tematik grafik tasarımı, 18 Aralık 2013 tarihinde Avrupa Yayın Birliği tarafından yayınlandı. Resmi etkinlik görselleri; kalbine Danimarka bayrağı eklenmiş geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması logosunu da içeren, yarışmanın logosu "#JoinUs" (#BizeKatıl)ın merkezinde bulunduğu mavi ve mor renklerin ağır bastığı bir elmas olarak belirlenmiştir. Sahneye çıkış numarası, ülke, şarkıcı, şarkı, söz yazarları ve bestecilerin ifade edildiği tanıtıcı grafiklerde; büyük bir elmas üzerinde sahneye çıkış numarası belirtilirken, ülke bayrağını yansıtan görece daha küçük bir elmasın altında ülke ismi, sağında ise şarkı/şarkıcı/besteci/söz yazarları ifade edilmiştir.
Ülkeler sahne almadan önce gösterilen ve yaklaşık bir dakika uzunluğundaki tanıtıcı görüntüler veya daha çok bilinen ismiyle "postcardlar"da, tıpkı bir önceki yılda olduğu gibi her ülkenin temsilcileri yer almış ve farklı biçimlerde, temsil ettikleri ülkenin bayrağını tasarlamışlardır. Postcardların finalinde her temsilci tasarladığı bayrağın fotoğrafını çeker ve söz konusu bayrak küçülerek, tanıtıcı grafiklere eklenen ve ülke bayrağını yansıtan elması oluşturur.
Örneğin Birleşik Krallık temsilcisi Molly, Birleşik Krallık bayrağını; Routemaster otobüsleri, Royal Mail minibüsleri, beyaz/kırmızı kâğıt şeritleri ve mavi yağmurluklar giyen insanlar kullanarak oluşturmuştur.

Danimarka kraliyet ailesi mensupları Veliaht Prensi Frederik ile karısı Veliaht Prensesi Mary; ev sahibi yayıncı DR tarafından, özel konuklar olarak yarışma finaline davet edildiler. 2014 yılının Mart ayında DR, Avustralya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'na olan bağlılığını selamlamak üzere Jessica Mauboy'a, 8 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen ikinci yarı finalin ara gösterisinde sahne alması üzere bir davet yolladı. Ara gösteri sırasında, önceden kaydedilmiş bir video ile Avustralya bir performans sergiledi ve Mauboy, "Sea of Flags" isimli şarkısını seslendirdi.

Yarışma; Rusya'nın Ukrayna'ya 

2015 Eurovision Şarkı Yarışması, 60. kez gerçekleştirilen geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Conchita Wurst'un "Rise Like a Phoenix" şarkısıyla 2014 yarışmasını kazanması üzerine Avusturya'nın Viyana şehrinde düzenlendi. Böylece Avusturya 1967 yarışmasından sonra ikinci kez ev sahipliği yaptı. Yarışmanın ilk olarak yarı finallerinin 12 ve 14, finalinin ise 16 Mayıs 2015 akşamı gerçekleştirileceği 2014 yılında delegasyon başkanı tarafından açıklanmıştı. Daha sonra ise bu tarihler yarı finaller için 19 ve 21, final için ise 23 Mayıs 2015 olarak değiştirilmiştir. Sunuculuğunu Mirjam Weichselbraun, Alice Tumler ve Arabella Kiesbauer üstlenmiştir.
Kırk ülke katılımını onaylamıştır, Avustralya ilk defa katılmıştır ve Çek Cumhuriyeti, beş yıllık aradan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ve Sırbistan, bir yıllık aradan sonra geri döndüklerini açıklamıştır. Ukrayna ise mali ve siyasi nedenlerden dolayı 2015 yılında katılmayacağını açıklamıştır.
İsveç adına yarışan Måns Zelmerlöw yarışmayı "Heroes" şarkısı ile 365 puan toplayarak kazandı. Bu İsveç'in 21. yüzyılda aldığı ikinci ve tarihinde aldığı altıncı birinciliğidir. Ancak tele oylama sonucunda İtalya birinci ve Rusya ikinci sırada yer almış, jüri oyları seyirci oylarını değiştirmiş ve birinciyi seçmiştir. Böylece 2009 yılından bu yana ilk defa seyirci oyları birinciyi seçememiştir. İtalya "Grande amore" şarkısı ile 292 puan toplayarak 2012 yılından sonra ilk kez İngilizce olmayan bir şarkı ilk üçe girmiştir. Rus şarkıcı Polina Gagarina'nın seslendirmiş olduğu "A Million Voices" 303 puan toplayarak Eurovision tarihinde ilk kez yarışmayı ikinci sırada bitiren bir ülke 300 puanın üzerine çıkmıştır; 2011 yılından bu yana ilk kez "Büyük Beşli" ülkelerinden biri ilk üçe girebilmiştir. Almanya ve Avusturya yarışmayı sıfır puanla tamamlamış; yarışma tarihinde ilk kez ev sahibi ülke sıfır puan almıştır. Aynı zamanda 2015 yarışmasında Karadağ bağımsızlığından bu yana ve Çek Cumhuriyeti yarışmaya katıLdığından beri en iyi derecelerini almıştır. Ayrıca bu yıl 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'nda olduğu gibi İsveç ve Rusya ilk iki sırada yer almıştır.
Bu yıl Eurovision Şarkı Yarışması yaklaşık 197 milyon kişi tarafından izlenerek yeni bir rekor alındı. 20 Nisan 2015 tarihinde Universal Music Group tarafından 2015 Eurovision Şarkı Yarışması resmi albümü yayınlanmış, albümde 40 ülkenin şarkıları yer almıştır.

6 Ağustos 2014 tarihinde, Viyana'nın 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacağı açıklanmıştır. Ev sahibi mekân olarak 16,000 kişilik kapasiteye sahip Wiener Stadthalle seçilmiştir.

2014 Yarışması'nda Avusturya'nın zaferinden sonra devlet kanalı Viyana veya Salzburg'un yarışmaya ev sahibi şehir olma olasılığını ortaya çıkarmıştır. Viyana, Klagenfurt, Innsbruck, Aşağı Avusturya, Graz, Yukarı Avusturya, Burgenland ve Vorarlberg şehirlerinin mekân ve tanıtım maliyetini karşıladıklarını; Salzburg'un ihaleden çıkmasına rağmen hâlâ ilgilendikleri bildirildi.
Avusturya'nın başkenti Viyana'nın ev sahibi kent olma şansının yüksek olmasıyla birlikte iki adet aday mekânı bulunmaktadır: Yıl boyunca Erste Bank turnuvalarına adaylık yapacak olan Wiener Stadthalle ve birçok konser ve yıl boyunca fuar merkezi olacak olan Messe Wien. Bu mekânlar sırasıyla 16.000 ve 30.000 kapasiteye sahiptir. Ayrıca yarışta Stadthalle Graz ve Schwarzl Freizeit Zentrum ile birlikte Avusturya'nın en büyük ikinci kenti olan Graz kenti de bulunmaktadır. Klagenfurt'ta bulunan 30.000 kapasiteli Wörthersee Stadion'de bu ev sahipliği yarışmasına katılmıştır. Ancak, stadyumun yarışmaya ev sahipliği yapabilmesi için uygun bir niteliğe sahip değildir. Innsbruck'ta bulunan Olympiahalle ise 1964 ve 1976 Kış Olimpiyatları'nda artistik patinaj ve buz hokeyi müsabakalarına ev sahipliği yapmıştır. Beşinci olarak Linz şehrinde bulunan Brucknerhaus arenası yarışma için yeterli kapasiteye sahip olmasa da ihaleye dahil olmuştur. Coğrafi olarak Linz şehrine yakın olan Wels ise yarışmayla yakından ilgilenmiştir. Oberwart şehrinde bulunan Exhibition Hall ve Vorarlberg şehrinde bulunan Vorarlberger Landestheater arenaları da son aday olan mekânlardan biridir.
29 Mayıs 2014 tarihinde, 2015 yarışması için ORF ve EBU ev sahibi olabilmek için mekân hakkında bazı gereklilikleri ve ayrıntıları yayımladı. ORF 13 Haziran 2014 yılına kadar aday mekânların belirtilen gereklikleri ve ölçütleri sağlayabilecekleri hakkında bilgilerini istedi.

Ev sahipliği yapabilecek olan mekânın sonuçlanmasından sonra yarışma öncesi en az 6 ila 7 hafta ve bir hafta boyunca kullanılabilir olması gerektiğini belirtti.
Seçilen mekân açık hava olmamalıdır, bina en azından 10.000 kapasiteli ve 15 metre minimum tavan yüksekliği ile klimalı bir bina olmakla beraber ses ve ışık için izole edilmiş olmalıdır.
Green Room arenada veya mümkün olduğunca onun yakınında ve 300 kapasiteli bir oda olmalıdır.
Ev sahipliği yapacak yerin en az 6000 m² alan, 2 adet yemek standı bir izleme odası, makyaj bölümü, elbise dolabı ve yaklaşık 50 yorumcu kabini olması gerekmektedir.
11 Mayıs ve 2014 Mayıs 2015 tarihleri arasında kullanılabilir, en az 1500 gazeteci kapasiteli ve 4000 metrekare (43,000 sq ft) büyüklüğünde bir basın merkezine sahip olmalıdır.
13 Hazirandan sonra ORF 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapabilecek 12 adet mekânı açıkladı: ORF 21 Haziran günü 3 şehri (Viyana, Innsbruck ve Graz) aday sürecinin son aşamasında kısa listeye almıştı.
Seçilen şehir Ağustos 2014 öncesinde açıklanması uygun görülmüştü.

 †   Ev sahibi
 ‡   Kısa listeye alınanlar

Sahne ve arenanın tasarımı için 2500 ton materyal kullanılmıştır. 1400 spot lambası ve 5000 adet prizi bağlamak için 20 km uzunluğunda kablolar kullanılmıştır. Sahne 14,3 m genişliğinde ve 44 m yüksekliğindedir. Sahne tasarımı için 700 kişi çalışmıştır. 26 kamera kullanılmıştır. Ziyaretçi salonu ve yiyecek ikramı için 800 gönüllü çalışmıştır. 1700 gazeteci ve 10.000 seyirci arenada yer almıştır.

Yarışma 2008 yılından bu yana olduğu gibi iki yarı final ve bir büyük finalden oluşmuştur. Her iki yarı finalde de en yüksek puana sahip ilk on ülke, ev sahibi ülke Avusturya ve yarışmaya finansal kaynak sağlayan beş ülke (Büyük Beşli olarak da bilinir): Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya ve Eurovision'un 60. yılı nedeniyle özel olarak davet edilen Avustralya ile finalde yarışmaya hak kazanmıştır.

EBU 2011 yılında, 2015 Yarışmasından önce beklenen sonuçlar ile 1956 yılından bu yana tüm yarışmaları dijital olarak arşivleme kararı almıştı. Daha sonra arşivin hazır olarak yarışmanın 60. yıl dönümünde çıkacağını bildirilmiş ve yayına hazır formatlarda gazetecilere sunulmuştur. Şu anda arşivler "seçilen içerik" adlı buton ile Eurovision web sitesi aracılığıyla kamuya erişilebilir haldedir.
1 Eylül 2014 tarihinde 60. Eurovision Şarkı Yarışması'nın kuralları yayınlanmıştır. 2009 yılından günümüze kadar kullanılan, televoting ve müzik sektörünün profesyonellerinden oluşan jürilerin oylarının yarı yarıya birleştirilmesi ile oluşturulan oylama yönetimi her yıl olduğu gibi 2015 yarışmasında da kullanılmıştır. Bu sisteme göre her katılımcı ülkenin müzik endüstrisinde profesyonel beş jüri üyesi bulunmalıdır. Ülkelerin ulusal jüri üyelerinden her biri, kendi ülkesi dışında diğer ülkelere oy vermek zorundadır. Her jüri üyesi beğendiği on ülkeyi ilk sıradan son sıraya doğru sıralar. Aynı şekilde tele oylama uygulamasından en çok oy alan ilk on ülkede sıralanır. Jüri oylarının tam sıralaması ve halk oylarının tam sıralaması birleştirilerek ülkenin yarışmacılara vereceği oylar ortaya çıkarılır ve birinci sırada yer alan yarışmacı ülke 12 puan, en alt sırada yer alan yarışmacı ülke 1 puan alır. Bir tele oylama durumunda (teknik sorunlar/oyların yetersizliği) veya jüri hatası (teknik sorun/kuralların ihlali) sonucunda ülkeler sadece tele oylama/jüri oylamasını baz alabilir.
Bu yılın katılımcı ülkelerinin jüri üyeleri 1 Mayıs 2015 tarihinde EBU tarafından açıklanmıştır. Her ülkenin beş tane olmak üzere toplamda iki yüz yetmiş jüri üyesi bulunmaktadır. Ulusal jürilerin her beş üyesinin ismi, 1 Mayıs 2015 tarihinden yarışmanın başlangıcına dek açıklanmış ve yarışmanın ardından jüri üyeleri yapmış oldukları sıralamaları açıklamak zorunda kalmıştır. Bu uygulama 2014 yılında EBU tarafından oylama sisteminin daha şeffaf olması ve herhangi bir oy avcılığının olmaması amacıyla yapılmıştır. Buna ek olarak her bir jüri üyesi, geçmişte ikiden fazla kez bu görevde bulunmamış olmalı, oy gününde en az on altı yaşında olmalı, herhangi bir katılımcı ülkenin yayın kanalı çalışanı olmamalı, müzik endüstrisinde çalışır olması, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olmalı, yarışmacılarla herhangi bir bağı olmaması ve tarafsızlığına göre oy vermesi gerekmektedir.

Ev sahibi şehrin devir teslim töreni ve Yarı finalde yarışan Otuz üç ülkenin hangi yarı finallerde yarışacağı 26 Ocak 2015 tarihinde Viyana Belediye Binası'nda yapılan kura ile belirlenmiştir. Bu törenin sunuculuğunu Andi Knoll ve Kati Bellowitsch üstlenmiştir. Doğrudan finalist olan yarışmacı ülkeler (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya, Avustralya ve Avusturya) dışında kalan ülkelerin adları, önceki on yıldaki oylama kalıplarına dayalı olarak beş fanusa ayrıldı. Bu fanuslardan çekilen 17 ülke 19 Mayıs 2015'teki birinci yarı finale dahil oldu, diğer 16 ülke ise 21 Mayıs 2015'te ikinci yarı finalde yarışmıştır.
Fanuslar, tele oylama ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmişlerdir: 

Daha önceki yıllarda olduğu gibi ülkelerin yarı final/finalin hangi kısmında sahne alacakları ev sahibi yayıncı tarafından karar verilmiş ve EBU Yönetim Danışmanı ve Referans Grubu tarafından onaylanmıştır. 2013 yılından bu yana olduğu gibi yarışmacıların sahneye çıkış sıraları, gösterileri daha heyecanlı hâle getirmek, tüm yarışmacıların sahne dışına çıkışında zaman kazanmak, birbirine benzeyen şarkıların art arda sergilenmesini engellemek amacıyla delegasyon ekibi yerine yapımcılar tarafından belirlendi.
16 Mart 2015 tarihinde Viyana'da gerçekleştirilen bir delegasyonlar topla

2016 Eurovision Şarkı Yarışması, 61. kez gerçekleşen geleneksel Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Avusturya'nın başkenti Viyana'da yapılan 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç adına yarışan Måns Zelmerlöw'un "Heroes" şarkısıyla 2015 yarışmasını kazanması üzerine yarışma İsveç'in başkenti Stockholm'a taşındı. 1975 ve 2000 yarışmalarından sonra Stockholm bu yıl üçüncü, Ericsson Globe'de ise ikinci ev sahipliğini yapacaktır. Son katılım sayısına bağlı olarak ülkeler, 2008 yılından bu yana iki yarı final ve bir finalden oluşan bölümlere ayrılacaktır. Mart 2015 tarihinde EBU tarafından referans grubu toplantısında yarışmanın yarı finallerinin 10 ve 12 Mayıs, finalinin ise 14 Mayıs 2016 tarihinde yapılacağı kararlaştırılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu Måns Zelmerlöw ve Petra Mede üstlenmiştir.
Yarışmayı Ukrayna adına temsil eden Jamala, "1944" şarkısıyla kazanmıştır. Ukrayna ikinci ve 2004 yılından bu yana ilk zaferini elde etmiştir. 2009 yılından bu yana uygulanan jüri ve halk oylamalı sistem ile bu yıl ne halk oylaması birinciyi seçebildi ne de jüri oylaması birinciyi seçebildi. Ukrayna her ikisinde de ikinci olarak yarışmayı kazanmıştır. Aynı zamanda ilk kez yarışmayı Kırım Tatarca bir şarkı kazanmıştır.
Bu yıl 42 ülke yarışmada yer almıştır. Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan yarışmaya dönmüş ve 2015 yılında davet edilen Avustralya ilk kez normal bir katılımcı olarak yarışmaya katılmıştır. Portekiz formatsal nedenlerden dolayı katılmamış, Romanya ise Avrupa Yayın Birliği (EBU)'ya olan borcundan dolayı yarışmaya günler kala diskalifiye edilmiştir. Bu yıl yapılan en önemli değişiklik oylama sisteminde olmuştur. 1975 yılından bu yana kullanılan sistem değiştirilerek halk ve jüri oylarının toplam sonucu birinciyi belirlemiştir.
Bu yıl tekrar 26 ülke finalde yer almıştır. İlk kez yarışma ABD'de canlı olarak yayınlanmıştır. Çek Cumhuriyeti ilk kez katıldığı 2007 yılından bu yana finale yükselirken, Bosna-Hersek ve Yunanistan ilk kez yarı finalden geçememiş ve 2000 yılından bu yana da ilk finale yer alamamışlardır. Avustralya ikinci olarak ilk defa ilk üçe girmiş, Bulgaristan ise elde ettiği dördüncülükle 2005 yılından bu yana en iyi sonucunu elde etmiştir. Justin Timberlake finalin ara gösterisinde yer almıştır. Yarışma bu yıl 204 milyon kişi tarafından izlenerek geçen senenin rekoru olan 197 milyon seyirciyi 7 milyon farkla geçmiştir.

İsveç ulusal kanalı SVT, 2015 zaferinin ardından 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'nın hazırlıklarına başlamıştır. 24 Mayıs 2015 tarihinde SVT başkanı Hanna Stjärne yarışma için herhangi bir bütçe planlamasının yapılmadığını söylemiş; ancak ekonomik planlamaların başlayacağını bildirmiştir. Ertesi gün SVT ev sahipliği için ihale aşamasının başladığını ve aday şehirlerin tekliflerini alacağını açıklamıştır. 18 Haziran 2015 tarihinde SVT ve EBU referans grubu arasında ilk resmi toplantı düzenlendi ve yarışmanın ana ayrıntıları ele alındı. 9 Eylül 2015 tarihinde İsveç hükûmeti yarışma harcamalarının ilk etapta 60 milyon İsveç kronu olacağını açıkladı.

İsveç Televizyonu Eurovision için ev sahibi arena olarak ilk tercihi Stockholm'de bulunan Tele2 Arena olduğunu 24 Mayıs'ta duyurdu. Diğer şehir ve arenaların, daha sonraki bir tarihte yapılacak ihale aşaması için başvurmaları mümkün olabilecektir. Bu karar 2015 Eurovision Şarkı Yarışması bittikten sonraki hafta duyuruldu, 2016 Eurovision Şarkı Yarışması ev sahipliği ilgilenen şehirler ve Mekânlar SVT için gerekli belgeler ile birlikte kendi tekliflerini hazırlamak zorunda kalacaktır. Yaklaşık 3 hafta içinde 2015 Eurovision Şarkı Yarışması sonrası şehirler tekliflerini sunacak, bundan yaklaşık bir hafta sonra SVT aday Mekânların tekliflerini değerlendirecek ve yaz ortasında ev sahibi şehir ve Mekânı açıklayacaktır. 2 Haziran 2015 tarihinde Sandviken şehrinde bulunan Göransson Arena yarışma için ev sahipliği yapabileceğini açıklamış ve 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan Malmö kentinde bulunan Malmö Arena ev sahipliği için başvurmuş; ancak yarışma tarihlerinde aşırı yoğun bir programa sahip olduğu için adaylıktan çekilmiştir. 12 Haziran 2015 tarihinde Örnsköldsvik şehrinde bulunan Fjällräven Center ev sahipliği için aday olmuştur. Tele2 arena 5 Temmuz 2015 tarihinde Mayıs ayında yapılacak etkinliklerden dolayı yarışmadan çekilmiştir.
2016 yarışması ile ilgilenen arena ve şehirler aşağıda gösterilmiştir. 2 Haziran 2015 tarihinde SVT ev sahibi arenanın sahip olması gereken özellikleri aşağıda açıklamıştır:

Ev sahibi arenanın yakınında birçok otel bulunmalı ve yeterli kapasiteye sahip olmalıdırlar
Arenanın içerisinde yeterli büyüklükte bir basın merkezi bulunmalı.
SVT, arenanı sahne inşaatı, ışıklandırma ve teknolojik donanımlar en az 4-6 hafta boyunca kullanılabilir olmalı
Ev sahibi şehir büyük bir havalimanına yakın olmalıdır.
8 Temmuz 2015 tarihinde, Stockholm'un 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacağı açıklanmıştır. Ev sahibi Mekân olarak 16.000 kişilik kapasiteye sahip Ericsson Globe seçilmiştir. Arena, 1999 yılında İsveç adına yarışan Charlotte Nilsson'un kazanmasıyla 2000 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmıştır. Bu ev sahipliği ile Stockholm üçüncü ev sahipliğini ve Ericsson Globe ise ikinci milenyumda yaptığı ikinci ev sahipliğidir. Yarışmanın basın merkezi 1.500 gazeteci ile beraber Hovet arenasında yer alacak ve delegasyon toplantıları Anexet arenasında yapılacaktır.
Rengin anlamı
  Ev sahibi şehir

Yarışma 2008 yılından bu yana olduğu gibi iki yarı final ve bir büyük finalden oluşacaktır. Her iki yarı finalde de en yüksek puana sahip ilk on ülke, ev sahibi ülke İsveç ve yarışmaya finansal kaynak sağlayan beş ülke (Büyük Beşli olarak da bilinir): Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya direkt olarak finale çıkacaktır.
Her katılımcı ülkenin müzik endüstrisinde profesyonel beş jüri üyesi bulunmalıdır. Ülkelerin ulusal jüri üyelerinden her biri, kendi ülkesi dışında diğer ülkelere oy vermek zorundadır. Her jüri üyesi beğendiği on ülkeyi ilk sıradan son sıraya doğru sıralar. Aynı şekilde tele oylama uygulamasından en çok oy alan ilk on ülke de sıralanır. Jüri oylarının tam sıralaması ve halk oylarının tam sıralaması birleştirilerek ülkenin yarışmacılara vereceği oylar ortaya çıkarılır ve ilk on içinde birinci sırada yer alan yarışmacı ülke 12 puan, ilk onun en alt sırasında yer alan yarışmacı ülke 1 puan alır. Bir tele oylama durumunda (teknik sorunlar/oyların yetersizliği) veya jüri hatası (teknik sorun/kuralların ihlali) sonucunda ülkeler sadece tele oylama/jüri oylamasını baz alabilir.
1 Eylül 2015 tarihinde 61. Eurovision Şarkı Yarışması'nın kuralları yayınlanmıştır. 2009 yılından günümüze kadar kullanılan, televoting ve müzik sektörünün profesyonellerinden oluşan jürilerin oylarının birleştirilmesi ile oluşturulan oylama yönetimi her yıl olduğu gibi 2016 yarışmasında da kullanacaktır. Ancak bu yıl farklı olarak jüri ve halk oyları birleştirilmeyecek, ilk olarak yalnız jüriden gelen oylar ile birlikte oylama sonunda sunucuların açıklayacağı halk oyları eklenerek birinci seçilecektir. Bu yılın katılımcı ülkelerin jüri üyeleri 29 Nisan 2016 tarihinde EBU tarafından açıklanmıştır. Her ülkenin beş tane; toplamda iki yüz yetmiş jüri üyesi bulunmaktadır. Ulusal jürilerin her beş üyesinin ismi, 1 Mayıs 2016 tarihinden yarışmanın başlangıcına dek açıklanacak ve yarışmanın ardından jüri üyesi kişisel puanlamasını yayınlamak zorunda kalacaktır. Bu uygulama 2014 yılında EBU tarafından oylama sisteminin daha şeffaf olması ve herhangi bir oy avcılığının olmaması amacıyla yapılmıştır. Ek olarak; jüri üyesinin, geçmişte ikiden fazla kez bu görevde bulunmamış, oy gününde en az on altı yaşında girmiş, herhangi bir katılımcı ülkenin yayın kanalı çalışmamış ve bunlardan bağımsız bir müzik endüstrisinde yer almış, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olmasın ile birlikte yarışmacılarla herhangi bir bağı olmaması ve tarafsızlığına göre oy vermesi gerekmektedir.
Yarışmanın ön tarihleri Viyana'da 16 Mart 2015 tarihinde yapılan delegasyonlar toplantısı sonucu belirlenmiştir. Yarı finaller 10 ve 12, final ise 14 Mayıs 2016 tarihinde yapılacaktır. Bu tarihler ev sahibi yayıncı tarafından değiştirilebilecekti; fakat SVT, yarışmanın yapılacağı Mekânı açıkladıktan sonra tarihleri onaylamıştır.
Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve Asya-Pasifik Yayın Birliği (ABU) 2014 yılında ABU TV Şarkı Festivali'nden bir şarkıcının Eurovision Şarkı Yarışması'na konuk yıldız olarak katılması tartışılmıştır. Temmuz 2015 tarihinde EBU, ABU Genel Kurul toplantısında böyle bir fikirlerinin olduğunu açıklamıştır.
Eylül 2015 tarihinde Doğu Avrupa'da yaşayan seyircilerin yarışmayı geç vakitlerde izlediği ve buna bağlı olarak bu ülkelerde izlenme sayısının düşmesinden dolayı SVT EBU'ya yarışmanın başlangıç saatinin 21:00 (OAS)'den 20:00 (CET)'e çekilmesini önermiştir.  Ancak 28 Ekim 2015 tarihinde açıklanan 2016 Eurovision kurallarında başlangıç saatinin 21:00 olduğu yazmaktadır. Buna ek olarak, SVT yarışma için maksimum bütçenin 125 milyon İsveç kronu (Eylül 2015 tarihi itibarıyla € 13.3M) olduğunu ortaya koydu. Bu rakam Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da yapılan 2014 Eurovision Şarkı Yarışması'nın final maliyetinin %50'si ve Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de yapılan 2012 yarışmasının üçte biri kadardır.

EBU, 18 Şubat 2016 tarihinde, 1975 yılından bu yana kullanılan oylama sistemini değiştirdiğini açıklamıştır. Yeni oylama sistemi Melodifestivalen'den ilham alınarak oluşturulmuş olup iki aşamadan oluşmaktadır: ilk olarak her ülkenin jüri oylarıyla belirleyeceği 1-8, 10 ve 12 puanlar ve her ülkeden toplanacak olan halk oyları yarışmanın birincisini belirleyecektir. İlk olarak sunucular teker teker ülkelere bağlanarak profesyonel jüri üyelerinin vereceği oyları 1-8, 10 ve 12 puan şeklinde alacak ve her ülkeden gelen halk oyları kombine edilerek toplu bir şekilde favori şarkılara paylaştırılacaktır. Bu halk oyları sunucular tarafından, en az oyu alan ülkeden başlayarak en çok oy alan ülkeye doğru sıra sıra açıklanacaktır. Eğer bir ülke

2017 Eurovision Şarkı Yarışması, 62. kez gerçekleştirilecek olan Eurovision Şarkı Yarışması'dır. İsveç'in başkenti Stockholm'de yapılan 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ukrayna'nın temsilcisi Camala'nın seslendirdiği "1944" adlı şarkının 534 puanla birinci olmasıyla Ukrayna yarışmaya ev sahipliği yaptı. Bu, Kiev'de gerçekleşecek olan ikinci Eurovision Şarkı Yarışması ve 2009 ile 2013 yıllarında Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yaptıktan sonra 4. Eurovision etkinliği oldu. Yarışmanın yarı finalleri 9 ve 11, finali ise 13 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirildi.
2017 yarışmasında kırk iki ülke yarışacaktır. Portekiz ve Romanya bir yıllık aradan sonra geri dönmüşlerdir. Bosna-Hersek finansal yetersizliklerden dolayı yarışmadan çekilmiştir. Rusya temsilcisi Yuliya Samoylova'nın 2014 yılında Rusya tarafından işgal edilen Kırım'a yasa dışı bir şekilde gittiği ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Ukrayna, Samoylova'nın ülkeye girişini yasaklamıştır. 13 Nisan 2017 tarihinde Rusya yarışmadan çekildiğini açıklamıştır. Avrupa Yayın Birliği Ukrayna'nın bu eylemini kınamıştır.

9 Eylül 2016'da yarışmanın Kiev'deki Uluslararası Sergi Merkezi'nde gerçekleşeceği açıklanmıştır. Mekân 11.000 seyirciyi ağırlayabilecek kapasiteye sahiptir ve Ukrayna'daki en büyük sergi merkezidir. Livoberezhnyi Masyv bölgesinde yer almaktadır. Ekim 2002'de açılmıştır.

Ukrayna ulusal kanalı National Television Company of Ukraine (NTU) başkanı ve Ukrayna delegasyon başkanı Viktoria Romanova, 18 Mayıs 2016 tarihinde ilk organizasyon toplantılarını 6 Hazirandan önce gerçekleştireceklerini açıklamıştır. Aynı zamanda 13 ve 14 Haziran 2016 tarihinde ulusal kanal ile EBU Cenevre'de yarışmanın ana hatlarının belirlenmesi, ev sahibi şehrin seçimi ve teknik konular hakkında bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Romanova ev sahibi şehrin yaz ortasında açıklanacağını söylemiştir.
NTU ve Ukrayna hükûmeti 23 Haziran tarihinde resmen ihale aşamasını başlatmıştır. Ev sahibinin seçimi dört aşamadan oluşmaktadır:

24 Haziran-8 Temmuz: Ev sahibi olmak isteyen şehirlerin başvuru tarihleri.
8-15 Temmuz: NTU'dan bir çalışma grubu ve hükûmetin atadığı, Ukrayna başbakanın ise yönettiği Yerel Çalışma Grubunun oluşturulması.
18-22 Temmuz: Ev sahipliği için aday olan şehirlerin Yerel Çalışma Grubu'na tekliflerini sunması ve 22 Temmuz günü üç adayın kısa listeye alınması.
22 Temmuz-1 Ağustos: EBU ve komite üç aday şehirden en uygun olanını ev sahibi olarak açıklayacaktır.
Ev sahibi şehirlerin sağlaması gereken kriterler aşağıda açıklanmıştır:

Yarışmanın yapılacağı arena en az 7.000 kişilik kapasiteye sahip olmalıdır. İdeal rakam ise 10.000 kişidir.
Basın merkezinin kapasitesi 1.500 kişiden az olmamalıdır.
Aday şehir en az 3.000 kişiye hizmet verebilecek bir açılış konseptini düzenleyebilmelidir.
Ev sahibi şehrin otel fiyatları Avrupa standartlarında olmalıdır ve arenaya ve şehir merkezine yakın olmalıdır. En az 2.000 otel odası tesis edilmelidir: 1.000 kişi katılımcı ülkelerin delegasyon üyeleri ve 1.000 kişi medya mensupları ve fanlar.
Ev sahibi şehir yarışmacıların, delegelerin, medya mensuplarının ve fanların can güvenliği sağlayabilmelidir.
Şehrin uluslararası hava taşımacılığına uygun olması gerekmektedir. Şehirdeki havalimanları şehir merkezine, arenaya ve otellere erişebilmeli ve bu erişim yollarındaki trafik lambaları, işaretleri ve benzeri yazılar uluslararası ölçütlerde ve anlaşılır olmalıdır.
Ev sahibi şehir sosyal etkinlikler ve partiler düzenleyebilmeli ve hem şehrin hem de Ukrayna'nın kültürünü iyi bir şekilde yansıtabilmelidir.
Ev sahipliği için adaylık başvurusunun sona erdiği 8 Temmuz tarihine kadar 6 şehir aday olmuştur: Dnipro, Harkiv, Herson, Kiev, Lviv ve Odessa. Adaylık sürecinin başında ve öncesinde Cherkasy, İrpin, Uzhhorod ve Vinnytsia yarışma ile yakından ilgilenmiş fakat adaylık için başvurmamıştır. Ukrayna külltür bakanı Yevhen Nyshchuk, 30 Haziran'da yaptığı bir açıklamada yarışmanın Ukrayna dışında yapılmayacağını ve en uygun şehirlerin Kiev veya Lviv olduğunu söylemiştir.
20 Temmuz tarihinde UA:Pershyi kanalında sunuculuğunu Timur Miroşniçenko'nun yaptığı "City Battle" adlı 2 saatlik canlı yayında 6 aday şehir tekliflerini Yerel Organizasyon Komitesine sunmuştur. Program, UA:Pershyi, Radio Ukraine ve UA:Pershyi YouTube kanalında yayınlanmıştır. Aday şehirlerin tekliflerini ise şu isimler açıklamıştır:

Programda fanlar, komite üyeleri ve medya mensupları yer aldı.
22 Temmuz'da Kiev, Odessa ve Dnipro kısa listeye alınmış ve ev sahibinin de 27 Temmuz tarihinde açıklanacağı bildirilmiştir. Birçok ev sahibi açıklanması ertelenmesinden sonra, NTU kanalı 8 Eylül tarihinde Ukrayna hükûmetinin 9 Eylül'de yaptığı toplantı sonrasında, yerel saat ile 13.00'da Kiev'de bulunan Hükûmet Basın Merkezinde ev sahibi şehrin açıklanacağını duyurmuştur.
Anahtar
 †   Ev sahibi
 *   Kısa liste

2017 yarışmasının ön tarihleri, 14 Mart 2016 tarihinde Stockholm'da yapılan delegasyon toplantısında belirlenmiştir. Yarı finallerin 16 ve 18 Mayıs; finalin ise 20 Mayıs 2017 tarihinde yapılacağı açıklanmıştır. Tarihler Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından o tarihlerde yapılabilecek herhangi bir televizyon programı ya da spor aktivitesine denk gelmemesi ve bir karışıklığın ortaya çıkmaması amacıyla kararlaştırıldı. Ancak bu tarihler ev sahibi ülkenin ulusal kanalı tarafından 2016 yarışmasının ardından sonra yapılacak EBU referans grup toplantısında değiştirilebilecektir.
Fakat 24 Haziran 2016 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2017 yarışmasının tarihlerinin bir hafta geriye alındığını açıkladı. Yarı finaller için 9 ve 11, final için 13 Mayıs 2017 tarihleri belirlendi. Ev sahibi kanal NTU bunun sebebini ilk etapta belirlenen tarihlerin 18 Mayıs'taki Kırım Tatar Sürgünü günü ve UEFA Avrupa Ligi yarı final sezonunun ikinci ayağı ile örtüşmesi olduğunu açıkladı.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 31 Ocak 2017 tarihinde Column Hall'da bir kura çekilişi düzenlenmiştir. EBU, 21 Ocak 2016 tarihinde yarışmanın resmi tele oylama sponsoru Digame tarafından 37 ülke 6 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır. Fanuslar, tele oylama ortağı Digame tarafından aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

30 Ocak 2017 tarihinde, yarışmanın temasının çeşitlilik olacağı açıklandı. Slogan "Celebrate Diversity" ("Çeşitliliği kutla") olarak belirlendi. Yarışmanın yönetim şefi Jon Ola Sand "Çeşitliliği kutlama fikri Eurovision değerlerinin kalbinde: Avrupa'nın her yerinde ve ötesinde hem ortak yönlerimizi hem de benzersiz farklılıklarımızı kutlamak için harika müzikler bir araya geliyor." dedi. Yarışmanın logosu ve görsel tasarımı farklı boncukların bir araya gelmesiyle oluşan geleneksel bir kolyeden oluşuyor.

27 Şubat 2017'de yarışmanın sunucularının Oleksandr Skiçko, Volodymyr Ostapçuk ve Timur Miroşniçenko olacağı açıklandı. Böylece Eurovision Şarkı Yarışması ilk defa üç erkek sunucudan oluşan bir grup tarafından sunulacaktır ve 1956 yılından sonra ilk defa, kadın sunucu olmayacaktır. Ayrıca Miroşniçenko 2013 ve 2009 yıllarında Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nı da sunmuştur.

31 Ekim 2016 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2017 yarışması'na 43 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Portekiz ve Romanya yarışmaya geri dönmüş, Bosna-Hersek ise finansal nedenlerden dolayı yarışmadan çekildiğini açıklamıştır. Rusya 13 Nisan 2017 tarihinde temsilcileri Yuliya Samoylova'nın Ukrayna'ya girişinin yasaklanmasının ardından çekildiğini açıklamıştır. Sonuç olarak, katılımcı ülke sayısı 42 olmuştur.

O'G3NE grubu daha önce bir Eurovision etkinliği olan 2007 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda Hollanda'yı "Adem in, Adem Uit" şarkısıyla temsil ettikten sonra tekrar bir Eurovision etkinliğinde yarışacaktır.
Imri Ziv 2015 ve 2016 yıllarında İsrail temsilcilerinin arka vokalliğini yaptıktan sonra bu yıl İsrail'i temsil etmiştir.
Omar Naber Slovenya'yı 2005'ten sonra ikinci kez temsil etmiştir.
SunStroke Project grubu Moldova'yı 2010 yılında temsil ettikten sonra ikinci kez ülkesini temsil etmiştir.
2011 Sırbistan temsilcisinin arka vokali olan Tijana Bogićević bu yıl yarışmaya katılmıştır.
Estonya'yı ikili olarak temsil eden olan Koit Toome daha önce 1998'de ve Laura Põldvere 2005'te Estonya'yı temsil etmiştir.
Valentina Monetta San Marino'yu 2012, 2013 ve 2014 yıllarında üst üste temsil ettikten sonra bu yıl dördüncü kez Jimmie Wilson ile birlikte temsil etmiştir.

18 ülke bu yarı-finalde yarıştı. Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya bu yarı finalde oy kullandı.

18 ülke bu yarı-finalde yarıştı. Almanya, Fransa ve Ukrayna bu yarı-finalde oy kullandı.

Hem Jüri oylamasından hem de halk oylamasından 12 puan veren ülkeler koyu harflerle yazılmıştır.

Hem Jüri oylamasından hem de halk oylamasından 12 puan veren ülkeler koyu harflerle yazılmıştır.

Hem Jüri oylamasından hem de halk oylamasından 12 puan veren ülkeler koyu harflerle yazılmıştır.

Bir ülkenin Eurovision Şarkı Yarışması'na katılabilmesi için aktif bir EBU üyesi olması gerekir. EBU her yıl olduğu gibi bu yıl da 56 üye ülkeye katılım davetiyesi gönderecektir. Gözlemci üye olan Avustralya'nın katılımına EBU tarafından karar verilecektir. Aşağıda katılıp katılmayacağı belli olmayan ve yarışma hakkında bir takım açıklamalarda bulunmuş ülkeler yer almaktadır:

 Andorra - Ràdio i Televisió d'Andorra (RTVA), 19 Mayıs 2016 tarihinde Andorra'nın 2017 yılında da yarışmaya katılmayacağını açıklamıştır.
 Bosna-Hersek - Radio-Televizija Bosne i Hercegovine (BHRT)'nin EBU'ya olan 6 milyon frang (€5.4 milyon) borcundan dolayı EBU üyeliğinden çıkarılabilme tehlikesiyle karşı karşıya ve bu yüzden seneye yarışmaya katılamayabilirler. BHRT EBU'dan 8 Haziran 2016 tarihine kadar borçlarını ödeyebilmesi için izin istemiştir.
 Lüksemburg - RTL Télé Lëtzebuerg (RTL) 25 Mayıs 2016 tarihinde ülkesinin 2017 yarışmasına katılmayacağını açıklamıştır. Ancak Lüksemburg hükûmetinin dilekçeler komitesi Büyük Dükalık ile ilgili beş dile

2018 Eurovision Şarkı Yarışması, 63. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Ukrayna'nın başkenti Kiev'de yapılan 2017 Eurovision Şarkı Yarışması'nı "Amar Pelos Dois" adlı şarkısıyla Salvador Sobral kazanmasından dolayı Portekiz'in başkenti Lizbon'da bulunan Altice Arena'da yapılmıştır. Yarışmanın yarı finalleri 8 ve 10 Mayıs 2018 ve final ise 12 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleşmiştir. Üç canlı gösterinin sunuculuğunu Filomena Cautela, Sílvia Alberto, Daniela Ruah ve Catarina Furtado üstlenmiştir.
Yarışmaya 43 ülke katılmıştır. Bu katılım sayısı 2008 ve 2011 yıllarında sağlanan katılım ile birlikte rekordur. Rusya bir yıl aradan sonra geri dönmüştür. 2011 yılından sonra ilk kez yarışmadan çekilen ülke olmamıştır. Yarışmanın kazananı İsrail'i "Toy" adlı şarkısıyla temsil eden Netta Barzilay olmuştur. İsrail yarışmayı dördüncü kez kazanmıştır.
Bu yılki yarışmada Azerbaycan, Romanya ve Rusya yarı final sistemi getirilen 2004 yılından beri ilk kez finale çıkamamıştır. Ayrıca 2005 yılından sonra ilk kez Kafkas ülkesi finalde yer almamıştır.

2017 Eurovision Şarkı Yarışması finalinde, Portekiz'in zaferinin ardından ülkenin yayın kuruluşu RTP'nin 2018 yarışmasını düzenleyen kanal unvanını ettiği bildirildi. EBU'nun Eurovision Şarkı Yarışması'nın İcra Süpervizörü Jon Ola Sand, Sobral'ın zaferinin ardından, kazanan basın toplantısında RTP'ye ev sahipliği davetiyesi düzenledi. Ertesi gün RTP Genel Müdürü Nuno Artur Silva, yayıncının 2018'de yarışmayı düzenleyeceğini ve yarışmayı ev sahipliği yapma olasılığı yüksek bir mekân olarak Lizbon'daki MEO Arena'sını (daha sonra, Altice Arena olarak değiştirildiğini) belirtti. 15 Mayıs 2017'de RTP, Lizbon'u ev sahibi şehir olarak doğrulamıştı, ancak ertesi gün hem ana şehir hem de mekân hakkında nihai bir karar alınmadığını açıkladı.
Bir ev sahibi şehir seçmek için temel şartlar EBU tarafından Kiev'de kazanılmalarını takiben RTP'ye sunulan bir belgede belirtildi:

Yaklaşık 10.000 seyirci kapasiteli uygun bir mekân.
Tüm delege için yeterli imkânlara sahip 1.500 gazeteci için uluslararası bir basın merkezi.
En az 2.000 delege, akredite gazeteci ve izleyiciyi barındırabilen otel odalarının, farklı fiyat kategorilerinde iyi bir şekilde dağıtılması.
Kent, mekân ve otellerle kolayca bağlantı olan yakındaki bir uluslararası havaalanı da dahil olmak üzere verimli bir ulaşım altyapısı.
Lizbon'un yanı sıra, diğer şehirler, Braga, Espinho, Faro, Gondomar, Guimarães ve Santa Maria da Feira olmak üzere 2018 yarışmasına ev sahipliği yapmak istediklerini belirtti. Porto belediye başkanı Rui Moreira, yarışmaya ev sahipliği yapmak için "milyonlarca avro harcama" ile ilgilenmeyeceğini, ancak Porto Büyükşehir Bölgesi'nden (Espinho, Gondomar ve Santa Maria da Feira) bir teklifi destekleyeceğini belirtti.
13 Haziran 2017'de, RTP temsilcileri, Cenevre'deki EBU genel merkezinde Eurovision Şarkı Yarışması Referans Grubu ile bir araya geldi. Toplantı sırasında RTP yetkilileri, Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmakla ilgili birçok konuyu kapsayan ve Ukrayna yayıncısı UA:PBC'nin deneyiminden öğrendikleri bir çalıştaya katıldılar. Ayrıca, ev sahibi şehir ve mekân için birden fazla teklif de dahil olmak üzere 2018 yarışmasına ilişkin ilk planlarını sunma fırsatı buldular.
25 Temmuz 2017'de EBU ve RTP, Braga, Gondomar, Guimarães ve Santa Maria da Feira'nın onayladığı tekliflerinden Lizbon'un ev sahibi şehir olarak seçildiğini açıkladı. Buna ek olarak, RTP, gösteri yeri olarak Altice Arena'nın bulunduğu Parque das Nações'i gösterdi.
Anahtar:
 †   Ev Sahibi Şehir

Yarışma, 2017 yarışması'nda Salvador Sobral tarafından seslendirilen "Amar pelos dois" şarkısıyla kazandığı zaferin ardından ilk kez Portekiz'de gerçekleşecek. Teklif aşamasından sonra Lizbon'daki Altice Arena, ev sahibi yayıncı Rádio e Televisão de Portugal (RTP) ve Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından mekân olarak seçildi.
Çok amaçlı arena Expo '98 için yapılmış ve 20.000 katılımcı kapasitesine sahip ve Portekiz'deki en büyük kapalı mekân ve Avrupa'daki en büyük kapalı mekân olma özelliğini taşıyor. Lizbon'un kuzeydoğusunda, Expo '98'e ev sahipliği yapan modern Parque das Nações nehir kıyısının kalbinde yer almaktadır. Yakınlardaki uluslararası havalimanına metro ile, ülkenin geri kalanına ve Avrupa'ya trenle (Oriente İstasyonu) bağlanmaktadır.

Eurovision Village, etkinlik haftaları boyunca resmi Eurovision Şarkı Yarışması fanı ve sponsorlar alanıdır. Sanatçıların ve DJ'lerin performanslarının yanı sıra ana mekândan yayınlanan canlı gösteriler de izlenebilir. Lizbon'un şehir merkezi Praça do Comércio'da (aynı zamanda Terreiro do Paço olarak da anılır), Tejo Nehri'ndeki açık büyük bir merkezi meydanda yer alan bu yer, 4 Mayıs 2018'de halka açımıştır.
EuroClub, yarışma katılımcıları tarafından resmi partilerin ve özel performansların mekânıdır. Eurovision Köyünün aksine, EuroClub'a erişim akredite edilmiş taraftarlar, delegasyonlar ve basınla sınırlıdır. Eurovision Köyü'ne yakın olacak ve 6-12 Mayıs tarihleri arasında hizmet vermiştir.
Tüm yarışmacıların ve heyetlerinin basından, taraftarlardan ve halktan önce sunulduğu "Mavi Halı" etkinliği 6 Mayıs 2018'de Lizbon Belém bölgesindeki Sanat, Mimarlık ve Teknoloji Müzesi'nde (MAAT) yer alacak. Bu, yakındaki Elektrik Müzesinde düzenlenecek olan 2018 yarışmasının resmi Açılış Töreni'nden önce gelecek.

Yarışmanın teması All Aboard!, 7 Kasım 2017'de Lizbon Oceanarium'da düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Görsel tasarımı, Lizbon ve Portekiz'in Atlantik kıyısındaki konumuna ve ülkenin denizcilik tarihine hitap eden okyanus motiflerine sahiptir. Stilize edilmiş bir deniz kabuğu tasvir eden ana amblemin yanı sıra, bir deniz ekosisteminin farklı yönlerini sembolize etmek için on iki ek amblem tasarlandı. Yarışmadaki Yönetici Süpervizörü Jon Ola Sand, temanın ve logoların "Lizbon tarihiyle rezonansa girdiğini ve çeşitlilik de dahil olmak üzere Eurovision'un temel değerlerinin çok iyi olduğunu vurguladı. Okyanus, hepimizi birbirine bağladı ve çeşitliliği, katılımcı yayıncıların her biri için iyi bir ilham kaynağı olabilir." önümüzdeki mayıs ayında Lizbon'u görmeyi dört gözle bekliyoruz."

8 Ocak 2018'de RTP ve EBU, yarışmada ilk defa, RTP'ye ev sahipliği yapan Sílvia Alberto, Filomena Cautela ve Catarina Furtado'dan oluşan ve oyuncu Daniela Ruah ile birlikte dört kadın sunucu tarafından ev sahipliği yapılacağını duyurdu. 2015 yılından bu yana ilk kez bir yarışmacının bir erkek sunumcuya sahip olmaması ve ikinci ardışık yılda sunumcuların hepsinin aynı cinsiyetten oluşması olmuştur.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 29 Ocak 2018 tarihinde City Hall of Lisbon'da bir kura çekilişi düzenlenecektir. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır. Fanuslar aşağıdaki gibi belirlenmiştir:

RTP, 12 Mart 2018'de final için açılış ve aralıklı eylemlerle ilgili ilk detayları açıklamıştır. Finalin açılış eylemi, Portekizli scratching ikilisi Beatbombers tarafından canlı müzik ile finalist ülkeleri tanıtan bayrak geçitlerinden önce Portekizli fado şarkıcıları Mariza ve Ana Moura tarafından bir düet performansına sahip olacak. Finalde yer alan aralarda, Salvador Sobral'ın "Amar pelos dois" ve yeni bir single'ın yanı sıra Brezilyalı müzisyen Caetano Veloso ile bir düet ve Branko'nun elektronik müzik performansları gerçekleştirilmiştir.

31 Ekim 2016 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2017 yarışması'na 42 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Rusya yarışmaya geri dönmüş, Makedonya ise EBU'ya olan borçlarının birikmesinden dolayı önce engellenmiş ancak sonra yapılan görüşmeler sonucunda 17 Kasım'da yine listeye eklenmiştir.

19 ülke bu yarı finalde yarışmış, Birleşik Krallık, İspanya ve Portekiz bu yarı finalde oy kullanmıştır.

18 ülke bu yarı finalde yarışacak. Almanya, Fransa ve İtalya bu yarı finalde oy kullanacak.

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmak için aktif EBU üyeliği gerektirir, ya da EBU'nun Avustralya'yı davet ettiği gibi bir davet edilme söz konusu olabilir. Birkaç ülke katılımı hakkında yorumda bulunmuştur.

 Andorra - 14 Mayıs 2017 tarihinde Ràdio i Televisió d'Andorra (RTVA) kanalının genel yayın yönetmeni finansal sorunlar ve şirkette yapılanma gerekçesiyle yarışmaya katılmayacaklarını açıklamıştır.
 Bosna-Hersek - 18 Eylül 2017 tarihinde, BHRT 2018 yılında da yarışmaya dönmeyeceklerini açıklamıştır.
 Lüksemburg - Lüksemburglu yayıncı (RTL) yeni oylama sisteminin Lüksemburg'a başarı getirmeyeceğini düşündüğü için katılmama kararı aldı.
 Monako - 31 Ağustos 2017 tarihinde TMC kanalı Monako'nun yarışmaya dönmeyeceğini açıklamıştır.
 Slovakya - Slovak Radio and Television of Slovakia (RTVS), 11 Eylül 2017 tarihinde 2018 yılında yarışmaya dönmeyeceklerini duyurmuştur.
 Türkiye - 7 Ağustos 2017 tarihinde TRT yarışmaya dönmeyeceklerini duyurmuştur.

 Almanya - Barbara Schöneberger
 Arnavutluk - Andri Xhahu
 Belçika - Danira Boukhriss
 Birleşik Krallık - Mel Giedroyc
 Çek Cumhuriyeti - Radka Rosická
 Fransa - Élodie Gossuin
 Gürcistan - Tamara Gaçeçiladze (2017 yarışması'nda Gürcistan temsilcisi)
 İspanya - Nieves Álvarez
 İsrail - Lucy Ayoub
 İsveç - Felix Sandman
 İsviçre - Letícia Carvalho
 İtalya - Giulia Valentina
 Kıbrıs Cumhuriyeti - Hovig (2017 yarışması'nda Kıbrıs Cumhuriyeti temsilcisi)
 Polonya - Mateusz Szymkowiak
 Slovenya - Maja Keuc (2011 yarışması'nda Slovenya temsilcisi)
 Yunanistan - Olina Xenopoulou

Çoğu ülke, katılımcılara ve gerektiğinde oy verme bilgisine yer vermek için Lizbon'a yorumcu gönderir veya kendi ülkelerinden yorum yapacaktır.

 Almanya - TBA (One, yarı finaller), TBA (Das Erste, final)
 Avustralya - Myf Warhurst ve Joel Creasey (SBS, tüm gösteriler)
 Birleşik Krallık - Scott Mills ve Rylan Clark-Neal (BBC Four, yarı finaller), Graham Norton (BBC One, final)
 Fransa - Christophe Willem ve André Manoukian (France 4, Yarı finaller), Stéphane Bern, Christophe Willem ve Alma (France 2, final)
 İtalya - TBA (Rai 4, yarı finaller), TBA (Rai 1,

2019 Eurovision Şarkı Yarışması, 64. kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, "Toy" adlı şarkıyla bir önceki yılın kazananı İsrail'de, ülkenin Tel Aviv şehrinde gerçekleştirilmiştir. Tel Aviv Kongre Merkezi'nde düzenlenen yarışmanın yarı finalleri 14 ve 16 Mayıs, finali ise 18 Mayıs 2019 tarihinde yapılmıştır.
41 ülkenin katıldığı yarışmada, bir önceki yılın katılımcıları Bulgaristan ve Ukrayna ise çekilmiştir.
Yarışmanın kazananı Duncan Laurence'ın söylediği "Arcade" şarkısıyla Hollanda olmuştur. Hollanda 1957, 1959, 1969 ve 1975 yıllarından sonra beşinci kez kazanmıştır. İlk 5 İtalya, Rusya, İsviçre ve İsveç'ten oluşmuştur. Finalde Kuzey Makedonya 7. olarak ve San Marino 19. olarak tarihlerinin en iyi derecelerini almıştır.

2019 yarışması, 1979 ve 1999 yıllarından sonra, 2018 yarışması'nda "Toy" adlı şarkısıyla Netta Barzilay'ın kazanmasından dolayı üçüncü kez İsrail'de yapıldı.

Akdeniz kıyısında bulunan Tel Aviv, İsrail'in başkenti ve en büyük ikinci kentidir. Yüzölçümü yaklaşık 51,8 km² kadar olan şehir, ayrıca üç milyonluk Guş Dan metropolündeki en kalabalık ve en geniş kenttir.
Yarışma, Expo Tel Aviv'in Ocak 2015'te açılışı yapılan "Bitan 2" (Pavilion 2) adlı 10.000 kişilik kongre ve kongre merkezinde gerçekleşecek. Tel Aviv'in kuzeyindeki Rokach Bulvarı'nda yer alan kongre merkezi, konserler, sergiler, fuarlar ve konferanslar gibi birçok farklı etkinliğin mekanı olarak hizmet veriyor. Fuar alanında on salon ve pavyon, artı geniş bir dış mekan alanı ve hatta bir eğlence parkı bulunuyor. Yeni pavyon 26 - 28 Nisan tarihleri arasında 2018 Avrupa Judo Şampiyonasına ev sahipliği yaptı.

İsrail'in Lizbon'daki zaferinden sonra, hem Barzilai'nin hem de İsrail'in başbakanı Benjamin Netanyahu, 2019 yarışmasının Kudüs'te gerçekleştirileceğini belirtti, ancak bunun IPBC ve EBU'nun onaylaması beklenildi. İsrail Maliye Bakanı Moshe Kahlon da bir röportajda, etkinliğin yalnızca Kudüs'te yapılacağını ve bunun 120 milyon İsrail Şekeli (yaklaşık 24 milyon avro) maliyetini tahmin ettiğini belirtti.
Kudüs belediye başkanı Nir Barkat, etkinliğe ev sahipliği yapmak için Kudüs Arenası ve Teddy Stadyumu'ndan olası mekânlardan söz etti.
Kudüs belediyesi, yarışmanın yetersiz kapasitesi nedeniyle, 1979 ve 1999 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan Uluslararası Kongre Merkezi'nde düzenlenmeyeceğini de doğruladı.
Başka bir olası yer Tel Aviv'de bulunan Menora Mivtachim Arena oldu. Ancak, 13 Mayıs 2018'de, şehrin belediye başkanı Ron Huldai, Tel Aviv'in etkinliğe ev sahipliği yapmama kararını verdiğini duyurdu. Daha sonra Time Out'taki bir kaynak, hükûmetin konuya karar vermesini ertelemesi anlamına geldiğini ve Kudüs'ün uygun bir seçenek olarak görülmemesi halinde bir teklif vermeye istekli olacağını açıkladı. Ancak bu açıklamaya rağmen, Tel Aviv 11 Haziran 2018'de dört nihai aday şehirden biri (Kudüs dahil) olarak teyit edildi.
Petah Tikva belediye başkanı, 16 Mayıs 2018'de, Şehrin etkinliği barındırabilecek bir mekanı olmamasına rağmen yarışmaya ev sahipliği yapmakla da ilgilendiğini açıkladı.
Diğer olası yerler arasında Hayfa'daki Sammy Ofer Stadyumu ve Beerşeba'daki Turner Stadyumu yer almaktaydı. Kudüs'teki Teddy Stadyumu ile birlikte, üç öneri de EBU'nun kuralları gereği olarak stadyumları kaplamak için geçici veya sürekli bir çatının inşasına bağlıydı.
Birkaç medya kuruluşu, EBU'nun İsrail'in ulusal yayıncısına, bazı ülkelerin siyasi baskılar nedeniyle katılmamaya karar vermesi halinde yarışmanın İsrail'de gerçekleşmeyeceği konusunda uyarmış olabileceğini bildirmişti. Bu durum, daha sonra IPBC ve EBU tarafından 22 Mayıs 2018 tarihinde reddedildi. Yarışma için EBU referans grubunun temsilcileri Mayıs 2018'in sonlarında İsrail'i ziyaret ettiler ve ev sahibi şehir, mekan ve tarihlerle ilgili kararın, İsrail ulusal yayın organı ile yapılan görüşmelerden sonra alınacağını doğruladılar.
10 Haziran 2018'de, İsrail medyasının Eilat şehrinin potansiyel bir ev sahibi şehir olarak kabul edildiği bildirildi.
11 Haziran 2018'de Tel Aviv, Hayfa, Kudüs ve Eilat şehirleri yarışmaya ev sahipliği yapacak adaylar olarak gösterildi. EBU tarafından Haziran ayında, dört aday şehrin tekliflerinin sunulacağı bir toplantının yapılması kararlaştırıldı.
19 Haziran 2018'de Cenevre'deki EBU merkezinde bir toplantı düzenlendi. Kan, EBU referans grubu ve önceki ev sahibi ülkelerin (Birleşik Krallık, Hollanda ve İtalya dahil) temsilcileriyle 2019'un ayrıntılarını sıralamaya başlamak için bir araya geldi. 2018'in ev sahibi Portekiz'in Rádio e Televisão de Portugal (RTP) kanalından organizasyon ve gereksinimler hakkında bir bilgi aldılar.
Kan, 24 Haziran 2018'de 2019 yarışmasına ev sahipliği yapmak isteyen şehirler için ihale sürecini resmen başlattı. Aynı gün, İsrail'i kimin evlerinde temsil edeceklerini seçme konusunda yardım etmek isteyen yayıncılar için ihale sürecini de açtılar.
Her ne kadar ev sahipliği için başından itibaren Kudüs ön plana çıkarılmış olsa da, Kudüs'ün belediye başkanı Nir Barkat dini yükümlülükler ve olası boykotlar ile ilgili duyulan kaygılar nedeniyle yarışmanın şehirde düzenlenmeyeceğini Ekim 2018'de duyurdu. Seçimler, ihale sürecini zorlaştırabilir. Ayrıca, üst düzey bir maliye bakanlığı yetkilisi İsrail haber kaynağı Haaretz'e, ev sahibinin Tel Aviv Kongre Merkezi'nden New Pavilion 2'den (Menora Mivtachim Arena'nın spekülasyon mekanı yerine) ev sahipliği yaptığı Tel Aviv olacağını iddia etti. Her iki tesis de, EBU tarafından belirlenen minimum oturma ihtiyacını karşılayan 10.000 kişiye kadar hizmet verebilir. Haifa da geçerli bir seçenek, futbol sezonu ile çatışmalar olsa da, Sammy Ofer Stadyumu tek yeterli mekanın kullanımını zorlaştırabilir. Tel Aviv, 2016 yılından bu yana, yıl boyunca yarışmaya katılanların çoğunluğunu (2018 yarışmasına katılan ülkelerin 21'ini) sergileyen İsrail'den Eurovision Calling partilerine ev sahipliği yaptı.
Henüz ilan edilmiş dört aday şehir olmasına rağmen, 26 Haziran 2018'de Tamar Bölge Meclisi Başkanı Dov Litvinoff, Masada'nın yarışmaya ev sahipliği yapmak için bir teklifte bulunacağını söyledi.
28 Haziran 2018 tarihinde Başbakan Netanyahu'ya yakınlığı ile bilinen İsrailli bakan Michael Oren, Kudüs'ün yarışmaya ev sahipliği yapacak kaynaklara sahip olmadığını belirterek, Tel Aviv'in daha muhtemel ev sahibi olduğunu açıklayarak tartışmalara yeni boyut getirmiştir. Kısa bir süre sonra hükûmetin 12 milyon € 'luk ödeme yapmadığını bildiren Kan, 29 Temmuz 2018'de uzlaşma sağlayarak barındırma masraflarını ve güvenlik konuları çözmeyi talep etti.
Kan ile hükûmet arasındaki gerginliğin ardından, Kan, finansman eksikliğinden dolayı ev sahipliği yapma hakkını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Sonunda iki taraf arasında bir uzlaşmaya varıldı. Tel Aviv Belediye Başkanı, şehrin ev sahibi şehir olarak seçilmesi halinde, kentin Kongre Merkezi'nin kendisine ödeme yapmaya istekli olacağını açıkladı.
27 Ağustos 2018 haftası, yarışmanın süpervizörü Jon Ola Sand, EBU delegesiyle birlikte İsrail ziyaretinde bulundu, Kudüs ve Tel Aviv'deki potansiyel mekanları inceleme ve Eilat'tın adaylık teklifini inceledi. 30 Ağustos 2018'de Sand, Kan kanalında yaptığı bir röportajda Eilat'ın artık ev sahibi olmayarak yarışın Kudüs ve Tel Aviv arasında geçeceğini söyledi. Ayrıca, EBU üyelerinin yarışmayı boykot edeceği tartışmalarının olmadığını ve gelecek hafta ev sahibi şehir hakkında bir karar verileceğini belirtti.
13 Eylül 2018 tarihinde Avrupa Yayın Birliği yarışmanın Tel Aviv'de bulunan Tel Aviv Kongre Merkezi'nde 14, 16 ve 18 Mayıs 2019 tarihlerinde yapılacağını duyurdu.
 †   Ev sahibi mekan
 ‡   Kısa listede
  Elenen

Eurovision Village, resmî Eurovision Şarkı Yarışması hayran mekanı olmakla birlikte etkinlik haftası boyunca sponsorluk yaptı aynı zamanda yerel sanatçıların gösterilerini izleyebilediği ve ana mekândan canlı şovlar yayınlandı. Alan Tel Aviv'deki Charles Clore Parkı'nda kuruldu.

Yarışmanın sloganı olan Dare to Dream (Türkçe:"Hayal kurmaya cesaret et"), 28 Ekim 2018'de açıklandı. Görsel tasarım 8 Ocak 2019'da yayınlanmış ve altın yıldız oluşturan üçgenlerden oluşan logo kullanılmıştır. Ana versiyonun yanı sıra logonun iki alternatif versiyonu daha geliştirilmiştir.

25 Ocak 2019 tarihinde KAN yarışmayı sunacak dört sunucuyu açıkladı: TV sunucuları Erez Tal (2018 Eurovision Şarkı Yarışması'nın büyük finalinin yorumculuğunu yaptı.) ve İsrailli yayıncı Keshet 12 çalışanı Assi Azar, süper model Bar Rafaeli ve KAN sunucusu Lucy Ayub (2018 Eurovision Şarkı Yarışması'nın jüri oylarını okumuştu). Tal ve Rafaeli ana sunucular olmuş, Azar ve Ayub greenroom sunucusu olmuştur.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 28 Ocak 2019 tarihinde Tel Aviv Sanat Müzesi'nde bir kura çekilişi düzenlenecektir.
Çekilişin ilk aşamasında ev sahibi ülke İsrail ve 'Büyük Beşli' ülkelerinin hangi yarı finallerde oy kullanacağı belirlenecektir. İkinci aşamada ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağı kura ile belirlenecek, Mart ayında yapılacak kurul toplantısıyla ülkelerin sahneye çıkış sıraları belirlenecektir. İlk yarı finalde 18, ikinci yarı finalde 18 ülke yarışacaktır. Her yarı finalde ilk ona giren ülkeler, ev sahibi ülke ve 'Büyük Beşli' dahil toplamda 26 ülke finale kalacaktır.
EBU, 26 Ocak 2019 tarihinde yarışmanın resmî tele oylama sponsoru Digame tarafından 36 ülke 6 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır.
Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Lucy Ayub ve Assi Azar olarak belirlenmiştir. İsviçre ikinci yarı finalde yarışacaktır.

1 Mart 2019 tarihinde mentalist Lior Suchard'ın Finalde özel konuk starı olarak yer alacağı açıklanmıştır. 8 Nisan 2019 tarihinde Madonna'nın ara gösteride iki şarkı ile performansını sergileyeceği açıklanmıştır. 15 Nisan 2019 tarihinde EBU açılış ve ara gösterileri hakkında bilgi verdi. Birinci yarı final Netta Barzilay tarafından açılacak, kazanan şarkısı "Toy"'un yeni versiyonu ve henüz yayı

2020 Eurovision Şarkı Yarışması, 65. kez düzenlenmesi planlanan ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle iptal olan şarkı yarışmasıdır. Yarışma, bir önceki yılı "Arcade" adlı şarkıyla kazanan Hollanda'da yapılacaktı. 
İptal söz konusu olmasaydı Hollanda bu yılla birlikte yarışmaya beşinci kez ev sahipliği yapmış olacaktı. En son 1980 yılında, bir Eurovision etkinliği olarak ise 2012 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda ev sahipliği yapmıştı.
Yarışmanın yarı finallerinin 12 ve 14, finalinin ise 16 Mayıs 2020 tarihlerinde yapılması planlanmıştı. 41 ülkenin katılması planlanan yarışmaya Bulgaristan ve Ukrayna bir yıl aradan sonra geri dönecekti. Karadağ ve Macaristan yarışmadan çekilmiştir.
Yarışma COVID-19 pandemisi sebebiyle iptal edildi. Böylece yarışma 64 yıllık tarihinde ilk defa iptal olmuştur.

2020 yarışmasının organizasyonu için hazırlıklar, Hollanda'nın İsrail, Tel Aviv'deki 2019 yarışmasını kazanmasının hemen ardından 19 Mayıs 2019'da başladı. Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) yürütme danışmanı olan Jon Ola Sand, yarışmaya katılan Hollandalı yayıncı AVROTROS yayıncısına bir sonraki yarışmaya ev sahipliği yapmak için gereken çalışmalara başlamak için gerekli olan araçları içeren bir belge ve USB sürücüsü verdi. AVROTROS, her biri prodüksiyonda farklı bir rol üstlenecek olan kardeş haber yayıncısı NOS ve ana yayın kuruluşu NPO ile ortak bir prodüksiyon oluşturmak üzere belirlendi.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte'a göre, bazı belediye başkanları teklifleri yerine getirmeye başlamış, Laurence'nin kazandığı saatler içinde kısa mesajlarla lobi yapmıştır. Aşağıdaki şehirler teklif vermeye ilgi duyduğunu belirtti:

12 Haziran 2019'da, ev sahipliğine resmen ilgi gösterdiğini belirten tüm şehirler, karşılanması gereken kriterlerin bir listesini aldı.
Bu şehirlerin, 10 Temmuz 2019 tarihine kadar sunmaları gereken "teklif defterlerini" oluşturmak için dört haftası vardır. Diğer şehirler ve bölgeler, son başvuru tarihinden önce bir teklif kitabı göndererek teklif sürecine katılabilir.
Temmuz ayı ortasında, organizasyon yayıncıları başvuruda bulunan şehirleri ziyaret etti.
Ev sahibi şehir, EBU'ya danışarak tüm tekliflerin değerlendirilmesinden sonra seçilip Ağustos 2019'da ilan edildi.
Dokuz şehir, organizasyon yayıncılarına teklif vermekle ilgilendiklerini (veya ilgilendiklerini) bildirmiştir. Arnhem, 's-Hertogenbosch, Maastricht, Rotterdam ve Utrecht şehirleri olmak üzere 10 Temmuz 2019 tarihinde başvuru kitaplarını NPO yayıncısına ileterek resmen başvuruda bulunmuştur. 16 Temmuz 2019 tarihinde organizasyon yayıncısı Maastricht ve Rotterdam şehirlerinin kısa listede olduğunu açıklamış, dolayısıyla kalan üç şehir ev sahibi şehir yarışından elenmiştir.
Anahtar:
 ‡   Kısa listede olanlar

Yarışma'nın sloganı "Open Up" 24 Ekim 2019 tarihinde Hollandalı yayıncı NPO ve Avrupa Yayın Birliği tarafından açıklanmıştır. 28 Kasım 2019 tarihinde Hollandalı yayıncı NPO ve Avrupa Yayın Birliği yarışmanın görsel dizaynını yayınlamıştır. Logo'yu yarışmacı 41 ülkenin ilk katılımlarına göre bayrak renklerinin dizilimleri oluşturmuştur. Eurovision Şarkı Yarışması'nın hikâyesini çağdaş bir şekilde kutlayan, veri odaklı tema geliştirildi.

4 Aralık 2019 tarihinde, NPO yayıncısı yarışmayı üç kişinin sunacağını açıklamıştır: oyuncu ve TV sunucusu Chantal Janzen, şarkıcı ve yarışmanın Felemenkçe anlatıcısı Jan Smit ve şarkıcı, 1998 ve 2007 yarışmalarında Hollanda'yı temsil eden Edsilia Rombley.

Yarışmaya katılan ülkelerin yarı final kuraları 28 Ocak 2020 tarihinde Rotterdam Belediye Binası'nda yapıldı.
Çekilişin ilk aşamasında ev sahibi ülke Hollanda ve 'Büyük Beşli' ülkelerinin hangi yarı finallerde oy kullanacağı belirlendi. İkinci aşamada ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağı kura ile belirlendi. Yarışma iptal olmasaydı mart ayında yapılacak kurul toplantısıyla ülkelerin sahneye çıkış sıraları da belirlenmiş olacaktı. İlk yarı finalde 17, ikinci yarı finalde 18 ülkenin yarışması planlanmıştı. Her yarı finalde ilk ona giren ülkeler, ev sahibi ülke ve 'Büyük Beşli' dahil toplamda 26 ülke finale kalacaktı.
EBU, 25 Ocak 2020 tarihinde yarışmanın resmi tele oylama sponsoru Digame tarafından 35 ülke 5 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında alınan kararlar itibarıyla komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır.
Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Edsilia Rombley, Chantal Janzen ve Jan Smit olarak belirlenmiştir.

13 Kasım 2019 tarihinde Avrupa Yayın Birliği yarışmaya 41 ülkenin katılacağını açıklamıştır.

Bu yarı finalin 12 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleşmesi ve 17 katılımcı ülkeyle birlikte Almanya, Hollanda ve İtalya'nın oy kullanması kararlaştırılmıştı.

Bu yarı finalin 14 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleşmesi ve 18 katılımcı ülkeyle birlikte Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya'nın oy kullanması kararlaştırılmıştı.

 Andorra – 18 Mart 2019 tarihinde Andorralı RTVA yayıncısının genel müdürü Xavier Mujal, Katalan yayıncı TV3 ile birlikte gelecekte katılabileceklerini belirtmiştir. Fakat, Mayıs 2019'da katılmayacaklarını resmen açıkladı.
 Bosna-Hersek – 28 Aralık 2018 tarihinde, Bosna-Hersek'in delegasyon başkanı Lejla Babović Yarışmaya geri dönmenin asıl hedefleri olduğunu belirtti, ancak mali durumları EBU ile büyük miktarda borç sahibi olmak ve düzenli maliyetleri finanse etmek için yeterli parayı almamak son derece zorlayıcı olacağı açıklamasında bulundu.
 Karadağ - 8 Kasım 2019 tarihinde Radio Televizija Crne Gore yarışmadan ekonomik nedenlerden dolayı çekildiklerini açıklamıştır. 9 Kasım 2019 tarihinde RTCG Genel müdürü Božidar Šundić yarışmaya katılımı veya çekilme kararını henüz RTCG konseyinde görüşmediklerini şu an için çekilmediklerini belirtmiştir. 13 Kasım 2019 tarihinde EBU Karadağ'ın yarışmnadan çekildiğini açıklamıştır.
 Macaristan - 25 Ekim 2019 tarihinde Duna TV 2011 yılından günümüze Eurovision temsilcisinin belirlendiği A Dal 2020'nin kurallarını açıkladı. Fakat Eurovision katılımı ile ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. 13 Kasım 2019 tarihinde EBU Macaristan'ın yarışmadan çekildiğini açıklamıştır.

Resmî site25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2020 UEFA Şampiyonlar Ligi finali, 2019-20 UEFA Şampiyonlar Ligi sezonunun şampiyonunu belirleyen, toplamda 65. organizasyon UEFA Şampiyonlar Ligi adını aldıktan sonra ise 28. final karşılaşmasıdır. Karşılaşmanın 30 Mayıs 2020'de Türkiye'nin İstanbul şehrindeki Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda gerçekleştirilmesi planlanmış ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle ertelenmiştir. 17 Haziran'da yapılan açıklamayla final İstanbul'dan Lizbon'a alınmıştır. Maç 23 Ağustos 2020 tarihinde Portekiz'in başkenti Lizbon'da bulunan Işık Stadyumu'nda Fransız ekibi Paris Saint-Germain ile Alman ekibi Bayern Munich arasında oynanmıştır.
Bayern Munich maçı 1-0 kazanarak 6. kez kupanın sahibi olmuştur. Aynı zamanda Bayern, turnuva boyunca oynadığı tüm maçları kazanarak %100 galibiyet oranına ulaşan ilk takım olmuştur.

Maçın adamı:

2020 UEFA Avrupa Ligi finali
2020 UEFA Süper Kupası

UEFA Champions League2 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Resmî websitesi)

2021 Eurovision Şarkı Yarışması, 65. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. 2020 yarışması'nın Avrupa Yayın Birliği tarafından iptal edilmesinden sonra 2020 yarışması'na ev sahipliği yapması planlanan Hollanda'nın Rotterdam şehrinde bulunan Ahoy Rotterdam'in ev sahipliği yapacağı açıklanmıştır. Hollanda son ev sahipliğini 1980 yarışması'nda yapmıştı.
Yarışma Avrupa Yayın Birliği ve AVROTROS, Nederlandse Publieke Omroep (NPO) ve Nederlandse Omroep Stichting'in (NOS) birlikte yürüttüğü organizasyonda yarı finalleri 18 ve 20 Mayıs'ta, finali ise 22 Mayıs 2021 tarihinde Rotterdam Ahoy'da gerçekleştirildi. EBU, katılımcı ülkelerin şarkıcı ve şarkı tercihlerinde 2020 ve 2021 yarışmaları arasındaki devamlılık ve değişimleri görüştü ve birçok katılımcı ülke 2020'de seçtiği temsilcilerle devam etmeyi tercih etti.
Yarışmaya 39 ülke katıldı. Önceki yarışmada geri döneceğini açıklayan Bulgaristan ve Ukrayna en son katıldıkları 2018 yılından sonra geri dönme karar aldı. Ermenistan, Karadağ ve Macaristan yarışmadan çekilme kararı aldı. Belarus yarışma kurallarını ihlal eden bir şarkı gönderdiği için diskalifiye edildi.
Yarışmayı İtalya'yı temsil eden Måneskin grubu "Zitti e buoni" isimli İtalyanca şarkıyla kazandı. Böylece İtalya 1964 ve 1990 yılındaki birinciliklerden sonra üçüncü birinciliğini elde etti. İtalya bu birinciliğiyle Almanya'nın 2010 yılındaki zaferinden sonra birincilik elde eden ilk "Büyük Beşli" ülkesi oldu. Ayrıca Måneskin, Finlandiya'nın 2006 yılındaki birinciliğinden sonra birincilik elde eden ilk müzik grubudur.
Yarışmayı Fransa ikinci, İsviçre üçüncü, İzlanda dördüncü ve Ukrayna beşinci olarak tamamladı. Böylece Fransa 1991 yılından ve İsviçre 1993 yılından itibaren yarışmadaki en iyi derecelerini elde etti. Ayrıca 1995 yılından beri ilk defa ilk üçe giren şarkıların hiçbiri İngilizce değildir.
Almanya, Birleşik Krallık, İspanya ve Hollanda halk oylamasından sıfır puan aldı. Ayrıca Birleşik Krallık jüri oylamasından da sıfır puan alarak yarışmayı 2003 yılından sonra bir kez daha sıfır puanla tamamladı.
Ukrayna bu yıl da yarı finalleri geçerek ilk kez 2004 yılındaki yarışmadan itibaren uygulamaya konan yarı finallerde şimdiye kadar elenmeden finallere kalmayı başaran tek ülke olmuştur.

2021 yarışması, 2019 yarışması'nı kazanmasından dolayı Hollanda'nın Rotterdam şehrinde yapılacak. Açıklama 16 Mayıs 2020 tarihinde yapılan Eurovision: Europe Shine a Light programında yapıldı.
1980 yarışması'ndan sonra Hollanda beşinci kez ev sahipliği yapacak. Rotterdam Ahoy daha önce 2007 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmıştı.

2020 Eurovision Şarkı Yarışması'nın ertelenmesinden sonra Avrupa Yayın Birliği, Hollandalı yayıncılar AVROTROS, NOS ve NPO ve 2020 yarışması'nın ev sahibi şehri Rotterdam ile birlikte 2021 yarışmasını düzenlemek için görüşmelere başladı. 23 Nisan 2020 tarihinde Rotterdam belediye meclisi 2021 yarışması'nın yapılması €6.7 million bütçe ile onayı almıştır. Rotterdam'ın yarışmaya ev sahipliği yapmak isteyip istemediği konusunda EBU'nun Nisan ayı sonlarına kadar bilgilendirilmesi gerektiği belirtilmişti. AVROTROS, NOS ve NPO'nun, Rotterdam'ın etkinliğe ev sahipliği yapmayı reddetmesi halinde bir alternatif bulmak için Mayıs 2020 ortasına kadar zaman verilmiştir.
7 Mayıs 2020'de Hollandalı yetkililer, COVID-19 için bir aşı üretilinceye kadar ülkedeki tüm toplu toplantıları yasakladığını açıklamıştır. Ev sahibi yayıncılar kararı ve etkinliği nasıl etkileyeceğini değerlendirdiklerini belirttiler. 18 Eylül 2020 tarihinde EBU yarışma için pandeminin gelişimine göre dört senaryo belirlemiştir Buna göre A Senaryosu Klasik yarışma formatında yapılması, B Senaryosu Sosyal mesafe kuralığına uygun olarak formatın yapılması, C Senaryo seyahat yasakları dolayısıyla sadece katılımcıların katılımının gerçekleşeceği format ve D senaryosu ise katılımcıların bulunduğu ülkelerden performanslarını sergilemesi (Kasım'da yapılacak 2020 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması gibi) formatları belirlenmiştir.

Yarışmacılar ve heyetlerinin yetkilendirilmiş basın ve hayranlar huzurunda sunulduğu "Turkuaz Halı" ve Açılış Töreni etkinlikleri 16 Mayıs 2021 tarihinde Rotterdam Limanı'nda gerçekleştirilecek.

2021 Eurovision Şarkı Yarışması üç Hollandalı devlet yayıncısı Nederlandse Publieke Omroep (NPO), Nederlandse Omroep Stichting (NOS) ve AVROTROS tarafından ortaklaşa düzenlendi. Yayıncılar yarışmada farklı roller üstlenmiştir. Sietse Bakker ve Astrid Dutrénit yarışmanın yapımcılığına getirilmiştir. Emilie Sickinghe ve Jessica Stam ise yapımcı yardımcılıkları görevine getirilmiştir.
Ocak 2020'de Avrupa Yayın Birliği Jon Ola Sand'dan boşalan süpervizörlük görevine Martin Österdahl'in getirildiğini duyurmuştur. Bu atamadan önce Österdahl 2013 ve 2016 yarışmalarının yapımcılığını üstlenmişti. Ayrıca 2012 ile 2018 yılları arasında Eurovision Şarkı Yarışması'nın referans grubu üyeliğini sürdürmüştür.

7 Mayıs 2020'de Hollandalı yetkililer, COVID-19 aşısı bulunana kadar ülkedeki tüm toplu toplantıları yasakladı. Ev sahibi yayıncılar kararı ve etkinliğin nasıl etkileyeceğini değerlendirdiklerini belirttiler.
18 Eylül 2020'de EBU, yarışma için acil durum senaryolarının bir özetini yayınladı, Bunlar:

Yarışmanın normal bir şekilde yapılması (A Senaryosu);
Yarışmanın sosyal mesafe kurallarına uyularak yapılması (B Senaryosu);
Rotterdam'a seyahat kısıtlaması olan ülkelerin performanslarını kendi ülkelerinde kayda alınarak yapılması (C Senaryosu);
Rotterdam'dan sadece ev sahibi ülkenin yer alması tamamen uzaktan yapılan yarışma (D Senaryosu), tüm ülkelerin performanslarını kendi ülkelerinden gerçekleştirilmesi ve seyircisiz yarışmanın yapılması. Bu senaryo Kasım 2020'de 2020 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması için uygulanmıştı.
Şubat 2021'de EBU ve ev sahibi yayıncılar, yarışmayı normal bir şekilde ev sahipliği yapmayı reddettiklerini açıkladılar. (Senaryo A). Senaryo C de değiştirildi - tüm etkinlikler, senaryo D'deki gibi uzaktan gerçekleştirilecek. Yarışma için sağlık ve güvenlik protokolü 2 Mart 2021'de yayınlandı ve EBU yarışmanın senaryo B kapsamında yapılacağını onaylarken, koşullar değiştiğinde ölçek küçültme seçeneklerinin masada kalacağını yineledi. 30 Nisan 2021 tarihinde EBU Senaryo B'ye göre yarışmanın gerçekleştirileceğini açıkladı.

18 Eylül 2020 tarihinde EBU'nun olası senaryoları açıklamasından sonra 2020 yarışması için kullanılması planlanan görsel tasarım ve slogan olan "Open Up" (Açıl) 2021 yarışması'nda da kullanılacağını belirtmiştir. Güncellenen logo 4 Aralık 2020'de yayınlandı.

18 Eylül 2020 tarihinde EBU'nun olası senaryoları açıklamasından sonra 2020 yarışması için belirlenen sunucuların 2021 yarışması'nda da yer alacağını açıklamıştır. Oyuncu ve televizyon sunucusu Chantal Janzen, şarkıcı ve yorumcu Jan Smit, 1998 ve 2007 yıllarında Hollanda'yı temsil eden şarkıcı Edsilia Rombley ve Nikkie de Jager yarışmanın sunuculuğunu üstlenmiştir.

2021 yarışmasının tarihlerinin açıklanması sırasında ev sahibi ülke Hollanda'nın yapımcısı Sietse Bakker 2020 yarışması için planlanan sahne tasarımının 2021 yarışması için de kullanılacağını açıklamıştır. Tasarım, "Açıl" sloganı ve tipik Hollanda düz peyzajından ilham almıştır. Sahnenin tasarımını 2011-12, 2015 ve 2017-19 yıllarındaki sahne tasarımlarını da yapan Florian Wieder yapmıştır. 2019 yarışmasının aksine katılımcıların yer aldığı "Green Room" (Yeşil oda) ana performans mekânı içerisine yerleştirilecek şekilde dizayn edildi.

2020 yarışması'nın iptal edilmesinin ardından EBU, 2020 yarışması için seçilen şarkıların Eurovision Şarkı Yarışması referans grubu ve ulusal yayıncılarla tartışılması gereken 2021 yarışmasında yarışmasına izin verme seçeneğini araştırdı. 2020 yarışması'nda Bulgaristan'ı temsil etmesi planlanan Victoria şarkıların tekrar yarışması fikrine destek verdi. Fakat 20 Mart 2020 tarihinde EBU Eurovision Şarkı Yarışması kuralları gereği yarışan şarkıların tekrar yer alamayacağını açıklamıştır.

18 Haziran 2020'de EBU, önceden kaydedilmiş geri vokallere bir yıl için izin verileceğini duyurdu. Kaydedilmiş arka vokallerin kullanımı tamamen isteğe bağlı olacaktır. Her delegasyon, sahne içinde veya dışında geri vokalleri kullanmayı seçebilir. Canlı ve kaydedilmiş geri vokallerinin bir kombinasyonuna da izin verilecektir. Şarkının melodisini seslendiren tüm geri vokaller, şarkıcının sahne kullanımı da dahil olmak üzere, arenada sahnede veya sahne dışında canlı olacaktır.

İlk yarı finalde şarkıcı Davina Michelle ve oyuncu Thekla Reuten, Hollanda'nın su yönetimi tarihine odaklanan "The Power of Water (Suyun Gücü)" isimli bir gösteri gerçekleştirdiler.
İkinci yarı finalin açılışı, dansçı Redouan Ait Chitt ve şarkıcı-söz yazarı Eefje de Visser tarafından, aralarında bale dansçısı Ahmad Joudeh ve BMX-er Dez Maarsen'in de olduğu bir ekiple gerçekleştirdi.
Final, 16 yaşındaki DJ Pieter Gabriel'in eşliğinde yirmi altı finalistin de tanıtıldığı geleneksel bayrak geçit töreniyle açıldı. Ardından altı eski Eurovision galibi [Lenny Kuhr (1969), Getty Kaspers ile Teach-In (1975), Sandra Kim (1986), Helena Paparizou (2005), Lordi (2006) ve Måns Zelmerlöw (2015)] "Rock the Roof" isimli bir gösteri gerçekleştirdi. Ayrıca Duncan Laurence 2019 yılında yarışmayı kazandığı şarkısı "Arcade" ile birlikte yeni bir şarkı daha seslendirdi.

17 Kasım 2020 tarihinde Avrupa Yayın Birliği 2020 yarışması için planlanan yarı final yerleştirmelerinin bu yıl da geçerli olacağını açıklamıştır. Buna göre Birinci Yarı finalde 17 ülke yarışacak. Almanya, Hollanda ve İtalya 1. Yarı finalde oy kullanıp tanıtımları yapılacak. 2. Yarı finalde ise 18 ülke yarışacak. Birleşik Krallık, Fransa ve İspanya 2. Yarı finalde oy kullanıp tanıtımları yapılacak. Geçtiğimiz Mart ayında Delegasyon toplantısında 2020 yarışması için Hollanda'nın finalde 23. sıra sahneye çıkacağı kararlaştırılmıştı, Avrupa Yayın Birliği bu kararın 2021 yılı için de geçerli olacağını açıkladı.

26 Ekim 2020 tarihinde EBU iptal edilen 2020 yarışması'nın katılımcı sayısı ile aynı olan kırk bir ülkenin yarışmaya katılacağını açıklamı

2022 Eurovision Şarkı Yarışması, 66. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, 2021 Eurovision Şarkı Yarışması'nı  "Zitti e buoni" adlı şarkısıyla  Måneskin müzik grubunun kazanmasıyla 2022 Eurovision Şarkı Yarışmasını İtalya'nın Torino şehrinde bulunan Pala Alpitour'da yapılmıştır. Yarışmanın ilk yarı finali 10 Mayıs 2022, ikinci yarı finali 12 Mayıs 2022, finali 14 Mayıs 2022 tarihlerinde yapılmıştır. Yarışmanın sunuculuğunu İtalyan televizyon sunucusu Alessandro Cattelan, şarkıcı Laura Pausini ve Lübnanlı-İngiliz şarkıcı Mika üstlenmiştir.
1965 yılında Napoli ve 1991 yılında Roma'daki ev sahipliklerinden sonra İtalya üçüncü kez ev sahipliği yapmıştır.
Yarışmaya 40 ülke katıldı. Ermenistan ve Karadağ en son katıldıkları 2019 yılından sonra yarışmaya geri dönme karar aldı. Rusya'nın yarışmaya katılması planlanmıştı fakat Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle yarışmadan diskalifiye edilmiştir.
Kazanan, Kaluş Orkestrası tarafından seslendirilen ve grubun üyeleri Ihor Didenchuk, Ivan Klimenko, Oleh Psiuk, Timofii Muzychuk ve Vitalii Duzhyk tarafından yazılan "Stefania" şarkısıyla Ukrayna oldu. Ukrayna'nın finalde halk oylamasından aldığı 439 puan, yarışma tarihinde bugüne kadar alınan en çok puan oy olmuştur ve böylece "Stefania" şarkısı Eurovision tarihinde kazanan ilk hip-hop şarkısı olmuştur. Birleşik Krallık, İspanya, İsveç ve Sırbistan ilk beşi tamamlarken, Birleşik Krallık ve İspanya sırasıyla 1998 ve 1995'ten bu yana en iyi sonuçlarını elde ettiler.

Hollanda'nın Rotterdam kentinde yapılan 2021 yarışmasını kazanmasından dolayı 2022 yarışması İtalya'nın Torino kentinde yapılacak. İtalya yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapacak, Torino ise ilk Eurovision etkinliğine ev sahipliği yapmış olacak. Seçilen mekan, Santa Rita bölgesinde bulunan, konserler, sergiler, ticaret fuarları ve konferanslar gibi etkinlikler için bir mekan olarak hizmet veren ve daha önce 2006 Kış Olimpiyatları'nda buz hokeyi etkinliğine ev sahipliği yapmış çok amaçlı kapalı arena özelliğine ve 15.657 kişilik kapasiteye sahip Pala Alpitour olmuştur.

2021 yarışmasını kazanmasından dolayı 2022 yarışmasına ev sahipliği yapma hakkı İtalya'ya verilmiştir. Hazırlıklar 23 Mayıs 2021 tarihinde başlamıştır. Avrupa Yayın Birliği adına Eurovision yönetim şefi Martin Österdahl hazırlıklar ile ilgili bilgileri içeren dokümanları ve USB belleği İtalyan yayıncı RAI'ye vermiştir.

23 Mayıs 2021 tarihinde, Bologna, Milano, Pesaro ve Torino şehirlerinin temsilcileri yarışmaya ev sahibi şehir olmak için ilgilendiklerini açıkladılar. Roma Belediye Başkanı, Virginia Raggi yarışmaya ev sahipliği yapmaya ilgi duyduklarını açıkladı.
24 Mayıs 2021 tarihinde Rimini belediye başkanı Andrea Gnassi yarışmaya ev sahipliği yapmak istediklerini açıklamıştır. Aynı gün Floransa belediye başkanı Dario Nardella, Sanremo ve Verona şehirleri yarışmaya ev sahipliği yapmak ile ilgilendiklerini açıklamıştır.
28 Mayıs 2021 tarihinde Bari belediye başkanı Antonio Decaro yarışmaya ev sahipliği yapmak istediklerini açıklamıştır. Aynı gün Temsilciler Meclisi vekili Marco Di Maio eğer Rimini şehri ev sahibi olursa San Marino RTV yayıncısı ile ortak yönetmeyi planladıklarını açıkladı.
28 Haziran 2021 tarihinde Torino belediye meclisi şehri 2022 yarışmasına ev sahibi olarak resmen aday göstermek için sunulan iki önergeyi oybirliğiyle onayladı.
7 Temmuz 2021 tarihinde İtalyan ev sahibi yayıncısı RAI ve EBU yarışmaya ev sahipliği yapmak için gerekli şartları sağlayan maddeleri ve başvuruları almaya başlamıştırː

Mekan, yarışmadan en az 6 hafta önce ve yarışmanın bitiminden bir hafta sonra müsait olmalıdır;
Mekan, klimalı, iç mekanda olmalı, müsait bir çevre ve etkinlik sırasında ana salonda yaklaşık 8.000 - 10.000 seyirci kapasitesine sahip olmalıdır;
Ev sahibi şehir uluslararası havalimanına en fazla 90 dakika mesafeyi geçmemelidir;
Mekan, seti ve üst düzey bir yayın prodüksiyonu üretmek için gereken diğer tüm gereksinimleri barındıracak kapasiteye sahip bir ana salona sahip olmalı ve ana salondan kolayca erişilebilecek, aşağıdaki gibi ek prodüksiyon ihtiyaçlarını desteklemek için yeterli alana sahip olmalıdır: basın merkezi, delegasyon alanları, soyunma odaları, sanatçı tesisleri, personel tesisleri, ağırlama, seyirci tesisleri vb.;
Ev sahibi şehirde etkinlik yerine yakın olmak kaydı ile 2.000'in üzerinde otel odası bulunması gerekmektedir;
Bu sürecin ilk aşamasında, şehirler resmi olarak yayıncıya başvuracak. İlgilenen tüm şehirler tekliflerini bir teklif defterinde sunmalı ve 12 Temmuz 2021'e kadar RAI'ye göndermelidir. Daha sonra RAI ve EBU, yaz boyunca tüm teklif defterlerini inceleyecek ve başvurulardan en uygun şehri 2022 yarışması için ev sahibi şehir olarak seçecek.
9 Temmuz 2021 tarihinde Torino şehri resmi olarak başvurduğunu açıklamıştır. Aynı gün Pesaro şehri Adriatic Arena mekanı ile başvurduğunu açıklamıştır. onları daha sonra 12 Temmuz 2021 tarihinde Bologna ve Jesolo şehirleri resmi başvurusunu yaptı. ve Rimini ve Forli (Bertinoro ve Cesena ile birlikte) şehirleri 13 Temmuz 2021 tarihinde resmen başvuru yapmıştır. 13 Temmuz 2021 tarihinde RAI yarışmaya ev sahipliği yapmak için 17 şehrin başvuru yaptığını açıklamış ve kazanan şehrin Ağustos sonunda belli olacağını belirtmiştir. 13 Temmuz 2021'de RAI, 17 şehrin yarışmaya ev sahipliği yapmak için teklif verdiğini ve ertesi gün teklif kitaplarının verildiğini duyurdu. 11 şehrin yaptığı ayrıntılı planlarını hazırlamak ve sunmak için 4 Ağustos 2021'e kadar süre verildi. 24 Ağustos 2021 tarihinde, Bologna, Milan, Pesaro, Rimini ve Torino yarışmaya ev sahibi olmak için yarışa devam eden şehirler olarak belirlendi.
8 Ekim 2021 tarihinde RAI yayıncısı yarışmaya Torino'nun ev sahibi şehir olarak ve Pala Alpitour'un da ev sahibi mekan olacağını açıklamıştır.
Resmi Başvuru Yapan Şehirler:
Anahtar:
 †  Ev sahibi mekan
 ‡  Kısa listeye giren şehirler
  Başvuru kitabı gönderen şehirler

Yarışmanın teması ve sloganı "The Sound of Beauty" 21 Ocak 2022 tarihinde detaylarını ise 24 Ocak 2022 tarihinde yayınlanmıştır. Tasarım, İtalyan bahçe tasarımını da yansıtan sesin görsel özelliklerini iletmek için simatiklerin simetrik yapısı ve desenleri etrafında yapıldı, tipografi ise 20. yüzyılın başlarındaki İtalyan afiş sanatından ilham aldı; renkler İtalyan bayrağının renklerinden çizildi.

3 Aralık 2021 tarihinde Rai 1'in yöneticilerinden Stefano Coletta, İtalya haber ajansı ANSA ile yaptığı röportajda, Eurovision 2022'nin sunucularının 2022 Sanremo Müzik Festivali'ne kadar açıklanmayacağını doğruladı. İtalyan haber ajansı Adnkronos ve TV magazin sitesi TV Sorrisi e Canzoni televizyon sunucusu Alessandro Cattelan, şarkıcılar Laura Pausini ve Mika'nın yarışmanın sunucuları olduğunu iddia etmiştir. 2 Şubat 2022 tarihinde Sanremo 2022'nin ikinci gecesinde iddia edilen üçlünün resmi olarak yarışmanın sunucuları olduğu açıklanmıştır.

3 Eylül 2021'de İzlandalı yayın platformu RÚV, 2022 yılının yarışmasının kurallarını yanlışlıkla önceden sızdırdı ve üst üste ikinci yıl delegasyonların önceden kaydedilmiş geri vokalleri kullanma seçeneğine sahip olacağını açıkladı. Her delegasyon, sahnede veya sahne dışında, geri vokalleri veya canlı ve kaydedilmiş geri vokallerin bir kombinasyonunu kullanmayı yine de seçebilir. Şarkının melodisini seslendiren tüm ana vokaller, kurallara göre halen canlı olarak seslendirmelidir.

30 Kasım 2021'de OGAE Yunanistan, art arda ikinci yıl için, EBU'nun tüm ulusal yayıncıların yarışmadan önce bir katılımcının performans gerçekleştiremediği durumlarda kullanılabilecek bir "canlı-bantta" yedek kayıt oluşturmasını gerektireceğini açıkladı. Bu, daha sonra yarışmanın yönetici Martin Österdahl tarafından doğrulandı.

22 Kasım 2021'de Roma merkezli bir stüdyo olan Atelier Francesca Montinaro'nun, sosyal medya hesaplarından 2022 yarışmasının sahne tasarımı için RAI kanalı tarafından seçildiğini duyurdu. Stüdyo, 2013 ve 2019'daki Sanremo Müzik Festivali için sahne tasarımında daha önce deneyime de sahiptir. 2016 yılından bu yana ilk kez Eurovision'da Alman tasarımcı Florian Wieder'e bu görev verilmemiş oldu.

Katılımcı ülkelerin hangi yarı finallerde yer alacağını belirleyebilmek amacıyla 25 Ocak 2022 tarihinde Palazzo Madama'da kura çekilişi düzenlenecektir. Resmî tele oylama sponsoru Digame tarafından 36 ülke 6 küreye ayrılmıştır. 2013 yılında getirilen kuralllar gereği komşu ya da birbiri arasında kültürel-tarihsel bağların bulunduğu ülkeler farklı kürelere dağıtılmıştır.
'Büyük Beşli' ülkeleri olan Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya hangi yarı finallerde oy kullanacağı belirlenecektir. Seremoni'de Rotterdam Belediye Başkanı Ahmed Aboutaleb'in Torino Belediye Başkanı Stefano Lo Russo'ya sembolik anahtar teslim töreni de yapılacaktır. 18 Ocak 2022 tarihinde Avrupa Yayın Birliği yarı final kura torbalarını açıklamıştır.
Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Carolina di Domenico ve Gabriele Corsi olarak belirlenmiş fakat Corsi'nin COVID-19 testi pozitif çıkmasından dolayı sunuculuk görevini Mario Acampa üstlenmiştir.

"Kartpostallar", sahne bir sonraki yarışmacının girişini gerçekleştirmesi için hazırlanırken televizyonda gösterilen 40 saniyelik video tanıtımlarıdır. Şubat ve Nisan ayları arasında çekilen ve Matteo Lanzi tarafından yönetilen 2022 kartpostalları, yarışmanın "Güzelliğin Sesi" temasına dayanıyor. "Leo" adlı bir drone tarafından yönlendirilen her kartpostal, İtalya'da eylemlerle ilgili resimler ve çeşitli sanatsal unsurlarla süslenmiş farklı bir yeri sergileyecek, katılan sanatçılar ise chroma keying ile üst üste bindirilmiş görüntüler aracılığıyla görünmüştür. Her katılımcı ülke için aşağıdaki konumlar kullanılmıştır:

20 Ekim 2021 tarihinde EBU 2022 yarışmasına 41 ülkenin katılacağını açıklamıştır. 2021 yarışmasına katılan tüm ülkelerin yanında en son 2019 yılında katılan Ermenistan ve Karadağ yarışmaya geri dönmüştür. 25 Şubat 2022 tarihinde EBU, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle Rusya'yı yarışmadan diskalifiye etti, Böylece yarışmaya katılan ülke sayısı 40'a inmiş oldu.

Yarışma, daha önce 

2023 Eurovision Şarkı Yarışması, 67. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Kaluş Orkestra'nın "Stefania" adlı şarkısıyla 2022 Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanan Ukrayna, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle etkinliğe ev sahipliği yapma taleplerini karşılayamadığı için yarışmaya, 2022'deki yarışmayı 2. bitiren Birleşik Krallık ev sahipliği yapma hakkı kazandı. Yarışma Birleşik Krallık'ın Liverpool kentinde yapılmıştır. Yarışma Avrupa Yayın Birliği ve Ukraynalı yayıncı UA:PBC ile işbirliği içinde ev sahibi yayıncı BBC ile birlikte organize etmiş, yarışmanın yarı finaller 9 ve 11 Mayıs Final ise 13 Mayıs 2023 tarihinde Liverpool Arena'da yapılmıştır. Üç gösterinin sunuculuğunu İngiliz şarkıcı Alesha Dixon, İngiliz oyuncu Hannah Waddingham, Ukraynalı şarkıcı Yuliya Sanina ve finalde İrlandalı televizyon sunucusu Graham Norton yapmıştır.
Kazanan şarkı Loreen tarafından seslendirilen Tattoo adlı şarkı olmuştur. Finalde 583 puan toplayan şarkı Loreen'e ikinci, İsveç'e ise yedinci zaferini getirmiştir. Yarışmaya 37 ülke katılmıştır. Bulgaristan, Karadağ ve Kuzey Makedonya yarışmaya 2021-2023 global enerji krizinden ekonomik olarak etkilendikleri için katılmamışlardır.

2022 yarışmasını Ukrayna kazandı ve Eurovision geleneğine uygun olarak ülkeye EBU tarafından 2023 yarışmasını düzenleme fırsatı verildi. Bu, Ukrayna'nın etkinliğe üçüncü kez ev sahipliği yapması olacaktı. Ülke daha önce 2005 ve 2017 yıllarında ev sahipliği yapmıştı. Bununla birlikte, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ışığında, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık'tan oluşan "Büyük Beşli" den alternatif bir ülkenin 2023 yarışmasına ev sahipliği yapmaya davet edilebileceği tahmin edilmekteydi. Birleşik Krallık, 2022 yarışmasında ikinci olması nedeniyle, yazılı olmayan kurala göre, kazananın reddedilmesi durumunda yarışmaya ev sahipliği yapmak için davet edildi. Ukrayna dışında yarışmanın olması durumunda 1980 yılından sonra ilk kez yarışma kazanan ülkede yapılamadı.
16 Mayıs 2022'de Ukraynalı katılımcı yayıncı Suspilne'nin başkanı Mykola Chernotytskyi, yarışmaya barışçıl bir Ukrayna'da ev sahipliği yapmak istediklerini ve ülkenin etkinlik sırasında tüm katılımcıların ve heyetlerinin güvenliğini garanti edebileceğini umduğunu belirtti. Chernotytskyi daha sonra yayıncının 20 Mayıs'ta yarışmaya ev sahipliği yapma konusunda EBU ile görüşmelere başlayacağını belirtti.
Çok sayıda Ukraynalı yetkili, ülkenin 2022 yarışmasını kazanmasının ardından yarışmanın Ukrayna'da yapılmasını savundu. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, yarışmanın bir gün Mariupol'da gerçekleşmesini umduğunu söyledi. Kiev Şehir Devlet İdaresi birinci başkan yardımcısı Mykola Povoroznyk, 26 Mayıs 2022'de Kiev'in istenirse yarışmaya ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu belirtti. Ukrayna kültür bakanı Oleksandr Tkachenko 3 Haziran'da yarışmanın ülkede gerçekleşmesine izin vermek için EBU ile koşullu değişiklikleri görüşme niyetini belirtti. Ukrayna hükûmetinin Verkhovna Rada temsilcisi Taras Melnychuk, 10 Haziran'da yarışmanın düzenlenmesine yardımcı olmak için bir komite kurulduğunu belirtti.
16 Haziran'da Suspilne ve Ukrayna hükûmeti, Ukrayna'daki olası ev sahipliği seçeneklerini görüşmek üzere EBU ile bir toplantı yaptı. Ertesi gün EBU, hem Suspilne hem de üçüncü taraf uzmanlarla yapılan değerlendirmelerin ardından Ukrayna'nın yarışmaya ev sahipliği yapamayacağını ve 2022 yarışmasının ikincisi Birleşik Krallık'ın yayıncısı BBC ile ev sahipliği yapmak için görüşmelerin başlatılacağını duyurmuştur. Bir önceki yılın kazanan ülkesinde yarışmanın yapılmadığı en son yarışma 1980 yılında yapılmıştır.
Duyuruyu takiben, Birleşik Krallık'taki bazı şehirler yarışmaya ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini belirtti: Londra, Manchester, Liverpool, Brighton, Birmingham, Leeds, Sheffield, Wolverhampton, Sunderland, Edinburgh, Glasgow, Aberdeen, Cardiff ve Belfast. Aynı zamanda, Suspilne başkanı Chernotytskyi ve Ukrayna kültür bakanı Tkachenko, Ukraynalı Eurovision kazananları Ruslana, Jamala ve Oleh Psiuk (Kalush Orkestrası'nın kurucusu) ile birlikte, EBU ile etkinliğe Ukrayna'nın ev sahipliği yapma konusunda daha fazla görüşme talebinde bulunan ortak bir bildiri yayınladılar. Birleşik Krallık başbakanı Boris Johnson, Polonyalı yayıncı TVP ve Polonya başbakan yardımcısı ve kültür bakanı Piotr Gliński yarışmanın Ukrayna'da yapılması gerektiğini savundu. Ayrıca İngiliz The Guardian gazetesi, Avrupa Birliği'nin Belçika'nın başkenti Brüksel'de düzenlenecek etkinliğe ev sahipliği yapmak için bir teklif hazırladığını öne sürdü.

Birleşik Krallık'ın Ukrayna adına yarışmaya ev sahipliği yapacağının onaylanmasıyla eşzamanlı olarak, ev sahibi yayıncı BBC, 25 Temmuz 2022'de teklif sürecini başlattı. BBC, "tüm potansiyel adaylar, bu ölçekte ve karmaşıklıkta bir etkinliğe ev sahipliği yapacak kapasiteye, yeteneğe ve deneyime sahip olduklarını gösteren bir dizi minimum standardı karşılamalıdır." açıklamasını yaptı. Ev sahibi şehir için önceki yıllardaki seçim kriterleri arasında en az 10.000 seyirci kapasiteli bir mekan, maksimum 1.500 gazeteci için bir basın merkezi, uluslararası bir havaalanına kolay ulaşılabilirlik ve en az 2.000 delege, gazeteci ve seyirciler için otel konaklaması yer alıyordu.
İhale sürecinin ilk aşamasında BBC, 20 İngiltere şehri ve kasabasından ilgi ifadeleri aldı 12 Ağustos 2022 tarihinde yedi tanesi 12 Ağustos 2022'de kısa listeye alınan: Birmingham, Glasgow, Leeds, Liverpool, Manchester, Newcastle ve Sheffield. Bu şehirler ikinci aşamaya geçerek, ay boyunca şehirleri de ziyaret edecek olan BBC tarafından yapılacak değerlendirme için tekliflerini ayrıntılı olarak geliştirmek için 8 Eylül'e kadar süreleri vardı. 27 Eylül'de Glasgow ve Liverpool'un son kısa listeye alındıkları açıklanmış ve 7 Ekim'de BBC yarışmanın ev sahibi şehri Liverpool ve mekanı ise Liverpool Arena olarak açıklanmıştır.
Anahtar:
 †  Ev sahibi mekan
 ‡  Final listeye alınanlar
 ‡  Kısa listeye alınanlar
  Başvuruda bulunanlar

2023 Eurovision Şarkı Yarışması İngiliz yayıncı Britanya Yayın Kuruluşu (BBC) tarafından yapılmıştır. Ukraynalı yayıncı Ukrayna Kamu Yayın Şirketi (UA:PBC) Canlı şovlar için Ukrayna öğelerini geliştirmek ve uygulamak, tema resimleri, arka plan müziği, sunucu seçimi, kartpostallar ve açılış ve aralık eylemleri dahil İngiliz yayıncı ile birlikte çalışmıştır. Üç gösteri, BBC'nin ticari yan kuruluşu olan BBC Studios tarafından yapımcılığı üstlenmiştir. Yapımcılığı Kıdemli yapım ekibi, genel müdür olarak Martin Green, baş komisyon üyesi olarak Rachel Ashdown, baş yapımcı olarak Andrew Cartmell, gösteri başkanı olarak Lee Smithurst, yarışma başkanı olarak Twan van de Nieuwenhuijzen ve sorumlu yönetici olarak James O'Brien'dan oluşmuştur.

7 Ekim 2022'de, ev sahibi şehir duyurusu ile birlikte EBU, 2023 yarışmasının genel logosunu açıkladı. Tipik olarak merkezinde ev sahibi ülkenin bayrağının bulunduğu Eurovision kalbi, ülkenin bir önceki yılki galibiyetini yansıtmak için bu yıl için Ukrayna bayrağını içerir. 'Şarkı Yarışması' metnine aşağıda 'Birleşik Krallık' ve daha aşağıda 'Liverpool 2023' eşlik ediyordu.
Yarışmanın teması ve sloganı "United by Music" 31 Ocak 2023'te açıklandı. Londra merkezli marka danışmanlığı Superunion ve Ukraynalı prodüksiyon şirketi Starlight Media tarafından tasarlanan sanat eseri, bir elektrokardiyograma benzeyen bir dizi iki boyutlu kalp etrafında inşa edildi ve ritme tepkiyi temsil ediyor ve ses, renkler ise Ukrayna ve İngiliz bayraklarından esinlenmiştir. Yazı karakteri Penny Lane, 20. yüzyıl Liverpool sokak tabelalarından ve şehrin müzik mirasından esinlenmiştir.

22 Şubat 2023'te 2023 yarışması'nın sunucuları açıklandı. İngiliz şarkıcı Alesha Dixon, İngiliz oyuncu Hannah Waddingham ve Ukraynalı şarkıcı Yuliya Sanina tüm gösterilerin sunuculuk görevinde yer almıştır. İrlandalı televizyon sunucusu Graham Norton ise finalde diğer üç sunucuya katıldı. Ukraynalı sunucu Timur Miroşnıçenko ve İngiliz spor ve televizyon sunucusu Sam Quek "Turkuaz Halı" ve Açılış seremonisi etkinliğinin sunucuları olmuştur.

13 Nisan 2023'te yarı finaller için açılış ve ara gösteri ile ilgili bilgiler BBC ve UA:PBC tarafından yayınlandı. Final için açılış ve ara gösteri ile ilgili bilgiler ise 17 Nisan'da açıklandı.
Birinci yarı finalde açılışı yarışmanın sunucularından Yuliya Sanina "Mayak" adlı şarkısıyla yaptı. Rita Ora ise önceki şarkılarının yanı sıra yeni single'ı "Praising You" şarkısını söyledi ve Alyosha Rebecca Ferguson ile birlikte "Ordinary World" adlı şarkısını seslendirmiştir.
İkinci yarı final, yarışmanın tarihi üzerine bir Spoken word parçasıyla açılmıştır, ara gösteride Mariya Yaremchuk, Otoy tarafından seslendirilen tanınmış Ukraynalı müzik eserlerinin bir karışımı olan "Music Unites Generations" yer aldı. Zlata Dziunka ve Podilya dans topluluğuyla birlikte üç drag sanatçısının "Be Who You Wanna Be" şarkı performansı yer aldı.
Finalde ise açılışı Kalush Orchestra ve kazanan şarkıları "Stefania"'nın yer almıştır. Ayrıca grup "Voices of a New Generation" adlı bir şarkılarını da seslendirmişlerdir. Performansı, yirmi altı finalistin tamamının tanıtıldığı ve dört eski Ukraynalı Eurovision katılımcısının İngiliz klasikleriyle karıştırılan yarışan şarkılarında yeni dönüşler gerçekleştirdikleri bayrak geçit töreni izlemiştir. Go A müzik grubunun seslendirdiği "Şum", Camala'nın kazandığı şarkısı "1944", Tina Karol'un seslendirdiği "Show Me Your Love" ve Verka Serduchka'nın seslendirdiği "Dancing Lasha Tumbai". Ara gösteri Sam Ryder ve "The Liverpool Songbook", eski Eurovision katılımcıları Cornelia Jakobs, Daði Freyr, Duncan Laurence, Mahmood, Netta ile Liverpool'un müzik mirasına bir saygı duruşu ve Sonia, burada her biri ev sahibi şehirden kendi şarkılarını söylemişlerdir.

22 Kasım 2022'de EBU, 2023 yarışması için oylama sisteminde büyük değişiklikler yapıldığını duyurdu. Yarı finallerin sonuçları, 2004 ve 2007 arasında olduğu gibi, yalnızca televizyon yoluyla belirlenirken, 2009 finalinden beri olduğu gibi finalin sonuçları hem ulusal jüriler hem de televizyon tarafından beli

2023 Kahramanmaraş depremleri, 6 Şubat depremleri ya da 2023 Türkiye-Suriye depremleri, 6 Şubat 2023'te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri olan, 7,8 Mw  ve 7,6 Mw  büyüklüklerindeki iki depremdir. Mercalli şiddet ölçeğine göre sarsıntıların şiddeti, ölçeğin en yüksek değeri olan XII (Afetsel) olarak saptandı. Depremler sonucunda Türkiye'de resmî açıklamaya göre en az 53 bin 537, Suriye'de ise en az 8 bin 476 kişi öldü ve toplamda 138 binden fazla kişi ise yaralandı. Depremlerin ardından büyüklüğü 6,7 Mw 'e kadar varan 45 binden fazla artçı sarsıntı gerçekleşti.
Pazarcık merkezli ilk deprem, Türkiye ve Suriye'nin yanı sıra Lübnan, Kıbrıs, Irak, İsrail, Ürdün, İran ve Mısır'ın da yer aldığı geniş bir coğrafyada hissedildi. İki büyük deprem, yaklaşık 350.000 km2 (140.000 mil kare) alanda, Almanya'nın toplam yüz ölçümü kadar bir bölgede hasara yol açtı ve 14 milyon kişiyi etkiledi. Türkiye'de birçok tarihî yapı da dâhil ilk gün 39 binden fazla bina yıkılırken, 11 ilde toplam 518 bin konut yıkıldı veya ağır hasar aldı. Ayrıca 128 bin 778 konut ise orta derecede hasar aldı. Afet sonrası 2 milyondan fazla kişi barınma sorunu yaşarken en az 5 milyon kişi farklı bölgelere göç etti. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), depremler sonucu Türkiye'de 658 bin, Suriye'de ise 170 bin çalışanın geçim olanaklarını yitirdiğini duyurdu.
Türkiye hükûmeti, deprem bölgesi için doğal afet ve salgın gibi acil durumlarda uluslararası kuruluş ve ülkelerden yardım çağrılarını kapsayan en yüksek acil durum olan 4. seviye alarm ilan edildiğini açıklarken, Dünya Sağlık Örgütü, depremler için 3. seviye acil durum ilan etti. Ayrıca depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildi ve ölenler için Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yedi gün, Kosova, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Bangladeş'te ise bir gün ulusal yas ilan edilmesine karar verildi. 102 ülke Türkiye'ye yardım teklifinde bulunurken 94 ülkeden gelen 141 binden fazla kişi arama kurtarma çalışmalarına dâhil oldu. Onlarca ülke ilk yardım malzemesi, teçhizat, sağlık ekibi gönderdi ve taziye mesajları yayımladı. Ayrıca Ermenistan-Türkiye sınırı yardım sevkiyatı için otuz yıl aradan sonra ilk kez açıldı.
2023 Meclis Deprem Araştırma Komisyonu'nun raporuna göre depremlerin toplam maliyeti Türkiye'de 148,8 milyar dolar oldu. Türkiye'nin 2023 gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9'una denk gelen maddi zarar, 1999 Marmara depreminin yol açtığı maddi kaybın yaklaşık 6 katından fazla oldu. Dünya Bankası, depremlerin Suriye'ye doğrudan maliyetinin ise toplamda 5,1 milyar dolar olduğunu duyurdu. İki ülkede toplam 153,9 milyar dolar maddi zarara yol açan depremler, dünyada en çok maddi zarara sebep olan üçüncü deprem oldu.
Pazarcık'ta meydana gelen ilk deprem, 1668 Kuzey Anadolu depreminden sonra Anadolu topraklarında gerçekleşen en büyük ikinci deprem ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaydedilen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti. Elbistan merkezli ikinci deprem ise Türkiye'de meydana gelen depremler arasında en büyük üçüncü deprem oldu. Deprem bölgesinde 571 km yüzey kırığı oluşurken, bölge 3 ila 9 metre batıya kaydı. Depremler, 1939 Erzincan depremini geride bırakarak Türkiye'de, 1822 Halep depremini geride bırakarak Suriye'de en çok can kaybı ile sonuçlanan sarsıntılar olarak kaydedildi. Aynı zamanda, 300 binden fazla insanın öldüğü 2010 Haiti depreminden bu yana dünya çapındaki en ölümcül depremdir.

Depremler Anadolu, Arap ve Afrika levhaları arasındaki üçlü eklemin yakınında gerçekleşmiştir. Birinci deprem İTÜ'nün ön inceleme raporuna ve MTA'nın saha inceleme raporuna göre Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde, AFAD'ın ön değerlendirme raporuna göre ise Ölü Deniz Transform Fayı üzerinde gerçekleşmiştir. İkinci deprem ise Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde meydana gelmiştir. Depremlerin mekanizması ve konumu Doğu Anadolu Fay Hattı ve Ölü Deniz Transform Fayı üzerinde meydana gelen depremlerle uyumludur. Doğu Anadolu Fayı, Türkiye'nin Ege Denizi'ne (batıya) doğru ekstrüzyonunu barındırırken, Ölü Deniz Fayı, Arabistan yarımadasının Afrika ve Avrasya levhalarına göre kuzeye doğru hareketini barındırır.
Doğu Anadolu Fayı, Anadolu ve Arap levhaları arasındaki sınırı oluşturan 700 km uzunluğundaki sol yönlü bir transform fayıdır. Fay, yılda 1–4 mm batıya doğru, 10 mm oranında azalan bir kayma oranı gösterir. Fay; 1789 (7,2 Mw ), 1795 (7,0 Mw ), 1872 (7,2 Mw ), 1874 (7,1 Mw ), 1875 (6,7 Mw ), 1893 (7,1 Mw ) ve 2020'de (6,8 Mw ) büyük depremlere neden olmuştur ve bu depremler fayın bazı bölümlerini parçalamıştır. Doğudaki sismik olarak aktif Palu ve Pütürge segmentleri 6,8-7,0 Mw  depremleri için yaklaşık 150 yıllık bir yineleme aralığı göstermektedir. Batıdaki Pazarcık ve Amanos segmentleri 7,0-7,4 Mw  depremleri için sırasıyla 237-772 yıl ve 414-917 yıl yineleme aralıklarına sahiptir.
Ölü Deniz Transform Fayı, Kızıldeniz'den kuzey-güney yönünde, Doğu Anadolu Fay Hattı ile birleştiği Maraş üçlü eklemine kadar uzanır. Türkiye'nin güneyindeki sol yanal doğrultu atımlı fayın kuzey kısmı en az 14 büyük tarihî depremin kaynağı olmuştur. En son 1822 ve 1872'de iki büyük deprem meydana gelmiş, 1872'deki deprem en az 1.800 kişinin ölümüne neden olmuştur. 115, 526, 587, 1170 ve 1822 depremleri de binlerce ölümle sonuçlanmıştır.

6 Şubat'ta yaşanan depremlerin meydana geldiği bölge sismolojik olarak nispeten sakindir. 1970'ten bu yana bu depremlerin merkez üssünün 250 km çapı içinde 6 veya daha büyük büyüklükte yalnızca üç deprem meydana gelmiştir. Bunların en büyüğü 6,8 Mw  büyüklüğünde, 24 Ocak 2020'de Elazığ'da oldu. Bu depremlerin tamamı Doğu Anadolu Fay Hattı boyunca veya fayın yakınında gerçekleşti. 1114'te Maraş'ta 40.000 kişinin öldüğü bir deprem yaşandı. 1513 yılında Maraş yöresinde tahmini büyüklüğü Mw 7,4 olan ve Malatya'yı da etkileyen bir deprem yaşandı. 2023 öncesinde, 510 yıldır kırılmayan Gölbaşı-Türkoğlu segmenti sismik boşluk olarak değerlendirilmekteydi.
Merkez üssünün görece sismik durgunluğuna rağmen, Türkiye'nin güneyi ve Suriye'nin kuzeyi geçmişte şiddetli ve yıkıcı depremler yaşadı. Adana'nın kuzeydoğusunda, 1268 yılında yaklaşık 60.000 kişinin öldüğü bir deprem yaşandı. Suriye'nin Halep kenti, tarih boyunca birçok büyük depremle zarar görmüştür. Ancak bu depremlerin tam konumları ve büyüklükleri yalnızca tahminî olarak belirlenebilmektedir. Halep'te, 1138'de tahmini büyüklüğü 7,1 Mw  olan ve 1822'de tahmini büyüklüğü 7,0 Mw  olan depremler yaşandı. 1822 depreminin can kaybı tahminen 20.000-60.000 idi.

Deprem, Türkiye saatiyle 04.17'de (UTC 01.17) Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu'na göre 7,8 Mw büyüklüğünde, Kandilli Rasathanesi'ne göreyse 7,7 Mw ve 7,4 ML olarak gerçekleşmiştir. Deprem odağı, Kahramanmaraş il merkezinin 40 km güneydoğusunda, Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinin 38 km güneybatısında ve Gaziantep il merkezinin 34 km batısında yer alır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en büyük, dünyada ise Ağustos 2021'den itibaren gerçekleşmiş en büyük depremdir.
Deprem, sağ yönlü atımlı faylanmaya karşılık gelen bir odak mekanizmasına sahiptir. Yırtılma, ya kuzeybatı-güneydoğu doğrultulu kuzeydoğu eğimli ya da kuzeybatı-güneydoğu doğrultulu, kuzeybatı eğimli fay üzerinde oluştu. USGS, ~190 km uzunluğunda ve ~25 km genişliğinde bir yırtılma boyutu olduğunu saptadı. Suudi Arabistan'daki Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesinden bir jeofizik profesörü, depremin 300 km'den uzun bir fay kırmış olabileceğini söyledi. İtalya Ulusal Jeofizik ve Volkanoloji Enstitüsü Başkanı Carlo Doglioni, depremler sonucunda Anadolu yarımadasının batıya doğru 3 metre kaydığını ifade etti. Doğu Anadolu Fayı ve Ölü Deniz Transformu'nun kırık kesitlerine sahip olduğu düşünülmektedir.
Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde gerçekleşen depremden 9 saat sonra yerel saatle 13.24'te merkez üssü Kahramanmaraş'ın Ekinözü ilçesinin 4 km güney doğusu olan 10,0 km derinliğinde 7,5 Mw  büyüklüğünde Doğu Anadolu Fay Hattı'nın kuzeyindeki kolu olan Sürgü-Çardak Fayı'nda bir deprem daha oldu.
Prof. Övgün Ahmet Ercan depremlerin ardından yaptığı açıklamada Bölgede 2 değil 3 deprem olduğunu belirtti. 04.17'de başlayan 7.8 ilk depremin 20. saniyesinde 7.6'lık 20 km ötede bir deprem olduğunu daha belirtti, 13.24'te ise 7.5 büyüklüğünde 3. deprem olduğunu belirtti. 7.8 büyüklüğündeki depremin, Pazarcık'tan Malatya yönüne doğru kırılarak ilerlediği belirtilirken, 20 saniye sonra meydana gelen 7.6 büyüklüğündeki depremin ise Nurdağı'ndan Hatay'a kadar etkili olduğunu ifade etti. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin yayınladığı son raporda ise Bölgede 2 deprem olduğu kesinleştirildi. Mevcut verilere göre 6 Şubat 2023 tarihinde 7.0 ve üzeri büyüklüğünde iki büyük deprem meydana gelmiş olup, üçüncü bir büyük deprem olduğuna dair resmi bir kayıt bulunmamaktadır.

Ana sarsıntıdan yaklaşık 11 dakika sonra 6,7 Mw büyüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi. USGS'ye göre, ana sarsıntıdan sonraki altı saat içinde 25 adet 4,0 Mw  ya da daha büyük artçı kaydedildi. On iki saatten daha uzun bir süre sonra USGS büyüklüğü 4,3 Mw  ya da daha büyük en az 54 artçı sarsıntı bildirirken, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) en az 120 artçı sarsıntı kaydetti. Küçük boyutlu artçı sarsıntıların bir yıl daha sürmesinin beklenebileceği söylendi. 3 ay içinde 30 binden fazla artçı sarsıntı kaydedildi.

20 Şubat 2023'te Türkiye saatiyle 20.04'te merkez üssü Defne ve Samandağ ilçeleri olan 6,4 Mw (± 0,1) ve 20:07 5,8 Mw büyüklüğünde iki deprem meydana geldi. Sarsıntılar nedeniyle 6 Şubat'ta ağır hasar alan bazı binalar yıkıldı ya da yan yattı. O gün 28 hasar ihbarı geldiği söylendi. Oluşan depremlerden sonra EMSC, Hatay için sahil kesiminde tsunami uyarısı verdi. Depremin ardından en büyüğü 5,8 olmak üzere doksandan fazla artçı sarsıntı kaydedildi. Bunların bazıları 4.5, 5.2 ve 5.2 büyüklüğündeydi. Depremlerde toplam 11 kişi hayatını kaybederken 592 kişi yaralandı. Deprem sonrası Antakya'da ayakta kalan son hastane olan Hatay Mustafa K

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, 68. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışma, 2023 Eurovision Şarkı Yarışmasını "Tattoo" adlı şarkısıyla  Loreen'in kazanmasından dolayı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması İsveç'in Malmö kentinde yapıldı. Yarışma Avrupa Yayın Birliği ve Sveriges Television (SVT) birlikte yürüttüğü organizasyonda yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs'ta, finali ise 11 Mayıs 2024 tarihinde Malmö Arena'da gerçekleştirildi. Yarışmanın sunuculuğunu Malin Åkerman ve Petra Mede yapmıştır. Mede daha önce 2013 ve 2016 yıllarında bu görevi üstlenmişti.
Otuz yedi ülkenin katıldığı yarışmaya en son 1993 yılında katılan Lüksemburg 31 yıl aradan sonra geri dönmüş, Romanya ise yarışmadan çekilmiştir. Hollanda finale çıkma hakkı kazansa da finalden önce yarışmadan diskalifiye edildi. Hollandalı izleyicilerin ise oy kullanma hakkı saklı tutuldu. Hamas-İsrail Savaşı nedeniyle İsrail'in katılımcı ülkeler arasında olması birçok tartışmanın konusu oldu ve etkinlik için ek güvenlik önlemleri alındı.
Kazanan Nemo'nun seslendirdiği ve sözlerini Benjamin Alasu, Lasse Midtsian Nymann ve Linda Dale ile birlikte yazdığı "The Code" şarkısıyla İsviçre oldu. Jüri oylamasında en çok puanı alan İsviçre seyirci oylamasında beşinci oldu ve toplamda 591 puanla yarışmayı kazandı. Hırvatistan seyirci oylarında birinci oldu ve toplam oylarda ikinci sırayı alarak ülkenin bağımsız bir ülke olarak bugüne kadarki en iyi sonucunu elde etti. Ukrayna, Fransa ve İsrail ise ilk beşte yer alan diğer ülkeler oldu.

Eurovision geleneğine uygun olarak İsveç, bir önceki yarışmayı kazanmasından dolayı yarışmaya ev sahipliği yapma hakkını aldı. 2024, Eurovision Şarkı Yarışması'nın ülkede 1975, 1985, 1992, 2000, 2013 ve 2016'dan sonra yedinci kez düzenlendiği yıl oldu. Yarışmanın mekanı, 2013 yılında da yarışmaya ev sahipliği yapan 15.500 kişilik Malmö Arena olarak seçildi.
Malmö Live etkinlik merkezi yarışmayla ilgili çeşitli etkinliklere ev sahipliği yaptı. 5 Mayıs 2024 tarihinde yarışmacılar ve delegasyonlarının akredite basın ve hayranlar önünde tanıtıldığı "Turkuaz Halı" etkinliği ile açılış ve kapanış törenleri burada gerçekleştirildi. Mekan aynı zamanda final gösterimine de ev sahipliği yaptı ve yarışma katılımcılarının resmî parti sonrası partilerine ve özel performanslarına ev sahipliği yapan EuroClub da yine burada gerçekleştirildi.
Folkets Park'ta bir "Eurovision Köyü" oluşturuldu. Burası yarışma katılımcılarının ve yerel sanatçıların performanslarının yanı sıra halka yönelik canlı gösterilerin gösterimlerine de ev sahipliği yaptı. Friisgatan'da Folkets Park ile Triangeln istasyonu arasında bir "Eurovision Caddesi" kuruldu. Sokakta çeşitli müzik performanslarının düzenlenmesi planlanmıştı ancak organizasyon İsrail'in yarışmaya katılması nedeniyle birçok sanatçının etkinlikten çekilmesinden olumsuz etkilenmiş ve güvenlik nedeniyle Eurovision Köyü'ne nakledilmiştir.
Bir taraftar kuruluşu olan OGAE, Amiralen'de Euro Fan Café açtı.
İsveç'e "Waterloo" şarkısıyla ilk galibiyetini getiren ABBA'nın 1974'teki yarışmadaki zaferinin 50. yıldönümünü kutlamak için 29 Nisan - 12 Mayıs 2024 tarihleri arasında Södergatan'da özel bir ABBA World sergisi düzenlendi.

İsveç'in 2023 yarışmasını kazanmasının hemen ardından, 2024 yarışmasına ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini dile getiren ilk şehirler, ülkenin en büyük üç şehri ve daha önce yarışmaya ev sahipliği yapmış olan Stockholm, Göteborg ve Malmö oldu. Bunların yanı sıra, 2023 zaferini takip eden günlerde Eskilstuna, Jönköping, Örnsköldsvik, Partille ve Sandviken gibi bir dizi başka şehir de teklif verme niyetini dile getirdi.
SVT, şehirlerin adaylıklarını beyan etmeleri için son tarih olarak 12 Haziran 2023 tarihini belirledi. Stockholm resmi başvurusunu 7 Haziran'da yapmış, ertesi gün Göteborg resmi başvurusunu yapmış ve 13 Haziran'da Örnsköldsvik ve Malmö'nün de başvurduğu açıklanmıştır. 8 Haziran'da Sandviken şehri yarıştan çekildiğini açıklamış ve Jönköping'in daha sonra, yeterince büyük bir arena olmadığı için yine yarıştan çekildiği açıklanmıştır.
Başvuru süresinin kapanmasına kısa bir süre kala SVT, hangi şehirlerden teklif aldığını belirtmese de birkaç şehirden teklif aldığını açıkladı. 7 Temmuzda, Gothenburg ve Örnsköldsvik şehirlerinin elendiği açıklanmıştır. O günün ilerleyen saatlerinde EBU ve SVT, Malmö'yü ev sahibi şehir olarak duyurdu.
Key:
 †  Ev sahibi şehir
 *  Başvuru yapan şehir
  Başvuru yapmayan şehir

2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nın yapımcılığını İsveçli ulusal yayın kuruluşu Sveriges Television (SVT) üstlenmiştir. Çekirdek ekip, baş yapımcı olarak Ebba Adielsson, iletişimden sorumlu yönetici yapımcı olarak Christel Tholse Willers, yapımdan sorumlu yönetici olarak Tobias Åberg, yönetici yapımcı olarak Johan Bernhagen, yarışma yapımcısı olarak Christer Björkman ve TV yapımcısı olarak Per Blankens görevlendirilmiş, Ek yapım personeli arasında yapım başkanı David Wessén, hukuk başkanı Mats Lindgren, medya başkanı Madeleine Sinding-Larsen ve yönetici asistanı Linnea Lopez yer alacak.
Willers, Åberg, Bernhagen, Björkman ve Lindgren daha önce 2000, 2013 ve/veya 2016 yarışmalarında çeşitli görevlerde çalışmışlardı. Björkman ayrıca Amerikan Şarkı Yarışması'nın (Eurovision formatının Amerika Birleşik Devletleri için bir uyarlaması) yapımcılığını üstlendi ve Blankens, Sinding-Larsen ve Willers'ın da çalıştığı İsveç'in Eurovision ulusal finali olan Melodifestivalen'de büyük ölçüde yer aldı.
Malmö Belediyesi yarışma bütçesine 30 milyon SEK (yaklaşık €2.500.000) katkıda bulunacak.

14 Kasım 2023 tarihinde, EBU ve SVT 2023 yarışmasının sloganı olan "United by Music" sloganının 2024 ve gelecek yarışmalarda da korunacağını duyurdu. 2024'e eşlik eden "Eurovision Işıkları" adlı tema sanatı 14 Aralık'ta açıklandı. Stockholm merkezli Uncut ve Bold Scandinavia ajansları tarafından tasarlanan bu ürün, Kutup ışıkları ve ses ekolayzırlarda bulunan dikey çizgilerden ilham alan basit, doğrusal geçişlere dayanıyor ve farklı formatlar dikkate alınarak uyarlanabilecek şekilde tasarlandı.

2024 yarışmasının sahne tasarımı 19 Aralık 2023'te açıklandı. 2011–12, 2015, 2017–19 ve 2021 yarışmalarının aynı sahne tasarımcısı olan Alman Florian Wieder tarafından tasarlandı ve İsveçli Fredrik Stormby, aydınlatma ve ekran içeriğini tasarladı. İzleyiciler için "benzersiz bir 360 derecelik deneyim yaratmak" amacıyla, tümü haç şekilli bir merkezin etrafına yerleştirilmiş, diğer aydınlatma, video ve sahne teknolojisi teknolojilerinin yanı sıra hareketli LED küpleri ve zeminleri içermektedir.

5 Şubat 2024 tarihinde İsveçli komedyen ve televizyon sunucusu Petra Mede ve Amerikan-İsveçli oyuncu Malin Åkerman'ın 2024 yarışması'nda sunuculuk yapacağı açıklanmıştır. Mede daha önce 2013 ve 2016 yıllarında (ilki solo ve ikincisi Måns Zelmerlöw ile) olmak üzere iki defa sunuculuk yapmıştır.

Birinci Yarı finalde 2018 İsveç temsilcisi Benjamin Ingrosso ve İrlanda adına üç kez kazanan (1980, 1987 ve 1992) Johnny Logan sahne almıştır. İkinci yarı finalde Yunanistan'ın 2005 yılı kazananı Elena Paparizu, "My Number One" şarkısını, Türkiye'nin 2003 yılı kazananı Sertab Erener, "Everyway That I Can" şarkısını ve İsveç'in 1999 yılı kazananı Charlotte Perrelli, "Take Me to Your Heaven" şarkısını seslendirdi. Aynı yarı finalde 2023 Eurovision Şarkı Yarışması'nı ikinci bitiren Fin rapçi Käärijä da ara şovda sahne almıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için uygunluk yarışmayı Eurovision ağı üzerinden alabilecek ve ülke çapında canlı olarak yayımlayabilecek, aktif bir EBU üyeliğine sahip ulusal bir yayıncı olmayı gerektirmektedir. EBU, tüm üyelere yarışmaya katılma daveti gönderir.
5 Aralık 2023 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, 2024 yarışmasına 37 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Lüksemburg en son katıldığı 1993 yılından 31 yıl sonra yarışmaya geri dönmüştür. 2023 yarışmasına katılan Romanya'nın ise 2024'e katılmayacağı geçici olarak açıklanırken, duyurunun yapıldığı tarihte EBU ile Rumen yayıncı TVR arasındaki görüşmelerin halen devam ettiği açıklanmıştır. 25 Ocak 2024 tarihinde Rumen TVR yayıncısı 2024 yarışmasına katılmama kararı almıştır.
Bu seneki yarışmaya daha önce de Eurovision'a katılmış iki sanatçı katılmıştır. Sırasıyla 2007'de Moldova'yı ve 2010'da İzlanda'yı temsil eden Natalia Barbu ve Hera Björk.

Resmi dilde "Çekiliş" olarak da anılan, katılımcı ülkelerin yarı finallerini belirlemeye yönelik kura, 30 Ocak 2024'te TSİ 21:00'da yapılmıştır. Yarı finalistler, blok oylama şansını azaltmak ve yarı finallerdeki heyecanı artırmak amacıyla, tarihsel oylama kalıplarına dayalı olarak bir dizi potaya bölünmüştür. Çekiliş aynı zamanda "Büyük Beşli" ülkelerinden oluşan altı finalist (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve – ev sahibi ülke İsveç oy kullanmış ve yayın yapmışlardır. Yarı final kura çekim töreninin sunucuları Pernilla Månsson Colt ve Farah Abadi olarak belirlenmiş, Törende ayrıca önceki ev sahibi şehir olan Liverpool Şehir Konseyi genel müdürü Andrew Lewis'dan sembolik anahtarı Malmö Belediyesi komiseri Katrin Stjernfeldt Jammeh'e teslim etmiştir.

Almanya, Birleşik Krallık, İsveç bu yarı finalde oy kullanmış ve performanslarını sergilediler.

Fransa, İspanya ve İtalya bu yarı finalde oy kullanmış ve performanslarını sergilediler.

Ulusal jüri üyelerinin 12 puanlık skorları, her katılımcı ülkeden bir kişi tarafından açıklandı.

İlk yarı finalin on elemesi yalnızca televizyondan yapılan oylamayla belirlendi. İlk yarı finalde yarışan on beş ülkenin tamamı, Almanya, İsveç, Birleşik Krallık ve Dünyanın Geri Kalanı oylarının tamamı oy kullandı. Yarışmaya katılmaya hak kazanan on ülke belirli bir sıraya göre açıklandı ve sonuçların tamamı final yapıldıktan sonra yayınlandı.

Aşağıda ilk yarı finalde alınan 12 puanın özeti yer almaktadır. Hırvatistan sekiz ülkeden 12 puanla maksimum puanı alırken, Ukrayna 12 puanlık beş set aldı. Hem Litvanya hem de Kıbrıs 12'şer puanlık iki set alırken, Portekiz ve Sırbistan birer 12 puan aldı.

İkinci yarı finalde elemeye hak kazanan on kişi, geçerli bir televizyon oylaması so

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, 69. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve İsviçre Yayın Kurumu'nun (SRG SSR) organize ettiği yarışma 2024 Eurovision Şarkı Yarışmasını "The Code" adlı şarkısıyla Nemo'nun kazanmasından dolayı İsviçre'nin Basel kentinde yapıldı. Organizasyonun yarı finalleri 13 ile 15 Mayıs'ta, finali ise 17 Mayıs 2025 tarihinde St. Jakobshalle'da gerçekleştirildi. 1956 yılında Lugano ve 1988 yılında Lozan'da yapılmasının ardından yarışma üçüncü kez İsviçre'de yapıldı.
Otuz yedi ülkenin katıldığı yarışmaya en son 2022 yılında katılan Karadağ yarışmaya iki yıl aradan geri dönmüştür. Moldova'nın normalde katılması planlanırken ekonomik sorunlar ve seçilen ulusal şarkının kalitesi nedeniyle yarışmadan çekilmiştir.

Bu yılki yarışma, 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nı "The Code" adlı şarkısıyla Nemo'nun kazanmasının ardından İsviçre'nin Basel kentinde gerçekleşecek. İsviçre, daha önce sırasıyla 1956'daki Lugano'da düzenlenen açılış yarışması ve 1989'da Lozan'da düzenlenen yarışmanın ardından, yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapacak. Yarışma için seçilen mekan, kapalı alan sporları ve konser etkinlikleri için mekan olarak hizmet veren 12.400 kişilik St. Jakobshalle olmuştur. Arena, Basel-Landschaft'taki Münchenstein belediyesinde, Basel-Stadt sınırının hemen yanında yer almaktadır.
Messe ve Basel Kongre Merkezi kompleksi, yarışmayla ilgili çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapacak. Yarışma katılımcılarının ve yerel sanatçıların performanslarının yanı sıra canlı gösterilerin halka yönelik gösterimlerine ev sahipliği yapacak olan Eurovision Köyü, yarışma katılımcılarının resmi after-partilerine ve özel performanslarına ev sahipliği yapan EuroClub ve 11 Mayıs 2025'te yarışmacıların ve delegasyonlarının akredite basın ve taraftarlar önünde tanıtıldığı ve ardından açılış töreninin yapıldığı "Turkuaz Halı" etkinliği bu merkezde olacak. St. Jakob-Park, geçmiş Eurovision sanatçılarının performanslarının yanı sıra, girişin ücretli olacağı bir final gösterimine ev sahipliği yaparken Stadyum da canlı yayında yer alacak. Eurovision Caddesi Stäinevorstadt'ta yer alacak.

İsviçre'nin 2024 yarışmasını kazanmasının ardından Cenevre yerel yönetimi, 2025'te olacak yarışmaya Palexpo'da ev sahipliği yapmak istediğini belirterek resmi başvuruda bulundu. Aynı gün, Basel-Stadt Hükûmeti Başkanı Conradin Cramer Basel'in 2025 etkinliğine ev sahipliği yapmasına ilgi duyduğunu dile getirdi. 12 Mayıs'ta St. Gallen'deki Olma Hall olası bir mekan olarak önerildi. 1956'da ev sahibi şehir olan Lugano, 13 Mayıs'ta 2025'te ev sahipliği yapma teklifini reddetti; Bern kanton hükûmeti başkanı Philippe Müller ise etkinlikte "antisemitizmin artması" gerekçesiyle İsviçre'nin fiili başkentinde yarışmaya ev sahipliği yapma konusundaki isteksizliğini dile getirdi. Müller, 15 Mayıs'ta Bern kanton hükûmetinin tamamı tarafından alenen yalanlandı; konsey Nemo'yu tebrik etti ve Bern'de yarışmanın düzenlenmesine destek verdiğini açıkladı. Bu arada, Zürih belediye meclisinin bir teklifi görüşmek üzere "yüksek öncelikli" bir toplantı düzenlediği bildirildi. 1989 yarışmasına ev sahipliği yapan Lozan, 14 Mayıs'ta altyapı yetersizliğini öne sürerek 2025'te ev sahipliği yapma teklifini reddetti. 15 Mayıs'ta Nemo'nun memleketi olan Biel/Bienne, etkinliğe katılma ve ortak ev sahipliği yapma isteğini açıkladı. 17 Mayıs'ta Fribourg yerel yönetimi olası bir teklifi incelediğini bildirdi. Basel-Stadt hükûmeti 5 Haziran'da ihaleye gireceğini doğruladı ve olası mekanlar olarak St. Jakobshalle ve St. Jakob-Park'ı önerdi. 6 Haziran'da Biel/Bienne ve Bern belediyeleri potansiyel bir ortak teklif duyurdular. 12 Haziran'da St. Gallen, etkinliğe ev sahipliği yapmak için gereken şartları karşılamadığı için teklif vermeyeceğini duyurdu.
Ev sahibi yayıncı SRG SSR, 27 Mayıs 2024 haftasında, ilgili şehirler için bir gereksinimler listesi yayınlayarak ihale sürecini başlattı. Basel, Bern, Cenevre ve Zürih olmak üzere dört şehir, SRG SSR'ye ilgilerini resmen bildirdi. Ev sahibi yayıncının temsilcileri, Temmuz ayı başında teklif veren dört şehri ziyaret etti ve bunlardan ikisini 19 Temmuz'da kısa listeye aldı. Buna göre Basel ve Cenevre son iki finalist olarak açıklanmıştır. Seçilen ev sahibi şehrin Ağustos ayı sonuna kadar açıklanacağı bildirilmişti. 30 Ağustos'ta EBU ve SRG SSR Basel'i ev sahibi şehir olarak açıklamış, St. Jakobshalle'i de yarışma mekanı olarak duyurmuştur. Kasım 2024'te Basel Stadt kantonunda yarışmanın düzenlenmesi için yapılacak harcamalara dair bir referandum düzenlenmiş ve seçmenlerin %66,6'sı harcama planına onay vermiştir.
 †  Ev sahibi şehir
 *  Kısa listede
 ^  Teklif iletenler

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için uygunluk yarışmayı Eurovision ağı üzerinden alabilecek ve ülke çapında canlı olarak yayımlayabilecek, aktif bir EBU üyeliğine sahip ulusal bir yayıncı olmayı gerektirmektedir. EBU, tüm üyelere yarışmaya katılma daveti gönderir.
12 Aralık 2024 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, 2025 yarışmasına 38 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Bu ülkeler arasında en son katıldığı 2022 yılından 2 yıl sonra yarışmaya geri dönme kararı alan Karadağ da vardır. 22 Ocak 2025'te Moldova yarışmadan çekilme kararı aldığını duyurmuş ve böylece 37 olan katılımcı sayısı değişmemiştir.
Mart 2025 itibarıyla yarışma aynı ülke adına ikinci kez katılan bir şarkıcıya sahne olacaktır: Justyna Steczkowska önceden Polonya'yı 1995'te, Nina Žižić de Who See ile beraber Igranka adlı şarkıyla Karadağ'ı 2013'te temsil etmişlerdir. Steczkowska'nın 30 yıl aradan sonra geri dönmesi, aynı şarkıcının yarışmaya katılımları arasında geçen en uzun süre olma rekoru olan 24 yıl fark ile 1982'de Kıbrıs Cumhuriyeti'ni ve 2006'da Yunanistan'ı temsil etmesi ile elinde bulunduran Anna Vissi'nin rekorunu kıracaktır.
2025 Eurovision şarkı yarışması ayrıca yarışmaya katılan ülkelerin seçtiği şarkıların dilleri ile önceki yarışmalardan ayrışmaktadır. 1998 yılında ulusal dilde şarkı söyleme zorunluluğunun kalkmasından bu yana ilk kez katılımcıların yarıdan fazlası kendi ulusal dilinde şarkı söylemektedir. 37 katılımcı ülkeden 20'si kendi ulusal dillerinden en az birinde ve 4 ülke de ulusal dilleriyle beraber İngilizce şarkı söylemektedir. Geri kalan 13 ülke şarkılarını ulusal dili dışında dillerden seçmiştir ve bu 2000 yılından beri İngilizce söylenen şarkıların yarıdan az olduğu ilk yarışmadır. Bu anlamda 1998'den beri İsveç ilk kez İsveççe, Almanya 2007 yılı hariç ilk kez Almanca ve Letonya 2004 yılı hariç ilk kez tamamen Letonca bir şarkı seçmiştir.

EBU üyesi Andorra'da, Bosna-Hersek'te, ve Slovakya'daki yayıncı kuruluşlar EBU'nun katılmcı ülkeler listesini ilan etmesinden önce katılmayacaklarını bildirmişlerdi. Makedonya'nın yayıncı kuruluşu olan MRT Ekim 2024'te Eurovision fanlarının yayıncının geri dönmesine dair bir e-posta göndermesi üzerine ülkenin yarışmaya olası geri dönüşünü gündeme almış, ancak Kuzey Makedonya 2025 yılında yarışmaya katılacak olan ülkeler listesinde yer almamıştır. Kosova'nın yayıncı kuruluşu RTK'nın genel müdürü Shkumbin Ahmetxhekaj Haziran 2024'te EBU'ya resmi bir mektup göndermiş ve Kosova'nın 2025'te yarışmaya resmi olarak katılması için talepte bulunmuştur. Ancak bu talep EBU'nun genel meclisi tarafından Temmuz 2024'te reddedilmiştir.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması İsveç ulusal yayıncı kuruluşu İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) tarafından gerçekleştirilecektir. Çekirdek ekip idari yapımcı olarak Reto Peritz ve Moritz Stadler'den oluşmaktadır, Yves Schifferle de gösterinin başındaki isimdir. Önceki yarışmadan görevlerini devam ettiren kişiler yarışmanın başındaki isim olan Christer Björkman ve yapımın ana sorumlusu olan Tobias Åberg ile organizasyonun başı olan Nadja Burkhardt-Tracol, finans sorumlusu Manfred Winz, güvenlikten sorumlu Aurore Chatard ve hukuki işlerden sorumlu olan Kevin Stuber ile diğer prodüksiyon personelini içerir. Tema müziği ve arka plan şarkısının yapımı sanat yönetmeni Artu Deyneuve tarafından idare edilecektir.
Yarışmanın organizasyonunun 2025 için yeniden yapılandırılacağı EBU tarafından 1 Temmuz 2024'te o yılki yarışmada yaşanan olayların incelenmesi sonucu duyurulmuştur. Bu amaçla iki yeni pozisyon oluşturulmuştur: ESC direktörü ve marka ve ticari işler sorumlusu. ESC direktörü yarışmanın yönetim amiri Martin Österdahl ile marka ve ticari işler sorumlusunun çalışmalarını yönetecektir. Önceden 2023'te idari direktör olarak görev almış olan Martin Green ESC direktörü olarak atanmıştır. Hollanda'yı 2024'te temsil eden Joost Klein'in geçen seneki finalden diskalifiye edilmesine sebep olan olaylara önlem olmak adına 2025'ten itibaren ülke delegasyonlarının basın amirlerinin önceden alınmış izinleri olmadan şarkıcıların sahne arkası çekimlerine izin verilmeyecektir. Birtakım davranış kuralları ve yasal yükümlülük koşul yönergeleri oluşturulacak ve organizasyonda yer alan bütün personel için zorunlu tutulacaktır.
Basel-Stadt İdare Konseyi'nin yarışma bütçesine 35 milyon İsviçre frangı katkı sunması beklenmektedir.

16 Aralık 2024'te SRG SSR 2025'in sanatsal konseptini ve sahne tasarımını duyurdu. "Birlik Aşkı Şekillendirir" olarak adlandırılan konsept yarıton pikselleşme etkisi yaratabilecek şekilde dizilen değişebilen renklerde "Eurovision kalpleri"nin minyatürlerinden oluşur ve böylece "milyonlarca insanın Eurovision Şarkı Yarışması ile birlikte dinleyip kutlama yapabilmek için birleştiğini" sembolize eder. Daha önce de yedi yarışmada sahne dizaynını gerçekleştirmiş olan ve bu yıl geçen seneden sonra tekrar sahne tasarımından sorumlu Alman prodüksiyon tasarımcısı Florian Wieder tarafından inşa edilen ve ayakta izleyici alanına dek uzanan bir merkezi uzantı ve çevreleyici LED bir kavisli duvarla vurgu kazanan sahne İsviçre'nin dağlarından ve dilsel çeşitliliğinden ilham alarak hazırlanmıştır. 26 Şubat 2025'te SRG SSR 1992'den bu yana ilk defa organizasyonun başında 2025 yarışmasının maskotunu ilan etmiştir. Adı "Lumo" olan ve Basel Sanat ve Tasarım Akademisi'nden Lynn Brunner tarafından tasarlanan maskot, turunc

2026 Eurovision Şarkı Yarışması, 70. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve Österreichischer Rundfunk (ORF) tarafından organize edilen yarışma, 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nı "Wasted Love" adlı şarkısıyla JJ'in kazanmasından dolayı Avusturya'nın başkenti Viyana'da düzenlenmiştir. Organizasyonun yarı finalleri 12 ve 14 Mayıs'ta, finali ise 16 Mayıs 2026 tarihinde Wiener Stadthalle'de gerçekleştirilmiştir.
Yarışmaya otuz beş ülkeden yayıncı katılmıştır; bu sayı 2025'e kıyasla iki eksik olup, yarı finallerin uygulanmaya başlanmasından önceki dönemde en son 2003 yılında görülen en düşük katılımcı sayısıdır. Hollanda, İrlanda, İspanya, İzlanda ve Slovenya, Gazze soykırımı bağlamında İsrail'in yarışmaya dâhil edilmesini protesto etmek amacıyla katılmama kararı almıştır. Bu durum, 1970 yarışması ile birlikte yarışma tarihindeki en yüksek boykotçu ülke sayısına işaret etmektedir. Buna karşılık Bulgaristan, Moldova ve Romanya, son yıllardaki yokluklarının ardından yarışmaya geri dönmüştür.
Temsilcisi Dara'nın "Bangaranga" adlı şarkısıyla 516 puan toplayarak yarışmayı kazanan Bulgaristan, tarihindeki ilk şampiyonluğunu elde etmiş ve yarışmayı kazanan 28. farklı ülke olmuştur. Öte yandan İsrail, yarışmayı üst üste ikinci kez ikinci sırada tamamlayarak Ukrayna'dan (2007 ve 2008'de ikincilik) bu yana arka arkaya ikinci olan ilk ülke unvanını kazanmış; Romanya ise yarışmayı üçüncü sırada bitirerek yarışma tarihindeki en iyi derecesini tekrarlamıştır.

2026 yarışması, JJ tarafından seslendirilen "Wasted Love" adlı şarkıyla 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Viyana, Avusturya'da gerçekleştirilmiştir. Bu, Avusturya'nın yarışmaya üçüncü kez ev sahipliği yapışı oldu; daha önce 1967 ve 2015 yıllarında da, her iki seferinde de yine Viyana'da düzenlenmişti. Yarışma için seçilen mekân, 2015 yılında da yarışmaya ev sahipliği yapmış olan, 16.152 kapasiteli Wiener Stadthalle'dir.

Avusturya'nın 2025 yarışması'nı kazanmasının ardından ülke genelindeki birçok şehir 2026'daki etkinliğe ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini belirtti. Ev sahibi yayıncı Österreichischer Rundfunk'un (ORF) direktörü Roland Weißmann, seçim sürecinde mekan uygunluğu ve havalimanına yakınlığın temel kriterler olduğunu vurguladı. ORF'nin program direktörü Stefanie Groiss-Horowitz ise son yıllarda yeni inşa edilen büyük arenaların eksikliğine dikkat çekti ancak uygulanabilir planları olan belediyeleri teklif vermeye teşvik etti.
18 Mayıs 2025'te Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig, şehrin ihaleye girme niyetini doğruladı. Aynı gün Graz, olası bir teklifi incelediğini açıkladı ve Belediye Başkanı Elke Kahr, uygun bir mekan olarak Stadthalle Graz'ı işaret etti. Yine Graz'da bulunan Schwarzl Freizeit Zentrum, konser yöneticisi ve operatörü Klaus Leutgeb tarafından potansiyel bir mekan olarak önerildi. Ayrıca 18 Mayıs'ta Innsbruck ve Wels sırasıyla Olympiahalle ve yeni bir sergi salonu için teklif vereceklerini doğruladılar. Oberwart da 2026 etkinliğine ev sahipliği yapmakla ilgilendiğini ifade etti. 19 Mayıs'ta St. Pölten belediye başkanı Matthias Stadler olası bir arena olarak VAZ St. Pölten'yi önerdi. 26 Mayıs'ta Ebreichsdorf geçici bir mekanda ev sahipliği yapma teklifini sundu.
Klagenfurt bu teklifi reddetti, Klagenfurt'un bulunduğu Karintiya eyaleti ise 2015 yarışması öncesinde yapılan bir değerlendirmede, Wörthersee Stadyumu'nun ev sahipliği gereksinimlerini karşılamak için "maliyetli uyarlamalara" ihtiyaç duyacağının belirlendiğini; bunun sonucunda, bölgede etkinliğe ev sahipliği yapmanın "mümkün olmadığına" karar verildiğini kaydetti.  Salzburg Belediye Başkanı Bernhard Auinger'in bütçe kısıtlamalarına ve Salzburgarena'nın uygun bir mekan olarak bulunmamasına bağladığı kararla, teklif vermeme kararı aldı. Salzburg eyaleti ise iyimserliğini dile getirdi ve Vali Yardımcısı ve eyalet turizm danışmanı Stefan Schnöll'ün sözcüsü, "pragmatik yaratıcılıkla" eyalette uygun bir mekan bulmanın mümkün olabileceğini ifade etti.
ORF, şehirlerin ve belediyelerin başvurularını beyan etmeleri için başvuru formu açarak 2 Haziran 2025'te ihale sürecini başlattı. Bu adaylar daha sonra ayrıntılı ihale belgelerini alacak ve tekliflerini sunmak için 4 Temmuz'a kadar süreleri olacak. Yayıncı ayrıca final için geçici tarihler belirledi: ilk yarı final için 12 veya 19 Mayıs 2026, ikinci yarı final ise 14 veya 21 Mayıs 2026 ve final için 16 veya 23 Mayıs 2026. Seçilen ev sahibi şehrin 8 Ağustos 2025'e kadar belirlenmesi bekleniyor. Ebreichsdorf 15 Haziran'da süreçten çekildi. 21 Haziran'da Oberwart'ı takip etti. 20 Haziran'da, Graz'daki okul saldırısından on gün sonra, Steiermark valisi Mario Kunasek, şehrin bir teklifle ilerlemesi gerektiğine inanmadığını belirtti. Graz şehrinin ihaleye çıkıp çıkmama konusunda nihai kararını 27 Haziran'da vermesi bekleniyor. Graz şehri 27 Haziran'da ihaleye çıkmama kararı aldı. Son tarihe kadar teklif veren tek şehirler Viyana ve Innsbruck oldu. EBU ve ORF, 20 Ağustos'ta Viyana'yı ev sahibi şehir olarak duyurdu.
Anahtar:
 †  Ev sahibi şehir
 *  Kısa listeye alınanlar
 ^  Başvuruda bulunanlar

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için uygunluk yarışmayı Eurovision ağı üzerinden alabilecek ve ülke çapında canlı olarak yayımlayabilecek, aktif bir EBU üyeliğine sahip ulusal bir yayıncı olmayı gerektirmektedir. EBU, tüm üyelere yarışmaya katılma daveti gönderir.
15 Aralık 2025 tarihinde Avrupa Yayın Birliği, 2026 yarışmasına 35 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Bu ülkeler arasında en son katıldıkları 2022 yılından 3 yıl sonra Bulgaristan, 2023 yılından 2 yıl sonra Romanya ve 2024 yılından 1 yıl sonra dönen Moldova da vardır.

 Gazze savaşı, İsrail'in yarışmaya katılımını tartışmalı hale getirmiş; ülkenin yarışmadan çıkarılması çağrıları yapılmış ve 2024 ve 2025 edisyonlarında katılıma karşı gösteriler düzenlenmiştir. İsrail'in 2024 şarkısı "Hurricane" de tartışmalara yol açmıştı, zira daha önceki "October Rain" başlıklı versiyonun 7 Ekim saldırılarına gönderme yaptığı ve siyasi tarafsızlık kurallarını ihlal ettiği düşünülmüştü. Bu durum, şarkının ancak yeniden yazıldıktan sonra EBU tarafından kabul edilmesine neden oldu. İsrail, 2024'te beşinci ve 2025'te ikinci olarak yarışmayı tamamladı ve her iki durumda da halk oylamasında ilk iki sırada yer aldı. Bu durum, kısmen İsrailli hükûmet yetkilileri tarafından halk oylarını artırmak ve ülkenin katılımcılarına desteği teşvik etmek amacıyla yürütülen reklam kampanyalarına bağlandı. 2024 katılımcısı için bu tür kampanyaların varlığı İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından onaylandı ve 2025 katılımcısı için de benzer kampanyalar, EBU'nun bir doğruluk kontrolü ve Açık kaynak istihbaratı girişimi olan Eurovision News Spotlight tarafından detaylandırıldı. İsrail Hükümeti Reklam Ajansı tarafından yayınlanan 2025 yılındaki reklam seti, toplamda 68 milyondan fazla gösterim (impression) aldı. Birçok katılımcı yayın kuruluşu, 2025 finalinin ardından tele oylama sisteminin yeniden düzenlenmesi ve bireysel ülkelerin tele oylama sonuçlarının bağımsız bir şekilde denetlenmesi çağrısında bulundu.
2026 yarışması öncesinde, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya yayıncıları, İsrail'in yarışmaya katılmasına izin verilmesi hâlinde yarışmayı boykot etme niyetlerini açıkladı. Diğer bazı yayıncılar ise, Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından belirli koşulların yerine getirilmesine bağlı olarak yarışmaya katılabileceklerini bildirdi. Yarışmanın referans grubu, İsrail'in katılımının 4 ve 5 Aralık tarihlerinde yapılması planlanan EBU genel kurulunda karara bağlanacak olması nedeniyle, yayıncıların 2026 yarışması için yaptıkları başvuruları mali bir yaptırıma uğramadan geri çekebilecekleri son tarihi 13 Ekim'den Aralık ortasına erteledi. Bu kararın, yayıncılarla İsrail'in katılımına ilişkin kapsamlı bir istişare süreci yürütülmesine imkân tanıması amaçlandı. Kasım ayı başında, İsrail'in yarışmadaki temsiline ilişkin olarak özel bir genel kurul oturumu düzenlenmesi ve bu konuda oylama yapılması planlandı; ancak savaşın sona erdirilmesini amaçlayan bir ateşkes anlaşması ve barış planının yürürlüğe girmesinin ardından bu oturum iptal edildi. 4 Aralık'ta gerçekleştirilen genel kurulda, İsrail'in katılımına ilişkin ayrı bir oylama yapılmaksızın, oylama sisteminde bir dizi değişikliğin kabul edilmesi yönünde karar alındı ve bu karar, İsrail'in yarışmaya katılmasına imkân tanıdı. Bu gelişmenin ardından, söz konusu dört ülkenin yayıncıları boykotu sürdüreceklerini açıkladı; 10 Aralık'ta ise İzlanda da boykota katıldı. İrlanda, Slovenya ve İspanya yayıncıları ayrıca yarışmayı yayımlamayacaklarını da duyurdu. Bu durum, yarışmanın İrlanda'da 1963'ten, Slovenya'da 1985'ten ve İspanya'da 1961'den bu yana ilk kez yayımlanmaması anlamına gelmektedir. İspanya'nın çekilmesi, 2011 yılında İtalya'nın katılımıyla genişletilen "Büyük Beşli"nin ilk kez eksik kalmasına da yol açtı. Boykot, çeşitli medya kuruluşları tarafından “Eurovision Şarkı Yarışması tarihindeki en büyük kriz” olarak nitelendirildi. İsrail'in yarışmaya katılmasına izin verilmesini protesto eden, 2024 yılında İsviçre adına birincilik kazanan Nemo, kazandığı kupayı EBU'ya iade etti. 1994 yılında İrlanda adına Paul Harrington ile birlikte yarışmayı kazanan Charlie McGettigan da daha sonra aynı adımı atacağını açıkladı.
Aşağıdaki ülkelerin yayıncıları, 2026 yılında yarışmayı boykot edeceklerini teyit etti:

 İzlanda – RÚV başlangıçta 2026 için ülke temsilcisini geleneksel ulusal finali Söngvakeppnin aracılığıyla seçeceğini açıklamıştı. Ancak 8 Eylül 2025'te RÚV yönetim kurulu başkanı Stefán Jón Hafstein, yayıncının katılımının “belirsiz” olduğunu ve bunun İsrail'in yarışmaya katılıp katılmayacağına bağlı olacağını ifade etti. 26 Kasım'da RÚV yönetim kurulu, İsrail'in yarışmadan men edilmesini tavsiye etme yönünde oy kullandı; genel kurul oylamasından altı gün sonra, 10 Aralık'ta ise etkinliği boykot edeceğini açıkladı.
 İrlanda – 11 Eylül 2025'te RTÉ, “İsrail'in katılımının gerçekleşmesi hâlinde” yarışmaya katılmayacağını; bunun gerekçesi olarak “Gazze’deki bü

2027 Eurovision Şarkı Yarışması, 71. Eurovision Şarkı Yarışması'dır. Yarışmanın Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve ev sahibi yayıncı Bulgaristan Ulusal Televizyonu (BNT) tarafından düzenlenmesi bekleniyor. BNT, 2026'da Dara'nın "Bangaranga" şarkısıyla Bulgaristan adına yarışmayı kazandığı için kurallar gereği yarışmayı düzenleyecek.

2027 yarışması, 2026 yarışmasını Dara'nın seslendirdiği "Bangaranga" adlı şarkıyla kazanmasının ardından Bulgaristan'da düzenlenecektir. Bu, Bulgaristan'ın yarışmaya ilk kez ev sahipliği yapması ve Sofya'da gerçekleştirilen 2015 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nın ardından ülkede düzenlenen ikinci Eurovision etkinliği olacaktır.

Bulgaristan'ın 2026'daki zaferinin ardından, Bulgaristan Ulusal Televizyonu (BNT) Genel Müdürü Milena Milotinova, kazananın basın toplantısında yayıncının 2027 yarışmasına Sofya'da ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı.
Daha sonra Bulgaristan'daki çeşitli şehirler yarışmaya ev sahipliği yapmakla ilgilendiklerini açıkladı. 17 Mayıs 2026'da Burgaz Belediye Başkanı Dimitar Nikolov, şehrin ev sahipliği yapmak istediğini duyurdu, aynı gün Sofya Belediye Başkanı Vasil Terziev de başkentin resmî adaylık başvurusunda bulunacağını doğruladı. Filibe Belediye Başkanı Kostadin Dimitrov da şehrin adaylık başvurusu yapmayı planladığını açıkladı. 18 Mayıs'ta ise Varna Belediye Başkanı Blagomir Kotsev de şehrin yarışmaya ev sahipliği yapmaya ilgi duyduğunu belirtti.
21 Mayıs 2026 itibarıyla Bulgaristan hükûmeti, yarışmaya yönelik hazırlıkları koordine etmek amacıyla Başbakan Yardımcısı Ivo Hristov başkanlığında bakanlıklar arası bir çalışma grubu oluşturulması çalışmalarını başlattı.
BNT, 8 Haziran'da ev sahibi şehir seçim sürecini resmen başlatarak ilgilenen dört şehir için adaylık şartlarını yayımladı. Ev sahibi şehrin temmuz ayı sonuna kadar belirlenmesi beklenmektedir.

Henüz EBU tarafından onaylanmasa da, resmi bir kuruluş veya yetkili bir kişi tarafından katılacağı açıklanmış ülkeler aşağıda verilmiştir. Şu ana kadar on dört ülke katılımını onayladı.
Kanada yarışmaya ilk kez katılacak ve 2022 yılından 4 yıl sonra Kuzey Makedonya yarışmaya geri dönecektir.

2026 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmış fakat 2027 yılında katılım açıklamasında bulunmayan ülkeler:

 Kosova - Kosova'nın ulusal yayın kuruluşu Kosova Radyo Televizyonu (RTK), EBU'ya Eurovision ve Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'na katılmak için yeniden başvuruda bulunduğunu açıkladı. RTK yetkililerinin, 25-26 Haziran 2026 tarihlerinde Prag'da yapılacak Genel Kurul sırasında EBU yetkilileriyle görüşüldü. Ayrıca yayın kuruluşu, hem Eurovision hem de Junior Eurovision için ulusal seçim görevi görecek olan "Akordet e Kosovës" festivalini yeniden hayata geçirmeyi planlıyor.
 Macaristan - Başbakan Péter Magyar, 2026 Macaristan parlamento seçimlerinden  önce Macaristan'ın Eurovision'a katılımına hükümetin karar verip vermeyeceğini bilmiyorum ama eğer öyleyse, bir geri dönüş planlayacağız demişti. Avusturya yayın kuruluşu ORF'ye verdiği bir röportajda Kültür Bakanı veya Devlet Sekreterine, Macaristan'ın Eurovision'a olası dönüşünü incelemesi talimatını vereceğini ve böyle bir yarışmaya katılmamanın mantıklı olmadığını belirtti. Macaristan en son 2019 yılında katılmıştı.
 Slovakya - Rádio Slovensko'nun müdürü Jindřich Bardan ile yapılan bir röportajda Rozhlas a televízia Slovenska (RTVS) kanalının 2026 için dönmeyi planladıklarını finansal sıkıntılardan dolayı dönemediklerini ancak dönmeyi planladıklarını açıkladı.  Slovakya en son 2012 yılında katılmıştı.

Resmî site

24 TV, Ethem Sancak'nın imtiyaz sahibi olduğu TürkMedya bünyesinde bulunan ve 24 Ocak 2007 tarihinde İstanbul merkezli yayın yapmaya başlayan ulusal bir Türk televizyon kanalıdır.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun Star Medya Grubu'na el koymasının ardından Star gazetesini ve "Kanal 24"'ün isim hakkı 19 milyon dolar fiyatla satışa çıktı, fakat beklenen ilgi görmedi. Daha sonra Mart 2006'da gerçekleşen ihalede 5 milyon 150 bin dolara Kuzey Kıbrıslı iş insanı Ali Özmen Safa satın aldı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk, Özmen'in ihalede verdiği 5 milyon 150 bin dolarlık teklifi 8 milyon dolara çıkarması ve ayrıca 4 milyon dolarlık çalışanlardan kaynaklanan kıdem tazminatını ödemesi karşılığında toplam 12 milyon dolara el sıkıştıklarını belirtti.
Ali Özmen Safa gazeteyi ve 24'ün isim haklarını satın aldıktan sonra, Alaaddin Kaya ve oğlu Cüneyt Kaya birlikte şirket kurduklarını belirtti. Şirketin %60'ının Kaya Ailesi'ne, %40'ının ise kendisine ait olacağını duyurdu. Fakat daha sonra Ethem Sancak ve 2008 senesinde kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan, birlikte 2007 senesinde Star Medya Yayıncılık A.Ş.'ye ortak oldu. Ethem Sancak, daha sonra Ali Özmen Safa ve Hasan Doğan'ın Star Medya Yayıncılık A.Ş.'deki hisselerini alarak kuruluşun tek sahibi oldu.
İstanbul'da suikastte uğrayarak hayatını kaybeden Ermeni yazar Hrant Dink’in cenaze töreninin, Bolu’da 12 yıl sonra bitirilen Bolu Dağı Tüneli ile Türkiye hükümetî'nin Irak’a müdahaleyi tartıştığı gün olan 23 Ocak 2007 tarihinde ve bu olayları canlı yayın yaparak "24" televizyonu haber ve kültür kanalı olarak yayın hayatına başladı.
20 Mayıs 2009 tarihinde ise Star Medya Yayıncılık A.Ş'nin sahibi Ethem Sancak, şirkette sahip olduğu hisselerin %50'sini Rixos Otelleri'nin işletmecisi olan Fettah Tamince'ye devredeceğini ve işlemlerin başladığını açıkladı. Son olarak da eski milletvekili Tevhit Karakaya grubun hisselerini Ethem Sancak'tan devir alarak Yönetim Kurulu Başkanlığı'na geldi.
1 Eylül 2017 tarihinde HD yayına başlamıştır. Kanal, 30 Nisan 2018'de logosunu değiştirdi.

24 HD, 1 Eylül 2017'de kurulan, 24 ile eş zamanlı yayın yapan 24'ün yüksek çözünürlüklü kanalıdır.
24 HD, Türksat 4A 12310 V 15000 3/4 frekansından, D-Smart 34. kanaldan, Digiturk 40. kanaldan, Türksat TKGS 24. kanaldan, KabloTV 59. kanaldan, Turkcell TV+ 54. kanaldan ve tivibu 38. kanaldan izlenebilmektedir.

Kanalın yayın politikası bağlamında kamuoyunda dönem dönem tartışmalar olmuştur. İstanbul'da deniz ulaşımının sağlandığı İDO araçlarında bir dönem sadece Kanal 24 yayını yapılması, kanalın iktidar yanlısı haber içerikleri gerekçe gösterilerek eleştiri konusu olmuştur. 2009 yılında yaşanan bir tartışmada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu durumu eleştiren sunucu Mehmet Ali Erbil'e yönelik olarak "Tutturmuş bir şey televizyon" ve "Hayırdır ya televizyonda şov mu yapacaksın?" ifadelerini kullanmıştır. Kurum ise kendisini, yayınların ticari anlaşmalara dayanarak yapıldığı yönündeki açıklama ile savunmuştur.
2016 yılında Hrant Dink cinayetinin üzerinden 9 yıl geçtikten sonra, kanal, Ogün Samast'ın yakalandıktan sonraki anlarda Samast'a poz verdirilen anlara dair görüntüleri yayınlamıştır.

24 TV'nin yayınlarını paralel olarak yayınlayan radyo kanalıdır. 24 Radyo, "Haberin Yeni Frekansı" sloganıyla 30 Aralık 2023 tarihinde yayın hayatına başladı. İlk olarak İstanbul'da 87.8 frekansından yayına başlayan 24 Radyo ulusal yayına geçerek Ankara ve İzmir'de 107.6, Bursa'da 103.7, Kocaeli ve Sakarya'da 102.2, Konya'da 100.4, Kayseri'de 106.3, Trabzon'da 102.0, Eskişehir'de 93.0 frekanslarından ulusal yayın yapmaktadır.[1]

24 TV
24 Radyo [2]

360, TürkMedya bünyesinde yayın yapan ulusal televizyon ve eğlence kanalı.
Yayın hayatına Skyturk adında bir haber kanalı olarak başlayan kanal, 1 Aralık 2014'ten beri eğlence kanalı olarak yayın yapmaktadır. Kanalın genel yayın yönetmenliğini Oğuz Altuğ Demirel yürütmektedir.
Kanal Türksat 4A, Eutelsat 7A, Digiturk, D-Smart, KabloTV, Turkcell TV+ ve tivibu'dan izlenebilmektedir.

Haziran 2002'de Skyturk adı ile kurulan kanal, Çukurova Holding bünyesine yayın hayatına başladı. 2002 yılında sol üst köşede, 2002-2003 yılları arasında ise sağ alt köşede logosu bulunan Skyturk, Ocak 2003'te test yayınını sonlandırarak normal yayına geçti. 2003-2012 arasında logo sağ üst köşede yer aldı.
Kanala, Sky kanalının telifli marka kullanımından dolayı 30 Mart 2006'da dava açıldı.
21 Ekim 2009'da kanal, saat 18.00'de bir televizyon binasının bahçe duvarındaki şüpheli paketi fark eden güvenlik görevlileri durumu polise bildirdi ve saat 18:15 sularında patlayacak şekilde ayarlandığı tespit etti. Paketin fünye ile patlatılmasının ardından ses bombası uzman polis tarafından etkisiz hale getirildi. 12 Aralık 2011'de Show TV, Skyturk, Akşam Gazetesi ve Güneş Gazetesi'nin Topkapı'daki binalarının olduğu araziye ev yapılması nedeniyle Ayazağa'daki yeni binalarına taşındı. Kanal, 23 Ocak 2012 tarihinde Skyturk360 adını aldı ve logosunu sol üst köşeye taşıdı, bununla beraber 16:9 formatında yayına başladı. 15 Ağustos 2012 tarihinde kanal D-Smart 95. kanaldan 43. kanala taşındı. 18 Mayıs 2013'te Çukurova Holding'in ödenmesi gereken borçları sebebiyle kanalın yönetimine TMSF tarafından el konuldu. 21 Kasım 2013'te kanal, TürkMedya'ya satıldı. Ondan sonra kanal, 31 Aralık 2013 tarihinde 360 adını aldı ve Sky markasını bırakmış oldu. 18 Temmuz 2014 tarihinde 8 yıldır devam eden telif davasını kaybetti. Alınan kararla 1 Aralık 2014'ten itibaren haber temasını bırakarak eğlence temalı bir kanal halini aldı. Aynı zamanda kırmızı olan logo yenilenerek mor rengini aldı. Ayrıca kanalın bulunduğu bina da Bahçelievler semtinden Küçükçekmece'deki TürkMedya binasına taşındı.
1 Eylül 2017 tarihinde HD yayına başladı.

1 Eylül 2017'de kurulan ve 360 ile eşzamanlı yayın yapan 360 HD, 360'ın yüksek çözünürlüklü kanalıdır. Türksat 4A 12310 V 15000 3/4 frekansından, Eutelsat 7A 11458 V 30000 5/6 frekansından, D-Smart 43. kanaldan, Digiturk 29. kanaldan, Türksat TKGS 16. kanaldan, KabloTV 33. kanaldan, Turkcell TV+ 28. kanaldan ve tivibu 30. kanaldan izlenebilmektedir.

360 Ana Haber'i sırasıyla hafta içleri;

Tuba Atav (23 Ocak 2012-8 Haziran 2012)
Korcan Karar (1 Ekim 2012-29 Mayıs 2014)
İlkin Ündeş Kavukçu (30 Mayıs 2014-30 Kasım 2014)
Oylum Talu (1 Aralık 2014-Ocak 2015)
Kerem Seven (1 Ocak 2015-Şubat 2016) (Hafta içi)
Helin Aslan (1 Ocak 2015-Ekim 2016) (Hafta sonu)
Zehra Küçük (22 Şubat 2016-Ekim 2016) (Hafta içi)
Kaan Yakuphan (10 Ekim 2016-Aralık 2016) (Hafta içi)
Gökay Kalaycıoğlu (Ocak 2017-Aralık 2017) (Hafta içi)
İbrahim Güneş (?-?)

Burçin Şimşek (23 Ocak 2012-30 Eylül 2012)
Helin Aslan (1 Aralık 2014-Aralık 2015)

Eylül Han Yılmaz (28 Mart 2011-2 Ekim 2011)
Burçin Şimşek (3 Ekim 2011-18 Aralık 2011)
Caner Karaer (19 Aralık 2011-4 Kasım 2012)
Caner Karaer ve Burçin Şimşek (5 Kasım 2012-23 Haziran 2013)
Burçin Şimşek (24 Haziran 2013-4 Mayıs 2014)
Helin Aslan (5 Mayıs 2014-30 Kasım 2014)
Lokman Dağ (1 Aralık 2014-1 Mart 2015)
Veysel Diker (2 Mart 2015-Haziran 2015)
Zehra Küçük (Nisan 2015-Şubat 2016)
Helin Aslan (Şubat 2016-Aralık 2016)

Resmî site 
TürkMedya 21 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

6-7 Eylül Olayları veya İstanbul Pogromu (Yunanca: Σεπτεμβριανά Septemvriana, "Eylül Olayları"), İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı belirli basın araçları eliyle örgütlendirilmiş kitleler tarafından 6-7 Eylül 1955'te gerçekleşen organize toplu saldırı ve linç olayları. Gladio'nun Türk kolu olan Seferberlik Tetkik Kurulunun yanı sıra Kontrgerilla ve günümüz Millî İstihbarat Teşkilatı'nın selefi olan Millî Emniyet Hizmeti tarafından planlanarak desteklendiği iddia edilmiştir. Olaylar, önceki gün Türk basınında çıkan ve Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik, Yunanistan'daki doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklendi. Sonradan yakalanan bir Türk konsolosluk yetkilisi, bombayı olayları kışkırtmak için kurguladıklarını itiraf etti ancak Türk basını bunu görmezden gelerek bombanın Yunanlar tarafından atıldığını iddia etti.

1955'ten itibaren Demokrat Parti hükûmeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de Demokrat Parti'den soğumasına yol açmıştır. Örneğin Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Menderes hükûmetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir.

Kıbrıs Türkleri'ne yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet'in başlığında İstanbul'da yaşayan Rumların aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumları'nın ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyordu. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. (Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi hukuk öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkûm edilmiştir. (Oktay Engin, 22 Şubat 1992 - 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliği'ne getirilmiştir.)
Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.
Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.
Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa Garı'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi saldırılar ve linçler nedeniyle yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400'e yakın olduğu tahmin edilmektedir. Buna ek olarak Güven 6-7 Eylül olayları adlı kitabında bu saldırıların arkasında İngiliz yetkililerin olduğunu belirtmektedir.
4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükûmeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk lirası civarında tazminat ödemiştir.

Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.
10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda komünistler suçlanmıştır. Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Dava beraatle sonuçlandı ve tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakıldı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı. 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükûmetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.
Dr. Dilek Güven'e göre:

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükûmet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükûmet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

Olayların ardından, Türkiye'de yaşayan binlerce Rum Türkiye'den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus'a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul'u terk etmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000'e düşen İstanbul'daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür. Ülkedeki toplumsal olarak çeşitli etnik yapıyı belirtmek için yaygın olarak yapılan "mozaik " benzetmesine atıfta bulunarak, 6-7 Eylül Olayları için Namık Gedik tarafından "mozaik çatladı" açıklaması yapılmıştır.
6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükûmetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükûmet yanaşmadı.

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulunda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.

2003 çıkışlı Yunanistan ve Türkiye ortak yapımı dram filmi Bir Tutam Baharat, olaylardan etkilenmiş İstanbullu Rum bireyleri konu almıştır. 2008 yapımı Güz Sancısı filmi olayları konu almış ve Türkiye'de yoğun tartışmalara neden olmuştur. 2013 yapımı Sürgün, 1964 Rum Tehciri'nin yanı sıra 6-7 Eylül Olayları'nı da işlemiştir. 2021 yapımı Netflix dizisi Kulüp, 2. sezonunda olayların İstanbu

a Haber, 2011 yılında Turkuvaz Medya Grubu tarafından kurulmuş haber kanalıdır. A Haber, günümüzde Türkiye'nin en büyük şirketlerinden olan Kalyon Grubuna aittir. Kanalın genel yayın yönetmenliğini Habertürk TV'nin eski genel yayın yönetmeni Erdoğan Aktaş üstlenmiş, 2011'de yerine eski yardımcısı Cengiz Er geçmiştir. 2013 yılından bu yana a Haber genel müdürlüğü görevini Abdulhalik Çimen yürütmektedir.

24 Nisan 2011'de test yayınına, 25 Nisan 2011'de ise normal yayına başlamıştır. Haber yayınının yanı sıra, bazı futbol karşılaşmalarını da yayınlamaktadır. Copa America 2011'in yayın haklarına sahip olup, tüm maçları HD kalitesi ile naklen yayınlamıştır. 2011 İtalya Süper Kupa Finalini de HD kalitesiyle yayınlamıştır. Türkiye Kupası 2011-2012 sezonu maçlarının bazılarını da HD kalitesiyle canlı yayınlamıştır.
a Haber, SD ve HD kalitede yayın yapmaktadır. Türkiye'nin ilk HD yayın yapan haber kanalıdır. TRT Türk'ten sonra 16:9 geniş ekran formatında yayın yapan ikinci haber kanalıdır.

A Haber ekipleri 81 il, 325 ilçe, 172 ülkede yayına hazır olarak konumlanmış durumda. Türkiye ve dünyadaki canlı yayın noktaları, Almanya'dan İngiltere'ye, Amerika'ya kadar birçok ülkedeki temsilcilikleri; Ortadoğu, Rusya ve Balkanlar'daki muhabir ağı ile gelişmeleri olay yerinden izleyiciye sunuyor.

BBC izleme listesine göre A Haber, yaygın biçimde hükûmet yanlısı bir kanal olarak değerlendirilmektedir; “Türkiye’de hükûmet yanlısı medya, protestocuları ahlaksız, şiddet yanlısı olarak etiketliyor” ve barışçıl protestoları “provokatör gruplar” şeklinde nitelendiriyor. Kanal, muhalif seslere yer vermemesi ve medya içinde muhalefetle ilgili konuları susturması nedeniyle eleştirilmektedir.

Kanalın Diğer Frekansları:

Can Okanar
Cansın Helvacı
Haktan Uysal
Banu El
Gökhan Kurt
Merve Tepe
Merve Türkay
Merve Özkan Çakaloğlu
Sinan Tatlı
Mehmet Tahir İnan
Hikmet Öztürk
Orhan Sali
Esra Akyürek
Canan Barlas
Sümeyye Gaffaroğlu

2014 yılında Radyo Turkuvaz'ın kapanmasıyla yayına başlayan a Haber Radyo yayınlarının önemli bir kısmı a Haber Televizyonu ile paralel içeriktedir. Radyo, Turkuvaz Medya Grubuna bağlıdır.
A Haber Radyo, A Haber TV yayınları ile aynı anda A Haber Radyo'dan dinleyiciler ile buluşurken, ulusal yayının yanı sıra dijital ortamda yer alan uygulamaları yayın yapmaktadır. Kuruluşundan bu yana birçok ödül kazanan A Haber Radyo, Türkiye genelinde 194 noktada yayındadır.
Türkiye genelinde farklı frekanslardan yayın yapan Turkuvaz Medya Grubu bünyesindeki ulusal haber radyosudur. İstanbul'da 88.8 ve 90.2, Ankara'da 90.0 ve 99.7, İzmir'de 95.2 ve 104.3, Bursa'da 88.8, Antalya'da 97.6 ve 102.0, Adana'da 97.8 ve Kars'ta 88.8 frekanslarından yayın yapmaktadır.
Radyo frekansları tüm liste:
*İstanbul 90.2 ve 88.8 *Ankara 99.7 *İzmir 104.3 *Adana 97.8 *Bursa 88.8 *Antalya 102.0 *Konya 92.6 *Trabzon 99.9 *Aydın 94.5 *Balıkesir 106.8 *Bolu 90.0 *Çanakkale 88.8 *Denizli 88.8 *Diyarbakır 88.7 *Edirne 104.3 *Erzurum 98.0 *Eskişehir 91.8 *Gaziantep 88.8 *Kayseri 102.9 *Kocaeli 88.8 *Manisa 95.2 *Mersin 106.8 *Muğla 93.7 *Ordu 102.0 *Rize 90.8 *Samsun 92.0 *Sivas 90.0 *Tekirdağ 101.7 *Van 92.0 *Zonguldak 100.0

Resmî site
A Haber Web TV 19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Haber Radyo Ana sayfası 27 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turkuvaz Radyolar Ana sayfası 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A haber'e verilen skandal cezalar 22 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aarhus, 1948'den 1 Ocak 2011'e kadar Århus, Danimarka'nın ikinci büyük kentidir. Kattegat denizinde Jutland'ın doğu kıyısında ve Kopenhag'ın yaklaşık 187 kilometre kuzeybatısında yer almaktadır.
Yutland'ın en büyük şehri olan Aarhus, 8. yüzyılda bir fiyordun kuzey kıyılarında, Aarhus Nehri'nin ağzında bir Viking kalesi olarak kuruldu. Danimarka boğazlarında kesişen ticaret yolları üzerinde yer alan, esasen askeri bir tesisten bir ticaret merkezine dönüştü ve 1441'de ona Market kasabası ayrıcalıkları verildi. Bölgesel ticaretle desteklenmiş ve piskoposluk nüfusunun merkezi olarak, 19. yüzyıla kadar süren siyasi açıdan istikrarsız bir dönemde istikrarlı kaldı. Sanayi, hızlı nüfus artışını bölgesel rakipleri geride bırakırken, sanayi devrimi bir dönüm noktası haline geldi. 1934'te Jutland'daki ilk üniversite Aarhus'ta kuruldu ve bugün bir üniversite şehri ve Jutland'daki ticaret, hizmetler, sanayi ve turizm için en büyük merkez.
Kentin başlıca kültürel kurumları arasında Den Gamle By, ARoS Aarhus Kunstmuseum, Moesgård Müzesi, Kvindemuseet, Musikhuset ve Aarhus Tiyatrosu bulunmaktadır. Danimarka'nın en genç ve en hızlı büyüyen demografiye sahip şehridir ve İskandinavya'nın en büyük üniversitesi olan Aarhus Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Ticari olarak şehir, ülkedeki başlıca konteyner limanıdır ve Vestas, Arla Foods, Salling Group ve Jysk gibi büyük Danimarka şirketlerinin genel merkezleri burada bulunmaktadır.
Bir liman kenti olan Århus, ülkenin Yülen (İngilizce Jutland ya da Danca Jylland) yarımadasının kuzeydoğusunda yer alır. 2004 Sayımına göre 228.547 kişinin yaşadığı kent, Århus ilinin de merkezidir. Kent düz, verimli ve ormanlık bir alan üzerinde kuruludur. Tarımsal ürünlerin dışsatımı ile, kömür, demir gibi madenlerin dışalımında kentin limanının önemi büyüktür.
Kentte gezilip görülecek yerler arasında; 13. yüzyıldan kalma, ülkenin ve kuzey Avrupa'nın en büyük kilisesi olan katedral, Danimarka'nın geçmişindeki yapıların yakın zamanda yapılmış tıpkılarının bulunduğu eski Dan yaşamını canlandıran Den Gamle By ("eski kent"), Bitkibilimi (Botanik) bahçesi, Tivoli Friheden eğlence parkı ve kentin sanat müzesi ARoS sayılabilir. Kent ayrıca, ülkenin önemli üniversitelerinden birini de barındırır.

Aarhus, 2.874 / km2 (7.444 / sq mi) yoğunluk için 91 kilometrekarede (35 sq mi) 261.570'lik bir nüfusa sahiptir. [2] Aarhus belediyesi 706 / km2 (1.829 / sq mi) yoğunluğa sahip 468 km² üzerinde 330.639 nüfusa sahiptir. Belediye nüfusunun beşte birinden azı şehir sınırlarının ötesinde ikamet ediyor ve neredeyse tamamı kentsel bir alanda yaşıyor. Aarhus'un nüfusu, ulusal ortalamaya göre hem daha genç hem de daha eğitimli ve bu da eğitim kurumlarının yoğunluğuna atfedilebilir. Nüfusun %40'ından fazlası üniversite mezunu olup, şehrin sadece %14'ü ilkokul veya ortaokul mezunudur. En büyük yaş grubu 20-29 yaş arasındadır; şehirdeki ortalama yaş 37,5 olup, Aarhus Danimarka'daki en genç şehir ve en genç belediyelerinden biridir.
Şehrin çoğunluğu sırayla Hristiyan ve Müslüman dinine mensuptur. Budist, Hindu ve Yahudi cemaati de dahil olmak üzere şehir 75 farklı dini grup ve mezhebe ev sahipliği yapmaktadır. Nüfusun çoğunluğu, hem şehirdeki hem de bir bütün olarak ülkenin en büyük dini kurumu olan Protestan devlet kilisesi, Danimarka Kilisesi'nin üyeleridir. Nüfusun yaklaşık %20'si resmi olarak herhangi bir dine bağlı olmamakla beraber, bu oran yıllardır yavaş yavaş artmaktadır.
1990'larda şehre Türkiye'den önemli bir göç dalgası vardı. Göçmenlerin çoğunun kökleri Avrupa ve gelişmiş dünya dışında, 130 farklı milletten yaklaşık 25.000 kişiden oluşuyor ve en büyük gruplar Orta Doğu ve Kuzey Afrika'dan geliyor. En çok katkıda bulunanlar Polonya, Almanya, Romanya ve Norveç olmak üzere Avrupa içinden yaklaşık 15.000 kişi geldi.
Birçok göçmen, 2000 yılından bu yana yabancı kökenli sakinlerin yüzdesinin %66 arttığı Brabrand, Hasle ve Viby banliyölerinde yerleşmiştir. Bu da şehirde gettolaşmayla sonuçlanmıştır; batılı olmayan ülkelerden gelen göçmenler Danimarkalılar'a göre nispeten daha yoksul ve daha yüksek suç oranına sahiplerdir.

ARoS resmî sitesi 5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kentin resmî sitesi
Århus Üniversitesi 15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdi İpekçi Arena ya da Abdi İpekçi Spor Salonu, İstanbul, 10. Yıl Cad. Zeytinburnu'nda bulunan çok amaçlı kapalı bir spor salonuydu. Kapasite itibarıyla Sinan Erdem Spor Salonu ve Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'ndan sonra Türkiye'nin en büyük üçüncü salonuydu. Adını, inşaatının başladığı yıl öldürülen gazeteci Abdi İpekçi'den almıştır. 2018 yılında yıkılan salonun yerine Abdi İpekçi Basketbol Gelişim Merkezi yapılmıştır.

Salon 12.500 seyirci kapasitesine sahipti. Ancak özellikle kulüp takımlarının Avrupa kupalarındaki maçları ve Türkiye millî basketbol takımının pek çok maçında bu kapasite oldukça aşılmıştır. Maçlarda salonun seyirci kapasitesinin bu kadar büyük olması sorun yaratmış ve taraftarların tribünde dağılması sebebiyle yeterli baskıyı kuramaması nedeniyle 2005'te tribüne perdeleme sistemi yapılmıştır. Böylece seyirci sayısı az olan maçlarda perdeler indirilerek tribünler küçültülmesi sağlandı.
Dört yönlü ve ekranlı skor göstergesi, altı adet çevrimiçi sisteme açık gişe, dört ayrı bölümde seyirci tuvaletleri, dört adet çağdaş şekilde tasarlanmış soyunma odaları, iki adet genel ağ odası ve basın merkezi, iki adet çok amaçlı kullanılabilen büyük salon, dört adet hakem ve gözlemci odası, ofisler, modern VIP salonları salonu zenginleştiren diğer unsurlardır. Türkiye Basketbol Federasyonu'nun ofisleri de salonun altında yer almaktaydı.
1500 araçlık bir otoparka sahip olan Abdi İpekçi Arena İstanbul Atatürk Havalimanı'na 12 km, D-100 karayoluna 2,5 km, Sahilyolu'na 1 km uzaklıkta bulunuyordu. Marmaray Kazlıçeşme durağına yürüyerek 610 mt. uzaklıkta yer almaktaydı.

Salonun yapımına 1979'da başlanmıştır. Uzun süren tartışmalar ve duraklamalar nedeniyle inşaatı ancak 10 yıl sonra tamamlanabilmiştir. Salon, 3 Haziran 1989 tarihinde Amerikalı Harlem Wizards ile Washington Generals takımları arasında oynanan gösteri maçıyla açıldı. 1989-90 sezonunda ilk kez Türkiye Basketbol Ligi maçlarına ev sahipliği yaptı. Türkiye millî basketbol takımının 1993 Avrupa Basketbol Şampiyonası elemelerinde 14 Kasım 1992 tarihinde oynadığı Belçika maçını, yapılan özel organizasyon sayesinde 20 bine yakın seyirci bilet parası ödemeden izledi.
Abdi İpekçi Arena, 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası ile 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda kullanılan salonlardan biriydi. Basketbol Süper Ligi'nden Anadolu Efes ve Galatasaray Odeabank ile Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nden Galatasaray maçlarını bu salonda oynamaktaydı. Daha sonra bu iki takım maçlarını Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynamaya başladılar. Salon, 2009 Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası gibi basketbol dışındaki spor branşlarından organizasyonlara da ev sahipliği yapmıştır.
Salonda spor müsabakalarının dışında pek çok parti kongresi ve konserler düzenlenmiştir. 12-15 Mayıs 2004 tarihinde Türkiye'de yapılan 2004 Eurovision Şarkı Yarışması Abdi İpekçi Arena'da düzenlenmiştir. Yarışmanın yarı finali ve finali bu salonda yapılmıştır. Yarışmanın logosu olan kalp içindeki Türk bayrağı figürü uzun süre salonun dış dekorasyonunda yer almıştır. 2010 yılında ise WWE (Dünya Güreş Eğlencesi) şirketinin SmackDown şovuna ev sahipliği yapmıştır.
Yaklaşık 30 yıl spor ve kültür-sanat organizasyonlarına ev sahipliği yapan spor salonunun yıkımına 2018 tarihinde başlanmıştır.
Aynı yere Basketbol Gelişim Merkezi inşa edilmiş ve hizmete girmiştir.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Abdi İpekçi
Basketbol Gelişim Merkezi

Abdi İpekçi Spor Salonu, Yerini Yepyeni ve Modern Bir Basketbol Gelişim Merkezi’ne Bırakıyor 15 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdülaziz (Osmanlıca: عبد العزيز, romanize: ʿAbdü'l-ʿAzîz; 8 Şubat 1830, İstanbul - 4 Haziran 1876, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun 32. padişahı ve 111. İslam halifesidir. 25 Haziran 1861'den 30 Mayıs 1876'ya kadar Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti. II. Mahmud'un oğlu olan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876'da bir hükûmet darbesiyle tahttan indirildi.

Abdülaziz, 8 Şubat 1830'da İstanbul'daki Eyüp Sarayı'nda doğdu. Babası II. Mahmud, annesi ise asıl adı Besime olan Çerkes asıllı Pertevniyal Sultan'dır. Pertevniyal Valide Sultan Camii, annesinin himayesinde inşa edildi; yapımına Kasım 1869'da başlandı ve 1871'de tamamlandı. Baba tarafından büyük ebeveynleri I. Abdülhamid ile Nakşidil Sultan'dır. Bazı anlatımlarda Nakşidil Sultan, İmparatoriçe Joséphine'in kuzeni olduğu ileri sürülen Aimée du Buc de Rivéry ile özdeşleştirilmekle birlikte, bu iddia tarihçiler arasında tartışmalıdır. Pertevniyal Sultan ise Mısır Valisi Kavalalı İbrahim Paşa'nın üçüncü eşi olan Hûşyar Kadın'ın kız kardeşidir. Hûşyar Kadın ile İbrahim Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa'nın anne ve babasıdır.

Güreş, cirit, av ve bilek güreşi sporlarına meraklı olan padişahın tahtta kaldığı sürece en çok üzerinde çalıştığı konu Osmanlı Donanması'nın modernizasyonu idi. Bu nedenle o dönemlerde Avrupa devletlerinden alınan kredilerin çoğu bu konuda harcandı. Sayısı gün geçtikçe artan Osmanlı Ordusu'nun askerlerine yetecek dönemin son model top ve tüfeklerinin sağlanması da Abdülaziz döneminde gerçekleşmiştir.
Hükümdarlığı süresince sık sık ülke içi ve ülke dışı temaslarda bulunmuş geziler düzenlemiştir. I. Selim'den sonra Mısır'ı ziyaret eden ilk ve tek Osmanlı padişahı'dır.

Eyaletlerin yanı sıra Batı Avrupa'da ziyaretler yapan ilk ve tek padişahtır. 1867 yılında Paris'te açılan büyük bir sanat sergisine III. Napolyon'un daveti üzerine katıldı. Sergiden sonra imparator ile temaslarda bulunmuş İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gezilerinden sonra da geri dönmüştür. Ayrıca Richard Wagner'in Bayreuth operasına maddi yardımda bulunmuş ve davet edilmiştir. Seyahatlerinde İngiltere kraliçesi Victoria, Belçika kralı II. Leopold, Prusya kralı I. Wilhelm, Avusturya-Macaristan imparatoru Franz Joseph ve Romanya Prensi I. Karol ile görüşmüştür.
Osmanlı'da Abdülaziz döneminde Batı'yla iyi ilişkiler kurulmasına özellikle dikkat edildi. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'nın girdiği Batılılaşma süreci bu dönemde de devam etti. Ülke genelinde yeni vilâyetler ilân edildi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Eğitim sistemi örnek alınarak tekrar düzenlendi. Şark Ekspresi'nin bir durağı olan Sirkeci Garı'nın temelleri Abdülaziz döneminde atılmıştır. Rumeli ve Anadolu'da demiryolu ağı kurmaya çalışmıştır. Abdülaziz'in 15 senelik hükümdarlığı boyunca yaptığı bazı yenilikler şunlardır;

İlk kez posta pulu basıldı (1863)
Bank-ı Osmani-i Şahane açıldı (1863)
Osmanlı Donanması'na ilk zırhlı savaş gemisi katıldı (1864)
Vilayet Nizamnamesi ile yeni idari yapı ve bunun uygulanmasıyla vilayet meclisleri oluşturuldu (1864)
Mekteb-i Sanayi (Sanayi Okulu) açıldı (1865)
Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) faaliyete geçti (1868)
Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) açıldı (1868)
Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye (Yargıtay) kuruldu (1868)
Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) kuruldu (1868)
Mecelle yayınlandı (1869)
Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu) açıldı (1870)
Belediyeye bağlı ilk modern İtfaiye teşkilâtı kuruldu (1871)
Darüşşafaka açıldı (1873)
Mekteb-i Maadin (Maden Mektebi) açıldı (1874)
Döneminde yaşanan önemli olaylardan bir kısmı ise Rusya ve Avrupa devletlerinin kışkırttığı Balkan isyanlarıdır. 1861-64 yılları arasındaki Karadağ İsyanı İkinci Karadağ Harekatı ile bastırılmasına rağmen, Karadağ sorunu büyümeye devam etti. 1861-66 yılları arasındaki Eflak-Boğdan olayları Birleşik Romanya'nın doğuşunu ve bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. 1862-67 yılları arasındaki Sırbistan olayları ise Türk askerlerinin Sırbistan'daki Belgrad başta olmak üzere çeşitli kalelerden çekilmesiyle kısacası Sırbistan Prensi'nin askeri bir kolluk kuvvetine, orduya sahip olacak şekilde fiilen özerkliğinin daha da genişletilmesiyle sonuçlandı. Bu yönde eleştiri yapan basın gazeteler sert şekilde cezalandırıldı veya sansür uygulandı. Basın özgürlükleri sınırlandırıldı. 1866-68 arasındaki Girit Ayaklanması, Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa'nın hazırladığı Girit Nizamnamesi ile çözümlenmeye çalışıldıysa da Girit'in kaybına giden olaylar dizisi başlamış oldu. 
Buna rağmen kendi hukuken ve fiilen Osmanlı sınırlarının güneyde genişlemesini sağladı. Zira;

Kendisi Midhat Paşa ile birlikte bir ordu gönderilmesini organize ederek Lahsa Seferi ile Osmanlı'nın uzun bir süre önce kaybettiği 1670lerden beri denetimini sağlayamadığı Arabistan'daki Lahsa bölgesini ve Katar'ı ele geçirdi. Necid Kaymakamı İmam Abdullah bin Faysal, 29 Mart 1871'de elçisi Abdülâziz bin Suvaylem'i Midhat Paşa'ya göndererek, Al-Ahsa ve Katif'i hakimiyetinde bulunduran kardeşi Suud bin Faysal'a karşı destek talebi Osmanlılar açısından açılacak seferin meşru zeminini oluşturdu. II. Necid Emirliği'nin Arabistan'daki gücü kırıldı ve böylece ileride 1891'e kadar yine Osmanlılarca desteklenen Cebel-i Şemmer Emirliği'nce yıkılmasının da önü açıldı. Bu bölge, 1913 sonrası Sultan Reşad döneminde İngilizler ve Kuveyt Emirinin destekleri ile tekrar kurulan ve ileride Suudi Arabistan adını alacak III. Necid Emirliği'nin saldırıları ile elden çıkmıştır.
1872'de ise yerel soyluların yeteneksiz Zeydi İmamlar karşısında daveti üzerine, Ahmed Muhtar Paşa komutasındaki orduyu Yemen'e gönderip Yemen'in dağlık kısmı, San'a ve çevresini ele geçirip İngiliz işgalindeki Aden ve Yemen'in en güneydeki sahil kesimi dışındaki yerlerde Yemen Vilayeti'ni kurdurdu. Bu bölge çıkan isyanlara karşın I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar elde tutuldu.
Mısır Hidivi İsmail Paşa ile birlikte ortaklaşa hareket ederek Sudan ve Afrika'nın Doğu sahillerinin ele geçirilmesini sağladı tabii bunda İngilizlerin Fransızlar yerine daha zayıf Mısır ve Osmanlı Askerlerinin kendi bölgeleri ile arasında tampon görevi görmesine rıza göstermesi de etkili olmuştur. Ras Hafun, Cape Guardafui ve Zanzibar Krallığı'na kadar binlerce km²'lik alan bu sayede Osmanlı İmparatorluğu ve vassalı Mısır Hidivliği'nin eline geçmiştir. Bu bağlamda üstelik Osmanlı'nın dağılma döneminde Sırbistan'da boşaltılan kaleler sayılmazsa neredeyse hiç toprak kaybetmeyip, topraklarını genişleten son Osmanlı padişahıdır. Afrika'daki bu ele geçirilen topraklar ile Osmanlı'nın elindeki Doğu Afrika topraklarının tamamı (Trablusgarb haricinde) II. Abdülhamid döneminde kaybedilecektir.
Abdülaziz orduyu da güçlendirmiş ve özellikle donanmaya yeni gemi alımları ile personel eğitimi açısından olmasa da yeni alınan, yaptırılan modern gemilerle; gemi sayısı bağlamında Osmanlı donanması dünyanın en güçlü 3. donanması arasına girmiştir. Ancak ne yazık ki bu başarılarını mali alanda sanayi alanında gerçekleştirememiştir. Yaptığı aşırı borçlanmalar yanında ve aldığı paraları yerli sanayi gelişiminde, Osmanlı'ya uzun vadede maddi yarar sağlayacak ekonomik dönüşü olacak şekilde kullanamamış ve iktidarının son yılları hem mali hem de siyasi bunalımlar içinde geçmiştir. Özellikle maliye, ekonomi, sanayi alandaki hataları ile Osmanlı'nın ekonomik anlamda çöküşünün ve toprak kayıplarının da önünü açmıştır. Zira Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını Kırım savaşına finansman bulabilmek için 1854 yılında yaptı. Bu yıldan 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve Sultan Abdülaziz döneminde bu borçlanmalar iyice hızlandı, borç paralar geri kazanç sağlayacak şekilde kullanılamadı, 1875'e gelindiğinde ise toplamda 239 milyona yakın dış borç yılda 11 milyon taksitle ödenmeliydi. Osmanlı hazinesi ise yılda ortalama 18 milyon gelir elde ediyordu, kısacası Osmanlı faizleri bile ödeyemez hale gelmişti.1875'te kendi döneminin sonunda Rus taraftarlığıyla tanındığı için halkın «Nedimof» adını taktığı Mahmut Nedim Paşa'nın sadrazamlığında (1875) çıkarılan Ramazan Kararnamesi ile durduruldu. Kısaca Osmanlı devleti kendi iktidarının sonuna doğru iflasını ilan etti.
Öte yandan onun döneminde Osmanlı'ya bağlı Mısır Hidivliği'nde Süveyş Kanalı açıldı ki bu kanal Dünya Ticaret yollarını 300 yıl sonra Osmanlı-Mısır yararına değiştirecek nitelikteydi. Ancak Midhat Paşa'nın Osmanlı'dan bağımsız borçlanma yetkisi verilmemesi yönündeki itirazları göz ardı edilerek Hidivlikle yönetilen Mısır'ın özerklik haklarının genişletilmesi, özellikle Hidiv İsmail Paşa'ya verilen bağımsız borçlanma yetkisi bu eyaletin 1882'de Sudan ile birlikte kesin olarak kaybına yol açan Mısır'ın borç sorununun ortaya çıkmasına başlangıç teşkil etti. Zira Mısır Hidivi bu kanalı yabancı uluslararası konsorsiyuma üstelik onlardan aldığı borçla yaptırmıştı, geç açılması yanında Abdülaziz'in mali yönden yaptığı hataların aynısını da kendi yaptı. Yine Abdülaziz'in hükümdarlığının son yılları ise 1875-76 yılındaki Hersek İsyanı ile 1867'de başlayan ve 1876'da iyice yayılan Bulgar İsyanları ile mücadele ederek geçti. İktidarının son yıllarındaki mevcut bunalımlar, yaşanan mali siyasi sorunlar, veliaht V. Murad ve annesinin kendi aleyhine olan faaliyetleri yanında, veliaht sistemini değiştireceği yine saltanatı kendi oğullarına bırakacağı yolundaki söylentiler ve bunu destekler hareketleri de kendine karşı darbenin önünü açtı. Zira saltanatı kendi çocuklarına intikal ettirmek isteyen Sultan Abdülaziz bu hususta ağabeyi Sultan Abdülmecid'den daha ileri gitmiş, Mısır ziyareti dönüşünde Nisan 1863'te seyahatte yanında bulunan henüz altı yaşındaki Yûsuf İzzeddin'i kara kuvvetlerine, diğer oğlu Mahmud Celâleddin'i deniz kuvvetlerine kaydettirerek ileride yapmayı düşündüğü veraset değişikliği için muhtemel itirazlarını önlemeyi amaçladığı güçlerden biri olan askerî bürokrasiyi yanına çekmeye çalışmıştır. Hatta 1867'deki yurtdışı gezisinde bu amaçla protokol kurallarına aykırı V. Murat'tan önce şehzade Yusuf İzzeddin'in kabulüne uğraşılması, 1866'da Mısır Hidivi İsmail Paşa'nın kendinde

I. Abdülmecid (Osmanlıca: ‎سلطان عبدالمجيد, 25 Nisan 1823, İstanbul – 25 Haziran 1861, İstanbul), 31. Osmanlı padişahı ve 110. İslam halifesidir. II. Mahmud'un, Bezmialem Sultan'dan olan oğludur. Döneminde Tanzimat Fermanı'nı ilan ettirmesiyle ünlüdür. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dört padişahının babası olarak, en çok sayıda oğlu padişahlık yapmış Osmanlı hükümdarı olan Abdülmecid, babası II. Mahmud gibi vereme yakalanmıştı. Ihlamur Kasrı'nda öldüğünde 38 yaşındaydı. Fatih'in Sultan Selim semtinde, Yavuz Selim Camii Haziresi'ne defnedildi ve bugün adı verilen bir türbesi bulunmaktadır.

Batı kültürüyle yetiştirilmiştir. İyi Fransızca konuşur ve batı müziğini severdi. Babası II. Mahmud gibi yenilik yanlısıydı. Babasının ölümü üzerine tahta çıktı. Abdülmecid'in tahta çıkışı sevinç uyandırmıştı. Talihi, Mustafa Reşit, Mehmet Emin Ali Paşa, Fuat Paşa gibi devlet adamlarına rastlamasıydı. Saltanatı sırasında en çok tutucuların muhalefetiyle karşılaştı. 1840'lı yıllarda İrlanda'da ortaya çıkan ve milyonu aşkın insanın ölümüyle sonuçlanan kıtlık esnasında, İrlandalı bir doktor ziyaretçisinin kendi ailesini de bu kıtlığa kurban verdiğini söylemesi üzerine gemiyle bu ülkeye gıda yardımı yapılmasını sağlamıştır. Bu davranış hâlen İrlanda halkı tarafından takdir edilmektedir.

1 Temmuz'da (1839) tahta çıktığında; Mısır sorunu Nizip yenilgisiyle (24 Haziran 1839) çıkmaza girmiş durumdaydı. Babasının cenaze töreni sırasında başvekil Mehmet Emin Rauf Paşa'dan padişahın mührünü zorla alan, Meclisi Valayı Ahkâmı Adliye Reisi Koca Mehmet Hüsrev Paşa, kendisini sadrazam ilan ettirdi (2 Temmuz 1839).
Henüz Nizip bozgunundan haberi olmayan padişah, sorunu çözmek için orduya ve donanmaya harekâtı durdurmaları için emir gönderdi. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yı bağışladığını ve anlaşmak istediğini bildirmek üzere Köse Akif Efendi'yi Mısır'a yolladı. Bu arada düşman saydığı Hüsrev Paşa'nın sadarete gelmesinden korkan Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa, donanmayı Mısır'a götürüp, Mehmet Ali Paşa'ya teslim etti (3 Temmuz 1839). Nizip yenilgisinin haberi İstanbul'a ulaştı. Birleşik Krallık, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya, verdikleri ortak bir notayla Mısır sorununun kendilerine danışılmadan çözülmemesini istediler (27 Temmuz 1839). Bu nota kabul edildi. Böylece Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin bir tür güdümü altına girmiş oldu.

Londra ve Paris'te, Osmanlı devletindeki ıslahat hazırlıkları konusunda görüşmelerde bulunan hariciye nazırı Mustafa Reşit Paşa, bir ıslahat programının gerekliliğine padişahı inandırdı. Hazırlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Hatt-ı Şerif ya da Tanzimat Fermanı da denir) Mustafa Reşit Paşa tarafından 3 Kasım'da Gülhane'de okundu. Tanzimat dönemini açan bu belgeyle, yargılamasız kimsenin cezalandırılamayacağı, mal ve mülkünün zorla alımına gidilemeyeceği ilkesi getiriliyor, devletle birey arasındaki ilişkileri düzenleyecek yasaların çıkarılacağı açıklanıyordu.
Tanzimat Fermanı'nın uyandırdığı olumlu hava Mısır sorununun çözümünü kolaylaştırdı. Birleşik Krallık'ın önerisiyle, beş büyük devlet Londra'da bir araya geldiler. Mısır valisini destekleyen Fransa dışlanarak, 15 Temmuz 1840'ta Birleşik Krallık, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında Londra Antlaşması imzalandı. Mısır valiliği veraset yoluyla Mehmet Ali Paşa'ya bırakılarak, ele geçirdiği topraklar ve Osmanlı donanması geri alındı. Aynı devletler, aralarına Osmanlı Devletiyle Fransa'yı da alarak imzaladıkları Boğazlar Sözleşmesi ile (13 Temmuz 1841) Osmanlı Devleti'nin boğazlar üzerindeki egemenliği tanındı ve boğazlar yabancı savaş gemilerine kapatıldı.
Tanzimatın öngördüğü ilkeleri uygulamak için Meclis-i Âli-i Tanzimat kuruldu (1853). Her eyaletten, yörelerinin gereksinmelerini bildirmek üzere ikişer temsilci İstanbul'da toplantıya çağrıldı. Merkezden her bölgeye gönderilen imar meclisleri çalışmaya başladı. Mâliye, Fransa'daki örgütlenme temel alınarak düzenlendi. Mâli yetkililer, idare amirlerinden alınarak defterdarlara verildi. Vergilerin saptanması vilâyet meclislerine, toplanması da muhassıl adı verilen vergi memurlarına bırakıldı. İltizam yöntemi kaldırıldı. Aşar, her yerde eşit olarak alınmaya başladı. Hristiyanlardan alınan vergilerin toplanmasında patrikhanelerin aracılığı kabul edildi. Ticaret meclisleri kuruldu. Fransız ceza kanunu çevrilerek uygulamaya konuldu. Meclis-i Maarif-i Umumiye toplandı (1845). İlk idâdiler açıldı. 1847'de Maârif-i Umûmiye Nezâreti kuruldu. 1848'de ilk muallim mektebi, aynı yıl Harbiye'de kurmay sınıfı, 1850'de Darülmaarif adı verilen lise, 1851'de ilk bilim akademisi sayılan Encümen-i Daniş açıldı. 1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı. Askerlik yasası çıkarılarak (6 Eylül 1843) kura yöntemi benimsendi, askerlik süresi 4-5 yıl olarak sınırlandı.
Abdülmecid, Tanzimat'ın uygulanmasında karşılaşılan zorlukları yerinde görmek amacıyla yurt gezilerine çıktı. 1844'te İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu, Çanakkale, Limni, Midilli, Sakız'ı ziyaret etti; 1846'da Silistre'ye kadar uzanan bir Rumeli gezisi yaptı. Her yıl Meclisi Vâlâyı Ahkâmı Adliye'yi bir nutukla açması, onun milletvekili düzenine yakın olduğu görüşünü destekler.

Devletin bütün kurumlarında başlatılan yenileşme çabaları, karşılaşılan tepkiler dolayısıyla istenilen sonucu vermedi. Abdülmecid zaman zaman tutucuları görevlendirmek zorunda kaldı. İmkansızlıklar nedeniyle yeniden iltizam yöntemine dönüldü. 1840'ta kâime-i mutebere adıyla ilk kâğıt para çıkarıldı. Devlet ıslahat işleriyle uğraştığı sırada Birleşik Krallık ve Fransa'nın çıkar çatışmaları ve kışkırtmalarıyla Suriye ve Lübnan'da Dürziler ile Maruniler arasında olaylar çıktı (1845).
1848 ihtilâlleri sırasında Avusturya'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Macar yurtseverleri Türkiye'ye sığındı. Bab-ı Âli'nin, Avusturya ve Rusya'nın baskı ve tehditlerine karşın sığınanları geri vermemesi Avrupa'da Osmanlı Devleti'nin saygınlığını yükseltti. Eflak ve Boğdan'a da yansıyan ayaklanma, İngilizlerle yapılan Baltalimanı Antlaşmasıyla (1 Mayıs 1849) geçici olarak sonuca bağlandı.
Bir süre sonra ortaya çıkan kutsal yerler sorunu, Osmanlı Devleti ile Rusya'yı savaşa sürükledi. Kudüs'teki katolikleri korumak için başvuran Fransa'ya karşı, Rusya da ortodoksların haklarını korumak için harekete geçti. Bab-ı Âli'ye verdiği bir nota ile ortodokslara geniş haklar tanınmasını, bunların koruyuculuk hakkının da kendisine verilmesini istedi. Osmanlı hükûmeti bunu kabul etmeyince de Eflâk ve Boğdan'ı işgal etti. Bunun üzerine Abdülmecid, Rusya'ya savaş açtı (4 Ekim 1853). Osmanlı Devleti, müttefikleri Birleşik Krallık, Fransa, Piyemonte ile birlikte Kırım Savaşı'nı kazandı.

Yalnız, Paris'te imzalanacak barış antlaşmasından önce padişah, Tanzimat Fermanı'nı tamamlayan Islahat Fermanı'nı ilân etmek zorunda bırakıldı (18 Şubat 1856). Azınlıklara, savaştan önce Rusların istediğinden daha fazla haklar veren bu belge, Paris Antlaşması'nı (30 Mart 1856)'da imzalayan Birleşik Krallık, Fransa, Rusya, Avusturya ve Piyemonte tarafından senet kabul edildi. Böylece, bir iç sorun olan ıslahat konusunda yabancılara müdahale hakkı tanınmış oldu. Buna karşılık Osmanlı Devleti imzacı devletlerin güvencesi altında bütünlüğünü koruyor ve Avrupa devletleriyle eşit haklara sahip sayılıyordu.Siyasi buhranları bu şekilde atlatan Abdülmecid, yeniden ıslahat işlerine döndü. 1856'da askerlik teşkilâtı yedi ordu esası üzerine kuruldu ve Hristiyanlar da askere alınmaya başlandı. Maarif-i Umumiye nezareti kuruldu (28 Nisan 1857). Avrupa'ya öğrenci gönderildi (1857). Mülkiye Mahreç Mektebi (1859), Telgraf Mektebi (1860) gibi bazı meslek okulları açıldı. Yeni toprak kanunu (Arazi kanunnamesi) yayınlandı (1857). Devletin gelir ve giderleri bir bütçeye bağlandı. Tersane yeniden düzenlendi.
Abdülmecid, çeşitli toplulukları eşitlik ilkesi içinde ve Osmanlılık düşüncesi çevresinde birleştirmeye çalıştı. Fakat, özellikle Gayrimüslimlerde uyanan ve batılı devletlerce desteklenen ulusçuluk duyguları böyle bir birliğin kurulmasını olanaksızlaştırıyordu. 1856 Islahat Fermanı'yla Gayrimüslimlere verilen geniş ayrıcalıklar, Müslümanların tepkisine yol açtığı gibi, Gayrimüslimler de askere alınma kararına karşı çıktılar. Osmanlı toplumu yeniden huzursuz bir ortama sürüklendi. Cidde'de (1857), Karadağ'da (1858) olaylar çıktı. Avrupa devletleri olayların bir Avrupa kurulunca denetlenmesini istediler.

Avrupa devletlerinin devletin içişlerine karışmasından hoşlanmayanlar, padişahı ve hükûmet erkânını öldürüp Abdülaziz'i tahta çıkarmak için örgütlendiler. Kuleli Vakası olarak bilinen bu örgütlenme, bir ihbar üzerine dağıtıldı (14 Eylül 1859), önderleri cezalandırıldı.
Bu sırada mâli durum da çıkmaza girmişti. Savaş giderlerini karşılamak üzere ağır koşullarla alınan dış borçların hazineye büyük yükü yanında padişahın ve sarayın sorumsuz harcamaları da durumu gittikçe ağırlaştırıyordu. Devlet, Kırım Savaşı sırasında ilk kez dışarıdan borç almak zorunda kalmıştı (24 Ağustos 1854). Bunu ikinci (1855), üçüncü (1858), dördüncü (1860), borçlanmaları izledi. Beyoğlu sarraflarından alınan borçlar da 80 milyon altın lirayı aştı. Bunlar için rehin verilen mücevherlerle borç senetlerinin bir bölümü yabancı tüccar ve bankerlerin eline geçti. Durumu sert biçimde eleştiren sadrazam Mehmet Emin Âli Paşa azledildi (18 Ekim 1859). Birleşik Krallık, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya Bab-ı Âli'ye bir nota vererek, Islahat Fermanı'nda söz konusu edilen ıslahatların gerçekleştirilmesini istediler (Ekim 1859). Bunların sağlanması için ayrı ayrı müdahalede bulunacaklarını da belirttiler.
Nitekim Rusya ilk adımı atarak, Bosna-Hersek ve Bulgaristan'daki Hristiyanların durumunu uluslararası bir kurulun incelemesini istedi. Bu sorun çözülmeden, Lübnan olayları yeniden alevlendi (1860). Ardından Şam olayı patlak verdi. Hollanda ve Amerikan konsolosları bu karışıklıklar sırasında öldürüldü (1860). Hariciye nazırı Fuat Paşa, olağanüstü yetkili olarak Lübnan'a yollandı. Fransa, Beyrut'a asker çıkardı. 9 Haziran 1868'de Lübnan ayrıcalıklı sancak durumuna getirildi.

Sultan Abdülmecid, dışa

Abdülmecid Efendi (Osmanlı Türkçesi: عبد المجيد افندی) veya II. Abdülmecid (Osmanlı Türkçesi: عبد المجید ثانی, 'Abdü’l-Mecîd-i-sânî) (29 Mayıs 1868, İstanbul - 23 Ağustos 1944, Paris), 32. Osmanlı padişahı Abdülaziz’in altı oğlundan biri, Osmanlı hanedanından son İslam halifesi, iki kutsal caminin hizmetkârı, 16 Mayıs 1926 ile 23 Ağustos 1944 yılları arası Osmanlı Hanedan reisi, ressam ve müzisyen. Osmanlı hanedanının tek ressam üyesidir ve döneminin Türk ressamları arasında yer almıştır. Amcasının oğlu Mehmed Vahdettin’in 4 Temmuz 1918’de tahta çıkması üzerine Osmanlı tahtının veliahdı olan Abdülmecid; bu sıfatı 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılıncaya kadar taşıdı. TBMM tarafından 18 Kasım 1922’de halife seçildi. Osmanlı halifeliğine resmen son veren 431 sayılı Kanun'un kabul edildiği 3 Mart 1924 tarihine kadar “halife” unvanını taşıdı. Tarihe “Son Osmanlı Halifesi” olarak geçmiştir.

Sultan Abdülaziz'in dördüncü oğlu olarak 29 Mayıs 1868ʼde İstanbul'da doğdu. Annesi Hayranıdil Kadınefendi'dir.
1876'da babasının tahttan indirilmesinden sonra Sultan II. Abdülhamid'in gözetiminde Yıldız Sarayı'ndaki Şehzâdegân Mektebinde sıkı bir eğitim aldı. Tarihe ve edebiyata meraklı, dil öğrenmeye yatkındı. Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca öğrendi. Sanâyi-i Nefîse hocaları ile ilişki kurdu. Osman Hamdi Bey, Salvatore Valeri'den resim dersi aldı. Fausto Zonaro ile dostluk kurup resim çalışmalarında onun yolunda ilerledi.

Taht sırasında çok gerideydi. İcadiye'deki köşkünde sanatla meşgul olarak yaşadı. Dönemin saray geleneklerine uygun olarak alafranga yaşama ilgi duydu. Şahsuvar Başkadınefendi'den oğlu Ömer Faruk Efendi, Mehista kadınefendi'den kızı Dürrüşehvar Sultan dünyaya geldi.
Köşkünde, ailesiyle birlikte dışa kapalı olarak yaşamayı II. Meşrutiyet'in ilanına kadar sürdürdü. Yeni rejimin ilanından sonra ülkede kurulan pek çok sivil ve sosyal kuruma destek verdi. Ermeni Kadınlar Birliğinin başdestekçisi, Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin fahri başkanıydı.
Resim ve müzik sanatları ile çok yakından ilgiliydi. Türk resim sanatının öncü isimleri arasında yer aldı. 1909'da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin fahri başkanlığını yaptı. Yurt içinde ve yurt dışındaki çeşitli sergilere tablolarını gönderdiği bilinen Abdülmecid Efendi'nin eserlerinden birisi Paris'teki büyük yıllık sergide sergilenmiş; Haremde Beethoven, Haremde Goethe, Yavuz Sultan Selim adlı tabloları 1917'de Viyana'daki Türk ressamlar sergisinde sergilenmiştir. Özellikle portre alanında başarılı idi. En önemli portrelerinden biri devrinin ünlü şairi Abdülhak Hamit Tarhan'ın portresidir. Kızı Dürrüşehvar Sultan'ın, oğlu Ömer Faruk Efendi'nin portreleri en bilinen eserlerindendir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin gazete çıkarma girişimleri, Galatasaray sergileri, Şişli Atölyesi'nin kurulması, Viyana sergisi, Avni Lifij'in Paris'te burslu okutulması onun desteklediği sanatsal olaylardandır.
Resim kadar müziğe de büyük ilgi duyan Abdülmecid, ilk müzik derslerini Feleksu Kalfa'dan aldıktan sonra Macar piyanist Géza de Hegyei ve keman virtüözü Carl Berger ile çalıştı. Ünlü besteci Franz Liszt'in öğrencisi olan Hegyei'ye kendi yaptığı Liszt tablosunu; Carl Berger'e ise, kendi ürünü bir beste olan Elegie’yi armağan ettiği bilinir. Keman, piyano, viyolonsel ve klavsen çalan Abdülmecid'in üzerinde eski Türkçe harflerle adının yazılı olduğu 1911 yapımı değerli piyanosu Dolmabahçe Sarayı’nda 48 numaralı odada saklanmaktadır. Çok sayıda bestesi olduğu bilinir ancak eserlerinin pek azına ulaşılabilmiştir.

31 Mart Olayı’ndan sonra II. Abdülhamid tahttan indirilmiş; Veliaht Reşat Efendi tahta çıkarılmış; Şehzade Abdülmecid Efendi’nin ağabeyi Yusuf İzzeddin Efendi veliaht olmuştu. Yusuf İzzeddin’in 1916’da intihar etmesinden sonra Sultan Abdülmecid’in oğullarından Şehzade Vahdettin veliaht tayin edildi. 3 Temmuz 1918’de VI. Mehmed Reşad’ın ölümü ve Vahdettin’in tahta çıkması üzerine Şehzade Abdülmecid Efendi veliaht ilan edilmiştir.
Veliaht Abdülmecid Efendi, I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgal altında bulunduğu sırada Sultan VI. Mehmed’e, Damat Ferit Paşa hükûmetini eleştiren lâyihalar gönderdi. Kuvâ-yi Milliye lehinde beyanlarda bulundu. Damat Ferit hükûmeti yerine Ali Rıza Paşa hükûmeti kurulduktan sonra Vahdettin’e karşı muhalif tutumunu değiştirerek, oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi’yi amcazadesi Sultan Vahdeddin’in küçük kızı Sabiha Sultan ile evlendirdi.
13 Ocak 1920'de, yaklaşık 150.000 kişilik büyük bir katılımla düzenlenen Sultanahmet Mitingi'ni otomobilinden takip etmiş ve burada kendisine yaklaşan gençleri coşkulandıran kısa bir konuşma yapmıştır.
Ülkeyi işgallerden kurtarmak için Anadolu’da örgütlenen Kuvâ-yi Milliye hareketi, eski yaverlerinden Yumni Bey aracılığıyla onu 1920 Temmuz'unda Ankara’ya davet ettiklerinde olumlu yanıt vermedi. Ankara ile teması, Sultan Mehmet Vahdettin tarafından haber alınınca Çamlıca’daki veliahtlık dairesinden alınarak Dolmabahçe Sarayı’ndaki özel dairesinde 38 gün göz hapsinde tutuldu.
Türk Kurtuluş Hareketi’nin önderi Mustafa Kemal, Şubat 1921’de bir mektup daha yazarak kendisine sultanlık teklif ettiğinde, Abdülmecid bir kere daha “hayır” yanıtı verdi. Kendisi yerine, oğlu Ömer Faruk'u Ankara'ya gönderdi ama Mustafa Kemal Paşa, Ömer Faruk'u kabul etmeyerek payitahta geri gönderdi. Abdülmecid Efendi, 1921 sonunda Anadolu'ya geçmek için Fevzi Paşa aracılığıyla bir girişimde bulundu. Konu Meclis'te görüşüldü, uygun görülmedi.
Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra toplanacak barış konferansına hem Ankara hem de İstanbul hükûmetlerinin davet edilmeleriyle başlayan ihtilaf üzerine TBMM 1 Kasım 1922’de kabul ettiği kanunla saltanatı kaldırdı. Saltanatın kaldırılması ile birlikte Abdülmecid'in veliaht sıfatı kayboldu.

Saltanatı elinden alınan ve “ihanet-i vataniyye” ile ithamına karar verilen Vahdettin’in, 16-17 Kasım 1922 gecesi HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Türkiye’yi terk etmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi, hilafet makamının boşaldığına hükmetti. Meclis, seçime katılan 162 mebustan 148’inin oyu ile 18 Kasım’da Abdülmecid Efendi’yi halife olarak seçti. Aynı gün Mustafa Kemal Paşa tarafından onandı. Oylamada dokuz milletvekili çekimser kalmış, II. Abdülhamid’in şehzadelerinden Mehmed Selim ve Abdürrahim Hayri efendilere beş oy verilmişti.
TBMM’nin kararını Abdülmecit Efendi’ye tebliğ etmek üzere Müfid Efendi başkanlığında kura ile seçilmiş 15 kişilik heyet İstanbul’a gönderildi. 24 Kasım 1922 günü Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif Dairesi’nde biat töreni gerçekleşti. İlk defa Arapça yerine Türkçe dua edildi. Cuma namazı için gidilen Fatih Camii’nde, yeni halife için Müfid Efendi tarafından ilk defa Türkçe hutbe okundu. “Küçük cihattan büyüğüne döndük” mealindeki hadisi konu alan hutbede, “büyük cihat” cehalete karşı savaş diye yorumlandı. Yeni halife, İslam alemine bir beyanname neşrederek kendisini seçen Meclis'e teşekkür etti.

21-27 Aralık 1922 tarihinde toplanan Hint Hilafet Konferansı, Abdülmecid'in halifeliğini tasdik ve kabul etti ve 3 Ocak 1923'te de Mustafa Kemal Paşa’ya “müncî-i hilâfet” (hilâfetin kurtarıcısı) unvanını verdi. Saltanatsız halifeliğin ne olduğu konusunun tartışılması bir muhalefet cephesi oluşturdu. Cumhuriyet'in ilânına kadarki dönemde, halifenin devlet başkanı sayılıp sayılamayacağı yolunda değişik görüşler ortaya çıktı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edilince hilafet ve halifenin durumu gündeme geldi. Halifenin, ödeneğinin artırılmasını talep etmesi ve yabancı siyasi konukları kabul etmek için izin istemesi, Türk Hükûmeti ile halife arasında gerilim yarattı. 5-20 Şubat 1924 günleri İzmir'de yapılan Harp Oyunları sırasında bir araya gelen devlet büyükleri halifelik meselesini de görüştüler. Ankara hükûmetinin İstanbul'daki temsilcisi Refet Paşa, 19 Kasım 1922 tarihli bir yazı ile, Abdülmecid Efendi'nin “halîfe-i müslimîn ve hâdimü’l-haremeyn” unvanını kullanmak, cuma günleri selâmlık resmine çıkmak ve Fâtih Sultan Mehmed'in sarığı gibi sarık sarmak, İslâm âlemine yazılı istenilen beyannâmenin bir de Arapçasını neşretmek talebinde bulunduğunu, Sultan Vahdeddin'i takip hususunda mâzur görülmesini istediğini Ankara'ya bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ise Abdülmecid Efendi'nin Fâtih'in sarığı yerine redingot giyebileceğini bildirdi. Fakat “halîfe-i müslimîn” yerine “halîfe-i resûlullah” tabirini kullanması, imzasını da “Abdülmecid bin Abdülaziz Han” tarzında yazması uzun tartışmalara sebep oldu. Bununla saltanat fikrinin ortadan kalkmadığı ileri sürüldü.
1 Mart 1924'te başlayan bütçe görüşmelerinin 3 Mart'taki son oturumunda Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşı tarafından verilen bir önerge ile halifeliğin ilgası istendi. Hilafetin İlgasına ve Hânedân-ı Osmânî'nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkındaki (431 Sayılı) Kanun, oturuma katılan 158 üyenin 157'sinin oyuyla kabul edildi. Aynı kanun ile hanedan üyelerinin yurt dışına sürülmesi kararı alındı.

Karar Abdülmecit Efendi'ye İstanbul Valisi Haydar Bey ve Polis Müdürü Saadettin Bey tarafından bildirildi. Abdülmecid ve ailesi halkın galeyana gelmemesi için ertesi sabah, saat 05.00'te gizlice Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak otomobil ile Çatalca’ya götürüldüler. Burada bir süre Rumeli Demiryolları Şirketi’nin amiri tarafından ağırlandıktan sonra Simplon Ekspresi’ne (eski Şark Ekspresi) bindirildiler.
Abdülmecid Efendi İsviçre’ye vardığında, o ülkenin kanunlarına göre birden fazla eşlilerin ülkeye girmesine izin verilmediği gerekçesi ile sınırda bir süre alıkonuldu ancak bu gecikmeden sonra ülkeye kabul edildi. Bir süre İsviçre’de Leman Gölü kıyısındaki Büyük Alp Oteli’nde kaldıktan sonra Ekim 1924’te Fransa’nın Nice kentine geçti ve ömrünün geri kalanını orada tamamladı.
Abdülmecid Efendi, sürgünün ilk durağı Montrö’de bir bildiri yayımlayarak Türk Hükûmetini “ladini” (dinsiz, din dışı) olmakla suçlamış ve İslam dünyasını hilafet konusunda karar almaya çağırmıştı. Ancak Ankara'nın İsviçre'ye baskısı üzerine bir daha böyle konuşmalar yapmadı.

Abdülmecid Efendi, Fransa'nın Nice şehrinde sakin bir yaşa

Acıbadem Üniversitesi 18 Mayıs 2007'de kurulan, kâr amacı gütmeyen bir vakıf üniversitesidir. Ana amacı sağlık bilimleri alanındaki tüm bilim dallarını bir araya getirmek olan üniversite sağlık dışı alanlarda da eğitim vermeyi amaçlamaktadır.

Acıbadem Sağlık ve Eğitim Vakfı 03.06.2002 tarihinde “Acıbadem Üniversitesi” ni kurmak üzere çalışmalara başlamış ve üniversite 18 Mayıs 2007 tarihinde kurulmuştur. 2007-2009 yılları arasında üniversite altyapısı ve öğrenim planları hazırlanmış, 2009-2010 eğitim öğretim yılında da ilk öğrencilerini alarak eğitime başlamıştır. 2010-2011 eğitim öğretim yılında ilk mezunlarını vermiştir.
2009 yılında Maltepe'de bulunan geçici kampüsünde eğitime başlayan üniversite, 2013 yılında Ataşehir'deki daimi kampüsüne taşınmıştır. 2014 yılında ise Atakent Acıbadem Üniversitesi Hastanesi hizmete girmiştir.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 1882 ön lisans,	2842 lisans, 248 yüksek lisans ve 162 doktora öğrencisi olarak toplamda 5134 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 156 profesör, 76 doçent, 114 doktor, 80 öğretim görevlisi ve 115 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 541 akademik personel görev yapmaktaydı.

Prof. Dr. Necmettin Pamir (2007-2011)
Prof. Dr. Ahmet Şahin (2011- )

Amblemde “Acıbadem Üniversitesi” ifadesi yazılıdır. Lacivert; onurun, saygınlığın ve farklılığın ifadesidir. Turuncu; gençliğin ve dinamizmin ifadesidir. Doğan güneş; yeniliğin ve dinamizmin ifadesi, kitap; akıl yolunun ve bilimin göstergesi, zeytin dallarlı ise; insani düşüncenin göstergesidir. Kuruluş tarihi evrensel olması bakımından Romen rakamları ile ifade edilmiştir.

Acıbadem Üniversitesi Kerem Aydınlar Kampüsü 26.000 m² alan üzerine kurulu ve 100.000 m² kapalı alana sahiptir. Kampüs engelsiz yaşam ve çevreci anlayışıyla Leed Gold - Leadership In Energy and Environmental Design (Çevre ve Enerji Tasarımında Liderlik) adayıdır. Kampüste Cafe APLUS ve Starbucks bulunmaktadır.

750 kişi kapasiteli ve 1.700 m²'lik kapalı alanıyla çok amaçlı bir yapıya sahip olan konferans merkezi, 102 m²'lik sahne alanıyla; ses ve akustik düzeni ile çeşitli kongre ve seminer organizasyonlarının yanı sıra müzik, tiyatro, opera, bale ve dans gibi sanat etkinlikleri için de donanımlı bir yapıya sahiptir. Konferans Merkezinin amacına uygun altyapı ve teknik donanımının yanı sıra, uluslararası organizasyonlar için iki simültane çeviri kabini de bulunmaktadır. Merkezinde, üç adet kulis odası, 500 m²'lik geniş fuaye alanı ve otuzar kişilik üç salon halindeki paralel oturum salonları vardır. Konferans Merkezi ile bağlantılı olan paralel salonlar; otuzar kişilik üç salon halinde kullanılabileceği gibi bölmeler açılarak 90 kişilik tek salon olarak da kullanılabilir.

3000 m²'lik Spor Merkezi'nde;

Çok amaçlı Spor Salonu (kapalı devre müzik sistemi, maç düzeninde 225 seyirci, gösteri düzeninde ise 500 seyirci kapasiteli)
Spor Salonu'nu panoramik açıdan gören 200 m'lik Koşu Parkuru,
Uluslararası standartlarda Squash Kortu,
Kardiyo-güç geliştirme sistemleri ve serbest ağırlık istasyonlarının bulunduğu Fitness Salonu,
Spinning Stüdyosu,
Plates Stüdyosu,
Yarı Olimpik Yüzme Havuzu
bulunmaktadır.

Acıbadem Üniversitesi Konukevi; 84 daire ve 252 yatak kapasitelidir. Tüm daireler, tek ve iki kişilik olmak üzere üç kişiliktir. Dairelerde mini buzdolabı, mikrodalga, kettle, mutfak lavabosu, yemek masası, saç kurutma makinesi, TV, dahili telefon ve tüm dairelerin kendisine ait banyosu bulunmaktadır. Öğrenci odalarında, yatak, yastık, yorgan, çalışma masası, duvarda sabit okuma lambası, tekerlekli ofis sandalyesi, stor ve kumaş perde, duvarlara sabitlenmiş dolap ve raflar, kasa bulunmaktadır. Konukevinde, kablosuz internet, merkezi ısıtma, kesintisiz sıcak su, jeneratör, elektronik kart geçiş sistemi, bavul odası, çamaşırhane mevcuttur. Ayrıca, öğrencilerin kendi yemeklerini yapabilecekleri hobi mutfağı bulunmaktadır. Etüt odasında grup çalışmaları için çalışma odaları, ortak kullanılan oyun odası, dinlenme salonunda TV, PlayStation, projeksiyon ve bilardo masası bulunmaktadır. Öğrenci Konukevi üniversiteye üç dakika yürüme mesafesindedir.

Vakıf kuruluşundan bu yana üniversite bünyesinde eğitim gören öğrencilere karşılıksız burs sağlamaktadır. Her yıl 205 tıp öğrencisine burs verilmektedir. Ayrıca Acıbadem Sağlık Grubu'nda çalışmakta olan hekimlerin bilimsel çalışmalarını (yurt içi, yurt dışı kongre katılımlarını; yurt içi ve yurt dışı yayınlarını) desteklemektedir.

Vakfın amacı Türkiye'nin sosyal, ekonomik, kültürel, teknolojik yönden gelişmesine katkılar sağlayacak girişim ve faaliyetlerde bulunmak, sanat ve spor dallarının gelişmesine yönelik çalışmalara destek olmak, çağdaş bilim anlayışına ve milli değerlere sahip, fikren, bedenen ve kültürel yönden sağlıklı, çağımızın gerektirdiklerine uygun seviyede eğitim almış nesillerin yetişmesine yardımcı olmak doğrultusunda her türlü faaliyetlerde bulunmaktır.

Acıbadem Üniversitesi SK
Acıbadem Holding

Resmî site

Ada tavşanları ailesi yaklaşık elli türden oluşan tavşanlar ve yaban tavşanlarından oluşur. Ada tavşanları ıslıklı tavşanlarla beraber Tavşanımsılar takımının üyeleri olarak oluşturmaktadır. Ada tavşanları ıslıklı tavşanlardan küçük tüylü kuyrukları, uzun kulakları ve arka ayakları ile ayrılır. Leporidler adını Latin leporislerinden almıştır ve lepusun tamlayanı yabani tavşandır.
Lepus hariç cinslerin tüm üyeleri genel olarak tavşan olarak adlandırılır. Lepus cinsleri ise genelde yaban tavşanı olarak adlandırılır. Buna rağmen iki tane farkı olsa da günümüzdeki taxonomy'in doğuşu jacrabbitslerin doğuşuyla Lebus'ta olduğu bilinmektedir ve genel olarak Pronolagus and Caprolagus yabani tavşan olduğu var sayılmaktadır.
Leporidler Okyanusya hariç tüm dünyada yerlidir. Okyanusya'ya gelişleri yerli memeliler için büyük bir tehdittir.
Ada tavşanlarının 18 kadar türü vardır; bunlardan bir bölümünün anayurdu Yenidünya(Amerika), bir bölümününki Eskidünya'dır (Avrupa, Asya ve Afrika).
Yenidünya'nın Sylvilagus cinsinden pamukkuyruk ada tavşanları, yer altındaki oyuk tünellerde yaşama alışkanlığında değildir. Ama dişi tavşan, yavrulayacağı zaman pek derin olmayan bir çukur kazar; bu çukurun içini de göğsünden ve karnından dökülen yumuşak tüylerle döşer. ABD'nin güney bölgelerinde yaşayan pamukkuyruklardan bataklık adatavşanını (Sylvilagus aquaticus) öbür ada tavşanlarından ayıran en büyük özellik, iyi yüzmesi ve su bitkileriyle de beslenebilmesidir.

Adalar, Prens Adaları, İstanbul Adaları ya da Kızıl Adalar (Yunanca: Πριγκηπονήσια Pringiponisia), İstanbul'un Anadolu Yakası'nın güney kıyılarının açıklarında, Marmara Denizi'nin kuzeydoğu kesiminde yer alan, ilin en az nüfuslu ilçesi ve takımadadır. İlçenin yüzölçümü 11 km²dir. Adalar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 6 metredir.
Büyüklü küçüklü 9 ada ve kıyıya yakın iki kayalıktan oluşur. Aynı zamanda İstanbul ilinin bir ilçesini oluşturan Adaların beşinde (Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedef Adası) yerleşim vardır. Sivriada, Yassıada, Kaşık Adası ve Tavşan Adası'nda ise sürekli ve düzenli yerleşim bulunmamaktadır. Kıyıya yakın kayalıkların (Yıldız ve Dilek kayalıkları) ise 1010 yılındaki depremde batmış olan Vordonos Adaları'nın zirveleri olduğu bilinmektedir. Adalar ilçesinin merkezi Büyükada olup, ilçe 5 mahalleden oluşmaktadır; Büyükada'daki Maden ve Nizam mahalleleri, Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada. 2013 verilerine göre nüfusu 16.166'dır.

Adalar, tarih boyunca çeşitli kaynaklarda ve dönemlerde çeşitli adlarla anılmıştır. Bunların en yaygını Batı kaynaklarının kullandığı "Prens Adaları" ya da "Prensler Adaları"dır. Bu ad adalara, Bizans döneminde soyluların, prenslerin, patriklerin hatta imparatorların sürgün yeri olarak kullanıldıkları; kimi kaynaklara göre de, Bizans İmparatoru II. Justinus 567'de Büyükada'da görkemli bir saray ve manastır yaptırdığı için verilmiştir. Antik dönemde adalara Dimonisi veya Demonisi (Cin Adaları) adası denmiş, Aristoteles "Demonisi"nin Heybeliada'da ilk kez bakır madeni işleten birinin adı olduğunu ve adaların giderek onun adıyla anıldığını ileri sürmüş, kendisi ise Halkedon (Kadıköy) Adaları demiştir. Yunan filozof Artemidoros, Pitiusa (Çamlı), Romalı tabiat bilgini Plinius, Propontidas (Marmara Adaları) derken Bizanslılar burada yaşayan keşişlerden dolayı Papadonisia (Papaz Adaları, Keşiş Adaları) demişler; tarihçi Hammer, Les İles des Saint (Evliya Adaları), Thomas Allom Demonesca, Türkler, topraklarının renginden dolayı Kızıl Adalar diye adlandırmışlardır.
Adaların Yunanca adları şöyledir; Büyükada (Πρίγκηπος/Prinkipos), Heybeliada (Χάλκη/Halki), Burgazadası (Αντιγόνη/Antigoni), Kınalıada (Πρώτη/Proti), Sedefadası (Τερέβινθος/Terebinthos, modern Yunanca: Αντιρόβυθος/Antirovithos), Yassıada (Πλάτη/Plati), Kaşıkadası (Πίτα/Pita), Sivriada (Οξειά/Ohia) ve Tavşanadası (Νέανδρος/Neandros).

Adalar, Dördüncü Zaman başlarındaki yerkabuğu hareketleri sırasında boğazlar açılıp Trakya-Kocaeli penepleninin güney kesimleri sularla kaplanırken, peneplenin su üstünde kalmış parçalarıdır. Adaların, Kocaeli Yarımadası'nın batısını kapsayan eski bir kitlenin parçaları oldukları, coğrafi konumları ve jeolojik yapı özelliklerinin yanı sıra, bölgenin denizaltı topoğrafyasından da anlaşılmaktadır. Burada, güneydoğuya doğru derinleşen bir platform Kocaeli Yarımadası'na doğru yavaş yavaş yükselerek Büyükada ile Dragos arasında 10–15 m derinlikte bir sırt haline gelir. Yapılan ölçüm ve araştırmalar, bütün adalar arasında, sular altında kalmış eski bir nehrin vadileri olduğu sanılan olukların; adaların kuzeybatısında da, Boğaziçi kanalının devamı olduğu tahmin edilen bir oluğun varlığını göstermektedir.
Adalar çeşitli yükseklikteki tepelerden oluşur. Büyükada'nın, Yüce (Aya Yorgi): 203 m, İsa (Hristos): 163 m, Tepeköy (Nevruz): 150 m, Avcı: 145 m'lik dört tepesi; Heybeli'nin Değirmen: 136 m, Köy 128 m, Makarios 98 m, Ümit 85 m yükseklikteki dört tepesi; Burgazadası'nın 170 m'lik Bayrak (Hristos) Tepesi, Kınalı'nın Çınar: 115 m, Teşvikiye: 115 m, Manastır: 93 m'lik üç tepesi vardır. Sedefadası 55 m'lik, Yassıada 46 m, Sivriada 90 m, Kaşıkadası 13 m, Tavşanadası da 40 m'lik birer tepeye sahiptirler. Adalarda akarsu ve göl yoktur.
Adaları merkez ve çevre olarak iki büyük gruba ayırmak mümkündür: Büyükada, Haybeliada, Burgaz ve Kaşıkadası merkez grubudur. Bu adalar, çevredeki Sedefadası, Tavşanadası, Yassıada, Sivriada ve Kınalıada'dan daha yüksektir.
Adalar'ın İstanbul'a uzaklıkları, en yakın Kınalıada, en uzak Tavşanadası olmak üzere 7 deniz miliyle 13,5 deniz mili (25 km) arasında değişir. Yassıada ile Sivriada hariç Adalar, en batıdaki Kınalıada'dan en doğudaki Sedef Adası arasında kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda 12 km'lik bir hatta dizilidir.
Takımadaları oluşturan 9 ada dışında, Bostancı ile Kınalıada arasında suyun oldukça sığ olduğu bölgede, biri Bostancı, diğeri Maltepe açıklarındaki sığlıkta, üzerlerinde fener bulunan iki kayalık yer alır. Bu kayalıklardan Bostancı'ya yakın olanı Vordonos Adası olarak bilinir. Bu adacığa Yıldız Kayalığı da denir. Maltepe'ye yakın olanının adı ise Dilek Kayalığıdır.
Adaların toprağı, demir oksitli kırmızı topraktır. Kireç tabakalarına karışmış bol miktarda demir filizi toprağa kızıl bir renk verir. Bu toprak, ağaç, meyve, sebze, çiçek tarımına elverişlidir. Çevre maden bakımından zengindir. Büyükada'da, Maden semtinde, eskiden demir çıkartılıp işlendiği; Heybeliada Çamlimanı'nda bakırla karışık demir yataklarının bulunduğu, ayrıca saf bakır madeni çıkarıldığı için adaya "bakır" anlamında Halki adı verildiği, boraks madeninin de bulunduğu bilinmektedir. Günümüzde demir ve bakır madenleri tükenmiş durumdadır.

Adaların iklimi ana çizgileriyle İstanbul kentinin aynıdır. Ancak konumları nedeniyle bazı özellikler de gösterir, örneğin sıcaklık birkaç derece daha fazladır. İstanbul Adaları'na en yakın meteoroloji istasyonları Göztepe, Kartal ve Yalova'nın değerlerine göre Adalar'daki yıllık ortalama sıcaklık yaklaşık 14 °C'dir. Günlük ortalama sıcaklıklar yılın hiçbir gününde 0 °C'nin altına inmemektedir. Dolayısı ile kışın kar pek az görülür. Yazın da İstanbul'un diğer bölgelerine oranla daha az yağış alır. Yıllık yağış miktarı adalar çevresinde 600 mm'nin üzerinde olup yağış rejimi, Marmara geçiş tipi ile benzerlik gösterir. Yağışın düşmesinde hava hareketlerinin yanı sıra bölgenin fiziki etmenleri de oldukça etkilidir. Örneğin bölgenin topoğrafik özellikleri, yağışın seyrelmesinde önemli bir faktördür. Adalar ve çevresinde yıllık ortalama yağışlı gün sayısı yaklaşık 120 gündür. Yine ortalama yağışlı gün sayısının en fazla olduğu mevsim kış mevsimi ve en az olduğu mevsim, özellikle temmuz ve ağustos ayları olmak üzere, yaz mevsimidir. Adalardaki bitkiler için en elverişli yağış tipleri, sağanak olmayan ve zamana yayılan bol yağışlardır. Çünkü sağanak yağışlar toprağın derinlerine nüfuz edemez ve yüzeysel akışlarla seyrelerek ortadan kaybolur. Günlük ortalama 25 mm'nin üstündeki yağışlar sağanak yağış, 25 mm'nin altındaki yağışlar ise normal yağış olarak kabul edilir. Sağanak yağışın en uzun süreli görüldüğü aylar kasım, aralık ve ocak aylarıdır. Kuraklığın en şiddetli olduğu dönem ise temmuz ve ağustos aylarına denk gelir. Ölçümlere göre Adalar ve çevresinde yıllık göreli nem oranı %73–77 arasındadır (Göztepe %77, Kartal %73, Yalova %75). Sise az rastlanır ve çabuk dağılır. Sonbahar, genellikle ilkbahardan daha sıcak geçer. İlkbahar aylarının özellikleri birkaç hafta içinde sona erer ve yaza geçilir. Rüzgâr rejimi de genelde İstanbul'un aynıdır, ama adaların konumları bu rüzgârların etkilerini yumuşatır. Yaz mevsiminde kuzeyin nemli ve serin havasını, ilkbahar ve kış mevsimlerinde ise güneyin ılıtıcı etkisini taşıyan bu rüzgarlar bitki örtüsü üzerinde genel olarak canlandırıcı etki yapar. Bu sayede pek çok bitki türü tomurcuklanma, yapraklanma ve çiçeklenme eğilimi gösterir. Karşı kıyıda bulunan Aydos, Kayış Dağı, Alemdağı, Küçük ve Büyük Çamlıca tepeleri, Kınalıada hariç diğer adaları poyraz rüzgârından korur. Kışın daha çok Karayel eser. Batı rüzgârı mayıs ayından itibaren aralıklarla esmeye başlar. Batı-karayel adalar çevresinde fırtınalara yol açan en tehlikeli rüzgârlardır. Sonbahar, kış ve ilkbahar aylarında zaman zaman esen lodos, adaları ısıtır. Sıcak mevsimlerde ise, yerel bir rüzgâr olan meltem havayı serinletir. Bu iklim ve rüzgâr özellikleri adaları sevilen bir yazlık ve dinlenme yeri yapar.
Adalar zengin ve çeşitli bir bitki örtüsünü sahiptir. Genelinde Marmara tipi geçiş iklimi görülmekle birlikte; Karadeniz'e kıyasla, kışları ılık ve yağışlı olarak geçen Akdeniz ikliminin özellikleri daha belirgindir. Sıcaklık şartları uygun olmasına rağmen Adalar, yağış dağılımı ve yapısından dolayı nemli ormanların gelişmesine elverişli değildir. Akdeniz ikliminin belirgin olmasının doğal bir sonucu olarak, Adalar'daki bitki örtüsünün çoğunluğunu soğuğa duyarlı kurakçıl ormanlar oluşturur. Makiler (özellikle ormanların tahrip olduğu yerlerde) ve çamlar, hakim doğal örtünün bileşenleridir. Akdeniz ikliminin tipik bitkisi olan makiler, ilkbaharda birden rengarenk çiçeklenir ve hoş kokular yayar. Taş meşesi, süpürge çalısı, sakız, kocayemiş, katırtırnağı, mersin, bodur ardıç, laden ayrıca yabani zeytin, kekik, lavanta, adaçayı, zakkum sık rastlanan türlerdendir. Adalar denilince akla gelen çamlar, makilerden sonra en yaygın bitki ve ağaç türüdür. En çok Heybeliada'da görülen çamlar, kızılçam da denilen "Pinus Brutia"lar grubundadır. Büyükada'nın kuzey kesimlerinde fıstık çamları, manastır ve mezarlıklar çevresinde serviler, yollarda akasyalar, ıhlamurlar, bahçelerde çeşitli süs ve meyve ağaçları bulunur. Adaların karakteristik bitkilerinden biri de mimozadır. Mimozalar yanında, adaların gülleri, şebboyları, petunyaları, lale ve sümbülleri, glayörleri, beyaz sarı pompon gülleri, ortanca ve kasımpatıları ünlüdür.
Meskun adalarda av hayvanı kalmadığı gibi artık tavşan da yoktur. Tavşanadası, Sivriada ve Sedefadası'nda adatavşanı bulunur. Bölge kuş açısından zengindir. Martılar, kargalar, karabatak, ispinoz, serçe, kızılgerdan (narbülbülü), kaya güvercini, sığırcık, saksağan, saka vardır. Av kuşlarından, mevsiminde keklik, bıldırcın, çulluk, yaban kazı görülür. Tarih boyunca balıkçılığın ana uğraş olduğu ünlü adalarda 1950'ler, hele de 1970'lerden sonra balık cinslerinin büyük kısmının nesilleri hızla tükenmiştir.

Adalarla ilgili tarihlenebilen ilk olay, Makedonya Kralı Büyük İskender'in komutanlarından Antigonos'un oğlu

Adi fındık (Corylus avellana), huşgiller (Betulaceae) familyasından Avrupa ve Anadolu'da doğal olarak yetişen çok yıllık çalı (ağaççık)türü. Ortalama 3 m, en fazla 5 m kadar uzunluğa sahiptir. Gövde çapı 15–18 cm, ortalama ömrü 80-100 yıldır.
Ilıman nemli iklim alanlarda yetişen bitki yarı gölgelik alanlara dayanıklıdır. 10 m'den 1700 m'ye kadar yüksekliklerde görülür. Birden çok gövde yapan çalı şekilli bitki, kış mevsiminde yapraklarını döker. Genç sürgünler sarımtırak-gri, yaşlı dallar gri-kahverengidir. Sonbaharda olgunlaşan meyveleri 1,5–2 cm boyutunda ve yumurta biçimlidir.
Adi fındıkta; çiçeklenme zamanı; Şubat-15 Nisan, olgunlaşma zamanı; Ağustos, Eylül ayları, toplanma zamanı; Eylül-Ekim ayları, ilk tohum tutma yaşı; 10. yıl, bol tohum yılı tekrarı 2 yılda birdir. 1000 adi fındık tanesi 800-1700 gr (ortalama 1250gr) ağırlığındadır. Çimlenmede %60-75 oranında başarı sağlanır.
Ağacın odunlarından fıçı, sandalye ve sepet yapımında yararlanılır. Kömüründen kara barut ve resim kömürü yapılır.

Adi gürgen (Carpinus betulus), huşgiller (Betulaceae) familyasından kerestesi değerli bir orman ağacı türü.
Dağılımı Avrupa'yı (İber Yarımadası hariç), Orta Avrupa'yı, İngiltere'nin güneyine ve İsveç'in güneyine kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Doğuya doğru Karadeniz üzerinden Kafkasya'ya ve kuzey İran'a ulaşır. Rakım dağılımı deniz seviyesinden Orta Avrupa'da 700 m, Batı Alplerde 1000 m ve İran'da 1800 m arasında değişmektedir.
Oldukça yavaş büyüyen ve yoğun dallı bir ağaç, gençken konik, daha sonra oval veya yuvarlak büyüyen bir ağaç. Ergin ağaçlar 10 m genişliğe ve 15–20 m yüksekliğe ulaşır. Ağaç yaşlandıkça dallar sarkmaya başlar. Genç dallar gri-kahverengidir: yaşlı dallar ve gövde koyu gri ve dikkat çekici derecede pürüzsüzdür. Yapraklar ilkbaharda taze yeşil bir renktir. Yaprağın keskin bir çift tırtıklı kenarı vardır ve yaprağın üst kısmı bir noktaya doğru incelir. Sonbaharda yapraklar rengi altın sarısına döner. Gürgen yıllık olarak budanırsa, kuru kahverengi yapraklar genellikle kışa kadar ağaçta kalır. Küçük fındıklar dekoratif ayrı meyve kümelerine asılır. Kök büyümesi yüzeye nispeten yakındır. Çürümüş yapraklar iyi toprak iyileştiricilerdir. Bir gürgen kolayca 200 yaşına ulaşabilir. Carpinus betulus'a yeterli yer verilirse daha sonraki yaşlarda yirmi metre yüksekliğe kadar geniş bir taç oluşturur.
Kuru toprakta ve nemli toprakta yetişebilir, kısa süreli su baskınlarına, dona  ve rüzgara dayanıklıdır. Toprakla ilgili çok az talepte bulunur, tınlı toprakları tercih eder. insanlar, (iri) evcil hayvanlar ve çiftlik hayvanlarında genellikle toksik etkisi yoktur. Bulvarlar ve geniş caddeler, parklar, meydanlar, mezarlıklar, endüstri alanı, büyük bahçeler ve ağaç çitlerinde dikimleri yapılır. Adi gürgen, ovalarda, tepelerde ve alçak dağ kuşağında meydana gelen, ılıman iklimlerin tipik bir mezofili türüdür. Yüksek yaz sıcaklıkları güneydeki dağılımını sınırlarken, çok dayanıklı bir türdür ve hatta don oyuklarında bulunur. Islak ağır kilden hafif kuru kumlu topraklara kadar tolere edebilmesine rağmen, asitliden kalkerliye kadar derin nemli ve iyi drene edilmiş toprakları tercih eder. Kısmi güneşli koşullarda yetişir ve aynı zamanda, kayın ağacından biraz daha az olmasına rağmen, Avrupa'daki birkaç güçlü gölgeye toleranslı yerli ağaçtan biridir. Bu nedenle bu tür hem ikincil bir tür hem de alt ağaç olarak rol oynayabileceği gibi, büyümesiyle verimliliği artan çıplak ve bozuk topraklarda kolonici olarak da rol oynayabilir. Karışık ormanlarda tehlikeli bir istilacı olabilir, meşe, dişbudak (Fraxinus excelsior) veya sarıçam (Pinus sylvestris) gibi değerli kereste türlerinden daha iyi ve daha hızlı yenilenir.
Adi gürgen, çoğunlukla yaprak döken meşelerin (Quercus robur, Quercus petraea) hakim olduğu karışık meşcerelerde yetişerek meşe-gürgen orman toplulukları oluşturur. Bu bitki örtüsü, tipik olarak Avrupa dişbudağı (Fraxinus excelsior), küçük yapraklı ıhlamur (Tilia cordata), yabani kiraz (Prunus avium), ova akçaağacı (Acer campestre), adi fındık (Corylus avellana) ile verimli topraklardaki klasik Avrupa ılıman ormanını temsil eder. Gürgen, kayın ormanlarında da (Fagus sylvatica) bulunabilir, saf meşcereler daha nadirdir.
Yaygın bir türdür. Bu türü etkileyen herhangi bir geniş çaplı tehdit bildirilmemiştir. IUCN Kırmızı Listesinde bu nedenle Asgari Endişe olarak değerlendirilir. Bu tür Avrupa, Kuzey Anadolu, Kafkaslar ve Rusya'da bulunur. Geniş bir alanda doğallaşmıştır. Dağılımının çoğunda yaygın bir türdür. İspanyol vasküler florasının Kırmızı Listesi'nde Hassas (D1+2) olarak listelenmiştir, ancak yalnızca yerel olarak nadir olduğu düşünülmektedir. Danimarka, Lüksemburg, İsviçre ve Büyük Britanya'da En Az Endişe Veren olarak listelenmiştir. Batı Asya'da Quercus iberica ile geniş yapraklı ormanlara hakimdir (1.000-1.200 m'ye kadar). Dağılımında yaygın bir tür olması nedeniyle, popülasyon sayılarına ilişkin kesin veriler yoktur. Geniş yapraklı yaprak döken ormanlarda (Quercus-Fagus) veya karışık ormanlarda (Abies-Picea-Fagus) veya bazen düz yerlerde saf meşcereler oluşturarak bulunur. Tür, hayvanlar tarafından çiğnendiğinde kabuk hasarına karşı dirençlidir, dış yüzeyi tamamen kaldırıldığında bile, maruz kalan kambiyum genellikle tamamen iyileşir. Tohumların çoğu hayvanlar ve kuşlar tarafından alındığı için rejenerasyon yavaş bir süreçtir ve tohumların çimlenmesi iki ila üç yıl sürebilir. Odunu ağır ve çok serttir ve aletler ve bina yapımında kullanılır ve geleneksel olarak öküz boyundurukları, doğrama tahtaları ve ağır kirişler için kullanılırdı. Aynı zamanda sıcak ve yavaş yanar, bu da onu çok uygun bir odun yapar; neredeyse kömüre eşit bir kalorifik değere sahiptir. Bu tür bir süs ağacı olarak yetiştirilir ve budamaya iyi dayandığı ve yoğun bitki örtüsüne sahip olduğu için, çit ve budamacılık için çokça kullanılmıştır; birkaç çeşit mevcuttur. Bu tür için şu anda yürürlükte olan veya şu anda gerekli olan bilinen bir koruma eylemi yoktur.
Kayıtlı salgınların olmaması nedeniyle, adi gürgen üzerindeki belirli hastalıklar ve zararlılar kapsamlı bir şekilde çalışılmamıştır. Adi gürgen yakındaki daha değerli ağaçların yanında duyarlı bir konukçu olabileceğinden, kansere neden olan Nectria cinsinin veya Armillaria cinsinin kök çürümesine neden olan genel mantar enfeksiyonları bildirilmiştir. Carpinus cinsindeki diğer türler gibi, Lymantria dispar tarafından saldırıya uğrayabilir. Aynı zamanda Thaumetopoea processionea için duyarlı bir konakçıdır.
Adi gürgen odunu beyaz, yoğun, çok sert ve sağlamdır. Aslında gürgen adı, sertliğine atıfta bulunularak 'boynuz ağacı' anlamına gelir. Bununla birlikte, ağaçlar düzensiz bir şekle sahip olma eğilimindedir. Odunun çapraz taneleri vardır ve bu nedenle işlenmesi zordur. Esnek değildir ve kurutma işlemi sırasında büyük ölçüde küçülür. Bu sebeplerden dolayı gürgen ticari açıdan düşük ilgi görmüştür ve hiçbir zaman endüstriyel olarak yetiştirilmemiştir. Geçmişte metallerin kıt ve pahalı olduğu dönemlerde daha çok alet sapları, değirmen çarkları, tarım aletleri, ahşap perçinler vb. gibi aşınmaya karşı direnç gerektiren küçük parçaların yapımında kullanılırdı. Daha yakın zamanlarda döşeme, bilardo ipuçları, bagetler ve piyano mekanizmaları için ve bazen de akçaağaç alternatifi olarak kullanılmaktadır. Odun yavaş yandığından yüksek kalorifik değere sahiptir, bu da onu mükemmel bir yakacak odun ve odun kömürü yapar. Kök emicilerden yenilenebilme özelliğinden dolayı, meşelerin yanında karışık baltalıklarda yetiştirilebilir ve epikormik dalların üretilmesini sınırlandırır. Budama yapıldığında bile iyi tepki verir, bu da onu iyi bir çit ve yem ağacı yapar. Adi gürgen ayrıca toprağın erozyon ve heyelanlardan korunması için çıplak eğimli alanlarda ağaçlandırma plantasyonlarında meşe ile dikilir ve gerektiğinde çalı olarak muhafaza edilir. Süs amaçlı farklı çeşitleri mevcuttur; daha sık kullanılanlardan biri, normal balon şeklinde bir taç ile 'Fastigicata', daha nadir olarak, yoğun gözyaşı şeklinde 'Columnaris' veya küçük ve derin loblu yaprakları olan 'Incisa'dır. Kent parklarında, bahçelerde ve yol kenarlarında, yerel olarak daha zengin topraklarda bol miktarda bulunabilirler.

Adi kızılağaç (Alnus glutinosa), huşgiller (Betulaceae) familyasından 20–30 m'ye ulaşabilen esmer kabuklu ve seyrek dallı bir türdür.150-200 yaşına kadar yaşayabilir.

Adi kızılağaç, Avrupa'nın çoğunda bulunabilen ve hızlı büyüyen yaprak döken bir ağaçtır. Ağaç yetiştiriciliği ve odun endüstrisindeki çoklu kullanımları nedeniyle, ağaç önemli bir orman türü olarak kabul edilmektedir. Kara kızılağaç oldukça yumuşaktır, ancak su altında tutulduğunda dayanıklıdır, dolayısıyla su altı yapıları ve daha küçük tekneler için kullanılır. Ağaç, ekolojik olarak kış boyunca yaban hayatı için değerli bir besin kaynağı sağlar. Adi kızılağaç, ılımlı ila soğuk bir iklimi tercih eder ve en iyi nehir kıyıları ve bataklıklar gibi yüksek su seviyesinin olduğu derin topraklarda yetişir. Bu lokasyonlarda taşkın kontrolüne ve nehir kıyılarının stabilizasyonuna da katkıda bulunur. Adi kızılağaç, azot bağlama kabiliyeti nedeniyle, diğer bitkiler için toprak koşullarını iyileştirme ve böylelikle azotlu gübre ihtiyacını en aza indirme yeteneği ile değerli bir öncü türdür. Bununla birlikte, ağaç ışık talepkardır ve sonunda yeni ve komşu ağaçların rekabetine dayanamaz.
Yaygın kızılağaç, yaban hayatı için yiyecek ve barınak sağlar ve çok sayıda böcek, liken ve mantar tamamen ağaca bağımlıdır. Öncü bir türdür, boş arazileri kolonize eder ve arkasında diğer ağaçlar belirdikçe karma ormanlar oluşturur. Sonunda yaygın kızılağaç ormanlık alanlarda ölür çünkü fideler orman tabanında bulunandan daha fazla ışığa ihtiyaç duyar.

Sakallı kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. barbata)
Yapışkan kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. glutinosa)
Toros kızılağacı (Alnus glutinosa subsp. antitaurica)
Huş yapraklı kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. betuloides)

Ak pelikan, beyaz pelikan ya da ak kutan (Pelecanus onocrotalus), pelikangiller (Pelecanidae), familyasından çok büyük bir su kuşu türüdür. Avrupa'nın güneydoğusundan Asya'ya yayılan bölgede ve Afrika'da bataklıklarda ve sığ göllerde yaşar.

Ak pelikan çok büyük bir kuştur ve pelikanlar arasında yalnızca tepeli pelikan ak pelikandan ortalama olarak daha büyüktür. Kanat genişliği 226 ila 360 cm. arasındadır ve maksimum kanat genişliği yaşayan uçan hayvanlar arasında büyük albatroslardan sonra ikinci en büyük kaydedilmiş kanat genişliğidir. Ak pelikanın toplam boyu 140 ile 180 cm. arasında değişir ve çok büyük gagasının uzunluğu 28,9 ila 47,1 cm. arasındadır. Erişkin erkek kuşlar 9 ila 15 kg. ağırlığındadır ancak Palearktikte bulunan büyük ırklar genellikle 11 kg. ağırlığındadır ve nadiren 13 kg.'ı geçerler. Erişkin dişi kuşlar 5,4 ila 9 kg. arasında daha az ağır ve büyüktürler. Standart ölçüler arasında kanat kiriş ölçüsü 60 ila 73 cm., kuyruk 16 ila 21 cm., tarsus ise 13 ila 14,9 cm. arasındadır. Farklı bölgelerdeki pelikanlar üzerinde yapılan ölçümler Batı Palearktik'te yaşayan pelikanların Asya ve Afrika'da yaşayanlardan daha büyük olduklarını göstermektedir.

Erişkin olmayan ak pelikanların tüyleri gri renklidir ve uçuş tüyleri de koyu renklidir. Havada süzülerek uçarken zarif bir görüntü sergileyen pelikanın boynu aşağı doğru bükülerek başı gövdesine yakın ve aynı hizada durur. Üreme mevsiminde erkeğin başındaki deri pembemsi tonda iken dişinin başındaki deri turuncumsu tonda olur. Tepeli pelikandan saf beyaz tüyleri, göz çevresindeki tüysüz pembe derisi ve pembemsi ayakları ile ayırt edilir. Erkekler dişilerden daha büyüktür ve uzun gagaları aşağıya doğru kavisli olarak büyür. Dişilerin gagaları ise daha kısa ve düzdür. Asya'da yaşayan Pelecanus philippensis ak pelikandan biraz daha küçüktür ve tüyleri kahverengimsi gri iken gagası daha soluk ve mat renklidir. Benzer şekilde küçük pelikan da daha küçük boyutludur, tüyleri kahverengimsi-gridir, gagası açık pembe ile gri renktedir ve sırtında soluk pembe renkli tüyler bulunur.
Ak pelikan su yaşamına çok iyi uyum sağlamıştır.Kısa ve kuvvetli bacakları ile tamamen perdeli ayakları su içinde kolay ilerlemesine ve su yüzünde havalanmasına yardımcı olur. Su yüzünden garip şekilde havalanmasına karşın bir kere uçmaya başladıktan sonra uzun kanatlı pelikanlar kuvvetli uçucudurlar ve genellikle V şeklinde gruplar hâlinde uçarlar.

Ak pelikanlar genellikle ılık tatlı su havzalarında bulunan kuşlardır. Akdeniz'in doğusundan Vietnam'a kadar Avrasya'ya dağılmış hâlde üreme kolonileri mevcuttur. Avrasya'da tatlı ya da acı su havzalarında, göl kıyıları ve akarsu deltalarında, lagünlerde, bataklıklarda genellikle yuva yapma amaçlı olarak yoğun sazlıkların yanında yaşarlar. Ayrıca Afrika'da Sahra Çölü'nün güneyinde yıl boyu göç etmeyen popülasyonları vardır. Afrika'da genellikle tatlı su gölleri ile sodalı göllerin kıyısında bulunduğu gibi deniz kıyısı ile haliçlerde de yaşarlar. Üreme dönemi sırasında göçmen popülasyonlar Doğu Avrupa'dan Kazakistan'a kadar olan bölgede bulunurlar. Avrasya ak pelikan popülasyonunun %50'sinden fazlası Romanya'da Tuna Deltası'nda ürerler. Ayrıca Bulgaristan'da Burgaz yakınıdaki göllerde ve Srebarna Gölü'nde de çok sayıda bulunurlar. Pelikanlar Tuna'ya mart sonu ve nisan başı gibi gelir üreme döneminden sonra da eylül ile kasım sonu arasında ayrılırlar. Avrupa pelikanlarının kışlakları tam olarak bilinemese de genellikle Afrika'nın kuzeydoğusundan Irak ile Hindistan'ın kuzeyine kadar olan kuşak içinde kışlarlar. Pakistan'da çok sayıda Asya popülasyonu kışlar. Genel olarak ovalarda bulunan bu kuşlara Doğu Afrika ve Nepal'da 1.372 m. rakıma kadar olan yerlerde de rastlanır.

Ak pelikanlar asıl olarak balık ile beslenir. Pelikanlar sabah erken tündeikleri yuvalarından beslenmek için ayrılırlar ve Çad ile Kamerun'da gözlemlendiği gibi 100 km.'ye kadar avlanmak için uçarlar. Günlük besin ihtiyaçları 0,9 ila 1,4 kg arasında balıktır. Buna göre yaklaşık 75.000 kuştan oluşan ve Tanzanya'da Rukwa Gölü'nde bulunan en büyük ak pelikan kolonisinin yıllık balık tüketimi 28.000 tona yaklaşır. Avlanan balıklar genellikle 500 ila 600 g. ağırlığında oldukça büyük balıklardır. Avrupa'da bayağı sazan, Çin'de kefal, Hindistan'da da Aphanius dispar türü sazan balığını tercih ederler. Afrika'da ise Haplochromis ve Tilapia cinsi yaygın bulunan çiklitleri tercih ettikleri görülür. Pelikanın büyük boğaz kesesi yalnızca kepçe görevi görür. Pelikan gagasını suyun altına soktuğunda boğaz kesesi açılarak büyük bir kepçe gibi su ve balığı içine alır. Kuş kafasını sudan çıkarınca küçülen kese suyu dışarı atarken balığı içeride hapseder. 6 ila 8 arası ak pelikan su üzerinde at nalı şeklinde bir düzen oluşturarak birlikte avlanırlar. Gagalarını aynı anda suya batırarak boğaz keseleri ile oluşturdukları çember içinde kalan tüm balıkları avlarlar. Özellikle sığ sularda çoğunlukla grup hâlinde avlanır ve beslenirler ancak yalnız başına avlanan pelikanlara da rastlanır.
Pelikanlar yalnızca balıklarla beslenmezler ve aslında fırsatçıdırlar. Bazı durumlarda, özellikle Güney Afrika kıyılarında gözlemlendiği gibi diğer kuşların yavrularını da yedikleri görülür. Güney Afrika'da üreme döneminde pelikanların Morus capensis türü sümsük kuşlarının yaklaşık 2 kg ağırlığındaki yavrularını yedikleri görülmüştür. Benzer şekilde Namibya'da karabatak yumurta ve yavrularını kendi yavrularına yedirdikleri gözlemlenmiştir. Yerel pelikan popülasyonu yerel karabatak popülasyonuna öyle bağlıdır ki bölgedeki karabatak popülasyonu azaldığında pelikan popülasyonunun da azaldığı görülmüştür. Ak pelikanlar ayrıca kabuklular, iribaşlar ve hatta kaplumbağalarla da beslenirler. İnsanların bıraktıklarını kolaylıkla kabul ederler ve besinlerinde sıra dışı kalemlere de rastlanmıştır. Kıtlık zamanlarında pelikanların martıları ve ördek yavrularını da yedikleri görülmüştür. Martıları yemeden önce suyun altında tutarak boğar ve öyle yerler. Pelikanlar ayrıca diğer kuşların avlarını da çalabilirler.

Ilıman bölgelerde nisan ile mayıs ayında başlayan üreme mevsimi Afrika'da tüm yılı kapsar ve Hindistan'da ise şubat ile nisan arasında başlar. Çok sayıda pelikan koloniler hâlinde bir arada ürerler. Dişi kuş ortalama iki olmak üzere bir ila dört adet arasında yumurta yumurtlar. Yuva yerleri değişkenlik gösterir. Bazı popülasyonlar ağaçlarda çalı çırpıdan ibaret yuvalar yaparken, Afrika'da üreyenlerin tamamı dahil çoğunluğu yerde otlar, çlırpılar ve tüylerde oluşan yuvalarda ürerler. Yavruların bekımını erkek ve dişi birlikte yapar. Kuluçka süresi 29 ila 36 gün arasındadır. Yumurtadan tüysüz çıkan yavrular kısa sürede kara-kahverengi hav tüyler çıkarırlar. Koloni yumurtalar çatladıktan 20 ila 25 sonra gruplar hâlinde toplanır. Yavrular 65 ila 75 günlükken palazlanırlar. Yavruların yaklaşık 565'i erişkinliğe erişir ve cinsel olgunluğa erişme yaşı 3 ila 4 yıldır.

Pelikanlar özellikle büyük boyutları sayesinde yırtıcı kuşlardan korunurlar ancak simpatrik Haliaetus türü kartallar özellikle yumurtaları, yumurtadan yeni çıkmış ya da palazlanmış yavruları avlayabilir. Ara sıra çakallardan aslanlara etçil memeliler de pelikanlara ve yavrularına saldırabilir. Büyük bir memeli yırtıcının ya da insanların koloniye yaklaşması hâlinde pelikanlar kendilerini koruma amaçlı olarak yuvalarını terk ederler. Ayrıca timsahlar ve özellikle de Afrika'da Nil timsahı yüzen pelikanları öldürüp yemektedir.

Günümüzde bazı bölgelerde balıkların aşırı avlanması nedeniyle ak pelikanlar besin bulabilmek için uzun mesafeler katetmek zorunda kalmaktadır. Ak pelikanlar çeşitli şekillerde insanlar tarafından istismar edilmektedir. Boğaz keseleri tütün kesesi yapmak için kullanılır. Derileri yüzülerek tabaklanır. Guanosundan gübre olarak yararlanılır. Yavru pelikanların yağları Çin ve Hindistan'da geleneksel tıp uygulamalarında kullanılır. Etiyopya'da etleri için avlanırlar. İnsanlar tarafından verilen rahatsızlıklar, avlanma ve üreme alanlarının kaybı ak pelikanların popülasyonunun azalmasına neden olan faktörler arasındadır. Popülasyonşarın özellikle Palearktik'te azaldığı gözlemlenmiştir.
Afrika-Avrasya Göçmen Sukuşları Korunması Sözleşmesi'nde yer alan kuş türlerinden biri de ak pelikandır. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından asgari endişe altındaki türler arasında listelenmiştir. Genel olarak bakıldığında ak pelikan, pelikanlar arasında en yaygın olarak dağılmış türdür. Bazı bölgelerde büyük koloniler bulunsa da popülasyon büyüklüğü açısında kahverengi pelikan ve muhtemelen Avustralya pelikanının ardından gelir. Avrupa'da 7.345 ile 10.000 üreyen çift olduğu tahmin edilmektedir ve bunların 4.000 çifti Rusya'da yuvalanmaktadır. Göç döneminde İsrail'de 75.000 den fazla ak pelikan gözlemlenmiştir ve Pakistan'da kışları 45.000 kadar kuşun kışladığı tahmin edilmektedir. Afrika kıtasındaki tüm kolonilerde 75.000 çift kuşun bulunduğu tahmin edilmektedir.

Ak pelikan Romanya'nın ulusal kuşudur. Sıklıkla hayvanat bahçelerinde ya da yarı açık kolonilerde esaret altında tutulurlar. Londra'da St.James Parkında bulunan koloni 1664 yılında Rusya elçisi tarafından II. Charles'a hediye edilmiş olan çiftten türemiştir. Bu hediye elçilerin kuş hediye etmesi geleneğini de başlatmıştır.

TRAKUS Türkiye'nin anonim kuşları - Ak pelikan fotoğrafları
BirdLife Species Factsheet4 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Great White Pelican videos, photos & sounds21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on the Internet Bird Collection
(Great) White Pelican – Species text in The Atlas of Southern African Birds16 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

BJK Akatlar Spor Kompleksi, Akatlar, İstanbul'da bulunan spor salonu. Beşiktaş (basketbol takımı), Beşiktaş (kadın basketbol takımı) ve Beşiktaş (kadın voleybol takımı)bu salonu kullanmaktadırlar. 2004 yılında açılmıştır.

45 dönümlük arazi üzerinde yer almaktadır. Arazide; çok amaçlı spor salonu, 6 adet tenis kortu, bir büyük 4 adet halı saha, kapalı otopark, kapalı yüzme havuzu, fitness salonu, Türkiye'nin en büyük bowling salonu, alışveriş merkezi ve restoranlar olarak planlanmış; şu anda 5.600 metrekare zemine oturan, 8.500 metrekareyi kapsayan spor salonu faaliyete geçecek hale getirilmiştir.
2013-14 sezonu başında İntegral Forex ile yapılan sponsorluk anlaşması ile 3 yıl boyunca Akatlar Arena'nın ismi Beşiktaş İntegral Forex Arena olarak değiştirilmiştir. İntegral Forex ile yapılan sponsorluk anlaşmasının sonlandırılmasının ardından yeniden BJK Akatlar Arena olarak anılmaktadır. 10 Ağustos 2022 tarihinde Emlakjet ile yapılan isim sponsorluğu kapsamında salonun adı Beşiktaş Emlakjet Spor Kompleksi olmuştur.28 Haziran 2024'te yapılan sponsorluk anlaşma gereği salonun ismi BJK Fibabanka Spor Kompleksi olmuştur.

Akmerkez, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde, Kültür Mahallesinde yer alan bir alışveriş merkezidir.

Akkök, Tekfen ve İstikbal gruplarının dünya ölçeğinde bir alışveriş merkezi kurma girişimi, 18 Aralık 1993 tarihinde Akmerkez'in doğumuyla sonuçlandı. Binanın mimari projesi Prof. Dr. Fatin Uran tarafından tasarlandı. Kısa zamanda alışveriş ve eğlence anlayışına getirdiği yüksek standartlarla, Uluslararası Alışveriş Konseyi ICSC 'nin de dikkatini çekerek, 1995 yılında "Avrupa'nın En İyi Alışveriş Merkezi" seçildi. Aynı konsey 1996 yılında dünyanın en iyi alışveriş merkezi olarak Akmerkez'i seçti ve bu dalda verilen en büyük ödül olan "ICSC International Design and Development" ödülünü verdi. Dünyada bu iki ödüle layık görülen ilk alışveriş merkezi olan Akmerkez, 1999 yılında Madrid'de "ICSC-Solal Merit" ve 2001 Martında Torino'da aynı ödüle "Vitrin Düzenleme Yarışmaları" ile topluma sağladığı katkılardan ötürü bir kez daha layık görüldü. Şubat 2010'da yenilendi.

Dört kattan oluşan Akmerkez Alışveriş Merkezi'nde yıl boyu çalışan iklimlendirme cihazları, yangın ihbar ve söndürme sistemleri, modern güvenlik sistemleri, devamlı müzik yayını, bina otomasyonu bulunmaktadır. 180.000 metrekarelik alana kurulu komplekste alışveriş merkezinin yanı sıra, 14 ve 17 katlı ofis katlarıyla 24 katlı rezidans binası vardır. Üçgen bir alana yayılmış olan alışveriş merkezinin 3 atriumu, ana dolaşım yolları ile birbirine bağlanmıştır. 41 yürüyen merdiven, 2 panoromik asansör, yayalara ve servise açık 30 asansörü bulunmaktadır. Akmerkez, dünya ortalaması %85 olan mağaza kiralama yüzdesini %98'lere taşımıştır. 246 mağazaya sahiptir.

Ayda 1-1.5 milyon insan tarafından ziyaret edilen (hafta içi 40-45 bin, hafta sonu ve özel günlerde 70 bin ve üzeri) her gün 10.00-22.00 arası hizmet veren Akmerkez'de temizlik, güvenlik ve genel bakım konularında; 120 kişilik temizlik, 146 kişilik güvenlikle birlikte, 116 kişiden oluşan teknik ve yönetim kadrosu görev yapmaktadır. Akmerkez, 18 Aralık 1993 tarihinde açıldı. 4 Aralık 2003 tarihinde tadilatla yenilendi.

2003 yılında "Avrupa'nın En İyi Alışveriş Merkezi" ile "Dünyanın En İyi Alışveriş Merkezi" ödüllerine layık görüldü.
15 Nisan 2005 tarihinde Akmerkez halka açıldı ve İMKB'de işlem görmeye başladı.

Akmerkez Resmi Web Sitesi 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akra, Atlas Okyanusu'nun bir parçası olan Gine Körfezi'nin güney kıyısında yer alan Gana'nın başkenti ve en büyük şehridir. 2021 nüfus sayımı itibarıyla, 20,4 km² (7. 9 sq mi), 284.124 kişilik bir nüfusa ve 3.245 km² (1.253 sq mi) büyüklüğündeki daha büyük Büyük Akra Bölgesi, 5.455.692 kişilik bir nüfusa sahiptir. Yaygın kullanımda "Akra" adı genellikle, 199,4 km²'yi (77,0 sq mi) kapsadığı 2008'den önce var olduğu şekliyle Akra Metropolitan Bölgesi topraklarına atıfta bulunur.
İngiliz James Kalesi, Hollanda Crêvecoeur Kalesi (Ussher Kalesi) ve Danimarka Christiansborg Kalesi etrafındaki farklı yerleşimlerin sırasıyla Jamestown, Usshertown ve Christiansborg olarak birleşmesinden oluşan Akra, 1877-1957 yılları arasında Britanya kolonisi Altın Sahili'nin başkenti olarak hizmet vermiş ve o zamandan beri modern bir metropole dönüşmüştür. Başkentin mimarisi, 19. yüzyıl sömürge mimarisinden modern gökdelenlere ve apartman bloklarına kadar uzanan bu tarihi yansıtmaktadır.
Akra, Büyük Akra Bölgesi'nin ekonomik ve idari merkezidir ve yaklaşık 4 milyon insanın yaşadığı ve Afrika'nın on üçüncü en büyük metropol alanı olan daha büyük Büyük Akra Metropoliten Alanı'nın (GAMA) merkezi olarak hizmet vermektedir. Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı adlı düşünce kuruluşu 2020 yılında Akra'yı "Gama" düzeyinde bir küresel şehir olarak tanımlayarak artan uluslararası etki ve bağlantı düzeyine işaret etmiştir.

 Chicago, Amerika Birleşik Devletleri
 Washington, DC, Amerika Birleşik Devletleri
 Adana, Türkiye (2012)
 Samsun, Türkiye (2012)

Google Earth Akra, Gana 25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Photo-stream of Akra u=icn fotolar 23 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akra fotoğrafları

Akropolis (Grekçe: ἀκρόπολις; Modern Yunanca: ακρόπολη, ἄκρος "yukarıda bulunan, yüksek ve πόλις "Şehir") Antik Yunan kentlerinde, kentlerin yanıbaşındaki tepelerde inşa edilen hisarlara ve bu yapıların bulunduğu özel alanlara verilen addır.
Klasik dönem Yunanistan'ında her önemli yerleşme yerinin bir akropolisi vardı ve akropolisler büyük şehirlerin en önemli bölgeleriydi. Dini işlevi de bulunan akropolislerde tapınaklar, hazinedarlıklar ve çeşitli kurumlar da yer alırdı. MÖ 5. yüzyılda yalnızca tapınaklara ayrılmış olan akropolisler, bir tepe üzerinde bulunmasından ötürü saldırı esnasında kent halkının sığınağı olarak kullanılmaktaydı.
Eski Yunan Medeniyeti, Yunanistan'ın yanı sıra Anadolu'da da çok sayıda akropolis inşa etmiştir. Bugün hala ayakta duranlar arasında Arykanda, Assos, Pergamon (Bergama), Kaunos, Olympos, Phaselis sayılabilir.

Akropolislerin en ünlüsü Atina Akropolisi'dir. Attika ovasında, deniz düzeyinden 152 m yükseklikte 270x150 boyutlarında bir kayalık olan Atina Akropolis'ine Cilalı taş devrinde yerleşildi. Tunç devrinde (MÖ yaklaşık 3000) evler ve bir kral sarayı yapıldı.Günümüze kalan görkemli yapılar, Milattan önce 5. yüzyılda devlet adamı Perikles tarafından başlatılan geniş bir yapı programı sonucunda gerçekleştirildi. Yapılış sıralarına göre Atina Akropolisi'ndeki başlıca yapıtlar şunlardır:

Partenon: MÖ 437-432
Propylaion (kapılı giriş) : MÖ 437-432
Athena tapınağı : MÖ 427-424
Erehteyon : MÖ 421-405
Bu yapıların önemli bölümleri hâlâ ayaktadır. Sanayinin yarattığı çevre kirlenmesinden korunmaları için hazırlanan kapsamlı bir restorasyon programı, 1980 yıllarından bu yana sürdürülmektedir.

Akçaağaç (Acer), ağaçların ve çalıların bir cinsidir. Cins, Sapindaceae familyasına yerleştirilir. Çoğu Asya'ya özgü olan yaklaşık 132 tür vardır, ayrıca Avrupa, kuzey Afrika ve Kuzey Amerika'da bir miktar vardır. Yalnızca bir tür, Acer laurinum, Güney Yarımküre'ye kadar uzanır. Türkiye'de Ova akçaağacı, Çınar yapraklı akçaağaç, Dağ akçaağacı, Beşparmak akçaağaç, Toros akçaağacı, Doğu akçaağacı, Tatar akçaağacı, Kayın gövdeli akçaağaç, Gürgen yapraklı akçaağaç gibi türler doğal olarak yetişir. Kırmızı akçaağaç, Japon akçaağacı, Şeker Akçaağacı ve Dişbudak yapraklı akçaağaç gibi türler park ve bahçelerde peyzaj amaçlı kullanılır.
Cinsin tip türü, Avrupa'daki en yaygın akçaağaç türü olan Acer pseudoplatanus, çınar yapraklı akçaağacıdır. Akçaağaçların genellikle kolayca tanınabilir avuç içi (ing:palmate) yaprakları (Acer negundo bir istisnadır) ve ayırt edici kanatlı meyve’leri vardır. 
Akçaağaçların en yakın akrabaları at kestanesi'dir. 
Akçaağaç şurubu bazı akçaağaç türlerinin özsuyundan yapılır.

"Akçaağaç" cinsinin bilinen en eski kesin temsilcisi fosil, Kuzey Amerika/Asya Ayrımları için tanımlandı

Çoğunlukla kışın yaprağını döken ağaç ve ağaççık halinde odunsu bitkilerdir. Sürgünlerde karşılıklı olarak yer alan tomurcuklar ya kiremitvari dizilen pullar veya dışarıdan görülen iki pul ile örtülmüştür. Uzun saplı yapraklar basit, loplu veya tüysüdür. Yapraklar bazılarında sapından koparılınca süt çıkar.
Çiçekler erdişi veya bir evciklidir. Kısa sürgünlerde dik duran veya aşağı sarkan salkım, mürekkep salkım vaziyetinde yer alırlar. Çanak ve taç yapraklar çoğunlukla 5 parçalıdır. Bazen taç yaprak hiç yoktur. Stamen 4-8 kadar fakat genellikle 8 tanedir. Ovaryum iki gözlüdür. Genellikle 2 ender olarak da 3 nuks (kanatlı meyve) gelişir. Bir tür hariç (şeker akçaağacı - Acer saccharum) diğerlerinde çimlenme epigeiktir.
Gövdelerinin genç yaşlarda düzgün pürüzsüz, sonraları derin çatlaklı levhalar halinde parçalanmış kabukları vardır. Birçoğu yaz sürgünü yapar. Sonbaharda yedek madde olarak nişasta depo ederler. Sürgünlerin uçlarında nişasta, tanen, şekerli madde salan türler vardır.

Kerestesi sarı ya da pembe beyaz renkli, parlak ve dağınık gözenekli olan akçaağaçların odunları genellikle ağır, beyaz ve serttir. Yarıldığı zaman basit geçitli dağınık iletim boruları, en fazla 4 sıra halinde uzanan parlak özışınları göze çarpar. Bazılarında öz odun koyu renkte ve belirgin, bazılarında ise farksızdır.
Başta tornacılık olmak üzere değişik amaçlar için kullanılan odunlarından başka bazı türlerin besi suyundan özel şuruplar yapılmaktadır.

Işık ihtiyaçları yüksektir. Ancak yarıgölge şartlarında da yetişebilmektedirler. Genellikle iyi drene edilebilen, organik maddece zengin ve killi topraklarda iyi yetişir. Akçaağaçlar tohumla, çelik, kalem ve göz aşılarıyla çoğatılabilmektedir. Tohumla çoğaltmada ekimden önce tohumun tabi olacağı işlemler çok değişiktir. Yalnızca dişbudak yapraklı akçaağaç (Acer negundo) türünün tohumunda herhangi bir çimlenme engeli yoktur.
Her mevsimde ayrı bir renk alan yaprakları, bazılarının göz alıcı çiçek ve meyvelerinden dolayı park ve bahçelerde yetiştirilirler.

Akçaağaçlar dünyanın tropik bölgeleri dışında kalan birçok yerinde Asya, Avrupa, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika' da doğal yayılış gösteren çok sayıda türe sahiptir.

Himalaya akçaağacı (Acer acuminatum)
Geniş akçaağaç (Acer amplum)
Sivri yapraklı akçaağaç (Acer argutum)
Florida akçaağacı (Acer barbatum)
Asya akçaağacı (Acer barbinerve)
Çin akçaağacı (Acer buergerianum)
Acer caesium
Acer calcaratum
Campbell akçaağacı (Acer campbellii)
Ova akçaağacı (Acer campestre) Türkiye.
Kırmızı çizgili akçaağaç (Acer capillipes)
Beşparmak akçaağaç (Acer cappadocicum) Türkiye.
Gürgen yapraklı akçaağaç (Acer carpinifolium)
Acer caudatum
Asma yapraklı akçaağaç (Acer circinatum)
Sarmaşık yapraklı akçaağaç (Acer cissifolium)
Meşin yapraklı akçaağaç (Acer coriaceifolium)
Alıç yapraklı akçaağaç (Acer crataegifolium)
David akçaağacı (Acer davidii)
Devil akçaaağacı (Acer diabolicum)
Ihlamur yapraklı akçaağaç (Acer distylum)
Acer elegantulum
Faber akçaağacı (Acer fabri)
Yelpaze yapraklı akçaağaç (Acer flabellatum)
Forrest akçaağacı (Acer forrestii)
Girald akçaağacı (Acer giraldii)
Kayalık dağı akçaağacı (Acer glabrum)
İspanya akçaağacı (Acer granatense)
Büyük dişli akçaağaç (Acer grandidentatum)
Kağıt kabuklu akçaağaç (Acer griseum)
Yunan akçaağacı (Acer heldreichii)
Henry akçaağacı (Acer henryi)
Hers akçaağacı (Acer hersii)
Toros akçaağacı (Acer hyrcanum) Türkiye.
Dolunay akçaağacı (Acer japonicum)
Düz kabuklu akçaağaç (Acer laevigatum)
Defne yapraklı akçaağaç (Acer laurinum)
Acer laxiflorum
Beyaz kabuklu akçaağaç (Acer leucoderme)
Lobel akçaağacı (Acer lobelii)
Acer longipes
Büyük yapraklı akçaağaç (Acer macrophyllum)
Mançurya akçaağacı (Acer mandshuricum)
Nikko akçaağacı (Acer maximowiczianum)
Maximowicz akçaağacı (Acer maximowiczii)
Bahçe akçaağacı (Acer micranthum)
Miyabe akçaağacı (Acer miyabei)
Boyalı akçaağaç (Acer mono)
Fransız akçaağacı (Acer monspessulanum) Türkiye.
Dişbudak yapraklı akçaağaç (Acer negundo)
Kara akçaağaç (Acer nigrum)
Herdemyeşil akçaağaç (Acer oblongum)
Kıbrıs akçaağacı (Acer obtusifolium)
Oliver akçaağacı (Acer oliverianum)
Kartopu yapraklı akçaağaç (Acer opalus) Türkiye.
Japon akçaağacı (Acer palmatum)
Pax akçaağacı (Acer paxii)
Acer pectinatum
Çizgili akçaağaç (Acer pensylvanicum)
Acer pentaphyllum
Çınar yapraklı akçaağaç (Acer platanoides) Türkiye.
Dağ akçaağacı (Acer pseudoplatanus)
Kore akçaağacı (Acer pseudosiebolianum)
Acer pycnanthum
Beşloplu akçaağaç (Acer quinquelobium) Türkiye.
Acer robustum
Acer rotundilobum
Acer rubescens
Kırmızı akçaağaç (Acer rubrum)
Boz akçaağaç (Acer rufinerve)
Gümüş akçaağacı (Acer saccharinum)
Şeker akçaağacı (Acer saccharum)
Doğu akçaağacı (Acer sempervirens) Türkiye
Yeşil dolunay akçaağacı (Acer shirasawanum)
Siebold akçaağacı (Acer sieboldianum)
Sıkkım akçaağacı (Acer sikkimense)
Acer sinense
Acer skutchii
Su akçaağacı (Acer spicatum)
Huş yapraklı akçaağaç (Acer stachyophyllum)
Acer sterculiaceum
Acer syriacum
Tatar akçaağacı (Acer tataricum) Türkiye.
Acer tegmentosum
Tonkin akçaağacı (Acer tonkinense)
Kayın gövdeli akçaağaç (Acer trautvetteri) Türkiye.
Üç çiçekli akçaağaç (Acer triflorum)
Acer truncatum
Acer tschonoski
Acer tsinglingensis
Türkistan akçaağacı (Acer turkestanicum)
Acer ukurunduense
Acer undulatum Türkiye.
İran akçaağacı (Acer velutinum)
Wilson akçaağacı (Acer wilsonii)
Acer yangbiense

https://web.archive.org/web/20090307050849/http://www.massmaple.org/treeID.html
http://maple-trees.com/ 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akşam, günlük ulusal Türkçe gazete. Mustafa Kartoğlu yönetiminde, TürkMedya tarafından çıkarılmakta olan günlük gazetedir.

1994 yılı ortasında, Ilıcak ailesi ismi ve marka hakkı Mehmet Ali Ilıcak yönetiminde 14 Eylül 1994 tarihinde yeniden yayına girdi. 1997'nin Nisan ayında Çukurova Holding tarafından satın alındı. 15 Eylül 1997'de internet üzerinden de yayıncılığa başladı. 18 Mayıs 2013 tarihinde gazetenin sahibi olan Mehmet Emin Karamehmet'in, Cavit Çağlar ve İnterbank ile ilgili kredi ilişkilerinden kaynaklanan 440 milyon dolar borçtan kalan 75 milyon doların ödenmemesi nedeniyle, TMSF tarafından Akşam gazetesini de elinde bulunduran şirketlerine el konulmuştur.
Haziran 2013'te gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği'ne Yeni Şafak ve Star gazetelerinde çeşitli görevlerde bulunan eski Adalet ve Kalkınma Partisi Bursa Milletvekili Mehmet Ocaktan atanmıştır.
21 Kasım 2013 tarihinde Çukurova Holding Yönetimi ve Sancak Medya Grubu arasındaki görüşmeler anlaşmayla sonuçlanmış olup Akşam gazetesi ve bağlı olduğu Türkmedya Yayın Grubu'na satılmıştır.

Gazetenin haftalık kültür-sanat ekidir. Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanmaktadır.

Alen Markaryan
Deniz Gökçe
Derya Canan Süter
Emin Pazarcı
Engin Verel
Hikmet Genç
Hümeyra Şahin
Kurtuluş Tayiz
Murat Kelkitlioğlu
Okan Güray Bülbül
Serkan Fıçıcı
Ufuk Ulutaş
Vedat Bilgin
Yaşar Hacısalihoğlu

Yeni Şafak
Yeni Akit
Sabah
Takvim
Türkiye
Star
Güneş

Resmî site

Alageyik ya da Yağmurca (Dama dama) geyikgiller (Cervidae) familyasından, göçmen olmayan ve sürü oluşturan, kürek boynuzlu ve benekli gececil bir geyik türüdür. Dünyada en saf yabani alageyiklerin bulunduğu tek yer Antalya'dır ve yöre halkı tarafından Benekli geyik adı da verilmektedir. Sonradan insanlar tarafından asırlar içinde bütün Avrupa'ya yayılmıştır. İran'ın batı kıyıları ötesinde Asya'da doğal olarak bulunmazlar.
Evcil ve yarı evcil popülasyonları Avrupa başta olmak üzere değişik bölgelerdeki doğal parklarda ve korunaklı avlaklarda bulunan gözde bir türdür. Yabanileri çok ürkektir ve en ufak bir ses duyumunda ormanda izini kolayca kaybettirebilmektedir.
Yaşam süreleri 12 yıl kadardır.

2 alt türü vardır. Bazen mesopotamica alt türü ayrı bir tür olarak da sınıflandırılır.

Dama dama dama (Anadolu alageyiği) : Dünyada yabani alageyiklerin en saf olarak bulunduğu tek yer Türkiye'de Antalya ilidir. Avrupa'daki evcil ve yarı evcil popülasyonları bu alt türe aittir.
Dama dama mesopotamica (İran alageyiği) : Günümüzde daha çok İran'ın batısında bulunurlar ve soyları tehlike altındadır.

Dama dama dama alt türünün günümüzdeki yabani popülasyonlarının Türkiye'de yıl boyu görüldüğü iki alandan birisi Antalyadaki Termessos Milli Parkı ve Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme Sahasında, diğeri Mersin dir. Ayrıca çok az miktarda Bolu Dağlarında da bulunur.
Türkiye'de ilk defa av ve yaban hayatı çalışmaları Antalya Orman Bölge Müdürlüğüne bağlı Düzlerçamı bölgesinde 1966 yılında başlamıştır. Senelerce bilinçsiz ve acımasız sürdürülen avcılık nedeni ile nesilleri yok olma sınırına gelen ve sadece Türkiye'de Düzlerçamı'nda 7 baş kalan alageyikler koruma çalışmalarıyla 2010 yılında 300-400 başa ulaşmıştır. Düzlerçamı'ndan Türkiye'nin çeşitli yerlerine alageyik aktarılmaktadır. Bir asır önce alageyiklerin görüldüğü Dilek Yarımadası Milli Parkına günümüzde Antalya Düzlerçamı'ndaki 200 başlık popülasyondan bir kısmı aktarılmıştır.
Dama dama mesopotamica alt türü yalnızca Hakkâri'de ender olarak görülür.

Rengi yazın beyaz lekelerle süslü açık sarımsı kahve, kışın ise bir teviye grimsidir. Bütün hayvanın siyahımsı kahverengi olduğu zamanlar da vardır.

Erkek alageyikler 140–160 cm uzunluğunda bir boya ve 90–100 cm omuz yüksekliğine sahiptir. Ağırlıkları 60–100 kg olur. Dişileri ise 130–150 cm uzunluğunda, 75–85 cm omuz yüksekliğinde ve 30–50 kg ağırlığındadır.

Geyikgiller familyasının diğer türlerinde ağaç gibi dendritik dallanma gösteren boynuzlar, tıpkı erkek sığınlarda (Alces alces) olduğu gibi erkek alageyiklerde (Dama dama) de el ayasına veya daha doğru bir tanımlama ile yaba ya benzeyen palmat biçimli kürek boynuzdur. Gençken dalsı olan boynuzları 3 yaşından sonra kürek boynuz olarak gelişir. Boynuzların ağırlığı 5–7 kg gelir.

Ormanlık alanlar ve orman içi açıklıkları ana habitatıdır. Daha çok kapalı orman olarak adlandırılan ormanın iç kısımlarında bulunurlar. Çam ormanlarını tercih etmelerine karşılık yapraklı ormanları da kullanırlar. İyi birer tırmanıcı olmadıkları için sarp kayalıklarda görülmezler. Orman tabanında beslenmeyi ve dolaşmayı severler.

Evcil ve yarı evcil popülasyonları doğal parklarda ve korunaklı avlaklarda kalabalık sürüler hâlinde bulunur. Antalya gibi gerçek yabani ortamlarında kalabalık sürü oluşturmazlar ve büyük bir erkeğe bağlı daha ufak sürüler hâlinde toplanırlar. Gündüzleri de sık çalıların arasında gizlenirler. Görme duyuları diğer geyik türlerine göre daha iyi gelişmiştir ve diğer geyiklerden farklı olarak alageyikler hareketsiz cisimleri de kolaylıkla görerek algılar ve değerlendiriler. Çabuk harekete geçerler. Koşmaya hazırlanırken kuyruklarını sallar, sonra geniş adımlarla tırıs tırıs koşuya geçerler; 1 metreden yüksek çitlerin üzerinden atlayabilirler. İhtiyatlı olan bu hayvanların izlerinin takip edilmesi kolay değil ve avlanması zordur.

Ana besinlerini otlar oluşturur. Ayrıca, ağaç sürgünleri, yapraklar ve çalılarla da beslenirler. Türkiye'de Antalya Düzlerçamında özel beslenme noktalarında kışın besin bulamadıkları için insanlar tarafından yemlenirler.

Çiftleşme dönemi ekim ayındadır ve bir ay kadar sürer. Bu devrede erkek alageyiğin derin ve kalın homurtular veya havlamalardan oluşan çiftleşme çağırışı (böğürtü) 3 - 3,5 km uzaktan duyulabilir. Böğüreceği zaman boynunu ileri uzatır, normalden daha aşağı eğik başını da birden yukarı atar. Üreme dönemi dışında ise tehlike anında tiz çığlık şeklinde sesler çıkarırlar.
Dişiler Haziran ayında sürüden uzakta tenha bir yerde tek yavru doğururlar; ikiz yavru enderdir. Yavrular doğduklarında 30 cm boyunda ve 4,5 kg ağırlığında olur. Yavrusu kokusuz doğar ve diğer geyik türlerininkinden daha çabuk ayaklanır. İlk 15 dakika içerisinde ayağa kalkmayı, 1 saat içinde de koşmayı öğrenirler. Dişi alageyik yavrusuyla pek fazla ilgilenmez. Bir tehlike karşısında onu ya yanına alır ya da çalıların arasına gizledikten sonra bir daha arkasına bakmadan kaçar. Alageyikler tek erkek egemenli sürü (harem) oluşturdukları için erkek yavrular belli bir ergenliğe ulaştıklarında sürü dışında bırakılırlar.

Alageyik dünyanın pek çok yerine insanlar eliyle taşınmıştır. Alageyiğin doğal yayılım alanı Anadolu ve Batı İran'dır. Bunun dışında İtalya, Yunanistan ve Balkanların da muhtemel doğal yayılma alanı olduğu düşünülmektedir. Bununla beraber, dünyanın pek çok yerinde alageyik popülasyonları mevcuttur.

Alageyik Arjantin'in Neuquén bölgesindeki Victoria Adası'na, milyarder Aaron Anchorena tarafından götürülmüştür. Ancheron, adanın yerli türleri olan Güney And geyiği ve pudu ile alageyik popülasyonunu karıştırarak avlanma imkânlarını geliştirme niyetindeydi. Günümüzde bu türlerin popülasyonu durağan bir görünüm arz etmektedir.

Alageyik Avrupa'ya Romalılar eliyle yayılmıştır. Yakın zamanlara kadar Birtanya'ya Normanlar tarafından asilzadelerin ormanlarında yetişmesi ve avlanması için götürüldüğü düşünülmekteydi. Bununla beraber son bulgular (Fishbourne Roman Palace) göstermektedir ki alageyik adaya Romalılar tarafından M.S. 1. yüzyılda götürülmüştür. Ancak Romalılar tarafından götürülen popülasyonun yaşayıp yaşamadığı, dolayısıyla günümüzdeki popülasyonun Normanlar tarafından götürülen popülasyon olup olmadığı kesin değildir.

Yunanistan'ın Rodos adasında küçük bir alageyik popülasyonu mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri'nin Georgia,  Pensilvanya, Tennessee gibi eyaletlerinde değişen sayılarda alageyik sürüleri mevcuttur ve bunların erken 20. yüzyılda insanlar tarafından taşındığı bilinmektedir. Güney Afrika'ya da götürülmüş olan alageyik, Yeni Zelanda'ya 1860'tan sonra taşınmıştır.

TRAMEM Türkiye'nin Anonim Memelilerti
Dama dama. ITIS - Integrated Taxonomic Information System.

Alemdağı (Yunanca: Meludion), İstanbul'un Anadolu yakasında, Çekmeköy sınırları içinde bulunan tepedir. Deniz seviyesinden 442 m'lik yüksekliğiyle İstanbul'un en yüksek 2. noktasıdır.
Alemdağı ve çevresi Birinci Zaman'ın (Paleozoik) Silüryen ve Devoniyen devirlerine ait kayaçlardan meydana gelmiştir. Bu kayaçlar, tortul detritik kayaçlardan arkozlar, grovaklar, kuvarsitler, feldspatlı kuvarsitler ve şeyllerdir. Alemdağı'nı oluşturan kayaçların tabakalarını Kocaeli Yarımadası'ndaki diğer yüksek tepeler gibi doğu-batı doğrultusunda kıvrılmıştır. Bu kıvrılma hareketi muhtemelen Kaledonien Orojenezi'nde (435-395 milyon yıl önce) meydana gelmiştir.
Alemdağı, üzerini kaplayan orman örtüsüyle ilginç bir mesire alanıdır. Kocaeli Yarımadası'nda görülen iki farklı karakterdeki bitki örtüsünün sınırı bu dağdan geçer. Dağın kuzeye bakan yamaçları nemli ormanlar sahasına dahilken güneye bakan yamaçlarında kuru ormanlar görülür.

Algemene Vereniging Radio Omroep ya da AVRO, Hollanda'nın resmî ulusal kanallarından birsidir. Tüm televizyon sahipleri tarafından ödenmesi gereken zorunlu bir ücret tarafından finanse edilen Hollanda merkezli bir ulusal televizyon yayın kuruluşudur. Genel merkezi Amsterdam'da bulunur.

AVRO Nachtdienst

De Sandwich
Schiffers.fm
The Best of 2Night (with KRO and TROS)
Roodshow

Ekdom in de nacht
Effe Ekdom
Toppop radio

Arbeidsvitaminen

Andermans veren
Blik op de weg
Budget TV
ChaletChantal
Chantal@Avro.nl
Close Up
Devil's Advocate
EénVandaag (co-production with TROS)
Fort Boyard
Gehaktdag
Hoge Bomen
In de Hoofdrol
Junior Eurovisie Songfestival
Koefnoen
Missers
Nederland in Beweging
Op de Bon
Op zoek naar Evita
Op zoek naar Joseph
Opium
Opsporing Verzocht
The Phone
Sonic X
TopPop
Tussen Kunst en Kitsch
Vinger aan de pols
Wie is... de Mol? (Dutch version of The Mole)
ZipZoo
Zóó30

Anniko van Santen (TV)
Bert van Lent (Radio)
Chantal Janzen (TV)
Cornald Maas (TV)
Frits Sissing (TV & Radio)
Gerard Ekdom (TV & Radio)
Hans van der Boom (Radio)
Hans Smit (Radio)
Hans Schiffers (Radio)
Jacques Klöters (Radio)
Jan Mom (Radio)
Jan Steeman (Radio)
Jeffrey Willems (Radio)
Joey van der Velde (TV)
Kick van der Veer (Radio)
Maartje Stokkers (Radio)
Maartje van Weegen (TV & Radio)
Marcel Kuijer (TV)
Marjolein Dekkers (Radio)
Martijn Rossdorf (Radio)
Nelleke van der Krogt (TV)
Owen Schumacher (TV)
Paul Groot (TV)
Peter Bree (Radio)
Pia Dijkstra (TV & Radio)
Pieter Jan Hagens (TV)
Regina Romeijn (TV)
Renate Schutte (TV)
Rosemarijn Reijmer (Radio)
Ruben Nicolai (TV)
Sipke Jan Bousema (TV)
Tijl Beckand (TV)

İçki ya da alkollü içecek, merkezî sinir sistemi (MSS) depresanı ve bir alkol türü olan etil alkol (etanol) içeren içecek türüne verilen ortak isimdir. Likör, viski, cin, votka, rom, tekila, şarap, bira, vermut en çok    tüketilen içkilerdendir. Alkollü içeceklerin tarihi'nin Neolitik dönemli (yaklaşık MÖ 10.000) erken bir tarihe kadar uzanması düşünülmektedir. İçki tüketimi, birçok kültürde önemli bir sosyal rol oynar. Çoğu ülkede içkilerin üretimini, satışını ve tüketimini düzenleyen yasalar vardır. Düzenlemeler, yüzde alkol içeriğinin etiketlenmesini (alkol derecesi veya alkol kanıtı olarak) ve bir uyarı etiketinin kullanılmasını gerektirebilir. Yasal içki içme yaşı dünya genelinde 15 ile 21 yaş arasında değişir. Bazı ülkeler bu tür faaliyetleri tamamen yasaklıyor (örn:suudi arabistan, kuveyt, iran gibi islam ülkeleri), ancak alkollü içecekler dünyanın birçok yerinde yasaldır. Alkolün sağlık üzerindeki olumsuz etkileri birçok ülkelede önemli bir sorun hâline gelmiştir.
Küresel alkol endüstrisi 2018'de 1 trilyon doları aştı. Alkollü içecekler içki dükkânı, süpermarket, bakkal, özel izin verilen yerlerde satılmaktadır. Alkollü içecekler evde, restoranda ve başka yerlerde servis edilebilir. Aperitif ve dijestif normalde yemekten önce (apéritif) veya sonra (digestif) servis edilen alkollü içeceklerdir. İçme kültürü, içkilerin keyif verici ve sosyal kayganlaştırıcı olarak tüketimini çevreleyen gelenekler ve sosyal davranışlar bütünüdür.
Alkol, düşük dozlarda öforiye neden olan, anksiyeteyi azaltan ve sosyalliği artıran bir depresandır. Daha yüksek dozlarda sarhoşluk, stupor, uyuşukluk, bilinç kaybı veya ölüme neden olur. Uzun süreli kullanım alkolizm, çeşitli kanser türleri, kardiyovasküler hastalık ve fiziksel bağımlılığa yakalanma riskinin artmasına neden olabilir. İçki, dünyada yaygın kullanılan eğlence amaçlı uyuşturuculardan biridir ve şu anda tüm insanların yaklaşık %33'ü alkollü içecek kullanmaktadır. DSÖ tarafından bildirildiği üzere, alkol en yüksek risk grubu kanserojendir ve tüketiminin hiçbir miktarı güvenli kabul edilemez.

Etanol (CH3CH2OH), alkollü içeceklerin etkin katkı maddesidir. Çoğunlukla fermantasyon (bazı maya çeşitlerinin etkisi ile karbonhidratların oksijensiz ortamda alkole dönüşmesi) yöntemi ile elde edilir. Etanol ilaç ya da  sakinleştirici olarak da kullanılmakta olup, kullanımı ve satışı pek çok ülkede kanunlarla kontrol altına alınmıştır.
Alkol üretmek amacıyla mayanın kültürlendirilmesi işlemine mayalama denir.
%55'ten fazla etanol içeren alkollü içecekler yanıcı sıvılar olarak anılır ve kolay alev alırlar. Flaming Dr. Pepper ya da Fiery Blue Mustang gibi bazı egzotik içkiler farklı tadlarını yanma işlemine borçludurlar.
Kimya biliminde alkol, içinde bir karbon atomuna bağlı bulunan bir hidroksil grubu (-OH) ve devamında diğer karbon atomları ile hidrojenlere bağlı bulunan herhangi bir organik bileşiği ifade eden genel bir terimdir. Propilen glikol ya da şeker alkolü gibi yiyecek ve içeceklerde bulunabilen diğer alkoller, alkollü kapsamına girmezler.

Bir içkideki alkol konsantrasyonu genellikle hacimsel veya kütlesel yüzde ile ifade edilir. Alkol konsantrasyonunu ifade etmek için Standart derece de kullanılabilir. Standart derece yaklaşık olarak alkol yüzdesinin iki katına karşılık gelir (örneğin 80 standard derece ≈ %40 hacimsel alkol). Yaygın damıtma yöntemi ile 192 standart dereceden daha fazla alkol elde edilemez. Çünkü bu sınırın ötesinde etanol su ile azotrop oluşturur.
Pek çok maya, alkolün hacimsel olarak %18'den fazla olduğu ortamda gelişemez. Dolayısıyla, şarap ve bira gibi fermente içkiler için %18, doğal bir sınır değeridir. Çözelti içerisinde %25 alkol oranına kadar gelişebilen maya türleri de geliştirilmiştir. Ancak bu tür mayalar içki üretiminde değil, etanol üretiminde kullanılırlar. Bazı içkiler (Spiritler) fermente edilmiş çözeltinin damıtılması yoluyla üretilirler. Böylece alkol konsantre edilirken bazı yan ürünlerinden arındırılır. Bazı şaraplar, fermentasyon yolu ile ulaşılabileceğinden daha yüksek alkol 
yüzdesi elde etmek amacıyla, içerisine ilave alkol karıştırılarak zenginleştirilmiş şaraba dönüştürülürler.

İçkiler, şeker ya da nişasta içeren ürünlerin fermente edilmesi sonucu elde edilen az alkollü içeceklerle, az alkollü içeceklerin damıtılması yöntemiyle üretilen yüksek alkollü içeceklerden oluşurlar. Bazı durumlarda, şarap gibi, az alkollü içeceklerin alkol miktarları, damıtma yöntemiyle elde edilen ürünlerin karıştırılması şeklinde yükseltilir. Porto şarabı ya da Sherry, bu tür zenginleştirilmiş şaraplardandır.
Biralar, kısmen kısa (tamamlanmamış) fermentasyon prosesi ve bir iki hafta ile sınırlı kısa bir yaşlandırma işlemi sonucu, %3-8 oranında alkol ve aynı zamanda doğal karbonasyon içerecek şekilde üretilir.
Şaraplar daha uzun (tam) fermentasyon prosesi ve aylar ve hatta yıllarla anılan bir yaşlandırma süreci sonucunda, %7-18 oranında alkol içerecek şekilde üretilir. Köpüklü şarap genellikle, şarabın şişelenmeden önce içerisine az bir miktarda şeker atılması şeklinde yaratılan ikinci fermentasyon işlemi ile elde edilir.
Likörler, aroma nüfuz edilmesi sonucu elde edilen, yüksek şeker katkılı içkilerdir.
Spiritler, genellikle %37,5 veya daha fazla oranda alkol içerirler. Spiritlere aroma, damıtma işlemi sırasında değil, damıtma işleminden sonra nüfuz edilir.
İçkilerin isimlerini, çoğunlukla, onların damıtıldığı kaynak maddeler belirler:

Konuşma dilinde "elma şarabı" ya da "şeri brendi" şeklinde meyve belirtilmediği sürece tüm şarap ve brendilerin üzümden yapıldığı kabul edilir. Bir başka damıtılarak elde edilen içki ise cindir. Cin de votka gibi patates ya da tahıllardan damıtılarak elde edilir, ancak cin baharatlar, bazı bitkiler ve özellikle ardıç meyvesi ile tatlandırılarak üretilir. Cin içkisinin adı, Flemekçede juniper diye anılan ardıç bitkisinden ismini almış olan, Hollanda'nın genever likörü'nden gelir.

İçki listesi
Alkol tüketimine göre ülkeler listesi
Türklerde içki
Damıtılmış içki
Sek (alkol)
Kaçak içki
İçki yasağı
Alkol hukuku
Akşamdan kalmalık
Kokteyl

Phillips, Rod (2016). Alkol Tarihi. Dilek Berilgen Cenkçiler tarafından çevrildi. Maya Kitap. ISBN 978-605-9902-53-3.

Alman Çeşmesi (Almanca: Deutscher Brunnen), İstanbul'daki Sultanahmet Meydanı'nda, Sultan I. Ahmed Türbesi'nin karşısında yer alan çeşme. Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Sultan II. Abdülhamid'e ve İstanbul'a hediyesidir. Almanya'da yapılıp İstanbul'daki yerine monte edilmiştir. Neo-Bizanten üslubunda bir çeşmedir; içeriden altın mozaikle süslüdür.
Alman Çeşmesi, Dersaadet'in kalbi Sultanahmet Meydanı gibi çok merkezi bir konumda 1900 yılında inşa edilerek 1901'de Alman yetkililerin de katılımıyla açılışı yapılan, farklı mimarisiyle gözleri üzerine çeken bir meydan çeşmesidir. İnşa edildiği yerin merkezi olması gibi, aynı zamanda yakın tarihimiz açısından da önemli bir yerde durmaktadır. Zira Birinci Dünya Savaşı'ndaki müttefikliğe giden süreçte Osmanlı-Alman ilişkileri açısından son derece önemli bir dönemin simgesi olmuştur. Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Osmanlı topraklarına gerçekleştirdiği ziyaretlerin ikincisinde Sultan II. Abdülhamid ile mülakatının ve Osmanlı-Alman dostluğunun bir hatırası olmak üzere İmparator tarafından çok değerli malzemeler ile zengin bir biçimde yaptırılmış, İstanbul halkına bir hediye olarak sunulmuştu. Bu anlamda bir ziyaret hatırası ya da Dersaadet halkına bir hediye olarak dile getirilse de aslında çeşme büyük bir siyasi anlam taşımaktaydı. II. Wilhelm'in çeşmenin İstanbul'un merkezi sayılan Sultanahmet Meydanı'na yapılması yönündeki ısrarı da bunun bir göstergesiydi. Çeşme, Alman İmparatorunun ziyaretini ebedileştirmek amacını taşıyordu ve bugün dahi bulunduğu konum itibarıyla bu amaca ulaştığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Alman Çeşmesi, Türkiye'ye üç kez gelen İmparatorun 1898'de İstanbul'a ikinci kez gelişinin anısına ithaf edilmiştir. İlk gelişinde 1889 Osmanlı ordusuna Alman tüfeklerinin satışını sağlayan II. Wilhelm, ikinci İstanbul ziyaretinde Bağdat Demiryolu'nun Alman firmalarına verilmesi vaadini almıştı. Bu ziyaretin anısına Alman hükûmeti tarafından yaptırılan çeşme, imparatorun bir deseninden yola çıkarak düzenlenmiştir.

Çeşmenin planlarını Kaiser'in özel danışmanı Mimar Spitta çizmiş, yapımını Mimar Schoele üstlenmiştir. Ayrıca Alman mimar Carlitzikle İtalyan Mimar Joseph Antony de bu projede çalışmışlardır. Alman hükûmeti önce hipodrom alanını düzenlemiş, meydanın ağaçlandırılması yapıldıktan sonra Almanya'da hazırlanan çeşme buradaki temeller üzerine oturtulmuştur. Mermerleri ile değerli taşları Almanya'da işlenmiş ve parçalar halinde gemi ile İstanbul'a getirilmiştir.

Yapımına 1899'da başlanan çeşmenin 1 Eylül 1900'de, Sultan II. Abdülhamid'in 25. cülus törenine yetiştirilmesi planlanmıştı. Ancak çeşmenin inşası bu tarihe yetişmeyince, II. Wilhelm'in doğum günü olan 27 Ocak 1901'de bir tören ile çeşmenin açılışı gerçekleşmiştir.

Alman çeşmesi, ne heykelli Avrupa çeşmelerine ne de Osmanlı meydan çeşmelerine benzer. Yüksek bir taban üzerine oturtulmuş, sekizgen planlı bir yapıdır. Su haznesinin üzerinde sekiz sütunun taşıdığı bir kubbe yer alır. Sütunları birbirine bağlayan kemerlerin üzerindeki pandiflerde birer madalyon bulunur. Dördünün içinde yeşil zemine II. Abdülhamid tuğrası, diğer dördünün içinde Prusya mavisi üzerine II. Wilhelm'in simgesi olan "W harfi" altında II sayısı konulmuştur.
Koyu yeşil renkte kolonların taşıdığı görkemli bir kubbe ile örtülü çeşmenin tunç kitabesinde Almanca olarak “Alman Kaiser’i Wilhelm II 1898 yılı sonbaharında Osmanlıların hükümdarı haşmetlü Abdülhamid II nezdinde ziyaretinin şükran hatırası olarak bu çeşmeyi yaptırdı” yazmaktadır.

Çeşmede bir de Osmanlıca kitabe vardır. Bu kitabede Osmanlı Seraskerlik Dairesi'nden, aynı zamanda edebiyatçı olan Ahmet Muhtar Paşa'nın beyiti sülüs yazıyla İzzet Efendi tarafından yazılmıştır:
Hazreti Abdülhamid Hanın muhibbi halisi
Ziveri eklili haşmet, kayser alitebir
Ya'ni alman imparatoru, hükümdarı güzi
Hazreti Wilhelmi Sani, kamuranı nizigar
Padişahı ali Osmani ziyaret kasdidüb
Mahdemiyle eyledi İstanbulu pirayedar
Bu mülakatı muhabbet perveri tezkar içün
Eyledi bu çeşmesarı saha piray-i karar
Sübesü cari olan abı safa teşkil eder
Abi safii müsafata misali abdar
Vakfa giri hayret eyler çeşmi ehli dikkati
Tarzi inşasındaki hissi bedii zernigar
Rükni ak'vai hayatoldukça abi canfeza
Payidar olsun bu te'sisi muhabbet üstüyar
Bi bedel tarihi caridir lisanı luleden
Oldu bu çeşme mülakate ne dicu yadigar (1316)

 OpenStreetMap'te Alman Çeşmesi ile ilgili coğrafi veriler  

İstanbul.net.tr 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / İstanbuldaki Çeşmeler ve Tanıtımı

Almanca (Deutsch; Almanca telaffuz: [dɔʏtʃ]), Hint-Avrupa dil ailesine ait, ağırlıklı olarak Orta ve Batı Avrupa'da konuşulan bir Batı Cermen dilidir. Avrupa Birliği'nin resmî dillerinden biri ve en çok konuşulanıdır. Özellikle Almanya, Avusturya, Lihtenştayn, Lüksemburg, İsviçre'nin büyük bölümü, İtalya'nın Güney Tirol bölümü, Belçika'nın doğu kantonları, Polonya ve Romanya'nın bazı bölgeleri ve Fransa'nın Alsas-Loren bölgesinde konuşulmaktadır. Dünyanın yaygın lisanlarından biridir.

Almanca, eski dönemlerde Türkçede Slav dilleri ile benzer şekilde Nemçece olarak adlandırılmıştır. Türkçedeki Alman kelimesi Fransızca aynı anlama gelen Allemand sözünden alıntıdır.

Yaklaşık 120 milyon konuşura sahip Almanca, dünyada en çok konuşulan 12. dildir. Konuşur nüfuslarına göre sırasıyla Almanya, Avusturya, Lihtenştayn, Lüksemburg, İsviçre'de çoğunluk dilini oluşturmaktadır. Buna ek olarak İtalya'nın Güney Tirol bölümü, Belçika'nın doğu kantonları, Polonya ve Romanya'nın kimi bölgeleri ve Fransa'nın Alsas-Loren bölgesinde Almanca çeşitli azınlıkların anadili olmaktadır. Türkiye'de 25.000 kadar Alman ikâmet etmektedir. Bu grup eski tâbiriyle "Bosporus-Deutsche" ("Boğaziçi Almanları") ve Akdeniz Bölgesinde yaşayan Alman vatandaşlarından oluşmaktadır.
Ayrıca bu ülkelerden kimilerine özgü eski sömürgelerde (Namibya gibi; ama Güney Afrika da) dikkate değer ölçüde Almanca konuşan nüfûsa rastlanır. Çeşitli Doğu Avrupa ülkelerinde Almanca konuşan azınlıklar bulunmaktadır. Bunların arasında Rusya, Macaristan ve Slovenya sayılabilir. Ayrıca Kuzey Amerika'nın (özellikle ABD), Latin Amerika'da Arjantin ve Brezilya'nın kimi bölgelerinde Almanca konuşulmaktadır.

Almancanın yaygın bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi amacıyla DAAD ve Goethe Enstitüsü kurulmuştur. DAAD Merkezleri genel itibarıyla üniversitelerden, Goethe Enstitüleri de ortaöğretim kurumlarından sorumludur. Almanca öğrenimi, dil yeterliliklerini belirlemek ve belgelemek amacıyla uluslararası kabul görmüş sertifika sınavları ile desteklenmektedir. Goethe Enstitüsü tarafından sunulan Goethe-Zertifikat ve TestDaF gibi sınavlar, dil öğrenenlerin Almanca dil seviyelerini A1'den C2'ye kadar değerlendirmektedir.
2015 yılında yayımlanan kapsamlı bir araştırma dünyada 15 milyon kişinin Almanca dilini öğrenmekte olduğunu ortaya koymuştur.

Almanya Standart Almancası
Avusturya Standart Almancası
Cermen dilleri
Eski Yüksek Almanca
İsviçre Standart Almancası
Orta Yüksek Almanca
Pensilvanya Almancası
Muhlenberg Efsanesi

Goethe Enstitüsü - Türkiye5 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almatı (Kazakça: Алматы), Kazakistan'ın iki milyondan fazla nüfusu ile en büyük şehridir ve eski başkentidir. Güney Kazakistan'da, Kırgızistan sınırına yakın Trans-İli Alatau dağlarının eteklerinde yer alan Almatı, kültür, ticaret, finans ve inovasyonun önemli bir merkezidir. Şehir, 700-900 metre (2.300-3.000 fit) rakımda yer almakta olup, çevredeki dağlardan kaynaklanan ve ovalara akan Büyük Almatı ve Küçük Almatı nehirleri şehirden geçmektedir. Almatı, Orta Asya'nın ikinci büyük şehri ve Bağımsız Devletler Topluluğu'nun (BDT) dördüncü büyük şehridir. 
Almatı, Sovyet döneminde 1929'dan 1991'e kadar ve bağımsızlığın ardından 1991'den başkentin 1997'de Akmola'ya (şimdiki Astana) taşınmasına kadar Kazakistan'ın başkenti olarak hizmet vermiştir. Artık başkent olmamasına rağmen Almatı, Kazakistan'ın en kozmopolit ve etkili şehri olmaya devam ediyor ve genellikle ülkenin kültürel ve finansal kalbi olarak kabul ediliyor ve halk arasında "Güney Başkenti" olarak anılıyor. Cumhuriyetçi öneme sahip bir şehir olarak sınıflandırılıyor ve bu da ona bölgesel yönetimden özerklik sağlıyor. Şehir, cumhuriyetçi önemi çerçevesinde sekiz idari bölgeye ayrılmıştır.
Almatı, 1978'de küresel halk sağlığı politikasını şekillendiren Alma-Ata Birincil Sağlık Hizmetleri Konferansı, 2011 Asya Kış Oyunları ve 2017 Kış Üniversite Oyunları da dahil olmak üzere uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapmıştır. Şehir ayrıca 2022 Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmak için de aday olmuş ve kış sporları için uluslararası bir merkez olarak konumunu daha da sağlamlaştırmış, ancak nihayetinde ihaleyi Pekin'e kaptırmıştır.
Almatı, Kazakistan ve Orta Asya'nın en işlek havalimanı olan ve yılda 9,5 milyondan fazla yolcuya hizmet veren Almatı Uluslararası Havalimanı da dahil olmak üzere kapsamlı bir ulaşım ağına sahiptir. Şehir ayrıca 2011 yılında açılan Almatı Metrosu ile de hizmet vermektedir. Ek olarak, otobüsler ve troleybüsler şehrin kapsamlı toplu taşıma sistemine katkıda bulunmaktadır. 
Almatı'nın, çeşitli ekosistemleri ve doğal yürüyüş parkurlarıyla Ile-Aladağ Milli Parkı ve Büyük Almatı Gölü gibi doğal güzelliklere yakınlığı, şehri açık hava meraklıları için popüler bir destinasyon haline getirmektedir. Ayrıca, dünyanın en yüksek rakımlı buz pisti olan Medeu ve Shymbulak kayak merkezine yakınlığı, Almatı'nın macera ve açık hava etkinlikleri için önemli bir turizm merkezi olarak ününe katkıda bulunmaktadır.
2017'den beri müzik alanında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı üyesi olan Almatı, kültürel katkılarıyla ünlüdür. Ayrıca, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Gamma+ seviyesinde küresel şehir olarak sınıflandırılması, ekonomik ve bölgesel önemini vurgulamaktadır. Almatı, sayısız şehir parkı, ağaçlarla çevrili sokakları ve çeşmeleriyle bölgenin en yeşil şehirlerinden biri olarak ün kazanmıştır. Şehrin silüeti, tarihi Sovyet dönemi binalarını modern gökdelenlerle harmanlayarak, devam eden ekonomik gelişimini ve gelişen kimliğini simgelemektedir.
Almatı'daki önemli simge yapılar ve turistik yerler arasında Kazakistan Merkez Devlet Müzesi, Yükseliş Katedrali, Yeşil Çarşı, Arbat ve şehrin ve çevredeki dağların panoramik manzaralarını sunan bir tepe noktası olan Kök Töbe bulunmaktadır. Şehir ayrıca Al-Farabi Kazak Ulusal Üniversitesi, Kazak-İngiliz Teknik Üniversitesi, Uluslararası Bilgi Teknolojileri Üniversitesi ve Narxoz Üniversitesi gibi prestijli eğitim kurumlarına da ev sahipliği yapmaktadır.

Almatı Şehri kayak yapmak için ideal bir yerdir. Çimbulak kayak telesiyejleri deniz seviyesinden 3163 metreye kadar çıkmaktadır. Çimbulak kayak merkezinin yanında yer alan Büyük Almatı Gölü, görülmeye değer doğal güzelliğe sahiptir. Ayrıca Almatı yerleşim alanında 16 milyondan fazla ağaç olduğu tahmin edilmektedir.

Merkez Müzesinde Kazakistan tarihine ilişkin öğeler bulabilirsiniz. Türkiye'de tarih kitaplarında olan Altın Elbiseli Adam'ın kostümünün bir kopyası da burada bulunmaktadır. Panfilov Parkında, II. Dünya Savaşı'nda yaşamını yitirenler anısına yanan ateş ve anıt görmeye değer, kudretli bir anıttır.

Almatı Yönetim Üniversitesi de Almatı'da yer almaktadır.

Almatı merkezinde çok düzgün yol planlaması vardır. Bütün caddeler dikey ve yatay olarak hizalanmıştır. Caddenin bir tarafında binalar tek numaralı, karşı tarafında da çift numaralıdır. Bir adresi söylemenin de kolay yolu, gidilecek yerin dikey ve yatay kesişim caddelerini söylemektir. Almatı Kazakistan'ın en büyük şehridir.

 Wikimedia Commons'ta Almatı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Voznesensk Katedrali
Almatı Akimat Binası

Altice Arena (eskiden MEO Arena ve ayrıca Pavilhão Atlântico), Portekiz'in başkenti Lizbon'da bulunan gösteri, konser ve spor merkezidir. Arena, Portekiz ve Avrupa'daki en yüksek kapalı alandır. İlk olarak Expo’98 için planlanmıştır. Açıldığı yıl olan 1998'den beri pek çok konser ve aktiviye ev sahipliği yapmıştır.

Lizbon'da çok amaçlı bir arena inşa etme planları, Expo '98 Ana Planının ilk tartışmalarına kadar uzanıyor. Şehrin, konseri, kongresini ve büyük kapsamdaki spor etkinliklerini karşılayabilecek çok yönlü bir tesisi yoktu. Hem Lizbon'da hem de Portekiz'de var olan yapıların kapasitesi sınırlıydı (4.000 kişiye kadar) ya da konvansiyonel olmayan etkinliklere (örneğin, dünya çapında kapalı spor karşılaşmaları) uyum sağlamak zordu. Mevcut mekânların bir diğer eksikliği, modern konserlere, müzikallere ev sahipliği yapmak ve doğru canlı TV yayını yapmak için gerekli gördüğü teknik altyapının olmamasıydı.
Ülke, Lizbon Kolezyumu gibi daha küçük kapalı salonlar ve açık hava stadyumu arasındaki mevcut boşluğu doldurmak için bir arenaya ihtiyaç duydu. Sonuç olarak, Portekiz önemli kapalı spor şampiyonalarının oyunlarına ev sahipliği yapmayacak ve soğuk ve yağışlı havalarda ülkede büyük konserler baş göstermeyecektir.
Pavilhão Atlântico'yu Expo 98 ana planı dahilinde inşa etme kararı, arenada Lizbon kentinin çok ötesinde bir toplama alanına sahip oldu. Gare do Oriente'ye ve birkaç ana karayolu kavşağına kısa mesafede olmak, arenanın ülkenin dört bir yanından izleyiciler yaratmasına olanak tanır.
Temmuz 2012'de arena Arena Atlântico S.A.'ya 21,2 milyon avro karşılığında satıldı. Mayıs 2013'te Portugal Telecom, mekânın adlandırma haklarını satın aldı ve hizmet markası MEO'dan sonra MEO Arena olarak yeniden markaladı. Ekim 2017'de, Portugal Telecom'un Altice tarafından devralınmasının ardından, mekan, Altice Arena olarak yeniden adlandırıldı.

Bina, Skidmore, Owings & Merrill (SOM) ile birlikte Brezilya ve Portekiz'de çeşitli hükûmet ve ofis binalarının mimarı olan Portekizli mimar Regino Cruz tarafından tasarlandı. SOM, Manchester ve Berlin Olimpiyat Stadyumları yarışmalarında birincilik ödülü almış ve ABD'de birçok büyük spor pavyonunun (Portland, Philadelphia, Oakland ve Minneapolis) tasarlanmasından sorumludur. Stüdyo aynı zamanda Lizbon'daki Parque das Nações 'nin kuzey ucunda bulunan Vasco da Gama Tower' un eş-tasarımcısıdır. Altice Arena'nın şekli büyük bir uçan tablaya veya atnalı yengeç anımsatmaktadır. Böyle benzersiz bir şekil, yapısal ve sembolik sebeplerden ötürü, temelleri için kutup düşünmesini gerektiriyordu. Örneğin, çatı, bir kervan şeklinde tasarlanmış bir ahşap ızgaranın üzerine oturuyor. Dünya okyanuslarını ve Portekiz'in 15. yüzyıldaki keşiflerini kutlayan bir dünya fuarına katılan ahşap, beton veya çelikten daha uygun kabul edildi.
Tasarımın ana hedefleri şunlardı: 1) Böyle büyük bir yapıdan üretilen görsel darbeyi en aza indirin; 2) rasyonel enerji kullanımı; ve 3) binanın içinde ve dışında seyirci akışını basitleştirmek.
Ana cephe, güneye doğru yönlendirilir ve bu, daha soğuk kış aylarında güneşe maruz kalmayı arttırır, aynı zamanda yaz aylarında doğrudan güneş ışığının önüne geçer. Bu maruz kalma, ısıtma ve klima masraflarının azaltılmasına olanak sağlarken aynı zamanda binanın üstündeki doğal havalandırma çıkışları hava dolaşımı ve soğutma sağlar. Ana katın yerden 6,4 metre aşağıda yer almasıyla, mimarlar cömertçe yüksek bir tavana izin verdiler, aynı zamanda dış ayak izini de azaltarak (hava koşullarına maruz kalan daha küçük yüzey alanının bir sonucu olarak) ısı alışverişini en aza indirdiler. Dış cam cephe, yalnızca kış aylarında güneş ışığına izin verecek şekilde tasarlanan çıkıntılı panellerle gölgelenmektedir. Hareketli jaluziler sistemi doğal aydınlatmanın pavyona girmesini sağlar.
Erişilebilirlik, tüm binayı çevreleyen kısa bir stadyum-oturma-benzeri dış merdiven vasıtasıyla da açıktır.

Arena 10.076 kişinin katıldığı 2014-15 UEFA Futsal Cup Final Four etkinliğine ev sahipliği yapmış, bu katılım Futsal şampiyonalarının rekor katılım seviyesindedir.
Arena'nın Şimdiye kadar yapılmış en dikkat çekici etkinliklerden birisi de 2005 yılında MTV Avrupa Müzik Ödülleri'ne ev sahipliği yapmasıydı.
Arena 1999 yılında İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından oynanan FIBA U-19 Dünya Şampiyonası'nın finaline ev sahipliği yapmıştır.
Mayıs 2018'de Arena 2018 Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapacak.

Resmi site

Altın, kimyasal bir elementtir; kimyasal sembolü Au (Latince aurum'dan), atom numarası 79'dur. Saf halinde parlak, hafif kırmızıya çalan sarı renkli, yumuşak, sünek ve dövülgen bir metaldir. Altının parlak sarı rengi, asitlere karşı dayanıklılığı, doğada serbest halde bulunabilmesi ve kolay işlenebilmesi gibi özellikleri, insanların İlk çağlardan beri ilgisini çekmiştir.
Altın, parlak sarı rengi ve ışıltısıyla göz alan çok ağır bir metaldir. Üstelik kolay kolay tepkimeye girmeyen çok kararlı bir element olduğu için havadan ve sudan etkilenmez. Bu yüzden hiçbir zaman paslanmaz, kararmaz ve donuklaşmaz. Bir başka özelliği de saf haldeyken çok yumuşak olmasıdır; bu nedenle kolayca dövülerek biçimlendirilebilir. Altın bütün bu özellikleriyle tarih boyunca en kıymetli metallerden sayılmıştır.
2023 yılında, dünyanın en büyük altın üreticisi Çin iken, onu Rusya ve Avustralya izledi. 2020 itibarıyla, yer üstünde toplam yaklaşık 201.296 ton altın bulunmaktadır. Bu, her bir kenarı yaklaşık 21,7 metre (71 ft) olan bir küpe eşittir. Dünyada üretilen yeni altının yaklaşık %50'si mücevherlerde, %40'ı yatırımlarda ve %10'u sanayide kullanılır. Altının yüksek şekil verilebilirliği, sünekliği, korozyona ve diğer çoğu kimyasal reaksiyona karşı direnci ve elektriğin iletkenliği, her türlü bilgisayarlı cihazda korozyona dayanıklı elektrik konnektörlerinde kullanılmaya devam etmesine yol açtı (başlıca endüstriyel kullanımı). Altın ayrıca kızılötesi kalkanlama, renkli cam üretimi, altın varaklama ve diş restorasyonunda da kullanılır. Bazı altın tuzları hâlâ tıpta iltihap önleyici ajan olarak kullanılmaktadır.

Altın, tüm metallerin en dövülebilir olanıdır. Tek atom genişliğinde bir tel haline getirilebilir ve daha sonra kopmadan önce önemli ölçüde gerilebilir.
Bu tür nanoteller, fark edilir bir sertleşme olmaksızın dislokasyonların ve kristal ikizlerinin oluşumu, yeniden yönlendirilmesi ve göçü yoluyla bozulur. Bir gram altın 1 metrekare (11 ft2) lik levhaya dövülebilir ve bir avoirdupois onsu 28 metrekare (300 ft2) dövülebilir. Altın yaprak yarı saydam hale gelecek kadar ince dövülebilir. İletilen ışık yeşilimsi mavi görünür çünkü altın sarı ve kırmızıyı güçlü bir şekilde yansıtır. Bu tür yarı saydam levhalar ayrıca kızılötesi ışığı güçlü şekilde yansıtır ve bu nedenle ısıya dayanıklı giysilerin vizörlerinde ve uzay giysilerinin güneş vizörlerinde kızılötesi (radyant ısı) kalkanları olarak kullanılır. Altın, ısı ve elektriğin iyi bir iletkenidir.

İnsanlar tarafından kullanılan en eski kayıtlı metal, serbest veya "doğal" olarak bulunabilen altın gibi görünmektedir. y. 40.000 MÖ civarında geç Paleolitik dönemde kullanılan İspanyol mağaralarında az miktarda doğal altın bulunmuştur.
Dünyadaki en eski altın eserler Bulgaristan'dandır ve MÖ 5. binyıla (MÖ 4.600 ila MÖ 4.200) kadar uzanır. Örneğin Varna Gölü ve Karadeniz kıyısı yakınlarındaki Varna Nekropolü'nde bulunanlar, tarihteki en erken "iyi tarihlendirilmiş" altın eser bulgusu olarak düşünülür. Birkaç tarih öncesi Bulgar buluntusu da en az onlar kadar eski kabul edilir: Hotnitsa'daki altın hazineleri, Durankulak, Pazarcık yakınlarındaki Yunatsite Kurgan yerleşiminden çıkan eserler, Sakar altın hazinesi, ayrıca Pravadı'daki Kurgan yerleşiminde bulunan boncuklar ve altın takılar - Solnitsata ("tuz çukuru"). Ancak Varna altını en eskisi olarak anılır çünkü bu hazine en büyük ve en çeşitli olanıdır.
Altın eserler muhtemelen ilk kez Antik Mısır'da hanedanlık öncesi dönemin en başında, MÖ 5. binyılın sonu ve 4. binyılın başında ortaya çıkmış ve eritme işlemi 4. binyıl boyunca geliştirilmiştir. Altın eserler Aşağı Mezopotamya arkeolojisinde 4. binyılın başlarında ortaya çıkmıştır. 1990 itibarıyla Batı Şeria'daki Wadi Qana mağara mezarlığında bulunan MÖ 4. binyıl altın eserler Levant'tan gelen en eski eserlerdi. Altın şapkalar ve Nebra diski gibi altın eserler Orta Avrupa'da MÖ 2. binyıl Bronz Çağı'ndan itibaren ortaya çıkmıştır.
Bilinen en eski altın madeninin haritası Eski Mısır'ın 19. Hanedanlığı'nda (MÖ 1320-1200) çizilmiştir; oysa altına dair ilk yazılı referans MÖ 1900 civarında 12. Hanedanlık'ta kaydedilmiştir. MÖ 2600'lü yıllara ait Mısır hiyeroglifleri, Mitanni Kralı Tushratta'nın Mısır'da "topraktan daha bol" olduğunu iddia ettiği altını tasvir eder.
Mısır ve özellikle Nübye, tarihin büyük bölümünde önemli altın üretim alanları olabilecek kaynaklara sahipti. Bilinen en eski haritalardan biri olan Torino Papirüs Haritası, Nübye'deki bir altın madeni planını yerel jeoloji göstergeleriyle birlikte gösterir. Yangın çıkarmayı da içeren ilkel çalışma yöntemleri hem Strabon hem de Diodorus Siculus tarafından anlatılmıştır. Ayrıca, günümüzde Suudi Arabistan olan Kızıldeniz'in karşısında büyük madenler de vardı.

Altın, MÖ 14. yüzyıl civarından 19 ve 26 numaralı Amarna mektuplarında geçmektedir.
Altın, Eski Ahit'te sık anılır, Yaratılış 2:11'den (Havila'da) başlayarak, altın buzağı hikâyesi ve Menorah ve altın sunak dahil olmak üzere tapınağın birçok bölümünden başlar. Yeni Ahit'te, Matta'nın ilk bölümlerinde magi'nin armağanları arasındadır. Vahiy Kitabı 21:21, Yeni Kudüs şehrini "kristal kadar berrak, saf altından yapılmış" sokaklara sahip olarak tanımlar.
Karadeniz'in güneydoğu köşesindeki altının işletilmesinin Midas zamanına dayandığı söylenir. Bu altın, muhtemelen MÖ 610 civarında Lidya'da dünyanın en eski madeni parasının yapımında önemliydi.
MÖ 8. yüzyıla dayanan altın post efsanesi, antik dünyadaki plaser yataklarından altın tozunu yakalamak için postların kullanımına atıfta bulunur.
MÖ 6. veya 5. yüzyıldan itibaren Chu (eyalet), bir tür kare altın sikke olan Ying Yuan'ı dolaşıma sokmuştur.
Roma metalurjisinde, özellikle MÖ 25'ten itibaren Hispania'da ve MS 106'dan itibaren Daçya'da hidrolik madencilik yöntemlerinin başlamasıyla büyük ölçekte altın çıkarmak için yeni yöntemler geliştirildi. En büyük madenlerinden biri, yedi uzun su kemerinin büyük alüvyon yatağının çoğunu yıkamaya olanak tanıdığı León'daki Las Médulas'tı. Transilvanya'daki Roșia Montană'daki'daki madenler de çok büyüktü ve çok yakın zamana kadar hala açık ocak yöntemleriyle altın çıkarılıyordu. Ayrıca Britanya'daki daha küçük yatakları, örneğin Dolaucothi'deki placer ve sert kaya yataklarını da işlettiler. Kullandıkları çeşitli yöntemler, MS 1. yüzyılın sonlarına doğru yazılan Naturalis Historia ansiklopedisinde Yaşlı Plinius tarafından iyi bir şekilde açıklanmıştır.
Mansa Musa'nın (1312'den 1337'ye kadar Mali İmparatorluğu'nun hükümdarı) 1324'te Mekke'ye yaptığı hac sırasında, Temmuz 1324'te Kahire'den geçtiği ve binlerce kişi ve yaklaşık yüz deveden oluşan bir deve kervanıyla birlikte olduğu ve burada o kadar çok altın dağıttığı bildirilmişti ki, Mısır'daki altın fiyatları on yıldan fazla düşürüp yüksek enflasyona neden oldu. Çağdaş bir Arap tarihçisi şöyle demiştir:

Altın, o yıl Mısır'a gelene kadar Mısır'da fiyatı yüksekti. Miskal 25 dirhemin altına düşmedi ve genellikle üstündeydi, ancak o zamandan beri değeri düşüp fiyatı ucuzladı ve şimdiye kadar ucuz kaldı. Miskal 22 dirhemi veya daha azını geçmez. Bu durum, Mısır'a getirdikleri ve orada harcadıkları büyük miktardaki altın nedeniyle yaklaşık on iki yıldır bu şekilde devam etmektedir[...].

Avrupalıların Amerika'yı keşfetmeleri, büyük ölçüde, özellikle Mezoamerika, Peru, Ekvador ve Kolombiya'da yerli Amerikalı halklar tarafından büyük bir bollukta sergilenen altın süs eşyalarına dair raporlarla desteklendi. Aztekler altını tanrıların ürünü olarak görüyorlardı ve ona kelimenin tam anlamıyla "tanrı dışkısı" (Nahuatl dilinde teocuitlatl) diyorlardı ve II. Montezuma öldürüldükten sonra, bu altının çoğu İspanya'ya gönderildi. Ancak Kuzey Amerika'nın yerli halkları için altın işe yaramaz olarak görülüyordu ve doğrudan faydalarıyla ilgili olan obsidyen, çakmak taşı ve arduvaz gibi diğer mineraller daha çok değer görüyordu.
El Dorado, altın sikkelerle birlikte muhteşem bir bollukta değerli taşların bulunduğu efsanevi bir hikâyeye uygulanır. El Dorado kavramı birkaç dönüşüm geçirdi ve sonunda önceki mitin anlatımları da efsanevi kayıp bir şehrin anlatımlarıyla birleştirildi. El Dorado, İspanyol İmparatorluğu tarafından Kolombiya'daki Muisca yerli halkının efsanevi bir kabile şefini (zipa) tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Bu şef, bir başlangıç ayini olarak kendini altın tozuyla kapladı ve Guatavita Gölü'ne daldı. El Dorado'yu çevreleyen efsaneler zamanla değişti; bir adamdan bir şehre, bir krallığa ve en sonunda bir imparatorluğa dönüştü.
Erken modern dönemden başlayarak, Batı Afrika'nın Avrupalılar tarafından keşfi ve Afrika'nın sömürgeleştirilmesi büyük ölçüde bölgedeki altın yataklarına dair raporlar tarafından yönlendirildi ve sonunda Avrupalılar tarafından "Altın Sahili" olarak adlandırıldı. 15. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın başlarına kadar, bölgedeki Avrupalı ticareti öncelikle fildişi ve kölelerle birlikte altına odaklanmıştı. Batı Afrika'daki altın ticareti, başlangıçta Portekizlilerle ticaret yapan ve daha sonra İngiliz, Fransız, İspanyol ve Danimarkalı tüccarlarla ticaret yapmaya başlayan Ashanti İmparatorluğu tarafından yönetiliyordu. İngilizlerin Batı Afrika altın yataklarının kontrolünü ele geçirme istekleri, Ashanti İmparatorluğu'nun İngiltere tarafından ilhak edildiği 19. yüzyılın sonlarındaki Anglo-Ashanti savaşlarında rol oynadı.
Mısır hükümdarları zamanında MÖ 3200 yıllarında, altın darphanelerde eşit boyda çubuklar halinde çekilerek para olarak kullanıldı.
Au sembolü Latince "altın" anlamına gelen aurum kelimesinden gelir.
Peru'da MÖ 2000 yılına ait altın ziynet eşyaları kalıntılarına rastlanmış olup, Amerika kıtasındaki Aztekler ve İnkaların da altına tutkun oldukları bilinmektedir.
Altına önem veren eski medeniyetler arasında; Yunanları, İranlıları, Makedonları, Asurluları, Sümerleri ve Lidyalıları saymak yerinde olur.
MÖ 550 yıllarında Lidya Kralı Krezos, altını para olarak (sikke) bastırmış ve altının para olarak basılması ile de ticaret artmıştır. Şehirler zenginleşmiş ve dünya yeni bir refah dönemine girmiştir.
İskit ve Sarmat

Altınbaş Üniversitesi, 2008 yılında İstanbul'da kurulmuş olan bir vakıf üniversitesidir. Kuruluşunda Kemerburgaz Üniversitesi adıyla eğitim vermeye başlayan kurum, 1 Temmuz 2017 itibarıyla Altınbaş Üniversitesi adını almıştır. İlk öğrencilerini 2011 yılında almıştır, 2011-2012 öğretim döneminde eğitime başlamıştır.

2008 yılında Altınbaş Holding  Mehmet Altınbaş Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu tarafından alınan karar doğrultusunda vakıf üniversitesi olarak kuruluş çalışmaları başlatılmıştır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği doğrultusunda başvuru evrakları hazırlanmış, Kemerburgaz'da kampüs için arazi alımı yapılmış, proje hazırlanmış ve üniversite ‘’İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi’’ olarak adlandırılmıştır. 22 Mayıs 2008 tarihinde kuruluş kanunu TBMM’de kabul edilmiş ancak imar sorunu nedeniyle kampüs inşaatına başlanamamıştır. Kemerburgaz’daki arazi ile ilgili sorunların çözümü için çalışmalar devam ederken üniversitenin kuruluşunda gecikmeye yol açmamak maksadıyla Altınbaş Holding’in ‘’Mahmutbey Dilmenler Caddesi, Bağcılar’'da bulunan yönetim binasının üniversiteye devri konusunda Aralık 2010'da karar alınmış ve binanın üniversite ihtiyaçları doğrultusunda düzenlenmesi çalışmaları başlatılmıştır.
1 Ağustos 2011 tarihi itibarıyla üniversite tüm birimleri ile eğitim ve öğretime hazır hale getirilmiştir.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 1533 ön lisans,	7374 lisans, 3206 yüksek lisans ve 338 doktora öğrencisi olarak toplamda 12451 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 75 profesör, 46 doçent, 165 doktor, 81 öğretim görevlisi ve 84 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 451 akademik personel görev yapmaktaydı.
Üniversitenin 3 yerleşkesi (Bağcılar, Bakırköy, Şişli) ve 9 fakültesi, 3 enstitüsü, 1 meslek yüksekokulu ve 1 yabancı diller yüksekokuluyla eğitim vermektedir. Yaklaşık 13.800 öğrenciye ev sahipliği yapmakta olup, öğrenci/öğretim üyesi oranı 4:1'dir .

Resmî site

Amsterdam, Hollanda'nın başkenti ve en büyük şehridir. Haziran 2024'te şehir merkezinde 933.680, kentsel alanda 1.457.018 ve metropol alanında 2.480.394 nüfusa sahiptir. Hollanda'nın Kuzey Hollanda eyaletinde yer alan Amsterdam, çok sayıda kanalı nedeniyle halk arasında "Kuzeyin Venediği" olarak anılır ve bu kanallar artık UNESCO Dünya Mirası Alanı'dır.
Amsterdam, taşkınları kontrol etmek için baraj yapılan Amstel Nehri'nin ağzında kurulmuştur. Başlangıçta 12. yüzyılda küçük bir balıkçı köyü olan Amsterdam, Hollanda'nın ekonomik bir güç merkezi olduğu 17. yüzyıldaki Hollanda Altın Çağı'nda önemli bir dünya limanı haline geldi. Amsterdam, finans ve ticaretin önde gelen merkezi olmasının yanı sıra seküler sanat üretiminin de merkeziydi. 19. ve 20. yüzyıllarda şehir genişledi ve yeni mahalleler ve banliyöler inşa edildi. Şehrin uzun bir açıklık, liberalizm ve hoşgörü geleneği vardır. Bisiklet, şehrin modern karakterinin anahtarıdır ve şehir genelinde çok sayıda bisiklet yolu ve şeridi bulunmaktadır.
Amsterdam'ın başlıca turistik yerleri arasında tarihi kanalları; Hollanda Altın Çağı sanatının sergilendiği devlet müzesi Rijksmuseum; Van Gogh Müzesi; Amsterdam Kraliyet Sarayı ve eski belediye binasının bulunduğu Dam Meydanı; Amsterdam Müzesi; modern sanat eserlerinin sergilendiği Stedelijk Müzesi; Concertgebouw konser salonu; Anne Frank Evi; Scheepvaartmuseum, Natura Artis Magistra; Hortus Botanicus, NEMO, kırmızı ışık bölgesi ve esrar kafeleri yer almaktadır. Şehir, dünyanın en ünlü gece kulüpleri arasında yer alan birçok gece kulübüyle gece hayatı ve festival etkinlikleriyle tanınmaktadır. Sanatsal mirası, kanalları ve üçgen çatılı dar kanal evleri, şehrin 17. yüzyıldaki Altın Çağı'nın iyi korunmuş mirasları, her yıl milyonlarca ziyaretçiyi kendine çekmektedir. 
1602 yılında kurulan Amsterdam Borsası, dünyanın en eski "modern" menkul kıymetler piyasası borsası olarak kabul edilir. Hollanda'nın ticari başkenti ve Avrupa'nın en önemli finans merkezlerinden biri olan Amsterdam, alfa dünya şehri olarak kabul edilir. Şehir, Hollanda'nın kültür başkentidir. Birçok büyük Hollanda kurumu genel merkezini bu şehirde bulundurmaktadır. Dünyanın en büyük şirketlerinin birçoğu Amsterdam'da yerleşiktir veya Avrupa genel merkezlerini burada kurmuştur; örneğin Uber, Netflix ve Tesla gibi teknoloji şirketleri. Amsterdam, Hollanda'nın resmi başkenti olmasına rağmen, hükûmet merkezi değildir. Ana hükûmet kurumları ve yabancı elçilikler Lahey'de bulunmaktadır. 
2022 yılında Amsterdam, Economist Intelligence Unit tarafından yaşanacak en iyi dokuzuncu şehir ve Mercer tarafından çevre ve altyapı açısından yaşam kalitesi bakımından 12. sırada yer aldı. Şehir, 2019 yılında küresel olarak en iyi teknoloji merkezlerinden biri olarak 4. sırada yer aldı. Amsterdam Limanı, Avrupa'nın beşinci büyük limanıdır. KLM merkezi ve Amsterdam'ın ana havaalanı Schiphol, Hollanda'nın en işlek, Avrupa'nın ise üçüncü en işlek havaalanıdır. Hollanda başkenti, yaklaşık 180 milletin temsil edildiği dünyanın en çok kültürlü şehirlerinden biridir. Amsterdam'da göç ve etnik ayrımcılık güncel bir sorundur.
Amsterdam'ın tarihi boyunca önemli sakinleri arasında ressamlar Rembrandt ve Vincent van Gogh, 17. yüzyıl filozofları Baruch Spinoza, John Locke, René Descartes ve Holokost kurbanı ve günlük yazarı Anne Frank bulunmaktadır.

Amsterdam, istasyonun ana caddesi olan Amsterdam Centraal istasyonu ve Damrak'tan güneye doğru açılır. Kasabanın en eski bölgesi De Wallen (İngilizce:"The Quays") "Rıhtımlar" olarak bilinir. Damrak'ın doğusunda yer alır ve şehrin ünlü kırmızı fener mahallesini içerir. De Wallen'in güneyinde, Waterlooplein'in eski Yahudi mahallesi bulunur.
"Grachten" olarak bilinen Orta Çağ ve sömürge dönemi Amsterdam kanalları, evlerin ilginç duvarlara sahip olduğu şehrin kalbini kucaklar. Grachtengordel'in ötesinde, Jordaan ve Pijp'nin eski işçi sınıfı bölgeleri vardır. Şehrin başlıca müzelerinin bulunduğu Museumplein, adını Hollandalı yazar Joost van den Vondel'den alan 19. yüzyıldan kalma bir park olan Vondelpark ve Plantage hayvanat bahçesi ile mahalle de Grachtengordel'in dışındadır. Şehrin çeşitli bölümleri ve çevresindeki kentsel alan polder'lerdir. Bu, Aalsmeer, Bijlmermeer, Haarlemmermeer ve Watergraafsmeer'de olduğu gibi, göl anlamına gelen -meer son ekiyle tanınabilir.

Amsterdam kanal sistemi bilinçli şehir planlaması sonucudur. 17. yüzyılın başlarında, göçün zirvede olduğu zamanlarda, uçları IJ körfezinde ortaya çıkan eşmerkezli dört yarım kanal kanalına dayanan kapsamlı bir plan geliştirildi. Grachtengordel olarak bilinen, kanalların üçü çoğunlukla konut inşaatı içindi: Herengracht ("Heren", Amsterdam'ın yönetici lordları olan "Heren Regeerders van de stad Amsterdam" anlamına gelirken, "gracht" kanal anlamına gelir, bu nedenle isim kabaca "Lordların Kanalı" olarak çevrilebilir), Keizersgracht (İmparatorun Kanalı) ve Prinsengracht (Prens Kanalı). Dördüncü ve en dıştaki kanal, dış halkadaki tüm kanalların ortak adı olduğu için haritalarda genellikle bahsedilmeyen Singelgracht'dır. Singelgracht, en eski ve en içteki kanal olan Singel ile karıştırılmamalıdır.

Kanallar savunma, su yönetimi ve ulaşım için hizmet etti. Savunmalar, geçiş noktalarında kapıları olan bir hendek ve toprak setleri şeklini aldı, ancak bunun dışında duvarcılık üstyapı'sı yoktu. Orijinal planlar kayboldu, bu nedenle Ed Taverne gibi tarihçilerin orijinal niyetler hakkında spekülasyon yapması gerekir: Düzenin değerlendirmelerinin dekoratif olmaktan ziyade tamamen pratik ve savunma amaçlı olduğu düşünülür.
İnşaat 1613'te başladı ve yerleşimin genişliği boyunca batıdan doğuya, tarihçi Geert Mak dediği gibi- popüler bir efsanede olduğu gibi merkezden dışarıya doğru değil- devasa bir ön cam sileceği gibi ilerledi. Güney kesiminde kanal inşaatı 1656'da tamamlandı. Daha sonra konut binalarının inşaatı yavaş ilerledi. Amstel nehri ile IJ körfezi arasındaki alanı kapsayan eşmerkezli kanal planının doğu kısmı hiçbir zaman uygulanmadı. Sonraki yüzyıllarda arazi, fazla planlama yapılmadan parklar, yaşlıların evleri, tiyatrolar, diğer kamu tesisleri ve su yolları için kullanıldı. Yıllar geçtikçe, Nieuwezijds Voorburgwal ve Spui gibi birçok kanal doldurularak caddeler veya meydanlar haline geldi.

17. yüzyılda Amsterdam kanallarının geliştirilmesinden sonra, şehir iki yüzyıl boyunca sınırlarının ötesine geçmedi. 19. yüzyıl boyunca Samuel Sarphati o zamanki Paris ve Londra'nın ihtişamına dayanan bir plan tasarladı. Plan, Grachtengordel'in hemen dışında yeni evlerin, kamu binalarının ve sokakların inşasını öngörüyordu. Ancak planın temel amacı halk sağlığını iyileştirmekti. Plan şehri genişletmese de, “Paleis voor Volksvlijt” gibi bugüne kadarki en büyük kamu binalarından bazılarını üretti. Sarphati'nin ardından, inşaat mühendisleri Jacobus van Niftrik ve Jan Kalff, şehrin merkezini çevreleyen 19. yüzyıldan kalma mahallelerden oluşan bir halka tasarladılar ve şehir, 17. yüzyıl sınırının dışındaki tüm arazilerin mülkiyetini koruyor ve böylece gelişmeyi sıkı bir şekilde kontrol ediyordu. Bu mahallelerin çoğu işçi sınıfına ev sahipliği yaptı.
Aşırı kalabalığa yanıt olarak, 20. yüzyılın başında Amsterdam'ın daha önce gördüğü her şeyden çok farklı olan iki plan tasarlandı: “Plan Zuid” (mimar Berlage tarafından tasarlandı) ve Batı. Bu planlar, tüm sosyal sınıflar için konut bloklarından oluşan yeni mahallelerin geliştirilmesini içeriyordu.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra şehrin batı, güneydoğu ve kuzey kesimlerinde büyük yeni mahalleler inşa edildi. Bu yeni mahalleler, şehrin yaşam alanı eksikliğini gidermek ve insanlara modern olanaklara sahip uygun fiyatlı evler sunmak için inşa edildi. Mahalleler esas olarak yeşil alanlar arasında yer alan, geniş yollara bağlanan ve mahalleleri motorlu araba ile kolayca erişilebilir kılan büyük konut bloklarından oluşuyordu. O dönemde inşa edilen batı banliyölerine topluca Westelijke Tuinsteden denir. Aynı dönemde inşa edilen kentin güneydoğusundaki bölge Bijlmer olarak biliniyor.

Amsterdam Belediyesi, tarihsel olarak çevresindeki yerleşimlerle yapılan idari düzenlemeler sonucunda genişlemiştir. Bu kapsamda, daha önce bağımsız bir belediye olan Weesp, 24 Mart 2022 tarihinde alınan resmî karar doğrultusunda Amsterdam'a bağlanmıştır. Bu tarihten itibaren Weesp, Amsterdam Belediyesi'nin bir parçası hâline gelmiş; yerel kimliğini koruyan özel bir idari statüyle yönetilmeye devam etmiştir.

Amsterdam'ın zengin bir mimarlık tarihi vardır. Amsterdam'daki en eski bina, 1306'da kutsanan Wallen'in kalbindeki Eski Kilise Oude Kerk (İngilizce: Old Church)'dir. En eski ahşap bina Begijnhof adresindeki Het Houten Huys. 1425 civarında inşa edilmiştir ve mevcut iki ahşap binadan biridir. Aynı zamanda Amsterdam'daki Gotik mimari'nin birkaç örneğinden biridir. Hollanda'nın en eski taş binası olan Moriaan 's-Hertogenbosch'da inşa edilmiştir.
16. yüzyılda ahşap binalar yerle bir edildi ve yerine tuğla binalar yapıldı. Bu dönemde, Rönesans mimari stili'nde birçok bina inşa edildi. Bu dönemin binaları, yaygın Hollanda Rönesans tarzı olan basamaklı beşik cepheleriyle çok tanınır. Amsterdam hızla kendi Rönesans mimarisini geliştirdi. Bu binalar mimarın Hendrick de Keyser ilkelerine göre inşa edildi. Hendrick de Keyser tarafından tasarlanan en çarpıcı binalardan biri Westerkerk. 17. yüzyılda barok mimari Avrupa'nın başka yerlerinde olduğu gibi çok popüler oldu. Bu kabaca Amsterdam'ın Altın Age ile aynı zamana denk geldi. Amsterdam'da bu tarzın önde gelen mimarları Jacob van Campen, Philips Vingboons ve Daniel Stalpaert idi.

Philip Vingboons, şehrin her yerinde görkemli tüccar evleri tasarladı. Amsterdam'daki barok tarzı ünlü bir bina, Baraj Meydanı üzerindeki Kraliyet Sarayı'dır. 18. yüzyıl boyunca Amsterdam, Fransız kültürü tarafından büyük ölçüde etkilendi. Bu, o dönemin mimarisine de yansır. 1815 civarında, mimarlar barok stili kırdı ve farklı neo-tarzlarda inşaat yapmaya başladı. Gotik tarzdaki binaların çoğu o döneme aittir ve bu nedenle neo-gotik tarzda inşa edildiği söylenir. 1

Anadolu Kavağı, İstanbul ilinin Beykoz ilçesinde yer alan bir mahalledir. İstanbul Boğazı'nın kuzey kıyısında bulunan mahalle, turistik bir balıkçı kasabası oluşu ve şehirden uzakta sakin bir mahal olmasıyla öne çıkmaktadır.

Mahallenin tepesinde, Marmara Denizi ile Karadeniz'in bağlantı noktasına hakim bir noktada konumlanan Doğu Roma döneminden kalma Yoros Kalesi, mahallenin turizminin ana dayanağıdır. Bir diğer turistik öge de mahallenin balıkçı restoranları ve waffle gibi atıştırmalıklar satan büfeleridir. Bunlar sayesinde yaz aylarında mahalle nüfusunun çok üzerinde turist çekebilmektedir. Yaz sezonu boyunca cumartesi günleri Bostancı'dan kalkan Mehtap Gezisi adı verilen, akşam Anadolu Kavağı'na uğrayıp geri dönen canlı müzikli vapur seferleri yapılmaktadır.
Mahalle, Osmanlı İmparatorluğu, Ankara Hükûmeti ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'nin bünyesinde generallik yapan Mareşal Fevzi Çakmak'ın doğum yeri olmasıyla da bilinir.

Ortaçeşme'den kara yoluyla Kavacık'tan kalkan, Kanlıca-Çubuklu-Paşabahçe-Beykoz güzergâhından Anadolu Kavağı'na gelen 15A otobüsleri ile; deniz yolu ile ise Sarıyer'den ve Üsküdar'dan kalkan Şehir Hatları motorlarıyla gelinebilir.

T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Anadolukavağı tanıtım sayfası
 Wikimedia Commons'ta Anadolu Kavağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Anadolu Kavağı ile ilgili coğrafi veriler

Anadolu Yakası, Anadolu Tarafı ya da Asya Yakası, İstanbul'un Asya üzerinde kalan toprakları için kullanılan tabirdir. İlk ne zaman kullanıldığı bilinmemekle beraber Osmanlı döneminden beri kullanıldığı kesindir. Kuzey sahilinde Beykoz ve kuzeydoğusunda Şile, güney sahilinde ise Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy bulunmaktadır. Boğazda bulunan iki ilçe Üsküdar ve Beykoz olup iç ilçeler ise Sultanbeyli, Ümraniye ve yeni ilçe statüsüne kavuşmuş olan Sancaktepe, Ataşehir ve Çekmeköy'dür. 1973'e kadar pek canlılığı olmayan Anadolu Yakası, Boğaziçi Köprüsü'nün yapımından sonra iyice hareketlenmeye başlamıştır. İstanbul nüfusunun 1/3'ü burada yaşamaktadır. Avrupa Yakasına göre daha yeşildir ve trafik daha az yoğundur. Bununla beraber 1950'lerden bu yana seyreden köyden kente göç olgusu, bölgedeki nüfus, araç ve yolculuk hareketlerinin yoğunlaşmasına neden olmuştur. 2000 yılında gerçekleştirilen Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre Anadolu yakası ilçelerinin toplam yıllık nüfus artışı %35,17'dir. Aynı sonuçlar, İstanbul'un Anadolu yakasında toplam nüfusun yaklaşık %35'inin, çalışan nüfusun ise %34'ünün bölgede yer aldığını göstermektedir.

Adalar
Ataşehir
Beykoz
Çekmeköy
Kadıköy
Kartal
Maltepe
Pendik
Sancaktepe
Sultanbeyli
Şile
Tuzla
Ümraniye
Üsküdar

Anadolu Yakası12 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Yakası
İstanbul'un ilçeleri

Antik Roma, MÖ 8. yüzyılda İtalya Yarımadası'nda kurulan Roma şehir devletinden doğarak tüm Akdeniz'i çevreleyen bir imparatorluk hâline gelen medeniyetin adıdır. Yaklaşık 2.200 yıl boyunca varlığını sürdürmüş olan Roma uygarlığı bir monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye ve daha sonra da otokratik bir imparatorluğa dönüşmüştür.
Fetih ve asimilasyon yollarıyla Batı Avrupa ve Akdeniz'i çevreleyen bölgede egemen olan Roma İmparatorluğu, iç istikrarsızlıkların ve özellikle de göçebe toplulukların akınlarıyla yıpranmaya başlamıştır. Bu etkiler sonucunda Hispania, Galya ve İtalya'yı içine alan Batı Roma İmparatorluğu 5. yüzyılda bağımsız krallıklara bölündü. İmparatorluğun batı kesiminin dağılması, tarihçiler tarafından Antik Çağlar'ın sonu, Orta Çağ'ın, aynı zamanda Karanlık Çağ'ın da başlangıç tarihi olarak kabul edilir. Öte yandan Doğu Roma İmparatorluğu, Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed'in 1453 yılında İstanbul'u fethetmesiyle son bulmuştur.
Roma uygarlığı, kültürel olarak yoğun biçimde ilham ve örnek aldığı Antik Yunan ile birlikte "klasik antikite"ye dâhil edilir. Antik Roma Batı dünyasındaki hukuk, savaş, sanat, edebiyat, mimari, teknoloji ve dil konularının gelişimine büyük katkıda bulunmuştur ve hâlen de günümüz dünyası üzerinde büyük etkiye sahiptir.

Efsaneye göre Roma, MÖ 27 Nisan 753 tarihinde Truva prensi Aeneas'ın torunları olan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşler tarafından kuruldu. Alba Longa'nın Latin kralı Numitor, kardeşi Amulius tarafından tahtından edilmiş ve Numitor'un kızı Rhea Silvia Romulus ve Remus'u doğurmuştu. Rhea Silvia Mars'ın tecavüzüne uğramış bir Vesta bakiresiydi ve bu da ikizleri yarı tanrı konumuna getirmişti. İkizlerin tahtı yeniden ele geçirmelerinden korkan yeni kral, Romulus ve Remus'un boğdurulmasını emretti. Dişi bir kurt (bazı anlatımlara göre bir çobanın karısı) ikizleri kurtardı ve büyüttü. İkizler yeterince büyüdüklerinde Alba Longa tahtını Numitor'a geri verdiler. Ardından kendi şehirlerini kurdular. Ancak Romulus şehrin ilk kralının kim olacağına ilişkin bir tartışmada Remus'u öldürdü. Böylece şehir Romulus'un adıyla anılmaya başlandı. Efsaneye göre şehirde kadın olmadığından Latinler Sabinleri bir festivale davet ettiler ve bakire kadınlarını çaldılar. Bu da Latinler ile Sabinlerin bütünleşmesine yol açtı.
Roma şehri Tiber nehrinin sığ bir bölümündeki yerleşimlerin gelişmesiyle ortaya çıkmıştı. Arkeolojik bulgulara göre Roma köyü muhtemelen MÖ 8. yüzyılda kurulmuştu ancak bu tarih MÖ 10. yüzyıla kadar götürülebilir. Etrüsklerin MÖ 7. yüzyıl sonlarında aristokrat ve monarşik bir elit kesim oluşturarak bölgede siyasi kontrol sağladıkları anlaşılmaktadır. Etrüskler MÖ 6. yüzyıl sonlarında bölgedeki güçlerini yitirdiler ve bu noktada Latin ve Sabin kabileleri yöneticilerin iktidarını çok daha fazla sınırlayan bir cumhuriyet oluşturarak kendi devletlerini yeniden kurdular.

Titus Livius gibi daha sonraki dönemlerin *yazarlarının anlattıklarına göre Roma Cumhuriyeti Roma'nın yedi *kralından sonuncusu Gururlu Tarkinus'un tahttan indirildiği ve her yıl seçilen magistralar (memurlar) ve çeşitli temsilî kurumlardan bir araya gelen bir sistemin oluşturulduğu MÖ 509 tarihinde kuruldu. En önemli magistralar kuvvet yetkisi ya da askerî kumandanlık yetkisine sahip iki konsüldü. Konsüller patricilerden (asiller) oluşan Roma Senatosu ile çekişmek durumundaydılar. Senato başlangıçta önde gelen asillerden oluşan ve tavsiyelerde bulunan bir kurumdu ancak zaman içinde gücü de, boyutu da arttı. Diğer görevliler praetorlar, aedilisler ve quaestorlar idi. Magistralıklar başlangıçta yalnızca soylulara mahsustu. Ancak daha sonra sıradan insanlara (plebler) da açıldı. Cumhuriyet meclisi comitia centuriata ve comitia tributadan oluşuyordu.
Romalılar Etrüskler de dâhil olmak üzere İtalya Yarımadası'ndaki diğer halkları boyunduruk altına aldılar. Roma'nın İtalya'daki hegemonyasına yönelik son tehdit MÖ 281 yılında önemli bir Yunan kolonisi olan Taranto'dan gelmiş ancak bu da savuşturulmuştur. Romalılar stratejik bölgelerde koloniler kurarak fethettikleri yerleri güvence altına almışlar ve bölgede dengeli bir denetim sağlamışlardır. MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısında Roma, Kartaca ile Pön savaşlarının ilkinde karşı karşıya geldi. Bu savaşlar sonunda Roma, Sicilya ve Hispania'da ilk denizaşırı fetihlerini yaptı ve önemli bir emperyal güç olarak yükselişe geçti. MÖ 2. yüzyılda Makedonya ve Selefki imparatorluklarını bozguna uğrattıktan sonra Romalılar Akdeniz'in hâkimi hâline geldiler.
Ancak bu hâkimiyet iç çekişmelere yol açtı. Senatörler eyaletlerin üstünden zengin oldular ancak çoğunluğu ufak çaplı çiftçi olan askerler daha uzun süre evlerinden uzak kalıyorlar ve topraklarıyla ilgilenemiyorlardı. Ayrıca yabancı kölelere yönelik eğilim, maaşlı iş sayısını azaltıyordu. Savaş ganimetleri, yeni bölgelerdeki merkantilizm ve tımar sistemi zenginler için yeni ekonomik fırsatlar yarattı ve yeni bir tüccar sınıfı olan atlı sınıfını ortaya çıkardı. Roma hukukuna göre Senato üyeleri ticaretle uğraşamıyordu. Dolayısıyla atlılar teoride senatoya girseler de siyasi iktidar bakımından kısıtlandırılmışlardı. Senato sürekli olarak toprak reformlarını geri çevirerek atlı sınıfına hükûmette daha fazla söz hakkı vermeyi reddetti. Rakip senatörlerin kontrolündeki şehirli işsizlerden oluşan çeteler şiddet yoluyla seçmenlere gözdağı veriyorlardı. MÖ 2. yüzyıl sonunda sulh hâkimi olan Gracchus kardeşlerin patricilerin elindeki toprakları pleblere dağıtacak bir reform yasasını senatodan geçirmeleriyle mesele kritik bir noktaya geldi. Her iki kardeş de öldürüldü ancak senato pleb ve atlı sınıflarının huzursuzluğunu yatıştırmak için Gracchus kardeşlerin reformlarından bazılarını geçirdi. Müttefik İtalyan şehirlerinin Roma vatandaşlığı alamamaları MÖ 91-88 yılları arasında yaşanan Sosyal Savaş'a neden oldu. Marius'un yaptığı askerî reformlar, askerlerin kumandanlarına şehre duyduklarından daha fazla bağlılık duymasına neden oldu. Bu Marius ile Sulla arasında Sulla'nın MÖ 81-79 yılları arasındaki diktatörlüğüyle sonuçlanacak iç savaşa yol açtı.
MÖ 1. yüzyılın ortalarında Jül Sezar, Pompey ve Crassus cumhuriyeti kontrol altına almak için Birinci Triumvirate olarak bilinen gizli bir üçlü yönetim anlaşması yaptılar. Sezar'ın Galya'yı fethetmesinden sonra senato ile Sezar'ın arası açıldı ve Sezar ile Pompey'in önderlik ettiği senato güçleri arasında bir iç savaş çıktı. Savaşı Sezar kazandı ve ömür boyu diktatör ilan edildi. MÖ 44'te Sezar, tüm iktidarı kendi elinde toplamasına karşı olan senatörler tarafından anayasal hükûmeti geri getirmek amacıyla öldürüldü. Ancak sonrasında Sezar'ın vârisi olarak gösterdiği Augustus ile Sezar'ın eski yandaşları Marcus Antonius ve Lepidus'tan oluşan ikinci bir üçlü yönetim başa geldi. Ancak bu ittifak çok geçmeden bir iktidar mücadelesine dönüştü. Lepidus sürgüne gönderildi ve Augustus, Marcus Antonius ile Kleopatra'yı MÖ 31'de Aktium savaşında yenerek MÖ 27'de Roma'nın tartışmasız hükümdarı oldu.

Tüm düşmanlarını yenen Augustus cumhuriyetin devlet yapısını görünüşte yerinde bırakarak neredeyse tüm iktidarı elinde topladı. Halefi Tiberius ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan başa geçti ve 68'de Nero'nun ölümüne kadar devam eden Julio-Claudian hanedanını kurdu. Artık imparatorluk olan Roma'nın genişlemesi ahlâksız ve yoz bazı imparatorlara (Caligula tam anlamıyla deliydi ve Nero da gaddarlığı ve devlet işlerinden ziyade kişisel meselelerine zaman ayırmasıyla bilinirdi) rağmen devam etti. Julio-Claudian hanedanını Flavian hanedanı takip etti. "Beş İyi İmparator" döneminde (96-180) imparatorluk toprak genişliği, ekonomi ve kültür bakımından doruk noktasına ulaştı. Pax Romana sırasında iç ve dış tehditlerden uzak Roma zenginleşti. Trajan döneminde Daçya'nın fethiyle imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı. Roma toprakları 6,5 milyon km²'lik bir alanı kapsıyordu.

193 ile 235 yılları arasındaki döneme Severus hanedanı hâkim oldu ve Elagabalus gibi yetersiz bazı hükümdarlar başa geçti. Buna ilaveten ordunun kimin imparator olacağı konusunda artan etkisi uzun süreli bir emperyal çöküşe ve Üçüncü Yüzyıl Krizi olarak adlandırılan dış istilalara neden oldu. Kriz Diocletianus döneminde aşıldı. Diocletianus 293 yılında imparatorluğu iki imparator ve onların yardımcılarından oluşan bir tetrarşi ile yönetilmek üzere doğu ve batı olarak ikiye ayırdı. Yarım yüzyıldan uzun bir süre birçok ortak yönetici imparatorluğun başına geçmek için mücadele etti. 11 Mayıs 330'da imparator I. Konstantin Byzantion'u Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan etti ve adını Konstantinopolis olarak değiştirdi. İmparatorluk 395 yılında Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu) ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ebediyen ikiye bölündü.
Batı Roma İmparatorluğu sürekli olarak barbar akınlarından muzdaripti ve imparatorluğun çöküşü aşamalı olarak sürdü. 4. yüzyılda Hunların batıya akını Vizigotların imparatorluk sınırları içine iltica etmelerine neden oldu. 410 yılında I. Alarik önderliğindeki Vizigotlar Roma şehrini yağmaladılar. Vandallar Galya, İspanya ve Kuzey Afrika'daki Roma topraklarını istila ettiler ve 455'te Roma'yı yağmaladılar. 4 Eylül 476'da Germen Odoakr, batının son Roma imparatoru Romulus Augustus'u tahttan indirdi. Yaklaşık 1200 yılın sonunda Roma'nın Batı'daki egemenliği sona erdi.Şablon:KDŞ
Doğu Roma İmparatorluğu ise I. Justinianus döneminde bir süreliğine de olsa Kuzey Afrika ve İtalya'yı ele geçirdi. Ancak I. Justinianus'un ölümünden sonra Doğu Roma'nın Batı'da sahip olduğu topraklar İtalya'nın güneyi ve Sicilya ile sınırlı kaldı. Doğuda İslâm'ın yükselişi bir tehdit unsuruydu. Müslümanlar Suriye ve Mısır'ı ele geçirdiler ve çok geçmeden Konstantinopolis'e doğrudan bir tehdit oluşturmaya başladılar. Ancak Doğu Roma 8. yüzyılda Müslümanların kendi topraklarındaki ilerleyişini durdurmayı başardı ve 9. yüzyıldan itibaren kaybedilen toprakları geri aldı. MS 1000 yılında İmparatorluk, tarihinin en görkemli dönemini yaşamaktaydı. Bu dönemde II. Basileios Bulgaristan ve Ermenistan'ı yeniden 

Anvers (Fransızca: Anvers [ɑ̃vɛʁs]  ( dinle)), Antwerpen veya Antwerp (Felemenkçe: Antwerpen [ˈɑntʋɛrpə(n)]  ( dinle)), Belçika'nın Flaman Bölgesi'nde bir şehir ve belediyedir. Antwerp Eyaleti'nin başkenti ve en büyük şehri olup, 208,22 km² (80,39 mil kare) yüzölçümüyle Belçika'nın üçüncü büyük belediyesidir. 565.039 nüfusuyla Belçika'nın en kalabalık belediyesi ve 1,2 milyondan fazla nüfusa sahip metropol alanı ile Brüksel'den sonra ülkenin ikinci büyük metropol alanıdır.
Antwerp'ten Scheldt Nehri akar. Antwerp, nehrin Westerschelde haliçiyle Kuzey Denizi'ne bağlanır. Brüksel'in yaklaşık 40 km (25 mil) kuzeyinde ve Hollanda sınırının yaklaşık 15 km (9 mil) güneyindedir. Antwerp Limanı, dünyanın en büyük limanlarından biridir ve Avrupa'da Rotterdam'dan sonra ikinci sırada ve küresel olarak ilk 20'de yer almaktadır. Şehir ayrıca dünyanın elmas ticaretinin merkezi olarak da bilinir. 2020 yılında Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı, Antwerp'i Gamma + (üçüncü seviye/en üst düzey) Küresel Şehir olarak değerlendirdi. 
Hem ekonomik hem de kültürel olarak Antwerp, özellikle İspanyol Öfkesi (1576) öncesinde ve sırasında ve sonrasında Hollanda İsyanı boyunca ve sonrasında, Aşağı Ülkeler'de uzun zamandır önemli bir şehir olmuştur. 1531'de inşa edilen ve 1872'de yeniden inşa edilen Antwerp Borsası, dünyanın ilk amaca yönelik inşa edilmiş emtia borsasıydı. Şehir, 1920'de Yaz Olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı.
Antwerp yerlilerine, 17. yüzyılda şehri yöneten İspanyol soylularına atıfta bulunan İspanyolca onursal señor veya Fransızca seigneur, "lord" kelimelerinden sonra Sinjoren (Hollandaca telaffuz: [sɪˈɲoːrə(n)]) lakabı verilmiştir. Şehrin nüfusu oldukça çeşitlidir ve yaklaşık 180 milliyeti içermektedir; 2019 itibarıyla nüfusunun %50'sinden fazlasının ebeveynlerinden biri doğumda Belçika vatandaşı değildi. Dikkat çekici bir topluluk ise Yahudi topluluğudur; zira Antwerp, 21. yüzyılda önemli bir Haredi nüfusuna ev sahipliği yapan Avrupa'daki iki şehirden biridir (Londra ve Stamford Hill semti ile birlikte).

Avrupa'nın en eski kentlerinden biridir. 1531'de kurulan Anvers Borsası, dünya tarihinde bu amaç için inşa edilmiş ilk ticaret borsasıdır. Dünya'nın dördüncü, Avrupa'nın ikinci büyük limanına sahiptir. Kentin içinden geçen Schelde Nehri 350 km boyunca içeri girerek büyük gemilerin bile seyir yapmasına olanak sağlamıştır. Gemi geçiş seferlerine engel olmasın diye nehir üzerinde hiçbir köprü yapılmamıştır.
Belçika'da başkent Brüksel'den sonraki ikinci büyük şehridir. Anvers'in toplam nüfusu 523.248'dir.

Anvers şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Rotterdam, Hollanda, 1940
 Mulhouse, Fransa, 1954
 Sankt Petersburg, Rusya, 1958
 Rostock, Almanya, 1963
 Şanghay, Çin, 1984
 Akhisar, Türkiye, 1988
 Hayfa, İsrail, 1995
 Cape Town, Güney Afrika, 1996
 Barselona, İspanya
 Ludwigshafen, Almanya, 1998

Belçika'nın yerleşim birimleri

Resmi Belediye websitesi
Uzaydan Anvers

Araba (tekerlekli taşıt), yolcu ve yük taşımaya uygun tekerlekli, motorlu veya motorsuz hareket edebilen her türlü kara ulaşım taşıtı. Motorsuz olanlar hayvanlarla ya da insanlar tarafından yürütülür. Çekçekler, el arabaları insan gücüyle yürürken, kağnı, öküz ve mandayla; fayton ve benzeri arabalar at ile, otomobil, kamyon vb. motordan aldığı güçle yürütülür. Keçilerin çektiği hafif arabalar da vardır.

Araba kelimesi ilk kez Codex Cumanicus'ta geçmektedir. Sakaca rraha (at arabası) ses evrimi ile Zentçe raθa aynı anlamda ve eşkökenli Sanskritçe rátha (ata koşulan tören arabası) eşkökenli Arapça arrādat (عرّادة ) (iki tekerlekli savaş arabası) eşkökenli Latince raeda (dört tekerlekli at arabası).

Arabaların M.Ö. 3000 yıllarında tekerlek ve kızağın bulunmasından sonra ortaya çıktığı düşünülmektedir. İlk çağ kavimlerinin (Sümer, Mısır, Yunan, Asur) arkası açık iki tekerlekli savaş arabaları kullandıkları bu dönemle ilgili adak heykelciklerinde görülmektedir.
İki tekerlekli ve parmaklıklı ilk arabaları M.Ö 2000'li yıllarda savaş amacıyla Hititliler yapmıştır. Frigler, Yunanlar ve Romalılar dağlık ve sarp bölgelerde arabaların devrilmemesi için teker açıklığı kadar mesafede birbirine paralel giden oyuk yollar yaptığı bilinmektedir.
9. yüzyıldan itibaren arabaların üstü kapatılmaya başlanmış ve 1400'lü yıllardan sonra arabalarda yay makas kullanılarak sarsıntıların azaltılmasında önemli başarılar sağlanmıştır. Yine aynı dönemde Uzak Doğu'da çekçek, Anadolu'da kağnı, Almanya'da koçu arabaları yapılmıştır.
Fayton ve kupa yapımına 1500'lü yıllarda İngiltere'de, 17. yüzyılda Berline'ler Fransa'da başlanmıştır. Demiryolu ulaşımının başlaması ve 20. yüzyılda otomobillerin geliştirilmesi ile atlı arabaların önemi oldukça azalmıştır.
Osmanlılarda Tanzimat'a kadar yalnızca padişahlar, şeyhülislamlar ve kazaskerler arabaya binebilmekteydi. Tanzimat'tan sonra bu araba ayrıcalığı kaldırılmış, ikinci Meşrutiyet'ten sonra ise kadınlarla erkekler aynı arabaya binmeye başlamışlardır.
İstanbul'da ilk kullanılan araçlar öküzle çekilen koçu arabaları olmuştur. Ardından talikalar kullanılmış, binek olarak da fayton, landon ve Berline tipi arabalara binilmiştir.

Türkiye'de 1950'li yıllara kadar İstanbul'da faytona binilirken, 1964 yılına kadar Ankara sokaklarında fayton dolaşmıştır. Günümüzde ise İstanbul Adalarda, İzmir'de ve kıyı kentlerimizde turistik amaçlarla fayton taşımacılığı yapılmaktadır. Özellikle Gökçeada ve Bozcaada'da vardır .

Araba satış bayiliği

Arap Camii, Türkiye'nin İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesindeki Galata semtinde yer alan cami. Önceleri Aziz Paolo (San Paolo) veya Aziz Domeniko Kilisesi (San Domenico) olarak bilinen ibadethane, 1453 yılında şehrin Osmanlı egemenliğine girmesinin ardından camiye çevrildi.

Galata kentsel dokusunda beton bloklar arasında, sivri külahlı hayli yüksek kare biçimli kulesiyle hala fark edilebilen Arap Camii; fetih öncesinden kalan İstanbul'un tek Gotik kilisesidir. 
Bir rivayete göre, İstanbul'da ezan sesinin yükseldiği ilk yerdir. Yapılışı hakkında iki farklı rivayet vardır. Birincisine göre, 717 yılında yapılmış olan İstanbul'un ilk cami hüviyetini taşıyan eser Arap Camii'dir. İstanbul'un Fethi için 717 yılında gelmiş olan Müslüman Arap kumandanlarından ve sahabe neslinden meydana gelen bir ordu başında Mesleme bin Abdülmelik adındaki komutan bir cami yaptırmış ve adına da Arap Camii denilmiştir.
Hicri 95 Senesinin Zilhicce ayında 15 Ağustos 717'e Mesleme bin Abdülmelik, Karadan bir ordu, denizden kuvvetli bir donanma ile Bizans'ı kuşatmıştır. Muhasara bir yıl kadar devam etmiş ancak Kostantiniyye alınamamıştı. Ama Galata zapt edilmişti. Mesleme ve İmparator Leon arasında varılan bir anlaşma sonucu Arap mescidi inşa edilmiş ve ibadete açılmıştır. 7 yıl kadar İstanbul'da kalmış olan Arap Müslüman Ordusu ibadetini burada yapmıştır. Daha sonra Şam'da çıkan bir isyan üzerine Arap ordusunun Şam'a gitmesi üzerine Dominiken Papaz ve Rahipleri burasını kilise haline sokmuş, şimdi minare olarak kullanılan çan kulesini bu esnada ilave etmişlerdir. 
1453 İstanbul'un fethinden sonra kilise yeniden camiye çevrilerek öndeki mihrap ve minber ilave edilmiş ve Osmanlı kayıtlarında yine Arap Mescidi ismini almıştır.
İkinci rivayete göre Dördüncü Haçlı Seferi'nde Kudüs yerine Konstantinopolis'i ele geçirmeyi amaçlayan Katolikler, 1200'lerin başlarında Pavlus'a adadıkları bir kiliseyi ve yanına Dominikan Tarikatı'na bağlı bir manastırı Galata'da yaptırmışlardır. Papaların da yakın ilgisini çeken bu manastır ve kilise, bir süre sonra mezhebin kurucusu olan Aziz Dominik'in adının da eklenmesiyle tanınır: San Paolo ve San Domeniko.
1475'te Fatih, kiliseyi camiye çevirerek vakfına katmıştır. Yirmi yıl sonra da, İspanya'dan çıkartılan Endülüs Arapları'nın bir kısmının, çevredeki mahallelere yerleştirilmesiyle cami, "Arap Camii" olarak tanınır. Caminin Araplara mal edilmesinin bir nedeni de, minareye çevrilen eski çan kulesinin 714'te Şam'da yaptırılan ünlü Emeviye Camii'nin özgün minaresini çağrıştırmasıdır.
III. Mehmed ve I. Mahmud'un annesi Saliha Sultan ve II. Mahmud'un kızı Adile Sultan değişik dönemlerde Cami'yi onartmış; hünkar mahfili, sebil, çeşme, şadırvan gibi ögeler ekletmişlerdir. Özellikle Saliha Sultan'ın yaptırdığı onarımdan sonra caminin iç düzeni, mahfillerin, mihrabın barok ahşap tasarımlarıyla hayli değişmiş, tiyatral bir görümün egemen olmuştur.
1913-1919 yılları arasındaki kapsamlı onarım sonucu yapı yeniden büyük bir değişime uğrar: Avlu duvarı yıkılır, Cami genişletilerek yeniden yaptırılır. "Arabesk" bir son cemaat mahalli ekletilir. Döşeme altında kalan yüzü aşkın Latin soylusunun mezar taşları müzeye taşıtılırken, mihrabın yanındaki "Mesleme'nin Çilehanesi", "Arap Baba Merkadi" ve çevrede sahabelere ait oldukları ileri sürülen birkaç kabir de Arap kimliğini daha güçlendirerek vurgular. Yapı her ne kadar büyük ölçüde İslamlaşmış (Osmanlılaşmış) ise de, dikkatli bir göz, çok az da olsa Gotik geçmişini belgeleyen birtakım mimarî ögeleri fark edebilir.

 OpenStreetMap'te Arap Camii ile ilgili coğrafi veriler

Art Nouveau (Türkçe: Yeni Sanat; Fransızca telaffuz: [aʁ nuvo]), zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı bir sanat akımıdır. Köklerinin Londra merkezli Arts & Crafts Hareketi'ne dek gittiği söylenebilir. Avrupa ve Amerika'yı etkilemiştir.
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuş bu akım Türkiye'de Yeni Sanat ya da 1900 Sanatı olarak adlandırıldığı gibi birçok Avrupa ülkesinde de bölgesel olarak değişik adlarla anılmış, adlara uygun olarak da uygulamaların niteliklerinde değişiklikler görülmüştür. Modern Style, Yellow Book Style, Fin de Siècle Style, Jugendstil, Secession Stil bölgesel olarak kullanılan adlara örnektir. Akımın ilk aşamalarında mimarlıktaki gelişmeler daha belirgindir. Kullanılan abartılı barok stili benzeri dekoratif bezeme ve süslemeler sebebiyle Floral Style (Doğal Stil), Style Coup De Fouet (Kamçı Vuruşu Stili) ve Style Anguille (Yılanbalığı Stili) olarak da anılmıştır.

Orta Çağ'ın gotik sanatını savunan İngiliz estetikçi ve tarihçi John Ruskin’den etkilenen, Praeraphaelit grubu üyesi William Morris, mutluluğun el emeğiyle elde edilebileceği, işçi kesiminin yaşama sevincine bu tür çalışmalar ile ulaşabileceği inancındaydı. İnsan ile maddenin arasına giren makinenin, dolayısıyla endüstriyel gelişimin güzelliği yok ettiği görüşündeydi. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği, Orta Çağ sanatçılarının eserlerinin mükemmelliğinden aldıkları zevkle özgür ve mutlu olduklarını savunuyordu.	
Sosyalist fikirlere sahip William Morris; sanatı el emeği niteliğiyle geniş halk topluluklarına mal etmek suretiyle demokratlaştırmak istemiş, sanat kurumları açmış ayrıca imal ve satışın bir arada gerçekleştiği günümüz meslek okulları niteliğindeki atölye-mağaza olan Morris Company’i açmıştır.
W. Morris’in bakış açısı birçok sanatçı tarafından benimsenmiş, desteklenmiş ; bu yolla el sanatlarına dayalı bir sanat akımı oluşmuştur. Endüstriyel gelişmelerle ev yapımı ürünlerin pahalı kalmasıyla fakir işçi kesim yerine zengin koleksiyonculardan rağbet görmüştür. Kısaca endüstriye yenilmiştir.
Art Nouveau ismi 1896 yılında Paris’te açılmış olan, dekoratif mobilya ve aksesuar satan bir mağazadan gelmektedir. Devlet salonuna kabul edilmeyen sanatçıların da bu tür eşyaların alım satımıyla ilgilenmeye başlamasıyla akım güçlenmiş ve anti akademik bir nitelik kazanmıştır.
Art Nouveau, zamanla klasisizmi reddetmiştir. Bu toplumsal değişimi de yansıtan bir durumdur. Darwin sonrası bir toplumda, tanrının varlığının ancak sorgulanabildiği bir zamanda, insan ruhunun karanlık yanları ortaya çıkmaya başlamıştı. Fin de siècle yani “yüzyılın sonu” sanatçıları ve yazarları sis ve loşluğu, parlak gün ışığına yeğlerler. Paris gece hayatından, dansçılar ve hayat kadınlarından ilham alan grafik çalışmalar mimaride Victor Horta’nın Loie Fuller’e tasarladığı tiyatro binası bunu kanıtlar niteliktedir.
Klasisizme sırtını dönen Art Nouveau sanatçıları ilhamı öncelikle doğada aramışlardır. Bitkisel motifler, kadın figürleri, kıvrılan bükülen çizgiler akımın etkilediği her alanda kullanıldı. Bitkileri ve hayvanları düzenli kompozisyonlarda statik bir formda kullanılarak, eskilerin aksine doğanın dinamik kuvvetleri dile getirilmeye çalışılmıştır.
Demirin yapı malzemesi olarak kullanılması mimari için önemli bir devrim hareketi olmuştur. Demir; metro girişlerinde, yapıların değişik bölümlerinde, günlük yaşam araç ve objelerinde hem fonksiyonel hem de süs olarak değerlendirilmiştir.
Demirin kullanımının yanı sıra Art Nouveau’nun karakteristiklerinden birisi de camın yoğun kullanımı, bunun bir sonucu olarak ışık ve aydınlatma çözümleridir. Aydınlatmanın önem kazanmasıyla cam pencerelerle aydınlatılan merdiven ya da hollerin merkez olarak yerleştirildiği yeni bir plan düzenine gidilmiştir. 
Art Nouveau mimarlık sanatı 4 aşamada incelenebilir:

1896-1900 yılları arasında, başka stillerin yansımalarının net olarak görüldüğü dönemde Neo Barok denilebilecek motifler ve bitkisel bezemeler ön plandadır.
"Gotik'i taklit ya da tekrar etmemeli sadece devam etmeliyiz" diyen Antoni Gaudi yapıtlarında renkli yüzeyler, dalgalı formlar, bol dekorasyon ve organik motifler kullanarak bu akımın ilk örneklerini yaratmıştır. Gotik mimari ve Katalan mimarisinin bir sentezi de sayılan yapıtların her yerinde süsleme öğeleri olarak bükük, kıvrık çizgili hacimler kullanılmıştır.
1905-1914 yılları arası bir geçiş aşamasıdır. Bu dönemde dekoratif süsler sadeleşmiş, çizgiler stilize edilmiş, eğri çizgiler çokgen ve küpler oluşturmaya başlamıştır.
1925'te uluslararası stil (İngilizce: Style Internationale) uygulamaya geçmiş; eğriler, geometrik figürler, yoğun dekor, sistematik sadelik, fantezi-fonksiyon paralellikleri oluşmuştur.
Art Nouveau'nun el sanatlarını yayma ilkesi 20. yüzyılda endüstriyel tasarım ilkesini oluşturmuş, el sanatlarının fonksiyonel olması gerekliliği vurgulanmıştır. Mimarlıkta da form fonksiyonu izler. Uluslararası stil de aynı zamanda kübik hacimler oluşturur, düz yüzeyler teras nitelikli katlar ve bu formları tamamlar; yalınlaşan tasarımda yüzeyler dik açılarla birleşir. Bu mimari stilinin tanınmış temsilcileri arasında Le Corbusier, Walter Gropius, Mies van der Rohe, Alvar Aalto sayılabilir.

Papadopulos Apartmanı
Hidiv Kasrı

Art Nouveau in Riga22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Letonca), (Rusça), (İngilizce)
Art Nouveau in Poland (Lehçe)
Orivit, Alman Art Neuveau akımı üzerine bir site.8 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Brussels Capital of Art Nouveau16 Aralık 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca), (İngilizce)
Art Nouveau 1890-1914 (İngilizce)
1900 Architecture21 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca), (İngilizce), (Çekçe), (Almanca), (İspanyolca), (Felemenkçe), (Norveççe)
Art Nouveau Links & History19 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Szecesszio2 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
House of Hungarian Art Nouveau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Macarca), (İngilizce)
Hungarian Csetneki Lace (Macarca), (İngilizce), (Fransızca)
Art Nouveau European Route22 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), (Katalanca), (İspanyolca), (Fransızca)
Art Nouveau in Central Europe (İngilizce)
24 pictures of a Bechstein grand piano Art Nouveau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Réseau Art Nouveau Network18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), (Fransızca), (Katalanca), (Slovence), (Almanca), (İtalyanca), (Norveççe)
Artcyclopedia - Art Nouveau (İngilizce)
L'art Nouveau1 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Arıcılık, bal arısı kolonilerinin beslenmesi ve bakımı ile arı ürünleri elde edilerek zirai kazanç sağlanan meslektir. Bu işi yapanlara arıcı denir. Arıcılıkta en çok bal üretimi hedeflenir. Bunun yanında balmumu, polen, arı sütü, arı zehiri ve propolis gibi arı ürünleri de arıcılık ile elde edilebilir.
Arı kolonilerinin tutulduğu ahşap veya ahşap benzeri malzemeden yapılmış kutulara "arı kovanı" denir. Kovanlar 2 çeşittir; silindirik olanlara karakovan, prizma şeklinde olanlara ise fenni kovan denir. Genelde ahşaptan yapılır, ancak son yıllarda gıdaya uygun plastikten yapılmış kovanlarda kullanılmaktadır.
Arıcılık genellikle "arılık" denilen, coğrafi konumu ve ekolojisi bu işe uygun yerlerde yapılır. Eğer arı kolonileri bütün yıl aynı arılıkta tutularak bakımları yapılırsa buna "sabit arılıcılık" denir. Eğer arı kolonileri bal toplanma ayları olan yaz aylarında, daha çok çiçek bulunduran ve daha uygun ekolojiye sahip yayla gibi bölgelere taşınırsa buna da "seyyar arıcılık" denir.

Arıcılığın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İspanya'nın Valensiya şehrinde bir mağarada 1919 yılında bulunan duvar resimlerinde arıcı tasvirine rastlanmıştır. Bu tasvirler arıcılığın yaklaşık olarak 15.000 yıllık geçmişi olduğunu göstermektedir. Son yıllarda Mısır'da firavun mezarlarında yapılan araştırmalarda 3.200 yıllık kurumuş bala rastlanmıştır. Okunan tabletler eski Mısırlıların 4.000 yıl öncesinden beri balı besin, ilaç ve dini amaçlarla kullandıklarını göstermektedir. MÖ 3.000 yıllarında Mezopotamya'da yaşayan Sümerlerin de balı ilaç olarak kabul ettikleri bilinmektedir.

Kovan ve ekipmanlar; Modern arıcılık uygulamalarında arının yaşam ortamı, arının dış etkenler (nem, sıcaklık, soğuk, yağmacılar, hastalık etmenleri vs.) den korunması, verim, sağlık, kontrol edilebilirlik ve arı ürünleri hasadı gibi birçok amaçla iyileştirilmiş ve bunlar için ekipman, malzeme ve ilaçlar geliştirilmiştir.
Arıcılıkta kullanılan hiçbir malzeme, ilaç ve uygulamanın arı ve insan sağlığına negatif etki yapmaması, balda kalıntı bırakmaması, tadını bozmaması esastır.
Ayrıca ihtiyaç duyulan koloniler için ana arı, gerekli durumlarda kullanılmak üzere besin (kek, şurup) takviyesi yapılır, koloni güçlendirilir veya kalabalık koloniler yapay bölünerek çoğaltılır.
Kovanların yerleşimi; Kovanlar kirli su kaynakları ve çevre (yol, çöplük, bataklık, sanayi artıkları, tarımsal ilaçlama) den uzak, direkt rüzgâr almayan, yazın güneş, kışın da yağmur ve nem gibi dış etkenlerden korunaklı yerlere yerleştirilmelidir. Kovan yerleşimi sağlıklı koloni ve ürün için olduğu kadar verim açısından da önemlidir. Arılara kovanlara yakın içilebilir kalitede su temin edilmelidir.
Besleme; Arıcılıkta dışarıdan besleme koloni için zorunluluk arzeden durumlarla sınırlandırılmalıdır. Şekerle yapılan aşırı beslemeler ve arının doğal yiyeceğinin (bal-polen) alınması, arının beslenmesini ve sağlığını bozduğu gibi elde edilen balın tadını da bozar ve kalitesiz bala dönüştürür.
Arının kışlık beslenmesi arı mevcuduna ve mevsim özelliklerine (uzun kış yaşayan bölgelerde daha fazla) göre ayarlanır.
Arı için yapılan beslenme önerilerinde belirli oranlarda şeker (sakkaroz, pudra şekeri), tuz, limon, yumurta sarısı, soya unu, yağsız toz süt, bira mayası, sirke, limon tuzu, bal-polen yer alırken, antibiyotik kullanımı ise yasaktır.
Önerilmeyen besinler ise; Nişastadan üretilmiş şekerler (mısır şekeri, saf monosakkaritşekerler; glukoz, fruktoz), invert şekerler, kaynatılmış şeker, lokum, pekmez, karamel vb. ısıl işlem görmüş ve katkı maddeleri ilave edilmiş ürünler, ekşimiş bal, çam balı (yavru üretimini baskılar) gibi besinlerdir.
Arıcılık için yapılan plantasyonlar; Uzun çiçeklenme dönemi ve dekar başına nektar verimleri ile öne çıkan ağaçlar ve tek yıllık bitkiler önemli bir ekonomik katkı sağlarlar; Akasya, kestane, meyve ağaçları, çam (kızılçam ve sarıçam), Faselya (Arı otu, Phaselia tanacetifolia), karabuğday, korunga, lavanta vb.
Ana arı ve ırk; Verimli bir arıcılık için arıcılığın yapılacağı yerleşimde kendi doğal çevresine ait bir ırk veya melezi (F1) ile yapılması tavsiye edilir. Gezginci arıcılıkta da beslenen arı türüne uygun alanlara arılar götürülmelidir.
Arı ıslahı; Arıcılık, verimi yüksek, saldırgan olmayan ve hijyenik davranış gösteren (varroa'yla mücadele edebilen) kolonilerden ana üretimi yapılarak ırkın seleksiyonu yoluyla iyileştirilir. Böylece verim arttığı gibi, saldırganlığı azaltılmış ve daha sağlıklı, dolayısıyla daha az ilaç kullanan kolonilerle arıcılığı yürütme olanağı sağlanmış olur.

Teknik Arıcılık Dergisi

Kovanlık

Astana (Kazakça: Астана), daha önce Akmola, Akmolinsk, Tselinograd ve Nur-Sultan olarak da adlandırıldı. Kazakistan'ın başkentidir. Şehir sınırları içindeki 1.622.245 nüfusuyla, 1997 yılına kadar ulusal başkent olan Almatı'dan sonra ülkenin ikinci büyük şehridir. Şehir, Kazakistan'ın kuzeyinde, İşim Nehri kıyısında yer almaktadır. Akmola bölgesi içinde yer almasına rağmen kendi kendini yönetmektedir. İlk olarak 1830 yılında Aqmoly olarak kurulan şehir, daha sonra Akmolinsk, Tselinograd ve Aqmola olarak yeniden adlandırıldıktan sonra 1998 yılında Kazakça'da "başkent" anlamına gelen Astana adını almıştır. 2019 yılında, eski cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in onuruna kısa bir süreliğine Nur-Sultan adını almıştır, ancak 2022 yılında tekrar Astana adını almıştır.
Astana'nın tarihi, özellikle başkent olduktan sonra hızlı bir büyüme ile işaretlenmiştir. Modern ve planlı bir şehre dönüşümü, Japon mimar Kisho Kurokawa tarafından tasarlanan bir ana plan doğrultusunda gerçekleşti. Bugün Astana, Akorda Rezidansı, Parlamento Binası ve Yüksek Mahkeme de dahil olmak üzere önemli devlet kurumlarına ev sahipliği yapan fütüristik mimarisiyle ünlüdür. Kazakistan ve Orta Asya'da kültür, eğitim ve ticaret için önemli bir merkez haline gelmiştir.
Şehir, Kazakistan'ın bağımsızlığını simgeleyen Bayterek, Han Şatir Eğlence Merkezi ve Orta Asya'nın en büyük camilerinden biri olan Hazreti Sultan Camii gibi modern simge yapılarıyla ünlüdür. Kültürel ve dinler arası etkinliklere ev sahipliği yapmak üzere tasarlanan Barış ve Uzlaşma Sarayı, şehrin diyalog ve işbirliği merkezi rolünü vurgulamaktadır. 2021 yılında Astana, Kazakistan'ın 10 öncelikli turistik destinasyonundan biri olarak kabul edildi. Ziyaretçiler, Astana Operası ve Kazakistan Cumhuriyeti Ulusal Müzesi gibi kültürel mekanların yanı sıra, İşim boyunca uzanan rekreasyon alanları sunan Cumhurbaşkanlığı Parkı ve Merkez Parkı gibi parkları da keşfedebilirler.
Astana, 2011 Asya Kış Oyunları'na ev sahipliği yaparak uluslararası tanınırlık kazandı; bu etkinlik, şehrin büyük ölçekli spor etkinlikleri düzenleme yeteneğini sergiledi. Şehir ayrıca, sürdürülebilirlik ve inovasyona olan bağlılığını küresel çapta dikkat çeken, "Geleceğin Enerjisi" temasına odaklanan büyük bir uluslararası sergi olan Expo 2017'ye de ev sahipliği yaptı. Astana ayrıca, karşılıklı anlayış ve barışı teşvik etmek için dünyanın dört bir yanından dini liderleri bir araya getiren önemli bir etkinlik olan Dünya ve Geleneksel Dinler Liderleri Kongresi'ne de ev sahipliği yapmaktadır.
Şehrin ulaşım altyapısı, hem iç hem de uluslararası uçuşlar için önemli bir merkez olan Nursultan Nazarbayev Uluslararası Havalimanı'nı içermektedir. Astana ayrıca, Kazakistan ve ötesindeki büyük şehirlere hizmet veren Astana-1 ve Astana-Nurly Zhol olmak üzere iki demiryolu istasyonuyla da iyi bir bağlantıya sahiptir. Şehrin toplu taşıma sistemi otobüsleri içermektedir ve şu anda yapım aşamasında olan planlanan Astana Hafif Metro sistemi, şehir içi ulaşım ağını önemli ölçüde geliştirerek şehir içinde verimli ve sürdürülebilir seyahat imkanı sunması beklenmektedir.
Astana, Nazarbayev Üniversitesi, L.N. Gumilyov Avrasya Ulusal Üniversitesi ve Astana Bilgi Teknolojileri Üniversitesi gibi önemli eğitim kurumlarına ev sahipliği yaparak eğitim ve inovasyon merkezi rolüne katkıda bulunmaktadır. Bu kurumlar, şehrin teknoloji, araştırma ve yüksek öğrenim alanlarındaki büyümesini destekleyerek Astana'yı bölgede giderek daha önemli bir bilgi ve ilerleme merkezi haline getirmektedir.

Astana, Kazakça'da "başkent" anlamına gelmektedir.
Astana, 19. yüzyılda Çarlık Rusyası döneminde Akmolı ("beyaz mezar") ve Akmolinsk adları ile bilinmekteydi. 1961 yılında Sovyetler Birliği döneminde Bakir Topraklar Projesi sırasında Tselinograd adını aldı. 1991 yılında Kazakistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Akmola olarak değiştirildi. 1998'de şehrin ülkenin yeni başkenti olmasıyla Astana olarak değiştirildi.
2019'da ise 28 yıl devlet başkanlığı yapan Nursultan Nazarbayev'in görevden çekilmesini takiben kendisinin onuruna şehrin adı Nur-Sultan olarak değiştirildi. Eylül 2022 tarihinde Kazakistan cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, başkentin adının tekrar Astana olarak değiştirilmesini onayladı.

Akmolı yerleşimi, 1830 yılında İşim Nehri kıyısında, Fyodor Şubin liderliğindeki Sibirya Kazakları'na bağlı bir birlik tarafından bir okrug olarak kurulmuştur. Adını bölgede bulunan bir yerden aldığı tahmin edilmektedir. 1832'de yerleşim kasaba statüsüne sahip oldu ve Akmolinsk adını aldı. Kasabanın oldukça avantajlı konumu, 1863'te, Rus İmparatorluğu'nun Coğrafi ve İstatistiki Sözlüğü'nden bir özet olarak belirtilmiştir. Bu coğrafi merkezin doğuda Kargalı'ya, güneydeki Aktav kalesine ve batıda Atbasar'dan Kökşetav'a bağlanan yol ve hatların nasıl olduğunu açıklamaktadır. 1838'de, Kenesarı Han'ın yönettiği büyük ulusal kurtuluş hareketi sırasında Akmolinsk Kalesi yakıldı. Hareketinin bastırılmasından sonra kale yeniden inşa edildi. 16 Temmuz 1863'te Akmolinsk resmi olarak bir uyezd kasabası ilan edildi. Rus kapitalist pazarının hızlı gelişimi sırasında, Sarıarka bölgeleri yönetim tarafından ekonomik amaçlarla aktif bir şekilde kullanıldı. Kazak bozkırlarını yöneten yönetmelik taslağını hazırlamak için imparatorluk hükûmeti 1865'te Bozkır Komisyonu oluşturdu. 21 Ekim 1868'de, Çar II. Aleksandr, Turgay, Ural, Akmolinsk ve Semipalatinsk oblastlarının yönetilmesine ilişkin bir yönetmelik taslağı imzaladı. 1869'da Akmolinsk yeni kurulan Akmolinsk Oblastı'nın merkezi oldu. Varlığının ilk 30 yılında nüfusu 2 bini geçmezken sonraki 30 yıl içinde nüfusu üç kat arttı. 1893'te Akmolinsk, 6,428 nüfuslu, 3 kilise, 5 okul ve 3 fabrikadan oluşan bir uyezddi.

1917-1919 yılları arasında Rus İç Savaşı sırasında Akmolinsk Bolşevikler ve muhalifleri arasında bir çatışma merkeziydi.
II. Dünya Savaşı sırasında Akmolinsk, Rusya SFSC, Ukrayna SSC ve Beyaz Rusya SSC'den tahliye edilmiş tesislerden mühendislik araç ve gereçlerinin Kazakistan SSC'ye taşınması için bir yol görevi gördü. Savaş gereksinimlerine cevap vermek için yerel endüstriler görevlendirildi ve ülkenin gerekli tüm malzemelerle savaşı ve ev cephelerini sağlamasına yardımcı oldu. Savaş sonrası yıllarda Akmolinsk, SSCB'nin savaş sonucu harap olan batısındaki ekonomik canlanmanın işaretine dönüştü. Ayrıca birçok Alman, Josef Stalin'in yönetimi altında buraya yerleştirildi.
1950'lerde Kazak SSC'nin kuzey oblastları, bölgeyi Sovyetler Birliği'nin ikinci tahıl üreticisi haline getirmek amacıyla Nikita Kruşçev tarafından yönetilen Bakir Topraklar Projesi'nin bir bölgesi haline geldi. Aralık 1960 tarihinde SBKP Merkez Komitesi Kazak SSC'nin kuzeyindeki beş oblastı kapsayan Tselinni Krayı'nı kurma kararı aldı. Akmolinsk Oblastı ise ayrı bir idari varlık olarak varlığını sürdürdü. Rayonları yeni kray yönetimine doğrudan bağlıydı ve Akmolinsk yeni Bakir Topraklar ekonomik bölgesinin yönetim merkezi ve krayın idari merkezi oldu. 20 Mart 1961 tarihinde Kruşçev'in önerisiyle Bakir Topraklar Projesi'ndeki rolüne uygun olarak Kazakistan SSC Yüksek Sovyeti Akmolinsk kentinin adını Tselinograd olarak değiştirdi. 24 Nisan tarihinde de Akmolinsk Oblastı Tselinograd Oblastı adını aldı. 1960'larda Tselinograd tamamen dönüştü. 1963'te, ilk üç yeni yüksek katlı konut bölgesinde çalışma başladı. Buna ek olarak, şehir Bakir Topraklar Sarayı, Gençlik Sarayı, Sovyetler Evi, yeni bir havalimanı ve çeşitli spor salonları da dahil olmak üzere bir dizi yeni anıtsal binaya kavuştu. 1971'de Tselinni Krayı lağvedildi ve Tselinograd oblastın idari merkezi haline geldi.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Kazakistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından şehir asıl adının değiştirilmiş bir hali olan Akmola olarak değiştirildi. 6 Temmuz 1994 tarihinde Kazakistan Yüksek Konseyi ülkenin başkentini Almatı'dan Astana'ya taşıma kararı aldı. Kazakistan'ın başkenti 10 Aralık 1997'de Akmola'ya taşındıktan sonra şehir 6 Mayıs 1998 tarihinde Astana adını aldı. 10 Haziran 1998'de Astana uluslararası alanda bir başkent olarak tanıtıldı. 16 Temmuz 1999'da Astana, UNESCO tarafından "Barış Şehri" unvanı aldı.
19 Mart 2019 tarihinde Kazakistan'ın kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in görevini bırakmasından sonra yerine anayasa gereği Senato Başkanı Kasım Cömert Tokayev geçti. Tokayev yemin töreninde başkent Astana ismini Nur-Sultan olarak değiştirilmesi teklifini verdi. Kazakistan parlamentosu teklifi kabul ederek başkentin ismini değiştirdi. 23 Mart 2019 günü Kazakistan başkentinin adı Nur-Sultan olarak değiştirildi. Eylül 2022 tarihinde Kazakistan cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, başkentin adının tekrar Astana olarak değiştirilmesini onayladı.

Astana, Kazakistan'ın ortasında İşim Nehri'nin kıyısında yer almaktadır. 51° 10' kuzey enlemi ve 71° 26' doğu boylamındadır. Şehrin yüzölçümü 722.0 km²'lik bir alanı kapsamaktadır. Astana'nın deniz seviyesinden 347 m yükseklikte bulunmaktadır. Astana, İşim Nehri'nden dolayı Kazakistan'ın kuzeyi ile son derece ince yerleşmiş başkent arasındaki geçiş bölgesinde geniş bir bozkır manzarasında yer almaktadır.

Astana, Ulan Batur'un ardından dünyanın ikinci en soğuk başkentidir. Şehir, sıcak yazları ve uzun, çok soğuk, kuru kışları ile nemli bir karasal iklime (Köppen iklim sınıflandırması Dfb) sahiptir. Yıllık ortalama sıcaklık +3.5 °C'dir. Yaz sıcaklıkları ara sıra +35 °C'ye yükselirken, kış sıcaklıkları ise −30 ila −35 °C'ye kadar düşmektedir. Ocak ayında ortalama sıcaklık −14.2 °C olup en soğuk aydır ve en düşük sıcaklık rekoru Ocak 1893'te −51,6 °C olarak kaydedilmiştir. Temmuz ayında ortalama sıcaklık +20.7 C olup en sıcak aydır.
İşim Nehri genel olarak Kasım ayının ikinci haftasından Nisan ayı başına kadar donmaktadır. Astana, sık sık yüksek rüzgârları nedeniyle Kazaklar arasında bir üne sahiptir ve bunun etkileri özellikle kentin hızlı gelişen ancak nispeten açığa çıkan sol yakasında güçlü bir şekilde hissedilmektedir.

Astana idari olarak dört ilçeye (аудан awdan) ayrılmaktadır. İlk olarak Almatı (Алматы) ve Sarı

Atatürk Havalimanı (IATA: ISL, ICAO: LTBA) veya eski adıyla Yeşilköy Havaalanı, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda bulunan ve günümüzde özel jetler için kullanılan bir havalimanıdır. 1900'lerin başında Türkiye'de ilk hava ulaşımının başlatıldığı yer olan Yeşilköy Havalimanı, 1953 yılında uluslararası hava trafiğine açılmıştır. 29 Temmuz 1985 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün soyadı dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından havalimanına verilmiştir.
2015 yılı verilerine göre Türkiye'nin en yoğun trafiği ve dünyanın 11. en yoğun yolcu trafiğinin olduğu havalimanıdır. Günlük ortalama 1100 uçağın kullandığı havalimanı, Avrupa'nın en önemli transit yolcu havalimanları arasında bulunmaktaydı. Meydana iniş yapan ve meydandan havalanan uçak sayısı, 4 Eylül 2016'da 1453 ile (Her 59,46 saniyede bir uçak iniş ya da kalkışı) tüm zamanların rekorunu kırdı. Pist başına saatte oluşan uçak trafiği rekoru ise 55 uçak ile Londra'daki Gatwick Havalimanı elinde tutmaktadır. Bu sayı Atatürk havalimanında 30'du. 2015 yılında 61.332.124 yolcu, 464.774 uçak ve 790.744 ton kargo trafiğine ev sahipliği yapmış olan Atatürk Havalimanı, ülkenin en işlek havalimanıydı. 7 Nisan 2019'dan itibaren sivil uçuşlara, 5 Şubat 2022'den itibaren de kargo uçuşlarına kapatılmış ve bu uçuşlar İstanbul Havalimanı'na aktarılmıştır.

İstanbul Atatürk Havalimanı'nın coğrafi koordinatları 40°58'34"N, 28°48'50"E şeklindedir. İstanbul'un en büyük ilçelerinden Bakırköy ve merkezi deniz kenarında olan Yeşilköy semtinin sınırları içerisinde yer alan havalimanı, arazisi güneyde Marmara Denizi, kuzeyde ise D-100 Karayoluyla sınırlanmıştır.

Türkiye'de ilk havacılık girişimleri 1911-12'de, bugün Atatürk Havalimanı olan arazinin yakınında kurulan iki hangar ve küçük bir meydanla başlamıştır. İlk kullanım amacı askeridir; Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa orduda kullanılacak uçaklar için bir tesis oluşturmak istemiştir.

Cumhuriyetin ilanının ardından 1925'te kurulan Türk Tayyare Cemiyeti'yle sivil havacılığın ilk adımları atılmaya başlanmıştır. Yeşilköy'deki tesis 1933 yılına kadar askeri amaçla kullanılmış, bu tarihteyse Amerika'dan alınan iki King Bird modeli uçakla sivil uçuşlar başlamıştır. Bir hangar ve yanındaki kâgir bina sivil uçuşlara ayrılırken, binanın üst katına bir bekleme odası ve bilet satış gişesi kurularak terminal oluşturuldu. Şubat 1933'te ilk protokol yolcuları İstanbul-Ankara uçuşunu gerçekleştirdi. O tarihte yakıt ikmali gerektiğinde uçaklar Eskişehir'e iniyor, ardından Ankara'ya devam ediyordu. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü'nün yanındaki bir tarla pist olarak kullanılıyordu. Yine 1933'te beş uçaklık bir filo Türk Hava Postaları adı altında çalışmaya başladı.

Türkiye'nin 1944 Chicago Sivil Havacılık Sözleşmesi'ni imzalamasının ardından Yeşilköy Havaalanı'nın uluslararası hale getirilmesi kararlaştırıldı. 1947'de havaalanıyla ilgili proje hazırlandı ve Bayındırlık Bakanlığı'nın verdiği yetkiyle Amerikan Westinghouse-IG White firmaları 1949'da yapıma başladı. 10 bin m²'lik bir alanı kaplayan bu meydan tesisleri hem iç, hem dış seferler için hizmet eden bir terminal binası, 2300 metre uzunluğunda bir pist, bir hangar ve servis yapılarından oluşuyordu. Havaalanında ayrıca radyo alıcı-vericisi ve ayrı bir enerji santrali de vardı. Proje 1953'te tamamlanarak aynı yılın 1 Ağustos'unda hizmete girdi.

Hızla artan uluslararası yolcu trafiği ve teknolojik gelişmeler -özellikle de geniş gövdeli uçakların yaygınlaşması- Yeşilköy Havaalanı'nın genişleme ve yenileme ihtiyacını ortaya çıkarttı. 1961'de bu ihtiyacı karşılamak üzere çalışmalar ortaya çıktı ve 1968 yılında geniş gövdeli uçaklara uygun ikinci bir pistin inşaatına başladı. 3 bin metre uzunluğa ve 45 metre genişliğe sahip 17/35 pisti gecikmelerin sonucunda 12 Kasım 1972'de açıldı.
Yeni pistin ışıklandırma sistemi bulunmadığından sadece gündüz saatlerinde kullanılabileceği, iki pistin saatte toplam 55 uçaklık kapasite sağlayacağı belirtiliyordu. O günlerde havalimanına günde 150-200 uçak iniş kalkış yapıyor, yoğun günlerde sayı ortalama 250'ye ulaşıyordu.
Terminal ve hava trafik kontrol açısındansa sorunlar artarak sürüyordu. Ekim 1970'te havaalanını denetleyen İstanbul Valisi Vefa Poyraz gazetecilere “durumu fevkalade perişan bulduğunu” söylüyordu. Havaalanının gelişimi için 1971 yılında bir master plan hazırlandı. Mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından hazırlanan proje her biri 5 milyon yolcu kapasiteli dört terminalin yanı sıra THY Hangar Tesisleri, Kargo Tesisleri, Hava Trafik Kontrol Kulesi ve Teknik Blok, Aydınlatma Sistemi, Elektrik Dağıtım Sistemi, eski 05/23 pistinin yeniden yapımı, akaryakıt ikmal tesisleri ile diğer tesisleri kapsıyordu. Biri asma, üç kattan oluşacak, 1500 araçlık otoparkı da bulunan terminal ünitelerinin 1975'te tamamlanması planlanmıştı.
Özellikle Almanya'ya işçi göçü ve artan turist sayısıyla çoğalan charter uçuşlarının yarattığı trafiği karşılamak için yeni bir transit salonu için çalışmalar başladı. Bir yıl gecikmeyle Mayıs 1974'te açılan salon, üç ay sonra havalandırma sorunları nedeniyle kapatılarak renove edildi. Sekiz pasaport ve 12 gümrük muayene bankosuna sahip 3 metrekarelik charter terminali Temmuz 1974'te hizmete girdi. Aynı yıl eylül ayında -yine özellikle Almanya'ya giden işçilerin talebini karşılamak üzere- Ulaştırma Bakanı Hasan Ferda Güley'in talimatıyla bir namaz yeri oluşturuldu. Terminalde bir emzirme salonu da yolcuların hizmetine girdi.

Hayati Tabanlıoğlu'nun projesi tam olarak hayata geçmese de proje kapsamında yapılan yeni dış hatlar terminali 1983'te hizmete girdi. 29 Temmuz 1985'te havalimanının adı Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından değiştirilerek İstanbul Atatürk Havalimanı oldu. 1980'lerin sonlarına doğru havalimanının kapasitesini artırmak için çalışmalar tekrar yoğunlaştı ve 1988'de yap-işlet-devret modeliyle ihaleye çıkıldı. 205 milyon dolar teklif veren Alarko-Lockheed-John Laing konsorsiyumu ihaleyi kazansa da proje sıkça değişen hükûmetler nedeniyle hayata geçemedi.
1993'te kargo terminali, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından artan bavul ticareti ve charter yolcu trafiğini karşılamak üzere de 1995'te C Terminali hizmete girdi.
DHMİ'nin artan trafiği karşılayacak 20 milyon kapasiteli yeni terminal ve otopark için çıktığı YİD ihalesini 17 Temmuz 1998'de Tepe-Akfen-Vienna Airport konsorsiyumu -daha sonra Vienna'nın ayrılmasıyla Tepe-Akfen-Ventures- kazandı.

İnşaatı öngörülenden kısa bir sürede tamamlayan TAV Havalimanları, terminali 3 Ocak 2000'de hizmete açtı. Ardından sözleşmede yapılan yenilemelerle dış hatlar terminalini iki kez genişleten TAV Havalimanları toplam terminal alanını 286.770 metrekareye çıkarttı. Bu genişlemede yeni bir dış hatlar terminali, yolcu araç bağlantı köprüleri ve yolcu bindirme köprüleri yeniden yapıldı. 7 Nisan 2019'da Atatürk Havalimanı'ndan yapılan tüm tarifeli uçuşlar İstanbul Havalimanı'na aktarılmıştır. Atatürk Havalimanı'nın işletme hakkı Ocak 2021'e kadar TAV Havalimanları'ndaydı.

15 Mayıs 2022 tarihinde T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği bakanı Murat Kurum, Atatürk Havalimanı'nın yıkılacağını ve 132 bin ağaçla Türkiye'nin en büyük Millet Bahçesi yapılacağını açıkladı. Aynı gün, Zafer Partisi Genel başkanı Ümit Özdağ, kararı eleştirdi ve havalimanının yeniden açılacağı vaadini verdi.
17 Mayıs 2022 tarihinde yıkım çalışmaları başlayan havalimanına, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl başkanı Canan Kaftancıoğlu Atatürk Havalimanı'na giderek "Millet Bahçesi adı altında Katarlılara peşkeş çekmek için kapatıyorlar. CHP olarak, 84 milyonla ve 16 milyon İstanbulluyla birlikte hesap soracağız" açıklamasını yaptı. Aynı gün içerisinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da "Bu işte bir damla mürekkebi olan herkes vatan hainidir. O makinelerin müteahhiti; sana ise özel ilgi göstereceğiz!" dedi.
Şubat 2024'te Danıştay, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin temyiz başvurusu sonucunda, Atatürk Havalimanı arazisine yapılması planlanan Millet Bahçesi'nin ihalesini “Davaya konu ihale işleminde hukuka uygunluk bulunmadığı” gerekçesiyle oy birliğiyle iptal etti.

Atatürk Havalimanı, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü'nün (ICAO) yaptığı sınıflandırmaya göre CAT III niteliklerine sahip olup, meteorolojik koşulların kötü olduğu zamanlarda bile uçak iniş-kalkışına imkân verebilecek düzeydeydi.
Toplam 11 milyon 650 bin m² alana sahip olan Atatürk Havalimanı, 63 bin 165 m² iç hatlar ve 282 bin 770 m² dış hatlar terminali ile toplam bina alanı açısından Türkiye'nin en büyük havalimanıydı. Ayrıca 7 bin 260 metrekarelik VIP ve CIP terminaline sahipti. 7 Nisan 2019 tarihinden beri ticari uçuşlar İstanbul Havalimanı'ndan yapılmaktadır.

Eski dış hatlar terminali olarak kullanılan bina TAV Havalimanları'nın işletmesini üstlenmesinin ardından modernize edilmişti. Terminalde 12 köprü, 96 check-in kontuarı, gidiş katında dört, geliş katında toplam yedi bagaj bandı bulunmaktaydı.
Yıldız şeklindeki terminalin gidiş katında self-servis ve alakart restoranların yanı sıra uluslararası kahve ve fast-food zincirleri bulunmaktaydı. Yiyecek içecek noktaları BTA tarafından işletilmekteydi. Terminalde Garanti, Akbank ve THY'nin loungları bulunmaktaydı. Ayrıca bir geliş katında mescit ile kayıp eşya büroları yer almaktaydı.
Tüm uçuşların %75'i THY, %14'ü Onur Air ve %8'i Atlasglobal tarafından yapılmaktaydı. Güvenlik kontrolü sonrasında sigara içilebilecek bir teras alanı bulunmaktaydı.

1997'deki YİD ihalesinin ardından TAV tarafından inşa edilen ve 2000'de hizmete açılan terminal, aradan geçen sürede iki kez genişletilerek bugünkü halini almıştır. THY'nin uçuşlardaki payı %68, Lufthansa'nın da %27 idi.
34 köprü, 224 check-in kontuarı, geliş katında 11 bagaj bandı bulunmaktaydı. Uzun bir dikdörtgen şeklinde olan terminalde döviz bürosu, eczane, mescit bulunmaktaydı.
Uluslararası kahve ve fast-food zincirlerinin yanı sıra farklı ülke mutfaklarına odaklanan alakart restoranlar ve kafelerle terminalde geniş bir yiyecek içecek yelpazesi sunulmaktaydı.
Pasaport kontrolü sonrasın

Atina (Yunanca: Αθήνα Athína, Grekçe: Ἀθῆναι Athênai), Yunanistan'ın başkenti ve yaklaşık 4 milyon kişilik nüfusuyla en büyük, Avrupa Birliği'nin yedinci büyük şehri. Attika'ya hakim bir konumda olan Atina, aynı zamanda bu idari birimin yönetim merkezidir. 3.400 yıllık yazılı tarihi ve MÖ 7. ile 11. arasındaki binyıllara uzanan insan varlığıyla dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Şehir adını Antik Yunan bilgelik tanrıçasından almıştır.
Klasik Atina çok güçlü bir şehir devletiydi. Bir sanat, öğrenim ve felsefe merkezi olmasının yanı sıra Platon'un akademisine ve Aristoteles'in Lykeion'una ev sahipliği yapmıştı. Avrupa kıtası -özellikle Antik Roma- üzerindeki kültürel ve siyasi etkisi nedeniyle yaygın olarak Batı medeniyetinin beşiği ve demokrasinin doğum yeri olarak kabul edilir. Modern zamanlarda Atina, büyük bir kozmopolit metropoldür ve Yunanistan'daki ekonomik, finansal, endüstriyel, denizcilik, siyasi ve kültürel yaşamın merkezidir. 2023 yılı itibarıyla, Atina metropoliten alanı ve çevresindeki belediyelerin nüfusu yaklaşık 3,8 milyondur. 
Atina, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı'na göre Beta statüsünde bir küresel şehirdir ve Güneydoğu Avrupa'daki en büyük ekonomik merkezlerden biridir. Aynı zamanda büyük bir finans sektörüne sahiptir ve limanı Pire, hem Avrupa'nın en işlek 3. yolcu limanı, hem de dünyanın en büyük 26. konteyner limanıdır. Kentin yüzölçümü 39 km², metropoliten alanın yüzölçümü ise 427 km²'dir. Şehir tepelerle çevrilidir ve yalnız batı kısmı açıktır. Aynı zamanda Atina, Kıta Avrupası'nın en güneyindeki başkenttir.
Klasik dönemin mirası, antik anıtlar ve en ünlüsü erken Batı kültürünün önemli bir simgesi olarak kabul edilen Partenon olmak üzere, sanat eserleriyle temsil edilen kentte hâlâ belirgindir. Şehir aynı zamanda Roma, Bizans ve daha az sayıda Osmanlı anıtını da muhafaza ederken, tarihi kentsel çekirdeği binlerce yıllık tarihi boyunca süreklilik gösteren unsurlara sahiptir. Atina, iki UNESCO Dünya Mirası Alanı'na ev sahipliği yapmaktadır: Atina Akropolisi ve Orta Çağ'dan kalma Dafni Manastırı. Atina'nın 1834 yılında bağımsız Yunan devletinin başkenti olarak kurulmasına kadar uzanan modern dönemin simge yapıları arasında Yunanistan Parlamentosu ve Yunanistan Millî Kütüphanesi, Atina Ulusal ve Kapodistrian Üniversitesi ve Atina Akademisi'nden oluşan Atina Mimari Üçlemesi yer almaktadır. Atina aynı zamanda dünyanın en büyük antik Yunan eserleri koleksiyonuna sahip Ulusal Arkeoloji Müzesi, Akropolis Müzesi, Kiklad Sanat Müzesi, Benaki Müzesi ve Bizans ve Hristiyan Müzesi gibi çeşitli müze ve kültür kurumlarına da ev sahipliği yapmaktadır. Atina, 1896 yılında ilk modern Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapmış, 108 yıl sonra da 2004 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yaparak Olimpiyatlara birden fazla kez ev sahipliği yapan az sayıdaki şehirden biri olmuştur. 2016 yılında Atina, UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağına katılmıştır.

Şehrin Grekçe adı Ἀθῆναι (Athênai) çoğul bir addı. Yunancanın erken lehçelerinde ise Ἀθήνη (Athḗnē) şeklinde tekil bir addı. Şehrin adının Θῆβαι (Thêbai) ve Μυκῆναι (Μukênai) adlarında olduğu gibi muhtemelen daha sonra çoğul hâle getirildiği düşünülmektedir. Sözcüğün kökü olasılıkla Grekçe veya Hint-Avrupa kökenli değildir ve Attika'nın Yunan öncesi alt tabakasının bir kalıntısıdır. Antik çağda Atina'nın adını koruyucu tanrıçası Athena'dan mı yoksa Athena'nın adını şehirden mi aldığı tartışılırdı. Günümüzde bilim insanlarının geneli tanrıçanın adını şehirden aldığı konusunda hemfikirdir, çünkü -ene eki yer adlarında yaygınken kişi adları için nadiren kullanılır.
Mitolojide Atina şehrine ismin verilmesi tanrılar arasındaki müsabaka sonucu olmuştur. Denizler tanrısı Poseidon şehre sahip olabilmek için üç dişli yabasını kayaya vurmuş ve vurduğu yerden at ortaya çıkmış, bazı söylencelere göre de su kaynağı fışkırmıştır. Bunun üzerine Zekâ tanrıçası Athena, yaldızlı mızrağını yavaşça yere dokundurmuş, oradan dalları pıtrak gibi olgun meyvelerle dolu gümüş yapraklı güzel bir zeytin ağacı bitmiştir. İnsanlar zeytin ağacını daha yararlı bulup beğendiklerinden şehir Atina adını alıp Athena'nın olmuştur.
Osmanlıcada آتينا Ātīnā olarak adlandırılan şehir Medinetü'l Hükema adıyla da anılırdı.
Modern Yunan devletinin kuruluşunun ardından ve kısmen de yazı dilinin tutuculuğundan dolayı, Ἀθῆναι yeniden şehrin resmî adı oldu. 1970'lerde Katarevusa'nın terk edilmesi ile birlikte Αθήνα (Athína) resmî ad kabul edildi. Günümüzde şehir için sıklıkla kısaca η πρωτεύουσα (ī protévousa ; 'başkent') ifadesi kullanılır.

Atina Neolitik Çağdan bu yana bir yerleşim alanıdır. En eski yapıların tarihi Son Tunç Çağına değin uzanır. O dönemde, kale işlevi gören Akropolis'in doruğuna kiklop (büyük boyutlu) taşlardan örülmüş dev bir duvar çevreliyordu. Duvarlarının sağlamlığından ya da coğrafi konumundan dolayı Atina, Son Tunç ve İlk Demir çağlarının karışık dönemlerini büyük yıkıma uğramadan atlattı. Ele geçen çanak çömlek üsluplarından Atina'daki uygarlığın kesintiye uğramadan geliştiği anlaşılmaktadır. Milattan Önce (MÖ) 1000'lerde kent kuzeybatı yönünde yayılmaya başladı. MÖ 6. yüzyılda, özellikle Peisistratos ve oğullarının egemenliği döneminde (MÖ y. 560-510) olağanüstü bir gelişme gösterdi. MÖ 580'de bugün Parthenon'un bulunduğu yere Hekatompedon olarak bilinen bir Athena Tapınağı yapıldı. MÖ 566'da Peisistratos, Athena'nın onuruna dört yılda bir yapılmak üzere Panathenaia Oyunları'nı yeniden düzenledi. MÖ 530'da Akropolis'te Athena Polias için büyük bir tapınak daha inşa edildi. Akropolis böylece kaleden çok, bir kutsal yer işlevi görmeye başladı. Kentin hızlı gelişmesi karşısında eski agora yetersiz kalınca Akropolis'in kuzeybatısındaki evler yıkılarak burada yeni bir agora düzenlendi. Burası siyasal, hukuksal, dinsel ve ticari amaçlı bir toplanma alanıydı. Ayrı bir tiyatronun inşa edilmesinden önce de oyun yarışmaları düzenlenirdi. Alanın çevresinde çeşitli kamu yapıları ve kutsal yapılar yer alırdı. MÖ 480'de Atina'yı ele geçiren Persler kenti yakıp yıktılar. Akropolis'teki yapılar ve yamaçlardaki pek çok ev yerle bir oldu.
Milattan Önce 479'da kenti geri alan Atinalılar daha büyük surlar yaptılar. Bu tarihten 20 yıl kadar sonra kenti, limanı Pire'ye bağlayan yolun iki yanında ünlü Uzun Duvarlar örüldü. Pers istilasından sonraki 30 yılda Atinalılar yalnızca surlar, agorada Stoa Poikile ve kent meclisi yürütme kurulunun toplantı salonu gibi kamusal yapılar inşa ettiler. MÖ 449'da Perslerle varılan anlaşmadan sonra Atina yeni bir kalkınma dönemine girdi. Güney Attika'daki zengin Laurium (Lavrion) gümüş madenleri de yeniden işletilmeye başladı. Perikles, Perslere karşı Atina önderliğinde kurulan Delos Birliği'ni oluşturan kent devletlerinden para almayı savaştan sonra da sürdürdü. Bu kaynaklarla kent tarihinin en büyük yeniden inşa hareketi başlatıldı. Kırk yıl içinde Akropolis baştan aşağı yeniden yapıldı.
Yapımına MÖ 447'de başlanan Parthenon, MÖ 438'de bitirildi. Tapınağın yapımında Kallikrates, İktinos, Phidias gibi mimarlar görev aldılar. MÖ 431'de Peloponnesos Savaşı patlak verdiğinde Akropolis'in anıtsal kapısı Propylaion'un yapımı bitmek üzereydi. Nikias Barışı (MÖ 421) döneminde Erekhtheion Tapınağı'nın yapımına başlandı. Sicilya'ya düzenlenen sefer yüzünden (MÖ 415-413) Erekhtheion ancak MÖ 406'da tamamlanabildi. Atina'nın Peloponnesos Savaşı'ndan yenik çıkması üzerine tüm yapım etkinlikleri bir süre için durdu. MÖ 394'te Knidos açıklarında Spartalılara karşı bir deniz zaferi kazanan Konon, 10 yıl önce Spartalıların yıkmış olduğu Uzun Duvarlar'ı yeniden yaptırdı. MÖ 338-322 arasında devletin mali kaynaklarının denetlenmesinde görev yapan hatip Lykurgos yeni bir bayındırlık hareketi başlattı. Pnyks Tepesinde büyük bir toplantı salonu yapılırken, Dionysos Tiyatrosu yeniden inşa edildi. Panathenaia Stadionu da bu dönemde gerçekleştirilen yapılar arasındaydı. Bu dönemde Atina'daki mimarlık atılımlarının yanı sıra, felsefe okulları ortaya çıktı. Platon (MÖ 428/427-348/347) Akademia'da, Aristoteles ve yandaşları Lykeieon'da, Antisthenes ve Kynikler, Kynosarges gymnasion'unda felsefe okulları oluşturdular. Zenon agoradaki Stoa Poikile'de ders verirken, Epikuros ve izleyicileri kent içindeki bahçeli bir evde toplanıyorlardı. Ama görkemli tapınaklar, kamu yapıları ve caddeler dışında kentin pek etkileyici bir görünümü yoktu. Su sıkıntısı çekiliyordu. Sokaklar dar ve dolambaçlı, sokağa bakan evler de penceresiz, çirkin yapılardı.

Helenistik ve Roma dönemlerinde yabancı hükümdarlar da Atina'nın gelişmesine katkıda bulundular. Bunlar arasında en önemlileri Pergamonlu Attalos hanedanından II. Eumenes (hükümdarlığı MÖ 197-159) ile II. Attalos'tu (hükümdarlığı MÖ 159-138). İkisi de Akropolis yakınlarında ikişer katlı birer stoa yaptırdılar. MÖ 86'da kenti kanlı bir biçimde ele geçiren Romalı general Sulla, pek çok evi yıktırdı. Perikles Odeionu da savunma sırasında yandı, ama birkaç yıl içinde yeniden yapıldı. Roma döneminde eski agoranın doğusunda bir pazar yeri, gene agorada bir konser salonu, bir kütüphane, Akropolis'te İmparator Augustus ile Tanrıça Roma için bir tapınak yapıldı.
İmparator Hadrianus (hükümdarlığı Milattan Sonra 117-138) yapımına 600 yıl önce başlanan büyük Zeus Olympia Tapınağı'nı tamamladı. Ayrıca bugün Zappion Parkı'ndaki ünlü Hadrianus Kapısı'nı, bir kütüphane, bir gymnasion ve bir pantheion ile bugün hâlâ kullanılan sukemerlerini yaptırdı. Yıkılmış olan Atina kent surları, Valerianus döneminde (Milattan Sonra 253-260) yeniden yapıldı. Ama MS 267'de bir Cermen kavmi olan Heruli istilası sırasında surlar bir kez daha yıkıldı. Kentin aşağı bölümü yağmalandı, agoranın tüm yapıları yakılıp yıkıldı. Probus döneminde (267-282) yıkılan evlerin taşlarından yeni bir duvar örüldü. 4 ve 5. yüzyıllarda Atina, Yunan dünyasının kültür merkezi olmayı sürdürdü. Ama 529'da İmparator Justinianus'un felsefe okullarını kapatması, kentin kültür yaşamını söndürdü. Bu dönemden sonra Atina Bizans İmparatorluğu'nun merkezi Konstantinopolis'in yanında bir taşra kasabası görünümü

Atlas, Türkiye'de Nisan 1993'ten beri yayımlanan bir aylık coğrafya ve keşif dergisi.
Türkiye'nin en eski coğrafya, gezi, doğa, macera ve keşif dergilerindendir. Sloganı  "Her zaman keşfetmek için bak" olan dergi, Doğan Burda Dergi grubu bünyesinde çıkarılan bir yayındır.
Dünyanın uzak köşeleri hakkında yazılar ve fotoğraflar içerir. 1998'e kadar kendisini "Aylık gezi ve turizm dergisi" olarak tanımlayan dergi, zamanla doğa koruma, kültür alanlarına ağırlık vermiş ve 1998 yılının Ocak ayından itibaren kendisini “Aylık coğrafya ve keşif dergisi” olarak tanımlamıştır.
Her sayıda 4-6 konu yer alır. Türkiye'yi tanıtmaya ve dünyayı gezen Türklerin fotoğraflarını, yazılarını yayımlanır.
Atlas Tatil, Arkeo Atlas, Yeşil Atlas, Atlas İstanbul ve Foto Atlas derginin çıkardığı bazı yan yayınlardır.

Hürriyet gazetesi bünyesinde bir seyahat, turizm dergisi  olarak Mehmet Yaşin, Özcan Yüksek, Kemal Tayfur, Hüseyin Keçe gibi gazeteciler öncülüğünde yayına başladı. İlk sayısı 1993 yılının nisan ayında yayımlandı.
Mehmet Yaşin genel yayın yönetmenliğinde çıkan ilk sayıda  yer alan yazıların başlıkları şunlardı: "Bulutların Ötesi Hemşin", "Ege ve Akdeniz'de Su Altından Notlar", "Beykoz'u Kurtaran Tepe:Yuşa", "Yalova Darendere'de Ailece yürümek", "Olympos: Tanrıların Buluştuğu Vadi", "Jip Safari/Yeni Rotaların Peşinde", "Adana:Topraktaki Ölümsüzlük Sırrı", "İkinci Ev/ Beykoz ve Kemer Country, Kır Yuvaları", "Bir Şehir/Venedik", "Bir Ülke/Mısır", "Çerkezler:Kaf Dağı'nın İnsanları".
Başlangıçta tanınmış fotoğrafçıların arşivlerinden yararlanarak çıkan derginin zamanla kendi yazar ve fotoğrafçı kadrosu oluştu. Derginin genel yayın yönetmenliğini uzun yıllar Özcan Yüksek sürdürdü. Özcan Yüksek, Şubat 2014'te bu görevden alınmış; fotoğraf editörü Sinan Çakmak genel yayın yönetmeni olmuştur.
Günümüzde Göbeklitepe kazı başkanlığını yürüten Necmi Karul, 2000 yılında derginin editörlük görevinde yer almıştır.

Magma

Resmî sitesi 5 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atık su arıtma, gün geçtikçe hızlı bir şekilde kirlenmekte olan temel yaşam kaynağı olan suyun evsel veya endüstriyel amaçlarla kullanıldıktan sonra arıtılması işidir.
Bu arıtım işlemi fiziksel, kimyasal veya Biyolojik yollarla yapılabilmektedir:

Kimyasal arıtım: atık suyun hızlı ve yavaş karıştırma ünitelerinde çeşitli kimyasallar eklenip, bu kimyasalların atık suyun içindeki kirleticiler ile reaksiyona girerek çökelmesi ile oluşur.
Biyolojik arıtım: evsel veya endüstriyel atık suların oksijenli veya oksijensiz bakteriler yardımı ile biyolojik olarak parçalanması ile gerçekleşir.
Fiziksel arıtma: hiçbir kimyasal veya bakteri kullanmadan mekanik işlemlerle fiziksel olarak atıksuyun içindeki yağ ve kaba atıkların ızgara, yağ sıyırıcı paletler ve benzeri düzenekler ile uzaklaştırılmasıdır.
Ana atık su arıtma prosesleri şunlardır; ızgara (ince veya kaba), ön çökeltim havuzu, kimyasal veya biyolojik arıtma üniteleri, son çökeltim havuzu ve dezenfeksiyon ünitesi.

Atık su arıtma proseslerinin veya proses kombinasyonlarının seçimi aşağıdaki kriterlere bağlıdır:
Atık su karakteri: Bu, kirleticinin askıda, koloidal veya çözünmüş, biyolojik parçalanabilen gibi hangi formda olduğunu ve toksisitesini kapsamalıdır.

Çıkış suyu kalitesi: Çıkış suyunun zehirlilik (bioassay) deney sonuçları gibi ileriye yönelik istenebilecek deşarj kısıtlamalarına da planlamada yer verilmelidir.
Herhangi atık su arıtma problemi için mevcut yer ve maliyet: İstenen arıtma verimine çoğu zaman bir veya daha fazla arıtım kombinasyonu ile ulaşılabilir. Ancak bu seçeneklerden yalnızca bir tanesi en ekonomiktir. Bu nedenle proses tasarımına geçemeden önce detaylı bir fizibilite analizi yapılmalıdır.
Paket Atıksu Arıtma sistemi Kanalizasyon sistemi bulunmayan veya kanalizasyon sistemi olup da atık su arıtma tesisi istenen tesislerde atıksu arıtma tesisi ihtiyacını ekonomik ve kolay montaj yöntemleri ile çözen atık su arıtma sistemidir. Arıtma tesisi kurarken arıtma prosesi, işletim maliyetleri arıtma tesisinin ekipman ve imalat kalitesi arıtma tesisi için belirleyici parametrelerdir.

Avicii Arena (orijinal ismiyle Stockholm Globe Arena), İsveç'in başkenti Stockholm'da bulunan arena. Avicii Arena şu anda dünyanın en büyük yarım küre binasıdır ve inşaatı iki buçuk yıl sürmüştür. Büyük bir beyaz top şeklinde olup çapı 110 metre (361 feet) ve iç yüksekliği 85 metredir (279 feet). Binanın hacmi 605.000 metreküp (21.188.800 metreküp) 'dir. Gösteriler ve konserler için 16.000 ve buz hokeyi müsabakaları için 13.500 kişilik kapasiteye sahiptir.
Arenanın şekli İsveç Güneş Sistemi'ndeki Güneşi temsil etmektedir. Aynı zamanda Güneş Sistemininde yer alan Güneş'in Dünya üzerindeki en büyük ölçekli modeli unvanına da sahiptir.
2 Şubat 2009 tarihinde, Stockholm Globe Arena'nın adlandırma hakları resmen İsveçli telekomünikasyon şirketi Ericsson tarafından satın alındı ve Ericsson Globe olarak değiştirildi.

Globe arena öncelikle buz hokeyi için kullanılıyordu ve AIK, Djurgårdens IF ve Hammarby IF gibi takımların maçlarına ev sahipliği yapıyordu. 1989 yılında açılan arena buz hokeyi için koltuklandırılmış (2005 yılından beri), aynı zamanda müzikal gösteriler ve buz hokeyi dışında futsal gibi diğer spor aktiviteleri içinde kullanılmıştır. FCA fastigheter'e aittir.

Avignon, Fransa'nın Provence-Alpes-Côte d'Azur bölgesinde Vaucluse departmaninda, Rhône Nehri'nin kıyısında bulunan şehir.
Avignon, Orta Çağ'dan kalan şehir duvarı, Palais des Papes (Papalık Sarayı) ve UNESCO Dünya Mirasları'ndan sayılan Pont St. Bénézet köprüsü ile tanınır.
1947 yılından bugüne kadar her sene Temmuz ayında Avignon'da Festival d'Avignon (Avignon Festivali) kutlanır. Festival için her sene çeşitli tiyatro, dans ve şarkı gösterileri organize edilir. Bu gösterilerden yüzlercesi açık hava altında, genelde sokaklarda yapılır.

Avignon şehrinin, aşağıdaki şehirlerle kardeş şehir bağları vardır:

 Wetzlar, Almanya
 Siena, İtalya
 Tortosa, İspanya
 Tarragona, İspanya
 Colchester, Birleşik Krallık
 New Haven, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri
 Guanajuato, Meksika
 Diourbel, Senegal

Fransa'daki şehirler listesi

Avignon sehri resmi websitesi1 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Fransızca)
Papalar Sarayi8 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Festival d'Avignon Festivali1 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Avrupa Kültür Başkenti, Avrupa Birliği tarafından periyodik olarak her yıl belirlenen kent veya kentlere verilen ünvandır. Seçilen kentin kültürel yaşamını ve kültürel gelişimini sergilemesi için oldukça iyi bir fırsattır. Bu kentler, uluslararası platformda kendi kültürlerine has özellikleri sergilemeleri için birtakım değişimler yaşamaktadırlar.

Öncelikle, Avrupa Kültür Kenti kavramı 13 Haziran 1985'te Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonradan Avrupa Kültür Kenti seçilen Atina'ya oldukça olumlu kültürel ve sosyoekonomik etkiler olmuş ve bu kentin bir cazibe merkezi hâline geldiği görülmüştür.
1999 yılında Avrupa Kültür Kenti, Avrupa Kültür Başkenti olarak değiştirilmiştir. 2000 yılından itibaren de finanse edilmeye başlanmıştır. 2005-2019 arasında ise yeni seçim sistemi belirlenmiştir. 2005'ten sonraki seçimlerde bu ünvanın birden fazla kente verilmesi kararlaştırılmıştır. 2010 yılındaki Avrupa Kültür Başkentlerinden biri de İstanbul'dur.

1985:  Atina
1986:  Floransa
1987:  Amsterdam
1988:  Batı Berlin
1989:  Paris
1990:  Glasgow
1991:  Dublin
1992:  Madrid
1993:  Antwerp
1994:  Lizbon
1995:  Lüksemburg
1996:  Kopenhag
1997:  Selanik
1998:  Stockholm
1999:  Weimar
2000:  Avignon,  Bergen,  Bologna,  Brüksel,  Helsinki,  Kraków,  Prag,  Reykjavík,  Santiago de Compostela
2001:  Rotterdam,  Porto
2002:  Brugge,  Salamanca
2003:  Graz
2004:  Cenova,  Lille
2005:  Cork
2006:  Patras
2007:  Sibiu,  Lüksemburg,     Greater Region
2008:  Liverpool,  Stavanger
2009:  Vilnius  Linz
2010:  Essen,  İstanbul,  Pécs
2011:  Turku,  Tallinn
2012:  Guimarães,  Maribor
2013:  Marsilya,  Košice
2014:  Umeå,  Riga
2015:  Mons,  Pilsen
2016:  San Sebastián,  Wrocław
2017:  Aarhus,  Paphos
2018:  Leeuwarden,  Valletta
2019:  Matera,  Filibe
2020:  Rijeka,  Galway
2021:  Temeşvar,  Elefsis
2022:  Kaunas,  Esch-sur-Alzette
2023:  Veszprém,  Timisoara,  Eleusis 1
2024:  Tartu,  Bad Ischl,  Bodø
2025:  Nova Gorica,  Chemnitz
2026:  Slovakya,  Finlandiya
2027:  Letonya,  Portekiz
2028:  Çekya,  Fransa,  Kuzey Makedonya
2029:  Polonya,  İsveç
2030:  Kıbrıs Cumhuriyeti,  Belçika
2031:  Malta,  İspanya
2032:  Bulgaristan,  Danimarka
2033:  Hollanda,  İtalya
1 Yapılan planlara göre 2023'te Avrupa Kültür Başkentlerinden bir tanesi Birleşik Krallık'a ait şehirlerden birisi olacaktı fakat ülkenin 2016 yılında verdiği Brexit kararının ardından verilen karar ile ülkenin 2019 itibarıyla bu ünvana sahip olmayacağı açıklanmıştır.

Arap Kültür Başkenti
Yeşil Avrupa Başkenti
Avrupa Gençlik Başkenti

Avrupa Birliği Komisyonu - Avrupa Kültür Başkenti3 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Kültür Başkenti Aday Şehir Birliği 16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Yakası, Rumeli Tarafı veya Rumeli Yakası, İstanbul şehrinin Avrupa üzerinde kalan toprakları.
İlk ne zaman kullanıldığı bilinmemekle beraber Rumeli Yakası isminin Osmanlı döneminden beri kullanıldığı düşünülmektedir.
Kuzey sahilini kapsayan Eyüpsultan, Arnavutköy ve Çatalca, güney sahilinde ise Fatih, Zeytinburnu, Bakırköy, Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü, Büyükçekmece  ve Silivri bulunmaktadır. Boğaziçinde bulunan ilçeler Beyoğlu, Beşiktaş ve hem kuzey sahiline hem de boğaziçine bakan ilçeler Beykoz ve Sarıyer'dir. İç ilçeler Esenyurt, Başakşehir, Bağcılar, Bahçelievler, Güngören, Esenler, Bayrampaşa, Sultangazi, Gaziosmanpaşa, Kâğıthane ve Şişli'dir.

Arnavutköy
Avcılar
Bağcılar
Bahçelievler
Bakırköy
Başakşehir
Bayrampaşa
Beşiktaş
Beylikdüzü
Beyoğlu
Büyükçekmece
Çatalca
Esenler
Esenyurt
Eyüpsultan
Fatih
Gaziosmanpaşa
Güngören
Kâğıthane
Küçükçekmece
Sarıyer
Silivri
Sultangazi
Şişli
Zeytinburnu

Anadolu Yakası
İstanbul'un ilçeleri

Avusturya (Almanca: ), resmî adıyla Avusturya Cumhuriyeti (Almanca: ), Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan, dokuz eyaletten oluşan ülke. Batıda Lihtenştayn ve İsviçre, güneyde İtalya ve Slovenya, doğuda Macaristan ve Slovakya, kuzeyde ise Almanya ve Çekya ile komşudur. Avusturya'nın yüzölçümü 83.879 km2dir ve yaklaşık 9 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avusturya Almancası ülkenin resmi dili olsa da, birçok Avusturyalı gayri resmi olarak çeşitli Bavyera lehçelerinde konuşmaktadır.
Avusturya başlangıçta 976 yılı civarında Avusturya Markgraflığı olarak tarih sahnesine çıktı ve daha sonra bir dükalık ve arşidüklük haline geldi. 16. yüzyılda Avusturya, Habsburg Monarşisi'nin kalbi ve tarihin en etkili kraliyet hanedanlarından biri olan Habsburg Hanedanı'nın küçük bir kolu tarafından yönetilen bir devlet olarak hizmet vermeye başladı. Bir arşidüklük olarak, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun önemli bir parçası ve idari merkeziydi. Avusturya, 19. yüzyılın başlarında büyük güçlerden biri olan ve Alman Konfederasyonu'nu yöneten kendi imparatorluğunu kurdu ancak 1866'da Avusturya-Prusya Savaşı'ndaki yenilginin ardından diğer Alman devletlerinden ayrılarak kendi yolunu izledi. 1867 yılında Macaristan ile anlaşmaya varılarak Avusturya-Macaristan İkili Monarşisi kuruldu.
Avusturya-Macaristan tahtının olası veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ın bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Avusturya, İmparator Franz Joseph yönetiminde bu olayın ardından başlayan I. Dünya Savaşına dahil oldu. Monarşinin yenilmesi ve dağılmasından sonra, Almanya ile birleşme niyetiyle Alman-Avusturya Cumhuriyeti ilan edildi. Ancak yeni kurulan devlet İtilaf Devletleri tarafından desteklenmedi ve tanınmadan kaldı. 1919'da Birinci Avusturya Cumhuriyeti, Avusturya'nın yasal halefi oldu. 1938'de, Alman Reich'ının Şansölyesi olan Avusturya doğumlu Adolf Hitler, Avusturya'nın ilhakını sağladı. 1945'te Nazi Almanyası'nın yenilgisi ve uzun bir Müttefik Devletler işgali döneminin ardından Avusturya, İkinci Cumhuriyet olarak bilinen egemen ve kendi kendini yöneten demokratik bir ulus olarak yeniden kuruldu.
Avusturya, devlet başkanı olarak doğrudan seçilmiş bir Federal Başkan ve federal hükûmetin başı olan bir Şansölye tarafından yönetilen bir parlamenter temsili demokrasidir. Avusturya'nın başlıca büyük kentleri arasında Viyana, Graz, Linz, Salzburg ve Innsbruck şehirleri gelmektedir. Avusturya, kişi başına düşen GSYİH açısından sürekli olarak dünyanın en zengin 20 ülkesi arasında yer almaktadır. Ülke yüksek bir yaşam standardına sahip olarak 2018'de İnsani Gelişme Endeksi açısından dünyada 20. sırada yer aldı. Viyana, yaşam kalitesi göstergelerinde sürekli olarak uluslararası alanda en üst sırada yer almaktadır.
İkinci Cumhuriyet, 1955'te dış siyasi meselelerde daimi tarafsızlığını ilan etti. Avusturya, 1955'ten beri Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği üyesidir. AGİT ve OPEC'e ev sahipliği yapmakta ve OECD ve Interpol'ün kurucu üyesidir. Avusturya ayrıca 1995'te Schengen Anlaşması'nı imzalayan ülkelerden biri oldu ve 1999'da Euro para birimini kullanmaya başladı.

Avusturya'nın yerel ismi olan Almanca Österreich ismi "doğu ülkesi" anlamına gelir ve ilk olarak 996 tarihli "Ostarrîchi belgesinde" yer alan Eski Yüksek Almanca Ostarrîchi kelimesinden türemiştir. Bu kelime muhtemelen Orta Çağ Latincesi'nde Avusturya Markgraflığı anlamına gelen "Marchia orientalis" kelimesinin yerel (Bavyera) lehçeye çevrilmiş formudur.
Avusturya, Bavyera'nın 976 yılında kurulan bir vilayetidir. "Avusturya" kelimesi, Almanca isminin romanizasyonudur ve ilk olarak 12. yüzyılda kaydedilmiştir. O zamanlar, Avusturya'nın Tuna havzası (Yukarı ve Aşağı Avusturya) Bavyera Düklüğü'nün en doğusuydu.

Orta Avrupa ülkesi olan Avusturya, Roma öncesi zamanlarda çeşitli Keltik kabileler tarafından kuruldu. Noricum Kelt krallığı daha sonra Roma İmparatorluğu'uncs sahiplenilip eyalet yapıldı. Doğu Avusturya'daki günümüz Petronell-Carnuntum, Yukarı Pannonia eyaleti denilen yerde başkente dönüşen önemli bir ordu kampıydı. Carnuntum'da yaklaşık 400 yıl boyunca 50.000 kişi yaşıyordu.

Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bölge Bavyeralılar, Slavlar ve Avarlar tarafından işgal edildi. Frank Kralı Şarlman MS 788'de bölgeyi fethetti, kolonizasyonu teşvik etti ve Hristiyanlığı yaydı. Doğu Frank Krallığı'nın parçası olarak, günümüz Avusturya'sını kapsayan çekirdek bölgeler Babenberg'in evine miras bırakıldı.
Çok eski tarihlerden beri insanların yaşadığı bu ülke, M.Ö. 100 yıllarında Romalılar tarafından işgal edildi.
Bölge marchia Orientalis olarak bilinirdi ve 976'da Babenberg'li Leopold'a verildi.

Almanya ile beraber olan Avusturya'ya 803 senesinde Şarlman tarafından "Doğu Marklığı" unvanı verildi. Böylece Germen İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kurulmuş oldu. Daha sonraları başa geçen Habsburg Hanedanı, ülkenin sınırlarını genişletmişlerdir. 15. yüzyılda Avrupa'nın ve Hristiyanların en güçlü devletlerinden biri haline gelen Avusturya, Osmanlılara karşı arkası kesilmeyen saldırılara liderlik etmiştir. 16. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti çeşitli seferler ile 1529'da Macaristan'ı, daha sonra 1540'ta Avusturya'yı yendi. İmparator I. Ferdinand, Macaristan'ın Osmanlı Devleti'ne bırakılması ve senede 30.000 duka altın vergi vermek şartları ile bir antlaşma imzaladı. Böylece Osmanlı saldırıları son buldu.
Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları sonucunda Osmanlı Devleti'nden ayrılan Macaristan ile birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu kurdular. I. Dünya Savaşı'nda parçalanan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan ayrılan Avusturya harp sonunda Almanya ile birleşmek istemesine rağmen, galip devletler buna müsaade etmediler. Bağımsız bir devlet olarak kurulan Avusturya Cumhuriyeti, Hitler tarafından 1938'de Almanya'ya katıldı. II. Dünya Savaşı'nın sonunda Almanya'nın yenilmesi ile Avusturya; Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa tarafından işgal edildi. 1955'te bu devletlerle bir antlaşma yapıldı ve Avusturya bağımsızlığını elde etti.

Avusturya batıda Konstans Gölü'nden doğuda Neusiedl Gölü'ne kadar uzanır. En doğu noktasından en batı noktasının uzaklığı 570 kilometre, en kuzey noktasından en güney noktasının uzaklığı yaklaşık 300 kilometredir.
Doğu Alpler üzerinde kurulmuş bulunduğundan ülkenin aşağı yukarı dörtte üçü dağlık arazidir. Kuzeyde ülkeyi batıdan doğuya kateden Tuna Nehri'nin ülkedeki uzunluğu 350 kilometredir. Bu kısımlar en alçak yerlerdir. Alpler Avusturya'da ülkeyi batıdan doğuya doğru üç sıra halinde kaplamışlardır. Ülkenin en yüksek dağı 3798 m ile "Grossglockner"dir.
Göller bakımından çok zengin olmasına rağmen bu göller çok küçüktür. En büyük gölü Neusiedl Gölü'dür ki, yüzölçümü 320 km² dir. Bunun bir kısmı da Macaristan'a aittir.

Avusturya'nın büyük bölümü, karasal ve okyanus etkileri gösteren, Orta-Avrupa geçiş ikliminin etkisi altındadır. Yoğun yağış ve Batı rüzgarı iklimi etkileyen önemli etkenlerdir. Alp bölgesinin kendine ait bir iklim özelliği vardır. Bu bölgede yazlar serin, kışlar bol kar yağışlıdır. Burada yıllık yağış 3000 mm seviyesine ulaşır.
Ülkenin kuzey ve batısını etkisi altına alan okyanus etkisi nedeniyle bu bölgelerde yağışlar daha düşük (yıllık 2000 mm) ve yıl içinde sıcaklık farklılaşmaları daha stabildir. Kışlar bu bölgelerde göreceli olarak yumuşak ve yazlar da sıcak geçer. Salzburg'da ortalama sıcaklık Ocak ayında -2 °C Temmuz'da 18 °C'dir.
Ülkenin doğusunda karasal iklim egemendir. Bu bölgede kışlar çok sert ve yağışlı geçer. Yağışlar genellikle kar şeklinde olup, alçak yerlerde yağmur halinde olur. Hava sıcaklığı kışın genellikle 0 °C'ın altında bulunur. Bu zamanda dahi hava açık ve berrak olduğundan kış sporlarına elverişlidir. Ortalama sıcaklık Ocak ayında -4 °C, Temmuz ayında 18 °C'dir. Bu bölgede yıllık yağış oranı 600 mm civarındadır.
Tuna Nehri kış aylarında donduğundan, ulaşımın aksamaması için buz kırma çalışmaları devamlı yapılır. Yükseklerde fırtınalar bazen çok şiddetli olur. Kara iklimi özelliğinden dolayı yaz ayları sıcak geçer. Sıcaklık ortalaması 20 °C'ın üzerindedir. Bu mevsimde az miktarda da olsa yağış görülür.

Ülkenin toplam alanının yarıya yakını ormanlıktır. Kuzey Alpler'in ön bölgesini daha çok meşe ve kayın ağaçlarının hakim olduğu ormanlar kaplar. Waldviertel ve Hausruck bölgeleriyle merkezi Alpler'in doğu kısmı kayın, meşe, akçaağaç, ladin ağırlıklıdır.
Avusturya'nın en önemli çevre sorunu sanayi, turizmin yol açtığı yoğun trafik ve çevre ülkelerin çevre kirliliğinin büyük katkıda bulunduğu asit yağmurudur. Ormanlık alanın dörtte biri bu problemden etkilenmektedir ve kimi bölgelerde ağaç sayısında hızlı bir azalma gözlenmektedir. Yoğun tarım, elektrik enerjisi elde etmek üzere yapılan barajlar ve ormanların azalmasıyla ortaya çıkan erozyon ülkenin diğer önemli çevre sorunlarıdır.
Avusturya'nın hayvanlar dünyası Orta Avrupa'nın çeşitliliğini gösterir. Dağlık bölgelerin tipik türleri dağ keçileri ve dağ sıçanlarıdır. Ormanlarda ayrıca karaca, alageyik ve yaban domuzları da yaşar. Ülkede 1997 yılından beri koruma altında bulunan iki düzine kadar özgür kahverengi ayı yaşamaktadır. Ülkenin doğusunda tarla faresi ve tarla sincabına rastlanır.
Ülkenin toplam alanının %24'ü doğal koruma altındadır. Avusturya'da üç doğal park, yüzlerce de koruma alanı ve doğal park bulunur.

Ülkenin aşağı yukarı %47'si ormanlarla kaplıdır. Orta Avrupa'nın en fazla ormana sahip ülkesidir. Alpler'in 2150 metreye kadar olan yüksekliklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmı özel şahıslara aittir.
Madenler bakımından oldukça zengin sayılan Avusturya'da demir, magnezyum, grafit ve kömür elde edilir. Dünyada en çok grafit üreten ülkedir. Petrol ve doğal gaz üretiminde Avrupa'da dördüncü sıradadır. Bunlardan başka bakır, çinko, kurşun, antimon, boksit ve tungsten madenleri de kâfi miktarlarda üretilmektedir.

8,60 milyon (2019) olan nüfusun yaklaşık %93'ü Avusturyalıdır. Türkler, Almanlar, Slavlar, Hırvatlar ve Macarlar (özellikle Burgenland'da), Slovenler (özellikle Karintiya'da), Çekler (özellikle Viyana'da) ve daha k

Büyük Ankara Yangını; 1916 yılının Eylül ayında, Ankara'nın merkez mahallelerinde başlamış ve kısa süre içerisinde tüm şehre yayılarak kentin büyük çoğunluğunun yok olmasına sebep olmuştur. 13 Eylül gecesi başlamış, 15 Eylül sabahına dek sürmüştür. Yangın Hisarönü Mahallesi'nde çıkmış; Çıkrıkçılar Yokuşu, Saraçlar Çarşısı, Bedesten ve Atpazarı bölgelerine kadar sıçramıştır. 5 kişinin hayatını kaybettiği olayda çoğu gayrimüslimlere ait yaklaşık 1000 ev, 935 dükkân, 7 kilise, 2 cami ve 3 sağlık kurumu tamamen yanmıştır. Yangının etkisini büyük oranda yabancı nüfusun yaşadığı bölgede göstermesi, felaketten en çok zarar gören kısmın Ermeni ve Rum vatandaşların olmasına yol açmıştır. Olay hakkında yeterince resmî belgenin olmaması ve yangın sonrasında durumun pek az esere yansımasının sonucu olarak, yangının nedeni hakkında kesin bir bilgi yoktur. Konu üzerine çalışmalar yapan bazı araştırmacılar, yangının kasten çıkartılmış olabileceği konusunda hemfikir olmuşlardır.

Felaketten önce Ankara'da azımsanmayacak oranda Yahudi, Ermeni ve Rum vatandaş yaşamaktaydı. Şehirdeki ticarete ezici bir nüfuzla Ermeniler yön vermekteydi. Sarraflık, kuyumculuk, bankerlik, müteahhitlik gibi meslek alanlarının yanı sıra; o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun dünyada lider olduğu ve Ankara'yla özdeşleşmiş olan tiftik üretimi ve ticareti de Ermenilerin elindeydi. Maddi yönden oldukça güçlü olan Ermeniler, şehrin en zengin kesimlerinde yaşıyorlardı. Türkler ve Yahudiler ise daha yoksul bir yaşam sürmekteydiler. Başlarda toplumu oluşturan bu çeşitli unsurlar arasında herhangi bir anlaşmazlık veya sorun yaşanmadıysa da, I. Dünya Savaşı'nın başlaması ve takriben Ermeni Kırımı'nın gerçekleşmesiyle beraber Türkler ve Ermeniler arasında çatışmalar başlamıştır. Ermenilerin ülke genelinde Türklere karşı başlattıkları silahlı ayaklanmaların ve Türk topraklarında ayrı bir Ermeni devleti kurma emelleri, Türklerin tepkisini çekmiş ve toplumda bir yabancı düşmanlığı doğmasına sebep olmuştur. Yangında çoğunlukla yabancılara ait konut ve iş yerlerinin yanarak zarar görmesi ise ortaya yangının azınlık mahallelerini yok etmesi ve Ermenilerin Ankara'yı terk etmelerine sebep olması için kasıtlı bir şekilde çıkartılmış olabileceği kanısını doğurmuştur.

[1]

1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası ya da Eurobasket 1959, 11. Avrupa Basketbol Şampiyonasıdır. 21-31 Mayıs 1959 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlendi. Türkiye'de yapılan ilk turnuvanın maçları İstanbul Mithatpaşa Stadı'nda oynandı.
Bu turnuva, Avrupa dışından bir ülkenin son kez katılımına sahne oldu. Bu ülke ilk ve tek katılımını yapıp turnuvada son sırada yer alan İran'dı.

Bu turda turnuvaya katılan 17 takım 4 ayrı gruba ayrıldı.1 grup 5 takımdan oluşurken diğer 3 grupta dörder takım yer aldı.Grupları ilk iki sırada bitiren 8 takım final turlarına yükselirken, geriye kalanlar klasman gruplarına kaldı.

Klasman turu, Eleme turu sonunda gruplarını ilk iki sırada tamalayamayan toplam 9 takım arasında oynandı.Üç ayrı gruba ayrılan 9 takım arasında yapılan maçlar sonunda 2. klasman turu grupları oluştu.2. Klasman turunda, ilk turda gruplarını birinci bitiren takımlar arasında 9.-11.'lik, ikinci bitirinler arasında 12.-14.'lük ve üçüncü olanlar arasında da 15.-17.'lik sıralama karşılaşmaları yapıldı.

1. Grup

2. Grup

3. Grup

1. Grup (1. - 4.)

SSCB - Janis Krumins, Gennadi Volnov, Maigonis Valdmanis, Valdis Muiznieks, Viktor Zubkov, Arkady Bochkarov, Yuri Korneev, Guram Minashvili, Mikhail Semyonov, Aleksander Petrov, Vladimir Torban, Mikhail Studenetski (Antrenör: Stepan Spandarian)
Çekoslovakya - Jiri Baumruk, Frantisek Konvicka, Bohumil Tomasek, Miroslav Skerik, Jaroslav Sip, Boris Lukasik, Jaroslav Krivy, Dusan Lukasik, Zdenek Rylich, Jiri Stastny, Jaroslav Tetiva, Bohuslav Rylich (Antrenör: Gustav Hermann)
Fransa - Henri Grange, Robert Monclar, Maxime Dorigo, Philippe Baillet, Christian Baltzer, Andre Chavet, Jerome Christ, Jean-Claude Lefebvre, Bernard Mayeur, Michel Rat, Lucien Sedat, Henri Villecourt (Antrenör: Robert Busnel)
Macaristan - Janos Greminger, Tibor Zsiros, Laszlo Banhegyi, Tibor Czinkan, Laszlo Gabanyi, Janos Simon, Janos Bencze, Zoltan Judik, Otto Temesvari, Miklos Bohaty, Arpad Glatz, Merenyi (Antrenör: Janos Pader)
 Türkiye - Tuğrul Demir, Güner Yalçıner, Turhan Tezol, Tunç Erim, Özer Salnur, Ünal Büyükaycan

Sabahonline - 6 as adamdan 12 dev adama 20 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2014 Türkiye yerel seçimleri, bilinen adıyla 2014 Türkiye Cumhuriyeti yerel seçimleri, resmî adıyla 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimleri, 30 Mart 2014 tarihinde yapılan ve Türkiye sınırları içindeki yerel yönetimlerin belirlendiği bir seçimdir. Türkiye'de mahalli idareler ile mahalle/köy muhtarlıkları ve ihtiyar heyetlerinin seçilmesi amacıyla 2972 sayılı yasanın sekizinci maddesi uyarınca, her beş yılda bir yapılan seçim son olarak 29 Mart 2009 tarihinde yapılmıştı.

Yerel seçimlerin beş yılda bir yapılıyor olması nedeniyle 30 Mart 2014'te yapılması planlanan seçimlerin 2012 yılında AK Parti ve MHP'nin hazırladıkları önerge ile 27 Ekim 2013 tarihine alınması teklif edildi. Gerekçe olarak kış aylarında seçim propagandalarının güçlükle yapılması gösterilmişti. CHP de öneriye kısmen destek vermiş, fakat 26, 27 ve 29 Ekim tarihlerinin resmî tatil olması nedeniyle vatandaşların bu dönemi tatil olarak değerlendirmesi durumunda seçimlere katılım oranının düşebileceğini, bu nedenle seçim tarihinin 3 Kasım 2013 olması yönünde görüş bildirmişti. AK Parti ve MHP bu öneriye destek vermedi. Seçim tarihi değişikliğine açık destek veren AK Parti ve MHP'nin toplam milletvekili sayısı 377 olmasına rağmen, anayasanın ilgili maddesinin değiştirilmesi için gerekli olan 367 oy 12 Ekim 2012 tarihinde yapılan oylamada sağlanamadı.
12 Kasım 2012'de kabul edilen ve 6 Aralık 2012'de Resmî Gazete'de yayımlanan yasa değişikliği ile Aydın, Balıkesir, Denizli, Hatay, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Ordu, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van illerinde, sınırları il mülki sınırları olmak üzere aynı adla büyükşehir belediyeleri kuruldu ve bu illerin il belediyeleri büyükşehir belediyesine dönüştürüldü. Böylece toplam büyükşehir belediyesi sayısı 16'dan 30'a yükselirken yine aynı değişiklikle İstanbul ve Kocaeli'ye ek olarak Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Erzurum, Gaziantep, İzmir, Kayseri, Konya, Mersin, Sakarya ve Samsun büyükşehir belediyelerinin sınırları il mülki sınırları olarak değiştirildi.
Aynı düzenlemeyle 27 yeni ilçe kurulurken, büyükşehir belediyeleri sınırları içine giren ilçelerin mülki sınırları içerisinde yer alan köy ve belde belediyelerinin tüzel kişilikleri kaldırılarak, köyler mahalle olarak, belediyeler ise belde ismiyle tek mahalle olarak bağlı
bulundukları ilçenin belediyesine katıldı. Bu illerdeki il özel idarelerinin tüzel kişiliği ile bucakları ve bucak teşkilatları kaldırıldı.

Seçimler öncesi uygulanacak seçim takvimi 21 Aralık 2013 günü Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından açıklandı. İllerin en az yarısında oy verme günü olan 30 Mart 2014 tarihinden en az altı ay öncesi yani 30 Eylül 2013 tarihi itibarıyla teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olan siyasi partiler 30 Mart 2014 yerel seçimlerine katılma hakkını kazandılar. 31 Aralık 2013'te Yüksek Seçim Kurulu, 30 Mart 2014'te yapılacak Yerel Seçimler'e girebilecek olan siyasi partileri açıkladı. YSK, 17 Ocak 2014 tarihinde 31 Aralık 2013'te ilan edilen 25 siyasi partiden ayrı olarak Yurt Partisi ve Muhafazakar Yükseliş Partisi'nin de seçimlere katılabileceklerine karar verdi.
Seçimlere katılabileceği ilan edilen siyasi partilerden Halkın Yükselişi Partisi dışındaki 26 partinin seçimlerde kullanılacak oy pusulasındaki yerlerini belirlemek üzere 27 Ocak 2014 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanlığında kura çekimi yapıldı.

30 Mart 2014 tarihinde yapılan mahalli idareler genel seçimlerinde bir sandıkta kullanılacak oy sayısı YSK tarafından 320 olarak belirlendi. Nüfusu 400'ü geçmeyen köylerde de bu uygulama geçerli oldu. Uygulamaya neden olarak ise yurt genelindeki sandık alanlarının yetersiz olması gösterildi. YSK Başkanı Sadi Güven partilerin seçimde kullanılacak birleşik oy pusulasındaki yerlerinin belirlenmesine yönelik kura çekimi öncesi yaptığı konuşmada net rakamlar olmamasına rağmen yurt içi seçmen sayısının 52 milyon 721 bin 589 olduğunu, bu sayının itirazların değerlendirilmesinin ardından az da olsa değişebileceğini, sandık kurulu sayısının 194 bin 701, sandık sayısının da 400 bin civarında olacağını bildirdi. Mahallelerde 48 milyon 55 bin 316 seçmen, 169 bin 213 sandıkta; beldelerde 820 bin 194 seçmen, 3 bin 379 sandıkta ve köylerde 3 milyon 820 bin 321 seçmen, 21 bin 718 sandıkta seçmenin oy kullanabileciği belirlendi. Ancak YSK tarafından açıklanan bu rakamlara, cezaevlerinde kurulacak seçim sandıklarının dahil olmadığı açıklandı.
Oy verme saatleri, Yüksek Seçim Kurulunun aldığı karar doğrultusunda Türkiye'nin illerine göre farklılıklar gösterdi. Bu kapsamda; Adıyaman, Ağrı, Artvin, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkâri, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Mardin, Muş, Ordu, Rize, Siirt, Sivas, Trabzon, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Bayburt, Batman, Şırnak, Ardahan, Iğdır ve Kilis illerinde saat 07:00 ile 16:00 saatleri arasında oy kullanılabilirken bunun dışında kalan diğer illerde 08:00 ile 17:00 saatleri arasında oy kullanılabildi.
Seçmenlerin ikamet ettikleri yerlere göre kullandıkları oylarda da farklılıklar oldu. Buna göre; köylerde ikamet eden seçmenler, İl genel meclisi üyeliği seçimi ile Köy muhtarlığı ve köy ihtiyar meclisi üyeliği seçimi için oy kullanabildiler. Büyükşehir olmayan illerde ikamet eden seçmenler, İl genel meclisi üyeliği seçimi, Belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği seçimi ile Mahalle muhtarlığı ve mahalle ihtiyar heyeti üyeliği seçimi için oy kullandılar. Türkiye'de büyükşehir belediyeleri sınırları içerisinde ikamet eden seçmenler ise; Büyükşehir belediye başkanlığı seçimi, Belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği seçimi ile Mahalle muhtarlığı ve mahalle ihtiyar heyeti üyeliği seçimi için oy kullanabildiler.

Seçmenler, oy kullanmak için seçim sandığı gittiklerinde ise; yanlarında nüfus cüzdanı, resmî daireler veya iktisadi devlet teşekküllerince verilen soğuk damgalı kimlik kartı, pasaport, evlenme cüzdanı, askerlik belgesi, sürücü belgesi veya avukatlık kimlik belgesi gibi kimliğini tereddütsüz ortaya koyan resimli, resmî nitelikteki belgelerden birini sandık görevlilerine göstermek zorunda oldular. Ayrıca, seçmenlerin bu belgeleri ibraz edemedikleri takdirde seçmen bilgi kağıdı ile birlikte nüfus müdürlüklerinden alınabilecek nüfus kayıt örneğini sandık görevlilerine ibraz ettikleri takdirde oy kullanabildiler. Ceza infaz kurumu ve tutukevlerinde bulunan seçmenlerden bu belgeleri ibraz edemeyenlerin ise yalnızca idarece kendilerine verilmiş belgeleri ibraz etmeleri yeterli oldu. Bunun dışındaki belgeler, oy kullanmak amacıyla geçersiz sayıldı.
Seçim sandıklarının başında görevli olan sandık görevlileri, oy kullanmak amacıyla gelen seçmenlere oy kullandıkları pusulaları ve uygun renkteki zarfları vermekle de görevliydiler. Üç farklı renkte zarf ve beş farklı renkte oy pusulası kullanılan 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimlerinde; turuncu renkte zarfa il genel meclisi üyeliği seçimleri için verilen yine turuncu renkteki pusula, mavi renkteki zarfa; belediye başkanlığı seçimleri için verilen yine mavi renkteki oy pusulası konuldu. Mor renkteki zarfa ise köy veya mahalle muhtarları ile ihtiyar heyetlerinin yazılı olduğu kâğıtlar konuldu. Ancak, Büyükşehir statüsü olan yerlerde; beyaz renkte kullanılıp büyükşehir belediye başkanlığı adaylığı için kullanılan bileşik oy pusulası ile mavi renkteki belediye başkanlığı seçimleri için kullanılan bileşik oy pusulası ve il genel meclis üyeliği için kullanılan olan sarı renkteki bileşik oy pusulalarının üçü mavi renkli zarfa konularak kullanıldı.

Seçmenler 30 büyükşehir belediye başkanını, 1.351 ilçe ve belde belediye başkanını, 1.251 il genel meclisi üyesini ve 20.500 belediye meclisi üyesini belirlemek için sandık başına gittiler. Seçimlerin resmî sonuçları 6 Mayıs 2014 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı. YSK yapılan itirazlar sonucu iki il merkezi (Yalova ve Ağrı), yedi ilçe (Aydıntepe-Bayburt, Mahmudiye-Eskişehir, Güroymak-Bitlis, Çatalzeytin-Kastamonu, Buharkent-Aydın, Şabanözü-Çankırı, Yeşilyurt-Tokat) ve beş beldedeki belediye başkanlığı seçimlerini iptal etti. Bu seçim çevrelerinde 1 Haziran 2014 tarihinde yeniden seçim düzenlendi.
Aşağıdaki tabloda Türkiye geneli seçim sonuçları için büyükşehir belediyeleri sınırları için büyükşehir belediye meclislerinin oluşturulduğu ilçe belediye meclisleri oy oranları ile büyükşehir belediyeleri dışındaki 51 ildeki il genel meclisi oy oranlarının toplamı esas alınmıştır.

2014 yerel seçimleri büyükşehir belediye başkanlığı seçimleri sonuçları:

2014 yerel seçimleri belediye başkanlığı seçimleri sonuçları:

30 Mart 2014 il genel meclisi seçim sonuçları (büyükşehir belediyeleri dışındaki 51 ilde düzenlendi);

30 Mart 2014 belediye meclisi üyeliği seçim sonuçları ;

Aşağıda, belirtilen illerin, belirtilen ilçelerine göre, 2014 Türkiye Yerel Seçim Sonuçları yer almaktadır.

Sabah, Yerel Seçimler 201426 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2024 Türkiye yerel seçimleri, Türkiye'deki yerel yönetimlerin belirlenmesi için 31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimlerdir. 1393 belediyede yapılan seçimlerde belediye başkanları, büyükşehir belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri, muhtarlar ve ihtiyar heyetleri belirlendi.

Seçimlerden sonra, parti değiştiren veya kayyım atanan belediyeler (2 Temmuz 2026)
Seçimler, 2023 genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçiminden 10 ay sonra yapıldı. Ülkede devam eden ekonomik kriz ve hızla yükselen enflasyona rağmen, 2023 seçimlerini Cumhur İttifakı ve Recep Tayyip Erdoğan kazanmıştı. Yenilginin ardından, altı partiden oluşan muhalefet koalisyonu dağıldı ve ana muhalefet partileri Cumhuriyet Halk Partisi ile İYİ Parti, neredeyse tüm belediye başkanlıkları için ayrı adaylar çıkardı. Halkların Demokratik Partisi'nin yerine geçen ve Türkiye'deki Kürt azınlık haklarını savunan başlıca parti olan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, daha önce Millet İttifakı lehine adaylarını geri çekmesine rağmen, batıdaki birçok büyükşehirde kendi adaylarını çıkardı. Ayrıca bu seçim, Kasım 2023'te selefi Kemal Kılıçdaroğlu'nu mağlup ederek CHP Genel Başkanı olan Özgür Özel'in liderliğinde girilen ilk ülke çapındaki seçim oldu.
Seçim sonuçları, herhangi bir seçim ittifakında olmayan Cumhuriyet Halk Partisi için “şaşırtıcı bir zafer” olarak değerlendirildi. Parti, elindeki büyükşehir belediyelerinden yalnızca birini kaybederken, dört yeni büyükşehri kazandı. İstanbul'da Ekrem İmamoğlu'nun ve Ankara'da Mansur Yavaş'ın, sırasıyla %51 ve %60 oy oranlarıyla yeniden seçilmesi Cumhuriyet Halk Partisi'nin zaferinde kilit rol oynadı. Her iki belediye başkanı da önceki dönemlerinden farklı olarak, bağlı bulundukları büyükşehir belediye meclislerinde çoğunluğu elde ederek daha fazla yetkiye sahip oldu. Bu durum, onları bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimleri için potansiyel adaylar hâline getirdi.
Cumhuriyet Halk Partisi, %37,81 oy oranı ile 1977 yerel seçimlerinden beri ilk kez birinci parti oldu ve yerelde iktidar konumuna geçti. CHP başkent Ankara ve en büyük il İstanbul dahil 14 büyükşehirde seçimi kazanırken, AK Parti ise %35,48'lik oy oranıyla tarihinde ilk kez ikinci parti konumunda kaldı. Yeniden Refah Partisi ise girdiği ilk yerel seçimde ülke genelinde %6,19'luk oranıyla üçüncü parti oldu ve 1 büyükşehir, 1 il ve çok sayıda aldığı ilçelerle seçimde dikkat çeken bir parti oldu. İYİ Parti'nin lideri Meral Akşener, partisinin oy oranının neredeyse yarıya düşmesinin ardından istifa edeceğini açıkladı.

Dünya geneline yayılan COVID-19 salgınının Türkiye'de tespit edilen ilk vakası, Sağlık Bakanlığı tarafından 11 Mart 2020 tarihinde açıklandı. Ülkedeki virüse bağlı ilk ölüm ise 15 Mart 2020'de gerçekleşti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 1 Nisan 2020'de yaptığı açıklamada vakaların tüm Türkiye'ye yayıldığını açıkladı. 7 Nisan 2023 itibarıyla Türkiye'de bu virüs ile enfekte olmuş toplam hasta sayısının 17.232.066, ölen toplam hasta sayısının 102.174 kişi olduğu bildirildi. 26 Nisan 2022 itibarıyla Türkiye, 193 ülke arasında vaka sayısında Güney Kore ve İtalya'nın ardından en çok vaka görülen 10. ülke olurken, gerçekleşen ölüm sayılarında ise Güney Afrika'nın ardından 19. sırada yer almaktaydı. Salgın, Türkiye'de sosyal, ekonomik, siyasi, iktisadi, idari, hukuki, askerî, dinî ve kültürel alanlarda birçok önemli etkilere ve sonuçlara neden olan radikal kararlar alınmasına neden oldu. Yurt içi seçmen olarak da hesaba katılan 18 yaş ve üstü nüfusta şu anda hiç aşı olmamış yaklaşık 5 milyon kişi (~%7,5) bulunmaktadır.

6 Şubat 2023'te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş'ın Pazarcık ve Ekinözü ilçesi olan, 7,8 Mw (± 0,1) ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki deprem sonucunda Türkiye'de resmî rakamlara göre en az 50.500 kişi öldü ve 107.000'den fazla kişi ise yaralandı.

19 Ağustos 2019'dan  2 Mart 2021'e kadar HDP'li 3 büyükşehir, 5 il, 33 ilçe ve 7 belde belediyesine kayyum atandı. 2023 itibarıyla HDP'nin 3'ü ilçe ve 2'si belde olmak üzere 5 belediyesi vardır.

18 Aralık 2019 tarihinde Urla'nın CHP'li belediye başkanı İbrahim Burak Oğuz, FETÖ üyesi olma suçundan tutuklandı. Yerine vekaleten görev yapması için ilçe kaymakamı Önder Can kayyım olarak atandı. CHP İzmir İl Başkanlığı, yeni başkanın belediye meclisi içinden seçilmemesine tepki gösterdi. 31 Aralık 2020 tarihinde ilçeden arsa aldığı iddiasıyla Önder Can da İçişleri Bakanlığı kararıyla görevden alındı yerine Murtaza Dayanç atandı.

Ağrı'nın Patnos ilçesinin HDP'li Belediye Eş Başkanları Emrah Kılıç ve Müşerref Geçer'in "ihaleye fesat karıştırma" iddiasıyla tutuklanması ardından 7 Temmuz 2023 tarihinde Belediye Meclisinde Başkanlık seçimine gidildi.
Patnos Belediye Meclisinde, HDP grubundan Mehmet Şahin Savcı, AK Parti grubunda Çetin Taşdemir, başkanlığa aday gösterildi. Toplantıya katılan 18 meclis üyesinin 14'ünün oyunu alan Mehmet Şahin Savcı Patnos Belediyesinin yeni başkanı seçildi.

Yalova belediye başkanı Vefa Salman ve 4 belediye personeli, görevden alınarak "kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği" ve "görevi kötüye kullanma" suçlarından 3 yıl 6 aydan 10'ar yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanmasına başlandı.

Amasya belediye başkanı Mehmet Sarı, Bartın belediye başkanı Cemal Akın ile Ağrı belediye başkanı Savcı Sayan, 2023 genel seçimlerinde milletvekili adayı olmak için görevlerinden istifa etti.

Ülke genelindeki 1393 belediyedeki 185 bin 369 sandıkta aynı gün ve tek turlu olarak yapılan seçimlerde seçmenler yerel yönetimlerin farklı pozisyonlarını belirlemek için oy kullandılar. Bu kapsamda;

Büyükşehirlerde
büyükşehir belediye başkanı
ilçe belediye başkanı
ilçe belediye meclisi üyeleri
muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri
İlçelerde
il genel meclisi üyeleri
ilçe belediye başkanı
ilçe belediye meclisi üyeleri
muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri
Beldelerde
il genel meclisi üyeleri
belde belediye başkanı
belde belediye meclisi üyeleri
muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri
Köylerde
il genel meclisi üyeleri
muhtar ve köy ihtiyar heyeti üyeleri
için oy kullandılar.
Belediye başkanlıkları ve muhtarlık seçimlerinin tamamında en çok oyu alan aday seçimi kazandı. Belediye meclisi üyelikleri ise, partilerin aldıkları oy oranına göre belirlendi.

2 Ocak 2024 tarihi itibarıyla seçime katılma şartlarını yerine getiren partilere ilişkin genel bilgiler burada listelenmektedir. Yenilik Partisi ve Genç Parti seçime katılmayacağını açıkladı. Seçime katılabilen Büyük Türkiye Partisi, Ocak Partisi'ne katıldığını açıkladı.
35 siyasi partinin oy pusulasındaki yerleri, 27 Ocak 2024 tarihinde YSK tarafından açıklandı.

10 Eylül 2023'te Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Mansur Bey bizim belediye başkanımızdır ve belediye başkan adayımızdır" açıklaması ile Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayının yeniden Mansur Yavaş olduğunu açıkladı. Aynı gün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ve Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer'in yeniden aday olmasının beklenildiği fakat Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Gürün ve Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak'ın yeniden aday gösterilmeyeceği iddia edildi. 7 Kasım 2023'te Tunç Soyer yerine Selin Sayek Böke'nin İzmir Büyükşehir Belediye başkanlığına aday gösterileceği iddia edildi.
30 Kasım 2023'te yeni genel başkan Özgür Özel, İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener'i ziyaret ederek iş birliği teklifi sundu fakat 4 Aralık 2023'te İYİ Parti'nin Genel İdare Kurulu, CHP'nin yerel seçimde iş birliği teklifini reddetti.
13 Aralık 2023 tarihli VOA Türkçe haberine göre, ana muhalefet partisi CHP, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Kürt siyasi hareketinin temsilcisi olan DEM Parti ile olası bir işbirliği üzerine konuşurken, AK Parti ve MHP'nin yeniden "terörle ilişkili olmak" suçlamalarında bulunabileceği ya da AK Parti'nin stratejik bir değişiklik yapabileceği iddia edildi. Habere göre, CHP, yerel seçimler için DEM Parti ile çeşitli şehirlerde işbirliği yapmayı düşünüyordu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin hem İstanbul hem de Türkiye için en iyi sonucu almak için yerel seçimde hiçbir partiyle ittifak kapısının kapalı olmadığını söyledi. Özel, "Hiçbir partiyle seçim ittifakına kapalı değilim" diyerek "Partim, Türkiye ve İstanbul için en iyi sonucu almak istiyorum" dedi.
14 Aralık 2023'te Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi, 31 Mart 2024'te yapılacak yerel seçimlerde 226 belediye başkan adayı belirledi. Bunlardan 4'ü büyükşehir, 6'sı il belediyesi olmak üzere toplam 226 aday kamuoyuna ilan edildi. PM, İstanbul ve Ankara'nın mevcut belediye başkanları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu'nu yeniden aday gösterdi. 2019 seçimlerinde az oy farkıyla kaybedilen Balıkesir'de Ahmet Akın, Bursa'da ise eski Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey aday gösterildi. "100. yıl" affıyla partiye geri dönen Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, yeniden belediye başkan adayı oldu.
11 Şubat 2024 tarihinde kampanya sloganı "İşimiz gücümüz Türkiye" olarak açıklandı. 22 Şubat 2024 tarihinde Manisa'nın Saruhanlı ilçesinde CHP adayı Zeki Bilgin'in başvurusu, başvuru geç teslim edildiği için İlçe Seçim Kurulu tarafından reddedildi. Seçime katılmak için CHP, Saadet Partisi'nin listelerini destekleme kararı aldı. Ancak CHP'li Zeki Bilgin'in Saadet Partisi'nden seçime girme başvurusu da reddedildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) için yerel seçim aday başvurularının 7 Ekim'deki kongre sonrası kasım ayı başında başlayacağı iddia edildi. 9 Kasım 2023'te AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz aday başvuruların başladığını ve 17 Kasım'da biteceğini açıklamıştı. Ancak AK Parti'de yerel seçimler için aday adaylığı başvuruları 22 Kasım'a kadar uzatıldı.
NTV'nin haberine göre MHP, AK Parti ile 11 görüşme yaptı. Çalışmanın AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye sunulması beklendiği belirtilerek, Mersin, Manisa ve Muğla illerinde MHP tarafından aday gösterileceği ve AK Parti tar

Abu Dabi (Arapça: أبو ظبي "Ebûzabî"), Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başkentidir. Şehir, Abu Dabi Merkez Başkent Bölgesi'nin merkezi, Abu Dabi Emirliği'nin başkenti ve Dubai'den sonra BAE'nin en kalabalık ikinci şehridir. Şehir, BAE'nin orta batı kıyısından Basra Körfezi'ne uzanan T şeklinde bir adada yer almaktadır.
Abu Dabi, Basra Körfezi'nde, orta batı kıyısı açıklarında bir adada yer almaktadır. Şehrin ve Emirliğin büyük bir kısmı, ülkenin geri kalanına bağlı anakarada bulunmaktadır. 2023 yılı itibarıyla, Abu Dabi'nin kentsel alanının tahmini nüfusu 2,5 milyon iken, Abu Dabi Emirliği'nin nüfusu 3,8 milyondur. Şehirde genel merkezi bulunan Abu Dabi Yatırım Otoritesi (ADIA), yaklaşık 1 trilyon ABD doları değerinde varlığı yönettiği tahmin edilmektedir ve bu da onu Norveç Hükûmet Emeklilik Fonu Global ve Çin'in CIC'sinden sonra dünyanın üçüncü büyük egemen varlık fonu yapmaktadır. Abu Dabi'nin kendisi, orada bulunan çeşitli egemen varlık fonlarının birleşimiyle yönetilen bir trilyon ABD dolarının üzerinde varlığa sahiptir.
Abu Dabi, yerel ve federal hükûmet ofislerine ev sahipliği yapar ve Birleşik Arap Emirlikleri Hükûmeti ile Mali ve Ekonomik İşler Yüksek Konseyi'nin merkezidir. Şehir, Al Nahyan ailesinin bir üyesi olan BAE başkanının da ikametgâhıdır. Abu Dabi'nin hızlı gelişimi ve kentleşmesi, büyük petrol ve doğalgaz rezervleri ve üretimi ile nispeten yüksek ortalama gelirle birleşerek, onu büyük ve gelişmiş bir metropol haline getirmiştir. Ülkenin siyaset ve sanayi merkezi, önemli bir kültür ve ticaret merkezidir. Abu Dabi, yaklaşık 503 milyar dolarlık BAE ekonomisinin yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktadır.

INSEAD
Paris-Sorbonne Üniversitesi Abu Dabi

 Ankara, Türkiye

Abu Dabi belediye başkanlığı
Abu Dabi bilgi portali

Acara Özerk Cumhuriyeti (Gürcüce: აჭარა; tam adı: აჭარის ავტონომიური რესპუბლიკა - Açaris Avtonomiuri Respublika), Gürcistan'ın güneybatı kesiminde yer alan, tarihî Acaristan mıntıkasını da içine alan özerk cumhuriyet. Yönetim merkezi Batum'dur. Türkiye'nin hemen kuzeydoğusunda Artvin ve Ardahan illeri sınırında yer alır. Artvin'in Kemalpaşa ilçesinde bulunan Sarp Sınır Kapısı Batum'a açılır. Bir süre Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde kalmış olan Acara Özerk Cumhuriyeti, 1921'de imzalanan Kars Antlaşması'nın bir sonucu olarak Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla kurulmuş, Sovyetler Birliği'nin dağılıp Gürcistan'ın bağımsız olmasından sonra bugünkü adını almıştır. Gürcistan'ın merkezî yönetimine tabi olan Acara Özerk Cumhuriyeti, Türkiye ile tarihî, dinî ve kültürel yakınlığa sahiptir. 1921 Kars Antlaşması metnine göre Türkiye, bölgeyi dinî toplulukların bütün haklarını garanti altına alan geniş bir yönetimsel özerkliğe sahip olması ve Batum limanından vergisiz şekilde serbest ticaret yapabilmesi koşuluyla Gürcistan'a bırakmıştır.

Arkeolojik buluntulara göre Acara Neolitik Çağlardan beri insanların yerleşim yeri olmuştur. Antik Gürcü kabilesi Moshlar antik çağlarda bu bölgeyi yurt edindi, Acara bölgesi MÖ 7. yy dan 3. yy. a kadar Kolhis'in bir parçasıydı. Bölge İberya Krallığı içerisinde MS 4. yy. sonlarında bir ilçe (saeristavo) olarak ortaya çıktı. MS 4. ve 5. yüzyıllarda Yunan tüccarlar tarafından kolonize edildi, Acara sahili daha sonra Roma hakimiyetine geçti. Bathus (Bathys) (günümüz de Batum) ve Apsaros (Apsaruntos) (Modern Gonio) bu zamanların önemli şehirleri ve kaleleri idi. Arkeolojik çalışmalar günümüz Kobuleti yakınlarında Piçvnari'de zengin bir antik kentin kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. MS 2. yüzyılda Bathus, Roma lejyonlarının önemli bir askeri üssüydü. Apsaros tiyatrosu ile meşhurdu.
Hristiyanlık döneminin başlarında Acara Aziz Andreas, Aziz Matta ve Aziz Simon isimleriyle bağlantılıdır. Aziz Matthias'ın Batum yakınlarında Gonio kalesine defnedildiği söylenir. Acara MS 2. yüzyılda Lazika Krallığı'na katılmıştır. Bölgenin kilit kalesi Petra (Tsihisdziri) Bizans ve Persler arasındaki Lazika Savaşı'nda (542-562) önemli bir rol oynamıştır.
9. yüzyılda bölge iki Gürcü devleti; Tao-Klarceti ve Egrisi-Abhaz Krallığı arasında bölünmüştü.
11. yüzyılda Acara birleşik Gürcistan Krallığı'nın bir parçası oldu ve Samsthe Prensliği'nin yöneticileri tarafından idare edildi. Bölge 11. yüzyılda Selçuklu Hanedanı ve 13. yüzyılda Moğollar tarafından harap edildi. Gürcistan Krallığı'nın bölünmesinden ve buna mütakip iç savaşlardan sonra Acara 1535 yılında Guria Prensliği'nin bir parçası olana dek sürekli el değiştirmiştir. Bu dönemde Cenevizliler Karadeniz ticaret kolonilerinden birini Gonio'da kurdu.

Osmanlılar 1614 yılında bölgeyi fethetti. Acara halkı bu dönemde kademeli olarak İslamı benimsedi Osmanlı döneminde Acara-yı Ulya (Yukarı Acara) ve Acara-yı Süfla (Aşağı Acara) sancakları kuruldu. Bu sancaklar Çıldır Eyaleti'ne bağlıydı. Bu eyaletin merkezi de bazen Çıldır bazen Ahıska (Ahaltsihe) idi.
93 Harbi savaşı sırasında Acara halkının büyük bir bölümü Anadolu'nun çeşitli yerlerine göç etti. Harpten sonra imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Rusya İmparatorluğuna ilhak edildi ve Batum Oblastı kuruldu. 1883 yılında Batum Oblastı ve Artvin Oblastı birleştirilerek Batum yönetim bölgesi oluşturuldu.

I. Dünya Savaşı sırasında 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Antlaşması'yla Osmanlı'nın toprağı oldu. Transkafkasya Komiserliği ile yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalmasından sonra 14 Nisan 1918 tarihinde Osmanlı askerleri tarafından ele geçirildi.
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi gereğince Birleşik Krallık tarafından geçici olarak işgal edilmiş ve İngiliz yönetimi bölgeyi 20 Temmuz 1920'de Gürcistan'a bırakmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı döneminde Bolşeviklerin Gürcistan'a saldırısı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Ordusu tarafından alınmıştır. Birinci meclise Akif Bey (Sümer), Ahmet Fevzi Bey (Erdem), Hahutzade Ahmet Nuri Efendi, Ali Rıza Bey (Acara), İmamzade Edip Efendi (Dinç) olmak üzere beş Batum milletvekili seçilmiştir.

16 Şubat 1921'de Sovyetlerin Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'ne saldırmasıyla Türkiye ile Gürcistan arasında müzakere başlamış ve 23 Şubat'ta Sovyetler BirӀiği, Gürcistan'a savaş ilan edince Gürcistan hükûmeti, Ardahan ve Artvin sancaklarının Türkiye'ye bırakıldığını bildirmiştir. Ertesi gün 24 Şubat'ta Tiflis, Kızıl Ordu tarafından işgal edilmiştir.
Müzakerenin sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordusuna bağlı birlikler 7 Mart'ta Ardahan ve Artvin'i, 10 Mart'ta Ahıska'yı almış ve 14 Mart'ta Batum ve Ahılkelek'e girmişlerdir. Gürcüler Ahıska ve Ahılkelek'in Türkiye'ye verilmesine razı olmuş; ancak Batum'u vermek istememiştir. 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması imzalanarak Batum'un Sovyetlere bırakılması kararlaştırıldıysa bu haber cepheye ulaşmamıştır. Bu arada 11. Kızıl Ordu Batum'a yaklaşmaktaydı.
Gürcü ordusu Kızıl Ordu'nun saldırısına dayanamayarak son hattı olan Samatredi - Poti hattından geri çekilmiş ve ordunun büyük kısmı Bolşevikleşmiştir. 17 Mart'ta Gürcü hükûmeti Batum'u terk etmiştir. Gürcü kurucu meclisi Batum'u terk etmeden önce şu kararı vermiş:
Batum'u Türklere terk etmektense Bolşeviklerde kalması daha iyidir. Çünkü bir gün Sovyetler ortadan kalkacak, fakat bir kere Türk olan Batum daima Türk kalacaktır.
17-18 Mart gecesi Gürcü hükûmeti Batum'u Türkiye'ye teslim ettikten sonra eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin Gürcistan mümessili olan Albay Mehmet Kâzım Bey (Dirik) tarafından mutasarrıflık kurulmuştur.
18 Mart'ta Bolşeviklik ilan eden Batum'daki Gürcü Alay Komutanı Giorgi Mazniaşvili REFKOM idaresini kurmuş ve Batum'un Gürcülere bırakılmasını istemiştir. Kâzım Bey reddedince kendisinin kaldığı vilayet konağına saldırmış ve iki kuvvet arasında çatışma yaşanmıştır. Zor durumda kalan Türk birliklerin çoğu Çoruh'un gerisine çekilmiştir. 19 Mart'ta Moskova Antlaşması cephe birliklerine ulaşmıştır. Ancak 20 Mart'ta Gürcüler Samaya ve Barshane tabya ve kışlalarına saldırmış ve çarpışma alanına gelen Kızıl Ordu süvari alayı Türk birliklerinin bütün eşyalarını yağma ettikten sonra esir almıştır. Türk askerleri 22 Mart'ta kadar tutuklu kalmışlardır.
28 Mart'ta 11. Alay Borçka'ya çekildi, aynı gün Albay Kâzım Bey Batum'u bırakarak Trabzon'a gitmiş, 7. Alay Batum (Çoruh sol kıyısı)'dan Hopa'ya çekilmiştir. Ahıska'daki 15. Süvari Alayı Zaruşat'a, 8. Alay Çıldır ve Çaksuyu'ya, Ahılkelek'teki 29. Alay ve 9. Tümen Süvari Bölüğü Gümrü yakınlarına çekilmiştir.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra Acara, 1991’de bağımsızlığını ilan eden Gürcistan’ın içinde kaldı. Acara’nın bu tarihte başına geçerek otoriter bir yönetim kuran Aslan Abaşidze, bölgeyi Gürcistan’daki iç savaşın dışında tuttu. Ancak Abaşidze, kişisel servet edinmek, insan haklarının ihlali, suç örgütlerine göz yummak gibi konularda suçlandı. Eduard Şevardnadze’nin devlet başkanlığı boyunca Tiflis yönetiminin fiilen denetimi dışında kaldı. ABD ve Soros destekli Karanfil veya Gül Devrimi olarak adlandırılan darbeyle 2004 yılında Şevarnadze’yi deviren Miheil Saakaşvili yönetimindeki muhalefet, Saakaşvili’nin devlet başkanı seçilmesinden sonra bu konuya da el attı. Bu çerçevede uzun süren ve savaş eşiğine kadar gelen kriz yaşandı. Rusya'yla yakın ilişkide olan Abaşidze, Kars Antlaşması'na atıfla garantör ülke olarak Türkiye'den de yardım istedi. Türkiye sorunun barışçıl yollarla çözümünü desteklemekle birlikte, askeri müdahale durumunda Kars Antlaşmasına dayanabileceğini de belirtti. Yapılan diplomatik görüşmeler sonucunda gerekli desteği bulamayan Abaşidze, Mayıs 2004’te ülkeyi terk edip Rusya’ya gitmek zorunda kaldı. Abaşidze’nin devrilmesinden sonra, merkezi yönetim bölgenin özerkliğine müdahale ederek, özerk yönetimin birtakım yetkilerini kıstı, yönetimin belirlenmesinde değişikliğe gidildi.

Aslan Abaşidze’nin 2004'te devrilmesinden sonra Acara Özerk Cumhuriyeti’nin statüsü Gürcistan anayasasında yapılan değişikliklerle kısıtlandı. Yeni statüye göre bölgesel yasama organı olan Yüksek Konsey (parlamento) 30 üyeden oluşur ve 5 yılda bir yenilenir. Bölgesel hükûmet olan Acara Özerk Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi'nin başkanı, Gürcistan devlet başkanı tarafından belirlenmektedir. Devlet Başkanına bölgesel hükûmeti ve parlamentoyu feshetme yetkisi de verilmiştir.
Acaristan, 6 yönetim bölgesine ayrılmıştır:

Acara, Karadeniz’in güneydoğu kıyısında yer alır. Topraklarının büyük bölümü Küçük Kafkas Dağlarına yayılır. Kuzeyde Guria, doğuda Samtshe-Cavaheti, güneyde Türkiye yer alır. Acara büyük ölçüde dağlık bir bölgedir ve % 60’ı dağlarla kaplıdır. Bu dağların en yüksek noktası 3.000 m’yi aşar. Bölgedeki dağların önemli kısmı Mesheti Dağlarının bir parçasıdır. Mesheti Dağlarının (batıya bakan yamaçlar) pek çok kısmı ılıman yağmur ormanları ile kaplıdır.

Acara’da astropikal iklim egemendir. Yönetim merkezi Batum’da ortalama sıcaklık 14 °C’dir. En soğuk ay olan ocak ortalaması 6 °C olarak ölçülür. En sıcak aylar olan temmuz ve ağustos ortalaması ise 22 °C olarak gerçekleşir. Batum’da en düşük sıcaklık olarak -7 °C ve en yüksek sıcaklık olarak da 40 °C kaydedilmiştir.

Acara'nın çay, fındık, narenciye ve tütün yetiştirmek için iyi imkânları vardır. Dağlık ve ormanlık bölgenin astropikal bir iklimi ve birçok kaplıcası vardır. Tütün, çay, narenciye ve avokado önemli ürünler olup, çiftlik hayvanlarının besiciliğide ayrıca önemlidir. Önemli sanayi dalları çay ambalajlama, tütün işlemeciliği, meyve ve balık konserveciliği, petrol rafineri ve gemi yapımı üzerine yoğunlaşmıştır.
Bölgenin başkenti Batum; Gürcistan, Azerbaycan ve kara ile çevrili Ermenistan'ın mal nakliyesini yöneten önemli bir kapıdır. Batum limanı, Kazakistan ve Türkmenistan'dan gelen petrolün taşınması için kullanılır. Petrol rafinerisi, Supsa limanına boru yolu ile ulaşan ve oradan Batum'a demiryolu ile taşınan Azerbaycan'dan gelen Hazar petrolünü işler. Acara'nın başkenti gemi yapımı ve üretimi konusunda önemlidir.

Acara, Gürcistan'ın t

9°03′K 38°44′D
Addis Ababa veya Addis Abeba, Etiyopya ve Afrika Birliği'nin başkenti. 80 farklı dilin konuşulduğu şehirde Hristiyan, Müslüman ve Yahudi toplulukları yer alır. Deniz seviyesinden 2.355 metre yüksekte olan Addis Ababa'nın konumu 9.03° K 38.74° D'dir.
Addis Ababa uluslararası havaalanı ve kenti Aden Körfezi'ndeki Cibuti liman şehrine bağlayan demiryoluyla önemli bir kavşaktır. Deri, metal ve tekstil üretiminin yanı sıra kahve, tütün ve süt ürünleri üretimi açısından kent büyük bir ticari önem taşımaktadır.
Geniş caddeler ve modern yüksek binaların yanında geleneksel kulübeleri ve gecekondu mahalleleri de bulunduran kent yumuşak bir iklime sahiptir. Addis Ababa Üniversitesi, müzik ve sahne sanatlarına yönelik yüksek okulları ve birçok araştırma enstitüsü şehri önemli bir eğitim merkezi yapar. Afrika Birliği'nin ve Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomik Kurulunun merkezi olması nedeniyle birçok uluslararası konferansa ev sahipliği yapmaktadır.
Şehrin en önemli turistik yapıları, St. Georg Katedrali (1896), II. Menelik Sarayı ile arkeolojik, etnolojik ve sanatsal birçok eseri içeren müzelerdir.
1886 yılında İmparator II. Menelik tarafından kurulan şehrin bulunduğu alanı eşi İmparatoriçe Taytu Betul seçmiştir. Şehre adını veren Addis Ababa ifadesi Etiyopya dilinde "yeni çiçek" anlamına gelir. Kent 1889'da Etiyopya'nın başkenti olmuştur. Kentin plansız büyümesi, 1917'de Cibuti demiryolunun tamamlanmasından sonra büyük bir hız kazanmıştır. 1936'dan 1941'e kadar faşist İtalyan birlikleri tarafından işgal edilen kent, 1960'lı yıllarda tekrar hızlı bir büyüme yaşamış, nüfusunu ikiye katlamış ve birçok hafif sanayi işletmesine kavuşmuştur. Addis Ababa aynı zamanda 1963 yılında Afrika Birliği Örgütü'nün sözleşmesinin imzalandığı kenttir. Addis Ababa'nın nüfusu yaklaşık olarak 2,7 milyondur ve senede %4 büyüme oranı vardır.
Kuzeydoğu Afrika'da bir zamanlar Habeşistan olarak bilinen Etiyopya'nın ilginç geleneklerinden biri, bir hanedanın kurucusu olan her kralın kendisi için yeni bir başkent yaptırmasıdır. Bugünkü başkent Addis Ababa da 1887 gibi oldukça yakın bir tarihte Kral II. Menelik'le başlayan yeni hanedanlık döneminde kurulmuştur.

Adı yeni çiçek anlamına gelen Addis Ababa, deniz yüzeyinden 2500 metre yükseklikteki dağların üzerinde, okaliptus ağaçlarının arasında uzanır. Bolivya'nın başkenti La Paz'dan sonra dünyanın ikinci yüksek başkentidir. Derin vadilerle yarılmış olan kentteki belli başlı yapıların hepsi beyaz badanalı, çatıları da oluklu teneke kaplıdır. Bu yapıların yanında yer alan çamurdan yapılmış, saz damlı yüzlerde kulübe, kente büyükçe bir köy görünümü verir. Karayollarıyla Kenya'ya, Somali'ye ve Sudan'a bağlanan Addis Ababa, Kızıldeniz kıyısındaki Cibuti'ye de demiryoluyla bağlıdır. Ayrıca Avrupa ve Orta Doğu ülkeleriyle bağlantısını sağlayan bir havalimanı vardır.

 Pekin Çin
 Chuncheon, Güney Kore
 Leipzig Almanya
 Ankara Türkiye
 Beerşeba İsrail
 Netenya İsrail
 Milan İtalya
 Kahire Mısır
 Bangkok Tayland

Addis Ababa - Vikigezgin 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Addis Ababa City Administration
Support for Mayor’s overhaul of Addis Ababa11 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Addis Ababa City Council
Introduction to Addis Ababa9 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adıge Cumhuriyeti (AC) (Adigece: Адыгэ Республик, Rusça: Республика Адыгея), Kuzey Kafkasya'da Rusya Federasyonu üyesi bir cumhuriyet. Kafkas Dağlarının kuzeyinde, Krasnodar Kray sınırları içinde yer alır. Cumhuriyet, Güney Federal Bölgesi'nin bir parçasıdır. Cumhuriyetin yazıçeviri olarak adı Respublika Adıgeya olup Adıgeya olarak da bilinir. Adıge Cumhuriyeti adını, günümüzde nüfusun daha azı durumunda olan (% 25.2) Batı Çerkeslerinden (Batı Adıgeleri) alır. Başkenti Maykop'tur (2010'da 154.740). Yüzölçümü 7.600 km² (Krasnodar Barajı ile birlikte 7.800 km²), nüfusu 440327 (2010). Nüfus yoğunluğu 58.8'dir. Adıge Devlet Üniversitesi cumhuriyetin üniversitesidir.

27 Temmuz 1927'de Rusya SFSC içerisindeki Kuban-Karadeniz Oblastı'nda Çerkes Özerk Oblastı oluşturuldu. O dönem yönetim merkezi Krasnodar kentiydi. 24 Ağustos 1927'de ismi Adıge (Çerkes) Özerk Oblastı olarak değiştirildi. 17 Ekim 1924'te Kuzey Kafkasya Krayı'nın kurulmasıyla Rusya SFSC'nin oblastı olmaktan çıkarıldı.
Temmuz 1928'de Adıge Özerk Oblastı olarak yeniden adlandırıldı. 10 Ocak 1934'te Azov-Karadeniz Krayı'nın kurulmasıyla oraya dahil edildi ve Kuzey Kafkasya Krayı'ndan çıkarıldı. 1936'da oblastın yönetim merkezi Maykop şehriydi. 13 Eylül 1937'de Krasnodar Krayı kurulduğunda oraya dahil edildi.
3 Temmuz 1991'de oblast, Rusya Federasyonu'na bağlı özerk cumhuriyet statüsüne yükseltildi. 5 Ocak 1992'de Adıge Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olarak Aslan Carimov seçildi. Adıge Cumhuriyeti'nin 3'te 2'sini Ruslar oluşturmaktadır. Günümüzde cumhurbaşkanı Murat Kumpilov'dur.

Adıge Cumhuriyeti, Rusya'nın Güney Federal Bölgesi'nde, Doğu Avrupa'da yer alır; Kafkas Dağları Sistemi içerisinde, Kuzeybatı Kafkasya'nın eteklerinde konumlanmıştır. Cumhuriyetin kuzey kesimleri ovalık, güney kesimleri ise dağlıktır. Topraklarının yaklaşık %40'ı (çoğunlukla Avrupa kayını, meşe ve akçaağaç) ormanlarla kaplıdır.
Yüzölçümü — 7.792 km².
Sınırlar — Adıge Cumhuriyeti tamamen Krasnodar Krayı ile çevrilidir.
En yüksek noktası — Çuguş Dağı: 3.238 m (10.623 ft).

Adıge Cumhuriyeti ile Krasnodar Krayı arasındaki kuzey sınırının bir parçasını oluşturan 870 kilometre uzunluğundaki Kuban Nehri, Kafkasya'daki en önemli nehirlerden biridir.
Diğer nehirler şunlardır:

Belaya
Çohrak Nehri
Dah Nehri
Fars Nehri
Hodz Nehri
Kişa Nehri
Büyük Laba Nehri — (Adige Cumhuriyeti ve Krasnodar Krayı doğu sınırının bir kısmını oluşturur)
Psekups Nehri
Sahray Nehri
Suhoy Kurcıps Nehri

Cumhuriyetin büyük gölleri olmamasına rağmen birkaç baraj gölü vardır:

Krasnodar Baraj Gölü — (Kuzey Kafkasya'da en büyüğü)
Oktyabrskoye Baraj Gölü
Şapsığ Baraj Gölü
Tşikskoye Baraj Gölü
Şenciyskoye Baraj Gölü
Çetukskoye Baraj Gölü
Kujorskoye Baraj Gölü
Maykop Baraj Gölü

Cumhuriyetin başlıca dağlarının zirveleri 2.000-3.238 metre arasında değişmektedir:

Çuguş Dağı — 3.283 m
Fışte Dağı — 2.868 m
Oşten Dağı
Pseaşho Dağı
Şepsi Dağı

Cumhuriyet, petrol ve doğalgaz açısından zengindir. Diğer doğal kaynaklar arasında altın, gümüş, tungsten ve demir bulunur.

Ocak ayı ortalama sıcaklığı: −0,5 °C
Temmuz ayı ortalama sıcaklığı: +23 °C
Yıllık ortalama yağış miktarı: 70 santimetre
15 Şubat 2010 tarihinde, kış ayları için mutlak maksimum sıcaklık kaydedildi — başkent Maykop şehrinde sıcaklık 23,4 °C olarak ölçüldü.

Adıge Cumhuriyeti hükûmetinin başındaki yürütme yetkilisi, beş yıllık süreyle atanan Devlet Başkanıdır (Mayıs 2011'e kadar bu ünvan "Cumhurbaşkanı" idi). Adayların Rusça ve Adıgece'yi birlikte bilmesi zorunludur.
Mevcut Devlet Başkanı Murat Kumpilov'dur (27 Ocak 2017'den bu yana). Kumpilov, bölgenin geçici başkanı olarak göreve başlamış ve Aslan Thakuşinov’un yerini almıştır. Ayrıca doğrudan seçilen bir Devlet Konseyi bulunmaktadır. Devlet Konseyi, Temsilciler Konseyi ve Cumhuriyet Konseyi olmak üzere iki bölümden oluşur. Her iki konsey de beş yılda bir seçilir ve her birinde 27'şer milletvekili görev yapar.
Cumhuriyet, Rusya Federasyonu parlamentosuna üç temsilci gönderir; biri Devlet Duması’na, diğer ikisi Federasyon Konseyi’ne.
Adıge Cumhuriyeti Anayasası, 14 Mayıs 1995’te kabul edilmiştir.

Adıge Cumhuriyeti idari olarak yedi ilçeye (rayon), iki şehre/kasabaya ve (daha düşük idari düzeyde) beş kent tipi yerleşime ayrılmıştır. Belediye birimi olarak cumhuriyet iki kentsel okruga, beş kentsel yerleşime ve 46 kırsal yerleşime ayrılmıştır.

Yerel isimdeki "м.р." kısmı, "муниципальный район" (Belediye İlçesi) ifadesinin kısaltmasıdır.

Nüfus: 496.934 (2021 Nüfusu); 439.996 (2010 Nüfusu); 447.109 (2002 Nüfusu); 432.588 (1989 Sovyet Nüfusu)

Yaşam beklentisi:
		
			
			
		
		
			
			
		
		
			
			
		

Kaynak: Rusya Federal Devlet İstatistik Servisi 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine'de arşivlenmiştir

2021 Nüfus Sayımına göre, cumhuriyetin toplam nüfusunun %64,4'ünü Ruslar oluştururken, Çerkesler %25,7'lik paya sahiptir. Diğer gruplar arasında Ermeniler (%3,3), Kürtler (%1,2), Romanlar (%0,7) ve Ukraynalılar (%0,6) bulunmaktadır.

56.900 kişinin katıldığı 2012 anketine göre Adıge Cumhuriyeti nüfusunun %35,4'ü Rus Ortodoks Kilisesi'ne, %23,6'sı İslam'a, %3'ü bağımsız Hristiyan ve %1'i herhangi bir kiliseye ait olmayan veya diğer Ortodoks kiliselerinin üyesi olan Ortodoks Hristiyanlığı'na inanmaktadır. Ayrıca nüfusun %19,8'i "spiritüal fakat dindar değil" olarak beyan etmektedir, %8'i ateisttir ve kalan %8,6'sı diğer dinleri takip etmektedir veya din beyan etmemiştir.

Adıge Cumhuriyeti'nde, başkent Maykop'ta bulunan Adıge Devlet Üniversitesi ile Maykop Devlet Teknoloji Üniversitesi, bölgedeki iki büyük yükseköğretim kurumudur.

Adıge Cumhuriyeti, Rusya'nın en yoksul bölgelerinden biri olmasına rağmen bol ormanlara ve verimli topraklara sahiptir. Bölge; tahıl, ayçiçeği, çay, tütün ve diğer tarım ürünlerinin üretimiyle bilinmektedir. Domuz ve koyun yetiştiriciliği de gelişmiştir.
Gıda, kereste, ağaç işleme, kağıt ve selüloz, ağır sanayi ve metal işleme en gelişmiş sanayi dallarıdır.

Maykop'ta küçük bir havaalanı bulunmaktadır (ICAO havaalanı kodu: URKM). Cumhuriyet sınırları içerisinden birkaç demiryolu hattı da geçmektedir.

Adıgece (Адыгабзэ), Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesine mensup bir dildir. Rusça ile birlikte, Adıgece cumhuriyetin resmi dilidir.
Cumhuriyette 8 devlet müzesi ve 23 özel müze bulunmaktadır. En büyük müze, Maykop'ta bulunan Adıge Cumhuriyeti Ulusal Müzesi’dir.

Hazret Sovmen (1937 doğumlu), Adige Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı.
Aslan Carimov (1936 doğumlu), Adige Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı.
Anatoli Berezovoy (1942–2014), Sovyet pilotu/kozmonot.
Konstantin Vasilyev (1942–1976), ressam.
Aslan Thakuşinov (1947 doğumlu), Adıge Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı.
Muharbi Kirjinov (1949-2026), halterci.
Vladimir Nevzorov (1952 doğumlu), judocu.
Anna Kareyeva (1977 doğumlu), hentbol oyuncusu.
Aslan Tlebzu (1981 doğumlu), Adige halk müzisyeni.
Andrey Kobenko (1982 doğumlu), futbolcu.
Nikita Kuçerov (1993 doğumlu), buz hokeyi oyuncusu.

Çerkesler
Çerkesya

Afşin, Kahramanmaraş ilinin bir ilçesidir. 1572 tarihinde Osmanlı Devleti egemenliğine giren Efsus, 02.08.1944 gün ve 4642 sayılı kanunla 1944 yılında ilçe merkezi olmuş ve Afşin adını almıştır. Merkez, belde ve köyleriyle birlikte ilçenin nüfusu 2020 TÜİK verilerine göre 80.980'dir. Türkiye'nin en büyük termik santral kompleksi olan Afşin-Elbistan Termik Santrali Afşin'in Çoğulhan kasabasındadır. Bu santral Afşin ilçe sınırları içindedir. Fakat santralde işletilen kömürlerin bulunduğu havzalar Elbistan ilçesi sınırlarındadır.
Yedi Uyurlar olarak da bilinen Eshab-ı Kehf (Ashâb-ı Kehf) mağarasının ilçede olduğu iddia edilmektedir.
Türkiye'nin önemli ozanlarından Aşık Mahzuni Şerif (Şerif Çırık), Aşık Yener (Hacı Yener), Aşık Mahsudi (Osman Dağlı) Aşık Erfani (Serkan Açıkgöz) ve şair Hayati Vasfi Taşyürek bu ilçede doğmuştur.

Roma İmparatorluğu devrinde Arabissus veya daha yaygın kullanımıyla Arabissos adlarıyla anılan kentin belki imparator Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiş olması olasılığı ileri sürülmüştür. Kentin adı yazılı kaynaklarda en erken 4. yüzyılda görülür. 540 yıllarında imparator I. Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Ermenistan eyaletinin yönetim merkezlerinden biri Arabissos'tur. 582-602 yıllarında imparator olan Maurikios aslen buralıdır. İmparatorun "esmeroğlu" anlamına gelen adı belki de doğduğu kentin etnik yapısına dair bir ipucu olabilir.
Arap coğrafyacı el-Baladhurî'nin Kitabu'l-Buldan adlı eserinde kentin adı ˤArebsûs olarak zikredilir. Türkçede 16. yüzyılda Dulkadiroğlu Beyliği döneminden itibaren kullanılan Yarpuz adı açıkça bu isimden türemiştir. Türkçe anlamı "naneye benzer bir kokulu ot" olan yarpuz adına benzerliği yakıştırmadır.
Arap kaynaklarında daha sık olarak görülen diğer isim el-Efsus'tur. Osmanlı kayıtlarında da bu isim kullanılmış ve kentin resmi adı 1944'e dek Efsus olagelmiştir. Bu isim, geç Bizans döneminde halk arasında kullanılan Ephesós adına işaret eder. Bu adın kaynağı hakkında bilgimiz yoktur. Ancak Batı Anadolu'daki Ephesos (Efes) gibi burada da Yedi Uyurlar efsanesinin hürmet görmesi, Hristiyanlık döneminde iki kenti birleştiren ortak bir dinî pratiğe işaret edebilir.
1071 Malazgirt Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Afşin Bey adındaki bir Türk komutanının eliyle kentin zapt edildiği anlatılmaktadır. Ancak hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Afşin Bey'in, zapt ettiği kentin adıyla lakaplandırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Yunanca Ephesós adının, Anadolu'daki pek çok yer adında olduğu gibi, Yunanca ismin nesne (akkuzatif) hâlinden Efsun veya Afşun biçimini almış olması gerektir. Tarsus > Tersun, Adrassós > Adrasan, Momoassós > Mamasun, Termessós > Tırmısın örneklerinde de aynı evrim görülür.
Sevan Nişanyan'ın hazırladığı Türkiye yerleşim birimleri envanterine göre İmparator III. Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri Afşin'de iskân edilmiştir. Arabissos ismi bu vesileyle verilmiştir. Aslen Afşinli olan İmparator Maurikios'un (582-602) adı "Arapoğlu" anlamına gelir. Urfalı Mateos Vekayinamesinde 1076/77 olayları meyanında anılan Apşun adı Arabson > A(r)bşon biçiminden türemiştir, "ünlü Selçuklu komutanı Afşin" ile ilgili olması düşünülemez. Türkçe resmî belgelerde 1944'e dek kullanılan Efsus adı orijinal ismin Arapça yazımı, Yarpuz ise aynı adın yerel Türkmen ağzındaki biçimidir. Afşin adı Cumhuriyet döneminde verilmiş olup mitolojiktir.

Afşin ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.220 metredir. Afşin'de karasal iklim hâkim olup ilçede zengin linyit yatakları vardır. Kahramanmaraş'a 150 km Elbistan'a 28 km Göksun'a 50 km uzaklıktadır. Ulaşım tamamen kara yoluna dayalıdır. Bazı köylerinde Akdeniz iklimi yaşanır ama çoğunluk ve merkez karasal iklime dayalıdır. İlçenin yüzölçümü 1.502 km²dir.

İlçe sınırlarındaki höyüklerden ayrı olarak merkez mahallede de eski yapılar vardır. Bunlardan birisi Ulucami olarak da bilinen Pir Ali Camii'dir. Danişmendliler döneminde Pir Ali oğlu Mehmed tarafından 1571 yılında inşa ettirilmiştir. Vakıf defterlerinde Efsus Köyü Mescidi diye geçen, Pir Ali ya da Turabioğlu Camii olarak da bilinen yapı Cumhuriyet Dönemi'nden itibaren Ulucami adıyla anılmıştır. Günümüze sadece minaresi ve avlu kapısı özgün biçimde ulaşan ilk yapı 1979'da yıkılmış ve yerine betonarme bir cami inşa edilmiştir. Caminin gelir durumuyla ilgili ilk kayıtlara 17. yüzyılın sonlarında tutulan vakıf defterlerinde rastlanmaktadır. Bu kayıtlarda camiye ait belli giderlerin Ashab-ı Kehf Vakfı'ndan karşılanması gerektiği yönünde bilgiler vardır.

Ayrıca Afşin'de dünyanın en zengin bakır madenlerinden biri son yıllarda keşfedilmiştir. MTA kurumu, yaptığı incelemelerden sonra rezerv büyüklüğü 1 milyar tondan fazla olan bakır madeninin hüyüklü ve nadir bölgesinde tespit edildiğini bildirmiştir. Bakırın ton fiyatının 7 bin dolar civarı olduğu bilindiğine göre bu maden Türkiye'nin tüm borçlarını kapatıp fazlasını da sağlayacak zenginliktedir.
Bu maden ocağının daha önce rezerv bitti sanılarak terk edildiği anlaşılmış fakat sonradan MTA tarafından yapılan yeni araştırmalarla dünya üzerindeki en büyük madenlerden bir olduğu fark edilmiştir. Fakat henüz işletilmesi için bir çalışma görülmemektedir. Oysa burası Afşin ve Elbistan havzalarına kömürden daha çok gelir getirebilecek büyüklüktedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1482 yılında, Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahî Evran  adına yaptırılan Alevi Tekkesi ve Cem Evi Türbesi, Kırşehir il merkezinde bulunmaktadır. Türbeye içinden bir merdivenle çıkılmaktadır. Kırşehir il merkezinde yer almaktadır. Zaviye; planlı mescid, Ahiliğin kurucusu Ahi Evran'ın türbesi ve zaviye- tekke olarak kullanılan mekanlardan oluşmaktadır.

Ahi Evran Kabiri, Kırşehir'in merkezinde bulunan tarihi kabir, adını Ahi Evran-ı Veli'den almaktadır. İslam'a hizmetinden ve dini makamından dolayı Alevi Türkmen halkı arasında Veli olarak anılan, esnaflar birliği ve ahilik (esnaf, üretim erbabı) örgütünün kurucusu Ahi Evran-ı Veli adına yapılmıştır. Aslen zaviye olarak yapılan bina sonraki yıllarda camii olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Anadolu'yu işgal eden Moğollara karşı, kendisini destekleyen ve aslen günümüz İran, Afganistan ve Türkmenistan sınırlarında bulunan Horasan kökenli Alevi Türkmenlerle beraber yaptığı savaşta başarısız olmuştur. 1 Nisan 1261 tarihinde kılıçlarla parçalanarak öldürülen Ahi Evran'den sonra eşi ve çocukları Hacı Bektaş Veli'ye sığınmışlardır. Ahilik teşkilatı mensupları Anadoluyu terk etmeyerek direnişlerini devam ettirmişler, Anadolu ve Rumelinin Türkleşmesinde çok önemli rol oynamıştır.
Ahi Evran, Hacı Bektaşi Veli'nin tavsiyesiyle zamanın Rum, Ermeni ve Yahudi esnaflarına karşı Anadoluya yeni gelen Türk esnafların birlik ve dayanışması için sonradan Ahilik denen esnaf dayanışma Teşkilatını kurmuştur ve böylece aldığı destekle başarıyla anadoluya Türkmen Aleviliğini yaymışlardır.
Günümüzdeki esnaf odalarının temeli Ahi Evran tarafından atılmıştır.

Ahilik (Ahiyân-ı Rum), Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Alevî-Bektâşî Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Temel mesleği "Dabbaklık"tır. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.Ahilik teşkilatı, Anadolu’da esnaf ve zanaatkârlar arasında dayanışmayı esas alan bir örgütlenme biçimidir.

Bu konuda esas olarak iki iddia mevcuttur. İlk iddiaya göre kelime Arapça kökenlidir. Buna göre "Ahi" kelimesi Ahiyye'nin tekili olan "ah" kelimesine birinci tekil "ya"sı ilave olunarak "ahi" şeklinde telaffuz olunmuş halidir. Bu fikre göre Ahi'nin sözlük manası "kardeşim" demektir. Bu iddianın güçlü yanı, Ahiliğin ilk olarak Araplarda Fütüvvet Teşkilatı adıyla çıkması, dolayısıyla Ahilik ile ilgili terimlerin Arapça olması gereğidir. Ancak bu kanıt yeterli değildir.
İkinci iddiaya göre Ahi kelimesi Türkçe Akı kelimesinin zamanla değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu kelimenin Ahi birlikleri içinde zaman zaman Ahi Baba şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Buna göre kelimenin Arapça manası ile düşünüldüğünde "Kardeşim Baba" diye bir tabir uygun düşmüyor. Fakat Divânu Lügati't-Türk'te akı Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesiyle düşünüldüğünde "Ahi Baba" tabiri daha mantıklı görünüyor.
Bu konuda Selçuk Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram şu görüşlerini dile getiriyor:

Fütüvvet Teşkilatı Fütüvvet, İslam dünyasında kahramanlık, yiğitlik ve cömertlik mefkuresinin adıdır. Şövalyelik nasıl Orta Çağ Batı dünyasına ait mahsus bir ülkü ise, Fütüvvet Teşkilatı Fütüvvet de Orta Çağ İslam dünyasına ait bir ülküdür. Nasıl ki Araplar İslam'dan önce kültürlerinde mevcut olan Fütüvvet anlayışını İslami değerlerle geliştirip devam etmişler, nasıl ki Farslar "cevanmerdi" anlayışını aynı şekilde İslam süzgecinden geçirmişler, Türkler de kendi "Akılık" ülküsünü İslami ahlak ve değerlerle geliştirerek devam ettirmişlerdir. Arap kültüründe ideal kahraman, sehavet ve şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı "Feta", İran kültüründe "Cevanmerd", Türk kültüründe "Akı"dır. Türk Akılığı, İslamiyetle Arap Fütüvvet şiarından etkilenmiştir. Akılar birbirlerine karşı kardeşçe tutumundan dolayı Akı kelimesi yerini Ahi kelimesine bırakmış ve Abbasi Devlet]'nin sona ermesiyle Fütüvvet yerini Ahiliğe bırakmıştır. 

Orta Asya'da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca 1040 Oğuz Türkleri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu'ya göç etmeye başladı. Ekseriyeti göçebe olan Oğuzlar, kopup geldikleri Orta Asya steplerine benzediği için daha çok Orta Anadolu kırsalını mesken olarak tercih ediyorlardı. Dolayısıyla Orta Anadolu'nun Türkleşip İslamlaşması hızlı olurken, şehirlerde bu dönüşüm yavaştı. İslam dini de, yerleşik hayatı gerekli kılıyordu. İşte bu sebeple, göçebe Türkmenlerin İslâmlaşma sürecini hızlandırmak, Anadolu'yu Türk yurdu haline getirmek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesiyle Ahi teşkilâtı Anadolu'da kuruldu. Kısacası Anadolu'da Ahiliğin şekillenmesi ve köylere kadar teşkilatlanması politik ve sosyo ekonomik bir mecburiyetin ürünüdür.

Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir'de ortaya çıktığını ileri sürer. Diğer bir görüşe göre, Bağdat'ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilenerek, 1205'te Anadolu'ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri'de Ahilik Teşkilatını kurmuştur.
Tarihi kaynaklardan, Ahi Evran zamanında Anadolu'nun şehir ve kasabalarında ortaya çıkan Ahi kurumlarının, Ahi Evran'a bağlı merkezi bir teşkilat olabileceği imajı çıkıyor. En azından bu kurumlar, onun koyduğu ilkelere bağlı kalmış olmakla, manen Ahi Evran'in liderliğindeki geniş bir teşkilatın şubeleri gibidir. Fakat onun ölümünden sonra, bağlı olunan ilkelerde büyük benzerlikler mevcut olmakla beraber, İbn-i Batuta'nın belirttiği gibi, Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayılan bu kurumlar arasında organik bir bağ bulunmamaktadır.

Ahilik, Anadolu'da köylere kadar yayılarak Anadolu'nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamıştır.
Göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, hem de Türk şehirciliği hız kazanmıştır.
13. yy'ın ikinci yarısına kadar çoğunlukla gayrimüslimlerin Türk olmayan yerli halkın elindeki sanat ve ticaret işlerine Müslüman Türkler de katılmış ve hızlanma kazandırmıştır.
Türk esnaf ve sanatkarları arasında sağlanan dayanışma ve yardımlaşma sayesinde Ahilik önemli bir güç haline gelmiş, hız kazanmış, asayişin bozulduğu zamanlarda kendi otoritesini yürütmüştür.
Dini ve ahlaki yapı korunmuştur.

Prof. Dr. Köprülü'ye göre Ahi birliklerinin ideolojik yapısını oluşturan ögelerden birisi Bâtınîliktir ve Ahilik teşkilatı Bektaşi İslâmî bir yapı barındırmaktadır. Ayrıca seyyah İbn-i Batuta'nın ifadesine göre Ahi zaviyeleri Bektaşi dergahına mensuptur. Hacı Bektaş-ı Veli'yle Ahi Evran'ın Kırşehir'de sık sık bir araya gelip sohbet ettikleri yazılır.
Fütüvvetnâmelere göre, Ahiliğin anenevi menşei Ali'ye dayanmaktadır. Muhammed, Ali'ye "Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrail'in yoldaşıyım, Cebrail de Allah'ın yoldaşıdır" diyor. Sonra Salmân-ı Fârisî'ye Ali'ye yoldaş olmasını söylüyor. Salmân-ı Fârisî'de Ali'nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor. Bundan sonra Muhammed, Ali'ye: "Ya Ali ben seni tamamlıyorum ve olgunlaştırıyorum," diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor. Fütüvvetnâmelere göre; fütüvvetin temeli budur ve fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kuralları buradan gelmektedir.

Ahi olmak ve peştamal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak,
Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak,
Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak,
Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak,
Halktan yana kapısını bağlamak, Hak'tan yana kapısını açmak,
Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, Marifet Kapısını açmak,
Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.
Kafirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, (kasaplar), hırsızlar, dellallar, vergi memurları, vurguncular örgüte katılamaz.
Kadınlar, Ahiliğin "kadınlar kolu" olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır.

Ahilik Teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasi faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçeri Ocaklarının olduğu gibi Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır. Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, Osmanlı'nın kurulmasında etkin olan Dört unsur arasında Ahiliği de belirtmiştir. İlk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğu Ahi Teşkilâtı'na mensup şeyhlerdir.
Ahi Teşkilâtı'nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti'nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışması zorunlu olmuştur. Din ayrımı gözetilmeden ortaya çıkan bu kuruluşa da gedik denmiştir. 1727 yılından itibâren rastladığımız bu kavram Türkçe bir kelime olup tekel veya imtiyaz anlamına gelmektedir. Kavram olarak "Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek" demektir. Yapı olarak ahilikten farklı olmamakla birlikte ömrü onun kadar uzun olmamıştır. Zira 1838 Balta Limanı Antlaşması'yla tekel idaresi ortadan kalkmış ve gedikler çözülmüştür.
Ahilik teşkilâtı 3 dereceli bir düzene dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

Yiğit
Yamak
Çırak
Kalfa
Usta
Ahi
Halife
Şeyh
Şeyh-ül Meşayıh
Ahilik, Galip Demir'e göre, "Türkler'in Rönesansı"dır. Veysi Erken'e göre, Ahilik ve kurum düzeni bugünlerin şartlarında bile, 5 çekirdek ilke ile, "Toplumsal sorumluluk, Hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, Ortak yaşama" ile örnek bir 'yatay örgütlenme' toplum hareketi şekillendiriyor. Erken, Ahiliğin bu yönüyle, 2000'li yıllar için bile ileri bir örgütlenme modeli sunduğunu kaydediyor.
Ahilik töreleri yaygın Türkçe deyimlere dönüşmüşlerdir. Örnek olarak "pabucunu dama atmak" sözü ahiliğin peştamal kuşanma töreni ile ilgilidir. Çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın pabucu dama atılır. Bir yandan da artık ustalarından, kalfalarından eskisi gibi ilgi görmeyeceğini ortaya koyar bu deyim.
Ahilikte sanatkarlar gündüzleri işyerlerinde 4 aşamadan oluşan hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında aynı hiyerarşi içinde ahlakî ve felsefî eğitim görürlermiş.
Kırşehir'de kabri bulunan Ahi Evran'ın kurduğu bu teşkilatla ilgili Ahilik geleneğinin unutulmaması için Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Odaları tarafından bazı şehirlerde her yıl Ahilik haftası ve kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik teşkilatı, gençlerin iyi yetişmesini ve meslek kazanmasını sağlardı. Savaş, afet vs. kötü durumlarda da kuruma üyeler ve halk arasında dayanışma olurdu. Padişahlar ve diğer yöneticiler de ahilik teşkilâtını destekleyerek gelişmesini istemişlerdir.

Doç. Dr. Bedri Noyan Bektaşilik-Alevilik
Fiş, Radi "Bir Mutasavvıf, Bir Ahi Hümanisti, Mevlana"
Gener, Cihangir "Ezoterik ve Batını Dinler Tarihi"
Cumhuriyetin 50. yılında esnaf ve sanatkar.
Bayram, Sadi, Ahîlik ve Loncalar, "Milli Kültür Dergisi" Cilt I., Ankara, 1977
Demir, Galip, 

Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Bitlis'in Ahlat ilçesinde bulunan ve Orta Çağ dönemine ait dünyanın en büyük Türk-İslam mezarlığıdır. Mezarlık bugün bir açık hava müzesi niteliğindedir ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınmıştır.
210 dönümlük bir alanı kaplayan Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nda muhtelif biçimlerde yaklaşık 8200 mezar taşı bulunuyor. Bu mezar taşlarından 118 tanesi anıt niteliğini taşır. Mezarlıkta ayrıca şahideli, şahidesiz sanduka şeklinde mezarlar bulunur. Orta Asya Türk mezar tiplerine benzeyen ve yeraltına kazılmış odacıklar şeklinde yapılmış mezarlar da vardır.
Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nın geçmişi, tarihî olarak 1000 yıl öncesine dayanıyor. Mezarlığın, Mervânîler öncesinde dahi var olduğu tespit edilmiştir. Mezarlıkta tarih boyunca bölgede hüküm sürmüş Ermeniler, Rojekîler, Dilmaçoğulları, Saltuklular, Ahlatşahlar, Mervânîler, Bedlîs Beyliği, Eyyubîler, Selçuklular ve nihayet Osmanlılar gibi farklı milletler ve cemaatlere ait cenazelerin üst üste defnedildiği ortaya konuldu. Müslüman mezarlarının yanı sıra ve belki de daha fazla sayıda Hristiyan ve Ezidî mezarları da bulunmuştur.
Alışılmış mezar ölçülerinden büyük, 3,50 metre yüksekliğe varan ve her cephesinde süsleme bulunan dikdörtgen prizma şeklindeki şâhideleriyle tanınırlar. Alanın giriş kısmında Ahlat Müze Müdürlüğüne bağlı bir arkeolojik inceleme merkezi bulunur. Mezarlık, Kültür Ve Turizm Bakanlığı ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin işbirliğinde yürütülen bir proje kapsamına alındıktan sonra 2010 yılında bakım, onarım ve yenileme çalışmaları başladı. Bakım ve onarım çalışmaları sırasında şimdiye 700 mezar taşının kitabeleri çözümlendi.
Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nın en büyük özelliklerinden biri, alışılmış mezar taşlarından çok daha büyük ve uzun mezar taşlarıdır. Bazı mezar taşlarının yüksekliği 3,5 metreyi bulur. Mezar taşlarının her cephesinde dikkat çekici süslemeler vardır. Bu mezar taşları, Türkler'in Orta Asya kültüründen gelen ejder, palmet, kandil gibi geometrik desen ve şekillerle bezenmiştir.

Türkiye'deki mezarlıklar listesi

 OpenStreetMap'te Ahlat Selçuklu Mezarlığı ile ilgili coğrafi veriler

Akdamar Kilisesi, Ahtamar Kilisesi, Surp Haç Kilisesi veya Kutsal Haç Katedrali (Ermenice: Աղթամարի Սուրբ Խաչ եկեղեցի Ağtamari Surp Haç Egeğedzi), Türkiye'nin doğusunda, Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası'nda yer alan bir kilisedir. Kudüs'ten İran'a kaçırıldıktan sonra 7. yüzyılda Van yöresine getirildiği rivayet edilen Hakiki Haç'ın bir parçasını barındırmak maksadıyla Kral I. Gagik'in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiştir. 20. yy.'daki Ermeni Kırımı'ndan sonra cemaatsiz kalan dini yapı bugün müze olarak hizmet vermektedir.

Adanın güney doğusuna kurulmuş olan kilise, mimari açıdan Orta Çağ Ermeni sanatının en parlak eserleri arasında sayılır. Kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephesi, alçak rölyef şeklinde işlenmiş zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve Kutsal Kitap'tan alınma sahnelerle bezenmiştir. Kilise bu özelliğiyle de Ermeni mimari tarihi içinde eşsiz bir konuma sahiptir. Kilisenin kuzeydoğusundaki şapel 1296-1336 tarihlerinde, batısındaki jamadun (cemaat evi) 1793 tarihinde, güneyindeki çan kulesi 18. yüzyıl sonlarında ilave edilmiştir. Kuzeyindeki şapelin ise tarihi bilinmemektedir.
1915 Ermeni Kırımı'nda cemaati küçülmüştür. Doğudaki birçok başka Ermeni anıtı ile birlikte Akdamar Kilisesi'nin de 1951'de hükûmet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal'in haber vermesiyle durdurulmuştur.
On yıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde, Türkiye Ermenileri ve komşu Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik bir adım olarak, 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmiştir. Restorasyon çalışması bazı uluslararası kültür çevrelerinde "siyasi amaçlı" olarak tanımlanmıştır. Kilise 29 Mart 2007 tarihinde TC Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Ermenistan Kültür Bakan Yardımcısının katılımıyla müze olarak tekrar açılmıştır. Restorasyon çalışması sonrası, kilisede 19 Eylül 2010 tarihinde Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Meclisi Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan yönetiminde bir ayin düzenlenmiştir, bu 95 yıl aradan sonra burada düzenlenen ilk ayindir. Akdamar Kilisesinde ayin TC Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sağlanan özel izin ile yılda bir kez yapılmaktadır.
23 Ekim 2011'de Van'da meydana gelen depremde kilise hafif hasar gördü. Kilisenin kubbesinde çatlak oluşurken, bazı cam ve seramikleri de kırıldı. 2013 yılında başlatılan restorasyon çalışmaları sonucunda, daha önce arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkarılan manastır ve şapel gibi yapılar orijinaline uygun olarak yenilenmiştir. Tarihi kilisede 2023 yılında 11. ayin gerçekleştirilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Akdamar Kilisesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Akköprü; Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde bulunan tarihi bir köprüdür. İstanbul Yolu güzergâhında bulunan köprünün altından Ankara Çayı geçer.

1222 yılında dönemin Ankara valisi Kızıl Bey tarafından yaptırılan köprü eskiden kullanılan Bağdat ticaret yolunun Ankara kavşağında yer almaktadır. Osmanlı döneminde kervanların yanı sıra askere ve hacca giden insanların uğurlandığı ve yola çıktıkları nokta olmuştur. 8 Ağustos 1959 tarihinde kentsel sit alanı olarak tescillendikten sonra çeşitli dönemlerde tadilattan geçmiştir. 1960'lı yıllarda Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapılan onarımlar sırasında beton dolgu ile yenilenmiş ve taşıt trafiğine kapanmıştır. Uzun yıllar boyunca önemli bir taşımacılık güzergahının parçası olan Akköprü günümüzde sadece yayaların kullanımına açıktır.

Akköprü ağırlıklı olarak andezit taşından inşa edilmiştir. Yapılan çalışmalarda yer yer devşirme taşlar da kullanıldığı ve bazı dönemlerde çimento içerikli harçlarla yapıya müdahale edildiği anlaşılmıştır. Yedi adet kemer gözden oluşan köprünün güney ucunda bulunan iki kemer belediye tarafından yapılan çalışmalar sonucunda toprak dolgusu altında kalarak kapanmıştır. Gövde taşları büyük oranda yenilenmiş ve zemini betonla kaplanmıştır. Sonradan metal korkulukların da eklendiği köprünün batı kısmında çoğu silinmiş ve hasara uğramış olan iki yazıt bulunmaktadır.

Akköprü, Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde, Varlık mahallesinde bulunur. ANKAmall alışveriş merkezinin karşısındadır ve 1997 yılında açılan Ankara metrosu'nun 1. aşamasının 12 durağından birinin önünde bulunur. Metronun 12 istasyonundan biri Akköprü olarak adlandırılmıştır. İstasyon hemzemin olup İvedik istasyonuna 1689, Atatürk Kültür Merkezi istasyonuna 1158 metre uzaklıktadır.

Türkiye'deki köprüler listesi

 OpenStreetMap'te Akköprü (köprü) ile ilgili coğrafi veriler

Akçakoca Kalesi (Ceneviz Kalesi), Düzce ili, Akçakoca ilçesinde bulunan tarihi kale. Şehir merkezinin 3 km kadar batısında, yüksek bir falezin kıyısında inşa edilmiştir. Ceneviz Ticaret Yolu üzerindeki önemli duraklardan biridir. UNESCO, 2013'te kaleyi Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etmiştir.
Dördüncü Haçlı Seferi sonucu İstanbul haçlıların eline geçmiş, Latin İmparatorluğu kurulmuştu. Kale 1204-1261 yılları arasında Karadeniz kıyılarına da hakim olan Latinler tarafından veya aynı dönemlerde bölgede hüküm sürmüş İznik İmparatorluğu tarafından yapılmıştır. Tarihi kale Ceneviz Kalesi olarak halk arasında isimlendirilmektedir. Kalenin ticari amaçlı inşa edildiği veya onarıldığı sanılmaktadır. O dönemde Diapolis (Akçakoca) şehri önemli bir sahil kasabasıydı ticari açıdan ve stratejik bakımdanda önemli bir kasabaydı. Kalenin yapımından sonra Balkanlar'daki bazı Türk asıllı Hristiyan mültecilerin de Diapolis (Akçakoca) kasabasına güvenlik maksatlı yerleştirildiği sanılmaktadır.
Kalenin yapımında çevreden temin edilen, işlenmemiş moloz taşlar ve kiremit kullanılmıştır. Kale içinde 5,30 m genişliğinde su sarnıcı bulunur.
Defne ağaçlarıyla kaplı kale günümüzde mesire alanı olarak kullanılmaktadır. Kalenin batı kıyısında bulunan Ceneviz Kalesi Plajı mavi bayrak sahibidir.

Alahan Manastırı, Mersin ili Mut ilçesi civarında büyük bir kilise örenidir.

Alahan, Mersin'i Karaman'a bağlayan devlet karayolunun 2 km kadar doğusunda ve Mut ilçesinin kuş uçuşu 15 km kadar kuzeyinde yer alır. Toros Dağları üzerinde ve yaklaşık olarak 1200  rakımındadır. Manastırın yolu hemen hemen her mevsim açıktır ve ana yoldan ulaşım 10 dakika sürmektedir.

İsa'nın havarilerinden Tarsuslu Pavlus (Sen Paul) ve yine Tarsus'ta yaşamış Hristiyanlığın öncülerinden Barnabas, MS 41 yılında Hristiyanlığı yaymak için Anadolu'da çeşitli yolculuklar yapmışlardır. Bu azizlerin gezileri sırasında konakladıkları hemen her yerde anılarına tapınaklar yapılmıştır. Fakat, o tarihte Hristiyanlık henüz resmi din olmadığından ve ibadet gizli olduğundan tapınakların da gözden uzak ve ulaşımı güç yerlerde olması tercih edilmiştir. Alahan Manastırının olduğu yerde de böyle bir tapınağın yapıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak bugünkü manastır öreni Hristiyanlığın resmen kabul edilişinden sonra, beşinci yüzyılda inşa edilmiştir. Manastırı yaptıran kişi manastırda lahdi ve bir kitabesi olan Tarasis adlı bir rahiptir. Ancak finansman büyük ölçüde Bizans İmparatoru tarafından sağlanmıştır. Kimi kaynaklar manastırın MS 440-442 yılları arasında, kimi kaynaklar da MS 474'ten sonra inşa edildiği görüşündedir. İmparator 440-442 döneminde II. Theodosius (401-450), 474 ten sonra ise ise Flavius Zeno'ydu (425-491). (Belki de manastırın farklı bölümleri farklı imparatorlar döneminde inşa edilmişti).
Manastırın parlak döneminin Arap akınları başlayınca, yani 7. yüzyılda sona erdiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte manastırın uzun süre ayakta kaldığı bellidir. Nitekim 17. yüzyılda ünlü gezgin Evliya Çelebi (1611-1683) manastır için Usta elinden yeni çıkmış gibi duruyor tanımlamasını yapmıştır.

Alahan Manastırı geniş bir alana yayılan bir komplekstir. Bu kompleks, Batı Kilisesi (Evangelist Bazilika), Manastır ve Doğu Kilisesi, kaya oyma keşiş odaları ile çevredeki mezarlardan oluşmuştur. Kompleksin taş işçiliği ve motiflerle bezeli zengin süslemeleri dönemin en usta ellerinden çıktığını göstermektedir. Ne var ki, Batı Kilisesi yıkılmıştır. Doğu Kilisesi ise bir ören olarak varlığını sürdürmektedir.
Yıkılmış Batı kilisesinin girişi olduğu sanılan bir mekanda aralarında Cebrail ve Mikail'in de bulunduğu kanatlı melek ve çeşitli hayvan tasvirleri ve İsa büstü vardır. İki yapı 115 m uzunluğunda kolonlu kemerli bir galeri-terasla birbirine bağlanmıştır. Galerinin ortasında kabartma süsleme ile her yanı işlenmiş büyük bir niş yer alır. Aynı galeride apsisli bir vaftizhane bulunmaktadır. Vaftizhane içinde haç biçimli bir havuz vardır. Vaftizhanenin karşısında kaya mezarları oyulmuştur. Mezarlardan birisi Manastır grubunun kurucusu Tarasis'e aittir. Kitabesi şöyledir: Burada çok mümtaz Flavius Severinus ve Flavius Dagalaiphus’un konsüllüğünden sonra İndiktionun 15. yılının 13 Şubatında kutsal oruçların ilk haftasının salı günü ölmüş olan hatırası kutsal kurucu Tarasis yatıyor.
Doğu kilisesi özenli bir işçilikle kesme taşlardan inşa edilmiştir. Kilisenin değişik yerleri kabartma süsler ile dekore edilmiştir. Dikdörtgene yakın planlı kubbenin binayı aşan duvarlarında her cephede birer adet olmak üzere dört pencere bulunmaktadır. Kilise altmış yetmiş yıl sonra (532-537) inşa edilecek olan İstanbul'daki Ayasofya kilisesi ile ortak özelliklere sahiptir

Alahan'da 1955-1972 arasında arkeolog Michael Gough (1916-1973) tarafından bilimsel kazılar yapılmıştır. Bu kazılar sırasında Gough bir ara Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü müdürlüğü de yapmıştır. (Bu enstitünün ilk müdürü yine Mersin'de Yümüktepe kazılarını yürüten John Garstang [1876-1956] idi.)

Alahan manastırı 25.02.2000 tarihinde Dünya Kültür Mirası aday (tentative) listesine eklenmiştir. Türkiye listesinin 12. sırasındadır.

 OpenStreetMap'te Alahan Manastırı ile ilgili coğrafi veriler

Alanya, Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'ndeki Antalya iline bağlı bir turizm ilçesidir. İl merkezine uzaklığı 154 kilometredir. Türkiye'nin güney sahillerinde bulunan Alanya'nın yüzölçümü 1.577 km²dir. Alanya ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 18 metredir. TÜİK nüfus verilerine göre 2022'de ilçesin nüfusu 364.180 kişidir. Alanya ilçesi idari olarak Antalya iline bağlıdır, Alanya Belediyesi ve ilçesi de Antalya Büyükşehir Belediyesi sorumluluk alanına girmiştir. Alanya'ya 45 kilometre mesafede bulunan Alanya Gazipaşa Havalimanı 2012 yılında faaliyete geçmiştir.
Stratejik konumu bakımından Akdeniz'in kıyı kesimlerinde küçük bir yarımada şeklindedir. Kuzeyinde Toros Dağları uzanır. Alanya tarih boyunca; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorluklar için Akdeniz'de önemli bir kale vazifesi görmüştür. Selçuklu zamanında, I. Alaeddin Keykubad yönetimi altındaki bölge, jeopolitik bir önem kazanmıştır. Şehrin bugünkü sembollerinden Kızıl Kule, tersane ve Alanya Kalesi bu dönemde yapılmıştır.
Bölgede Akdeniz ikliminin özellikleri görülmektedir. Kışın ılık ve yazın sıcak geçer. Turizm açısından Türkiye'de yüzde dokuzluk bir paya sahipken Yabancıların Türkiye'de mülk alımında ise yüzde otuzluk bir paya sahiptir. Turizm, özellikle 1958'lerden sonra gelişmeye başlayarak, ilçedeki en etkin iş kolu haline gelmiş ve bu durum bölgede nüfus artışını meydana getirmiştir. Sıcak iklimi sayesinde birçok sportif faaliyet ve kültürel etkinliğe elverişlidir.

Şehir, tarih boyunca birçok defa farklı isimlerle adlandırılmıştır. Alanya ismi, Latince (Coracesium) veya Yunancaya (Korakesion) Luvi dilinde uç/çıkıntılı şehir anlamına gelen Korakassa kelimesinden geçmiştir. Bizans egemenliği altındayken, Yunanca güzel/hoş dağ anlamındaki Kalonoros veya Kalon Oros adı kullanılmıştır. Selçuklu Hanedanı ise şehrin adını, I. Alaeddin Keykubad'ın isminin farklı bir türevi "Alaaddin'in şehri" anlamına gelen Alâiye'ye (علائيه) çevirmişlerdir. 13 ve 14. yüzyıla gelindiğinde ise İtalyan tüccarlar Candelore veya Cardelloro ismini kullanmışlardır. 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk buraya yaptığı ziyaret ile şehir isminin son halini almıştır. Söylentilere göre, bir hata sonucu telgraftaki Alâiye kelimesi Alanya şeklinde yazılmıştır. 1933 yılında ise Resmi Gazetede Alanya adının kullanılmasıyla bu isim resmilik kazanmıştır.

Alanya, Antik çağlarda korsanlara, Bizans döneminde derebeylerine ev sahipliği yapmış ve nihayet Anadolu Selçukluları döneminde de başkentliğe yükselmiş ender güzellikteki tarihi bir şehirdir.
Alanya antik çağda Pamfilya ile Kilikya arasında yer almıştır. Herodot'a göre bu bölgenin insanları Truva savaşı sonrası Anadolu'ya dağılan insanların soyundan gelir.
Yapılan araştırmalarda (Kadıini Mağarası-1957) ilk yerleşimin günümüzden 20 bin yıl öncesine üst Paleotik Döneme kadar uzandığı anlaşılmıştır.
Tarihte bilinen ilk adı Coracesium'dur. MÖ 4. yüzyılda Persler'in istilası altındadır. Daha sonra korsanların barınağı olmuştur. MÖ 139 yılında Seleukos İmparatorluğu kenti istila etmiştir. Ama bundan sonra bile kent korsanların barınağı olmaktan kurtulamamıştır. MÖ 65 yılında Romalı general Gnaeus Pompeius Magnus tarafından Roma İmparatorluğu topraklarına katılan şehir, Roma'nın çöküşü ile Bizans döneminde adı da “güzel dağ” anlamında Kalonoros olur.
1204 yılında Haçlı orduları'nın İstanbul'da Latin İmparatorluğu'nu kurması üzerine Anadolu'da bir otorite boşluğu doğmuştur. Bir derebeyi olan Kyr Vart, Kilikya Ermeni Krallığı adına Kalonoros'ta hakimiyeti sağlamıştır.
Kent, 1221 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından ele geçirilmiştir. Sultan Alaaddin Keykubat derebeyi Kyr Vart'ın kızıyla evlenerek kenti yeniletmiş ve kışlık başkent yapmıştır. Kentin adını da Sultan Alaaddin'in şehri anlamına gelen Alâiye olarak koymuştur. Alaaddin Keykubat döneminde şehir en parlak günlerini yaşar. Bugünkü kale, tersane ve hala ayakta duran yapıların birçoğu o dönemdendir.
1300 yılında Anadolu Selçukluları'nın dağılması sonucu şehir Karamanoğlu Beyliği'nin egemenliğine girer. Konya merkezli Karamanoğulları, 1427 yılında şehri 5 bin altın karşılığı Mısır Memluk Sultanlığı'na satar.
Nihayet Anadolu'da birliğin sağlanması ve Osmanlı Beyliği'nin öne çıkması ile Alâiye, 1471 yılında Fatih Sultan Mehmet'in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Alâiye, önce Kıbrıs Eyaletine bağlanır (1571), ardından Konya Vilayetinin sancağı yapılır (1864), sonra Antalya sancağına (1868) ve nihayet 1871 yılında da Antalya'nın ilçesi yapılır.
1931 yılında Mustafa Kemal Atatürk programında olmamasına rağmen Alaiye'yi ziyaret etmiş ve bu jeste karşılık da dönemin belediye başkanı Hüseyin Hacıkadiroğlu, Alaiye halkı adına ziyaret sonrası Atatürk'ün seyahat etmekte olduğu gemiye Alaiyelilerin sevgi, saygı ve bağlılıklarını ileten bir telgraf çekmiştir. Ancak o zamanlarda karadan gemiye çekilen telgrafların tamamı Çanakkale üzerinden iletildiğinden, Atatürk'ün eline ulaşan telgrafta Alaiye'nin adı yanlışlıkla Alanya olarak yazılmıştır. Bunu fark eden Atatürk, Sultan Alaaddin'in şehrinin adının Alanya olarak değiştirilmesi talimatını vermiştir. Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ile bundan sonra kent Alanya adını almıştır.

Alanya 1872 yılında bir belediye olarak kurulmuş ve 1901'de ilk belediye başkanını seçmiştir. Bugün Alanya, Alanya Belediyesi tarafından, otuz yedi üyeden oluşan bir belediye meclisi ve bir belediye başkanı tarafından yönetilmektedir. Belediye meclisinde yirmi dört üye Cumhuriyet Halk Partisi'nden, dokuz üye Milliyetçi Hareket Partisi'nden ve dört üye İyi Parti'dendir. Cumhuriyet Halk Partisi'nden Osman Tarık Özçelik, 2024 yılında, 2014'ten beri belediye başkanlığı yapan Adem Murat Yücel'den sonra belediye başkanı seçilmiştir. Bu sonuçla beraber ilçe yönetimi 74 yıl sonra ilk kez CHP'ye geçti. Seçimler her beş yılda bir yapılır ve bir sonraki seçim Mart 2029'da gerçekleştirilecektir.
Alanya ilçesi, şehir merkezi dahil olmak üzere 17 belediyeye ve 92 köye bölünmüştür. 2014'te değişen büyükşehir yasası ile beraber 17 belediye mahalleye çevrilmiştir, şu anda 102 mahallesi bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri Antalya İli'nin bir parçası olan Alanya, birçok yerel politikacı tarafından ayrı bir Alanya İli olma talebiyle desteklenmiş ve bu pozisyon yabancı sakinler dernekleri tarafından da desteklenmiştir.
Alanya Belediyesi'nin yanı sıra, Alanya Kent Konseyi de şehir politikalarına yönelik önerilerde bulunarak Alanya belediyesini desteklemede önemli bir rol oynamaktadır. Yerel topluluk ile yönetim organları arasında bir köprü görevi gören konsey, dört meclis ve 24 çalışma grubundan oluşmaktadır. Başkan Nurhan Özcan liderliğindeki konsey, Alanya'nın yönetimi ve gelişimini artırarak etkili iletişim ve iş birliğini kolaylaştırmaktadır.

Antalya Körfezi'nde, Anadolu'nun güney sahili boyunca Pamfilya ovasına yerleşmiş, kuzeyinde Toros Dağları ve güneyinde Akdeniz bulunan, Türk Rivierası sınırları dahilinde, kıyı şeridi boyunca 70 kilometrelik alana sahip bir ilçedir. Batıdan doğuya sahil şeridi boyunca Manavgat ilçesi, kuzeybatı kısımlarında dağlık bir araziye sahip Gündoğmuş ilçesi, kuzeyinde Hadim, doğusunda Taşkent ve Sarıveliler, güneydoğusunda ise Gazipaşa ilçeleriyle çevrilidir. Manavagat, Side ve Selge gibi eski şehirlere ev sahipliği yapmaktadır.
Pamfilya ovası, denizin ve dağların arasında izole edilmiş, tipik Doğu Akdeniz kozalaklı-sklerofil-geniş yapraklı ormanlara sahiptir. Bu ormanlarda Lübnan sediri, yıl boyunca yapraklarını dökmeyen makiler, incir ağaçları ve karaçam yetişmektedir. Antalya'nın doğusu ve Alanya'da dağlar genellikle başkalaşım kayaçlarından meydana gelmektedir. Bu oluşumla birlikte kayaların yüksekten alçağa hareket etmesi sonucu ilçe bölünmüştür. Böylece Mahmutlar, Sugözü ve Yumrudağ bölgeleri oluşmuştur. Benzer bir litojik hareketin şehrin altında da oluştuğu gözlemlenmiştir. Boksit, alüminyum cevheri, ilçenin kuzeyinde sıkça görülür ve mayınlı olabilme ihtimali vardır.
Bölgenin belirgin özelliklerinden birisi de kayalık özelliğe sahip yarımadanın doğu ve batı olarak bölünmüş olmasıdır. Limanı, ilçe merkezi ve Keykubat sahili isimlerini, I. Alaeddin Keykubad'ın buraya yerleşmesi sonucu almışlardır. Damlataş sahili adını, meşhur Damlataş Mağarası'ndan almıştır. Kleopatra sahili ise ilçenin batısındadır. Kleopatra Plajı adı muhtemelen bir efsaneye dayanmaktadır. Efsaneye göre, İmparator Marcus Antonius ve Kleopatra burada balayılarını geçirdikten sonra, İmparator şehri düğün hediyesi olarak Kleopatra'ya vermiştir. Atatürk bulvarı şehrin ana caddesidir ve denize paralel uzanır. Caddenin güneyinde birçok turistik bölge bulunur. Kuzeyde ise dağlık alanlar uzanır. Çevre Yolu Caddesi ve diğer büyük caddeler, kuzeyden ilçe merkezini çevrelemektedir.

Alanya tipik bir Akdeniz iklimine sahiptir. Akdeniz havzası kışın çok fazla yağış getirir, yazları ise kışa oranla daha uzun, sıcak ve yağışsız geçer. Bu durum, turizmde "güneş gülümsüyor" sloganına ilham kaynağı olmuştur. Pek sık olmasa da kıyıya yakın bölgelerde sağanak yağış yıl içinde görülür. Toros Dağları'nın denize yakın olması sise neden olur ve çoğu sabah gökkuşağı oluşur. Sıcak günlerde sıklıkla olmasa da dağların yüksek kesimlerine kar yağmaktadır. Alanya'da deniz suyunun yıllık ortalama sıcaklığı 21,4 °C (71 °F), ağustos ayında ise 27,9 °C (82 °F)'dir.

Şehrin ekonomisi tamamen tarım ve turizme dayalıdır. Hizmet sektörü iyi gelişmiştir. Üretilen hizmet ve malların tamamına yakının tüketimi, çevrede bulunan turistik otellerde gerçekleşmektedir.

Alanya, ülke turizminde önemli paya sahiptir. 1980'li yıllarda başlayan turizm atılımı sayesinde şehir, bugünkü halini almıştır. İlk başlarda apart otellerin yoğun olduğu ilçede, günümüzde 1.000 kişi kapasiteli tesislerden 3.500 kişi kapasiteli devasa tesislere kadar pek çok çeşit ve türde turistik tesis mevcuttur.

Seracılık ve narenciye üretimi bölgenin sıcak ikliminden dolayı son derece gelişmiş tekniklerle 

Ali Saim Ülgen (15 Ağustos 1913 - 8 Şubat 1963) Türk mimar ve restoratör. Türkiye'nin onarım ve restorasyon alanlarında uzmanlaşmış ilk yüksek mimarlarından biridir. Eski eserlere olan ilgisi küçük yaşlarda başlamış, lise yıllarında ise artarak devam etmiştir. İstanbul Erkek Lisesi'nde öğrenciyken ilk kitabını yayımlamış ardından da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitimine devam etmiştir. Kısa bir süre Ankara Üniversitesi'nde sanat tarihi üzerine dersler vermiş sonraki yıllarında ise Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki restorasyon çalışmaları ile ön plana çıkmıştır. Başta İstanbul olmak üzere Trakya ve Anadolu'da 150'ye yakın tarihi yapıtın restoresinde görev alarak Türk restorasyon tarihine yön vermiştir. Mimar Sinan'ın eserleri üzerlerine yaptığı çizimler günümüz akademik camiası için önemli birer referanstır.

Doktor olan babası Hicri Bey ile Adviye Hanım'ın oğlu olarak İstanbul'da dünyaya geldi. Ortaöğretimini İstanbul Erkek Lisesi'nde tamamlayarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne başladı. Buradaki eğitimi dışında İstanbul Üniversitesi'nde Arif Müfid Mansel'in arkeoloji derslerine katıldı. Üniversite eğitimi sonrasında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Mimarlık Tarihi ve Şehir Kürsüsü'nde asistan olarak görev aldı. Maarif Vekâleti'nin düzenlediği sınavı kazanarak Almanya'ya gitti. 1939 yılında II. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Fransa'ya geçti. Burada Paris Notre Dame Kilisesi'nin restorasyonunda görev alan isimlerden biri oldu. Yurt dışındaki asistanlık görevi kısa sürdü ve Türkiye'ye döndü. 1940 yılında Kahramanmaraş'ta askerlik görevinde bulundu.
Bu dönemlerde tarihî eserlerin kötü ve anlık kullanımlarına dair eleştirel bir rapor yayımladı. Daha sonra Maarif Vekâletine bağlı olarak faaliyet gösteren Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Mimar olarak yeni binalar yapmaktan çok eskileri onarmayı tercih etti ve aynı anda hem Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde mimarlık tarihi dersleri verdi hem de İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde mimarlık çalışmalarını yürüterek çeşitli kazılara katıldı. 1946 yılında Anıtlar Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünde Anıtlar Şubesi'ne atandı. 1949'da kendi gayretleri doğrultusunda kurulan Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu üyeliğine getirildi. 1959'da Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine çalışmalarını devam ettirdi ve vakfa ait eserlerin restoresinde görev aldı. Ayrıca bu yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde öğretim görevlisi sıfatıyla Türk sanatı ve sanat tarihi üzerine akademik dersler verdi.

Ali Saim Ülgen'in eski eserlere olan ilgisi çok küçük yaşlarda başlamıştır. Bu dönemlerinde evlerine çok yakın olan Ayasofya Müzesi'nin kubbelerine çıkmayı istemiş ve bu doğrultuda ailesine baskı yapmıştır. Ailesi de gerekli izinleri alarak onun bu isteğini gerçekleştirmiştir. İstanbul Lisesi'nde eğitim gördüğü yıllarda eski eserlere olan ilgisi daha da artmış ve gezip gördüğü eserleri 200 sayfalık İstanbul ve Eski Eserleri adlı kitabında toplamıştır. Semavi Eyice onun bu eserini lise dönemlerinde yazmasından ötürü pek fazla akademik olmadığını fakat Harf Devrimi sonrasında yeni harflerle bir lise öğrencisi tarafından yazıldığı için ilgi çekici olduğunu söylemiştir. Ali Saim Ülgen'in kendi alanındaki çalışmalarında Vakıflar Genel Müdürlüğündeki görevinin ayrı bir önemi vardır. Bu görevinde Türkiye'nin çoğu yerini gezmiş ve tarihî eserleri yerinde inceleme fırsatı bulmuştur. Bu yıllarındaki çalışmalarını İslami eserlere de yöneltmiştir. Kendisi ağırlıklı olarak İstanbul olmak üzere Trakya ve Anadolu'da 150'ye yakın tarihi yapının restoresinde görev almıştır. Konya Alâeddin Camii, Siirt Ulu Camii, Aksaray Sultan Hanı, Nevşehir Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Hunad Hatun Külliyesi ve Bursa Yeşil Türbe bunların başında gelmektedir. Kendisi Türkiye dışında Trablusgarp'ta Turgut Reis Türbesi ve Kudüs'te Kubbetü's-Sahre'nin restoresine katkı sağlamıştır. Ayrıca Suriye, Irak, Ürdün ve Pakistan gibi ülkelerde de çalışmalarda bulunmuştur.
Süleymaniye Külliyesi'nin restoresini gerçekleştirdiği sırada dönemin başbakanı Adnan Menderes camii cephesinin restoresini/temizlenmesini bizzat Ali Saim Ülgen'e vermiştir. Kendisi de bu cepheleri murç yardımıyla temizlemiştir. Özellikle Macit Rüştü Kural onun bu yöntemini eleştirmiş ve camii ölçülerini küçülttüğünü ileri sürmüştür. Saim Ülgen sonraki süreçte haksız saldırı ve eleştirilere maruz kalmış, hakkında Millî Birlik Komitesi tarafından kovuşturma açılmıştır. Komisyon kendisini yargılatmak istemişse de sonunda suçsuz bulunmuştur. Zihinsel olarak yorulan ve zarar gören Ali Saim Ülgen, ilerleyen süreçte evinde kalp krizi geçirmiş, ayrıca evine çok yakın olan bir alışveriş merkezi üzerinde iki uçağın birbiriyle çarpışmasının tesirinde kalmıştır. Bu kazanın kendisinde tesir ettiği şok ve gürültü sebebiyle 8 Şubat 1963'te ölmüştür. Kendisi Klasik Osmanlı mimarisini temellendiren Mimar Sinan'ın büyük hayranlarından biridir ve eserlerini en küçük detayına kadar incelemiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği sonrasında yapılması istenen Mimar Sinan monografisinin dokümanlarını hazırlayıp planlarını çizmiştir. Bu araştırmanın tarih kısmını Mehmet Fuad Köprülü, mimarlık kısmını Albert Gabriel, plan ve rölövelerini ise kendisi çizecekti fakat bu proje dönemsel sorunlar nedeniyle gerçekleşemedi. Çizdiği planlar ise ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır. Çizimini yapıp restitüsyonlarını gerçekleştirdiği çoğu yapıtın günümüzde var olmamasından ötürü onun bu çalışmalarının önemini artmıştır. Çizimlerini ve projelerini hazırladığı yapıtların başında Saliha Sultan Çeşmesi, Beşiktaş Sinan Paşa Hamamı, Fındıklı Molla Çelebi Hamamı, Sapanca Rüstem Paşa Kervansarayı, Lüleburgaz Sokollu Mehmed Paşa Kervansarayı, İstanbul Ebu’l Fazıl Efendi Camisi, Kapıağası Cafer Ağa Medresesi, Fındıklı Kaptan Arap Ahmed Türbesi ve Hürrem Sultan Hamamı bulunmaktadır. Özellikle 1976 yılında yıkılan Mimar Sinan Mescidi, Ali Saim Ülgen'in çizimlerine göre yenilenmiştir.

Kendisine ait yazılı eserler arasında. Anıtların Korunması ve Onarılması, Bursa Anıtları Albümü (Halim Baki Kunter ile beraber), Fatih Camisi, Fatih Devrinde İstanbul ve Bizans Sarnıcı gelmektedir. Ayrıca da Türk Tarih Kurumu Belleteni, Mesleki ve Teknik Öğretim, Selamet, Vakıflar Dergisi, Arkitekt, Mimarlık, Ülkü, Fatih ve İstanbul ile İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi yerlerde Türk sanat tarihi üzerine yazıları bulunmaktadır. Özellikle Halim Baki Kunter'le beraber hazırladığı Fatih Camii adlı eserinde Fatih Camii'nin 12 Havari Kilisesi'nin üzerine inşa edilmediğini belirtmiştir.
Ali Saim Ülgen'in Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki çalışmaları ve izlenimleri kendisine has bir arşivciliği de ortaya çıkarmıştır. Kendisinin 50 yıllık yaşamına ait arşiv ve görseller, Osmanlı Klasik Dönem Mimarisi, Türkiye'de restorasyon ve mimarlık konuları dışında kendi yaşamından da izler taşımaktadır. Ali Saim Ülgen'in bu arşivleri, Ahmet Ersoy'un önderliğinde Mimarlık Vakfı tarafından ön tahlili ve ayrımı yapılarak 2012 yılında SALT Araştırma bünyesine aktarılmış, 2013 yılında ise "Modern Türkiye'nin Osmanlı Mirasını Keşfi: Ali Saim Ülgen Arşivi" adlı sergi ile de gösterilmiştir. Arşivde kendisine ait fotoğraflar, haritalar, röleve çizimler, krokiler, broşürler, makaleler, yazışmalar, notlar ve çeşitli belgeler bulunmaktadır. Arşivlerin ilk bölümü kendisine ve ailesine ait fotoğraflar, nüfus cüzdanları, diplomalar ve kimlik kartlarından oluşmaktadır. İkinci bölüm Türkiye coğrafyasından tarihî eserlerin fotoğraflarından oluşurken diğer bölümlerde ise akademi ve mimarlık camiası için önemli sayılabilecek çizimler bulunmaktadır.

Altındağ, Ankara ilinin metropol ilçelerinden biridir. İlçenin nüfusu, TÜİK verilerine göre 6 Şubat 2025 tarihi itibarıyla 414.893'tür.

Tarih boyunca Ankara, Altındağ bölgesinde kurulmuş ve yerleşim bölgesi haline gelmiştir. Bu yüzden Altındağ, "Eski Ankara" olarak bilinmektedir. Ankara'nın tarihi, şehir merkezi olan Altındağ'dan ibarettir. Kökleri ve geçmişi Ankara Kalesi'nin tarihiyle özdeş sayılır, tarihi paleolitik çağlara kadar uzanıyor. Ancak en aydınlatıcı bulgular Hititlerden öteye gitmiyor. MÖ 4000-1200 yıllarına denk gelen Hititler döneminde Ankara Kalesi'nin İçkale bölümünün yerleşime açık olduğu biliniyor. MÖ 547 yılındaki Pers egemenliğinden sonra, MÖ 281 yılında Galatların eline geçen Ankara, bu dönemde kale kent haline dönüşür. Ankara Kalesi'nin konumu, yapılış şekli, kullanılan taşların özellikleri Galatlar tarafından inşa edildiğini gösteriyor. Ankara, MÖ 25 yılında Roma topraklarına katılır, bulunduğu bölgenin başkenti niteliğini kazanır. 10 yılında Hacı Bayram Camii'nin bulunduğu yerde İmparator Augustus adına bir tapınak inşa edilir. Yine bu dönemde İmparator Augustus Yunan şehir devletlerini örnek alarak Ankara'yı 12 semtten oluşan serbest bir şehir haline dönüştürür. Ankara, 395 yılında Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle birlikte 1073 yılına kadar Bizanslıların yönetiminde kalır. 1073'te kent Türkler'in eline geçer; 1143'te Selçuklu Sultanı I. Rükneddin Mesud, 1169'da da II. Kılıç Arslan tarafından yönetilir. İç Kale'deki Sultan Alaeddin Camii, Samanpazarı semtindeki Arslanhane Camii Selçuklu döneminden günümüze kalan önemli eserlerdir. 14. yüzyılda sık sık el değiştiren Ankara; İlhanlılar, Eretna Beyliği, Ahiler daha sonra da Osmanlılar'ın egemenliğine girer, 1402'de de ünlü Ankara Savaşı'na sahne olur. Osmanlı döneminde, önce Büyük Anadolu Eyaleti'nin merkezi, sonra da sancak merkezi olan Ankara'da sof yapımı, debbağlık ve kundura üretimi oldukça gelişir, ticaretin gelişmesiyle birlikte birçok han ve bedesten inşa edilir. Cumhuriyetin kurulmasıyla başkent olan Ankara, sahip olduğu tarihi mirasın üzerine inşa edilerek bugünkü görünümüne ulaşır. İlk yerleşim merkezi olmaya başladığı yıllardan itibaren Ankara, Altındağ bölgesinde kalesi, camileri, hanları, hamamları, evleriyle kale ve civarında kurulmuştur. Ankara ili merkez ilçesi 7 Eylül 1953 tarihinde metropol ilçe haline gelmiş ve Altındağ adını almıştır. Türkiye'nin kurulduğu ilk TBMM bu ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Altındağ, İç Anadolu Bölgesi'nin kuzey batısındaki Yukarı Sakarya Bölümü'nde yer alır.
Altındağ'ın kuzeyinde Ankara iline bağlı Çubuk ve Pursaklar, batısında Keçiören ve Yenimahalle, güneyinde Mamak, güneybatısında Çankaya, doğusunda Akyurt ve Elmadağ bulunmaktadır. Altındağ; Ankara Ovası, Çubuk ve Mürted (Akıncı) Ovaları arasındaki engebeli arazide kurulmuş olup, ova kısımları tüm arazinin az bir kısmını kapsar. İlçenin yüzölçümü 123 km²dir. Altındağ'ın yüzölçümünün %31'i dağlık, %6'sı ova ve %3'ü de dalgalı araziden oluşmuştur. Altındağ ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.196 metredir. İlçe, Keçiören, Yenimahalle ve Çankaya ilçelerine doğru düz, Mamak ve Çubuk yönünde ise orta yükseklikte tepelerden oluşan bir arazi yapısına sahiptir. Yüzeyi, Ankara şehrinin doğusunda bulunan İdris ve Hüseyingazi dağları, kuzeyde bulunan Etlik ve Karyağdı dağları ve Ankara Ovası ile çevrilmiştir. Güneyi Hatip ve Ankara çayları ile sınırlıdır. Çubuk Çayı üzerinde kurulan Çubuk Barajı Altındağ'ı kuzey ve güney yönünden ikiye bölmektedir.

Genel olarak karasal iklimin hüküm sürdüğü Altındağ'da, kışlar soğuk ve yağışlı, yazlar ise sıcak ve kuraktır. En çok yağış 51,8 mm ile mayıs ayında düşerken, en az yağış 14,4 mm ile ağustos ayında düşer. İlkbahar mevsiminde kırkikindi yağışları olarak adlandırılan yükselim yağışları düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 367 mm'dir. En sıcak aylar temmuz (ortalama 23,4 °C) ve ağustos (ortalama 23,9 °C), en soğuk aylar ise ocak (ortalama 0,6 °C) ve şubat (ortalama 1 °C) olarak belirlenmiştir. Yaz ile kış arasındaki sıcaklık farkı büyük, gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkıda yüksektir. Ortalama sıcaklık farkı 12° civarındadır. Bitki örtüsü bozkırdan (step) oluşmaktadır. Orman ve fundalık yok denecek kadar azdır. Altındağ'ın toprakları ilkbaharda yeşerir, yazın ise otlar sararıp kurur. Bitki örtüsünü iyileştirmek için özellikle akarsu boyları olmak üzere ağaçlandırma yapılmaktadır. Toprak türü olarak kireçli topraklardan oluştuğu görülmektedir.

Altındağ ilçesi 26 mahalleden oluşmaktadır.

Not: 2008 yılında köyler mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Altındağ'ın 26 mahallesi bulunmaktadır. Altındağ'da yıllar içinde mahalle sayısında sürekli değişiklik yapıldı. 2012 yılında 55 mahallesi bulunan Altındağ'ın mahalle sayısı 2013 yılında 38'e düşürüldü. 2018 yılında yapılan değişiklikle ise mahalle sayısı 26'ya kadar indirildi. En uzak mahallesi ise 24,7 km uzaklıktaki Aydıncık'tır. TÜİK verilerine göre, 2023 yılı itibarıyla nüfusu en fazla olan mahallesi 83.893 kişi ile Karapürçek'tir. Altındağ ilçesi sınırları içerisinde yer alan Karapürçek mahallesi, Ankara ilinin en yüksek nüfusa sahip mahallesidir.

Altındağ ilçesi, Türkiye'nin en büyük ve en önemli birçok müzesine birden sahiptir. Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Ankara Etnografya Müzesi başta olmak üzere onlarca müze, birçok tarihî Anadolu medeniyetinin izlerini günümüze taşımaktadır. Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi özellikle Cumhuriyet dönemi heykeltıraşları ve ressamlarına ait birçok eseri barındırmaktadır. I. TBMM binası Ankara Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak işletilirken, II. TBMM binası, Cumhuriyet Müzesi olarak kullanılmaktadır. Tarihi Çengel Han'da bulunan Çengelhan Rahmi Koç Müzesi, dünyadaki sayılı sanayi müzelerindendir. Tarihi Hamamönü semtinde bulunan Mehmet Âkif Ersoy'un yaşadığı ve İstiklâl Marşı'nı yazdığı ev, bugün Mehmet Akif Ersoy Müze Evi'dir. Önemli anıtlar olarak Ulus'taki Zafer Anıtı bulunmkatadır. Bu yapıt, Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının anısına Yeni Gün Gazetesi öncülüğünde yaptırılmıştır. Türk Hükûmetince açılan uluslararası yarışma sonucu birinci olan Avusturyalı sanatçı Heinrich Krippel'e 1925 yılında sipariş edilen heykel Viyana'da Birleşik Maden İşletmelerinde döktürülmüş, 24 Kasım 1927 tarihinde Ulus Meydanı Sümerbank Genel Müdürlük Binası önüne yerleştirilmiştir. Daha sonra meydan genişletme çalışmaları sırasında ilk yeri değiştirilerek bugünkü yerine taşınmıştır. Ulusta bulunan Hacı Bayram Camii Ankara için sembol olmuş yapılardan biridir. Yapılış tarihi 1427 yılındadır. Osmanlıdan günümüze eksilmeden bir ilgi ile gelen Hacı Bayram-ı Veli'nin manevi kişiliğinde yoğunlaşan ve neredeyse bütün Anadolu'yu kucaklayan, kendine mahsus bir aşk buraya bambaşka bir güzellik katar. Burada camiye bitişik Hacı Bayram Türbesi ve Monumentum Ancyranum yer alır. Monumentum Ancyranum MÖ 2 yüzyıl Friglerin ay tanrısı Men adına yapılmış ve sonradan yıkılmış bulunan tapınağın üzerine, Galat hükümdarı Amintos'un oğlu Kral Pylamenes tarafından Roma İmparatoru Augustus için bir bağlılık nişanesi olarak inşa ettirilmiştir. Ankara Roma Hamamını 3. yüzyılda Septimus Severus'un oğlu Roma İmparatoru Caracalla; sağlık tanrısı Asklepoin adına yaptırmıştır. 8. yüzyıldaki yangın sonunda yıkılmışsa da, onarılarak 5. yüzyılda hamam olarak kullanılabilmiştir. Jülian Sütunu 4,5 m yüksekliğindedir. Sütunu Bizans İmparatoru Julien L'apostat tarafından diktirildiği tahmin edilmektedir. Halk arasında Belkıs Minaresi olarak da bilinmektedir.

Altındağ Belediyesi'nin aşağıdaki şehirlerle kardeş şehir anlaşması vardır:

 Umeå, İsveç
 Hammamet, Tunus
 Visoko, Bosna-Hersek
 Es-Salt, Ürdün
 Silistre, Bulgaristan

Altındağ Kaymakamlığı
Altındağ Belediyesi
YerelNET'te Altındağ 18 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altınköy Açık Hava Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir açık hava müzesidir. Hızla gelişen şehirler ve onların karşısında yok olmaya yüz tutmuş köylerin, 21. yüzyılın en önemli problemlerinden biri olduğuna vurgu yapmak ve dikkat çekmek için Altındağ Belediyesi tarafından büyük bir alana inşa ettirilen bu müze; 1930-1950'li yılların köy mimarisini, geleneklerini ve kültürünü örnek alarak oluşturulmuştur.
500 dönümlük bir arazi içerisinde yer alan Altınköy Açık Hava Müzesi; köy kahvesi, muhtarlık, ahırlar, bahçeler ve geleneksel Türk tipi köy evleriyle, tamamen bir köy hayatı yansıtacak şekilde kurulmuştur. Müze; sadece görsel olarak değil, köyün içinde gerçekleştirilen aktivitelerle eğitici ve öğretici bir işlevi de yerine getirmektedir. Doğal ve organik ürünlerin satışının da yapıldığı köyde, bu ürünlerin yapım ve üretim aşaması da gözler önünde gerçekleşmektedir. Köy camisi, asma köprü, okul, bakkal, değirmen, evler ve sokaklar, köyün içinde bulunan diğer yapılardır.

Amman (Arapça: عمان), Ürdün'ün başkenti ve en büyük şehridir, ülkenin ekonomik, siyasi ve kültürel merkezidir. 2024 yılı itibarıyla beş milyonluk nüfusuyla Amman, Ürdün'ün en büyük şehri ve Levant bölgesinin en büyük şehri, Arap dünyasının beşinci büyük şehri ve Orta Doğu'nun altıncı büyük metropol alanıdır.
Amman, dünyanın en eski sürekli yerleşim gören şehirlerinden biridir. Amman'daki yerleşimin en eski kanıtı, dünyanın en eski insan heykellerine ev sahipliği yapan 'Ain Ghazal'da MÖ 8. binyıla kadar uzanmaktadır. Demir Çağı'nda şehir, Ammon Krallığı'nın başkenti olan Rabat Aman olarak biliniyordu. MÖ 3. yüzyılda şehir Philadelphia olarak yeniden adlandırıldı ve Dekapolis'in on Greko-Romen şehrinden biri oldu. Daha sonra, MS 7. yüzyılda Raşidun Halifeliği şehri Amman olarak yeniden adlandırdı. İslam döneminin büyük bir bölümünde şehir, yıkım dönemleri ile göreceli refah dönemleri arasında gidip geldi. Amman, 15. yüzyıldan 1878'e kadar Osmanlı döneminde büyük ölçüde terk edilmişti ve daha sonra Çerkesler tarafından yeniden yerleşime açıldı. Şehir, 1904'te Hicaz Demiryolu'na bağlanmasının ardından büyüdü ve 1909'da ilk belediye meclisinin kurulmasına yol açtı.
Amman, 1921'de Ürdün'ün başkenti olarak belirlenmesinin ardından hızlı bir büyüme yaşadı ve farklı Ürdün ve Levant şehirlerinden göçler aldı; daha sonra da ardı ardına gelen mülteci dalgalarını ağırladı: 1948 ve 1967'de Filistinliler; 1990 ve 2003'te Iraklılar; ve 2011'den beri Suriyeliler. Başlangıçta yedi tepe üzerine kurulmuştu, ancak şimdi 22 bölgeyi birleştiren 19 tepeye yayılmış durumda ve bu bölgeler Büyük Amman Belediyesi tarafından yönetiliyor. Amman'ın bazı bölgeleri, Jabal al-Luweibdeh ve Wadi Abdoun gibi, bulundukları tepelerden (jabal) veya vadilerden (wadi) isimlerini almıştır. Doğu Amman, ağırlıklı olarak kültürel etkinliklere ev sahipliği yapan tarihi yerlerle doludur, Batı Amman ise daha moderndir ve şehrin ekonomik merkezi olarak hizmet vermektedir.
2018 yılında yaklaşık bir milyon ziyaretçi Amman'ı ziyaret etmiş ve bu da onu dünyanın en çok ziyaret edilen 89. şehri ve en çok ziyaret edilen 12. Arap şehri yapmıştır. Amman nispeten hızlı büyüyen bir ekonomiye sahiptir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Beta küresel şehir olarak sınıflandırılmıştır. Ayrıca, ekonomik, işgücü, çevresel ve sosyo-kültürel faktörlere göre Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın en iyi şehirlerinden biri olarak adlandırılmıştır. Şehir, Doha ile birlikte ve sadece Dubai'nin gerisinde, çokuluslu şirketlerin bölgesel ofislerini kurmak için Arap dünyasının en popüler yerleri arasında yer alıyor. Amman'da, şehre hizmet veren ve komşu Zerka'ya bağlayan Hızlı Otobüs Sistemi (BRT) de dahil olmak üzere bir otobüs ağı bulunmaktadır.

Amman M.Ö. 7000 yılında kurulmuş olup tarihteki en eski şehirlerden biridir. Şehirdeki ilk insan yerleşimi belirtileri kalkolitik çağa (MÖ 4000-3000) kadar uzanmaktadır.
MÖ 13. yüzyılda Amman, şehrin sakinleri olan Ammonlular tarafından Rabbath Ammon veya Rabat Ammon olarak adlandırılmaktaydı. İncil'e göre şehir Ammon Krallığı'nın başkenti idi. Helenistik dönemde şehrin adı Filadelfeia olup Dekapolis'e bağlıydı.
635 yılında Müslümanların eline geçen Amman, 1516'da Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Osmanlı topraklarına katıldı. 1860'lar ile 1914 yılları arasında yarım milyona yakın Çerkes Osmanlı İmparatorluğu'nda mülteci durumuna düşmüş ve bunlardan bir kısmı 1878'den sonra Suriye Vilayeti'ne yerleşmiştir. 1878'de Çerkes muhacirler Amman'ın antik kalıntılarına yerleşerek bir Çerkes köyü kurdular.
1908'de tamamlanan Hicaz Demiryolu hattının Amman'dan geçmesi şehrin önemini artırdı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiliz manda yönetimine giren Amman 1946'da Ürdün Krallığı'nın başkenti oldu.
Modern Amman, bir Çerkes köyü olarak başlamış olup, geliştirilerek büyük bir şehir haline getirilmiştir.

Amman, Lut Gölü'nün 35 km kuzey doğusunda, Akdeniz'in 110 km doğusunda ve Kudüs'ün 65 km doğusunda yer almaktadır. Şehir, Ürdün bayrağındaki yedi köşeli yıldızını temsil eden yedi tepe üzerinde yer almaktadır.
Amman'da Akdeniz iklimine benzer ancak ama yine de kıtasal olarak farklı bir iklim görülmektedir. Deniz seviyesinden 773 m yükseklikte olması bunu etkilemektedir. Şehirde sık sık yoğun sis görülebilmektedir.

Amman keskin bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Şehrin doğu kesimi geleneksel bir İslam şehri olup eteklerindeki barınaklarda çok sayıda Filistinli mülteci yaşamaktadır. Batı kesimi ise yeşillik içinde olup kafeler ve sanat galerileri bulunmaktadır. Kraliyet Sarayı doğu kesiminde, Meclis ise batı kesiminde yer almaktadır.
Şehrin en önemli tarihî eseri, Romalılar'dan kalma kalesidir. Kalenin içinde antik bir tiyatro bulunmaktadır.

Amman beş yılda bir doğrudan seçilen 41 üyeli belediye meclisi tarafından yönetilmektedir. Belediye meclisi 1909 yılında kurulmuş olup 1914 yılında ilk ilçe merkezi kuruldu. 18 yaşın üzerindeki tüm Ürdün vatandaşları belediye seçimlerinde oy kullanma hakkına sahiptirler. Ancak, belediye başkanı kral tarafından atanmaktadır.
Amman Büyükşehir Belediyesi 27 semtten oluşmaktadır:

Önemli bir sanayi merkezi olan şehirde 14 üniversite bulunmaktadır. Ürdün Üniversitesi Amman'daki en büyük üniversitedir.
Amman, Ortadoğu ve Afrika'da iş için seyahat edenler ve turistler tarafından en çok ziyaret edilen şehirler arasında 8. sırada, uluslararası ziyaretçilerin en çok para harcadığı şehirler arasında ise 9. sırada yer almaktadır. Şehri 2011'de ziyaret eden 1,8 milyon turist 1,3 milyar dolardan fazla harcama yapmıştır.

2009 IAAF Dünya Kros Şampiyonası Amman'da düzenlenmiştir.

Karayolları ile ülkenin diğer şehirlerine bağlanan başkent Amman'ın 30 km güneyinde Kraliçe Aliye Uluslararası Havalimanı yer almaktadır. Şehir içi toplu ulaşım taksi ve otobüsle yapılmaktadır. Taksilerin bazılarında sabit bir yol ve ücret bulunmaktadır. Şehirde ayrıca Akabe kentine yolcu taşıyan çok sayıda özel otobüs şirketi bulunmaktadır.

Amman'ın aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

Amman Menkul Kıymetler Borsası
On Kemerli Köprü

Resmî Site

Amman in Encyclopædia Britannica Online26 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anadolu Eyaleti veya Anadolu Beylerbeyliği, 1393 yılında kurulan Osmanlı Devleti eyaleti. 16. yüzyılda nüfusu 5.455.000 olup bunun 5.410.000'i Müslüman, 45.000'i gayrimüslimdir ve yüzölçümü 223.114 km² kadardır.

Anadolu Eyaleti, I. Bayezid, 1393 yılında Rumeli'ye geçerken Kara Timurtaş Paşa'yı Anadolu Beylerbeyi olarak Ankara'da bırakması ile Batı Anadolu'da kurulmuştur. Anadolu Eyaleti'nin merkezi, Fatih Sultan Mehmed zamanında İshak Paşa'nın Kütahya'ya tayinine kadar Ankara olmuştur. 1451'de merkez Kütahya olmuştur. Osmanlı şehzadelerinde Yıldırım Bayezid, Şehzade Bayezid ve kardeşi II. Selim Kütahya'da vali olarak bulunmuşlardır. Karamanoğulları Beyliği'nden alınan Akşehir, Beyşehir ve çevresi önce 1451-1466 yılları arası Anadolu Eyaleti'ne bağlanmış, daha sonra bu topraklar yeni kurulan Karaman Eyaleti'ne bağlanmıştır.
Beylerbeyi hassı 1.000.000 akça olup eyalet 299 zeamet ve 7166 tımara taksim edilmiş olup, zemaet ve tımar sahiplerinin askerleriyle beraber 17.000 donanımlı süvari içeriyordu. Beylerbeyi vezirlik rütbesine sahip değilse Rumeli Beylerbeyi'nden sonra gelirdi.
Anadolu Eyaleti, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması yani Vaka-i Hayriye'nin ardından Aydın (İzmir), Hüdevandigar (Bursa), Kastamonu ve Ankara olmak üzere 4 eyalete bölünmüştür.

Osmanlı Devleti'nin esas kuvveti, "Kapıkulu" denilen piayade ve süvari birlikleri ile yerli kulu denilen eyalet askerlerinden oluşuyordu. Yeniçeri askeri İstanbul'dan başka bazı vilâyetlerde de bulunurdu. Eyalet merkezi Kütahya'da da bulunan bu askerlerin kethüda yeri, serdarı ve saire subayları vardı. Bu asker ve subaylar, maaşlarını ocaklık olarak verilen aşar ve cizye vergisi gibi gelirlerden alırlardı. Bunlardan başka humbaracı, cebeci ve topçu bölüklerinden bir kısmı da eyalette ikamet ederlerdi. Eyalet askeri, yerli kulu piyadesiyle akıncılar ve delilerden oluşan serhat kulu piyadelerinden oluşurdu. Yerli kulu askerleri vali ve sancak beyinin kumandasında idi ve subayları vali tayin ederdi. Olağanüstü durumlarda ihtiyaca binaen gönüllü olarak orduya "sekban" isminde dışarıdan askerler dahil edilirdi ve bunlar da sonradan yerli kulu sınıfına dahil edildiler. Daha sonraları bunların yerine "tüfekçi" ismi verilen bir sınıf piyade görevine getirilmiştir. Sekbanların ve tüfekçilerin eyaletlerde en büyük zabitlerine "Serçeşme" denirdi. Serçeşme subayı merkezde bulunurdu. 50-60 tüfekçi bir bayrak altında toplanarak "gönüllü subayı" ve "bölük başı" nın idaresine bırakılırdı.
Yerli kulu askerlerinden müsellem adı verilen askerî sınıfı, şimdiki istihkâm taburları tarzında ordunun geçeceği yolları açar ve bunun haricinde top çekme ve zahire tedarik etme gibi vazifelerle yükümlüydüler. Müsellemlere bulundukları memleketlerde seksener-yüzer dönümlük arazi verilerek oranın hasılatıyla geçinirler ve sefer zamanı "Benevbet" tabiri ile beşte biri sefere giderdi.
Mahallî düzeni sağlamakla da yükümlü olan topraklı süvariye tımarlı sipahi de denirdi. Savaş zamanında zeâmet ve tımar başkanından onda biri memlekette kalarak hem savaşta bulunan arkadaşlarının işlerini düzeltme, hem de bulunduğu mahalin muhafazasıyla yükümlü olan kişilere de "korucu" denirdi.
Tımar sahiplerinden ölen olursa, ölenin arazisi; gönüllü olarak savaşa giden ve yararlı işler yapan askerlere verilirdi. Ölen tımar sahiplerinin oğlu varsa ve o da savaşa gidebilecek ise tımar ona verilirdi. Eğer çocuk küçük ise askerlik çağına gelinceye kadar kendi yerine donanımlı bir süvari gönderilme şartıyla tımarı kendine bırakılırdı.
İstanbul'da kışlaları olmayıp at beslemek için başkente yakın mahallerde ikamet eden kapıkulu süvarileri altı bölük idi. Bunlar sipah, silahtar, sağ ulufeciler, sol ulufeciler, sağ gureba ve sol gureba grupları idi. Bu altı bölük süvari askeri, yeniçeri; yani piyade devşirme ocağından ve saray acemi ocağından yetişerek bölüklere dağıtılırlardı. Bunların vilayetlerde en büyük subayı kethüda yeri idi.
Hayvan besleme mecburiyetinde olan süvari birlikleri İstanbul'a yakın Bursa, Edirne, Kütahya yörelerinde otururlardı.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı merhumun Bizans ve Selçukilerle Germiyan ve Osmanoğulları Zamanında Kütahya Şehri isimli eserinde listesini verdiği Anadolu Valileri şunlardır:
1451 Öncesi:

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir tarih ve arkeoloji müzesidir.
Müzede, Anadolu'da yaşamış uygarlıklara ait arkeolojik eserler kronolojik olarak sergilenmektedir.
Müze binaları, Mahmud Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han adlı tarihî ve mimari öneme sahip iki yapıdır. Bu binalar, Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği ve vizyonu doğrultusunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından satın alınıp restore edilerek müze hâline getirilmiş, çeşitli dönemlerde restorasyonları ve düzenlemeleri yapılmıştır.
Bir "Hitit Müzesi" olması niyetiyle kurulan müze, zamanla Hitit Uygarlığı dışındaki diğer Anadolu uygarlıklarına ait eserlere de ev sahipliği yapmaya başlamış ve zengin bir koleksiyon oluşmuştur. Müzede sergilenen eserler, bir “hafıza deposu” niteliği taşıyan  koleksiyonun yüzde 5'inden daha azını oluşturmaktadır.

Bu müze, "Ậsar-ı Ậtika Müzesi" ismiyle bilinir ve Bedesten'e taşındıktan sonra 1968 yılına kadar "Arkeoloji Müzesi" olarak adlandırılmıştır. Müze, Hitit eserlerinin topluca sergilendiği ilk müze olarak Hitit (Eti) Müzesi adıyla da tanınmaktadır.

Ankara'daki ilk müze, Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında kalenin Akkale adı verilen burcunda açılır. Atatürk'ün önerileri doğrultusunda merkezde bir "Eti Müzesi" oluşturma düşüncesinden yola çıkılarak, diğer bölgelerden Hitit eserlerinin Ankara'ya gönderilmeye başlamasıyla beraber daha geniş bir müze yapısına ihtiyaç duyulmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği üzerine Ankara'da bir Hitit müzesi kurulmasına yönelik ilk girişim; 1921 yılında, dönemin Hars Müdürü Mübarek Galip Bey ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından başlatıldı. O döneme kadar Augustus Tapınağı ve Roma Hamamı gibi arkeolojik alanlarda çeşitli kalıntılar ele geçirilip depolandıysa da mevcut tarihî eserlerin ilk defa kapsamlı ve düzenli bir şekilde korunması, 1 Ekim 1921 tarihinde Akkale'de açılan "Eti Müzesi" veya diğer adıyla "Asar-ı Atika Müzesi" sayesinde oldu. Böylelikle, ileride Anadolu Medeniyetleri Müzesi adını alacak ve dünyanın en kapsamlı Anadolu uygarlıkları müzesine dönüşecek olan bir kurumun temelleri atılmış oldu.
Fakat bu müze öylesine küçük bir alanda kurulmuştu ki, kısa bir süre sonra envanterdeki eserlerin muhafaza edilebileceği daha geniş bir alana olan gereksinim arttı. Bir dönem bu müzenin müdürlüğünü üstlenen Remzi Oğuz Arık'a göreyse; Ankara Kalesi'ndeki bu müze, bir müze olmaktan çok düzene konmuş bir depo görünümündeydi. Ayrıca; müzenin koleksiyonu o yıllarda halka değil, sadece tarih alanında çalışmalar yürüten bilim insanlarına açıktı. Bu kısıtlı koşullar altında müzenin daha fazla idare edilemeyeceğine kanaat getiren dönemin Hars Müdürü Hamit Zübeyir Koşay; 1936 yılında Ankara Kalesi'nin güneydoğusunda ve metruk bir hâlde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Han'ın onarılarak müzenin yeni binası olarak kullanılmasını teklif etti.
Mahmut Paşa Bedesteni'nin Sadrazam Mahmud Paşa tarafından inşa edildiği, Kurşunlu Han'ın ise Sadrazam Rum Mehmed Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Bu binaları müzeye dönüştürme fikrinin kabul görmesi üzerine Maarif Vekili Saffet Arıkan devreye girerek bu yapıların bakanlık bünyesine geçirilmesini sağladı ve böylece 1938 yılında başlayıp 1968'e kadar devam edecek olan uzun bir restorasyon çalışmasına başlandı.

1940'ta, henüz yenileme çalışmaları devam ederken, bedestene ait bir bölümün onarımı hızlıca tamamlanarak Akkale'deki eserler Alman Hititolog Hans Gustav Güterbock'un başkanlığında bir heyet tarafından buraya taşındı. 1943 senesinde ise müzenin ilk bölümü tamamen ziyarete açıldı. O sıralarda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Güterbock ayrıca Alacahöyük, Kargamış, Sakçagözü, Malatya ve Cerablus'tan çıkartılan eserlerin de restorasyon ve teşhire hazırlık işlerini üstlenmiştir.
1948 yılına gelindiğinde Kurşunlu Han'da devam eden yenileme çalışmaları büyük ölçüde tamamlanmıştı ve müze müdürlüğü Akkale'nin depo olarak kullanılıp geri kalan bütün eserlerin bundan böyle burada sergilenmesine karar verdi.

Müzenin bugünkü adını alarak kurumsal anlamda son haline ulaşması ise 1968'de gerçekleşti. Tarih öncesi çağlardan beri Anadolu topraklarında medeniyet kurmuş topluluklara ve halklara ait eserlerin kronolojik bir sıra ile sergilendiği ve bu yönüyle dünyanın sayılı müzeleri arasına girdi. Anadolu Medeniyetleri Müzesi; Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa Müze Forumu tarafından verilmekte olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülü’nü 19 Nisan 1997 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde 68 müze arasından birinci seçilerek almış ve Türkiye’de bu ödülü kazanan ilk müze oldu.
Günümüzde Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han'ın büyük bir kısmı teşhir salonu olarak kullanılmakta; hanın bodrum katındaki ahır kısmı ise depo görevi görmektedir. Müze bünyesinde ayrıca kütüphane, fotoğraf ve restorasyon atölyeleri, konferans salonu, laboratuvar ve araştırmacı odaları bulunur.

Bir "Hitit Müzesi" olması niyetiyle kurulan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin koleksiyonunda ilk yıllarda sadece Hititler'e ait eserler bulunmaktaydı. Fakat; ilerleyen yıllarda Maarif Vekâleti ve Hars Müdürlüğü'nün Anadolu'daki valiliklere sahip oldukları eserleri Ankara'ya -Eti Müzesi'ne- sevk etmelerini isteyen tebligatlar göndermeleri sonucunda müzenin envanteri hızlı bir şekilde büyümeye ve diğer Anadolu uygarlıklarına ait eserlere de ev sahipliği yapmaya başladı.
Müzenin koleksiyonundaki eserler arsında  1926-1932 yıllarında Yozgat'taki Alişar Höyüğü'nde kazı çalışmaları yapan Von der Osten'ın buluntuları; 1931-1939 aralığında Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Kurt Bittel'in yürüttüğü Çorum'daki Boğazköy kazısından çıkan eserler; Maarif Vekilliği tarafından 1932'den 1934'e kadar Ahlatlıbel, Karalar ve Göllü Dağ'da yapılan kazılarda ortaya çıkartılan kalıntılar ve Türk Tarih Kurumu'nun 1935-1942 yılları arasında Alacahöyük, Pazarlı Höyük, Çankırıkapı, Ankara Kalesi, Etiyokuşu Höyüğü, Karaoğlan Höyüğü, Hacılar Höyük, Bitik Höyük, Alâeddin Tepesi, Hacı Bayram Camii ve Demirci Höyük gibi mekanlarda yaptığı kazı ve araştırmaların buluntuları yer alır.
Müzede yer alan ve MÖ 6200 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük kent planını içeren harita, dünyanın bilinen en eski haritasıdır.

Müzenin arması olarak Hitit Kralı IV. Tuthaliya'nın (MÖ 1237-1209 arasında hüküm sürmüştür) mührü kullanılmıştır.

 OpenStreetMap'te Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  
Resmî site
"Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi". 25 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi.  3 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sanal Gezinti (sanalmuze.gov.tr) 7 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anafartalar Caddesi; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir caddedir. Şehirdeki ilk modern dükkanlar, kafeler ve eğlence merkezleri, Ulus Meydanı ile Samanpazarı'nı arasında uzanan bu caddede açılmıştır. Ayrıca; ilk çok katlı ve betonarme yapılar da Anafartalar Caddesi ve çevresindeki sokaklarda inşa edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kent merkezi Ulus civarında geliştiği için Şehremaneti, Çocuk Sarayı Apartmanı, Ankara Adliyesi gibi pek çok kamu binası da burada bulunmaktaydı.

Atatürk Bulvarı ile Çankırı ve Cumhuriyet Caddelerinin kesiştiği noktadan başlayıp çeşitli yerlerde kırılarak Talatpaşa Bulvarı'na kadar uzanan Anafartalar Caddesi; Zincirli Camii, Anafartalar Çarşısı, Hasan Fehmi Ataç Apartmanı ve Şengül Hamamı gibi birçok tarihi yapıya ev sahipliği yapmaktadır.

İşçen, Yavuz (Mayıs 2015). Cadde Anafartalar. Ankara: Cadde Anafartalar Kuyumcuları Yayınları. ISBN 978-605-84304-0-2.

Anavarza (diğer adıyla Anazarbus, sonradan Justinopolis) (Grekçe: Ἀναζαρβός / Ίουστινούπολις, Orta Çağ'da Ain Zarba; Arapça: عَيْنُ زَرْبَة), antik bir Kilikya şehriydi. Geç Roma İmparatorluğu döneminde, Kilikya Secunda'nın başkentiydi. Roma İmparatoru I. Justinianus, 527 yılında şehri şiddetli bir depremden sonra yeniden inşa etti. Kilikya Ermeni Krallığı'nı fethettikten sonra, 1374 yılında Memlük İmparatorluğu'nun güçleri tarafından yıkıldı. Günümüzde Adana ili, Kozan ilçesi sınırları içerisinde, bulunan antik kent. Antik kaynaklarda adı Anazarbos (Ἀνάζαρβον), Anazarba (Ἀνάζαρβα), Aynızarba veya Anazarbus (Ἀνάζαρβος) olarak geçer.

Adana’nın yaklaşık 70 km kuzeydoğusunda ve Kozan'ın ise 28 km güneyinde, bugünkü Dilekkaya köyü sınırları içinde yer alan antik şehir, Sunbas Çayının Ceyhan ile birleştiği yerin 8 km kuzeyinde ada gibi yükselen bir tepe üzerinde inşa edildiği görülmekte.

Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. MÖ 19. yılında İmparator Augustus tarafından ziyaret edilen kent "Anazarbus yanındaki Caesarea" diye anılmaya başlamıştır. Anazarbus veya Anabarzus adının esasen kente hakim olan ve Çukurova düzlüğünün en çarpıcı fiziki oluşumlarından biri olan 200 metre yüksekliğindeki kaya kütlesine ait olduğu ve belki Eski Farsça Na-barza ("Yenilmez") adından tahrif edildiği düşünülebilir.
Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus'un gölgesinde kalmıştır. Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus'un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus'un tarafını tutan kent, onun Niger'i 194 yılında İsos'ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. 204-205 yıllarında Kilikya, İsaurya ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur.
260 yılında diğer Kilikya kentleri gibi Anavarza da Sasani Kralı Şapur tarafından fethedilmiştir. 4. yüzyılda İsauryalı Balbinos tarafından tahrip edilmiş olan Anavarza, İmparator II. Theodosius zamanında 408 yılında kurulan Cilicia secunda'nın ve eyaletin başkenti olmuştur.
525/526 yılındaki büyük depremden zarar gören kent, İmparator İustinianus tarafından onartılarak İustiniopolis (Ἰουστινιανούπολις) adıyla onurlandırılmıştır, ancak eski ad kalıcı oldu ve Küçük Ermenistan kralı Thoros I, 12. yüzyılın başlarında burayı başkenti yaptığında, Anazarva olarak biliniyordu.
561 yılında ikinci kez deprem felaketine ve bunu hemen izleyen büyük bir veba salgınına uğramıştır. İslam İmparatorluğunun zuhurundan sonra Arap ve Rum devletleri arasındaki sınır bölgesinde kalan kent sürekli akın ve savaşlarla tahrip edilmiş ve nüfusunun büyük bir bölümünü kaybetmiştir.

Antik kent Anavarza'da bulunan önemli kalıntılar arasında, 1500 metre uzunluğunda 20 burçlu sur duvarı, sütunlu yol, hamam ve kilise, tiyatro, amfiteatr, stadyum, suyolları, kaya mezarları, MS 3. yüzyıla ait deniz tanrıçası Thetys mozaiği, Kilikya Bölgesi'ndeki tek örnek olan 3 girişli zafer takı ve ovanın ortasında bir ada gibi yükselen tepe üzerindeki Ortaçağ kalesi yer almaktadır. İmparator Nero döneminde Roma ordusunda görev yapan, yazmış olduğu De Materia Medica isimli beş ciltlik eserin 18. yüzyıla kadar bütün modern ülkelerin tıp fakültelerinde temel eserlerden biri olarak okutulan, dünyaca ünlü farmakolog Dioskurides'in Anavarzalı olması da kentin dünya bilim tarihine katkısı açısından dikkate değerdir.

11. yüzyıl ortalarında kent, Bizans Devleti'nin Kars bölgesinde yeni fethettiği Ermeni topraklarından göç ettirilen Ermenilerle iskân edilmiştir.
Malazgirt Savaşından sonra Anadolu'da merkezi otoritenin iflası üzerine, Kars'ın son Ermeni kralının oğlu veya torunu olduğu iddia edilen Rupen adlı Ermeni askeri şefi 1080 yılı dolayında Sis (Kozan) ve çevresinde bir dizi Bizans kalesini ele geçirerek beyliğini ilan etmiştir. Rupen sülalesi 1097'den sonra bölgeye gelen Haçlıların ve 1277'den sonra Moğolların desteğiyle bölgede egemenliğini 1375 yılına kadar korumayı başarmıştır. Rupen soyundan gelen II. Levon (1189-1219) Anamur'dan İskenderun Beleni'ne uzanan alanda egemenliğini pekiştirerek 1199 yılında Papa'nın tevdi ettiği "Ermenistan Kralı" tacını giymiştir.
Rupen oğulları döneminde yeniden inşa edilen Anavarza Kalesi, hanedanın (Sis Kalesi ile birlikte) iki ana ikametgâhından biri ve hanedan mensuplarının gömüldüğü mahal olarak önem kazanmıştır. 1950'li yıllara kadar kale içinde görülebilen anıt-mezarlar hâlen tahrip edilmiş olup yazıtları da kayıptır.
14. yüzyıldan itibaren Anavarza yöresinde Varsak ve Avşar Türkmenleri egemen olmuş ve 16. yüzyıldan itibaren Kozanoğulları yönetiminde fiilen bağımsız bir Türkmen beyliği Sis ve Anavarza Kalelerinde egemen olmuştur. Halkın hak ve hukukunu yüzyıllarca dış saldırılara karşı korumuşlardır. Osmanlı Devletinin konar-göçer Türkmenleri yerleşik hayata geçirme politikasına karşı çıkmışlardır. Kozanoğlu Beyliği üzerine 1864-1866'da Derviş Paşa kumandasındaki Fırka-yı İslahiye gönderilmiştir.

Yaşar Kemal'in İnce Memed romanında Anavarza'da geçen bir bölüm bulunur.
Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler romanı Anavarza kayalıklarında geçer.

Kilikya Ermeni Krallığı

Özel

Genel
Smith, William, (Ed.) (1854). "Anazarbus". Dictionary of Greek and Roman Geography (İngilizce). 15 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Mart 2021. 
Bu maddenin bazı bölümleri, şu anda kamu malı olan "Encyclopædia Britannica'nın on birinci baskısından" çevrilmiştir.
 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Anazarbus". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company. , bkz.
Richard Stillwell, William L. MacDonald, Marian Holland McAllister, Stillwell, Richard, MacDonald, William L., McAlister & Marian Holland ((Ed.)). "ANAZARBOS Cilicia Campestris, Turkey". The Princeton Encyclopedia of Classical Sites (İngilizce). 17 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Mart 2021. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 

Anavarza için giriş Suda'dan.
 Wikimedia Commons'ta Anavarza Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Andorra la Vella, Andorra Prensliği'nin başkenti ve en büyük yerleşim birimidir. En büyük popülasyonu Katalanlar oluşturur. 2004 sayımlarına göre nüfusu 22.035'tir.

Andorra la Vella, Andorra'nın güneybatısında, 42°30′K 1°30′D koordinatlı yerde bulunur. Valira del Nord ve Valira del Orient adlı iki dağ akarsuyunun Valira Nehri'ni oluşturmak üzere birleştikleri noktada bulunur. Escaldes-Engordany yerleşim alanıyla yan yanadır. 1023 metrelik rakımıyla Avrupa'nın en yüksek rakımlı başkenti ve popüler bir kayak merkezidir.
Soğuk kışlar ve ılık, daha az yağışlı yazlarla ılıman bir iklime sahiptir. Sıcaklık ortalaması ocak ayında -1 °C, temmuz ayında ise ortalama 20 °C'dir. Yıllık ortalama yağış miktarı ise 808 milimetredir.

Andorra la Vella'nın bulunduğu bölgedeki ilk yerleşimler Cilalı Taş Devri'nin sonlarına doğru yapılmaya başlandı. 803'te, Mağribiler'in yönetiminde bulunan bölgeyi alan Şarlman, burada bağımsız bir devletinin temellerini attı.

Andorra la Vella komünü, üç köye bölünür. Bunlar Andorra la Vella, La Margineda ve Santa Coloma'dır.

En yakın havaalanları olan Toulouse, Girona, Perpignan (Perpinyà) ve Barselona havalimanlarına arabayla üç saatlik mesafededir. Havaalanı bulunmamasının sebebi az nüfuslu bir kent ve dağlık yeryüzü şeklidir. Şehirde aynı zamanda bir tren istasyonu yoktur, bunun yerine Fransa'daki L'Hospitalet-près-l'Andorre'deki tren istasyonuna otobüs servisi vardır. Buradan Paris ve Barselona'ya tren servisi vardır.

Andorra'nın asıl sakinleri olan Katalanlar, şehir nüfusunun %33'ünü oluşturur. Çoğunluk %43 ile İspanyollarda olup kayda değer miktarda Portekizli (%11) ve Fransız (%7) azınlığı da bulunmaktadır. Resmi dil olan Katalanca'nın yanı sıra İspanyolca ve Fransızca da konuşulur. Sakinlerinin çoğunluğu Katoliktir. Ortalama yaşam süresi 80 yıldan fazladır.

Andorra la Vella, aşağıdaki şehirlerle kardeş şehirdir;

 Sant Pol de Mar, İspanya
 Valls, İspanya

Andorra la Vella Şehir Konseyi13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Katalanca)

Ankara'da spor, Türkiye'nin Ankara ilinin spor tarihçesini, sporda son iki sezondaki spor kulüplerini, önemli spor tesislerini ve ünlü sporcu-spor adamlarını konu alan maddedir. Ankara'nın futbol, basketbol, voleybol, hentbol, futsal, buz hokeyi gibi farklı branşlarda faaliyet gösteren takımları vardır.

2024-25 sezonunda Ankara'da futbol, basketbol, voleybol, hentbol, buz hokeyi ve su topu süper liglerinde takımlar yer almıştır.

2025-26 sezonunda EuroCup'ta Türk Telekom da yer almaktadır

Lig takımları (2025-26)

Lig takımları (2025-26)

Avrupa Kupaları (2025-26)

Lig Takımları (2025-26)
Su topunda tek takım ve Buz Hokeyinde takım yer almaktadır. 

Ankara'nın eski stadyumları 19 Mayıs Stadyumu ve Cebeci İnönü Stadyumu yıkılırken, yen stadyumlar yapılmıştır: Osmanlı Stadyumu ve Eryaman Stadyumu gibi.

Ankara spor salonlarında branşlarına göre en önemli salonlar: Basketbol: Ankara Spor Salonu, voleybol: Başkent Spor Salonu ve hentbol: THF Spor Salonu'dur.

Kaynak:

Ankara'da turizm; daha çok yerli turistlerin ziyaretleriyle yürümektedir ve büyük oranda kültür turizmine dayanmaktadır. Ankara, 2018 yılında 3,7 milyon ziyaretçi ile yerli turistlerin en çok konaklama yaptığı 5. Türk şehri olmuştur. Ayrıca turistik tesis ve yatak sayısı bakımından 81 il arasından 11. sırada yer almaktadır.

Ankara denildiğinde akla ilk gelen yapılardan birisi şüphesiz ki Ankara Kalesi'dir. Galatlardan beri var olduğu bilinen kale; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde birçok kez onarımdan geçmiştir. Akkale ve saat kulesi, kalenin bünyesinde bulunan diğer önemli tarihi yapılardır.
Anadolu Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubad adına; Çubuk Çayı, İncesu Deresi ve Hatip Çayı'nın birleştiği noktada yaptırılmış olan Akköprü ise şehirde Selçuklular döneminden kalan ender yapılardan birisidir. Köprü, 1959 yılında kentsel sit alanı olarak tescillenmiştir.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın büyük lideri ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk adına yaptırılmış olan Anıtkabir, şehirdeki manevi değeri en yüksek olan yapılardan birisidir. Ankara'ya en hakim noktalardan biri olan Anıttepe'de bulunan anıt mezarı her yıl önemli gün ve millî bayramlarda milyonlarca insan ziyaret etmektedir. 2017 yılında gelen 6 milyondan fazla ziyaretçi ile büyük bir rekor kırılmıştır.
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin ambleminde de yer alan Kocatepe Camii ve Atakule, şehrin tarihi bir değeri olmayan fakat ulusal ve uluslararası alanda tanınmasını sağlayan iki simge yapıdır. Tasarımında Osmanlı mimarisinden büyük ölçüde izler taşıyan Kocatepe Camii'nin inşası yaklaşık 20 yıl sürmüştür. Atakule ise 2010'lu yılların başlarında kapatıldıktan sonra 6 yıl kadar tadilatta kalmış, 2018 yılında tekrar kullanıma ve ziyarete açılmıştır.

Doğrudan Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı 6 müze ve 4 ören yeri ile Ankara; Antalya, Aydın, Mersin, İstanbul, Muğla ve İzmir gibi şehirlerin ardından Türkiye'de devlet destekli en çok müzenin bulunduğu 9. şehirdir. Fakat sıralamaya diğer özel müzeler de dahil edildiğinde şehirdeki toplam müze sayısı 80'i bulmaktadır ve böylece Ankara, İstanbul'dan sonra en çok müzeye ev sahipliği yapan 2. Türk şehri olmaktadır.
1997 yılında Avrupa'nın en prestijli müzecilik ödülü olan Avrupa Yılın Müzesi Ödülüne layık görülmüş olan ve sadece Türkiye'nin değil, tüm dünyanın önde gelen müzelerinden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni 2017 yılında 189.246 kişi ziyaret etmiş, böylece müze Türkiye'nin en çok ziyaret edilen 9. müzesi olmuştur.
Anıtkabir inşa edilene kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının muhafaza edildiği Etnografya Müzesi, Türkiye'nin önde gelen ve en eski sanat müzelerinde birisi olan Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni ve son binasına taşınana kadar meclis binası olarak kullanılmış ve günümüzde müzeye çevrilmiş olan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzeleri Ankara'da bulunan diğer önemli müzelerdendir.
Ankara'da klasik müzecilik anlayışına göre genelde arkeolojik, etnografik, tarihi veya sanatsal nesne ve belgelerin sergilendiği müzelerin yanı sıra hamam müzesi, satranç müzesi, mobilya müzesi, ekmek müzesi, hukuk müzesi gibi değişik temalarda ve çoğu alanında ilk olan onlarca müze bulunmaktadır. Bu yönüyle şehir ziyaretçilere farklı ve yaratıcı deneyimler yaşama imkânı sunmaktadır.

Gordion; Erken, Orta ve Geç Tunç Çağı'na ait Frig dönemi eserlerin sergilendiği bir ören yeridir. Ayrıca ünlü Frig hükümdarı Kral Midas'ın tümülüsü de burada bulunmaktadır. Kazılarda ortaya çıkan eserlerin teşhir edildiği müze 1963 yılında açılmıştır.
Tarih boyunca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Ankara toprakları, Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir imar faaliyetinden geçmiştir. 1. derece arkeolojik sit alanı olarak tescillen ve Roma dönemine ait önemli eserlerin ele geçirildiği Roma Tiyatrosu, Roma İmparatoru Caracalla tarafından sağlık tanrısı Asklepios adına yaptırılan Roma Hamamı ve başka bir roma imparatoru olan Augustus adına inşa edilen Augustus Tapınağı; şehirdeki önemli arkeolojik kalıntılardır. Roma İmparatoru Julian'ın Ankara'yı ziyareti onuruna dikilen Jülian Sütunu ve bir inşaatın temel kazısı sırasında ortaya çıkan Ankara Roma Yolu diğer önemli Roma dönemi eserlerindendir.

Beypazarı, Ankara'nın tarihi dokusu en iyi korunmuş ve turizme kazandırılmış sayılı yerleşim yerlerinden birisidir. Geleneksel tarzda inşa edilmiş olan tarihi Beypazarı evleri, Osmanlı dönemi sivil mimarinin en önemli örneklerindendir. Çoğu iki veya üç katlı, ahşap konak olan bu yapıların büyük bir kısmı günümüzde müze, butik otel, restoran ve dükkân olarak kullanılmaktadır. Telkari sanatı, dokumacılık, yemenicilik, demircilik, bakırcılık, semercilik gibi önemli el sanatlarının hala başarılı bir şekilde yaşatıldığı Beypazarı, somut olmayan kültürel varlıkların korunması konusunda Türk kültür ve turizmine oldukça katkı sağlamaktadır. Her yıl Haziran ayında düzenlenen Beypazarı Festivali ile çok sayıda turist bölgeye çekilmekte ve ekonomiye katkı sağlanmaktadır. Yaşayan Müze ve Türk Hamam Müzesi, ilçedeki önemli müzelerdendir.

Ankara, Türkiye'nin başkenti ve en kalabalık ikinci şehridir. Ankara sözcüğü ile ayrıca şunlardan biri kastedilmiş olabilir;

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ankara il sınırları içerisindeki belediye işlerini yürüten kuruluş.
Ankara Sancağı, merkezi günümüzdeki modern Ankara olmak üzere Osmanlı Devleti'ne bağlı sancaklardan bir tanesiydi.
Ankara Eyaleti, Osmanlı'da vilayet sistemine geçilmeden önce var olmuş bir eyaletti.
Ankara Vilayeti, kendisine bağlı beş sancaktan oluşan (Ankara, Çorum, Yozgat, Kırşehir ve Kayseri sancakları) bir Osmanlı vilayetiydi.

Ankara (isim), Ankara şehrinin tarihi adları hakkında bir madde.
Ankara Okulu
Ankara Hükûmeti

Ankyra Muharebesi, MÖ 240 yılında Antiokus Hieraks ve kardeşi Selevkos II Kallinikus arasında yaşanmış olan bir çarpışma.
Ankara Muharebesi, 1402 yılında Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında yaşanmış olan ve Osmanlı'da Fetret Devri'nin başlamasına sebep olan savaş.
Ankara Antlaşmaları, çeşitli yıllarda ve çeşitli ülkeler arasında Ankara'da imzalanmış olan siyasi ve askeri içerikli anlaşmalar.

Ankara Kalesi
Ankara Sinagogu
Saat Kulesi

Ankyralı Klementos
Ankyralı Theodotos
Ankara Yahudileri

Büyük Ankara Yangını
Ankara Fetvası
Ankara Cinayeti

Ankara Çayı, Sakarya Nehri'nin bir kolu olan ve şehrin tam ortasından geçen akarsu.

Ankara çamur balığı, anavatanı Ankara olan bir tatlı su balığı.
Ankara keçisi, şehrin sembollerinden biri olarak kabul edilmesinin yanı sıra yünü tekstil sanayinde sıkça kullanılan bir keçi türü.
Ankara kedisi, literatüre Turkish Angora adıyla geçmiş olan ve Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından kentin maskotu olarak belirlenen bir kedi cinsi.
Ankara tavşanı, dünyaya Ankara'dan yayılmış olan ve yünü oldukça değerli sayılan bir tavşan türü.
Ankarapithecus meteai, fosilleri Ankara yakınlarında bulunan ve yaklaşık 10 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen bir primat.

Ankara armudu, Ankara yöresinde yetiştiriciliği yapılan bir armut çeşidi.
Ankara çarşağı
Ankara çiğdemi, adını Türkiye'nin başkenti Ankara'dan alan ve bu yörenin endemik bitkisi olan bir çiçek türü.
Ankara karanfili
Ankara sığırkuyruğu

Ankara Üniversitesi
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Ankara Lisesi
Ankara Fen Lisesi

Ankara Metrosu
Ankaray
Ankara Garı

Ankara Uluslararası Film Festivali
Ankara Uluslararası Müzik Festivali
Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali

Ankara Sinema Derneği
Türkiye'nin Kalbi Ankara
Ankara Postası
Ankara Ekspresi
Ankara Ekpresi

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi
Behzat Ç. Ankara Yanıyor

Ankara Devlet Tiyatrosu

Ankara (roman), Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1934 yılında yayımlanmış olan bir romanı.

Ankara Demirspor
MKE Ankaragücü
Ankara Spor Salonu

Ankara Hastanesi
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi

1457 Ankara, bir asteroit.
Ankara (puro), TEKEL idaresinin 1950'lerin sonundan itibaren üretmeye başladığı bir puro markası.
Ankara (viski), TEKEL tarafından 1963'te üretilmeye başlanan bir viski.

Ankara, tarih boyunca pek çok değişik isimle anılmıştır. Şehir, Frigler, Galatlar ve Romalılar (Klasik, Helenistik ve Bizans dönemlerinde) tarafından gemi çapası anlamına gelen Ἄγκυρα (Klasik Yunancada Anküra okunur) olarak adlandırıldı; bu ad Latin harfleri ile Batılı kaynaklarda Ankyra ve Ancyra olarak yazılmıştır. Ankara, Arapça kaynaklarda "Beldei-el Selasil", "Mamuriye" ve "Ma'muriye-i Selâse" olarak geçer. Klasik Yunanca "Anküra" şeklinde telaffuz edilen şehrin adı, Araplar tarafından korunmuştu. Türkler'in Anadolu'ya gelmesinden sonra bu ad "Ankara" ve "Engürü" olarak değişime uğradı, batı dillerine de "Angora" olarak geçti. "Engürü" adı, Arapça ekiyle Engüriye olmuştur. Ankara'yı egemenliğinde tutan devletler tarafından basılan sikkelerde kullanılan resmî ad, Selçuklular'da "Ankara", İlhanlılar döneminde "Engürü" ve "Engüriye", Osmanlı Devleti'nde "Engürü" ve "Ankara" olmuştur. Osmanlılar'da 16. yüzyıldan itibaren şehrin adı resmen Ankara (آنقره) olmasına rağmen, halk arasında "Engürü", Batılılar arasında ise "Angora" şeklinde kullanılmaya devam etmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra diğer adların kullanımı son bulmuş ve Ankara adı evrenselleşmiştir.

Ankara civarında Hititler'den ve daha önceki medeniyetlerden kalma çeşitli arkeolojik siteler olmakla beraber bunların adları bilinmemektedir.

Ankyra, Frigler zamanında önemli bir kentti. Pers İmparatorluğu'na giden Kral Yolu üzerinde bulunuyordu ve MÖ 333'te Büyük İskender'in III. Darius ile savaşmaya giderken Ankyra'dan geçtiği kayıtlarda yer alır.
Tarihçi Pausanias’a göre Ankyra, Kral Midas’ın kurduğu kentti. Pausanias, "gemi çapası" anlamına gelen Ankyra adının, Frig kralı Midas'ın bir demir parçası bulduğu yere Anker (Yunanca gemi çapası anlamında) ismini vermesinden kaynaklandığını ve Kral Midas'ın, kente adını veren çapayı Zeus Tapınağı'nda sakladığını söylemektedir.
2. yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lidyalı seyyah Pausanias, Galatlar'ın Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken, Ankara’dan da söz eder. "Ankyra" kentini Gordios'un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Frigler'in bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince gemi çapası demek olan kentin ismi için açıklama yapma gereğini duyan Pausanias, Midas’ın bulduğu gemi çapasının, kendi dönemine kadar Jüpiter Tapınağı'nda saklandığını söyleyerek kentin isminin hikâyesini aktarır. Çapa, 2. yüzyıldan itibaren sikkelerin üzerine de işlenmektedir. Gene Pausanias, adı geçen metinde, Midas kaynağı adı ile bilinen ve üzerine öyküler yazılan su kaynağının Ankyra kentinde olduğunu bildirir ve "İşte Galatlar bu Ankyra kentini aldılar" der.

6. yüzyıl Bizans tarihçisi Stephanos Byzantinos, coğrafya sözlüğünde MÖ 2. yüzyılda Afrodisiaslı Apollonius'a dayandırarak Ankara'nın kuruluşuna dair bilgiler vermektedir. Bu bilgilere göre MÖ 278'de Anadolu'ya gelen Galatlar, Pontus kralı I. Mithridatis Ktistes ile birlikte Mısır'a karşı bir savaşa girer, onları mağlup ederek denize kadar sürer ve Mısırlılar'ın gemilerinden aldıkları çapaları da zafer nişânı olarak beraberlerinde yurtlarına getirir. Galatlar, bu zafer üzerine onlara verilen topraklar üzerinde bir kent kurar, adını da "çapa" anlamına gelen "Ankyra" koyarlar. Ankara'da MÖ 240 veya 239 yılında Selevkos İmparatoru Selevkos II Kallinikus ile kardeşi Antiokus arasındaki çarpışma Ankyra Muharebesi olarak tarihe geçmiştir.

Kelt boylardan Tektosaglar, MÖ 1. yüzyılda Ankyra'yı ele geçirdiler ama daha sonra Romalıların kontrolü altına girdiler. MÖ 25'te Ankyra'nın bulunduğu Galatya resmen Roma İmparatorluğu'nun bir vilayeti hâline geldi. Tarihçi Strabon, "Ankyra Kalesi Tektosaglara aittir. Burası Blaudos dolayındaki Lidya’ya doğru uzanan Phryg kenti ile aynı ismi taşır" demektedir. (Galatya'daki Ankyra'dan başka, Frigya'da da bir Ankyra vardı.)

Ankyra'nın nasıl adlandırıldığını Ankyra'da basılmış sikkelerdeki ibareleri inceleyerek takip etmek mümkündür.
Roma istilasını izleyen yıllarda Ankyra ismi sikkelerde görülmedi. İşgal sonrasında Galatya, Roma resmî terimiyle bir koinon, yani bir birlik idi, Ankyra da bu koinonun resmî kimliği olmayan büyük bir kenti idi. O dönem Ankyra'da sikkeler basılır ama üzerlerinde ΚΟΙΝΟΝ ΓΑΛΑΤΙΑΣ veya ΤΟ ΚΟΙΝΟΝ ΓΑΛΑΤΩΝ (Galatya Koinon'u) yazardı. Galatya, resmen bir Roma eyaleti olduktan sonra Ankyra, Augustus zamanında saygıdeğer anlamına gelen Sebaste adı ile onurlandırıldı. Diğer iki eski Galatya şehri Pessinus ve Tavium'a da aynı onursal isim verildiğınden Ankyra için bu ada bir de Tectosagon (şehre eskiden sahip olan Galat boyunun adı) eklendi ve bunun ardından basılan sikkelerde ΣΕΒΑΣΤΗΝΩΝ ΤΕΚΤΟΣΑΓΩΝ (Sebastenon Tektosagon) ibaresi yer aldı. MS 80 yılında basılan sikkelerde "Sebastene Tektosages" ibâresi kullanılmasına karşın "Ankyra" yazılı değildi. Zirâ Ankyra hâlâ bir polis (şehir) değildi. Ancak, sonraki yüzyıllarda Ankyra gittikçe önem kazandı ve bu durum basılan sikkelerde şehrin adından da anlaşılabilmektedir.
Nero (54-68), Ankyra'ya Metropolis unvanı verdi. Bu, gerek sikkelerde, gerekse Augustus Tapınağı'ndaki yazılarda ilân edilmiştir. Antoninus Pius (MS 138-161) döneminden başlayarak Gallienus dönemine kadar basılmış olan sikkelerin arka yüzlerinde MHTPOΠOΛIC THC ΓAΛATIAC (Metropolis tes Galatias, Galatların Metropolisi) veya MHTPOΠOΛEΩC ANKYPAC (Metropoleos Ankyras, Ankyra Metropolisi) ibaresi bulunmaktadır.
Ankyra şehri, 211-217 yılları arasında imparator olan Antoninus Caracalla'nın şehre yaptığı pek çok iyilik nedeniyle onun döneminde Antoniniana unvanını almıştır. Örneğin bir madalyada ΑΝΤΩΝΕΙΝΙΑΝΗ ΑΝΚΥΡΑ ΜΕΤΡΟ (Antoniniana Ankyra Metro[polis]) yazar.
Caracalla zamanında Ankara ayrıca "Neokoros" unvanını da almıştır. Neokoros, bir eyaletteki tüm tapınaklardan sorumlu bir din adamıdır; bu din adamları imparatorlarını tanrılaştırma işlevini de üstlenince, imparatorlar adına tapınaklar inşa eden şehirler de Neokoros olarak adlandırıldılar. Neokoros olmak bir şehir için onur kaynağı idi. Gallienus zamanındaki sikkelerde şehrin ikinci kere Neokoros olduğunu belirtmek için sikkelerin üzerinde BN (bis neokoros, iki kere neokoros) yazıldığı görülür.

"Ἄγκυρα" kelimesi klasik Yunanca telaffuzla 'Anküra' okunur, Koini ve Bizans Yunancasında bu, 'Ankira' olarak değişmiştir. (Modern Yunancada ise 'Angyira' okunur) Yunan harflerinden Latin harflerine transliterasyonu yapıldığında, Batılı kaynakların bazılarında "Ankyra", bazılarında ise "Ancyra" olarak yazılır.
Şehrin adı, klasik Latince kaynaklarda "Ancyra" şeklinde yazılmıştır. Klasik Latincede 'Ankira' olarak telaffuz edilen Ancyra'nın, Halk Latincesi ve ondan türeyen Latin dillerinde telaffuzu 'Ansira'ya dönüşmüştür. Almancaya geçen Eski Yunanca sözcüklerde ise k harfi korunmuştur, dolayısıyla Ankyra 'Ankira' olarak okunur. 

Ankyra, Araplar tarafından 8. yüzyılda iki kere ele geçirilmiş, her ikisinde de Bizanslılar tarafından geri alınmıştır. 7-11. yüzyıl arasındaki Bizans-Arap mücadelesi ile ilgili epik Bizans şiiri Digenis Akritis (9 ve 10. yüzyıldan kalma), "Ankyra" kalesinden bahseder.
Bu mücadele Araplar tarafından da Battal Gazi Destanı'nda anlatılmıştır.
Battal Gazi destanında şehrin adı "Mâmûriye" olarak geçer. Battal Gazi, 8. yüzyılda Emevi döneminde yaşamıştı. 11. yüzyılda yazılan Dânişmendnâme'de de Battal Gazi destanına değinilir. Her iki destanda da "Mâmûriye", "Engürî" ve "Engüriyye" adları eş anlamlı kullanılmıştır.
Aynı dönemde Arapça kaynaklarda Ankara Kalesi'nin adı, "Kal'at üs-Selâsil"dir. Arapça Selasil, zincirler (silsilenin çoğulu) demektir, yani kalenin o zamanki adı, "Zincirler Kalesi" anlamına geliyordu. Şehrin kalesinin kapısında bulunan muazzam örme zincirler gündüz kaldırılır, gece bir perde gibi indirilirdi. Kalesinden dolayı şehir de "Beldet üs-Selâsil", yani "zincirler beldesi" olarak anılıyordu. Şehir için "Ma'muriye-i Selâse" (zincirli bayındır yer) adı da kullanılmıştır.
14. yüzyılda Ankara Kalesi hâlâ "Selasil Kalesi" adıyla anılmaktaydı. Kösedağ Muharebesi'nden (1243) sonra Anadolu Moğol hakimiyetine geçmiş, 1290'da "Engürü" şehri, Ahiler tarafından idâre edilmeye başlanmıştı. Ahilerin 1361'de şehri Osmanlı sultanı I. Murad'a teslim etmeleriyle ilgili olarak, Mehmet Neşrî’nin Kitab-ı Cihannüma'sında, ”...Serhaddı Rûm'da, kaleyi selasil'e geldi, imdi oraya Engürü derler, ol diyârın müfsitleri kâm etti, ol vakit Kale-i Engüriyye ahiler elinde idi. Ahiler, istiklâl edüp kaleyi teslim ettiler.” yazar.

Arap istilasını izleyen Türk fetih sürecinde, Bizans adlarına sahip olan küçük veya terk edilmiş şehirlere Türkçe yeni adlar verilmiş (Dorylaion - Eskişehir gibi), büyük şehirlerin adları ise, Türk halk etimolojisine uydurularak korunmuştur (örneğin, Caesareia - Kayseri, Iconium - Konya). Eski Arap coğrafyacıları ve tarihçileri, Ankara'nın eski Yunan telaffuzu olan Anküra'yı Angüra olarak muhafaza etmişlerdir. Bu ad Ankara ve Engürü olarak değişime uğramış, bunlardan sonuncusu Arapça ekiyle Engüriye olarak edebî ve resmî dilde de görülmüştür. Engüriye'yi Anguriya telaffuz edenler olmuştur. Moğol istilasından önce Anguriye isimi de görülür. Bu, Türkçeleşip Ungüri sonra da Ungüriye olmuştur.
12. yüzyılda Türkmenlerin gelmesiyle Batılı kaynaklarda şehir Angora diye anılmaya başlanır. Ankara'ya has olan Ankara keçisi, Ankara kedisi, Ankara tavşanı da, Batı ülkelerinde Angora keçisi, Angora kedisi ve Angora tavşanı olarak bilinir. Angora, ayrıca, Batı dillerinde Ankara tavşanından elde edilen yünün, Rusçada ise Ankara keçisinden elde edilen tiftiğin (moher) adıdır.
Anadolu Selçuklu Devleti'nde, Ankara ismi sikkelerde ilk olarak II. Kılıçarslan'ın oğlu Ankara Meliki Mesud Şah (1095-1156) tarafından kullanılmıştır. 582-600 H. tarihleri arasında Ankara darplı sikkeleri vardır. Daha sonra II. Keyhüsrev 1237-1243 tarihlerinde Ankara darplı sikkeler basmıştır. Son olarak II. Keykavus H. 655 (M. 1257) tarihli Ankara darplı sikke basmıştır. Selçuklu adına başka Ankara darplı sikke basılmamıştır.

1243 Kösedağ Savaşı'nın ardından Moğollar Anadolu'yu istila ettiler. Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Anadolu'nun büyük kısmı İlhanlıların 

Ankara Anlaşması (20 Ekim 1921), TBMM ve Fransız Hükûmeti arasında Türk-Fransız Cephesi'ndeki faaliyetleri durdurmuştur. TBMM yönetimindeki bölgenin güney sınırının taslak olarak belirlenmesine karar verilmiştir, ama asıl politik kararları Lozan Antlaşması'na bırakmıştır.
Doğu sorununda Birleşik Krallık, Yunanistan ve İtalya ile millî menfaatleri uyuşmayan Fransa, Sevr Antlaşması'nın imzalanmasından 3 ay önce Türk-Fransız Cephesi'nde geçici bir mütareke yaparak TBMM ile ikili ilişkilere başlamıştı. Ancak, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisini bir siyasi mevcudiyet olarak kabul etmelerine rağmen Millî Hükûmet'in Fransa ile ilişkileri daha ileri götürmesi mümkün olmamıştı.
Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılması ve Sovyet Rusya ile Ankara Hükûmeti arasında imzalanan Moskova Antlaşması, Türk-Fransız ilişkilerini de olumlu yönde etkiledi. Fransa Cumhuriyeti, eski bakanlarından Henry Franklin-Bouillon'u gayriresmî olarak Ankara'ya gönderdi. 9 Haziran 1921'de Ankara'ya gelen Bouillon, Mustafa Kemal, Dışişleri Bakanı Vekili Yusuf Kemal Bey ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa ile iki hafta kadar devam eden görüşmelerde bulundu. Özellikle, Mustafa Kemal ile Franklen-Buyyon arasında yapılan görüşmelerde esas olarak "Mîsâk-ı Millî" konusu ve yeni Türk Devleti'nin mevcudiyeti ele alındı. Franklen-Buyyon ve Fransa, "Mîsâk-ı Millî"yi ve yeni devletin varlığını anlamalarına rağmen Yunan ileri harekâtının sonucunu ve dolayısıyla Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonucunu görmeden kesin bir teşebbüste bulunmadılar. Nihayet, Zafer, Fransızlar'ın bu tereddütünü ortadan kaldırdı ve iki ülke arasında Ankara Anlaşması imzalandı.
Ankara Anlaşması ile İtilaf Devletleri Cephesi bozulmuş ve yeni Türk Devleti, Fransa tarafından tanınmıştır. Bu anlaşma sonunda Güney Cephesindeki savaş resmen sona ermiş ve Türkiye'nin Güney sınırı belirlenmiştir.
Nihayet bu antlaşma ile Türk millî emellerinin haklılığı ilk defa olarak İtilaf devletlerinden birisi tarafından da resmen haklı görülmüş ve onaylanmıştır. Antlaşmanın imzalanmasını müteakip iki ülke aynı düzeyde temsilcilerini karşılıklı göndererek siyasi ilişkilerine süreklilik kazandırmışlardır. Fakat, bu antlaşma ile Fransa ve Türkiye arasındaki askerî harekât sona ermiş olmasına rağmen, Lozan müzakeresinde Fransa, İtilaf Devletleri safındaki yerini ve durumunu muhafaza etmiştir.

Ankara Spor Salonu, Ankara'nın Ulus semtinde yer alan spor salonu. 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası için yapılmıştır. VIP, loca ve portatif tribünler hariç 10.400 olan kapasite bu etkenlerle 13 bine kadar çıkmaktadır. 2023 yılında AK Parti ve CHP olağan kurultayları da bu spor salonunda yapılmıştır.

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası için Ankara'da yapılan Ankara Arena çok amaçlı spor tesisinin inşaatında toplam 34 bin m³ beton ve 4 bin ton demir kullanılmıştır. İnşaatta 370 işçi günde iki vardiyalı sistemle 18 saat mesai yapmıştır. Çalışmalar 2010 Şubat ayının ilk haftasında toplamda 8 ayda tamamlanmıştır.

Ankara Arena tamamlandıktan sonra ilk olarak 9. Efes Cup ve 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda boy göstermiştir. Basketbol dışında voleybol, tenis, buz hokeyi ve boks gibi spor branşlarının organizasyonlarına da ev sahipliği yapabilmektedir.
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nın tüm maçları bu salonda yapılmıştır.

55 bin m²'lik bir alan üzerine kurulan olan Ankara Arena 1.425'i protokol koltuğu olmak üzere toplam 10.400 seyirci kapasitesine sahiptir.

Ankara'nın şehir merkezinde yer alan tesiste 21 bin m²'lik otopark yer almaktadır. Bu otopark 545'i kapalı olmak üzere toplam 925 araçlık dizayn edilmiştir. Salona otobüs, metro ve dolmuş ile Ankara'nın her yerinden rahatlıkla ulaşılabilmektedir.
Tüm binaya ulaşımı sağlayan merdiven ve farklı kotlarda oluşturulan terasları, açık ve kapalı mekanları ile tesisin kentin sosyal yaşamının bir uzantısı olması amaçlanmıştır. Ayrıca Ankara Arena Spor Kompleksinin sadece spor aktiviteleri ile kullanılan bir tesis olmaktan çıkıp sosyal yaşamın bir parçası olarak kente 365 gün 24 saat hizmet veren bir merkez haline gelmesi planlanmıştır.
Ankara Arena içerisinde spor salonunun yanında; ısınma salonu, sporcu ve hakemler için soyunma odaları, idari ofisler, basın merkezi ve çalışma odaları da yer alıyor. Seyirciler için kafe, büfe, restoran ve mağazalar düşünülürken tesis içerisinde protokol ve VIP için de özel bölümler mevcut. Salonda ayrıca, engelliler için özel otoparklar ayrılmış, ulaşım kolaylığını sağlayacak çözümler ve özel tuvaletler inşa edilmiştir.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin faaliyetlerini denetleyen bir belediye meclisidir. 22 Temmuz 2004 tarihli 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun 13. maddesi uyarınca her ayın ikinci haftası birleşim gerçekleşmektedir.

Meclisin başkanlık divanı üyeleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir;

Mecliste grubu bulunan partilerin grup başkan vekilleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir:

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nda bahsedildiği gibi, her dönem başında yapılan toplantıda üyeler arasından en az beş, en fazla dokuz kişiden oluşan komisyonlar kurulabilir. Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin günümüzde 32 komisyonu bulunmaktadır.

Ankara'da 2024 Türkiye yerel seçimleri sonrasında belirlenen meclis üyeleri, Ankara'nın 25 ilçesine göre aşağıdaki tabloda gösterilmektedir:

Resmî site

Ankara Büyükşehir Belediyesi veya kısaca ABB, Ankara ilinin belediye işlerini yürüten kamu kurumudur. 2019 yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden aday gösterilen ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Mansur Yavaş, mazbatasını 8 Nisan 2019'da alarak göreve başlamıştır.

16 Şubat 1924 tarihinde 417 sayılı yasa ile Ankara Şehremaneti kurulmuştur. Şehremaneti Yasası 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Büyükşehir belediyelerinin kuruluşu, 23 Mart 1984 tarihinde kabul edilen Büyükşehir Belediyelerinin Kuruluşu Hakkındaki 195 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile olmuştur. Daha sonra bu kararname 9 Haziran 1984 tarihinde 3030 sayılı yasa ile değiştirilmiştir.
10 Haziran 2004 tarihinde çıkarılan  5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile belediyelere yeni düzenlemeler gelmiştir. 6 Aralık 2012 tarihinde çıkarılan 6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanuna göre ilin bütün sınırları Ankara Büyükşehir Belediyesi sınırlarına dahil edilmiştir.

27 Mart 1994 tarihinde Büyükşehir Belediye başkanı olarak seçilen Melih Gökçek, 1995 yılında Hitit Güneş Kursu olan belediye logosunu Atakule-cami minaresi ve 3 yıldızlı logoya çevirdi. Bunun üzerine eski CHP Trabzon Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş, Gökçek'in Hitit Güneş Kursu yerine belirlediği Atakule-cami minaresi ve 3 yıldızdan oluşan amblemini yargıya taşıdı. Ankara 2. İdare Mahkemesi, amblemi, “Belediyenin amblem belirleme yetkisi olmadığı" gerekçesiyle iptal etti. Dava, Ankara 3. İdare Mahkemesi'ne taşındı. 3. İdare Mahkemesi, "Ankara’yı temsil etmediği" gerekçesiyle amblemi bu kez esastan iptal etti. İdare Mahkemesi'nin kararında, "amblemde kullanılan simge ve işaretlerin anlamlarının ortalama bir bilinç ile doğrudan çıkarımını olanaklı kılan açıklık ve anlaşılırlık özelliğinin bulunmadığı, kullanılan sembol figürlerin, Ankara'yı tarihsel ve kültürel derinliği ve ağırlığı ile orantılı biçimde tanıtıcı öğe niteliği taşımadığı" belirtildi. Belediyenin, iptal kararının bozulması için Yargıtay 8. Dairesi'ne başvurusu reddedildi. Belediye, bunun üzerine karar düzeltme yöntemiyle kararın bozulmasını istedi, ancak Danıştay 8. Daire de belediyeyi haksız buldu. Danıştay 8. Daire, karar düzeltmeyi 4'e karşı 1 oyla reddetti. Rahmi Kumaş'ın, Melih Gökçek'in Atakule-cami minareli amblemin yıldız sayısını 25 Temmuz 2011'de, 3'ten 5'e çıkararak belirlediği yeni logoya ilişkin açtığı dava ise hala devam ediyor.

Kullanımdaki mevcut amblemde Atakule'ye eklenmiş iki minare ile hilâl ve beş yıldız yer almaktadır. Amblem kentin dönüşümünde temel etken olan cumhuriyetin çağdaş uygarlığı temel alan felsefesi ve dayandığı değerlere işaret etmektedir.

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi ve Ankara Büyükşehir Belediye Encümeni olmak üzere üç ana gruba ayrılır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin 32 daire başkanlığı ve dört denetleyici ve düzenleyici kurumu bulunmaktadır.

Bunun dışında Etik Komisyonu olmak üzere bir komisyon bulunmaktadır.

Ankara Büyükşehir Zabıtası (tam adıyla Ankara Büyükşehir Belediyesi Zabıta Teşkilatı), belediye hizmetlerinin icra ve denetiminden sorumlu olarak görevlendirilmiş teşkilattır.
1845 yılında genel kolluk işleriyle görevlendirilmek üzere kurulan Zaptiye Teşkilatı (Jandarma-Zabıta) Ankara'da da belediye hizmetlerinin uygulanması ve denetiminden de sorumlu olmuşlardır. 1924 yılında 417 Sayılı Kanun ile belediye zabıta hizmetlerinin polis teşkilatınca yürütülmesine karar verilmiştir. Daha sonra 1580 Sayılı Belediyeler Yasası'na göre Emniyet 4. Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen zabıta hizmetlerini yeni kurulacak ayrı bir teşkilat ile yürütülmesi kararlaştırılmıştır. Ankara Belediyesi Zabıtası 15 Temmuz 1949 tarihli 9642 sayılı karar ile Polis Teşkilatı'ndan kaldırılan bu sorumluluk dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından onanmasıyla, dönemin belediye başkanı Ragıp Tüzün tarafından kurulan zabıta teşkilatına verilmiştir. 7 Kasım 1949 tarihli belediye meclisi oturumunda teşkilat kurulması kararı çıkarılmış ve teşkilat 1 Ocak 1950 itibarıyla göreve başlamıştır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin 16 anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise ASKİ ve EGO olmak üzere iki kuruluşu bulunmaktadır.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin faaliyetleriyle ilgili kararları almak için oluşturulan bir organdır. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun 13. maddesine göre her ayın ikinci haftası birleşim gerçekleşmektedir.

Belediyenin mevcut 3, kullanılan 2 binası vardır. Tandoğan, Kızılay, Ulus ve Varlık'taki binalar, eski terminal alanında yapılan belediyeye ait 23 katlı yeni yapının bitmesiyle 2009 yılında kullanımdan çıkarılmıştır. Tandoğan Meydanı ve Atatürk Kültür Merkezi arasındaki Ankara Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası 23 katlı olup 2008 yılı sonunda hizmete girmiştir. Zabıta, İtfaiye ve Çevre Koruma Daire Başkanlıkları hariç tüm birimler yeni binaya toplanmıştır.

Resmî site

Esenboğa Havalimanı (IATA: ESB, ICAO: LTAC), Türkiye'nin başkenti Ankara'ya ve Kırıkkale'ye hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Ankara şehir merkezinin 25 km kuzeydoğusunda, Çubuk ve Akyurt ilçe sınırları içindedir. Kırıkkale şehir merkezinin ise 94 km kuzeybatısındadır. 1955 yılında hizmete girdi. Havalimanının sahibi Devlet Hava Meydanları İşletmesi iken işletmecisi TAV Havalimanları'dır.
Türkiye'nin iç ve dış hatları bir arada bulunduran ilk havalimanı olan Esenboğa, yolcu trafiği açısından ülkenin en büyük dördüncü havalimanıdır. Uluslararası Havalimanları Konseyi –Avrupa (ACI-Europe) 2009'da Ankara Esenboğa Havalimanı'nı, “5-10 milyon yolcu” kategorisinde "en iyi havalimanı" seçmiştir.
Esenboğa Havalimanı, Newsweek Türkiye dergisinin 100. sayısında yayınladığı "Türkiye'de Umut Veren 100 Şey" listesinde 22. sırada yer almıştır.

Ankara'dan sivil amaçlı ilk uçuşlar İstanbul'a gerçekleştirildi. 1933'te küçük bir filoyla ilk düzenli hava yolu oluştu. Sivil havacılık çalışmalarının yoğunlaşmasıyla birlikte Ankara'da yeni bir havaalanı oluşturulmasına karar verildi ve bunun için şehrin batısında bulunan Etimesgut bölgesi seçildi. Güvercinlik Havalimanı'nda yapılan iyileştirme ve geliştirme çalışmalarının ardındansa Etimesgut askerî kullanım için ayrıldı; sivil uçuşlar tekrar buraya kaydırıldı.
Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından Ankara'nın yeniden planlanması gündeme gelmiş; 1927'de bu amaçla bir uluslararası yarışma açılmıştır. Yarışmayı kazanan Hermann Jansen'in planında havaalanı bugünkü Anadolu (eski adıyla Tandoğan) meydanının bulunduğu alanda yer almaktadır.

12 Şubat 1947'de Devlet Hava Yolları ilk dış seferini Güvercinlik-Atina arasında gerçekleştirmiştir. Türkiye'nin 1944 Chicago Sivil Havacılık Sözleşmesi'ni imzalamasının ardından, İstanbul Yeşilköy'le birlikte Ankara'da da uluslararası bir havalimanı inşa edilmesi kararlaştırılmıştır. Bunun için Bayındırlık Bakanlığı tarafından yetkilendirilen Amerikan Westinghouse-IG White firmaları 1951 yılında başladıkları Esenboğa Havalimanı inşaatını 1955'te tamamlamıştır.
03R-21L pisti ilk yapıldığında 2752x60 boyutlarındadır. Hâlen kullanılmakta olan büyük uçak hangarı 1954'te, teknik blok, kule ve yolcu hizmetlerinin müşterek verildiği terminal binası 1958'de tamamlandı.

Takip eden yıllarda Esenboğa Havalimanı'nda ihtiyaca uygun olarak teknik iyileştirme geliştirme çalışmaları yapıldı. Akköprü VOR (VHF omnidirectional radio range) istasyonu 1960'ta açılmış, altı yıl sonra kule ve teknik hizmetlerin terminalden ayrılmasıyla Çubuk VOR binası da devreye girdi. Tamir atölyeleri, idari binalar, depolar ve uçak hangarları da eklenerek havalimanı büyümeye devam etti. İlk dönemde hava trafik kontrolörlerine de Esenboğa'daki DHMİ Havacılık Okulu'nda eğitim veriliyordu.

Artan yolcu trafiğine cevap verebilmek için iç hatlar terminali ayrılarak yeni bir bina inşa edildi ve 1984'te faaliyete girdi. Ertesi yıl paralel 3752x45 metre boyutlarındaki 03L-21R pisti kullanıma açıldı. Ayrıca yabancı devlet ve hükûmet başkanlarıyla uluslararası heyetlerin ağırlandığı konukevi de 1982'de tamamlandı.
Esenboğa Havalimanı'nda geliştirme çalışmaları 1990'larda da hızlanarak sürdü. 1994'te dış hatlar charter terminali devreye alındı. Yeni bir teknik blok ve kule, itfaiye binası, arıtma tesisi gibi ilaveler yapıldı.

Yapılan tüm geliştirme çalışmalarına karşın artan trafiğe cevap veremeyen Esenboğa Havalimanı'nın tamamen yenilenmesi için bir mimari proje yarışması düzenlenerek birinci seçilen tasarımın hayata geçirilmesi için 23 Ocak 2004'te ihaleye gidildi. Yap-işlet-devret projesi olarak planlanan ihaleyi TAV 15 yıl 8 ay işletme süresiyle kazandı. Planlanandan bir yıl önce bitirilen yeni terminal, otopark ve bağlı birimler 16 Ekim 2006'da hizmete girdi.

Ankara Esenboğa Havalimanı, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü'nün (ICAO) yaptığı sınıflandırmaya göre CAT III niteliklerine sahip olup meteorolojik koşulların kötü olduğu zamanlarda bile uçak iniş-kalkışına imkân verebilecek düzeydedir. NASA'nın uzay mekiği programındaki olası bir acil iniş yeri olmuştur.
TAV Havalimanları Mayıs 2023'e kadar havalimanının işletme hakkını elinde tutmaktadır.

Esenboğa Havalimanı, 2020'de Airports Council International tarafından Avrupa'daki en iyi 15-25 milyon yolcu kapasiteli havalimanlarından biri seçildi.
19 Ocak 2026
Esenboğa Havalimanı, 3. Pisti ve yeni kontrol kulesi açıldı. 3.750 metre uzunluğunda ve 75 metre genişliğindeki 03R/21L pisti hizmete sunuldu ve eski pist  03C/21C olarak değiştirildi. Bunun yanı sıra 77 metrelik yeni kontrol kulesi kullanıma açıldı.

Esenboğa Havalimanı, DHMİ tarafından 1998'de açılan bir mimari yarışmayla tasarlandı. Yarışmayı mimarlar Ercan Çoban, Ahmet Yertutan, Suzan Esirgen ve Süleyman Bayrak'ın projesi kazandı. Mimar Çoban, yaklaşımlarını "Biz bu arada yolcuyu biraz rahatlatmak istedik. Bu nedenle yaptığımız projede bir kere olabildiğince gün ışığı kullandık. Olabildiğince bu karmaşık işlemleri çok rahat algılanabilir kılmaya çalıştık. Kimsenin kafası karışmadan kapıdan giriyor, karşısında check-in bankoları sonra köprüden geçiyor ve kapılara ulaşıyor. Olabildiğince dingin ve basit” şeklinde özetledi.

Ankara Esenboğa Havalimanı, Türkiye'nin ilk iç ve dış hatları bir arada olan havalimanıdır. Toplam 182 bin metrekareyle ülkenin en büyük dördüncü terminal alanına sahip havalimanı konumundadır. 18 yolcu köprüsü, 18 pasaport gişesi ve dokuz bagaj bantı bulunmaktadır. Toplam 10 milyon yolcu/yıllık kapasiteye sahip terminal binasında 130 check-in kontuarı, dört adet CIP ve bir adet VIP salonu bulunuyor.

Çok sayıda şirket Esenboğa Havalimanı'ndan kargo hizmeti vermektedir.

508 metrekare alanda hizmet veren Ankara Esenboğa Havalimanı Genel Havacılık Terminali Ocak 2012'de açıldı. Terminalde iç ve dış hatlara seyahat edecek yolcuların güvenlik, gümrük, pasaport işlemleri en hızlı şekilde yapılabiliyor. Terminal Çubuk Yolu, Özel Hangarlar Bölgesi 5 no'lu apronda bulunuyor. İç Hatlar ve Dış Hatlar için ayrılmış iki ayrı salon bulunan terminal TAV tarafından yapıldı ve işletiliyor.

Esenboğa Havalimanı kompleksi içerisinde 17 bin metrekare kapalı alana sahip bir simülatör binası ve eğitim merkezi bulunuyor. 1997'de başlayan ve 2002'de sonuçlanan çalışmalar çerçevesinde en üst düzeyde hava trafik kontrol eğitimi verilecek bir tesis oluşturuldu. Binada ATC simülatörünün yanı sıra elektronik, güvenlik ve bilgisayar amaçlı 11 adet sınıf bulunuyor. 360 derecelik kule simülatörü 3-boyut destekli görüntü özelliğine sahip ve yaklaşma/yol kontrol simülatörüne entegre çalışarak üst düzeyde gerçekçi bir eğitim sistemi ortaya çıkarıyor. Bu özellik kule ve yol yaklaşma arasındaki tüm koordinasyon çalışmalarının simüle edilmesine imkân tanıyor. Esenboğa, İstanbul, Antalya, Adnan Menderes, Dalaman havalimanlarının bire bir, Van Ferit Melen ve Diyarbakır meydanlarının da temel olmak üzere yedi havalimanı görüntüleri simülatör veri tabanında bulunuyor.

2006'da yeni terminalin hizmete girmesinin ardından eski A terminali yıkılarak yerine THY Teknik tarafından uçak hangarı inşa edildi. Hangar binasının toplam kapalı alanı yaklaşık 7 bin metrekaredir. B terminali de PTT tarafından kargo hizmeti vermek üzere kullanılmaktadır.

Havalimanı içerisinde ayrı bir bina olan Büyük Şeref Salonu, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı ve bakanları ile yabancı ülke başkanlarının karşılandığı ve uğurlandığı yerdir. Yakınında ayrıca 2016'da açılan bir cami yer almaktadır.

13 Kasım 2025 itibarıyla havalimanından uçuş icra eden havayolları ve güncel destinasyonlar tablodaki gibidir:

442-A ve 442-K Havalimanı-AŞTİ-Kızılay hattında 10 Yıllık anlaşma ile Ego'dan Belko Air adlı Belediye Şirketine verilen yetkiye göre belediye otobüsleri şehir merkezinden kalkarak havalimanındaki dış ve iç hatlara götürmektedir.

Yeni Ankara Esenboğa Taksiciler Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi 1986'dan bu yana havalimanında hizmet vermektedir. Kooperatif bünyesinde 90 taksi ve 200 personel bulunmaktadır.

16 Ocak 1983'te, THY'nin İstanbul-Ankara seferini yapan Boeing 727 tipi Afyon isimli uçağı Ankara'da sis ve kar yağışı nedeniyle piste 50 metre kala çakıldı. 60 yolcudan 47'si öldü.
30 Mart 1998'de, Lefkoşa-Ankara seferini yapan Kıbrıs Türk Hava Yolları'na ait yolcu uçağı, el bombası şeklindeki çakmakla Mehmet Ertürk tarafından kaçırıldı. Uçak Ankara'ya indirildi. Mehmet Ertürk yakalandı.
10 Nisan 2007'de, Diyarbakır-İstanbul seferini yapan Pegasus Havayollarına ait uçak, üzerinde bomba olduğunu söyleyen bir kişi tarafından kaçırılmak istendi. Tahran'a gitmek istediğini belirten Mehmet Gökşingöl, uçağın Esenboğa Havalimanına indirilmesinin ardından yaklaşık 40 dakika sonra teslim oldu.

 OpenStreetMap'te Ankara Esenboğa Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  

Esenboğa Havalimanı 15 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Etnografya Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunmaktadır. Kurtuluş Savaşı'nda cuma namazlarının kılındığı eski adı Namazgâh Tepesi olan yerde kuruldu. Önceleri Arkeoloji Müzesi olarak kullanılması düşünülmüş, sonra Resim Heykel Müzesi olmasına karar verilmiş, açılış töreninden sonra bugünkü işlevine kavuşmuştur.

Bina, Cumhuriyet döneminin önemli mimarlarından biri olan Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından yapılmıştır. Bina müteahhidi ise Nafiz Bey'dir. Bina dikdörtgen planlı olup tek kubbelidir. Yapının taş duvarları küfeki taşı ile kaplanmıştır. Alınlık kısmı mermer olup üzerleri oyma ile süslüdür.
Binaya 28 basamaklı bir merdivenle çıkılır. Kapıdan girilince kubbe altı holüne ve buradan da iç avlu denilen sütunlu kısma geçilir. Buranın ortasına mermer bir havuz yapılmış, çatı kısmı açık bırakılmıştır. Daha sonra bu iç avlu Atatürk'e geçici kabir olarak ayrıldığında, havuz bahçeye nakledilerek çatısı kapatılmıştır. Atatürk'ün naaşı, 10 Kasım 1953'te buradan Anıtkabir'e nakledilirken törende Türk gençliği adına Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni S. Eriş Ülger okudu.. İç avlunun etrafında simetrik olarak büyüklü küçüklü salonlar yer almaktadır. İdare kısmı müzeye bitişik olup iki katlıdır.
Müze önünde at üstünde duran bronz Atatürk Heykeli 1927'de Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından İtalyan sanatkâr Pietro Canonica'ya yaptırılmıştır.

Etnografya Müzesi, Türk sanatının Selçuklu devrinden zamanımıza kadar devam eden örneklerinin sergilendiği bir müzedir.
Anadolu'nun çeşitli yörelerinden derlenmiş halk giysileri, süs eşyaları, ayakkabı, takunya örnekleri, Sivas yöresi kadın ve erkek çorapları çeşitli keseler, oyalar, çevreler, uçkurlar, peşkirler, bohçalar, yatak örtüleri, gelin kıyafetleri, damat tıraş takımları eski geleneksel Türk sanatının birer temsilcileridir.
Türklere özgü teknik malzeme ve desenlerle kendi içinde halı dokuma merkezlerinden Uşak, Gördes, Bergama, Kula, Milas, Ladik, Karaman, Niğde, Kırşehir yörelerine ait halı ve kilim koleksiyonu vardır.
Anadolu maden sanatının güzel örnekleri arasında XV. yüzyıldan kalma Memlük kazanları, Osmanlı şerbet kazanları, güğüm leğen, sini, kahve tepsisi, sahanlar, taslar, mum makasları vb. çeşitli madeni eserler vardır.
Osmanlı Devri yayları, okları, çakmaklı tabancalar, tüfekler,kılıç,yatağanlar ve atlas kumaş üzerine işlenmiş üzerinde Sultan II. Mahmud'un tuğrası bulunan bir Osmanlı Devleti arması müzede sergilenir.
Türk çini porselenleri ve Kütahya porselenleri, tasavvuf ve tarikat ile ilgili eşyalar, Türk yazı sanatının güzel örneklerinden levhalar bulunmaktadır.
Türk ağaç işçiliğinin en güzel örneklerinden, Selçuklu Sultanı III. Keyhüsrev'in tahtı (13. yüzyıl), Ahi Şerafettin Sandukası (14. yüzyıl), Nevşehir Ürgüp'ün Damsa Köyü Taşhur Paşa Camii mihrabı (12. yüzyıl), Siirt Ulu Camii Mimberi (12. yüzyıl) Merzifon Çelebi Sultan Medresesi Kapısı (15. yüzyıl) müzemizin önemli eserlerindendir.
VII. Dönem TBMM üyesi Besim Atalay'ın müzeye armağan ettiği koleksiyonu çeşitli devirlere ait Türk sanat tarihlerini içermektedir.
Müzede özellikle Anadolu etnografya ve folkloru, sanat tarihi ile ilgili eserleri içeren bir ihtisas kütüphanesi bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Ankara Etnografya Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Ankara Etnografya Müzesi resmi sitesi* 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Kalesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan tarihî bir kale. Ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte MÖ 5. yüzyıl başında Galatların Ankara'ya yerleşmeleri sırasında kalenin var olduğu bilinmektedir. Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar dönemlerinde birçok kez onarımdan geçmiştir. Ankara Kalesi dışarıdan görünümüne göre daha büyüktür. Her yıl çeşitli festivallere de ev sahipliği yapmaktadır.

Kale tarih içinde çeşitli dönemler yaşamıştır. MÖ 2. yüzyıl başında Romalıların Galatya'yı işgalinden sonra kent büyüyerek kale dışına taştı. Roma İmparatoru Caracalla MS 217'de kalenin surlarını onarttı. MS 222 - 260 arasında İmparator Alexander Severus, Perslere yenilince kale kısmen tahrip edildi. 7. yüzyılın 2. yarısından sonra Romalılar kaleyi onarmaya başladı. Bizans döneminde İmparator II. Justinianos MS 668'de dış kaleyi yaptırmıştır, İmparator III. Leon 740'ta kale duvarlarını onarırken iç kale surlarını yükseltmiştir. Bunun ardından İmparator I. Nikiforos 805'te, İmparator I. Basileios 869'da bu kaleyi onarmıştır. Kale 1073 yılında Selçuklu Hanedanı'nın eline geçmiştir. 1101 yılında Haçlılarca ele geçirilen kale 1227 yılında tekrar Selçuklu Hanedanı'nın hakimiyetine girmiştir. I. Alâeddin Keykubad kaleyi yeniden onartmış, 1249'da ise II. İzzeddin Keykavus kaleye yeni ilaveler yapmıştır. Osmanlı döneminde 1832'de Kavalalı İbrahim Paşa tarafından onarımdan geçirilmiş, kalenin dış duvarları genişletilmiştir.

Kalenin yerden yüksekliği 110 m'dir. Tepenin yüksek bölümünü kaplayan iç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşur. Dış kalenin 20'ye yakın kulesi vardır. Dış kale eski Ankara şehrini çevirir. İç kale yaklaşık 43.000 m²lik bir yer kaplar. 14–16 m yüksekliğindeki duvarların üstünde çoğu 5 köşeli 42 kule vardır. Dış surları kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık 350 m, batı-doğu doğrultusunda ise 180 m boyunca uzanır. İç kalenin güney ve batı duvarları bir dik açı oluşturur. Doğu duvarı tepenin girinti çıkıntılarını izler. Kuzey yamaç ise farklı tekniklerle yapılmış duvarlarla korunur. Koruma düzeninin en ilgi çekici yanı; doğu, batı ve güney duvarları boyunca 15–20 m'de bir yer alan 42 tane beşgen burçtur. Dış kale ile iç kale, doğuda Doğukalesi'nde batıda hatip çayına bakan yamaçta birleşir. İç kalenin güneydoğu köşesinde ise kalenin en yüksek yeri olan Akkale yer alır. Dört katlı olan iç kale Ankara taşından ve toplama taşlarla yapılmıştır. İç kalenin iki büyük kapısı vardır. Biri dış kapı, diğeri ise hisar kapısı adını taşır. Kapı üzerinde bir de İlhanlılara ait kitabe bulunur. Kuzeybatı kısmında Selçuklu Hanedanı'nın yaptırdığını gösteren bir yazı bulunmaktadır. Duvarların alt bölümü mermer ve bazalttan yapılmıştır, üst kesimlerine doğru bloklar arasında tuğla bölümlerin büyük ölçüde zarar görmesine karşın, iç kale bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. 8 ve 9. yüzyılda kent istilalara uğrayınca, kaleyi hızla onarmak için, o sıralarda yıkıntı hâlinde olan Roma anıtlarının mermer blokları, sütun başlıkları, su yollarının mermer olukları kullanılmıştır. Kale yapısında rastlanan heykel, lahit, sütun başlıkları kalenin yapımı ve onarımında etrafta bulunan malzemelerden yararlanıldığını göstermektedir.

 Wikimedia Commons'ta Ankara Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ankara Kalesi tarihçe 2 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Muharebesi, farklı kaynaklara göre 20 veya 28 Temmuz 1402'de Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası'nda, Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında gerçekleşen muharebedir. Timur İmparatorluğunun kesin zaferiyle sonuçlanan muharebe sonrasında, Osmanlı Padişahı I. Bayezid Timurlulara esir düşmüş ve devlet, Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık hükümdarsız bir döneme girmiştir.
I. Murad'ın yerine 1389'da Osmanlı padişahı olan I. Bayezid ilk olarak ayaklanan Anadolu beyliklerini egemenliği altına aldı ve 1391'de Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesinde Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1397 sonbaharında Karamanlılara karşı Akçay Muharebesi'ni kazandı. I. Bayezid 1399'da Malatya'yı Memlûklerden aldı. 1370 yılında Timur'un başına geçtiği Türk-Moğol devleti Timur İmparatorluğu ise Mâverâünnehir'de dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı alan Timur, sonrasında Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirdi. 1391 ve 1395'te olmak üzere iki kez Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. Timur 1399 yılında Hindistan Seferi ile Hindistan'ın kuzeyini kontrolü altına aldı. Ardından batıya yönelerek Bağdat'ı aldı ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte I. Bayezid'e sığındı. Timur, Azerbaycan bölgesini verdiği oğlu Miranşah'ın akıl sağlığının bozulması ve karışıklıklar çıkması nedeniyle yedi yıl harbi olarak adlandırılan üçüncü batı seferine çıktı.
1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği esnada Anadolu beyleri kendisine sığındı ve Bayezid tarafından alınan topraklarının geri verilmesini talep etti. Timur, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i siyasi vaatler ile kendi safına çekti. I. Bayezid ise Mutahharten'e tekrar kendisine tâbi olmasını ve vergisini vermesini istedi. Timur ise Bayezid'e Haçlılar ile savaşması nedeniyle saldırmadığını, haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını tembihledi. Bayezid ise Timur'a; "önceden beri onunla muharebe yapmak istediğini ve gelmediği takdirde kendisinin onun üzerine gideceğini" söyleyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Timur, Sivas Kalesi'ni ele geçirmesinin ardından Suriye tarafına hareket etti. Bayezid ise bu esnada Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri alırken Mutahharten'in ailesini tutsak etti. Timur, Bayezid'den Kemah ve çevresini teslim etmesini, şehzadelerinden birisini kendisine rehin vermesini, kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını geri vermesini ve Kara Yusuf ile ailesinin teslim edilmesini talep ederken Bayezid bu istekleri reddetti. Timur, 1402 yılında tekrar Kemah Kalesi'ni ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı elçileri tarafından Bayezid'in diplomatik teamüllere uymayan hakaret içerikli mektubu getirildi. Timur mektubu okuduktan sonra elçilere: "Bayezid'e verdiği nasihatlerin fayda etmediğini ve taleplerini yerine getirmeyen Bayezid'in sabırla bekleyerek intikamına hazır olmasını" tembihleyen bir konuşma yaptı. Timur, şart koştuğu taleplerinden vazgeçmedi ve Bayezid'in ordusuyla harekete geçtiğini öğrenince muharebe kararı aldı.
İki ordu Çubuk Ovası'nda, 20 veya 28 Temmuz günü muharebe düzenini aldı. Farklı kaynakların belirttiğine göre; Timur'un 140.000-800.000, Bayezid'in ise 70.000-300.000 aralığında askerden oluşan ordusu mevcuttu. Timur İmparatorluğu'nun, Osmanlı ordusunun sol cenahına ok saldırısıyla yaptığı ilk saldırıyı Rumeli tımarlı sipahileri püskürttü. Muharebe başında Osmanlı ordusunun sol cenahında yer alan Kara Tatarlar, muharebe esnasında saf değiştirerek Timur tarafına geçtiler. Daha sonra Anadolu beylerine bağlı eyalet askerleri de saf değiştirdiler. Her iki cenahını kaybeden Osmanlı ordusu, kalan kuvvetlerini merkezde birleştirerek tek bir tümen hâline geldi. Osmanlı ordusunda Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve İsa Çelebi kuvvetleriyle birlikte muharebe alanını terk ettiler. Bayezid kalan kuvvetleriyle düşman çemberini yararak, muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Mahmutoğlan'a ulaştı ancak burada atının tökezleyip düşmesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir alındı.
Muharebenin ardından Osmanlıların elindeki birçok şehir Timur ordusu tarafından yağmalanırken Bayezid'in Bursa'daki ailesi esir alındı. Bayezid, 8 Mart 1403'te Akşehir'de öldü. Timur, Bayezid'in ele geçirdiği topraklarını Anadolu beylerine iade etti ve Anadolu'daki siyasi birlik bozuldu. Kalan topraklar Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı. Böylece Osmanlı Devleti, Fetret Devri olarak adlandırılan ve 1413 yılına kadar süren bir iktidar boşluğu dönemine girdi. Devletin sınırları; Çorum, Amasya ve Tokat hariç, Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına kadar küçüldü. Timur'un Anadolu ve civar yerlere yaptığı seferler nedeniyle Anadolu'daki ticaret akışı bozuldu. Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini ele geçirdi. Anadolu'nun demografik yapısı kısmen değişirken, buradaki insan nüfusu Rumeli ve Balkanlara göç etti.

Osmanlı Padişahı I. Murad'ın 1389'daki ölümünün ardından yerine geçen I. Bayezid, ilk olarak yeniden ayaklanan Anadolu beyliklerini bir yıl içinde kendi ülkesinin topraklarına kattı. Anadolu'daki birliği sağladıktan sonra 1391 yılında Bizans İmparatorluğunun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Macaristan Kralı Sigismund yönetiminde, Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu mağlup etti. Ertesi sene 1397 yılının sonbaharında Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucunda Konya, Niğde, Aksaray, Karaman ve Develi; Osmanlı Devleti'nin eline geçti. 1398'de ise Sivas ve çevresini kontrol eden Kadı Burhâneddin'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Amasya da Osmanlı egemenliğine girdi.
1399'da Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesiyle birlikte, yerine çocuk yaştaki Ferec'in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya'yı Memlûklerden aldı. Dulkadiroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlıların eline geçti. Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları böylece Fırat boylarına dayandı. I. Bayezid daha sonra yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezî yapı kurmaya girişti. Bu amaçla Balkanların Hristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Anadolu beyliklerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.
Aynı dönemde Mâverâünnehir'de Timur'un başında olduğu başka bir Türk-Moğol devleti de bulunduğu bölgede topraklarını genişletiyordu. 1370 yılında devletin başına geçen Timur ilk olarak civar yerlerde dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı ele geçirdi. Daha sonra Azerbaycan ve Irak'ı aldı. 1391'de Kunduzca Muharebesinde Toktamış Han yönetimindeki Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. 1395'teki Terek Muharebesinde bir kez daha Altın Orda ordusunu yenilgiye uğratarak onların Rusya üzerindeki hâkimiyetine son verdi. Timur, daha sonra doğuya yöneldi ve 1399 yılında Hindistan seferi sonunda Kuzey Hindistan'ın tamamını ele geçirdi. Bu seferin ardından tekrar batıya yönelerek Bağdat'ı ele geçirdi ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte Anadolu'ya geçerek I. Bayezid'e sığındı.
Mısır'daki Memlûk Devleti ise Timur'un baskıları sonucu ismen Timur'a tâbi olduklarını bildirdi. İran'ı hâkimiyeti altına alan Timur, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların vârisi olarak Anadolu'da kendi hâkimiyetini sağlamak amacındaydı. Asıl amacı hiçbir zaman yeni ve sürekli bir devlet kurmak olmayan, bunun aksine ganimet ve ün kazanmayı ve kendisine karşı yapılan hakaret ile meydan okumaya karşılık vermeyi amaçlayan Timur, Osmanlı Devleti'ni kontrolü altına almayı amaçlamaktaydı.

Timur, Azerbaycan valiliğine atadığı oğlu Miranşah'ın asayişi sağlayamaması, hakkında şikâyetler gelmesi ve bu bölgede karışıklıklar çıkması nedeniyle, Hindistan seferinin ardından Eylül 1399'da çıktığı "Yedi Yıl Harbi" olarak da adlandırılan üçüncü Batı seferinde; Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ı ele geçirdi. Ankara Muharebesi öncesinde kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti Timur'a mağlup oldu ve böylece Osmanlı Devleti muhtemel iş birliği yapacağı devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. 1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği zaman Germiyanoğlu II. Yakub Bey, Menteşeoğlu İlyas Bey, Aydınoğlu İsa Bey ve Saruhanoğlu Hızır Şah gibi eski Anadolu beyleri kendisine iltica ederek Bayezid tarafından ele geçirilen topraklarının geri verilmesini talep ettiler. Timur, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i isyan etmeleri ve Osmanlı iktidarını zayıflatmaları için kendi safına çekerek birtakım siyasi vaatlerde bulundu. Bunun yanında Timur'un hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir de Bayezid'e sığındı.
Bayezid, Timur'a itaatini bildiren Mutahharten'e yolladığı mektupla kendisine tâbi olarak vergisini göndermesini istese de bunu reddeden Mutahharten, durumu Timur'a bildirdi. Timur ise buna cevaben tehditkâr ve nasihatvari bir mektup yolladı. Mektupta özetle; "Osmanlıların Avrupa sınırında Hristiyanlarla savaşmaları nedeniyle onlara saldırmadığını, böyle bir savaşın Müslümanların aleyhine olacağını" ve "Bayezid'in haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını" ifade etti. Bu mektuba Bayezid, "Seninle ne zamandan beri muharebe etmek isterdim, şimdi bunu fiile çıkarmaya azmettim; eğer sen benim üzerime gelmezsen ben sana karşı Tebriz ve Sultaniye'ye geliyorum." sözleriyle yanıt verdi.
Bayezid'in cevabı üzerine Timur, ordusunu toplayarak Sivas'a doğru hareket etti ve Sivas Kalesi'ni ele geçirdikten sonra kaleyi yakıp yıktırdı. Teslim olanları bırakmasının ardından, 4.000 sipahiyi kendisine karşı koydukları gerekçesiyle öldürttü. Devamında ise önce Malatya, Kâhta ve civar yerleri; ardından Antep, Halep ve Şam'ı; sonrasında ise Mardin ve üçüncü kez Bağdat'ı ele g

Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinin Ulus semtinde, Namazgâh tepesinde  bulunan sanat müzesi ve kültür merkezi.
6 Nisan 1980 tarihinde hizmete giren müze, 1927'de “Türk Ocakları Merkez Binası” olarak inşa edilmiş olan ve I. Ulusal Mimarlık Akımının en güzel örneklerinden  kabul edilen tarihi binada yer alır. Cumhuriyet öncesi ve sonrası Türk plastik sanatının tarihinin oluşum ve gelişim dönemlerini yansıtan sanat eserlerini içeren zengin bir koleksiyona sahiptir. Müzede  Osman Hamdi Bey'den Abdülmecid Efendi'ye, Şeker Ahmet Paşa'dan Fikret Mualla'ya, Şevket Dağ'dan Şefik Bursalı, İbrahim Çallı, Abidin Dino'ya çok sayıda sanatçının orijinal eserleri sergilenmektedir.
Müze binasında, operet temsilleri için uygun bir sahne mevcuttur. Ankara'nın ilk Kültür ve Sanat Salonu olarak hizmet veren bu sahne, günümüzde hem Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin operet temsilleri için hem de diğer sanat kurumları ve özel sanat topluluklarının konserleri ile kültürel amaçlı kongre, panel ve konferanslar için kullanılmaktadır.

Müze binası olarak hizmet veren tarihi yapı, Ankara'daki büyük kamu binasından dördüncü yapıtıdır. Türk Ocağı binası olarak inşa edilen bu yapı için 1924 yılında devrin tanınmış mimarlarından teklifler istenmişti. Mimar Arif Hikmet Bey'in çizdiği suluboya resmin  Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından beğenilmesiyle proje  onaylandı ve binanın inşaatı 21 Mart 1927'de başladı.
Mustafa Kemal, binada Türk süslemelerinin kullanılmasını istemiş ve yalnızca Türk işçilerinin çalışmasını emretmişti. Mimar Koyunoğlu mezartaşı ustalarını toplayarak ve Marmara adasından mermer getirerek 1930 yılı Nisanında binanın inşaatını tamamladı. İnşaatta mermer ustası Hüseyin Avni, maden ustası Hakkı, taşçı ustası Baki ve Ankaralı Hüseyin Efendiler çalıştı. 23 Nisan 1930'da binanın açılışı yapıldı.
Türk Ocakları merkez binası, 1931 yılı başlarında Türk Ocaklarının kapanmasından sonra 10 Haziran 1931 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi)'ne devredildi.

Yapı, 1932 yılında Ankara Halkevi olarak hizmet vermeye başladı. Türk motifleriyle süslü, gül ağacından yapılmış 500 koltuklu, localı bir salona sahip olan bina, Ankara Halkevi olarak kullanıldığı dönemde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk operalarının sahnelenmesi Özsoy Operası, 19 Haziran 1934; Taş Bebek Operası, 27 Aralık 1934); ilk dil ve tarih kurultayları (I. Türk Tarih Kongresi, 2 Temmuz 1932; I. Türk Dili Kurultayı, 26 eylül-5 Ekim 1932) gibi önemli etkinliklere ev sahipliği yaptı.

1952 yılında Halkevleri'nin kapatılması üzerine bina hazineye devredilmiş, kullanma yetkisi ise yeniden açılan Türk Ocakları'na verilmiştir.
1952-1961 yılları arasında binada, Türk Ocakları Derneği'nin düzenlediği etkinliklerin yanında Devlet Tiyatroları'nın temsilleri ve Ankara Belediyesi'nin nikâh hizmetleri verildi. Bina 1961 yılında Millî Eğitim, 1965'te Köy İşleri, 1971'de Millî Savunma Bakanlıkları'na, 1972'de yeniden Millî Eğitim Bakanlığı'na verilmiş; Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu haline getirilmiştir. Bütün bu el değiştirmeler sırasında çok yıpranan binada tarihsel eşyalarının bir bölümü tahrip edildi; salonun locaları söküldü, sahne kullanılmaz duruma geldi.

Bina 1975 yılında Kültür Bakanlığı'na devredildi ve müze haline getirilmesi için çalışmalar başladı. 1985 yılında Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla bina orijinal şekline uygun olarak restore edilmeye başlandı, locaları ve süslemeleri 1930 yılındaki şeklini alarak sahnesi kullanılır duruma getirildi. Böylece müze işlevinin yanı sıra kültür merkezi işlevini de kazandı. Salonun kapasitesi orijinal olarak 468 olup son yıllarda 426 koltuk bulunmaktadır. Gerek Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün gösterileri gerekse diğer kuruluşların aktiviteleri için sıklıkla kullanılmaktadır.

Müzede Daimi sergilerin teşhir edildiği 6 salon mevcuttur. Bu salonlarda 750 kadar yapıt sergilenmektedir. Müze envanterinde 1114 resim bulunduğu tahmin edilmektedir.
Türk sanatçılara ait Cumhuriyet öncesinden günümüze kadar tarihlenen resim, heykel, seramik, baskı ve Türk süsleme sanatı eserleri sergilenir. Şeker Ahmet Paşa, Abdülmecid Efendi, Hüseyin Zekai Paşa, Halil Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların resimleri ilk bölümde, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail gibi sanatçıların eserleri ise Cumhuriyet Dönemi ürünlerinin sergilendiği ikinci bölümde yer alır.
Koleksiyonun ilk yapıtları, Osman Hamdi Bey’in “Silah Taciri”, Vasili Vereşçagin’in “Timur’un Mezarı Başında”, Zonaro’nun “Genç Kız Portresi”, Emel Korutürk’ün “Gazi’ye Şükran” tablolarıdır. Yapı 1976 yılında Millî Eğitim Bakanlığı'ndan bu dört tanınmış tabloyla birlikte teslim alınmıştı.
Müzenin oluşumu 1978 yılında devlet kurumlarındaki sanat eserlerinin toplanmasıyla sağlandı. Sanat eserlerinin tespit edilip toplanması için oluşturulan sanatçı grubu Eşref Üren, Turan Erol, Arif Kaptan, Orhan Peker, Refik Epikman, Osman Zeki Erol, Şefik Bursalı'dan oluşuyordu. Ekip, koleksiyona değecek değerde 500 kadar eser belirledi; bu eserler bir başbakanlık genelgesi ile toplandı, restorasyon ve koservasyonları yapıldı.
Millî Kütüphane'nin kurucusu Adnan Ötüken'in başlattığı tablo alımları sonucu oluşan koleksiyonda yer alan bazı eserler restore edilerek müze koleksiyonuna eklenmiş; yurt dışındaki müzelerden tablo satın alınarak daha da genişletilmiştir.
Şeref Akdik'in eşi Sara Akdik'in kırk yapıtlık Şeref Akdik koleksiyonu, Çelik Gülersoy'un yedi yapıtlık hat koleksiyonu, Emel Korutürk'ün İbrahim Çallı portreleri, İbrahim Cimcoz'un İbrahim Çallı portresi, Hikmet Onat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eşref Üren ve Arif Kaptan'ın birer yapıtından oluşan bağışları ile koleksiyon genişledi. 1997 yılında yapılan sayım ve tespit çalışmalarına göre  koleksiyonda toplam 4687 eser bulunmaktaydı. Müze binasında bulunması gereken resimlerin çeşitli kamu kurumlarına dekor amaçlı verilmesi gibi nedenlerle müzenin resim koleksiyonu zincirinde kırılmalar olmuştur.
Ratip Tahir Burak'ın yaptığı Ergenekon'dan Çıkış 1-2 tabloları müzede sergilenmektedir.

Müzedeki eserlerin sayımının yapılarak, orijinalliklerinin tespit edilmesi için 2007 ve 2008 yıllarında oluşturulan iki ayrı sayım komisyonunun çalışmaları sonucunda 256 parça eserin kayıp, 14 adet eserin kayıp/sahte (orijinalinden çekilmiş fotokopi), 32 eserin sahte olduğu, sahteler ile birlikte toplam 302 eserin orijinallerinin bulunmadığı rapor edilmiştir. Bu çalışmalar sürerken 2009'da müzede Hoca Ali Rıza'ya ait 13 adet karakalem eskizinin çalınarak yerlerine fotokopilerinin konulduğu anlaşıldı. Organize bir suç örgütü tarafından müzeden çalınarak  satıldığı anlaşılan tabloların bir kısmı gerçekleştirilen soruşturma ve baskınlar sonucunda 2013 yılında çeşitli koleksiyonerlerin evinde ele geçirildi. 2014'te devam eden baskınlar ile kayıp tablolardan altmış biri bulunmuştur.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

 OpenStreetMap'te Ankara Resim ve Heykel Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Video 28 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Sanal Gezinti  15 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Roma Hamamı veya Caracalla Hamamı; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir Roma hamamıdır. Günümüzde Hacı Bayram Mahallesi sınırları içerisinde yer alan yapı, ilk katmanı Frigler dönemine kadar uzanan bir höyük üzerine inşa edilmiştir.

Ankara'da bir antik hamam yapısı olduğuna dair ilk bilgilere, şehrin farklı noktalarına oyulmuş 12 kilise yazıtından ulaşılmakla beraber bugün bunlardan yalnızca 5 tanesi ayaktadır. Söz konusu yazıtlarda, Tiberius Julius Justus Junianus isimli bir rahibin Ankara'da bir hamam inşa ettirdiği ve şehre farklı hizmetlerde bulunduğu aktarılır. Bahsi geçen hamamın Caracalla Hamamı olup olmadığına dair kesin bir bilgi bulunmamakla beraber bazı araştırmacılar bu varsayımı doğru kabul etmektedir. Bölgede ele geçirilen sikkeler üzerine çalışmalar yürüten tarihçiler ise binanın imparator Caracalla döneminde tamamlandığını öne sürmektedir. Caracalla'nın Ankara'ya bir ziyaret düzenlediği de göz önünde bulundurulduğunda, hamamın imparatorun gelişinden önce tamamlandığı ve Caracalla'nın gelişi şerefine açıldığı da düşünülebilir. Caracalla'nın bölgesel temsilcisi olarak görev yapan Agonothetes Titus Flavius Gaianus'un imparator şerefine sağlık yarışmaları düzenlemiş olması, imparatorun hastalıktan kurtulmasını kutlamak amacıyla şehirde Megala Asklepia Soteria oyunlarının gerçekleştirilmesi ve bölgede Caracalla'nın çabucak sağlığına kavuşmasını dileyen yazıtlar bulunmuş olması da bu iddiaları güçlendirmektedir. Arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkartılan Asklepios heykeli ise hamamın bu tanrıya adanmış olabileceğine dair iddiaları ortaya çıkarmıştır. Ayrıca; hamamın bitişiğindeki palaestra yapısının aslında daha önceki yıllarda inşa edilmiş olması muhtemel Polyeidos Gymnasiumu ile bağlantılı olabileceği ve dolayısıyla mevcut hamamın eski bir gymnasiumun dönüştürülmesiyle ortaya çıktığını savunan görüşler de vardır. Bu doğrultuda yapının Caracalla'dan daha önce, imparator Hadrianus döneminde inşa edilmiş olması gerekir. Anadolu'daki diğer gymnasium-hamam yapıları bu iddiaya doğruluk payı katsa da henüz kanıtlanmış bir durum değildir.
1701 yılında Ankara'yı ziyaret eden Fransız gezgin Joseph Pitton de Tournefort'nun çizdiği gravürlerde Caracalla Hamamı tespit edilebilmekte ve yapının yüksek duvarlara sahip olduğu görülmektedir. 1813'te şehre gelen İskoç gezgin John Macdonald Kinneir ise bir tepenin üstünde yaklaşık 10 metre yüksekliğinde duvarlara sahip bir yıkıntı bulunduğunu not etmiştir. Dolayısıyla bu yıkıntının Caracalla Hamamı olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte; bu duvarların 1926 yılında, dönemin Millî Savunma Bakanlığı binasının inşaatı sırasında dinamit kullanılarak tahrip edildiği de eldeki veriler arasındadır. Fransız fotoğrafçı Guillaume de Jerphanion tarafından 1928'de çekilmiş olan bir kare ise Caracalla Hamamı'na ait duvarların kısmen ayakta gözüktüğü ilk ve tek fotoğraftır.

Hamam çevresindeki ilk arkeolojik kazı, Çankırı Caddesi'nin yapımı esnasında bazı antik dönem mimari kalıntılarının keşfedilmesi sonrasında başladı. Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı kontrolünde devam eden çalışmalara Alman arkeologlar Kurt Bittel ve Knut Olof Dalman başkanlık yaptı. 1937 yılında sahada çalışmalar yürüten Remzi Oğuz Arık ise bulduğu Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait seramik parçalarıyla yapının çok katmanlı bir geçmişe sahip olduğunu kanıtladı. 1938 yılına gelindiğinde, dönemin Müzeler Müdürü Hamit Zübeyir Koşay ve Türk Tarih Kurumu adına Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden Hans Henning von der Osten başkanlığında yeni bir heyet mevcut kazıların sorumluluğunu devraldı. Aynı yıl, höyüğün ortasındaki 5x10 metrelik bir alanda gerçekleştirilen sondaj çalışmaları sonucundaysa hamamın caldarium (sıcaklık) ve prefenarium (ocaklık) kısımları ortaya çıkartıldı. Ertesi sene Profesör Arık ve öğrencileri aynı kısımda araştırmalarını devam ettirirken; 1941 yılına gelindiğinde yapının toprak altındaki büyük bir kısmı gün yüzüne çıkartıldı. 1943'e kadar kazılara önderlik eden Necati Dolunay döneminde ise hamamın palaestrası ile kuzey kanadındaki çalışmalar tamamlandı. 1944-1947 yılları arasında çalışmaların başına getirilen Mahmut Akok, hamam mimarisinin simetrik olup olmadığını anlamak amacıyla yapının güneyindeki Maliye Yüksekokulu arazinde kazılar yaptı. Bunun sonucunda; ortaya çıkartılan yeni duvarların kuzeydekilerle simetrik olmadığı ve dolayısıyla bu kısmın çeşitli sebeplerden ötürü tamamlanmadan bırakıldığı keşfedildi. 1996-2001 yılları arasında, Anadolu Medeniyetleri Müzesi öncülüğünde sahada tanzim ve teşhir çalışmaları yapıldı. 2000 senesinden 2006'ya kadar ise Ankara Kalesi'nin dış surlarını belirlemek amacıyla yapılan kurtarma kazılarında Caracalla Hamamı'nın güneybatısında da çalışmalar yürütüldü.

Sit alanında 2009 yılında yapılan çalışmalar esnasında birçok tarihi nesne de ele geçirilmiştir. Bu buluntular arasındaki en önemli eserlerden birisi de Antik Mısır'ın Geç Hanedanlık Dönemine tarihlenen (MÖ 8. yüzyıl sonları) bir muskadır. Fayanstan yapılmış olan muskanın ön yüzünde 19. Hanedan firavunlarından II. Ramses’in doğum adı, arkasında ise hükümranlık döneminde kullandığı taht adı yazılıdır. Devekuşu tüyü ve güneş kursu motiflerinin bezenmiş olduğu eser, Petrie ve Ashmolean Müzelerinde sergilenen çağdaş muska örneklerinden biçim ve içerik açısından oldukça farklıdır. Caracalla Hamamı'nda çıkartılan bir diğer obje ise "Attis Heykelciği"dir. Yaklaşık 12 santimetre boyunda ve bronzdan yapılmış olan heykelciği önemli kılan şey ise o güne kadar İç Anadolu’da yürütülen hiçbir kazıda benzer bir Attis tasvirine rastlanılmamış olmasıdır. Bu örnekte Attis; kanatlı, başında Frig başlığı, belden bir kemer ile tutturulmuş chiton elbisesi ve uzun çizmeleriyle ayakta dururken betimlenmiştir. Bugüne kadar ele geçirilen örneklerden hiçbirisi, buradaki kazıda bulunan heykelcikle kusursuz bir uyum göstermemektedir. Kayda değer buluntulardan sonuncusu da "Çarmıha Gerilmiş İsa Heykelciği"dir. Diğer pek çok kalıntıyla birlikte bir antik çöplüğün içinde bulunmasından dolayı MS 8. yüzyılda şehri istila eden Emevi ordularının tahribatı sırasında buraya atıldığı düşünülmektedir. Bu bağlamda heykelcik, Erken Bizans Dönemine tarihlenmektedir. 11 santimetre yüksekliğinde olup İsa kollarını yana açmış, çıplak ve başında yuvarlak bir çelenkle tasvir edilmiştir. Fakat ahşaptan yapıldığı düşünülen çarmıh detayı yok olmuştur.

Günümüzde, temelleri haricinde yapıların büyük bir kısmı yıkık vaziyette olsa da mevcut kalıntılardan kompleksin plan şeması, kullanılan yapım teknikleri ve malzeme türleri anlaşılabilmektedir. Hamam binasının inşa aşamasında kemer ve tonoz gibi mimari tekniklerin yanı sıra taban mozaikleri, mermer kaplamalar ve kanalizasyon künkleri gibi dekoratif veya mühendislik amaçlı elemanlardan da yararlanıldığı bilinmektedir. Genel olarak günümüze ulaşan parçaların büyük çoğunluğu da duvarlara aittir. Ayrıca hamam yapısında kullanılan ısıtma sistemine ait pilae yapılarının büyük çoğunluğu iyi şekilde korunmuştur. Bölgedeki yapılarda kullanılan ana malzeme taş ve tuğladır. Duvar örgülerinde birbirini örüntüler halinde takip eden taş ve tuğla sıralar, yani almaşık duvar tekniği uygulanmıştır. Yapılara sonraki dönemlerde eklenen duvar sıralarında ise moloz taş örgü sisteminin kullanıldığı gözlemlenir. Birkaç kapı eşiğinde kireçtaşı ve mermer kullanımına da rastlanır.

Bugün bilinen sınırlarıyla yaklaşık olarak 65.000m²'lik bir alana kurulmuş olan Caracalla Hamamı, hamam binası ve palaestra olmak üzere iki ayrı bölümden oluşur. Hamam binasının boyutları 180x140 metre iken, kuzeydoğusundaki palaestra ise 95x95 metre ölçülerindedir. Caracalla Hamamı'nda hypocaust adı verilen alttan ısıtma sistemi kullanılmıştır. Ankara'nın soğuk iklim şartlarına sahip olmasından dolayı normalden farklı olarak bu sistem apoditerium kısmının altına kadar uzatılmıştır. Yapıyı bütünüyle ısıtmak ve ısı kaybını önlemek amacıyla da bu sistemin tercih edildiği düşünülebilir.
Ana hamam binası; caldarium (sıcaklık), tepidarium (ılıklık) ve frigidarium (soğukluk) olmak üzere üç bölümden oluşur. Güneybatıda yer alan tepidarium yaklaşık olarak 11x25 metre boyutlarındadır. 25x25 metre şeklinde kare planlı olarak inşa edilen caldarium kısmında ise terleme amacıyla kullanılan bir sudatorium (buharlık) bulunur. Apoditerium (soyunmalık) ile birlikte yapının girişinde konumlanmış olan frigidarium bölümü ise 15x35 metre ölçülerindedir. Ayrıca; yapı genelinde 14 adet prefenarium (ocaklık) bulunur.
Kare planlı palaestranın her bir kenarında, eşit aralıklarla yerleştirilmiş 32 sütundan oluşan portikolar bulunur. Kuzeydoğudaki portikonun tam ortasında ise hamam binasına açılan bir kapı yer alır. Palaestranın güneydoğusunda yer alan üstü kapalı yapıların ne amaçla kullanıldığı kesin olarak bilinmese de bunların yağışlı havalarda ısınma hareketleri yapmak için kullanılan alanlar olduğu düşünülmektedir. Yine güneydoğu cephesinde palaestradan çıkışta kullanılan başka bir kapı yer alır.

Hamam, sadece bir temizlik ve rahatlama alanı değil, aynı zamanda spor, sosyal etkinlikler ve dini ritüellerin gerçekleştirildiği bir merkez olarak değerlendirilmelidir. Caracalla Dönemi'ne tarihlendirilen agonistik oyunlar, hamamın palaestra kısmının festival ve kutlamalarda da kullanıldığını göstermektedir. Genel olarak kullanım alanları aşağıda sıralanamıştır.

Apodyterium (Soyunma Odası): Ziyaretçilerin kıyafetlerini çıkardıkları ve eşyalarını bıraktıkları giriş bölümüdür. Aynı zamanda sosyal etkileşimlerin başladığı yerdir.
Frigidarium (Soğuk Su Odası): Soğuk su havuzlarının bulunduğu bölümdür. Sıcak banyodan sonra vücudu rahatlatmak ve gözenekleri kapatmak için kullanılırdı.
Tepidarium (Ilık Su Odası): Vücudu sıcak suya hazırlamak için bir geçiş alanı olarak kullanılırdı. Aynı zamanda masaj ve yağlanma işlemleri de burada gerçekleştirilirdi.
Caldarium (Sıcak Su Odası): Hamamın en sıcak bölümüdür. Sıcak su havuzları ve buhar odaları bulunurdu. Vücudu terletmek ve toksinlerden arındırmak için kullanılırdı.
Sudatorium (Terlem

Ankara armudu, Türkiye'de İç Anadolu Bölgesinde özellikle Ankara yöresinde yetiştiriciliği yapılan kışlık armut çeşidi.
Piramidal bir büyüme gösteren Ankara armudunun ana dalları seyrek yan dalları ise sıktır. Pulcukları kiremitvari dizilmiş kahverengimsi, yuvarlak ve sivri, yaprak tomurcukları ile pulcukları sıkıca birbiri üzerine kapanmamış, ucu sivri şişkin çiçek tomurcukları vardır. Sarımsı-yeşil renkli yaprak sapı uzunca ve tüysüzdür. Yapraklar dikdötgensi-yumurta biçiminde üstü parlak koyu yeşil alt yüzeyi donuk mavimsi-yeşil kenarı hafif dişlidir. Meyve, yuvarlak, orta büyüklükte, kabuğu ince ve hafif pürüzlü olup, ortalama ağırlığı 140-160 gr civarındadır.
Meyve üretimi için başka bir armut çeşidine ihtiyaç duyar. İklim isteği bakımından yazları sıcak ve kurak, nem oranı bakımdan düşük şartlarda en iyi gelişmeyi ve meyve üretimini sağlar. Drenaj bakımından iyi, besince zengin hafif topraklarda yetişir. Ankara armudu aşıyla üretilir. En çok kışın yapılan kalem aşısı metodu uygulanır. Anaç olarak ayva, ahlat ve diğer armut çeşitleri kullanılır.

Ankara ilinde ulaşım, şehir içi ulaşım ve şehirlerarası ulaşım olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir. Şehir içi ulaşımlar metro, hafif raylı sistem, otobüs, teleferik ve banliyö gibi toplu ulaşım araçlarıyla gerçekleştirilebilirken; şehirlerarası ulaşımda ise havaalanlarından, tren istasyonlarından, otogarlardan ve otoyollardan yararlanılmaktadır. Toplu ulaşımda ücret tahsilatı AnkaraKart ile yapılır.

Esenboğa Havalimanı; başkent Ankara'yı diğer Türk ve dünya şehirlerine bağlayan hem yerel hem de uluslararası bir havalimanıdır. Ankara'dan aktarmasız olarak Afganistan, Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, Irak, İran, Katar, Kıbrıs, Rusya, Türkmenistan, Ukrayna ve Ürdün'e uçuşlar düzenlenmektedir.

Ankara Garı
İzmir Mavi Treni: Ankara ile İzmir'i birbirine bağlayan anahat trenidir.
4 Eylül Mavi Treni: Ankara ile Malatya'yı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Ankara Ekspresi: Ankara ile İstanbul'u birbirine bağlayan anahat trenidir.
Doğu Ekspresi: Ankara ile Kars'ı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Güney Kurtalan Ekspresi: Ankara ile Kurtalan'ı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Van Gölü Ekspresi: Ankara ile Tatvan'ı birbirine bağlayan anahat trenidir.
Ankara YHT Garı
Ankara – Eskişehir YHT: Ankara ile Eskişehir'i birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – İstanbul YHT: Ankara ile İstanbul'u birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – Konya YHT: Ankara ile Konya'yı birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – Karaman YHT: Ankara ile Karaman'ı birbirine bağlayan YHT hattıdır.
Ankara – Sivas YHT: Ankara ile Sivas'ı birbirine bağlayan YHT hattıdır.

Türkiye'nin en büyük otobüs terminali olan AŞTİ'den ülkenin her yerine seferler düzenlenmektedir.

Otoyol 4: Ankara ile İstanbul'u (ve dolayısıyla diğer Marmara şehirlerini) birbirine bağlayan yoldur.
Otoyol 21: Ankara ile Kapadokya ve Çukurova bölgelerini birbirine bağlayan yoldur.
Ankara-İzmir Otoyolu: Ankara ile İzmir'i birbirine bağlaması planlanan yoldur.
Ankara-Samsun Otoyolu: Ankara ile Samsun'u birbirine bağlaması planlanan yoldur.

Ankara'nın il yolları

Ankara'nın tarihi, Tunç Çağı Hatti uygarlığına kadar uzanmaktadır. Bunu milattan önce ikinci milenyumda Hitit uygarlığı dönemi, milattan önce onuncu yüzyıldaki Frigya uygarlığı dönemi ve sonrasında sırasıyla Lidyalılar, Farslar, Makedonlar, Galatyalılar, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Selçuklu Hanedanı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemleri takip etmektedir.

Anadolu'daki insan karakterli ilk fosil primat kalıntıları Fikret Ozansoy tarafından Ankara'da bulunmuş ve Ankarapithecus meteai adı verilmiştir.
Ankara'nın bilinen tarihi Paleolitik Çağa kadar uzanmaktadır. Bu döneme ait çeşitli eserlere Gâvurkale, Ergazi, Lodumlu ve Maltepe'de rastlanmıştır.
Eti Yokuşu'nda 1937'de Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan ve Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu tarafından idare edilen kazıların raporu Etiyokuşu hafriyatı raporu adıyla 1937'de basılmıştır. Bu raporda buranın en az MÖ 3000 yıllarında iskan edildi belirtilmektedir. Raporda birinci kısımda graviye içinde elde edilen Paleolitk aletler, ikinci kısımda ise Kalkslitik yerleşim yerinde toplanan keramik ve diğer çeşitli kültür piyesleri ayrıntılı olarak incelenmiş ve envanterleri yayınlanmıştır.
Ankara'nın eskiliği ile ilgili buluntular Anadolu Medeniyetleri Müzesi Çağlar boyu Ankara galerisinde sergilenmektedir. İlk basımı 1950 olan Avram Galanti'ye ait Ankara Tarihi Kitabı II. bölümde buluntular gösterilmektedir.

Hititler MÖ 2000'de Anadolu'daki ilk siyasi birliktir. Ankara şehir merkezi ve çevresindeki en eski kalıntılar Bronz çağında hüküm sürmüş olan Hatti uygarlığına aittir. Helenistik döneme kadar yazılı belgelerde Ankara hakkında bir bilgi bulunmadığından Hitit dönemi Ankara'sı hakkındaki bilgilere bu dönemi ve kültürü ortaya koyan Orta Anadolu'daki merkezler ve Ankara çevresindeki aslan ve sfenks tasvirleri aracılığı ile ulaşılmaktadır. Bilinen Ankara'nın bugünkü şehir sınırları içinde yerleşim olduğuna dair bir kanıt bulunamamıştır.
Hitit kenti olan Ankawa'nın bugünkü Ankara olmadığı görüşleri vardır.

MÖ 12. yüzyıl başlarında  boğazlar üzerinden Anadoluya giren deniz kavimlerinin istilasıyla Hitit İmparatorluğu ortadan kaldırılmıştır. Ankara ve çevresine Frigler egemen olmuşlardır. Friglerin ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordias’tır. Tarihçi Arianos’a göre Gordias Thelmessoslu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Geçmiş dönemlerine ait kesin bilgiler bulunmayan Friglerin en çok bilinen ve meşhur kralı Midasdır. Ancak yapılan bazı araştırmalara göre Frigyalıların bütün krallarına Midas adını verdiği de söylenmektedir.
Gordion şehri, bugünkü Ankara'ya 76 km uzaklıkta bulunan Polatlı ilçesinin sınırları içinde bulunmaktadır.
Ankara'nın kurulmasına dair anlatılanlar arasında olan Frigya tradisyonunda, Kral Midas Ankara'nın kurulmasının önderi kabul edilir.
İkinci yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lidyalı gezgin Pausanias, Galatların Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken, Ankara’dan da söz eder. Ankara kentini Gordios’un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Friglerin bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince gemi çapası demek olan kentin ismi için açıklama yapma gereğini duyan Pausanias, Midas’ın bulduğu gemi çapasının, kendi dönemine kadar Jüpiter (Zeus) tapınağında saklandığını söyleyerek kentin isminin arkasındaki anlamı vermeye çalışır. Gene Pausanias, adı geçen metinde, Midas kaynağı adı ile bilinen ve üzerine öyküler yazılan su kaynağının, Ankyra kentinde olduğunu bildirir ve "İşte Galatlar bu Ankyra kentini aldılar" der.
Ankara'daki Frig varlığı bugünkü şehir sınırları içinde Ankara istasyonu civarında, belediye binası yanında, Çankırıkapı'da, Augustus Tapınağı'nın ve Türk Tarih Kurumu binasının temellerinde bulunan kalıntılarla kendini göstermektedir.
Anıtkabir ile Atatürk Orman Çiftliği arasında bulunan 20 kadar tümülüs Frig dönemi nekropollerindendir.

Ankara MÖ 7. yüzyılda Batı Anadolu'da Gediz ve Küçük Menderes vadilerini kapsayan bölgeye egemen olan ve tarihte para basımını ilk kez gerçekleştiren kavim olarak bilinen Lidyalıların eline geçmiştir.

Pers İmparatorluğu'nun  egemenliği, Makedonya kralı Büyük İskender'e yenilmelerine kadar devam etmiştir.

Ankara, Büyük İskender tarafından MÖ 333 yılında fethedildi, İskender, Gordion şehrinden gelmişti ve kısa bir süre burada ikamet etti. Babil'de ölümünden sonra (MÖ 323) generalleri arasında bölüşülen imparatorlukta Ankara'ya Antigonus sahip oldu. Antik zamanda şehrin en büyük genişlemesini yaşadığı Frigya döneminin dışında, bir başka önemli genişleme Ankara'ya gelip şehri Kara Deniz limanları ve Kırım ile kuzey; Asur, Kıbrıs ve Lübnan ile güney; ve Gürcistan, Ermenistan ve Pers İmparatorluğu ile doğu arasında mal ticareti için merkez haline getiren
Pontos Yunanları zamanında meydana geldi. O zamana kadar şehir (Türkler tarafından biraz değiştirilerek Ankara olarak kullanılmaktadır.) Ànkyra (Yunanca'da Çapa anlamına gelmektedir.) ismini almıştı.

MÖ 278'de Orta Anadolu'nun geri kalan bölümüyle beraber Kelt ırkından Galatyalılar tarafından istila edildi. Bunlar Ankara'yı önde gelen kabilelerinden Tectosagelerin merkezi yaptılar. Diğer kabile merkezleri Trocmilerin merkezi Pessinos (Balhisar) ve Ankara'nın doğusunda Tolstibogiilerin merkezi Tavium idi. Kente o zaman Ankara deniyordu. Kelt unsuru belki de az sayıda, Frig dili konuşan köylüler üzerinde bir savaşçı aristokrasiden ibaretti. Yine de Kelt dili Galatia'da yüzyıllarca konuşulmaya devam etmiştir. MS IV. yüzyıl sonlarında Galatya'nın yerlisi olan St.Jerome Ankara çevresinde konuşulan dilin Roma İmparatorluğunun kuzeybatısında (Trier yakınları)konuşulan dile çok benzediğini yazmaktadır. Bu belki de daha eski Frig dili konuşan nüfusun Kelt işgalcilerin dilini benimsediğini göstermektedir.

Şehir Augustus tarafından MÖ 25 yılında fethedilmiş ve Roma İmparatorluğu tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Galatya'nın başkenti Ankara, büyük ticari öneme sahip bir merkez olma özelliğini de sürdürdü. Ankara aynı zamanda duvarlarında mermere kazınmış Res Gestae Divi Augusti diye bilinen kitabeyi bulunduran ve Augustus'un Faaliyetlerinin resmi kayıtlarını içeren  Ankara Anıtı (Augustus ve Roma Tapınağı) ile de ünlüdür. Ankara kalıntıları bugün hala değerli yarım kabartmalar, kitabeler ve diğer mimari parçalarla döşelidir.
Augustus Ankara'yı Orta Anadolunun üç yönetim merkezinden biri yapmaya karar verdi. Daha sonra şehre Frigyalılar ve Gal dili ve Keltçeye yakın bir dil konuşan Galatyanlar yerleştirildi. Ankara Tectosage diye bilinen kabilenin merkeziydi ve Augustus onları geliştirerek imparatorluğuna ana bir merkez haline getirdi. İki diğer Galatyan kabile merkezleri; Yozgat yakınlarındaki Tavium  ve Batıda Sivrihisar yakınındaki Pessinus (Balhisar) Roma döneminin oldukça önemli yerleşkeleri olma durumlarını sürdürdüler fakat Ankara büyük bir metropol haline geldi.
Roma İmparatorluğunun iyi zamanlarında Ankara'da 200,000 kişi yaşadığı tahmin edilmektedir ve bu sayı Roma İmparatorluğunun düşüşünden on ikinci yüzyılın başlarına kadar olan zamandan çok daha fazladır. Küçük bir nehir olan Ankara Çayı Roma şehirlerinin içerisinden doğru akmaktadır. Şimdi nehir çevrilmiş durumdadır fakat Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde eski kentlerin kuzey sınırlarını belirlemekteydi. Çankaya, şimdiki şehir merkezinin güneyinde görkemli tepelerin kenarında Roma şehirlerinin dışında bulunmaktaydı ve muhtemelen yazlık dinlenme yerleri olarak kullanılmaktaydı. 19. yüzyılda En az bir Roma villası veya köşkünün kalıntıları şu anki Çankaya Köşkünün çok fazla uzağında olmayan bir yerde bulunmaktaydı. Roma şehri batıda Tren İstasyonu ve Gençlik Parkının olduğu alana, tepelerin güneyinden doğru da şu anda Hacettepe Üniversitesinin kapladığı bölgenin aşağısına doğru uzanmaktaydı. Ankara tüm ölçütlerde büyüyebilen ve diğer Roma kentleri olan Gaul veya Britanya'dan daha geniş bir şehirdi.

Ankara'nın önemi Kuzey Anadolu'daki yolların kuzeyden güneye ve doğudan batıya uzanarak bir kavşak noktası oluşturmasına dayanmaktadır. Büyük İmparatorluk yolları Ankara'dan geçerek doğuya doğru uzanıyordu ve imparatorların ve ordularının  başarıları bu yoldan geçmekteydi. Bu yollar yalnızca Roma büyük şehirlerini bağlamakla kalmamış, aynı zamanda işgalciler için de kullanışlı bir güzergâh olmuşlardır. 3. yüzyılın ikinci yarısında, Ankara batıdan gelen Gotların önlenemez başarılarıyla istila edildi (Kapadokya'nın kalbine girerek esirler almışlar ve şehri talan etmişlerdir) ve daha sonra da Araplar geldi. 10 yıllık bir dönemde şehir antik dünyanın en görkemli kraliçelerinden birinin batı ileri karakollarından biri haline gelmişti. Suriye çöllerinden gelen Palmiralı  Arap imparatoriçesi Zenobia Roma imparatorluğu içindeki zayıflık ve kargaşadan faydalandığı bir dönemde avantajı eline alarak kendine burada kısa ömürlü bir devlet kurmuştur.

Şehir 272 yılında İmparator Aurelian kontrolündeki Roma İmparatorluğuna tekrar bağlandı. Diocletian (284-305) tarafından çoklu (dörde kadar) yöneticilerin bulunduğu bir sistem olan tetrarşi yürürlüğe sokuldu ve önemli bir program olan yeniden yapılanma ve Ankara'nın batısına Germe ve Dorlion (şimdiki Eskişehir) doğru yol yapım çalışmalarına girişildi.
Altınçağında Roma Ankarası büyük bir pazar ve ticaret merkezi olmasının yanında aynı zamanda büyük yönetim sarayları ve ofisleri olan şehrin resmi önemli kurallarının konduğu praetoriumları barındıran büyük bir yönetim merkezi olarak da görev yapmaktaydı. 3. yüzyıl boyunca Ankara'da yaşam, tıpkı diğer Anadolu şehirlerinde olduğu gibi askeri olarak işgal girişimlerine karşı koyma ve şehrin ayakta durmasını sağlamaya yönelikti. Ankara'nın tarihi  Bronz Çağ'da  Hitit medeniyetine kadar götürülebilir ve sonra sırasıyla milattan önce 2. milenyumda  Hititler, MÖ 10. yüzyılda  Frigyalılar, daha sonrasındaysa  Lidya, Persler, Makedonya, Galatya, Romalılar, Bizanslar, Selçuklular ve Osmanlıların hakimiyetine girmiştir.

Ankara yakınlarındaki Kallippi'nin bilinmeyen bir köyünün yerlileri, Proklos ve Hilarios'un da dahil olduğu o zamanların şehitleri İmparator Trajan (98-117)'

Ankara Üniversitesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı bir hastane.
Acil serviste yılda yaklaşık 30.000 hastaya ayaktan ve yatarak tedavi hizmeti vermektedir. Hastaların tüm değerlendirmeleri, deneyevi ve radyolojik incelemeleri ve gerektiğinde cerrahi girişimleri acil servis içinde yapılmaktadır.
İbni Sina Hastanesi merkez ameliyathanesinde bulunan 26 ameliyathanede günde yaklaşık 80-110 ameliyat yapılmaktadır.
Transplantasyon biriminde canlı vericilerden ve kadavradan yılda ortalama 50 hastaya karaciğer nakli ve 60 hastaya böbrek nakli yapılmaktadır.
Hemodiyaliz biriminde 35 cihaz ile yılda 1500 hastaya 12000 seansın üzerinde hemodiyaliz ve CAPD Biriminde de hâlen 60 hastaya kronik periton diyalizi uygulanmaktadır.
Kemik iliği transplantasyonu biriminde yılda ortalama 70 hastaya kemik iliği nakli gerçekleştirilmektedir. Bu konuda hastane bir referans merkezi haline gelmiş olup, Avrupa Kemik İliği Transplantasyon Birliği'ne 117. merkez olarak kabul edilmiştir.

Anıtkabir, Ankara'nın Çankaya ilçesinde yer alan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün anıt mezarını içeren komplekstir. Emin Onat ile Orhan Arda'nın tasarımı olan Anıtkabir'in 1944'te başlanan inşası 1953'te tamamlanmıştır. Anıt mezar binası başta olmak üzere çeşitli yapı ve anıtların yanı sıra Barış Parkı olarak adlandırılan ağaçlık alandan oluşur.
Atatürk'ün 10 Kasım 1938'deki ölümünün ardından naaşının, Ankara'da bir anıt mezar inşa edilene kadar Ankara Etnografya Müzesi'nde kalacağı açıklandı. Anıt mezarın inşa edileceği yeri belirlemesi amacıyla hükûmet tarafından bir komisyon kuruldu. Hazırlanan rapor doğrultusunda, 17 Ocak 1939'daki Cumhuriyet Halk Partisi meclis grubu toplantısında yapının Rasattepe'ye inşa edilmesine karar verildi. Bu kararın ardından ilgili arazide kamulaştırma çalışmaları başlatılırken yapının tasarımının belirlenmesi amacıyla 1 Mart 1941'de uluslararası bir proje yarışması açıldı. 2 Mart 1942'de sona eren yarışma sonrasında yapılan değerlendirmeler sonucunda, Emin Onat ve Orhan Arda'nın projesinin, birtakım değişikliklerle uygulanmasına karar verildi ve 9 Ekim 1944'te gerçekleştirilen temel atma töreniyle inşaata başlandı. Dört kısım hâlinde gerçekleştirilen inşaat, yaşanan birtakım sorunlar ve aksaklıklar nedeniyle planlanandan geç olarak Ekim 1953'te tamamlanırken, inşaat devam ederken dahi projede değişiklikler yapılmıştı. 10 Kasım 1953'te gerçekleştirilen bir törenle, Atatürk'ün naaşı buraya nakledildi. 1973'ten beri İsmet İnönü'nün kabrinin de yer aldığı Anıtkabir'e 1966'da defnedilen Cemal Gürsel ile 1960-1963 yılları arasında defnedilen on bir kişinin naaşları ise, 1988'de Anıtkabir'den kaldırıldı.
Kompleksteki ana yapı olan anıt mezar binasının Şeref Holü olarak adlandırılan kısmında Atatürk'ün sembolik bir lahdi yer alırken Atatürk'ün naaşı, bu yapının alt katındaki mezar odasında defnedilmiştir. Komplekse giriş, Aslanlı Yol adı verilen allenin başlangıcından yapılır ve bu yol, tören meydanına ulaşır. Anıt mezar, revaklarla çevrili bu alanın bir kenarında konumlanırken meydanın Aslanlı Yol'un doğrultusundaki diğer kenarında da kompleksten çıkış kısmı yer alır. Aslanlı Yol'un dört köşesi, tören meydanının çıkışı ve meydanın köşeleri olmak üzere komplekste on adet kule, iki heykel grubu ve Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi bulunur. Anıt Bloku olarak adlandırılan tüm bu yapılar, Barış Parkı adı verilen ağaçlık bir alanla çevrilidir. Yapıların betonarme olduğu kompleksteki yapıların yüzeylerinde ve zeminlerinde, farklı tiplerdeki mermer ve travertenler kullanılırken farklı yerlerde kabartma, mozaik, fresk ve oyma tekniğiyle oluşturulan süslemeler vardır. İkinci Ulusal Mimarlık Akımı üslubunda Neoklasik olan yapı, günümüzdeki Türkiye topraklarında tarih boyunca hüküm sürmüş Hitit, Antik Yunan, Selçuklu ve Osmanlı kültürlerinden izler taşır.
Anıtkabir'deki tüm hizmet ve işlerin sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına aittir ve burada gerçekleştirilecek etkinlikler bir kanunla düzenlenir. Türkiye'deki millî bayramlar ile Atatürk'ün ölüm yıl dönümü olan 10 Kasım günlerinde, hükûmet tarafından Anıtkabir'de resmî anma törenleri gerçekleştirilir. Bunların dışında, devlet protokolüne dâhil kişiler ile diğer gerçek ve tüzel kişi temsilcileri tarafından da törenler düzenlenir. Anıtkabir, yabancı hükûmet yetkililerinin Türkiye'ye düzenlediği resmî ziyaretlerde de zaman zaman uğradığı ve resmî törenlerin gerçekleştirildiği bir yerdir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de, İstanbul'daki Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünün ardından, defin yeri konusunda basında çeşitli tartışmalar başladı. Hükûmetin 13 Kasım tarihli açıklamasında, Atatürk için bir anıt mezar yapılıncaya kadar kendisinin naaşının Ankara Etnografya Müzesi'nde kalacağının kararlaştırıldığı bildirildi. 19 Kasım'da Ankara'ya taşınan cenaze, 21 Kasım'da düzenlenen törenle müzeye konuldu.
Anıt mezarın yerinin belirlenmesi amacıyla kurulan komisyon, yabancı mimarlardan oluşan bir heyetin görüşlerini alarak bir rapor oluşturdu. 24 Aralık'ta Bakanlar Kurulu, raporun incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubuna sevkine karar verdi. 3 Ocak 1939'daki meclis grubu toplantısında, raporu incelemekle görevlendirilen 15 kişilik CHP Anıtkabir Parti Grubu Komisyonu kuruldu. Çeşitli yerlerde incelemelerde bulunan komisyon, 17 Ocak'taki toplantısında anıt mezarın inşa edileceği yeri Rasattepe olarak belirledi. İlk etapta, anıt mezarın inşa edileceği arazinin bir bölümü özel şahıslara ait olduğundan Haziran 1939 itibarıyla kamulaştırma çalışmalarına başlandı.

Anıtkabir'in inşa edileceği arazinin kamulaştırılmasıyla görevli olan ve Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinden oluşan komisyon 6 Ekim 1939'da, Anıtkabir'in tasarımının belirlenmesi için uluslararası bir proje yarışmasının düzenlenmesine karar verdi. Komisyonun 18 Şubat 1941 tarihli tebliğiyle, 31 Ekim 1941'de sona erecek bir proje yarışmasının düzenleneceğini açıkladı. Yarışma, değişen maddelerden dolayı şartnamesinin yeniden düzenlenmesi nedeniyle 1 Mart 1941'de başladı. Şartnameye göre en az üç kişiden oluşan jüri, birincilik için hükûmete üç proje önerecek ve hükûmet de bu projelerden birisini seçecekti. Yarışmanın jüri üyelerinin planlanan bitiş tarihi olan Ekim 1941'e kadar belirlenememesinden dolayı 25 Ekim'de yarışma süresi 2 Mart 1942'ye kadar uzatıldı. Yarışma devam ederken Ivar Tengbom, Károly Weichinger ve Paul Bonatz; yarışmanın sona ermesinin ardından ise Arif Hikmet Holtay, Muammer Çavuşoğlu ve Muhlis Sertel, jüri üyesi olarak belirlendi.

Yarışmaya Türkiye'den 25; Almanya'dan 11; İtalya'dan 9; Avusturya, Çekoslovakya, Fransa ve İsviçre'den ise birer adet olmak üzere toplam 49 proje gönderildi. Çeşitli nedenlerle diskalifiye edilen projelerin ardından değerlendirilmeye alınacak 47 proje, 11 Mart 1942'de jüriye teslim edildi. 21 Mart'ta çalışmalarını tamamlayan jüri, değerlendirmelerini içeren raporu Başbakanlığa sundu. Hükûmete önerilen raporda Johannes Krüger, Arnaldo Foschini ve Emin Onat ile Orhan Arda'ya ait projeler seçilmişti. Üç projenin de direkt uygulanmaya uygun olmadıkları, yeniden incelenmeleri ve birtakım değişikliklere gidilmesi gerekliliğinden bahsediliyordu. Raporda ayrıca; Hamit Kemali Söylemezoğlu, Kemal Ahmet Arû ile Recai Akçay, Mehmet Ali Handan ile Feridun Akozan, Giovanni Muzio, Roland Rohn ve Giuseppe Vaccaro ile Gino Franzi tarafından oluşturulan projelere de mansiyon ödülü verilmesi öneriliyordu. Hazırlanan raporun özeti, 23 Mart'ta tebliğ olarak Başbakanlık tarafından kamuoyu ile paylaşıldı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün başkanlığında 7 Mayıs'ta toplanan Bakanlar Kurulunda, Onat ile Arda'nın projesi yarışmanın birincisi olarak belirlendi. Yarışma jürisi tarafından önerilen diğer iki proje ikinci kabul edilirken beş projeye ise mansiyon ödülü verildi. Başlarda, birinci seçtiği proje dâhil hiçbir projenin uygulanmamasına karar veren hükûmet, 9 Haziran'da yayımladığı bildiriyle bu kararı değiştirerek Onat ile Arda'nın projesinin birtakım düzenlemeler sonrasında uygulanmasının kararlaştırdığı duyurdu. Bu düzenlemeler, proje sahiplerinin de yer alacağı bir heyet tarafından yapılacaktı. 5 Nisan 1943'te Başbakanlık, jürinin eleştirileri doğrultusunda altı ay içerisinde yeni bir proje hazırlamalarını Onat ile Arda'ya tebliğ etti. Mimarların ikinci projeyi sundukları Başbakanlık Anıtkabir Komisyonu, 18 Kasım 1943'te aldığı kararla, mimarların uygun gördükleri düzenlemelerinin ardından projenin uygulanacağını bildirdi. İnşaatın yürütülmesi görevi ise 20 Kasım tarihinde Bayındırlık Bakanlığına verildi. Onat ile Arda'nın bu karar sonrasında yaptıkları değişikliklerle oluşturulan üçüncü proje, 4 Temmuz 1944'te mimarlar ile Bakanlık arasında imzalanan sözleşmeyle birlikte uygulama aşamasına geçildi.

Anıtkabir inşaatı öncesinde Rasattepe, ağacın bulunmadığı çorak bir araziydi. İnşaatın temeli atılmadan önce, Ağustos 1944'te, bölgenin ağaçlandırmasını sağlamak amacıyla 80.000 liralık su tesisatı çalışmaları yapıldı. Anıtkabir ve çevresinin peyzaj planlamasına 1946'da, Sadri Aran'ın önderliğinde başlandı. Aran'ın hazırladığı plana göre yapılan peyzaj ve ağaçlandırma çalışmaları kapsamında ağaçlandırma, toprak tesviyesi ve fidan dikme çalışmaları gerçekleştirilirken 1953 yılındaki açılış sonrasında da buradaki ağaçlandırma ve peyzaj çalışmalarına düzenli olarak devam edildi.
Bayındırlık Bakanlığı tarafından 4 Eylül 1944'te gerçekleştirilen ve inşaat arazisindeki toprak tesviye çalışmaları ile allenin istinat duvarlarının yapılmasını kapsayan inşaatın birinci kısmının ihalesini, Hayri Kayadelen'e ait Nurhayr Şirketi kazandı. 9 Ekim 1944'te gerçekleştirilen Anıtkabir'in temel atma töreninde başbakan, bakanlar, sivil ve askerî bürokratlar yer almıştı. 12 Ekim'de hükûmet, Anıtkabir inşaatına ödenek tahsisi yapmaya izin isteyen bir yasa tasarısı hazırladı. 1 Kasım'da Başbakanlık tarafından meclise sunulan tasarıya göre 1945-1949 yılları arasındaki dönem için Bayındırlık Bakanlığına, her yıl 2.500.000 lirayı aşmamak kaydıyla 10.000.000 liraya kadar geçici taahhütlere girme yetkisi veriliyordu. 18 Kasım'daki Meclis Bütçe Komisyonunda görüşülen ve kabul edilen yasa tasarısı, 22 Kasım'da ise Meclis Genel Kurulunda kabul edildi ve 4 Aralık 1944 tarihli T.C. Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

İnşaatın kontrol ve mühendislik hizmetini Bayındırlık Bakanlığına bağlı Yapı ve İmar İşleri Başkanlığı yürütürken Orhan Arda'nın Mayıs 1945 sonunda inşaatın kontrolü için görev başına gelmesi ve devamlı olarak inşaat başında kalması kararlaştırıldı. İnşaatın kontrol şefliğine Ekrem Demirtaş getirilse de, Demirtaş'ın 29 Aralık 1945'te görevinden ayrılmasıyla yerine Sabiha Gürayman geçti. İnşaatın ilk kısmı 1945 yılı sonunda tamamlanırken bir tümülüs alanı olan Rasattepe'de, Türk Tarih Kurumu tarafından Temmuz 1945'te gerçekleştirilen kazılarda Frig dönemine ait bazı arkeolojik bulgulara rastlanmıştı.
Anıt mezar binası ile tören meydanını çevreleyen binaların yapılmasını kapsayan inşaatın ikinci kısmı için 18 Ağustos 1945'te gerçekleştirilen ihaleyi

Aosta (Fransızca: Aoste), Torino'nun 110 km kuzeybatısında İtalya Alp'lerindeki iki dilli Aosta Vadisi'ndeki önemli bir şehirdir. Mont Blanc Tüneli'nin İtalya yakınında Buthier Nehri ve Dora Baltea Nehrinin birleşme, kavşak noktasında konumlanır.
İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir.

Aosta'ya yerleşim tarih öncesi zamanlarda başlamaktadır. Daha sonra Salassi Kelt şehri haline gelir. Terentius Varro şehri MÖ 25 tarihinde ele geçirir ve Augusta Praetoria'nın Antik Roma kolonisini kurar. MÖ 11 yılından sonra Aosta Roma İmparatorluğu'nun bölgesi olan Alpes Graies ("Grey Alps":Yeşil Alpler)'in başşehri olur.
Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra şehir Burgundlar, Ostrogotlar ve Bizans'lılar tarafından ele geçirilir. Lombardlar şehri kendilerinin İtalyan Krallığına eklerler. Daha sonra da III. Pepin'in Frank Krallığı tarafından kovulurlar.
10. yüzyılda Aosta Burgonya Krallığı'nın parçası haline gelir. Daha sonra 1032 yılında çöküşü ile Savoya Hanedanı'nın I. Umberto Biancamano topraklarına katılır.
Savoya Hanedanı altında Aosta'ya özel bir statü garanti edilir. Bu durum yeni İtalyan Cumhuriyeti 1948 yılında ilan edildiğinde de muhafaza edilir.

Aosta Vadisi (İtalyanca: Valle d'Aosta, Fransızca: Vallée d'Aoste, Arpitanca: Val d'Outa), Kuzeybatı İtalya'da özerk bir bölgedir. Aosta Vadisi Özerk Bölgesi diğer İtalyan bölgeleri gibi illere bölünmemiştir ve tek bir il olduğu kabul edilmektedir. İsviçre, Fransa ve Piyemonte ile sınıra sahip bölgenin başkenti Aosta şehridir.
3.263 km²'lik yüz ölçümüne sahip bölge, İtalya'nın en küçük ve aynı zamanda tek Frankofon bölgesidir, resmî dili İtalyanca ve Fransızca olmasına rağmen bölgede Arpitanca ya da Valdôtain denen bir Franko-Provensal dili konuşulur. Gressoney adlı bir kasabada ise Almancanın bir lehçesi konuşulmaktadır. Bölgenin nüfusu 30 Eylül 2025 tarihi itibarıyla 122.464'tür.
Bölgenin Başbakanlığını Renzo Testolin yapmaktadır.

Bölgenin nüfus gelişimi aşağıdaki gösterimde görülebilir:
Kişi

Aosta Vadisi illere bölünmemiştir. Yerel idare birimleri olarak  komünler bulunmaktadır. Aosta Vadisi'nde 74 tane komün vardır ama bunlardan bazıları nüfusça çok küçüktürler. Tek bir komün, Aosta, büyük nüfusludur ve nüfus göre diğer beş sırayı alan önemli beldeler ise yine küçük nüfusludur.

İtalyanca Wikipedi "Valle d'Aosta" maddesi 19 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Valle d'Aosta Bölgesi resmi websitesi 12 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Fransızca) (Erişme:28.1.2009)
Curlie'de d'Aosta/ Aosta Vadisi (DMOZ tabanlı)
VMV - Valle d'Aosta Sanal Müzesi  26 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Fransızca) (İngilizce)
45°44′49″K 7°26′21″D

Ahî Şerafeddin Camii veya halk arasında bilinen adıyla Arslanhane Camii; Ankara'nın Altındağ ilçesinde, Ankara Kalesi'nin güney ucunda bulunan 13. yüzyıla tarihlenen bir  camidir.
Anadolu Selçuklu devrinin içi ahşap direkli, ahşap tavanlı camileridendir. Şehrin en eski ve önemli yapılarından birisi kabul edilir. 2023 itibarıyla UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ndeki kültür varlıklarındadır.
Caminin kuzeydoğusunda yer alan Ahi Şerafeddin Türbesinin dış duvarında bulunan aslan heykelinden dolayı "Arslanhane" adıyla anılmaktadır.

Arslanhane Camii'nin yapım tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmaz. Yapıda bulunan iki adet kitabe doğrultusunda yapılış tarihi ile ilgili farklı fikirler ortaya atılmıştır. Yapının minberindeki kitabeyi esas alan araştırmacılara göre cami 1289 -1290'da Ahi Hüsameddin ve kardeşi Ahi Hasaneddin tarafından yaptırılmış; yapının batı cephesindeki kitabeyi esas alanlara göre 13. yüzyılın başlarında, Emir Seyfeddin Ay-aba tarafından yaptırılmış; 1280-1290'da ise tamir görmüştür.
Cami, "Arslanhane" adını, müştemilâtının duvarında gömülü bulunan Bizans'tan kalma arslan heykellerinden alır.
Günümüzde ibadete açık olan yapı, küçük ölçekli dükkânların ve konutların bulunduğu ticari bir merkez içerisinde yer alır. 2018'de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine  girmiştir.

Caminin batı cephesinde, kırık bir taş parçası üzerinde yer alan kitabede “Esirgeyen Allah’ım, Emir el-merhum Seyfeddin” ifadesi yazılıdır. Söz konusu yazıtı inceleyen Paul Wittek, kitabenin yazı stili bakımından 13. yüzyılın başlarına tarihlenebileceğini ve bahsi geçen kişinin de I. İzzeddin Keykâvus’un emirlerinden Seyfeddin Ayaba olduğunu söylemiştir. Fakat Emir Seyfeddin aynı dönemde Kayseri'deyken öldürüldiğü ve bu yazıtın da devşirme malzemeden yapıldığı göz önünde bulundurulunca, bunun ancak bir mezar taşı olabileceği ve sonradan getirilip camiye konduğu düşünülmektedir.
İç mekanda, minberin aynalık kısmında bulunan kitabede ise caminin 1289-1290 yılları arasında, Ahi Hüsameddin ve kardeşi Ahi Hasaneddin tarafından inşa ettirildiği yazar. 80x30 cm boyutlarında olan kitabe Selçuklu sülüsüyle yazılmıştır ve yapının banisi, inşa tarihi ve devrin sultanı hakkında bilgiler verir. Ayrıca bu kitabenin "Bu mübarek cami..." şeklinde başlaması da yapının gerçek inşa kitabesi olduğunu kanıtı olarak görülür. Kitabede adı geçen iki kardeş, caminin yakınında türbesi bulunan Ahî Şerafeddin'in babası ile amcasıdır.

Arslanhane Camii, Anadolu'ya 11. yüzyılda Türklerle geldiği ve daha önce yaşadıkları bölgelerdeki yapılardan esinlenmelerle geliştiği düşünülen ahşap direkli camilerin günümüze kadar koruyabilmiş bir örneğidir.

24 ahşap ayaklı, dikdörtgene yakın (21,50 metre x 25.00 metre) bazilikal planlı sade bir yapıdır.  Ahşap sütunları, bindirme tekniğiyle yapılmış tavanı, ahşap minberi ve alçı mihrabı nedeniyle Ankara'daki Selçuklu eserlerinin en ihtişamlısıdır.
Doğu, batı ve kuzey yönünde olmak üzere üç kapısı vardır. Kadınlar mahfiline açılan  kuzey kapısı, diğerlerinden  daha süslü ve daha görkemlidir. Kuzey kapı oyma mermer, doğu ve batı kapıları patlıcan moru ve firuze renkli çinilerle birlikte tuğla örgülüdür.
Yapının kuzey doğu köşesinden yükselen tek bir minaresi bulunur. Kalın yuvarlak gövdeli minare, sekiz köşeli bir pabuç kısmı üzerinde yükselir. Kaide, Roma ve Bizans döneminden devşirme malzemelerle birlikte moloz taş ile örülmüştür. Gövde kısmı, doğu ve batı kapılarındaki gibi patlıcan moru ve firuze renkli çinilerle ve tuğla ile örülmüştür.

Cami, kıble duvarına dikey dört sıra halindeki 24 ahşap sütunla beş sahna ayrılmıştır. Orta sahın yan sahınlardan daha geniş ve yüksektir. Ahşap sütunlar Roma dönemine ait devşirme taş sütun başlıkları ile sonlanır.
Tavan, ahşap konsol ve kirişlerle düz olarak yapılmış ve üzeri kiremitle örtülmüştür. Ahşap tavanda, yapıdaki depremlerden dolayı ya da oluşabilecek kaymayı veya oynamayı gösteren yekpare ağaçtan yapılmış bir madalyon bulunur.
Yüzü mozaik çinilerle kaplı mihrap, Anadolu'daki Selçuklu mihraplarının en güzellerinden kabul edilir. Mihrabın süslemesinde alçı da kullanılmıştır.
Caminin minberi, Selçuklu devrinin tipik özelliklerini yansıtan, ceviz ağacından yapılmış orta boy bir minberdir. "Kündekâri minber" devrinin en başarılı örnekleri arasında gösterilir. Üzerindeki kitabeye göre 1290 yılında Mehmed b. Ebû Bekir adında bir neccâr tarafından yapılmıştır.
Bahçesinde minare altında üç ve doğu cephesinde üç olmak üzere toplam altı adet mezar bulunur. Yapının kuzeyinde küçük bir meydan ile Ahi Şerafettin Türbesi bulunmaktadır.

Beyşehir Eşrefoğlu Camii
Sivrihisar Ulu Cami

İç mekan

 Wikimedia Commons'ta Arslanhane Camii ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Arslanhane Camii ile ilgili coğrafi veriler

Artuk Bey (d. ? - ö. 1091), Artuklu Beyliği'nin kurucusu olan Türk komutandır.

Oğuzlar’ın Döğer boyuna mensup olup, 1063 yılında kendisine bağlı Türkmenlerle Selçuklu Sultanı Alparslan’ın hizmetine girdi. Bazı yabancı kaynaklarda telaffuzdan kaynaklı sebeplerle kendisinden Urtuk, Ortok, Ortuk ve Artak şeklinde bahsedilmiştir. Babası Eksük (Eksik) Bey, Selçuklular döneminde alt rütbede askeri komutan anlamına gelen “salar” unvanına sahipti.
1071'de yaşanan Malazgirt Meydan Muharebesi'nde görev alan Artuk Bey, Romen Diyojen ile Alp Arslan arasında imzalanan barış antlaşmasının VII. Mihail tarafından kabul edilmemesi üzerine diğer Selçuklu emirleriyle birlikte Kızılırmak'ı geçerek Orta Anadolu'ya akınlarda bulundu. 1072'de İmparator VII. Mihail, Norman ve Frank paralı askerlerinde bulunduğu Bizans güçlerini Anadolu'ya göndermişti. Ancak bir süre sonra Bizans komutanları ile Avrupalı paralı askerler arasında anlaşmazlık sonucu Norman-Frank paralı askerlerin komutanı Ursel'in (Roussel de Bailleul) isyanını bastırmakla Mihail'in amcası İoannis Dukas (Sezar) ile general III. Nikiforos görevlendirildi. İoannis Dukas 1073 yılında Sakarya Irmağı dolaylarında Ursel'e yenilerek esir düştü. Ursel esir aldığı Dukas'ı imparator ilan ederek İstanbul'u ele geçirmek amacıyla Sapanca Dağlarında üs kurdu. Durumun vahametini anlayan III. Nikiforos bu isyanı bastırmak için, o sıralarda İzmit dolaylarından akınlarda bulunan Artuk Bey ile iletişim kurarak onu Ursel üzerine saldırmaya ikna etti. 1074'te Artuk Bey'in yaptığı saldırıda gafil avlanan Ursel ve İoannis Dukas (Sezar) esir alınarak büyük bir bedelle Bizans'a teslim edildi.
Artuk Bey tüm bu başarılı seferlerini sürdürürken, büyük olasılıkla Anadolu'daki fethi yöneten Kutalmışoğlu Süleyman ile arasının açılması nedeniyle Sultan Melikşah tarafından görevinden alınarak 1076'da Luristan valiliğine atandı. Bu görevdeyken Lahsa ve Basra'da Karmatilerin, Bağdat'taki Halife'ye ve Selçuklular'a karşı başlattıkları isyanı bastırmakla görevlendirildi. Basra'ya gelen Artuk Bey şehre sokulmasa da ihtiyacı olan yiyecek ve diğer ekipmanı tedarik edebildi. 1077 yılı Ocak ayında Katif şehrine harekete geçerek burayı dirençle karşılaşmadan ele geçirdi. Ahsa'ya gelerek müttefik emirlerden Abdullah bin Ali ile birlikte Karmatiler'i kuşattıktan bir süre sonra Karmatiler teslim olmayı kabul etti. Bu esnada Bayreyn'e geçerek buradaki Karmatiler'i de itaat altına aldı. Diğer taraftan teslim şartlarını kabul eden Ahsa'daki Karmatiler şehri teslim etmeyerek yeniden savunmaya geçtiler. Artuk bey burayı yeniden kuşatsa da havaların sıcaklığı nedeniyle bir kısım askerini, Abdullah bin Ali'ye destek için kardeşi Alpkuş emrinde bırakarak Bağdat'a gitti. Burada Halife tarafından karşılanarak başarılı seferine istinaden kendisine Rükniddin ve Zahirüddin unvanları verildi.
Bağdat'tan Basra'ya geçen Artuk Bey burada bulunurken kardeşi Alpkuş'un, bölgede kendi hakimiyetini kurmak isteyen Abdullah bin Ali tarafından öldürüldüğünü haber aldı. Hızlıca hareket edip Ahsa'yı kuşatsa da uzun süre geçmesi nedeniyle Abdullah'ın oğlu Ali'yi kardeşinin kanının diyeti olarak alarak Luristan'a geri çekildi. Selçuklu vasalı olarak Güney-Güneydoğu Anadolu'daki bazı yerleşimler Mervaniler emirlerin yönetimi altında bulunmaktaydı. 1080'de emir Nizamüddin Nasr'ın ölümünden sonra yerine geçen Nasruddevle Mansur'un yaptığı bazı icraatları, topraklarında yaşayan halkı rahatsız etmesinin yanı sıra Selçuklular içinde tehdit oluşturmaya başlamıştı. Bu esnada halifenin vezirliğinden azledilen Cuheyroğlu Fahruddevle Selçuklu Sultanı Melikşah'ın huzuruna çıkarak onu Mervaniler üzerine bir sefere çıkmaya onu ikna etti. Melikşah tarafından yarı bağımsız hükümdar anlamına gelen melik unvanı verilerek Diyarbakır bölgesinin hakimi olarak atandı (Temmuz 1083). Artuk Bey'de diğer birçok Selçuklu emirleriyle birlikte Fahruddevle'ye yardım için görevlendirildi. Sıkışık bir durumda kalan Nizamüddin Nasr, kendisine yardım karşılığında Diyarbakır, Cizre ve bazı kaleleri kendisine vereceğini belirterek Musul, El-Cezire ve Halep hakimi olan Şerefüddevle Müslim'in desteğini aldı. Şerefüddevle Müslim'in Diyarbakır önlerine gelip burada ordugahını kurduğu bilgisini haber alan Selçuklu kuvvetleri Fahruddevle, Artuk Bey ile Çubuk Bey önderliğinde Diyarbakır'a doğru harekete geçti. Şerefüddevle Müslim kuşatıldığını anlayınca akrabalık bağı bulunan Fahruddevle ile barış yapmaya çalıştı. Esasen Fahruddevle onunla barış yapıp zarar görmeden çekilmesi için Selçuklu kuvvetlerini geri çekmeye karar verse de Artuk ve diğer Türkmenler buna razı olmadı. Bu esnada büyük ihtimalle Artuk Bey'in iznini alan Çubuk Bey ani bir baskınla Şerefüddevle Müslim'in ordusunu dağıtırken, Şerefüddevle'de kaçarak Diyarbakır kalesine sığındı. Fahrüddevle bu olayı haber alınca tüm ganimetin İsfahan'da bulunan sultana gönderilmesini istemişse de Artuk Bey bunu kabul etmemiştir. Bunun yanı sıra Artuk Bey, kendisine haraç vermeyi öneren Şerefüddevle Müslim'in emniyetli bir şekilde topraklarına çekilmesini de sağladı (Ağustos 1084). Bu yaşananlardan sonra Selçuklu ordusundan ayrılan Artuk Bey, Fahrüddevle'nin şikayeti üzerine Melikşah'ın huzuruna çıkmak için İsfahan'a geçti.
Melikşah tarafından hoş karşılanmayan Artuk Bey, bunun üzerine Suriye Selçukluları yöneticisi Tutuş'un hizmetine girdi. Tutuş tarafından kendisine Kudüs ve yöreleri ikta olarak verildi. Bu sırada Musul ve Halep bölgesi emiri Şerefüddevle Müslim ile Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı I. Süleyman Şah arasında sınır çatışmaları yaşanmaktaydı. Süleyman Şah 1084'te Antakya'yı ele geçirdikten sonra Halep'i de topraklarına katmak istiyordu. Müslim bu durum karşısında Artuk Bey'den yardım istedi. Artuk Bey, Anadolu'daki görevlerinden alınmasında rolü olan Süleyman Şah'a karşı Müslim ile ittifak yapmayı kabul etti. Ancak tam olarak ittifak gerçekleşmeden Süleyman Şah ile savaşa giren Müslim yenilerek öldürülmüştü. Artuk bey bundan sonra güçlerini toparlayarak Diyarbakır üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Bu sırada Sultan Melikşah kendisini yeniden bağlamak amacıyla ona değerli hediyeler yollamıştı. Ancak Artuk Bey bunları kabul etmeyerek bir nevi sultana karşı isyanını göstermişti. Bunun üzerine Melikşah bölgedeki emirlerine Artuk Bey'i kontrol altına alma talimatı gönderdi. Bu emirler Artuk Bey tarafındaki Türkmen beylerine elçiler yollayarak onların sultana isyan içinde bulunmamalarını istediler. Türkmen beylerinin büyük bölümünün kendisinin hizmetinden ayrılması üzerine El-Cezire topraklarına çekildi.
Süleyman Şah 1085'te gönderdiği ulaklarla Halep kumandanına şehrin kendisine teslimini istedi. Kale kumandanı İbnülhuteyti ise Melikşah'a haber göndererek gelecek cevaba göre hareket etmek istiyordu. Sultandan cevabın gelmemesi üzerine kale komutanı bu sırada Dımaşk'ta bulunan Tutuş'a haber göndererek şehri teslim almasını istedi. Artuk Bey'in de desteğini alan Tutuş harekete geçerek şehre yürüyünce Süleyman Şah'ta karşı harekete geçti. 4 Haziran 1086'da meydana gelen ve Artuk Bey'in önemli rol oynadığı Ayn Seylem Muharebesi'nde Süleyman Şah öldükten sonra Tutuş şehrin kendisine teslimini istedi. Kale kumandanı İbnülhuteyti bu seferde şehri ona teslim etmeyerek sultan Melikşah'a teslim edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Tutuş ile birlikte Halep'in kuşatılması ve sonrasında da şehrin büyük bölümünün ele geçirilmesinde bulundu. Ancak şehri tam ele geçiremeden Sultan Melikşah'ın Halep'e yaklaştığı haberi üzerine Tutuş Dımaşk'a, kendisi de Kudüs'e çekildi. Bundan sonraki süreçte faaliyetleri hakkında pek bir bilgi bulunmayan Artuk Bey, 1091 yılında Kudüs'te ölmüştür. Ölümünden sonra oğlu İlgazi Bey tarafından babasının adıyla bilinen Artuklu Beyliği kurulmuştur. Diğer oğlu Sökmen Bey'de bu beyliğin Sökmenoğlu kolunu yönetmiştir.

Alparslan: Büyük Selçuklu dizisinde Onur Ayçelik tarafından canlandırılmaktadır.

Ashâb-ı Kehf Külliyesi, farklı inanç ve kültürlerde yer bulmuş Ashâb-ı Kehf anlatısının geçtiği yer olarak kabul edilen, Kahramanmaraş ilinin Afşin ilçesi yakınlarındaki  bir mekandır.
Antik Çağ'dan beri kutsal sayılan kayalık bir tepenin yamacındaki mağaranın çevresinde kuruludur. Külliye, 466 yılında Roma İmparatoru II. Theodosius'un emri ile inşa edilen İsa Mescidi adlı kilisenin yerinde, 13. yüzyıldan itibaren inşa edilmiş bir dizi yapı içerir. 2015 yılından beri UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ndedir.

Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin kuzey batısında, merkeze yaklaşık 7 km uzaklıkta Bencilüs Tepesi üzerindedir.

Hristiyan ve İslam İnançlardaki anlatıya göre, Roma İmparatoru Dakyanus Hristiyanları kendisine ve putlara tapınmaya zorlayan zalim bir hükümdardı. Rivayete göre Hristiyanlık dinine mensup yedi genç, zalim hükümdarın baskısından kurtulmak ve ibadetlerini gerçekleştirmek için bir çobanın gösterdiği mağaraya sığınıp uykuya dalmış ve 309 yıl boyunca uyku halinde kaldıktan sonra  imparator II. Theodosius döneminde uyanmıştır. Hikâyenin kahramanlarının hayatlarından etkilenen imparatorun, bölgeye bir kilise yapımasını emretttiğine ve bu emir üzerine 466'da İsa Mescidi adlı yapının inşa edildiğine inanılır.
Zamanla harabeye dönen bu kilisenin üzerine 1215 - 1234 yıllarında bir dizi inşaat yapılmıştır.  Anadolu Selçuklu Devleti'nin Maraş Emîri olan Nusretüddin Hasan Bey tarafından mağara ile uyumlu olarak ve kilisenin bazı malzemeleri de kullanılarak bir cami inşa edildi. Dulkadir Beyliği döneminde bir medrese ve kadınlar mescidi, Osmanlılar döneminde ise 1531 yılında Paşa Çardağı inşa edildi.
Külliye, 2015 yılında UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ne dahil edilmiştir.

Asklepios, (Yunanca Ἀσκληπιός, Latince Aesculapius) Yunan Mitolojisi'nde tıbbın ve sağlığın tanrısı. Apollon ve Koronis'in oğludur. Tıp sanatlarının iyileştirici yönünü temsil eden Asklepios'un kızları; Hygieia (''Hijyen'' anlamında, temizlik tanrıçası), Iaso (Hastalıklardan iyileşme tanrıçası), Akeso (İyileşme sürecinin tanrıçası), Aglæa (Sağlıklı hâlin tanrıçası) ve Panakea (Evrensel devanın tanrıçası) olmakla beraber aynı zamanda birçok erkek çocuğu da bulunmaktadır.
Yılanlı asası ile Yunan söylencelerinde Apollon'un oğlu olarak geçer. Buna göre; Teselya Kralı'nın kızı Koronis tanrı Apollon ile ilişkiye girer ve ondan gebe kalır. Ne var ki, tanrının çocuğunu karnında taşırken Arkadya'dan gelen bir yabancıyı da yatağına alır. Bu haberi tanrıya kutsal kuşu olan karga verir. Apollon kız kardeşi Artemis'i Koronis'i cezalandırmak üzere görevlendirir. Artemis de kadını bir odun yığınının üzerinde diri diri yanmaya mahkûm eder. O ateş öyle büyüktür ki, o zamanlar köpükler gibi ak olan karga tüyleri, o günden sonra is karası rengi olur. Kadın alevler üzerinde can vermek üzeredir ki; Apollon çocuğunu Koronis'in karnından alır. Çocuğu yetiştirmesi için at adam Kheiron'a verir.
Bu olay hekim-tanrının son anda kurtarıcı olarak yetişmesinin simgesidir. Asklepios'a hekimlik sanatını öğreten Kheiron bütün at adamlar gibi doğanın içinde yaşayan, doğanın sırrına ermiş bir varlıktır. Sağlığın kaynağı da doğada olduğuna göre; Kheiron'un açık havada, güneşin altında şifalı otlardan ve sulardan yararlanma yollarını bilmesi de gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Asklepios böylece usta bir hekim olarak yetişir, hekimliğin ve cerrahlığın tüm bilgilerini edinir.
Asklepios, elindeki asasını (ki bu asa da bugün bildiğimiz, tıbbın simgesi olan yılan dolanmış asadır.) yanından hiç ayırmaz, gittiği her yere onu da götürür, yorulduğu zaman da ondan destek alır. Daha öteye giderek, ölüleri bile diriltmeye çalışır. Bunun sırrını efsane şöyle açıklar: Tanrıça Athena, Gorgon canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios'a vermiştir. Gorgon'nun sağ tarafındaki damarlarda zehirli, sol tarafındaki damarlarda şifalı kan varmış. Asklepios bu şifalı kanla ölüleri diriltme yoluna gitmiş.
Ancak insanların ölümsüz olması fikri hem Zeus'un iktidarını sarsmış, hem de yeraltınının tanrısı Hades'i çok kızdırmış. Ve Hades kardeşini bir şeyler yapması konusunda kışkırtmış, Zeus da Asklepios'un başına bir şimşek fırlatarak onu öldürmüş. Derler ki o an Asklepios'un elinde reçete yazılı olan kâğıt toprağa düşmüş ve yağan yağmurla üzerindeki yazılar toprağa karışmış. Oradan da her derde deva sarımsak bitmiş. Apollon da, Zeus'a yıldırımları bağışlayan Kykloplar'ı öldürerek, oğlunun öcünü almış.

Asklepios'un yok oluşundan sonra hekimlik sanatını kızı, Hygieia (Yunanca sağlık anlamına gelir) ve oğulları Asklepiades adında bir lonca düzeni içinde sürdürmüşlerdir. Atina'da, Bergama'da, İzmir'de Asklepios adına tapınaklar kurmuşlardır. Bergama'da  Asklepion adıyla bilinen sağlık sitesi antik Yunan dünyasındaki üç büyük sağlık sitesinden biri olarak kabul edilir.
Asklepios efsanesine Anadolu'da yapılan bir katkı da şudur (aynı hikâye Lokman Hekim için de anlatılır); Zeus Asklepios'u yıldırımıyla öldürünce bu sırada hekimin yazmakta olduğu reçete oradaki bir otun üzerine düşmüş, yağan yağmurla kâğıttaki yazı toprağa karışarak her derde deva sarımsak meydana gelmiştir.
Diğer bir söylenceye göre, Asklepios daima elinde asasıyla dolaşırmış. Bu asa, hekim, hastalarına giderken ona destek olur; asasına yaslanan hekim ondan güç alır; yorulmadan hastadan hastaya koşarak şifa dağıtırmış. Asklepios'un Asası hekimliğin simgesidir ve veteriner hekimlerde aynen beşeri hekimlerde çift başlı yılan olarak kullanılan sembolüdür. Asklepios'un diğer simgeleri: Çam kozalakları, defne dalları, keçi ve köpektir.

Erhat, Ezra (2004 ), Mitoloji Sözlüğü İstanbul:Remzi Kitabevi (Büyük Fikir Kitapları Dizisi) ISBN 9789751403919
Salt, Alparslan (2006) Semboller Ansiklopedisi, İstanbul: Ruh ve Madde Yayıncılık/Yayınevi Genel Dizisi. ISBN 9789756377178

Aspendos veya Belkıs (Pamfilya lehçesi: ΕΣΤϜΕΔΥΣ; Attika lehçesi: Ἄσπενδος), Antalya ili Serik ilçesinde bulunan Belkıs köyünde yer alan antik tiyatrosuyla meşhur bir antik kenttir. Pamfilya'nın en zengin şehirlerinden birisidir.

Aspendos, Serik ilçesinin 8 kilometre doğusunda, Köprüçayı'nın dağlık bölgesinden düzlüğe ulaştığı yerde MÖ 10. yüzyılda Akalar tarafından kurulmuş ve antik devrin mamur zengin kentlerinden biridir. Buradaki tiyatro MS 2. yüzyılda Romalılar tarafından inşa edilmiştir. Kent biri büyük, biri küçük iki tepe üzerine kurulmuştur.

Coğrafyacı Strabon ve Pamponrus Mela-(Pomponius Mela), Kentin Agruslularca kurulduğunu yazarlar. Bölgeye MÖ 1200'den sonra Yunan göçleri olmuştur oysa Aspendos adının kaynağı Rumlardan önceki yerli Anadolu dilidir. Önemli bir ticaret yolu üzerinde olduğu ve Köprüçay Irmağı ile limana bağlandığı için Aspendos, her çağda ele geçirilmek istenen kentler arasında yer almıştır. Antik Kent Aspendos MÖ 5. Yüzyıl ilk çeyreğine kadar Pers hâkimiyetinde idi. Şehrin yakınlarında akan nehrin kenarında MÖ 467 yılında Yunanlarla Persler arasında geçen, Eurymedon Savaşı adıyla anılan savaşta Yunanlar kazanmıştı.

Aspendos'un en önemli yapısı tiyatrosudur. Antik tiyatrolar arasında en iyi şekilde korunarak gelmiş bir açık hava tiyatrosudur. Bu tiyatro Anadolu'daki Roma tiyatrolarının günümüze sahnesi ile ulaşabilen en eski ve sağlam bir örneğidir. Mimarı Aspendoslu Theodorus'un oğlu Zenon'dur. Antonius Pius zamanında yapımına başlanmış Marcus Aurelius zamanında tamamlanmıştır (138-164). Tiyatro, kentin yerli tanrıları ile imparator ailesine sunulmuştur.
Her yıl binlerce yerli ve yabancı turist Aspendos'u gezmektedir. Antik tiyatro ayrıca konserler, etkinlikler için kullanılmaktadır.
Bir de Aspendos Antik Tiyatrosu'nun küçük bir öyküsü var. Aspendos kralının bir zamanlar herkesin evlenmek istediği çok güzel bir kızı vardır. Kral kızını kime vereceğini bilemediği için halka, "Kim halkımız, kentimiz için en yararlı şeyi yaparsa kızımı ona vereceğim" diye duyurur. Bunun üzerine iki ikiz kardeş iki büyük yapı yaparlar. Biri kente çok uzaklardan karmaşık yolları birçok zorluğu geçerek su getiren su kemerleri, öteki ortasında yere metal para atıldığında üst sıralardan bile sesinin duyulduğu dünyanın akustik olarak en iyi tiyatrosudur. Kral su kemerlerini gördükten sonra kızını su kemerlerini yapana vermek ister. Bunun üzerine tiyatronun mimarı Zenon krala bir oyun oynar. Kral tiyatronun üst sıralarında gezerken bir fısıltı duyar: "Kral kızını bana vermeli." Akustiğe hayran kalan kral kızını büyük bir kılıçla ikiye ayırır ve kardeşlere verir.

Stadion
Agora
Bazilika
Hamam
Su kemeri
Nympheum (anıtsal çeşme)
Akropol

Antik yerleşimde kentin su ihtiyacını karşılayan Aspendos su kemeri hala yapıldığı tarihten günümüze kadar ayakta kalmış eserler arasında görülmekte. Su kemeri kalıntılarını inceleyen arkeologların yapmış olduğu bilimsel araştırma ve değerlendirme sonucu elde edilen verilerin MS 2. yüzyıl içerisinde yapıldığı sanılmaktadır. Yapılış tarz ve mimarisinde dönemin tekniklerini taşıyan su kemeri, kaynağından 15 metre yükseklikte oyulmuş taş bloklar kanalı ile antik yerleşime 30 metre yükseklikteki kulelerde biriktirilip antik yerleşime dağıtıldığı gözükmektedir. Ayrıca su kemeri hakkındaki en net bilginin ören yerinde bulunan bir yazıtta adı geçen Tiberius Claudius Italicus tarafından yaptırıldığı ve şehrin hizmetine sunulduğu yazmaktadır.

Aspendos antik kenti sikkeleri Pers döneminde, MÖ 5. yy. ortalarında başlamıştır. En iyi bilinen antik sikkeleri, MÖ 420-300/250 dolaylarında darbedilmiş olan gümüş stater serisidir. Bu stater kategorisinde olan antik sikkeler, ön yüzde boğuşan çıplak iki güreşçi tasvirine sahiptir. Genellikle aralarında harfler veya semboller bulunurken sikke arka yüzlerde belirgin bir şekilde bir sapancı, fırlatma duruşunda genellikle bir Triskeles (Aspendos'un sikkelerinde uzun bir sivil amblem) şehrin etnik kökenini gösterir. Antik sikkeler üzerindeki güreşçi tipinin seçimi belirsizdir. Güreş, eski zamanlarda popüler bir spordur ve olimpiyatlardaki etkinliklerden birisidir. Belki Aspendos antik kenti o zamanlar güreşçileriyle ünlüydü veya MÖ 5. yüzyılın ortalarındaki Olimpiyat etkinliğinde galip gelmiştir, ancak bir yüzyıldan fazla sikkelerinde varlığını sürdüren bu tip antik sikkelerin öne çıkması önemli olduğunu göstermektedir. Aspendos antik kentinin gümüş sikkelerinin bolluğu aynı zamanda şehrin ticari öneminin de bir kanıtıdır.
Bir çift güreşçiyi tasvir eden Aspendos sikkeleri, ilk olarak MÖ 400'lü yıllardan itibaren Aspendos tarafından darbedilmiş ve 320'li yıllarda Büyük İskender'in evrensel para birimi ile değiştirilene kadar darb edilmeye devam edilmiştir. Bu güreşçi sikkeleri, genellikle bir hoplit savaşçısını veya süvarisini tasvir eden militarist bir ön yüze sahip olan, arka yüzünde ise bir triskeles veya domuz bulunan daha önceki antik sikkelerin yerini almıştır. Pisidya'daki antik Selge şehri, 4. yüzyılda Aspendos'un antik sikkelerini açıkça taklit eden bir dizi stater kategorisinde olan kendi antik sikkelerini darbetmiştir.
MÖ 5. yüzyılın sonlarına doğru ve MÖ 4. yüzyılda, ön yüzünde bir çift güreşçi, arka yüzünde ise bir sapancı figürü, Aspendos staterlerinin yaygın olarak tanınan tasarımı haline gelmiştir. Çeşitli şekillerde, güreşçiler tekrar tekrar farklı dövüş pozisyonlarında tasvir edildi. Ancak, bunu sadece özellikle Aspendos'taki güreşin popülerliğinin bir göstergesi olarak görmek yanlış olur. Aksine, güreşçiler Aspendos'un başka bir kurucusuna atıfta bulunmaktadır. Bu sikkelerde, Teselya'dan gelen Yunan şehir kurucusu Polypoites ile yerel bir Pamfilya hükümdarı arasındaki güreş müsabakası tasvir edilmektedir. Güreş müsabakasının galibi Polypoites, Aspendos çevresindeki toprakları aldı. Güreş müsabakasını kaybeden yerel yöneticinin adının Aspendos olması muhtemeldir. Ayrıca şehrin adı Yunanca ΣΦΕΝΔΟΝΑΝ:Sphendonan sapanla atmak kelimesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu, Aspendos'un sapancının şehri olarak anlaşılabileceği anlamına gelir. Uzun sapan, Güney Küçük Asya'da tipik bir silahtı ve ayrıca Aspendos'un dağlık iç kesimlerindeki çobanlar tarafından kurtlara ve sığır yağmacılarına karşı kendilerini korumak için kullanılırdı. Dionysios Periegetes, Mopsos'un Aspendos kentinin kurucu ktistesleri arasında yer aldığını aktarmaktadır [Dionysios Periegetes, 852].
Aspendos'un antik dünyadaki geniş sikke yelpazesi, MÖ 5. yüzyılda Aspendos'un Pamphylia'daki en önemli şehir hâline geldiğini göstermektedir. O zamanlar Eurymedon (Köprüçay) Nehri Aspendos'a kadar ulaşıma elverişliydi ve şehir tuz, yağ ve yün ticaretinden büyük bir zenginlik elde etmiştir. Antik kentte darbedilmiş olan sikkelerin arka yüzlerinde antik kentin Anadolu adı olan orijinal ismi ΕΣΤFΕΔΙΙΥΣ-ESTFEDIIYS lejantları görülmektedir. Diğer tip Stater sikkelerinde ön yüzde miğferli, sağa ilerleyen çıplak Hoplit, sağ elinde mızrak ve sol elinde yuvarlak kalkan, arka tip Triskeles ve antik kentin Anadolu adı olan orijinal ismi ΕΣΤFΕΔΙΙΥΣ-ESTFEDIIYS lejantları EΣTFΔII ve Ε-Σ-T-F olarak görülmektedir. Drahmi kategorisinde olan antik sikkelerde ön yüzde at üzerinde mızrak fırlatan süvari tasviri arka tip yaban domuzu üzerinde bir mızrak ile birlikte EΣTFEΔIIYΣ ve EΣT lejantları görülmektedir.

 OpenStreetMap'te Aspendos ile ilgili coğrafi veriler  

Aspendos antik tiyatrosu'nun uydudan görünüşü 25 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Google Maps

Assos (Grekçe: Άσσος), Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin yaklaşık 17 km güneyindeki Behramkale Köyü'nde yer alan bir antik kent.
Antik Çağda Troas diye adlandırılan bölgenin güney ucunda volkanik bir tepenin zirvesi ve yamaçlarında, Midilli adasının karşısında kurulmuştur. Tarih boyunca Lidya, Pers, Pergamon¸ Roma egemenliği altına giren bölge Orta Çağ'da terk edilmiş, 1880-1883 yıllarında Amerikan Arkeoloji Enstitüsü'nün yaptığı kazılar sırasında Amerikalı genç mimar Francis H. Bacon tarafından bulunmuştur.
Aktif olduğu zamanlarda Assos, bulunduğu bölgedeki tek büyük limana sahip olduğu için geçen gemiler sayesinde zengin olmuştu. Assos'taki andezit taşından imal edilen lahitler, içine konan cesetlerin çabuk çürütmesi ile dünyaca ün yapmış; antik dönemde Lübnan, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya ihraç edilmiştir.
Antik Çağ'ın büyük düşünürlerinden Aristo'nun bu kentte üç yıl yaşamış ve felsefe okulu kurmuş olması nedeniyle felsefe tarihi açısından önem taşır. Assos, Pavlus tarafından da ziyaret edilmiştir ve kent bu nedenle Hristiyanlarca kutsal olarak kabul edilir.
MÖ 900'lerde kurulan bu kentin en göz alıcı yeri en tepesine yapılmış olan, Dorik yapılı Athena Tapınağı'dır. Kentin ayrıca büyük bir antik tiyatro da vardır.
Günümüzde, şehrin olduğu dağın eteklerinde ve yamaçlarındaki Behramkale kenti hâlen aktiftir.
MÖ 347'de Aristoteles'in Assos'ta felsefe okulu kurmasından hareketle, 2000 yılında, Assos'ta Felsefe adı verilen felsefe çalıştayları başlatılmıştır. Çalıştaylar, her yıl Şubat ayında sunum dili Türkçe, Temmuz ayında ise İngilizce olmak üzere yılda iki kere kesintisiz olarak düzenlenmektedir.
Assos, 2017 yılından beri UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'nde bulunmaktadır.

Assos kentinde ilk defa iskan edenlerin kim olduğu bilinmez ancak arkeolojik verilerden kentte Tunç Çağı'ndan beri kesintisiz iskan edildiği anlaşılmaktadır.
Bölge, MÖ 7. yüzyılda Lesbos Adası'ndan (Midilli) gelen Aiol kolonileri tarafından iskân edilerek gelişmiş, zenginleşmiştir. MÖ 6. yüzyılda Lidya Krallığı kıyılardaki Helen şehirleri üzerinde politik güç sağlamak istemiş ve bunun sonucunda Assos MÖ 560'ta Lidya Krallığı'nın hâkimiyetine girmiştir. MÖ 546 yılında Perslerin Lidya hakimiyetine son vermesi sonucu Pers egemenliği başladı. Bu dönemde vergi siteminde değişiklik olmadı. Vergi toplayanlar, Persler'den ziyade Helen yöneticilerdi.
MÖ 5. yüzyılda Pers egemenliğine karşı Atina Devleti'nin liderliğinde kurulan Attika-Delos Deniz Birliği'nin kuruluşu sırasında Assos, yılda 1 talent ödeme karşılığında kurucu üyeler arasında kaldı. Persler, uğradıkları yenilgilerden sonra Ege'nin Asya kıyılarından ayrılmaya başlamıştı. Ancak zaman içinde Persler yeniden Anadolu kıyılarına döndüler, Batı Anadolu kıyılarında yaşayanları yeniden Pers egemenliğine zorlayan Kral Barışı'nın (MÖ 387) imzalanmasından hemen sonra Eubolos adında bir tüccar kendini Assos ve Atarneus kentlerinin kralı ilan etti. Onun ölümünden sonra hizmetkarlarından Hermesisas yönetimi ele geçirdi. Gençliğinde Platon'un okulunda öğrenim görmüş olan Hermesias, başta Aristo olmak üzere filozof dostlarını Assos'a davet etti. Hermesias'ın yeğeni Phtias ile evlenen Aristo, Assos'ta üç yıl yaşadı. MÖ 347'de Assos'ta bir felsefe okulu kurdu ve yaşam bilimi üzerine çalışmalar yaptı. Kral Hermesias, MÖ 345 yılında bağımsızlığını yitirdi; Pers komutanı Rodoslu Memnon tarafından esir alınarak Persepolis'te çarmıha gerildi ve kentte yeniden Pers hâkimiyeti başladı. MÖ 344'te Assos'tan ayrılan Aristo; Makedon Kralı II. Filip'in oğlu İskender'i yetiştirmek üzere Pella'ya gitmiştir. Bölgede Pers hâkimiyeti, MÖ 334 yılında Büyük İskender'in Granikos Savaşı'nda kazandığı zafer ile son buldu.
Assos, Büyük İskender'in ölümünden sonra Galatlar tarafından işgal edildi. MÖ 241 yılında Pergamon Krallığı'nın egemenliği altına girdi. MÖ 133'te Kral III. Attolos'un vasiyeti ile Bergama Krallığı Roma'ya geçince Assos kenti de Roma egemenliğine girdi.
Kent, Roma yönetimi döneminde gelişti. Bu dönemde tarım arazilerinin verimliliği ile ünlü oldu. Erken imparatorluk döneminde Athena Polias, Zeus Soter ve Asklepios kültleri yanında Roma imparatoru Augustus ve karısı Livia'yı tanrılaştıran Assoslular, Hristiyanlığın doğuşundan sonra kenti Aziz Pavlus ve Aziz Luka'nın ziyaret etmiş olmasının da etkisi ile Hristiyanlığı kabul ettiler. MS 381 - 390 yıllarında, Hristiyanlığın etkisi ve imparatorluğun emirleri doğrultusunda, birçok tapınak kapatılmış ve yıkılmış, taşları kilise ve konut inşasında kullanılmıştır; ayrıca harç yapımına gerekli kirecin sağlanması için tüm mermer malzeme agora yakınındaki kireç kuyusunda yakılmıştır. Assos Athena Tapınağı ve tapınağa ait sunak da bu zamanda tahrip edilmiştir.
MS 3. yüzyılın ortalarından sonra kent önemini yitirdi. MS 5. yüzyılda piskoposluk merkezi hâline gelen kentte yerleşim, 7. yüzyılda sonra erdi.
Latinler, Franklar, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri akropolise birçok kez kente saldırmışlardır. Bizans Dönemi'nde piskoposluk merkezi hâline gelen Assos, 1080 yılında, Selçuklu Hanedanının egemenliği altına girdi, ancak 17 yıl süren egemenlikten sonra I. Haçlı ordusu komutanlarından Keşiş Pierre, bölgeden Türkleri uzaklaştırdığı için burada 1330 yılına kadar Bizans hâkimiyeti devam etti. 14. yüzyılda Karesi Beyliği'nin topraklarında olan Assos, tüm Çanakkale çevresi ile birlikte 1359 yılında Sultan I. Murat'a satılarak Osmanlı topraklarının bir parçası oldu.

6x13 Dor düzenli sütün ile çevrili Athena Tapınağı, Akropolün en önemli yapısıdır. Ön oda ve kutsal oda bölümlerinden oluşan tapınağın etrafı sütunlardan oluşmakta olduğunu tapınağın kutsal odasında bulunan tanrıça heykeli ise 1800 yıllarda yapılan kazı çalışmaları sonucunda ABD'ye götürüldüğünü Tekin Gün (Assos Athena Tapınağı) adlı araştırma notlarından anlaşılmaktadır. MÖ 530 yılına ait tapınak 14x30 m. ölçüsündedir. Tapınağın bazı sütunları yerine dikilmiştir. Athena Tapınağı frizlerinden bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. 1838 yılında yapılan kazı çalışmasında çıkan mimari bloklar, frizler ise; Boston müzesi, Fransa'daki Louvre müzesi arkeoloji müzesine götürülmüştür. İkinci bir surla takviye edilen akropoldeki iç surlar Orta Çağ'da, Osmanlı döneminde ve günümüzde de restore edilmiştir.
Assos Nekropolü, Helenistik ve Roma dönemlerinden kalmadır. Mezarlar, Helenistik çağdan Arkaik çağa kadar kesintisiz devam eder.
Akropolün güney eteklerindeki teraslar üzerinde Agora inşa edilmiştir. Agoranın doğusunda meclis binası (bouleuterion), kuzey ve güneyde stoalar (revaklar) bulunur.
Agora ile Batı kapısı arasındaki gymnasium Helenistik Dönem'de yapılmıştır. Batı kapıdan aşağı inen taş yol hamamlara ve tiyatroya ulaşır. 5 bin kişilik tiyatro, doğal bir kaya oyuğuna MÖ 3. yüzyılda inşa edilmiştir.

Assos kalıntılarını ilk belirten, Piri Reis'tir (1521). 1672'de John Covel, 1785'te Choiseul-Gouffier kenti gezen ilk seyyahlardır; 19. yüzyılda başka seyyahlar onları takip etmiştir. Charles Texier, 1835 yılında kentin kapsamlı planı ile birlikte tapınak frizlerinin çizimlerini yapmış; bu araştırma üzerine, 1838 yılında Sultan II. Mahmut, yüzeydeki heykeltıraşlık eserlerinin büyük bölümünü Fransa Kralına armağan etmiştir. 
Assos'ta ilk sistemli kazı çalışmaları 1881'de Amerikan Arkeoloji Enstitüsü tarafından başlatıldı. Amerikan Arkeoloji Enstitüsü adına mimar J. T. Clarke ve F. H. Bacon başkanlığında ilk kazılar bağlanmıştır ve yaklaşık Amerikalı ekip, 3 yıllık çalışma sonunda kentin önemli mimari yapılarını açığa çıkardı. Çalışmalarda çıkarılan eserlerin bir kısmı Osmanlı Devleti'nin izni ile paylaşılarak Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülmüş ve Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenmişti. 
Assos'taki kazı çalışmaları 1981 yılında Ümit Serdaroğlu tarafından yeniden başlatıldı ve 2005'te ölümüne kadar sürdürüldü. Serdaroğlu; batı nekropolisi, agora, tiyatro ve akropoliste çalışmalar yaptı. 2005 yılından itibaren kazı başkanlığını ÇOMÜ adına Prof. Dr. Nurettin Arslan sürdürmektedir.

Assos'ta ilk olarak 2009 yılında sistematik yüzey araştırmasına başlanmıştır. 2010 yılında Batı Kapısı'nın doğusundaki alanda araştırmalar yapılmıştır. Sistematik olarak toplanan arkeolojik bulguların yanında, yüzeyde görülen tüm kalıntılar harita üzerine işlenmiştir. Yüzey araştırmasının bitirilmesinden sonra Assos kentinin çağlara göre nasıl bir gelişim gösterdiği daha iyi anlaşılabilecektir. Yüzey araştırması kapsamında Batı Kapısı'nın 20 m doğusunda ve gymnasionun güneyinde olmak üzere iki noktada sondaj yapılmıştır. Batı Kapısı doğusundaki sondajın üst seviyelerinde açma Bizans Çağı'na ait apsisli bir yapıya rastlanması nedeni ile buradaki çalışma sonlandırılmıştır. Daha sonra gymnasionun güneyinden geçip agoraya ulaşan caddenin bulunduğu alanda açma çalışmalara başlanmıştır. Bu alandaki kazılarda gynmasionun porticusuna ait üç adet sütünün ana cadde üzerine düştüğü görülmüştür. Genişliği 6,5 m olan ana caddenin zemini düzgün dörtgen andezit taş bloklar ile kaplanmıştır. Cadde üzerindeki dolgu içerisindeki bulgular Geç Roma ve Erken Bizans Çağlarına tarihlenmektedir. Caddenin kuzey ve güney kenarlarında yağmur sularını sarnıçlara ulaştıran kanallar yapılmıştır. Caddenin güney kenarında döşeme taşlarının eksik olduğu kısımda ana kayaya kadar inilmiştir. Taş blokların altında bulunan, küçük taşlardan oluşan 0,70 m kalınlığa sahip dolgu içerisindeki seramikler Helenistik Çağ'a aittir. Stratigrafi, taş dolgunun altındaki Arkaik Çağ tabakasının ardından ana kayanın üzerindeki 0,15 - 0,20 m kalınlığındaki Bronz Çağı tabakası ile son bulmaktadır. Kent içerisindeki bu ilk sondaj Assos'taki iskân tarihinin aydınlatılması bakımından önemlidir. Önümüzdeki yıllarda yapılacak yüzey araştırması ve bununla bağlantılı küçük sondajlarla konu hakkındaki bilgilerin daha da zenginleşeceği beklenmektedir.

2009 yılında sürdürülen Athena Tapınağı'nın restorasyon çalışmaları başlatılmış, sütun gövdelerindeki beton parçaların sökülmesi işlemlerinde, ilk restorasyonda demirin kullanılmış olması yüzünden sıkıntılar yaşanmıştır. Ancak her şeye rağmen bu

Asur (antik kent), Mezopotamya'nın kuzey kısmında, günümüzde Musul yöresinde, Dicle Irmağı'na bakan bir plato üzerinde kurulmuş antik bir kenttir. Bölgedeki arkeolojik kazılar, MÖ 3. binyılın başlarında burada bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Ancak yayılma alanı ve diğer nitelikleri hakkında kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Bugüne kadar tespit edilen yapı kalıntıları, antik Mezopotamya'da yapıldığı gibi, eski yapıların üstüne aynı tarzda inşa edilmiş olan bir İştar tapınağı altında kalmış temellerdir. Asur, Kalah ve Ninova kentleri Asur'un başlıca kentleridir.

Bir hükümdarlık olarak Asur tarihi üç ayrı dönemde, imparatorluk olarak var olmuştur. Bu imparatorluklar; MÖ 2. binyılın ilk yarısı Eski Asur İmparatorluğu, MÖ 2. binyılın ikinci yarısı Orta Asur İmparatorluğu ve MÖ 1000-612 Yeni Asur İmparatorluğu'dur. Eski Asur İmparatorluğu Akadlı İluşuma tarafından kurulmuş, daha sonra Babil hükümdarı Hammurabi'nin çağdaşı olan Amurru I. Şamşi-Adad ile devam etmiştir. Eski Asur, I. Şamşi-Adad'ın hükümranlık döneminde Bereketli Hilal'de hâkimiyet alanı en geniş ve en güçlü devlet hâline gelmiştir. Anadolu'ya yönelen ticari girişimlerin canlandırdığı ekonomik durum, bu gelişmede belirleyici olmuştur.
Asur'un yükselişinde, kral İluşuma ve oğlu Erişum (MÖ 1939-1900) zamanlarında, bu iki kralın ticaret konusundaki politikaları büyük rol oynamıştır. İluşuma Güney Mezopotamya'dan gelen tüccara bir takım imtiyazlar tanımış, onları bu şekilde Asur'a çekmeyi başarmıştır. Aynı zamanda doğu ile yapılan kalay ticaretini de kontrol altına almayı başarmıştır. Böylece Güney Mezopotamyalı tüccar Asur'a gelip daha ucuz fiyattan kalay alabilmekte, çoğunluğu Basra Körzesi üzerinden gelen bakırı satabilmekteydi. Güneyden gelen üç kervan yolu olduğu anlaşılmaktadır, Ur-Nippur-Asur, Dicle üzerinden ve Elam-Dicle doğusundaki Der-Asur yolları. İluşuma'nın oğlu Erişum ise altın, arpa, bakır, gümüş, kalay ve yün ticaretini vergiden muaf tutarak bu ticareti büyük ölçüde Asur üzerine çekmiştir. Asur'un ticari yönden sağladığı bu gelişme, söz konusu iki kralın hükümdarlık döneminin sahip olduğu bu avantaj önemlidir. Dönem bir yandan III. Ur Hanedanlığı'nın yıkıldığı dönemdir. Diğer yandan ise MÖ 2. binyıl başlarından itibaren Anadolu'da yaşanan gelişmeler bakımından önem taşır. Anadolu'da bu dönemde küçük köy toplulukları yerine yerel hükümdarların idaresindeki kentlerin gelişmeye başladığı görülmektedir. Bu kentler gelişen iş bölümü ve artan nüfuslarıyla önemli birer pazar hâline gelmiştir.
Kısa sürede Asur, konumunun da sağladığı avantajla diğer kentlerden çok daha önemli ve zengin bir kent hâline geldi. Bu denli hızlı gelişmede, başta Kaneş olmak üzere Anadolu'da yerel hükümdarların izniyle ve onlara vergi ödeyerek yapılan ticaretin payı büyüktür. Kaneş'deki Asurlu tüccarlar birkaç kuşak içinde antik çağların milyonerleri sayılabilecek kadar zenginleştiler. Üstelik Anadolu'yla olan ticaret bu tüccarlarla sınırlı kalmadığı, Anadolu'da yapılan kazılarda bulunan kil tabletlerden anlaşılmaktadır. Asur iş çevreleri, son derece gelişkin, bir o kadar da karmaşık, özgün bir finans düzeni oluşturmuşlardı. Anadolu'yla ticarette kullanılan sermayenin bir kısmı, bu ticaretin dışındaki bazı yatırımcılar tarafından, kârın sözleşmeyle belirlenmiş bir bölümü karşılığında sağlanan uzun vadeli yatırımlarla finanse etmekteydi. Ticaretle Asur'a akan kazanç, kentin imarı yanında büyümesini ve zenginleşmesini sağlamıştır.
Asur, krallığın merkezi oldu ve Asurlular MÖ 19. yüzyılda kurdukları devleti giderek genişlettiler. MÖ 1300'de Asur kralı I. Salamanasar, Kalde ve Asur ülkelerini birleştirdi. Sonra bir dönem Hititler'in egemenliğine giren Asurlular MÖ 14. yüzyıl ortalarına doğru yeniden egemenlik elde ettiler. Kral I. Tiglat-Pileser zamanında (MÖ 1100) Karadeniz ve Akdeniz'e kadar sınırlarını genişlettiler.
Kral 2. Sargon iki kez Babil'i ele geçirdi. Suriye ve Mısır'ı yendi. Asur devleti, Asurbanipal (MÖ 668-626) en parlak dönemini yaşadı. Nil Nehri ile Basra Körfezi arasındaki tüm ülkeleri egemenlik altına aldı. Fakat bu dönem uzun sürmedi. Asur devleti, Medler'in saldırısı sonunda yenilerek ortadan kalktı (MÖ 612).

Asurlular, aslen Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Aşur/Asur (Qalat Şarqat) şehri ve çevresinde yaşayan bir Sami toplulukken özellikle MÖ 2000 sonrası doğu-batı arası küresel ticaretten faydalanarak gelişmiş ve topraklarını genişleterek ülkelerini bir imparatorluğa dönüştürmüş İlk Çağ topluluğudur. Başkentleri Ninova'dır. Mutlak monarşi ile yönetilmişlerdir.
İlk Çağ'da, Orta Doğu'nun en büyük imparatorluklarından birinin merkezi olmuştur. MÖ 2. binyılın başından itibaren özellikle Anadolu'da koloniler kurmuş, Anadolu'ya yazıyı taşımışlardır. Asur ülkesi, önceleri Babil'e, MÖ 2. binyılın büyük bölümü boyunca Mitannilere bağımlı kalsalar da MÖ 14. yüzyılda bağımsızlıklarını kazanmış ve Fırat'a kadar topraklarını genişleterek buralara yerleşmişlerdir. Daha sonra Mezopotamya'da, Anadolu'nun güneydoğusunda, zaman zaman da Suriye'nin kuzeyinde büyük güç kazanmışlardır

I. Tukulti-Ninurta'nın ölümünden (MÖ 1208) sonra gerileme dönemine girdi. MÖ 11. yüzyılda I. Tiglat-Pileser zamanında kısa süre yeniden eski gücüne kavuştuysa da, bunu izleyen dönemde hem Asur Krallığı, hem de düşmanları, yarı göçebe Aramilerin akınlarıyla yıprandı. MÖ 9. yüzyılda Asur kralları sınırlarını yeniden genişletmeye başladılar. MÖ 8. yüzyılın ortasından MÖ 7. yüzyılın sonuna değin III. Tukultī-Apil-Ešarra (III. Tiglath-Pileser), II. Šarru-Kinu (II. Şarrum-Ken, II. Sargon) ve Sin-Ahhe-Eriba (Sinahherib) gibi güçlü kralların önderliğinde Basra Körfezinden Mısır'a kadar uzanan toprakları egemenlikleri altında birleştirerek günümüzde Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluk kurdular.
Son büyük Asur kralı, Aššur-Bāni-Apli (Aššurbanipal)'di. Aššur-Bāni-Apli (Aššurbanipal) (Aššurbanapal, Ailein Halefi - Son Büyük Asur Kralı), Elam'ı ele geçirerek bölge halkını yok etmiştir.
Bu dönemde sanatta büyük bir gelişme olduğu bilinmekteyse de, hükümdarlığın son yılları ve MÖ 627'deki ölümünü izleyen dönemin olayları karanlıkta kalmıştır. Asur Krallığı MÖ 612-609'da Keldaniler'in ve Medler'in ortak saldırılarıyla yıkılmıştır.
İmparatorluğun çökmesiyle birlikte Asur halkı da tarihî kayıtlardan silinir. Son olarak Harran ve çevresinde yaşadıkları bilinmekle birlikte kayıtlarda yer almasa da eski imparatorluk topraklarında daha sonraki yüzyıllarda da yaşamlarını sürdürdükleri ve zamanla bölgenin diğer halkları içinde eriyip gittikleri aşikârdır.
Acımasızlıkları ve savaştaki atılganlıklarıyla tanınan Asurlular, anıtsal yapılar da bırakmışlardır. Ninive, Asur, Kalah (Nimrud), Dur Şarrukin (Horsâbad) ve başka yerlerde bulunan kalıntılar, Asurların mimarideki ustalığını göstermektedir. MÖ 612'de Med-Babil kuvvetleri tarafından Asur Devleti'ne son verilmiştir.
Günümüzde bazı Süryani toplulukları Asurluların soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.

Sırrı Tiryaki, “Asur-Urartu İlişkilerinde Yerel Beylikler ve Onların Rolü” 23 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amelie Kuhrt, “Eski Çağ’da Yakındoğu” Cilt 1 Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları – Şubat 2017
Hakan Erol, “Eski Asur Şehir Devletlerinde Ticari Tekelleşme Politikası” 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arzu Ötümlü, “Tarihten Günümüze Kadar Bereketli Hilal’de Sosyo-Ekonomik Yapı” 28 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Joshua J. Mark, “Ashur”17 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atakule Alışveriş Merkezi, Ankara'da, döner restoranlı kulesi ile meşhur alışveriş merkezi. Çankaya semtinde, Cinnah Caddesi ile Çankaya Caddesi'nin kesiştiği, Zübeyde Hanım Meydanı'na cepheli konumdadır.

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Konutları yakınında, Ankara Botanik Parkı üstünde, şehir manzarasına tamamen hâkim olan alışveriş merkezinin çevresinde, çeşitli büyükelçilik binaları ile konut ve iş yeri amaçlı 4-6 katlı yapılar mevcuttur. Atakule Alışveriş Merkezi'ne anıtsal nitelik kazandıran kule, İstanbul'da bulunan Endem TV kulesinden sonra Türkiye'nin en yüksek döner platformlu kulesidir.

13 Ekim 1989 tarihinde Ankara'nın başkent oluşunun 66. yıl dönümüne denk gelen günde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından açılışı yapılan kulenin altında, Türkiye'nin ikinci ve Ankara'nın ilk Alışveriş Merkezi hizmet vermeye başlamıştır. Yapının adı bir yarışma sonucu belirlenmiştir.
Modern alışveriş merkezinin plan ve projesi Mimar Ragıp Buluç tarafından hazırlandı. Kutlutaş İnşaat firması ile tamamı Türk mühendis ve işçiler tarafından inşa edilen alışveriş merkezi temelleri 1987 yılında dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından atıldı. İsmi, düzenlenen bir yarışma ile Ankara halkı tarafından verilmiştir. Mimari yapısı ve konumu itibarıyla da önemli bir turizm merkezidir. 12 Haziran 2011 tarihinde yeni ışıklandırmasının açılışı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştır.
2014 yılında alışveriş merkezi kısmını yıkma çalışmaları başlamış, ancak mimarın izni olmadığı gerekçesiyle yıkım ruhsatı mahkeme kararıyla iptal edilerek inşaat durdurulmuştur. Mimar Ragıp Buluç'un telif hakları mücadelesine Ankara Mimarlar Odası da destek olmuştur. Yeni yapı, Atakule GYO A.Ş. tarafından üstlenilmiş ve inşa edilmiştir. Yıkılan çarşının yerine yapılan yeni alışveriş merkezi ise 29 Ekim 2018'de havai fişek gösterileriyle açılmıştır.

Atrium çarşı niteliğinde inşa edilen ve tamamı alışveriş merkezi olarak faaliyet gösteren, sosyal ünite olarak nikâh ve kokteyl salonu bulunduran 5 katlı bölümdü. Çarşı kısmı 2014'te yıkılmıştır. Yerine yapılan çarşının mimarı Ali Osman Öztürk'tür. Yenilenen alışveriş merkezi, doğal ışığı içeri taşıyan cam bir kubbeye, modern ve güncel bir mimariye ve panoramik Botanik Park manzaralarına sahiptir.

125 m yükseklikte inşa edilmiş betonarme taşıyıcı sistemli yapı özelliğinde, çıkış ve inişte şehir manzarasına hâkim iki adet cam asansörle seyir terasına ulaşılmaktadır. 360° panoramik Ankara manzarasına sahip platformda aynı zamanda arttırılmış gerçeklik deneyimleri sunulmaktadır. Bu bölümün altında kafe-bar katı, üzerinde ise döner platformlu restoran katı yer almaktadır. En üstte ise, kubbe altında lounge ve restoran bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye'nin ilk döner platformlu restoranlarından birine sahip seyir teraslı kulesi, teknolojik özelliği ile tesise anıtsal ve simgesel nitelik kazandırmaktadır.

Alışveriş merkezi ve kuleye ek olarak birden fazla etkinlik ve davet salonlarına sahip olan Atakule; nikâh, davet, kokteyl vb. organizasyonlara da hizmet vermektedir. Bu salonlardan biri olan Event Hall, Botanik Park manzarasına sahip cam cepheye ve bir terasa sahiptir.

Ankara'daki gökdelenler listesi

Atatürk Orman Çiftliği, 1925 yılında Ankara'nın batısında Yenimahalle'de bulunan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından parça parça ve farklı bireylerden satın alınan arazi üstünde onun talimatı ile kurulan ve Türk tarımına öncülük eden çiftliktir. (Çiftlik alım kayıtlarına Atatürk'ün Türkiye İş Bankası'ndaki 00000002 no.lu hesap detaylarından ulaşılabilir).
1937'de Atatürk tarafından Hazine Müsteşarlığı'na bağışlanan çiftlik, günümüzde Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı tüzel kişiliği haiz bir kuruluş olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. 1992'de birinci derecede tarihî ve doğal sit alanı olarak tescil edilmiştir.
Ankara'nın en büyük yeşil alanı olan çiftlik arazisi içinde ülkenin en büyük hayvanat bahçesi, Atatürk'ün doğduğu Selanik'teki evin bir benzeri, tarihî Karadeniz Havuzu ve Devlet Mezarlığı gibi ziyaret alanları bulunmaktadır.

Kurtuluş Savaşı öncesi Ankara Büyükşehir Belediyesi reisliği yapan Hacı Ziya Bey'in mülkiyetinde bulunan Orman Çiftliği arazisi, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra istimlak edilerek Mustafa Kemal Paşa'ya armağan edilmişti. O yıllarda büyük ölçüde bataklık ve sazlıklarla kaplı olan 52.000 dekarlık alanda Mustafa Kemal Paşa'nın talimatı ile gerçekleştirilen başarılı çalışmalar; fidan yetiştirme, bahçecilik, bağcılık ve hayvancılık alanlarında çiftçilere örnek ve yol gösterici oldu. Çiftlikteki tarım ve hayvancılık faaliyetleri doğrultusunda bünyesinde endüstriyel tesisler de kuruldu. Mustafa Kemal'in Ankara'da bir çiftlik kurma arzusunda bozkır ortasına kurulmuş olan yeni başkent Ankara'nın halkı için bir doğa güzelliği ve sosyal yaşam alanı yaratma isteği de önemlidir.
İlk adı “Orman Çiftliği” olan arazi, 1937 yılında Atatürk tarafından Hazine'ye bağışlandı. Çiftliğin yönetilmesi için 13 Ocak 1938'de yürürlüğe giren kanunla “Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu” kuruldu. Çiftlik içindeki bira fabrikası bu dönemde Tekel Müdürlüğüne devredildi. Orman Çiftliği, “Gazi Orman Çiftliği” adını alarak faaliyetlerini sürdürdü.
1 Nisan 1950'de yürürlüğe giren 5659 sayılı Kanun ile “Atatürk Orman Çiftliği” adını almış olan çiftlik, aynı kanunla Tarım ve Köy İşleri Bakanlığına bağlı, tüzel kişiliğe sahip bir kuruluş statüsünü aldı. Çiftliğin faaliyetleri her yıl Türkiye Cumhuriyeti Sayıştay Başkanlığı tarafından incelenmekte ve rapora bağlanmakta; bu raporlar Türkiye Büyük Millet Meclisi KİT Komisyonu tarafından görüşülerek onaylanmaktadır.
Arazi, 1950'li yıllardan başlanarak Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu'na, Çimento Fabrikaları'na, kömür depolarına, trafolara, çeşitli fabrikalara, spor tesislerine, konut kooperatiflerine, hal yeri yapımına, üniversitelere, Ankaray depolama tesislerine, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali'ne, Ordu Evi'ne, turistik tesislere yerler; tahsis edilerek, satılarak Çiftlik arazisi, amaçları dışında parça parça yok edilmiştir.
Günümüzde de Gazi Banliyö İstasyonu merkez olmak üzere, onun çevresinde yer alan bir alanda konaklama tesisleri, yüzme havuzu, lokantalar, çocuk bahçeleri ziyaretçilere hizmet verir. Çiftlik bünyesindeki süt fabrikası, şarap ve meyve suyu fabrikasında çeşitli ürünler üretilmektedir.

Çiftliği gezip görmeye gelen halk için "Gazi İstasyonu" adlı tren istasyonu yapıldı. Mimar Ahmet Burhanettin Bey'in (Tamcı) tasarladığı yapı, Birinci Ulusal Mimarlık Akımının ilk anıtsal gar yapılarındandır; 1 Şubat 1926'da törenle hizmete giren yapı, günümüzde lokanta olarak hizmet vermektedir.
1936-1937 yılları arasında mimar Ernst Arnold Egli tarafından, Atatürk'ün isteği ile çiftlik arazisinde bazı yapılar inşa edildi. Çiftlik arazisi üzerindeki bira fabrikası, bira fabrikası hamamı, memur ve işçiler için konutlar, Atatürk’ün manevi kızı Ülkü için bir ev ve çiftlik müdürü için yapılan villa, Egli’nin inşa ettiği yapılardandır.
1933 yılında çiftlikte kurt, tilki, çakal, ayı, domuz, süne, kımıl gibi tarıma ve insana zarar veren hayvanların teşhiri amacıyla bir hayvanat bahçesi kurulmuştu. Bu minyatür hayvanat bahçesinin çok ilgi çekmesi üzerine projesini Necdet Pençe’nin çizdiği modern bir hayvanat bahçesi oluşturuldu ve 1940 yılında hizmete girdi. 32 hektarlık bir alanda Türkiye’nin en büyük hayvanat bahçesi olarak kuruldu.
Ankara Ticaret Odası tarafından Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin bire bir kopyası çiftlik arazisi üstüne yaptırılarak 1981’de "Atatürk Orman Çiftliği Atatürk Evi Müzesi" adıyla ziyarete açılmıştır.
1988 yılında anıt park niteliğindeki Devlet Mezarlığı, Atatürk Orman Çiftliği içinde hizmete girdi.

Müdüriyet binasının girişinde yer alan kulevari saatin 1926 yılında çalışanların mesaiye uymaları adına yapıldığı düşünülmektedir. Kare planlı saat köşkünün üzerine yerleştirilmiş kare planlı kadrana sahip saat hâlen çalışmaktadır.

Atatürk Orman Çiftliği, 1992’de birinci derecede sit alanı olarak tescil edildi. Çiftlik içinde “Gazi Tesisleri” olarak bilinen 46 hektarlık alan, 2011 yılında üçüncü derecede doğal sit alanı olarak yeniden düzenlendi.

Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi
Devlet mezarlığı
Koliba

 OpenStreetMap'te Atatürk Orman Çiftliği ile ilgili coğrafi veriler  
Resmî site
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu
AOÇ Satış Mağazası

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi ya da resmî adıyla Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi, Anıtkabir'de Atatürk'ün mozolesinin bulunduğu Şeref Salonu'nun altındaki 3 bin metrekarelik sütunlu alanda bulunan, 21 Haziran 1960'ta ziyarete açılmış müze.
Müzenin Misak-ı Millî Kulesi ve İnkılap Kulesi arasında bulunan kısım, 1960'tan bu yana "Atatürk Müzesi" olarak hizmet vermekteydi. Bu bölüm, Kasım 2001'de başlayan ve 9 ay süren bir çalışma sonunda yeni bölümlerle birleştirildi ve Büyük Taarruz'un 80. yıl dönümü olan 26 Ağustos 2002 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakanı Bülent Ecevit tarafından ziyarete açıldı. Müze, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun talimatı ile yaptırılarak Genelkurmay Başkanlığının sanat danışmanı Mehmet Özel'in koordinatörlüğünde hazırlanmıştır.

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi dört bölümden oluşur: Birinci bölümde Atatürk'ün özel eşyaları; ikinci bölümde Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları panoraması; üçüncü bölümde Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz panoraması; dördüncü bölümde Atatürk devrimlerinin fotoğraf ve açıklamalarla tanıtıldığı, rölyeflerle zenginleştirilmiş tonozlu koridor bulunmaktadır.
Birinci bölümde ilgi çeken bazı parçalar Atatürk'ün balmumundan heykeli ve köpeği Foks'un doldurularak saklanan bedenidir.
İkinci ve üçüncü bölümlerdeki panoramalar, Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşanan olayları dönemin resimlerinden yararlanarak canlandırır. Panoramaların önünde maketlerle bir savaş alanı düzenleniş ve üç boyutlu bir etki sağlanmıştır. Çanakkale Savaşı panoraması önünde bu savaşta kullanılmış olan mermiler, silahlar, toplar, yanmış tekerlekler ve kağnılar sergilenmektedir. Senaryosunu Turgut Özakman'ın yazdığı 40 metre uzunluğundaki panoramaları izlerken ziyaretçiye, Muammer Sun'ın bestelediği müzikler, top sesleri, gemi düdükleri, kılıç şakırtıları, at nalları ve "Allah Allah" nidaları gibi savaş efektleri dinletilir.
İkinci ve üçüncü bölümün ortasında Kurtuluş Savaşı'na katılan komutanların portreleri ve Kurtuluş Savaşı'nı gösteren büyük boy tablolar sergilenmektedir. Bu çalışmalar, Moskova'daki bir stüdyoda Rus sanatçılar tarafından gerçekleştirilmiştir.
Dördüncü bölüm, panorama bölümünü çevreleyen koridordaki 18 tonozda yer alan tematik sergi alanlarından oluşur. Tonoz müzesinde Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından ölümüne kadar yaşanan olaylar 3 bin kadar fotoğrafla anlatılır. Her tonozda bir devrim anlatılmaktadır. Tonoz müzelerinin bulunduğu galeri boyunca Kara Fatma'dan Şahin Bey'e kadar asker ve sivil 20 kahramanın büstü ve öz geçmişi sergilenir. Müzenin dördüncü bölümünün yer aldığı alan, Atatürk mozolesinin bulunduğu Şeref Salonu'nu ayakta tutan sütunlu salon ile Anıtkabir'in temel duvarları arasında kalan bölümdür. Tonozlu odacıklar, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlarının defnedilmesi amacıyla hazırlanmış, ancak kullanılmayarak ve müzeye dahil edilmiştir.
Müzenin çıkışında Atatürk'ün doğduğu evin, ilk meclis binasının, Kara Harp Okulu'nun maketleri, Turan Erol'un Çanakkale Savaşları'ndan bir kesiti anlatan büyük tablosu ve çeşitli Atatürk fotoğrafları yer alır.

Müzede dünyada benzeri bulunmayan üç panorama sergilenmektedir: 6x40 metre büyüklüğündeki Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları panoraması, 7x30 metre büyüklüğündeki Sakarya Meydan Savaşı panoraması ve 7x30 metre büyüklüğündeki Büyük Taarruz panoraması. Bu panoramalar ve müzedeki dev tablolar Aydın Erkmen'in yönlendirdiği 12 Rus ressam tarafından yapılmıştır.
Panoramaların oluşturulabilmesi için Turgut Özakman'ın yazdığı senaryodan hareketle Kurtuluş Savaşı muharebelerinin geçtiği alanlarda figüranlar kullanılarak 14 bin kare fotoğraf çekilmiş ve bu fotoğraflardan yararlanılarak eskizler hazırlanmıştır. Panoramaların eskizlerini Aydın Erkmen çizdi; renkli eskizler Rusya'da yapıldı. Rusya ve Hollanda'daki büyük resim stüdyolarında dev panoramalar bir bütün olarak hazırlandı ve bunları sarmak için bir makine imal edildi; böylece panoramalar silindir haline getirilerek uçakla Ankara'ya taşınmış, ardından tırlarla havaalanından Anıtkabir'e getirilmiştir. Silindirler özel makineyle açılarak tabana bağlanmış, eserlerin zedelenen kısımları sanatçılar tarafından 20 gün üzerinde çalışarak yenilenmiştir.

Müze bünyesinde oluşturulan Atatürk Özel Kitaplığı, 26 Haziran 2005'te düzenlenen bir törenle açıldı. Atatürk'e ait 3 bin 123 kitabın sergilendiği kitaplık, ziyaretçilerin kitaplara bilgisayar ortamında ulaşmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Ziyaretçiler, dokunmatik ekranlı bilgi cihazlarından kitaplarla ilgili bilgiye ulaşabilmektedir. Kitaplık, ziyaretçilere, Atatürk'ün fikir hayatını oluşturan kitaplar hakkında bilgi alma ve özellikle okuyup altını çizdiği kitapları inceleyebilme fırsatı da vermektedir.

Yozgatlı, Hüseyin; Ulualp, Ayşegül, (Ed.) (1994). Anıtkabir Anıtkabir Müzesi. Ankara: Anıtkabir Komutanlığı. 

TSK Anıtkabir Sayfası 13 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atletizm; koşu, yürüyüş, atma ve atlama branşlarını içeren; bir pist veya sahada yapılan dünyanın en eski sporlarından biridir. Bu tür fiziksel aktivitelere çağlar boyunca tüm dünyada yaygın ilgi duyulmuştur.
Tarihin en ünlü atletizm yarışmaları, ilk kez Antik Yunanistan'da düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nda gerçekleşmiştir. Eski Olimpiyat Oyunları, yalnızca spor yarışmalarının düzenlendiği bir etkinlik değil, aynı zamanda sporun sanat ve kültürle birleştiği büyük şenliklerdi. Atletler yarışmalardan 10 ay önce hazırlanmaya başlar, son dönemi ise Olimpiyat Oyunları'nın düzenlendiği yer olan Olimpia'da geçirirlerdi. Günümüzde de yarışma öncesi hazırlık süreçleri, farklı biçimlerde devam etmektedir.
Atletizm, insanın fiziksel güç ve yeteneklerinin neredeyse tümünün kullanılmasını gerektiren bir spor dalıdır. Atletler birbiriyle yarışırken, aynı zamanda kendi güç ve yeteneklerinin sınırlarını tanır, bunları geliştirmeye çalışırlar.
Pist ve alan atletizmi üç ana kategoriye ayrılır: Koşu, yürüyüş ve alan (atlama ve atma) yarışları.

Koşu branşı, atletizmin temel disiplinlerinden biridir ve çeşitli kategorilere ayrılır. Bunlar kısa mesafe sürat koşuları, orta ve uzun mesafe koşuları, engelli koşular ile bayrak yarışlarıdır. Bu yarışmalar, organizasyonun niteliğine bağlı olarak kapalı salonlarda, açık hava pistlerinde, yollarda ya da kır parkurlarında düzenlenebilir.
Kısa mesafe sürat koşuları genellikle 400 metreye kadar olan mesafeleri kapsar. Bu kategorideki atletler, yarışın başlangıcından bitişine kadar mümkün olan en yüksek hızda koşmayı hedefler. Temel kısa mesafe koşu mesafeleri şunlardır: 100 metre, 200 metre ve 400 metre. 400 metre, açık hava pistinde bir tura karşılık gelmektedir.
Kapalı salon pistleri, açık hava pistlerine kıyasla daha kısadır ve genellikle eğimli virajlara sahip 200 metrelik pistler kullanılmaktadır. Salon yarışmalarında düzenlenen en kısa sürat koşusu mesafesi 50 metredir. Kısa mesafe koşucularının performansı; çıkış anındaki hızlanma, ivmenin en üst düzeye çıkarılması ve elde edilen hızın yarış boyunca mümkün olduğunca korunması üzerine kuruludur.
Orta mesafe koşuları, 800 ve 1.500 metre yarışlarını kapsar. Bu yarışlar teknik olarak hız koşusu sayılmakla birlikte, orta mesafe koşuları hız ve dayanıklılığın iyi bir taktik anlayışıyla birleştirilmesine dayanır. 2000'li yıllarda Türk kadın atlet Süreyya Ayhan Kop, 1.500 metre branşının en iyi sporcularından biri olarak kabul edilmekteydi.
Uzun mesafe yarışları pistte koşulan 3000, 5000 ve 10.000 metre yarışlarını kapsar. Maraton ve yol parkurunda koşulan öteki yarışlar ise daha uzun mesafelerde yapılır. Son yıllarda uzun mesafe koşularına kadınlar da katılmaktadır. İlk kez 1969'da uluslararası bir yarışmada 1.500 metre koşan kadınlar, 1974'te 3000 metre koşusuna, 1970 sonlarında da maraton yarışlarına katıldılar. Yalnızca erkeklerin koştuğu, 28 tahta engel ve 7 su engelinden oluşan 3000 metre engelli yarışı dışında kalan tüm uzun mesafe koşularına kadınlar da katılırlar.
Dünya genelinde yaygınlık kazanan uzun mesafe yarışlarında, özellikle maraton koşularına katılım sayısı her geçen yıl artmaktadır. Günümüzde Londra ve New York maratonlarına her yıl on binlerce atlet katılmaktadır.
Düz koşu kategorisi altında yer alan bayrak yarışları, atletizmde özel bir disiplindir. Bu yarışlar genellikle 4 × 100 metre ve 4 × 400 metre formatında gerçekleştirilir. Her takım dört koşucudan oluşur ve her koşucu, toplam mesafenin eşit bir bölümünü koşar. Koşucular kendi bölümlerini tamamladıklarında, "bayrak" adı verilen çubuğu bir sonraki takım arkadaşına devreder. Bayrağın doğru ve kurallara uygun şekilde el değiştirmesi, bu yarış türünde kritik öneme sahiptir.
Engelli koşular, atletlerin belirli aralıklarla yerleştirilmiş engellerin üzerinden atlayarak tamamladıkları koşu disiplinleridir. Bu yarışlarda sporcular, sabit sayıda -genellikle 10 adet- engeli aşmak zorundadır. Engel yükseklikleri, yarış mesafesine ve sporcunun cinsiyetine göre farklılık gösterir. Erkekler için 110 metre, kadınlar içinse 100 metre engelli koşularında engel yüksekliği 106,7 cm'dir. 400 metre engelli yarışlarında ise, hem erkekler hem de kadınlar için engel yüksekliği 91,4 cm'dir.
Yürüyüş yarışları, kendine özgü tekniğiyle yapılan, dayanıklılık gerektiren bir atletizm branşıdır. Bu disiplinin temel kuralı; sporcunun, yürüyüş sırasında öne attığı ayağı yere basmadan önce, gerideki ayağın yerle temasını kesmemesidir. Bu teknik nedeniyle sporcular, adımlarını bacaklarını bükmeden atmak zorundadır. Yürüyüş yarışları genellikle yol parkurlarında gerçekleştirilir. Mesafeler; kadınlar için 10 kilometre, erkekler için ise 20 ve 50 kilometre olarak belirlenmiştir.

Yüksek atlamada, ilk yıllarda makas tekniği denen bir teknik kullanılıyordu. Bu alanda daha sonra yeni teknikler geliştirildi. İçlerinde en iyisi sayılan köprü (flop) tekniğinde atlet, yukarı sıçradıktan sonra dönerek çıtayı sırtüstü geçer.

Sırıkla atlama, atletin esnek bir sırık yardımıyla yüksekliğe ulaşmayı hedeflediği bir atletizm branşıdır. Geçmişte metal ve bambu sırıklar kullanılırken, daha sonra cam elyafından üretilen sırıklar kullanılmaya başlanmış ve bu malzeme değişimi, branşta önemli bir gelişme sağlamıştır. Nitekim sırıkla atlamada dünya rekoru, 22 ile 25 yıl arasındaki dönemde 1 metreden fazla bir farkla yenilenmiştir.
Atlet, sırığı iki eliyle kavradıktan sonra çıtaya doğru hızla koşar; sırığın ucunu çıtanın hemen önündeki V biçimli kutuya yerleştirir ve sırığa abanarak kendini yukarı doğru fırlatır. Çıtayı aşarken sırığı bırakır ve sırık, sporcunun atlayış yaptığı tarafta kalır.
Yüksek atlama ve sırıkla atlamada, yarışmacı her bir yükseklik için üç atlayış hakkına sahiptir. Amaç, çıtayı devirmeden mümkün olan en yüksek seviyeyi geçmektir.

Uzun atlama ve üç adım atlama, sporcunun hız alarak 10 santimetre genişliğindeki basma tahtasından sıçrayıp mümkün olduğunca uzağa atladığı atletizm branşlarıdır.
Uzun atlamada sporcu, tek bir sıçrayışla en uzak mesafeye ulaşmayı hedefler.
Üç adım atlama ise üç aşamalı bir sıçrama tekniğine dayanır. İlk adımda atlet, sıçradığı ayağıyla yere basar; ikinci adımda diğer ayağıyla yere iner ve bu ayağıyla son sıçrayışı yaparak atlayışını tamamlar.

Gülle atma, metalden yapılmış top biçimindeki bir cisim olan güllenin, 2,1 metre çapındaki dairesel bir alanın içinden, omuzdan gelen bir kol hareketiyle fırlatıldığı bir atletizm dalıdır. Erkekler için kullanılan gülle 7,26 kilogram, kadınlar içinse 4 kilogram ağırlığındadır. Sporcu, gülleyi omuz hizasında tutarak tek elle itme şeklinde atışı gerçekleştirir.

Çekiç atma, 7,26 kilogram ağırlığındaki metal bir topun, ucu halka şeklinde olan bir tel aracılığıyla fırlatıldığı bir atletizm branşıdır. Sporcu, bu halkayı eliyle kavrayarak çekici döndürüp fırlatır. Atış, 2,1 metre çapındaki ve bir bölümü tel örgüyle çevrili bir çemberin içinden gerçekleştirilir.
Disk atma ise erkeklerde 2 kilogram, kadınlarda 1 kilogram ağırlığındaki disklerle yapılan bir atma dalıdır. Atışlar, 2,5 metre çapındaki dairesel bir alanın içerisinden yapılır. Sporcular, diske itici güç sağlamak amacıyla bu dairenin içinde dönerek atışı gerçekleştirirler.

Cirit atma, atıcının atış çizgisine doğru koşarak hız aldığı ve ardından ciriti öne doğru bir silkme hareketiyle fırlattığı bir atletizm branşıdır. Erkekler için kullanılan cirit 800 gram, kadınlar içinse 600 gram ağırlığındadır. Bu dalda, olimpiyatlarda altın madalya kazanan ilk kadın Türk atlet Berfin Alkay'dır.

Dekatlon, erkek sporcuların katıldığı ve iki gün süren on branşlı bir atletizm yarışmasıdır. Yarışmanın ilk gününde sırasıyla 100 metre koşu, uzun atlama, gülle atma, yüksek atlama ve 400 metre koşu dallarında mücadele edilir. İkinci gün ise 110 metre engelli koşu, disk atma, sırıkla atlama, cirit atma ve 1.500 metre koşu yarışları gerçekleştirilir.
Heptatlon, kadın sporcuların katıldığı ve yedi branştan oluşan çoklu atletizm yarışmasıdır. Bu yarışma da iki gün sürer. Birinci gün 100 metre engelli koşu, gülle atma, yüksek atlama ve 200 metre koşu; ikinci gün ise uzun atlama, cirit atma ve 10.000 metre koşu dallarında yarışmalar yapılır.

Dünya atletizminin yönetici organı Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği'dir (UAAF). Dünya atletizm rekorlarını bu kuruluş onaylar. Ayrıca turnuvaların düzenlenmesinden yarışlarda kullanılan malzemeye kadar birçok konuyla ilgili kararları verir. 1896'dan beri dört yılda bir yapılan Olimpiyat Oyunları atletizm dünyası için en önemli yarışlara sahne olur.

Salon atletizmi genellikle 200 metre uzunlukta piste sahip kapalı salonlarda yapılan atletizm türüdür.
Salon atletizmi ile açık hava atletizmi arasındaki en önemli fark; çekiç atma, cirit atma, disk atma, yürüyüş ve maraton yarışmalarının yapılmamasıdır. 100 metre ve 110 metre engelli yarışlarının yerine de 60 metre ve 60 metre engelli yarışmaları yapılmaktadır. Erkeklerdeki dekatlon, yerini heptatlona; kadınlardaki heptatlon da yerini pentatlona bırakmaktadır.

IAAF Dünya Atletizm Şampiyonası
Atletizmde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (kadınlar)
Atletizmde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (erkekler)
Atletizmde Olimpiyat rekorları listesi
Atletizmde dünya rekorları listesi
Türkiye Atletizm Federasyonu
Dünya Yıldızlar Atletizm Şampiyonası
Yaz Olimpiyatları'nda atletizm
Dünya Atletizm Birliği

Uluslararası Atletizm Federasyonu21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Veteranlar atletizm

Augustus (Latince: Imperator Caesar Divi Filius Augustus; 23 Eylül MÖ 63 – 19 Ağustos 14), Roma İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk imparatorudur. MÖ 27 - MS 14 yılları arasında hüküm sürmüş olan Augustus, Gaius Octavius Thurinus olarak doğmuş ve MÖ 44 yılında Jül Sezar tarafından evlatlık edinilmesinin ardından Gaius Julius Caesar Octavianus adını almıştır.
Augustus özellikle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğuna dönüşümünü sağlayan en önemli isim olarak bilinir. Augustus, Roma Cumhuriyeti'ni resmi olarak koruduğunu iddia etmiş olsa da, pratikte onu sonlandırarak yerine daha despot bir rejim olan imparatorluk sistemini kurmuştur. Tarihçiler bu durumu "Cumhuriyet'in restorasyonu" maskesi altında yapılan bir rejim değişikliği olarak tanımlar. Görünürdeki bu koruma çabasına rağmen, Cumhuriyet'in temel taşı olan güçler ayrılığı ve geçici yönetim ilkeleri Augustus döneminde tamamen ortadan kalkmıştır. Augustus tek başına Roma Cumhuriyetine istediği gibi yön verebilen tek kişilik güce sahip oldu. Tüm ordu, hazine ve dış politika kararları tek bir kişinin, yani Augustus'un kontrolüne geçmiştir. Augustus, geleneksel cumhuriyet kurumlarının (Roma Senatosu, konsüller ve halk meclisleri) varlığını sürdürmesine izin vermiştir. Fakat Augustus, bu kurumların yetkilerini tamamen budamış ve onları kendi iradesini onaylayan sembolik organlara dönüştürmüştür. Augustus, kendisinden sonra yerini üvey oğlu Tiberius'un almasını sağlayarak yönetimde veraset sistemini başlatmış ve Augustus, Cumhuriyet'in seçim ilkesini fiilen bitirmiştir. Augustus ölümüne kadar Roma'yı istikrara kavuşturdu ve yüzyıllarca sürecek bir imparatorluk sistemi kurdu.
Genç Octavius, büyük dayısı Jül Sezar tarafından evlat edinilmiş ve Sezar'ın MÖ 44 yılında öldürülmesinin ardından onun varisi olmuştur. Ertesi yıl Octavius, Marcus Antonius ve Marcus Aemilius Lepidus'la birlikte güç birliğine giderek "İkinci üçlü hükümdarlık", triumvirlik olarak bilinen askeri diktatörlüğü oluşturdu. Bir Triumvir olarak Octavianus, konsüller Hirtius ve Pansa'nın ölümlerinin ardından konsül güçlerini elinde topladı ve kendini sürekli olarak seçtirerek Roma ve eyaletlerinin büyük bölümünü bir otokrat şeklinde oldukça etkili bir biçimde yönetti. Üçlü yönetim, hükümdarlarının arasındaki kişisel ihtiraslar sonucunda çöktü. Lepidus sürgüne gönderilirken Antonius MÖ 31 yılında Octavianus'un ordusuna karşı kaybettiği Aktium Muharebesi'nin ardından Kleopatra ile birlikte intihar etti.
İkinci üçlü hükümdarlığın sona ermesinden sonra, Octavianus Roma Senatosunun yetkisinde olan, ancak pratikte kendi üzerinde topladığı idari güçler yardımıyla Roma Cumhuriyeti'nin işleyişinde değişiklikler düzenledi. Bir cumhuriyet olarak tasarlanmış devletin tek bir kişi tarafından yönetilebilmesi için uygun hale getirilmesi birkaç yıl sürdü ve sonuçta Roma İmparatorluğu olarak bilinen yapı ortaya çıktı. İmparatorluk makamı, hiçbir zaman Octavianus'tan evvel Sezar ve Sulla'nın sahip olduğu Roma diktatörlüğü gibi bir mevki değildi; hatta Octavianus, Roma halkı "diktatörlük görevini üstlenmesini istediğinde" bu talebi geri çevirdi. Yasal yoldan Augustus, Senato tarafından kendine ömür boyu verilen tribün, censor, konsül gibi aslında seçimle elde edilen (birbirine uymayan) farklı güçleri üzerinde topladı. Bağımsız gücünü, ekonomik başarılarına, yeni fethedilen yerlerden elde edilen kaynaklara, imparatorluğun her tarafında kurulan patronaj ilişkilerine, emekli ya da halen görevde olan askerlerin sadakatine, senato tarafından verilen şeref payelerinin yetkilerine  ve insanların saygısına borçluydu. Augustus'un Roma lejyonlarının çoğunluğu üzerinde sahip olduğu hâkimiyet, senatoya karşı silahlı bir tehdit oluşturmasını sağlamış ve senato kararlarına baskı yapabilmesinin önünü açmıştır. Senato muhalefetini silah yoluyla devre dışı bırakabilecek durumda olması karşısında, Senato Augustus'un mutlak liderliğine karşı ses çıkaramaz hale gelmiştir.
Augustus, büyük bir güce ulaşmasına rağmen monarşik unvanları reddetti ve saltanatını cumhuriyet sisteminin devam ettiği illüzyonu üzerine kurdu. Tarihçiler, cumhuriyet sisteminin Augustus tarafından sonlandırıldığı görüşüne sahiptir. Augustus monarşik unvanlar yerine, krallığı çağrıştırmayacak "ilk vatandaş" (princeps) unvanıyla asıl gücü kendi hakimiyetinde topladı. Augustus'un getirdiği sistem, princeps unvanlı tek bir kişiyi (imparatoru) Roma senatosunun üstünde konumlandırıyordu. Cumhuriyet döneminden farklı olarak, imparatorluk döneminde güç Roma senatosundan tek bir kişiye Augustus'a geçmişti. Augustus, Roma senatosunun işlevselliğini devam ettirdi ama asıl hakimiyet imparatora geçti ve tarihçiler tarafından cumhuriyetin sonu olarak görüldü. Augustus, MÖ 19'da Roma İmparatorluğu'nda bulunan tüm eyaletler üstünde "mutlak iktidar" (Imperium Maius) yetkisini aldı ve o andan itibaren Augustus Caesar üstün bir şekilde kontrolü sağladı, Roma İmparatorluğu'nun ilk imparatoru olarak gücünü sıkılaştırdı. Ayrıca MÖ 2'de Augustus, ülkenin babası anlamına gelen "Pater Patriae" olarak ilan edildi.
Antik Romalı tarihçi Cassius Dio, Augustus dönemiyle ilgili olarak şöyle söyler: "Augustus döneminde cumhuriyet ismen varlığını sürdürüyordu, ama gerçekte Augustus her şeyin efendisiydi." Augustus'un saltanatı, görece bir barış dönemi olan ve Pax Augusta ya da Augustus Barışı olarak adlandırılacak dönemin başlangıcı olmuştur. Sınırlarda sürekli devam eden savaşlar ve taht kavgasından çıkan ve Dört İmparator Yılı olarak bilinen iç savaş dışında, Akdeniz dünyası iki yüzyıldan uzun bir süre barış içerisinde yaşamıştır. Augustus, Roma İmparatorluğu'nun sınırlarını genişletmiş, sınırları "bağımlı tampon devletler" yardımıyla güvenlik altına almış ve Partlarla diplomasi yoluyla barışı sağlamıştır. Roma vergilendirme sistemi düzeltilmiş, resmî bir kurye sistemi ile birlikte yeni yollar yapılmış, sabit bir ordu (ve küçük bir donanma) oluşturulmuş, Praetorian muhafızlığı kurulmuş, resmî bir polis gücü ve Roma yangınlarıyla mücadele etmek için bir itfaiye gücü tesis edilmiştir. Roma şehri onun döneminde yeniden inşa edilmiştir. Başarılarını günümüze kadar ulaşmış olan Res Gestae Divi Augusti adıyla kayda almıştır. MS 14 yılında ölümü üzerine, Augustus senato tarafından Romalıların ibadet etmeleri gereken bir tanrı ilan edilmiştir. Adları olan Augustus ve Caesar, sonradan gelen tüm imparatorlar tarafından kullanılmış ve Sextilis ayının adı onun anısına Augustus olarak değiştirilmiştir. Halefi, üvey oğlu Tiberius olmuştur.

Augustus, MÖ 63 yılının 23 Eylül günü Gaius Octavius adıyla Roma'da (ya da Velletri) doğmuştur. Aynı adı taşıyan babası, equestrian sınıfından saygıdeğer ancak sıradan bir ailedendi ve Makedonya valiliği yapmıştı. Doğumundan kısa bir süre sonra babası, muhtemelen Thurii'deki bir köle ayaklanması karşısında elde ettiği zaferin anısına Octavius'a, Thurinus cognomen'ini vermiştir. Annesi Atia, kısa bir süre sonra Roma'nın en başarılı generali ve diktatörü olacak olan Jül Sezar'ın yeğeniydi. Octavius, ergenlik çağının ilk yıllarını büyük babasının Veletrae (bugünkü Velletri) yakınlarındaki evinde geçirmiştir.
Babası MÖ 59 yılında, Octavianus henüz dört yaşındayken öldü. Annesi ve üvey babası Lucius Marcius Philippus'un tarafından büyütüldü. MÖ 52 ya da 51 yılında, Octavius büyük annesi (Sezar'ın ablası Julia) cenazesinde bir konuşma yaptı. Dört yıl sonra toga virilis giydi ve MÖ 47'de Pontifler koleji'ne seçildi. Ardından MÖ 46 yılında, Jül Sezar tarafından yaptırılan Venüs Genetrix Tapınağı için düzenlenen Yunan oyunlarında görevlendirildi. Şamlı Nikolaos'a göre, Octavius Sezar'ın maiyetinde Afrika seferine katılmayı istemiş ancak annesi Atia karşı çıkınca vazgeçmiştir. MÖ 46 yılında, annesi Sezar'ın Pompey'in güçleriyle savaşmayı planladığı Hispania'ya gitmesine izin verdiyse de, Octavius hastalandığı için bu yolculuğa katılamadı.
İyileştiğinde, cepheye gitmek üzere denize açıldı ancak bir gemi kazası geçirdi; bir avuç arkadaşıyla karaya çıktı ve büyük dayısının da hayranlığını uyandıracak biçimde düşman topraklarının ortasından geçerek Sezar'ın kampına geldi. Velleius Paterculus, bu olaydan sonra Sezar'ın genç Octavianus'un, arabasında kendine eşlik etmesine izin verdiğini aktarır. Roma'ya döndükten sonra, Sezar Vesta Rahibelerine, Octavius'un birinci mirasçısı olduğuna dair bir vasiyet bıraktı.

Jül Sezar MÖ 15 Mart 44'te öldürüldüğünde, Octavius askeri eğitim almak için İllirya'daki Apollonia kentinde bulunuyordu. Bazı ordu komutanlarının Makedonya'ya sığınma önerisini reddederek, siyasi açıdan herhangi bir şansı ya da güvencesi olup olmadığını araştırmak için gemiyle İtalya'ya geçti. Brundisium yakınlarındaki Lupiae'de karaya çıktıktan sonra, Sezar'ın vasiyetinin içeriğini öğrendi ve ondan sonra Sezar'ın siyasi varisi, mülklerinin de üçte ikisinin mirasçısı olmaya karar verdi. Hiçbir meşru çocuğu bulunmayan (tek kızı Julia MÖ 54 yılında ölmüştü) Sezar, yeğeni Octavius'u oğlu ve mirasçısı olarak evlat edinmişti. Bu nedenle Octavius Gaius Julius Caesar adını almıştı. Roma geleneklerine göre biyolojik ailesini belirtmek için Octavianus soyadını da kullanması gerekiyordu ancak elde soyadını kullandığına dair bir kanıt yoktur. Bunun nedeni muhtemelen soyadının mütevazı köklerini fazla göz önüne çıkartacak olmasıdır. Daha sonraları Marcus Antonius, Octavianus'u Sezar'ın cinsel arzularını tatmin ederek evlatlığı olmakla suçlamış; ancak Suetonius Antonius'un bu suçlamasının politik bir iftira olarak tanımlamıştır.
Octavianus Roma'nın siyasi hiyerarşisine başarılı bir giriş yapabilmek için sınırlı mali imkanlarına güvenemezdi. Sezar'ın Brundisium'daki askerleri tarafından sıcak bir biçimde karşılandıktan sonra Octavianus, Sezar'ın Partlara karşı düzenlenecek sefer için tahsis ettiği paranın bir bölümünü talep etti. Doğuya yönelik askerî harekâtların başlangıç noktası olan Brundisium'da tutulan para yaklaşık 700 milyon sestertiusdu. Bu paranın kaybolmasıyla ilgili olarak sonradan yapılan bir Senato soruşturmasında Octavianus'a karşı herhangi bir eylemde bulunulmadı; zira Octavianus

Augustus Tapınağı; Ankara'nın Altındağ ilçesinde, Hacı Bayram Camii'nin hemen bitişiğinde bulunan, tahminen MÖ 25-20 yılları arasında inşa edilmiş bir tapınaktır.

Tapınağın; daha önceki yıllarda Frig tanrıları Kibele ve Men'e adanmış fakat zaman içerisinde aldığı ağır hasarlar sonucunda yıkılmış olan bir kutsal mekanın üzerine inşa edildiği düşünülmektedir. Tahminen MÖ 25-20 yılları arasında, son Galat hükümdarı Amintas'un kızı Pilamenes tarafından, Roma İmparatoru Augustus adına bir bağlılık nişanesi olarak yaptırılmıştır.
21. yüzyıla gelene kadar pek çok depreme ve hava kirliliği gibi diğer yıkıcı çevresel etkenlere maruz kalan tapınağın duvarları büyük oranda yıkılmış ve içinde bulunan yazıtlar da zarar görmüştür. Dünya Anıtlar Fonu, yapının yok olmasını engellemek ve bir an önce restorasyon çalışmalarının başlamasını sağlamak amacıyla 2002 ve 2004 yıllarında yayımladığı listelere Augustus Tapınağı'nı da dahil etmiş; bunun üzerine Amerikalı hayırsever Robert W. Wilson'ın bağışladığı parayla Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Orta Doğu Teknik Üniversitesi ortaklaşa bir çalışma gerçekleştirerek taş ve mermer yüzeylerin ne durumda olduğunu gösteren bir hasar tespit çalışması gerçekleştirmiştir. 2007 yılında, Kress Derneği'nin Avrupa Koruma Programı çerçevesinde finanse edilen bir toplantıda ise konuyla ilgili uzmanlardan binanın yüzeylerinde meydana gelen aşınmaların ilerlemesi ve bununla nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda fikir alışverişi yapılmıştır. Ayrıca aynı sene bakanlık tarafından tapınağa özel bir birim oluşturulmuş, 2008 yılında da Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde alanın imar planı çıkartılmıştır.

Yapılan arkeolojik araştırmalar ile daha önceki zamanlarda şehri ziyarete gelmiş yabancı seyyahların bıraktıkları gravür ve betimlemelerden yola çıkılarak tapınağın yıkılmadan önce etrafı sütunlarla çevrili, dikdörtgen planlı bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Bu sütunların birbirine paralel olarak, uzun duvarlarda on beşerli, kısa duvarlarda altışarlı gruplar halinde yan yana sıralandığı; ayrıca binanın ön kapısında dört, arka cephesinde de iki tane sütun yeri olduğu tespit edilmiştir. 5. yüzyıl dolaylarında, Bizans İmparatorluğu döneminde cephelere pencereler açılmış ve bir kilise haline getirilmiştir. Günümüzde yalnızca iki yan duvarı ile kenarları işlemeli olan kapı kısmı ayakta durmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Kutsal Roma İmparatoru I. Ferdinand'ın diplomatik temsilcisi olarak İstanbul'a gönderilen Flaman diplomat Ogier Ghiselin de Busbecq; aynı zamanda Ankara'yı ziyaret eden ilk yabancı seyyahlardandır. Şehirde yaptığı gözlemleri özenle kayıt altına almış ve karşısına çıkan bütün Yunanca ve Latince yazıtları kopyalamıştır. Augustus Tapınağı'na yaptığı ziyaret esnasında binanın duvarlarına kazınmış olan İmparator Augustus'un vasiyet metnini ilk keşfeden kişi de kendisi olmuştur. Yazıtlar, beraberindeki Janos Belsius tarafından kayıt altına alınmış; tapınağın ilk çizimi ise Alman tüccar Hans Dernschwam tarafından yapılmıştır. Busbecq; o zamanlarda dahi tapınağın harap halde ve tavanı da dahil olmak üzere duvarlarının yıkılmış olduğunu anlatır. Ayrıca yine kendisinin tahminlerine göre bina daha önceleri bir vali tarafından resmi ikametgâh olarak kullanılmıştır. Günyüzüne çıkartılan vasiyet metninin ise yarısının sağ taraftaki duvarda, diğerinin de sol tarafta olduğunu söylemiş ve üst satırların gayet iyi okunduğunu, orta kısımlardan itibaren boşlukların ortaya çıktığını ve en alt bölümlerin ise tamamen tahrip olduğunu aktarmıştır. Dernschwam ise kendi yazılarında yapının tavanın olmadığını, iç kısımda imamlar için yapılmış on adet oda bulunduğunu ve güney cephedeki duvarda demir parmaklıklarla kapatılmış üç yüksek pencere yer aldığını anlatmıştır.

18. yüzyılda, dönemin Fransa Kralı XIV. Louis'nin eski eserler uzmanı olarak Ankara'yı ziyaret eden Paul Lucas da Hacı Bayram Camii'nin yanında iki büyük duvar sırası bulunduğunu; bu duvarların sütun kaideler ve başlıklarla bezendiğini aktarır. Ayrıca Lucas'ya göre tapınağın duvarları, daha eski dönemlerden kalma başka yapılardan devşirilen malzemelerle inşa edilmiştir. Yine Louis tarafından Ankara'ya yollanan bir diğer kişi ise Fransız botanikçi Pitton de Tournefort'dur. Tournefort; Ankara'nın en güzel Anadolu şehirlerinden biri olduğunu söyleyerek başladığı notlarında ise yapının büyük taş bloklardan ve beyaz mermerden inşa edildiği, giriş kısmının köşelerinin hala ayakta olduğu yazılıdır. Charles Texier; Description de I'Asie Mineure I ve Principal Ruins of Asia Minor adlı eserlerinde tapınağa ait çizim ve gravürlere yer vermiştir. Sık sık İtalya'daki Roma dönemi tapınaklara gönderme yapan Texier, Ankara'daki bu yapının Roma'daki binalardan daha gösterişli olduğunu söylemiştir.

İmparator Augustus'un hayattayken yaptığı işleri anlatan Res Gestae Divi Augusti'nin bir kopyası da Augustus Tapınağı'nın duvarlarına işlenmiştir. Roma’daki orijinal yazıt kaybolduğu için bu metnin günümüze ulaşmış olan tek tam kopyasıdır. Bu yüzden tarihçiler tarafından "Monumentum Ancyranum" (Ankara Anıtı) olarak adlandırılmıştır. Kırmızı boyayla ve iki farklı dilde kaydedilen metinlerden Latince olanı, yapının ante duvarlarının pronaos'a (ön oda) bakan yüzüne; Grekçe olansa güneydoğudaki cella (kutsal bölüm) duvarının dışa bakan tarafına yazılmıştır. Latince metinde imparatorun rahipleri ve onların görevleri boyunca gerçekleştirdikleri işleri anlatan bir liste yer alırken, Grekçe metinde ise daha sonraki dönemlerde yaşamış olan bir rahiple alakalı bilgiler bulunur. Roma tarihi açısından oldukça büyük bir öneme sahip olan Ankara Anıtı, dünya tarihi içinde değerlendirildiğinde de evrensel bir kültürel mirastır. Yazıtla ilgili ilk çalışmalar 1800’lü yıllarda William John Hamilton, Otto Puchstein ve Theodor Mommsen tarafından yapılmıştır. Mommsen, bu yazıtın önemine dikkat çekmek amacıyla "Yazıtlar Kraliçesi" olarak tanımlamıştır.

Ak Medrese (Ankara)

 OpenStreetMap'te Augustus Tapınağı ile ilgili coğrafi veriler

Ayaş, Ankara ilinin bir ilçesidir. Ankara'nın 55 km batısındadır. Tarıma elverişlidir, bazı çiftlikler bulunur. İçmeleri ile meşhurdur.
İlçenin yüzölçümü 1.041 km²dir. Ayaş ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 954 metredir.

Ayaş'ın uzun bir tarihi vardır ve Evliya Çelebi'nin eserleri ile folklor şarkılarında da ismi geçer.
Ayaş'a yerleşenler Oğuz boylarıdır ve çeşitli köy adlarının Bayat, Afşar, Peçenek, Kıpçak ve Kargın olması da bundandır. 
1554'te, Ayaş Sancak merkezi ve 1864'te Ankara'nın nahiyesi oldu.
Eğitim bakımından ileri olan Ayaş, 1900 itibarıyla 8 medrese, 2 iptidai mektep ve 1 rüştiye bulundurmaktaydı.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ayaş'ın 33 mahallesinin sekizi merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 4.318 kişi (%35,1) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 37,4 km uzaklıktaki Gençali'dir. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 1.296 kişi ile Oltan mahallesidir. Ayaş'ın nüfusu 2017 yılında 13 kişi artmıştır.**
Ayaş ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

* Km, kaymakamlığa olan uzaklıktır.
** TÜİK 1 Şubat 2018 verileri

Ayaş kaplıca, ılıca ve içmeceleriyle ünlüdür. İlçede 2008 yılı itibarıyla 2000 yataklı bir kaplıca tesisinin inşası başlamıştır. Ayaş'ta her yıl haziranın son haftası dut festivali yapılmaktadır. 2010 yılında yaklaşık 40 bin kişi festivale katılmıştır. Ayaş ilçesinde geniş yeşillik alanlar ve bol miktarda dut ağacı vardır. İlçe, ekonomik ve altyapısal olarak hızla gelişmektedir. Ayrıca Ayaş ilçesi domatesi ile meşhurdur. Bunların yanı sıra Ayaş Tarihi Paşa Hamamı, Asartepe Kanyonu, Yağmur Dede Türbesi gibi yerlerde bölgeye gelen ziyaretçilerin sıklıkla ziyaret ettiği noktalardır.

Ayaş Belediyesi 3 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Ayaş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Ayaş ile ilgili coğrafi veriler

Aynoroz (Yunanca: Άγιον Όρος - Kutsal Dağ), Balkanlar'da Yunanistan'ın Halkidiki yarımadasından Ege Denizi'ne doğru uzanan 3 dar ve uzun yarımadanın en doğuda olanı. Doğu Ortodoks manastırının önemli bir merkezidir. Yunanistan Cumhuriyeti içinde özerk bir hükûmet olarak yönetilmektedir. Aynoroz yarımadasının toprağı kalkerli olup, oldukça dağlıktır. En yüksek noktası adanın en güneyindeki Athos Dağı'dır (2.033m). Nüfusun çoğunluğu rahiplerden meydana gelir ve 2.250 kişi kadardır. Athos Dağı'nda, Konstantinopolis Ekümenik Patriğinin doğrudan yetkisi altında  20 kadar manastır vardır. Devletin yönetim biçimi 20 manastırı temsil eden 20 kişi ve küçük bir meclis tarafından yönetilir ve Yunanistan'a bağlıdır. Halkın başlıca gelir kaynağı zeytin ve üzümcülük gibi Akdeniz ürünleri ve hayvancılıktır.
Athos Dağı, Yunancada genellikle Agion Oros (Άγιον Όρος, 'Kutsal Dağ') ve varlık "Athonite Eyaleti" (Αθωνική Πολιτεία, Athonikí Politía) olarak anılır. Diğer Ortodoks geleneği dillerinde 'Kutsal Dağ' anlamına gelen isimler de kullanılmaktadır. Buna Bulgarca ve Sırpça (Света гора, Sveta gora); Rusça (Святая гора, Svyataya gora); ve Gürcüce (მთაწმინდა, mtats'minda) dahildir. Klasik çağda dağ Athos olarak adlandırılırken, yarımada Acté veya Akté (Koinē Yunanca: Ἀκτή) olarak biliniyordu.
Athos Dağı, eski zamanlardan beri bir yerleşim yeridir ve yaklaşık 1.800 yıllık Hristiyan varlığı ve en az MS 800 ve Bizans dönemine dayanan uzun tarihi manastır gelenekleriyle bilinir. Bugün, Yunanistan ve Romanya, Moldova, Gürcistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Rusya gibi Doğu Ortodoks ülkeleri de dahil olmak üzere diğer birçok ülkeden 2.000'den fazla keşiş, Athos'ta dünyanın geri kalanından izole edilmiş bir hayat yaşıyor. Athonite manastırları, iyi korunmuş eserler, nadir kitaplar, eski belgeler ve muazzam tarihi değere sahip sanat eserlerinden oluşan zengin bir koleksiyona sahiptir ve Athos Dağı 1988'den beri bir Dünya Mirası alanı olarak listelenmiştir.
Athos Dağı yasal olarak Yunanistan'ın geri kalanı gibi Avrupa Birliği'nin bir parçası olmasına rağmen, Kutsal Dağ'ın Manastır Devleti ve Athonite kurumları, Yunanistan'ın Avrupa Topluluğuna (AB'nin öncüsü) kabulü sırasında yeniden onaylanan özel bir yargı yetkisine sahiptir. Bu, Manastır Devletinin yetkililerine, topraklarındaki insanların ve malların serbest dolaşımını düzenleme yetkisi verir.
10. yüzyılda dinsel bir topluluk olarak doğan Aynoroz, Bizans, Osmanlı ve Yunanistan egemenlikleri boyunca da bağımsızlığını korumayı başarmıştır.
Aynoroz'a "Aynaroz" da denir.
Athos Dağı'na günlük ziyaretçi sayısı sınırlıdır ve hepsinin sınırlı bir süre için geçerli özel bir giriş izni alması gerekmektedir. Ortodoks Hristiyanlar izin alma prosedürlerinde önceliklidir. Yarımada sakinleri, Doğu Ortodoks Kilisesi üyesi olan 18 yaş ve üstü erkekler ve aynı zamanda keşiş veya işçi olmaktadır.
COVID-19 salgınıyla mücadele tedbirlerinin bir parçası olarak Athos Dağı ziyaretleri 19-30 Mart 2020 tarihleri arasında askıya alınmıştır.

Aynoroz'un ortak bir plana göre yapılan 20 manastırı da ortak bir mimari yapıdadır. Hepsi kuleli bir surla çevrilmiş olan geniş avlulu kalelerdir. 10. yüzyılda yapılmaya başlanmış olan kiliseler dinsel konulu Bizans duvar resimleriyle süslenmişlerdir.

Megísti Lávra (Μεγίστη Λαύρα)
Vatopédi (Βατοπέδι veya Βατοπαίδι)
İviron (Ιβήρων, ივერონის მონასტერი - Gürcü manastırı)
Hilandariu (Χιλανδαρίου, Хиландар - Sırp manastırı)
Dionysiu (Διονυσίου)
Kutlumusiu (Κουτλουμούσι)
Pantokratoros (Παντοκράτορος)
Ksiropotamu (Ξηροποτάμου)
Zografu (Ζωγράφου, Зограф - Bulgar manastırı)
Dohiariu (Δοχειαρίου)
Karakalu (Καρακάλλου)
Filoteu (Φιλοθέου)
Simonos Petra (Σίμωνος Πέτρα veya Σιμωνόπετρα)
Agiu Pavlu (Αγίου Παύλου)
Stavronikita (Σταυρονικήτα)
Ksenofondos (Ξενοφώντος)
Osiu Grigoriu (Οσίου Γρηγορίου)
Esfigmenu (Εσφιγμένου)
Agiu Panteleimonos (Αγίου Παντελεήμονος veya Ρωσικό, Святого Пантелеимона - Rus manastırı)
Konstamonitou (Κωνσταμονίτου)

Ayvalık (Yunanca: Αϊβαλί Aivali, Grekçe: Κυδωνίες Kydonies), Türkiye'nin Balıkesir ilinin bir ilçesidir. Balıkesir'in en batısında, Ege Denizi kıyısında bulunan ilçe, Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Ayvalık kış mevsimlerinde büyük bir kasaba nüfusuna sahip olmakla birlikte, yaz mevsimlerinde turizmin de etkisiyle dönemsel nüfus artışı yaşamaktadır. Tarihte çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan Ayvalık, 2017'den beri UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer almaktadır.

Ayvalık, Antik Çağ'da bir tür yabani ayva anlamına gelen Kidonia (Antik Yunanca: Κυδωνίαι) olarak anılıyordu. Bölgeye ilk yerleşenlerinin Midilli'nin Kydona köyünden ya da Girit'in Kydonies bölgesinden gelmiş olabilecekleri düşünülmektedir. İsim konusunda bazı görüşler de Ayvalık'ın Aioliki'nin (Eolya'nın) bozulmuş şekli olduğudur. Ayvalık anlamına gelen Kydonie ismi ise, MÖ 330'dan beri süregelmektedir. Kentin adı Osmanlıcada "آيوالق" olarak geçmekteydi.

Antikçağ'da, Ayvalık Adaları'na Hekatonisa ismi veriliyordu. Bu isim, adaların en büyüğü Nesos (Moshonisi, Cunda veya Alibey Adası) aynı isimle söylenen Nesos ya da Nasos antik kentinin baş tanrısı olan Hekatos olarak da anılan Apollon'dan gelmekteydi. Apollon Adaları'nda Nesos dışında Chalkis, Pordoselene ve Kydonia antik yerleşmeleri vardı. Antik kaynaklar Chalkis, Pordoselene ve Nasos'tan çok söz etmelerine karşılık, Kydonia hakkında yazan sadece yazları akan ünlü bir sıcak su kaynağına sahip olduğunu bildiren Plinius olmuştur. Bu dört antik kentten Chalkis ve Pordoselene yok olmuşlar; ancak Kydonia ve Nesos, sırasıyla Ayvalık ve Cunda (Alibey) olarak günümüze ulaşmışlardır.

Bugün, eski Kydonia olduğu düşünülen alanda, ciddi bir arkeolojik çalışma olmamasına karşılık hâlen antik devre ait bol miktarda çanak çömlek parçalarına rastlanmaktadır. Bu parçalar üzerinden yapılan ön çalışmalar, Helenistik (MÖ 330-30) ve Roma (MÖ 30-MS 395) çağlarına ait yerleşim yerleri bulunduğunu işaret etmektedir. Doğu Roma verilerine dayanılarak Roma döneminde en parlak çağını yaşadığı düşünülen şehrin, Bizans döneminde önemini yavaşça kaybettiği, yerleşimin Ayvalık'ta yer alan İlkkurşun Tepesi eteklerine kaydığı düşünülmektedir. Kentin daha sonraki çağlardaki gelişimi bu bölge merkezli olmuştur.
İlkçağda Misya, Hititler, Frigler, Lidya, Orta Çağ'da Roma İmparatorluğu ve Doğu Roma İmparatorluğu, 14. yüzyıldan itibaren de Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiştir. 19. ve 20. yüzyılın başlarında en parlak dönemini geçiren kentte yaşayan Rum ahalinin, 1821 yılında Yunan ayaklanmasına katılması sonucu ilçenin büyük bir kısmı boşaltılmış, daha sonra dönmelerine izin verilmekle beraber kent eski canlılığına kavuşamamıştır. Bugün eski dönemlerden fazlaca kalıntıya rastlanmamasına rağmen, yer yer Antik Yunanistan ve Antik Roma çağlarına ait çanak ve çömlek parçacıkları görülmektedir. Ayvalık'ta birçok tarihi yapının yanı sıra ve Rumlardan kalma ev ve kiliseler bulunmaktadır.

Kent dokusu Osmanlı döneminde formunu kazanmıştır. Bugünkü Ayvalık'ın kurulması 1430-1440 yıllarına rastlar. Ayvalık o zamanlar limana hakim bir tepe üzerinde kurulu idi. Doğu Roma İmparatorluğu'nu sıkıştıran Osmanlı İmparatorluğu, Alibey Adası'nda bir deniz üssü kurmuştur. Daha sonraları şehre Rumlar yerleşmeye başlamış ve kısa sürede Türk nüfusu aşmışlardır. Osmanlı kaynaklarında Ayvalık adına ilk kez 1772 yılında yayınlanan bir fermanla rastlanır. Bu fermanın, 1770'te Çeşme önlerinde Rus donanmasıyla yapılan bir savaştan dönerken Ayvalık'a uğrayan, daha sonra sadrazam olan Cezayirli Hasan Paşa tarafından çıkarttıldığı düşünülmektedir. Bölge, 1789'dan itibaren gayrimüslimlerin yaşadığı bir özerk bölge olmuştur. Bu özerklik 1821'deki Yunan ayaklanmasına dek sürmüş, bu ayaklanma sonucunda Ayvalık boşaltılarak 1840'ta Karesi Sancağı'na bağlı bir ilçe yapılmıştır. Daha sonra Rumların dönmesine izin verilmesine rağmen, ilçe eski canlılığına kavuşamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin Anadolu'da incelemeler yapmak için gönderdiği Vital Guinet tarafından yayımlanan 1891 tarihli istatistiğe göre 21.666 olan kent nüfusunun 21.486'sı Rum, 180'i Türk'tür.
1900-1914 tarihli bir Fransız yıllığında Ayvalık'ın o zamanki sosyo-ekonomik yapısı hakkında şu bilgiler verilmektedir;
"30.000 nüfusludur. Postasını Avusturya-Macaristan İmparatorluğu işletmektedir. Zeytinyağı, balmumu, yerli ipek, şarap, sabun dışsatımı yapılır ve şeker, kahve, yün, pamuklu kumaş, ham deri ithal eder. Fransa, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı'nın kentte konsoloslukları bulunur. Bankalar; Osmanlı Bankası, Atina Bankası, Viyana Kredi Bankası'dır. Aynı zamanda bir akademi, iki oteli bulunan ilçede içinde eczanesi de olan bir genel hastane ve cüzzam hastanesi faaliyet göstermektedir."
Mayıs 1917'de Otto Liman von Sanders'in komutası altındaki Alman kuvvetlerinin yardımı ile 12.000-23.000 Rum, Ayvalık'tan Anadolu'nun iç bölgelerine tehcir edildi.

İlçe I. Dünya Savaşı sonrası İzmir'in işgali ile birlikte 29 Mayıs 1919'da Yunan egemenliğine girmiştir. İşgal sonrası Anadolu'da ilk direniş 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Çetinkaya tarafından başlatılmıştır. İşgalin ilk günlerinde bazı Rum çeteciler ve Yunan askerler 2 köyü yakmakla suçlanmıştır. Bu işgal 15 Eylül 1922'ye kadar sürmüştür. Tetkik Heyeti Raporu'na göre işgal sırasında Ayvalık çevresinde Rum çeteleri pek çok Türkü öldürmüş ve soymuştur. Eylül 1922'de, Ayvalık'ta 3,000 Rum erkek İç Anadolu'ya tehcir edilmiş, 23'ü hariç hepsi yolda ölmüştür. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nda belirtilen Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi gereğince, Girit, Makedonya ve Midilli Türkleri ilçeye yerleştirilmiştir. Burhaniye'ye bağlı varlık gösteren Ayvalık, 19 Mayıs 1928 tarihinde ilçe olmuştur.
İlçede Girit göçmenleri çoğunluğu oluşturmaktadır. Bunların yanında yerli yörükler, Bosna muhacirleri ve Arnavutlar da bulunmaktadır.

Ayvalık, Türkiye'nin Balıkesir ilinin Ege Bölgesi'nde kalan bir ilçesi olup Midilli'nin tam karşısında kurulmuştur. Çam ormanları ve Zeytin bakımından zengin olan ilçe Ege Denizi kıyısında olup Ayvalık Adaları adı verilen takımadalara sahiptir. Ayvalık'ın kuzeydoğusunda Gömeç, güneyinde İzmir iline bağlı Dikili ve Bergama ilçeleri, batısında ise Ege Denizi bulunur.

Ayvalık'ın karşısında ise ondan Midilli Boğazı ile ayırılan, Yunanistan Cumhuriyeti'nin, Kuzey Ege Adaları coğrafi bölgesinin Midilli iline bağlı olan ve hem Midilli ilinin hem de Kuzey Ege Adaları coğrafi bölgesinin yönetim merkezi olan Midilli şehri çıplak gözle görülebilecek yakınlıkta yer almaktadır.
Ayvalık, bir adalar topluluğudur. Kaşık, Poyraz, Kamış, Büyükkuruada ve Güvercinada bunlardan bazılarıdır.
Ayvalık ilçesinde dağlar denize dik uzandığından kıyılar girintili çıkıntılıdır. Bu kıyılar boyunca burunlar ve koylar meydana gelmiştir. İlçenin Ege Denizi'ne olan kıyıları 34 km'dir.
İlçenin yüzölçümü 305 km²dir. Ayvalık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir.

İlçede Akdeniz iklimi hüküm sürer. Ege Bölgesi'nde yer alması nedeniyle kışları ılık ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır. Devamlı hafif rüzgarlı günler mevcuttur. Yaz sıcaklığı ortalama 24-34 °C'dir. Kışlar ise ılıktır. Özellikle yazları tüm çevre kavurucu sıcaklıkta iken Ayvalık'ta batıdan esen ve genellikle öğleleri başlayan imbat ilçeyi serinletir. Bazı yazlar da "meltem" rüzgarları eser. Kazdağı yönünden gelen esintinin haftalarca sürdüğü de olur.

Ayvalık ilçesine bağlı irili ufaklı 22 kadar ada vardır. Bu adaların en büyüğü Alibey Adası ya da diğer ismi ile Cunda Adası olup 1964 yılında bir köprü ile Lale Adası'na oradan da ilçe merkezine bağlanmıştır. Bu köprülerden biri aynı zamanda Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü olma özelliğini taşır. Alibey Adası dışındaki tüm Ayvalık Adaları 1995 yılında millî park ilan edilmiş ve yerleşim yasaklanmıştır. Adalar içinde tarihi ve turistik öneme sahip olan bir diğeri de Tımarhane Adası'dır. Bu adaya Türkler eski zamanlarda Taşlı Manastır olarak da adlandırmışlardır. Bu ada özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ayvalık'ta yaşayan Rumların içkiyi fazla kaçırması üzerine sert esen rüzgarı ile akıllarını başlarına toplamaları için gönderildikleri bir mekân olduğundan bu ismi almıştır.

Bölgede ilk nüfus sayımı 1891'de Vital Guinet yönetiminde yapılmış, 21.666 olan kent nüfusunun 21.486'sının Rum, 180'inin Türk olduğu belirtilmiştir. İlçe nüfusu 1975 sayımına göre 33.000 kişidir. Belediye nüfusu 1980 yılı sayımında 19.371, 1985'te 21.381, 1990'da 25.687, 1997'de ise 29.342 kişi olarak belirlenmiştir. Bu rakamlara göre yıllık ortalama nüfus artış hızı %2,5 dolaylarındadır.
İlçe nüfusu 2020 sayımlarına göre 71.725 kişidir. Yazları gelen turistlerle nüfus oldukça artar. Ayvalık Türkiye'nin en kalabalık 207. yerleşim birimidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi büyük ölçüde zeytin ve turizme bağlıdır. Ayvalık'ta zeytin dışında pamuk, çam fıstığı ve mandalina gibi tarım ürünleri de yetiştirilir. Ayrıca bölgede, Bağyüzü Köyü'nde yetiştirilen Kozak üzümü tanınmış bir üründür. Son yıllarda turfanda sebzecilik ve Kozak çam balı üretimi de yapılmaktadır. Arazinin %70'i zeytinlik olan Ayvalık'ta zeytinden sabun ve zeytinyağı üreten sanayi kuruluşları bulunmaktadır. Türkiye'de 110 milyon zeytin ağacı vardır ve bunun 2.500.000'i ilçede bulunur. Balıkçılık ve balık restoranları da önemli bir gelir kaynağıdır.

Turizm alanında büyük bir potansiyele sahip olan ilçede başta Şeytan Sofrası olmak üzere çeşitli doğal güzellikler olmakla birlikte, özellikle eski Rum evleri ve yapılarına dayanan kültür turizmi de gelişmiştir. Özellikle Sarımsaklı Plajları ve Alibey Adası'nda ise deniz turizmi gelişmiştir.
İlçede 1994 yılında yapılan bir çalışmaya göre 1842-1914 yılları arasından kalma toplam 363 bina bulunmaktadır.
İlçe son yıllarda Ege Adaları'ndan çok sayıda günübirlik misafir ağırlamaktadır. Bu ziyaretlerin amacı genellikle alışveriştir. Bu 

Azerbaycan, resmî adıyla Azerbaycan Cumhuriyeti (Azerice: Azərbaycan Respublikası [ˈɑzæɾbɑjdʒɑn ɾespublikasɯ]), Batı Asya ile Doğu Avrupa'nın kesişim noktası olan Kafkasya'da yer alan bir ülkedir. Güney Kafkasya'nın en büyük yüz ölçümüne sahip ülkesi olan Azerbaycan'ın doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Rusya, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan ve güneyinde İran ile komşudur. Kendisine bağlı olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin ise kuzey ve doğusu Ermenistan ile, güneyi ve batısı İran ile çevrilmiştir, Türkiye ile 17 km'lik sınırı bulunmaktadır.
Azerbaycan, zengin kültürel mirasa sahiptir. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler arasında opera, tiyatro gibi sahne sanatlarını barındıran ilk ülke olma özelliğini taşır.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti 1918 yılında kurulmuştur, ancak iki yıl sonra 26 Nisan 1920'de Kızıl Ordu sınırı geçerek Azerbaycan'a girmiş, 28 Nisan 1920'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuş ve ardından Sovyetler Birliği topraklarına katılmıştır. Ülkenin tekrar bağımsızlığını kazanması 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ile gerçekleşmiştir.
1991 yılının Eylül ayında, çatışmalı bölge Dağlık Karabağ'daki Ermeni çoğunluk, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nden ayrılmak istemiş ve Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde başlayan Birinci Dağlık Karabağ Savaşı 1994 yılında sona ermiştir. Dağlık Karabağ ve onu çevreleyen 7 bölge o zamana kadar uluslararası alanda Azerbaycan'a bağlı kabul edilirken savaş sonrasında bölge, AGİT öncülüğünde yapılan görüşmeler sonucunda fiilen bağımsız kabul edildi. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, dağılışına kadar fiilen savaşın sona ermesinden sonra bağımsız kalmış, fakat diplomatik anlamda hiçbir devlet tarafından tanınmamış ve Azerbaycan'a bağlı bir de jure bölge olarak kabul edilmiştir. Nitekim 2020 yılında gerçekleşen İkinci Dağlık Karabağ Savaşı sonrasında Dağlık Karabağ ve 7 bölge yeniden Azerbaycan yönetimi altına girmiştir.
7 Ağustos 2025'te Ermenistan ve Azerbaycan liderleri Nikol Paşinyan ve İlham Aliyev, neredeyse 40 yıldır devam eden Karabağ çatışmasının ardından Washington'da ABD Başkanı Donald Trump'ın davetiyle barış anlaşması imzaladı. Bu antlaşmayla Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş bitmiş oldu.
Azerbaycan, üniter bir anayasal cumhuriyettir. Türk Devletleri Teşkilatı ve TÜRKSOY'un etkin üyesidir. 158 ülkeyle diplomatik ilişkisi ve 38 uluslararası kuruluşa üyeliği vardır. GUAM, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nün kurucu üyelerindendir. 1992'den bu yana Birleşmiş Milletler'e üyedir, 9 Mayıs 2006'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kurulan İnsan Hakları Konseyi'nin üyeliğine seçilmiştir. Ayrıca Bağlantısızlar Hareketi, AGİT ve Avrupa Konseyi'ne de üyedir, Barış İçin Ortaklık projesinde NATO ile iş birliği yapmaktadır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nda resmî din yoktur ve ülkedeki tüm ana siyasi güçler laik milliyetçidir ancak halkın çoğunluğu ve kimi muhalefet güçleri Şii İslam inancına sahiptir. Diğer Doğu Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri ile karşılaştırıldığında Azerbaycan, sosyal ve ekonomik gelişme ile okuryazarlık oranında yüksek seviyelere ulaşmıştır. İşsizlik ve intihar oranları da düşüktür.
Bununla beraber 1993'ten beri iktidarda olan, Yeni Azerbaycan Partisi, bireysel hakları sınırlama, siyasal baskı, basına yönelik sansür gibi otoriter ve insan haklarını zedeleyici politikalar yapmakla suçlanmıştır. Azerbaycan, 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde iki yıllık daimi olmayan üyeliğe başlamıştır.

Steingass'ın Farsça sözlüğünde āẕar-ābād, آذر آبادگان āẕar-ābādgān Tebriz şehrinin eski adı olarak kaydedilmiştir. "Āzar" (Farsça: آذر‎) Ateş, baycan veya orijinal olarak bilinen haliyle "Pāyegān" (Farsça: پایگان‎) Muhafız/Koruyucu (Āzar Pāyegān = "Ateş Muhafızları") (Farsça: آذر پایگان‎) anlamına gelmektedir. Adların kökeni Zerdüştlük dönemi Perslerine (İran) dayanır. Müslümanların Pers'i fethetmesinden sonra birçok Farsça söz Arapça yazılmaya başlandı ve orijinal telaffuz şeklini yitirdi; örneğin "G / P / ZH / CH" sesleri Arapçada herhangi bir karşılık bulamadı. Böylece "Azar Paigān", Azerbaycan olarak bilinir hale geldi.
Farklı bir görüşe göre, Azerbaycan adı Ahameniş İmparatorluğu'nda Midya satraplığının yöneticiliğini yapan ve imparatorluğun Büyük İskender tarafından fethinden sonra görevine devam eden Pers Atropat'tan türemiştir. Bu adın da Zerdüştlük dini kökenli olduğu düşünülmektedir. Atropat, Atropatena bölgesinde (günümüzde İran Azerbaycan'ı) egemenlik kurmuştur. Diğer bir görüşe göre ise o bölgede büyük bir devlet kurmuş olan ve Hazar Denizi'ne de adını veren Hazarlar'ın (Kazar, Kuzar, Xazar) adından kaynaklanır.

Azerbaycan'daki en eski insan yerleşimleri Taş Devri'ne kadar uzanır, bu yerleşimin bulgularına Azıh Mağarası'nda rastlanmıştır ve Kuruçay kültürü adıyla tanınır. Eski Taş Çağı ve Tunç Çağı ile ilgili kalıntılara ise Tağılar, Damcılı, Zar, Yatak-yeri adlı yerleşim merkezlerinde yer alan mağaralarda ve Leylatepe ile Saraytepe nekropollerinde ulaşılmıştır.
Azerbaycan'da milattan önce dokuzuncu yüzyılda, ilk İskit-Saka yerleşimleri başladı. İskitlerin ardından Manna Devleti (MÖ IX), sonra İranlı Medler Aras Nehri'nin güneyindeki bölgeye egemen oldular (MÖ IIV). Medler, MÖ 900-700 arasında büyük bir imparatorluk kurdular ancak MÖ 549 yılında yıkıldılar ve topraklarına Ahameniş İmparatorluğu sahip oldu. Ahamenişlerin, Azerbaycan topraklarını da ele geçirmesi üzerine buralarda Zerdüştlük yayılmaya başladı. Daha sonra Büyük İskender'in imparatorluğu Azerbaycan'da egemen oldu, devamında Selevkos İmparatorluğu'na bağlandı. Romalılar da Roma İmparatorluğu devrinde buraya yerleşti. Bölgenin asıl yerlileri olan Albanyalılar MÖ dördüncü yüzyılda bir imparatorluk kurdular. Bu devirde Zerdüştlük, Atropatena ve Kafkasya coğrafyasında yayıldı.

Albanya, 252'de Sasani İmparatorluğu'nun vasal bölgesi haline geldi ve Kral Urnayr, dördüncü yüzyılda devlet dini olarak Hristiyanlığı kabul etti. Devlet, çok sayıda Sasani ve Bizans fethine rağmen dokuzuncu yüzyıla kadar bölgede varlığını sürdürdü. Sasanilere itaat ederken kendi monarşisisni de devam ettirebildi. Albanya Kralı, derebeyi olmasına rağmen sadece sembolik bir otoriteye sahipti. Sivil dini ve askeri otorite Sasani askeri hükûmetinin elindeydi. 7. yüzyılın ilk yarısında ise bölgeye Müslümanlar tarafından yapılan fetihler sonucu Albanya da müslüman yönetimin çatısı altına girdi. Emevi halifesi, hem Sasanileri hem de Romalıları, transkafkasyadan çıkarmayı başardı ve 667 yılında, Kral Javashir öncülüğünde başlayan Hristiyan isyanını da bastırdıktan sonra Albanya'yı kendine bağladı.
Abbâsî Halifeliği'nin gerilemesiyle oluşan otorite boşluğunda, Müsafiriler, Sâciler, Şeddadiler ve Büveyhîler gibi birçok yerel devlet bölgeye egemen oldu. 11. yüzyılın başında Orta Asya'dan batıya doğru ilerleyen Oğuz Türkleri, Azerbaycan'ı ele geçirdi;
Bölgeye giren ilk Türk devleti 1067 yılında Selçuklular oldu. Türklerin yerleşimi öncesinde burada Ermenice, Farsça ve Eski Azerice gibi hint-avrupa dil ailesine ve kafkas dil ailesine mensup diller konuşuluyordu. Bunlardan Eski Azerice, zamanla Türkçe ile kaynaşarak günümüzdeki Azericenin ilk formunu oluşturdu. Bazı dilbilimciler, bu bölgede konuşulan Tat lehçelerinin de Eski Azericeden türediğini söylemektedir. Daha sonra bölgeye hakim olan İldenizliler, bölgesel olarak Selçuklu İmparatorluğu'na bağlı olmakla beraber kendi yönetimlerini kurdular.
Bölge hanedanlarından Şirvanşahlar, Timur İmparatorluğunun çatısı altında bir devlet haline geldikten sonra, Altın Orda Devleti Toktamış'a karşı savaşta Timurlular'a yardım ettiler. Timur'un ölümünden sonra ise bölgede Karakoyunlular ve Akkoyunlular olmak üzere iki bağımsız ve rakip Türk devleti ortaya çıktı: Kara Koyunlu ve Ak Koyunlular Azerice konuşan Türk boylarının bir konfedere devletiydi Şirvanşahlar ise bu süreçte yeniden bağımsızlaşarak yerel yönetimlerini güçlendirdiler.
I. İsmail'in Kızılbaş ordusu Azerbaycan seferini gerçekleştirip 1500'de Çabani Meydan Muharebesi'nde Şirvanşah Ferruh Yasar'ın ordusunu yenmiş ve Tebriz'e girip Safevi Devleti'ni kurmuştur. Safevi hükümdarlarının ana dili Azerice idi, devletin yıkılışına kadar Safevi sarayında konuşuldu. Devletin feodal beyleri Azerice konuşan Kızılbaş aşiretlerinden oluşuyordu. ve devlet yönetiminde üstünlük onlardaydı. benzer şekilde Safevilerin devlet ordusunu oluşturdular. Böylece Azerbaycan Safevi egemenliğine girmiştir. Daha sonra da Afşarlar, Zendler ve Kaçarlar tarafından yönetilmiştir. Bölgede o zamana kadar hakim olan Sünniliğin, ağırlığı Şii inancına bırakması da yine bu dönemde gerçekleşmiştir.
Şirvanşahlar, 1538'e kadar safevi egemenliği altında, kendi bulundukları bölgede iktidarlarını sürdürebildiler. Şah İsmail'den sonra gelen oğlu Şah Tahmasb ise Sirvanşahları derdest ederek etti ve bulundukları bölgeyi, Safevi vilayeti yaptı. Vilayetin adı da Şirvan oldu. Osmanlı- Safavi Savaşı sonunda Osmanlı Devleti, kısa süreliğine de olsa bugünkü Azerbaycan topraklarının bir kısmını ele geçirdi ve yönetti. 17. yüzyılın başında, Safavi yönetici I. Abbas, bölgeyi Osmanlılardan geri aldı.
Safevilerden sonra bölge Afşar hanedanı tarafından yönetildi. Nadir Şah'ın (h. 1736-1747) ölümünden sonra, onun eski tebaasının çoğu istikrarsızlığın patlamasından çıkar sağladı. Azerbaycanda çeşitli yarı bağımsız biçimlerine sahip çok sayıda kendi kendini yöneten Azerbaycan hanlıklar ortaya çıktı. Hanlıklar, Orta Asya ve Batı arasındaki uluslararası ticaret yolları aracılığıyla kendi işlerini kontrol ediyorlardı.
1722 ve 1723 yılları arasında süren Rus-İran Savaşı'nın sonrasında, Safavi İmparatorluğu çöktü. Bakü ve çevresi Ruslar tarafından işgal edildi. Kısa bir araya rağmen bugün Azerbaycan topraklarında bulunan Safavi Devletine komşu olan ülkeler, Safavilerin bölgeye gelişinden 19. yüzyıla kadar İranlıların yönetiminde kaldı.

Safevilerin ardından, bölge yine Türk kökenli olan Afşar Hanedanlığı'nın yönetimine girdi. Nadir Şah'ın ölümünün ardından ise 

Aziz Pavlus Kilisesi veya Aziz Paulos Anıt Müzesi, Mersin ilinin Tarsus ilçesinde yer alır. Geleneğe göre Aziz Pavlus Kilisesi'nin inşa tarihi 1102'dir, ancak mevcut yapı, kubbesiz bir bazilika, çok daha sonra Ortodoks Arap - Rum Cemaati tarafından 1862'de inşa edildi (veya yeniden inşa edildi). Rum Kırımı ve Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesinden dolayı kilisenin cemaati yok olmuştur ve ziyaretçilerinin sayısı azalmıştır. 1992-1993 yıllarında ise Vatikan tarafından Aziz Pavlus Sempozyumu ve Ayini düzenlenmiştir. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen kilise, hac yeri olarak ziyaret edilmektedir. Bina toplam alanı  460 m2 dir. Yapı malzemesi genellikle kesme taş olup iç boyutlar 19.30 m × 17.50 m dir.
Aziz Pavlus Kilisesi, Aziz Pavlus Su Kuyusu ile birlikte, 25 Şubat 2010 yılında Dünya Mirası Listesine aday olarak sunulmuştur.

 OpenStreetMap'te Aziz Pavlus Kilisesi (Tarsus) ile ilgili coğrafi veriler  
Aziz Pavlus Kilisesi ve Aziz Pavlus Su Kuyusu 4 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aziz Pavlus Su Kuyusu, Mersin ilinin Tarsus ilçesinde bulunan ve Hristiyan azizlerinden Pavlus'a ait olduğu öne sürülen bir su kuyusudur.
Kuyu Tarsus ilçe merkezinde restore edilmiş eski Tarsus evlerinin bulunduğu mahallede ve 36°55′09″K 34°53′37″D koordinatlarındaki bir evin avlusundadır.
İsa'nın havarilerinden olan ve dinin yayılması için büyük çaba sarf ettiği için Petrus ile birlikte en önemli iki isimden biri sayılan Pavlus (Pavlos, Saul) aslen Tarsuslu'ydu. Pavlus'un Hristiyan olmadan önce yaşadığı yer de Tarsus'tu.
Günümüzde kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan ve Pavlus dönemine ait olduğu saptanan bazı duvar kalıntılarından hareketle bir bina avlusunda yer alan antik dönem su kuyusunun da Pavlus'un kullandığı kuyu olduğu tahmin edilmektedir. 
Kuyunun çapı 1.15 metre, derinliği de 38 metredir. Ağız taşı silindir biçiminde fakat kuyu gövdesi kare biçimindedir ve dörtgen kesme taşlarla yapılmıştır. Kuyu çevresi günümüzde düzenlenmiş ve kuyu koruma altına alınmıştır. Kuyu Kudüs'e hacı olmak için giden Hristiyanlarca kutsal kabul edilmekte ve ziyaret edilmektedir.
Kuyu Tarsus'taki diğer tarihi mekanlarla birlikte Unesco Dünya Mirasları Geçici listesinde yer almaktadır.

Aziz Petrus Kilisesi (Klasik Süryanice: Knisset Mar Semaan Kefa), Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9,5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. Hristiyan geleneğine göre, Antakya'daki ilk Hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara, Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilir (mevcut arkeolojik kalıntılar esas olarak 4.-5. yüzyıla tarihlenmektedir). 2023 Kahramanmaraş depremlerinde kilisenin hasar görmediği bildirilmiştir.

Antakya (antik Antiochia), erken Hristiyanlık döneminde önemli bir merkezdi. Hristiyan geleneğine göre, Antakya Kilisesi apostolik dönemde (yaklaşık MS 38-40 civarı) Aziz Petrus ve Aziz Pavlus tarafından kurulmuş olup, Pentarşi'nin (beş patrikhane) bir parçasıydı. Elçilerin İşleri kitabında belirtildiği üzere, "Hristiyan" terimi ilk kez burada kullanılmıştır. Antakya, Roma İmparatorluğu'nun üçüncü büyük şehri olarak missioner faaliyetlerin merkezi olmuş, Mezopotamya ve Pers İmparatorluğu'na evangelizasyon yapılmıştır.
Kilise tarihi boyunca bölünmeler yaşamış; özellikle Kalkedon Konsili (451) sonrası Melkit (Rum Ortodoks) ve Yakubi (Süryani Ortodoks) hatları oluşmuştur. Günümüzde bu mirası taşıyan kiliseler arasında Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi, Süryani Ortodoks Kilisesi ve çeşitli Doğu Katolik kiliseleri yer almaktadır.
Kutsal Kitap'ın Elçilerin İşleri bölümünde Barnabas'ın Tarsus'a giderek Pavlus'u Antakya'ya getirdiği, Antakya'da bir yıl birlikte çalışarak Hristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara 'Hristiyan' adının verilmesinin Antakya'da gerçekleştiği bilinmektedir. Bu bilgilere ek olarak Pavlus'un Galatyalılara yazdığı mektupta Antakya'ya gelen Petrus ile Hristiyanlığın o günkü durumunu tartıştığını belirtmektedir. Hristiyan geleneği Petrus'u Antakya Kilisesi'nin kurucusu ve burada oluşan Hristiyan topluluğun ilk önderi olarak kabul etmiştir.
Kilisenin erken döneminden günümüze sadece taban mozaiğinin parçaları ve sunağın sağında, duvar boyamalarının izleri kalmıştır (bu kalıntılar esas olarak 4.-5. yüzyıla tarihlenir). Dağa açılan tüneli bir zamanlar burada toplanan Hristiyanların baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları sanılmaktadır. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su vaftiz için kullanılmıştır. Son yıllara kadar ziyaretçilerin şifalı kabul ederek içtikleri, hastalara götürdükleri bu su sızıntısı depremler nedeniyle azalmıştır.
Kilisenin ortasındaki taş sunağın üstünde eskiden 21 Şubat tarihinde Antakya'da kutlanan Aziz Petrus Kürsüsü Bayramı için yerleştirilen taştan bir kürsü vardır. Sunağın üzerindeki mermer Petrus heykeli 1932 yılında yerleştirilmiştir. 1098 yılında Antakya'yı ele geçiren haçlılar kiliseyi birkaç metre daha uzatıp iki kemerle ön cepheye bağlamışlardır. Bu cephe 1863 yılında, Papa IX. Pius'un isteğiyle restore işlerine girişen Kapusen rahipleri tarafından yeniden yapılmıştır. Restorasyona III. Napolyon da katkıda bulunmuştur. Kilise girişinin solunda duran kalıntılar bir zamanlar ön cephenin önünde bulunan revaktan geriye kalmıştır.
Bahçenin birkaç yüzyıl mezarlık olarak kullanıldığı bilinmektedir. Kilisenin iç kısmında da özellikle sunağın çevresinde de mezarlar bulunmuştur. Günümüzde bir müze olan kilisede valiliğin izniyle müze müdürlüğü denetiminde ayin yapılabilmektedir.

Azorlar (Portekizce: Açores), Portekiz'e bağlı olan Atlas Okyanusu'nun ortasındaki takımadalar topluluğudur. Lizbon'a yaklaşık 1500 km uzaklıkta bulunan adalar, Kuzey Amerika'nın doğu sahilinden de yaklaşık 3900 km uzakta yer alır.
Azorlar, kuzeybatıdan güneydoğuya doğru 600 km'lik bir alana yayılan üç küme meydana getirir: Kuzeybatıda Flores ve Corvo; merkezde Fayal, Pico, Sao Jorge, Graciosa ve Terceira; güneydoğuda São Miguel ve Santa Maria.
Çok engebeli ve volkanik asıllı adaların iklimi yumuşak ve nemlidir. Başlıca zenginlik kaynağı olan tarım, bir yandan ılıman bölge ürünlerine (tahıl, sebze, tütün, üzüm), bir yandan da tropikal ve astropikal bölge ürünlerine (Turunçgiller, çay, muz, serlerde yetişen ananas vb.) yönelmiştir. Büyükbaş hayvancılık önemli bir yer tutar. Canlı hayvan, tereyağı, peynir ihracatı yapılır. El işlerinden (bez, dantel, seramik vb.) başka, sanayi alanında, dokuma, ispirtolu içki, besin maddeleri, sigara yapımı da önemlidir. Ayrıca balina ve amber balığı avlama üssüdür. Adalarda deprem riski de bulunmaktadır, 1980'de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir.
Havaalanları da önemlidir (Terceira adasında Lages alanı ve Santa Maria'daki alan). Ünlü Türk pehlivanı Koca Yusuf'un mezarının burada olduğu düşünülüyor.

Ağrotur ve Dikelya (İngilizce: Akrotiri and Dhekelia, Yunanca: Ακρωτήρι και Δεκέλεια, romanize: Akrotiri kai Dekelei) veya resmi adıyla Hükümran İngiliz Üsleri Ağrotur ve Dikelya (İngilizce: Sovereign Base Areas of Akrotiri and Dhekelia, SBA), Birleşik Krallık'ın Kıbrıs Adası'nda Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanımasından sonra elinde bulundurmaya devam ettiği iki ayrı Britanya Denizaşırı Toprağıdır.
Üsler Batı Üs Bölgesi olarak da bilinen Limasol yakınlarındaki ve Episkopi Cantonment'ı içeren Ağrotur ile Ayios Nikolaos İstasyonu'nu içeren ve Doğu Üs Bölgesi olarak bilinen Dikelya olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Birleşik Krallık, günümüzde üsleri bırakmak istediğine dair herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Buna rağmen, Annan Planı kapsamında 117 kilometrekarelik tarımsal alanı yeni oluşturulacak devlete bırakmayı önermiş; ancak bu öneri planla birlikte reddedilmiştir. Günümüzde üslerde (Ayios Nikolaos İstasyonu dahil olmak üzere) 3000 kişi çalışmaktadır.
2008'de Kıbrıs Cumhuriyeti başkanlığına seçilen Dimitris Hristofyas, Birleşik Krallık'ta endişe yarattı. Hristofyas, adadaki İngiliz üslerini kaldırmaya ant içti ve adadaki Britanya varlığını "sömürgeci bir leke" olarak niteledi. Hristofyas, 2011 Libya bombardımanı sırasında adadaki üslerin kullanılmasından rahatsız olduğunu da belirtti.
Ocak 2010'da bir İngiliz gazetesinde ekonomik nedenlerle Britanya Savunma Bakanlığı'nın adadaki üsleri askersizleştirme yönünde tartışmalı planlar hazırladığını bildiren bir haber yayımladı.
Birleşik Krallık, Suriye'deki IŞİD hedeflerini vurmaya izin veren tezkereyi onaylanmıştır, bunun ardından 3 Aralık 2015'te adadaki Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne bağlı üsten 4 adet Tornado jeti havalanmış ve IŞİD hedeflerini vurmuştur.

Üsler kurulurken, sınırlar özellikle yerleşimlerden sakınmak için çizildi. Buna rağmen, üslerde yaklaşık 14,000 kişi yaşamaktadır. Bunların 7000'ini üslerde veya üs sınırları içindeki tarımsal arazilerde çalışan Kıbrıslılar, geriye kalanını ise Britanyalı aileler oluşturmaktadır.

Ağrotur ve Dikelya için toplanan herhangi bir ekonomik istatistiki bilgi yoktur. Ana ekonomik faaliyetler, askeriyeye hizmetlerin sağlanması ve sınırlı tarımdır. 1 Ocak 2008'de Avrupa Birliği'nin bir parçası olmamasına rağmen Ağrotur ve Dikelya Kıbrıs Cumhuriyeti'nin geriye kalanıyla birlikte Euroyu para birimi olarak kabul etti. Üsler Britanya hakimiyetinde olan ve euro kullanan tek bölgedir.

Ağıt, genellikle bir ölümün ya da acı, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türküsü. Doğal afet'ler, ölüm, hastalık gibi çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili sözlerdir. Ağıt söylemeye ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denir. Ağıtın İslamiyet öncesi Türk edebiyatındaki adı sagudur ve yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur; divan edebiyatındaki adı ise mersiyedir.

Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu'nun hemen her yerinde söylenir. Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri arasında da sayılabilir. Türkçede 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok rastlanılanı 8 hecelilerdir. Gösteri bölümüyle tiyatro, söyleniş biçimiyle şiirseldir.
Ağıtlar türkü ve destanla yakın ilişki içindedir. Erkeklerin söylediği ağıtlar varsa da ağıtları daha çok kadınlar söyler.

Doğu Anadolu yöresi
Can evimden vurdu felek neyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yarim diyen bülbül diller iniler
Gider oldum Avşar ili yoluna
Bakmam gayrı bu diyarın gülüne
Karaları taksın çapar koluna
Yağız atlı nice kollar iniler
Dertli dertli Çukurova yolunu tut
adam olun
İç Anadolu yöresi
Aliihsan'ın Ağıdı
Gideceğim anamoğlu senin ardından,
Ben ölürüm yiğit edem derdinden,
Biriciktin kaldırdılar yurdundan,
Anamın oğluda bir tek gardaşım,
Ölesiye sana yanar ateşim.
 
İhsan davar keser sağ eli kanlı,
Ne bir dayı varda ne de bir emmi,
Kasaplar içinde gül edem ünlü,
Anamın oğluda gurban oluyum,
Gül gardaşım ben yoluna ölüyüm.
Kelep kelep gül edemin kekili,
Anası gızından alır akılı,
İç cepleri burcu burcu kokulu,
Anamın oğlu da gurban oluyum,
Gül gardaşım ben yerine ölüyüm.
Saçlarını taramışlar tel gibi,
Gardaşı yok emmisi yok el gibi,
35 yaşında gonca gül gibi,
Babamın oğlu da gurban olurum,
Kalk gardaşım ben yerine ölürüm.
Salhane'den gelir sırtı ceketli,
Pazara giderdi eli sepetli,
Gardaşa yananın kalmıyor aklı,
Babamın oğlu da öldürdü beni,
Gülleri açarken soldurdu beni.
Gelmedi diyerek bana darılmış,
Helâllaşmış bacısına sarılmış,
Yaz gelirken beş guzudan ayrılmış,
Geliyor bayramlar ışıyın vakti,
Soğudu mu gül gardaşım bağrıyın tahtı.

Yuğ
Mersiye

Şarkışla Ağıtları (Ağıt Örnekleri, Derleyen: Mehmet Kalkanoğlu, 1949)

Aşkabat (Türkmence: Aşgabat, Farsça عشق آباد), Türkmenistan'ın başkentidir. 1.031.092 (2012) kişiyle Türkmenistan'ın en büyük şehridir. İran sınırı yakınında, Kopet Dağları'nın eteğinde, Karakum Çölü'nde bir vahada bulunur. 'Aşgabat şäheri' adlı kendine ait bölgede, ülkenin Ahal Vilayeti'nde yer alır. Aşkabat, Türkmenistan'ın güneyinde, İran sınırından 26 km'de yer alır. 1881'de bu bölge Rus işgal güçleri tarafından alınmıştır. İran'ın en büyük ikinci şehri olan Meşhed'dan 920 km uzaklıkta bulunur.
Aşkabat bir başkent olarak çeşitli yönetim binalarıyla bezenmiştir. Bunlar özellikle kentin en önemli caddesi olan Türkmenbaşı Caddesi'nde toplanmıştır. Kent uluslararası bir havaalanına sahiptir. 2016 senesinde hizmete giren havalimanı Türkmen kültüründe önemli bir figür olan "Laçin" kuşu şeklinde olup mimari ödüller almıştır. Ayrıca bu havalimanı eskisinden daha büyük ve daha modern. Kent bir endüstri merkezi değildir. Kent merkezindeki ekonomik faaliyetler küçük esnaf dükkanları ve devlete ait olan mağazalarla sürmektedir. Şehirde bir kültür merkezi, üniversite, çeşitli yüksekokullar, tiyatro, müzeler ve bir hayvanat bahçesi bulunmaktadır.

Aşkabat, Türkmence Aşgabat, Farsça عشق آباد, Rusça Ашхаба́д olarak bilinir. 1991'den önce şehir İngilizcede Ashkhabad olarak Rusçadan direkt çeviri yapılarak kullanılmıştır. Ayrıca Ashkabat, Ashgabad ve 'Ishqábád kullanımları da görülmekteydi. Adın Farsça Ashk-ābād, "Arsaces Şehri"nden türetildiği sanılmaktadır. Başka bir açıklama da adın Farsça'daki عشق (eshq:"aşk") ve آباد (ābād: "yerleşim yeri" veya "kent"), sözcüklerinin birleşmesinden oluşan "aşk şehri" anlamında olduğudur.

Aşgabat 1818'de kervan yollarının kesişme noktasında bir köy olarak kurulmuştur. Nisa köyü(antik başkent Parthia)'nden ve İpek Yolu'nda bulunan antik şehir Konjikala (Moğollar tarafından 13. yüzyılda yok edilmiştir.)'nın harabelerinden fazla uzakta değildir.
1881 yılında bölgedeki bir Rus Ordu Üssü'nün etrafında gelişmeye başlamıştır. Trans-Hazar-Demiryolu'na bağlantısı, Kazakistan, Özbekistan ve Hazar Denizi'yle bağlanmasını ve bunun sonucunda kentin 1885 yılından itibaren sürekli genişlemesine neden olmuştur. 1919-1927 yılları arasında kentin adı 'Poltorazk'tı.
1919 yılında Aşkabat'ta dünyanın ilk Bahai mabedi yapılmıştır. 1938'de zorunlu olarak sanat galerisine çevrilmiş ve 1963 yılında da yıkılmıştır.
1924'te Aşkabat Sovyetler Birliği içinde Türkmenistan'ın başkenti olmuştur. 5. Ekim 1948'deki yıkıcı deprem sonucunda kent tamamen zarar görmüştür ve daha sonra yeniden inşa edilmiştir. 1962'de Aşkabat'ın Karakumkanal'ına bağlantısı gerçekleştirilmiştir. Bu su kanalı, dünyanın en uzun su kanallarından biri olup, 600 kilometre doğudan akan Amuderya nehriyle bağlanmıştır.
27 Ekim 1991'de Türkmenistan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle Aşkabat başkent olmuştur.

Aşkabat'ta ulaşım otobüs, dolmuş ve taksilerle yapılmaktadır. Kentteki hemen hemen tüm özel araçlar aynı zamanda taksi olarak da hizmet vermektedir. Ülkede petrol ve gaz çok ucuz ve bol olduğundan ötürü küçük motorlu ekonomik araçlar son derece az olup araçlar genelde 2500cc ve üstü motorlu, lüks araçlardır. Yollar çok geniş ve genelde 4 şeritlidir. Bu sebepten ötürü ulaşım çok rahat ve ucuzdur. Kentte metro yoktur.

Anav Kültürü bölgesinde 1904, 1905 yıllarında yapılan kazılarda M.Ö. 9000 yılında başlayan bir neolitik uygarlığa rastlanmıştır. Bu uygarlık M.Ö. 8000 yıllarında hayvancılığı ve M.Ö. 6000 yıllarında ise madenciliği uygulamıştır. Bilinen en eski medeniyetin burada kurulduğu ve dünyaya medeniyetin buradan yayıldığı arkeologlar tarafından açıklanmıştır. Arkeologlar, bulguların ilk Orta Asyalı ön-Türklere ait olduğunu ve uygarlığın Çin'e ve İran'a buradan yayıldığını öne açıklarlar.

Aşkabat, 865.000(01.01.2020) kişiyle Türkmenistan'ın en büyük şehridir. Şehrin nüfusu çoğunlukla Türkmenlerden oluşmaktadır. Daha sonra sırasıyla Rus, Ermeni ve Azeri gibi etnik azınlıklar gelir. Kentin büyük çoğunluğunun Sünni Müslüman olmasının yanında, Hristiyan azınlıklar da bulunur. Ayrıca Aşkabat geçmişte Bahai azınlığının da önemli bir yerleşim yeriydi.

1948 yılındaki 7,3 büyüklüğündeki deprem sonucunda eski şehir merkezi tamamen yok olmuştur. Bu nedenle diğer Orta Asya şehirlerinde tipik olan doğu tarzı eski şehir yoktur. Aşgabat şehir merkezi depreme dayanıklı modern çelik-beton ve cam binalarla donatılmıştır.
Aşkabat'ta şehir yaşamının genel görüntüsü, ülkenin eski cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı'nın eserleri ile doludur. Kentin en yüksek binası, 'Tarafsızlık Kuşağı' cumhurbaşkanının altından heykeliyle taçlandırılmıştır.
Sanat Müzesi, Ülke Müzesi, Tarih Müzesi ve botanik bahçesi bazı görülmeye değer yerlerdendir. Aşkabat ayrıca ülkenin el sanatları merkezi durumunda ve özellikle de el dokuması halılarıyla meşhurdur.

Aşkabat'ın aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

 Albuquerque, Amerika Birleşik Devletleri
 Ankara, Türkiye
 Atina, Yunanistan
 Karaman, Türkiye
 Astana, Kazakistan
 Kiev, Ukrayna
 Taşkent, Özbekistan
Partner şehirler
 Erivan, Ermenistan (2014'ten beri)

Kavuncu, A. Çolpan (2014). Türk Dünyası Başkentleri22 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. s. 189. ISBN 978-9944-237-25-3
Е. М. Поспелов (Ye. M. Pospelov). "Имена городов: вчера и сегодня (1917-1992). Топонимический словарь." (City Names: Yesterday and Today (1917-1992). Toponymic Dictionary.) Москва, "Русские словари", 1993. (Rusça)

Resmî site

BIBSYS, Norveç Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından kurulan ve düzenlenen bir idari kurumdur. Araştırma, öğretim ve öğrenmeyle ilgili verilerin - tarihsel olarak kütüphane kaynaklarıyla ilgili meta veri alışverişi, depolanması ve alınması üzerine odaklanan bir hizmet sağlayıcısıdır.
BIBSYS tüm Norveç üniversiteleri ve üniversite fakültelerinin yanı sıra araştırma kurumları ve Norveç Ulusal Kütüphanesi ile işbirliği yapmaktadır. Bibsys resmi olarak Trondheim, Norveç'te bulunan Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (NTNU) altında bir birim olarak düzenlenmiştir. Yönetim kurulu Norveç Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından atanmaktadır.
BIBSYS, birleştirilmiş arama hizmeti Oria.no 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve diğer kütüphane hizmetlerini sağlayarak araştırmacılara, öğrencilere ve diğerlerine kütüphane kaynaklarına kolay erişim sunmaktadır. Ayrıca, araştırma ve özel kütüphanelere entegre iç operasyon ürünleri ve açık eğitim kaynakları sağlamaktadır.
DataCite üyesi olarak BIBSYS, Norveç'te ulusal bir DataCite temsilcisi olup Norveç'in tüm yükseköğretim ve araştırma kurumlarının araştırma verilerinde DOI kullanmasına olanak verir.
Tüm ürün ve hizmetleri üye kurumlarıyla işbirliği içinde geliştirilir.

BIBSYS, 1972'de Norveç Kraliyet Bilim ve Edebiyat Topluluğu Kütüphanesi (Det Kongelige Norske Videnskabers Selskabs Bibliotek), Norveç Teknoloji Enstitüsü Kütüphanesi ve Norveç Teknoloji Enstitüsü Bilgisayar Merkezi arasında ortak bir proje olarak başlamıştır. Projenin amacı dahilî kütüphane rutinlerini otomatikleştirmekti. 1972'den bu yana Bibsys, Trondheim'daki iki kütüphanenin kütüphane sistemi tedarikçisinden, Norveç'teki araştırmalar ve özel kütüphaneler için ulusal bir kütüphane sistemi geliştirmeye ve işletmeye evrilmiştir. Hedef kitlesini araştırma ve özel kütüphanelerin müşterilerini, kütüphane kaynaklarına kolay erişim sağlamasını içerecek şekilde genişletmiştir.
BIBSYS, Eğitim ve Araştırma Bakanlığına karşı sorumlu olan ve idari olarak NTNU'da birim olarak örgütlenen bir kamu idari kurumudur. BIBSYS Kütüphane Sistemine ek olarak, ürün portföyü BISBYS Ask, BIBSYS Brage, BIBSYS Galleri ve BIBSYS Tyr idir. Uygulamaların ve veritabanlarının tüm işlemleri merkezi olarak BIBSYS tarafından gerçekleştirilir. BIBSYS aynı zamanda hem ürünleriyle bağlantılı olarak hem de sağladıkları ürünlerden bağımsız ayrı hizmetler sunmaktadır.

Om Bibsys 3 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Norveççe)

Bahreyn (Arapça: البحرين - El Bahreyn), resmi adıyla Bahreyn Krallığı (Arapça: مملكة البحرين - Memleketü'l-Bahreyn), Batı Asya'da bir ada ülkesidir. Basra Körfezi'nin ortasında yer alan ülke, 33 doğal ada ve ek olarak 50 yapay adadan oluşan küçük bir takımadadan oluşmaktadır ve bu takımadaların merkezinde, ülkenin kara kütlesinin yaklaşık %80'ini oluşturan Bahreyn Adası bulunmaktadır. Bahreyn, Katar ile Suudi Arabistan'ın kuzeydoğu kıyısı arasında yer almakta olup, Kral Fahd Köprüsü ile Suudi Arabistan'a bağlanmaktadır. 2024 yılı itibarıyla nüfusu 1.588.670 olup, bunun 739.736'sı (%46,6) Bahreyn vatandaşı, 848.934'ü (%53,4) ise yabancı uyrukludur. Bahreyn yaklaşık 760 kilometrekare (290 mil kare) bir alana yayılmış olup, Maldivler ve Singapur'dan sonra Asya'nın en küçük üçüncü ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Manama'dır.
Günümüz Bahreyn topraklarını kapsayan bölge, bir zamanlar Antik Dilmun medeniyetinin bulunduğu yerdi. Antik Çağ'lardan beri inci balıkçılığıyla ünlüydü ve 19. yüzyıla kadar dünyanın en iyisi olarak kabul ediliyordu. Bahreyn, 628 yılında Muhammed'in yaşamı sırasında İslam'dan etkilenen ilk bölgelerden biriydi. Arap egemenliği döneminden sonra, Bahreyn 1521'den 1602'ye kadar Portekiz İmparatorluğu tarafından yönetildi ve bu tarihte Safevi İran'ının Şahı Büyük Abbas tarafından kovuldular. 1783'te Beni Utbe ve müttefik kabileler Bahreyn'i Nasr Al-Madhkur'dan ele geçirdi. O zamandan beri, Ahmed el Fateh'in Bahreyn'in ilk hakimi olduğu Al Khalifa kraliyet ailesi tarafından yönetilmektedir. 
19. yüzyılın sonlarında, İngilizlerle yapılan ardışık anlaşmaların ardından Bahreyn, Birleşik Krallık'ın himayesi altına girdi. 1971'de bağımsızlığını ilan etti. Eskiden bir emirlik olan Bahreyn, 2002'de yarı anayasal monarşi ilan edildi ve anayasanın 2. maddesi şeriatı yasama için temel bir kaynak haline getirdi. 2011'de ülke, bölgesel Arap Baharı'ndan ilham alan protestolar yaşadı. İktidardaki Sünni Müslüman El Halife kraliyet ailesi, muhalifler, siyasi muhalefet figürleri ve Şii Müslüman nüfusu da dahil olmak üzere grupların insan haklarını ihlal etmekle eleştirildi.
Bahreyn, Basra Körfezi'ndeki ilk petrol sonrası ekonomilerden biri olarak bilinir ve bu, bankacılık ve turizm sektörlerine on yıllarca yapılan yatırımların sonucudur. Dünyanın en büyük finans kurumlarının birçoğu Manama'da bulunmaktadır, ancak petrol gelirleri hala hükûmet bütçesinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Dünya Bankası tarafından yüksek gelirli bir ekonomi olarak kabul edilmektedir. Bahreyn, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Körfez İşbirliği Konseyi üyesidir. Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Diyalog ortağıdır.

Arapçada bahr deniz demektir. Bahreyn ise "iki deniz" anlamına gelir.

Bahreyn antik zamanlardan beri insanlar için bir yerleşim yeri olmuştur. Tarihte ilk olarak Dilmun medeniyetinin bulunduğu bölgede önemli bir ticaret noktası olmuştur. Basra Körfezi'ndeki stratejik konumu sebebiyle ülke sırasıyla Asur, Babil, Yunan, Ahameniş İmparatorluğu ve Sasani İmparatorluğu kontrolüne geçmiştir.
İslam'ın ortaya çıkmasından sonra Müslümanlığı da beraberinde getiren Arap medeniyetlerinin etkisine ve kontrolüne girmiştir.
1521'de Portekizlilerin eline geçen ada 1559'da Osmanlıların eline geçmiştir ve burada Osmanlı Devleti bir üs kurmuştur, ancak bir süre sonra tekrar ada Portekizlilerin eline geçmiştir. 1602'de Portekizliler İranlılar tarafından adadan uzaklaştırılmıştır. Bu tarihten Halife Hanedanı'nın Bahreyn'de hakimiyeti ele geçirdiği 1783 yılına kadar ada İranlılar ile Arap kabilelerinin mücadele alanı olmuştur. 1957 yılında Pehlevî İranı'nın 14. eyaleti olarak ilan edilen ancak gerçekte İngiliz sömürgesiyle yönetilen ada 1971'de Birleşik Krallık hakimiyetinden çıkarak bağımsızlığına kavuşmuştur.
2011 yılında ortaya çıkan Arap Baharı sırasında nüfusu Şii çoğunluktan oluşan halk Sünni yöneticilere karşı ayaklanma başlatmış ancak bu ayaklanma bastırılmıştır.

Bahreyn 3 büyük adadan meydana gelir. En geniş adası Bahreyn Adasıdır, 48 km uzunluğunda ve
19,3 km genişliğindedir. Baş şehri Manama, bu ada üzerindedir. Diğer büyük adaları Muharrak ve
Sitra'dır. Kıyıları nakliyat ve gemilerin yaklaşması için elverişlidir. Adalar genel olarak denizden çok yüksek değildir. En tepe noktası 137 m ile Bahreyn Adasındaki bir tepedir.

Bahreyn 2006 yılında Arap dünyasının en hızlı büyüyen ekonomisi oldu. 2011 yılında, Wall Street Journal gazetesine bağlı Heritage Foundation isimli derneğin yayımladığı, Index of Economic Freedom (Özgür Ekonominin Listesi) 'e göre Bahreyn Orta Doğu bölgesinin en özgür, tüm dünyada ise 10. özgür ekonomi olarak kabul edilmiştir. Bankacılık sektörünün büyük gelişimi, özellikle İslami Bankacılıktaki gelişme, bölgedeki büyük ekonomik gelişmenin etkisi ile çok hızlı gelişmiş ve bu büyüme sayesinde 2008 yılında dünyanın en hızlı büyüyen finans merkezi unvanını almıştır.
Ekonomide tarihsel olarak Bahreyn, petrol üretimi ve inci üretimi ile tanınmaktadır. Fakat 20. yüzyılda petrol tüketiminin artması ile Petrol tüm Arap ülkelerinde olduğu gibi, Bahreyn'de de lokomotif güç olmuştur. Petrol ticaretinin; ülke ihracatındaki oranı %60, ülke gelirlerindeki oranı %60, Gayrısafi Yurt içi Hasıla'daki (GYH) oranı %30'dur. 1985 yılından bu yana petrol fiyatlarındaki değişikliklerle Bahreyn Ekonomisi dalgalanan bir ekonomi şeklini almıştır. Örneğin 1990-1991 Körfez Savaşı sürecinde ve sonrasında olduğu gibi.
İletişim ve ulaştırma faaliyetlerinin ülkede çok hızlı gelişmesi ile ülke yabancı yatırımcılar için bir çekim merkezi oldu. öyle ki Amerika Birleşik Devletleri ile 2004 yılında serbest ticaret anlaşması imzaladı(US-Bahrain Free Trade Agreement). Söz konusu anlaşma ile iki devlet arasındaki gümrük vergileri azalacaktır.
İşsizlik, özellikle gençler arasında, petrol ve su kaynaklarının azalması ile birlikte devletin en büyük sorunlarındandır. 2008'de işsizlik oranı %4 olarak tespit edilmiş olmasına rağmen, kadın nüfusunun %85'i ülkede çalışmamaktadır. Söz konusu %4 olarak belirlenen işsizlik oranı içerisinde kadın nüfusunun işsizliği dahil edilmemişti. 2007'de ise Bahreyn Arap bölgesindeki ilk işsizlik sigortası hakkı veren ülke olmuştur. İşsizlik sigortası yanı sıra, çalışma koşullarında da çeşitli gelişmeler sağlanmaktadır.

Ülkenin kuzeyinde çok fazla yerleşim görülürken güneyinde yaklaşık 20 kilometre kuzeyine kadar yerleşim görünmemektedir.
Nüfusun yarısına yakını Bahreyn'in yerlilerine ilaveten Filistin, Umman ve Suudi kökenli Araplardan oluşurken, kalan kısım İran, Hindistan, Pakistan, Filipinler, Endonezya hatta ABD ve İngiltere kökenli vatandaşlardan meydana gelmektedir. 2000 sonrası ülkede Sünni nüfusun oranının arttırılması için sistematik olarak bazı Sünni göçmenlere vatandaşlık verilmektedir. Şii Farslar da (Acem olarak isimlendirilirler) ülkeye eski zamanlarda göç etmiş bir gruptur.
Bunun bir etkisi de erkek/kadın oranında görülmektedir. Bahreyn'de her 100 kadına 154 erkek düşer, 25-54 arasında bu oran 192'ye kadar çıkar. Bu oranlar Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden sonra erkeklerin aleyhine olan dünyanın en yüksek üçüncü cinsiyet oranlarıdır.

Bahreyn idari olarak 5 ile (Arapça: محافظة / muhafaza) ayrılır;

Manama
Merkez ili
Muharrek ili
Kuzey ili
Güney ili

CIA World Factbook26 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bakü (Azerice: Bakı, Azerice telaffuz: [bɑˈcɯ]  ( dinle)), Azerbaycan'ın Hazar Denizi'nin batı kıyısında yer alan başkentidir. Kafkasya'nın en büyük şehri, en önemli kültür ve ticaret merkezidir. Ülkenin en doğusundaki ve en önemli sanayi, ticaret ve kültür merkezi olmanın yanı sıra bir liman kenti olarak da önemlidir. Şehirde yaşayanların büyük çoğunluğunu Azerbaycanlılar oluşturur. Şehir, Hazar Denizi'ne doğru uzanan Abşeron Yarımadası üzerinde kurulmuştur.
Kent, 2006 yılında faaliyete geçen 1.768 kilometre uzunluğundaki Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı'nın çıkış noktasıdır. Bakü Limanı, Hazar Denizi'nin en önemli limanıdır. Şehirde tiyatro, kütüphane, sinema ve diğer kültürel mekânlara sık rastlanır. Lonely Planet'in sıralamasına göre, Bakü, gece hayatı için dünyanın en önemli on gidilecek yerinden biridir.
Azerbaycan ekonomisinin gelişmesiyle, 2000'li yılların başından itibaren şehrin dört bir köşesinde, birçok yeni alan inşa edilmiştir. Yeni altyapılarıyla (binalar, mahalleler, sokaklar, restoranlar ve diğer mağazalar) Bakü hızla değişmektedir.
Resmî istatistiklere göre 2023'teki Bakü şehir nüfusu 2.336.600'dür. Kentin banliyöleri de dahil olduğu zaman şehrin toplam nüfusu yaklaşık 3.125.000 kişiye ulaşmaktadır, yani Azerbaycan nüfusunun üçte biri bu şehirde yaşamaktadır. Bakü, 2012 Eurovision ve 2015 Avrupa Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. 2017'de ise 2017 İslami Dayanışma Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Hem de Formula 1'e ev sahipliği yapmaktadır.

Bakü'nün tarihi eski devirlere uzanır. Abşeron arazisinde bulunmuş arkeolojik buluntular buranın eski yaşama yeri olduğunu ispatlar. Pirallahı, Zığ Gölü etrafı, Şüvelan, Merdekan, Binegedi, Emircan ve benzeri yerlerde milattan önce 3-1'inci bin yıllara ait arkeolojik malzemeler bulunmuştur.
Bakü şehrinin ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. Bazı araştırıcılar Bakü'yü Kaytara (Kankara), Albana, Baruka vb. ile özdeşleştirirler. Bakü'de bulunmuş 5-7. yüzyıllara ait Sasani hazinesi o devirde buranın yaşama yeri olduğunu gösterir. 5-6. yüzyıllarda Bakü, Bağavan ve Ateş-i Bakvan diye adlandırılır. Arap kaynaklarında (10. yüzyıl) "Bakuye", "Bakuh", "Baku", Rus kaynaklarında (15. yüzyıl) "Baka", Safeviler devri Farsça kaynaklarda "Badükübe" olarak geçiyor.

Bakü'nün iklimi karasal iklimdir. Kışları soğuk ve yağmurlu veya kar yağışlıdır, yazları ise sıcak ve kuraktır. Fakat güney kısımlarında hava yazın serin, kışın ise ılık ve yağışlıdır. Bu nedenle güney bölümünün bir kısmı ormanlıktır.Bakü, yıl boyunca etkili olan kuvvetli rüzgârlarıyla tanınır. 
Şehirde özellikle kuzeyden esen “Hazar” ve güneyden esen “Gilavar” rüzgârları 
iklim üzerinde belirleyici rol oynar. Bu özellik, Bakü'ye “Rüzgârlar Şehri” 
lakabının verilmesine neden olmuştur.Bakü, yıl boyunca etkili olan kuvvetli rüzgârlarıyla tanınır. Bakü, deniz seviyesinin yaklaşık 28 metre altında yer alan konumuyla, 
dünyanın deniz seviyesinin altında bulunan başkentlerinden biridir. 
Bu durum, şehrin Hazar Denizi kıyısındaki coğrafi yapısından kaynaklanmaktadır.

Bakü'nün 11 idari bölgesi (rayon) vardır. Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet İstatistik Komitesi verilerine göre bu bölgeler ve bilgileri şu şekildedir:

Bakü şehrinin resmî şehir nüfusu 2.092.400'dür (2011), metropoliten nüfusu ise 3.000.000'dur. Bakü nüfusunun % 90'ını Azeriler oluşturur. Diğer milletler ise Ruslar % 5,3, Tatarlar %1,2, Lezgiler %1,2, Ukraynalılar %1 ve Yahudiler %0,3
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılması'ndan önce, 1970'lerde şehir nüfusunun çoğunluğu Azerilerden oluştu ve oranları hızla arttı. Tüm diğer milletlerin sayıları ise çok önceden azalmaya başlamıştı ve bu azalma, dağılma ve bağımsızlık döneminde çok hızlandı ve devam etmektedir. 1988 ve 1994 arasındaki Karabağ Savaşı dolayısıyla artan gerilim yüzünden, 1990'da Ermenilerin hemen hemen hepsi şehri terk etti.
Kafkasya'daki üç başkent arasında, Bakü en yüksek nüfusa sahip şehirdir ve nüfusu Tiflis ve Erivan'ın toplamından fazladır.

Nüfusun çoğunluğun anadili Azericedir. Rusçayı Rus azınlık anadil olarak, Azeriler ikinci dil olarak, diğer etnik kökenli Azerbaycanlılarsa ikinci ya da üçüncü dil olarak konuşur.

Bakü'de halkın %94'ü Müslümandır (çoğunluğu Şii Caferi). Halkın geri kalanı ise (yaklaşık %4'ü) Hristiyan'dır (çoğunluğu Rus Ortodoks Kilisesi, Gürcü Ortodoks Kilisesi ve Malakan). Çok küçük bir bölümü ise Yahudidir (çoğunluğu Aşkenaz ve Dağ Yahudisi).

Bakü şehri, Kafkasya'nın en büyük şehridir. Eski zamanlar ekonomisinde petrol ve tuz esas yer tutardı. Arap seyyahı Ebu Dülefin'in (10. asır) bildirdiğine göre, Bakü'deki iki petrol kaynağından yılda takriben 720 bin dirhem gelir elde ediliyordu. Feodal ilişkilerinin, ticaret ve sanatkârlığın gelişimi şehrin ilerlemesine imkân veriyordu. Uluslararası ticaret yolları sınırında olan Bakü Doğu ve Batı ülkeleri arasındaki ticarette başlıca öneme sahipti. Bakü'ye Hazar, Slav, Bizans, Çin, Irak, Suriye, Cenova, Venedik, İran, Hindistan tacirleri geliyordu. Bakü'den İran, Irak ve sair ülkelere petrol ihraç ediliyordu.
9. asrın ikinci yarısında Abbasiler hilafetinin zayıflaması ve merkezi hâkimiyetten uzaklaşma meyillerinin kuvvetlenmesi hilafete tabi ülkelerde bağımsız devletlerin kurulmasına sebep oldu. Bu devletlerden biri de Şirvanşahlar Devleti'ydi.

Bakü metrosu (Azerice: Bakı Metropoliteni) 25 istasyona sahip 34,6 kilometre uzunluğunda iki hat içermektedir. Bu istasyonların 25 giriş lobisi bulunmaktadır. İstasyonların yedisi büyük derinliktedir. Bakü metrosu, Kafkasya'nın en uzun, en çok istasyona sahip olan ve en kalabalık metrosudur. Metroda merdiven kısmının toplam uzunluğu 4000 metreden fazla olan beş tür 39 yürüyen merdiven yapılmıştır. Tünel yapımlarının toplam uzunluğu 17,1 kilometreden fazladır. Bakü metrosunun diğerlerinden seçilme özelliği, onun hatlarının tepelik bölgede bulunan kentin birbiriyle kesişen rölyefe göre yapılmıştır. Burada %60 ve %40'binlik eğimliliği ve küçük yarıçaplı birçok eğrinin mevcut olmasıdır.
Şehrin kuzey batıdasında yeni bir hat (Hat 3) ve 8 yeni istasyon da inşaat halindedir. 
Daha uzun vadeli projelerin içerisinde iki yeni metro hattının inşaat edilmesi vardır ve ve metro ağının Haydar Aliyev Uluslararası Havalimanı'na da bağlanması planlanmaktadır.

1928 yılında otobüs hatları açıldı ve şehirde hizmet etmeye başladı. Şehrin her mahallesinde otobüs hatları vardır.
2010 yılına göre, Bakü 310 otobüs hattına sahiptir ve minibüsler bu hatları da kullanır, şehirde 1.130 belediye otobüsü ve 3.300 minibüs hizmet etmektedir, ek olarak 1.496 adet otobüs satın alıp hizmete sokulması ve 664 otobüs durağı kurulması planlanmaktadır.
Şehirde dolaşan belediye otobüslere ek olarak şehir kenarında bulunan Bakü Uluslararası Otobüs Terminalinden, hem Azerbaycan'ın her şehri hem de yurt dışında birçok şehirlere (örneğin, Tiflis, Tahran, Tebriz, Kars, Astrahan, Volgograd, Moskova) giden otobüsler seferleri yapılır. Dünya'nın en büyük otobüs terminallerinden bir olan Bakü Uluslararası Otobüs Terminali, her gün 20.000 yolcuya, yurt içi ve uluslararası rotalar boyunca çevresinde hizmet verip, her gün 950 otobüs hareket eder. Terminal 4 katlıdır ve 14 yürüyen merdiven ve 10 asansör işlemektedir. Ayrıca 93 yataklı bir otel, 700 araçlık kapalı otopark, 800 mağazalı bir alışveriş merkezi, 500 kişilik kantin, banka, sağlık merkezi, posta ofisi ve VIP bekleme odası bulunmaktadır. Ayrıca istasyon danışmanının ofisi ve otobüs şoförleri için dinlenme odaları da bulunmaktadır. Terminal kendi elektrik enerjisini 35 kV'lık yardımcı elektrik santrali ve beş transformatör ile sağlar.

1941 yılında troleybüs hatları açıldı ve şehirde hizmet etmeye başladı. 1989 yılında troleybüs sisteminin, 110 km'si şebeke hatlarında olmak üzere, toplam 300 km yol uzunluğuna ve 32 hatta sahipti ve 359 troleybüs hizmetteydi. Fakat 1999 yılına gelindiğinde hat sayısı 5'e düşmüştü ve troleybüs sayısı da 65'e inmişti. 30 Haziran 2006'da son troleybüs seferleri yapıldı ve sona erdirildi. Tüm troleybüs hatları tamamıyla söküldü.

1889'de Bakü'nün şehir ulaşımı için Bakü'de atlı tramvay hatları inşa edilmişti. Fakat atlı tramvaylar başkentinin yoğun ulaşım ihtiyaçlarını karşılayamadı. 1903'te Bakü'de elektrik tramvay hatlarının bağlanması konusunda Şehir Duma'sına teklif geldi. Bu önerinin gerçekleşmesi 20 yıl sonra oldu. Ancak, 1922 yılında Bakü Sovyeti projeyi gerçekleştirebildi. Şehirde elektrikli tramvay hatlarının inşasına başlandı. Önce gerekli malzeme olmadığından, raylar Rusya'nın birkaç fabrikasında sipariş edildi. Şehirde ilk kez Şubat 8, 1924 elektrikli tramvay kullanıma açıldı. Bu Tramvay hatları şehrin tren istasyonlarına da bağlandı. 1966 yılında tramvay yollarının uzunluğu 102,5 km'ye ulaşmıştı.
1924'ten beri Bakü'de servis yapan tramvay, 2004'te son yolculuğunu yapmıştır ve istasyonlar ile hatlar söküldü. Tramvay hatları sökülmüş olsa bile, 2012'de Bakü'de yeniden tramvay hatlarının inşa edilmesine ve tramvayın tekrar hizmete konulmasına kara verildi. Fakat bu yeni tramvay hatları, eskiden tramvay hatlarının yer aldığı ana kavşaklara yerleştirilmeyip, sahil boyunca inşa edilecek.

Bakü füniküleri, 5 Mayıs 1960'ta da hizmete açılmıştır. SSCB zamanında füniküler trenleri özel siparişle Ukrayna'nın Harkiv kentinde hazırlanarak Bakü'ye getirilmiştir. Bakü fünikülerin 2 istasyonu vardır: bunlar "Behram Gür" ve "Şehitler Hiyabanı" istasyonları. İstasyonlar arası mesafe 455 metredir. Toplam 2 vagonu olan fünikülerler, saniyede 2,5 metre hızla hareket ederek bir istasyondan diğerine 4 dakikaya ulaşıyor. Vagonlar arası bekleme süresi 10 dakika ve gidi-geliş ücreti ise 20 kepik olmuştur. Füniküler saatte ortalama 2 bin yolcu taşıma olanağına sahiptir.
1980'li yılların sonlarında kötü durumunda olduğu için geçici olarak kapatılmıştır ve büyük bir onarımdan sonra 2001 yılının sonunda yeniden kullanıma açılmıştır. Bakü füniküleri 2001'de ve 2007'de iki kez esaslı tekrar tamir edilmiştir. 2007 yılındaki onarımdan sonra vagonların hareketi sırasında oluşan gürültü en aza indirilmiştir. 2011 yılının Nisan ay

Balear Adaları Özerk Topluluğu, İspanya'ya bağlı beş büyük ve onları çevreleyen birkaç küçük adadan oluşan bir özerk bölgedir. Tüm İspanya'nın resmî dili olan İspanyolca ile birlikte Katalanca da bu bölgede resmî dildir. Bölgeyi oluşturan adalardan büyük olan beş tanesi Mallorca, Minorka, İbiza, Cabrera ve Formentera'dır.

Tarihi kaynaklara göre 2600 senedir insanların buralarda yaşadığı bilinmektedir. Tarihte muhtelif zamanlarda Balear Adaları Romalıların, Kartacalıların, Cezayir ve İspanyolların idaresinde kalmıştır. M.Ö. 122 senesinde adalar, Romalıların eline geçmiş, 466'da Vandallar hakim olmuştur. Vandallarla Doğu Roma İmparatorluğu arasında devam eden mücadeleden sonra, adalar Doğu Roma İmparatorluğuna dahil oldu. Sekizinci yüzyılda adalar, Arapların eline geçti. Balear Adaları 903'te yapılan antlaşmayla Emevi Devletine dahil oldu. 400 seneye yakın Müslümanların elinde kaldı. 1230'da Aragonların saldırısına uğrayarak istila edildi. İngilizler buraları her ne kadar elde etmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. 1802'de yapılan son bir anlaşmayla İspanya'ya bağlı bir eyalet haline geldi. Hâlen de İspanya'nın bir eyaleti durumundadır. Ticaret ve stratejik yönden Batı Akdeniz'in son derece önemli takımadalarındandır.

Balear Adaları, jeolojik yapı olarak Sierra Nevada Dağlarının devamıdır. Bu adalar önemli deniz çöküntüsüyle birbirinden ayrılıp su yüzüne çıkmış kısımlardır.
Balear Adalarının önemlileri; Minorka, Mallorca, Cabrera, İbiza ve Formentera'dır. Bu adaların etrafında küçük adalar vardır.

Genellikle yükseklikleri azdır. Sadece Mallorca Adasındaki dağların yüksekliği 1400 metreyi bulmaktadır. Mağaralar çoktur. Bilhassa Ejderha Mağaralar çok meşhurdur. Bunların içinde yazın konser verilen salonları bile vardır.

Balear Adalarında Akdeniz iklimi görülür. İklim oldukça yumuşaktır. Kışı yağmurlu, yazları ise oldukça sıcaktır. İklim bakımından adalar arasında farklılık vardır. Minorka'da koruyucu yüksek dağlar olmadığı için, kışın daha soğuk ve yağmurlu, yaz mevsiminde diğer adalardan daha fazla hissedilir sıcaklık vardır. Mallorca'ya ocak ve mart aylarında iki üç hafta kar yağar. Diğer adalara nadiren kar yağar. Adalarda en fazla sıcaklık temmuz ve ağustos aylarında olur.
Balear Adalarının düzlüklerinde az da olsa otlak sahalar vardır. Tepe olan yerler ziraata elverişli değildir. Minorka'nın açık kuzey sahaları bodur tipi ağaçlarla kaplıdır. Kapalı kalan güney dereleri, bazı çamlıklar ve yarı tropikal bitki örtüsüne sahiptir. Adaların kıyı kesimlerinde Akdeniz tipi ağaçlara rastlanır.

Adaların en önemli madenleri; taşkömürü, mermer, demir, bakır, kalaydır. Madenlerin belirli bir kısmı işletilir, diğer kısmı ihraç edilir.

Nüfusun % 80'den fazlası Mallorca'da yaşar. Bütün Balear Adalarının nüfusunun 1/3'ü ise başşehir Palma'da ikamet eder. Mallorca ve Minorka'da yaşayanların çoğu şehirlidir. İbiza ve Formentera'da yaşayan halkın 1/3'ü köylülerdir. Nüfus yoğunluğu bölge bölge değişir. Bazı yerlerde metrekareye 38 kişi düşer. Adalarda hemen hemen her milletten azınlıklar mevcuttur.
İdare: Bütün adaların başşehri Palma'dır ve İspanya'nın bir eyaleti durumundadır. Palma aynı zamanda askeri ve dini merkezdir. Mallorca toplumu üç bölgeye ayrılmıştır. Mahalli idare komünler vasıtasıyla yürütülür. Mallorca 52, Minorka 7, İbiza ise 6 yardımcı bölgeye ayrılır.

Mallorca ve İbiza adalarında ağaç ve fidan, Minorka'da en kaliteli portakal türleri yetiştirilir. Hububatlardan baklagiller ve hayvan yemleri, badem, fasulye, incir, zeytin ve şeftali yetiştiriciliği ile bağcılık ileri bir seviyededir.
Bütün adalarda beslenen hayvanların en önemlisi koyun ve keçidir. Ürünlerin ve hayvanların pazarlama yeri İbiza'dır. Badem, incir, şeftali, portakal, balık ihraç edilir. Tavukçuluk yeteri kadar yapılır. İbiza'da çok eskiden beri deniz tuzu elde edilir. Senede 70.000 ton işlenerek ihraç edilir.
Balear Adalarında iklimin çok iyi olmasından, İngiltere ve Avrupa ülkelerinden fazla miktarda turist gelir. Özellikle tatillerini burada geçirirler.

Mallorca
Minorka
İbiza
Formentera
1113-1115 Balear Adaları Seferi

 Bu madde şu anda kamu malı olan Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü'nden metin içermektedir‎. Smith, William, (Ed.) (1854–1857). Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü (İngilizce). Londra: John Murray. 

Balear Adaları Özerk Topluluğu hükûmeti resmî sitesi6 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Ballıca Mağarası, bilinen diğer adıyla İndere, Karadeniz Bölgesi'nde, Tokat'ın ismini de verdiği Ballıca köyünde bulunan mağaradır.
Oluşumu yaklaşık 3,4 milyon yıl önce başladığı tahmin edilen Ballıca Mağarası yaklaşık 680 metre uzunluğunda 90 ile 94 metre yüksekliğindedir. Toplamda 5 kat ve 9 salondan oluşan ve günümüzde hâlen bazı bölümlerde oluşum devam eden mağarada yaz ve kış ortalama sıcaklık 17-24 derece arasında olup ortalama nem %55'i aşmaktadır.
Mağara içinde bulunan pırasa ve makarna şekilli sarkıtlar, sütunlar, soğan sarkıtlar, dikitler, havuzlar, mağara gülleri, mağara incileri ve ebruları  ülke ve dünya açısından güzel örneklerdir. Türkiye'de soğan sarkıtların bulunduğu tek mağaradır. Dikitsiz sarkıtların bulunması diğer mağaralardan farklı yanıdır. Mağaraya girdikten sonra 19 m yukarı çıkılmakta, 75 m aşağıya inilmektedir.
Dünyanın en büyük mağaraları arasında yer alan mağara, 1995'ten bu yana ziyarete açıktır. Tokat merkeze 33 km, Pazar ilçesine 8 km mesafededir. Mağaraya 70 m yakınlıkta otopark bulunmaktadır. Ziyaretçi sayısı 2000'de 55 bin, 2006'da 60 bin, 2017'de 110 bin, 2024 yılında 176 bin 250 kişidir.
Mağara, 2019'da UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklendi. Türkiye'deki 28 Jeolojik Miras Alanı'ndan birisidir. 2007 yılında 483 ha alan ile birlikte Tabiat Parkı ilan edilmiştir. Mağara koloniler halinde cüce yarasalar bulunur.

Resmî site

Balâ, Ankara ilinin ilçesidir. İlin güneydoğusunda, Ankara şehir merkezine 70 km mesafededir.
Ankara'nın, Cumhuriyet döneminden önce kurulmuş en eski yerleşim yeridir. İlçeye 16. yüzyıldan itibaren Bozulus Türkmenleri ve Orta Anadolu Kürtleri yerleştirilmiş; 93 Harbi'nden sonra Kartal Dağı mevkiine Kafkas göçmenleri yerleşmiştir. İlçeye 35 km. mesafedeki Beynam Ormanları hem ilçenin hem de Ankara'nın en önemli mesire yerlerindendir. Kesikköprü Barajı ve Hidroelektrik Santrali ilçe sınırları içinde bulunur.
Bala ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.313 metredir. İlçenin yüzölçümü 1.851 km²dir.

Ankara ilinin yüksek yaylarından birisi olan Kartal Yaylası üzerine kurulmuştur. Doğusunda Kırşehir'in Kaman, Kırıkkale'nin Karakeçili ilçeleri, batısında Ankara'nın Haymana ve Gölbaşı ilçeleri, güneyinde Şereﬂikoçhisar, kuzeyinde Elmadağ ilçesi ile çevrilidir.

Yazları sıcak, kışları soğuk ve kar yağışlı geçer. Yüksekliği nedeniyle kış aylarında Ankara ilinin en soğuk ilçelerindendir.

Afşar Höyük, Balâ ilçesi Afşar mahallesinin merkezinde; doğal bir kayalık üzerine kuruludur. Demir Çağı'nda ve Roma döneminde iskân gördüğü tespit edilen olan Afşar Höyük, 2007'de 1. Derece Sit Alanı olarak tescil edilmiştir.
Afşar Kasabası içindeki Yavaşlar Höyük, İlk-Orta ve Geç Tunç Çağı'nın tamamında iskân görmüş bir yerleşimdir; 2003 yılında alınan bir kararla 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiştir.
Beynam mahallesinde bulunan Beynam Höyük'te, Kalkolitik ve İlk Tunç Çağı'ndan kalma seramikler ele geçmiştir. 1997'de 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiştir.
İlçeye 25 km. uzaklıkta, Karaali mahallesi yakınındaki Roma döneminden kalma Tomu harabeleri ilçenin çevresindeki eski yerleşimlerden biridir.

16. yüzyılda Türkmenistan'daki Daşoğuz'dan Türkiye'ye gelen Bozulus Türkmenleri, Erzurum dağlarında yaylak, Aydın ovalarında kışlak olmak üzere konar göçer hayatı yaşamakta iken Osmanlı Devleti'nin 1690'da çıkardığı bir fermanla konargöçerleri yerleşmeye zorlaması üzerine, Bozulus Türkmenleri'ne bağlı Tabanlı aşireti mensupları Balâ havalisine yerleşmiştir. Böylece Balâ, 1690-1691'de dönemin aşiret reisi İmirzalıoğlu Şeyh Ali Mirza tarafından kuruldu.
Bozulus Türkmenlerinin Aydın Beyliği Danişmentli Cemaati kolu, 1699'daki ikinci bir fermanla Aydın eyaletine bağlı Söke-Koçarlı havalisine gönderildi. Böylece Aşıkoğlu, Çatalören, Karadalak ve Üçem köyünün bir kısmı göç etti. Ancak bu köyler yerleşik düzene geçmedi ve bir kısmı 1820 yılında tekrar Balâ havalisine geldi.

Balâ, Osmanlı İmparatorluğu'nun iskân ve nüfus düzenleme politikaları doğrultusunda 16. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu Kürtlerinin  yoğun biçimde yerleştirildiği ilçelerden biri oldu. Kürt aşiretleri, ilçenin güneydoğusundan geçen Kızılırmak havzası boyunca ve kuzey kesimlerde bulunan toplam 18 köyde iskan edilmiştir. Bu dağılım, Orta Anadolu'daki diğer Kürt topluluklarının mekânsal düzeni ile paraleldir ve bölgedeki tarihsel iskân politikaları ve coğrafi koşulların etkisiyle şekillenmiştir.
Konar-göçer yapıya sahip aşiretlerin bir kısmı Balâ ve çevresinde kademeli olarak yerleşik hayata geçmiş; böylece ilçe, bölgedeki Kürt aşiretlerinin kültürel, sosyal ve ekonomik varlığının merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Balâ Kürtleri, Kürtçenin Kurmancî lehçesini konuşmaktadır ve Sünni-Hanefi mezhebine bağlıdır. Tarihsel olarak Heciban, Bilikan, Atmani, Terikan ve Direjan aşiretlerine mensupturlar. Günümüzde aşiret yapısı, geçmişteki toplumsal önemini büyük ölçüde kaybetmiş olmakla birlikte, kültürel ve tarihî kimlik açısından hâlâ belirli bir rol oynamaktadır.

93 Harbi'nden sonra Kafkasya'dan Anadolu'ya geçen bir grup Kafkasya göçmeni  Kartal Dağı mevkiine yerleşmiş ve burayı Kartaltepe olarak adlandırmıştır. Kentin adı daha sonra II. Abdülhamit'e ithafen Hamidiye olarak değiştirildi. İlçe, Ankara'nın yüksek bir yaylası kurulduğundan Farsçada "yüksek, yukarı" anlamlarına gelen Balâ adını aldı.
Başlangıçta Karaali'ye bağlı olan yerleşimin nüfusu, çevreden gelen göçmenlerle arttı. 1887'de Balâ Ankara Vilayet Sancağına bağlı bir kaza (ilçe )oldu. Kurulduğu dönemde Hasanoğlan, Elmadağı gibi yerleşim yerlerini de kendi sınırları içinde bulunduran büyük bir ilçeydi. Merkesi Hisar kabası idi. 1900 yılında Bala adıyla ilçe merkezi oldu.

Ülkede I. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan bağımsızlık mücadelenin başında, Erzurum ve Sivas kongreleri yapılmış ve milletin temsilcilerinin Ankara'da toplanmasına karar verilmişti. Heyet-i Milliye üyeleri ile Sivas'tan çıkan Mustafa Kemal Paşa, 26 Aralık 1919 Cuma günü Keskinlilerin koruma ve gözetiminde İğdebeli–Köprüköy yolu ile Balâ'ya geldi ve geceyi Beynam köyünde geçirdikten sonra 27 Aralık 1919'da Dikmen sırtlarından Ankara'ya girdi. Beynam Köyü'nde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının konakladığı köy evi Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı tarafından onarılmış; 2004 yılında Bala Belediyesine tahsis edilmiş; bir müze ve kültür merkezi haline gelmiştir.

1921 yılında itibaren ilçede  Haziran ayında "Hasat Festivali" düzenlenmeye başladı. Festival her yıl 20–30 Haziran tarihleri arasındaki bir Pazar günü düzenlenmeye devam eder.

Balâ'nın ekonomisi büyük ölçüde tarım, sanayi ve ticarete dayalıdır. Ayrıca ilçede buğday arpa  ayçiçeği, mercimek, nohut, fasulye, şeker pancarı, kavun ve karpuz yetiştirilmektedir. Sanayi özellikle tekstil, gıda ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşmıştır. Yörede alçıtaşı işlemeciliği de yapılmaktadır.Kızılırmak üzerinde kurulan Kesikköprü Barajı ilçe sınırları içerisindedir.

Kızılçam ağaçlarıyla kaplı Beynam Ormanları ve Kesikköprü Barajı hem ilçenin hem de Ankara'nın önemli mesire yerlerinden biridir. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Kesikköprü mahallesinde yaz kampı bulunmaktadır.

İlçe merkezinde biri genel, üçü meslek olmak üzere dört lise vardır.

Yörede Türkmen/Abdal kültürü yaşamaktadır. Bala ilçesi Kırklareli'nin Keskin ilçesi ile ortak karakteristik özellik gösterir. Bu iki ilçe İç Anadolu'nun en zengin halay ve bozlak bölgelerindendir. Balâ ve Keskin yöresi halayları ayak ve bel hareketlerine dayanır. Yöre, halaylara eşlik eden davul, zurna ve bağlamanın en iyi icra edildiği yerlerdendir.
Balâ ve Keskin türküleri mahalli sanatçı Hacı Taşan tarafından gün yüzüne çıkarılmıştır. "Kerpiç Kerpiç Üstüne", "Allı Turnam", "Bugün Ayın Işığı", "Köprüden Geçti Gelin", "Suda balık Yan Gider", "Adem Olan Adem Sever", "Hopbarlem" adlı halay türküleri yöreyle özdeşleşmiştir. "Ankara'da Yedim Taze Meyvayı" adlı uzun hava ise, yörenin en karakteristik uzun havalarındandır.
Saz ve söz kültü, özellikle Türkmen/Abdal yerleşim yeri olan Koçyayla ve Yeniköy köylerinde  hayatın ayrılmaz bir parçasdır. Davul, zurna ve bağlamanın yanı sıra keman da yöresel enstrümanlar arasına girmiştir.

Balâ Tavası, Topalak, Hoşmerim, Katmerli Çörek, Yufka Ekmeği, Bazlama, Kömbe, Oğmaç, Mantı, Madımalak, Su Böreği, Kavurga, Kara Kabak, kabak gülü dolması, Besmet, Hedik, Erişte, Sızgıt, İncir uyutması, Pekmez Peltesi (helvası), Etli Mercimekli Bulgur Pilavı, Ağuz, Kuymak yemekleridir.

İlçenin nüfusu 2020 yılı adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 25.780'dir. Bu nüfus, 14.109 erkek ve 11.671 kadından oluşmaktadır. Balâ'ya bağlı toplam 55 mahalle bulunmaktadır. İlçe, sürekli olarak dışarıya göç vermektedir. 2007–2017 dönemindeki nüfusunda yaklaşık %26 azalma olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle nüfusuna geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Balâ'nın 55 mahallesinin 4'ü merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 2.568 kişi (%11,8) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 58,5 km uzaklıktaki Kuyular'dır. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 1.723 kişi ile Afşar mahallesidir.
İlçenin 2016 Yılı Belediye Tüzüğünde 21 Bozulus Türkmeni köyü, 2 Türkmen Abdal köyü, 8 Türk köyü, 1 Kazan Tatar Türkü köyü, 18 Kürt köyü olmak üzere toplam 47 köyü (mahallesi) bulunmaktadır.

Orta Anadolu Kürtleri ile ilgili ek okuma
Ceyhan Suvari (Derleyici), Ayşe Yıldırım (Derleyici), Tülin Bozkurt  (Derleyici), İlker M. İşoğlu  (Derleyici), Artakalanlar/Anadolu'dan Etnik Manzaralar, 20 Mart 2006, E Yayınları,
Ingvar Svanberg, Kazak Refugees in Turkey: A Study of Cultural Persistence and Social Change, Academiae Ubsaliensis, 1989

Banja Luka ya da Banaluka (Sırp Kiril: Бања Лука, UFA: baɲaˈluːka), Bosna-Hersek'te bir şehir ve aynı zamanda Bosna-Hersek'te bulunan özerk yönetim Sırp Cumhuriyeti'nin fiilî başkentidir. Osmanlı kaynaklarında Banaluka (بنالوقه) olarak geçen şehir 1639 yılında değin Bosna beylerbeyinin ikâmetgâhı olarak büyük bir gelişme gösterdi. Daha sonra eyalet merkezinin Saraybosna'ya taşınmasıyla eski önemini yitirdi.

Banja Luka'nın tarihi, Romalılar dönemine kadar uzanır. Şehir, ilk olarak Romalılar tarafından kurulmuş ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı döneminde Banja Luka, önemli bir idari ve ticaret merkezi olmuştur. Ayrıca bu dönemde şehirde birçok cami, köprü ve hamam inşa edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte, Banja Luka 1878 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolüne geçti. Bu dönem, şehrin modernleşmesi açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Şehirdeki idari yapılar, altyapı projeleri ve sanayi yatırımları hız kazanmıştır.

Banja Luka, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin bir parçası haline geldi. Yugoslavya döneminde şehir, Bosna-Hersek'in bir endüstri merkezi olarak gelişti ve modern bir şehir görünümü kazandı. Ancak 1969 yılında şehir büyük bir depremle sarsıldı ve ciddi hasar gördü.

1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı sırasında Banja Luka, Sırp Cumhuriyeti'nin de facto başkenti haline geldi. Savaş sırasında şehirde ciddi çatışmalar yaşanmasa da, Banja Luka etnik temizlik ve zorunlu göçlerle anıldı. Savaşın ardından, Sırp Cumhuriyeti'nin en büyük şehri ve siyasi merkezi olarak görev yapmaya devam etti.

Banja Luka, Vrbas Nehri kıyısında yer alır ve şehir, nehrin her iki yakasına yayılmış durumdadır. Şehir, deniz seviyesinden yaklaşık 163 metre yükseklikte bulunur ve Bosna-Hersek'in kuzeybatısındaki önemli bir ulaşım ve ticaret merkezidir. Bölge, karasal iklimin etkisi altındadır, yazları sıcak ve kışları soğuk geçer.

2013 nüfus sayımına göre, Banja Luka'nın toplam nüfusu 185,042'dir. Şehirdeki nüfusun büyük bir kısmını Sırplar oluşturmaktadır; ayrıca Boşnaklar, Hırvatlar ve diğer etnik gruplar da şehirde yaşamaktadır.

Banja Luka, Bosna-Hersek'in önemli bir ekonomik merkezidir. Şehirde birçok sanayi tesisi ve ticaret merkezi bulunmaktadır. Tarım, enerji, tekstil ve gıda işleme gibi sektörler, şehir ekonomisinin temel taşlarıdır. Ayrıca şehir, Bosna-Hersek'in mali ve bankacılık sektöründe de önemli bir rol oynamaktadır.

Banja Luka, Bosna-Hersek'in önemli bir kültür ve eğitim merkezidir. Şehirde Banja Luka Üniversitesi gibi önemli eğitim kurumları bulunmaktadır. Ayrıca şehirde birçok kültürel etkinlik ve festival düzenlenmektedir. Banja Luka Tiyatrosu ve birçok müze, şehirdeki kültürel yaşamın önemli unsurlarıdır.

Banja Luka, özellikle basketbol ve futbol gibi spor dallarında önemli başarılar elde etmiştir. Şehirde birçok spor kulübü bulunmaktadır ve Borac Banja Luka futbol kulübü, Bosna-Hersek'in en tanınmış spor kulüplerinden biridir. Ayrıca şehir, yıllık olarak düzenlenen uluslararası bir tenis turnuvasına da ev sahipliği yapmaktadır.

Banja Luka, Bosna-Hersek'in önemli ulaşım merkezlerinden biridir. Şehir, karayolu ve demiryolu ile ülkenin diğer büyük şehirlerine ve komşu ülkelere bağlıdır. Ayrıca şehirde bir havaalanı da bulunmaktadır. Banja Luka Uluslararası Havalimanı, bölgenin hava trafiği açısından önemli bir merkezdir.

Banja Luka'da birçok tarihî yapı ve turistik mekân bulunmaktadır. Kastel Kalesi, şehrin en eski yapılarından biridir ve şehir merkezinde yer almaktadır. Ayrıca Vrbas Nehri, hem yerel halkın hem de turistlerin dinlenme ve spor etkinlikleri için tercih ettiği bir bölgedir.

Bangkok (Tayca กรุงเทพมหานคร), Tayland'ın başkenti ve en kalabalık şehridir. Şehir, Tayland'ın merkezindeki Çao Phraya Nehri deltasında 1.568,7 kilometrekarelik (605,7 mil kare) bir alanı kaplar ve 2024 yılı itibarıyla tahmini nüfusu 11,4 milyon kişidir, bu da ülke nüfusunun %15,9'unu oluşturmaktadır. 2021 yılı tahminine göre, çevredeki Bangkok Metropol Bölgesi'nde 17,4 milyondan fazla insan (Tayland nüfusunun %25'i) yaşamaktadır; bu da Bangkok'u bir mega şehir ve aşırı bir primat şehir haline getirerek, Tayland'ın diğer kentsel merkezlerini hem büyüklük hem de ulusal ekonomi için önem açısından gölgede bırakmaktadır.
Bangkok'un kökenleri, 15. yüzyılda Ayutthaya döneminde küçük bir ticaret merkezine dayanmaktadır; bu merkez zamanla büyüyerek 1767'de Thonburi ve 1782'de Rattanakosin olmak üzere iki başkente ev sahipliği yapmıştır. Bangkok, 19. yüzyılın sonlarında, ülke Batı'dan gelen baskılarla karşı karşıya kalırken, Siam'ın modernleşmesinin merkezinde yer almıştır. Şehir, 20. yüzyıl boyunca ülkenin siyasi mücadelelerinin merkezindeydi; Siam (daha sonra Tayland olarak yeniden adlandırıldı) mutlak monarşiyi kaldırdı, anayasal yönetimi benimsedi ve sayısız darbe ve ayaklanma yaşadı. 1972'de Bangkok Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı özel bir idari bölge olarak kurulan şehir, 1960'lardan 1980'lere kadar hızla büyüdü ve şimdi Tayland'ın siyaseti, ekonomisi, eğitimi, medyası ve modern toplumu üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. 
1980'ler ve 1990'lardaki Asya yatırım patlaması, birçok çokuluslu şirketin bölgesel merkezlerini Bangkok'a taşımasına yol açtı. Şehir artık finans, iş ve pop kültüründe bölgesel bir güç haline geldi. Ulaşım ve sağlık hizmetleri için uluslararası bir merkez olup, sanat, moda ve eğlence merkezi olarak da öne çıkmıştır. Şehir, sokak hayatı ve kültürel simge yapılarının yanı sıra genelev bölgeleriyle de bilinir. Büyük Saray, Wat Arun ve Wat Pho dahil olmak üzere Budist tapınakları, Khaosan Yolu ve Patpong'un gece hayatı gibi diğer turistik mekanlarla tezat oluşturmaktadır. Bangkok, dünyanın en iyi turistik yerleri arasında yer almakta ve birçok uluslararası sıralamada dünyanın en çok ziyaret edilen şehri olarak adlandırılmıştır. 
Bangkok'un hızlı büyümesi, yetersiz şehir planlamasıyla birleşince, düzensiz bir şehir manzarası ve yetersiz altyapıya yol açmıştır. Geniş bir otoyol ağına rağmen, yetersiz yol ağı ve önemli ölçüde özel araç kullanımı, 1990'larda ciddi hava kirliliğine neden olan kronik ve felç edici trafik sıkışıklığına yol açmıştır. Şehir yönetimi o zamandan beri sorunu çözmek için toplu taşımaya yöneldi, 10 şehir içi raylı sistem hattı işletmeye aldı ve başka toplu taşıma araçları inşa etti; ancak trafik sıkışıklığı yaygın bir sorun olmaya devam ediyor.

Siyam Krallığı'nın eski başkenti olan Ayutthaya şehrinin Myanmarlılar tarafından işgal edilmesinden sonra, kral Taksin başkenti günümüzde Bangkok sınırları içerisinde yer alan Thonburi'ye taşımıştır. Chao Phraya nehrinin batı kıyısında bulunan Thonburi Burma'dan gelebilecek saldırılara karşı korunmasız olduğu için, bir sonraki kral olan I. Rama başkenti nehrin doğu kıyısına taşımıştır. Rattanakosin isimli bu bölge doğuya kazılan bir kanal sayesinde bir ada halini almıştır ve Bangkok'un temelleri burada atılmıştır. Günümüzdeki Tayland kralı IX. Rama, Bangkok'u kuran I. Rama'nın da dahil olduğu Chakri Hanedanına mensuptur.

2010 yılı istatistik raporlarına göre kayıtlı nüfus 8,280,925'tir. Mamafih, bu rakam pek çok kayıtsız ikamet edenleri ve metropolitan bölgesinden günü birlik ziyaret edenleri kapsamaz. Yaklaşık olarak 400,000–600,000 yasal olmayan Kamboçya, Myanmar, Rusya, Ukrayna, Pakistan, Nijerya, Hindistan, Bangladeş, Çin ve diğer ülkelerden kaçak göçmenler vardır.
Nüfusun büyük çoğunluğunu 92% ile Budistler, geri kalanı (6%) ile Müslümanlar, Hıristiyanlar (1%), Yahudi (300 ikamet eden), Hinduizm/Sikh (0.6%) ve diğerleri teşkil eder. Bangkok'da 400 Budist tapınağı, 55 cami, 10 kilise, 2 Hindu tapınağı, 2 Sinagog ve 1 Sikh gurudwara vardır.

Bangkok'un 50 bölgesi, Bangkok Metropolitan İdaresi yetkisi altında idari alt bölümleri olarak hizmet vermektedir. 35 bölge Chao Phraya nehri'nin doğusunda yer almaktadır. 15 bölge ise şehrin Thonburi olarak adlandırılan bölümünde yer almaktadır.

2004 yılında kabul edilen, idari ve genel planlama amacıyla gruplar halinde düzenlenmiş bölgeler, karakteristik yapılarına göre aşağıdaki gibi sıralanmaktadır.

Rattanakosin cluster – Tarihi koruma, yönetim, geleneksel perakende ve kültür turizmi alanlarında
Lumphini cluster – Ana iş, ticari ve turizm alanları
Vibhavadi cluster – İstihdam, perakende ve hizmet ve yüksek yoğunluklu konut alanları
Chao Phraya cluster – Gelişen ekonomik alanlar
Thonburi cluster – Tarihi ve kültürel koruma ve turizm alanları
Taksin cluster – Gelişen istihdam ve yüksek yoğunluklu konut alanları
Phra Nakhon Nuea cluster – Konut alanları; potansiyel şehir genişleme için geçiş bölgesi
Burapha cluster – Konut alanları; potansiyel şehir genişleme için geçiş bölgesi
Suwinthawong cluster – Tarım ve yerleşim alanları
Sinakharin cluster – Banliyö alanları
Mahasawat cluster – Tarım ve yerleşim alanları
Sanam Chai cluster – Konut tarım, sanayi ve ekolojik turizm alanları

Kaynak: Weatherbase16 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bangkok'ta oldukça gelişmiş bir ulaşım ağı vardır. Viyadükler üzerinden giden Gök Treni (BTS SkyTrain) Sukumvit ve Silom bölgeleri üzerinden giden iki hatta sahiptir. Tek hatlık MRT Metro ise tren istasyonundan başlamaktadır. İnşası yeni bitmiş olan Havalanı Raylı Bağlantısı (Airport Rail Link) ise Suvarnabhumi Havaalanından şehir merkezine bağlantı sağlamaktadır.
Bangkok'ta nehir ulaşımı da aktif bir şekilde kullanılmaktadır. Chao Phraya nehri üzerinde değişik hatlardaki tekneler servis vermektedir. Ayrıca çeşitli kanallarda da tekne servisleri vardır.
Toplu taşımanın dışında ise taksi, tuk-tuk, motosiklet taksi gibi seçenekler bulunmaktadır.

Bangkok Mastercard'ın 2016 verilerine göre Dünya'nın en çok ziyaret edilen şehridir. Zengin bir geçmişe sahip olan şehirde görülebilecek çok sayıda tarihi yapı ve müze bulunmaktadır. Şehrin en önemli tarihî eserleri genel olarak Ko Rattanakosin adı verilen bölgede toplanmıştır. Bangkok'un ilk yerleşim birimi olan Thonburi bölgesi Burma'dan gelen istilacılara karşı korunaksız olduğu için şehir nehrin karşı kıyısındaki Rattanakosin'e taşınmıştır. Buranın etrafında yine güvenlik sebebiyle bir de kanal kazılmış ve bölge bir ada halini almıştır. Burada Wat Phra Kaew ve Kraliyet Sarayı, Uzanan Buda tapınağı Wat Pho, Şehir Sütunu ve Milli Müze gibi çeşitli tarihi yerler bulunmaktadır.
Rattanakosin'in genişlediği bölge olan Banglamphu'da ise görece daha yeni tarihî eserler bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Altın Dağ olarak da bilinen Wat Saket, Wat Ratchanadda ve Demokrasi anıtıdır. Banglamphu'dan sonra şehrin genişlemeye devam ettiği bölge olan Dusit ise büyük ölçüde batı tarzında bir mimariye sahiptir. Ülkesini batı standartlarına taşımayı hedeflemiş olan Kral Rama V burada Mermer Tapınak olarak da bilinen Wat Benchamabophit, Dusit Sarayı, Vianmek Tik Konağı gibi batı tarzında yapılar inşa ettirmiştir.
Bangkok'un diğer bir önemli tarihi bölgesi ise Çin Mahallesidir. Rattanakosin bölgesinin inşasında çalışmış olan Çinli göçmenler kanalın karşı kıyısındaki Yaowarat olarak bilinen bölgeye yerleştirilmişlerdir. Günümüzde çok hareketli bir bölge olan Çin mahallesinde renkli pazarların yanı sıra 5.5 ton ağırlığındaki saf altından bir Buda heykeline ev sahipliği yapan Wat Traimit gibi tarihi yapılar da bulunmaktadır.

Bangkok'un birkaç kardeş şehri vardır:

 Pekin, Çin
 Washington Amerika Birleşik Devletleri
 Moskova, Rusya
 Manila, Filipinler, 1997
 Seul, Güney Kore, 2006
 Ankara, Türkiye, 2012
 Milano, İtalya

Bangkok Gezi Rehberi19 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bangkok Metropolitan İdaresi7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BangkokTourist - Bangkok Turizm İdaresi Resmi seyahat rehberi

Bangladeş (Bengalce: বাংলাদেশ), resmî adıyla Bangladeş Halk Cumhuriyeti (Bengalce: গণপ্রজাতন্ত্রী বাংলাদেশ - Gônoprojatontri Bangladeş), Güney Asya'da yer alan Bangladeş, dünyanın en kalabalık sekizinci ülkesi ve 148.460 kilometrekarelik (57.320 mil kare) bir alanda 174 milyondan fazla nüfusuyla en yoğun nüfuslu ülkeler arasında yer almaktadır. Bangladeş, kuzeyde, batıda ve doğuda Hindistan, güneydoğuda ise Myanmar ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Güneyinde Bengal Körfezi boyunca uzanan bir kıyı şeridine sahip olup, Siliguri Koridoru ile Bhutan ve Nepal'den, kuzeyinde ise Hindistan'ın Sikkim eyaleti ile Çin'den ayrılmıştır. Başkent ve en büyük şehir olan Dakka, ülkenin siyasi, mali ve kültürel merkezidir. Çitagong ise ülkenin ikinci büyük şehri ve en işlek limanıdır.
Modern Bangladeş toprakları, antik tarihte birçok Hindu ve Budist hanedanlığının kalesi olmuştur. 1204'teki Müslüman fethinden sonra bölge, Sultanlık ve Babür yönetimine tanık olmuştur. Mughal İmparatorluğu'nun en büyük alt bölümü olan Bengal bölgesi, gelişen tekstil endüstrisi ve tarımsal verimliliğiyle bilinen, dünyanın en müreffeh ve ticari açıdan aktif bölgelerinden biri olarak ortaya çıktı. 1757'deki Plassey Savaşı, sonraki iki yüzyıl boyunca sürecek İngiliz sömürge yönetiminin başlangıcını işaret etti. 1947'deki Hindistan'ın Bölünmesi'nin ardından Doğu Bengal, yeni kurulan Pakistan Dominyonu'nun doğu ve en kalabalık kanadı oldu ve daha sonra Doğu Pakistan olarak yeniden adlandırıldı. 
Batı Pakistan merkezli hükûmetin yirmi yılı aşkın süren siyasi baskısı ve sistematik ırkçılığının ardından, Doğu Pakistan 1971'de iç karışıklık yaşadı ve bu da şiddetli bir hükûmet askeri operasyonunun ardından bağımsızlık savaşına yol açtı. Mukti Bahini, Hint güçlerinin yardımı ve desteğiyle başarılı bir silahlı devrim gerçekleştirdi; Pakistan tarafından gerçekleştirilen bir soykırıma rağmen, Bangladeş 16 Aralık 1971'de bağımsız bir ulus oldu. Bağımsızlık sonrası dönemde, Şeyh Muciburrahman 1975'teki suikastına kadar ülkeyi yönetti. Cumhurbaşkanlığı daha sonra Ziyaur Rahman'a geçti ve o da 1981'de suikasta kurban gitti. 1980'ler, 1990'da kitlesel bir ayaklanmayla devrilen Hüseyin Muhammed Erşad'ın diktatörlüğüyle geçti. 1991'deki demokratikleşmenin ardından, Begüm Halide Ziya ve Şeyh Hasina Vecid arasındaki Begümler Savaşı, ülkenin siyasetini sonraki dört on yıl boyunca belirledi. Hasina, Ağustos 2024'te kitlesel bir ayaklanmayla devrildi. 
Bangladeş, Westminster sistemine dayalı üniter bir parlamenter cumhuriyettir. Güney Asya'nın ikinci büyük ekonomisine sahip orta güçtür. Bangladeş, dünyanın dördüncü büyük Müslüman nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır. Güney Asya'nın üçüncü büyük ordusuna sahip olan Bangladeş, Birleşmiş Milletler'in barış koruma operasyonlarına en büyük katkıyı sağlayan ülkedir. Sekiz bölge, 64 ilçe, 495 alt ilçe ve 4.578 birlik konseyinden oluşan Bangladeş, dünyanın en büyük mangrov ormanına ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en büyük mülteci nüfuslarından birine sahip olan ülke, yaygın yolsuzluk, insan hakları ihlalleri, siyasi istikrarsızlık ve iklim değişikliğinin olumsuz etkileri gibi zorluklarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Bangladeş, SAARC ve diğer birçok uluslararası kuruluşun üye devletidir.

Bangladeş, milattan önce bölgede hüküm süren büyük devletlerin, MS 750-1200 arasında yerel Palas hanedanlarının egemenliği altında kaldı. Onuncu asırdan itibaren Müslümanlar bölgeye egemen olmaya başladılar.
Bangladeş 12. yüzyıldan 1757 yılına kadar Müslümanların idaresinde, 1757'den 1905 yılına kadar İngilizlerin egemenliğinde kaldı. 1947 yılında da Müslüman kesimi "Doğu Pakistan" adıyla Pakistan'ın bir eyaleti oldu ve 1969 yılına kadar Pakistan'ın eyaleti olarak kaldı. 28 Kasım 1969'da meclis üyelerinin teşkili için yapılan seçim propagandaları esnasında Mucibü'r-Rahman ve onun "Avami Partisi" seçim propagandalarını Doğu Pakistan'a özerklik vereceği vaadi üzerine kurmuştu. Aralık 1970'te yapılan seçimler sonucunda Avami Partisi 313 sandalyeden 167'sini aldı. 1 Mart 1971'de Millet Meclisinin teşkili ertelendi. Bu durum Doğu Pakistan'da meşru hakların ihlali sayıldı ve genel greve gidildi. Bunun üzerine ordu, grevcilerin üzerine gitti ve iç savaş başladı. Bir kısım halk da Hindistan'a sığındı. Bu arada Hindistan-Pakistan Savaşı başladı.
1971 Aralık ayında savaş bittiğinde Hindistan, Doğu Pakistan'ın büyük bir bölümünü işgal etmişti. Hindistan burayı iki hafta kadar kontrol altında tuttu. 22 Aralık 1971'de Mucibü'r-Rahman'ın liderliğinde Bangladeş Müslüman Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Hindistan ülkeyi terk etti. Mucibü'r-Rahman ve Avami Partisi'nin iktidara gelmesiyle karışıklıklar dinmedi.
15 Ağustos 1975'te yapılan darbe ile Mucibü'r-Rahman ve ailesi öldürüldü. İdareyi Kandahar Mustak Ahmed ele aldı. 3 Kasım 1975'te Dakka Garnizon Komutanı Tuğgeneral Halid Müşerref, Mustak Ahmed'i devirdi. Ancak kendi iktidarda sadece dört gün kalabildi.
7 Kasım 1975 tarihinde General Ziyaü'r-Rahman bir darbe ile Halid Müşerref'i devirdi. Ziyaü'r-Rahman zamanında ordu uzun müddet siyasetten uzak durdu. 1977 yılında yapılan seçimleri Ziyaü'r-Rahman kazandı ve geçici olsa da siyasi istikrar temin edildi. 30 Mayıs 1981 tarihinde bir grup subay ve askerî birlik başarısız bir darbe yaptılar. Ziyaü'r-Rahman'a bağlı birlikler darbeyi bastırdılar. Ancak darbe esnasında Ziyaü'r-Rahman öldürüldü. 15 Kasım 1981'de seçim yapıldı ve Millî Birlik Partisi lideri, öldürülen Ziyaü'r-Rahman'ın yardımcısı Abdüssettar, oyların % 66'sını alarak devlet başkanı oldu. Ancak siyasi istikrar yine temin edilememiş ve kargaşa bitmemişti. Nihayet hükûmet, Millî Güvenlik Kurulu kurulmasını kabul ettiyse de gerginlik durmadı. Sonunda Genelkurmay Başkanı Muhammed Erşad, askerî bir darbe ile Abdüssettar'ı devirerek idareye el koydu. Askerî idare iki sene iş başında kalacağını ilan etti. 21 Mart 1985'te yapılan referandumda Erşad'ın devlet başkanlığında kalması onaylandı. Diktatörlük ve otoriter bir rejimle ülkeyi yönettiği söylenen Muhammed Erşad'ın geniş çaplı kitle gösterileri neticesi istifa etmesi üzerine 6 Aralık 1990 senesinde Şahabeddin Ahmed devlet başkanlığına vekaleten getirildi. 19 Eylül 1991 senesinde yapılan seçimleri kazanan (Ziyaü'r-Rahman'ın dul eşi) Halide Ziya başbakan oldu.

1991 genel seçimlerinden sonra, anayasanın on ikinci ek maddesi parlamento cumhuriyetini yeniden tesis etti ve Begüm Halide Ziya Bangladeş'in ilk kadın başbakanı oldu. Eski bir first lady olan Ziya, 1990'dan 1996'ya kadar BNP hükûmetine liderlik etti. 1991'de maliye bakanı Saifur Rahman, Bangladeş ekonomisini liberalleştirmek için büyük bir program başlattı. Chittagong Borsası'nın kurulmasına ek olarak; bankacılık, ilaç, havacılık, seramik, çelik, telekomünikasyon ve üçüncül eğitim yatırımlara açıldı ve bunun sonucunda artan bir piyasa rekabeti yaşandı. 1991'deki bir kasırgada yaklaşık 140.000 Bangladeşli hayatını kaybetti; yaklaşık 200.000 kişinin hayatı, şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en büyük afet yardım çalışmalarından biri olan Deniz Meleği Operasyonu aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri askeri liderliğindeki bir görev gücü tarafından kurtarıldı. 1992'de, Burma'daki demokrasi yanlısı hareketin bastırılması nedeniyle tahmini 250.000 Burma'lı mülteci Bangladeş'e sığındı; bu mültecilerin çoğu 1993'te Burma'ya geri döndü. 1994'te Bangladeş, Haiti'ye yönelik askeri müdahale olan Demokrasiyi Destekleme Harekâtı'nda ABD dışındaki en büyük birliği sağladı.
1996'da, bir yıl süren siyasi çalkantı, boykot edilen bir Şubat seçimine, bir askeri darbe girişimine ve seçimleri denetleyecek bir geçici hükûmet üreten arabuluculuk çabalarına tanık oldu. Üç ay boyunca, Muhammad Habibur Rahman ülkenin geçici lideri olarak görev yaptı. Avami Birliği, 21 yıl sonra Haziran seçimlerinde iktidara geri döndü. Başbakan Şeyh Hasina'nın ilk girişimlerinden biri, babasının katillerini kovuşturmadan koruyan, son derece tartışmalı Tazminat Tüzüğü'nü yürürlükten kaldırmaktı. Hasina ayrıca, güneydoğu tepe bölgelerindeki bir ayaklanmayı sona erdiren Chittagong Tepeleri Barış Anlaşması'nı imzaladı. Ganj'ın suyunu paylaşmak için Hindistan ile bir anlaşmaya vardı. 1997'de Şeyh Hasina, Güney Afrika'nın apartheid sonrası ilk başkanı Nelson Mandela'yı, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) başkanı Yaser Arafat'ı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i Bangladeş'in bağımsızlığının gümüş jübile kutlamaları için ağırladı.
Ekonomik reform ivmesi, muhalefetin sık sık yaptığı hartallar ve grevler de dahil olmak üzere siyasi istikrarsızlık nedeniyle ivme kaybetti. 2001'de BNP, ekonomiyi iyileştirme vaatleriyle iktidara geri döndü. İkinci Ziya yönetimi daha yüksek ekonomik büyüme gördü, ancak güvenlik ve siyasi sorunlar ülkeyi 2004 ile 2006 arasında etkisi altına aldı. Radikal İslamcı militan grup Jamaat-ul-Mujahideen Bangladesh (JMB), birçok terör saldırısı yaptı. BNP'nin 2006'daki döneminin sonunda yaygın siyasi huzursuzluk yaşandı. Bangladeş ordusu, Başkan Iajuddin Ahmed'i olağanüstü hâl ilan etmeye çağırdı ve Fakhruddin Ahmed liderliğindeki geçici bir hükûmet, seçim sistemi, yargı ve bürokrasiye yönelik reformları uygulamak üzere Ocak 2007'den Aralık 2008'e kadar kuruldu. JMB liderleri tutuklandı ve daha sonra Mart 2007'de idam edildi.
2008 Bangladeş genel seçimlerinde ezici bir zafer elde ettikten sonra Avami Birliği hükûmeti iktidara geri döndü ve 6 Ocak 2009'da yemin ederek Şeyh Hasina'nın bir kez daha Başbakan olmasını ve ülkeye siyasi istikrar ve ekonomik büyüme getirmesini sağladı. 2010 yılında Yüksek Mahkeme yasal boşluklardan yararlanarak askeri müdahalelerin kapsamını daralttı ve anayasadaki laik ilkeleri yeniden teyit etti. Avami Birliği, 1971 vahşetlerinin hayatta kalan Bengal İslamcı işbirlikçilerini yargılamak için savaş suçları mahkemesi kurdu. Hasina ve yönetimi altında insan hakları ihlalleri arttı, özellikle Hızlı Harekât Taburu tarafından zorla kaybolmalar yaşandı ve hükûmet 2009'da iktidara döndüğünden beri giderek daha otoriter olmakla suçlandı. 2014 seçimleri ve 2024 seçimleri BNP-Cemaat ittifakı tara

Barselona (İspanyolca ve Katalanca: Barcelona), İspanya'nın kuzeydoğu kıyısında bulunan bir kent. Katalonya özerk bölgesinin başkenti ve en büyük kenti, ayrıca İspanya'nın nüfus bakımından ikinci en büyük kentidir. Şehir merkezi sınırları içindeki nüfusu 1,6 milyon, komşu ilçelerle birlikte Barselona ilinin nüfusu 4,8 milyondur. Avrupa Birliği sınırları içindeki beşinci en büyük metropoliten alandır. Kent, İspanya-Fransa sınırının yaklaşık 150 km güneyinde yer alır. İspanya'nın Akdeniz kıyısındaki en önemli limanı ve ticaret merkezidir. Kendine özgü kültürü ve güzelliğiyle ün yapan Barselona'nın, Gaudi'nin başını çektiği modernizm akımıyla planlanmış, 1900'lerden kalma ızgara planlı modern bölümü ilgi çekmektedir. Yaygın dil Katalanca'dır.
Zengin bir kültürel mirasa sahip olan Barselona, günümüzde önemli bir kültür merkezi ve önemli bir turizm destinasyonudur. Özellikle Antoni Gaudí ve Lluís Domènech i Montaner'in UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan mimari eserleri ünlüdür. Şehir, İspanya'nın en prestijli iki üniversitesine ev sahipliği yapmaktadır: Barselona Üniversitesi ve Pompeu Fabra Üniversitesi. Akdeniz için Birlik'in genel merkezi Barselona'da bulunmaktadır. Şehir, 1992 Yaz Olimpiyatları'nın yanı sıra dünya çapında konferans ve fuarlara ve ayrıca birçok uluslararası spor turnuvasına ev sahipliği yapmasıyla tanınmaktadır.
Barselona, Avrupa'nın başlıca limanlarından biri ve Avrupa'nın en işlek yolcu limanı olan Barselona Limanı, yılda 50 milyondan fazla yolcuya hizmet veren Barselona Uluslararası Havalimanı, geniş bir otoyol ağı ve Fransa ile Avrupa'nın geri kalanına bağlantı sağlayan yüksek hızlı tren hattı ile bir ulaşım merkezidir.

Barselona söylentiye göre MÖ 3. yüzyılda Kartacalılar tarafından eski bir İberya kenti üzerine kurulmuştur. Kentin adı, eski İberce Barkeno sözcüğünden gelir. Latince kaynaklarda ise Barcino, Barcilonum ve Barcenona olarak anılır.
MÖ 218'de Romalılar tarafından fethedildi ve MÖ I. yüzyılda sömürge statüsü aldı. Kent Roma döneminde Colonia Faventia Julia Augusta Pia Barcino adını almış, Magriplilerce de Barcaluna olarak adlandırılmıştır. 415'te Vizigotların işgal ettiği kent, 717 dolaylarında Endülüs Emevi Devletinin topraklarına katıldı. 801'de Karolenj Hanedanı'ndan I. Louis (Dindar Louis) kenti Endülüs devletinden alarak kendi topraklarına kattı. Barselona kontları bu dönemde özerkleştiler ve 10.-11. yüzyıllarda Katalonya'nın geri kalan bölgelerini de denetimleri altına aldılar. 1137'de Katalonya ve Aragon'un birleşmesiyle kentte ticaretle uğraşan varlıklı sınıfların siyasi gücü arttı. Kısa sürede Barselona, Akdeniz ticaretinde Cenova ve Venedik'le boy ölçüşür hale geldi.

 14. yüzyılda veba salgınları nüfusu önemli ölçüde azaltınca kent bir duraklama dönemine girdi. Napoli'nin 1442'de Barselona'nın yerine Katalonya-Aragon monarşisinin merkezi olması kentin önemini daha da azalttı. 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun Akdeniz'de artan gücü ve Amerika'nın keşfi de Barselona'nın Akdeniz ticaretindeki konumunu gölgeledi. 1615'ten sonraki dönemde Madrid'deki yöneticilerle ilişkiler bozuldu ve Katalonya'nın Amerikan kolonileriyle ticaret yapması tümüyle engellendi. 1705'te İspanya Veraset Savaşı sırasında Avusturyalı arşidük III. Karl Barselona'da krallığını ilan etti. Ama V. Felipe savaşı kazanınca kent 1714'te ele geçirildi ve özerkliğine son verildi.
1808-13 arasında Napolyon'un egemenliği altında kalan kent, bundan sonraki dönemde hızla sanayileşmeye başladı. Buhar gücüyle çalışan ilk dokuma fabrikası 1832'de açıldı. Kısa sürede Barselona, İspanya Krallığı'nın en önemli kenti haline geldi. İşçi sayısının hızla artmasıyla siyasi ve toplumsal çatışmalar da baş gösterdi. Bunların en önemlileri 1835'te 11 manastırın tahrip olmasına ve 1909'da 60'tan fazla kiliseyle dinsel yapının bütünüyle yakılmasına yol açan olaylardı.
Barselona, Katalan ayrılıkçı hareketinin de merkeziydi. 1936'da İspanya İç Savaşı'nın başlamasıyla kent Özerk Katalonya hükûmetinin ve Cumhuriyetçi güçlerin merkezi durumuna geldi. Temmuz 1936'da, şehri Francisco Franco'ya teslim etmeyi amaçlayan askeri ayaklanma, sendikacı milislerin kitle halinde harekete geçmeleriyle bastırıldı. Mart 1938'de İtalyan hava kuvvetleri tarafından şiddetli biçimde bombalandı. Ocak 1939'da kentin işgali Cumhuriyetçi hükûmetin yenilgiyi kabul etmesine yol açtı.
Franco kuvvetlerinin eline geçmesinden sonra Katalonya'nın özerk kurumları feshedildi. İç Savaş sırasında uğradığı yıkıma rağmen Barselona, sanayileşmiş ve zengin bir bölgenin merkezi olarak gelişimini devam ettirdi.
1978'de yeni anayasa uyarınca Katalonya Özerk Topluluğu'nun (Generalitat de Catalunya) merkezi oldu. Bölgede Barselona'yla birlikte Girona ve Lleida ve Tarragona illeri yer alır. 1992 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yaptı.

Barselona İber Yarımadası'nın kuzeydoğu kıyısında yer alır. Güneydoğu yönünde Akdeniz'e doğru inen hafif eğimli bir arazi üstünde kurulmuştur. Kuzeydoğuda Besôs, güneybatıda Llobregat nehirlerinin arasında kalan verimli ovada yer alır. Kuzeybatıdan, en yüksek tepesi Tibidabo (532 m) olan dağlarla çevrilidir. Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü Barselona'da iklim yumuşaktır.

Barselona kent planı düzenli ve uyumludur. Ticaret ve yerleşme alanları eski kentin merkeziyle çevresinde yoğunlaşmıştır. Sanayi bölgeleri bunların dışından çevreye doğru yayılır. Eski kentin ana ekseni, kuzeyde büyük ticaret merkezi Plaza de Cataluña, güneyde ise Paseo Marítimo ve kıyı şeridi arasında uzanan bir dizi bulvardan oluşan Ramblas'tır. Geniş kaldırımları, ağaçlar altındaki bankları ve kitap, gazete, el sanatı ürünleri, özellikle de başta kuşlar olmak üzere ev hayvanları ve çiçek satılan küçük dükkanlarıyla Ramblas sevilen bir gezinti alanıdır.
Yeni kent Ensanche (Uzantı), birbirini dikine kesen geniş caddeleriyle kuzeye doğru uzanır. Eski kenti ve Ramblas'ın batısını yarım daire biçiminde çevreleyen Rondas'ın kuzey ucunda Üniversite Meydanı yer alır. Bu meydan geçen geniş Jose Antonio caddesinin her iki başında birer boğa güreşi arenası vardır. Kentteki öbür ana cadde kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan Avinguda Diagonal'dır (1979'a kadar Avenida del Generalismo Franco).

Barselona'nın nüfusu 20. yüzyılın ilk yarısında yavaş bir artış hızı göstermiştir. 1950'lerden 1980'lerin başlarına kadar İspanya'nın daha az gelişmiş yörelerinde gelen göçle nüfusu hızla artmış, 1980'ler ve 1990'lar boyunca yüksek yaşam standartları nedeniyle nüfus artışı yavaşlamaya başlamıştır.
Barselona kentinin nüfusu 2006 yılı itibarıyla 1.673.075, metropoliten alanının nüfusu 3.218.071'tür. Nüfusun üçte ikiye yakını Katalonya doğumludur.
Resmi dil olan İspanyolca Berselona'nın hemen hemen her yerinde anlaşılır. Bununla birlikte Barselona'nın yerel dili olan Katalanca nüfusun ezici bir kesimi tarafından konuşulur. Yine nüfusun büyük bir kısmı Katolik Hristiyandır, bununla birlikte Evanjelist, Ortodoks, Müslüman, Yahudi ve Budist azınlıklar da yaşar. İspanya'daki en büyük Yahudi nüfusa ev sahipliği yapar.

Katalonya'daki sanayi kuruluşlarının dörtte üçü Barselona ve çevresindedir. Buradaki üretim, toplam ülke üretiminin önemli bir kısmını oluşturur. 18. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak en önemli sanayi kolu olan dokumacılık, sonraları yerini metalurji ve makine sanayilerine bırakmıştır. Ama Avrupa Birliği'ne üye olması dokumacılığın modernleşmesine ivme kazandırmıştır. Başlıca imalat ürünleri otomobil, ağır makineler, kimyasal maddeler, ilaç, kozmetik ve deri ürünleridir. Barselona, borsası ve kentteki yerli ve yabancı bankacılık kuruluşlarıyla önemli bir finans merkezidir.
Deniz taşımacılığı da kent ekonomisinde önemli yer tutar. Yüzden fazla denizcilik şirketinin gemileri kenti dünya limanlarına bağlar. Bunların yanı sıra turizm de Barselona'nın önde gelen gelir kaynakları arasındadır.

Barselona, bütün İspanya için bir kültür merkezi olmasının yanı sıra, Katalan dili ve kültürünün zenginleştirdiği özgün bir tarihsel geleneğe de sahiptir. Katalonya'nın siyasi ve toplumsal tarihinde belirleyici olan Katalan kültürü kapalı ve yerel bir kimliğe bürünmemiş, tersine dünyadaki öbür akımlarla, özellikle Avrupa'ya açılarak gelişmiştir.
1450'de kurulmuş olan Barselona Üniversitesi ve 1968'de kurulan Özerk Barselona Üniversitesi kentin önde gelen bilim ve araştırma kurumlarındandır. Kentte büyük önem taşıyan müzeler arasında romanesk ve gotik ressamların yapıtlarını barındıran Katalonya Güzel Sanatlar Müzesi, 12-18. yüzyıl heykellerinin sergilendiği Federico Marés Müzesi ve gençliğinde dokuz yıl burada yaşamış olan Pablo Picasso'nun pek çok yapıtının bulunduğu Picasso Müzesi, Deniz Müzesi ve Joan Miró Vakfı önemli yer tutar.
Ünlü ressam Picasso da 1895-1900 yıllarında Barselona'da yaşamıştır ve 1900 yılında ayrıldığı Barselona'ya 1901 yılında dönen Picasso 1904 yılına kadar tekrar Barselona'da yaşamış ve "Mavi Dönemim" dediği ürünlerini yaratmış, fakat 1904 yılından sonra Fransa'ya yerleşmiştir. 1973 yılında Fransa'da ölmüştür. Museo Picasso (Picasso Müzesi), 1981 yılında eşinin de Picasso'nun yaptığı seramik çalışmalarını bağışlamasıyla bugünkü halini almıştır. Ünlü ressamın 2.500'den fazla eserini bu şehirde özellikle de Museo Picasso'da görmek mümkündür.
1847'de kurulan Teatro del Liceo kent opera ve balesinin barındırır. Kentte saygın bir senfoni orkestrası da vardır. Geleneksel Katalan halk oyunları yörenin önemli sanat gösterilerindendir. Kentte 130 sinema ve 14 tiyatrodan başka eğlence parkları bulunur.

Barselona, uzun spor geleneğine sahip bir şehir olarak 1992 Yaz Olimpiyatları ile İspanya'da düzenlenen 1982 FIFA Dünya Kupası'na iki stadyumuyla ev sahipliği yapmıştır. Şehir, 1899'da kurulan, dünyanın en çok tanınan futbol takımı ve dünyanın en zengin ikinci futbol kulübü olan Barcelona Futbol Kulübü'nün (FC Barcelona) evidir. FC Barcelona'nın ayrıca basketbol (Barcelona (basketbol takımı)), hentbol (FC Barcelona (hentbol)), rink hokey (FC Barcelona Hoquei) ve buz hokeyi (FC Barcelona (buz hokeyi)), futsal (FC Barcelona Futsal) ve ragbi (FC Barcelona (ragbi)) takımları 

Basilica Therma, diğer adlarıyla Terzili Hamam, Kral Hamamı, Kral Kızı Hamamı veya Sarıkaya Roma Hamamı, Türkiye'nin Yozgat ilinin Sarıkaya ilçesinde yer alan Roma İmparatorluğu dönemine ait bir halk banyosudur. 2. yüzyılda inşa edilen hamamın jeotermal aktivitesi hâlâ mevcuttur.
Basilica Therma, Anadolu'da Roma mimarisinideki hamamlar içinde ünik bir örnektir . Fransiz gezgin Chantre ilk kez 1893-1894 yılları arasında belgelemiş, sonrasında Dr. Von der Osten 1927-1932'de bölgede Alişar'da yaptığı çalışmalar sırasında buradaki kalıntılardan bahsetmiştir. İlk kazılar 1932'de Richard C. Haines tarafından gerçekleştirilmiştir. 1987 yılında taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenen yapıda 2010 yılında Yozgat Müze Müdürlüğü tarafından kazı ve temizlik çalışmaları başlatılmıştır 2013 yılında alan sit alanı olarak tescillenmiş ve kamulaştırma çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
Tarihi Hamam'da ziyaretçi düzenlemeleri yapılmış olup ziyarete açılması planlanmaktadır

Hamamdan ilk defa 2. yüzyılda Batlamyus Atlası'nda, Antik Yunan yazısıyla “Σαρούηνα” (Sarouena) şeklinde bahsedilmiştir.
Latince kaynaklarda “Aquae Saravenae” şeklinde yazılmıştır. Orijinalinin 4. veya 5. yüzyılda çizildiği tahmin edilen, Peutinger Haritası'nın 13. yüzyılda hazırlanan kopyasında ise bozuk Latince ile “Aquas Aravenas” yazar.
6. ve 7. yüzyıllardaki Bizans piskoposluk listelerinde ise “Βασιλικαί θέρμαι” (Basilikai Thermai; ‘kral hamamı’, ‘sultanhamam') olarak geçmektedir.

Basilica Therma, 2. yüzyılda Kapadokya Eyaleti'nin Bozok Platosu'nda büyük bir vadinin en derin kısmına, deniz seviyesinden 1170 metre yükseklikte, doğrudan termal kaynak üzerine inşa edilmiştir. Kayseri üzerinden Kamuliana, Euaissa ve Sibora yolu üzerinde bulunuyordu. Yine yakınlarında Tavium, Sebastopolis ve Rumdiğin gibi kentler bulunuyordu.
4. yüzyılda Anadoluda'da Paganlığın yasaklanması ve Hristiyanlığın yayılmasından sonra hamamın kuzey kısmına bir kilise binası eklenmiştir. Daha sonra kasaba bir piskoposluk merkezi olmuş ve 451 yılına kadar piskoposluk mevcudiyetini korumuştur. Bu dönemde büyük havuzun ortasına haç kabartmalı bir mermer vaftiz taşı yerleştirilmiştir. Paganlar Basilica Therma'nın havuzunda bu taş üzerinde vaftiz edilmiş ve yeni dine sokulmuştur. Bu özelliğinden dolayı hamam, Hristiyanlar için kutsal bir yer işlevi görüyordu.
979 sonbaharında Doğu Roma Generali Bardas Fokas, isyancı soylu asker Bardas Skleros'un ordusunu Basilica Therma yakınlarında mağlup etti. Ardından bu zaferin onurlandırılması amacıyla günümüzde Üçayak Kilisesi adıyla bilinen büyük bir kilise inşa edildi ancak zaferin kazanıldığı Basilica Therma civarı yerine savaşın başladığı bölgeye, 100 km batıya inşa edildi.
1067'de Doğu Roma, Kayseri Muharebesi'ni kaybetti ve 7 asırdır egemen olduğu Kapadokya eyaletini Selçuklu İmparatorluğu'na kaptırdı. Ardından sırasıyla Danişmentliler, Rum Selçuklu Devleti ve ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi.
Osmanlı'da hamama dair en net kayıtlardan biri 1905 yılına ait bir belgede yer alır. Buna göre Boğazlıyan kasabasında açılan bir mekteb-i iptidai muallimlerinin maaşları ödenemediği için, ‘Ilısu Kaplıcası' gelirlerinin onlara tahsis edilmesi değerlendirilmiştir. Bu durum Basilica Therma'nın 20. yüzyıl başlarına değin faal olduğunun ve belli bir ziyaretçi kitlesine sahip olduğunun göstergesidir.
2014'teki kazılar sırasında ortaya çıkarılan hamamın çevresinde ₺10 milyonluk kamulaştırma yapıldı.
Hamam, 2018'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklendi.
İnsansız hava araçları ile yapılan dijital belgeleme çalışması ile hamama ait dijital kayıtlar elde edilmiştir. Böylece daha önce gerçekleştirilen Yersel Lazer Tarama Tekniğinde elde edilen veriler ile karşılaştırılması da yapılarak dijital teknolojilerin avantajları ve dezavantajları konusunda da bir örnek çalışma ortaya konmuştur 

Hamamdan geriye günümüze üç havuz ve küçük havuza inen merdivenler, bir dizi kemer, iki apsis duvarı ve çevredeki diğer duvar yıkıntıları kalmıştır. Çevredeki zemin ve yollar zamanla yükseldiği için hamam toprağa batmış ve yüzeyden birkaç metre aşağıda kalmıştır.
Hamamın yanındaki kilise ve diğer yapılardan geriye ise yalnızca temel ve yere çok yakın seviyede duvarlar kalmıştır.

Basilica Therma'da biri büyük, diğer ikisi küçük olmak üzere üç havuz bulunur. Büyük havuzun ortasında bir vaftiz taşı bulunurken küçük havuzların her ikisinde de havuza inişi kolaylaştıran basamaklar bulunur. Havuzlardan çıkan termal su 48 °C sıcaklıktadır.
Büyük havuzun uzunluğu 23,3 metre, eni 12,8 metre genişliğinde, derinliği ise 1,34 metredir ve dikdörtgendir. Havuzun ortasındaki vaftiz taşı ise 120x140 santimetre ölçülerinde, 25 santimetre kalınlığında, ovale yakın altıgen şeklinde iki parçalıdır ve haç kabartmasına sahiptir.
Büyük havuzun kemerlerinin bitişiğinde, her iki yanında simetrik merdivenleri olan, 16 metre uzunluğunda ve 4 metre eninde yine dikdörtgen bir iç havuz bulunmaktadır. Bu iç havuz, büyük havuzun uzantısı şeklindedir ve suları kemerlerin altından birbirine karışır.
Zeminden fışkıran termal suların bulunduğu üçüncü havuz ise iç havuzlara 90° dik olarak konumlandırılmıştır. Ancak diğer iki havuzun aksine kenarları köşeli değil yuvarlatılmış dikdörtgen biçimindedir.

Hamamın duvar ve kemerlerinin büyük kısmı yıkılmış, yalnızca tonozlu arka mekâna geçişi sağlayan batı cephe duvarı ayakta kalabilmiştir. Bu kısımda 10 gözlü, 2 katlı mermer, kemerli bir duvar görülmektedir. Kemerler bindirme kemer üslubuyla inşa edilmiştir.
Kemerlerin her iki yanında kemeri destekleyen yarım daire biçiminde apsis duvarları bulunur.
Kalan parçalar öküz, çiçek ve yaprak motifleriyle süslenmiş frizler bulunur. Her bir kemerin tam ortasında ise ve aslan başlı süslü kornişler vardır. Sütunların kornişinde yaprak ve bitki desenleri, öküz motifleri, Yunan mitolojisindeki Sağlık Tanrısı Asklepios'u simgeleyen yılan desenleri gibi desen ve kabartmalar bulunur. Özellikle Asklepios desenlerinden ötürü Basilica Therma'nın bir şifa merkezi işlevi gördüğü düşünülmektedir.

Kazılarda küçük buluntular keşfedilmiştir. İçlerinden özellikle İmparator Antoninus Pius portreli Roma sikkesi, Basilica Therma'nın yapılış tarihinin netlik kazanmasına yardımcı olmuştur.

Kemik obje: Çay kaşığını andıran, gövde boyunca dairesel süslemeler içeren ve MÖ 1. yüzyıla ait kemik obje
Roma sikkesi: Ön yüzünde İmparator Antoninus Pius portresi, arka yüzünde Erciyes Dağı olan bronz sikke
Roma madalyonu: Geç Roma devrine ait haç motifli, okunaksız Latin harfler içeren madalyon
Selçuklu koku kabı: 12-13. yüzyıllara ait, desenli Selçuklu koku kabı
Tarak: Çift taraflı, ortasında iki aslan figürü yer alan Selçuklu Devri ahşap tarak
Osmanlı sikkeleri: Sultan III. Ahmed dönemine ait altın ve gümüş sikkeler

 OpenStreetMap'te Basilica Therma ile ilgili coğrafi veriler

Bask Bölgesi, İspanya'nın kuzeyinde özerk bölge. Yüzölçümü 7.234 km² nüfusu ise 2.125.000 kişidir. Özerk Bölgenin başkenti Vitoria-Gasteiz şehridir. Bölgeye özerklik 25 Temmuz 1979 tarihinde verilmiştir. Bölge kendi içinde emniyetini Ertzaintza denilen polis teşkilatı ile sağlamaktadır.

Bölgedeki yasalar Özerk Bölgeyi üç ilden oluşan bir federasyon olarak tanımlar. Bu sistem 1200 yılından beri bölgede aralıklarla kullanılan Foral Sistemi'dir. Francisco Franco sonrası 1978 Anayasası bölgeye tarihi bir hak olarak geniş yetkilerle bir özerklik sağlamıştır.Bask Parlamentosu ve hükûmeti Vitoria-Gasteiz'de bulunmaktadır. Parlamentoda 25 temsilci bulunur ve bu temsilcilerin oylarıyla Bölge Başbakanı (Lehendakari) seçilir. 1937 yılından beri Başbakanlar Bask Milliyetçi Partisi'nden seçilmektedir. Bask Ülkesi kendi polis teşkilatına (Ertzaintza) ve kendi radyo/tv'sine (Euskal Irrati Telebista) sahiptir. Bu ve diğer güçler Gernika Yasası ile güvence altındadır.

Bölgedeki Bask Milliyetçileri Navarra topraklarının Tarihi Bask Ülkesinin olduğunu ve Başkentlerini Pamplona'ya taşıma iddiasındadırlar. Bask Hükûmeti, Navarra'nın simgesi olan Laurak Bat armasını yıllardır kullanmaktadır.

Bask Ülkesi kişi başına düşen 30.680 Amerikan doları gelirle İspanya'nın en zengin bölgelerinden biridir. Bu oran Avrupa Birliği ortalamasının da üzerindedir.

Baskça ve İspanyolca bölgede resmi dillerdir. Dil ile ilgili 1984'te yapılan bir nüfus sayımı; halkın %23'ünün Baskçayı anladığını, %21'inin konuşabildiğini, %13'ünün okuyabildiğini ve % 10'unun ise yazabildiğini ortaya çıkarmıştır.

Bask Özerk Bölgesi içinde pek çok siyasi parti bulunmaktadır. Bunlar;

Bask Milliyetçi Partisi (PNV/EAJ)
Batasuna
Aralar
Bask Ülkesi Komünist Hareketi
Bask Ülkeleri Komünist Partisi
Bask Ülkesi Komünist Partisi
Bask Dayanışması
Ezker Batua /Sol Birlik
Halk Partisi
Bask Ülkesi Sosyalist Partisi
Zutik

Bask Özerk Bölge Hükümeti 26 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batum (Gürcüce-Lazca: ბათუმი / Batumi), Gürcistan'ın ikinci büyük şehri ve Acara Özerk Cumhuriyeti'nin başkentidir. Karadeniz'in doğu kıyısında, Gürcistan-Türkiye sınırının yaklaşık 20 kilometre (12 mil) kuzeyinde yer alan Batum, Kafkas Dağları'nın eteklerinde, nemli subtropikal bir bölgede bulunmaktadır. Ülkenin başlıca kent merkezlerinden biri olarak, Avrupa ve Asya arasında önemli bir liman, ticaret merkezi ve kültürel geçit görevi görmektedir.
Şehir, derin su limanı ve bölgesel ticaret yolları üzerindeki stratejik konumu nedeniyle güneydoğu Karadeniz bölgesinin tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Yüzyıllar boyunca Batum, Gürcistan Krallığı, Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği tarafından yönetilmiş ve her biri kendine özgü kültürel ve mimari izler bırakmıştır. Ekonomisi tarihsel olarak, özellikle 20. yüzyılın başlarında Bakü-Batum boru hattının inşasından sonra, deniz ticareti ve petrol taşımacılığına dayanmıştır. Bugün, Hazar enerji ihracatı ve bölgesel ticaret için önemli bir geçiş noktası olmaya devam etmektedir. 2000'li yılların başlarından itibaren Batum, turizm, yüksek katlı yapılaşma ve ulaşım altyapısına yapılan büyük ölçekli yatırımlarla hızlı bir modernleşme sürecinden geçmiştir. Kumar endüstrisi, modern otelleri ve gece hayatı nedeniyle sıklıkla "Karadeniz'in Las Vegas'ı" olarak anılırken, aynı zamanda restore edilmiş 19. yüzyıl mimarisi ve kamusal alanlarıyla da tanınmaktadır. 2025 yılı itibarıyla şehir yaklaşık 187.000 nüfusa sahiptir ve büyük kültürel etkinliklere, eğitim kurumlarına ve Gürcistan'ın en işlek limanlarından birine ev sahipliği yaparak hem önde gelen bir turizm merkezi hem de Güney Kafkasya'da hayati bir ekonomik merkez haline gelmiştir.

Batum hakkında ilk bilgiler MÖ 4. yüzyılda, Yunan filozof Aristoteles’in eserinde karşımıza çıkmaktadır. Aristoteles, Karadeniz kıyısında, Kolkheti Krallığı’nda (Egrisi) “Batusi” adında bir şehirden söz etmektedir. Romalı yazar Flavius ve Yunan coğrafyacı Flavius Arrianus da Batum'u aynı isimle tanıyordu. “Batusi” Yunanca bir kelimedir ve derin anlamına gelmektedir. Gerçekten de Batum, Karadeniz'de Kırım Yarımadası’ndaki Sivastopol şehrinden sonra en derin ve elverişli limana sahiptir.
Şehrin doğu girişinde, Korolistzkali civarında yapılan arkeolojik kazılar, bu alanlarda MÖ 2 bin sonları ile binli yılların başlarında insanların yaşadığını ve komşu halklarla sıkı ticarî ilişkilerinin olduğunu göstermektedir. Korolistzkali Vadisi'nde ekonomi ve kültür merkezi olan Tamaris Dasakhleba semtindeki Tamaris Tsikhe/Tamar Kalesi adını taşıyan tepe eski Batum’un merkezi sayılıyordu.
MS 2. yüzyılda, Roma İmparatoru Hadrianus döneminde Batum’da Roma garnizonu vardı. 5. yüzyılda (Kartli) Kralı Vahtang Gorgasali Batum’u kendi topraklarına kattı.
6., 7. ve 8. yüzyıllarda Batum ve çevresi Egrisi ve Egrisi-Abhaz Beyleri tarafından yönetiliyordu. Feodal dönemde Batum Kalesi çevresinde köy tipi yerleşimler vardı.

Gürcü ulusunun birleşmesi ve Gürcistan Krallığı’nın kurulmasından sonra Batum şehri ve tüm Acara, Klarceti sınırları içerisine giriyor ve krala bağlı “Eristavi” denen derebeyi/prensler tarafından yönetiliyordu. Daha sonra Batum topraklarını Gurieli soyadlı eristaviler yönetmiştir. 15. yüzyılın sonunda, Kahaber Gurieli döneminde Türkler bu bölgeyi ele geçirmeyi başarsa da Rostom Gurieli kısa süre sonra Batum ve çevresini geri aldı ve Türkleri Gürcü topraklarından çıkardı. Rostom Gurieli'nin 1564 yılında ölümünden sonra Türkler, Lazeti (Lazistan) ve çevresindeki toprakları yeniden ele geçirerek şimdiki Batum'da istihkâmlar yaptılar. 1609 yılında Mamia Gurieli Türklerin ordusunu imha etti ancak 17. yüzyılın sonunda Türkler Lazistan (Lazeti) ve Batum'u tekrar aldılar. Türkler Batum'u Liva yani Lazistan Sancağı'nın merkez şehri yaptılar. Batum Sancağı, Acaristzkali Çayı ile Çoruh Nehri'nin birleştiği yerden Tsihisdziri'ye kadar olan toprakları kapsıyordu. Osmanlıların hâkim olmasından sonra İslam dini bölgeye girdi.
1873 yılında Batum, Lazistan Paşalığı'nın merkez kentiydi. Sancak beyi yani mutasarrıf tarafından yönetiliyordu. Mutasarrıf doğrudan Trabzon valisine bağlıydı.

19. yüzyılın başlarından itibaren Gürcistan toprakları Rusya İmparatorluğu tarafından ele geçirilmeye başlanmış ve Ruslar yavaş yavaş Acara’ya doğru yaklaşmıştır. 1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rusya ve onun işgali altında bulunan Gürcü ulusunun çıkarları, bu en eski Gürcü topraklarının Osmanlılardan kurtarılmasının büyük önemi olduğu için birbiriyle kısmen örtüşmüştür.
Kartli’de, İmereti’de, Kaheti’de, Samegrelo’da ve Guria’da aktif şekilde birlikler oluşturulmaya başlandı. Osmanlı-Rusya savaşı’nda Rusya bayrağı altında savaşan Gürcülerin sayısı 30 binden fazlaydı. 3 Mart 1878 günü, savaşın tarafları olan Osmanlılarla Rusya arasında Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Osmanlılar savaş tazminatının bir kısmını bazı topraklarını bırakarak ödedi. Bu topraklar arasında tarihî Gürcü toprakları olan Kola-Artaani (Göle), Şavşet-İmerkhevi (Şavşat-İmerhev), Artanuci (Ardanuç), Oltisi (Oltu), Taoskari (Olur), Macakheli, Lazistan’ın bir kısmı ve Acara da vardı.
Ayastefanos Antlaşması'nın ele alındığı Berlin Konferansı’nda (13 Haziran-12 Temmuz 1878) Rusya Ayastefanos Antlaşmasıyla elde ettiği toprakların ana kısmını korumayı başardı. Böylece Acara ana Gürcistan’a geri döndü.
25 Ağustos 1878 yılında Batum’a General Sviatipolk Mirski komutasındaki Rus ordusu girdi. O zamanki adıyla Aziziye Meydanı’nda (şimdiki Özgürlük Meydanı) devir teslim töreni yapıldı ve Sviatopolk Mirski Derviş Paşa’dan şehrin anahtarını teslim aldı.
Rus idarî sistemine göre Batumis Olki yani Batum İli kuruldu ve okrug denen üç alt idarî birime yani üç ilçeye ayrıldı. Batum ilinin okrug/ilçeleri şunlardı: Batum, Artvin ve Acara. Batum şehri “Porto-Franko” yani serbest liman kenti olarak ilan edildi. Bu İngilizlerin fikriydi, İngilizler Berlin Kongresi’nde bu şehrin serbest liman kenti olarak açıklanmasını istemiş ve kabul de ettirmişlerdi.
“Porto-Franko” yani serbest liman statüsü Batum'a belli katkılar sağladı. Bu dönemde Batum önemli ölçüde büyüdü ve yavaş yavaş modern, Avrupalı şehir görünümüne kavuştu. Ancak yerel halkın sosyal durumu ağırlaştı. Millî üretim Avrupa malları ile rekabet edemiyordu. Bununla birlikte başka bir sorun daha ortaya çıktı; kaçakçılık, rüşvet ve başka sorunların getirdiği olumsuzluklar, Çveneburiler başta olmak üzere Müslüman halkın çoğunun Osmanlı ülkesine göç etmesinin önünü açan sebeplerden biri haline geldi. Batum'un serbest liman statüsü 1886 yılında iptal edildi.
12 Haziran 1883 tarihinde Rusya İmparatorluğu devlet meclisi kararına dayanarak Batum olki/ili statüsü iptal edildi ve Kutaisi Guberniyası yani Kutaisi Vilayeti ile birleştirildi. Bununla ilgili olarak Kutaisi Askerî Vali Yardımcısı unvanı oluşturuldu. Vali Yardımcısı doğrudan Batum okrugunu yani Batum ilçesini yönetiyordu.
Şehrin kendine ait yönetimi yoktu ve bu durum şehrin normal şekilde büyüyüp gelişmesini engelliyordu. 1885 yılında Batum'da yaşayan 90 kişi Rusya'nın Kafkasya iç işleri birimi amirine yazılı başvuru yaparak Batum'a şehir statüsü verilmesini istediler. 28 Nisan 1888 tarihinde Batum'a şehir statüsü verildi. Aynı yıl şehrin yöneticilerinin (meclis) seçimi yapıldı. Batum olki/ili 1903 yılında Kutaisi Valiliğinden ayrıldı.
20. yüzyılın başlarında Batum ve tüm güneybatı Gürcistan ekonomik açıdan en gelişmiş bölgelerden biri idi. Ekonomik ilişkilerin gelişmesi burada şehir yaşamına yönelimi ve tarımsal üretimi artırdı. Batum büyük şehir merkezi ve birinci sınıf limanıyla Güney Kafkasya ve Orta Asya transit ticaretinde öncü rolü oynuyordu.
Birinci Dünya Savaşı'na kadar Batum Avrupa şehri görünümüne kavuştu. Bu, Batum'un yerel idaresinin ileri görüşlü faaliyetleri ve şehrin gelirlerinin amacına uygun kullanılmasının sonucunda gerçekleşti.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması Amier Kafkasya'da (Güney Kafkasya) siyasi gelişmelerin yönünü değiştirdi. Rusya İmparatorluğu'nda 1917 yılı devrimi nedeniyle istikrarsız durum ve Ekim Devrimi sonucunda oluşan ciddi anarşik ortam, Rusya'nın Kafkasya Cephesi'ni dağıtmasına ve Güney-batı Gürcistan'ın, Gürcistan'ın ana gövdesinden tekrar kopmasına neden oldu.
Bilindiği üzere, 3 Mart 1918 tarihinde Brest'de Bolşevik Rusya ve Almanya arasında yapılan ateşkes antlaşmasının (Brest Litovsk Antlaşması) 4. Maddesiyle Batum, Kars ve Ardahan illeri, halklarına kendi kaderini tayin hakkı tanınması koşuluyla Rusya yönetiminden çıkacak ve Osmanlı ve Rusya arasında 1877 yılı öncesi devlet sınırlarına dönülecekti. Bu tür gelişmelerin Güney Kafkasya için tamamen kabul edilemez durum oluşturmaktaydı. Batum ili konusu özellikle 14 Mart-5 Nisan 1918 tarihleri arasında yapılan Trabzon Konferansı'nda aktif olarak incelendi. Güney Kafkasya delegasyonunun amacı Rusya ile Osmanlı arasında 1914 yılına kadar olan sınırın korunmasını sağlamak, Osmanlı delegasyonunun amacı ise Güney Kafkasya'da Brest Litovsk Antlaşmasını şartsız kabul ettirmekti. Görüşmeler sonuçsuz kaldı.
14 Nisan 1918 tarihinde Osmanlı Devleti ve Güney Kafkasya (Amier Kafkasya) delegasyonu liderleri, ortaya çıkan bu durumun görüşmelerde çatlaklık olarak kabul edilmemesini ve konferansa ara verilmesi konusunda anlaştılar. Ancak bu anlaşma ihlal edildi ve aynı gün Osmanlı askerleri Batum'u işgal etti.

Trabzon Konferansı'nın devamı niteliğinde olan Batum ateşkes görüşmeleri iki etapta gerçekleşti (11-26 Mayıs 1918 ve 31 Mayıs-4 Haziran 1918): Batum görüşmelerinin ilk etabı Güney Kafkasya Federal Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti arasında; ikinci etabı ise Osmanlı Devleti ile Güney Kafkasya'nın bu üç bağımsız cumhuriyeti arasında ayrı ayrı gerçekleşmiştir. Batum Konferansı'nın ilk etabında Güney Kafkasya Delegasyonu (Başkanı A. Çkhenkeli), artık, görüşmelerde Brest Litovsk Antlaşması'nı temel almak için çaba gösteriyordu. Osmanlı tarafı ise ilave olarak yeni isteklerde bulunuyordu. Osmanlılar o kadar geniş toprakları istiyordu ki kendi müttefikleri Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bile buna tepki gö

Batı Avrupa, Avrupa kıtasının batısında yer alan bölgeye verilen isim. Hangi ülkelerin Batı Avrupa bölgesi içinde kaldığına dair farklı görüşler vardır.
Batı Avrupa, güneyde İspanya ve Akdeniz doğuda Almanya, İsviçre ve İtalya kuzeyde Kuzey Denizi batıda ise Atlas Okyanusu ile çevrilidir. Bölgede yükselti fazla değildir ve okyanus iklimi görülmektedir. Yıllık sıcaklık farkları azdır ve her mevsimde nem yüksektir. Tarım alanlarının dışında bitki örtüsü bol yapraklı ormanlar ve çayırlardan oluşur
Batı Avrupa'daki ülkeler liberal demokrasi yönetimine sahiptir. Bu ülkelerde kapitalist ekonomi modeli uygulanmaktadır. Bölge ülkeleri Batı Avrupa'nın siyasi ekonomik ve kültürel özelliklerini kurdukları sömürge imparatorlukları ve göçlerle dünyanın değişik bölgelerine taşıdılar. ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda halkının büyük bir kısmı Batı Avrupa kökenlidir.
Bölge ülkeleri Avrupa Konseyi üyesidir. Ayrıca Andorra dışındaki ülkeler Avrupa Birliğine; Andorra ve İrlanda dışındaki ülkeler de NATO'ya Üyedir.

 Avusturya
 Belçika
 Fransa
 Almanya
 Lihtenştayn
 Lüksemburg
 Monako
 Hollanda
 İsviçre

Batı dünyası, Batı medeniyeti ya da kısaca Batı, dünyanın diğer medeniyetlerine kıyasla Avrupa ve Kuzey Amerika ile Avustralya ve Yeni Zelanda'yı kastetmek için kullanılan siyasal kavram. Soğuk Savaş esnasında Batı kavramı Batı Bloku olarak Avrupa'daki ve Kuzey Amerika'daki komünist olmayan ülkeleri kastetmek için kullanılmıştır.

Soğuk Savaş döneminde, komünist olmayan ülkelerde, komünist ülkelere kıyasla daha fazla hak ve özgürlük olduğu iddiası ile oluşturulan özgür dünya kavramı da zaman zaman özellikle Batılı ülkeler tarafından Batı dünyası anlamında kullanılır. Ancak Özgür dünya tanımı genelde Japonya gibi Avrupalı olmayan ancak müttefik olan demokratik ülkeleri de kapsamakla birlikte, demokratik olmayan fakat Soğuk Savaş esnasında Batı ile müttefik olan özellikle Güney Amerika, Asya ve Afrika'daki ülkeleri kapsamaz.

Birçok tarihçiye göre Batı medeniyetinin kökleri Antik Yunan ve Roma medeniyetlerine dayanır. Avrupalıların Yeni Dünya'ya ulaşması ile Avrupa medeniyeti, ABD ve Kanada kültürlerinin de temelini oluşturmuştur.

Günümüzde Batı dünyasının büyük bir kısmı Hristiyan geleneğinden gelmektedir.

Doğu dünyası

Bağdat (Arapça: بغداد), Irak'ın başkenti ve en büyük şehridir. Irak'ın merkezinde, Dicle Nehri kıyısında yer almaktadır. Şehrin tahmini nüfusu 8 milyondur. Orta Doğu ve Arap dünyasının en kalabalık ve büyük şehirleri arasında yer almakta olup Irak nüfusunun %22'sini oluşturmaktadır. Bağdat, bölgenin başlıca finans ve ticaret merkezidir.
MS 762 yılında Mansûr tarafından, en azından Yeni Babil dönemine kadar uzanan bir yerleşim yeri üzerine kurulan Bağdat, Abbasi Halifeliği'nin başkenti ve en önemli kalkınma projesi oldu. Şehir, entelektüel ve kültürel bir merkez haline geldi. Bu durum, Bilgelik Evi de dahil olmak üzere birçok önemli akademik kurumu barındırmasının yanı sıra çok etnikli ve çok dinli bir ortam sunması nedeniyle, şehre "Öğrenim Merkezi" olarak dünya çapında bir ün kazandırdı. İslam'ın Altın Çağı'nda, Abbasi döneminin büyük bir bölümünde, Bağdat dünyanın en büyük şehirlerinden biriydi ve nüfusu bir milyonu aşarak Çang'an ile rekabet ediyordu. 1258'de Moğol İmparatorluğu'nun elinde büyük ölçüde yıkılan şehir, sık sık yaşanan salgınlar, iktidar değişiklikleri ve ardı ardına gelen imparatorluklar nedeniyle yüzyıllarca sürecek bir gerileme yaşadı. Daha sonra Bağdat, Osmanlı Irak'ının idari merkezi olarak hizmet verdi ve Basra, Musul ve Şahrizor vilayetleri üzerinde yetki kullandı.
I. Dünya Savaşı sırasında Bağdat, Mandater Irak'ın başkenti oldu. 1932'de Irak'ın bağımsız bir monarşi olarak tanınmasıyla, Arap kültürünün önemli bir merkezi olarak eski öneminin bir kısmını yavaş yavaş geri kazandı. Baas Partisi yönetimi sırasında şehir, göreceli bir refah ve büyüme dönemi yaşadı. Ancak, 2003'te Irak'ın işgaliyle başlayan Irak Savaşı nedeniyle ciddi altyapı hasarıyla karşı karşıya kaldı ve bu da kültürel miras ve tarihî eserlerin önemli ölçüde kaybına yol açtı. 2013-2017 yılları arasındaki isyan ve yeniden başlayan savaş sırasında, dünyadaki en yüksek terör saldırısı oranlarından birine sahipti. Ancak, bu saldırılar 2017'de Irak'taki IŞİD militan grubunun toprak kaybından bu yana giderek azaldı ve artık nadirdir. Savaşın sona ermesinden bu yana istikrarı sağlamak için çok sayıda yeniden yapılanma projesi yürütülmektedir. 
Irak'ın en büyük şehri Bağdat, hükûmetin merkezidir. Irak ekonomisinin %40'ını oluşturmaktadır. İslam tarihinin önemli bir merkezi olan Bağdat, şehrin tarihi çeşitliliğini vurgulayan çok sayıda tarihi camiye, kiliseye, mandiye ve sinagoga ev sahipliği yapmaktadır. El-Kazımiye Camii, Buratha Camii, Abdülkadir Geylani Türbesi ve Ebu Hanife Camii gibi dini mekanlar her yıl milyonlarca insan tarafından ziyaret edilmektedir. Bir zamanlar büyük bir Yahudi topluluğuna ev sahipliği yapmış ve Hindistan'dan gelen Sih hacılar tarafından düzenli olarak ziyaret edilmiştir. Bağdat, bölgesel bir kültür merkezidir. Şehir, kahvehaneleriyle ünlüdür.

Bağdat isminin Farsça kökenli olduğu düşünülmektedir. Arap yazarlar tarafından Farsça kaynaklardan edinilen yaygın görüşe göre; isim Farsça 'Bag' (Tanrı) ve 'dād' (verilen) kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş olup 'Tanrı'nın verdiği' veya 'Tanrı hediyesi' manasına gelmektedir. Ancak Hammurabi kanunlarında 'Bagdadu', Talmud'da ve Milat öncesi kaynaklarda 'Bagdasa' ismiyle anılan bir şehir olması şehrin isminin Farsça kökeni hakkındaki tezleri çürütür.
Abbasi halifesi Mansur tarafından başkent yapılan ve imar edilen şehre 'medinetüsselâm' (cennet şehri, barış şehri) adı verilmiştir. Bağdat yerine Buğdân, Medinetü Ebu Cafer, Medinetü'l-Mansur, Medinetü'l hulefa ve Zevra gibi adlar da kullanılmıştır.

Yüzyıllar boyunca İslam dünyasının önemli tarih, ilim, kültür, siyaset ve ticaret merkezi olan Bağdat, dünyaca ünlü eski medeniyet merkezleri olan Babil, Seleukia, Medain gibi şehirlerin kalıntılarının yakınında kurulmuştur.
Bağdat, İslam öncesi dönemde Sasani devletine bağlı küçük bir şehirdi. İranlı tacirler her sene burada bir panayır kurarlardı. Öyle ki bu panayıra Çinli tüccarların dahi geldiği tarihî kaynaklarda yer almaktadır.

Bağdat, 634 (hicri 13) yılında, halife Ömer'in komutanlarından Müsennâ bin Hârise tarafından fethedildi. Dört halife döneminde daha çok ticaret şehri olarak gelişmesini sürdürdü. Emeviler döneminde ise önemli bir askerî üs haline getirildi.
İkinci Abbasi halifesi Mansur, 759 yılında Bağdat'ın ticari ve stratejik önemini fark etti ve şehri Abbasi devletinin başkenti yaptı. Çünkü Bağdat'ın Dicle kıyısındaki sıcak bir iklime sahip coğrafi yapısı askeri ve ticari anlamda büyük öneme sahipti.
Halife Mansur ilk olarak 762 yılında şehrin imarına başladı. Adını ise Kur'an'daki 'barış yurdu veya cennet' anlamına gelen 'dar'us selam' isminden esinlenerek 'Medinetu's Selam' koydu. Dicle nehrinin batı yakasında kurulan şehre, İslam dünyasının dört bir yanından getirttiği mimar ve işçilere sağlam surlar ve çarşılar inşa ettirdi. Şehrin imarı konusunda devrin bilginlerinden yararlandı.
Dairevi bir şehir planına sahip olan Bağdat, kanallarla Dicle nehrine bağlandı. Ayrıca şehir çevresi 30 m yüksekliğinde surlarla çevrilmişti. Şehrin dört ana kapısı vardı ve bu kapılardan çıkan yollar sıkı bir şekilde korunuyordu. Sarayını şehrin merkezine inşa ettiren Mansur, 774'te askerî bölge için Dicle'nin doğu yakasına 'rusafe kerh' adı verilen bir semt de kurdurttu.
Halife Harun Reşid döneminde Bağdat gelişmesini sürdürdü ve bilim alanında devrinin merkezi konumuna yükseldi. 809 yılında Harun Reşid'in ölümünden sonra oğulları arasındaki taht kavgalarında şehir büyük tahribat yaşadı. Halife Mutasım zamanında ise hilafet merkezi Samarra'ya taşınınca şehir gözden düştü.

945 yılında Abbasi devletinin zayıflamasıyla şehir Büveyhoğulları'nın eline geçti. Bir ara Türk askerler ayaklanarak şehri ele geçirdiyse de Büveyhoğulları tekrar kontrolü sağladılar. el-Kaim döneminde ise halifenin çağrısıyla Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey 15 Aralık 1055'te şehri alarak Bağdat'ta Türk egemenliğini başlatmıştır. Bu dönemde de gelişen şehirde 1227 yılında Muntasır tarafından ilk İslam üniversitesi kuruldu.
1059'dan 1142'ye dek Büyük Selçuklular, Bağdat'ta Şahne adında Türk asıllı komutanlar bulundurdular. Bu komutanlar, Bağdat askerî valisi ve zaptiye nazırı olarak görev yaparlarken, ayrıca Halife'nin şerefini ve hayatını da koruyorlardı.

Bağdat'ın tarihindeki ilk felaket, 1258'de Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagû Han'ın şehri kuşatmasıyla geldi. Abbasi yöneticilerinin barış teklifine Hülagü olumsuz yanıt verdi. Moğollar, Halife Mutasım'ın teslim olmasının ardından şehri yakıp yıktı, Halife'yi de öldürdü. Şehirdeki 5 asırlık bilimsel ve kültürel birikimi talan etti. Bunların arasında büyük bir bilim merkezi olan Beyt'ül Hikmet de vardır.
İslam dünyasında siyasi ve kültürel büyük yıkıma neden olan bu felaketten sonra, 1393 yılında şehri bu defa Timur kuşatmıştır. Timur da Hülagü Han gibi şehirdeki bilim merkezlerini tahrip etmiştir.

Bu yıkımlardan sonra şehre 1410-1467 yıllarında Karakoyunlular, ardından da Akkoyunlular hâkim olmuştur. Bu dönemde şehir imar edilmemiş, halkı şehri terk etmeye başlamıştır. 1508 yılında Şah İsmail tarafından alınan şehirde Safevi devri başlamıştır. Şii olan Şah İsmail şehirdeki pek çok Sünni büyük zatın türbelerini ve mimari yapıyı yıktırtmıştır.
Bağdat'ın Safevilerin eline geçmesi Osmanlı devletini rahatsız etmiş ve buraya sahip olmak için askerî harekâtlara girişmelerine neden olmuştur.

Ayrıca Bağdat Eyaleti ve Bağdat Vilayeti
Askerî ve ticari öneminden dolayı Kanuni Sultan Süleyman 1534'te Irakeyn Seferi sonucunda Bağdat'ı Safevilerden aldı. 1624'te Safeviler'in geçici işgaline uğrayan şehir padişah IV. Murat'ın Bağdat Seferi sonucunda tekrar Osmanlı ordusunca fethedildi. 1821'de şehirde Kaçarlar ile yoğun çatışmalar yaşandı.

I. Dünya Savaşı'na kadar Osmanlıların elinde olan Bağdat, 1917'de İngiliz kuvvetlerince işgal edildi ve 1921'de kurulan bağımsız Irak Krallığının başşehri oldu. Bu durum Türkiye tarafından da Lozan Antlaşması ile (1923) resmen kabul edildi.
II. Dünya Savaşı sonrasında petrol gelirlerindeki büyük artış, Bağdat'ın gelişmesinde büyük rol oynadı. Irak sanayisinin çoğu buradadır. Deri eşya, ipek ve pamuklu dokuma, tuğla, çimento, hurma, tütün mamullerinin yanı sıra petrol rafinerileri, demiryolu atölyeleri ve bir de demir çelik fabrikası vardır.
Bağdat'ta eski şark pazarlarından, cam ve selih binalara kadar her çeşit mimari yapı görülebilir. Şehrin eski manzarası değişmekle beraber, pek çok eski bina, kaldırım kahveleri, eski tarz minare ve camiler bugün de durmaktadır. Kazımeyn'deki 19. yüzyıl yapısı altın kubbeli görkemli cami ile yüzü aşkın başka cami ve minare, şehrin mimari güzelliğine ayrı bir hava vermektedir.
Irak'ın başlıca devlet kurumlarının merkezi yine Bağdat'tadır. 1958'de kurulmuş olan Bağdat Üniversitesinden başka El-Mustansır Üniversitesi, Teknoloji Üniversitesi ve birkaç yüksek okul vardır.
Saddam Hüseyin yönetiminin 1990'da Kuveyt'i işgal etmesi üzerine başlayan Körfez Savaşı'nın ardından kurulan ve Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki BM Gücü, 1991 Ocak ayından itibaren Bağdat'ı bombaladı. İki ay süren bombardıman neticesinde şehir harap oldu. 2003 yılındaki Irak savaşı sırasında 9 Nisan tarihinde Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edildi

Mezopotamya çanağının ortasında, Dicle Irmağı'nın iki yakası üzerinde ve Dicle'nin Fırat'a en çok (40 km) yaklaştığı noktada, geniş bir alüvyon ovası üzerinde yer alır. Bağdat, konum olarak Irak'ın tam ortasında yer alır ve kalbi durumundadır. Bağdat'ta yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçer. Ortalama yağış yılda 130 mm dolayındadır.

Bağdat'ta yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçer. Ortalama yağış yılda 130 mm dolayındadır.

Bağdat'ın iklim şartları, düzlük ve çöl yapısı nedeniyle ilde bitki örtüsü olarak çöl ağaçları olan Palmiye ve hurma ağaçları bulunur.

Bağdat'ın ekonomisini tarım, turizm, alışveriş ve petrol ihracatı oluşturmaktadır.

Bağdat, Irak ve Mezopotamya kültürü İslam dini ve geleneksel Arap kültürü etrafında biçimlenmiştir. Buna karşın, Bağdat şehri çeşitlilikler içinde yüksek bir kozmopolit toplum ve canlı b

Bağlama, saz, Sharki, Šargija ya da Bozuk Türk halk müziğinde ve Balkan halk müziğinde yaygın olarak kullanılan telli tezeneli bir çalgı türüdür. Tezene denilen ve genellikle kiraz ağacı kabuğundan yapılmış bir mızrapla tellere vurularak çalınır. Tekne bir kütükten oyulmuştur ve armut biçimindedir.
Kullanılan tekniğe göre mızrap (tezene) veya parmaklar ile çalınır. Parmaklarla çalma tekniğine şelpe ve dövme denir. Genellikle altta iki çelik ile bir sırma (ipek veya bakır sırma) bam (oktav teli), ortada iki çelik ve üstte bir çelik ile bir sırma bam teli olmak üzere toplam 7 tellidir, 5, 6, 8, 9, 11 ve 12 telli olanları da görülmüştur. Tezene ile çalınır.
Bağlamanın yapıldığı ağaç türleri de çeşitlilik göstermektedir. Kapak kısmı için genellikle Ladin Ağacı tercih edilirken tekne için genellikle Dut, Ardıç, Ceviz ve Maun ağaçları tercih edilir. Kullanılan ağaç türleri ve özellikleri yapan ustaya ve bölgesel özelliklere bağlı olarak değişebilir.
Aslında bağlama adı küçük boyda olan sazlar için kullanılır (üç telli ve dört telli) büyuk olan ve üç tel grubu olan saz için bozuk ve tambura adı kullanılmıştır.

Bağlama, kullanım amaçlarına göre farklı tür ve boylarda çalınmaktadır. Günümüzde genellikle aşağıdaki türlerle tanınır.

Cura (en küçük boy)
Çöğür (kısa kol bağlama)
Kısa saplı bağlama (yakın zamanda geliştirilmiş bir bağlama türü)
Uzun Sap Bağlama (genel adıyla saz)
Tambura (uzun kol bağlama)
Divan sazı (büyük boy bağlama)
Meydan sazı (en büyük boy bağlama)

Halk müziğinde çoğunlukla karşılaşılan düzenler şunlardır: (Parantez içindekiler sırası ile alt, orta ve üst tellere çekilmesi gereken sesleri ifade eder.)

Bozuk Düzen, Kara Düzen (La, Re, Sol) Karar Sesi: La
Bağlama Düzeni (La, Re, Mi) Karar Sesi: Mi
Misket düzeni (La, Re, Fa#) Karar Sesi: Fa#
Abdal düzeni (La, La, Sol) Karar Sesi: La (Azerbaycan da  Açıq kök veya Bayramı kökü olarak bilinir Muharrem Ertaş orta tellere pirinçten bir oktav teli eklemiştir diğer çelik tel ise alt tellerle aynı oktavdır. bu düzenle çalmaya açıktan çalma da denir)[1]
Acem Düzeni (La, Re, Fa) Karar Sesi: Fa
Müstezat Düzeni (La, Do, Sol) Karar Sesi: Do
Kütahya Düzeni (La, Re, Re) Karar Sesi: Re

Balta sazı
Kopuz
Cura

Başkent veya başşehir, bir devletin yönetim merkezi olan şehir. Başkent, idari açıdan ülkenin en önemli şehridir. Siyasi karar alma merkezi olan başkent bir ülkedeki hükûmet merkezidir. 
Demokrasilerde genellikle meclis ve diğer hükûmet organları başkentte bulunur. Bazı monarşilerde, başkent hükümdarın sürekli ikamet ettiği şehri temsil eder. Diplomatik ilişki içerisinde bulunulan ülkelerin büyükelçilikleri de genellikle başkentte yer alır.

Başkentlerin ortaya çıkabilmesi için kentlerin ortaya çıkması yeterli değildi. Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki Mezopotamya'da ilk kentler M.Ö. 6000 yıllarına kadar geri gitse de başkentin ortaya çıkması ancak bir devlet örgütlenmesi gerekiyordu. M.Ö. 2350 dolaylarında Agade kralı Büyük Sargon'un Sümer kent devletlerini zor kullanarak ele geçirip bölgesel bir devlet kurması ile ilk başkent ortaya çıktı. Sargon ve sonraki Akad kralları fethettikleri yerlerden elde ettikleri büyük ganimetleri başkentte topladılar, burayı tapınaklar ve benzeri kamusal binalarla süslediler. Mezopotamya'da daha önce var olan kent devletleri ile karşılaştırıldığında başkent hem kralın oturduğu yer hem de zenginliklerin yığıldığı yer olarak diğer kentlerden ayrışır.
M.Ö. 1750 dolaylarında Babil kralı Hammurabi Sümer ve Akad kentlerini tek bir yönetim altında birleştirerek bölgesel devletten imparatorluğa geçişi sağladı. Bu sefer tüm kaynaklar başkent Babil'de toplandı. Antik dönem imparatorluklarında başkent değiştirmeler de sık olarak görülüyordu. Örneğin Antik dönem Mısır'da bir düzineden fazla başkent değiştirme oldu. İlke olarak her firavun kendi başkentini seçip anıt mezarını oraya yakın bir yere yaptırıyordu. Dolayısıyla ardından gelen firavun yeni bir yeri başkent olarak seçebilirdi. Aşağı ve Yukarı Mısır'ı birleştiren Menes M.Ö. 3100'de Memfis'i başkent yapmıştı. Ancak M.Ö. 2000'lerde Teb kenti gerçek anlamda bir başkent niteliğini kazandı. Başkent değiştirme Mezopotamya'da da sık görülen bir olaydı. Sümerler döneminden beri kralların kendi adlarına bir kent kurmaları çok onurlu bir iş sayılmaktaydı. Örneğin Asur kralı I. Tukulti-Ninurta başkent Asur'dan 3 kilometre uzakta kendi adını taşıyan yeni bir başkent yaptırmaya girişti. Kralı temel amacı bu kentin Susa kralı Untaş Napirişa'nın eski başkent Susa'dan 60 km. ileride kendi adına kurduğu başkentten daha görkemli olması idi. Görüldüğü gibi bu kentlerin kurulmalarının nedeni ekonomik veya stratejik değildi. Nitekim kralın ölümünden bir süre sonra ihtişamlı görünümü olan kent terkedildi.
Tarihsel olarak Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'da kurulmuş olan büyük kentler ve başkentler hükümdarın oturduğu karargahlar görünümündeydi. Burada yaşayan yönetici seçkinler ve çevreleri için zanaatkarlar, köleler ve kentin savunmasını yapan askerler bu merkezlere toplanmıştı. Elde edilen zenginlikler de bu kentteki saraylara, anıt mezarlara ya da büyük kamu binalarına yatırılmaktaydı. Gerçekleştirilen bayındırlık işlerinden dolayı başkent çok görkemli görülse de, bu kentin dışında başka büyük kentin bulunmaması, toplumsal yaşamın kentsel bir dizgeye dayanmadığını gösteriyordu.

Avrupa tarihinde ilk devletler Yunan kent devletleri idi ve dolayısıyla başkent henüz oluşmamıştı. Yunan kent devletlerinin ardından İskender'in kurduğu imparatorluğun bir başkenti oldu. İskender Mısır'ı ele geçirdikten sonra M.Ö. 332'de başkent Memfis'in doğusundaki küçük bir balıkçı köyüne bir kent kurdurttu ve burayı başkent ilan etti. Doğu toplumlarındakine benzer şekilde başkent kurmanın burada da devam ettiğini görüyoruz. İskender'in adını taşıyacak pek çok kentten biri olan İskenderiye antik dünyanın en büyük iki kütüphanesinden birine sahip idi. Roma devleti ise önce bölgesel bir devlet, sonra imparatorluk haline geldi ve döneminin benzeri olmayan bir merkezine dönüştü. M.Ö. 390'da Roma'nın Galyalılar tarafından yağmalanmasından sonra kısa bir süre kentten ayrı kalan Romalılar, tehlike geçip Galyalılar gittikten sonra yeniden başkenti imara giriştiler. Bu dönemde başkentin Roma'dan Veii'ye taşınması önerisi kabul edilmedi. Bu öneriye karşı çıkanlar kutsal yerlerinin çoğunun kentin içinde olduğunu gerekçe gösteriyorlardı.
Batı Roma imparatorluğunun çöktüğü 5. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar olan sürede Avrupa tarihinde kentler de neredeyse tarihten silindi. İtalya ve Güney Fransa'da bazı kentler ayakta kalsalar da kente dayalı ekonomik düzen çöktü. Bir zamanlar bir milyon insanı barındıran Roma'nın nüfusu Karolenjler döneminde 20 bin kişiye kadar düştü, Viyana gibi bazı kentler tamamen tarih kayıtlarından silindi. Charlemagne'nın ne bir başkenti ne de bir oturma yeri vardı. 11. yüzyıldan itibaren kentler oluşmaya başlasa da ulus devletlerin ortaya çıkışına kadar yarı özerk derebeylikler ya da erk alanları şeklindeki kent devletleri varlıklarını sürdürdü. Kent devletleri farklı özellikler gösterse de ortak özelliği iktidarın bir kişide değil senato, konsey, meclis vb. bir kolektif siyasal kurumda toplanmış olması idi. Güçlü bir kişinin iktidarı tek başına ele geçirdiği de görülürdü ama kısa süreli olurdu. Bu kent devletçikleri fethe dayalı askeri bir siyaset izler, bazen diğer kentleri kendi iktidarları altına alırlardır. Bu şekilde Kuzey ve Orta İtalya'da, İsviçre'de, Flanders'de ve Kuzey Almanya'daki Hansa kentlerinden bahsedilebilir. Bu kent örgütlenmelerin hiçbirinde gerçek anlamda bir başkentten söz edilemez.
15. ve 16. yüzyıllarda Batı ve Kuzey Avrupa'da feodalizmin çöküşüyle birlikte kent devletleri güçlerini kaybetti, merkantilizm düşüncesi ve monarşiler güçlerini artırmaya başladı.1648'de yapılan Westfalya Barışı ulus devletlerin ortaya çıkmasına doğru önemli bir adım oldu. Ancek merkezi monarşiler ile kent devletleri arasındaki ekonomik ve siyasi erk savaşı birdenbire son bulmadı, 19. yüzyıla kadar devam etti. Hansa kentlerinin birçoğu Polonya ve Danimarka krallarının egemenliği altına girdi, Flanders'deki kentler Burgund dükünün dolayısıyla Habsburgların kontrolüne girdi. Krallar kimi kent devletlerine ayrıcalıklar vermek zorunda kaldılar. Lizbon, Sevilla, Frankfurt, Hamburg gibi kentler merkantilist krallık yönetimleri altında zenginleştiler. 17. yüzyılın sonlarında nüfusu hızla artan en önemli başkent Londra oldu. Ticari kapitalizmden endüstri kapitalizmine geçiş Manchester, Liverpool gibi endüstri kentlerinin nüfus ve üretim güçleriyle Londra seviyesine ulaşmasını sağladı. Zenginliğin toplandığı haraççı ekonomilerdekinden farklı şekilde sermaye ve emek piyasalarının sistemli bir biçimde ilişki içinde olduğu günümüz başkentlerin ortaya çıkmasının ilk örneği Londra olmuştur.

Endüstri devrimi tek tek kentlere ya da kentsel birliğe dayalı kent devletleri düzenini çökertti. Avrupa'daki son kent devletleri de ya ulus devlet haline geldiler ya da ulus devletlerin egemenliğine girdiler. Ulus devletlerin yönetim merkezi olarak başkentlerin planlanması, mimarisi, klasik mimari ve planlamanın ötesinde simgesel bir işlev ve değer taşımaya başladı. Buralar ulusal kimliğin simgelendiği ve diğer kentlere örnek gösterildiği mekanlar haline geldi. Kısaca çağdaş başkentin ortaya çıkması büyük ölçüde ulusal devletlerin gelişmesine denk düşer. Bu simgesel içeriklerinin yanı sıra mal üretimi ve hizmet sunumunun da merkezidir. Amos Rapoport başkentlerin özelliklerini şöyle sıralar

güçlü bir merkezcilik
ulusal kimlik, statü ve iktidarın simgeleşmesi
diğer kentler üzerinde liderlik ve denetim
siyasal ve ekonomik karar alma süreçlerinde öncelikli olma
Siyasal toplum ve mekan ilişkisi başkentlerde daha çok önem kazanır. Başkentler iktidarın kendisini meşrulaştırdığı ve sağlamlaştırdığı kentler olmuştur. Avrupa'nın önde gelen başkentlerinde 1850-1880 yılları bu anlamda kökten dönüşümlerin olduğu yıllar oldu. Bu dönemde başkentler yeni değerlere ve ekonomik ilişkilere uygun olarak yeniden imar edildiler.

Lawrence J. Vale çağdaş başkentleri yaşadıkları evrime göre üç tipe ayırarak incelemiştir.
Evrimlerini kendi içsel dinamikleriyle gerçekleştiren başkentler: Bu başkentler uzun bir geçmişe sahiptir ve başkentlik niteliklerini kesintisiz sürdürmüşlerdir. Londra, Paris, Viyana gibi başkentler bu gruba girer. Roma İmparatorluğu döneminde Viyana ve Londra küçük bir garnizon, Paris de mütevazı bir kentti. Bato Roma'nın yıkılmasından sonra hepsi kent niteliğini yitirdi. Roma ve Paris sadece piskoposluk kenti olarak varlıklarını sürdürdüler. 10. ve 11. yüzyılda kentler yeniden canlanmaya başladı. Viyana 1200 yıllarında Roma'nun dört katı büyüklüğünde bir kent oldu. 13. yüzyıldan sonra ise Habsburgların merkezi oldu.
Evrimlerini kendi içsel dinamikleriyle gerçekleştirmiş ancak başkentlik niteliği kesintili olan başkentler: Bunlar tarihin bir döneminde başkent olmuş ancak bu niteliğini bir dönem kaybedip sonra yeniden kazanmıştır. Roma, Moskova, Atina gibi başkentler bu gruba girer.
Daha önce başkentlik niteliğine sahip olmayan ancak siyasal bir kararla yeni yönetim merkezi yapılan başkentler: Bu tip başkentlere daha çok kıta Avrupa'sı dışındaki bölgelerde rastlanır.
Wolman başkentleri sahip oldukları işlevler ve niteliklere göre sınıflandırmıştır.
Çok işlevli başkentler: Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanda her yönüyle işlevsel olan Londra, Paris, Tokyo, Moskova, Berlin örnek verilebilir.
Uluslararası başkentler: Diğer işlevlerinin yanı sıra uluslararası alandaki etkin rolleriyle önce çıkan Londra, Tokyo gibi başkentler
Politik başkentler: Diğer fonksiyonları daha zayıf olup politik yönleriyle öne çıkan başkentler: Örneğin Ankara, Canberra, Washington D.C.
Federal sistemdeki başkentler: Washinton D.C., Brasilia, Canberra, Berlin
Üniter devletlerdeki başkentler: Ankara, Atina

Bir ülkede birden fazla başkent olması ender görülen bir durumdur. Bununla birlikte bir ülke, bazı nedenlerden dolayı birden fazla başkent tayin edebilir. Buna örnek olarak, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin idari başkenti Pretoria, yasama başkenti Cape Town, yargı başkenti Bloemfontein'dir.

Başkurdistan Cumhuriyeti (Başkurtça: Башҡортостан Республикаһы, romanize: Başkortostan Respublikahı, Rusça: Республика Башкортостан, romanize: Respublika Başkortostan, Tatarca: Башкортостан, romanize: Başkortostan) Rusya'ya bağlı federal bir cumhuriyettir. İdil Nehri ile Ural Dağları arasında yer almaktadır. Başkenti Ufa şehridir. 2010 yılında yapılan nüfus sayımına göre 4.072.292 nüfusa sahip Başkurdistan, Rusya'nın en kalabalık cumhuriyetlerinden biridir. Başkurdistan'da 2010'da yapılan nüfus sayımına göre 1.584.554 Başkurt yaşamaktadır.
Başkurdistan, Rusya'daki ilk etnik özerk cumhuriyet olarak 28 Kasım 1917 tarihinde kurulmuştur. 20 Mart 1919'da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki ilk özerk sovyet sosyalist cumhuriyet olan Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne dönüştürülmüştür.
Başkurdistan Anayasası ve Rusya Federasyonu Anayasası uyarınca; Başkurdistan, Rusya Federasyonu içerisinde bir devlet olarak tanımlanmaktadır. 11 Ekim 1990'da Başkurdistan Devlet Egemenlik Bildirgesi'ni kabul etmiş ve bağımsızlık ilan edilmiştir. Ancak daha sonra bu kabul geri alınmıştır.

Ülke, Asya ile Avrupa'nın birleştiği bölgede bulunmaktadır.
Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti Güney Urallardan batıya doğru, Ağizel ve Kama Nehirlerine kadar uzanmaktadır. Başkurdistan Cumhuriyeti, federasyon içinde Sverdlovsk Oblastı, Perm Krayı (kuzey); Udmurtya Cumhuriyeti (kuzeybatı); Tataristan Cumhuriyeti (batı); Orenburg Oblastı (güney/güneybatı), Çelyabinsk Oblastı (doğu) bölge ve cumhuriyetleriyle komşudur. Güney yönünde Kazakistan ile Başkurdistan arasında Orenburg Oblastı yer almaktadır. Başkurdistan'ın yüzölçümü 143.600 km2'dir.

Arap coğrafyacısı İdrisi'nin yazdığı bilgilere göre, 12. yüzyıl Başkurdistan'ında Kastra, Mastra, Karukiya, Gurhan ve Nimcan isimli beş şehir bulunmaktadır. Nimcan şehrinin halkı Hazar Kağanlığı, Orta Asya bölgeleri ve İran ile ticari ilişkilere sahiptir. 1552'de Kazan Hanlığı'nın yıkılmasından sonra Başkurtlar Ruslara karşı birlikte ayaklanmış ancak 18. yüzyılın sonlarında Rus egemenliğine girmişlerdir.
Rus İç Savaşı sırasında Başkurt Ulusal Hareketi ortaya çıkmıştır. 28 Kasım 1917'den 23 Mart 1919'a kadar, Beyaz Ordu ile Kızıl Ordu arasında kalmış kısa ömürlü bir Başkurdistan devleti söz konusudur. 23 Mart 1919'da Başkurdistan ÖSSC kurulmuştur. 11 Ekim 1990 tarihinde Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Yüksek Sovyet Başkurdistan Devlet Egemenliği Deklarasyonu ilan etmiştir. Devlet egemenliği biçimsel olarak görülmüştür.
2015 yılında Başkurdistan, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatından ayrılmıştır.

Başkurdistan hükûmetinin başı (1 Ocak 2015'ten önce "Cumhurbaşkanı"), dört yıllık dönem için halk tarafından seçilmektedir. Cumhuriyet Anayasası'na göre Başkurdistan Cumhuriyeti başı, ülke halkının ve vatandaşlarının haklarını ve özgürlüklerini garanti altına almakla, Başkurdistan Cumhuriyeti'nin ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumak ve kendi toprakları içerisinde meşruiyeti ve düzeni güvence altına almakla yükümlüdür.
19 Temmuz 2010 tarihinde Rüstem Hamitov, Başkurdistan'ın lideri olmuştur. Kendisinden önceki lider, 17 Aralık 1993 tarihinde seçilen Murtaza Rahimov'dur. Seçim yapılmaya başlamadan önce Rahimov, Başkir Cumhuriyeti Yüksek Sovyet Başkanı'ydı. Bu, Sovyet döneminde Başkurdistan'ın en yüksek makamıydı. Aralık 2003'te AGİT tarafından "temel sahtekarlığın unsurlarını" taşımakla suçlanmış bir kamuoyu seçiminde Rahimov yeniden seçilmiştir.
Başkurdistan Cumhuriyeti'nin yasama organı, kısaca Koroltay olarak bilinen Devlet Meclisi'dir. Tek kamaralı bir meclis olan Koroltay, halk tarafından doğrudan seçilen 110 milletvekilinden oluşmaktadır. Milletvekillerinin görev süresi beş yıldır. Cumhuriyet'in parlamenter yapısı, temsil esasına dayalı olup, yasama süreci bu kurum tarafından yürütülmektedir.
Cumhuriyet'in anayasal düzeni, 24 Aralık 1993 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa ile belirlenmiştir. Anayasanın 1. maddesinde, Başkurdistan Cumhuriyeti'nin, Rusya Federasyonu içerisinde yer alan egemen bir devlet olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu çerçevede Cumhuriyet, Rusya Federasyonu ile paylaşılan yetki alanlarının dışında kalan devlet otoritelerine sahip bulunmaktadır. Başkurdistan'ın Rusya Federasyonu ile ilişkileri, anayasal düzeyde "eşitlik" ve "karşılıklı anlaşmaya dayalı bağlılık" ilkeleri çerçevesinde tanımlanmıştır. Böylece Cumhuriyet, hem kendi iç egemenliğini koruyan hem de federal yapının bir parçası olan çift yönlü bir siyasal statüye sahiptir.
Başkurdistan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkiler, çeşitli anayasal ve sözleşmesel temeller üzerine inşa edilmiştir. Bu bağlamda mevcut düzenin temelini; Rusya Federasyonu Anayasası, Başkurdistan Cumhuriyeti Anayasası, Federasyon Anlaşması (yapılan değişikliklerle birlikte) ve ayrıca Başkurdistan Cumhuriyeti'nin devlet organları ile Rusya Federasyonu'nun yetkileri arasındaki ayrım ve karşılıklı yetki paylaşımını düzenleyen özel anlaşmalar oluşturmaktadır. Bu belgeler, Cumhuriyet'in hem federal sistem içerisindeki konumunu hem de kendi iç egemenlik alanını tanımlayan normatif dayanaklardır.
Cumhuriyet'in yargı erki, çok katmanlı bir kurumsal yapı üzerine oturtulmuştur. Yargı organları arasında Anayasa Mahkemesi, Yüce Mahkeme, Temyiz Mahkemesi, yerel mahkemeler ve sulh hâkimlikleri bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Anayasası'na uygunluk denetimi yaparken; Yüce Mahkeme ve Temyiz Mahkemesi, genel yargı alanında en üst düzeydeki adli otoriteler olarak görev yapmaktadır. Yerel mahkemeler ve sulh hâkimlikleri ise adalet hizmetinin doğrudan halka ulaşmasını sağlayan temel yargı organlarıdır.
Başkurdistan Cumhuriyeti tarafından anayasasında, cumhuriyet sınırları içinde, evrensel olarak kabul edilen uluslararası hukuk ilkeleri, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı maddeleri ve Rusya Anayasası ile tam uyum içinde, yerel özerk yönetim tanınmış ve güvence altına alınmıştır.
Başkurdistan Cumhuriyeti, yönetim ve idari yapıya ilişkin tüm sorunları kendi içinde halletmektedir. Yerleşimlerin listesi, belediyelerin kurulması, belediyelerin sınırlarının ve isimlerinin değiştirilmesine ilişkin işlemler, Başkurdistan Cumhuriyeti kanununda düzenlenmiştir.
Devlet, batıdaki komşusu Tataristan Cumhuriyeti ile yakın ekonomik ve kültürel bağlara sahiptir.

Başkurdistan, idari açıdan üniter bir yapıya sahiptir. Devletin temel işleyişindeki üç güç olan yasama, yürütme ve yargı dikkate alındığında, yerel yönetimlerin hemen hemen herhangi bir gücü yoktur. İllerin ve diğer birimlerin yönetimi, merkezi yönetimden sonra gelir. Yerel yönetimler yalnızca bulundukları yerde hizmet vermek amacıyla kurulmuşlardır. Ülkenin en büyük idari birimleri 54 il, 8 büyükşehir: Ufa, Sterlitamak, Salavat, Neftekamsk, Oktyabrski, Kumertau, Sibay, Ağizel ve 1 kapalı şehir Mejgorye'dir. İllerin idari yapısında sadece ilçeler veya hem ilçe hem şehir olabilmektedir. 8 büyükşehirden, sadece Ufa şehri 7 ilçeye ayrılmıştır.

Başkurdistan, Yekaterinburg zaman dilimindedir (YEKT). UTC'e göre saat farkı +05.00 (YEKT).

Başkurdistan Cumhuriyeti, sahip olduğu güçlü sanayi potansiyeli, gelişmiş ziraat ekonomisi ve zengin doğal kaynaklarıyla Rusya'nın en gelişmiş bölgelerindendir. Cumhuriyet, federal bütçeye ve ülkenin ekonomik gelişmesine büyük katkı sağlamaktadır. Gayri safi yurt içi hasılanın sektörel dağılımı şu şekildedir:

Sanayi      % 39,5
İnşaat      % 6,2
Ulaştırma   % 7,5
Ticaret     % 11,2
Ziraat      % 10,8
Diğer dallar % 24,8
Başkurdistan gayri safi yurt içi hasılası, hacim bakımından Rusya Federasyonu bölgeleri arasında ilk on bölge arasında yer almaktadır.

Başkurdistan Cumhuriyeti; Rusya Federasyonu'nun petrol üretim ve rafine, kimya ve petrokimya ürünleri, enerji üretimi, petrol, petrol ürünleri ve gaz nakliyesi yapan en büyük işletmelerini içeren gelişmiş yakıt ve enerji komplekslerine sahiptir.
Başkurdistan, Rusya bölgeleri arasında ham petrol işleme ve akaryakıt üretiminde 1. sıradadır.
Başkurdistan'ın petrol rafine fabrikaları, yılda 60 milyon ton petrol işleme kapasitesine sahiptir. Petrolün rafine derinliği %80'den fazladır. Burada çeşitli kalitede benzin, mazot, dizel, mineral yağ, kok kömürü, zift gibi ürünler üretilmektedir. Üretilen ürünler kalite ve doğa dostluğu açısından dünya standartlarına uygundur.
Bazı sanayi sektörlerinde Başkurdistan, Rusya'da ilk sırada yer almaktadır. Cumhuriyetin, Rusya Federasyonu ekonomisindeki payı sektörel bazda şu şekilde detaylandırılabilmektedir (Rusya'daki toplam üretime oranla):

Kalsiyum soda	% 46
Kauçuk soda	% 22
Polietilen malzemesi	% 23
Petrol	% 14
Otomobil benzini	% 17
Aydınlatma lambaları	% 27
Sentetik yağlı ispirto 	  % 100
Zirai kimyasallar	% 80
Sentetik kauçuk	 % 23
Sentetik reçine ve naylon 	% 19
Akaryakıt	% 13
Dizel yakıt 	 % 16
Metal tezgâhları 	% 22
Başkurdistan, kimya ve petrokimya sanayinin merkezlerindendir. Cumhuriyet, sentetik reçine ve plastik, butilli ve izobutilli ispirto ve kalsiyumlu soda üretiminde 1. sırada; kaustik soda ve kimyasal tarım ilaçları üretiminde 3. sırada ve polietilen ve sentetik kauçuk üretiminde 4. sırada yer alarak, belli kimyasal ürünlerin üretiminde Rusya'da liderdir.
Buradaki fabrikalarda kalsiyum sodanın, butil ve izobutil ispirtoların yarısı, oto benzininin %20'si, dizel yakıtın %15'i ve sentetik kauçukların, sentetik katranların, plastiklerin %12'si üretilmektedir. Petrol rafine fabrikalarında kaliteli benzin, dizel ve kerosin üretilmektedir. Petrol rafine ürünleri sadece Rusya pazarında değil, diğer ülkelere de ihraç edilmektedir.
En büyük petro-kimya işletmeleri Bashneftekhim, Ufaorgsintez, AO Kauçuk, AO Kaustik, PO Soda, Salavataneftorgsintez, Limprom ve Minudobreniya'dır.

Makine sanayisinde 300 civarında işletme faaliyet göstermektedir. Bunların büyük kısmı petrol ve gaz çıkarma ve işleme, kimya, petrokimya ve madencilik sanayileri sektöründe hizmet göstermektedir. Elektroteknik sanayisi ve donanım üretimi de gelişmiştir. Uçak motorlarının üretimi kurulup devamlı geliştirilmektedir.
Cumhuriyet, Rusya bölgeleri içinde troleybüs ve helikopter ü

Belarus (Belarusça ve Rusça: Беларусь, Belarus), resmî adıyla Belarus Cumhuriyeti, Doğu Avrupa'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu ve kuzeydoğuda Rusya, güneyde Ukrayna, batıda Polonya ve kuzeybatıda Litvanya ve Letonya ile çevrilidir. Belarus, 207.600 kilometrekare (80.200 mil kare) alana yayılmış olup 9,1 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Ülke yarı boreal iklime sahiptir ve idari olarak altı bölgeye ayrılmıştır. Minsk, başkent ve en büyük şehirdir; özel statülü bir şehir olarak ayrı olarak yönetilir.
Orta Çağ döneminin büyük bir bölümünde, günümüz Belarus toprakları, Polotsk Prensliği gibi bağımsız şehir devletleri tarafından yönetilmiştir. Yaklaşık 1300 yılında bu topraklar tamamen Litvanya Büyük Dükalığı'nın ve daha sonra Lehistan-Litvanya Birliği'nin yönetimine geçmiştir; bu dönem, 1792-1795 yılları arasındaki Lehistan-Litvanya bölünmeleriyle Belarus'un ilk kez Rus İmparatorluğu'na katılmasına kadar 500 yıl sürmüştür. 1917 Rus Devrimi'nin ardından, İç Savaş sırasında meşruiyet için yarışan farklı devletler ortaya çıktı ve nihayetinde 1922'de Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetlerinden biri olan Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin yükselişiyle sonuçlandı. Polonya-Sovyet Savaşı'ndan (1918-1921) sonra Belarus, topraklarının neredeyse yarısını Polonya'ya kaybetti. Belarus'un sınırlarının büyük bir kısmı, Sovyetlerin Polonya'yı işgalinden sonra İkinci Polonya Cumhuriyeti'nin bazı topraklarının yeniden Belarus'a entegre edilmesiyle 1939'da modern şeklini aldı ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra kesinleşti. II. Dünya Savaşı sırasında askeri operasyonlar Belarus'u harap etti; nüfusunun yaklaşık dörtte birini ve ekonomik kaynaklarının yarısını kaybetti. 1945'te Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ile birlikte Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesi oldu. Cumhuriyet, 1970'lere kadar siyaseti domine eden ve Belarus'un tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine dönüşümünü denetleyen yaygın ve çeşitli bir Nazi karşıtı isyancı hareketine ev sahipliği yapmıştır.
Cumhuriyet parlamentosu 27 Temmuz 1990'da Belarus'un egemenliğini ilan etti ve Sovyetler Birliği'nin dağılması sırasında Belarus 25 Ağustos 1991'de bağımsızlığını kazandı. 1994'te yeni bir anayasanın kabul edilmesinin ardından, Alexander Lukaşenko, bağımsızlık sonrası ülkenin ilk ve tek serbest seçiminde Belarus'un ilk cumhurbaşkanı seçildi ve o zamandan beri cumhurbaşkanlığı görevini sürdürüyor. Lukashenko, oldukça merkeziyetçi ve otoriter bir hükûmetin başındadır. Belarus, basın özgürlüğü ve sivil özgürlükler konusunda uluslararası ölçümlerde düşük sıralarda yer almaktadır. Ekonominin büyük bölümlerinin devlet mülkiyetinde olması gibi Sovyet döneminden kalma bazı politikaları sürdürmektedir. 2000 yılında Belarus ve Rusya, daha fazla işbirliği için bir anlaşma imzalayarak Birlik Devleti'ni kurdu. 
Ülke, kuruluşundan beri Birleşmiş Milletler üyesidir ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO), Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU), AGİT ve Bağlantısızlar Hareketi'ne katılmıştır. Avrupa Birliği'ne katılma konusunda herhangi bir istek göstermemiştir, ancak birlikle ikili ilişkilerini sürdürmekte ve Bakü Girişimi'ne de katılmaktadır. Belarus, Avrupa Konseyi'ne üye olmayan üç Avrupa ülkesinden biridir (Rusya ve Kosova ile birlikte); 1993'te katılmaya çalışmış ancak seçim usulsüzlükleri ve ciddi insan hakları endişeleri nedeniyle kabul edilmemiştir (Belarus, idam cezasını uygulamaya devam eden tek Avrupa ülkesidir). Konsey ile olan sınırlı ilişkisi, 2022 Nisan ayında Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinden sonra askıya alınmıştır.

6. ve 8. yüzyıllar arası Belarusların ataları olan kavimler, bu ülkeye yerleşti ve daha önce burada yaşayan Fin-Ugor kökenli bazı kavimleri zamanla özümlediler. 9. yüzyılın sonunda bölgede İsveç kökenli Varegler tarafından Polotsk ve Turov prenslikleri kurulduysa da 10. yüzyılın sonunda bu prenslikler Kiev Prensliği'ne bağlandılar. 10. yüzyılda bu bölge Bizans İmparatorluğu tarafından vaftiz edilen Kiev Prensi I. Vladimir tarafından 988 yılından başlayarak Hristiyanlaştırıldı. 1237 yılında bu prenslikler daha sonra Polotsk prensliğinden ayrılan Minsk ve Vitebsk prenslikleriyle birlikte özerliklerini kazandılarsa da aynı yıl Altın Orda İmparatorluğu'nun vasalı oldular. Ancak bölge 1239-1320 yılları arasında Litvanya Büyük Dükalığı tarafından fethedildi. Litvanyalılar, devletlerinin başkentlerini Kernavė'den önce Grodno (Belarusça: Hrodna)'ya, sonra Novogrudok (Belarusça: Navahrudak)'a taşıdılar ve devletin resmi dili Beyaz Rusça oldu. Ancak 14. yüzyılda devletin başkenti önce Trakai'ye, sonra Vilnius'a taşınınca ve Litvanyalılar paganlıktan önce Ortodoksluğa, sonra Polonyalıların etkisiyle 15. yüzyılda Katolikliğe geçince, bu durum Ortodoks inancını büyük ölçüde koruyan Belaruslar'ın tepkisini çekti. Bugünkü Belarus'u oluşturan bölge Litvanya'ya bağlı Brześć Litewski (Bugün Brest), Vitebsk (Belarusça: Viciebsk), Novogrudok, Minsk (Belarusça: Mensk), Polock (Polotsk), Mscislaw (Mstislavl) ve Wilno (Vilnius) illerine bölündü.
1386 yılında Litvanya Büyük dükü Jogalia, 2. Wladyslaw adıyla Polonya Kralı olunca, iki ülke arasında Jagiellon Hanedanı aracılığıyla kişisel birlik kuruldu. Bu birliktelik 1569 yılında Lublin Birliği antlaşmasıyla kalıcı bir birlikteliğe dönüştü. Litvanya'nın kalıcı birliğe yanaşmada güçlük çıkarması 1567'de Podlasya, Volinya, Podolya ve Kijow (Kiev) illerinin Polonya Kralı 2. Zygmunt tarafından ele geçirilmesine yol açtı.
Bu arada daha sonra Rus Çarlığı'na dönüşecek olan Moskova Büyük Düklüğü'nün tehdidi artmaya başladı. 1514 yılında Smolensk'i ele geçiren Ruslar, 1535 yılında Vilnius'a kadar geldiler. Ruslar, Livonya Savaşı'nda (1558-1582) 1563'te Polotsk'u işgal ederek Litvanya ordusunu Vilnius'a kadar sürdülerse de Polonyalılar 1572 yılından itibaren Belarus'u geri aldılar ve hatta 1581 yılında Rusya'nın Velike Luki ve Sokol kentlerini işgal edip, Pskov kentini kuşattılar. Hatta Polonyalılar, 1609 yılında kuşattıkları Smolensk'i iki yıl sonra ele geçirdiler ve Moskova'yı 1610-1612 yılları arasında işgal ettiler. Ruslar, 1612 ve 1617'de Smolensk'i geri almaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. 1618 yılında yapılan Deulino Barışıyla Polonyalılar, Smolensk ve Czernihów (Chernigov) illerini Rusya'dan geri aldılar. Ruslar 1632'de yeniden saldırsalar da 1634'te imzalanan Polanów (Polyanovka) anlaşmasıyla başarısızlıklarını kabul ettiler.
Belarus, genellikle 17. yüzyılın ilk yarısına kadar ekonomik olarak gelişme gösterdi. Ancak bu süreç 1648 yılında Rus Kazaklarının önderi (atamanı) Bogdan Hmelnitski'nin Litvanya Ukraynası'nda başlattığı isyan yüzünden bitti. Kırım Hanlığı'yla ittifak kuran Hmelnitski, bir yıl içinde Litvanya'ya bağlı Ukrayna ve Belarus'u ele geçirerek, Polonya'ya bağlı Lublin kentine girdi. Polonyalı'ları 1648'de Żółte Wody (Zhovti Vody), Korsun ve Piławce (Pilavtsi), ertesi yıl Zborów (Zboriv) savaşında yendi ve onları, kendisine Ukrayna'da geniş haklar tanıyan Zborów anlaşmasına zorladıysa da, Polonya meclisi (Sejm) bu anlaşmayı reddetti. Karşı saldırıya geçen Polonya-Litvanya Birliği kuvvetleri Hmelnitski ve müttefiklerini Beresteczko (Berestechko, Ukrayna) savaşında yenilgiye uğrattı ve onu Biała Cerkiew (Bela Tserkva) anlaşmasıyla, önceki anlaşmada aldıkları hakların çoğunu kaybetmeye razı olmaya zorladı (Örneğin sadece Kiev ili özerk olacak, Braclaw (Bratislav) ve Czernihów (Chernigov) illerinin özerkliği iptal edilecekti). Bunu içine sindiremeyen Hmelnitski, saldırıya geçse de Brześć Litewski (Brest) savaşında yenilgiye uğradı ve Belarus'tan çekilmek zorunda kaldı ancak başta Kijow (bugün Kiev) olmak üzere Ukrayna'nın önemli bir bölümünü elinde tutuyordu.
Hmelnitski, Boğdan (Moldova) voyvodası Basil Lupu ve Kırım Hanı ile ittifak kurarak Polonyalıları Bitwa pod Batohem (Batoh) savaşında yenilgiye uğrattı. Ancak 1654'te Kijow (Kiev) savaşında yenilgiye uğradı ve Rus Çarı Aleksey'e sığındı. Rus Çarıyla Pereyeslav Anlaşmasını yaparak, kendisini Rusya'ya bağlı özerk Ukrayna atamanı ilan etti. Bu durum Rus-Polonya savaşı'nın başlamasına yol açtı. Aynı yıl Litvanya asıllı Polonya soylusu olan ve Litvanya'nın büyük Ataman'ı Janusz Radziwiłł (Litvanca Jonušas Radvila) kuzeni Boguslaw'la birlikte İsveç Kralı 10. Karl'la ilişki kurdu ve Litvanya'yı Polonya'dan koparmak ve İsveç'e bağlı bir hükümdar olarak yönetmek için İsveç Kralı'yla anlaştı. Bu anlaşma 1655'te İsveç'in Polonya'yı istilasına yol açtı.
1654 yılında başlayan Rus-Polonya savaşında Ruslar başlangıçta büyük başarılar kazandılar ve Polonya-Litvanya Birliği'nin sınır şehirlerinden Bely ve Dorogobuzh şehirlerini Eylül ayında ele geçirip, Smolensk'i kuşattılar. Büyük Litvanya Atamanı Janusz Radziwiłł, Orsha (bugün Belarus'ta)'da Ruslar'ı karşıladı ve onları 12 Ağustos'taki Szkłów (Shklov) Çarpışması'nda yenilgiye uğrattı. Ancak 12 gün sonraki Szepielewicze (Shepeleviche) Çarpışması'nda Aleksey Trubetskoy komutasındaki Rus ordusuna yenildi. Ruslar, geri almak istedikleri Smolensk'i 23 Aralık'ta ele geçirdiler. Ruslar ayrıca güneyden geliştirdikleri saldırıyla Bryansk, Roslavl, Homel (Gomel, bugün Homyel) şehirlerini ele geçirdiler. Pskov'dan gelişen saldırıyla da 1 Temmuz'da Nevel (bugün Rusya'da), 17 Temmuz'da Polotsk ve 17 Kasım'da Vitebsk düştü. Böylece Ruslar, yıl sonunda Polonya'dan Kuzey ve Doğu Belarus'u ve Ukrayna'nın doğusunu aldılar. Ayrıca Rus boyar Vasil Buturlin, ordusundaki bazı anlaşmazlıklara karşın Volinya'ya girdi ve Ostrog ve Rovno (Bugün Rivne) şehirlerini aldı. Ayrıca Rus ordusu, Polonya Livonyası'na girdi ve Ludza ve Rezekne kasabalarını aldı.
1655 yılının başında Janusz Radziwiłł, Orsha'yı Ruslardan geri aldı ve 3 ay süreyle Mohylew (Mogilev, bugün Mahilyov) şehrini kuşattıysa da alamadı. Ocak ayında Rus komutan Vasil Borisoviç Şeremetyev, kendisiyle birlik olan Polonya Kazakları atamanı Bogdan Hmelnitski'yle birlikte Kırım Tatarları'yla ortak hareket eden Polonya ordusunu Akhmatov'da izlemeye aldıysa da Polonya ordusu Zhashkov kasabasında aniden Rus ordusuna saldırı

Belediye başkanı-meclis yönetimi, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri ve bazı ülkelerde kullanılan yerel yönetim sistemi. Bu sistemde belediye başkanı ve meclis, yasama ve yürütme arasındaki ilişkilere bağlı olarak görevlerini yürütmektedirler.
Güçlü meclis-güçsüz belediye başkanı modelinde meclis belediye bütçesi üzerinde birinci elden karar alma yetkisine sahip olup hem yasama hem de yürütme erkini elinde tutar. Tek bir kişinin baskın siyasi güce sahip olmasının tercih edilmediği siyasi geleneğe sahip ülkelerde tercih edilmekte olup belediye başkanının yetkisi çok sınırlıdır ve makam sembolik değeri haizdir. Güçlü başkan modelinde ise idari otoritesi geniş yetkilerle bezenen tek bir kişi meclis oturumunu yönetme, gündemi belirleme, azletme, atama, bütçeyi idare etme gibi haklara sahiptir ve meclis çoğunlukla göstermeliktir.

Toprak, Zerrin (2011). "Yerel Yönetimlerde Başkanın Politik Lider Rolü". İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası. 69 (1-2). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi. s. 306. ISSN 1303-4375.

Belfast (İrlandaca: Béal Feirste), Kuzey İrlanda'nın başkenti ve ana limanı olan Belfast, Lagan Nehri kıyısında yer alır ve Belfast Körfezi ve Kuzey Kanalı aracılığıyla açık denize bağlanır. İrlanda'nın (Dublin'den sonra) ikinci büyük şehridir ve 2024 yılında tahmini nüfusu 352.390'dır ve metropol alanının nüfusu 671.559'dur.
1613'te İngiliz yerleşimi olarak kurulmuş olsa da, şehrin erken dönemdeki büyümesi İskoç Presbiteryenlerin akınıyla yönlendirilmiştir. Onların torunlarının İrlanda'nın Anglikan kurumuna duydukları hoşnutsuzluk, 1798 isyanına ve ardından 1801'de Büyük Britanya ile birleşmeye katkıda bulunmuştur; bu birleşme daha sonra şehrin endüstriyel dönüşümünün anahtarı olarak kabul edilmiştir. 1888'de şehir statüsü verildiğinde, Belfast dünyanın en büyük keten üretim merkeziydi ve 1900'lere gelindiğinde tersaneleri toplam Birleşik Krallık tonajının dörtte birini oluşturuyordu. 
Batı bölgelerinden fabrika ve değirmen işleri nedeniyle gelen İrlandalı Katolik nüfusla mezhepsel gerilimler mevcuttu. İrlanda'nın Birleşik Krallık'taki geleceği konusundaki bölünmeyle daha da artan bu gerilimler, iki kez uzun süreli şiddet dönemlerine yol açtı: 1920-22 yılları arasında, Belfast'ın İngiliz bağlantısını koruyan altı kuzeydoğu bölgesinin başkenti olarak ortaya çıkmasıyla ve 1960'ların sonlarından itibaren otuz yılı aşkın bir süre boyunca İngiliz Ordusu'nun sürekli olarak sokaklarda konuşlandırılmasıyla. Çatışmanın bir mirası, Protestan ve Katolik işçi sınıfı bölgelerinin bariyerlerle güçlendirilmiş ayrımıdır. 
İyi Cuma Anlaşması'ndan bu yana, bir zamanlar birlikçilerin kontrolündeki şehirde seçim dengesi, genel bir çoğunluk olmasa da, İrlandalı milliyetçiler lehine değişti. Aynı zamanda, yeni göçmenler, iki toplumsal gelenekten herhangi biriyle özdeşleşmek istemeyen giderek artan sayıda sakine katkıda bulunuyor. 
Belfast, finansal teknoloji (fintech), turizm ve yeniden geliştirilen liman bölgesindeki tesislerle film sektörünün önemli katkılarıyla hizmet sektöründe önemli bir büyüme gördü. Şehir, küçültülmüş bir Harland & Wolff tersanesi ve havacılık ve savunma müteahhitleri de dahil olmak üzere ticari ve endüstriyel rıhtımlara sahip bir limanı korumaktadır. Windsor Çerçevesi kapsamında, Belfast ve Kuzey İrlanda, mallar için AB tek pazar kurallarının bazı yönlerini uygulamaya devam ederken Birleşik Krallık'ın iç pazarında yer almaktadır. 
Şehre iki havaalanı hizmet vermektedir: Lough kıyısında bulunan George Best Belfast Şehir Havaalanı ve şehrin 24 kilometre batısında bulunan Belfast Uluslararası Havaalanı (Aldergrove olarak da bilinir). Belfast, iki üniversiteye ev sahipliği yapmaktadır: şehir merkezinde Ulster Üniversitesi ve şehrin güneyindeki Botanik bölgesinde Queen's Üniversitesi. Belfast, 2021'den beri UNESCO tarafından Müzik Şehri olarak belirlenmiştir.

Belfast, Kuzey Kanalı'ndan İrlanda Denizi'ne ve Kuzey Atlantik'e açılan Belfast Lough'un başındaki Lagan Nehri'nin ağzındadır. 19. yüzyıl boyunca, konumun haliç özellikleri yeniden tasarlandı. Tarama ve ıslahla, lough derin bir deniz limanına ve geniş tersanelere ev sahipliği yapacak hale getirildi. Lagan kıyıya çekildi (1994'te bir baraj su seviyesini yükselterek gelgit çamur düzlüklerinin kalanını örttü) ve çeşitli kolları menfezlendi 2008'de Connswater Community Greenway tarafından öncülük edilen modele göre, bazıları artık "gün ışığına çıkarma" için değerlendirilmektedir.

Georgian Belfast'tan, şehir bir kentsel mirası korumaktadır. Clifton House'a (Belfast Charitable Society, 1774) ek olarak, buna Linen Hall Kütüphanesi (Belfast Society for Promoting Knowledge, 1788), Ulster Müzesi (Belfast Doğa Tarihi Derneği tarafından 1833'te Belfast Belediye Müzesi ve Sanat Galerisi olarak kurulmuştur) ve Botanik Bahçeleri (Belfast Botanik ve Bahçe Derneği tarafından 1828'de kurulmuştur) dahildir. Bunlar önemli kültürel mekanlar olmaya devam edmektedir: Bahçeler örneğinde, şehrin küresel kültürlerinin yıllık kutlaması olan Belfast Melā'sı da dahil olmak üzere açık hava şenlikleri için kullanılmaktadır.

Belfast şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

Curlie'de Belfast Şehri için enformasyon sitesi (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
 Vikigezgin'de Belfast gezi rehberi (İngilizce)

Belgrad, Sırbistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktada ve Karpat Havzası ile Balkan Yarımadası'nın kesişme noktasında yer almaktadır. 2022 nüfus sayımına göre, Belgrad şehir merkezinin nüfusu 1.197.114, bitişik kentsel alanın nüfusu 1.298.661, şehrin idari alanının (kabaca metropol alanına karşılık gelir) nüfusu ise 1.682.720 kişidir. Güneydoğu Avrupa'nın önemli şehirlerinden biri ve Tuna Nehri üzerindeki en kalabalık üçüncü şehirdir.
Belgrad, Avrupa'nın en eski sürekli yerleşim gören şehirlerinden biridir. Avrupa'nın en önemli tarih öncesi kültürlerinden biri olan Vinča kültürü, MÖ 6. binyılda Belgrad bölgesinde gelişmiştir. Antik Çağ'da Trakya-Dakiyalılar bölgede yaşıyordu ve MÖ 279'dan sonra Keltler şehre yerleşerek ona Singidūn adını verdiler. Augustus döneminde Romalılar tarafından fethedildi ve 2. yüzyılın ortalarında Roma şehir hakları verildi. 520'lerde Slavlar tarafından yerleşime açıldı ve 1284'te Sırp kralı Stefan Dragutin'in merkezi olmadan önce Bizans İmparatorluğu, Frank İmparatorluğu, Bulgar İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı arasında birkaç kez el değiştirdi. Belgrad, Stefan Lazarević döneminde Sırp Despotluğu'nun başkenti olarak hizmet verdi ve daha sonra halefi Đurađ Branković 1427'de şehri Macar kralına geri verdi. 1456'daki kuşatma sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Macar ordusunu desteklemek için çalınan öğle çanları, günümüze kadar yaygın bir kilise geleneği olarak kaldı. 1521'de Belgrad Osmanlılar tarafından fethedildi ve Smederevo Sancağı'nın merkezi oldu. Sık sık Osmanlı ve Habsburg yönetimi arasında el değiştirdi ve Osmanlı-Habsburg savaşları sırasında şehrin büyük bir kısmı yıkıldı.
Sırp Devrimi'nin ardından Belgrad, 1841'de tekrar Sırbistan'ın başkenti ilan edildi. Kuzey Belgrad, 1918'e kadar en güneydeki Habsburg karakolu olarak kaldı; bu tarihte, I. Dünya Savaşı'ndan sonra eski Avusturya-Macaristan topraklarının yeni Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'nın bir parçası olması nedeniyle şehre bağlandı. Belgrad, kuruluşundan dağılmasına kadar Yugoslavya'nın başkentiydi. Ölümcül stratejik bir konumda bulunan şehir, 115 savaşta yer aldı, 44 kez yerle bir edildi, beş kez bombalandı ve birçok kez kuşatıldı.
Sırbistan'ın en büyük şehri olan Belgrad, Sırbistan içinde özel bir idari statüye sahiptir. Belgrad, merkezi hükûmetin, idari organların ve hükûmet bakanlıklarının merkezi olmasının yanı sıra, neredeyse tüm büyük Sırp şirketlerinin, medyanın ve bilimsel kurumlarının da bulunduğu yerdir. Belgrad, Beta-Küresel Şehir olarak sınıflandırılmıştır. Şehir, dünyanın en büyük kapasitelerinden birine sahip bir hastane kompleksi olan Sırbistan Üniversite Klinik Merkezi'ne; en büyük Ortodoks kilise binalarından biri olan Aziz Sava Kilisesi'ne; ve Avrupa'nın en büyük kapasiteli kapalı arenalarından biri olan Belgrad Arena'ya ev sahipliği yapmaktadır.
Belgrad, 1948 Tuna Nehri Konferansı, ilk Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi (1961), AGİT'in ilk büyük toplantısı (1977-1978), Eurovision Şarkı Yarışması (2008) gibi önemli uluslararası etkinliklere ve ayrıca ilk FINA Dünya Su Sporları Şampiyonası (1973), UEFA Avrupa Şampiyonası (1976), Yaz Üniversite Oyunları (2009) ve üç kez EuroBasket (1961, 1975, 2005) gibi spor etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır. 21 Haziran 2023'te Belgrad, BIE-İstihdam Fuarı Expo 2027'ye ev sahipliği yapacağı doğrulandı.

Zemun'da bulunan yontma taş aletler Belgrad civarının eski taş ve orta taş çağlarında avcı ve toplayıcı topluluklara ev sahipliği yaptığını gösterir. Bu aletlerin bir bölümü modern insanlardansa Neandertallerle özdeşleşen Musteryen tipindedir. Bölgede ayrıca 50.000 ile 20.000 yıl öncesine tarihlenen Orinyasiyen ve Gravettiyen aletler bulunmuştur.
Tarımla uğraşan toplulukların bölgeye ilk yerleşimi MÖ 6200 ile 5200 yılları arasında Neolitik Starčevo kültürü ile olmuştur. Belgrad ve civarında kültüre ait birçok kazı alanı vardır, bunlar arasında kültürün adını taşıyan Starčevo da vardır. Starčevo kültürü MÖ 5500-4500 yılları arasında yerini adını yine bölgedeki Vinča-Belo Brdo'dan alan daha gelişmiş bir tarım kültürü olan ve Starčevo kültürünün etkisiyle ortaya çıkan Vinča kültürüne bırakmıştır. Vinča kültürü birçoğu tarih öncesi Avrupa'nın en büyüklerinden olan kurdukları büyük yerleşimlerle tanınır. Vinča Leydisi adlı insan biçimli buluntu, Avrupa'nın ilk işlenmiş bakır objesi olarak bilinir. Bazı bilginlere göre tarih öncesi Vinča sembolleri, alfabenin bilinen ilk formudur.

Tarih öncesi Balkanlardaki Traklar ve Daçyalılar Roma'nın bölgeyi fethine kadar bölgeyi yönetmiştir. Trako-Daçyalı Singi kabilesinin ikamet ettiği bölge, 279 yılındaki Kelt istilasında Skordiskler tarafından ele geçirildi ve "Singidūn" (dūn, kale) olarak adlandırıldı. 34-33 yılları arasında Silanus tarafından yönetilen Roma ordusu kente geldi. Kentin adı 1. yüzyılda Romalılarca Singidunum yapıldı, 2. yüzyılın ortalarında kent Roma otoritelerince municipium ilan edildi ve yüzyılın sonunda tam teşekküllü bir colonia'ya (en yüksek düzeyde Roma şehri) evrildi. İlk Hristiyan Roma İmparatoru olan "Büyük Konstantin" olarak da bilinen I. Konstantin'in modern Sırbistan'da bir bölgede doğmuş olmasıyla birlikte Hristiyanlığı dirilten Roma İmparatoru Flavius Iovianus da Singidunum'da doğmuştur. Jovian selefi Julianus dönemindeki geleneksel Roma dininin yükselişine son vererek Hristiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmî dini olarak tekrar ilan etti. 395 yılında bölge Bizans İmparatorluğu hâkimiyetine geçti. Singidunum'dan sonra Sava kıyısında bir Kelt şehri olan Taurunum (Zemun) bulunuyordu ve Roma ve Bizans zamanından beri "ikiz kardeş" olarak anılan kentler bir köprüyle birbirine bağlandı.

442 yılında Hun İmparatoru Attila tarafından tahrip edilen kent, 471 yılında Yunanistan'a doğru ilerleyen Büyük Teoderik tarafından alınır. Ostrogotların İtalya'ya gitmek için bölgeden ayrılmasıyla kent Gepidler tarafından alınır ve 539 yılında tekrar Bizans hâkimiyetine geçer. 577 yılında 100.000 kadar Slav Trakya ve Illyricum'a akın etmiş, kentleri yağmalamış ve kentlerin bir bölümüne yerleşmiştir. Kent 582 yılında Avar hükümdarı I. Bayan tarafından ele geçirilmiştir. Bizans kaynağı De Administrando Imperio'ya göre Beyaz Sırplar ana yurtlarına dönerken Belgrad'da durmuş, Stratigostan toprak talep etmiş, Adriyatik'e uzanan batıda toprak edinmiş ve İmparator Herakleios'a (610-641) bağımlı olmak kaydıyla bölgeyi yönetmişlerdir. Avarlar 9. yüzyılda Franklar tarafından yıkılınca, Taurunum Frank ülkesine katılıp Malevilla adını alırken, Singidunum Bizans egemenliğine geri dönmüştür. 878 yılında şehir ilk kez Birinci Bulgar Krallığı tarafından Beligrad olarak anılmıştır. 4 yüzyıl boyunca şehir Bizans İmparatorluğu, Macaristan Krallığı ve Birinci Bulgar Krallığı arasında savaşlara sahne olmuştur. II. Basileios (976-1025) şehirde bir garnizon kurmuştur. Birinci ve İkinci Haçlı seferinde orduların konakladığı kent; Üçüncü Haçlı seferinde Friedrich Barbarossa ve 190.000 haçlı askeri Belgrad'ı harap olmuş gördüler.

Stephen Dragutin (1276-1282), kayınpederi Macar Kralı V. István aracılığıyla kenti 1284'te boyundurluğu altına almış ve Srem Krallığı'nın başkenti yapmıştır. Dragutin, tarihte Belgrad'ı yöneten ilk Sırp kralı olarak bilinir. 1371'deki Çirmen Muharebesi'ni takiben 1389'da yapılan I. Kosova Muharebesi'yle birlikte Sırp İmparatorluğu, güney topraklarını fetheden Osmanlı İmparatorluğu karşısında parçalanmaya başlamıştır. Buna karşın başkenti Belgrad olan Sırp Despotluğu yönetimindeki kuzey toprakları direnmeye devam etmiş, kent Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'in oğlu despot Stefan Lazarević zamanında bir gelişme kaydetmiştir. Lazarević, surları ve sadece despota ait kulesi olan bir kale inşa ettirmiş ve şehrin antik surlarını onartarak Osmanlılara neredeyse 70 yıl boyunca karşı koyabilmiştir. Onun zamanında şehir Osmanlı hâkimiyetinden kaçan sayıları 40.000-50.000 olduğu düşünülen birçok Balkan kökenli insana sığınak olmuştur.

1427'de Stefan'ın halefi Đurađ Branković Belgrad'ı Macarlara vermek zorunda kaldı ve Smederevo yeni başkent yapıldı. Hükmü süresince Osmanlı İmparatorluğu, Sırp Despotluğu'nun çoğu bölgesine hâkim oldu ve Belgrad başarısızlıkla sonuçlanan ilk Osmanlı kuşatmasına 1440'ta ve ikincisine 1456'da sahne oldu. Osmanlı'nın Orta Avrupa'ya ilerlemesine engel teşkil eden Belgrad 1456'da 100.000 Osmanlı askeri tarafından kuşatılmış, Hristiyan komutan János Hunyadi komutasındaki ordular şehri II. Mehmed'e karşı savunmuştur. Bu savaş birçokları tarafından "Hristiyanlığın kaderinin kararı"nı vermiş; Papa III. Callixtus tarafından zafer anısına Hristiyan dünyası boyunca öğle çanı çalınması emredilmiştir.

29 Ağustos 1521 tarihinde kent Osmanlı Padişahı I. Süleyman önderliğindeki Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedildi. Şehir bu vesileyle yerle bir oldu ve neredeyse bütün Ortodoks Hristiyan nüfus İstanbul'a, bugün Belgrad ormanları olarak bilinen bölgeye gönderildi. Belgrad bu dönemde Osmanlı Avrupası'nda İstanbul ile birlikte 100.000 nüfusu aşan 2 şehirden biriydi ve bir sancak hâline getirildi. Türk hâkimiyetiyle birlikte Osmanlı mimarisi bölgede ilk eserlerini vermeye başladı, birçok cami inşa edildi ve şehirdeki oryantal etki güçlendirildi. Türk seyyah Evliya Çelebi'nin 1660 yılında bildirdiğine göre şehirde kamu binaları dışında yaklaşık 7000 ev, 7 hamam, 6 kervansaray, 217 mescit ve camii bulunmaktaydı. Şehirdeki camiilerin birçoğu 1806'daki Sırp ayaklanması sırasında hasar görmüş, Sırp yazar Joakim Vujic 1826'da başka eserlerin yanı sıra çoğu yakılan veya yıkılan 30 kadar camii listelemiştir. Günümüzde Belgrad'da ibadete açık tek cami olarak Bayraklı Camii bulunmaktadır.
1594'teki Banat İsyanı Türkler tarafından bastırıldı. Sadrazam Koca Sinan Paşa Vračar Yaylası'ndaki Aziz Sava'nın kalıntılarının ateşe verilmesini emretti ve 20. yüzyılda Aziz Sava Katedrali bunu anmak için inşa edildi.
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu prensleri II. Maximilian, Savoy Prensi Eugen ve mareşal Baron Ernst Gideon von Laudon önderliğinde Habsburg Monarşisi tarafından 1688-1690, 1

Belçika (Felemenkçe: België, Felemenkçe telaffuz: [ˈbɛlɣijə]  ( dinle)), resmî adıyla Belçika Krallığı (Felemenkçe: Koninkrijk België, Felemenkçe telaffuz: [ˈkoːnɪŋkˌrɛik ˈbɛlɣijə]), Kuzeybatı Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Alçak Ülkeler olarak bilinen kıyı ovası bölgesinde konumlanan ülke; kuzeyde Hollanda, doğuda Almanya, güneydoğuda Lüksemburg ve güneyde Fransa ile komşudur. Batıda ise Kuzey Denizi ile çevrilidir. Ayrıca kuzeybatıda Birleşik Krallık ile deniz sınırı bulunmaktadır. 30.689 km2 (11.849 sq mi) yüzölçümüne sahip olan Belçika'nın nüfusu 11,8 milyonu aşmaktadır; kilometrekare başına 383 kişi olan nüfus yoğunluğu ile Avrupa'da altıncı sırada yer almaktadır. Ülkenin başkenti ve en büyük metropol alanı Brüksel'dir; diğer önemli şehirleri arasında Anvers, Gent, Charleroi, Liège, Brugge, Namur ve Leuven bulunur.
Belçika, bölgesel ve dilsel temellere göre yapılandırılmış karmaşık bir federal sisteme sahip parlamenter anayasal monarşi ile yönetilmektedir. Ülke, yüksek derecede özerkliğe sahip üç bölgeye ayrılmıştır: kuzeyde Flaman Bölgesi (Flandre), güneyde Valon Bölgesi (Valonya) ve ortada Brüksel Başkent Bölgesi. Ayrıca Belçika'da iki ana dil topluluğu bulunmaktadır: nüfusun yaklaşık %60'ını oluşturan Felemenkçe konuşan Flaman Topluluğu ile yaklaşık %40'ını oluşturan Fransızca konuşan Fransız Topluluğu. Bunun yanı sıra Doğu Kantonları'nda nüfusun yaklaşık %1'ini oluşturan küçük bir Almanca konuşan topluluk da vardır. Bu dilsel çeşitlilik ve buna bağlı siyasi anlaşmazlıklar, altı farklı hükûmetten oluşan karmaşık bir yönetim yapısına yansımıştır. Belçika, yüksek gelirli ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Avrupa Birliği'nin kurucu altı üyesinden birisidir ve başkenti Brüksel Avrupa Birliği'nin fiili başkenti olarak kabul edilir. Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu'nun iki merkezinden biri (diğeri Strazburg) burada yer alır. Brüksel ayrıca NATO gibi birçok önemli uluslararası kuruluşun merkezine ev sahipliği yapmaktadır.
Günümüzdeki Belçika toprakları, Antik Çağ'da Belga kabilelerinin egemenliği altındaydı ve MÖ 1. yüzyılın ortalarında Roma İmparatorluğu'na katıldı. Orta Çağ boyunca, merkezi konumu sayesinde görece refahını koruyan bölge, hem ticari hem de siyasi açıdan daha büyük komşularıyla yakın ilişkiler içinde oldu; Karolenj İmparatorluğu'nun, ardından Kutsal Roma İmparatorluğu'nun ve daha sonra Burgonya Hollandası'nın bir parçasıydı. Habsburg İspanyası (1556-1714), Avusturya Habsburgları (1714-1794) ve Devrimci Fransa (1794-1815) yönetimlerinin ardından, 1815'te Viyana Kongresi sonrasında modern Belçika'nın büyük bölümü Hollanda Birleşik Krallığı'na dahil edildi. Yüzyıllar boyunca çeşitli Avrupa güçleri arasında el değiştirmesi nedeniyle Belçika, "Avrupa'nın savaş alanı" olarak anıldı ve bu ün, 20. yüzyıldaki iki dünya savaşıyla daha da pekişti.
Bağımsız Belçika, 1830 yılında Belçika Devrimi'nin ardından kuruldu. 19. yüzyılda Sanayi Devrimi'ne katılan ilk ülkelerden biri oldu ve Avrupa kıtasında sanayileşen ilk ülke haline geldi. 20. yüzyılın başlarında Belçika, başta Belçika Kongosu ile Ruanda-Urundi olmak üzere çeşitli sömürgelere sahipti; bu topraklar 1960 ile 1962 yılları arasında bağımsızlıklarını kazandı. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Felemenkçe konuşanlar ile Fransızca konuşanlar arasındaki gerilimlerin arttı; bu gerilimler, siyasi kültür farklılıkları ile Flandre ve Valonya arasındaki eşitsiz ekonomik gelişmeden kaynaklandı. Bu süreç, 1970 ile 1993 yılları arasında üniter yapıdan federal sisteme geçişi de içeren kapsamlı devlet reformlarına yol açtı. Reformlara rağmen gerilimler sürmekte; ülkede Flamanlar arasında güçlü bir ayrılıkçı eğilim, tartışmalı dil yasaları ve 2010 federal seçimlerinin ardından 589 gün boyunca hükûmet kurulamamasına neden olan parçalı bir siyasi yapı oluşmuştur.

Roma'nın Galya'yı işgaline ilişkin anlatımında Roma lideri Jül Sezar, Belga halkının başlangıçta Sen ve Marne nehirlerinden Ren Nehri'ne kadar uzanan Galya'nın kuzey kesiminde yaşadığını belirtti. Buna göre Belgalar, günümüz Belçika topraklarının büyük bölümünün yanı sıra Fransa, Hollanda ve Almanya'nın önemli kısımlarında da yerleşikti. Sezar, Belgaları Galyalılar arasında en cesur olanlar olarak tanımladı ve bunu Roma eyaletine uzak olmalarına, lüks mallar getiren tüccarlarla sınırlı temas kurmalarına ve Ren'in ötesindeki Cermen kabileleriyle sürekli savaş hâlinde bulunmalarına bağladı. Bu geniş bölge içinde Sezar, siyasi açıdan baskın olan ve günümüzde Fransa'nın kuzeyinde yer alan belirli bir alanı "Belçika" olarak adlandırdı.
Modern Belçika, Hollanda ve Almanya'nın komşu bölgeleriyle birlikte, Morini, Menapi, Nervii, Germani Cisrhenani ve Aduatuci gibi en kuzeydeki Belga kabilelerinin yaşadığı topraklara karşılık gelmektedir. Jül Sezar, bu kabileleri son derece savaşçı ve ekonomik açıdan gelişmemiş olarak tanımladı, ayrıca Ren Nehri'nin doğusundaki Cermen kabileleriyle akrabalıklarına dikkat çekti. Bunun yanı sıra, güney Belçika'daki Arlon çevresi, toprakları günümüz Lüksemburg'u ile Fransa ve Almanya'nın komşu bölgelerine kadar uzanan güçlü Treveri kabilesinin egemenliği altındaydı.
Sezar'ın fetihlerinin ardından Gallia Belgica adı, Belga ve Treveri topraklarını da kapsayan Kuzey Galya'nın büyük bölümünü içine alan bir Roma eyaletinin Latince adı hâline geldi. Daha sonra Roma Belgica'sı ikiye ayrıldı, Aşağı Ren sınırına daha yakın olan bölgeler, özellikle günümüzdeki Belçika'nın doğu kesimleri, sınır eyaleti Germania Inferior'a dâhil edildi. Batı Roma İmparatorluğu’nun merkezi yönetiminin çöküşüyle birlikte, Belgica ve Germania eyaletleri Romanlaşmış halklar ile Cermence konuşan Frankların karışımından oluşan bir nüfus tarafından meskûn hâle geldi; Franklar zamanla askerî ve siyasi alanlarda hâkim konuma yükseldi.

5. yüzyılda bölge, Frank Merovenj krallarının egemenliği altına girdi. bu krallar, önce günümüzdeki Kuzey Fransa'daki Romanlaşmış nüfus üzerinde bir krallık kurdu. 8. yüzyılda Frank İmparatorluğu, güç merkezlerinden biri günümüz doğu Belçika topraklarını da kapsayan Karolenj Hanedanı tarafından yönetildi. Yüzyıllar boyunca farklı şekillerde bölünen imparatorluk, 843 tarihli Verdun Antlaşması ile üç krallığa ayrıldı ve bu sınırlar Orta Çağ'daki siyasi yapıyı kalıcı biçimde etkiledi. Modern Belçika topraklarının büyük bölümü Orta Krallık içinde yer aldı ve daha sonra Lotharinya olarak anıldı; buna karşılık Schelde Nehri'nin batısındaki kıyı bölgesi olan Flandre Kontluğu, Fransa'nın öncülü sayılan Batı Frank Krallığı'nın en kuzey parçası oldu.
870 tarihli Meerssen Antlaşması ile bugünkü Belçika toprakları bir süreliğine tamamen Batı Krallığı'na katıldı, ancak 880'de Ribemont Antlaşması ile Lotharingia kalıcı olarak Doğu Krallığı'nın, yani daha sonra Kutsal Roma İmparatorluğu'na dönüşecek yapının denetimine girdi. Bu iki büyük krallık arasındaki sınır bölgesinde yer alan derebeylikler ve piskoposluklar, aralarındaki güçlü bağlantıları sürdürdü; örneğin Flandre Kontluğu, Scheldt'in ötesine genişledi ve bazı dönemlerde Hainaut Kontluğu ile aynı soylular tarafından yönetildi.
13. ve 14. yüzyıllarda özellikle Flandre Kontluğu'nda dokumacılık ve ticaret büyük bir gelişme gösterdi ve bölge, Avrupa'nın en zengin yerlerinden biri hâline geldi. Bu ekonomik refah, Flandre ile Fransa Kralı arasındaki çatışmalarda önemli bir rol oynadı. Nitekim 1302'deki Altın Mahmuzlar Savaşı'nda Flaman milisleri, ağır süvari şövalyelerden oluşan güçlü bir orduya karşı beklenmedik bir zafer kazandı; ancak Fransa kısa süre sonra isyancı eyalet üzerindeki denetimini yeniden sağladı.

1830 yılında Belçika Devrimi, Güney Eyaletlerinin Hollanda'dan ayrılmasını sağladı ve geçici bir hükûmet ile ulusal kongre yönetiminde, Katolik ve burjuva nitelikli, resmi dili Fransızca olan ve tarafsız bağımsız bir Belçika'nın kurulmasına yol açtı. 21 Temmuz 1831'de I. Leopold'un kral olarak tahta çıkmasıyla, bugünkü Belçika Ulusal Günü olarak kutlanan tarihten itibaren ülke anayasal monarşi ve parlamenter demokrasi ile yönetilmeye başlandı, laik bir anayasa Napolyon Yasaları temelinde oluşturuldu. Başlangıçta seçme hakkı sınırlı olsa da, 1893 genel grevinin ardından erkekler için genel oy hakkı (çoğul oy sistemi 1919'a kadar) ve 1949 yılında kadınlar için oy hakkı getirildi.

19. yüzyılın başlıca siyasi partileri Katolik Parti ve Liberal Parti olurken, 19. yüzyılın sonlarına doğru Belçika İşçi Partisi ortaya çıktı. Başlangıçta, özellikle Hollanda monarşisinin reddedilmesinin ardından, soylular ve burjuvazi arasında resmî dil Fransızca olarak kullanıldı. Zamanla Felemenkçe eski statüsünü yeniden kazanmaya başladı ve bu durum 1898'de resmî olarak tanındı; 1967 yılında ise parlamento, Anayasa'nın Felemenkçe bir versiyonunu kabul etti.
1885 yılında Berlin Konferansı, Kongo Bağımsız Devleti'nin kontrolünü II. Leopold'a özel mülkü olarak devretti. 1900 civarında, Kongo'daki nüfusa uygulanan aşırı ve vahşi muamele nedeniyle uluslararası endişeler arttı; Kongo, II. Leopold için öncelikle fildişi ve kauçuk üretiminden gelir elde edilen bir kaynak oldu. Üretim kotalarını karşılayamayan çok sayıda Kongolu, Leopold'un görevlileri tarafından öldürüldü. 1908'de bu tepkiler üzerine Belçika devleti, koloninin yönetimini üstlendi ve bölge bundan sonra Belçika Kongosu olarak adlandırıldı. 1919 yılında yapılan bir Belçikalı komisyon tahminine göre, Kongo nüfusu 1879'daki seviyesinin yarısına düştü.

Almanya, Ağustos 1914'te Fransa'ya saldırmayı amaçlayan Schlieffen Planı kapsamında Belçika'yı işgal etti ve I. Dünya Savaşı'nın Batı Cephesi çatışmalarının büyük bölümü ülkenin batı kesimlerinde gerçekleşti. Savaşın ilk ayları, Alman güçlerinin aşırı uygulamaları nedeniyle "Belçika'nın Tecavüzü" olarak anıldı. Savaş sırasında Belçika, Alman kolonileri Ruanda-Urundi'yi (günümüz Ruanda ve Burundi) kontrol altına aldı ve 1924'te Milletler Cemiyeti bu bölgeleri Belçika'ya manda olarak verdi. I. Dünya Savaşı sonrasında Belçika, 1925'te Prusya'ya bağlı Eupen ve Malmedy ilçelerini ilhak etti ve böylece Almanca konuşan bir

Berlin, hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından Almanya'nın başkenti ve en büyük şehridir. 3,7 milyon nüfusuyla, Avrupa Birliği'ndeki herhangi bir şehrin şehir sınırları içindeki en yüksek nüfusa sahiptir. Şehir aynı zamanda Almanya'nın eyaletlerinden biridir ve yüzölçümü bakımından ülkenin üçüncü en küçük eyaletidir. Berlin, Brandenburg eyaletiyle çevrilidir ve güneybatıda Brandenburg'un başkenti Potsdam ile sınır komşusudur. Berlin'in kentsel alanının nüfusu 5 milyonu aşmaktadır ve bu da onu Almanya'nın en kalabalık kentsel alanı yapmaktadır. Berlin-Brandenburg başkent bölgesi yaklaşık 6 milyon nüfusa sahiptir ve Ren-Ruhr bölgesinden sonra Almanya'nın ikinci büyük metropol bölgesidir ve Avrupa Birliği'nde GSYİH bakımından beşinci büyük metropol bölgesidir.
Berlin, batıdaki Spandau ilçesinde Havel'e dökülen Spree Nehri kıyılarında kurulmuştur. Şehir, batı ve güneydoğu ilçelerinde göller içermektedir; bunların en büyüğü Müggelsee'dir. Şehrin alanının yaklaşık 1/3'ü ormanlar, parklar ve bahçeler, nehirler, kanallar ve göllerden oluşmaktadır. İlk olarak 13. yüzyılda belgelenen ve iki önemli tarihi ticaret yolunun kesişme noktasında bulunan Berlin, Brandenburg Markizliği'nin (1417–1701), Prusya Krallığı'nın (1701–1918), Alman İmparatorluğu'nun (1871–1918), Weimar Cumhuriyeti'nin (1919–1933) ve Nazi Almanyası'nın (1933–1945) başkenti olarak belirlenmiştir. Berlin, Aydınlanma Çağı, Neoklasisizm ve 1848–1849 Alman devrimleri sırasında bilimsel, sanatsal ve felsefi bir merkez olarak hizmet vermiştir. Gründerzeit döneminde, sanayileşmenin tetiklediği ekonomik patlama, Berlin'de hızlı bir nüfus artışına neden olmuştur. 1920'lerde Berlin, nüfus bakımından dünyanın üçüncü büyük şehriydi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ve Berlin'in işgalinin ardından şehir, Berlin Duvarı ile Batı Berlin ve Doğu Berlin olarak ikiye ayrıldı. Doğu Berlin, Doğu Almanya'nın başkenti ilan edilirken, Bonn Batı Almanya'nın başkenti oldu. 1990'daki Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından Berlin, bir kez daha tüm Almanya'nın başkenti oldu. Coğrafi konumu ve tarihi nedeniyle Berlin, "Avrupa'nın kalbi" olarak adlandırılmıştır. Berlin, kültür, politika, medya ve bilim alanlarında küresel bir şehirdir. Ekonomisi, çeşitli yaratıcı endüstrileri, girişim şirketlerini, araştırma tesislerini ve medya şirketlerini kapsayan yüksek teknoloji ve hizmet sektörüne dayanmaktadır. Berlin, hava ve demiryolu trafiği için kıtasal bir merkez görevi görür ve karmaşık bir toplu taşıma ağına sahiptir. Berlin'deki turizm, şehri popüler bir küresel destinasyon haline getirmektedir. Önemli endüstriler arasında bilgi teknolojisi, sağlık sektörü, biyomedikal mühendislik, biyoteknoloji, otomotiv endüstrisi ve elektronik yer almaktadır.
Berlin, Berlin Humboldt Üniversitesi, Berlin Teknik Üniversitesi, Berlin Sanat Üniversitesi ve Berlin Özgür Üniversitesi gibi birçok üniversiteye ev sahipliği yapmaktadır. Berlin Hayvanat Bahçesi, Avrupa'nın en çok ziyaret edilen hayvanat bahçesidir. Babelsberg Stüdyosu, dünyanın ilk büyük ölçekli film stüdyosu kompleksidir ve Berlin'de geçen birçok film bulunmaktadır. Berlin, üç Dünya Mirası Alanına ev sahipliği yapmaktadır: Müzeler Adası, Potsdam ve Berlin'deki Bahçe ve Saraylar ve Berlin Modernizm Konut Siteleri. Diğer önemli yerler arasında Brandenburg Kapısı, Reichstag binası, Potsdamer Platz, Avrupa'da Katledilen Yahudiler Anıtı ve Berlin Duvarı Anıtı bulunmaktadır. Berlin'de çok sayıda müze, galeri ve kütüphane vardır.

Kentin ortasından akan Spree Nehrinin, iki kıyısında, Cölln ve Berlin adlı iki balıkçı köyü iken ilk kez 1307 yılında birleşti. Brandenburg'un (daha sonra ise Prusya'nın) başkentliğini yapan Berlin, 18. yüzyıla kadar önem arz eden bir şehir değildi. Ancak Prusya'nın güçlenmesi sürecinde öncelikle Kuzey Almanya'nın ve sonrasında da Avrupa'nın siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda önemli merkezlerinden biri haline geldi. 1871 yılında kurulan Alman İmparatorluğu'na başkentlik yapan Berlin, 1933 yılından itibaren Nazi Almanyası'nın da başkentiydi. II. Dünya Savaşı'nda harabeye döndü, müttefik devletler tarafından işgal edildi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra şehir dört sektöre bölündü ve tüm Almanya'da olduğu gibi Berlin de ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve SSCB'nin kontrolüne girdi. Batılı ülkelerle Sovyetler Birliği arasında hızla gelişen siyasi farklılık ülkeyi olduğu gibi kenti de doğu ve batı olmak üzere ikiye böldü. 12 Ağustos 1961 tarihinde Berlin Duvarı'nın yapımına başlandı ve Berlinlilerin doğudan batıya geçişi en katı yöntemlerle engellendi. Zamanın imparatorluk merkezi Mitte ile birlikte, Berlin'i inşa eden mimar Karl Friedrich Schinkel'in tasarladığı binalar, büyükelçilikler, saraylar, müzeler tamamen kentin doğu kesiminde kaldı. Türkiye'den kaçak yollarla getirilen Bergama Sunağı'nın sergilendiği dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Bergama Müzesi, Cölln ile Berlin'i birleştiren anlaşmanın yapıldığı St. Nicholas Kilisesi de tıpkı diğer önemli yapılar gibi Doğu Berlin'de kaldı.
1989'da duvarın yıkılması ve 3 Ekim 1990'da iki Almanya'nın resmen birleşmesiyle Berlin eyalet şehir olarak eski bütünlüğüne kavuştu ve birleşik Almanya Federal Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.

Cölln şehri (çift kent Berlin-Cölln Spree adasında) ilk defa 1237'de resmi olarak kayıtlara geçti ve 1244'te ilk defa Berlin adında anıldı. Berlin, Spree nehrinin kuzey kısmında yer alıyordu. 1307'de iki şehirde beraber kullandıkları bir belediye binasına sahip oldular. Berlin'in adının armasındaki ayı (Almanca: Bär) ile ilgisi yoktur. Daha çok Slav dilinden gelen Berl kelimesinden olduğu düşünülüyor. Berl Slav dilinde Bataklık anlamına geliyor. Spandau ve Köpenick, Berlin'den önce kuruldu. Berlin şehri tarihin geçen kısmında 1157'de Mark Brandenburg'a ait oldu.
1415'te I. Friedrich Mark Brandenburg'un elektörü oldu ve 1440'a kadar da elektör olarak kaldı. Hohenzollern Hanedanı Berlin'e 1918'e kadar hükümdarlık etti.

Otuz Yıl Savaşları 1618'den 1648'e kadar sürdüğü sırada belki en çok Berlin'i vurdu. Evlerin üçte biri hasar gördü ve nüfusun yarısı azaldı. Friedrich Wilhelm 1640'ta hükümdarlığı babasından aldı ve Berlin'e Avrupa'nın çeşitli yerlerinden insanları davet etti. Dinlere karşı da hoşgörülüydü kendi. 1671'de 50 tane Yahudi ailesine Berlin'e Avusturya'dan taşınma izini verildi. 1685'te Friedrich Wilhelm Fransız Huguenotları Mark Brandenburg'a davet etti. 15.000'nin üzerinde gelen Huguenotların 6000'ini Berlin'e yerleşti. 1700'de Berlin'in nüfusunun yüzde 30'si Fransızlardan oluşuyordu. Huguenotların Berlinlilere kültürel etkisi yoğundu. Ayrıca Bohemya, Polonya ve Salzburg'danda çok göçmen Berlin'e geldi.

1871'de Berlin Almanya İmparatorluğunun başkenti oldu ve 1701'de Birinci Friedrich'in taçı Berlin'de takıldığı için Prusya'nın başkenti oldu. 1 Ocak 1710'da Berlin, Cölln, Friedrichswerder, Dorotheenstadt ve Friedrichstadt birleşip bir şehir oldu. 1861'de Wedding, Moabit, Tempelhof, Schöneberg ve Spandau da Berlin ile birleşti.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1918'de Berlin'de Weimar Cumhuriyeti kuruldu. 1920'de komşu şehirlerle ve belediyelerle Berlin yeniden birleşince başkentin nüfusu 4 milyon oldu.
Nazi Partisi iktidara gelince 1933'te Berlin Nazi Almanyası'nın başkenti oldu. Naziler 1936'da Berlin'de yapılan Olimpiyat Oyunlarını da propaganda için kullandı. Sonrasında Adolf Hitler ve mimar Albert Speer Berlin'in yapısını değiştirip dev yapıların Roma stilinde yapılmasına karar verdi.
Naziler Berlinli Yahudileri toplumdan soyutlayıp toplama kamplarına gönderdi, birkaç yıl sonra da katlettiler. 1933'te başkentte 160.000 Yahudi yaşıyordu. 1938'de Kristal Gece olarak bilinen geceden sonra Yahudilere yapılan saldırı ve tacizler artarak devam etti. II. Dünya Savaşı'nda Berlin yoğun bombardımana tutuldu ve Berlin'deki evler ve yapılar hasar görüp yıkıldı. Eğer Hitler savaşı kazansaydı Berlin'i Büyük Alman İmparatorluğu'nun başkenti yapmayı ve adını Germania olarak değiştirmeyi planlıyordu.

Berlin Kızıl Ordu tarafından ele geçirilince, kent 8 Mayıs 1945'te kapitülasyona uğradı. Londra Antlaşmasına göre de bütün Almanya 4 sektöre bölünecekti. Bunun yanı sıra Berlin'in de 4 sektöre bölünmesi kararlaştırıldı. Batılı Müttefikler (ABD, Fransa ve Birleşik Krallık) şehrin batısını işgal ederken Sovyetler de kentin doğusunda söz sahibi oldular.
Batılı Müttefiklerinin ve Sovyetlerin ideolojileri pek uyuşmadığından, Sovyetler 1948/49'da Batı-Berlin'ne ekonomik ambargo uygulamaya başladı. Bundan yılmayan Batılı Müttefikler Batı Berlin'e havadan destek vermeye başladı (Luftbrücke). 

Almanya Federal Cumhuriyeti'nin Almanya'nın batısında kurulması üzerine Almanya'nın doğusunda Doğu Almanya(DDR) 1949'da ilan edildi, böylece Soğuk Savaşın etkisi Berlin'e de yansıdı. Federal Cumhuriyeti başkentini Bonn olarak ilan edince, Doğu Almanlar Doğu-Berlin'i başkent ilan etti. Batı ve Doğu arasındaki ayrılık daha da büyüdü ve 13 Ağustos 1961 Berlin Duvarı'nın yapılmaya başlamasıyla bu ayrılık en yüksek düzeye ulaştı.
Batı Berlin de facto Almanya Federal Cumhuriyetine aitti ve bu yüzden Batı Berlin'e özel haklar tanındı. Doğu Berlin de Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin bir parçasıydı. Berlin'in doğusu ve batısı tamamen birbirinden ayrıydı. Geçişler sadece belirli kontrol noktalarından olabilirdi. Almanya Demokratik Cumhuriyetin'den Berlin'in batısına geçiş tamamen yasaktı ve sınır bölgelerine keskin nişancılar konulmuştu.
1989'da Berlin Duvarı yıkıldı ve iki ülke Almanya Federal Cumhuriyeti adı altında tekrar birleşti. Bir süre sonra Berlin, Birleşik Almanya'nın başkenti oldu. 1991'de verilen kararla başkent Bonn'daki bakanlıkların, yasama ve yönetim birimlerinin büyük bir kısmının Berlin'e taşınması kararlaştırıldı. Hükûmet ve Federal Meclis 1 Eylül 1999 tarihinde Berlin'de işine başladı.

Berlin'in doğudan-batıya uzunluğu 45 km'dir ve güneyden kuzeye ise 38 km'dir. Şehrin yüzölçümü 892 km²'yi bulur. Berlin eyaleti, tek komşusu Brandenburg eyaletiyle çevrilidir. Polonya sınırına sadece 70 km uzaklıktadır.
Berlin'in coğrafi oluşumu buzul çağının etkisiyle belirlenmiştir. Alm

Bern (Almanca: Bern, Fransızca: Berne, Romanşça: Berna, İtalyanca: Berna), İsviçre'nin de facto başkenti ve en büyük beşinci şehri aynı zamanda İsviçre Konfederasyonunun ve Bern kantonunun resmî başkentidir.
Bern şehrinin nüfusu 2020 yılı itibari ile 143.043'tür. Çevre yerleşim bölgeleri ile birlikte Bern nüfusu 419.000 kişiye ulaşır.
Bern'de yaşayanların çoğunluğu Almanca ya da daha özel olarak Bern Almancası konuşmaktadır.

Bern şehrinin adına ilk olarak 1 Aralık 1208 tarihli bir belgede rastlanmıştır. Şehrin adının kaynağı bugüne kadar anlaşılmasa da, kısmen efsaneler kısmen yorumlamalar ile temellendirilmiş çeşitli açıklamalar bulunmaktadır.

En bilinen efsane Justinger'in kroniğine dayanır. Konrad Justinger'in kroniğine göre Bern 1191'de "Berchthold V. von Zähringen" tarafından kurulmuştur. Şehrin kurulma hikâyesine göre kurduğu şehrin adını ilk avladığı hayvanın adını vermeyi karar vermişti. Bu hayvan bir ayı olmuştu ve ayının Almanca ismi olan "bär"dan dolayı şehrin ismi "Bern" olmuştu. Bär ile Bern arasında hiçbir linguistik bağlantı olmasa da, Bern şehrinin flamalarında ayı resminin kullanılması ile bir halk etimolojisi gelişmiştir.
Daha ikna edici bir öneri ise "Lexikon der schweizerischen Gemeindenamen"de (İsviçre belediye isimleri ansiklopedisi) verilmektedir. Buna göre kentin adı Keltçe "berna" sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük eski İrlandaca "toprak", "kaya", ''yarık", "yırtık" gibi anlamlara gelmektedir ve belli bir toprak parçasını ya da Aare nehrinin bir tanımlamak için kullanılmış olmalıdır. Sözcük Gallo-Romanca konuşan topluluklar tarafından alınıp Almancaya ödünç verilmiş olmalıdır.

Şehrin olduğu bölgede La Téne kültüründen bu yana yerleşim görülür. Tiefenau bölgesinde bulunan MÖ. 3. yüzyıla ait yerleşim kanıtları bulunmuştur.MÖ. 2. yüzyılda tüm yarımadanın yerleşimlerle kaplandığı görülür. Jül Sezarın bahsettiği 12 Helvetik kabileden biri burada olmalıdır. Roma çağında MS. 165-211'e kadar Enge yarımadasında amfitiyatrosu ve kaplıcaları olan bir gallo-Roman "vicus" bulunuyordu.
Çok sayıda kazı alanı, erken Orta Çağ'da Bümpliz'de bir yerleşim bulunduğunu kanıtlamaktadır. Burada 7. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar bir Mauritius kilisesi ve karolenj burgonyasından kalma ağaçtan bir tahkimatı olan bir kraliyet sarayı kalıntıları bulunmuştur.
Günümüzdeki şehir ise 12. yüzyılda yukarı Burgonya'da iktidarda olan Zähringer hanedanından V. Berthhold tarafından kurulmuştur. 14. yüzyıl kroniği Cronica de Berno kuruluş yılı olarak 1191 tarihini verir. Berthold'un varis bırakmadan ölmesi sonunda  Zähringer hanedanı sona erdi ve Bern, 1218'de bir altın berat ile özgür imparatorluk şehri yapıldı.

Şehrin bağımsız bir şekilde büyümeye başlaması Habsburg ve Burgonya soylularının rahatsızlığına yol açtı ve 1339'da patlayan Laupen savaşında Bern, müttefiklerinin de yardımıyla önemli bir zafer kazandı. Üç orman kantonu arasında 1323'ten beri  geçerli olan ve 1341'de yenilenmiş olan birlik Eski İsviçre Federasyonu anlaşmasına Bern de 1353'te katıldı ve 1353 ile 1481 arasında federasyonun oluşum döneminin 8 kantonundan biri oldu.
Şehir, Aare nehrinin oluşturduğu yarımadanın batısına doğru gelişmeye devam etti. Zytglogge'nin bulunduğu yer ("Zeit glocke" yani saat çanı) 1191'den 1256'ya kadar olan genişlemeyi, Käfigturm'un olduğu yer ise 1345'e kadar olan genişlemeyi gösterir. Otuz Yıl Savaşları sırasında, tüm yarımadayı korumak amacıyla, büyük ve küçük "Schanze" adı verilen iki yeni tahkimat daha yapıldı.
1405'te meydana gelen büyük yangında, şehrin orijinal ahşap evleri tamamen kül olunca, yerlerine şu anda eski şehrin karakteristiği haline gelmiş olan yarı ahşap ve daha sonra da kumtaşından evler yapıldı. 14. yüzyılda Avrupa'yı vuran veba salgını dalgalarına rağmen, şehir büyümeye devam etti ve çevredeki kırsal bölgelerden yoğun bir göç aldı.

Şubat 1528'de Berchtold Haller'in başlattığı reform hareketi Bern yönetiminin de desteğini aldı. Bern, 1415'te Aargau'yu, 1536'da Vaud'u ve başka küçük bölgeleri işgal edip ele geçirdi ve böylece Alplerin kuzeyindeki en büyük şehir devleti oldu. Sınırları bugünkü Bern kantonu ve Vaud kantonunu büyük bölümünü içeriyordu. 1648 yılında yapılan ve Avrupa ulus devletlerinin büyük kısmının sınırlarının çizilmesini sağlayan Westfalya anlaşması sayesinden Bern de imparatorluktan bağımsızlığını kazanmayı başardı.
Orta Çağ'ın oligarşik iktidar biçimi 18. yüzyıla kadar egemenliğini sürdürdü: 200 ile 299 arasındaki patriciden oluşan "Gross Rat" (büyük meclis) en büyük karar organı idi. Bu meclisin üyeleri içinden asıl yürütmeyi oluşturan "Klein Rat" (küçük meclis) seçilirdi. En üstte ise "Schultheiss" yer alırdı.

31 Aralık 2019'da Belediye sınırları içindeki Bern şehir nüfusu, geçici oturanlar dahil, 143.278 kişidir. Belediye sınırları içinde Bern şehrinin nüfus sayımı verilerine göre tarihsel nüfus gelişmesi şu grafik ve tabloda özetlenmiştir: 

Belediye sınırları içindeki Bern şehri nüfusunun değişik konuşma dilleri; bağlı oldukları din ile mezhep  ve İsviçreli olup olmadıkları itibarıyla sınıflandırılmasının tarihsel gelişmesi şu "Tarihî Nüfus Verileri" tablosunda incelenebilir:

Belediye sınırları içinde Bern şehri 6 bölgeye (Stadtteile) ve her bir bölgede çok sayıda semte (Quartiere) bölünmüştür: Şu liste bunları özetler:

Bern'de düzinelerce sinema bulunur. Sinemalarda genellikle filmler orijinal dillerinde (örneğin İngilizce) gösterilir ve altyazı olarak Almanca veya Fransızca filme eklenir. Çok az sayıda sinemada Almanca dublajlı filmler izlenebilir.

Bern Tiyatrosu
Narrenpack Tiyatrosu Bern
Schlachthaus Tiyatrosu
Tojo Theater
Effinger-Strasse Tiyatrosu
Käfigturm Tiyatrosu

Kunstmuseum (Güzel Sanatlar Müzesi)
Zentrum Paul Klee. Paul Klee'nin hayatına ait belgeler ve eserleri sergilenir. Bu modern binanın mimarı Renzo Piano'dur.
Art-Hall
Doğal Tarih Müzesi(Natural History Museum)
Alpine Museum
Historisches Museum (Tarih Müzesi)
Einstein House
Posta Müzesi

Zibelemärit (Soğan Pazarı) - her yıl Kasım ayının dördüncü pazartesi günü kurulan bir yıllık pazarı
Berner Fasnacht - Karnaval
BeJazz -  Yaz ve Kış Caz Festivali
Sokak Çalgıcıları festivali
Gurtenfestival - Gurten tepesinde müzik festivali
Internationales Jazzfestival Bern
SHNIT Enternasyonal Kısa Metrajli Film Festivali - Yıllık Ekimin birinci haftasında
Taktlos-Festival

Bern Üniversitesi (Almanca: Üniversität Bern) 1834'te kurulmuştur. Bern kantonu tarafından finanse edilmekte ve yönetilmektedir. Belirli bir şehirden ayrı bir kampüsü olmayıp şehir içinde farklı binalarda eğitim vermektedir. Geniş akademik alanlarda kurs ve programları bulunmaktadır. Üniversitede 8 fakülte bulunmaktadır:

Katolik ve Protestan Teolojisi
Hukuk
Ekonomik ve Sosyal Bilimler
Tıp
Fen
Müzik
Güzel Sanatlar
Üniversite bilimsel ve bilgisel araştırmaya önem vermekte ve 160 kadar araştırma "enstitüsü" bulunmaktadır.
Bern'de ayrıca yüksek eğitim için 1997'de kurulmuş olan Bern Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Berner Fachhöchschule) bulunmaktadır. Bu üniversite kurumuna 6 "okul" bağlıdır: Mühendislik ve Enformasyon Teknoloji Okulu; Mimarı, İnşaat ve Tahta Sanayi Mühendislik Okulu; İşletme, İdarecilik ve Sosyal Çalışma Okulu; Bern Güzel Sanatlar Üniversitesi; İsviçre Ziraat Koleji ve Magglingen Spor Koleji.

Bern değişik otoyollar ile (A1, A12, A6) diğer şehirlere bağlanmıştır.
"İsviçre Federal Demiryolları (SBB-CFF-FFS)" tarafından işletilen "Bahnhof Bern (Bern Tren Gari)" şehri ülke içindeki ve Avrupa demiryolları sistemlerine bağlamaktadır. Bahnhof Bern Interlaken'den Berlin'e ICE ile ve Paris'e TGV ile ekspress hızlı trenleri için önemli bir istasyondur.
Bern'de bir havaalanı (Regionalflugplatz Bern-Belp) bulunmakta ve İsviçre, bazı Avrupa şehirlerine ve yaz mevsimlik tatil için uçuşlar yapılmaktadır.
"Bern S-bahn" banliyö tren sistemi, "Bern Tramvay Ağı" Sistemi, "Bern Troleybüs" sistemi ve otobüsler şehir içi kamu ulaşımında entegre bir şekilde  etkin olarak kullanılmaktadır. Ayrıca şehirde "Marzili" semtinden "Bundeshaus"'a giden "Marzilibahn" adı verilen kısa 106 metrelik bir füniküler sistemi bulunmaktadır.

 Vaduz, Lihtenştayn
 Viyana, Avusturya
 Bordeaux, Fransa
 Krıvıy Rih, Ukrayna
 New Bern, Kuzey Karolina, Amerika Birleşik Devletleri

Bern şehrinin resmi sitesi28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Wikivoyage" "Berne" maddesi11 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Bern" maddesi  (İngilizce)

Beypazarı, Ankara'ya bağlı bir ilçedir. İlçenin yüzölçümü 1.697 km²dir. Beypazarı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 684 metredir.

Osmanlı Devleti'nin toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan tımarlı sipahi merkezlerinden birisi olan Beypazarı, yöredeki sipahi beyine ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden Beğ Bazarı şeklinde adlandırılmıştır.
Beypazarı, Roma döneminde, İstanbul'u Ankara ve Bağdat'a bağlayan önemli büyük tarihi geçit yolları üzerinde bulunmaktaydı. Bilinen ilk adı "kaya doruğu ülkesi" anlamına gelen Lagania idi ve Bizans İmparatorluğu'nun piskoposluk merkeziydi. M.S. 491-518 yılları arasında hüküm süren Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Anastasios'un ziyaretine atfen şehrin adı, Lagania - Anastasiopolis (Anastasios Kenti) olarak değiştirildi.

Beypazarı toprakları pek çok eski uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. İlk yerleşimi işaret eden net bilgiler bulunmamakla birlikte yerleşim yeri olarak kullanılmasının eski çağlara dayandığını gösteren bulgular vardır. Bu yüzden üzerinden değişik hakimiyetler gelip geçen Beypazarı topraklarında biriken tarih farklı kültürlerin izlerini taşımaktadır. Beypazarı'nın Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sinde değinmeden geçemediği tarihi önemi, bu farklılıklarla beslenmiştir.
Eski bir yerleşim yeri olan Beypazarı topraklarında, sırasıyla Hitit, Frig, Galat, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlıların egemen olduğu bilinmektedir.
Selçuklular döneminde Beypazarı, İstanbul - Bağdat yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Beypazarı, Orhan Bey'in Ankara'yı alması ile Hüdavendigâr (Bursa) Sancağı'na bağlanarak Osmanlı yönetimine geçmiştir.
Roma döneminde, "Lagania" adlı alan bu yöre bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. "Kaya Doruğu" anlamına gelen bu ad daha sonra o dönemlerde hüküm süren İmparator Anastasius'un (M.S. 491 - 518) bölgeye ziyaretiyle "Lagania Anastasiapolis" olarak değişmiştir. İstanbul'u Ankara'ya ve Bağdat'a bağlayan geçit yolları üzerindeki konumuyla ticari anlamda parlak dönemlerini yaşamıştır.
Beypazarı, Türklerin Anadolu'ya egemen oluşuyla Türkmen boylarının da yurdu olur. Bu boylardan en önemlisi Kayı Boyu'dur. Selçuklu Sultanlığı kendilerine yurt olarak yer göstermiş, Gazi Gündüzalp yönetiminde ilk önce Ankara civarına yerleşmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'in dedesi Gazi Gündüzalp'in mezarı Beypazarı'nın Hırkatepe Köyü'ndedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

UNESCO, 2020'de Beypazarı Tarihî Kenti'ni Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etti.

Beypazarı, konakları ile meşhurdur. Genellikle iki ya da üç katlı olan konaklar yapılırken işlevsel ve kültürel detaylarla bezenmişlerdir. Bu evler zemin katları taş, üst katları ahşap iskelet içine ahşap veya kerpiç dolgu sistemi kullanılarak inşa edilmiş.
Bahçeli evlerin bir özelliği olan ve "çantı" olarak da bilinen "guşgana", tipik Beypazarı evlerinin en üst kısmında bulunan küçük bir bölüm. Bu bölüm inşaata yarıda kalmış hissi verse de aslında kasten o şekilde yapılandırılmıştır. Beypazarlılar, hem aileleri genişlediğinde evi büyütme ihtimalini düşünerek hem de yiyeceklerini kuruturken veya muhafaza ederken de yararlanmak amacıyla böyle bir yapı tercih etmişler. Guşganalar yazın sıcaktır; kışlık ihtiyaçlar kurutulur ve kış geldiğinde de o aylarda soğuk olan bu kısımda bozulmadan saklanır. Yarının erzakını bugünden hazır eden tedbirli Beypazarlı, sıcak kanlı olduğunu da evlerini birbirine bitişik yapmış olmasıyla açığa vuruyor.
Birbirine komşu evlerdeki kapılar, pencereler, guşganalar birbirine bakar durumda. Bu iç içe yerleşim tarzı sosyal yaşamın ve ilişkilerin samimiyetine işaret ediyor. Eğimli kesimlerde bulunan ve bahçesiz olan evlere giriş direkt olarak sokaktan yapılıyor. Küçük bahçeli evlerde ana girişle bahçe girişi sokakla bağlantılı biçimde düzenlenmiş. Büyük bahçeli evlerde önce bahçeye ardından eve ulaşılıyor. Evlerin girişlerinde; "hayat" diye adlandırılan kısımda, kıymetli eşyaları yangınlardan, yağmacılardan korumak için kullanılan demir kapılı mahzenler yer almakta. Dışarıya küçük pencerelerle açılan zemin katta bulunan taşlıkta genellikle ocak ve yalak bulunur.
Bu kat, asıl yaşam alanı olan üst katlara ilk birkaç basamağı ahşap olan merdivenlerle bağlanır. Katlar arasında ulaşımı sağlayan merdivenlerin başında mamrak denen ve depo olarak kullanılan bölümleri örten kapaklar bulunmaktadır. Yöre dilinde çardak olarak adlandırılan sofa bölümü etrafında mutfak ve tuvalet gibi alanlar vardır. Bazı evlerdeki sofa etrafında dışa dönük eyvan, sekilik gibi düzenlemeler yapıda hareketlilik yaratan çıkmalar oluşturur. Sofalar geniş ya da kemerli pencerelerle aydınlatılmıştır.
Beypazarı evlerinde yerel dilde "dinme dolap" diye adlandırılan ve katlar ve bölümler arasında yatay ve düşey servis sağlayan döner dolaplar vardır. Ev çatıları genellikle oluklu kiremitle kaplıdır. Son zamanlarda onarım amaçlı elden geçerken kolay uygulanabilirliği ve ucuzluğu düşünülerek sac malzemeyle kaplanmış çatılar da bulunmaktadır. Bahçeli evlerde sokak yönündeki bahçe duvarlarının oldukça yüksek olması dışarıya karşı tedbiri vurguluyor.
Bahçelerin komşu evlerle neredeyse bitişik olması da halk arasındaki güven duygusunu düşündürüyor. Anadolu evlerinin genel mimari özellikleri ile birlikte gelişmiş olan konakların çamdan kapılarını aralayarak samimi, sıcak yaşantılara göz atabiliyor insan. Göz atmakla kalmayıp, içinde konaklayarak, konaklarda sunulan yöresel yemekleri tadarak bu yaşantıdan birkaç gün çalabilirsiniz.
Yöresel kültürü yansıtan değerlerin sunulması için Beypazarı Konakları'nın bazıları restoran veya pansiyona çevrilmiş. Daha küçük evler de yöresel gıda ürünlerinin satıldığı mağazalara ya da el işçiliği alanında büyük önem taşıyan Beypazarı gümüşçülerine mekan olmuşlar.

Yıllar boyu gümüşü, bakırı, demiri, deriyi, ipeği işleyen Beypazarı halkı bu sanatlardan geçimini sağlamaya devam ediyor. Günlük yaşamın bir parçası olarak karşımıza çıkan el emeği göz nuru ürünler yalnızca turistlere hitap etsinler diye işlenmemekte; aynı zamanda, yöre halkının ihtiyaçlarına cevap vererek bir gelir kaynağı teşkil etmekte. Beypazarı, kültürü ve geleneklerini yaşatan, kendini bu işe adamış el sanatı ustalarıyla el sanatları tezgâhları turistik ve yaşamsal anlamda büyük önem taşımaya devam ediyor.

Telkâri
Beypazarı'na Ahilik yoluyla kazandırılmış Telkari, Beypazarlılar için oldukça eski bir uğraştır. Gümüş işlemeciliğinin en gözde sanat olduğu bu ilçede gümüş madeninin bulunduğu düşünülmesin. İlçeye gümüş başka illerden geliyor. Gümüşün işlenip ince tel haline getirilerek şekillendirildiği bu tekniğe telkâri denir. Telkâri işçiliğiyle kemer, kolye, bilezik, küpe, iğne, başlık gibi takı ve aksesuarlar yapılıyor. Bu özgün ürünler ilçeye gelen ziyaretçilerin ilgisini oldukça çekiyor. Mardin başta olmak üzere, Türkiye'nin ve yurt dışında birçok yerde alıcısını bularak ticârî pazarı hareketlendiriyor.

Dokumacılık
İlçede bu sanattan ortaya çıkan ürünler hala kullanılıyor. Suni ipek, pamuk ipliği ve yün ipliği kullanılarak icra edilen sanat, bir aile mesleği olarak devam ettiriliyor. Dokuma tezgâhlarında kıldan kumaşlar dokunuyor ve kışın giyilecek şalvar, yelek gibi giysiler dikiliyor.
Beypazarı'nda "ipekli bürgü" yöreye özgü dokuma olduğundan oldukça büyük önem taşıyor. Bürgü, kadınların örtünmek için kullandığı bir tür örtüdür ve çok eski dönemlerden beri dokumacılığın vazgeçilmez ürünlerindendir.

Yemenicilik
Türkiye'nin Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Kilis gibi şehirlerinde de devam ettirilen yemenicilik Beypazarı için oldukça önemli bir sanattır. Deriden yapılmış kısa konçlu ayakkabı olarak tarif edilebilecek yemeniler Beypazarı'nda oldukça ilgili görüyor. Renk renk boyanmış deriler, ustalarının ellerinde biçimlenip ayaklara yarıyor. Yemenilerin de telkari işi takılar gibi, hem yurt içinden hem yurt dışından alıcısı mevcut.

Bindallı - El İşlemeleri
Dokuma işi olan veya ince deriden yapılmış birtakım giysilere ya da eşyalara, iğne ile farklı renklerde, özelliklerde iplikler kullanılarak yapılan süslemeler işleme olarak adlandırılır. Beypazarı yöresinde en yaygın ve ön plandaki yöresel giysi türü olan sırma işlemeli "bindallı”lar çeşit çeşit desenle süslenir. Her genç kıza annesinden kalan bu değerli elbiseyi, "çevre" adı verilen minik örtülerin işlenmesiyle süslenmiş tülbentler tamamlar.

Dövme Bakırcılık
Beypazarı'nda yaygın olarak icra edilir. Bu sanat bakır madeninin dövülerek işlenip genellikle mutfakta kullanılan çeşitli eşyalara dönüştürülmesi işidir. İlçede en çok ilerlemiş sanat olarak görülür. Bakır ustalarının elinde çekiç ve örs ile dövülerek hayat bulan maden; tencere, tava, kazan, ibrik, güğüm ve sigaralık gibi eşyalarla halkın yaşantısındaki yerini hala korumakta.

Demircilik
Ateşin şekillendirdiği sanatla ortaya çıkan emek demircilik. Ateş ocaklarında yumuşayıp şekil alan demir; örs, çekiç, balyoz ve maşa kullanılarak çeşitli eşyalara, araçlara dönüştürülüyor.
70 yıldır uygulanan sanat, eskisi kadar olmasa da ilçede varlığını hala devam ettiriyor. Halkın günlük hayatında işlev sahibi olmayı sürdürürken, ustasına gelir kaynağı oluyor.

Semercilik
İçinde bulunduğumuz yüzyılda bu mesleğin sürdürüldüğü ender yerlerden olan Beypazarı'nda eskisi gibi yaygın olmasa da semercilik hala icra edilen bir sanat. Bir kervan yolu üzerinde bulunan Beypazarı'nda semerciliğin gelişmesi şaşırtıcı değil ancak zamanla ulaşım araçlarının değişmesiyle eskiye göre oldukça az ürün verilmekte. Yine de, yeni üretim ve onarım hizmeti hala halk içinden alıcısını buluyor ve ustalara gelir kaynağı oluyor.

Saraçlık
Eski dönemlerde ulaşımda yaygın olarak kullanılan at arabalarının gerekleri sonucu gelişen bu sanat, deri ve meşinden yapılma eşyalar işlenerek icra edilir. Ustasına saraç adı verilir. at takımları, araba koşumları, eyer, semer gibi takımların deri kısımlarının tamiri ve üretimi işidir. Beypazarı'nda hâlen yaşatılmakta olan bu mesleğin Türkler için önemi büyükt

Beyrut (Arapça: بيروت), Lübnan'ın başkentidir. Nüfusu 1,5 milyonun üzerinde olan Beyrut, deniz etkisinden biraz korunan bir körfezin kıyısındadır.
Beyrut'ta tipik bir Akdeniz iklimi görülür. Uzun yıllar Orta Doğu'nun ekonomik, fikrî ve kültürel merkezi olan Beyrut, 1970'lerden sonra başlayan toplumsal ve siyasal karışıklıklar ve bu yüzden patlayan Lübnan İç Savaşı (1975-1991) sonucu bu özelliğini kaybetmiştir.
Beyrut, Osmanlı döneminde planlı bir gelişme göstermişti. 1943'te Lübnan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra gelişigüzel ve hızlı bir büyüme dönemine girmiştir.
İç savaştan önce Beyrut nüfusu içinde Hristiyan ve Müslümanların sayısı hemen hemen eşitti. Şimdi Müslümanlar çoğunlukta. Halkın büyük çoğunluğunu meydana getiren Araplar, Lübnanlıları, Filistinli mültecileri, Suriyelileri ve başka göçmen Arap cemiyetleri de içine alır. En büyük ve tek etnik azınlık Hristiyan Ermenilerdir. Ama Hristiyan Araplar gibi iç savaş yüzünden ve sonrasında sayıları göçle azaldı ve azalmaya devam etmektedir.
Beyrut'un doğusunda Hristiyanlar, batısında ise Müslümanlar çoğunluktadır. Eskiden Müslüman topluluğun çoğunluğu Sünni iken 1960'lardan sonra göçler sonucu Şiilerin sayısı giderek artmıştır ve bugün Müslüman topluluğun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Batı Beyrut'un bazı bölümlerinde küçük Dürzi toplulukları da yaşar.
Beyrut, 1950-70 yılları arasında Orta Doğu'nun gözbebeği idi. Lübnan'ın serbest ekonomi ve döviz sistemi, altın esasına dayalı istikrarlı ve konvertibl parası, banka hesaplarının gizliliğini sağlayan kanunları, çekici banka faizleri Beyrut'u Arap zenginlerinin bankacılık merkezi haline getirdi. Ayrıca deniz ve hava yoluyla dünyaya açılması ve yabancı firma ve bankalar içinde Ortadoğu'ya girmek açısından ideal bir üs olan Beyrut, serbest liman bölgesiyle Ortadoğu'nun en büyük antreposu oldu. Şehirdeki Beyrut Amerikan Üniversitesi, Saint Joseph Üniversitesi, Lübnan Üniversitesi ve Beyrut Arap Üniversitesi diğer Arap ülkelerinden pek çok talebeyi Beyrut'a çeken bir faktördü. Ancak 1970'lerden sonra başlayan iç karışıklıklar ve Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra Filistin Kurtuluş Örgütünün (FKÖ) karargahını buraya taşıması ve devlet otoritesinin ve düzeninin zayıflaması Beyrut'un cazibesini kaybettirdi. Bu toplumsal ve siyasal karışıklıklar gittikçe artarak 13 Nisan 1975'te iç savaşa yol açtı. İç savaş Beyrut'un çok ağır maddi hasarına ve can kaybına yolaçtı. Savaş 1991 yılında sona erdiğinde Beyrut bir harabeye dönüşmüştü ve 150.000 Lübnanlı can vermişti. Kentin merkezi onarılmasına ve maddi olarak biraz toparlanmasına rağmen geleceği hala belirsizdir. 12 Temmuz 2006 tarihinde başlayan 2006 İsrail-Lübnan Krizi'nde İsrail'in hava saldırıları sırasında Beyrut kenti, özellikle güney kısmı ağır hasar görmüştür.
4 Ağustos 2020 tarihinde meydana gelen 2020 Beyrut patlamalarında, 6 yıl önce Beyrut Limanı'nda el konulan ve limanda depolanan 2.750 ton amonyum nitrat infilak edince, çok şiddetli bir patlamaya ve şok dalgasına yol açtı ve kentde büyük bir hasara neden oldu. Patlamadan dolayı 200'den fazla kişi can verdi, 7.000'den fazla kişi yaralandı ve 300.000'den fazla Beyrutlu evsiz kaldı.

Beyrut, 1516 tarihinde Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sonucu Osmanlı topraklarına katılmıştır. Nitekim bu topraklar I. Dünya Savaşı ile kaybedilene dek, 400 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Bu süreç içerisinde Beyrut, uzun yıllar müstakil bir eyalet olmayıp; kimi zaman Sayda eyaletine, kimi zaman Şam eyaletine bağlı bir sancak olmuştur. Müstakil bir eyalet haline gelmesi ise 19. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşmiştir. Yüzyılın başında adeta bir köy olan Beyrut, yüzyılın sonuna gelindiğinde ise bölgenin ticaret limanı olmak için birbiriyle yarışan kıyı şehirleri arasından sivrilerek, imparatorluğun önde gelen liman kentlerinden biri haline gelmiştir. Genellikle deniz yolu ile şehre ulaşım sağlayan seyyahların Beyrut'un dillere destan güzelliği ile ilgili anlatıları oldukça meşhurdur. 20. yüzyılın başında, Selim Ali Selam Beyrut'un en önemli isimlerinden biriydi ve Osmanlı Meclis-i Mebûsan'ında Beyrut mebusu ile Beyrut Belediye Başkanı da dahil olmak üzere çok sayıda kamu görevinde bulundu. Selim Ali Selam'ın modern yaşam tarzı göz önüne alındığında, bir halk figürü olarak ortaya çıkması, kentin sosyal gelişimi açısından bir dönüşüm oluşturdu.

 İstanbul Türkiye
 Ankara Türkiye
 Paris Fransa 1992
 Los Angeles Amerika Birleşik Devletleri 2006
 Vitória Brezilya
 São Paulo Brezilya
 Rio de Janeiro Brezilya
 Montreal Kanada
 Atina Yunanistan

Beyrut'taki Türkiye Büyükelçiliği5 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bhutan (Dzongka: འབྲུག་ཡུལ་, romanize: Druk Yul; Dzongka telaffuz: [ʈuk̚˩.yː˩]) veya Butan, resmî adıyla Bhutan Krallığı (Dzongka: འབྲུག་རྒྱལ་ཁབ་, romanize: Druk Gyal Khap), Güney Asya'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğu Himalayalarda bulunan ülkenin batısında ve güneyinde Hindistan, kuzeyinde ise Çin'in Tibet bölgesi yer alır. Çok yakın olmalarına rağmen Bangladeş ve Nepal'le sınırdaş değildir. 754.000'in üzerinde nüfusa sahiptir, 38.394 km²'lik alanıyla yüzölçümlerine göre ülkeler listesinde 133. ülkedir. Tarihî İpek Yolu üzerinde, Hint altkıtası, Güneydoğu Asya ve Tibet'in kesişim noktasında yer alan Bhutan meşrutiyetle yönetilir ve Mahayana Budizmini baz alan bir ulusal kimliğe sahiptir.
Ülkenin güneyinde subtropikal özellikler gösteren vadiler, kuzeyinde ise subalpin kuşak Himalaya Dağları yer alır. Ülkenin dağlık bölgelerinde 7.000 metreden daha yüksek zirveler bulunur. Ülkenin en yüksek noktası olan Gangkhar Puensum zirvesi, ayrıca dünyada tırmanılmamış en yüksek dağdır. Yaban hayatı oldukça zengindir, doğu Himalayalarda yaşayan takin Bhutan'ın sembol hayvanıdır. Başkent Thimphu en büyük şehirdir.
Hint altkıtasında ortaya çıkan Budizm Gotama Buda hayattayken Bhutan ve komşusu Tibet'e yayıldı. Birinci binyılda Bengal'deki Pala İmparatorluğu'ndan gelen Vajrayana Budizmi etkili oldu. Budizm Hindistan'da gerilerken Tibet, Bhutan, Sikkim ve Nepal'in bir bölümü Mahayana kolunun sığınağı oldu. Bhutan da Tibet İmparatorluğu'nun etkisi altına girdi. 16. yüzyılda Ngawang Namgyal Bhutan vadilerini tek bir devlet olarak birleştirdi. Namgyal üç Tibet saldırısını püskürttü, diğer din okullarını bastırdı, Tsa Yig adlı hukuk sistemini oluşturdu, dinî ve sivil yöneticilerden oluşan bir yönetim kurdu. Namgyal ilk Zhabdrung Rinpoche kabul edildi ve halefleri Tibet'teki Dalay Lama gibi Bhutan'ın ruhani liderleri oldular. 17. yüzyılda ülke Kuzeydoğu Hindistan, Sikkim ve Nepal'de egemenlik kurdu, Cooch Behar Devleti'ni de etkisi altına aldı. 19. yüzyıldaki Bhutan Savaşı'nın ardından Himalayaların eteklerinde Bhutan'a açılan kapı niteliğindeki ovalar (duars) Britanya Hindistanı'na geçti. Wangchuck hanedanı iktidara yükseldikten sonra Britanyalılarla daha iyi ilişkiler kuruldu. 1910'da yapılan bir antlaşmayla Bhutan içişlerinde özerk, dışişlerinde Britanya'ya bağlı hâle geldi. Bu düzenleme 1949'da Hindistan'la yapılan antlaşmayla devam etti. 1971'de Birleşmiş Milletlere katıldı. Aralarında Bangladeş, İsrail, Kuveyt, Brezilya, Japonya, Tayland ve Türkiye'nin de bulunduğu 55 ülke ve Avrupa Birliği'yle diplomatik ilişkiler kuruldu. Ancak hâlen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 5 daimî üyesi ile ilişkisi bulunmamaktadır. Bhutan Hindistan ordusuna bağlı olsa da kendi askerî birliklerine sahiptir.
Bhutan, az gelişmiş ülke kategorisi içinde değerlendirilir. 2008 Anayasası'yla Bhutan seçimle gelen Ulusal Meclis ve Ulusal Konsey'in bulunduğu parlamenter sisteme geçmiştir. Ülkenin lideri ise "Ejder Kral" ismi verilen Bhutan Kralı'dır. Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı'nın (SAARC) kurucu üyesidir. İnsani Gelişme Endeksi'nde 2020 verilerine göre Güney Asya'da Sri Lanka ve Maldivlerin ardından üçüncü sıradadır. Ayrıca İklim Kırılganlığı Forumu (CVF), Bağlantısızlar Hareketi, BIMSTEC, IMF, Dünya Bankası, UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) üyesidir. 2016 yılında ülke SAARC ülkeleri arasında ekonomik özgürlükler, iş yapma kolaylığı, barışçıllılk ve düşük yolsuzlukta birinci sıradaydı. Bhutan dünyada hidrolik güç elde etmekte kullanılabilecek en fazla su kaynağına sahip ülkelerden biridir. Hidroelektrik enerjisi ülkenin ana ihracatını oluşturmaktadır. İklim değişikliği sebebiyle eriyen buzullar Bhutan için endişe kaynağıdır.

Batısında ve güneyinde Hindistan'ın, kuzeyinde Çin'in yer aldığı Bhutan'ın coğrafi konumu 27-30 Kuzey enlemi, 90-30 Doğu boylamı üzerindedir. Ülkenin toplam yüzölçümü 47.000 km² olup 1.075 km'lik bir kara sınırına sahiptir. Ülkenin sınırlarından 470 km'si Çin ile, 605 km'si ise Hindistan'ladır.
Ülke, dağlık bir arazi üzerine kuruludur. Ancak iklim çeşitlilik göstermektedir. Kuzey ovalarda tropikal iklim hâkimdir. Orta kısımdaki vadilerde kışlar soğuk, yazlar sıcak geçer. Himalayalar'da ise kışlar sert, yazlar serindir.

Ülkede birkaç verimli ova ve ağaçsız bozkır yer almaktadır. Ülkenin en düşük rakımlı yeri, Drangme Chhu (97 m) adındaki bölgedir. Buna karşılık en yüksek rakımlı noktası Kula Kangri'nin zirvesi olup tam 7.553 m'dir.
Ülkede kereste, alçıtaşı, kalsiyum karbür, hidro güç sanayileri yapılmaktadır. Ancak ülkede tarıma elverişli arazi hemen hemen yoktur. Ülkedeki tarıma elverişli alan oranı %2, otlaklar %6, ormanlık arazi %66 kadardır. Ülkedeki arazilerin sadece 340 km² kadarı sulanabilmektedir. Ülkede tüm yıl boyunca sert fırtınalar, yağış sezonu boyunca yaygın toprak kaymaları görülmektedir.
Bhutan Anayasası, ülkede ormanlık alanların ülke yüzölçümünün %60'ın altında olamayacağını düzenlemiştir. Bu kapsamda devlet, kırsal kesimde yaşayan halka bedava elektrik kullanımını teşvik etmektedir. Bhutan aynı zamanda hidroelektrik santralleri bakımından zengindir.

Ülke nüfusu 2018 tahminlerine göre 754.388 kadardır. 2006 verilerine göre ülkenin %39,99'u 0-14 yaş arası; %56,05'i 15-64 yaş arası ve %3,96'sı 64 yaş üzeridir. Ülkedeki nüfus artış oranı %2,17'dir. Ülkede mülteci oranı çok düşüktür. Bhutan'da bebek ölüm oranı 108,89 ölüm/1.000 doğan bebek civarıdır. Ülkedeki ortalama yaşam süresi 52,79 yıldır. Bu oran kadınlarda 52,41 yıl, erkeklerde 53,16 yıldır. Ülkede ortalama her kadının 5,07 çocuğu mevcuttur. Ülkedeki AIDS oranı %0,01'den azdır. Ülkedeki okuryazar oranı 2008 verilerine göre %59,5'tir.

Ülkede yaşayan ana grupları Ngaloplar (Batı Butanlılar) and Şarçoplar (Doğu Butanlılar) oluşturur. Şarçopların sayısı az miktarda daha fazla olmakla birlikte, ülkedeki siyasi ve ekonomik güç Ngaloplarda yoğunlaşmıştır. Kral ve siyasi üst sınıf Ngalop grubunu mensuptur.
Lhotşampalar (Güney Butanlılar), çoğunlukla kökenleri Nepal'e dayanan bir etnik gruptur. Bu grubun kökenlerini, 19. yüzyılın sonlarında Britanya Hindistanı'nda yer alan Doğu Nepal'den göç eden kişiler oluşturmuştur. 1988 nüfus sayımında ülkenin yaklaşık %45'ini oluşturmuşlardır. 1980'lerin sonlarından sonra Bhutan hükûmeti, 108.000 Güney Butanlıyı tehcir etmiş ve mülklerine el koymuştur. Bu, büyük bir göç dalgasına (zorunlu veya kendi isteğiyle) yol açmıştır. Günümüz itibarıyla Lhotşampa, Bhutan nüfusunun %20'sini oluşturmaktadır.
Ülkedeki din oranları Tibet Budistleri %75, Hint ve Nepal Hinduları %25 şeklindedir. Ülkede Dzongka (resmî), Şarçopça, Bumthangca, Kurtopçe, Nepalce gibi diller konuşulmaktadır.

Ülkenin resmî adı "Butan Krallığı"dır. Ülkenin yerel adı "Druk Yul (Barışçıl Ejderhanın Ülkesi)" olarak bilinir. Ülke yönetimi parlamenter demokrasiyi baz alan anayasal monarşi üzerine kuruludur. Ülkenin başkenti Thimphu'dur. Ülkedeki idari bölgeler aşağıdaki gibidir:

Ülke, Hindistan'dan 8 Ağustos 1949'da ayrılmıştır. Butan'ın dikdörtgen biçimli bayrağı bir köşegen ile ikiye ayrılmıştır. Üstteki altın sarısı üçgen laik kraliyet gücünü, alttaki portakal renkli üçgen ise Budizmi simgelemektedir. 
Bayrağın ortasında ise Butan'ı simgeleyen bir ejderha bulunmaktadır.

8 Ağustos 1949'da bağımsızlık kazanan Butan'ın dış ilişkilerini Hindistan yürütmektedir. Dışarıdan aldığı yardımın büyük kısmı da Hindistan'dan gelmektedir. Butan - Hindistan bağlantıları hava taşımacılığında ve yol yapımında girişilen işbirlikleriyle daha da güçlenmiştir. Butan 1970'li yıllarda takas ekonomisini bırakıp para sistemine geçmiştir. Nüfusun büyük çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Budist Butan Krallığı monarşiyi ve Budist yaşam biçimini koruyabilmek için kapılarını teknolojik gelişmelere kapalı tutmuştur.
2000 yılı itibarıyla ülkenin satınalma gücü paritesi 2,3 milyar $, reel büyüme %6 civarındadır. Ülkede çalışan kesimin %38'i tarım, %37'si sanayi ve %25'i hizmet sektöründe çalışmaktadır. Enflasyon oranı %7 olup millî gelirler 146 milyon $; giderler ise 152 milyon $ şeklindedir. Ülke sanayisi çimento, ormancılık ürünleri, meyve, alkollü içecek, kalsiyum karbür üzerinedir.
Ülkedeki işsizlik oranı %9,3'tür. Ülkedeki tarım ürünleri pirinç, mısır, narenciye, hububat, süt ürünleri, yumurta şeklindedir. Ülke ihracatı 154 milyon $ olup alçıtaşı, kereste, el sanatları ürünleri, çimento, meyve, elektrik türü ürünler Hindistan'a satılmaktadır. Ülkenin ihracat ortakları arasında en büyük pay %94 ile Hindistan'dır. Ayrıca Bangladeş de bu payda yer almaktadır.
Ülkedeki ithalat miktarı ise yaklaşık 269 milyon $'dır. Butan, dış ülkelerden yakıt ve yağlama maddeleri, hububat, makine ve yedekleri, araçlar, kumaşlar, pirinç satın almaktadır. Hindistan %77 ile en fazla satın alınan ülkedir. Hindistan'ı Japonya, Birleşik Krallık, Almanya ve ABD izlemektedir. Ülkenin dış borç tutarı 120 milyon $'dır. Butan'ın para birimi "Butan Ngultrumu" (BTN) ve Hindistan Rupisi'dir (INR).

Ülkede 1997 itibarıyla 6.000 telefon kullanıcısı yer almaktadır. Ülkenin telefon kodu 975 olup AM 0, FM 1 ve kısa dalga radyo yayınları mevcuttur. 1999 yılında 48 televizyon kanalının yayımlanmasıyla Bhutan, dünyanın en son televizyon yayını veren ülkesi olmuştur. Ülkenin internet kodu .bt'dir.

Aşağıda ulaşım hakkındaki sayısal değerler bulunmaktadır.

Demiryolları: 0 km
Karayolları (1996):
toplam: 3.285 km
asfalt: 1.994 km
asfalt olmayan: 1.291 km
Deniz yolları: yok
Limanları: yok
Hava alanları: 2 (2000 verileri)

Butan 2014 yılında 133.480 yabancı ziyaretçiyi ağırladı. Sektör 21.000 kişiyi istihdam ediyor ve GSYİH'nın %1,8'ini oluşturuyor. Ancak, Butan'ın pahalılığına getirdiği açıklama olan kaliteli turistleri çekme hedefi, aslında sadece zengin turistleri kastettiği için eleştirilebilir ve tanım gereği "kalite"nin aslında "zengin" anlamına gelip gelmediği sorusunu ortaya çıkarır.
Ülkede şu an hiçbir UNESCO Dünya Mirası alanı bulunmamaktadır. Ancak 2012'den beri UNESCO'nun dâhil edilmesi için ilan edilmiş sekiz geçici alana sahiptir. Butan ayrıca dağ macerası yürüyüşü ve yürüyüşü ile ünlüd

Binicilik, kısaca ata binme becerisidir. Binicilik; atı kullanma sanatı olup atı tam yerinde, sakin, zamanında, güven içinde ve olabildiğince işe uygun kuvvet sarf ettirerek kullanma becerisidir. Biniciliğin tarihi çok eski zamanlara kadar uzanır.
Binicilik sporunun ilk izlerine, tarihte ilk Türk devleti olarak bilinen ve Çin'de yaşamış olan Chou “Çu” sülalesinin hâkimiyeti döneminde rastlanmaktadır. Türk asıllı imparator Hiao'dan (MÖ 900) söz eden kronikler, kendisinin mükemmel bir at ustası (binici) olduğunu yazmaktadırlar. Ata ilk binen kavim Türklerdir ve atlar ilk kez Türkler tarafından evcilleştirilmiştir.
Savaşlarda önemli rol oynayan süvariler, yani atlı askerler, binicilik tarihinde önemli bir yere sahiptir. İlk süvari birliklerini MÖ 2600'de Çinlilerin kurdukları bilinmektedir. Çinliler ata binmeyi MÖ 3. yüzyılda Hunlardan öğrenmişlerdir. Ancak binicilikte asıl gelişme, 5. yüzyılda eyerin bulunmasından sonra gerçekleşmiştir. Daha önceleri çıplak atın sırtına binilir ya da atın sırtına bir kilim ve battaniye atılarak oturulurdu.
Günümüzde askerî amaçlı binicilik gerilerken spor amaçlı binicilik önem kazanmıştır. Binicilikte başlıca iki biçim vardır: İngiliz biniciliği ve Batı biniciliği. İngiliz biniciliği spor amacıyla yapılan biniciliktir. Batı biniciliği ise Amerika kıtalarında kovboy denen sığır çobanlarına özgü biniciliktir. Kovboylar, uzun üzengili ağır eyerler kullanır ve bacakları düz duracak biçimde ata binerler. İngiliz biniciliği ise, binicinin güvenliğini, atı denetimini ve atın rahatlığını dikkate alan bir anlayışa dayanır.
Çocukların ata binmeyi öğrenmelerinin en iyi yolu, genellikle boylarına uygun midilliler ile sağlanır.

At'ın bilimsel adı Equus Caballus'tur. Çok eski çağlardan beri insanoğlu ile beraber yaşayan atların geçmişi, günümüzden yaklaşık 55 milyon yıl öncesine dayanır. En eski şekli ile atın, insanoğlundan 50 milyon yıl önce var olduğu kabul edilir. Erkek ata aygır, dişi ata kısrak, yavrusuna tay, kastre edilene iğdiş, başıboş dolaşana hergele ya da yılkı denir. Yük işinde kullanılan atlara beygir adı verilir.
Atların bölümleri üç başlık altında incelenebilir. Bunlar: Baş, gövde ve bacaklardır. Baş bölgesinde tepe, alın, burun, ağız ve dudaklar bulunur. Gövde bölgesinde; boyun, cidağı, sırt, bel, sağrı, karın ve kalçalar bulunur. Bacaklar ön ve arka bacaklar olarak ikiye ayrılır. Ön bacaklarda omuzlar, pazu, kestaneler, topuklar, bukağılık ve tırnak bulunur. Arka bacaklarda ise, uyluklar, baldırlar, hanep, incik, topuk ve tırnak bulunur.
Don; atın vücut, yele ve kuyruğundaki tüy ve kılların rengine denir. Don, tay büyümesini tamamlayıncaya kadar değişebilir. Ancak büyüme çağının sonunda tüylerinin rengi gerçek donu oluşturur ve yaşlılık çağına kadar devam edebilir. Atların alın ve yüzlerindeki nişanelere akıtma, ayaklarındakilere ise seki adı verilir. Donlar bir renkli, iki renkli, üç renkli ve müzdeviç olarak dörde ayrılır. Bir renkli donlar: al, yağız, beyaz ve izabel'dir. İki renkli donlar: doru, kula, boz ve kır olarak dörde ayrılır. Üç renkli donlar ise; ahreç, kızıl kır ve üveyik kır'dır. Müzdeviç donlar; hayvanın üzerinde başlı başına iki donun bölümler şeklinde bulunMası ile olur ve bu donlardan birisi genellikle beyazdır.
Donatım; Binicilik sporunda at ve binici tarafından kullanılan teçhizat ve malzemelerdir. At donatımındaki temel teçhizat ve malzemeler:
Başlık; atın sevk ve idaresi için kullanılan temel donatımdır. Kullanım maksatlarına göre birçok çeşidi bulunan başlığın ana parçaları; tepe kayışı, yanak kayışı, burunsallık, çene altı kayışı, alınsallık, boğaz altı kayışı, dizgin, ağızlık demiri (Gem, kantarma vb.) ve yanak lastikleridir.
Eyer; binicinin ata oturması için deri, tahta ve demirden yapılmış teçhizata eyer denir. Eyerin altına konulan eyer altı olarak adlandırılan örtü vardır. Parçaları; ön hane, orta hane, arka hane, üst tepindirik, alt tepindirik, çeki kayışları, kolan, üzengi kayışları ve üzengilerdir (Temurlenk, 1996, s.151-208). Binicilik branşlarına göre eyer çeşitleri mevcuttur.
Mevsimsel olarak kullanılan at örtüleri, profesyonel yarışlarda kullanılan getr olarak adlandırılan ayak koruyucuları ve at nakliyesinde kullanılan ayak ve kuyruk koruyucuları gibi işleve göre atlar için tasarlanmış sonsuz renk ve çeşitlerde malzemeler mevcuttur.
Binici donatımındaki malzemeler: Koruyucu başlık (Tog), binici çizmesi (botla beraber çeps denen koruyucular da tercihe bağlı olarak kullanılabilir), binici pantolonu, binici ceketi, gömlek, kravat, binici eldiveni, mahmuz ve kamçı bulunur.
Tımar; solunum organı olan derinin, normal beden ısısını koruması ve vücutta biriken toz, kir, kepek ve çamur vb. zararlı cisimlerin dışarı atılması için yapılan temizlik çalışmasıdır. Aynı zamanda binici ve at arasındaki ilişkinin gelişmesine yardımcı olur.
Manej; binicilerin ve atların binicilik eğitimini yaptıkları, yarışmaların düzenlendiği, kapalı ve açık olarak inşa edilebileceği gibi, zeminde kum, çim veya çeltik (pirinç kabuğu) kullanılan genellikle dikdörtgen şeklindeki alandır. Ölçüleri 20X40 metre veya 20X60 metre olabilir.
Ahır veya Hara; atların çalışma dışında yerleştirildikleri ve korundukları 4 tarafı kapalı yerdir. Ahırların tasarımları atların kullanım alanlarına göre değişmektedir. Üretim haralarında genelde aygırlar 4m'ye 4m genişliğindeki bölmelerde ve hamile veya taylı kısraklar bölmesiz, içerisinde suluk bulunan açık alanlarda muhafaza edilir. Binicilik kulüplerinde ise 4 yanı kapalı bölmeli ahırlar mevcuttur. At bakılan tesislerin ahır veya hara sistemleri  işletmecilerine göre farklılıklar göstermektedir.
Padok; atların doğasında olan 'otlama' isteklerini karşıladıkları yeşil açık alanlardır. Atlar sürü hayvanları ve otçul oldukları için otlamak doğalarında vardır. Atların hem otladıkları hem de rahat ve ferah vakit geçirdikleri alanlar olan padoklar; yer sıkıntısı olan ahır ve tesislerde toprak veya kum zemin olarak bölümlendirilmiştir veya çoğunlukla tesislerde bulunmamaktadır.
Uyarı ve Yardım; binicinin ata isteklerini bildirdiği tesirlerin hepsine birden denir. Temel yardımlar; baldır, ağırlık ve dizgin yardımıdır. Yardımcı uyarı ve yardımlar ise mahmuz, kamçı ve sestir. Yürüyüş kararları; atın belirli bir tempo ile yürürken adımlarının ve sıçramalarının eşit uzunluk ve eşit zamanda atılmasıdır. Atın doğal olarak üç yürüyüş şekli vardır. Adeta; dört zamanlı bir yürüyüş şekli olup, atın her ayağını farklı zamanlarda atmasıyla yaptığı en yavaş yürüyüş şeklidir. Süratli; iki zamanlı bir yürüyüş şeklidir ve at çapraz ayaklarını aynı zamanda atar. Dörtnal ise üç zamanlı ve en hızlı yürüyüş şeklidir.

Günümüzden 4 bin yıl önce Orta Asya'daki Türklerin atı binek hayvanı olarak kullandıkları bilinmektedir. Ata sağlam oturmanın ve üzenginin önemini ise ilk olarak Kafkas kökenli İskitler kavramışlardır. At sırtında savaşan ve avlanan en eski topluluk olarak Hititler tarihe geçmiştir. Ksenophon'un "Hippike" adlı kitabı, binicilik konusunda yazılan ilk kitaptır. Bugün de kullandığımız yöntemlerle atın zor kullanmadan eğitilebileceğini ilk ileri süren kişi, "Ecolé de Cavalerie" adlı kitabın yazarı François Robichon de la Guérinière'dir.
Türkler, Orta Asya'da göçebe olarak yaşadıkları eski çağlarda iyi biniciydiler. Eski Türklerin çöğen(polo), cirit gibi at sırtında oynanan oyunlarda usta oldukları bilinmektedir. Ama yerleşik yaşama geçildikçe ve Osmanlı döneminde, özellikle kentlerde binicilik önemini yitirmiş ve askeri amaçlarla sınırlı kalmıştır. 1913'te Sipahi Ocağı'nın kurulmasıyla biniciliğe yeniden önem verilmeye başlanmıştır. Özellikle cumhuriyet döneminde binicilik sivillerin de ilgi gösterdiği bir spor haline gelmiştir. Türk biniciler uluslararası yarışmalara ilk kez 1931'de katılmış ve Yüzbaşı Cevat Mustafa bireysel sıralamada üçüncülük elde etmiştir. Ertesi yıl Teğmen Saim Polatkan Nice konkurhipiklerinde "Kısmet" adlı atıyla ikinci olmuştur. Türk biniciler arasında uluslararası karşılaşmada ilk altın madalyayı 1934'te Viyana konkurhipiklerinde Teğmen Cevat Gürkan almıştır. Uluslararası karşılaşmalarda adını duyuran ilk Türk kadın binici Hayal Gönenli'dir ve 1971 yılında Balkan şampiyonasında gümüş madalya kazanmıştır. Sonraki tarihlerde, özellikle Balkan ülkeleri arasından yapılan karşılaşmalarda pek çok Türk binici madalya almıştır.

Günümüzde binicilik branşları Uluslararası Binicilik Federasyonu'na (FEI) bağlı olan Engel Atlama, At Terbiyesi ve Engelli At Terbiyesi, 3 Günlük Yarışma, Atlı Dayanıklılık, Voltij (Atlı Jimnastik), Atlı Arabacılık ve Engelli Atlı Arabacılık ve Dizginleme olarak kategorilendirilmiştir. Bu branşların dışında branş olarak disipline edilmemiş, kültürel sporlar arasında Polo, Varil Yarışları, Horseball, Atlı Okçuluk gibi at üzerinde yapılan gösteri veya yarış amaçlı sporlar mevcuttur.
Binicilik branşları, düz koşudan farklı olmakla beraber daha fazla kural ve talimatlar içermektedir.

Ata, atın sol tarafından binilip sol taraftan inilir. Atın hareketsiz kalmasını sağlamak için dizgin sol elde sıkı ve gergin tutulur. Binici, sol omzu atın sol tarafına gelecek biçimde, sırtı atın kuyruk tarafına gelecek şekilde durur. Sol eli ile dizgini ve kamçıyı tutar, iki elini de atın ensesine koyar. Sol ayağını üzengiye geçirir ve ayağıyla bastırarak üzengiyi kolanın altına doğru iter. Sonra ata doğru döner ve eyerin ortasını ya da öte yandaki kenarını tutarak hafifçe sıçrar. Sağ bacağını atın üzerinden aşırarak yavaşça eyere oturur. Sağ ayağını da üzengiye geçirerek rahat bir oturuş sağlar ve dizginleri denetimi altına alır. Ata binmenin temeli dengeli bir biçimde sıçramaya ve sağ ayağını atın üzerinden seri biçimde aşırmaya dayanır.
Attan değişik biçimlerde inilebilir. Binici genellikle atı durduktan sonra, dizginleri ve varsa kamçıyı sol eline alır. Ayaklarını üzengilerden çıkarır ve öne doğru hafifçe eğilerek sol elini atın boynuna, sağ elini eyerin ön bölümüne dayar. Sağ bacağını atın sırtından sol tarafına aşırarak yere atlar. Binici yavaşça parmak uçları üzerine ve atın biraz açığına inmelidir. Daha sonra dizginler sağ el

Birgi, İzmir ilinin Ödemiş ilçesine bağlı bir mahalledir.

Birgi, sırasıyla Frigler, Lidyalılar, Ahameniş İmparatorluğu, Pergamon Krallığı ve Romalılar'ın egemenliği altına girdi. 13. ve 14. yüzyıllarda Aydınoğulları Beyliği'ne başkentlik yaptı. 1426'da ise Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarına dâhil oldu.
Birgi, daha önceleri bir köy iken, 2012 yılında kabul edilen ve 30.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6360 sayılı kanun ile idarî bölüm olarak mahalle statüsü aldı.

İlçe merkezine 10 km uzaklıktadır. Ulu Cami ve Çakırağa Konağı gibi tarihî yapılara ev sahipliği yapmaktadır. 2012 yılından bu yana UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'de yer almaktadır. 2022 yılında ise Dünya Turizm Örgütü tarafından dünyanın en iyi 32 turizm köyünden birisi seçildi.

Tarihi Birgi köyünde yer alan turistik yapılar şöyledir:

Çakırağa Konağı (18. yüzyıl)
Aydınoğlu Mehmet Bey Camii (14. yüzyıl)
Aydınoğlu Hamamı (14. yüzyıl)
İmam-ı Birgivi Türbesi (16. yüzyıl)
Sandıkoğlu Konağı (19. yüzyıl)
Birgivi Mehmet Efendi Medresesi (16. yüzyıl)
Karaoğlu Camii (18. yüzyıl)
Birgi Surları
Demiri Mağaza (16. yüzyıl)
Küp Uçuran (12. yüzyıl)
Ümmü Sultan Türbesi (14. yüzyıl)
Gazi Umur Bey Heykeli
Kerim Ağa Konağı (18. Yüzyıl)

Birgi, birçok dizi, filme ve belgesele ev sahipliği yapmıştır. Bunların bazıları şunlardır:
1. 2013-2014 yılları arasında yayınlanan Tatar Ramazan dizisi
2. 2014-2016 yılları arasında yayınlanan Yeşil Deniz dizisi
3. 2014 yılında vizyona giren Unutursam Fısılda filminin bazı sahneleri 
4. 2018 yılında vizyona giren Görevimiz Tatil filminin bazı sahneleri

 Wikimedia Commons'ta Birgi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Birleşik Arap Emirlikleri (Arapça: الإمارات العربية المتحدة, el-İmârâtü'l-Arabiyyetü'l-Müttahide), kısaca BAE, Batı Asya'da, Arap Yarımadası'nın doğu ucunda yer alan bir ülkedir. Yedi emirlikten oluşan federal yarı anayasal bir monarşidir ve başkenti Abu Dabi'dir. Birleşik Arap Emirlikleri doğu ve kuzeydoğuda Umman, güneybatıda ise Suudi Arabistan ile sınır komşusudur. Basra Körfezi'nde Katar ve İran, Umman Körfezi'nde ise Umman ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. 2024 yılında Birleşik Arap Emirlikleri'nin tahmini nüfusu 11 milyondan fazlaydı. Dubai ülkenin en büyük şehridir. İslam devlet dinidir. Arapça resmi dildir, İngilizce ise en çok konuşulan dil ve iş dili olmaya devam etmektedir.
Günümüz Birleşik Arap Emirlikleri, deniz ticareti ve denizciliğe odaklanmış olan Doğu Arabistan'ın tarihi bölgesinde yer almaktadır. Portekizliler 1500 civarında bölgeye gelmiş ve Perslere karşı savaşırken bölgede üsler kurmuşlardır. 1622'de kovulmalarının ardından Hollandalılar boğazları kontrol altına almış ve küresel denizcilik egemenliğini kurmuşlardır. 19. yüzyılda inci avcılığının önemli bir ekonomik faaliyet haline gelmesiyle birlikte, Körfez'de korsanlık yaygınlaştı ve bu durum İngiliz müdahalesine yol açtı. Yerel şeyhlikler, Suudi ve Umman'ın egemenlik girişimlerinden etkili bir şekilde korunan bir İngiliz himayesi olan Ateşkes Devletleri'ni oluşturmak için Birleşik Krallık ile bir anlaşma yaptı. Ateşkes Devletleri, 1971'de Birleşik Arap Emirlikleri olarak tam bağımsızlığını kazanana kadar İngiliz etkisi altında kaldı. Abu Dabi hükümdarı ve ülkenin ilk başkanı (1971-2004) Zayed bin Sultan Al Nahyan, yeni bulunan petrolden elde edilen gelirleri sağlık, eğitim ve altyapıya yatırarak Emirliklerin hızlı gelişimini denetledi.
BAE, küresel ilişkilerde orta güç olarak kabul edilir; Dubai, uluslararası bir finans, turizm ve ticaret merkezi olarak hizmet vermektedir. Nüfusun sadece %11'i yerli Emirlik vatandaşıdır; Nüfusun büyük çoğunluğu gurbetçiler ve göçmen işçilerden oluşmaktadır ve bunların çoğu Güney Asya'dandır. Birleşik Arap Emirlikleri, dünyanın yedinci en büyük petrol rezervlerine ve yedinci en büyük doğal gaz rezervlerine sahiptir. BAE, 21. yüzyılda doğal kaynaklara olan bağımlılığını azaltarak ve giderek turizm ve iş dünyasına odaklanarak Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) üyeleri arasında en çeşitlendirilmiş ekonomiye sahiptir. BAE, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, OPEC, Bağlantısızlar Hareketi, Dünya Ticaret Örgütü ve BRICS üyesidir; ayrıca Şanghay İşbirliği Örgütü'nün diyalog ortağıdır. 
Yedi yönetici emirden oluşan Federal Yüksek Konsey, en yüksek devlet otoritesidir. Konsey, üyelerden birini federal başkan olarak atar; başkan da başbakanı atar ve başbakan da kabineyi kurar ve yönetir. BAE, otoriter bir devlettir ancak bölgesel standartlara göre genel olarak liberaldir. Konut, sağlık, eğitim ve kişisel güvenlik gibi çeşitli sosyal göstergelerde yüksek sıralarda yer almasının yanı sıra, İnsani Gelişme Endeksi'nde de bölgesel olarak en yüksek sırada yer almaktadır. İnsan hakları örgütleri, hükûmet eleştirmenlerinin hapsedilip işkence gördüğü, ailelerin devlet güvenlik aygıtı tarafından taciz edildiği ve zorla kaybetme vakaları olduğu yönündeki raporlar nedeniyle BAE'yi insan hakları konusunda yetersiz, insan özgürlüğü endeksinde düşük sıralarda değerlendirmektedir. Toplanma, dernek kurma, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi bireysel haklar ciddi şekilde baskı altındadır.

16. yüzyılda başlayan Portekiz etkisi 17. yüzyılda yerini İngilizlere bıraktı. Başat kabile Kavasim ile Arabistan içlerinden gelen Hanbelîleri korsan olarak ilan eden İngilizler, 1819-1820'de kıyı limanlarına karşı saldırıya geçti. Aslında İngilizlerin asıl amacı, bölge ticaretini kendi egemenlikleri altına almaktı. Mahalli esnafın büyük bir direnişi dahi İngilizleri deniz ticaretini kendi güdümleri altına almalarını engelleyemedi ve sonunda korsanlığa son veren 1820 Denizlerde Genel Barış Antlaşması'nı zorla kabul ettirdiler. 1853 yılında Denizlerde Kalıcı Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması üzerine bölgeye Ateşkes Kıyısı adı verildi. İngilizler 1892 yılında Özel Ayrıcalık Antlaşması olarak bilinen bir paktın oluşmasını sağlayarak bölgenin dış politikasını denetim altına aldılar.
Ateşkes Kıyısı 1873-1947 arasında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, sonraki yıllarda da İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetildi. 1971 yılında İngilizlerin Basra Körfezi'nden çekilmesi üzerine emirlikler "Birleşik Arap Emirlikleri" adı altında bir federasyon oluşturarak 2 Aralık 1971 tarihinde İngiltere'den bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Ülkede bağımsızlık günü millî bayram olarak kutlanılır. Anayasası ise, yine 2 Aralık 1971'de oluşturulmuştur.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin en önemli gelir kaynağı petroldür. 1992'de toplam 837 milyon varil petrol üretmiştir. OPEC ülkeleri arasında 1993'te gerçekleştirilen anlaşmadan sonraki günlük petrol üretimi 2 milyon 160 bin varildir. 1993'teki petrol rezervi 64 milyar 750 milyon varil olarak tahmin ediliyordu. Doğal gazın da ülke ekonomisine önemli katkısı olmaktadır. 1992'de 25.5 milyar m³ doğal gaz üretmiştir. 1993'teki doğal gaz rezervi de 5.5 trilyon m³ olarak tahmin ediliyordu. Petrol ve doğal gazdan elde edilen gelirin gayri safi yurt içi hasıladaki payı %47'dir.
Şubat 2021'de Birleşik Arap Emirlikleri, BAE vatandaşlık kanununda önemli değişiklikler yaptı. Hükûmet, nitelikli yatırımcıların ve özel yeteneklere sahip kişilerin aileleriyle birlikte vatandaşlığa alınmasına izin vermeye karar verdi. Birleşik Arap Emirlikleri, ekonomisine katkıda bulunabilecek yatırımcıların yanı sıra özel yetenekleri de ülkeye çekmeyi hedefliyor.

Ülkenin en önemli sanayi kuruluşları petrol arıtma tesisleridir. Ruveys'teki arıtma tesisleri günde 300.000 varil petrol işleyebilmektedir. Ruveys'te ayrıca petrol yan ürünleri çıkaran petrokimya tesisleri bulunmaktadır. Aynı bölgede doğal gaz işleme tesisleri de kurulmuştur ve bu tesislerde propan ve bütan gaz üretilmektedir. Ummunnar'daki arıtma tesisleri de günde 60.000 varil petrol işleyebilmektedir.
Birleşik Arap Emirlikleri petrol gelirlerini diğer sanayi alanlarında değerlendirmek suretiyle millî sanayisini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu amaçla birçok fabrika ve sanayi tesisi kurulmuştur. Başta gelen sanayi tesisleri çimento, alüminyum, kablo ve kiremit üretimi üzerinedir. Bunların yanı sıra bazı küçük sanayi tesisleri de kurulmuştur. İmalat sanayisinin gayri safi yurt içi hasıladaki payı %7'dir. Çalışan nüfusun yaklaşık %14'ü sanayi sektöründe iş görmektedir. Buna petrol tesislerinde çalışanlar da dahildir.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin hem Basra Körfezi hem de Umman Denizi boyunca uzun birer kıyısının olması balıkçılık ve inci avcılığı imkânı vermektedir. İnci ticareti eski önemini kısmen kaybetmiş olsa da balıkçılık yine bir gelir kaynağı olarak sürdürülmektedir. 1991'de 92,5 ton balık ve deniz ürünü avlanmıştır.
Topraklarının genelde çöl olmasına rağmen ülkede modern usullerle kısmen tarım da yapılmaktadır. 1992'de başta hurma olmak üzere 240 bin ton meyve, 365 bin ton sebze üretilmiştir. Çok yaygın olmamakla birlikte hayvancılık da yapılmaktadır. 1992'de ülkede 55 bin baş sığır, 275 bin baş koyun bulunuyordu. Tarım ve hayvancılıktan elde edilen gelirin millî gelir içindeki payı %2'dir. Tarım, hayvancılık ve balıkçılık sektöründe çalışanlar tüm çalışan nüfusun %6.4'ünü oluşturmaktadır.

Dış ticaretten de önemli miktarda gelir sağlanmaktadır. Dubai Emirliği'nin merkezi olan Dubai şehri aynı zamanda bir ticaret merkezidir. Bu şehirde Râşid ve Cebeli Ali Limanı adlı iki büyük limanın bulunması şehre ticari yönden canlılık kazandırmaktadır. Adı geçen limanlar vasıtasıyla ülkenin dünyayla deniz bağlantısı sağlanmaktadır.
Dubai'nin bir ticaret merkezi olmasında buranın yönetiminin ekonomik politikasının da etkisi olmuştur. Dubai yönetimi yabancı sermaye sahiplerine ve ticaretçilere her türlü kolaylığı sağlamaktadır. Dubai'nin yanı sıra Ebu Zaby'da da geniş kapasiteli, modern donanımlı iki uluslararası liman bulunmaktadır. Dış ticarete önem verilmesi ve yabancı sermaye sahiplerine kolaylık sağlanması ülkede bankacılık sektörünün gelişmesine de imkân sağlamıştır. Çalışanların üçte ikisinin Asyalılardan oluştuğu belirlenmiştir. Yabancıların ülkede ucuz bir işgücü olarak değerlendirilmesi toplumdaki sosyal dengelerin bozulmasına yol açmıştır.
BAE; petrol, petrol ürünleri ve doğal gazın yanı sıra alüminyum, inci, hurma ve kurutulmuş balık ihraç etmektedir. İthal ettiği malların başında ise makineler, ulaşım araçları, elektrikli ve elektronik araçlar, dayanıklı tüketim malları, kimyasal maddeler, ilaç, gıda maddeleri, canlı hayvan gelir. Dış ticareti daha çok Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Hollanda ve Japonya iledir. Dış ticaretinde açık olmamaktadır. 1990'da ihracatı ithalatından yaklaşık 8,5 milyar dolar daha fazla olmuştur.

Ülke monarşi ile yönetilen Yedi Emirlikten oluşan federasyon ile yönetilir. (Arapçada el-İmârât el-Arabiyye el-Müttahide İngilizcede United Arab Emirates) Birleşik Arap Emirlikleri'nde emirlikler iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Birleşik Arap Emirlikleri'ne bağlıdır. Ülkenin başkenti Abu Dabi'dir. En büyük şehri ise dünyaca ünlü kent olan Dubai'dir. Körfez ülkeleri içerisinde en liberal dış ticaret rejimine sahiptir.

Askeri Organlar: Silahlı Kuvvetler, Deniz Kuvvetleri (Denizcilik ve Kıyı Güvenlik Kuvvetleri), Hava ve Hava Savunma Kuvvetleri, Federal Polis Kuvvetleri. Askerlik Hizmeti yaşı ve Zorunluluğu: 18 yaşındaki herkes; zorunlu askerlik hizmeti bulunmamaktadır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde ortalama her 100 kadın nüfusa karşı 219 erkek bulunur, 25-64 yaş aralığında bu oran 322'ye kadar düşer. Bu oranlar Katar'dan sonra erkek nüfus aleyhine olan dünyanın en yüksek ikinci cinsiyet oranlarıdır.

Ülkede diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi resmî dil Arapçadır. Eğitim genelde İngilizcedir ve özellikle iş hayatında yaygın olarak İngilizce kullanılır. Ülkede çok yabancı olduğu için (Hintçe, Endonezce) İngilizce de yaygındır.

Birleşik Krallık, resmî adıyla Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı, Avrupa anakarasının kuzeybatı kıyılarında, Kuzeybatı Avrupa'da egemen bir ülkedir. Birleşik Krallık; İngiltere, İskoçya, Galler ve diğer ülkelerden İrlanda Denizi ile ayrılan Kuzey İrlanda olmak üzere dört kurucu ülkeden oluşur. Birleşik Krallık, tek kara sınırını Kuzey İrlanda'da İrlanda ile paylaşır. Doğuda Kuzey Denizi, güneyde Manş Denizi ve güneybatıda Kelt Denizi ile Atlas Okyanusu ile çevrili olan Birleşik Krallık, dünyanın en uzun 12. kıyı şeridine sahiptir. Birleşik Krallık'ın toplam alanı 244.376 km karedir (94.354 mil2). Hem İngiltere'nin hem de Birleşik Krallık'ın başkenti ve en büyük şehri Londra'dır, Edinburgh, Cardiff ve Belfast sırasıyla İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın ulusal başkentleridir.
Britanya topraklarında Neolitik Çağ'dan beri yerleşim bulunmaktadır. MS 43 yılında Britanya'nın Roma işgali başlamıştır. 383 ile 410 yılları arasında Roma'nın Britanya'dan çekilmesinin ardından, 450 yılı civarında Anglo-Saksonlar adaya yerleşmeye başlamıştır. 1066 yılında Normanlar İngiltere'yi fethetmiştir. Güller Savaşı'nın ardından İngiltere Krallığı gelişmeye ve genişlemeye başlamış, bu süreç 16. yüzyılda Galler'in ilhakı ve Britanya İmparatorluğu'nun kurulması ile sonuçlanmıştır. 17. yüzyıl boyunca Britanya monarşisinin rolü, özellikle İngiliz İç Savaşı'nın etkisiyle azalmıştır. 1707'de İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı, Birlik Antlaşması uyarınca birleşerek Büyük Britanya Krallığı'nı oluşturmuştur. George devrinde başbakan makamı kurumsal hale gelmiştir. 1800 Birlik Yasası ile İrlanda Krallığı da birliğe dahil edilmek suretiyle 1801'de Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı kurulmuştur. İrlanda'nın büyük bölümü 1922'de Özgür İrlanda Devleti olarak Birleşik Krallık'tan ayrılmış ve 1927 tarihli Kraliyet ve Parlamento Unvanları Yasası ile günümüzdeki Birleşik Krallık adı kabul edilmiştir.
Birleşik Krallık, dünyanın ilk sanayileşmiş ülkesi olup ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarının büyük bölümünde, özellikle 1815-1914 arasındaki Britanya Barışı (Pax Britannica) döneminde dünyada hiper güç olmuştur. Britanya İmparatorluğu, 19. yüzyılın büyük kısmında dünyanın önde gelen ekonomik gücü olmuştur. Bu konum; tarımsal refahı, baskın ticaret ülkesi olunması, büyük sanayi kapasitesi, önemli teknolojik başarıları ve 19. yüzyıl Londra'sının dünyanın başlıca finans merkezi olarak yükselmesi ile desteklenmiştir. 1920'lerde sınırlarının zirvesine ulaşan imparatorluk, dünya kara yüzeyinin ve nüfusunun neredeyse dörtte birini kapsayarak tarihteki en büyük imparatorluk olmuştur. Ancak Britanya'nın  Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı'ndaki rolü ekonomik gücüne zarar vermiş ve küresel çapta yaşanan sömürgesizleşme dalgası Britanya kolonilerinin çoğunun bağımsızlığına yol açmıştır.
Birleşik Krallık, üç ayrı yargı bölgesine sahip bir anayasal monarşi ve parlamenter demokrasidir. İngiltere ve Galler, İskoçya ile Kuzey İrlanda. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'nın kendilerine yetki devredilmiş çeşitli konuları denetleyen hükûmetleri ve parlamentoları bulunmaktadır. Gelişmiş ülke statüsünde ve gelişmiş ekonomiye sahip olan Birleşik Krallık, nominal GSYİH'ye göre dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer almaktadır ve dünyanın en büyük ihracatçı ve ithalatçılarından biridir. En yüksek savunma harcamalarından birine sahip nükleer güç olan Birleşik Krallık, yine Avrupa'nın en güçlü ordularından birine sahiptir. Yumuşak güç etkisi, eski kolonilerinin hukuk ve siyaset sistemlerinde gözlemlenebilir. Britanya kültürü, özellikle dil, edebiyat, müzik ve spor alanlarında küresel çapta etkili olmaya devam etmektedir. Büyük güç olan Birleşik Krallık, çok sayıda uluslararası örgüt ve forumun üyesidir.

Ülkenin resmî adı "Kuzey İrlanda ve Büyük Britanya Birleşik Krallığı"dır ve pek çok kaynakta ülkenin adı kısaca "Birleşik Krallık" olarak geçmektedir. İngiltere, aslında ülkenin resmî adında geçen "Büyük Britanya"yı oluşturan üç bölgeden birisidir. Büyük Britanya'yı oluşturan diğer iki bölge, İngiltere ile birlikte tarihsel süreç içerisinde tek bir ülke çatısı altında birleşen Galler ve İskoçya'dır. Ülkenin resmî adında geçen Kuzey İrlanda ise İrlanda'nın bağımsızlığını kazanmasından sonra Birleşik Krallığa bağlı olarak kalan, İrlanda adasının kuzey doğu kısmında yer alan bölgedir. Ayrıca, imparatorluk döneminin bir kalıntısı olarak ülkeye bağlı olan çok sayıda küçük, denizaşırı toprak parçası bulunmaktadır.
1707 Birlik Eylemleri, İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı'nın "Büyük Britanya Adıyla Tek Bir Krallıkta Birleştiğini" ilan etti. 1800 Birlik Eylemleri, 1801'de Büyük Britanya Krallığı ile İrlanda Krallığını birleştirdi ve Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nı oluşturdu. İrlanda'nın bölünmesi ve 1922'de Kuzey İrlanda'yı İrlanda adasının Birleşik Krallık içindeki tek parçası olarak bırakan Özgür İrlanda Devleti'nin bağımsızlığını takiben, adı "Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı" olarak değiştirildi.

Büyük Britanya, yaklaşık yarım milyon yıldır yerleşim yeri olmuştur. En eski arkeolojik kalıntılar arasında kemikler ve çakmaktaşı aletler bulunur. MÖ 2500 civarında başlayan Tunç Çağı, tarım ve hayvancılığın evrimine ve en ünlüsü Stonehenge'de taş ve ahşap dairelerin inşasına tanık oldu.
Romalılar

Julius Caesar (MÖ 100-44) ve Roma lejyonerleri ilk olarak MÖ 55'te Kent'e ayak bastı, ancak Romalıların Büyük Britanya'yı işgal etmesi, güneydoğu İngiltere'yi alması ve ardından kuzeye itmesi, yollar inşa etmesi ve askerÎ karakollar kurması MS 43 yılına kadar değildi. MS 80 civarında Roma İmparatorluğu, İngiltere ve Galler'in çoğunu ele geçirdi. İmparator Hadrianus (76-138) Hadrian Duvarı'nın inşasıyla kuzey sınırını belirledi. Roma Britanyası (Latince: Provincia Britannia) 400 yıl sürdü. Ticaret gelişti ve barış galip geldi - ancak Kıta Avrupası'nda yaşanan Kavimler Göçü'nün bir parçası olarak Kuzey Almanya'dan Saksonlar (Saxons) ve Angıllar (Angles) düzenli olarak Roma Britanyası'na baskın düzenlemesiyle Roma'nın gücü azaldı.
Saksonlar ve Vikingler

MS 4. yüzyılda, Kıta Avrupası'nda yaşanan Kavimler Göçü'nün bir parçası olarak Kuzey Almanya'dan Saksonlar (Saxons) ve Angıllar (Angles) düzenli olarak Roma Britanyası'na baskın düzenledi. MS 700'de İngiltere Adanın doğu ve güney kısımlarına yerleşen Anglosaksonlar, zamanla kendi hâkimiyetlerini oluşturarak İngiltere'de Anglo-Sakson Kroniğini başlattılar.
 I. Viking istilası ve Wessex Krallığı

790 yılı civarında İngiltere, Viking istilalarına maruz kaldı. İngiltere'de "Danes" ve "Norsemen," Fransa'da "Norman" adı verilen ve 100 yıldan uzun bir süre Hristiyan Avrupa'da merhametsiz paganlar olarak korku salmışlardı.
Anglosakson hakimiyeti sürecinde bölgede irili ufaklı Anglosakson kabile krallıkları egemen olmuştur. Viking istilasına karşı birleşme ihtiyacı Britanya adasındaki çok devletli karmaşık yapının İngiltere, Galler ve İskoçya şeklinde üçlü bir devlet yapısında Büyük Alfred'in (848-899) egemenliğindeki Wessex Krallığı altında konsolide olmasına imkân tanıdı. Wessex Krallığı, önce Vikingleri adadan attıktan sonra, 927 yılında diğer küçük krallıkları içine katarak İngiltere Krallığı haline gelmiştir. 790 yılı civarında başlayan ve 100 yıl kadar devam eden Viking istilaları, 11. yüzyıla kadar endemik savaşla sonuçlandı.
 II. Viking istilası ve Viking Krallığı 

X. yüzyıldan itibaren Norveç ve Danimarka Krallığı da (Vikingler) İngiltere ile tekrar ilgilenmeye başladı. İngilizler için bundan sonra gerileme süreci de böylece başlamış oldu. Bu süreç, Vikingler'in XI. yüzyılın başlarında ülkenin tamamını ele geçirmesiyle neticelendi ve Danimarka Kralı Knud aynı anda İngiltere, Norveç ve Danimarka kralı oldu. Ancak bu dönemde Normandiya'ya yerleşen Vikinglerin Normanlar'ın istilâsı başladı.

Orta Çağ
1066'da I. William (1028-1087), Fransa'dan Kanal'ı geçti ve Hastings Savaşı'nda Saksonları yendi.
Başarılı bir askerî işgalin ardından Normandiyalı William, tüm İngiltere topraklarını kraliyet mülkü ilan etti. ve neredeyse yüzde 20'sini elinde tuttuktan sonra, ana vasallarını toprağın yaklaşık yüzde 40'ına tekabül eden mülklerle ödüllendirmeye başladı.
Daha sonra kral olarak taç giydi ve hem kendi hem de halefleri, bölgesel kontrol uygulayan yerel baronlarla feodal bir krallığı yönetti. Normanlar 1066'da İngiltere Kralı Harold'u mağlûp ederek ülkeye hâkim oldular. İngiltere toprakları Norman kökenli aristokratlara (lordlar) paylaştırıldı ve bir çeşit feodalite dönemi başladı.
Kraliyet ve bölgesel otorite arasındaki gerilim, 1215'te Magna Carta'nın imzalanmasıyla kraliyet gücünün kesilmesine ve tarafların bu sözleşmeyle ilgili sorumluluklarını yerine getirmemesi üzerine İngiltere'de uzun bir iç savaş olan Güller Savaşı'na yol açtı. Sadece 1485'te, III. Richard'ın (1452-1485) yenilmesi ve Galler asıllı Tudor Hanedanının tahtı ele geçirmesiyle ülkede istikrar sağlandı.
Tudor Rönesansı (1485-1603)

Tudorlar döneminde, İngiltere büyük bir Avrupa gücü haline geldi. Henry (1491-1547) bağımsız bir İngiltere Kilisesi kurmak için Papalık ile bağlarını kopardı ve kızı I. Elizabeth (1533-1603), İspanyol Armadası'nı yenerek İngiltere'yi savundu. Elizabeth, Katolik ve Protestan tebaası arasında diplomatik bir rota çizdi ve Anglo-Galli seçkinler aracılığıyla Galler'i sıkı bir şekilde kontrol etti; Bağımsız İskoçya, İngiltere'nin azılı düşmanı Fransa ile müttefik olduğu için Elizabeth için daha sorunlu oldu ve İskoç kraliyetleri kendi krallıklarını kontrol edemedi. Böyle bir kraliyet, İskoç Kraliçesi Mary (1542-1587), gasp edildi ve İngiltere'de sürgüne kaçtı, burada Elizabeth'e karşı yaptığı entrika, idamına yol açtı.
Kral VIII. Henry'nin kendine bir erkek vâris doğurmayan Kraliçe Catherine'dan boşanarak yeniden evlenmek istemesi papalıkla arasının açılmasına sebep oldu. Papa bu boşanmayı onaylamayınca ilişkiler koptu ve Henry 1534'te kendini İngiltere Kilisesi'nin başı ilân ederek bütün kilise mallarına el koydu. Böylece İngiltere'de Protestanlık hâkimiyeti başlamış oldu.
Stuartlar (1603-

Birleşmiş Milletler (İngilizce: United Nations), resmî kısaltmasıyla BM (İngilizce: UN), 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın imzalanmasıyla kurulan, uluslararası barış ve güvenliği korumak, devletler arasında dostane ilişkiler geliştirmek, uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve bu hedeflere ulaşmak için devletlerin eylemlerini uyumlaştırma merkezi olarak hizmet etmek amacıyla kurulmuş küresel bir uluslararası kuruluştur.
Birleşmiş Milletler'in genel merkezi New York şehrinde yer almakta olup, Cenevre, Nairobi, Viyana ve Lahey'de de çeşitli ofisleri bulunmaktadır. BM, altı ana organdan oluşur: Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı, Sekreterya ve Vesayet Konseyi. Bu organlar, birçok uzman ve bağlı kuruluşla birlikte Birleşmiş Milletler Sistemini oluşturur. Kuruluşun toplamda 193 üye devleti ve 2 gözlemci devleti bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler, özellikle 20. yüzyılın ortalarındaki dekolonizasyon süreci sırasında, öncelikli olarak ekonomik ve sosyal kalkınmaya odaklandı. Birçok yetkilisi ve kurumu Nobel Barış Ödülü'ne layık görülerek barış ve insani kalkınma alanında küresel bir lider olarak tanındı. Bununla birlikte, BM zaman zaman etkisizliği, taraflı tutumları ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle eleştirilmektedir.

Birleşmiş Milletler'in kurulmasından önceki yüzyılda, silahlı çatışmaların ve çekişmelerin mağdurlarına koruma ve yardım sağlamak amacıyla Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi birçok uluslararası kuruluş kuruldu.
I. Dünya Savaşı sırasında, özellikle ABD Başkanı Woodrow Wilson başta olmak üzere birçok lider, barışı kalıcı biçimde güvence altına alacak uluslararası bir kuruluşun kurulmasını savundu. Savaşı kazanan İtilaf Devletleri, Paris Barış Konferansı'nda barışın şartlarını belirlemek üzere toplandı. Bu süreçte Milletler Cemiyeti'nin kurulması kararlaştırıldı, ancak Amerika Birleşik Devletleri bu kuruluşa hiçbir zaman katılmadı. 42 ülke tarafından onaylanan Milletler Cemiyeti, 10 Ocak 1920'de resmen yürürlüğe girdi ve faaliyete geçti. Cemiyet Konseyi, Genel Kurul'un çalışmalarını yöneten yürütme organı olarak görev yaptı ve dört daimi üyeden oluşuyordu: Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Japonya.
1920'lerde bazı sınırlı başarılar elde eden Milletler Cemiyeti, 1930'larda etkisiz kaldığını gösterdi. 1933'te Japonya'nın Mançurya'yı işgaline karşı önlem alamadı. Kırk ülke Japonya'nın Mançurya'dan çekilmesini oylasa da Japonya karşı oy kullandı ve geri çekilmek yerine Milletler Cemiyeti'nden ayrıldı. 1936'da Cenevre'de Etiyopya İmparatoru Haile Selassie'nin uluslararası müdahale çağrısı sonuçsuz kaldı. İtalya'ya yönelik ekonomik yaptırım çağrısı da başarısız olunca cemiyet, İkinci İtalya-Etiyopya Savaşı'na karşı etkili bir tepki veremedi. Bunun ardından İtalya ve bazı diğer ülkeler de Milletler Cemiyeti'nden ayrıldılar. 1939'da II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Milletler Cemiyeti fiilen kapandı.

Birleşmiş Milletler'in kuruluşuna giden süreç, 12 Haziran 1941'de Londra'da düzenlenen Müttefikler Konferansı'nda St James's Palace Deklarasyonu'nun kabul edilmesiyle başladı. Ağustos 1941'de ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, savaş sonrası dünya düzenine ilişkin hedefleri belirleyen Atlantik Bildirisi'ni yayımladılar. 24 Eylül 1941'de Londra'da yapılan Müttefikler Konseyi toplantısında, Mihver işgali altındaki ülkelerin sürgündeki sekiz hükûmeti, Sovyetler Birliği ve Özgür Fransız Kuvvetleri temsilcileri, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından belirlenen ortak politika ilkelerine uymayı oybirliğiyle kabul ettiler.
Aralık 1941'de Roosevelt ve Churchill, Beyaz Saray'da düzenlenen Arkadya Konferansı'nda bir araya geldi. Birleşmiş Milletler'in kurucusu olarak kabul edilen Roosevelt, Müttefik ülkeleri tanımlamak için "Birleşmiş Milletler" terimini ortaya attı; Churchill ise bu ifadenin daha önce Lord Byron tarafından kullanıldığını belirterek öneriyi kabul etti. 29 Aralık 1941'de Roosevelt, Churchill ve Harry Hopkins tarafından kaleme alınan Birleşmiş Milletler Bildirisi'nin metni, Sovyetler Birliği'nin önerilerini içeriyordu ancak Fransa'ya herhangi bir rol vermiyordu. Atlantik Bildirisi'nden farklı olarak, Roosevelt'in ısrarı üzerine Stalin'in de onayladığı din özgürlüğü hükmü belgeye eklendi. Roosevelt'in "Dört Polis" fikri, Birleşmiş Milletler Bildirisi'nde ortaya çıkan dört büyük Müttefik ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği ve Çin'i ifade ediyordu. 1 Ocak 1942'de Roosevelt, Churchill, Sovyetler Birliği'nin eski Dışişleri Bakanı Maksim Litvinov ve Çin Başbakanı Soong Tse-ven, Birleşmiş Milletler Bildirisi'ni imzaladılar; ertesi gün 22 ülkenin temsilcileri de imzalarını ekledi. Savaş boyunca "Birleşmiş Milletler" terimi, Müttefiklerin resmî adı olarak kullanıldı. Bir ülkenin Birleşmiş Milletler'e katılabilmesi için bildirgeyi imzalaması ve Mihver Devletleri'ne savaş ilan etmesi gerekiyordu.
Ekim 1943'te düzenlenen Moskova Konferansı, "Genel Güvenlik Üzerine Dört Güç Bildirisi" de dâhil olmak üzere Moskova Bildirileri'nin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve Çin tarafından imzalanan bu bildiri, "mümkün olan en kısa sürede genel bir uluslararası kuruluşun" oluşturulmasını öngörüyordu. Bu, Milletler Cemiyeti'nin yerini alacak yeni bir uluslararası örgütün kurulmasının ilk kez kamuoyuna açık biçimde gündeme getirilmesiydi. Kısa süre sonra düzenlenen Tahran Konferansı'nda Roosevelt, Churchill ve Sovyet lideri Josef Stalin bir araya gelerek savaş sonrası uluslararası örgüt fikrini ayrıntılı biçimde ele aldılar. Yeni uluslararası örgüt, 21 Eylül-7 Ekim 1944 tarihleri arasında Dumbarton Oaks Konferansı'nda Müttefik Büyük Dörtlü'nün delegasyonları arasında formüle edildi ve müzakere edildi. Yeni örgütün amaçları, yapısı ve işleyişi ile ilgili öneriler üzerinde anlaşmaya vardılar. Tüm sorunların çözülmesi için Şubat 1945'te Yalta'da düzenlenen konferans ve Sovyetler Birliği ile yapılan müzakereler gerekti.

1 Mart 1945 tarihine kadar, 21 ülke daha Birleşmiş Milletler Bildirisi'ni imzaladı. Aylar süren planlamanın ardından, 25 Nisan 1945'te San Francisco'da Birleşmiş Milletler Uluslararası Örgütlenme Konferansı başladı. Konferansa 50 ülkenin hükûmetleri ve çok sayıda sivil toplum örgütü katıldı. Büyük Dörtlü'nün delegasyonları genel kurul oturumlarına başkanlık etti. Daha önce Winston Churchill, Ağustos 1944'te Paris'in kurtuluşunun ardından Fransa'nın büyük güç statüsünü geri kazanması için Franklin D. Roosevelt'e baskı yapmıştı. Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın taslağı iki ay içinde tamamlandı ve 26 Haziran 1945'te 50 ülkenin temsilcileri tarafından imzalandı. Antlaşma, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi olan Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Sovyetler Birliği ve Çin'in yanı sıra diğer 46 ülke tarafından onaylandı. Böylece Birleşmiş Milletler, 24 Ekim 1945'te saat 20.07'de (UTC) resmen kuruldu.
51 ülkenin temsil edildiği Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi'nin ilk toplantıları, Ocak 1946'da Londra'da yapıldı. Görüşmeler, İran'ın Azerbaycan bölgesindeki Sovyet birlikleri ile Yunanistan'daki İngiliz kuvvetlerinin varlığı gibi güncel konularla hemen başladı. İngiliz diplomat Gladwyn Jebb, geçici genel sekreter olarak görev yaptı. Genel Kurul, Birleşmiş Milletler genel merkezinin New York'ta kurulmasına karar verdi. İnşaat 14 Eylül 1948'de başladı ve 9 Ekim 1952'de tamamlandı. Norveç Dışişleri Bakanı Trygve Lie, Birleşmiş Milletler'in ilk genel sekreteri olarak seçildi.

Birleşmiş Milletler'in birincil görevi barışı korumak olsa da, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki bölünme genellikle örgütü felç ediyordu; genellikle sadece Soğuk Savaş'tan uzak çatışmalara müdahale etmesine izin veriyordu. Bunun iki önemli istisnası, 7 Temmuz 1950'de Sovyetler Birliği'nin yokluğunda kabul edilen ve ABD liderliğindeki koalisyonun Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgalini püskürtmesini onaylayan Güvenlik Konseyi kararı ile 27 Temmuz 1953'te imzalanan Kore Ateşkes Anlaşması idi.
29 Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İngiliz Mandası altındaki Filistin'in Yahudi ve Arap devletleri olarak ikiye bölünmesini ve Kudüs'ün uluslararası bir statüye tabi tutulmasını öngören 181 sayılı kararı kabul etti. Plan, 33 lehte, 13 aleyhte, 10 çekimser oyla kabul edildi; bir ülke ise oylamaya katılmadı. Yahudi toplumu planı kabul ederken, Filistinli Araplar ve Arap devletleri reddetti. Bu durum iç savaşa yol açtı. 15 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin ilanıyla birlikte, çevredeki Arap orduları Filistin'e girerek 1948 Arap-İsrail Savaşı'nı başlattı. İki yıl sonra, BM arabulucusu Ralph Bunche, çatışmaya son verecek bir ateşkes anlaşmasını müzakere etti. Güvenlik Konseyi de "Filistin'in tüm bölgelerinde ateşkes ilan edilmesini" kararlaştırdı. 7 Kasım 1956'da Süveyş Krizi'ni sona erdirmek amacıyla ilk BM Barış Gücü kuruldu. Ancak aynı yıl BM, Sovyetler Birliği'nin Macaristan'ı işgaline karşı bir müdahalede bulunamadı.
14 Temmuz 1960'ta BM, Katanga bölgesine düzen sağlamak ve 11 Mayıs 1964'e kadar Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin kontrolünü yeniden tesis etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Kongo Operasyonu'nu (UNOC) başlattı. Bu operasyon, örgütün o döneme kadarki en büyük askerî gücüydü. Görev sürecinde, BM'nin en etkili genel sekreterlerinden biri olarak anılan Dag Hammarskjöld, isyancı lider Moise Tshombe ile görüşmek üzere yoldayken geçirdiği uçak kazasında hayatını kaybetti. Kısa süre sonra, ölümünden sonra Nobel Barış Ödülü'ne lâyık görüldü. 1964'te Hammarskjöld'ün halefi U Thant, Kıbrıs'a BM Barış Gücü'nü gönderdi. Bu görev, BM tarihinin en uzun soluklu barış gücü operasyonlarından biri haline geldi.

Genel Kurul, üye devletlerden oluşur. Her üyenin Genel Kuruldaki temsilcileri 5 kişiden çok olamaz. Genel Kurul'un görevleri şunlardır:

Silahsızlanma ve silah denetimi konusunda önerilerde bulunmak.
Barış ve güvenliği etkileyecek görüşmeler yapmak, her konuda önerilerd

Bisiklet (Fr. 'Bicyclette' İki dairecikli) ya da popüler olmayan eski adıyla velespit (Fr. 'Vélocipède' Tez Ayak), motorsuz veya elektrik motorlu, iki veya üç tekerlekli, pedallı, (bazen elektrik motor destekli) insan gücü ile ilerleyen bir ulaşım aracıdır. 19. yüzyıl sonlarında bisiklet anlamında Arapça derrâce sözcüğünün kullanıldığı da belirtilmektedir. Halk dilinde bisiklet anlamında demirat, teker, yelatı gibi sözcüklerin kullanıldığı tespit edilmiştir. Bisikletin eş anlamlısı olarak ise çiftteker ve çalınga sözcükleri bulunmaktadır. Ulaşım ve eğlencenin yanı sıra bisiklet sporunda da kullanılır. BMX, Dağ bisikleti, şehir (hibrit) bisikleti, tandem (çift kişilik bisiklet), tur bisikleti, yol bisikleti gibi türleri vardır. Vitesli ve vitessiz türleri bulunmaktadır.

Bisikletin icadı konusunda tarihçiler arasında tam bir fikir birliği yoktur ve ileri sürülen tarihler tartışmalıdır. Bisiklet, tek bir mucit tarafından icat edilmemiş, tarih içerisindeki pek çok farklı çabanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Leonardo da Vinci'ye ait olduğu ileri sürülen 1492 tarihli bir bisiklet karalamasının 1960'larda Codex Atlanticus'a eklenmiş sahte bir çizim olduğu anlaşılmıştır. 1790'larda icat edilen vélocifère veya célérifère isimli hızlı at arabası aracı, bisikletin atalarından biri olarak kabul edilmez.
Binicisi tarafından itme gücü sağlanan iki tekerlekli ve kanıtları tartışmalı olmayan ilk taşıt, Alman Baron Karl von Drais de Sauerbrun tarafından icat edilmiştir. Drais, 1817 yılında aracı 14 km boyunca kullandı ve 1818 yılında Paris'te sergiledi. Von Drais, aracını Laufmaschine (koşu makinesi) olarak adlandırdı, çünkü tahtadan yapılmış aracın sabit bir gidonu vardı, fakat hareketi sağlamak için pedalları yoktu. Binici, ayakları ile yerden güç alıyor, bir denge tahtası binicinin kollarını destekliyordu. Zamanla bu isim yerine draisienne ve velosipede isimleri daha popüler hâle geldi. Draisienne günümüzde birçok dilde tren rayları üzerinde ray boyu kas gücüyle hareket eden aletler için kullanılır. Von Drais aracının patentini aldı, ancak kısa sürede kopyaları Avusturya, Birleşik Krallık, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi pek çok ülkede türedi.
Londralı Denis Johnson, von Drais'in koşu makinesinden bir adet satın aldı ve İngiltere'de patentini alarak geliştirdi. 300 adet üretip "yaya at arabası" adıyla piyasaya sürdüğü araç, "hobi atı" adıyla ünlendi. Karikatüristler, bu aracı "züppe atı" olarak tanımlıyor ve yoldan geçenler, binicilerle alay ediyorlardı. Hobi atının sadece düzgün yollarda rahatça kullanılabilmesi, emniyet endişelerini gündeme getirdi ve araç, altı ay içerisinde gözden düştü. Drais ve Johnson'ın çabaları, iki tekerlekli bisikletin hareket hâlinde iken dengede kalabileceğini ispatlasa da sonraki 40 yıl boyunca çalışmalar üç ve dört tekerlekli bisikletler üzerinde yoğunlaştı.
İlk büyük oranda seri bisiklet üretimi "Michaux Company" tarafından yapılmıştır. Şirket, yılda yüzkırk bisiklet üretiyordu. Bisikletin ilgi görmesi, dönemin devletlerinin de dikkatini çekmiştir. 1800'lerin ikinci yarısında Fransa Savunma Bakanlığı bisiklet üretimini destek vermiş ve 1871'de imal edilen bisikletler, Almanya ile o zaman yapılan savaşta kullanılmıştır.
Trufaut, içi boş kauçuk lastiğini bulmuş, bunu İskoçya'da eşit çapta tekerlekleri olan komple kadrolu, bilyalı ve millî bisikletlerin yapılması takip etmiş, ardından da ortadan katlanan portatif bisikletler piyasaya çıkmıştır.
İrlanda'da 1888 yılında havalı plastik bisikletler piyasaya sürülmüştür. Bu durum bisiklet endüstrisini geliştirmiştir. Bisiklet üretiminde kullanılan malzemenin fiyatının yüksekliği, işçilik maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle halka inememiştir. 1800'lerin sonundan fabrikaların artması ve seri üretimin hızlanmasıyla maliyetlerde yaşanan düşüş, bisikletin geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Özellikle Belçika, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya'daki bisiklet fabrikaları, bisikletin bu ülkelerde yaygınlaşmasına ve bisiklet sporunun gelişmesine önayak olmuştur.
II. Dünya Savaşı'nda Avrupa ülkeleri, bisikleti ordu süratinin artırılması için askerî amaçla kullanmışlardır.

Bisiklet o kadar günlük hayat içindedir ki sayısal dünya alfabesi Unicode'da 0x1F6B2 Kod noktası bisiklet ikonu için ayrılmıştır. Bunun HTML entity kodu olarak karşılığı olan &#x1F6B2; web sayfasında şu "harfi" gösterir: 🚲.

Bisiklet tipleri birkaç farklı şekilde sınıflandırılabilirler. Bunlardan birisi tekerlek çaplarına göre yapılan sınıflandırmadır. Üç tekerlek çapı şu anda çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunlar 28 inç (710 mm), 26 inç (660 mm), 20 inç (510 mm). Bunların dışında 27 inç (690 mm) çapındaki tekerlekler, uzun yıllar boyunca yol bisikletlerinde kullanılmıştır. 584 milimetre (23,0 in) çaplı 650B olarak tanımlanan tekerlekler de son zamanlarda bazı üreticiler tarafından kullanılmaya başlanmıştır. 29 inç (740 mm) çaplı tekerlekler dağ bisikletinde yaygınlığı gitgide artmıştır. 2012 yılında olimpiyatlarda birçok dağ bisikleti yarışçısı 29 inç (740 mm) tekerlekleğe sahip bisiklet kullanmışlardır.
Teker çapı sınıflandırmasına göre 28 inç (710 mm) tekerlek çapına sahip bisikletler yol bisikleti, 26 inç (660 mm) tekerlek çapına sahip bisikletler dağ bisikleti olarak kabaca tanımlanır. 20 inç (510 mm) tekerleklere sahip bisikletler BMX bisikletleri 19 inç (480 mm) hacı bisikleti olabildikleri gibi, farklı üç tekerlekli, hatta dört tekerlekli bisikletlerde ve yatay bisikletlerde sıklıkla kullanılırlar.

Bisikletler kullanım amaçlarına göre de sınıflandırılabilirler. Teker çapı ne olursa olsun, ince tekerlekli ve daha nahif yapılı, asfaltta kullanıma yönelik yapılmış bisikletlere yol bisikleti denir.
Gene tekerlek çapı 622 milimetre (24,5 in) ya da 559 milimetre (22,0 in) olmasına bakılmaksızın (genellikle 559 mm olur), sağlam gövdeli ve dayanıklı parçalardan yapılmış, daha kalın lastiklerin kullanılmasına izin veren bisikletler araziye uygundurlar ve bunlara dağ bisikleti denir. Dağ bisikletlerinin ön süspansiyonlu, ön ve arka süspansiyonlu, süspansiyonsuz tipleri olabilir. Süspansiyon miktarına ve olup-olmamasına göre bisiklet kullanım alanları değişebilir.
Teker çapı 622 milimetre (24,5 in) ya da 559 milimetre (22,0 in) ve son zamanlarda da 622 milimetre (24,5 in) ya da 584 milimetre (23,0 in) olarak üretilen bazı bisikletler, uzun yollarda kullanılmak üzere üretilirler. Bu bisikletlerin ön ve arka kısımlarında çanta taşımaya imkânları vardır. Çamurluklar, rahat sele ve gidonlar kullanırlar. Tek amacı uzun mesafelere binicisini ve binicinin eşyalarını taşımak olan bu bisikletlere tur bisikleti denir.
Teker çapı Türkiye'de 28 inç (710 mm), Fransa, İtalya, İskandinav ülkeleri gibi bölgelerde ise 650B olan bazı bisikletler vardır ki bunlara şehir bisikletleri denir. Bu bisikletlerin çoğu zaman ön ve arkalarında sepetleri, dinamolu ışıklandırma sistemleri vardır. Avrupa'nın pek çok yerinde genç-yaşlı insanlar şehir içindeki işlerini görmek, bir yerden bir yere gitmek, yük taşımak için bu bisikletleri kullanırlar.
Asıl amacı akrobasi ve bazı özel yarışlar olan, sağlam yapılı ve 20 inç (510 mm) tekerlekli bisikletlere BMX bisikletleri denir. Bu bisikletler 1980'li yıllardan itibaren ortaya çıkmış ve bütün dünyada popülerlik kazanmışlardır.
İki sürücünün aynı anda binmesine müsaade eden bisikletlere tandem denir. Tandemler, uzun turlardan kısa arazi yarışlarına kadar pek çok farklı alanda kullanılabilirler.
Sürücüsünün arkasına yaslanmasına hatta bazı durumlarda yatar pozisyonda durmasına müsaade eden bisikletlere yatay bisiklet denir. Yatay bisikletler Türkiye'de yaygın değildir. Yatay bisiklet kelimesi bile bilinmemektedir. Yatay bisikletin İngilizcesi İngilizce: Recumbent Bicycle'dir.
Sadece tek bir tekerleki olan bisikletler de vardır. İki tekerlek karşılığı kullanılan İngilizcesi "İngilizce: Bicycle" olan bisiklet, tek tekerlekten oluştuğu için İngilizcedeki "İngilizce: Unicycle" kelimesinin karşılığı olarak unisiklet kelimesiyle tanımlanmaya başlamıştır. Eskiden sirklerde gösteri amacıyla kullanılan unisikletler, son yıllarda sokak hareket yarışmalardan unisiklet basketbolu, hokeyi ve dağ unisikleti manasına gelen "muni" kategorilerine kadar geniş bir alana yayılmış ve giderek dünyada popülerlik kazanmışlardır. Tek tekerlekli bisiklet, yani unisikleti kullanmayı öğrenmek, normal bisiklet kullanmaktan farklıdır.
Elektrikli bisiklet motorda ve pilde yeni teknolojiler (örn. Ni-MH) sayesinde fiyat ve kulanım kolaylığı getirerek bisikleti daha çekici hale kılmaya başlamıştır. Bu yüzden daha uzun mesafeler bisikletle terlemeden ulaşılabilir hale gelmiştir. Buna ek olarak sıkışık trafikte araba içinde hareketsiz yolculuk yerine, daha hür, daha sosyal, daha sağlıklı, daha masrafsız ve daha çevreci bir seçenek sunması gibi nedenler elektrikli bisikleti daha çekici hale getirmiştir. Elektrikli motor ön teker göbeğine, arka teker göbeğine ya da daha dengeli olsun diye pedallar arasına yerleştirilebilir. Elektrik enerjisinin depolandığı pil kadro içinde saklı veya üzerinde monte edilmiş olabilir. Motor pilden aldığı enerjiyle pedal gücüne yardım ederek sürücünün konforunu arttırır. Kanunun bisiklet süratine ve motor gücüne koyduğu kısıtlamalara uyabilmek ve kullanım kolaylığı için elektrikli bisikletlerde hız ve pedal gücü ölçen, motor yardımının oranını ayarlayan aygıtlar da sistemin parçası olabilir.
İş bisikletleri özellikle yük taşımak için üretilirler. Bazıları yüz kilo ve üstündeki yükleri taşıyabilecek kadar sağlamdır. Elektrik motor destekli olanları yüklü iken bile zorlanmadan trafiğe de uyabilir. İki veya üç tekerlekli modelleri vardır.
Katlanabilen bisiklet uzunca bir seyahatin ilk ve son kısımlarında kullanmak için, motorlu taşıtta beraber götürülebilme kolaylığı amacıyla daha az yer kaplayacak şekilde kolayca katlanıp, varınca da kolayca açılıp binilebilen bisiklet çeşitlerine denir.
Scooter ya da "kick bike" denilen iki tekerli, oturaksız, bir ayakla üstüne yere yakın basılıp bir ayakla yeri iterek binilen bisiklet çeşitleri de vardır. Daha kısa ve yokuşsuz

Bisiklet, iki tekerlekli bisikletin gelişmesi sonucunda ortaya çıkmış bir spor dalıdır. Eğlence, ulaşım ve yarışma amacıyla bisiklet sürmenin giderek yaygınlaşması bisiklet sporunu daha da geliştirmiştir. Ama bu yaygınlaşmada, bisikletin yeni gelişmelerle daha rahat ve kolay kullanılır bir araç haline gelmesinin de etkisi olmuştur.
Bisiklet kısa yolculuklarda kullanışlı ve ekonomik bir araçtır. Birçok ülkede turlarla ilgili bilgi sağlayan ve toplu bisiklet gezileri düzenleyen bisiklet kulüpleri vardır.
Bisikletle yola çıkmadan önce, bisikletin kullanıma uygun durumda olup olmadığı kontrol edilmelidir. Güvenli ve keyifli bir sürüş için her zaman bisikletin temiz tutulması, işleyen bölümlerinin yağlanması, gerekli ayarların yapılması, lastikler iyice şişirilmesi ve hepsinden de önemlisi frenlerinin denetlenmesi gerekir.

Bisiklet sporunun yüz yılı aşan bir geçmişi vardır. Bu spor özellikle Avrupa ülkelerinde çok sevilmekle birlikte, başka ülkelerde de ilgi sürekli artmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde, amatör ve profesyonel bisikletçiler için çeşitli yarışlar yapılır. Bisiklet yarışları, yol bisikleti, pist bisikleti, cyclo-cross, dağ bisikleti ve BMX kategorilerinde düzenlenir. Bisiklet yarışları, Türkiye'de Türkiye Bisiklet Federasyonu ve dünyada UCI kuralları ile düzenlenir.

Erkekler amatör bisiklet yarışları, 1896'dan beri Olimpiyat Oyunları'nda yer alır. Kadınlar yol yarışları ise 1984'te Olimpiyat Oyunları kapsamına alınmıştır. Bisiklet sporunda ayrıca amatör ve profesyonel dallarda dünya şampiyonaları düzenlenmektedir.
Yol yarışlarında, tüm sürücüler toplu biçimde aynı anda yarışa başlar. Bu tür yarışlarda bitiş çizgisine ilk ulaşan yarışı kazanır. Klasik bisiklet yarışları 250 km civarında bir mesafede yapılabilan tek günlük yarışlardır.
Zamana karşı yol yarışlarında, her bisikletçi kısa aralarla peş peşe çıkış noktasından hareket eder. Takım zamana karşı ya da bireysel zamana karşı olarak yapılabilir.
Çok etaplı yol bisikleti yarışları da mevcuttur. Bu yarışlar 3 gün ila 21 gün arasındadır. Etapların bazıları takım ya da bireysel zamana karşı olabilir. Bu yarışların en ünlüsü, Fransa Bisiklet Turu'dur ve Fransa'nın çeşitli yerlerinde 3.500-4.000 km dolaylarında mesafede yapılır. Benzer olarak; İspanya Bisiklet Turu ve İtalya Bisiklet Turu da düzenlenmektedir. Bu üç tura Büyük Turlar denilmektedir. Türkiye'de çok etaplı yol bisiketi yarışı olarak Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu düzenlenmektedir.

Oval biçimindeki pistlerde yapılan bisiklet yarışları kısa mesafeli yarışlardır. Pistin bir tur uzunluğu, katları 1000'i verecek şekilde, 500, 400, 333,3 ya da 250 metre olabilir. Veledrom adı verilen bisiklet pistleri, dış kenarı yüksek olacak biçimde içe doğru eğimlidir ve bir fincan tabağını andırır. Bu eğim, yarışçıların köşeleri hızla dönerken savrulmalarını önler. 500-1000 metre arasındaki kısa mesafeli yarışlar, sürat yarışlarıdır. Sürat yarışlarında, bitiş çizgisinde bisikletin hızı saatte 65 kilometreye kadar ulaşabilir. 4.000-5.000 metre yarışları takip yarışlarıdır. 5 km, 10 km ya da 20 km'lik orta mesafe yarışlarında ise, zamana karşı yarışılır. Bu yarışların tümü tek kişilik bisikletlerle yapılan yarışlardır. Aynı zamanda iki kişilik bisikletlerle yapılan yarışlar da vardır.
Velodrom yarışları; 1000 metre sürat yarışı, 4000 m.takım sürat yarışı, 1000 metre ferdi saate karşı yarış, 4000 metre ferdi sürat yarışı, puanlı yarış, çifte (tandem).

Dağ bisikleti yarışı, orta ve yüksek dereceli teknik sürüş gerektirecek şekilde, genelde off-road arazilerde yapılan yarışlardır. çeşitli şekillerde yapılmaktadır: Cross-country, enduro ve tepe inişi yanında 4X veya four cross yarışları vardır. Cross-country dağ bisikleti, Yaz Olimpiyatları'ndaki tek dağ bisikleti disiplinidir.

Diğer bisiklet yarışları arasında, bisiklet yarışı ile krosun (kır koşusu) bir bileşimi olan kros bisikleti (cyclo-cross) vardır. Kros bisikleti inişli çıkışlı ve bozuk parkur yapılır. Yarışçıların bazen bisikletten inerek yürümeleri ve bisikletlerini omuzlarında taşımaları gerekir.

2008 yılında Pekin olimpiyatlarında yarış başlatılmıştır.

İlk bisiklet yarışı, Osmanlı döneminde, 1896'da Atina'da düzenlenen ilk modern Olimpiyat Oyunları'ndan bir yıl sonra, 1897'de Selanik'te yapıldı. Daha sonra bisiklet satıcılarının girişimiyle İstanbul'da da bisiklet yarışları düzenlendi. Ama asıl gelişme, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gerçekleşti. Fenerbahçe Spor Kulübü, 1912'de bir bisiklet şubesi kurarak bu sporun gelişmesine öncülük etti.
1923'te Bisiklet Federasyonu kuruldu ve bu tarihten itibaren bölgeleri dolaşmayı amaçlayan bisiklet gezileri düzenlendi. Ne var ki, bir bisiklet ekibi bisiklet bulamadığı için 1924'te Paris'te düzenlenen Olimpiyat Oyunları'na katılamadı. Türkiye ilk uluslararası yarışmalara 1927'de Bulgaristan'da katıldı.
Türkiye'de ilk kez 1928'de Ege Turu adı altında yarışma düzenlendi. Daha sonra, 1938, 1939, 1941 ve 1942'de İstanbul-Edirne-İstanbul bisiklet yarışları yapıldı. 1963'te de Marmara Turu adı altında bisiklet yarışları yapılmaya başlandı ve Marmara Turu 1966'da uluslararası nitelik kazandı. 1968'de de Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu adını aldı. 1970'te de ilk kez Esen Bisiklet Kulübü adıyla bir kadın bisiklet takımı kuruldu.
Türk bisikletçileri 1971'de İzmir'de düzenlenen Akdeniz Oyunları'nda dereceye girdiler. Başarılı sürücülerden biri olan Erol Küçükbakırcı 1973'te Balkan şampiyonu oldu; 1975'te de Libya ve Suudi Arabistan turlarını kazandı. Hasan Can 1977'de Fransa Bisiklet Turu L'avenir Ödülü'nü aldı. Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu'nda 1989'da ve 1993'te Türk takımı üçüncü oldu. Aynı turun bireysel dalında 1993'te Ayhan Aytekin, 1996'da Nadir Yavuz da üçüncülük elde etti. 1996'daki Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu'nda Türk bisikletçiler takım halinde ikinci oldular. 1998'de yapılan Balkan Yol Şampiyonası'nda Erdinç Doğan altın madalya kazandı.
Türk dağ bisikleti tarihi 1997'de ilki yapılan, Uluslararası Alanya Dağ Bisikleti Kupası ile başlar. 2007 Avrupa Dağ Bisikleti Şampiyonası'na Türkiye 12-15 Temmuz tarihlerinde Ürgüp'te ev sahipliği yapacaktır.
2007 yılında Türkiye 3 adet uluslararası yol bisikleti turuna ve 12 adet uluslararası dağ bisikleti yarışmasına ev sahipliği yapacaktır. Bunların yanı sıra ulusal düzeyde tüm disiplinlerde yarışlar düzenlendiği gibi; Yol bisikleti, yol bisikleti zamana karşı, pist, olimpik dağ bisikleti ve dağ bisikleti maraton disiplinlerinde Türkiye Şampiyonaları organize edilmektedir.

Türkiye Bisiklet Federasyonu

Bizans İmparatorluğu veya Doğu Roma İmparatorluğu ya da kısaca Bizans, Geç Antik Çağ ve Orta Çağ boyunca Roma İmparatorluğu'nun devamı şeklinde var olan ve başkenti Konstantinopolis (günümüzde İstanbul, önceleri Byzantion) olan ülke. 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu'nun dağılışı ve çöküşü sürecinden sonra ayakta kalan imparatorluk, 1453'te Osmanlı'ya yenik düşünceye kadar yaklaşık bin yıl boyunca var olmaya devam etmiştir. Var olduğu sürenin başı ve ortalarını kapsayan çoğunda, Avrupa'da ekonomik, kültürel ve askerî bakımdan en güçlü ülkeydi. Batı Avrupalılar, Bizans'ın "Roma İmparatorluğu" olduğu iddiasını kabul etmiyor ve Bizans İmparatorluğunu Roma olarak görmeyip, Bizans'ı "Yunan İmparatorluğu" (Latince: Imperium Graecorum) olarak adlandırıyordu. "Bizans İmparatorluğu" ve "Doğu Roma İmparatorluğu" terimleri ülkenin yıkılışından sonraki tarihçiler tarafından yaratılmış olup imparatorluk vatandaşları kendi ülkelerine Roma İmparatorluğu (Grekçe: Βασιλεία τῶν Ῥωμαίων, tr. Basileia tôn Rhōmaiōn; Latince: Imperium Romanum), veya Romania (Grekçe: Ῥωμανία, Rhomania); kendilerineyse "Romalılar" demekteydi.
4. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar yaşanan bazı göze çarpan olaylar, Roma İmparatorluğu'nun Grek Doğu ve Latin Batı şeklinde ayrışma sürecini belirledi. I. Konstantin (h. 324-337) imparatorluğu yeniden organize ederek Konstantinopolis'i başkent yaptı ve Hristiyanlık dinini yasallaştırdı. I. Theodosius (h. 379-395) döneminde, Hristiyanlık ülkenin devlet dini olarak kabul edildi ve diğer dinler yasaklandı. Son olarak Herakleios zamanında (h. 610-641), imparatorluğun askerî ve idari sistemi yeniden yapılandırıldı ve Latince yerine Yunanca resmî dil olarak benimsendi. Böylece, her ne kadar Roma devleti ve devlet gelenekleri sürdürüldüyse de, Konstantinopolis çevresinde, Latin'den ziyade Yunan kültürü ve Ortodoks Hristiyanlık geleneklerine göre şekillendiğinden ötürü, modern tarihçiler Bizans'ı Antik Roma'dan ayırır.
İmparatorluğun sınırları, ülkenin var olduğu süre içinde, bazı gerileme ve toparlanma döngüleriyle kendini belli eden kayda değer değişiklikler gösterdi. I. Justinianus (h. 527-565) döneminde Kuzey Afrika, İtalya ve bizzat –daha sonraki iki asır elde tutulacak olan– Roma şehri de dahil olmak üzere Batı Akdeniz kıyıları yeniden ele geçirildi ve imparatorluk en geniş sınırlarına erişti. Mauricius (h. 582-602) döneminde ülkenin doğu sınırları genişledi ve kuzey sağlamlaştırıldı. Ancak imparator bir suikaste kurban gidince Bizans-Sasani Savaşı (602-628) patlak verdi ve kaynaklar bakımından zayıflayan Bizans İmparatorluğu, 7. yüzyılda İslam'ın yayılışı sürecinde çok büyük toprak kayıpları yaşadı. Birkaç yıl içerisinde en zengin illeri olan Mısır ve Suriye'yi Araplara kaybetti.
Makedon Hanedanı (10-11. yüzyıllar) süresince imparatorluk sınırları tekrar genişledi ve iki yüzyıl süren Makedon Rönesansı yaşandı. Bu dönem 1071 Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu'da başlayan büyük toprak kayıplarıyla son buldu. Bu savaşta yaşanan kayıp sonucunda Türkler Anadolu'ya yerleşmeye başladı.
Komninos Restorasyonu sırasında imparatorluk yeniden toparlandı. Öyle ki, 12. yüzyılda Konstantinopolis Avrupa'nın en zengin şehriydi. Ancak 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi sırasında başkent yağmalanınca ve ülke toprakları birbiriyle yarışan Bizanslı Yunan ve Latin krallıkları arasında bölüştürülünce imparatorluk büyük bir darbe aldı. Her ne kadar 1261'de Konstantinopolis geri alınıp toparlansa da, Bizans İmparatorluğu var olduğu son iki yüzyıl boyunca bölgede birbiriyle kapışan birkaç devletçikten biri olarak kaldı. Geriye kalan toprakları 15. yüzyıl boyunca Osmanlılar tarafından aşama aşama fethedildi. 1453'te Osmanlı İmparatorluğu Konstantinopolis'i fethedince Bizans İmparatorluğu sona erdi.

Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinden bahsetmek üzere "Bizans" sözcüğünün ilk kullanımı, 1557'de Alman tarihçi Hieronymus Wolf'un tarih kaynakları koleksiyonu Corpus Historiæ Byzantinæ'ye dayanır. Terim, kaynağını Konstantin'in başkenti Konstantinopolis olarak adlandırmasından önce şehrin ismi olan "Byzantion"dan alır. Şehrin bu eski adı, Konstantin'den sonra tarihi ve edebî kaynaklar dışında hemen hemen hiç kullanılmaz. 1648'de Byzantine du Louvre (Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae) ve 1680'de Du Cange'ın Historia Byzantina eserleri yayımlanınca, "Bizans" terimi Montesquieu gibi Fransız yazarları arasında popülerlik elde etti. Ancak terim, Batı dünyasında 19. yüzyıl ortalarına kadar genel bir kabullenim görmedi.
Bizans İmparatorluğu, kendi halkı tarafından "Roma İmparatorluğu", "Romalıların İmparatorluğu" (Latince: Imperium Romanum, Imperium Romanorum; Yunanca: Grekçe: Βασιλεία τῶν Ῥωμαίων Basileia tōn Rhōmaiōn, Grekçe: Ἀρχὴ τῶν Ῥωμαίων Archē tōn Rhōmaiōn), "Romania" (Latince: Romania; Yunanca: Grekçe: Ῥωμανία Rhōmania), "Roma Cumhuriyeti" (Latince: Res Publica Romana; Yunanca: Grekçe: Πολιτεία τῶν Ῥωμαίων Politeia tōn Rhōmaiōn), Graikia (Yunanca: Γραικία) ve ayrıca Rhōmais (Yunanca: Grekçe: Ῥωμαΐς) gibi adlarla ifade ediliyordu. Vatandaşlar kendilerini Romaioi ve Graikoi şeklinde adlandırıyorlardı. Öyle ki, 19. yüzyıl gibi geç bir döneme kadar Rumlar sıklıkla kendi ana dillerini Romaika ve Graikika şeklinde tanımlamaktaydı.
Her ne kadar Bizans İmparatorluğu, tarihi boyunca çoklu bir etnik karaktere sahip olsa da ve Romano-Helenistik geleneklerini sürdürüp korusa da, döneminin batılı ve kuzeyli çağdaşları tarafından, sürekli artan Yunan bileşenleriyle tanımlandı. Bizans İmparatorluğu'nu Roma İmparatorluğu'nun prestijinden ayrı tutmak amacıyla batının yeni krallıkları arasında kullanılan "Grek (Yunan) İmparatorluğu" (Latince: Imperium Graecorum) ve "Grek İmparatoru" (Imperator Graecorum) gibi terimlere ara sıra rastlanılmaktadır.
Bizans imparatorunun meşru Roma imparatoru olmasına yönelik otoritesi, Papa III. Leo 800 yılında Şarlman'ı Imperator Augustus olarak taçlandırınca sarsıldı. Roma'daki düşmanlarına karşı Şarlman'ın desteğine ihtiyaç duyan Leo, o sırada Roma İmparatorluğu tahtında bir erkeğin oturmayışı bahanesini kullanarak burada bir boşluğun bulunduğunu ve dolayısıyla kendinin herhangi bir imparatoru taçlandırabileceğini öne sürüyordu. Papalar ve batılı krallar Roman (Romalı) terimini Bizans imparatorları için kullandıkları zaman Imperator Romanorum (Türkçe: Romalıların imparatoru) yerine Imperator Romaniae (Türkçe: Romania'nın imparatoru) terimini kullanmayı tercih ettiler. Bunlardan birincisi Şarlman ve ondan sonra gelenler için kullanılmaktaydı.
İslam ve Slav dünyasında böyle bir ayrım hiç olmamıştır ve Bizans, Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak görülmüştür. İslam dünyasında Roma İmparatorluğu birincil olarak Rûm şeklinde ifade edilmekteydi. 20. yüzyıla kadar Millet-i Rûm veya "Roma devleti" terimleri Osmanlılar tarafından eski Bizans'a ait (Osmanlı toprakları içindeki Ortodoks Hristiyan topluluğu) kimseler için kullanılmıştır.

Roma ordusu, Güneybatı Avrupa ve Kuzey Afrika da dahil olmak üzere Akdeniz bölgesinin tamamını kaplayan birçok kıyı bölgesini ele geçirdi. Bu bölgeler hem kentsel hem de kırsal halklar barındıran farklı kültürel topluluklara aitti. Genel olarak, doğu illeri, batıdakilere göre daha kentleşmiş durumdaydı. Doğu illeri Makedonya İmparatorluğu altında daha önce birleştirilmiş ve Grek (Yunan) kültürü etrafında Helenleştirilmişti.
Batı, doğuya göre 3. yüzyılda yaşanan dengesizlikten çok daha ağır etkilendi. Yerleşik Helenleşmiş doğuyla daha genç Latinleşmiş batı arasındaki farklılık devam etti ve daha sonraki yüzyıllarda çok büyük bir önem arz etmeye başladı. Bu iki dünya arasındaki uzaklaşma da böylece gerçekleşmiş oldu.

Kontrolü sağlamak ve yönetimi iyileştirmek adına, 285-324, 337-350, 364-392 ve 395-480 yıl aralıklarında Roma imparatorunun işleri farklı kişilere dağıtıldı. Her ne kadar idari bölümlenmeler çeşit çeşit olsa da, genel olarak batı ve doğu arasında bir iş bölümünü içeriyordu. Her bir bölümlenme, bir güç paylaşımı (hatta iş paylaşımı) biçimindeydi. Temel olarak imperium bölünmez olarak kabul edildiği için, parçalanmış bölümleri yöneten eş imparatorlar birbirlerini rakip hatta düşman olarak kabul etseler dahi, ülke en nihayetinde yasal bir bütündü.
293'te imparator Diocletianus yeni bir idari sistem oluşturdu (tetrarşi) ve böylece imparatorluğun tehlike altındaki bölgelerindeki güvenliği garantilemeye çalıştı. Kendini bir eş imparatorla (Augustus) ilişkilendirdi ve her eş imparator bunun ardından Caesar lakaplı genç birer meslektaş edinerek yönetimi paylaştı ve bu genç imparatorlar daha sonra daha kıdemli olan meslektaşlarının yerini aldı. Ancak, 313'te tetrarşi çöktü ve birkaç yıl sonra I. Konstantin imparatorluğun iki idari bölgesini birleştirerek tek bir Augustus olarak başa geçti.

330'da Büyük Konstantin, imparatorluğun merkezini Byzantion şehrinin bulunduğu yere ikinci bir Roma (Nova Roma) olarak kurduğu Konstantinopolis'e taşıdı. Şehir, Avrupa ve Asya ile Akdeniz ve Karadeniz arasındaki ticaret rotalarının üzerinde stratejik bir konumdaydı. Konstantin, imparatorluğun askerî, mali, sivil ve dinî kuruluşlarında önemli değişikliklere gitti. Özel olarak, sürdürdüğü ekonomik politikaları, bazı akademisyenler tarafından "tedbirsiz maliye" şeklinde tanımlanmaktadır, fakat bizzat kendinin ön ayak olduğu altın solidus, istikrarlı bir para birimi olarak ekonomiyi dönüştürdü ve kalkınmayı teşvik etti.
Konstantin döneminde Hristiyanlık devletin resmî bir dini olmadıysa da imparatorluk tercihi olmanın ayrıcalığını yaşadı, çünkü imparator bu dini bonkörce destekliyordu. Konstantin, imparatorların dinî ilkeler üzerine sorgulama yapabilmesinin önüne geçen prensipler ortaya koydu ve imparatorlar artık bu iş için genel eklesiyastik konsillere başvurmak zorundaydı. Arles Konsili ve Birinci İznik Konsili'ni toplaması, Konstantin'in kilisenin birliğine olan ilgisini ve kendinin bunun başında olma niyetini göstermektedir. Çoktanrıcılığın ülke çapında yeniden canlanması için kararlı adımlarıyla bilinen Julianus 361'de başa geçince, Hristiyanlık dininin yayılışı kesintiye uğradı ve imparator kilise tarafından "Dön

Bişkek, Kırgızistan'ın başkenti ve en büyük kentsel şehridir. Şehir aynı zamanda Çuy bölgesininde başkentidir. Kazakistan sınırına yakın konumda olup 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 1.200.000 nüfusa sahiptir.
Hokand Hanlığı, yerel kervan yollarını kontrol etmek ve Kırgız kabilelerinden haraç toplamak için 1825 yılında Pişpek kalesini kurmuştur. 4 Eylül 1860'ta, Kırgızların onayıyla, Albay Apollon Zimmermann liderliğindeki Rus kuvvetleri kaleyi yıkmıştır. Günümüzde kalenin kalıntıları, yeni ana caminin yakınında, Cibek Jolu Caddesi'nin hemen kuzeyinde bulunmaktadır. Kalenin bulunduğu yerde 1868 yılında, orijinal adı olan Pişpek adıyla bir Rus yerleşimi kurulmuştur. Bu yerleşim, Rus Türkistanı Genel Valiliği ve Semireçye Oblastı sınırları içinde yer almıştır.
Kara-Kırgız Özerk Bölgesi, 1925 yılında Rus Türkistanı'nda kurulmuş ve Pişpek başkenti olarak belirlenmiştir. 1926 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi, şehri, orada doğan Bolşevik askeri lider Mihail Frunze'nin (1885-1925) adıyla Frunze olarak yeniden adlandırmıştır. Frunze, Sovyetler Birliği'ndeki ulusal sınırlandırmanın son aşamalarında, 1936 yılında Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur. 1991 yılında Kırgız parlamentosu, başkentin adını Pişpek'in değiştirilmiş orijinal adı olan Bişkek olarak değiştirmiştir. 
Bişkek, Tanrı Dağlarının bir uzantısı olan Kırgız Ala-Too Sıradağları'nın kuzey ucunda, yaklaşık 800 metre (2.600 ft) rakımda yer almaktadır. Bu dağlar 4.895 metre (16.060 ft) yüksekliğe ulaşmaktadır. Şehrin kuzeyinde, verimli ve hafifçe dalgalanan bir bozkır, komşu Kazakistan'a kadar uzanır. Bölgenin büyük bir kısmı Çu Nehri tarafından sulanır. Bişkek, bir yan hat ile Türkistan-Sibirya Demiryolu'na bağlıdır. 
Bişkek, geniş bulvarları ve mermer kaplı kamu binalarıyla birlikte, iç avluları çevreleyen çok sayıda Sovyet tarzı apartman bloğunun bulunduğu çok büyük bir şehirdir. Ayrıca, çoğunlukla şehir merkezinin dışında olmak üzere binlerce daha küçük, özel yapım ev de vardır. Sokaklar, çoğu iki tarafında dar sulama kanallarıyla çevrili bir ızgara düzenini takip eder; bu kanallar, sıcak yaz aylarında gölge sağlayan ağaçlara su sağlar.

Kentin adının nereden geldiği konusunda birçok sav vardır. Bunlardan birisi Kırk kız efsanesinden geldiği düşünülmektedir. Bu efsaneye göre Kırgız halkı kırk kızdan kırk boya ayrılan bir millettir. Başka bir sava göre kırk kazıktan Kırgız ismi gelmektedir. Bişkek isminden önceki ismi Pişpekti. Sonradan değişikliğe uğrayıp Bişkek adını almıştır.

İpek Yolu üzerinde bulunan ve kervanların dinlenme yeri olan yörede, 1825'te Özbek hanı Kokhand bir kale yaptırdı. Ruslar 1862'de kaleyi yakıp yıkarak bölgeyi de ele geçirdiler. Önceleri kalenin yerini garnizon olarak kullanan Ruslar, zamanla kenti geliştirip Pişpek olarak adlandırdıktan sonra Rus köylülerine verimli topraklar verip onların bölgeye yerleşmelerini özendirdiler. 1926'da kent yeni kurulan Kırgız Sovyet Cumhuriyetinin başkenti oldu. Yine 1926'da kentin adı, Rus devrimlerinde önemli roller oynamış, Lenin'nin yakın arkadaşı ve Bişkek doğumlu Mikhail Frunze'nin anısına Frunze olarak değiştirildi.
Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasından sonra, Kırgızistan 1991'de bağımsızlığını kazanınca, kentin adı Bişkek'e çevrildi. Kent bugün hızla yenilenen canlı bir yerdir. Sovyet döneminde bulunan birçok sanayi kuruluşu bugün ya kapanmış ya da küçülmüş olarak üretimlerini sürdürmektedirler. Bir zamanlar Bişkek'in barındırdığı önemli bir Sovyet savaş pilotu eğitim okulunu bitirenler arasında Mısır'ın devrik başkanı Hüsnü Mübarek de vardır.
2002'de ABD Manas uluslararası havaalanını antlaşmayla Afganistan ve Irak'a karşı kullanılmak üzere "Gancı ABD üssü"ne çevirince, Rusya da benzeri bir antlaşmayla Kant'da kendi hava üssünü kurmuştur.

Bişkek genç bir şehir olsa da çevresindeki bölgede tarih öncesinden kalma kalıntılar bulunmaktadır. Aynı zamanda Greko-Budist dönemi, Nesturi etkisinin bulunduğu dönem, Orta Asya hanlıklarının dönemi ve Sovyet döneminden de eserler bulunmaktadır.
Şehrin orta kısmı dikdörtgensel bir ızgara planına sahiptir. Şehrin ana bulvarı doğudan batıya giden ve bölgenin ana nehrinden adını alan Çuy Bulvarıdır. Sovyet döneminde bu bulvarın adı Lenin Bulvarı olmuştur. Bu bulvarın üzerinde ve civarında Kırgızistan'ın önemli hükûmet binaları ve üniversiteleri bulunmaktadır. Bunların arasında Bilimler Akademisi kompleksi de bulunmaktadır. Bu bulvarın en batıdaki kısmına Deng Xiaoping Bulvarı adı verilmiştir.
Kuzey-güney doğrultusundaki ana sokak halen halk arasında eski adı olan Sovyetskaya Sokağı olarak bilinen Yusup Abdrahmanov sokağıdır. Kuzey ve güney bölümlerinin adları sırasıyla Yelebesov ve Baytık Batır sokaklarıdır. Sokak üzerinde birkaç alışveriş merkezi bulunur ve kuzey tarafından Dordoy Pazarına giriş yapılabilir.
Erkindik (Özgürlük) Bulvarı, Çuy Bulvarının güneyindeki ana demiryolu istasyonu olan Bişkek II'den Çuy Bulvarının kuzeyinde kalan müze mahallesi ve heykel parkına ve oradan kuzeye Dışişleri Bakanlığına kadar gider. Yani doğrultusu kuzey-güney dir. Eskiden adı bir komünist devrimci olan Feliks Dzerjinski'ye atfen Dzerjinski Bulvarı adını almıştır. Halen yolun kuzeyinden devam eden yola Dzerjinski Sokağı denir.
Önemli bir doğu-batı doğrultusunda yol da Cibek Colu (İpek Yolu) dur. Çuy Bulvarına paralel ve 2 km kuzeyindedir. Çüy bölgesinin ana doğu-batı yolunun bir parçasıdır. Hem doğu hem de batı otogarları Cibek Colu'nun üzerinde bulunmaktadır.
197 Vasilyeva Sokağı'nda bir Katolik kilisesi bulunmaktadır. Bu kilise Kırgızistan'daki tek Katolik katedrali olma özelliğini taşımaktadır.

Ala-Too Meydanında bulunan Devlet Tarih Müzesi
Geleneksel Kırgız el işlerini sergileyen Devlet Uygulamalı Sanat Müzesi.
Frunze'nin Evi Müzesi
Kırgız Beyaz Sarayı'nın yakınındaki parkta bulunan İvan Panfilov heykeli
Tren istasyonu karşısındaki büyük bir parkta bulunan Mihail Frunze'nin atlı heykeli.
1946'da Alman savaş esirleri tarafından inşa edilen ve günümüze renovasyon veya onarıma ihtiyaç duymadan gelen tren istasyonu (Çoğu inşa eden savaş esiri öldü ve cesetleri istasyonun yakınındaki çukurlara gömüldü)
Yedi katlı devasa bir mermer bina olan ana hükûmet binası Kırgız Beyaz Sarayı. Bu bina önceden Kırgız SSC Komünist Partisinin yönetim merkezi olmuştur.
Ala-Too Meydanında askerlerin nöbet değişiminin izlenebileceği bir bağımsızlık anıtı
Şehir merkezinin batısında büyük bir pazar olan Oş Pazarı
Kırgız Ulusal Filarmonisi Binası

Şehrin kuzeydoğusunda Dordoy Pazarı adı verilen büyük bir pazar vardır.

Şehre 40 km uzaklıkta Kırgız Ala dağları bulunmaktadır. Ala-Arça Milli Parkı'da 30-45 dakikalık bir uzaklıkta bulunmaktadır.

Bişkek'in ülkenin ikinci en büyük şehri Oş'a olan mesafesi 300 km'dir. Ona en yakın olan büyük şehir ise Kazakistan'ın 190 km uzaklıktaki Almatı şehridir. Taşkent'e 470 km, Duşanbe'ye 680 km ve Astana, Kabil, Urumçi ve İslamabad'a 1000 km uzaklıktadır.

Bişkek'in iklimi Akdeniz etkisindeki nemli karasal iklimi (Dsa)'dir. Kışın ortalama sıcaklığı 0 santigrat derecenin altındadır. Ortalama yıllık yağış 440 mm civarıdır. Ortalama günlük en yüksek sıcaklık Ocak'ta 3 santigrat dereceden Temmuz'da 31 santigrat derece arasıdır. Yaz ayları ara sıra olan ve güçlü rüzgarlara sebep olan gök gürültülü fırtınalarla biten kuru dönemlerden oluşur.Nadiren kum fırtınaları da görülür. Güneydeki dağlar ve kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda giden dağlar tahrip edici hava koşullarından bir derece koruma sağlar. Kış aylarında ise seyrek kar fırtınaları ve sıkça olan yoğun sis en belirgin hava durumu özellikleridir. Ara sıra ani sıcaklık değişimlerinden dolayı sisler günlerce sürebilir.

Bişkek, Kırgızistan'ın nüfus bakımından en yoğun şehridir. Nüfusu bir 2019 tahminine göre 1.012.500'dür. Şehrin kuruluşundan 1990'lara kadar Ruslar ve diğer Avrupa halkları şehrin nüfusunun çoğunluğunu oluşturmuşlardır. 1970 nüfus sayımına göre Kırgızlar nüfusun yüzde 12,3'ünü oluştururlarken Avrupalılar nüfusun yüzde 80'ini oluşturmuştur. Günümüzde Bişkek halkının çoğunluğu (%66) Kırgızdır. Avrupa halkları ise Bişkek nüfusunun %20'sinden azını oluşturur. Buna rağmen Kırgızca genç nüfus arasında kullanımdan düşmektedir ve Rusça ana dil olarak kullanılmaktadır.

Bişkek'te hava kirleticilerinin emisyonu 2010'da 14400 tona ulaşmıştır. Kırgızistan'ın bütün şehirleri arasında en yüksek hava kirliliği olan şehir Bişkek'tir ve bazen Bişkek'teki kirletici yoğunluğu özellikle de şehir merkezinde maksimum izin verilen kirletici yoğunluklarını aşmaktadır. Örneğin formaldehit yoğunluğu bazen izin verilen miktarların 5 katı kadar olabilir.
Bişkek'te hava kalitesini izleme sorumluluğu Kırgız Devlet Hidrometeoroloji Ajansındadır. Bişkek'te kükürt dioksit, formaldehit, amonyak ve azot oksitlerin seviyesini ölçen yedi tane hava kalitesi izleme istasyonu bulunmaktadır.

Bişkek Kırgızistan'ın para birimi olan somu kullanmaktadır. Somun değeri değişse de 2015 Şubat'ı itibarıyla ortalama 1 dolar başına 61 som olmuştur. Bişkek ekonomisi genelde tarıma dayalı olup şehrin dış bölgelerinde tarımsal ürünler takas edilmektedir. Bişkek'in sokakları pazar ve benzeri yerler gibi tarımsal ürün satıcılarıyla çevrilidir. Şehir merkezinde bankalar, mağazalar, marketler ve alışveriş merkezleriyle biraz daha şehirimsi bir yapılanma bulunmaktadır. Talebin çok olduğu ürünler arasına heykel, oyma, tablo gibi el yapımı zanaat işleri ve doğaya dayalı heykeller bulunmaktadır.

Eski Sovyet ülkelerindeki birçok şehir gibi Bişkek'teki konutlandırma durumu Sovyetler Birliği'nin çöküşünden beri büyük bir değişime uğramıştır. Sovyet döneminde vatandaşlara konut dağıtılırken günümüzde Bişkek'in konutları özelleştirilmiştir.
Yavaş yavaş tek ailenin yaşadığı evler daha fazla yaygınlaşsa da Bişkek halkının çoğu Sovyet döneminden kalma apartmanlarda yaşamaktadır. Kırgız ekonomisi ne kadar büyüse de konut sayısındaki artış inşaat sayısının azlığıyla az olmuştur. Refahın artması ve yeni resmi evlerin yokluğundan dolayı önemli derecelerde fiyat artışı görülmektedir. Örnek olarak da 2001'den 2002'ye ev fiyatları 2'ye

Bodrum Kalesi, Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden bir olan Muğla'nın Bodrum ilçesinde bulunan bir kaledir. Kale, yaklaşık olarak 1402 yılında St. Jean Şövalyeleri tarafından Aziz Peter Kalesi adıyla inşa edilmiştir. Bodrum'un simgesi haline gelmiş kale, 1960 yılından beri Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak da kullanılmaktadır.

Kalenin yaptırılma nedeni, güçlenmekte olan Osmanlı Devleti tehdidine karşı Şövalyeler'in anakarada güvenli bir bölge ihtiyaçları olmuştur. Zaten bir kale inşa edilmiş olan Kos' a yakın olan Bodrum, kalenin inşa yeri olarak seçilmiştir. Kalenin yapıldığı bölgede Dorlar zamanından kalma savunma temelleri ile 11. yüzyıldan küçük bir Selçuklu kalesi bulunmaktaydı. 1402-1522 yılları arasında St. Jean Şövalyeleri tarafından kontrol edilmiş kale tek bir millet yerine İtalyan, Fransız, Alman ve İngilizlerin ortak eseridir. Kalenin farklı bölümleri farklı zamanlarda inşa edilmiştir. Şapel 1406, İngiliz Kulesi 1413, ilk duvarlar ise 1437 yılında tamamlanmıştır.
Osmanlı Devleti kaleye 15. yüzyıl boyunca zaman zaman saldırılarda bulunmuş olmasına karşın kale bu saldırılara direnmiştir. Cem Sultan ise kardeşi II. Bayezid'a yaptığı başarısız darbe girişimi sonrasında kaleye sığınmıştır.
Kale, 1523 yılında Rodos Kuşatması sonucunda Kos ve Rodos ile birlikte Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Bunun sonucunda kaleye bir minare eklenmiş ve kale içinde yer alan şapel "Süleymaniye Camii" ismi altında camiye dönüştürülmüştür. 400 yıl boyunca Osmanlı kontrolü altında bulunan kale, bu süre zarfında eski önemini yitirmiş ve zaman zaman askeri üs ve hapishane olarak kullanılmıştır. Kalede bulunan çeşitli eser ve rölyefler, 19. yüzyılda Osmanlı izni ile İngiltere'deki British Museum'a götürülmüştür.
Birinci Dünya Savaşı'nda bir Fransız savaş gemisinin açtığı ateş sonucunda kalenin minaresi yıkılmış ve bazı kuleleri zarar görmüştür. Kısa süre İtalyan hakimiyetine girmiş olmasına rağmen, İtalyan kuvvetleri 1921 yılında kaleden geri çekilmiştir. Savaştan sonra yaklaşık 40 yıl boyunca boş kalan kale daha sonra Sualtı Arkeoloji Müzesi'ne dönüştürülmüştür.

Bodrum kalesi iki liman arasında kayalık bir alan üzerinde kurulmuştur. Antik çağda önce ada olan bu alan sonraları kente bağlanarak yarımada durumuna gelmiştir. Kale, kare planlı, 180 x 185 m ölçülerindedir. İç kale içinde değişik ülke adları verilmiş kuleler bulunmaktadır. En yüksek kule deniz seviyesinden 47,50 m yükseklikte olan Fransız Kulesi'dir. Diğer kuleler İtalyan Kulesi, Alman Kulesi, Yılanlı Kule ve İngiliz Kulesidir.
Kalenin doğu duvarı dışında kalan bölümleri çift beden duvarları olarak takviye edilmiştir. İç kaleye 7 kapı geçilerek ulaşılır. Kapılar üzerinde armalar bulunmaktadır. Armalar üzerinde haçlar, düz veya yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunmaktadır. İç kalede Şapelin altı dahil olmak üzere 14 sarnıç vardır. Kale koruganı, çiftli duvarlar arası su hendeği, asma köprü, denetim kulesi, II. Mahmut tuğrası kalenin göze çarpan yerlerindendir.
Bodrum Kalesi, 19. yüzyıl sonunda kalenin hapishane olarak kullanıldığı dönemde bir hamam yapısı ile Osmanlı niteliği kazanmıştır.

Kale bugün Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmaktadır. Müze koleksiyonlarında bulunan eserler Türk hamamı, Amphora sergilemesi, Doğu Roma Gemisi, Cam Salonu, Cam Batığı, Uluburun batığı, Sikke ve Mücevherat Salonu, Karyalı Prenses Salonu, İngiliz Kulesi, İşkence ve Katliam Odaları ve Alman Kulesi'nde sergilenmektedir. Ayrıca, 33.5 dönüm genişliğindeki bir arazi üzerine kurulmuş olan kalede açık mekanlarda da eser sergilenmektedir.
Müze, 1995 yılında Avrupa'da Yılın Müzesi Yarışması'nda "Özel Övgü" ödülünü almıştır.

Bodrum, Jean-Pierre Thiollet, Anagramme Ed, 2010 (ISBN 978-2-35035-279-4)

 OpenStreetMap'te Bodrum Kalesi ile ilgili coğrafi veriler  

Bodrum Kalesi için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
Bodrum Kalesi Sanal Tur (Virtual Tour)
Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi

Bosna-Hersek, genellikle sadece Bosna olarak anılır, Güneydoğu Avrupa'da bir ülkedir. Kuzey, batı ve güneyden Hırvatistan; doğudan Sırbistan ve güneydoğusunda Karadağ ile çevrili olup Adriyatik Denizi'ne Neum şehrinin olduğu yerde yalnızca 20 km'lik limansız bir kıyısı bulunmaktadır. Ülkenin coğrafyası merkez ve güneyde dağlık, kuzeybatıda tepelik, kuzeydoğuda düzlük bir karakter sergiler. Başkent ve en büyük şehir olan Saraybosna, birçok yüksek dağla çevrelenmiştir. Ülkenin çoğunluğunu kaplayan Bosna bölgesinde karasal iklim görülür, bu bölgede yazları sıcak, kışları kar yağışlı ve soğuktur. Ülkenin güney kıyılarındaki daha küçük Hersek bölgesinde ise tipik Akdeniz iklimi görülür. Bosna-Hersek doğal kaynaklar açısından da zengin bir görünüm arz eder.
Bosna-Hersek'te insan yaşamı Üst Paleolitik çağında, kalıcı yerleşim ise Cilalı Taş Devri'ne ait Butmir, Kakanj ve Vučedol kültürleriyle başladı. Hint-Avrupa halklarının ulaşmasının ardından İlirya ve Kelt uygarlıkları bölgeye yerleşti. Kültürel, siyasi ve sosyal açılardan zengin ve karmaşık bir tarihe sahip olan ülkede bugün çoğunluğu oluşturan Güney Slavları'nın yerleşmesi 6 ile 9. yüzyıllar arasına rastlar. 12. yüzyılda kurulmuş Bosna Banlığı'nı takip eden 14. yüzyıl Bosna Krallığı, 1463'te Osmanlı İmparatorluğu tarafından yıkıldı. Bosna-Hersek 19. yüzyıl sonlarına dek Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Osmanlılar bölgeye İslam'ı getirdiler ve ülkenin sosyokültürel yapısını büyük oranda değiştirdiler. 1878'deki Berlin Kongresi uyarınca Bosna Vilayeti fiilen Avusturya-Macaristan hakimiyetine girdi. İki savaş arası dönemde Yugoslavya Krallığı'na katılan Bosna-Hersek, II. Dünya Savaşı'nın ardından yeni kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ni oluşturan federe cumhuriyetlerden biri oldu. Yugoslavya'nın dağılmasını takiben 1992'de bağımsızlık ilan eden Bosna-Hersek, yeni kurulan devleti kabul etmeyen Sırp toplumu nedeniyle üç yıl sürecek Bosna Savaşı'na sürüklendi. Savaş 1995'te imzalanan Dayton Antlaşması ile sona erdi. Antlaşmaya göre ülkede barışı uygulayacak Barışı Uygulama Konseyi adı altında uluslararası bir konsey kuruldu. Konsey tarafından kurulan Bosna-Hersek Yüksek Temsilciliği cumhurbaşkanını görevden alma dahil birçok yetkiyle donatıldı. Ayrıca üçlü cumhurbaşkanlığı ile ülkedeki üç etnik grup temsil edilmesi sağlandı.
2013 sayımına göre 3,531,159 nüfusa sahip olan ülke anayasada kurucu halklar olarak belirtilen ve eşit haklara sahip olan üç etnik gruba ev sahipliği yapmaktadır. Bu gruplar nüfusun %50,11'ini oluşturan Boşnaklar, %30,78'ini oluşturan Sırplar ve %15,43'ünü oluşturan Hırvatlardır. İngilizcede ve daha birçok dilde etnik kimlik göz önünde tutulmadan tüm Bosna-Hersek halkına Bosnalı denir. Ancak Türkçede tarihten gelen yakınlıktan dolayı Bosnalı denildiğinde Boşnaklar yani Bosnalı Müslümanlar kastedilir. Ayrıca ülkede Bosnalı veya Hersekli olmak da ayrı etnik kimliği vurgulamak için kullanılır. Yahudiler, Çingeneler, Ukraynalılar ve Türkler gibi diğer azınlıklar, anayasada "diğerleri" kategorisinde sınıflandırılır.
Bosna-Hersek çift meclisli bir yasama organı ve üç üyeli Cumhurbaşkanlığı ile yönetilir, ancak merkezî hükûmetin gücü oldukça kısıtlıdır. Ülke iki özerk devletçiğe (entite) bölünmüş durumdadır. Bunlar, Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti'dir. Brçko İlçesi Dayton Antlaşması'yla iki entitenin de dışında bırakılmıştır ve kendisine ait bir yerel yönetimi bulunmaktadır. Bosna-Hersek Federasyonu 10 kantona ayrılmıştır.
Bosna-Hersek gelişmekte olan bir ülkedir ve İnsani Gelişme Endeksi'nde 73. sırada yer almaktadır. Ülke ekonomisi büyük ölçüde sanayi ve tarıma dayalıdır, ancak turizm ve hizmet sektörü son yıllarda önemli ilerleme kaydetmiştir. Bosna-Hersek Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi, Barış İçin Ortaklık, Orta Avrupa Serbest Ticaret Antlaşması ve Akdeniz İçin Birlik üyesidir. Ülke Avrupa Birliği'ne potansiyel aday statüsündedir, 15 Aralık 2022'de Avrupa Birliği Bosna-Hersek'e adaylık statüsüne onay vermiştir. ve Nisan 2010'dan beri NATO'ya adaydır.

"Bosna" adından ilk kez 958 yılında Bizans İmparatoru VII. Konstantinos'un kaleme aldığı jeopolitik bir kitap olan De Administrando Imperio'da bahsedilir.
Bosna adını "Horion Bosona" dan alır. Eski dilde iyi insanların bölgesi anlamına gelir.

Dayton Antlaşması sonrasında entitelerin yüz ölçümleri şöyledir:

Bosna-Hersek Federasyonu: 26.345 km² (%51,46)
Sırp Cumhuriyeti (RS): 24.840 km² (%48,52)
Brčko İlçesi: 12 km² (%0,02)

Bosna-Hersek'te karasal iklim hakimdir. Hava sıcaklıkları, en sıcak aylar olan Temmuz ve Ağustos'ta 30 dereceye kadar çıkarken, en soğuk günler ise, Aralık ve Ocak aylarında yaşanmakta ve sıcaklık -20 dereceye kadar düşmektedir. Genelde 4 mevsim bol yağış alan ülkede en yağışlı ay Haziran (110–115 mm), en kurak ay ise Aralık'tır (40–70 mm). Ülkenin güneybatı kesiminde ve Neretva Vadisinde Akdeniz iklimi görülür. Bu bölgelerde meyve-sebze bahçeleri, üzüm bağları bulunmaktadır. Hayvancılık ise, ülkenin tümünde yapılmaktadır.
Başlıca nehirleri Una, Sana, Drina, Sava, Bosna, Vrbas ve Mostar Köprüsü'nün altından akan Neretva'dır.
Başlıca doğal kaynakları kömür, demir, boksit, manganez, ormanlar, bakır, krom, çinko, kurşun, tuz, barit, asbest, kaolin ve alçıdır.
Ülkedeki ekilebilir toprakların oranı %14, otlak ve meraların oranı %20, orman ve ağaçlık alanların oranı %39, diğer toprakların oranı da %27'dir. Sulanabilen arazi 20 km²'dir.

İlkokul eğitimi 9 yıldır. Lise eğitimi ise 4 yıl. Boşnak, Hırvat ve Sırplar aynı okullarda eğitim almaktadır. Öğretmen yetiştirme pedagoji fakültelerinde gerçekleşmektedir ancak öğretmen lisansı olmadan da öğretmenlik yapılmaktadır.
Bosna-Hersek'te eğitimi, kalitesi açısından iki kısma ayırmalıyız: Yükseköğretim öncesi ve yükseköğretim. İlk ve orta öğretimde sağlam Yugoslavya eğitim sisteminden vazgeçilmemesi; öğrencilerin yükseköğretime tam anlamıyla hazırlanmasını sağlamaktadır. Bosna-Hersek'te üniversite giriş sınavı olamamakla birlikte öğrenciler istedikleri bölümde istedikleri kadar sene uzatarak okuyabilmektedirler.
Bosna-Hersek'in köklü bir yüksek eğitim geçmişi vardır. Ülkede ilk yüksek eğitim kurumu 1531 yılında Gazi Husrev Bey tarafından kurulmuştur. Ülkenin ilk modern üniversitesi 1940 yılında kurulan Saraybosna Üniversitesi'dir. Bugün pek çok devlet okulunun yanı sıra özel üniversiteler de eğitim hizmeti vermektedir. Bosna-Hersek Bilim ve Sanatlar Akademisi bölgenin en önemli sanat okullarından biridir.

1995 yılında Bosna Savaşı'nın sonlanmasından sonra uygulanmaya konan bu sistemde Bosnalı, Sırp ve Hırvat öğrenciler için, özellikle tarih, edebiyat, dil gibi dersler ayrı müfredat olarak, farklı sınıflarda kendi etnik kökenlerindeki öğretmenler tarafından verilir. Okulun iki farklı girişi ve bölünmüş bir bahçesi bulunur.

Akdeniz kıyısındaki diğer şehirler gibi Bosna'da tarih sahnesindeki yerini Roma İmparatorluğu içerisinde almıştır. Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Bosna'nın yönetimi 1200'lü yıllarda bağımsızlığını elde edene kadar çeşitli kereler el değiştirmiştir. Bağımsızlığını 260 yılı aşkın bir süre koruyan Bosna Krallığı, bu süre boyunca Macarlar ve Sırplara karşı topraklarını savunmak zorunda kalmıştır.
1463 yılında Osmanlı idaresi altına geçen Boşnaklar aynı zamanda İslam'ı benimsedi. İslam'ı kabul etmeyen Boşnakların dinî vecibelerini yerine getirmesine izin veren Osmanlı idaresi Bosna topraklarında inşa ettiği yapılar ve camilerle aynı zamanda Boşnakların gelenekleri ile kültürüne de etki etmiştir. 1878 yılına kadar devam edecek olan Osmanlı idaresi altındaki dönemde pek çok Boşnak Osmanlı idaresinde, devlet yönetiminde önemli görevlere getirilmiştir. Zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamaya karar veren müttefiklerin malî sıkıntılar içerisindeki İstanbul'a baskısı sonucu Bosna'daki Osmanlı idaresi savaşılmadan, masa başında son bularak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolüne geçmiştir.
1918-1941 yılları arasındaki dönem Yugoslavya Krallığı'nın iç karışıklıkları ve savaşla geçmiştir. 1941-1945 yılları arasındaki II. Dünya Savaşı sırasında Naziler Yugoslavya'yı işgal ederek Slovenya'yı Almanya'ya, Hırvatistan'ı İtalya'ya ve Makedonya'yı Bulgaristan'a bağlayarak özellikle Yahudi ve Çingenelere karşı bir etnik temizlik hareketine girişerek toplama kamplarında binlerce insanı öldürmüşlerdir.
1945-1990 yılları arasındaki soğuk savaş döneminin 35 yıllı Tito'nun liderliği altında geçti. Bu dönemde Bosna-Hersek'in sınırları 1918 öncesi döndü ve Boşnaklar kültürel kimliklerine yeniden kavuştular. Batı'nın desteği ile Yugoslavya'da savaşın izleri çabuk silindi. Batılı ülkeler Yugoslavya'yı sadece ekonomik değil aynı zamanda askerî ve siyasi alanda da destekledi. 1970'li yıllarda Sovyet müdahalesi riski ile karşılaşıldığında Amerika Birleşik Devletleri Yugoslavya'yı savunmak için nükleer güce başvurabileceğini açıkladı. Soğuk Savaş'ın son bulması ve sona eren komünist rejimle birlikte parçalanan Sovyetler Birliği'nden Yugoslavya da etkilendi.

1986-1992 yılları arasında yaşanan kanlı iç savaşların sonrasında Yugoslavya parçalandı. Aşırı milliyetçi Slobodan Miloşeviç ve onun desteklediği militanlarca Büyük Sırbistan'ı kurma hayalleri ile sistematik bir katliam gerçekleştirildi. Bu dönemde 100.000'in üzerinde Boşnak yaşamını kaybetti. Sırpların başta Saraybosna olmak üzere kuşatma altında tuttuğu şehirleri bombalamasına, keskin nişancı ateşi ile masum sivilleri öldürmesine, başta aydınlar olmak üzere seçilmiş kişilerin toplama kamplarında öldürülmesi ile gerçekleştirilen etnik temizlik hareketine batılı ülkeler; uzun süre gereken tepkiyi göstermeyerek soykırıma seyirci kaldı.
Şubat 1992'de bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek 7 Nisan 1992'de ABD ve diğer batılı ülkelerce tanındı ve 22 Mayıs 1992'de Birleşmiş Milletler'e yaptığı üyelik başvurusu kabul edildi.
Bosna Savaşı 1992 yılının ilkbaharında başladı. Bosna'nın kuzeyini hedef alan saldırıların amacı bu bölgelerden Boşnak ve Hırvatları uzaklaştırarak Sırp devletini kurmaktı. Sırpların bu saldırılar

Bosna-Hersek Federasyonu (Federacija Bosne i Hercegovine, Федерација Босне и Херцеговине, Federasyon, Bosna Savaşı içindeki Boşnak-Hırvat Savaşı'nı sona erdiren 1994 Washington Anlaşması ile oluşturulmuş ve Ekim 1996'ya kadar çalışmalarını sürdüren bir kurucu meclis kurmuştur.
Federasyonun bir başkenti, hükûmeti, başkanı, parlamentosu, gümrük ve polis departmanları ve iki posta sistemi vardır. Bosna-Hersek topraklarının yaklaşık yarısını kaplar. 1996'dan 2005'e kadar kendi ordusu olan Bosna-Hersek Federasyonu Ordusu vardı ve daha sonra Bosna-Hersek Silahlı Kuvvetleri ile birleşti. Başkent ve en büyük şehir Saraybosna'dır.

Bosna-Hersek Federasyonu'nun kurulmasının temeli, Mart 1994 tarihli Washington Anlaşması ile atıldı. Anlaşmaya göre, Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu ve Hırvat Savunma Konseyi kuvvetleri tarafından tutulan birleşik bölge, Vance-Owen planı doğrultusunda on özerk kantona bölünecekti. Kanton sistemi, bir etnik grubun diğerine hakimiyetini önlemek için seçilmiştir. Bununla birlikte, Hırvatlar ve Boşnakların Federasyonları için talep ettikleri toprakların çoğu, o noktada hala Bosnalı Sırplar tarafından kontrol ediliyordu.
Washington Anlaşması, 1994 baharında, 24 Haziran'da Bosna-Hersek Federasyonu Anayasasını kabul eden ve ilan eden bir Anayasa Meclisi toplanarak uygulandı.
1995 yılında Bosna hükûmet güçleri ve Bosna-Hersek Federasyonu'nun Bosnalı Hırvat güçleri Batı Bosna Özerk Bölgesi'ndeki güçleri yendi ve bu bölge federasyona (Una-Sana Kantonu) eklendi.

Dört yıllık savaşı sona erdiren 1995 tarihli Dayton Anlaşması ile Bosna-Hersek Federasyonu, Sırp Cumhuriyeti ile birlikte ülke yüzölçümünün %51'ini oluşturan Bosna-Hersek'in iki entitesinden biri olarak tanımlandı. Savaştan sonra kantonlar ve federal yapı oldukça yavaş inşa edildi. Ayrılıkçı Hırvat Hersek-Bosna kurumları, aşamalı olarak kaldırıldıkları 1996-97 yılına kadar Federasyon kurumlarına paralel olarak varlığını sürdürdü ve işlev gördü. 8 Mart 2000'de Brčko İlçesi, Bosna-Hersek içinde özerk bir bölge olarak kuruldu ve her iki Bosna tarafının topraklarının bir kısmından oluşturuldu. Brčko İlçesi artık mülkiyeti her iki tarafa da ait olan bir bölgedir.
2001-2002'de Yüksek Temsilcilik Ofisi (YTO), Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi'nin üç kurucu halkın siyasi eşitliğine ilişkin kararlarına uygun olarak, Federasyon Anayasası ve seçim yasasında değişiklikler yaptı. Bu, Boşnakların üst mecliste de çoğunluğu kontrol etmeye gelmesiyle temsil haklarından mahrum bırakıldıklarını iddia eden Bosnalı Hırvatların şikayetlerini tetikledi. Memnun olmayan Hırvat siyasetçiler ayrı bir Hırvat Ulusal Meclisi kurdular, seçimlere paralel bir referandum düzenlediler ve Federasyon'daki Hırvatların çoğunlukta olduğu bölgelerde kendi özerkliklerini ilan ettiler. Girişimleri, SFOR'un baskısından ve yasal işlemlerden kısa bir süre sonra sona erdi.
Hırvatların Federasyon'da temsil edilmesinden memnun olmayan Hırvat siyasi partileri, birkaç kanton yerine Hırvatların çoğunlukta olduğu bir federal birim oluşturmakta ısrar ediyorlar. SDA ve diğer Boşnak partileri buna şiddetle karşı çıkıyor. Eylül 2010'da Uluslararası Kriz Grubu, "Boşnak ve Hırvat liderler ile işlevsiz bir idari sistem arasındaki anlaşmazlıkların karar vermeyi felç ettiği, tarafı iflasın eşiğine getirdiği ve toplumsal huzursuzluğu tetiklediği" konusunda uyardı. Ocak 2017'de Hırvat Ulusal Meclisi, "Bosna-Hersek kendi kendine sürdürülebilir hale gelmek istiyorsa, o zaman Hırvat çoğunluğa sahip bir federal birimi içerecek bir idari-bölgesel yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulduğunu, bunun Bosna-Hersek'teki Hırvat halkının daimi özlemi olmaya devam ettiğini" belirtti.
2010-14'te Federasyon Hükûmeti, büyük Hırvat siyasi partilerinin rızası olmadan SDP tarafından kuruldu ve bu da siyasi bir krize yol açtı.
Sejdic-Finci konusunda Devlet düzeyinde AB tarafından kolaylaştırılan müzakerelere paralel olarak, Şubat 2013'te ABD büyükelçiliği, maliyetli ve karmaşık yönetişimi ele almayı amaçlayan 2013 yılında FBIH Temsilciler Meclisine 188 tavsiyesini sunan bir uzman çalışma grubunu destekledi. Şu anda Federasyon Tüzüğünde öngörüldüğü gibi, Federasyon, Kantonlar ve belediyeler arasında örtüşen yetkilere sahip yapılardı. Girişim nihayet Parlamento tarafından kabul edilmedi.
HDZ BiH üyesi Božo Ljubić'in temyiz başvurusunun ardından, Aralık 2016'da Bosna-Hersek Anayasa Mahkemesi, Federasyon Halk Meclisinin dolaylı seçimine ilişkin seçim formülünü, bunun kurucu halkların meşru temsilini garanti etmediğini belirterek kaldırdı. Dikkate değer bir şekilde, karar Venedik Komisyonu'nun aynı konudaki dostane görüşü ile aynı fikirde değildi. Seçim Yasasını revize edecek yasal değişiklikler yapılmadığı için, 2018 Yazında Bosna-Hersek Merkez Seçim Komisyonu, 2013 nüfus sayımına ve asgari temsil formülüne (her kantonda her bir kurucu kişi başına bir vekil) dayanan Halk Meclisinin oluşumu için geçici olarak yeni bir formül çıkardı.
2022'de Yüksek Temsilci, Ljubic kararını uygulayarak federal Anayasa ve Seçim Yasasında değişiklikler yaptı. Değişiklikler ayrıca, Washington Anlaşması'nda öngörüldüğü gibi, Federasyon'daki Hırvatlar ve Boşnaklar arasındaki orijinal güç dengesini yeniden inşa etti.

Bosna ve Hersek'in iki tarafını birbirinden ayıran Entiteler Arası Sınır Hattı (EASH), tanımlandığı şekliyle (en önemlisi ülkenin batı kesiminde ve Saraybosna çevresinde) ayarlamalarla, Bosna Savaşı'nın sonunda var oldukları şekliyle cephe hatları boyunca uzanır. Dayton Anlaşması ile EASH'nin toplam uzunluğu yaklaşık 1.080 km'dir. EASH idari bir sınırdır ve ordu veya polis tarafından kontrol edilmez ve burada serbest dolaşım vardır.
Kantonlardan beşi (Una-Sana, Tuzla, Zenica-Doboj, Bosna Podrinje ve Saraybosna) Boşnakların çoğunlukta olduğu kantonlar, üçü (Posavina, Batı Hersek ve Kanton 10) Hırvatların çoğunlukta olduğu kantonlar ve ikisi (Merkez Bosna ve Hersek-Neretva) 'etnik olarak karışıktır', yani kurucu halkların korunması için özel yasama prosedürleri vardır.
Brčko İlçesi'nin önemli bir kısmı da Federasyonun bir parçasıydı; ancak, bölge oluşturulduğunda, her iki tarafın da ortak bölgesi haline geldi, ancak ikisinin de kontrolü altına alınmadı ve bu nedenle doğrudan Bosna-Hersek'in yetkisi altındadır. Şu anda Bosna-Hersek Federasyonu'nun 79 belediyesi var.

Federasyonun hükûmetine ve siyasetine iki büyük parti, Boşnak Demokratik Eylem Partisi (SDA) ve Bosna-Hersek Hırvat Demokrat Birliği (HDZ BiH) hakimdir.
Varlık düzeyindeki kurumlar şunları içerir:

Federasyon Cumhurbaşkanı ve iki başkan yardımcısı (BHF cumhurbaşkanları listesi)
Garantili etnik temsile sahip Federasyon Hükûmeti (BHF başbakanları listesi)
Çift Meclisli Parlamento:
Alt meclis olarak Temsilciler Meclisi ve
Üç kurucu halkın çıkarlarını koruyan üst meclis olarak Halklar Meclisi;
Federasyon Anayasa Mahkemesi.
Federasyon nüfusunun kabaca %70,4'ünü Boşnaklar, %22,4'ünü Hırvatlar ve yaklaşık %2'sini Sırplar oluşturduğundan, Hükûmet oluşturma ve yasama sürecinde temsil edilmesi için Parlamento'nun Halklar Meclisinin (üç ulus için eşit temsil ile) Hırvatlar, Sırplar ve ulusal azınlıkların çıkarlarının adil bir şekilde paylaşılmasını sağlaması gerekiyor.
Federasyon ayrıca oldukça özerk on kantona bölünmüştür. Her birinin kendi hükûmetleri, meclisleri ve özel ve ortak yetkileri vardır. 2010 yılında Federasyon Anayasa Mahkemesi, eğitim ve kültür kantonların münhasıran yetkisinde olduğundan, iki Federasyon bakanlığının -Eğitim ve Bilim Bakanlığı ile Kültür ve Spor Bakanlığı- anayasaya aykırı olduğuna karar verdi.

Bosna-Hersek Federasyonu on kantondan oluşmaktadır. (Boşnakça: kantoni, Hırvatça: županije):

Bosna-Hersek Federasyonu, Bosna-Hersek'in yüzölçümünün %51'ini oluşturur ve ülke toplam nüfusunun %62,85'ine ev sahipliği yapar.

Sırp Cumhuriyeti
Brčko İlçesi
Bosna-Hersek Cumhuriyeti
Dayton Anlaşması
Hersek-Bosna Hırvat Cumhuriyeti

Bozkır veya step, fiziki coğrafyada kurakçıl otsu bitkilerden oluşan, sıcak ve ılıman iklimlerdeki ağaçsız ekolojik bölge.
Kıtaların iç bölgelerinde yağış miktarı 500–300 mm'ye düştüğü zaman ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakır. Bozkır kuşağı denen bu bölgelerde görece kurak, ama çok sıcak olmayan yazları çok soğuk kışlar izler. Doğu Avrupa'nın güneyinden Asya'nın içlerine doğru uzanan bozkır kuşağı Kuzey Amerika'nın ortabatısında preri, Güney Amerika'da pampa adıyla anılır. Kuraklığın süresine göre buralarda birkaç santimetre yüksekliğindeki otlardan, soğanlı ve yumrulu bitkilere kadar değişen bitki türleri yetişir. İçinde yetişen bitki türlerine göre adlar alan bu alanlarda günümüzde daha çok buğday tarımı yapılır. Bu bozkır kuşağından sonra iç bölgelerdeki çöller başlar.
Ilıman meralar, iklim ve bitki örtüsü gibi faktörlere bağlı olarak farklı özellikler gösteren ekosistemlerdir. İklimsel faktörler, özellikle yağış ve sıcaklık, ilmi meraların oluşumunda ve sürdürülebilirliğinde büyük bir rol oynamaktadır.
Ilıman meralar, sıcak ve nemli iklimlerde, özellikle tropikal bölgelerde sıkça görülürler. Bu ekosistemler, bitki örtüsü olarak genellikle otlar ve diğer küçük bitkilerden oluşur. İlmi meralar, dünya üzerindeki biyolojik çeşitliliğin önemli bir parçasıdır ve birçok hayvan türü için yaşam alanı sağlarlar.
Ilıman meraların çeşitli ekolojik hizmetleri vardır. Bunlardan en önemlisi, toprak erozyonunu önlemeleridir. Bu ekosistemler, toprağı korumak için kök sistemleri ve bitki örtüsü kullanarak suyu emerler ve toprağın kaymasını önlerler. Ayrıca, ilmi meralar, karbon depolama, su döngüsü, habitat sağlama ve toprak verimliliği gibi diğer ekolojik hizmetleri de sağlarlar. Ancak, günümüzde insan faaliyetleri nedeniyle ilmi meralar büyük tehdit altındadır. Tarım, ormanlık alanların yok edilmesi, aşırı otlatma, ormansızlaşma ve iklim değişikliği gibi faktörler, ilmi meraların azalmasına ve yok olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, ilmi meraların korunması ve sürdürülebilirliği için çeşitli önlemler alınması gerekmektedir. Bu önlemler arasında, ilmi meraların korunması ve restorasyonu için doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, ağaçlandırma projeleri, kontrollü otlatma ve ormansızlaşmanın durdurulması gibi uygulamalar yer almaktadır. Ayrıca, iklim değişikliği ile mücadele etmek için de önlemler alınması gerekmektedir. Bu, fosil yakıt kullanımının azaltılması, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi uygulamaları içermektedir.
Sonuç olarak, ilmi meralar ekolojik çeşitliliğin önemli bir parçasıdır ve birçok hayvan türü için yaşam alanı sağlarlar. Ancak, insan faaliyetleri nedeniyle ilmi meralar büyük tehdit altındadır ve korunmaları gerekmektedir.

Arjantin: Arjantin'de Pampas olarak bilinen geniş bozkır alanları bulunmaktadır. Pampas, tarım ve hayvancılık için ideal koşullara sahip olup, ülke ekonomisinin önemli bir parçasını oluşturur. Bu bölgede buğday, mısır ve soya fasulyesi gibi ürünlerin yanı sıra büyükbaş hayvancılık da yaygındır.

Ukrayna: Ukrayna, geniş bozkır alanları ile bilinir. Bu bölgeler, zengin toprak yapısıyla (çernozyom) dikkat çeker ve bu sayede tarımsal üretimde büyük bir rol oynar. Ukrayna bozkırlarında buğday, arpa, mısır ve ayçiçeği gibi ürünler yaygın olarak yetiştirilir.
Rusya: Rusya'nın güney bölgelerinde yaygın olarak bozkır bitki örtüsü görülür. Bu alanlar, geniş tarım arazilerine ev sahipliği yapar ve hayvancılık için de elverişlidir. Özellikle Stavropol ve Rostov bölgeleri, buğday ve arpa üretimi ile öne çıkar.

Kazakistan: Kazakistan, geniş bozkır alanlarına sahiptir. Bu alanlar, tarım ve hayvancılık için önemli ekonomik faaliyetlerin merkezidir. Özellikle buğday ve koyun yetiştiriciliği öne çıkar.
Özbekistan: Özbekistan'da bozkır bitki örtüsü yaygındır ve bu bölgeler tarımsal üretimde önemli bir rol oynar. Pamuk, tahıl ve sebze üretimi yaygındır.
Kırgızistan: Kırgızistan'da dağlık bölgelerde ve ovalarda bozkır bitki örtüsü görülür. Bu alanlar, hem hayvancılık hem de bitkisel üretim açısından değerlidir. Koyun, sığır ve tahıl üretimi öne çıkar.

ABD: ABD'nin Great Plains bölgesinde yaygın olarak bozkır bitki örtüsü bulunur. Bu alanlar, dünyanın en geniş ve verimli tarım alanlarından birini oluşturur. Mısır, buğday ve soya fasulyesi üretimi yoğun olarak yapılır.
Kanada: Kanada'da Prairie adı verilen bozkır alanları bulunmaktadır. Bu bölgeler, tahıl üretimi için önemli olup, biyolojik çeşitlilik açısından da zengindir. Buğday ve arpa gibi ürünlerin yanı sıra, büyükbaş hayvancılık da yaygındır.

4. ^ Bozkır Bitki Örtüsü Nerelerde Görülür?

Bozlak, Türk Halk edebiyatında bir uzun hava türüdür. Konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. İç Anadolu bölgelerinde söylenir. Avşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır. Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Yozgat ve Çorum gibi Orta Anadolu yörelerinde görülür.
Usulsüz bir sözel türdür. Bu türü belirleyen ögelerden ilki, kürdi dizisi içerisinde seslendirme yapılmış olmasıdır. Bunun yanında muhayyer dizisinde bozlaklar görülmesine karşın, bu diziyle yapılan seslendirmelerde durak ve tiz durakta kalınacağı zaman, üst yeden olacak şekilde Si sesleri ters glisandoyla pestleştirilir. Dolayısıyla yine kürdi makamlarının etkisi oluşur.
Ses genliğinde en geniş türdür. Küme ve motif sekilemeleri sıkça yapılmıştır. Seslendirme, genel olarak durak sesinin bir küçük üçlü üzerindeki sesten veya bu sesin bir oktav tizinden, yani tiz duraktan başlar. Sözel bölmeye başlamadan önce, tek çalgı tarafından yol gösterme adı verilen bir usulsüz acış yapılır. Sözel bölümün seslendirilmesi sırasında ise çalgılardan biri dem tutabilir.

Toklumenli Aşık Said (1835-1910) - Toklumen, Kırşehir
Muharrem Ertaş (1913-1984) - Çiçekdağı, Kırşehir
Hacı Taşan (1930-1983) - Keskin, Kırıkkale
Çekiç Ali (1932-1973) - Kaman, Kırşehir
Neşet Ertaş (1938-2012) - Çiçekdağı, Kırşehir
Şekip Şahadoğru (1932-1995) - Çorum
Ali Rıza Yurtoğlu (?? -2005) - Balışeyh, Kırıkkale
Bahri Altaş (1952-2018) - Kaman, Kırşehir
Seyit Çevik (1941-2020)- Keskin, Kırıkkale
Neşet Abalıoğlu (1972 - 2023)- Kırıkkale
Erol Coke (1948 - 2000) - Keskin, Kırıkkale
Vedat Coke (1959 - 2011) - Keskin, Kırıkkale
Taner Olgun (1976 - 2020) Keskin, Kırıkkale
Ekrem Çelebi (1952 - 2023) Çiçekdağı, Kırşehir
Muammer Öztaş (1960 - 2018) Sarıyahşi, Aksaray
Ersoy Savaş (1963 - 2023) Keskin, Kırıkkale

Haşim Aslıhak (1951-2020) - Sungurlu, Çorum
Mustafa Tatlıtürk (1962-) - Sarıkaya, Yozgat
Tufan Altaş (1976-) - Kaman, Kırşehir
İsmail Altunsaray (1980-) - Kırşehir
İbrahim Yıldız (1998-) - Gülşehir, Nevşehir
Ali Şahin (2001-) - Keskin, Kırıkkale
Bekdaş Dolu (2000-) - Keskin, Kırıkkale
İbrahim Yıldız (1998-) - Nevşehir
Hulusi Gökmeşe (1984-) - Ankara- Çankırı Kalfat
Kamil Abalıoğlu (1952-) - Keskin, Kırıkkale
Özgür Can Çoban (1995-) - Kırşehir
Eren Özdemir (1998-) - Kırıkkale
İbrahim Yıldız (1998-) - Nevşehir
Çetin İçten (1958-) - Keskin, Kırıkkale
Bahri İlhan (1943-) - Keskin, Kırıkkale
Muhlis Berberoğlu (1995-) - Şarkışla, Sivas
Haydar Şanlı   (1963-) - Yerköy, Yozgat

Karakaya, Oğuz & Önal, Hamit, "Türk Halk Müziğinde Bir Uzun Hava Türü Olarak Bozlak", Selçuklu Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi. 709-726.
Mirzaoğlu, F. Gülay (1998), "Toroslar'dan Çukurova'ya Yankılanan Ses: "Bozlak" Toroslar'dan Çukurova'ya Yankılanan Ses: "Bozlak" 20 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Folkloristik: Prof. Dr. Dursun Yıldırım Armağanı, (Ed. M. Özarslan, Ö. Çobanoğlu), Ankara. 408-418.
Şen, Yavuz & Aksu, Cahit (1999), "Uzun Havalarımızdan Bozlak ve Ustaları", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 12, Erzurum. 107-109.

Bratislava (Slovakça telaffuz: [ˈbracɪslava] Şehrin tarihinde Avusturyalılar, Bulgarlar, Hırvatlar, Çekler, Almanlar, Macarlar, Yahudiler ve Slovaklar da dâhil olmak üzere birçok milletten ve dinden insanın etkisi vardır. 1563'ten 1783'e kadar Macaristan Krallığı'nın taç giyme yeri, yasama merkezi ve başkentiydi; on bir Macar kralı ve sekiz kraliçe, Aziz Martin Katedrali'nde taç giydi. Macar parlamentolarının çoğu 17. yüzyıldan Macar Reformu dönemine kadar burada toplandı ve şehir birçok Macar, Alman ve Slovak tarihi şahsiyete ev sahipliği yaptı.
Günümüzde Bratislava, Slovakya'nın siyasi, kültürel ve ekonomik merkezidir. Slovakya cumhurbaşkanının, parlamentosunun ve Slovak Yürütme Kurulunun merkezidir. Birçok üniversitenin yanı sıra çok sayıda müze, tiyatro, galeri ve diğer kültür ve eğitim kurumlarına sahiptir. Slovakya'nın büyük işletmelerinin ve finans kuruluşlarının birçoğunun merkezi buradadır.
Satın alma gücü paritesine göre GSYİH, diğer Slovak bölgelerinden yaklaşık üç kat daha yüksektir. Bratislava'ya her yıl çoğunluğu Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Avusturya'dan olmak üzere yaklaşık bir milyon turist gelmektedir.

Şehir, bugünkü adını 16 Mart 1919'da aldı. O zamana kadar İngilizcede çoğunlukla "Pressburg" (Almanca adı Preßburg'dan) olarak biliniyordu, çünkü 1526'dan sonra çoğunlukla Habsburg monarşisinin hakimiyetindeydi ve şehir önemli bir etnik Alman nüfusa sahipti. Bu terim, 1919 öncesi Slovakça (Prešporok) ve Çekçe (Prešpurk) isimlerin türetildiği terimdir.
Dilbilimci Ján Stanislav, şehrin Macarca adı olan Pozsony'nin, muhtemelen 950'den önce kalenin sahibi olan bir prensin Božan soyadına atfedildiğine inanıyordu. Latince isim de aynı soyadına dayansa da, sözlükbilimci Milan Majtán'ın araştırmasına göre Macarca versiyon, prensin yaşamış olabileceği döneme ait hiçbir resmi kayıtta bulunmamaktadır. Ancak her üç versiyon da Slovakça, Çekçe ve Almancada bulunanlarla ilişkilidir: Vratislaburgum (905), Braslavespurch ve Preslavasburc (her ikisi de 907).
Orta Çağ yerleşimi Brezalauspurc (kelime anlamıyla Braslav'ın kalesi), bazen Bratislava'ya atfedilir, ancak Brezalauspurc'un gerçek konumu akademik tartışma altındadır. Şehrin modern adı, Pavol Jozef Šafárik'in Orta Çağ kaynaklarını analiz ederken Braslav'ı Bratislav olarak yanlış yorumlamasına ve daha sonra Bratislav olacak olan Břetislaw terimini icat etmesine atfedilir.
1918-1919 devrimi sırasında, ulusal kendi kaderini tayin hakkını desteklediği için Amerikalı Slovaklar tarafından 'Wilsonov' veya 'Wilsonstadt' (ABD Başkanı Woodrow Wilson'dan sonra) ismi önerildi. Sadece bazı Slovak vatanseverler tarafından kullanılan Bratislava ismi, Slavca bir ismin şehrin Çekoslovakya'nın bir parçası olması yönündeki talepleri destekleyebileceği düşüncesiyle Mart 1919'da resmiyet kazandı.

Bölgede bilinen ilk kalıcı yerleşim, Neolitik çağda M.Ö. 5000 civarında Lineer Çanak Çömlek Kültürü ile başladı. M.Ö. 200 yıllarında Kelt Boii kabilesi, oppidum olarak bilinen müstahkem bir kasaba olan ilk önemli yerleşimi kurdular. Ayrıca bir darphane kurarak biatecs olarak bilinen altın ve gümüş sikkeler ürettiler.

Bölge M.S. 1. yüzyıldan 4. yüzyıla kadar Roma etkisi altında kaldı ve bir sınır savunma sistemi olan Donaulimes'in bir parçası haline getirildi. Romalılar bölgeye üzüm yetiştiriciliğini getirdi ve günümüze kadar gelen bir şarapçılık geleneği başlattı.
Slavlar, 5. ve 6. yüzyıllar arasında Kavimler Göçü sırasında Doğu'dan geldiler. Avarların saldırılarına bir yanıt olarak yerel Slav kabileleri ayaklandı ve bilinen ilk Slav siyasi varlığı olan Samo İmparatorluğu'nu (623-658) kurdular. 9. yüzyılda Bratislava ve Devín kaleleri, Slav devletlerinin önemli merkezleriydi: Nitra Prensliği ve Büyük Moravya. Akademisyenler, dilbilimsel argümanlara dayanarak ve ikna edici arkeolojik kanıtların yokluğu nedeniyle Büyük Moravya'da inşa edilen iki kalenin kale olarak tanımlanmasını tartışmaktadır.

"Brezalauspurc" adlı bir yerleşime yapılan ilk yazılı atıf 907 yılına aittir ve bir Bavyera ordusunun Macarlar tarafından yenilgiye uğratıldığı Pressburg Muharebesi ile ilgilidir. Bu savaş, kendi iç çöküşü ve Macarların saldırıları nedeniyle zaten zayıflamış olan Büyük Moravya'nın çöküşüyle bağlantılıdır. Savaşın tam yeri bilinmemektedir ve bazı yorumlara göre Balaton Gölü'nün batısında gerçekleşmiştir.
10. yüzyılda Pressburg bölgesi (daha sonra Pozsony ilçesi olacak olan bölge) Macaristan'ın (1000 yılından itibaren "Macaristan Krallığı" olarak anılmaktadır) bir parçası haline geldi. Krallığın sınırında önemli bir ekonomik ve idari merkez olarak gelişti. 1052 yılında Alman İmparatoru III. Heinrich, Macaristan Krallığı'na karşı beşinci seferine çıktı ve Pressburg'u kuşattı ancak Macarlar Tuna nehrindeki ikmal gemilerini batırdığı için başarılı olamadı. Bu stratejik konum, kentin sık sık saldırılara ve savaşlara sahne olmasına neden olurken, aynı zamanda kente ekonomik kalkınma ve yüksek siyasi statü de kazandırdı.

Bratislava'nın 17 tane kardeş kenti vardır:

Bratislavali rehberler tarafından hazirlanmis sehir rehberi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Info Bratislava

Tunç Çağı veya Bronz Çağı, bölgeden bölgeye fark etmekle birlikte yaklaşık olarak MÖ 3300'den MÖ 1200'e kadar süren, bronz kullanımı, bazı bölgelerde yazı'nın varlığı ve diğer erken kentsel uygarlığın özellikleriyle tanımlanan tarihi bir dönemdir.
Tunç Çağı, eski toplumları ve tarihi sınıflandırmak ve incelemek için Christian Jürgensen Thomsen tarafından 1836'da önerilen üç-çağ sisteminin ikinci ana dönemidir.
Eski bir uygarlığın Tunç Çağına ait olduğunun kabul edilmesi için ya kendi bakırını ergitip kalay, arsenik veya diğer metallerle alaşım yapıp bronz üretmesi ya da başka yerlerdeki üretim alanlarından bronz için gereken diğer öğeleri takas etmesi gerekir.
Tuncun o dönemde var olan diğer metallere göre daha sert ve dayanıklı olması, Tunç Çağı uygarlıklarına teknolojik avantaj sağladı.
Karasal demir doğada çok olsa da eritme için gerekli 1.250 °C (2.280 °F)’lik yüksek sıcaklık, demir kullanımını MÖ 2. binyılın sonuna kadar erteletti.
MÖ 6.000'lerden beri kullanılan ve 900 °C (1.650 °F)'den yüksek sıcaklıklar verebilen Neolitik çanak çömlek fırınlarında 231,93 °C (449,47 °F)’lik erime noktalı kalay ve 1.085 °C (1.985 °F)‘lik erime noktalı bakır eritilerek tunç yapıldı.
Tunç Çağı, Antik Avrupa, Asya ve Orta Doğu halklarının hammadde ve alet kültürlerindeki üçüncü evredir. Kalay ve bakırın karışımından oluşan tunç Anadolu'da Kalkolitik sonunda görülür. Ancak tunç madeninin alet ve kap yapılmasında kullanılması MÖ 3. binyıl başlarına rastlar.

Mezopotamya'da ve Mısır'da tunçtan eserlerin yapılmaya başlandığı sıralarda (MÖ 4. binyıl sonu) yazı keşfedilmiş bulunduğundan bu ülkeler için Tunç Çağı deyimi yerine yazılı belgelerden elde edilen kronoloji ve sınıflandırmalar kullanılır. Buna karşılık yazıyı henüz kullanmayan Anadolu, Hellas (Yunanistan), Balkanlar ve Avrupa gibi bölgeler için Tunç Çağı deyimi geçerlidir. Tunç Çağı Anadolu'da MÖ 3000, Girit'te, Ege'de ve Hellas'ta MÖ 2500 - MÖ 2000, Avrupa'da ise MÖ 2000 yıllarında başlar.
Anadolu'da Tunç Çağı üç evre gösterir:
Tunç Çağı üç bölüme ayrılır:

Erken Tunç Çağı (MÖ 3000 - MÖ 2000)
Orta Tunç Çağı (MÖ 2000 - MÖ 1750)
Geç Tunç Çağı (MÖ 1750 - MÖ 1200)

Metalin, özellikle de bronzun yaygın kullanımı Bronz Çağı boyunca Avrupa ve Küçük Asya'da yaygındı. Bu dönem, kalay cevherinin çıkarılması ve eritilmesi ve bronz alaşımını oluşturmak için sıcak bakıra kalay eklenmesi gibi özel üretim teknikleri gerektiren bronz teknolojisinin gelişmesiyle karakterize edilmiştir. Kalay kaynaklarının ticaretinde görüldüğü gibi, bu dönemde ticaret ağları da kurulmuştur. Ancak tunç teknolojisinin ortaya çıkışı ve gelişiminin tüm bölge ve kültürlerde eşzamanlı olmadığına dikkat etmek önemlidir. Buna ek olarak, kalay alaşımlı bronzun bilinen en eski kullanımı, bazı uzmanlar bu tarihlendirmeye itiraz etse de, Sırbistan'ın Pločnik kentindeki bir Vinča kültür alanında MÖ 5. binyılın ortalarına tarihlendirilmiştir.

Batı Asya'yı da içine alan Yakın Doğu, MÖ 4000 civarında Mezopotamya'da Sümer uygarlığının yükselişiyle başlayan Bronz Çağı'na giren ilk bölgelerden biriydi. "Medeniyetin beşiği" olarak bilinen bu bölge, yazı sistemleri, merkezi hükûmetleri, yazılı hukuk kuralları ve gelişmiş mimari projeleri olan ileri toplumlar geliştirmiştir. Ayrıca yoğun tarım uyguluyorlardı, şehir devletleri ve imparatorlukları vardı ve kölelikle birlikte karmaşık bir sosyal hiyerarşiye sahiptiler. Ayrıca matematik, astronomi, astroloji, savaş, tıp ve din alanlarında da önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Yakın Doğu'daki Tunç Çağı üç döneme ayrılabilir: Erken, Orta ve Geç. Kuzey Anadolu'da bulunan Hitit İmparatorluğu, Tunç Çağı boyunca önemli bir uygarlık olmuştur. MÖ 14. yüzyılda güçlerinin doruğuna ulaşmışlar, ancak daha sonra Deniz Halkları'nın istilaları nedeniyle dağılmışlardır. Tunç Çağı'nda bölgedeki diğer önemli uygarlıklar arasında Batı Anadolu'daki Arzawa ve Assuwa ile Tunç Çağı'nın MÖ 3150 civarında Protodinastik dönemde başladığı Mısır yer almaktadır.

Bronz Çağı Çöküşü

Brunei, resmî adıyla Brunei Ülkesi, Barışın Ülkesi veya Bruney Darüsselam (Malayca: Negara Brunei Darussalam, Cavi: نڬارا بروني دارالسلام‎), Güneydoğu Asya'daki Borneo adasında yer alan sultanlık. Ülkenin tek komşusu Malezya'dır. Başkenti Bandar Seri Begavan'dır. İslami monarşi ile yönetilen ülkenin resmî dili Malaycadır. Ülkenin gelir kaynaklarının başında doğal gaz ve petrol vardır. Ülke ekonomisi Sultan'ın ve Shell'in elindedir. Katar'dan sonra GSMH ölçütüne göre dünyanın en zengin ikinci ülkesi olarak kabul edilmektedir.
Brunei Sultanı Hassanal Bolkiah dünyanın en zengin isimleri arasında yer alır.

Brunei Güneydoğu Asya'da yer alan Borneo adasında konumlanmıştır. Ülkenin toplam yüzölçümü 5.765 km2 olup birbirleriyle kara bağlantısı olmayan 2 adet parçadan oluşur. Nüfusun büyük kısmı batıdaki parçada yaşamaktadır. Güney Çin Denizi'ne 161 km kıyısı bulunan ülkenin tek kara komşusu 381 km'lik sınırı ile Malezya'dır. Brunei yaklaşık 500 km2 karasal suya sahiptir, münhasır ekonomik bölgesinin büyüklüğü ise 200-deniz-mili (370 km; 230 mi) olmaktadır.
Brunei, Köppen iklim sınıflandırmasına göre tropikal yağmur ormanı iklimine (Af) sahiptir. Ülkenin büyük kısmı ova cinsi tropik yağmur ormanı ekolojik bölgesi içindedir, ancak iç kesimlerde dağ cinsi yağmur ormanları vardır.

2014 verilerine göre etnik açıdan ülke nüfusunun %65,7'si Malay, %10,3'ü Çinli, %3,4'ü yerli halk, %20,6'sı ise diğer küçük etnik gruplara mensuptur. Malay terimi ülkede yer alan Brunei, Tutong, Belait, Dusun, Murut, Kedayan ve Bisaya adlı yerli grupları kapsamakta olup Bumiputera olarak adlandırılan bu gruplara devlet tarafından özel ayrıcalıklar tanınmaktadır. Ülkede yabancı göçmen sayısı fazladır.
Resmî din olan İslam, özellikle de Sünni Şafii İslam %80'i aşkın inanan oranıyla ülkedeki baskın dindir. Budizm ve Hristiyanlık her biri için yaklaşık %7 olmak üzere ülkedeki diğer büyük dinlerdir. Yerli dinler gibi diğer dinlere inananlar veya dinsiz kişiler toplumun %5'ini oluşturmaktadır.

Ülkenin resmî dili Standart Malayca olmasına rağmen halk tarafından Standart Malaycadan farklı olan Brunei Malaycası konuşulmaktadır. Çinli azınlıklar çeşitli Çin dilleri konuşmaktadır. İngilizce çoğunluk tarafından bilinmekte olup ülkede kullanılan başlıca iş dilidir.

Brunei'nin idari bölümleri

Yönetim
Government of Brunei Darussalam website
Chief of State and Cabinet Members 26 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genel bilgi
"Brunei". The World Factbook (2026 bas.). CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Brunei from UCB Libraries GovPubs
Curlie'de Brunei (DMOZ tabanlı)
Wikimedia Atlas'da Brunei
İş
Brunei Business Directory 19 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gezi

Brunei Tourism website
Brunei Attractions website
Brunei information on globalEDGE

Brüksel (Fransızca: Bruxelles; Felemenkçe: Brussel) veya resmî adıyla Brüksel Başkent Bölgesi (Fransızca: Région de Bruxelles-Capitale; Felemenkçe: Brussels Hoofdstedelijk Gewest), Belçika'nın başkenti ve üç federal bölgesinden biridir. Birkaç yüzyıl önce bataklığın kurutulması sonucu ortaya çıkmış bir şehirdir. Adı bataklığın içindeki yerleşim yeri anlamına gelir. Brüksel büyükşehrine bağlı 19 belediyenin (Fransızca: Communes, Felemenkçe: Gemeenten) toplam nüfusu 1.191.604'tir (2017). Büyükşehrin bir parçası hâline gelmiş civar belediyelerin nüfusu ve gün içinde işleri için Brüksel'e gelenlerin (Brüksel'de çalışan nüfus) miktarı da göz önüne alındığında toplam kapsamlı nüfusun birkaç milyona çıktığı hesaplanmaktadır.
Avrupa Birliği'nin üç ana kurumu olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu içinde ilk ikisinin resmî organlarının büyük çoğunluğu Brüksel'de yerleşiktir. Sonuncusu Avrupa Parlamentosu ise Strazburg ile dönüşümlü olarak Brüksel'de çalışmalarını yürütmektedir. Bunlara bağlı ve bunlarla ilgili irili ufaklı yüzlerce kuruluş da dikkate alındığında Brüksel, bu sebeplerden Avrupa Birliği veya Avrupa başkenti olarak gösterilir. Ayrıca NATO Merkez Karargâhı da Brüksel'dedir.
Nüfusun çoğunluğunun anadili Fransızcadır (%80). Brüksel kökenli veya Brüksel'e Flaman bölgesinden gelmiş ve Felemenkçe konuşan bir azınlık da bulunmaktadır (20%). Bu yönden Brüksel (aslen bir Flaman şehri olmasına rağmen) bir Flaman denizinin ortasında bir Fransız adası gibidir. Bu demografik özelliğe rağmen Brüksel'de iki resmî dil Fransızca ve Felemenkçe olup hukuken eşit ve her alanda zorunludur.
Belçika vatandaşlığını edinmek diğer AB ülkelerine kıyasla çok daha kolay olduğu için 1960'lardan itibaren kayda değer bir yabancı kökenli nüfus da Brüksel'e yerleşmiştir. Başlangıçta genellikle vasıfsız göçmen işçi olarak gelen bu kuşak ve ardından ikinci ve üçüncü nesiller içinde, başta Faslılar, ardından, aşağı yukarı denk sayıda, çoğu Emirdağ kökenli Türkler ve eski bir Belçika sömürgesi olan Kongo'lu Afrikalılar köken sıralamasında ilk üçü oluşturmaktadırlar. 1970'lerden itibaren özellikle AB resmî kurumlarının sağladığı iş imkânları nedeniyle yabancı kökenli nüfusa, AB ülkeleri kökenli ve daha kalifiye bir topluluk da eklenmiştir ve sayıları artmaktadır.
Brüksel nüfusuna bu yollarla dahil olmuş yabancı kökenlilerin toplam nüfusun %28½'unu oluşturduğu hesaplanmaktadır. İstanbul ile benzerlikler arz eden bu süreç sonrasında son 30-40 yılda Batı Avrupa'da nüfus, kültür ve mimari yapısı Brüksel kadar değişmiş kent yoktur denilebilir. Bu süreç içinde bir gettolaşma da doğmuş, yerli Brükselliler belli semtlerde ağırlıklarını muhafaza edip buralara adeta 'çekilir'ken, Faslı, Türk ve Afrikalı semtleri ve bir AB kurumları ve çalışanları mahallesi oluşmuştur.

 Atlanta, ABD
 Pekin, Çin
 Berlin, Almanya
 Kiev, Ukrayna
 Ljubljana, Slovenya
 Prag, Çekya
 Washington, DC, ABD

Resmî site
Brüksel haritası 19 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brüksel Bölgesi'nin hükûmeti27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Budapeşte, Macaristan'ın başkenti ve en kalabalık şehridir. 1,7 milyon nüfusuyla Macaristan'ın en büyük şehridir ve daha geniş metropol alanı yaklaşık 3,3 milyonluk bir nüfusa sahiptir, bu da ülke nüfusunun üçte birini temsil eder ve ülkenin ekonomik çıktısının %40'ından fazlasını üretir. Budapeşte, ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel merkezidir, Avrupa Birliği'nin en büyük on şehrinden biridir ve Orta ve Doğu Avrupa'nın ikinci en büyük kentsel alanıdır. Budapeşte, Tuna Nehri üzerinde yer alır ve Transdanubia tepelerini Büyük Macaristan Ovası ile birleştiren eski ticaret yolları üzerinde, Karpat Havzası'nın merkezinde stratejik bir konumdadır.
Budapeşte, sürekli olarak dünyanın en önemli 50 şehri arasında sıralanan, 120 milyar ABD dolarının üzerinde GSYİH'ye sahip şehirlerin dar grubuna ait, yüksek kaliteli insan sermayesine sahip olduğu için küresel bir kültür başkenti olarak adlandırılan ve dünyanın en yaşanabilir 35 şehri arasında yer alan küresel bir şehirdir. Şehir, 150.000'den fazla öğrencisi olan 30'dan fazla üniversiteye ev sahipliği yapıyor; bunların çoğu, doğa bilimlerinde Eötvös Loránd Üniversitesi, mühendislik ve teknolojide Budapeşte Teknoloji Üniversitesi, yaşam bilimlerinde MATE ve tıpta Semmelweis Üniversitesi gibi alanlarında dünya çapında yüksek sıralarda yer alan büyük kamu araştırma üniversitelerinde eğitim görüyor. Budapeşte ayrıca, çeşitli BM kuruluşları, DSÖ Budapeşte Merkezi, IOM bölgesel merkezi, EIT ve CEPOL'ün AB genel merkezi ve Çin Yatırım Ajansı'nın ilk yurt dışı ofisi dahil olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşlara da ev sahipliği yapıyor. Budapeşte, 1896'da Avrupa kıtasındaki ilk yeraltı ulaşım hattını açtı ve bu hat hala M1 Millennium Underground olarak kullanılmaktadır. Günümüzde sabit hatlı metro ve tramvay ağı, Budapeşte'nin toplu taşıma sisteminin omurgasını oluşturmakta ve günde 2,2 milyon insanı taşımaktadır, bu da onu önemli bir kentsel ulaşım sistemi yapmaktadır. 
Budapeşte'nin tarihi, Romalılar tarafından Aquincum kasabasına dönüştürülen erken bir Kelt yerleşimiyle başladı, 1. yüzyılda Aşağı Pannonia'nın başkentiydi. 9. yüzyılın sonlarında Macaristan'ın kurulmasının ardından, bölge 1241'de Moğollar tarafından yağmalandı. 1361'de kraliyet merkezi oldu ve Buda, 15. yüzyılda Matthias Corvinus döneminde Rönesans kültürünün Avrupa merkezlerinden biri haline geldi[37][38][39]. 1541'deki Buda kuşatmasının ardından yaklaşık 150 yıl Osmanlı egemenliği yaşandı[40] ve 1686'da Buda'nın yeniden fethinden sonra bölge yeni bir refah çağına girdi; 1873'te Buda, Peşte ve Óbuda'nın birleşmesinden sonra Pest-Buda küresel bir şehir haline geldi. Bu zamana kadar Budapeşte, I. Dünya Savaşı'nın ardından 1918'de dağılan büyük bir güç olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun eş başkenti olmuştu. Şehir aynı zamanda 1848 Macar Devrimi, 1945 Budapeşte Muharebesi ve 1956 Macar Devrimi'nin de odak noktasıydı.
Budapeşte'nin Tuna Nehri kıyısındaki tarihi merkezi, 13. yüzyıldan kalma Matthias Kilisesi ve Budin Kalesi'nden 19. yüzyıldan kalma Macar Parlamentosu, Devlet Operası, Güzel Sanatlar Müzesi ve Aziz Stephen Bazilikası gibi önemli klasik mimari anıtlarına kadar birçok önemli eseri nedeniyle Dünya Mirası Alanı olarak sınıflandırılmıştır. Budapeşte, Roma döneminden beri popüler bir kaplıca merkezi olmuştur ve 100'den fazla şifalı jeotermal kaynağı ve en büyük termal su mağara sistemi ile Avrupa'nın kaplıca başkenti olarak kabul edilir. Şehir, dünyanın ikinci büyük sinagoguna ve üçüncü büyük parlamento binasına, 40'tan fazla müze ve galeriye, neredeyse on Michelin yıldızlı restorana ev sahipliği yapmaktadır ve kendine özgü Macar mutfağına odaklanması nedeniyle dünyanın en iyi 50 yemek şehri arasında gösterilmektedir. Budapeşte, harabe barların önemli bir rol oynadığı gece hayatıyla da ünlüdür; ayrıca şehir, son yıllarda Hollywood film yapımının merkezi haline gelmiştir. Budapeşte düzenli olarak büyük küresel spor etkinliklerine ev sahipliği yapmaktadır; yaklaşık 70.000 kişilik Puskás Arena, en son UEFA Euro 2020'de dört maça, 2023 UEFA Avrupa Ligi finaline ve 2020 UEFA Süper Kupası'na ev sahipliği yapmış ve 2026 UEFA Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yapacaktır. Şehir ayrıca 2023 Dünya Atletizm Şampiyonası'na ve 2017 ve 2022 Dünya Su Sporları Şampiyonası'na da ev sahipliği yapmıştır. Budapeşte, 2025 yılında 7 milyon uluslararası geceleme ziyaretçisi çekerek Avrupa'nın en popüler destinasyonlarından biri olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından ilk olarak 1526'da fethedilen Budin ve Peşte, bir buçuk asırlık bir Türk hakimiyetinden sonra 1686'da elden çıkmıştır. Türk idaresi sırasında, Karadeniz üzerinden Tuna yoluyla İstanbul'dan nispeten kolay ulaşılan bir beylerbeyilik merkezi olduğundan kolayca Türkleşmişti. Ticaret yollarının birleştiği bir yerde bulunan Budin ve Peşte, bir taraftan zengin bir ticaret şehri görünümü alırken, burada kurulan çeşitli vakıflar bu Orta Avrupa şehrine bir Osmanlı yerleşim merkezi manzarası vermişti. 1662 yılında burayı ziyaret eden Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Budin ve Peşte’nin etraflı bir tasviri bulunmaktadır.
Evliya Çelebi, Buda'da 25 cami, 47 mescit, 12 medrese, 16 mektep, 2 hamam, 8 kaplıca, 9 han, 1 saat kulesi ve 1 bedesten bulunduğunu bildirmektedir. Bunların çoğu bugün ayakta değildir. Sokullu Mustafa Paşa'nın yaptırdığı Mustafa Paşa Camii ve Türbesinin, Mîmar Sinan'ın eseri olduğu bilinmektedir.

19. yüzyılda Macaristan'ın bağımsızlık mücadelesi ve modernleşmesi dönemin karakterini oluşturmuştur. 1848'de Habsburglara karşı başkentte ayaklanma başlamış ve bir yıl sonra bastırılmıştır. Budapeşte 1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması ile doğan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun iki başkentinden birisi oldu. Bu uzlaşma Budapeşte'nin I. Dünya Savaşı'na kadar sürecek olan ikinci büyük kalkınma dönemini başlattı. Budin ve Peşte'yi birbirine bağlayan ilk kalıcı köprü olan Zincirli Köprü de 1849'da açıldı. Peşte ülkenin idari, siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel merkezi haline gelmeye başladı. Şehrin gelişmesine bağlı olarak Macaristan'ın kırsal kesimlerinden artan göç Macarların şehirde çoğunluğa sahip olan etnik grup olmasını sağladı. 1851'de Macarlar Budapeşte nüfusunun %35.6'sını oluştururken bu oran 1910 itibarıyla %85.9'a çıkmıştır. Buna bağlı olarak Budapeşte'de en çok kullanılan dil artık Almanca değil Macarca oldu. Diğer yandan 1900'de şehrin nüfusunun %23.6'sını Yahudiler oluşturuyordu. Budapeşte'deki büyük Yahudi topluluğundan dolayı 20. yüzyılın başında Budapeşte sıkça "Yahudilerin Mekkesi" ya da "Yudapeşte" şeklinde anılır olmuştu.

I. Dünya Savaşı'nın sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı ve Macaristan Cumhuriyeti ilan edildi. 1920'de imzalanan Triyanon Antlaşması ise ülkenin bölünmesine ve Macaristan'ın nüfusunun ve topraklarının üçte ikisini kaybetmesine yol açmıştır. 

1944 yılında, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Budapeşte kısmen Britanya ve Amerikan hava saldırıları tarafından tahrip edildi. 24 Aralık 1944'ten 13 Şubat 1945'e kadar şehir Budapeşte Muharebesi'nde kuşatıldı. Budapeşte'ye saldıran Sovyet ve Rumen askerleri, Alman ve Macar askerlerine karşı şehri savunmak büyük zarara yol açtılar. Bütün köprüler Almanlar tarafından tahrip edilmiştir. Ancak Zincirli Köprü'deki aslan heykelleri savaşın yıkımından kurtulmuşlardır. 38.000'den fazla sivil çatışma sırasında hayatını kaybetti. Budapeşte'de bulunan 250.000 Yahudi nüfusunun %20 ila %40'ı 1944 ve 1945 başlarında Nazi soykırımı yoluyla öldü. İsveçli diplomat Raoul Wallenberg Yahudilere İsveç pasaportları vererek ve onları konsolosluk koruması altına alarak onbinlerce Budapeşte Yahudi'sinin hayatını kurtarmayı başarmıştır.
1949 yılında, Macaristan Komünist Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Yeni komünist devlet Budin Kalesi'ni eski rejimin sembolü olarak görmüş ve 1950'lerde kale ciddi şekilde tahrip edilmiştir. 23 Ekim 1956'da Budapeşte'de demokratik değişiklikler talep eden barışçıl gösteriler başladı. Göstericiler Budapeşte radyo istasyonuna giderek taleplerinin yayınlanmasını istediler. Yönetimse göstericilerin vurulması emrini verdi. Macar askerlerse silahlarını göstericilere vererek binanın ele geçirilmesini sağladılar. Böylece Macar Devrimi başlamış oldu. Göstericiler Imre Nagy'nin başbakan olmasını talep ettiler ve aynı günün akşamında Macaristan İşçi Partisi Merkez Komitesi bu talebi kabul etti.
Kalkışmanın en önemli karakteristiği ise Sovyet karşıtı olmasıdır. Nagy başbakan olduktan sonra Varşova Paktı'ndan ayrılacaklarını ve tarafsız olacaklarını ilan ettikten sonra Sovyet tankları isyanı bastırmak için Budapeşte'ye girdi. Çatışmalar 3000'den fazla ölü bırakarak, Kasım ayının başına kadar devam etti. 2006'da devrimin 50. yılına istinaden Şehir Parkı'na yapılan anıt açıldı.
Altmışlardan seksenlerin sonuna kadar Budapeşte Doğu Bloku'nun en mutlu "kışlası" olarak anılırdı ve şehir bu dönemde II. Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkımı sonunda atlatabilmiştir. Yıkılan köprülerden Erzebet Köprüsü ancak 1964'te tekrar inşa edilebilmiştir. 1970'lerde ayrıca M2 ve M3 metro hatları açıldı. 1987 yılında, Tuna kıyısındaki Buda Kalesi Dünya Mirası UNESCO listesine dahil edilmiştir. Andrassy Bulvarı (Milenyum Yeraltı, Hosok tere ve Városliget dahil) 2002 yılında UNESCO listesine eklendi. 1980'li yıllarda kentin nüfusu 2,1 milyona ulaşmıştır.
20. yüzyılın sonlarında ise 1989 Devrimleriyle sivil hayattaki değişim Budapeşte sokaklarına da yansımıştır. Diktatörlük döneminden kalan anıtlar kamusal alanlardan kaldırılmış ve Hatıra Parkı'na taşınmıştır.

Eskiden ekonominin merkezi Buda iken 19. yüzyıldan sonra ticaret etkinlikleri Peşte'ye kaymıştır. Büyük bankalar, ülkedeki yabancı şirketlerin çoğu ve en güzel mağazalar Peşte'nin Belvaros semtindedir.
Budapeşte temel sanayi (termik santral, çelik ve boru fabrikaları, petrokimya, yapı sanayileri) ve tüketim sanayisi (un fabrikaları, hazır giyim, kereste, kâğıt, matbaacılık, ilaç, kozmetik sanayileri) merkezidir. Ayrıca COMECON çerçevesi içinde, mekanik ve elektrikli makinalar (takım tezgâhları, kamyonlar, demiryolu gere

Bulgaristan (Bulgarca: България, romanize: Bŭlgariya), resmî adıyla Bulgaristan Cumhuriyeti (Bulgarca: Република България, romanize: Republika Bŭlgariya), Güneydoğu Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Balkanların doğu kısmında, Tuna nehrinin hemen güneyinde ve Karadeniz'in batısında yer almaktadır. Güneyde Yunanistan ve Türkiye, batıda Sırbistan ve Kuzey Makedonya, kuzeyde ise Romanya ile komşudur. Bulgaristan, 110.994 km2 (42.855 sq mi) bir alanı kapsamaktadır ve yüzölçümü bakımından Avrupa'nın en büyük 16. ülkesidir. Sofya, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir; diğer büyük şehirler arasında Burgaz, Filibe ve Varna bulunmaktadır.
Modern Bulgaristan topraklarında bilinen en eski toplumlardan biri, MÖ 6500 yılına tarihlenen Karanovo kültürüdür. MÖ 6. ile 3. yüzyıllar arasında bu bölge, antik Traklar, Persler, Keltler ve Makedonlar arasında süregelen çatışmalara sahne oldu. Bölgeye istikrar, MS 45 yılında Roma İmparatorluğu'nun burayı fethetmesiyle geldi. Ancak Roma İmparatorluğu'nun parçalanmasının ardından yeniden başlayan kabile istilaları, 6. yüzyıl civarında bölgeye erken Slav topluluklarının yerleşmesine yol açtı. 7. yüzyılın sonlarına doğru, Eski Büyük Bulgaristan topraklarından Asparuh önderliğinde gelen Bulgarlar, Balkanlara kalıcı olarak girdiler ve 681 yılında Bizans İmparatorluğu tarafından bir antlaşmayla resmen tanınan Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kurdular. Bu imparatorluk, Balkanların büyük kısmına hükmetti ve Slav kültürlerini derinden etkileyerek Kiril alfabesinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Birinci Bulgar İmparatorluğu, 11. yüzyılın başlarında Bizans imparatoru II. Basileios'un fethiyle yıkıldı. Ancak 1185'te başarılı bir Bulgar isyanıyla kurulan İkinci Bulgar İmparatorluğu, özellikle II. İvan Asen döneminde (1218-1241) en parlak dönemini yaşadı. İmparatorluk, uzun süren savaşlar ve iç çekişmelerin ardından zayıfladı ve 1396'da Osmanlı egemenliğine girerek yaklaşık beş asır sürecek bir döneme girdi.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, günümüzdeki üçüncü ve mevcut Bulgar devletinin oluşumuyla sonuçlandı; Bulgaristan 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. Ancak yeni devletin sınırları dışında kalan çok sayıda etnik Bulgar, irredantist eğilimlerin doğmasına neden oldu ve bu durum, komşularıyla yaşanan çeşitli çatışmalara ve her iki dünya savaşında Almanya ile ittifak kurmasına yol açtı. 1946'da Bulgaristan, Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloku'na katıldı ve sosyalist bir devlet hâline geldi. 1989 Devrimlerinin ardından, iktidardaki Komünist Parti siyasi tekelinden vazgeçti ve çok partili seçimlere izin verdi. Böylece Bulgaristan, demokratik bir yönetime geçiş yaptı.
1991 yılında demokratik anayasasını kabul eden Bulgaristan, 28 ili kapsayan bir parlamenter cumhuriyet hâline geldi ve yüksek düzeyde siyasi, idari ve ekonomik merkeziyetçilikle yönetilmeye başlandı. Yüksek gelirli ekonomisi, büyük ölçüde hizmet sektörüne dayanmakta olup, onu imalat, madencilik ve tarım izlemektedir. Karadeniz kıyısındaki stratejik konumu ve doğalgaz ile petrol boru hatları için bir transit ülke olması, Bulgaristan'ın ekonomik ve jeopolitik önemini artırdı. Dış ilişkileri, coğrafi konumu ve Avrupa Birliği ve NATO'ya üyeliği tarafından şekillendirildi.

Bulgaristan adı, Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kuran Türk kökenli bir boy olan Ön Bulgarlardan gelmektedir. Ön Bulgarların isimleri günümüzde hâlâ tam olarak aydınlatılamamıştır ve MS 4. yüzyıldan daha erken bir tarihe kadar izini sürmek zordur ancak muhtemelen Proto-Türkçe bulģha ("karıştırmak", "sallamak", "yerini değiştirmek") kelimesinden ve onun türevi olan bulgak ("isyan", "düzensizlik") kelimesinden türetilmiştir. Anlamı, "isyan etmek", "kışkırtmak" veya "bir düzensizlik durumu yaratmak" ve dolayısıyla "karışıklık çıkarıcılar" olarak genişletilebilir.
4. yüzyılda hem "karma bir ırk" hem de "baş belası" olarak tasvir edilen ve Çinliler tarafından "Beş Barbarlar" (Wu Hu) olarak adlandırılan göçer grubunun bir parçası olan Jieler gibi İç Asya'daki fonolojik olarak yakın isimlere sahip boy grupları da sıklıkla benzer isimlerle adlandırılmıştır.

Bulgaristan'ın ilk sakinleri Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan Traklardır. Milatla birlikte ülke önce Roma İmparatorluğu, sonra da Bizans İmparatorluğu egemenliğine girer.
Bizans İmparatorluğu yıkılıncaya değin Bizans ile savaşıp hâkimiyet alanlarını genişleten Bulgarlar, 1018-1186 yılları arasında yeniden Bizans İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi.

14. yüzyılda Türklerin Rumeli'ye çıkmasından sonra bağımsızlıklarını yitirerek Osmanlı Devleti'nin egemenliğine girmişlerdir.
Osmanlı Devleti'nin gerilemeye başlaması ve Çarlık Rusyası'nın da desteğiyle, Balkanların tümünde olduğu gibi Bulgaristan'da da ulusal kurtuluş hareketi alevlenmiş, 93 Harbi'nden yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti, Bulgaristan'ı 3 Mart 1878 tarihinde içişlerinde bağımsız bir Prenslik olarak, 5 Ekim 1908 tarihinde ise tam bağımsız Çarlık olarak tanımıştır.

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlılarla aynı cephede savaşa katılan Bulgaristan, II. Dünya Savaşı'na da Almanya saflarında katılarak her iki savaştan da yenilgiyle çıktı.
II. Dünya Savaşı'nın ardından Balkanlar'da ilerleyen Sovyet ordusunun da yardımıyla Georgi Dimitrov önderliğinde sosyalist rejime geçen ülke, soğuk savaş yıllarında Varşova Paktı'nın üyesi olarak kaldı.
Doğu Bloku'nun çözülmesiyle 1990 yılında sosyalist rejimin yıkıldığı Bulgaristan, komşusu Türkiye ile olan ilişkilerini oldukça olumlu bir temele oturttu.
2004 itibarı ile NATO üyesi olan Bulgaristan 1 Ocak 2007'de de AB'nin tam üyesi oldu.

Bulgaristan parlamenter demokrasi ile yönetilen bir cumhuriyettir. Seçimler Merkez Seçim Komisyonu tarafından denetlenir ve düzenlenir. Siyasi partiler doğrudan halk oylamasıyla meclisteki 240 sandalye için yarışırlar. Ulusal Meclis yasaları çıkarma, bütçeyi onaylama, cumhurbaşkanlığı seçimini düzenleme, hükûmeti oylama ve görevden alma, savaş ilan etme, askerî birliklerini yurt dışına gönderen tezkereyi çıkarabilme ve uluslararası sözleşmeleri onaylama yetkisine sahiptir.
13 Kasım 2016'da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Bulgar Sosyalist Partisi ve koalisyon ortakları tarafından desteklenen Rumen Radev %59,37 oyla kazandı.

24 Mart 2017'de Bulgaristan Ulusal Meclisinin 240 üyesini belirlemek için yapılan seçimde çok sayıda parti yarıştı. En az 4, en fazla 16 milletvekili çıkaran 31 seçim bölgesinde yarışan partiler %4 seçim barajını da aşmak zorundadırlar. %54,07 oranında katılımın olduğu seçimlerde 5 parti barajı geçerek meclise girmeyi başarabildi.

Koca Balkan Dağları (Stara Planina) Bulgaristan'ı kuzeyde Tuna platosu, güneyde ise Trakya platosu olarak kabaca iki coğrafi bölgeye ayırır. Oldukça dağlık bir coğrafyaya sahip olan güney Bulgaristan'da Rodop ve Rila sıradağları vardır. Ülkenin ve Balkanların en yüksek zirvesi olan 2.925 metre rakımlı Musala Dağı da buradadır.
Ülkenin en önemli ırmağı olan Tuna Nehri, aynı zamanda Romanya-Bulgaristan sınırının çok büyük kısmını oluşturur.
Bulgaristan sınırları içerisinde doğup, Yunanistan-Türkiye sınırını oluşturarak Ege Denizi'ne dökülen Meriç (Марица) ve Sofya yakınlarında doğup ülkenin güneybatısından geçerek Yunanistan'dan Ege Denizine dökülen Struma ırmakları, ülkenin başlıca ırmakları arasında gösterilir.

Bulgaristan Akdeniz, Okyanus ve Kıta hava kütlelerinin buluşma noktasında yer alması ve dağlarının bariyer etkisinden kaynaklanan çeşitli ve değişken iklime sahiptir.
Kuzey Bulgaristan, Balkan dağlarının güneyindeki bölgelere göre ortalama 1 °C daha soğuktur ve 200 mm daha fazla yağış kaydeder. 
Sıcaklık genlikleri farklı alanlarda önemli ölçüde değişir. 
Kaydedilen en düşük sıcaklık -38,3 °C, en yüksek sıcaklık ise 45,2'dir.
Yağış yılda ortalama 630 mm'dir. Dobruca yılda 500 mm yağış alırken, dağlarda yağış 2500 mm'yi aşar. 
Kıtasal hava kütleleri kış aylarında önemli miktarda kar yağışı getirir.

Nispeten küçük yüzölçümü dikkate alındığında Bulgaristan'ın değişken ve karmaşık bir iklimi vardır. Ülke, kıtasal iklim bölgesinin en güney bölümünü kaplar ve güneydeki küçük alanlar Akdeniz iklim kuşağına girer. Kıtasal bölge baskındır çünkü kıtasal hava kütleleri engelsiz Tuna Ovası'na kolayca akar. Kış aylarında daha güçlü olan karasal etki bol kar yağışına neden olur; Yazın ikinci yarısında Akdeniz etkisi artar ve sıcak ve kuru hava oluşur. Bulgaristan beş iklim bölgesine ayrılmıştır: kıtasal bölge (Tuna Ovası, Balkan Öncesi ve Geçiş jeomorfolojik bölgesinin yüksek vadileri); geçiş bölgesi (Yukarı Trakya Ovası, Struma ve Mesta vadilerinin çoğu, aşağı Balkan vadileri); kıta-Akdeniz bölgesi (Struma ve Mesta vadilerinin en güney bölgeleri, doğu Rodop Dağları, Sakar ve Istranca); Kıyı şeridi boyunca ortalama uzunluğu 30–40 km olan Karadeniz bölgesi; ve 1000 m'nin üzerindeki dağlarda alpin bölgesi (Orta Balkan Dağları, Rila, Pirin, Vitoşa, Batı Rodop Dağları, vb.).

Bulgaristan üniter bir devlettir. 1880'lerden beri bölgesel yönetim birimlerinin sayısı yediden 26'ya kadar değişmiştir. 1987 ile 1999 yılları arasında idari yapı dokuz ilden (oblasti, tekil oblast) oluşuyordu. Ekonomik sistemin merkezîleşmesine paralel olarak yeni bir idari yapıya geçildi. 27 ili ve bir büyükşehir başkentini (Sofya-Grad) içerir. Tüm alanlar adlarını ilgili başkentlerinden alır. İller 265 belediyeye bölünmüştür. Belediyeler, dört yıllığına seçilen belediye başkanları ve doğrudan seçilen belediye meclisleri tarafından yönetilir. Bulgaristan, Bakanlar Kurulunun doğrudan bölge valilerini atadığı ve tüm illerin ve belediyelerin finansman açısından büyük ölçüde ona bağımlı olduğu oldukça merkezî bir devlettir.

31.12.2022 itibarıyla 'Ulusal İstatistik Enstitüsü' tarafından yayınlanan verilere göre Bulgaristan nüfusu 6.447.710 kişi olarak belirtilmiş olup illere göre nüfus dağılımı aşağıdaki gibidir;

Bulgaristan, özel sektörün GSYİH'nın %70'inden fazlasını oluşturduğu açık, üst-orta gelir aralığında bir piyasa ekonomisine sahiptir. 1948'de ağırlıklı olarak kırsal nüfusa sahip, büyük oranda tarıma dayalı bir ülkeden, 1980'lere gelindiğinde Bulga

Buruciye Medresesi veya diğer adıyla Hacı Mes'ud Medresesi, Türkiye'nin Sivas şehrinde yer alan medrese. 1271 yılında, Anadolu Selçuklu Sultanlarından III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Hamedan yakınlarındaki Burucird'den gelme Muzafferüddin Burucirdi tarafından yaptırılmıştır. İlmiye çalışmaları için medrese olarak yaptırılmış ve devrin pozitif ilimlerinin okutulduğu bina olarak uzun yıllar kullanılmıştır.

Sarımtırak renkli taşların oyma olarak yapılan giriş kapısı ve avlu karşısındaki iç cephe, devrin Selçuklu taş oymacılığının en güzel örneklerindendir. Yapı kareye yakın dikdörtgen planlı olup, üzeri açık avlu etrafındaki sütunlu revaklar ve bunların gerisinde bulunan hücrelerden oluşmaktadır. Giriş kapısının sol yanında mavi ve siyah çinilerle süslü türbede medrese binasını yaptıran Burucerdioğlu Muzaffer Beyin (Hacı Mes'ud) ve çocuklarının kabirleri yer alır. Türbenin yanında da iki beşik tonozlu küçük oda bulunmaktadır. Revakların arkasında medrese odaları, ana eyvanın yanlarında da iki kubbeli oda vardır. Vakfiyesinden binada bir de kütüphane bulunduğu anlaşılmaktadır.Taş işlemeciliğinde ağırlığın taç kapıda yer aldığı görülür. Yıldız, rumi ve geometrik motifler yüzeysel ancak bir dantel gibi işlenmiştir. Medrese 1965-1966'da tamir edilmiş ve müze haline getirilmiştir. Sonraki yıllar yine birçok kez tamir ve bakım görmüştür.

Yeni Rehber Ansiklopedisi 4 syf. 238

Buz hokeyi, buzun üzerinde iki takımla oynanan bir hokey sporu veya oyundur. Oyuncular hokey patenlerini giyip buz pateni pisti'nde buz hokeyi sopası ile diski (pakı) kontrol etmeye çalışırlar. Oyuncular hokey diski'ni (pakı) kaleye sokarak sayı bulurlar. Takımda biri kaleci olmak üzere altı oyuncu molasız oynar. Aslen bir takımda 20'den fazla oyuncu vardır. Bir oyuncu kuralları ihlal ederse hakem ceza olarak takımı bir süreliğine 5 kişiyle oynatır. 26x56 mt. genişlikte bir alanda oynanır. 15 ya da 20 dakikalık üç devreden oluşur.

Buz hokeyi konusunda Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri ve Slovakya önde gelen ülkelerdir. Dünyadaki en iyi oyuncuların çoğu NHL'dendir (Ulusal Hokey Ligi). Yılın sonunda Stanley Kupası'nı kazanmaya çalışırlar. Kuzey Amerika'da kadınlar Kadınlar Ulusal Hokey Ligi ve kadınlar Batı Hokey Ligi'nde oynar. Kuzey Amerika ve Avrupa'da erkekler hokeyi kadınlar hokeyinden daha popülerdir. Kış Olimpiyat Oyunlarında hokey hem kadınlar hem de erkekler tarafından oynanır. Buz hokeyi 19. yüzyılda Kanadalı güverteciler tarafından bulunmuştur. NHL 1917'de başlamıştır. 2007 itibarıyla doğu-batı konferansı adlarıyla 15'lik iki ligi vardır.
Bu sporun en popüler olduğu ülkeler ABD, Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya ve Çek Cumhuriyeti'dir.

Buz hokeyi, ilk kez Orta Çağlarda Kuzey Avrupalılar tarafından oynanmaktaydı. 19'uncu Yüzyıl ortalarında ise ilkel formda Kanada'da oynanmaya başlanmış, ilk resmi hokey oyununun 1855'te Kingston, Ontario'da oynandığı düşünülmektedir. Kayıtlara geçen ilk maç 1865'te bir üniversite öğrencisi olan Robertson tarafından düzenlendi. Daha sonra Robertson, ilk buz hokeyi kurallarını geliştirdi.Bu kurallar gereğince takımlar dokuzar oyuncudan oluşuyor ve kare şeklinde bir pak kullanılıyordu. Montreal'de toplanan bir komite oyunun yedişer kişilik takımlarla oynanmasını öngörmüştür. 1909'da ulusal hokey kurulu, oyuncu sayısının altıya indirilmesine karar verdi. 1893'te ise Stanley kupası başladı. Bu kupada en iyi Kanadalı hokey takımına Lord Stanley ödülü verilmekte ve günümüzde devam etmektedir.

Oyun sahasının boyutları en çok 61 metre uzunluğunda ve 30 metre enindedir; en az 56x26m olmalıdır. Sahanın köşeleri ovaldir ve bu ovallik en fazla 7 ila 8.5 
metre yarıçapta olmalıdır.
Buz sahasının yanları “bordlar” olarak bilinen ağaç veya plastik bir duvarla çevrilmiş olmalı, buzun üstünden ölçüldüğünde 1.20 metreden alçak veya 1.22 metreden yüksek olmalıdır. Yan duvarların altında, 15 ila 25 cm yüksekliğinde ve sarı renkte bir tekme bandı olacaktır. Bu kurallarda belirtilen resmi işaretlemelerin dışında, bütün buz yüzeyi ve çevresindeki duvarlar beyaza boyanmış olmalıdır.

Buz Hokeyi'nde ofsayt kuralı şu şekilde uygulanmaktadır. Hücum eden takım oyuncularından hiçbiri defans yapan takım sahasında bulunan mavi çizgiye paktan önce giremez. Girmesi durumunda hakem ofsayt düdüğünü çalar ve oyunun durduğu yere en yakın başlama noktasından oyun tekrar başlatılır.

Türkiye Buz Hokeyi Süper Ligi
Türkiye Millî Buz Hokeyi Takımı
Türkiye kadın millî buz hokeyi takımı
NHL (Ulusal Hokey Ligi)
Süper Lig (buz hokeyi)
1. Lig (buz hokeyi)
Türkiye Buz Hokeyi Federasyonu
Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası
Dünya Kadınlar Buz Hokeyi Şampiyonası
Avrupa Buz Hokeyi Şampiyonası
Su altı buz hokeyi
Kızak hokeyi
Bandy
Rounders
Çim hokeyi
Rink hokey

Hockey Arena 23 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PowerPlay Manager

Bükreş (Rumence: București), Romanya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Romanya'nın güneydoğusunda, Dâmbovița Nehri üzerinde yer almaktadır. Nüfusu resmi olarak 1,71 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir; daha büyük metropol alanı ise 2,31 milyon nüfusludur ve bu da Bükreş'i Avrupa Birliği'nde şehir sınırları içindeki nüfus bakımından 9. en kalabalık şehir yapmaktadır. Şehir alanı 240 km² (93 mil kare), metropol alanı ise 1.811 km² (699 mil kare) büyüklüğündedir. Şehrin kendisi idari olarak "Bükreş Belediyesi" (Rumence: Municipiul București) olarak bilinir ve ulusal bir ilçe ile aynı idari seviyeye sahiptir; ayrıca her biri yerel bir belediye başkanı tarafından yönetilen altı sektöre ayrılmıştır. Bükreş, önemli bir kültürel, siyasi ve ekonomik merkez, ülkenin hükûmet merkezi ve Muntenya bölgesinin başkentidir.
Bükreş'ten ilk kez 1459 yılında belgelerde bahsedilmiştir. Şehir 1862 yılında başkent olmuş ve Romanya medyasının, kültürünün ve sanatının merkezi haline gelmiştir. Mimari yapısı, tarihsel (çoğunlukla Eklektik, ancak Neoklasik ve Art Nouveau da), savaşlar arası dönem (Bauhaus, Art Deco ve Romanya Rönesansı mimarisi), sosyalist dönem ve modern tarzların bir karışımıdır. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde, şehrin zarif mimarisi ve elit kesiminin sofistike yapısı, Bükreş'e Küçük Paris veya Doğu'nun Paris'i lakaplarını kazandırmıştır. Tarihi şehir merkezindeki binalar ve semtler savaş, depremler ve Nikolay Çavuşesku'nun sistemleştirme programı nedeniyle ağır hasar görmüş veya yıkılmış olsa da, birçoğu ayakta kalmış ve restore edilmiştir. Son yıllarda şehir, ekonomik ve kültürel bir patlama yaşamaktadır. Avrupa'nın en hızlı büyüyen yüksek teknoloji şehirlerinden biridir. 2016 yılında, tarihi şehir merkezi Dünya Anıtlar Gözlem Örgütü tarafından "tehlike altında" olarak listelendi. Bükreş, 1940'larda bir milyon nüfusa ulaşarak Romanya'nın en kalabalık şehridir. 2017 yılında, Mastercard Küresel Kentsel Destinasyonlar Endeksi'ne göre Bükreş, gece konaklayan turist sayısında en yüksek artış gösteren Avrupa şehri oldu. Aynı çalışmaya göre, 2018 ve 2019 yıllarında Bükreş, Avrupa'da en yüksek gelişim potansiyeline sahip destinasyon olarak sıralandı. Ekonomik olarak Bükreş, Romanya'nın en müreffeh şehri ve bölgenin en zengin başkenti ve şehridir; 2017'den beri Budapeşte'yi geride bırakmıştır. Şehirde çok sayıda büyük kongre tesisi, eğitim kurumu, kültür mekanı, geleneksel "alışveriş pasajları" ve rekreasyon alanları bulunmaktadır. Bükreş, Ilfov İlçesi içinde yer almakta ve bu ilçe ile çevrilidir.

Bükreş'in Rumence adı olan București, henüz doğrulanmamış bir kökene sahiptir. İsim, tarihteki farklı efsanelere göre prens, haydut, balıkçı, çoban veya avcı olan Bucur'un adıyla ilişkilendirir. Rumence'de bucurie kelimesi 'neşe' ('mutluluk') anlamına gelmektedir ve Daçyaca kökenli olduğuna inanılır. Bu nedenle Bükreş şehri 'neşe şehri' anlamına gelmektedir.

Çok eski yerleşim yeri olduğunu gösteren arkeolojik kalıntılar olmakla beraber Bükreş (București) adına ilk defa 1459'dan kalma yazılı belgelerde rastlanmıştır. 1448-1476 arasında üç dönem tahta çıkan III. Vlad (Kazıklı Voyvoda), Eflak Devletini ve özellikle o dönemde başkent olan Tirgovişte'yi Osmanlılara karşı korumak için Bükreş Kalesi'ni yaptırdı. Ardından birçok başka yer de tahkim edilmişti. Bilhassa eline geçirdiği Müslümanları kazığa vurarak azap içinde öldürmesi sebebiyle Türkler Vlad'a Kazıklı Voyvoda derlerdi.
Fatih Sultan Mehmet, Vlad'ın bu katliamları üzerine 1462'de Eflak üzerine büyük bir sefer düzenledi. Bir ay süren hareket neticesinde Eflak, Osmanlıların mümtaz bir eyaleti hâline geldi. Böylece Osmanlı idaresine giren Bükreş, hızla gelişerek Eflak'ın başlıca ekonomi merkezi oldu. 1659'da başkent yapıldı. Kürkçüler sokağı ve Eyerciler sokağı gibi bazı sokak isimleri şehirde loncaların kurulduğunu göstermektedir.
Eflak ve Boğdan, Romanya Prensliğini oluşturmak üzere birleştirildi ve 1862 yılında, Bükreş yeniden ülkenin başkenti oldu; 1881 yılında, 19. yüzyılın ikinci yarısında I. Carol altında Romanya'nın yeniden ilan Krallığı'nın siyasi merkezi haline geldi. Bu yüzyılda kentin nüfusu önemli ölçüde artmıştır ve kentsel gelişmede yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde, gaz aydınlatmasında, tramvaylar ve sınırlı elektrifikasyon getirilmiştir.
18. yüzyıldan başlayarak Bükreş'e mahallî prensler yerine İstanbul'daki Fenerli Rumlardan seçilen yöneticiler yollandı. 1821'de Tudor Vladimirescu önderliğinde başlayan ayaklanma sonucunda, Fener yönetimine son verildi. 1859'daki ayaklanmadan sonra da Eflak ve Boğdan birleşti ve 1862'de de Bükreş Romanya'nın başkenti ilan edildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Romanya tamamen ayrıldı.
Romanya'da komünizmin kurulmasının ardından, şehir büyümeye devam etti. Çoğu kule bloklarına hakim olan yeni ilçeler inşa edildi. Nikolay Çavuşesku liderliği (1965-1989) sırasında şehrin tarihi bölümlerinin çoğu yıkıldı. 4 Mart 1977'te kentin 135 km (83.89 mil) uzağında, Vrancea merkezli olarak bir deprem meydana geldi ve 1500 kişinin ölümüne ve şehrin tarihi merkezinde fazla hasara yol açtı.
2000 yılından sonra kentin modernize ve kentsel yenilemesi deva etmektedir. Bükreş'in tarihi merkezinde restorasyon çalışmalarının yanı sıra, Konut ve ticari gelişmeler özellikle kuzey bölgelerinde devam etmektedir.
Bükreş'teki en önemli yükseköğretim kurumları Gheorghe Gheorghiu-Dej Politeknik Enstitüsü ve Bükreş Üniversitesi'dir. Ayrıca, çok sayıda araştırma merkezi ile bilim ve sanat dallarında öğrenim veren yüksek okullar vardır.
İmalat sanayisi olarak, başta makine aletleri ve tarım makineleri, elektrik ve otomotiv donanımı, otobüs ve troleybüs yapımı sayılabilir.
Ulaşım bakımından metro ve tramvay olarak gelişmiş durumdadır.

Bükreş 6 sektöre ayrılmıştır. Bunlar;

Sektör 1 (nüfus 227.717): Dorobanți, Băneasa, Aviației, Pipera, Aviatorilor, Primăverii, Romană, Victoriei, Herăstrău Park, Bucureștii Noi, Dămăroaia, Strǎulești, Grivița, 1 Mai, Băneasa Forest, Pajura, Domenii, Chibrit
Sektör 2 (nüfus 357.338): Pantelimon, Colentina, Iancului, Tei, Floreasca, Moșilor, Obor, Vatra Luminoasă, Fundeni, Plumbuita, Ștefan cel Mare, Baicului
Sektör 3 (nüfus 399.231): Vitan, Dudești, Titan, Centrul Civic, Dristor, Lipscani, Muncii, Unirii
Sektör 4 (nüfus 300.331): Berceni, Olteniței, Giurgiului, Progresul, Văcărești, Timpuri Noi, Tineretului
Sektör 5 (nüfus 288.690): Rahova, Ferentari, Giurgiului, Cotroceni, 13 Septembrie, Dealul Spirii
Sektör 6 (nüfus 371.060): Giulești, Crângași, Drumul Taberei, Militari, Grozăvești (Regie olarak da bilinir), Ghencea

Bükreş Günleri, Mustafa Balel, Eylül Yayınları, 1985

Bükreş'in kardeş şehirleri:

Büyük Birlik Partisi, 29 Ocak 1993 tarihinde Muhsin Yazıcıoğlu liderliğinde kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "BÜYÜK BİRLİK" şeklindedir. Simgesi hilal içerisinde güldür. Genel başkanı Mustafa Destici'dir.
7 Temmuz 1992 Pazar günü; Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller, İsmet Gür, Saffet Topaktaş, Ahmet Özdemir ve Esat Bütün'ün içinde yer aldığı altı MÇP'li milletvekili, başkanlık divanı üyeleri, birçok il, ilçe ve belde teşkilat başkanları, üst düzey yöneticilerinin istifası ile başlayan sürecin sonunda kurulmuştur. Faal olan parti kendisini siyasi yelpazede Türk milliyetçiliği ve Türk-İslam sentezi ideolojisinde konumlandırmaktadır.

Büyük Birlik Partisi, "Türk-İslam sentezi" ideolojisini benimser ve İslam kimliğini Türklük'ten daha da öne çıkarır. Muhsin Yazıcıoğlu, Türk olmayanlar hakkındaki görüşleriyle ilgili olarak BBP'nin Türkiye hedefini doğrulayarak: "Bizim davamız yaratılmışı seviyoruz yaratandan ötürü'dür. Laz, Çerkez, Kürt diye insanları ayırmıyoruz, ayırmayacağız. Biz aynı topraklar içinde, aynı bayrak altında yaşayan insanlarız. Kürtler kardeşimiz, PKK düşmanımızdır. Bu farkı görmemiz lazım. Biz çeteleşmeye, mafyalaşmaya ve cuntaya karşıyız. TBMM'de gerçek anlamda milletvekilleri olmasını istiyoruz. Yasama, yürütme, yargı ayrı olsun. Dokunulmazlıklar sınırlandırılsın. Kürsüde siyasetçilerin konuşması serbest olsun. Fikrini söyleyen siyasetçinin partisi kapanmasın." Ergenekon hakkında dedi "Elma armut, sap saman hepsi birbirine karıştı. Cunta varsa, çete varsa, bunların hepsi kazınsın. Türkiye gerçekten de demokratik bir ülke olsun".

1991 Türkiye genel seçimleri ardından oluşan meclis aritmetiğinde hiçbir siyasi partinin TBMM'de tek başına hükûmet kuracak çoğunluğu bulunmadığından bir koalisyon hükûmetinin kurulması zorunlu hale geldi. Bu dönemde Alparslan Türkeş görüşmeleri sürmekte olan DYP-SHP koalisyonuna dışarıdan destek vermek isterken, Muhsin Yazıcıoğlu'nun başını çektiği parti içi muhalefet güvenoyu verilmemesini isteyerek, yapılan oylamaya katılmadı. Böylece MÇP içindeki uzun süredir devam etmekte olan örtülü çekişme gün yüzüne çıkmış oldu.
7 Temmuz 1992 Pazar günü saat 14.00'da Ankara'da Maltepe Düğün Salonu'nda, Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller, İsmet Gür, Saffet Topaktaş, Ahmet Özdemir ve Esat Bütün'ün içinde yer aldığı 6 milletvekili, başkanlık divanı üyeleri, birçok il, ilçe ve belde teşkilat başkanları, üst düzey yöneticileri, Bizim Ocak Dergisi'ni çıkartan kadro ve Türkiye'nin birçok yerinde bulunan Bizim Ocak Dergisi temsilcilerinin de istifasıyla başlayan Muhsin Yazıcıoğlu önderliğindeki hareket, binlerce ülkücünün katılımıyla MÇP'den ve Bizim Ocak'tan ayrıldıklarını bir bildiri ile istifa kararlarını açıkladı. “Türk Milleti'ne Beyanname” başlıklı bu bildirinin dağıtıldığı toplantıda ayrıca 'Millî Mutabakat Çağrısı' başlıklı bir bildiri de okunarak yeni bir siyasi oluşum başlatılmış oldu ve yeni bir siyasi oluşum çalışmalarının sonucu olarak 29 Ocak 1993 tarihinde “Büyük Birlik Partisi” kuruldu ve genel başkanlık görevine Muhsin Yazıcıoğlu seçildi.
Büyük Birlik Partisi'nin kurulmasından hemen sonra, yaklaşan 27 Mart Mahalli Seçimlerine katılabilmek için gerekli olan teşkilatlanma barajı kısa sürede aşıldı ve 31 Temmuz 1993'te 1. Olağan Kurultayı Ankara Atatürk Spor Salonu'nda yapıldı. Daha sonraki süreçte; 27 Mart 1994 Mahalli Seçimleri, 18 Nisan 1999'da yapılan Mahalli İdareler ve Milletvekilliği Genel Seçimleri, 29 Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimleri ve 2 Haziran 2011 Genel seçimlerine kendi ismi ve amblemi ile katılan Büyük Birlik Partisi; 24 Aralık 1995'te yapılan Milletvekilliği Genel Seçimleri'nde ANAP ile ittifak yaparak TBMM'ye girerken, 22 Temmuz 2007 de yapılan genel seçimlere katılmadı ve BBP'li 23 aday seçimlere farklı illerde bağımsız olarak katıldı. Bu adaylardan sadece Sivas'tan bağımsız olarak katılan Muhsin Yazıcıoğlu milletvekilliğini kazandı ve sonrasında yeniden BBP genel başkanı oldu.
2021 yılında, Büyük Birlik Partisi'nin yönetiminden ve Cumhur İttifakı'nı desteklemesinden memnun olmayan parti içerisinde bir grup partiden ayrıldı ve 191 kurucu üyeyle Milli Yol Partisi'ni kurdu.

25 Mart 2009 günü gerçekleşen helikopter kazasında başta parti Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, Sivas Belediye Meclis Üyesi Adayı Murat Çetinkaya, Sivas İl Başkan Yardımcısı Yüksel Yancı'yı kaybeden Büyük Birlik Partisi, 29 Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimlerinde Doğan Ürgüp ile Sivas Belediye Başkanlığını kazanmıştır. Seçimlerin ardından gerçekleştirilen 24 Mayıs 2009 tarihindeki 4. Olağanüstü Kongrede dönemin Genel Sekreteri Yalçın Topçu 507 oy alarak partinin yeni genel başkanı oldu. Yalçın Topçu iki yıl kadar sürdürdüğü genel başkanlık görevini 12 Haziran 2011 Milletvekili Genel Seçimlerinde alınan sonuç üzerine yaptığı yazılı açıklama ile bıraktı. Yalçın Topçu'nun ardından gerçekleştirilen 5. Olağanüstü Kongrede dönemin Genel Sekreteri Mustafa Destici, eski Alperen Ocakları başkanı Yavuz Ağıralioğlu ve eski Sivas milletvekillerinden Nevzat Yanmaz genel başkanlığa adaylıklarını açıkladılar ve yapılan seçim sonucunda geçerli sayılan 639 oydan 628'ini alan Mustafa Destici genel başkan seçildi.

Resmî site
Facebook'ta Büyük Birlik Partisi
X'te Büyük Birlik Partisi
Instagram'da Büyük Birlik Partisi

Büyük Selçuklu İmparatorluğu veya Selçuklu Devleti (Eski Anadolu Türkçesi: سلچوقلو دولتی, romanize: Selçuklu Devleti), Orta Çağ'da Oğuz Türklerinin Kınık boyu tarafından kurulan Türk, Sünni Müslüman bir imparatorluk. Selçuklular Hindukuş Dağları'ndan Batı Anadolu'ya ve Orta Asya'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alanı kontrol ettiler. Aral Gölü yakınında güç kazandıktan sonra ilk olarak Horasan'ı ele geçiren Selçuklular, buradan İran içlerine doğru ilerledi ve ardından Anadolu'daki şehirleri kontrol altına aldı.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Tuğrul Bey (1016–63) tarafından 1037'de kuruldu. Tuğrul'u büyüten dedesi ve Oğuz Yabgu Devleti'nde yüksek makam sahibi olan Selçuk Bey, adını hem ülkeyi yöneten hanedana hem de imparatorluğa verdi. Devlet kurulduktan kısa süre sonra İslam dünyasının merkezi otoriteden yoksun parçalanmış siyasi haritasını birleştirdi ve daha sonra Haçlı Seferlerinin birinci ve ikincisinde kilit rol oynadı. Dili ve kültürüyle yoğun bir şekilde İranlılaşan Selçuklular, Türk-İran geleneğinde büyük bir gelişme sağladı ve İran kültürünü Anadolu'ya taşıdı. Türk boylarının ele geçirilen yerlerde devlet otoritesini artırmak gibi siyasi amaçlar doğrultusunda devlet yöneticileri tarafından ülkenin kuzeybatısına yerleştirilmesi ile bu bölgelerde Türkleştirme süreci başladı. Gittikleri bölgelere Türk kültürünü yayan Selçuklular beraberinde İslam dinini de Anadoluya yaydı.

Kınık boyu, Orta Asya'daki 24 Oğuz boylarından biridir. Bu boyun, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun çekirdeğini oluşturan boy olduğu konusunda tarihçiler ittifak halindedir. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey'in bilinen en eski atası babası Dukak'dır. Dukak Oğuz Yabguluğu'nda sü-başı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda "Salcuk", "Salçuk", "Selcük", "Sarçuk" gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey'in torunları Tuğrul ve Çağrı Bey'in kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukıyân, Salâcıka veya Â-li Selçuk (Yüce Selçuklu) olarak verilir. Yusuf Yınal ve Arslan Yabgu'ya tabi Türkmenler ise Yınallılar (Yınâliyân) ve Yabgulular olarak kayıtlara geçmiştir. Oğuz Yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar'a bağlı oldukları ileri sürülür. Oğuzların Karahanlılar ile bazen mücadele bazen de ittifak halinde bulundukları ve onlara paralı asker olarak hizmet ettikleri tespit edilmiştir. Selçuk Bey'in oğullarına Mikail, İsrail, Musa, Yusuf gibi isimler vermesi nedeniyle de Hazarlara bağlı ve Musevi oldukları ileri sürülmektedir, fakat günümüzde genel kabul gören görüş bu isimlerin Hazarlar ile yapılan ticari ve kültürel ilişkilerin bir sonucu olduğudur.

10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar Moğolistan'dan çıkartılınca Kıpçak boy birliği dağıldı ve Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının birleşmesi ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu da Yabguların otorite ve güçlerini etkilemeye başladı. Bu etki ve belki de bazı kaynaklarda belirtilen Selçuk Bey'in iktidar mücadelesine girdiği Yabgu karşısında başarılı olamaması sonucu (tahminen 960~985) Selçuk Bey boyu ile beraber Maveraünnehir yönüne göç ettiler ve yine bir Yabgu'ya bağlı Cend'e yerleştiler. Bu bölge o sıralarda özellikle Samaniler tarafından yoğun biçimde islam propagandası uygulanan bir bölgeydi ve Selçuk Bey de ailesi ile İslamiyeti seçti. İslamiyeti seçmesinden kısa süre sonra etrafındakiler ve özellikle silahlı Oğuzlar onun önderliğinde toplandılar. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanîlere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti ve Samanîler Devleti'nin yönetiminde söz sahibi oldu. Samanîler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horasan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.
Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu dönemde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan'da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1040'ta Dandanakan Muharebesi'nde Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.

Devletin temeli olan ordu, hassa ordusu ve tımarlı sipahilerden meydana geliyordu. Sarayda özel olarak yetiştirilip doğrudan sultana bağlı olan Gulamân-ı Saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Selçuklular, askerî iktalar sayesinde maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükûmet arasında yeni askerî ve idari bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu 400.000'e kadar çıktı. Bunun 46.000'i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle ülke menfaatlerini ahenkleştirip kudretli askerî ve idari teşkilata sahip oldular. Aynı sistem Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.

Hassa ordusu melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaş alan ordu mensuplarıdır.

Tımarlı Sipahiler, süvari kuvvetlerinden oluşan sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu.

Dandanakan'ın muzaffer başkumandanlarından Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey'i Büyük Selçuklu Devleti Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda feth edilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey'e, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu'ya, Nişâbur'dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey'e verildi. İbrahim Yınal ve Çağrı Bey'in oğlu Yâkutî, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış, Gürcan ve Damgan'a, Çağrı Bey'in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği, hattâ Arabistan Yarımadası'nda Umman ve dolayları ile Gürcan, Bâdgis, Huttalân tamamen zapt edildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur'u alarak devletin sınırlarını genişletti. Büyük Selçuklu Devleti Gence ve Ani şehirlerini ele geçirmeden önce bölgeyi Şeddâdîler hakimiyeti altında tutuyordu. 1046'da Gence, 1048'de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.
Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdâd hariç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdâd'ı kurtarmak için Abbasî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah'ın daveti ile 18 Aralık 1055'te Bağdat'a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdarlığını yıkarak Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makamına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058'de Tuğrul Bey'e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından "Dünyâ hakanı" îlân edilmesi, Türklere büyük itibâr kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak islam dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal'ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060'ta, Tuğrul Bey ise, 1063'te yetmiş yaşında öldü. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun'dan Fırat'a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.

Tuğrul Bey'in oğlu olmadığından, Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan Selçuklu Devleti sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk'ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk'ü tâyin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp bölgesel küçük krallıkları boyunduruk altına aldı. Kafkasya Seferinde Doğu Anadolu'nun Kuzeydoğu ucundaki ünlü Ani Kalesi'ni 1064'te alarak, 16 Ağustos 1064'te Kars'a girdi. 1067'de bölgenin kontrolünü elinde tutan Şeddadiler hanedanı Selçukluların işgaline uğramış ve 1174'e kadar Selçukluya bağımlı bir hanedan olarak devam etmiştir. Ani, Hristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslam dünyasında büyük sevinç kaynağı oldu ve Halife Kâim bil-Emrillah, sultana, fetihler babası yani çok feth eden anlamına gelen Ebü'l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üstyurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticaret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.
Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman meliki olan kardeşi Kavurd'un isyanı ile karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını arzu eden Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve Önasya'daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultanının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gö

Büyükşehir belediyesi, Türkiye'deki yerel yönetim birimlerinden biridir. Nüfusu 750 binin üzerinde olan illerde kurulan ve ilin tamamına hizmet vermek amacıyla oluşturulan bir yapıdır. Bu sistem, söz konusu nüfus kriterini karşılayan illerde, şehir genelinde entegre ve kapsamlı hizmetlerin sunulmasını amaçlar.
Türkiye'de nüfusu 750 binin altındaki illerde ise, belediye hizmetleri daha çok ilçe ve belde düzeyinde organize edilir ve bu bölgelerde, ilin tamamını kapsayacak şekilde hizmet veren bir üst belediye yapısı bulunmaz. Buna karşın, büyükşehir belediyeleri, ilçe belediyeleriyle birlikte çalışarak, kapsadıkları ilin tamamına yönelik hizmetler sağlar ve şehrin bütünleşik bir yönetimini gerçekleştirirler.

Türkiye'de büyükşehir belediyeleri, şehir genelinde kapsamlı ve entegre hizmetler sunmak üzere kurulmuş yerel yönetim birimleridir. Bu belediyeler, şehir planlaması ve altyapı geliştirme başta olmak üzere, ulaşım ve trafik yönetimi, çevre koruma, sosyal hizmetler ve sağlık, eğitim ve kültür ile ekonomik ve yerel kalkınma gibi geniş bir yelpazede sorumluluk alırlar. Büyükşehir belediyelerinin temel amacı, şehrin bütün sakinlerine yüksek kalitede hizmet sunarak yaşam kalitesini artırmak ve şehrin sürdürülebilir bir şekilde gelişimini sağlamaktır.
Bu çerçevede, büyükşehir belediyeleri, ulaşım sistemlerini düzenler ve geliştirir, trafik sorunlarına çözümler üretir, su ve kanalizasyon gibi temel hizmetlerin yanı sıra atık yönetimi ve çevre koruma faaliyetlerini yürütür. Ayrıca, sosyal yardım programları ile vatandaşların sosyal ihtiyaçlarını karşılar, halk sağlığına yönelik önlemler alır ve sağlık hizmetleri sunar. Eğitim ve kültürel etkinlikleri destekleyerek şehrin kültürel altyapısını geliştirir ve yerel ekonomiyi canlandırmak için sanayi, ticaret ve turizmi teşvik eder.
Büyükşehir belediyeleri, ilçe belediyeleriyle koordineli bir şekilde çalışarak bu geniş hizmet spektrumunu yönetir. Bu koordinasyon, hizmetlerin şehrin her köşesine ulaşmasını sağlar ve böylece şehrin bütünleşik bir yönetimini gerçekleştirir. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile düzenlenen bu görev ve yetkiler, büyükşehir belediyelerini Türkiye'nin şehirlerinin gelişiminde kritik bir rol oynayan kurumlar haline getirir.

Türkiye'de büyükşehir belediyesi statüsü, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile düzenlenmiştir. Bu kanunla, büyükşehir belediyelerinin sınırları, il mülki sınırlarını kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu düzenleme, büyükşehir belediyelerinin ilçe belediyeleri üzerindeki koordinasyon ve denetim yetkilerini artırmış, şehir genelindeki hizmetlerin daha entegre ve kapsamlı bir şekilde sunulmasını sağlamıştır.

Türkiye'de 2024 yılı itibarıyla 30 büyükşehir bulunmaktadır. Bunlar alfabetik olarak; Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Manisa, Mardin, Mersin, Muğla, Ordu, Sakarya, Samsun, Şanlıurfa, Tekirdağ, Trabzon ve Van şeklindedir.

Belediye
Türkiye'de büyükşehir belediyeleri

Büyükşehir Belediyesi Kanunu1 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cagliari (/kælˈjɑːri/; İtalyanca telaffuz: [ˈkaʎʎari]; Sarduca: Casteddu), İtalya'ya bağlı olan Sardinya Özerk Bölgesi başkenti ve en büyük şehridir. Kentin nüfusu yaklaşık 146.627'dir; ancak kente bağlı metropol alanı —yakın çevresindeki 16 belediyeyle birlikte— 417.079 kişilik bir nüfusa sahiptir. Eurostat verilerine göre, Cagliari'nin iş gücü ve ulaşım bölgesi dâhil kentsel fonksiyonel bölge nüfusu 476.975'e ulaşmaktadır. Cagliari, İtalya'nın 26. en büyük şehri konumundadır.
Uzun ve zengin bir geçmişe sahip olan bu kadim şehir, tarih boyunca birçok uygarlığın yönetimi altında kalmıştır. Modern kentin yapıların altındaki katmanlar, Neolitik Çağ'dan günümüze kadar yaklaşık beş bin yıllık kesintisiz yerleşim tarihine tanıklık eder. Kentin önemli tarihî alanları arasında, kısmen tahrip edilmiş Domus de Janas adlı tarihöncesi kaya mezarları, Kartaca dönemine ait geniş bir nekropol, Roma döneminden kalma bir amfitiyatro, Bizans dönemine ait bir bazilika, Pisalılar döneminde yapılmış üç kule ve Habsburg İspanyası döneminde Akdeniz'in batısında stratejik bir güç merkezi hâline getiren güçlü sur sistemleri yer alır. Cagliari'nin doğal kaynaklarını, korunaklı limanı, güçlü şekilde tahkim edilmiş Castel di Castro tepesi (günümüzdeki Casteddu), lagünlerinden elde edilen tuz, Campidano ovasından gelen buğday ve Iglesiente madenlerinden çıkarılan gümüş ve diğer cevherler oluşturmuştur.
Şehir, 1324'ten 1848'e kadar Sardinya Krallığı'nın başkentiydi; 1848'de krallığın resmî başkenti Torino olmuştur (krallık 1861'de İtalya Krallığı'na dönüşmüştür). Günümüzde Cagliari, bölgesel düzeyde kültürel, eğitimsel, politik ve sanatsal bir merkezdir; Art Nouveau mimarisi ve birçok anıtıyla tanınır. Ayrıca Sardinya'nın ekonomik ve endüstriyel merkezi konumundadır: Akdeniz'in en büyük limanlarından birine, bir uluslararası havaalanına sahiptir ve İtalya'daki 8.092 belediye arasında 106. en yüksek gelir seviyesine sahiptir; bu da onu bazı kuzey İtalyan şehirleriyle aynı seviyeye getirir.
Cagliari, 1607'de kurulan Cagliari Üniversitesi'ne ve 5. yüzyıldan bu yana varlığını sürdüren Cagliari Katolik Başpiskoposluğu'na da ev sahipliği yapmaktadır.

Belediye sınırları içindeki nüfusu (13 Temmuz 2010 itibarıyla) 157.222 kişidir. Fakat şehre birleşik olan (Elmas, Assemini, Capoterra, Selargius, Sestu, Monserrato, Quartucciu, Quartu Sant'Elena adlarını taşıyan) belde varoş yerleşimleri ile birlikte Metropoliten Cagliari'nin nüfusu yaklaşık 500.000 kişi olmaktadır.
İtalya'nın 19. yüzyılda birleştirilmesinden sonra Cagliari nüfusu kırsal alandan olan göçlerle büyük gelişmeler gösterdi. Bu nüfus büyümesi 20. yüzyılda da devam etti. Şehir nüfusu 1901'de 61.678 iken 1951'de:130.511 ve 1981'de 219.648 oldu. Ama bundan sonra şehrin nüfusu daha önce belediye sınırları içinde bulunan Selargius ve Quartucciu'nun 1983'te; Elmas'ın 1989'da ve Monserrato'nun 1991'de yapılan referandumlar sonundan Cagliari belediyesinden ayrılıp otonom belediyeler olmaları dolayısıyla büyük düşüşler gösterdi. 2001'de sayımında Cagliari belediye sınırları içinde nüfus 164.249'a düşmüştür ve 2010 tahminine göre 157.222'ye inmiştir. Nüfus sayımları sonuçlarını gösteren şu zaman grafiği Cagliari belediye sınırları içindeki nüfusun gelişmesini açıkça göstermektedir:
Kişi

Cagliari'nin şu komünlerle sınırları bulunur: 
Assemini, Capoterra, Elmas, Monserrato, Quartu Sant'Elena, Quartucciu, Selargius, Sestu

Cagliari şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Buenos Aires, Arjantin
 Nanyuki, Kenya
 Pisa, İtalya
 Vercelli, İtalya
 Padova, İtalya
 Biella, İtalya

Cagliari'de şu ülkelerin konsoloslukları bulunmaktadır:

Sardinya Özerk Bölgesi
Cagliari (il)

Cagliari Belediyesi resmi websitesi8 Mayıs 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Marcus Aurelius Antoninus (doğum adı: Lucius Septimius Bassianus), (4 Nisan 186 – 8 Nisan 217), Caracalla olarak da bilinen, 211 – 217 yılları arasında tahta çıkmış Roma imparatoru.

Caracalla, geç Roma İmparatorlarından Septimius Severus ve Julia Domna'nın büyük oğludur. Galya eyaletinin Lugdunum kentinde, Lucius Septimius Bassianus adıyla doğdu, ardından Marcus Aurelius'la olan bağlarına vurgu yapmak için yedi yaşında adını Marcus Aurelius Antoninus olarak değiştirdi. Kendisine verilmiş olan Caracalla takma adının, o dönemde moda olan başlıklı bir Gal tuniğini giymeyi alışkanlık haline getirmesinden kaynaklandığı söylenir. Genellikle Roma İmparatorluğu'nun en zalim ve kanlı İmparatorlarından biri olduğu kabul edilir.

193'te İmparatorluk tahtına oturan Septimus Severus, 211'de Eboracum'u (York) ziyaret ederken öldü ve Caracalla kardeşi Publius Septimius Antoninius Geta ile birlikte imparatorluğunu ilan etti. Bununla birlikte Caracalla'nın asıl niyeti imparatorluğu yalnız yönetmekti. Zamanı gelince kardeşi Geta'yı, kayınpederi Gaius Fulvius Plautianus'u ve karısı Fulvia Plautilla'yı (aynı zamanda 2. dereceden kuzeni) suikastla öldürttü. Geta'nın destekçilerine işkence yaptırdı ve kardeşine karşı Damnatio Memoriae emretti. Mısır eyaletindeki İskenderiye halkı, onun Geta'yı nefsi müdafaa olarak öldürdüğü yolundaki iddialarını duyunca, Caracalla'nın diğer iddialarında olduğu gibi, bu iddialarla alay ettiler. Caracalla'nın bu aşağılamaya cevabı 215'te hiçbir şeyden şüphelenmeden şehir önünde onu selamlamak için toplanan şehrin ileri gelen yurttaşlarını vahşice katletmek oldu ve takip eden birkaç gün boyunca birliklerini şehrin yağması için serbest bıraktı. Tarihçi Cassius Dio'ya göre, 20.000'den fazla insan öldürüldü. İmparatorluğu boyunca Caracalla, Lejyon askerlerine ödenen maaşı 675 denarii ye yükseltti ve orduyu hediyelere boğarken eğitmeni olan babasının dediği gibi askerleri önemsedi ama diğerlerini görmezden geldi.

İmparatorluğu süresince 3 şey göze çarpar: 212'de (Constitutio Antoniniana) bildirisi ile tüm Roma İmparatorluğu'nda vergi gelirlerini artırmak için uygun olanlara Roma vatandaşlığı bahşedilmesi; lejyonların ödemeleri için Roma sikkelerindeki gümüş miktarının %25 azaltılması ve Roma'nın dışında Caracalla Hamamı olarak bilinen ve hala görülebilen büyük bir thermae inşa edilmesi.

Caracalla zamanla etkin bir askeri diktatör haline geldi ve bunun sonucu olarak da askerler hariç herkesin gözünden düştü. Bir İroni olarak, Edessa'dan Pers topraklarına doğru, çıkan savaş için seyahat ettiği sırada yol kenarında tuvaletini yaparken bir suikast sonucu 8 Nisan 217'de Harran'da Julius Martialis isimli bir imparatorluk muhafız subayı tarafından öldürüldü. Herodian, Martialis'in kardeşinin Caracalla tarafından ispatlanmamış bir saldırı yüzünden birkaç gün önce öldürüldüğünü söyler; öte yandan Cassius Dio, Martialis'in centurion'da terfi ettirilmediği için kızgın olduğunu söyler. İmparatorluk muhafızı Martialis'e yardımcı oldu ve o da Caracalla'yı tek bir kılıç darbesiyle öldürdü. Atla kaçmaya çalışırken bir muhafız okçu tarafından öldürüldü. Caracalla'nın ölümünün ardından ona karşı kurulan komplonun içinde olduğu neredeyse kesin olan Praetorian muhafız lideri Macrinus yerine geçti.

Cognomen Caracalla takma adı Aurelius Victor'un Epitome de Caesaribus adlı kitabına göre, Lucius Septimius Bassianus'un Gallilere ait bir pelerin olan Caracalla'yı kişisel bir tarz olarak benimseyip ordusuna ve sarayına yaymasıyla ortaya çıkmıştır.

Monmouthlu Geoffrey'nin efsanevi History of the Kings of Britain adlı eseri Caracalla'yı, Bassianus adıyla bir Britanya kralı olarak tasvir eder. Severus'un ölümün ardından, Romalılar Geta'yı Britanya Kralı yapmak istiyorlardı ancak, Britonlar annesi bir Briton olduğu için Bassianus'u tercih ettiler. İki kardeş, sonunda Geta'nın öldüğü bir savaş yaptılar ve Bassianus tahta çıktı.

Romanya'daki Caracal şehri, adını Caracalla'dan alır.

Caracalla'nın Hayatı (LacusCurtius'da Historia Augusta : Latince Metin ve İngilizce çevirisi)

Cardiff (İngilizce:  İngilizce telaffuz: ['kɑːdɪf], Galce: Şablon:Ses-nohelp), Birleşik Krallık'ın dört ana bölgesinden biri olan Galler'in başkenti ve 481,082 kişilik nüfusu ile en büyük şehridir. Yerel dil olan Galce'de Caerdydd şeklinde yazılıp "kardid" olarak okunan Cardiff ayrıca, Galler'in ticari ve kültürel merkezidir. Kurumlar, Galler'e ait ulusal medya, Galler hükûmetinin ülke ve oturacak yerinde en popüler ziyaretçi varış yeridir (Çeşitli ofislerinin Galler boyunca dağıtılmasına rağmen). Cardiff'e 2006 yılında 11,7 milyon ziyaretçi gelmiştir.

Temiz havası ile ünlü Galler'in temiz şehri Cardiff, Britanya'nın en çok yağış alan bölgelerindendir ve hava değişimlerine karşı her zaman tedbirli olmak gerekmektedir. Yaz dönemi ortalama sıcaklığı 21 °C, kış dönemi ortalama sıcaklığı ise 4 °C'dir.

 Luhansk, Luhansk Oblast,  Ukrayna.
 Hordaland county,  Norveç.
 Nantes, Pays de la Loire Region / Brittany,  Fransa.
 Stuttgart, Baden-Württemberg,  Almanya.
Xiamen, Fujian,  Çin.
Yirmi-sekiz ülkenin bir toplamının, Cardiff'te diplomatik bir varlığı vardır. Bu ulusların birçoğu, Almanya gibi, İtalya, İsviçre, Danimarka, Kanada, Tayland ve Çek cumhuriyeti, fahri konsolosluklar ile temsil edilir. İrlanda cumhuriyetinin, sürekli bir konsolosluğu vardır ve Birleşik Devletler'in İngiliz elçiliği, bir uydu ofisini çalıştırır.

Curlie'de Cardiff/ Cardiff (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

 (İngilizce)

Cebelitarık, Akdeniz'den Atlantik Okyanusu'na (Cebelitarık Boğazı) geçişin yakınında, İber Yarımadası'nın güney ucunda, Cebelitarık Körfezi'nde bulunan bir Britanya Denizaşırı Bölgesi ve şehirdir. 6.8 km² bir alana sahiptir ve kuzeyde İspanya (Campo de Gibraltar) ile sınır komşusudur. Cebelitarık'ın peyzajı, eteklerinde yaklaşık 34.003 kişinin yaşadığı, yoğun nüfuslu bir kasabanın bulunduğu "Cebelitarık Kayası" tarafından domine edilmektedir ve bu nüfusun büyük çoğunluğu Cebelitarıklıdır.
Cebelitarık, 1160 yılında Almohadlar tarafından kalıcı bir gözetleme kulesi olarak kurulmuştur. Geç Orta Çağ'da Nasridler, Kastilyalılar ve Marinidlerin kontrolü altında değişiklik göstermiştir ve yakınlardaki Algeciras'ın yaklaşık 1375 yılında yıkılmasının ardından stratejik önemi artmıştır. 1462 yılında tekrar Kastilya Krallığı'nın bir parçası olmuştur. 1704 yılında, İspanya Veraset Savaşı sırasında, Anglo-Hollanda güçleri Cebelitarık'ı İspanya'dan ele geçirmiş ve 1713'te Utrecht Antlaşması ile Britanya'ya sonsuza dek devredilmiştir. Cebelitarık, özellikle Napolyon Savaşları ve II. Dünya Savaşı sırasında, Akdeniz'e giriş ve çıkışı kontrol ettiği için Kraliyet Donanması için önemli bir üs haline gelmiştir ve dünya deniz ticaretinin yarısı bu boğazdan geçmektedir.

Cebelitarık'ın egemenliği, İngiliz-İspanyol ilişkilerinde bir tartışma konusu olup, İspanya bölge üzerinde hak iddia etmektedir. Cebelitarıklılar, 1967'de İspanyol egemenliği tekliflerini ve 2002'de ortak egemenlik tekliflerini büyük çoğunlukla reddetmiştir. Bununla birlikte, Cebelitarık, İspanya ile yakın ekonomik ve kültürel bağlarını sürdürmekte olup, birçok Cebelitarıklı hem İspanyolca hem de Llanito adı verilen yerel bir lehçeyi konuşmaktadır.
Cebelitarık'ın ekonomisi, finansal hizmetler, e-oyun, turizm ve limana dayanmaktadır. Dünyanın en düşük işsizlik oranlarından birine sahip olan Cebelitarık'ta, iş gücünün büyük bir kısmı İspanya'da ikamet edenler veya Cebelitarık yerlisi olmayanlardan oluşmaktadır, özellikle özel sektörde. Brexit'ten bu yana, Cebelitarık Avrupa Birliği'nin bir üyesi değildir ancak Cebelitarık ile İspanya arasında sınır hareketlerini kolaylaştırmak amacıyla Schengen Anlaşması'na katılmak için müzakereler devam etmektedir.

Adı Arapçadan türemiştir: جبل طارق, (Romanizasyon: Jabal Ṭāriq, "Tarık Dağı" (adını 8. yüzyıl Mağribi askeri lideri Tarık bin Ziyad'dan almıştır). Arapçadaki adı olmaya devam ediyor. İsmin Arapçanın kısaltılmış hali olduğu da öne sürülmüştür: جبل على الطريق, (Romanizasyon: Jabal Ealaa Altariq, Afrika'dan İberya'ya yolda ilerliyor)

Gorham Mağarası'nda yaklaşık 50.000 yıl öncesine ait Neandertal yerleşimlerine dair kanıtlar Cebelitarık'ta keşfedilmiştir. Neandertallerin nihai yok oluşunun ardından, Cebelitarık'ın mağaraları Homo sapiens tarafından kullanılmaya devam etmiştir. Gorham Mağarası'ndaki birikintilerde yaklaşık 40.000 yıl öncesinden 5.000 yıl öncesine kadar uzanan taş aletler, eski ocaklar ve hayvan kemikleri bulunmuştur.
Neolitik döneme ait çok sayıda çömlek parçası, Cebelitarık'ın mağaralarında bulunmuştur. Bu parçaların çoğu, adını Almería kasabasından alan ve Endülüs'ün diğer bölgelerinde de bulunan Almerian kültürüne özgü türlerdir. Bronz Çağı'nda, insanların büyük ölçüde mağaralarda yaşamayı bıraktığı dönemde, burada yaşam olduğuna dair çok az kanıt bulunmaktadır.
Antik çağlarda, Cebelitarık Akdeniz halkları tarafından dini ve sembolik öneme sahip bir yer olarak kabul edilmiştir. Fenikeliler, yaklaşık MÖ 950'den itibaren birkaç yüzyıl boyunca burada bulunmuş, muhtemelen Gorham Mağarası'nı yerel tanrılara adanmış bir tapınak olarak kullanmışlardır. Onları takiben Kartacalılar ve Romalılar da aynı şekilde bu bölgeyi kullanmışlardır. Cebelitarık, muhtemelen Fenike kökenli olan Mons Calpe olarak biliniyordu. Mons Calpe, antik Yunanlar ve Romalılar tarafından Herakles Sütunları'ndan biri olarak kabul edilmiştir. Ancak, antik dönemden kalma kalıcı yerleşimlere dair bilinen bir arkeolojik kanıt bulunmamaktadır. Onlar, bugün İspanya'nın San Roque kasabası yakınlarında yer alan Campo (hinterland) olarak bilinen bölgenin başında yerleşmişlerdir. Yerli Turdetani halkının erken dönem yerleşim yeri üzerine, yaklaşık MÖ 950'de Fenikeliler tarafından Carteia kasabası kurulmuştur.

Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Cebelitarık kısa bir süre Vandalların kontrolüne girmiştir. Vandallar, bu bölgeye Afrika'ya geçiş yapmaları için Bonifacius tarafından davet edilmiştir.

Daha sonra bölge, 414'ten 711'e kadar yaklaşık 300 yıl boyunca Vizigot Krallığı'nın bir parçası olmuştur.
710'daki bir akın sonrasında, Tarık bin Ziyad komutasındaki çoğunluğu Berberi olan bir ordu, 711 Nisan ayında Kuzey Afrika'dan geçerek Cebelitarık civarına (büyük olasılıkla körfeze ya da kayaya değil) inmiştir. Tarık'ın seferi, İber Yarımadası'nın büyük bir kısmının İslam tarafından fethedilmesine yol açmıştır. Mons Calpe, "Tarık'ın Dağı" anlamına gelen Jabal Ṭāriq olarak adlandırılmıştır, bu isim zamanla Cebelitarık'a dönüşmüştür. Cebelitarık'a İslam kaynaklarında ayrıca "Cebelü'l-feth" (Fetih Dağı) de denilmektedir.
1145 yılında Endülüs, Muvahhidler'in hakimiyetine geçmiştir. 1160 yılında, Muvahhid Sultan Abd al-Mu'min, kalıcı bir yerleşim yeri ve bir kale inşa edilmesini emretmiştir. Bu yerleşim Medinat al-Fath (Zafer Şehri) adını almıştır. Şehir, Abd al-Mu'min'in İşbiliye'deki oğlu Yusuf b. Abdülmü'min tarafından, kardeşi Osman'ın da yardımıyla çok sayıda usta ve işçi toplanarak inşa edilmiştir. Şehirde büyük bir cami, saray, resmi binalar, kışla, güzel bahçeler ve su dağıtım şebekesi yer almıştır. Bu kaleye ait olan Mağribi Kalesi'nin Hürmet Kulesi bugün hâlâ ayaktadır.

1274'ten itibaren, kasaba Granada'daki Nasriler (1237 ve 1374'te), Fes'teki Marinidler (1274 ve 1333'te) ve Kastilya kralları (1309'da) tarafından ele geçirilmiş ve tekrar tekrar fethedilmiştir. Nasrilerin Algeciras'ı yaklaşık 1375'te yıkıp terk etmeleri ve 1375'te Marinidler'den Cebelitarık'ı elde etmeleri üzerine, Nasriler, Algeciras'tan daha kötü bir doğal limana sahip olmasına rağmen, daha iyi savunma olanakları sunan Cebelitarık'ı boğazda askeri ve kentsel bir ileri karakol olarak tercih etmişlerdir. Ancak, Cebelitarık bu dönemde hiçbir zaman büyük bir nüfusa ulaşamamıştır.

1462 yılında, Cebelitarık, Emirlikten Granada'nın Juan Alonso de Guzmán tarafından ele geçirildi.
Fetihten sonra, Kastilya Kralı IV. Henry, Cebelitarık'ı ek bir unvan olarak "Cebelitarık Kralı" ilan etti ve burayı Campo Llano de Gibraltar bölgesinin bir parçası olarak belirledi. Altı yıl sonra, Cebelitarık, Medina Sidonia Dükü'ne geri verildi; Dük, 1474'te burayı, Kordoba ve Sevilla'dan gelen 4.350 konverso (Yahudilikten Hristiyanlığa geçenler) grubuna sattı. Bu satış karşılığında, şehir garnizonunu iki yıl boyunca koruyacaklarını belirten bir anlaşma yapıldı; iki yıl sonunda, konversolar şehirden sınır dışı edildi ve memleketlerine döndüler veya İspanya'nın diğer bölgelerine taşındılar. 1501'de, Cebelitarık İspanyol Tahtı'na geri geçti ve Kastilya Kraliçesi I. Isabella, Cebelitarık'a halen kullanılan armayı veren Kraliyet Emirnamesi'ni yayımladı.

1704'te, İspanyol Veraset Savaşı sırasında, Büyük İttifak'ı temsil eden birleşik bir İngiliz-Hollanda filosu, Cebelitarık'ı Habsburg Arşidüklüğü'nün (Charles of Austria) İspanya Kralı olma kampanyası adına ele geçirdi. Daha sonra, çoğu nüfus şehirden ayrıldı ve birçok kişi yakın bölgelerde yerleşti. İttifak'ın kampanyası başarısız olunca, 1713'te Utrecht Antlaşması yapıldı ve bu antlaşma ile Cebelitarık Britanya'ya devredildi, böylece Britanya'nın savaştan çekilmesi sağlandı. İspanyol krallarının Cebelitarık'ı yeniden elde etme girişimleri başarısız oldu; 1727'deki kuşatma ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında (1779-1783) Büyük Kuşatma ile tekrar denediler.
Büyük Kuşatma'nın yıkıcı etkisinin ardından, şehir neredeyse tamamen yeniden inşa edildi. 1784'te Milano'dan 25 yaşında gelen ve taş ustası veya mühendis olduğu düşünülen Giovanni Maria Boschetti, Victualling Yard'ı (1812'de tamamlandı) ve birçok başka binayı inşa etti. Boschetti, eski şehrin tarzını belirlemekle sorumlu olarak kabul edilir; bu tarz, Gibraltar Miras Vakfı'nın genel müdürü Claire Montado tarafından "askeri mühimmat tarzı kemerli kapılar, İtalyan stuko rölyefler, Ceneviz kepenkler, İngiliz Regency demir balkonlar, İspanyol vitray ve Gürcü pencereler" olarak tanımlanmıştır.
Napolyon Savaşları sırasında, Cebelitarık Kraliyet Donanması için kilit bir üs haline geldi ve Trafalgar Savaşı'na (21 Ekim 1805) giden süreçte önemli bir rol oynadı. Halifax, Bermuda ve Malta ile birlikte dört İmparatorluk kalesinden biri olarak belirlenen Cebelitarık, stratejik konumu sayesinde Kırım Savaşı (1854-1856) sırasında da önemli bir üs oldu. 18. yüzyılda, barış zamanı askeri garnizonun sayısı 1.100 ile 5.000 arasında değişiyordu. 19. yüzyılın ilk yarısında, Britanya ve Akdeniz'in dört bir yanından – İtalyan, Portekizli, Malta'lı, Yahudi ve Fransız – insanların şehirde ikamet etmesiyle nüfus önemli bir artış gösterdi ve 1860'ta 17.000'i geçti.
Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla stratejik değeri arttı, çünkü Süveyş'in doğusundaki Britanya İmparatorluğu ile Britanya arasındaki deniz yolunda yer alıyordu. 19. yüzyılın ilerleyen yıllarında, kalelerin ve limanın iyileştirilmesi için büyük yatırımlar yapıldı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Cebelitarık'ın sivil nüfusunun çoğu tahliye edilerek, ağırlıklı olarak Londra'ya, ayrıca Fas, Madeira ve Jamaika'daki Cebelitarık Kampı'na gönderildi. Cebelitarık Kayası bir kale olarak güçlendirildi. 18 Temmuz 1940'ta Vichy Fransız hava kuvvetleri, Vichy donanmasının Britanya tarafından bombalanmasına misilleme olarak Cebelitarık'a saldırdı. Deniz üssü ve oradaki gemiler, Malta Adası'nın uzun kuşatması sırasında adanın ikmalinde ve tedarik edilmesinde kilit rol oynadı. Malta'ya uçak takviyeleri göndermek için yapılan sık kısa seferlerin yanı sıra, 1942 Ağustos'unda kritik "Operation Pedestal" konvoyu Cebelitarık'tan yürütüldü. Bu operasyon, yoğun Alman ve İtalyan hava saldırıl

Cenabi Ahmed Paşa Camii; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir camidir.

Kitabesinde yer alan bilgilere göre 1565 yılında tamamlanan cami, Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden olan Cenabi Ahmed Paşa adına yaptırılmıştır. 1887, 1936, 1938, 1959, 1992 ve son olarak 2011 yıllarında onarımdan geçmiştir. 14 Ekim 1972 tarihinde ise Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından tescillenmiştir.

Tezkiret-ül Bünyan'da adı geçtiğinden dolayı Mimar Sinan tarafından tasarlandığı tahmin edilen cami, tek minareli ve biri merkezi olmak üzere toplamda dört kubbelidir. Mimari açıdan, sanatçının diğer üç göz revaklı camileriyle büyük oranda benzerlik gösterir. Yığma taşıyıcı sistemle inşa edilmiş ve ana malzeme olarak Ankara taşı kullanılmıştır. Klasik Osmanlı mimarisinin özelliklerini yansıtan yapı; kare planlıdır ve son cemaat yeri yanlardan açık, önde üç büyük kemerle çevrilidir. Bu kemerlerin üzerinde kurşunla kaplı üç adet kubbe bulunur. Devşirme malzeme kullanılmamış, tamamı düzgün kesme taştan inşa edilmiştir. Geçirdiği yenileme çalışmaları sırasında ufak tefek değişikliklere maruz kalsa da genel itibarıyla özgünlüğü korunmuştur.
İç mekanda ise mihrabıı, minberi ve giriş kapısı beyaz mermerden yapılmış olup oldukça sadedir. Ana duvarlarda sivri kemerli 32, kubbenin bulunduğu kasnak kısmında ise 16 penceresi bulunur. Mihrap, taç süslemeleriyle hareketlendirilmiş ve kubbeiçi gibi yüzeylerde kalemişi kullanılmıştır. Camiyle aynı arazi içerisinde bulunan türbe ve mezarlık alanıyla da bir külliye teşkil eder. Yakın çevresinde günümüze ulaşmamış bir mevlevihane, çeşme ve hamam var olduğu ve alanın külliye fikri ile düzenlediği düşünülmektedir.

Coğrafi koordinat sistemi, dünya üstündeki herhangi bir yeri, topografik bir nokta olarak tanımlamayı sağlayan bir koordinat sistemi. Küresel koordinat sistemindeki üç bileşenden ikisi kullanılarak belirtilir. Burada aşılması gereken zorluk, dünyanın bir küre değil de jeodezi bağlamında yaklaşık olarak bir elipsoit ya da basık sferoit şeklinde olmasıdır.

İlk defa Babilliler ortaya atmış, sonrasında Batlamyus tarafından bir tam çemberin 360 derece (360°) olduğunun belirtilmesi ile teori geliştirilmiştir.
Sanayi devrimi ve emperyalizm çağında askeri ve ticari denizciliğin gereksinimleri sonucu büyük önem kazanmış ve hızla standartlaşmıştır. Günümüzdeki sistemlerin kaynakları da ulusal ya da NATO benzeri ittifaklara ait askeri standartlardır. Özellikle 1980 sonrası dünya ekonomisinde hakim duruma gelen küreselleşme politikaları daha evrensel standartlar yaratmış, GPS teknolojilerini ve yeni uygulama alanlarını teşvik etmiştir.

Enlem (kısaltması: φ, phi ya da Lat.) yeryüzündeki bir noktanın yerküre merkezinden ölçülmek üzere ekvatora olan açısıdır. Aynı enlem açılarını birleştiren paralel çizgilere Enlem çizgileri ya da paralel denir. Kuzey Kutbu 90°N; Güney Kutbu 90°S olup 0° paraleli ya da enlemi de ekvator olarak adlandırılır. Böylece ekvator yerküreyi kuzey ve güney yarıkürelerine böler.
Boylam (kısaltması: λ, lambda ya da Lon.) yeryüzündeki bir noktadan geçerek iki kutbu birleştiren boylam çizgisi ya da meridyenin, Greenwich'den geçen referans ya da başlangıç meridyeni ile açısıdır. Tüm meridyenler yarım çember şeklinde, 0 referans meridyeninin batısında 180 (W) ve doğusunda 180 (E) olmak üzere 360 adet yarım çemberdirler, yani referans meridyenin tam karşısındaki simetriği, aynı zamanda 180°W ve 180°E meridyenidir. Paralel değildirler, kuzey ve güney kutup noktalarında birleşirler.

Belli bir noktanın gösteriminde önce enlem sonra boylam olmak üzere bir değer çifti kullanılır. Enlem ve boylamlar için geleneksel ölçü birimleri derece, dakika (1/60 derece) ve saniye (1/60 dakika) olmakla birlikte ondalık sisteme uyarlanmış yazım biçimleri de vardır:

DMS Derece:Dakika:Saniye (49°30'00"N, 123°30'00"W)
DM Derece:Dakika-ondalık (49°30.0', -123°30.0'), (49d30.0m,-123d30.0')
DD Dakika-ondalık (49.5000°,-123.5000°), genellikle 4-6 ondalık haneyle.
Bunlardan günümüzde en yaygını, Google maps ve GPS aygıtlarının da benimsediği, ondalık sistemde dakika yazımıdır.

PD ya da RD (Potsdam Datum); NTF ('Nouvelle triangulation de la France'); CH1903 (Schweizer Datum 1903); ED50, ED77, ED79 gibi 1950 sonrası ED ('European Datum') sistemleri; NAD27, NAD83 gibi NAD (The North American Datum) sistemleri ve GRS80, WGS60, WGS64, WGS72, WGS84 (NAD83 ile aynıdır) gibi daha evrensel datumlar arasında, NATO askeri standardı olan ED50 1950'lerden itibaren Türkiye tarafından da benimsenmiş, ancak 2000'li yıllarda yerini daha evrensel durumdaki WGS84 ('World Geodetic System 1984') standardına bırakmaktadır.

Küresel koordinat sistemi
GPS

Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Türkiye'nin başkenti Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliği arazisinde, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin içinde bulunan Türkiye cumhurbaşkanının çalışma binalarıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında inşa edilmesine atıfla Ak Saray ya da Başkanlık Sarayı olarak da anılır.

Saray başlangıçta ülkenin başbakanları için yeni bir merkez olarak tasarlandı. Türkiye'den çeşitli teklifler hazırlandı ancak proje Şefik Birkiye'ye verildi. 2013'te inşasına başlandı. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, yeşil alan olan Atatürk Orman Çiftliği'nin üzerinde bina yapılmasını takibe aldı ve ruhsat talebinde bulundu. Resmî yazıyla Büyükşehir Belediyesi ve Başbakanlık'tan istenen ruhsat üç ay sonra TOKİ tarafından gönderildi. Üzerinde proje müellifinin adı olmayan ruhsatın iptali için başvuru yapıldı.
Ağustos 2013'te binanın kaba inşaatı sona erdi. Bağlantı yolları için 10.000 ağaç söküldü. Üç bloktan oluşacak ve toplam alanı 150 bin metrekare olan binada şunların olacağı açıklandı: Eksi ikinci katında Hükûmet Harekât Merkezi olacak. Çelik destekli özel beton kullanılacak olan merkez; bom­ba, fü­ze, kimyasal ve nük­le­er sal­dı­rı­la­ra kar­şı ko­ru­nak­lı ola­cak ve 24 sa­at ke­sin­ti­siz ile­ti­şi­m sağ­la­na­cak. Bu merkezde, kriz du­ru­mun­da ko­mu­tan­la­r, bakan­lık­la­r ve il­gi­li bi­rim­le­ri toplanabilecek. Yerleşke içinde bir de helikopter pisti bulunacak.
Danıştay, 4 Mart 2014 tarihinde binanın inşaatı için durdurma kararı verdi.
10 Ağustos 2014'te Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından binanın cumhurbaşkanlığına tahsis edileceği duyuruldu. Çankaya Köşkü ise yeni başbakanlık merkezi olarak değiştirildi. Çankaya, ülke kurulduğundan bu yana cumhurbaşkanları için sembolik bir merkez olduğu için bu olay, tarihî bir değişiklik olarak görüldü.
2015 yılında, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, sit alanına saray yapılmasının önünü açan Koruma Kurulunun ilke kararını oy birliğiyle reddetti. Söz konusu kararda "Tarihî sit alanlarının doğal yapısıyla birlikte korunması gerektiğinden bu alanlarda bitki örtüsünü, topografik yapıyı, silüet etkisini bozabilecek, tahribata yönelik inşai ve fiziki müdahale yasağı getirilmiştir." dendi.

Binanın tarzı Osmanlı-Selçuklu olarak belirtildi. Mimar Doğan Hasol, sarayın Selçuklu'yu yansıtacak bir özelliği olmadığını belirtti: "Niçin Selçuklu, niçin Osmanlı, niçin taklit? Selçuklu’dan ayakta kalmış, örnek oluşturabilecek saray yok; Osmanlı’nın ise hangi sarayını taklit ediyorsunuz? Topkapı’yı mı, Dolmabahçe’yi mi, Beylerbeyi’ni mi? Asıl soru: Niçin taklit ediyorsunuz? Sanatın her dalında olduğu gibi mimarlıkta da taklit kabul edilemez. Mimarın görevi, çağdaş teknolojinin sağladığı olanaklarla çağdaş ihtiyaçlara uygun, yenilikçi, özgün eser ortaya koymaktır. Oysa bugün iktidar, tarihselci özentiyle bir mimarlık üslubu yaratma peşinde. Kamu kesimi, olabilirmiş gibi, Selçuklu-Osmanlı senteziyle yapılar üretmeye zorluyor mimarları. (...) Geriye bakıp, tarihten formlar aktarmaya yeltenen ideolojik yaklaşımlar özellikle baskıcı rejimler döneminde birçok ülkede defalarca denenmiştir. Örneğin Hitler Almanya'sında, Mussolini İtalya'sında, Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde..."

Kasım 2014'te binanın maliyeti 1.370.000.000 Türk lirası olarak açıklandı.

Basında 1.000 odalı saray olarak yer alması üzerine Erdoğan, sarayda 1150 oda olduğunu ve "itibardan tasarruf olamayacağını" belirtti. Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan sarayın 2250 oda ile dünya şampiyonu olduğunu ileri sürdü.

Mimarlar Odası, yüksek maliyeti nedeniyle de eleştirilen Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın elektrik, su, doğal gaz, ısıtma, soğutma, temizlik, peyzaj giderlerinin aylık en az 21 milyon TL olduğunu öne sürdü.
Saray giderleri bir Sayıştay raporunda da belgelendi.
Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Murat Emir, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz'ın bütçe görüşmelerinde Meclis'in saatlik çalışma maliyetini söz konusu etmesine tepki olarak Saray'ın maliyetini meclise taşıdı: "Milletin iradesinin yansıdığı Meclis'in bir saatlik çalışmasının 600 bin TL olduğunu ifade ederek, son vermeyi amaçladıkları parlamenter sistemi bu yolla tartışmaya açmak, Meclis'i değersizleştirmek istemiştir. (...) TBMM'de, Bakan Yılmaz'ın da içinde bulunduğu milletin seçtiği 550 milletvekilinin görev yaptığı ve Yılmaz'ın çıkardığı 600 bin TL'yi böldüğümüzde vekil başına saatlik bin 90 lira düştüğüdür." Cumhurbaşkanlığı için bu yıl 434 milyon TL'lik bütçe ayrıldığını, güne bölündüğünde ise sarayın günlük maliyetinin 1 milyon 189 bin TL, 8 saat mesai esas alındığında saatlik maliyetin 148 bin 630 TL olduğunu söyleyen Emir, "Bir vekil için saatlik bin 90 TL harcama yapılıyorken, Recep Tayyip Erdoğan için saatlik harcama miktarı 148 bin 630 TL. Yani Recep Tayip Erdoğan yaklaşık 148 vekile denk geliyor" dedi.

Resmî olarak 29 Ekim 2014'te, ülkenin 91. kuruluş yıl dönümünü anmak için düzenlenen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonda açılışının yapılacağı açıklanmış ancak bazı davetli katılımcıların etkinliği boykot edeceğini açıklaması ve Ermenek maden kazasının gerçekleşmesi yüzünden açılış resepsiyonu iptal edilmiştir.
15 Temmuz 2016'yı 16 Temmuz 2016'ya bağlayan gece askerî darbe girişimi sırasında saray çevresi darbeyi gerçekleştirmeye çalışanlar tarafından birkaç kez bombalandı. 

Ankara'daki Atatürk Orman Çiftliği'nin yaklaşık 50 dönümü kullanılarak inşa edilen ve başlarda Ak Saray olarak adlandırılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın inşası yüzünden birçok eleştiri topladı. Bir sit alanı olarak korunan Atatürk Orman Çiftliği'nde inşaat yasağı bulunduğu için sarayın inşasının durdurulmasına dair çeşitli mahkeme kararları çıksa da inşaat tamamlandı. Muhalefet, bunu hukukun üstünlüğünün açıkça ihlal edilmesi olarak değerlendirdi. Proje; inşaat sürecinde yolsuzluk, yaban hayatına zarar verilmesi ve yeni yollar yapılması için çiftlikteki hayvanat bahçesinin tahribi gibi konularda sert eleştirilere ve iddialara maruz kaldı. Ayrıca inşasını yasa dışı olarak değerlendiren muhalifler tarafından 'Kaç-Ak Saray' (Kaçak Saray) olarak adlandırıldı.
Yaklaşık 1.150 odası olan ve maliyeti $350 milyon (€270 milyon) tutan saray, maden kazalarının ve işçi haklarının ülke gündemine hâkim olduğu bir süreçte ortaya çıkması ve kullanılmaya başlanması yüzünden büyük eleştirilere yol açtı.
2015'te Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası olan Atatürk Orman Çiftliği'nden 8 dönüm daha Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na verildi.

Çankaya Köşkü
Huber Köşkü
Vahdettin Köşkü
Dolmabahçe Sarayı Çalışma Ofisi
Yıldız Sarayı
Cumhurbaşkanlığı Ahlat Köşkü
Cumhurbaşkanlığı Marmaris Devlet Konukevi

Kaçak Saray. Gökçe Bolat, Tezcan Karakuş Candan, Ali Hakkan, Kırmızı Kedi Yayınları

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı9 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'de faaliyet gösteren sosyal demokrat bir siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "CHP" şeklindedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan parti, Türkiye'nin en eski siyasi partisidir. Logosu, Kemalizm'in temel ilkelerini temsil eden Altı Ok'tan oluşmaktadır: cumhuriyetçilik, devrimcilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik ve devletçilik. Şu anda 135 milletvekili ile iktidardaki muhafazakâr Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki en büyük ikinci partidir. Parti, İlerici İttifak ve Sosyalist Enternasyonal'in tam üyesidir ve Avrupa Sosyalistler Partisi'nin ilişkili üyesidir. Partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, genel sekreteri Rıfat Turuntay Nalbantoğlu'dur.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin kökeni, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan çeşitli direniş gruplarına kadar dayanır; bu grupların çoğu daha önce İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bağlantılı kişilerden oluşuyordu. Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğinde bu gruplar, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla 1919'daki Sivas Kongresi'nde birleşti. 1923 yılında Halk Fırkası adıyla siyasi bir örgüt olarak kurulan parti, kısa bir süre sonra Cumhuriyet Halk Fırkası adını aldı ve Atatürk'ün ilk cumhurbaşkanı olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilan etti. Türkiye'nin tek parti dönemine geçmesiyle birlikte, CHP ülkede kapsamlı siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik reformların uygulanmasında temel araç hâline geldi.
II. Dünya Savaşı'nın ardından, Atatürk'ün halefi İsmet İnönü çok partili seçimlere izin verdi ve CHP, 1950 genel seçimlerini kaybettikten sonra iktidarı barışçıl bir şekilde devrederek tek parti dönemini sona erdirip Türkiye'nin çok partili dönemini başlattı. 1960 Askerî Darbesi'ni izleyen yıllarda parti kademeli olarak merkez sol çizgiye yöneldi; bu yönelim, 1972 yılında Bülent Ecevit'in genel başkan olmasıyla birlikte kesinlik kazandı. CHP, dönemin diğer tüm partileriyle birlikte 1980 Askerî Darbesi sonrasında kapatıldı. Parti, 9 Eylül 1992'de Deniz Baykal tarafından, 1980 öncesi üyelerinin çoğunluğunun katılımıyla, yeniden ve orijinal adıyla kuruldu. Yeniden kuruluşundan beri en uzun süre görev yapan genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu'dur. Parti 2002 yılından bu yana iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ne karşı ana muhalefet partisi konumundadır. Özgür Özel liderliğindeki CHP, 2024 yerel seçimlerini kazandı ve 1977 yerel seçimlerinden beri ilk kez birinci parti oldu. Mayıs 2026'da yargı müdahalesiyle Özel'in genel başkanlığı düşürüldü, Kılıçdaroğlu yeniden genel başkan olarak atandı ve bu durum, parti içi liderlik krizine dönüştü.

4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde kurulan müdâfaa-i hukuk cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) adı altında birleştirilmiştir. 23 Nisan 1920 tarihinde toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi ARMHC delegelerinden oluşmuş, ancak 1922'de Meclis, Birinci Grup ve İkinci Grup adıyla iki gruba ayrılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk'ün takipçileri daha sonra "birinci grup" olarak adlandırılmıştır.
İkinci grup, azınlık olsa da parlamentoda güçlü bir muhalefet oluşturdu. Lozan Antlaşması'nın kabulü nedeniyle Meclis'te baş gösteren yoğun tartışmalar üzerine Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül 1923 tarihinde Dokuz Umde adı verilen siyasi programı ilan etti ve iki gün sonra İçişleri Bakanlığı'na verilen bir dilekçeyle kendine bağlı milletvekillerinden oluşan Halk Fırkası'nı kurdu. Mayıs 1923'te meclis, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Lozan Antlaşması'nın daha güçlü bir meclis tarafından onaylanmasını sağlamak amacıyla yeni seçimler için bir tasarı hazırladı. Halk Fırkası, 1923 seçimlerinden sonra resmi olarak kuruldu. İkinci dönem için görev yapan mecliste Lozan Antlaşması kabul edildi, cumhuriyet ilan edildi ve halifelik kaldırıldı.
Partinin resmî kuruluş tarihi 11 Eylül 1923 olmasına rağmen, partinin kuruluş tarihi daha sonradan partileşme kararının alındığı 9 Eylül 1923 olarak kabul edilmiştir.

Türkiye'nin siyasi tarihinde, pratikte Cumhuriyet Halk Partisi Jön Türkler ve İttihat ve Terakki'nin devamı olarak değerlendirilmiştir. Partinin kuruluşunun ardından 1924'te, radikal devrimlere karşı çıkan muhalifler, Kâzım Karabekir liderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Said İsyanı'na karışmak ve Atatürk'e suikast planlamakla suçlandı. Başbakan İnönü, hükûmete olağanüstü yetkiler veren bir yasa sundu ve sıkıyönetim ilan edildi, CHP dışındaki tüm siyasi partiler yasaklandı, devlet onayı olmayan gazetelerin yayımlanması yasaklandı (bu yasak 1930'a kadar sürdü). Türkiye, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulduğu dönem dışında 1946 yılına kadar tek partili rejimde yönetildi. 1923'ten 1946'ya kadar, CHP Türkiye'yi dönüştüren kapsamlı sosyal, kültürel, ekonomik ve hukuki reformlar başlattı. Bu reformlar arasında İsviçre ve İtalyan hukuk ve ceza kanunlarının benimsenmesi, sanayileşmenin hızlandırılması, toprak reformu ve kırsal kalkınma programları, iskân kanunu, laiklik, kadınların seçme ve seçilme hakkı ve Latin harflerine geçilmesini sağlayan Harf Devrimi gibi birçok adım bulunuyordu. Bu dönemde ulus inşasına öncelik verildi. Bu süreçte milliyetçilik ilkesinin benimsenmesi, Dil Devrimi ve sözdebilimsel teorilerin (Güneş-Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi) ortaya konulmasıyla Türk milliyetçiliği ideolojisi yayıldı. Partinin 1927'deki ikinci olağan kongresinde, Atatürk Türk tarihindeki son on yılın belirleyiciliğine bir konuşma yaparak gençlere Cumhuriyet'i koruma çağrısında bulundu. Atatürk kişi kültünün tarihsel yazımının temelini bu anlatı oluşturduğu öne sürülmüştür. 1930-1939 yılları arasında, CHP ideolojisini netleştirdi ve "Altı Ok" duyuruldu. Bu dönemde parti tarihsel görüşlerden ayrılarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, devrimcilik, halkçılık ve devletçilik ilkelerini benimsedi.

29 Mayıs 1935 tarihinde toplanan 4. Olağan Kurultayı'da partinin adı, Dil Devrimi doğrultusunda Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi. 18 Haziran 1936 tarihinde yayımlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirildi. İçişleri bakanı, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi. 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan anayasa değişikliğiyle, CHP'nin "Altı Ok"u Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na resmen dâhil edildi.
Büyük Buhran'ın başlamasıyla birlikte, parti, Başbakan İnönü ve Maliye Bakanı Celal Bayar tarafından savunulan devletçi ve liberal fraksiyonlara ayrıldı. Atatürk genellikle İsmet İnönü'nün politikalarını destekledi. Türkiye'nin erken dönemde ekonomik gelişimi büyük ölçüde devlet girişimleriyle sağlandı.

Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra, İsmet İnönü ikinci cumhurbaşkanı seçildi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin liderliğini üstlendi. İnönü döneminde, ekonomiye devlet müdahalesi politikası benimsendi ve Köy Enstitüleri gibi kırsal kalkınma girişimleri yapıldı. Hatay Devleti referandum sonucu anavatana katıldı. İnönü, Türkiye'yi II. Dünya Savaşı'na çekmeye çalışan Müttefik ve Mihver güçlerine rağmen tarafsızlık politikası benimsedi; bu süreçte, silahlı bir güç olarak tarafsızlığı sağlamak için zorunlu askerlik ve kısıtlama önlemleri uygulandı. Savaşın ilerleyen sürecinde, Irkçılık-Turancılık Davası'yla beraber Pan-Türkistler partiden uzaklaştırıldı.
II. Dünya Savaşı'nın ardından İnönü, Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlamaya çalıştı. Savaşın sona ermesiyle birlikte, liberal ve devletçi fraksiyonlar arasındaki tartışmalar yeniden ortaya çıktı. Dörtlü Takrir, özellikle Celal Bayar olmak üzere bazı CHP üyelerinin istifasına neden oldu; Bayar daha sonra Demokrat Parti (DP)'yi kurdu. İnönü, 1946'da çok partili genel seçim düzenleme kararı aldı. CHP 465 sandalyenin 397'sini kazandı. Demokrat Parti'nin muhalefeti ve Amerika Birleşik Devletleri'nin çabalarıyla, parti komünizme karşı bir tavır aldı ve bazı kırsal kalkınma programlarını durdurdu. 1946-1950 yılları arasındaki dönem, İnönü'nün Türkiye'yi Batı ile yakınlaştırdığı bir dönemdir. 1950 yılında gizli oy açık tasnif ilkesiyle seçimler düzenlendi. İnönü, iktidarın barışçıl bir şekilde değiştirilmesine liderlik etti. 1950 seçimlerinden bu yana, parti parlamentodaki salt çoğunluğu kazanamamıştır.

1950'lerde uygulanan çoğunluk sisteminden dolayı, DP nispeten yakın oy oranları almasına rağmen açık ara farkla meclisi kazandı. Bu durum CHP'nin 10 yıl boyunca muhalefette kalmasına neden oldu. Bu süre zarfında, parti politikaları dönüşüm geçirerek sosyal demokrasiye doğru yöneldi. İsmet İnönü, iktidarı kaybetmeden önce işçi haklarını yasalaştırdı. 1951'deki dokuzuncu kurultayda gençlik ve kadın kolları kuruldu. 1953'te sendikaların ve meslek odalarının kurulması önerildi ve partinin programına iki meclisli bir parlamento, anayasa mahkemesinin kurulması, seçim güvenliği, yargı bağımsızlığı ve işçilerin grev hakkı gibi konuların desteklenmesi eklendi.
DP ve CHP rakip olsalar da DP iktidarı çoğunlukla Kemalist politikaları sürdürdü. Ancak Demokrat Parti yönetimi iktidarının sonlarına doğru giderek otoriterleşti. İnönü, DP taraftarları tarafından defalarca linç girişimine maruz kaldı. DP hükûmeti CHP'ye ait mal varlıklarına el koydu. CHP'nin 1957 seçimlerinde muhalefet partileriyle seçim ittifakı kurmasını engellendi. Süreci takiben 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye tarihinde ilk askerî darbe yapıldı. Askerî yönetim döneminde DP kapatıldı ve Başbakan Adnan Menderes idam edildi. DP'nin politikalarını izleyen siyasi oluşumlar o dönemden beri CHP'yi Menderes'in idamına ilişkin algılanan rolü nedeniyle eleştirmektedir.
CHP 1961 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı ve DP'nin halefi Adalet Partisi ile koalisyon kurdu. Türkiye'de kurulan ilk koalisyon hükûmeti yedi ay görev yaptı. İnönü 1965 seçimlerine kadar diğer iki kere daha hükûmet kurdu. Dönemin çalışma bakanı Bülent Ecevit, işçilere grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı tanımada etkili oldu, partideki Demokratik Sol hareketin lideri olarak, CHP'nin Ortan

Cumhuriyet Müzesi veya II. TBMM Binası, TBMM'nin 1924-1960 yılları arasında faaliyetlerinin gerçekleştirildiği Ankara'nın Altındağ ilçesindeki tarihî yapı.
1923 yılında inşa edilen yapı, mimar Vedat Tek'in eseridir. 1981'de müzeye dönüştürülerek ziyarete açılmıştır. Günümüzde Ankara Cumhuriyet Müzesi Müdürlüğüne bağlı olarak hizmet vermektedir.

Cumhuriyet Halk Fırkası binası olarak inşa edildi. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının (TBMM) yetersiz gelince 1924 tarihinde II. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'ne kadar meclis olarak kullanıldı.
TBMM'nin 1961'de tamamlanan modern binasına taşınması üzerine yapı, CENTO Genel Merkezi olarak kullanılmak üzere tahsis edildi. CENTO'nun kaldırılması üzerine  Kültür Bakanlığı'na devredildi. Binanın ön tarafının Cumhuriyet Müzesi olarak düzenlenmesi, arka tarafının ise Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün hizmet binası olarak kullanılmasına karar verildi.
Restorasyonlar sonrasında 30 Ekim 1981'de Cumhuriyet Müzesi adıyla ziyarete açıldı. 1985'te ziyarete kapatılarak teşhir çalışmaları başlatıldı. Müze, Ocak 1992'de tekrar ziyarete açıldı.
Ağustos 2001'de tekrar ziyarete kapatılan müze, restorasyon ve teşhir düzenlemeleri yapıldıktan sonra 29 Ekim 2008'de yeniden ziyarete açılmıştır. Ankara Cumhuriyet Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olarak hizmet vermektedir.

1924 ile 1960 arasında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Salonu olarak kullanılan bu salon, çeşitli seçim dönemlerinde 610 milletvekiline kadar ev sahipliği yapmıştır. Toplamda 116 milletvekili koltuğuna sahip olan salon, Atatürk ilke ve devrimlerinin gerçekleştirildiği, çağdaş yasaların çıkarıldığı, önemli antlaşmaların yapıldığı ve çok partili sisteme geçişin sağlandığı bir mekân olarak önem taşır. Atatürk, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında 6 gün boyunca 36 saat 33 dakika süren "Büyük Nutuk"u bu salonda okumuştur.
Müzede, Türkiye'nin ilk üç Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar ve İsmet İnönü dönemlerine ait olaylar, hikayeler ve fotoğrafların yanı sıra, cumhurbaşkanlarının kişisel eşyaları ve o döneme ait Meclis kararları ile kanunlarına dair bilgiler sunulmaktadır. Ayrıca, eserler ve arşiv materyalleri de sergilenmektedir.

Mimar Vedat Tek tarafından bodrum kat üzerine iki kat olarak kesme taştan inşa edilmiştir. Tavanı Selçuklu ve Osmanlı motifleriyle örülmüştür ve kemerler, saçaklar ve çiniler de Cumhuriyet dönemini yansıtır.

Girişin sağındaki odalarda ilk üç cumhurbaşkanına, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar'a, ait eşyalar ve mecliste kullanılan eşyalar sergilenmektedir. Müzenin giriş kapısının karşısında bulunan Genel Kurul salonunda 116 tane milletvekili sırasının bulunur.

 OpenStreetMap'te Cumhuriyet Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Cumhuriyet Müzesi (II. Meclis Binası) Sanal Tur Gezisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet Müzesi - T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı
https://sanalmuze.gov.tr/muzeler/ankara-cumhuriyet-muzesi/
https://artsandculture.google.com/story/9wVhk-HlyMappQ?hl=tr

Krep, cızlama veya akıtma (Fransızca: Crêpe); un, yumurta, süt, erimiş yağ, şeker, tuz ve kabartma tozu ile hazırlanan sulu hamurun kızgın bir yüzeye dökülmesiyle yapılan yiyecek veya tatlı. Anadolu'da cızlama, Rumeli'de akıtma denir.

Tatlı ve tuzlu olarak hazırlanabilir. Un, tuz, yumurta ve süt kullanılarak yapılır. Anadolu'da ve Rumeli'de çok yaygındır. Türkiye'deki benzerleri kayganadır.
İstenirse teflon tavada yağ ilave etmeden de pişirilebilir.
Tüketim çeşitleri;

Beyaz peynir ve maydanoz karışımı serpilerek dürüm yapılarak yenilebilir.
Sucuklu, sosisli, salamlı veya hepsi karıştırılarak dürüm yapılarak yenilebilir.
Sucuklu yumurta, sosisli yumurta, salamlı yumurta, kaşarlı yumurta, beyaz peynirli yumurta veya sade yumurta ile yenilebilir.
Ceviz ve pekmez karışımı sürülerek dürüm yapılarak veya aralarına ceviz ve pekmez karışımı sürülerek en az 7 en çok 10 kat akıtma hazırlanır ve baklava dilimi şeklinde kesilerek yenilebilir.
Arasına tereyağı, reçel, pekmez, kaymak, bal, kakaolu krema vb sürülerek dürüm şeklinde yenilebilir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de tarifi vardır. Cızlama olarak tarifte geçmektedir.

Çankırı Şabanözü Cızlaması 19.12.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Arapgir Akıtma Bıciği 06.06.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Konya kaygana 24.01.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Konya adına coğrafi işaret almıştır.

Çorum'un Alaca ilçesinde yapılır. Alaca cızlağı 01.02.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum adına coğrafi işaret almıştır.

Waffle

Dakka (Bengalce: ঢাকা, okunuşu [ˈɖʱaka]; Babür İmparatorluğu dönemindeki adlarıyla Dacca ve Cihangir Nogor), Bangladeş'in başkenti ve Dakka ilinin merkezi. Dakka bir megakenttir ve Güney Asya'daki en büyük şehirlerden biridir. Buriganga Nehrinin kıyısında yer alan Dakka'nın nüfusu büyükşehir alanı ile birlikte 12 milyondur ve bu özelliğiyle Bangladeş'in en büyük şehridir. Dünyanın en fazla nüfusa sahip 9. şehridir ve ayrıca dünyadaki nüfusu en yoğun şehirlerden de biridir. Dakka "Camiler Şehri" olarak bilinir ve dünyanın en iyi muslinini üretmesiyle tanınmıştır. Aynı zamanda "dünyanın çekçek başkenti" olarak da bilinir. Her gün yaklaşık 400 bin kişi şehirde çekçek kullanmaktadır. Bugün bölgedeki en büyük kültür, eğitim ve iş merkezlerinden biridir.
17. yüzyıldaki Babür hakimiyeti sırasında şehir Cihangir Nagar olarak bilinmekteydi. İdari biriminin başkentiydi ve dünya çapında bir muslin ticareti merkeziydi. Britanya egemenliği döneminde şehir hızla büyüdü ve Kalküta'dan (günümüzde Kolkata) sonra Bengal'deki en büyük ikinci şehir haline geldi. 1905 yılındaki Bengal'in bölünmesinin ardından, Doğu Bengal ve Assam ilinin başkenti haline geldi fakat 1911'de bölünmenin iptal edilmesi sonucu il başkenti olma özelliğini kaybetti. 1947'deki Hindistan'ın bölünmesinin ardından Doğu Pakistan'ın idari merkezi oldu ve 1971'de bağımsız Bangladeş'in başkenti haline geldi. Bu dönemde şehirde büyük bir kargaşa yaşandı. Bunların içinde sıkıyönetim, Bangladeş'in bağımsızlığının ilanı, askerî baskı, savaş sırasında meydana gelen hasarlar ve doğal afetler bulunmaktaydı.
Çağdaş Dakka, Bangladeş'teki ekonomik, kültürel ve siyasi hayatın merkezidir. Ülkede altyapısı en gelişmiş yer olmasına rağmen kirlilik, trafik sıkışıklığı ve artan nüfus nedeniyle hizmetlerin yetersiz kalması gibi sorunlar yaşamaktadır. Son on yıllarda Dakka'da ulaşım, iletişim ve bayındırlık alanında çağdaşlaşmalar yaşanmıştır. Şehir büyük yabancı yatırımlar ve daha fazla ticarî faaliyete ev sahipliği yapmaktadır. Aynı zamanda, şehre ülkenin diğer yerlerinden gittikçe artan bir nüfus akışı vardır ve bu da Dakka'yı dünyadaki en hızlı büyüyen şehir yapmaktadır.

Şu an Dakka'nın bulunduğu bölgede yerleşimin varlığı, 7. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Şehrin bulunduğu bölge Budist Kamarupa ve Pala İmparatorluğu tarafından yönetilmekteydi, 9. yüzyılda ise yönetim Hindu Sena Hanedanı'na geçti. Şehrin adı Ballal Sena tarafından 12. yüzyılda tanrıça Dakeşvari için yaptırılan Dakeşvari Tapınağı'ndan kaynaklanıyor olabilir. Dakka ve çevresindeki bölgeler o dönemde Bengalla olarak adlandırılmaktaydı. Kasabada Lakşmi Pazarı, Şankari Pazarı, Tanti Pazarı, Patuatuli, Kumartuli, Bania Nagar ve Goal Nagar gibi birkaç pazar bulunmaktaydı. Sena Hanedanı'ndan sonra, Dakka Delhi Sultanlığı'na bağlı Türki ve Paştun valiler tarafından yönetildi. 1608'de Babürlerin eline geçti.
1608'de başlayan Babür egemenliğinde şehir Bengal'in başkenti (Racmahal) olarak ilan edilince, şehirde büyük bir gelişme ve nüfusta büyük bir büyüme yaşandı. Babür subahdarı İslam Han şehrin ilk yöneticisiydi. Han, imparator kısa bir süre önce ölmüş olmasına rağmen, şehri Babür İmparatoru Cihangir'in onuruna "Cihangir Nagar" (জাহাঙ্গীর নগর; Cihangir'in Şehri) olarak adlandırdı. Şehrin ana büyümesi Babür Şaista Han döneminde yaşandı. Şehir bu dönemde yaklaşık bir milyon kişilik nüfusuyla 19'a 13 kilometrelik bir alana yayılmıştı. Britanyalı Doğu Hindistan Şirketi, 1765'te gelir toplama hakkını (Divani hakkı) kazandı ve 1793'te Bengal Navablarını (yöneticileri) tüm yetkilerini bırakmaya zorlayarak şehrin yönetimini ele geçirdi. Bu dönemde şehrin nüfusu Kalküta'nın önem kazanması nedeniyle önemli miktarda düştü; fakat daha sonra maddi açıdan gelişim ve çağdaşlaşma bunu takip etti. 1874'te çağdaş bir kentsel su dağıtım sistemi kuruldu ve 1878'de elektrik sistemi geldi. Şehrin yakınlarında Britanyalı ve Bengalli askerlere hizmet eden Dakka Kışlası kuruldu.

Bengal'in 1905'teki başarısız bölünmesinin ardından, Dakka yeni kurulan Doğu Bengal ve Assam eyaletinin başkenti ilan edildi; ancak 1911'de Bengal yeniden birleştirildi. 1947'deki Hindistan'ın bölünmesinin ardından, Dakka Doğu Pakistan'ın başkenti oldu. Hindistan'ın bölünmesinin ardından şehir büyük çatışmalara tanıklık etti. Şehrin Hindu nüfusunun çoğu Hindistan'a göç etti, bu sırada şehre bir Müslüman akını yaşandı. Yerel siyasetin merkezi olarak ise, şehirde giderek artan sayıda siyasi olaylar ve şiddet olayları yaşanmaya başladı. Urduca'nın tüm Pakistan'ın tek resmî dili olarak ilan edilmesi, büyük kalabalıkların katıldığı protesto yürüyüşlerine sebep oldu. Bengal Dil Hareketi olarak bilinen protestolar, Pakistan polisinin ateş açarak pek çok öğrenci göstericiyi öldürmesiyle son buldu. 1950'ler ve 60'lar boyunca, Dakka'daki siyaset sıcaklığını korudu ve Bengal'in bağımsızlığı yönündeki talepler giderek arttı.

1970 Bhola kasırgası bölgeye çok büyük bir hasar verdi ve tahminlere göre 500 bin kişiyi öldürdü. Şehrin yarısından fazlasını su bastı ve milyonlarca kişi mahsur kaldı. Etnik ayrımcılık ve kasırganın yol açtığı zararları telafi etmek için hükûmetin az gayret göstermesi nedeniyle halkın hükûmete olan öfkesi büyüdü ve Bengalli siyasetçi Mucibur Rahman 7 Mart 1971'de Dakka'da milliyetçi bir miting düzenledi. Tahmini olarak bir milyon kişi mitinge katıldı ve bu 26 Mart günü Bangladeş'in bağımsızlığının ilanı ile sonuçlanır. Buna cevaben, Pakistan ordusu Işıldak Operasyonu'nu düzenledi ve binlerce kişiyi tutukladı, işkence etti ve öldürdü. Bangladeş Kuvvetleri ile yapılan dokuz aylık bir çatışmadan sonrası Pakistan Ordusu 16 Aralık günü yenilgiyi kabul etti ve böylece Bangladeş Kurtuluş Savaşı bitmiş oldu. Ülkenin başkenti olarak, Dakka bağımsızlıktan sonra kırsal alanlardan işçilerin şehre göç etmesi sonucu hızlı ve büyük bir büyümeye sahne oldu. Şehrin nüfusunun yanı sıra ticaret ve endüstrinin de gelişmesi hizmetler ve altyapıda sorunlar doğurdu. Şehir sınırlarının genişlemesi ve Uttara, Muhammedpur, Başundara, Mirpur ve Motichil gibi yeni yerleşim alanlarının gelişmesini, büyük bir emlak patlaması izlemiştir.

Dakka, merkezi Bangladeş'te, 23°42′0″K 90°22′30″D koordinatlarında, Buriganga Nehri'nin doğu kıyısında yer alır. Ganj Deltası'nın alçak kesimlerinde bulunur ve 153.84 km² alan kaplar. Sekiz tane ana thana - Lalbağ, Kotvali, Sutrapur, Ramna, Motichil, Paltan, Danmondi, Muhammedpur – ve on altı tane yan thanadan oluşur - Gulşan, Mirpur, Pallabi, Şah Ali, Turaag, Sabucbağ, Dakka Kışlası, Demra, Hazaribağ, Şiampur, Badda, Kafrul, Kamrangir çar, Khilgaon ve Uttara. Şehrin toplamda 130 semti ve 725 mahallesi bulunur. Dakka ilçesi 1463.60 kilometrekarelik bir alanı kaplar ve Gazipur, Tangail, Munşiganc, Racbari, Narayanganc, Manikganc ilçeleriyle komşudur. Tropik birki örtüsü ve nemli toprak karakterize ettiği arazi, deniz seviyesine yakın ve düzdür. Bu, Dakka'yı muson mevsiminde siklonlar ve aşırı yağış yüzünden meydana gelen sellere karşı kılar.

Dakka sıcak, yağışlı ve nemli bir tropik iklimi yaşar. Köppen iklim sınıflandırmasına göre, Dakka tropik yağışlı ve kuru bir iklime sahiptir. Yıllık sıcaklık ortalaması 28 °C olan şehir, ayrı bir muson iklimine sahiptir. Aylık sıcaklık ortalamalarının en düşüğü 20 °C'lik ocak, en yükseği ise 32 °C'lik mayıstır. Yıllık ortalama yağış olan 1854 milimetrenin neredeyse %80'i mayıs ile eylül ayları arasında düşer. Trafik ve endüstriyel atıkların sebep olduğu giderek artan hava ve su kirliliği, şehirde halk sağlığı ve yaşam kalitesini etkileyen ciddi bir sorundur. Şehrin yakınlarındaki su kaynakları ve sulak alanlar, inşaat nedeniyle doldurulduklarından dolayı yıkıma maruz kalmaktadır. Kirlilik ile birleşen doğal alanların bu şekildeki yıkımı, yerel biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir.

Dakka belediyesi 1 Ağustos 1864'te kuruldu ve 1978'de "kurum" seviyesine yükseldi. Dakka Şehir Kurumu, şehrin işlerini yürüten özerk kuruluştur. Tüzel kişiliği sahip alan vekillerini seçen pek çok semte bölünmüştür. Belediye başkanı her beş yılda bir seçimle seçilmektedir ve şu anki başkan Sadek Hüsein Hoka'dır. Dakka Eğitim Kurulu, İngilizce eğitim veren ortaokullar ve medreseler dışında bölgedeki devlet okulları ve pek çok özel okuldan sorumludur. Bangladeş'teki tüm medreseler merkezi bir kurul tarafından yönetilmekte olup İngilizce eğitim veren ortaokullar ayrı eğitimsel ve idari yapılara sahiptir.
Dakka Büyükşehir Polisi, 1976 yılında kurulmuştur ve 21,400 çalışana sahiptir. Bangladeş'teki en büyük polis servisidir.
Şehir 25 seçim bölgesine ayrılmıştır. İki ana siyasi parti Avami Birliği ve Bangladeş Milliyetçi Parti'dir. Bakanlıkların büyük kısmı Ramna'da bulunur. Bangladeş Yüce Divanı ve Bangladeş Yüksek Mahkemesi de şehirde yer alır. Bangabhaban sarayı daha önce Britanya'nın hindistan valisine, Doğu Pakistan valisine ev sahipliği yapmış olup günümüzde Bangladeş Başkanlık Sarayı olarak kullanılmaktadır. Louis Kahn tarafından tasarlanmış olan Jatiyo Sangshad Bhaban, parlamentoya ev sahipliği yapmaktadır. Kabe ile benzer bir tasarıma sahip olan Beytül Mukerrem ülkenin ulusal camisidir. Bara Katra sarayı, Lalbağ Hisarı, Hoseni Dalan ve Ahsan Manzil şehrin diğer tarihî mekânları arasındadır.
Artan trafik sıkışıklığıyla mücadele için Bangladeş yönetimi 2000'li yıllarda şehrin dış kesimlerinde bir kentleşme politikası uygulamış ve Dakka'nın banliyölerindeki yeni binalar ve tesisler için gelir vergisini on yıllığına kaldırmıştır. Dakka'nın bir kanalizasyon sistemi bulunmasına rağmen bu nüfusun sadece %25'ine hizmet vermektedir, %30'luk bir kesime ise lağım çukurları hizmet vermektedir. Dakka'daki evlerin sadece üçte ikisi su sistemine bağlıdır. Şehirde yılda 9.7 milyon ton katı atık üretilmektedir. Devlet ve özel şirketler atıkları şehir çapında toplayıp gübre olarak kullanma çalışmalarında kısmen başarılı olsalar da, hâlen çoğu katı atık şehir yakınlarındaki alçak rakımlı bölgelere veya su kütlelerine dökülmektedir.

Dakka Bangladeş'in ticari olarak da başkentidir. Şehir büyüyen bir orta sınıfa sahiptir ve bu da lüks mallar ve çağdaş t

Danimarka, resmî adıyla Danimarka Krallığı (Danca: ), Kuzey Avrupa'da bir İskandinav ülkesidir. Danimarka Krallığı'nın ana vatanı ve en kalabalık bileşenidir; aynı zamanda Danimarka Krallığı olarak da bilinir ve anayasal olarak üniter bir devlettir; Kuzey Atlantik Okyanusu'ndaki Faroe Adaları ve Grönland özerk bölgelerini içerir. Ana vatan Danimarka, ayrıca "kıtasal Danimarka" veya "Danimarka'nın kendisi" olarak da adlandırılır ve kuzey Yutland yarımadası ile 406 adadan oluşan bir takımadadan oluşur. İskandinav ülkelerinin en güneyinde yer alır; İsveç'in güneybatısında, Norveç'in güneyinde ve Almanya'nın kuzeyinde bulunur ve Almanya ile kısa bir sınır paylaşır. Danimarka'nın kendisi batıda Kuzey Denizi ve doğuda Baltık Denizi arasında yer alır.
Faroe Adaları ve Grönland dahil olmak üzere Danimarka Krallığı, alanı 100 metrekareden (1.100 fit kare) büyük yaklaşık 1.400 adaya sahiptir; 443'ü isimlendirilmiş ve 78'i yerleşim yeridir. Danimarka'nın nüfusu 6 milyondan fazladır (1 Mayıs 2025), bunun yaklaşık %40'ı Danimarka'nın en büyük ve en kalabalık adası olan Sjælland'da yaşamaktadır; Danimarka Krallığı'nın başkenti ve en büyük şehri olan Kopenhag (København), Sjælland, Amager ve Slotsholmen'de yer almaktadır. Çoğunlukla düz, ekilebilir araziden oluşan Danimarka, kumlu kıyıları, düşük rakımı ve ılıman iklimiyle karakterize edilir. Danimarka, Danimarka Krallığı'nda hegemonik bir etkiye sahiptir ve iç işlerini yürütmek için diğer kurucu varlıklara yetki devretmiştir. Faroe Adaları'nda 1948'de özerklik kurulmuş; Grönland 1979'da özerklik ve 2009'da daha fazla özerklik elde etmiştir.
Birleşik Danimarka Krallığı, Baltık Denizi'nin kontrolü için verilen mücadele sırasında MS sekizinci yüzyılda bir deniz gücü olarak ortaya çıkmıştır. 1397'de Norveç ve İsveç ile Kalmar Birliği'ni kurdu. Bu birlik, İsveç'in 1523'te ayrılmasına kadar sürdü. Geriye kalan Danimarka-Norveç Krallığı, 17. yüzyılda İsveç'e toprak kayıplarıyla sonuçlanan bir dizi savaşa maruz kaldı. 19. yüzyılda yükselen milliyetçi hareketler, 1848'deki Birinci Schleswig Savaşı'nda Danimarkalılar tarafından yenilgiye uğratıldı. 5 Haziran 1849'da Danimarka Anayasası'nın kabulüyle mutlak monarşi sona erdi. İkinci Schleswig Savaşı'nda Danimarka, Schleswig-Holstein'ı kaybetti; bu da Danimarka siyasetinde değişikliklere yol açtı ve küçülen bölgede sosyal uyumu vurguladı, Jutland'ın geniş bataklıkları tarım için temizlendi, Indre Misyonu ve Grundtvig arasında bölünen yeni Hristiyan hareketleri ortaya çıktı, ancak genel olarak halk arasında birleşik bir ülke ve devlete ait olma duygusu daha da güçlendi. 1920'de Kuzey Schleswig tekrar Danimarka'ya katıldı. 
Danimarka, 19. yüzyılın ortalarında sanayileşmeye başladı ve önemli bir tarım ihracatçısı haline geldi. 20. yüzyılın başlarında sosyal ve işgücü piyasası reformları uygulayarak, günümüzdeki refah devleti modelinin ve gelişmiş karma ekonominin temelini attı. Danimarka, I. Dünya Savaşı sırasında tarafsız kaldı; Danimarka'nın tarafsızlığı, II. Dünya Savaşı'nda Nisan 1940'taki hızlı Alman işgaliyle ihlal edildi. İşgal sırasında, 1943'te bir direniş hareketi ortaya çıktı, İzlanda ise 1944'te bağımsızlığını ilan etti; Danimarka, savaşın sona ermesinin ardından Mayıs 1945'te özgürlüğüne kavuştu. 1973'te Danimarka, Grönland ile birlikte (Faroe Adaları hariç), günümüzdeki Avrupa Birliği'ne üye oldu; ancak kendi para birimi olan kronu korumak gibi bazı istisnalar müzakere etti. 
Danimarka, gelişmiş, yüksek gelirli bir ekonomiye, yüksek yaşam standardına ve güçlü sosyal refah politikalarına sahip gelişmiş bir ülkedir. Danimarka kültürü ve toplumu genel olarak ilerici, eşitlikçi ve sosyal açıdan liberaldir; Danimarka, eşcinsel birliktelikleri yasal olarak tanıyan ilk ülkedir. Danimarka, NATO, İskandinav Konseyi, OECD, AGİT, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesidir ve Schengen Bölgesi'nin bir parçasıdır. Danimarka, İskandinav komşularıyla yakın siyasi, kültürel ve dilsel bağlar sürdürmektedir.

Çoğu etimolojik sözlük ve el kitabı "Dan" kelimesini (Almanca: Tenne) "düz arazi" anlamına gelen bir kelimeden türetir. Bunun da Güney Schleswig'deki sınır ormanlarına olası bir atıfta olmakla beraber, ormanlık alan veya sınır arazisi anlamına gelebileceği düşünülmektedir.
Danmark kelimesinin Danimarka içinde ilk kaydedilen kullanımı, Gorm (y. 955) ve Harald Bluetooth (y. 965) tarafından dikildiğine inanılan iki Jelling taşı üzerinde büyük taşta ᛏᛅᚾᛘᛅᚢᚱᚴ ([danmɒrk]) ve küçük taşta genitif ᛏᛅᚾᛘᛅᚱᚴᛅᚱ ([danmarkaɽ]) olarak görülür.

Danimarka'daki en eski arkeolojik buluntular, MÖ 130.000 ile 110.000 yılları arasındaki Eem buzullararası dönemine kadar uzanır. Danimarka, yaklaşık MÖ 12.500 yılından beri yerleşim yeri olmuş ve tarım MÖ 3900 yılından beri vardır. 
Danimarka'daki İskandinav Tunç Çağı (MÖ 1800–600), mezarlık höyükleri ile nitelenir ve bu höyükler, lur ve Güneş Arabası da dahil olmak üzere çok sayıda buluntu bırakmıştır.
Roma Öncesi Demir Çağı'nda (MÖ 500 – MS 1), yerli gruplar güneye göç etmeye başladı ve ilk kabile Danimarkalılar, Roma Öncesi ve Germen Demir Çağı arasında, Roma Demir Çağı'nda (MS 1–400) ülkeye geldi. Roma eyaletleri, Danimarka'daki yerli kabilelerle ticaret yollarını ve ilişkilerini sürdürdü ve Danimarka'da Roma sikkeleri bulundu. Danimarka'da ve Kuzeybatı Avrupa'nın büyük bir bölümünde bu dönemden kalma güçlü Kelt kültürel etkisine dair kanıtlar vardır. Bu etkiler, diğer şeylerin yanı sıra Gundestrup kazanının bulunmasında da kendini gösterir.
Danimarka kabileleri, doğu Danimarka adalarından (Sjælland) ve günümüzde Güney İsveç'teki Skåne bölgesinden gelmiş olup, Kuzey Cermen dillerinin erken biçimini konuşuyorlardı. Tarihçiler, onların gelişinden önce Yutland'ın ve en yakın adaların büyük bölümünün Jüt kabileleri tarafından yerleşim yeri olarak kullanıldığına inanmaktadır. Efsaneye göre, birçok Jüt Büyük Britanya'ya göç etti; bazıları Britanya Kralı Vortigern'in paralı askerleri olarak geldi ve Kent, Wight Adası ve diğer bölgelerden oluşan güneydoğu topraklarını kurarak buralara yerleştiler. Daha sonra, Anglosaksonları oluşturan işgalci Angllar ve Saksonlar tarafından asimile edildiler veya etnik temizliğe uğratıldılar. Yutland'da kalan Jüt nüfusu, yerleşen Danlar ile kaynaştı.
Tarihçi Jordanes'in Getika'da Dani halkı hakkında yazdığı kısa notun, modern Danların atalarından biri olan Danların erken bir bahsi olduğuna inanılır.
Danevirke savunma yapıları 3. yüzyıldan itibaren aşamalar halinde inşa edildi ve MS 737'deki inşaat çalışmalarının muazzam boyutu, bir Danimarka kralının ortaya çıkmasına bağlanır. Yeni runik alfabe ilk kez aynı dönemde kullanıldı ve Danimarka'nın en eski şehri olan Ribe yaklaşık MS 700 yılında kuruldu.

8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar, daha geniş İskandinav bölgesinin nüfusu, İskandinav olmayanlar tarafından Vikingler olarak adlandırılırdı. Çoğunlukla tarım, balıkçılık ve ticaretle geçinseler de, mükemmel denizcilerdi ve İzlanda, Grönland ve Kanada'ya kadar seyahat ederlerdi. Avrupa'nın her yerinde, Konstantinopolis'e ve ötesine kadar ticaret yaparlardı, ancak aynı zamanda yerel yerleşim yerlerine baskınlar düzenler ve uzak yerlerde koloniler kurarlardı. Danimarkalı Vikingler, en aktif olarak Doğu ve Güney Britanya Adaları ile Batı Avrupa'ya baskınlar yaparlardı.
Savaşçı bir ulus olarak tanınan Vikingler batıda Büyük Britanya, İzlanda, Grönland ve hatta Kuzey Amerika'ya kadar ulaşarak sömürgeler kurdular. Doğuda ise Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarına kadar uzanan yerleşim birimleri kurmuşlardır. İngiltere'nin büyük bir bölümü bu dönemde Viking egemenliği altında kaldı.
Danimarka, 8. yüzyılın sonlarına doğru büyük ölçüde birleşmişti ve yöneticileri Frank kaynaklarında sürekli olarak kral (reges) olarak anılırdı. 804 yılında Gudfred'in hükümdarlığı döneminde Danimarka krallığı, Bornholm hariç Jutland, Skåne ve Danimarka adalarının tamamını kapsamış olabilir.

İskandinavyalı I. Harald (Danimarkalı) Mavi Diş Harald 980 yılında ilk defa olarak Danimarka ve Norveç'i birleştirerek krallık kurmayı başardı. Ayrıca Alman misyonerlerin etkisiyle Hristiyanlığı kabul etti. 
1013 yılında Kral Sweyn Forkbeard yönetiminde İngiltere'nin bazı bölgelerine (Danelaw olarak bilinen bölgeye) ve Fransa'ya yerleştiler. Burada Danimarkalıların ve Norveçlilerin, ilk hükümdar olarak Rollo'nun önderliğinde Fransa Kralı I. Robert'e bağlılık yemini etmeleri karşılığında Normandiya'ya yerleşmelerine izin verildi. Bu döneme ait bazı Anglo-Sakson Peni paraları Danimarka'da bulunmuştur.
1363 yılında Danimarka kralı IV. Valdemar'ın kızı I. Margaret, Norveç kralı VI. Haakon'la evlenerek iki ülkeyi bir bayrak altında birleştirdi. 1397 yılında İsveç, Norveç, Danimarka ve sömürgeleri (Faroe Adaları, İzlanda, Grönland ve Finlandiya) birleşerek Kalmar Birliği adı altında büyük bir İskandinav İmparatorluğu haline geldiler.

1521 yılında İsveç Kalmar Birliği'nden resmen ayrıldı. Bu arada İskandinav ülkeleri Martin Luther tarafından Almanya'da başlatılan Protestan Reformu ile sarsıldı. Danimarka ve Norveç 1821 yılına kadar Danimarka-Norveç adı altında birlikte hareket etmeye devam ettiler. 19. yüzyılın başlarında Danimarka Napolyon Savaşları'yla temelinden sarsıldı. Birleşik Krallık filosu 1801 yılında Kopenhag'a saldırdı. Danimarka'nın müttefiki olan Fransa savaşı kaybedince Danimarka 1814 yılında imzaladığı Kiel Antlaşması uyarınca savaşı kazanan tarafın üyesi olan İsveç'e Norveç'i bırakmak zorunda kaldı.

20. yüzyılın ilk yıllarında Danimarka'nın Karayiplerdeki sömürgeleri ABD'ye satıldı. Danimarka Dünya Savaşları'nda tarafsız kaldı. Danimarka I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kaldı. Danimarka II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmasına rağmen 9 Nisan 1940 tarihinde Almanya tarafından işgal edildi. Danimarka ordusu ve Hava kuvvetleri zayıftı ve toprakları düzdü bu yüzden 4 saat içinde Danimarka işgal edildi. Buna karşılık Birleşik Krallık ordusu Faroe Adaları ve İzlanda'yı işgal etti. İzlanda 17 Haziran 1944 tarihinde bağımsızlığını ilan ederek Danimarka'dan ayrıldı. Faroe Adaları ise 1948'de Danimarka'ya geri verildi.
Dün

Davul, bilinen en eski vurmalı çalgılardan biridir.
Ahşap, maden ya da pişmiş topraktan silindirik bir gövdeye gerilen deriden oluşur. Elle ya da sopayla vurarak çalınır.
Biçimi değişse de dünyanın her yerinde ve her toplumda kullanılan bir çalgıdır. 

Davul sözcüğünün kökeni tartışılmışsa da konu üzerinde fikir birliği oluşmamıştır. Mahmut Ragıp Gazimihal (1952), Dîvânu Lugâti't-Türk’te (MS 1072-1074) geçen tovul/tovil “şahin av yapınca çalınan davul” kelimesinden hareketle orijinin Türkçe olduğunu ileri sürmüş (Gazimihal, 1952: 163), Curt Sachs (1919) Hint Avrupa dillerinde davul sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan kelimeleri, Arapça tabl “davul” ile karşılaştırmış, 1968 yılında Sir Harold Bailey kelimenin Akatça tabalu/tapalu sözcüğüne bağlamıştır.
Parth yazılarında taβil/taβel (MS 3. yüzyıl) ve taβάla/taβila (MS 5. yüzyıl) savaş davulu anlamında kullanılmıştır. Aynı dönem Ermenicesinde tauił/tauoł kayıtlı olup, Partçadan ödünç alınmış olabilir FMI 66, Kaşgari'nin Divan'ında rastlanılan tovil/tovul formları da Part mirası olmalıdır.
Karadeniz Rumcası'na taulin (ταούλιν Giresun, Tirebolu), tavuli (İnebolu), taul (Ordu, Santa), tavul (Gümüşhane), tağul (Ordu, Gümüşhane) formlarında girmiştir.
Türkçede davulun diğer adları; köbürge (köbrüge), küvgür, tuğ, tavul, tabıl (veya babl)dır. 
Davul çalanlara davulcu, tabilzen, tabbal gibi adlar verilirdi. 8. yüzyılda köbürge (köbrüge), daha sonraları tuğ ve 11. yüzyılda küvrüğ adını almıştır.
Bandolarda kullanılan ve baget ile çalınan küçük davullara ise trampet denir.
Türk ordu mızıkasının baş sazı olan davul Avrupa'da “Turkische trommel” ve “tambour des Turcs” diye anılmaya başlamıştı. Osmanlı mehterhanesinden örnek alınarak Avrupada kurulan takımlardan, sanat musikisine de geçmişti.
Bestesi Gluck, Mekke hacıları Operasında 1764 yıllarında davula yer vererek eserin içinde zille birlikte icra ettirmişti.
Yakin Doğu memleketlerinde de davul, Türklerden kalma ismini korudu. 1809'da davula Mısır'da “tabl Tourky” (tabl-ı Türki), Libya'da "toultanen Dourgnı (tabl-ı sultan-i Türki)" deniyordu.
1778'den 1854'e kadar Villoteau, Mozin, Boistse ve başkanları tarafından davulların Türkmen kökenli olduğu belirtilmiştir.
Spontini La Vesatane (1807) ve Fernan da Cortes (1809) operalarında kullanıldıktan sonra davula orkestrada da yer verildi.
Beethoven, savaş senfonisinde (1813) davulla top gürültülerini canlandırdı.
Berlioz, Faust'un Macar Marşı'nda, Rossini ile Vagner de operalarında davulu kullandılar.

Bilinen en eski daalahelanı versinvulun neolitik çağda yapılmıştır.
Eski Mısırlıların, Asurluların ve Uzakdoğuluların davulu kullandıkları bilinmektedir.
Çin'de bulunan ve MÖ 5500-2350 yıllarına tarihlenen Neolitik kültürler'de timsah derisinden yapılmış davullar bulunmuştur. Edebi kayıtlarda davul şamanistik özellikler gösterir ve genellikle ayin törenlerinde kullanılırdı.

Bronz Dong Son davulu, kuzey Vietnam'ın Tunç Çağı Dong Son kültürü tarafından yapılmıştır. Süslü bir Ngoc Lu davuludur.
Amerika Yerlileri dinsel törenlerinde dans ederken, tempo tutmak için davul çalarlardı.

Davul, Türklerin eski dinleri olan Şamanlık'ta dinsel törenlerde çalınırdı. Şaman din adamları kötü ruhları davul çalarak kovarlardı. Türkler Müslüman olduktan sonra davul bu eski işlevini yitirdi.
Tarihin ilk çağlarından beri Asya'da Hunlar, Mezopotamya‘da Sümerler tarafından kullanılan davulu Romalılar çarpıştıkları Hun ve Avarlarda görmüşlerdi. 
Davulun Avrupaya geçerek tanıtılıp yerleşmesini sağlayan ise 16. yüzyılda Osmanlı Türkleri oldu.
Osmanlı Türklerinde Tuğ ve sancakla birlikte davul devletin egemenlik simgesiydi.
Türklerde davul Osmanlı döneminde hem mehterhane adı verilen bando’da hem de halk müziğinde kullanıldı. Askeri müzikte kullanılan davullar büyük çaplı ve tek yüzü deri kaplıydı biraz daha küçüğü atın iki yanına bağlanarak da çalınırdı.
Davulun müzikte kullanılmasından başka bir haberleşme aracı olarak sa kullanıldı. Yalnız başına ilan ve haber verme işlerinde, bekar odalarında, hanlarda, şehirlerde, akşam kapilar kapanırken, yangın haberinde, fetih haberinde, savaşta dağılmış askeri bir araya toplamakta, divan kuruluna haber vermek işlerinde, askeri saf düzeni alınmasını işaret etmekte ve kale kuşatmalarında düşman lağımlarının yerini bulmakta kullanılmış olduğu bilinmektedir.
Bir kale fethedildiği zaman çalınan davula Tabl-ı Beşaret denirdi. Fetihler, fatihleri olan hükümdarlar tarafından fetihname veya beşaretname denilen mektuplarla komşu hükûmetlere ve yurt içindeki şehirlere bildirilirdi. Fetih haberi alan şehirlerde, kalelerde fetih şenlikleri yapılırdı. Tabl-ı beşaret denilen davul çalınması da bu anlamdadır. Mısır seferinde Tumanbay ele geçirildiği zaman Yavuz Sultan Selimin huzuruna “tabl-ı beşaret” gümbürtüleri ve top gürültüleri arasında törenle çıkarılmıştı.
Savaşta gece bastırınca askerin dağılarak birbirinden ayrı düşmemesi için çalınan bir ritime Tabl-ı Asayiş denirdi. Asayiş davulu çalındıktan sonra çarpışmaya son verilir, herkes olduğu yerde kalır ve etrafa karakollar kurularak sabahın olması beklenirdi.
Savaşın başladığı anı belirlemek için çalınan davul tarafından yapılan bir çalış biçimine Tabl-ı Cenk veya Saf denirdi. Bazen köşün (kös, tek derili olup madeni büyük bir kase üzerine gerilen deve ve benzeri hayvan derileriyle kaplı, iri bir çift tokmağı olan büyük duvallara denir.) katılmasıyla da çalındığı olurdu. Saf vuruşu çalındığında asker, bir çeşit savaş düzeni olan saf oluşturur ve bu şekilde savaşa girilirdi. Bundan böyle, 16. yüzyılın sonlarına kadar savaşlarda saf oluşturularak davulların ve köslerin saf usulü vurması devam etmiştir. 1402'de Ankara Savaşı'nda Sultan Yıldırım Beyazıt, Timur'a karşı savaşa başlarken saf çalınıyordu: “Sultan Beyazıt sancakları çözdürdü. Kösler çalındı, saf–ber–saf bağlandı”.
Fatih Sultan Mehmet, Kara Buğdan kazasında, “Padişah buyurdu: Hey gaziler ne durursunuz, qayret-i islamdır. Ve illa saf saf olup alaylar bağlansın” dedi.
Biten savaştan sonra divan toplantısını haber vermek için çalınan davullara tabl-ı cenk-i harbi denir. 1456'da Varna'da, baskıncı Kazaklar yenildikten sonra cenk-i harbi davulları ile divan kurulmuştu. “Bade Paşanın seraperdesi gelüp cümle orduyu islam tınab tınabe çataçet kurulup, cenk-i harbi tabılları döğdürüp divan-ı padişahi oldukta” ifadeleri kayıtta mevcuttur.
17. yüzyılda kervansaraylarda, hanlarda, bekar odalarında ve şehir kapılarında, yatsıdan sonra kapılar kapanacağından kimsenin içeri alınmaması veya dışarı çıkarılmaması için verilen işaret üzerine çalınan davul ritmine Tabl-ı Derbend denirdi. Bu yüzyılda Malatya'da bekar odalarında, Rumeli'de sınır kalelerinde, Tatvan'da davul çalınıp kapılar örtülürdü. Tatvan'da eskiden Süleyman Han (Kanuni zamanında) “Zal paşa burada müfid ve muhtasar bir kala bina ettürüp derbend çalınır olmuştu”.
Ordugahı koruyan karakol erlerinin ve kalelerde nöbet bekleyen erlerin uyumaması için çalınan davul ritmine Tabl-ı Ordugah Nöbetleri denirdi. Bu davullar çalarken yektir Allah diye bağırırlardı. Mahmut Şevket Paşa da bunu şöyle bildirir: “Orduğah ve kalada asker hal-i teyakkuz ve intibah üzere bulundurmak için davul çalınır idi. Tablzen davul çaldıkları vakit ara sıra yektir Allah deyü bağırırlar ve davulu ol vezinde çalarlar idi” demektedir.
Kale kuşatmalarında düşmanın, kale duvarlarını yıkmak için lağım kazıp kazmadığını anlamaya yarayan hassas davullara Tabl-ı Lağım denir. Bunlar, yere dikili iki ağaç üzerine oturtulur ve üstüne çomağı bağlanır. Tokmak titrerse düşmanın kazma faaliyetinde bulunduğu anlaşılır ve derhal karşı önlem alınırdı. Türkler bu yöntemi Kanuni Sultan Süleyman'nın Rodos kuşatmasında bulmuş ve uygulamışlardır. 17. yüzyılda da davul içine darı ve buğday koyarak düşman lağımları araştırılırdı. 1657'de Kazakların Özü kalesini kuşattıklarında, kalede bulunan Evliya Çelebi “Lakin onların lağım hilelerinden havf edüb kalanın içinde, divanlarında lağım yerleri arayup, kala divanları üzerine davullar koyup, davulların içine darı ve buğday döküp lağım hilesi gözetirdik. Küffar kala temelinü kazıp lağım ederse, davullar üzere darılar lağımcıların külüngü darbesinden sıçraşırlar, hamdullah öyle bir lağım hilesi duyulmadı” diyor.

Çin birlikleri, birlikleri motive etmek, bir yürüyüş hızı belirlemeye yardımcı olmak ve emirler veya duyurular yapmak için tàigǔ davul kullandı. Örneğin, MÖ 684'te Qi ve Lu arasındaki bir savaş sırasında, davulun askerlerin morali üzerindeki etkisi, büyük bir savaşın sonucunu değiştirmek için kullanılır.
İsviçreli paralı piyade askerlerinin beşli davul birlikleri de davul kullandı. Davulcunun sağ omzunda taşınan, bir kayışla asılan (genellikle geleneksel tutuş kullanılarak tek elle çalınan) trampetin erken bir türünü kullandılar. İngilizce "davul" kelimesi ilk kez bu enstrüman için kullanılmıştır. 
Benzer şekilde, İngiliz İç Savaşı‘nda, kıdemli subayların emirlerini savaşın gürültüsü üzerinden iletmek için küçük subaylar tarafından halat gerdirme davulları taşındı. Bunlar ayrıca davulcunun omzuna asılırdı ve tipik olarak iki bagetle çalınırdı. 
Farklı alaylar ve bölükler, yalnızca kendilerinin tanıdığı ayırt edici ve benzersiz davul ritmleri vardı. 
19. yüzyılın ortalarında, İskoç ordusu Highland alaylarına boru mızıka grubu eklemeye başladı.
Kolomb öncesi savaş sırasında, Aztek uluslarının savaşan savaşçılara sinyal vermek için davul kullandıkları biliniyordu. Davul için Nahuatl kelimesi kabaca huehuetl olarak çevrilir.
Dünyanın en eski dini metinlerinden biri olan Rig Veda, Dundhubinin (savaş davulu) kullanımına ilişkin çeşitli referanslar içerir. Arya kabileleri, Rig Veda'nın VI. Kitabında ve ayrıca "Savaş davulunun İlahisi" olarak anıldığı Atharva Veda'da yer alan bir ilahinin söylenmesi ve savaş davulunun çalınmasıyla hücum etti.

Davul sadece müzikal nitelikleri için değil aynı zamanda uzak mesafelerde iletişim aracı olarak da kullanılır. 
Afrika'nın iletişim davulları, konuşulan dilin ton kalıplarını taklit etmek için kullanılır. 
Sri Lanka tarihi boyunca 2500 yılı aşkın davul devlet ve toplum arasındaki iletiş

Dağıstan, resmî adıyla Dağıstan Cumhuriyeti (Rusça: Республика Дагестан/ Respublika Dagestan), Doğu Avrupa'nın Kuzey Kafkasya kısmında, Hazar Denizi kıyısında bulunan Rusya'ya bağlı, özerk bir cumhuriyettir. Kuzey Kafkasya Federal bölgesinin bir parçasıdır ve Büyük Kafkas Dağları'nın kuzeyinde konumlanır. Rusya'nın en güneyinde yer alan Dağıstan, güney ve güneybatıda Gürcistan ve Azerbaycan ile, batı ve kuzeyde Rusya'ya bağlı cumhuriyetler olan Çeçenistan ve Kalmukya ile kuzeybatıda ise Stavrapol Krayı ile sınır komşusudur. Mahaçkale, başkenti ve en büyük kentidir. Diğer büyük kentleri ise Derbent, Kizlyar, İzberbaş, Kaspiysk, Buynaksk'tır.
50.300 kilometrekare yüzölçümüne ve 30'dan fazla etnik grubun dâhil olduğu 3,1 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Linguistik ve etnik çeşitlilik açısından Rusya'nın en heterojen cumhuriyetlerinden biridir. Nüfusu büyük çoğunlukla Kuzey Kafkasya dillerini ve Türkî dilleri konuşmakla birlikte Rusça, lingua franca işlevi görmektedir.

Dağıstan kelimesi Türkçe olan dağ kelimesi ile Farsça yer/ülke anlamına gelen -stan ekinin birleşiminden oluşmuştur.
Dağıstan'ın bazı bölgeleri çeşitli zamanlarda Leketia (veya Lakz veya Legarin ülkesi) olarak anılmıştır.
1860 ve 1920 arası Dağıstan kelimesi, günümüz Dağıstan'ının güneydoğu kısmında yer alan Dağıstan Oblastı için kullanılmıştı.
Bugünkü sınırlarına 1921 yılında, Terek Oblastı ile birleştirilerek Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulması ile ulaştı.

Ağulca: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Avarca (Kafkasya dili)Avarca: Дагъистаналъул Жумгьурият (Daġistanałul Jumhuriyat)
Azerice: Дағыстан Республикасы (Dağıstan Respublikası)
Çeçence: ДегIестан Республика (Deġestan Respublika)
Dargince: Дагъистан Республика (Daġistanes Respublika)
Kumukça: Дагъыстан Жумгьурият (Dağıstan Cumhuriyat)
Lakça: Дагъусттаннал Республика (Daġusttannal Respublika)
Lezgice: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Nogayca: Дагыстан Республикасы (Dağıstan Respublikası)
Rusça: Респу́блика Дагеста́н (Respublika Dagestan)
Rutulca: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Sahurca: Республика Дагъустан (Respublika Daġustan)
Tabasaranca: Дагъустан Республика (Daġustan Respublika)
Tatça: Республикей Догъисту (Respublikei Doġistu)

Ana madde: Dağıstan Cumhuriyeti'nin İdari Blümleri
Dağıstan, idari olarak kendi idarelerine sahip 41 ilçe (rayon) ve 10 şehre bölünmüş durumdadır.

MS ilk birkaç yüzyıl, Albanya, Part İmparatorluğu'nun bir vassalı oldu ve ardından Part İmparatorluğuna tamamen tâbî duruma geldi. Sasani İmparatorluğu'nun ilerlemesiyle İmparatorluk topraklarında bir satraplık haline geldi. Geç antik dönemde, bölge üzerindeki hakimiyet mücadelesi dolayısıyla Sasani İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu arasında savaşlar yaşandı. Süreç içerisinde bölge halklarının görece büyük bir kısmı Hristiyanlık ve Zerdüştlüğü benimsedi.
5. yüzyılda, Sasaniler üstün konuma geldiler ve 6. yüzyılda Derbent'de Hazar Kapıları olarak bilinen bir kale inşa ettiler. Aynı süreçte Dağıstan'ın kuzey kısmı önce Hunlar ardından da Avarlarca işgal edildi. Sasaniler döneminde Güney Dağıstan, Derbent merkez olmak üzere, Pers kültürünün bir kalesi haline geldi ve Persleştirme politikası yüzyıllar boyunca uygulandı.

Persler 664 yılında, Derbent'te Araplarca yenilgiye uğratıldı. 905 ve 913 yıllarında bölge halkları Araplara karşı ayaklanmış olsa da İslam, süreç içerisinde önce Samandar ve Kubaçi gibi kent merkezlerinde ardından ile dağlık bölgelerde benimsendi. 15. yüzyıla gelindiğinde bölgede Hristiyan varlığı neredeyse tamamen silindi, yalnızca Datuna'da 10. yüzyıldan kalma bir kilise varlığını koruyabildi.

Moğol egemenliği aşınırken Kaitagi ve Tarki'de yeni güç merkezleri ortaya çıktı. Erken 16. yüzyılda İran, bölgedeki egemenliğini pekiştirdi ve kesintilere uğrasa da 19. yüzyıla kadar egemenliğini sürdürdü. 16. ve 17. yüzyılda gelenekler kodifiye edildi ve dağlı topluluklar (cemaatler) önemli ölçüde özerklik elde ettiler.
1594 yılında Dağıstan'ı istila etmeyi hedefleyen İvan Hvorostin komutasındaki Rus ordusu Buynak mevkiinde Osmanlı askerleriyle takviyeli Gazi Kumuk Hanlığı ordusunca büyük bir yenilgiye uğratıldı.
Ruslar'ın bölgedeki ilk hakimiyeti, 18. yüzyılda Büyük Petro döneminde Dağıstan kıyılarının 1722-1723 Rus-Safevi Savaşı sonucu ilhakı ile gerçekleşti. Ancak ilhak edilen yerler 1735 Gence Andlaşması ile tekrar Safevîler'e bırakıldı.
1730 ila 1740'ların başlarında, Dağıstan'da kardeşinin öldürmesinin ardından Büyük İran hükümdarı ve askeri deha Nadir Şah bölgeyi tamamen ele geçirmek maksadıyla uzun bir sefer düzenledi. Başlarda önemli kazanımlar elde etse de nihayetinde güney Dağıstan halklarıyla karşı kritik birkaç savaşı kaybedip geri çekilmek zorunda kaldı. 1747'den itibaren Dağıstan'ın İran egemenliğindeki kısmı, merkezi Derbent'te bulunan Derbent Hanlığı üzerinden idare edildi. 1796 İran Seferi ile Rusya, Derbent'i ele geçirdi. Ancak Rusya iç karışıklıkları dolayısıyla bölgenin tamamından çekilmek durumunda kaldı ve bölgede İran egemenliği yeniden tesis edildi.

1806 yılında Derbent Hanlığı kendi isteğiyle Rusya'nın egemenliğine girdi ancak bu egemenlik 1804-1813 Rusya-İran Savaşı sonuna kadar İran tarafından resmen tanınmadı. 1813'te Rusya'nın savaştan zaferle çıkmasıyla İran, Güney Dağıstan ve onun başkenti olan Derbent ile birlikte Kafkasya'daki diğer büyük topraklarını da Gülistan Andlaşması ile Rusya egemenliğine terk etmek zorunda kaldı. 1828 tarihli Türkmençay Andlaşması ile Rusya'nın Dağıstan üzerindeki egemenliği pekişti ve İran askeri denklemin dışında kaldı.

Fakat Rus idaresi dağlıları hayal kırıklığına uğrattı ve öfkelendirdi. Ağır vergiler, müsadere ve Mahaçkale gibi kale inşaları; dağlıları, Gazi Muhammed (1828-32), Gamzat-bek (1832-34) ve Şamil (1834-59) önderliğindeki Müslüman Kafkasya İmamlığı'nın altında ayaklanmaya itti. Bu ayaklanmalar sonucu Kafkasya Savaşı 1864'e kadar sürdü. Dağıstan ve Çeçenistan, 1877-1878 Rus-Osmanlı Savaşı'ndan yararlanarak Emperyal Rusya'ya karşı son kez ayaklandı.

21 Aralık 1917'de İnguşetya, Çeçenistan, Dağıstan ve kalan tüm Kuzey Kafkasya, Rusya'dan bağımsızlıklarını ilan etti ve "Kuzey Kafkasya'nın Birleşik Dağlıları"(ayrıca Kuzey Kafkasya Dağlık Cumhuriyeti olarak da bilinir) adında tek bir ülke altında birleştiler ve dünyadaki büyük güçlerce de tanındılar. Başkenti Buynaksk'a taşıdılar. Kurulan devletin ilk başbakanı olan Tapa Chermoyev, Çeçen bir devlet adamıydı. İkinci başbakan ise ülkenin anayasasını da yazan İnguş devlet adamı Vassan-Girey Dzhabagiev'di. Bolşevik Devrimi'nden sonra Osmanlı orduları Azerbaycan ve Dağıstan'ı ele geçirdi ve bölge, kısa ömürlü Kuzey Kafkasya Dağlık Cumhuriyeti'nin bir parçası haline geldi. Beyaz Ordu ve yerel milliyetçilerle üç yıldan fazla savaştıktan sonra Bolşevikler zafer kazandılar ve Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni 20 Ocak 1921'de ilan ettiler. Sovyetler'in dağılma sürecinde Dağıstan kendini bir cumhuriyet olarak ilan etti ancak egemenlik talebinde bulunmadı.

1999 Ağustos'unda Çeçenistan'dan Şamil Basayev ve Hattab'ın liderlik ettiği İslamcı bir grup, Bağımsız Dağıstan İslam Cumhuriyeti'ni kurmak maksadıyla Dağıstan'ı işgal girişiminde bulundu. İşgalciler yerel halktan destek bulamadılar ve Rus askerince geri püskürtüldüler. Bu eyleme cevap olarak Rusya, sonraki yıl Çeçenistan'ı tekrar yeniden işgal etti.

Halkın Meclisi olarak adlandırılan Dağıstan parlamentosu tek kanatlıdır ve doğrudan, dört yıl için seçilen 72 temsilciden oluşur. Halkın Meclisi, Dağıstan'ın en üst düzey yasama organıdır.
Dağıstan anayasası, 10 temmuz 2003'te kabul edilmiştir. Anayasaya göre en üst düzey yürütme organı olan Devlet Konseyi on dört etnik grubun temsilcilerinden oluşur. Devlet Konseyi üyeleri, Dağıstan Anayasal Meclisi tarafından dört yıl için atanır. Devlet Konseyi hükûmet üyelerini atar. Başkan, Rusya devlet başkanınca aday gösterilir ve Halk Meclisince onaylanır.
Devlet Konseyi'nde temsil edilen etnik gruplar; Avarlar, Agullar, Azerbaycanlılar, Çeçenler, Durginler, Kumuklar, Laklar, Lezgiler, Nogaylar, Ruslar, Rutullar, Sahurlar, Tabasaranlar ve Tatlardan oluşur.
1987'den 2006 yılına kadar Magomedali Magomedov tarafından ifa edilen Devlet Konseyi Başkanlığı eskiden en üst düzey yürütme göreviydi. Magomedov, Sovyet döneminden gelip Rusya Federasyonu döneminde de iktidarını koruyabilen, üç dönem üstüste seçim kazanabilen çok az sayıda liderden biridir. 20 Şubat 2006'da Halk Meclisi, Devlet Konseyi Başkanlığı görevine son verdi ve Devlet Konseyi'ni dağıttı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yeni ihdas edilen başkanlık görevi için Halk Meclisine Mukhu Aliyev'in adaylığını sundu. Aliyev'in adaylığı Halk Meclisi tarafından kabul edildi ve Mukhu Aliyev cumhuriyetin ilk başkanı oldu. 20 Şubat 2010'da Aliyev'in yerine Magomedsalam Magomedov başkan oldu. Magomedov'un ardından başkanlık görevi Ramazan Abdulatipov tarafından 2013-2017 yılları arasında yerine getirildi. 3 Ekim 2017 itibarıyla devlet başkanı Vladimir Vasilyev'dir.

Rusya Federasyonu'nun Avrupa'daki kesiminin güneyinde yer alan Dağıstan, Kafkas Dağları'nın kuzey yamacının en doğu ucundan 50.278 km² bir alanı kaplar. Güney ve batısı Güton dağında 3646 metreye, Bazardyuzu (Pa Dağı'nda da 4480 metreye ulaşan Kafkas Dağları'nın ana doruk hattıyla çevrilidir. Doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Kalmuk Özerk Cumhuriyeti, batı ve kuzeybatısında Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya, güneybatısında Gürcistan ve güneyinde de Azerbaycan yer alır.
Dağıstan doğudan batıya 200, kuzeyden güneye 400 kilometre kadar bir uzunluğa sahiptir. Başkenti Mahaçkala'dır. Diğer önemli şehirler Derbent, Kızılyar, İzberbaş ve Buynak'tır.

Dağıstan adı bir kavmi değil, coğrafi-topoğrafik bir anlam ifade eder. Rusçada da 'Dağlar Ülkesi' anlamında "Strana Gor" ifâdesi kullanılmaktadır.
Dağıstan coğrafi açıdan beş bölgeye ayrılır; birinci bölgede Kafkas Dağları ve Dağıstan iç platosu yer alır. Dağlar arasından Hazar Denizi'ne akan Sulak, Samur ve Kurak gibi ırmaklar buralarda derin vadi ve uçurumlar meydana getirmiştir. Kafkas Dağları'nın 

Def veya tef (Farsça ve Arapça: دف), yuvarlak bir tahta kasnağın bir veya iki yanına deriden bir örtü geçirilerek yapılan ve parmak vuruşlarıyla çalınan müzik aleti.

Defin tarihi eskilere dayanmaktadır. Mezopotamya ve diğer yerlerde yapılan arkeoloji kazılarda, ellerinde def bulunan figürlere rastlanmaktadır. Genelde yuvarlak olan deflerin köşeli olanları da mevcuttur. Anadolu'nun bazı yerlerinde def “daire”, Trakya'da “dare” adı ile de bilinmektedir. Düğünlerde kullanılan defler de bunlardır.
Def, Türk Musikisinde bir usul vurma aletidir. Bir çeşit açık davul olan tefin çeşitli şekillerine eski kavimlerde de rastlanır. Araplar'dan İspanya yoluyla Avrupa'ya geçmiş ve adına tambour de basque denmiştir. Orkestraya da girmiştir. Türk musikisinde, fasıl şefi olan ser hanendenin veya birkaç hanendenin elinde bulunur. Parmak vuruşlarıyla usul tutulur. Her vuruşta, kasnaktaki ince pirinçten 8 çift küçük zil daireye çarparak tınlar

Bir yerden bir yere madeni bir yol üzerinde, mekanik bir güçle hareket ettirilen araçlar içinde, insan ve eşya taşımasını temin eden tesislerin hepsine birden demiryolu denir.
Buradan demiryolunun bir bütün olduğu, sadece, ray, travers ve balasttan ibaret bulunmadığı, istasyon binalarının, köprü ve tünellerin, lokomotif depolarının, telgraf, telefon direkleri ve benzerlerinin de demiryolunun bir parçası olduğu ve tarifte sözü geçen taşıma işine yardımcı her tesisin aynı şekilde demiryolunun bir kolunu teşkil ettiği anlaşılır. Bu tariften iyi bir demiryolunda sadece yolun iyi nitelikte olmasının yeterli olmayacağı, bütün tesislerin aynı şekilde iyi olmasının gerektiği, dolayısıyla bunu temin etmenin de çok büyük masraflara yol açacağı kendiliğinden anlaşılır.
Traversler üzerine özel tertibatla bağlanan rayların ucuca eklenmesi ile, elde olunan paralel iki demir şerit, en basit şekliyle bir demiryolu olur. Burada ray dizileri arasındaki iç yüzlerden ölçülen uzaklığa hattın açıklığı veya ekartman denir.
George Stephenson'un yaptığı ilk yolda bu açıklık 4 fit 8½ inç = 1435 mm idi. Bundan sonra başkaları tarafından yapılan hatlarda farklı açıklıklar kullanıldı. Ve kısa zamanda Birleşik Krallık'ta yedi muhtelif açıklıkta demiryolu meydana geldi, bir hattan diğerine geçişte meydana gelen zorluklar sebebiyle bu keyfiliğe son verme lüzumunu duyan hükûmet 1846'da çıkarılan bir kanunla bunu yaptı ve standart açıklık olarak 1435 mm kabul edildi.
Bugün bütün Dünya'da Japonya, Rusya ve bazı diğer ülkeler hariç 1435 mm standart açıklık olarak kabul edilmiştir. Demiryollarında kabul edilen söz konusu bu tek standart açıklık sayesinde dünya genelinde pek çok ülke arasında kesintisiz ulaşım sağlanmaktadır.

Arkeologlar Mısır'daki bir piramitin yakınında M.Ö. 2600 yıllarında yapıldığı sanılan bronz ray kalıntılarını gün ışığına çıkarmışlardır. Piramidin yapımında kullanılan taşların ocaklardan taşınmasında bu raylardan yararlanıldığı sanılmaktadır. Mısır'da kullanılan ray örneğinden, lokomotif yapımının gerçekleşmesine dek binlerce yılın geçmesi gerekmiştir. Bu süre içinde raylar, özellikle maden ocaklarında, hayvanların ya da insanların ağır maddelerle yüklü araçları daha kolay çekmelerini sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Bu raylar genellikle tahtadan kimi zaman da rayın dayanıklılığını artırmak amacıyla metallerle kaplanarak yapılmaktaydı. İlk demir ray 1738 yılında İngiltere'de, Cumberland'daki bir maden ocağında kullanılmıştır. Demiryollarındaki asıl gelişim ise buhar makinelerinin gelişmesi ile olmuştur. 1804 yılında Richard Trevithick ilk lokomotifi inşa ederek 24 Şubat günü Galler'deki bir kalay madeninde kullanmıştır. 27 Eylül 1825'te ise kamu hizmetine giren demiryolları ve lokomotifler yolcu ve yük taşımaya başlamasıyla sanayi devrimini de başlatmış sayılır.
İlk elektrikli yol ise 1879 yılında Berlin'de deneysel olarak inşa edilmiş ve bu tarihten sonra özellikle şehir içi tramvay taşımacılığında elektrikli hatlar kullanılmaya başlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk demiryolu, imparatorluğa tabi olan Mısır'da yapılmıştır. 1851'de Kahire ile liman kenti İskenderiye arasında demiryolu yapılması planlanmıştır. Bu hattın ilk kısmı İskenderiye ile Kafr El-zayt arasında 1854'te hizmete girmiştir. İskenderiye - Kahire hattının tamamı ise 1856'da açılmıştır. Anadolu'daki ilk demiryolu hattı ise İngilizler tarafından İzmir ile Aydın arasında yapılmıştır. Hattın ilk bölümü İzmir - Gaziemir arasında 30 Ekim 1858'de hizmete girmiştir. 1 Temmuz 1866'da ise İzmir - Aydın demiryolu hattının tamamı hizmete girmiştir.

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki ilk demiryolu 1860 yılında bir İngiliz şirketi tarafından kurulan İzmir-Aydın hattının bir bölümüdür. Sonra sırasıyla 1865'te İzmir-Kasaba, 1869-1877 yılları arasında Şark Demiryolları (Rumeli hattı) döşendi. Daha sonra 1872'de Anadolu-Bağdat ve Cenup demiryolları, 1892'de Mudanya-Bursa, 1899'da Horasan-Sarıkamış ve Sarıkamış-Sınır hatları döşendi ve büyük demiryolları olarak Amasya, Samsun demiryolları ağı döşendi. En fazla demiryolu Cumhuriyet döneminde yapılmıştır.

Demiryolu hat açıklığı
Demiryolu mühendisliği
Demiryolu uzunluğuna göre ülkeler listesi
Osmanlı İmparatorluğu'nda demiryolu ulaşımı
Uluslararası Demiryolları Birliği

Devlet Mezarlığı, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanları ile Türk Kurtuluş Savaşı sırasında en az tümen komutanlığı yapmış ve 1988 yılında Genelkurmay Başkanlığının politik kriterlerine uyan (Örnek: Sakallı Nurettin Paşa politik kriterlere uygun bulunmamıştır.) 61 komutanın mezarlarının yer aldığı, 1988 yılında hizmete açılmış; "anıt-park" niteliğindeki mezarlıktır. Kenan Evren'in: "Anıtkabir'in mezarlık olmaması, cumhurbaşkanlarını ve Kurtuluş Savaşı'nda büyük yararlılıkları görülmüş ve Atatürk'ün yakın silah arkadaşı olan komutanları bir araya toplamak" düşüncesiyle Evren tarafından yaptırılmıştır. Ankara'da, Atatürk Orman Çiftliği arazisi içinde yer alır. 536.000 metrekarelik alanda yer alan ve 356.000 metrekaresi yeşil alan olan park, halka açıktır. Millî Savunma Bakanlığı tarafından yönetilir.
Türkiye'de, Devlet Mezarlığı'nın yaptırılması için 6 Kasım 1981 Tarihli ve 2549 Sayılı Kanun 11 Kasım 1981'de Resmî Gazete'de yayımlandı. Mezarlık için Millî Savunma Bakanlığı'nın 1982 yılında açtığı yarışma sonucu 42 proje arasından seçilen Y. Müh. Mimar Özgür Ecevit ile, Y. Ziraat Müh. Ekrem Gürenli'nin projesi uygulanmıştır. Bu projede İslam kültürüne uygun olarak gösterişli mezarlardan kaçınılmış, işlevsel olmayan anıtsal formlar kullanılmamış ve hüzünlü bir hava oluşmamasına dikkat edilmiştir. 30 Ağustos 1988 günü devlet töreni ile hizmete açılmıştır.
8 Kasım 2006 tarihinde TBMM'de yapılan yasal düzenleme ile başbakanların yanı sıra TBMM başkanlarının da ailelerinin talebi doğrultusunda Devlet Mezarlığı'na defnedilmesi sağlanmıştır. Bu şekilde cumhurbaşkanı ve kurmay komutanların dışında ilk defnedilen başbakan Mustafa Bülent Ecevit'tir.

Park içinde, 19 Mayıs 1919'dan Cumhuriyetin kurulduğu güne kadar olan tarih döneminde ülke tarihi açısından önemli olaylar heykel ve simgelerle canlandırılmıştır. "Cumhuriyet Tarih Yolu" olarak adlandırılan bu alan, Türkiye'deki ilk büyük kapsamlı heykel düzenlemesidir. Bu düzenleme için 600 ton Marmara mermeri kullanılmıştır. Mezarlık alanındaki heykeller, Prof. Dr. Rahmi Aksungur tarafından yapılmıştır. Heykel düzenlenmesinin uygulanmasında ayrıca şu heykel sanatçılarının emeği geçmiştir: Ayla Aksungur, Ömer Yavuz, Elvide Akdağ, Ulaş Korkmaz, Mustafa Yılmaz, Deniz Erol, Ferit Yazıcı. 

Cumhuriyet Tarih Yolu'ndaki ilk heykel, Atatürk’ün  Samsun’a çıkışını ifade eden bir kayadır. Kayanın gölgesi, haritadaki Samsun limanının siluetini ortaya çıkarır. Kayadaki bir delik, gölgenin içinde bir ışık belirmesine neden olur. Özellikle 11.00-14.00 saatleri arasında bu ışık, Atatürk’ün profili olarak belirir. Böylece Atatürk’ün Samsun’a çıkışı toprağa düşen nur olarak canlandırılmıştır. 19 Mayıs bölümünden sonra "Kongreler Bölümü" yer alır. Bu bölümdeki iki basamak, Kongreler sonucu Meclis'in kurulmasını simgeler. Kongreler bölümünden sonraki "Savaşlar Bölümü"'nde 5 sütun yer alır. Sütunların üzerinde Nutuk'tan sözler vardır. Bölümün sonundaki heykel, Lozan Anlaşması'nı simgeler; sağda ve soldaki rölyeflerin her biri ise bir savaşı anlatmaktadır. En son heykel bölümünde "Cumhuriyet" tek bir soyut heykel ile sembolleştirilmiştir.

Devlet Mezarlığı'nda yer alan müzede defnedilen Cumhurbaşkanları ve Kurtuluş Savaşı Komutanlarına ait eşyalar, resimler ve dergiler sergilenir.

1931 yılında Atatürk tarafından yaptırılan "Karadeniz Havuzu" adlı havuz, Devlet Mezarlığı inşaatı sırasında restore edilmiştir. Çevresi, dinlenme havuzu olarak kullanılmaktadır.

Mezarlık alanı sınırlarındaki tören alanı üzerinde "otağ çadırı" formunda tasarlanmış bir yapı bulunur. "Simge" olarak adlandırılan sekizgen planlı bu yapı, tören alanını güneş ve yağmurdan korur. Simgenin altındaki "Anısal Duvar", mezarlıkta yatanların adlarından oluşmuş, bitmemiş bir duvar görünümündedir. Her yeni Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı için yeni bir taş konularak örülmesine devam edilmektedir. Böylece Cumhuriyet'in sürekliliği ifade edilir.
Mezar alanlarına giden tören yolunun iki yanında İstiklal Savaşı'nı simgeleyen iki heykel grubu, Cumhurbaşkanları mezar alanı içinde cumhuriyetin gelişimini simgeleyen heykel ve 25 metre uzunluğundaki bayrak direği bulunur.

Not: Devlet Mezarlığında 61 Kurtuluş Savaşı Komutanı ve 60 Cumhurbaşkanı mezarı hazırlanmıştır. 2006 Yılında Yapılan Kanun değişikliği ile artık Başbakanlar ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanları da buraya defnedilebilecektir.

Not1: Mezarlığa defnedilecek Kurtuluş Savaşı Komutanları 1988 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından belirlenmiştir (Parantez içindeki rütbeler Genelkurmay'ın çevirilerine dayanmaktadır).

Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan üst düzey subaylar listesi
Türkiye cumhurbaşkanlarının gömüldükleri yerler listesi
Türkiye başbakanlarının gömüldükleri yerler listesi
Türkiye'deki mezarlıklar listesi

Savunma Bakanlığı Devlet Mezarlığı Müdürlüğü web sitesi
Anıtkabir’in Hatırlanmayan Yılları(1974-1988)10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dicle ırmağı, Fırat ırmağı ile birlikte Mezopotamya'yı oluşturan iki büyük nehirden biri ve doğuda olanıdır. Türkiye'de bulunan Elazığ ilinin Sivrice ilçesinden doğan nehir, Irak boyunca akar ve Fırat'la birleşerek Şattülarap'ta Basra körfezine dökülür.
Irmak ana kaynaklarını Doğu Anadolu Bölgesi dağlarından ve dipten sızma yoluyla Elazığ'daki Hazar (Gölcük) gölünden alır. Türkiye'nin önemli akarsularındandır. Toplam uzunluğu 1900 km'dir. Türkiye topraklarında kalan bölümün uzunluğu ise 523 km'dir. En önemli kolları Batman ile Yanarsu, Botan, Habur, Büyük Zap ve Küçük Zap'tır. Debisi ortalama 360 m³/sn dir. Eylül ayı ortalarında 55 m³/sn ile en küçük, Şubat sonunda 2263 m³/sn akımı ile büyük değişiklik gösterir. Akarsuda genellikle yaz sonu kuraklığı ve güz başı yağış noksanlığı nedeniyle su azalır. Buna rağmen kış sonu yağışı ile ilkbahar başındaki karların erimesinden oluşan su ile kabarır.
Dicle, Güneydoğu Toroslarda Maden Dağları kesiminde, Hazarbaba Dağı'nın güney tarafında, Yıldızhan yanındaki bir kaynaktan çıkar. Eskiden Hazar Gölü'nden beslenirdi. Şimdi gölle bağlantısı kesilmiştir. Kaynaktan çıktıktan sonra Maden ilçesinin önünden geçerek, Maden Çayı adını alır ve güneydoğuya doğru dar ve derin vadilerden geçip Diyarbakır şehrinin bulunduğu lav sahanlığının doğu kesimine paralel akar. Burada ırmak vadisinin tabanı 600 m'ye iner. Diyarbakır'ın güneyinde 8 km mesafede doğuya yönelir. Bundan sonra kuzeyden Toros Dağları yamaçlarından inen başlıcaları Diyarbakır havzasında doğan Anbarçayı, Kuruçay, Pamukçayı ve Hazroçayı, Batman ve Yanarsu ile birleşir. Güneyden ve Mardin eşiğinden inen sel yatakları Göksu ve Savur Çayı Dicle'ye katılır. Raman Dağının güney eteklerinde dar boğazlardan geçerek Botan Suyu ile birleşerek onun doğrultusunda güneye döner.
Dicle Irmağı, güneye doğru akarken Cizre ilçesinin içinden Habur Suyu kavşağına kadar 40 km uzunlukta Türkiye-Suriye arasında sınırı meydana getirir. Habur Suyu ile birleştikten sonra Irak topraklarına girer. Dicle, Irak toprağında çöküntü çukurdan akarak, dar boğazları aşar Musul'da Büyük ve Küçük Zap sularıyla birleşir. Mezopotamya ovasına iner, bundan sonra Bağdat yakınlarında Fırat'a 35 km yaklaşır. Burada yine İran'dan gelen Piyale Irmağı ile birleşir. Bu birleşmeden sonra tekrar Fırat'a yaklaşır ve Kurna yakınında Basra'nın 64 km yukarısında Fırat'la birleşerek Şatt'ül-Arab ismini alır. Basra Körfezi'ne dökülür.
Dicle Irmağının suları yaz mevsimi sonlarına doğru azalır. Nisan ayında, nehrin yukarı çığırındaki dağlarda karların erimesinden suları çoğalır, en yüksek seviyesine ulaşır. Dicle, marttan mayısa kadar üç ay içinde, bütün yıl akıttığı suyun hemen yarısını akıtır. Rejimi düzenli değildir. Bu bakımdan bazı yıllar haddinden fazla taşarak birçok zararlara sebep olur. Bu sebeple zararlarını önlemek maksadıyla Dicle'nin Mezopotamya'da kalan kıyılarına daha M.Ö. 3000 yıllarında setler yapılmıştır. Bu setler suların taşmasını önlediği gibi ekilen arazilerin yazın sulanmasını da sağlamıştır. Fakat setlere rağmen büyük taşmalar önlenememiştir. Yirminci asırda çalışmaları ancak 1939'da başlamış ve Kut Barajı yapılmıştır. 1958'de Samarra ve 1961'de de Dokham Barajı yapılarak suların taşması önlenmiştir. Bugün sadece Samarra ve Amarra arasında bir milyon hektarlık arazi ekilebilir hale sokulmuştur.

Dicle, eski Mezopotamya sınırını meydana getiren ırmaklardan biridir. Fırat ile birlikte Eski Ahit'te Aden Bahçesi'nde bulunduğu belirtilen 4 nehirden birisidir. Uzunluğu Fırat'tan daha kısa olmakla beraber suyu daha çoktur. Dicle, günümüzde de sulama kanallarıyla sulama sağladığı gibi, orta büyüklükteki taşıtlar nehrin ağzından Bağdat'a kadar, daha küçük boy taşıtlarsa Musul'a kadar giderek ulaşıma katkıda bulunmaktadırlar. Bu ırmaklardan ulaşım bakımından çok faydalanıldığı tarihî kalıntılardan anlaşılmaktadır. Dicle kıyısında eskiden kurulmuş Amed (Diyarbakır), Hasankeyf, Ninova, Nemrut, Asur şehirlerinin eski kalıntıları bunun en sağlam belgesidir.
Dicle ırmağı üzerinde Kralkızı, Batman ve Dicle gibi önemli Hidroelektrik santraller kurulmuştur. Ilısu Barajı'nın temeli 05.08.2006 tarihinde Başbakan Erdoğan tarafından atılmış olup, Türkiye'nin baraj gölü açısından 2., enerji üretimi bakımından 4. büyük barajı olan Ilısu'nun tamamlanmasıyla Dicle ırmağı üzerinde Cizre Barajı'nın yapımına başlanacaktır. Ilısu Barajı 2019'da su tutmaya başlamış olup Mart 2020'de enerji üretimine geçmiştir.

Nehrin Sümerce ismi İdigna veya İdigina 'dır, akan su anlamındadır. Sonradan bu isim Elamcaya ti-gi-ra ve bundan sonra eski Farsçaya Tigra ve eski Yunanca Tigris olarak geçmiştir. Sümerce isim Akatçaya İdiklat olarak geçmiştir, bu isimde İbranicede Hiddekel, Süryanicede Diklat Arapçada Dicle olmuştur.
Modern Türkçe ve Farsçada Dicle, Kürtçede dicle, dîjle'dir.
Dünyada Diclenin bilinen adı Tigris'tir. Dünya dillerinede Yunancadan geçmiştir. Yunancada kelimelerin sonuna gelen –is eki gelir ve "Tigris"ten çıkarılınca geriye kök kelime Tigr kalıyor.

Dünyanın en uzun nehirleri

11. yüzyıl, 1001'den 1100'e kadar sürmüş yüzyıldır.

1010-1011: İkinci Goryeo-Kitan Savaşı; Kore kralı geçici olarak başkentten kaçmak zorunda kaldı, ancak bir dayanak oluşturmadı ve bir karşı saldırı korkusuyla Kitan güçleri geri çekildi.
1014: II.Basil'in Bizans orduları, Kleidion Muharebesi'nde Bulgaristanlı Samuil'e karşı galip geldi.

Alp Arslan dünyaya geldi.

Gazneli Mahmut öldü.

Dandanakan Muharebesi

1054: Gökbilimciler tarafından büyük bir süpernova gözlemlendi. Bu süpernovanın kalıntıları Yengeç Bulutsusu'nu oluşturacaktır.

1061-1091: Akdeniz'de Sicilya'nın Normanlar tarafından fethi.
1065: Alp Arslan önderliğinde Selçukluların Gürcistan'ı ilk işgali.
1065: Garcia yönetimi altında Galiçya Krallığı ve Portekiz'in bağımsızlığı
1066: Stamford Köprüsü Muharebesi'nde, son Anglo-Sakson kralı Harold Godwinson, Norveç Kralı III.Harold'ı yendi.
1066: Hastings Muharebesi, Norman Fatih William İngiltere'yi fetheder.

1071: Malazgirt Meydan Muharebesi
1072: Golpejera Muharebesi, Kastilyalı II. Sancho ile Kastilya VI. Alfonso arasında yapılır.

Ahmed Sencer dünyaya geldi.

I. Mahmud (Selçuklu) öldü.
1096-1099: I. Haçlı Seferi

Ahlatşahlar Beyliği, Şah-i Ermen veya Sökmenliler Beyliği, 1100 ve 1207 yılları arasında Ahlat merkez olmak üzere Van, Erciş, Bargiri, Tatvan, Malazgirt, Muş ve Sason civarında hüküm sürmüş birinci dönem Türk Anadolu beyliği.

Çağrı Bey'in 1016 ve 1021 yılları arasında yaptığı keşif gezisinden sonra 1040 yılından itibaren bu bölgeye Yabgulu Türkmenleri gelmeye başlamış ve buradan Diyarbakır ve Musul'a kadar yayılmışlardır. 1054 yılında Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey, bölgeye düzenlediği seferde Van, Erciş, Adilcevaz ve Besni'yi Selçuklu hakimiyetine almış ve Türkmen yerleşimini hızlandırmıştır. 1071 Malazgirt Savaşı'nda bu bölge Selçuklu üssü olarak kullanılmıştır. Melikşah döneminde 1085 yılında Diyarbakır'ın alınmasından sonra Diyarbakır eyaletine bağlanarak yönetilmiştir. Azerbaycan Meliki İsmail Kutbeddin'in esiri olan Sökmen el-Kutbî, Selçuklu sultanı Berkyaruk'la kardeşi Muhammed Tapar arasındaki saltanat mücadelesinde Muhammed Tapar'a hizmet ettiğinden dolayı kendisine ikta olarak verilen Ahlat ve çevresinde 1100 yılında Ahlatşahlar Beyliği'ni kurmuştur.

Berkyaruk'un ölümünden sonra tahta geçen Muhammed Tapar döneminde geçmişteki hizmetlerinden dolayı Sökmen Bey daha güçlü hale gelmiştir. 1108 yılında Azerbaycan Emiri İsmail Mevdud ve Sökmen Bey, Muhammed Tapar'ın emriyle Musul'u ele geçirmişlerdir. Bu başarının ardından Sökmen Bey, Diyarbakır eyaletinin en büyük kenti olan Meyyafakirin'i (Silvan) 1109 yılında beyliğine katarak bölge beylikleri arasında güçlü bir konuma gelmiştir. 1111 yılında Sökmen Bey, Azerbaycan Emiri İsmail Mevdud'la birlikte Haçlılar denetiminde olan Urfa ve Tilberaş Kalesi kuşatılmış ancak başarı olamamışlardır. Sökmen Bey bu seferde hastalanmış ve Ahlat'a dönerken yolda ölmüştür.

Sökmen Bey'in ölümünden sonra yerine geçen oğulları ve torunları döneminde Gürcülerle uzun süren mücadeleler yaşanmıştır. Artuklular ve Musul Hakimi İmameddin Zengi topraklarının bazı bölümlerine el konulmuştur. Eyyubiler ile çeşitli sorunlar yaşanmıştır. 1185 yılında Nasireddin Muhammed Sökmen varis bırakmadan ölünce Ahlatşahlarda köleler dönemi başlamış ve 1207 yılında Ahlat'ın Eyyubi hakimiyetine girmesi ile Ahlatşahlar Beyliği son bulmuştur.

Ahlatşahlar, sanat ve mimaride büyük bir gelişme göstermişlerdir. Ahlatlı ustalar Ahlat'la birlikte bütün Anadolu'ya değerli eserler kazandırmıştır. Selçuklu dönemi eserleri arasında yer alan Divriği Ulu Camii, Alâeddin Camii, Tercan Mama Hatun Türbe ve Kervansarayı, Hacı Ahlati, Harzemşah el-Ahlatî gibi adı bilinen ünlü Türk mimarlarının eserleridir. Ahlat mezar taşları Türk taş işçiliğinin birçok örneğine sahiptir. Ahlat ve Bitlis arasında II. Sökmen'in eşi Şahbanu tarafından yaptırılan köprü, yollar ve büyük han sayesinde bu bölge döneminde, uluslararası ticaret yolu niteliği kazanmıştır. Önceleri Azerbaycan'ın çeşitli kasaba ve şehirlerindeki Türkmen esnaf ve sanatkarları arasında doğan Ahilik, Ahlatşahlar döneminde örgüt ve hiyerarşi kazanmış ve Anadolu'ya yayılmıştır. Ahi Evran adıyla ünlenen Nasırettin Mahmut, o dönemde Ahlatşahlar'a bağlı olan Hoy bölgesinde 1171'de doğmuştur.

Sökmen el-Kutbî (1100 - 1111)
Zahireddin İbrahim (1111 - 1127)
Ahmed (1127 - 1128)
II. Sökmen (1128 - 1185)
Seyfettin Baytimur (1185 - 1193)
Bedreddin Aksungur (1193 - 1197)
Malik el-Mansur Muhammed (1197 - 1206)
İzzeddin Balaban (1206 - 1207)

Akad İmparatorluğu veya Akkad İmparatorluğu, uzun ömürlü Sümer uygarlığından sonra Mezopotamya'nın ilk antik imparatorluğuydu. Merkezi, Akad şehri ve çevresindeydi. İmparatorluk, Mezopotamya, Levant ve Anadolu'da nüfuz sahibi oldu ve Arap Yarımadası'nda Dilmun ve Magan'a (günümüz Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman) kadar güneye askerî seferler düzenledi.
Akad İmparatorluğu, kurucusu Akkadlı Sargon'un fetihlerinin ardından MÖ 24. ve 22. yüzyıllar arasında siyasi zirvesine ulaştı. Sargon ve ardılları altında, Akad dili zamanla Elam ve Gutium gibi komşu fethedilen devletlere empoze edildi. Akad tarihteki ilk imparatorluk olarak kabul edilir ancak bu kesin değildir ve daha önce de Sümerler vardır.

Akadlar ile ilgili bilgiler, Susa, Gasur, Mari ve Tell Brak kazılarında bulunmuştur. Akad devletini kuran ve imparatorluk hâline getiren kişi Sargon'dur. Sargon hakkında Akad dönemi belgelerinde ve bu belgelerin daha sonraki dönemlerdeki kopyalarında bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca Sargon ve torunu Naram Sin'e ait zafer anıtları, Manishistu Obeliski ve Şartamhari gibi Akad dönemine ait belgeler bulunmaktadır. Şartamhani metinlerinde, Sargon ve torunu Naram-Sin'in seferlerine yer verilmektedir.

Sargon (MÖ 2334 - MÖ 2279), Mezopotamya'da siyasi birliği sağlamıştır. Bu yüzden, Sargon'a Şar Kişşati (Kiş Kralı) unvanı verilmiştir. Sargon, hükümdarlığı döneminde Elamlılarla vasallık antlaşması yaparak doğudan gelecek saldırıları güvence altına almıştı. Doğudaki bu güvenliği sağladıktan sonra, batıya bir sefer yapıp Amanos ve Toroslar'a kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Fırat kenarındaki Tuttul kentiyle birlikte, Mari, Ebla ve Dür-Katlimmu kentlerini hâkimiyeti altına aldı. Şartamhari metinlerinde Sargon'un Puruşhanda'ya bir sefer yaptığı görülür. Sargon'un kurmuş olduğu dünyanın bilinen ilk imparatorluğunun sınırları, doğuda Karun Irmağı'ndan, batıda Akdeniz'e, güneyde Basra Körfezi'nden, kuzeyde Anadolu'ya kadar uzanmaktaydı. Sargon'un Rimus ve Manishistu adında iki oğlu vardı. Sargon'un yerine önce Rimus (MÖ 2278 - 2270) ardından da Manishistu (MÖ 2269 - 2255) geçmiştir.

Naram Sin (MÖ 2254 - 2218) dedesi Sargon'un bıraktığı imparatorluğun sınırlarını koruyup genişletti. Güneyde Sümerler'e, doğuda Elamlılar'a ve kuzeyde Anadolu'ya seferler yapmıştır. Bunlardan kendisine ait Şartamhari metinlerinde, Anadolu'da 17 krallıktan oluşan bir orduya karşı savaştığını, bunlar arasında Puruşhanda, Karşaura, Kaniş gibi krallıklar olduğunu ve bu ordunun başında Hatti Kralı Pampa'nın yer aldığından söz etmektedir. Naram Sin'den sonra yerine oğlu Şar-Kali-Şarri (MÖ 2217 - 2193) geçmiştir. Şar-Kali-Şarri döneminde, ona karşı Anadolu, Elam ve Güney Mezopotamya'da ayaklanmalar olmuş ve dağ kavimleri bölgeye saldırılar düzenlemiştir.

Şar-Kali-Şarri'nin ölümünden sonra dört kişi aynı anda kendilerini kral ilan etmiştir. Onlardan kimin tahtın vârisi olduğu bilinmemektedir. Babil bölgesine yaklaşık yüz yıl hâkim olan Gutiler'in kral listesi, Akad kralları listesine karışmıştır. Bu iç çekişme döneminde, Dudu (MÖ 2189 - 2168) ve Şu-Turul'un (MÖ 2168 - 2154) krallıkları görülmektedir. Dudu bir süre Gutilerle mücadele etmiş ancak yenilmekten kurtulamamıştır. Önce Orta Babil'de küçük bir toprak parçası olarak devam eden Akadlar, MÖ 2154 yılında Gutiler tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Akad hükûmeti, gelecekteki tüm Mezopotamya devletlerinin kendilerini karşılaştırdıkları bir "klasik standart" oluşturmuştur. Geleneksel olarak "ensi", Sümer şehir devletlerinin en yüksek görevlisiydi. Daha sonraki geleneklerde, tanrıça İnanna ile evlenerek ensi olunur, bu da hükümdarlığı ilahi rıza ile meşrulaştırırdı.
Başlangıçta, monarşik lugal (lu = adam, gal = Büyük) rahip ensiye bağlıydı ve sıkıntılı zamanlarda atanırdı, ancak daha sonraki hanedan dönemlerinde, tapınak kuruluşundan bağımsız olarak kendi "é" (= ev) veya "sarayına" sahip olan lugal en üstün rol olarak ortaya çıktı. Mesalim zamanında, Kiş şehrini kontrol eden hanedan šar kiššati (= Kiş kralı) olarak tanınırdı ve muhtemelen iki nehrin birleştiği yer olması ve Kiş'i kontrol edenin sonuçta nehrin aşağısındaki diğer şehirlerin sulama sistemlerini kontrol etmesi nedeniyle Sümer'de üstün kabul edilirdi.
Sargon fetihlerini "Aşağı Deniz "den (Basra Körfezi), "Yukarı Deniz "e (Akdeniz) kadar genişlettikçe, çağdaş metinlerde ifade edildiği gibi, "göğün altındaki toprakların tamamına" ya da "gün doğumundan gün batımına" hükmettiği hissediliyordu. Sargon döneminde "ensi "ler genellikle konumlarını korudular, ancak daha çok eyalet valileri olarak görüldüler. "šar kiššati" unvanı "evrenin efendisi" anlamına gelecek şekilde kabul görmüştür. Sargon'un Dilmun (Bahreyn) ve Magan'a, tarihteki ilk organize askeri deniz seferlerinden biri olan deniz seferleri düzenlediği bile kaydedilmiştir. Daha sonraki belgelerde iddia edildiği gibi Kaptara (muhtemelen Kıbrıs) krallığı ile Akdeniz'de de bunu yapıp yapmadığı daha tartışmalıdır.
Sargon'un torunu Naram-Sin'de bu durum Sargon'dan daha ileri gitmiş, kral sadece "Dört Çeyreğin (Dünyanın) Efendisi" olarak adlandırılmakla kalmamış, aynı zamanda kendi tapınağını kurarak "dingir" (=tanrılar) mertebesine yükselmiştir. Önceleri bir hükümdar Gılgamış gibi öldükten sonra ilahlaşabilirdi ama Naram-Sin'den itibaren Akad kralları yaşamları boyunca yeryüzündeki tanrılar olarak kabul edilmişlerdir. Portreleri onları ölümlülerden daha büyük boyutlarda ve hizmetkârlarından biraz uzakta gösteriyordu.
Hem Sargon hem de Naram-Sin'in ülkenin kontrolünü ellerinde tutmak için benimsedikleri stratejilerden biri, kızları Enheduanna ve Emmenanna'yı sırasıyla Sümer ay tanrısı Nanna'nın Akad versiyonu olan Sin'in baş rahibesi olarak Sümer'in en güneyindeki Ur'a yerleştirmek; oğullarını stratejik yerlere eyalet "ensi" valileri olarak yerleştirmek ve kızlarını İmparatorluğun çevre bölgelerindeki (Urkesh ve Marhashe) yöneticilerle evlendirmekti. Naram-Sin'in kızı Tar'am-Agade'nin Urkesh'te evlendirilmesi bu durumun iyi belgelenmiş bir örneğidir.
Brak idari kompleksindeki kayıtlar, Akadların yerel halkı vergi tahsildarı olarak atadıklarını göstermektedir.

Akadlar egemen güç hâline gelene kadar Sümer kent kültürünü benimsemişler ve kendi katkılarıyla birlikte bu kültürün sonraki toplumlara aktarılmasında önemli rol oynamışlardır. Kültürel süreklilik bağlamında çivi yazısını benimseyerek kendi dillerine adapte etmişlerdir. Ayrıca Sümer dinini de benimsemişlerdir. Akadlar resmî devlet işlemleri ve din törenlerinde Sümerceyi kullanmayı sürdürerek geleneksel kültür oluşturmuş kurumlarla birlikte varlığını korumuştur. Okuma-yazmanın öğretildiği dinî okullar bunların başında gelmektedir. Yaklaşık olarak 1500 yıl sonra bile Yeni Asur kralı Asurbanipal kütüphanesinde Sümer dinî ve edebi metinlerini kopyalama çalışmalarını sürdürebilmiştir.

Akadca (Akadca: 𒀝𒅗𒁺𒌑 akkadû, ak-ka-du-u2; logogram: Akadca: 𒌵𒆠 URIKI), Doğu Sami dillerine ait Antik Mezopotamya'da, özellikle Asur ve Babil imparatorluklarında kullanılmış ölü dil. Dil, kayda geçmiş ilk Sami dili olup, aslen soysal açıdan akraba olmadığı Sümerce için kullanılmış çivi yazısı ile yazılmıştır. Akadca ismini Akad İmparatorluğu'nun başkenti Akad şehrinden almıştır. Bir izole dil olan Sümerce ve Akadcanın birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileşimleri, bu iki dilin bir dil birliği içerisinde sınıflandırılmasına yol açmıştır.

Akadca, diğer Sami dilleri ile birlikte Afrika ve Orta Doğu'ya yayılmış Afro-Asya dil ailesi içerisinde değerlendirilir. Yakın Doğu'daki Sami dilleri içerisinde Ebla diliyle beraber Doğu Sami dilleri alt grubunu oluşturur. Bu grup Kuzeybatı ve Güney Sami dillerinden, yüklem-özne-nesne veya özne-yüklem-nesne yerine özne-nesne-yüklem sırası göstermesi yönünden ayrıdır. Bu özelliğin bu grupta Sümerce etkisiyle geliştiği düşünülmektedir.

Akadca yer isimleri, Sümer metinlerinde ilk olarak MÖ 3. binyılın ortalarında tespit edilmiştir. MÖ 25. ve 26. yüzyıllarda tamamen Akadca yazılmış metinler üretilmeye başlanmıştır. MÖ 10. yüzyılda ise dil, Babil ve Asur bölgelerinde Babil ve Asur Akadcası olmak üzere 2 değişkeye ayrılmıştır. Keşfedilmiş çoğu Akadca metin Yakın Doğu'da Demir Çağı'na düşen bu dönemde üretilmiş olup, dinî, hukukî, resmî ve askerî pek çok dokümanı içermektedir. Dil, Bronz Çağı Çöküşü'ne kadar Yakın Doğu'da lingua franca statüsüne sahip olmuştur.
Dilin soyunun tükenmeye başlaması, Demir Çağı'na düşen Yeni Asur İmparatorluğu döneminde meydana gelmiştir. MÖ 8. yüzyıldan başlayarak imparatorlukta Aramicenin en eski formu olan Eski Aramice yaygınlaşmaya başlamıştır. Helenistik Dönem'de dil, Asur ve Babil bölgelerindeki tapınaklarda çalışan rahipler ve akademisyenlerin kullanımı ile sınırlı kalmış, keşfedilmiş son Akadca metin MS 1. yüzyıla tarihlenmiştir. Modern dillerden Sâbiîce ve Süryanice (Yeni Aramice), Kuzeybatı Sami dilleri olmalarına rağmen Akadca söz varlığı ve dilbilgisi ihtiva etmektedir.

Akad dilinin köklerinin çoğu üç ünsüzden (kökler olarak adlandırılır) oluşur, ancak bazı kökler dört ünsüzden (sözde dörtlüler) oluşur. Kökler bazen transkripsiyonda büyük harflerle temsil edilir, örneğin PRS (karar vermek). Bu köklerin arasına ve çevresine, kelime oluşturma veya gramer işlevleri olan çeşitli ekler, son ekler ve önekler eklenir. Ortaya çıkan ünsüz-ünlü deseni, kökün asıl anlamını farklılaştırır. Ayrıca, transkripsiyonda (ve bazen çivi yazısının kendisinde) çift ünsüzle temsil edilen orta kök çiftlenebilir.
ʔ, w, j ve n ünsüzleri "zayıf kökler" olarak adlandırılır ve bu kökleri içeren kökler düzensiz formlara yol açar.

Resmi olarak, Akadca'da üç sayı (tekil, ikili ve çoğul) ve üç durum (yalın, belirtme, tamlayan) vardır. Bununla birlikte, dilin daha önceki aşamalarında bile ikili sayı körelmiştir ve kullanımı büyük ölçüde doğal çiftlerle (gözler, kulaklar vb.) sınırlıdır ve sıfatlar ikili sayıda asla bulunmaz. İkili ve çoğulda, belirtme ve tamlayan hali tek bir yalın dışı halde(oblique case) birleşmiştir.
Akadca, Arapçadan farklı olarak, yalnızca çoğul bir sonla oluşturulmuş "ses" çoğullarına sahiptir; kırık çoğullar kelime kökü değiştirilerek oluşturulmaz. Tüm Sami dillerinde olduğu gibi, bazı eril isimler prototip olarak dişil çoğul eki (-āt) alır.
šarrum (kral) ve šarratum (kraliçe) isimleri ve dannum (güçlü) sıfatı, Akadcanın hal sistemini açıklamaya hizmet edecektir.

1 Yalın dışı durum belirtme halini ve tamlayan halini içerir.
Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi, sıfat ve isim ekleri yalnızca eril çoğulda farklılık gösterir. Başta coğrafyaya gönderme yapanlar olmak üzere belirli isimler, tekilde -um ile biten bir bulunma eki oluşturabilir ve ortaya çıkan biçimler zarf görevi görür. Bu formlar genellikle üretken değildir, ancak Neo-Babilce'de um eki ina edatıyla birkaç yapının yerini alır.
Akkadcanın sonraki aşamalarında, buluma hali dışında çoğu durum ekinin sonunda meydana gelen mimleme (ikili yapı sonundaki -n) ve nunlama (ikili yapı sonundaki  -n) ortadan kalktı. Daha sonra, eril isimlerin yalın ve belirtme halleri tekilleri -u''ya dönüştü ve Neo-Babilce'de çoğu kelime sonundaki kısa ünlüler düştü. Sonuç olarak, eril çoğul isimler dışındaki tüm biçimlerde hal eki farklılaşması ortadan kalktı. Bununla birlikte, birçok metin, genellikle düzensiz ve yanlış olmasına rağmen, hal eklerini yazma uygulamasını sürdürdü. Bu dönem boyunca en önemli iletişim dili, hal eki ayrımından yoksun olan Aramice olduğundan, Akadca'nın hal sisteminin kaybolmasının fonolojik olduğu kadar alansal bir fenomen olması da mümkündür.

Akadca'da bağımsız kişi zamirleri şu şekildedir:

Ek(edat) zamirleri (tamlayan, belirtme ve yönelme eklerini karşılayan) aşağıdaki gibidir:

Akadcadaki işaret zamirleri, Batı Sami dilindeki zamir türünden farklıdır. Aşağıdaki tablolar, Akadca işaret zamirlerini yakın ve uzak gösterimlerine göre göstermektedir:

Akadca'daki ilgi zamirleri aşağıdaki tablodaki gibidir:

Çoğul ilgi zamirlerinden farklı olarak, Akadcadaki tekil ilgi zamirleri hal eklerinin tümünde çekim gösterir. Bununla birlikte, yalnızca ša formu (başlangıçta tekil eril belirtme) hayatta kalmıştır, diğer formlar ise zamanla kaybolmuştur.

Aşağıdaki tablo Akadca'da soru zamirlerinin kullanımını göstermektedir:

Akkad dili, esas olarak tek kelimeden oluşan edatlara sahiptir. Örneğin: ina (içinde, üzerinde, dışarı, aracılığıyla, altında), ana (-a/-e, için, -den sonra, yaklaşık), adi (-a/-e), aššum (nedeniyle), eli (yukarı, üzerinden), ištu/ultu (nın/-nin, beri), mala (uygun olarak), itti (ayrıca, ile). Bununla birlikte, ina ve ana ile oluşturulmuş bazı bileşik edatlar vardır : ina balu (-sız/-siz), ana ṣēr (kadar), ana maḫar (ieriye) Edatın karmaşıklığından bağımsız olarak, edattan sonraki isim her zaman tamlayan eki durumundadır.

Ad öbekleri
Sıfatlar, ilgi tümceleri ve apozisyonlar isimden önce gelir. Sayılar sayılan isimden önce gelir. Aşağıdaki tabloda erbēt šarrū dannūtum ša ālam īpušū abūya 'şehri inşa eden dört güçlü kral benim babalarımdır' ad öbeği analiz edilmektedir:

Akadca cümle düzeni Özne+Nesne+Fiil (SOV) şeklindeydi ve bu da onu Arapça ve İncil İbranicesi gibi tipik olarak bir fiil-özne-nesne (VSO) kelime düzenine sahip olan diğer birçok eski Sami dilinden ayırmaktadır. (Etiyopya'daki modern Güney Sami dillerinde de SOV düzeni vardır, ancak bunlar tarihsel zamanlar içinde klasik fiil-özne-nesne (VSO) dili Ge'ez'den gelişmiştir.) Bu sözcük düzeninin SOV dili olan Sümerce etkisinin bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür. Her iki dili anadili olarak konuşanların en az 500 yıl boyunca tek bir toplum oluşturarak yakın dil teması içinde olduğuna dair kanıtlar vardır. Bu nedenle bir sprachbund oluşmuş olabilir. Orijinal bir VSO veya SVO sıralamasına dair daha fazla kanıt, fiile doğrudan ve dolaylı nesne zamirlerinin eklenmiş olması gerçeğinde bulunabilir. Kelime sırası, muhtemelen Aramice'nin etkisi altında, MÖ 1. bin yılın sonlarından MS 1. binyıla kadar SVO / VSO'ya kaymış görünüyor.

Akadca kelime dağarcığı çoğunlukla Sami kökenlidir. "Doğu Sami" olarak sınıflandırılmasına rağmen, temel söz dağarcığının birçok unsuruna, ilgili Sami dillerinde belirgin bir paralellik bulmaz. Örneğin: mārum 'oğul' (Sami *bn), qātum 'el' (Sami *yd), šēpum 'ayak' (Sami *rgl), qabûm 'say' (Sami *qwl), izuzzum 'stand' (Sami * qwm), ana 'to, for' (Sami *li).
Sümerce ve Aramice ile yoğun temas nedeniyle, Akadca kelime dağarcığı bu dillerden birçok alıntı kelime içerir. Bununla birlikte, Aramice alıntı kelimeler MÖ 1. binyılın 1. yüzyıllarıyla ve öncelikle Mezopotamya'nın kuzey ve orta kesimlerinde sınırlıyken, Sümerce alıntı kelimeler tüm dil alanına yayılmıştı. Önceki dillerin yanı sıra Hurri, Kassit, Ugaritik ve diğer eski dillerden bazı isimler ödünç alınmıştır. Sami olmayan iki dil olan Sümerce ve Hurrice kelime yapısı bakımından Akadcadan farklı olduğundan, bu dillerden sadece isimler ve bazı sıfatlar (birçok fiil değil) ödünç alınmıştır. Bununla birlikte, her ikisi de Sami dilleri olan Aramice ve Ugaritçe'den bazı fiiller (birçok isimle birlikte) ödünç alınmıştır.
Aşağıdaki tablo Akadca'daki alıntı kelime örneklerini içermektedir:

Akkadca, başta Sümerce olmak üzere diğer dillere de ödünç alma kaynağıydı. Bazı örnekler şunlardır: Sümerce da-ri ('kalıcı', Akadca dārum'dan), Sümerce ra gaba ('biniciler, haberci', Akadca rākibum'dan).

Aşağıda 7. Hammurabi Kanunu yer almaktadır. Çevrilmiş kelimelerin yanlarına hâl ve cinsiyetleri ile zaman ve şahıs bilgileri eğik olarak eklenmiştir.

Bir kimse, tanık ya da yazılı bir anlaşma yokken başka bir adamın oğlundan ya da kölesinden gümüş ya da altın, erkek ya da kadın köle, öküz ya da koyun, eşek ya da başka bir şey satın alırsa ya da ücretini ödeyerek kiralarsa hırsız addolunur ve ölümle cezalandırılır. 

Babil ve Asur uygarlıkları
Sümerler

Alacahöyük, Çorum'un Alaca ilçesinin 15 km kuzeybatısındaki Alacahüyük köyündeki bir höyüktür. Bu höyükte dört ayrı kültür evresinden kalma on beş yerleşim ya da yapı katı saptanmıştır.

Yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar neticesinde, Alaca Höyük sakinleri yangından sonra yerleşmeyi terk etmemiş olduğu çıkan arkeolojik verilerden değerlendirilmektedir. Ölülerini aynı mezarlıkta D, H, B ve R mezarlarına, hoker durumda gömüldüğü tespit edilmiştir. Yerleşimin mezar biçimleri en eski tarihli ile en yeni tarihli arasında değişiklik bulunmamaktadır. Yangın öncesine ve sonrasına ait mezar buluntuları da farklı bir kültür süreci yansıtmamaktadır. Bu bilgilere göre yangının, ne kadar şiddetli ve kapsamlı olursa olsun, Eski Tunç Çağı'nı sonlandırmış olamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Diğer bir anlatımla, Eski Tunç Çağı, 5. kat yangınından sonra da bir süre devam etmiş ve Geçiş Dönemi'nin ardından Koloni Çağı'na kesintisiz geçilmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan değişiklikler akademisyen arkeolog Tahsin Özgüç'ün belirttiği gibi, güneyden gelen kültürel etkilerin ortaya çıkardığı yerel bir gelişim olarak değerlendirilmelidir.

Eski Tunç ve Hitit döneminde çok önemli kült ve sanat merkezi olan Alacahöyük' te 4 uygarlık çağı açığa çıkarılmıştır. Alacahöyük arkeolojik araştırmalarda İlk bulgular MÖ 3500'lü yıllara götürse de bazı bulgular, tarihi 1500 yıl daha geri götürerek MÖ 5000'li yıllara kadar dayandığını gösteriyor. Orta Anadolu’da MÖ yaklaşık 1750 yıllarına kadar süren Hatti Dönemi, Hititlerin Anadolu’ya gelip bir krallık kurmalarıyla son bulmuştur. Ancak, Hatti kültürünün izleri Hitit Uygarlığı içinde de devam etmiştir. Hitit İmparatorluk Çağında Alaca Höyük, mabet-sarayı, temiz ve atık su kanalları, biri kabartmalı olmak üzere anıtsal iki kapısı ve girişinde bulunan şehir suru ile önemli bir kült merkezi olduğu gözükmektedir.

Alacahöyük ilk olarak 1835 yılında William John Hamilton tarafından keşfedildi. 1907'de Th Makridi İstanbul müzeleri adına ilk çalışmalarını başlatmıştır.

Alacahöyük'ün esas adı İmat Höyük'tür. Çevreye en yakın bilinen yerleşim birimi Alaca ilçesi olduğu için Alaca adıyla anılır. Atatürk buraya kendi cebinden verdiği 500 lirayla ilk kazıları başlatmış ve girişiminin sonucu dünyada yankı bulmuştur.
Alacahöyük’teki ilk kazılar, Osmanlı arkeolog Theodor Makridi tarafından 1907'de yapıldı. Buradaki kazılar 1935'ten sonra Dr. Hamit Zübeyir Koşay ve Remzi Oğuz Arık'ın başkanlığında yürütüldü. Bu kazılarda Bakır Taş Çağı'ndan Osmanlı dönemine kadar gelen uzanan dönemlere ait buluntular ele geçti. Alaca Höyük’te 1935 yılı kazılarına Sfenksli Kapı’nın kuzeyinde başlanılan kazılarda, 6-8 metre derinlikte, yazımızın konusunu oluşturan mezarlardan B, R, T işaretli olanları bulunmuş, 10.20 m. derinlikte Geç Kalkolitik Çağ kadar inilmiştir. 1936 yılı kazılarında A,A’,C mezarları günışığına kavuşturulmuş, 13.81 metre derinlikte anatoprağa ulaşılmıştır. 1937-1939 yılları arasında da H, D, E, F, K, L ve S mezarları bulunmuştur. Bugüne kadar mezarların stratigrafisi konusunda çeşitli araştırmalar yapılmış değişik sonuçlara ulaşılmıştır.

Remzi Oğuz Arık, Hamit Zübeyir Koşay ve M.Akok başkanlığında uzun yıllar süren kazı sonucunda höyükde 4 ana yerleşme evresinde toplanan veriler netlik kazanmış, Kalkolitik Çağ'dan Demir Çağı'na kadar süren; yaklaşık 15 yapı evresi ortaya çıkarılmıştır. Yapılan arkeolojik incelemeler 3. evre'deki buluntular İlk Tunç Çağı'nı işaret etmektedir. Yerleşme içinde Höyüğün en ünlü tabakası olağanüstü gömüt armağanlarına sahip kral mezarlarının olduğu 3. tabaka sayılmakla beraber tabakaya ait 4 yapı evreside bulunmuştur. Alacahöyük raporlarında bu tabaka çok kez Bakır Çağı olarak tanımlanmaktadır.

İlk Evre verilerin MÖ 5000-MÖ 3500'li yıllara kadar olabileceğini gösterirken, Alacahöyük'ün birinci kültür evresi olarak adlandırılan üst katlarında, Friglerden başlayarak Roma, Bizans, Anadolu çanak çömlek, özellikle içi boyalı toprak kaplar ve ayaklı meyvelikler göstermektedir. Bu katlarda ortaya çıkarılan silah ve kullanım eşyalarının çoğu taştandır.

İkinci Evre verileri MÖ 2500 - MÖ 2100 kral ve prens mezarlarına rastlanmıştır. Mezarlarda göze çarpan bulgular; gümüşten yapılan ölü armağanları, altın ve gümüşten yapılan değerli eşyalar. Özellikle mezarın çevresinde bulunan yabani hayvanların kafatasları ve boynuzları görülüyor. Erkeklerde daha çok takı bulunurken kadın mezarlarında o döneme ait silahlara rastlanmıştır.

Üçüncü Evre: MÖ 2000 – MÖ 1200 Bu dönemde Alacahöyük toprakları Hititlere aitti. Hititlere ait çok önemli arkeolojik eserler bulunmuştur. Kenti çevreleyen surlar Hititlerden kalmış olduğunu belgesel yönetmeni Tekin Gün araştırma yazısında geçmektedir. Ayrıca Sfenksli kapı Hititler döneminde inşa edilmiştir. O döneme ait en özgün ve naif sanat eserlerinden birisi de bu sfenksli kapılardır. Sfenkslerin çevreyi kötülüklerden koruduğuna inanılıyordu. Taşlar üzerinde çok ilginç motifler yer alır. Bazı motiflerde müzisyenlerin olduğu görülmüştür. Bu motifler o dönemlerle ilgili bizlere önemli tarihsel geliştirmeler katmaktadır. Ayrıca bu döneme ait çivi yazılı tabletler bulunmaktadır.

MÖ 650 Bu evrede Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yaşamıştır. Çok önemli bulgulara rastlanamamıştır. Bu kültürel evrede bu kentin önemi artık kalmamıştır. O döneme ait kalıntılar Ankara müzesinde sergilenmektedir. Çanak-çömlek ve para gibi eşyalar bulunur.
Alacahöyük'te ele geçen buluntular, Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile 1941'de ziyarete açılan Alacahöyük Müzesi'nde sergilenmektedir. Alacahöyük ve Boğazköy'ü kapsayan alan 1988'de Boğazköy-Alacahöyük Millî Parkı adıyla millî park ilan edilmiştir.

Alacahöyük yerleşmesinin Kalkolitik Çağ'a tarihlenen yapı katlarına; diğer tabakalara göre ancak çok az alanda inilebilmiştir. Bu açıdan bu çağa ait yerleşim planının çizilmesi olanaksızdır. Ancak bazı yapıların ortaya çıkışından en azından bu çağın yapım teknolojisini anlayabilmekteyiz. Koşay bu yapıların planlarını; M. Akok imzalı çizimler ile yayınlamasına karşın bilgi vermemektedir. Akok'un planları ve üç boyutlu çizimlerinden taş temel veya subasmanın üzerine, analı kuzulu yerleştirilen ince kerpiç tuğlalarından örülme sıvalı duvarların var olduğu yorumlanabilir. Dam örgüsü konusunda bir bilgi verilmemesine rağmen bunların günümüz Anadolu kerpiç mimarisindeki gibi düz damlı olduğu sanılmaktadır. Dama konan ince toprak örtünün (?) altında hatıl ve kamışların varlığı da günümüz mimarisine uymaktadır. Yapıların tabanları kil sıvalıdır. Planlarda birbirine yapışık dörtgen odalar ile karşılaşılmakta; evlerin içinde ocak yerleri bulunmaktadır. Alaca'nın 1963-67 yılları çalışmalarına ait raporda çamur sıvalı kamış duvarların varlığı bildirilmektedir. Daha sonraki yayınlarda ise bu konuya değinilmemiştir. Gerçekten bunların dal-örgü kulubelere mi ait olup olmadığı bilinmemektedir. 2012 yılı çalışmalarında, H4 19 açmasında yanmış kerpiç yığınlarının altında yer alan 53 cm'lik dolgu toprağının altında ikinci bir yangın tabakası açığa çıkarılmıştır. Bu yangın tabakasında yoğun bir şekilde Son Kalkolitik döneme ait çanak çömlek parçaları bulunmuştur. Ancak bu çanak çömlek parçaları henüz herhangi bir mimari tabakayla ilişkilendirilememiştir. 

Kalkolitik Çağ yapı katlarında; birbirine yakın mal gruplarından çanak çömlek parçaları ele geçmiştir. Yapı katlarına göre bir ayrımın olmadığı ya da yayınlarda bu şekilde bir analizin yapılmadığı belirlenmektedir. Hamuru iri kum katkılı, boya astarlı, açkılı siyah mal ile orta kaba hamurlu; içi dışı kahverengi mal; dışı grimsi siyah içi siyah mal; ince hamurlu dışı siyah açkılı içi sarımtrak esmer maldan parçalar bulunduğu bildirilmektedir. Dışı gri içi siyah açkılı malın Kalkolitik Çağ'ın en altyapı katlarında ele geçtiği söylenmektedir. Biçimlerde çok çeşitlilik yoktur. Düz dipli, ağzı yayvan silindir biçimli kaseler, yüksek ayaklı meyvalıklar, çömlekler, tek ve çift kulplu testicik gibi İç Anadolu Bölgesi'nin kendine özgü özelliklerini de veren biçimler görülmektedir. İçi kırmızı alacalı; dışı siyah içi ve dışı açkılı; üzerinde kırmızı bant olan tek tük parçalar da ele geçmiştir. Alaca'nın bu yapı katlarında ele geçen çömlek parçalarının kulpları dikkat çekicidir. Bazı kulplar şematik hayvan biçiminde yapılmıştır. Kabarcık düğme kulp, çengel kulp gibi çeşitleri görülmektedir. Bazı mal gruplarında çizi, oyuk ve kabartma tekniği ile yapılmış bezeme bulunmaktadır. Şevronlar, birbirine paralel çizgiler, dalgalı hatlar, sokma nokta bezemeler en çok görülen bezeme türüdür.

Ağırlık askısı, halka, çıngırak, ağırşak ve çok az sayıda figürin bulunmuştur. 

Çakmaktaşının obsidiyene nazaran daha fazla kullanılmış olduğu bir endüstri ile karşılaşılmıştır. Dilgi endüstrisi hakimdir. Yarı şeffaf obsidiyenin hammadde olarak kullanılmış olduğu örnekler vardır. Üçgen biçimli çakmaktaşı ok uçları topluluğun yaşam tarzı konusunda fikir vermektedir.  

Alacahöyük Kalkolitik Çağ toplulukları günlük işlerinde yassı baltanın yanı sıra sap delikli taş baltalar da kullanmışlardır. Ezgi taşları, öğütme taşları diğer kaba alet grubunu oluşturmaktadır.  

Yapılan açma ve kazı çalışmalarında çok sayıda bızın yanı sıra kemik çekiçler, saplar, boynuz oraklar bulunmuştur. İTÇ'nda da kullanılan kemik çekiçlerin işlevleri bilinmemektedir.  

Alacahöyük Kalkolitik Çağ tabakasının ölü gömme gelenekleri de ancak çizimlerle gösterilmiştir. Bu çizimlerden ölülerin hocker biçiminde yanlarına mezar hediyesi konularak gömüldükleri anlaşılmaktadır. Mezarlarda, kapların yanı sıra bulunan bakırdan bilezikler bu çağdaki takılara örnektir. Mezar tipi olarak taş sanduka mezarların yanı sıra toprak mezarlar da vardır. Tekil gömütlerin yanında ikililer de ortaya çıkarılmıştır.

Çorum ilinin 45 kilometre güneyindeki Alaca höyük antik kentinde Tanrıça Hepat'a ithaf edilen baraj, MÖ 1240'lara tarihlendiriliyor. Tarım arazilerini sulamak ve içme suyu sağlamak amacıyla kullanılan eser, yaklaşık 150 metre uzunluğunda bir bente sahiptir. Gölpınar Hitit barajı'nın, III. Hattuşili veya IV. Tut

Alişar Höyüğü, Yozgat'ın 45 km güneydoğusunda, Sorgun ilçesine bağlı Alişar köyünün kuzeyinde bulunan bir höyüktür.

Alişar Höyük'te yerleşim Neolitik Dönem'den başlayarak Kalkolitik, Tunç Çağı ve Hitit dönemleri boyunca devam etmiş ve Frig dönemine kadar sürmüştür. Ayrıca Geç Roma veya Bizans dönemine ait bir kilisenin kalıntıları da bulunmuştur. Neolitik dönemde (höyük yüzeyinin 26 metre altında ve ana toprağın yaklaşık 11 metre üzerinde bulunan) yerleşim yeri bir gölün ortasındaydı ve yerleşim höyükle sınırlıydı. Kalkolitik Çağ'da bölge kurumaya başladıkça yerleşim yavaş yavaş höyükten dışarı yayıldı ve dış savunma yapıları inşa edildi. Sonunda Erken Tunç Çağı'nda kapıları olan büyük bir savunma surları inşa edildi. Nihayet bölgenin en önemli şehri haline geldi.

Güneyindeki Kaniş (Kültepe) gibi, MÖ 2. binyılda Asurlu tüccarların geldiği bir ticaret merkezi haline geldi. Bulunan Kapadokya tipinde Eski Asurca yazılmış elli üç (kopyaları da dahil) çivi yazılı tabletlere göre, o dönem Anadolu'sunda tipik bir Asur ticaret merkezinin özelliklerini göstermektedir. Sonra şehir imha oldu; bu, yarı-efsanevi Hitit kralı Anitta'nın istilası sonucu olmuş olabilir. Anitta'nın Kussar adında bir şehri ele geçirdiğine dair kayıtlar vardır ve bu şehrin Alişar Höyük olduğu anlaşılabilmektedir. Hititler sonra kuzeyde bulunan Hattuşaş'ı başkent yaptılar. MÖ 1400-1200 döneminde Alişar muhtemelen Ankuwa adlı bir taşra kasabası idi. Çoğu Hitit yerleşkeleri gibi Geç Tunç Çağının sonunda, MÖ 12. yüzyılda yanıp imha edildi. Daha sonra Frigler burayı ele geçirdiler. Alişar yakınlarında Kerkenes'te Friglerden kalma büyük bir Demir Çağ kenti bulunmaktadır.

Bir çukura kurulan höyük 520x350 m ölçülerinde olup, 30 m yüksekliği ile Anadolu'nun büyük höyüklerinden biridir. Burası 1927-32 yıllari arasında Chicago Üniversitesi'nden Hans Henning von der Osten başkanlığında bir ekip tarafından kazılmıştır. Sonunda eski, (doğu-batı), (güney - kuzey) yollarının birleştiği merkeze yakın yerde Alişar Höyük meydana çıkarılmıştır. Burada bulunan kalıntılar Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir. Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi aracılığıyla 1992 kazılar tekrar başlatılmıştır. Kazılar Ronald Gorny idaresinde Chicago Üniversitesi'nden bir ekip tarafından yürütülmektedir.
Höyüğün ilk kuruluşundaki hali (MÖ 3200-2600) dörtgen planlı, kerpiç duvarlı, düz damlı evleriyle basit bir köy görünümündedir. Bundan sonraki devirlerde şehrin iç kalesi olduğu, evlerin belirli bir plana göre yapıldığı ve bazılarında duvarların içten ve dıştan sıvandığı görülür. Bu devirde şehir surla çevrilmiştir. Mezopotamya ile kültür alış verişinin bu devirde başladığı anlaşılmaktadır.
Üçüncü devirde ise, iki sur da, yani iç kale ve dış kale kuvvetlendirilmiş, iç kalenin alanı genişletilmiştir. Bu devir, MÖ 2200-2000 yılları arasında olup, Hitit çağına kadar devam eder.
Dördüncü devre gelince, Alişar'ın gelişmeleri iyice seçilebilmektedir. MÖ 2000-1500 yılları arasında Alişar büyük bir şehir hüviyetine bürünmüştür. Eski tunç çağının tersine, Hititler alt şehri yurtlandırmışlardır, yine alt şehir eski Hitit çağını karakterlendiren büyük bir surla sağlamlaştırılmıştır. Şehir, geniş planlı kale kapıları, yeraltı yolları ve yer yer kulelerle kuvvetlendirilerek savunmalı bir hale getirilmiştir. Büyük Hitit çağında (MÖ 1400-1200) önemini kaybetmeyen höyük, yine küçük bir yerleşme alanı olmuştur.
Beşinci devirde MÖ 1200 - 700 yıllarında Alişar'da, Hitit - Frig Kültürü görülür. Artık bu devirden sonra alt şehir önemini kaybetmiştir. Bundan sonra şehirde ortaya çıkan eserler Frig kültürünün ağırlığını ortaya koymuştur. Bu çağda iç kale eski temelleri üzerine yeniden yapılmışsa da MÖ 19. yüzyıla ait olan ilk yapı katının iç kale suru bir yangınla ortadan kalkmıştır.
Frig devrinden sonra önemini iyice kaybeden Alişar; Med, Pers, Helenistik çağ, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerini yaşamışsa da bu devirlerden söz edilebilecek önemli izler yoktur.

Ronald L. Gorny, Hittite Imperialism and Anti-Imperial resistance as viewed from Alişar Höyük. Bulletin of the American Schools of Oriental Research 299/300, 1995, 65-89 (The American Schools of Oriental Research). Bulletin of the American Schools of Oriental Research 299/300, 1995, 65-89 (The American Schools of Oriental Research).[4] 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Branting, S. 1996. Branting, S. 1996. The Alisar Regional Survey 1993-1994: A Preliminary Report. The Alisar Regional Survey 1993-1994: A Preliminary Report. Anatolica
Ronald L. Gorny 1995 "Alişar Höyük in the Late Second Millennium BC", in Carruba, O., Giorgieri, M. and Mora, C. (Hrsg.) Atti dell Congresso Internazionale di Hittitologia, Studia Mediterranea 9, 1995, 159-171. Ronald L. Gorny 1995 "Alişar Höyük Late in the second millennium BC," in Carruba, O., Giorgieri, M. and Mora, C. (eds) Atti dell Congresso Internazionale di Hittitologia, Studia Mediterranea 9, 1995, 159-171.

 OpenStreetMap'te Alişar Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  
TAY projesi [5] 3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye İlk Tunç Çağı Araştırmaları Üzerine Bir Değerlendirme [6] 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAY projesi tahribat belgeleri [7] 22 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kerkenes kazı projesi [8]

Anadolu avcı-toplayıcılar (AHG), MÖ 13.642-13.073 yılları arasında (epipaleolitik dönem) İç Anadolu'da yaşamış genetik insan soyunun adıdır. Bu popülasyon, günümüz Avrupalılarının bilinen genetik soylarının oluşumunda rol oynayan üç insan soyundan biri olan Anadolu neolitik-çiftçilerinin (ANF) atalarıdır.

Bu antik nüfusun varlığı İç Anadolu'nun Pınarbaşı mevkiinde (37 ° 29'N, 33 ° 02'E) yapılan kazılarda ortaya çıkan kemiklerin analiz edilmesiyle keşfedildi. Bu popülasyon, Pleistosen Çağ'da yaşamış diğer popülasyonlardan farklıdır.
Anadolu avcı-toplayıcılarının zamanla çiftçiliği benimsediği ve Neolitik anadolu-çiftçilerini oluşturduğu düşünülmektedir.

Otozomal seviyede yapılan temel bileşen analizinde (PCA), bu popülasyonun Anadolu'da daha sonra ortaya çıkan Anadolu aseramik-çiftçileri (AAF) ve Anadolu seramik-çiftçileri (ACF) ile benzer bir genetik profile sahip olduğu tespit edildi. Bu erken dönem Anadolu çiftçileri daha sonra Avrupa'ya yayılarak Avrupalı avcı-toplayıcılarla karıştı ve mevcut Avrupa halklarının genetiğine, özellikle de Akdenizlilerin genetiğine kayda değer etki etti. Anadolu avcı-toplayıcıların bu analizdeki konumları Natufian çiftçileri ve Batı avcı-toplayıcıları (WHG) arasındadır. Ayrıca ADMIXTURE ve qp-Adm analiz sonuçları, Geç Pleistosen dönemde Orta Anadolu'da hem Avrupa hem de Yakın Doğu kökenli avcı-toplayıcıların yaşadığını doğrular. Bu popülasyonun 14.000 yıl önce Avrupa'da yaşayan Villabruna genetik kümesi ve özellikle Balkanlarda yaşamış Iron Gates HG popülasyonlarına genetik yakınlığı daha fazladır.

Analiz edilen erkek birey, bazı erken dönem Batılı avcı-toplayıcılarda bulunan Y-DNA haplogrubu C1a2'ye (C-V20) ve K2b mitokondriyal haplogrubuna sahipti. Modern Avrasya popülasyonlarında her iki haplogrup da nadir olarak görülmektedir.

Kafkas avcı-toplayıcılar

Anadolu hipotezi, 1987 yılında İngiliz arkeolog Colin Renfrew tarafından geliştirilmiş, Proto-Hint-Avrupalıların yayılmasının Neolitik Anadolu'da ortaya çıktığını öneren bir varsayım. Akademik çevrelerde Kurgan hipotezine karşı desteklenen en önemli teoridir.
Anadolu hipotezi, Neolitik dönem boyunca Anadolu'da yaşamış Proto-Hint-Avrupa dili (PHA) konuşmacılarının, MÖ 7. ve 6. bin yılın Neolitik devrimi sırasında yayılarak Hint-Avrupa dillerinin tarihi dağılımına yol açtıklarını öne sürer.
Bu hipoteze göre Hint-Avrupa dilleri, barışçıl bir şekilde Avrupa'ya, Küçük Asya'dan MÖ 7000 civarında, Tarım Devrimi ile yayılmıştır. Bu varsayıma göre, Neolitik Avrupa halkının çoğunluğu Hint-Avrupa dilleri konuşmuş, daha sonra yapılmış göçler ise önceden var olan Hint-Avrupa dillerini yeni gelen diğer Hint-Avrupa dilleri ile değiştirmiştir.

Ermeni hipotezi
Hint-Hitit hipotezi
Kurgan hipotezi
Neolitik devrim

Anadolu hiyeroglifleri, yaklaşık 500 işaretten oluşan bir logografik yazı biçimi. Önceleri Hitit hiyeroglifleri olarak biliniyorlardı fakat kullanıldığı dilin Hititçe değil Luvice olduğu kanıtlandı ve ardından bazı İngilizce kaynaklarda Luvi hiyeroglifi olarak anılmaya başlandı. Son zamanlarda ise bu yazı sistemi kullanılarak daha başka dillerde yazılmış yazıtlar ortaya çıkınca bu tanım yerine, coğrafyayı işaret edecek şekilde "Anadolu Hiyeroglifi" kullanımı kabul görmeye başladı. Tipolojik olarak Mısır hiyeroglifleri'ne benzeseler de grafiksel olarak bir ilişkileri yoktur. Mısır hiyeroglifleri'ne benzer bir şekilde bu Hiyeroglif yazı biçiminin de kutsal bir rol oynadığı kesinlik kazanmamıştır. Hitit çivi yazısı ile kanıtlanabilir bir bağlantısı yoktur.

Anadolu hiyeroglifinin kullanımı, Anadolu'da ve modern Suriye'de MÖ ilk bin yılın başlarında görülür. En eski örnekler kişisel mühürlerde ortaya çıkar, ancak bunlar yalnızca isimlerden, başlıklardan ve uğurlu işaretlerden oluşur ve dili temsil ettikleri kesin değildir. Asıl metinlerin çoğu taş üzerinde anıtsal yazıtlar olarak bulunur, ancak kurşun şeritler üzerinde birkaç belge de günümüze dek ulaşabilmiştir.
Luvice yazılmış ilk yazıtlar Geç Tunç Çağı’na, MÖ 14 ila 13. yüzyıl arasına tarihlendirilir. İki yüzyıl boyunca seyrek kullanımının ardından hiyeroglifler erken Demir Çağı'nda, MÖ 10. - 8. yüzyıllar arası yeniden görülür. MÖ 7. yüzyılın başlarında, Anadolu hiyeroglif yazı sistemi, 700 yıl boyunca kullanıldıktan sonra, diğer alfabetik yazı sistemleri ile rekabet edemeyerek unutuldu.

 Wikimedia Commons'ta Anadolu hiyeroglif yazısı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Sign list, logografik ve hece okumaları ile
AncientScripts.com
The invention of Luwian hieroglyphic script (by Isabelle Klock-Fontanille)24 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anatolianscripts.com - Anadolu Hiyeroglifi25 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anadolu din ve mitolojisi Hatti, Hitit, Luvi, Hurri, Asur, Urartu, Lidya, Frig gibi Anadolu'nun antik halklarının yanı sıra kısmen Ermeni, Türk ve Yunanların daha geç döneme ait inanç ve söylencelerinden oluşmaktadır. Çatalhöyük, tarımsal yerleşimden kent yerleşimine geçilen dünyanın en eski kenti kabul edilmektedir. Burada ana tanrıça heykellerinin yanında bulunan hayvan özellikle boğa sembolleri, ana tanrıça kültünün yanı sıra erkek verimlilik sembollerinin de kullanıldığı gök ve savaş tanrısının boğa formunda sembolize edildiğini düşündürmektedir

Hattiler MÖ 2500-2000/1700 yıllarında Anadolu'da yaşamış bir uygarlık olup Hatti dininin temelleri Taş devri'ne dek uzanmaktadır. Hatti inancında yeryüzü ana tanrıça olarak kişileştirilmiştir. Hatti pantheon bir boğa tarafından temsil edilen fırtına tanrısı Taru, bir leopar tarafından temsil edilen güneş tanrıçası Furušemu veya Wurunšemu ile diğer tanrıların yer almaktadır ki bunların çoğu Hititlerce ödünçlenmiştir. Telepinu ve ejderha İlluyanka gibi Hitit efsaneleri bile Hatti mirasısıdır.

Hurri kültürü Hititlerin dinî üzerinde önemli ölçüde etkili olmuştur. Kummanni de bulunan Kizzuwatna Hurri kült merkezi Hitit inançları içerisine sızmayı başarmıştır. Böylece Hitit ve Hurri dinleri birleşerek sinkretik bir din ortaya çıkmıştır. Sadece Hitiler değil Geç dönem Urartu krallığında da Hurri kökenli tanrıları saygı duyulmaktaydı. Hurri dinî farklı formlarda Eski Mısır ve güney Mezopotamya hariç, tüm Yakın Doğu dinlerini etkilemiştir.
Hurri panteonundaki önemli tanrılar şöyledir:

Teşup, Teşup; Hava tanrısı.
Hebat, Hepa; Teşup'un eli olan ana tanrıça. Hititler Güneş tanrıçası olarak kabul edilmiştir
Sharruma veya Sarruma, Šarruma; Teşup ile Hebat'ın oğulları.
Kumarbi; Teşup'un babası; Urkesh şehrinde yaşamaktaydı.
Shaushka veya Shawushka, Šauska; doğurganlık, savaş ve şifa tanrıçası olup Asur tanrıçası İştar'ın karşılığıdır
Shimegi, Šimegi; güneş tanrısı.
Kushuh, Kušuh; Ay tanrısı.
Nergal; Öteki dünya (yeraltı)tanrısı
Ea; Babil kökenli olduğu sanılan deniz ve nehir tanrısı

Hitit mitolojisi, Mezopotamya kaynaklarından esinlenmiş olmakla beraber, Hatti ve Hurri etkisinde kalmıştır. Hititler, ele geçirdikleri bölgelerde tapınılan tanrı ve tanrıçalara gösterdikleri saygıdan ve onları da yerel ölçekte bile olsa tanımalarından dolayı "bin tanrılı halk" adını almıştır.

Frigler de Hititler gibi çok tanrıcı olup en önemli tanrıçaları ise Kibele'dir. Başlıca Frig tanrıları şunlardır;
Kibele: Ana tanrıça, toprak ve üretim ile ilgilidir.
Attis: Kibele'nin sevgilisi, tanrısallaştırılan ölümlü Attis
Sabazios: Trakya kökenli veya Frig yerel tanrısı olarak düşünülen tarım tanrısı.
Men: Ay tanrısı

Antarktika, Güney yarımküre'nin en güneyinde bulunan ve Güney Kutbu'nu içeren kıta. Afrika ve Okyanusya'nın güneyinde olan ve içinde ülke bulunmayan tek kıta. Dünyanın en kurak yeridir, kıtanın bazı yerlerine 2 milyon sene yağmur yağmamıştır.
Güneydeki efsanevi kıtanın bulunması 200 yıllık bir arayıştan sonra; ancak 1840'ta başarıyla sonuçlanmıştır. Yelkenlisiyle kıyılar boyunca yaklaşık 2.000 km yol alan Charles Wilkes, denizlerden oluşan Kuzey Kutbu'nun tersine, Güney Kutbu'nun olduğu yerde gerçekten büyük bir kıta bulunduğunu kanıtlamıştır. 14,4 milyon km²'lik yüzölçümüyle bu kıta neredeyse Afrika'nın yarısı büyüklüğündedir. Bu bölgenin içinde Güney Shetland, Güney Georgia gibi birkaç takımada da yer alır.
Adı, "Arktika'nın karşısındaki" (Yunanca: Antarktikos) anlamına gelir. Antarktika'yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Bir zamanlar "ulaşılamaz" diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 m'yi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon km³'lük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların %92'sini oluşturmaktadır. Kıyılarından kopan 350–600 m kalınlığındaki buz parçaları günde 1–3 m hızla ilerler ve birbiri üstüne yığılır. Bu tür yüzen yığınlardan biri olan Ross Buz Sahanlığı 540.000 km²'yi bulan alanıyla neredeyse Fransa büyüklüğündedir. Gelgit olayının buzlardan kopardığı büyük parçalar yüzerek çevreye dağılır. Bu tür buzdağları arasında 20.000 km² büyüklüğe ulaşanlar olur.
Güney Kutbu'nda yeryüzünün en soğuk ve en fırtınalı iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20 °C'dir ve bu, güneyden fırtınalar estiğinde -70 °C'ye kadar düşebilir. Coğrafi Güney Kutbu noktasında bulunan ABD gözlem istasyonunda yapılmış ölçümlerde sıcaklığın yıllık ortalamasının -50 °C olduğu, en sıcak ayda ancak -29 °C'ye yükseldiği belirlenmiştir. Yani yeryüzünün bu en büyük buzdolabının sıcaklığı Kuzey Kutbu'ndan ortalama 22 derece daha düşüktür.
Antarktika'nın uluslararası telefon kodu +672'dir.

Yunancada Arktos (ἄρκτος) "ayı" anlamına gelmektedir. Kuzey yarıkürede görülebilen Büyük Ayı takımyıldızına verilen addır. Kuzeydeki yerleri işaret etmek için "Ayının yanındaki" anlamında Arktikos (ἀρκτικός) kullanılmaktadır. Sözcük günümüze Arktik (Arctic) olarak gelmiştir. Dünyanın bilinen kuzey bölümünü dengelemek için güneyde olması gerektiği düşünülen henüz bilinmeyen topraklar için de Arktos'un zıddı olarak Antarktikos (ἀνταρκτικός) adı kullanılmıştır. Birleşik ve eril bir ad olan Antarktikos Yunancanın romanizasyonu ile Latinceye dişil versiyonu olarak Antarktiké biçiminde geçmiştir. "Kuzeyin karşıtı, güneye ait olan" anlamındadır. Günümüzde kullanılan Antarktik (Antarctic, Antarctique) adının kökeni budur. MS birinci yüzyıldan itibaren ve coğrafi keşifler dönemi boyunca güneydeki bilinmeyen donmuş toprak kütlesini tanımlamak için kullanılmıştır. Günümüzde ise Güney Kutbu, Antarktika kıtası, buz sahanlıkları, çevre sular, Yakınsama alanı, Güney Okyanusu ve buralardaki adalardan oluşan kutup bölgesini tanımlamaktadır. Okunuşundaki ilk /k/ ya da yazılışındaki ilk ‘'c etimolojik nedenlerle yazıma eklenmiş, orta çağda okunmadan telaffuz edilirken daha sonraları yazıldığı gibi okunur hâle gelmiştir. 
Bugünkü coğrafi kullanımından önce, "Antarktik" adı kuzeyin karşıtı anlamında başka yerler için de kullanılmıştır. Örneğin 16. yüzyılda Fransızlar tarafından Brezilya'da kurulan kısa ömürlü bir koloniye "France Antarctique" denilmiştir.
"Antarktik" adının geçirdiği serüvenin bir uzantısı olarak Antarktika adı ilk kez İskoç coğrafyacı ve haritacı John George Bartholomew tarafından Okyanus biliminin öncülerinden Sir John Murray'ın bir makalesi için 1886 yılında çizdiği haritada kullanıldı. Haritada kıta toprakları Antarctica olarak isimlendirilmişti. Bu harita daha sonra çizilen haritalardaki kullanımın temelini oluşturdu, kıta için Antarktika adının kullanımı giderek yaygınlaştı ve 1920'lerde bütünüyle kabul gördü.

Antarktika'nın keşif süreci, MÖ 600-300 yıllarında Yunan filozofların dünya ile ilgili olarak ortaya koydukları "simetri" ve "denge" düşüncesi ile Batlamyus'un MS 2. yüzyılın ilk yarısında simetri ve denge için güneyde bir büyük toprak parçasının varlığına ikna olduğuna dair yazdıkları üzerine şekillenen ve yüzyıllarca süren Terra Australis'i arama çabaları ile başladı.

15. Yüzyılda Avrupalı kâşifler Vasco de Gama ve Bartolomeu Dias'ın Afrika kıtası boyunca gidip Ümit Burnu'nu dolaşarak yeni rotalar bulmaları; 1520'de Portekizli denizci Ferdinand Magellan'ın batıya yönelip Magellan Boğazı adı verilen kanalı keşfederek Pasifik Okyanusu'na ulaşması; Amiral Drake'in 1578'de Güney Amerika ve Antarktika'yı ayıran ama o tarihte böyle olduğu bilinmeyen Drake Boğazı'nı keşfetmesi; 1599'da Dirck Gerritsz'in, 1603'te Gabriel de Castilla'nın, 1615'te Jacob le Maire ve Willem Schouten ile 1619'da Garcia de Nodal kardeşlerin yolculukları; Anthony de la Roché‘un 1675'te Güney Georgia Adaları'nı keşfetmesi; 1699'da Edmond Halley'in, 1720'de Yüzbaşı George Shelvocke'in keşif yolcukları; 1739'da Jean-Baptiste Charles Bouvet de Lozier'in Bouvet Adası‘nı, 1771'de Yves-Joseph de Kerguelen-Trémarec'in Kerguelen Adaları'nı, 1772'de Marc-Joseph Marion du Fresne'nin Crozet Adaları'nı keşfetmeleri; James Cook'un 1769-1771'deki birinci ve 1772-1775'teki ikinci keşif yolculukları Antarktika'nın keşif sürecinin parçaları oldu.
17. yüzyılda Avustralya'nın keşfedilmesi ve devamındaki keşif seferleriyle coğrafyacılar Terra Australis'in nihayet bulunduğuna ve Avustralya'dan daha güneyde başka bir önemli kara kütlesi daha bulunmadığına ikna olmuşlardı; kıtaya "Avustralya" adı bu yüzden verilmişti. Özellikle, kâşif Matthew Flinders, Terra Australis adının Avustralya adına çevrilmesinin yaygınlaştırılmasında etkili olmuştur. Coğrafya haritaları da Kaptan James Cook'un Resolution ve Adventure gemileri ile 17 Ocak 1773'te, Aralık 1773 ve Ocak 1774'te değişik enlem ve boylamlarda, üç kez Güney Kutup Dairesi'ni geçmesine kadar bu hipotezi destekler görünüyordu.
Cook 1773'ün Ocak ayında buz engeli nedeniyle devam etmeyi tehlikeli bularak geri dönmeden önce 71. güney enlemini geçerek Antarktika kıyılarına 121 km yaklaşmıştı. Cook'un ikinci seferindeki karmaşık ve inişli çıkışlı rota, Avustralya ve Ateş Toprakları arasında hiçbir önemli kara parçası olmadığını kanıtladı. Böylece, güneyde yaşanabilir bir kıta olduğu efsanesini sona erdirmesine rağmen gelecekte Antarktika'nın keşfi için yolu açık tuttu. Ona göre 60. güney enleminin ılıman tarafında topraklar vardı fakat ötesi için ulaşılması zor ve hiçbir ekonomik değeri olmadığına kendini ikna etti.
Sonraki elli yıl boyunca Kuzey denizlerinde balinaların azalması üzerine güneye inen balina avcılarının dışında Güney Okyanusu ve civarına sefer düzenlenmedi, Antarktika'nın aranması için herhangi bir girişimde bulunulmadı.

Antarktika'ya ilk kimin ayak bastığı konusu tartışmalı olmakla birlikte; Ulusal Bilim Vakfı, NASA, Kaliforniya Üniversitesi, San Diego ve diğer araştırmalarAvrupalı ve Amerikalı kâşiflerin Antarktika ile ilk doğrulanan karşılaşmasının 1820 yılında gerçekleştiği konusunda hemfikirdirler. Buna göre; Rus İmparatorluk Donanması'ndan Fabian Gottlieb von Bellingshausen, Kraliyet Donanması'ndan Edward Bransfield ve Amerikalı denizci Nathaniel Palmer komutalarındaki mürettebatla birlikte kıtayı veya buz sahanlıklarını ilk görenlerdir. Bellingshausen liderliğindeki Rus seferinde Bellingshausen ve Mikhail Lazarev kaptanlığındaki Vostok ve Mirny gemileri bugünkü adıyla Kraliçe Maud Toprakları'ndan 32 km uzaklıktaki bir buruna ulaşarak bugünkü adıyla Prenses Martha Sahili'ndeki Fimbul Buz Sahanlığı'nı gözlemleyerek kayıt altına aldı. Bundan üç gün sonra Barnsfield, on ay sonra da Palmer ana karayı gördüler. Antarktika kıtasına ilk belgelendirilmiş ayak basma, bazı tarihçilerin karşı çıkmalarına karşın Amerikalı denizci John Davis tarafından gerçekleştirildi. Davis 7 Şubat 1821 tarihinde Batı Antarktika'daki Charles Burnu yanındaki Hughes Koyunda karaya çıktı. Kıta topraklarına ilk kaydedilen ve teyit edilen ayak basma ise 1895 yılında Adare Burnu'na oldu.
1838-1842 Birleşik Devletler Keşif Seferi'nin bir parçası olarak Amerika Birleşik Devletleri Donanması tarafından yürütülen ve 1839 yılının Aralık ayında Sydney, Avustralya'dan Güney Okyanusu'na düzenlenen seferde (Wilkes Seferi ya da Ex. Ex. Seferi olarak da anılır) 25 Ocak 1840 tarihinde Ballany Adaları'nın batısındaki Antarktika kıta topraklarına ulaşıldı. Burası sonradan Wilkes Toprakları olarak adlandırıldı.
Batı kıyısındaki Balleny Adaları'nın keşfedilmesinden iki gün sonra 22 Ocak 1840'ta Jules Dumont d'Urville'in 1837-1840 seferindek mürettebatın bazı üyeleri Adélie Toprakları kıyısından 48 km uzaklıkta Dumoulin Adaları adı verilen bir grup kayadan oluşan adaların en yükseğine çıktılar. Bazı mineral, yosun ve hayvan örnekleri topladılar.
1841 yılında James Clark Ross HMS Erebus ve HMS Terror gemileriyle günümüzde bilinen adıyla Ross Denizi'ni geçti ve Ross Adası'nı keşfetti. Buzdan bir duvar gibi yükselen Ross Buz Sahanlığı boyunca seyretti ve sefere katılan gemilerinin adı verilen Erebus Dağı ile Terör Dağı'nı keşfetti. 
Mercator Cooper 26 Ocak 1853'te Doğu Antarktika'ya ayak bastı.
1907'de Ernest Shackleton liderliğindeki Nimrod Seferi'nde Edgeworth David'in liderliğini yaptığı grup ilk kez Erebus Dağı'na tırmandı ve Manyetik Güney Kutbuna ulaştı. Tehlikeli geri dönüş yolculuğunda grubun liderliğini 1931 yılında keşif seferlerini bırakıncaya kadar birkaç sefere daha katılacak olan Douglas Mawson üstlendi. Shackleton ve seferin üç üyesi Aralık 1908 ve Şubat 1909 arasında birçok ilki gerçekleştirdiler: Ross Buz Sahanlığı'na karadan ilk ulaşan oldular; Beardmore Buzulu üzerinden geçerek Transantarktik Dağları'nı aştılar; Antarktika Yaylası'na ayak basan ilk insanlar oldular.
14 Aralık 1911'de Norveçli kutup kâşifi Roald Amundsen, Whales Körfezi'nden başlayan ve Axel Heiberg Buzulu üzerinden devam eden bir rota kullanarak Coğrafî Güney Kutbu'na ilk ulaşan kişi oldu. Scott'ın talihsiz seferi Amundsen'den bir ay sonra 

Antik Mısır (veya Eski Mısır), Antik Çağ'daki medeniyetlerden biridir. Kuzeydoğu Afrika'da Nil Nehri'nin denize ulaştığı yarısı çevresinde yayılmış antik bir uygarlıktır. Uygarlığın yayıldığı bölge, bugünkü Mısır toprakları içinde yer almaktadır. MÖ 3.050 yılları civarında kuruluşundan önce, "Aşağı Mısır" (Nil Deltası ve güneyi, şimdiki Kuzey Mısır) ve "Yukarı Mısır" (Teb kenti merkez olmak üzere günümüz Güney Mısır'ı) olarak ikiye ayrılmaktaydı. Uygarlık, MÖ 3.150 yılında ilk firavunun yönetimi altında Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır'ı politik olarak birleştirdi. Bu politik birlik, izleyen 3 bin yıl boyunca sürdü.
Antik Mısır tarihinde, arada Orta Krallık olarak adlandırılan görece istikrarsız dönemlerin yaşandığı bir dizi istikrarlı krallık dönemi yer almaktadır. Antik Mısır, Yeni Krallık döneminde en gelişkin düzeyine ulaştı. Ardından, ağır seyreden bir gerileme dönemine girdi. Mısır, son dönemlerine doğru dış güçler karşısında art arda yenilgilere uğradı ve MÖ 31 yılında, erken Roma İmparatorluğu tarafından istila edilerek firavunların egemenliğine son verildi, Roma'nın bir eyaleti haline getirildi.
Antik Mısır uygarlığının başarısı, kısmen Nil Vadisi'nin koşullarına uyum sağlamakta gösterdiği beceriden gelmektedir. Taşkınların öngörülmesi ve verimli vadinin kontrollü sulanması, toplumsal ve kültürel gelişmeyi besleyen ürün fazlasının üretilmesini sağlamıştır. Ürün fazlasının kullanılmasıyla siyasi otorite, Nil vadisi ve civarındaki çöl arazisindeki madenleri işletmek, özgün bir yazı sistemini erken evrelerde geliştirmek, karmaşık inşaat ve tarım projelerini hayata geçirmek, dış dünya ile ticareti geliştirmek ve yabancı istilacıları uzak tutmaya ve Mısır üstünlüğünü kabul ettirmeye yönelik bir askeri yapılanışı sağlamak için gerekli kaynakları sağlamıştır. Bu yöndeki faaliyetleri harekete geçiren ve planlayıp örgütleyen, seçkin yazmanlardan oluşan bir bürokrasi, dini liderler, bir firavunun denetimi altındaki yöneticiler topluluğuydu. Bu unsurlar, aynı hedeflere yönlendirildi ve bölgede yerleşik insanları, ayrıntılı düzenlenmiş bir dini inançlar sistemi çerçevesinde bir araya getirdi.
Antik Mısır'ın birçok başarısı, bu uygarlık içinde ortaya çıkan çeşitli gelişmelere, uygulamalara dayanmaktadır. Taş ocaklarının işletilmesi, anıtsal piramit ve tapınakların, dikilitaşların yapımına olanak sağlayan ölçümleme ve inşaat teknikleri, taşkın sonrası kaybolan arazi sınırlarının tespitinde harita ve kadastro bilgisi, pratik ve etkili bir tıp bilgisi, sulama ve tarım teknikleri, bilinen ilk geminin yapımı, Mısır fayans ve cam tekniği, yeni yazın biçimleri ve bilinen en eski barış antlaşması gibi. Sonuçta Mısır, kalıcı bir miras bıraktı, sanat ve mimarisi yaygın olarak örnek alındı ve eski yapıtları dünyanın uzak köşelerine kadar taşındı. Anıtsal kalıntıları, yüzyıllar boyunca gezginlerin ve yazarların ilham kaynağı oldu. Erken Modern Dönem'deki kazılar, Mısır Uygarlığı'nın yapıtlarına karşı ilgi uyanmasına, giderek bu yönde bilimsel araştırmalara yol açtığı gibi dünya ve Mısır için bıraktığı kültürel mirasa karşı daha büyük bir takdir oluştu.
Antik Mısır; Augustus Caesar'in liderliğindeki Roma İmparatorluğu tarafından MÖ 30 yılında ele geçirilmiştir. MS 7. yüzyılda Araplar burada egemen olmuş; 1250 yılında Memlükler; 1517 yılında ise Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmıştır. 1882 yılında da Mısır; Birleşik Krallık'ın kolonisi olmuştur.
Antik Mısır'da hukuk
Eski Mısır'da firavunların görevi; halkın ihtiyaçlarını karşılamak, kanunlar yapmak ve adaleti sağlamaktı. Mısır toplumunda hukuk kurallarının önemsendiği bilinmekle beraber bu kuralların yazılı olduğu kanun metinleri günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak geç dönemlere ait sözleşmelerden hareketle Mısır hukukunun genel ilkeleri tespit edilmiştir. Buna göre Eski Mısır'da ağır suçlar hapis ve idamla, hafif suçlar ise sakatlanma ve kırbaçlamayla cezalandırılmıştır. Ayrıca bu kanunlarda mülkiyet, miras ve aile hukukuyla ilgili hususlara yer verilmiştir

Geç Eski Taş Çağı'nda Kuzey Afrika'nın kurak iklimi giderek ısındı ve kuraklaştı. Bu yörelerde yaşayan insanlar, Nil vadisine yakınlaşmak zorunda kaldılar. Avcı-toplayıcı Modern İnsan, göçebelikten itibaren, Orta Buzul Çağı boyunca bu bölgede yaşamını sürdürdü. Böylece neredeyse 12 bin yıllık bir dönem boyunca Nil vadisi, insan türünün yaşam alanlarından biri oldu. Nil vadisinin verimli toprakları, bu bölgede yaşayan insanlara, yerleşik bir tarım ekonomisi ve daha uzmanlaşmış, merkezileşmiş toplumsal yapı geliştirme olanağı sağladı. Dolayısıyla bu bölgedeki gelişmeler, uygarlık tarihinin temel taşlarından bazılarını oluşturdu.
3000 yıldan daha fazla olan Antik Mısır tarihini incelemek için bölümlere ayırmak şarttır:

Hanedanlık Öncesi Dönem
Eski Krallık Dönemi (1. - 6. hanedan)
Birinci ara dönem (7. - 10. hanedan)
Orta Krallık Dönemi (11. - 14. hanedan)
İkinci ara dönem (15. - 17. hanedan)
Yeni Krallık Dönemi(18. - 20. hanedan)
Son ara dönem (21. - 26. hanedan)
Pers dönemi
Geç Hanedanlık Dönemi (28. - 30. hanedan)
Yunan dönemi
Roma dönemi

Mısır'da insan paleolitik zamandan beri vardı. Bu dönemin Mısır toplulukları merkezi bir yönetim kuramamışlardı. Siyasal birlik adına ise ilk gelişme bu dönemin sonunda Yukarı Mısır'ın kuzeyinde yer alan Hierakonpolis merkezi oldu.
Hanedanlık öncesi ve Erken Hanedanlık Dönemi'nde Mısır iklimi bugünkünden çok daha az kurak bir iklimdi. Mısır topraklarının geniş bir bölümü, toynaklı hayvan sürülerinin otladığı savanlarla kaplıydı. Flora ve Fauna (yaban hayatı), tüm bölgede çok daha verimliydi ve bu durum çok sayıda su kuşu türünün ve popülasyonunun yaşamasına olanak sağladı. Doğal olarak bu bölgede yaşayan insan toplulukları için avlanma yaygındı ve bu durum birçok hayvan türünün süreç içinde ilk kez bu bölgede evcilleştirilmesine olanak sağladı.
MÖ 5.500 dolaylarında Nil vadisinde yaşayan küçük insan toplulukları, tarım üzerinde etkili bir denetim, hayvan yetiştiriciliği, özgün çömlekçilik ve boncuk, tarak, bilezik gibi kişisel eşyalar yapımı olarak kendini gösteren bir dizi kültürel gelişme sağlamış bulunuyorlardı. Yukarı Mısır'daki bu kültürlerin en yüksek gelişme göstermiş olanı, Badari Kültürü, yüksek kalitede çömlekçiliği, taş aletleri ve bakır kullanımıyla bilinmektedir. Kuzey Mısır'da Badari Kültürünü, bir dizi teknolojik gelişme sağlayan Armatyan ve Gerzyan kültürleri izledi. Gerzyan zamanında Biblos sahili ve Filistin bölgesi ile temaslar kurulmaya başlandığı gösteren bulgular vardır.
Güney Mısır'da Badari Kültürü'ne benzer özellikler gösteren Naqada Kültürü, yaklaşık olarak MÖ 4. binli yıllarda Nil Vadisi boyunca yayılmaya başlamıştı. Hanedanlık öncesi Mısırlılar, Naqada I dönemi kadar eski tarihlerde, Etiyopya'dan kesici ağızlar ve diğer yonga aletlerin yapımında kullanılmak üzere obsidyen getirmekteydiler. Yaklaşık bin yıllık bir süre içinde Naqada Kültürü, birkaç küçük tarım toplumundan güçlü bir uygarlık yönünde gelişme gösterdi. Öyle ki bu uygarlığın siyasi otoritesini temsil eden hükümdarlar, bölgede yaşayan tüm nüfus ve bölgenin kaynakları üzerinde bir hakimiyet kurdular. Naqada III hükümdarları, hükümranlıklarının etki alanını Nil boyunca Mısır'ın kuzeyine doğru geliştirirken önce Nekhen, daha sonra da Abidos gibi güç merkezleri oluşturdular. Ayrıca güneyde Nübye ile batıda Libya Çölü'nün vahalarıyla ve doğuda Doğu Akdeniz kültürleriyle ticari ilişkiler geliştirdiler.
Naqada Kültürü, artan gücünü ve seçkin bir sınıfın zenginliğini yansıtan birçok eşya üretmiştir. Bunlar arasında, boyanmış çömlekler, yüksek kalitede dekoratif taş vazolar, kozmetik paletler, altın Lapis lazuli ve fildişi'nden yapılma mücevher sayılabilir. Ayrıca çok sonraları Mısır'ın Roma hakimiyeti döneminde yaygın olarak kullanılan çeşitli işlemeli içecek kapları, muskalar ve küçük heykelciklerin üretiminde kullanılacak olan seramik sırı olarak bilinen fayansı geliştirdiler. Hanedanlık öncesi dönemin son evresinde Naqada Kültürü, yazıyı kullanmaya başladı ki, bu yazı sistemi sonunda eski Mısır dilini yazmak için gelişkin bir Hiyeroglif sistemi halinde geliştirildi.

Hierakonpolis'te yaşayanlar diğer Mısır topluluklarına göre daha ileri bir kültüre sahiptiler. Dikdörtgen planlı evler yapıyor, seramik üretiyor ve küçük hacimli değiş-tokuş ticareti yapıyorlardı. Ancak MÖ 3500 yıllarında meydana gelen iklim değişikliği nedeniyle Hierakonpolisliler Nil Nehri'nin taşkınlarına maruz kalan bölgelere inmek zorunda kaldılar.
Hierakonpolis'i terk etmeyenler ise belli bir zenginliğe sahip olan elit sınıfıydı. Bu elit sınıfı göç eden toplulukları örgütlediler. Böylece sel sularını kontrol altında tutacak sulama projeleri gelişmeye başladı. Yani, sulu tarım ekonomisi keşfedilmiş oldu. Bu keşfi kentlerin kurulması izledi. Bu süreç, MÖ 3.000'li yılların sonunda Aşağı ve Yukarı Mısır'ın birleşmesiyle sonuçlandı.

Mısır'ın tarihi ilk kez Mısırlı tarihçi ve rahip Manetho tarafından yazılmıştır. Manetho Mısır hanedanlık tarihini, uzun firavunlar dizisini Menes'den başlayarak kendi zamanına kadar 30 Hanedana bölmüştür (Bazı kaynaklarda 31 hanedanlık görülmektedir. Bunun nedeni Pers bir sülalenin devleti yönetmiş olmasıdır. Bazı tarihçiler bu sülaleyi hanedan sayısına katarken bazıları katmamıştır.). Bu hanedanlık dizisi bugün için hâlen kullanılmaktadır. Maneto, kendi resmi tarihini Menes adlı kralla başlatmayı seçti. Daha sonra onun, MÖ 3.200 dolaylarında, Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarını birleştiren kral olduğuna inandı. Birleşik bir devlete geçiş, aslında antik Mısır yazarlarının bize aktardıklarından daha yavaş bir süreç içerisinde, aşama aşama gerçekleşti ve Menes'le ilgili olarak günümüze ulaşan bir kayıt bulunmamaktadır. Ancak bugün için bazı bilim insanları, efsanevi Menes'in, Narmer Paleti'nde aşağı ve yukarı Mısır'ın birleşmesini simgeleyen bir törende kraliyet takılarıyla resmedilen firavun Narmer olabileceğine inanmaktadır.

Hanedanlık Dönemi'nin başlarında (MÖ 3.150 dolayları), ilk firavun Memphis'te bir başkent kurarak Aşağı Mısır üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırdı. Bu başkente dayanarak verimli d

Antik Çağ, antik tarih ya da İlk Çağ, insanlık tarihinin başlangıcından erken dönem Orta Çağ'a (Geç Antik Çağ'a) kadar uzanan zaman dilimindeki belirgin kültürel ve siyasi olayları konu alır. Her ne kadar bitiş tarihi olan erken Orta Çağ büyük oranda göreceli olsa da çoğu Batılı akademisyenler Batı Roma İmparatorluğu'nun 476'daki çöküşünü antik Avrupa tarihinin sonu olarak tanımlarlar. 
Antik tarih için kullanılan bir başka terim de antikitedir (antiquity). Yine de bu terim (antikite) daha çok Antik Yunan ve Antik Roma uygarlıklarını özel olarak tanımlamakta kullanılmaktadır.
Sümerce çivi yazısının keşfedilmiş en eski yazım türü olduğuna göre, kayıtlı tarihin süresi yaklaşık 5000 yıldır. Genetik delillere göre ise insanoğlunun ilk ortaya çıkışı yaklaşık 1,5 milyon yıl öncedir. Ayrıca, Homo sapiens'in Afrika'yı yaklaşık 60.000 yıl önce terk ettiğine dair gelişen bir düşünce ve deliller vardır.
Antik tarih, MÖ 3000  –  MS 500 döneminde insanların yaşadığı tüm kıtaları kapsar. Üç çağ sistemi, eski tarihi Taş Devri, Bronz Devri ve Demir Devri olarak dönemlere ayırır ve kayıtlı tarihin genellikle Tunç Devri ile başladığı kabul edilir. Üç çağın başlangıcı ve bitişi dünyanın bölgelerine göre değişir. Birçok bölgede Tunç Çağı'nın genellikle MÖ 3000'den birkaç yüzyıl önce başladığı kabul edilirken Demir Çağı'nın sonu bazı bölgelerde MÖ ilk binyılın başlarından diğerlerinde MS birinci binyılın sonlarına kadar değişir.

Antik tarihin incelenmesindeki en temel sorun, sadece bir kısmının kayıtlı ve belgelenmiş olması ve bu belgelenmiş kısmından sadece bir bölümünün günümüze ulaşabilmiş olmasıdır. Antik tarihin bitişinden çok sonraya kadar okuryazarlık herhangi bir kültüre yaygınlaşmamıştır, böylece tarihi yazma fırsatına sahip olmuş insan sayısı azdı. Yazılmış tarihler bile yaygınlaşmamış, dağılamamıştır, zira o dönemlerde matbaa makinesi olmadığı için bir eseri çoğaltmanın tek yolu el ile kopyasını çıkartmaktı. Antik Batı'nın okuryazarlık oranı en yüksek uygarlıklarından olan Roma İmparatorluğu'nun en ünlü ve önemli tarihçilerinden birçoğunun eserlerinin çoğu kayıptır. Örneğin, MÖ 1. yüzyılda yaşamış Romalı tarihçi Livius Roma'nın tarihini yazmış ve eserinin adını Ab Urbe Condite (Kentin Buluşundan) koymuştur. Eserin 142 cilt olduğu düşünülmektedir, bugüne sadece 35 cildi ulaşabilmiştir.
Tarihçilerin antik dünyaya dair bilgi edinmelerinin iki ana yolu vardır: arkeoloji ve birincil kaynakların incelenmesi.

Ana madde: Arkeoloji
Arkeoloji, geçmiş medeniyetlerden kalma eserleri bulmak, tarih ve sanat açısından incelemektir. Antik tarihin incelenmesinde, arkeologlar antik kentlerin kalıntılarında kazılar yaparak o dönemlerde insanların yaşayışlarına ve kurdukları uygarlığın özelliklerine dair ipuçları ararlar.

Antik dünya hakkında bilinenlerin çoğu, o dönemlerde yaşayan tarihçilerin çevreleri, geçmişleri ve dönemleri hakkında yazdıklarındandır. Her ne kadar yazarın bakış açısı ve önyargıları eserleri etkilemiş olsa da, onların ilk elden yaptıkları bu izah ve tasvirler antik geçmişi anlamak için büyük önem arz etmektedir.
Tanınmış antik yazarlardan bazıları:

Herodotos
Josephus
Livius
Polybios
Suetonius
Tacitus
Thukydides
Sima Qian

Antik Mısır
Antik Yunanistan
Antik Roma
Kartaca
Etrüskler
Fenike
İskitler

Antik Çin
Antik Japonya
Antik Kore
Moğollar
Antik Türkler
Hunlar

Antik Hindistan
Antik İran
Asur
Babil
Gutiler
İndus Vadisi Uygarlığı
İsrail Krallığı
Yehuda Krallığı
Medler
Mezopotamya
Mitanni
Sümer
Urartu
Hititler

Aksum Krallığı
Kuşi

Adena
Aztekler
İnkalar
Mayalar
Kızılderililer
Olmekler

Antik felsefe
Historiyografi
Antik çağlarda savaş

Carl Becker (1931). "Everyman His Own Historian". 13 Şubat 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Speech delivered to the American Historical Association 
Eyewitness Testimony, Elizbeth Loftus, Harvard, (1996)
Decoding Ancient History : A toolkit for the historian as detective, Carol G. Thomas, D.P. Wick, Prentice Hall. (1993)
Changes in the Roman Empire: Essays in the Ordinary, Ramsay Mac Mullen, Princeton (1993)
Greeks and the Irrational, E. R. Dodds, U of Calif Press (1964)
History of Magic and Experimental Science, Lynn Thorndike (1923)
Enemies of the Roman Order: Treason, Unrest & Alienation in the Empire, Ramsay Mac Mullen, Harvard (1966)
"Directory of Ancient Historians in the USA". 
The Idea of History, R.G. Collingwood (1946)
What is History?, E.H. Carr (Becker 1931, Loftus 1996, Mac Mullen 1990, Thorndike 1923, Mac Mullen 1966, Thomas & Wick 1993)
"Project Livius. Articles on Ancient History". 4 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

"Dünya Tarihi" (İngilizce). 10 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Birçok makaleye sahip büyük bir veri tabanı

Aramca veya Aramice (Klasik Süryanice: ܐܪܡܝܐ; İmparatorluk Aramicesi: 𐡀𐡓𐡌𐡉𐡀; Babilli Yahudi Aramicesi: אַרָמָיָא), Sâmî (Semitik) dil ailesinin Kuzeybatı grubundan bir dil. Suriye ülkesinin eski adı olan Aram sözcüğüne izafeten adlandırılmıştır.
Aramice en eski kaynaklar MÖ 2. binyıl başlarında Suriye'de bulunmuştur. MÖ 1. binyıl başlarında Babil ve Asur ülkelerini içeren Mezopotamya'da Akadca yerine egemen dil olarak benimsenmiş, MÖ 6. yüzyılda tüm Yakın Doğu'da egemenlik kuran Pers (İran) İmparatorluğu'nun resmî yazışma dili olmuştur. Aynı dönemde Yahudiler tarafından İbranice yerine günlük konuşma ve yazı dili olarak kullanılmaya başlanmıştır. İsa'nın anadilidir. MS 7. yüzyılda İslamiyet'in yayılması ile de yerini Arapçaya bırakmıştır. Günümüzde yaklaşık 2.000.000 kullanıcısı vardır.
Aramicenin Urfa lehçesinden türeyen ve MS 2. yüzyıldan itibaren Süryani alfabesi (Estrangelo) ile yazılan lehçesine Süryanice adı verilir.

Süryanice-Aramice, tarihte birçok halk, din ve ülke tarafından konuşulmuş olduğundan sayısız lehçelere ayrılmış ve en şaşaalı dönemleri olan MÖ 300-MS 700'lü yıllar arasında Batı Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılma imkânı bulmuş bir dildir.

Arami Lehçeler, temel olarak Doğu ve Batı olmak üzere iki ana kola ayrılırlar. Bu ayrımın kabaca Fırat Nehri'nin batısı ve doğusu olduğu kabul edilir.

Eski Arami Dili: Bunlar Eski Arami yazısıyla yazılmış olan yazıtlar olup MÖ 800-750 yılları arasına tarihlenmektedirler. Suriye havalisinde kurulmuş olan küçük Arami prensliklerince kullanılmışlardır.
Eski Ahit Aramicesi: Eski Ahit'in Danyal ve Ezra bölümlerinin bir kısmı bu dilde yazılmıştır, yaklaşık MÖ 167 yılına tarihlendirilmektedir.
Filistin Aramicesi: Üç kısma ayrılmaktadır:
Filistin Yahudi Aramicesi: Tevrat'ın Aramice tercümesi olan Onkelos ve Akilas Targumları (Aramice Çeviri) Filistin Yahudi Aramicesinin Yuda lehçesinde; Kudüs Talmudu'nun (Talmud Yeruşalmi) Gemara, Alaha ve Agada bölümleri ise, Filistin Yahudi Aramicesinin Galile lehçesinde yazılmışlardır.
Filistin Hristiyan Aramicesi: Hristiyan Galile lehçesi İsa'nın anadiliydi.
Sameyri (Şomronit) Aramicesi: Kudüs'teki Yahudi din bilgelerinin otoritesini kabul etmeyen farklı mezhepten Musevilerin dilidir ve MS 4. yüzyıla tarihlenir. Lehçe olarak Filistin Yahudi Aramicesinin Galile lehçesine yakındır.
Mısır Aramicesi: MÖ 5. yüzyılda Mısır'da bulunan Yahudi asker kolonisinin kullandığı bir lehçeydi.
Nabati Aramicesi: Suriye ve Lübnan civarından Mısır, Anadolu ve Avrupa'ya kadar yayılmıştır. Filistin Aramicesine benzeyen bir lehçe olup MÖ 1 yıldan itibaren 500 yıl kadar kullanılmıştır, farklı bir alfabesi olup harfler bitiştirilerek yazılmıştır bu özelliği ile harfleri bitişik yazılan ilk Sami alfabesi olarak tarihe geçmiştir.
Palmira (Tedmür) Aramicesi: Tedmürlü Arapların farklı alfabeleri ile yazılan ve MÖ 1. yüzyıldan itibaren 300 yıl kadar kullanılan bir Arami lehçesi olup Filistin Aramicesine yakındır. Çok geniş coğrafyada bu alfabeyle yazılmış yazıtlar bulunmaktadır.
Çağdaş Batı Arami Lehçeleri: Bugün Şam ve Lübnan'ın birkaç köyünde birkaç bin kişi tarafından konuşulan tek Batı Aramicesidir.

Eski Doğu Aramicesi: MÖ 9. yüzyıllarda Akadca ile beraber kullanılmıştır daha sonra gelişerek MÖ 5. yüzyılda "İmparatorluk Aramicesi" ismini almıştır. Kuzeybatı Anadolu'ya kadar yayılmıştır.
Süryanice: Urfa ve Mardin bölgesinde bulunan Süryaniler 2. yüzyılda Hristiyanlığı kabul etmeleriyle Yunan kültürüyle de harmanlanıp güçlü ve zengin bir edebiyat meydana getirmişlerdir. En önemli eserler Kutsal Kitabın Peşitta adı verilen Süryanice çevirisidir. 431 Efes ve 451 Kadıköy Konsilleri ile farklı mezheplere bölünen Süryanilerin dil ve alfabeleri de Doğu ve Batı olmak üzere iki ayrı kola ayrılmışlardır.
Batı Süryanicesi: Bizans'ın etkisinde kalan Monofizit (İsa'nın Tek ve ayrılmaz bir Tabiatı olduğuna inananlar) Yakubiler, 680 yılında bunlardan ayrılan ve Monothelitizm'i benimseyen (İsa'nın tek tanrısal karakteri olmakla beraber insani iradesinin de olduğunu savunan görüş) daha sonra 1182 yılında Katolikliği benimseyen Lübnanlı Maruniler ve bugün Katolik olup, Bizans ayin biçimine göre ibadet eden Melkitler oluşturur.
Doğu Süryanicesi ise Diofizit (İsa'nın birbirinden bağımsız çift tabiatı olduğunu savunan görüş) Nesturiler (Asuriler olarak da bilinir) ve daha sonra bunlardan ayrılık Katolikliği benimseyen Keldaniler oluşturur. Nesturiler, Doğu Aramicesini Çin'e kadar taşımış ve yaymışlardır. Her iki grupta sesli harflerin okunuşları farklılıklar gösterir.
Harran Aramicesi: MS 8. yüzyılda Urfa'nın güneyinde yaşayan pagan Harran Krallığı'nın dilidir.
Miniha Aramicesi: Süryaniceye yakın bir lehçe olup Mardin civarında MS 2. yüzyılda konuşulmuştur.
Babil Talmudu Aramicesi: MS 4-6 yüzyıllarda Babil Sürgünü'ndeki Yahudilerce oluşturulan Babil Talmudu'nun Aramicesidir. Süryaniceye yakın olan bu Lehçede daha sonra Yahudi din bilginleri birçok kitaplar yazmışlardır.
Mande Aramicesi: Zerdüşt, Musevi ve Hristiyan geleneklerinden oluşmuş bir din olan Sabi tarikatının konuştuğu lehçedir. Farklı bir alfabesi vardır lehçe olarak en fazla Babil Talmudu Aramicesine benzemekle beraber en az yıpranmış ve en arı Arami lehçesidir.
Çağdaş Doğu Arami Lehçeleri: Bugün Arapçanın yayılmasıyla Aramicenin Doğu Lehçelerini konuşanların sayıları gittikçe azalmıştır. Bunlardan ayakta kalanları.
Hristiyan Çağdaş Doğu Arami Lehçeleri:
Turoyo ܛܘܪܝܐ: Yakubi Süryanilerce konuşulan Çağdaş Batı Süryani lehçesidir. Midyat (Tur-Abdin) bölgesi ve İstanbul'da Suriye, Lübnan ve göçlerle bazı Avrupa ülkelerinde, Amerika kıtasında ve Avustralya'da en az 800.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Mlahsö ܡܠܚܬܝܐ: Trabzon'da bu dili konuşan bir aile (altı kişi) tespit edilmiştir. Daha çok sade kelimeler vardır. Kelime yapısı bakımından Klasik Süryaniceye Turoyo'dan daha yakındır.
Surit ܣܘܪܬ (Aturaya ‏ܐܬܘܪܝܐ): Asuri Hristiyanlarınca konuşulan Çağdaş Doğu Süryani Lehçesidir. 210.000 kişi tarafından İran, Irak, Suriye, Türkiye, Kıbrıs, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Lübnan, Avrupa ülkeleri, Amerika ve Kanada'da konuşulur.
Yeni Doğu Keldanicesi (ܟܠܕܝܐ Kaldaya): Keldaniler tarafından kullanılan Çağdaş Doğu Süryani Lehçesidir. İran, Irak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Avrupa ülkeleri, Amerika ve Kanada'da 806.000 kişi tarafından konuşulur. Bu dili konuşanlar ile Surit konuşanlar rahatlıkla anlaşabilirler.
Hertevin (ܣܘܪܬ Sôreth): 1960'lı yıllara dek Siirt civarında yaşayan 1.000 kadar kişi tarafından konuşulan, Surit'e yakın bir lehçedir.
Yahudi Çağdaş Doğu Arami Lehçeleri:
Lişana Deni (לשנא דני): Çoğu İsrail'de olmak üzere, Irak ve Türkiye'de 8.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.
Lişan Didan (לשן דידן): Çoğu İsrail'de olmak üzere, İran, Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan'da 4.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.
Lişanid Noşan (לשניד נשן): Çoğu İsrail'de olmak üzere, Irak'ta 2.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.
Hulaula: Bugün çoğu İsrail'de yaşayan, İran kökenli 10.000 kişi tarafından konuşulur, İbrani alfabesiyle yazılır.

Tarih boyunca farklı alfabeler ile yazılan Aramice, bugün Hristiyanlar tarafından Süryani alfabesi, Museviler tarafından ise İbrani alfabesi ile yazılmaktadır.

Süryaniler listesi
Yahudi Aramicesi

Arap-Bizans savaşları, 7. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Müslüman Araplar ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan savaşlardır. Çatışmalar, 7. yüzyılda İslam peygamberi Muhammed'in, Raşidun ve Emevi halifelerinin ilk Müslüman fetihleri sırasında başladı ve halefleri tarafından 11. yüzyılın ortalarına kadar devam etti.

630'larda Arabistan'dan Müslüman Arapların ortaya çıkışı, Bizans'ın güney eyaletlerinin (Suriye ve Mısır) hızla Arap Halifeliğine kaptırılmasıyla sonuçlandı. Sonraki elli yıl boyunca, Emevi halifeleri döneminde Araplar, hâlâ Bizans'ın elinde olan Anadolu'ya defalarca akınlar düzenleyecek, Bizans'ın başkenti Konstantinopolis'i iki kez kuşatacak ve Afrika'daki Bizans Eksarhlığı'nı fethedecekti. Bu durum, 718'deki İkinci Arap Konstantinopolis Kuşatması'nın başarısızlığa uğramasından sonra, Anadolu'nun doğu kenarındaki Toros Dağları'nın karşılıklı olarak yoğun biçimde tahkim edilmiş ve büyük ölçüde nüfusu azaltılmış bir sınır olarak kurulmasına kadar istikrar kazanmadı. Abbasi döneminde ilişkiler daha normal hale geldi, karşılıklı elçilikler gönderidi ve hatta ateşkes dönemleri yaşandı. Ancak 10. yüzyıla kadar Abbasi hükûmeti ya da yerel yöneticiler tarafından desteklenen baskınlar ve karşı baskınlarla çatışmalar kalıcı olarak devam etti.
İlk yüzyıllarda Bizanslılar genellikle savunma halindeydiler ve açık alan savaşlarından kaçınarak müstahkem kalelerine çekilmeyi tercih ettiler. Ancak 740'tan sonra Araplarla savaşmak ve kaybettikleri toprakları geri almak amacıyla baskınlar düzenlemeye başladılar. Buna karşı Abbasiler, Anadolu'da çoğunlukla büyük ve yıkıcı baskınlarla misillede bulundu.
Araplar donanma kurarak Akdeniz'e açıldı ve 650'lerden itibaren tüm Akdeniz bir savaş alanına dönüştü. Adalara ve kıyı yerleşimlerine karşı baskınlar ve karşı saldırılar başlatıldı. Arap akınları, Girit, Malta ve Sicilya'nın fethinden sonra 9. yüzyılda ve 10. yüzyılın başlarında doruğa ulaştı, filoları Fransa, Dalmaçya ve Konstantinopolis kıyılarına ulaştı.
861'den sonra Abbasi devletinin gerilemesi ve parçalanması ve buna paralel olarak Bizans İmparatorluğu'nun Makedon hanedanı yönetimi altında güçlenmesiyle birlikte gidişat yavaş yavaş tersine döndü. Yaklaşık 920'den 976'ya kadar itibaren elli yıllık bir süre içinde Bizanslılar Arap savunmasını kırdılar ve kuzey Suriye ile Büyük Ermenistan üzerindeki kontrollerini yeniden sağladılar. Arap-Bizans savaşlarının son yüzyılına, Suriye'deki Fatımilerle olan sınır çatışmaları hakim oldu. Ancak sınır, 1060'tan sonra Selçuklu Türkleri ortaya çıkana kadar sabit kaldı.

6. ve 7. yüzyıllarda devam eden ve yükseliş dönemine giren Bizans-Sasani savaşları ve yinelenen hıyarcıklı veba (Justinianus Vebası) salgınları, Arapların ani ortaya çıkışı ve yayılması karşısında her iki imparatorluğu da güçsüz ve savunmasız bıraktı. Bizans ve Pers imparatorlukları arasındaki savaşların sonuncusu Bizanslıların zaferiyle sonuçlandı: İmparator Herakleios kaybedilen tüm toprakları geri aldı ve 629'da Gerçek Haç'ı Kudüs'e geri getirdi.

İki imparatorluk da birkaç yıl içinde kendilerini Müslüman Araplarla savaş halinde bulduklarından askeri olarak toparlanmaya fırsat bulamadılar. Bu, tarihçi Howard Johnston'a göre bu ancak önüne ne bulursa katıp sürükleyen "bir insan seline" benzetilebilirdi. George Liska'ya göre ise "gereksiz yere uzayan Bizans-Pers çatışması İslam'ın yolunu açtı".620'lerin sonlarında, İslam Peygamberi Muhammed, Arabistan'ın çoğunu fetih yoluyla ve komşu kabilelerle ittifaklar kurarak Müslüman yönetimi altında birleştirmeyi zaten başarmıştı ve ilk Müslüman-Bizans çatışmaları onun liderliği altında gerçekleşti. İmparator Herakleios ve Pers generali Şahrbaraz'ın 629'da Pers birliklerinin işgal altındaki Bizans doğu eyaletlerinden çekilmesine ilişkin şartlar üzerinde anlaşmaya varmasından sadece birkaç ay sonra, Arap ve Bizans birlikleri Bizans'ın vassal krallığı Gassaniler'in Muhammed'in elçisinin öldürülmesine tepki olarak Mute Muharebesi'nde karşı karşıya geldi. Muhammed 632'de öldü ve yerine yarımadanın tamamında güçlü bir Müslüman devletinin sağlamlaşmasıyla sonuçlanan başarılı Ridde Savaşları'ndan sonra tüm Arap Yarımadası'nın tartışmasız kontrolünü elinde bulunduran ilk Halife olan Ebû Bekir geçti.

Müslüman tarihçilerine göre, Bizans kuvvetlerinin Arabistan'ı işgal etme niyetiyle kuzey Arabistan'da yoğunlaştığına dair istihbarat alan Muhammed, Bizans ordusunu kuzeyde karşılamak amacıyla bir Müslüman ordusunu kuzeye, bugünkü kuzeybatı Suudi Arabistan'da bulunan Tebük'e götürdü. Ancak Bizans ordusu önceden geri çekilmişti. Her ne kadar tipik anlamda bir savaş olmasa da bu olay Müslüman Arapların Bizanslılarla ilk karşılaşmasını temsil ediyordu. Ancak bu durum hemen askeri bir düşmanlığa yol açmadı.
Tebük seferine ilişkin bir Bizans anlatımı yoktur ve ayrıntıların çoğu daha sonraki Müslüman kaynaklardan gelmektedir. Bir Bizans kaynağında muhtemelen 629 tarihli Mute Savaşı'na atıfta bulunulduğu ileri sürülse de bu kesin değildir. İlk çatışmalar, Bizans ve Sasani imparatorluklarının Arap vassal devletleri olan Gassaniler ve Lahmiler ile başlamış olabilir. Her halükarda, Müslüman Araplar 634'ten sonra her iki imparatorluğa karşı da topyekûn bir saldırı başlattılar ve bunun sonucunda Levant, Mısır ve İran'ın İslam adına fethi sağlandı. Bu fetihlerin başarılı Arap generalleri Halid bin Velid ve Amr bin el-'As'dı.

Levant'ta, Muhammed'in ölümünden sonra yerine geçen ve Raşidun Halifeleri adı verilen dört halifeden ilki Ebu Bekir'in emriyle Müslüman Arap ordusu, yerel birliklerin yanı sıra Bizans imparatorluk birliklerinden oluşan kuvvetlerle savaşmaya başladılar. İslam tarihçilerine göre, Suriye'nin her yerindeki Monofizitler ve Yahudiler, Arapların bu fetih harekâtlarını memnuniyetle karşıladılar. Arapları, kendilerini Bizans egemenliğinden kurtaran "kurtarıcılar" olarak gördüler.
Bizans İmparatoru Herakleios hastaydı ve 634'te Arapların Suriye'yi ve Bizans Filistini'ni fethetmesine direnmek için ordularına komuta edememişti. 634 yazında Ecnadeyn ve aynı yılın Aralık ayında veya 635'in Ocak ayında yapılan Fahl Muharebesi'nde Raşidun ordusu kesin bir zafer elde etti. Bu zaferden sonra Müslüman kuvvetleri 634 yılında Halid bin Velid'in komutası altında Şam'ı fethetti. Müslümanları yeni kazandıkları topraklardan çıkarmak için Bizans, aralarında Theodore Trithyrius ve Ermeni general Vahan'ın da bulunduğu büyük komutanların komutası altında mümkün olan en fazla sayıda askerin toplanıp gönderilmesini içeriyordu.
Suriye'de ilerleyişini sürdüren Müslüman ordusunu durdurmak için yukarıda bahsedilen Bizans ordusu 636'da Yermük önlerine geldi. Burada yapılan Yermük Muharebesi de kesin Arap zaferiyle sonuçlandı. Herakleios'un, 9. yüzyıl tarihçisi Balazuri'ye göre Konstantinopolis'e gitmek üzere Antakya'dan ayrılırken söylediği veda ünlemi onun hayal kırıklığının ifadesidir: "Elvada sana ey Suriye. Düşman için ne güzel bir memleketsin."

Mute Muharebesi
Tebük Seferi
Dathin Muharebesi
Firaz Muharebesi
Karyeteyn Muharebesi
Ecnadeyn Muharebesi
Yermük Muharebesi
Busra Muharebesi
Halep Kuşatması
Maraş (Germanicia) Kuşatması
Demirköprü Muharebesi
Konstantinopolis Kuşatması (674-678)
Konstantinopolis Kuşatması (717-718)
Kartaca Muharebesi (698)
Sebastopolis Muharebesi
Afyon (Akroinon) Savaşı
Dazimon Muharebesi

Arap Yarımadası (eskimiş Ceziretü'l-arap) (Arapça:شبه الجزيرة العربية Şibhe'l-ceziretü'l-Arabiyye) ya da Arabistan, Asya'nın güneybatısı ve Afrika'nın kuzeydoğusunda yer alan yarımada. Büyük bölümü çöl olan yarımada, içerdiği petrol ve doğalgaz kaynakları nedeniyle Orta Doğu'nun jeopolitik açıdan önemli bir bölgesidir. Bölgede nüfusun büyük bölümü Arap ve Müslüman kökenlidir. Ayrıca yarımada, İslam dininin ortaya çıktığı yerdir.
Yarımadada yer alan ülkeler Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn (ada ülkesi), Kuveyt, Irak ve Ürdün'dür. Bunlardan Irak ve Ürdün topraklarının bir kısmı Arap yarımadasının dışında kalır.

Batısında Kızıldeniz, güneydoğusunda Umman Denizi ve doğusunda da Basra Körfezi bulunur. Yarımadanın başlıca bölümleri batıdaki dağlık Hicaz, iç kısımdaki Necid ve doğudaki Lahsa (Al-Hasa) ile aynı zamanda ülke ismi de olan Umman ve Yemen bölgeleridir
Başlıca yüzey şekilleri şunlardır;

Jeoloik olarak Arap levhası olarak adlandırılan ve kuzeyde Güneydoğu Anadolu bölgesine kadar uzanan ayrı bir levha üzerindedir. Levhanın hareket yönü kuzey doğrultusundadır.

Bölgeye özgü nesli tehlikedeki bazı türler;

Arap parsı
Arabistan oriksi
Arap kurdu

Arabistan iklimi, toprağı nedeniyle yüksek bölgelerde genellikle ılıktır. İklimin en uygun olduğu bölgeler, Yemen'e yakın bölgelere sahip olan Necid Çölü'dür. Dehna Çölü ve Tehame bölgelerinde şiddetli sıcaklıklar ve kuraklık vardır. Tehame'de genellikle yağış yoktur ve ortalama sıcaklık 37 °C civarındadır. Yağış olmayan çöllerde sıcaklık geceleri 38 °C, gündüzleri 43 °C'dir.
Hicaz ve güneyin (Yemen, Umman) ılımlı bir havası var. Yıllık ortalama yağış miktarı: 160 – 180 mm. Bununla birlikte, yağışlarla meydana gelen kısmi yeşillik, sıcak ve boğucu sam adı verilen kuru rüzgarlar bölgeye hakimdir.

Daha çok bilgi için: İslam Devleti
Helenistik açıdan Arap Yarımadası 3 kısma ayrılır

Arabia Petrea: Sina Yarımadası ve yarımadanın kuzeybatısı kıyılarını kapsar.
Arabia Deserta: Kuzeydeki çöllük bölgeyi kapsar.
Arabia Felix: Yarımadanın büyük bölümünü kaplayan kalan kısmı.

Osmanlı Arabistanı
Körfez ülkeleri

Kuzey Buz Denizi ya da Arktik Okyanusu, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın kuzeylerinde yer alan, Kuzey Kutbu'nu kapsayan, buzlarla kaplı bir okyanustur. Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO) tarafından okyanus olarak kabul edilmektedir (Arctic Ocean). Yüzölçümü 14.090.000 km² olan devasa bir alandır. Diğer okyanuslara göre sığ olup, en derin noktası 5.449 m, ortalama derinlik 1.038 m'dir. Rusya (Yakutistan dâhil tüm Sibirya ve adaları), ABD, Kanada, Danimarka (Grönland), Norveç (Svalbard ve Jan Mayen) ile kıyıları vardır. Bunlara ek olarak soğuk ve elverişsiz iklimine rağmen çok önemli hayvan çeşitliliğine sahip olan Arktik Okyanus'ta birçok balık ve kuş türü yanında kompleks habitatlar oluşturan memeliler de yer alır. Özellikle kutup bölgesinin ikon hayvanları kutup ayıları, foklar, morslar, belugalar ve narvaller bu iklim ve çevre koşullarına milyonlarca yıllık bir evrimle adapte olmuşlardır.

Yaklaşık olarak kuzey kutbunu ortalayan bu su kütlesi dünyanın en küçük okyanusu olarak kabul edilir. Yüzölçümü Hint Okyanusu'nun kabaca altıda birinden biraz küçükken, Akdeniz'in beş katından daha büyüktür. Uzaklığı, yıpratıcı hava şartları ve kalıcı-mevsimsel buzlar nedeniyle hemen hemen en az bilinen bir okyanustur. Kabaca Grönland, Kuzey Amerika ve Avrasya tarafından çevrelenen bir sınıra sahiptir. Erken tarihsel süreçte ilk çağ Yunan bilginlerince Kuzey Kutbu dünyanın şekli konusunda önemli bir nesne olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında Norveçli kâşif Fridtjof Nansen merkezi Kuzey Kutbu'nda büyük bir okyanus keşfetti. 20. yüzyılın ilk yarısında hâlâ tek bir okyanus havzası olduğu sanılırken; 1950 sonrası okyanus tabanının karmaşık yapısı ortaya konulmuştur. Okyanus bilimindeki gelişmelere göre okyanus tabanı iki ana ve onlar da üç okyanus altı sırtı tarafından dört yavru havzaya ayrılmıştır. Bu sırtların merkezi Kanada açıklarından Yeni Sibirya adalarına değin uzanır. Bu sırt 1940'larda Sovyet bilim insanlarınca keşfedildi ve ünlü Rus bilgin Lomonosov'un adı verildi. Lomonosov sırtı, Arktik Okyanusu iki büyük parçaya ayırır. Bu parçalar Avrasya ve Amerasia havzalarıdır. Arktik okyanusun eşsiz bir özelliği de toplam yüzölçümünün üçte birinin kıta sahanlıklarıyla kaplı olmasıdır. Kısmen kalıcı veya mevsimlik buz kütleleriyle kaplı olması fotosentez için elzem olan güneş ışığı geçişini 100 kat düşürmektedir. Arktik Okyanus, Avrasya kısmında yarımada ve adalarla ufak denizlere bölünür. Bunlar; Çukçi, Doğu Sibirya, Laptev, kara ve Barents denizleridir. Okyanusun toplam yüzölçümünün yüzde 36'sına sahip bu denizler, toplam hacmin sadece yüzde 2'sini temsil eder. Drenaj havzaları olarak da Mackenzie ve Colville nehirleri hariç önemli nehirler genelde Avrasya kısmında sularını okyanusa boşaltır.

Arktik Okyanusun kabuk katmanı aşağı yukarı senozoyikten günümüze değin aktif Gakkel sırtının yayılmasıyla oluşmuş ve bu sırt Atlantik okyanus ortası sırtının bir devamıdır. Arktik Okyanusu çevreleyen dağ sıralarını oluşturan temel kayalar erken ve orta Paleozoyik döneminde Caledonian-Ellesmerian orojenisi dahilinde şekillenmiştir. Bu oluşumun Triyas ve Jura dönemlerindeki bir bölgesel dalımla takip edilir ve bu bölgedeki ana hidrokarbon kaynaklarını oluşturur. Arktik okyanus, geç Kretase döneminden beri Atlantik ortası sırtının kuzeye göçüyle domine edilmiştir. Bu etkiyle Grönland ve Kanada ile yine Grönland ve Spitzbergen arası riftleşme meydana gelir. Gakkel sırtında olan deniz tabanı genişlemesinin başlangıcı Paleosen-Eosen sınırına tekabül eder. Riftleşme (çatlak-açıklık) meydana geldiğinde, Lomonosov sırtı kıtadan uzağa kutup noktası yönünde ilerledi ve Paleojen'de yavaş oranda, Neojen'de ise görece hızlı bir dalma meydana gelmiştir.

Okyanusların sınırları

The Hidden Ocean Arctic 2005 21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oceanography Image of the Day 23 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arctic Council 18 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Northern Forum 8 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arctic Environmental Atlas İnteraktif harita
NOAA Arctic Theme Page 10 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Kuzey Buz Denizi". The World Factbook. CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Daily Arctic Ocean Rawinsonde Data from Soviet Drifting Ice Stations (1954–1990) 19 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at NSIDC
NOAA North Pole Web Cam 13 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NOAA Near-realtime North Pole Weather Data 23 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Search for Arctic Life Heats Up by Stephen Leahy 22 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Polar Foundation 5 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Snow and Ice Data Center – Daily report of Arctic ice cover based on satellite data16 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marine Biodiversity Wiki

Arktika, Kuzey Kutup Dairesi’nin üstünde kalan bölge olarak tanımlanır.
Bir adını da Antik Yunancada “ayı” anlamına gelen arktos sözcüğünden alan Kuzey Kutup Bölgesi, toplam 27 milyon km²'lik bir alana yayılır. Bunun 9 milyon km²'si kara, geri kalanı denizdir. Burada en sıcak ayda bile deniz suyu sıcaklığı +10 °C'nin üstüne çıkmaz. Arktik kara ve deniz iklimlerinin egemen olduğu bölgede yağış azdır, yılda 100 mm ile 500 mm arasında değişir. Kuru rüzgarlar ve sis, düşük sıcaklık (Grönland'da şubat ortalaması -40 °C), sıcaklığın mevsimlere göre büyük değişkenlik göstermesi (+15 °C ile -40 °C) bu bölgenin iklim özellikleri arasındadır. 23 Eylül ile 21 Mart arasında Güneş'in hiç doğmadığı kış kutup gecesi, yılın geri kalan bölümünde ise, hiç batmadığı kutup gündüzü yaşanır.
Sıcaklığın çok düşük olmasına karşın, kutup bölgelerinin de en az tropik bölgeler kadar güneş enerjisi aldığı unutulmamalıdır. Kara bitkileri buna, çok hızlı ve karmaşık bir büyüme biçimi benimseyerek uyum sağlamıştır. Denizlerde ise yüksek oksijen ve zengin besin maddesi nedeniyle, bir de 0 derece dolayındaki deniz suyu sıcaklığı fazla değişmediği için plankton ve balık çok boldur.
Yaşamın denizlerdeki bu zenginliğine karşın, az sayıdaki buzsuz kıyı bölgesinde oldukça sınırlı olduğu gözlenir. Bitki örtüsü tundralara özgü yosunlardan, likenlerden, ardıç ağaçlarından ve cüce akkayınlardan oluşur. Temmuz sıcaklığı 6 °C'nin altına düşerse bunlar da yerlerini buz çölüne bırakırlar. Zemin 600 m derinliğe kadar donmuş durumdadır ve yazın ancak yüzeyden 10–200 m arasında bir derinliğe kadar çözülür. Donmuş zeminin altında bulunan çamur katmanı aşağı doğru akar ve her türlü inşaat çalışmasını çok zorlaştırır.

Armutlu Yarımadası, Marmara Denizinin doğusunda, İzmit Körfezi ile Gemlik Körfezinin arasında uzanır. Yarımadanın doğu sınırı tartışmalı olsa da Yalova-Orhangazi-Gemlik yolu genel kabul görmektedir. Yarımadanın uzunluğu 32 km, en geniş yeri Kapaklı burnu ile Kalem burnu arasında 21 km'dir.
Yalova ilinin tamamı yarımada üzerindedir. Ayrıca, kuzeyde Kocaeli, güneyde Bursa ilinin toprakları yarımada üzerindedir. Yarımadanın güneyinde İznik Gölü yer alır.
Yarımadanın oluşumunda Kuzey Anadolu Fay Hattı neden olmuştur. Samanlı Dağlarının doğusunda iki kola ayrılan fay hattı kuzeyde ve güneyde çek-ayır alanlarında çukurlar oluşturmuştur. Yarımada bir Horst görünümündedir. İzmit Körfezi, Gemlik Körfezi, İznik Gölü, Sapanca Gölü bu çukurların sularla dolmasıyla oluşmuştur. Fayın kuzey kolu Adapazarı-İzmit arasında doğu batı yönünde uzanır. Fay hattının güney kolu Mudurnu-İznik gölü arasında yarımadanın güneyinden geçer. Samanlı dağları yarımadanın ana kütlesini oluşturur. En yüksek yeri Keltepe 1999 metredir.
Fay hatlarıyla çevrili alanda termal kaynaklar bulunur. Kuzeyde Yalova'da ve batıda Armutlu'da bulunan termal kaynaklar daha sıcaktır (60-70C). Güney kısımlarda Keramet, Gemlik, Orhangazi termal kaynaklar fazla sıcak değildir (20-30C).
Yarımadanın kıyıları yüksek kıyı tipindedir. Alçak ve dar kumsal alanlar dere ağızlarında görülür. Kısa ve eğimli akarsular taşıdıkları alüvyonlarla kıyı ovalarını oluşturmuştur.
Armutlu yarımadası canlı hayatı açısından Önemli Doğa Alanı (ÖDA) kabul edilir. Yerleşmenin yoğun olmadığı alan kumullar, maki ve ılıman ormanlarla kaplıdır. Alanda Marmara tipi Akdeniz iklimi etkindir. Yörede Çatalca peygamber çiçeği ve Ümraniye çiğdemi gibi endemik bitki türleri bulunur. Nadir hayvan türlerinden Ortanca ağaçkakan, Kara ağaçkakan alanda yaşar. Küresel ölçüde nesli tehlikede olan şeritli engerek ile sarı lekeli zıpzıp'ın yaşam alanıdır. Halk yörede ormancılığın yanında tarım ve hayvancılık yapar. İkinci konut ve turizm baskısı doğal hayat üzerinde tehdit oluşturur.

Artuklu Beyliği ya da diğer adıyla Artuklular, Harput, Mardin ve Hasankeyf bölgelerinde 1102-1409 yılları arasında hüküm sürmüş bir Oğuz Türkmen beyliğidir.
Artuklular, 1102 yılında, Güney ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde Artuk Bey tarafından kurulmuş bir beyliktir. İsmini Türkmen beyi olan Artuk Bey'den almıştır. 1086 yılında Kudüs'ü alan Artuk Bey aynı yıl burada öldü. Daha sonrasında Artuklular Hasankeyf, Mardin ve Harput olmak üzere üç ana koldan idare edildiler.
Hasankeyf kolu, Artuk Bey'in oğlu Sökmen Bey tarafından kurulmuştur. Başkenti Hasankeyf, daha sonra da Diyarbakır olarak belirlenmiştir. 1231 yılında Eyyubiler tarafından yıkılmışlardır.
Mardin kolunun kurucusu İlgazi Bey'dir. Sırasıyla Anadolu Selçuklu, Eyyubi ve Moğol hakimiyetine girmişler, 1409 yılında Karakoyunlular tarafından yıkılmışlardır.
Harput kolunun kurucusu Mardin Artuklularından Melik İmameddin Ebubekir'dir. 1224 yılında I. Alaaddin Keykubad, Harput'u alarak bu kola son vermiştir.
Artuklulardan günümüze kadar gelen tarihî eser, hâlen ayakta durmakta olan Malabadi Köprüsü'dür. Malabadi Köprüsü 1147 yılında yapılmıştır. Malabadi Köprüsü dünyanın en büyük taş kemerli köprüsüdür ve Ayasofya'nın kubbesini içine rahatlıkla alabilecek kadar büyüktür.

Sökmen Bey ve İlgazi Bey, Selçuklu Sultanlığı ile çatışmaya girdikleri El Cezire'de Diyarbakır, Mardin ve Hasankeyf'e yerleştiler. Mardin beyi Sökmen, 1104 yılında Harran Muharebesi'nde Haçlıları mağlup etti. İlgazi Bey, Mardin'de Sökmen'in yerini aldı ve 1118'de kadı İbnü'l-Aşşab'ın isteği üzerine Halep'in kontrolünü ele geçirdi. 1119 yılında, Ager Sanguinis Savaşı'nda Antakya Prensliği İlgazi Bey tarafından mağlup edildi.

Haçlılarla İlgazi Bey, Edessa İlçesini yağmaladıktan sonra barıştı. 1121'de, kuzeye Ermenistan'a gitti ve aralarında kayınpederi Mazyad Dubais II ibn Sadaqah ve Gence Sultanı Melik'in liderliğindeki adamlar da dahil olmak üzere tahmini 15.000-20.000 asker vardı. İlgazi Bey Gürcistan'ı işgal etti ancak 1121 Didgori Savaşı'nda Gürcistan kralı IV. Davit tarafından yenilgiye uğradı. İlgazi Bey 1122'de öldü ve yeğeni Belek Gazi nominal olarak Halep'i kontrol etmesine rağmen, şehir gerçekten İbn El-Keşşab tarafından kontrol ediliyordu. İbn-i Keşşab 1125'te suikastçılar tarafından öldürüldü ve Halep, 1128'de Musul'un atabeyi İmadeddin Zengi'nin kontrolüne geçti.
Belek Gazi'nin ölümünden sonra Artuklular Harput, Hasankeyf ve Mardin arasında bölündü. Hasankeyf beyi Sokman'ın oğlu Rukn el-Daula Dāʾūd 1144 yılında öldü ve yerine oğlu Kara Aslan geçti. Kara Aslan, Zengiler'e karşı Edessa Kontu II. Joselin ile ittifak kurdu ve Joselin 1144'te uzaktayken Zengi Devleti, düşen ilk Haçlı devleti olan Edessa'yı geri aldı (bkz. Urfa Kuşatması). Hasankeyf, Zengi Devleti'nin de vasalı oldu. Kara Aslan'ın oğlu Nūr al-Dīn Muḥammad, kızı Nuraddin Muhammed ile evlenen Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'a Eyyubi sultanı Selahaddin ile ittifak yaptı. II. Kılıç Arslan ile barış anlaşmasında Selahaddin, Artukluların teknik olarak hala Selahaddin'in henüz kontrol edemediği Musul'un vasalları olmasına rağmen, Artuklu topraklarının kontrolünü ele geçirdi. Bununla birlikte, Artuklu desteğiyle Selahaddin, nihayet Musul'un kontrolünü de ele geçirdi ve yönetimi 1180'lerin sonlarına doğru Selçuklu İmparatorluğu'ndan Eyyubi Sultanlığı'na devretti. Selçuklu İmparatorluğu bundan kısa bir süre sonra 1194'te tamamen dağıldı.
Artuklu hanedanı, Cezire'nin nominal komutasında kaldı, ancak Eyyubi yönetimi altında güçleri azaldı. Hasankeyf şubesi 1198'de Diyarbakır'ı fethetti ve merkezi buraya taşındı, ancak 1231'de Selçuklularla ittifak kurmaya çalışınca Eyyubiler tarafından yıkıldı. Harput kolu, Eyyubiler ile Selçuklular arasındaki kaygan bir politika nedeniyle Anadolu Selçuklu Sultanlığı tarafından tahrip edildi. Mardin kolu daha uzun süre hayatta kaldı, ancak Eyyubiler, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Timurluların bir vasalı olarak hayatta kaldı. Kara Koyunlular Mardin'i ele geçirdi ve sonunda 1409'da Artuklu egemenliğine son verdi.

Artuklu hanedanının ana kolları Hasankeyf, Harput, Mardin ve Halep'te bulunuyordu.

Bu kol başlangıçta Hasankeyf (Ḥiṣn Kaifā) merkezliydi. Merkezi 1183'te Diyarbakır'a taşındı.

Sökmen Bey, Artuk Bey oğlu, 1102–1104
İbrahim (Hasankeyf Beyi), Sökmen Bey oğlu, 1104–1109
Rüknü'l-Devle Davud, Sökmen Bey oğlu, 1109–1144
Fahreddin Kara Arslan, Davud Bey'in oğlu, 1144–1174)
Nureddin Muhammed, kara Aslan oğlu 1174–1185
Kutbeddin Sökmen II, Nureddin Muhammed oğlu, 1185–1201
Nasruddin Mahmud, Nureddin Muhammed oğlu, 1201–1222
Rükneddin Mevdud, Nasruddin Mahmud oğlu, 1222–1232/33.
Rüknüddin Mevdûd'un hükümdarlığından sonra Artukluların Hasankeyf koluna ait topraklar Eyyubiler'in eline geçti.

Harput kolu başlangıçta Hasankeyf kolunun bir parçasıydı ancak daha sonra Kara Arslan'a karşı çıkarak bağımsızlığını kazandı.

İmâdüddin Ebu Bekir, Kara Arslan'ın oğlu, 1185–1204
İbrahim bin Ebu Bekir, 1203–1223
Ahmet Hızır, 1223–1234
Artuk Şah, 1234.
Harput kolu, 1234 yılında Selçuklu sultanı I. Keykubat tarafından fethedildi.

Artukluların Mardin kolu, 1101-1409 yılları arasında Mardin ve Silvan bölgelerinde hüküm sürmüştür ve İlgazi ve kardeşi Alp Yaruk'un torunları tarafından yönetilmiştir.

Yâkuti, 1101–1104
Ali bin Yakuti, 1104
Sökmen, 1104–1115
İlgazi, Artuk'un Oğlu, 1115–1122
Timurtaş, 1122–1154
Necmeddin Alpı, 1154–1176
II. İlgazi, 1176–1184
Hüsâmeddin Yavlak Arslan, 1184–1203
Artuk Arslan, 1203–1239
I. Necmeddin Gazi, 1239–1260
Muzaffer Fahreddin Kara Arslan,1260–1292. Moğol hâkimiyetini tanıdı
Şemseddin Dâvud, 1292–1294
II. Necmeddin Gazi, 1294–1312
Ali Alpı, 1312
el-Melikü’s-Sâlih, 1312–1364
el-Melikü’l-Mansûr Ahmed, 1364–1367
el-Melikü'l Mahmūd (second rule), 1367
II. Şemseddin Dâvud, 1367–1376
Mecdüddin İsa, 1376–1407
Şehâbeddin Ahmed, 1407–1409.
Mardin kolu, 1409 yılında Karakoyunlular tarafından fethedilmiştir.

Halep'i yöneten Artuklu kolu, Mardin kolunun bir uzantısıydı.

İlgazi, 1117–1121
Süleyman, 1121–1123
Belek Gazi, 1123–1124
Timurtaş, 1124–1125
[Selçuklu yönetimi, Porsuk, 1125–1127]
Süleyman, 1127–1128.
Halep, 1128 yılında Zengilerin eline geçmiş ve 1183 yılına kadar Zengi hanedanı tarafından yönetilmiştir.

Malabadi Köprüsü
Artuklu beyleri listesi
Anadolu Beylikleri

Arzava, Geç Tunç Çağı'nda Batı Anadolu'da Göller Bölgesi'nden Ege Denizi'ne uzanan kuşakta kurulmuş olan bir devlettir. Adının Ormanlar Yurdu anlamına geldiği ileri sürülmüştür Doğusunda Hitit Krallığı, kuzeyinde hakkında çok az bilgi bulunan Assuva federasyonu yer almaktaydı.

Devletin adı ve o dönem siyasi olayları içinde oynadığı rol bilinmekteyse de, ülkenin sınırları tam olarak bilinmemektedir. Arzava Batı Anadolu'da kurulmuştu. Başkenti Apasa veya Zippasla kentiydi. Bu kentlerden ilkinin Efes'in eski adı olduğu, ikincisinin de Manisa'nın hemen doğusundaki Selendi İlçesinde bulunan Ters Tepe Höyüğü olduğu düşünülmektedir. Son araştırmalar Ters Tepe Höyüğü'nün  Arzava krallıkları içindeki Seha Nehri Ülkesi'nin merkezi olduğunu ortaya çıkarmıştır.  Devletin kuruluş tarihi belirsizdir. Anadolu'da yazılı belge döneminden önce çeşitli küçük şehir devletleri vardı. Arzava'nın da bu küçük devletlerden biri olduğu, fakat Hitit döneminde de varlığını sürdürdüğü düşünülebilir.

Arzava halkı Luvi kökenliydi ve Luvi dili Arzava bölgesinin belirleyici özelliğiydi. Arzava bölgesi Hitit kaynaklarında, güney Anadolu'da bir başka bölge ve küçük devlet olan Kizuvatna (sonradan Kilikya ve Çukurova) ile birlikte Luviya olarak adlandırılmaktadır.

Arzava Hitit krallığı kurulduktan kısa süre sonra Labarna (MÖ 17. yüzyıl) tarafından Hitit krallığına bağlanmıştı. Ama devletin tamamen ortadan kaldırılmadığı ve Hitit krallığına bağlı bir vasal devlet olarak yaşamağa devam ettiği anlaşılmaktadır. 
Arzava Krallığı gücünün doruğuna MÖ 15. ve 14. yüzyıllarda ulaştı. Eski krallık döneminin sonuna doğru (MÖ 14. yüzyıl) Hititler'in Anadolu'daki egemenlik sahaları iyice daralmıştı. Bu dönemde Arzava'nın bağımsızlık kazandığı anlaşılmaktadır. Hititler çeşitli iç sorunlar içerisindeyken, Arzava 14. yüzyıl içinde Anadolu'nun en önemli güçlerinden biri hâline geldi. Bu dönemde Tarhuntaradu adındaki Arzava kralı ile Mısır Firavunu III. Amenhotep (MÖ 1386-1349) arasındaki yazışmalardan, Mısırlılar'ın da o dönemde Arzava'yı Anadolu'nun egemen gücü olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Nitekim Mısır'da bulunan ve Mısır'ın diplomatik ilişkilerinin anlatıldığı Amarna mektuplarının 31 ve 32'cileri Arzava'ya ilişkindir.
Bu dönemde Hititler'in vasalı olan Güney Batı Ege sahilleri Attarisiyas yönetimindeki Akalar’ın saldırılarına uğruyordu. Hitit kralı I. Tuthaliya (MÖ 14. yüzyıl başları) bir ordu göndererek Aka saldırılarını püskürtüp Siyanti nehri dolaylarını Madduwatta adlı bir vasalına bıraktı. (Bu nehir büyük ihtimalle Büyük Menderes nehridir.) Tuthaliya verdiği bu desteğe karşılık, Madduwatta’nın Arzava’yı denetlemesini istiyordu. Ancak Madduwatta kendisine yardım için gönderilmiş Hitit ordusunu arkadan vurup, Arzava ile anlaştı. Arzava kralının kızı ile evlenip Arzava’nın kralı oldu. Zayıflama dönemine girmiş olan Hititler de uzun süre bu bölge ile ilgilenemediler. Madduwatta bir süre için Batı Anadolu’nun büyük bölümüne hâkim oldu.
Fakat Hititler toparlandılar ve imparatorluk çağında I. Şuppiluliuma (MÖ 1344-1322) Arzava’nın gücünü kırdı. Şuppiluliuma’nın ölümü ve Hitit ülkesindeki veba salgını sayesinde Arzava bir süre daha bağımsızlığını koruyabildiyse de, yeni Hitit imparatoru II. Murşili (MÖ 1321-1295) 1320 yılında Arzava’yı yeniden Hititler’e bağladı. Hitit belgelerinde savaş sonunda Hititlerin 62 000 esir aldıkları kayda geçmiştir.
II. Murşili Arzava ülkesini, Mira, Hapalla, Seha Nehri ülkesi ve Wilusa gibi yarı özerk yerel krallıklara böldü. Bu krallıkların Arzava Krallığı'nın varlığı süresi boyunca da Arzava çatısı altında mevcudiyet göstermiş olmaları mümkündür.

Deniz Kavimlerinin saldırıları Hitit ve Truva gibi Arzava'nın da sonu oldu. Kentler harabeye döndü. İnsanlar iç bölgelere kaçtılar. Kimi tarihçiler Hitit imparatorluğunun yıkılışından beş yüz yıl kadar sonra ortaya çıkan Lidya’nın da Arzava’nın devamı olduğu görüşündedirler.

Luvi dili
Hititler
Mira Krallığı

Asur Ticaret Kolonileri Çağı, genellikle Anadolu'daki kentlerin hemen yakınlarında, Asurlu tüccarlar tarafından kurulan ve karum adı verilen ticaret amaçlı yerleşmelerin Anadolu'da yaygınlaşmasıyla başlayan bir dönemdir. Bu ticari amaçlı yerleşimlerin yaygınlaşması esasen Asurlu tüccarların Anadolu'yla son derece organize bir biçimde sürdürülen ticari ilişkileri yerleştirmesinin bir göstergesidir. MÖ 1.950 – 1.750 yılları arasında yaklaşık 200 yıl süren bu dönem Anadolu'da aynı zamanda yazılı tarihin ve Orta Tunç Çağı'nın başlangıcı olarak kabul edilir. Dönemin sona erişinin, Anadolu'da Hitit yayılmasından kaynaklanmış olması kuvvetle muhtemel görünmektedir. Kuşşara Kralı Anitta, Hattuşaş'Boğaz köy'ı 1700'lerin başlarında yakıp yıkmıştı. Kısa sürede en azından Orta Anadolu'daki krallıkları birer birer yıkarak bölgede ilk siyasi birliği kuran Kuşşara krallarının, Asur Ticaret Kolonileri Çağı'na son verdikleri kabul edilmektedir. Koloni Çağı boyunca Anadolu'ya sızan Hititler oraları  istila ederken Asur kolonilerini de ortadan kaldırmışlar, toparlanabilen Asurlu tüccarlar da ülkelerine dönmüştür. Hititler sadece yerel krallıkları yıkmakla kalmadılar aynı zamanda ticaretin serbestliğine de geniş ölçüde sınırlamalar getirdiler. Artık maden ithalat ve ihracatı bağımsız tüccarlar tarafından yapılmıyor, ekonominin tüm alanlarında olduğu gibi Hattuşaş'ın denetimi altında organize ediliyordu.
Bununla birlikte, Asurlu tüccarlar Anadolu'nun Güneydoğu, Doğu, Doğu Karadeniz ve Orta Anadolu bölgelerinde ticari koloniler kurmuşlardı. Bu bölgelerin yer altı kaynakları hammadde ihtiyacını karşılıyordu ve bunun dışındaki bölgelere yayılma gereği duyulmamıştı. Dolayısıyla Anadolu'nun diğer bölgeleri için Asur Ticaret Kolonileri Çağı'ndan söz edilemez.
Bu çağla ilgili bilgilerimizin çok büyük bir bölümü arkeolojik kazılarda ele geçen Eski Asur lehçesinde çivi yazısı ile yazılmış kil tabletlere dayanmaktadır. Bu tabletlerin büyük çoğunluğu "Kapadokya Tabletleri" olarak bilinen ve başta Kültepe'de olmak üzere Alişar ve Boğazköy'deki kazılarında bulunmuş belgelerdir. Söz konusu tabletler esas olarak Asurlu tüccarların evlerinin bir bölümünde tuttukları kendi arşivlerinden oluşmaktadır. Dolayısıyla hemen hepsi ticari mektuplardır.

Mezopotamya kültürleri, kendi çevrelerinde bulunmayan gümüş, altın, bakır, dağ kristali, obsidiyen, serpantin, diorit, mermer ve kereste gibi hammaddeler için Mezopotamya çevresine, bu arada Anadolu'ya yönelmek durumundaydılar. Dolayısıyla Asur Ticaret Kolonileri Çağına kadar Anadolu'yla Mezopotamya arasında birkaç binyıl boyunca giderek gelişen ticari ilişkiler sürmekteydi. Örneğin Mezopotamya'nın MÖ 4000 – 3100 tarihleri arasında yer alan Uruk Dönemi'nde, metal ve bazı hammadde gereksinimlerini Güneydoğu Anadolu, İran ve Uman gibi bölgelerden, sömürgecilik benzeri bir sistemle sağladıkları biliniyor. Tunç Çağı'na gelindiğinde ise özellikle bakır, tunç yapımında esas hammadde olması yönünden önem kazanmıştır. İhtiyaç duyulan bir başka metal de gümüştü. Gümüş, çoğu ödemelerde ve değer belirlemede temel ölçüt olarak kullanıla gelmiştir. Mezopotamya kültürleri bu maddeleri dışarıdan sağlamak zorundaydılar.  Öte yandan Tunç yapımı için Anadolu'nun da kalaya ihtiyacı vardır ve o tarihlerde Anadolu'da kalay üretilmiyordu. Kalayın Anadolu'ya Asur Krallığı'ndan getirildiği, ele geçen tabletlerden açıkça okunmaktadır. Fakat Mezopotamya'da kalay da yoktur. Asur, muhtemelen kalayı "doğudan", büyük olasılıkla Zagros Dağları ötesinden getiriyordu.
Anadolu'da yönetici bir sınıfın mimaride kendini ortaya koyması Erken Tunç Çağı II (MÖ 2700 – 2400) döneminde görülmeye başlanmıştır. Bu dönem boyunca artı ürüne el koyan yerel beylerin elinde büyük bir satın alma gücü oluşmaya başlamıştır. Bunun da etkisiyle ticaretin yönü Mezopotamya üstüne kaymaya başladı. Mezopotamya ile sürdürülen ticari ilişkiler, daha gelişkin Mezopotamya uygarlığıyla teması sağlamıştı. Geçmişten beri kendi iç dinamikleriyle şekillenen Anadolu kültürel yapıları bu temasla çeşitlenmeye başlamıştır. Bu çeşitlenmenin belirgin etkileri, Erken Tunç Çağı III döneminde, MÖ 3. binyılın ikinci yarısında Batı Anadolu'ya kadar yayılma göstermiştir. Bu yaygınlaşmanın Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticaretin organize bir hale gelmesi şeklinde yorumlamak gerekmektedir. Akad Krallığı'nın kurucusu Sargon'la (MÖ 2334 – 2279) ilgili bir tablette bu açıkça görülmektedir. Sargon hakimiyetini Toroslar'ın güney eteklerine kadar genişletmesi bu hammadde kaynaklarına ulaşma amacını güdüyordu. Sargon'un çağı Anadolu için önemlidir çünkü Mezopotamya devletlerinin Anadolu'ya yönelik zora dayanan yayılmasının başlarını teşkil etmektedir. Bu yayılma politikasının oluşmasının gerisinde, tüccarların taleplerinin olduğunu düşünmek için nedenler vardır. Aksaray Puruşhattum'daki Asur tüccarları Sargon'a bir mektup göndererek "ticaret yollarının güvenliğini sağlamasını ve Gümüş Ülkesi"ne bir sefer düzenlemesini istemişlerdir.
Ordunun peşinden, savaş ganimetlerini ya da yağmalanan malları satın almak üzere Mezopotamyalı tüccarın da bölgeye geldiği, en azından erzak ve hayvan yemi alımlarıyla başlamak üzere yerli üretici ve daha çok da yerli tüccarla alış verişe girdiği düşünülebilir. Bu bağlamda, Asur Ticaret Kolonilerinin baş aktörü olan Asurlu tüccarların Anadolu'da organize bir ticaret kurmalarının temellerinin bu dönemde atılmış olabileceği ileri sürülmektedir. Sonraki yüzyıllarda, III. Ur Hanedanı ardından Asur bölgede güçlü bir devlet olarak gelişme göstermişti. Kral İluşuma ve halefi Erişum (MÖ 1906-1867) Asur'un dışarıyla ticaretini canlandırmışlardı. Ancak Asur, Anadolu'ya  Akadlar gibi zora dayanan bir yayılmayla girmedi. Sistemli bir şekilde ve en önemlisi savaşmadan, ticari ilişkiler yoluyla hammadde gereksinimlerini karşılama yoluna gittiler.

Anadolu'daki birçok büyük yerleşimle Asur ülkesi arasında ticaret yapılmakla birlikte Anadolu'daki ana ticari merkezi Kaniş'ti. Asur'la ticaret yapan merkezlerin hemen kent dışında "karum" adıyla bilinen pazarlar ve yerleşimler bulunurdu. Ticaret yolları üzerinde ayrıca konaklama birimleri, karumlara oranla daha küçük çaptaki ticari merkezler bulunur ve bunlara "vabartum" adı verilirdi. "Asur Kent Meclisi'nin atadığı, Asur Kentinin Temsilcisi" anlamında "šipru ša alim.ki" olarak adlandırılan bir elçi sürekli olarak Kaniş'te bulunurdu. Bu elçi Asur'la Anadolu'daki devletlerarasındaki diplomatik ilişkileri sürdürmekle görevlidir. Dolayısıyla Anadolu'daki en yüksek otoriteye sahip Asurlu bu elçilerdir. Asurlu bir diğer görevli ise Šaqil-datim olarak adlandırılan memurlardı. Bu memurlar Kaniş Karum'un elçisiydi ve šadduatum adı verilen vergiyi toplardı.
Anadolu'yla ticaret yapacak tüccarlar, kayıt yaptırıp ticari organizasyona katılır, belirlenen ödenekleri ve vergileri öderlerdi. Anadolu'da ise yerel siyasi otoriteyle Asurlu tüccarın karşılıklı yükümlülükleri, Kültepe'de ele geçen çeşitli çiviyazısı tabletlerde görülmektedir. Yerel otoritenin sağladığı güvenliğe ve karumlarda ikamet etme hakkına karşılık tüccarlar vergi ödeyecekler ve vergisiz (kaçak) işlem yapmayacaklardır. Öte yandan bazı lüks malların ticareti yasaklanmıştır. Asurlu tüccar ise kendi hukuk sistemlerine göre yargılanma hakkına sahiptir.
Ticaret esas olarak Anadolu'dan altın, gümüş, bakır, tahıl ve yün alımına, Mezopotamya'dan kalay, dokuma, süs eşyaları ve bazı kokular getirilmesine dayanmaktadır. Taşıma ise eşek kervanlarıyla yapılmaktaydı. Tüccar, çeşitli adlarda vergiler ödemekteydi. "Datum" adlı vergi Karumlarda, "Şaddutum" Vabartumlarda, "Nişhatum" ise yerel krallıklara ödenmekteydi.
Asurlu tüccarların Anadolu'da iş yapması, yerel krallıklarla Asur arasındaki antlaşmalara dayanmaktaydı. Fakat hangi mallara, ne oranda vergi uygulanacağı yerel kralların belirlediği oranlardı. Alınan bir kısım verginin bugün için oranlarını bilmek mümkün olmamaktadır. Ama bazılarının tam olarak oranlarını bilmekteyiz. Örneğin çivi yazılı tabletlerde nishatum ya da nisihtum olarak geçen vergi, dokuma ürünlerinde ve yünde % 5, kalayda % 2,5 veya % 3, gümüşte ise yaklaşık olarak % 4'dü. En yüksek vergi oranlarından biri 1/10 oranıyla amutum üzerinden alınan vergidir. Diğer yandan kervandaki her kişi için sabit bir vergi, bir kafa vergisinin de alındığını söz konusu kayıtlardan anlamaktayız.
Ticaretten alınan tüm vergiler bir araya geldiğinde büyük bir mali yük oluşturuyordu. Bu durum doğal olarak kaçak mal naklini ortaya çıkarmıştır. Hatta, resmi ticaret hatları (Harran-Şarri –Kral Yolu) dışında Harran-Sugunnim olarak adlandırılan bir "kaçakçılık yolu" güzergâhı bile vardır. Kaçakçılık, kente malı gümrük dışından sokmak, farklı güzergahlardan nakletmek ya da ticareti yasaklanan / kısıtlanan malların ticaretini yapmak şeklinde oluyordu.
Anadolu'da son çalışmalara göre kırktan fazla karum ve vabartum olduğu belirlenmiştir. Çivi yazısı tabletlerde bugüne kadar 20 karumun adı belirlenmiştir. Bunlar Abum, Buruddum, Durhumit, Eluhut, Hahhum, Hattuş, Hurrama, Kaniş, Nihriya, Buruşhattum, Samuha, Şimala, Tawiniya, Tegarama, Timelkia, Şupululia, Urşu, Wahşuşana, Wa/uşhania ve Zalpa'dır. Yine çivi yazısı tabletlerden 24 vabartumun adı bilinmektedir.
Asurlu tüccarın karumlardaki merkez bürosuna "bit-karim" adı verilmekteydi. Bit-karim, tüm organizasyonun düzenli işleyişinden sorumlu olduğu gibi tüm vergilerin toplandığı merkez durumundadır. Bir ticaret odası gibi çalışan kurum aynı zamanda tüccarlar arası itilafları çözmede bir hakem gibi işlev üstlenmektedir. Diğer yandan kayıt, depolama ve emanete bırakma işlemleri de bu bürolarda yapılmaktaydı. Tüccarların karumlarda ya da vabartumlarda karşılaştıkları hukuki anlaşmazlıklar "şehrin Babaları" denilen bir meclisçe, bazen de "Beştebir" denilen bir heyette karara bağlanırdı. Ancak buralarda sonuç elde edilemezse son karar Asur kentinde verilirdi.
Asıl sermayedar, yani tüccar Asur'daydı. Anadolu'da ise onlara bağlı, bir bakıma temsilci olan adamları iş yapardı. Bazı temsilciler sermayedarın ortağı da olabiliyordu. Ticaret işindeki diğer grup da 

Atlas Okyanusu veya Atlantik Okyanusu, 106.460.000 km2 yüzölçümü ile Dünya'nın en büyük ikinci okyanusudur. Dünya yüzeyinin yaklaşık %20'sini ve Dünya'nın su yüzeyinin yaklaşık %29'unu kaplar. Bir zamanlar tek parça olan ana kıtanın bölünmesiyle oluşmuştur. Avrupa ve Afrika'yı Amerika kıtalarını ayırır. Avrupalı bakış açısıyla "Eski Dünya"yı "Yeni Dünya"dan ayırdığı kabul edilir.
Ortalama derinliği 3.314 metre olan okyanusun en derin noktası Porto Riko Çukuru'dur. Ayrıca dünyanın en uzun okyanus sıradağı olan Orta Atlas Sırtı bu okyanusta bulunur. 106.400.000 kilometrekare alana sahiptir ve yeryüzünün beşte birini kaplar. Atlas Okyanusuna Avrupa'dan Ren, Elbe; Afrika'dan Kongo ve Nijer; Amerika'dan St. Lawrence, Mississippi, Orinoco, Amazon, Parana ve Uruguay nehirleri dökülür.

Okyanusların sınırları

"Atlas Okyanusu". The World Factbook. CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Curlie'de Oceans (DMOZ tabanlı)
www.cartage.org.lb
"Map of Atlantic Coast of North America from the Chesapeake Bay to Florida" 8 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from 1639 via the World Digital Library

Avustralasya; Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Gine adası ve Pasifik Okyanusu'ndaki komşu adaları kapsayan Okyanusya'da bir bölge. Terim ilk kez Charles de Brosses'nin Histoire des navigations aux terres australes (1756) adlı kitabında kullanılmıştır. Latincede "Asya'nın güneyi" anlamına gelen sözcük daha doğuda yer alan Polinezya ve güneydoğu Pasifik'i (Magellanica) dışarıda bırakan bölgeyi tanımlamaktadır. Kuzeydoğusunda yer alan Mikronezya'dan da ayrılan bölge, Hindistan'ın da yer aldığı Hint-Avustralya Levhası'nda bulunmaktadır.

Avustralasya terimi zaman zaman Avustralya ve Yeni Zelanda'yı belirtmek için kullanılmaktadır. Yeni Gine adasının (Papua Yeni Gine ve adanın Endonezya sınırları içindeki bölümü) Avustralasya sınırları içinde olduğu da düşünülmektedir. 

Avustralasya terimi geçmişte Avustralya ve Yeni Zelanda spor takımlarını belirtmek için kullanılmıştır. Yeni Zelanda ve Avustralya tenis takımlarının 1905–1915 yılları atasında katıldığı Davis Kupası turnuvaları ile 1908 ve 1912 Yaz Olimpiyatları bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Ekolojik açıdan bakıldığında, Avustralasya birçok eşsiz bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır. Burada sözü edilen bölge Avustralya, Yeni Gine ile Lombok ve Sulawesi'yi de içine alan adalardan oluşmaktadır. Wallace Çizgisi Avustralasya'yı biyolojik olarak Asya'dan ayırmaktadır. Borneo ve Bali bu çizginin batısında kalan topraklardır.

Richards, Kel (2006). "Australasia". Wordwatch. ABC News Radio. 21 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ocak 2011. 
Encyclopædia Britannica'nın on birinci baskısında Avustralasya21 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aydınoğlu Beyliği veya Aydınoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesi ve dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde, 14. yüzyıl başlarında Güneybatı Anadolu'da Aydın ve çevresinde kurulmuş; döneminde hayli etkili olmuş bir Türkmen beyliğidir.

1308'de Aydın ve çevresinde kuruldu. Devletin kurucusu Aydınoğlu Mehmed Bey, Germiyanoğlu Yakub Bey'in ordusunda subaşıydı (ordu komutanı) ve Germiyanoğulları Beyliği'nin Batı Anadolu'daki sınırlarını genişletmekle görevlendirilmişti. Bizans'tan Birgi'yi aldıktan sonra bağımsızlığını ilan etti; Birgi'yi babasının adıyla anılan beyliğinin başkent yaptı (1308). Kente, kendi adıyla anılan bir ulu cami ve külliye inşa ettirdi. Birgi'nin ardından Ödemiş, Sultanhisar ve İzmir'i de topraklarına kattı. Ayasuluk'ta (bugünkü Selçuk) Aydınoğullarının ilk donanmasını kurdu. Topraklarını beş oğlu arasında paylaştırdı. İzmir valiliğine oğullarından Umur Bey'i getirdi. Ayasuluk'taki donanma, Umur Bey'in komutasında Ege adalarına ve Rumeli kıyılarına akınlar yaptı.
Mehmed Bey'in 1334'te ölümü üzerine beyliğin başına oğlu Umur Bey geçti; 14 yıl saltanat sürdü. Umur Bey Selçuk ve İzmir'de tersaneler kurdu; donanmasını güçlendirdi. Sakız, Bozcaada, Eğriboz, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi. Bizans'taki taht kavgalarına müdahale etti ve Kantakuzen'in tahta oturmasında rol oynadı. Umur Bey Alaşehir'i de topraklarına katınca, Venedik, Ceneviz, Rodos Şövalyeleri ve Kıbrıs Krallığı'nın donanmaları birleşerek harekete geçti. Birleşik Haçlı donanması 1344'te İzmir'in sahil kesimini ele geçirdi ve Aydınoğulları bu savaşta donanmasını yitirdi. Umur Bey, İzmir'i geri almak için yaptığı kuşatma sırasında öldü.

Umur Bey'in 1348'deki ölümünden sonra sırayla Mehmet Bey'in oğullarından Hızır Bey ve İsa Bey Aydınoğulları hükümdarı oldu. Hızır Bey, 1348'de Venedik, Kıbrıs Krallığı ve Rodos Şövalyeleri ile çok ağır bir anlaşma imzalamak zoruna kalmıştı. Yirmi maddelik anlaşmanın şartları gereği, Aydın ili iskelesinde alınan gümrük vergisinin yarısı Latinlere bırakılıyor; Aydınoğlu deniz kuvvetleri silahtan tecrit ediliyor, gemiler karaya çekiliyordu. Bu anlaşma beyliğin deniz faaliyetlerini durdurmasına ve gücünü yitrmesine sebep oldu. Benzer bir anlaşma 1351'de Ceneviz'le de imzalandı. Anlaşma, 1371'de İsa Bey döneminde de yenilendi.
Aydınoğuları, başlangıçta Osmanlılarla dostane ilişkiler kurulmuştu. Ancak ilişkiler, 1389'da Osmanlı tahtına çıkan I. Bayezid'in kardeşi Yakup Bey'i öldürmesi üzerine bozuldu. Bu olaya tepki gösteren ve güçlerini birleştiren Anadolu Türkmen Beyleri arasına Aydınoğulları Beyliği de katıldı. Genç Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid, kendisine karşı birleşen beylikler üzerine 1390'da sefere çıktı. Aydınoğlu himayesinde bir Rum şehri olan Alaşehir'i Osmanlı idaresine kattı. İsa Bey, bu gelişmeler üzerine topraklarını Yıldırım Bayezid'e bırakarak Tire'de oturmayı kabul etti. İsa Bey'in kızı Hafsa Sultan'ın Yıldırım Bayezid ile evlendirilmesi sonucu iki aile arasında akrabalık ilişkisi sağlandı.
1402'deki Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'i yenen Timur Aydınoğulları'na eski topraklarını geri verdi. Beyliğin başına İsa Bey'in oğlu Musa Bey', onun kısa süre sonra ölümü üzerine de II. Umur Bey geçti (1403).
II. Umur Bey, 1405 yılında beyliği amcasının oğlu Cüneyd Bey'e bırakmak zorunda kaldı. Aydınoğulları, Cüneyd Bey'in idaresinde bir süre daha varlığını sürdürebildi. Cüneyt Bey, Osmanlı Devleti'ndeki Fetret devri olayları ve Düzmece Mustafa isyanında önemli rol oynadı. En sonunda İzmir yakınlarındaki sığındığı kalede teslim olmak zorunda kaldı ve hem kendisi hem de ailesi öldürüldü. Böylece 1426'da Aydınoğulları Beyliği toprakları II. Murad tarafından kesin olarak Osmanlı Devleti'ne katılarak ilhak edildi.

Beylik hanedanının torunlarından Aydınoğlu Molla Yakup Bey, 1597 yılında İzmir'in en büyük camii olan Hisar Camii'ni yaptırdı. Bu da, Aydınoğlu ailesinin Osmanlı idaresinde de uzun süre ön planda kaldığına işaret etmektedir. Osmanlı idaresinden sonra da varlığını sürdürdüğü düşünülmektedir; ama tam olarak nerede oldukları bilinmemektedir.

Aşıklı Höyük, Aksaray'a bağlı Kızılkaya Köyü'nün yakınlarında yer alan arkeolojik bir alandır. Radyokarbon örneklerinin sonuçlarına göre, Aşıklı Höyük'te yerleşiklik MÖ 9. bin yılda başlar ve MÖ 8. bin yıl sonuna dek sürer. Yerleşme yaklaşık olarak MÖ 8200-7500 arasına tarihlenmektedir. Aşıklı topluluğu, bu bin yıla yakın süreç boyunca yerleşimi hiç terk etmez. Bu kesintisiz iskan süreci, yerleşim düzeni ve mimaride radikal değişim ve dönüşümler ile ve aynı zamanda ekonomide ve teknolojide oldukça yavaş ve kademeli bir değişim ile birlikte takip edilebilmektedir. Bu bağlamda Aşıklılılar, bölgede yerleşikliğe geçen ilk avcı-toplayıcılardandır ve gerek ilk yerleşiklik süreçleri gerekse de bin yıllık iskan süreci içerisinde yerleşikliğe adaptasyon ile birlikte yaşam biçimleri teknik, sosyal, kültürel, bilişsel boyutlarda tümüyle okunabilmektedir. Kısaca diyebiliriz ki, insanlık tarihinin en önemli değişim ve dönüşüm süreçlerinden biri olarak avcı-toplayıcı ve göçer yaşamdan yerleşik yaşama geçiş süreci Orta Anadolu'nun Volkanik Kapadokya Bölgesi'nde Aşıklı Höyük özelinde izlenebilmektedir.
Mimarlık tarihinin önemli gelişim ve dönüşüm süreçleri Aşıklı Höyük'te adım adım izlenebilmektedir. Mimaride saz ve ağaç gibi doğadan doğrudan temin edilebilen organik malzemelerin kullanımı, kerpiç üretimi ve kerpicin çeşitli şekillerde inşa malzemesi olarak tercih edilmesi, oval planlı kulübelerden dörtgen planlı konutlara geçiş ve yerleşme düzeninde dönüşüm gibi Yakın Doğu Neolitik Çağ mimarisini karakterize eden önemli dönüm noktaları ve değişim süreçleri Orta Anadolu Neolitiği bağlamında Aşıklı Höyük'te bin yıllık kesintisiz bir iskan sürecine paralel olarak takip edilebilmektedir.

Aşıklı Höyük, Orta Anadolu'nun Volkanik Kapadokya bölgesinde bulunan bir höyük yerleşmesidir. Aksaray il merkezinin 25 km doğusunda Kızılkaya Köyü'nde, Melendiz Çayı'nın kenarında yer almaktadır.
Yaklaşık 4 hektar büyüklüğünde bir alanı kaplayan Aşıklı Höyük deniz seviyesinden 1119.45 metre yüksekliktedir. Höyüğün özellikle batısı Melendiz Çayı'nın sık sık yatak değiştirmesi nedeniyle aşınmıştır.
Yerleşmenin yer aldığı Volkanik Kapadokya Bölgesi ve Melendiz Vadisi, içerdiği farklı ekolojik nişler, su kaynakları, fauna ve florada çeşitlilik ve hammadde kaynakları açısından oldukça verimli bir bölgedir. Aşıklı Höyük, güneyinde Hasandağ ve Melendiz Dağ silsilesinin çevrelediği bir çanak içinde volkanik kayaçlar, tüflü araziler ile tanımlı bir bölgede yer alır. Bugün Karasal iklimin hakim olduğu bölgede ekonomi bağcılık, şarapçılık, buğday tarımı ve hayvan besiciliğine dayanır.

İlk kez 1963 yılında Hititolog Edmund Gordon tarafından saptanan Aşıklı Höyük'te ilk kapsamlı çalışma 1964-65'te Ian Todd tarafından gerçekleştirilen yüzey toplaması, kesit çalışması ve tarihlendirme çalışmalarıdır. Höyüğün yamaçlarından topladığı karbon örnekleri ile Ian Todd Aşıklı Höyük'teki yerleşimi günümüzden 9 veya 10 bin yıl öncesine tarihlemiştir.
Aşıklı Höyük'teki ilk arkeolojik kazı çalışmaları, 1989 yılında, Mamasun Barajı'nın su düzeyinin yükseltilmesine karar verilmesi dolayısıyla höyüğün olasılıkla su altında kalacağının anlaşılması üzerine İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı tarafından başlatılmıştır. Söz konusu kurtarma kazıları Ufuk Esin başkanlığında gerçekleştirilmiş, ikinci başkanlığı ise Dr. Savaş Harmankaya yapmıştır.
2000-2003 yılları arasında çalışmalar Nur Balkan Atlı başkanlığında devam etmiş; 3 yıllık bir aradan sonra ise 2006 yılında Mihriban Özbaşaran ve Güneş Duru tarafından yeni amaçlar ve yöntemler ile farklı ülkelerden uzmanların da katılımıyla disiplinlerarası araştırmaları kapsayan ikinci dönem kazı ve araştırma çalışmaları başlatılmıştır.

Aşıklı Höyük'te ilk yerleşiklik, MÖ 9. bin yılda toprağa yarı-gömük, oval biçimli, kerpiç duvarlı kulübeye benzeri binalarda barınan ve aynı zamanda saz örgü kulübeler de kullanan, besin ekonomisi koyun, keçi, sığır, kızıl geyik, tavşan, balık ağırlıklı olmak üzere yabani hayvan avı, hem yabani hem de kültüre alınmış tahıl ve baklagillerin hasadı ve ot, yemiş ve meyve toplayıcılığı ile karakterize olan, ölülerini hocker pozisyonunda (cenin pozisyonu, ana karnındaki pozisyon) binaların tabanlarına açılan çukurlara gömen ilk Aşıklılılar ile temsil edilmektedir.
Oval biçimli kerpiç binalarda yapı içi öğeler ateş yerleri, direk yerleri, kimileri çatıyı taşıyan direklere ait irili ufaklı çukurlar ve sekilerden oluşur. Öğütme taşları da yapı içi buluntulardandır. Tabanları sıvalı söz konusu yapılarda taban sıvasının kesilerek açıldığı mezar çukurları da mevcuttur. Ölüler yukarıda belirtildiği gibi hocker pozisyonunda gömülmektedir ve kimi çukurlarda iskeletler ile birlikte buluntular da mevcuttur.
MÖ 9. bin yıl yerleşmesinde toprağa yarı-gömük, oval biçimli kerpiç kulübeler, kullanımları bittikten sonra çöplük olarak kullanılmışlardır.
Aşıklılılar'ın ilk yerleşiklik süreçlerinden itibaren yerleşmenin sonuna dek öne çıkan en önemli unsurlardan biri, “süreklilik” olgusudur. MÖ 9. bin yılda bu durumu, yapı için açılan çukurun kullanımı devam ederken gerçekleştirilen duvar ve taban yenilemelerinden yani aynı alanda bina yapım ve kullanımının süreklilik içererek devam etmesinden ve de benzer şekilde ateş yerlerinin de süreklilik içerir şekilde aynı noktada konumlandırılmasından izleyebilmekteyiz.
MÖ 9. bin yılda günlük yaşam binaların arasında yer alan açık alanlarda geçmekte; pişirme, deri ve post işleme, obsidyen yongalama, kemik ve boynuz işçiliği, sepet ve boncuk yapımı gibi günlük faaliyetler birkaç direk yardımı ile üstü örtülen veya tamamen açık aktivite alanlarında gerçekleştirilmektedir. Açık alanlarda yer alan büyük pişirme çukurları, yine bu alanlarda bulunan hayvan kemikleri, bitki kalıntıları, bızlar çoğunlukta olmak üzere kemik aletler, obsidyen aletler ve yongalama artıkları günlük faaliyetlere dair bulgulardandır.
Yukarıda belirtildiği üzere avcılık ve toplayıcılık temelli besin ekonomisinin yanı sıra, yerleşiklik süreci içerisinde buğday ve arpa tarımı başlar ancak yabani türlerin tüketimi sürmektedir; çok çeşitli türleri içeren yabani hayvan avının yanında ise özellikle dişi koyun ve keçilerin yerleşmede veya yerleşme yakınında tutulmaya başlamasıyla ilk hayvan evcilleştirme uygulamalarından söz edilebilmektedir.

MÖ 8. bin yılda Aşıklı sakinleri bitişik planlı, adeta birbirine eklemlenerek çoğalan, çoğunlukla tek veya iki, nadiren ise üç odalı ve girişlerin damdan gerçekleştirildiği dörtgen planlı kerpiç konutlarda yaşamışlardır. Bu konutların oluşturduğu yapı grupları, genellikle dar aralıklarla birbirinden ayrılır. Bu dar aralıkların haricinde ise kimi yapı grupları arasında çöplük ve işlik olarak kullanılmış olan açık alanlar mevcuttur. Sokak veya geçit olarak adlandırılabilecek olan aralıklar, bu çöplüklere açılır. Konutlar, yerleşmenin kuzeyinde yer alır ve yerleşmenin güneyinden çakıllı bir yol ile ayrılır. Yerleşme söz konusu çakıllı yol ile iki ana işlevsel alana bölünmüştür. Çakıllı yolun güneyi “Özel Amaçlı Yapılar Alanı” olarak tanımlanan ve konum, boyut ve plan açısından konutlardan farklılık gösteren iki özel binanın yer aldığı alandır.
Konutlar, plan, boyut ve yapı içi öğeler bağlamında neredeyse standarttır ve bu standart Aşıklılılar tarafından neredeyse yüzyıllarca korunmuştur. Yapı içi öğeler ocaklar, sekiler, çukurlar ve direk yerlerinden oluşur. Ocaklar genellikle mekanların güneyinde yer almaktadır. Çukurlardan kimileri yine mezar çukurlarıdır ve ölü gömme geleneği mekan içi taban altı hocker pozisyonunda gömütler ile MÖ 9. bin yıldan 8. bin yıla, aynı şekilde devam eder. Taban yenilemeleri ve ocak vb. yapı içi öğelerin konumlandırılması bağlamında süreklilik olgusu MÖ 8. bin yılda da baskındır.
MÖ 8. bin yılda günlük faaliyetlerin örüldüğü yaşam alanı, ortak açık alanlardan dam seviyesine taşınır. Girişlerin de aynı zamanda olasılıkla ahşap merdivenler ile damdan gerçekleştirildiği kerpiç konutlarda dam seviyesinde gerçekleştirilen günlük faaliyetlerin artıkları, faaliyet sonrasında yapı aralarındaki dar aralıklara atılmıştır ve bu sayede Aşıklılıların 8. bin yıl günlük faaliyetlerine dair bulgulara ulaşılabilmektedir.

MÖ 8. bin yıl yerleşmesinde Aşıklılılar iki özel işlevli yapı inşa etmişlerdir. Bugün söz konusu yapıların yer aldığı alan, bir korugan altında sergilenmektedir. Konutların olduğu alandan bir çakıllı yol ile ayrılmakta olan “Özel Amaçlı Yapılar Alanı” yerleşmenin güneyinde yer alır. Konut alanındaki yapılardan boyut, plan, malzeme ve iç öğeler açısından oldukça farklı olan iki yapı ile söz konusu alanın, Aşıklı topluluğunun sosyal yaşamları ve inançlarıyla ilintili pratikleri bağlamında ortak kullanım gören bir “komünal alan” olduğu düşünülmektedir.
Yapılardan biri kuzey duvarı taşla örülü, iç avlulu ve tabanın bir kısmının iri kerpiç bloklarla döşendiği duvarları sıvalı ve kırmızı boyalı bir yapıdır. Alanın daha güneyinde yer alan bir başka özel amaçlı yapının ise planı kareye yakındır. Kerpiç duvarlı, tabanı defalarca yenilenmiş ve her yenilemede kırmızı, sarı gibi renklere boyanmış olan bu yapı kanal, seki vb. iç öğelere sahiptir.

Aşıklı topluluğu, tahıl tarımının başlangıcı ve hayvanların yerleşmede tutulmaya başlaması gibi insanlık tarihinde önemli dönüşümlerin yanı sıra Anadolu özelinde birçok gelişmenin de ilklerine imza atmıştır diyebiliriz.
Taban ve duvarları kireç sıvalı özel amaçlı bir yapıda görülebileceği üzere, Aşıklılılar kirecin yakılması ve söndürülmesi işlemi olan ilk piroteknoloji uygulamasını gerçekleştirmişlerdir.
Bir diğer ilk, iki farklı mezarda ölülerin boyun ve kollarında bulunan bakır boncuklardır. Bakırı hem sıcakken hem de soğukken işleyerek söz konusu boncukları üreten Aşıklılılar, ilk madencilik faaliyetini de gerçekleştirmişlerdir denilebilir.
Aşıklılılar, ilk cerrahi müdahale ile birlikte de anılırlar. Yaklaşık 20-25 yaşlarında ölmüş olduğu saptanan bir Aşıklı kadınının kafatasında saptanan delik, bilinen ilk trepanasyon uygulamasıdır. Söz konusu müdahale esnasında kadının yaşamakta olduğu, operasyon sonrasında a

Babil, Mezopotamya'da adını aldığı Babil kenti etrafında MÖ 1894 yılında kurulmuş, Sümer ve Akad topraklarını kapsayan bir imparatorluktur. Babil'in merkezi bugünkü Irak'ın El Hilla kasabası üzerinde yer almaktadır. Babil halkının büyük bir kısmını, tarih boyunca çeşitli Sami kökenli halklar oluşturmuştur. Bölgede konuşulmuş en yaygın dil Akadca olmuş olmasına rağmen Sümerce dinî dil olarak kullanılmıştır. Aramice ise ilerleyen yıllarda bölgenin geçer dili konumuna gelmiştir.
Başlangıçta Akad İmparatorluğu'nda yer alan önemsiz ve güçsüz bir şehirken, şehrin Amori hükümdarı Hammurabi tarafından kısa süre içinde büyüyen ve gelişen şehir, kısa ömürlü de olsa bölgedeki en güçlü imparatorluklardan biri hâline gelmiştir. Bu dönemden sonra tüm Güney Mezopotamya'ya Babil denilmeye başlanmış, devletin kutsal şehri Nippur olmuştur. Hammurabi'nin oğlu hükümdarlığı altında güçten düşen devlet uzun süre boyunca Asur, Kassit ve Elam egemenliği altında kalmıştır. Şehir Asurlular tarafından yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. MÖ 609-539 yılları arasında hüküm sürmüş Yeni Babil İmparatorluğu, bağımsızlığını Asurlulardan Keldani Nabopolassar önderliğinde kazanmıştır. Bu devletin de çökmesi ile Babil şehri Ahameniş, Seleukos, Part, Roma ve Sasani egemenliği altında kalmıştır.

Mezopotamya'da Babil öncesi Sümer-Akkad dönemi, Sümer uygarlığının ortaya çıktığı MÖ 5400'lere kadar uzanan zengin bir tarihle karakterize edilir. Daha sonra Akad, Asur ve Babil'i oluşturacak olan Akadca konuşan Sami halkı MÖ 35. ve 30. yüzyıllar arasında ortaya çıkmıştır.
MÖ 3. binyıl boyunca Sümerce ve Akadca konuşanlar arasında önemli bir kültürel alışveriş olmuş, bu da yaygın iki dilliliğe ve karşılıklı dilsel etkiye yol açmıştır. Akadca, MÖ üçüncü binyıldan ikinci binyıla geçişte Mezopotamya'da konuşulan dil olarak yavaş yavaş Sümercenin yerini almıştır.
MÖ 5400'den itibaren Akad İmparatorluğu'nun yükselişine kadar (MÖ 24. yüzyıl) Mezopotamya'da Ur, Kiş, Lagaş gibi Sümer şehir devletleri egemendi. Akadca isimler bazı devletlerin krallık listelerinde görünmeye başlasa da Sümer kültürü baskın durumdaydı. Bu dönemde en önemli dini merkez tanrı Enlil'in şehri olan Nippur'du.
Akad İmparatorluğu (MÖ 2334-2154) Akad Semitleri ve Sümerleri birleştirerek antik Yakın Doğu'da baskın bir güç haline gelmiştir. Ancak ekonomik zorluklar, iklim değişiklikleri ve iç çatışmaların ardından Zagros Dağları'ndan gelen Gutilerin saldırıları nedeniyle sonunda gerilemiştir.
Sümer, MÖ 22. yüzyılın sonlarında Üçüncü Ur Hanedanlığı (Neo-Sümer İmparatorluğu) ile yeniden bir diriliş yaşamış, Gutileri kovmuş ve kuzeyde Akadca konuşan Asur'un bazı bölgelerini kontrol altına almıştır.
MÖ 2002'de Elamlılar tarafından Üçüncü Ur Hanedanlığı yıkılınca, Amoriler güney Mezopotamya'ya göç etmeye başlamış ve burayı ele geçirerek küçük krallıklar kurmuştur. Asurlular ise kuzeyde bağımsızlıklarını korumuştur. Güneydeki devletler Amorileri durduramayınca bir süre kuzeydeki Akad akrabaları Asurlulardan yardım almak zorunda kalmıştır.
Bu dönemde Asur kralı Ilu-şuma güneydeki seferlerini anlatırken Akadların özgürlüğünü sağladığını belirtir. Ancak bazı tarihçiler bunun askeri bir başarıdan ziyade güney şehir devletleriyle ticari anlaşmalar yapılması şeklinde yorumluyor.
Ilu-şuma'nın politikaları halefleri tarafından da sürdürülmüştür. Fakat Sargon I tahta çıktıktan sonra Asur ordusunu güneyden çekerek Anadolu'ya odaklanmış ve böylece güney Mezopotamya Amorilerin kontrolüne geçmiştir. Amor döneminin ilk yüzyıllarında en güçlü şehir devletleri ise güneyde Larsa, Isin ve Eshnunna, kuzeyde ise Asur olmuştur.

MÖ 1894 civarında, Sümu-abum adındaki Amorİ hükümdarı, komşu küçük şehir devleti Kazallu'nun topraklarından biri olan o zamanlar nispeten küçük Babil şehrini ele geçirerek, yeni ele geçirdiği toprakları bağımsız bir devlet haline getirdi. Saltanatı, bölgedeki diğer küçük şehir devletleri ve krallıklar arasında bir devlet kurmakla geçti. Ancak, Sümu-abum'un kendisine hiçbir zaman Babil Kralı unvanı vermemesi, Babil'in o dönemde hala önemsiz bir kasaba veya şehir olduğu ve krallık unvanını hak etmediğini düşündürmektedir.
Sümu-abum'u, aynı şekilde yönetim süren Sümu-la-El, Sabium ve Apil-Sin takip etti. Bu dönemde hiçbir yazılı kayıtta Babil krallığından bahsedilmez ve bu kralların kendilerini Babil Kralı olarak adlandırdıklarına dair bir bilgi yoktur. Bu Amorİ hükümdarlarından Sin-Muballit, sadece tek bir çanak tablete göre, resmi olarak Babil kralı olarak kabul edilen ilk kişi oldu. Bu kralların yönetimi altında Babil, çok az toprak parçası kontrol eden küçük bir devlet olarak kaldı ve kendisinden daha eski, daha büyük ve daha güçlü komşu krallıklar olan Isin, Larsa, kuzeydeki Asur ve doğudaki Elam (İran) tarafından gölgede bırakıldı. Elamlar, güney Mezopotamya'nın geniş topraklarını işgal etmişlerdi ve bu erken dönem Amorİ yöneticileri büyük ölçüde Elam'a bağlı olarak hareket ediyorlardı.

Babil tarihi Hammurabi döneminde (MÖ 1792-1750 civarı) büyük bir değişim yaşadı. Hammurabi hükümdarlığında öncelikle Babil'i küçük bir kasabadan önemli bir şehre dönüştürdü. Vergi sistemi ve merkezi yönetim kurarak güçlü bir yönetim oluşturdu. Elamların hakimiyetinden kurtuldu ve hatta Elam topraklarına kadar uzanan seferler düzenledi.
Ardından Mezopotamya'nın güneyini sistematik olarak ele geçirerek bölgede uzun süredir devam eden istikrarsızlığı sona erdirdi. Bu fetihlerle birlikte Sümer, Akad ve Asur'un eski kanunlarını geliştirerek ünlü Hammurabi Kanunlarını oluşturdu. Bu kanunlar günümüzde Louvre Müzesi'nde sergileniyor.
Fetihlerinin etkisiyle Mezopotamya'nın güneyinde yüzyıllardır baskın olan Nippur kentinin yerini Babil aldı. Babil, kutsal bir şehir olarak anılmaya başladı ve güney Mezopotamya'nın hakimi olmak isteyen herkes burada taç giyme töreni düzenlemek zorundaydı.
Hammurabi döneminde Babil, ticaret alanında da önemli bir güç haline geldi. Amorilerle yoğun ticaret yapıldı ve Batı ile güçlü ilişkiler kuruldu. Bu dönemde Babil, hem askeri hem de ticari açıdan önemli bir merkez haline geldi.

Güney Mezopotamya, doğal savunulabilir sınırları olmadığı için saldırılara açık kaldı. Hammurabi'nin ölümünden sonra, imparatorluğu hızla dağılmaya başladı. Halefi Samsu-iluna döneminde, güneydeki topraklar yerel bir Akkad kralı olan Ilum-ma-ili tarafından alınarak, Babil İmparatorluğu'ndan ayrıldı. Güney, sonraki 272 yıl boyunca Babil'den bağımsız kaldı.
Babil ve Amorit yöneticileri, kuzeydeki Asur'dan kovuldu. Asur'un yerel yöneticisi Puzur-Sin, Babil İmparatorluğu'na karşı ayaklandı ve Amorit yöneticilerini kovdu. Daha sonra, yerel bir kral olan Adasi, iktidar ele geçirdi ve Babil İmparatorluğu'nun topraklarını geri almaya çalıştı.
Amorit yönetimi zayıflayan Babil'de devam etti. Hammurabi'nin ölümünden sonra kaybedilen toprakları geri almak için yapılan girişimler başarısız oldu.
Şamşu-Ditana, Babil'in son Amorit hükümdarı olacaktı. Saltanatının başlarında, bugün kuzeybatı İran'ın dağlarında kökeni belirsiz bir dil konuşan bir halk olan Kassitler tarafından baskı altına alındı. Babil daha sonra MÖ 1595'te Hint-Avrupa dili konuşan, Anadolu kökenli Hititler tarafından saldırıya uğradı. Şamşu-Ditana, Hitit kralı Murşili I tarafından Babil'in yağmalanmasının ardından devrildi. Hititler uzun süre kalmadılar, ancak onların yol açtığı yıkım nihayet Kassite müttefiklerinin kontrolü ele geçirmesine izin verdi.

Kassit hanedanı Mari'li Gandash tarafından kurulmuştur. Kassitler, kendilerinden önceki Amorit hükümdarları gibi, aslen Mezopotamya'nın yerlisi değillerdi. Aksine, ilk olarak bugün kuzeybatı İran'da bulunan Zagros Dağları'nda ortaya çıkmışlardı.
Kassitlerin etnik aidiyeti belirsizdir. Yine de dilleri Semitik ya da Hint-Avrupa değildi. Ya izole bir dil olduğu ya da muhtemelen Anadolu'daki Hurro-Urartu dil ailesi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir, ancak günümüze ulaşan metinlerin azlığı nedeniyle genetik bağına dair kanıtlar yetersizdir. Bununla birlikte, bazı Kassit liderleri Hint-Avrupa isimleri taşıyor olabilir ve daha sonra orta ve doğu Anadolu'daki Hurrileri yöneten Mitanni elitine benzer bir Hint-Avrupa elitine sahip olabilirler, diğerleri ise Sami isimlere sahipti.
Kassitler Babil'in adını Karduniaš olarak değiştirdiler ve hükümdarlıkları 576 yıl sürerek Babil tarihindeki en uzun hanedanlık oldu.
Bu yeni yabancı egemenlik, eski Mısır'daki Sami Hiksoslar'ın kabaca çağdaş yönetimiyle çarpıcı bir benzerlik sunar. Babil'in Amorit krallarına atfedilen tanrısal niteliklerin çoğu bu dönemde ortadan kalktı; "tanrı" unvanı hiçbir zaman bir Kassit hükümdarına verilmedi. Babil, krallığın başkenti ve eski Mezopotamya dini rahiplerinin tüm güce sahip olduğu ve kısa ömürlü eski Babil imparatorluğunun miras hakkının verilebildiği tek yer olan Batı Asya'nın "kutsal şehirlerinden" biri olmaya devam etti.
Babil, kısa süreli göreceli güç dönemleri yaşadı, ancak genel olarak Kassitlerin uzun egemenliği altında nispeten zayıf olduğunu kanıtladı ve uzun dönemleri Asur ve Elam egemenliği ve müdahalesi altında geçirdi.
Babil'de Kassit egemenliğinin tam olarak ne zaman başladığı belli değildir, ancak Anadolu'dan gelen Hint-Avrupalı Hititler şehrin yağmalanmasından sonra Babil'de uzun süre kalmamışlardır ve Kassitlerin kısa süre sonra buraya yerleşmiş olmaları muhtemeldir. Agum II MÖ 1595'te Kassitler adına tahta geçti ve İran'dan Fırat'ın ortasına kadar uzanan bir devleti yönetti; Yeni kral, Asur'un yerli Mezopotamya kralı Erishum III ile barışçıl ilişkilerini sürdürdü. Yirmi dört yıl sonra Hititler'in ele geçirdiği Marduk'un kutsal heykelini geri almış ve Marduk'u Kassit tanrısı Shuqamuna'ya eşit ilan etmiştir.
Toprak kaybına, genel askeri zayıflığa ve okuryazarlık ile kültürdeki belirgin azalmaya rağmen, Kassit hanedanı Babil'in en uzun ömürlü hanedanı olmuş, Babil'in Elamlı Shutruk-Nakhunte tarafından fethedildiği MÖ 1155 yılına kadar yaşamıştır.

Babil'in kontrolünü Elamlılar ele geçirmişti fakat uzun sürmedi. Elam ile Asur savaşırken Marduk-kabit-ahheshu isimli kişi MÖ 1155-1139 yılları arasında hüküm süren 4. Babil Hanedanı'

Balkanlar, kısmen Balkan Yarımadası’na karşılık gelen bir bölge, Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası'nın doğusu, Anadolu'nun batısı ve kuzeybatısında yer alan, coğrafi ve kültürel bölgedir. Bölge için bazı yayınlarda Güneydoğu Avrupa terimi de kullanılır.
Bölge adını batıdan doğuya uzanan ve Bulgaristan’ı ikiye bölen dağ silsilesinden almıştır. Önceleri bu sıradağların adı olarak kullanılan Balkan, daha sonraları tüm bu bölge için kullanılmaya başlanmıştır. “Balkan” sözcüğüne bütün dillerde rastlanır. Balkanlar'ın bazı kısımlarındaki çok yönlü geri kalmışlık sebebiyle bölge genel olarak, Avrupa'nın sorunlu yerlerinin başında kabul edilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki hükümdarlığının bitişinden itibaren Balkanlar’ın paylaşımına dair sıkıntılar günümüze dek sürmüştür. Bölgede, 49 milyon civarında insan yaşar.
Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce, Antik ve Orta Çağ kaynaklarında, topografik durumu iyi bilinmeyen bölgedeki dağların bazı kısımlarına Haemus (Yunanca: Αἵμου veya Αἵμος) denirdi.

Bölgenin adı olan Balkan veya Balkanlar sözü Türkçedir. Bu söz Türk Dil Kurumu tarafından "öz. a. Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan bölge" şeklinde belirtilir. Kelimenin yapısında yer alan Balkan sözünün, "sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık" gibi anlamları vardır. Dünyadaki diğer dillere de Türk dilinden geçmiştir. Bölgeye, kültürel ve tarihî nedenlerle bazen Macaristan ve Moldova da dahil edilmektedir.
Kelime, Osmanlı Türkçesinde yaygın bir kullanıma sahip olmuştur (Golyak Balkanı, Bor Balkanı, Bababalkanı vb.). Osmanlı son döneminde ünlü sözlük yazarı ve edebiyatçı Şemseddin Sami tarafından oluşturulan Kâmûs-ı Türkî adlı ünlü sözlükte "Sarp ve müselsel veya ormanla mestur dağ, silsile-i cibal" şeklinde Balkan sözünü belirtmiş, ayrıca "Rumeli kıtasını garbdan şarka şakk eden silsile-i cibal ki buna izafetle kıta-i mezkûreye Balkan şibh-i ceziresi denir." şeklinde de kelimenin gelişimini açıklamıştır.
Bölge adının yapısında bir kelime ve ona eklenen çokluk eki vardır: Balkan+lAr. Balkan (Ad) +lAr (Çokluk eki) yapılarından oluşur. Türkçe "-lAr" çokluk eki ile kurulan "Balkanlar" ismi, bu ekin "aile, boy, millet, topluluk, grup" anlamını veren işlevi ile "sarp ve ormanlık sıradağların olduğu yer" anlamında kalıplaşmıştır.

Türkiye Türkçesi literatüründe Rumeli adlandırması da Balkanlar adlandırmasına denk veya ona yakın bir kullanıma sahiptir. Rumeli ismi ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Roma İmparatorluğu'ndan fethettiği topraklara verdiği Türkçe isimdir, Roma diyarı/toprakları anlamına gelir. Osmanlı Türkleri, Avrupa'ya ayak bastıktan sonra, burada fethettikleri yerlere Rumeli adını verdiler. Hâlbuki bu isim evvelce bugünkü Anadolu için kullanılmış, hatta Orta Çağ Avrupa kaynaklarında Romanie şeklinde tercüme edilmiş iken bu son şekil, Rumeli'nin Anadolu'ya mütenazır olarak kullanılması gibi, Balkan yarımadasına tatbik olunmuş ve garp kaynaklarında "Peninsule romaine" tarzında da kullanılmıştır. Yeni çağlardan itibaren, Avrupa harita ve kitaplarında bu yarımadaya "Turquie d'Europe" veya "Empire ottoman d'Europe" denildiği görülüyor ki, sonradan Türkçe neşriyatta, bu adlara muadil olmak üzere, "Avrupa-i Osmânî" ve "Rumeli-i Şâhâne" tabirleri kullanılmıştır.
Rum+el+i (< Rum Eli: Rum (Ad) El (Ad) +i (3. teklik iyelik eki) yapısındaki sözün kökündeki "Rum" kelimesi "Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan toprak, halklar" anlamıyla kelimenin yapısına katılmıştır. "Roma" sözünün bir biçimidir: (Lat.) Roma > Rum (Osm.Tr.).

Balkanlar, güneybatıda Adriyatik Denizi ve İyon Denizi; güneyde Akdeniz; güneydoğuda Ege Denizi, Marmara Denizi; doğuda Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Kuzey sınırlarını Tuna, Sava ve Kupa nehirleri oluşturur. Kuzeybatıdan (Trieste Körfezi) güneye ve doğuya dek olan bölge sınırları denizlerle çevrilidir: Adriyatik, İyon Denizi, Akdeniz, Ege Denizi, Çanakkale Boğazı, Marmara, İstanbul Boğazı, Karadeniz. Karadeniz kıyılarında, Tuna'nın döküldüğü yerden Tuna boyunca kuzey sınır Belgrad'a ulaşır. Burada Sava boyunca devam edip Hırvatistan-Bosna-Hersek hudut hattından batıya ilerleyen kuzey sınırı Slovenya'ya girer. Čatež ob Savi köyünde Krka Nehri'nden devam eden kuzeybatı sınırı, nehrin ağzı Gradiček'in batısından Vipava Nehri üzerinden ilerleyip İtalya'ya geçer. Gorizia yakınlarında Soča Nehri ile birleşen sınır, Trieste Körfezi kıyısındaki Monfalcone yakınlarında Adriyatik'e bağlanır. Balkanlar'ın toplam yüzölçümü 504.884 km²'dir. Ayrıca Balkan coğrafyasında UTC+01.00 (Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Kuzey Makedonya), UTC+02.00 (Yunanistan, Bulgaristan, Romanya) ve UTC+03.00 (Türkiye) olmak üzere üç zaman dilimi kullanılmaktadır. Türkiye dışında, tüm diğer Balkan ülkelerinde yaz saati uygulaması uygulanır.
Balkanlar'ın veya coğrafi adla Balkan Yarımadası'nın doğu, güney ve batı sınırları hakkında mevcut görüş birliğine rağmen, kuzey sınırları tartışmalıdır. Bazı coğrafyacılar kuzey sınırını Tuna ve Drava nehirleri olarak kabul eder, bazıları da sınır Karpat Dağları'nın doğusundan geçirir. Balkan Yarımadası'nın kıyıları, Akdeniz sistemine dâhil olan altı denize açılmaktadır. Bu durum, Balkanlar'ın, Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini vurguladığı gibi Balkan ülkelerinin çoğunun deniz ulaştırması ve denizcilik alanlarındaki gelişmelerine de ışık tutmaktadır.
Balkanlar'da muhitlerin coğrafi yapısına bağlı olarak iklimde değişiklikler görülür. Adriyatik ve Ege kıyılarında Akdeniz iklimi hâkimdir. Karadeniz kıyılarında iklim, nemli subtropikal ve ılıman okyanus tipindedir. İç kesimlerde ise nemli kıtasal iklim görülür. Yarımadanın kuzeyi ile dağlık alanlarda kışlar soğuk ve karlı, yazlar sıcak ve kurudur. Güney kesimlerde kışları iklim hafiftir. Nemli kıtasal iklim, Slovenya geneli, Kuzey Hırvatistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk içleri, Kuzey Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya'da görülür. Geri kalan ve yaygın olmayan iklim tipleri olan nemli subtropikal iklim ve okyanus iklimi, Slovenya kıyılarında, Kuzey Hırvatistan kıyılarında, Bulgaristan'ın Karadeniz kıyılarında ve Türkiye'de görülür. Akdeniz iklimi, Güney Hırvatistan, Arnavutluk kıyı kesiminde, Yunanistan'da, Güney Karadağ'da ve Türkiye'nin Ege kıyılarında görülür.

Bölge alanının büyük kısmı dağlarla kaplıdır. Bu dağ yapıları genelde kuzeyden batıya veya güneyden doğuya uzanır. Balkan topraklarının en yüksek dağı 2925 metreye yükselen ve Bulgaristan'da bulunan Rila Dağı'dır. Rila Dağı'nı, 2917 metre ile Yunanistan'daki Olimpos Dağı ve 2914 metre ile Bulgaristan'daki Vihren takip eder. Bu yüksek dağların yanı sıra, en büyük dağ yapıları Dinar Alpleri, Arnavutluk Alpleri, Şar Dağları, Balkan Dağları, Rodop Dağları'dır. Bu dağ dizilerinin dışında, daha küçük ve yerel dağlar da vardır.
Dinar Alpleri, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova topraklarında uzanan sıradağ dizisidir. Arnavutluk Alpleri, Arnavutluk güneyinden Yunanistan'ın orta kesimine dek uzanır. Şar Dağları da bu sıradağların güneydoğusunda, Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya toprakları içinde yer alır. Koca Balkan Dağları, Karadeniz kıyılarından Bulgaristan içlerine doğru yayılır. Hem Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yer alan Rodop Dağları da önemli dağ dizilerindendir.

Bölgenin birçok kesiminde çeşitli büyüklükte akarsular yer alır. Bölgedeki nehirler içinde bazıları birçok ülke içinde akar ve büyük bir havzayı oluştururlar. Bazıları ise daha bölgesel veya yerel nehirlerdirler. Bölgedeki önemli nehirlerden birisi olan Tuna Nehri Balkanlar'ın doğu kısmında yer alan ülkeleri Karadeniz'e bağlar. Tuna Nehri'ne kuzeyden katılan Sava Nehri ve doğudan katılan Morava Nehri diğer önemli nehirlerdendir. 550 km uzunluğa sahip Morava Nehri, Balkanlar bölgesindeki en uzun nehir unvanına sahiptir; Morava'yı Drina Irmağı takip eder. Batıdan güneye akan ve Adriyatik'te denize dökülen Neretva Nehri de bölgenin önemli su kaynaklarından birisidir. Diğer önemli nehirlerin başında Bulgaristan'da doğan Meriç nehri, Arnavutluk'ta akan Drin Nehri ve Kuzey Makedonya'da doğan Vardar Nehri'dir.

Dağlarla yükselmiş ve üç denizle çevrili yapısıyla Balkan Yarımadası, coğrafi bakımdan etkileyici sayılabilir. Kuşlar her gün Tuna Deltası'nda görünür, bölgenin güney periferisinde deniz hayatı vardır. Bitki hayatı da yüksekte, denizden orman sınırına doğru görülür. Balkan coğrafyası, Avustralya'daki Büyük Mercan Resifi ve Ekvador'daki Galapagos Takımadaları'ndan sonra dünyanın biyolojik çeşitlilik bakımından üçüncü en önemli alanı olarak kabul edilmiştir.
Macaristan'daki Tuna Deltası, Avrupa deltaları içinde büyüklük bakımından ikinci, korunmuş alan bakımından ilk sıradadır. Bu delta alanı akarsular, kanallar, ağaç saçaklı göller ve sazlık adalar barındırır. Burası kuş gözlemcileri ve yaban hayat tutkunları için bir cennettir. Bulgaristan'da Meriç Vadisi'nde yer alan Zlato Pole Koruma Alanı, tehlike altındaki birçok tür için bir vaha özelliği gösterir. Koruma alanı, bitki ve hayvan çeşitliliği bakımından oldukça zengindir. Sırbistan, UNESCO listesinde yer alan en az dokuz sulak alana sahiptir. Bunlar içinde Golija-Studenica Biyosfer Rezervi, sadece iyi korunmuş doğal kaynakları bakımından değil, aynı zamanda kültürel kaynakları bakımından da önemlidir. Avrupa'nın diğer bölgelerinde nesli tükenerek yok olmuş bitki ve hayvan türleri burada hâlen gelişmekte, Sırbistan'ın yeşil bataklıkları ve ormanlarında yaşamını sürdürmektedir.
Balkanlar'ın birçok kesiminde farklı doğal kaynaklar bulunur. Arnavutluk'un doğal kaynakları petrol, doğal gaz, kömür, boksit, kromit, bakır, demir cevheri, nikel, tuz, kereste, hidro-enerjidir. 2009 yılı verilerine göre Arnavutluk, günde 5400 varil petrol üretmiştir. Doğal gaz üretimi de 30 milyon metreküptür. Bosna-Hersek'in doğal kaynakları kömür, demir cevheri, boksit, bakır, kurşun, çinko, kr

Batı Asya, Asya'nın en batıdaki bölgesidir. Anadolu, Arap Yarımadası, İran, Mezopotamya, Levant bölgesi, Kıbrıs adası, Sina Yarımadası ve Transkafkasya'yı (kısmen) kapsamaktadır. Bölgenin Mısır'da bulunan Süveyş Kanalı ile Afrika'dan, Türk Boğazları'nın su yolları ve Büyük Kafkas Dağları ile Avrupa'dan ayrıldığı düşünülmektedir. Doğusunda Güney Asya, kuzeydoğusunda Orta Asya bulunmaktadır. Bölgeyi sekiz deniz çevrelemekte (saat yönünde): Ege Denizi, Karadeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi, Umman Denizi, Aden Körfezi, Kızıldeniz ve Akdeniz.
20 ülke tamamen veya kısmen Batı Asya'da yer almaktadır ve bunlardan 13'ü Arap dünyasının bir parçasıdır. Batı Asya'daki en kalabalık ülkeler Türkiye (kısmen Balkanlar'da), İran, Irak, Suudi Arabistan ve Yemen'dir. Batı Asya'nın toplam nüfusunun 300 milyon olduğu tahmin edilmektedir (2015 itibarıyla).

"Batı Asya" coğrafi bir terim olarak 19. yüzyılın başlarında, "Yakın Doğu" terimi jeopolitik bir kavram olarak gündeme gelmeden önce bile kullanılıyordu. Klasik Antik Çağ tarihi bağlamında "Batı Asya", klasik antik çağ yazarlarınca bilinen coğrafyanın en doğudaki erişilen noktaları olan Maveraünnehir ve Hindistan'ın da ötesindeki "İç Asya" yani İskitya ve "Doğu Asya" nın aksine, Asya'nın klasik antik çağda bilinen kısmı anlamına gelebilir. 20. yüzyılda "Batı Asya", arkeoloji ve antik tarih alanlarında zorlu bir coğrafi çağı belirtmek için kullanıldı, özellikle Eski Mısır'ın ilk uygarlıklarını karşılaştırmak amacıyla "Eski Mısır hariç Bereketli Hilal" alanı için bir kısaltma olarak kullanıldı.
Terimin çağdaş jeopolitik veya dünya ekonomisi bağlamında kullanılması, en az 1960'ların ortalarına kadar uzanıyor gibi görünüyor.

Biga Yarımadası, antik ismiyle Troas ya da Troad, Çanakkale Boğazı'nın ikiye böldüğü Anadolu ve Rumeli bağlantısının doğu kısmıdır. Boğazın kuzeyinde Gelibolu Yarımadası, güneyinde ise Biga Yarımadası yer alır. Bugün Çanakkale ilinin topraklarının bütünü Biga Yarımadası'nı oluşturur. Bölge adını Cumhuriyet Dönemi'nde önce bölge merkezi olan fakat günümüzde Çanakkale'nin ilçesi olan Biga'dan almıştır.
Çanakkale il merkezi, Biga, Ayvacık, Bayramiç, Çan, Ezine, Yenice ve Lapseki ilçe merkezleri yarımadanın başlıca yerleşmeleridir.

Troas bölgesi gerek jeolojik yapısı ve jeopolitik konumu gerekse iklim ve yer altı zenginlikleri açısından tarih boyunca yerleşim için çekici bir bölge olmuştur. Hellen kolonizasyon hareketleri Anadolu tarihi içinde önemli bir yere sahiptir.

Troas bölgesinde M.Ö. 8. yüzyılda Yunan göçleri etkili olmuştur. Troas bölgesi kolonizasyon hareketlerinin buluntular ışığında değerlendirildiği bu çalışmada, bölgede etkili olan Aiol, İon ve diğer halkların, koloni hareketleri içinde nasıl bir yöntem izlediği, ne amaçla bölgeye göç ettikleri, hangi kentleri kurdukları, kurulan kentlerin hangi niteliklere sahip oldukları, arkeolojik veriler ile irdelenmeye çalışılmıştır.

Biga: Çanakkale'nin Marmara Denizi kıyısındaki Biga ilçesi yarımadaya ismini vermiştir. Biga kelimesinin kentin Doğu Roma dönemindeki adı olan "Pegai" den geldiği düşünülüyor.
Troas-Troad: Bu isimler bölgedeki dünyaca ünlü Troya kentinden gelir. Troas arkeolojik olarak bölgeyi belirtmek için yaygın şekilde kullanılır. Bu tarihsel isim aynı zamanda bölgede Büyük İskender adına kurulan bir kentinin adının diğer Alexandria kentleriyle karışmaması için kullanılır. Bu antik şehir Alexandria Troas adıyla tanınır.

Biga Yarımadasının kuzeyinde Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi, güneyde Edremit Körfezi, doğudan Gönen Çayı, batıdan Ege Denizi bulunur. Kapıdağ Yarımadası'nın batısından Edremit Körfezi'nin kuzeydoğusuna kadar olan hattın batı bölgesindedir. Alanı yaklaşık 10.000 km²'dir. Verimli kıyı ovaları ve madenleri nedeniyle ilk çağdan beri yerleşmeler (Abydos, Lampsakos, Dardanos, Neandreia, Troya, Assos, Alexandria Troas) kurulmuştur. Sınırları Misya'ya dayanmaktadır. Troas bölgesi sınırları birçok antik yazar tarafından farklı biçimde yorumlanmıştır.Antik yazar Amasyalı Strabon Troas bölgesinin sınırları hakkındaki farklı görüşlere sahiptir.Homeros, Troas’ı Aisepos ırmağından; Eudoktos ise, Priapos’un karşısında uzanan Kyzikene Adası’ndaki Artake’den başlatır. Ve böylece sınırları daraltır; fakat Damastes Troas’ı Parion’da başlatarak ülkeyi daha da daraltır ise de öte yandan onu Lekton’a kadar uzatır. Diğer yazarlar ise onun sınırlarını farklı şekilde uzatırlar. Lampsakos’lu Kharon, onu Praktiondan başlatarak yayılma alanını üç yüz stadion daha küçültür ki, bu da Parion’dan Praktion’a kadar uzaklıktır, bununla birlikte onu Abydos’tan başlatır; ve aynen Epheros’da Aiolis’i Abydos’tan Kyme’ye kadar uzatır. Diğer yazarlarda onun sınırlarını farklı olarak tanımlarlar. Troas bölgesi Strabon'un da bize gösterdiği üzere birçok antik yazar tarafından kaleme alındığını bildirmektedir. Günümüze ulaşmamasına karşın Lampsakoslu Kharon'un yaşadığı dönemle ilgili yazdığı  birçok kitapta notlar görülmektedir. Troas Bölgesi ile ilgi yazdığı iki kitaplık Peri Lampsakou (Lampsakos hakkında) ve Horoi Lampsakenon (Lampsakos yıllıkları) şüphesiz bölge ile ilgili eserler olmalıdır.Strabon Troas tarihi ve coğrafi sınırlarının netlik açısından kendinden önceki yazarları da dikkate alarak Troas Bölgesini Aisepos (Gönen Çayı) Irmağı'nın denize döküldüğü yerden İda Dağı'nın güneyindeki Adramyttenos (Edremit Körfezi) Körfezi'ne çizilen hattın batısı olarak sınırlandırmıştır. İstanbul Fakat Troas Bölgesi, tartışmalı olmakla birlikte Hitit metinlerinde Wiluşa adıyla da anılmakta olduğu görülmektedir.

Biga yarımadasının güneyinde Kaz Dağı (1700 m) yer alır. Baba Dağı, Gürgen Dağı, Eybek Dağ, Kocakatran Dağ, Ağı Dağ, Yenice çöküntüsünün kuzeyinde Armutçuk Dağı ve Karlık Dağı diğer dağlardır. Dağlık alanlardan kuzey ovalarına fay yapılarının neden olduğu kademeli geçiş gerçekleşir.

Marmara ve Ege Denizi kıyılarında yazları sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı tipik Akdeniz İklimi hakimdir. İç kesimlerde yazları kurak, kışlar daha yağışlı ve soğuk yarı karasal iklim etkin olur. Yarımada içinde denize uzaklık, bakı ve yükseklik farklılığı önemli sıcaklık ve yağış farkına neden olur. Kıyılar az yağış alırken dağlık alanlar fazla yağış alır. Dağlarda sık bir bitki örtüsü bulunur. Plato ve tepelerde bozulmuş ve seyrek bitki örtüsü, alçaklarda maki ve garig toplulukları hakimdir.
Kazdağı Millî Parkı yarımadanın güneyinde yer alır.

Biga yarımadasında eğim yönüne göre akarsular değişik yönlere akarlar. Kaz Dağı'ndan doğan Kocabaş Çayı (Biga Çayı-Granikos) ve Gönen Çayı kuzeye doğru akarak Marmara Denizi'ne dökülür. Batıya doğru akan Tuzla Çayı ve Karamenderes Nehri Ege Denizi'ne dökülür.

Yarımadada günümüzde tarıma dayalı ekonomi hakimdir. Yörede eski çağlarda da işletilmiş olan bazı maden kaynakları bulunur. Demir kurşun, kaolen, perlit, mermer, bentonit, tuz, sileks, granit, wollastonit, linyit ve kireçtaşı, altın işletilebilecek rezervlere sahiptir.

Birinci Türk Coğrafya Kongresi, Türkiye'de coğrafya derslerinin müfredatı, coğrafya ders kitaplarının hazırlanması, coğrafi terimlerin belirlenmesi, Türkiye coğrafyasının ana hatları ve engebeli alanların adlandırılması konularında çalışmak üzere 6-21 Haziran 1941 tarihinde Ankara'da yapılan kongredir.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde cumhurbaşkanı İsmet İnönü himayesinde ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başkanlığında, çeşitli bilim dalları ve devlet kurumlarından uzmanların katılımı ile  gerçekleşmiştir. Esas amacı coğrafya eğitimi olsa da bu kongre çoğunlukla Türkiye'de bugün kullanılan coğrafi bölgelerin belirlenmesi ile anılır.
Kongrede Türkiye'de  7 ana coğrafi bölgeye ve 21 coğrafi bölüme ayrılmıştır. Ana coğrafi bölgeler şunlardır;

Akdeniz Bölgesi
Doğu Anadolu Bölgesi
Ege Bölgesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi
İç Anadolu Bölgesi
Karadeniz Bölgesi
Marmara Bölgesi

İkinci Türk Coğrafya Kongresi

Türk Coğrafya Kurumu resmi sitesi2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitik Höyük, Ankara il merkezinin 42 km kuzeybatısında, Kahramankazan İlçesine bağlı Bitik Köyü yakınlarında yer alan bir höyüktür. Tepe, 250 x 240 metre boyutlarında olup 18 metre yüksekliktedir.

Höyükte 1942 yılında Prof. Remzi Oğuz Arık başkanlığında kısa dönemli bir kazı çalışması yapılmıştır.

Kazılarda Klasik Dönem, Frig, Hitit, Kalkolitik Çağ ve Erken Tunç Çağı II. evre tabakaları ortaya çıkarılmıştır. Bu kazılarda ova taban suyu ile karşılaşıldığı için ana toprağa kadar inilememiştir. Daha sonra 1994 yılında Japon Anadolu Arkeolojisi Enstitüsü'nden Sachihiro Omura tarafından araştırma yapılmıştır.

Kazılarda Karaoğlan Höyük buluntularına benzeyen, içi siyah boya astarlı, dışı açık parlak yüzey renkli çanak çömlek parçaları bulunmuştur.
Bitik Höyük'le ilgili en önemli buluntu, kazılarda değil, kerpiç yapmak için açılan bir çukurda rastlantı sonucu bulunan Bitik Vazosudur. Dört parça halinde ele geçen vazo, silindir boyunlu, geniş ağızlı, yumurta gövdeli ve dört şerit kulpludur. Bezemeler üst üste yerleşmiş üç frizden oluşmakta ve kutsal evlilik (hieros gamos) törenini konu almaktadır.

Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri – TAY Projesi tarafından hazırlanan 2002 yılı tahribat raporunda höyüğün bütünüyle tahrip edilmiş olduğu belirtilmektedir.

Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitinya (Yunanca: Βιθυνία Bithynia) veya Bitinya Krallığı, MÖ 377 ve MÖ 64 yılları arasında Nikomedia (İzmit) başkentli, İzmit Körfezi, İstanbul, Sakarya, Düzce ve Bursa arasında kalan bölgede hüküm sürmüş, Trakya kökenli Bitinler tarafından kurulmuş devlet. Aynı zamanda ülke toprakları coğrafî bir tâbir olarak da sıklıkla kullanılmaktadır. Osmanlı Devleti'nin kurulduğu bölge de içerisinde bulunur.

Antik Çağ ve Roma İmparatorluğu döneminde Marmara Denizi'ni çevreleyen Nicomedia, Kalkedon, Kios ve Apamea pek çok kenti kapsayan verimli topraklara sahip bir bölgedir. Strabo, Antik Anadolu coğrafyasını anlattığı Geographika adlı eserinde Mithridates Eupator'u yenen Romalı komutan Pompeius'un yıktığı Pontus Krallığı'nın Karadeniz ve Kalkedon ağzına kadar olan bölümlerini Bitinya Krallığı'nın idaresi altına verdiğini, bu bölgede Bitin adlı bir halkın yaşadığını bildirmiştir. Sahil bölgelerinde oldukça verimli vadilere sahip olan bölge genelde dağlık ve ormanlık alanlarla kaplıdır. En önemli dağ antik Misya'da yer alan Bursa Uludağ'dır.

Bölge adını Trak kökenli Bitinlerden almıştır. Herodot, Bitinlerin Trakya'dan Anadolu'ya geçtiğini belirtmektedir. Bu kavimler MÖ 11. yüzyıl civarında bölgeye göç etmişlerdi. MÖ 7. yüzyıldan itibaren Lidya içerisinde yer alan Bitinya bölgesi, MÖ 513/512 yıllarında I. Darius'un Trakya Seferinden sonra Hellespontos Frigya'ya bağlandı. Büyük İskender'in MÖ 334 yılındaki Granikos Muharebesi'nde Persleri yenmesine kadar da onların yönetiminde kalmıştır.
Büyük İskender'in komutanı Kalas bölgeyi ele geçirmeye çalışmışsa da, Botiras'ın oğlu Bas Kalas'ı yenmiştir. Bas'ın oğlu Zipoites zamanında Bitinya Krallığı sağlam zeminler üzerine oturtulmuştur. Oğlu I. Nikomedes zamanında ise ülke sınırları genişlemiştir.
MÖ 74 yılında IV. Nikomedes krallığı bir vasiyetle Roma İmparatorluğu'na bırakınca, Roma egemenliğine giren bölgeyi Gnaeus Pompeius Magnus tarafından MÖ 64 yılında oluşturulan Bitinya ve Pontus Eyaleti'ne bağlanmıştır.

Prousa/Prussa - Bursa
Apollonia/Apolyond - Gölyazı
Myrleia - Mudanya
Kios - Gemlik
Besbikos - İmralı Adası
Nikaia, İlirya - İznik
Posedion burnu- Bozburun, Armutlu
Ksenodokhion - Yalova
Basilinopolis - Çeltikçi
Prainetos - Karamürsel
Nikomedeia - İzmit

Bas (MÖ 377 - MÖ 327)
Zipoites (MÖ 327 - MÖ 279)
I. Nikomedes (MÖ 279 - MÖ 250)
IV. Nikomedes (? - MÖ 64)

Bizans-Selçuklu Savaşı Küçük Asya ve Suriye'deki güç dengesini Bizans İmparatorluğu'ndan Selçuklulara kaydıran bir dizi belirleyici muharebedir. Orta Asya'nın bozkırlarından gelen Selçuklular, Hunların yüzlerce yıl önce benzer bir rakip olan Roma karşısında uyguladıkları taktikleri tekrarladılar, ancak bu sefer yeni kabul ettikleri İslam'ın verdiği coşkuda vardı; Selçuklular birçok yönden Levant, Kuzey Afrika ve Küçük Asya'da Dört Halife, Emevîler ve Abbâsîler tarafından başlatılan Arap-Bizans savaşları'ndaki Müslümanların fetihlerine yeniden başladılar.
Bugün, Malazgirt Meydan Muharebesi, Bizanslıların Türklere karşı savaşı kaybettikleri an olarak görülmektedir; ancak Bizans ordusu 1071'den önce tartışmalı nitelikteydi ve düzenli Türk saldırıları başarısız thema sistemini bozuyordu. Malazgirt'ten sonra bile, Küçük Asya üzerindeki Bizans egemenliği hemen sona ermedi veya Türkler tarafından muhaliflerine uygulanan ağır imtiyazlar yoktu - Türklerin tüm Anadolu yarımadasını kontrol etmeleri 20 yıl sürdü ve kalıcı olmadı.
Savaş sırasında Selçuklu Türkleri ve müttefikleri, Mısır Fâtımî Halifeliği'ne saldırdı, Kudüs'ü ele geçirdiler ve Birinci Haçlı Seferi'nin başlamasına neden oldular. Birinci Haçlı Seferi'nde önemli kazanımlar elde edilmesine rağmen, Bizans İmparatorluğu'na yapılan Haçlı yardımına ihanet ve yağma karıştı. Malazgirt'ten yüz yıl içinde Bizanslılar Türklerden Küçük Asya sahillerini başarıyla geri almış ve etki alanlarını Filistin ve hatta Mısır'a kadar uzatmışlardı. Daha sonra Bizanslılar daha fazla yardım alamadılar ve Dördüncü Haçlı Seferi, Konstantinopolis'in yağmalanmasına bile yol açtı. Çatışma sona ermeden önce, Selçuklular zayıf İznik İmparatorluğu'ndan daha fazla toprak almayı başardılar, ancak Sultanlık'ın Moğollar tarafından ele geçirilmesi nihai Bizans-Osmanlı savaşlarına yol açtı.

11. yüzyılın başlarından itibaren Orta Asya'dan Selçuklu Türkleri batıya doğru genişliyor, çeşitli Arap gruplarını yeniyor ve Abbasi halifeliğinin Bağdat'taki güç merkezini işgal ediyordu. Aynı zamanda Bizans imparatorluğu Urfa ve Suriye'de birkaç kazanç elde ediyordu. 1067'de Selçuklu Türkleri Kayseri'ye saldırıp Küçük Asya'yı işgal ettiler, 1069'da ise Konya'ya saldırdılar. 1069'daki Bizans karşı saldırısı, Selçuklu Türklerinin bu topraklardan geri çekilmesine neden oldu. Bizans ordusunun daha fazla saldırısı Türkleri Fırat'ın gerisine sürdü.
Buna rağmen Selçuklu Türkleri, Malazgirt'i ele geçirerek Küçük Asya'ya girişlerine devam ettiler. Bizans İmparatoru Romen Diyojen, Selçuklulara karşı kesin bir darbe vurmak ve yönetiminde Güney İtalya'da Norman fetihleri ile kaybettiği topraklara karşılık bazı askeri zaferler eklemek amacıyla bir ordu kurdu. Yürüyüş sırasında, Selçuklu Türklerinin lideri Alp Arslan, Malazgirt'ten çekildi. Taktiksel geri çekilmesi, ordusunun Bizanslıları pusuya düşürmesine izin verdi ve kısa bir süre sonra Malazgirt'i geri aldı. Zaferin kendisi Selçuklu Türkleri için o zaman çok az kazanıma yol açtı, ancak Bizans İmparatorluğu'nda başlayan sivil belirsizlik, Selçukluların ve diğer çeşitli Türk müttefiklerinin Küçük Asya'ya girmesine izin verdi

O zamanlar birçok Bizanslı, Selçukluların Malazgirt zaferini tam bir felaket olarak görmediler ve Türkler Anadolu'daki kırsal bölgeleri işgal etmeye başladığında, Bizanslılar şehirlerine yabancı fatihler olarak değil, çeşitli Bizans hiziplerinin talep ettiği paralı askerler olarak yerleştirmeye başladılar. Hatta 1078'de bir Bizans İmparatoru İznik şehrinin savunmasını istilacı Türklere verdi.
İç savaşın sonucu, Bizans tahtında hak iddia edenlerin Türk yardımını istediği ve onları Bizans topraklarına kabul ettiği anlamına geliyordu. İznik gibi şehirlerin kaybedilmesi ve Anadolu'daki bir başka yenilgi iç savaşın uzamasına neden oldu. Sivil çatışma sonunda, Küçük Asya'daki isyanları sona erdirmek için İmparatorluk ordularına komuta eden I. Aleksios'un kendisinin isyan edip, 1081'de Bizans tahtını ele geçirmesiyle sona erdi. Aleksios tarafından uygulanan acil durum reformlarına rağmen, Antakya ve İzmir 1084'te kaybedildi.
1091'de, Küçük Asya'da I. Aleksios'un elinde kalan Bizans kasabaları da kaybedildi. Ancak, her şey Bizans kaybı ile sonuçlanmadı; 1091'de, Norman istilası geri çekilmesi İmparatorluğun Türklere karşı gücünü odaklamasına izin verdi, Bizanslılar birleşik bir Selçuklu/Peçenek istilası ve Konstantinopolis kuşatmasını engelledi. Bizanslılar böylece Ege Adaları'nı Çaka Bey'den kurtararak filosunu yok edebildiler ve hatta 1094'te Marmara Denizi'nin güney kıyılarını geri alabildiler.
1094'te I. Aleksios, Papa II. Urbanus'dan silah, malzeme ve vasıflı birlik isteyen bir mesaj gönderdi. 1095'teki Clermont Konsili'nde Papa, Kudüs'ü ele geçirmek için bir Haçlı Seferi vaaz etti ve bu süreçte Doğu'daki Hristiyan dünyasını İslam saldırısından koruyamayan Bizans İmparatorluğu'na yardım etti. Haçlı Seferleri, Bizans İmparatorluğu'nun birçok hayati Anadolu kentini fethetmesine yardımcı olsa da, 1204 yılında İmparatorluğun dağılmasına yol açtı ve bu süre zarfında Bizanslılar topraklarına tutunmaya çalıştı.

İlk Haçlılar, Aleksios'un Batı'dan yardım talebini takiben 1096'ya geldi. Bizanslılar ve Haçlılar arasındaki anlaşma, Türklerden geri alınan Bizans kentlerinin İmparatorluğa teslim edileceğiydi.
Bu, Haçlılar için faydalıydı çünkü ele geçirilen kasabalarda asker bırakmak zorunda kalmıyorlar ve tedarik hatlarını koruyorlardı. Buna karşılık Bizanslılar, Haçlılara düşman bölgede yiyecek tedarik edecek ve Aleksios'un birlikleri, tehlikeli durumlarda onlara destek görecekti. Haçlılar ilk kez 6 Mayıs 1097'de İznik'e saldırmaya başladılar. I. Kılıç Arslan, Haçlı ordularının muazzam büyüklüğü nedeniyle oradaki Türklere yardım edemedi; 16 Mayıs'ta bir başka küçük yenilgi Kılıç Arslan'ın 19 Haziran'da şehri Bizans'a teslim etmesine ve geri çekilmesine neden oldu. Bundan sonra Dorileon'daki mutlak galibiyet Haçlılara Küçük Asya'yı ilerleyişe açık ahle getirdi: Sozopolis, Akşehir, Konya, Antiocheia, Pisidya, Heraclea ve Kayseri tüm bu şehirler Haçlıların eline geçti ve müttefikleri Kilikya Ermeni Krallığı'nın olduğu Kilikya'ya ulaştılar.
I. Aleksios, bu fetihleri elinde tutamadı, Kayseri ve gelecekte başkentleri olacak Konya gibi birçok şehri Anadolu Selçuklu Devleti geri aldı. Ancak Aleksios'un kayınbiraderi Megas doux ("Büyük dük") İoannis Dukas, yeniden inşa eden kara ve deniz güçleriyle 1097'de gerçekleştirdiği sefer ile Ege kıyı şeridi ile Türkler'den İzmir, Efes, Sardis, Filadelfiya, Laodikeia ve Choma şehirlerini alarak Batı Anadolu'nun iç bölgesinde Bizans kontrolünü sağladı.

Kazandıkların zaferlerin ardından, Haçlılar, Selçukluların elinde olan Antakya'yı kuşattılar. Kuşatma, Blois Kontu Stephen'ın sahte tavırları yüzünden, Haçlıların Bizanslılara yardım etmesinin sona ermesini işaret eder. Musul'un Selçuklu valisi Gürboğa, Antakya'ya destek olarak 75,000 kişilik büyük bir ordu yolladı; onun yakın zamanda Haçlıların eline geçen Urfa'yı başarısızlıkla sonuçlanan kuşatması Haçlılara zaman kazandırdı ve Antakya 3 Haziran 1098 günü düştü, Gürboğa ancak ertesi gün şehre ulaştı. Buna rağmen, Gürboğa'nın birlikleri iç kaleye sızabildiler orada kısır ve umutsuz savaş, Haçlıların Gürboğa'nın saldırısını püskürtmelerine izin verdi. Bu noktada, Haçlılardan biri olan Blois Kontu Stephen, savaş alanını terk etti ve I. Aleksios'a Haçlıların yok edildiğini ve Bizans İmparatoru'nu geri dönmesi gerektiği konusunda uyardı.
I. Aleksios'un bu açık terk edişinin bir sonucu olarak Haçlılar, Gürboğa'nın dağılmış ordusunu yenmeyi başardıklarında Antakya'yı geri vermeyi reddettiler. Bu kızgınlıkla Haçlılar, Bizanslılara Selçuklulara ve müttefiklerine karşı yardım etmekten büyük ölçüde vazgeçtiler. Birincinin başarılarını takip etmek için başlanan 1101 Haçlı Seferi, mutlak bir yenilgiyle sona erdi ve Küçük Asya'da Selçuklu iktidarının başkenti İkonyum (günümüz Konya) olarak Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasını sağladı.

I. Aleksios'un ölümünden sonra iktidara oğlu II. İoannis geldi. O dönem Anadolu Selçuklu Devleti, eski müttefiki Dânişmendliler Beyliği ile savaş halindeydi. II. İoannis bunu bir avantaj olarak kullanarak Anadolu ve Suriye'ye bir dizi sefer düzenledi. İoannis, başarılı bir şekilde Antakya'ya kadar Anadolu'nun güney sahilini ele geçirdi. Gavras Ailesi'nin Trabzon'da ayrılıkçı bir devlet kurma girişimini bozdu ve mensubu olduğu Komninos Hanedanı'nın geldiği Kastamonu'yu geri aldı. Buna rağmen, Türk direnişi güçlüydü ve İoannis, Selçuklu başkenti Konya'yı ele geçiremedi ve tüm fetihleri elinde tutamadı - 1130'larda İoannis tarafından ele geçirilen Çankırı şehri, imparatorun sadece 2.000 kişiden oluşan bir garnizonla bıraktığı için tekrar kaybedildi.
İoannis, Suriye'deki yerel Haçlı krallıkları, özellikle Urfa ve Antakya üzerindeki hakimiyetinin altını çizen bir dizi sefer için önemli ölçüde zaman ve çaba harcadı, ancak Bizans İmparatorluğu için bu seferler uzun vadeli toprak kazanımı ile sonuçlanmadı. İmparator, Bizans ordusunu yeni tümenler alarak güçlendirdi ve Bizans bölgesinde yeni kaleler, tahkimatlar ve eğitim kampları kurdu. Bununla birlikte, Suriye'deki kampanyalarına dökülen kaynakların ölçeği Anadolu'dan çok daha büyüktü, bu da İoannis'in saygınlığın uzun vadeli fetihten daha önemli olduğunu düşündüğünü göstermektedir. 1143'te imparator İoannis'in ölümcül bir av kazası, Bizanslıları daha fazla ilerleme sağlama fırsatından mahrum bıraktı.

II. İoannis ardında Bizans İmparatorluğu'na güçlü bir ordu, önemli miktarda nakit rezerv ve iyileşmiş saygınlık bırakarak 1143'te öldü. Ancak yeni imparator I. Manuil, dikkatinin çoğunu Anadolu'dan ziyade Macaristan, İtalya, Sırbistan ve Haçlı devletlerine yöneltti. Manuil imparatorluğa yönelik saldırıları yenmek ve Balkanları elinde tutmakta büyük ölçüde başarılı olsa da, İtalya'daki politikası başarısız oldu ve hükümdarlığındaki cömert harcamalar, özellikle Bizans tarihçisi Nikitas Honiatis tarafından eleştirildi. Bu dönemde Selçuklu Türkleri, II. Kılıç Arslan yönetiminde düşmanları Dânişmendliler Beyliği'ne boyun 

Bizans imparatorları listesi, Bizans İmparatorluğu'nun imparatorları hakkında kısa ayrıntılar sağlayan ve bu uzun (330'dan 1453'e kadar) süren imparatorluğun başına geçmiş olan kişilerin hepsini bir arada gösteren bir bilgi kaynağıdır. Bu liste, tek başına hüküm sürmeyen veya kıdemli imparator unvanını taşımayan bazı Bizans hükümdarlarını kapsamaz.
Liste, Konstantinopolis (şimdiki İstanbul) başkent yaparak hüküm süren ilk Roma imparatoru Büyük Konstantin'le başlamaktadır. Aynı zamanda Hristiyanlığı resmen tanıyan ve destekleyen ilk imparator olarak da bilinir. Kendisinden iki imparator önce hüküm süren Roma İmparatoru Diokletian ise imparatorluğun yönetim merkezini Nikomedya'ya (modern İzmit) taşıyarak devleti buradan yönetmiştir. Diokletian döneminde imparatorluk yapısında önemli değişiklikler yapılmış, özellikle kurduğu Tetrarşi sistemiyle yönetim yeniden düzenlenmiştir. Bu süreçte eski cumhuriyet döneminden kalan kurumlar iyice geri plana itilmiş ve daha merkezi bir yönetim anlayışına geçilmiştir. Daha sonraki Bizans imparatorları ise kendilerini her zaman Roma imparatoru olarak görmüş ve bu şekilde tanımlamıştır.
İmparator Herakleios (610-641) döneminde orduda kullanılan dilin Latince yerine Yunanca olmasına doğru bir süreç başlamıştır. Yine aynı dönemde İmparatorluğun yöresel idare birimlerini themalar halinde oluşmaya / şekillenmeye başlamıştır. Doğu Roma İmparatorluğunda eski Yunanca yüzyıllardır hakim konuşma dili olmasıyla beraber, bu değişiklik, resmî olarak Bizans İmparatorluğu'nun Latince dilini ve alışılagelmiş Roma devleti gelenek ve göreneklerini bir tarafa bırakması anlamına gelmiştir. Gerçekten M.S. 800'den sonra batı Avrupa'da Papalık ve Frankların hükümdarlığı olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu Konstantinopolis'ta bulunan bir Roma İmparatorluğu'nun otoritesini kısmen bu nedenle reddetmeye başlamışlardır.
Aşağıda sunulan bu listede bulunan imparatorların resmî unvanları Herakleios'tan önce Augustus idi ama Dominus (Hakim) adı da kullanılmakta idi. Resmî olarak, imparatorların adları 

İmparator+Sezar+taht ismi+Augustus
olarak ifade edilmekte idi. Herakleios'tan sonra resmî isim eski Yunanca

Basileus (Yunanca: Βασιλεύς)+taht ismi
olarak ifade edilmeye başlandı. Basileus sözcüğü eskiden kral, hükümdar anlamına gelmekteydi, ama bu tarihten sonra İmparator anlamını aldı. Bundan sonra eski Yunancada diğer krallar için Regas (Lat. "Rex" sözcüğünden geliştirilmiş Yunanca: Ρήγας) veya Archon (Yunanca: Άρχων, "hükümdar") sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Bizans Yunancasında ayrıca hükümdar anlamında kullanılan “autokrator” (Yunanca: Αυτοκράτωρ, “tek başına hükmeden”) unvanı da yaygın biçimde kullanılmıştır. Bizans imparatorluk ideolojisinde zaman zaman “kosmokrator” (Yunanca: Κοσμοκράτωρ; kosmokratōr; “dünyanın hükümdarı”) ve "Kronokrator" (Yunanca: Χρονοκράτωρ; "zamanın hükümdarı") gibi daha sembolik ve retorik unvanlar da kullanılmıştır; ancak bu tür ifadeler resmî unvan sisteminin temel bir parçası değildir. 
İlerleyen yüzyıllarda Bizans imparatorları kendilerini “Romalıların İmparatoru” (Yunanca: Basileus tōn Rhōmaiōn) olarak tanımlamaya devam etmişlerdir. Ancak Orta Çağ’da Batı Avrupa’daki bazı siyasi ve dini çevreler, Konstantinopolis merkezli imparatorluğun Roma İmparatorluğu’nun tek meşru devamı olduğu görüşünü kabul etmemiştir. Bu bağlamda Bizans imparatorları, Batı Avrupalı kaynaklarda zaman zaman “Yunanların imparatoru” (Latince: Imperator Graecorum) ya da Yunanların kralı (Latince: Rex Graecorum) gibi ifadelerle anılmıştır.
800 yılında Şarlman’ın Batı’da “Roma İmparatoru” (Latince: Imperator Romanorum) olarak taç giymesi, Roma imparatorluk unvanının Batı’da yeniden ortaya çıkmasına yol açmış ve iki merkez arasında meşruiyet konusunda uzun süreli bir rekabetin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Batı’daki tüm imparatorluk iddialarına rağmen Bizans imparatorları ve 1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında ortaya çıkan İznik, Trabzon ve Epir gibi Bizans halef devletleri, kendilerini Roma İmparatorluğu’nun devamı ve “Romalıların İmparatoru” (Yunanca: Basileus tōn Rhōmaiōn) olarak tanımlamaya devam etmiştir.

Bizans İmparatorluğu
Roma imparatorları listesi
Roma ve Bizans imparatoriçeleri listesi
Latin İmparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu

Gregory, Timothy E. (Tr. çev. Esra Ermert), (2016 Son baskı; 2008 1. baskı), Bizans Tarihi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-9750815072
Dikici, Radi (2013), Bizans İmparatorluğu Tarihi, İstanbul: Remzi Kitabevi, ISBN 978-975141555
Vasiliev, Alexander A. (Tr. çev.: Tevabil Alkaç) (2016) Bizans İmparatorluğu Tarihi, İstanbul: Alfa Yayıncılık, ISBN 978-6051712659
Lemerle, Paul (Tr. çev.: Galip Üstün) (2004) Bizans Tarihi, İstanbul: İletişim Yayıncılık, ISBN 975-0502316
Mango, Cyril, (Tr. çev.: Gül Ç. Güven) (2016 Son baskı; 2008 1. baskı), Bizans Yeni Roma İmparatorluğu, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-9750814105

Bodrum, Muğla'nın 13 ilçesinden birisidir. İlçe günümüzde önemli bir turizm merkezi olması ile anılmaktadır ki bunda Bodrum'un kendine has bazı özellikleri olması etkilidir. Nüfus açısından il genelinde Menteşe ve Fethiye'yi geçerek en büyük ilçe ünvanına sahip olmuştur.

Bodrum'un antik çağdaki adı 'Halikarnassos'tur. Türkçe 'Halikarnas' olarak okunmuştur. Aziz Petrus Kalesi adı verilen kale ile birlikte şehrin Aziz Petrus'a adanmasıyla şehre 'Petrium' adı verilmiştir. Bu isim zaman içerisinde önce 'petrum' sonra 'potrum' ve en sonunda 'Bodrum' olarak söylenir olmuştur.

Bodrum, Yunan ve Anadolu uygarlıklarının kesişme noktası olan topraklar üzerinde yer almaktadır. Leleg, Karia, Pers, Dor, Helen, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi çeşitli uygarlıklara ait arkeolojik buluntular yöre ve çevresinin yedi bin yıllık bir geçmişi olduğuna işaret etmektedir. Bodrum antik çağda Karya bölgesinin en önemli liman kentlerinden biridir. Burada tarihin babası olarak tanınan Herodotos ve tarihin ilk kadın amirali I. Artemisia gibi pek çok önemli kişi yaşamıştır.
Bodrumlu tarihçi Heredotos'un kaynaklarına göre Bodrum'da yaşam MÖ 1.000 yılında Dorlar tarafından şu an kalenin bulunduğu bölgeye kurulan şehirle başlamıştır. Şehir daha sonra Lidyalıların ve Perslerin egemenliğine girmiş olsa da en parlak dönemlerinden birini Karya Satraplığının egemenliği altındayken yaşamıştır. MÖ 334 yılında Büyük İskender'in gerçekleştirdiği fetihler sırasında yıkılıp yakılan Bodrum, uzun bir süre boyunca toparlanamamış, İskender'in ölümünden sonra bir süre generaller tarafından yönetilmiştir. MÖ 133'te Romalıların himayesi altında olan Bodrum, Roma'nın ikiye bölünmesinden sonra (MS 324) ise Aphrodisias Metropolitliğine bağlı bir piskoposluk olarak varlığını sürdürmüştür.
11. yüzyılda Türklerin eline geçen Bodrum, 13. yüzyılda Menteşe Beyliği'nin bir parçası olmuştur. Bodrum, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. I. Dünya Savaşı sonunda (11 Mayıs 1919) İtalyanlarca işgal edilen Bodrum, Kurtuluş Savaşı'yla birlikte Türkler tarafından geri alınmıştır.
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Mausoleum Halikarnassos şehrinde inşa edilmiştir. Depremler ve istilaların etkisiyle zamanla yıkılan mozolenin mermerden taşları Bodrum Kalesi'nin yapımında kullanılmıştır. Kaleyi 15. yüzyılda Hristiyan Şövalyeler inşa etmiştir. İnşaat 100 yıllık bir sürede tamamlanmıştır. Papa kalenin bitmesi için kalenin yapımında çalışanlara endüljans kâğıtları dağıtmıştır. Bodrum şehri Anadolu toprakları üzerinde en son ele geçirilen Hristiyan toprağıdır. Şehir II. Mehmed zamanında kuşatıldıysa da ancak I. Süleyman'ın Rodos Seferi sırasında ele geçirilebilmiştir. Bodrum Kalesi bugün dünyanın en büyük 2. Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak hizmet vermektedir. Doğu Akdeniz'de ayakta kalan en sağlam kaledir. Bodrum şehri ise pek çok kültürel etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır.
Eski adıyla Halikarnassos olarak bilinen Bodrum'a bugün de Halikarnas diye seslenilir. Aziz Petrus adına inşa edilen kaleden sonra Petrium olarak anılan şehrin adı zamanlar Petrum ve Bodrum hâline gelmiştir.

Bodrum, Muğla ilinin batı köşesinde yer alır. İlçe topraklarının büyük çoğunluğu kendi adını taşıyan bir yarımada içerisinde bulunmaktadır ki ilçe kuzey, batı ve güneyden Ege Denizi ile çevrelenmiştir. Doğusundaki Milas hariç herhangi bir idari sınırı yoktur.
İlçenin yüzölçümü 650 km²dir. Bodrum ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 8 metredir.

İklim itibarıyla Ege ve Akdeniz iklimlerinin sentezinden oluşan bir özelliğe sahiptir. Yarımada olarak mikro klima alan özelliği gösterir. Yaz aylarında neredeyse hiç nem bulunmaz. Kış aylarında ise nem oranı oldukça düşüktür. Yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları oldukça ılık ve yağışlıdır. 1970 yılından günümüze kadar yalnızca 2004 yılı şubat ayında kar yağışı görülmüş ve kar kalınlığı ortalama 5 cm'yi bulmuştur.
Yarımada bitki örtüsü olarak çok belirgin bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Bodrum-Milas kara yolunun batısında yer alan kısımda bitki örtüsü yer yer çalılık ve fundalıklar ile yörede "çeti" tabir edilen dikenli otlarla kaplıdır. Karayolunun doğusunda yer alan kısım iğne yapraklı kızılçam, yabani çilek, mersin ve sandal ağaçlarıyla kaplıdır. İlçe arazisinin %61,3'ü orman sayılan alanlardandır. Ancak son yıllarda çıkan orman yangınları sonucunda orman örtüsünde belirgin bir azalma gözlenmiştir. İlçede düzenli akarsu yoktur. Mumcular Mahallesinde bulunan Sulama Göleti ise sulama ve içme suyu amaçlı kullanılmaktadır.

Bodrum ilçesi, Muğla ilinde en fazla nüfusa sahip ilçedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bodrum'da 2003 yılından beri her yıl yaz aylarında Uluslararası Bodrum Bale Festivali düzenlenmektedir. Bu festival Türkiye'nin ilk ve tek bale festivali olma özelliğini taşımaktadır. Ayrıca 2014 yılından beri Uluslararası Bodrum Bienali düzenlenmektedir.
Şehirde 2010 yılından beri Bodrum Barok Müzik Festivali düzenlenmektedir.

Bodrum Kent TV

Bodrum FM (101.7)
Radyo Halikarnas (105.8)
Eko FM (107.6)

Lime Bodrum Magazin
Bodrum Bülten
Bodrumlife
Bodrumlife Nereye Gidilir

Bodrum Olay Gazetesi
Bodrum Yarımada Gazetesi
Bodrumca Gazetesi
Bodrum Gündem Gazetesi
Bodrum Haber2000 Gazetesi
Bodrum Ekspres Gazetesi
Bodrum Çökertme Gazetesi
Bodrum Times

Bodrum, dünyaca ünlü bir tatil beldesi olması nedeniyle gelişmiş ulaşım imkânlarına sahiptir. Şehrin hava ulaşımı Milas-Bodrum Havalimanı üzerinden sağlanmaktadır ki şehre uzaklığı 32 km'dir. Bodrum'da üç büyük marina ve kruvaziyer yanaşma iskelesi de mevcuttur. Marinaların ilk yapılanı Bodrum merkezde bulunan Milta marinadır. İkinci marina Turgutreis beldesinde bulunan D-Marin ve üçüncüsü Yalıkavak beldesinde bulunan Pal Marina'dır.
Bodrum önemli bir kara yolu kavşağında bulunmaz. Bodrum'a kara yoluyla ulaşım Milas üzerinden çift şeritli asfalt yol ile sağlanmaktadır. Bodrum, il merkezi Muğla'ya 111 km, İzmir'e 242 km, Marmaris'e 165 km ve Fethiye'ye 234 km uzaklıktadır.

İlçenin futbol kulübü 1931 yılında kurulan Bodrumspor'dur. Kulübün renkleri yeşil-beyazdır. 1995-96 sezonunda tarihinde ilk defa 3. Lig'de mücadele etmeye başlamıştır. 2014-14 sezonunda Bölgesel Amatör Lig 7. Grup'ta namağlup şampiyon olan kulüp, tarihinde ikinci kez 3. Lig'e yükseldi. 2016-17 sezonunda 3. Lig 2. Grup'ta şampiyon olarak 2. Lig'e yükseldi.
2021-22 sezonunu 3. sırada bitirerek play-offlara kalan Bodrumspor, finalde Karacabey Belediyespor'u 3-0 mağlup ederek tarihinde ilk kez 1. Lig'e yükselme başarısı gösterdi. 2022-23 sezonunda 1. Lig'i 62 puanla 4. bitiren Bodrumspor, play-offlara katılma şansı yakaladı. Play-offlarda ilk maçta Göztepe'yi sonraki maçta ise Eyüpspor'u mağlup ederek final oynama şansı kazandı. Final maçında Pendikspor'a 2-1 mağlup oldu.
2023-24 sezonunda 1. Lig'i 57 puanla 4'üncü bitiren Bodrumspor, play-off'a katılıp ilk maçta Boluspor'u 2-0 daha sonra Çorumspor ile 1-1 ve 0-0 berabere kalıp penaltılarda 5-4 eleyerek finale kaldı ve finalde Sakaryaspor'u normal süresi 1-1 uzatmalarda 3-1 yenen Bodrumspor tarihinde ilk defa Süper Lig'e çıktı.

 Eskişehir, Türkiye (12.01.2010)
 Borçka, Türkiye – Artvin (07.11.2019)
 Milas, Türkiye – Muğla (07.09.2020)
 Beşiktaş, Türkiye – İstanbul (11.03.2022)
 Tepebaşı, Türkiye – Eskişehir (03.02.2022)
 Ovacık, Tunceli, Türkiye – Tunceli (06.12.2022)
 Arsuz, Türkiye – Hatay (03.04.2023)
 Houmt Souk, Tunus (10.03.2014)
 Mali Lošinj, Hırvatistan (11.10.2022)
 Prizren, Kosova (13.07.2023)
 Bucak, Türkiye – Burdur (07.11.2024)
 Gerze, Türkiye – Sinop (07.11.2024)
 Hekimhan, Türkiye – Malatya (07.11.2024)

Özel

Genel
Bodrum, Jean-Pierre Thiollet, Anagramme Ed, 2010 (ISBN 978-2-35035-279-4)

Muğla turizm
Bodrum Belediyesi3 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bodrum Kaymakamlığı22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boncuklu Höyük, Konya İl merkezinin güneydoğusunda, Karatay İlçesi'ne bağlı Hayıroğlu Beldesi sınırları içinde, Çatalhöyük'e 9 km. mesafede yer alan bir höyüktür. Boncuklu Höyük'ü iskan eden topluluk yerleşik avcı-toplayıcı bir topluluktur. Kazı çalışmalarında tarım yapıldığına ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Bununla birlikte Boncuklu Höyük sakinlerinin "tarımcılık aşamasının başlarında bulunan bir grup" olduğu düşünülmektedir ve Çatalhöyük Kültürü'nün öncüsü olarak görülmektedir. Tepe, 180 x 120 metre boyutlarında olup 2 metre yüksekliktedir. Bu tepe üzerindeki yerleşmenin 1 hektarlık alana yayıldığı belirtilmektedir.

Boncuklu Höyük, Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Douglas Baird başkanlığında 1994-2002 yılları arasında gerçekleştirilen Konya Ovası arkeolojik yüzey araştırmaları sırasında, sekiz yıl süren araştırmanın son gününde saptanmıştır. Kazılar 2006 yılında Douglas Baird başkanlığında başlatılmıştır. İlk yılda küçük bir ekip olan kazı ekibi izleyen yıllarda üç İngiliz, bir Avustralya ve bir Amerikan üniversitesinden bilim insanları ve öğrencilerin katılımıyla geniş bir ekip haline dönüşmüştür.

Ortaya çıkarılan en önemli mimari buluntu elipsoit olarak tanımlanan bir yapıdır. İki evreli olduğu düşünülen yapının ilk evresinde duvarlar tek sıra kerpiç tuğla ile yapılmıştır. Bu evrede tabanın beş kez sıvandığı anlaşılmaktadır. Bir sonraki evrede duvarlar ikinci bir kerpiç tuğla sırasıyla takviye edilirken bu evrede taban da iki kez daha sıvanmıştır. Güney duvarı yakınında dört dikme çukuru vardır ve kullanım süresi içindeki farklı zamanlarda dikmeler kullanıldığı anlaşılmaktadır. Tabanın en üst sıvasında çapraz örgülü hasır bir yaygı bulunmuştur. Konutların taban altında, her evde farklı sayıda olan gömütler bulunmuştur.
Üzeri boyanmış alçı parçalarının duvarlarda kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca tabanda kuzey duvarına yaslanan boyalı alanlar vardır. Boyanın rengi kırmızı ve turuncudur. Bazı duvar bölümlerinde kabartma olduğu belirtilmektedir. İş makinesiyle yürütülen çalışmalarda kabartma kısmen tahrip olmuştur. Yapı 1 olarak adlandırılan bu yapının altında en az iki daha erken tarihli yapı olduğu ileri sürülmektedir. Girişler zemin seviyesinde, ocaklar odaların kuzey kesiminde olup tabanlarda hasır yaygılar bulunmaktadır.
Kazı çalışmaları dünyanın bilinen en eski duvar boyama ve duvar kabartma uygulamalarını vermiştir.
Çatalhöyük'te görüldüğü gibi büyükbaş hayvan kafataslarının duvarlara monte edilmesi uygulaması Boncuklu Höyük'te de görülmektedir.
Yontma taş aletler çoğunlukla obsidiyendir ve çoğu mikrolitiktir.
Kazılarda bulunan hayvan kemiklerinin incelenmesinde keçi, at, sığır, domuz, geyik, kaplumbağa, etçiller ve çeşitli kuş türlerinin avlandığı anlaşılmaktadır. En çok yararlanılan hayvan türleri, her ikisi de yabani tür olmak üzere sığır ve domuzdur.
Tarımsal etkinliğine rastlanmadığı belirtilmesine karşın ele geçen bitki kalıntıları arasında evcilleştirilmiş tahılların olduğu ileri sürülmektedir. Bitkisel buluntular konusunda ayrıca bataklı faunasıyla ilişkilendirilen buluntulardan söz edilmektedir.

Radyokarbon tarihleme yöntemi sonuçları günümüzden 10.500 – 9.500 yıl öncesini vermektedir. Boncuklu Höyük Anadolu'daki bilinen ilk yerleşimdir. Günümüzden 10.500 yıl öncesinde iskan edilen höyük, Çatalhöyük'ten bin yıl daha eski bir yerleşimdir. Boncuklu Höyük kazılarının, Neolitik Devrim'in Anadolu üzerinden Balkanlar'a ve Avrupa'ya yayılması konusunun bulgulanması açısından son derece önemli olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca bir yapıya ait temellerle "çeşitli Erken Tunç Çağı etkinliklerine ait kanıtlar"dan söz edilmektedir.

 OpenStreetMap'te Boncuklu Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Boncuklu Höyük resmi web sayfası 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bozburun Yarımadası, Ege bölgesi, Muğla ili, Marmaris ilçe sınırlarındaki yarımadadır. Marmaris'in güney kısmında, güneybatı yönünde uzanan Datça Yarımadasının güneye uzanan parçası şeklindedir. Antik dönemde Karya Khersonesosu olarak anılan yarımada, coğrafi özelliklerinden hareketle Yunanca taşlı yarımada anlamına gelen Trakheia Khersonesos olarak da bilinmektedir. Anadolu'dan Akdeniz'e doğru sokulan üç yarımadadan biri olarak stratejik öneme sahiptir. Yarımadanın 17 km güneyinde Rodos Adası, 7,5 km batısında Sömbeki (Simi) Adası yer alır. Yarımadanın Datça Yarımadasına bağlandığı doğu kısmında Marmaris kenti bulunur.
Datça Yarımadası ve Bozburun Yarımadası Akdeniz ile Ege Denizi'ni birbirinden ayırır. Hisarönü Körfezi Bozburun ve Datça yarımadalarını birbirinden ayırır. Yarımada dağlık yapıdadır, bazıları 500 m'den yüksek 20 tepe ayrıca 25 adet koy bulunur.

Yarımada üzerine Marmaris'e ait; Bozburun, Selimiye, Söğütköy, Bayırköy, Taşlıca, Turgutköy, Orhaniye, Osmaniye, Hisarönü ve İçmeler mahalleleri yer alır.

Bozburun Yarımadası Türkiye'nin az bozulmuş doğal alanlarındandır. Kalker ve serpantin kayaçlar üzerinde gelişen kızılçam, sığla ormanları ve kumul bitkileri bulunur. Yarımadada 470 takson belirlenmiştir. Yeni bulunan bitkilerin %44'ü geniş yayılışlı veya yayılışı bilinmeyen türlerden, %11'i Avrupa-Sibirya elementi, %19'u Doğu Akdeniz, %26'sı Akdeniz elementidir.

Boşnaklar (Boşnakça: tek. Bošnjak - Boşnyak, çoğ. Bošnjaci - Boşnyatsi), Güney Slav halkıdır. Çoğunluğu Bosna-Hersek ile Sırbistan'da yaşar. Ayrıca Hırvatistan, Karadağ, Slovenya, Kosova, Kuzey Makedonya ve Türkiye'de mühim sayıda Boşnak yaşamaktadır. Türkiye'de 500.000 Boşnak bulunmaktadır. Boşnaklar eski dönemlerde "Bošnjanin - Boşnyanin" (Latince: Bosnensis) olarak adlandırılırlardı, Orta Çağ Bosna devletinin sakinleri anlamına gelmekteydi.
Boşnaklar, yüzyıllarca dine dayalı bir kimlik tanımı içinde yer almışlar, Bosna-Hersek ve Sancak'ta yaşayan Ortodoks veya Katolik Güney Slavları ise Sırp veya Hırvat milletlerinin bu bölgelerdeki uzantıları kabul edilmiştir. 1963'te Yugoslavya'nın sosyalist Federal Cumhuriyet tanımına geçişi ile birlikte Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti yönetiminde Sırpların egemen konumunun zayıflamaya başlaması Boşnaklar için yeni bir millî kimlik tanımının yolunu açmıştır. 1961'de ortaya atılan "Etnik Müslüman" terimi ile Boşnaklar bu isim altında Bosna-Hersek'in yönetiminde Sırpların ve Hırvatların yanı sıra söz sahibi hâle gelmişlerdir. 1968'de Müslüman milleti kavramı, dinî mensubiyeti ifade eden Müslüman kavramından farklı bir anlam içerecek şekilde Yugoslavya Anayasası'na girmiştir. (Bu anlama göre, örneğin, Yugoslavya Arnavutları, (ekseri) Müslüman olup Müslüman değildiler.). Bosna-Hersek'in bağımsızlığını kazanmasından sonra, Boşnak terimi millî bir anlam kazanmıştır.

Sırbistan-Karadağ 2002 ve 2003 nüfus sayımı verilerine ve bireylerin kendi tanımlamalarına göre önemli bir Boşnak nüfus bulunmaktadır. Söz konusu veriler şu şekildedir:
Sancak'ta; Boşnaklar 193.026 kişi (toplam nüfusun %45,31'i), Sırplar 156.852 kişi (toplam nüfusun %36,82'si), Karadağlılar 29.892 kişi (toplam nüfusun %7,02'si), Müslüman milleti 27.047 kişi (toplam nüfusun %6,35'i);
Karadağ'da; Karadağlılar 267.669 kişi (toplam nüfusun %43,16'sı), Sırplar 198.414 kişi (toplam nüfusun %31,99'u), Boşnaklar 48.184 kişi (toplam nüfusun %7,77'si), Arnavutlar 31.163 kişi (toplam nüfusun %5,03'ü), Müslüman milleti 24.625 kişi (toplam nüfusun %3,97'si), Hırvatlar 6.811 kişi (toplam nüfusun %1,1'i).
Ayrıca Hırvatistan ve Makedonya'da %1'ler civarında küçük bir Boşnak nüfus yaşamakta, iş gücü göçü nedeniyle başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine yerleşmiş Boşnaklar da bulunmaktadır. 
İlk olarak 1935'te Prizren'e başlayan Tuzlalı Boşnak göçlerinin asıl maksadı Yugoslavya-Türkiye arasında imzalanan göç anlaşmasından faydalanmaktı. Tuzla'dan gelişlerin 1945'e kadar sürdüğü bilinir. Kapı kapanınca Prizren'de kalakalmış olan Boşnaklar evlerine dönemedi, civarda 18 köy kurup yerleştiler. Bu köyler Nebregošte, Manastirica, Ljubinje Gornjo, Ljubinje Donjo, Rečane, Lokvica, Sredska, Bogošovce, Mušnikovo, Plavanje, Grnje Selo, Rlačiki, Pejciki, Drlajčiči, Milačiki, Zivinjanje'dir.
Özellikle Balkan savaşları ve 1. Dünya Savaşı arasında Türkiye'ye günümüzdeki Bosna Hersek, Sırbistan ve Karadağ'dan Boşnak göçü olmuştur. Boşnakların Türkiye'de yerleştiği şehirler şunlardir:

Boşnak folkloru, 15'inci yüzyıla tarihlenen uzun bir geleneğe sahiptir. Boşnak kültüründeki pek çok unsur gibi onların folklorları Slavik karışımı ve Doğu etkisindedir. Tipik olarak 19'uncu yüzyıldan önce yer alır. 
Boşnak folklorunda iki popüler karakter, düzenbaz ve kahraman görülür. Diğer düzenbazlar akıllı bilge adamı içerir.

Boşnaklar, bir Güney Slav dili olan Boşnakça konuşurlar. Boşnak lisanı, Sırpçadan alfabe olarak, Hırvatçadan bazı kelimeler bakımından farklıdır. Bu 3 değişke genellikle Sırp-Hırvatça adı verilen dilin 3 farklı standartlaştırılmış formu olarak kabul edilmekte olup hepsi bu dilin Ştokavyan lehçesinin Doğu Hersek grubuna mensuptur. Doğu Trakya bölgesinde yaşayan bir Güney Slav halkı olan Pomaklar ile de dilleri birbirine yakındır, ancak Pomakça Bulgarca ile daha yakın bir ilişki içerisindedir.
Boşnakçanın söz varlığında Müslüman dünyasının terminolojileri çok fazladır. Bu Müslüman terimleri içinde Türkçenin yeri, tarihî ilgisi ve Osmanlı Devleti'ndeki uzun tarih birliği sebebiyle apayrıdır. Türkçe, Boşnakçanın yapısında sadece söz varlığıyla değil, dil kullanımıyla da vardır. Mesela, Boşnakların bayram kutlamalarında “bajram mubarek olsun” ifadesinin aynen kullanılması buna örnektir.
Boşnakça ayrıca kendine özgü iki yazılış biçimine sahipti. Bunların ilki 'Begovica (ayrıca Bosansika olarak da söylenir) Kiril alfabesi; ikincisi ise Arap alfabesidir (Osmanlı devri). Bugün, bu iki kullanım da hemen hemen ölmek üzeredir. Çünkü, günümüzde bu kullanımın okuryazar sayısı oldukça azdır. Bugün Boşnakça Latin esaslı alfabe ile yazılmaktadır.

Boşnakların çoğu İslam'a, bazıları Ateizm, Agnostisizm ve Deizm'e inanır. Bundan dolayı Seküler Hümanizm Dünya Görüşü Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti zamanı boyunca yaygındı. Rumeli Müslümanlarının çoğunluğu Sünni'dir ve az sayıda Bektaşi inancına sahiptir. Bunun dışında Katolik ve Ortodoks Hristiyan Boşnaklar da vardır.

Hersekliler
Karadağ Boşnakları
Kosova Boşnakları
Slovenya Boşnakları

Kuzey Amerika Boşnak Kongresi [8] 7 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bosniak American Advisory [9] BAACBH.org
Diplomatik Gözlem [10]
Boşnakça yayın [11] 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devlet arşivi [12] 10 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bronz Çağı Çöküşü Güneybatı Asya'da ve Doğu Akdeniz'de, Bronz Çağı sonları, Demir Çağı başlarında yaşanan hızlı, yıkıcı ve kültürel dağılmalara, çözülmelere yol açan bir dizi toplumsal çöküştür. Doğu Akdeniz'deki Bronz Çağının yüzyıllar içinde oluşan tüm kurumları yerle bir olmuştur, şehir hayatı çok büyük ölçüde gerilemiştir, geriye yalıtılmış köy toplumları kalmıştır. Miken Yunanistanı'nda saray ekonomileri çökmüştür. Yıkımların ardından Kıta Yunanistan'ı, Ege Adaları ve Anadolu 400 yıl sürecek bir karanlık çağa girecektir. Bu dönemden günümüze Mısır kaynakları hariç hiçbir yazılı belge kalmamıştır. Akdeniz'in tüm doğu yarısında, Antik Mısır hariç, neredeyse tüm büyük ve orta ölçekli kentler, çoğunlukla yağmalanıp ateşe verilmiş, diğerleri bu akıbete uğramamak için boşaltılmıştır. Bronz Çağı boyunca gelişip serpilen tüm krallıklar, yine Mısır hariç yıkılmış ve bir daha varlık gösterememiştir.
Tüm bu yıkımlar MÖ 13. yüzyılın son çeyreğiyle MÖ 12. yüzyıl boyunca gerçekleşmiştir. Saldırılar ve sonucu yıkımlar, MÖ 13. yüzyılın son çeyreğinde tek tük görülmeye başlamış, MÖ 1190 civarında sıklaşmış, MÖ 1180'li yıllarda en yoğun evreye ulaşmış, MÖ 1175'e gelindiğinde iyiden iyiye seyrekleşmeye başlamıştır.

Bronz Çağı sonlarında Akdeniz'in doğu yarısında güçlü toplumsal, siyasi yapılanışlar var olmayı sürdürüyordu. Bunlar Yunanistan'da Miken krallıkları, Girit'de Minos Uygarlığı, Anadolu'da Hitit İmparatorluğu, Kıbrıs'ta Alaşya Krallığı, Suriye ve Kuzey Mezopotamya'da Asur İmparatorluğu ve Mitanni, yine Suriye'de Ugarit, Mısır'da Antik Mısır Kuzey Arabistan'da Arami kabileleriydi.
Miken Uygarlığı MÖ 1260 – 1150 yılları arasında çöktüğünde, Anadolu ve Suriye'deki, Hitit İmparatorluğu ve Antik Mısır'ın da yine Suriye ve Kenan topraklarındaki ticareti ciddi biçimde kesildi. Anadolu'da ise Hitit İmparatorluğu MÖ 1190 dolaylarında yıkılmıştır. Öte yandan bu bölgelerdeki okur-yazarlık da aynı ölçüde geriledi. Dönemin başlarında Troya’dan Gazze’ye kadar hemen hemen her kent örneğin Hattuşaş, Miken ve Ugarit gibi şiddetli saldırılara uğradı ve diğer birçok kent de terk edildi. Asur İmparatorluğu kralı I. Tiglat-Pileser’un MÖ 1076’daki ölümünü izleyen 150 yıllık dönem de İmparatorluk için bir gerileme dönemiydi. Varlıklarını ancak daha dar bir bölgeye çekilerek sert bir savunmayla sürdürebildiler. Bu yıkımların sonlarına doğru MÖ 10. yüzyıl ortalarında Geç Hitit krallıkları, Arami krallıkları ve Yeni Asur Devleti’nin ortaya çıktığı görülmektedir.
Tüm Yunanistan anakarasında, Anadolu’da ve Yakın Doğu’da Ege Adaları’nda MÖ 1200 – 800, büyük merkezi otoritelerin olmadığı yazılı belgelere rastlanmayan bir karanlık çağ yaşanmıştır. Dolayısıyla antik dünyanın kent devletleri ya da krallıkları yerine artık bu köy kültürleri hakim olacaktır. Bu dönem, Akdeniz Karanlık Çağı olarak da bilinir. Gerçekten de MÖ 12. yüzyıl başı, tüm Doğu Akdeniz için dört yüz yıl kadar sürecek bir karanlık çağın başlangıcı olmuştur. Birçok kaynakta Ege Göçleri olarak ifade edilen olaylar dizisi bu genel çöküşü dile getirmektedir.
Ancak bu döneme karanlık çağ denilmesi, esas olarak arkeolojik bulguların ve yazılı kaynakların sınırlı olmasından kaynaklanıyordu. Son yıllarda Anadolu'daki birçok kent ve höyükte yapılan kazılarda elde edilen buluntular, bu dönemin tümüyle karanlık olmadığına işaret etmektedir. Bu bulgular ışığında özellikle arkeologlar karanlık çağ tanımlamasına karşı çıkıyorlar. Bununla birlikte arkeolojik bulgular da toplumsal yapıların köklü bir değişiklik geçirmiş olduğunu, önceki dönemin büyük yerleşimlerinde dahi "basit, geleneksel ve köylü kültürüne" geri dönüldüğüne tanıklık etmektedir.

Geç Bronz Çağı'nın tüm önemli Anadolu kentleri yıkım izleri göstermektedir, arkeolojik kazılarda yıkım izleri bulunan bir katmanla mutlaka karşılaşılmaktadır. Kızılırmak kavisi içindeki hiçbir kent yıkımdan kurtulamadı, başkent Hattuşaş, Alacahöyük, Maşat ve Alişar. Görünüşe göre bu yerleşimler yabancılar tarafından iskan edildi. İzleyen yüzyıl boyunca bu bölgede hiçbir kent görülmemiştir. Kavsin dışında Karaoğlan yakıldı ve sakinleri öldürüldü, kazılarda kurbanların iskeletlerinden kalanlar bulunmuştur. Alişar, Maşat benzer şekilde yıkıma uğradılar. Tüm Hitit kentleri izleyen bin yıl boyunca bu topraklardaki uygarlık, Hititler'in düzeyini yeniden canlandıramadı.
Öte yandan Troya'nın VIIa olarak tanımlanan kazı katmanı yakılıp yıkılmıştı. Bu yıkımın MÖ 1190 ya da 1180 yıllarında gerçekleşmiş olması muhtemel görünmektedir. Surlarla çevrili Milet de yıkıma uğramış görünmektedir. Arkeolojik kazılar kentin GHIIIC içinde (MÖ 1190-1060) yıkıma uğradığını göstermektedir. Milet daha sonra iskan edilmiştir.
Büyükçe bir yerleşim olan Tarsus da yıkıma uğrayan bir başka Hitit yerleşimidir. Kentte yapılan arkeolojik çalışmalara göre MÖ 1190 yılı sonrasında yakılıp yıkıldığı anlaşılmaktadır.
Günümüz Güneydoğu Anadolu bölgesinde Bronz Çağı sonlarında yıkıma uğrayan diğer yerleşimler Lidar Höyük, Tille Höyük, Norşuntepe gibi yerleşimlerdir.

Hitit kralı IV. Tuthaliya'nın hükümdarlığı sırasında (MÖ 1237-1209) ada, ya bakır kaynaklarının güvenliğini sağlamak ya da korsan faaliyetlerini önlemek amacıyla Hititler tarafından istila edilmiştir. Kısa bir süre sonra MÖ 1200'de IV. Tuthaliya'nın oğlu III. Arnuvanda adayı yeniden istila etmiştir. Geç Bronz Çağı sonlarında MÖ 1200 – 1050 arasında Enkomi, Kition (günümüzde Larnaka) ve Sint	a gibi kentler, terk edilmelerinden önce yaklaşık tarihlerle MÖ 1179 ve MÖ 1190 yıllarında iki kez yakıldı ve yağmalandı. Bazı kentlerde yıkımın izleri görünürken bazı küçük yerleşimlerin terk edilmiştir ama yıkım izleri görünmemektedir. Tüm bunların bir Miken istilası olup olmadığı net değildir. Kısa süreli iskan edilmiş bir yerleşim olan Kokkinokremos'daki bazı dökümhanelerde bakır, gümüş ve altın külçeleriyle iş aletlerinin gizlendiği yerler bulunmuştur. Kent halkı, yaklaşan bir tehlikeyi görüp kentlerini bir anda boşaltmış görünmektedir. Bütün bunların geri dönülüp alınmamış olması, bu insanların öldürüldüğünü ya da köleleştirildiğini düşündürmektedir.

Suriye yerleşimlerinin Geç Bronz Çağı'nda Mısır ve Ege kıyıları ile düzenli bir ticari ilişki içinde olduklarını gösteren kanıtlar vardır. Antik Mısır'da bulunan kanıtlar firavun Merenptah hükümdarlığı (MÖ 1213 – 1203) sonrasında Ugarit'de bir yıkım yaşandığını göstermektedir. Ugarit'in son Bronz Çağı kralı Ammurapi, MÖ 1215 – 1180 tarihleri arasında hüküm sürmüş olan son Hitit kralı II. Şuppiluliuma’nın çağdaşıydı. Kil tablet üzerine yazılmış bir mektup yakılıp yıkılmış kentte yangından kararmış halde bulunmuştur. Mektup, bugünkü Sina, Filistin ve Kıbrıs’ı kapsayan ve Kıbrıs merkezli bir Bronz Çağı hükümdarlığı olan Alaşiya kralının yardım talebine verilmiş dramatik bir yanıttır. Ammurapi mektupta, ilerleyen Deniz Kavimleri istilalarının Yakın Doğu’daki devletleri ciddi bir krizle karşı karşıya bıraktığına değinmektedir. Bütün piyadelerin ve savaş arabalarının Hatti ülkesinde olduğu, tüm gemilerimin Likya açıklarında devriye gezdiği bildirilmektedir. “Böylece ülke savunmasız kaldı.” denilmektedir. Yine Ugarid'de bulunan bir mektuptan III. Suppiluliuma'nın istilalar karşısında Ammurapi'den yardım istemiş olduğunu göstermektedir.
Ne var ki Ugarit için de hiçbir yardım gelmedi ve kent Bronz Çağı sonlarında yakılıp yıkıldı. Bu yıkımın tarihi konusunda bir süre farklı hipotezler ileri sürülmüştür ve halen kesin bir tarih belirlemek güçtür. Genel yaklaşım Ugarit'in yıkım tarihi, MÖ 1196 ile MÖ 1179 yılları arasında bir tarihte olmalıdır. Bu yangında kavrulmuş durumda bulunan kil tabletlerdeki mektuplar, kentin denizden gelen bir saldırı sonucu yakılıp yıkıldığını göstermektedir. Ugarit kralının mektubunda yedi gemiden söz edilmektedir. Ugarit ile Alaşiya arasındaki üç mektupta da aniden oraya çıkan, kentleri yakıp yıktıktan sonra yelken açarak uzaklaşan bir düşmandan söz etmektedir. Kıbrıs'tan, Kral Alashiya'dan bir mektup da kentlerin denizden gelen saldırganlar tarafından yakılıp yıkıldığından söz etmektedir. Aynı zamanda Likya açıklarında devriye gezen Ugarit filosunun da yok edildiği belirtilmektedir. Ugarit'ten çok uzak olmayan Ras ibn Hani ve Tell Subs gibi liman kentlerinde de yıkım tabakaları görülmektedir. Asi Nehri üzerindeki antik yerleşmeler Alalah, Hama, Katna ve Kadeş gibi kentler, yine MÖ 1200 civarında tahrip edilmiştir.
Günümüz Suriye'sinin kuzeyinde Fırat kıyısındaki Emar MÖ 1185 civarında “düşman orduları"nın saldırılarıyla yıkılmıştır. Bu tarihlendirme kazılarda bulunan iki kil tablete dayanmaktadır.
Mısır'daki kanıtlar Firavun Horemheb döneminde göçebe Shasu kabilelerinin daha ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir. Firavun II. Ramses Kadeş Savaşı’ndan sonra, bu göçebe toplulukları, Ölü Deniz’in doğu sahilleri boyunca uzanan Moab Dağları ötesine sürmek için bir sefere çıkmıştır. Daha sonra Moab’da bir kale inşa etmişti. Merneptah döneminde Shasu kabileleri, Horus’un Yolu olarak bilinen, bugünkü Suriye’nin kuzeyindeki Rakka yakınlarına kadar uzanan ticaret yolunu tehdit ediyorlardı. Bu yol üzerindeki Deir Alla yerleşiminin MÖ 1190’dan sonra şiddetli bir yıkım yaşadığına ilişkin kaynaklar vardır. Her şeyden önce, kentteki kazılarda üzerinde Mısır Kraliçesi Twosret’in kartuşu kazınmış bir vazo bulunmuştur. Twosret MÖ 1191-1190 yılları arasında Mısır’a hükmetmişti. Yıkıma uğrayan diğer bir yerleşim Lachish de Deir Alla’la aynı tarihlerde ya da birkaç yıl sonra yıkılmıştır. Bundan kısa bir süre sonra MÖ 1150 dolaylarında kent çevreden gelen yerleşimciler ve III. Ramses’in bir garnizonu tarafından iskan edilmiştir. Gazze’nin kuzeyindeki tüm sahil kentleri imha edildi ve kanıtlar Gazze, Aşdod, Aşkelon, Akka ve Yafa’nın otuz yıldan fazla bir süre yeniden iskan edilmediğini göstermektedir. İç kesimlerdeki Tel Hozor, Betel, Beit Şemeş, Eglon, Debir ve diğer birçok kentin de imha edildiği anlaşılmaktadır. Sahildeki yerleşimlerin yıkımından kaçan yerli halkla, Anadolu’dan göç eden unsurlar ve göçebe topluluklar kaynaşmış olabilir. Bu topluluklar yüksek bölgelere çekilerek küçük köyle

Büyük Okyanus veya Pasifik Okyanusu, Amerika, Asya, Antarktika ve Okyanusya kıtaları arasında bulunur ve Dünya'nın en büyük okyanusudur. Pasifik adını İspanya krallığı adına Dünya'yı dolaşan Portekizli denizci Ferdinand Magellan vermiştir. Magellan, günler süren zorlu ve fırtınalı koşullar altında adını verdiği Macellan Boğazı'ndan geçip bu okyanusa açıldığında, fırtınaların dinmesinden ve kendisini sakin suların karşılamasından dolayı Portekizcede "sakin" anlamına gelen pacífico sözcüğünden yola çıkarak bu adı vermiştir. 179,7 milyon km² yüzölçümüne sahiptir. Neredeyse Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu'nun toplamı kadar yüzölçümü vardır. En derin yeri 11.034 metre ile Mariana Çukuru olup burası aynı zamanda Dünya'daki en derin noktadır. En kalabalık ada Tahiti'dir. Ayrıca Dünya'daki depremlerin %90'ı ve büyük depremlerin ise %80'i Pasifik bölgesinde oluşmaktadır. Bunun nedeni Büyük Okyanus'un çok derin olmasıdır. 708.000.000 km³ hacmi vardır ve kapladığı alan Dünya'daki toplam karaların alanından biraz daha büyüktür. Okyanusun 3.000-3.500 metreden daha derin her yerinde sıcaklık 2 °C derecenin altındadır. Üzerinde irili ufaklı yaklaşık 20.000 ada bulunmaktadır. Buna karşın toplam yüz ölçümünün yalnızca %1 kadarı karadır. Japonya, Endonezya ve Yeni Gine vb. volkanik adalarla çevrilmiştir. Bu adalara "ateş çemberi" adı verilir.

Okyanusların sınırları

EPIC Pacific Ocean Data Collection Viewable on-line collection of observational data (İngilizce)
NOAA In-situ Ocean Data Viewer plot and download ocean observations (İngilizce)
NOAA PMEL Argo profiling floats Realtime Pacific Ocean data (İngilizce)
NOAA TAO9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. El Niño (İngilizce)
NOAA Ocean Surface Current Analyses (İngilizce)

Candaroğulları Beyliği veya İsfendiyaroğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra Kastamonu ve çevresinde kurulan bir Türkmen beyliğidir.
Denizci özellikleri, Sinop'ta kurdukları tersanenin Osmanlı Devleti'ne katılması ve geliştirilmesi, Osmanlı Donanması'na güç kattı. Kastamonu'nun Küre ilçesindeki bakır ocakları, Beylik daha Osmanlı İmparatorluğu'na ilhak olmadan önce, Osmanlı İmparatorluğu'nun top üretimi için kullanılmıştır.

Oğuz Türkleri'nin Kayı şubesinden inen, Beylik, İlhanlı hükümdarı Geyhatu tarafından Eflani'nin Şemseddin Yaman Candar'a ikta verilmesi sonucu 1291 yılında kurulmuştur.
Yaman Candar'dan sonra tahta geçen Süleyman Paşa, Kastamonu ve Sinop'u fethederek beyliğin sınırlarını genişletmiştir.
Yıldırım Bayezid, Anadolu'daki birliği sağlama yolundaki çalışmaları sırasında Candaroğulları topraklarına sahip olmuş, fakat Sinop'ta Candaroğulları Beyliğini devam ettirmiştir.
İsfendiyar Bey Ankara Savaşı'ndan (1402) sonra Timur'un hakimiyetini tanıdı. Bunun karşılığında da eski Candaroğulları toprakları kendisine verildi, böylece Kastamonu'ya yeniden hakim oldu.
İsmail Bey tahta geçtiğinde Kızıl Ahmed Beyin isyan etmesi sonucu beylik sona doğru sürüklendi. Nihayet 1461 yılında II. Mehmed'in Trabzon seferi öncesinde Candaroğulları, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına tamamen katıldı.
15. Yüzyılın ortalarında Sinop, Candaroğullarının ve Karadeniz'in en müstahkem kalelerinden biri olup, bir rivayete göre 400 topu vardı; kalede 10.000 muhafız ve 2.000 topçu bulunuyordu; limanında Candaroğullarına ait 900 tonluk bir gemi vardı ki bu gemi, Osmanlılar henüz bu büyüklükte gemi yoktu ve İsmâil Bey'e ait olan bu gemi Osmanlı denizciliğinde benzeri yapılmak üzere bir örnek olmuştu.
Beyliğin Kastamonu-Sinop kolunun sona ermesinin haricinde, Çankırı'nın Çelebi Mehmed tarafından 1417 yılında kendisine tahsis edilmesiyle burada bey olan İsfendiyar Beyin oğlu Kasım, ölümüne kadar (1464) berat yazdıran ve tuğra çektiren bir Bey olarak varlığını sürdürdü.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1947). Büyük Osmanlı Tarihi: İstanbul'un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Ölümüne Kadar. II (1988 bas.). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9756945117. 
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1947). Büyük Osmanlı Tarihi: Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri Hakkında bir Mukaddime ile Osmanlı Devleti'nin Kuruluşundan İstanbul'un Fethine Kadar. I (1988 bas.). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9756945117. 
Yücel, Yaşar (1980). Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I: Çoban-Oğulları Beyliği, Çandar-Oğulları Beyliği, Melikü’l-Ebsar’a göre Anadolu beylikleri (1988 bas.). Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9789751600806. 5 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Mayıs 2020. 
Yaman, Talat Mümtaz (1935). Kastamonu Tarihi: : XV'inci asrın sonlarına kadar. Ahmet İhsan Matbaası. 5 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Mayıs 2020. 
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1937). Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri (2019 bas.). Türk Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 9789751624574.

Cilalı Taş Devri veya bilimsel adıyla Neolitik Çağ (Yeni Taş Devri), Mezopotamya, Asya, Avrupa ve Afrika'da Taş Devri'nin son bölümü olan arkeolojik dönemdir (MÖ 10.000 - MÖ 2.000 civarı). Neolitik Çağ veya Yeni Taş Devri (Grekçe νέος néos 'yeni' ve Grekçe: λίθος líthos 'taş' kelimelerinden türetilmiştir) Taş Devri'nin Avrupa, Asya ve Afrika'daki son bölümü olan arkeolojik bir dönemdir. Neolitik çağ, dünyanın çeşitli yerlerinde bağımsız olarak ortaya çıkmış gibi görünen geniş kapsamlı gelişmelerden oluşan Neolitik Devrimi gördü. Bu "Neolitik paket" çiftçiliğin başlayışını, hayvanların evcilleştirilmesini ve avcı-toplayıcı yaşam tarzından yerleşik tarza geçişi içeriyordu.
'Neolitik' terimi, 1865 yılında Sir John Lubbock tarafından üç yaş sisteminin geliştirilmiş hali olarak icat edildi.
Neolitik dönem, yaklaşık 12.000 yıl önce Epipaleolitik Yakın Doğu'da ve daha sonra dünyanın diğer bölgelerinde tarımın ortaya çıkmasıyla başladı. Yakın Doğu'da, yaklaşık 6.500 yıl öncesinden (M.Ö. 4500) Kalkolitik Çağ'ın (Bakır Çağı) geçiş dönemine kadar sürmüş, metalurjinin gelişmesiyle işaretlenmiş ve Bronz Çağı ve Demir Çağı'na kadar sürmüştür.
Bu dönemde (MÖ 8000-5500) önceki devirlere göre daha sert ve daha düzgün taş aletler yapılmıştır. Topraktan veya kilden yapılan kaplar ateşte pişirilmiş, bunun sonucunda seramik sanatı başlamıştır. Bu devirdeki insanlar bilgi ve teknikte önceki dönemlere göre oldukça ileri bir düzeye çıkmışlardır. Kemik ve taştan daha kullanışlı aletler yapılmıştır. İnsanların yerleşik düzene geçmesi de bu dönemde meydana gelmiştir. Birbirine yakın aileler topluca bir yerde oturarak köyleri meydana getirmişlerdir. Böylece tarihteki ilk köyler kurulmuştur. Ayrıca insanlar tahıl üretimine de başlamış, hayvanlar evcilleştirilmiş, insanlar tüketicilikten üretici duruma geçmişlerdir. İlk defa ticaret başlamıştır.
Diğer yerlerde Neolitik, Mezolitik'i (Orta Taş Çağı) takip etti ve daha sonraya kadar sürdü. Antik Mısır'da Neolitik dönem Protodinastik döneme kadar (y. M.Ö. 3.150) sürdü. Çin'de, Şang öncesi Erlitou kültürünün yükselişiyle birlikte M.Ö. 2.000'lere kadar sürerken ve İskandinavya'da Neolitik, M.Ö. 2.000'e kadar sürdü.

Gezegende yaşanan son buzul çağının sona ermesi ardından, insan topluluklarının yayılma eğilimi gösterdikleri ılıman iklim kuşaklarında, yepyeni bir evrimsel açılım yaşanmaya başlanmıştır. Buzulların çekilmesiyle ılıman iklim kuşağında gerek fauna gerekse flora, hem çeşitlilik hem de popülasyon olarak belirgin gelişmeler göstermiştir. Bu mevsimsel farklılıkların oldukça belirgin olduğu ve genellikle kurak sayılabilecek yaşam alanlarında ortaya çıkan ve yayılabilen türler, kaçınılmaz olarak dayanıklı, uyum sağlama ve üreme yetenekleri geniş, görece daha küçük cüsseli türlerdi. Bu ortam, insan topluluklarına geniş olanaklar sunmuştur.

Buğday ve arpa gibi yaygın, kurak iklime uyumlu bitki türlerinin ve koyun, keçi, sığır gibi otçul türlerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıyla insan topluluklarının yaşam biçimi de değişmeye başlamıştır. Doğaya doğrudan müdahale ederek, besin olarak kullanılabilecek bitki türlerini yetiştirme ve bazı hayvan türlerini evcilleştirerek sürüler oluşturmak, bu dönemin belirgin özelliği olmuştur.
İnsan toplulukları bu yeni yaşam tarzında iki ana kolda gelişme göstermişlerdi. Bazı topluluklar evcilleştirdikleri hayvanlardan oluşan sürüleri temel besin kaynağı olarak kullanırken bazı topluluklar ise sınırlı ölçüde de olsa bahçe tarımına başlamışlardır. Her iki ana kol da avcı-toplayıcı topluluklar olmaktan zamanla çıkmış, bir anlamda besin üreten topluluklar haline dönüşmeye başlamışlardır. Kuşkusuz ağırlıklı olarak tarımla uğraşan topluluklar, avcı-toplayıcı toplulukların yaşam tarzını bırakarak yerleşik düzene geçmek zorunda kalmışlardır. Ağırlıklı olarak hayvan sürülerini kullanan topluluklar ise göçebe ya da yarı-göçebe topluluklar haline gelmişlerdir.

Özellikle tarım yapmanın öğrenilmesi bu toplumların beslenme ve yaşam tarzlarında kökten değişikliklere yol açmıştır. Büyük ölçüde rastlantılara, ileri derecede uzmanlaşmaya bağlı olan avcı-toplayıcı yaşam tarzı yerini, besin maddelerini saklayabilen ve beslenme açısından daha güvenli toplumlar almıştır.
Bu gelişmeler, "Neolitik Devrim" olarak adlandırılan ve insan topluluklarının yaşam biçiminde köklü değişikliklere yol açan bir süreçtir. Gezegenin her yöresinde yaşamakta olan topluluklarda zamandaş olarak ortaya çıkmayan Neolitik Devrim başlangıçta; Orta Doğu, Ön Asya, Uzak doğu gibi geniş ve düzenli akarsuların yaygın olduğu bölgelerde yaşanmaya başlanmıştır.

Neolitik çağ, çanak çömleksiz Neolitik ve çanak çömlekli Neolitik olmak üzere ikiye ayrılır. Bu çağda tarımın keşfi, hayvan evcilleştirme, çanak çömlek yapımı, ekmek yapımı, duvarlara resim çizilmesi gözlemlenmiş, tekerleğin temelleri atılmıştır.

Tarımın keşfedildiği ilk yer Orta Doğu'da Bereketli Hilal adı verilen bölgedir. Tarımın keşfedilmiş olması üretici ekonomiye geçişin başlangıcı olduğundan en önemli gelişmedir. Ayrıca bu dönemde hayvanlar evcilleştirilmeye başlanmıştır. Köpek, Mezolotik dönemde evcilleştirilen ilk hayvandır. Etinden, sütünden, yününden vb. faydalanmak amacı ile koyun, keçi, domuz ve sığır gibi hayvanlar daha sonraları evcilleştirilen hayvanlardır. Daha sonraki gelişmelerde, ev yapımı vardır. İlk zamanlar dairesel kulübeler halinde başlayan ev yapımları, daha sonra dikdörtgenler şeklinde gerçek ev görünümünde yapılmıştır. Bunun sonucu olarak köyler ortaya çıkmıştır. Uzun mesafeli ticarete konu olan ilk mal, obsidyendir. (Obsidyen, siyah renkli volkanik taştır) Obsidyen alet yapımında kullanılan hammaddedir. Bu çağda bakır da kullanılmaya başlamıştır.

Bu çağda, avcılık tamamen bırakılmıştır. Artık besin üretimine dayalı ekonomi tamamen yerleşmiştir. Düzenli evler yapılmıştır. Bu evlerde ayrı ayrı odalar vardır. Ayrıca Jeriko ve Jarma (Filistin) gibi yerleşim yerlerinin etraflarına sur duvarlar yapılmıştır. Sur duvarlar derin hendeklerle çevrilmiştir. Bu duvarların önemi, ortak emek gücünün kullanılması ve ileri düzeyde bir toplumsal örgütlenmenin görülmesidir. Bu dönemin sonuna doğru, ölüler evlerin tabanına gömülmek yerine yerleşim yerlerinin dışında bir yere gömülmeye başlanmıştır.
Neolitik insan yerleşimleri şunları içerir:

Dünyanın bilinen en eski mühendislik ürünü karayolu, İngiltere'deki Post Track, MÖ 3838'den kalmadır ve dünyanın en eski bağımsız yapısı Malta, Gozo'daki Ġgantija Neolitik tapınağıdır.

Datça Yarımadası, 1928'e kadar Reşadiye Yarımadası (yabancı kaynaklarda antik Knidos kentinin adı ile de anılır), Muğla ilinde yer alan 70 km uzunluğunda dar bir yarımadadır. Gökova Körfezi ile Hisarönü Körfezini birbirinden ayırır. Akdeniz ile Ege Denizi'nin kesişme noktasındadır. Önemli bir doğa ve yat turizmi odağıdır.
Yarımadada yerleşme MÖ 2000 yıllarına kadar uzanır. Bu kıyıların girintili çıkıntılı yapısı, doğal ve iyi korunan limanlara sahip olması, Avrupa, Asya ve Afrika'ya yakın konumda olması tercih edilmesinde önemlidir. Tarihi kaynaklara göre; Mısırlılar, İskitler, Asurlar, Eolyalılar (Truva Savaşından sonra), İyonlar ve Dorlar bölgede hâkimiyet kurmuşlardır.
Dorlar yarımadanın uç kısmına Knidos kentini kurmuştur.

Eski adı olan Reşadiye yarımadası adı zamanın Osmanlı padişahı V. Mehmet Reşat onuruna verilmiştir. Cumhuriyet zamanında Reşadiye adı tekrar Datça olarak değiştirilmiştir.

Demir Çağı, demirin çeşitli alet ve silah yapımında esas malzeme olarak kullanıldığı bir arkeolojik devirdir.
Bu tür malzemenin kullanımı, zaman içinde toplumlardaki farklılaşan tarım teknikleri, dini inanç sistemleri ve sanatsal stillerle uyumlu hale gelmiştir. Arkeolojik bir tanımlama olarak Demir Çağı, toplumların ve uygarlıkların, esasen kesici aletler ve silah yapımında malzeme olarak ağırlıklı olarak demiri kullanıyor olmalarını ifade etmektedir. Demir Çağı, Danimarkalı arkeolog Christian Jürgensen Thomsen tarafından, insan toplumlarının tarih öncesi ve antik gelişme süreçlerini sınıflandırmak için kullanılmıştır. Thomsen, bu sınıflandırmada Taş Çağı, Bronz Çağı ve Demir Çağı olmak üzere üçlü bir tasnife gitmişti.
Demir Çağı kavramı kronolojik bir anlam ifade etmez. Dünyanın her bölgesinde bu üç devir eşzamanlı olmadığı gibi genel geçerli bir silsile değildir. Zamanın akışı ve koşullar coğrafi bölgeye göre değişiklikler göstermektedir. Üç devrin birbirini izlemesi evrensel bir gereklilik olmamıştır. Örneğin Güney Pasifik Adaları, Afrika kıtasının iç bölgeleri ile Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında toplumlar, kendi içsel dinamiklerinin bir sonucu olarak Taş Devri'nden doğrudan doğruya Demir Çağı'na geçiş yapmışlardır. Diğer yandan bir toplumda demir malzemenin kullanılıyor olması o toplumu bir Demir Çağı toplumu yapmayacaktır. Örneğin Sicilya'da demir kullanımı MÖ ikinci bin sonlarında başlamıştı ama Sicilya Demir Çağı MÖ 9. yüzyılda başladı. Formüle etmek gerekirse, bir toplumu Demir Çağı toplumu yapan şey, esas itibarıyla üretim araçlarının üretiminde kullanılan teknolojidir. Yani, o toplumun tarımda ve sanayide, mal ve hizmet üretiminde kullandığı techizatın üretildiği teknolojidir. Demir Çağı toplumları bu teknolojide, önceki Taş Çağı ve Bronz Çağı toplumlarından farklı olarak demir teknolojisini kullanan toplumlardı. Tarımda ahşap ya da bronz saban, çapa yerinde demir saban ve çapa, zanaatlerde örneğin ahşap işlemeciliğinde keza demir aletler kullanılmaya başlanmıştı. Üretim araçları imalinde kullanılan malzemenin daha elverişli olması kuşkusuz üretici güçleri geliştirmiştir.
Kuşkusuz günlük kullanım için üretilen alet-edavatta önceki dönemlerin malzemeleri de kullanılmaya devam edilmiştir. Hâlen obsidiyen bıçaklar günlük kullanımda yer almayı sürdürdü. Öte yandan Bronz Çağı toplumlarının ordularında fırınlanarak sertleştirilen ahşap malzemeden silahlar ve obsidiyen ve bronz temren yaygındı.

Sistematik olarak demir üretimi ve demir aletler kullanımı Anadolu'da yaklaşık olarak MÖ 2. bin civarında başlamıştır. Hindistan'ın Ganj Vadisi'nde yapılan son arkeolojik araştırmalar en eski demir işçiliğinin MÖ 1.800 yılına ait olduğunu göstermiştir. Ne var ki bütün bunlar, “Bildiğimiz kadarıyla…” diye başlamalıdır. Çünkü bu güne kadar ulaşılan arkeolojik kanıtlar bu yöndedir. Ancak, yeni arkeolojik buluntular ortaya çıkarsa, bu konudaki genel kabul görmüş olan bu tarihlendirme tümüyle değişebilecektir.
Dolayısıyla Demir Çağı'nın, demir işleme tekniğinin, Yakın Doğu'daki bir bölgede yeni ve ileri bir teknoloji olarak keşfedildiğini ve buradan civar bölgelere toplumlar arası temaslar yoluyla yayıldığını düşünmek, şimdilik yerinde olacaktır. Bununla birlikte Demir Çağı'ndan önceki binlerce yıl boyunca meteorik demir ya da demir-nikel alaşımları biliniyor ve kullanılıyordu. Belirgin ölçüde nikel içeren meteorik demir, MÖ 4 binde alet ve silah yapımında kullanılıyordu. Bu şekilde doğal metal durumundaki demir, cevherin ergitilip ayrıştırılmasını gerektirmeden kullanılabilmektedir. Bronz Çağı boyunca bu şekilde meteorik demirden işlenmiş demir ürünlerin kullanımı artmıştır. Meteorik demiri nikel oranının düşüklüğünden ayırt edebiliyoruz. Bu tür buluntular Orta Doğu'da, Güneydoğu Asya'da ve Güney Asya'da bulunmuştur.
Arkeolog Antony Snodgrass, Bronz Çağı Çöküşü'nün Akdeniz civarında yol açtığı toplumsal alt-üst oluşların sonucunda ticaretin daraldığına dikkati çekerek, bunların sonucunda belirgin bir kalay sıkıntısı yaşandığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, metal endüstrisinin bronza alternatif metaller arayışına ittiğini açıklamaktadır. Gerçekten de bu dönemde birçok bronz eşyanın yeniden değerlendirilerek kullanıldığına, aletlerin ergitilerek silah yapımında kullanıldığına ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Demir kullanımın yaygınlaşmasıyla üretim teknolojisi geliştirildi ve fiyatlar düştü. Kalayın yeniden bollaşmasına rağmen alet ve silah yapımında esas olarak demir kullanılmaya devam edildi ve demir, bronzun yerini alacak ölçüde ucuzladı. Demirin ucuz olmasının nedenleri metalurjideki gelişmeler ile yaygın talepti. Ayrıca, Toroslardaki ormanlık alanların işletmeye açılması da etkili olmuştur. Çünkü Antik Çağ'da demir ergitmesi odun kömürüyle yapılıyordu ve bir birim ağırlıkta demiri ergitmek için 8 birim ağırlıkta odun kömürü gerekmekteydi. Demirin ucuz olmasının bir diğer nedeni de bakıra oranla çok daha bol bulunan bir cevher olmasındandır. Demir cevherinin yerkabuğunda bulunabilen madenler içindeki payı % 7 ile bakırdan onbin kat fazladır. Öte yandan, Dövme demir ürünler dökme bakır ürünlerin yerini aldı. Sonuçta demir, daha güçlü ve daha sert bir metal olmasıyla demir kullanan uygarlıklara belirgin bir üstünlük sağladı.
Son arkeolojik çalışmalar sadece bu gelişme çizgisi hakkındaki bilgilerimizi değil fakat aynı zamanda Bronz Çağı'ndan Demir Çağı'na geçişin nedenlerine ilişkin görüşleri de değiştirmiştir. Son araştırmalar demirin MÖ 1.800 dolaylarında Hindistan'da kullanıldığını göstermektedir. Afrika yerleşimlerinde ise bu tarih MÖ 1.200 dolaylarına gelmektedir. Bütün bunlar demir işleme tekniklerinin sıradan bir buluş ve basitçe yayılmayla insan topluluklarına ulaştığı fikrini tartışmalı kılmaktadır. Bu bağlamda Demir Çağı'nın Avrupa'da kendini göstermesi, Antik Yakın Doğu'da, Antik Hindistan'da, Antik İran'da ve Antik Yunanistan'da Bronz Çağı Çöküşü'nün bir evresi olarak görünmektedir. Avrupa'nın diğer bölgelerinde ise Demir Çağı MÖ 8. yüzyılda Orta Avrupa'da, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Avrupa'da başladı.
Demir Çağı'nın yarattığı toplumsal ortam, aynı zamanda geleneksel elyazması metinler de dahil olmak üzere dönemin yazınını da korumuş, günümüze taşımıştır. Sanskrit ve Çin yazını bu dönem içinde gelişmiştir. Yine dönemin, günümüze ulaşan yazılı metinleri Hint Vedaları ve Hristiyanlığın ve Museviliğin kutsal kitaplarıdır. Demir Çağı'nı Bronz Çağı'ndan ayırt eden özelliklerinden biri de alfabetik karakterlerin ortaya çıkartılması, bunun giderek bir yazı dili haline getirilmesidir. Böylece bir edebiyat ve tarih yazını oluşabilmiştir.
Nüfus hareketleri ve göçlerin MÖ 9. ve 12. yüzyıllar arasındaki durumu hakkında çok az bilgimiz vardır. Yine de önemli nüfus hareketleri olduğu bilinmektedir. Demir silahlı Dorlar'ın Antik Yunanistan'ı istila etmelerinin Grek Karanlık Çağı'nın başlamasına neden olduğu düşünülmektedir. Çeşitli topluluklar Anadolu'da ve Antik İran'da Elam topraklarını ele geçirmiştir. Urartular, Armenyalı topluluklar tarafından topraklarından sürüldü ve Kimmerler, Meshetler, Kafkasya'dan Anadolu'ya göç ettiler. Orta Avrupa ile Karadeniz ve Kafkasya'nın kuzeyindeki halklar bu göçlerden etkilendiler ve demir kullanımını Keltler’e ulaştırdılar. Keltler ise Batı Avrupa ve Britanya Adaları’na yayılarak buradaki halklara demir işçiliğini tanıttılar.
Çağdaş arkeolojik kanıtlar, MÖ 1.200 yıllarında demir üretiminin Anadolu’da bilindiğini göstermektedir. Yine bazı arkeolojik kanıtlar daha önceki tarihlerde de demir kullanıldığını göstermektedir. Demir, MÖ 3. binlerde Yakın Doğu’da kıt bulunan ve dolayısıyla değerli bir madendi. Bu değerlilik MÖ 2 binli yıllar için de geçerlidir. Yakın Doğu ve Antik Mısır kazılarında bulunan demir araç-gereç ve silahlar, değerli eşyalarla birlikte bulunmuştur. Örneğin Alacahöyük Prens Mezarları'nda, Mezopotamya Ur Kral Mezarları'nda, Antik Mısır'da firavun Tutankamun'un mezarında ve III. Amenhotep ile IV. Amenhotep'e hediye edilen (muhtemelen Hitit ve Mitanni yapımı) değerli eşyalar arasında demir silahlar bulunmuştur. Bütün bu buluntular, demirin günlük kullanım eşyası olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durumu Aristoteles de doğrulamakta, demirin altın kadar değerli olduğunu belirtmektedir.
Demirin bronza göre daha üstün kullanım özellikleri bilinmiyordu. Hem demir işleme teknikleri hem de demirin üstünlükleri MÖ 1.200 – 1.000 yıllarında hızla ve uzun mesafelere yayıldı. Demir metalürjisi tarihinde demiri ergitmek –oksitlenmiş demir cevherinden kullanılabilir metalin elde edilmesi-, bakırın ergitilmesinden çok daha güç gerçekleştirilen bir teknoloji olmuştur. Bakır ve kalayın ergime sıcaklıkları, (sırasıyla 1.085 °C ve 232 °C) demire oranla daha düşük olduğundan bronz için görece basit fırınlar, örneğin seramik fırınları yeterlidir. Oysa demir ancak uygun biçimde tasarlanmış fırınlarda ergitilebilir ve ergime sıcaklığı (1.538 °C) çok daha yüksektir. Dolayısıyla demirin ergitilerek kullanılması teknolojisi, bronzdan birkaç bin yıl sonra geliştirilebilmiştir. Bu dönemde demirin söz konusu dereceye kadar ısıtılmasını sağlamak olanaklı değildi.
Antik Yakın Doğu’da Demir Çağı “I” ve “II” olarak iki dönem içinde incelenir. I. Dönem MÖ 1.200 – 1.000 yılları arasında bronz çağını hem süreklilik gösteren hem de göstermeyen bir dönemdir. Neredeyse tüm Akdeniz'in doğu yarısında yaşanan Bronz Çağı Çöküşü özellikle Deniz Halkları'ndan grupların saldırıları ve yıkımları, geniş topraklarda hüküm süren krallıklardan bazılarının sonunu getirmiştir. Öte yandan uzun mesafeli ticaret büyük ölçüde kesilmiştir. İzleyen 400 yıl içinde günümüze ulaşan pek az yazılı metin vardır. Tüm bunlara karşın 13. ve 12. yüzyıllarda tüm bölgede yaygın olan kültürde bir kesinti belirgin değildir. Tersine Bronz Çağı kültürü ile belirgin bir devamlılık görülmektedir. Buna karşın daha sonra I. Dönem kültürü içinde daha önemli bir farklılaşma baş göstermiştir.
Demir Çağı süresince en iyi aletler ve silahlar çelikten yapıldı. Kullanılan çeliğin bir kısmı, ağırlık olarak yüzde 0,3 ile yüzde 1,2 karbon içermekteydi. Çelik 

Dilek Yarımadası - Büyük Menderes Deltası Millî Parkı, Aydın il sınırları içinde Dilek Dağı'nın Ege Denizi'ne uzandığı son noktada yer alan millî parktır. 27.675 hektarlık bir alana sahiptir. Bu alanın 10.985 hektarı 19.05.1966 yılında Millî Park ilan edilen Dilek Yarımadasına, 16.690 hektarı 1994 yılında Millî Park ilan edilen Büyük Menderes Deltasına aittir.
Karşısında Yunanistan'a ait Ege adalarından Sisam adası bulunan Millî Parkın Dilek Yarımadası bölümü, Samsun Dağları'nın Ege Denizi'ne doğru uzanan son noktasıdır. Jeolojik yapısı; Paleozoik şistler, Mezozoik kalkerler ve mermerler ile Neojen tortul kütlelerden meydana gelmiştir. Yarımadanın morfolojik yapısı içinde birçok tepe, vadi, kanyon ve koy bulunur. Ortalama 650 m yüksekliğe sahip yarımadanın en yüksek yeri Millî Parkın adını aldığı Dilek Tepe'dir (Mykale) ve 1237 m yüksekliğindedir. Millî Park adını bu tepeden almaktadır. Ayrıca kumlu, killi, yatık ve yüksek kıyı şekillerini içeren plajlarıyla ilgi çekici kıyı özelliklerine sahiptir.
MÖ 9. yüzyılda İyon kentinin kutsal toplanma merkezi Panionion, antik Thebai kenti, Ayayorgi Manastırı, tarihi Doğanbey Köyü (Domatia) ile Karine, Hagios Antonios Manastırı ve Zeus Mağarası da Millî Park Sınırları içindedir.
Yarımadanın güneyine bitişik olan Büyük Menderes Deltasının en önemli su kaynağı 584 km uzunluğundaki Büyük Menderes Nehridir. Delta, birkaç lagün, tuzcul bataklıklar ve çamur düzlüklerini kapsayan taşkın sahası özelliğinde önemli bir sulakalandır. Bu alan zengin biyolojik çeşitlilik, nesli tükenmek üzere olan canlıları ve endemik türleri barındırması nedeniyle uluslararası öneme sahiptir.
Millî Park, Uluslararası Sulakalanlar Sözleşmesi (Ramsar), Avrupa´nın Yaban Hayatı ve Yaşam Ortamlarının Korunmasına Yönelik Sözleşme (Bern), Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Rio) ve Akdeniz'in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barselona) kapsamında korunan alan niteliğindedir. Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası Millî Parkı, Önemli Kuş Alanı, Önemli Bitki Alanı ve Önemli Memeli Alanı olması nedeniyle aynı zamanda Önemli Doğa Alanıdır.

Hem Dilek Yarımadası hem de Büyük Menderes Deltası'nın barındırdığı farklı ve çeşitli fiziksel özellikler bitki örtüsünün de kısa mesafeler içerisinde farklı ve çeşitli olmasına yol açmıştır. Millî Park içerisinde 804 bitki türü belirlenmiştir. Bu bitkilerden 6'sı dünyada sadece burada görülür. Ayrıca dünyada sadece Türkiye'de bulunan 18 bitki türünü de barındırır. Akdeniz maki bitki örtüsünün hemen hemen bütün bitki türlerinin en canlı ve sağlıklı örnekleri yarımadada yer alır. Dilek Yarımadası, genelde yaygın olarak Kuzey ve Batı Anadolu'da yayılış gösteren Anadolu Kestanesi'nin en güneye indiği, Türkiye'de birkaç yerde bulunan Kartopu'nun, Finike Ardıcı'nın, Melez Pırnal Meşesinin ve Dallı Servinin küçük orman toplulukları meydana getirerek yetiştiği tek yerdir. Başka deyişle, Millî Park, Akdeniz'den Karadeniz'e kadar tüm Anadolu'da var olan bitki türlerinin doğal olarak bir arada görüldüğü biricik doğa müzesi olma özelliğini taşımaktadır. Bu benzersiz biyolojik çeşitlilik nedeniyle Dilek Yarımadası, Avrupa Konseyi tarafından “Flora Biyogenetik Rezerv Alanı” yani, bitki örtüsü açısından soyu tükenmekte veya genetik çeşitliliği çok azalmakta olan bir canlı türü ya da topluluklarını korumaya yönelik uluslararası düzeyde koruma alanı olarak kabul edilmiştir.
Millî Park'ta bulunan bitki türleri arasında ayrıca Karaçam, Kara Selvi, Erguvan, Defne,Sandal Ağacı, Zeytin, Meşe türleri, Akçaağaç, Ihlamur, Çınar, Zakkum,Kokarçalı, Hanımeli, Kavak, İncir, ahlat, Böğürtlen, Keçiboynuzu, Katırtırnağı, Dişbudak, Yasemin, Alıç, Menengiç, Sumak, Karaağaç, Funda ve Eğrelti otları sayılabilir.

Dilek Yarımadası 28 çeşit memeli, 42 çeşit sürüngen ve çok sayıda deniz canlısına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca yarımada, nesli tükenmekte olan Anadolu Parsı'nın batıda yaşadığı son noktadır. Bunun dışında Kurt, Tilki, Çakal,Sırtlan, Vaşak, Yaban kedisi, Porsuk, Sansar, Kirpi, Oklu kirpi, Yaban Domuzu, Kertenkele, Kaplumbağa, Kaya Kartalı, Deniz Kartalı, Şahin, Doğan, Martı, Karatavuk, Keklik, Kaya güvercini, Tahtalı güvercin, Yaban İneği, Yabani at, Tavşan, Su samuru, Akdeniz foku, Çulluk, Kerkenez, Yeşilbaş Ördek, Hazar sumrusu, doğaya terk edilmiş ve yabanileşmiş sığırlar ve atlar yarımadada yaşayan hayvanlar arasında sayılabilir.

Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğü Dilek Yarımadası-Büyük Menderes Deltası Millî Parkı 15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diyar- Rum (Rum Ülkesi ya da Rum Bölgesi) tarihte Müslümanların Anadolu'yu tanımlamak için kullandığı bir tabirdir. Buradaki Rum'dan kasıt genel olarak Roma ya da Romalı, özel olarak da Doğu Roma ya da Doğu Romalı olmaktadır.
Anadolu'nun yüzlerce yıl Roma etkisi ve hakimiyeti altında kalması, bilhassa Doğu Roma'nın asıl topraklarını oluşturması ve onun insan kaynağını öncelikli olarak karşılaması (birçok Doğu Roma hükümdarı, komutanı, bürokratı, din adamı, bilim insanı vs. Anadolu kökenlidir), onun bu isimle adlandırılmasını açıklar.
Türkler Anadolu'ya geldikten sonra da bu ismi kullanmışlardır. Öyle ki kendilerine Anadolulu anlamında Rum ya da Rumi (örneğin Mevlana Celaleddin-i Rumi) dedikleri olmuştur. Tarihçilerin Anadolu Selçukluları dediği devletin o zamanki asıl ismi de Rum Selçukluları'dır. Sonraki zamanlarda da Müslümanlar Anadolulu Türklere Rum ya da Rumi demeye devam ettiler. Bu aynı zamanda onları diğer Türklerden (Azeri, Kıpçak, Uygur vs.) ayıran bir isimdi. Anadolu Türklerinin şu anda diğer Türkler gibi (örneğin Özbek Türkleri, Kazak Türkleri, Kırgız Türkleri) özel bir ismi olmayıp direkt Türk denmektedir. Bu da zaman zaman anlam karmaşasına neden olmaktadır.

Doğu Afrika, Afrika kıtasının doğusunda, Cibuti, Eritre, Etiyopya, Kenya, Somali, Tanzanya ve Uganda'yı içine alan bölge. Mozambik genellikle Güney Afrika içinde, Ruanda ve Burundi ise Orta Afrika içinde sınıflandırılır.
Doğu Afrika'yı oluşturan 7 ülkenin toplam yüzölçümü 3.653.000 km²'dir. Bu alan jeomorfolojik bakımdan birkaç geniş bölgeye ayrılır. En kuzey kesimi Etiyopya Platosu içinde yer alır; bu kesimin güneydoğusunda bulunan Afar Çöküntüsünün yer yer deniz düzeyinin altına inen ovaları Doğu Afrika Rift Sisteminin bir bölümünü oluşturur. Bu sistem güneyde Mozambik'e kadar yüzey şekillerini belirler. Anakaranın Umman Denizine uzanan büyük çıkıntısı Afrika Boynuzu'nun üzerinde, alçak kıyı ovalarının egemen olduğu Cibuti ve Somali yer alır. Güneydeki bütün kıyı ovalarının gerisinde Masai Stepi ve Nyasaland Platosu yükselir; yalnızca Somali'de oldukça geniş bir düzlük olan Benadir Ovası uzanır.
Bu bölgede yüzyıllar boyunca Afrika, Asya ve Avrupa kökenli çok değişik insan grupları bir araya gelmiştir. İnsangillere (Hominidae) ait ilk kalıntılar da Doğu Afrika'da bulunmuştur. Kalıntıların ortaya çıkarıldığı ünlü arkeolojik alanlar, 3-4 milyon yıl önce yaşamış ilk insangillerden günümüz insanına uzanan evrimin bir olasılıkla burada gerçekleştiği düşünülmektedir. Daha yakın dönemlere tarihlenen alanlarda ise Paleolitik, Neolitik, Tunç ve Demir Çağı insanlarının kültürel evriminin değişik aşamalarına özgü kalıntılara rastlanmıştır.
Doğu Afrika'daki bugünkü dil ailelerinden çoğunu oluşturan toplulukların bölgeye gelişi 4 bin yıldan uzun süren karmaşık bir süreç boyunca gerçekleşmiş, 20. yüzyılda komşu kıtalardan gelenlerin yol açtığı dallanmalar daha da karmaşık bir yapının doğmasına yol açmıştır.

Dulkadiroğulları Beyliği (Osmanlıca ذلقدر, ẕü’l-ḳadr [kudretli]) veya sadece Dulkadiroğulları, II. Dönem Anadolu beyliklerinden biridir. 1339-1515 yılları arasında Anadolu'nun güneyinde, Elbistan merkez olmak üzere kurulmuş bir Türkmen devletidir. Dulkadiroğulları Oğuzlar'ın Bozok kolundan, Yıldız Han soyundan, Avşar, Beydilli, Kargın boyundandır. İlk reisi Zeyneddin Karaca Bey'dir. Osmanlı İmparatorluğu ve Memlûkler arasında mücadelelere neden olan devlet, 1515 yılı Turnadağ Muharebesi sonucunda yıkılarak Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmıştır.
Osmanlı sarayına çeşitli dönemlerde toplam  beş adet gelin göndermiş olan Dulkadirli hanedanı böylece Osmanlı hanedanıyla akraba olmuştur. Yıldırım Bayezid'in eşi, Çelebi Mehmed'in eşi, II. Murad'ın annesi ve eşi, Fatih'in annesi, Fatih'in babaannesi ve Yavuz Sultan Selim'in annesi Dulkadir Sultanlarının  kızlarıdır. Dulkadiroğlu Devleti Osmanlı Devleti'ne bağlandıktan sonra Dulkadiroğlu Hanedanının şehzadeleri Osmanlı Devleti içinde beylerbeyi, sancakbeyi, tımarlı sipahi alaybeyleri olarak önemli görevlerde bulunmuşlardır. Sultan Alaüddevle Bozkurt Han'ın oğlu Şehzade Şahruh Mehmed Bey'in torunu olan Şehzade Davut Bey 1580 yılında Kayseri sancak beyi olmuş 1610 yılına kadar bu görevde bulunmuştur. Davut Bey'in devlet görevi bittiğinde kendisine has olarak Kayseri'nin 357 köyünü kapsayan, Tomarza, Bünyan, Develi, Sarız, Pınarbaşı, Akkışla ilçelerini de kapsayan Zamantı Bölgesi verilmiştir. Davut Bey'in tımarlı sipahi alaybeyi olan oğulları bölgeyi Gülveren Köyü'nden yönetmişlerdir. Babadan oğula Osmanlı sarayından tasdikle devam eden bu görev  Sultan Abdülmecid Hanı'n 19 Ocak 1841 fermanı ile kalan son tımarlı sipahileri tımarlarına ölene kadar sahip olmak şartıyla emekliye sevk etmesi ile Büyük Selçuklu döneminden beri Anadolu ve Ön Asya Türklüğünün idari ve askeri aristokrasisi ve bürokrasisini oluşturan tımarlı sipahi sınıfı resmen sona erdi. Bu bağlamda Gülveren'den bölgeyi yöneten Dulkadiroğlu Mehmed Sipahi Bey'in 1899 yılındaki ölümüne kadar bu görev sürmüş oldu. Bu tarihten sonra Asakir-i Nizam-ı Şahane adı ile oluşturulan yeni bir askeri sistemde Dulkadiroğlu hanedanı mensupları askeri görevlerini bu çatı altında sürdürerek yönetimde oldular. Dulkadiroğlu Hanedanı mensuplarının tımarlı sipahi alaybeyleri bölgede alaybeyler sipahiler olarak bilinmekle birçok mühim işlere imza atmışlardır. Bu hanedan Gülveren başta olmak üzere, Harsa, Bel ve Alaybeyli köylerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Soyları günümüzde de sürmektedir. Azerbaycanın Kah rayon Armutlu köyü, Kırşehir, Kayseri, Gaziantep, Kahramanmaraş, Elazığ, Malatya gibi illerde de bu hanedana bağlı aileler varlıklarını devam ettirmektedir.

Zülkadriye Eyaleti

Dânişmendliler Beyliği, 1071/1075–1178 yılları arasında Sivas merkez olmak üzere; Çorum, Tokat, Niksar, Amasya, Malatya, Elazığ, Kayseri şehirleri civarında kurulmuş bir Anadolu beyliğidir. II. Kılıç Arslan tarafından yıkılmıştır. İlk başkenti Niksar olup sonraki başkenti Sivas'tır. Anadolu Selçuklu Devleti'ne katılan ilk Türk beyliğidir.
Danişmendliler'in kurucuları, yönetici sınıfı ve halkın büyük çoğunluğu Oğuzlar'ın Çepni boyundan gelmektedir. Kızılırmak havzasında ve Sivas'ta, Oğuz boylarından Çepniler’e ait yer isimlerinin fazlalılığı buna delil olarak gösterilmektedir. Danişmendliler yıkılınca Çepniler'in büyük kısmı Orta Karadeniz'e göçmüştür ve Hacıemiroğulları Beyliğini kurmuştur. Batıya göç eden Çepniler ise Karesioğulları'nı kurmuştur. Tokat Müzesi'nde yer alan kitabede Karesioğulları ile Danişmendoğulları arasındaki bağlantı görülebilmektedir. Yusuf Halaçoğlu, Karesi döneminde Balıkesir Hisariçi Mahallesi, İvrindi ve Savaştepe yöresine yerleşen Manavlar'ın Çepni boyundan olduğunu belgelemiştir. Kızılırmak havzasında kalan Çepni boyları, Harezmşahlar Devleti'nin yıkılmasıyla Batı Türkistan'dan gelen Beydili boyundan olan Türkmenlerle karışarak günümüz Sıraç Türkmenlerini meydana getirmiştir. Günümüz Kızılırmak havzasında bulunan Alevi kimliğinin temelinde, Danişmendliler vardır. Ayrıca Danişmend bölgesinde Danişmendli Türkmenleri olarak adlandırılan konar-göçer gruplar vardı. Romanya-Dobruca bölgesini yurt tutmaya çalışan Sarı Saltuk Türkmenleri de Çepni kökenli olup Danişmend ülkesi çıkışlıdır.

Dânişmend'in kelime anlamı Farsçada "bilgili adam" olup, İbnü'l-Esîr gerçek adı Taylu olan gazinin Türklere muallimlik yaptığı için dânişmend unvanı alıp melikliğe dek yükseltildiğini bildirmiştir. Dönemin kaynaklarında tam adı "Melik-i Muazzam Dânişmend Ahmed Gazi bin Ali et-Türkmâni" şeklinde zikredilmektedir. Kaynaklarda beyliğin kurucusu Dânişmend Gazi'nin Azerbaycan'da Arrân ve civarında yaşayan bir Türkmen ailesine mensup olduğu belirtilmektedir. Birinci Haçlı Seferi tarihi hakkında kendi dönemiyle ilgili bilgi veren en önemli tarihçilerinden Albertus Aquensis ve 12. yüzyıl tarihçilerinden Sur başpiskoposu Willelmus Tyrensis de Dânişmendlilerin Türk asıllı bir hanedan olduğunu belirtmektedirler. İbn Hamdun ve İzzeddin İbn Şeddad, Dânişmend Gazi'nin Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurucusu Süleyman Şah'ın dayısı olduğunu söylemektedir. Beyliği Edessalı Mateos "Tanismanios", Bizanslı tarihçi Nikitas Honiatis ise "Persarmen Taismanios" olarak anmıştır. Khoanites'İn verdiği "İran Ermenileri" tanımlamasının beyliğin kökenine dair tartışmaları beraberinde getirmiş beyliğin adının Dânişmendlilerin kısmen hüküm sürdüğü eski Armeniakon Themasına mı, aşiret ya da hanedanın soyuna mı vurgu yaptığı kesinlik kazanmamıştır.

Kaynaklarda adı "Melik-i Muazzam Dânişmendli Ahmed Gazi bin Ali et-Türkmâni" şeklinde geçen Dânişmend Ahmed Gazi, Sultan Alparslan'ın 1064 yılında çıktığı Kafkasya seferi sırasında orduya katılmış ve bu tarihten itibaren Alparslan'ın hizmetine girmiştir. Malazgirt Savaşı'na da katılan Dânişmend Gazi, zaferin kazanılmasında önemli rol oynadı. 1080 yılında Bizanslılardan Sivas'ı aldı ve Dânişmendli Hanedanını kurdu.
Sivas'ı bir üs olarak kullanan Dânişmend Gazi; Çavuldur, Tursan, Kara Doğan, Osmancık, İltekin ve Karatekin adlı emirleriyle Amasya, Tokat, Niksar, Kayseri, Zamantı, Develi ve Çorum'u fethederek, beyliğine kattı. Birinci Haçlı Seferi'nde başkenti İznik'i kaybederek Anadolu içlerine çekilen I. Kılıçarslan'ın yardımına koştu. I. Kılıçarslan'a Haçlılarla yaptığı Eskişehir Savaşı'nda destek sağladı. Haçlılar bu savaşı kazanarak Anadolu içlerine ilerlemeye devam ettiler. Ancak Dânişmendlilerin ve Anadolu'daki diğer Türk birliklerinin saldırıları sonucu Haçlı orduları kuvvetlerinin büyük bir bölümünü kaybettiler.
Dânişmentliler 1100 yılında Bizans Devletinden bağımsız olarak hüküm süren Malatya'yı kuşattılar. Antakya'yı ele geçirerek Antakya Prensliği'ni kurmuş olan Haçlı hükümdarı Boemondo, Malatya'nın yardımına koştu. Ancak yenilerek, Dânişmendlilerin eline tutsak düştü. Malatya 1103 yılında Dânişmendlilerin eline geçti. Dânişmend Gazi, elinde esir bulunan Boemondo'yu iki yüz altmış bin dinar karşılığı serbest bıraktı. Ancak bu hareketi, I. Kılıçarslan'la arasını açtı. Maraş civarında yapılan savaşta yenilen Dânişment Gazi, 1104 yılında öldü. Beyliğin başına oğlu Melik Gazi geçti.

Kayseri Ulu Camii (1143)
Niksar Ulu Camii (1145)
Kayseri Gülük Camii ve Medreseleri
Amasya Halife Gazi Türbesi
Melik Gazi Türbesi (1164)
Tokat Yağıbasan Medresesi (1152)
Niksar Yağıbasan Medresesi (1158)

Dânişmendoğlu Aynüddevle'nin bakır sikkesi
Bosworth, Clifford Edmund (2004) The New Islamic Dynasties: A Chronological and Genealogical Manual, Edinburgh University Press, s.215, Online31 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Efes (Hititçe: 𒀀𒉺𒊭 Apaša, Eski Yunanca: Ἔφεσος Ephesos), Anadolu'nun batı kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesinin üç kilometre güneybatısında yer alan antik bir Luvi şehriydi. Şehir Anadolu'da Yunan sömürgeciliğinin başlamasıyla birlikte İyonya ve daha sonra Roma dönemlerinde de önemini korumuştur. 
Kuruluşu Cilalı Taş Devri'ne yani MÖ 6000 yıllarına dayanır. 
MÖ 10. yüzyılda eski Arzava başkentinin yerine Attik ve İyonyalı Yunan kolonistleri tarafından inşa edilmiştir.
Klasik Yunan döneminde İyonya'nın on iki şehrinden biriydi. Şehir, MÖ 129'da Roma Cumhuriyeti'nin kontrolüne geçtikten sonra gelişti.
1994'te UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edilen Efes 2015'te ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.
Şehir antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olan şehrin yakınındaki Artemis Tapınağı (MÖ 550 civarında tamamlandı) ile ünlüdür. Diğer birçok anıtsal yapı arasında Celsus Kütüphanesi ve 25.000 seyirci alabilen II. Claudius zamanında başlanıp, Trajan (MS 98-117) döneminde tamamlanan antik tiyatro da vardır.
Efes, Vahiy Kitabı'nda adı geçen Asya'nın yedi kilisesinden biriydi. Yuhanna İncili burada yazılmış olabilir.
Şehir 5. yüzyıl birkaç Hristiyan konsilinin yeriydi (bkz. Birinci Efes Konsili). Şehir 263 yılında Gotlar tarafından yıkıldı ve yeniden inşa edilmesine rağmen limanın Küçük Menderes Nehri tarafından yavaş yavaş silinmesi nedeniyle şehrin ticaret merkezi olarak önemi azaldı. MS 614'teki bir depremde kısmen tahrip oldu. Efes harabeleri Adnan Menderes Havalimanı'ndan 65,7 km, Kuşadası Limanı'ndan ise 17,9 km uzaklıktadır.
2015 yılında UNESCO Dünya Mirası olarak eklendi. 2022 yılındaki kazı çalışmalarında MS 7. yüzyıla denk gelen Erken Bizans Dönemi'nden kalma dükkânlara ve bir mahalleye ulaşıldı. Efes ören yeri 2 milyon 634 bin 355 kişi ile 2024 yılında Türkiye'den en çok ziyaret edilen müze olmuştur.

Efes'i çevreleyen alan yakındaki Arvalya ve Çukuriçi olarak bilinen yapay höyükler tarafından ortaya çıkarıldığı üzere Neolitik Çağ (yaklaşık MÖ 6000) sırasında zaten iskân edilmişti.
1996 yılı içinde Selçuk, Aydın ve Efes yol üçgeninin yaklaşık 100 m kadar güney batısında, mandalina bahçeleri arasında Derbent Çayı'nın kıyısında Çukuriçi Höyüğü saptanmıştır. Arkeolog Adil Evren başkanlığında yapılan araştırma ve kazılar sonucu, bu höyükte taş ve bronz baltalar, iğneler, açkılı seramik parçaları, ağırşaklar, obsidyen (volkanik cam) ve sileks (çakmak taşı), deniz kabukluları, öğütme ve perdah aletleri bulunmuştur. Yapılan değerlendirmelerle Çukuriçi Höyük'te Neolitik dönemden Erken Bronz Çağı'na kadar bir yerleşimin ve yaşamın olduğu saptanmıştır. Aynı tür malzemeler yine Selçuk-Kuşadası yolunun yaklaşık 8. km'sinde Arvalya Deresi'nin bitişiğinde Gül Hanım tarlasında buluna Arvalya Höyüğü'nde saptanmıştır. Çukuriçi ve Arvalya (Gül Hanım) höyüklerinde saptanan eserler ile Efes'in yakın çevresinin tarihi böylece Neolitik Dönem'e kadar ulaşmaktadır.

MÖ 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise Büyük İskender'in generallerinden Lisimahos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Şehir Roma'dan özerk bir şekilde Apameia Kibotos şehri ile ortak para bastırmıştır. Bu şehirler klasik dönemdeki Küçük Asya'da çok parlak yarı özerk davranmaya başlamışlardı. Lisimahos, kenti Miletli Hippodamos'un bulduğu "Izgara Plan"a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti'nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 2-1. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

MS 4. yüzyılda limanın dolmasıyla Efes'te ticaret geriler. İmparator Hadrianus, limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. 7. yüzyılda Araplar bu kıyılara saldırır. Bizans döneminde tekrar yer değiştiren ve ilk kez kurulduğu Selçuk'taki Ayasuluk Tepesi'ne gelen Efes, 1330 yılında Türkler tarafından alınır. Aydınoğullarının merkezi olan Ayasuluk, 16. yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamıştır. Günümüzde ise bölgede Selçuk ilçesi bulunmaktadır.
Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes'in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alır: Atina kralı Kodros'un cesur oğlu Androklos, Ege'nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı'nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege'nin lacivert sularına yelken açar... Kaystros (Küçük Menderes) Nehri'nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yaban domuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler...
Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu'nun eski ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültürünün en büyük tapınağı da Efes'te yer alır.
MÖ 6. yüzyılda bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer alan Efes, bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi ünlü kişileri yetiştirmiştir.

Efes, tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları yaklaşık 8 kilometrelik geniş bir alana yayılır. Ayasuluk Tepesi, Artemision, Efes ve Selçuk olarak dört ana bölgedeki harabeler yılda ortalama 1,5 milyon turist tarafından ziyaret edilmektedir. Tümüyle mermerden yapılmış ilk kent olan Efes'teki başlıca yapılar ve eserler aşağıda açıklanmıştır:

Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı, antik dünyanın mermerden inşa edilmiş ilk tapınağı olup temelleri MÖ 7. yüzyıla kadar gitmektedir. Tanrıça Artemis'e ithafen Lidya kralı Croesus tarafından yaptırılan yapı, Yunan mimar Chersiphron tarafından tasarlanmış ve dönemin en büyük heykeltıraşları Pheidias, Polycleitus, Kresilas ve Phradmon tarafından yapılmış olan bronz heykellerle süslenmişti. Büyüklüğü 130 x 68 metre ve ön cephesi diğer Artemis (Ana Tanrıça) tapınakları gibi batıya dönüktü. Tapınak hem bir pazar yeri, hem de bir dinî müessese olarak kullanılıyordu. Artemis Tapınağı MÖ 21 Temmuz 356'da adını ölümsüzleştirmek isteyen Herostratus adlı bir Yunan tarafından yakıldı. Aynı gece Büyük İskender doğmuştur. Büyük İskender Anadolu'yu fethettiğinde Artemis Tapınağı'nın yeniden yapılması için yardım teklif etmiş fakat reddedilmiştir. Tapınaktan günümüze sadece birkaç mermer blok kalmıştır.
Artemis Tapınağı ile ilgili kazı çalışmaları 1863 yılında British Museum'un katkılarıyla arkeolog John Turtle Wood tarafından başlatılmış ve 1869 yılında 6 metre derinlikte, Artemis Tapınağı'nın temellerine ulaşılmıştır.

Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan yapı hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. 106 yılında Efes valisi olan Celsius ölünce oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsius'un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır. Cephesi 1970-1980 yılları arasında restore edilmiştir. Kütüphanede kitap ruloları, duvarlardaki nişlerde saklanıyordu.

Bülbüldağı'nda İsa'nın annesi Meryem'in son yıllarını Yuhanna ile birlikte geçirdiğine inanılan kilisedir.Hristiyanlar için hac yeridir ve bazı papalar tarafından da ziyaret edilmiştir. Meryem'in burada ölü mezarının da Bülbüldağı'nda olduğu düşünülmesine karşın Kitab-ı Mukaddes'te anlatıldığı gibi Meryem'in mezarı dönemin Selefkos'unda bugünün Silifke'sinde olduğu inanılmaktadır.

Bizans döneminde mezar kilisesi hâline getirilmiş olan bu yer, Geç Roma imparatorlarından Decius zamanında putperestlerin zulmünden kaçan yedi Hristiyan gencin Panayır Dağı eteklerinde sığındıkları rivayet edilen mağara olduğuna inanılır. Dünya üzerinde ilgili mağaranın kendi sınırları içinde olduğunu iddia eden 33 kent olmasına karşın Hristiyan kaynaklarının çoğuna göre kent Hristiyanlarca kutsal sayılan Efes'tir. Türkiye'de Yedi Uyurlar mağarası olarak en çok bilinen ve ziyaret edilen mağara ise dönemin önemli bir merkezi ve St. Paul'ün doğum yeri olan Tarsus'takidir. Eski ismi Arap kaynaklarında Efsus şeklinde geçen Afşin de bilim adamlarından oluşan bir heyete hazırlattığı rapor ve yerel mahkemede açtıkları keşif davası ile iddiasını arttırmıştır. Türkiye'deki diğer Ashab-ı Kehf ise Lice'dedir.
Efes'teki bu mağaranın üstüne bir kilise yapılmış hâli 1927-1928 yılları arasındaki bir kazıda ortaya çıkarılmış, kazı sonucunda 5 ve 6. yüzyıla ait olan mezarlar da bulunmuştur. Yedi Uyurlar'a ithaf edilmiş yazıtlar hem mezarlarda hem de kilise duvarlarında bulunmaktadır.

1374-75 yılında Aydınoğulları'ndan İsa Bey tarafından Ayasuluk Tepesi'ne Mimar Şamlı Dımışklıoğlu Ali'ye inşa ettirilmiştir. Artemis Tapınağı ile Saint Jean Kilisesi arasında yer almaktadır. Anadolu cami mimarisinin ilk örneklerini sergileyen camide zengin süslemeler ve çiniler vardır. 19. yüzyılda kervansaray olarak da kullanılmıştır

Hadrian Tapınağı: İmparator Hadrianus adına, anıt tapınak olarak inşa ettirilmiştir. Korinth düzenlidir ve frizlerinde Efes'in kuruluş efsanesi işlenmiştir. 20 milyon TL ve 20 YTL banknotlarının arka yüzünde Celsus Kütüphanesi ile birlikte bu tapınağın resmi kullanılmıştır.

Domitian Tapınağı: Şehirdeki en büyük yapılardan biri olduğu düşünülen İmparator Domitianus adına yapılmış olan tapınak Memmius Anıtı'nın karşısında Pollio Çeşmesi'nin sol çaprazında yer almaktadır. Günümüze yalnızca temelleri ulaşmış olan tapınağın yanlarında sütunların bulundu­ğu belirlenmiştir. Domitianu

Eretna Beyliği ya da Eretna Devleti, Anadolu'nun Moğol (İlhanlılar) istilasına uğramasından sonra, Sivas ve Kayseri merkezli kurulan, 1335 - 1381 yılları arası hüküm süren bir Anadolu beyliğidir. Beyliğin kurucusu Alaeddin Eretna, Uygur kökenli olup, İlhanlılar Devletinin Rûm (Anadolu) valisi Timurtaş'a hizmet eden komutanlardan birisiydi. Timurtaş ile kızkardeşini evlendirerek akrabalık bağı da kuran Eretna, Timurtaş'ın Mısır'a gidip kendisini de yerine vekil bırakmasını fırsat bilip Moğollara karşı ayaklandı. Memlük sultanı adına sikke kestirip hutbe okuttu. Celayirî Emir (Şeyh) Hasan Büzurg kendisine tabiliği reddeden Eretna üzerine bir ordu ile yürüdü ve Sivas ile Erzincan arasında Karanbük mevkiinde meydana gelen savaşı Eretna kazandı. Bundan sonra nüfuzunu kuvvetlendiren Eretna bağımsızlığını ilan etti. Kayseri'de ölen Alaeddin Eretna, Köşk Medresesi avlusundaki kümbete gömüldü. Öldüğünde Sivas, Tunceli, Elazığ (kısmen), Kayseri, Amasya, Tokat, Çorum, Develi, Şebinkarahisar, Ankara, Zile, Canik, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Erzincan, Doğu Karahisar ve Darende onun hakimiyeti altındaydı.
Eretna dindar, iyiliksever ve alim bir hükümdar olarak tanınmıştır. İdaresi altındaki yerleri adilane yönettiğinden ve seyrek çıkan sakalları sebebiyle halk arasında köse peygamber lakabıyla meşhur oldu.

Eretna, Eratna şeklinde günümüzde okunan sözün Arap alfabesindeki orijinali Ertine (آرتين) şeklinde de okunabilir. Aynı zamanda bir Uygur dili de sayabileceğimiz Tuva Türkçesinde bu sözün günümüzde bir anlamı vardır. Tuva dilinde "Ertine" (эртине), hazine, değer verilen manalarına gelir.

Alâeddin Eretna'nın üç oğlundan en büyüğü olan Hasan Büzurg Sivas valisi iken Ramazan çok genç yaşta ölmüş ve Güdük Minare adıyla anılan kümbete gömülmüştü. Diğer oğulları Cafer ve Mehmed beyler babalarının ölümü üzerine birbirlerine karşı iktidar mücadelesine giriştiler. Isfahan Şah Hatun' un oğlu olan Mehmed Bey ümera tarafından Gıyaseddin unvanıyla hükümdar ilan edildi. Adına hutbe okutup sikke kestiren Gıyaseddin Mehmed'in yaşının küçük olması ve dirayetsizliği bir süre sonra nüfuzunu kaybetmesine sebep oldu. Kendisini beğenmeyen ümera ve ulemanın baskısıyla 1354'te tahtını terk ederek Karamanoğulları'na sığındı. Ondan boşalan tahta yine ümerâ tarafından bu defa Cafer Bey çıkarıldı ve İzzeddin unvanıyla sultan ilan edildi. Ancak tahtını tekrar ele geçirmek için harekete geçen Mehmed Bey 1355 Nisan'ında meydana gelen Yalnızgöz Savaşı'nda kardeşi Cafer Bey'i mağlup etti. Kısa bir aradan sonra Eretnalı tahtına yeniden oturan Mehmed Bey büyük yardımlarını gördüğü Hoca Ali Şah ile mücadeleye girdi ve sonunda onu da bertaraf etti (1358). Mehmed Bey iktidarı döneminde en çok Moğollar'ın sebep olduğu olaylarla uğraştı. Her vesileyle karışıklık çıkaran Moğollara karşı giriştiği mücadelede başarısız kalan Mehmed Bey, veziri Kadı Burhâneddin'in bütün gayretlerine rağmen idaresinden ve kendisinden memnun olmayan Hacı Şadgeldi ve Hacı İbrahim gibi devlet adamları tarafından Sivas'ta öldürüldü.

Henüz 13 yaşında tahta geçen Alaaddin Ali Bey ülkede nüfuzunu kaybetti. Valiler bağımsız hareket etmeye başladı. Karamanoğulları Kayseri'yi ele geçirdi. Kadı Burhaneddin'in çabalarıyla ülkede istikrar sağlanmaya çalışılsa da başarılı olunamadı 15 yıl hüküm süren Alaaddin, Amasya üzerine yapılan bir sefer sırasında vebadan öldü.(1380)

Ali Bey'in henüz yedi yaşında olan oğlu hükümdar ilan edildi. Yaşı küçük olmasından dolayı Şebinkârahisar yöneticisi Kılıç Arslan kendisine naip oldu. Kadı Burhaneddin önce Kılıç Arslan'ı öldürüp onun yerine naiplik yaptı, kısa süre sonra da küçük hükümdarı tasfiye ederek Eretna Devleti'ne son verdi ve kendi adıyla anılacak Kadı Burhaneddin Devleti'ni kurdu.(1381)

Alaaddin Eretna Bey
Gıyaseddin Mehmed
İzzeddin Cafer
Alaaddin Ali Bey
II. Mehmed

Arkeogenetikte, Erken Avrupalı Çiftçileri (EEF), İlk Avrupalı Çiftçiler (FEF), Neolitik Avrupalı Çiftçiler veya Anadolu Neolitik Çiftçileri (ANF) terimleri, Neolitik dönemde Avrupa'da yaşamış çiftçilerinden gelen genetik insan soyunun adıdır.
EEF'lerin atalarının MÖ 43.000 civarında Batılı avcı-toplayıcılardan (WHG'ler), MÖ 23.000'li yıllarda ise Kafkas avcı-toplayıcılarından (CHG) ayrıldığına inanılmaktadır. MÖ 7. binyılda, EEF'lerin Anadolu ve Balkanlar'a göç ettiği ve o dönemde bölgede yaşayan WHG'lerin yerlerini aldıkları düşünülmektedir. EEF'lerin Y-DNA haplogrubu genellikle G2A olsa da, kısmen H, T, J, C1a2 ve E1b1 hablogrupları da görülmektedir. Anneden geçen Mitokondriyal DNA'ları ise çeşitlilik göstermektedir. EEF'lerin Balkanlarda Tuna ve Batı Akdeniz boyunca batıya doğru genişleyen iki gruba bölünmüş oldukları bilinmektedir. Bununla beraberi Kuzey Avrupa ve Doğu Avrupa'nın büyük bölümü EEF genetik mirasından etkilenmedi.
Kalkolitik ve erken Tunç Çağı boyunca EEF'lerden türeyen kültürler, Karadeniz-Hazar steplerinde CHG katkılı Doğu Avcı-Toplayıcılar (EHG) ve Batı Step Çiftçilerinin (WSH'ler) istilalarıyla ezildi. Bu istilalar, Avrupa'da EEF Y-DNA'larının neredeyse yok olmasına ve EHG/WSH Y-DNA'larının (esas olarak R1b ve R1a) bölgede yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak EEF'lerin mtDNA'ları varlığını devam ettirdi. Bu durum, EHG/WSH erkekleri ve EEF dişilerinin karıştığı göstermektedir. WSH'ler daha sonra Kuzey Avrupa'ya ve Avrasya steplerine dönünce, EEF mitokondriyal DNA'ları Avrasya'nın birçok yerine yayıldı.
Kuzeye doğru gittikçe azalan EEF genetik mirası, Akdeniz ülkelerinde ortalama %60 (Sardinyalılar arasında %85 ile en fazla) ve Baltık Denizi çevresinde %30 civarındadır.

Ermeni Yaylası veya Ermeni Yaylaları (Ermenice: Հայկական լեռնաշխարհ), Batı Asya'nın kuzey kesimini oluşturan üç yayladan biridir. Bu yaylalardan en merkezde yer alanıdır ve en fazla yüksekliğe sahip olanıdır. Batıda Anadolu Yarımadası ile doğuda İran Yaylası ile komşudur. Yaklaşık 400,000 km²'lik bir alana sahip olup en yüksek zirvesi 5,137 metrelik yüksekliği ile Ağrı Dağı'dır.
"Ermeni Platosu" ifadesi, 1808'de Fransızcada ("plateau d'Arménie"), 1814'te İngilizcede ("Armenian highlands") ve 1817'de Almancada ("Armenisches Hochland") kullanıldı.

Ermenilerin bölgeye yerleşmesinden önce Ermeni Yaylası'nda yer alan bölgeler yerli Anadolulular tarafından farklı isimlerle anılmıştır. Sivas, Tokat ve Amasya'nın bulunduğu bölge Hititler tarafından Yukarı Diyar (Kur Eliti) olarak biliniyordu. Bugün Elazığ ve Bingöl'ün yer aldığı alan ise Hititlerce Išuwa (İşuwa) olarak isimlendirilmiştir. Bölgede Hitit eserlerine ev sahipliği yapan İmikuşağı, Korucutepe, Norşuntepe ve Tepecik gibi önemli kazı alanları mevcuttur. Hititler, kendi krallıklarının doğusunda bulunan ve bugünkü Kuzeydoğu Anadolu'ya denk gelen bölgeyi ise Azzi-Hayaša olarak adlandırır.
Demir Çağı'nda bölgeye hakim olan Urartular ise krallıklarına Biania (Van) kendilerine ise Bianili (Vanlı) demişlerdir. Nairi de Urartuların kendileri için kullandığı isimler arasındadır. Urartu döneminde Van Gölü'ne Nairi Denizi denmekteyken, Iğdır'ın bulunduğu bölgeye Erikua, Erzurum-Kars bölgesine Diauehi, Iğdır'a Luhiuni, Doğubayazıt taraflarına Kurşi, Elazığ-Tunceli bölgesine Şebeterya, Van Gölü'nün kuzeyine Zenzium, Van il merkezine Tuşpa, Siirt'e Karya, Cizre bölgesine Ukki, Bingöl'e Urmeniukini, Ağrı civarına Anaşi, Ermenistan sınırındaki Kars, Ocaklı'nın bulunduğu alana Akhuriani, Batman taraflarına Suhni ve Alzi, Patnos'a Aramili, Kuzeybatı İran'da yer alan Urmiye Gölü çevresine Gilzan ve Gurzan, Hakkari, Yüksekova'ya Kubuşkia ve bugün Ermenistan'ın başkenti olan Erivan'a da Erebuni denmekteydi.
Her ne kadar Urartular Doğu Anadolu topraklarını Biania veya Nairi olarak isimlendirse de güneydeki Semitik komşuları onlar için Uruatri, Uraştu, Urartu ve Ararat gibi isimler kullanmaktaydı. Bu isimler daha sonra Ermeniceye Ararat olarak giriş yapmıştır.
Bölgenin ilk kez Ermenistan adıyla anılması ise M.Ö. 518 yılında rastlar. Bugün kuzeybatı İran sınırları içerisindeki Bisütun'da bulunan ve Ahameniş Kralı I. Darius'un başarılarının anlatıldığı Behistun Kayası üzerinde yer alan Armina ismi tarihte Ermenistan'a verilen ilk referanstır.
Yunanlar tarafından Armenoi şeklinde isimlendirilen Ermeniler ilk başta Ermeni Yaylası'nın sadece Güneybatı bölgesinde bulunmuşlarsa da M.Ö. 6. yüzyılda bölgede dominant hale gelmişler ve Persler tarafından bölgeye Armina (Ermenistan) adının verilmesini sağlamışlardır. Ermeniler ilk kez bir proto-etnik grup olarak bu dönemde tarih sahnesine çıkmış ve ilk Ermeni hanedanlığı olan Orontes Hanedanı bu dönemde bölgeye hakim olmuştur.
Bölge, klasik antik dönemde "Büyük Ermenistan" şeklinde anılmaya başlanmış ve Ermenilerin tarihindeki ana bölgelerden biri hâline gelmiştir. Ermeni Yaylası; Küçük Ermenistan, Sophene ve Kommagene ile birlikte Ermenilerle ilişkili olan dört jeopolitik bölgeden biridir.

1040'lardan beri yaylalar çeşitli Türk halklarının ve Safevî Hanedanlığının egemenliği altında olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren Safeviler tarafından yönetilen Doğu Ermenistan, 1828'de Rus kontrolüne girmiştir. Yaylalar, Ağrı Dağı'nın bulunduğu Ağrı Vadisi'nden batı ve doğu bölgelerine ayrılır. Geleneksel olarak Batı Ermenistan olarak adlandırılan Ağrı Vadisi'nin batısındaki bölge, bugün Doğu Anadolu Bölgesi'nin bir parçasıdır ve geleneksel olarak Doğu Ermenistan olarak adlandırılan doğu bölgesi, şu anda Küçük Kafkasya olarak bilinir.

Ermeni Yaylası ifadesi bugün özellikle bazı Avrupalı ve Ermeni jeologlar ve coğrafyacılar tarafından kullanılır.

Bunun yanı sıra, bu terim radikal Ermeni milliyetçileri tarafından da sıklıkla kullanılmaktadır. Aryan üstünlükçüsü bir siyasi grup olan Ermeni Aryan Tarikatı'nın (Հայ Արիական Միաբանության-Armenian Aryan Order) internet sitesinin ana sayfasında bir Ermeni Yaylası haritası bulunur ve altında şu sözler yer alır: "Ermeni Yaylası: Ermenilerin Vatanı, Aryan Uygarlığının Beşiği. Dünya Aryanları, onu özgürleştirin, kendinizi özgürleştirin".

Ermeniler (Ermenice: հայեր, hayér, Ermenice telaffuz: [hɑˈjɛɾ]) veya Haylar, anayurdu Batı Asya'daki Ermeni Yaylaları olan etnik grup ve millettir.
Ermeniler, Ermenistan'ın demonimidir. Anayurtları Ermenistan dışında dünyanın çeşitli bölgelerine yayılarak diaspora oluşturmuş Ermeniler sırasıyla Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve Gürcistan'da yüksek nüfusa sahiptiler. İran ve eski Sovyet devletleri haricindeki Ermeni diasporası, çoğunlukla 20. yüzyıl başındaki Ermeni Tehciri sonrası ortaya çıkmıştır.
Ermenilerin çoğu, dünyanın en eski ulusal kiliselerinden biri olan Ermeni Apostolik Kilisesi'ne bağlıdır. Hristiyanlık, İsa'nın ölümünden kısa bir süre sonra, iki havarisi Aziz Yudah ve Aziz Bartalmay'ın çabalarıyla ilk defa Anadolu'daki Ermeniler arasında yayılmaya başladı. Dördüncü yüzyılın başlarındaki Ermenistan Krallığı, Hristiyanlığı bir devlet dini olarak benimseyen ilk devlet oldu.

Ermeniler kendilerine Hay (Erm: հայ çoğul: հայեր - hayér) ve ülkelerine Hayastan (Erm: Հայաստան) veya Hayk  (Հայք) adını verirler. Bu isim, geleneksel olarak Ermenilerin efsanevi atası olan ve Horenli Movses'e göre: Babil Kralı Bel'i, MÖ 2492 yılında mağlup edip, ülkesini Ararat bölgesinde kuran Nuh'un büyük torunu Hayk'tan türetilmiştir.  Ayrıca "Hay" isminin iki konfederasyonlu Hitit vasal devletlerinden biri olan Hayasa-Azzi'den geldiği veya ilişkili olduğu da ileri sürülmektedir. En nihayetinde "Hay" sözcüğü, Proto Hint-Avrupa sözcüklerinden póti (lord veya efendi) veya  *h₂éyos/*áyos "(metal anlamına gelir) kelimelerinden türetilebilir.
Horenli Movses, Ermeni kelimesinin Hayk'ın soyundan gelen Armenak veya Aram isminden geldiğini yazmıştır. Horenli; hem Ermenistan'ı hem de Ermenileri Hayk (Հայք) olarak ifade eder — yukarıda adı geçen ve bahse konu patrik Hayk ile karıştırılmamalıdır) Patrik olan Hayk (Հայկ) adı, Ermenistan için kullanılan Hayk' (Հայք) adı ile tam olarak ve birebir homofon değildir. Hayk' (Հայք) klasik Ermenice'de, Ermeni için kullanılan Hay (հայ) teriminin yalın hâlinin (nominativ) çoğuludur. Bazıları Hayk (Հայկ) kelimesinden, Hayk' (Հայք) etimolojisinin imkansız olduğunu ve "Hay" (Ermeni) teriminin kökeninin doğrulanabilir olduğunu iddia eder. 
Bununla birlikte her iki kelimede Ermenilerin kendi kendilerini tanımlaması olan "Hay" (հայ) ve çoğulu "Hayer" (հայեր)  kelimelerinin kök kısmıyla bağlantılıdır. Hayk, bu nedenle etiyolojik (destan anlatısı) efsanevi bir figürdür, tıpkı "Kral Dan" Danimarkalılar, "Aşur" veya "Assur" – Asurlular ve "Tanrı Saxnot" ile Saksonlar gibi.

Yabancı ulusların Ermeni ülkesi için kullandıkları egzonim bir terim olan "Armina" veya "Arminiya"  MÖ 517 tarihli üç dilli Behistun Yazıtı'nda Eski Farsça; 𐎠𐎼𐎷𐎡𐎴 (a-r-mi-i-n /Armina/) Babil dilinde Armina), Elamca Harminuya) şeklinde kaydedilmiştir. Yunan dilinde bilinen en eski tasdiki, bazı tarihlerde Behistun Yazıtı'ndan bile öncesine tarihlenen, Yunanca; "Armenios" Αρμένιοι) Yunan tarihçi ve coğrafyacı Miletli Hekataios'a atfedilen bir parça bölümdür, içeriğinde; Pontus daki Chalybes halkından, Thermōdōn Nehri'ni geçerken, Ermenilerin güney komşu halkı diye bahseder. (MÖ 525-500)
Bir kısım araştırmacılar "Ermenistan" adını Erken Tunç Çağı'nın Armani (Armanum, Armi) veya Geç Tunç Çağı'nın Arme-Şupria devleti ile ilişkilendirdi. Bahse konu bu krallıklarda hangi dil veya dillerin konuşulduğu bilinmediğinden bu bağlantılar sonuçsuz kalmıştır. Bunlara ek olarak Arme'nin Van Gölü'nün hemen batısında bulunduğu kabul edilirken eski "Armani" bölgesinin yeri tartışma konusudur. Bazı modern araştırmacılar, günümüz Samsat yakınlarına "Arme" ile aynı genel alana yerleştirdiler ve en azından veya kısmen de olsa, Hint-Avrupa dilleri konuşan bir halk tarafından yaşandığını öne sürdüler. MÖ 1446'da Mısır firavunu III. Thutmose tarafından bahsedilen "Ermenen" topraklarının (Manna Krallığı' veya yakınlarında bulunur) Ermenistan'a bir referans olabileceği ileri sürülmekle beraber, spekülasyona da tabidir.

Ermenice, Hint-Avrupa dil ailesi içinde bağımsız bir koldur. Yukarı Fırat ve Aras havzasında MÖ 5. yüzyıldan itibaren varlığı kaydedilmiş ve 405 yılından itibaren Ermeni alfabesi ile yazılmaya başlanmıştır. Din adamı Mesrop Maştots (y. 361-441) tarafından geliştirilerek günümüze dek kullanılan Ermeni alfabesi 38 harften oluşur.
Modern Ermenice yazı lehçeleri, İstanbul merkezli olarak gelişen Batı Ermenicesi ile, İsfahan merkezli olarak yayılan Doğu Ermenicesidir. Ermenistan'ın resmî dili Doğu Ermenicesidir. Batı ülkelerindeki Ermeni diasporası bünyesinde Batı Ermenicesi daha yaygın olmakla birlikte, son yıllarda Ermenistan Cumhuriyeti'nin kültürel etkisinin artmasıyla birlikte Doğu Ermenicesi giderek ön plana çıkmıştır.

Ermeni toplumu, geleneksel tarih anlatımına göre MS 301 yılında "Aydınlatıcı" (Lusavoriç) lakabıyla anılan Aziz Gregor'un önderliğinde Hristiyan dinini kabul etmiştir. Yaygın bir kanıya göre dünyada Hristiyanlığı resmi olarak kabul eden ilk devlet Ermeni Krallığı'dır. Ancak 451 yılında Kalkedon Konsili'nde Roma Kilisesi ile Doğu kiliseleri arasında doğan doktrin farkları ve siyasi çekişmeler nedeniyle Ermeni Kilisesi, Ortodoks/Katolik dünyasıyla yolunu ayırarak Oryantal Ortodoks kiliselerinden biri oldu. Hristiyanlığı Ermenilere ilk tanıtanlar olduklarına inanılan, İsa Mesih'in havarileri Taday ve Bartalmay'a dayanarak Ermeni Apostolik Kilisesi adını alan ulusal kilise, Batılı kaynaklarda (Ermeni kilisesinin kurucusu olan Aziz Gregor'a atfen) Gregoryen adıyla da anılır.
Ermenilerin çoğunluğu Ermeni Apostolik Kilisesi'ne mensuptur. Bunun yanı sıra 17. yüzyılda ortaya çıkan Katolik Ermeni cemaati ve az sayıda Protestan Ermeni de mevcuttur.
5. yüzyılda (428 yıl) eski Ermeni Krallığı'nın yıkılması ile birlikte Ermeni Apostolik Kilisesine mensup olmak Ermeniliğin başlıca tanımlayıcı unsuru olarak değerlendirilmeye başlandı. Böylece, ulusal mezhebi terk ederek mesela Ortodoks kilisesine bağlanan Ermeniler, Rum olarak kabul edilmişler, yine aynı şekilde Malazgirt Savaşı'ndan önce ve sonra Müslümanlığı kabul eden Ermeniler de zamanla Arap, Fars, Türk ya da Kürt kimliklerini benimsemişlerdir.

Ermeni dili, Hint-Avrupa dil ailesi içinde kendi başına bağımsız bir dal olarak sınıflandırılır ve daha geniş bir Hint-Avrupa dil ailesine yerleştirilmesi ise apayrı bir tartışma konusudur. Yakın zamanlara kadar bilim adamları, Ermenicenin, Yunanca ve Eski Makedonca - Helenik dillerin önerilen lehçesi)  ile en yakın akraba olduğuna inanıyorlardı. Dilbilimci "Eric P. Hamp; 2012 yılındaki Hint-Avrupa aile ağacında, Ermenice'yi erken evresi MÖ.3000 yılına oturtulan (Greko-Ermeni veya Heleno-Ermeni) olarak'da adlandırılan, Pontus − Hint-Avrupa) alt grubu'na yerleştirdi. Ermeni ve Yunan dillerinin ortak kökenine ilişkin olarak, karşılıklı münhasır olmayan iki olası açıklama vardır.

Eric P. Hamp'a göre; önerilen Greko-Ermeni alt grubunun anavatanı, Karadeniz'in kuzeydoğu kıyıları ve Hinterlandları'dır. Oradan güneydoğu Kafkasya'ya göç ettiklerini ve Ermenilerin Batum'dan sonra kaldıklarını, Ön-Yunanların ise Karadeniz'in güney kıyıları boyunca Batıya doğru ilerlediklerini varsaymaktadır.
Antik Yunan tarihçi Herodot; yetersiz şekilde kanıtlanmış bir Hint-Avrupa dilini konuşan Batı Anadolu Friglerinin, erken Ermeni etnogenezine katkıda bulunduğunu öne sürdü: (MÖ 440 civarında yazdığı) "Ermeniler Frigler gibi kuşanır, onlar Frig kolonicileridir.."  (7.73) (Ἀρμένιοι δὲ κατά περ Φρύγες ἐσεσάχατο, ἐόντες Φρυγῶν ἄποικοι.) Bu durum MÖ 7. yy'ın sonlarında Kimmer istilası ile Frigya'nın yıkılmasından sonra, bazı Friglerin Doğuya doğru, Ermenistan'a göç ettikleri anlamına gelir. Erken dönem Yunan bilginleri, Friglerin yüzyıllar önce Anadolu'ya göç ettiklerini ve Makedonya'ya bitişik bir bölgeden, Balkanlar'dan geldiklerine inanıyorlardı. Ancak Ermenilerin veya dillerinin) Balkanlar'da ortaya çıktığına dair teori, zamansal çizelgelerdeki tutarsızlıklar, genetik ve arkeolojik kanıtların eksiklikleri nedeni ile son yıllarda, daha fazla inceleme ve eleştirel yaklaşımlar ile karşı karşıya kalmıştır. Ermenilerin Güney Kafkasya'ya özgün olduğu görüşü, Ararat Ovaları'nı Ermeni kültürünün beşiği olarak gören, eski Ermeni tarihi hesapları ve efsaneleri ile birlikte, modern genetik araştırmalar ile de desteklenmiştir. Bu minvalde bazı bilim adamları, Friglerin veya  akraba oldukları iddia edilen Muşki halkının'da, aslen Ermeni Yayların'dan olduklarını ve Batıya doğru hareket ettiklerini ileri sürmüşlerdir.

Birçok araştırmacı Ermenicenin, Yunanca ile olduğu kadar Hint-İran dillerine' de yakın olduğuna inanır. Bu görüş, bazı bilim adamları tarafından, Proto-Ermeni, Proto-Yunan, Proto-Hint-İran ve muhtemel Frig dilinin'de iniş yaptığı, Hint-Avrupa dili içinde, varsayımsal (Greko-Aryan veya Greko-Ermeni-Aryan) olarak da adlandırılan (klad veya monofiletik) bir dilsel yapının da önerilmesine yol açmıştır. Dilbilimci Ronald Kim'e göre;(2018) Ermenice ve Yunanca arasında kladistik bir bağlantı için yeterli kanıtlar yoktur ve bu iki dil arasındaki ortak özellikler sadece temas sonucu açıklanabilir. Ermenicenin, Hint-İran ve Baltık-Slav dilleriyle paylaştığı morfolojik özellikler'de erken bir temas'dan kaynaklıdır.
Tunç Çağı dönemi Trialeti-Vanadzor kültürü ile Aştarak bölgesinin 3 kilometre uzağında, Alagöz dağının güney yamaçlarında bulunan "Verin ve Nerqin Naver -  Ներքին ու Վերին Նավեր) mezarlık kompleksleri gibi alanlar, MÖ 3000 yılının sonlarına kadar, Ermenistan'da bir Hint-Avrupa varlığının mevcudiyetine işaret etmektedir. Tamaz V. Gamkrelidze ve Vyaçeslav İvanov gibi bazı akademisyenler tarafından ortaya konan tartışmalı Ermeni hipotezi, Hint-Avrupa anavatanının Ermeni Yaylası civarlarında olduğunu öne sürmektedir. Bu teori, 2018 yılında genetikçi David Reich ve ekibinin araştırmaları tarafından kısmen doğrulanmıştır. Benzer bir çalışma, Ermeni yaylaları'nın sadece Proto-Ermeniler için değil, aynı zamanda Proto Hint-Avrupalılar içinde vatan olduğunu desteklemektedir.

Genetik çalışmalar, Ermeni çeşitliliğini MÖ 3000 ve 2000 yılları arasında meydana gelen, Avrasya pop

Ermenistan Krallığı, aynı zamanda Büyük Ermenistan Krallığı, veya basitçe Büyük Ermenistan (Ermenice: Մեծ Հայք Mets Hayk; Latince: Armenia Maior), bazen Ermeni İmparatorluğu olarak da anılır, Antik Çağ'da bir monarşiydi. Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk devlettir. MÖ 321'den MS 428'e kadar varlığını sürdürmüştür. Tarihi, üç kraliyet hanedanı tarafından birbirini takip eden saltanatlara bölünmüştür: Orontes (MÖ 321–200 MÖ), Artaksiad (MÖ 189–MS 12) ve Arşak (52-428).

Önceleri Ararat yaylaları (Asurca: Urartu) olarak bilinen Doğu Anadolu, başlangıçta henüz üniter bir devlet veya ulus oluşturmayan kabilelerinin yaşadığı bir yerdi. Yaylalar ilk olarak Van Gölü civarında yaşayan kabileler tarafından Urartu (Urartuca: Biainili) çatısı altında birleştirildi. Krallık, Ağrı ve Bereketli Hilal'in dağlık bölgelerindeki siyasi üstünlük konusunda Asur Krallığı'na karşı meydan okudu.
Her iki krallık da MÖ 6. yüzyılda Doğu'dan komşu İrani işgalciler tarafından (Medler, ardından Ahameniş İmparatorluğu) ele geçirildi. Urartu toprakları, Ermenistan (Eski Farsça: Armina, Elamite: Harminuya, Akadca: Uraştu) adlı bir satraplık halinde yeniden düzenlendi. Ahameniş İmparatorluğu'nun MÖ 331'de Gaugamela Muharebesi'nde Büyük İskender'in Makedonya İmparatorluğu tarafından yenilgiye uğramasına kadar Orontes Hanedanı, üç yüzyıl boyunca Ahameniş İmparatorluğu'na bağlı satraplar olarak hüküm sürdü. İskender'in MÖ 323'te ölümünden sonra, Neoptolemus adlı bir Makedon generali, MÖ 321'de ölene kadar Ermenistan'ı kontrol etti ve daha sonra Orontesler satrap olarak değil, krallar olarak başa geçtiler.

İrani veya Ermeni kökenli olan Orontes Hanedanı'na mensup III. Orontes ve Küçük Ermenistan'ın hükümdarı Mitridates, kendilerini bağımsız olarak tanıdılar ve böylece eski Ermeni satraplığını bir krallığa yükselterek Ermenistan ve Küçük Ermenistan krallıklarını kurdular. III. Orontes ayrıca Sper'in altın madenlerini ele geçirmek isteyen Tesalyalı komutan Menon'u da yendi.
Makedonya İmparatorluğu'nun ardılı Selevkos İmparatorluğu tarafından zayıflayan son Orontes kralı IV. Orontes, MÖ 200/201'de devrildi ve krallık, bizzat Orontes Hanedanı'na bağlı olduğu tahmin edilen ve bir Selevkos komutanı olan I. Artaxias tarafından ele geçirildi.

Selevkos İmparatorluğu'nun Ermenistan üzerindeki etkisi, MÖ 190'da Magnesia Savaşı'nda Romalılar karşısında Selevkosların yenilgiye uğramalarından sonra zayıflamıştı. Böylece aynı yıl I. Artaşes tarafından Zariadres liderliğindeki Sophene Krallığı'nın yanı sıra Helenistik bir Ermeni devleti kuruldu. Artaşes, Yervandaşat'ı ele geçirdi, komşu kabileler pahasına Ermeni Yaylalarını birleştirdi ve Aras Nehri yakınında yeni kraliyet başkenti Artaşat'ı kurdu. Strabon ve Plutarkhos'a göre, Hannibal, I. Artaşes'in Ermeni sarayında misafir oldu. Yeni şehir, Antik Yunan dünyasını Baktriya, Hindistan ve Karadeniz'e bağlayan ve Ermenilerin gelişmesine izin veren ticaret yollarının geçiş güzergahında stratejik bir konumda kurulmuştu. Büyük Tigran, devletinin güney komşularında süren sürekli iç çekişmelerde sınırlarını genişletmek için bir fırsat gördü. MÖ 83'te, bitmeyen iç savaşlardaki gruplardan birinin daveti üzerine Suriye'ye girdi ve kısa süre sonra kendisini Suriye'nin hükümdarı ilan etti (Selevkos İmparatorluğu'nu neredeyse sona erdirdi) ve 17 yıl boyunca barış içinde yönetti. Hükümdarlığının zirvesi sırasında Büyük Tigran, Ermenistan topraklarını Kafkasya'nın bazı bölgelerine ve şu anda Türkiye, İran, Suriye ve Lübnan'ın güneydoğusu olan bölgeye kadar genişleterek Doğu Anadolu'nun ötesine ulaşmış ve Ermenistan Krallığı'nı Roma'nın doğusundaki en güçlü devletlerden biri haline getirmişti.

Ermenistan, MÖ 66'da Tigranakert Savaşı'ndan ve Ermenistan'ın müttefiki Pontus Kralı VI. Mithridatis'in nihai yenilgisinden sonra Antik Roma etki alanına girdi. İmparator Marcus Antonius krallığı MÖ 34'te işgal etti ve yendi, ancak Romalılar MÖ 32-30'da Roma Cumhuriyeti'nin Son İç Savaşı sırasında bölgedeki hegemonyasını kaybetti. MÖ 20'de Augustus, Partlarla bir ateşkes müzakere ederek Ermenistan'ı iki büyük güç arasında bir tampon bölge haline getirdi.
Augustus, MS 6'da V. Tigranes'i Ermenistan kralı olarak tahta çıkardı ancak Ermenistan Kraliçesi Erato ile birlikte ülkeyi yönetti. Romalılar daha sonra Ermenistan kralı olarak İberyalı Mitridates'i başa geçirdiler. Mitridates, Caligula tarafından tutuklandı ancak daha sonra Claudius tarafından yeniden tahta çıkarıldı. Bundan sonraki dönemde Ermenistan, her iki büyük gücün de karşıt hükümdarları ve darbecileri desteklediği Roma ve Partlar arasındaki çekişmenin odak noktasıydı. Partlar, MS 37'de Ermenistan'ı boyun eğmeye zorladı ancak MS 47'de Romalılar krallığın kontrolünü yeniden ele geçirdi. MS 51'de Ermenistan, Rhadamistus liderliğindeki Part destekli bir İberyalı istilasına uğradı. Ermenistan kralı VI. Tigranes MS 58'den itibaren hüküm sürdü, yine Roma desteğiyle tahta çıktı. Kargaşa dönemi, MS 66'da, I. Tiridatis'in Nero'nun onayıyla Ermenistan kralı olarak taç giymesiyle sona erdi. Ermeni krallığının geri kalan tarihi boyunca, Roma hala onu hukuken bağımlı bir krallık olarak görüyordu ancak yönetici hanedan Part kökenliydi ve çağdaş Roma yazarları Nero'nun Ermenistan'ı fiilen Partlara verdiğini düşünüyorlardı.

Nero yönetimindeki Roma İmparatorluğu, Roma'nın müttefiki Ermenistan Krallığı'nı işgal eden Partlara karşı bir sefer düzenledi (55-63). MS 60'ta Ermenistan'ı aldıktan sonra 62'de kaybeden Romalılar, Lejyon XV Apollinaris'i (bir Roma lejyonu) Pannonia'dan Suriye'nin legatusu olan General Gnaeus Domitius Corbulo'ya gönderdiler. 63 yılında, III. Gallica, V. Makedonica, X. Fretensis ve XXII lejyonları tarafından daha da güçlendirilen General Corbulo, I. Vologases yönetimindeki Part topraklarına girdi ve daha sonra Ermeni krallığını kral I. Vologases'in kardeşi I. Tiridatis'e geri verdi.
Başka bir sefer, 162–165'te, Part kralı IV. Vologases'in Ermenistan'ı işgal etmesi ve baş generalini tahta geçirmesinden sonra, İmparator Lucius Verus tarafından yapıldı. Part tehdidine karşı koymak için Verus doğuya doğru yola çıktı. Ordusu önemli zaferler kazandı ve başkenti geri aldı. Ermeni kökenli bir Roma vatandaşı olan Sohaemus, yeni vasal kral olarak atandı. Ancak Roma kuvvetleri içinde yayılan bir salgın hastalık vakası sırasında, Partlar 166'da kaybettikleri toprakların çoğunu geri aldılar. Sohaemus Suriye'ye çekildi ve  Ermenistan iktidarına geri döndü.
İran'da Arşak Hanedanı'nın yıkılmasından sonra ardılları olan başarılı Sasani İmparatorluğu, Ermenistan'da Pers hegemonyasını yeniden kurmayı amaçladı. Sasaniler 252'de Ermenistan'ı işgal etti. Ancak 287'de III. Tiridatis, Roma orduları tarafından Ermenistan Kralı ilan edildi. Aziz Krikor'un Hristiyanlık inancını Ermenistan'da yaymasından sonra Tiridatis Hristiyanlığı kabul etti ve Hristiyanlığı krallığının resmi dini ilan etti. Ermenistan'ın Hristiyanlığı kabul etmesi geleneksel tarihte, Roma İmparatoru Büyük I. Konstantin'in Hristiyanlığı kabul etmesinden ve Milano Fermanı'ndan çok daha önce 301 yılında gerçekleşmiştir.
387'de Ermenistan Krallığı, Doğu Roma İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında bölündü. Batı Ermenistan önce Küçük Ermenistan adı altında, daha sonra Bizans Ermenistanı adı altında Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti haline geldi; Doğu Ermenistan, 428'de yerel soylular kralı devirene ve Sasaniler onun yerine bir vali atayana ve Sasani Ermenistan'ı üzerindeki Marzpanlık dönemini başlatana kadar İran içinde bir krallık olarak kaldı. Tarihi Ermenistan'ın bu bölgeleri, Müslümanların İran'ı fethine kadar sıkı bir şekilde İran kontrolü altında kalırken Bizans tarafındaki bölgeler de 7. yüzyılda Arap orduları tarafından fethedilene kadar Bizans hakimiyetinde kaldı. 885 yılında, yıllar süren Roma, Pers ve Arap yönetiminden sonra Ermenistan, Bagratuni Hanedanlığı önderliğinde bağımsızlığını yeniden kazandı.

Kaba Taş Devri, Yontma Taş Devri veya bilimsel adıyla Paleolitik Çağ olarak tanımlanan Eski Taş Çağı günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce başlamış ve 12.000 yıl önce son bulmuştur. Ancak verilen bu tarihlerin dünya geneli içinde geçerli olduğunu ve yerel olarak değişmeye açık bulunduğunu da belirtmek gerekir. İnsanlık tarihinin %99'u gibi çok büyük bir bölümünü kapsayan bu çağ, aynı zamanda ilk insan atalarının ortaya çıkışı ve ilk aletlerin üretimi yoluyla insanın kavrama yeteneği ve temsil etmesiyle de söz konusu tarihin gelişimi içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Doğanın sınırlayıcı ve belirleyici baskısı altında yaşayan Paleolitik Çağ insanları ekonomik açıdan, avcı ve toplayıcı toplulukları temsil ederler. Besin üretmeyi bilmeyen bu insanlar, yalnızca yaşadıkları ortamda bulunan yabani sebze, meyve ve kökler ile avlandıkları hayvanları yiyerek beslenmişlerdir. İklim ve çevre koşullarının değişkenliği nedeniyle, yeni besin kaynakları aramak ve av hayvanlarını izleyerek, küçük gruplar halinde konar-göçer tarzda yaşamışlardır. Kaya sığınaklarının bulunduğu yerlerde mağara ve kayaaltı sığınaklarında barınmışlar, kaya sığınaklarının bulunmadığı yerlerde ise açık havada kurdukları sığınaklarda yaşamışlardır. 

Paleolitik Çağ, karakteristik çizgileri ve kültürleriyle Alt, Orta ve Üst olmak üzere 3 evreye ayrılır. Alt Paleolitik devrin insanları, beyin kapasiteleriyle orantılı olarak kendilerini vahşi hayvanlardan korumak, beslenmek, avlanmak için ve zaman zaman da kendi aralarındaki mücadelelerde kullanmak üzere birtakım basit taş aletler yapmaya başlamışlardır. Genellikle doğanın kendilerine sunduğu taşları, ya daha sert olan başka taşlarla yontarak işlemişler ya da doğal halde çevrelerinde bulunan ve çok az bir rötuşla alet haline gelebilen parçaları kullanmışlardır. Alt Paleolitik süresince oldukça ılımlı geçen iklimin Orta Paleolitik'de kurumaya, sertleşmeye ve giderek bol kar yağışıyla belirgin yeni bir buzullaşmaya dönmesi, insanın yaşayışı ve teknolojisinde bir dizi değişiklikler meydana getirmiştir. Bu teknolojik değişikliğin en belirgin yanı, yonga endüstrisinde kendini gösterir. Alt Paleolitik'in kaba taş alet (2 yüzeyli)yongalarının yerini oldukça düzenli bir şekilde yontulmuş kenarlarda yapılan düzeltilerle (rötuş)  uç kazıyıcı haline sokulmuş işlenik yonga aletler alır. Bu dönemin insanları olan Homo neanderthalensis'lerin, eldeki kısıtlı alet teknolojisi ile mamut, gergedan, geyik gibi büyük hayvanları avlayabilmeleri bu insanların avcılıkta ne kadar ustalaştıklarını ve hayvanları avlayabilmek için birtakım av teknik ve yöntemlerini geliştirdiklerinin bir kanıtıdır.

Ayrıca bu evrede, inançlarla ilgili birtakım belirtilerin ortaya çıktığı görülüyor. Örneğin tek ya da çift çukurlar şeklindeki mezarlar ve bunların yanındaki -belki de besin depoları olarak yorumlanabilecek- eklentiler, Neanderthal'lerin ölü gömme eylemleri hakkında bilgi veren izlerdir. İklimin tekrar hissedilir derecede soğuduğu ve kuru hale geldiği Üst Paleolitik Çağ'da, Homo Neanderthal'lerin yerini modern insanın atası sayılan Homo sapiens'ler alır. Homo sapiensler becerili ve aktüel insana daha yakın olan insanlardır. Üst Paleolitik'te yontma teknolojisindeki gelişme dikkat çekecek bir düzeyde olup, taş işçiliği en büyük gelişmesine ulaşmıştır. Alt Paleolitik'te kısmen de olsa Orta Paleolitik'de görülen klasik 2 yüzeylilerin (el baltası) yerini çakmak taşı yonga ve dilgilerin üzerine yapılmış, çeşitli tipteki aletler almıştır. Ön kazıyıcılar taş delgiler, taş kalemler, yaprak biçimli uçlar, mekik aletler bunlardan bazılarıdır. Üst Paleolitik'in son evrelerinde ise sırtı devrik dilgiciklerin ortaya çıktığı görülüyor. Taş aletlerin yanı sıra kemik ve boynuzdan yapılmış aletlerde de büyük bir artış gözlenmektedir. Esasen bu evrede taş aletler, büyük çoğunlukla kemik aletleri şekillendirmek için yapılmışlardır. Bu ise Üst Paleolitik'te artık alet yapan aletlerin üretildiğini göstermektedir.

Üst Paleolitik Çağ'ın önemli gelişmelerinden biri de insanların entelektüel hayatlarıyla ilgili birtakım sanat eserlerini yapmaya başlamalarıdır. Mağara duvarlarına ve çeşitli objeler üzerine yapılan boyalı resim, gravür, alçak kabartmalar ile heykelcikler, Paleolitik sanatın, sanat tarihi içinde oynadığı rolü ortaya koyar. Üst Paleolitik'te süslenme merakı da açıkça görülür. Balık kemiği, kavkı, çeşitli hayvan kemiği, diş ve kabuklarından yapılan süs eşyalarının Üst Paleolitik'te insanlar tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca bu devirde artık insanlar ölülerini sistemli bir biçimde gömmeye başlamışlardır. Anadolu Paleolitik'ine günümüze değin yapılan kazı ve yüzey araştırmalarının ışığında bakıldığında, yeterince araştırılmamış olmasına karşın, Alt, Orta, Üst Paleolitik dönemlere ait taş ve kemik endüstri, fauna, flora ve insan kalıntıları ile sanat yapıtlarının ele geçmiş olması, Anadolu'nun ne denli yoğun bir biçimde iskan edildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugünkü bilgilerin ışığında, Anadolu Paleolitik Çağ'ın tüm evrelerini, stratigrafik süreklilik içinde veren tek mağara Karain'dir. Antalya'nın 30 km kuzeybatısında yer alan bu merkez; Alt, Orta ve Üst Paleolitik evrelere ilişkin çeşitli "oturma tabanları" vermektedir. Sözü edilen evrelere ait çok sayıda yontma taş ve kemik aletin yanı sıra, taşınabilir sanat eserleri, Homo Neanderthal ve Homo sapiens'lere ait diş ve kemik kalıntıları, yine çok sayıda yanmış ve yanmamış kemik kalıntıları da vermiştir.
Karain Mağarası, buluntularıyla, yalnız Anadolu'da değil, aynı zamanda Yakın Doğu Paleolitiği için de büyük önem taşımaktadır. Anadolu Paleolitik'indeki en büyük boşluk, salt yaşlandırmanın henüz yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda Aşağı Fırat Havzasında yapılmış olan kazı ve sistemli yüzey araştırmaları ile Karain ve Yarımburgaz mağaralarında yeniden başlatılan kazılarda elde edilen buluntular üzerinde sürdürülmekte olan incelemeler, Anadolu Paleolitik'inin henüz çözümlenmemiş olan stratigrafik ve kronolojik sorunlarına çözüm aramaya yöneltilmiş bulunmaktadır. Yontma Taş Çağı eserlerinin en güzel örnekleri Güney Anadolu sahillerinde, Antalya civarında yer alan Karain Mağarası buluntularıdır. Burada yaklaşık 10,5 metre kalınlığındaki dolgu malzemesi içinde Yontma Taş Çağı'nın bütün evrelerine ait kültür tabakaları ortaya çıkarılmıştır. Bu tabakalar içerisinde çeşitli taşlardan yapılmış aletler arasında el baltaları, kazıyıcılar, uçlar ele geçirilmiştir. Kemikten yapılmış aletlerden cımbızlar, iğneler, süs eşyası gibi kalıntılar da bulunan eserler arasındadır. İstanbul'un 22 km batısında yer alan Yarımburgaz mağaralarında elde edilen veriler ise, burada büyük bir olasılıkla Homo erectusların yaşamış olduğunu ve burasını bir barınak olarak kullandıklarını kanıtlamaktadır. Elde edilen Alt Paleolitik Çağ taş endüstrisi çakmak taşı, kuartz ve kuartzitten oluşur; yonga türü aletler belirgin bir şekilde egemendir. Geriye kalan az sayıdaki çekirdek aletleri ile satır, kıyıcı satır örnekleri oluşturur.

Dönemler25 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'de Paleolitik Çağ Arkeolojisi
Arkeo Atlas, 2007
Ekrem Akurgal (2002). Ancient Civilisations and Ruins of Turkey Londra:Kegan Paul. ISBN 978-0-7103-0776-7. (İngilizce)

Eskiyapar Höyük, Çorum İl merkezinin güneyinde, Alaca İlçesi'nin 6 km. batısında, eski Eskiyapar Köyü altında, Hüseyinabad Ovası'nda yer alan bir höyüktür. Tarım, yapılaşma gibi nedenlerle köyün yol açtığı tahribatı önlemek ve kazı çalışmalarına olanak vermek için 1983-84 yıllarında köy taşınarak höyük açılmıştır. Tepe, 350 metreye varan çapı ile bölgenin büyük höyüklerinden biri olup 13 metre yüksekliktedir. Konum olarak Alacahöyük, Boğazköy ve Şapinuva (Ortaköy) gibi önemli Hitit merkezlerinin neredeyse geometrik ortasındadır.

Höyük çok eski tarihlerden beri bilinmektedir. En eski kayıt 19. yüzyılda W. J. Hamilton'un kaydıdır. Höyükte ilk olarak 1945 yılında Alaca Höyük kazı ekibinden Ekrem Akurgal tarafından bir sondaj  yapılmıştır. Daha sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Raci Temizer başkanlığında 1968-83 yılları arasında kazılmıştır. İkinci dönem kazıları ise 1992 yılında Çorum Müzesi adına İ. Ediz başkanlığında yapılmıştır. Üçüncü dönem kazı çalışmaları 2010 yılından itibaren Doç. Dr. Tunç Sipahi başkanlığında yürütülmektedir.

Höyükte yeniden eskiye Bizans, Roma, Galat ve Frig yerleşmeleri tespit edilmiştir. Bunların altında Geç Tunç Çağı, Orta Tunç Çağı ve Erken Tunç Çağı tabakaları bulunmaktadır. Ancak Erken Tunç Çağı tabakasının altıdan daha eskiye tarihlenen yerleşmeler olduğu tahmin edilmektedir. Örneğin ele geçen bir meyvelik ayağı Kalkolitik Çağ yerleşmesi olduğunu ifade etmektedir. Öte yandan Eskiyapar'ın Eski Hitit Dönemi ve Hitit İmparatorluğu dönemlerinde oldukça önemli sayılan bir yerleşme olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalarla ilişkilendirilen dini ve yönetsel yapılar ortaya çıkarılmıştır. Öyle ki Eskiyapar'ın Hitit kenti Ankuwa olduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca tüm höyüğe yayılan gelişkin bir Demir Çağı tabakası kazılmıştır.

İlk dönem kazılarda Bir aslan rölyefi, Bizans mezar taşları, dini yapı kalıntıları ve Roma döneminden kalma yol işaret taşları bulunmuştur.
Erken Tunç Çağı yerleşmesinin bir kent özellikleri taşıdığı anlaşılmıştır. Bu tabakada ele geçen çanak çömlek buluntuları Alacahöyük ETÇ çanak çömleğiyle aynıdır. ETÇ III. Evrenin son safhalarına tarihlenen iki yapı içinde, tabanda açılan çukura dikkatlice gömülmüş iki define deposu bulunmuştur. Yapılar, yangınla tahrip olmadan önce, tehlikeden sakınmak için gömüldüğü düşünülmektedir. Kent, muhtemelen bir saldırıya uğramıştı ve bu hazinelerin sahipleri onları çıkarmaya hiç olanak bulamamışlardı. Bu definelerden biri iki gümüş kadeh, gümüş uzun saplı tava, gümüş kase ve elektrumdan tören baltası, altın küpeler, altın bilezik ve gerdançe, altın, gümüş ve akik boncuklar, giysi parçalarını tutturmakta kullanılan iki altın iğne bulunmuştur. İkinci definede de buna benzer parçalar vardır.

Değerli buluntuları oluşturan değişik biçimlerdeki küpeler yerleşimdeki kuyumcuların sanat yeteneğini gösteren buluntulardır. Öte yandan yönetici sınıfça simgesel bir anlam ifade eden dörtlü spiral boncuklar Arslantepe VIA ve İkiztepe III mezarlığında ele geçen tunç örneklerle eştir. Diğer yandan Troya A, D ve J hazinelerinde ve Limni Adası'ndaki Poliohni'de bunların benzerleri bulunmuştur. Buluntular çoğunlukla Troy ile ilişkilidir. Örneğin elektrum tavanın benzerlerine yalnızca Troya ve civarında rastlanmıştır. Aynı şekilde gümüş kadehler de Orta Anadolu'da değil Troya'daki benzerleriyle ilişkilidir. Diğer yandan sap delikli elektrum balta, Kuzey Kapadokya ve Karadeniz Bölgesi'nin güney yerleşmelerinde görülen örnekler gibidir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde Eskiyapar hazineleri MÖ 2200 – 2000 yıllarına tarihlenmesi önerilmektedir.
Arkeolojik açıdan önemli bir buluntu da yazı karakteri yönünden Orta Hitit Dönemi özellikleri gösteren bir Hitit tabletidir. Söz konusu tablette, Hatti ve Hitit dönemlerinde önemli bir dini merkez olan Arinna ile Tahurpa'dan sözü edilmektedir. Çoğunluğu Orta Hitit Dönemi'ne tarihlenen ve Hitit Ülkesi'nde ele geçen tek örnek olması dolayısıyla Eskiyapar Hançeri olarak bilinmeye namzet tunç bir hançer, tunç mızrak ucu, bıçak gibi parçalar, Eski Hitit'den yarım gövde biçimli bardak ritonu, Boğazköy ve Alacahöyük'teki örneklerinden daha ince bir işçiliği ortaya sermesi bakımından daha kaliteli bulunmaktadır. Çok sayıda boğa başı parçalarının bulunmuş olması, Eskiyapar'ın bir Fırtına Tanrısı tapınağı barındırıyor olmasını olanaklı hale getirmektedir.

 OpenStreetMap'te Eskiyapar Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  

Yakın plan kroki 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eyalet ya da beylerbeylik, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki idari yapılanmada var olmuş en üst düzey birimdir.
Eyalet yöneticileri de beylerbeyi olarak anılmıştır. Osmanlı devlet teşkilatında Anadolu Eyaleti; Rumeli, Mısır, Bağdat ve Budin eyaletlerinin aşağısında kaldı. Sonraları vezirlerin adedi artınca bunun gibi eyaletlere vezirler de tayin edilir oldular.
Beylerbeyi, memuriyetine başlamadan önce, beraberinde itimat ettiği adamlarından birini vekil olarak daha önce mahalli memuriyetine gönderirdi ve buna mütesellim denirdi. Beylerbeyi savaşta görevli olacak olursa, eyaleti onun namına mütesellim idare ederdi. Beylerbeylik merkezinde mütesellim, defter kethüdası, defter muhasibi, tımar defterdarı, çavuşlar kethüdası, çavuşlar emini, alay beyi, kethüda yeri, kale bekçisi, topçu ve cebeci kethüdaları, zeamet ve tımar su başıları, evkaf zabitleri, yeniçeri serdarı gibi başkanlar bulunurdu.
Beylerbeyinin emir ve kanunları bir divanda toplanırdı. Bu divan, Dîvân-ı Hümâyun'un küçük numunesi idi. Beylerbeyliğine verilen haslar, 1688 yılından sonra yavaş yavaş kaldırılarak yerini salyane usulüne bırakmıştır. Beylerbeyi, "imdadiye-i seferiye" ve "îmdadiye-i hazariye" olmak üzere savaş ve barış zamanında senede iki sefer ödenen para ile eyaleti idare ederlerdi. Bu para, sancaktaki kazalara dağıtılır ve mübaşirler vasıtasıyla toplanırdı. Dağıtılan bu vergi, mahkeme-i şer'iyyede, memleket ileri gelenleri ve belirli kişiler tarafından mahalle ve hanelere dağıtılırdı. İmdadiyye salyaneleri, muharrem ve recep aylarında senede iki defa alınırdı. Beylerbeyi veya vali eğer taksiti aldığının akabinde görevinden alınacak veya başka yere tayin edilecek olursa, bulunduğu müddete ait parasını beraberinde alır, geri kalanını halefine verirdi.
Vali veya beylerbeyinin tayin olunduğu yere gelişi merasimle olurdu. Göreve gelecek kişi merkeze gelmeden önce merkez kadısına ve mütesellimine bir emir gönderip, üç günlük yeme-içme ziyefeti temini isterdi. Valinin gönderdiği buyruğun yanında üç günlük ihtiyaç erzak cetveli de bulunurdu. Bu cetvel hükmünce erzak hazırlanır ve bunun bedeli eyalet merkezi halkına taksim edilirdi. Vali veya beylerbeyleri bazı zamanlarda devriyye, kaftan fiyatı, yabancı ülkeden gelen eşya vergisi, uzaktan gelen büyük zatlara verilen hediyeler gibi isimler altında halktan bir takım örfi vergiler alırlardı. Bunu üzerine merkezi hükûmet, padişahın kanunları dışında alınan bu vergilerin alınmamasını birçok fermanla emretmiş ise de bazı vali ve beylerbeyleri kârlarından vazgeçmeyerek halkı soyup gitmişlerdir. Özellikle savaşların devam ettiği seneler gayrimeşru vergi tahsili daha müsait bir hal almıştır.
Sultan II. Mahmud zamanında vezir ve beylerbeylerinin aldıkları mali hazariyye, teftişiyye, tahsildariyye gibi vergiler asakir-i mansûre hazinesine bağlanmış ve 1840'ta tanzimattan sonra bu isim altındaki vergiler ortadan kaldırılarak vergilerin bugünkü tarzda tahsili uygulanmaya başlanmıştır.
Vali veya sancak beylerinin memuriyetleri sırasında verdikleri harç, bahşiş, elbise bedeli, hediye bedeli, kaftan bedeli gibi masraflar tayin olundukları yerdeki halktan tahsil edilirdi. Mahalli memuriyetine gelmekte olan vali veya beylerbeyleri, geçtikleri veya misafir oldukları yerlerde eşyalarının nakli için gerekli olan masraflar, at masrafı, gelip geçme ve devir masrafları gibi sarfiyatlar kanun gereğince yöre halkından alınırdı. Bütün masrafların dağılımı makeme-i şer'iyyede memleketin ileri gelenleri ve belirli kişiler tarafından kararlaştırılırdı. Eyalet dahilindeki her bir kazanın vergi tevzi defteri altı ayda bir kere İstanbul'a gönderilerek orada incelendikten sonra sadrazamlık tarafından üzerine onaylandığına dair bir işaret çekilerek geri gönderilirdi.
Kanuna göre Anadolu Beylerbelieri vezirlik rütbesinde değillerse Rumeli Beylerbeyi'nden sonra gelirler, eğer vezirliği varsa diğer vezirlerin kurallarına tâbi tutulurlardı. Beylerbeylik teşkilatındaki her beylerbeyi eyaleti dahilinde saltanat makamının vekili olduğundan, padişah namına bilumum hükmü yerine getirmeye yetkiliydi. Kendi eyaleti ile ilgili rütbeleri belirler, memleketin kadısı vefat ederse yerine diğeri tayin oluncaya kadar vekil kadı belirlerdi. Divanda dava dinler ve hakimler, valinin huzurunda hüküm verirlerdi. Vezirlik rütbesini elinde bulunduran bir vali işinden alınsa bile kendi eyaleti dahilinden çıkıncaya kadar dava dinleyip hüküm verebilirdi. Eğer beylerbeyi vezir değilse hüküm veremezdi.

Not:

Hidiv :  Mısır valileri beylerbeyi unvanının yanı sıra hidiv olarak da anılmışlardır.
Dayı : 1671 yılından itibaren seçilerek göreve getirilen Cezayir Eyaleti ve Tunus Eyaleti yöneticilerinin unvanıdır

Eşrefoğulları Beyliği, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında hüküm süren Anadolu Türk beyliklerinden birisidir.
Eşrefoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin uç beylerinden olan Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından 1280 yılı başlarında Beyşehir'de kurulmuştur. Beyliğin kurucusu olan Eşrefoğlu Süleyman Bey, Anadolu Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde (1264-1283) Selçuklulara bağlı bir uç beyi olarak görev yapmıştır. Ölüm tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Beyşehir'de yaptırdığı Eşrefoğlu Türbesi üzerindeki kitabeye göre Hicri 701 (Miladi 1301) yılından sonra öldüğü anlaşılmaktadır.
Beylik, 1302'de babasının yerine geçen Mehmet Bey'in döneminde genişleyerek, Bolvadin ve Akşehir bölgesini de topraklarına kattı, Mehmet Bey, 1314 yılında İlhanlılara bağlılığını bildirmesinin ardından 6 yıl daha hüküm sürmüştür.
Bağımsızlık arayışında olan Süleyman Bey'in torunu II. Süleyman Bey İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş tarafından Beyşehir Gölü'ndeki Kirse Adası'nda yakalandı ve bedeni göle atıldı. Öldürülmesinden ardından Eşrefoğulları Beyliği 1326 yılında yıkılmıştır.

Farslar (Eski Farsça: 𐎱𐎠𐎼𐎿, Farsça: پارس‌ها), Persler veya Osmanlıcadaki tabirle Âcemler (Osmanlıca: عجم, Âcem), çoğunlukla İran'da yaşayan İranî bir halktır.
Antik Persler MÖ 9. yüzyılda günümüz İran'ın Fars eyaletine karşılık gelen Persis (Yunanca: Περσίς, Persís; Eski Farsça: 𐎱𐎠𐎼𐎿, Parsa) bölgesinde yaşamaktaydılar. Persler antik dünya topraklarının büyük bir kısmını kapsayıp önemli kültürel, politik ve sosyal etkiye sahip antik çağın güçlü imparatorluklarını kurmuş ve yönetmiştir. Bu noktada Fars devletlerinin tarihi kendi dönemine kadar antik çağda kurulmuş en büyük imparatorluk olan Ahamenişler ve Sasaniler şeklinde 2550 yıl öncesine kadar uzanır.
Farsların dili Farsça olmakla birlikte Farsça Hint-Avrupa dil ailesinin İran dilleri koluna bağlı bir Batı İran dilidir. Antik Farsça ve oradan Orta Farsçanın devamı olan Farsçaya ait en eski kayıtlar M.Ö. 1000'li yıllara dayanmaktadır. Bu dilde yazılmış yazılı ve sözlü eserlerden oluşan Fars edebiyatı ise dünyanın en eski ve önde gelen edebiyat geleneklerinden biridir ve tarihi önemi olan çok sayıda Fars şâir ve bilge mevcuttur. 

Farslar İranlı bir ulustur. Anzan-Güney Elam civarında yerleşiktiler ve başkentleri Sus şehriydi.
Etimolojik olarak Pars (Pers) sözcüğünden gelmektedir. Pars kelimesi Arapçanın etkisiyle Fars haline gelmiştir; Arapçada bulunmayan P harfi F ile ikame edilmiştir. Arapçada bu iki ses ortak kapalı a sesi ile verilmektedir. Arapçada "p" sesi olmadığından Araplarca "Pars/Pers" olarak değil, "Fars/Fers" olarak adlandırılmışlar ve sonrasında da genel olarak bu adla anılmışlardır. Yani anlaşılacağı üzere Farslar Müslüman olmadan önce bu isimle bilinmekteydiler. Günümüz İranlıların ataları olarak kabul edilirler. Antik İran'da kurulan en önemli iki imparatorluk Ahamenişler ve Sasaniler, Persler tarafından kurulmuştur.

Tarih kaynaklarında II. Sirus'un hakimiyeti, Pers tarihinin başlangıcı olarak gösterilmektedir. Ekbatan'ı ele geçiren Sirus, sonrasında tüm Medya'ya egemen oldu. MÖ 29 Ekim 539 tarihinde Babil'i ele geçirdi ve buradaki tutsak Yahudileri salıverdi.
İmparatorluğun doruk noktası I. Darius döneminin sonuna kadar olan zaman dilimini kapsar. Bu dönemde imparatorluk 20 eyaletten oluşmaktaydı ve bunlar "satrap" denilen valiler tarafından idare edilmekteydi.
Anadolu, MÖ 543-333 yılları arasında Pers hakimiyetinde kaldı. Anadolu'ya Med hakimiyetine son vererek gelen Perslerin, Anadolu'ya kültürel etkileri bilhassa Kapadokya (Persçe: Katpatuka) üzerinden olmuştur.
Yolları yeniden düzenleyerek ihtiyaçları olan tahıl, dokuma, hayvan ve hayvan ürünlerini Anadolu'dan almışlardır. Ayrıca dünyadaki ilk posta teşkilatını kurmuşlardır.
Perslerin boğazlara egemen olması boğazlardan ekonomik gelir sağlayan İyonyalıların tepkisine neden olmuştur.
İyon şehir devletlerini Pers istilasından kurtarmak için Büyük İskender, Asya seferine çıkar. MÖ 334'te İssos ve Granikos Savaşları ile Persler yenilmiş ve Ahameniş İmparatorluğu yıkılmıştır. Böylece Helenistik Dönem başlamıştır. Tarihleri boyunca Persler, tüm Anadolu'nun yerli kültürlerine saygı göstermişlerdir.

Antik Pers toplumunda aynı sınıftan insanlar dudak dudağa öpüşerek, astlar ise üstlerinin yanağını öperek selamlaşırlardı. Devlet otoritesini temsil eden kimseler, önünde rengin eğilerek ve bel kemikleri öpülerek selamlanırdı. Topluluk içinde tükürmek, sümkürmek ve akarsuları kirletmek yasaklanmıştı. Ayrıca sokakta yemek yemek de aynı şekilde hoş karşılanmamaktaydı ve yasaktı.
Persler, 36 karakterden oluşan çivi yazısını kullanmaktaydılar. Uzaklık ölçümünde "parasang" birimi, ödemelerdeyse "talent" kullanılmaktaydı. Dinleri Mitraizm ve Zerdüştlük idi.

Perslerin sanatsal mirası hem doğudan hem de batıdan katkılar içermektedir. İran'ın merkezi konumu nedeniyle Fars sanatı, doğu ve batı gelenekleri arasında bir füzyon noktası olarak hizmet vermiştir. Persler kaligrafi, halı dokuma, cam işi, lake, kakmacılık (khatam), metal işi, minyatür illüstrasyon, mozaik, seramik ve tekstil tasarımı gibi çeşitli sanat türlerine katkıda bulunmuştur.

Xenophon'un bildirdiği hesaplara göre, Akhamenid mahkemesinde çok sayıda şarkıcı vardı. Ancak, o dönemin müziğinden çok az bilgi edinilebilir. Sasani İmparatorluğu'nun müzik sahnesi, önceki dönemlerden daha mevcut ve ayrıntılı bir belgeye sahiptir ve özellikle Zerdüşt müzik ritüelleri bağlamında daha belirgindir. Genel olarak, Sasani müziği etkiliydi ve sonraki dönemlerde benimsendi.
İran müziği, bir bütün olarak, bölgeye özgü çeşitli müzik enstrümanlarından yararlanıyor ve eski ve Orta Çağlardan beri önemli ölçüde gelişti. Geleneksel Sasani müziğinde oktav on yedi tona ayrıldı. 13. yüzyılın sonunda İran müziği, batıdaki meslektaşlarına benzeyen on iki aralıklı bir oktav sürdürdü.

Fenike alfabesi, tahminen MÖ 1200 yılında ortaya çıkmış, Fenike dilini yazmak için kullanılmıştır. Günümüzde kullanılan birçok çağdaş alfabe Fenike alfabesinden türemiştir. Paleo-İbrani alfabesi, doğrudan Fenike yazı sisteminden gelmektedir. Modern Arap alfabesinin kökeni olan Arami alfabesi; Avrupa'da Yunan alfabesi, Yunan alfabesi üzerinden Kiril alfabesi ve Latin alfabesi, Fenike alfabesinden türemiş alfabelerdir. Fenikelilerden önce yazı, resimlerden oluşmaktaydı ve her kelimeye karşılık bir resim çizilirdi. Fenikeliler, her ses için bir sembol kullanarak bu sesleri birleştirip kelimeler oluşturdular. Bu sayede cümleler, artık resimlerin birleştirilmesiyle değil; seslerin birlikteliğini içerir kelimelerin birleştirilmesiyle kuruluyordu.
Bugün Fenike alfabesi ile ilgili arkeolojik kalıntılar, Mısır ve Lübnan'ın tarihi bölgelerinde bulunabilir. Fenike Alfabesi olarak adlandırılan ve ilk alfabe olduğu iddia edilen yazıt, İtalya'nın Toskana bölgesinde bulunan Marsilya Yazıtı'dır.

Bu tabelada Fenike Alfabesinden türeyen diğer alfabelerden örnekler gösterilmektedir. Böylece ortak kökenli harflerin zaman ile değişimi gözlemlenebilmektedir.

Arap alfabesi
İbrani alfabesi
Kiril alfabesi
Latin alfabesi
Orhun alfabesi
Yunan alfabesi

Phoenicia.org 3 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient Scripts.com (Phoenician)
The Alphabet of Biblical Hebrew 7 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omniglot.com (Phoenician alphabet) 15 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michael Everson's Final proposal for encoding the Phoenician script in the UCS

Fenike dili veya Fenikece, Fenikeliler tarafından kullanılmış tarihî bir Kuzeybatı Sami dili. Dil, Antik Mısırca Pūt; İbranice, Aramice ve Fenike dilinde Kenan Ülkesi; Yunanca ve Latince'de Fenike denen bir kıyı bölgesinde konuşulmuştur. Bu bölge, günümüzde Lübnan, Suriye kıyıları ve kuzey İsrail'i kapsar. Kuzeybatı Sami dilleri içerisinde bir Kenan dili olan Fenikece, kökensel açıdan İbranice ve Ugaritçe ile yakından ilişkilidir. Dilin Kartacalılar tarafından kullanılmış değişkesine Pönce denilmektedir.

Fenike alfabesi sadece sessiz harflerden oluşur ve sağdan sola yazılmıştır. İlk Kenan bölgesinde kullanılmış, sonrasında ise Geç Hititlerce kullanılmıştır. Fenike yazısı ilk alfabe örneklerinden bir olup kökeni Mısır hiyerogliflerine dayanmaktadır. Alfabeden türetilmiş yazı sistemlerini Sâmîrî alfabesi, Arami alfabesi, Eski Yunan alfabeleri ve Anadolu alfabeleri (Karya, Frig vb.) oluşturmaktadır. Latin, Ermeni, Gürcü, Arap, Uygur ve Moğol alfabeleri gibi pek çok yazının kökeni Fenike yazısı kökenli Arami veya Yunan alfabesine dayanır. Çeşitli Hint alfabelerinin kökenini oluşturan Brahmi alfabesinin kökeninin de Arami alfabesine ve dolayısıyla Fenike alfabesine dayandığı düşünülmektedir.

Pönce
Sami dil ailesi

Fenikeliler (Yunanca: Φοίνῑκες Phoínīkes), Antik Çağ'da yaşamış Sami dillerine mensup bir dil konuşan Akdenizli kavimdir. Bereketli Hilal'in Akdeniz'e bakan kıyılarında gelişen bu uygarlık, talassokrasik bir yapıda şekillenmiştir. Fenikeliler, Doğu Akdeniz'den tüm Akdeniz kıyılarına hatta Atlas Okyanusu'na yayılarak en bilineni Kartaca olan çeşitli şehir devletleri kurmuştur.
Bir deniz kavmi olarak öncelikle ticaretle uğraşmışlar; gittikleri yerlere zeytin, zeytinyağı, incir, ceviz, badem, nar, erik, hurma, kayısı, kavun, balkabağı, şarap gibi gıda ürünleri; bakır, demir, gümüş, altın gibi madenler; Sedir ağacından kereste; fildişi ve camdan sanatsal nesneler; yün, keten, pamuk ve ipek gibi kumaşlar götürmüşlerdir. Mısırlılardan öğrendikleri cam işleme sanatını ilerleterek, Sayda, Sur ve Sarepta gibi şehirlerde saydam camlar üretmişlerdir. Asıl şöhretlerini ise farklı farklı renklendirdikleri kumaşlar sayesinde edinmişlerdir. MÖ 1570'te bir tür kabuklu deniz canlısı olan Murex sayesinde mor renkli kumaşlar elde etmeyi başarmışlar ve sonraki zamanlarda Antik Yunanlar tarafından getirdikleri bu renk kumaşa atfen mor rengin vatanı (Yunanca: Phoiníkē) insanları yani Fenikeliler olarak anılmaya başlamışlardır. Antik Çağ'ın şairi Homeros, Troyalı Paris'in Helen'e kendisiyle birlikte kaçması için Fenike kumaşı hediye ettiğini söylemiştir.
Fenikelilerin en bilinen buluşu alfabedir. Fenike alfabesi, günümüz tüm modern alfabelerinin temelini oluşturmaktadır Alfabeleri, önce Anadolu ve Antik Yunan uygarlıklarında; sonra Kenan bölgesinde ve Antik Roma'da yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.

Fenikelilere ait ilk kayıtlar, Kenan toprakları olarak adlandırılan günümüzde Lübnan, Filistin, Gazze, İsrail, Suriye, Ürdün ve Türkiye'nin güney kıyılarını içine alan bölgede milattan önce üç bin yıllarına kadar gitmektedir. Arvad, Zemar (Simyra), Trablus, Biblos, Beyrut, Sayda, Sur, Akka liman şehirlerini kuran Fenikeliler, milattan önce 2500 yıllarından itibaren Mısırlılarla ticari münasebete başlamışlardır. Bu ülkeye ağaç ve nebati koku maddesi, zeytinyağı ve reçine ihraç ederlerdi. Ancak siyasi bakımdan iyi teşkilatlanamadıklarından kısa zamanda Mısır'ın nüfuzu altına girdiler. İki bin yıllarının başında Hiksosların istilalarına uğradılar. Mısırlılar istilacılara karşı korumak bahanesiyle Fenike topraklarını tamamen askeri işgal altına aldılar.
Uzun süren karışıklıklardan sonra Fenike, MÖ 14. yüzyılın sonunda Mısır'ın işgalinden kurtuldu. MÖ 9. yüzyılda ise, Fenike için Asurlular büyük bir tehdit unsuru oldu. Zaman zaman Fenike üzerine seferler düzenleyen Asurlular bölgeyi kısa aralıklarla hakimiyetleri altına aldılar. Fenike MÖ 6. yüzyılda Perslerin istilasına uğradı. Daha sonra Büyük İskender tarafından zapt edildi.
Fenikelilerin Sur kentinden kovulan bir grup asi Fenikeli MÖ 800 yılında Tunus sahillerinde Kartaca'yı kurdular. Kartaca kendi statüsüne rağmen Fenike kentlerinden olan Sur (Tyros)'a bağlılığını sürdürdü ve ticari kârının %10'unu tanrı Melkart'ın tapınağına bağışladı. Kartaca, Roma'ya karşı Hannibal isimli komutanı ile girdiği savaşı kaybetti ve bu sayede Roma, Akdeniz ticareti ve hakimiyetini ele geçirdi.
Fenikeliler, yaşadıkları dönemde Akdeniz'in her noktasına yayılmış, günümüzde Britanya olarak bilinen adaya kadar ulaşmış, o dönemde dünyadaki ilk büyük ticaret ağını oluşturmuştur. Hem başka dil konuşan insanlarla anlaşmayı, hem de kayıt tutmayı kolaylaştırmak amacıyla o zamana kadar sadece resimlerden oluşan yazı sistemlerini devrimsel bir buluş olan basit formlarda çizilebilen sembollere dönüştürmüşlerdir. Oluşturdukları Fenike alfabesiyle günümüz çağdaş yazı sisteminin temellerini atmışlardır. O dönemde Deniz Kavimleri'nden Fenikeliler ve Mikenler uygarlığın ulaştırma memurlarıydı, uygarlığı taşıma görevini gerçekleştirmişler; Avrupa'da Yunan, Minoan ve Roma uygarlıklarının şekillenmesine yardımcı olmuşlardır. Madenleri arama çabası, kâşif ve madencileri daha uzaklara, hatta Kuzey ve Batı Avrupa'nın bilinmeyen barbar bölgelerine kadar götürmüştür. Burada ticaret her zaman çalışmasını sürdürmüş, izolasyonu zayıflamış, insanların birbirleriyle ilişkilerini değiştirmiş, dünyaya yeni biçimleri kabul etmeye zorlamıştır.

Fenikelilere bu ismi veren Yunanlar olmuştur ve Fenikeliler ismini ilk olarak Yunan tarihçi Herodotos kullanmıştır. Fenikelilerin kendi dillerinde kendilerine ne ad verildiği tam olarak bilinmemektedir. Kendilerini Kenaniler adıyla zikrettikleri sanılmaktadır.
Kenani adı bazı araştırmacılara göre Hurrice olan bir sözcük iken bazı araştırmacılara göre de Samice bir sözcüktür ve kırmızı anlamına gelen Kenanigi'den gelmektedir. Fenikeliler adı da benzer şekilde Yunancada, Sur moruna atfen 'kızıl insanlar' anlamına gelen Phonikes kelimesinden gelmektedir. Kısaca bu etnik topluluğa Helenler Fenikeliler adını verirken Doğu kavimleri Kenaniler adını kullanmıştır.

Fenikeliler, Akdeniz ve Yakın Doğu'ya yayılmış farklı medeniyetler arasında aracı olarak hizmet etmiş, malların, bilginin, kültürün ve dini geleneklerin değişimini kolaylaştırmıştır. Geniş ve kalıcı ticaret ağlarının, Yunanlar ve özellikle Romalılar tarafından sürdürülecek olan ekonomik ve kültürel olarak bütünleşik bir Akdeniz'in temellerini attığı kabul edilir.

Fenikelilerin Yunanlarla bağları derindi. Doğrulanmış en eski ilişkinin, Girit'teki Minos medeniyetiyle (MÖ 1950-1450) başladığı anlaşılır. Bu uygarlık, Miken uygarlığı ile (MÖ 1600-1100) birlikte klasik Yunanistan'ın atası olarak kabul edilir. Arkeolojik araştırmalar, Minosluların Fenikeliler aracılığıyla Yakın Doğu mallarını, sanatsal stillerini ve geleneklerini diğer kültürlerden kademeli olarak ithal ettiğini öne sürer.
Fenikeliler, sekizinci yüzyıldan başlayarak önemli miktarlarda sedir kütükleri ve şarap sattılar. Mısır ile şarap ticareti, 1997'de İsrail'in Askalon'un 50 kilometre (30 mi) batısındaki açık denizde keşfedilen gemi enkazlarıyla canlı bir şekilde belgelenmiştir. Lübnan'ın Sur ve Sarepta'daki seramik fırınları, şarap taşımak için kullanılan büyük pişmiş toprak kavanozları üretiyordu. Fenikeliler, Mısır'dan Nübye altını satın aldılar.

Başka yerlerden, çoğunlukla Sardunya ve İber Yarımadası'ndan muhtemelen en önemlisi gümüş olmak üzere diğer malzemeleri elde ettiler. Bronz yapmak için kullanılan kalay "güney İspanya'nın Atlantik kıyısı yoluyla Galiçya'dan elde edilmiş olabilir ya da Rhone vadisi ve kıyı Massalia üzerinden kuzey Avrupa'dan (Cornwall veya Bretonya) gelmiş olabilir". Strabon, konumu bilinmeyen ancak İber Yarımadası'nın kuzeybatı kıyılarında olabilecek Cassiterides aracılığıyla Britanya ile oldukça kazançlı kalay ticaretinin olduğunu belirtir.

Fenike, sedir ağacı dışında önemli doğal kaynaklardan yoksundu. Kereste muhtemelen en eski ve en kazançlı zenginlik kaynağıydı; ne Mısır ne de Mezopotamya yeterli odun kaynağına sahipti. Sadece bu sınırlı kaynağa güvenemeyen Fenikeliler, hem günlük hem de lüks kullanım için çeşitli mallar üreten bir endüstriyel temel geliştirdiler.
Fenikeliler cam yapımı, oyma ve oyma metal işçiliği (bronz, demir ve altın dahil), fildişi oymacılığı ve ahşap işçiliği gibi teknikleri geliştirdiler veya bu tekniklerde ustalaştılar.
Fenikeliler seri üretimde erken öncülerdi ve çeşitli ürünleri toplu olarak sattılar. Antik çağda cam eşyanın önde gelen kaynağı oldular ve Akdeniz boyunca binlerce şişe, boncuk ve diğer cam objeleri gönderdiler.
İspanya'daki kolonilerde yapılan kazılar, onların çömlekçi çarkını da kullandıklarını gösterir. Çok çeşitli kültürlere maruz kalmaları, belirli pazarlar için ürünler üretmelerine olanak sağladı.
İlyada, Fenike kıyafetlerinin ve metal eşyalarının Yunanlar tarafından çok değerli olduğunu gösterir. Fildişi kabartmalar ve plakalar, oyulmuş istiridye kabukları, yontulmuş kehribar ve ince ayrıntılı ve boyalı devekuşu yumurtaları gibi uzmanlaşmış ürünler, özellikle daha zengin müşteriler için tasarlanmıştı.

En değerli Fenike malları, Fenike zenginliğinin önemli bir bölümünü oluşturan Sur moru veya diğer adıyla Tiran moru ile boyanmış kumaşlardı.
Menekşe-mor boya, bir zamanlar doğu Akdeniz'in kıyı sularında bol miktarda bulunan ancak yerel olarak yok olan Murex deniz salyangozunun hipobranşiyal bezinden elde ediliyordu.
Fenikeliler boyayı MÖ 1750 gibi erken bir tarihte keşfetmiş olabilirler. Fenikeliler, boya için ikinci bir üretim merkezini günümüz Fas'taki Mogador'da kurdular.
Fenikelilerin boyanın üretimi ve ticareti üzerindeki münhasır hakimiyeti, emek yoğun çıkarma işlemiyle birleşince, bu boyayı çok pahalı yaptı. Sur moru daha sonra üst sınıflarla ilişkilendirildi. Kısa sürede birçok medeniyette, özellikle de Romalılar arasında bir statü sembolü haline geldi. Fenikelilerden gelen Asur haraç kayıtları, büyük ihtimalle Tiran morunu da içeren "parlak renkli kumaştan giysiler" içerir. Fenike tekstillerinde kullanılan tasarımlar, süslemeler ve nakışlar iyi karşılanırken, teknikler ve belirli açıklamalar bilinmemektedir.

Fenike anavatanındaki madencilik faaliyetleri sınırlıydı; demir, değerli olan tek metaldi. İlk büyük ölçekli madencilik faaliyetleri muhtemelen Kıbrıs'ta, esasen bakır için gerçekleşti.
Sardunya neredeyse yalnızca mineral kaynakları için kolonileştirilmiş olabilir; Fenike yerleşimleri adanın güney kısımlarında, bakır ve kurşun kaynaklarına yakın yerlerde yoğunlaşmıştı. Roma işgalinden önceye ait olduğu görülen skorya ve bakır külçe yığınları, Fenikelilerin adada maden çıkardığını ve metalleri işlediğini düşündürmektedir.
İber Yarımadası; altın, gümüş, bakır, demir, kalay ve kurşun dahil olmak üzere antik çağda çok sayıda metalin en zengin kaynağıydı. Fenike ve Kartaca işgali sırasında bu metallerin önemli miktarda üretilmesi, büyük ölçekli madencilik faaliyetlerini kanıtlar. Kartacalıların madencilik için köle emeğine güvendikleri belgelenmiştir, ancak Fenikelilerin bir bütün olarak bunu yapıp yapmadığı bilinmemektedir.

En dikkat çekici tarım ürünü, Fenikelilerin Akdeniz boyunca yayılmasına yardımcı olduğu şaraptı. Üzüm asması Fenikeliler veya Kenanlılar tarafından evcilleştirilmiş ol

Frigler, Antik Çağ'da Orta Anadolu'da yaşamış Hint-Avrupa kökenli bir halk. Hititlerin MÖ 1200 civarında yıkılmasından sonra muhtemelen Güneydoğu Avrupa'dan bölgeye gelmişlerdir. Herodot ve Strabon gibi antik yazarların verdikleri bilgiler, dilbilim bulguları ve Güneydoğu Avrupa halkları ile aralarındaki maddi kültür benzerlikleri nedeniyle Friglerin Avrupa kökenli oldukları düşünülmektedir. Makedonyalıların komşuları olan ve Avrupa'da oturdukları sırada Brigler adını taşıyan Frigler, Makedonya ve Trakya'dan Boğazlar yolu ile Anadolu'ya göç eden Trak boylarından biriydiler.

Genel olarak kabul edilen görüşe göre MÖ 1200 yıllarına doğru başlayan ve dalgalar hâlinde dört yüzyıl kadar süren Trak göçleri, Hitit İmparatorluğu'nun yıkılışını izleyen dönemde yoğunlaşmıştı. Son yıllarda, Troya ve Gordion kazılarından elde edilen arkeolojik buluntular da bu görüşü desteklemektedir. Adını Homeros'un destanlarında geçen Migdon, Askanios, Otreus gibi liderlerin önderliğinde ilkel bir aşiret düzeninde yaşamlarını sürdürdüğü anlaşılan Friglerin Anadolu'daki ilk yüzyılları büyük ölçüde karanlıktır. Bununla birlikte, Eski Çağ yazarlarının verdikleri bilgilerden başlangıçta Troya ve çevresini ele geçirdikleri zaman içinde Askania Gölü kıyıları ile Sangarios Nehri vadisine doğru yayıldıkları anlaşılmaktadır.
Frigler, buradan güney ve doğu yönde genişleyerek Anadolu içlerine yayılmaya devam etmiştir. Gordion'da hemen Hitit yerleşmesi üzerinde bulunan erken Demir Çağı'na tarihlenen kalıntılar, ilk Frig göçmenlerinin MÖ 11. yüzyıla doğru Gordion'a ulaştıklarını ve başlangıçta basit köy düzeyinde yerleşik bir yaşamı benimsediklerini göstermektedir. Friglerin köy düzeyindeki yaşam biçiminden siyasal örgütlü bir devlet düzenine nasıl geçtiği ve bu geçişteki aşamalar bugün için bilinmemektedir. Bununla birlikte, ilk aşamada, merkeze bağlı tek bir krallıktan ziyade birçok beyliğin varlığı düşünülmelidir. Buna bağlı olarak Gordion'un önceleri bir beylik merkezi olduğu ileri sürülebilir. Arkeolojik kazılar Gordion'un daha MÖ erken 9. yüzyılda kabartmalı ortostatlarla süslü binalara sahip, çevresi sur ile tahkim edilmiş bir hisar olduğunu ortaya çıkartmıştır. Bu dönemde Gordion giderek içinde soylu yönetici bir sınıfın yaşadığı bir yönetim merkezi olma yolundadır. Gordion'daki bu büyük inşaat projesi gelişimini sürdürerek MÖ 9. yüzyılın sonuna gelindiğinde Orta Anadolu'da kendi dönemi için eşi olmayan anıtsal planlı kralî bir yerleşmeye dönüşmüştür.
Antik Batı kaynaklarında verilen bilgilere göre, Frig devletinin ilk kralı başkent Gordion'a adını vermiş olan Gordios'tur. Gordios, oğlu Midas'ın Frig tahtına geçtiği yıl MÖ 742 veya 738 dikkate alındığında, MÖ 8. yüzyılın ilk yarısında kral olmalıydı. Kral Gordios'tan sonra, Frig tahtına oğlu Midas geçmiştir. Frig kralı Midas hakkında bildiklerimiz esas olarak birbirinden ayrı iki yazılı kaynağa dayanmaktadır. Bunlardan ilki Midas'la çağdaş olan Asur Kralı II. Sargon'un yıllıklarıdır. Midas, Asur kaynaklarında Muşkili Mita adı ile tarihî bir kimliğe sahipken antik Batı kaynaklarında her tuttuğunun altın olması ve eşek kulaklı olması gibi daha çok efsanevi kişilik özelliklerinden söz edilir.
Frig yazılı belgelerinin yokluğu karşısında Frig toplumunu ve bu toplumun yarattığı uygarlığı anlamaya Homeros, Herodot, Strabon, Plinius gibi Eski Çağ yazarlarının vermiş olduğu bilgiler ve arkeolojik kazılarla gün ışığına çıkan buluntular yardımcı olmaktadır.
Homeros'a göre Frigler "savaşa girmek için yanıp tutuşan" bir ulustur. Strabon, onların "barışsever", Arrianus "çok mutlu insanlar", Livius "cesaretten yoksun, korkak" olduklarını belirtir. Antik Çağ dünyasında ün salan Friglerin müzik ve dansta gösterdikleri üstün performansı ise Athenaeus tarafından "...Frigya usulü flüt çalmayı onlar keşfetmişler ve kullanmışlardır. Bu sebepten, Yunanlar kendi aralarında flütçülere Frigya isimleri verirler..." şeklinde anlatılmaktadır. Homeros ve Herodot, Frigya'nın ormanlar, otlaklar, hayvan sürüleri ve toprak ürünleri bakımından zenginliğinden bahseder.
Frig soyluları ölülerini ya kayaya oyulmuş mezarlara ya da tümülüs denen yığma mezar tepelerinin altındaki odalara gömerlerdi. Kaya mezarlarının kimilerinde cephe kabartmalarla süslenmişti. Tümülüslere Gordion, Ankara ve Kerkenezdağ bölgelerinde yoğun olarak rastlanmaktadır. Bunlardan en büyüğü Midas'a ait olduğu sanılan 300 m. çapında ve 53 m. yüksekliğindeki Büyük Tümülüs'tür.
Midas'ın, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu platosunda, batı kanadını Gordion merkez olmak üzere Trak kökenli Friglerin; doğu ve güneydoğu kanadını Muşkiler ve Tabalların oluşturduğu konfederatif bir devletin kralı olduğu anlaşılmaktadır. Machteld Mellink, "Batı dünyası yani Yunan komşuları krallığın Frigli yönünü, Doğu dünyası yani Asur, Kuzey Suriye ve Urartulu komşuları krallığın kendilerine daha yakın olan Muşkili yönünü tanımaktadırlar" diyerek antik Batı ve Doğu kaynaklarındaki Frig-Muşki, Midas-Mita ayrımına açıklık getirmeye çalışmıştır.

Midas'ın ölümü hakkında Asur belgelerinde herhangi bir bilgi verilmemiştir. Buna karşılık antik Batı kaynaklarında Kimmer istilacılara karşı aldığı yenilgiye dayanamayıp boğa kanı içerek intihar ettiği bildirilmektedir. Başkent Gordion'u yağmalayıp yıkan, Midas'ın ölümüne neden olan Kimmer istilası için Eusebios MÖ 696-695, Sextus Julius Africanus ise MÖ 675-674 tarihini vermektedir. Bununla birlikte Frig-Kimmer mücadelesi ile ilgili yazılı belge olmaması ve Gordion'da son yıllarda yangın tabakasından elde edilen radyokarbon tarihine bağlı olarak büyük yangının Kimmerlere mal edilmemesi nedeniyle babası Gordios gibi efsanevi kral Midas'ın da akıbeti belirsizdir.
Frig Krallığı'nın politik gücünün nasıl ve ne zaman sona erdiği açık değildir. Arkeolojik buluntular, MÖ 7. yüzyılın sonlarında başkent Gordion'da istikrarın ve zenginliğin devam ettiği yönündedir. Öyleyse Herodot'un bildirdiği gibi Frig Krallığı, Lidya Kralı Alyattes'in MÖ 590 yılındaki Halis seferine değin bağımsızlığını koruyordu. Ancak ne Doğu ne de Batı kaynaklarında Midas'ın ardılları hakkında açık bir kayıt yoktur.
Asur kayıtlarında Anadolu'yla ilgili olarak Midas'ın adı MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında geçmektedir. Klasik dünyanın yazarları Midas'ın 7. yüzyılın erken bir döneminde öldüğünü bildirmektedir. Tüm bu kaynaklar Midas'ın uluslararası bir kişilik olduğunu, bir yandan diğer Anadolu, Suriye ve Asur liderleriyle uğraşırken diğer yanda da batıdaki Yunan dünyasıyla ilgilendiğini anlatır. Hem tahtını Delfi'deki Apollon Tapınağı'na armağan etmiş hem de bir Yunan prensesle evlenmiştir. Eşek kulaklı ve her dokunduğu altın olan Midas öyküleri, her ne kadar efsanevi de olsa 8. yüzyılda yaşamış bu tarihsel kişilikten muhtemelen esinlenilmiştir.
MÖ 28 Mayıs 585 tarihinde Medler ile Lidyalılar arasında yapılan Halis barışından sonra Frig topraklarının Halis'in doğusunda kalan toprakları Medlerin denetimi altına girmiştir. Batıda kalan büyük kesim ise Lidya egemenliği altındaydı.
MÖ 547 ya da 546 yılında Lidya Krallığı'nın yıkılmasıyla birlikte Frigya toprakları, iki yüzyılı aşkın bir süre Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olarak Kapadokya, Paflagonya ve Hellespontos ile birlikte Büyük Frigya satraplığına bağlanmıştı. Askerî ve idari planda kalan Pers egemenliği boyunca yerli halk büyük ölçüde geleneksel yaşam biçimi ve kültürlerini sürdürmeye devam etmiş, eski Frig dili ve yazısı en azından MÖ 4. yüzyıla, hatta 3. yüzyıla kadar kullanılmıştı. Pers egemenliğini takip eden Helenistik Dönem'de Anadolu'da Yunan kültürü, Yunan tarzı yaşam biçimi yayılmış; yerli diller, gelenekler yerini bu akıma bırakmıştır. Bununla birlikte köklü Frig kültürünün etkileri bölgede Roma döneminin sonlarına, hatta Hristiyanlığın  ortaya çıkma zamanına  kadar devam etmiştir. Bir zamanların ihtişamlı başkenti Gordion ise önemini yitirmiş, giderek sonun başlangıcındaki köy niteliğine bürünerek unutulmuştur.

Arkeolojik ve epigrafik bulgulara göre, Frigler Halis'in doğusunda Çorum, Tokat ve Kırşehir; kuzeyde Samsun; güneyde Niğde ve Konya; güneybatıda Burdur ve Elmalı Ovası; batıda Eskişehir, Afyonkarahisar ve Kütahya; kuzeybatıda Bandırma yörelerine kadar etki alanlarını genişletmişlerdi.
Friglerin ilk başkenti, Ankara'nın 100 kilometre kadar güneybatısında, Polatlı ilçesi sınırları içinde ve Sakarya Nehri üzerindeki Gordion'dur.
Frig yayılım sahası içinde Gordion başta olmak üzere Boğazköy, Alacahöyük, Ankira, Pazarlı, Alişar, Kerkenes, Maşat Höyük, Kaman Kalehöyük, Yazılıkaya, Şarhöyük, Daskileion ve Sinop gibi merkezler ile Frig tümülüslerinde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalar sayesinde Friglerin tarihi, arkeolojik ve kültürel kimliği her geçen gün daha da aydınlanmaktadır.

Frigce, bir Hint-Avrupa dilidir, ancak bu dil ailesindeki konumu hakkında kesin kabul edilen bir görüş yoktur. Buna karşılık Glottolog gibi kaynaklar ile bazı dilbilimciler tarafından soysal açıdan Frigcenin Frig-Grek teorisi altında Yunanca dili ile yakından akraba olduğu ve ortak bir proto dilden evrildiği ileri sürülür. Buna ek olarak Ermeni-Frig varsayımı altında dil (çoğu zaman Yunanca ile birlikte) Ermenice ile de ilişkilendirilmiştir ancak bu teori bazı dilbilimciler tarafından kabul görmemektedir. 

Harfler Yunan alfabesinden uyarlanmıştır. Yazıtlar kısa ve kullanılan dil hakkında bilgi ise sınırlıdır. Klasik Yunan alfabesiyle yazılmış en yeni belge dışında Eski Frigce metinlerde, arkaik Yunan alfabelerine benzeyen bir alfabe kullanılmıştır. Bugüne kadar Eski Frigce repertuvarının a, b, g, d, e, v, i, k. I, m, n, o, p, r, s, t, u harfleri olmak üzere 17 harften oluşan ortak bir birikiminin olduğu düşünülüyordu. Bugün bu birikimin 19 harften oluştuğu belirtilmektedir. Fakat Anadolu kronolojisinin yeniden gözden geçirilmesinden sonra en eski Frig belgelerinin en eski Yunan yazıtlarından yarım yüzyıl daha eski olduğu görülmektedir. Midas Tümülüsü duvar yazıları da en eski Yunan yazıtlarıyla aynı döneme aittir. Hangi halkın yol gösterici hangisinin izleyici olduğu kesin olarak açıklığa kavuşmamıştır.
İskender'in MÖ 3

Galatlar, MÖ 280-274 yıllarında Balkanlar ve Batı Anadolu'da yaşadıktan sonra Orta Anadolu'da Ankara ve Çorum, Yozgat yöresine yerleşen Orta Avrupa kökenli Kelt kavmine mensup Galyalılara, Yunanların ve Romalıların verdiği ad. Galatların yerleştiği bölgeye Antik Çağ'da Galatya adı verildi. Aşiret yapısına dayanan Galat krallıkları Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdikleri MÖ 1. yüzyıla kadar bu bölgede varlıklarını sürdürdüler. Orta Anadolu'da Galat dilinin MS 7. yüzyıla dek konuşulduğuna dair belirtiler vardır.

Romalıların Keltlerle yaptığı savaşlardan sonra Keltleri dağıtmasıyla birlikte, Galatları oluşturan Kelt kavimleri Romalıların baskısıyla Güney ve Doğu Avrupa'ya sürüldüler. Brennios (Brenn) adlı önderin komutasında doğuya yürüyen Galat gücünün, kadınlı erkekli 20.000 kişiden oluştuğu ve kadınların da erkeklerle birlikte savaşa katıldığı antik yazarlarca belirtilir. MÖ 280'de Pannonia'yı (bugünkü Macaristan), 279'da Yunanistan'daki Delphi kentini yağmaladılar. Aynı yıl İstanbul'un (Byzantion) karşısındaki tepeye karargâh kurarak kenti tehdit ettiler. Uzun pazarlıklar sonucu Byzantion'lular Galatların kenti surlarla çevirmemesi şartıyla Adapazarı civarına yerleşmesini kabul ederek İstanbul Boğazı'ndan geçmelerine yardım etmeyi kabul etti. Bir kışı İstanbul'da geçiren Galatlardan bir kısmı İstanbul'da kalarak asimile oldu. Bugün Galata olarak bilinen bölgenin isminin Galatlar'dan geldiği söylenir.

MÖ 277-274 yıllarında Ege bölgesi yağmalandı; Erythrai (Çeşme yakınında Ildırı) ve Milet kısa sürelerle Galatların eline geçti. MÖ 274'te Bergama kralı Filetairos ve Seleukos kralı I. Antiohos komutasındaki ordu Galatları ağır bir yenilgiye uğratarak Orta Anadolu'ya sürdü.
Galatlar Delphi zaferinden sonra Tektosaglar, Tolistobogii ve Trogmi adlı üç boy şeklinde örgütlendi. Orta Anadolu'da Sivrihisar (Pessinus), Ankara (Ankyra) ve Yozgat Büyüknefes (Tavium) bu üç boyun merkezi oldu. Bugünkü Ankara isminin türetildiği Ankyra kelimesinin "durduran" anlamında Galatlar tarafından verildiği söylenir. (İngilizcedeki anchor (deniz çapası) kelimesinin Ankyra kelimesinden türediği söylenir) Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında Polatlı'da Basrikale ve Hisarlıkaya, Sakarya Irmağı'na hakim Çanakçı ve Çağlayık, Beypazarı'nda Tabanoğlu ve Dikmenkale, Ayaş'ta Canıllı, Keçiören'in Bağlum köyünde Hisartepe ve daha başka kale kalıntıları belirlendi. Kalelerin bazıları çevredeki kaya kitlelerine bağlanarak yapılmıştı.
Ankara'nın 100 km güneyinde ve Tuz Gölü çevresinde bulunan Kulu ilçesi önemli bir Galat yerleşimi idi. Bugünkü Kulu ilçesi eski Galat kenti olan Drya harabeleri üzerinde kurulmuştur. (Bakınız: Devrim Sönmez, Eski Çağlardan Günümüze Kulu, Konya, 2004.)

Galatya'nın MÖ 1. yüzyılın sonlarında Roma egemenliğine girmesinden sonra Anadolu'nun bu Avrupalı konukları kendi kültürel kimliklerini koruyamayarak asimile oldular. Yaşadıkları bölge ise Galatya adı ile bir Roma eyaleti oldu.
MS 1. yüzyılda Aziz Paulus'un çalışmaları sonucunda Hristiyanlığı kabul eden ilk Anadolu halkının Galatlar olduğu belirtilir. Paulus'un Galatyalılara Mektup'u, İncil'i (Yeni Ahit) oluşturan kitaplardan biri olarak kabul edilmiştir.
Doğu Roma İmparatorluğu'nun Türklere yenildiği 1071 Malazgirt savaşının ardından, Doğu Roma (Bizans) ordusunun generallerinden Frank kökenli Roussel de Bailleul bölgede hâlâ etkin olan Galat kültürüne dayanarak bir isyan başlatılma imkânını görmüş ve Malazgirt Savaşı'nın kaybedilmesiyle zayıflamış Doğu Roma-Bizans devletine karşı ayaklanarak Orta Anadolu'da bir devlet kurmuştur. Bizans bu devleti yıkmak için askerî birlikler gönderse de bunlar başarısız olmuştur. Bunun üzerine Türklere yardım için başvuran Doğu Roma-Bizans'ın çağrısıyla, Selçuklu Devleti de ilerisi için bu Frank-Kelt karışımlı devletin Türklere de problem çıkarabileceğini hesaplayarak Bizans'a bu konuda yardım etmiştir. Nihayetinde Roussel de Bailleul yakalandı ve idam edildi. Kurduğu devlet de ortadan kalktı. Buradaki ilginç yan Anadolu'ya gelişlerinden 1000 yıldan fazla bir zaman sonra bile bu Kelt kökenli Galat halkının hâlâ kültürel farklılığını koruyup siyasal ve askeri etkinliğini ortaya koyabilmiş olmasıdır.

Hint-Avrupa kavimlerinden olan Keltler MÖ 1000 dolaylarında Orta ve Batı Avrupa'nın büyük bir bölümünde egemenlik kurdular. MÖ 600 sıralarında Fransa, Britanya, Kuzey İtalya, Belçika, Güney Almanya, Bohemya (Çek Cumhuriyeti) ve İspanya'nın bir bölümü Kelt egemenliğinde bulunuyordu. Keltlere Helenler Keltai ya da Keltoi, Romalılar ise Galli (tekil hali Gallus) derlerdi.
MÖ 1. binyıl sonlarında güneyden Roma'nın, kuzeyden Germen kavimlerinin yayılmasıyla Avrupa'da Kelt egemenliği sona erdi. Britanya'da ise MS 5. yüzyıla dek süren Kelt hakimiyeti, Anglo-Sakson kavimlerinin istilası sonunda adanın kuzey ve batı kıyılarıyla sınırlandı.
Hâlen İrlanda ve İskoçya halkının bir kısmı ile Galliler (Welsh) ve Bretonlar Keltçeden türeyen diller konuşmaktadır.

Asteriks, Loreena McKennitt, Enya ve Yozgat 21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galatya, (Latince Galatia), Galat Kralı Amyntas'ın MÖ 25 yılında ölmesinin ardından Roma İmparatoru Augustus tarafından düzenlenen Roma eyaleti.

MÖ 189 yılında Galatlara karşı bir sefer için Romalılar tarafından bölgeye gönderilen Gnaeus Manlius Vulso, Galatlarla yaptığı savaşı kazandı. 189 yılından sonra artık bölgenin kontrolü Romalıların eline geçmişti. Kısa bir süre Pontus krallığının hakimiyetinde kalan bölge nihayet Mitridatik Savaşlarının ardından, Romanın da yardımıyla, yeniden özgürlüğüne kavuştu.
MÖ 64 yılındaki yerleşmelerin ardından Galatya, Roma'ya bağlı bir vasal devlet haline geldi ve her biri bir kabilenin başına olmak üzere üç yeni şef atandı. Ancak bu yapı, şeflerden Deiotarus'un tüm kabilelerin şefi olma tutkusunu tetikledi ve nihayet Romalıların da tanımasıyla Galat Kralı olarak tahta çıkan ilk kişi oldu.

Galatların üçüncü kralı Galatyalı Amyntas'ın MÖ 25 yılında ölmesi üzerine, Galatya Octavian Augustus tarafından başkenti Ancyra (modern Ankara) olacak şekilde bir Roma eyaleti olarak Roma imparatorluğuna eklemlendi. Amyntas tarafından Augustus'a olan sadakatini ve saygısını göstermek için eski bir Frig tapınağının yerine yeniden inşa edilen Ankara anıtı duvarları üzerine kazınmış olan ve Res Gestae Divi Augusti olarak bilinen yazıt, İmparator Augustus'un fiiliyatı hakkında günümüze kadar ulaşmış en önemli belgedir. Sadece birkaç eyalet Roma'ya sadık kalmak için bu kadar hevesli olmuştur. Galatlar, Kelt bölgelerinde yaygın olduğu üzere Roma-Kelt kökenli çok tanrılı bir tapınım sergilemişlerdir
386-95 yılları arasında yapılan yönetim reformlarının ardından Galatia Prima ve Galatia Secunda ya da Salutaris adında Frigya'ya bağlı iki yeni eyalet olarak yeniden düzenlenmiştir.

Germiyanoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesi ve dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde Batı Anadolu'da Kütahya merkezli olarak kurulmuş bir Türk beyliğidir. Germiyan adının anlamı Farsça "sıcak" anlamına gelen germ sözcüğünden gelir.
I. Murat döneminde bazı toprakları Şehzade Bayezid'in Devletşah Hatun ile evliliği münasebetiyle (Simav, Emet, Tavşanlı ve çevresi) çeyiz olarak Osmanlılara verildi. Ankara Savaşı'ndan sonra yeniden kurulurken, 1428 yılında II. Yakub Bey memleketini kız kardeşinin torunu II. Murad'a vasiyet ederek vefatını müteakip Germiyanoğulları beyliği, Osmanlılara katıldı.

İbn Şeddat'ın Baybars tarihinde Germiyanoğlu Ali-şir Beg "Ali-şir et-Türkmani", İbn Bîbî'nin El-Evamirü’l-Alâ’iyye fi’l-Umûri’l-Alâ’iyye adlı eserinde ise Germiyanoğulları aşireti "Türkan-ı Germiyan" olarak tanımlanmıştır. Neşri'nin Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde "Germiyan Türkini getürdüb" ifadesi geçmektedir. Ahmed Eflaki'nin eseri olan "Ariflerin Menkıbeleri" Germiyanoğlu Alişir bey için "Çünkü o Türk'tü laubali ve velilerin aleminden habersizdi" demektedir Yazıcıoğlu Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı eserinde Germiyanları "Germiyan Türki ve Germiyan Türkleri" demektedir XIV. yüzyıl tarihçisi Aksarayî, Müsâmeretü'l-Ahbâr adlı eserinde Germiyan beylerini ve Alişiroğullarını "Türk emirleri" arasında saymaktadır.

Fuat Köprülü Germiyanoğullarının kökeninin Moğol istilasından sonra önce Malatya'ya sonra ise Kütahya'ya göçen bir Afşar boyu olduğunu nakleder. Zeki Velidi Togan ise aşiretin Harzem'den çıktığını iddia ederek Kanglı-Kıpçak kökene bağlıyor. Yılmaz Öztuna ise Germiyanların hangi oymaktan olduğu bilinmese de Afşar boyundan olabileceğini söylemektedir. 

Claude Cahen "Nates Paur l'Histaire des Turcamans" adlı makalesinde geçen Kürt köken iddiaları orijinal dilin yanlış çevrilmesinden kaynaklanan hatalı çıkarımlar olduğundan dolayı herhangi bir birincil kaynak dayanağı olmayan iddialar ortaya atılmıştır. Hanedanın Kürt kökenli olduğu iddiası genel kabul görmese de bazı akademisyenler hanedanın Türk ve Kürt melezi, Türk ve Kürtlerin karışık bir nüfusundan oluştuğu şeklinde sav öne sürmektedirler.

Germiyanoğuları'nın kesin olarak hangi tarihte Kütahya ve civarına yerleştikleri bilinmemektedir. Sultan I. Alâeddin zamanında Kütahya'nın kesin olarak Türkler'in hâkimiyetine girmesini takip eden yıllarda bu yöreye yoğun bir Türkmen yerleşmesi olmuştur. Anadolu'nun Moğollar tarafından istilası sebebiyle bu yoğunluk daha da artmıştır. O tarihlerde Kütahya ve çevresine yerleşen Türkmenler'in sayısı üç yüz bin civarındadır. Aynı tarihlerde Kütahya merkez olmak üzere bir beylik kuracak olan Germiyanoğulları aşiretinin de Kütahya yöresine yerleştiği görülür. Baba İshak ayaklanmasının 1241'de bastırılmasından sonra, II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından bölgeye yerleştirildikleri ileri sürülmektedir. Ayrıca, Selçuklu şehzadesi olduğu iddiasıyla Karamanoğlu Mehmed Bey'in ortaya çıkardığı Cimri'nin (Gıyaseddin Siyavuş) yakalanması hadisesinde (1277) rol aldıklarına göre bu tarihte Kütahya, Afyon ve Denizli taraflarında yerlesmiş oldukları tahmin edilmektedir. Baba İshak'ın Babaî Ayaklanması sırasında Malatya'da olan Germiyanlılar'ın Cimri hadisesi esnasında Batı Anadolu'da bulunmaları, muhtemelen Moğol istilası sebebi ile bu bölgeye göç ettiklerine delalet etmektedir.

Cimri olayı sırasında (1277) Batı Anadolu'da bulunan ve Anadolu Selçukluları'nın hizmetinde hareket eden Germiyanlılara bu hizmetleri karşılığında Kütahya ve civari iktâ, yani timar olarak verilmiştir. Bu hadise sırasında Sâhipataoğulları Beyliği emrinde olduğu görülen Germiyanlılar, bu tarihten itibaren güçlü bir beylik haline gelmeye başladılar. Nitekim Batı Anadolu'daki Aydın, Menteşe, Saruhan, Denizli beyleri ilk zamanlarında Germiyanoğulları'na tabi idiler.
Moğollar'ın Anadolu'yu işgali ve Selçuklu Devleti üzerinde hâkimiyet kurmalarından sonra XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarında uçlardaki beyler bağımsızlıklarını almaya başladılar. Germiyanlılar da Selçuklu-Moğol idaresine karşı çıkarak 1283'ten itibaren bir beylik olarak teşkilatlanarak II. Mesud'a karşı mücadeleye giriştiler. 1286 tarihinde Germiyan Türkleri Eşrefoğulları'nın Gargurum Vilayeti'ni yağma ederek tahribatta bulundular. Bunun üzerinde II. Gıyaseddin Mesud Moğol ve kendi kuvvetleri ile Germiyanlılar üzerine yürüdü. Germiyan askerlerinden elde edilenlerden bazıları katledildilerse de çoğu çekilmek durumunda kaldı. Bu sırada Selçuklu veziri Sahip Ata Fahrettin Ali Konya'ya gelip oradan Gargurum'da bulunan ve Germiyanlıları cezalandırmaya giden II. Mesud'un yanına geldi. II. Mesud, ortadan kaldırdığı Germiyan kuvvetlerinin tekrar meydana çıkacağını ümit etmediğinden askerini ihtiyatsız bulundurmuştu. Hatta Germiyan emirlerinden Mesud'un ordusuna esir olan 10 kişi serbest bırakıldı. Serbest bırakılanlar, Selçuklu ordusunun gafil vaziyetini Germiyanlılara bildirdiler ve Germiyanlılar da ansızın II. Mesud'un ordusuna baskın yaparak Ramazan ayının 17. günü, çarşamba, Selçuklu ordusunu bozguna uğrattılar ve esirlerini de kurtardılar.
1287'de II. Gıyaseddin Mesud kuvvet toplayarak tekrar Germiyanlılar'ın üzerine yürüdü. Germiyan kuvvetleri hiç gözükmediler. Mesud, Germiyan vilayetini yağma ederek ve birçok ganimet malı alarak Kayseri'ye döndü.
1288'de II. Mesud İlhanlılar'ın yanında iken I. Yakub Bey'in kız kardeşinin çocuğu Bedreddin Murat Selçuklular'la barışmak üzere Konya'ya geldi. Gıyaseddin Mesud'un ümerasından Hasbalaban Konya dışında ordugah kuran Germiyanlılar'ın yanına giderek onlarla görüştü ve kendilerine ikram ile gönüllerini aldı ve bu suretle mücadele sona erdi.
1289 senesinde Selçuklular ile Germiyanoğulları arasında harp tekrar başladı, hatta sınırlardaki emirler de harekete geçtiler. Mesud'un ümerasından İzzeddin Beylerbeyi, Germiyanoğulları üzerine yürüdü ve Bedreddin Murat'ın kuvvetlerine Denizli merkez kazası yakınlarında saldırdı. Germiyan askeri bozuldu ve Bedreddin Murat öldü. Bedreddin'in başı Konya'ya getirilerek teşhir edildi. Germiyanlılar bu mağlubiyetle yılmadılar; Germiyan eyaleti yağma edildi, bazen Mesud'un kuvvetleri bazen Germiyanoğulları galip geldi. 1290 senesinde kavga yatıştı. Bu olaylardan sonra Selçuklular ile Germiyanoğulları arasındaki münasebetin ne olduğu bilinmiyorsa da 1299 tarihli bir kitabeden Germiyanlılar'ın görünüşte de olsa Selçuklular'ın hâkimiyetini tanıdıkları görülür.

Aydınoğlu Mehmed Bey'in I. Yakub Bey'in emiri olduğu, Rumlar'la harp etmek üzere batıdaki İzmir Vilayeti ve etrafına gönderildiği bilinmektedir.
Menteşeoğulları'ndan Menteşe Bey'in damadı olan Emir Sasa Bey batıya daha evvel gelmiş, Tire ve Ayasuluğ (Selçuk)'u almış Sakız Adası'nı yağma etmişti. Sasa Bey, kendi fethine ortak olmak isteyen Germiyan kumandanı Mehmet Bey'in Birgi (Ödemiş) Kalesi'ni elde etmesini çekemedi. Aydın oğlu ile yalnız başa çıkamayacağını anlayan Sasa Bey Hristiyanlarla ittifak ettiyse de aralarında meydana gelen savaşta Sasa Bey öldürüldü (1310). Mevlânâ'nın torunu Ulu Arif Çelebi'nin ilk defa Birgi'yi ziyareti esnasında oranın yeni zaptedilip Aydın oğlu Mehmet Bey'in Birgi'de Germiyan emirinin subaşısı olarak bulunduğu yazar. Bu olaylardan Aydınoğulları Beyliği'nin Germiyan emirlerinden Mehmet Bey tarafından tesis edildiğini açıkça gösterir. Zaten Saruhan Bey ve Karesi Bey gibi hükûmet teşkil eden emirlerin de Germiyanoğulları emirlerinden olmaları pek muhtemeldir.
İzmir etrafına kadar kuvvet gönderen Germiyan hükümdarlarının, Alaşehir ve Simav bölgesine kadar yayıldığı malumdur. Manisa ve Balıkesir civarına yayılan Karesi ve Saruhan Beyleri'nin her tarafı Germiyan kuvvetleri ile çevrilen bu bölgeye nereden geldiklerinin bilinmemesi de bu beylerin Germiyanoğulları'nın emirleri olduğunu doğrular. Gerek Aydın oğlu Mehmet Bey ve gerek diğer uç beyleri zaptettikleri yerlerde hükûmet ederek bir müddet için Germiyanoğulları'nın hâkimiyetini tanımışlardır. Aydınoğlu Mehmet Bey'in damadı olan Emir Sadeddin Mübârek Kâbız'ın Germiyan emiri olması Mehmet Bey'in Germiyanoğulları'yla olan münasebetini açıklar.
Ertuğrul Bey'in uca yerleşmesinden ve Osmanoğulları'na sınırdaş olmasından dolayı Germiyanoğulları Osmanoğulları'yla rekabet içerisindeydi. Bundan dolayı aralarındaki münasebet, I. Yakub Bey zamanında daimi surette düşmanca olmuştur. Hatta bu anlaşmazlıktan Rumlar memnun idi. Germiyan hükümdarı Bilecik taraflarına akın ederek Rum memleketlerini yağmalamış, sonradan Ertuğrul Gazi'nin o bölgeye yerleşmesiyle Germiyan oğlu bundan sonra Bilecik Rumları üzerine saldırılarından vazgeçmiştir. Ertuğrul Gazi'nin vefatı yaklaşık 1289 tarihlerinde olduğu için iki beylik arasındaki düşmanlığın başlangıcı Yakub Bey'den önceye dayanmaktadır.
Germiyan oğlunun Osman Bey'e husumet göstermesine bir sebep, Eskişehir'in Selçuk hükümdarı tarafından Osman Bey'e verilmesidir. 1313 senesinde Osman Bey, Leblüce (Leblebici) Hisarı'nı fethe giderken; Germiyanlılar saldırmasın diye Karacahisar'ın muhafazasını oğlu Orhan Bey'e bırakmıştı.
1315 senesinde Germiyan oğlunun teşviki ile Çavdar Tatarları Orhan Gazi'nin Eskişehir'de bulunduğu ve askerinin de terhis edildiği sırada Osman Bey'in arazisine hücum ederek Karacahisar şehrini ve pazarını yağmaladı. Bunu duyan Orhan Bey tedarik ettiği bir kuvvetle Tatarlar'ın arkalarından yetişerek Çavdar oğlunu mağlup etmiş ve esir almıştır.
Germiyanlılar'dan bir mültezim, Eskişehir pazarında alış-veriş eden halktan gümrük vergisi almaya kalkmış ve buna engel olunarak mültezim Eskişehir'den kovulmuş ve bu olay iki hükûmet arasında savaşa sebebiyet vererek Germiyanoğulları mağlup olmuştur.
1318 senesinde Osman Bey'in ihtiyarlığına rahatsızlığı da eklenmiş, ordu kumandasına Orhan Bey geçmiştir. Orhan Bey, Bizans İmparatorluğu arazisine esaslı bir saldırı hazırlamış ve bu planın tatbiki için mühim bir kuvvet gönderdiği sırada Germiyanoğulları'nın saldırısından dolayı bu teşebbüs neticesiz kalmıştır.
1361'de Orhan Gazi, Dimetoka'nın fethini belirten fetihnameyi Sarı Laçin vasıtasıyla Germiyanoğulları'na göndermiş, Germiyan

Geç Hititler veya Geç Hitit Devletleri, Anadolu'nun Demir Çağı'ndaki Luvice, Aramice ve Fenikece konuşan siyasi varlıklarıdır. MÖ 1200'lerde batıdan gelen Ege Göçleri'nin saldırılarından kurtulabilen Hititler güney ve güney - doğu Toroslar'ın dağlık bölgelerine çekilerek yaşamışlar ve her biri bağımsız beylikler kurmuşlardır. Geç Hitit Devletleri MÖ 11. yüzyıldan itibaren hem siyasal hem de kültürel anlamda Arami etkisi altına girdiler ve zamanla Aramileştiler. Geç Hitit Devletleri Urartu ve Asurlular'a bağımlı olarak yaşadılar. MÖ 7. yüzyılda ise Asurlular bu devletlerin siyasal varlığına son verdi. Bu tarihten sonra bu devletlerin her biri Asur eyaleti oldu. Karkamış, Pattin(Unqi), Sam'al, Gurgum, Kummuhu, Milid, Keveh (Karatepe deki müstahkem mevki ile birlikte), Hilakku ve Tabal devletleri; Geç Hitit Devletleridir.

Geç Hitit Devletleri'nin ticaret ve zenginliğiyle en ünlü kenti Karkamış'tır. Sanat, mimari ve giyim kuşam bakımından Hitit İmparatorluğu geleneğini sürdürdüler. Geç Hititlerin sanatının bilinen en iyi örneği Konya'nın Ereğli ilçesi yakınlarındaki İvriz Kabartması'dır. Bu kabartmada Tuvana (Kemerhisar) kralı Warpalawa ile Fırtına tanrısı Taru tasvir edilmiştir. Zamanla Asur etkisine giren Geç Hititler sanatının son evresinde iki yenilik görülür. Bunlardan birisi dönemin özgün mimarlık örneği olan hilani denilen girişi sütunlu, dikdörtgen planlı malikane tarzı yapılardır. Diğeri ise kabartmalı ve üzerinde yazıların yer aldığı mezar stelleridir. Steller üzerindeki figürler, Geç Hitit devlerinde toplumun sınıflı olduğunu ve en azından elit kesimin okur-yazar olduğunu gösterir. Geç Hitit sanatının önemli özelliklerinden biri ise mimari ile yontuculuğun birlikte uygulanmasıdır. Sur duvarlarındaki kapılar, saray cepheleri kabartmalı taş bloklarla (ortostad) kaplanmıştır.
Geç Hitit krallıkları kültürünün ortak bir özelliği de Hitit hiyeroglif yazısıdır. Bu devirde Hitit çivi yazısı kabartmalarda kullanılmamıştır.

Geç Hitit Devletlerinin yayılım sahası, kısaca Tuz Gölü'nün güneydoğusu ile Fırat Nehrinin batısı arasında kalan bölgedir. Tabal ülkesinin yayılım sahası klasik dönemin Kapadokya'sıdır (Kappadokia). Kayseri, Aksaray, Niğde ve Nevşehir illerini içine alır. Tabal ülkesi batıda Frigya ile, doğuda Milid ülkesi, güneyde de Hilakku ile sınır komşusuydu. Tabal başlangıçta 24 yerel krallığın oluşturduğu bir konfederasyondu. Milid ülkesinin başkentin kalıntıları Malatya'nın 7 km. Güneydoğusundaki Arslantepe'de ortaya çıkarılmıştır. Melid, batıda Tabal, doğuda Urartu, güneyde Asur devleti'nin komşusuydu ve bu ülkeleri birbirine bağlayan yol üzerinde bulunuyordu. Gurgum ülkesi, Maraş bölgesidir. Bu ülke Asurlular tarafından ele geçirilince Marqasi Eyaleti adını alacaktır. Sam'al krallığının başkenti Gaziantep ilinin İslahiye ilçesi yakınlarındaki Zincirli harabeleridir. Sakçagözü, Zincirli'nin kuzeydoğusunda Keferdiz mahallesi yakınlarındadır. Burada birçok kabartma ve heykeller bulunmasına rağmen, bu eserler üzerinde yazı olmadığı için bu krallığın o dönemki adını bilemiyoruz. Karkamış kentinin kale ve yukarı şehir kalıntıları Gaziantep ili Karkamış ilçesinde yer alırken; aşağı şehir Suriye’de Cerablus’da bulunmaktadır. En güçlü Geç-Hitit devleti olan Karkamış’ın önemi Mezopotamya, Anadolu ve Mısır’ı bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmasından ileri geliyordu. Kummuhu ülkesi, klasik dönemin Kommagene bölgesidir ve yaklaşık olarak Adıyaman ili topraklarını kapsar. Kuzeyden Milid, batı ve güneybatıdan Gurgum, Sam’al ve Arpad, güneyden ise Karkamış Krallığı ile komşu idi. Pattin krallığının ismi yakın zamanlara kadar yanlış olarak Hattina biçiminde okunurken bugün Pattin adı kullanılmaktadır. Pattin ülkesi Hatay ilinde Antakya ve Amik ovasını kapsamakta idi. Bu ülke Arami etkisine girdikten sonra Unqi adını almıştır. Keveh ülkesi, Ovalık Kilikya olarak bilinen Çukurova’dır. Bu ülke yazıtlarda Danuna ülkesi olarak da adlandırılmaktadır. Keveh, şehir krallıklarından oluşan bir konfederasyondu. Adana ve Tarsus şehirleri, Que ülkesindeydi. Asur belgelerinde Keveh ülkesi olan geçen bu ülke Luvice Hiyeroglif yazıtlarda Hiyawa Ülkesi olarak geçmektedir. Azatiwataya, Karatepe kentidir. Karatepe-Arslantaş, Kilikya Ovasının kuzeydoğu köşesinde, Ceyhan nehrinin batı yakasında, Osmaniye ili Kadirli ilçesi’ne 20 km mesafede yer alır. Sumer ve Akkad belgelerinde Amanum, Hitit belgelerinde Amana, Asur yazıtlarında Hamanu”, Yunanca Amanos ve Latince “Amanus” adlarıyla geçen Amanos Dağları (Nur Dağları), Sam'al ve Azatiwataya (Karatepe) arasında doğal bir engel oluşturuyordu. Azatiwataya, Que ülkesine bağlı şehir krallıklarından biriydi. Hilakku ülkesi Dağlık Kilikya'dır. Kilikia adının Hilakku'dan geldiği kabul edilmektedir. Bugün bu bölgeye Taşeli Platosu adı verilmektedir. Bölgenin doğu sınırını yakın bir zamana dek Lamas çayı denilen Limonlu Çayı (antik Lamos çayı) oluşturur. Bu çaya Hititler döneminde Lamiia Nehri deniliyordu. Hilakku, kısaca Keveh ülkesinin kuzey ve kuzeybatısındaki dağlık bölgedir. Batıda Göksu Havzası, kuzeyde Kapadokya'nın güneyi, doğuda Kilikya geçitleri ile sınırlıdır. Assur askeri seferlerinin batı sınırını Silifke Çayı adı da verilen Göksu Nehri (antik Kalykadnos / Hititler döneminde Hulaia Nehri) oluşturur. II. Şarrukin'in yıllıklarında Göksu'nun batısındaki bölge ve şehirler ile ilgili hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır.

Kuzeyde yer alan grupta Hitit hükümdarları iktidarda kalmıştı. Güneydeki grupta ise yaklaşık olarak MÖ 1000 yılında Aramiler iktidara geldiler. Bu devletler her ne kadar birleşik devletler olarak görünseler de, aslında bağımsız krallıklardı.
Kuzeyde yer alan grup:

Tabal. Tyanitis (Tuvana Krallığı, Tunna, Hupisna, Shinukhtu, Ishtunda) adı verilen bir grup kenti ihtiva etmekteydi.
Kammanu (Arslantepe Höyüğü ile)
Hilakku
Kue (modern Karatepe deki müstahkem mevki ile)
Gurgum
Kummuhu
Karkamış
Güneyde yer alan Aramice konuşan grup:

Bit Gabbari (Sam'al ile)
Bit-Adini (Til Barsip şehriyle)
Bit-Bahiani (Hasiçi yakınlarında Guzana ile)
Unqi veya Pattina (Alalah'ın 800m yakınında Kinalua şehri ile, modern Tell Tayinat şehri)
Ain Dara, dinî bir merkez
Bit Agusi (Arpad, Nampigi ve (daha sonra) Halep kentleriyle)
Hatarikka-Luhuti (başlangıçta Halep olan başşehir ve daha sonraları Hatarikka)
Hama

Mezopotamya Devletlerinin Anadolu'ya olan ilgisi Akkad Krallığı dönemine dek uzanır. Akkad kralı Şarrukin (Sargon, 2334-2279), Amanos Dağları'nı aşarak Anadolu içlerine girmiştir. Yazıtlara göre Şarrukin Tuz Gölü'nün güneyindeki Puruşhanda adlı kentte oturan Akkadlı tüccarların yardım istemesi üzerine, Orta Anadolu'ya sefer yapan ilk kraldır. Şarrukin'in torunu Naram-Sin'in (2254-2218) orduları da Güneydoğu Anadolu Bölgesine, Diyarbakır taraflarına ulaşmıştır. Asur Devletinin, Anadolu'ya olan ilgisi ise Eski Assur Krallığı dönemine kadar uzanır. Assur (Aşşur) kenti, MÖ 1920-1750 yılları arasında yaklaşık 150 yıl süren organize bir ticaret faaliyetine önderlik etmişti. Ticaretin Anadolu'da oluşturduğu en büyük merkez Kayseri yakınlarındaki Kaniş/Neşa (Kültepe) idi. Burada Assurlu tüccarların evleri ve dükkânlarını da içine alan büyük bir pazar yeri(karum) oluşturulmuştu. Ticaret, büyük oranda tüccar aileler tarafından yürütülmekteydi. Merkezi Assur Devleti bu ticaret ilişkilerini doğrudan yönetmemekte, bir şekilde denetleyip vergi almaktaydı. Assurlu tüccarlar, tekstil ürünleri, kalay, değerli taş, takı gibi eşyaları pazarlamakta karşılığında da altın ve gümüş almaktaydılar.
Büyük Hitit Devleti'nin kurulmasından itibaren ise Anadolu'nun bu güçlü devleti Mezopotamya ile ilgilenmeye başlamış, I. Murşili Mezopotamya'ya sefer düzenleyerek Babil kentini ele geçirmişti(1595). Kral Telipinu Metninde bu olay şöyle anlatılmaktadır:
...Mursili...Halpa (Halep) üzerine yürüdü ve Halpa’yı yakıp yıktı. Halpa’dan aldığı tutsakları ve onların mallarını Hattusa’ya getirdi. Ondan sonra Babil’e yürüdü ve Babil’i yakıp yıktı...Babil’den aldığı tutsaklarla onların mallarını Hattuşaş’a götürdü.
Ancak Mezopotamya'da Hitit egemenliği geçici olmuştur. Uzun yıllar Mitanni egemenliğini kabul etmek zorunda kalan Asur kenti; 14. yüzyıl ortalarından itibaren Büyük Hitit Devleti'nin Mitanni Devletini zayıflatması ile yeniden önem kazanmaya başlamıştır.
Büyük Hitit Devletinin hükümdarı I. Şuppiluliuma (1344-1322), Mitanni Devletini yenilgiye uğratır, ancak yok edemez. Asur Devletine karşı tampon devlet olarak varlığını korumasına izin verir. Karkamış kentini ele geçiren I.Suppiluliuma, küçük oğlu Piyassili'yi oranın beyi olarak atar. Piyassili, kral II. Arnuwanda, kral II. Murşili, Mısırlılar tarafından öldürülen Zannanza ve Halpa'ya (Halep) kral olarak atanan Telipinu'nun kardeşidir. Karkamış Beyi Piyassili (Şarri-Kuşuh), ağabeyi II. Murşili'nin hükümdarlığı döneminde, onun yanında Batı Anadolu'daki Arzawa seferine katılır. Arzava Devletine son verilerek yerine Batı Anadolu'da küçük beylikler kurulur. Piyassili, bir müddet sonra hastalanarak ölür. Piyassili'nin soyu Karkamış'ı yönetmeye devam eder.
1274'te Mısır hükümdarı II. Ramses ile Hitit hükümdarı Muwatalli arasında yapılan ünlü Kadeş Muharebesinde kesin bir sonuç alınamaz. II. Ramses zafer kazandığını iddia etse de, Hititler bu savaştan daha karlı olarak çıkmıştır. Sonuç olarak bu iki büyük devlet de bu savaştan yıpranarak çıkmıştır. Barış antlaşması, Muwatalli'nin kardeşi III. Hattuşili'nin döneminde bu hükümdarla II. Ramses arasında yapılır (1259).
1270 yılında Assur Kralı I. Şulmanu-aşared, Mitanni Devletinin Kralı II. Sattuara'yı yenerek bu devleti ortadan kaldırır. I. Şulmanu-aşared, Doğu Anadolu'daki Uruatri kabileleriyle de savaşır.Bu dönemde Orta Assur kralları, batıda Fırat nehrine, kuzeyde de Yukarı Dicle bölgesi ve Toroslara kadar olan alanı kontrol altına alırlar.
III. Hattuşili'nin oğlu IV. Tuthaliya (1237-1209), Amurru kralı ile yaptığı bir antlaşmada Asur Devletinden kendi ülkesine denk güçlü bir devlet olarak bahseder:
Ve bana eşit olan krallarla, Mısır kralı ile Babil kralı ile Assur kralı ile (silinmiş: ve Ahhiyawa kralı ile), ben majeste dost 

Gordion (Frigce: Gordum; Grekçe: Γόρδιον; Türkçe: Gordion veya Gordiyon; Latince: Gordium), Frigya'nın tarihî başkenti olan antik kent. Sakarya Nehri ile Porsuk Çayı'nın birleştiği noktanın yukarısında kurulu bulunan kent günümüzde Ankara'ya 94 kilometre uzaklıkta, Polatlı'nın 29 kilometre kuzeybatısında yer alan Yassıhüyük'te bulunmaktadır.
1900'lerde Gustav Körte ile Alfred Körte tarafından ilk kazıların yapıldığı antik kentte ikinci kazılar Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesinin denetimi ve Rodney Young'ın başkanlığında 1950-1973 yılları arasında yürütülmüştür.
Sit alanındaki yerleşim, Erken Tunç Çağı'ndan (yaklaşık MÖ 2300) MS 4. yüzyıla kadar kesintisiz olarak devam etmiş, ardından MS 13. ve 14. yüzyıllarda yeniden iskan görmüştür. Gordion'daki höyük yaklaşık 13,5 hektarlık bir alanı kaplar ve en parlak döneminde yerleşim bunun ötesine, yaklaşık 100 hektarlık bir alana yayılmıştır. Gordion, Frig uygarlığının tipik bir örneği olup, yaklaşık MÖ 800 yılına ait iyi korunmuş yıkım tabakası, bölgenin kronolojisinde önemli bir dayanak noktasıdır. Sit alanındaki uzun tümülüs geleneği, Demir Çağı boyunca seçkinlerin anıtsal ve gömü uygulamalarının önemli bir kaydını sunmaktadır.
2023 yılında Gordion, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dâhil edilmiştir.

Gordion yer adı, Grekçe: Γόρδιον; [Górdion] 'dan gelmektedir. Bu isim ise kökenini, Frigce'de "şehir" anlamına gelen "Gordum" kelimesinden almıştır.

Gordion'un konumu, Anadolu'yu kat eden ana yolların kavşağında bulunması, ırmak ve diğer kaynaklar sayesinde suyun bolluğu ve çevresinin kuru tarım ve hayvancılığa uygun açık araziyle çevrili olması gibi çeşitli sebeplerden dolayı Friglere çekici gelmiş olmalıdır. Aynı doğal ortam koşulları Gordion'un MÖ 3. binyıldan başlayarak Hitit egemenliği zamanında da iskân görmesini de açıklar niteliktedir.
Arkeolojik bulgulara göre Frigler, Gordion'a Hititlerin yıkılması sonucu MÖ 12. yüzyılın sonları gibi erken bir tarihte gelmiştir. Kazılarda gün ışığına çıktığı kadar en erken Frig yerleşim yerleri gündelik hayata ilişkin malzemeler içeren, hafif konstrüksiyonlu küçük evlerden oluşan köy karakterine sahiptir. MÖ 9. yüzyılda ise büyük bir dönüşüm gerçekleşir ve yerleşim, içinde büyük yapıların yer aldığı muazzam surlarla çevrili bir kale hâlini alır. Yerleşimdeki bu önemli değişim muhtemelen bu şekilde büyük inşaat projelerinin yapımını yürütebilecek merkezî bir Frig devlet yönetiminin oluşmasıyla açıklanabilir. 9. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Frig kalesi birkaç inşaat evresinin ardından kazılarla açığa çıkartılmış olan yerleşim planına sahiptir. Güneydoğudaki ana kale kapısının hemen içerisinde üstü açık, büyük avlunun çevresinde dizili dikdörtgen binalar, saray alanını oluşturmaktadır.
Bu kale, MÖ 800 civarında kent sakinlerinin tüm mallarını bırakarak yalnızca canlarını kurtarabildikleri büyük bir yangında tahrip olmuştur. Bu kalıntılar ve yangının hemen öncesi ve sonrasına ait zengin mezarlar sayesinde Friglerin bu dönemdeki maddi kültürü ve ekonomisi hakkında önemli bilgiler edinilmektedir. Teras üzerindeki sıra yapılar, tahıl işlenen ve dokumacılık yapılan hareketli yerlerdi. Saray alanındaki yapıların sadece birinde karşılaşılan çakıl taşı mozaik taban döşemesi ise Antik Çağ'da bilinen bu tip zemin döşemesinin en eski örneği olup bu bezemeci döşeme tarzının ilk kez Friglerce icat edildiğini göstermektedir. Saray alanındaki yapıların en büyüğünde bulunan çok iyi ince dokumalar ve fildişi kakmalı ahşap mobilya gibi lüks eşyalar, bu yapının krala ait, belki de yöneticinin kabul salonu olabileceğini göstermektedir. Tahrip olmuş kalede bulunan büyük miktarda seramik kap ve demir obje, Friglerin bu malzemelere dair büyük bir endüstriye sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Suriye ve Filistin bölgelerinden ithal edilmiş lüks malzemeler ise Friglerin MÖ 800 civarındaki dış ticaret ilişkileri hakkında ipucu niteliğindedir.
Gordios ve oğlu Midas, MÖ 800 felaketinin ardından Frig kalesinin yeniden inşasında önemli rol oynamış olabilirler. Yeni kale, eskisini tamamen kaplamakta ve çok daha yüksek bir kotta yükselmektedir. Eski kale yapı birçok özelliğiyle birlikte kopyalanmış ve yeni yapılarında eskilerin işlevini sürdürmüş olması muhtemeldir. MÖ 8. yüzyılın sonuna doğru tamamlanan bu devasa proje, devlet yönetimi altında çalışan muazzam büyüklükte bir iş gücünü yansıtır.
Yeni kale Gordion'a üç asırdan fazla, MÖ 4. yüzyılın ikinci yarısı ortalarına kadar hizmet vermiştir. Bu uzun zaman diliminde Frigia'yı etkileyen bir dizi önemli olay gerçekleşmiştir. 7. yüzyılda, muhtemelen Kafkaslardan gelen akıncı göçmen Kimmerler Anadolu'yu alt üst etmiş, Frigia da bu felaketten nasibini almıştır. 7. yüzyılın sonuna doğru Kimmerleri batıda bastıran Lidyalılar siyasi egemenliklerini Anadolu'nun içlerine doğru genişletir. Gordion'da ana yerleşime bitişik bir kalenin içinde ele geçen çok sayıdaki Lidya seramiği nedeniyle bir Lidya askerî garnizonu barındırdığı düşünülmektedir. Bu askerî kale muhtemelen Persler tarafından tahrip edilmiştir. Ahameniş İmparatorluğu döneminde Gordion, Marmara Denizi'nin güneyindeki Daskileion'daki Pers satrabına bağlı ikinci derece bir idari ve askerî merkez durumundadır. MÖ 8. yüzyılın sonlarından 4. yüzyıla kadar yaşayan uzun ömürlü bu yeni kale Gordion'daki Frig maddi kültürünün en iyi temsil edildiği yerdir. Yazılı Frig belgelerinin çoğu bu döneme aittir.

Gordion'un çevresinde yaklaşık 85 adet tümülüs vardır. Bu tepeler önemli bireylerin mezarları olup MÖ 9. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimine aittir. Bu tip mezar biçimi Anadolu'da daha önce görülmediğinden bu uygulamanın Frigler tarafından Avrupa'daki memleketlerinden getirildiği düşünülmektedir. Gordion'da kazılan tümülüslerden birkaçı büyük yangının hemen öncesi ve sonrasında yaşamış nesillere aittir. Özellikle yangından hemen sonraya ait iki tanesi önemlidir. Bunlardan P Tümülüsü adlı ilki MÖ 775 yılına tarihlenmekte olup Frig kraliyet ailesinden bir prens veya prensese ait bir çocuk mezarıdır. Ahşap mezar odasında ele geçen ve çocuğun ikinci yaşamı için sunulmuş etkileyici lüks eşyaları arasında geometrik motifli çok ince kakma işçiliğe sahip ahşap mobilyalar ve belki de oyuncak olarak yapılan ahşap ve seramik hayvanlar dikkati çeker.
Hemen yakındaki diğer mezar ise 50 metreyi aşan yüksekliği ile Orta Anadolu'da bu tip mezarların bilinen en büyük örneğidir. İçinde ölünün yer aldığı ahşap mezar odası bozulmamıştır ve dünyanın bilinen sağlam en eski ahşap yapısıdır. Tıpkı çocuk mezarında olduğu gibi bu mezarda da ele geçen geometrik motifli zarif kakma bezemeli mobilyalar, Frig sanatçılarına özgün büyük bir ustalığa işaret etmektedir. Burada ayrıca belki de krallar arası hediye değiş tokuşuyla Suriye'den Gordion'a kadar gelmiş hayvan başlı kovalar ve kazanlar gibi çok sayıda tunç obje bulunmuştur. Bu kaplardan bir kısmı mezarın yanı başında verilen baharatlı et yemeği, mercimek ve bira ile şarap ve ballı bir içecekten oluşan ziyafette kullanılmıştır. Kapların üzerindeki balmumu bantlar üzerindeki yazılar bilinen en eski Frigce yazı örnekleridir. Bu mezarın sahibi 1.60 metre boyunda ve altmışlı yaşlarının başlarında ölmüş bir erkek olup muhtemelen Frigya kralıdır. Yakın zamanda mezarın ahşapları üzerinde yapılan radyokarbon analizleri kralın MÖ 740 civarında defnedildiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu kralın aynı tarihlerde öldüğü düşünülen Gordios olduğu öne sürülmektedir.

Akurgal, Ekrem (1949). Spaethethitische Bildkunst (Almanca). Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi. 
Akurgal, Ekrem (1959). "Chronologie der phrygischen Kunst". Anadolu (Almanca), 4. Ankara: Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Eski Önyasa-Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü. ss. 115-121. doi:10.1501/Andl_0000000049. ISSN 0570-0116. 
Akurgal, Ekrem (1961). Die Kunst Anatoliens von Homer bis Alexander (Almanca). Berlin: Verlag de Gruyter. 
Akurgal, Ekrem (2002). Ancient Civilizations and Ruins of Turkey (İngilizce) (2 bas.). Kegan Paul. ISBN 9780710307767. 
Akurgal, Ekrem (2005). Anadolu Kültür Tarihi (17 bas.). Ankara: TÜBİTAK. ISBN 975403107X. 
Gültekin Demir, Gül (Mayıs 2003). "Bereketin, zenginliğin ve paranın krallığı: Lydia uygarlığı". Toplumsal Tarih, 113. Ankara: Tarih Vakfı Yayınları. ss. 86-89. ISSN 1300-7025. 
Sams, G. Kenneth (Mayıs 2003). "Phrygler". Toplumsal Tarih, 113. Ankara: Tarih Vakfı Yayınları. ss. 82-85. ISSN 1300-7025. 
 İşbu madde Görkem Kökdemir tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

 OpenStreetMap'te Gordion ile ilgili coğrafi veriler

Grekçe veya Antik Yunanca (Ἑλληνική, Hellēnikḗ), MÖ 1500 ila MÖ 300 yılları arasında antik Yunanistan ve antik dünyada konuşulan Yunanca dilinin biçimleri. Genellikle şu dönemlere ayrılır: Miken Yunancası (MÖ 1400-1200), Karanlık Çağ (MÖ 1200-800), Arkaik veya Homeros dönemi (MÖ 800-500) ve Klasik dönem (MÖ 500-300).
Bugünkü Yunancanın atası sayılmakla beraber gerek farklı harfler kullanması gerek telaffuz farkları gerekse dil bilgisi ve oldukça gelişmiş bir vurgu sistemi ile bugünkü Yunancadan oldukça farklıdır.

Antik Yunanca, birçok lehçeye ayrılmış, çok merkezli bir dildi. Başlıca lehçe grupları Attik ve İyonik, Aiolik, Arkadokıbrıs ve Dorik olup bunların birçoğunun çeşitli alt bölümleri vardır. Bazı lehçeler Antik Yunan edebiyatında standartlaştırılmış edebî biçimlerde bulunurken diğerleri yalnızca yazıtlarda yer almıştır.
Ayrıca çeşitli tarihî biçimleri de vardır. Homeros Yunancası, epik şiirlerde (İlyada ve Odysseia'da) ve daha sonra diğer yazarların şiirlerinde kullanılan, Arkaik Yunancanın (esas olarak İyonik ve Aiolik'ten türetilmiş) edebî bir biçimidir.

Grekçede fiiller mastar, emir, dilek - şart ve istek kipi olmak üzere dört farklı forma sahiptir.

Çekimlenmemiş fiiller -σαι, -ειν, -σθαι, -ναι eklerinden mutlaka birisine sahiptirler ve bu ekler fiillerin hangi zamana ait olduklarını da bildirirler. Bütün mastarlar ön eksiz olmakla birlikte, edilgen yapıdaki bütün fiiller -σθαι ekiyle bitmektedir.

Emir kipi, komuta verirken kullanılan bir fiil formudur. Sıklıkla ikinci tekil ve çoğul şahıslarda kullanılır. Olumsuz bir komuta verilmek istendiğinde, cümleye μή negasyonu eklenir.

Dilek - Şart kipi ile çekimlenen fiillerin eklerinde mutlaka ω (ō) ya da η (ē) harfi bulunur. Nadiren bazı durumlarda ikinci ve üçüncü tekil şahısta bu harfler görünmez. Dilek - şart kipi yalnızca geniş zaman, aorist ve geçmiş zaman'da olsa da, geçmiş zamanda dilek - şart kipi oldukça nadir kullanılmaktadır. Aşağıda geniş zamanda dilek - şart kipiyle çekimlenen bazı fiiller listelenmiştir

Bu fiil türü ana cümlede kullanıldığından, çevirisinde 3 farklı duruma dikkat etmek gerekmektedir.

Adhortativ: şiddetli tavsiye ve öneri, genellikle birinci çoğul şahıs ile birlikte kullanılır. Örnek: ἄγε νῡν, ἴωμεν (áge nūn, íōmen): Hadi gel, gidelim.
Dubitativ: şüpheli, ihtiyatlı, onay bekleyen, genellikle fiilin soru olarak formüle edildiği cümlelerde görülür. Örnek: εἴπωμεν ἢ σῑγῶμεν (eípōmen ḕ sīgômen?): Konuşmalı mıyız?
Prohibitiv: yasaklayıcı ifadeler, olumsuz buyruklar. Örnek: μὴ θαυμάσῃς (mḕ thaumásēis): Şaşırma!.
Bu fiil türü yan cümle olarak kullanıldığında genellikle tam olarak belirli olmayan gelecek bir zamana ya da mevcut zaman içerisinde tekrarlayan bir olaya işaret etmektedir. Aşağıda listelenen üç farklı duruma dikkat etmek gerekir.

Cümle içerisinde ἄν (án) ya da ἐάν (eán) kelimecikleri varsa, çeviri "şayet, ise, -inde" gibi şartlı kip ile yapılmalıdır. Bu çeviriler genellikle sürekli tekrar eden olaylara işaret ettiğinden geniş zaman ya da tek seferlik gelecek bir olaya işaret ettiğinden gelecek zaman dahilinde yapılır. Geçmiş zamanın ifade edilmesi gerektiği durumlarda bu kelimecikler olmaksızın optativ kullanılır. Örnek: ἢν μὲν ἀνάγκη ᾖ, πολεμήσομεν (ḕn mèn anánkē êi, polemḗsomen): Eğer gerekliyse, savaşacağız.
Cümle içerisinde ινα, ως, οπως kelimecikleri varsa, bu cümleler belirli bir amaç bildirir. Örnek: δίδαξον καὶ ἐμέ, ἵνα σοφώτερος γένωμαι (dídaxon kaì emé, hína sophṓteros génōmai): Bana da öğret ki, daha bilge olabileyim.
Bir şeyin bilinmediği ifade edildiğinde ve korku ya da şüphe bildiren fiiller ile başlayan cümlelerde yan cümlede görülür. Örnek: φοβεῖται μὴ πολιορκώμεθα (phobeîtai mḕ poliorkṓmetha): Kaybetmiş olmaktan korkuyor.
Latincede "olurdu" ya da "olmuş olurdu" gibi cümleleri ifade etmek için bu kip kullanılmasına karşın, Grekçede bunun gibi ifadeler için aorist ya da imperfekt kullanılır.

Göbeklitepe veya Göbekli Tepe, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki Şanlıurfa ilinin 18 km kuzeydoğusunda, Haliliye ilçesine bağlı Örencik köyü yakınlarında yer alan Neolitik bir arkeolojik sit alanıdır. MÖ 9600–9500 civarına tarihlenen Göbeklitepe, dünyanın şu ana kadar bilinen en eski tarihî yapısıdır. Bazı popüler kaynaklarda "tarihin sıfır noktası" nitelendirmesiyle de anılmaktadır. Yapıt, dünyanın bilinen en eski megalitleri olan taş sütunlarla, bir dizi büyük dairesel yapıdan oluşmaktadır. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a ait olduğu düşünülen bu yapıda T biçimindeki 10-12 dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları ise taş duvarlarla örülmüştür. Yapının merkezinde daha yüksek boyda olan iki dikilitaş, karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, eller ve kollar, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Bölgede yapılan kazılarda çıkartılan bazı heykel ve taşlar, günümüzde Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
Söz konusu motifler, yer yer bir süsleme olmayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördeği ve akbaba en sık görülen motiflerdir. Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapıların tarım ve hayvancılığa yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a, yani günümüzden en az 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir.
Söz konusu dikilitaşlar, stilize insan heykelleri olarak yorumlanmaktadır. Özellikle D yapılı merkez dikilitaşlarının gövdesinde bulunan insan el ve kol motifleri, bu konudaki her türlü şüpheyi yok etmektedir. Bundan ötürü "dikilitaş" kavramı, işlev belirtmeyen yardımcı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Esasen bu "dikilitaş"lar, insan vücudunu üç boyutlu olarak betimleyen stilize tarzda yontulardır.
Bununla birlikte, Göbeklitepe'deki en eski faaliyetlerin tarihlendirme olanağı şimdilik yoktur; fakat bu anıtsal yapılara bakıldığında Paleolitik Çağ'a kadar uzanan, birkaç binyıl daha eskiye, epipaleolitike kadar giden bir geçmişi olduğu düşünülmektedir. Göbeklitepe'nin bir kült merkezi olarak kullanımının MÖ 8000 tarihine kadar devam ettiği ve bu tarihten sonra terk edildiği, başka veya benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
Bütün bunlar ve kazılarda ortaya çıkarılan anıtsal mimari, Göbeklitepe'yi eşsiz ve özel bir yapı kılmaktadır. Bu bağlamda, UNESCO tarafından 2011 yılında Dünya Mirası geçici listesine alındı ve 2018'de kalıcı listeye girdi.
Bölgede benzer nitelikte başka arkeolojik sit alanlarının bulunmasından sonra 2021'de Göbeklitepe'nin de dahil edildiği bu arkeolojik sit topluluğuna Taş Tepeler adı verildi.
Göbeklitepe’nin, bugüne kadar incelenen, bilinen en eski ve ilk tapınak olduğu iddia edilmektedir. Yaklaşık olarak bilinen örneklerden en az 5 bin yıl daha geriye uzanan bu megalitik yapı, dinî inançların uygarlıkların oluşumu ve gelişimi üzerindeki belirleyici rolünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Uzun yıllar boyunca kazı çalışmalarını yöneten Klaus Schmidt’in “Önce tapınak yapıldı, ardından şehir kuruldu” sözü, insanın inanma gereksiniminin ne denli temel ve güçlü bir motivasyon olduğunu vurgulamaktadır.

Tepede ziyaret edilen bir yatır bulunması dolayısıyla yerel olarak "Göbekli Tepe Ziyareti" olarak bilinen yükselti, yaklaşık 1 km uzunluğundaki bir kireç taşı plato üzerinde, 300x300 metrelik bir alanı kaplayan 15 metre yükseklikte bir tepedir. Platoda kült yapıların yanı sıra, taş ocakları ve işlikleri de bulunmaktadır.

Buluntuların ortaya çıkarıldığı alan; batısında sarp kenarlı bir sel yatağı bulunan, kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanan, aralarında hafif çökmeler bulunan, çapı 150 metre kadar olan kırmızı toprak yükselti grubudur. En yüksek iki tepecikteki mezarlar ortaya çıkarılmıştır.Tepe üzerinden kuzey ve doğuya bakıldığında Toros Dağları ve Karaca Dağ etekleri, batıya bakıldığında Şanlıurfa platosu ile Fırat ovasını ayıran dağ silsilesi, güneye bakıldığında ise Suriye sınırına kadar Harran Ovası görülmektedir. Bu konumuyla Göbeklitepe'nin çok geniş bir bölgeyi görebildiği gibi, kendisi de çok geniş bir bölgeden görülebilmektedir. Bir kült yapıları inşa etmek için buranın seçilmesinde bu özelliğin etkisinin olması muhtemeldir. Diğer taraftan böylesi anıtsal yapılar için çok kaliteli taş kaynağına ihtiyaç duyulduğu açıktır. Gerçekten Göbeklitepe'de kullanılan kireç taşı, her yerde bulunmayan oldukça sert bir taştır. Bugün bile bölgedeki en kaliteli kireç taşı olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Göbeklitepe Platosu'nun seçilme sebeplerinden biri de bu olsa gerektir.
Urfa bölgesindeki Yeni Mahalle, Karahan, Sefer Tepe ve Hamzan Tepe gibi merkezlerde T biçiminde sütunların yüzeyde bulunduğu, Nevali Çori höyüğündeki kazılarda da benzer mimari ögelerin ortaya çıkarıldığı, dolayısıyla Göbeklitepe'nin bu merkezlerle ilişkili olabileceği de ileri sürülmektedir. Söz konusu merkezlerde saptanan sütunların Göbeklitepe'de ortaya çıkarılanlardan daha küçük (1,5-2 metre) olduğuna da dikkat çekilmektedir.
Sonuç olarak, Urfa bölgesinde Göbeklitepe'nin tek inanç merkezi olmayabileceği, birkaç inanç merkezi ve kült yapının daha olabileceği görüşü ortaya atılmaktadır. Fakat bu noktada önemli olan konu, diğer yerleşimlerde daha küçük boyutlu dikilitaşların Göbeklitepe'nin daha geç tabakası ile benzerlik göstermesidir.

Göbeklitepe, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi'nin yürüttüğü “Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Projesi” (Prehistoric Research in Southeastern Anatolia) yüzey araştırmalarında tespit edilmiştir. Olağan ve doğal görünmeyen birkaç tepe, insan eliyle yapıldığı kesin olan binlerce kırık çakmak taşı döküntüyle kaplıydı. Yapılan yüzey araştırmaları sırasında höyüğün yüzeyinden toplanan buluntulara dayanılarak buranın Biris Mezarlığı (Epipaleolitik) ve Söğüt Tarlası 1 (Paleolitik ve Epipaleolitik), Söğüt Tarlası 2 (Çanak Çömleksiz Neolitik) gibi bölgenin önemli yerleşimlerinden biri olabileceği sonucuna varılmış ancak başka bir çalışma yapılmamıştır. Bölgeden ilk kez, 1980 yılında yayımlanan Peter Benedict'in "Survey Work in Southeastern Anatolia" adlı makalesinde söz edilmiştir. Ancak yine de üzerinde durulmamıştır. Daha sonra 1994 yılında Heidelberg Üniversitesi'nden Klaus Schmidt tarafından bölgede bir araştırma daha yapılmıştır. Sitenin anıtsal karakteristiği ve buna bağlı olarak arkeolojik değeri ancak o zaman dikkat çekmiştir.
Kazı çalışmaları ise 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden (DAI) Harald Hauptmann bilimsel danışmanlığında yapılan yüzey araştırmasından sonra başlatılmıştır. Hemen ertesinde yine Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Klaus Schmidt bilimsel danışmanlığında kazılar başlatılmıştır. 2007 yılından itibaren ise kazı çalışmaları Bakanlar Kurulu kararlı kazı statüsüyle ve yine Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. Klaus Schmidt'in başkanlığında devam ettirilmiştir. Projeye Alman Heidelberg Üniversitesi Tarihöncesi Enstitüsü de katılmıştır. Yıllarca sürdürülen ayrıntılı kazı çalışmaları, Neolitik Devrim'i ve hazırlayan zemini yeniden yazmayı sağlayacak güvenilir bilimsel sonuçlar sağlamıştır.

Kazı çalışmalarıyla Göbekli Tepe'de dört tabaka verilmektedir. En üstteki I. Tabaka yüzey dolgusudur. Diğer üç tabaka ise;

II. A. Tabaka: Dikilitaşlı Köşeli Yapılar (MÖ 8 bin – 9 bin)
Tabaka, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ B evresine tarihlenmektedir. Dikilitaşlı ve dörtgen planlı yapılar ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu yapıların, çağdaşı olan Nevali Çori’deki tapınakla benzerliklerinde dolayı aynı şekilde kült yapıları olduğu sonucuna varılmıştır. Bu tabakanın tipik yapısı olarak kabul edilen “Aslanlı Yapı”’da dört dikilitaştan ikisi üzerinde birer aslan kabartması görülmektedir.
II. B. Tabaka: Yuvarlak – Oval Yapılar (ara tabaka olarak değerlendirilmektedir)
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ A-B geçiş evresi olarak tarihlenen bu tabakanın yapıları yuvarlak veya oval planda inşa edilmiştir.
III. Tabaka: Dikilitaşlı Dairesel Yapılar (MÖ 9 bin – 10 bin)
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ A evresine tarihlenen en alttaki bu tabaka Göbekli Tepe’nin en önemli tabakası olarak değerlendirilmektedir.
Baştan beri kazı çalışmalarına başkanlık eden Klaus Schmidt, ana hatlarıyla, yüzey tabakası dışında II. ve III. Tabakadan söz etmektedir. Schmidt'e göre III. Tabaka, T şeklinde 10-12 dikilitaş ve onları içine alan yuvarlak duvarlar ile bunun merkezinde daha yüksek ve karşılıklı yerleştirilmiş iki dikilitaştan oluşan yapılarla temsil edilen tabakadır ve daha eskidir. II. Tabaka ise bir veya iki daha küçük dikilitaşın yer aldığı -bazılarında dikilitaş yoktur- dörtgen planlı daha küçük ölçekli yapılarla temsil edilir. III: Tabaka'yı Çanak Çömleksiz Neolitik A olarak, II. Tabaka'yı ise Çanak Çömleksiz Neolitik B'nin erken ve orta evresine yerleştirmektedir. Schmidt, III. Tabaka'nın MÖ 10. binyıla, daha yeni tabakanın ise MÖ 9. binyıla tarihlenmesi gerektiğini belirtmektedir. Ancak III. Tabaka'daki henüz ortaya çıkarılmış yapılardan alınan malzemenin radyokarbon tarihlendirmesi, bu yapıların birbirleriyle tam olarak çağdaş olmadığını göstermektedir. En erken tarih D Yapısı'ndan gelmektedir. Bu verilere göre D Yapısı MÖ 10. binyıl ortalarında inşa edilmiş ve aynı binyılın sonlarında terk edilmiştir. C Yapısı'nın dış duvarı, D Yapısı'ndan daha sonraki bir tarihte, A Yapısı ise her ikisinden de sonra yapılmış gibi görünmektedir. Ancak bu değerlendirmeyi tam olarak doğrulamak için daha fazla veri gerektiği de kabul edilmektedir.

Göbekli Tepe'de yapılan kazılarda konut olabilecek herhangi bir mimari kalıntıya ulaşılamamıştır. Bunun yerine çok sayıda anıtsal kült yapı ortaya çıkarılmıştır. Yapılarda kullanılan dikilitaşların çevredeki kayalık platolardan tek parça olarak kesilip işlenerek Göbekli Tepe'ye getirildiği ileri sürülmektedir. B

Gün doğumu, sabah Güneş'in üst kenarının ufukta göründüğü andır. Bu terim, Güneş'in ufuktan geçen tüm süreci ve beraberindeki atmosferik etkileri de ifade edebilir.

Güneş ufuktan "yükseliyor" gibi görünse de, aslında Güneş'in görünmesine neden olan Dünya'nın hareketidir. Hareketli bir Güneş yanılsaması, Dünya gözlemcilerinin dönen bir referans çerçevesinde olmasından kaynaklanmaktadır; bu görünür hareket, birçok kültürün mitoloji ve dinlerinin, 1543 yılında astronom Nicolaus Copernicus'un güneş merkezli modelini formüle edene kadar geçerli olan yer merkezli model etrafında inşa edilmesine neden olmuştur.

Gün batımı
Astronomik obje yanılsamaları

Sun or Moon Rise/Set Table for one Year 14 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Full physical explanation of sky color, in simple terms 2 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Afrika, Afrika'nın Güney bölgesidir. Coğrafik ve jeopolitik çeşitliliğe sahiptir. Bölgenin en geniş toprakları Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içerisindedir.

 Botsvana
 Lesotho
 Namibya
 Güney Afrika Cumhuriyeti
 Esvatini
 Angola
 Malavi
 Mozambik

Birleşmiş Milletler'in bölgeler tablosunda Güney Afrika Bölgesi, 5 ülkeden meydana gelmektedir:

 Botsvana
 Lesotho
 Namibya
 Güney Afrika Cumhuriyeti
 Esvatini
Bölgenin çevrelediği diğer ülkeleri de kapsadığı varsayılabilmektedir:

Angola – Orta Afrika
Mozambik ve Madagaskar – Doğu Afrika
Malavi, Zambiya ve Zimbabve – Bazen Güney Afrika'yı ve Rodezya-Nyasaland Federasyonu'nu (Orta Afrika Federasyonu'nu) içerir.
Komorlar, Mauritius, Seyşeller, Mayotte ve Réunion – Afrika ana karasının doğusunda Hint Okyanusu'ndaki küçük adalar.

Yazlar +28 santigrat dereceyi aşarken, kışlar çok soğuk geçer. Kış sıcaklık ortalaması +1 santigrat derecedir. Zaman zaman -5 ila -9 arasında değişebilir. En düşük sıcaklık -45 derecedir. (6 Temmuz 1969, Cape Town)

Geniş yontulmamış elmas rezervleriyle ünlüdür.

Güney Amerika, Amerika'nın güneyinde bulunan bir kıta. Güney Yarımküre'de bulunmasına rağmen topraklarının küçük bir kısmı Kuzey Yarımküre'de yer almaktadır. Büyük Okyanus'un doğusunda, Atlas Okyanusu'nun batısında, Kuzey Amerika'nın güneyinde ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunur. Güney Amerika, 17.840.000 km karelik bir yüzölçümüne sahiptir. Dünya yüzeyinin yaklaşık olarak %3,5'ini kaplamaktadır. 2005 yılına göre nüfusu 371.000.000'dan fazladır. Güney Amerika kıtalar arası yüzölçümü sıralamasında dördüncü ve nüfusta beşincidir.

Güney Amerika'nın aynı zamanda en büyük turist kaynaklarından biri olan coğrafi yapısı, kıtanın iklim özelliklerinin etkisiyle oluşan Amazon Ormanları'nı, Şili boyunca uzanan And Dağları'nı, dünyanın en kurak sıcak çölü olma özelliğini taşıyan Atakama Çölü'nü ve Brezilya'nın kuzeyinden akan Amazon Nehri'ni kapsamaktadır.

Bugüne kadar mümkün olan en iyi şekilde korunarak gelmiş antik şehirlerden biri olan Machu Picchu da Güney Amerika'da yer almaktadır.

Güney Amerika'da MÖ 16.500 yıllarına kadar dayanan bir insan varlığının bulunduğu, arkeolojik kazılarla doğrulanmıştır. Amazon Ormanları'nda ise MÖ 10.000 yıllarında kalıcı bir nüfusun bulunduğu düşünülmektedir. Bu nüfusun avcılık, toplayıcılık ve tarımla uğraştığına dair kanıtlar bulunmuştur. Norte Chico, Canari, Chibca, Chachapoya, Chavin, Moçe, İnka, Aravak ve Karib gibi topluluklar bölgenin keşfedilmesine kadar çeşitli medeniyetler kurmuştur.
İspanya ve Portekiz'in yaptığı keşiflerle bölgede yayılmaya başlamasının ardından, bu medeniyetler zamanla yok olmuştur. 1500 yılından itibaren Orta Amerika ve Kolombiya'da İspanya’nın, Brezilya’da ise Portekiz’in kontrolünde sömürge yönetimleri kurulmuştur. İngiltere, Fransa ve Hollanda'nın Guyanalar’a yerleşmeye başlamasıyla, Güney Amerika neredeyse tamamen sömürge haline getirilmiştir.
1808 yılında Simon Bolivar’ın liderliğinde bir araya gelmeye başlayan yurtseverler, Güney Amerika’daki ülkelerin bağımsızlığını sağlamak amacıyla İspanya’ya karşı büyük bir savaş başlatmışlardır. 25 yıl süren mücadelenin ardından, İspanya ve Portekiz’in bölgeden çekilmesiyle sonuçlanan savaş, yerini bağımsızlığını ilan eden ülkeler arasındaki rekabete bırakmıştır. Güney Amerika'nın büyük ölçüde bölünmesine neden olan savaşlar, uzun bir süre boyunca devam etmiştir.
I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı’na askeri anlamda katılım gösteren tek Güney Amerika ülkesi olan Brezilya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın deniz kuvvetlerine destek göndermiştir.
ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki artan rekabetin etkisiyle başlayan Soğuk Savaş, Güney Amerika’yı şiddetli bir şekilde etkilemiştir. Kolombiya ve Peru başta olmak üzere birçok ülkede, Marksizm-Leninizm'i benimseyen ve Doğu Bloku tarafından desteklenen gruplar ortaya çıkmıştır. Arjantin ve Birleşik Krallık arasında gerçekleşen Falkland Savaşı da, Soğuk Savaş sırasında Güney Amerika'da gerçekleşen olaylar arasında yer almaktadır.

1990 yılından sonra Soğuk Savaş’ın etkileri giderek azalmış, kıta çapında bir demokratikleşme süreci başlamıştır. Brezilya ve Arjantin'de ekonomik büyümenin yavaşlaması, sanayi üretiminin azalması, işsizliğin artması gibi durumlara bağlı olarak krizler yaşanmıştır. 21. yüzyıl sosyalizminin gelişmesiyle Venezuela, Bolivya ve Peru'da ise sol görüşlü iktidarlar güç kazanmıştır.

1 Bu ülkelerin hem Güney Amerika hem de Kuzey Amerika'da sınırları var. 
(Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları kalıcı nüfusu bulunmadığı için tabloda yer almamaktadır.)

Güney Asya, hem coğrafi hem de etno-kültürel terimlerle tanımlanan Asya'nın Güney bölgesidir. Bölge Hindistan, Bangladeş, Bhutan, Nepal, Pakistan, Sri Lanka ve Maldivler ülkelerinden oluşmaktadır. Topografik olarak, Hint levhası hakimdir ve büyük ölçüde güneyde Hint Okyanusu ve kuzeyde Himalayalar, Karakurum Dağları ve tarafından doğal sınırları vardır. kuzeyinde yükselen Ceyhun, kuzeybatı sınırının bir parçasını oluşturur.
Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı (Saarc), 1985 yılında kurulan ve Güney Asya'daki sekiz ülkeyi de içeren bölgesel bir ekonomik işbirliği örgütüdür. Güney Asya, Asya kıtasının %11.71'ini ve dünyanın kara yüzey alanının %3.5'i olan yaklaşık 5.2 milyon km²'yi kapsamaktadır. Güney Asya'nın nüfusu yaklaşık 1.891 milyardır ve dünya nüfusunun yaklaşık dörtte biri olup, hem dünyanın en kalabalık hem de en yoğun nüfuslu coğrafi bölgesidir. Genel olarak, Asya nüfusunun yaklaşık %39.49'unu, dünya nüfusunun %24'ünden fazlasını oluşturuyor ve çok çeşitli insanlara ev sahipliği yapmaktadır.
2010 yılında Güney Asya, dünyanın en büyük Hindu, Müslüman, Sih, Jain ve Zerdüşt nüfusuna sahipti. Sadece Güney Asya, Hinduların %98.47'sini, Sihlerin %90.5'ini ve dünya çapındaki Müslümanların %31'ini, 35 milyon Hristiyan ve 25 milyon Budisti oluşturmaktadır.

Güney Asya'nın modern tanımları, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler'i dahil etmede tutarlıdır. Ancak Afganistan, bazıları tarafından Orta Asya, Batı Asya veya Orta Doğu'nun bir parçası olarak kabul edilir.

 Wikimedia Commons'ta Güney Asya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Güney Avrupa, "Avrupa'nın güneyinde yer alan tüm ülkeleri" belirtmek amacıyla kullanılan bir terim. Bunun yanı sıra, kavram zaman içinde farklı politik, dilbilimsel ve kültürel anlamlar da kazanmıştır. Çoğu Güney Avrupa ülkesinin Akdeniz'e sınırı vardır.

Coğrafi olarak, Güney Avrupa, Avrupa kara kütlesinin güney yarımıdır. Bu tanım görecelidir ve kesin sınırları yoktur.
Coğrafi olarak Güney Avrupa'nın parçası olarak değerlendirilen ülkeler:

Güneybatı Avrupa
Güneybatı Avrupa'da toprakları olan ülkeler:

 Andorra
 Cebelitarık
 Fransa (Güney Fransa)
 İspanya
 Monako
 Portekiz
Güney-orta Avrupa
Güney-orta Avrupa'da toprakları olan ülkeler:

 İtalya (bazen Kuzey İtalya hariç)
 San Marino
 Vatikan
Güneydoğu Avrupa
Güneydoğu Avrupa'da (Balkan Yarımadası) toprakları olan ülkeler :

 Arnavutluk
 Bosna-Hersek
 Bulgaristan
 Hırvatistan
 Karadağ
 Kosova
 Kuzey Makedonya
 Romanya
 Sırbistan
 Slovenya
 Türkiye (Doğu Trakya)
 Yunanistan
Ada Ülkeleri
 Kuzey Kıbrıs
 Kıbrıs Cumhuriyeti(Coğrafi olarak tamamı Asya kıtasındadır fakat kültürel ve tarihi nedenlerden dolayı Avrupalı olarak kabul görür)
 Malta
Başlıca Adalar
 Korsika
 Balear Adaları
 Sardinya ve Sicilya
 Girit

Güney Avrupa'nın en belirgin ve tipik özelliği haline gelen iklim Akdeniz iklimidir. Akdeniz iklimi Portekiz'in büyük bir kısmında, İspanya'da, Güneydoğu Fransa'da, İtalya'da, Hırvatistan'da, Arnavutluk'ta, Karadağ'da, Yunanistan'da ve Türkiye'nin Batı-Güney kıyılarıyla birlikte Akdeniz adalarında görülür. Akdeniz ikliminin görüldüğü bu bölgelerde benzer vejetasyonlar ve yerşekilleri bulunur, bunlar kuru tepeleri, küçük ovaları, çam ormanlarını ve zeytin ağaçlarını içerir.
Daha soğuk iklimler Güney Avrupa'daki ülkelerin belirli bölgelerinde bulunabilir, İspanya ve İtalya'nın dağlık bölgeleri buna bir örnektir. Ek olarak, İspanya'nın Kuzey kıyısında daha yağışlı ve nemli bir Atlantik iklimi görülür.

Güney Avrupa'nın bitki örtüsü Akdeniz bölgesinin bitki örtüsüdür. Avrupa'daki Akdeniz ve Altakdeniz iklim bölgeleri Güney Avrupa'nın büyük bir kısmında, çoğunlukla Güney Portekiz'de, İspanya'nın çoğu bölgelerinde, Fransa'nın Güney kıyısında, İtalya'da, Hırvatistan kıyılarında, Bosna'nın büyük çoğunluğunda, Karadağ'da, Arnavutluk'ta, Makedonya'da, Yunanistan'da ve Akdeniz adalarında bulunur.

Klasik antik dönem olarak bilinen devir Antik Yunanistan'ın şehir devletlerinin yükselmesiyle başladı. Yunan etkisi Büyük İskender'in genişleyen imparatorluğu altında doruk noktasına ulaşarak Asya'ya kadar yayıldı.
Roma İmparatorluğu bütün Akdeniz havzasını Roma hukukuna ve Roma lejyonlarına dayalı devasa bir imparatorluk içine katarak bölgede egemen oldu. İmparatorluk ticareti, hoşgörüyü ve Yunan kültürünü destekledi. MS 300 ile birlikte Roma İmparatorluğu, başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu'na ve başkenti Konstantinopolis olan Doğu Roma İmparatorluğu'na bölünmüştü. Kuzey Avrupa'nın Cermenik halklarının saldırıları MS 476'da Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne neden oldu. Bu tarih aynı zamanda geleneksel olarak klasik çağın sonu ve Orta Çağların başlangıcı kabul edilir.
Orta Çağlarda Doğu Roma İmparatorluğu egemenliğine devam etti, günümüz tarihçileri bu devleti Bizans İmparatorluğu olarak adlandırır. Batı Avrupa'da Cermenik halklar eski Batı Roma İmparatorluğu'nun topraklarında iktidar mevkilerine girerek kendi krallıklarını ve imparatorluklarını kurdular.
Haçlı Seferleri olarak bilinen dönem, bir dizi dini motivasyonlarla yapılmış askeri seferler asıl amaçları Levant'ı Hristiyan hakimiyetine geri döndürmekti, başladı.Doğu Akdeniz'de birkaç Haçlı Devleti kurulmuştu. Bunların hepsi kısa ömürlü oldu. Haçlılar Avrupa'nın birçok yerini derin bir şekilde etkiledi. Haçlıların 1204'te Konstantinopolis'i yağmalaması Bizans İmparatorluğu'na ani bir son getirdi. Daha sonra tekrar kurulmasına rağmen, imparatorluk eski gücüne bir daha hiç kavuşamadı. Haçlılar daha sonra İpek Yoluna katılacak, Cenova ve Venedik tüccar cumhuriyetlerinin büyük ekonomik güçlere dönüşmelerini sağlayacak olan ticaret güzergâhlarını kurdular.Reconquista, Haçlılarla bağlantılı bir hareket, İberya'yı Hristiyan alemi için yeniden fethetmeye çalışmıştır.
Geç Orta Çağlar Avrupa'da bir karışıklık dönemiydi. Kara Ölüm olarak bilinen salgın ve ilişikili bir kıtlık Avrupa'da nüfus düştükçe demografik bir faciaya sebep olmuştur. Hanedan kavgaları ve fetih savaşları Avrupa'daki birçok devleti dönem boyunca sürekli savaş halinde tutmuştur. Balkanlar'da, Anadolu'da kurulmuş bir Türk devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eski Bizans topraklarını devamlı olarak ele geçirmiştir ve bu 1453'te İstanbul'un Fethi ile sonuçlanmıştır.

Kabaca 14. yüzyıl Floransa'sından başlayarak ve daha sonraları baskı makinasının gelişmesiyle Avrupa'nın tamamına yayılan bilgi Rönesansı bilim ve teknolojide geleneksel öğretilere meydan okudu, Arapça metinlerle ve felsefeyle klasik Yunan ve Roma bilgisi yeniden keşfedildi.
Vestfalya Barışı ile 1648'de bitecek olan dini savaşlar Avrupa'da savaşılmaya devam edilirken, Portekiz ve İspanya'nın Reconquista ile İberya'da hakimiyet sağlamaları Asya, Amerika, Afrika ile doğrudan bağlantı kurulacak olan Keşifler Çağı'nı başlatacak bir dizi okyanus keşfinin yapılmasını sağladı. İspanyol tacı Avrupa'daki üstünlüğünü sürdürdü, İspanya ve Fransa arasında Otuz Yıl Savaşları ile başlayan çatışmanın Pireneler Antlaşmasıyla bitmesine kadar İspanyol tacı kıtadaki önde gelen güçtü. 1610 ve 1700 arasındaki dönemde Avrupa'da ve dünyada eşi görülmemiş bir dizi önemli savaş ve politik devrim gerçekleşti. Zamanın gözlemcileri ve o zamandan beri birçok tarihçi, savaşların devrimlere neden olduğunu savundu. Galileo Galilei, kendisinin güneş sistemini gözlemlemesini ve betimlemesini sağlayacak olan teleskobu ve termometreyi icat etti.Leonardo da Vinci dünyanın en ünlü tablolarından biri olan Mona Lisa'yı resmetti. Guglielmo Marconi radyoyu icat etti.
Avrupa'nın denizaşırı topraklarının genişlemesi Sömürge İmparatorluklarını ortaya çıkardı. Yeni Dünya'dan gelen hammadde akışı ile Birleşik Krallık'ın Sanayi Devrimi'nin birleşimi geçimlik tarım yerine üretime dayalı yeni bir ekonomi kurulmasına olanak sağladı.
1815 ve 1871 arasındaki dönemde çok sayıda devrim girişimi ve bağımsızlık savaşı yaşandı. Balkan ulusları Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını geri kazanmaya başladılar. İtalya bir ulus devleti haline gelerek birleşti. 1870 yılında İtalya'nın Roma'yı ele geçirilmesiyle Papalık devletinin seküler gücü ortadan kalktı. İmparatorluk mücadelelerinde rekabet yayıldı ve 1875-1914 yıllarına İmparatorluk Çağı adının verilmesine sebep oldu.

Büyük güçler taraf seçerken, Güneydoğu Avrupa'da milliyetçiliğin artması I. Dünya Savaşı'nın 1914'te patlak vermesiyle sonuçlanacak olan süreci hızlandırdı. Müttefikler 1918 yılında İttifak Devletlerini yendiler. Paris Barış Konferansı sırasında Büyük Dörtlü şartlarını bir dizi antlaşmayla dayattılar, Versay Antlaşması bu antlaşmalardan biridir.
Adolf Hitler'in emrinde 1933'te iktidara gelen Nazi rejimi, Mussolini İtalyası ile birlikte II. Dünya Savaşı'nda Avrupa kıtasının kontrolünü ele geçirmek için uğraştı.
Müttefik zaferiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa Demir Perde ile bölündü. Güneydoğu Avrupa'daki ülkelere Sovyetler Birliği hakim oldu ve komünist devletlere dönüştüler. Komünist olmayan başlıca Güneydoğu Avrupalı devletler Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde bir askeri ittifaka (NATO) katıldılar ve aralarında Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu oluşturdular. Sovyet etki alanında kalan ülkeler Varşova Paktı olarak bilinen askeri ittifaka ve Comecon ekonomik bloğuna katıldılar. Yugoslavya tarafsız kaldı.
İtalya savaş sonrası gerçekleştirdiği ekonomik mucize dolayısıyla tekrar başlıca Sanayileşmiş devletler arasına girdi. Avrupa Birliği'nin (AB) önemi arttı vergilendirme, sağlık ve eğitim üye olan ulus devletler tarafından yönetilirken, Birlik ise piyasa kurallarının, rekabetin, yasal standartların ve çevreciliğin yönetimini kontrol altına aldı. Sovyet ekonomik ve politik sistemi çöktü, bu komünizmin 1989'da uydu devletlerde son bulmasına ve 1991'de Sovyetler Birliğinin dağılmasına sebep oldu. Sonuç olarak Avrupa'nın bütünleşmesi derinleşti, kıtadaki kutuplaşma ortadan kalktı ve Avrupa Birliği daha sonraları birçok eski komünist Avrupalı devleti genişleyerek içine aldı - Romanya ve Bulgaristan (2007) ve Hırvatistan (2013).

Aşağıdaki tablo Güney Avrupa'da en az beş milyon kişi tarafından konuşulan dilleri gösteriyor:

Aşağıdaki tablo 2013'te Güney Avrupadaki en işlek havalimanlarını listeliyor.

Güney Avrupa'da çoğunluğun mensup olduğu din Hristiyanlıktır. Hristiyanlık Güney Avrupa'ya Roma İmparatorluğu döneminde yayıldı ve imparatorluk hristiyanlığı MS 380 yılında resmi dini olarak benimsedi. 
Batı yarımı Roma'da doğu yarımı Konstantinopolis'te olacak şekilde Hristiyan kilisesinin tarihi parçalanmasından  dolayı Avrupa'nın farklı bölgelerinde Hristiyanlığın farklı mezhepleri hakim oldu.
Güney Avrupa'nın Batı yarısındaki hristiyanlar - Portekiz, İspanya, İtalya gibi - genellikle Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır. Güney Avrupa'nın Doğu yarımındaki hristiyanlar ise - Yunanistan, Makedonya gibi - genellikle Yunan Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdır.
Ek olarak, Güney Avrupa'nın doğu parçasında (Bosna, Arnavutluk, Makedonya, Türkiye gibi) İslam dinine mensup nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeler de vardır.

Güney Okyanusu ya da Antarktika Okyanusu, bazı coğrafya ve çoğu hidrografi kaynaklarına göre Antarktika kıtasını çevreleyen su kütlesidir. Bu okyanus, dünyanın dördüncü büyük ve en son tanımlanmış okyanusudur.

Büyük miktardaki yakın tarihli deniz bilimi araştırması, Antarktika çevresini batıdan doğuya doğru dolaşan bir okyanus akıntısı olan Antarktik Kutup Çevresi Akıntısı’nın (Antarctic Circumpolar Current) küresel okyanus dolaşımında büyük önemi olduğunu ortaya koymuştur. AKA’nın soğuk sularının, kuzeyindeki daha sıcak sularla karşılaştığı ve karıştığı çepeçevre bölgenin adı Antarktik Bileşke’dir (Antarctic Convergence) ve oldukça kesin bir sınırı tanımlar. Mevsimlere göre dalgalanma gösteren bu sınır, ayrı bir su kitlesini ve eşsiz bir çevre bilimsel bölgeyi çevreler. Bileşke besin maddelerini yoğunlaştırır; bu yoğun kaynak ile deniz altı bitki yaşamı zenginleşir; gelişen bitki yaşamı da deniz altı hayvan yaşamını bollaştırır.
Tüm bu bilgiler ışığında ve 2000 yılı ilkbaharında, Bileşke’nin sınırladığı su kitlesinin beşinci dünya okyanusu olarak tanınması Uluslararası Hidrografi Örgütü (UHÖ; International Hydrographic Organisation, IHO) tarafından kararlaştırılmış ve Pasifik, Atlas ve Hint okyanuslarının güney bölümlerini birleştiren bu okyanusa "Güney Okyanusu" denilmesi kabul edilmiştir. National Geographic Society (Ulusal Coğrafya Kurumu) gibi kimi kaynaklarsa, aslında denizciler arasında da uzun zamandan beri geleneksel olarak kullanılmakta olan "Güney Okyanusu" terimini hâlen kullanmamaktadırlar; Atlas, Pasifik ve Hint Okyanusları'nın Antarktika'ya uzandığını kabul etmekte ve göstermektedirler.
UHÖ'ne üyelik kıyı şeridi bulunan ülkelerle sınırlıdır ve örgütün toplam 68 üyesi vardır. Örgütün 2000'deki anketine yalnızca 28 üye katılmıştır:

Arjantin dışındaki katılımcılar, Antarktika'yı çevreleyen suları ayrı bir okyanus olarak tanıma yönünde oy kullanmıştır.
Olumlu oy kullananların 18'i "Güney Okyanusu" adını, azınlıkta kalanlar ise "Antarktika Okyanusu" adını tercih etmişlerdir.
Ülkelerden 14'ü bu yeni okyanusun kuzey sınırının 60° G enlemi, 7'si 50° G enlemi ve diğer ülkeler de 35° G enlemine varacak kadar kuzeyde enlemler olması için oy kullanmıştır. 50° G enlemi Güney Amerika'dan geçer; yine karadan geçen 35° G enlemiyse, kuzey yarım küredeki Akdeniz'e denk gelen enlemin güney yarım küredeki simetriği gibidir. Dolayısıyla, 60° G enleminin Güney Okyanusu'nun kuzey sınırı olması karara bağlanmıştır.

Güney Okyanusu, Antarktika'nın kıyı şeridi ile kuzeydeki 60° G enlemi arasında kalan su kitlesidir (Şekil 1). Antarktika Antlaşması sınırı ile çakışan 60° G enlemi, mevsimlere göre dalgalanma gösteren Antarktik Bileşke'yi boyunca ve yaklaşık olarak gösterir. Böylece Güney Okyanusu, sırasıyla Pasifik, Atlas ve Hint Okyanusları'ndan sonra ama Arktik Okyanusu'ndan önce gelmek üzere, dünyanın beş okyanusu içindeki dördüncü büyük okyanus durumundadır.

Antarktik Bileşke, Güney Okyanusu'nun kuzey sınırının en iyi doğal sınırını oluşturur. "Kutup Cephesi" (Polar Front) olarak da adlandırılan Antarktik Bileşke, Yeni Zelanda hizasında 60° G enlemine çıkar ve Güney Atlantik'te de 48° G enlemine kadar uzanıp, batıdan esen kuvvetli rüzgârlarla çakışabilir.
Avustralya'da, Güney Okyanusu'nun tanımı aynen UHÖ'nün tanımında olduğu gibi yapılsa da Antarktika'yla Avustralya ve Yeni Zelanda'nın güney kıyıları arasında kalan su kitlesi de "Güney Okyanusu" olarak kabul edilir; haritalarda da öyle gösterilir. Özellikle, Tazmanya ve Güney Avustralya kıyılarına yönelik haritalarda gözüken deniz alanları hiç "Hint Okyanusu" olarak gösterilmez; daima "Güney Okyanusu" gösterimi vardır.

Güney Okyanusu, Antarktika ve Güney Amerika kıta levhalarının birbirlerinden uzaklaşması, bugün Drake Geçidi olarak bilinen geçidin açılması ve Antarktik Kutup Çevresi Akıntısı'nın kabaca 30 milyon yıl önce gelişmesi ile oluşmuştur. Dolayısıyla, dünyanın diğer okyanuslarına göre oldukça genç bir okyanustur.

Konum
60° G enlemi ile Antarktika arasında kalan su kitlesi.
Coğrafi koordinatlar
60° 00' G - 90° 00' D :
Buradaki boylam tanımı ismen var olan bir tanımdır çünkü Güney Okyanusu’nun büyük bir kutup çevresi su kitlesi olmak gibi benzersiz bir özelliği vardır ve Antarktika’nın çevresini 360° boylam tarayarak çevreler.
Haritadaki referans noktası
Antarktika

Toplam alan
20.33 milyon km²:
Bu alanda Amundsen Denizi, Bellingshausen Denizi, Drake Geçidi’nin bir kısmı, Ross Denizi, Scotia Denizi’nin küçük bir kısmı, Weddell Denizi ve diğer katkıda bulunan su kitlelerini içerir.
Karşılaştırmalı alan
Türkiye yüzölçümünün yaklaşık 26 katı
Kıyı şeridinin uzunluğu
17,968 km

Su sıcaklıklar -2 °C ile 10 °C arasında değişir.
Antarktika çevresinde doğuya doğru yol alan kiklon fırtınaları, buzul bölgelerle açık deniz arasındaki sıcaklık farkları nedeniyle, genellikle oldukça şiddetlidir. 40° G enlemi ile Antarktik Dönencesi (66° 33' 39" G enlemi) arasında kalan okyanus bölgesinde, tüm dünyada gözlenebilecek en yüksek ortalama güçte rüzgârlar gelişir.
Kışın, okyanusun Pasifik bölümü 65° ve Atlantik bölümü de 55° G enlemlerine doğru donar (Şekil 2) ; yüzey sıcaklıkları 0 °C’ın oldukça altına iner.
Bazı kıyı noktalarında, kıtanın içinden esen sürekli ve yoğun rüzgârlar nedeniyle, kıyı şeridinin kış boyunca buzlanmadığı görülür.

Güney Okyanusu derin bir okyanustur ve boylu boyunca 4000-5000 metrelere ulaşır; sığ sulara ise oldukça kısıtlı sayıda bölgede rastlanır.
Antarktik kıta levhası genellikle dar ve alışılmadık derecede derindir: küresel ortalama 133 metreyken, Antarktik kıta levhasının kenarı 400-800 metre arası derinliklerde seyreder.
Antarktik yüzer buz alanının yüzölçümü, Mart ayındaki ortalama en az 2.6 milyon km²‘den Eylül ayındaki ortalama en çok 18.8 milyon km²‘ye çıkar ki, bu da yaklaşık olarak altı kattan fazla bir artış demektir (Şekil 2).
Uzunluğu 21,000 km olan AKA her zaman için doğuya doğru akar. Dünyanın en büyük okyanus akıntısı olan AKA, saniyede 130 milyon m³ su taşır. Bu, dünyanın tüm nehirlerinin toplam akımının yaklaşık 100 katıdır.
En önemli daralma noktası, Güney Amerika ile Antarktika arasındaki Drake Geçidi'dir.
Uç yükseklikler
En alçak nokta: Güney Sandviç Çukuru’nun (Southern Sandwich Trench) güney ucu; -7,235 m
En yüksek nokta: deniz seviyesi; 0 m

Kıta levhası sınırında, olasılıkla büyük petrol ve doğalgaz alanları (bunların devasa kaynaklar olması da mümkündür).
Manganez yumruları.
Buzullarla taşınmış, mineral içeriği açısından olasılıkla zengin birikintiler.
Kum ve çakıl.
Buz dağları halinde taze su.
Kalamar, yüzgeç ayaklılar (deniz aslanı, fok, mors vb.) ve balinalar.
Kril ve balıklar.

Yüzlerce metre derine ulaşabilen su altı kısımları ile dev buz dağları; daha küçük buz dağları ya da buz dağı parçaları.
Deniz yüzeyinde, genellikle 0.5-1 metre kalınlığında buzlanma: bu buzlanmada kısa dönemli dinamik ya da yıl(lar)a yayılan değişkenlikler izlenebilir.
Kısa mesafeler içinde bile çok değişkenlik gösteren buzul birikimleri ile döşeli, derin kıta levhası.
Yılın büyük çoğunluğuna hakim olan hızlı rüzgârlar ve büyük dalgalar.
Özellikle Mayıs-Ekim arası dönemde gemi donmaları.
Bölgenin çoğunun arama ve kurtarma olanaklarına uzak oluşu.

Güncel konular
Antarktik ozon deliği nedeniyle bölgeye ulaşan güneşin mor ötesi ışınımlarının son yıllarda artış göstermiş olması, denizin birincil üretkenliğinde (fitoplankton üretimi) %15'e varan düşüşler ve kimi balıkların DNA'larında bozulmalar gibi gözlemlere yol açmıştır.
Yasa dışı, kayıtsız ve denetimsiz balıkçılık nedeniyle, ilgili yasaların şart koştuğundan 5-6 kat daha fazla olduğu tahmin edilen Patagonya Dişbalığı avcılığının, bu türün nüfusunun devamlılığını olumsuz etkilemesi beklenmektedir.
Dişbalığı avcılığının uzun hatlı ağlarla yapılması nedeniyle, deniz kuşlarının münferit ölümlerindeki büyük artış.
Kürklü deniz aslanı koruma altındadır ve 18. ve 19. yüzyıllardaki aşırı avlanmanın ardından, nüfuslarında ciddi bir yeniden artış gözlenmektedir.
Uluslararası anlaşmalar
Güney Okyanusu, diğer dünya okyanusları için geçerli olan tüm uluslararası anlaşmalara dahil olduğu gibi, Antarktika için geçerli olan anlaşmalara da dahildir:
Uluslararası Balina Avcılığı Kurulu (International Whaling Commission), 50°-130° B boylamları arasında 60° G enleminin, geri kalan bölgelerde ise 40° G enleminin güneyinde balına avcılığını yasaklar.
Antarktik Yüzgeç Ayaklıların Korunması Anlaşması (Convention on the Conservation of Antarctic Seals), bu hayvanların avlanmasını sınırlar.
Antarktik Deniz Canlıları Kaynaklarını Koruma Anlaşması (Convention on the Conservation of Antarctic Marine Living Resources), balıkçılığı düzenlemektedir.
ABD de dahil olmak üzere çoğu ulus, dalgalanma gösteren Antarktik Bileşke'nin güneyinde mineral kaynaklarının araştırılması ve değerlendirilmesini yasaklamaktadır.

Balıkçılık
1 Temmuz 2000 – 30 Haziran 2001 tarihlerini kapsayan bir yıllık dönemde, Güney Okyanusu’ndaki balıkçılık ile toplam 112,934 tonluk av elde edilmiştir; bunun %87’sini kril, %11’ini ise Patagonya Dişbalığı oluşturmuştur.
1999’un sonuna doğru uygulamaya konulan uluslararası anlaşmalarla önüne geçilmeye çalışılan yasa dışı, kayıtsız ve denetimsiz balıkçılıkla, yine 2000-2001 döneminde ve bir öngörüye göre, toplam 8,376 ton Patagonya ve Antarktik dişbalığı avlanmıştır.
Turizm
2000-2001 Antarktik yazı sırasında, çoğu deniz yolu ile olmak üzere, 12,248 turist Güney Okyanusu’nu ve Antarktika’yı ziyaret etmiştir. Bir önceki yılın turist sayısı ise 14,762’e ulaşmıştır.

Antarktika ve çevresindeki adalarda yer alan üs ve istasyonların (Tablo 1) liman ve havaalanları ile kıyıdan uzaktaki demirleme noktaları, Güney Okyanusu ve Antarktika'da temel ulaşım merkezleridir. Antarktika kıyıları boyunca bulunan az sayıdaki limanın çoğunluğu, denizlerdeki don durumu nedeniyle, hemen yalnızca yaz ortasındaki kısa dönemlerde kullanılabilir. O zamanlarda bile, limanların bazılarına buz kırıcı kılavuzlar olmadan girilemez.

Yukarıda sayılan üs ve istasyonlar hükûmetlere bağlıdır ve Antarktik limanların da çoğunu işletmektedirler. A

Güneydoğu Asya, Asya kıtasının bir parçasıdır ve Hindistan'ın doğusunda ve Çin'in güneyinde yer almaktadır. Güneydoğu Asya, Asya kıtasıyla Okyanusya arasında bulunan bölgeye verilen isimdir. Kesin sınırlarını çizmek oldukça zordur. Politik olarak batıya doğru Hint alt kıtası, kuzeye doğru Çin arasında uzanan bir kara parçası olarak görünür.
Mayıstan kasıma kadar süren rutubetli dönemde yüksek sıcak ve bol yağışlar, özellikle yüksek alanlarda zengin bir bitki örtüsünün gelişmesine neden olur. Bununla birlikte kurak sezon sırasında da belirli alçak alanlar bir kuraklığın hükmü altına girer. Özellikle Kuzeydoğu Tayland'ın Khorat Platosu gibi yağışlı bir bölgede uzanan alanlar kısmen yaprak döken bir orman örtüsünden oluşur. Yağmurlu sezonla birlikte baharda karların erimesiyle, bölgenin iki ana nehri olan Mekong ve Kızıl Nehir'in denize yakın daha alt erim alanlarında yükselen su seviyesi ağaçların büyümesine neden olur. Bu mevsimsel iklim değişmelerinden zengin denizsel gıda kaynaklarıyla sahil kısmı pek fazla etkilenmemiştir.
Güneydoğu Asya yiyecek kaynakları yönünden zengindir. Pirinç yabani bataklık otu olarak yetişir. Göller, nehirler ve sahiller bol miktarda balık sağlar ve tropikal körfez yani iki nehrin denize dökülen ağız kısımları bilinen en zengin yerleşim yerleridir. Aynı zamanda yüksek kaliteli taş hammadde kaynakları, çok sayıda bakır, kurşun ve demir cevheri yatakları ve dünyanın en zengin kalay kaynakları vardır.

Güneydoğu Asya terimi, Güney Asya ile Doğu Asya arasındaki durumu ifade eder. İkinci Dünya Savaşı sırasında, bölgenin büyük bölümlerinin Japon birlikleri tarafından işgal edildiği ve Batı Müttefikleri bu fetihleri planlarken bu ismi kullandıkları zaman, dışsal olarak son derece heterojen bölgeye atfedildi.

Güneydoğu Asya bölgesi doğal sınırlarla belirlenir. Güneydoğu Asya anakarası kuzeyde Hindistan ve Çin'den gelen dağ sıralarıyla sınırlandırılırken, Doğu, Güney ve Batıda denizler ile çevrilidir.

Güneydoğu Asya, Malay ve Çinhindi Yarımadalarından oluşan Hint Yarımadası'na ve Güneydoğu Asya'nın Malay Takımadalarına ayrılmıştır. Malay Takımadaları Avustralya kıyılarına kadar uzanır.
Çinhindi yarımadası iki büyük nehir Iravadi Nehri ve Mekong tarafından boşaltılır.

Güneydoğu Asya, batıda ve güneyde Hint Okyanusu (Andaman Denizi ve Bengal Körfezi) ve doğuda Pasifik Okyanusu (Polinezya ve Melanezya) ile sınır komşusudur. Malay Yarımadası'nın güney ucunda, Malakka Boğazı, Malezya ve Sumatra arasında uzanır. Dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından biri olarak, Hint ve Pasifik okyanuslarının marjinal denizlerini birbirine bağlar. Avustralya Akdeniz'in Wallace Hattı'nın batısında yer alan bölgeler Güneydoğu Asya'nın bir parçasıdır.

Güneydoğu Asya ve Pasifik bölgesinde 2013'te 13,6 milyon olan işsizlik nispeten düşüktü. Güneydoğu Asya'daki toplam doğurganlık hızı yaklaşık 2.4'tür ve ortalama yaşam süresi ortalama 71 yıldır. 2010 yılında hükümet sağlık harcamaları sadece, toplam gayri safi yurtiçi hasılanın %3,6'sı ve dolayısıyla ortalama %9,2 olan tüm dünya bölgelerinin en düşük payları olmuştur. Buna ek olarak, Güneydoğu Asya petrol rezervleri onlarca yıldır sürekli olarak azalmaktadır. 1990 yılında 6.788 milyon ton, 2000 yılında 5.931 ton büyüklüğüne sahipken, 2008 yılına kadar 4.580 milyon tona düştü. Aynı zamanda, Güney ve Güneydoğu Asya'daki orman stokları 2000 ve 2010 yılları arasında yılda 677.000 hektar azalırken, Doğu Asya'da büyük ölçüde 2.78 milyon hektar tarafından yeniden ağaçlandırılmıştır.

Vietnam, MÖ 111'den geliyordu. M.Ö. 939 Çin korumasındaydı.
Dönemin başlangıcından sonraki ilk yüzyıllarda, Hint tüccarlar kültürlerini Güneydoğu Asya'nın büyük bölgelerine yayarlardı. Mekong Deltası'ndaki Funan Krallığı (200-550), Güneydoğu Asya'da Hinduizm ve Budizm'in ilk merkezine dönüştü. Yerini Khmer krallığı ve Sumatra'daki Srivijaya imparatorluğu aldı. 750 Borobodur, muazzam büyüklükteki teraslı bir tapınak kompleksi olan Cava'da inşa edildi. Khmer kralları Angkor Vat tapınak komplekslerinin inşasıyla aynı derecede etkileyici bir sanat eseri yarattılar.
9. Yüzyılda, Tai halkları kuzeyden günümüzdeki yerleşim alanlarına göç etti ve kültürünü şekillendirdikleri üst düzey Monlar ile tanıştı. 1044 yılında Bagan ile başkent olarak ilk Burma İmparatorluğu kuruldu.
Vietnam, Song hanedanı'nın bağımlılığından kurtuldu, 968'de kendi kuralına ulaştı ve 11. yüzyılın ortasında ilhak etti.
1253'ten beri Tai bir dizi küçük eyalet kurdu, 1292'den itibaren Sukotay krallığı önem kazandı. 1351'den itibaren Ayutthaya Krallığı güç kazandı, Angkor'u fethetti ve merkezi güç olarak Angkor için yapılan muazzam harcamalarla mali açıdan harap olan Khmer İmparatorluğu'nun yerini aldı.
Bölgeler üstü güç ilişkileri, ağ benzeri yapılar karakterine sahipti. Bu sözde mandala sistemine güçlü bir derebey hakimdir. Etkisi, etki alanının merkezden kenarına doğru giderek azalır. Güç dengesi değişirse, eski bir vasal, haraç ilişkilerini gevşetebilir veya yeni bir güç merkezine dönüşebilir.
Güneydoğu Asya'da 6. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar geniş kapsamlı ticaret gelişti. Yüzyılda, Lena Shoal hurdası gibi sayısız gemi enkazı bu gelişmeye tanıklık ediyor. Bu ticaret için hurda ve balangay gemi türleri kullanıldı. Biri Çin'e, diğeri Java, Sumatra ve Malay Yarımadası'nı birbirine bağlayan iki ana ticaret yolu kurulabilir. Bir rota anakara boyunca ilerler ve ikinci rota Borneo, Palawan ve Luzon adasını birbirine bağlar.

Siam haricinde tüm Güneydoğu Asya ülkeleri 19. yüzyılda kolonileşti. Sömürgeciliğin arka planı, bölgenin o zamanlar özel bir değeri olan hammadde ve baharat zenginliğiydi. Ticarete uzun süre Arap tüccarlar hâkim olduktan sonra, bundan sonra Avrupalı güçler bölgedeki üstünlük için savaştı.
Portekiz, Güneydoğu Asya'ya ulaşan ilk sömürge gücü oldu ve 1511'de Malakka'nın önemli ticaret limanını fethettikten sonra deniz ticaretine egemen oldu. Hollanda daha sonra 16. yüzyılda denedi. 18. yüzyılda Güneydoğu Asya'da bir yer edindiler ve Malakka'yı 1641'de Portekizlilerden fethettiler (Doğu Timor'un küçük kolonisi dışında) Güneydoğu Asya'daki Portekiz sömürge yönetiminin sonunu müjdeledi. Öte yandan Hollandalılar, bölgenin baharat ticaretini Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) aracılığıyla kontrol etti ve hammaddelere daha iyi erişebilmek için şu anda Endonezya olan bölgede çeşitli ticaret üsleri kurdu. Karargah bugün Cakarta olan Batavia idi.
Aynı zamanda İspanyollar bölgede faaliyete geçerek İspanya Kralı II. Philip'in adını verdikleri Filipinler'i Çin'i fethetmek ve Hristiyanlığa dönüştürmek amacıyla kolonileştirdiler.
İngilizler, Güneydoğu Asya'ya üçüncü büyük sömürge gücü olarak geldiler ve kendilerini bölgede kurmaya çalıştılar. Başlangıçta Endonezya'da önemsiz bir üsse sahip olduktan sonra, yerleşik padişahlarla yapılan görüşmelerden sonra, o zamanlar hala küçük bir Malay balıkçı köyü olan Penang ve Singapur adasının kontrolünü ele geçirdiler. Liman kenti Malakka ile birlikte bu bölgeler, İngilizlerin Güneydoğu Asya'daki önemli ticari üsleri olan Boğaz Yerleşimleri adı verilen bölgeyi oluşturdu. Napolyon Savaşları sırasında İngilizler, Fransızlar tarafından ele geçirilmekten korumak için geçici olarak Hollanda kolonilerini devraldı. Hollandalıların dönüşünden ve 1816'da sömürge bölgelerinin geri dönmesinden sonra, Malay takımadaları için rekabet yeniden ortaya çıktı. 1824 İngiliz-Hollanda Antlaşması nihayet bölgeyi İngiliz kontrolündeki bir bölüme (bugünün Malezya'sı) ve Hollanda yönetimindeki bir bölüme (bugünün Endonezya'sı) ayırmaya karar verdi. 1866'da İngilizler, Burma'nın fethi yoluyla uzun silahlı çatışmalardan sonra bölgedeki sömürge varlıklarını artırmayı başardılar.
Fransızlar yalnızca 19'uncu 19. yüzyılda Güneydoğu Asya'ya ayak bastı ve Vietnam, Kamboçya ve Laos'u Fransız Çinhindi olarak Fransız sömürge imparatorluğuna kattı.
Amerika Birleşik Devletleri, 1900'lerde Filipinler'i İspanya'dan aldığında Güneydoğu Asya'da da bir sömürge gücü haline geldi.

Güneydoğu Asya devletleri 1950'lerde bağımsızlığının hemen ardından milliyetçi esintiler taşıyan tek kişilik bir çaba gösterdi. Singapur haricinde, 1970'lere kadar ithal ikamesi (ithalatın ikamesi) kavramına kendilerini adadılar. Dış etkiler - Çin Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği'ne yakınlık, özellikle de 1950-1953 Kore Savaşı ve Çinhindi Savaşları - güvenlik politikası alanında batı yönelimli devletler arasında daha yakın işbirliğine yol açtı. Bölgesel işbirliğine yönelik ilk girişimler, özellikle SEATO, hızla başarısız oldu. Washington'un Güneydoğu Asya'daki geleneksel ikili yaklaşımı, bölgesel işbirliğini daha da zorlaştırdı; bu, başlangıçta tamamen bozulmadan gelişmek için ikili bölgesel çatışmaları sınırlama sloganı altındaydı.
u nedenle siyaset, piyasa güçleri, yani Japon şirketleri ve yabancı Çin şirket ağları tarafından 1970'lerde artmaya başlayan bölgeselleşmeden sonra uzun bir süre geride kaldı. Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) hükûmetleri, AFTA serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasıyla entegrasyon sürecini aktif olarak yönlendirmeye 1990'ların başlarına kadar başlamadı. Bu noktada, tüm üyeler pazara dayalı, ihracata yönelik bir yola girmişlerdi. - ASEAN, 1990'lardan beri ekonomi ve güvenlik kurumları kurmayı ve böylelikle ABD dahil Güneydoğu ile Doğu Asya arasında köprüler kurmayı başarmıştır. Her şeyden önce, 1997'deki Asya krizinden sonra ortaya çıkan ve ASEAN'ı Çin, Japonya ve Güney Kore'ye bağlayan koordinasyon mekanizması ASEAN + 3'ün iyileştirilmesi gereken yer var gibi görünüyor. Genel olarak, Doğu Timor hariç on Güneydoğu Asya ülkesinin hepsinin ait olduğu ASEAN, AB'den sonra en başarılı bölgesel ittifaktır. 2020'ye kadar ekonomik, kültürel ve güvenlik-politik bir ayağı olan bir Asya topluluğu yaratılacaktır. Ancak hiçbir uluslarüstü işbirliği planlanmamaktadır. Singapur ve Tayland'ın entegrasyon projesi en aktif olarak takip ediliyor.

Güneydoğu Asya, dini çeşitlilik ile karakterizedir. Bölgenin bir ticaret merkezi olarak tarihsel rolü nedeniyle bölgedeki tüm büyük dünya dinlerinin takipçileri var. Budistler ve Mü

Gürcüler veya Kartveliler (Gürcüce: ქართველები Kartvelebi), günümüzde büyük bölümü Gürcistan’da yaşamakta olan Kafkasya halkı. Gürcüler ayrıca Azerbaycan, İran, Rusya, Türkiye, ABD ve Avrupa’nın bazı ülkelerine de dağılmıştır. Tarihsel antropoloji açısından Gürcüler; Svanlar, Lazlar ve Megreller ile aynı kökenden gelen bir Kartveli halkı olarak kabul edilir. Halkın büyük çoğunluğu bir Kartveli dili olan Gürcüce konuşmaktadır.
Gürcüler, Klasik Antik Çağ'ın İberya ve Kolhis medeniyetleri ile tarih sahnesine çıktılar; Kolhis, kültürel olarak Helen dünyasıyla bağlantılıyken İberya ise Büyük İskender, Ahameniş İmparatorluğu'nu ortadan kaldırana dek bu imparatorluktan etkilendi. Kapadokyalı Azize Nino tarafından Hristiyanlığın İberya'da yayılması ile birlikte 4. yüzyılda İsa'nın inancını benimseyen ilk milletlerden biri oldular ve günümüzde Gürcülerin büyük çoğunluğu Doğu Ortodoks Hristiyandır ve kendi milli otosefal kiliseleri olan Gürcü Ortodoks Kilisesi'ni takip ederler ayrıca Gürcü Katolik ve Müslüman topluluklar ve kayda değer sayıda dine bağlı olmayan Gürcüler de bulunmaktadır. Orta Çağlar Asya ve Avrupa'yı bir birine bağlayan bir köprü vazifesi gören Kafkasya'da 1008 yılında Gürcülerin birleşerek bir pan-Kafkas imparatorluğu  olan birleşik Gürcistan Krallığı'nı kurmasına tanık oldu, daha sonraları Gürcü Altın Çağı'nın başlamasıyla birlikte ülke politik ve kültürel gücünün zirvesine ulaştı. Bu dönem Moğollar ve Timur'un istilaları, Kara Veba, Konstantinopolis'in Düşüşü ve aynı zamanda büyük Gürcistan krallarının sonuncusu V. Giorgi'nin 1346 yılında ölümünü takiben ortaya çıkan iç karışıklıklar gibi nedenlerin bir sonucu olarak krallığın zayıflaması ve daha sonra bölünmesine dek sürdü.
Bundan sonraki Erken Modern Çağ boyunca, Gürcüler politik olarak bölünmüştü ve Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ın ardışık hanedanlarına bağlı krallıklar ve prenslikler dönemi başladı. Gürcüler müttefikler aramaya başladılar ve siyasi ufuktaki Rusları kayıp Bizans İmparatorluğu'nun yerine "Hristiyan inancı uğruna" olası bir müttefik olarak buldular. Gürcü kralları ve Rus çarları, 1783'te Doğu Gürcistan Kartli-Kaheti Kralı II. Erekle'nin Rus İmparatorluğu ile bir ittifak kurmasıyla sonuçlanan karşılıklı en az 17 elçi görevlendirdiler. Bununla birlikte Rus-Gürcü ittifakı, Rusya'nın 1801'de iç karışıklarla mücadele eden Doğu Gürcistan Kartli-Kaheti Krallığı'nı  ve 1810'da Batı Gürcistan İmereti Krallığı'nı  ilhak etmeye devam ederek antlaşmanın şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle sona erdi. Devleti yeniden canlandırmak için birkaç ayaklanma ve harekât düzenlendi, bunlardan en önemlisi başarısızlığa uğrayan 1832 komplosuydu. Gürcistan üzerindeki Rus yönetimi İran, Osmanlı ve Rus İmparatorluğu'nun 19. yüzyıl boyunca parça parça ilhak ettiği geriye kalan Gürcü bölgeleri ile yapılan çeşitli barış antlaşmaları sonucu kabul edildi. Gürcüler, Rusya'dan bağımsızlıklarını 1918'den 1921'e kadar kısa süreliğine Birinci Gürcü Cumhuriyeti döneminde ve son olarak Sovyetler Birliği'nden 1991'de yeniden kazandılar.
Gürcü milleti, her biri kendine özgü gelenekleri, adetleri ve diyalektleri olan çeşitli coğrafi boylardan ve Svanlar ve Megreller gibi kendi bölgesel dilleri olan akraba halklardan oluşuyor. Kendine özgü yazı sistemi ve 5. yüzyıla kadar uzanan kadim yazılı geleneği ile Gürcü dili, Gürcistan'ın resmi dili olduğu kadar ülkede yaşayan tüm Gürcülerin eğitim dilidir. Gürcistan Diaspora Sorunları Devlet Bakanlığı'na göre, resmi olmayan istatistikler dünyada 5 milyondan fazla Gürcü olduğunu söylemektedir.

Gürcüler kendilerini Kartvelebi (Gürcüce: ქართველები), ülkelerini Sakartvelo (Gürcüce: საქართველო), dillerini Kartuli (Gürcüce: ქართული) olarak adlandırır. Gürcü kroniklerine göre Kartvelilerin atası, Kitabı Mukaddes’teki Yafes’in torunlarından Kartlos’tur. Ancak bilim insanları, kelimenin eski zamanlarda baskın bir grup olarak ortaya çıkan proto-Gürcü kabilelerinden biri olan Kartlar'dan türediği konusunda hemfikirlerdir.Strabon, Herodot, Plutarkhos, Homeros gibi Antik Yunan ve Titus Livius, Tacitus gibi Romalı yazarlar ülkenin doğusundakileri İberler (Bazı Eski Yunan kaynaklarında İberoi), batısındakilerini de Kolhlar olarak adlandırmışlardır.
Gezgin Jacques de Vitry dini temelli teorilere dayandırarak, ismin kökenini Gürcüler arasında ünlü olan Aziz Giorgi'nin ismi ile açıklıyor, gezgin Jean Chardin ise, "Gürcistan" kelimesinin Kolhis'e geldiklerinde  gelişmiş bir tarım toplumuyla karşılaşarak etkilenen Yunanlarca Yunanca γεωργός (Georgios, "çiftçi") kelimesinden geldiğini düşünüyordu.
Prof. Aleksandre Mikaberidze'nin söylediği gibi, Gürcistan / Gürcüler kelimelerinin kökeninin bu asırlık açıklamaları, kelimenin kökeninin Farsça gurc / gurcān ("kurt") kelimesi olduğunu düşünen bilim camiası tarafından reddediliyor. Farsça kelime gurc / gurcān ile başlayan kelime, daha sonra Slav ve Batı Avrupa dilleri de dahil olmak üzere birçok başka dilde benimsendi. Bu terimin kendisi, Gorgan/Cürcan ("kurtların ülkesi") olarak anılan, Hazar'a yakın bölgenin antik İran ismiyle oluşturulmuş olabilir. Ancak söz konusu bu kaynaklarda Farsça "Gurc" (گرج) ile kurt anlamında gelen "gurg" (گرگ) kelimesinin birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Farsça "Gurc" kelimesi, Türkçe "Gürcistan" anlamına gelir. Türkçede "Gürcü" olarak yerleşmiş olan kelimenin aslı ise, Farsça "Gurcî"dir (گرجی) ve Gurc ülkesinden olan demektir. "Gurc" ülkeyi ifade ettiği halde bu kelimeden ayrıca "istan" (ستان) sonekiyle "Gurcistan" (گرجستان) kelimesi türetilmiştir. "Gurcstan" kelimesi Türkçede Gürcistan biçiminde yerleşmiştir. Farsça "gurg" (گرگ) kelimesinin bir anlamı "kurt" olup Gürcü kralı Vahtang Gorgasali'nin adının bu kelimeyle ilişkili olduğu kabul edilir. Ne var ki, Latin harfli transliterasyonu üzerinden "gurg" (گرگ) ve "gurğ" (گرج) kelimeleri birbirine karıştırılmış ve Gürcistan'ın anlamı "kurtların ülkesi" biçiminde aktarılmıştır.
Kartveli adının bilimsel olarak kabul edilen ilk kullanımı Kudüs yakınlarındaki Umm Leysun köyünde bulunan 5-6. yüzyıla ait bir Asomtavruli yazıtında ႵႠႰႧႥႤႪႨ (Kartveli) şeklinde kaydedilmiştir.
Eski zamanlarda "Kartveli'" terimi, etnografik "Kartli" (İberya Krallığı) sakinlerini tanımlamaktaydı. Ülkenin "Kartli" adı altında varlığı yüzyıllardır süren etnogenetik sürecin bir sonucu olarak yaratılan mevcut kültürel ve politik durumunu tanımlamaya artık tekabül etmiyordu. 10. yüzyıldan itibaren ülkenin ismi Sakartvelo (Gürcistan Krallığı) ve sakinleri Kartveliler olarak adlandırılmaya başlandı. Etnogenez sürecinde, Kartveli etnosunun karakteristik özellikleri hem maddi hem de manevi kültürde olduğu kadar yaşam ve toplumsal bilinçde de şekillenir. Kartveli halkı, 11. ve 12. yüzyıllarda birleşik devlet dili, toprakları ve sıkı ekonomik bağlarıyla halihazırda oluşmuştu.
Hristiyanlığın Gürcistan'da 4. yüzyılda resmi din olmasından bu yana Gürcü Ortodoks Kilisesi, Kartveli halkının birleşmesine, kültürel ve toplumsal gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur.

Antropologlar, arkeologlar ve dilbilimcilerin yanı sıra Gürcistan tarihçilerinin ve akademisyenlerinin çoğu, modern Gürcülerin atalarının Neolitik dönemden beri Güney Kafkasya ve Kuzey Anadolu'da yaşadığı konusunda hemfikirdir. Akademisyenler onları genellikle Proto-Kartveli (Kolhisliler ve İberyalılar gibi Proto-Güney Kafkasyalı) kabileleri olarak adlandırır.
Antik çağda Kartveliler, eski Yunanlılar ve Romalılar tarafından Kolhlar ve İberler olarak biliniyordu. Tibarenliler-İberyalıların Doğu Gürcü kabileleri krallıklarını MÖ 7. yüzyılda kurdular. Bununla birlikte, batı Kartvelileri (Kolhis kabileleri), doğuda İberya Krallığı kurulmadan çok daha önce (MÖ 1350 dolaylarında) ilk Kartveli devleti Kolhis'i kurmuşturlar. Gürcistan'ın çok sayıda bilim adamına göre, bu iki erken Kartveli krallığı olan Kolhis ve İberya'nın kuruluşu Kartveli ulusunun oluşması ve birleşmesi ile sonuçlandı.
Kafkas araştırmaları konusunda ünlü bilgin Cyril Toumanoff'a göre, Moshiler aynı zamanda ilk erken Kartveli devleti İberya'ya entegre olmuş erken proto-Kartveli kabilelerinden biriydi. Yahudi tarihçi Josephus Gürcülerden Thobel (Tubal) olarak da adlandırılan İberler olarak bahseder. David Marshall Lang, Tibar kökünün İber biçimini doğurduğunu ve bunun da Yunanların sonunda doğu Kartvelilerini adlandırmak için İber adını vermelerine neden olduğunu savundu.
Asur kaynaklarında Diaohi ve Yunancada Taohi Anadolu'nun kuzeydoğu kesiminde yaşıyordu. Bu eski kabile, birçok bilim adamı tarafından Gürcülerin ataları olarak kabul edilir. Modern Gürcüler, günümüz Türkiye'sine ait olan bu bölgeyi hala eski bir Gürcü krallığı olan Tao-Klarceti ismiyle çağırıyorlar. Bölge sakinlerinin bir kısmı hala Gürcüce konuşmaktadır.
Kolhlar İlk olarak I. Tiglat-Pileser'in Asur yıllıklarında ve Urartu kralı II. Sarduri'nin yıllıklarında bahsedilir ve doğu Kartveli boylarından Gürcüce konuşan Meshiler de bu devlete dahil idi.
Tiberler veya Tiberyalılar olarak da bilinen İberler, Doğu Gürcü İberya Krallığı'nda yaşadılar.
Hem Kolhlar hem de İberler, modern Kartveli ulusunun etnik ve kültürel oluşumunda önemli bir rol oynadılar.
Kafkas çalışmaları bilgini Cyril Toumanoff'a göre:

 Kolhis, yeni gelenlerin teşkilatlandığı ilk Kafkas Devleti olarak görünüyor Kolhis haklı olarak bir Proto-Kartveli değil, bir Kartveli (Batı Kartveli) krallığı olarak kabul edilebilir. Kartveli toplumunun kökenini bu en eski Kartveli devleti olan Kolhis'te aramak doğal görünmektedir.

Doğu Gürcistan'da, MÖ 6. ve 4. yüzyıllar arasında, Kartli’deki Gürcü boyları Mtsheta merkezinde güçlerini birleştirerek I. Parnavaz yönetiminde Kartli Krallığı'nı (İberya Krallığı) kurmuş ve Parnavaziani hanedanı başa geçmiştir.
Kolhis daha sonra Roma legati yönetimi altında Roma'nın Lazicum eyaleti haline gelirken, İberya Roma himayesini kendi kabul etti. MS 3. yüzyıla gelindiğinde, Lazlar, MS 562'ye kadar sürecek olan Lazika (Egrisi) krallığını kurdular.
İberya Krallığı, III. Mirian döneminde (geleneksel olarak 324 yılında), dinin yayılmasının atfedildiği Azize Nino’nun vaazları ile Hristiyanlı

Hacılar, Kayseri ilinin ilçesidir.

Hacılar köyünün kuran sülaleler buraya 15. yüzyılda Adana'nın Kozan ilçesinde Hacılar köyü ve civarından gelmiştir.
Hacılar halkı ilk defa 1411-1500 yılları arasında, ilçe sınırları içerisindeki Beğendik mahallesinin “Dört Kuyular” mevkiine yerleşmiş olup, daha sonra Kayseri yöresinde büyük etkinlik kuran Avşarların baskıları sonucu 1726 yılında yerleştikleri Dört Kuyular mevkiini terk ederek şu anda bulunulan yere yerleşmişlerdir.
İdari bakımdan önceleri Kayseri merkez ilçeye, daha sonra ise Melikgazi ilçesine bağlı olan Hacılar, 18 Mayıs 1990 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 3647 Sayılı Kanunla 09 Eylül 1991 tarihi itibarı ile ilçe olmuştur.

İlçe, Kayseri ilinin güneyinde, Erciyes Dağı eteklerinde kurulmuştur. Kayseri'ye 11 km uzaklıkta olup, dutlarıyla ünlü Eğribucak Bağları'na yakındır. Hacılar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.373 metredir. Erciyes Dağı'nın önemli bir bölümü ilçe sınırları içerisinde bulunmaktadır. İlçenin kuzey ve doğusunda Melikgazi, güneyinde Develi, batısında ise İncesu İlçesi bulunmaktadır. İlçe sınırları içerisinde Erciyes Dağı dahil olmak üzere irili ufaklı 15 civarında dağ bulunmaktadır.
İlçe arazisi, küçük ekim alanları ve bahçeleri dışında genellikle volkanik kaya ve tepelerden oluşmaktadır. Arazi yapı itibarıyla güneyden kuzeye, batıdan doğuya doğru eğimlidir. İklimi kışları soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır. Ancak doğa güzelliği, mesire yerleri, bağ ve bahçeleri ile gezilip görülmeye değer bir ilçedir. İlçenin yüzölçümü 187 km²dir. İlçe sınırları içerisinde kayda değer akarsu ve göl bulunmamaktadır.

|-
| 2019 || 13.270 || 13270 || data-sort-value="" style="background: var(--background-color-interactive, #ececec); color: var(--color-base, inherit); vertical-align: middle; text-align: center; " class="table-na" | veri yok
Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Halk önceleri bağcılık, tarla ziraatı, hayvancılık ve el sanatları ile meşgul iken, günümüzde sanayi ve ticaret ön plana çıkmıştır. Bugün ilçede tarla bitkileri ve meyvecilik alanındaki faaliyetlerin ekonomik önemi kalmamıştır. Karpuzsekisi ve Hürmetçiçiftliği köylerinden her ikisinde de geniş meralar bulunup, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği bakımından önemli potansiyele sahiptir. İlçede 3000 büyükbaş hayvan, 4000 kadar da küçükbaş hayvan mevcudu olup, 2 tavuk çiftliği faaliyetini sürdürmektedir.
Dokumacılık 1950'li yıllarda halkın en önde gelen geçim kaynağı durumundaydı. Evlerde ilkel bir şekilde dokunan bezler Kayseri'de ve civarında satılırdı. Bu bezlere “Hacılar Bezi” adı verilirdi. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte, dokumacılık yerini ticaret ve sanayiye bırakmıştır. Hacılar Halkı, ipekli ve yünlü halı dokumacılığı, mobilya imalatı ve ticarette büyük başarı göstererek il çapında kendisini kanıtlamış ve söz sahibi olmuştur.
Ayrıca ilçe sınırları içerisinde 1974 yılında kurulan HES kablo fabrikası ile başlayan imalat sanayii giderek geliştirilerek bugün HES Kablo, HES Fiber Optik, HAS Çelik, HES Makine ve HES Kimya sanayi, İstikbal Mobilya, İpek Mobilya, Kilim Mobilya, Bellona Mobilya, Umut Mobilya, Mutlular Mobilya, gibi birçok uluslararası marka ortaya çıkmıştır. Sanayileşme çabaları 1999 yılında “Hacılar Özel Organize Sanayii”nin kurulmasıyla sonuçlanmış ve böylece Türk sanayiinde Hacılar kendine özel bir yer edinmiştir. Daha sonra bu bölge Kayseri Organize Sanayi Bölgesine katılmıştır. Bölgenin Hacılar tarafında 51 fabrikanın faaliyet göstermekte, ev tekstili, oturma gruplarında öncülük yapan İpek, Meşe, Umut mobilya, Mutlular, Kilim Mobilya, Mondi Mobilya ve Kilim Mobilya bunlar arasında sayılabilir. Ayrıca çeşitli sanayi dallarında Emek Çelik Kapı, Hes Kimya, Akelyaf, Köseoğlu Sunta, Kayplas, His tekstil, gibi sanayi kuruluşları Türk Ekonomisine büyük katkılar sağlayan ve Hacılar sanayisini yurt içinde ve dışında temsil eden önemli firmalardır.

İlçede Yukarı Mahalle, Orta Mahalle, Hasandağı ve Aşağı Mahalle konut bakımından eski ve taş binalardan oluşmaktadır. Yeni Mahalle, Erciyes ve Akyazı Mahallelerinde betonarme konutlar inşa edilmektedir.
İlçe merkezinde  Hacılar Belediye Spor Kulübü faaliyet göstermektedir. İlçe sınırları içerisinde spor sahası tamamlanarak Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne devredilmiştir. Günümüzde Hacılar Erciyesspor futbol takımı Bölgesel Amatör Lig'e çıkmayı başarmıştır ve 2 sezonun ardından takım Amatör kümeye gerilemiş 6 sezon sonra tekrar Bölgesel Amatör Lig'e yükselmiştir. Belediyeye ait bir kapalı yüzme havuzu mevcut olup, söz konusu havuz yarışmalar için standart ölçülere sahip değildir. İlçede 1962 yılından beri bir Halk Kütüphanesi hizmet vermektedir.

Kayseri Valiliği 6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacılar Höyük, Burdur İl merkezinin 26–27 km güneybatısında yer alan bir höyüktür. Toroslar'ın kuzeye uzanan sırtları arasında oluşmuş bir vadide bulunmakta olup batısında Koca Çay akmaktadır. Höyüğün bulunduğu Burdur Ovası, Klasik Çağ'da Pisidia Bölgesi'nin kuzeybatısında kalır.

Höyükteki kazılar 1957-60 yıllarında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından, James Mellaart başkanlığında yapılmıştır. Daha sonra 1985 ve 1986 yıllarında İstanbul Üniversitesi adına Prof. Dr. Refik Duru başkanlığında ve Prof. Dr. Gülsün Umurtak'ın da katıldığı sınırlı ölçüde kazılar yapılmıştır. Bu kazılar sayesinde hacılarda birçok eser bulunmuştur.

Kazılarda höyükte üç ana kültür evresinde 12 tabaka belirlenmiştir. En üstten başlamak üzere I. – V. tabakalar Erken Kalkolitik Çağ, VI. – IX. tabakalar Geç Neolitik Çağ ve Mellaart, ana toprağın hemen üzerinde yer alan en eski yerleşimin Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşimi olduğu belirtmektedir. Bununla birlikte Prof. Dr. Refik Duru başkanlığında yapılan kazılarda, bu tabakanın Çanak Çömlekli Neolitik Çağ'a, dolayısıyla Erken Neolitik Çağ'a tarihlendirilmesi gerektiği öne sürülmüştür.

II. tabaka MÖ 6. binyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir. Dörtgen bir yerleşmedir ve yaklaşık 2 bin metrekarelik bir alana yayılmaktadır. Yerleşimin etrafı taş temelsiz kalın bir kerpiç savunma duvarları ile çevrilidir. Duvarın kuzeyinde taş temelli iki kule vardır. Bu iki kulenin arasında, yerleşmenin ana girişi olan bir kapı mevcuttur. Surla çevrili bu yerleşmede farklı bölümlenme görülür. Batı kesiminde evler bulunur. Merkezde, iki yanında avluların yer aldığı çömlek işlikleri vardır. Doğuda ise günlük yaşamın sürdürüldüğü bölüm bulunur. Evler, biri giriş, diğer esas oda olmak üzere iki odalıdır ve iki katlı oldukları düşünülmektedir. Ana odada bir ocak bulunmaktadır. Kutsal mekan olarak kullanılan yapı bir ana oda, giriş odası, hemen batısında küçük bir mekan, dışta bir küçük avlu ile çakıl taşlarıyla döşeli bir başka mekandan oluşur. Giriş odasında bir ocak ve ekmek fırını bulunmaktadır. Yerleşmenin güney avlusunun ahır olarak kullanıldığı ileri sürülmektedir.
Hacılar IIA'nın yangınla tahribinden sonra kurulan Hacılar I yerleşmesi kültürde belirgin bir değişmeyi göstermektedir. Bu durum, farklı bir topluluğun gelip yerleştiği şeklinde yorumlanmaktadır. Bu yeni gelenler yangın tahribatını temizlerken I. – V. tabakalarda ağır tahribata neden oldukları görülmektedir. Bu yeni yerleşme, tek taş temel üzerine 3 metre kalınlıkta kerpiç duvarlarla inşa edilmiş ve girişi güneydoğudan olan bir kaledir. Tabanlar kilden olup üzerinde hazır izleri görülmektedir. Evlerde kapı bulunamamış olması nedeniyle girişlerin tavandan olduğu düşünülmektedir. Mekanların büyük kısmı depo ve kiler olarak kullanılmış görüldüğünden, bunların üstünde hafif malzemeden yapılmış bir ikinci katın olduğu varsayılmaktadır. Öte yandan yaşanan bir yangın sonucu alt kat mekanlarında kül, üst kattan düşen eşyalar, yıkıntı ve yanmış çocuk iskeletlerinden oluşan yaklaşık 2 metre kalınlıkta bir dolgunun varlığı da bu varsayımı desteklemektedir.
Höyükteki en önemli buluntulardan biri de arkeolojik yayınlarda "Hacılar tipi" olarak geçen kadın biçimindeki kaplardır. Hacılar'da bulunan "ayrışık kaplar"dan bazıları kuş, oturur ve başını geri çevirmiş durumda betimlene bir geyik biçimli kaptır.
Hacılar Höyük seramik çanak çömleği genel olarak elde yapılmış, krem zemin üzerine kahverengi bezemeli çanak çömleklerdir. Oval ağızlı kaseler, küre gövdeli çömlekler, büyücek vazolar, dikdörtgen çanaklar, küpler ve testiler, genel mal türleridir.
Yerleşmenin, Erken Kalkolitik Çağ sonunda, dış saldırılar altında terk edildiği ileri sürülmektedir.

Hacılar, Burdur

 OpenStreetMap'te Hacılar Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Yakın plan kroki

Hamidoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Eğirdir ve Isparta bölgesinde kurulan 2. Dönem Anadolu Beylikleri'ndendir. Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey, babası İlyas ile dedesi Hamid zamanında da bu bölgede bulunmuşlardı. Bu nedenle bu bölgenin yabancısı değildi. Hamidoğulları'nın bir diğer önemli özelliği ise topraklarının bir kısmını para karşılığı Osmanlı Devleti'ne satmasıdır.
Isparta kenti ve çevresinin adı Cumhuriyet'e kadar Hamid olarak kaldı. Güneyde bulunan Tekeoğulları'na komşuydu.

Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmaya yüz tutunca, Batı Anadolu'da bulunan Türkmen Beyleri, ayrı ayrı Beylikler kurma girişiminde bulundular. Sayıları (15)'i bulan bu beyliklerden biri de Hamidoğulları Beyliği idi. Isparta, Burdur, Konya İllerinin bazı yerleri, bu beyliğin sınırları içinde bulunuyordu. Beylik yak. 1301 (Hicri 700) de kuruldu. Elyarzigan Bey'in babası; Feleküddin Dündar Bey'in dedesi olan Hamid Bey'in adı verildi.
Beyliğe adı verilen Hamid Bey; Selçuklulardandır. Anadolu'da geçimlerini hayvancılıkla sağlayan bazı Türkmen yürüklerini toplamış, onlara baş olmuştur. Eline geçirdiği yerlere "Hamideli"; oralarda yaşayan halka da "Hamid Türkmenleri" denmiştir.
Başlangıç yıllarında, Başkent Uluborlu idi. Sonradan Eğirdir'e taşındı. Eğirdir bayındır hale getirildikten sonra, adı değiştirildi; "Felekâbât" oldu. Isparta'ya da "Hamid İli" denilmeye başlandı. Isparta, uzun süre bu adı taşıdı.

Gölhisar (Burdur'un ilçesi), Korkuteli (Antalya'nın ilçesi), Antalya; Hamidoğulları'nın egemenliğinin altına girince, sınırları da genişlemiş oldu.
Hamidoğulları Beyliğinin sınırları Burdur'dan taşıp, Antalya'ya vardıktan sonra, tarihi olaylar şöyle gelişti. Dündar Bey komşu ve çevrede bulunan öteki beyliklerle iyi ilişkiler içindeydi. Kendi gücüne, kuvvetine aşırı derecede güveni vardı. Kendine olan bu güveni de 15.000 yaya; 15.000 atlı askerinin oluşundan, Beyliğinin sınırları içinde 15 kalenin bulunuşundan idi.
Bahadır Han'ın en güçlü adamı İlhanlı Emir Çoban'a boyun eğmeyenlerin içinde Dündar Bey de vardı. Emir Çoban, İlhanlı imparatorluğunun en güçlü adamı haline geldikten sonra, oğullarını her ile vali yaptı. Oğlu Demirtaş'ı da Anadolu'ya gönderdi. Demirtaş (1317) 'de Anadolu'ya geldikten sonra, kendilerine boyun eğmeyenleri ortadan kaldırmak için, girişimde bulundu. Bunların başında Hamid Beyi Dündar Bey geliyordu. İzledi: yakalattı hemen yaşamına son verdi. Ama bu pek kolay olmadı. Yunus Bey'in oğlu Mahmut kendisine yardım etmemiş olsaydı, Dündar Bey'i yakalaması da öldürmesi de mümkün olmayacaktı. Dündar Beyin ortadan kaldırılmasında Mahmut'un pek büyük yardımını görmüştü. Bu yardımın bir karşılığı olarak da, Antalya ve çevresini Mahmut Beye verdi.

Hamidoğulları Beyliği: (1280-1391) arası 108 yıl yaşadı. Başkent önce Uluborlu idi; sonra Eğirdir'e nakledildi.
Hamidogulları Teke (Antalya) Beyliği (1300 - 1423) yılları arası (123) yıllık bir yaşamı oldu. Teke Beyliğine 80 yıl Antalya; 33 yıl da, Korkuteli başkent oldu.

Kısa bir süre sonra, Dündar Bey'in oğlu Hızır; öldürülen babasının beyliğine sahip çıkarak topraklarını tekrar geri aldı. Mısır'da bulunan kardeşi İshak Bey gelip beyliğin başına geçti (1328). İshak Bey ölünce kardeşi Mehmet'in oğlu Mustafa, sonra da Hüsamettin İlyas Beyler; hükümdar oldular.
İlyas Bey; Karamanoğulları ile girdiği savaşı kaybedince, Germiyanoğlu Süleyman Bey'e sığındı. Onun desteği ile de kaybettiği toprakları geri aldı. Ölümünden sonra başa geçen oğlu Kemalettin Hüseyin Bey; Karamanoğulları'ndan dirlik düzenlik ve rahat yüzü görmedi. Onların saldırılarından bıkıp usanan Hüseyin Bey; Beyşehir, Seydişehir, Akşehir, Yalvaç ve Şarkîkaraağaç'ı Murad Hüdâvendigâr'ın pâdişâhlığındaki Osmanlı Devleti'ne "80.000 altın" karşılığında devretti (1374). Kendisine ise sâdece Isparta ve Eğirdir kalmış oldu.

Hamidoğulları (Antalya) Teke Beyliği'nin başına Yunus Beyden sonra Mahmut Bey geçti. İlhanlıların güçlü adamı Emir Çoban'ın oğlu Demirtaş'la Mısır'a gitti; orada tutuklandı (1327); yönetimi kardeşi Hızır Bey aldı. Başkent Korkuteli'nde işleri düzene sokmaya çalıştı ise de hasta oluşu yüzünden yerini Dadı Bey'e bırakmak zorunda kaldı. Sonra, başa küçük Mehmet Bey geçti. Antalya, Kıbrıs Kralı Petro'nun işgaline uğramıştı (1365); on bir yıl sonra, almayı başardı. Yönetim Osman Bey'in elinde iken, Yıldırım Beyazit Antalya ve Teke yöresini egemenliği altına aldı oğlu İsa Çelebi'ye Sancak olarak verdi.

1402 Ankara Savaşı'ndan sonra 1402'de Osman Bey  Antalya ve Korkuteli'ni Timur'un egemenliğini tanıyarak geri aldı, yine Korkuteli'ni başkent yaptı. II. Murat Devrinde bir kargaşalıktan yararlanmak isteyen Hamidoğlu Osman Bey; Karamanoğlu II. Mehmed Bey ile işbirliği yaparak, Antalya'yı geri alma girişiminde bulundu ise de (1403) başarılı olamadı; Antalya Beyi Hamza tarafından Korkuteli'nde baskına uğradı; orada öldürüldü.
Kısa bir süre de Antalya emiri Yunus Bey'in kölesi Zekeriya'nın yönetiminde kalan Hamidoğulları (Antalya) Teke Beyliği de, böylece sona ermiş oldu.

Hamidoğulları devrinde yüz sekiz yıl gibi pek uzun bir süre Isparta, Burdur, Antalya, Konya illerinde bazı yerlerin yönetimini ellerinde bulunduran Hamidoğulları'nın bölgenin yer adları, sosyal, ekonomik, kültürel yaşamı, gelenek, görenek, töresi, bayındır hale gelmesi gibi alanlarda; özellikle Isparta, Uluborlu, Eğirdir ilçelerinin tarihleri içinde, pek büyük ve önemli bir yeri bulunmaktadır.
Isparta kenti ise Hamidoğulları sona erdikten sonra yuzyıllar boyunca bu beyliğin "Hamid" adını taşıdı. Hamidoğulları Beyliği sona erdikten sonra Isparta ve civarı Osmanlı Devleti içinde  "Hamid Sancağı" oldu. Sancak o zamanlar eyaletle ilçe arasında yer alan bir yönetim bölümü idi. 1891'de (Hamid) adına (mâmur, en bayındır) anlamına gelen bir (abat) eklenerek (Hamidâbât) olarak değiştirildi. Bu tarihten sonra da Isparta kentin adı "Hamidâbât" olarak kaldı. Bir süre Konya' ya bağlandı. 1919'da Konya'dan ayrıldı. 1922 yılında Hamidâbât adı Isparta olarak değiştirildikten sonra, il yapıldı. Görüldüğü gibi kent, altı yüz yılı geçkin, pek uzun bir süre, Hamidoğulları beyliğin "Hamid" adını taşımış oldu.
Hamidoğulları'nın ilk başkenti Uluborlu idi. Sonra buradan taşındılar Eğirdir'i "Başkent" yaptılar. Simdiki Isparta ilinin bu iki ilçesi Hamidoğulları devrinde başkent olmakla önem kazandılar; büyüdüler, bayındır hale getirildiler. Hamidoğullarından Dündar Bey, Eğirdir'de para bile bastı.

Isparta, Uluborlu, Eğridir şehirleri basta olmak üzere Isparta yöresinde Hamidoğulları'ndan kalma, pek çok tarihi yapıt bulunmaktadır. Bu yapıtlardan bazıları şunlardır; 

Isparta "Hızır Bey Hamamı": 1327-1328 yılları arası, Hamidoğulları Beyliğinin başında bulunan Dündar Bey'in kardeşi Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır.
Isparta "Hızır Bey Camii": Bu cami de "Hızır Bey Hamamı" ile birlikte Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır. 1888 yılında olan büyük Isparta depreminde yıkılmış, depremden sonra onarım görmüştür.
Uluborlu "Muhittin Çeşmesi": 1300 - 1324 yılları arasında 24 yıl Hamidoğulları Beyliğinin başında bulunmuş olan Dündar Bey tarafından yaptırılmıştır.
Uluborlu "Türbesi": Ahi Bahattin Camisi'nin bitişiğinde bulunan türbe Dündar Bey zamanında yaptırılmıştır.
Uluborlu "Efendi Sultan Camii": Dündar Bey zamanında yapılmıştır.
Uluborlu "Arapçık Çeşmesi": Dündar Bey zamanında yapılmıştır.
Eğirdir "Dündar Bey  Medresesi": Selçuk'ular zamanında han olarak yaptırılmış, Hamidoğullarından Dündar Bey tarafından da genişletilerek, medreseye çevrilmiştir. Hamidoğullarından kalma büyük ve tarihi değeri olan yapılardan biridir.
Şarkikaraağaç "Tahta Minare": Hamidoğulları tarafından yapılmıştır.
Afyonkarahisar ilinin Şuhut İlçesinde bulunan "Kubbeli Camii ve Minaresi": 1328 - 1335 yılları arası Hamidoğulları'nın Teke Beyi bulunan Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır. Caminin üç kubbesi bulunmaktadır; minaresi de iki şerefelidir.
Burdur "Muzaffereddin Medresesi": 1340-1355 yılları arasında 15 yıl Hamid Beyliğinin başında bulunan Muzaffereddin Mustafa Bey tarafından yaptırılmıştır.
Bunlara benzer Hamidoğulları Beyliği sınırları içinde bulunan Gölhisar, Antalya, Korkuteli, Akşehir, Beyşehir, Seydişehir'de de bazı yapıtları bulunmaktadır.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1937, ISBN 975-16-0044-8  s. 62-69.
Bosworth, Clifford (1996),The new Islamic dynasties: a chronological and genealogical manual, New York: Columbia University Press s. 226.

Hattice veya Hatti dili, MÖ 3. ve 2. binyılda Küçük Asya'da Hattiler tarafından konuşulmuş, Hint-Avrupa kökenli olmayan eklemeli bir dildir.
Anadolu'un kaydedilmiş en eski dili olan Hatticenin merkezi, Hitit işgallerinden önce Hattuşa'dan (Hattus) kuzeye doğru Nerik'e kadar bir alanı kaplıyordu. Hattice kaydedilmiş diğer şehirler arasında Tuhumiyara ve Tissaruliya bulunmaktadır. Hititçe konuşan halkların, güneydeki Kaniş'ten gelerek MÖ 18. yüzyılda Hattus'u fethi sonucunda Hattiler asimile olmuş veya bu yeni halk yerlerine geçmiştir. Buna rağmen bölge adı olarak Hatti ismini Hitit devrinde de korumuştur.
Yerli Hattice konuşuru halk, kendi dillerinde yazılı eser bırakmamış olduğundan ötürü, akademisyenler komşuları ve ardılları olan Hititlerin ürettiği dolaylı eserleri inceleyerek Hattice hakkında bilgi edinirler. Bazı Hattice kelimeler, MÖ 14. ve 13. yüzyıllardan kalma Hitit rahiplerinin dini tabletlerinde bulunabilir. Bu metinlerdeki Hattice kısımlar özel olarak belirtilmiştir.
Hattice kelimelerin kökleri dağlar, nehirler, şehirler ve tanrıların adlarında da bulunabilir. Ayrıca bazı mitolojik metinlerde bu kelimeleri içerir. Bunlardan en önemlisi, Hattice ve Hititçe yazılmış "Gökten Düşen Ay Tanrısı" efsanesidir.
Muhafazakâr görüş, Hatticenin komşu Hint-Avrupa ve Sâmî dillerinden farklı bir yalıtık dil olduğudur. Ancak yer adlarına ve şahsî isimlere dayanılarak Kaşkaların konuştuğu diğer bir sınıflandırılmamış dil olan Kaşka dili ile de ilgili olabilir. Hattice ile hem Kuzeybatı Kafkas (Abhazca gibi) hem de Güney Kafkas (Kartvel) dilleri arasındaki birtakım benzerlikler; bazı bilim insanlarının Orta Anadolu'dan Kafkasya'ya bir dil bloku bulunma ihtimali hakkında faraziyeler sunmalarına yol açmıştır.

Bilinen bazı Hattice kelimeler şunlardır:

Igor Diakonov'un ayrıntılı açıklaması 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
A. S. Kassian'dan Hattice dilbilgisi (Rusça)

Hattiler (URUHa-at-ti), MÖ 2500-2000/1700 yıllarında Anadolu'da yaşamış bir uygarlık. Anadolu Yarımadası'nın bilinen en eski adı Hatti ülkesi'dir. İlk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında Akad sülalesi döneminde (MÖ 2350-2150) kullanılan bu adlandırma, MÖ 7. yüzyıl Asur yıllıklarında görüldüğü üzere, MÖ 630 tarihlerine değin süregelmiştir. Böylece Anadolu en az 1.500 yıl boyunca Hatti ülkesi olarak tanındı. Bu ad o denli yerleşmişti ki Anadolu'da Hattilerden sonra yaşayan Hititler yaşadıkları ülkeden söz ederlerken, Hatti ülkesi deyimini kullandılar. Bu ve bazı arkeolojik bulgular nedeniyle uzun yıllar boyunca Hititler ve Hattilerin aynı ırk ya da akraba ırklar oldukları varsayıldı.
Hititlerin Hattuşa tabletlerini ilk okuyan filologlar, hep bu tabire rastladıkları için bambaşka bir dil konuşan bu yeni kavme de Hatti adını taktılar. Oysa sonradan yine tabletlerden Hint-Avrupalı bir kavim oldukları anlaşıldı. Kussar kentinde yaşayan yönetici sınıfın bir araya getirdiği halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu. Ancak Hitit biçimindeki adlandırma, bilim çevrelerinde yayıldığı için kalıcı oldu. Kaldı ki kendilerini Nesili olarak adlandıran bu grubun yanı sıra Anadolu'da Luviler ve Palalar adı ile tanınan gruplar vardı.

Zaten filologlar Hatti sözcüğünü olduğu gibi almayıp, onun Ahd-i Atik'de zikredilen "Heth" ve "Hittim" şeklinden esinlenerek Almanca Die Hethiter, İngilizce The Hittities, Fransızca Les Hittities ve İtalyanca Gli Ittiti deyimlerini ürettiler. Türkçede önceleri Eti sözcüğü kullanıldı, şimdi ise Hitit deyimi yerleşti. Burada yanlış kullanılan bir adlandırmaya işaret etmek yerinde olacaktır. Birçok bilim insanı bir zamanlar doğru olduğu sanılan, ancak şimdi isabetsiz olduğu anlaşılan "Proto-Hitit" ya da "Proto-Hatti" deyimlerini alışkanlık sonucu hâlâ kullanmaktadırlar. Hatti yerine "Proto-Hitit" tabiri kullanıldığı takdirde Hititlerin Hattilerden geldiği izlenimi ortaya çıkar. Oysa söz konusu iki halk birbirinden dil ve ırk bakımından tamamıyla ayrıdır. Hele adı Hatti olan kavmi "Proto-Hatti" diye anmak büsbütün anlamsızdır. Ancak kültürel açıdan bakıldığına Anadolu Hatti sanatının Hititler tarafından alındığını ve köklü Hatti geleneğinin Hititlerde yaşadığını görürüz. Hatti yer isimleri, şahıs isimleri ve efsaneleri Hitit kültüründe yer almıştır. Gerek Alaca Höyük, gerekse son yıllarda yapılan arkeolojik kazılar, Hatti kültürünün gücünü ortaya koymaktadır. Anadolu'ya ne zaman geldikleri bilinmeyen, belki dağınık gruplar hâlinde gelmiş olan Hititler, bu gücün bir parçası olmuşlardır. Hitit Krallığı'nın hâkim yönetici sınıfı olan ve Hatti geleneği taşıyan Hitit kralları, Anadolu'yu teokratik tabanlı bir feodal yapı içinde yönetmişlerdir.
Anadolu'daki Hatti beylikleri bir protohistorya (ön tarih) uygarlığıdır. Başka bir deyişle onlar henüz yazı kullanmadıkları için tarihsel sürece ait değildirler. Ancak bu beyliklerin konuştuğu dil, inandıkları din, yaşattığı örf ve âdetleri hakkında Hititler yolu ile birçok bilgiye sahip bulunmaktayız. Bu nedenle Hatti beylikleri ön tarih (protohistorya) uygarlığının güzel bir örneğidir.

Hatti ülkesi
Anadolu tarihi
Geç Tunç Çağı
Hurriler
Hititler
Luviler
Pelasglar

(İngilizce) Hattiler8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hattuşa (Hititçe: 𒌷𒄩𒀜𒌅𒊭) ya da Hattuşaş, Hititler'in Geç Tunç Çağı dönemindeki başkentidir. Çorum il merkezinin 82 km güneybatısındaki Boğazkale ilçesinde bulunmaktadır.

Kent, tarih sahnesinde, Hitit İmparatorluğu'nun MÖ 17. ile 13. yüzyıllar arasında başkenti olarak yer almıştır. Hattuşaş, 1986 yılında UNESCO Dünya Mirasları listesine dâhil edilmiştir. Hattuşaş Çorum'un Sungurlu ilçesinin güneydoğusunda Boğazkale ilçesinin 4 km doğusundadır.

Kentte yerleşime dair ilk bulgular MÖ 6. binyıla kadar gitmektedir. MÖ 3. binyılda Hattiler bölgeye yerleşmeye başlar. Yerleşime bu dönemde Hattuş denilir. MÖ 19. ve 18. yüzyıllarda bölgeye gelen ve Kültepe merkezli ticaret kolonisi kuran Asurlular burada bir yerleşim yeri oluşturmuş, kentin aşağı kısmına yerleşmişlerdir. Kentin MÖ 1700 civarında Kuşşara kralı Anitta tarafından yakılıp yıkıldığı bilinmektedir. İlerleyen dönemde Hitit Kralı I. Hattuşili başkenti buraya taşımıştır. Kent kuzeyden gelen ve Asur-Mısır arşivlerinde Kaşkalar adı verilen kavimin saldırısına uğramıştır. Hititler tarafından başkent olarak bu dönemde Sapinuwa kullanılmıştır. MÖ 13. yüzyılda kral III. Murşili başkenti yeniden Hattuşa yapmıştır. Kent imparatorluğun yıkılışına kadar devletin merkezi olmuştur.
Kent yaklaşık olarak 2 kilometrekarelik dağlık bir arazide inşa edilmiştir. Ketnin etrafında MÖ 1344-1322 arasında hüküm sürmüş I. Şuppiluliuma döneminde inşa edilen surlar mevcuttur. Kentin içinde devletin idari merkezi, asillerin ikamet ettiği evler, tapınaklar ve askerî yapılar mevcuttur. Kraliyet mensupları kentin yukarı kısmında ikamet ederken tahkimatların içinde iç kale de mevcuttur. Kentin alt kısımlarında daha çok ahşaptan ve kerpiçten evler bulunurken kentin ihtiyaçları için tarımsal faaliyet alanları ve erzak depoları da bulunuyordu. Günümüze ancak taş temelli tapınak ve sarayların kalıntıları kalmıştır.
Kent imparatorluğun Bronz Çağı Çöküşü'yle beraber ortadan kalkmasıyla yıkılmış ve Frig dönemine kadar toplumsal hayat kesintiye uğramıştır. Sonra kısmen Galatlar tarafından kullanılan yerleşim Hititler dönemindeki önemini bir daha kazanamamıştır. 

Hitit Devleti'nin başkenti olan Hattuşaş sanat ve mimarlık alanında gelişmeler göstermiştir. Hattuşaş sözcüğü Hattus sözcüğünden yani Hatti insanlarının verdiği orijinal addan gelir. Hattuşaş çok geniş bir alana yayılmıştır. Yapılan kazılarda 5 kültür katı ortaya çıkmıştır. Bu katlarda Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Kalıntılar Aşağı Kent, Yukarı Kent, Büyük Kale (Kral Kalesi), Yazılıkaya'dan oluşmaktadır.

Hattuşaş'ın kuzeyde kalan kısımına "Aşağı şehir", güneyde kalan kısımına "Yukarı Şehir" denir. Hattuşaş'daki kalıntıları ilk olarak Fransız arkeolog Charles Texier keşfetmiştir. 1893-1894 yıllarında kazılar başlatılmıştır ve bu kazılardan sonra 1906'da Alman Hugo Winckler ile İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden Thedor Makridi Bey çivi yazısı ile yazılmış büyük bir Hitit arşivi bulmuşlardır. Hattuşaş'da MÖ III. binden itibaren yerleşim görülmektedir. Bu dönemdeki yerleşmeler genellikle Büyükkale çevresinde oluşmuştur. MÖ 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir'de Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez bu çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır. Ortaya çıkan yazıtlardan Hattuşaş'ın MÖ 18. yüzyılda Kuşşara kralı Anitta tarafından tahrip edildiği ortaya çıkmaktadır. Bu tarihten sonra MÖ 1700 yıllarında Hattuşaş yeniden yerleşime açıldı ve MÖ 1600'lerde Hitit Devleti'nin başkenti olmuştur. Kurucusu Anitta gibi Kuşşara kökenli olan I. Hattuşili'dir.

Hattuşaş'ın "Yukarı Şehir" denilen bölgesi 1 km2 alana yayılmıştır ve eğimli bir arazi şekli vardır. Yukarı Şehir genellikle tapınaklar ve kutsal alanlardan oluşur. Yukarı Şehir güneyden çevrilen bir surla donatılmıştır. Bu sur üzerinde 5 tane kapı vardır. Kentin en yüksek noktasında bastion ile "Sfenksli Kapı" yer almaktadır. Güney surunun doğu ve batı ucunda karşılıklı "Kral Kapısı" ve "Aslanlı Kapı" yer almaktadır.

Hattuşaş'ın Kapıları

Aşağı ve Yukarı Şehir Tapınakları

Nişantepe'de II. Şuppiluliuma tarafından yaptırılan 2 numaralı oda

Kraliyet Sarayı, ikamet ve imparatorluğun yönetim merkezi de dâhil olmak üzere 150 m, 250 m kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir.

Büyük Kale

Hattuşaş antik kentinin 2 km kuzeydoğusunda bulunan, kayalar arasındaki, galeri adı verilen iki girintiden oluşan, MÖ 13. yüzyılda yapılmış Hitit açık hava tapınağı.

Yazılıkaya

Hattuşaş kazılarında tapınaklardan ele geçirilen malzemeler 5 gruba ayrılır;

Seramikler
Aletler
Silahlar
Kült objeleri
Yazılı belgeler

Hattuşaş'ta yapılan kazılarda çıkarılan ve Ankara - Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenen Antik Eserler

 Wikimedia Commons'ta Hattuşa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Boğazkale 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haçlı Seferleri, Orta Çağ'da Papalık Devleti tarafından başlatılan, desteklenen ve bazen de yönetilen bir dizi dinî savaştı. Bu askerî seferlerin en iyi bilinenleri, 1095 ile 1291 yılları arasında Kudüs ve çevresini Müslüman yönetiminden geri almayı amaçlayan Kutsal Topraklara yapılan seferlerdir. 1099'da Kudüs'ün ele geçirilmesiyle sonuçlanan Birinci Haçlı Seferi'nden başlayarak düzinelerce askerî sefer düzenlendi ve yüzyıllar boyunca Avrupa tarihinin odak noktasını oluşturdu.
1095 yılında Papa II. Urban, Clermont Konsili'nde ilk seferi ilan etti. Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos'a askerî desteği teşvik etti ve Kudüs'e silahlı bir hac yolculuğu çağrısında bulundu. Batı Avrupa'daki tüm sosyal tabakalardan coşkulu bir tepki geldi. Katılımcılar, Avrupa'nın her yerinden geliyordu ve çeşitli motivasyonları vardı. Bunlar arasında dinî kurtuluş, feodal yükümlülüklerin yerine getirilmesi, şöhret fırsatları ve ekonomik ya da siyasi avantajlar vardı. Daha sonraki seferler, bazen bir kral tarafından yönetilen, genellikle daha organize ordular tarafından yürütüldü. Hepsine papalık tarafından endüljans verildi. İlk başarılar dört Haçlı devleti kurdu: Edessa Kontluğu; Antakya Prensliği; Kudüs Krallığı; ve Trablus Kontluğu. 1291'de Akka'nın düşmesine kadar bölgede bir şekilde Avrupalı varlığı devam etti. Bundan sonra başka büyük askerî seferler düzenlenmedi.
Kilise onaylı diğer seferler arasında, papalık kararlarına uymayan Hristiyanlara ve kâfirlere karşı, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ve siyasi nedenlerle yapılan Haçlı seferleri bulunmaktadır. 1147'den itibaren Kuzey Haçlı Seferleri, Kuzey Avrupa'daki pagan kabilelere karşı yapıldı. Hristiyanlara karşı Haçlı Seferleri, 13. yüzyılda Albigeois Haçlı Seferi ile başladı ve 15. yüzyılın başlarında Hussit Savaşları ile devam etti. Osmanlılara karşı Haçlı Seferleri 14. yüzyılın sonlarında başladı ve Varna Haçlı Seferi'ni de içeriyordu. 1212'deki Çocuk Haçlı Seferi de dahil olmak üzere popüler haçlı seferleri kitleler tarafından oluşturuldu ve Kilise tarafından onaylanmadı.

Haçlı Seferleri'nin fikir babası aslında İspanya ve Portekiz'den Müslümanların atılması için başlatılan Reconquista (Yeniden Fetih) hareketidir. Müslümanlar İspanya ve Sicilya'da hakimiyet kurmuşlardı. İber yarımadasında bulunan Hristiyan krallıklar ortak düşman Müslümanların elindeki şehirleri ve kutsal yer olan Kudüs'ü almak için başlattıkları hareket 9. yüzyıldan 15. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür.
Aslında 1086 yılında Papa VII. Gregorius Doğu'ya bir haçlı seferi yapma düşüncesindeydi fakat bu halefi II. Urbanus'a nasip olacaktı. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu bir Türk akınına uğramıştı ve Selçuklu Türkleri güçlü bir hakimiyet kurmuşlardı. Suriye ve Filistin'i dahi ele geçiren Türkleri, Hristiyan dünyası tedirginlikle izlemekteydi. Politik başarıları ile bilinen Bizans imparatoru I. Aleksios Türkler'e karşı Papa'dan yardım istedi. Papa bu talebi kabul etti fakat onun amacı Bizans'a yardımdan çok Doğu topraklarını ve Kudüs'ü ele geçirmek, Papalığın görüşlerini benimsemeyen "Heretik" Doğu Hristiyanlarını kontrol altına almak ve Avrupa'nın içinde bulunduğu krizden kurtulmasını sağlamaktı. Çünkü 1094 senesi şiddetli kuraklığın getirdiği açlık ve sefalet, salgın hastalıklar ve artan nüfus gibi problemler ile Doğu'yu Batı'nın gözünde âdeta cennet haline getirmişti. 1095'te toplanan Clermont Konsili'nde, Papa, Hristiyanları Kudüs'ü ve doğu topraklarını ele geçirmek özellikle havarilerin yaşadığı yerlerin ve onlara ait kalıntıların Sarazen Müslümanların elinden kurtarılması için yapılacak kutsal savaşa davet etti. Dünyevi ve uhrevi pek çok vaatte bulunarak onları Haçlı Seferi'ne ikna etti. Kilise sadece dinî bir kurum değil aynı zamanda geniş toprakların yöneticisi siyasi bir otoriteydi. Avrupa toplumu feodal ailelerin birbirleriyle savaşları ve şövalyelerin adeta terör estirdiği büyük bir buhran içindeydi. Bu sefere katılacak kontlar ve dükler için öncelikli hedef maddi çıkarlar ve yeni topraklara sahip olmaktı. Böylece Fransızlar, Normanlar ve Lombardlar gibi pek çok milletten örgütlü bir ordu oluşturuldu ve bunlar 1097'de Konstantinapolis önlerine geldiler. I. Aleksios gördüğü bu devasa silahlı birlikler karşısında büyük bir endişeye kapılmıştı. Onların kendi topraklarından geçmesine izin vermedi ve onlara: "Eğer Antakya'yı bana vereceğinize dair yemin etmezseniz İslâm ülkelerine gitmek üzere Boğaz'ı geçmenize izin vermem" dedi. Aslında maksadı Haçlıları İslâm ülkelerine gitmeye teşvik etmek ve Türklerden kaybettiği toprakları geri almayı güvence altına almaktı.

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099) katılan orduların miktarı ve sonuçları bakımından en önemli olan Haçlı Seferidir. Birinci Haçlı Seferi'nin 1096 yılında Clermont'ta toplanan kilise konsilinde Papa Urbanus tarafından başlatıldığı kabul edilmektedir. 1095 yılında Clermont'ta toplanan kilise konsilinde Papa II. Urbanus ve fanatik Keşiş Pierre l'Ermite tarafından teşvik edilmiştir. Ama bu sefere katılmak için Hristiyan Avrupa yüzeyinde propagandanın yapılması ve Haçlı askerlerinin toplanması bir yıldan fazla zaman almıştır. Bu sefer genellikle dalga dalga gelen bazıları sırf din aşkına savaşmayı gözüne alan çeşitli sınıftan halktan oluşan bir grup halinde; diğerleri ise çok düzenli soylu kişiler tarafından profesyonel askerî birlik şeklinde komuta edilen ordularla gerçekleştirilmiştir. Birinci Haçlı Seferi'nin genel olarak başlangıç ve birkaç ana safhadan oluştuğu kabul edilir.

Birinci Haçlı Seferi'nin ilk ana safhasına köylü haçlı seferi veya halkın haçlı seferi denmiştir. Bu sefere katılan Haçlı ordusu daha çok din aşkına savaşmayı göz almışlardan oluşmuştu. Haçlılar halk kitlelerden oluşmaktaydı; asiller ve profesyonel askerler bu sefere katılmamayı tercih etmişlerdi.
1 Ağustos 1096'da yola çıkan bu ordunun başında fanatik dindar Keşiş Pierre L'Ermite bulunmaktaydı. Bu Haçlı ordusu, hiç savaş deneyimi olmayan erkekler ve hatta tecrübesiz genç, çocuk ve kadını ihtiva etmekteydi. İznik üzerine doğru yürürken Yalova civarında Selçuklu orduları tarafından yenilip imha edildi.

İkinci gruba Baronların Haçlı Seferi denir çünkü Avrupa soyluları tarafından komuta edilmiş ve profesyonel ağır zırhlı şövalyelerle donanmıştı.
Bundan sonra Haçlı Ordusu'na katılacak daha profesyonel Güney İtalya Normanları, Lorraineliler, Fransız şövalyelerden oluşan büyük bir ordu 1097'de Konstantinopolis önlerine geldi. Komutanları arasında Aşağı Lorenli Godefroy de Bouillon, kardeşi Boulogneli Baudouin, kuzeni Bourglu Baudouin, Normandiya Dükü Robert, Tarantolu Boemondo ve kuzeni Tancred, Toulouse Kontu Raymond, Flandre Kontu II. Robert, Fransa kralı I. Philippe'in küçük kardeşi Vermandois kontu Hugues gibi Fransa'nın, Burgundi'nin ve Güney İtalya'nın önemli soyluları bulunmaktaydı.
Avrupa'nın belirtilen alanlarında bu ordular toplanmaktayken özellikle Almanya'da Yahudiler aleyhine bir büyük Pogrom başlatıldı. Bu Haçlı orduları iaşe ve hayvan yemi bulmak için yolların yakınlarında bulunan yerleşkelere büyük zararlar vermeye başladılar. Özellikle Macaristan'da verdikleri zararlar dolayısıyla oradaki idareci güçler bu Haçlı ordularının karşısında durdular. Bu Haçlı ordusu Bizans İmparatoru tarafından Balkanlarda iaşe satın almak için pazarlar, kamp alanı ve, çoğu Türk dili konuşan, Peçenek asıllı paralı askerlerden oluşan Bizans ordusu tarafından refakat sağlanarak kontrol edilmeye çalışıldı.
Kafile kafile Konstantinopolis'e erişen bu grup Haçlı ordusunda bulunan soylu Haçlı komutanlar Bizans İmparatoru I. Aleksios'a sadakat yemini ettiler ve ellerine geçirecekleri eski Bizans topraklarını tekrar Bizans idaresine vereceklerine ant içtiler. Bu Haçlı ordusu Bizans tarafından Anadolu'ya geçirildi ve yanlarına "Tatikios" adlı bir Türk asıllı Bizans generali komutasında bir Bizans refakat ve kılavuzluk ordusu verildi.
Bu Haçlı ordusu mevcudu için çok değişik tahminler yapılmaktadır. İnanılır bir kaynağa göre, bu ordu 30.000 ile 70.000 arasında askerden ve 30.000 asker olmayan kamp takipçisinden oluşmuştur.

Haziran ayının sonunda Haçlı ordusu Kudüs'e gitmek için yürüyüşe başladı. Fransız soylu asillerinden Blois kontu Stephen karısına gönderebildiği nadir bir mektupta bu geçişin 5 hafta süreceğini belirtmişti. Ancak bu geçiş 2 yıl sürdü.
10 Nisan'da Haçlılar yürüyüşe başlayıp önce Anadolu Selçuklu Devleti başkenti İznik'i kuşattılar. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan Haçlılar'ın ciddi bir tehlike olabileceğini hesap edememiş ve 1097 ilkbaharında bütün ordusu ile Ermeni Gabriel'in elindeki Malatya'yı kuşatmaya gitmişti. Haçlılar bu sırada Bizans gemileriyle Yalova'ya oradan da İznik önlerine gelerek şehri kuşattılar. I. Kılıç Arslan durumun önemini geç de olsa anladı ve derhal İznik yakınına döndüyse de şehir kuşatılmıştı ve büyük Haçlı ordusuyla baş edemeyeceğine karar vererek geri çekildi. Beş hafta kuşatmaya dayanan İznik 17 Haziran 1097'de Bizans'a teslim edildi. I. Kılıç Arslan da 1097 yılında başkent'i İznik'ten Konya'ya taşımak zorunda kaldı.
Anadolu içlerine çekilen Kılıç Arslan Dânişmend Gazi ve Kayseri emiri Hasan ile ittifak yaptı. 30 Haziran 1097'de müttefikler Eskişehir Ovası'nda Haçlılara saldırdılar. Haçlılardan önde yürüyen Normanlardan oluşan grup Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından karşılandı. Bu ovaya çıkışın Bizans ve Haçlılarca "Dorileon" olarak adlandırılması nedeniyle Birinci Dorileon Muharebesi adı verilen askerî çatışma başladı. Bu muharebede ağır zırhlı, özel terbiyeli büyük zırhlı atlı ve özel silahlı şövalyeler ile ağır süvari hücumları yapan Haçlı ordusuna karşı olarak gayet hızlı ve manevra kabiliyetli; hafif zırhlı; ağır zırhlara karşı ve hızlı ağır süvari hücumlarına karşı efektif olmayan hatta hiç işlemeyen ok, cirit ve kılıç gibi hafif silahlı Selçuklu hafif süvarisine üstün geldiği açığa çıktı. Bu meydan muharebesini kazanamayacağını anlayan Sultan I. Kılıç Arslan ordusunu muharebe meydanından geri çekmek zorunda kaldı. Hristiyan tarihçileri bu muharebeyi kazanan Haçlı ordusunu ve bu ordunun komutanlarını çok öv

Helenistik Dönem, Büyük İskender'in istilalarıyla başlayan, Antik Dünya'da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönemdir. Dönem, Klasik Grek Dönemini izlemiştir ve Helenistik Dönem'in ardından, Klasik Grek egemenliğindeki bölge Roma Cumhuriyeti hakimiyetine geçmiştir. Bu dönemde dahi Klasik Grek kültürü (din, sanat ve yazın olarak) hâlen Roma hakimiyetine sızmıştır. Öyle ki Latincenin yanı sıra Grekçe konuşulmaya ve yazılmaya devam edildi. Helenistik Dönem bazen, Klasik Grek Uygarlığı'nın gerileme ve çöküş dönemi olarak görülmektedir. Bir başka açıdan da Klasik Grek Uygarlığı ile Roma Uygarlığı arasında bir geçiş dönemi olarak görülür. Dönemin başlangıcı çoğu kez Büyük İskender'in ölüm tarihi olan MÖ 323 olarak alınır. Dönemin sonu ise Yunanistan Yarımadası'nın Roma Cumhuriyeti tarafından işgal edildiği MÖ 146 olarak kabul edilir. Bazı tarihçiler ise Büyük İskender'in imparatorluğu'ndan kalan son devlet olan Ptolemaios Hanedanlığı'nın Aktium Savaşı'nda yenilgiye uğrayıp yıkıldığı tarih olan MÖ 31-30 tarihini Dönem'in sonu olarak kabul ederler.
Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'nu yenilgiye uğratmasından sonra Güneybatı Asya'da Makedonya Krallığı'na bağlı yeni krallıklar kurulmaya başlanmıştır. Bu yeni krallıklar, Klasik Grek kültürünü ve dilini söz konusu topraklara taşımıştır. Aynı şekilde bu krallıklar da yerel kültürlerden etkilenmiş, yerel uygulamaları ve kurumları benimsemiştir.
Bu anlamda Helenistik Dönem, Antik Grek uygarlığı ile Yakın Doğu'nun, Orta Doğu'nun, Güneybatı Asya'nın bir kaynaşmasını ve bu toplumları "barbar" olarak gören eski Grek tutumundan bir uzaklaşmayı, bir kopmayı temsil etmektedir. Bununla birlikte gerçek anlamda karma bir Grek-Asya kültürünün yaygın olduğunu ileri sürmek güçtür. Varlıklı sınıflar ve siyasi erki elinde bulunduran zümreler yeni karşılaştıkları kültürel öğeleri ya da tutumları, kendileri açısından yararlı ya da ilginç buldukları ölçüde benimseme eğilimindeydiler, fakat nüfusun büyük çoğunluğu eskiden olduğu gibi yaşamaya devam etmiştir.

Helenistik kavramı ilk olarak Alman tarihçi Johan Gustav Droysen tarafından, Greklerin baştan beri kendilerine verdikleri adlandırma olan ''Helen'' sözcüğünden türetilmiş ve 19. yüzyıl ortalarında kullanılmıştır. Droysen bu kavramla Büyük İskender'in MÖ 4. yüzyılda istila ettiği topraklarda Grek kolonileşmesi hareketinin ve Grek kültürünün yayılmasının anlatılmak istendiği bir kavram olarak kullanmıştır. Esasen Droysen'in bu tanımlaması pek çok tartışmaya yol açmıştır. Helenik tanımlamasına -en azından Droysen'in yüklediği anlamda- pek çok tarihçi karşı çıkmıştır. Bununla birlikte Helenistik tanımlaması hâlen kullanılagelmektedir. Dahası bu tarihsel dönemi tanımlayacak daha tercih edilir bir adlandırma yoktur.Gerçekten de Helenistik Dönem'in en belirgin gelişmelerinden biri de Asya ve Afrika'da hızla yeni Grek kolonilerinin kurulmasıydı. Bu gelişme esasen çok geniş bölgelerin tek bir siyasi otoritenin kontrolüne geçmesiyle ticaretin gelişmesinden kaynaklanıyordu. Bu yeni yerleşimler Grek dünyasının değişik yerlerinden gelen kolonicileri bir araya getirmişti. Eskiden olduğu gibi, tek bir "ana kent"den kaynaklanan bir yayılma değildi. Bu gelişmenin bir sonucu olarak esas kültürel merkezler, Yunanistan'dan Pergamon ve Rodos'a yayıldı ve Seleukia, Antioch, İskenderiye gibi kentler kuruldu. Değişik kentlerden gelen bu Grekçe konuşan insanlar Attika'nın saygın lehçesini kullanıyorlardı. Ancak bu kentlerde zaman içinde Helenistik Grekçe olarak da bilinen Koini lehçesi, bir bakıma ortak dil "lingua franca" olarak gelişmiştir.
Helenistik Dönem'in bir diğer karakteristiği ise gelişen ticaretin, onun teşvik ettiği üretim artışının yol açtığı bir gelişmeydi. Bu dönemde edebiyat, mimari, süsleme, plastik sanatlar ve bilimsel araştırmalarda son derece parlak ürünler ortaya çıktığı görülmektedir.
Kuşkusuz Helenleştirme, Antik Grek kültürünün Helenistik dünyaya yayılmasıydı. Ancak bu yayılmanın genişliği, etkinliği ve ne ölçüde bilinçli bir politikanın sonucu olduğu ciddi biçimde tartışmaya açıktır. Büyük İskender'in bilinçli bir Helenleştirme politikası izlemiş olduğunu düşünmek mantıklıdır. Ancak bu politikanın gerisinde yatan nedenleri bilmeye olanak yoktur. Antik Grek kültürünü geniş bir coğrafyaya yaymayı da amaçlamış olabilir. Ancak, genişleyen devasa bir imparatorluk toprakları üzerinde hakimiyet kurmayı sağlayacak etkin önlemler almayı amaçlamış olması daha yüksek bir olasılıktır.

Antik Grek, geleneksel olarak bağımsız şehir devletlerinden oluşuyordu. Bu şehir devletleri Peloponez Savaşı (MÖ 431-404) sonrasında tümüyle Sparta'nın hakimiyeti altına girmişti. Sparta, her ne kadar tüm şehir devletlerinden daha güçlü görünüyorsa da gücü sınırsız değildi. Sparta hakimiyeti de MÖ 371 yılındaki Leuctra Muharebesi'yle Thebai tarafından kırıldı. Fakat MÖ 362 yılındaki Mantinea Muharebesi sonrasında Yunanistan'daki şehir devletleri öylesine güçsüz duruma düşmüşlerdi ki, hiçbiri diğeri karşısında üstünlük arayışına girişecek durumda değildi. Bu zayıflık karşısında, II. Filip'in Makedonya Krallığı'nın Yunanistan üzerindeki etkisi gelişmeye başladı. Böyle olması kaçınılmazdı çünkü Makedon Krallığı Grek şehir devletlerine oranla daha geniş topraklarda hükümrandı ve merkezi bir yönetime sahipti, dolayısıyla her açıdan, özellikle de askeri yönden daha güçlüydü.
Güçlü ve yayılmacı bir hükümdar olan II. Filip'in tahta geçmesiyle Makedon Krallığı Yunanistan üzerinde bir güç haline gelmeye başladı. II. Filip Makedonya topraklarını genişletmek için her türlü fırsata sahipti ve MÖ 352 yılında Teselya ve Magnezya'yı topraklarına kattı. Thebai ve Atina ile düzensiz, plansız çatışmalar 10 yıldan fazla devam etti. Sonunda MÖ 338 yılında Heroneya Muharebesi'nde II. Filip Thebai ve Atina kuvvetlerini yenilgiye uğratmıştır. Sonunda Kral Filip kendi kontrolü altında Korinthos Birliği'ni kurdu. Hemen ardından Korinthos Birliği'nin lideri seçildi ve doğudaki Pers İmparatorluğu'na karşı bir sefer planlandı ancak hazırlıkların henüz başlarında bir suikasta uğradı. Suikast, muhtemelen oğlu Büyük İskender tarafından teşvik edilmişti.

Kral Filip'in yerine tahta geçen Büyük İskender, babasının planladığı İran seferini kendi üstlenmiştir. Seferin sonunda Büyük İskender Pers Kralı III. Darius'u tahttan devirerek tüm Pers İmparatorluğu hakimiyetindeki toprakları ele geçirdi. İstila edilen topraklar, Anadolu, Levant, Mısır, Mezopotamya, Medya, İran, Afganistan'nın, Pakistan'ın bir bölümü ve Asya stepleridir. Bu askeri seferin devamında, MÖ 323 yılında Büyük İskender öldü. Ancak doğuya doğru seferine devam ederken istila ettiği toprakların yönetimi için bazı generallerini, bir çeşit bölge valisi olarak atamıştır. Bu bölge valileri yer yer yerel halkın direncinyle karşılaştılar ve değiştirilmek zorunda kalındı. Örneğin Kapadokya Bölgesi için Aleksandros'un atadığı yönetici generallerinden Sabiktas'dı. Fakat yerel halkın direnişi neticesinde bir Pers soylusu olan I. Ariarathes'i atamak zorunda kalınmıştır.
Fethettiği çok geniş topraklar, İskender'in ölümünden sonra birkaç yüzyıl boyunca güçlü bir Grek etkisi altında kaldı. Grek kültürünün bu toprakları etkileme süreci, batıda Roma'nın ve doğuda Pers İmparatorluğu'nun yükselişine değin sürmüştür. Grek kültürüyle Doğu kültürünün karışmasıyla melez Helenistik kültürü gelişmeye başladı. Bu gelişme, Yunanistan'la bağları koptuğunda bile, Grek-Baktriya Krallığı'nda görüldüğü gibi sürdürdü. Bu melez Helenistik kültürünün İskender'in istilalarından sonra Makedonya İmparatorluğu'nda meydana gelen değişimlere karşın ve Diadochi hakimiyeti boyunca, Grek etkisi olmaksızın ortaya çıktığı ileri sürülebilir. İskender üzerine çalışmalarıyla bilinen İngiliz tarihçi Peter Green tarafından belirtildiği gibi, İskender'in istilalarının ortaya çıkardığı pek çok unsur, Helenistik Dönem kavramı altında birleştirilmiştir. İskender'in istilacı ordusu tarafından fethedilen Mısır, Anadolu ve Mezopotamya bir bakıma isteyerek "düşmüştü". Bu bölgelerde İskender, bir fatihden çok bir kurtarıcı görüldü.
Fethedilen birçok bölge, Diadoki olarak bilinen İskender'in generalleri ve ardılları tarafından yönetilmeye devam edildi. İskender'in ölümünün hemen ardından imparatorluk aralarında bölündü. Ancak bazı bölgeler nispeten kısa sürede elden çıktı ya da sadece görünüşte Makedon kontrolü altında kaldı. İki yüz yıl sonra imparatorluktan kalan yönetimler giderek azalmış ve farklılaşmıştı. Son olarak Ptolemaic Mısır da Roma tarafından yıkıldı.

İskender'in ölümünden sonraki aşağı yukarı kırk yıl, generaller arasında, imparatorluk üzerinde hâkimiyet kurabilmek için yapılan savaşlarla geçti. Yaklaşık MÖ 281 yılında bu savaşların sonucunda dört büyük krallık oluştu ve bölge askeri olarak duruldu.

Yunanistan ve Makedonya'da Antigonos Hanedanlığı.
Anadolu'da, merkezi Pergamon (bugünkü Bergama) olan yerel bir hanedanlık olarak Attalos Hanedanı
Mısır'da, merkezi İskenderiye'de Ptolemaios Hanedanı
Suriye ve Mezopotamya'da Antioch (bugünkü Antakya) merkezli Seleukos Hanedanı
Daha sonra iki krallık daha ortaya kurulmuştur, Gre -Baktriya Krallığı ile Grek-Hint Krallığı. Bir süre sonra bu krallıklardan her biri belirgin ve kendine özgü bir gelişme göstermiştir. Bu krallıkların çoğu sonraki dönemlerinde Roma Cumhuriyeti'nin egemenliği altına girdiler. Tarihleri, çeşitli ittifaklar, siyasi amaca hizmet eden evlilikler ve savaşlarla sürüp gitmiştir. Yine de bu krallıkların hükümdarları sonuna kadar kendilerini Helen olarak gördüler. Ayrıca diğer Helenistik krallıkların da hâlâ Helen olduğunu ve onlarla girişilecek çatışmaların "barbar"lara karşı savaşma olmadığının da bilincindeydiler.

Ptolemaios, İskender'in yedi muhafızından biriydi. İskender'in ölümünden hemen sonra Mısır satrapı olarak atandı. Daha sonra MÖ 305 yılında kendini I. Ptolemaios olarak kral ilan etmiştir. Daha sonraları "Soter" (kurtarıcı) olarak anıldı. Mısırlılar zaman içinde Ptolemaios soyundan gelen kralları, firavunların ardılları olarak görmüşlerdir. Ptolemaios hanedanı Mısır MÖ 30 yılında Roma hakimiyetine geçene kadar

Hint-Avrupa dil ailesi, yüzlerce dil ve lehçe içeren dünyanın en büyük dil ailesi. Dünyada 3,2 milyarı aşkın kişinin anadili bu aileye ait bir dil olup, bu değer dünya nüfusunun %46'sına tekabül etmektedir. Avrupa'nın en büyük dilleri, Güney ve Batı Asya dilleri, Kuzey ve Güney Amerika ve Okyanusya'da en çok konuşulan diller Hint-Avrupa dilleridir. Ethnologue'a göre yaşayan 445 Hint-Avrupa dili bulunmaktadır ve bu dillerin üçte ikisinden fazlası (313) Hint-İran koluna bağlıdır.
Dilbilimciler, Hint-Avrupa dillerinin Proto Hint-Avrupalılar tarafından konuşulmuş Proto Hint-Avrupa dili olarak adlandırılan bir dilden geldiğini öne sürmektedir. En çok destek gören Kurgan hipotezine göre dilin anavatanı Avrasya'nın Karadeniz-Hazar stepleri bölgesidir ve buradan dünyanın büyük bir kısmına yayılmıştır. Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk yazılı örnekleri Bronz Çağı sırasında üretilmiş ve Anadolu dilleri olan Hititçe ve Luvice ile Helen dili Miken Grekçesi kullanılarak yazılmış metinlerde kaydedilmiştir. En eski Hint-Avrupa kayıtları, Hint-Avrupalı olmayan Sami Asurluların Kültepe'de ürettiği metinlerde yer alan izole Hititçe kelime ve isimlerde tasdik edilmiştir.
Günümüzde, dünyada toplam konuşan sayısına göre en çok konuşulan 20 dilden 11'i Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Bu diller sırasıyla İngilizce, Hintçe (Hindustânî), İspanyolca, Fransızca, Bengalce, Rusça, Portekizce, Urdu (Hindustânî), Almanca, Marathi ve Batı Pencapçası'dır.

Thomas Young 1813'te dil ailesine bağlı dillerin Batı Avrupa'dan Kuzeydoğu Hindistan'a uzanan coğrafi bölgede konuşulması nedeniyle Hint-Avrupa (Hint'ten Avrupa'ya kadar) terimini türetmiştir. Dil ailesini adlandırmak için aynı dönemde bir diğer adlandırma Hint-Alman (Indo-Germanic), Conrad Malte-Brun tarafından türetilmiştir.

Proto Hint-Avrupa dili, tüm Hint-Avrupa dillerinin ortak atası olduğu öne sürülen bir dildir. Proto Hint-Avrupalılarca konuşulduğu varsayılan dile ait herhangi bir yazılı kaynak bulunmadığından ötürü, dil hakkında ortaya konmuş bilgiler tarihsel dilbilim ve rekonstrüksiyon yöntemleri kullanılarak bu dil ailesi içinde yer alan dillerin karşılaştırılması ile ortaya çıkarılan özelliklere dayanmaktadır.
Tarihsel açıdan pek çok hipotez, Hint-Avrupa halklarının kökenlerini, yayılmasını ve farklılaşmasını açıklamak için geliştirilmiştir. Bu varsayımlardan en çok kabul göreni Kurgan hipotezi olmaktadır. Kurgan hipotezine göre dilin asıl konuşurlarının Doğu Avrupa'nın Karadeniz-Hazar bozkırlarında yaşadığı varsayılır. Bu teoride proto dil özellikle Yamnaya kültürü ve bu kültür ile ilgili kurganlar ile ilişkilendirilmektedir. Bunun yanı sıra Ermeni ve Anadolu hipotezleri daha az destek görmekle birlikte Kurgan hipotezine karşı desteklenen diğer teorileri oluşturmaktadır.

Ön Hint-Avrupalıların göçlerle birbirinden ayrılması, Hint-Avrupa dillerinin çeşitlenmesine neden olmuştur. Bu ayrılma ses evrimlerine neden olmuş ve Proto Cermence (tüm Cermen dillerinin atası) ve Proto Anadolu dilleri (tüm Anadolu dillerinin atası) gibi dillere evrilmiştir. Bu proto diller ise zamanla daha da farklılaşmış, günümüzdeki modern dilleri oluşturmuştur.Türkçe "götürmek", "taşımak" vb. anlamlara sahip *bʰer- kökünün çeşitli erken dönem Hint-Avrupa dillerindeki ve bu dillerin soyundan gelen modern Hint-Avrupa dillerindeki yansıması şu şekildedir:

Arnavutluk'ta ve Kosova'da konuşulur.

Hitit, Lidya, Likya, Milya, Karya, Side, Pisidya, Kalaşma, Luvi, Pala dilleri gibi Anadolu'da antik dönemde konuşulmuş dilleri içerip Hint-Avrupa dillerinin en eski ve en erken soyu tükenmiş koludur. Frigya dili de aynı dönemde Anadolu'da konuşulmakta olup başka bir Hint-Avrupa dilidir.

Litvanca, Letonca, Latgalyaca, Samogitçe

Dünyada 250 milyon kişi tarafından konuşulur.

Rusça, Ukraynaca, Belarusça, Podlakyaca, Batı Polesiyece

Çekçe, Slovakça, Lehçe, Sorbca

Bulgarca, Makedonca, Slovence, Sırpça, Hırvatça, Boşnakça

İngilizce dünyada 410 milyon kişi tarafından anadil olarak konuşulur ve 53 ülkede resmî dildir.
Almanca (95 milyon kişi anadili olarak konuşur), Felemenkçe (23 milyon kişi), Yidiş (3 milyon kişi), Afrikaans (16 milyon kişi)

İskandinav dilleri olarak da bilinen bu diller toplam 22 milyon kişi tarafından konuşulur. İskandinav dilleri İsveççe, Danca, Norveççe, İzlandacadır.

Ermenistan'da ve Rusya, ABD ve Fransa başta olmak üzere dünyada yaşayan Ermeni azınlıklar tarafından (yaklaşık 5 milyon kişi) konuşulur.

İran, Orta Asya ve Kafkasya'da 150 milyondan fazla kişi tarafından konuşulur. Bu grup Doğu ve Batı İrani diller olmak üzere iki alt gruba ayrılır. 

Batı grubuna ait diller: Farsça, Kürtçe, Tacikçe, Zazaca, Talışça, Tatça, Simnanca, Sengserce, Gilekçe, Mâzenderanca,,Goranice, Soranice
Doğu grubuna ait diller: Osetçe, Peştuca, Peraçça, Yağnupça, Pamir dilleri

Hintçe (333 milyon kişi), Urduca (104 milyon kişi), Sanskritçe, Pali dili, Romanca, Bengalce, Pencapça, Nepalce.

Latince, Umbriyaca, Oskanca, Faliskçe.

Dünyada 600 milyon kişi tarafından konuşulur. Başlıca Romen dilleri Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence, Katalanca, Oksitanca, Korsikaca, Sarduca ve Arpitancadır.

Dünyada 1,5 milyon kişi tarafından konuşulur. Başlıca Kelt dilleri Bretonca, Galce, İrlandaca, İskoç dili, Kernevekçe, Manksça

Toharca veya Tohar dilleri, Hint-Avrupa dil ailesinin soyu tükenmiş bir dalıdır. Dil, Tarım Havzası'nın (günümüz Sincan, Çin) kuzeyindeki vaha kentlerinde ve Lop Çölü'nde bulunmuş MS 6. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar uzanan el yazmalarıyla bilinmektedir.

Yunanistan çevresinde 15 milyon kişi tarafından konuşulur.

Hint Okyanusu, kuzeyde Asya, batıda Afrika ve Arabistan Yarımadası, doğuda Malay Yarımadası, Sunda Adaları ve Okyanusya tarafından çevrilen, dünyanın üçüncü büyük okyanusudur. Agulhas Burnu'nun güneyinde 20° Doğu boylamının geçtiği yerde Atlas Okyanusu'ndan; 147° Doğu boylamının geçtiği yerde de Pasifik Okyanusu'ndan ayrılır. En kuzeyde Basra Körfezi'nde, 30° enlemine kadar uzanır. Dünya sularının %20'sini kapsar. Afrika'dan Avustralya'ya kadar okyanusun genişliği 10.000 kilometre kadardır. Bu alanda yaklaşık olarak 73.566.000 km² yer kaplar. Hacminin yaklaşık olarak 292.131.000 km³ olduğu tahmin edilmektedir.
Okyanus içerisindeki ada ülkeler Madagaskar, Komorlar, Seyşeller, Maldivler, Mauritius, Sri Lanka ve Endonezya'dır. Asya ve Afrika arasında önemli bir geçiş yolu niteliğinde olması nedeniyle ülkeler arasında anlaşmazlıklar çıkmaktadır. Bağlantı bölgesi Hindistan'ın kuzeyinde kıta sahanlığından çıkarak güneye doğru ilerleyen bir sap ve iki koldan oluşan ters bir Y şeklindeki Orta Hint Okyanusu Sırtı'dır. Doğu, batı ve güney havzaları bu sırtlar yüzünden bir kez daha bölünmüştür. Kıta sahanlığı ortalama olarak 200 km genişliğe kadar uzanır. Bunun yanı sıra Avustralya'nın batı kıyılarında 1.000 km'ye kadar çıkmaktadır. Ortalama derinlik 3.890 metredir. En derin nokta Java çukurunda deniz seviyesinin yaklaşık 7.450 m altındadır. 50° güney enleminin kuzey bölümü %86 oranında pelajit çökeltilerle; diğer %14'lük bölüm ise toprak tortularıyla kaplanmıştır. Bu enlemin altında kalan bölgeler ise daha çok buzul alanlardır. IHO (International Hydrographic Organisation) 2000'de aldığı bir kararla Hint Okyanusu'nun bir bölümünde beşinci bir okyanusun daha sınırlarını belirledi. Bu yeni okyanus Antarktika kıyılarından 60° güney enlemine kadar uzanıyor. (Bkz. Güney Okyanusu)
Hint Okyanusu'ndaki önemli geçiş noktaları ve boğazlardan bazıları Babülmendep Boğazı, Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı, Süveyş Kanalı'nın güney girişi ve Sunda Boğazı'dır. Andaman Denizi, Umman Denizi, Bengal Körfezi, Büyük Avustralya Körfezi, Aden Körfezi, Mozambik Kanalı, Kızıldeniz okyanusun diğer bölümlerindendir.

Kuzey kesimlerde iklime muson rüzgâr sistemleri etki etmektedir. Ekimden nisana kadar güçlü kuzeydoğu rüzgârları eser; mayıs-ekim ayları arasında ise güney ve batı rüzgârları hüküm sürer. Bu rüzgârlar Umman Denizi'nden Hindistan alt kıtasına şiddetli muson yağmurları getirirler. Güney Yarımküre'de rüzgârlar genellikle daha yumuşaktır ama Mauritius yakınlarında şiddetli yaz fırtınaları yaşanabilir. Muson rüzgârlarının yönü değiştiğinde ise kasırgalar Arap Denizi ve Bengal Körfezi'nin kıyılarını vurmaktadır.
Okyanus akıntıları genel olarak musonlar tarafından kontrol edilir. Biri Kuzey Yarımküre'de saat yönünde, diğeri ise ekvatorun güneyinde saat yönünün tersi yönde olmak üzere iki büyük dairesel akıntı hakim akış şeklini belirler. Kış musonları etkisini gösterdiği sırada kuzey akıntılarını da tersine döndürür. Derin sulardaki dolaşım ise Atlantik, Kızıldeniz ve Antarktika'dan gelen akıntıların kontrolündedir. 20° güney enleminin kuzey bölgelerinde deniz suyu sıcaklığı minimum 22 °C değerlerindedir. Doğu bölgelerde bu 28 °C'ye kadar çıkmaktadır. 40°güney enleminin güneyinde ise sıcaklık çok hızlı bir şekilde düşer.
Suyun tuzluluk oranı 1000'de 32 ila 37 arasında değişmektedir. Tuzluluk oranı en yüksek olan yerler Arap Denizi ile Güney Afrika ve Güneybatı Avustralya arasındaki bölgelerdir.
45° Güney enleminden sonra su yüzeyinde irili ufaklı buz kütleleri ve buz dağları görülmeye başlanır. 60° Güney enleminin güneyindeki bölgelerde ise yıl boyunca bu kütlelere rastlanabilir.

Okyanusların sınırları

NOAA In-situ Ocean Data Viewer
The Indian Ocean in World History: Educational Website31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Regional Tuna Tagging Project-Indian Ocean with details of the importance of Tuna in the Indian Ocean11 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detailed maps of the Indian Ocean
The Indian Ocean Trade: A Classroom Simulation
CIA – The World Factbook, Oceans: Indian Ocean9 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hispanik Amerika (İspanyolca: Hispanoamérica veya América hispana) ya da İspanyol Amerikası (İspanyolca: América española), Amerika'da İspanyolca konuşan uluslardan oluşan bölge.
Bu ülkelerin birbirleriyle ve eski Avrupa metropolü olan İspanya ile önemli ortak noktaları vardır. Bu ülkelerin tamamında, İspanyolca ana dildir ve arada resmî statüsünü Guaraní, Keçuva, Aymara veya Maya gibi bir veya daha fazla yerli dillerle ve Porto Riko'da İngilizceyle paylaşmaktadır. Katolik Hıristiyanlık bölgede egemen dindir.
Hispanik Amerika bazen Brezilya ile "Ibero-Amerika" terimi altında gruplandırılmaktadır ve İber yarımadasında kültürel kökenleri olan Amerika kıtasındaki ülkeler anlamına gelmektedir.

İspanya'nın Amerika kıtasını fethi 1492'de başladı ve nihayetinde, çeşitli Avrupa güçlerinin 15. ve 20. yüzyıllar arasında Amerika, Asya ve Afrika'da önemli miktarda toprak ve halka sahip olduğu geniş bir tarihsel dünya keşif sürecinin parçası oldu. Hispanik Amerika, büyük İspanyol İmparatorluğu'nun ana parçası oldu.
1808'de Napolyon'un İspanya'yı ele geçirmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan kaos, İspanyol İmparatorluğu'nun dağılmasına yol açtı ve bunun sonucu Hispanik Amerika topraklarında kurtuluş mücadelesi başladı. 1830'a gelindiğinde İspanyol Amerikan ve Asya topraklarından kalan tek yer Filipin takımadaları ile Küba ve Porto Riko adalarıydı. Bu da 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı'na kadar sürdü.

Notlar

Kaynaklar

Hitit mitolojisi; Hitit İmparatorluğu'na ait inanışlar ve mitler sistemidir. Mezopotamya mitolojisini temel almış olmakla beraber, Hatti ve Hurri etkisinde kalmıştır. Hititler, fethettikleri bölgelerde tapınılan tanrı ve tanrıçalara gösterdikleri saygıdan ve onları yerel ölçekte de olsa kabul etmelerinden dolayı Bin Tanrılı Halk olarak anılmıştır.

Hitit mitolojisinin ve panteonunun odağında fırtına tanrısı bulunur. Baş tanrı olan eril fırtına tanrısının dışındaki bir diğer temel ve önemli kavram ise Hitit öncesi ve sonrası Anadolu mitoloji ve kültürlerinde de rastlanan, dişil güneş tanrıçasıdır ki bu tanrıça ana tanrıça ve arz ile özdeşleştirilmiştir. Bu kavramlarda köken araştırılmasına gidildiğinde varılan sonuçlar genellikle fırtına tanrısının Hint-Avrupa kökenli olduğu, güneş tanrıçasının ise bölgenin yerel halklarından yani Hattilerden alınmış olabileceğidir.
Hitit mitolojisi, Hititler öncesi Anadolu kavimlerinin inançlarından ve çevre inançlarından etkilenmiş olsa da en net karakteristiklerinden birisi, özellikle erken dönemlerde senkretizasyondan uzak olması ve hatta senkretizasyondan kaçınmasıdır. Örneğin Hitit mitolojisinin ana karakteri olan fırtına tanrısı, aynı zamanda büyük oranda yerelleşmiştir, diğer bir deyişle farklı yörelerin kendi yerel fırtına tanrıları vardır. Fırtına tanrısı kavramı odak alınarak millî veya genel bir karakterin vurgulanmasının yanı sıra bunun yerelleştirilmesiyle yerel karakter de vurgulanmaktadır.
Hitit İmparatorluğu'nun genişlemesiyle birlikte Hitit mitolojisinde senkretizm de görülmeye başlanmıştır. Bunun örneklerinden birisi, siyasi yayılmayla birlikte kraliyet arşivlerinde bahsedilen tanrı ve tanrıça isimlerinde Suriye ve Mezopotamya’da tapınılan tanrı ve tanrıçaların da isimlerine rastlanmaya başlanmasıdır. Yapılan antlaşmalarda geçmekte olan, antlaşmaya tanık tanrıların listelerinde de Hatti ve Hint-Avrupa dışı kökenli, çevre mitolojilerde yer alan tanrılara rastlanmaktadır. MÖ 13. yüzyılda Hitit mitolojisinde senkretizasyonun bir başka temsili olarak kabul edilebilecek bir yenilik daha yaşanmıştır ki bu da tanrı ve tanrıçaların gruplaştırılmasıdır. Buna göre tanrı ve tanrıçalar kaluti olarak anılan “daireler” içerisinde gruplaştırılmışlardır. Bugün Türkiye topraklarında bulunan Yazılıkaya’daki rölyeflerde betimlemelerine rastlanan bu olayın bir başka ilginç yönü de betimlemelerden Hatti kökenli olduğu anlaşılan çoğu tanrı için Hurri dilinde isimlerin kullanılmasıdır ki bu senkretizasyonun en bariz ve kalıcı örneğidir.
Bununla birlikte Hitit mitolojisinde, sistematik bir senkretizasyondan veya herhangi bir şekilde sistematik olarak kabul edilmiş bir mitik hiyerarşiden söz etmek pek doğru olmaz, zira resmî anlamda diğerlerinden üstün görülen ve kabul edilen bir mitik hiyerarşi bulunmamaktadır.

Hititler, birçok doğa olayını tanrılara bağlamakla beraber onları insan biçiminde (antropomorfik) olarak düşünmekteydiler. Buna göre bir tanrı, istediği takdirde çekip gidebiliyordu. Tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu.

Gök tanrısı aynı zamanda fırtına tanrısıydı. Anadolu'nun iklimini göz önünde bulundurulduğunda -eskiden daha sıcak olduğu düşünülse de- fırtınaların önemi olduğu söylenebilir. Bir fırtına sırasında Kral II. Murşili'nin dilinin tutulduğu şöyle ifade edilir:
"Birden hava bozdu. Gök tanrısı korkunç bir şekilde gürledi ve ben ürktüm. O zaman ağzında söz azaldı ve söz kesiklik yaparak yukarı doğru çıktı. Yıllar geçince bu düşlerimde de kendini duyurmaya başladı. Bu düşlerden birinde tanrının eli bana değdi ve konuşma gücümü bütünü ile yitirdim."
Bir Hitit metninde de II. Muvatalli'nin duası şöyle geçmektedir:
"Hatti'nin Fırtına Tanrısı'nın önünde yürüyen boğa Şeri, efendim, benim dua olarak bu sözlerimi tanrılara bildir! Efendiler, göğün ve yerin efendileri tanrılar bu sözlerimi ve duamı işitsinler."

Hititlerde tanrı ne kadar önemliyse tanrıça da o kadar önemlidir. Bunun izdüşümü olarak da Hitit toplumunda kadın, erkeğe eş değer konumdadır.
Hitit Tanrıçası, Hattilerde Vuruşemu, Hurrilerde Hepat diye adlandırılır. Hititlerde "Arinna'nın güneş tanrıçası", geç Hititlerde Kupaba olarak da geçmiştir. (Kybele'nin de aynı inancın devamı olduğu düşünülmektedir.)
Tanrıça isimleri tabletlerde farklı isimlerde geçse de benzer özelliklere sahiptir. Özellikle Hurri etkisiyle, Teşup'un panteona girmesiyle beraber Teşup'un karısı tanrıça Hepat da önemli bir yer tutmaya başlamış, hatta Arinna'nın güneş tanrıçası ile eş bir konuma gelmiştir. Bir belgede şöyle denmektedir:
"Bütün ülkelerin kraliçesi efendin, Arinna'nın güneş tanrıçası! Hatti ülkesinde sen Arinna'nın güneş tanrıçası adını alırsın, sedir ağacı ülkelerinde ise Hepat adını alırsın."

Hitit dininde liturji büyük oranda büyü ile iç içeydi. Liturji özellikle günlük hayatın ve tipik yaşam devrelerinin sorunlarıyla ilgiliydi. Örneğin kişinin yaşamının bir devresini kapatıp bir diğerine başlaması, ergenlik dönemi veya doğum gibi, çeşitli ritüellerle desteklenir ve geçişi kolaylaştırma amacı güdülürdü. Liturjinin ilgilendiği sorunların hepsinin kaynağı ilahî olarak görülmezdi; bazıların kaynağı bir tür “kirlilik” kavramıyla bağdaştırılırdı. Hitit kültüründe hastalıklar genellikle ritüellerle tedavi edilirdi; bu hem bireysel anlamda (örneğin uykusuzluk tedavisine rastlanmıştır) hem de daha toplumsal, kitlesel bir anlamda (örneğin salgınların kovulmasına rastlanmıştır) geçerlidir.
Liturjide yer alan büyü ve ritüeller büyük oranda günlük köy yaşantısından analojiler şeklindeydi.

Kral ve yönetimi dinin imparatorluk topraklarındaki idaresi ve konumundan sorumluydular ve bu tapınakların bakımı, litürjinin uygun şekilde yerine getirilmesi gibi çeşitli görevleri içermekteydi. Başkentte fırtına tanrısı ve güneş tanrıçasına tapınılan büyük tapınakların yanı sıra imparatorluk topraklarında birçok farklı yerde irili ufaklı birçok farklı tanrı ve tanrıça için tapınaklar bulunmaktaydı. Tapınaklarda yer alan put veya putların yapıldığı malzemeler, kalitesi (veya kaliteleri), sunulan adakların özellikleri, tapınakla ilgilenen hizmetlilerin sayısı ve nitelikleri gibi hususlar devletin sorumluluğu altındaydı.
Bir anlamda tapınakta, tapınağın adandığı tanrı (veya tanrıça) doyurulur ve bakılırdı. Tanrıların ihtiyacı olduğuna inanılan şeyler o dönemlerin Hitit soylularının ihtiyaçlarına benzerdi.
Tapınakların bakımının yanı sıra belirli dönemlerde farklı tanrılara şölenler düzenlenirdi. Bu şölen ve kutlamaların çoğunluğu tarımsal takvime göre gitmekteydi: örneğin sonbahar sezonunda gerçekleştirilen, depoların hasat edilen ürünlerle dolmasını kutlayan ve bu odak etrafında gelişen şölenler gibi. Ayrıca özellikle Yazılıkaya'daki ana galeriler Hattuşa'nın fırtına tanrısı için büyük bir yeni yıl kutlamasının da gerçekleştirildiği fikrini doğurmuştur. Hitit festivallerine, genellikle, kralın katılması şarttı. Bu, festivallerin zaman çizelgesini sık sık etkilemiştir.
Çoğunlukla festivallerde yiyecek türünde adaklar sunulur; çeşitli atletik müsabakalar, at veya koşu yarışları, müzik dinletileri gibi eğlenceler tertiplenirdi. Bununla birlikte, festivallerin sergilediği eğlence kültürü hakkında çok detaylı bilgilerin olduğu söylenemez; örneğin Hitit müziği hakkında çok az bilgi bulunmaktadır.

Hititler veya Etiler, Batı Asya'da Tunç Çağı'nın ilk büyük medeniyetlerinden birini kuran Anadolulu, Hint-Avrupa halkıdır. Muhtemelen Karadeniz'in ötesinden gelerek MÖ 2. milenyumun başlarında günümüz Türkiye topraklarına yerleşmişlerdir. Hititler, Kuzey-Orta Anadolu'da bir dizi siyasal oluşum meydana getirdi. Bunlar arasında MÖ 1750'den önce var olan Kuşşara Krallığı, yaklaşık MÖ 1750–1650 yılları arasına tarihlenen Kaneş ya da Neşa Krallığı ve MÖ 1650 dolaylarında başkenti Hattuşa olan bir imparatorluk yer alıyordu. Modern dönemde Hitit İmparatorluğu olarak bilinen bu yapı, MÖ 14. yüzyılın ortalarında I. Şuppiluliuma döneminde en parlak dönemine ulaşmış, Anadolu'nun çoğunu, Levant'ın kuzeyini ve Yukarı Mezopotamya'nın bir kısmını kapsayarak rakip Hurri-Mitanni ve Asur imparatorluklarıyla komşu olmuştur.
MÖ 3000 yıllarında pek iyi bilinmeyen nedenlerden ötürü Karadeniz'in kuzeyinden güneye doğru göç eden kavimlerden birisi olduğu iddia edilen Hititler, Anadoluya MÖ 2100-2000 yılları arasında Kafkasya üzerinden gelmişler ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya geçmişlerdir. MÖ 2000-1600 yılları arasında, Anadolu'da o dönemlerde hâkim olan Hatti ve Hurri beyliklerinin yanı sıra Hint-Avrupalı kavimlere de rastlanmaktadır. Bu dönemlerde Hitit prenslerinin kendilerine çeşitli politik sebeplerle Hattice ve Hurrice ad takmaları kimin yerli halk, kimin Hint-Avrupalı göçmen kavimler olduğunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Hititlerin Anadolu'daki egemenlikleri Eski Krallık Dönemi (MÖ 1660-1460) ve Büyük Krallık Dönemi (MÖ 1460-1190) olarak iki kısımda incelenebilir. MÖ 1660 civarında İç Anadolu'daki Hatti beyliklerini ele geçirerek Hattuşaş merkezli olarak kurdukları devlet MÖ 14. yüzyıl ortalarında I. Şuppiluliuma yönetimi altında Levant ve Yukarı Mezopotamya'ya değin genişleyerek bir süper güç hâlini almış ve egemenliklerinin pik noktasında Mısır ile beraber o zamanın medeniyet dünyasını paylaşmışlardır. Hitit tarihinde ilk kez Hititçe olduğu kabul edilen bir isimle tahta çıkan I. Şuppiluliuma yönetimi altında Hititlerin etkisi öylesine artmıştır ki genç yaşta ölen Mısır firavunu Tutankhamun'un dul eşi Ankhesenpaam, Şuppiluliuma'nın oğullarından biri ile evlenmek istemişti.
Halk, Hint-Avrupa dillerinin bilinen ilk örneği olan ve Anadolu dilleri sınıfına ait Hititçe ve Luvice dillerini konuşmuştur. Bu dillerin yanı sıra tabletlerinde Sümerce ve Akadca yazılar da mevcuttur. Anadoluya gelmeden önce mi yoksa geldikten sonra mı kullanmaya başladıkları bilinmemekle beraber çivi yazısını ve hiyeroglif yazı sistemini kullanmışlardır. Hititler anal adı verilen günlükler tutmuş, çok-tanrılı bir dine inanmışlardır.
Araştırmacılar Tunç Çağı boyunca demir işçiliğini tekellerinde tuttukları düşünülen Hititlerin, demir eritme yöntemini keşfettiğini düşünmekteydi. Bu görüş, 21. yüzyılla birlikte giderek daha fazla tartışılır hale gelmiştir. Geç Tunç Çağı çöküşü ve ardından gelen Demir Çağı'nda, demir işleme yöntemi bölge genelinde yavaş ve nispeten sürekli bir şekilde yayılmıştır. Tunç Çağı Anadolu'sundan kalma bazı demir objeler bulunsa da bunların sayısı aynı dönemde Mısır, Mezopotamya ve diğer bölgelerdeki buluntularla benzerlik göstermektedir ve bu objelerin sadece küçük bir kısmı silahtır. X-ışını, Tunç Çağı'ndan kalan demirlerin çoğunun veya tamamının gök taşı kaynaklı olduğunu göstermektedir. Hitit ordusu ayrıca savaş arabalarını kullanmasıyla da bilinmektedir.
1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte Hititlere yönelik modern ilgi, ivme kazanmıştır. Hititler, Halet Çambel ve Tahsin Özgüç gibi Türk arkeologların yoğun dikkatini çekmiştir. Bu dönemde, yeni bir bilim dalı olan Hititoloji, devlet iştiraki olan Etibank ("Hitit bankası") gibi kurumların isimlendirilmesinde rol oynamıştır. Ayrıca gelişen Hitit araştırmaları, Hitit başkenti Hattuşaş'ın 200 kilometre (120 mi) batısında yer alan ve dünyanın en kapsamlı Hitit sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapan Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin kurulmasına vesile olmuştur.

Hititler krallıklarına Hattuşa (Akadca Hatti) adını vermişlerdir; bu isim, MÖ 2. bin yılın başlarına kadar Orta Anadolu'da yaşayıp hüküm sürmüş olan Hatti adlı farklı bir halktan devralınmıştı. Hatti dili ise Hititçe ile akraba olmayan bambaşka bir dildi.
Modern anlamda kullandığımız "Hititler" ismi ise 19. yüzyıl arkeologlarının, Hattuşa halkını İncil'de bahsedilen Hititler ile ilişkilendirmelerinden kaynaklanıyor. Günümüzde Hitit olarak adlandırdığımız halk aslında kendine "Nesili" yani Nesice konuşan adını vermiştir. Nesili sözcüğü Kültepe'nin en eski adı olan Neşa'dan gelmektedir. Hititler'in başta politik sebepler olmak üzere, diğer birçok sebepten ötürü bulundukları yeri "Hatti Ülkesi" kendilerini de "Hatti sakini" olarak adlandırmalarından ötürü yüzyılın başında Anadolu'da çalışma yapan bilim insanları, Hititlere Hatti adını koydular. Boğazköy'de 1910'lu yıllarda tabletler okunmaya başlandıktan ve 1917 yılında Bedřich Hrozný Hititçe'nin bir Hint-Avrupa dili olduğunu ortaya koymasından sonra Eski Ahit'te "Hittim" olarak bahsedilen halkın Anadoluda yaşayan Hititler oldukları anlaşılmıştır. Günümüzde Hititler artık bu sözcüğün çoğul haliyle anılmaktadır. Türkçede ilk başta Etiler olarak adlandırılsalar da sonradan Hititler denmeye başlanmıştır. Sedat Alp tarafından incelenen Asurca metinlerdeki Anadolulu şahıs adlarında yer alan "ala", "ili" ve "ula" takılarının, Hattice "al", "il" ve "ul" takılarının Hititçeye uygulanmış hali olduğunu belirtmesi üzerine Anadoluda belirgin Hitit izlerinin MÖ 1800-1700 yılları arasında Neşa'da günümüzdeki adıyla Kültepe'de rastlanılmıştır. Hititler, yaklaşık iki yüz yıl boyunca gelişen Neşa kentinden sonra kendilerini “Neşitler” ya da “Neşalılar” olarak adlandırmışlardır. Ta ki Labarna adında bir kral MÖ 1650 civarında I. Hattuşili (“Hattuşa'nın adamı” anlamına gelir) adını alıp başkentini Hattuşa'da kurana kadar.

Hitit uygarlığının arkeolojik olarak keşfedilmesinden önce haklarındaki tek bilgi kaynağı Eski Ahit'te bulunan atıflardı. Francis William Newman, 19. yüzyılın başlarında yaygın olan eleştirel görüşü şu şekilde ifade etmişti: "Hiçbir Hitit kralı, güç konusunda bir Yehuda Kralı ile karşılaştırılamaz..."
19. yüzyılın ikinci yarısındaki keşifler Hitit krallığının ölçeğini ortaya çıkardığında, Archibald Sayce, Anadolu medeniyetinin Yehuda ile karşılaştırılmasından ziyade "bölünmüş Mısır Krallığı ile karşılaştırılmaya değer olduğunu" ve "Yehuda'nınkinden sonsuz derecede daha güçlüydü" şeklinde fikirler öne sürdü.
Sayce ve diğer bilim insanları ayrıca Yehuda ve Hititlerin İbranice metinlerde asla düşman olmadıklarını belirtmişlerdir; Krallar Kitabı'nda anlatıldığına göre, İsrailoğullarına sedir, savaş arabaları ve atlar konusunda takviyede bulunmuşlar, ayrıca Yaratılış Kitabı'nda anlatıldığına göre İbrahim'in dostları ve müttefikleri idiler. Hititli Uriya, Kral Davud'un ordusunda bir yüzbaşıydı ve 1. Tarihler 11'e göre onun "güçlü adamlarından" biri olarak sayılmaktaydı.

Fransız bilim insanı Charles Texier, 1834'te ilk kez Hitit kalıntılarını keşfetti, ancak bunları böyle tanımlamadı. Kendisinin ve bilim camiasının genel kanısı, bu antik yerleşimin Herodot'un bahsettiği Pteria (günümüzde Kerkenes'de olduğu bilinmektedir.) olduğu yönündeydi.
Hititler hakkında ilk arkeolojik kanıtlar, Kültepe'deki karumda bulunan ve Asurlu tüccarlar ile belirli bir "Hatti ülkesi" arasındaki ticari ilişkileri kayıt altına alan tabletlerde ortaya çıktı. Tabletlerdeki bazı isimlerin, Hattice ya da Asurca değil, Hint-Avrupa isimleri olduğu düşünülmekteydi.
Boğazkale'de William Wright tarafından 1884 yılında keşfedilen, "Hattuşalılar" tarafından yapılan bir anıtın üzerindeki yazının, Kuzey Suriye'deki Halep ve Hama'dan gelen değişik hiyeroglif yazılarla eşleştiği keşfedildi. Aslında Hama'daki hiyeroglif yazılar çok önceden, 1722 yılında keşfedilmişti; ancak bu yazıların Mısır hiyerogliflerinden farklı olduğunun farkına varan ilk kişi 1822 yılında J. L. Burckhardt olmuştu. 1870'e gelindiğinde A. Johnson ve S. Jessup, burada iki tane daha anıt keşfetmiş, ancak bölge halkının engellemesiyle onları kopyalayamamış, elleri boş dönmüşlerdi. Niyahet, iki yıl sonra, William Wright, Vali Suphi Paşa'nın da yardımıyla yazıların kopyalarını British Museum'a yollamış, aslını da İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne taşıtabilmişti.
1887'de Mısır-Amarna'da yapılan kaçak kazılar sonucunda, Firavun III. Amenhotep ve oğlu Akhenaton'un diplomatik yazışmaları ortaya çıktı. Bu mektuplardan ikisi, "Kheta Krallığı" tarafından Akad çivi yazısıyla bilinmeyen bir dilde yazılmıştı, akademisyenler sesleri az çok yorumlayabilseler de içeriğini çözememişlerdi.
Bundan kısa süre sonra Sayce, 1880 yılında "Eski Ahit'teki Hititlerin Anadolu'da büyük bir imparatorluk kurduğu" şeklinde ortaya attığı teorisini, "Anadolu'daki "Hatti" veya "Khatti", Mısır'da bulunan metinlerde anılan "Kheta krallığı" ile hem de Eski Ahit'teki Hititler ile aynıdır." şeklinde genişletti.
Max Müller gibi diğerleri, Khatti'nin muhtemelen "Kheta" olduğunu kabul ettiler ancak onu Eski Ahit Hititleri yerine yine Eski Ahit'ten Kittim ile ilişkilendirmeyi önerdiler.
Sayce'ın tanımlaması, 20. yüzyılın başlarında geniş çapta kabul görmeye başladı; Boğazköy'de ortaya çıkarılan medeniyete "Hitit" adı verildi.
Arkeolog Hugo Winckler, Boğazköy'de, 1906'da başlayan aralıklı olarak yapılan kazılarda, Akadca çivi yazısıyla yazılmış ve Kheta'dan gelen Mısır harfleriyle aynı bilinmeyen dilde yazılmış 10.000 tabletlik bir kraliyet arşivi buldu. Ayrıca Boğazköy'deki kalıntıların, bir noktada Kuzey Suriye'yi kontrol eden bir imparatorluğun başkentinin kalıntıları olduğunu da kanıtladı.
Hattuşaş'da Alman Arkeoloji Enstitüsü başkanlığında 1907 yılından başlayan kazılar I. Dünya Savaşı sebebiyle durdu. 1931-1939 yılları arasında hız kazanan çalışmalar bu sefer de, II. Dünya Savaşı sebebiyle durduruldu, nihayetinde 1951 yılında tekrar başlatıldı. Kültepe, 1948'den 2005'teki ölümüne kadar Profesör Tahsin Özgüç tarafından başarıyla kazıldı. Hitit hükümdarlarını ve Hitit

Hititçe veya Hitit dili (Hititçe: 𒉈𒅆𒇷; nešili veya nešaumnili), Tunç Çağı'nda Anadolu'da yaşamış Hititlerin veya dillerinde kendilerine verdikleri isimleri ile Neşalıların konuşmuş olduğu, Hint-Avrupa dillerinin Anadolu alt grubuna ait bir ölü dil. Dil, diğer Anadolu dilleri olan Luvice ve Palaca ile yakından ilişkilidir. Tarihte belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dilidir.
Dilin tarihi, Asur Akadcasında yer alan alıntı sözcük ve özel isimler baz alınarak MÖ 20. yüzyıla kadar dayandırılabilir, ancak Hititçe yazılmış Anitta metinleri gibi ilk kaynakların tarihte ortaya çıkması MÖ 16. yüzyılda gerçekleşmiştir. Dil, Geç Tunç Çağı'nda yerini Luviceye bırakmaya başlamıştır. 13. yüzyılda ise Luvice, Hititlerin başkenti Hattuşa'da dominant dil haline gelmiştir. Bronz Çağı Çöküşü sonrasında Hititçe ölü bir dil hâline gelse de Luvice, Geç Hitit Devletleri'nde varlığını bir süre daha sürdürmüştür.
Dil, Çek bilim insanı Bedřich Hrozný'nin çalışmaları sonunda çözümlenmiş, kendisi 1917'de ilk Hitit gramerini yayınlamıştır.

1902 yılında Jørgen Alexander Knudtzon Mısır-Hitit hükümdarları arasındaki mektupları inceleyerek ve dilin morfolojik yapısını dikkate alarak Hititçenin Hint-Avrupa dili olabileceğini öne sürdü. Bu teori Hint-Avrupa dillerinin morfolojik özelliklerinin alakasız başka dillerde de var olmasından ötürü geniş ölçüde kabul görmedi.
Hugo Winckler, Boğazköy'de Akad çivi yazısıyla bilinmeyen bir dil ile yazılmış tabletler keşfetti. Bedřich Hrozný'nin bu tabletleri incelemesi ile dilin bir Hint-Avrupa dili olduğu kesinlik kazandı. Hrzony, bu çıkarımını Hint-Avrupa dillerinde yaygın olan, çekimlenen adlarda seslilerinin (ablaut, İngilizcedeki sing, sang, sung örneği gibi) ve sessizlerin (r/n) değişmesi gibi özelliklere dayandırarak yaptı. Örneğin "su" anlamına gelen tekil nominatif watar kelimesi, "suyun" anlamına gelen tekil genitif wedenas olarak çekimlenmekteydi. Hrozny, bu özelliklerin başka bir Hint-Avrupa dilinden alıntılanamayacağını öne sürmüştür.

Hrozny'nin ilk çözdüğü ve tercüme ettiği cümlenin "“Nu NINDA-an ezzateni watar-ma ekuteni” söz öbeği olduğu rapor edilmiştir. Hrozny, Babillerde kullanılan ve ekmek anlamına gelen NINDA ideogramını tanımış, ezza kelimesinin yemek yemek manasına gelebileceğini ve diğer Hint-Avrupa dillerinde yemek yemek anlamındaki Grekçe edein, Latince edere ve Almanca essen gibi kelimelerle eş asıllı olabileceğini düşünmüştür. Hozny bu benzerlikten yola çıkarak nu kelimesinin şimdi, watar kelimesinin su olduğunu, ekutteni sözcüğünün ise kelimenin başında yer alan eku- kelimesinin Latince aqua ile benzerliğini gözlemleyerek "su içmek" anlamına gelebileceğini öne sürmüştür ve cümleyi "Şimdi ekmek yiyecek ve su içeceksin." olarak çevirmiştir.

Dil, Akadca'dan alındığı düşünülen Hitit çivi yazısı kullanılarak yazılmıştır, ancak bunun yanında farklı yazılar da kullanımdaydı. Resmî diplomatik yazışmaları ve saray arşivleri Âsur (Akad) çivi yazısıyla yazılırken kayalardaki kabartmalar ve yazıtlar için Anadolu hiyeroglifleri de denilen yazı sistemi kullanılırdı. Günümüzde, bu harflerle yazılan dilin Hititçe yerine dil ile akraba bir Luvice lehçesi olduğu bilinmektedir.

1. Editör: İlker KOÇ, Hititler, ODTÜ Yayıncılık, Ekim 2006, sayfa 18-19
2. Editörler: Hans GÜTERBOCK, Harry HOFFNER, Theo van den HOUT, The Hittite Dictionary

Anatolianscripts.com - Luvi Hiyeroglifi

Hristiyanlık, Nasıralı İsa'nın (Yeşua) yaşamına, öğretilerine ve vaazlarına dayanan, tek Tanrılı İbrahimî bir dindir. Günümüzde Hristiyanlık, dünya nüfusunun yaklaşık %30,1'ini oluşturmaktadır ve 2,8 milyarı aşkın takipçisi ile dünyanın en kalabalık dinidir. Takipçilerine, "Mesihçi" anlamına gelen Hristiyan veya Nasıralı İsa'ya ithafen İsevi veya Nasrani denir. Kitâb-ı Mukaddes'e inanan takipçileri, Yahudi metni olan Tanah'ta kehanet edilen İsa'nın Mesih olarak gelişinin bir Yeni Ahit (Yeni Antlaşma) olduğuna inanırlar.
Hristiyanlar, İsa'nın ''Tanrı'nın Oğlu'', ''Tanrı'nın enkarnasyonu'' ve Eski Ahit'te geleceği haber verilen ''Mesih'' olduğuna inanırlar. Hristiyanlık, teslis adı verilen inanç üzerine kuruludur. Bu inanca göre Tanrı'nın kendini açıkladığı üç kimliği vardır: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. İnanca göre Hristiyanlığın inanç sistemi ve ibadetleri, İsa tarafından 1. yüzyılda, Roma İmparatoru Tiberius devrinde, yine Roma'nın hakimiyetinde olan Filistin'de ortaya konulmuş ve havarileri ve diğer takipçileri tarafından öğretilerek yayılmıştır. Bir kişi Hristiyanlık inancına, Kitâb-ı Mukaddes'teki ayetlerden biri olan Romalılar 10:9 ayetinin yönlendirmesini uygulayarak geçebilmektedir.
Hristiyanlığın kökenleri en azından, MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu yönetimindeki İsrail ve Filistin bölgesine değin uzanmaktadır. Hristiyanlık, temel olarak Yahudilik inancı üzerine kurulmuş ve daha sonraları Tarsuslu Pavlus'un da etkisiyle müstakil bir din olarak gelişmiştir. Hristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitâb-ı Mukaddes'in Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tanah'ı içinde barındırdığı göz önüne alınırsa, Hristiyanlığın erken döneminde Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bağ daha net anlaşılacaktır.

Hristiyan sözcüğünün kökeni, mesih kelimesinin Yunanca karşılığı olan khristos (χριστός) kelimesine dayanır. Mesih sözcüğü, İbranicedeki maşiah (משיח) kelimesine dayanır ve ''mesh edilmiş, kutsal yağ ile ovulmuş, kutsanmış kişi'' anlamına gelir. Khristos (mesih) olarak adlandırılan İsa'ya inananlara, ilk olarak Antakya'da Hristiyan (Χριστιανός, Khristianos) denmeye başlamıştır. Hristiyan sözcüğü ise "Mesih'in yandaşı" ve "Mesih'e bağlı" anlamlarına gelir. Türkçede kullanılan Mesih kelimesi ise, Arapçadan geçme (مسيح) olup İbranicedeki maşiah (משיח) kelimesi ile kökteştir.

Tarih öncesi İsrail kralları ve yüksek rahipleri, görevlerinin simgesi olarak yağla kutsanırlardı. Tevrat'ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığına dair ayetler vardır (Örnek: Levililer 14:18, Mısır'dan Çıkış 29:7, Levililer 21:10).
Geniş anlamıyla bu unvan, "Tanrı'nın bir görev vermek üzere seçmiş olduğu" kişileri de kapsıyordu. Eski Ahit'in Yeşaya kitabında, Yahudileri MÖ 500'lü yıllardaki Babil sürgününden kurtaran Pers Kralı Büyük Kiros'a da mesih unvanıyla hitap edildiği görülür.

Nasrânî kelimesinin Hristiyan geleneğindeki etimolojik açıklaması, Meryem oğlu İsa'nın memleketi olan Nasıra'ya izâfeten, kendinin ve getirdiği dinin mensuplarının da Nasıralı (Ναζωραίος, Nazoraios; ναζωραιων Nazoraion) olarak bilindiği anlamındadır. Bununla birlikte, araştırmacı yazar Ali Ünal'ın bu ismin etimolojisi hakkında getirdiği başka bir önerme de mevcuttur. Kur'an temel alınarak yapılan bu önermeye göre, Nasrani kelimesinin bir kökeni şudur: İsa'nın, yeni getirdiği dine yardım çağrısına havarilerin verdikleri cevaptır ve daha sonra da bu isim, "Nasrânî" (Yardımcılar) anlamında bir gelenek hâline gelmiştir. İsa, getirdiği din ve mensupları için hususiyetle Hristiyanlık ya da "Mesihîlik" anlamına gelen herhangi bir unvanla, getirdiği dini kendine izâfe eden bir yol tercih etmemiştir. Yahudi İsrailoğulları ise, onları Celileliler ya da Nasrânîler olarak anarlardı. Celileliler denmesinin sebebi, İsa'nın memleketi olan Nasıra'nın Celile'de bulunmasıydı.

Sakrament, Tanrı'nın aktif olarak yer aldığına inanılan kutsal ayinlere verilen addır. İnanca göre sakrament, Tanrı'nın kutsamasını, merhametini, lütfunu iştirak eden, inananlara ulaştıran veya görünmeyen gerçekliğini temsil eden görünen semboldür. Buna örnek olarak vaftiz verilebilir. Vaftizde su, Kutsal Ruh'un hediyesinin lütfunu, günahların affını ve Kilise'nin bir üyesi olmayı temsil eder. Sakramente bir başka bakış ise, Kutsayıcı Lütuf'un onayının fiziki bir işareti olmasıdır.

Vaftiz kelimesi köken itibarıyla Grekçedir ve "suya batırma" gibi bir anlamı vardır. Hristiyan inancındaki simgesel bir ritüel olarak, bireyin hayatında sadece bir kez gerçekleştirilir. İnanca göre İsa da Vaftizci Yahya tarafından Ürdün Nehri'nde vaftiz edilmiştir. Hristiyanlık inancına sahip olup, İsa'ya iman eden kişiler vaftiz olurlar. Vaftiz, Ortodoks Kilisesi'nde suya girmeyi gerektirirken, Katolik Kilisesi'nde ise üzerine su serpmekten ibarettir.

Kitab-ı Mukaddes'in Yeni Antlaşma kısmında da geçen, İsa'nın havarilerine nasıl dua edeceklerini göstermek amacıyla ettiği duadır:“Bunun için siz şöyle dua edin: ‘Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de Senin istediğin olsun. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü egemenlik, güç ve yücelik Sonsuzlara dek senindir! Amin’.
- Matta 6:9‭-‬13Ayrıca Katolik ve Ortodoksların inançları gereği (azizlerin şefaati) ettikleri dualar vardır. Bunlar da şu şekildedir:Selam Sana (Hail Mary):
Selam Sana, lütufla dolu Meryem; Rab seninledir. Kadınlar arasında kutsalsın ve kutsaldır rahminin meyvesi İsa. Aziz Meryem, Tanrı’nın Annesi, biz günahkarlar için şimdi ve ölüm saatimizde dua eyle. Amin
Selam Kraliçe (Hail, Holy Queen: Salve Regina):
Selam Kraliçe, Merhamet Annesi, hayatımız, tatlılığımız ve ümidimiz selam. Biz Havva’nın sürgündeki evlatları sana yalvarıyoruz: bu gözyaşı vadisinde ağıtlarımızı ve gözyaşlarımızı ah çekerek sana yükseltiyoruz. Ey şefaatçimiz, o merhametli gözlerini bize çevir ve bu sürgünümüzden sonra rahminin kutsal meyvesi İsa’yı bizlere göster. Ey şefkatli, ey sevgi dolu, ey tatlı bakire Meryem. Amin.
Fatima Prayer (Oh my Jesus):

Ey İsa'm, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem ateşinden koru. Tüm ruhları, özellikle merhametine en çok ihtiyaç duyanları cennete götür.

Hristiyanlığın kutsal kitabı, Kitâb-ı Mukaddes'tir. Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere başlıca iki bölümden oluşur.

Kitâb-ı Mukaddes'in ilk kısmı, Eski Ahit ya da Eski Antlaşma olarak adlandırılır. Yahudilerin kutsal kitaplarından olan Tanah ile bölüm adları ve sınıflandırmalar hariç hemen hemen aynıdır. Eski Antlaşma, İsa'nın doğumundan önceki çok uzun bir zaman diliminde Yahudi peygamberler tarafından yazılmıştır. Bu bölümde, henüz dünyaya gelmemiş oldukları için İsa ve annesi Meryem'den ismen bahsedilmez; ancak Eski Ahit'in bazı kitaplarında İsa'ya atıfta bulunulur.

Kitâb-ı Mukaddes'in ikinci bölümünü oluşturan Yeni Ahit ise, Nasıralı İsa'nın sağlığında ya da ölümünden sonra havariler ve elçiler tarafından yazılmıştır. Hristiyanlarca kanonik kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna incilleri, Yeni Antlaşma'nın ilk dört bölümünü oluşturur.
Yahudi kutsal metinlerinden oluşmuş olan Tanah'ın Hristiyanlıkta Eski Antlaşma olarak adlandırılmasının nedeni, Tanrı'nın İsa'dan asırlar önce Musa ile Sina Dağı'nda yaptığına inanılan antlaşmadır. Hristiyanlar, Tanrı'nın İsa aracılığı ile yeni bir antlaşma yaptığına inandıklarından ötürü, Kitâb-ı Mukaddes'in İsa'dan bahseden ikinci bölümünü Yeni Antlaşma olarak adlandırırlar.

İncil, Kitâb-ı Mukaddes'in Yeni Ahit kısmının ilk dört bölümünün her birine verilen addır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört İncil, yazarlarının adıyla anılır. İnciller, Nasıralı İsa'nın hayatını ve öğretilerini anlatır.
Türkçeye Arapçadan geçen incil kelimesinin aslı, Yunanca "Ευαγγελιον" (Evangelion) şeklindedir ve ''iyi haber, müjde'' anlamına gelir.
İncil kelimesi, gerçekte Yeni Antlaşma'nın ilk dört kitabının (bölümünün) her birini karşıladığı hâlde, bazen Yeni Antlaşma'nın tamamı için de kullanıldığı olur.

Türkçe literatürde yaygın olarak İsa adıyla anılan Yeşua, Hristiyanlığın temel figürüdür. Doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili olarak kimi tarihçiler ve araştırmacılar farklı görüşler belirtirler. Ancak yaklaşık MÖ 4 yılında, günümüzde Filistin bölgesi sınırlarında yer alan, ancak o dönemde Roma İmparatorluğu'nun egemenliğinde olan Yahudiye Eyaleti'nin Beytüllahim şehrinde, annesi Meryem'in bakire olduğuna ilişkin iddia edilen bir mucizeyle dünyaya geldi. İsa'nın doğum yeri Beytüllahim olarak kabul edilmekle birlikte, memleketi sıklıkla Nasıra olarak geçer. Hristiyan kaynaklarda İsa, "Nasıralı İsa" olarak da anılır. Bu nedenle de Hristiyanlık dini "Nasranilik" olarak da adlandırılır. İsa'nın erken yaşamıyla ilgili fazla bir şey bilinmemektedir, ama çok büyük olasılıkla Yahudi kutsal kitapları ve dini konusunda eğitim gördüğü düşünülür; ki zaten kendi de annesi de bir Yahudi'dir. Marangozluk işiyle uğraştığına, Nasıra'da yaşayıp çalıştığına inanılır.
İsa'nın, Hristiyanlıkta mucizevi bir şekilde babasız dünyaya geldiği kabul edilir. Temel mesleği marangozluktur ve ayrıca şifa dağıtıcıdır. Yaklaşık 30 yaşındayken, Tanrı'nın mesajını ilan ederek bölgede vaaz verme ve şifa dağıtma hizmetine başladı. İncillere göre, çekici ve şaşırtıcı mucizeleriyle büyük kalabalıkları etrafında topladı; ancak 12 takipçisine ya da havarisine özel ilgi gösterdi. Çok geçmeden Tanrı'yla ilgili mesajı, yetkililerin engeliyle karşılaştı. Havarilerinden biri olan Yahuda'nın ihanetine uğradı ve inanca göre "Halkı isyana teşvik etmek" suçlamasıyla bazı Yahudi din adamlarının baskısı ve Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye valisi Pontius Pilatus'un emriyle tutuklanıp çarmıha gerilmiştir.
Nasıralı İsa olarak da bilinir. Kitâb-ı Mukaddes'te kendine yer yer İsa Mesih denilerek atıfta bulunulur. Hayatı ile ilgili başlıca kaynaklar, kanonik incillerdir.
Hristiyan teolojisinde İsa'nın kimliğini inceleyen dal, Kristoloji olarak bilinir. Hristiyanlar için İsa; Mesih'tir, bütünüyle insan ve bütünüyle Tanr

Hurri-Urartu dilleri; sadece Hurrice ve Urartuca olmak üzere, bilinen iki dilden oluşan, Antik Yakın Doğu'nun soyu tükenmiş bir dil ailesidir.

Her ikisi de çivi yazısı ile kanıtlanmış olan Hurrice ve Urartuca dilleri arasındaki genetik ilişki tartışılmazdır. Hurri-Urartu'nun diğer dil aileleriyle olan daha geniş bağlantıları ise tartışmalıdır. 19. ve 20. yüzyılda, yazıt ve belgelerinin deşifre edilmesinden sonra, Hurrice ve Urartuca'nın, bölgede konuşulan Semitik veya Hint-Avrupa dilleri ile ilişkisinin olmadığı anlaşılmıştır, günümüze kadar gelen geleneksel görüş ise, başka dil aileleri ile açıkça ilişkisi olmayan, kendi başına bağımsız ve birincil bir dil ailesi olduğudur.
Hurri-Urartu'nun dışsal genetik ilişkisine dair ilk öneriler, 20. yüzyılın ilk yarısında tarihsel "Alarodian" önerisine dahil edilmiş olan Kartvelian dilleri, Elamca ve bölgedeki Semitik ve Hint Avrupa olmayan diğer diller ile olmuştur.
Dilbilimciler "I.M Dyakonov ve S.A Starostin; Hurri-Urartu dil ailesini, (ergatif ve aglütinasyon da dahil olmak üzere) ortak gramer ve fonetik özellikleri ile yakından ilişkilendirildiği, Kuzeydoğu Kafkasya dil ailesinin, bir kolu olarak dahil edilebileceğini öne sürmüşlerdir, "Starostin; Çin-Kafkas hipotezi çerçevesinden, Kuzey Kafkasya ve Hurri-Urartu ailelerinin belirli bir yakınlaşmasının var olduğunu vurgular. Dyakonov tarafından da savunulan Fritz Hommel'in "Alarodian dilleri teorisiyle de bağlantı oluşturulmuş olur.
Birçok araştırma, bu bağlantıların muhtemel ve olası olduğunu savunur, beraberinde ise diğer dilbilimciler, önerilmiş olan dil ailelerinin şüpheli olduğunu veyahut herhangi bir bağlantı mümkün olsa da, kanıtların kesin olmaktan çok uzakta olduğunu belirtir.
"Arnaud Fournet ve Allan R. Bomhard ise; Hurri-Urartu'nun, Hint-Avrupa dil ailesi ile kardeş bir dil ailesi olduğunu iddia eder. 
Eteokıbrıs dilinin araştırmacıları, bir takım morfemlerin Hurrice ile benzerliğine dikkat çeker, Kıbrıs-Minos yazıtının şifrelerinin eksik çözülmesi ve dil hakkındaki yetersiz bilgiler ve kronolojik boşluklar nedeniyle çözülememiştir.

Hurri-Urartu dillerinin veya önceden bölünmüş bir Proto-Hurri-Urartu dili'nin, ilk olarak Kura-Araks Kültürün'de konuşulduğu varsayılmaktadır.
Hurrice, MÖ 2300- MÖ -1000 yılları arasında Mezopotamya, Suriye'nin kuzey kesimleri ve Anadolu'nun güneydoğu kesimlerinde konuşuldu.Mittani (MÖ 1450-1270), Manna Krallığı ve Nairi konfederasyonun da Hurrice konuşan toplulukların var olması muhtemeldir, bu konuda yeterli veriler olmadığından, toplulukların hangi dilleri ne ölçüde konuştuklarına dair herhangi bir çıkarım yapmak zordur. Yetersiz bir şekilde önerilmiş olan Kassit dili, Hurri-Urartu dil ailesine ait olabilir.
Akadca metinler ve arkeolojik kanıtlara dayanarak, Marhaşi ve Antik Margiyana krallığını tanımlamak için önerilen, Marhaşi kişisel isimlerinin, Hurrice nin bir Doğu varyantı ya da Hurri-Urartu dil ailesinin daha başka bir dili olduğuna dair bir işaret olarak da yorumlanır.
Antik çağlarda Hitit kültürü üzerinde güçlü bir Hurri etkisi de vardı, bu yüzden birçok Hurri metni, Hitit siyasi merkezlerinde bulunur. dilin en erken bilinen metinleri Mitanni Kralı Tuşratta tarafından Firavun III. Amenhotep'e yazılan Amarna mektuplarında bulundu. Eski Hurrice çeşitli erken kraliyet yazıtlarından ve özellikle Hitit merkezlerindeki dini ve edebi metinlerden bilinmektedir.
Urartuca, MÖ 9. yy. sonlarından MÖ 7. yy. sonlarına kadar Urartu eyaletinin resmi yazı dili olarak kabul görmüştür, muhtemelen Van Gölü çevresindeki dağlık bölgelerde ve yukarı Zap vadilerinde nüfusun çoğunluğu tarafından konuşulmuştur. MÖ 2. binyılın başında Hurrice'den ayrılmıştır. Diğer taraftan Paul Zimansky ve bir kısım tarihçiler, Urartuca'nın sadece küçük iktidar sınıfı tarafından konuşulduğunu ve nüfusun çoğunluğunun ana dili olmadığını söylerler.
Her ne kadar Hurri-Urartu dilleri, Urartu krallığının çöküşüyle yok olmuş olsa da, Klasik Ermenicede az sayıda ödünç kelimeyle hayatta kaldığı ileri sürülmektedir.
Hurri-Urartu ve Sümerce arasında erken bir temas olduğunu gösteren, bazı sözcüksel eşleşmeler vardır. 

Alarodian dilleri; Kuzeydoğu Kafkas - Nah-Dağıstan dilleri ile soyu tükenmiş "Hurri-Urartu dillerini kapsayan, Alman şarkiyatçı "Fritz Hommel"  tarafından önerilmiş olan hipoteze dayalı  bir dil ailesidir.'

Hurri mitolojisi, Yakın Doğu'nun Bronz Çağı halkı olan Hurrilerin çok tanrılı diniydi. Bu insanlar geniş bir alana yerleştiler, bu nedenle aralarında, özellikle Nuzi ve Arrapha çevresindeki doğu Hurrialılar ile Suriye ve Anadolu'daki batı Hurrileri arasında farklılıklar vardı. M.Ö.14. Yüzyıldan itibaren Hurri dininin Hitit dini üzerinde güçlü bir etkisi olmuştur ve Hurri panteonu, Yazılıkaya'daki önemli Hitit tapınağında 13. yüzyıl kaya kabartmalarında tasvir edilmiştir.
Hurri dini, geniş bir alanda kolonize olan Hurrilerin kendi düşünsel özellikleriyle yerel inançları birleştirmesiyle oluşmuştur. Hurri dini çoğunlukla yabancı tanrılarla var olmuş ve zaman içerisinde birçok tanrıyı kendi panteonuna ekleyip biçimlendirmiştir. Hurri rahipler en çok Mezopotamya dinî ve edebî eserlerini taklit etmişlerdir. Hurri dininde Sümer-Akad etkileri ve Sami-Suriye etkilerine yoğunlukla rastlanılır. Bu unsurlar direkt olarak alınmayıp kendi kültürel unsurlarına göre bir düzene oturtulmuştur.
Hurri dininde tanrısal varlıklar isim yerine isim gibi görev yapmak üzere niteleme sıfatlarıyla anılmışlardı. Buna örnek olarak allani (hanımefendi), mušuni (âdil düzenleyici) verilebilir. Ayrıca sonuna -bi ve -lı ekleri eklenerek oraya ait, oradan gelen kimse olarak belirli bir bölgeye ait edilmişlerdir. Tanrıların isimleri incelendiğinde Aryan kökenlerine ait unsurlar görülür. Hurri dininde sık görülen unsurlardan biri de ikiliklerdir. Çeşitli tanrıların birleşerek ikili olduğu görülmektedir. Bunun güçlü bir tanrının diğer bir yönünü vurgulamaya ilişkin yapılmış olduğu düşünülmektedir. Tanrı ikiliklerinin dışında kişiliği olmayan varlıklara da ikilik verildiği görülmüştür. Bunlar; yer ve gök, dağlar ve ırmaklardır. Ayrıca kült araç ve gereçleri kutsanmış ve onlara da kurbanlar sunulmuştur. Hepat'ın tahtı, yatağı taburesi buna örnek gösterilebilir. Tanrıların gücüyse sınırlıydı. Etkilerinin başlayıp biteceği yerler belliydi. Kumarbi destanında en ufacık bir tehdit karşısında korkmaları dinî unsurların insani duygulardan ayrılmadığını gösterir.

Hurriler, Kuzeybatı Mezopotamya'ya ve daha sonra da Kuzey Suriye bölgesine yayılmışlardır. Doğu Kafkasya kökenli dinî inanışlarını da beraberlerinde getirmişlerdir fakat Mezopotamya halkıyla etkileşime geçmeleriyle birlikte yerel uygarlıklara ve kültürlere boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Bu asimilasyon sürecinin ardından Hurri bölgesinde varlığını sürdüren tanrılara Mezopotamya ve Suriye kökenli adlar verilmeye başlanmıştır. Aynı şekilde, daha sonra farklı kökenlere sahip ama tipolojik açıdan benzer tanrısal varlıkların birbirlerine uyarlanmalarının bir sonucu olarak eski Hurri tanrılarının doğaları ve işlevleri de değişmiştir.
Hurrilerin inançları Zagros Dağlarından Anadolu'ya kadar geniş bir alana yayılmış olmasına rağmen doğu ve batı panteonları arasında yerel kültürlerle etkileşimler sonucu meydana gelmiş farklılıklar göz ardı edilemeyecek ölçüde büyüktür. Ancak Hurrilerin ilk ortaya çıkış alanları olan Kafkasya veya daha büyük bir ihtimalle Güney Kafkasya'da ve Kuzey Mezopotamya'da mevcut Hurri tanrıları ve kültleri ile ilgili çok az şey bilinmektedir.
Hurri tanrılarının ana grubu fırtına tanrısı Teşup, onun eşi Hepat ve kardeşi Şauşka'dır. Bu üçlü grup daha önceden Hurrilern Kuzey Suriye'deki merkezi haline geldiğinde Halabiye'de oluşmuştur. Hurri tanrılarının diğer Suriye şehirlerinde farklı şekilde ortaya çıkması ilgi çekicidir; örneğin, Alalah panteonunun başında fırtına tanrısı ve İşhara gelmektedir. MÖ 3. binyılda Teşup halen Hurri panteonundaki en yüce konumu elde edememiş durumdadır. Teşup kültü MÖ 2. binyılın başında yayılmaya başlar. Köken olarak fırtına tanrısı kült merkezinin, Mezopotamya'nın kuzeyinde yer alan dağlık bölge Kumme olduğu düşünülmektedir. Tanrının bu şehirle olan bağlantısı mitlerde ve kültlerde yaşamıştır.
Hurri tanrıları çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır ve onların oluşup şekillenmesinde Kuzey Suriye ve Kizzuvatna çevresi son derece belirleyici olmuştur. Halep kenti Hurri tanrılarının Ugarit ve Hattuşa'ya aktarılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Ugarit ve Hattuşa çivi yazılı arşivleri ile Yazılıkaya açık hava tapınağı, uzun bir geçmişe sahip Hurri tanrılarının Geç Tunç Çağı'ndaki görünümünü ortaya koymakta ve onların daha önceki zaman dilimleri ile bağlantısını kurmamıza aracılık etmektedirler.

MÖ 1400'lerde Luvi ve Hurri etkisinde olan Kizzuvatna bölgesi, Hurrice ve Luvice konuşulan bir bölgedir. Hitit ülkesini de önemli derecede etkileyen bu bölge, büyü ve tedavi ile ilgili ritüellerin ortaya çıktığı bir yerdir. Hurrilerin tarih sahnesindeki önemini Hitit belgeleri sayesinde belgelenebilmekte olup Hurrilerin Hitit ülkesine etkisi ile ilgili metinler bu konuda ön plana çıkmaktadır. Ayrıca bu belgeler Hurri kültürünü de ortaya koymaktadır. Hurrilerin Hititler üzerinde büyük bir etkisi söz konusudur ve bu etki büyü ve fal kısmında da görülür. Öyle ki Hitit ülkesinde büyünün rolü Orta Hitit döneminden itibaren iyi bir şekilde belgelenmiş olup Hititlere büyü kavramı öncelikle Anadolu'nun güney ve güneydoğusundan yani Kizzuvatna'dan girmiştir. Boğazköy'de bulunan Hurrice-Hititçe ikidilli belgeler, Hurrilerin Orta Hitit dönemi ve belki de Eski Hitit döneminden itibaren Hititlere etkilerine ilişkin bilgiler vermektedir.
Hurri ülkesinin dinsel kültürü hakkında bilinenlerin çoğunluğu Hurrice yazılmış belgelerde yer almıştır. Bazı eski verilere göre günümüze kadar gelen mitolojiler Hurri kökenli idiler. Bu mitoloji tanrılarının çoğu insanca yaşamakta, insan gibi görülmekte ve sık görülen biçimde ölümlü olarak tanıtılmaktadırlar. Onlar da insanlar gibi doğuyor, büyüyüp evleniyor, çocuk sahibi oluyor ve de sık görülmese de gömülüyordu. Hurri tanrıbilimi, mitolojisi, kültleri ve dinsel ayinleri homojen bir sistem oluşturmaz; kolonize oldukları geniş alanlara ve etkisi altında kaldıkları kültürel etkilerin çeşitliliğine bakarak da bu beklenmez. Tarihin akışında yabancı tanrılarla var olmuşlar ve onları kendi panteonlarına eklemişlerdir ya da onları benzer özelliklerdeki kendi tanrılarıyla tanımlamışlardır. Hurri rahipler Mezopotamya dinî edebiyatının eserlerini taklit etmiş ve Hurri tanrılarını Mezopotamyalı tanrılarla tanımlayarak bu eserleri zenginleştirmişlerdir.
Hurriler çoğunlukla antik Yakın Doğu kehanet teorileri ve pratiklerinde aracı rolü oynamış gibi görünmektedir. Babil kehanet denemelerini kendi dillerine çevirmişler ve bir Mezopotamya geleneği olan iç organların hepatoskopik incelemesini kendilerine uyarlamışlardır; Hititler ise bu tür sanatları doğrudan Hurrilerden öğrenmişlerdir. Hattuşa'da yazılmış en eski Hurrice metinlerde bile kehanet denemeleri vardır. Bir kehanete varmak için Hurriler, hepatoskopi ile iç organların yorumlanmasının özel durumla bağlantılı olarak bir kombinasyonunu tercih ediyorlardı. Bu kombinasyon büyük olasılıkla hepatoskopinin antik Yakın Doğu'daki en erken formunu temsil eder. Mezopotamya topraklarında, tamitu tipindeki Akadca metinlerde Şamaş ve Hadad'da koyunun ciğerinin durumuna göre teşhis koyularak yanıt verilen kehanet araştırmalarında ortaya çıkmıştır.
Hurri ölü ayinleri hakkında nerdeyse hiçbir şey bilinmemektedir. Kral Parrattarna'nın öldükten sonra yakılışından bahseden sıkça başvurulan bir metnin yanlış yorumlanmış olduğu anlaşılmıştır. Mittani Kralı Tuşratta firavuna yazdığı mektuplardan birinde büyük babası için bir karaşk yaptırtmak istediğinden bahseder; bu olasılıkla ölü için bir tapınak ya da bir tür mozole olmalıdır. Bir Nuzi metninde gönderme yapılan ölülerin ruhlarının figürcükleri ölmüş atalara belli bir ilgi ve saygının varlığını düşündürür. Ancak, ölüler için ayinler ve gömme gelenekleri hakkında, özellikle de arkeolojik bakış açısından genel bir fikir edinebilmek için Yukarı Mezopotamya bölgesindeki Hurri yerleşim yerlerinde yapılmakta olan son kazılardan çıkacak sonuçları beklenmelidir.
Anadolu'nun güneydoğusundaki Kizzuvatna, MÖ 1400'lerde Luvi ve Hurri etkisinde olan bir bölge olarak ortaya çıkar. Hitit toplumunda yer alan büyü uygulamalarının büyük çoğunluğunun Hurrice ve Luvice konuşulan bu Kizzuvatna bölgesinden aldıkları anlaşılmaktadır. Bu sebeple büyüyle tedaviyi içeren ritüellerin büyük bir kısmı Luvi ve Hurri ortak kültürünü yansıtan Kizzuvatna kökenli metinlerdir. Kizzuvatna'dan günümüze birçok ritüel ulaşmıştır. Bu metinlerde kullanılan kelimeler ve ifadelerin de Luvice ve Hurrice etkisinde olduğu görülmektedir. Örneğin bunlarda Hurrice tanrı adları yanında Hurrice kavramlar ve yine Luvice kısımlara rastlanmıştır.

Hurrililer, başta Mezopotamya ve Suriye olmak üzere farklı kültürlerden gelen çok sayıda tanrıya tapıyorlardı. Zamanla birçok tanrı Mezopotamya ve Suriye tanrılarıyla birleştirildi; örneğin, Šauška Ninevehli Inanna ile, Teššub Aleppo ile özdeşleştirilmiştir, Kušuḫ ile ay tanrısı Sin ve Güneş tanrısı Šimige ile Samas Sippar arasında. Bu senkretizm, batı Hurrililer arasında Teššub'un eşi olarak Suriyeli Ḫebat, ay tanrısının karısı olarak Nikkal ve güneş tanrısının karısı olarak Aya gibi tanrıların yerli ortaklarını da içerdi.
Hurrililerin baş tanrısı, hava tanrısı Teššub'du. Tüm Hurrililer ayrıca aşk ve savaş tanrısı Šauška'ya, bereket tanrısı Kumarbi'ye, ay tanrısı Kušuḫ'ya ve güneş tanrısı Šimige'ye taptılar. Sadece batı Hurrililer Ḫebat'a ve Suriye kökenli oğlu Šarruma'ya taptılar. Diğer önemli tanrılar ana tanrıçalar Ḫudena Ḫudellura, Suriye yemin tanrıçası Išḫara ve Kubaba'nın yanı sıra Mezopotamya'nın bilgelik tanrısı Ea (Eya-šarri) ve ölüm tanrısı Ugur da sayılabilir.
Tek bir tarikatı paylaşan ikili veya çifte tanrılar da Hurrililer için tipiktir. Örneğin Ḫebat ve oğlu Šarruma, ikili Ḫebat-Šarruma'yı oluşturdu.

Hurrililer, efsanelerinin Mezopotamya ve Suriye etkilerinin açık olduğu edebi açıklamalarını yaptılar. En önemli mitler, Ugaritic paralel olan Kumarbi Döngüsünü oluşturur. Baal Döngüsü, Ugaritik hava durumu tanrısı Baal'ın nasıl tanrıların hükümdarı olduğunu anlatır. Benzer şekilde, Kumarbi Döngüsü, Teššub'un gücünü nasıl kazandığını ve sağlamlaştırdığını anlatıyor (

Hurrice veya Mitannice, MÖ 3. ve 2. binyıllar arasında Anadolu ve Kuzey Mezopotamya'da hüküm süren Hurriler (veya Mitanniler) tarafından konuşulmuş bir dildir. Genellikle bu dili konuşanların MÖ 2. binyıl'ın başlarında güneydoğu Anadolu ve kuzey Mezopotamya'ya yayıldıklarına inanılmaktadır.

Sondan eklemeli ve son derece ergatif olan Hurri dili, antik Urartu krallığının dili olan Urartucayla akrabadır. Bu iki dil birlikte Hurro-Urartu dillerini oluştururlar. Hurro-Urartu dillerinin bağlantılı olduğu diller tartışmalıdır. Hurro-Urartu dillerinin diğer dil aileleriyle (örneğin, Kuzeydoğu Kafkas dilleri) dilbilimsel bir ilişki içinde bulunduğuna dair çeşitli hipotezler var, ancak bunların hiçbiri genel olarak kabul görmemekte.
Alman Türkolog Marcel Erdal; Hurrice'nin Türk dilleri ile bir takım tipolojik benzerlikler taşıdığını, Türk ve Hurri mitolojisinin benzerlikler göstermesi üzerine iki dilin ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür. Erdal ayrıca Hurri ve Oğuz sözcüklerinin aynı kökten gelmesi ihtimali üzerinde durmuştur.

Eski Ön Asya'nın önemli uygarlıklarından birinin temsilcisi olan Hurriler, Erken Tunç Çağı'ndan itibaren tarih sahnesinde izlenebilmektedirler. Güney Kafkasya ve Anadolu'nun doğusunda MÖ 3. binyılın sonlarına dek bulundukları ileri sürülebilen Hurriler, bu binyılın ortalarından itibaren de güneye doğru yayılım göstermişler ve Ön Asya'nın birçok yerinde varlıklarına dair izleri MÖ 2. binyıldan günümüze ulaştırmışlardır. Kendilerine ait kaynaklardan çok, ilişkide bulundukları diğer kavimlerin yazılı belgeleri vasıtasıyla siyasal ve kültürel yapıları üzerine bilgiler edinilebilen Hurrilerin her zaman bütünsel ve tutarlı bir şekilde ortaya konulabilen siyasal tarihlerinden söz etmek mümkün değildir. Bu durumun MÖ 2. binyılın ilk dönemlerine ait tarihleri hakkında daha geçerli olduğunun kabul edilmesi gerekirken, aynı binyılın ortalarına doğru Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye bölgesindeki bazı beyliklerde etkin olduğu gözlenen Hurri unsuru Ön Asya'daki en belirgin siyasal varlıkları olarak tanımlanabilecek Mitanni Devleti'nin içinde yer almıştır. En belirgin olarak Hurri unsuru ile tanınan bu siyasal yapı yazılı belgelerde Hurri, Hanigalbat ve Mitanni adıyla tanınır. Bu üç ismin birbirinin yerine kullanılabildiği belirtilmektedir. Hanigalbat adının Sami dillere özgü ve Akadca belgelerde geçtiği, Hurri adının Hurricede kullanıldığı ve Mitanni'nin ise Hint-Ari bir kullanım olduğu üzerinde durulur. Hurrilerin siyasal anlamda varlıklarının MÖ 2. binyılın sonlarına doğru gözden kaybolduğu izlenirken uygarlıktaki etkileri devam etmiştir. MÖ 3. binyılın sonlarına doğru yazılı kaynaklarda beliren Hurrilerin varlığının daha önceye götürülüp götürülemeyeceği ve anavatanlarının neresi olduğu Hurri araştırmalarında belli başlı tartışma konularından birisi haline gelmiştir.
Erken Güney Kafkasya kültürünün Hurrilerle ilişkili olabileceği tereddütle de olsa pek çok defa ifade edilmiştir. Bu fikrin arkasında yatan sebeplerden biri, Akad döneminde Dicle'nin doğusunda Kerkük çevresinde ve Fırat ve Dicle'nin arasında bulunan Yukarı Habur Vadisi'ndeki çivi yazılı belgelerde Hurricenin ortaya çıkıyor olmasıdır. Erken Güney Kafkasya kültürünün MÖ 2400-2000'lere tarihlenen son dönemi, Akad ve Üçüncü Ur Hanedanı dönemi ile çağdaştır. Diğer bir sebep ise Hurrice ile akraba olan Urartuca ve Kafkas dillerinin, Erken Güney Kafkasya kültürünün yayılım alanı içerisinde bulunmasıdır. Bu görüşü kronolojik olarak savunulamaz bulan Gernot Wilhelm, Erken Güney Kafkasya seramiğinin, Hurrilerin ilk ortaya çıkışından yüzyıllar öncesine ait olup ikinci bine kadar Hurrilerin Suriye'yi işgal etmediklerini  ve Fırat'ın batısındaki MÖ 2400 tarihlenen Ebla kenti arşivinde Hurrilere ait hiçbir iz olmadığını ifade eder.
Öte yandan, Karaz kültürü hakkında çalışmaları ile dikkat çeken Mahmut Pehlivan, Hurrilerin yaşadığı topraklar ile Karaz kültürünün yayıldığı coğrafyanın aynı olmasından yola çıkarak kültürün Hurriler tarafından ortaya çıkarıldığı tespitinde bulunur. Ayrıca Hurrilerin yaşayış tarzları ile Karaz kültürüne ait bazı temel özelliklerin birbiriyle olan benzerliklerini de değerlendirerek Karaz kültürünü oluşturan ve yaratanların Hurriler olduğu sonucuna varmıştır.
Hurri tarihinin geç safhaları ana hatları ile biliniyorsa da onların Ön Asya tarihine ne zaman katıldıkları ve bu sırada oynadıkları rol tam olarak anlaşılamamıştır. Kuzey Mezopotamya ve özellikle Habur çevresinde Hurrilerin ilk ne zaman ortaya çıktıkları tartışmaları, araştırıcıları aynı zamanda, Subartu ülkesinin neresi olduğu sorusuna da götürmüştür. Subartu terimi MÖ 2400'den itibaren belgelenirken, çoğunlukla MÖ 2. bin metinlerinde görülür. Bu belgeler incelendiğinde Mari arşivine ait olanlarının Subartu terimiyle, Fırat'a karışan Belih ırmağı ile Yukarı Dicle arasındaki bölge yani Habur Üçgeni'ni, Güney Mezopotamya belgelerinin ise Dicle'nin doğusunda Asur'un merkez bölgesini işaret ettiği anlaşılır. Bu bölgeler genellikle Hurriler tarafından iskân edildiğinden Subartu kelimesi doğrudan Hurrilerle ve onların ülkesiyle ilişkili hale gelmiştir.
1887'de Mısır'da Amarna mektuplarının ortaya çıkmasıyla Hurri-Subar tarihinde yeni bir devir açılmıştır. Nil vadisindeki Amarna arşivinde bulunan, Mitanni Kralı Tuşratta'nın III. Amenhotep'e yazdığı 494 satırlık mektup bilinen en uzun Hurrice metindir ve son yıllarda Hattuşa'da bulunan ikidilli metinler ve Ugarit'teki sayılı sözlük metinleri dışında Hurri dilinin çözülmesinde hâlâ anahtar rolü oynamaktadır. Bu kavimin adına Amarna mektuplarında "Hurvuhe" ve "Hurruhe" şeklinde rastlanılmaktadır.
Hurri dilinin şimdiye kadar bilinen en eski belgesi, bir rahibenin Urkiş'te tapınak yaptırmasıyla ilgili bir taş yazıttır. Urkiş kralı olan Tiş-atal'dan kalan taş bir tablette Nergal tapınağının yapımından söz eden bir yazıt vardır.
Dicle üzerindeki Samarra'da Üçüncü Ur Hanedanı zamanına ait bronz tablet Hurrilerin daha o vakitlerde büyük bir önem kazanmış olduklarını göstermektedir. Bu kavim hakkında başka kaynaklarda bilgi az olmakla beraber ticaretle ilgili çivi yazılı tabletlerde bunların 3. binyıl ortalarında Ön Asya'daki önemlerini anlatan dikkate değer bilgi bulunmaktadır Bu tabletlerde görülen yer adları ve ad isimleri ticaret mukavelelerini yapan Hurrilerin gerçek hüviyetlerini açık olarak tanıtmaktadır. Bunların Asyaniklerden olduklarını ortaya koymaktadır. Bu dilde konuşan gruplar 3. binyıl ortalarında Zagros Dağlarından Akdeniz hatta Filistin'e kadar yayılmış bulunmaktaydı. Diğer taraftan Kuzey Mezopotamya'da Kerkük bölgesinde bulunan tabletlerde Hurri gruplarının buralara doğru inmiş olduklarının delili durumundadır. Eski Tunç Çağı Doğu Anadolu kültürleri ile ilişkili oldukları kabul edilen Hurrilerin daha MÖ 3. binyılda Doğu Anadolu'da ve Suriye'de varlıklarına dair belirgin yazılı kanıtlar Akad Kralı Naram-Sin'e ait kimi metinlerdeki bazı yer ve şahıs isimleri dolayısıyla bilinir.

Hurricenin keşfi 1887 yılında Nil Vadisi’ndeki Amarna arşivinin bulunmasıyla başlamıştır. Burada Mitanni Kralı Tuşratta’nın III. Amonofis’e yazdığı 494 satırlık en uzun Hurrice metin bulunmuştur. Bu metin Hurri dilinin çözülmesinde anahtar bir rol oynamıştır. Mısır’ın Yeni Krallık döneminin başkentlerinden Amarna Arşivi’nde bulunan Sami olmayan bir dille yazılmış metinler ilk bulunduğunda, söz konusu dile Mitannice adı verildi. Daha sonra Hitit başkenti Boğazköy’de bulunan metinler olayın boyutunu daha anlaşılır kılmıştır. Söz konusu arşivlerde birçoğu edebi ve dinsel içerikli “Mitannice” metin bulunmuştur. Ancak Hititler bu dili Hurrice olarak adlandırmışlardır.

Hurri diline ait bulunan en eski belge Urkiş Kralı Tiş-ata'ya ait bir tablet olup tablette Nergal tapınağının yapımından bahsetmektedir.

Hurrice, Hint-Avrupa ve Semitik özellik göstermediği gibi ön eklerden oluşan Hattice'den de farklıdır. Hurrice'nin başlıca özelliği kelimelerin arkasına eklenen eklerle oluşturulması iken bilinen hiçbir sondan eklemeli dile benzememektedir.

MÖ 2. binyılın başlarına tarihlenen Kayseri yakınlarındaki Kültepe'de gün ışığına çıkarılan Kaniš Karumu çivi yazılı arşivlerindeki belgelerde çok sayıda Hurri yer ve şahıs adları ile Hurri diline ilişkin sözcüklerin bulunması, bu dönemde Orta Anadolu'ya dek uzanan Hurri etkisini göstermektedir. Ayrıca Kaniš'te bulunan ve Kaniš Kralı'na yollanan mektubun göndericisi olan Mama Kralı Anum-Hirbi'nin adının Hurrice olduğu da kabul edilir.

MÖ 17. yüzyılda Hitit Krallığı'nın kurulması ile birlikte başlayan Hititçe çivi yazılı belgelerde de Hurriler varlıklarını gösterirler. Hitit Krallığı kurulduktan sonra dış politikada ağırlık Anadolu'nun güneydoğusu ve Kuzey Suriye'ye verilmiş ve bu durum tüm Hitit tarihi boyunca devam etmiştir. MÖ 2. binyılın ortalarında siyasal açıdan Hititlerin yönetimi altına giren Hurrice varlığını koruduğu gibi Hitit kültürünü derinden etkilemiştir.

Mitanni mektubu temel alınarak ayırt edilebilen sesbirimler şunlardır:

Sesli harfler: /a/, /e/, /i/, /u/, /o/
Sessiz harfler: /f/, /p/, /t/, /k/, /h/, /š/, /z/, /s/, /l/, /m/, /n/, /r/, /v/, /y/
Hurricede sesli ve sessiz ünsüzler arasında herhangi bir ayrım yoktur. Hurrice isim ve kelimelerin yazımında Hurrili katipler sesli ve sessiz ünsüzleri ayırırken Babilce işaretlerdeki sesdizimleri kullanmışlardır. Böylece /t/ için TA TE TI DU hecelerini kullanmışlardır. Hurricede ünsüzler /v/ ve /y/ hariç tek veya çift yazılarak kısa ve uzun şeklinde ayırt edilir. Çivi yazısında bu durum uzun ünsüzler için ... VC-CV ... olarak belirtilirken kısa ünsüzler için ... V-CV ... olarak belirtilir. Uzun ünsüzler sadece ünlüler arasında görülür.
Ünsüzler gibi ünlüler de kısa ve uzun olarak yazılıyordu. Çivi yazısında bu durum CV ve VC arasına bir ünlü eklenerek belirtilmiştir. Sümercede yer alamayan /o/ ünlüsü ise /u/ işareti ile gösterilirken /u/ ünlüsü için de /Ú/ işareti kullanılmıştır. Yarı ünlü olan /v/ ve /y/ ise sırasıyla /ú/ ve /i-i-,-i/ ya da /ia/ şeklinde ifade edilmiştir. Örneğin;

še-e-ni-ip-wu-ú-e-en = še-n(a)-iffu-we-n (benim erkek kardeşimin)
a-i-

Hurriler veya Hurri Devleti, MÖ 3. binyıldan itibaren, Sümer, Akkad, Hitit, Ugarit ve Mısır kaynaklarında hakkında bilgiler bulunan, Mezopotamya ve Yukarı Dicle bölgelerinde hüküm süren, konuştukları dil itibarıyla (Hurrice) Asya kökenli olduğunu kabul edilen ve MÖ 7. yüzyıla kadar varlığını sürdüren devlet.

Erken Tunç Çağı'na ait Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki kültür yerleşimlerinden olan Karaz Kültürü'nde ve Suriye'de bulunan çanak-çömlek türlerinin Hurrilere ait olduğu kabul edilmektedir. Hurillerle ilgili Akkad dönemi belgelerinden MÖ 3. binyılın sonlarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Mezopotamya'da yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bir müddet Akad hâkimiyetine giren ve Akatça yazı dilini kullanan Hurriler, Akkadlar'ın yıkılmasından sonra bağımsızlığına kavuşmuşlar, bir takım beylikler kurmaya çalışmışlardır. Ancak Sümerler'in Üçüncü Ur Hanedanı zamanıda, Şulgi'nin bölgeye hâkim olması sonucu Hurriler bağımsızlığını yeniden yitirmişlerdir. Mari'de bulunan mektuplarda, Hurri kökenli bir topluluk olan Turukkiler'in yiyecek maddeleri yağmaladıkları yazılmıştır. Kayseri yakınlarında bulunan Kültepe'de bulunan çivi yazılı belgelerde çok sayıda Hurrice belgeye rastlanmıştır. Bu belgelerde Hurrice sözcükler bulunması, bu dönemde Hurrilerin Orta Anadolu'ya kadar etkisini sürdürdüğünü göstermektedir.

 Babil kaynaklarında, Hitit Kralı I. Murşili'nin, Babil seferinin dönüşünde Hurriler ile savaştığı yazmaktadır.
Artan nüfusun bir sonucu olarak MÖ 2500'lerde bölgedeki otlakların yetersiz kalması nedeniyle güney yönünde yayılma göstermişlerdir. Bu göçler iki ana hat üzerinden, Urmiye Gölü çevresinden Mezopotamya ve Elazığ - Malatya üzerinden Kuzey Suriye ve Filistin'e olmuştur.

Mitannilerin MÖ 16. yüzyılda Doğu Anadolu Bölgesi, Güney Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye olan göçleri vardır. Bu göçler Hurrilerin yaşadıkları yerlere olduğundan, Hurriler batıya doğru kaymışlardır. Bu kaymalar sonucu Hititler ile mücadeleler başlamıştır. Bazı Hurri kabileleri ise Mitanni egemenliğini kabul ederek onların yeni bir devlet kurmalarına yardım etmiştir. Mitannilerin ikinci göçü ile birlikte, yine batıya kayma olmuş ve Hurriler Hitit denetimindeki Çukurova bölgesini ele geçirerek burada Kizzuvatna Devleti'ni kurmuşlardır. I. Murşili'nin ölümünden sonra Hititler uzun süren bir taht kavgasına başlamışlardır. Bu durumdan yararlanan Hurriler Hattuşaş'a kadar ilerlemiştir. Burada kraliçe ve çocuklarını esir almışlardır. Hitit Kralı I. Zidanta zamanında Hititler bu devleti tanımış ve kral Pilliya ile barış anlaşması yapmıştır.

Mitanniler, Kizzuvatna dışında yaşayan Hurrilerin önemli bir kısmını hâkimiyeti altına alarak, toprakları bugünkü Kerkük bölgesinden Akdeniz'e kadar uzanan bir devlet kurmuşlardı. Türkiye-Suriye sınırına yakın bir yerde Resulayn civarında olduğu kabul edilen Vaşşuganni şehrini başkent yapmışlardı. Hurri-Mitanni Devleti'nin nüfusunun çoğunluğunu Hurriler oluşturmaktaydı. Devlet soyluları Hurrice isimler kullanmaktaydı. Mitani kralı Tuşratta'nın Mısır firavununa gönderilen ve Amarna'da bulunan mektupların çivi yazısı kullanılarak Hurrice yazılması, Tuşratta'nın Akatça yazılmış diğer mektuplarda, karşılığı bilinmeyen kelimeler için Hurrice kullanılması ve Tuşratta'nın bazen kendinen Hurri Kralı olarak bahsetmesi Mitanni Devleti'nin resmî dilinin Hurrice olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Mısırlarla yapılan yazışmalarda, Hurri-Mitanni Devleti'nin Hititler'e karşı başarılar kazanıldığı öğrenilmektedir.

Hititler'in tahtına I. Şuppiluliuma'nın gelmesiyle Hititler bölgede yeniden güçlenmeye başlamışlardır. Şuppiluliuma ilk önce Kizzuvatna Devleti'ni bir anlaşmayla Hititler'e bağlamış, daha sonra Vaşşuganni üzerine bir sefer yaparak Hurri - Mitanni Devleti'ne son vermiştir. Fakat Şuppiluliuma'nın ölümünden sonra bölgede Hitit egemenliği azalmış ve Hurri-Mitanni devleti kendini toparlamıştır. Devletin varlığı Asur kralı I. Tukulti-Ninurta dönemine (MÖ 1244 - 1208) kadar sürmüştür.

Sondan eklemeli ve son derece ergatif olan Hurri dili, antik Urartu Krallığı'nın dili olan Urartucayla akrabadır. Bu iki dil birlikte Hurro-Urartu dillerini oluştururlar. Hurro-Urartu dillerinin bağlantılı olduğu diller tartışmalıdır. Hurro-Urartu dillerinin diğer dil aileleriyle (örneğin, Kuzeydoğu Kafkas dilleri) dilbilimsel bir ilişki içinde bulunduğuna dair çeşitli hipotezler var, ancak bunların hiçbiri genel olarak kabul görmemekte.
Hurrice, Hint-Avrupa ve Sami dilleri benzememektedir. Ayrıca eklerden oluşan Hattice'den de farklıdır. Hurrice'nin başlıca özelliği kelimelerin arkasına eklenen eklerle oluşturulması iken bilinen hiçbir sondan eklemeli dile benzememektedir.

Hurrice, göçler sonucu oluşan Mitanni Devleti ve Hititler tarafından benimsenmiş, günlük yaşamdan kralların aldığı ünvanlara kadar kullanmışlardır.

Mittani Devleti (Hurri - Mittani Devleti ana maddesi)
Hitit Devleti
Karaz Kültürü
Hurrice (Hurri dili ana maddesi)
Amarna mektupları (Hurri - Mitanni kralı Tuşratta'nın mektupları)
Kizzuvatna (Çukurova'da kurulan Hurri Devleti)
Vaşşuganni (Hurri - Mitanni Devleti başkenti)
I. Murşili (Hitit Kralı)
I. Şuppiluliuma (Hitit Kralı)

MÖ III. Binde Kuzeydoğu Anadolu (Yrd. Doç. Dr. Veli Ünsal)12 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hurriler (Dr. Adil Alpman)1 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üçüncü Arami Göçü'nün Anadolu'nun Güneydoğusuna Yaptığı Etnik ve Siyasi Etkiler (Yrd. Doç. Dr. Ercüment Yıldırım, Arş. Gör. Okan Pekşen)

Hüseyindede Höyüğü, Çorum İl merkezinin güneybatısında, Sungurlu İlçesi'nin kuzeybatısında Yörüklü beldesinin 2,5 km. güneyinde yer alan bir höyüktür. Tepe, Hüseyindede Tepesi olarak da bilinmektedir. Kazılar sonucunda höyüğün bir Eski Hitit kült merkezi olduğu, kült yapılarının dışında başkaca yapı bulunmadığı ve Hüseyindede'nin geniş bir yerleşim olmadığı anlaşılmıştır.

Boyalı Höyük'ün batısındaki höyük 1997 yılında arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Tunç Sipahi ve ekibi tarafından saptanmış olup kazılar 1997 – 2003 yılları arasında Tunç Sipahi, aynı üniversiteden Prof. Dr. Tayfun Yıldırım ve Çorum Müzesi Müdürü İsmet Ediz başkanlığındaki bir ekipçe yürütülmüştür.

Kabartma bezemeli iki dini vazo, Çankırı İnandık Höyük kazılarında ele geçen ve halen Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenen, İnandık Vazosu olarak bilinen benzer bir vazo ile, şu an için dünyadaki bu tür sağlam vazo örnekleri arasındadır. Çorum Müzesi'nde sergilenen Hüseyindede Vazoları'nda kabartma halinde bir Hitit dini ayininde (muhtemelen bahar ayininde), kullanılan çalgılar ve müzik eşliğinde yapılan dans betimlenmektedir. Çalgılar arasında bir tür saz, ziller, lir yer almaktadır. Bugün de Çorum'un bazı ilçelerinde yapılan kutlamalarda saz ve zilin birlikte kullanıldığı görülmektedir. Küçük vazoda el ele tutuşarak halay çeken iki Hititli kadın figürü, kollarını yukarı kaldırarak parmaklarını şıklatarak dans eden bir kadın figürü, hem giysileri hem de danslarıyla günümüz yöre kültürünün, yaklaşık 3600 yıla dayanan geçmişini göstermektedir. Aynı vazoda yer alan bir boğa üzerinde akrobatik hareketler yapan Hititli figürü de, MÖ II. binyılda Girit ve Yunanistan'da benzer betimlemeler görülmesi yönünden ilginçtir. MÖ II. binyıl için Girit ve Yunan uygarlıklarının simgesi olarak görülen bu figürlerin Mısır ve Suriye'de bulunan örnekleri de bugüne kadar aynı kültürlere bağlanmıştı. Ancak Hitit Dönemi'nde Anadolu'da ele geçen bu figürler, Hitit Fırtına Tanrısı Tarhun için yapılan bir törenle ilişkilidir ve böylece yerel özellikler göstermektedir.
Hüseyindede yerleşmesinde tapınak yapıları dışında günlük kullanıma yönelik bir mimari bulunmamıştır. Bununla birlikte ortaya çıkarılan yapılar Eski Hitit Dönemi'nin en belirgin ve sağlam örnekleridir. Bu bağlamda çevrede başka Eski Hitit yerleşmelerinin de olması gerektiği düşünülmüş, yüzey araştırmalarında saptanan Boyalı Höyük'de 2004 yılında kazılara başlanmıştır.
Tapınak ya da kült yapısının 22,5 x 16 metre boyutlarında bir yapı kompleksi oluşturduğu kazılar sonucunda anlaşılmıştır. Kült vazolarının bulunduğu bu yapıya kazı yönetimi tarafından I nolu yapı olarak tanımlanmıştır. Yapı kompleksinde teraslama yöntemiyle inşa edilmiş dört oda gün yüzüne çıkarılmış olup içten içe 13,5 x 9 metre boyutlarındaki 4 nolu odanın tören uygulamaları için kullanıldığı düşünülmektedir. Bu şekilde tümü kült yapısı olan 6 yapı, kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmıştır.
Kazılarda ortaya çıkarılan bir diğer ilginç buluntu ise 1 nolu yapı'ya ait 3 nolu odanın kuzeydoğu köşesinde kazılan Roma Dönemi mezarıdır. Ana kayaya oyularak yapılmış kaya mezar küçük bir ön oda ile küçük bir kapıdan girilen mezar odası vardır. Geçişin, ön odada bulunan kare biçimli bir taşla kapatıldığı anlaşılmaktadır. Mezar ve çevresinde yapılan araştırmalarda herhangi başka bir mimari buluntu ortaya çıkmamıştır. Aslında çevrede yıllarca sürdürülmüş olan yüzey araştırmalarında Roma seramiği veren çok sayıda yerleşim tespit edilmişti. Hüseyindede'de bulunan kaya mezarın yakındaki bir Roma yerleşimine ait olduğu tahmin edilebilir.
Kazılar sırasında ele geçen çanak çömlek buluntularının, Boğazköy, Alacahöyük, Eskiyapar Höyüğü ve İnandık Höyük Eski Hitit tabakalarında bulunan çanak çömlek tiplerinde olduğu belirtilmektedir.

Hüseyindede Höyükte ilk yerleşimin MÖ 1650 yılına dayandığı ifade edilmektedir.

 OpenStreetMap'te Hüseyindede Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  
Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Hüseyindede Kabartmalı Vazosunda Betimlenen Dans Eden Bir Hititli 16 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. A. Ü. D.T.C.F. Dergisi
Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Yörüklü / Hüseyindedede Eski Hitit Kabartmalı Vazolarında Dans ve Müzik
Prof. Dr. Tayfun Yıldırım, Hüseyindede Tepesi'nde Bulunan İkinci Kabartmalı Vazoya Ait Yeni Bir Müzisyen 16 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hüseyindede Höyük'te ele genen Eski Hitit Kült Vazosu fotoğrafı 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar

I. Şuppiluliuma (yaklaşık MÖ 1344 - MÖ 1322), adı Hititçe olan ilk Hitit kralı. Şuppi Hititçe saf, luli ise kaynak anlamındayken; Şuppiluliuma, saf kaynaklı anlamı taşır. Yaklaşık 35 yıl boyunca Yakın Doğu tarihine damgasını vuran Hitit kralı, Hitit Krallığı'nı imparatorluğa dönüştüren hükümdar olarak kabul edilir. Hükümdarlığı döneminde Büyük Hitit İmparatorluğu en parlak dönemini yaşamış ve eski başkent Hattuşaş'ın savunması da güçlendirilmiştir. Ülkenin dört bir yandan saldırıya uğramasıyla küçülen devleti yeniden toparlamış, yakın doğunun en büyük devleti durumuna getirmiştir.

II. Tuthaliya'nın oğlu ve ardılıydı. Yaşamına ilişkin bilgiler oğlu ve ardılı II. Murşili'in yıllıklarında ayrıntılı olarak yer alır. Daha prensliği döneminde Hatti topraklarının büyük bir kesimini ele geçiren düşmanlarla savaşmaya başladı, askeri faaliyetlerde babasını temsil ettiğinden, kral olunca deneyimli ve yetenekli bir komutan olarak Kaşkalar'la yaptığı savaşlarda başarılı oldu; sınır bölgelerinde kaleler ve tahkimat yaptırdı. Hattuşaş (Boğazköy) yeniden kuruldu. Azzi-Hayaşa ve Arzava'ya başarılı seferler düzenledi. İşuva ülkesi ile (Aşağı Murat) çatıştı (MÖ 1365'e doğru).
Hükümdarlığının büyük bölümü doğudaki Mitanni Krallığı'na karşı yürüttüğü mücadeleler ve Hititlerin Suriye'de yeniden sağlam bir biçimde tutunmasını sağlamaya yönelik girişimlerle geçti. Mitanni kralı Tuşratta ile Kuzey Suriye'nin istilası için savaştı, ancak Toros geçitleri ve Kizzuvatna üzerinden Mitanni Krallığı'na saldırma girişiminin sonuç vermemesi üzerine ilk seferinde başarılı olamadı. Bu arada iç karışıklıkları yatıştırmak zorunda kaldı, Hayaşa kralı Hukkana ile bir antlaşma imzalayarak kızını onunla evlendirdi. Siyasal gücünü artırmak amacıyla Kizzuvatna kralı Şunaşşura ile anlaştı ve böylece Mitanni ile arasında bir tampon bölge oluşturdu.
Bundan sonra Kuzey Suriye üzerine yürüdü. Fırat'ı daha kuzeyden geçip Mitanni başkenti Vaşşuganni'ye (Vassukkani) arkadan yaklaşarak Suriye'nin kuzeyindeki Mitanni savunmasını aşma yoluna gitti. Planını başarıyla uygulayan Şuppiluliuma Mitanniler'in başkenti Vaşşuganni'yi ele geçirerek yağmaladı. Ardından Fırat'ı geçip güneye yönelerek Mısır'ın egemenliğindeki güney Suriye'ye girerek küçük krallıklara (Ugarit, Kadeş, Amurru) Hitit egemenliğini kabul ettirdi. Öylesine güçlüydü ki, diğer krallar arasındaki anlaşmazlıklara hakemlik yapardı.
Bu yüzden çıkan ve aralıklarla süren çatışmalar sırasında Mısır firavunu Tutankhamon'un ölümü (MÖ 1352) üzerine, onun dul kalan karısı ve üvey kızkardeşi olan Mısır kraliçesi Anhesenamen (firavun Akhenaton ve kraliçe Nefertiti'nin üçüncü kızları) Şuppiluliuma'yla gizlice yazışarak, bir Mısırlı ile evlenemeyeceğini bildirdi ve Şuppiluliuma'dan, oğullarından birini kendisine eş olarak göndermesini istedi. Mısır'ın anayanlı veraset yasalarına göre Anhesenamen'in yeni kocası firavun olacaktı. Şuppiluliuma Anhesenamen'in isteğine uyduysa da, babası tarafından Mısır'a gönderilen prens Zannanza Mısır sarayındaki rakip hiziplere bağlı askerlerce yolda yakalanarak öldürüldü. Bu olay sert bir tepkiye ve sonunda Kadeş Antlaşması'nın imzalanacağı, yıllarca süren savaşlara yol açtı.
Daha sonra oğlu Telipinu'yu Suriye'de bırakarak dinsel görevlerini üstlenmek için Hattuşa'ya döndü. Ama uzun zamandır Mitannilere bağımlı olan Asur'un bağımsızlığını kazanarak bölgede yeni bir güç durumuna gelmesi üzerine, hemen Suriye'ye yeni bir sefer düzenledi. Büyük stratejik önem taşıyan Karkamış kentini aldıktan sonra oğlu Telipinu'yu Halep, öbür oğlu Piyassili'yi de Karkamış kralı yaparak Suriye'nin kuzeyindeki Hitit egemenliğini sağlamlaştırdı.
Öte yandan, Şuppiluliuma Tuşratta'nın öldürülmesi sonucu Mitanni tahtına geçen Artatama ile bozuştu. Tuşratta'nın kendisine sığınan oğlu Mattivaza ile anlaştı ve kızını onunla evlendirerek Mattivaza'yı Mitanni kralı yaptı. Mattivaza'yla bir karşılıklı yardım antlaşması yaparak, Suriye'deki Hitit topraklarını büyüyen Asur tehdidinden koruyacak bir Mitanni tampon devleti oluşturdu.
Şuppiluliuma bundan kısa bir süre sonra Mısırlı savaş tutsaklarının Orta Anadolu'ya taşıdığı ve salgına dönüşen veba hastalığa yakalanarak öldü. Şuppiluliuma askeri yeteneklerinin yanı sıra, merkezi yetkiyi güçlendirmiş ve ele geçirdiği ülkelerin başına kral soyundan yöneticiler atayarak kendisine bağlamayı bilmişti. Fethettiği bölgelerde yaşayan insanları köle yapmayarak, O ülke halklarını Hitit imparatorluğuna bağlı halklar haline getirerek, içişlerinde özerk bıraktı.

Kadeş savaşını kim kazandı?-Mahfi Eğilmez-Ntvmsnbc.com 21 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu'nun Bin Tanrılı Kralı Şuppiluliuma - Nurdoğan K. Gülen, ISBN 978-605-106-210-5

II. Basileios (Yunanca: Βασίλειος Β΄ Βουλγαροκτόνος, Basileios II Boulgaroktonos yani "Bulgar-Kıran"; 958 - 15 Aralık 1025) 960'tan 15 Aralık 1025'e kadar Bizans imparatoru unvanını taşımıştır. I. Basileios ile başlayan Makedonyalı hanedanından olup, II. Romanos ile Theofano'nun oğludur. 960'tan 963'e kadar babası II. Romanos ile; 963'ten 969'a kadar II. Nikiforos ile ve 969'dan 976'ya kadar I. İoannis ile kardeşi olan VIII. Konstantinos ile birlikte daha çok sembolik olarak ortak imparatorluk unvanı taşımıştır. 976'dan 15 Aralık 1025'e kadar imparatorluk gücünü tam olarak yüklenmiş; ancak kardeşi VIII. Konstantinos sembolik ortak imparatorluğunu korumuştur.
945 yılında başlayan Bizans İmparatorluğu'nun genişleme dönemi birkaç ileri görüşlü dikkat çekici siyasetçi ve idare adamına bağlanabilir ve bunların arasında II. Basileios çok önemlidir.
II. Basileios hükümdarlığı sonunda imparatorluk yaklaşık beş asırlık tarihinin en görkemli ve geniş dönemini yaşıyordu ve varisi olan kardeşi VIII. Konstantinos'a Bizans tarihinde I. Justinianus'tan beri görülmemiş büyüklükte arazisi olan bir ülke bırakmıştır. Bu ülke coğrafi olarak Balkan Yarımadası, Anadolu, Kuzey Suriye, Kuzey Irak, aşağı Kafkaslar ve güney İtalya'yı kapsıyordu.
II. Basileios'un 65 yıl imparatorluk unvanı taşıması ve tam yetkilerle 49 yıl süren hükümdarlık dönemi bin yıllık Bizans tarihinde en uzun imparatorluk dönemidir. Bizans İmparatorluğu'nun en görkemli ve şanlı devirleri I. Justinianus ve II. Basileios dönemleridir. Ancak bu iki imparator arasında bazı bariz farklar bulunmaktaydı: I. Justinianus bir entelektüeldi ve hayatının çok büyük bir kısmı Konstantinopolis'te kendi sarayında geçmişti; buna karşılık II. Basileios başta bir askerdi ve hayatının mühim bir kısmı Konstantinopolis dışında ordularının başında geçmiştir. II. Basileios aynı zamanda çok iyi bir idareci, iyi bir maliyeci ve olağanüstü bir siyaset adamı idi. Justinianus unvanını amcası I. Justinus'tan miras olarak almıştı; II. Basileios ise imparatorluk yüksek mevkiine erişebilmek için iktidar mücadeleleri geçirmiş ve bu görevi gasp eden ve etmek isteyenleri ortadan kaldırmak zorunda kalmıştır.

II. Basileios daha 5 yaşında iken 22 Nisan 960'ta babası tarafından ortak imparator seçilmiş ve taç giydirilmişti. Ama 963'te babası II. Romanos öldüğü zaman Basileios ve kardeşi Konstantin daha yetişkin değillerdi. Anneleri olan 20 yaşındaki Theofano ve Saray Nazırı hadım Josef Bringas birlikte taht naipliği görevini yüklenmişlerdi. Kısa bir zaman sonra bir askeri isyan II. Nikiforos'un da ortak imparator olarak seçilmesini gerektirmiştir ve II. Nikeferos Fokas, Theofano ile evlenmiştir. Fakat altı yıl sonra 969'da Theofeno, II. Nikiferos'u elimine ederek sevgilisi olan I. İoannis'i tahta çıkartmıştır ve onun otoritesini ve meşruiyetini vurgulamak için iki kardeş, Basileios ve Konstantin'in, ortak imparator olarak tanınmaları gerekmiştir. Ocak 976'da I. İoannis çocuksuz olarak öldüğü zaman tahta o zamana kadar ortak imparatorluk yapmakta olan iki gence kalmıştır. Bu sefer taht naipliğini bir hadım olarak saray kethüdası olan ve iki genç imparatorun büyük-amcaları olan Basileios Lekapenos yüklenmiştir.
İki kardeşin saltanatlarının başında, aristokratlar ve yüksek ordu komutanları bu iki gencin iktidar güçlerini ortaklaşmak için birbirleriyle rekabete girişmişlerdir. Konstantinopolis'teki soylu ailelerinin iktidar hırsları birbiriyle ve imparatorluk hanedanı mensupları ile çelişkiye girince bu rekabet 13 yıl süren bir iç savaşa dönüşüp dejenere olmuştur.
Basileious tarafından Bizans ordularının doğu kesimi komutanlığı görevinden alınıp Mezopotamya'ya gönderilen Bardas Skleros önce saray kethüdasının iktidarını azaltmaya başarısız olarak çalışmıştır. Sklerus imparatorluğu gasp edip eline geçirmiş olan I. İoannis'in damadı olarak ve yüksek rütbeli ordu komutanı olarak meşru olarak kendinin imparator olması gerektiğini düşünmekteydi. 976'da kayınbiraderinin ölümünden birkaç ay sonra Bardas Skleros kendi komuta ettiği ordunun askerleri tarafından imparator ilan edildi. Doğu ordusunun hazinesini devraldı ve Kayseri (Caesarea) üzerine yürümeye başladı. 977'in güzünde Basileios Lekapene tarafından üzerine gönderilen diğer Bizans birliklerine karşı iki kesin galibiyet kazandı. Antalya (Attaleia)'da bulunan Bizans donanmasının güney filosunun kontrolünü eline geçirdi. Sonra İznik'i (Nicea) eline geçirerek Boğaz'ın Asya yakasına erişti. Antalya'dan gelen güney filo gemileri ile birlikte hem karadan hem de denizden Konstantinopolis'i Asya'dan bloke etmeye başladı. Fakat Bizans donanmasının diğer kısımları hemen toplanarak Skleros'a bağlı olan güney filosu gemilerini elimine ettiler.
Diğer taraftan, II. Basileios ilk defa tam olarak imparatorluk gücünü kendisi kullanarak, amcası saray kethüdası Basileios Lekapene'nin hiç düşünemediği bir siyasi karar aldı. Bizans ordusunda yüksek rütbeli görevlerde bulunmuş olan diğer ünlü general Bardas Fokas'ı kendine yardıma çağırdı. Bardas Fokas da eski imparator olan II. Nikiforos'un yeğeni idi; yüksek askerî komutan olarak meşru olarak imparator olma imkânı vardı ve bu nedenle Sakız (Chios) adasına sürülmüştü ve orada bir manastırda keşiş olarak yaşamaktaydı. II. Basileios'un isteğine hemen yanıt veren Bardas keşişliği bırakıp hemen Konstantinopolis'e dönüp, II. Basileios'a bağlılık yemini etti. Gizlice kendi güç merkezi olan Kayseri (Casearea)'ya gidip orada asker toplayıp bir yeni ordu kurmaya koyuldu.
Arkasında yeni bir ordu bulunmasından hiç hoşlanmayan Bardas Skleros ordusunu Boğaz kıyılarından çekti ve Anadolu içlerine dönüp Bardas Fokas'ın yeni ordusunu karşılamaya çalıştı. İki ordu birkaç defa sonuçsuz kalan çarpışmaya giriştiler. Bu çarpışmalarda Skleros ordusu üstün gelmekle beraber her seferinde Bardas Fokas ordusunu, savaş gücünü yitirmeden, geri çekilmeyi başardı. En sonunda, tam tarihi bilinmemekle beraber büyük olasılıkla 929 ilkbaharında, Anadolu'da Amorium'un kuzeydoğusu Pankaleia düzlüğünde iki Bardas orduları yeni bir muharebeye hazırlandılar. Şaşılacak bir şekilde iki komutan savaşın sonucunun iki komutanın şahsen teke tek savaşması sonucu ortaya çıkması üzerine anlaştılar. İki komutan Bardas'in teke tek savaşı sonunda rakibini bir kılıç darbesiyle yaralayıp onun savaş meydanında kaçmasına neden olan Bardas Fokas galip geldi. Bardas Skleros dağılan ordusuyla savaş meydanından kaçtı. 

Bu uzun süren iç savaş İmparatorluğu'nun dış prestijini incitmiş ve Araplar, Bulgarlar ve İtalya'da Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Otto ile çatışmalara yol açmıştır. Skleros'un isyanının bastırılmasından sonraki altı yıl Basileios iktidar gücünü pekiştirmek için çabalara koyuldu. Bunda hadım amcası saray kethüdası ile açıkça olmamakla beraber çatışmalara girişti. II. Basileios'un devlet idaresini eline almaya çalışıp devlet siyasetine ve idaresine karışmaya başlaması, o zamana kadar efektif devlet idarecisi olan saray kethüdası Basileios Lekapenos tarafından hoş karşılanmadı. Saray Kethudası, Bardas Fokas ve Leo Melissenos ile ittifak kurarak, iktidarı elinde tutmaya çalıştı. Bu tehlikeli ittifaktan haberdar olan II. Basileios hemen tedbir alıp saray kethüdasını bir manastıra keşiş olarak girmeye zorladı. Bardas Fokas'ı ise Antakya Kontu olarak tayin ederek başkentten uzaklaştırdı ve Leon Melissenos'u ise affetti. Böylece II. Basileios imparatorluk iktidarını fiilen tek başına kendi eline geçirmeyi başardı. Kardeşi VIII. Konstantin hala ismen ortak imparator olmakla beraber, II. Basileios'un hüküm sürdüğü dönemde kendi başına devlet işlerine hiç karışmadı.

İktidar gücünün II. Basileios'un eline geçmesi ordu generallerinin hiç hoşuna gitmedi. Basileios'un Bulgaristan üzerine ilk askeri seferinde, bu generallerin komutasında altında olan ordu mensupları, savaşmaya karşı isteksizliklerini açıkça ortaya koydular. Bardas Skleros Abbasîlere sığınmıştı ve yarı hür yarı gözaltında Bağdat'a götürüldü. Ama II. Basileios'un 986'da Bulgar Kralı Samuil'e Trayan Kapısı savaşında yenildiği haberini alınca Abbasi Halifesi Abdülkerîm Tâi'yi kendine destek vermeye ikna etti. Ondan sağladığı finansman, asker ve malzeme ile yeni bir ordu kurup Bizans arazisine girip yeniden 987'nin ilk aylarında (Melitene)de (modern Malatyada) askerler tarafından imparator ilan edildi. Bu sefer Bardas Fokas da, bu asi gaspçı üzerine gideceğine, kendini imparatorluğa uygun gördü ve 15 Ağustos'ta kendi askerleri Bardas Fokas'i imparator olarak ilan ettiler. Bu iki imparatorluk gaspçısından Bardas Fokas daha güçlüydü; iki gaspçı önce bir ittifak yapmakla beraber, sonradan Fokas, Skleros'u yakalatıp (kendisinin imparator I. İoannis Çimiskes'e karşı 971'deki isyanında kapatılmış olduğu) (modern Ilgın'ın tam dışındaki) Tirofoyon adlı bir kaleye kapattı; kendi karısını da kaleye komutan olarak bıraktı ve kendi ordusuyla Konstantinopolis üzerine yürümeye başladı.
Bu isyancı ordu Anadolu'daki yöresel thema ordularıydı ve II. Basileios'un emri altında bu orduya karşı duracak asker bulunmuyordu. Fokas ordusuyla pek az mukavemet görüp Anadolu'daki uzun bir yürüyüşten sonra Marmara'ya eriştiği zaman ordusunu ikiye ayırdı. Bir orduyu Abidos'a (modern Çanakkale) gönderdi. Bu ordunun Çanakkale Boğazı'nı geçip Gelibolu'dan, Trakya'dan, Marmara Denizi kıyısından Konstantinopolis'e batıdan hücum edeceğini planlamıştı. Diğer orduyu kendi komutası altında Hrisopolis'e (modern Üsküdar) getirip orada ordugah kurup diğer ordunun batıdan Konstantinopolis'e gelmesini beklemeye koyuldu.
Bunun isyancılar kuşatması üzerine II. Basileios Kiev Prensi I. Vladimir'den destek istemeğe karar verdi. Daha Fokas ordusuyla Üsküdar'a erişmeden Kiev'e elçiler gönderdi. I. Vladimir 988'de Bizans'ın Karadeniz kuzeyinde ana üssü olan Chersonesos'u ele geçirmişti. I. Vladimir bu elçileri uygun karşıladı. Kendinin Bizans imparatoru Çimiskes ile babası Sviatoslav'ın yaptığı anlaşmaya bağlı olduğunu bildirdi. Chersonesos'i Bizans'a geri vermeyi ve eski anlaşmaya göre Bizans isterse ona askeri destek sağlamayı ve böylece Bizans'a 6000 kişilik bir 

II. Tuthaliya, MÖ 14. yüzyılın ortalarında hüküm sürmüş Hitit kralıdır. Kral I. Arnuvanda'nın oğlu, I. Şuppiluliuma'nın babasıdır.

Tuthaliya isimli Hitit kralları üzerindeki belirsizliklerden dolayı bu kralların numaralandırılmasında çelişkiler doğmuştur. Eski Hitit döneminde hüküm sürmüş olduğu düşünülen ancak sonradan mevcut olmadığı anlaşılan başka bir Tuthaliya yüzünden, 14. yüzyılda hüküm sürmüş olan iki adet Tuthaliya isimli Hitit kralı eski kaynaklarda II. ve III. Tuthaliya diye geçer. Kimi yeni kaynaklarda da karışıklığa mahal vermemek için birincisi I/II. Tuthaliya, ikincisi de II/III. Tuthaliya diye belirtilir.
Ayrıca, II. Hattuşili diye bir Hitit kralının var olduğunu savunan bazı tarihçiler MÖ 14. yüzyılda iki değil üç adet Tuthaliya isimli Hitit kralı olduğunu ve II. Hattuşili'nin, I. Tuthaliya'dan sonra, ama ilave edilen bir II. Tuthaliya'dan önce hüküm sürdüğünü öne sürerler. Bu görüşü savunanlar I. Arnuvanda'nın ardılı olan Tuthaliya için III. Tuthaliya ismini kullanmaktadır.
II. Tuthaliya'nin prensken kullandıgı Hurrice ismi Tašmi-šarri'dir.

Tahta babası I. Arnuvanda'nın ölümüyle çıkmıştır. Mevcut dokümanlardan II. Tuthaliya döneminde Hitit devletinin her yönde ayaklanma ve saldırılara maruz kaldığı ve kralın neredeyse bütün zamanını çeşitli cephelerdeki düşmana karşı yaptığı seferlere ve Hitit devlet otoritesini tekrar yerleştirmeye harcadığı anlaşılmaktadır.
III. Hattuşili dönemine ait bir dokümanda, tahminen II. Tuthaliya dönemine atıfta bulunularak, Hitit devletinin neredeyse dağılma aşamasına geldiği, kuzeydeki Kaşka kavimlerinin Hattuşa'yı yağmalayıp Kızılırmak'ın güneyine kadar indiğini, batıdan Arzava'nın, doğudan Azzi ve İsuva'nın saldırdığı, güneyde ise düşmanın Kizzuvatna'ya kadar ilerlediği belirtilmektedir.
II. Tuthaliya hakkında bilgi sağlayan en önemli kaynaklardan biri, oğlu I. Şuppiluliuma'nın seferlerinin anlatıldığı dokümandır. Yer yer hasarlı olan dokümandan, Hattuşa'nın Hitit kontrolünden çıktığı dönemde, Tuthaliya'nın seferlerini Samuha şehrinden yönettiği anlaşılır. Kaşka kavimlerine karşı çeşitli başarılı seferler yaptığı, bir seferinde 9 kabilelik bir grubu, baska bir seferinde 12 kabilelik bir grubu yendiği belirtilmiştir.
Batı Anadolu'da Hitit topraklarını sürekli taciz eden Masa ve Kammala ülkelerine karşı caydırıcı seferler yapar. Ancak Batı Anadolu'nun büyük bir kısmına hakim durumda bulunan Arzava ülkesi, dedesi I. Tuthaliya zamanında başarılı seferlerle yıpratılmış olmasına rağmen, bu dönemde oldukça güçlenmiş durumdadır. Amarna'da bulunmuş olan, Arzava kralının Mısır kralı III. Amenhotep'e yazdığı iki adet mektup yaklaşık olarak II. Tuthaliya dönemine tarihlenir ve Hitit devletinin zayıflığı ile ilgili ipuçları verir. Arzava'nın uç bölgelerine Şuppiluluma komutasında seferler de yapılmasına rağmen bunlar sadece Arzava ilerlemesini durdurmaya yeterli olmuştur.
Doğuda Hayasa kralı Karanni ile savaşmıştır ancak mücadelenin neticesi belli değildir. Hayasa ülkesinin tamamen kontrol altına alınmasının oğlu I. Şuppiluliuma zamanında olacaktır.
Oğlu Şuppiluliuma bu seferlerin birçoğunda babasıyla birlikte savaşmış, kimı zaman da babasından ayrı olarak seferlere gönderilmiştir. Bu kaynaklarda iki kez II. Tuthaliya'nın sağlık nedenlariyle Yukarı Ülke'de kalıp sefere çıkamadığından bahsedilir ki bu da kralın bu dönemde ilerlemiş bir yaşta olduğu şeklinde yorumlanabilir.
II. Tuthaliya'nın ne zaman öldüğü ve taht devir tesliminin ne şekilde olduğu tam belli değildir. II. Tuthaliya'nın varisi Genç Tuthaliya olarak bilinen oğludur ancak Şuppiluliuma buna karşı çıkmış, Genç Tuthaliya öldürülmüş ve diğer soyluların da desteğini alan Şuppiluliuma tahta çıkmıştır. Genç Tuthaliya'nın kısa bir süre de olsa krallık yapıp yapmadığı belli değildir.

Babası kral I. Arnuvanda, annesi ise Taduhepa'dır. Eşi Kraliçe Hašnuhepa ve bilinen oğulları Şuppiluliuma ve Şuppiluliuma'nin döneminde kraliyet muhafız birliği komutanlığı (GAL MEŠEDI) yapmış olan Zita'dır. Genç Tuthaliya ise bir cariyeden olan oğludur. Şuppiluluima henüz genç iken Genç Tuthaliya bir süre tahta geçmiş ancak Şuppiluluima daha sonra bunu kabul etmeyip hakkı olan tahtı almıştır.

Brandau, B. & Schickert, H. (2003) Hititler, Ankara: Arkadaş Yayınları.
(İngilizce) Bryce, T. (2005) Kingdom of the Hittites, 2nd Edition, Oxford; Oxford University Press.
(Almanca) Klengel, H. (1999) Geschichte des hethitischen Reichs, Leiden: Brill.

Hitit kralları listesi
Hitit İmparatorluğu

(İngilizce) *II. Tuthaliya'nın hükümdarlığı4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Bu sayfada III. Tuthaliya olarak yazılmıştır)

II. Şuppiluliuma, IV. Tuthaliya'nın oğlu, MÖ 1207-1178 yıllarında hüküm sürdüğü düşünülen Hitit İmparatorluğu'nun Yeni (Büyük) Krallık Dönemi'nin bilinen son kralı ve Asur kralı I. Tukulti-Ninurta'nın çağdaşıdır. Komutası altındaki bir donanma Kıbrıslıları yenilgiye uğratmıştır, bu olay aynı zamanda tarihte kaydedilmiş ilk deniz muharebesidir.

II. Şuppiluliuma dönemine ait onlarca çivi yazılı doküman ve Luvi Hiyeroglifi ile yazılmış iki anıtsal kitabe  Boğazköy'de(Hattuşaş) bulunmuştur. Bu iki kitabe eski vassalı Tarhuntassa'ya ve Alasiya'ya (Kıbrıs) karşı yapılmış savaşları kaydetmiştir. Kitabelerden biri, Nişantepe olarak bilinen mevkide bir kaya yüzeyinde, diğeri ise sarayın hemen güneyindeki reservuar setinin doğu köşesinde inşa edilmiş, kutsal bir mekan olduğu düşünülen ve 2 numaralı oda olarak bilinen yapının iç duvarlarındadır.
II.Şuppiluliuma'nın babası IV. Tuthaliya'dır. Tuthaliya'nın ölümünden sonra tahta veliaht III. Arnuvanda çıkmış, ancak çok kısa bir süre sonra ölmüştür. Şuppiluliuma bir dokümanda, bu konuda kendisinin hiçbir günahı olmadığını, ağabeyi hiç varis bırakmadan öldüğü için onun yerine tahta çıktığını belirtir.

 2 numaralı odadaki kitabe, II. Şuppiluliuma'nın hükümdarlığı sırasında Hatti ülkesinin başına bela olan büyük bir siyasal istikrarsızlığı kaydettiği için tarihsel olarak önemlidir. Kitabe II. Şuppiluliuma'nın bir Hitit şehri olan ve II. Muvatalli'nin hükümdarlığı sırasında imparatorluğun siyasal başkenti olarak kısa bir süre hizmet etmiş olan Tarhuntassa şehrini yağmaladığını belirtmektedir. Tarhuntassa şehri ve çevresi, III. Hattuşili'nin Hitit tahtını ele geçirmesinden sonra vassal krallık statüsü kazanmış ve II. Muvatalli'nin oğullarından biri olan Kurunta buraya kral olarak atanmıştır. II. Şuppiluliuma döneminde Tarhuntassa'ya yapılan seferler, Kurunta veya varislerinin Hitit merkezi yönetimine karşı ayaklandığının göstergesidir. Aynı kitabe Batı Anadolu bölgesinde fethedilen çeşitli şehirleri de listeler.
II. Şuppiluliuma döneminde Hitit ülkesinde büyük bir kıtlık çekildiği de anlaşılmaktadır. Çağdaşı olan Mısır kralı Merenptah'ın Karnak tapınağındaki yazıtlarında 'Hatti ülkesini canlı tutabilmek için' tahıl gemilerinin gönderildiği belirtilmekdir. Ras Şamra (Ugarit) kazılarında bulunan bir mektupta, II. Şuppiluliuma, vassalı olan Ugarit kralından  Suriye'den gelecek olan tahıl yardımlarının acilen transfer edilebilmesi için hiç geciktirilmeden gemi ve mürettebat temin edilmesini ister.
Hatti ülkesindeki kuraklık Hitit devletinde zafiyete yol açmış olmalıdır. II. Şuppiluliuma'nın Akdeniz bölgesi ve Kıbıs seferlerinin, bu dönemde doğu Akdeniz sahilerinde büyük bir yıkıma sebebiyet verecek olan Deniz Kavimleri'nin yarattığı tehlikelere karşı ve Hitit limanlarını tahıl aktarımı için güvene almak amacıyla yapıldığı şeklinde değerlendirilir.

Gene Ras Şamra kazılarında bulunan kayıtlar temel alınarak, batıda oluşan tehdit sonucunda, Hitit Kralı'nın Ugarit'den destek talebinde bulunduğu bilinmektedir. Ugarit’in son kralı olan Ammurapi'ye gönderilen bir mektupta Hitit kralı şöyle der: “[Yaklaşan, gelen(?)] düşman bize karşı ve sayıca hiçiz  [...]. Sayımız çok az (?)[. . .] her ne kadar mevcutsa, onu bulmaya çalış ve onu bana gönder.”
Ammurapi gerçekten gemilerini ve askerlerini II. Suppiluliuma'nın yardımına göndermiş olabilir. Ancak bu sefer tehlike Ugarit'i vurur. Ammurapi, Alasiya’nın (Kıbrıs) hükümdarı Eşuvara’ya gemilerle yaklaşan Deniz Kavimlerinin tehdidi karşısında şöyle demektedir:

“Baba, dikkatle dinle, düşmanın gemileri (buraya) geldiler; şehirlerim(?) yakıldılar ve ülkemde şeytanca şeyler yaptılar. Babam bilmiyor mu ki tüm birliklerim ve savaş arabalarım(?) Hitit ülkesinde ve tüm gemilerim Lukka topraklarında? … Bu yüzden ülke kendi haline terk edilmiş durumda. Babam bilmelidir ki düşmanın buraya gelen yedi gemisi bize çok zarar verdi.”
Ele geçen dokümanlarda her ne kadar başarılı seferlerden bahsedilmişse de, MÖ 1170'lerin sonunda, Hitit Krallığı Deniz Kavimlerinin ve Kaşkaların işgaliyle sona ermiştir. II. Şuppiluliuma'dan sonra başka bir merkezi Hitit devleti kralı yoktur, ancak "Büyük Kral" unvanı bazı Geç Hitit krallıklarında bir süre daha kullanılmıştır.

Hititler
Hitit kralları listesi

(Almanca) Klengel, H. (1999) Geschichte des hethitischen Reichs, Leiden: Brill.
(İngilizce) Bryce, T. (2005) Kingdom of the Hittites, 2nd Edition, Oxford: Oxford University Press
(İngilizce) Astour, M. C. (1965) "New Evidence on the Last Days of Ugarit," American Journal of Archeology 69:253-8.
(İngilizce) Güterbock, H. G. (1967) "The Hittite Conquest of Cyprus Reconsidered," Journal of Near Eastern Studies 26:73-81.

(İngilizce) II. Şuppiluliuma'nın hükümdarlığı4 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Isparta, Isparta ilinin merkezi olan şehirdir. Şehir, yöreye özgü el dokuması halıları ve gül yetiştiriciliğiyle tanınmaktadır.

Isparta ve çevresindeki yerleşim tarihi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Isparta'nın da önemli yerleşim merkezlerinden biri olduğu Pisidia bölgesine MÖ 2000'lerde Luvi ve Arzava toplulukları yerleşmiştir. Daha sonra bölgeye MÖ 1200'lerden itibaren Frigler, Lidyalılar, Persler ve Makedonyalılar egemen olmuştur. MÖ 323'te Büyük İskender'in ölümüyle beraber sırasıyla Seleukos, Bergama Krallığı ve sonrasında Roma hakimiyetine girmiştir. Roma İmparatorluğu döneminde önemli bir gelişme gösteren Isparta önemli bir piskoposluk ve ticaret merkezi oldu. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle Doğu Roma ve sonrasında Bizans topraklarında bulunan bölge, 1204 yılında Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katılmıştır. 1300 yılında Hamitoğulları Beyliği ve 1391 yılından sonra da Osmanlı topraklarına katılmıştır. II. Murad döneminde kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmiştir. 16. yüzyılda güneybatı Anadolu'daki önemli pazarlardan biri olmuştur.

Yörenin yerleşme tarihi, paleolitik dönemle başlamaktadır. 1944 yılında Şevket Aziz Kansu döneminde yapılan incelemeler sonucunda Bozanönü Ovası'nın ortasında bulunan Kapıini Mağarası, üst paleolitik eserleri vermektedir. Keçiborlu'nun Gümüşgün (Baladız) yakınlarında Prof. Louis'in yaptığı kazılarda, Mezolitik çağına ait “Mikrolit” adı verilen çakmaktaşlarına rastlanmıştır.
Tarih öncesi çağın üçüncü dönemi, neolitik devri olmuştur. Bu devre ait Yeniköy (Şarkikaraağaç) Höyüğü'ndeki buluntular bunu doğrulamaktadır. Toprak Tol Höyüğü ve Köşktepe'de rastlanan küp mezarlar ile ele geçen başka buluntular, Isparta'daki yerleşimin Kalkolitik dönemde de var olduğunu göstermektedir. Kalkolitik dönem sonrası Tunç Kültürleri, Pisidia ovasında oldukça yaygın bir biçimde gözlenebilir.

Isparta şehir merkezi; Akdeniz Bölgesi'nin kuzeyinde, Antalya Bölümü, Göller Bölgesi'nde yer alır. Doğusunda Eğirdir, kuzeyinde Atabey ve Gönen ilçeleri, batısında Burdur İli bulunmaktadır. Merkez ilçeye en yakın ilçe, 22 kilometre ile Atabey'dir. Merkez ilçe Isparta; ilin dokuz ilçesi ile komşu değildir. Isparta merkez ilçesinin yüzölçümü 773 km²dir. Merkez ilçeye en uzak olan ilçe ise 189 kilometre ile Yenişarbademli'dir. Isparta'nın denizden yüksekliği ortalama 1.050 metredir.

Akdeniz iklimi ile karasal iklim arasında bir geçiş iklimine sahiptir. Kışları serin ve yağışlı yazları ise sıcak ve kurak geçmektedir. Çevresindeki göllerin iklim üzerinde önemli etkisi vardır. Yağışların büyük bir bölümü kış ve ilkbahar aylarında düşmektedir. Yıl içinde en çok yağış aralık ve ocak aylarında yaşanmaktadır. Aylık yağış miktarları ağustos ayına kadar düzenli olarak düşmekte ve temmuz, ağustos aylarında en kurak dönemine ulaşmaktadır. Eylülden itibaren yağış miktarı tekrar artmaya başlamaktadır. Bitki örtüsü bozkırdır. Isparta'da Akdeniz ikliminin etkili olmamasının nedenlerinden biri ilin Toros Dağları'nın arkasında kalmasıdır.

Dünya'nın en kaliteli güllerinin yetiştiği Isparta toprakları, dünya gül yağı üretiminin yaklaşık %65'lik kısmını karşılayarak sektöründe dünyada birinci sırada yer almaktadır.
Türkiye'nin en büyük çimento fabrikalarından biri olan Göltaş Çimento fabrikası bulunmaktadır 
Şehirde Süleyman Demirel Organize Sanayi Bölgesi, Isparta Deri Organize Sanayi Bölgesi, Yalvaç Organize Sanayi Bölgesi ve iki adet Sanayi Sitesi bulunmaktadır. Süleyman Demirel Organize Sanayi Bölgesi; şehir merkezine 26, Isparta Havalimanına 4 kilometre uzaklıktadır.

Şehirdeki ilk yataklı tedavi kurumu olan Gureba Hastanesi; 1900 yılında halkın bağışlarıyla kurulmuş ancak 1914 yılındaki depremle kullanılamaz hale gelmiştir. 1915 yılında yeni hastanenin inşaatına başlanmasına rağmen I. Dünya Savaşı sebebiyle çalışmalar gecikerek 1922 yılında sona ermiştir. 30 yataklı bu hastane; cumhuriyetin ilanından sonra yapılan çalışmalarla 50 yatak sayısına ulaşmış ve Verem Hastanesi adını almıştır. Bu bina günümüze ulaşmamıştır. 1945 yılında üç katlı devlet hastanesinin inşaatına başlanmış ve 1946 yılında hizmete açılmıştır. Taş bina olarak adlandırılan bu bina, daha sonra yapılan ilavelerle Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı olarak kullanılmıştır.
Isparta Şehir Hastanesi, 24 Mart 2017'de hizmete girmiş olup 8 yıl içinde yaklaşık 13 milyon hastaya sağlık hizmeti sunmuştur. Başlangıçta 755 yatak kapasitesine sahip olan hastane, günümüzde 845 yatak ile faaliyet göstermektedir.

Isparta merkez ilçesine karayolu ile çevresindeki Antalya ve Afyon ve Denizli ve Konya illeri üzerinden ulaşılabilir. D.685 yolu ile Antalya'dan, D.650 ve D.685 yollarıyla kuzey yönünden, Isparta-Eğirdir arasındaki D.330 yoluyla da Konya yönünden şehir merkezine ulaşılabilir. Isparta Süleyman Demirel Havalimanı havayolu ile ulaşım sağlamaktadır.

Isparta'da 1 adet yerel televizyon kanalı (Kanal 32) ve 8 adet yerel radyo kanalı bulunmaktadır.
Yerel Televizyon Kanalları

Kanal 32 (Karasal, Uydu)
Yerel Radyo Kanalları

Arkadaş FM (90.2)
Romantik Ses (92.4)
Radyo Evrensel (96.6)
Radyo SDÜ (97.0)
FM32 (98.0)
Radyo Isparta (98.6)
BRT FM (101.3)
Özşen FM (94.4) (Yayın hayatına ara verdi.)
Yerel Gazeteler

Çözüm Gazetesi
Isparta Demokrat
Gülkent Gazetesi
Gülses Gazetesi
Isparta Manşet Gazetesi
Isparta Gazetesi
Isparta Sulh Gazetesi
Isparta Ekspress
İlke Gazetesi

Merkez ilçedeki, 44 mahalle ve 2 belde kasabası doğrudan Isparta'ya bağlı yerleşim birimleridir.

Gülcü Mahallesi

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Elhacıvaz, Hacıvaz (1591'de Hacı Ayvaz) gibi isimlerle anılan mahallenin adı 1935'te Gülcü Mahallesi olmuştur.
Ününü, Isparta'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olmasından çok, Isparta'da Isparta gülü'nün (Rosa Damacena) ilk yetiştirildiği yer olmasına borçludur. Müftüzade İsmail Efendi'nin 1888'de Bulgaristan'ın Kızanlık veya Kazanlık (Bulgarca: Kazanlık / Казанлък) şehrinden getirdiği gülleri Gülcü Mahallesi'ndeki arazisine dikmesiyle Isparta'da gülcülük başlamıştır.Isparta, hâlâ Türkiye gülyağı üretiminin %80'ini karşılamaktadır.

Sav Kasabası (Aşağı, Fatih, Yukarı)
Kuleönü Kasabası (Kemal, Okul-Yeni Cami)

Kaynak:

Isparta'nın profesyonel liglerde (futbol, basketbol, voleybol, hentbol) bulunan tek takımı Isparta 32 SK, 2021-2022 sezonu itibari ile 2. Lig'de mücadele etmektedir. Takım maçlarını 10.000 kişilik Isparta Atatürk Şehir Stadyumu'nda oynamaktadır.

Isparta'da Cumhuriyetin kurulduğu 1923'ten 1940'lara kadar biri şehir merkezinde diğeri Yalvaç ilçesinde olmak üzere iki ortaokul, eğitim hizmeti vermiştir. 1940 yılında Gönen Köy Enstitüsü kurulmuş ve buradan mezun olan öğretmenler şehirdeki eğitim faaliyetlerine katkı sağlamışlardır. 1950 yılında ilk lise açılmış, 1960 yılına kadar lise sayısı dokuza ulaşmıştır. 1969 yılında "Isparta Eğitim Enstitüsü" kurulmuştur.

21 Şubat 1976 tarihinde açılan "Isparta Devlet Mimarlik ve Mühendislik Akademisi" şehirdeki ilk yükseköğretim birimidir. Ayrıca aynı yıl "Meslek yüksekokulu" açılmıştır. 1992 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi kurulmuştur.

 Bitlis Türkiye
 Komrat Gagavuzya, Moldova
 Genk Belçika
 Hamedan İran
 Vuhan, Çin (2026)

Isparta Valiliği
Isparta Belediyesi 1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadı Burhâneddin Ahmed Devleti, Eretna Devleti'nin topraklarında, Oğuzların Salur boyundan olan Vezir Kadı Burhâneddin Ahmed'in kendi adıyla 1381 yılında kurduğu devlettir. Devletin merkezi Sivas'tır.
Kadı Burhâneddin kısa zamanda Orta Anadolu'ya hâkim olmuş, ancak izlediği yayılma politikası yüzünden Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlılarla ilişkileri bozulmuştur. Akkoyunlular ile yaptığı mücadele sırasında Kadı Burhâneddin, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürüldü. Yerine geçen oğlu Alâeddin Ali, Timur tehlikesi karşısında şehir halkının da isteğiyle 1398 yılında Sivas'ı Osmanlılara teslim etti. Sivas Valiliği'ne, Yıldırım Bayezid'in oğlu Mehmed Çelebi getirilmiş böylece Kadı Burhâneddin Devleti son bulmuştur.

Eretna Devleti'nin veziri olan Kadı Burhâneddin, 1381'de Eretna Devleti'nden ayrılarak kendi devletini kurdu. Kadı Burhâneddin, Sivas'ı kendine başkent yaptı. 
Devleti kurduğunu çevresindeki Osmanlı, Memlük ve Karakoyunlu ülkelerine savaş ilan eden Kadı Burhâneddin, ayrıldığı Eretna Devleti'ni tamamen fethetti.
Kadı Burhâneddin, yönettiği topraklara camiler ve okullar yaparak halkının bilime, dine ve edebiyata yönlendirmeye çalıştı. Kendine bir divan yazdırarak çevresindeki ülkelere gönderdi. 
Daha sonraki yıllarda güç sevdasına kapılan Kadı Burhâneddin, tüm Anadolu'yu hakimiyeti altına almak istedi ve Osmanlı İmparatorluğu ile savaşa tutuştu. Kırkdilim Muharebesi olarak tarihe gelen bu çarpışmada Kadı Burhâneddin galip geldi ve Osmanlı'ya bağlı bazı kaleler ve şehirler Kadı Burhâneddin Ahmed'in egemenliğine girdi.

Kafkasya, Karadeniz ve Hazar denizi arasında yer alan, Avrupa ve Asya'nın sınırında bulunan bölgenin ismi. Kafkas sıradağlarında, Avrupa'nın en yüksek dağı olan ve Kafkas halklarının sözlü edebiyatını oluşturan Elbruz Dağı bu bölgede bulunmaktadır. Kafkasya bölgesi siyasi ve coğrafi olarak Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya olmak üzere ikiye ayrılır. Güney Kafkasya, bağımsız ve egemen devletlerden oluşmaktadır. Kuzey Kafkasya ise Rusya içinde bulunmaktadır.

Kafkas adının nereden geldiğiyle ilgili ilk açıklamalardan biri antik dönem yazarı Plinius'a aittir. Plinius, Kafkas adının kökeninin İskit dilinde ak kar anlamına gelen Gracaucasus'tan geldiğini belirtmiştir. 1800'lü yıllarda Kafkasya'yı gezen J. Klaproth ise Kafkas adının Farsça kökenli olduğunu ve Farsçada Kaf Dağı anlamına gelen Koh-Kaf(Kuh-i Kaf) sözcüğünden kaynaklandığını iddia etmiştir. Romalılar ise bu bölgeyi Kavkasus olarak adlandırmıştır.
Avrupa'da 15. ve 16. yüzyıllarda Kafkas adı Caucasus olarak geçmiş ve bu kullanım günümüze kadar gelmiştir; fakat bu kullanımlarda belirtilen Kafkasya, günümüzde Kuzey Kafkasya olarak anılan bölgeyi belirtiyor, Güney Kafkasya bu tanıma girmiyordu. Güney Kafkasya'yı belirtmek için Kafkas ötesi anlamındaki Transcaucasia sözcüğü kullanılıyordu.

Doğal sınırlarını batısında Karadeniz, doğusunda ise Hazar Denizi oluşturur. Kafkas Dağları Taman Yarımadası'ndan başlayıp, güneydoğu istikametinde uzanarak Abşeron Yarımadası'na ulaşır. Uzunluğu 1440 kilometreden fazladır. Genişliği ise 50 ile 225 km arasında değişir. Genellikle iki veya üç sıra halinde uzanır. Bu sarp dağlar batıdan doğuya doğru üç ana kısımdan oluşur. Birinci kısım Taman Yarımadası'ndan Kuban Irmağı'nın kaynaklarına kadar uzanır. Pşeha Vadisi'ne kadar yükseklik 1000 metrenin altındadır. Daha doğuya doğru ise 1500 metrenin altına düşmez.
Orta Kafkasya ise Kuban Vadisi'nden Daryal Geçidi'ne kadar uzanır. Dağların en sarp ve yüksek kesimi buradadır. Aynı zamanda dağlar en fazla genişliğe de burada ulaşırlar. Yüksekliği 5642 metre olan Elbrus ve yine yüksekliği 5047 metre Kazbek burada yer alır. Burada da büyük kitlelerin hareketine elverişli geçit yoktur. Böylece Batı ve Orta Kafkaslar sarp, son derece engebeli ve geçit vermeyen özellikleri nedeniyle Rusya'ya karşı direnen Kafkasyalıların son sığınaklarını teşkil etmiştir. Doğu Kafkaslar ise, Daryal Geçidi'nden Apşeron Yarımadası'na kadar uzanır. Burada dağlar alçalır ve yayvanlaşırlar. Daha çok yüksek platolar egemen manzarayı teşkil eder. Hazar Denizi'ne doğru ise bu platolar da kademeli olarak alçalmak suretiyle yok olurlar. Bu bölgenin merkezinde doğu-batı istikametinde uzunluğu 180 km, genişliği ise 106 km olan Dağıstan Platosu yer alır. Bu bölgenin batısı daha yüksek ve engebeli olduğu için oraya nüfuz edilmesi de zordur. Ancak Hazar Denizi'ne doğru arazi yapısı daha yeknesak bir hal alır ve içine girilmesi daha kolaydır. İşte bu nedenle Doğu Kafkasya'da Rusya'ya karşı mukavemet daha çok Çeçen İnguşlar'ın ve Avarlar'ın yaşadıkları Daryal Geçidi'ne doğru olan kesimde daha şiddetli olmuştur.
Kafkasya'nın akarsuları genellikle kaynaklarını Kafkas dağlarının kar ve buzlarla örtülü tepelerinden alırlar. Derin vadiler oyarak dağlardan indikten sonra kaynaklarını zaten bu dağlardan alan Kuban, Terek, Sulak ve Kura nehirlerine kavuşurlar. Doğu Kafkasya'nın kuzeyi Terek ve Sulak nehirlerine rağmen bir bozkırdır. Bu bozkır ile dağlık Dağıstan arasındaki sınır aşağı yukarı Mahaçkale-Hasavyurt arasında uzanan çizgidir. Bu çizginin kuzeyindeki bozkırda ve Hazar Denizi kıyılarında Kumuklar otururlar. Buna karşılık dağlık bölgede Kafkasyalı yerli halklar yaşarlar.

Kafkasya'nın iki önemli ve her zaman açık olan geçidi vardır. Bunlardan biri Daryal Geçidi'dir. Geçidin deniz seviyesinden yüksekliği 2379 metredir. Vladikafkas'ı Tiflis'e bağlayan ve Rusların "Gürcü Askeri Yolu" dedikleri yol da bu geçitten geçer. Yol aynı geçitte akmakta olan Terek Nehri'nin ana kolunu takip eder. Orta ve güney kesimleri üzerinde Osetler yaşarlar. Bu geçit Kafkasya'yı siyasi, askeri ve hattâ sosyal yönlerden iki ana parçaya ayırır. Gürcistan'ın Rusya'ya bağlanmasından sonra bu geçidin önemi daha da büyümüştür. Kafkasya'yı ele geçirmek isteyen Rusya için hem Gürcistan'la irtibatı sürekli açık tutmak ve hem de Batı Kafkasya'daki Çerkesler ve Abazalar ile Doğu Kafkasya'daki Çeçenler ve Dağıstanlılar arasındaki işbirliğini kesmek açısından hayati bir önem taşımaktaydı.

Daryal'dan başka ikinci önemli geçit Derbent'tir. Bu geçit Hazar Denizi kıyısı boyunca uzanır ve genişliği 1.5 ile 30 km arasında değişir. Dağıstan'da bu iki geçit kadar önemli olmasa da Avar, Karayan, Sol ve Mamison geçitleri de bulunmaktadır.

 Adıgey: Haritada 1 nolu yer.
 Astrahan Oblastı: Haritada 2 nolu yer.
 Çeçenistan: Haritada 3 nolu yer.
 Dağıstan: Haritada 4 nolu yer.
 İnguşetya: Haritada 5 nolu yer.
 Kabardey-Balkar: Haritada 6 nolu yer.
 Kalmukya: Haritada 7 nolu yer.
 Karaçay-Çerkesya: Haritada 8 nolu yer.
 Krasnodar Krayı: Haritada 9 nolu yer.
 Kuzey Osetya-Alanya: Haritada 10 nolu yer.
 Stavropol Krayı: Haritada 11 nolu yer.
 Rostov Oblastı: Haritada 12 nolu yer.
 Volgograd Oblastı: Haritada 13 nolu yer.

Aşağıdaki ülkelerin tamamı Güney Kafkasya'da yer almaktadır:

 Azerbaycan
 Ermenistan
 Gürcistan
Topraklarının bir kısmı Güney Kafkasya'da olan ülkeler ise şunlardır:

 Türkiye (Doğu Karadeniz'in Karadeniz dağları, Kuzey Doğu Anadolu ile Çoruh ve Aras havzaları)

 Abhazya
 Güney Osetya

Kuzey Kafkasya
Güney Kafkasya
Kafkasya halkları
Kafkasya Emirliği
Kafkas dilleri

Kafkasya Etnik Haritası 27 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Foto Muhabiri Russell Pollard adlı Artsakh (Dağlık Karabağ) Makaleleri ve Fotoğrafçılık
ve Gürcistan ile ilgili seyahat ve diğerleri için Bilgi
Uluslararası İlişkiler Kafkas İncelemesi-Güney Kafkasya'da bir akademik dergi]
BBC News: Bir bakışta Kuzey Kafkasya 26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 8 Eylül 2005
Birleşmiş Milletler Çevre Programı haritası: Kafkasya arazi kullanımı
Birleşmiş Milletler Çevre Programı haritası: Kafkasya Nüfus yoğunluğu
Kafkasya Gıda Güvenliği (FAO) 10 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kafkasya ve İran 12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Encyclopædia Iranica
Kafkasya Torino Gözlemevi Üniversitesi
Çerkes Kafkasya Web grubu
Gürcü Biyolojik Çeşitlilik Veritabanı (checklists for ca. 11,000 plant and animal species) 17 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kafkasya haberleri 19 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kapadokya, 60 milyon yıl önce Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgâr tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkan bölgedir.

Kapadokya adı en eski M.Ö. 6. yüzyılda Pers kaynaklarında görülür. Katpatuka olarak geçen bu ismin kaynağı belirsizdir. Bazı uzmanlar Luvi dilinde "Alçak Ülke" anlamına geldiğini öne sürmüşlerdir. Ama daha sonraki araştırmalar "aşağı, aşağıda" anlamına gelen "katta" zarfının Hititçe olduğunu, Luvi karşılığının ise "zanta" olduğunu göstermektedir.
Persçe "İyi Atlar Ülkesi" anlamına geldiği söylense de Fotoğraf Sanatçısı Ozan Sağdıç, 12 Eylül döneminde generallerin Kapadokya ismini Yunanca olduğu için yasaklayacaklarını öğrenince bu deyimi uydurduğunu açıklamıştır. Ayrıca Pers dilinde "iyi atlar ülkesi" anlamına gelen kelime "Huv-aspa" diye geçer.

İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler, bölgeyi Roma İmparatorluğu'nun baskısından kaçan Hristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiştir.
Coğrafyacı Strabo, Roma İmparatoru Agustus döneminde yazılan ''Geographika'' (Coğrafya-Anadolu XII. XIII, XIV) adlı kitabında Kapadokya'nın sınırlarından da bahseder. Bu tarife göre Kapadokya, güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Karadeniz' e kadar uzanmaktaydı. Günümüzde ise, Kapadokya olarak adlandırılan bölge, coğrafi oluşumlarının 250 km²'lik bir alanda yoğunlaşmış, başta Nevşehir olmak üzere Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri illerine yayılmış bir bölgedir. En çok ziyaret edilen bölgeler ise; Ortahisar, Uçhisar, Göreme, Avanos, Ürgüp, Derinkuyu, Kaymaklı ve Ihlara' dır.
Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacaları'nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu peribacalarının içlerine evler, kiliseler ve manastırlar oymuş bunları fresklerle süsleyerek binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya'nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu'nun da önemli kavşaklarından biridir.
MÖ 12. yüzyılda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle bölgede karanlık bir dönem başlar. Bu dönemde Asur ve Frigya etkileri taşıyan geç Hitit Kralları bölgeye egemen olur. Bu Krallıklar MÖ 6. yüzyıldaki Pers işgaline kadar sürer.
MÖ 332 yılında Büyük İskender Persleri yenilgiye uğratır, ama Kapadokya'da büyük bir dirençle karşılaşır. Bu dönemde Kapadokya Krallığı kurulur. MÖ 3. yüzyıl sonlarına doğru Romalıların gücü bölgede hissedilmeye başlar. MÖ 1. yüzyıl ortalarında Kapadokya Kralları, Romalı generallerin gücüyle atanmakta ve tahttan indirilmektedir. MS 17 yılında son Kapadokya kralı ölünce bölge Roma'nın bir eyaleti olur.
MS 3. yüzyılda Kapadokya'ya Hristiyanlar gelir ve bölge onlar için bir eğitim ve düşünce merkezi olur. 303-308 yılları arasında Hristiyanlara uygulanan baskılar iyice artar. Fakat Kapadokya baskılardan korunmak ve Hristiyan öğretiyi yaymak için ideal bir yerdir. Derin vadiler ve volkanik yumuşak kayalardan oydukları sığınaklar Romalı askerlere karşı güvenli bir alan oluşturur.

4. yüzyıl, daha sonra "Kapadokya'nın Babaları" olarak adlandırılan insanların, dönemi olur. Fakat bölgenin önemi, III. Leon'un ikonları yasaklamasıyla doruk noktasına ulaşır. Bu durum karşısında, ikon yanlısı bazı kişiler bölgeye sığınmaya başlar. İkonoklazm hareketi yüz yıldan fazla sürer (726-843). Bu dönemde birkaç Kapadokya kilisesi İkonoklazm etkisinde kaldıysa da, ikondan yana olanlar burada rahatlıkla ibadetlerini sürdürdüler. Kapadokya manastırları bu devirde oldukça gelişir.
Yine bu dönemlerde, Anadolu'nun Ermenistan'dan Kapadokya'ya kadar olan Hristiyan bölgelerine Arap akınları başlar. Bu akınlardan kaçarak bölgeye gelen insanlar bölgedeki kiliselerin tarzlarının değişmesine sebep olur. 11. ve 12. yüzyıllarda Kapadokya Selçuklu Hanedanının eline geçer. Bu ve bunu takip eden Osmanlı zamanlarında bölge sorunsuz bir dönem geçirir. Bölgedeki son Hristiyanlar 1924-26 yıllarında yapılan mübadeleyle, arkalarında güzel mimari örnekler bırakarak Kapadokya'yı terk ettiler.

Kapadokya bölgesinde yer alan Ortahisar ve Uçhisar çevresi, Erciyes Dağı, Hasan Dağı ve Göllüdağ kaynaklı volkanik püskürmelerin oluşturduğu piroklastik malzemelerin yoğun olarak biriktiği alanlardan biridir. Bu bölgede tüf tabakalarının diğer Kapadokya alanlarına kıyasla daha kalın ve kütlesel olduğu belirtilmektedir.
Kapadokya, Orta Anadolu Volkanik Kuşağı içinde yer almaktadır.
Volkanik patlamalar sırasında püsküren kül ve lavların, rüzgâr yönü ve topoğrafik yapı nedeniyle özellikle bu hat üzerinde yoğunlaştığı; bunun sonucunda Ortahisar ve Uçhisar'daki kaya kütlelerinin daha büyük ve bütüncül yapılar hâlinde şekillendiği jeolojik çalışmalarda ifade edilmektedir. Bu oluşumlar, çevresel erozyon süreciyle aşınan alanlara kıyasla daha dirençli kalarak günümüzde kale benzeri doğal kaya yapıları olarak varlıklarını sürdürmektedir.

60 milyon yıl önce 3. Jeolojik devirde Toroslar yükseldi. Kuzeydeki Anadolu Platosu'nun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes, Hasandağı ve ikisinin arasında kalan Göllüdağ, bölgeye lavlar püskürttü. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakasıyla örtüldü. Bazalt çatlayıp parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgârlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı: "Peri bacası".
Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakları ise erozyonla vadilere dönüştü. İlginç şekilli oluştu. Daha sonraları insan eli, emeği ve duygusu işe koyuldu. Dokuz-on bin yıl öncesine ait yerleşimlerden ilk Hristiyanların kayalara oydukları kiliselere, büyük ve güvenli yer altı kentlerine kadar uzun bir dönemde büyükana bir uygarlık yaratıldı.

Avanos, Ürgüp, Göreme, Akvadi, Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri, Kızılçukur Vadisi (Kızıl Vadi) içindeki Üzümlü Kilise El Nazar Kilisesi, Aynalı Kilise, Güvercinlik Vadisi, Derinkuyu, Kaymaklı, Özkonak Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Çavuşin, Güllüdere Vadisi, Paşabağ-Zelve Anapınar Köyü belli başlı görülmesi gereken yerlerdir. Kayalara oyulmuş geleneksel Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin özgünlüğünü gösterirler. Bu evler 19. yüzyılda yamaçlara ya kayalardan ya da kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimarî malzemesi olan taş yörenin volkanik yapısından dolayı ocaktan çıktıktan sonra yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanıklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan taş işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. Yöredeki güvercinlikler 19. yüzyılın sonları, 18. yüzyılda yapılmış küçük yapılardır. Güvercinliklerin yüzeyi yöresel sanatçılar tarafından zengin bezemeler, kitabeler ile süslenmişlerdir. Bölge şarapçılık ve üzüm yetiştiriciliği ile de ünlüdür.
2020 yılında Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından Kapadokya'nın merkezinin Ortahisar kasabası olduğu resmen tescil edilmiştir. Ortahisar Belediye Başkanı Mustafa Ateş, tescil belgesini duyurduğu açıklamasında "Kapadokya'nın merkezi artık resmi olarak Ortahisar'dır" ifadesini kullanmıştır.

Avanos'ta Hristiyanlık geleneğine bağlı olarak faaliyet gösteren Kapadokya Kilisesi (Kapadokya Protestan Kilisesi veya Kapadokya Kurtuluş Kilisesi olarak da anılır) adlı bir kilise bulunmaktadır. 2019 yılında kurulan kilise, Yukarı Mahalle'de 107. Sokak üzerinde yer almakta ve resmî internet sitesine göre Protestan teolojisi çerçevesinde Türkçe ibadet toplantıları düzenlemektedir. Kilise, Türkiye'deki Protestan kiliselerinin iletişim bilgilerinin yer aldığı bazı listelerde ve çevrimiçi gezi rehberlerinde Avanos'taki ibadet ve ziyaret noktalarından biri olarak gösterilmektedir.

Peribacaları
Göreme Örenyeri
Dünya Mirası listesi
Kapadokya'da çekilen filmler listesi

Sözen, Metin (ed.). Kapadokya. Ayhan Şahenk Vakfı, 1998. ISBN 975-6868-00-7

Nevşehir belediyesi 2 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kapadokya'nın uydudan görünüşü Google Maps

Kapıdağ Yarımadası, Balıkesir ilinin Erdek ilçesinin kurulu olduğu, bir kıstakla ana karaya bağlanan ve eski dönemlerde bir ada olan Marmara Denizi içindeki yarımadadır. Ayrıca Muğla ilinin Dalaman ilçesinin güneyinde de aynı isimli bir yarımada bulunmaktadır.

Kapıdağ yarımadası oluşum bakımından tomboloya örnektir. Alan önceden bir ada iken, dalga biriktirmesi nedeniyle yarımada olmuştur. Dalgalar ada ile kara arasına kum-çakıl gibi malzemeleri biriktirmiş, oluşan dar kıstak ile yarımada oluşmuştur. Kıstağın uzunluğu 1500 m, genişliği 1700 m'dir.
Tombolo, iki kıyı okundan oluşmaktadır. Orta kısmı henüz karalaşmamış Belkıs bataklığı bulunur. Bu alana yarımadadan gelen akarsular nedeniyle tortu dolmaya devam etmektedir.

Yüzölçümü yaklaşık 300 kilometrekare olup kuzey ve batı bölgelerinde yüksekliği 700-800 metreyi bulan dağlar bulunur. En yüksek yeri Dedebayırı Tepesidir (808 m). Diğer yüksek tepeler ise, Büyükgamla Tepe 797 m, Çokla Tepe 718 m, Kese Tepe 783 m, Dumanlı Tepe 668 m ve Yatak Tepe 774 m'dir.
Yarımadanın 17.686 hektarını ormanlar oluştur. Kara ile birleştiği kıstağın doğu yanında Bandırma Körfezi, batı yanında ise Erdek Körfezi yer alır.
Yarımada Marmara Geçiş İklimi bölgesindedir. Yıllık ortalama sıcaklık 14 °C, yıllık ortalama yağış 700,22 mm, yıllık bağıl nem ortalaması %71,34'tür.
Yarımadanın önemli akarsuları şunlardır: Değirmendere, Bağlar Dere, Ceylan Dere, Pekmez Dere, Keselidağ Dere, Muğla Dere, Eğridere, Ballıpınar Dere, Kurtboğaz Dere.

Su kaynakları bakımından zengin bir bölge olup, antik çağlardan beri yerleşim vardır. Bölgede bilinen en eski yerleşim yeri Kizikos'tur.
Kapıdağ Yarımadası tarihi yerler bakımından zengin bir yerdir. Kyzikos Antik Kenti, Zeytinli Ada, Kirazlı Manastırı gibi antik, tarihî ve doğal mekanları mevcuttur.

Yarımadada 6 takıma ait 32 memeli türü belirlenmiştir. Bunlar; Böcekçiller (5), Yarasalar (9), Tavşanımsılar (1), Kemiriciler (1), Etçiller (7), Çift toynaklılar (3). Yaban kedisi ve vaşakın yarımadada nadir tür olduğu belirlenmiştir.
Alanda 108 bitki türü belirlenmiştir. Çam, meşe türleri, kayın, gürgen, kestane ve zeytin yaygın olarak görülmektedir.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 1957 yılında kıstak kısmına gemiler için bir kanal yapmaya başlamış, fakat denizin getirdiği sedimentler ile kanal ağızları hemen dolduğundan bu kanal işinden vazgeçilmiştir. Kanalın izi hâlâ görülebilir. Kıstak günümüzde hâlâ bataklıktır.

Karaburun Yarımadası, İzmir'in batısında kuzey-güney doğrultusunda bir yarımadadır. Urla Yarımadası'nın kuzey bölümünü oluşturur. Karaburun ilçesi yarımada üzerindedir.

Karaburun Yarımadası, Anadolu Yarımadası'nın batısının büyük bir bölümünü oluşturan Ege Bölgesi'nin Ege Denizi'ne doğru uzanan ve en çıkıntı yapan kara parçası olan Urla Yarımadası'nın kuzey bölümünü oluşturur. İzmir'in batısında kuzey-güney doğrultusunda bir yarımadadır.
Yarımada genelde oldukça engebeli bir yeryüzü yapısına sahiptir. Orta bölümünde kuzey-güney istikametinde uzanan Bozdağ kütlesi, yarımadanın en yüksek kesimini oluşturur. Dağlar denize dik inerler ve bu durum Karaburun Yarımadası'nın yerleşimini oldukça etkilemiştir. Mordoğan, Yeniliman, Badembükü ve Denizgiren mıntıkalarının bir bölümü ovalıktır. En yüksek tepesi 1218 m yüksekliğindeki Akdağ'dır ve kuzeyde yer alır.
Engebeli bir kütle oluşturur; Paleozoik, ikinci zaman ve neojen tortulları ile andezit bazaltlardan oluşan karmaşık bir jeolojik yapısı vardır. Yer yer kireçtaşlarına bağlı olarak çeşitli boyutta karst şekilleri de gelişmiştir.

Karaburun'a gitmek için İzmir-Çeşme otoyolunu izlemek gerekiyor. Bu yol Karaburun sapağına kadar 45 kilometre. Sapaktan sonra ise 55 kilometre daha yol almak gerekiyor. Özellikle Karaburun'a yaklaşırken yol oldukça virajlı ve zorludur. İzmir-Karaburun arası yaklaşık 100 kilometredir. Karaburun'a en yakın havaalanı İzmir'dedir.

Son yıllarda açılan Efes - Mimas Yolu'nun bir bölümü Karaburun Yarımadası'ndan geçmektedir. Dört farklı tematik güzergâhtan oluşan Efes - Mimas Yolu; yürüyüş, bisiklet, zeytin ve bağ ve mavi rotalara sahiptir. Selçuk, Menderes, Seferihisar, Güzelbahçe, Urla, Çeşme ve Karaburun ilçelerinden geçen Efes - Mimas yolu aynı zamanda İyon kültürüne ait tarihi şehirlerin içinden de geçmektedir. Rotaların ana güzergâhını Ephesus (Efes-Selçuk), Kolophon (Değirmendere-Menderes), Lebedos (Ürkmez-Seferihisar), Teos (Sığacık-Seferihisar), Klazomenai (İskele-Urla) ve Erythrai (Ildırı-Çeşme) oluşturmaktaıdr.

Karaman Eyaleti veya Karaman Beylerbeyliği, 1397-1402 ve 1470'te Konya merkez olmak üzere kurulan Osmanlı Devleti eyaleti. Eyaletin merkezi 1522-1562 arası Kayseri olmuştur.

Karaman Beylerbeyliği'nin, 17. yüzyıldaki kapladığı alan 78.518 km2 idi. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti idari yapısına göre 7 ili kapsamaktaydı. Bunlar;Karaman, Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri, Nevşehir ve Kırşehir'dir. 1468'de Konya paşa sancağı olmak üzere, Beyşehir, Aksaray, İçil (Ermenek'in merkez olduğu 1845-1887 arası Silifke), Niğde ve Kayseri olmak üzere altı sancağı bulunmaktaydı. 1518'de Akşehir sancağı kurulmuştur. 1527'de Karaman vilayeti; Konya, Kayseri, İçil, Niğde, Beyşehri, Aksaray ve Maraş sancaklarından oluşmaktaydı. 1554'te Rum eyaleti'ne bağlı Bozok Sancağı'na bağlı kaza olan Kırşehri sancak yapılarak buraya bağlanmıştır. 1571'de eyalet 7 sancağa bölünmüştür. Bunlar, Konya, Niğde, Kayseri, Aksaray, Akşehir, Beyşehri ve Kırşehri'dir. Aynı yıl İçil sancağı Kıbrıs Eyaleti'ne bağlanmıştır. 1839'da Kayseri sancağı merkezi Yozgat olan Bozok Eyaleti'ne bağlanmıştır. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile adı Konya Vilayeti olmuştur.

1700 - 1740 yılları arası bağlı olan sancaklar:

Konya Sancağı
Niğde Sancağı
Kayseri Sancağı
Kırşehir Sancağı
Beyşehir Sancağı
Aksaray Sancağı
Akşehir Sancağı

Karamanoğulları Beyliği veya Karamanlılar, Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmadan önce Nureddin Bey tarafından temelleri atılan ve Kerimüddin Karaman Bey tarafından kurulan Larende merkezli devlettir. Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçeyi beylik sınırları içerisinde konuşulacak dil ilan etmişti ancak zamanla beylikte Farsça resmî dil olmuştur. 13. yüzyılda Anadolu'daki en güçlü Türk beyliği kabul ediliyordu. Beylerinin Afşar boyunaveya Salur boyunun, Karamanlı oymağına bağlı olduğunu belirtmiştir. Beyliğin halk kitlesi ise çoğunlukla Salur ve Afşar boyuna bağlıdır.

Karamanoğulları'nın kökeni ağırlıklı olarak yukarı Hazar havzasından bugünkü Azerbaycan ve Güney Azerbaycan alanına kadar Hazar boylarında yayılmış Dışoğuz ve İçoğuz Boy ve taifelerindendir. Sivas'a göç eden Hoca Saadettin'in oğlu Nûre Sûfi'ye dayanmaktadır. Karamanoğulları Beyliği toplumunda Oğuzların Salur alt grupları çok yaygın ve kalabalık nüfus sahibi olmuştur. Afşar Boyu ve taifeleri sonradan, bugünkü İran ve Suriye bölgesinden Adana üzerinden Karaman topraklarına Yörük olarak girmişler. Anadolu'da yayılmış olan Babailer tarikatına girerek yöredeki diğer Türkmenler üzerinde etkisini göstermiş ve Hristiyanlara ait yerleri ele geçirerek topraklarını genişletmiştir. Nûre Sûfi'nin oğlu Kerimüddin Karaman Bey 13. yüzyılda Karaman'dan başlamak üzere Kilikya bölgesinin büyük bir kısmında güç sahibi olmuştur. Bunun üzerine Anadolu Selçuklu Devleti sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından eski adı Germanikopolis olan Ermenek merkezli bu beyliği bölgenin beyi olarak atamıştır.
Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da ilerlediği dönemde Karamanoğulları bir Osmanlı kenti olan Beyşehir'i ele geçirmişti, bunun üzerine Osmanlılar, Konya'ya ilerlemişti. Bunun üzerine iki beylik arasında bir antlaşma imzalanmış ve bu antlaşma II. Bayezid yönetimine kadar geçerli olmuştu.
Timur 1403 yılındaki Anadolu seferi sırasında Karamanoğulları'nın kendisine saldırmaması üzerine beyliğin yönetimini bizzat II. Sultanzâde Nâsıreddin Mehmed Bey'e vermiştir. Bu durum Büyük Timur İmparatorluğu ile savaş hâlinde olan Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları arasındaki güç mücadelesini Karamanoğulları lehine çevirmiş ve beylik Osmanlı himayesindeki toprakları ele geçirmeye başlamışlardı. Bursa'yı kuşatan Karamanoğulları, kenti ele geçirememiş, ancak Osmanlıların başkenti olan bu kenti yağmalamışlardı.
1443-1444 yılları arasında yapılan Varna Muharebesi esnasında Karamanoğlu İbrahim Bey, Ankara ve Kütahya'yı ele geçirmiş, Varna Muharebesi'nden zaferle dönen II. Murat Karamanoğulları'na sefer düzenlemiştir. İbrahim Bey'in ölümünden sonra Karamanoğulları Beyliği, İshak Bey ile Pîr Ahmed arasında paylaşıldı. Buna göre İshak Bey merkezi Silifke olan İçel, Ermenek ve Mut yörelerine, Pîr Ahmed ise ova bölgesine sahip oldu ve Konya'da oturdu. Ancak çok geçmeden İshak Bey, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'dan yardım alarak Pîr Ahmed'in üzerine yürüdü. Pîr Ahmed de Fatih Sultan Mehmed'e iltica etmek zorunda kaldı. 1465 yılında Osmanlılar'ın yardımıyla İshak Bey'i yenen Pîr Ahmed Karamanoğulları Beyliği'nin tamamını idaresi altına aldı. Uzun Hasan'ın yanına çekilen İshak Bey ise bir yıl sonra Eylül 1466'da öldü. Karamanoğulları Beyliği'nin varlığına son vermeye kararlı olan Fatih Sultan Mehmed bu maksatla birçok sefer yaptı. Osmanlı kuvvetleri Nisan 1468'de önce Gevale'yi, ardından Konya'yı aldı. Buraya Şehzade Mustafa idareci tayin edildi. Pîr Ahmed mücadeleye devam etti ve Karaman ilinin Toroslar bölgesini idaresi altında tuttu. Ancak Akkoyunlu tehdidinin ortadan kaldırılmasından sonra Karamanoğulları'nın elinde kalan dağlık bölgeler, Niğde ve Develi yöresiyle İçel sahillerine yönelik Osmanlı seferi 1474'te başarıyla sonuçlandı ve Karaman Beyliği tam anlamıyla kontrol altına alındı.
Kasım Bey'in 1483'te ölümünden sonra Karamanoğulları'nın ileri gelenleri İbrahim Bey'in torunu Turgutoğlu Mahmud Bey'i İçel'de bey yaptılarsa da onun 1487'de Osmanlı-Memlûk Savaşında Memlükler tarafını tutmasından dolayı üzerine kuvvet gönderilince Halep'e kaçtı. 1500-1501 yılında Osmanlı il yazıcısı tımarların gelirlerini azalttığı için Karamanlı sipahileri isyan çıkardılar ve İran'da yaşayan Kasım Bey'in yeğeni Mustafa'yı bey yaptılar, ancak Mustafa Bey Osmanlı kuvvetlerine karşı koyamayıp Mısır'a gitti ve 1513 yılında orada öldü. Karamanoğulları'na bağlı Turgutlu, Bayburtlu gibi oymaklar İran'da Safevî Devleti'nin kuruluşunda önemli rol oynamışlardır.

Bunlardan en önemlileri;

Tol Medrese (Ermenek) (1339)
Hasbey Medresesi (1241)
Şerafettin Camisi (13. yüzyıl)
İçeriçumra Karamanoğlu İbrahim Bey Camii (Cami-i Kebir) (1252)
İnce Minare (Dar-ül Hadis) Medresesi (1258-1279)
Hatuniye Medresesi
Zinciriye Medresesi
Aksaray Karamanoğlu Camisi (Ulu Camii)
Bor Ulu Camii
Ak Medrese - Karamanoğlu II. Alâaddin Ali Bey tarafından 1409'da yaptırılmıştır. Adını kapısındaki beyaz mermerden alır. Selçuklu mimari tarzının çok güzel bir örneğidir. Ali Bey Medresesi de denir. 1936'da restore edildikten sonra arkeoloji müzesi olarak kullanılmaktadır. Giriş kapısı, geometrik motiflerle süslüdür.

Karamanlılar (Ortodoks)
Karamanlıca

Özel

Genel
Sümer, Faruk (2001). "Karamanoğulları". TDV İslâm Ansiklopedisi. 24. Türkiye Diyanet Vakfı. Erişim tarihi: 5 Kasım 2020.

Karayipler, Karayip Denizi'ni, adalarını ve çevreleyen sahilleri kapsayan ve coğrafî olarak Orta Amerika'ya dâhil edilen bölgedir. Bu adalar, Florida'nın güneyinden başlayıp bir kıvrım oluşturarak Güney Amerika'da Venezuela'nın kuzey batısına dek inmektedir. Bölgede 7.000 dolayında ada, adacık ve kayalık bulunur. Burada otuz beş bağımsız ülke ya da bağımlı bölge yer almaktadır.
Uluslararası Hidrografi Örgütü'nün çizdiği sınırlara göre yay formatında sıralanan adalar Karayip Denizi'nin içerisinde yer almaktadır. Lucayan Adaları olarak adlandırılan ve Karayip Denizi sınırları içerisinde yer almayan Bahamalar ve Turks ve Caicos Adaları da bu bölge içerisinde yer bulmaktadır.

1492'de Hindistan'a ulaştığını zanneden Kristof Kolomb tarafından Batı Hint Adaları (Batı Hindistan) adı verilen bölge günümüzde de nadiren de olsa bu isim ile ifade edilmektedir. Günümüzde bölgenin ilk yerleşimcilerinden olan ve Aravaklar yerli grubunun bir kolu olan Karayipler'in adı ile anılmaktadır.

Adaların en eski sahipleri Aravak (Karayipçe: Aruac) ve Karayip (İspanyolca: Caribe) yerlileridir. 1492'de Ceneviz doğumlu İspanyol kâşif Kristof Kolomb tarafından keşfedilmiştir.

Karesi Beyliği, Karesioğulları Beyliği, Karasi Beyliği ya da Karasioğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin gerilemesinden sonra Oğuz boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulan Anadolu Türk beyliğidir. Eşrefoğulları'ndan sonra en kısa hüküm süren beyliktir. Bu yöredeki ilk Türk devletidir. Karesi Beyliği'ni kuran Oğuz Türkleri, 24 Oğuz Boyundan biri olan Çepni boyundandır. Karesi Beyliğini kuran Türkmenler'in büyük kısmı ve yönetici kesimi Oğuzlar'ın Çepni boyundan gelmektedir. Karesi Beyliğini kuran Türkmenler'in ataları Danişmentlilerdir, Kızılırmak havzası içinden yani Danişment ülkesinden gelmişlerdir. Kitaba göre Danişmentliler de Çepni boyundandır.
Karesi Beyliği, komşusu olan Osmanoğulları Beyliği'nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır. Böylece Osmanlı yönetimine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur. Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği altına girmelerinin ardından, Osmanlı Devleti'ne Rumeli topraklarında yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına dek idari taksimatta Karesi adını taşımıştır.

Arap kaynakları, bu beyliğe "Memleket-i Akirus" demektedir. Bu yüzden Akirus sözcüğünden çıkmış olabileceği de ileri sürülmektedir. Akirus "Achirus" İslam öncesi bu toprakların adlarından biridir.
14. yüzyılın başında Batı Anadolu'nun Türk Beyliklerince nasıl paylaşıldığını kaydeden Bizanslı tarihçi Nikiforos Grigoras'a göre Lidya ve Eolya'dan başlayarak Helespont (Çanakkale) ile sınırlanan Misya topraklarında Kalames ve onun oğlu Karasis hüküm sürmekteydi. Kantakuzenos'un eserinde ise Kalames'in oğlu Karasis'in hissesine Lidya'ya dek olan Misya topraklarının düştüğü ve buraya Karasia denildiği belirtilmektedir.

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında Oğuz boyları, Anadolu'nun batısına yerleşmişler ve buralarda Uç Beylikleri kurmuştur. Uç Beyliklerinin görevi ise Anadolu Selçuklu Devleti sınırını korumaktır. Marmara sahilleri, Çanakkale bölgesi, Edremit Körfezi, Kizikos ile sınırlandırılan bu bölgeye, Anadolu Selçuklu Devleti'nin önemli komutanlarından Karesi Bey (Kara İsa), babası Kalem Bey ve Germiyanoğlu Yakup Bey, beraberinde büyük bir Türkmen grubu ile gelmiştir. Balıkesir ve çevresinin alınmasında Germiyanoğullarının katkısı olmuştur. Karesi Bey muhtemelen 1296-1297 yıllarında Erdek, Biga, Edremit, Bergama, Çanakkale hariç Balıkesir merkez olmak üzere büyük Misya sahasını Germiyan kuvvetlerinin desteğiyle ele geçirdiler. Karesi Bey, Anadolu Selçuklu Devleti'nde Marmara ve Ege kıyılıarının yönetiminden sorumlu bir uç beyi olduğu için kendisine Sahiller Emiri anlamına gelen Emir-ül Savahil unvanı verilmiştir. Karesi Bey'in soyu, Danişmendlilerin kurucusu olan Danişmend Gazi'den gelmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından önce diğer Uç Beyleri gibi Karesi Bey de Batı Anadolu'daki Büyük ve Küçük Misya'da bağımsızlığını ilan ederek, bölgede Karesi Beyliği'ni kurmuştur. Karesi Beyliği'nin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 1296 ile 1300 yılları arasıdır. Fakat Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlı uç beylerinin büyük çoğunluğu 1299 yılında bağımsızlıklarını ilan ettikleri için Karesi Beyliği'nin kuruluş tarihi 1299 yılı kabul edilmektedir.

Bizans İmparatoru II. Andronikos, Batı Anadolu'daki Türk yayılmasını önlemek için Alanlar ile işbirliği yapmıştır. 1300 yılında oğlu IX. Mihail komutasındaki Bizans-Alan kuvvetleri, Manisa'daki Gediz Nehri civarında karargâh kurmuşlardır. Karesi orduları ile savaşan Bizans-Alan kuvvetleri başarısız olmuş, Alanlar geri çekilip savaşı bırakmışlardır. 1301-1302 yıllarında topraklarını savunamayan II. Andronikos, paralı asker olarak kiraladıkları adamları Karesi Türkmenleri üzerine salmıştır. 1304 Ocak ayının ilk günlerinde Bizans İmparatorluğu, Katalan Paralı Asker Birliği adlı bir askerî birlik kiralayıp bu askerleri Kizikos bölgesine göndermiş ve bu bölgenin altı mil ötesinde bir su kenarında eşleri ve çocukları ile yaşayan, Edincik bölgesine yerleşmek isteyen bir Türk boyunu katletmiştir. Katalanların ani hücumuna uğrayan Türkler, beş bine yakın kayıp vermiştir. Katalanlar, on yaşın üzerinde bütün erkekleri öldürmüş, bölgeyi yakıp yıkmıştır. Bu yüzden Karesi Beyliği, 1302-1308 tarihleri arasında bir durgunluk dönemi yaşamıştır.
İlhanlı Devleti veziri Emir Çoban, Anadolu'ya teftişe geldiğinde Ulubey makamında bulunan Germiyanoğulları Beyi Yakup Bey kendine bağlı beyler ile birlikte Emir Çoban'ın makamına giderek bağlılıklarını arz etmişlerdir. Bu beylerin arasında Karesi Bey de vardır.

Anadolu Selçuklu Devleti'nde Sarı Saltuk ismindeki bir reis kumandasında, 10.000 ile 20.000 arası nüfusları olan Batıni mezhebindeki bir Türkmen aşireti, Sinop sahillerinden gemilere binerek önce Kırım'a oradan da Aktav Tatarlarının reisi Şehzade Nogay'ın emri ile Rumeli'deki Dobruca (Dobriçe) bölgesine ve 1264 yılında Kiligria-Romanya'ya geçmişler ve oralara yerleşmişlerdir. Hoca Ahmet Yesevi'nin halifelerinden biri olan Sarı Saltuk, Hacı Bektaş-ı Veli'ye yardım için gönderilmiştir. Sarı Saltuk'un 1280-1281'de Babadağ'da ölmesi üzerine, daha fazla Bulgar ve Rumların baskısına dayanamayan Türkmenlerin bir kısmı 1306 yılında Ece Halil adlı bir reisin emrinde gemilere binip Trakya üzerinden Çanakkale-Lapseki Yöresi'ne geçmiştir. Bütün eşya ve hayvanatıyla bu topraklara gelen Türmenler, Karesi Bey tarafından iyi karşılanarak Karesi ve havalisinde iskan edilmişler ve beyliğin topraklarının değişik bölgelerine ve özellikle Kaz Dağı'nın kuzey eteklerine Dağobası ve Evciler bölgesine yerleşmişlerdir. Bu Türkmenlerin önemli bir kısmı da bugün Havran'a bağlı Sarnıçköy'nü yurt tutmuşlardır. Bu halk Şamanist inancına göre kutsal sayılan Kaz'ın adını da İda Dağı'na vermişlerdir. Karesi topraklarına yerleşen Türkmenler, bölgedeki Türk nüfus ve kuvvetleri artmıştır. Karesi Bey, kendi ismiyle anılan Beyliğinin sınırlarını, Bizans İmparatorluğu'nun zayıflığından ve beraberinde bulunan Ece Halil'in adamlarından faydalanarak daha da genişletmiştir. Ayrıca İç Anadolu'da Moğolların saldırılarından kaçan Türk boyları da Karesi Beyliği'ne sığınmıştır. Bu boylar arasında Çepni boyları da mevcuttur.
1308 yılında Bayramiç ve Ezine çevresinde bir Türkmen Prensliği kurulmuş fakat bu Beylik aynı yılda Karesi Beyliği'ne bağlanmıştır.
Karesi Bey, 1330 yılından önce ölmüştür. Tam ölüm tarihi bilinmemektedir. Karesi Bey ölünce onun için bir türbe yapılmıştır. Karesi Bey'den sonra Beyliğin başına Aclan Bey geçmiştir. Aclan Bey zamanında, Osmanoğulları Beyliği ile iyi ilişkiler kurulmuştur. Hacı İlbey, Aclan Bey'in vezirliği hizmetinde bulunmuştur. Yine de Aclan Bey'in kimliği netlik kazanmamış, Demirhan Bey veya Yahşi Bey olduğu ileri sürülmüştür.

Karesi Beyliği, kara ordusu yanında önemli derecede etkin bir donanmaya da sahipti. Balıkesir beyi Demirhan, denizde Rumlarla pek çok savaş yapmıştı. "Gemileri denizde rüzgârın önünde sanki uçarak gider, şehirler o gemilerden titrerdi". Gerçekten de Demirhan Bey'in yaptığı akınlarda ne derecede etkili olduğu; Bizans imparatoru II. Andronikos'un bizzat onunla görüşerek, bir saldırmazlık anlaşması yapmasından anlaşılmaktadır.

Demirhan Bey geçmiştir. Aclan Bey'in ikinci oğlu Yahşi Bey ise Bergama'nın yöneticisi olmuştur. Aclan Bey'in küçük oğlu Dursun Bey ise Bursa'da Orhan Gazi yanında bulunmuştur. 1333 yılında seyyah İbn Battuta, Balıkesir'i ziyaret etmiştir. Karesi Beyi, hem Marmara hem de Ege sahillerine kıyısı olan beyliğinde büyük bir donanma kurarak Rumeli'ye iki kere sefer düzenlemiştir. Karesi Beyin (hangi hükümdarın olduğu belirsiz, büyük ihtimal Yahşi Bey) ilk deniz seferi 1331 tarihinde 70 tekne ile Akdeniz'den Ferres'e (Ferecik veya Kara Feriye) düzenlediği seferdir. İkinci deniz seferi ise 1333 tarihinde 60 tekne ile Akdeniz'den Aynaroz Yarımdası'na düzenlediği seferidir. Bu yıllarda Karesi Beyliği, deniz gücü bakımından komşusu olan Osmanoğulları Beyliği'nden daha güçlüdür. Demirhan Bey halkına kötü davranmıştır. Bu durumdan şikayetçi olan halk ve beyliğin ileri gelenleri; Bursa'daki Dursun Bey'i davet etmiştirler. 1345 yılında Orhan Gazi ile birlikte gelen Dursun Bey, Bergama kalesine sığınan abisi Demirhan Bey tarafından öldürülmüştür. Bu duruma çok üzülen Orhan Gazi, halkın ve ileri gelenlerin de isteği üzerine 1361 yılında Karesi Beyliği topraklarını Osmanlı topraklarına katmıştır.

Karesi Beyliği'nin tarih sahnesinden çekilişi ve yerini henüz devlet olma aşamasında bulunan Osmanlı Beyliği'ne bırakışı, ileride güçlü bir devlet hâline gelecek olan Osmanlılar için askeri ve siyasi genişleme açısından önemli bir adım olmuştur. Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa, Rumeli'ye geçişim gerek hazırlık döneminde gerekse icraat sırasında Karasi ümerâsının yardım ve desteklerini gördü. Yeni fethedilen Rumeli topraklarını Türkleştirmek için Anadolu'dan getirilen Türk nüfusu arasında Karasi ilinden gelenler, Gelibolu yarımadasına yerleştirildiler Yıldırım Bayezid, Saruhanoğulları Beyliği'ni 1390'da ele geçirdikten sonra Saruhan ve Karasi vilayetlerini birleştirerek oğlu Ertuğrul'a verdi. Daha sonraysa Bayezid'in oğullarından İsa Bey, Karasi Vilayeti'ne tayin edildi. Karesi Beyliği, Ankara Savaşı sonrasında Timur'un kendilerine bağımsızlık verdiği öteki beylikler gibi yeniden bir canlanma dönemi yaşamadı. Bununla beraber Karasi adı Osmanlı idaresi altıda varlığını uzun süre korudu ve 1393'te kurulan Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı sancaklardan biri oldu.

Karesi Beyliği'ne ait, Tokat Müzesi'nde bulunan Kutlu Melek ve Mustafa Çelebi'ye ait iki mezar taşı dışında herhangi bir kitabe bulunamamıştır.
Jeneolojik açıdan değer taşıyan Kutlu Melek ve Mustafa Çelebi'ye ait olan bu kitabelerde yer alan şecereye göre, Karesi Beyliği sülalesi, 11. yüzyılda kurulmuş bir Türkmen beyliği olan Danişmendlilere dayanmaktadır. Bu kitabe haricinde, Karesi Beyliği sülalesin Danişmendlilere dayandığını gösteren başka bir kaynak yoktur. Adı geçen kitabeler, ilk olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafında

Karya (Grekçe: Καρία Karía), Anadolu'nun güneybatısında günümüzde Muğla kuzey kısımları Denizli güneyi ve içerideki bölgeye denk gelen coğrafyanın eski çağlardaki ismi. Bölgenin oluşumu Antik Yunan kavimlerinin Anadolu'nun Ege kıyılarında koloniler kurmaya başlamalarından öncesine dayanmaktadır ve bir uygarlık düzeyi yaratmış olan Karyalıların Anadolu'nun yerli halkı olduğu konusunda tarihçiler arasındaki mutabakat genişlemektedir.
Herodot'a göre, Karyalılar adlarını verdikleri Karya bölgesine efsanevi kurucu kralları Kar önderliğinde yerleşmiştir. Dilbilim araştırmaları Karya dilinin komşu Lidya ve Likya ve daha kuzeydeki Misya dilleri gibi Hititlerin ardılı Luviceden türemiş yerli bir Anadolu dili olduğunun kanıtlarını ortaya koymuştur. Bizzat Karyalıların Anadolu'nun yerlileri olduğu inancını taşıdıkları yine Herodot tarafından belirtilmektedir.

Karya bölgesi, günümüzde Aydın ve Muğla illerinin büyük bir bölümü ile Denizli ilinin batı uç kısmını kapsayan Anadolu'nun güneybatı ucunda yer almakta idi. Bu bölge genel olarak antik dönemde doğu ve güneydoğuda Frigya ve Likya, kuzeyde Lidya ve İyonya bölgeleri ile komşudur. Bölgenin batısı ve güneyini tümüyle Ege Denizi çevreler.
Bölgenin doğal sınırını kuzeyde Aydın Dağları ile Büyük Menderes Irmağı oluşturuyordu. Özellikle bereketli Büyük Menderes Ovası'nın farklı topluluklar tarafından iskân edilmiş oluşu sınır konusunda kimi karışıklıkların doğmasına neden olmuştur. Antik coğrafyacı Strabon bölgeyi "Magnesia'dan sonra yol Tralleis'e ulaşır. Messogis dağı solda ve yolun sağında Lidyalılar, Karyalılar, İyonyalılar, Miletoslular, Misyalılar ve Magnesia'nın Aioller'i tarafından işgal edilen Maindros ırmağının ovası bulunur. Aynı tür topografya Nysa ve Antioheia'ya kadar devam eder." şeklinde betimlemiştir.
Bu karışık etnik yapısına karşın, Lidya ile olan kuzeydeki sınırı, en azından MÖ 4. yüzyıla kadar Messogis dağlarının belirlemiş olduğu söylenebilir. Ancak Diodoros ve Strabon sınırın Maiandros ırmağı tarafından çizildiği görüşündedirler. MÖ 188 yılında imzalanan Apamea Antlaşması'ndan sonra sınır olarak Messogis yerine Maiandros kullanılmaya başlanmıştır.
Roma ve Bizans dönemlerinde bu yeni sınır benimsense de Hristiyanlık dönemi piskoposluk listelerinde Maiandros'un hemen kuzeyinde yer alan Tralleis, Nysa, Briula ve Mastaura gibi Karya kentleri Asya eyaletinin sınırları içerisinde geçmektedirler. Kuzeybatı uç kesimde ise sınırı en erken dönemden beri Maiandros çizmiş olmalıdır. Latmos Körfezi çevresi aslında Karya'ya dâhil olmakla birlikte Priene, Myus ve Miletos gibi İyon kentleri arasında paylaşılmıştır. Yani bu üç kent İyon kenti olmalarına karşın Karya bölgesinde yer alırlar.

Güneydoğuda Likya ile olan sınır belirgin bir biçimde açık değildir. Burada, erken dönemlerde tam bir bağımlılık göstermese de sonraları bir Likya kenti görünümü kazanan Telmessos MÖ 4. yüzyıldan başlayarak sınır oluşturduğu söylenebilir. Buna karşın Livius, Telmessos Körfezi'nin bir yanının Karya'ya, öteki yanının Likya'ya ait olduğunu bildirmektedir. Ancak özellikle MÖ 2. yüzyıldan itibaren sınırın İndos çayı tarafından çizilmiş olduğu, hatta MS 5. yüzyılın ortalarından başlayarak kilise örgütlenmesinde Kaunos'a değin daraltıldığı anlaşılmaktadır. Erken dönemlerde Kaunos, gerek konumu ve gerekse halkının kökeni, hatta konuştukları dil açısından Karyalılar ve Likyalılardan farklı bir topluluğun yaşadığı yer olarak kabul edilmektedir.
Bölgenin güneydoğu sınırını Salbakos oluşturmaktaydı. Strabon, Frigya ile Karya arasındaki sınırın Karura'dan geçtiğini bildirmektedir. Doğuda ise Kabalis yöresi ile komşu idi. Burada kuzeyden güneye doğru sıralanan Tabae, Attoudda, Apollonia Salbacae, Afrodisias, Herakleia, Apollonia ve Kidrama, Karya'nın en doğu uçtaki kent ve kasabalarını oluşturuyordu.

Son yıllarda yapılan araştırmaların ışığında bölgenin tarihini Herakleia'da bulunan tarih öncesi duvar resimlerinden dolayı Tarih öncesi'nden yani MÖ 8. binyıldan itibaren başlatmak mümkündür. Latmos Dağı'ndaki bu tarih öncesi resimler, Neolitik ile Kalkolitik dönemlere tarihlenmektedirler.
Bölgenin iç kesiminde yer alan ve bir İyon kenti olan Miletos, İasos'ta yürütülen kazılarda ve Torba'da ele geçen buluntular Kalkolitik Çağ'a aittir. Aynı merkezlerde ve başka kentlerde Bronz Çağı'na ait eserler de ele geçtiği görülür. Özellikle MÖ 2. bin ortalarından itibaren bir İyon kenti olan Miletos, daha güneyde İasos ve Knidos çevresinde Girit eserlerine rastlanır. MÖ 14. ve 13. yüzyılda Miletos ve İasos dışında Halikarnassos yarımadasında Balbura çevresinde ve içeride Stratonikeia sınırlarında Miken seramiği mevcuttur.
Aiolis ve İyonlardan sonra MÖ 900 yıllarına doğru göçe başlayan Dorlar, Karyalıların oturduğu bölgeye yerleşmeye başlayınca zaman zaman yerli halkın büyük direnişi ile karşılaşmışlardır. Buna karşı zamanla Dor Heksapolisi yani Dor Altı Kenti adı verilen bir birlik oluşturarak kendilerini güçlendirmeye çalışmışlardır. Rodos'tan Lindos, İalisos, Kamiros ve Kos, Anadolu'dan Halikarnassos ve Knidos kentlerinin katıldığı bu birliğin dinî yönü ağır basmaktaydı.
İlk önce Karyalılardan Homeros bahseder:

...Eumedes'in oğlu karşılık verdi, dedi ki:
Dinle bak, anlatayım sana dosdoğrusunu,

Kıyılara yakın Karyalılar, kıvrık yaylı Paionlar var...
Homeros'a göre Karyalılar Güneybatı Anadolu'ya yerleşmişlerdi. Ayrıca Homeros Karyalılardan; Paionlar, Lelegler, Kaukolar, Pelasglar, Likyalılar, Misyalılar, Frigler gibi Troya'nın yandaşı olarak bahseder.
MÖ 7. yüzyılda ve MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında Karya'nın, Lidya topraklarına dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Pers Kralı II. Kiros MÖ 545 yılında Lidya'yı egemenliği altına alınca Karya bölgesi de Perslerin egemenliğine girmiştir. Herodot'un bildirdiğine göre, Pers işgali sırasında kıyıda ve iç kesimdeki Karya ve Dor kentleri, Pidasa dışında hiçbir direniş göstermeyerek satraplık sistemi içine alınmışlardır. Bununla birlikte yerli prensler kendilerini kabul ettirmişler ve üstünlüklerini Helen kentleri üzerinde bile etkin kılmışlardır.
İyonyalıların MÖ 499 yılında başlayan ayaklanmasına kısa bir kararsızlıktan sonra katılmış olsalar da yenilgiden kurtulamamışladır. MÖ 480 yılında I. Artemisia önderliğinde Pers Kralı I. Serhas'ın Yunanistan seferine 60 gemilik bir donanma ile destek vermişlerdir.
MÖ 395 yıllarından sonra başlı başına bir satraplık hâline getirilen Karya yerli bir sülalenin yönetimine bırakılmıştır. İlk Karya satrabı Hissaldomos'tur ve onu oğlu Hekatomnos izlemiştir. Strabon'un bildirdiğine göre, Hekatomnos Karya kralıydı. Mausolos, İdrieos ve Piksodaros adlı üç oğlu ve iki kızı vardı. Erkek kardeşler arasında en büyüğü olan Mausolos, büyük kız kardeşi II. Artemisia ile evlenmiştir. Aslında bir satrap olan Mausolos, MÖ 377'de Karya bölgesinin gerçek kralı durumuna gelmiştir. Hekatomnos sülalesi zamanında özellikle Hekatomnos'un çocukları Mausolos, İdrieos, Piksodaros, Artemisia ve Ada zamanında bölge büyük bir gelişime sahne olmuştur. Karya bölgesi Mausolos ve Artemisia zamanında Pers yönetiminden ayrılmaya başlar.
Önceleri satraplık başkenti olan Milasa'da oturan Mausolos, MÖ 4. yüzyılın ortasına doğru deniz kıyısındaki elverişli konumu nedeniyle Halikarnassos'u başkent yapmıştır. Etki alanı kuzeyde Tralleis'ten güneyde Ksanthos'a kadar uzanıyordu.

Helen kültürüne hayran olan Mausolos, başkenti olduğu kadar diğer Karya kentlerini de sanat yapıtları ile süslemek üzere ünlü Helen mimar ve heykeltıraşları bölgeye davet etmiştir. Mausolos'tan ötürü "mausoleum" sözcüğü Roma devrinde Augustus ve Hadrianus'un mezarları gibi en gözde anıt mezarlar için kullanılmıştır. Günümüzde de bu terim modern dünyanın anıtsal mezarları için de kullanılmaktadır.
Mausolos çocuksuz ölünce krallığı Mausolos'un hem kız kardeşi hem de karısı olan II. Artemisia'ya kalır. Onun da ölümünden sonra kardeşi İdrieos yönetime geçer. İdrieos hastalanıp ölünce yerini karısı Ada alır ancak Hekatomnos'un üçüncü oğlu Piksodaros, Ada'yı Halikarnassos dışına sürgün eder. Piksodaros Pers yanlısı biri olduğundan yönetimi paylaşacağı bir satrap gönderilmesini ister. Piksodaros'un ölümüyle Persli Satrap Orontobates Halikarnassos'a egemen olur.
Hekatomnos'un kızı Ada, Halikarnassos'dan sürüldükten sonra Alinda kraliçesi olmuştur. İskender MÖ 334 yazında Karya'ya gelince, Halikarnassos'u yerle bir eder ve bu kenti Ada'ya geri verir. İskender'in ölümü üzerine Karya bölgesi önce I. Antigonos'un, MÖ 301 yılından sonra Lisimahos'un, MÖ 281 yılı sonrasında ise Seleukos'un eline geçer. Bu arada Kaunos, Halikarnassos ve Mindos gibi kıyı kentler Ptolemaioslar tarafından işgal edilir. MÖ 190 yılında Roma ve müttefiki Rodos ile Pergamon ve III. Antiohos arasında Magnesia yöresinde yapılan ve Antiohos'un yenilgisiyle sonuçlanan savaştan sonra imzalanan Apamea Antlaşması ile Maiandros'un güneyindeki tüm Karya ve Kuzey Likya Rodos'a, kuzeyindeki dar şerit ise Pergamon'a bırakılmıştır. Bu antlaşmaya göre Herakleia, Euromos, İasos, Milasa, Bargilia, Mindos, Halikarnassos, Pedasa ve Knios gibi kentler ise özgür bırakılmıştır.
Karya'daki Rodos egemenliği huzursuzluklara neden olmuş ve Üçüncü Makedonya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte MÖ 167 yılında Karya, Roma'nın isteği üzerine yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Pergamon Kralı III. Attalos'un MÖ 133 yılında vasiyet yoluyla bütün topraklarını Roma'ya bırakması ile Karya bölgesi, Roma'nın Asya eyaletinin bir parçası olmuştur. Romalı diktatör Lucius Cornelius Sulla zamanında ise Pisidia korsanlarını cezalandırmak üzere Roma bölgeye hâkim olur. Karya bölgesi bir süre ayrı bir eyalet olarak yönetilir.
MS 4. ve 5. yüzyıllarda Karya bölgesinin iç kısımlarının Hristiyanlaşmaya başladığı ve Hristiyanların gizlendiği kentler olarak da Afrodisias ve Amyzon çevresi görülür. Bu kentler piskoposluk merkezi olarak bilinmektedir. MS 6. yüzyıldan itibaren bölge Hristiyanlaşmış Bizans İmparatorluğu toprakları içerisinde yer alır. MS 10. yüzyıldan itibaren Arap akıncılarının istilasına ve yağmasına maruz kalır. Yine MS 10. yüzyıldan itibaren Rodos ve Rodos ile birlikte Venedi

Karyalılar, MÖ 2. binyılının sonlarından itibaren güneybatı Anadolu'da varlıkları bilinen ve Karya uygarlığını kurmuş kavim. Başkentleri başlangıçta Mylasa'da (Milas) iken, MÖ 4. yüzyılda Mausolus tarafından Halikarnas'a taşınmış, ancak Mylasa önemini korumuştur. Yaklaşık olarak Büyük Menderes Nehri ile Dalaman Çayı arasındaki bölgeye denk gelen yayılma alanlarında çok sayıda köy ve mezra türü yerleşimin bir araya gelerek oluşturduğu federasyonlar etrafında örgütlenmişlerdir.

En önemli kült merkezlerinden biri olan ve Zeus adı ile anılmakta birlikte yerli özelliklere sahip tanrılarından biri olan Mylasa'daki "Karyalı Zeus"un tapınağına Karyalıların yanı sıra sadece kuzey komşuları Lidyalılar ve Misyalıların kabul edilmesi geleneğinin işaret ettiği, anılan halklarla akrabalık bağları bulunduğuna dayalı inançları MÖ 1. binyıl boyunca canlı kalmış, günümüz bulgularıyla da doğrulanır niteliktedir. Nitekim, Karyalılarla ilgili ilk tarihi kayıtlardan biri, Mylasalı Arselis adlı bir Karya beyinin MÖ 7. yüzyılın başlarında Kral Gigis'in Sard'daki Lidya tahtını ele geçirmesine yardım etmesi ile ilgilidir. Diğer öndegelen tanrıları arasında, Arselis'in Lidya'dan getirdiği çifte baltayı (labrys) taşıdığı tasvir edilen "Labrandalı Zeus" ve ana tapınağı yine Mylasa'da bulunan "Zeus Osogoa" (başlangıçta sadece "Osogoa") bulunmaktaydı.

Arselis ile ilgili anılan ilk kesin tarihi kaydın kısa bir süre öncesine kadar (MÖ 8. yüzyıl) sürdüğü varsayılan bir dönemde Karyalıların Ege Denizi'ne yayılmış bir deniz kavmi olduklarını düşündüren eski Yunan kaynaklarına dayalı bir anlatı geleneği de bulunmaktadır. Daha da öncesinde Homeros'ta ise Karyalılar Truva Savaşı'nda Truvalıların müttefikleri arasında sayılmaktadır ve bölgeleri Milet (Balat) ve Mykale'yi (Dilek Yarımadası) de kapsayacak şekilde daha da kuzeye uzanır şekilde belirtilmektedir. Aynı dönemler Karya iç bölgeleri de yoğun ve özgün üretim tarzları ile arkeolojinin dikkatini çekmiştir.

Batı Anadolu sahil şeridine yönelik üç eski Yunan kolonizasyon dalgasının sonuncusunu ve en geç tarihlisini oluşturan Dorların kıyılarda koloniler kurmalarıyla Karyalılar iç bölgelerde egemenliklerini sürdürmüşler ve bu dönemde Mylasa, Alabanda (Çine), Alinda (Karpuzlu), Idrias (Eskihisar), Idyma (Akyaka), Garga (İncekemer), sonradan Afrodisias adını alacak mermercilik merkezi (Geyre) gibi gerçek anlamda Karya kentleri, yine Mylasa, Labranda, Kyramus, Hylimus gibi Karya kült merkezleri ortaya çıkmıştır. MÖ 7. ve 6. yıllarda Mermnadlar hanedanının Lidya kralları Anadolu'nun önemli bir kısmı gibi Karya Dor kentlerini de ele geçirdiler. MÖ 546'da Lidyalıların Perslere yenilmesinden itibaren ise, Karyalılar da Pers İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdiler. Karyalıların bölgelerinde Perslere karşı kayda değer direniş örnekleri sergiledikleri ve Atina merkezli olarak kurulan Attik Delos Birliği'ne bir süre üye oldukları anlaşılmaktadır. Mylasalı Ekatomnos Hanedanı ve özellikle de Mausolos döneminde fiilen bağımsız politikalar izlemişler, ancak Helenizmin iç bölgelere de nüfuz etmesi ve eski Yunanca'nın resmi dil olarak yerleşmesi de bu dönemde başlamış, Karya dili muhtemelen Milattan kısa bir süre öncesinde veya sonrasında tarihe karışmıştır. Karya ülkesi Büyük İskender'in generalleri tarafından kurulan devletler ve sonrasında Roma İmparatorluğu içindeki çekişmelerden en çok zarar gören bölgelerden biri olmuş, MÖ 27'de Augustus'un Roma İmparatorluğu'nu kurmasıyla refaha kavuşmuştur. Karyalılar Anadolu'da içlerinde çoktanrıcı inançların en uzun ömürlü kaldığı halklardan biri olarak da dikkati çekmiştir. I. Konstantin saltanatında Doğu Roma İmparatorluğu'nun Hristiyanlık dinine geçmeye başlamasına kadar (4. yüzyıl) bu yeni din Karyalılar arasında fazla ilerleme kaydedemiştir. Bölge 13. yüzyıl ortalarından itibaren Menteşe Beyliği hakimiyetine geçmiştir.

Karkiya
Karyanda
Karya
Karca
Misyalılar
Lelegler
Likyalılar
Kilikyalılar

Kassitler, Birinci Babil Hanedanı'nın yıkılışından sonra MÖ 1531-1155 yılları arasında (Kısa Kronolojiye göre) Babil topraklarına hakim olan Antik Çağ halkıdır. Orta Kronolojiye göre Kassitler'in Babil yönetimi MÖ 1595'te başlamaktadır.
Kassitlerle ilgili bilgiler, çoğunluğu Nippur antik kenti olmak üzere Babil'de ele geçen ve parçalanmış haldeki tabletlerden ve adak yazıları, mühürler vb. kalıntılardan elde edilmiştir. Bununla birlikte günümüzde Kassit döneminden olup henüz birleştirilmemiş ya da çevirisi yapılmamış çok sayıda tablet bulunmaktadır.
Akadca metinlerde Kaššû adıyla bu halktan bahsedilmiştir. Kassitler'in Zagros Dağları'ndan geldikleri yönünde iddia bulunmakla birlikte ele geçen bulguların oldukça yetersiz olması Zagroslar'ın bu halkın anavatanı olduğu tezini güçlendirememektedir. Eski Yakın Doğu Çalışmaları öğretim görevlisi Leonhard  Sassmannshausen'e göre Kassitler, Zagrosların güneyinden günümüz Diyala taraflarından Babil krallığının kuzeyinde özellikle Sippar dolaylarına yerleşmeye başlamıştır. Sargon ve Üçüncü Ur Hanedanı dönemi kayıtlarda Zagroslar'ın orta ve güneyinde yaşayan halklar arasında Kassitlerden bahsedilmemesi, bu halkın MÖ 18. yüzyıl dolaylarında bölgeye gelmeye başladıklarını düşündürmektedir. Rim-Sîn I döneminde MÖ 1770 yılında, Kassit isimli bireye rastlanmıştır. Sonrasında Samsu-iluna döneminde MÖ 1742/41 yılında Babil'de politik etkinlikleri olan bir halk olarak ortaya çıktılar. İlerleyen sürede de Sippar-Yahrurum ve çevresinde Kassit toplulukları ve çevresinde kayıtlarda yer almaya başlamıştır. Bundan sonra MÖ 17. yüzyılda Orta Mezopotamya'da bazı yerel Kassit kralları ortaya çıkmaya başlamıştır. Kassitler'in Babil topraklarında yerleştirildiği, çoğunlukla tarım işçiliği olmak üzere işgücüne dahil edildiği ve hatta tayin listelerinde önemli konumlara geldiğini belirtilmektedir. Babil'e entegre olan Kassitler, zamanla toprak almaya hak kazanabilmiş ve başta at yetiştiriciliği olmak üzere çeşitli kademelerde memur olabilmiştir. Babil hükümdarlığının kuzeyinde feodal topluluklar halinde yavaş yavaş yayılmaya başlayan Kassitler, son Birinci Babil Hanedanı hükümdarı Samsuditana döneminde Babil'den bağımsız hareket etmeye başlamışlardır. Babil'in Hititler tarafından yıkılışından sonra Babil'i yöneten ilk Kassit kralı I. Burnaburiaš olarak belirtilirken ondan önce II. Agum'un Babil'de yönetim sürdüğü de değerlendirilmektedir. MÖ 16. yüzyılda Kassitler Babil'in kuzeyine hakimken, Uruk, Ur ve Larsa gibi kentlerin olduğu güneyde First Birinci Sealand Hanedanı hüküm sürmüştür. MÖ 14. yüzyılda tüm Babil'e hakim olan Kassitler, bölgede etkin bir hanedan olarak diğer devletlerle ilişki halinde bulunmaktadır. İlerleyen yıllarda gücü azalmaya başlayan Kassitler, Asur Kralı I. Tukulti-Ninurta (MÖ 1244 - 1208) Kassit Kralı IV. Kashtiliash'ı esir alıp Babil'i ele geçirdikten sonra bir süre Babil Krallığı, Asur'a bağlı vassal krallar tarafından yönetilmiştir. Asurlular'a karşı Elam baskısıyla birlikte Babil'de başlayan isyan sonucunda Kassitler yeniden bağımsız olarak Babil'i yönetmeye başlamıştır. .
Mezopotamya'daki Kassit egemenliği, Assur'un kısa süreli denetimi sonrasında doğudan MÖ 1155 yılında gelen Elam Kralı Şutruk-Nahhunte'nin saldırısı ile son bulmuştur.

Kaşkalar (Hitit metinlerinde Gašga, Kašga, Kaška; II. Ramses yazıtlarında Kškš, Asur kaynaklarında -Sargon yıllıkları- māt Kašku, Ugarit dilinde ise ktk) büyük olasılıkla Asur Ticaret Kolonileri Çağı ile MÖ 8. yüzyıl arasında, Orta ve Batı Karadeniz Bölgesi'nde, zaman zaman Hititlere karşı yaptıkları akınlarla imparatorluğun iç bölgelerinde yaşadığı, Hititlerin tarih sahnesinden çekilmesi ile yaşam alanlarının Asur sınırlarına ulaştığı tahmin edilen yarı göçebe kavim veya kavimler topluluğuydu.
Kaşka ismine eski krallık devrine ait belgelerde rastlanılmaz, bunun yanında III. Hattuşili ve IV. Tuthaliya dönemine ait belgelerde Kaşkaların Hitit İmparatorluğu'nun daha eski dönemlerindeki varlığından bahsedilir. Kendi dillerine ait çivi yazılı kaynak olmadığından dilleri hakkındaki veri ve yürütülen tahminler sınırlıdır. Kültür ve yaşayış tarzları hakkındaki bilgiler ise yine doğrudan onların dışındaki kaynaklardan elde edilir, arkeolojik miraslarına az miktarda rastlanır. İmparatorluğun varlığı boyunca sorun teşkil etmişlerdir, Kaşka yağmalarına tedbir olarak Hititler, zaman zaman idari merkezlerini değiştirmiştir. İmparatorluğun yıkılışı sonrası, Kaşka topluluklarının Asur sınırlarına kadar ilerlediği ve çevre krallıklarla birlikler kurdukları, en sonunda Asur baskınları ve Kimmer istilası sonucunda tarih sahnesinden silindikleri tahmin edilmektedir.

Kaşkaların Anadolu'nun yerel halkı olup olmadıkları bilinmemektedir. Asur Ticaret Kolonileri Çağı Anadolu'sunda bulunan ve daha sonraları Kaşka coğrafyası sınırları içinde kalacak olan bazı yerel krallıklar, Kaşkaların bu çağlarda Anadolu'da bulunup bulunmadığı hakkında ipucu sağlar. Kaşkaların yarı göçebe yaşam tarzı ve yaşadıkları coğrafyadan ötürü tercih etmiş olabilecekleri ağaç mimarisinden ötürü bıraktıkları arkeolojik miras oldukça azdır. Bıraktıkları miras bu kadar az olduğu için haklarındaki bilgiler Hitit, Mısır ve Asur devletlerinin belgelerinden elde edilir.

Eski krallık dönemine ait belgelerde, Kaşka isminden bahsedilmez. Bazı araştırmacılarca, bu ismin Hititler tarafından bölgenin yerlilerine sonradan verilmiş olduğu öne sürülür çünkü imparatorluk devrine ait belgelerde Kaşkaların tarih sahnesine çıkış tarihi eski krallık dönemine dayandırılır.
I. Hattuşili'nin askerî seferlerini anlattığı bir metinde, Kaşkaların adı geçmemekle beraber, Kaşkaların hakimiyet alanında bulunan Šanahuitta ve Zalpa'ya sefer düzenlendiği anlatılır. Hattuşili, bu seferlerden sonra Anadolu'da siyasi birliği sağlamış ve nihayetinde Kuzey Suriye'ye yönelir.
Kaşkaların tarih sahnesine çıkışları tam olarak belli olmamakla beraber, Hitit belgelerinde Kaşkaların I. Hantili (MÖ 1590-1560) döneminde yaşadıklarından bahsedilir. Hattuşa şehri surlarla çevriliydi; IV. Tuthaliya döneminden kalma yıllıklar bu surların yapılma nedenini, kuzeyden gelen Kaşka akınlarından korunmak olarak açıklar. Aynı belgelerde, Kaşkaların Tiliura ve Nerik kentini ele geçirdiğinden bahsedilir. Bu ele geçirmelerden sonra Kaşkalar, Nerik'te tam 300 yıl egemen olmuş ve Kaşka-Hitit sınırı ise Kummešmaha Nehri olur. Öte yandan bu kayıtların, I. Hantili üzerinden yapılmak istenen bir propagandanın da eseri olabileceği iddia edilmiştir.
Ammuna dönemine ait bir kronikte, yine Kaşka isminden olmasa da, Tipiya kentine yapılmış asker yerleştirmesinden edilir. Bu kent, imparatorluk devrine ait Hitit belgelerinde, II. Murşili'nin "Kral gibi yönetiyor" dediği, Pihhuniya adında bir beye sahip olduğu kaydedilmiş ve epey aktif bir Kaşka bölgesidir.

Kral I. Arnuvanda ve Kraliçe Aşmunikal'in Anadolu'da hüküm sürdüğü yıllarda, ana sefer hedefi olan Kaşkalara karşı savaş arabasıyla Zuliya Irmağı (Bugünkü Çekerek Irmağı) üzerindeki köprüyü tek başına geçmeyi deneyen sonra da ırmağa atlayıp yüzerek karşıya geçen Tuthaliya adında bir komutanın kahramanlıkları ün salmıştır.
Kaşkalara karşı direniş konusunda başarısız olan Arnuvanda ve Aşmunikal'in tanrılara sığınmak ve yardım dilemek için hazırlattığı dua metni, bu dönemde Kaşka-Hitit savaşları ve coğrafyası hakkında bilgi sağlar.

...Biz sizin ekmek ve şarap kurbanlarınızı besili sığır ve koyun kurbanlarınızı yine vereceğiz. Siz tanrılar bizim tarafımızı tutun!
Belgeye göre Kaşkalar; Nerikka, Huršama, Kaštama, Šeriša, Himuwa, Taggasta, Kammama, Zalpuva, Kapiruha, Huma, Dankušna, Tapašawa, Tarugga, Ilaluha, Zihhana, Sipidduwa, Washaya, Patalliya, Tuhaššuna ve Taharantiya şehirlerini ele geçirmiş, tapınakları ve heykelleri yağmalamışlardır. Bunların yanında, belgede, Kaşkalar ile anlaşma yapıldığı ancak hemen ardından bu anlaşmaların yine Kaşkalar tarafından bozulduğundan bahsedilir.
Bu dua metni dışında Kral ve Kraliçe, Kaşkalar ile uzlaşma çabasına girişir. Bu dönemde Hitit-Kaşka antlaşmalarının birden çoğaldığı gözlemlenmekte ve bu antlaşmaların normalde görülen Hitit antlaşma metinlerinden ziyade Kaşka ve Hitit halkının birlikte yaşayabileceği, bu durumun bazı şartlara bağlanması şeklinde farklılıklar göstermektedir ve yine normal antlaşmalardan farklı olarak kral değişikliği durumunda sadık kalınması, gerektiği zamanlarda asker ihtiyacının sağlanması gibi şartlar antlaşma metinlerinin hiçbirinde görülmez.

I. Şuppiluliuma'nın anallarında anlatılanlara göre babası II. Tuthaliya döneminde Kaşkalar, başkentin Samuha'ya taşınmasına sebep olmuş, Hattuşa'yı aşıp Nenassa kentini sınır yapmıştı. Babasının krallığı esnasında Hitit ordularına komutanlık eden Şuppiluliuma, -oğlu Murşili'nin kendi yıllıklarında aktardığına göre- Kaşkalara karşı başarılı seferleri sonucunda imparatorluğu eski kuzey sınırlarına kadar genişletir.II. Murşili'nin anallarında bahsedilenlere göre, döneminde birçok ayaklanma söz konusuydu; sadece Kaşkalar değil, tüm Anadolu toplulukları ayaklanmaya başlamıştı. Aslında her taht değişiminde isyanlar çıkardı fakat bu sefer kralın gençliğini kullanmanın peşindeydiler. Ülkenin veba salgınından dolayı zayıf düşüşü de önemli bir fırsattı. Bunun yanında Kaşka saldırıları, bazı bölgelerde nüfus boşalmasına neden olmuştu. II. Murşili'nin, bu bölgeleri özellikle Batı Anadolu'dan getirdiği ve sayısı 66.000'e yakın savaş tutsağı ile doldurduğu da aktarılır. Murşili'nin hükümdarlığının ilk yılında, Ishupitta ülkesinden gelen Kaşka toplulukları, Durmitta kentine saldırmak için ayaklanmışlar, Murşili ise Kaşkaların elinde bulunan Halilas ve Duddusgas şehirlerini ele geçirip yağmalar. Murşili, ilk olarak kuzey seferlerini tercih eder. Bu tercih, imparatorluğun bir geleneği hâline gelmiş olup Kaşka topluluklarının ne denli tehlike oluşturduğunu gösterir. Bu savaşların yanında savaş anlatılarının bir diğer özelliği, Murşili ve diğer kralların her seferinde Arinna başta olmak üzere diğer pek çok tanrı ve tanrıçanın yardımını aldığından bahsedilmesidir.
İshupitta ülkesindeki Kaşkalar bir süre II. Murşili'ye ordu vermeye başlamışlarsa da, aktarılana göre daha sonra isyan etmişlerdir. Murşili ise bu savaştan sonucunda şehri yakar, aldığı esirleri Hattuşa'ya götürür. Murşili, krallığının 5. yılında, Pala ülkesinin yolunu kesen Kaşkalar ile savaşmış ve daha sonraki yıl Zihhariya kentine seferler düzenler ve yine zaferlerle ayrılır. Bir sonraki yıl Zihhariya ülkesindeki Kaşkalar, Tarikarimu Dağı'nı ele geçirir ve Hattuşa'ya saldırır, II. Murşili buradaki Kaşkaları yener ve Zihhariya ülkesini yıkar.
II. Murşili'nin yıllıklarında, krallığının 7. yılında ortaya çıkan Pihhuniya adlı bir Kaşka hükümdarından söz ediir. Pihhuniya, her geçen gün sınırlarını genişletirken II. Murşili, ona bir elçi göndermiş ve Pihhuniya'nın aldığı köleleri geri isteyerek sorunu diplomatik bir şekilde çözmeyi dener, Pihhuniya ise II. Murşili'ye köleleri vermeyeceğini, kendisine saldırıldığı vakit karşılık vereceğini söyleyen bir mektup gönderir. Sonucunda ise Murşili, Pihhuniya ile onun topraklarında savaşır, Tipiya'yı ele geçirmiş ve Pihhuniya'yı esir alır bir şekilde bu savaştan galibiyetle ayrılır:

...Tipiya Ülkesine gittim. Babam Mitanni ülkesinde iken Tipiyalı Pihhuniya Yukarı Ülkeye saldırıda bulunmuştu... Kaşkalar bir kral tarafından yönetilmezdi ancak Pihhuniya, tıpkı bir kral gibi yönetiyordu...
II. Muvatalli'nin hükümdarlığı esnasında Kaşkalar, Hattuşa'yı aşarak Kaneş'e kadar ilerler. Muvatalli, batı seferinden kuzeye yönelmiş ve bu seferlerin yanında kardeşi III. Hattuşili'yi Yukarı Ülke'ye yönetici olarak atamış ve krallığı boyunca Kaşkalar ile III. Hattuşili ilgilenmiştir. Muvatalli, Anziliya ve Tapikka kentlerine yaptığı seferlerin ardından Kaşka meselesini tamamen kardeşine devreder; hatta Einar von Schuler'in iddia ettiğine göre, başkenti Kaşka istilasından korumak amacıyla Tarhuntaşşa'ya taşımaya karar verir. Hakpiş'te kral olan III. Hattuşili ise Kaşkalar ile mücadeleye girişir, nihayetinde Hantili zamanından bu yana Kaşkalar elinde bulunan Nerik kentini geri alır ve çevre kentleri haraca bağlar.

IV. Tuthaliya dönemine gelindiğine ise daha önce Tarhuntaşşa'ya III. Hattuşili tarafından kral olarak atanan Kurunta, Tuthaliya ile kral olma mücadelesine girişir ve bir süreliğine de olsa kendini kral ilan eder. Bunun ötesi, III. Hattuşili'nin, nasıl kral olduğunu anlattığı bir metinde, Kurunta'nın hareketlerinden endişelenerek aynı zamanda oğlu Tuthaliya ile bir süre aynı tahtı paylaşması ile krallığını da meşrulaştırma amacı güttüğü iddia edilmiştir. Bu siyasi şartlarda Kaşkalar; Assuva ülkesi, Sispinuwa Dağı, Sakaddunuwa Dağı gibi çeşitli bölgelerde ayaklanmalar gerçekleştirir ancak bunlar küçük boyutlu olup kısa sürede bastırılır.

MÖ 1200 yılları civarında Hititlerin sona ermesi ile birlikte, Ugarit ve Asur belgelerinde -kesinliği belli olmamakla beraber- Kaşkalar ile eşleştirilen, (Ktk) Kašku/a Krallığı'na rastlanılmaktadır. Bu eşleştirme doğru ise, belgelere göre Kaşkaların hüküm sürdüğü topraklar batıda Muşki'ye, doğuda Urartu'ya ve güneyde Tabal'a uzanmaktaydı. Asur'un egemenliğine girmeyi reddeden Kaşkalar, Urartu ve Muşki gibi krallıklar ile birlik olup Asur'a karşı savaşsalar da Asur'a vergi vermekle yükümlü olurlar. Asur Kralı III. Tiglat-Pileser dönemine ait belgelerde vergi vermekle yük

Keltler (Latince: Celtae, Galli) Tarih öncesi ve İlk Çağ döneminde Avrupa'da yaşayan ve günümüzde altı ulustan oluşan bir halktır. Dört bin yıl kadar önce Keltler, anavatanları olan Orta Avrupa'dan göç ederek özellikle Büyük Britanya Adaları'na, İspanya'ya ve Galya'ya yerleştiler.
Demir Çağında Britanya ve İrlanda'nın sakinlerini Keltler oluşturuyordu. Savaşçı ve avcı oldukları kadar mükemmel çiftçiydiler. Tekerlekli pulluğu ve fıçıyı icat ettiler. Yayılmaları batıda, Bronz Çağı'nın sonuna ve Demir Çağı'nın başına denk gelir. Sayısız göçleri sırasında Yunanların, Etrüsklerin, İtalyotların tekniklerini benimsediler; kazancılığı ve çömlekçiliği geliştirdiler. Onların yaptığı yollara sonradan Romalılar taş döşeyecekti. Çoğu zaman birbirine rakip kabileler ve klanlar halinde toplanmış olan Keltler, gerek yaşama biçimi, gerek kültür yönünden özgün bir halktı. Ürünlerin koruyucusu sayılan kır tanrılarına taparlar, geleneklerin koruyucusu olan hem kâhin, hem yargıç niteliğindeki din adamlarının (druidler) yönetiminde yaşarlardı.
MS 1. yüzyılda Romalılar tarafından kısmen yıkılan Kelt uygarlığı, yine de, Orta Çağ'a kadar yaşayageldi. Bugün bile, bazı Breton ve İrlanda törelerinde bu uygarlığın varlığını sürdürdüğü görülür.

Keltlerin ilk kez keltoi tabiriyle anıldığı ilk yazılı kaynak Yunan tarihçi Hekataios'a (MÖ 517) aittir. Hekataios, Kelt kabilelerini Rhenaina (Batı/Güneybatı Almanya) bölgesinde gösterir. Yunan mitolojisine göre Keltus Herakles ve Keltin'in oğlu, Bretannus'un kız kardeşidir. Keltus, Keltlerin ilk atası haline gelmiştir. Latincede Celta Herodotos'un Gauller için kullandığı bir terim haline gelir. Romalıların kullandığı Celtae Goidheller ve Britonlar olarak ayrılan adalı Keltleri değil kıta Gaullere atıfla kullanılır.
Modern İngilizcede terim (Edward Lhuyd'un yazılarında, 1707) kullanılır ve 17. yüzyılın diğer bilginleri bu terimi Büyük Britanya'nın ilk sakinlerinin tarihi ve dillerine atıfla kullanırlar.
Günümüzde "Kelt" ve "Keltik" terimi (Kelt ve Keltik olarak telaffuz edilir) belirli bir etnik grup ve bu grubun dillerine atıfla kullanılır. Seltik (Celtic şeklinde yazılış değişmez) diye telaffuz edilen kullanım ise belirli spor takımlarının (Boston Celtics, Celtic, Celta Vigo gibi) isimleriyle sınırlı olarak kullanılmaktadır.

Milattan önce 279 civarları Keltler balkanlardan, günümüzde Türkiye içerisindeki Anadolu topraklarında bulunan Galatya'ya (günümüzdeki Ankara ve Eskişehir'i kapsayan) bölgeye yerleşmişlerdir, Yunanlar tarafından asimile edilmişlerdir ancak kültürlerini korumuşlardır.

 Bretonya (Breizh)
 Cornwall (Kernow)
 Galler (Cymru)
 İrlanda (Eire)
 İskoçya (Alba)
 Man Adası (Mannin)
 Kuzey İrlanda (Tuaisceart Éireann)

Bretonca
Galce
İrlandaca
İskoçça
Kernevekçe
Manca
Bu altı ulus Kelt Kongresi (Celtic Congress) Kelt Birliği ve Pan-Kelt grupları tarafından Kelt ulusları olarak kabul edilirler. Her ulus bir Kelt dili konuşmaktadır ve bu onların Keltliğinin de göstergelerinden biridir.

Kelt dilleri
Galatlar
Galyalılar
Demir Çağı Britanya kabileleri

Kilikya (Grekçe: Κιλικία), Anadolu'nun Alanya'dan başlayıp, doğuda Kinet Höyük'te son bulan, kuzeyden de Toros dağlarıyla çevrili alanı kapsayan antik bölgedir. Genelde Dağlık Kilikya (Latince: Cilicia Trachea) ve Ovalık Kilikya (Latince: Cilicia Campestris) olarak tanımlanan iki bölümden oluşur.

Kilikya adını (Grekçe: Κιλικία), Yeni-Asur İmparatorluğu'nun daha sonra Kilikya olacak bölgenin batı kısmını adlandırmak için kullandığı Ḫilakku'dan (Akadca: 𒆳𒄭𒋃𒆪)) almıştır.

Kilikya'da ilk yerleşim, Cilalı Taş Devrinde görülmektedir. Bölgenin yerleşim kayıtları, MÖ 8000'de Cilalı Taş Devrinden başlar, Tunç Devrine: MÖ 8. ve 7. binyıla; Erken Bakır döneminden: MÖ 5800; Orta Bakır dönemine (Doğuda görülen Halaf ve Ubaid kültürleriyle uyumludur): MÖ 5400–4500; Geç Bakır Çağa: MÖ 4500–3400 sürer ve Erken Tunç Çağını: I.A. Dönemi MÖ 3400–3000; I.B. Dönemi: MÖ 3000–2700; Tunç II. dönem: MÖ 2700–2400 Tunç III. dönem A-B: MÖ 2400–2000'i kapsar.
Bölge, Hititler zamanında, Kizzuwatna olarak bilinmektedir. Asurlular tarafından Limonlu Çayı' ndan Kinet Höyük' e kadar uzanan Kilikia Pedias (Ovalık Kilikya) olarak adlandırılan ve günümüzde Çukurova olarak bilinen doğu bölümüne "Que", Tarsus’un batı ve kuzey bölümlerine de "Hilakku" adı verilmiştir. Bazı tarihçiler tarafından "Hilakku" nun Aramice yazılımının, Hellence'ye Kilikya olarak çevrilmiş olduğu belirtilmektedir. Homeros, İlyada'sında Çukurova'dan Bellerophontes'in gezindiği "Aleian düzlüğü" olarak bahsetmiştir. Aynı zamanda İlyada'da Kilikya ve Kilikyalıların Troya'ya uzanan bir kültürün ve toplumun uzantısı olabileceğine dair işaretler bulunmaktadır. Bunların en belirgini Luvi toplumunun batıya göçerken coğrafi tanımlarını, yani Tebai (Kilikya) kullanmaya devam etmeleridir. Ayrıca Kilikya şehirlerinin Homeros tarafından anılmış olmalarıdır: Tarzu (Tarsus), Ingira (Anchiale-Mersin), Danuna-Adana, Pahri (Mopsuestia-Misis), Kundu (Kyinda, sonra Anavarza) ve Azatiwataya (Karatepe).

Kilikya, jeopolitik konumu ve doğal kaynakları nedeniyle Asur'luların gözünde MÖ 1000'li yıllardan itibaren önemli bir yer tutmaya başlamıştır. MÖ 9. yüzyıldan itibaren Asurlular tarafından bölge üzerinde egemenlik mücadelesine girilmiştir. Yerel krallıklarla yapılan zorlu mücadele sonrasında Kilikya'nın özellikle Que olarak adlandırılan bölgesi Asur egemenliğine geçmiştir. Daha sonra Bölgede zayıflayan Asur egemenliği MÖ 8. yüzyıl ortalarında yeniden tesis edilmiştir. MÖ 715' te yapılan sefer sonucunda Göksu (Kilikya)'ya kadar "Hilakku" olarak adlandırılan topraklarda Asur egemenliğine geçmiştir. Asurbanipal'in ölümünden sonra yaşanan isyanlar, İskit ve Kimmer saldırıları sonucunda Kilikya'daki Asur egemenliği sona ermiştir.
Yeni Babilce'de Hume (Que) ve Pirindu (Hilakku) denen Kilikya, MÖ 590 yıllarında Babil saldırılarına uğramış, ama kesin olarak ele geçirilememiştir. Babilliler Kilikya' nın büyük bölümünü Kral Neriglissar döneminde, MÖ 557-556 yıllarında kesin olarak ele geçirmiştir. Babil İmparatorluğu' nun yıkılışından sonra Kilikya' nın içinde olduğu tüm Anadolu Pers egemenliğine geçti. Persler Kilikya' da yerli hanedanların hüküm sürmesine izin vermiş ve yerel hanedanlar otonom bir Pers Satraplığı olarak hüküm sürmeye başlamıştır.

MÖ 401 yılında, Ahamenîş Kralı II. Artaserhas, yerel Kilikya yöneticisi III. Syennesis'in Genç Kiros'un isyanına verdiği destek tepkisiyle Kilikya'nın özerkliğini kaldırdı. Bu durum, Kilikya Krallığı'nın lağvedilmesine ve Ahamenîş İmparatorluğu'na tam olarak entegre edilmesine yol açtı; bölge, Ahamenîş Kralı tarafından atanmış bir satrap tarafından yönetilen sıradan bir eyalet (satraplık) haline geldi ve MÖ 333'te Ahamenîş İmparatorluğu'nun sonuna kadar bu şekilde kaldı.
Genç Kiros'un isyanı bastırıldıktan sonra Kilikya, MÖ 396–395 yılları arasında Ege Denizi'ndeki askerî harekâtlar ve MÖ 380'lerde Kıbrıs'a karşı yapılacak eylemler için Ahamenîş kuvvetlerinin yeniden bir toplanma noktası olarak kullanıldı.
MÖ 390'lı yıllar boyunca, Kilikya Satrabı olarak Kamissaris atandı. Kamissaris'in yerine oğlu Datamis geçti. Datamis, MÖ 362'deki suikastına kadar hem Kilikya hem de Kapadokya'nın satrabı olarak görev yaptı.

MÖ 340'lı yıllarda Kilikya'nın satrabı Mazaeus idi. Mazaeus, Mısır'a karşı yürütülen bir seferdeki hizmetlerinin karşılığı olarak ayrıca Suriye üzerinde de yetkiyle donatılmıştı.

MÖ 333 yılında Kilikya toprakları Makedonya Kralı Büyük İskender'in egemenliği altına girmiştir. Büyük İskender'in ölümüyle İmparatorluk generalleri arasında bölünmüştür. Uzun yıllar süren savaşlar neticesinde Kilikya MÖ 281'de Selevkos egemenliğine geçti. Daha sonra da Kilikya'da Ptolemaios Hanedanı egemenliği görüldü. Kilikya'nın korsan yuvası haline gelmesi ve Akdeniz'de ticarete zarar vermesi Roma'yı olumsuz etkilemiş, bunun neticesinde Romalılar MÖ 102-101 yılında Kilikya'ya gelerek burayı üs olarak kullanmıştır. I. Mithradates savaşlarından sonra (MÖ 88-85) Kilikya bir Roma Eyaleti haline getirildi. Eyalet başta Kilikia Trakheia "Dağlık/Taşlık Kilikya" olmak üzere Pamphilia, Milyas ve Pisidya'nın bazı kısımlarını kapsamaktaydı. MÖ 64-63'te Kilikya Eyaletine "Ovalık Kilikya" olarak bilinen bölgede dâhil edildi. Selevkoslar ve Roma döneminde Kilikya Helenleşmiş olup, bu dönemde birçok şehir kurulmuştur. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle Kilikya Bizans hâkimiyetinde kaldı. Erken Bizans çağında Ovalık Kilikya iki ayrı eyalete bölündü. Bunlardan Cilicia Prima denen batı kısmının başkenti Tarsus, Cilicia Secunda denen doğu kısmının başkenti ise Anavarza oldu. 7. yüzyılın ortalarından itibaren Arap ve çok daha önceleri başlayan Sasani saldırılarına uğrayan bölgenin nüfusu azaldı, kentler harap oldu ve boşaltıldı. Kilikya'daki Arap hâkimiyeti 965 yılında bölgenin yeniden Bizans egemenliğine geçişine kadar sürdü. Bölgenin nüfusunun artırmak amacıyla yapılan yerleştirme politikası neticesinde Ermeniler'de bölgeye gelmiştir. Bizans döneminde 1080 yılından itibaren Ermeni beyliği olarak idare edilen bölge, 1199-1375 yılları arasında Kilikya Ermeni Krallığı egemenliğinde kaldı. 1300'lü yıllarda Çukurova' daki küçük bir bölüm hariç İlhanlı kuvvetlerince ele geçirildi. 1375 yılından sonra Kilikya bölgesi Memlûk Sultanlığı topraklarına geçti. 16. yüzyılda bölge Osmanlı topraklarına katıldı.

Kilikya bölgesi korsanlık faaliyetlerinin yoğun yaşanıldığı Akdeniz bölgesinde bölgenin tümü bundan etkilenmiş olduğu sanılmaktadır. Dağlık Kilikya bölgesinin tek geçim kaynağı olduğunu yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde bilinmekte. Antik bölgede korsan savaşlarında muvaffak olan Romalı General Pompeius'un, kıyı bölgelerine yolun yanı sıra, Pax Romana da Kilikya'nın kıyı ve ova kesiminin yapılaşmasının önünü kapatmıştır. Kilikya'daki Roma kentlerinin İmparatorluğun diğer kentleri ile bağlantısı korunabilmiştir. Bu Artan çeşme, cadde, su kemeri gibi tasarlanmış yapılar agora, tiyatro ve sütunlu cadde gibi yapılar da hizmetlerine sunulmuştur. Kilikya'nın ticari üretimine yönelik en önemli kanıt olduğu bilinmektedir. Kilikya Helenistik Dönem'den, Bizans Dönemi'ne kadar Şarap, tahin, keten, balık, balık sosu, badem, meyve-sebze, özelde balkabağı üreticisi olarak bilinirdi. Tarihin farklı evrelerinde Kilikya ticaretini ayakta tutan dinamiklerin, tarım, madencilik, ormancılık, hayvancılık olduğu söylense de, deniz ticareti bölgede önemli rol üstlenmiştir. Ormanlarla dolu Toroslar ve iç kesimdeki sert iklim koşullarında yetişen hayvan ürünleri de yerli halk tarafından farklı bir ticaret biçimi olarak uygulanmaktadır. Tarsus'taki keten işçilerinin politik bazı haklardan yoksun olduğu gözükse de gelir elde etmek için kentlerin tamamı üretime ya da ticaret bağımlı kaldığı gözükmekte.

Kilikya Ermeni Krallığı, Kilikya Ermeni Prensliği ya da kısaca Kilikya, 1080-1198 arası prenslik ve 1198-1375 arası krallık olan Çukurova bölgesinde bulunan bir devlettir. Bölgedeki I. Ruben adında olan bir Ermeni beyi tarafından Bizans İmparatorluğundan aldığı toprak üzerine kurulmuştur ve zamanla daha geniş bir alana yayılmıştır. 1375'te Memlük Sultanlığı tarafından varlığına son verilmiştir.

I. Levon devletin ilk kralı olmuştur. Devlet Haçlılarla ve özellikle Fransızlarla sıkı ilişkiler kurmuştur. Komşu Hristiyan ve Müslüman devletlerle ve kendi içinde mücadelelerde bulunmuştur. Moğol istilasından sonra İlhanlılara bağlanmış ve birlikte Memluk Devletine karşı savaşmıştır. Devlet 1252'den sonra Hethumid Hanedanı tarafından yönetilmiştir. Memluklar 1375 senesinde Sis'i ele geçirince devlet son bulmuştur ve bundan sonra bölgede Memluklere bağlı Ramazanoğlu Beyliği kurulmuştur. Kilikya Kralı unvanı Lüzinyan Hanedanına geçmiştir. Başkenti ve kilisenin merkezi Sis idi. Krallığın pek çok kalesi vardı ve ayrıca Toros dağları tabii bir savunma bölgesi oluşturuyordu.
Arapça kaynaklardan Kilikya bölgesinde karşılaşılan halkın Rum olduğu anlaşılmakta, bu belgelerde Ermeni halkından söz edilmemektedir, Ermenilerin Kafkasya ile ilişkili olduğu yazılmaktadır. Bizans 10. yüzyılda doğu ve kuzeybatı Anadolu'daki Ermeni halkı zorla Çukurova bölgesine yerleştirdiği bilinmektedir. Ermeni nüfusunu zorunlu göçe geçiren ilk Bizans imparatoru II. Basileios'dur. Yaklaşık 50 bin kişilik bir Ermeni nüfusu Orta Anadolu'ya göç ettirmiştir. Daha sonra Türk akınlarının baskısıyla 1064 yılında bu aileler Toroslar'a kaçışmışlardır. Zaten 1045 sonrasında Türklerin Doğu Anadolu'ya akınları buralardaki Ermenileri de göçe zorlamıştı. Toroslar ve güneyinde toplanan bu Ermeni nüfusu "Kilikya Ermeni Baronluğu"'nun kurulmasına zemin hazırlamıştır. I. Haçlı Seferi sırasında Haçlılar tarafından da desteklenip bu baronluğu kurmuşlardır. Haçlıların yıllar süresinde devam eden destekleriyle baronluk krallığa dönüştürülmüştür. Kilikya Ermeni Krallığı tarihi boyunca Bizans İmparatorluğu'na, Papalık'a, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na, Büyük Selçuklulara, Anadolu Selçuklu Devleti'ne, İlhanlılar'a, Kudüs Krallığı'na ve Memlûk Sultanlığı'na tabi olarak varlığını sürdürebilmiştir. Bağlılıkları konusunda titiz ve girişken olmuşlardır. Örneğin Anadolu Selçuklu Devleti'nin Kösedağ Muharebesi yenilgisinden sonra Konya istikametinde ilerleyen Moğol kuvvetleri nedeniyle Ermeni krallığına sığınan I. Alaeddin Keykubat'ın eşi, I. Gıyaseddin Keyhüsrev'ın annesi Hunat Hatun, Ermeniler tarafından Moğollara teslim edilmiş, kısa süre sonra Moğollar tarafından öldürülmüştür.
Özellikle İlhanlılara bağlılıklarını göstermek konusunda son derece girişken bir tutum izlemiştir. Bu yüzden sık sık Memluk sultanlarının hışmını üzerlerine çekmişlerdir. Çoğu kez Memluk tüccarlarına engel olunagelmiştir. Memluk Sultanlığı, demir ve başta gemi yapımı için kereste ihtiyacını Anadolu'dan ithal etmektedir.
Krallığın tarihi boyunca her zaman Haçlılarla iyi ilişkiler içinde olduğunu söylemek zordur. Kilikya, Antakya Haçlı Krallığı ana yayılma hatlarından biri olduğundan aralarında zaman zaman sürtüşmeler yaşanmıştır. Bununla birlikte Ermeni Kralları Haçlı tarikatlarının yüksek mevkiinde bulunan şövalyelere imtiyazlar ve kaleler bağışlamışlardır.

Ruben Hanedanı
Kilikya (Roma eyaleti)

İlyas Gökhan, Türkiye Selçukluları ile Kilikya Ermenileri Arasındaki Siyasi İlişkiler

Kimmerler (Grekçe: Κιμμέριοι Kimmérioi) MÖ 8. yüzyılın ilk yarısına kadar Kimmerya olarak da tabir edilen İdil Nehri'inden Karadeniz'in kuzeyine doğru uzanan geniş bir alanda yaşamış büyük olasılıkla Hint-Avrupa kökenli oldukları varsayılan göçebe ve savaşçı bir ulustur.
Tutarlı Yunan ve yazılı Asur kaynaklarına göre Kimmerler MÖ 8. yüzyılın sonlarından itibaren Kafkasya üzerinden Anadolu'ya taşındılar ve burada Frigya-Muşki Krallığının parçalanmasına sebep oldular ve onyıllar boyunca Küçük Asya'nın Yunan şehir devletleri, Lidya Krallığı ve Asur İmparatorluğu için bir tehdit oluşturdular.

Kılıç kullanmada, ok atmada ve balta kullanmada ustaydılar. Kimmerlerden ilk söz eden Homeros Kimmerlerin ıssız dünyanın sisli ve karanlık ülkesinde yaşadıklarını yazar. Herodotos Kimmerlerin Kuzey Pontus bölgesinden geldiğini söyler. Kimmerya, MÖ 8. yüzyılın ortalarında İskitlerin eline geçince yerlerinden olan Kimmerler büyük kafileler halinde güneye inerek Kafkaslardaki Demir Kapı ve Derbent geçitlerini aşarak (Urartu) Doğu Anadolu'ya girdiler.
At üzerinde savaşan İskitler, yaya olarak savaşan Kimmerlere karşı üstünlük sağlamışlardı. MÖ 714'te Urartu sınırını aşarak Orta Anadolu'ya doğru saldırılara başladılar. Kummuh (Adıyaman yöresi), Meluddu (Malatya), Tabal (Nevşehir - Kayseri yöresi), doğuda Şubria (Diyarbakır yöresi) ve batıda Hubuşna'ya (Ereğli) kadar yayıldılar. Kimmerler daha sonra Karadeniz'in güney kıyısı boyunca batıya ilerleyip Sinop (Sinope) civarında bir üs oluşturmuş ve Tabal'a doğru güneye yönelmişlerdi.
Kuzeyden gelen bu tehdit karşısında Muşki kralı Mita, Asur ile ittifak yapmak zorunda kalmış ise de onun bu ittifakı bile Kimmer baskısını durduramamıştır. Milattan önce 705'te Muşki kralı Mita'nın da desteğini alan Asur Kralı II. Sargon Kimmerler ile Tabal'da yaptığı savaşta ağır bir yenilgiye uğradı ve savaş alanında öldü. Muşki kralı Mita da savaştan sonra bir daha tarih sahnesinde görülmedi.
Bu zafer üzerine Kimmerler bu bölgeyi bir süre daha ellerinde tuttular; Sinop'u (Sinope) ele geçirdiler, batıda Kızılırmak'a kadar uzandılar ve Dugdamme adındaki ünlü önderlerinin komutasında Friglerin üzerine yürüdüler. MÖ 696'da Frig başkenti Gordion'u yağmaladılar. Kimmerler, Asur kralı Esarhaddon tarafından MÖ 679 yılında Hubuşna (Ereğli) mevkiinde bozguna uğratıldıktan sonra batıya yönelerek Lidya'yı tehdide başladılar.
Lidya Kralı Gigis, Asur Kralı Asurbanipal ile diplomatik ilişkiler kurup, ondan sağladığı yardımla Kimmerleri MÖ 657'de büyük bir yenilgiye uğrattı ancak Kimmerler bir süre sonra yeniden Lidya'ya saldırıp başkentleri Sardes'i aldılar. Kral Gigis savaş alanında öldü. Sardes'i yakıp yıkan Kimmerler orada kalmayarak hızla Orta Anadolu'ya döndüler. Bir bölümü kuzeybatıya doğru çıkarak Altınoluk'a, Antandros kenti çevresine yerleştiler.
Gigis'ten sonra Lidya tahtına oğlu Ardis geçti. Ardis ülkesini Kimmer saldırılarının yarattığı güç durumdan kurtarmak amacıyla yeniden Asur Kralından yardım istedi. Ama Kimmerler kuzeybatıdan, Boğazlar üzerinden gelen Traklar ile birleşip yeniden Lidya'ya saldırdılar ve MÖ 638'de Sardes'i krallık sarayının bulunduğu Akropolis dışında bir kez daha istila ettiler. Bununla da yetinmeyip Ege Denizi kıyısındaki kentlerden Efes, Menderes Magnesiası, Myus, Priene, Lebedos ve Melia'nın yanı sıra bir olasılıkla Miletos'u da yağmaladılar.

Sonra Büyük Menderes vadisi boyunca doğuya yönelerek o dönemlerde yurt edinmiş oldukları Kapadokya bölgesine döndüler. (MÖ 630) Düzenli bir devlet örgütleri bulunmayan Kimmerler zaman içinde güçlerini yitirmeye başladılar. MÖ 630'dan kısa bir süre sonra ünlü önderleri Dugdamme'nin Kilikya bölgesindeki bir savaşta ölmesi, onların Anadolu'daki etkinliklerine son verdi. MÖ 680-660 yılları arasında Tabal, Hilakku ve Lidya Kimmer saldırılarından Asurluların yardımına sığınmak zorunda kalmışlardı, bir süre sonra ise MÖ 630 yılında Asurlular bu istilacıları yenmeyi başarmışlardır.
Sonuçta Lidya Kralı Alyattes tarafından MÖ 595'te büyük bir yenilgiye uğratılarak Kızılırmak'ın doğusuna sürüldüler. Anadolu'da kalanlar Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı Altınoluk beldesinde Antandros kentinde yaşamışlardır. Diğerleri ikiye ayrılarak Asya ve Avrupa'ya dağıldılar. Batıya giden bir kol MÖ 500'e kadar Macar ovalarında yaşadı. Kırım yöresinde yaşayan Kimmerler ise MÖ 4. ve 3. yüzyıllara kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kimmerler arkeolojik olarak Orta Asya ve Sibirya'nın doğusundan (bilhassa özel olarak Karasuk, Arjaan ve Altay kültürlerinden) ve gelişimine katkıda bulunmuş olan Kafkasya'nın Kuban kültüründen kaynaklı güçlü etkileri içeren, Batı Avrasya bozkırlarının Erken Demir Çağı Çernogorovka-Novoçerkassk kültürleri ile ilişkilendirilirler.
Diğer bir başka görüş ise Kimmerlerin maddî olarak erken (Kelermes-Evresi) İskit kültürüne ait oldukları yönündedir.

MÖ 9 ve 8. yüzyılların başlarına tarihlenmektedir. Adını Çernogorovka köyü yakınlarındaki bir buluntu alanından almıştır. (Bahmut yakınlarındaki Siwersk kasabası) Tipik olarak, mezar tümülüsleri altında, bazen merkezi bir yeraltı dehlizi boyunca uzanan nişlerin içinde doğu-batı yönlü bodur tipi definli mezarlar bulunur. Erkek mezarların da bronzdan ok uçları, at koşum takımı ve bronz saplı demir hançerler defin kültü gereğince mezar donatıları olarak mevcuttur. Çernogorovka kültürünün metalürjisi muhtemelen Kuzey Kafkasya Kuban kültüründen etkilenmiştir.

Novoçerkassk kültürü Tunç Çağı'nın Kiriş mezar kültüründen türemiş olup MÖ 8 ve 7. yüzyıllara tarihlenir. Tuna ve Volga arasındaki bölgede yayılım gösterir. Alçak mezar höyükleri (Kurgan) altında, batı-doğu yönelimli mezarlar tipiktir ve daha eski höyüklerde sonrası dönemlere ait yeni mezarlar da mevcuttur. Erkek mezar eşyaları, genelde savaş gereçleri olan bileşik yaylar, elmas biçimli ağızlı ok uçlarının yanı sıra demir mızraklar, kılıçlar, hançerler, topuz taş uçlu sopalar, bileği taşları ve bronz ve kemik aksesuarlı koşum takımlarından oluşur. At mezarları ise nadirdir. Kadın mezarları çoğunlukla seramik eşyaları içerir. Bireysel mezarlar, sosyal farklılıkları gösteren altın takılar da dahil olmak üzere çok zengin bir şekilde donatılmıştır. Novoçerkassk kültürüne ait bir istif yığını Gürcistan'daki Surmuşi'de bulunmaktadır. Novoçerkassk kültürü MÖ 7. yüzyılda aniden sona erdi ve ardı sıra İskitlere atfedilen buluntular geldi. Bu, Herodot'un İskitlerin Kimmer topraklarını işgali hakkındaki açıklamalarını destekleyebilir.
Kuban bölgesindeki buluntular Asur ile olan temas ve bağlantılarını kanıtlamaktadır. Kislovodsk yakınlarındaki Klin-Yar III'teki bodur tipi definli mezarlar da Asur kralları Sanherib veya Asurbanipal zamanından kalma birkaç Asur'a özgü sivri başlı koni biçimli pirinç döküm miğfer, Novoçerkassk tipi at koşumlarıyla birlikte bulundu. Paralı askerlerin mezarları veya elde edilmiş ganimetler olabilirler. Ancak Askold, sacdan perçinlendiklerine ve Yakındoğu parçaları gibi döküm yapılmadıklarına dikkati çeker ve bunların yerel üretimler olduğunu belirtir. Urartu kralı I. Argişti'nin yazıtlı bir döküm bronz miğferi, Kuzey Osetya'daki Verhnyaya Ruça'da bulunur.
Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi'nin üyelerinden Alman arkeolog Renate Rolle (1977), Rusya'nın güney kesimlerinde Kimmerlerin varlığını arkeolojik kanıtlar ile henüz hiç kimsenin kanıtlayamadığını savunmuştur.

Tarih Profesörü Askold İ. İvançik, Kimmerlere ait buluntuları net bir şekilde belirlemek için kuzey Anadolu'da Antik Yunan yazarlarına göre Kimmerlerin yerleştiği ve İskitlerin ise bulunmadığı bölgeleri inceledi. Norşuntepe Höyüğü'nden iki gömütü ve (Vuslat Ünal tarafından İskitlere veya Sarmatlara atfedilen Amasya'nın İmirler köyü ve yakınlarındaki iki gömütü'de (tam menşeini belirtmeden) Kimmerlere atfeder. Norşuntepe Akropolü'ndeki gömütler içinde bulunan çanak çömlekler sayesinde, MÖ 7. yüzyılın ortalarına tarihlenen bir yapı ile örtülüdür ve Gömüt III'te Urartu kralı II. Argišti'ye ait yazıtlar, birkaç Urartuya özgü dizgin gem ağzı ve Kelermes evresine özgü bir yırtıcı kafalı dizgin gem ağızlığı bulunmaktadır. Amasya'daki Kimmer buluntuları İmirler köyünden bir gömütü içermektedir ve gömüt tipik olarak Erken (Kelermes) dönemi İskit tipi silahlar ve (dizgin-gem ile at koşumlarını barındırmaktadır. İmirlerin yaklaşık 100 km doğusunda ve Samsun'a 50 km uzaklıkta bulunan bir diğer Kimmer gömütü 250 adet İskit tipi ok ucu içermektedir.

Buluntularda tipik olarak çanak-çömlek eksiktir, fakat Askold İvançik'e göre bu zaten beklenilen bir şey değildir ve atlı göçebeler tarafından yapılan yağma ve hırsızlıkların... çoğu zaman "sadece arkeolojik yöntemler ile tanımlanması zor olan yetersiz izler bıraktığını" ifade eder ve Avrupa'daki Hun ve Macar istilaları ile olan benzerliklerine dikkat çeker.
Sardis'teki görünür vaziyetteki tahribatlı bir alan Kimmerlere atfedilir, ancak az sayıda Kimmer buluntusunu içerir ve (Kelermes) İskit biçimine özgü olan kıvrılmış çift kuş başlı bezemeli halka şeklindeki kemikten bir kın ağızlığı, MÖ 7. yüzyılın Proto-Korinth seramiklerine de yol açan bir katmandan gelir.Efes'ten gelen ok uçları bazen Kimmerlere atfedilir. Ancak bunların gerçekte Kimmeryalı savaşçılardan geldikleri de kanıtlanamaz. Üç kanatlı bronz'dan ok uçları Sardis, Norşuntepe gömüt-II), Nuşiyan, Boǧazköy,Ayanis Kalesi, Bastam kalesi (İran), Kayalıdere ve Samarya tapınaklarının cellalarından da bilinmektedir ve ayrıca MÖ 5. yüzyıla kadar ortaya çıktıkları da bilinir.
Nimrud'da (II. Aşurnasirpal MÖ 884-858) bulunan kabartmalardaki atlı biniciler, bazen Kimmerler veya İskitler olarak da yorumlanır, ancak Askold'a (2001) göre tipik olarak Yakın Doğu tarzında at binerler ve bu nedenle de göçebe at binicisi halkların üyeleri olarak tanımlanmamalıdırlar.

Ekim 2018'de Science Advances'te yayımlanan genetik bir çalışma, MÖ 1000 ila 800 yılları arasında gömülü olan üç Kimmer'in kalıntılarını inceledi. Elde edilen iki Y-DNA örneği R1b1a ve Q1a1 haplogruplarına ait iken, üç mtDNA örneği H9a, C5c ve R haplogruplarına aitti.
Temmuz 2019'da Current Biology bilim dergisinde yayımlanan baş

Kolhis ya da Kolhis Krallığı (Lazca: K'olxa, Gürcüce: კოლხა k'olh'a, კოლხიდა k'olh'ida, კოლხეთი k'olh'eti ya da ეგრისი egrisi, Urartuca: Qulha), Karadeniz'in doğu kıyılarında, bugünkü Gürcistan'ın batısında kurulmuş Antik Çağ krallığıdır.

Kolhis kültür alanı kuzeyde günümüz Rusya'sının Karadeniz kıyılarından, batıda tarihî Canik Bölgesi'ne denk düşen Ordu ilini içine alarak doğuda Gürcistan'ın İç Kartli Bölgesi'nden güneyde Çoruh'un güney kesimlerine dek uzanan coğrafyayı kapsar. Günümüzde Gürcistan sınırları içinde kalan doğu kesimi verimli ovası, gelişime ve etkileşime müsait konumuyla daha hızlı gelişirken, batıda günümüz Türkiye'sinin Doğu ve Orta Karadeniz bölümlerinin bir kısmını kapsayan batı kesimi dağlık, uçurumlarla dolu arazisi ve doğal sur görevi yapan sık ormanlık alanlar sebebiyle herhangi bir merkezî otoritenin bölgeye ulaşması zorlaştığı için Trabzon, Giresun, Ordu civarında yaşayan Kolhis kabileleri bağımsız, kısmen dış dünyadan izole bir yaşam biçimi sürdürüp kabile şeflerinin yönetimi altında, kralsız yaşamışlardır. Bu yüzden Kolhis coğrafyası doğuda Fasis ve batıda Pontus da denilen Türkiye'nin Doğu Karadeniz coğrafyası olmak üzere iki bölümde incelenebilmektedir.

Ulaşılmaz coğrafi konumu ve gücü Kolhis'i antik dünyanın efsanelerinin odak noktası hâline getirmiştir. Mitolojide Kolhis diyarı kuzeyde, antik dünyanın sonu olarak bilinen Kafkas Dağları ile sınırlanıyordu. Bu dağlar Orta Doğu mitolojilerinin efsanevî dağı olan Kaf Dağı'nı bünyesinde barındırıyordu. Dünyayı taşıyan sütunlardan olan bu dağlar, yanarak küle dönüşen ve küllerinden yeniden dirilen efsanevî Anka Kuşu'nun yurdu olarak biliniyordu. Ayrıca Yunan mitolojisinde Kolhis, Güneş'in doğduğu diyardı ve Helios muhteşem gün doğumu sarayını bu ülkede kurmuştu. Adına Antik Dünya'nın Yedi Harikası'ndan biri olan Rodos Heykeli'nin dikildiği Güneş Titanı Helios, Kolhis krallarının atası kabul ediliyordu. Helios 4 atın çektiği savaş arabasıyla gökyüzündeki yolculuğuna Kolhis'ten başlıyordu. İnsanoğlunun dostu, Güneş'ten ateşi çalarak insanoğluna verdiği için cezalandırılan Prometheus, Kafkas Dağları'nda zincire vurulmuştu. Prometheus'un acı çekmesi için her gün karaciğerini parçalayan kartal aynı zamanda Kolhis'in gücünün simgesi olan Altın Post'u koruyan Kolhis Ejderhası'nın da kardeşiydi.
Antik Kolhis inanışının temeli Güneş (Mjora) ve Ay (Tuta) idi. Güneş kültü inanışın merkeziydi, Kolhis Kralı Güneş'in soyundan geliyor, Güneş'in oğlu olarak kabul ediliyordu. Pazar günü Kolhis dilinde Mjaçxa: “Güneş Günü” anlamına geliyor, bu günde sadece Güneş'e ibadet ediliyordu. Kolhis'te bu derece gelişmiş olan Güneş Kültü ve bu diyarın zenginliği söylentileri Antik Yunanistan halkını etkilemiş -ve Olimpos Tanrılarından biri olmayan- Güneş Helios, Kolhis'le özdeşleştirilmişti. Arkeolojik buluntularda da Azak Denizi'nin doğu kıyısında MÖ 5. yüzyıla tarihlenen ve üzerinde “Ben Kolhis'te bulunan Tanrı Apollon'un -Güneş'in- kuluyum.” yazılı eserlere rastlanmıştır.
Yine Kolhis Ay kültüne ithafen Kolhis prensesi Midia, mitolojide Ay Tanrıçası Hekate'nin rahibesidir. Hatta farklı kaynaklarda Midia, bizzat Ay Tanrıçası Hekate ile Güneş'in oğlu Aietes'in kızıdır. Kolhis Kralı Aietes'in kız kardeşi Büyü Tanrıçası Kirke'nin de, Kolhis'te -Ay Tanrıçası için kutsal sayılan- söğüt koruluğunda bir mezarlığı vardır. Efsanevi kadın savaşçılar olarak bilinen -bazı mitologların Kolhisli Ares olarak andığı- Savaş Tanrısı'nın kızları ve Ay Tanrıçası'nın rahibeleri Karadenizli Amazonlar da bu topraklardandır.
Antik Çağ'da güçlü bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Kolhis'in gücü ve zenginliği antik dünyanın dikkatini çekmiş ve bu zenginliği ele geçirmek isteyen Yunanlarla, zenginliği vermek istemeyen Kolhislilerin mücadelesini anlatan "Argonautika” Altın Post Efsanesi'ne konu olmuştur. Kaynak olarak Apollonius Rhodius'un işlediği, Valerius Flaccus'un geliştirerek aktardığı efsanenin pek çok farklı versiyonu bulunmaktadır, efsanenin Kolhisli kahramanları ve farklı bir versiyonu aşağıda kısaca anlatılmaktadır.

Güneş soylu oldukları için Kolhislilerin gözleri açık renkli ve parlaktır. Böylece ömürlerinde birbirlerini görmemiş olsalar bile yabancı topraklarda karşılaştıklarında gözlerindeki bu farklılıktan dolayı aynı kökenden geldiklerini anlarlar.
Aietes: Güneş'in oğlu kabul edilen Kolhislilerin efsanevi kralı. Yaşadığı çağda dünyanın en güçlü kralıdır. Asırlar boyu Kolhis krallarının atası olarak kabul edilmiş, tarihî kaynaklarda da Kolhislilerin başına geçen kralın Aietes soyundan olduğu belirtilmiştir. Euryale, Harpe, Lyke, Menippe, Thoe gibi pek çok Amazon onun uğruna çarpışarak ölmüştür.
Medea: Güneş soylu, Kolhislilerin Kralı Aietes'in kızı, Kolhis prensesi, Ay rahibesidir; hatta “Ay” onun lakaplarından biridir. Büyü, zehir ve ilaç yapımı konusunda ustadır. Doğu Karadeniz'deki kadının etkili olduğu toplum yapısını yermek için, hayatı manipüle edilip çarpıtılmıştır.
Kirke: Güneş soylu, Aietes'in kız kardeşi, büyü tanrıçasıdır. Aiaia Adası'nda yaşamaktadır. Kolhis orijinli büyücü de yeğeni Medea gibi karanlık bir karakter olarak yansıtılmıştır.
Perses: Güneş soylu, Aietes'in erkek kardeşi, Kolhis Kralıdır. Taht için Aietes ile mücadeleye girmiş bu yüzden pek çok Amazonu karşısına almıştır.
Paflagon: Aietes'in yeğeni, Kirke'nin oğlu. Antik Çağ'da Sinop yöresini kapsayan Paflagonya Bölgesi adını bu kahramandan almıştır.
Absyrtos: Güneş soylu, Aietes'in oğlu, Kolhis prensi. Altın Post'un çalınması sonrasında canından olmuştur. Fakat ölümüyle ilgili pek çok farklı anlatım mevcuttur. Karadeniz'de akarsulara ve kentlere onun adı verilmiştir: Apsaros.
Halkiope: Güneş soylu, Aietes'in kızı, Kolhis prensesi.
Medus: Kolhis Kralı Aietes'in torunu, Medea'nın oğludur. Kolhis'ten, Orta Doğu'ya gelmiş burada atalarının Güneş kültünü yayarak yörede kurulacak Med İmparatorluğu'nun temelini atmış ve bu imparatorluğa adını vermiştir.
Bu yarı mitolojik kahramanları Gürcü yazar Otar Çiladze Yolda Bir Adam Gidiyordu adlı eserinde birer roman kişisi olarak kurgulamıştır.

Efsane Yunanistan'da bir şehir olan Aiolhos'un kralı Pelias ile tahtın kendi hakkı olduğunu iddia eden İason arasında başlar. İason, Kral Pelias'tan, kendi hakkı olan tahtı talep eder, Pelias da tahtı bir şartla kendisine bırakacağını, eğer güneşin doğduğu diyar olan Kolhis'e gidip, Güneş'in oğlu Kral Aietes'ten altın postu alıp getirirse kral olabileceğini söyler. Fakat İason, pek çok gemiyi batırmakla ün yapmış Karadeniz dalgaları, kıyılarında yaşayan savaşçı kabilelerin varlığı ve erkekler gibi savaşan Amazon kadınlarından dolayı Kolhis topraklarına tek başına gidemeyeceğinin farkındadır. Bu yüzden Yunanistan'ın her bir tarafından aralarında dünyanın en güçlü erkeği Herkül (Herakles), Peleus (Aşil'in babası), Argos, Orpheus gibi pek çok kahramanın da katıldığı ordusuyla birlikte Kolhis'e doğru yola çıkar. O zamana kadar Ege ve Akdeniz'in sakin sularında yelken açan Yunanlar Karadeniz'in devasa dalgalarına, korkutucu fırtınalarına şahit olurlar. Sinop kıyılarını geçince Karadeniz'in savaşçı kabileleriyle, savaşçı Amazonların topraklarını, ailenin geçimini sağlayan erkek gücüyle yapılabilen işleri yapabilen Karadeniz kadınlarını görürler. Çok geçmeden başkent Aia'ya varırlar. Ardından Hephaistos'un inşa ettiği Kolhis krallarının muhteşem sarayını görürler. 

Kolhislilerin kralı Aietes, Yunanları karşısında görünce hiç de sevinmez çünkü Truva Kralı Laomedon (Truva savaşlarındaki Hektor ve Paris'in büyükbabası) Karadeniz'e hiçbir Yunanın geçmesine izin vermeyeceğine dair Aietes'e söz vermiştir. Kral Aietes, Yunanlara gelme niyetlerini sorar. İason, tahtını geri alabilmesi için altın posta ihtiyacı olduğunu eğer bu isteğini yerine getirirse Aietes'e minnettar kalacağını anlatır. Bunun üzerine Kolhislilerin Kralı öfkeyle, ellerini ve dillerini kesmeden önce Yunanların ülkesini terk etmesini söyler. Tahtın kendi hakkı olduğu ve altın postu almak için haklı olduğu konusunda Kral Aietes'e dil döken İason, uzun uğraşları sonunda kralı anlaşma konusunda ikna eder. Aietes de kendisine ancak ve ancak Kolhis'in ateş püsküren boğalarını boyunduruk altına alıp, bu boğalarla Savaş Tanrısının tarlalarını sürerse, ardından bir ejderhanın dişlerini toprağa ekip bu dişlerden çıkacak savaşçıları yenerse altın postu vereceğini söyler. Elbette bunları Güneş Tanrısı'nın oğlu olan Kral Aietes'ten başka bir kimsenin yapabilmesi mümkün değildir. Kendisi de bunun farkında olan İason bu görevleri nasıl yerine getireceğini düşündüğü sırada Olimpos Tanrıları'nın yardımı ulaşır. Aşk Tanrısı Eros oku ile Kolhis Prensesi Midia'yı kalbinden vurur ve İason'a aşık eder. İason'a aşık olan prenses, kendisine altın postu ele geçirmek için yardım edeceğini ama karşılığında onu da kendisiyle birlikte Yunanistan'a götürmeye söz vermesini ister. İason, prensesin teklifini kabul eder. Midia vücuda sürüldüğünde ne ateşin, ne bir mızrağın, ne de okun vücuda zarar veremeyeceği bir ilacı, İason'a gönderir. İason hemen ilacı vücuduna sürerek görevleri yapmaya koyulur. Ateş püskürten boğalara boyun eğdirir, bunlarla Savaş Tanrısı Ares Ovası'nı sürer ve toprağa ektiğinde çıkan savaşçıları da yener. Hileyle bunları yaptıktan sonra sanki bunları kendi bileğinin gücüyle yapmış gibi Kral Aietes'in karşısına çıkıp altın postu isteyince Kral Aietes, İason'a kendi kızı Prenses Midia'nın yardım ettiğini anlar, sinirlenir ve Yunan kahraman ordusuna dönerek hepsini öldüreceğini geldikleri gemiyi de Karadeniz'in dibine göndereceğini söyler. Bunun üzerine Yunanlar altın postu gizlice çalarak bir an önce Kolhis'ten kaçmaya karar verirler. Midia Yunanlara altın postun saklandığı Ares'in Kutsal Korusu'nun yolunu gösterir. Fakat bu sefer aşılması gereken daha da büyük bir engel karşılarına çıkar. Ares Korusu'nda altın postu koruyan ateş saçan devasa bir ejderha vardır. Midia ejderhayı da yaptığı bir ilaçla uyutur. İason da meşe ağacında asılı duran postu alır ve hemen Kolhis'ten kaçmaya başlarlar. Fakat durumu fark eden savaş tanrısının rahipleri hemen krala haber gönderirler. G

Konstantinopolis veya Kostantiniyye (Osmanlıca: قسطنطينيه, romanize: Kostantînīyye; Grekçe: Κωνσταντινούπολις, romanize: Kōnstantinoúpolis; Latince: Constantinopolis), Roma İmparatorluğu (330-395), Bizans İmparatorluğu (395-1204 ve 1261-1453), Latin İmparatorluğu (1204-1261) ve Osmanlı İmparatorluğu'na (1453-1922) başkentlik yapmış tarihî bir şehir. Günümüzde şehir, Atatürk'ün inkılaplarından biri olarak 1928'de Latin harflerine geçilmesi sonrası, kentin Türkçe adının Latin harfleriyle yazılmış hali olan İstanbul olarak adlandırılmaktadır.

Bizans döneminde kullanılan adıyla Konstantinopolis; 1453'te Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet'in fethinden sonra Kostantiniyye, Dersaadet, İstanbul gibi değişik adlarla anılmıştır. Bunlardan resmî amaçlarla en çok kullanılanı Kostantiniyye'dir.
Şehir Osmanlıların eline geçtikten sonra da Konstantinopolis (Kostantiniyye) ismi kullanılmaya devam edilmiştir, bunun yanında İstanbul adı da yaygın olarak kullanılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sonlarına doğru İstanbul dışındaki adlar kullanımdan kalkmıştır. Buna karşın diğer dillerde Konstantinopolis adlandırması devam etmiş, kent Osmanlı Türkçesinde استانبول (İstanbul) olarak adlandırılırken Latin harfleriyle yazıldığında Konstantinopolis kullanılmıştır. Türkçede Latin harflerine geçiş sonrasında Türk Devleti diğer ülkelerden kentin Türkçe adını kullanmalarını talep etmeye başlamış, zamanla dünya genelinde İstanbul adı yaygınlaşmıştır.
Modern Yunancada İstanbul'un adı hâlâ Konstantinopolis olarak geçmektedir.

MÖ 667 yılında Antik Yunanistan'dan gelen Megaralı kolonistler bugünkü tarihî yarımadanın en doğusuna Bizantion (Yunanca: Βυζάντιον) adlı şehir devletini kurdular. Byzantion, MÖ 196'da Romalılar tarafından işgal edilinceye kadar şehir devleti özelliğini korumuştur. Bu antik Yunan şehri bugünkü İstanbul'un kentsel ilk atası olarak kabul edilir.

İstanbul'un başkentlik tarihi Roma İmparatorluğu'nun Doğu-Batı ayrılmasından 65 yıl önce başlamıştır. 11 Mayıs 330 tarihinde Roma İmparatoru I. Konstantin Byzantion'u imparatorluğun yeni başkenti seçmiş ve Yeni Roma (Latince: Nova Roma) diye tekrar isimlendirmiştir. İlk zamanlarından itibaren yeni başkentin tarihçileri kurucusunun adından dolayı onu Konstantin'in Şehri; Konstantinopolis diye anmaya başlamışlardır (Yunanca: Κωνσταντινούπολις veya Κωνσταντίνου Πόλις). Şehir hızla eski site sınırlarından taşarak batıya doğru yayılmaya başlamıştır.
Büyük Konstantin döneminden başlayarak Roma İmparatorluğu'nun başkenti ve Roma İmparatorluğu yıkıldığı MS 395'ten itibaren ardılı olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti olur.

Konstantinopolis, önce Doğu Roma İmparatorluğu adıyla kurulan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra zamanla adı Bizans İmparatorluğu'na dönüşen devletin de 395'te başkenti olmuştur. Konstantinopolis erken Orta Çağ'da da dünyanın en parlak ve zengin şehridir. Şehir ve güneyindeki Theodosius Limanı, 13. yüzyıla dek dünyanın en büyük ticaret merkezlerinden biri olur.

1204-1261 yılları arasında Latinlerin işgaline uğrayan Konstantinopolis Latin İmparatorluğu'nun bir parçası haline gelmiştir.

Latin egemenliğinden sonra Konstantinopolis daha sonra tekrar 1453'e kadar Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur. 29 Mayıs 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmet'in Konstantinopolis'i ele geçirmesiyle şehir Osmanlı Devleti'nin başkenti olmuştur.

Kostantiniyye ve daha sonra İstanbul adlarını alan şehir, bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur.
Sultan III. Mustafa 1762 yılında Konstantiniyye adının  kullanımını yasaklar.
1923'te Ankara'nın resmî olarak yeni Türkiye Devleti'nin başkenti ilan edilmesiyle, şehir MS 330'dan beri sürdürdüğü yaklaşık 1600 yıllık başkent statüsünü yitirmiştir.

İstanbul'un stratejik özelliklerinin başında Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlaması gelmektedir. Bir nevi köprü vazifesi görmektedir ve tarih boyunca kültürler arası köprü vazifesini başarıyla yerine getirmiştir. Doğu Roma İmparatorluğuna ve Osmanlı Devletine başkentlik yapmıştır. Tarih boyunca birçok devlet tarafından kuşatmaya uğramıştır ama emsali görülmemiş surlarını kimse aşmayı başaramamıştır. Bu surlar üç aşamadan oluşuyordu ve aralarında boşluklar bulunuyordu bu boşluklara da hendekler kazılmıştı ve içlerinde göletler oluşturulmuştu. Bu surları Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet geçmeyi başarmıştır ve Osmanlı'nın yeni başkenti olmuştur.
İstanbul ayrıca Yunan mitolojisinde de geçer ve "Altın Boynuz" olarak da bilinen Haliç'in oluşumu mitolojide anlatılagelir.
İstanbul'un Dünya haritasına bakıldığında hem Asya hem de Avrupa'ya hâkim bir yapısı bulunmaktadır. İstanbul Boğazı'ndan geçerek Rusya Federasyonu'na deniz yolu ile geçilebilir ya da Akdeniz havzasına inilebilir.

İstanbul, Orta Çağ boyunca kilise ve manastırlarıyla tüm Hristiyan dünyanın dikkatlerini kendisine çekmiştir. Bunların içerisinde en önemlisi Ayasofya'dır. O tek başına bir efsanedir. Ayasofya'sız bir İstanbul, İstanbul'suz bir Ayasofya düşünülemez. Bünyesinde barındırdığı altı bin rahip ve on yedi bin cemaatle Ayasofya, şehrin en büyük kilisesi ve patriğin merkezidir. Kilisenin ana kapısının üstünde Hz. İsa'nın çarmıhının bir parçası olduğu söylenen tahta bir haç bulunmaktaydı. Hristiyan seyyahlar bu haçın önünde istavroz çıkarır, ardından içeri girerlerdi.
Orta Çağ seyyahları yapının içindeki altın ve gümüş süslemelerin zenginliğinden, kullanılan mermer, porfir ve diğer kıymetli taşların güzelliğinden, özellikle mozaiklerin zarafetinden hayranlıkla söz eder. Ayasofya'da çan kulesi bulunmamaktadır. Novgorodlu Antonius'un belirttiği üzere, ibadete sementron (tahta levhaya vurulan tahta tokmak) ile davet edilmektedir.
Ayasofya yalnızca bir mabet değil, aynı zamanda şehir hayatının ve imparatorluk törenlerinin merkezinde yer almaktaydı. Doğu Roma imparatorları, taçlarını Ayasofya içerisindeki ompholium alanında giyer, burada halkın ve ruhban sınıfının önünde imparatorluk yemini ederlerdi. Taç giyme törenleri esnasında imparator, ilahi korolar eşliğinde kutsanır, ardından patriğin elinden tacını alırdı. Bu yönüyle Ayasofya, Tanrı'nın yeryüzündeki egemenliğini simgeleyen en önemli mekânlardan biri olarak kabul edilirdi.

Aya İrini (Yunanca: Ἁγία Εἰρήνη, anlamı "Kutsal Barış"), Bizans döneminde inşa edilen en eski kiliselerden biridir. Yapı, İstanbul'un (eski Konstantinopolis) Topkapı Sarayı avlusunda, Ayasofya'nın yakınında yer alır. İlk olarak İmparator I. Konstantin döneminde, yaklaşık 4. yüzyılın başlarında inşa edilmiştir.
532 yılındaki Nika Ayaklanması sırasında büyük hasar gören yapı, İmparator I. Justinianus tarafından yeniden yaptırılmış ve erken Bizans mimarisinin kubbeli bazilika tarzının önemli örneklerinden biri hâline gelmiştir.
Bizans döneminde patrik katedrali olarak da kullanılan Aya İrini, İstanbul'daki kiliseler arasında orijinal sintronon (piskopos sıraları) günümüze ulaşan tek yapıdır.
1453'te İstanbul’un Fethi'nin ardından Osmanlılar tarafından camiye çevrilmeyen nadir kiliselerden biri olmuştur. Bunun yerine, saray sınırları içinde bulunması nedeniyle silah deposu (cephanelik) olarak kullanılmış, 18. ve 19. yüzyıllarda ise müze ve konser salonu işlevi kazanmıştır.
Günümüzde Aya İrini, hem Bizans hem de Osmanlı dönemlerine ait mimarî izleri bir arada barındıran, tarihî ve kültürel açıdan büyük öneme sahip bir yapıdır. 20. yüzyıldan itibaren çeşitli konserlere ve kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapmaktadır.

Doğu Roma dönemi İstanbul'unun ikinci büyük abidesi, bugün, yerinde Fatih Camii'nin ve II. Mehmet'in türbesinin bulunduğu yerdeydi. İsmini, kilisede medfun bulunan İsa'nın üç havarisinden; Aziz Timotheus, Aziz Andreas ve Aziz Lukas ile meşhur din adamı Aziz Ioannes Hırisostomos'tan almaktadır.
Venedik'teki San Marcos Kilisesi ile Efes'teki Agios Ioannes'in (Aziz Yahya) kiliseleri, Havariyyun Kilisesi örnek alınarak yapılmıştır. 1028'e kadar Doğu Roma imparatorlarının gömüldükleri anıt mezar kompleksi olarak kullanılmıştır. Şehrin kurucusu I. Konstantinos ile annesi Helena'nın, II. Theodosius'un ve I. Justinianus'un lahitleri burada bulunmaktadır. Kilise, 1197 yılında mali sıkıntılar yaşayan Doğu Roma İmparatoru III. Aleksios döneminde, bazı değerli eşyalarının imparatorluk hazinesine aktarılmasıyla kısmen boşaltılmıştır. Dördüncu Haçlı Seferi sırasında da Latinler tarafından yağmalanan yapı, 15. yüzyılın başlarına gelindiğinde büyük ölçüde tahrip olmuş durumdaydı.

Yapı, Doğu Roma İmparatorluğu'nun daha sonraki hanedanlarından Komnenos ve Paleologos hanedanlarının defin yeri olmuştur. Kiliseyi yaptıran İmparatoriçe Iriene, 1134'te ölmüş ve buraya defnedilmiştir. Fetihten sonra camiiye çevrilmiştir.

Şehrin Haliç'e yakın surlarının içinde yer alan bu kiliseden bugüne hiçbir iz kalmamıştır. Clavijo, kiliseyi şöyle anlatmıştır: "Kilise, Blakharne Sarayı'ndan pek uzakta değildi. Girişindeki kapıda Vaftizci Yahya'nın mozaikle işlenmiş bir resmi göze çarpıyordu. Kapıdan girince dört direğe dayanan ve içi altın yaldızlı mozaikler, mavi, yeşil, kırmızı renklerle boyanmış resimlerle süslü bir kubbenin altından geçiliyordu. Asıl kilise binasının içinde, en büyüğü ortada yer alan, üç bölme ile karşılaşıyordunuz. Duvarlar, tavandan zemine kadar en muhteşem mozaiklerle işlenmişti. Bu kilisede muhafaza edilen mukaddes eşya pek çoktu."

Şehrin güneybatısında bulunan bu kilise, bir manastırın iç bahçesinin ortasında yer almaktadır. Clavijo burayı da anlatmıştır: "Kilisenin asıl binasının dışı da birçok resim ve tasvirle süslenmişti. Kiliseye girerken sol tarafta Meryem'in ayaklarının  dibinde otuz kale ve şehrin temsil olunduğu ve isimlerinin Yunan harfleriyle yazılı olduğu bir tasvir dikkatimi çekti. Anlatıldığına göre bu kale ve şehirler, İmparator Romanos (1028-1034) tarafından bu kiliseye vakfolunmuştu. Kilisenin bir köşesinde İmparator Romanos'un mezarı görülmekteydi. Burada Vaftizci Yahya'nın diğer kolunu gördük. Aynı kilisede bize küçük bir haç gösterdiler. Papazların anlattığına göre bu haç, bizzat İsa Efendimiz'in, üzerinde çarmıha gerildiği asıl haçtan yapı

Kral Yolu veya tam ismi ile Pers Kral Yolu Pers İmparatorluğu kralı I. Darius zamanında MÖ 5. yüzyılda onarılmış ve yeniden düzenlenmiş bir antik anayoldur. Bu yol büyük imparatorluk boyunca Efes'ten Persepolis'e kadar hızlı ulaşımı kolaylaştırmak için yapmıştır. Bu kuryeler dokuz günde 2.699 kilometre seyahat edebiliyorlardı. Yunan tarihçi Herodot, "Dünya'da Pers kuryelerinden daha hızlı seyahat eden başka bir şey yoktur." cümleleri ile onları övmektedir. Benzer bir şekilde, "Ne kar ne yağmur ne sıcaklık ne de gecenin karanlığı onların görevlerini yapmalarına engeldi." cümlesi ise bu kuryelerin gayriresmî sloganlarıydı.

Yolun seyri Herodotus'un yazılarından, arkeolojik araştırmalardan ve tarihi kayıtlardan yararlanılarak yeniden yapılmıştır. Batıda Sardis ve Efes'ten başlayarak (Türkiye'de İzmir'in 95 km kadar doğusunda), doğuya doğru şu anki Türkiye'nin orta kuzey kısmından Asur'un başkenti Ninova'ya (şu anki Musul, Irak) varmaktadır, daha sonra Babil'in (şu anki Bağdat, Irak) güneyine geçmektedir. Babil'in yakınından, yolun iki ayrı yola ayrıldığı düşünülmektedir, bir tanesi kuzeybatıya daha sonra batıdan Ekbatan ve oradan da İpek Yolu ile beraber gitmektedir, diğer yol ise doğuya devam ederek Pers başkenti Susa'ya (şu anki İran) ulaşmaktadır ve daha sonra güneydoğudan Persepolis geçmektedir.
Yolun Pers İmparatorluğu'ndaki şehirler arasında en kolay veya en kısa yolu takip etmemesinden dolayı, arkeologlar yolun en batı kısmının Asur kralları tarafından yapıldığını düşünmektedirler çünkü yol eski imparatorluğun kalbine doğru gitmektedir. İlk çağda Batı Anadolu'da, Gediz ve Menderes nehirleri arasındaki bölgede kurulan Lidyalılar, Efes'ten Mezopotamya'ya kadar uzanan Kral Yolu denilen ünlü ticaret yolunu yapmışlardır. Bu yol sayesinde doğu-batı arasında ticaret ve kültürel etkileşim hızlanmıştır. Lidya Uygarlığı, Kral Yolu sayesinde ekonomi, bilim, sanat, kültür ve ticaret alanlarında çok önemli ilerlemeler kaydetmişti. Daha doğu taraftaki parçaları ise (şu anki İran) büyük ticaret yolu İpek Yolu ile kesişmektedir.
Ancak, I. Darius şu an bildiğimiz Kral Yolu'nu yapmış olan kişidir. Yol tabanını iyileştirerek ve parçaları birleştirerek bir bütün haline getirmiştir. öncelikle krallığın elçileri için hızlı bir ulaşımda ortamı sağlamıştır.
Darius'un geliştirmiş olduğu yol o kadar önemli bir antik eserdir ki Roma zamanında da kullanılmaya devam edilmiştir. Türkiye'de Diyarbakır'da bir köprü o zamanlardan beri hâlâ ayaktadır.

"The Persian Royal Road". Livius: Articles on Ancient History. 4 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2005. 
"The Royal Road". The History of Iran. 4 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mayıs 2006.

Kurgan hipotezi (teorisi) erken Hint-Avrupa kökenlerinin, Karadeniz-Hazar stepleri'nde bulunan arkeolojik "Kurgan kültürüne" dayandığını öne süren teorilerden biridir. Kurgan Türkçe "korugan" sözcüğünden türetilmiş höyük mezar anlamına gelen bir terimdir.
Kurgan modeli Hint-Avrupa kavimlerinin kökenleri ile ilgili olarak en fazla kabul görmüş olan önermedir. Kurgan çözümlemesi oldukça ilgi çekici ve birçok arkeolog ve dilbilimci tarafından tamamen ya da kısmen kabul görmüş bir çözümlemedir.
Kurgan hipotezi ilk olarak 1950'li yıllarda Marija Gimbutas tarafından kurgulanmıştır. Gimbutas "Kurgan kültürü" nü birbirini takip eden dört periyodun bileşkesi olarak tanımıştır. En erkeni (Kurgan I) Bakır Çağı'nda (erken MÖ 4. binyıl) Dinyeper/Volga arasında bulunan Samara ve Seroglazovka kültürlerini de içerir. Bu kültürlerin göçebe hayvancıları, hipoteze göre, MÖ 3. binyıla kadar Karadeniz-Hazar steplerinde ve Doğu Avrupa'nın içlerine yayılmışlardır.

1956'da Doğu Avrupa'nın Tarihöncesi, Bölüm 1, kitabında ilk kez ortaya sürüldüğünde, Marija Gimbutas'ın Hint-Avrupa kökenleri arayışlarına katkısı arkeoloji ve dilbilim disiplinlerinin sentezine öncülük etti. Hint-Avrupa köklerinin Kurgan modeli, Karadeniz-Hazar steplerini Proto-Hint-Avrupa (PHA) anavatanı olarak öne sürer. Çeşitli geç dönem PHA diyalektlerinin bölge boyunca konuşulmuş olduğu kabul ediliyor. Modele göre, Kurgan kültürü bütün Karadeniz-Hazar steplerini kapsayana kadar yayılmasını sürdürdü. (Kurgan IV MÖ 3000 civarındaki Yamna kültürü ile ilişkilendirilir.)
Atın evcilleştirilmesi ve daha sonra erken at arabasının kullanımından istifade eden Kurgan kültürü bütün Yamna bölgesinde yayıldı. Atın evcilleştirilmesine dair ilk güçlü arkeolojik kanıt Ukrayna'daki Azak Denizi'nin kuzeyindeki Sredny Stog kültürüne aittir ve erken PHA veya MÖ 5. bin yılın PHA öncesi dönemine denk gelir.
Ardından, steplerin ötesine ulaşan yayılma melez kültürlere veya Gimbutas'ın terimiyle "kurganlaşmış" kültürlere, yol açmıştır. Yaklaşık MÖ 2500'te Proto-Grekler'in Balkanlar'a göçü ve göçebe Hint-İrani kültürlerin doğuya göçü bu kurganlaşmış kültürlerden gelir.

Gimbutas, 1956'da "Kurgan kültürü" terimini Sredny Stog II, Yamna ve İp Baskılı Seramik kültürü'nü (Doğu ve Kuzey Avrupa'nın çoğunun 4. ve 3. bin yılını kapsar) birleştiren daha geniş bir terim amacıyla tanımlamıştır ve ortaya sürmüştür. "Kurgan kültürü" modeli, Kalkolitik Çağ'dan Erken Bronz Çağı'na pek çok kültürün arasındaki benzerliği varsayar. Modele ismini veren kurganlar önemli pek çok faktörün arasından sadece biridir. Arkeolojik kültürlerin gruplanmasında her zaman olduğu gibi, bir kültür ve diğerini ayıran çizgi netlikle çizilemez ve tartışmaya açıktır.
Gimbatus'un "Kurgan kültürü"ne dahil ettiği kültürler:

Bug-Dniester (Bug-Dniester culture) (MÖ 6. binyıl)
Samara(Samara culture) (MÖ 5. binyıl)
Kvalynsk (MÖ 5. binyıl)
Sredny Stog (MÖ 5. binyılın ortası-MÖ 4. binyılın ortası)
Dinyeper-Don (MÖ 5.-MÖ 4. binyıl)
Usatovo (geç MÖ 4. binyıl)
Maikop-Dereivka (MÖ 4. binyılın ortası-MÖ 3. binyılın ortası)
Yamna
David Anthony, "Kurgan kültürü" teriminin faydasızlık derecesinde muğlak olduğunu düşünür. Ona göre "Kurgan kültürü o kadar geniş tanımlanmıştır ki höyük mezarı olan neredeyse herhangi bir kültür, hatta höyük mezarı olmayan bir kültür dahi, bu tanıma dahil edilebilir." Bu yüzden, terimi kullanmaz ve bunun yerine Yamna kültürünü ve onun diğer kültürlerle ilişkisini ele alır. Maykop kültürünü bu kültürlere dahil etmez, çünkü konuştuklarının bir Hint-Avrupa dili değil bir Kafkas dili olduğunu tahmin eder.

Gimbutas'ın orijinal önerisi birbirini takip eden 4 Kurgan kültürü aşaması saptar:

Kurgan I, Dniyper/Volga bölgesi, MÖ 4. binyılın ilk yarısı. Görünüşe göre Volga havzası kültürlerinden gelir. Altgrupları arasında Samara ve Seroglazovka bulunur.
Kurgan II–III, MÖ 4. binyılın ikinci yarısı. Kuzey Kafkasya'daki Sredny Stog kültürü ve Maikop kültürünü kapsar. Taş halkalar, erken iki tekerlekli at arabaları, tanrıların insan biçimci dikili taşları.
Kurgan IV veya Yamna kültürü, MÖ 3. binyılın ilk yarısı, Ural'dan Romanya'ya kadar bütün bozkırın kuşatılması.
Öne sürülen 3 ardışık yayılma dalgası vardır:

1. Dalga, Kurgan I'e kadar uzanır, aşağı Volga'dan Dniyper'e yayılış, Kurgan I ile Cucuteni-Trypillian kültürünün aynı anda varlığı. Göçlerin yansımaları Balkanlar'a kadar, Tuna boyunca Sırbistan'daki Vinča kültürü ve Macaristan'daki Lengyel kültürüne kadar etki alanı bulmuştur.
2. Dalga, MÖ 4. binyılın ortaları, Maikop kültüründen doğar ve MÖ 3000 civarı "kurganlaşmış" melez kültürlerin (Globular Amphora kültürü), Baden kültürü ve nihayet İp baskılı seramik kültürü) Kuzey Avrupa'ya ilerleyişi ile sonuçlanır. Gumbitas bunu Hint-Avrupa dillerinin Batı ve Kuzey Avrupa'ya ilk girişi olarak görür.
3. Dalga, MÖ 3000–2800, Yamna kültürünün steplerin ötesine yayılması, karakteristik höyük mezarların günümüz Romanya, Bulgaristan, Doğu Macaristan ve Gürcistan bölgelerine tekabül eden yerlerde görülmesi. Gürcistan'daki Trialeti kültürü ve Cucuteni-Trypillian kültürü'nün sonuna denk gelir (yaklaşık MÖ 2750).

4500-4000 Erken PHA. Sredny stog, Dniyper-Don ve Samara kültürleri, atın evcilleştirilmesi (1. dalga).
4000-3500 Yamna kültürünün ortaya çıkışı, ilk kurgan yapım örnekleri. Kuzey Kafkasya'da Maikop kültürü. Hint-Hitit modelleri Proto-Anadolu dillerinin bu tarihten önce ayrıldığını öne sürer.
3500-3000 Orta PHA. Yamna kültürü zirvesinedir. Geç Neolitik Avrupa toplumları ile temasların Globular Amphora ve Baden kültürlerini kurganlaştırır (2. dalga). Maikop kültürü, Bronz Çağı'na girişin ilk işaretlerini gösterir. Bronz silahlar ve aletler Yamna bölgesine geçer.
3000-2500 Geç PHA. Yamna kültürü Karadeniz stepleri boyunca yayılır (3. dalga). Corded Ware kültürü Ren Nehri'nden Volga'ya uzanır. Bu süreçlerden izole olan Anadolu ve Tokaryan dalları haricindeki gruplar hala teknoloji ve alışveriş yapabilecek kadar hafif temas halindedir. Satemizasyonun fonetik trendleri hala görülmektedir.

Tümülüs
Yamna kültürü
Balbal
Ermeni hipotezi

Mario Alinei, Quaderni di semantica, vol. 26, "Interdisciplinary and linguistic evidence for Paleolithic continuity of Indo-European, Uralic and Altaic populations in Eurasia, with an excursus on Slavic ethnogenesis", 2003.
Anton Perdih Continuity of European Languages from the Point of View of DNA Genealogy // International Journal of Social Science Studies. — Vol 6, No 1 (2018) — ISSN 2324-8033 — doi:10.11114/ijsss.v6i1.2809

Anthony, David; Vinogradov, Nikolai (1995), "Birth of the Chariot", Archaeology, 48 (2), ss. 36-41 .
Blench, Roger; Spriggs, Matthew, (Ed.) (1999), Archaeology and Language, III: Artefacts, languages and texts, London: Routledge .
Dexter, Miriam Robbins; Jones-Bley, Karlene, (Ed.) (1997), The Kurgan Culture and the Indo-Europeanization of Europe: Selected Articles From 1952 to 1993 (İngilizce), Washington, DC: Institute for the Study of Man, ISBN 0-941694-56-9 .
Gimbutas, Marija (1956). The Prehistory of Eastern Europe. 1. 
Gimbutas, Marija (1970), "Proto-Indo-European Culture: The Kurgan Culture during the Fifth, Fourth, and Third Millennia B.C.",  Cardona, George; Hoenigswald, Henry M.; Senn, Alfred (Ed.), Indo-European and Indo-Europeans: Papers Presented at the Third Indo-European Conference at the University of Pennsylvania, Philadelphia: University of Pennsylvania Press, ss. 155-197, ISBN 0-8122-7574-8 .
Gimbutas, Marija (1982), "Old Europe in the Fifth Millenium B.C.: The European Situation on the Arrival of Indo-Europeans",  Polomé, Edgar C. (Ed.), The Indo-Europeans in the Fourth and Third Millennia (İngilizce), Ann Arbor: Karoma Publishers, ISBN 0897200411 
Gimbutas, Marija (1985), "Primary and Secondary Homeland of the Indo-Europeans: comments on Gamkrelidze-Ivanov articles", Journal of Indo-European Studies, 13 (1 ve 2), ss. 185-201 
Gimbutas, Marija; Dexter, Miriam Robbins; Jones-Bley, Karlene (1997), The Kurgan Culture and the Indo-Europeanization of Europe: Selected Articles from 1952 to 1993 (İngilizce), Washington, D. C.: Institute for the Study of Man, ISBN 0941694569 
Gimbutas, Marija; Dexter, Miriam Robbins (1999), The Living Goddesses (İngilizce), Berkeley, Los Angeles: University of California Press, ISBN 0520229150 
Krell, Kristina yıl=1998, Archaeology and Language, Bölüm 11. Gimbutas' Kurgans -  PIE homeland hypothesis, a linguistic critique, II, Blench and Spriggs 
Mallory, J.P.; Adams, D.Q., (Ed.) (1997), Encyclopedia of Indo-European Culture (İngilizce), London: Fitzroy Dearborn, ISBN 1-884964-98-2, 11 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Eylül 2020 .
Mallory, J.P. (1991), In Search of the Indo-Europeans: Language, Archaeology, and Myth, Londra: Thames & Hudson, ISBN 0-500-27616-1 .
Mallory, J.P. (1996),  Fagan, Brian M. (Ed.), The Oxford Companion to Archaeology (İngilizce), New York & Oxford: Oxford University Press, ISBN 0-19-507618-4, 6 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Eylül 2020 
Schmoeckel, Reinhard (1999), Die Indoeuropäer. Aufbruch aus der Vorgeschichte ("The Indo-Europeans: Rising from pre-history") (Almanca), Bergisch-Gladbach (Germany): Bastei Lübbe, ISBN 3404641620 
Strazny, Philipp (Ed). (2000), Dictionary of Historical and Comparative Linguistics (1 bas.), Routledge, ISBN 978-1-57958-218-0 
Zanotti, D. G. (1982), "The Evidence for Kurgan Wave One As Reflected By the Distribution of 'Old Europe' Gold Pendants", Journal of Indo-European Studies, 10, ss. 223-234 .

Kutuplar, Dünya'nın en kuzey ve en güney noktalarıdır. Bu noktalar coğrafya, haritacılık, manyetizma ve kutup yıldızı açısından farklı tanımlanır. Ancak aradaki farklar küçüktür.

Dünya kendi ekseni etrafında yaklaşık olarak günde bir defa döner. Coğrafi tanıma göre kutuplar, dönüş ekseninin Dünya yüzeyini kestiği noktalardır. Aynı zamanda, tanım gereği bu noktalar ekvatordan en uzak noktalardır (10000 km).

Dünya'nın bir manyetik alanı vardır. Bu alan, kabaca kuzey-güney doğrultusundadır. Ancak manyetik kutup coğrafi kutuptan farklıdır. Her şeyden önce kuzey coğrafi kutup dolaylarında yer alan kutup manyetizma açısından kuzey değil, güney kutuptur. Aynı şekilde güney coğrafi kutup dolaylarında yer alan manyetik kutup da manyetizma açısından kuzey kutuptur. Ne var ki, bu durum pusula kullanımında bir sorun yaratmaz. Ayrıca manyetik kutuplar her yıl birkaç kilometre yer değiştirir. 20. yüzyıl boyunca manyetik kutupların toplam olarak 1100 km yer değiştirdiği saptanmıştır. 2001 yılı verilerine göre, kuzey yarıküredeki manyetik kutup 81.3 kuzey ve 114.4 batı koordinatlarındadır. 1998 verilerine göre de güney yarıküredeki manyetik kutup 64.6 güney ve 138.5 doğu koordinatlarındadır. (Bu koordinatlar birbirlerinin tam karşısında değildirler. Yani antipodal değildir.)
Geçmişte manyetik kutuplar birkaç defa yer değiştirmiş olup, gelecekte de böyle bir kutup değişikliği olabilir.

Pusulanın bulunuşundan önce denizciler kuzey ve güney yönleri gök cisimlerinin yardımıyla saptarlardı. Kuzey yarıkürede en uygun gök cisimlerinden biri Kutup yıldızıdır (Polaris). Bulutsuz gecelerde rahatlıkla gözlemlenen Küçük ayı takımyıldızındaki bu yıldız, Dünya'nın dönme ekseninin gökküreyi kestiği noktaya çok yakındır. Arada sadece 46 dakikalık bir fark vardır ki, bu fark yeryüzü ölçülerinde yaklaşık 120 kilometreye denktir. Ancak Dünya'nın ekseninin 26000 yıllık bir periyot içerisinde yön değiştirmesi sebebiyle Polaris geçmişte, daima kuzey kutup tepe noktası dolaylarında olmamıştır. Kuzey kutup tepe noktasının bir başka adayı Vega yıldızıdır. Günümüzden 12000 önce kutup yıldızı Vega'ydı. (Vega günümüzden 14000 yıl sonra da kutup yıldızı olacaktır.)
Güney coğrafi kutbu tepe noktasında ise kutup yıldızı sayılacak parlak bir yıldız yoktur.

Kuzey Afrika, Afrika'nın kuzeyindeki bölgeye verilen isim. Bugün Kuzey Afrika'da Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ve Sudan devletleri bulunmaktadır. Bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Bölgedeki yaygın diller Arapça, Berberice ve Fransızcadır.
Bölgenin sınırları, batıda Atlas Okyanusu, kuzeyde Akdeniz, doğuda Sina Yarımadası ve Kızıldeniz son olarak güneyde ise sırasıyla Batı Afrika, Orta Afrika ve Doğu Afrika bölgeleri yer alır.
Bölgenin kuzeybatısı Mağrip adı ile anılır ve ayrıca İspanya'nın Ceuta ve Melilla şehirleri de Kuzey Afrika'da yer alır.

Merkezi Kuzey Afrika yer alan tarihsel uygarlıklar ve devletler:

Kuzey Afrika'nın büyük bir kısmı 16. asırdan itibaren uzun yıllar Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kaldı. Trablusgarp Savaşı'ndan sonra İmzalanan Uşi Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika'daki son toprak parçasını kaybetti. Kuzey Afrika'da 19. asrın sonu ile 20. asrın başlarında Fransa, Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya tarafından sömürge yönetimleri kuruldu. Bölgedeki ülkeler II. Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlıklarını kazandı.

Kuzey Amerika, kuzey yarım kürede bulunan, kuzeyde Arktik Okyanusu, doğuda Atlas Okyanusu, güneyde Karayip Denizi ve kuzeybatıda Büyük Okyanus ile çevrili olan kıtadır.
24.230.000 km²'lik bir alan oluşturmaktadır. 2001 yılındaki ortalama nüfusu 454.225.000'dir. Asya ve Afrika'dan sonra üçüncü büyük kıtadır ve nüfus olarak da Asya, Afrika ve Avrupa'dan sonra en kalabalık dördüncü kıtadır.
Yeni Dünya olarak da adlandırılan kara kütlesinin kuzey kısmında bulunmaktadır. Kuzey Amerika'nın Güney Amerika'ya tek kara bağlantısı dar Panama Kanalı'dır.

Kıta dört büyük bölgeye ayrılabilir: Meksika Körfezi'nden Kanada Arktiği'ne kadar, Great Plains; Rocky Dağları, Great Bas, Kaliforniya ve Alaska'yı içeren, jeolojik olarak genç, dağlık batı; kuzeydoğuda yüksek ama nispeten düz Kanada bölgesi; ve Appalachian Dağları'nı ve Florida Yarımadası'nı içinde bulunduran doğu bölgesi.

Amerika Birleşik Devletleri
Antigua ve Barbuda
Bahamalar
Barbados
Belize
Dominik Cumhuriyeti
Dominika
El Salvador
Grenada
Guatemala
Haiti
Honduras
Jamaika
Kanada
Kosta Rika
Küba
Meksika
Nikaragua
Panama
Saint Kitts ve Nevis
Saint Lucia
Saint Vincent ve Grenadinler
Trinidad ve Tobago

Kuzey Amerika ülkeleri listesi

Amerikan Kedisi

Kuzey Anadolu Dağları ya da Pontus Alpleri, Anadolu'nun kuzeyini kıyıya paralel, birkaç sıra halinde kuşatan sıradağlarıdır. Orojenez sonucu oluşan bu kıvrım dağları batıdan doğuya şöyle sıralanır: Köroğlu Dağları, Ilgaz Dağları, Küre Dağları, Canik Dağları, Köse Dağları, Giresun Dağları, Doğu Karadeniz Dağları, Mescit Dağı, Yalnızçam Dağları, Tecer, Mercan, Allahuekber Dağları. Erzurum-Kars yaylasında Palandöken Dağları ile Doğu Anadolu Dağları birleşir.

Karadeniz Dağları, Alpin Orojenezi sonucu oluşan Alpin kuşağıın kuzey Anadolu koludur. Mezozoik devrinde Tetis Okyanusu tabanı olan Anadolu'nun kuzey ve güneyindeki alanlara tortul malzemeler birikmiştir. Mezozoik sonunda bu malzemeler kıvrılarak su üstüne çıkmıştır. Oligosen sonunda Alp orojenezi en şiddetli hale gelmiş, Anadolu'nun kuzey ve güneyindeki araziler şiddetli kıvrılarak yükselmiştir. Yükselme önce Karadeniz Dağları'nda başlamış, sonra Toroslar'da gerçekleşmiştir. Oluşan dağlar Tersiyer sonlarında ve Kuaterner başlarında yeniden yükselmiştir. Oligosende toplu olarak yükselen dağlar Neojen devrinde aşınarak basıklaşmıştır. Ayrıca Miyosen sonlarından itibaren dağları doğu-batı doğrultusunda  Kuzey Anadolu Fay Hattı parçalamaya başlamıştır. KAF'ın etkisiyle oluşan çökmelerde Kelkit, Erbaa-Niksar, Taşova, Boyabat, Suluova, Vezirköprü, Tosya-Ilgaz, Çerkeş-Gerede, Düzce havzaları oluşmuştur.
Mezozoik arazilerin hâkim olduğu kütlelerde, Ilgaz dağlarında metamorfik (başkalaşım) kayaçlar, Kaçkarlarda iç püskürük kayaçlar (granit), Köroğlu Dağları dış püskürük andezit kayaçlardan oluşur.

Karadeniz Dağları üç ana bölüme ayrılır: Doğu Karadeniz Dağları, Orta Karadeniz Dağları, Batı Karadeniz Dağları. En yüksek alan doğu bölümüdür. Yüksekliğin fazla olmasından dolayı başta Kaçkar Dağları olmak üzere üzerinde güncel buzullar bulunur. Dağların yüksekliği ulaşımı zorlaştırmaktadır. Yüksek geçitlerden sağlanan ulaşım için tünel açma çalışmaları yapılmaktadır. 2023 m yüksekliğindeki Zigana Geçidi Doğu Karadeniz'i iç kesimlere bağlar. Tarihi İpek Yolu'nun da geçtiği geçit yerine yeni yapılan Zigana Tüneli kullanılmaktadır. Bu yol Trabzon'u İran'a bağlayan transit ticaret yoludur.
Deniz kenarında birinci sırada Rize Dağları ve Giresun Dağları bulunur. 3,000 metreyi geçen zirvelerden en yükseği 3,937 m ile Kaçkar Dağı zirvesidir.

Orta Karadeniz'de dağların yüksekliği azalır. Alçalan dağlar arasına yayvan ve geniş ovalar bulunur. Orta Karadeniz'den iç kesimlere ulaşım daha kolaydır. Bu olgu Samsun kentinin Karadeniz Bölgesi'nin en büyük kenti olmasını sağlamıştır.
1,000–1500 m yüksekliğindeki Orta Karadeniz Dağları, Canik Dağları altında gruplanır. Kızılırmak ve Yeşilırmak'ın taşıdığı alüvyonlarla oluşturduğu delta ovaları kıyı şeridinin genişlemesini sağlamıştır.

Batı bölümünde Karadeniz Dağları, doğudaki dağlardan alçak, Orta Karadeniz dağlarından daha yüksektir. Üç sıra halinde kıyıya paralel uzanan dağlardan; güneyde Köroğlu Dağları, ortada Ilgaz Dağları, kuzeyde Küre Dağları yer alır. Yer yer genişleyip daralan dağlar arasına ovalar sokulur; Düzce Ovası, Bolu Ovası, Kastamonu Ovası.

Çalı kuşağı: Kıyıda 250 m yüksekliğe kadar Akdeniz çalı türlerinin bulunduğu maki ve psödomaki kuşağı uzanır.
Geniş yapraklı ormanlar: 1200 metreye kadar geniş yapraklı ormanlar bulunur. 600-800 metreye kadar sık ve gür, nemcil orman topluluğu oluşmuştur. Gürgen, kayın, kızılağaç gibi ağaçlar ormana hâkimdir.
Karışık ormanlar: 1000–1500 m arası geniş ve iğne yapraklı ağaçların bir arada bulunduğu karışık ormanlar bulunur.
İğne yapraklı ormanlar: 1200/1500 m yüksekliğinden 2000m'ye kadar iğne yapraklı türler yaygındır.
Alpin çayırlar: 2000 m'nin üzerinde özellikle Doğu Karadeniz'de Alpin çayırlar bulunur.

Karadeniz Dağları, özellikle doğu kesimde olmak üzere, denizden hemen sonra başlar ve yüksekliği oldukça fazladır. Bu özelliklerinin getirdiği bazı sonuçlar şöyle sıralanabilir: 

Karadeniz Bölgesinde, dağların kıyıdan sonra birden yükselmeleri nedeniyle boyuna kıyı tipi görülür.
Küçük koylar hariç, büyük girinti-çıkıntılar yoktur. Çarşamba Ovası, Bafra Ovası ve Sinop Yarımadası başlıca çıkıntılardır.
Dar bir kıyı şeridi oluşmuştur.
Dar kıyı şeridi nüfusun kıyıda toplanmasına neden olmuştur.
Tarım toprakları dardır. Halk geçimini sağlamak için denize yönelmiştir.
Yamaç yağışlarının oluşmasına neden olarak, kıyı şeridinin bol yağış almasını sağlamıştır. Türkiye'de en yüksek yıllık ortalama yağış Rize'ye düşer: 2400 mm/yıl.
Deniz etkisi dar kıyı şeridinde görülür. Dağların güneyine nemli hava ulaşamaz ve yağış miktarı azalır. Birinci sıra dağların ardında bile karasal iklim etkileri görülmeye başlar; Gümüşhane ve Bayburt örneğinde olduğu gibi.
Doğu ve batı kısımlarında iç kesimlerle ulaşım zordur. Orta kesim dağları alçak olduğundan daha gelişmiştir.
Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak gibi ırmaklar iç bölgelerden Karadeniz'e ulaşmak için dağlara boğaz vadiler açarak geçerler.
Dağların bulunduğu alanlar nüfus açısından tenhadır.
Eğimli arazide tarımsal makine kullanımı sınırlıdır. Trabzon 185, Rize 41 adet traktörle Türkiye'de en az traktöre sahip illerdir.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Kuzey Avrupa, Avrupa'nın kuzey bölgesine verilen addır. Birleşmiş Milletler Kuzey Avrupa'yı aşağıdaki ülkeler ve bölgelerden oluşmuş olarak kabul etmektedir:

Danimarka
Faroe Adaları
Grönland
Estonya
Finlandiya
İzlanda
İrlanda
Letonya
Litvanya
Norveç
Svalbard ve Jan Mayen
İsveç
Birleşik Krallık
Man Adası
Manş Adaları: Guernsey ve Jersey
İskandinav ülkeleri yukarıdaki ülkelerden bir kısmına verilen addır. 19. yüzyıldan önce Rusya'nın Avrupa'daki toprakları, Baltık ülkeleri (Estonya, Livonya ve Courland) da İskandinav ülkeleri arasında sayılıyordu. Birleşik Krallık ve İrlanda bazen Batı Avrupa'da kabul edilmektedir. Danimarka, Norveç ve İsveç İskandinavya ülkelerini oluştururlar. Bu ülkeler, İzlanda ile birlikte dil ve kültür yakınlığına sahiptir. 1989 yılında bağımsızlıklarını kazanan ve Baltık ülkeleri olarak adlandırılan Estonya, Letonya ve Litvanya daha önce Sovyetler Birliğinin birer parçasıydı.

Hayvancılık, buğday, arpa ve patates  Danimarka ve İsveç'in güneyindeki başlıca tarımsal faaliyetlerdir. Norveç'in güneyinde ve İzlanda'da  
küçükbaş hayvan yetiştiriciliği gelişmiştir. Baltık ülkelerinin tarımını ise esas olarak hububat, patates, şekerpancarı üretimiyle büyükbaş hayvancılık oluşturur.

Kuzey Avrupa'da sanayinin temel hammadesi demir ve odundur. Denizden doğal gaz ve balık elde edilmektedir. Dağlardan düşen sulardan hidroelektrik üretilmektedir. Yeraltı kaynakları bakımından zengindirler. Demir, uranyum, bakır, kurşun, çinko en önemli madenlerdir.
Büyükbaş hayvancılık gelişmiştir. Hayvan ürünleri tüketimi ülke ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir. Bir kısmı dışa ihraç edilir.

İzlanda ve Norveç kıyıları boyunca kuzeye doğru ilerleyen sıcak Atlantik akıntıları nedeniyle bu ülkelerin kıyı şerindinde iklim göreceli olarak daha yumuşak ve daha nemlidir. Bunun dışında, denizden uzak kalan bölgelerde hava genel olarak daha soğuktur. Genelde karasal iklim ve tundra iklimi görülür. 

Büyük çoğunlukla güneyde ve daha düz ve ılıman bir iklime sahip kıyı şeridine toplanmıştır. Gerek toplam nüfus gerek nüfus yoğunluğu bu ülkelerde çok düşüktür. İzlanda kilometrekareye düşen 3 kişiyle, Avrupa'nın en düşük nüfus yoğunluğuna sahip ülkesidir. İskandinavya Yarımadası'nda yaşayan insanların büyük çoğunluğunun göl ve kıyı şeridindeki adalarda ikinci evleri vardır.

Köşk Höyüğü, Niğde il merkezine 17 km mesafede bulunan bir höyüktür. Höyük 80 metre çapında 15 metre yüksekliktedir. Kazılarda ulaşılan buluntular Niğde Müzesinde sergilenmektedir. Müze'de diğer buluntular yanında MÖ 4883 yılına tarihlenen bir Kalkolitik ev modeli, birebir ölçülerde sergilenmektedir.

İlk olarak 1961 yılında tespit edilen höyükte kazılar 1981 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi tarafında Prof. Dr. Uğur Silistreli başkanlığında başlanmış, 1992 yılına kadar sürdürülmüştür. Kazılara 1996 yılında aynı fakülteden Prof. Dr. Aliye Öztan başkanlığında yeniden başlanmıştır.

Höyükte sürdürülen kazılarda iskanın Erken Neolitik Çağ, Geç Neolitik Çağ, Erken Kalkolitik Çağlarda sürdüğü saptanmıştır. Neolitik ve Kalkolitik yerleşmelerde üç yapı katı görülmüştür. Yukarıdan aşağıya I. yapı katı Kalkolitik, II. yapı katı Geç Neolitik, III. yapı katı ise Erken Neolitik evresine tarihlenmiştir. Höyüğün güney yamacında bulunan bir havuz, Roma Dönemi yerleşimin göstermektedir.

I. yapı katı duvarları iyi korunmamakla birlikte taş temeller üzerinde kerpiç duvarlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu yapı katında üç fırın bulunmuştur. Fırınların yanında iyi sıvanmış yuvarlak ambarlar yapılmıştır. Öğütme taşları, dibekler, havan ve havanelleri ile toprak kaplar, bu alandaki diğer buluntulardır. Oldukça geniş olan bu mekanın ağaç dikmelere dayanan bir tavanla örtüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca bir erzak küpünün yanında iki tanrıça heykelciği ile stilize boğa boynuzu şeklinde iki parça bulunmaktadır. Tüm bu buluntulardan mekanın bir kutsal mekan olduğu düşünülmektedir. Tanrıça heykelciklerinin I. ve II. yapı katlarında bulunan örneklerinden daha stilize modeller olduğu belirtilmektedir.

Höyüğün III. yapı katında mimari taş temeller üzerine kerpiç duvarlı ve dörtgen planlıdır. Yapıların taban ve duvarlarının özenli bir biçimde sıvandığı görülmüştür. İki odalı bir evde erzak küplerinin konulduğu ayrı bir kiler bulunmuştur.
Yine III. tabakada bulunan çanak çömlek üzerinde insan, hayvan ve geometrik kabartmalar görülmektedir. İnsan figürlerinde ana tanrıçalar ve erkekler betimlenmiştir. Öte yandan İnek; boğa; eşek; keçi; koç; kaplumbağa; antilop; kuş gibi çeşitli hayvan kabartmaları da vardır. III. tabaka çanak çömleğinin bu bezeme çeşitliliği, bu iskandaki insanların günlük yaşamları, inançları ve çevredeki fauna açısından çok geniş bilgi sunmaktadır. Çanak çömlek çeşitliliği oldukça fazladır, meyvelikler, dörtgen kutular, fincanlar, kaseler, uzun ve kısa yuvarlak karınlı çömlekler, küpler, kadın biçiminde çömlekler ele geçmiştir.
Taş aletlerin ağırlık bir kısmı obsidiyenden yapılmıştır, çakmak taşı kullanımı seyrek görülmektedir. Yakındaki Melendiz Dağı'nın zengin obsidiyen kaynakları sunması göz önüne alınırsa bunu doğal karşılamak gerekir. Obsidiyen aletlerde özellikle hançer, bıçak, ok ve mızrak ucu gibi silahlar özenle işlenmiştir. Kemikten yapılma biz, iğne, hançer, tören baltası, mühürler ele geçmiştir.

Ölü gömme geleneği, ölülerini evlerin altına gömdüklerini göstermektedir. Çoğunlukla basitçe gömülmelerine rağmen küpler içinde ya da taş sandukalarla gömülmüş gömülere de rastlanmaktadır. II. tabakada olduğu gibi III. tabaka yerleşiminde de ata kültü olduğu, boyalı bir kafatası buluntusundan anlaşılmaktadır. Kuruyan kafatasının kil ya da alçı ile sıvandığı ve göz çukurlarına siyah taşlar yerleştirildiği görülmektedir. Bir çocuk kafatasında da aynı işlemlerin uygulandığı belirtilmektedir.
Ölüler kişisel eşyaları, içine yiyecek ve içecek konan kaplarla birlikte gömülmektedir.
Höyükte 2008 yılına kadar yapılan kazılarda Erken Neolitik yerleşim tabakalarında 19 insan kafatası bulunmuştur. Bunlardan bir tanesi bir çocuğa ait olup diğerleri kadın ve erkek kafataslarıdır. Bu kafatasları kille sıvandıktan, yine kilden boyun yapıldıktan sonra hasıra sarılarak yerleşme içindeki belli bir odaya konulmuş halde bulunmuştur. Başsız ya da başlı gömütlerin tümü evlerin tabanın altına gömülüdür. On üç kafatasında kil, yüz hatlarını verecek şekilde işlenmiş ve yüzün tümü kırmızıya boyanmıştır. Diğer altı kafatasında benzer işlemler yapılmamıştır.
Bu ölü gömme geleneğinin yerleşmenin sadece Neolitik evrelerinde uygulandığı, Kalkolitik evrede tümüyle terk edildiği görülmektedir.
Neolitik evrede ölü gömme geleneğinin şu şekilde olduğu düşünülmektedir. Önce ölü evin tabanında açılan bir mezara hocker durumunda (dizler göğüse çekilmiş vaziyette) gömülmektedir. Tüm etlerin çürümesi, sadece iskeletin kalmasını sağlayacak kadar bir süre geçtikten sonra, mezarın sadece baş kısmı açılmakta, kafatası, alt çene kemiği ve en üstteki iki omur dikkatlice çıkarılmaktadır. Daha sonra yukarıda belirtilen kille sıvama uygulaması yapılmaktadır.

Höyüğün güney yamacında bulunan mermer havuz  2,5 metre derinlikte olup 23 x 66 metre boyutlarındadır. Havuz, suyunu höyükten çıkan bir kaynaktan almaktadır.

Yerleşmenin yakınındaki Melendiz Dağı, zengin obsidiyen kaynakları vermektedir. Bu sayede hem Neolitik, hem de Kalkolitik yerleşmeler boyunca höyüğün obsidiyen üretiminde ve ticaretinde önemli bir merkez olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan Ana tanrıça kültü, boğa kültü, tek ve çok renkli çanak çömlek ilişkileri, yerleşimin Çatalhöyük, Canhasan ve Hacılar Höyük benzerlikler gösterdiği, dolayısıyla kültürel bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir. Yerleşmenin II. ve III. yapı katlarında görüldüğü üzere, tek renkli seramikler yanında renkli seramikler, bu kültürel bağları göstermektedir. Tüm bu buluntulara göre Köşk Höyük'ün, Çatal Höyük Erken Neolitik'in geç evresi, Çatal Höyük Batı, Canhasan ve Hacılar Erken Kalkolitik dönem kültürleriyle paralellik gösterdiği belirtilmektedir.

 OpenStreetMap'te Köşk Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Prof. Dr. Metin Özbek, Köşk Höyük (Niğde) Neolitik Köyünde Kil Sıvalı İnsan Başları Hacettepe Üniversitesi Edebiye Fakültesi Dergisi
birkaç fotoğraf
Harita
Yakın plan kroki

Kültepe ("kül tepesi"), antik adı Kaneş (Kanesh, bazen Kaniş/Kanish) veya Neşa (Nesha) olarak da bilinen ve Kayseri ilinde yer alan bir antik kent ve arkeolojik sit alanıdır. MÖ 3. binyılın başlarında (Erken Tunç Çağı) itibaren önemli bir yerleşim yeridir, ancak asıl ününü MÖ 2. binyılın başlarındaki (Orta Tunç Çağı) önemiyle kazanmıştır. Arkeolojik sit alanı, büyük bir höyük (tepe olarak da bilinir) ve MÖ 2. binyılın başlarında bir karum'un (Asur dilinde ticaret bölgesi anlamına gelir)) kurulduğu bir aşağı şehirden oluşmaktadır. Bugüne kadar özel evlerden çıkarılan 23.500 adet çivi yazılı tablet, antik Yakın Doğu'daki en geniş özel metin koleksiyonunu oluşturmaktadır.
2014 yılından bu yana Türkiye'deki Dünya Mirası Alanları Geçici listesindedir. Ayrıca Hitit dilinin en erken izleri ile birlikte, MÖ 20. yüzyıla tarihlenen yazılı buluntularla, Hint-Avrupa dil ailesinin en eski izleri keşfedilmiştir.

Kayseri il merkezinin 20 – 21 km. kuzeydoğusunda, merkez ilçesi Kocasinan'a bağlı Karaev ya da Karahöyük, yeni adıyla Kültepe Köyü'nün hemen güneyindedir. Arkeoloji yayınlarına, uzaktan görünümüyle kül rengi bir tepe olması nedeniyle Kültepe adıyla girmiştir. Yakın çevrede ise Karahöyük olarak bilinmektedir. Türkiye'deki diğer Karahöyük adlı yerleşimlerle karışmaması için Kültepe-Karahöyük olarak adlandırılması önerilmektedir. Höyük günümüzde 20 metre yükseklikte, 550 x 450 metre boyutlarında bir tepe yerleşimidir. Yerleşim, 19. yüzyıl sonlarından itibaren büyük tahribat görmüştür. Tahsin Özgüç başkanlığındaki kazıların başlamasıyla koruma altına alınmıştır.

19. yüzyılın sonunda, Orta Doğu'da arkeolojik keşif ve kazı faaliyetleri hızlanmıştı. O dönemdeki araştırmacıların pek çok farklı hedefi bulunuyordu: Estetik değeri yüksek arkeolojik eserleri belli başlı Avrupa müzelerine kazandırmak, kutsal kitap coğrafyasının kanıtlanmasına çalışmak, eski Orta Doğu dillerinin çözülmesini sağlamak ve siyasi amaçlı bilgi toplamak gibi... İşte bu araştırmacılar, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında gerçekleşen arkeolojik çalışmaların da öncüleri olmuşlardır. Bu yıllarda Avrupa eski eser piyasasında "Kapadokya tabletleri" diye adlandırılan, çivi yazılı kil tabletler satılıyordu. Orta Anadolu'dan geldiği bilinen bu tabletlerin kaynağını bulmak üzere Th. G. Pinches, Ernst Chantre, Hugo Winckler ve H. Grothe, Kültepe'de kısa süreli kazılar yaptılar ama hedefe ulaşan, Hititçe'nin çözülmesine de katkısı olan Çekoslovak dil bilimci Bedrich Hrozny oldu.
Th.G. Pinches tarafından bulunan kil tabletlerde arkeoloji dünyasına tanıtılmıştı. Daha sonra E. Chantre başkanlığında 1893 – 1894 yıllarında kazılmıştır. Bu çalışmaları 1906 yılında H. Winckler ve aynı yıl içinde H. Grothe'nin, ardından 1925 yılında B. Hrozny'nin kazıları izlemiştir. Tahsin Özgüç başkanlığında 1948 yılında geniş çaplı kazılar başlatılmıştır. Bu çalışmalar 2006 yılından itibaren Fikri Kulakoğlu tarafından yürütülmektedir.
Anadolu'daki en eski yazılı belgeler, 1800'lü yıllarda burada ortaya çıkarıldı. Eski Asurca çivi yazısı metinlerin çözülmesi ve 1948'de başlayıp hâlen devam eden arkeolojik kazılar sayesinde, Hititler öncesinde Anadolu'nun siyasi yapısı, Kültepe ve Kültepe'nin yakın civarında koloni kurmuş olan Asurlu tüccarların varlığı ve günlük hayata dair bilgiler aydınlanmaya başladı. 

Kazılarda ortaya çıkarılan buluntularla MÖ 3. binyıl başından Roma Dönemi’ne kadar yerleşim olduğu anlaşılmaktadır. Arkeolojik ve tarihsel olarak en önemli yerleşim Asur Ticaret Kolonileri Çağı’ndaki adıyla Kaniş’tir. Yerleşimdeki yapı katları, eskiden yeniye doğru,

18. yapı katı (Höyük); Erken Tunç Çağı I
17. – 14. yapı katları; Erken Tunç Çağı II
13. – 11. yapı katları; Erken Tunç Çağı III
10, – 9. yapı katları / Karum 3 – 4; Erken Tunç Çağı III - Orta Tunç Çağı
8. yapı katı / Karum 2; Asur Koloni Dönemi
7. yapı katı / Karum 1b; Asur Koloni Dönemi
6 – 5. yapı katları / Karum 1a; Asur Koloni ve Hitit Dönemi
4. – 3. yapı katları; Demir Çağı
2. - 1. yapı katları; Helenistik Dönem ve Roma Dönemi

Tahsin Özgüç’ün 1948 yılından bu yana yürüttüğü kazılarda ortaya çıkarılan Asur çivi yazılı tabletlerden sadece Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ve Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde 13 binin üzerinde bulunmaktadır. Genel olarak “Kapadokya Tabletleri” olarak bilinen bu tabletlerden British Museum, Louvre Müzesi ve Amerikan müzelerinde çok sayıda tablet bulunmaktadır.

Kazılarda ortaya çıkartılan kil tabletler ve diğer buluntulardan MÖ 19. – 17. yüzyıllar arasında Mezopotamya ile Anadolu arasındaki zengin ticari ilişkileri ortaya koymaktadır. Bu hâliyle İç Anadolu'daki birkaç önemli yerleşmeden biri olarak görülür. Bu ticari ilişkilerin MÖ 3. binyılın ikinci yarısında, yine zengin bir Hatti kenti olduğu dönemde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Kültepe, Kızılırmak güneyi için Erken Tunç Çağı'nın tüm evreleri ile Erken Tunç Çağı'ndan Orta Tunç Çağı'na geçişi açıklayan çok değerli bilgiler sunan bir yerleşmedir.

Asur Ticaret Kolonileri Çağı

 OpenStreetMap'te Kültepe ile ilgili coğrafi veriler  

TAY Yerleşme Ayrıntıları 23 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAY Yerleşme Dönem Ayrıntıları 23 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hüseyin Sever, “Kültepe Tabletlerinin Anadolu Tarihi ve Kültür Tarihi Bakımından Önemi” 23 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tahsin Özgüç, “Yeni Araştırmaların Işığında Eski Anadolu Arkeolojisi” 19 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kürtler (Kürtçe: کورد, Kurd), doğuda Zagros Dağları'ndan batıda güneydoğu Toros Dağları'na ve güneyde Hemrin Dağları'ndan kuzeyde Kars–Erzurum platolarına kadar uzanan coğrafi bölgede yoğun yaşayan, tahminlere göre dünyada yaklaşık 20–45 milyon nüfusa sahip olan İranî bir halktır. Bugün dünyadaki en büyük Kürt nüfusu, 15–20 milyon civarı ile Türkiye'de bulunurken; İran, Irak ve Suriye'de de sayıları 3 ila 12 milyon arasında değişen önemli Kürt nüfusları bulunmaktadır. Gerek Orta Doğu'daki siyasi ve sosyal karmaşalar ve sorunlar, gerekse diğer sebepler dolayısıyla özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında oluşan göçler sonucunda Batı Avrupa başta olmak üzere Kuzey Amerika ve Orta Asya gibi farklı bölgelere yerleşmiş bir Kürt diasporası da mevcuttur.
Kürt sözcüğü en az 17. yüzyıla kadar bir kolektif kimlik terimi haline gelmedi. Sözcük, bundan ziyade Kürtçe konuşan nüfusa (muhtemelen Kürtçe konuşmayan gruplar da dahil), komşu popülasyonlarca verilen bir isimdi. Bölgede yaşayan kitle için bu kimliğin ana belirteci klan ve aşiretlerinin belirledikleri mensubiyetleri olmuştur. Kürt kültürü yüzyıllarca süren etkileşimin de sonucuyla diğer Orta Doğu kültürleriyle çeşitli benzerlikler barındırırken, Kürt dinî inancı oldukça senkretik bir biçimde gelişmiştir. Bugün Kürtlerin çoğunluğu Şafii mezhebine bağlı Sünni Müslümanken, birçok farklı din ve inancın da mensuplarına rastlanır. Bunlara ek olarak Ezidilik ve Ehl-i Hakk gibi Kürtler arasında ortaya çıkan ve Kürt kültür ve dinî anlayışıyla karakterize çeşitli dinî mezhep, akım ve inançlar da mevcuttur.

Kürt veya Kürd sözcüğünün etimolojisi oldukça tartışmalı bir konudur ve tam olarak nasıl türediği kesin olarak bilinmemektedir.
Kürt sözcüğünün belgeli tarihi milattan sonra 6-7. yüzyıllardan başlar.

Kürtlerin öncül popülasyonlarına ilişkin çeşitli hipotezler vardır. İslami yönetim altında bilinen en eski Kürt hanedanları (10. ila 12. yüzyıllar) Hasnaviler, Mervaniler, Revvâdîler, Şeddâdîler ve ardından Selahaddin Eyyubi tarafından kurulan Eyyubiler'dir. 1514 Çaldıran Savaşı, Kürtlerin Osmanlılarla ittifak yapması ve Doğu Anadolu'da Kızılbaş isyanları sonrası boşaltılan bölgelere Sünni Kürtlerin yerleştirilmesi açısından Kürt tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. 1597 tarihli Şerefname, Kürt tarihinin ilk yazılı kaydıdır. 20. yüzyıldaki Kürt tarihi Türkiye, İran, Irak ve Suriye'de yaşayan Kürt grupları arasında şekillenmişse de kısmi özerkliğe sahip Uyezd yönetimi ve IKBY, Kürtler tarafından yönetilen yapılardan bazıları olmuştur.

Orta Doğu'daki Kürt toplumunun çoğunluğunun Türkiye'de yaşamasından ötürü Türkiye, Orta Doğu'daki ülkeler arasında en büyük Kürt nüfusu barındıran ülke konumundadır. Bununla birlikte Türkiye'deki Kürt nüfusun kesin sayısı da belli değildir ve bu konuyla ilgili çeşitli tahminler bulunmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü (2005'ten sonra "Türkiye İstatistik Kurumu") tarafından 1965 yılında yapılan genel nüfus sayımına göre, 31.391.421 kişi olan Türkiye nüfusunun 2.370.233'ünün ana dilinin Kürtçe olduğu, ikinci dili dahil Kürtçe bilen toplam kişi sayısının ise 2.820.231 olduğu belirlenmiştir. Buna göre, nüfus kaydında Kürtçenin "ana dili ve ikinci dili" olarak geçtiği kişi sayısı, toplam nüfusun %8,98'ine tekabül etmektedir. Bununla birlikte, 1965 sonrası nüfus sayımlarında ana dil mevzu bahis edilmediği için daha güncel verilere nüfus sayımları doğrultusunda ulaşmak mümkün değildir. Genelde sayımlarda Zazalar'ın bu gruba dahil edilmesi karışıklıklara yol açmaktadır. Rudaw, 2024 yılında yayınladığı bir haberde Türkiye'de Kürt çoğunluklu bölgelerin nüfusunun 17 milyon civarında olduğunu ve toplam ülke nüfusunun yüzde 20'sinden az olduğunu belirtmiştir.

2007'de Milliyet gazetesinin KONDA'ya yaptırdığı ankette yüz yüze görüşme yapılan yaklaşık 50 bin kişinin %13,4'i kendisini Kürt olarak tanımlamış ve 18 yaş altındaki nüfusun eklenmesiyle bu oranın %15,68'e çıkıp, toplam nüfusa adapte edildiğinde Kürt nüfusunun 11 milyon 445 bin kişi olabileceği tahmin edilmiştir. 2010'lu yılların verilerine bakıldığında, CIA'ye göre, Türkiye'de yaklaşık 14-15 milyon Kürt asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşamaktadır. Etnik gruplarla ilgili bir proje olan Joshua Project ise, yapmış olduğu araştırmalar ile Türkiye'deki Türkçe konuşanlar da dahil toplam Kürt nüfusunun 15 milyon civarında olduğunu belirtmektedir.Türkiye'deki Kürtler, çoğunlukla Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne yayılmış halde bulunurlar. Osmanlı döneminde Konya, Ankara, Kırşehir ve Aksaray gibi İç Anadolu Bölgesi'nin köylerine sürülmüş (Orta Anadolu Kürtleri; Kürtçe: Kurdên Anatoliya Navîn) ve Cumhuriyet döneminde İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin, Gaziantep, Antalya, Samsun ve Bursa gibi Türkiye'nin büyük kentlerine ve diğer ülkelere göç etmişlerdir. Ekonomik ve sosyal sebeplerle, ülkenin görece daha gelişmiş olan metropollerine yaşanan göçlerin dışında, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşanan isyanlar sonucu birçok zorunlu göç de yaşanmış, 1990'larda bölgedeki gerilimin artması ve sıklıkla çatışmaların yaşanması sebebiyle birçok köy boşaltılmıştır.
Bu nedenle, özellikle Anadolu'nun batısında yaşayan Kürt kökenli nüfusun, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya göre çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Ancak yukarıda belirtildiği gibi, nüfus sayımlarında vatandaşlık esas alındığı ve etnik köken sorulmadığı için, Kürt kökenli nüfusun nerede daha yoğun olduğu konusunda kesin bir şey söylemek olanaksızdır. Ayrıca evlenmeler sonucu da nüfus karışmıştır. Bir kısım Kürt kökenli Türkiye vatandaşı ise başta Almanya olmak üzere çeşitli Batı Avrupa ülkelerine göç etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nde de, Suriye ve İran'daki gibi Kürt azınlığa yönelik çeşitli yasaklar konulmuş ve resmî bir asimilasyon politikası yürütülmüştür. Bazı sosyal bilimcilere göre asimilasyon politikaları daha sonra ortaya çıkan, özellikle 1970'ler ve 1980'lerde ivme kazanan Kürt etnik kimliği bazlı Kürt milliyetçisi akımlarını beslemiş, bunların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra Kürt kimliği reddedilmiş, özellikle 1930'lar ve 1960'larda Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerde bulunan Kürtçe isimli birçok yerleşim birimi ve coğrafî öğenin ismi değiştirilmiş, Kürtçe isimlerin yerini Türkçe isimler almıştır. Bunun dışında kültürel alanda da değişiklikler yapılmış, örneğin Osmanlı metinleri çağdaş Türkçeye çevrilirken veya kullanılırken, bu metinlerde geçen Kürdistan, Kürd gibi sözcükler yok sayılmış, metinden çıkarılmış, Kürt kökenli birçok tanınmış Osmanlı vatandaşının kökeninin Türk olduğu öne sürülmüştür. Kürt dilinden Kürtçe isimlere ve Kürt folklorüne kadar kültürün birçok alanında yasaklar konulmuştur.Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki sıkılık; Adnan Menderes döneminde bir miktar rahatlasa, asimilasyon çabaları azalsa ve çeşitli alanlarda özgürlükler artsa da, özellikle 27 Mayıs Darbesi sonrası yeni anayasanın daha geniş haklar tanımasına rağmen bu özgürlükler pratikte azalmış, asimilasyon politikaları güçlenmiştir. Kürt kimliğine yönelik hareket özellikle 12 Eylül Darbesi sonrasında artmış; açık yerlerde Kürtçe konuşulması sıkı bir şekilde yasaklanmış ve Kürtlerin "Dağ Türkleri" olduğu iddia edilmiştir. Asimilasyona yönelik olan ve bilimsel temeli bulunmayan bu iddia, T.C. Genelkurmay Başkanlığı tarafından desteklenmiş, bu kurum tarafından bastırılan "Beyaz Kitap"ta şu açıklama yer almıştır:
Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert, altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, 'kırt-kürt' diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda ve karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkardıkları sesin adıydı aslında.
Benzeri bir iddia da Kürtçe için ortaya atılmış; Kürtçenin aslının Türkçe olduğu ve bu çeşitliliğin coğrafi şartlarla yaşam tarzının (dışarı ile temaslarının az olması) değişikliğinden dolayı meydana geldiği ve Kürtçedeki çoğu kelimenin Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli olduğu ileri sürülmüştür. 12 Eylül'den sonra da Kürtler, Kürt kimliği ile ortaya çıkamamışlardır: Örneğin 1991'deki Körfez Savaşı sırasında devletin resmî televizyon kanalı TRT, haberlerde Kürtlere Kürt demektense, "Iraklı etnik gruplar" deyimini kullanmayı tercih ediyordu. 1970'ler ve sonrasında, özellikle 1980'lerde yoğunluk kazanan ve 1990'larda devam eden Kürt ayrılıkçı hareketi ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında bazı çatışmalar yaşanmış, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı ve bu grupların faaliyetlerini yoğunlaştırdığı Türkiye'nin güneydoğusunda kalan bölgelerde olağanüstü hal ilan edilmiştir. 1990'larda "Kürt meselesi" fikri reddedilmiş, örneğin TOBB için hazırlanan ve bu meseleyi ele alan 1995 tarihli rapor Doğu Sorunu olarak adlandırılmıştır. Nitekim sorunun "Doğu Sorunu", "Güneydoğu Sorunu" veya "Terör Sorunu" olarak adlandırılması yaygınlık kazanmış, askeriye tarafından desteklenmiş, 2000'li yıllarda Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk kez "Kürt Sorunu" ifadesini kullanması da, özellikle başlarda bu kesimlerde olumsuz tepkilere yol açmıştır.
1996'da TRT, Kürtlerin bir Türk boyu olduğunu ve Kürtçenin uyduruk bir dil olduğunu savunan bir program yayımladı. Bununla birlikte, 1990'larda genel olarak Türkiye'de yaşayan Kürt azınlığın durumunda, 80'lere ve öncesine oranla rahatlama kaydedildi: Zira Turgut Özal, Türkiye'de ilk defa resmen Kürt kelimesini telaffuz etti ve Kürtçe konuşma ve yayın yasağı kısmen kaldırıldı. 2000'li yıllarla birlikte diğer bazı yasaklar da kısmen kaldırıldı, Kürt sorunu açık bir şekilde tartışılmaya başlandı ve gerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gerekse sivil toplum kuruluşları gibi kurumlarca çeşitli açılımlar gerçekleştirildi. Örneğin 1 Ocak 2009 tarihinde, ağırlıklı olarak Kürtçenin Kurmanci lehçesi ile yayın yapan TRT 6 (daha sonraki adıyla TRT Kurdî) yayın hayatına başladı. Kanalın açılışında dönemin Başbakanı Recep Tayyip

Kürtçe (Kurdî, کوردی, Kürtçe telaffuz: [kʊrdiː]), Hint-Avrupa dil ailesine bağlı Hint-İran dillerinin batı İran koluna giren ve Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Suriye'nin kuzeyi, Irak'ın kuzeyi ve kuzeydoğusu ile İran'ın batısında yaşayan Kürtler tarafından konuşulan bir dildir. Kürtçe Irak'ta, Irak'a bağlı Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde ve de facto özerk olan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'nde resmî dil statüsüne sahiptir. Kürtçenin yukarıda belirtilenler haricinde Ermenistan, Gürcistan, Türkmenistan, Lübnan, Afganistan, Rusya gibi ülkelerde az sayıda konuşanı bulunmaktadır.
Kürtçenin lehçeleri Kurmanci (Kuzey Kürtçesi), Sorani (Orta Kürtçe) ve Kelhuridir (Güney Kürtçesi). Ancak, Türkiye'de Kürtçe ile kastedilen büyük oranda bu dilin ülkede en çok konuşulan lehçesi olan Kurmancidir. Lekçe de birçok dil bilimci tarafından Kürtçenin lehçelerinden biri olarak kabul edilir.
Kürtçe genel olarak kuzeybatı İran dilleri içinde sınıflandırılsa da kuzeybatı İran dilleri kolunda bulunmayan, güneybatı İran dilleri koluna ait birçok özellik taşımaktadır ve Kuzey, Orta ve Güney lehçeleriyle kuzeybatı İran dilleri ve güneybatı İran dilleri arasında yer alan bir dialect continuum olarak konumlandırılmaktadır.

Kürtçe adı altında Kurmanci (Kuzey Kürtçesi), Sorani (Orta Kürtçe) ve Kelhuri (Güney Kürtçesi) olmak üzere üzerinde fikir birliği sağlanmış üç grup bulunmaktadır. Dördüncü bir değişke olan Lekçenin üç Kürt dilinden biri olarak mı yoksa ilişkili bir dil mi sayılması gerektiği konusunda fikir birliği bulunmamaktadır. Lekçe, Kürtçe ile Lurcanın her ikisiyle yüksek oranda benzerlik göstermesi nedeniyle Kürtçe ile Lurca arasında kalmış bir geçiş dili/lehçesi olarak da görülmektedir.

Kurmanci Kürtçesi, en yaygın konuşulan Kürt dilidir. 15-17 milyon kişi tarafından Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Ermenistan'da konuşulmaktadır. 1930'lu yıllardan itibaren Kurmanci Kürtçesi Kürt-Latin alfabesi ile yazılmakta ve şu anda dil genişletme sürecini yaşamaktadır.
Cizre'deki Botani lehçesini ölçünlü lehçe yapma yönünde çabalar vardır. Bu şive Kamuran Bedirxan tarafından 1920'lerde Kürt dilbilgisi üzerine yazılan kitap için temel olarak alınmıştır.
Kurmanççanın lehçeleri:

Batı: Suriye'nin Halep ilinde, Türkiye'de kabaca Fırat'ın batısındaki illerde, Elazığ, Tunceli, Sivas, Konya, Ankara, Aksaray, Kırşehir ve İran'ın Horasan bölgesinde konuşulur.
Güneydoğu: Hakkâri ilinde, Irak'ın Duhok ve Erbil bölgesinde ve İran'ın Batı Azerbaycan ilinde konuşulur.
Merkezi: Türkiye'de, Suriye'nin Haseke ilinde, Irak'ın Sincar bölgesinde, Ermenistan'da, Gürcistan'da, Azerbaycan'da, Rusya'da, Lübnan'da ve İran'ın Batı Azerbaycan ilinde konuşulur.

Soranicenin yazımı için çoğunlukla Arap-Fars alfabesi kullanılır. Son zamanlarda Latin alfabesine geçme girişimleride olmuştur. Bu dil yazılı kaynak yönünden zengindir.
Soranicenin dağılımı Süleymaniye'ye kadar uzanan Kürt Baban hanedanlığınla bağlıdır. Bu şehrin ticari gücü Soranicenin yaygınlaşmasını sağlamıştır, böylece Kelhurice ve Havramice konuşanların sayısı azalmıştır.
Bugün Soranice, Kurmançça için Kürt kökenli sözcük türetmek için sıklıkla başvurulan bir kaynaktır.
Ağızları Erbili, Pişdari, Kerküki, Hanakini, Kuşnavi, Mukri, Süleymani, Bingirdi, Garrusi, Ardalani, Sanandaji, Varmava, Garmiyani, Cafi olarak sayılabilir.

Lehçeler:

Kelhuri, Kermanşahi: çoğunlukla batı İran'da konuşulur; Kermanşah şehri ve etrafında.
Feyli: Feyli aşireti tarafından kullanılır, İlami olarak da tanınır. Doğu Irak'ta Diyala eyaletinin İran sınırlarına yakın Hanekin bölgesinde ve İran'da İlam eyaletinde konuşulur. Ayrıca Kermşanşah eyaletinin bazı kısımlarında ve etrafında mevcuttur.
Sencabi: Hevraman ve Guran bölgerinde varlığını sürdürür.
Diğer lehçeler:
Gerusi (Bıcari), Melekşahi, Kolyayi, Baryayi, Kürdali
İran-Irak hattı dışında Türkiye'de Şeyhbızın aşireti tarafından konuşulur.

Kürt dilleri Latin, Kiril ve Arap alfabeleriyle yazılır:

Kürt dillerinin günümüze kadar gelen birçok eseri Arap harfleri temelli alfabeyle yazılmıştır. Klasik Kürt Edebiyatı şiirleri, divan, mevlid ve diğer birçok eserleri bu alfabeyle yazılmştır. Bu alfabe Arap alfabesine Farsçadaki پ (p), چ (ç), ژ (j), گ (g) harfleriyle Kürt dillerine has ڤ (v) harfinin eklenmesinden oluşur. 
Günümüzde Soranice için kullanılan alfabede bu harflerin dışında ڕ (rr), ڵ (ll), ە (e), ێ (ê), ۆ (o) harfleri de eklenmiştir. Arapçadaki ث (se), ذ (zel), ص (sad), ض (dad), ط (tı), ظ (zı) harfleri ise Soranî alfabesinde bulunmaz.

Latin harflerini temel alan Kürt alfabesi 31 harften oluşur.

A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z
a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z
Bu alfabede karşılanan 31 sesten 8'i ünlü, 23'ü de ünsüzdür. Ünlüler a, e, ê, i, î, o, u, û'dir.

Kürt dillerinin seslendirmesi yazılımla çoğu zaman aynı olan 31 harfinden, sekiz tane ünlü vardır (a e ê i î o u û) ve 23 ünsüz (b c ç d f g h j k l m n p q r s ş t v w x y z).
Küçük harfler: a b c ç d e ê f g h i î j k l m n o p q r s ş t u û v w x y z
Büyük harfler: A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z    Bunun yanında "xw" ve "rr" digrafı da vardır.
Alfabedeki 31 harfle yazılan seslerin dışında ç, k, p, t seslerinin sert ve yumuşak olmak üzere iki farklı telaffuzu vardır. Latin-Kürt Alfabesini hazırlayan Celadet Ali Bedirhan da bu sesler arasındaki nüanslardan bahseder. Bunlar için alfabeye harf eklemek gerekmediği görüşündedir, fakat mesela x harfinin varyantı olan (Arapçadaki gayn غ harfi gibi telaffuz edilen) ses için Ẍẍ işaretini isteyenlerin kullanması için önerir (Bu tek başına bir harf olmayıp bir ses farkını göstermek için kullanılan bir işarettir). Soranî lehçesini yazmak için kullanılan Arap alfabesi temelli Kürt alfabesinde "rr" (ڕ) sesiyle birlikte "ll" (ڵ) sesi için de birer harf vardır.

Hint-Avrupa Dil Ailesinin İrani grubunda Kürt dillerinin yanı sıra Farsça ve Paştu gibi diller bulunur. Bu diller tahmin olarak aynı kökten doğmuştur ve zamanla ayrı gramer kurallarına sahip birer dil olmuşlardır. Örneğin Kurmanççada bulununan "erillik-dişillik" tüm İranî dillerde yoktur. Dilbilgisel cinsiyet Orta ve Güney Kürtçede tamamen kaybolmakla birlikte eril ve dişil olarak yalnızca Kuzey lehçesinde (Kurmanci) ve yalnızca tekil isim ve zamirlerde (çoğul halde ve sıfatlarda veya fiillerde değil) sınırlı olarak yer almaktadır. Diğer Kuzeybatı İran dilleri olan Zazaca, Goranice, Simnanca,Sengserce, ve Tatçada (Šāhrūdi, Tākestani) gibi dillerde ise dilbilgisel cinsiyet halen korunmaktadır. Kuzey Kürtçesinde, örnek olarak "'ap (amca)" ve "'met (hala)" kelimelerini ele alalım. Bu isimler akraba ismi olduğu için ve isimleri alan kişilerin de cinsiyeti belli olduğu için, cinsiyet belirten ek, rahat ve kolay bir şekilde gelir. Dişillik (feminin) eki "'a'"dır, erillik (masculin) eki de "'ê'"dir.

Apê min (mamê min) - Benim amcam
Meta min - Benim halam
Akraba isimlerinin dışında, varlık ve kavram isimlerine de gelen ekler bu kurala uyar. Varlık ve kavramlar, Kürtlerin yaşayışına, edindikleri deneyimlere bağlantılı olarak varlıklara bakış açısına göre şekillenir. Buna bağlı olarak bazı varlık ve kavramlar, birtakım özelliklerine göre eril yani erkek olur, bazıları da dişil yani kadın olur. 2 örnek verelim. Poz (burun) ve mal (ev) isimlerini ele alırsak, burun Kürtçede erildir yani erkektir, buna bağlı olarak gelen ek "'ê'" olur. Ev kelimesi de dişildir yani kadındır, buna bağlı olarak gelen ek "'a'" olur.

Pozê min - Benim burnum
Mala min - Benim evim
Bir kişi Kürtçede “arkadaşım” dediği zaman; dişil veya eril olduğu hemen belli olur. Arkadaş kelimesi "heval"dır.

Hevalê min (benim erkek arkadaşım)
Hevala min (benim kadın arkadaşım)

İrani dillerde kişi zamirlerinin bazı zamanlarda sözcük olarak birbirine benzemelerine rağmen gramer yardımıyla ne kastedildiği anlaşılır. Kişi zamirlerinde Kuzey Kürtçesinde iki hâl mevcutken (yalın hâl ve eğik hâl) Soranide, Güney Kürtçede ve Farsçada İngilizcede gibi zamirler tek hâle düşmüştür.

Farsçada ve Avestadaki uzun ā harfi Kürtçede  a olarak ve kısa a'nın e olarak yansımasına dikkat edilmeli (örnek: Far. barf "kar", farmān "buyruk", Av. azəm "ben", Kurmançça berf, ferman, ez). Avestada u ve v arasında ayrım yapılmıyor, yani tvəm zamiri tuəm (seslendirilişi tuım) olarak da değerlendirilebilir.

Çoğu İrani dillerdeki gibi Kürtçe de sahiplik şekli bir izafe ekleme sistemi yardımıyla kurulur. Güney Kürtçede kişi zamirleriyle birlikte izafe şekli yoktur. Örneğin Kurmanççadaki mala min "benim evim" Güney Kürtçede aynı şekilde mevcut değildir, direkt malim (evim) denir, -im adıl görevi yapan sonek kullanılır.

Yukarıdaki Sorani örneğindeki -eke eki İngilizcedeki the ile eşdeğerdir (definite noun marker).

Kürtçede 14 değişik zaman vardır. Burada aşağıda lafı geçecek olan erjativeye dikkat edilmesi gerekmektedir.

Not: "Ez dê" kelime grubu, günlük kullanımda "Ez'ê" şeklinde kısaltılır.
Not: Kürtçede Türk alfabesindeki "İ/i" harfinin karşılığı "Î/î" ayrıca "I/ı" harfinin karşılığı ise "I/i" dir.

Şimdiki zaman Kürtçede "di / de" öneğinle (Türkçedeki "iyor" gibi) ve sonunda "im / em" son ekiyle kuruluyor. Kurmançça şivelerinde yöreye göre "de-", "di-" ya da "ti-" kullanılır. Köken olarak bu ekin en eski hali "et-" tir. "Et-" hali 1800 lerde kaydedilen Soranicede İran'ın ortasında konuşulan yerel lehçelerde ve dillerde mevcuttur.
"Gitmek" örneği, burada fiil kökü Kurmanççada yöreye göre ya -ç- dir ya da -her- dir. Soran yörelerinde fiil kökü ya -ç- dir ya da -ro- dur:

Birinci tekil şahısda örnekler. Fiil kökleri çizgilidir:

Kürt dillerinde emir kipi yalnızca "bi-" örneğinde bulunur. En başta bi- öneki gelir, sonra eylem kökü ve bir -e soneki gelir.

Burada herin ‘gitmek’ (başka zamanlarda kullanılır) ve werin ‘gelmek’ istisnadır.

Here! (Herre) - Git!
Were!(Weree /Veree) - Gel!

Kurmanççada yarı ergatif (ayrık özegeçişli) durum sistemi bulunur. Şimdiki zamanda özne yalın nesne eğik durum eki taşırken eylem de özne ile uyum gösterir. Geçmiş zamanda ise özegeçişlilik görülür; yani özne eğik, nesne yalın duru

Kütahya (Latince: Cotyaeum), Ege Bölgesi'nde yer alan Kütahya ilinin merkezi olan şehirdir. Kütahya bölgesi, kuzey ve batıdaki yüksek dağ sırtlarında doruğa ulaşan tarım arazileri ile geniş bir yamaç alanına sahiptir. Kentin Yunanca adı Kotyaion, Roma dönemindeki adı ise Cotyaeum'dur.
Eski kaynaklara, sikke ve yazıtlara göre Kütahya'nın antik dönemdeki adı “Kotiaeion” (Cotiaeion)'dur. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon bu adın, “Kotys'in Kenti” anlamına geldiğini belirtmektedir. Kotys, Trakya'da yaşayan Odrisler'den olup, Romalılar'ın MS 38'de Anadolu'ya gönderdiği bir komutanın adıdır. Kütahya Arkeoloji Müzesi'nde bulunan bir sikkede bu ad “Koti” olarak geçmektedir. Kütahya adı, eskisine benzetilerek Türkler tarafından verilmiştir. Şehrin nüfusu 2013 yılına göre 249.558'dir.1927'de 17.000 olan nüfusu, 1990'da 131.000'e, 2000'de 167.000'e, 2008'de 213.000'e 2010'da 235.000'e çıkmış, 2014'te 228.000'e düşmüştür. Kent'in günümüzdeki belli başlı görülmesi gerekli yerleri Kütahya Kalesi, Cumhuriyet Caddesi (Yeni adı Sevgi Yolu) kentin merkezinde bulunan simgesi haline gelmiş çiniden yapılmış olan Vazo ve tarihi Germiyan Sokağı, Saat Kulesi, Zafertepe Anıtı, Tarihi Hükûmet Konağı (şu an Adliye olarak kullanılmaktadır), Frig Vadileridir.

Kuruluş tarihi kesin olarak tespit edilememekle beraber, tarihi MÖ 3000 yıllarına uzanmaktadır. Eski kaynaklara göre, Kütahya'nın antik çağlardaki adı Kotiaeon, Cotiaeum ve Koti şeklinde geçmektedir. İl topraklarına yerleşen en eski halk Friglerdir. MÖ 1200'lerde Anadolu'ya gelen Frigler, Hitit İmparatorluğunun topraklarına girdiler ve bir devlet olarak örgütlendiler. MÖ 676'da Kimmerler, Frigya Kralı III. Midas'ı bozguna uğratarak Kütahya ve çevresine egemen oldular.
Alyattes'in Lidya Kralı olduğu dönemde Kimmer egemenliği yerini Lidya yönetimi aldı. MÖ 546'da Persler Lidya Ordusunu yenilgiye uğratarak Anadolu'yu istila etti. MÖ 334'te Biga Çayı yakınlarında Persleri yenilgiye uğratan İskender yörede üstünlük kurdu. Büyük İskender'in MÖ 323'te ölümü ile Kütahya ve yöresi komutanlarından Antigonos'a geçti. MÖ 133'te Roma yönetimine girdi. Piskoposluk merkezi haline getirildi.
1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Alp Arslan'a yenilen Bizans İmparatoru Romanus Diogenes tutsaklık dönüşü Kütahya'ya getirildi ve gözleri kör edildi. 1078'de Anadolu Selçuklu Devletini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah Kütahya'yı da ele geçirdi. 1097'de Haçlıların saldırısına uğradı. II. Kılıç Arslan kaybedilen topraklarla birlikte Kütahya'yı geri aldı. II. Kılıç Arslan'dan sonra taht kavgaları nedeniyle tekrar Bizans'ın eline geçen şehir, son olarak I. Alâeddin Keykubad zamanında (1233) Selçuklu topraklarına dahil oldu. 1277'de II. Gıyaseddin Keyhüsrev Kütahya yöresini Germiyanoğlu Süleyman Şah kızı Devlet Hatun'u Osmanlı Sultanı I. Murat'ın oğlu Yıldırım Bayezid'a verdi. (1381) Germiyanoğulları Beyliğinin toprakları Devlet Hatun'un çeyizi olarak Osmanlılara verildi. (Kütahya ve çevresi dahil) 1402 Ankara Savaşında, Bayezid'i ağır bir yenilgiye uğratan Timur, Kütahya'yı alarak II. Yakup Bey'e geri verdi. Kütahya daha sonra Osmanlılara geçti ve Sancak Merkezi oldu.
Sultan II. Beyazıt'ın zamanında Şah İsmail yanlısı Şahkulu Kütahya'da ayaklandı. Bu isyan 1511 yılında bastırıldı. 19. yüzyılda Osmanlı Devletine başkaldıran Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Kütahya'yı işgal etti. Sultan II. Mahmut ile imzalanan Kütahya Antlaşması ile Mısır askerleri Kütahya'yı terk etti. Avrupa'da 1848 ihtilalleri sırasında, Macarlar'da ayaklanmışlardı. Macar Ulusal Hareketi Avusturya ve Rusya tarafından bastırılınca hareketin önde gelenlerinden bazıları 1849'da Osmanlı Hükûmetine sığındı. Başta Lajos Kossuth olmak üzere Kütahya 'ya yerleştirilen Macarlar, 1851'e kadar burada kaldılar. Kütahya 1867'de Hüdavendigar Vilayetine bağlı bir sancak merkezi iken, II. Meşrutiyetten sonra bağımsız bir sancak oldu. Milli Mücadele yıllarında, Ocak 1921'de Çerkez Ethem düzenli ordu çatışmasına sahne olan Kütahya, 17 Temmuz 1921'de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde TBMM Batı Cephesi ordusunun yenilmesi üzerine Yunanların işgaline uğradı. Büyük Taarruz'a kadar işgal altında kalan Kütahya, 30 Ağustos 1922'de kurtuldu. Kütahya 8 Ekim 1923'te Vilayet durumuna getirilmiştir.

1381'de Kütahya ve yöresinin Osmanlılar'a çeyiz olarak verilmesiyle Yıldırım Bayezid burada vali olarak görev aldı. I. Murad Kosova Seferi'ne giderken, Anadolu'nun muhafazası için çeşitli yerlere valiler tayin ederken; Bayezid'in yerine de Sarı Timurtaş Paşa'yı tayin etti. Kütahya, Yıldırım Bayezid'in Rumeli'ye geçtiği sırada 1391 senesinde Karamanoğulları tarafından istila edildiyse de Yıldırım, Gelibolu'dan geri dönüşünde Karamanoğulları'nı uzaklaştırdı. 1402'de Ankara Savaşı'ndan sonra Timurlenk tarafından Germiyanoğlu II. Yakub Bey'e iade edilen topraklar II. Yakub Bey'in ölümüne kadar Germiyanoğulları'nda kaldı. 1428'de II. Yakub Bey'in vasiyetiyle Kütahya ve tüm Germiyanoğulları toprakları nihai olarak Osmanlılar'a geçti ve valiliğine de Kara Timurtaş Paşa oğlu Umur Bey'in oğlu Osman Çelebi tayin edildi.
Kütahya, Fatih Sultan Mehmed zamanında İshak Paşa'nın tayinine kadar bir vilayet olarak idare edildi ve o zaman merkezi Ankara olan Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı bulundu. İshak Paşa 1451 senesinde Karaman ve Menteşeoğulları sıkıntılarını hallettikten sonra Kütahya'da kaldı ve bu tarihten itibaren 1826'da Anadolu Beylerbeyliği'nin ortadan kaldırılmasına kadar Kütahya, Anadolu Beylerbeyliği'nin merkezi oldu.
Anadolu Eyaleti; Kütahya, Saruhan (Manisa), Aydın, Kastamonu, Menteşe (Muğla), Bolu, Ankara, Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar), Çangırı (Çankırı), Teke (Antalya), Hamit (Isparta-Burdur), Sultanönü (Eskişehir), Karesi (Balıkesir) ve Bursa Sancağı olmak üzere on dört sancağa ayrılmıştır.
Kanûni zamanında Anadolu Eyaleti'nin hası on yük akçe yani bir milyon akçe tutuyordu. Yine bu teşkilat gereğince Anadolu Eyaleti 299 zeamet ve 7166 tımara bölünmüş olup tımar ve zeamet askerleriyle beraber 17,000 donanımlı süvari içeriyordu.
Sultan II. Beyazıt'ın zamanında Şah İsmail yanlısı Şahkulu Kütahya'da ayaklandı. Bu isyan 1511 yılında bastırıldı.

Anadolu'daki Celâli ayaklanmaları keşmekeşleri içerisinde hükûmet batı Anadolu'yu muhafaza için vezir Hafız Ahmed Paşa'yı Anadolu Eyaleti merkezi olan Kütahya'ya gönderdi (Ağustos 1601). Ahmed Paşa'nın Deli Hasan'a dayanacak kuvveti yoktu, bu yüzden Kütahya Kalesi'ne çekildi. Deli Hasan ve beraberindekiler Hafız Paşa'yı üç gün kadar Kütahya'da muhasara ederek sıkıştırdılarsa da şiddetli bir kışan ve karın çok fazla yağmasından dolayı muhasarayı kaldırmak mecburiyetinde kaldılar fakat kale haricindeki evleri yağmaladılar.

Anadolu Eyaleti valisi Can Mirza Paşa 1657 tarihinde Osmanlı Devleti'ne isyan eden Abaza Hasan Paşa'ya katıldığı için Kütahya halkı paşanın üç yüz kadar askerini katletmişler ve hükûmet tarafından Anadolu Eyaleti'ne tayin edilen Konakçı Ali Paşa'ya yardım etmişlerdir. Can Mirza Paşa Kütahya ahalisinden intikam almak için epey müddet şehri muhasara eylediyse de halkın fevkalâde gayretine binaen muvaffak olamamıştır fakat Kütahya'yı kurtarmak için hükûmet tarafından gönderilen askeri mağlup etmiştir. Buna rağmen şehri elde edememiştir.

1788'de Ruslarla yapılan savaşlar sırasında vali ve sancak beylerinin seferde bulundukarı sırada kendi namlarına vilâyet ve sancağı idare eden mütesellimler yolsuzkluk ve rüşvetler ile halkı soymakta idiler. Savaş devam ettiği için bu rezalet de aynı oranda artmıştı. İşte bu savaş durumunda Kütahya'ya yedi-sekiz mütesellim gelip gitmiş ve her birinin zulüm ve haksızlıkları memleketi harap duruma düşürmüş; bunun haberi de kulaktan kulağa yayılarak İstanbul'a kadar gitmişti. Tam bu sırada Dersaadet sakinlerinden uçarı biri kendi gibi bir oğlan ve birkaç bişiyi daha kendine uydurup yanına alarak sahte emir ve senetlerle İstanbul'dan Kütahya'ya gitmiş ve emirlerini okutarak mütesellimliğini ilân etmiştir.
Mütesellimlerin sık sık değişmesi sebebiyle Kütahya halkı başta bu kişiyi mütesellim zannederek inanmışlar ve sonra elindeki emirlerin yazılış tarzından ve kendinin münasebetsiz halinden şüpheye düşerek durumu İstanbul'a bildirmişlerdir. Mübaşir marifetiyle İstanbul'a çağrılan sahte mütesellim, kendinin İstanbul'dan değil ordudan mütesellim olarak gönderildiğini söylediyse de foyası meydana çıkmıştır.

Uşak voyvodası Acemoğlu Ahmed, zulmüne binaen voyvodalıktan azledilmiş ve idamı için Anadolu Eyaleti valisi Çandarlızâde İznikli Ali Paşa görevlendirilmişti. İdam edileceğini haber alan Acemoğlu kaçtığından bütün eşyası zabt ve müsadere edilerek kendi de takibe alındı (1793).
Ali Paşa, Acemoğlu'nun arkasından kendi kardeşi Osman Bey'i gönderdiyse de Osman Bey Acemoğlu'na mağlup olduğundan Ali Paşa bizzat kendi hareket ederek Banaz Kalesi'nde Acemoğlu'nu muhasara etti. Banaz'ın etrafı hendek ve su ile çevrili olduğu için muhasaranın bir müddet devam etmesi gerekiyordu. Vakit kış olduğundan Ali Paşa'nın maiyetindeki askerler bu durumu bahane ederek dağıldılar ve paşa az bir askerle meydanda kaldı. Ali Paşa bu müşkül vaziyet üzerine muhasarayı kaldırarak çekildi ve vaziyeti de İstanbul'a bildirdi.
Payitahttan gelen emirde ilk baharda Acemoğlu'nun hakkından gelinmesi üzere hazırlanması İznikli Ali Paşa'ya bildirildiyse de işi halledememiş olması devletçe olan şöhretini olumsuz etkilediğinden Karaman Eyalet valisi Azımzâde Abdullah Paşa ile yer değiştirmişlerdir. İznikli Ali Paşa gibi nüfuzlu ve kıymetli bir vezirin on beş bin asker, top ve cephane ile bu işi halledememiş olması devletin haysiyetine de dokunduğundan Acemoğlu meselesi, batı Anadolu'da nüfuzu olan Karaosmanoğulları'na havale edildi.
Acemoğlu, sığındığı Banaz Kalesi'nde iyice zor duruma düştü ve kurtulmaktan ümidini keserek bulunduğu mahalli terk ederek kaçtı ve Şaphane ile Simav arasındaki Köpenez Köyü'ne geldi. Acemoğlu burada Simav ve Gediz Voyvodası Nasuhoğlu Nasuh Ağa tarafından yakalanarak idam edildi ve başı önce Karaosmanoğulları'na oradan da İstanbul'a gönderilerek teşhir edildi.

Germiyanzâde Hacı Süleym

Latin Amerika, Latin dilleri konuşan Amerika ülkelerine ve çevresine işaret eder. Diğer bir deyişle bu bölgenin Anglo-Amerikan ve Cermen dilleri konuşan bölgeler ile zıtlık oluşturduğu da söylenir.
Latin Amerika tanımı üzerinde kesin bir mutabakat olduğu söylenemez. Çeşitli disiplinler ve araştırmacılar bölgenin tanımını farklı yapmışlardır. Uluslararası ilişkiler açısından daha çok bağımsız ülkeler ele alınmıştır. Bazı araştırmacılara göre ABD'nin güneyindeki tüm ülkeler Latin Amerika'dır. Bu durumda Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve İngilizce konuşan tüm Karayip, Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile Meksika bu sınıfta değerlendirilebilir.
Bölge aşağıdaki 20 ülkeden oluşur:

Arjantin
Bolivya
Brezilya
Kolombiya
Kosta Rika
Küba
Dominik Cumhuriyeti
Ekvador
Porto Riko
El Salvador
Guatemala
Honduras
Meksika
Nikaragua
Panama
Paraguay
Peru
Şili
Uruguay
Venezuela.
Latin Amerika ülkeleri arasında çok sayıda birleşme çabası da olmuştur. Avrupa Birliği örneğinden ilham olan bu çabaların çok başarılı olduğunu söyleyebilmek zordur.

Latin Bilgi Latin Amerika toplumsal hareketleri ve siyaseti üzerine güncel haber ve makaleler
Prensa Latina 17 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Küba merkezli Latin Amerika haber ajansının Türkçe web sayfası
KubaLatinDer  Kuba ve Latin Amerika Halklari ie Dayanışma dernegi/Ankara.

Lazika ya da Egrisi (Lazca: Laziǩa, Gürcüce: ეგრისი Egrisi, Yunanca: Λαζική Laziki, Farsça: لازستان Lazistan, Ermenice: Եգեր Yeger), ayrıca Laz İmparatorluğu olarak da bilinir, Karadeniz'in güneydoğu kıyısında tarihsel bölge. Latince'de 'Lazika'; "Lazların ülkesi" anlamına gelmektedir. Aynı dönem devleti Perslerin resmi literatüründe ise "Lazistan" olarak yer almıştır. Bugün Türkiye, Rusya ve Gürcistan sınırları içinde yer alır. Bu bölgeden “Lazika” adıyla ilk kez 7. yüzyılda yazarı bilinmeyen, Ermenice "Coğrafya” adlı kitapta bahsedilmiştir. Lazika Krallığı'nın sınırları 4. yüzyılın ikinci yarısında batıda Trabzon kuzeyde Kafkas Sıradağları ve doğuda Lihi Dağları'na kadar uzanıyordu.

MS 1. yüzyıldan itibaren Kolhisliler yerine "Laz" veya "Megrel" olarak anılan Megrel-Lazlar, önce Polemon egemenliğine daha sonra da Roma İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık savaşı başlatmışlardır. 69-79 yıllarında Laz bir amiral olan Aniket, halkını Romalılara karşı ayaklandırmıştır. Stratejik bir bölge olan Lazika'yı bırakmak istemeyen Romalılar, Lazların özgürlük mücadelesi karşısında Lazika'yı terk etmek zorunda kaldılar. Samsatlı Lukianos, MS 163 yılında yazdığı "Toxaris" isimli kitabında "Tigrapat" adındaki Laz prensten bahseder. Bu durum o tarihlerde yarı bağımsız bir Laz devleti olduğunu göstermekle beraber, bu prensin gerçekten yaşadığına ilişkin bir kanıt yoktur.
Lazika'nın güçlenmesi, Laz akınlarının Çoruh'u aşarak Güneydoğu Karadeniz Bölgesi'ne de yönelmesi ve Lazların bu bölgeye kitlesel göçleri, Roma vasalı 2. Polemon'u tedirgin etti. Krallığını Lazlardan koruyabilmek amacıyla hükûmetini Romalılara teslim etti. Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti hâline gelmiş, bu eyalete de "Pontus Polemonyakos" adı verilmiştir. Trabzon'un doğusundan Çoruh yatağına kadar olan bölge Lazların eskiden beri yoğun olarak yaşadığı bir bölge olmasına rağmen, Lazika Krallığı'nın yönetimi dışında kalmıştır.
2. yüzyıldan itibaren, Lazika Krallığı güçlenmiş, 4. yüzyılda yönetim alanını Trabzon'a kadar genişletemediyse de etki alanı içine almıştır. 395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılması, Lazika Krallığı'nın güçlenip genişlemesine imkân sağlamış, bugün Batı Gürcistan olarak bilinen Fasis'i iktisâdî, siyâsî ve askerî açılardan birleştirmiştir. Lazika Krallığı, bir Bizans vasalı olmasına rağmen, kendisine bağlı vasalları da vardı.
Lazika bazı ayrıcalıklara sahip olmasıyla sıradan bir vasal devlet değildi. Prokopius, Lazika krallarının Roma imparatorunun emirlerini yerine getirmediğini, haraç ödemediğini ve imparator askeri sefere çıktığında ona askeri destek sağlamadıklarını aktarmaktadır. İç siyasette de büyük bağımsızlıkları vardı. Laz kralı öldüğünde, Lazlar krallarını seçerken, imparator yeni krala sadece kraliyet otoritesinin işaretlerini gönderir ve "Romalılar" Lazların kararına müdahale etmezdi. Önemli stratejik konumu (Hunlar başta olmak üzere göçebe kavimlere karşı bir siper) ve diğer süper güçlerin (Persler) Lazika'nın ne kadar önemli olduğunu bildiğinin farkındalığı nedeniyle imparatorluk, bölgedeki sınır savunması krallığa bağlı olduğu için Lazika'ya dosttu. Bu nedenle Lazika, imparatorluktan para ve askerî güç şeklinde yardım aldı. Ancak geçidi göçebelerden korumak için onlara para ve bir ordu gönderilmişti. Persler bunu biliyordu ve Lazika'ya hakim olmak ya da en azından Lazika ile savaştan kaçınmak istemekteydiler.

Kafkasya'da yaşayan barbarlara karşı tek kale Lazikadır.
Kayseryalı Prokopius
4. yüzyılın başlarında, Lazika'da Pitsunda Hristiyan Piskoposluğu (doğu piskoposluğu) kuruldu ve komşu İberya'da olduğu gibi Hristiyanlık MS 319'da krallığın resmi dini ilan edildi. Lazika ilk başta kilise olarak Konstantinopolis Patriği'ne bağlıydı. Pitsunda Piskoposu Stratophilus 325'te Birinci İznik Konsili'nin katılımcıları arasında yer aldı. 6. yüzyılın başlarında veya belki de 5. yüzyılın sonlarında, Lazların Kudüs çölünde daha sonra Jüstinyen tarafından restore edilen bir manastırı vardı. 6.-9. yüzyıllar arasında Lazika Krallığı'nın kendi metropolitleri bulunuyordu. Lazika Metropolitliği'nin merkezi - Fasis idi ve bu merkeze Petra (Tsihisdziri), Ziganev (Gudava), Tsaişi ve Rhodopolis (Vartsihe) piskoposları tabii idi.
5. yüzyılın ortalarında, Kral I. Gubaz, krallığının Bizans'a olan bağımlılığını tamamen sonlandırmak ve yardımcı yönetici olarak tahta oğlunu çıkarmak istiyordu. Bunun üzerine Bizans imparatoru Marcianus Lazika'ya karşı sefer düzenledi ve bozguna uğradı. Bizanslılar bu başarısızlık sonrası yeni bir sefere hazırlanmaya başladı. Gubaz, İran Şahı II. Yezdicerd ile ittifak kurmaya çalışsa da Sasaniler Hunlarla olan savaş ile meşguldü ve ittifakı reddetti. Sonunda, Bizans imparatorunun isteği üzerine Gubaz tahttan feragat etmek zorunda kaldı ve tahtı oğluna devretti. Svanlar ve Sanigler, Bizans ile olan çatışmadan yararlanarak 470'lerde bağımsızlıklarını ilan ettiler. 6. yüzyılın başlarında, Lazika Krallığı geçici olarak Sasani etkisine girdi. 523 yılında Lazika Kralı I. Tsate, Bizans İmparatoru tarafından tahta çıkarıldı. 6. yüzyılda Lazika Krallığı, Pers-Roma savaşlarına sahne oldu. Bu döneme ait ayrıntılı bilgiler 6. yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopius’un “Savaşlar” isimli eserinde anlatılmaktadır.
6. yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopius Savaşlar adlı eserinde şunları belirtmektedir:

Lazlar bir federasyondu, Justin ve Justinian’a bağlıydılar. Sınırları korumakla görevlendirilmişlerdi ve büyük ödenekler alıyorlardı. Bir Laz yönetici bir seferinde kraliyet asasını Perslerden almıştı: Laz kralları Tsate ve Gubaz’a Bizanslı eşler ve hatırı sayılır Bizans unvanları önerilmişti; Bizans sarayında eğitildiler, vaftiz edildiler ve beyaz kaftanlarla donatıldılar. Fakat Lazlar İmparatorluğa hiçbir zaman başarılı bir şekilde entegre olmadılar.
Persler, Doğu Kafkasya'da (İberya, Albanya ve Ermenistan'ın bir bölümünde) güçlü bir konum sağladıktan sonra, Lazika Krallığı'na özel bir stratejik önem verdiler. 528 yılında Persler, Lazika'nın Şorapani ve Skande kale kasabalarını işgal etti. Bizans yardımcı birlikleri Lazika kralına yardıma geldi ve Persler yenilgiye uğratıldı. Savaş öncesi durumu yeniden sağlamak için 532 yılında "Sürekli Barış" antlaşması yapıldı. İmparator I. Justinianus Lazika'daki otoritesini güçlendirdi (Petra kale şehrini inşa etti, bir ticaret tekeli kurdu ve ordusunu Lazika'nın kale şehirlerine yerleştirdi). Bu, 541 yılında II. Gubaz liderliğindeki bir ayaklanmaya (Lazika Ayaklanması) yol açtı.
Bizans hegemonyasından rahatsız olan Lazlar Pers şahından yardım istediler. 542 yılında I. Hüsrev büyük bir orduyla bu sırada Pers hegemonyası altında bulunan komşu İberya'ya ulaştı. Şah, Hunlara karşı bir sefere hazırlandığı söylentisini yayıyordu. Pers ordusu hızla İberya'yı geçti. Persler sınırda II. Gubaz'ın rehberleri tarafından karşılanarak Lazika'ya götürüldü. Persler ve Lazların birleşik ordusu, Bizanslıların ana kalesi olan Petra'yı aldı. Bu sırada Şah, Belisarius komutasındaki büyük bir Bizans ordusunun İran'ı işgal ettiğini öğrendi. Hüsrev İran'a döndü ve garnizonunu Petra Kalesi'nde bıraktı. Bu sırada Bizans'ın batıdaki durumu karışıktı. Bu yüzden İran'a ateşkes teklif etti. 545'te İran ile Bizans arasında beş yıllık bir ateşkes imzalandı. İran Şahı Lazika'da gizli planını uygulamaya başladı. Lazika Krallığı halkının yerine Persleri yerleştirmeyi planlıyordu. Bu planın uygulanması için Kral Gubaz'ı öldürmeleri gerekliydi. İranlılar Kral Gubaz'a suikast düzenletmek için Laz soylularından Parsansi'yi seçmeyi düşündüler. Parsansi, Gubaz ile olan kişisel çatışmasını unutup her şeyi krala bildirdi. Bütün halk Perslerin egemenliğinden rahatsız oldu. İranlılar Bizanslılardan daha iyi değildi. Gubaz, İranlılara karşı bir savaş başlatmaya karar verdi ve yardım için Bizans'a yöneldi. Bu zamana kadar Jüstinyen, batıdaki sorunlarını çözmüştü.
549'da Dagisthaios komutasındaki Bizans ordusu Petra Kalesi'ne ulaştı. Hüsrev, Petra garnizonuna yardım etmesi için Mihr-Mihroe komutasında büyük bir ordu gönderdi. Dagisthaios bir hata yaptı ve Lazika sınırındaki Lihi Geçidi'ni savunmak için çok küçük bir müfreze gönderdi. Bunun üzerine Pers ordusu hiçbir direnişle karşılaşmadan Lazika'ya girmeyi başardı. Bizanslılar Petra'yı terk edip geri çekildiler. Persler Petra'yı daha da güçlendirdiler ve Lazika'nın iç kesimlerine ilerlemeye başladılar. Gubaz liderliğindeki Lazlar, Perslere karşı büyük bir direniş gösterdi. Persler Lazika'dan ayrılarak İberya'ya geri çekildiler. 550'de Şah Lazika'ya yeni bir ordu gönderdi. Savaş sırasında Pers komutanı Huriane ölümcül şekilde yaralandı. Pers ordusunda karışıklık baş gösterdi, Lazların saldırılarına dayanamadı ve yenildiler. Bizanslılar daha sonra Petra'yı alabildiler ancak kaleyi kontrol etmek yerine yıktılar.
Hüsrev, Lazika'ya Mihr-Mihroe komutasında yeni bir ordu gönderdi. İranlıların bu sefer hedefi Arhaiopolis'i ele geçirmekti ancak başarılı olamadılar. Pers destekçisi bir Laz soylusu olan Teopobit Ukimerioni Kalesi'ni İranlılara devretti ve Takveri ve Svaneti'nin yolunu açtı. İranlılar Svaneti'yi işgal etti ve birliklerini oraya yerleştirdi. Bu sırada Bizanslılara karşı 550'de Abazg İsyanı ve 555'te Misimian İsyanı başladı. Bizans generalleri, kendilerinin başarısız eylemlerini imparatora bildirdiği için 554'te kral II. Gubaz'ı öldürdü. Gubaz'ın öldürülmesi Lazlar arasında şiddetli bir öfkeye yol açtı. Laz soylularının yaptığı müzakerede iki görüş ortaya çıktı. Bir grup Aieti liderliğindeki İran yöneliminin destekçileriydi. Diğer grup ise Partazi liderliğinde, Bizanslıları desteklemeyi sürdürmeye karar verdi. Sonunda, Gubaz'ın katillerinin cezalandırılması şartıyla Bizans yanlısı görüş galip geldi. Jüstinyen bu şartı yerine getirdi. Gubaz'ın kardeşi II. Tsate Lazika'nın yeni kralı oldu ve 562'de Lazika Savaşı sona erdi. Persler, Bizans'ın vasal krallığı olarak kalan Lazika'yı terk etti ancak Svaneti 570'lere kadar Pers etkisinde kaldı. 620'lerde Lazikalılar, Abazglar ile birlikte İmparator Herakleios'un Perslere karşı yaptığı seferlerde aktif rol aldı.
Lazika'nın, Rioni havzasının güney kesimi

Lazlar  (Lazca: Lazepe (çoğul), Lazi (tekil) Güney Kafkas dillerinden Lazca konuşan ve Türkiye ve Gürcistan'ın Karadeniz kıyısındaki bölgelerinde yaşayan bir etnik gruptur. Lazlar ağırlıklı olarak Rize'nin Fındıklı, Ardeşen, Pazar ilçelerinde ve Artvin'in Arhavi, Hopa ilçelerinde yaşarlar.
Günümüzde Lazların toplam nüfusunun tahminleri en düşük 750.000 ve en yüksek 1.5 milyon arasında değişmektedir. Lazlar en yoğun olarak Türkiye'nin kuzeydoğusunda yaşamaktadır. Lazların konuştuğu Lazca ile Gürcüce, Svanca ve Megrelce dilleri Güney Kafkas dil ailesini oluşturur. 2001'de yaklaşık 130.000-150.000 konuşanı ile Lazca UNESCO tarafından yok olma tehlikesi altındaki dil olarak sınıflandırılmıştır.

Etnik bir terim olarak Laz kelimesi, ilk kez Plinius'un "Naturalis Historia" adlı eserinde, Latince olarak Lazi biçiminde (Yunancası  Λαζοί (Lazi) ve Λαζαι (Laze)) olarak geçmektedir. "Lazlık", Prokopius'un da belirttiği gibi birden fazla Kolhis kabilesi tarafından zamanla benimsenmiş bir isim olmalıdır.
Evliya Çelebi 1640'ta, Lazları bir Doğu Kafkas kavmi olan Lezgilerle isim benzerliğinden dolayı karıştırmıştır. V. Minorsky, Çan kelimesinin Yunanca Sannoi/Tzannoi kelimeleriyle aynı şeyi ifade etiğini (ISLM Laz), Prokopius ise Tzani veya Kolhisli olarak bilinen halkın artık Lazi olarak adlandırıldığından bahsetmiştir.
W.E.D Allen ve N. Marr ise başka bir Kolhis kabilesi olan Svanların, Gürcüce Çaneti olan Laz Bölgesi'ne Lazan adını verdiklerini, bu adın La (bölgesel ön takı) + Zan (Lazların eski adı: Tzan, Tsan, Çan) etimolojisine sahip olduğunu belirtmektedir.
Strabon'un, Lazların ataları olan Kolhi (κολχοί) ve o halkın yaşadığı coğrafyanın adı olan Kolheti (κολχίς) kelimelerini eş anlamda kullanması tesadüf olmayabilir. MS 7. yüzyılın sonlarında, Kolhis'in Arap işgaline uğraması Lazlar için dönüm noktası olabilecek bir çağın başlangıcı olmuştur. Tzani/Çani (Τζάνοι) kelimeleri ise Lazilerin (Λαζούς), Yunan ve Gürcü kaynaklarında geçen diğer adı olup, Bizans Kültürüne adapte olmuş Lazları ifade etmek için de kullanılmıştır.
Bu da tarihte Trabzon'da yaşayan Tzani/Tzannoi ve Tsani/Tsannoi olarak adlandırılan halkın bir Kolhis kavmi olduğunu ve Kolhis'in 3. yüzyıldan sonraki mirasçısı olan Lazikalı Lazların bölgedeki versiyonu olduğu ispatlamaktadır. Nitekim bugün Gürcülerin Lazlara Çani, Ermenilerin de "Çen" demesi bunu ispatlamaktadır.
Günümüzde Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinde yer alan ve Lazların bölgedeki en büyük köyü durumunda olan Topluca köyünün Lazca adı Tsano'dur. Bu köy isminin Lazların eski adıyla bir bağlantısı olduğu düşünülmektedir.

Modern teoriler Kolhis halklarının Laz ve Megrellerin atası olduğunu öne sürmektedir. Bu halklar antik dönemde Güneydoğu Karadeniz bölgesinin etnik ve kültürel yapısında önemli rol oynamıştır.

Lazların da dahil olduğu Zanların tarihte ilk defa görüldükleri devlet MÖ 1350 ile MÖ 164 yılları arasında varlığını sürdürmüş Kolhis Krallığıdır. Kolhis Krallığı, günümüzde Türkiye'nin Trabzon, Rize ve Artvin şehirlerini, Gürcistan'ın ise batısını kapsayan bir alanda yaşayan Kolhis halklarının güçlenmesiyle kurulmuştur. Kolhis'in Karadeniz bölgesindeki altın, balmumu, kenevir ve bal ticaretinde önemli bir yeri vardı.
MÖ 6. yüzyılda, Kolhis'in güneyinde yaşayan halklar (Makronlar, Mosinikler ve Marlar) Ahameniş İmparatorluğu'nun 19. Satraplığı'na bağlanmıştır. MÖ 330'da, İskender Ahameniş İmparatorluğu'na son vermiştir. İskender'in ölümüyle beraber bölgede Fars soylu I. Mithridatis tarafından Pontus Krallığı kurulmuştur. Kültürel olarak krallık Helenleşmişti ve Krallığın resmi dili Grekçe idi. VI. Mithridatis, Kolhis bölgesini işgal etmiş ve oğlu Mithridatis'i Kolhis kralı olarak atamıştır.
MÖ 83-62 yılları arasında Roma'nın bölgeyi işgal etmesiyle beraber Pontus ve Kolhis Krallıkları Roma İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Kolhis'in güney bölümleri Roma'nın Pontus Polemoniacus eyaleti, Kolhis'in kuzey bölümleri ise Roma'nın Lazicum eyaleti olmuştur. Roma'nın Kolhis bölgesinde kontrolü sadece sembolik olarak kalmıştır.
Birinci yüzyıl tarihçilerinden Memnon ve Strabon, eskiden Makronlar olarak bilinen halkın Sanniler adını taşıdığını belirtmiştir. Bu iddia Stephanos Byzantinos tarafından desteklenmiştir. İkinci yüzyıl tarihçisi Arrianus, Kolhislilerle komşu olan Tzanların Sanniler ile aynı halk olduğunu not etmiştir.

Bizanslı tarihçi Agathias'ın 6. yüzyılda tuttuğu notlara göre, Yunan mitolojisinin en eski destanlarından Argonautika'da yazanlara göre Yasun ve adamları, Altın Post'u alıp Yunanistan'a getirmek için Kolhis'e gelmişlerdi. Yasun, Altın Post'un yanı sıra Kolhis prensesi Medea'yı da ülkesine kaçırmış ve onunla evlenmişti. "Lazlar büyük ve gururlu bir halktır ve onlar, oldukça önemli başka kavimlere hükmetmektedirler. Kolhidalıların antik isimlerine bağlı olmaları ile abartılı bir şekilde gurur duyuyorlar; muhtemelen kibirli tavırları da bu yüzdendir"

Lazlar, MS 2. yüzyılda Doğu Trabzon ile Abhazya arasında kalan sahil ve hinterland bölgesinde Lazika krallığını kurdular. Arrianus, Trabzon ile Dioskuria (Sebastopolis) arasında yaşayan halkları sayarken Lazları da saymıştır: Kolhisliler, Saniyalılar, Malahonlar, Heiohlar, Helonlar, Tsitreitler, Lazlar, Apsiller, Abazglar, Sanigler.
456 yılında Roma İmparatoru Marcianus bölgeyi ele geçirmiş ve Laz Kralı Gubaz'a boyun eğdirmeyi başarmıştır. Bölgeye bizzat giden Prokopius'un notları (MS 554) yazarın "Tzani (Çani)" olarak adlandırdığı Lazlar hakkında detaylı bilgi vermektedir:

"Tzaniler, kadim zamanlardan beri, herhangi bir hükümdara bağlı olmayan bağımsız bir halk olarak yaşamışlardır. Ömürlerinin tamamını gökyüzüne doğru uzanan ve ormanlarla kaplı olan bu dağlarda yaşayarak geçirirler. Zira, toprağı işleme konusunda usta değillerdir ve memleketleri, sarp dağların en az olduğu yerlerde bile oldukça engebelidir. Bu yaylalar, engebeli olmanın ötesinde, son derece taşlık, işlenmesi zor ve hiçbir mahsule uygun olmayan bir toprak yapısına sahiptir. Onlar tarım yapacak olsalar bile, ürün yetiştirmek için yeterli toprak bulamazlar. Burada, ne araziyi sulamak, ne de tahıl yetiştirmek mümkün değildir; çünkü bu bölgede düz bir arazi bulunmaz ve hatta buralarda ağaç da yetiştiği halde, bunlar meyve vermeyen ağaçlardır. Zira bu bölge bitmek bilmeyen kışın etkisiyle, uzun süre kar altında kaldığından, ilkbaharın başlangıç dönemi son derece belirsiz ve düzensizdir. Bu nedenlerden dolayı Tzaniler eski çağlarda bağımsız bir yaşam sürmüşler, ama şimdiki imparator I. Justinianus'un saltanatı sırasında, general Tzittas'ın komutasındaki bir Roma ordusu tarafından bozguna uğratıldılar ve hepsi kısa sürede mücadeleden vazgeçerek boyun eğdiler. Böylece, tehlikeli bir özgürlüğün yerine, sıkıntısı daha az olan esareti tercih etmiş oldular. Ve onlar hemen Tanrıya itaat ederek, Hristiyanlığı kabul ettiler. Böylece yaşam biçimlerini huzurlu bir yola sokmuş oldular ve daha sonra düşmana karşı sefere çıkıldığında, her zaman Romalıların yanında yer aldılar."
Prokopius, Lazların, Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını korumaları karşılığında yarı bağımsız krallıklarında özgür bir hayat sürdüğünü bildirmekteydi.
Latinlerin 1204'te Konstantinopolis'i işgal etmeleriyle, Bizans imparatorluğu yapmış Komnenoslar Trabzon'a kaçıp yeni bir devlet kurdular. Trabzon İmparatorluğu yönetiminde, Bizans yanlısı Yunanlar ile Kafkasyalıların konfederal yönetiminin desteklediği Lazlar arasında bir iktidar mücadelesi başladı. Bunun üzerine Gürcü kraliçesi Tamar'ın desteğiyle, 1204'te Rize ve çevresinde "Théma Grand de Lazia" (Büyük Laz Ülkesi Eyaleti) kuruldu.
1282'de, İmereti Krallığı Trabzon'u işgal etti. İşgal sonucunda Gürcüler Trabzon'u ele geçiremedi ama Trabzon İmparatorluğu'nun bazı bölgelerini işgal etti. Lazların yaşadığı bu bölgeler, İmereti Krallığı'na bağlandı.

Fatih Sultan Mehmed, 26 Ekim 1461 tarihinde Trabzon'u fethedip Osmanlı Devleti topraklarına katmıştır. Trabzon'un doğusunda 1204 yılında kurulan Büyük Lazia Theması'nın bir kısmı da Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. Osmanlı Devletine bağlanan bölge, kimi kaynaklara göre Pazar'daki Melyat Deresi'ne kadar, kimi kaynaklara göreyse Fındıklı'ya kadardır. Osmanlı Devleti hakimiyeti dışında kalan Laz toprakları ise Gürcülerin yönetiminde kalmıştır. Lazların yaşadığı toprakların bir kısmı Guria, İmereti ve Samtshe'nin arasında idi. Büyük kısmı ise Samtshe'ye bağlıydı. 1535'teki Murcaheti Savaşı ile beraber Lazların yaşadığı bölge Guria Prensliği'ne bağlanmıştır. 1547'de Osmanlılar, günümüz Gürcistan'ın güneybatısındaki Gonio'yu ele geçirir. I. Selim'e karşı savaşan Laz halkına komutanlık eden Kahaber, birçok kez Osmanlı kuvvetlerini Lazların yaşadığı bölgede mağlup eder. Trabzon valisi I. Selim'in yeniçerilerinin savaşa dahil olmasıyla beraber savaşın gidişatı değişir ve Kahaber öldürülür. Osmanlılar Kahaber'in ölümüyle Lazların yaşadığı bölgeye girmeye muvaffak olurlar. Savaş aralıksız üç ay sürer ve Lazların erzakları tükenir. Laz askerlerin yaklaşık 3/4'ü Osmanlılarca öldürülür ve direniş kırılır. Nihayetinde Lazlar teslim olur ve Trabzon'un işgaliyle başlayan Trabzon İmparatorluğu'nun Osmanlılarca ilhakı tamamlanır. Gonio, 1878'te Rusya ile imzalanan Reasürans Tretesi ile Batum Rusya'ya bağlanana kadar Lazistan Sancağı'nın merkezi olur.
Lazların bazı kaynaklara göre kanlı olan asimilasyonu yaklaşık 300 yıl sürer. Bu süre zarfında Lazların Gürcü ve Hristiyanlıkla olan bağlantıları sona erer. Bölgede yaşayan ve Ortodoks kalmaya devam eden azınlık, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesine inanmaya zorlanır. Bir zamanlar Gürcü Ortodoks Kilisesi'ne inanan Ortodoks Lazlar, Rum Ortodoks Patrikhanesine inanmalarını takriben Rumlaşırlar. İstanbul'daki Rum Kilisesi'ne inanan Lazlar zamanla Lazcayı unutur ve kimliklerini kaybederler. Helenleşen Lazlar Pontus Rumcası konuşmaya başlar. Bununla beraber Müslümanlığa geçen Lazlar Lazca konuşmaya devam ederler. 17 yüzyılın ortalarında Tunus'ta valilik yapan ve "Dayı" unvanını taşıyan birçok kişi Laz kökenlidir: Muhammed Laz (1647-1653), Mustafa Laz (1653-1665) ve Ali Laz (1673). Kahire'de heykeli

Ada, çevresi bütünüyle sularla çevrili kara parçasına verilen addır. Yeryüzündeki adaların bütünü on milyon kilometrekarelik bir yer kaplar. Adalar, tek tek olabileceği gibi, gruplar halinde de olabilir. Bu şekildeki adalara “takımada” adı verilir. Yarımada ise suyla çevrili, ancak bir tarafından ana kara parçasına bağlı bulunan coğrafi şekildir.
Yer bilimi açısından adalar, kıtasal adalar ve okyanus adaları olmak üzere temelde ikiye ayrılır. Yüzen adalar ise yeni bir yer bilimi konusudur.

Kıtasal adalar, komşu kıta kütlelerinin bir uzantısıdırlar. Tektonik hareketler, kara kütlesinin yer değişmesi sonucu komşu kıtadan ayrılarak ya da denizin ya da karanın yer bilim zamanlarındaki alçalması ya da yükselmesiyle oluşurlar.  Örneğin Madagaskar Adası; birinci zamanda “Avustralya-Hint-Madagaskar” kıtasının bir parçasıdır; kara kütlesinin yer değiştirmesi sonucu oluşmuştur.
Denizin ya da karanın alçalması ya da yükselmesiyle oluşan karasal adalara Büyük Britanya, Grönland ve New Foundland örnek verilebilir. Bunlarda ada ve komşu kıta, birbirlerinden oldukça sığ bir deniz kesimiyle ayrılmışlardır.
Tortul birikintilerin göl, ırmak ve denizlerde kıta sahanlığı boyunca oluşturduğu deltalar da karasal adalar sınıfındadır.

Okyanus adaları, tektonik hareketlere dayalı volkanik kökenlidirler. Volkanik adalar, püskürmeyle biriken maddelerin okyanus yüzeyinde yükselmesiyle oluşurlar. Tipik örneği, Polinezya, Melanezya ve Mikronezya takım adalarının çoğu yüzeyden az çok uzak bir denizaltı tabanının üzerindeki volkanik akıntıların sonucudur. Yeni Zelanda, Yeni Gine ve Melanezya'nın bazı adaları dağlık yüzey şekillerini ve bugünkü biçimlerini toprak hareketleri sonucunda almıştır. Kıvrılmalar ve kırılmalar genellikle çok yenidir ve bu adalarda sık sık deprem olur.

Ayrıca aşınan ve çöken yanardağ konilerinin çevresinde mercanlar tarafından oluşturulan sığ kayalıklara da mercan adaları (Atol) denmektedir. Örneğin, Avustralya'nın kuzeydoğusundaki Büyük Set Resifi. Fakat, Yeni Zelanda'da Avustralya'nın güneyinde ve bazı takım adalarda mercan kayalıkları yoktur: Markiz Adaları gibi. Üstelik denizaltı sığlıkları bazı mercan oluşumlarına taban yerine geçmiş ve Gilbert, Tuamotu gibi bazı takımadalar tamamıyla atollerden oluşmuştur.  
Volkanik kökenli adalar, uzun, dar ve genellikle kıvrılan sıralar biçimi aldıklarında “ada yayı” diye adlandırılırlar. Ada yayları yer kabuğunun tektonik dilimlerinin birbirine yaklaştığı yerde oluşurlar. Bir dilim diğerinin altına kayar; kayan bölge, ada yayına paralel bir bir derin deniz kırığı biçiminde belirir; alta kayan dilim, eriyip, magmayı oluşturur; magma da, yayın yanardağları arasından yeniden yukarı fışkırır. Yay ile kırık arasında kalan bölgede, kayan dilimin parçacıkları ve yayda oluşan aşınma, denizde tortulların birikmesine yol açar. Birçok yay, kayan dilimin bulunduğu bölgeye doğru kabararak kıvrılır. Böylece ada oluşur.
Tipik örnekleri: Aleut Adaları ve Kuril Adalarıdır. Ama Tonga, Kermadec ve Mariana Adaları ise bu oluşumdan farklı olarak iki dilim arasında yer almaktadırlar. 
Çeşitli birikme-aşınma süreçleri sonunda bazı ada yayları kıta kütlesi içerisinde kalabilir. Güney Amerika Andları ve Kuzey Amerika'nın batısındaki Cascade Dağları tipik örneklerdir.
Avustralya'yı dört tarafı denizlerle çevrili olduğu için ada olarak nitelemek yanlıştır. Çünkü bir kara parçasını ada olarak tanımlamak için o kara parçasının bir anakaraya bağlı olması gerekir. Avustralya bir anakaraya bağlı olmadığı için bir kıta olarak nitelendirilmiştir. Örneğin: Grönland Adası, Kuzey Amerika anakarasına, Japonya adaları Asya anakarasına bağlı olduğu için ada olarak nitelendirilmiştir.

Deniz, göl ya da akarsuların üzerinde akıntının ve rüzgârın etkisi ile hareket edebilen ve etrafı su ile çevrili kara parçalarına yüzen ada denilir. Yüzen ada oluşumu ve kullanımları açısından yeni bir yer bilimi konusudur.

Meksika’daki Xochimilco Gölü üzerindeki Chinampa denilen yüzen adalar; kuraklık nedeniyle gölün sularının çekilmesi sonucu bu adaların sayısı oldukça azalmıştır.
İtalya’da bulunan Roma yakınlarındaki göl üzerindeki 1 km2' lik yüzen ada koruma altındadır; kuşları ve bitki örtüsüyle Dünya'nın sayılı ekolojik bölgeleri arasındadır.
Peru-Bolivya sınırı yakınındaki Peru'nun Puno şehrinde Titikaka Gölü üzerindeki Uros Yüzen Adası üzerinde yerleşim yerleri de vardır. Ortalama ömrü altı sene olan bu ada, zamanla kendini yenileyebilmektedir.
Denizin üzerindeki yüzen adalara en tanınmış örnek: Sargassum Yüzen Adası'dır. Kuzey Atlantik’in ortasında akıntılar nedeniyle Sargassum denilen bir cins su yosununun birikmesi sonucu oluş olup Kristof Kolomb tarafından bulunmuştur. Bugün deniz biyologlarınca çok ilginç bulunmakta ve yüzen bir hayvanat bahçesi olarak değerlendirilmektedir. Sargassum'un kolları arasında her cins balık, küçük yengeçler, karidesler ve binlerce çeşit küçük canlı yaşamını sürdürür. Su yosunlarından oluşan bir başka yüzen ada da Pasifik'te Kaliforniya açıklarında bulunmaktadır. Macrocystis adlı dev su yosunundan endüstride çok kullanılan ‘algin’ adlı bir madde çıkarılır.

Solhan ilçesi Hanzarşah Köyü Aksakal Gölü ortasında hareket eden üç ada vardır. Adalar, göl içinde bağımsızdır. Üstüne binildiği zaman sal gibi her tarafa ağır ağır hareket etmektedir. Adanın üzerinde 4-5 tane bodur ve dış budak ağacı mevcuttur. Çevredeki bitkiler gölün mevcut suyu ile beslenmektedir. Ada üzerinde bulunan ot kökleri sarılıcı olması nedeniyle toprak tamamen bitki kökleri ile kaynamış ve yapışmış durumdadır. Ayrıca gölün ortasında bulunan adanın yapısı incelendiğinde çayır, ayrık ot ve suda yetişen çeşitli bitkilerin ada üzerinde mevcut olduğu görülmektedir.
Erzurum Olur İlçesi Ormanağzı Köyü Sülüklü Göl'ünde bir tane yüzen ada bulunmaktadır. Adıyaman Çat Baraj Gölü'nde sular kabarınca yüzen adalar ortaya çıkmaktadır. Kayseri Sultansazlığı'ndaki gölcüklerde yüzen saz adaları ortaya çıkmıştır. Denizli Işıklı Gölü'nün değişik kesimlerinde "hopa" denilen adalar, İçel Gülnar İlçesi Demirözü Köyü Adalıgöl'e ismini veren ada, Afyonkarahisar Eber Gölü'ndeki, Konya Akşehir Gölü'ndeki birer ada bilinen yüzen adalardır. Erzincan'a bağlı Ahmetli Köyü'nün güneydoğusunda, Ahmediye Gölü'ndeki, Ahmediye yüzen adasının boyu 48 metre, eni ise 1½ metre ile beş metre arasında değişmekte, kalınlığı 30 ile 60 santimetre arasındadır. Yüzen adanın yüzölçümü yaklaşık 105 metrekaredir. Ada tamamen bitkisel kökenli organik artıkların uygun şartlarda birikmesiyle oluşmuştur. Ayrıca Kızılırmak Kanyonu üzerinde de yüzen adalar vardır.

Uluslararası hukukta adaların durumu bulundukları yere göre değişir:

Karasuları içinde yer alan ada; kıyının bir eki sayılır.
Ada bir akarsu üzerinde iki devlet sınırında bulunuyorsa, akarsuyun orta çizgisi ile iki devlet arasında bölüşülür.
İki devlet arasında bölümsüz bir akarsu üzerindeki ada, iki tarafın da ortak mülkü sayılır.

Türkçe ada sözcüğünün Eski Türkçe ātaġ sözcüğünden geldiği ve bu sözcüğün Farsçaya da ādāġ şeklinde geçmiş olduğu belirtilir. Türkçede ada anlamında aral, cezire (<Arapça) ve simek sözcükleri de çeşitli sözlüklerde kayıtlıdır. Bunlardan aral sözcüğü bazı sözlüklerde takımada anlamında kayıtlıdır.

Tektonik
Tortul kayaçlar
Volkanik
Mercan adası
Magma
Yüzen ada
Türkiye'deki adalar listesi

Bir adanın oluşumu - flash24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Definition of island22 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from United Nations Convention on the Law of the Sea
Listing of islands from United Nations Island Directory.

Meydan Larousse Ansiklopedisi
Grollier Ansiklopedisi
Ada24 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adriyatik Denizi (İngilizce telaffuz: [eɪdriˈætɪk]), Akdeniz'in bir parçası olan ve İtalya Yarımadası ile Balkan Yarımadası arasında kalan uzun bir körfezdir. Adriyatik, Akdeniz'in en kuzeydeki koludur ve Otranto Boğazı'ndan (İyonya Denizi'ne bağlandığı yer) kuzeybatıya ve Po Ovası'na kadar uzanır. İtalya, Arnavutluk, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Slovenya ve Karadağ'ın denize kıyısı bulunmaktadır. Adriyatik, çoğu doğu kıyısının Hırvat kesiminde yer alan 1.300'den fazla adaya sahiptir. Kuzeyi en sığ, güneyi en derin olmak üzere üç havzaya ayrılmıştır ve maksimum 1.233 metre (4.045 ft) derinliğindedir. Bir su altı sırtı olan Otranto Sill, Adriyatik ve İyonya Denizleri arasındaki sınırda yer almaktadır. Hakim akıntılar Otranto Boğazı'ndan saat yönünün tersine doğu kıyısı boyunca ve batı kıyısı (İtalya) boyunca tekrar boğaza akar. Adriyatik'teki gelgit hareketleri azdır, ancak zaman zaman daha büyük genliklerin meydana geldiği bilinmektedir. Adriyatik'in tuzluluk oranı Akdeniz'den daha düşüktür, çünkü Adriyatik, Akdeniz'e akan tatlı suyun üçte birini bir seyreltme havzası görevi görerek toplar. Yüzey suyu sıcaklıkları genellikle yazın 30 °C (86 °F) ile kışın 12 °C (54 °F) arasında değişir ve Adriyatik Havzası'nın iklimini önemli ölçüde yumuşatır.
Adriyatik Denizi, Mezozoik çağda Afrika levhasından ayrılan Puglia veya Adriyatik Mikroplakası üzerinde yer almaktadır. Levhanın hareketi, Avrasya levhası ile çarpışmasının ardından çevredeki dağ zincirlerinin oluşumuna ve Apenin tektonik yükselmesine katkıda bulundu. Geç Oligosin'de, Adriyatik Havzası'nı Akdeniz'in geri kalanından ayıran Apenin Yarımadası ilk kez oluştu. Adriyatik'te her türlü tortu bulunur ve malzemenin büyük bir kısmı Po ve batı kıyısındaki diğer nehirler tarafından taşınır. Batı kıyıları alüvyonlu veya teraslı, doğu kıyısı ise belirgin karstifikasyon ile oldukça girintilidir. Adriyatik'te denizin karstik habitatlarını ve biyoçeşitliliğini korumak için oluşturulan düzinelerce deniz koruma alanı bulunmaktadır. Deniz, flora ve faunada bol miktarda bulunur, çoğu endemik, nadir ve tehdit altında olan 7.000'den fazla tür Adriyatik'e özgü olarak tanımlanmıştır.
Adriyatik kıyılarında 3.5 milyondan fazla insan yaşamaktadır; bu kıyılarda yer alan en büyük şehirler ise Bari, Venedik, Trieste ve Split'tir. Adriyatik kıyılarındaki ilk yerleşimler Etrüsk, İlirya ve Yunan'dır. MÖ 2. yüzyılda, kıyılar Roma'nın kontrolü altındaydı. Orta Çağ'da, Adriyatik kıyıları ve denizin kendisi, başta Bizans İmparatorluğu, Hırvatistan Krallığı, Venedik Cumhuriyeti, Habsburg Monarşisi ve Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere bir dizi devlet tarafından çeşitli derecelerde kontrol edildi. Napolyon Savaşları, Birinci Fransız İmparatorluğu'nun kıyı kontrolünü ele geçirmesi ve İngilizlerin bölgedeki Fransızlara karşı koyma çabasıyla sonuçlandı ve sonunda Doğu Adriyatik kıyılarını ve Avusturya için Po Vadisi'nin büyük bir kısmını güvence altına aldı. İtalya'nın birleşmesinin ardından, İtalya Krallığı doğuya doğru genişlemeye başladı ve bu 20. yüzyıla kadar devam etti. I. Dünya Savaşı ve Avusturya-Macaristan ile Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, doğu kıyılarının kontrolü Yugoslavya ve Arnavutluk'a geçti. 1990'larda Yugoslavya'nın dağılmasının ardından Adriyatik kıyılarında dört yeni eyalet meydana geldi. İtalya ve Yugoslavya deniz sınırları üzerinde 1975 yılına kadar anlaşmaya vardılar ve bu sınır Yugoslavya'nın ardıl devletleri tarafından tanınmasına karşın, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Karadağ arasındaki deniz sınırları halâ tartışmalıdır. İtalya ve Arnavutluk 1992 yılında deniz sınırları üzerinde anlaştılar.
Balıkçılık ve turizm, Adriyatik kıyılarının tamamında önemli gelir kaynaklarıdır. Adriyatik Hırvatistan'ın turizm sektörü, ekonomik açıdan Adriyatik Havzası'nın geri kalanından daha hızlı büyüdü. Deniz taşımacılığı da bölge ekonomisinin önemli bir koludur. Adriyatik'te her biri yılda bir milyon tondan fazla yük elleçleyen 19 liman bulunmaktadır. Adriyatik'te yıllık kargo cirosuna göre en büyük liman Trieste Limanı iken, yıllık hizmet verilen yolcu bakımından en büyük liman ise Split Limanı'dır.

Adriyatik isminin etimolojisi, adını muhtemelen su veya deniz anlamına gelen İlirya adurundan alan Etrüsk yerleşim yeri olan Adria ile ilişkilidir. Klasik Antik Çağ'da deniz, Mare Adriaticum veya daha az sıklıkla "yukarı deniz" anlamına gelen Mare Superum olarak bilinmekteydi. Bununla birlikte, iki terim eş anlamlı değildi. Mare Adriaticum genel olarak Adriyatik Denizi'nin Venedik Körfezi'nden Otranto Boğazı'na kadar uzanan genişliğine karşılık gelmektedir. Bu sınır, Roma yazarları tarafından daha tutarlı bir şekilde tanımlandı. Erken Yunan kaynakları, Adriyatik ve İyon denizleri arasındaki sınırı, Venedik Körfezi'nin bitişiğinden Peloponnese'nin güney ucuna, Sicilya'nın doğu kıyılarına ve Girit'in batı kıyılarına kadar çeşitli yerlere yerleştirdi. Mare Superum ise normalde hem modern Adriyatik Denizi'ni hem de Apenin yarımadasının güney kıyılarındaki denizi, Sicilya Boğazı'na kadar kapsıyordu. 
Bu dönemde Dalmaçya veya Illyricum kıyılarındaki sular için kullanılan bir başka isim de Mare Dalmaticum'du.
Adriyatik Denizinin çevresindeki ülkelerin dillerindeki isimleri şunlardır: Arnavutça: Deti Adriatik; Emilian: Mèr Adriatic; Furlanca: Mâr Adriatic; Yunanca: Αδριατική θάλασσα – Adriatikí thálassa; İstro-Rumence: Marea Adriatică; İtalyanca: Mare Adriatico; Sırp-Hırvatça: Jadransko more, Јадранско море; Slovence: Jadransko morje; Venedikçe: Mar Adriàtico. Sırp-Hırvatça ve Slovencede deniz genellikle sadece Jadran olarak anılır.

Adriyatik Denizi, güneybatıda Apenin veya İtalyan Yarımadası, kuzeybatıda İtalya'nın Veneto ve Friuli-Venezia Giulia bölgeleri, kuzeydoğuda Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ ve Arnavutluk - Balkan yarımadası ile çevrili yarı kapalı bir denizdir. Güneydoğuda, Adriyatik Denizi 72-kilometre (45 mi) genişliğindeki Otranto Boğazı'nda İyonya Denizi'ne bağlanır. Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO), Adriyatik ve İyonya denizleri arasındaki sınırı, Arnavutluk'taki Butrinto Nehri'nin (39°44'N enleminde) ağzından Korfu'daki Karagol Burnu'na, bu adadan Kephali Burnu'na (bu ikisi 39°45'N enlemindedir) ve daha sonra Santa Maria di Leuca Burnu'na (39°48'N enleminde) uzanan bir hat olarak tanımlamaktadır. Kuzeybatıdan güneydoğuya 800 kilometre (500 mi) boyunca uzanan Adriyatik Denizi 200 kilometre (120 mi) genişliğindedir. 138.600 kilometrekarelik bir alanı kaplar ve 35.000 kilometre küp hacme sahiptir. Adriyatik 40° ila 45°47' kuzeyden kuzeybatıya uzanır ve Akdeniz'in en kuzey kısmını temsil eder. Deniz, coğrafi olarak Kuzey Adriyatik, Orta Adriyatik ve Güney Adriyatik olarak üçe ayrılır. Adriyatik Denizi drenaj havzası 235.000 kilometrekarelik (91.000 sq mi) bir alanı kaplar ve 1.8'lik bir kara-deniz oranına sahiptir. Drenaj havzası ortalama yüksekliği deniz seviyesinden 782 metre (2.566 ft) yüksekte olup, ortalama eğimi 12.1°'dir. Po, Soča, Krka, Neretva, Drin, Boyana ve Vyosa, Adriyatik'e boşalan başlıca nehirler arasındadır. 19. yüzyılın sonlarında Avusturya-Macaristan İtalya'nın Trieste şehrindeki Sartorio iskelesinde ortalama Adriyatik Denizi seviyesini kullanarak bir yükseklik karşılaştırmalı jeodezik ağ kurdu. Bu karşılaştırma ölçütü daha daha sonra Yugoslavya tarafından kabul edilen Avusturya tarafından ve dağılmasından sonra ortaya çıkan devletler tarafından muhafaza edildi. 2016 yılında Slovenya, kıyı kasabası Koper'deki iyileştirilmiş deniz seviyesi ölçüm istasyonuna atıfta bulunan yeni bir yükseklik ölçütünü kabul etti. Akdeniz üzerinde de büyük bir meteorolojik etkiye sahip olan Alpler, Trieste çevresindeki Duino ve Barcola'ya doğru Adriyatik'e uzanır.

Adriyatik Denizi'nde, büyük kısmı doğu kıyıda yer alan ve 1.246'sı Hırvatistan'a ait olmak üzere 1.300'den fazla ada ve adacık bulunmaktadır. Bu sayı, gelgit sonucu zaman zaman su yüzeyine çıkanlar da dahil olmak üzere her büyüklükteki ada, adacık ve kayaları kapsamaktadır. Hırvat adalarında, her biri yaklaşık 40.578 kilometrekare (15.667 sq mi) aynı alanı kaplayan en geniş alana sahip Cres ve Krk adaları ile deniz seviyesinden 780 metre (2.560 ft) yüksekliğe ulaşan en yüksek Brač adası yer almaktadır. Hırvat adaları, aralarında en fazla nüfusa sahip Krk, Korcula ve Braces olmak üzere daimi ikametgâh edilen 47 adayı barındırmaktadır. Adriyatik'in batı kıyısındaki adalar (İtalyan), karşı kıyıdakilerden daha küçük ve daha az sayıdadır; en iyi bilinenleri Venedik şehrinin inşa edildiği 117 adadır. Yunanistan'ın Korfu adasının kuzey kıyısı da IHO tarafından tanımlandığı şekilde Adriyatik Denizi'nde yer almaktadır. IHO sınırı, Diapontia Adaları'nı (Korfu'nun kuzeybatısı) Adriyatik Denizi'ne konumlandırmaktadır.

Adriyatik Denizi'ndeki münhasır ekonomik bölgeler:

Adriyatik Denizi'nin ortalama derinliği 2.595 metre (8.514 ft) ve maksimum derinliği ise 1.233 metre (4.045 ft)'dir, ancak Kuzey Adriyatik havzası nadiren 100 metre (330 ft) derinliği aşmaktadır. Venedik ile Trieste arasında, Ancona ile Zadar'ı birbirine bağlayan bir hatta uzanan Kuzey Adriyatik havzası, kuzeybatı ucunda sadece 15 metre (49 ft) derinliğindedir; güneydoğuya doğru giderek derinleşmektedir. Akdeniz'in en büyük sahanlığıdır ve aynı zamanda bir seyreltme havzası ve alt su oluşumu bölgesidir. Orta Adriyatik Havzası, 270-metre (890 ft) derinliğindeki Orta Adriyatik çukuru ile Ancona–Zadar hattının güneyinde yer almaktadır. 170-metre (560 ft) derinliğindeki Palagruža Sill, Orta Adriyatik Çukuru'nun güneyinde yer almaktadır ve onu 1.200-metre (3.900 ft) derinliğindeki Güney Adriyatik Çukuru ve Güney Adriyatik Havzasından ayırmaktadır. Güney Adriyatik Havzası, bağlı olduğu Kuzey İyon Denizi'ne birçok açıdan benzerdir. Enine, Adriyatik Denizi de asimetriktir. Apennine Yarımadası'nın kıyısı nispeten pürüzsüzdür, çok az ada vardır ve Monte Conero ve Gargano burnu denize tek önemli çıkıntıdır, bunun aksine, Balkan Yarımadası'nın kıyısı, özellikle Hırvatistan'da çok sayıda ada ile engebelidir. Apenin Dağları'nın kıyı şeridinden daha uzakt

Adriyatik veya Puglia levhası, Kretase döneminde büyük bir transform fay boyunca Afrika levhasından kopan ve esas olarak kıta kabuğunu taşıyan küçük bir tektonik levhadır. Adriyatik levhası adı genellikle levhanın kuzey kısmına atıfta bulunulduğunda kullanılır. Adriyatik/Puglia levhası, Avrasya levhası ile çarpıştıktan sonra, plakanın bu kısmı Alpin Orojenezi sırasında deforme oldu.
Adriyatik/Puglia levhasının, Avrasya levhasından bağımsız olarak, saat yönünün tersine küçük bir dönüş bileşeni ile NNE yönünde hareket ettiği düşünülmektedir. İkisini ayıran fay bölgesi, Alpler'den geçen Periadriyatik fayıdır. Çalışmalar, Avrasya kıtasal kabuğunun deforme olmasının yanı sıra, levha tektoniğinde alışılmadık bir durum olan Adriyatik levhasının altına doğru bir dereceye kadar battığını göstermektedir.

Ahtabolu veya Ahtenbolu (Bulgarca: Ахтопол Ahtopol), Güney Bulgaristan'ın Karadeniz kıyısında konumlanmış bir sahil kasabasıdır. Burgaz ilinin güneydoğusundaki bir burunda yer alan Ahtapol, Bulgaristan-Türkiye sınırına yakındır. Bulgaristan'ın en güneyindeki kasabalardan biridir. Istranca Doğa Parkı burada konumlanmıştır.
Antarktika'daki Ahtopol Zirvesi, adını bu kasabadan almıştır.

Ahtapol'de Neolitik dönemden kalma Trak yerleşimlerinin kalıntıları tespit edilmiştir. Muhtemelen MÖ 440-430'lü yıllarda Antik Yunanlar kenti kolonileştirilmiştir. Araştırmacılara göre şehir Atinalılar tarafından kurulmuştur. Romalılar bölgeye Peronticus adını vermiştir. Barbar istilalarıyla harap olan kenti yeniden inşa eden Bizanslı lider Agathon ise kenti Agathopolis (Yunanca: Αγαθόπολις) olarak adlandırmıştır. Diğer kaynaklara göre, kent MÖ 323'te bu ismi almıştır. Antik dönemde kentin adı Aulaiouteichos  veya Alaeouteichos olarak geçmekteydi. 

Orta Çağ'da kasaba, Bizans ile Bulgar İmparatorluğu arasında sık sık el değiştirmiştir. Orta Çağ kaynakları, Ahtopol'den Bizans, İtalyan ve birçok ülkeden gemilerin geldiği canlı bir ticaret limanı olarak bahseder. 14. yüzyılın sonlarında Osmanlı birliklerinin işgaliyle kasaba Ahtenbolu olarak adlandırılmıştır. Kasaba 1453'te Osmanlı egemenliğine girmiştir. 1498 tarihli bir Osmanlı vergi sicilinde Ahtopol'da 158 Hristiyan ailenin yaşadığı yazmaktadır. Aile isimlerinin çoğu Yunanca olsa da  Slav (Bulgar) isimli aileler de yer almaktadır. 1898'de Ahtopol, 300'ü Rum ve 110'u Bulgar olmak üzere 410 kişinin ikamet ettiği bir kasabaydı. 19. yüzyılda, Karadeniz ve Akdeniz'den gelen gemilerin balıkçılık ve denizaşırı yaptığı bir ticaret merkeziydi. Kentte bağcılık da gelişmiştir.
Ahtopol, deniz korsanları (genellikle Kafkasyalı Lazlar) tarafından defalarca yakılmış ve harap edilmiştir. 1918'de çıkan yangında şehir neredeyse tamamen yok olmuştur. Kasabada 8 metre yüksekliğinde ve 3.5 metre genişliğinde bir kale, 12. yüzyıldan kalma Aziz Yani manastırı ve üzerine atlı gravürü oyulmuş bir çeşmenin kalıntıları bulunmaktadır. Kasabada ayrıca 1796'ya tarihlenen bir kilise bulunmaktadır. Osmanlı kaynaklarında "Ahtabolu" adıyla geçen kasaba, 1878-1912 yılları arasında Edirne Vilayetinin Kırkkilise sancağına bağlı  bir kaza merkeziydi. Evliya Çelebi 1663 yılında buradan geçmiş ve Seyahatnamesinin 6. cildinde kasabadan "Ahtabolu" olarak bahsetmiştir.
Balkan Savaşları'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu bölgeyi Bulgaristan'a bırakmış, kasabadaki Yunanlar yavaş yavaş Yunanistan'a taşınmıştır. Yerli halkın yerine çoğunluğu Doğu Trakya'dan olmak üzere (özellikle Pınarhisar'dan) 150 Bulgar aile yerleştirilmiştir.

1984 ve 1990 yılları arasında Ahtopol yakınlarından 28 Sovyet tipi M-100 sondaj roketi fırlatılmıştır. [1] 14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahtopol'de ılıman dönencealtı iklimi (Köppen iklim sınıflandırması: Cfa) görülmektedir.

"Ahtopol". Krajbrežna Strandža: Toponimi i hidronimi. Sofya: Universitetsko izdatelstvo "Sv. Kliment Ohridski". 2001. ss. 12-20. ISBN 954-07-1541-5. 

Ahtopol hakkında bilgi13 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahtopol tatil kasabası hakkında bilgi ve resimler 9 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akarsu, yeryüzünde ya da yer altında belirli bir yatak içinde, eğim boyunca sürekli veya zaman zaman akan sudur. Çoğunlukla tatlı sudan oluşan akarsular, tatlı su gölleriyle birlikte insanlığın temel su ihtiyacını karşılamak için kullanılırlar. Bunun yanında gıda, enerji ve turizm sektörleri tarafından da kullanılırlar.

Türkçede akarsular adlandırılırken akarsuyu belirtmek için çay, dere, öz, özen ya da ırmak gibi sözcükler getirilir. Bu konuda adı Türkçeleştirilen yabancı kökenli Fırat ırmağı bu sözleri içermezken, Türkçe kökenli olan Kızılırmak, Bakırçay gibi adlar kendiliğinden bu sözleri içerir.

Havza: Akarsuyun kaynağı ile ağzı arasında, akarsuya su veren tüm alanı kapsar. Akarsuyun kollarıyla birlikte sularını topladığı alandır. Akarsuyun açık denizlere okyanuslara ulaşması durumunda açık havza, bir göle, bataklığa dökülmesi veya çölde buharlaşarak yok olması durumuda kapalı havza oluşur.
Akarsu vadisi: Akarsuların, içinde aktıkları yatağı aşındırmalarıyla ortaya çıkan çukurluktur.
Su bölümü çizgisi: İki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınırdır. Genellikle dağların doruk noktalarından geçerler.
Kaynak: Akarsuyun doğduğu alandır.
Yatak: Akarsuyun içinde aktığı çukurluğa yatak denir. Akarsuyun kıyılarının sınırladığı alan, suyun doldurduğu kısımdır.
Kol: Ana akarsuya havzasında karışan, dökülen her bir akarsuya verilen ad. Akarsuyun kolları çoğunlukla akarsudan daha küçüktür. Akarsuyun kolunun kendisinden büyük veya eşit olduğu durumlarda ana akarsuyun hangisi sayılacağı sorunu oluşur. Bu durumda kolların debisi, akış doğrultusu veya boyu, ana akarsuyu belirlemekte kullanılır.
Ağız: Akarsuyun bir başka akarsuya, göle, deniz veya okyanusa döküldüğü yere verilen isim. Akarsuyun en alçak kesimidir. Bazı durumlarda yer adı olarak kullanılır. Melen Çayı'nın Karadeniz'e döküldüğü yerde kurulan köy: Melenağzı Köyü.
Akım (debi): Akarsuyun herhangi bir kesitinden saniyede geçen su miktarını ifade eder. Genellikle m³/sn olarak ifade edilir.
Akarsu rejimi: Akarsuyun taşıdığı su miktarının (akım) yıl içinde değişimini ifade eden kavramdır. Akarsular kabaca; düzenli rejimli, düzensiz rejimli ve karma rejimli akarsular olarak üçe ayrılır.
Düzenli rejimli akarsu: Taşıdığı su miktarının yıl içinde fazla değişmeyen akarsuyun rejimidir. Yağışın düzenli olduğu ekvatoral iklim bölgesinde görülür.
Düzensiz rejimli akarsular: Yağış rejiminin düzensiz olduğu alanlarda görülür. Akdeniz, Muson, Savan ve Karasal iklim alanlarındaki akarsuların rejimidir.
Akarsu kavşağı: İki veya daha fazla akarsuyun birleştiği yer.
Akarsu Ağı:(Drenaj ağı): Ana akarsu ve kollarının oluşturulduğu şebekedir.
Talveg: Akarsu yatağının en derin noktalarının birleştirilmesi ile oluşan hat. Türkiye-Yunanistan sınırı Meriç ırmağı talveg çizgisidir.
Dolanma (eğrilik) oranı: Akarsuyun talveg uzunluğu ile kuş uçuşu uzunluğu arasındaki orandır.

Akarsuları sınıflandırmakta birçok kategorik yol izlenebilir. Aşağıda bazı sınıflandırmalar verilmiştir.

Sürekli akarsular ve süreksiz akarsular (mevsimlik akarsular) adlandırmaları, yılın tüm dönemi akış gösteren sürekli akarsular ile genellikle yarı kurak ya da kurak bölgelerde görülen kısa yağış dönemlerine akışın gözlenebildiği akarsuları birbirinden ayırmak için kullanılır. Haritalarda süreksiz akarsular kesikli mavi çizgilerle gösterilir. Sel rejimli akarsular:. Uzun süre yatağı kuru olup, yağıştan sonra su taşıyan çöl akarsularıdır.

Akarsular debisine göre küçükten büyüğe sırasıyla Dere, Çay ve Nehir (Irmak) olarak adlandırılır

Akma ortamına göre akarsular, yeraltı ve yerüstü akarsuları olmak üzere ikiye ayrılır.

Akarsu morfolojisi
Akarsu bilimi

Akçakoca, Batı Karadeniz Bölgesi'nde Düzce iline bağlı bir ilçedir.
Akçakoca, Karadeniz kıyı şeridinde 35 km uzunluğunda bir kumsala sahiptir. Özellikle 1950'den sonra turistik bir yer hâline gelmeye başlamıştır. Bunda özellikle Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlere 3 saatlik bir uzakta olmasının etkisi vardır. Ankara ve İstanbul'dan sonra Zonguldak ve Bursa'dan oldukça turist çekmektedir. Akçakoca denizi ve kumsalından başka bitki örtüsü bakımından bakir güzelliğiyle de turistleri çekmektedir. Ziyaretçilerin gece olduğunda kesinlikle ziyaret ettiği ve şehir halkının geceleri çıkıp dolaştığı Çınar Caddesi adını cadde boyu bulunan ağaçlardan almaktadır. Kayın, kestane, ıhlamur, çınar, meşe ağaçlarından oluşan bitki örtüsü tatilcileri çekmektedir. Fındık üretimi halkın gelirinde büyük rol oynamaktadır.

Akçakoca ve çevresinden tarihi hakkında kesin bilgi ve belgeler olmamakla birlikte bölgede yapılan kazılar sonucunda elde edilen bir takım eşyanın MÖ 1220 yıllarında Trakya yolu ile Anadolu'ya geçen Trak Kabilelerine ait olduğu tahmin edilmektedir. Roma egemenliği döneminde "Dia-Diospolis" yani "Parlayan Şehir" adıyla önemli bir liman ve ticaret merkezi olarak tanınır.
1185-1200 Yıllarında Ceneviz kalesi civarında kurulu olan Hristiyan köylerini buraya daha sonra gelen Selçuklu obaları tarafından yağma ve talan edilince buradaki Hristiyan halk imparatora şikâyet ederler, imparator bunun üzerine Romanya Dobruca'daki Peçenek, Uz, Kuman gibi Türklerin silahşör obalarını buralara Türkmenlere karşı tampon amaçlı getirip yerleştirir. Osmanlılarla-Selçuklular daha sonra kaynaşırlar.
Romanya, Dobruca'daki bu Türkler Trakya üzerinden getirilip bu nüfusu boşalmış Hristiyan köylerine yerleştirilmişlerdir: Aktaş, Nazımbey, Kalkın, Tahirli, Çayağzı, Akkaya, Melenağzı, Hasançavuş, Koçullu.
Bu Türk göçmenlerin bazıları, yaylalara çıktığından Altunçay, Subaşı, Dereköy köylerine de yerleşmişlerdir.
1204 tarihinde 4. Haçlı orduları İstanbul'a geldiler. Kudüs yerine İstanbul'u işgal ederek Bizans İmparatorluğu topraklarını bölüştüler. Latin İmparatorluğu'nu kurdular 1204 yılında Latin İmparatorluğu, 1204-1212 yılları arasında kısa bir dönem Trabzon İmparatorluğu egemenliği altında kalmıştır. 1212 yılından itibaren bölge İznik İmparatorluğu hakimiyetine girdi. 1261 yılında İznik İmparatorluğu'nun İstanbul'u ele geçirmesi sonucu Düzce ve havalisi tekrar 1323 yılına kadar Bizans İmparatorluğu'nun eline geçti. Cenevizliler fiilen Bizans'ın olan Diospolis, Herakleia, Amesus şehirlerine ticari açıdan hakim oldular ve hasarlı kaleleri onardılar, Diospolis -şimdiki adı ile Akçakoca- Osmanlı Beyliği döneminde 1319 yılında Orhan Gazi’nin lalası ve akıncı beylerden Konur Alp  tarafından fethedilerek, Türklerin eline geçmiş ve günümüze kadar kesintisiz Türk egemenliği altında kalmıştır. Bazı tarihçilere göre ise Akçakoca Osmanlılarca fetih edilmemiş Bizans'ın elindeki şehirde yaşayan çoğunluklu Türk nüfus Osmanlı'ya katılmıştır. Osmanlı fethi ile şehrin eski adlarından biri olan  "Dia" yani "Parlayan Şehir-Kent"  adı Türkçeleştirilerek " Akçaşar", " Akçaşehir"  olmak üzere değiştirilmiştir.
1862 yılına kadar Bolu Sancak Beyliği'ne bağlı bir voyvodalık ve 1934 yılına kadar da Akçaşehir adıyla nahiye olan bölge, 1934 yılında da isim değişikliği yapılarak Akçakoca Bey'in adını alarak Akçakoca ilçesi olmuştur. Aralık 1999 tarihinde Düzce'nin il olması nedeniyle Akçakoca ilçesi Düzce iline bağlanmıştır.

Tipik Karadeniz iklimi özelliklerini yansıtan havası, deniz kenarında olması nedeniyle nemlidir. Yılın büyük bölümünde yağmurlu geçer. Tatili deniz ve güneş olarak düşünenler için fazla ideal bir yer olmamakla birlikte, sakin ve huzurlu ortamı ile dikkat çeker.

Akçakoca, Karadeniz Bölgesi'nin deniz kıyısındaki en batıda kalan ilçelerinden biridir. Tarihi ve doğal güzellikleri barındıran, ormanla denizin ahenkle buluştuğu bir sahil ilçesidir. Fındık, Akçakocalıların geçiminde en büyük paya sahiptir. Neredeyse yerleşim yapılmayan yerlerin çoğunda fındık bahçelerini görebilirsiniz.
İlçenin yüzölçümü 380 km²dir. Akçakoca'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir. Akçakoca'nın deniz seviyesinden en yüksek rakımlı noktası, 1.154 metre ile Kaplan Dede Dağı'dır.
Akçakoca'nın sahili, yazları turistlerle kalabalıklaşır. Ekim ayı sonuna doğru sezon biter. Yerleşim yeri, İstanbul ile Ankara'nın tam ortasında denilebilir. Özellikle hafta sonları oldukça yoğunlaşır.

Akçakocada her yıl geleneksel olarak festival yapılmaktadır. Akçakoca'da son olarak 20-26 Temmuz arasında 14. Parlayan kent Akçakoca kültür ve sanat festivali gerçekleştirilmiştir. Bu sürede Yazın yoğun olan nüfus 200.000'i geçmektedir. Festival bakımından gittikçe Türkiye'nin en iyi festival organizasyonları arasında yer almaya başlamıştır. Konserlerde ise dönemin en popüler şarkıcıları ve en az 1 tane de karadeniz sanatcısı yer almaktadır. Ayrıca 2010 festivalinde Ceza da Akçakocaya gelmiştir. Akçakoca festivaline Bolu, Adapazarı, Düzce, Zonguldak, özellikle komşu ilçesi Ereğli'den seferler düzenlenmektedir. Festival programı her yıl Akçakoca belediyesi internet sitesinde yer almaktadır.

Yaz akşamları araç trafiğine kapatılan Atatürk Caddesi son derece modern kafelere sahiptir.[kime göre?] Merkez Camii yörenin ilginç mimarili camiilerinden biridir, ilk bakıldığında Uzak Doğu mimarisini anımsatsa da Yörük çadırından esinlenilmiştir. Caminin içi direksizdir, bu mekana genişlik ve ferahlık katmaktadır.
Merkez caminin karşısında geniş bir parkı mevcuttur. Bu parkta Karadenizlilerin genelde "Bagen" dediği serander değişik bir mimariye sahip kafeler yer alır. Osman Gazi ile Akçakoca'yı fethederek Osmanlı topraklarına katan komutanlardan Akçakoca Bey, Konur Alp'in heykelleri bulunmaktadır. Limanı da bu parka çok yakındır. Festivaller bu limanda gerçekleştirilmektedir. Çuhallı çarşısında Ankara Belediyesinin yardımları ile 2009 yılında gençlik parkı yapılmıştır.
Bu parkta tenis sahası, basketbol sahası, spor yapmak için kullanılan park aletleri mevcuttur. Karşısında geniş kumsalında yazları kum futbolu ve plaj voleybolu oynanmakta. Ayrıca belediye tarafından turnuvaları düzenlenmektedir. Ceneviz kalesinde piknik alanı vardır burada aileler mangal yapar. Ceneviz kalesinin hemen yanında kale plajı adı verilen mavi bayraklı bir plaj daha mevcuttur. Son olarak, kültürel kıymeti yüksek olan çantı evleri bulunmaktadır.

Akçakoca'daki turizm faaliyetleri, kısa yaz turizmine dayanmakta olup, aynı zamanda deniz-kum-güneş turizmi olarak da adlandırılan plaj turizmine bağlıdır. 1945'ten önce, Akçakoca'nın daha geniş ve uzun bir sahil şeridi vardı. Plaj, batı tarafındaki kayalıklardan Cuhallı'ya kadar uzanıyordu ve Geonavise Kalesi'nin altındaki kale plajına kadar devam ediyordu. Ancak, yol yapımı, kafeler, restoranlar, oteller ve konut binaları, plajı Cuhallı tarafında daha dar ve kısa hale getirdi. Skytower isimli otelin de inşa edilmesi sahildeki dolgu ve doğal tahribata örnek verilebilir. Akçakoca'nın merkezinde, eskiden Cuhallı Plajı'nın bir parçası olan büyük ve güzel bir plaj bulunmaktaydı, ancak şimdi balıkçılar için bir liman bulunmaktadır. Birçok yerli, limanın, beton ve kayaların bir araya getirilmesiyle oluşturulan, denizde mayo ve şortla yüzen insanlara karşı muhafazakâr unsurların hissettiği rahatsızlığa atfediyor.
Akçakoca'da Yukarı Mahalle, Cumhuriyet Mahallesi ve Orhangazi gibi mahallelerde birçok ahşap ev bulunmaktadır. Hükûmet, bu alanları koruma altına almıştır. Sonuç olarak, bu evlerin sahipleri dahi onarımlar ve kullanım için müdahalede bulunamamaktadır. Bu evlerin çoğu çökmekte ve bazıları alanlarda herhangi bir değişiklik yapmanın yasa dışı olması nedeniyle yangınlarla zarar görmektedir. Ancak, hükûmet henüz bu evler ve alanlar konusunda bir adım atmamıştır. Sonuç olarak, onlar sessizce kaderlerini beklemektedirler.

Başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ, Metin Akpınar, Peker Açıkalın gibi birçok ünlü oyuncunun oynadığı Amerikalılar Karadeniz'de 2 filmi Akçakoca'da çekilmiştir. Akçakoca'nın Dilaver ve Melenağzı köylerinde çekilen filmin küçük bir kısmında merkezden görüntüler de mevcuttur.
2016 yılında "Eski Sevgiliyi Unutmanın 10 Yolu" filminin tamamına yakını Akçakoca'da çekilmiştir.

Akçakoca Kaymakamlığı18 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akçakoca Belediyesi25 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alpler, Orta Avrupa'da yer alan büyük dağ silsilesi. İsviçre, Kuzey İtalya, Fransa, Slovenya'nın pek çok bölümünde görülür. Avusturya ve Lihtenştayn'ın hemen hemen hepsini kaplar ve Almanya'nın güneyinde önemli yer tutar. Coğrafi olarak 44°-48° kuzey enlemleri ve 5°-18° doğu boylamları arasında bulunur. Ekvator'dan ve Kuzey kutbundan hemen hemen aynı uzaklığa sahiptir. 207.000 km² bir alanı kaplar.

Alpler baştan başa İtalya'yı geçen Apeninleri, Slovenya ve Hırvatistan kıyısında uzanan Dinar Alplerini, Balkan ve Karpat Dağlarını içine alır. Bazı fasılalarla Anadolu'da Toros Dağlarıyla devam ederek, İran'a geçer ve oradan Orta Asya'ya uzanır.

Alp dağları, doğudan batıya 800 km bir kavis içinde değişen ve 200 km genişliğinde, orta Avrupa'nın hilal şeklinde coğrafik bir özelliğidir.
Dağların zirvelerinin ortalama yüksekliği 2500 metre'dir.
Dağ sırası Akdeniz'den Po havzasının kuzeyine, Fransa Grenoble'dan ve doğuya doğru orta ve güney İsviçre'ye kadar uzanır. Sıra dağlar Avusturya Viyana'ya ve doğuya Adriyatik Denizi'ne ve Slovenya'ya doğru devam eder.

Alp Dağları kendi içinde üç kısma ayrılır: Batı, Orta ve Doğu Alpler. 
Batı Alp Sıradağlarında Maritime, Cotian, Dauphine, Graian ve Pennine Alpleri önemlilerindendir. Maritime Alpleri, Riviera kıyıları ve İtalya ovaları boyunca yükselir ve 3000 metrenin üzerinde zirvelere sahiptir. Pennine Sıradağları en dikkat çekicisi olup, 96 km civarında uzunluğa ve Alplerin en çok görmeye değer tepelerine sahiptir. Batı ucunda, Fransa ve İtalya'nın birleştiği yerde Mont Blanc Tepesi mevcuttur. Karlarla kaplı bu tepe deniz seviyesinden 4810 metre yükseklikte olup Kıta Avrupa'sının (Avrupa'nın Balkanlar'a kadar olan kısmı.) en yüksek tepesidir. Pennine Alplerinin diğer ucundaki Monte Rosa 4634 m yüksekliktedir. İsviçre ve İtalya sınırında bulunan Matterhorn ise bıçak gibi yükselerek 4478 metreye ulaşır.
Orta Alplerin bir kolu da Ren Nehri Vadisinin kıyısındaki Bern Alpleridir. Finsteraarhorn (4274 m), Aletschhorn (4195 m) ve Jungfrau (4158 m) gibi dünyanın en güzel tepelerine sahiptir. Yaklaşık 30 km ayrı ve paralel bulunan Pennine ve Bern Alpleri İsviçre'nin en önemli manzaralarını oluştururlar. Orta Alplerin, Lepontine, Tödei, Glarus, Bernia, Albula ve Silvretta önemli kollarıdır.

Doğu Alpler, daha az yüksek tepelere sahip olmalarına karşılık güzellikleri yönünden dikkati çeker. Bavyera Alpleri, Julian ve Carnic Alpleri önemli kollarıdır. Dolomitler, ufalanan kalkerli yarları ile meşhurdur. Doğu Alplerde vadiler, sık ormanlara sahip olduklarından, toprak tarıma çok az müsaittir.
Güney Alplerin üzerinde yaklaşık 16 tane tepe vardır. Bunların en alçağı 3048 m civarındadır.
Alp vadileri oldukça değişiktir. Bazıları sayısız şelalelerin mevcut olduğu nehirleri barındıran dik yamaçlı, bazıları da, ana dağlara paralel uzanan geniş vadiler şeklindedir. Bunlardan kısa ve geçişi temin eden vadilere de rastlanır.

Ayrıca Yeni Zelanda'da da Alp dağları vardır. Adanın batısını boydan boya Güney Alp Dağları örtmüştür. Güney Alplerin en yüksek tepesi olan Cook Dağı yaklaşık 3764 m'lik yüksekliğiyle ülkenin de en yüksek noktasıdır. Dağlar kıyıdan 32 km kadar içerdedir.

Kar çizgisinden yukarıda olan tepelerde buzullara ve buz kesmiş kar taneciklerinden meydana gelen bölgelere rastlanır. Bu buzullar içinde en büyüğü 25,6 kilometre boyunda ve 1689,6 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Aletsch'dir. Bu buzulların yataklarına buz nehri denir. Yüksek dağlara ve kutup bölgelerine münhasır olan bu dikkat çekici buz nehirleri ilk defa Alpler'de incelenmiştir. Hareketleri yavaş yavaş ve karmaşıktır. Dünyanın diğer bölgelerinde de olduğu gibi yavaş yavaş çekilmeleri yerkürenin ısındığına işaret etmektedir. Bazı bölgelerde 1000 metrelik yüksekliğe kadar inmekte ve daha aşağılarda dağların sırtlarında kaybolmaktadırlar. Buzullar pek çok V şekilli vadiyi genişleterek U şekline getirmişlerdir. Ayrıca arazide buzulların eriyerek bıraktıkları toprak ve taş artıklarına rastlanır.

Buzullardan kalan diğer bir izde göllerdir. Lago Maggiore ve Como güneyde İtalya'da bulunan çok güzel turistik göllerdir. Cenevre, Luzern ve Constanceis güzel olmakla beraber dağlık bölgede bulunurlar. 
Cenevre gölü, Okyanusdaki gel-git olaylarına benzer fakat menşei tamamen farklı olan bir olaya sahiptir. Olayın sebebi atmosferik basıncın değişmeleridir.
Alplerin doğu yamaçlarında birçok buzul göl bulunur. Bunlardan Tasman, Fox ve Josef buzulları en genişleridir.
Avrupa'nın bazı önemli nehirleri Alpler'in erimiş karlarını taşırlar. Rhône nehri Batı Alpler'den çıkıp Fransa'da denize dökülür. İtalya'nın önemli nehri olan Po da Alplerden beslenir ve doğu yönünde Lombardiya Ovalarından geçerek, Adriyatik'e dökülür. Alp derelerinin birleşmesinden meydana gelen Ren Nehri ise, kuzey yönünde vadiler arasında dolaşarak akar.

Okyanus ve kara rüzgârlarının sınırında bulunan Alpler'de, iklim genel olarak ılımandır. Ancak yer ve yüksekliklere göre farklı iklim şartları tarıma elverişli değildir. Yağış ortalamaları oldukça yüksektir. En çok yağış 3000 mm ile Conia'dadır. 2900 m yükseklikteki bölgelerde devamlı kar yağışları bulunur. Bu sebeple kayak ve spor müsabakalarına elverişlidir.

Alplerde 13,000 bitki türü belirlenmiştir. Alp bitkileri yaşam alanına ve kireçli veya kireçsiz olabilen toprak türüne göre gruplanabilir. Yaşam alanları çayırlar, bataklıklar, yaprak döken ve iğne yapraklı ormanlık alanlardan topraksız dağ yamacındaki yassı çakıllıklara, buzul taşlara, kaya yüzeylerine ve sırtlara kadar değişir.
Rakımla birlikte doğal bitki örtüsü sınırı, belli başlı yaprak döken ağaçlar olan meşe, kayın, dişbudak ve dağ akçaağacı ile belli olur. Bunlar aynı rakımda değildirler ne de birlikte yetişirler ama üst sınırları yabani otsu bitki örtüsünün değişmesiyle belli olan, ılıman iklimden daha soğuk iklime geçişe karşılık gelen yerlerdir. Bu üst sınır genellikle Alplerin kuzey tarafındaki deniz seviyesinin yaklaşık 1200 m üstündedir ancak güney eğimlerinde bu sınır çoğunlukla 1500 metreye hatta 1700 metreye kadar çıkar.
Alplerdeki bitki örtüsü çok zengin ve çeşitlidir. İki bin yüz metrenin üstünde çiçek veren bitki çeşidine rastlanmıştır.
Güney kıyılarda hurma tipi ve yarı tropikal bitki türlerine rastlanır. Bu bölgeye zeytin şeridi denir. Vadilerde ve alçak yamaçlarda meşe, kayın, akçaağaç gibi ağaçlar vardır. Yükseklerde çam, karaçam ve ladin hakimdir. Bunların üzerinde çayırlık bölge bulunur. 2430–2895 m arasında bitkiler kaybolurken karlı bölgeler başlar.

Alplerde genellikle dağların yüksek kesimlerinde birkaç hayvan türüne rastlanır. Ağaç çizgisinin üstünde Alp çayırlarında bulunan bir ara nesli tükenmeye yüz tutan vahşi keçi, boyları 60 santimetreye kadar ulaşan dağ faresi en çok rastlanan hayvanlardır. Bunların dışında av ve vahşi hayvan olarak çeşitli türde tavşan, tilki ve az görülen kahverengi ayıya rastlanır. Avrupa bizonu, uzun tüylü vahşi öküz ve kurdun nesli tükenmiştir.
Kuş türleri de oldukça boldur. Ormantavuğu, ağaçkakan, keklik ve su kuşları bunlar arasındadır. Kartallara, kuğu kuşlarına ve yırtıcı kuşlara yüksek tepelerde rastlanır. Kızılca, karga ve kuzgun da bulunur. Orman tavuğuna ise kar sınırında rastlanır. Göl ve akarsuları ise, alabalık ve diğer tür balıklarla doludur.

Dağlarda çeşitli geçitler mevcuttur. Eskiden kullanılan geçitlerin yanında Montegnevre Geçidi (1854 m), Mont Cenis Geçidi (2082 m), Küçük St. Bernard Geçidi (2188 m), Büyük St. Bernard Geçidi (2472 m), Orta İsviçre'de Simplon (2008 m) ve St. Gotthard (2112 m) geçitleri vardır. Nispeten doğuda ise İtalya'yı Avusturya'ya birleştiren Brenner (1370 m) geçidi mevcuttur. Bütün bunlara yaklaşık 50'den daha fazla geçidi de ilave etmek gerekir.
Daha sonra yapılan yol, köprü, tünel ve geçitlerle Fransa ve İtalya birbirine bağlanmıştır. 
1965'te tamamlanan 11,6 kilometrelik Mont Blanc tüneli, dünyanın en uzun otomobil tünelidir.

Madencilik önemli sayılmaz. Kuzeybatı Slovenya'da cıva ve bazı yerlerde kurşun çıkarılır. Bazı yerlerde kaya tuzu oldukça fazladır. Demir, bakır, çinko, altın, gümüş ve kömür ise, sınırlı miktarda bulunur.
Nispeten çok olan akarsular, hidroelektrik enerji elde etmede kullanılır.

Yayla kısımlarda tahıl ve patates yetiştirilir. Hayvan ve ilgili mamüller nispeten dağlık bölgelerden üretilip elde edilir. Özellikle İsviçre peyniri meşhurdur.

Alplerde önemli bir endüstri yoktur. 
Ahşap oymacılığı, saat imalatı ve mükemmel harita baskıcılığı da mühim yer tutar.

Önemli başka bir endüstri kolu da turizmdir. Manzara ve sağlıklı iklim, turistleri çeken bir unsurdur. Alçak vadiler, karlı tepelerden gelen rüzgâr tarafından serinletilir.
İsviçre, milletlerarası bir oyun sahası olarak kış sporlarının merkezidir.
Dağcılık da buralar için çekiciliği olan ayrı bir spordur.
Kış Olimpiyat Oyunları İsviçre, Fransa, İtalya, Avusturya ve Almanya'nın Alplerinde yapılır. Halen, bölge 14 milyon insanın yurdudur ve her yıl 120 milyon insan ziyaret eder.

Bölgenin nüfusu sekiz ülkeye dağılmış 14 milyon insandır. Dağların kenarlarında, ovalarda ve ovalarda imalat ve hizmet türü işler varken daha yüksek rakımlarda ve dağlarda çiftçilik hala önemli bir geçim kaynağıdır. Çiftçilik ve ormancılık Alp kültürünün bel kemiği olmaya devam ederken, şehirlerin ihracat yapmasının sağlayan ve dağ ekolojisini sürdüren sanayiler olmaya da devam etmektedir.
Alp bölgeleri çok kültürlü ve dil olarak da çok çeşitlidir. Dil lehçeleri yaygındır ve vadiden vadiye bölgeden bölgeye lehçeler değişir. Sadece slav Alplerinde 19 lehçe belirlenmiştir. Aosta Vadisi'nin Fransa, İsviçre ve İtalyan alplerinde konuşulan romantik lehçelerinin bir kısmı Arpitanca'dan türemiştir. Batı bölgesinin güneyi Oksitanca ile ilişkiliyken Alman lehçeler Cermen kabilelerinin dillerinden türemiştir. Güneydoğu İsviçre nüfusunun yüzde ikisince konuşulan Romanşça Latinceden türetilmiş eski Kelt dilleri kalıntılarından ve belki de Etrüskçe'dir.

Alpleri Koruma Anlaşması

Alp Dağları hakkında her şey
Rehber Ansiklopedisi
[1] Via Ferrata İle Tanışma - Amatörler İçin Dolomitler, Haldun Aydingun
Slayt Gösterisi / M

Aluşta (Kırım Tatarcası: Aluşta, Ukraynaca: Алушта, Rusça: Алушта) Ukrayna'nın Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin güney sahilinde bölgesel öneme sahip bir şehir. İmparator I. Justinianus tarafından MS 6. yüzyılda kurulan, günümüzde bir tatil yeridir. Karadeniz sahilinde, Hurzuf'tan gelip, Sudak yolunun çizgisinin üzerinde olmasının yanı sıra, Kırım Troleybüs hattı üzerinde yer almaktadır. Bölge, Kırım dağlarına olan yakınlığı ve kayalık arazi nedeniyle dikkat çekicidir. Bizans savunma kulesi kalıntıları da vardır ve şehir adını 15. yüzyılda Ceneviz kalesinden almıştır. Kasaba, Bizans İmparatorluğu'nda Aluston (Αλουστον), Ceneviz hakimiyeti sırasında ise Lusta ismine sahipti.
1910 yılında, 544 Yahudi, şehir nüfusunun yaklaşık % 13'ünü oluşturan Aluşta'da yaşadı. 1939 yılında, 251 kişi ile kasaba toplam nüfusun sadece % 2.3'ünü oluşuyorlardı. II. Dünya Savaşı sırasında, 4 Kasım 1941 tarihinde, Almanlar kasabayı işgal etti ve 24 Kasım 1941'de, Sonderkommando 10 birimi yakaladığı diğer komünistlere ve partizanları ile birlikte 30 Yahudiyi öidürdü. 1941 Aralık ayı başında, Aluşta'da yaklaşık 250 Yahudi Sonderkommando 11b tarafından vurularak idam edildi.

Aluşta

Partenit

İzobilnoye köy şurası
Korbek (İzobilnoye)
Yukarı Şuma (Verhnyaya Kutuzovka)
Aşagı Şuma (Nijnyaya Kutuzovka)
Rozovıy
Luçistoye köy şurası
Demirci (Luçistoye)
Lavanda
Yedi Ev (Semidvorye)
Malıy Mayak köy şurası
Büyük Lambat (Malıy Mayak)
Kastel (Vinogradnıy)
Lazurnoye
Degirmenköy (Zaprudnoye)
Küçük Lambat (Kiparisnoye)
Kürkület (Lavrovoye)
Aşagı Degirmenköy (Nijneye Zaprudnoye)
Küçükköy (Puşkino)
Karasan (Utyos)
Maloreçenskoye köy şurası
Küçük Özen (Maloreçenskoye)
Ulu Özen (Generalskoye)
Tuvak (Rıbaçye)
Kuru Özen (Solneçnogorskoye)
Partenit kasaba şurası
Partenit
Karabag (Bondarenkovo)
Çayka
Privetnoye köy şurası
Üsküt (Privetnoye)
Arpat (Zelenogorye)

Amasra, Batı Karadeniz Bölgesi'nde, Bartın iline bağlı bir ilçedir.
Denize doğru uzanmış bir burun, burnun iki yanında korunaklı birer liman görevi gören iki koy ve ana karaya bağlı bağımsız adalarına sahip olan Amasra, antik dönemde Amastris 3.000 yıllık tarihiyle; hem çekicilik ve balıkçılığa dayanan yerel sanatlarına, hem de kendini çevreleyen ormanlık alanlarına sahip bir yerleşim yeridir. Amasra hâlen özgün balık lokantaları, otelleri ve ev pansiyonlarına sahip bir turizm bölgesidir.
Amasra yaz aylarında özellikle Ankara'ya olan yakınlığı nedeniyle çok fazla yerli turist ağırlar. Günübirlik ve konaklamalı birçok geziye ev sahipliği yapan Amasra'da Amasra plajı, Amasra Müzesi, Gürcüoluk Mağarası, Kuş Kayası yol anıtı, Göldere Şelalesi, Ağlayan Ağaç, Direkli kaya, Amasra Kalesi ve Amasra Feneri en çok ziyaret alan yerlerdir. Sanatçı Barış Akarsu'nun memleketidir. Akarsu, Ocak 2007'de çıkardığı son kasetini Amasralılara ithaf etmiştir. Amasra'da Barış Akarsu heykeli bulunmaktadır. Amasra'yı fetheden Fatih Sultan Mehmed'in heykeli de Amasra Müzesi'nin önünde bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 178 km²dir. Amasra ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 14 metredir.

Bölgede yapılan bilimsel araştırmalarda çıkan arkeolojik kalıntılar ve Nümismatik veriler ışığında çıkan sonuçların Amasra tarihi hakkında ilk yerleşim tarihini MÖ 5000 - MÖ 8500 (Neolitik Çağ) yılları arasına, hatta Üst Palelotik (Eski Taş Devri'nin üçüncü ve son alt devri) tarihlendiren bölgede antik kalıntıları araştıran belgesel yönetmeni G. Tekin Gün Paflagonya bölgesi yerleşimleri adlı eserde geçmektedir. Kurucaşile ve Ulus ilçelerinde tarih öncesi kaya üzerine Tamga, betimlemeleri Türklerin Orta Asya'dan Anadolu göçlerini desteklediği tarih öncesi varlıklarının izleri olduğunu, üzerinde bilimsel çalışmaların neticesinde daha fazla verilere ulaşılabileceği sanılmaktadır. Kentin isim kaynağı olan Amastris, Pers İmparatorluğu'nun son yöneticisi III. Dareios'un yeğeni, bir Pers prensesidir. Amastris'in Pers sarayından Karadeniz kentine gelen kadar geçirdiği macera dolu yaşamı ve sonucunda tarihte kendi adına bir devlet kurarak adına para basılan ilk kraliçe olmasıyla fark yaratmıştır. Amasra tarihi hakkındaki en net bilgiler bölgede uzun süre arkeolojik araştırma yapan Prof. Dr. Semavi Eyice Küçük Amasra Tarihi ve Eski Eserleri Kılavuzu eserinde geçmektedir. 1965 yılında yayınlanan eserde Amasra (Küçük Amasra tarihi) sırasıyla Amasra tarihinin başlangıcı, İyon kolonizasyonu, İranlılar ve İskender'in seferi, Roma İmparatorluğu, Hristiyanlık dönemi Amasra, Bizans idaresinde Amasra, Cenovalılar, Fatih ve Amasra, Amasra'nın fethi, Türk idaresinde Amasra, Amasra'nın eski eserleri olarak sıralanabilir.

13. yüzyılda Cenevizliler tarafından ele geçirilen Amasra'ya Fatih Sultan Mehmet liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu orduları Ekim 1460'ta bir sefer düzenler. Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet şehre hakim bir tepeye geldiğinde hayranlığını belli etmek için şu sözü sarf etmiştir; "Lala, lala!, Çeşm-i Cihan bu mu ola" ve kaleye haber gönderir : " Bu kadar güzel bir yere zarar vererek almak istemem kalenin anahtarını bana getiriniz.
Rivayetin devamına göre, bu olay üzerine Amasra Kalesi komutanı anahtarı Fatih'in bulunduğu tepeye getirir ve şehir savaşmadan alınmış olur. Şehir ele geçirildikten sonra Karabük - Eflani yöresinde yaşamakta olan Kıpçak Türklerini buraya yerleştirilir. Ardından yörede yaşayan Rumlar'ın büyük bir kısmı ise İstanbul'a göç etmeye zorlanmıştır.

1987 yılına kadar Zonguldak ilinin Bartın ilçesine bağlı bir bucak olan Amasra, 1987'de ilçe olmuştur. 1991 yılında Bartın'ın il yapılmasıyla beraber Bartın'ın ilçesi olmuştur.

Mimari mirasıyla Amasra, Norwich merkezli Avrupa Tarihi Kentler ve Bölgeler Birliği üyesidir.

1955 yılında belediye binasında küçük bir salondan oluşan ilk müze açılmıştır. 30 Ocak 1982'de bu bina daha büyük bir müze olarak ziyaretçilere yeniden açıldı. Dört sergi salonu ile tek kattan oluşmaktadır. Objelerin çoğu Amasra ve çevresinden gelmekte olup Helenistik, Roma, Doğu Roma, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine aittir.
Hem karadan hem de su altından kalıntıların bulunduğu, deniz kenarında orta büyüklükte güzel bir arkeoloji müzesi vardır. Özellikle ilgi çekici olan, Roma imparatorluk döneminde yerel bir girişimcinin hileli bir yaratımı olan yılan tanrısı Glykon'un heykelidir.

1. Arkeoloji Salonu: Mezarlarda bulunan kil ve cam kaplar, gözyaşı şişeleri, altın ve bronzdan yapılmış el işleri ve denizden çıkarılan amforalar buradadır. Bronz heykeller, haçlar, silahlar ve altın, gümüş ve bronz paralar da sergilenir.
2. Arkeoloji Salonu: Hellenistik, Roma ve Doğu Roma dönemlerine ait mermer eserlere ayrılmıştır. Heykeller, büstler, mezarlar ve diğer mimari parçalar burada görülebilir.
1. Etnografya Salonu: Geç Osmanlı dönemine ait küçük sergiler bu salonda sergilenmektedir. Bunlar arasında Amasra'nın geleneksel oyma sanatının kanıtı olan tunç mutfak kapları, silahlar, yazı gereçleri, şamdanlar, pullar, seramik ve yüzükler ile ahşap kaplar bulunmaktadır.
2. Etnografya Salonu: Burada gümüşten yapılmış giysi ve el işleri, yatak örtüleri ve şallar, Kuran-ı Kerim yazmaları, halılar, çantalar ve duvar saatleri vardır. Müzenin koridorunda, İstanbul'daki Sultan Sarayı'nın matbaalarında üretilen 1852'den kalma bir Akdeniz haritası asılıdır. Müzenin bahçesinde küçük taş anıtlar vardır.

Amasra Kalesi Roma döneminde inşa edilmiştir. Kalenin surları Bizanslılar tarafından yapılmıştır. Ön duvarlar ve kapılar 14. ve 15. yüzyıllarda Cenevizliler tarafından yapılmıştır. Dar bir yarımada üzerinde yer almasına rağmen kalenin altından tatlı su havuzuna giden bir tünel vardır.

Aslen MS 9. yüzyılda bir Bizans kilisesi olarak inşa edilmiştir. Kilisenin narteks bölümü üç bölümden oluşmaktadır. Osmanlı Sultanı II. Mehmed 1460 yılında Amasra'yı fethettikten sonra camiye çevrilmiştir. Duaya açıktır. Aynı sokakta bir de şapel var ama 1930'dan beri ibadete kapalıdır.

Kuşkayası Yol Anıtı MS 41-54 yılları arasında Bitinya ve Pontus Valisi Gaius Julius Aquila'nın emriyle yapılmıştır. Bir dinlenme yeri ve anıttıdır. Claudius'un Roma İmparatoru olduğu dönemde, Aquila doğu vilayetlerinde ordunun inşasının komutanıydı. Amasra'nın biraz dışında yer alır ve yol kenarından inilen merdivenlerle kolayca erişilebilir.

Amasra'ya D010 karayolu ağı üzerinden Bartın-Amasra tüneli ile ulaşım sağlanmaktadır. Aynı zamanda ilçe Bartın ile Samsun arası sahil karayolunun başlangıcında bulunur. Özellikle yaz aylarında en fazla turistin geldiği Ankara'ya yaklaşık 290–300 km uzaklıktadır.
Amasra ilçesinin çevredeki bazı önemli yerleşim yerlerine uzaklığı aşağıdaki gibidir:
Zonguldak: 95 km
Karabük: 100 km
Kastamonu: 190 km
Sinop: 290 km
Ankara: 295 km
İstanbul: 380 km
Samsun: 380 km

Anadolu levhası, Avrasya levhası, Arap levhası, Afrika Levhası, Egeit levhası tarafından çevrelenen Anadolu'nun büyük kısmını kapsayan yerkabuğu parçasıdır.
Yerkürenin iç kısımları akışkan halde mağmanın bulunduğu manto katmanı bulunur. Bu akışkan yapının üzerinde katı haldeki Taşküre (Litosfer) bulunur. Mantodaki mağma konveksiyon hareketleriyle üzerinde yer alan yerkabuğunu sürükler. Hareket eden yerkabuğu kırılarak parçalara ayrılır. Her bir parçaya Levha denir. Mağmanın kıtaları sürükleyerek hareket ettirmesine Levha tektoniği denir.

Bu levhalardan biri de Anadolu levhasıdır. Anadolu levhasının kuzeyinde Avrasya levhası, güneyinde Arap levhası ve Afrika levhası yer alır. Afrika levhası 18 mm/yıl hızla kuzeybatıya doğru hareket ederek Anadolu levhasına baskı uygular. Bu baskı Anadolu'nun batıya doğru hareket etmesine yol açar. Anadolu levhasının Avrasya levhasıyla sınırını Kuzey Anadolu Fay Hattı belirler. Bu hatta Anadolu 25 mm/yıl hızla batıya doğru hareket eder. Anadolu'nun Arap levhasıyla karşılaşma alanı Doğu anadolu fay hattıdır. 558 km uzunluğundaki fay, Bingöl Karlıova'dan İskendurun körfezine kadar uzanır. Burada Doğu Afrika fay hattının devamı olan Ölüdeniz fayı ile birleşir. Fay hatları büyük depremlerin oluştuğu alanlardır.
Arap levhası Avrasya ile Akdeniz tabanında karşılaşır ve burada Dalma-Batma hattı oluşur. Afrika'nın Avrasya'nın altına doğru daldığı Helen ve Kıbrıs fayı boyunca Anadolu'yu bu alanda çeker. Anadolu'nun batısındaki güneybatı yönlü açılmanın sebebinin bu çekme hareketi olduğu sanılmaktadır.

Anapa (Rusça: Ана́па; Adigece: Bığurkal/Быгъуркъал), Rusya Federasyonu'na bağlı Krasnodar Krayı'nın Karadeniz kıyısında bulunan kentsel alan ve bu alanın merkezi olan önemli turizm ve liman kenti. Nüfusu 2002 sayımına göre 53.493'tür.

Anapa yöreleri bugünkü Adıgelerin (Çerkeslerin) ataları sayılan Meotların (Мыутӏэ) güçlü bir topluluğu olan Sindlerin bir yerleşim alanıydı. MÖ 7.-6. yüzyıllarda Sind-Meot toplulukları ile Greklerin ticari ilişkileri kurulmuş, 6-5. yüzyıllarda Kerç Boğazı, Karadeniz ve Azak Denizi kıyılarında Grek kolonileri (kentleri) doğmaya başlamıştı.
MÖ 480 yılında merkezi Panticapaeum olarak doğan Bosporos Krallığı'nın yanında, merkezi şimdiki Anapa yerinde bulunan Sindika limanı olan Sindika ya da Sind Krallığı bulunuyordu. Bu yerler şimdiki Güney Rusya ve Kafkasya'dan Yunanistan'a ve Akdeniz çevresine yapılan buğday, hayvan, şarap, kurutulmuş ve tuzlanmış balık ve köle ihracatının merkezleri konumundaydılar. Sindika, Bosporos Krallığı tarafından ele geçirildi, Sindler ve onlara yardım eden Meotların saldırıları sonucu tahrip olan Sindika kenti yerinde Gorgippia adlı bir Grek kenti kuruldu.
Sindika, en az bir yüzyıl kadar yaşadıktan sonra, kuzeydoğu steplerinden yönelen saldırılar nedeniyle Bosporos Krallığına katılmak zorunda kaldı. Bosporos, MÖ 3. yüzyılda, sulama tekniğinin gelişmesi sayesinde üretim artışı ve ucuzluk yaratan Mısır buğdayının rekabeti karşısında askeri ve ekonomik bir çöküş süreci içine girdi.
MS 2 yüzyılda beliren Gotlar'ın, ardından 4. yüzyılda şiddetlenen Hun'ların saldırıları sonucu bütün bu kıyı kentleri yağmalanıp yıkıldı, deniz ticareti ile birlikte kentsel yaşam da sona erdi.

Anapa, Bığurkale adıyla, Adıgelerin dışa açılan önemli limanlarından biriydi. Özellikle Bizans, Venedik, Cenevizli ve Osmanlı ticaret gemilerinin ve misyonerlerin uğrak yerlerindendi.
Osmanlı Devleti 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı üzerindeki korumasını yitirdi. Ruslar General A.V.Suvarov komutasında, Kırım ve Çerkesya sınırını oluşturan ve hukuksal açıdan Kırım'a ait olan topraklarda, yani Kuban Irmağı kuzey yakasında, Karadeniz'e doğru, boylu boyunca müstahkem hatlar inşa ederek, ileride Adigeler'in Kuban Irmağının kuzeyine geçip, göçebe Nogaylar ve Kalmuk'lar ile birleşmesini önlemek ve Kırım Hanlığı'nı ilhak etmek için hazırlık amaçlı çalışmalarını sürdürüyorlardı.
Bu gelişimden kaygı duyan Adıgeler Osmanlılardan yardım ve ittifak isteğinde bulundular. Osmanlılar da Ferah Ali Paşa'yı, Çerkesya'ya, Soğucak (Gelencik yakınında) muhafızlığına atadılar. Osmanlılar Tsemez (Ц1эмэз) koyundaki Sucuk-Kale veya Soğucak (Bugün "Novorossiysk") ile birlikte, 1781'de Fransız mühendislerinin de yardımıyla Anapa kalesini kurdular.

Anapa 1791'de Rusların eline geçti, ama 1792 Yaş Antlaşması ile Osmanlılara geri verildi. 1806-12 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Nisan 1807'de yeniden Rusların eline geçen Anapa, 1812 Bükreş Antlaşması gereğince Sucuk-Kale ile birlikte yeniden Osmanlılara geri verildi.
1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, 12 Haziran 1828'de Anapa Rusların eline geçti, 1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlılar Anapa'yı ve Karadeniz kıyısındaki Çerkesya topraklarını (Kuban ve Bzıb ırmakları arası) terk ettiler.
12 Haziran 1828'de Rusların eline geçene değin, bir Osmanlı Kalesi olan Anapa, aynı zamanda Çerkesya'nın da başkenti konumundaydı. Çerkesya'yı oluşturan her bölge (eyalet) ya da topluluğun yerel meclisleri tarafından seçilen temsilciler Anapa'da toplanıyorlardı. Ülke dışına gönderilecek elçiler, askeri komutanlar, yargıçlar, Rus saldırılarının arttığı dönemlerde, Adıge güçlerine komuta etmek üzere Hakim denilen ve sınırsız yetkiler verilen bir önder de seçilirdi. Ayrıca bölge (eyalet) komutanları da seçiliyordu. Örneğin dönemin ünlü Adıge komutanlarından Aşeguago Pşıquy'un (ölm. Mayıs 1838) komutasında sürekli 6 bin, savaş zamanında da 12 bin atlı asker bulunuyordu.
Anapa ve Karadeniz kıyısındaki bütün Rus kaleleri 1853-56 Kırım Savaşı sırasında Ruslarca tahliye edildi. Ama 1856 Paris Antlaşması gereğince, bu yerler Rus etki alanı içinde sayıldığından, yeniden Ruslarca ele geçirildi.

Ruslar 1864 Adıge sürgünü çerçevesinde Anapa yöresini de Adıge (Natuhay) nüfusundan arındırdılar. Daha sonra, Rus ordusundaki bazı Adıge subay ve erler tarafından, özel bir izinle Anapa yakınlarında kurulmuş olan Hatramtuk (Хьатрамтыку) köyü (şimdiki Rusça adı- "Суворов- Черкесский";bk."Natuhayların İzinde",Cherkessia.net) 1924'te Natuhay adıyla Adıge Cumhuriyeti'nin Tahtamukay rayonuna taşındı (bk. Vikipedi-tıklayın-, Adıge sürgünü, Adigey, Krasnodar Kray, Sindika).

Artvin, Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin doğu ucunda yer alan ve Artvin ilinin idari merkezidir.
Artvin, Orta Çağ'da Gürcistan'ın bölgelerinden biri olan Klarceti'deki yerleşmelerden biriydi. Önemli yolların geçtiği bir kavşakta yer alıyordu. Önemli yollar sayesinde Erzurum, Bayburt, Ardahan ve Ardanuç ile Batum ve Hopa arasında ulaşım bağlantısı sağlıyordu. Şehir ayrıca Çoruh Havzası'nda Artvin ile Batum arasındaki su yoluyla taşımacılığın iskelelerinden biriydi. Artvin il merkezinin yüzölçümü 1.141 km²dir.
Artvin şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 500 metredir.

Artvin, Ahameniş döneminde, Gürcistan'da da yayılmış bir din olan Zerdüştilik inancına bağlı olarak ortaya çıkmış bir yer adı olarak kabul edilir. Artvin, eski Gürcüce kaynaklarda “Artavani” olarak geçer. Gürcü tarihçi ve coğrafyacı Vahuşti de bu yerleşim yerinden “Artavani” olarak söz etmiştir. Bu yer adının kökü olan Arta, eski Farsçadan gelir ve Zerdüştilik inancında "Aša" olarak da bilinen tanrının adıdır. Arta, sadece Artvin'e değil, Artanuci, Artahi, Artaani ve Artaşeni’ye de adını vermiştir. Artvin adı, Arta’ya Gürcücede kelimeye 'taşıyıcı' anlamı katan “-ovani” sonekinin eklenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Arta-ovani zaman içinde Arta-vani, Art-vani ve Art-vin'e dönüşmüştür. Artavani “Arta’yı barındıran yer” anlamına gelir. Bu da tanrı Arta adına inşa edilmiş bir tapınağın Artvin'de bulunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Arta adına inşa edilen tapınakların akarsu kıyılarında olduğu bilinmektedir. Artvin'deki tapınağın da, Çoruh Nehri kıyısında, Artvin Kalesi'nin bulunduğu yer olduğu tahmin edilmektedir. 18. yüzyılın sonunda kaleme alınmış Gürcüce bir kaynakta kentin adı Artvanisi / Artavanisi (ართვანისი / ართავანისი) biçiminde yazılmıştır.
Artvin kentinin çevresinin adı ise Artavani veya Artvin değil, Ligani ve Livani'ydi. Kartlis Tshovreba’da bu kentin çevresinin adı sadece Nigali ve Nigali Vadisi olarak geçmektedir. Ancak Nigali daha geniş bir coğrafyanın adıydı. Bu adlandırmalar farklılıklar göstermekle birlikte, çok eskilerden gelen Nigali, Ligani ve Livani adının Osmanlı döneminde Livane ve Livana’ya dönüşmüş, Osmanlı kayıtlarında da Livana olarak yer almıştır.
Ahıska Türklerinin ağzı konuşulmaktadır.
Artvin adı üzerine, yaygın biçimde Ermeni yazarların yaydığı ve Gürcü etnograf Konstantine Maçavariani’nin 1894 yılında Artvin kentine yaptığı seyahate dair notlarında da yer alan rivayetler vardır. Bir rivayete göre, Svetibari köyünde Arutin ve Livane adlarını taşıyan iki kardeş Korzul Köprüsü’ne giderken çok eski yapı olan Kardzveli Kilise'si ile karşılaşırlar. Ardından Svetibari köyünün halkı burayı beğenip yerleşir. Yeni yerleşim yerine de büyük kardeş Arutin’e bir saygı ifadesi olarak Artvin adı verilir. Diğer rivayete göre ise, Dvin’in Yunan, Arap, Fars ve Türk istilasına uğraması sonucunda Ermeni nüfus bu şehirden göç eder ve “Yeni Dvin” anlamına gelen Ard-Dvin kentini kurar. Birer halk etimolojisi olan bu rivayetlerden ikincisi, Türkçe kaynaklarda Artvin adının açıklanmasında kullanılmış, birinci rivayet ise tarihçiler tarafından daha az kabul görmüştür.

Çoruh Havzasında bulunan Artvin, antik çağda Kolhis ve İberya sınırları içinde yer alıyordu. Bazı araştırmacılar, Yunan mitolojisinde adı geçen Fasis Nehri'nin Rioni değil, Artvin'in de kıyısında yer aldığı Çoruh olduğunu ileri sürmüşlerdir. Artvin'in Kolheti döneminde Tunç Çağı yerleşmesi olduğu kabul edilir. Klasik kronolojiyle bölge tarihini aktaran kaynaklara göre, bulunduğu yer itibarıyla Artvin, İÖ 8. yüzyılda Kimmerler, İÖ 7. yüzyılda İskitler tarafından istila edildi. İÖ 200 yılında İberya Krallığı'nın, İÖ 119'da Pontus'un, İÖ 65 yılında Roma'nın egemenliğine girdi. 1944 yılında Kılıç Kökten'in yaptığı kazılarda il çevresinde MÖ 3500-2200 yıllarına tarihlenen Kura-Aras (Erken Trans-Kafkasya Kültürü) ile ilişkilendirilen yerleşim izlerine rastlanmıştır.
Artvin, erken Orta Çağ'da Gürcülerin önemli merkezi olan Tao-Klarceti bölgesinde, 8-9. yüzyıllarda kuropalatislerin yönettiği bir yerdi. Sonra Gürcistan Krallığı içinde yer aldı. Birleşik Gürcistan Krallığı'nı parçalanmasından ve Moğol istilasından sonra 13. yüzyılda Gürcü atabeglerin yönetimine girdi. 16. yüzyılda, Gürcü atabeglerini gerileten Osmanlıların eline geçti. Osmanlılar Tao-Klarceti'yi tamamen ele geçirince bu topraklarda Çıldır Eyaleti'ni kurdular. Artvin bu eyalet içinde Livana (Nisf-i Livana) adlı livanın (sancak) merkeziydi. Uzun süre Osmanlı yönetimi altında kalan Artvin, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusların eline geçti.

Bu savaştan sonra Artvin ve çevresinden Gürcülerin önemli bir kısmı göç etti. Bu tarihten kısa bir süre önce, 1874'te Giorgi Kazbegi'nin tespitine göre Artvin kentinde Gürcüce seyrek konuşuluyor olmasına karşın arka mahallelerde neredeyse herkes Gürcüce konuşuyordu. Artvin Gürcülerden sonra önemli bir Ermeni nüfusa sahipti. Şehrin tamamında 2.000 ev vardı. Bunlardan 100'ü Gregoryen Ermenilerine, 600'ü Katolik Ermenilerine, geri kalanlar ise Müslümanlara aitti. Bu dağılıma uygun olarak ahalinin beş camisi, dört Katolik ve bir Gregoryan kilisesi vardı. Şehirde sekiz kahvehane ve 250 dükkân bulunuyordu. Evler dağın dik bir yamacına yan yana sıralı bir şekilde kuruluydu. Şehrin kenar bölümlerinde zeytin bahçeleri, incir ağaçları içinde köy diye adlandırılan yerler vardı. 1874'te bölgeyi gezen Giorgi Kazbegi Artvin'de ticaretle sadece Ermenilerin meşgul olduğunu yazar. 1882 yılında Artvin'de iki Ermeni Gregoryen, üç Ermeni Katolik kilisesi, üç deri fabrikası ve yedi okul vardı. Rus yönetimi sırasında Artvin kenti aynı adlı ilin (okrug) merkeziydi.
Rus idaresinin 1886 yılında yaptığı nüfus sayımına göre Artvin kasabası Batum Oblastı sınırları içindeki Artvin Okrugu'nun merkeziydi. Artvin Okrugu'nun nüfusu 52.434 kişiden oluşuyordu. Bu nüfusun % 34,5 (17.814 kişi) Gürcü, % 50,3'ü (26.395 kişi) Türk, %14,8'i (7.775 kişi) Ermeni, %0,3'ü (154 kişi) Kürt, % 0,6'sı (296 kişi) Çingene olarak kaydedilmişti. Artvin Okrugu'ndaki kazalardan biri olan Artvin kazasında (uçastok) ise, 12.919 kişi yaşıyordu. Bu nüfusun % 53,5'i (6.913 kişi), % 46,5'i (6.001 kişi) Türk ve % 0,1'i (5 kişi) Ermenilerden oluşuyordu. Artvin kasabasında ise 6.442 kişi yaşıyordu.
9 Şubat 1897 tarihinde Rusya'da yapılan genel nüfus sayımı esnasında Artvin Okrugu'nda da nüfus sayımı yapılmıştır. Bu nüfus sayımında cinsiyet, yaş, milliyet, mezhep, toplumsal zümre, meslek, okur-yazarlık, öğrenim, şehirleşme oranı, ana dili, doğum yeri, uyruğu, medeni durumu gibi ayrıntılı sorular sorulmuştur. Kutaisi Guberniyasına bağlı Artvin Okrugu'nuın toplam nüfusu 56.140 kişiydi. Mezhep ve din dağılımında nüfusun %84'ü Müslüman, %8,5'i Ermeni Katolik ve Protestan, %5,5'i Ortodoks Ermeni, %2'si diğer Ortodoks gruplardı. Anadile göre dağılımda %74'ü Türkçe, %12'si Ermenice, %10'u Gürcüce ve %2'si de Rusça konuşuyordu.
I. Dünya Savaşı sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından Artvin, 1918-1921 arasında bağımsız olan Gürcistan sınırları içinde yer aldı. 7 Mayıs 1920'de yapılan Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya, Artvin ve Ardahan bölgelerini Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak tanıdı. 1921'de Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Ankara Hükûmeti'nin Gürcistan hükûmetine 23 Şubat 1921'de verdiği nota doğrultusunda Gürcü birlikleri bölgeden çekildi. Türk birlikleri genel bir harekâtla Tao-Klarceti bölgesinin büyük kısmını (Artvin ve Ardahan) ile Batum'u ele geçirdi. Ancak Türk birlikleri Giorgi Mazniaşvili komutasındaki Gürcü ordusu tarafından Batum'dan çıkarıldı ve sadece Artvin ve Ardahan bölgeleri Türkiye sınırları içinde kaldı. 4 Ocak 1936 tarihinde yeni kurulan Çoruh Vilayeti'nin adı, 17 Şubat 1956 tarihinde TBMM'de kabul edilen 6668 sayılı kanunla Artvin olarak değiştirilerek bu ilin merkezi yapılmıştır.

Artvin kentindeki en önemli tarihsel yapılardan biri Artvin Kalesi'dir (47 m × 37 m). Livane Kalesi olarak da bilinen yapı, şehrin kuzeybatı kısmında, Çayağzı mahallesi sınırları içindedir. Çoruh Nehri'ne hakim, nehrin sağ tarafında ve nehirden 70 metre yükseklikteki bir tepede yer alır. Bir kulesi bulunan kale, günümüze büyük ölçüde sağlam bir şekilde ulaşmıştır. Artvin Kalesi, Bagrationi Hanedanı'nın Gürcü kralı Büyük Aşot tarafından 937 yılında yaptırılmıştır. 16. yüzyılda Osmanlıların eline geçen kale, birkaç kez onarılmıştır. Bugün askeri bölge içinde olan Artvin Kalesi 2004 yılında onarılmıştır. Kale içinde kilise ve sarnıç kalıntıları vardır. Bugünkü Artvin kenti sınırları içinde altı kilisenin varlığı bilinmektedir. Bu kiliselerden dördü Katolik kilisesiydi. 19-20. yüzyıllarda kilise olmaktan çıkan veya yıkılmış olan bu yapılar arasında Kardzveli Kilisesi önemli bir yere sahiptir. Bu kilisede çok sayıda Gürcüce elyazması kitap bulunuyordu. Ne var ki bu el yazmaları sonradan kaybolmuştur.

Dağlık bir bölgede, Çoruh Vadisi'nin sol yamacındaki meyilli bir arazide kurulmuş olan Artvin kenti, Borçka'ya kadar olan kesimde Çoruh Vadisi'ni takip eder. Borçka'dan sonra ise Doğu Karadeniz kıyı dağlarını aşarak, Cankurtaran Geçidi üzerinden Karadeniz kıyısındaki Hopa ilçesine ulaşır.

İklim tüm yıl boyunca yağışlıdır ve kışları ılık, her mevsim bol yağışlı bir iklim hüküm sürmektedir. Çoruh Nehrinin de etkisiyle daha az yağışlı, kışları pek sert geçmeyen ılıman bir iklim görülür.

Kaynak:

Artvin ilinde bulunan yaylalar listesi

Avalonya paleozoik çağda bir mikro kıtaydı. Bu eski mikro kıtaların  kabuk parçaları güneybatı Büyük Britanya'nın, Güney İrlanda'nın ve Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarının altında yatmaktadır. Batı Avrupa, Atlantik tarafındaki Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri kıyılarının eski kayalarının çoğunun kaynağıdır. Avalonya, Newfoudland'daki Avalon Yarımadası olarak adlandırıldı.
Avalonya, Gondwana'nın kuzey kenarında volkanik bir yay olarak gelişti. Sonunda uzaklaştı ve sürüklenen mikro kıta haline geldi. Arkasından Rheik okyanusu oluştu ve İyapetüs Okyanusu önünde küçüldü. Kıta Baltica, sonra Laurentia ve nihayet gondwana ile çarpıştı ve Pangea içine girdi. Pangea ayrıldığında Avalonya'nın kalıntıları Atlantik okyanusu olan yarık ile bölündü.

Avalonya'nın erken gelişiminin, Gondwana marjındaki bir çökme bölgesinin yakınındaki volkanik yaylarda olduğuna inanılıyor .  Bazı malzemeler, okyanusta daha fazla oluşan ve daha sonra plaka tektonik hareketlerinin bir sonucu olarak Gondwana ile çarpışan volkanik ada yaylarından birikmiş olabilir. Magmatik aktivite 730 milyon yıl önce başlamış ve 570 milyon yıl öncesine kadar geç Neoproterozoik dönemde devam etmiştir.
Kambriyen'in başlarında, süper kıta Pannotia dağıldı ve Avalonya Gondwana'dan kuzeye doğru sürüklendi. Avalonya'nın bu bağımsız hareketi, yaklaşık 60 ° Güney enleminden başladı. Avalonya'nın doğu ucu, Baltica'nın saat yönünün tersine doğru yavaşça döndüğü için yaklaşık 30 ° G ila 55 ° G enlemlerini işgal eden bir kıta plakası olan Baltica ile çarpıştı. Bu Ordoviçyan'ın sonunda ve Erken Silüriyen sırasında oldu.
Geç Siluryan ve alt Devoniyen'de, birleşik Baltica ve Avalonya, şimdi Kuzey Amerika'ya bağlı olan Avalonya'nın uzun ekstremitesinden başlayarak Laurentia ile kademeli olarak çarpıştı. Bunun sonucu Euramerica'nın oluşumuydu. Bu aşamanın tamamlanmasının ardından, İngiltere'nin yeri 30 ° G ve Nova Scotia yaklaşık 45 ° G idi. Bu çarpışma, Caledonian katlanmasıyla veya Kuzey Amerika'da, Acadian orojenisinde erken bir aşama olarak temsil edilir.
Gelen Karbonifer, yeni bir kıta ve başka bir kayaç Armorica dahil Iberia, Euramerica Iberia / Armorica ilave yüzden ve kıta arasındaki Avalonya bindirme, Gondwana'dan içinde süzüldü. Bunu Gondwana'nın gelişi izledi. Bu çarpışmaların etkileri Avrupa'da Variscan katlanması olarak görülmektedir. Kuzey Amerika'da Acadian orojenisinin sonraki aşamalarını gösterir. Bu sonradan sırasında Ekvator civarında oluyordu Karbonifer şekillendirme, Pangea kendi merkezine yakın Avalonyayı kısmen sığ deniz yoluyla su bastı.
Gelen Jura, Pangaea bölündü Laurasya Laurasya'nın parçası olarak Avalonya ile Gondvana'nın. In Kretase Laurasia'dan içine dağıldı Kuzey Amerika ve Avrasya aralarında Avalonya bölünmüştür.
Iberia, Gondwana'nın Afrikalı kısmı grevden geçerken daha sonra tekrar döndürüldü. Bu son hareket, Miyosen ve Pliyosen sırasında Pirenelerin yetiştirilmesi de dahil olmak üzere Alp orojenisine neden oldu. Bunun bir sonucu olarak, Avalonya'nın bir kısmı artık Cebelitarık Boğazı'nın her iki tarafında bulunmaktadır.

Büyük Britanya'nın Avalonya kısmı neredeyse tamamen İngiltere ve Galler ile çakışıyor. Başka bir yerde de Avrupa'da, Avalonya parçaları bulunur. Ardennes arasında Belçika'da ve kuzey-doğu Fransa, kuzey Almanya'da, kuzey-batı Polonya'da, güneydoğu İrlanda ve güney-batı ucunda İber Yarımadasın da bulumaktadır.
İngiliz-Belçika bölümünün bir kısmı, kömür alanlarının yerleşimini etkileyen Karbonifer'de bir ada oluşturdu; bu 'Londra-Brabant Adası' gibi isimlerle bilinir. Büyüklüğünün, Variscan çarpışması sonucu ortaya çıkan kabuk katlamasını etkileyerek Ardennes ve İngiliz Midlands arasındaki jeolojik yapı üzerinde etkisi oldu.
Kanada da, Avalonya içermektedir Avalon Yarımadası güneydoğusunda Newfoundland, güney New Brunswick, parçası Nova Scotia ve Prince Edward Island. ABD'de, Avalonya kuzey kıyı Maine, tüm Rhode Island'da ve New England kıyı diğer bölümlerinde oluşur.

Map showing Avalonia in the Ordovician Period
McNamara, A. K.; Mac Niocaill, C.; van der Pluijm, B. A.; Van der Voo, R. (2001). "West African proximity of the Avalon terrane in the latest Precambrian" (PDF). Geological Society of America Bulletin. 113 (9). ss. 1161-1170. doi:10.1130/0016-7606(2001)113<1161:WAPOTA>2.0.CO;2. 24 Eylül 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi16 Ağustos 2018.

Avrasya Levhası Dünya'nın ana tektonik levhalarından biridir. Arabistan Altkıtası, Hint alt kıtası ve Sibirya'nın doğusu dışında Avrasya kıtası'nın neredeyse tamamına uzanmaktadır. Bu kıtasal levha ayrıca hem Endonezya, Filipinler, Japonya'nın güney kesimi ve İzlanda'yı hem de Kuzey Atlantik'in doğu yarısı ve Kuzey Denizi'nin birçok yerini kapsamaktadır. Batı parçası Alpler'in yapısı ile ilişkili olarak daha çok Avrupa Levhası olarak bilinir.
Avrasya Levhası sınırları - saat yönünde soldan itibaren - Kuzey Amerika levhası, Filipin levhası, Avustralya levhası, Hindistan levhası, Arap levhası, Anadolu levhası, Ege Denizi levhası, Apulya Levhası ve Afrika levhası ile çevrilidir. Komşu levhalarının çoğunun geçiş bölgelerinde başka birkaç küçük levhalar (Adriyatik Levhası gibi mikro levhalar) bulunabilir, fakat bunların varlıkları henüz araştırma yoluyla saptanamadı.
Orta Asya'nın jeodinamiği Kuzey Avrasya ve Hindistan Levhası arasındaki etkileşimi ile yönetilir. Bu alanda, birçok alt-levhanın ya da kabuk blokların varlığı anlaşılmaktadır. Bu alt-levhalar ya da kabuk bloklar Orta Asya ve Doğu Asya geçiş bölgelerini oluşturmaktadır.

Avrupa, yüzölçümü bakımından Okyanusya'dan sonra dünyanın en küçük ikinci, nüfus bakımından ise Asya ve Afrika'dan sonra en büyük üçüncü kıtasıdır. Yaklaşık 10.354.636 km2'lik alanı ile dünya topraklarının %6,8'ini kapsamaktadır. 746 milyondan fazla kişi yani Dünya nüfusunun %11'ini barındırmaktadır.
Avrupa genellikle Avrasya'nın bir parçası olup Türk Boğazları, Kafkas Dağları, Hazar Denizi ve Ural Dağları'nın batısında bulunarak Asya'nın batısında bulunan kısmı olarak tanımlanır; batıda Atlas Okyanusu, güneyde Akdeniz ve Karadeniz ve kuzeyde Arktik Okyanusu tarafından sınırlandırılır.
Bu sayfa Avrupa'nın coğrafî kapsamına giren ülkeleri; bayrakları, başkentleri, para birimleri, resmî dilleri, yüzölçümleri, nüfusları ve coğrafı konumunu gösteren haritalar ile listelenmektedir. Bu liste, Birleşmiş Milletler üye devletleri ve bağımlı topraklar olarak ikiye ayrılmıştır.

De facto devletler listesi, BM tarafından tanınmamaktalar ama gerçekte kendi kendini tam olarak yönetebilmektelerdir.

Başka devletlerin yönetimine bağımlı devlet ve topraklar listesi.

Wikimedia Atlas'da Avrupa
Avrupa'daki özerk ülkeler listesi

Azak Denizi (Rusça: Азо́вское мо́ре, Azóvskoje móre; Ukraynaca: Азо́вське мо́ре, Azóvśke móre; Kırım Tatarcası: Azaq deñizi; Adigece: Хы Мыут1э, Khı Mıvt'e; "Meot Denizi" olarak da bilinir), Karadeniz'in kuzeydoğusunda yer alan ve Kerç Boğazı ile Karadeniz'e bağlanan Rusya ve Ukrayna arasındaki bir iç denizdir. Yüzölçümü 37.700 km² olan Azak Denizinin uzunluğu 240 km genişliği ise 135 km olup kıyıları alçaktır. Don ve Kuban nehirleri bu denize dökülür. Bu büyük nehirlerin ilave etkisiyle tuzluluk derecesi düşük olan Azak Denizi, Aralık ayından Mart ayına kadar donar. Bol miktarda balık bulunan bu denizde kışın buzlar delinerek balık avlanır.

Antik adı Maeotis olan denizin şimdiki adı Türk soylu kavimlerden gelir. Yükseltinin az olduğu düz ve alçak kıyılara sahip Kıpçak dilinde alçak topraklar anlamındadır. Rus halk söylencelerine göre ise Azak ismi Asuf/Azum isimli bir Kuman prensinden gelir.
Osmanlı denize, balık bolluğundan dolayı Balük Denis (Balık Denizi) ismini vermiştir.

Doğuda;

 Rusya
Kuzey, Güney ve Batıda;

 Ukrayna
Kuzeyde Novorossiya Federal Devleti (De facto)
Güneybatıda Rusya tarafından ilhak edilen Kırım Cumhuriyeti (De facto)

Okyanus sistemlerine uzak oluşu nedeniyle gelgit etkisinin çok az hissedildiği ve Don Nehri gibi büyük ırmakların alüvyon taşıdığı Azak Denizinde, çok sayıda kıyı dili oluşumu vardır. Bunun yanında bazı nehirlerin ağızlarında haliçler vardır. Yerel dillerde bu haliçler liman ismiyle anılır.
Osmanlı döneminde yapılması planlanan ama yapımı 2.Dünya Savaşı sonrası Rusya tarafından gerçekleştirilen Volga-Don Kanalı ile Azak Denizi, Hazar Denizi ile yapay olarak bağlanmıştır.
Azak Denizi'nin başlıca kısımları

Sivash, Azak Denizi'nin batısında yer alan büyük lagün sistemi
Taganrog Körfezi, denizin kuzeydoğusunda yer alan aynı zamanda Azak Denizi'nin en büyük körfezi
Kerç Boğazı, Karadeniz bağlantısını sağlayan denizin güneyindeki boğaz

Azerbaycan'ın arazisi, Kafkasya arazisinin tamamı gibi, Alplerin kıvrımlı kuşağına ait olup karmaşık tektonik yapıya sahiptir. Azerbaycan Cumhuriyeti arazisinde son 13-15 bin yıl içinde yer alan jeolojik ve jeomorfolojik süreçler, iklim şartları ve denizin toplu olarak gerilemesi eşsiz yer şekillerini oluşturmuştur. Kayaçların yaşı, Alt Pliyosenden başlayarak çağdaş döneme kadar tüm zamanlarda insanların dikkatini çekmiştir. Azerbaycan arazisinde en eski kayaçlar, Alt Paleozoik, karmaşık metamorfik şistler çökelimidir. Azerbaycan Cumhuriyetinin arazisi paleontolojik ve mineralojik anıtlarla zengindir. Volkanik-magmatik ve tortul kökenli, paleontolojik koşulları yansıtan zaman ve mekân içinde değişen faktörler, aynı zamanda doğal zenginlikler bu kayaçların yaşını belirlemek için imkân sağlamaktadır. Kabuk içeren sapkın kayalar, onların Kretase ve Kretase sonrası dönemleri için yaşlarının tarihini belirlemeye yardımcı oluyor.

Genellikle çeşitli jeolojik dönemlere ait eşsiz taşlar-tanıklar ve arazinin özelliği, jeologların dikkatini çekmektedir. Azerbaycan'da kayaçların yaşı 570 milyon yıldan (şistler, gnayslar) günümüz deniz çökellerine (kireçtaşı, alüvyon, kum, çakıl) kadar değişmektedir. En eşsiz jeolojik abidelerden biri, 3600 m rakımda korunmuş ve yer yer ayrı formlarda sarma siyen çökellerdir. Bu tür çökeller Kafkasya'nın diğer yerlerinde de görülmektedir. Onların yaygın olduğu bölgelerden bir de Şahdağ'dır.
Azerbaycan'ın jeolojik ve jeomorfolojik formasyonları çok çeşitlidir. Kabarıklık oluşturan kurak-aşınım denüdasyon süreçleri sonucunda dağlar, tepeler ve çeşitli kayalar ortaya çıkmıştır. Onların bir kısmı sokulum kayaçlar olarak (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'ndeki İlanlıdağ, Nahacar, Elince gibi), bazı yerlerde – Devoniyen eski kristal kayaçlar olarak (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nde Dahna, Sarıdağ, Velidağ vs.), diğer yerlerde ise Pliyosen çökelleri olarak oluşmuştur (Kobustan'da Ambizler ve Kuşgayası). Yoğun soyulma ve erozyon nedeniyle bazı çabuk yıkanabilir kayaçlar savrulmuşlar. Güneydoğu Kafkasya'da Kretase dönemine ait Lusitan kalkerlerinden oluşan Dibrar tipi kayalar mevcuttur. Onlar genellikle sivri uçlu kayalar şeklinde rölyefte kendini göstermektedir. Onlardan bazıları Şabran ve İsmayıllı bölgelerinde mevcuttur. Jura kalkerlerinden başlıca örneği Kepezdağ'dır.
Dünyadaki yaklaşık 900 çamur volkanının üçte birinden fazlası Azerbaycan'da bulunuyor. Bu volkanların birçok çeşidi var: Halen faal durumda olan, sönmüş, gömülmüş, petrol püskürten, sualtı ve ada volkanları gibi. Çamur volkanları ülkenin doğusunda, Abşeron yarımadasında, Şamahı-Kobustan, güneydoğu Şirvan ve Bakü takımadasında bulunur. En büyükleri Galmas, Torağay, Büyük Kenizdağ'dır. Çoğu kesik koni şeklindedir. Yükseklikleri 20–400 m, çapları 100–4500 m arasındadır. Sadece Kobustan'da 100'den çok çamur volkanı vardır. 40 kadar volkandan yeryüzüne petrol çıkar. Bakü takımadasındaki 9 ada çamur volkanlarından oluşmuştur. Hazar Denizinde de 140'tan çok su altı çamur volkanı vardır. Çamur volkanları fay hatları boyunca yer almaktadır. Azerbaycan'daki çamur volkanlarının ilk faaliyete geçişi yaklaşık 25 milyon yıl öncesine dayanır. 1810 yılından günümüze 50 volkan yaklaşık 200 defa püskürmüştür. Sadece Lökbatan volkanında 19 püskürme gözlenmiştir. Çamur volkanları katı, gaz ve sıvı püskürtür. Püsküren katılarda 100'den fazla mineral ve 30 kadar element (bor, cıva, mangan, bakır, baryum, stronsyum, lityum vb.) yer alır. Çamur volkanları petrol ve gaz yatakları ile ilişkilidir. Bu volkanların bulunduğu alanlarda zengin petrol ve doğalgaz yatakları tespit edilmiştir (Lökbatan, Neft Taşları, Karadağ, Mişovdağ vb).
Azerbaycan'ın hidrojeolojik çeşitlerine mineral kaynaklar aittir. Azerbaycan'da kimyasal bileşimine göre 10'dan fazla çeşit mineral kaynaklar tespit edilmiştir. Bunlara, hidrokarbonat, hidroklorür, bikarbonat-klorür-sülfat, karbonat-sülfat, klorürkarbonat, sülfat-klorür ve sülfat dahildir. Bunların dışında, kimyasal bileşimleri henüz belirlenmeyen birçok kaynak da mevcuttur. Bu kaynakların cereyan miktarı gün içinde 10 ila 100 bin litreye ulaşmaktadır. 30'dan fazla kaynakta suyun sıcaklığı 20 ila 70 dereceyi buluyor. Mineral kaynakların birçoğundan kükürt, karbon ve kükürt-karbon gazları ayrılmaktadır. Azerbaycan'da mineral kaynakların bulunduğu başlıca yerler Darıdağ, Sirab, Badamlı, Turşsu, Şirlan-İstisu, Slavyanka, Akkörpü, Haltan, Haşı, Cimi, Halhal, Beşparmak ve Kırkbulag'dır.

Azerbaycan Cumhuriyeti Jeoloji ve Jeofizik Enstitüsü resmi sitesi 11 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (Rusça) (İngilizce)

Bali Denizi (Endonezce: Laut Bali), Bali adasının kuzeyinde, Endonezya'daki Kangean Adası'nın ise güneyinde bulunan bir su kütlesidir. Bali Denizi, Flores Denizi'nin güneybatı bölümünü oluşturur ve Madura Boğazı batıdan Bali Denizi'ne açılır.

Bali Denizi bazen oşinografik amaçlar için Flores Denizi ile birlikte gruplandırılır, ancak bazı deniz haritalarında navigasyon için ayrı bir deniz olarak yazılır. Deniz, 45.000 km2 (17.000 sq mi)'lik bir alana ve maksimum 1.590 m (5.217 ft) derinliğe sahiptir.

Bali Denizi'ndeki sirkülasyon ve kütlesel su özellikleri, Flores Denizi'nden kuzeydeki Cava Denizi'ne kadar devam eder. Oşinografik olarak, Bali Denizi, Büyük Okyanus'tan Hint Okyanusu'na gelen ve akışı çoğunlukla Bali Boğazı ve Lombok Boğazı'ndan geçen Endonezya Akıntısı ile ilgilidir.

Bali Denizi'nde daha önce birkaç tsunami gözlemledi. Tambora Dağı'nın, 22 Eylül 1815'te 8.00°G 115.20°D﻿ / -8.00; 115.20 koordinatında ve üç yıl sonra (8 Eylül 1818) 7.0°G 117.0°D﻿ / -7.0; 117.0 koordinatında oluşturduğu volkanik faaliyetlerin (Volkan Patlama İndeksinin 7. ölçeği) ardından tsunamiler meydana geldi. 1857 ve 1917'de sırasıyla en fazla 3 metre (9,8 ft) ve 2 metre (6,6 ft) yüksekliğe sahip iki tsunami daha kaydedildi.

Türkiye'deki körfezler listesi

Balkaş Gölü (eski Türkçe: Terinğ köl; Kazakça: Balqaş Kölı) Orta Asya'da bir göldür. Aral Gölü'nden sonra Orta Asya'nın en büyük ikinci gölüdür. 45°4′ Kuzey 76°2′ Doğu koordinatları üzerinde yer alır. Beslendiği başlıca kaynaklar İli Irmağı, Karatal Nehri, Lepsi Irmağı, Aksu Irmağı ve Ayagöz Nehri'dır. Toplam su havzası 413,000 km²dir. Kazakistan sınırları içerisinde bulunur, maksimum uzunluk 605 km, maksimum genişlik ise doğuda 74 km, batıda 19 km'dir. Yüzölçümü 16.996 km²dir. En derin noktası 25,6 metre iken ortalama derinlik 5,8 metredir. Toplam kıyılarının uzunluğu 2.385 km'dir. Denizden yüksekliği 341,4 metredir.

Dünyanın en büyük gölleriden biri olan Balkaş Gölü, yaklaşık 17.000 km^2 yüzölçümüne, 100 km^3 su hacmine ve beslendiği nehirlerden yıllık 23 km^3 su girdisine sahiptir ve geniş Balkaş-Alakol çöküntü havzasında yer alır. Göl yaklaşık 3–4 km uzunluğunda bir geçit (uzun aral) ile doğu ve batı olarak ikiye ayrılır. Su özelliği ve tuz içeriği doğu ve batı parçalarda oldukça farklı durumlar gösterir. Batı parça neredeyse tatlı su özellikleri gösterir ve 0.74 g/l öz kütleye sahipken, açık yeşil renkli çamur görüntüsüne sahiptir. Doğu yakasının su özelliğiyse 5.21 g/l öz kütleye ve transparan bir yeşil renge sahiptir ve çok tuzludur. Gölün kıyıları çokça deformasyona sahne olmuştur, zira çokça körfez ve koy içerir. Gölde adalar da vardır, en büyük üç adası da Basaral, Tasal ve Algazy'dir. Balkaş çöküntüsü birikmiş bir düzlüktür, bu düzlük 340 metrelik bir rakımla az bir açıyla kuzeye eğimli haldedir ve gölün uzun dönemli ortalamasını yansıtır. Gölün su yakalama havzası genelde güney ve güneydoğu bölgesine komşu dağlık alanlardan oluşurken; kuzey ve kuzeydoğu kısmı düzlük halindedir ve taşlı ve kumlu bir sedimantolojik özellik gösterir. Gölün çevresindeki bölgenin iklimi kurak (yarı çöl) bir karasal iklim özelliği gösterir, yıllık ortalama yağış 120 mm miktarına ulaşmaktadır. Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 24 sanigrad derece iken; ocak ayı sıcaklık değeri -8 santigrad derecedir. Göl çevresindeki ortalama nem miktarı ise yüzde 55-60 bandındadır. Göl yıllık olarak donma-çözünme olayları yaşar ve buzlar kasım ayından mart ayına dek gölde kalırlar ve batı parçasından rüzgar akıntıları dairesel bir şekil göstermektedir.

Balkaş Gölü'nün tarihöncesi hem Balkaş-İrtiş sulama havzasının jeolojik-jeomorfolojik gelişimiyle hem de Balkaş çöküntüsünün gelişim özellikleriyle yakından ilgilidir. Gölün jeolojik gelişimini 4 ana zaman parçasına ayırmak mümkündür. Paleozoyik, Triyas-Jura, Kretase-Paleojen ve Neojen-Kuvaterner periyotları bu gelişim çizgisini temsil eder. Daha sonraki Mezozoyik-Senozoyik oluşumların temelinin meydana geldiği dönem olarak Paleozoyik dönem temsil edilir. Temel yapı üstüne Mezozoyik-Senozoyik yapılar, Paleozoidlerin üstüne gelmiştir ve bu yeni aşama Pre-Balkaş çöküntüsünün oluştuğu zamana denk gelir. Balkaş çöküntüsünün gelişim aşamalarıysa Neojen-Kuvaterner döneminde oluşurken; gölün modern hali Kuvaterner'in ikinci yarısında oluşmuştur.

Kazakistan tektonik sistemi, Orta Asya kayma kuşağı segmenti oluşturur ve bu yapı ülkenin merkez, güney ve kısmen doğu kısmını kaplamaktadır.
Paleozoyik yapıların gelişim aşamaları boyunca, Kazakistan tektonik sisteminin Ural-güne Tanrı dağları ile Altay-İrtiş sistemleri ile olan sınırları değişmiştir. Kazakistan tektonik sisteminin paleozoid yapıları dört ana unsurdan oluşur. Bunlar; erken Kaledoniyen, geç Kaledoniyen, geç Kaledoniyen'den erken Hirsinyen ve geç Kaledoniyen'den geç Hirsinyen dönemleridir. Pre-Balkaş-Jungarian-Kuzey Tanrı dağları bölgesi, Kaledoniyen-Hirsinyen döngüleri boyunca Kazakistan tektonik sisteminin Paleozoyik yapılarının güney kısmını kaplamıştır.

Pre-Balkaş ve Alakol olukları birinci dereceden yapılardır ve Balkaş-Alakol çöküntüsünü oluştururlar. Pre-Balkaş olukları ikinci dereceden Pre-Balkaş ve Pre-Jungarian çöküntülerini içerirler. Bu çöküntülerse Uşkol dağları ve Kuzey Jungarian fayı ile bölünmektedir. Güney Pre-Balkaş olukları asimetrik yapılarıyla karakterize edilmiştir. Hafif eğimli ve dalmış kuzey kanat ve faylarla karmaşıklaştırılmış güney parça bu özelliği sağlamaktadır.

Yapılan araştırmalar sonucu Triyas-Jura ve kretase dönemi Balkaş Gölü'ndeki morfolojik oluşumların başlangıç zamanı olarak değerlendirilmiştir. Mezozoyik-Senozoyik sınırındaki Laramid Aşaması'nda tektonik hareketler, eski erozyon düzlüklerini kesmektedir. Hidrografik su ağı, bu dönemde oluşmuş olup eski vadiler neredeyse güney yönlüdürler ve genel olarak kızıl kille doldurulmuşlardır. Üst Kretase boyunca, geniş çaplı bir deniz seviyesi yükselmesi Betpak Dala ve Kuzeybatı Pre-Balkaş bölgelerini önemli şekilde domine etmiştir.

Balkaş-Alakol çöküntüsünün  modern kabartmasının ve çevre yapılarının temel özellikleri Oligosen döneminden günümüze devam eden tektonik hareketlerin sonucu oluşmuştur. Yeni dönem tektonik hareketlerin hızları, eski dönemdeki hareketlere göre çok daha hızlı olmuştur, üstelik bu yeni tektonik etkiler Balkaş Gölü'nün çevresinin ve kıyılarının oluşumunu etkilemiş olup  meydana gelen dağ oluşumu, nehir taşıması ve sualtı-karasal çökel varlığını hızlandırıcı etki yapmıştır.

İli Nehri'nin ve Balkaş Gölü'nün suları Kazakistan için büyük önemi vardır. Kapçagayskove şehrinde İli Nehri'nde hidroelektrik güç elde etmek için baraj kurulmuştur ve suları hem tarımsal sulamaya hem de sanayi ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Balkaş Gölü başlıbaşına balıkçılık için önemli bir kaynaktır.

Balkaş Gölü son yıllarda büyük bir kuraklık tehlikesiyle karşı karşıyadır, zira özellikle Kazakistan ve Çin'in bu göle suyunu ulaştıran nehirlerin suyunun sinai faaliyetlerde ve sulama alanında kullanması sonucu Kazakistan'ın güneydoğusundaki bu göl yeni Aral Gölü olma yoluna girmiştir. Özellikle İli nehri ki, Çin'in batı bölgesinden doğar, Çin ve Kazakistan arasındaki su kullanımı anlaşmazlıklarına sahne olmaktadır ve bu sorunlar çözüm beklemektedir, gölün kıyısında yaşayan kazak vatandaşları da acı sondan endişe duymaktadır. Çin tarafının suyu fazla kullanarak nehrin dengesini bozduğu düşünülmektedir, zira Sincan Özerk Bölgesi'nin gelişen sınai faaliyetleri de su ihtiyacına ihtiyaç duymaktadır.

Kazakistan'daki göller listesi
Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Baltık Denizi, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Almanya, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya, İsveç ülkeleri ile Kuzey Avrupa Ovası ve Avrupa Ovası bölgeleri tarafından çevrelenen Atlas Okyanusu'nun bir koludur. Dünyanın en büyük acı su havzasıdır.
Deniz 53°N ila 66°N enlemleri ve 10°E ila 30°E boylamları arasında uzanır. Bir sahanlık denizi ve Atlantik'in marjinal denizidir ve ikisi arasında sınırlı su alışverişi vardır, bu da onu bir iç deniz yapar. Baltık Denizi, Øresund, Büyük Kemer ve Küçük Kemer yoluyla Danimarka boğazlarından Kattegat'a boşalır. Botniya Körfezi (Botni Körfezi ve Bothnian Denizi olarak ikiye ayrılır), Finlandiya Körfezi, Riga Körfezi ve Gdańsk Körfezi'ni içerir.
“Baltık Düzlemi” kuzey kenarında, 60°N enleminde, Åland ve Bothnia Körfezi, kuzeydoğu kenarında Finlandiya Körfezi, doğu kenarında Riga Körfezi ve batıda güney İskandinav Yarımadası'nın İsveç kısmı ile sınırlanmıştır.
Baltık Denizi yapay su yolları ile Beyazdeniz-Baltık Kanalı üzerinden Beyazdeniz'e ve Kiel Kanalı üzerinden Kuzey Denizi'nin Alman Körfezi'ne bağlanmaktadır.

Güneybatıdan kuzeydoğuya doğru uzanır. Kiel'den Hapuranda'ya kadar olan uzunluğu 1700 km, ortalama genişliği 200 km'dir. Yaklaşık 420.000 kilometrekarelik yüzölçümüne sahiptir. Danimarka ile İsveç arasında yer alan Kattegat Kanalı ve üç girişi de (Onesund, Büyük Belt ve Küçük Belt) Kuzey Denizine bağlanır. Bu kanalın en derin yeri 8 metredir. Bu sebeple kanal, gemiler için büyük güçlük arz etmektedir. Baltık Denizinin ortalama derinliği 65 m ile 550 m arasında değişir. En derin yeri 550 m ile Gotland'ın batısıdır.
Avrupa'nın birçok önemli akarsularının (Öder, Vistula, Niemen, Western, Dvina ve Mevaa) yağışlar sebebiyle getirdikleri bol su ve sığ bir deniz olması sebebiyle tuzluluk oranı çok azdır. Ortalama tuzluluk oranı binde sekizdir. Ayrıca donma olayları da tuzluluk derecesini etkilemektedir. Donma olayları batıdan doğuya gidildikçe artar. Almanya'nın Stralsund limanı senenin 27 günü, İsveç'in başkenti Stokholm limanı 75 gün, Finlandiya'nın birçok limanı 120 ila 180 gün arasında donar. Güney ve batı kıyılarındaki limanlarda buzlar kırılarak trafiğe açılırlar.
Baltık Denizinin bugünkü biçiminin, Buzul Çağı'ndaki çökme ve yükselmelerle meydana geldiği zannedilmektedir. Günümüzde zaman zaman yükselme olayları meydana gelmektedir.
Baltık Denizinde, kıyıları bulunan devletler için buranın çok büyük önemi vardır. Uzun zaman suyun donması gemilerin ulaşımını güçleştirmektedir. Son zamanlarda Baltık Denizinin ticari önemi artmış durumdadır.

Denize kıyısı olan ülkeler: Danimarka, Estonya, Finlandiya, Almanya, Letonya, Litvanya, Polonya, Rusya, İsveç.
Dış havzasında yer alan ülkeler: Belarus, Çek Cumhuriyeti, Norveç, Slovakya, Ukrayna.
Baltık Denizi drenaj havzası, denizin kendi yüzey alanının yaklaşık dört katıdır. Bölgenin yaklaşık %48'i ormanlık olup, İsveç ve Finlandiya, özellikle Bothnia ve Finlandiya Körfezleri çevresinde ormanların çoğunu barındırmaktadır.
Arazinin yaklaşık %20'si tarım ve mera olarak kullanılmakta olup, bu alanlar çoğunlukla Polonya'da ve Baltık Düzlüğü'nün kenarında, Almanya, Danimarka ve İsveç'te yer almaktadır. Havzanın yaklaşık %17'si kullanılmayan açık arazilerden, %8'i ise sulak alanlardan oluşmaktadır. Bunların çoğu Bothnia ve Finlandiya Körfezlerinde bulunmaktadır.
Arazinin geri kalanı yoğun nüfusludur. Baltık drenaj havzasında yaklaşık 85 milyon, kıyıdan 10 km içinde 15 milyon ve kıyıdan 50 km içinde 29 milyon insan yaşamaktadır. Yaklaşık 22 milyon kişi 250.000'in üzerindeki nüfus merkezlerinde yaşamaktadır. Bunların %90'ı kıyı çevresindeki 10 km'lik bantta yoğunlaşmaktadır. Havzanın tamamını ya da bir kısmını kapsayan ülkeler arasında Polonya 85 milyonun %45'ini, Rusya %12'sini, İsveç %10'unu ve diğerlerinin her biri %6'dan azını kapsamaktadır.

Baltık Devletleri
Baltık Denizi Devletleri Konseyi
Baltık Denizi'ndeki adaların listesi
Baltık Denizi anomalisi

Balçık (Rumence: Bălţi), Moldova Cumhuriyetinin en büyük ikinci şehridir. Rumence Bălţi adının anlamı "balçık"tan gelir.
Avrupa'nın yeşil alanı bol şehirlerinden biri Balçık, aynı zamanda önemli bir ticaret ve sanayi merkezidir. Dinyester Nehrinin bir kolu olan Răut nehri kıyısında yer alan şehrin beş ilçesi vardır. Şehrin belediye başkanı Vasile Panciuc'tir. Şehir 78 km²'lik bir alandan oluşur.2004 yılı rakamlarına göre 127.000 kişinin yaşadığı şehirdeki etnik dağılım şu şekildedir:

Moldov - 52,4 %
Ukraynalı - 23,7 %
Rus - 19,2 %
Diğerleri - 4.7%
Posta kodu: MD-3100
Alan kodunu: 373 231 X-XX-XX
Balçık Uluslararası Havalimani
Şehrin ekonomiside gıda ve sanayi önemli yer tutar. Özellikle un, şeker ve şarap üretimi; makine ve mobilya sanayi ekonomide önemli role sahiptir. 1989'dan sonra ise nüfus ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hizmet sektöründe gelişmeler olmuştur.

Tacoma, WA-ABD
Stryi-Ukrayna
Smolyan-Bulgaristan
Larisa-Yunanistan
Miercurea-Ciuc-Romanya
Orsha-Belarus
İzmir-Türkiye
Kaesong-Kuzey Kore
Khmelnytskyi-Ukrayna
Gyula-Macaristan
Lakeland, Florida-ABD
Płock-Polonya
Vitebsk-Belarus
Milies-Yunanistan
Podolsk-Rusya

Bartın Çayı, Antik Partenios (Grekçe: Παρθένιος Parthénios, Latince: Parthenius), MÖ yıllarda Parthenios adı ile anılan ve kente adını veren Bartın Irmağı'dır. Kastamonu ve Karabük'te bulunan Ilgaz Dağları'nda doğar, kuzeye doğru akar, şehir merkezinde Gazhane Burnu'nda birleşen Kocaçay ve Kocanazçay'ının oluşturduğu ırmak, 15 km akarak Boğaz mevkiinde Karadeniz'e ulaşır.
Kocanazçayı; güneyden doğup Kozcağız'dan kuzeye doğru akarken, Kocaçay; Kastamonu'dan gelip Ulus'tan geçen Göksu ve Eldeş Çayları (Ulus Çayı) ile bunlara katılan derelerden oluşur. Arıt ve Mevren Derelerinden oluşan Kozlu Çayı ile birleşen Kışla Deresi, Akpınar ve Karaçay Dereleri Kocaçay'ı besleyen akarsulardır. Diğer önemli akarsuları; Kurucaşile topraklarında doğan ve Karadeniz'e ulaşan Kapısuyu ve Tekkeönü dereleri ile Ulus-Uluyayla'yı sulayan Ovaçayı ve İnönü dereleridir.
Bartın Irmağı; üzerinde 500 tonluk gemilerle Karadeniz'den kente kadar ulaşım yapılabilen en düzenli akarsudur. Akış hızı saatte 720 m. olup, denize her yıl 1.000.000.000 m3 su akıtmaktadır. Bartın Irmağı (Yalı mevkii), Amasra Antikliman ve Balıkçı Barınakları; yat turizminde değerlendirilebilecek özellikler taşımaktadır. Bunun balıkçılığa ve bölge turizmine etkisi oldukça büyüktür.

Havza içindeki en eski kayaç gruplarının Prekambriyen arazileri bu sahada oldukça sınırlı alanlarda mostralar verir. Bu grup içinde Riyodasit, Megaranitoyit ve türev kayaçlar magmatik kayaç örnekleridir. Bartın ırmağı sahası Paleozoik, iki farklı grup ile temsil edilir. Ordovisiyen, Devoniyen, Silüriyen yaşlı kireçtaşı, dolomitik kireçtaşı, şeyl, çamurtaşı ve şelf çökelleri olarak bilinirler. Bartın Çayının Karadeniz'e boşaldığı mansap kesiminde yayılma sahiptir.
Karbonifer yaşlı diğer paleozoik formasyonu ise çakıltaşı, kumtaşı, çamurtaşı, şeyl, kömür bantlı karasal çökel ardalanmasının oluşturduğu gruptur. Bartın şehir merkezinin kuzey-kuzeybatı yönünde sınırlı bir alanda mostra verir.
Mesozoik arazileri bu alanda Triyas. Jura ve Kretase arazileri ile temsil edilirler. Çökel zamanları farklı olmasına karşın bunların hepsi karasal yamaç, ve/veya şelf çökel birimleri olma özelliğine sahiptir.
Triyas çökelleri; çakıltaşı, kumtaşı, çamurtaşı, kireçtaşı karasal çökellerinden oluşmaktadır. Bartın Çayının kuzey bölümünde Arıt ilçesi ve Bartın Çayının Arıt kolu havzası içinde takip edilmekte olup, Perminyen Triyas zaman aralığına atfedilirler. Ulus ilçesinin kuzeyinde, kuzeydoğu-güneybatı uzanımlı kireçtaşlarından oluşan şelf çökel kayaçları Mesozoik yaşlı diğer çökel birimdir. Jura dönemine atfedilen kumtaşı, kireçtaşı karasal şelf çökel kayaçları bir diğer Mesozoik çökel birimidir. Bartın Çayı havzasında, Arıt ilçesinin kuzeybatısında yüzeylenir.
Bartın Çayı havzasında Kreatese de çökel ve katılaşım kayaçlarının örnekleri ile temsil edilirler. Kireçtaşı, killi kireçtaşı ve yamaç çökellerinden oluşan birim Kretase çökellerinin sahada en az rastlanan örneğidir. Bartın şehir merkezinin kuzey doğusunda sınırlı bir alanda rastlanır. Bartın Çayının aşağı çığırında, Bartın şehir merkezinden sonra. Kuzeydoğu-kuzeybatı uzanımlı olarak Kretase yaşlı katılaşım kayaçları yer alır. Bu birim, andezitler ile birlikte katılaşım kayaçlarının çökel örnekleri ile temsil edilir. Bartın Çayı havzasında çok geniş alanlar kaplayan Kretase yaşlı diğer birim ise kumtaşı, çamurtaşı, şelf, şelf-yamaç çökel kayaçlarından oluşan birimdir. Genel olarak, havzanın güneydoğusunu oluştururlar. Farklı yaşlardaki kayaç gruplarının küçük mostralar verdiği bu saha aynı zamanda havzanın yükseltisi fazla olan bölümünü temsil eder.
Andazit, dazit, aglomera, piroklastik, bazalt vb, katılaşım kayaçlarından oluşan Eosen yaşlı karasal ve şelf çökelleri Tersiyer arazilerinin bir bölümünü temsil eder. Bartın şehir merkezinde güneyinde sınırlı bir alanda mostra verir. Çok geniş bir alanda yüzeylenen Eosen Flişleri ise bu dönemin diğer çökel kayaç grubu oluşturur. Eosen Flişleri, Bartın şehrinin güneyinde Kozcağız ilçesinin de içinde bulunduğu ve Bartın şehrinin doğusunda da geniş alanlarda yayılıma sahip kayaç grubudur.
Bartın çayı ve kolları boyunca, özellikle akarsuyun tabanlı vadi karakteri gösterdiği orta ve aşağı çığırı boyunca takip edilen, akarsu çökellerinden oluşan karasal çökel birimdir. Bartın şehir merkezi ile eğim değerlerinin azaldığı, Bartın Çayını önemli kollarını takip eden sahalarda görülmektedir.

Bartın Çayı havzasının günümüz jeomorfolojik özelliklerini kazanmasında tektonik hareketler de önemli rol oynamıştır. Havzanın doğu ve güneyinde yer alan farklı yaşlardaki tabakalı çökel birimlerinin, kıvrım ve faylanmalarla şiddetli şekilde deforme edilmiş olmaları, sahanın kara haline geçmesinden sonra tektonik faaliyetlerden çok fazla etkilendiğini göstermektedir.
Kıvrımlı ve faylı yapı özelliklerini; kısmen çayın kuzeyinde, ancak daha fazla doğu ve güneyinde belirgin şekilde izlemek mümkündür. Havzanın genel olarak doğu ve kuzeyi ile Bartın Çayının mansap kısmında fay diklikleri ve topoğrafik diskordanslar, Arıt, Ulus, Kirazlıköprü baraj inşaatı ve Derbent Boğazı çevresindeki asılı vadiler, Ulus ve Arıt'taki şelaleler ve değişik yükseltilerdeki su düşüşlerine neden olan boyuna profillerdeki kırıklar ve benzeri morfolojik örneklerin tümü sahanın tektonik aktivitesi hakkında bilgi vermektedir.
Bu alanda meydana gelen depremler tektonik aktivitesinin halen devam ettiğinin göstergesidir.

Bartın Çayı, 2059.35 km2'lik bir su toplama havzasına sahiptir. Bu alan 8 alt havzadan oluşmaktadır. Havzanın genel eğim yönü kuzeybatı olup, Bartın Çayı da bu ana yönde akış Karadeniz'e boşalır. Havzanın kuzeybatı-güneydoğu doğrultusundaki (uzunluğu) düz mesafesi 57,123 km, güneybatı-kuzeydoğu doğrultusundaki (genişlik) düz mesafesi ise 57,960 km dir. Bu değerlere göre havzanın form sayısı 1,01'dir. Havza form sayısı 1 ve üstü olan havzalar, taşkın riski yüksek olarak kabul edilir.
Bartın Çayının kolları ile hesaplanan toplam kanal uzunluğu 1978,169 km dir. Havza içinde kanal sıklığı ise 1203 adettir.

Eğim değerleri değişken olmakla beraber, genel olarak dik ve sarp karakter arz eder. Kireçtaşı formasyonunun hakim olduğu Arıt alt havzası ve çevresinde fay diklikleri, o havzadaki dağlık alanların diğer morfolojik karakterini belirler. Havza genelinde doğal bitki örtüsünden yoksun dağlık alanlarda günlenme ile oluşan ayrışmış-ufalanmış örtü-döküntü malzemeleri bu alanların diğer karakteristik özelliklerindendir.
Bartın Çayı kolları tarafından yarılması sonucunda plato alanları gelişmiş olup, havzada üç farklı seviyede takip etmek mümkündür. Bunlar; en yüksek plato alanları (750–1000 m yükseltiler), yüksek plato alanları (500–750 m yükseltiler), alçak plato alanları (200–500 m yükseltiler) olarak isimlendirilmiştir. Her kademedeki plato yüzeyleri, düşey yönlü yer değiştirmenin şiddetine bağlı olarak Bartın Çayının kolları ile sık ve derin olarak yarılmışlardır. Aynı sebeple şelaleler (Ulukaya ve Çöpbey Şelaleleri), asılı vadiler (Kirazköprü baraj gövdesi yamaçlarında, Arıt ve Ulus Çayları vadi yamaçlarında), fay dikliklerini (havzanın kuzey ve doğusundaki yüksek alanlarda), boğazlar(Derbent Boğazı, bartın Liman Boğazı, Çöme Boğazı, vd.) geliştiğini görmek mümkündür.
Bartın Çayı havzasının %88 ini yüksek alanlar temsil eder ve alçak alanlardan belirgin morfolojik diskordans ile ayrılır. Tektonik kökenli yükselmelerinde etkisinde gelişen yüksek alanlar, Bartın Çayının kolları tarafından sık bir şekilde yarılmışlardır. Bu gelişim içerisinde sadece plato yüzeyleri değil tektonik deformasyon ve akarsu aşındırma faaliyetleri ile havza içinde ayrıca boğazlar da meydana gelmiştir. Bunlardan Derbent Boğazı, Liman Boğazı, Çöme (Çetme) Boğazı havzadaki önemli boğazlardandır.

Bartın Çayı havzasının 0–100 m yükselti kademesinin kapladığı alan 247,12 km2 olup bu değer %12'lik bölüme denk gelir. Bu alan genel olarak Eosen düzlükleri ve alçak sırtlar ve dar vadi tabaları, kuaterner alüvyonlarında oluşan akarsu taraçaları ile temsil edilir. Alçak alanlar, Bartın Çayı alt havzaları ayrımında incelendiğinde bu sahanın Bartın ve Kocanaz Deresi olarak iki alt havzada toplanır.
Bartın Çayı havzasında 2 farklı akarsu taraçası seviyesi takip edilir. Bunlar 13–17 m ve 20–25 m yükselti değerlerine sahip olup, özellikle Bartın Çayı ve Kocanaz Deresi alt havzalarında çok belirgin olarak görülür. İstif özellikleri, farklı boylardaki akarsu çakılları ve kumulların ardalanmaları ile karakterize olmaktadır. Bu düşey istifi yer yer bozan menderes kuşağı içindeki ince taneli ard bataklık çökelleri ile yine ince taneli taşkın çökelleridir.
Bartın Çayı havzasındaki 0–20 m yükseltiye sahip, eğim değerlerinin %0,1 civarındaki Bartın Çayı taraçaları olup bu alanları ayrıca Bartın Çayının Taşkın ovası olarak nitelendirmekte mümkündür. Eğim özelliklerinin yanında çökel malzeme özellikleri ile de çevredeki morfolojik birimlerden kolayca ayırt edilebilir.

Bartın Çayının mansabının morfolojik özelliği, Bartın Çayı, Bartın Limanı Boğazı içindeki Boğaz mahallesi mevkiiden itibaren 300 m genişliğindeki tabanlı bir vadi içinden 1400 metrelik mesafeyi kat ederek günümüzde batı yönünde Karadeniz'e boşalmaktadır. Bartın Çayının mansabı, 1960 yılında Bartın limanının inşaatı ile bu konumunu almıştır. Başka bir ifade ile Bartın Çayının son 1400 metrelik kısmının yatak özelliğine müdahale edilerek kanala alınmış ve Karadeniz'e boşalma konumu ve kıyı morfolojisi değiştirilmiştir. 1960 öncesinde Bartın Çayı, 600 m x 300 m boyutlarında ve KD ve GB yamaçları 130 m yükseltilere sahip Paleozoik metamorfiklerinin çevrelediği, KB ye açık, plajlı kıyıya sahip bir koya boşalmaktaydı. Batın Çayının yatağı ise bu koyun KD yamacına yaslı olarak gelişmiştir. 1960 tarihinde Liman inşaatı ile yatağın drenaj güzergâhı değiştirilerek kanala alınıp. Karadeniz'e boşalımı 25 m lık bir kanal genişliği ile sağlanarak, inşaat tamamlanmıştır.

Bartın Çayı yakın dönemlere kadar, mansaptan iç kısma doğru 13 km ile, Türkiye'nin en uzun nehir taşımacılığının yapıldığı akarsuyudur. 1950 li yıllarda 500 tonluk ahşap teknelerin

Basra Körfezi, (Farsça: خليج فارس, Halîc-î Fars; Arapça: الخليج العربي, al-Halîc al-Arabî), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusu ile İran'ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu'na bağlı körfez. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz yatakları bu bölgede bulunmaktadır. Basra Körfezi, doğuda Hürmüz Boğazı ile Umman Denizi'ne bağlanır ve bu körfezin kıyısının kuzeybatı kesimini Arvandrud Deltası oluşturur.

Körfezin bilinen en eski adı Fars Körfezi'dir. Ancak körfez kıyılarının Arap fetihleriyle ele geçmesi ve Arap denizcilerin Asya kıtasında koloniler kurabilecek kadar gelişmesi sonucu aynı ismin Arapça telaffuzu olan Halic-î Fersî tanımı doğmuştur.
18. yüzyıldan itibaren körfezin Türkçe adı, körfezin kıyısındaki gelişmiş yerleşim yerlerinden olan Basra kentinden dolayı Basra Körfezi olmuştur. İran, bölgenin Fars ismini korumak için 2010 yılından itibaren 30 Nisan gününü Millî Fars Körfezi Günü ilan etmiştir. Ancak özellikle körfeze kıyısı olan Arap ülkeleri tarafından bölge, Arap Körfezi anlamına gelen el-Halîc'el-Arabî şeklinde adlandırılmaktadır. Birleşmiş Milletler ise bölgenin tarihi isminden dolayı Fars Körfezi ismini tercih etmektedir.

Yüzölçümü 240.000 km²'ye varan bu iç denizin Irak kıyılarında Şattülarap'ın ağzından başlayarak Hürmüz Boğazı çıkışına kadar olan uzunluğu 975 km, en geniş yerinde eni ise 370 kilometredir. Genel olarak körfezin derinliği İran'a yakın taraflarda 90–110 m arasında iken Arap kıyılarında ortalama 35 m civarındadır. Esasen sığ olan körfez bölgesinde Fırat, Dicle ve diğer nehirlerin taşıdıkları kum ve çamurlar da gittikçe denizi doldurmakta ve özellikle kuzey kıyılar güneye doğru ilerlemektedir. Önceleri bu kıyıların çok daha yukarıda oldukları ve Fırat ile Dicle'nin ayrı yerlerden denize döküldükleri bilinmektedir. Nehir sularının azlığı ve aşırı buharlaşma dolayısıyla körfezin suyu oldukça tuzludur. Dünya petrol üretiminin üçte biri körfez bölgesinde gerçekleştirilirken yine dünya petrol rezervlerinin üçte ikisi de bu bölgede bulunmaktadır. Petrol zenginliğine ilave olarak Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerde bol miktarda doğal gaz da çıkmaktadır.

İran
Kuveyt
Suudi Arabistan
Bahreyn
Katar
Birleşik Arap Emirlikleri
Umman
Irak

1980 ile 1988 arasında süren İran-Irak Savaşı'nın odak noktasıdır. 1991 yılında Körfez Savaşı'nda da temel olmuştur.
25 Mayıs 1981 tarihinde Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden oluşan 6 ülke, ekonomik, siyasal ve sosyal hedefleri olan Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi kurmuştur.

Persian Gulf Online18 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1988 yılında Pers Körfezi üzerinde trajedi 30 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ABC Channel)
Anglo-Ottoman confrontation in the Persian Gulf

Bass Boğazı, Avustralya'nın Victoria eyaletini, güneydeki Tasmanya Adası'ndan ayıran boğaz.
En geniş yeri 350 km, derinliği ise ortalama 60 m'dir. Batı ucunda Kral Adası ve Hint Okyanusu, doğu ucunda ise Furneaux Adalar Grubu yer alır. Banks Boğazı, Tasman Denizi'nin güneydoğu ağzını oluşturur. Bir başka küçük adalar grubu olan Hunter Adaları Tasmanya'nın güneybatı ucu açıklarındadır. 1798'de İngiliz denizci Matthew Flinders cerrah-kâşif George Bass'ın anısına boğaza Bass adını vermiştir.
Boğazı geçen ilk insanlar olan Aborjin Tasmanyalılar, yaklaşık 40.000 yıl önce, son buzul çağında Bassian Ovası adı verilen bir kara köprüsüyle Tasmanya'ya geldiler. Deniz seviyesi 8.000 yıl önce Bass Boğazı'nı oluşturacak biçimde yükseldi ve Tasmanya Adası Avustralya'nın geri kalanından izole oldu. Yerliler Flinders Adası'nda 4.000 yıl öncesine kadar yaşıyorlardı.
Kaydedilen dil gruplarına göre, kolonileşen en az üç ardışık Aborjin dalgası vardı.
Avrupalıların boğazı keşfi ise 17. yüzyılda gerçekleşir. Boğaz, 1642'de Tasmanya kıyılarını çizerken Kaptan Abel Tasman tarafından tespit edildi. 5 Aralık'ta Tasman, ne kadar ileri gittiğini görmek için kuzey kıyılarını takip ediyordu. Toprak Eddystone Noktasında kuzeybatıya saptığında rotayı tutmaya çalıştı, ancak gemilerine aniden Bass Boğazı'ndan gelen Kırk Kükreyenler olarak adlandırılan rüzgârlarla karşılaştı. Tasman, daha fazla ada değil, Güney Kıtası'nı bulmak için bir görevdeydi, bu yüzden tekrar doğuya döndü ve kıta keşfine devam etti.
Boğazın açıklarındaki petrol kaynaklarının değerlendirilmesine 1965'te Barracouta'da doğalgaz ve 1967'de de Halibut ve Kingfish yataklarında petrol bulunmasıyla başlandı; 1970 yılında da üretime geçildi.

Baykal Gölü (Türkçe: Bay köl, Rusça: озеро Байкал - ozero baykal, Buryatça: Байгал далай - Baygal dalay), Dünya'nın en derin gölüdür ve tektonik kökenlidir. Sibirya'nın güneyinde, İrkutsk Oblastı ve Buryatya arasında yer alır. İrkutsk şehrinin yakınında bulunan göl, "Sibirya'nın Mavi Gözü" diye adlandırılır. Yüzölçümü yaklaşık 31.722 km²'dir ve Dünya'nın yüzey alanı olarak en büyük yedinci gölüdür. Uzunluğu 636 km, en geniş yeri 79,5 km'dir (Onguren ve Ust-Barguzin köyleri arasında). Gölün tabanı deniz seviyesinin yaklaşık 1285 m altındadır. 23.615 km3'lük su varlığıyla Dünya'nın en büyük hacimli gölüdür ve tek başına, yerküre üzerindeki tatlı su kaynaklarının yaklaşık %20'sini oluşturur. Gölün dibindeki tortul kayaçların yaklaşık 7 km kalınlığında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da gölün yeryüzündeki en derin yarıklardan biri olduğunu göstermektedir.

Eski Türklerin yaşam alanlarından biri de Baykal gölü çevresiydi. Tarih boyunca bazı Türk topluluklarının geçiş yolu da göl çevresinde yer aldı. Saha Türkçesinde  baygal, baaygal, bayagal sözleri deniz, bolluk, su bolluğu, büyük deniz, okyanus anlamlarında kullanılmıştır.

Dünyanın en yaşlı ve en derin gölü olan Baykal gölü tektonik oluşumlu bir göldür ve 25 milyon yıl yaşındadır. Yer kabuğu hareketlerinin sıkça yaşandığı çok aktif bir tektonik bölgede yer alan Baykal gölü, aynı zamanda Avrasya'nın en büyük rift sistemidir ve her sene binlerce irili ufaklı deprem yaşanmaktadır. Gölün oluşumu Oligosen dönemine uzanmaktadır ve parça parça oluştuğu hipotezi ortaya atılmıştır ve bu hipoteze göre gölün bugünkü büyük halini almasıysa Pliyosen döneminde gerçekleşmiştir. Göl bugün hala depremlerle büyümektedir. Hatta Baikal Center'da görevli jeofizikçilerin araştırmalarına göre Baykal gölü yeni doğmuş bir okyanustur ve kıyıları yılda 2 cm hızında açılmaktadır, ayrıca hareket Afrika ve güney Amerika'nın birbirlerinden ayrılma hızına denktir.
Pliyosen'in sonlarına doğru Baykal'daki riftleşme, manto yükselmesi ve Asya ile Hindistan'ın çarpışması sonucu oluşan gerilme nedeniyle daha da güçlendi.

Baykal gölü'nün iklimi kendisini çevreleyen bölgeye göre epey ılımandır. Kışın hava sıcaklığı ortalama -6 °C iken; Ağustos ayında 11 °C'dir. Göl suları ocak ayında donar, mayıs sonu gibi çözülmeye başlar, ayrıca göl suyu da çevresine nazaran sıcaktır. Ağustos ayında yüzey suyu sıcaklığı 12 °C iken, sığ sularda ve gölün güney kesimlerinde 20 °C'ye yakındır. Ayrıca göldeki bazı noktalarda, hidrotermal bacalardan ötürü sıcaklık 50 °C'yi bulabilir. Baykal gölü, Dünya'nın en berrak göllerinden biridir, ayrıca düşük tuzluluk oranına sahiptir ve suyunda çeşitli mineraller vardır. Zengin bir hayvan ve bitki çeşitliliğine sahip olan Baykal gölü geniş bir doğal yaşam alanı oluşturur. Göl çok sayıda balığa ev sahipliği yapmasının yanında 320'den fazla kuş ve bir de memeli türünü barındırır. Pusa sibirica olarak adlandırılmış endemik bir fok türü bu gölde yaşar, ayrıca bölgenin bir diğer ayırıcı özelliği barındırdığı türlerin çoğunun endemik olmasıdır.
Baykal gölü barındırdığı biyolojik zenginlik yanında, zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına da sahiptir. Mika, mermer, kağıt, balıkçılık, gemi yapımı ve kereste imalatı gibi çok farklı sektörlerde ciddi ilgi uyandırmıştır. 1966 yılında Baykal gölü'nün güney kıyılarına yapılan kağıt ve posa fabrikası ise dönemin entelektüelleri ve bilim insanlarınca tepki ciddi tepki ve baskıyla karşılanmıştır. Dönemin Sovyet hükûmeti 1971'de bölgenin koruma statüsünü yükseltmiş ve kirliliği kontrol konusunda ısrar edilmiştir. Nihayet 1996 yılında bölge Unesco tarafından dünya mirası listesine alınmıştır. Ayrıca bölgede Rus Bilimler Akademisi'nin Sibirya kolunun kurduğu bir gölbilim merkezi de yer alır.
Son 50 yılda ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 1,5 °C artmış ve bu da gölün buzla kaplı olduğu sürenin kısalmasına neden olmuştur.
Gölde fırtınalı hava, özellikle yaz ve sonbahar aylarında sık görülür ve 4,5 m yüksekliğinde dalgalara neden olabilir.

Baykal gölü, yaklaşık 25 milyon yıllık yaşıyla jeolojik olarak en yaşlı göl olduğu kabul edilmektedir. Tarih boyunca; Lamu (deniz), Beihai (kuzey denizi), Tengis (deniz), Baigal (baygal - muren - baykal nehri), Baikal (Rus yayılmasından sonra) gibi adlarla anılmıştır.
Dünya'da sadece Ladoga Gölü ve Baykal'da tatlı su fokları yaşamaktadır. Dünyadaki içme suyunun yaklaşık %20'si buradadır.
Rusya, gölün araştırılması için göle özel denizaltı yapmıştır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

 Wikimedia Commons'ta Baykal Gölü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
https://whc.unesco.org/en/list/754

Beaufort Denizi, (Fransızca: mer de Beaufort) Alaska'nın kuzey kıyıları (North Slope Borough ilçesi), Kuzeybatı Toprakları ve Kanada'nın kuzey adalarının arasında kalan, Kuzey Okyanusu'nun bir uzantısı olan oldukça geniş bir su kütlesidir. Denizin yüzölçümü yaklaşık olarak 450.000 km²dir. Denizin ismi, denizde birçok araştırma yapan İngiliz hidrograyfacı Francis Beaufort'tan gelmektedir.
Büyük sayılabilecek bir nehir olan Mackenzie Nehri, sularını bu denize boşaltır. Bölge balinalar, deniz kuşları için doğal bir üreme - yaşama alanıdır. Denizin çevresinde kirlilik yaratabilecek herhangi bir ticarî kuruluş bulunmaz. Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada arasında uzun yıllardır denizin uluslararası sınırları hakkında bir tartışma vardır. Beaufort Denizi'nin altında geniş petrol yatakları olduğu söylencesi oldukça yaygındır. Yılın hemen her ayı, deniz tamamen buzlar ile kaplıdır.

Ayrık deniz
Göl
İç deniz
Körfez
Nehir
Okyanus
Türkiye'deki körfezler listesi

Bellingshausen Denizi, Antarktika'da, Antarktika Yarımadası'nın batısında, Alexander Adası ile Thurston Adası arasında yer alan su kütlesidir. Deniz ismini 1821 yılında bölgeyi keşfeden Amiral Fabian Gottlieb von Bellingshausen'dan alır. Denizin yüzölçümü 487.000 km²'dir. En derin yerinin 4115 metre olduğu ölçülmüştür. Deniz 71°00′G - 85°00′B koordinatlarında yer alır. Güneyde, batıdan doğuya, Eights Sahili, Bryan Sahili ve Batı Antarktika'nın İngiliz Kıyısı (batı kısmı) vardır. Cape Flying Fish'in batısında Amundsen Denizi'ne katılır.
Bellingshausen Denizi 487.000 km² (188.000 sq mi) bir alana sahiptir ve maksimum 4,5 kilometre (2,8 mi) derinliğe ulaşır. Deniz altı düzlüğü Bellingshausen Ovası'nı içerir.
Pliyosen Dönemi'nin sonlarında, yaklaşık 2.15 milyon yıl önce, Eltanin asteroidi (yaklaşık 1–4 km çapında) Bellingshausen denizinin kenarında (Güney Pasifik Okyanusu'nda) çarptı. Bu, dünyadaki derin okyanus havzasında bilinen tek etkidir.

Bengal Körfezi, Hint Okyanusu'nun kuzeydoğusunda yer alan büyük bir körfezdir. Güney Asya'nın doğu kıyılarında bulunan körfez, kuzeyde Bangladeş ve Hindistan, doğuda Myanmar ve Andaman ve Nikobar Adaları, batıda ise Hindistan Yarımadası ile çevrilidir. Körfez şekil olarak bir üçgeni andırır ve dünyanın en büyük körfezlerinden biridir.

Bengal Körfezi'nin yüzölçümü yaklaşık 2,6 milyon kilometrekaredir. En derin noktası yaklaşık 4.694 metredir. Ortalama derinlik ise 2.600 metredir. Körfez, Hint Okyanusu'nun bir parçası olmakla birlikte, Asya kıtasının büyük nehir sistemlerinden gelen akarsularla beslenir. Bu nehirler arasında Ganj Nehri, Brahmaputra Nehri, İravadi Nehri ve Godavari Nehri öne çıkar. Körfezde sıkça tropikal siklonlar meydana gelir ve bu felaketler özellikle Bangladeş ve Hindistan kıyılarında ciddi zarara yol açar.

Bengal Körfezi, dünyanın en büyük deltası olan Ganj-Brahmaputra-Meghna Deltası'na ve Sundarbans mangrov ormanlarına ev sahipliği yapar. Körfez, mercan resifleri, deniz kaplumbağaları ve çok çeşitli balık türleriyle zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Ancak aşırı avlanma, kirlilik, deniz seviyesi yükselmesi ve iklim değişikliği körfezin ekosistemini tehdit etmektedir.

Bengal Körfezi, bölgedeki ülkeler için hem ekonomik hem de stratejik açıdan büyük öneme sahiptir. Körfez boyunca yoğun bir deniz trafiği gözlemlenir; özellikle petrol ve doğal gaz taşımacılığı açısından önemlidir. Ayrıca zengin deniz canlıları ve balıkçılık kaynaklarıyla dikkat çeker. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, Çin-Myanmar Ekonomik Koridoru ve ABD'nin Hint-Pasifik stratejisi kapsamında körfez, küresel güçlerin rekabet alanı haline gelmiştir. Hindistan, Bangladeş ve Myanmar gibi ülkeler, körfezdeki deniz yetki alanları ve enerji kaynakları üzerinde çeşitli anlaşmazlıklar yaşamaktadır.

Bengal Körfezi, antik çağlardan itibaren Asya'nın doğusu ile batısı arasında önemli bir deniz ticaret yolu olmuştur. Arap, Pers, Çin ve Güneydoğu Asya tüccarları, körfez üzerinden ticaret yapmıştır. 9. yüzyıldan itibaren Müslüman tüccarların bölgeyle kurduğu ilişkiler, İslam'ın yayılmasında etkili olmuştur. 1203-1204 yıllarında Türk komutanı Muhammed Bahtiyâr Halacî'nin Bengal'i fethetmesiyle bölge, Delhi Sultanlığı'nın bir eyaleti haline gelmiştir. 16. yüzyılda Babür İmparatorluğu'nun hâkimiyetine giren Bengal, 18. yüzyılda İngiliz sömürgeciliğine geçmiştir. 1905'te Bengal'in idari olarak bölünmesi, bölgedeki toplumsal ve siyasi dengeleri etkilemiştir. 1947'de Hindistan'ın bölünmesiyle Bengal'in doğu kısmı Pakistan'a (daha sonra Bangladeş), batı kısmı ise Hindistan'a bağlanmıştır.

Bengal Körfezi kıyılarında milyonlarca insan yaşamaktadır. Bölgedeki başlıca liman kentleri arasında Kalküta, Çittagong, Chennai, Visakhapatnam ve Yangon bulunur. Kıyı topluluklarının geçim kaynakları arasında balıkçılık, tuzculuk ve deniz ticareti öne çıkar. Körfez çevresinde çeşitli etnik gruplar ve zengin bir kültürel çeşitlilik mevcuttur.

Hint Okyanusu
Sundarbans
Ganj Nehri
Andaman ve Nikobar Adaları

Bering veya İmarpik Denizi, Kuzey Büyük Okyanus'undan, Alaska Yarımadası ve Aleut Adaları'nın ayırdığı büyük su kütlesi. 2.000.000 km² yüzölçümüne sahiptir. Doğusunda ve kuzeydoğusunda Alaska, batısında Sibirya ve Kamçatka Yarımadası, güneyinde Alaska Yarımadası ve Aleut Adaları ile çevrilidir. Kuzeyindeki Bering Boğazı vasıtasıyla, Arktik Okyanusu'ndaki Çukçi Denizi'nden ayrılır. İsmini, kâşifi Danimarkalı seyrüseferci Vitus Bering'den almıştır.
Bering denizi ekosistem kaynaklarını "Donut Hole"de uluslararası sularda olduğu kadar ABD ve Rusya'nın yetki nüfuzunu da ihtiva eder. Birbirini etkileyen akımlar arasında Buz Denizi ve hava; dinç, kuvvetli, enerjik ve üretici ekosistem yaratır.

Geçen Buzul Çağı sürecinde deniz seviyesinin insan ve hayvanların yürüyerek Asya'dan Kuzey Amerika kıtasına yürüyerek geçebilecek kadar düşük olduğu düşünülür (şimdiki Bering Boğazı'ndan). Bu genelde Bering kara köprüsü olarak olarak referans edilir. Ve bazı bilim adamlarınca Amerika kıtasına ilk insan girişi olduğuna inanılır.
Bering Denizi'nde "Kula Plate"in (eski Okyanus levhası) küçük bir kısmı vardır. Kula Plate, Triassik dönemde eski bir tektonik levhadır. Alaska'nın altında kalan bir parçayı anlatmak için kullanılır.

Pribilof adaları.
Komandorski adaları, Bering adasını içerir.
St. Lawrence Adası.
Diomede adaları.
Kral adası.
St. Matthews adaları.
Karaginsky adası.

Bering Boğazı
Bristol Körfezi
Bering Denizi 16 deniz altı kanyonu içerir. Zhenchung dünyanın en geniş deniz altı kanyonudur.

Bering Denizi'nde resif açıklığı ana verimliliğin hakim sürücüsüdür. Bu bölge "yeşil kemer" olarak da bilinir.
Aleutin havzasındaki soğuk sudan besleyici kaynama yukarı kabarır ve resif suları ile karışır. Devamlı olarak fitoplankton üretimini temin etmek için.
İkinci verimlilik sürücüsü Bering Denizi'ndeki mevsimlik deniz buzuludur.
Buzulun mevsimsel erimesi daha az tuzlu suyun ortasına ve diğer resif bölgesine akımına sebep olur. Verimlilik buzula bağlı olarak tehlike altındadır. Çünkü Küresel Isınma Bering Denizi'nde buzul azalmasına sebep olmaktadır.
Bazı kanıtlar Bering Denizi ekosisteminde halihazırda büyük değişmeler olduğunu ortaya koymaktadır.

Bering Denizi dünyanın en vahşi yaşamına evdir. Bu deniz, nesli tükenme tehlikesi altındaki balina türlerini besler. Bunlar arasında yay kafalı balina, mavi balina, yüzgeç balina, kuzey balinası, kambur balina ve ispermeçet balinası bulunur. Ayrıca dünyanın en nadir balina türlerinden biri olan Kuzey Pasifik gerçek balinası da burada yaşar. Bering Denizi; mors, deniz aslanı, fok, katil balina, beyaz balina ve Kutup ayısı gibi birçok diğer memeliye de ev sahipliği yapmaktadır.
Bering Denizi, dünya deniz kuşları için çok önemlidir. Bering Deniz Bölgesi, 30 tür deniz kuşu, yaklaşık 20 milyon kendine özgü yavrulama içerir.
Deniz kuşu türleri: Tufted puffin (Pelikan cinsi deniz kuşu), kısa kuyruklu albatroslar, spectacled eider (geniş deniz ördeği) ve kırmızı bacaklı kitiwakeler (martı türü deniz kuşu) bu denizde bulunur. Bunların çoğu endemik türlerdir.

Ticari balıkçılık, Bering Denizi'nde büyük bir iştir. Dünyadaki bazı deniz ürünleri şirketleri Bering Denizi'ndeki balık ve kabuklu deniz ürünlerine bel bağlar. ABD tarafında ticari balıkçılık Bering Denizi'nden yılda yaklaşık 1 milyar dolar değerinde deniz ürünü elde eder. Rusya deniz balıkçılığında bu rakam yılda yaklaşık 600 milyon dolardır.

Bering Denizi, Newsweek dergisinde, yok olmadan önce mutlaka görmeniz gereken yerler arasında gösterilmektedir.

Beyazdeniz ya da Beyaz Deniz (Rusça: Бе́лое мо́ре), Rusya'nın kuzeybatısında, Barents Denizi'nin kıta içine doğru oluşmuş bir uzantısıdır. Batıda Karelya, kuzeyde Kola Yarımadası, kuzeydoğuda da Kanin Yarımadası ile çevrelenmiştir.
Arhangelsk kentinin önemli limanı Beyaz Deniz'de kurulmuştur. Rusya'nın tarihine de bakıldığında, bu alan Rusya'nın uluslararası anlamda ana deniz ticaret merkezi olmuştur. Modern çağlarda deniz, Sovyet Rusya'nın önemli bir donanma ve denizaltı üssü olmuştur. Beyazdeniz-Baltık Kanalı, bu iki denizi birbirine bağlar.
Beyaz Deniz'in tümü Rusya'nın yönetimindedir ve Rusya'nın dahilî denizidir. Denizin kıyısı boyunca 4 ana körfez vardır: Kandalakşa Körfezi, Onega Körfezi, Dvina Körfezi ve Mezen Körfezi'dir. Denizin en önemli adalar grubu ise Solovetsky Adaları'dır. Onega Körfezi'ndeki Kiy Adası, içerisinde bulunan tarihî manastır nedeniyle önemlidir.

Ayrık deniz
İç deniz

Bulgarca (Bulgarca: български, bălgarski), Hint-Avrupa dilleri ailesinden, Güney Slav dillerine bağlı dil. Bulgaristan'ın resmi dilidir.
Yazı dili IX. yüzyılda oluşmaya başlayan Bulgarca, Selanikli Aziz Kiril ve kardeşi Metodius tarafından 862 yılında Bulgaristan'ın Preslav kasabasında oluşturulan Kiril alfabesi kullanılarak yazılır. Harflerin çoğu Yunan alfabesinden ilham alınarak hazırlanmıştır.
Bulgarca, yazıya dökülen ilk Slav dilidir. (Yapılan son araştırmalara göre aynı alfabe zaten bölgede bulunmaktaydı, fakat bir düzen içerisinde değildi, alfabe birliği yoktu).
Eski Bulgarca (9. yüzyıl-11. yüzyıl), Orta Bulgarca (11. yüzyıl-15. yüzyıl) ve Modern Bulgarca (16. yüzyıldan günümüze) olmak üzere üç temel aşamadan geçmiştir.
Kuzey Hazar bölgesinden göç ederek bugünkü Bulgaristan topraklarına yerleşen Ön Bulgarlardan bugün sadece 20-30 tane kelime kalmıştır.

Bulgarca kelimeler eril, dişi ve nötr/çocuk olmak üzere üçe ayrılır. İstisnalar olmakla birlikte kelimenin son harfi kelimenin türünü belirler. Her kelime türüne göre çekim ekleri alır buna önüne gelen sıfatlar da dahildir.
Kelimenin sonuna ek olarak formunda kullanılan tanımlık-artikel özelliğini barındıran Bulgarcada toplamda altı farklı artikel eki bulunmaktadır. (-ът, -а, -та, -то, -ия, -ият)
Bulgarcada Slav dillerine özgü olarak fiillerin iki hâli bulunur: Bitmiş hal (свършен вид - svırşen vid) ve bitmemiş hal (несвършен вид - nesvırşen vid). Bir seferden fazla veya süreci henüz bitmemiş durumlarda bitmemiş hal, bir sefer için yapılan fiillerde bitmiş hal kullanılır. Bu iki fiil grubunun farklı çekim kuralları bulunmaktadır. Örneğin geçmiş zaman için bitmiş haldeki bir fiilin çekimi ait olduğu alt grubun (toplamda üç alt grup) kuralına göre çekimlenirken, bitmemiş halde bulunan fiilin geçmiş zaman çekimi vurgunun kelimedeki yerine göre çekimlenir. Aynı fiillerin iki ayrı halleri olduğu için dilde toplamda dokuz ayrı zaman bulunur.
Örneğin gitmek fiilinin halleri olan “otivam” (bitmemiş hâl) ve “da otida” (bitmiş hâl) отивам-да отида 

Okula otobüs ile giderim. Otivam na uçilişteto s avtobus.
Hemen okula gitmeliyim. Vednaga triyadva da otida na uçilişteto.
Okula otobüs ile giderdim. Otivah na uçilişteto s avtobus.
Dün okula gittim. Vçera otidoh na uçilişteto.
Dün sabah okula gidiyordum. Otideh na uçilişteto vçera sutrinta.
Bazı fiillerin (kök fiil) önüne eklenen eklerle yakın veya uzak anlamlı yeni fiiller türetilir. Örneğin,
Pitam питам (Soruyorum) bitmemiş hal

Raz pitam (Sorguluyorum)
Pod pitam (Gizli olan bir şeyi soruyorum)
İz pitam (Sınav yapıyorum)
Do pitam (Tavsiye ya da görüş almak için soruyorum)
Po pitam (Bir şey soruyorum) sormak fiilinin bitmiş hali

Здравей [zdravey] — Merhaba, selam.
Здрасти [zdrasti] — Merhaba, selam.
Добро утро [dobro utro] — Günaydın, iyi sabahlar.
Добър ден [dobır den] — İyi günler.
Добър вечер [dobır veçer] — İyi akşamlar.
Лека нощ [leka noşt] — İyi geceler.
Довиждане [dovijdane] — Görüşmek üzere.
До скоро! [do skoro ] — Yakında. (Görüşürüz)
Как си? [kak si] — Nasılsın?
Какво правиш? [kakvo praviş] — Ne yapıyorsun?
Как е? [kak e?] — Nasıl gidiyor?
Добре [dobre] — İyi.
Бива [biva] — Fena değil.
Добре ли cи? [dobre li si ?] - İyi misin?
Добре съм [dobre sım] — İyiyim.
Добре съм, а ти? [Dobre sım, a ti?] — Ben iyiyim, peki ya sen?
Всичко най-хубаво [vsiçko nay-hubavo] — Hoşça kal. / Her şey çok hoş. (Her şey gönlünce olsun) (iyi dilek olarak söylenir)
Всичко Добро! [vsiçko dobro] — Her şey iyi. / Anlaştık. (diyalog bittiğinde tercihen söylenir, karşı taraf genellikle çao dedikten sonra ayrılırlar)
Поздрави [pozdravi] — Selamlar.
Благодаря [blagodarya] — Teşekkürler.
Пак заповядай [pak zapovyaday] - Yine buyur.
Моля [molya] — Lütfen. / Rica ederim. ( Cümledeki konumuna göre iki anlama da gelebilir: Cümle molya ile başlayıp devam ediyorsa Lütfen ..., Tek kelimelik cümle olarak molya ise rica ederim olarak kullanılır.)
Може ли да ми кажете ... (Moje li da mi kajete ...) - bana söyleyebilir misiniz?
Извинявай! [izvinyavay] — Pardon ! Affedersin !
Извинете! [izvinete] — Affedersiniz!
Колко е часът? (kolko e çasıt) — Saat kaç?
Извинете, бихте ли ми казали колко е часът? [izvinete, bihte li mi kazali kolko e çasıt?] — Pardon, rica edersem bana saatin kaç olduğunu söyleyebilir misiniz?
Обичам те! [obiçam te] - Seni seviyorum.
и аз те обичам! [i az te obiçam] - Ben de seni seviyorum.
липсваш ми [lipsvaş mi] - Seni özlüyorum. / Seni özledim.
Говорите ли ...? [govorite li...] — ...ca konuşuyor musunuz ?

...турски (turski) — Türkçe
...български (bılgarski) — Bulgarca
...английски (angliyski) — İngilizce

...немски (nemski) — Almanca
...италиански (italianski) — İtalyanca
...испански (ispanski) — İspanyolca

Zaman birimleri:

януари (yanuari) - Ocak
февруари (fevruari) - Şubat
март (mart) - Mart
април (april) - Nisan
май (may) - Mayıs
юни (yuni) - Haziran
юли (yuli) - Temmuz
август (avgust) - Ağustos
септември (septemvri)- Eylül
октомври (oktomvri) - Ekim
ноември (noemvri) - Kasım
декември (dekemvri) - Aralık

днес (dnes)- Bugün
вчера (vçera) - Dün
утре (utre) - Yarın
ден (den) - Gün
седмица (sedmitsa) - Hafta
месец (mesets) - Ay
година (godina) - Yıl

Pazartesi - ponedelnik (понеделник)
Salı - vtornik  (вторник)
Çarşamba - sriada  (сряда)
Perşembe - çetvırtık (четвъртък)
Cuma - petık  (петък)
Cumartesi - sıbota (събота)
Pazar - nedelya  (неделя)
İlkbahar - prolet  (пролет)
Yaz - lyato  (лято)
Sonbahar - esen  (есен)
Kış - zima (зима)

Bulgarcanın romanizasyonu
Bulgaristan'daki diller

Burgaz (Bulgarca: Бургас, trl: Burgas), Bulgaristan'ın Karadeniz kıyı şeridinin güneyinde yer alan ve Türkiye sınırında Kırklareli ile komşu olan Burgaz ilinin idari merkezi olan şehirdir. Etimolojik kökeni EYun pýrgos: burç, burgaz'dan gelir.

Burgaz şehrinin 2011 nüfusu 197.301'dir. Bulgaristan'ın Varna'dan sonra ikinci büyük sahil kenti ve ülke genelinde ise dördüncü büyük kentidir.
2001 Bulgaristan Nüfus Sayımı'na göre Burgaz eyaleti nüfusu 423.500'dür. Bu nüfus içinde 63.000 kişilik bir kesim anadilinin Türkçe olduğunu, 58.000 kişilik bir kesim ise Pomakça beyan etmiştir. Dini aidiyet bazında Müslüman olduğunu beyan edenler 64.500 kişidir (bu bazda beyanda bulunmamış olanlar 14.500'dür. Anadil bazında 16.500 kişi, etnik aidiyet bazında ise 19.500 kişi Çingene olduğunu beyan etmiştir. Burgaz vilayetinde diğer etnik gruplara mensup veya başkaca bir anadili olan 3.700 ila 4.000 arası bir nüfus bulunduğu görülmektedir. Kalan nüfus Bulgar'dır. 

Bulgaristan'ın en önemli turistik merkezleri Burgaz eyaletindedir. Burgaz merkezinde bir uluslararası havaalanı ve çok sayıda sanayi tesisi bulunmaktadır.

1367 yılında Doğu Roma İmparatorluğu'ndan alınan Burgaz Kalesi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar Türk egemenliğinde kaldı. 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması ile teşkil edilen özerk ve Osmanlı Devleti'ne bağlı Doğu Rumeli eyaletine bağlanan şehir, 1885 yılında anılan eyaletin Bulgaristan Prensliği tarafından ilhak edilmesiyle fiilen Türk denetiminden ayrıldı. Anılan ülkenin 1908 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle hukuken Osmanlı Devleti'nin elinden çıktı.
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti'nin Sofya Büyükelçiliği'ne bağlı olarak çalışan Burgaz Başkonsolosluğu bulunmaktadır.

2012 yılının ayında Burgaz Havalimanı'ndan İsrailli turistleri taşıyan bir yolcu otobüsüne bir intihar bombacısı tarafından terör saldırısı gerçekleştirildi. Otobüs, Tel Aviv'den gelen başta gençler olmak üzere kırk iki İsrailliyi havaalanından otellerine taşıyordu. Patlamada fail ile beraber Bulgar otobüs şoförü ve beş İsrailli öldü.

Burgaz şehrinin kardeş şehirleri:

Burgaz Bölgesel Tarihi Müzesi

Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir. Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir. Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.

İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar. İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.
Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar. Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır. Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.
Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar. Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.

İlgili madde: Nefron

Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir. Havuzcuktan da  küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir. İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır. Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.

Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar ve bu daha da artabilir. Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır. Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.
Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler. Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar. Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar. Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.
Böbrek damarları, atar ve toplar damarlar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organdan değişik olup kendine özgü olan birkaç özelliğe sahiptir. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur. Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur. Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.

Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur. Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır. Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.
Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir ve şu yapılardan oluşmaktadır:

İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.
Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir) ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir. Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.
İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.
Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.

Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez. Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.

Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar. Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.
Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir. Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur ve renin bileşiğini içerir. Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir. Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.

Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:

Metobolizma atık ürünleri olan üre, krea

Büyük Avustralya Körfezi, Anakara Avustralya'nın güney kıyısında bulunan bir körfezdir.

Uluslararası Hidrografi Örgütü'ne (IHO) göre körfezin sınırları; kuzeyde Anakara Avustralya, güneyde West Cape Howe Ulusal Parkı ile South West Cape, Tasmanya'yı birleştiren hat, doğuda Cape Otway, Victoria ile South West Cape, Tasmanya'yı birleştiren hattır.
Avustralya Hidrografi Örgütü'ne (AHS) göre ise; körfez Cape Pasley, Batı Avustralya, Cape Carnot ve Güney Avustralya'nın sınırladığı bölgede yer almaktadır.
Körfezi Hint Okyanusu'nun bir parçası olarak kabul eden kuruluşlar da bulunmaktadır.

Körfez yaklaşık 50 milyon yıl önce Gondvana'nın parçalanması ve Antarktika'yı Avustralya'dan ayırması sonucu oluşmuştur.
Büyük Avustralya Körfezi'nin kıyıları, yüksekliği 60 metreyi bulan uçurumlar, sörf alanları ve kayalık bölgelerden oluşmakta ve balina seyri için kullanılmaktadır.

Büyük Tuz Gölü (İngilizce: Great Salt Lake), ABD'nin Utah eyaletinin kuzeyinde, batı yarımkürenin en büyük tuzlu gölüdür. Bear, Weber ve Jordan nehirleri göle dökülür. Göl kapalı havzadır, dışarıya akışı yoktur. Göl alanı, nehir suları ve buharlaşma şiddetine bağlı değişir. Göl ortasından geçen demiryolu kuzey bölümün daha tuzlu olup, pembe renk almasına neden olmuştur.
Tuz Gölü'nün jeolojik açıdan benzeri olan Büyük Tuz Gölü dünyada en fazla araştırılan göllerden biridir. Yıllık; 3200 ton NaCl, 450 ton N2SO4, 216 ton K2SO4, 4 ton LiCİ, 600 ton MgCİ üretimi yapılmaktadır.
Büyük Tuz Gölü'nün kuzeydoğu kıyılarına ressam Robert Smithson tarafından Spiral dalgakıran (en:Spiral Jetty|Spiral Jetty 26 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) adlı çalışma yapılmıştır. Eser, fırça yerine buldozer kullanıp, arazi sanatı, yeryüzü sanatı, toprak sanatı gibi terimlerle açıklanan sanat anlayışının ürünüdür. 7000 ton toprak kullanılarak yapılan eser suyun fazla olduğu dönemlerde görünmeyip, kurak zamanlarda ortaya çıkmaktadır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Carpentaria Körfezi, Avustralya'nın kuzeyinde yer alan, kuzeyinde Arafura Denizi'nin doğrusu ile sınırlanmış körfezdir. Kuzey sınırı genellikle kuzeydoğuda Queensland, Slade Point'ten batıdaki Kuzey Bölgesi Cape Arnhem'e doğru bir çizgi olarak tanımlanır.
Körfez ağzı 590 km genişliğindedir, ancak güneye doğru 675 km'dir. Kuzey-Güney uzunluğu 700 km'yi aşmaktadır. Yaklaşık 300.000 km²'lik bir su alanını kaplamaktadır. Genel derinlik 55 ile 66 metre arasındadır ve 82 metreyi geçmemektedir. Carpentaria Körfezi'ndeki gelgit aralığı iki ile üç metre arasındadır. Körfez ve bitişiğindeki Sahul kaya tabakası, 18,000 yıl önce küresel deniz seviyesinin şu anki konumunun yaklaşık 120 metre altında olduğu son buzul çağının zirvesindeki kuru araziler olarak bilinmektedir. Körfez günümüzde, 2004 yılında fark edilen batık bir mercan kayalığının parçasıdır.

Körfezde geçmişte yaşayan insanlar arasında konuşulan birçok dil mevcuttur. Yullana dili (Yalarnga, Yalarrnga, Jalanga, Jalannga, Wonganja, Gunggalida, Jokula olarak da bilinir) Avustralya Aborjin dillerinden birisidir ve Cloncurry Shire bölgesinde konuşulmaktadır.
Kayardild dili (Kaiadilt ve Gayadilta olarak da bilinir) Carpentaria Körfezi'nde konuşulan dillerden bir başkası olarak bilinir.
Körfez'in MS 536'da büyük bir asteroit etkisi olayı yaşadığı varsayılmaktadır.

Körfezi çevreleyen arazi genellikle düz ve alçaktır. Batı Kuzey Topraklarında en üst ucu olan Arnhem Land ve körfezin en büyük adası olan Groote Eylandt yer almaktadır. Doğusunda Cape York Yarımadası ve körfezi Mercan Denizi'ne bağlayan Torres Boğazı vardır. Güneydeki bölgesi (Cape York Yarımadası, Queensland'ın bir parçası olarak) Körfez Ülkesi olarak bilinmektedir.

Deniz çayırı yataklarının geniş alanlarına sahip olmasından dolayı Körfez'de karides ticareti yaygındır. Carpentaria Körfezi Ticari Balıkçılar Örgütü Başkanı Gary Ward'a göre, körfezin sularında yasa dışı olarak avlanan Endonezya gemilerinin görülme sayısı 2005 yıllarının başlarında artmıştır. 2012 yılında Karumba'nın batısında yeni bir liman kurulması önerildi. Karumba'da ki bir limanın Townsville'e kıyasla avantajları, nakliye güzergahları ile Asya'ya üç veya dört gün daha yakın olmasıydı.

Türkiye'deki körfezler listesi

Morning Glory Cloud video görüntüleri18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Gulftown çevresinde Körfez Bölgesi
Morning Glory Cloud meteoroloji17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carpentaria Körfezi'nin kuş bakışı videosu10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burketown ve Körfez'in videoları14 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carpentaria Körfezi'ndeki deniz çayırları keşif videosu23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cava Denizi (Endonezce: Laut Java) Sunda Boğazı'nda bulunan sığ (derinliği az olan) bir denizdir (310.000 km²). Kuzeyinde Borneo, güneyinde Cava, batısında Sumatra ve doğusunda Sulawesi bulunur. Kuzeybatısında Güney Çin Denizi'ne bağlı olan Karimata Boğazı bulunur.

Balıkçılık, Cava Denizi'nde önemli bir canlılığa sahiptir. Alanda 3000'in üzerinde balık türü yaşamaktadır. Bu alandaki mevcut ulusal parklardan biri Karimunjawa'dır. Cakarta anakarasının kuzeyinde Thousand Islands adaları bulunur. Deniz civarındaki yerler turistik gezi için popülerdir. Dalgıçlık; su altı mağara fotoğrafçılığı, gemi enkazı, mercan, sünger ve diğer sahil yaşamını keşfetmek için fırsat sunar.

Cava Deniz Muharebesi, II. Dünya Savaşı'nda 1942'nin Şubat ve Mart'ı esnasında olağanüstü donanma savaşlarından birine sahne olmuştur. Hollanda, Birleşik Krallık, Avustralya ve ABD'nin deniz kuvvetleri Cava'yı Japonya saldırılarından korumaya çalışırken adayı neredeyse tamamen harap ettiler.

Sunda Boğazı
Türkiye'deki körfezler listesi

Celebes Denizi veya Sulawesi Denizi (Endonezce:Laut Sulawesi) Filipinlerin kuzeyinde Mindanao Adası, Sulu Denizi ve Sulu Takımadaları ile doğuda sıralı Sangihe Adaları, güneyde Sulawesi ve batıda Endonezya'daki Kalimantan ile cevrilmiştir. Deniz büyük bir leğen biçiminde olup 6.200 m derinliğe sahiptir. Kuzey-güney boyunca 675 km, doğu-batı boyunca 837 km ve toplam yüzeysel alan 280.000 km2'dir.
Deniz güneybatı tarafından Java Denizi'ndeki Makassar Boğazı'na açılır.
Celebes Denizi 42 milyon yıl önce okyanus havzasının bir parçası konumundaydı ve etrafında hiçbir ada topluluğu bulunmuyordu. 20 milyon yıl önce Endonezya ve Filipin volkanlarının volkanik hareketleri sonucu çöküntüler oluşmuş ve Celebes havzası oluşmuştur. 10 milyon yıl önce Borneo adası Celebes Denizinin bulunduğu yeri de kaplıyordu. İçinde kömür madeni içeren adanın bu bölümü suratli bir şekilde adadan koparak Avrasya'ya doğru uzanacak şekilde denizin içine aktı.
Sibutu-Basilan Sırtı olarak adlandırılan Celebes ve Sulu denizlerinin ortasındaki sınır (kompleks okyanusal şekil), güçlü okyanus akıntıları, derin deniz çukurları ve deniz dağlarının aktif volkanik adalarla birleşmesi sonucunda ouştu.

Celebes Denizinin uluslararası şöhret kazanan korsanları vardır. 
Küçük balıkçıları ve hatta devasa konteyner gemileri bile gasp ederler. Bu günlerde bu korsanlar radar, GPS deniz aygıtları, yüksek hızlı motorbot gibi yüksek teknolojik silahlara ve gereçlere sahiptirler. Tıpkı Wes Anderson'un başrol oynadığı Suda Yaşam filminde olduğu gibi.

Celebes Denizi balıklar ve suda yaşayan diğer canlılar için geniş yaşam alanına sahiptir. Tropikal ortam ve ılık temiz su dünyanın 793 kayalık mercanı türünün yaklaşık 580'inin barınmasına izin verir. Dünyanın en çeşitli resif mercanı ve yunuslar, balinalar, deniz kaplumbağaları, manta raylar, marlin balığı ve diğer resifler gibi balıklar bulunur.

Transport merkezi alış-veriş ve ticaret için önemli yerdir.

Sangihe Adaları

D.010, Türkiye'nin kuzeyinde yapılmış bir devlet yoludur.
Sakarya, Düzce, Zonguldak, Bartın, Kastamonu, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Ardahan, Kars illerinin içinden geçer.
Yolun Samsun-Sarp Sınır Kapısı arası (491 km) , Trabzon-Sarp Sınır Kapısı arası (190 km) , Kars Kavşağı-Hanak Kavşağı arası (3 km)  uluslararası yollarının önemli bir parçasıdır. 3 parça ve 27 kısımdan oluşan yolun toplam uzunluğu 1455 km.dir.
Yol, Artvin'den sonra rakımı 2.000 metrenin üzerinde 3 geçitten geçmektedir: Şavşat-Ardahan arasında Çam Geçidi (2.470 m), Ardahan-Çıldır arasında Meryem Geçidi (2.016 m), Çıldır-Arpaçay arasında Taşlıyarma Geçidi (2.017 m).
2026 yılı KGM verilerine göre yolun 1008 km.si bölünmüş yoldur. Amasra-Sinop (196 km) ve Hopa'dan sonra (251 km) olmak üzere toplam 447 km.si tek yoldur. Yolun trafiğinin en yoğun olduğu kesim Trabzon-Yomra arasıdır. (Günde 75.000 aracın üzerinde)

D.010 Devlet yolunun, Sinop'tan başlayıp Sarp Sınır Kapısı'nda sona eren 648 kilometrelik bir kısmını kapsar. Yapılış amacı, Karadeniz Karayolu'nu güvenli ve kısa hale getirmek, ticareti ve turizmi artırmaktır. Karadeniz Sahil Yolu, Sinop'tan Sarp'a kadar, 7 il, 64 ilçe, 17 bucak merkezi, 10 liman, 4 havaalanı ve birçok yerleşim birimine hizmet vermektedir.
Yol güzergahındaki geometrik ve üstyapı standardının yükselmesi, kesintisiz trafik akışı sağlayan çevre yollarının yapılarak mevcut Karadeniz Sahil Yolu'nun bölünmüş yol haline getirilmesi ile ülke ekonomisine 2007 yılı vergisiz fiyatlarıyla yıllık toplam 552 milyon 299 bin 112 YTL katkı sağlanacağı bildirilmiştir.

Yaklaşık 4.2 milyar dolara mal olan Karadeniz Sahil Yolu'nun inşasında, 138 milyon metreküp kazı-dolgu, 180 milyon ton tahkimat, 3 milyon metreküp beton imalatı gerçekleştirilmiştir. Yolun 559 kilometre olan uzunluğu, yapılan 17 kilometrelik kazıyla, 542 kilometreye düşürülürken, bu kazıların 15 kilometresi Bolaman-Perşembe yolunda, 2 kilometresi de Samsun çevre yolunda yapılmıştır. Karadeniz Sahil Yolu'nda 27 kilometre uzunluğunda 263 adet köprü, 41 kilometre uzunluğunda 12 adet tek tüp tünel, 18.5 kilometre uzunluğunda 20 adet çift tüp tünel yer alır.
Sinop'tan Sarp Sınır Kapısı'na kadar uzanan Karadeniz Sahil Yoluyla ilgili ilk büyük ihale, 1987 yılında, trafiğin en yoğun olduğu Çarşıbaşı-Trabzon-Araklı kesimi için yapılmıştır.
Bu ve takip eden ihalelerde milli bütçeden yeterli ödenek ayrılamadığı için çalışmalar istenildiği gibi gitmemiştir. Projenin planlanan sürede tamamlanabilmesi ve yolun hizmete açılabilmesi için 1997 yılından itibaren ihale edilen kesimlerin, dış kredili olarak yapılması kararlaştırılmıştır. 16 ayrı bölümden 12 kesimde dış kredi, 4 kesim ise bütçeden finanse edilerek çalışmalara başlanmıştır.
Karadeniz Sahil Yolu, 8 Nisan 2007 pazar günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla resmen açılmıştır.

Karadeniz sahil yolu, geçtiği bölge halkı tarafından sürekli olarak eleştirilmiştir.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım yaptığı bir açıklamada projenin yanlış olduğunu ancak yapmak zorunda olduklarını belirterek, 700 trilyonun üzerinde para harcandığı için bitirilmesi gerektiğini açıklamıştır.
2009 yılı Temmuz ayında Giresun ilini etkisi altına alan sağanak yağışlarda biriken su, sahil yolunun engellemesi nedeniyle tahliye edilememiş ve şehir merkezinde ciddi maddi hasara yol açmıştır.
2010 Ağustos ayında Rize Merkez'e bağlı Gündoğdu beldesinde şiddetli yağış nedeniyle biriken yağmur suları Karadeniz Sahil Yolu'nu aşamamış ve oluşan sel ve heyelan nedeniyle 12 kişi ölmüştür. 2011 yılı Eylül ayında yine Rize'de bu kez şehir merkezi sele teslim olmuş, baskın sonucu 1 kişi hayatını yitirmiştir. 2012 yılı Ocak ayının sonunda Sarp bölgesindeki 500 metrelik kısmı çökmüştür.
Karadeniz Sahil Yolunun açtığı tahribatlarla ilgili Kültür Bakanlığı'nın da desteğiyle Son Kumsal isimli bir belgesel de çekilmiştir.
2014 yılının Eylül ayında Giresun'da denizin taşmasıyla sahil yolunun bir kısmına zarar verdi.
21 Eylül 2016 tarihindeki şiddetli yağmurla biriken suyun Beşikdüzü'ndeki sahil yolunu aşamaması nedeniyle 2 kişinin ölümüne neden olmuştur.

*D.010-01olan Terkos-Hasdal arası (58 km), 2006'dan sonra, D.020-06 olmuştur.
D.010-02 olan Tepeüstü ( - K81) -Şile arası yol numarası 2006'dan  sonra değişmiştir. Tepeüstü-Nişantepe Arası D.016-01, Kurtköy  -K04)-Nişantepe-Şile arası olarak  D.020-07 olmuştur.
D.010-03 olan Şile ile İstanbul-Kocaeli İl Sınırı arası (47 km), 2006'dan sonra, D.020-08 olmuştur.
Böylece D.010  Devlet yolu, Karasu (Sakarya)'dan D.010-04 olarak başlamaktadır.

D.010 Devlet yolu üzerinde çok sayıda (82 adet) tünel bulunmaktadır. Bu tünellerin toplam uzunluğu 112.850 m'dir. En uzun tünel, Hopa-Borçka arasında 2018 yılında trafiğe açılan ve 5.200 m uzunluğunda olan çift tüplü Cankurtaran Tüneli'dir.

Cihan Eren

Dinyeper veya Özi (Rusça: Днепр, Dnyeper; Beyaz Rusça: Дняпро, Dniapro, [dnʲa'pro]; Ukraynaca: Днiпро, Dnipro, [dnʲi'pro]; Türkçe: Özi; Kırım Türkçesi: Özü), Rusya ile Ukrayna topraklarının bir kısmını sulayan bir nehir. İdil ve Tuna'dan sonra Avrupa'nın üçüncü uzun nehridir. 2290 km uzunluğundaki bu nehir, Valday Dağları yaylasının güneyinden doğar, Smolensk'e ulaşır, Belarus'a girer, bu cumhuriyetin doğu kısmından geçerek Ukrayna'ya ulaşır. Soldan Desna Irmağı ile birleşen nehir, Kiev'e geçer. Daha sonra Dinyeper Yaylası'nı bir eğri çizerek dolaşır ve kıyı dilinin kısmen kapattığı bir haliç meydana getirerek Odessa'nın doğusundan Karadeniz'e dökülür. Dinyeper, Volhıya kütlesinin sert kayalıklardan meydana gelmiş bir bölgesini aşar.
Nehrin rejimi Doğu Avrupa akarsularının rejimindendir. Kışın don sebebiyle suları azalır, ilkbaharda büyük bir artış gösterir. Yazın ise yoğun buharlaşma sebebiyle suları azalır. Önemli bir hidroelektrik kaynağıdır. En önemli kolları Brezine (585 km), Pripyat (Pripet 790 km), Teterev (365 km), Ingulets (550 km), Desna (1180 km), Psel (800 km)'dir.
Dinyeper (eski ismi Danapris'tir) sözcüğünün kökeni Türk Dınporis sözcüğünden gelir. Türk "tın" (yavaş) ve "boris" (dolambaçlı).

Antalar
Dünyanın en uzun nehirleri
Dinyeper Akanakları

Dnyeper Nehrinin Türkçedeki Adı ve İzahı Gereken 2500 Yıl, Doç.Dr. Osman Karatay [1]19 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinyester veya Turla (Ukraynca: Дністе́р, Rumence: Nistru), Doğu Avrupa'da bir nehirdir.

Dinyester, Ukrayna'nın Polonya sınırında bulunan Drohobych şehrinden doğar ve Karadeniz'e akar. Kısa bir mesafe Ukrayna-Moldova sınırında ilerler sonra Moldova'dan ayrılır ve Transdinyester’de 398 km devam eder. Bu bölgeden ayrıldıktan sonra tekrar Moldova-Ukrayna sınırına yönelir ve Ukrayna'nın Karadeniz sahilinde bulunan haliç şeklindeki Dinyester Limanı'nda denizle buluşur.
Alt kısmının batı kıyısı yüksek ve tepeliktir, doğu tarafı ise alçak ve düz arazidir. Nehir gerçekte Asya bozkırlarının son noktasıdır. En önemli kolları Răut ve Bîc'dir
II. Dünya Savaşı’ndan önce Dinyester Romanya ve Sovyetler Birliği ile sınır oluşturmaktaydı. Savaş sırasında nehrin sol kıyısı Alman ve Romanya güçleri ile Sovyet askeri arasında bir muharebe alanıydı.

Stryi Nehri önemli kollarından biridir. Sağ tarafındaki kolları Reut Nehri, Ikel Nehri, Byk Nehri ve Botna Nehridir. Sol tarafındaki kolları Zolota Lypa Nehri (140 km), Koropets Nehri, Dzhuryn Nehri, Seret Nehri (250 km), Zbruch Nehri (245 km), Smotrych Nehri (169 km), Ushytsia Nehri (112 km), Kalius Nehri, Liadova Nehri, Murafa Nehri (162 km), Rusava Nehri, Yahorlyk Nehri (173 km) ve Kuchurhan Nehridir (123 km).

Dinyester ismi Sarmat dilinden gelmektedir *Da-nu nazdya "öndeki nehir". (Karşılaştırma yapılacak olursa Dinyeper Nehri "arkadaki nehir" 'den türemiştir.) Eski ismi Tyras İskit dilinden gelmektedir, anlamı "hızlı" dır.
Rusça: Днестр (Dnestr), Yidiş: Nester-נעסטער, Türkçe: Turla ve antik çağ zamanı, Latince: Tyras, Yunanca: Danastis. Klasik yazarlar Danaster olarak kullanır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Dinyester havzası kaynak haritası (PDF)
Dniester.org18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dinyester fotograf galerisi2 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğu Sibirya Denizi (Rusça: Восто́чно-Сиби́рское мо́ре), Arktik Okyanusu'nun uzantısı olan su kütlesi. Yeni Sibirya Adaları ile De Long Adaları arasında bulunur. Boğazlar aracılığı ile Laptev Denizi ve Çukçi Denizi'ne de bağlantılıdır.
Yüzölçümü 900.000 kilometrekare olan denizin büyük bir bölümü, yıl boyunca buzlar ile kaplıdır. %70'inden fazlası 50 metreden daha sığ olan denizin en derin noktası 155 metredir. Denizin batı kıyıları oldukça düz iken doğu kıyıları dik ve dağlık araziler ile kaplıdır. Ortalama hava sıcaklığı 0/2 °C olan denizde kışları hava sıcaklığı -30 °C'ye kadar düşer.

900.000 km2lik yüzölçümü ve 49.000 km3 su varlığı olan bu sığ kenar deniz 1.342.000 km2 bir su toplama alanına sahiptir. Kolıma ve İndigirka gibi devasa nehirlerden yıllık 200 km3ten fazla nehir girdisi sağlanır. Organik madde üretimi konusunda 1. sınıf bir denizdir ve üretim yıllık 300 g cm−2den fazladır. Yaz plankton gelişimi kısa, ama yoğundur ve en yoğun üretimin olduğu aylar olan ağustos-eylül süresince 2,5 milyon tonluk bir organik madde üretimi gerçekleşirken; tüm yıl sadece 7 milyon ton üretim olur. Bunun ana sebebi, yılın belli dönemlerinde mevsimsel buz örtüsü altında kalmasıdır. Bu süre zarfında üretici organizmalar, güneşle olan bağlarını kaybettiklerinden üretimde dalgalanma gerçekleşir. Denizin üretimlilik oranında temel etmen iklim olmaktadır. Buzun oluşum ve erimesi kimyasal, sedimantolojik, termal ve biyolojik işlemler üzerinde karmaşıklaştırıcı etki etmektedir. Kolyma ve İndigirka nehirlerinin su boşaltma havzaları üzerindeki tarımsal ve sınai işletmelerin drenaja karışması nedeniyle nehir boşalmaları yoğun bir kirliliğe neden olmaktadır. Arktik İzleme Merkezi'nin topladığı verilere göre Doğu Sibirya Denizi'nde birçok iz metalin varlığına rastlanmıştır. Tarımsal kirleticiler, hidrokarbon maddeleri, ağır metaller özellikle sert iklimsel şartlarda daha da ağır bir sorun olmaktadır. Doğu Sibirya Denizi'nin ısınması orta seviyededir, yıl içi sıcaklık değişimi 0.2-0.4 santigrat derece değerindedir.

Doğu Sibirya Denizi'ndeki Kolıma Körfezi'nin batı ucundaki meskun olmayan Medveji Adaları (Ayı Adaları) üzerindeki doğal yaşamın korunması adına Yakutistan hükûmeti bir dizi koruma kararı hazırlamıştır. Bu karara göre 2020 sonunda Yakutistan'daki kutup ayısı popülasyonu için bir doğal koruma alanı kurulmuş olacak.
Dünyanın en önemli çevresel gündemini küresel ısınma ve dolayısıyla sera etkisi oluşturmaktadır. Sera gazlarının da en yaygın ve etkili elemanlarından biri de metan gazıdır, zira metan gazı atmosferde karbondioksit kadar yaygın olmasa da karbondioksitten 28 kat daha fazla ısı tutabilmektedir. İnsan aktiviteleri sonucu (besi çiftlikleri, fabrikalar vb.) yoğun miktarda metan ortaya çıkarılsa da doğal süreçler sonucu da metan yayılımı ortaya çıkmaktadır. Bilhassa küresel iklim değişikliğinin neden olduğu küresel ısınma, Kuzey Kutbu'nun geniş kalıcı donmuş alanlarının daha önce eşi benzeri görülmemiş oranlarda ısınması sonucunu doğurmuş ve bu da çözülen donuk katman altındaki organik maddelerin gün yüzüne çıkıp bozunmasına neden olmuştur. Tomsk Teknik Üniversitesinden bilim insanları çözülen kalıcı donmuş kısımlar üzerinde bir çalışma başlattılar. Hidrolojik, Jeokimyasal ve sismik yöntemlerle sürdürülen bu çalışmada sadece metan baloncukları bulunmakla kalmadı, aynı zamanda bu damar incelendi ve yapıyı ilk elden gözlemleme fırsatı bulundu. Araştırma ekibi, karanlık Sibirya sularında zümrüt yeşili noktalar halinde tabandan deniz yüzeyine çıkan metan baloncuklarını görebilmişlerdir. ekip bunu samanlıkta iğne aramak olarak değerlendirmiştir. İgor Semiletov tarafından yapılan açıklamaya göre bulunan bu metan çeşmesi şimdiye kadar keşfedilen en büyük metan kaynağı. Havadaki metan kompozisyonunda 16 ppm artışa işaret etmektedir ki, bu değer gezegen ortalamasından 9 kat fazladır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Doğu Çin Denizi, Çin ve Kore kıyılarında, Ryukyu ve Kyushu Adaları ile Büyük Okyanus'tan ayrılan, Büyük Okyanus'un bir kolu. 1,249,000 km² lik yüzölçümüne sahip olan deniz, Çincede Doğu Denizi olarak adlandırılır.
Deniz, doğuda Büyük Okyanus, kuzeyde Güney Kore, güneyde Tayvan ve batıda Çin ana toprakları ile çevrilidir. Yangtze Nehri, denize dökülen en önemli akarsudur.
Denizin en önemli adası Tong Adası olup, su altında pek çok resif bulunur. Denizin ekonomik kullanım hakkı içinde Çin, Japonya ve Güney Kore arasında bir takım anlaşmazlıklar vardır. Çin ve Japonya arasındaki anlaşmazlıklar, Çin'in varlığını keşfettiği doğalgazın kullanım hakkından kaynaklanır. Çin ve Güney Kore arasındaki anşalmazlık ise Güney Kore'nin üzerine bir doğal araştırma istasyonu kurduğu Socotra Kayalıkları'dır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Dünya Mirası, UNESCO tarafından listelenen, özel kültürel veya fiziksel öneme sahip yerlerden (orman, dağ, göl, ada, çöl, anıt, kompleks veya şehir gibi) her birine verilen addır. Genel Kurul tarafından seçilen 21 UNESCO üyesi ülkenin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi tarafından yönetilen uluslararası Dünya Mirası Programı bu listeyi güncellemektedir.
Program, insanlığın ortak mirası için kültürel veya doğal öneme sahip alanları listeler, adlandırır ve korur. Listelenen alanlar, bazı koşullar altında Dünya Miras Fonu'ndan para alabilmektedir. Program, 16 Kasım 1972'de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ile kurulmuştur. Günümüzde 195 devlet tarafından onaylanan sözleşme, en fazla devletin taraf olduğu uluslararası belgeler arasındadır. Sadece Lihtenştayn ve Nauru sözleşmenin tarafı değildir.
2024 yılı sonu itibarıyla 168 ülkede 952'si kültürel, 231'i doğal ve 40'ı karma olmak üzere listelenmiş 1.223 alan bulunmaktadır. Ülkelere göre bakıldığında İtalya, sahip olduğu 60 Dünya Mirası ile ilk sırada yer almaktadır. Ardından, sırasıyla Çin (59), Almanya (54), Fransa (53), İspanya (50), Hindistan (43) ve Meksika (35) gelmektedir.

16 Kasım 1972'de UNESCO tarafından kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, 17 Aralık 1975'te yürürlüğe girdi. 18 Ağustos 2023 itibarıyla 195 devlet sözleşmenin tarafıdır.

Bir ülke öncelikle Geçici Liste olarak bilinen bir belgede önemli kültürel ve doğal alanlarını tanımlamalıdır. Daha sonra, bu listeden seçilen alanları Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi ve Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından değerlendirilen bir Adaylık Dosyasına yerleştirebilir. Bir ülke, ilk önce Geçici Listesine dahil edilmemiş alanları aday gösteremez. İki uluslararası kuruluş, Dünya Mirası Komitesine yeni belirlemeler için önerilerde bulunur. Komite, Dünya Mirası Listesine hangi aday gösterilen özelliklerin ekleneceğini belirlemek için yılda bir kez toplanır; bazen kararını erteler veya alanı aday gösteren ülkeden daha fazla bilgi ister. On seçim kriteri vardır - bir alan listeye dahil edilmek için en az birini karşılamalıdır.

2004'ün sonuna kadar kültürel miraslar için altı kriter, doğal miraslar için dört kriter bulunmaktaydı. 2005'te yapılan değişiklikle on kriter belirlendi. Aday gösterilen alanlar "üstün evrensel değere" sahip olmalı ve on kriterden en az birini sağlamalıdır.

İnsan dehasının yaratıcı bir ürünü olması;
Belli bir zaman diliminde veya kültürel mekânda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi;
Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması;İnsanlık tarihinin belli dönemi veya dönemlerini gösteren, üstün bir bina çeşidi, mimari veya teknolojik bütün veya tabiat örneği olması;
İnsanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması;
Bir veya daha fazla kültürü temsil eden geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ilişkin önemli bir örnek sunması ve özellikle bu örneğin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmesi;
İstisnai düzeyde evrensel bir anlam taşıyan olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, inançlar veya sanatsal ve edebî eserlerle doğrudan veya somut olarak bağlantılı olması.

Doğanın bir harikasına veya eşsiz bir güzelliğe ve estetik öneme sahip doğal alanlar olması;
Yaşamış canlıların kalıntıları, devam eden jeolojik olaylar ve yer şekillerinin gelişimi gibi Dünya'nın doğal tarihine ilişkin eşsiz önemde bilgilere sahip olması;
Ekolojik ve biyolojik olarak hâlâ bozulmamış bir karasal, denizel veya tatlı su ekosistemine veya önemli hayvan ve bitki topluluklarına ev sahipliği yapması;
Özellikle tehlikedeki veya bilimsel açıdan önemli bir biyolojik çeşitlilik için en önemli ve en belirgin doğal habitatlara ev sahipliği yapması.

15'ten fazla Dünya Mirası'na sahip ülkeler (Temmuz 2025 (2025-07) itibarıyla):

Millî park

UNESCO World Heritage portal26 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Resmî site (İngilizce)

Dünya Okyanusu, %94.1'lik oranla hidrosferin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.
Kıtalar ve takımadalar, okyanusları eşit olmayan beş parçaya ayırmıştır (Güney Okyanusu tam olarak doğrulanmamıştır):

Atlas Okyanusu
Hint Okyanusu
Arktik Okyanusu
Pasifik Okyanusu
Güney Okyanusu
Okyanusların geniş kıyı bölgeleri deniz, körfez, boğaz vb. olarak adlandırılır. Okyanus bilimine ise oşinografi denir.

Okyanuslar hakkında toplanan bilgiler, okyanus biliminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bilimsel araştırma yapmak amacıyla yapılan ilk dünya seyahati 1872-74 yılları arasında "Challenger" adlı İngiliz gemisiyle yapılmıştır.

Okyanuslar ve denizler, Kuzey Yarımkürenin %60.7'sini, Güney Yarımkürenin %80.9'unu kaplar. Dünya Okyanusunun ortalama derinliği 3794 metre, maksimum derinliği 11.022 metredir. (Mariana Çukuru). Kıyı çizgileri gibi etkenler okyanusu 4 bölüme ayrılmıştır:
Pasifik Okyanusu - 179 milyon km² genişliğinde ve ortalama 3957 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 11.022 metredir (Mariana Çukuru). En büyük, en geniş, en sıcak ve en derin okyanustur. Beş ana kara ile çevrilidir ve dört yarım kürede yer almaktadır.
Atlas Okyanusu - 92 milyon km² genişliğinde ve ortalama 3602 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 8742 metredir (Porto Riko Çukuru). En uzun (Kuzey-Güney) ve en tuzlu okyanustur. Beş ana kara ile çevrilidir ve dört yarım kürede yer almaktadır.
Hint Okyanusu - 76 milyon km² genişliğinde ve ortalama 3736 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 7729 metredir (Zond Çukuru). Dört ana kara ile çevrilidir ve üç yarım kürede (kuzey, güney ve doğu) bulunur.
Kuzey Buz Denizi - 14 milyon km² genişliğinde ve ortalama 1131 metre derinliğindedir. Maksimum derinliği 5527 metredir (Grönland Denizi). En küçük, en soğuk ve en sığ okyanustur. İki ana kara ile çevrilidir ve üç yarım kürede (doğu, batı ve kuzey) bulunur.
Okyanusların arasındaki deniz, körfez ve boğazlar vb. dahildir.

Okyanus
Atlas Okyanusu
Hint Okyanusu
Arktik Okyanusu
Büyük Okyanus
Okyanusların sınırları

http://kayzen.az/tag/D%C3%BCnya%20okean%C4%B1/27 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://minfakt.wordpress.com/2012/04/20/dunya-okeani/27 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://az.strategiya.az/old/?m=xeber&id=13871

Düzce, Türkiye'nin Düzce ilinin merkezi olan şehirdir.

MÖ I.binde Batı Karadeniz'de bulunan koloni kentlerden biri Diospolis (Akçakoca), bir diğeri Hypios Nehri (Melen) yakınlarında bulunan ikinci bir kent Hypia'dır.
Düzce ilinin de içinde bulunduğu bölge Herodot, Ksenophon ve Strabon gibi Antik Çağ yazarlarına göre MÖ 1200-700 yılları arasında Trakyalı halkların yurdu olarak bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Pers hükümdarı Darius tarafından Paflagonya, Frigya, Mariandinler ve Suriye ile birlikte Düzce'nin de içinde bulunduğu bölge 3. Satraplık Bölgesi haline getirilmiştir. Makedon Kralı Büyük İskender tarafından MÖ 334 yılından sonra imparatorluğun sınırları içine alınan bölge, Kralın MÖ 323'te Babil'de ölümü üzerine imparatorluğun generalleri arasında bölünmesi sonucunda da Bitinya Krallığına dahil edilmiştir.
Bitinya, Anadolu'nun kuzeybatısında bugünkü Kocaeli Yarımadası'nın yer aldığı Antik bir bölgedir. Kuzeyinde Karadeniz, Doğuda Filyos Nehri (Billaios), batı ve güneybatıda Antik Frigya Epictetus ile çevrilidir. Bölgede bugün Kocaeli, İznik, Yalova, Bursa, Bilecik, Sakarya, Düzce, Bolu ve Zonguldak illeri yer alır. Khalkedon (Kadıköy), Nikomedia (İzmit), Astakos (Başiskele), Kios-Prusias ad Mare (Gemlik), Apameia/Myrleia (Mudanya), Prusa ad Olympium (Bursa), Nikaia (İznik), Bithynion-Claudiupolis (Bolu), Herakleia (Karadeniz Ereğli), Otroia (Yenişehir), Modrene (Mudurnu), Malagina (Mekece), Agrilion (Bilecik), Kabaia (Geyve), Thynias-Apollonia (Kefken Adası), Dia-Diospolis (Akçakoca) ve Prusias ad Hypium (Konuralp) Antik kentleri bulunmaktadır. Düzce il sınırları içerisinde yer alan Prusias ad Hypium ve Diospolis Antik kentlerinde Helenistik ve Roma Dönemlerinin derin izlerini taşıyan arkeolojik veriler bulunmaktadır. Bu kentlerden biri olan Dia-Diospolis, MÖ I.binde Karadeniz sahillerinde oluşturulan koloni kentlerden biridir.
"Bir Kıyı Kenti Akçakoca" kitabına göre "Bitinyalılar, Romalılar Döneminde Dia veya Diospolis olarak tanınan Akçakoca'nın hangi ilk çağ yerleşim bölgesinde ve ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. XIII. Yüzyılda 1204 tarihinde 4. Haçlı orduları İstanbul'a geldiler. Kudüs yerine İstanbul'u işgal ederek Bizans İmparatorluğu topraklarını bölüştüler. Latin İmparatorluğunu kurdular, Düzce ve Havalisinin bu dönemde Latin İmparatorluğu hakimiyetinde olduğu düşünülmektedir. İznik İmparatorluğunun İstabul'u ele geçirmesiyle İznik İmparatorluğu Hakimiyetinde olan Düzce ve Havalisi tekrar 1323 yılına kadar Bizans Egemenliğine girdi, Akçakoca bölgesine Bizansın egemen olduğu bu dönemde fiilen Cenevizlilerin eline geçtiği sanılmaktadır."
Hamdi BİNGÖREN, Müstakil Bolu Sancağı Salnamesi sayfa 214'te "Nahiye merkezinde kitaphane yoktur. Asar-ı Attika'dan üç hamam ile Cenevizliler tarafından kalmış olduğu anlaşılan sahili bahirde mürtefi bir hisar vardır." Evliya ÇELEBİ, Seyahatname cilt: 2, sayfa 443'te "Çarşı içinde kiremitli ve emsalsiz bir mescidi vardır. Başka mescitleri ve kırk adet dükkânı vardır. Deniz kıyısında yetmiş adet mahzenleri vardır ki hepsi kereste ve çam tahtaları ile doludur."
Bir diğer kent Prusias ad Hypium, MÖ I.binde Hypios nehir kenarında bir tepe üzerinde kurulan kent Nehirden dolayı Hypia, sonraki dönemlerde Kieros olarak anıldığı bilinmektedir. Antik Çağ yazarlarından Memnon'a göre Bithynia Kralı I.Prusias'ın (MÖ 237-192) Kioros kentini zapt ederek Herakleialılar'dan aldığını ve kentin adını Prusias Pros Hypios olarak değiştirildiğinden söz etmektedir. Roma Dönemi'nde Latin Kültürünün etkisinde kalarak Prusias ad Hypium adını alan kent, yoğun imar faaliyetleri neticesinde kent merkezinde sosyal yapılar oluşturulmuş ve sanat eserleri ile süslenmiştir. Atlı Kapı, Surlar, Su Kemerleri, Roma Köprüsü, Tiyatro, Helenistik ve Roma Dönemi'nden kalmış önemli kültür varlıklarıdır.
Bölgede MÖ 297'de I. Zipoitis tarafından kurulan Bitinya Krallığı son kral IV. Nicomedes'in vasiyeti üzerine MÖ 74 yılında Roma İmparatorluğuna devredilmiştir. Roma İmparatorluğu'nun MS 395'te ikiye bölünmesiyle bölge Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde kalmıştır. Helenistik ve Roma Dönemi'nde refah içinde yaşamış bölge Doğu Roma İmparatorluğu Döneminde durgun bir döneme girerek varlığını sürdürmüştür. İlimizde bulunan iki Antik kentten günümüze Doğu Roma İmparatorluğu Dönemi'nden Ceneviz Kalesi dışında önemli kültürel varlıklar ulaşmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde Orhan Gazi'nin komutanlarından Akçakoca Bey tarafından 1319 yılında Akçakoca, 1323 yılında Konuralp Bey tarafından Konuralp İslam coğrafyasına katılmıştır. Fetih yapan beylerin adıyla anılan kentlerin giderek artan bir öneme haiz olduğu, yönetsel alanda değişiklikler geçirdiği Yrd. Doç. Dr. Zeynel ÖZLÜ'nün "Batı Karadeniz’de Antik Bir Kent" adlı kitabının 23. Sayfasında söz edilmektedir.
Konuralp, 31 Mart 2014 tarihi itibarıyla tüzel kişiliği kaldırılarak Düzce Merkez ilçesinin mahallerine dönüştürülmüştür. 1881 yılında belediye olan Düzce ise 9 Aralık 1999 tarihinde Türkiye'nin 81. ili olmuştur.

Karadeniz iklimi etkisindedir. Genellikle yağışlıdır.
Düzce il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 146 metredir.
Merkez ilçenin yüzölçümü 710 km²dir.

Düzce, Türkiye'de yaşayan farklı etnik grupları barındıran bir şehirdir. Başlıcaları Gürcüler, Abhazlar, Çerkesler, Muhacirler ve Lazlardır. Ayrıca Manavlar'da bulunmaktadır, "asıl yerli" Türk halkı olarak bilinirler. 

Kaynak:

Düzce (il)
Düzce Üniversitesi

T.C. Düzce Valiliği17 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Düzce Belediyesi12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Düzce Kültür ve Turizm Müdürlüğü 2 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekoloji (Yunanca: Οίκος - ev, Yunanca: Λόγος - bilim) ya da doğa bilimi, canlıların hem kendi aralarında hem de fiziksel çevreleri ile olan ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji canlıları birey, popülasyon, komünite, ekosistem ve biyosfer düzeylerinde inceler. Ekoloji çok yakından ilişkili olduğu biyocoğrafya, evrimsel biyoloji, genetik, etoloji ve doğa tarihi dallarıyla örtüşür. Ekoloji, biyoloji biliminin bir dalıdır.
Ekolojinin incelediği konular arasında yaşam süreçleri, etkileşimler, adaptasyon, canlı komüniteler arasında madde ve enerji hareketi, ekosistemlerde süksesyon, türler içinde ve arasında işbirliği, rekabet ve av-avcı ilişkisi, canlıların çevre bağlamında bolluğu, dağılımı ve biyokütlesi, biyoçeşitliliğin örüntüleri ve ekosistem süreçleri üzerindeki etkileri sayılabilir.
Ekolojinin koruma biyolojisi, sulak alan yönetimi, doğal kaynak yönetimi (agroekoloji, tarım, ormancılık, tarımsal ormancılık, balıkçılık), kentsel planlama (kent ekolojisi), halk sağlığı, ekolojik iktisat, temel ve uygulamalı bilimler, insan ekolojisi alanlarında pratik uygulamaları vardır.
Ekoloji terimi (Almanca: Ökologie) 1866 yılında Alman biliminsanı Ernst Haeckel tarafından oluşturuldu. Kelime kökeni Eski Yunanca οἶκος (oikos), "ev, yakın çevre"; -λογία, (logia) "bilimi" kelimelerinin birleşiminden gelmektedir. Ekoloji 19. yüzyılın sonlarından itibaren ciddi bir bilim hâline geldi. Adaptasyon ve doğal seçilim ile ilgili kavramlar modern ekoloji teorisinin temeltaşlarını oluşturur.
Ekosistemler dinamik etkileşim hâlindeki canlılar, bunların oluşturduğu komüniteler ve çevrelerinde bulunan cansız abiyotik faktörlerden oluşur. Birincil üretim, besin öğesi döngüsü ve niş oluşturma gibi ekosistem süreçleri çevre içinde enerji ve madde akışını düzenler. Ekosistemlerde gezegen üzerinde bulunan canlı ve cansızları etkileyen süreçleri düzenleyen biyofiziksel geri besleme mekanizmaları bulunur. Ekosistemler yaşamı destekleyen işlevleri ayakta tutar ve biyokütle üretimi (besin, yakıt, lif ve ilaç), iklimin düzenlenmesi, küresel biyokimyasal döngüler, su filtrasyonu, toprak oluşumu, erozyon kontrolü, selden korunma gibi çok sayıda bilimsel, tarihî, ekonomik değere sahip ekosistem hizmetlerini sağlar.

Ekolojinin kapsamı mikro düzeyde hücreler arasındaki ilişkilerden gezegen düzeyinde biyosfer olaylarına kadar uzanan çok geniş bir etkileşim ağını içerir. Ekosistemler abiyotik kaynaklar ve etkileşim içindeki canlılardan oluşur. Ekosistemler dinamiktir ama doğrusal bir gelişim yolu izlemezler; bazen yavaş bazen hızlı olsa da sürekli değişim içindedirler. Bir ekosistemin kapladığı alan çok küçükten çok büyüğe kadar değişebilir; örneğin tek bir ağaç bir orman ekosisteminin sınıflandırılmasında çok büyük bir öneme sahip olmasa da o ağacın içinde ya da üstünde yaşayan canlılar için kritik derecede önemlidir. Yalnızca bir yaprağın yaşamı boyunca birkaç yaprak biti nesli yaşamını sürdürebilir. Bu yaprak bitlerinin her biri de çeşitli bakteri komünitelerini destekler. Ekolojik komüniteler arasındaki bağlantıların doğası her bir türün ortamın ayrı olarak tek başına tüm detaylarının bilinmesiyle açıklamaz çünkü ekosistemin tamamı bir bütün olarak incelenmediği sürece bu bağlantıları gösteren örüntü ne ortaya çıkar ne de tahmin edilebilir. Ancak bazı ekolojik prensipler kolektif özelliklere sahiptir yani bileşenlerin toplamı bütünün özelliklerini açıklar; örneğin bir popülasyonun doğum oranlarının belirli bir süre içinde bireysel doğumların toplamına denk olması gibi.
Ekolojinin ana alt dalları olan popülasyon ekolojisi ile ekosistem ekolojisi yalnızca ölçek olarak bir farklılık göstermez, aynı zamanda sahada birbiri ile çelişen iki farklı paradigmaya sahiptir. Popülasyon ekolojisi canlıların dağılımı ve bolluğu ile ilgilenirken ekosistem ekolojisi madde ve enerji akışları üzerine odaklanır.

Ekolojik dinamikler örneğin yaprak bitlerinin tek bir ağaç üzerinde yer değiştirmesi gibi kapalı bir sistem olarak hareket edebildiği gibi aynı zamanda atmosfer ya da iklim değişiklikleri gibi daha büyük ölçekli etkilere de açıktır. Dolayısıyla çevrebilimciler bitki komünitesi, iklim, toprak tipi gibi daha alt ölçekli birimlerden topladıkları verileri analiz ederek yerelden bölgesele, peyzajdan kronolojik ölçeklere kadar uzanan ve ortaya çıkan tekdüze örgütlenme örüntülerini tanımlayarak ekosistemleri hiyerarşik olarak sınıflandırırlar.
Ekoloji bilimini kavramsal olarak yönetilebilir bir çerçeveye oturtabilmek için biyolojik dünya ölçek olarak genlerden başlayarak hücrelere, dokulara, organlara, organizmalara, türlere, popülasyonlara, komünitelere, ekosistemlere, biyomlara ve biyosfer düzeyine kadar içiçe geçmiş bir hiyerarşi içinde yapılandırılır. Bu çerçeve bir panarşi oluşturur ve doğrusal olmayan davranışlar sergiler. Yani etkilerin oluşturduğu tepkiler çok büyük ya da çok küçük olabilmekte, dolayısıyla da örneğin azot bağlayıcıların sayısı gibi kritik değişkenlerdeki küçük değişiklikler sistemin özelliklerinde çok büyük, belki de geri dönülmez değişikliklere neden olabilir.

Biyoçeşitlilik genlerden ekosistemlere yaşamın çeşitliliğini tanımlar ve biyolojik örgütlenmenin her düzeyini kapsar. Bu terimin çeşitli yorumlamaları bulunur ve karmaşık örgütlenmesini kataloglandırmak, ölçmek, ayırt edici özelliklerini belirlemek ve tanımlamak için çok sayıda yöntem vardır.
 Biyoçeşitlilik tür çeşitliliğini, ekosistem çeşitliliğini ve genetik çeşitliliği içerir; biliminsanları bu çeşitliliğin farklı düzeylerde ve bunların arasında çalışan karmaşık ekolojik süreçleri nasıl etkilediği üzerine çalışırlar. Biyoçeşitlilik, tanımı itibarıyla insanların yaşam kalitesini sürdüren ve iyileştiren ekosistem hizmetlerinde önemli bir rol oynar.
 Koruma öncelikleri ve yönetim teknikleri biyoçeşitliliğin tam ekolojik kapsamına cevap verebilmek için farklı yaklaşımlar gerektirir. Popülasyonları destekleyen doğal sermaye ekosistem hizmetlerinin sürdürülebilmesi için kritik öneme sahiptir
 ve türlerin göçü bu hizmetlerin kaybının yaşandığını gösteren mekanizmalardan bir tanesidir. Biyoçeşitliliğin anlaşılması, danışma şirketlerine, hükûmetlere ve endüstriye önerilerde bulunan tür ya da ekosistem düzeyi koruma planlamacıları için pratik uygulamalar getirir.

Bir türün habitatı ya da yaşam alanı bulunduğu çevreyi ve bunun sonucunda ortaya çıkan komüniteyi tanımlar. Habitatlar, daha da detaylı olarak söylenirse, her biri örneğin besin biyokütlesi ve kalitesi gibi doğrudan ya da rakım gibi dolaylı olarak hayvanlar tarafından bir yerin kullanılması ile bağlantılı olan bileşenler ya da özellikler olarak görülebilen biyotik ya da abiyotik çevresel değişkenleri içeren çok boyutlu çevresel alanda bulunan bölgeler olarak tanımlanabilir. Örneğin bir habitat karada ya da suda olabilir, daha da ileri düzeyde kategorilendiğinde montane ya da alpin ekosistemi olabilir. Bir türün çoğunun yaşadığı habitattan bir popülasyonun yer değiştirerek başka bir habitata geçmesi olarak tanımlanan habitat kayması doğada yaşanan rekabetin önemli bir kanıtıdır. Örneğin ana popülasyonu açık savanlarda yaşayan tropik kertenkele Tropidurus hispidus türünün kayalıklarda yaşayan popülasyonunun gövdesi savanlarda yaşayanlara göre daha yassıdır. Bu yassılık yaşadıkları kayalıklarda çatlaklara daha iyi saklanabilmelerini sağlayarak seçici üstünlük getirir. Habitat kayması aynı zamanda amfibilerin gelişimsel yaşam öykülerinde ve sudan karaya geçen böceklerde de görülür. Biyotop ve habitat bazen eş anlamlı olarak kullanılabilmekteyse de biyotop bir komünitenin yaşadığı çevre için kullanılırken habitat bir türün yaşam alanı için kullanılır.

1917 yılından itibaren farklı niş tanımlarına rastlanır ancak G. Evelyn Hutchinson'ın kavramsal çalışmalar sonucu 1957'de yaptığı tanım geniş olarak kabul gördü: "bir türün devamlılığını sağlayabileceği ve istikrarlı bir popülasyon boyutuna sahip olabileceği biyotik ve abiyotik koşullar kümesi." Ekolojik niş canlıların ekolojisinde temel bir kavramdır ve temel niş ile gerçekleşmiş niş olarak ikiye ayrılır. Temel niş bir türün devamlılığını sağlayabileceği çevresel koşullar kümesidir. Gerçekleşmiş niş ise türün devamlılığını sağlayabileceği çevresel ve ekolojik koşullar kümesidir. Hutchinson'un niş kavramı teknik olarak bir Öklid hiperuzayı olarak tanımlanabilir; bu hiperuzayın boyutları çevresel değişkenler, büyüklüğü de sözkonusu canlının pozitif seçilim değerine sahip olması için çevresel değişkenlerin olması gereken sayısal değerlerinin bir fonksiyonudur.
Biyocoğrafya örüntüleri ve coğrafi dağılımlar bir türün fenotipik özelliklerinin ve niş gereksinimlerinin bilinmesiyle açıklanır ve tahmin edilir. Türler ekolojik nişe göre uyum sağlamış işlevsel özelliklere sahiptir. Fenotipik özellikler bir canlının hayatta kalması üzerinde etkisi olabilecek olan ölçülebilir özellik, fenotip ve karakteristikleridir. Bu özellikleri gelişmesi ve ortaya çıkmasında genler önemli rol oynar. Yerleşik türler yerel çevrelerinin seçilim baskılarına uyacak şekilde fenotipik özelliklere evrimleşirler. Bu şekilde bir rekabet avantajına sahip olurken benzer yönde uyum sağlamış türlerle de coğrafi dağılımlarının örtüşmemesi yönünde caydırıcı bir faktör oluştururlar. Rekabetçi dışlanım ilkesi aynı sınırlayıcı kaynaklarla yaşayan iki türün bir arada yaşayamayacğını, birinin diğerine karşı her zaman üstün geleceğini belirtir. Benzer şekilde uyum göstermiş iki türün coğrafi dağılımlarının örtüşmesi durumunda daha yakından incelendiğinde habitatlarında ya da beslenme gereksinimlerinde hemen göze çarpmayan ekolojik farklılıklar olduğu ortaya çıkar. Bazı modellemeler ve ampirik çalışmalar ise çevresel faktörlerdeki bozunumun tür zengini komünitelerde yaşayan benzer türlerin ortak evrimleşmesini ve niş paylaşımını kararlı hâle getirebildiğini göstermektedir. Habitat ve niş birlikte ekotop olarak adlandırılır. Ekotop bir türün tamamını etkileyen çevresel ve biyolojik değişkenlerin tamamı olarak tanımlanır.

Canlılar çevresel baskılara maruz kalırlar ama aynı zamanda habitatlarını da değiştirirler. Canlılar ile çe

Filyos Çayı veya Yenice Irmağı, Köroğlu Dağları, Bolu Dağları ve Ilgaz Dağlarından gelen çayların toplanıp, bir araya getirdiği çaydır. 228 kilometre uzanan çay, Zonguldak'ın Filyos beldesinde Karadeniz'e dökülür.

Filyos Çayı, çay boyunca birçok kola ayrılmaktadır. Bu nedenle birçok bölgede farklı adlarla anılmıştır. Çayın diğer adları; Yenice Nehri, Köroğlu Deresi, Markuşa deresi, Ulu Su, Gerede Çayı, Melan Çayı, Akçay, Soğanlı Çayı vb. birçok isimleri vardır. Filyos Çayının başladığı kaynak, Köroğu Deresidir. Çay, Bolu'nun Dörtdivan ve Gerede ilçelerinden, Ilgaz Dağlarından, Melan Vadisinden geçip, Kastamonu'ya girmektedir. Kastamonu'dan da Zonguldak'a gelen çay, Filyos beldesinde Karadeniz'e dökülür.

Filyos Çayının geçtiği bölgeler, genellikle tenha ve ıssız bölgelerden oluşmaktadır. Çayın üstüne Osmanlı devrinde "Bayramören Köprüsü" yapılmıştır. Bayramören Köprüsü, restore edilmiştir ve hala kullanılmaktadır. Günümüzde çayın üstünde birçok asma, ahşap ve taş köprüler yer almaktadır.
Filyos Çayından balıkçılık sektöründe önemli ölçüde bir işletim vardır. Civar köylerden, şehirlerden gelen siviller ve balıkçılar burada balıkçılık yaparak geçinmektedir. Çayın etrafı tenhadır, ancak Kastamonu'da genellikle tarım alanlarıyla çevrelenmiştir. Bu tarım alanlarında genellikle domates ve ceviz üretilmektedir.
Karabük'te ise çay, fabrika atıkları için kullanılmaktadır. Bu nedenle çaydan geçinenler ve çevre büyük ölçüde zarara uğramaktadır. Karabük'ten sonra çayın etrafında Osmanlıdan kalma konaklar bulunuyor. Bu konaklar, genellikle restore edilmemiştir. Ancak köylüler, bu konakların bakımını üstlenmişlerdir ve konaklar hala ayakta durmaktadırlar. Bunların dışında çayın etrafı sürekli olarak ormanlıktır. Bu ormanlardan geçinenler de bir hayli fazladır. Çayın; mobilyacılık ve kerestecilik alanında büyük bir ekonomik önemi var. Ormanlık alanlarda tür çeşitliliği fazla. Orkide bitkisinin 7 farklı türüne, Ters Laleye ve birçok tüketici canlıya ev sahipliği yapmaktadır. Bunun yanında civarındaki ormanlar İğneyapraklı Köknar Ağacı, Yaprağını Döken Kayın Ağacı, Gürgen Ağacı ve Meşe Ağacı türleri gibi birçok ağaç türüne ev sahipliği yapmaktadır. Filyos Çayının etrafında "Safranbolu Platosu" bulunmaktadır. Filyos Deltası, Türkiye'nin en verimli deltalarındandır.
Küresel Isınma sebebiyle Filyos Çayındaki su bolluğu, geçmişteki su bolluğunun üçte birine kadar düşmüştür. Çevre kirliliği ve fabrika atıkları nedeniyle Filyos Çayı, büyük zarar görmektedir. 1970 yılında çayın kenarında kurulan "SEKA Kağıt Fabrikası", çaya büyük zarar vermekteyken, getirilen su arıtım sistemleri ile bu fabrikanın kirlilik sorunu ortadan kaldırılmıştır.

Filyos Çayının Karadeniz'e karıştığı "Filyos Delta"sında "Filyos Vadisi Projesi" adı altında bir çalışma yürütülmektedir. Projeye göre, deltada dökülen sular kanallarla geri alınıyor ve yapay bir verimli havza oluşturulması üzere başka bir bölgeye aktarılmaktadır. Böylece yapay bir havza oluşturulacak ve özellikle tarım sektörüne büyük bir yatırım olacaktır. Ancak bu proje, çayın kurumasına daha da fazla etki etmektedir.

Atlas Dergisi, Aralık 2009, Sayı:201, s.56-74

Finlandiya'nın jeolojisi, jeolojik olarak çok genç ve çok eski malzemelerin bir karışımından oluşur. Yaygın kaya türleri ortognays, granit, metavolkanik ve metasedimanter kayaçlardır. Bunların üzerinde, örneğin eskerler, til ve deniz kili gibi, Kuvaterner buzul çağlarıyla bağlantılı olarak oluşmuş, yaygın olarak ince bir konsolide olmayan tortu tabakası bulunur. Dağ masifleri uzun zaman önce bir peneplene kadar aşındığı / erozyona uğradığı  için topografik kabartma oldukça düzleşmiştir.

Finlandiya'nın ana kayası Baltık Kalkanı' (Fennoscandian Shield)  a aittir ve Prekambriyen sırasında bir dizi orojenez (dağ oluşumu) tarafından oluşturulmuştur. Finlandiya'nın en eski kayaları, Arkeen çağına ait olanlar, doğu ve kuzeyde bulunur. Bu kayaçlar başlıca granitoyitler ve migmatitik gnayslardır. Orta ve batı Finlandiya'daki kayalar, Svecokarelian orojenezi sırasında ortaya çıkmış veya yerleşmiştir. Bu son orojenezi takiben rapakivi granitleri, Mezoproterozoyik ve Neoproterozoyik sırasında, özellikle Åland ve güneydoğuda Finlandiya'nın çeşitli yerlerine sokulmuştur . Jotnian çökelleri genellikle rapakivi granitleri ile birlikte oluşur.
Prekambriyen zamanında var olan dağlar, Geç Mezoproterozoyik devre gelindiğinde çoktan  düz bir arazi haline gelecek denli erozyona uğramıştı. Onlarca kilometreyi bulan Proterozoik erozyonla  bugün Finlandiya'da görülen Prekambriyen kayaçlarının çoğu, antik masiflerin "kökleri"dir.
Finlandiya, Baltık Kalkanı'nın daha eski bölümünde olduğu için, temel kayaları, kalkanın alanlar olarak bilinen daha eski üç alt bölümünden oluşur: Kola, Karelya ve Svecofennian bölgeleri. 1987'de Gaál ve Gorbaçov tarafından saptanan bu alt bölüm, 1.800 milyon yıl önce nihai birleşmelerinden önce alanların farklı jeolojik geçmişlerine dayanmaktadır.

Finlandiya'nın aşırı kuzeydoğusu, Kola Bölgesi'nin bir parçasıdır, çünkü Rusya'daki Kola Yarımadası'nın jeolojisi ile önemli bir benzerlik göstermektedir. İnari Gölü çevresinde paragnays, ortognays ve yeşiltaş kuşakları bulunmaktadır. Finlandiya'nın bu bölgesindeki kayalar Arkeen ve Proterozoik yaştadır.
Inari Gölü'nün güney ve batısında, Lapland Granülit Kuşağı olarak bilinen uzunlamasına ve kavisli bir granülit kaya bölgesi bulunur. Kemer in genişliği yer yer 80 km ye kadar ulaşır. Kuşağın ana kayaçları migmatize grovak ve arjillitlerdir . Döküntü/Kırıntı zirkon çalışmaları, kuşağın metamorfik kayaçlarının tortul protolitinin 2900–1940 milyon yıldan daha eski olamayacağını göstermektedir. Kemerde kalk-alkalin kimyasının norit ve enderbit iç püskürmeleri vardır.

Karelya Bölgesi veya Karelya Bloğu, Finlandiya'nın kuzeydoğu bölümünün  Rusya'nın yakın bölgelerine uzanan ana kayasının çoğunu oluşturur. Karelya bölgesi, Arkeen ve Paleoproterozoic zamanlarda oluşan bir kaya kolajından oluşur. Kola Bölgesi'nin sınırı, Lapland Granülit Kuşağı'nın Karelya Bölgesi'nin kayaları üzerinden güneye doğru itildiği yerde hafifçe eğimli bir kopmadan (dekolmandan) oluşur.
Karelya Bölgesi'ndeki arkeen kayaçları kuzey-güney orta dereceli yeşiltaş ve metasedimanter kuşaklardır. Bu kuşaklar, genellikle monzogranit ve granodiyorit olmak üzere granitoyitler tarafından kesilmektedir. Bu kuşak ve sokulumların yanı sıra ara basınçlarda oluşmuş metasedimanter gnays da vardır. Finlandiya-Rusya sınırının orta kısmı boyunca, Paleoproterozoyik'teki Kola Bölgesi ile Karelya Bölgesi arasındaki bir çarpışma sonucu oluştuğu düşünülen Karelya Bölgesi'nin bir alt birimi olan Belomorian bölgesi yer alır. Bu çarpışma, her iki kabuk bloğunun nihai birleşmesini işaret etti. Belomori arazisinin kayaları, orada yaygın olan granitoid gnayslar gibi, yüksek derecelidir .
Central Lapland granitoid kompleksi, kuzey Finlandiya'nın iç kısmının çoğunu kaplar. Bu kayaçlar Svecofennien orojenezinin son aşamalarında oluşmuş ve çoğunlukla iri taneli granitlerden oluşmuştur. Oulu'nun güneydoğusundaki granitoid sokulumlarının hizalanması muhtemelen aynı kökeni paylaşıyor.
Finlandiya'nın üç ofiyoliti, Karelya Bölgesi'nde ortaya çıkıyor . Bunlar Jormua, Outokumpu ve Nuttio ofiyolit kompleksleridir. Hepsi Paleoproterozoik zamanlarda yerleşti. Jormua ve Outokumpu ofiyolitleri, Svecofennian Alanı ile sınıra paralel ve yakınında yer alır. Ayrıca Svecovefennian Bölgesi sınırına doğru, bir üst üste bindirme düzenine yığılmış bir dizi başkalaşım geçirmiş Archean kayası vardır.

Finlandiya'nın güneybatı kısmı esas olarak Svecofennian Bölgesi  veya Svecofennian orojene ait kayalardan oluşur. Bu kayalar her zaman Proterozoik yaştadır. Karelya Bölgesi (Arkeen ve Paleoproterozoyik kayalardan oluşan karışık) ile sınırı kuzeybatı-güneydoğu köşegenidir. Volkanik yayların birikmesi veya Svecofennien orojenezinin kıtasal çarpışmaları sırasında oluşan plütonik kayaçlar Svecofennian Bölgesinde yaygındır. Bu kayaçlar arasında en büyük gruplandırma, Orta Finlandiya, Güney Ostrobothnia ve Pirkanmaa'nın çoğunu kaplayan Orta Finlandiya granitoid kompleksidir. Svercofennian orojenezinin ardından araya sızarak giren granitoidler, güney Finlandiya'da Finlandiya Körfezi veya Ladoga Gölü'nün 100 km çevresinde yaygındır. Lateorojenik granitler olarak adlandırılan bu granitler, genellikle granat ve kordiyerit içermeleri ve oldukça az sayıda mafik ve ara bileşimli kayaların eşlik etmesiyle ayırt edilirler. Dağınık küçük granitoyitler aynı bölge içinde yüzeylenir. Bunlar, 1810-1770 milyon yıl önce oluşmuş olan, Svecofennian orojenezi ile ilişkili güney Finlandiya'daki en genç granitoyidlerdir.

Jotnian çökelleri, Baltık bölgesinde önemli bir başkalaşım geçirmemiş bilinen en eski tortullardır. Bu çökeller tipik olarak kuvarsça zengin kumtaşları, silttaşları, arkoz, şeyl ve konglomeralardır. Jotnian çökellerinin karakteristik kırmızı rengi, denizaltı (örneğin deniz dışı) koşullarda birikmelerinden kaynaklanmaktadır. Finlandiya'da Jotnian çökelleri , Bothnia Körfezi'nin kuzeydoğu ucundaki Oulu yakınlarındaki Muhos Graben'de  ve daha güneyde Satakunta'da kıyıya yakın yerlerde meydana gelir. Jotnian kayaları ayrıca Finlandiya ve İsveç arasında Bothnia Körfezi'nde ve Güney Kvarken dahil Åland Denizi'nde açık denizde bulunur. Åland Denizi'ndeki bilinen Jotnian kayaları, gayri resmi olarak tanımlanmış Söderarm Formasyonuna ait kumtaşlarıdır. Bunların üzerinde Üst Riphean ve Vendiyen kumtaşları ve şeylleri vardır. Jotnian kayalarının, hatta bir Jotnian platformunun bir zamanlar Fennoscandia'nın çoğunu kapladığını ve bugünkü gibi birkaç bölgeyle sınırlı olmadığını gösteren kanıtlar var. Jotnian çökellerinin şu anda sınırlı coğrafi kapsamı, jeolojik zaman boyunca erozyona uğramalarına borçludur. Jotnian çökelleri kadar eski tortul kayaçlar düşük bir korunma potansiyeline sahiptir.
Bazı Jotnian çökellerinin dağılımı, rapakivi granitinin oluşumu ile uzamsal olarak ilişkilidir. Korja ve çalışma arkadaşları (1993), Finlandiya Körfezi ve Bothnia Körfezi'ndeki Jotnian tortul-rapakivi granit çakışmasının bu konumlardaki Kıtasal kabuğun inceliğiyle ilgili olduğunu iddia ediyor.

Permiyen yaşlı Kola Alkali Eyaletinin batı ve en güneydeki mostraları da dahil olmak üzere Finlandiya'da  küçük alkali kayaçlar, karbonatitler ve kimberlitler mevcuttur. Kola Alkali Eyaletinin genellikle bir manto yükselmesi tarafından oluşturulan bir magmatik sıcak noktayı temsil ettiği varsayılır. Finlandiya'daki karbonatitler geniş bir yaş aralığına sahiptir, ancak hepsi üst mantonun "iyi karışmış" bir bölümünden türemiştir. Archean çağının Siilinjärvi karbonatit kompleksi, Dünya'nın en eski karbonatitlerinden biridir. Bilinen tüm kimberlitler Kuopio ve Kaavi kasabalarının yakınında yoğunlaşmıştır. Bunlar iki kümede gruplandırılmıştır ve diatremleri ve daykları içerir.

Finlandiya'daki en genç kayalar, Enontekiö'de (ülkenin kuzeybatı kolunun en kuzeybatı kısmı) Kilpisjärvi yakınlarında bulunanlardır. Bu kayalar, Paleozoik zamanlarda toplanan İskandinav Kaledonidlerine aittir. Kaledonya orojenezi sırasında Finlandiya muhtemelen çökellerle kaplı batık bir ön bölge havzasıydı ; müteakip yükselme ve erozyon, tüm bu tortuları aşındırırdı. Finlandiya'da, Kaledonya napları, Archean çağının kalkan kayalarının üzerinde bulunur. Yaklaşık aynı bölgede meydana gelmesine rağmen İskandinav Kaledonidleri ve modern İskandinav Dağları ilgisizdir.

Kuvaterner döneminde aralıklı olarak Finlandiya'yı kaplayan buz tabakası İskandinav Dağları'ndan çıktı.  Bazı tahminlere göre, Kuvaterner buzulları Finlandiya'da ortalama 25 m kayayı aşındırdı, erozyon derecesi oldukça değişkendir. Finlandiya'da aşınan malzemelerin bir kısmı Almanya, Polonya, Rusya ve Baltık ülkelerinde sona erdi. Kuvaterner buz tabakalarının sürükleyerek  bıraktığı toprak Finlandiya'da her yerde bulunur. Finlandiya'nın geri kalanına kıyasla, güney kıyı bölgeleri, bölgede buzul erozyonunun daha belirgin bir rolünü kanıtlayan ince ve yamalı bir örtüye sahipken, Ostrobothnia ve Laponya'nın bazı kısımları kalın örtüleriyle öne çıkıyor.  Weichsel buz tabakasının merkezi kısımları, maksimum genişleme zamanlarında soğuk bazlı koşullara sahipti. Bu nedenle, kuzey Finlandiya'da önceden var olan yer şekilleri ve tortular buzul erozyonundan kurtuldu ve şimdi özellikle iyi korunuyor. Buzun kuzeybatıdan güneydoğuya hareketi, Laponya'nın merkezinde hizalanmış bir davul hattı alanı bıraktı. Aynı bölgede bulunan yivli morenler, buzun hareketindeki batıdan doğuya daha sonraki bir değişikliği yansıtıyor.
Son buzul erimesi sırasında, Finlandiya'nın buzsuz hale gelen ilk kısmı güneydoğu kıyısıydı ; bu, günümüzden 12.700 yıl önce (BP) Genç Dryas soğuk büyüsünden kısa bir süre önce meydana geldi. Buz örtüsü, Genç Dryas'tan sonra güneydoğuda geri çekilmeye devam ederken, doğu ve kuzeydoğuda da geri çekilme meydana geldi. Geri çekilme, güneydoğudan en hızlı şekilde gerçekleşti ve kuzeybatı Finlandiya'daki Tornio nehrinin alt kısmı, ülkenin buzsuz kalan son kısmı haline geldi. Son olarak, BP'nin 10.100 yılına gelindiğinde, buz örtüsü Finlandiya'yı neredeyse terk etti ve kaybolmadan önce İsveç ve Norveç'e çekildi. Buz geri çekilmesine, eskerlerin oluşumu ve varvlar olarak bi

Fonseca Körfezi, Pasifik Okyanusu'nun bir parçası olarak, Orta Amerika'da bulunan, El Salvador, Honduras ve Nikaragua ile sınırları olan bir körfezdir.

Fonseca Körfezi, 1522'de Gil González de Ávila tarafından keşfedildi ve kaşifi Columbus'un amansız düşmanı olan koruyucusu Başpiskopos Juan Fonseca'nın adını körfeze verdi.
1849'da EG Squier, Amerika Birleşik Devletleri ile Karayip Denizi'nden Körfez'e Honduras boyunca bir kanal inşa etmek için bir anlaşma müzakereleri yaptı. Orta Amerika'daki İngiliz komutanı Frederick Chatfield, Honduras'taki Amerikan varlığının İngiliz Sivrisinek Sahili'ni istikrarsızlaştıracağından korktuğundan dolayı filosunu Körfez girişinde yer alan El Tigre Adası'nı işgal etmesi için bölgeye gönderdi. Bu hareketten kısa bir süre sonra Squier, işgali önceden tahmin ettiği ve adanın ABD'ye geçici olarak bırakılması için müzakere ettiği için İngilizlerin adadan ayrılmasını talep etti.
Körfez'e kıyı şeridi olan üç ülke olan Honduras, El Salvador ve Nikaragua, Körfez ve içinde yer alan adalar üzerindeki haklar konusunda aralarında uzun süren bir anlaşmazlık yaşadı.
1917'de Orta Amerika Adalet Divanı, Fonseca davası olarak bilinen davada bir karara vardı. El Salvador ve Nikaragua arasındaki bir tartışmadan doğan davada bir deniz üssünün kurulması için körfezin bir kısmını Amerika Birleşik Devletleri'ne veren Bryan-Chamorro Antlaşması'na madde olarak eklendi. El Salvador, bu kararın körfezdeki ortak mülkiyet hakkını ihlal ettiğini savundu. Mahkeme El Salvador'un çekinclerine hak verse de ABD kararı görmezden gelmeye karar verdi.
Körfez üzerindeki uluslararası gerilimler, 1989'dan başlayarak Körfez'e özel atıfta bulunan Birleşmiş Milletler [ONUCA ve ONUSAL] misyonu tarafından ele alındı. Örneğin, bölgedeki arazinin doğası, statik gözlem noktalarının etkinliğini sınırlayacağından, en iyi sonuçların, karayolu, helikopter ve Fonseca Körfezi'nde ve yakın sularda devriye botları ve sürat tekneleri ile düzenli devriyeler yürütecek olan mobil gözlemci ekiplerinin oluşturulmasıyla elde edileceğine karar verildi
1992'de Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) bir odası, Körfez anlaşmazlığının bir parçası olduğu Kara, Ada ve Deniz Sınır Anlaşmazlığını sonuca bağladı. UAD, El Salvador, Honduras ve Nikaragua'nın Fonseca Körfezi'nin kontrolünü paylaşmasına karar verdi. El Salvador'a Meanguera ve Meanguerita adaları, Honduras'a ise El Tigre Adası verildi.

Fonseca Körfezi yaklaşık 3.200 kilometrekare (1.200 sq mi) alana sahiptir. 185 kilometre (115 mi) Honduras'ta, 40 kilometre (25 mi) Nikaragua'da ve 29 kilometre (18 mi) El Salvador'da bulunan 261 kilometre (162 mi) uzanan bir sahil şeridine sahiptir.

Körfez'deki iklim, yağmurlu ve kurak olmak üzere iki farklı mevsimi olan tropikal ve subtropikal bölgelere özgü bir iklimdir. Körfez, yıllık toplam yağış miktarı olan 1.400-1.600 milimetre (55-63 in) yağışın yaklaşık %80'ini Mayıs'tan Kasım'a kadar yağmur mevsimi boyunca almaktadır. Kuru mevsim Aralık ve Mayıs ayları arasında gerçekleşir ve yıllık 2.800 milimetre (110 in) buharlaşma oranına çıkmasını sağlar. Körfez'e daha az su akması sonucunda akıntılar Pasifik Okyanusu'ndan içeriye doğru akma eğilimi gösterir ve haliçlerdeki tuzluluk seviyeleri artarak mevsimsel kuraklık meydana gelir.
Körfez'deki sıcaklıklar ortalama 25 ve 30 °C (77-86 °F) arasındadır. Mart ve Nisan en sıcak aylar, Kasım ve Aralık ise en soğuk aylardır. Bağıl nem, konuma bağlı olarak %65 ile %86 arasında değişir. Buna karşılık, ülkenin iç kısmı yarı tropikal ve ortalama 26 °C (79 °F) bir sıcaklıkla genele göre daha soğuktur.
Sulak alan ekosisteminin bitki örtüsüne mangrov türleri hakimdir. Körfez'de tespit edilen altı mangrov türünden kırmızı mangrov (Rhizophora mangle ) en yaygın türdür ve genel olarak, sürekli olarak gelgitler tarafından sular altında kalan alanları işgal eder. Siyah mangrov (Avicennia germinans ) en yaygın ikinci türdür ve genel olarak kıyı şeridi boyunca tortuların biriktiği nehirlerin çevresinde bulunur. Beyaz mangrov (Laguncularia racemosa ) ise üçüncü en baskın olanıdır, onu botoncillo (Conocarpus erectus ) takip eder. Her iki tür de genellikle daha iç kesimlerde bulunur ve gelgit tarafından daa az sular altında kalır. Farklı türlerin diğerleri üzerindeki baskınlığı, taşkın sıklığı, su kalitesi ve tuzluluk seviyeleri ile ilişkilidir.
Körfez'deki gelgit genliği günde ortalama 23 metre (75 ft)'dir. Düşük gelgitler sırasında, topraklarda yengeçler, kabuklular ve diğer türler yaşar. Mangrovların kök yapısı daha büyük avcılardan sığınak sağladığından, yüksek gelgit sırasında mangrov ormanları balık, karides ve diğer türler için bir beslenme alanı ve yaşam alanı görevi görmektedir.
Körfezin içinde ve çevresinde bir dizi volkan bulunmaktadır.

Horatio Hornblower'ın bir romanı olan The Happy Return (Beat To Quarters ) kısmen Fonseca Körfezi'nde geçmektedir.

tarihe dipnotlar
UNESCO 24 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kara, Ada ve Deniz Sınır Anlaşmazlığı (El Salvador/Honduras: Nikaragua müdahalesi) 3 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Uluslararası Adalet Divanı dava sicili
Kara, Ada ve Deniz Sınır Anlaşmazlığına İlişkin Davada (El Salvador/Honduras: Nikaragua müdahalesi) (El Salvador v. 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Honduras) 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Uluslararası Adalet Divanı dava sicili
13°15′K 87°45′B

Fransa Millî Kütüphanesi (Fransızca: Bibliothèque nationale de France), Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan ulusal kütüphanedir. Birkaç yüzyıl boyunca yapılan koleksiyonları koruyan ve Fransa'da yayımlanan tüm yayınları toplamaktan sorumlu olan Fransız kurumudur. 1994 yılında şu anki adıyla yeniden teşkil edilen BnF, kamu kurum statüsüne sahiptir. Gallica adlı internet kütüphanesi vardır. Fransa'nın en önemli kütüphane olan BnF, aynı zamanda dünyanın en önemli kütüphanelerinden biridir.
BnF, ana tesisi olan Tolbiac tesisi (site de Tolbiac veya site de François-Mitterrand; Paris 13. bölge'de Tolbiac'ta 11 Quai François Mauriac adresinde bulunan yeni binalardan oluşan tesis), kurumun tarihî tesisi olan Richelieu tesisi (site Richelieu; 2. bölge'de 58 Rue de Richelieu adresinde bulunan eski bina) de dahil olmak üzere toplam yedi tesisten oluşur.

 Bourse
 Quatre-Septembre

  Bibliothèque François Mitterrand
 Quai de la Gare

Gallica Fransa Millî Kütüphanesi ve ortaklarının çevrimiçi kullanıcılarına yönelik dijital kütüphanedir. Ekim 1997'de kurulmuştur. Bugün çeşitli türlerde 6 milyondan fazla sayısallaştırılmış materyale sahiptir: kitaplar, dergiler, gazeteler, fotoğraflar, karikatürler, çizimler, baskılar, posterler, haritalar, el yazmaları, antika paralar, notalar, tiyatro kostümleri ve setleri, ses ve video materyalleri. Tüm kütüphane materyalleri ücretsiz olarak mevcuttur.
10 Şubat 2010'da, Henri Murger'in (1913) Bohem Yaşam Sahneleri kitabının dijitalleştirilmiş bir kopyası Gallica'nın milyonuncu belgesi oldu. Şubat 2019'da ise beş milyonuncu belge, Bibliothèque Inguimbertine'de saklanan "Batı Hint Adaları'na Yapılan Başarısız Bir Gezinin Kaydı" adlı el yazmasının bir kopyasıydı.
(1 2020 (2020-January-01) itibarıyla), Gallica yaklaşık olarak çevrimiçi olarak kullanıma sunuldu:

Gallica koleksiyonlarının çoğu, kütüphane materyallerinde tam metin aramaya olanak tanıyan optik karakter tanıma (OCR işleme) kullanılarak metin formatına dönüştürülmüştür.
Her belgenin, Fransa Milli Kütüphanesi'nin ARK (Arşiv Kaynak Anahtarı) adı verilen dijital bir tanımlayıcısı vardır ve buna bibliyografik bir açıklama eşlik eder.

Toutes les filles sont folles (2003), Pascale Pouzadoux
Grande École (2004), Robert Salis
La Question humaine (2007), Nicolas Klotz
Pars vite et reviens tard (2007), Régis Wargnier: Kütüphanenin içinde çekilen ilk film.

BnF13 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gallica18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransızca (français [fʁɑ̃sɛ] veya langue française [lɑ̃ɡ fʁɑ̃sɛ:z]), Hint-Avrupa dil ailesinin bir Romen dilidir. Tüm Romen dillerinde olduğu gibi, Roma İmparatorluğu'nun Halk Latincesinden türemiştir. Fransızca, Gallo-Romen dillerinden, Galya'da konuşulan Latinceden ve özellikle Kuzey Galya'da gelişmiştir. En yakın akrabası Oïl dilleridir. Fransızca, Gallia Belgica gibi Kuzey Roma Galyası'nın yerli Kelt dillerinden ve Roma sonrası Frank işgalcilerin (Cermen) Frank dilinden de etkilenmiştir. Bugün, Fransız sömürge imparatorluğu sayesinde, en önemlisi Haiti Kreolü olmak üzere, Fransız kökenli çok sayıda kreol dili vardır. Fransızca konuşan bir kişi veya ulus, Frankofon olarak anılır.
Dünyada yaklaşık olarak 200 milyon insan Fransızca bilmektedir. 128 milyon insan Fransızcayı anadili veya ikinci dili olarak konuşurken, 54 ülkede 72 milyon insan tarafından da bilinmekte ve konuşulmaktadır. Avrupa'da Fransa ve Monako dışında Belçika, İsviçre ve Lüksemburg ülkelerinin belirli bölgelerinde olmak üzere, Afrika ve Amerika kıtası dahil, dünyanın farklı köşelerinde resmî dil konumundadır.
Fransızca; İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Katalanca ve Rumence gibi Roma İmparatorluğu'nun dili olan Latincenin devam dillerindendir ve Latin dilleri'nin kuzeybatı kolundandır.
Fransızca tarih içerisinde Roma Galyalılarının Kelt dillerinden ve Roma sonrası Frenk göçmenlerinin Cermen dillerinden etkilenmiştir.
Fransızca 29 ülkede resmî dildir. La Francophonie denilen Frankofon Fransızca konuşan uluslar topluluğudur. Birleşmiş Milletler'in bütün alt kurumlarında ve uluslararası kuruluşların çoğunda resmî dildir.
Avrupa Birliği verilerine göre 27 üye ülkedeki 129 milyon insan (toplam konuşan sayısı olan 497.198.740'ın %26'sı) Fransızca konuşmakta ve bunun 65 milyonu (%12) anadili, 69 milyonu (%14) ise ikinci dili olarak konuşmaktadır. Bu verilere göre Fransızca, birlik içerisinde İngilizce ve Almancadan sonra en sık konuşulan üçüncü dildir.

Fransız Anayasası'na göre Fransızca 1992'den beri Fransa'nın resmî dilidir. (Aslında 1539'dan beri önceki birtakım yasal metinlerde de Fransızca resmî dildir)
Resmî hükûmet yayınlarında, eğitim sisteminde, yasal sözleşmelerde, reklamlarda yabancı sözcüklerin Fransızcaya çevrilmesi zorunludur.
Fransızcaya ek olarak Fransa'da pek çok yerel dil de konuşulur. Fransa, Avrupa Yerel Diller Sözleşmesi'ne imza atmış olmasına karşın, 1958 anayasasına karşı olduğu gerekçesiyle bunu onaylamamıştır.

Fransızca, İsviçre'nin dört resmî dilinden biri olup (diğerleri Almanca, İtalyanca, Romanşça) İsviçre nüfusunun %20'sinin anadilidir. Romanş dili İtalyancaya yakın bir dildir ve İsviçre halkının %6'sınca kullanılır.

Fransızca Belçika'nın Valon bölgesinin resmî dilidir ancak bu bölgede Almanca konuşanlar doğu kantonlarda yaşar. Başkent Brüksel'in içinde yer aldığı merkez bölgesinin Felemenkçe ile birlikte iki resmî dilinden biridir. Bu bölgede çoğunlukla anadilleri olmamasına karşın nüfusun büyük çoğunluğu tarafından konuşulur. Valon ve Brüksel-merkez bölgelerine sınırı olmasına rağmen Flaman bölgesinde ise Fransızca ve Almanca resmî dil olmayıp Felemenkçe konuşulur. Ancak bu bölgede anadilleri Fransızca olan insanlar da yaşar.
Toplamda nüfusun %40'ı Fransızca, %60'ı Felemenkçe konuşur. Felemenkçe konuşan insanların %59'u da Fransızcayı ikinci dilleri olarak konuşurlar. Bu bilgilere göre Belçikalıların %75'i Fransızca bilmektedir.

Monako Prensliğinin ulusal dili Monakoca (Monégasque) olmasına karşın Fransızca tek resmî dildir ve Fransız kökenliler ülke nüfusunun %47'sini oluştururlar.
Andorra'nın resmî dili ise Katalancadır. Fransa'ya yakın komşuluğu nedeniyle Fransızca da konuşulur. Fransız kökenliler ülke nüfusunun %7'sini oluşturur.

İtalyanca ile birlikte Fransızca, İtalya'nın Aosta vadisi bölgesinde resmî bir dilidir. Buna ek olarak bölgede başka lehçeler de konuşulmaktadır. Ancak bunlar resmî açıdan tanınmamıştır.
Buradaki insanların %78,6'sının Fransızca bilmesine rağmen sadece %0,99'luk bölümü anadil olarak konuşur. Diğer taraftan İtalyanca; nüfusun %96'sı tarafından konuşulurken, anadil olarak konuşanların oranı %71,5'dir.

Fransızca Lüksemburg'un Almanca ve Lüksemburgca ile birlikte üç resmî dilinden birisidir. Lüksemburg eğitim sistemi üçlü dil yapısındadır. İlkokulun ilk yıllarında dersler Lüksemburgca, sonraki yıllarda Almanca, liseden itibaren ise Fransızca olarak okutulmaktadır.

Fransızca Kanada'nın resmî dillerinden biri olup İngilizceden sonra en çok konuşulan dildir. Québec eyaletinde ise Fransızca tek resmî dil olup yedi milyon insanın anadilidir. 
Nüfusunun üçte biri Frankofon içinde yer alan New Brunswick bölgesinin ise iki resmî dili vardır. Nüfusunun üçte biri Frankofon içinde yer alan Kanada'nın başkenti Ottawa, Ontario şehrinin ise iki resmî dili vardır. 
Ontario, Nova Scotia ve Manitoba bölgelerinde de resmî dil olmamasına karşın Fransızca konuşan insanlar yaşar.

Fransızca toplumun okuryazar kesiminde konuşulmasına karşın Haiti'nin resmî dillerinden biridir. Fransızca kökenli Kreol dillerinden biri olan Haiti Kreolü ise nüfusun büyük kısmının anadilidir.

Federal düzeyde resmî bir tanınması olmamasına karşın Fransızca Amerika Birleşik Devletleri'nde İngilizce ve İspanyolcadan sonra en çok konuşulan üçüncü dildir. Louisiana, Maine, Vermont ve New Hampshire eyaletlerinde ise en çok konuşulan ikinci dildir. Louisiana'da Kayun ve Kreol Fransızcası konuşulur. 2000 verilerine göre Louisiana da 194.000 insan evlerinde Fransızca konuşmaktadır.

Dünyada Fransızca konuşan nüfusun büyük çoğunluğu Afrika'da yaşar. Uluslararası Fransızca konuşan Ülkeler Topluluğunun (Organisation internationale de la Francophonie) 2007 raporuna göre 31 farklı Afrika ülkesinde yaşayan 115 milyon Afrikalı Fransızcayı anadili ya da ikinci dili olarak konuşabilmektedir. Fransızca Afrika genelinde ikinci bir dil olmasına karşın Abidjan, Libreville gibi şehirlerde ve Fildişi Kıyısı'nda sadece Fransızca konuşulmaktadır.
Afrika dillerinden etkilenerek gelişen Afrika Fransızcası'nın birçok çeşidi olmasından dolayı tek bir Afrika Fransızcasından söz edilemez. Fransızca kökenli Kreol dillerine ek olarak Fransızca Hint Okyanusu'nda bulunan adalarda da konuşulur. Madagaskar'da Fransızcanın yanında Malayo-Polinezyan bir dil olan Malagazi konuşulur. Mauritius ve Seyşel Adaları'nda İngilizcenin resmî dil olmasından bu yana Fransızca ve İngilizce arasında bir çekişme vardır. Madagaskar'da da son yıllarda İngilizce resmî dil olmuştur.
Sahra altı ülkelerde eğitimin yaygınlaşmasıyla birlikte Fransızca dili de yaygınlaşmış ve evrime uğramıştır.
Diğer ülkelerden Afrika'ya gelenler için Afrika Fransızcası'nı anlamak biraz güç olabilir, buna karşılık yazı dilinde çok büyük farklılıklar yoktur.
Fransızca pek çok Afrika ülkesinde resmî dildir:

Benin
Burkina Faso
Burundi
Cibuti
Çad
Kongo DC
Ekvator Ginesi
Fildişi Kıyısı
Gabon
Gine
Kamerun
Komorlar
Kongo Cumhuriyeti (Brazzaville)
Madagaskar
Mali
Nijer
Orta Afrika Cumhuriyeti
Ruanda
Senegal
Seyşel Adaları
Togo
Mauritius ve Magrip ülkelerinde resmî dil olmayıp idari dilde yaygın olarak kullanılır:

Cezayir
Fas
Moritanya
Tunus
Son yıllarda Cezayir özellikle eğitim dilinde Fransızcanın yerine Arapçanın kullanımını yaygınlaştırmak için dille ilgili çeşitli düzenlemeler yapmıştır.
Mısır’da çoğunlukla kullanılan yabancı dil İngilizce olmasına karşın üst ve orta sınıflarda Fransızca daha yaygın olarak bilinir ve konuşulur. Bu yüzden eğitim süreci içerisinde bir Mısırlı İngilizceye ek olarak Fransızca da öğrenir. Mısır, Fransızca konuşan ülkeler topluluğu (Frankofon) içerisinde yer alır.
Fransa’nın Hint Okyanusu’nda yer alan iki denizaşırı bölgesi Mayotte ve Réunion’da da resmî dil Fransızcadır.

Asya'da; eski Fransız sömürgeleri olan Hindistan'ın Puduçeri şehrinde, Vietnam, Kamboçya ve Laos'ta ticaret ve azınlık dili Fransızca olarak kabul edilir. Ayrıca Asya'daki diğer eski Fransız sömürgeleri olan Suriye ve Lübnan'da çoğunlukla kullanılan yabancı dil İngilizce olmasına karşın üst ve orta sınıflarda Fransızca daha yaygın olarak bilinir ve konuşulur. Lübnan, Fransızca konuşan ülkeler topluluğu (Frankofon) içerisinde yer alır.

Fransızca bir Hint-Avrupa dilidir. Aşağıdaki aile ağacında gösterilen diğer kardeş dilleri gibi Fransızca, Latince soyundandır. Daha belirgin olarak Roma İmparatorluğu'nda yaşayanların çoğu tarafından konuşulan Kaba Latince soyundan ve teknik terimlerinden dışında Klasik Latince ile pek benzerliği yoktur. Örneğin Klasik Latincede "at" anlamına gelen "equus"'un Kaba Latince karşılığı "caballus" idi ve bu Fransızca "cheval" kelimesine yol vermiştir. Diğer örnekler:

Söz dağarcığının yanı sıra grameri de daha çok Kaba Latinceninkine benzerdir. Klasik Latincede bir kelimenin çekim ekini değiştirerek herhangi bir durumu belirtmek için kelimeler çekilir; örneğin: "kızda" = "puellae", "kıza" = "puellam" olmuştur. Bunun aksine Kaba Latincede zaman geçince bu çekim işlemi kaybolmuş ve çağdaş Fransızcada olduğu gibi sadece ilgeçler (ör. "ad", "in") kullanılmaya başlamıştır. Bu durum bir tek adların cinsiyetlerini belirten çekimlerde kalmıştır. Örneğin bir erkek kedi le chat, bir dişi kedi la chatte olarak tanımlanır. Bir erkek dansçı le danseur, bir kadın dansçı la danseuse olarak bilinir.

Her Fransızca isim eril ya da dişil olarak ikiye ayrılır. Fransız isimleri cinsiyet için etkilenmediğinden, bir ismin formu cinsiyetini belirleyemez. Yaşamla ilgili isimler için, onların gramer cinsiyetleri sıklıkla bahsettiklerine karşılık gelir. Örneğin, bir erkek öğretmen bir "enseignant" iken, bir kadın öğretmen bir "enseignante"dir. Bununla birlikte, hem eril hem de dişil varlıkları içeren bir gruba atıfta bulunan çoğul isimler daima erkektir. Yani iki erkek öğretmenden oluşan bir grup “enseignants” olacaktır. İki erkek öğretmen ve iki kadın öğretmenden oluşan bir grup hâlâ "enseignants" olacaktır. Birçok durumda "enseignant", bir ismin hem tekil hem de çoğul şekli aynı şekilde telaffuz edilir. Tekil isimler için kullanılan artikel, çoğul isimler için kullanılandan farklıdır ve artikel, konuşma

Fundy Körfezi (İngilizce: Bay of Fundy ; Fransızca: Baie de Fundy), Kuzey Amerika'nın Atlantik kıyısında, Maine Koyu'nun kuzeydoğu ucunda, Kanada'nın New Brunswick eyaletiyle Nova Scotia arasında bulunan ve küçük bir bölümü de ABD'nin Maine eyaletine dokunan bir koydur.
Fundy Körfezi yüksek gelgit genliğiyle tanınır ve dünyadaki en yüksek gelgit genliği olma konusunda kuzey Québec'teki Ungava Körfezi (Ungava Bay) ve Birleşik Krallık'taki Yediz Haliçler'in (Severn Estuary) önünde ilk sırada yer alır. Denizin altı saatlik yükselişi sırasında kara, 100 milyar ton su ile dolar. (Bu miktar dünyadaki tüm nehirlerin toplam su miktarına yakındır.)

Türkiye'deki körfezler listesi

Travel and Science Information on Bay of Fundy region 9 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bay of Fundy11 Kasım 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bay of Fundy Tides 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Earth Observatory15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official Bay of Fundy Tourist Site22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Central Nova Tourist Association13 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Quoddy Loop around Passamaquoddy Bay, in the Bay of Fundy14 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Where the Bay Becomes the Sea, a documentary on the Bay of Fundy ecosystem 15 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bay of Fundy Ecosystem Partnership 17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Photos of Grand Manan Island
Fundy Tour 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Official Tourism Site for Campobello Island, New Brunswick 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tourism New Brunswick's Bay of Fundy 1 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gagra (Gürcüce: გაგრა, Abhazca ve Rusça: Гагра), Gürcistan/Abhazya'da bir kent. Kafkas Dağları eteklerinde, Karadeniz'in kuzeydoğu kıyısında 5 km'lik bir alana yayılır. Gagra, yarı tropikal iklimi nedeniyle Çarlık Rusya'sı ve Sovyet dönemlerinde ünlü dinlenme ve sağlık merkezlerinden biriydi.
Gagra kentinin 1989 sayımına göre nüfusu 26.636 idi. Ancak burada yaşayan Gürcüler tamamen göç ettirildi ve bugünkü nüfusu kesin olarak bilinmemektedir.

Gagra, Yunan koloniciler tarafından Triglite adıyla kuruldu. İlk sakinleri Yunanlar ve Kolhardı. MÖ 1. yüzyılda Roma yönetimi altına girmeden önce Pontus Krallığının egemenliği altına kaldı. Roma döneminde Nitica olarak adlandırıldı. Bu dönemde Gotların ve başka istilacıların saldırılarına maruz kaldı. Roma'nın ardından Gagra'yı Bizans ele geçirdi. Cenovalı ve Venedikli tacirlerin önemli limanlarından biri oldu. Gagra limanından kereste, bal, balmumu ve köle gönderiliyordu. Gagra adı, ilk kez İtalyan Pietro Visconti'nin 1308'de yaptığı haritada görülür. Bu harita günümüzde Venedik’te San Marcos Kütüphanesi'nde korunmaktadır.
Gagra, 16. yüzyılda Abhazya’nın diğer bölgeleriyle birlikte Osmanlı Devleti tarafından fethedildi. Osmanlı döneminde Sohumkale önemli bir liman ve askeri garnizonken, Gagra önemsiz bir yerleşme olarak kaldı. 1812 Bükreş Antlaşması gereğince, güneyde Bzıb ırmağı ağzından kuzeyde Kuban ırmağı ağzına değin uzanan Karadeniz kıyı kontrolü Osmanlı Devleti'ne bırakıldı. Bu antlaşma gereğince, Bzıb ırmağı iki devlet arasında sınır olarak kabul edildi. Bzıb ırmağı güneyinden Poti limanına değin uzanan Karadeniz kıyıları, Abhazya sahilleri de dahil Rus kontrolüne verildi. Gagra ise, Rusya sınırları dışında, yani Osmanlı desteğindeki Çerkesya sınırları içinde bulunuyordu. Gagra 1830'larda Rus işgaline uğramışsa da, çevredeki halkın (Pshu), Çerkeslerin direnişi 1864 yılı Mayıs ayına değin sürdü. 1866 yılında Gagra’da sadece 336 erkek ve 280 kadın yaşıyordu. Bunların çoğu da görevli askerler ve aileleriydi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlılar geçici olarak Gagra'yı ele geçirdiler. Ancak Rusya Gagra beldesini yeniden ele geçirdi.
Gagra yöresi, 1864'te etnik temizliğe uğradı ve yerli halkı olan Abhazlar Osmanlı imp. topraklarına gönderildi, yöre Kuban oblastının Rus "Kuban Ordusu Yönetim Bölgesi" içinde yer aldı; sürülenlerin yerine Ruslar yerleştirildi. Gagra, 1896 yılı sonrasında Kutaisi ili'ne bağlı Sohum okruguna bağlandı. Şimdi Abhazya Cumhuriyeti sınırları içindedir.
Gagra Çarlık Rusya'sı ve Sovyet döneminde önemli bir dinlence ve sağlık merkezi işlevini kazandı. Sanatoryum ve yeni oteller inşa edildi. Burada aynı zaman bir askeri üs kuruldu. 1992-1993 arasındaki savaşta Gürcü birlikleri, yenilerek Gagra'dan çekildiler.

Gagra, aynı adlı kentsel rayonun da (ilçe) merkezidir. Gagra kentsel rayonu, Abhazya'nın batı kesimini oluşturur ve Rusya'nın Krasnodar Kray'ı ile sınırı oluşturan Psov ırmağına değin uzanır.

Abaata Kalesi (4-5. yüzyıl) kalıntıları, Abhazya'nın en eski kilisesi olan Meryem Ana Kilisesi, Marlinsky Kulesi (1841), görülecek başlıca yerlerin başında gelir.

Gaia, Gaea ya da Ge, Yunan mitolojisinde yeryüzünün kozmik bir varlık olarak kişileştirilmiş halidir.
Tanrıdoğum mitlerinin ilk tanrıçası, tüm yaşamın ata-anasıdır, engin göğüslü, doğurgan Toprak Ana'dır. Gök Baba Uranos’un hem anası, hem de eşidir. Onunla olan birlikteliğinden, başta Titan’lar olmak üzere, mitoloji sahnesine çıkmaya başlayan kahramanlar doğdu.
Gaia'nın Roma mitolojisindeki dengi Terra'dır. Latincede yer, toprak anlamına gelir. Anlamdaş bir sözcük olan Tellus da Tanrıça’nın diğer adıdır. Her iki isim çoğunlukla ‘Mater’ (ana) sözcüğü eklenerek kullanılır.

Antik Yunan yazar Hesiodos, mitolojik yaratılış öykülerinin yer aldığı ‘Theogonia’ (Tanrıların Doğuşu) kitabında tanrıdoğum mitlerini anlatmaya “Her şeyden önce Khaos vardı” diyerek başlar. Karanlık ve biçimsiz bir boşluk olarak betimlediği Khaos'un altında Gaia (Toprak/Yeryüzü) ortaya çıkar. Khaos'un uçsuz bucaksız karanlığından bu karanlığı bölüşen yeni karanlıklar doğar: Erebos (yeraltı karanlığı) ile Nyks (gece karanlığı). Yeni doğumların tohumlarını atacak birleşmeler için gerekli olan Sevgi'nin (Eros) ortaya çıkması da bu aşamada olur. Eros'un ilk sevgi kıvılcımlarını parlattığı iki karanlığın, Erebos ile Nyks'in sevişmesinden ışıklı varlıklar doğar: Aither (göksel/tanrısal ışık) ile Hemera (dünyevi ışık-gündüz.) Engin göğüslü, doğurgan Yeryüzü kendine eşit, dört bir yanını saran yıldızlı Gök'ü yaratır. Sonra yüksek dağları (Ourea), ondan sonra da azgın dalgalı Pontos'u (Deniz) doğurur tek başına. Eros'tan gelen sevgi dalgalarıyla Uranos ile Gaia sık sık birlikte olurlar, geniş bir aile kurarlar. Böylece evrenin egemenliğinde ilk tanrı kuşağını oluştururlar.

Birbirini izleyen doğumlar sonucu Gaia ile Uranos'un altı erkek (Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos, Kronos) ve altı kız (Rheia, Theia, Themis, Phiebe, Tethys, Mnemosyne) çocukları oldu. Bunlar Titan soyunu oluşturdu. Erkeklerin grubu Titanes, kızlarınki Titanides diye anıldı. En son doğan çocuk erkekti, adı Kronos'tu.
Toprak Ana - Gök Baba çiftinin sonraki çocukları dev gövdeli varlıklardı, ama Titan kardeşlerden çok farklıydılar. Hepsi erkek olan ikinci ve üçüncü sıradoğumlu çocuklar korkunç görünümlü yabanıl varlıklardı: Kyklopes (Yuvarlak Gözlüler - tekili Kyklops) ve Hekatonkheires (Yüz Kollular). Kyklops'ların alınlarında yuvarlak ve tek bir göz vardı. İsimleri (Brontes, Steropes ve Arges) simgesel olup sırayla gök gürlemesi, şimşek ve yıldırım ile ilgilidir. Çünkü bu üç doğa gücünü üretme yeteneğine sahiptirler.  Hekatonkheires ise her biri yüz kollu, elli başlı devlerdi.
Uranos korkunç oğullarından hoşlanmamış ve doğar doğmaz, daha gün ışığını göremeden onları Toprak'ın altına, yani Ana'larının karnına geri göndermişti. Fakat bunun neden olduğu şişkinliğin acısından inleyen Gaia öç hesapları yapıyor, Titan oğullarını kötülükle suçladığı babalarına karşı kışkırtıyordu. Baba'yı cezalandırma çağrısına karşılık veren tek oğul Kronos oldu. Annesinin tarafını tutarak pusuya yattı. Toprak Ana gövdesinin derinliklerindeki alevli madenlerden ürettiği, akçelikten yapılma bir tırpan verdi oğluna. Uranos'un, Nyks'in örtüsü altında Gaia'nın üzerine kapandığı gecelerden birinde Kronos savurdu elindeki tırpanı, erkeklikten yoksun bıraktı babasını. Fışkıran kanlar Ana'sının bağrına saçıldı, erbezleri denize düşüp köpüklere dönüştü. Kanların döllediği Toprak Ana'nın Erinyes'i (Öç-Ceza Tanrıçaları), Gigantes'i (Devler) ve Meliae'yi (Dişbudak Ağacı Nympha'larını)  doğurması aylar alacaktı, ama denizdeki köpüklerden bir kız doğuverdi. Aphrodite dediler ona. (Yun. Aphros: Köpük.)
Gaia'nın oğlu Pontos'la birleşmesinden Deniz'in diğer tanrısal varlıkları doğdu: Nereus, Thaumas, Phorkys, Keto ve Eurybia. Nereus, mitolojide denizlerin yaşlı adamı olarak, kızları da Nereides grup ismiyle tanınır.
Gaia korkunç görünümlü iki çocuk daha doğurmuştu. Babaları Tartaros’tu (Yeraltı). Bu çocukların adları Typhon  ve Ekhidna  idi.

Babası Uranos’u safdışı ederek üstünlüğünü kabul ettiren Kronos ablalarından Rheia ile evlendi. Altı çocukları oldu. Fakat çocuklar doğar doğmaz Kronos yutuyordu onları. Çünkü vaktiyle Gaia’dan bir kehanet dinlemişti. Ne denli güçlü olsa da doğacak oğullarından birine yenik düşmek ve tahtını ona kaptırmak vardı yazgısında. Rheia altıncı çocuğunu kurtarmak için Gaia’dan yardım diledi.
Gaia hamile gelinini Kronos’tan uzaklara kaçırmakla işe başladı. Rheia Girit’te Diktos Mağarası’nda gizlice doğum yaparken Gaia yeni doğan çocuğunu da yutmayı bekleyen Kronos’a kundak bezine sarılı bir taş yutturdu. Amalthea adındaki bir Nympha’nın balla ve keçi sütüyle beslediği bebeğin adı Zeus’tu. Bazılarına göre Amalthea Zeus’u sütüyle besleyen keçinin adıydı. Ormandaki Nympha’lar ona yardımcı olmuş, arılar da bal vermişlerdi. Bebek Zeus ağlarken gaddar baba Kronos onun sesini duymasın diye orman ve dağ nympha’ları kaval eşliğinde şarkı söylediler. Girit’te geçirdiği çocukluk günlerinin ardından Zeus evrensel egemenlikte üstünlük sağlamak peşinde babası Kronos ve diğer Titan’lara karşı cephe aldı.

Evrensel egemenliğini kurmak için Zeus’un babası ve Titan amcalarıyla savaşması kaçınılmazdı, ama gereksinimi olan desteği sağlamak için kardeşlerini yanında görmek istedi. Teyzesi Themis’in yardımıyla babasına kusturucu bir içecek içirerek ağabeylerini (Hades, Poseidon) ve ablalarını (Hestia, Hera, Demeter) baba hapsinden kurtardı. Hapisten kurtardığı başkaları da vardı: Dedesi Uranos’un vaktiyle Gaia’nın karnına tıktığı Kyklops amcaları. Onlar da Zeus’un bu iyiliği unutmadılar; isimleriyle simgeleşen gök gürültüsünü, şimşekleri ve yıldırımları hediye ettiler ona. Zeus sisli Olympos’un zirvesini mesken tutarak kardeşleriyle birlikte ‘Olymposlular’ diye anılan görkemli tanrılar kuşağının öncül safını oluşturdu.
Mitolojide Yunanca ‘Titanomakhia’ diye anılan Titanlarla Olymposluların savaşı on yıl sürdü. Karşı karşıya konuşlandıkları Olympos ve Othrys dağlarından koparılan kayaların havalarda uçuştuğu, depremlerin oluştuğu, Zeus'un Kyklops amcalarının armağanları olan şimşek ve yıldırımlarının ormanları tutuşturduğu, nehir ve gölleri kaynattığı bu iktidar savaşı kazananı yitireni belli olmadan sürerken Zeus ninesi Gaia'nın öğüdüne uyarak vaktiyle dedesi Uranos'un yeraltında hapsettiği diğer üç amcasını, yani Yüz Kollular'ı da serbest bıraktı ve bu iyiliğinin karşılığı olarak savaşta destek istedi onlardan. Dileği kabul edilince Zeus'un ikram ettiği ambrosia ile nektarla (tanrısal yiyecek ve içecekler) daha da güçlenen bu azman yaratıkların güçlü kollarıyla her bir kerede birlikte fırlattıkları üç yüz kaya savaşı korkunç boyutlara vardırdı. On yıl sonunda Titan'lar yenildi. Zeus onları Tartaros'a, yeraltı diyarının karanlık uçurumlu derinliklerine gönderdi ve Yüz Kollular'ı Titan'ların başına bekçi koydu.

Hesiodos “Zeus Titan’ları kovunca gökten, Toprak Ana (Gaia) Tartaros’la sevişerek son oğlu Typhon’u doğurdu” der. Tartaros'un çirkinliğinden olsa gerek, bu birleşmenin Aphrodite'nin yardımıyla gerçekleştiğini eklemek gereğini duyar. Titan amcalarına layık gördüğü cezadan ötürü Gaia'nın torunu Zeus'a öfkelendiği ve onu cezalandırmak için bir canavar yarattığı anlaşılır. Typhon omuzlarından yüz yılan başı yükselen ejder kafalı dev bir canavardı (Typhoneus diye de anılır). Onu görünce Olymposlular zavallı ölümlüler gibi kaçacak delik aradılar. Kendilerini birer hayvan kılığına sokarak sağa sola kaçıştılar. Balık olup göllere nehirlere daldılar. Çatışmada yer yerinden oynadı; Typhon'un soluklarıyla çıkan kasırgalar doğayı altüst etti, depremler ve tsunamiler oldu. Typhon Zeus'un şimşek kamçılarına uzun süre direndi. Bir ara Zeus'un kol ve ayak sinirlerini (veya kaslarını) sıyırıp onu etkisiz hale getirmeyi bile başardı. Fakat kurnaz hırsızlıkların ustası Hermes sinirlerin/kasların saklı olduğu yeri bularak Zeus'u tekrar ayağa kaldırdı. Olymposlular birbirlerine yardım ederek ve ölümsüzlüklerinin gücünden destek alarak ayakta kalmayı başardılar. Sonunda Typhon da Tartaros'u boyladı. Bazılarına göre Zeus onu Etna Dağı’nın altına gömdü. Yanardağ’ın zaman zaman sarsılarak alev kusması Typhon’un öfkesinin sürdüğüne yorulur. "Tayfun" sözcüğü ondan geliyor.

Hesiodos, Kronos'un babası Uranos'u erkeklikten yoksun bıraktığı anda Toprak'a düşen kanlardan devlerin (Gigantes) doğduğunu söyledikten sonra onlardan, dolayısıyla onların karıştığı herhangi bir savaştan söz etmez. Apollodoros ise Bibliotheka (Kitaplık) isimli yapıtında Zeus'un Titanları Tartaros'a göndermesinden dolayı öfkelenen Devlerin Olympos'a saldırdığını söyler. Yazarın canlı bir anlatımla devlerin ve onlarla teke tek çarpışan Olymposlular'ın isimlerini de verdiği bu savaşta ilginç bir ayrıntı olarak Hera'nın bu savaşı ancak bir ölümlünün yardımı ile kazanabilecekleri kehaneti üzerine Athena'nın çağrısıyla Herakles’in (Herkül) savaşa katılması savaşın gidişini Olymposlulardan yana değiştirir. Gaia bu gidişi Gigantes lehine değiştirmeye çalışır. Onları korumak için bildiği bir otun peşine düşer. Fakat Zeus onun bu çabasını boşa çıkarır. Eos, Helios ve Selene’nin (Şafak, Güneş ve Ay) parlamasını yasaklar ve Gaia’nın aradığı otu kendi bulup koparır. Savaşın sonunda Gigantes de Zeus ve çevresiyle baş edemez. Gigantomakhia tanımıyla  bilinen bu savaşta onların sonu Titan’lar dan daha kötü olur, çünkü hiçbiri sağ kalmaz;  kimileri Zeus’un yıldırımlarıyla, kimileri Herakles’in oklarıyla, kimileri de diğer Olymposlularca söylence evreninden silinir.

Athena birkaç silah yaptırmak için demirci tanrı Hephaistos’un işliğine gelmişti. Oysa Hephaistos kösnücül duygularla Athena’ya yaklaşıp ona sarılmaya yeltendi, ama Tanrıça erdemli bir bakire olarak direndi. Kısa süren itişme kakışma sırasında Hephaistos’un ersuyu Athena’nın baldırına bulaştı. Tanrıça tiksinti içinde, orada bulduğu bir yün topağıyla bulaş yerini sildikten sonra o topağı yere atıp oradan uzaklaştı. Düşen ersuyunun dölleyip hamile bıraktığı Yer / Toprak / Gaia Erichtonios’u doğurdu ve bebeği Athena’ya verdi, o da bebeği bir sandığa koyup zamanın Atina kralı olan Kekrops’un kızlarına emanet ett

Gine Körfezi (Fransızca: Golfe de Guinée) Atlas Okyanusu'nun Afrika'nın güneybatısında kalan girintisidir. Ekvator Çizgisi ile başmeridyenin kesişim noktası körfez içinde yer alır.
Körfez adını bulunduğu bölgeye, Afrika'nın güneybatı kıyılarına verilen addan alır. Geçmiş dönemlerde Fildişi, Altın ve Esirler kıyılarının olduğu alan Yukarı Gine olarak tanımlanırken, bugünkü Kamerun, Gabon ve Kongo kıyılarının olduğu yerler Aşağı Gine olarak anılmıştır. Bugün körfezin adı dışında bu ad ile bağlantılı Gine, Gine-Bissau ve Ekvator Ginesi olarak anılan üç de ülke bulunmaktadır.
Körfeze dökülen irili ufaklı birçok akarsu vardır. Bunlardan en önemlileri Nijer, Volta ve Kongo nehirleridir. Oldukça geniş bir alanı kapsayan körfez kendi içinde de Benin ve Bonny körfezleri olarak iki girinti daha yapar.
Körfezi Atlas Okyanusu'ndan ayıran kesin sınırlar olmamakla birlikte yüzölçümü yaklaşık olarak 750.000 kilometrekaredir. Ortalama derinliğin 2.676 metre olduğu körfezde ölçülen en derin yer ise 6.363 metredir. Körfez kıyısında kurulmuş en önemli kentler Abidjan, Akra, Libreville, Lagos ve Lomé'dir.

Türkiye'deki körfezler listesi

Giresun (Çepnice: Giresin; Rumca: Κερασούντα, romanize: Kerasunta), Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz bölümünde yer alan Giresun ilinin merkezi olan şehirdir. Giresun, Osmanlı'daki idari bölgelerden biri olan Vilayet-i Çepni'nin merkeziydi. Giresun'un yerli nüfusunu Çepniler oluşturmaktadır.
Batısında Bulancak, güney ve güneydoğusunda Dereli ve doğusunda Keşap ile çevrilidir. Şehrin başlıca gelir kaynağı fındıktır.

Yunan kolonizasyonu öncesinde bölgede Karadeniz'in yerli kabilelerinin varlığı bilinmekte olup Hitit kaynaklarında "Kaşka" adıyla geçen kendir ziraati yapan savaşçı bir halkın bahsi geçmektedir. MÖ 7. yüzyılda Kolhis ülkesinde Miletli koloniciler tarafından kurulan kent merkezinin çevresinde Kolh (Tzan) halkına ait köyler bulunmaktaydı. MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun eline geçen bölge, Büyük İskender'in Pers İmparatorluğu'nu yıkmasının ardından özgürlüğüne kavuşmuştur. Sonrasında Pontus Krallığı tarafından ilhak edilen yöre, Zela Savaşı'nın ardından diğer Doğu Karadeniz şehirleri gibi Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş 1300 yıl sürecek Romalılaşma (Rumlaşma) sürecine girmiştir.

Eski adı Yunanca: "Kerasounta" (Κερασούντα), "Pharnacia", "Choerades" olan şehrin adı daha sonraları Roma ve Bizans yönetiminde "Kerasous" veya "Cerasus" olarak değiştirilmiştir. Kerasus, Yunanca "boynuz" demektir ve yarımadayı tasvir etmek için kullanılmıştır, "ounta" son eki ile birlikte Kerasous olan şehrin adı zamanla "Kerasunt" olarak söylenilmiştir. Pontus Devleti'nin yıkılıp Roma hakimiyetinin başlamasından sonra Giresun yöresinin yerli kabileleri süratle asimile olarak tarih sahnesinden çekilmiştir. Bununla birlikte Roma ve Bizans kaynaklarında bölge halkı Can (Tzan) olarak adlandırılmaya devam etmiştir. Roma döneminde Giresun Karadeniz'in oldukça önemli bir şehri durumundaydı. Bu dönemde şehir kendi adına para basma yetkisine sahip olacak kadar gelişmiştir.

Giresun 1204 yılında Trabzon Rum İmparatorluğu'nun kurulmasıyla Komnenos'ların idaresi altına girdi. 1300'lü yıllarda imparatorluğun 2. büyük şehri olarak geçen Giresun yine bu yıllar boyunca birçok Türkmen akınına maruz kalmıştır. Bunlardan en kayda geçeni 1301'de Giresun çevresini bir süre zapteden Kuştoğan Bey, Mihail Panaretos'un kroniklerinde geçmektedir. Ayrıca 1348'de Cenevizliler Giresun'u İmparatorluk ile çıkan bir antlaşmazlık sırasında yakmıştır. Giresun 1397 yılında Türkmen Beyleri Emir oğlu Süleyman Bey ve Pir Kadem Çakır bey tarafından fethedilmiş olup o zamandan bu yana işgal görmemiştir.

Daha sonraki yıllarda Osmanlıların Trabzon İmparatorluğu'nu 1461 yılında fethi ile Giresun da Osmanlı Devleti'nin hakimiyetine geçmiştir. 1500'li yıllardaki tahrir defterlerinde Giresun ve civarının (Koyulhisar/Büyükliman/Vakfıkebir) arası Vilayeti Çepni olarak görünüyor ve özel bir yönetimle idare ediliyordu.
Beylikler döneminden sonra (1461) Osmanlı İmparatorluğu'nun Trabzon Vilayeti'ne bağlanmış olan Giresun, 1920'de Ordu, Tirebolu ve Görele kazalarıyla birleştirilerek Giresun Sancağı kurulmuştur. 1923'te il olmuştur.
Giresun, özellikle uluslararası düzeyde tanınan fındığı ile bilinir, şehrin sembolüdür. Fındıkta uzmanlaşma üretim geçmişle açıklanabilir. 19. yüzyılda, Avrupa'da ticaretin genişlemesi sırasında, en iyi birincil ürünler aranmıştır, bunlar arasında gıda da vardır. Bu durum, o zamanlar yerel bir pazar olan şehirdeki ticaretin genişlemesi için uygun bir ortam bulmuş olan Osmanlı kapitülasyonları ile birleşince, fındık üretimini artırmıştır.

1923 mübadelesi ile Hristiyan nüfusunu kaybeden kentte ticari hayat tamamen Müslüman nüfusun eline geçmiştir. Yörenin temel ekonomik etkinliği olan fındık üretimi ekim alanları bu dönemde arttırılmıştır. 1926 yılında Giresun Ticaret Borsası ve Kızılay Giresun Şubesi açılmış, 26 Temmuz 1938 tarihinde Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (Fiskobirlik) kurulmuş, 1944'te Şebinkarahisar Devlet Hastanesi, 1959'da Tirebolu Çay fabrikası, 1962'de Giresun Göğüs Hastalıkları Hastanesi, 1970'te Giresun Fındık İşleme Tesisleri ve SEKA Aksu Kağıt Fabrikası, 1971'de Doğankent Hidroelektrik Santrali, 1976'da Giresun Meslek Yüksek Okulu hizmete başlamıştır. 2006'da Giresun Üniversitesi kurulmuştur.
2007'de Giresun Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulmuştur.
2007 yılında Aydınlar Köyü, 2008 yılında Küçükköy, Çaykara ve Demirci köyleri, 2013 yılında ise adı Cumhuriyet Mahallesi olarak değişen Çalış Köyü, Giresun Belediyesine bağlanmıştır.

İl merkezi, Aksu ve Batlama vadileri arasında denize doğru uzanan bir yarımada üzerinde kurulmuş olup, bu yarımadanın doğusunda ve 2 km açığında Doğu Karadeniz'in tek adası olan Giresun Adası bulunmaktadır.
Giresun ilinin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 10 metredir.

Doğu Karadeniz Dağları'nın orta kesimleri il sınırları içerisinde yer almakta olup Giresun Dağları adıyla bilinir ve Zirvesi olan Abdal Musa Tepesi 3.331 m'dir. Denizden itibaren yükseklikler hızla yer yer 2.000 metre yüksekliğe ulaşırlar. Derin vadilerle parçalanmış Giresun Dağları üzerinde eski buzulların açığı topoğrafik formların yanı sıra, buzul göllerine de rastlanmaktadır. İl sınırlarında yer alan önemli yükseltiler şunlardır: Abbal Musa Dağı (3.331 m), Gâvur Dağı (3.248 m), Küçükkor Dağı (3.044 m), Cankurtaran Dağı (3.278 m), Karagöl Dağı (3.095 m), Akılbaba Dağı (2.826 m),Sis Dağı(2182),Çaldağı (2.035 m)

Kuzey Anadolu Dağları'nda kaynak bulan pek çok akarsu, ili güneyden kuzeye geçerek Karadeniz'e dökülmektedir. Aksu Deresi, Batlama Deresi, Yağlıdere Deresi, Gelevera Deresi ve Harşit (Doğankent) Çayı ile Pazarsuyu bu akarsuların önemlileridir. Ayrıca ilin güney kesiminden doğu-batı doğrultusunda geçen Kelkit Çayı da bu tür bir vadide akmaktadır.

İl sınırları içerisinde önemli bir göl olmamakla birlikte Karagöl Dağı ve Sağrakgöl üzerinde küçük buzul göllerine rastlanmaktadır.

İlin kuzeyi ile güneyi arasındaki iklim farkı, yağış miktarının güneye doğru azalması doğal bitki örtüsünün yapısını da aynı ölçüde etkilemektedir. Giresun ve çevresi, zengin tarım alanlarına sahiptir. Kelkit Vadisi ile kollarının civarı bozkır görünümünde olmasına karşın, kıyı ile dağlar arasında kalan kesimi ormanlarla kaplıdır.

Genellikle Karagöl Dağları'nın doğusunda yer alan önemli yaylalar şunlardır: 
Kulakkaya Yaylası, Tamdere, Karagöl Yaylası, Sağrak, Kümbet, Karadoğa Yaylası, Karaovacık Yaylası, Ağaçbaşı Yaylası, Yaşmaklı Ağaçbaşı Yaylası, Bektaş, Sis Dağı, Paşakonağı Yaylası.

Giresun Valiliği 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Belediyesi 3 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksekokulu 23 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İl Göç İdaresi Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Üniversitesi 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Şehir Rehberi 28 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İl Jandarma Komutanlığı 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Emniyet Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun Ticaret İl Müdürlüğü 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun İŞKUR 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney ya da eski dilde cenûp, Güney kutbunu işaret eden yön. Güney pusulanın siyah ucunun gösterdiği yönün tersidir. Güney yönü kuzeyin karşıtıdır ve hem batı hem de doğuya dik konumdadır.

Türkçede "güney" sözcüğü, güneşin göründüğü yönü ifade eder. Bazı dillerde güney, Kuzey Yarımküre'de öğle vakti güneşin bulunduğu yön olarak tanımlanır; örneğin Latince meridies 'öğle, güney' (medius 'orta' + dies 'gün'den) bu anlayışı yansıtır. Bazı diller ise güneyi, doğan güneşin sağ tarafı olarak tanımlar; İbranice תֵּימָן teiman 'güney' sözcüğü יָמִין yamin 'sağ' sözcüğünden türemiştir. Yemen adı da buradan gelir; Levant'ın güneyinde/sağında yer alan ülkeyi ifade eder.

Kural olarak, haritanın alt veya aşağıya bakan tarafı güney yönünü gösterir; ancak bu kuralı çiğneyen ters çevrilmiş haritalar da vardır. Pusula ile güneye gitmek için 180° kerteriz veya azimut ayarlanır. Alternatif olarak, tropikler dışındaki Kuzey Yarımküre'de öğle vakti Güneş kabaca güneyde yer alır.

Gerçek güney, Dünya'nın dönme ekseni üzerindeki uçlardan biridir ve Güney Kutbu olarak adlandırılır. Güney Kutbu, Antarktika'da bulunur. Manyetik güney ise coğrafi güney kutbundan belirli bir uzaklıkta yer alan güney manyetik kutbuna doğru olan yöndür. Norveçli Roald Amundsen, 14 Aralık 1911'de Güney Kutbu'na ulaşan ilk kişi olmuştur; İngiliz Ernest Shackleton ise hedefe biraz kala geri dönmek zorunda kalmıştır.

Küresel Güney, dünyanın sosyal ve ekonomik açıdan daha az gelişmiş güney yarısını ifade eder. "Güney" teriminin kullanımı, belirgin ekonomik veya kültürel farklılıkların söz konusu olduğu durumlarda ülkeye göre de değişebilir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri Güneyi Mason-Dixon hattı ile kuzeydoğu eyaletlerinden ayrılır. Güney Koni, genellikle Güney Amerika'nın en güneyindeki bölgesi olarak anılır ve Arjantin, Şili, Paraguay, Uruguay ile Brezilya'nın güney eyaletlerini kapsar. Güney Afrika ülkesi, adını Afrika'nın en güney ucundaki konumundan almaktadır. Avustralya adı ise Latince Terra Australis ("Güney Toprakları") ifadesinden gelmektedir.

Briç kart oyununda oyunculardan biri puanlama amacıyla "Güney" olarak adlandırılır; Güney, Kuzey ile ortak oynar ve Doğu ile Batı'ya karşı oynar. Yunan mitolojisinde Notos, güney rüzgarının ve yaz sonu ile sonbahar fırtınalarının tanrısıdır.

Güney Afrika
Güney Amerika
Güney Asya
Güney Avrupa
Güney Yarım Küre

guney.com - Ege ve Akdeniz Yaşam Kültürü

Güney Bug, ayrıca Güney Buh (Ukraynaca: Південний Буг, Pivdennyi Buh; Rusça: Южный Буг, Yuzhny Bug; Rumence: Bugul de Sud ya da sadece Rumence: Bug), ve bazen Boh Nehri (Ukraynaca: Бог, Lehçe: Boh), Ukrayna'da bulunan taşımacılık yapılabilen bir nehirdir. Ukrayna'nın en uzun ikinci nehridir.
Nehrin kaynağı Ukrayna'nın batısında, Polonya sınırından yaklaşık 145 kilometre (90 mil) uzaklıkta Volyn-Podillia Yaylası'dır; buradan güneydoğu istikametinde güney bozkırlarından geçerek Bug Estuary'ye (Karadeniz havzası) ulaşır. 806 kilometre (501 mil) uzunluğundadır ve 63.700 kilometrekare (24.600 sq mi) bir alanı sular.
Güney Bug üzerindeki büyük şehirler Hmelnitski, Khmilnyk, Vinnıtsya, Haivoron, Pervomaisk, Voznesensk ve Mikolayiv'dir. (akış yönünde listelenmiş, yani güneye doğru).
1941 ve 1944 yılları arasında II. Dünya Savaşı sırasında Güney Bug, Alman işgali altındaki Ukrayna ile Ukrayna'nın Romanya tarafından işgal edilen Transdinyester adı verilen kısmı arasındaki sınırı oluşturdu.

(Ukraynaca: Південний Буг, Pivdennyi Buh; Lehçe: Boh; Rusça: Южный Буг; Osmanlıca Türkçe: Aksu)
Herodot (c. 484–425 BCE) nehri Grekçe adını kullanarak ifade eder: Hypanis. MS 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar olan Kavimler Göçü boyunca, Güney Bug bölgedeki tüm göç eden halklar için büyük bir engel teşkil ediyordu.
Nehrin uzun süredir devam eden yerel Slav adı Boh (Kiril alfabesi: Бог), "zengin" anlamına gelen bir kökten türemiş olabilir (Ukraynaca: бaгата, bahata). 17. yüzyıl Fransız askeri mühendisi ve coğrafyacı Guillaume Le Vasseur de Beauplan nehrin adını Bog olarak kaydetmiştir.
16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Ukrayna'nın güneyinin çoğu kısa süreli ve geçici olarak Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaydı ve nehri "Beyaz Nehir" anlamına gelen Ak-su olarak yeniden adlandırdılar. Yerel Slav yer adları, Karadeniz-Hazar steplerinin 17. ve 18. yüzyıllarda geri alınmasından sonra yeniden kullanılmaya başlandı.
6 Mart 1918'de, Ukrayna Merkez Konseyi (Ukrayna Halk Cumhuriyeti'nin meclisi Tsentralna Rada), Ukrayna'yı çok sayıda bölgeye bölen "Ukrayna'nın idari-bölgesel bölünmesi için" yasayı kabul etti. Nehrin üst kısmındaki bu topraklardan birine "Boh ülkesi" (Ukraynaca: Побожжя, Pobozhia) adı verildi. Daha önce 18. yüzyılda Bohogard falanks (Ukraynaca: Бoгоґардівська паланка, Bohogardivska palanka) Gard şehri (bugün - Yuzhnoukrainsk yakınlarında bir alan) merkezli Zaporizhian Sich'in bir parçası olarak mevcuttu.

Güney Bug Nehri'nin ana kolları, kaynaktan ağza (parantez içinde uzunluk):

Sol: Buzhok (75), Ikva (57), Snyvoda (58), Desna (80), Sob (115), Udych (56), Synytsia (78), Synyukha (111), Velyka Korabelna (45), Mertvovid (114), Hnylyi Yelanets (103), Inhul (354)
Sağ: Vovk (71), Zghar (95), Riv (104), Silnytsia (67), Dokhna (68), Savran (97), Kodyma (149), Bakshala (57), Chychyklia (156)

Southern Buh rafting 8 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Lehçe) Boh 8 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Geographical Dictionary of the Kingdom of Poland (1880)
(Rusça) Photos of the Southern Buh coasts 9 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Southern Buh rafting, photo 5 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürcistan (Gürcüce: საქართველო, [sɑkʰɑrtʰvɛlɔ], ), Karadeniz'in doğu kıyısında, Güney Kafkasya'da yer alan ülkedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden biri olan Gürcistan'ın kuzeyinde Rusya, doğusunda Azerbaycan, güneyinde Ermenistan ve güneybatısında Türkiye yer alır. Ülkenin batı sınırını Karadeniz belirler.
Bugünkü Gürcistan'da Klasik Çağ boyunca Kolhis ve İberya gibi birkaç bağımsız krallık kurulmuştur. Gürcüler resmî olarak 4. yüzyılda Hristiyanlığı benimsediler. Gürcü Ortodoks Kilisesi erken Gürcü devletlerinin manevi ve politik birleşmesi üzerinde büyük role sahiptir. Birleşik Gürcistan Krallığı 12. ve erken 13. yüzyıllarda Kral Kurucu Davit ve Kraliçe Tamar döneminde Altın Çağı'na ulaştı. Bundan sonra krallık geriledi ve Moğollar, Osmanlı İmparatorluğu ve İran hanedanlıkları gibi bölgesel güçlerin hegemonyası altında kalan devletlere bölündü. 18. yüzyılın sonlarında Doğu Gürcistan Kartli-Kaheti Krallığı, Rus İmparatorluğu ile bir ittifak antlaşması imzaladı. Ancak Rus İmparatorluğu, 1801 yılında Kartli-Kaheti Krallığı'nı ve 1810 yılında Batı Gürcistan İmereti Krallığı'nı ilhak etti. Gürcistan üzerindeki Rus yönetimi İran, Osmanlı ve Rus İmparatorluğu'nun 19. yüzyıl boyunca parça parça ilhak ettiği geriye kalan Gürcü bölgeleri ile yapılan çeşitli barış antlaşmaları sonucu kabul edildi.
Gürcistan, Rus İç Savaşı sırasında 1917'deki Rus Devrimi'nin ardından kısa bir süre boyunca Transkafkasya Federasyonu'nun bir parçası oldu ve daha sonra bağımsız bir cumhuriyet olarak ortaya çıktı. 1921 yılında Kızıl Ordu Gürcistan'ı işgal etti ve işçilerin ve köylülerin Sovyetler hükûmetini kurdu. Sovyet Gürcistan yeni Transkafkasya Federasyonu'na katıldı ve 1922 yılında Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetlerinden biri oldu. 1936'da Transkafkasya Federasyonu dağıldı ve Gürcistan bir Sovyet Cumhuriyeti olarak ortaya çıktı. 2. Dünya Savaşı sırasında neredeyse 700.000 Gürcü Kızıl Ordu saflarında Nazilere karşı savaştı. Etnik bir Gürcü olan Sovyet Lideri Josef Stalin'in 1953 yılında ölümünden sonra Nikita Kruşçev ve onun de-Stalinizasyon politikasına karşı 1956'da neredeyse yüz öğrencinin öldüğü protesto dalgaları ülkeye yayıldı.
1980'li yıllarda bir bağımsızlık hareketi başladı ve büyüdü, Nisan 1991'de Gürcistan'ın Sovyetler Birliği'nden ayrılması ile sonuçlandı. Daha sonraki dönemin büyük bir kısmında Gürcistan iç karışıklıklar, Abhazya ve Güney Osetya'daki ayrılıkçı hareketler ve ekonomik krizle uğraştı. Gürcistan 2003 yılındaki Gül Devrimi'nin ardından NATO ve Avrupa Birliği üyeliğini hedefleyen güçlü bir Batı yanlısı dış politika izledi, ülkede bir dizi demokratik ve ekonomik reformlar yapıldı. Bu karışık sonuçları beraberinde getirdi ancak ülkenin kurumlarını güçlendirdi. Ülkenin Batı yanlısı politikası Rusya ile ilişkileri kötüleştirdi, Ağustos 2008'de Rus-Gürcü Savaşı ve Gürcistan'ın Rusya ile günümüzde de devam eden bölgesel anlaşmazlıkları ile sonuçlandı.
Gürcistan, 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı'ndan sonra kısıtlı uluslararası tanınmışlık kazanmış Abhazya ve Güney Osetya olmak üzere iki de facto bağımsız bölgeyi kapsamaktadır. Dünyanın çoğu devleti bu bölgeleri Gürcistan'ın Rusya tarafından işgal altında olan bölgeleri olarak kabul etmektedir.
Gürcistan, seküler, üniter ve başkanlı cumhuriyet olan bir temsili demokrasidir. Gelişmekte olan bir ülkedir ve 2024 yılı itibarıyla İnsani Gelişme Endeksi'nde 57. sıradadır. Ülke Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve GUAM Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü üyesidir. NATO üyeliği ve ileride Avrupa Birliği'ne üye olmak için uğraş vermektedir.

"Gürcistan" kelimesi, muhtemelen 11. ve 12. yüzyıllarda Süryaniceye gurz-ān/gurz-iyān ve Arapçaya curcan/curzan olarak geçen Gürcüler anlamına gelen Partça ve Orta Farsça gurğān kelimesinden kaynaklanıyor. Gezgin Jacques de Vitry dinî temelli teorilere dayandırarak, ismin kökenini Gürcüler arasında ünlü olan Aziz Giorgi'nin ismi ile açıklıyor, gezgin Jean Chardin ise, "Gürcistan" kelimesinin Gürcistan'daki gelişmiş tarım tekniklerinden etkilenen Yunanlar tarafından Yunanca γεωργός ("çiftçi") kelimesinden geldiğini düşünüyordu. Prof. Aleksandre Mikaberidze'nin söylediği gibi, Gürcistan/Gürcüler kelimelerinin kökeninin bu asırlık açıklamaları, kelimenin kökeninin Farsça gurğ/gurğān ("kurt") kelimesi olduğunu düşünen bilim camiası tarafından reddediliyor. Farsça kelime gurğ/gurğān ile başlayan kelime, daha sonra Slav ve Batı Avrupa dilleri de dâhil olmak üzere birçok başka dilde benimsendi. Bu terimin kendi, Gorgan ("kurtların ülkesi") olarak anılan, Hazar'a yakın bölgenin antik İran ismiyle oluşturulmuş olabilir.
Ne var ki söz konusu bu kaynaklarda Farsça "Gurc" (گرج) ile kurt anlamında gelen "gurg" (گرگ) kelimesinin birbirine karıştırıldığı görülmektedir. Farsça "Gurc" kelimesi, Türkçe "Gürcistan" anlamına gelir. Türkçede "Gürcü" olarak yerleşmiş olan kelimenin aslı ise, Farsça "Gurcî"dir (گرجی) ve Gurc ülkesinden olan demektir. "Gurc" ülkeyi ifade ettiği hâlde bu kelimeden ayrıca "stan" (ستان) sonekiyle "Gurcstan" (گرجستان) kelimesi türetilmiştir. "Gurcstan" kelimesi Türkçede Gürcistan biçiminde yerleşmiştir. Farsça "gurg" (گرگ) kelimesinin bir anlamı "kurt" olup Gürcü kralı Vahtang Gorgasali'nin adının bu kelimeyle ilişkili olduğu kabul edilir. Ne var ki, Latin harfli transliterasyonu üzerinden "gurg" (گرگ) ve "gurğ" (گرج) kelimeleri birbirine karıştırılmış ve Gürcistan'ın anlamı "kurtların ülkesi" biçiminde aktarılmıştır.
Gürcistan'ın Gürcüce ismi Sakartvelo (საქართველო; "Kartvelilerin ülkesi "), 9. yüzyıldan itibaren kaydedilmiştir ve geniş kullanımıyla 13. yüzyıla kadar tüm Orta Çağ Gürcistan Krallığı'na atıfta bulunur, kelime merkez Gürcistan bölgesi Kartli'den türetilmiştir. Etnik Gürcüler tarafından kullanılan öz tanımlama Kartvelebi'dir (ქართველები, yani "Kartveliler").
Gürcü kroniklerine göre Kartvelilerin atası, Kitabı Mukaddes’teki Yafes’in torunlarından Kartlos’tur. Ancak bilim adamları, kelimenin eski zamanlarda baskın bir grup olarak ortaya çıkan proto-Gürcü kabilelerinden biri olan Kartlar'dan türediği konusunda hemfikirler. Sakartvelo (საქართველო) adı iki bölümden oluşmaktadır. Kelimenin kökü olan Kartvel-i (ქართველ-ი), orta-doğu Gürcistan bölgesi Kartli'nin veya Doğu Roma İmparatorluğu'nun kaynaklarında bilinen ismiyle İberya'nın yerlilerini belirtir. Strabon, Herodot, Plutarkhos, Homeros gibi Antik Yunan ve Titus Livius, Tacitus gibi Romalı yazarlar ülkenin doğusundakileri İberler (Bazı Eski Yunan kaynaklarında İberoi), batısındakilerini de Kolhlar olarak adlandırmışlardır. Gürcüce çevre eki sa-X-o, X'in bir etnonim olduğu ve "X'in yaşadığı alanı" belirten standart bir coğrafi adlandırmadır.
Bugün ülkenin tam ve resmî adı, Gürcistan anayasasında "Gürcistan, Gürcistan devletinin adıdır" şeklinde belirtildiği üzere Gürcistan'dır. 1995 anayasası yürürlüğe girmeden önce ülkenin adı Gürcistan Cumhuriyeti idi.

Modern Gürcistan Paleolitik Çağdan beri Homo erectus yerleşim alanıydı. Proto-Gürcü kabileleri ilk olarak MÖ 12. yüzyılda yazılı tarih sahnesine çıktılar. Şarap yapımına dair şimdiye dek bulunan en eski kalıntılar 8.000 yıllık şarap küplerinin ortaya çıkarıldığı Gürcistan'da bulunmuştur. Arkeolojik buluntular ve antik kaynaklar ayrıca göstermektedir ki erken devlet ve siyasal oluşumlar MÖ 7. yüzyıl ve ötesine giden ileri derece metalurji ve kuyumculuk teknikleriyle karakterize edilmektedir. Erken metalurji Şulaveri-Şomu kültürü ile ilişkili olarak MÖ 6. milenyum sırasında Gürcistan'da başlamıştır.

Antik Çağ başlıca batıda Kolhis ve doğuda İberya olmak üzere çeşitli erken Gürcü devletlerinin ortaya çıkışını gördü. Kolhis, Yunan mitolojisinde Apollonius'un efsanesi Argonautika'da İason ve Argonotların Altın Post'u aradığı ülkeydi. Efsanedeki Altın Post'un bölgedeki nehirlerden altın tozunu toplamak için post kullanılması yönteminden kaynaklanabileceği düşünülmektedir.
MÖ 4. yüzyılda - bir kral ve aristokratik hiyerarşinin altında kurulmuş gelişmiş devlet organizasyonunun erken örneklerinden biri - İberya Krallığı kuruldu.
Roma Cumhuriyeti'nin bugünkü Gürcistan'ı kısa süreli ele geçirmesinden sonra bölge 700 yıldan uzun bir süre boyunca Roma-Pers jeopolitik düşmanlığı ve savaşının öncelikli hedefi hâline dönüştü. 
Milattan sonra ilk yüzyıllarda Mitraizm, pagan inançları ve Zerdüştlük Gürcistan'da yaygın olarak inanılan inançlardı.

MS 337 yılında Kral III. Mirian Hristiyanlığı devlet dini olarak ilan etti ve edebiyatın, sanatın gelişmesine büyük bir teşvik verdi ve sonuçta birleşik Gürcü ulusunun oluşumunda kilit bir rol oynadı. Hristiyanlığın kabulü MS 5. yüzyıla kadar İberya'da (Doğu Gürcistan) ikinci bir yerleşik din hâline gelmiş gibi görünen ve orada yaygın olarak uygulanan Zerdüştlüğün yavaş ama kesin bir şekilde gerilemesine yol açtı.

580 yılında Sasani İmparatorluğu, İber Krallığı'nı ortadan kaldırdı ve bu durum, Erken Orta Çağ'da krallığın kurucu topraklarının çeşitli feodal bölgelere bölünmesine yol açtı.Roma-Pers Savaşları bölgeyi kaosa sürükledi. Hem Pers hem de Konstantinopolis, Kafkasya'daki çeşitli savaşan grupları destekledi. Bununla birlikte, Bizans İmparatorluğu 6. yüzyılın sonuna doğru Gürcistan toprakları üzerinde kontrol kurmayı başardı ve İberya'yı dolaylı olarak yerel bir Kuropalatis aracılığıyla yönetti.
645 yılında Araplar güneydoğu Gürcistan'ı işgal ederek bölgede uzun süreli bir Müslüman egemenliği dönemini başlattılar. Bu durum aynı zamanda Tiflis Emirliği ve Kakheti Prensliği gibi birbirlerinden bağımsızlık arayan çeşitli feodal devletlerin kurulmasına da yol açtı. Batı Gürcistan, özellikle Lazika Savaşı'ndan sonra çoğunlukla Bizans himayesi altında kaldı.

Gürcistan'da merkezi bir hükûmetin olmaması, 9. yüzyılın başlarında Bagrationi hanedanlığının yükselişine olanak sağladı. Tao-Klarjeti'nin güneybatı bölgesindeki toprakları birleştiren Prens I. Aşot (813–830), Arap valiler arasındaki iç çekişmeleri kullanarak İber Yarımadası'ndaki etkisini genişletti ve hem Abbasi Halifeliği hem de Bizans İmparatorluğu tarafından İber Yarımadası'nın B

Gürcüce (Gürcüce: ქართული ენა / Kartuli ena), bir Kafkas halkı olan Gürcülerin konuştuğu dil. Gürcistan'ın resmî ve öğretim dilidir. Modern Gürcüce, Kartli diyalekti (Doğu Gürcücesi) temelinde gelişmiş ve 5. yüzyıldan (Eski Gürcüce) itibaren Gürcü edebiyatının tek dili olmuştur.
Gürcistan'da yaşayan 3,9 milyon kişinin (nüfusun yüzde 83'ü) ana dilidir. Ayrıca yurt dışında, Türkiye, İran, Azerbaycan, Rusya, ABD ve Avrupa'da 500.000 kişi Gürcüce konuşur. Gürcüce, Gürcülerin etnografik gruplarının, diğer Kartveli dilleri olan Svanca, Megrelce ve Lazca konuşan halkın da edebiyat dilidir. Öte yandan Gürcistan Yahudilerinin konuştuğu ve Gruzinik veya Kivruli olarak adlandırılan dili de Gürcistan'da 20.000 kişi ve ayrıca başka yerlerde 65.000 kişi (İsrail'de 60.000 kişi) konuşmaktadır.

Gürcüce Kartveli dillerinin en yaygın dilidir. Kartveli dilleri ise Gürcüce ile birlikte Svanca (Gürcistan'ın kuzeybatı kesiminde, Svaneti'de konuşulur), Megrelce (Gürcistan'ın batı kesiminde, Samegrelo ve Abhazya'da konuşulur) ve Lazcadan (çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere Karadeniz kıyısında konuşulur) oluşur.

Glottolog, Gürcüceyi bağlı olduğu Güney Kafkas dilleri içerisinde şu şekilde sınıflandırmıştır:

Gürcüce’nin başlıca diyalektleri şunlardır: İmereti diyalekti, Raça-Leçhum diyalekti, Guria diyalekti, Acara diyalekti, İmerhev diyalekti (Türkiye’de konuşulur), Kartli diyalekti, Kaheti diyalekti, İngilo diyalekti (Azerbaycan’da konuşulur), Tuş diyalekti, Hevsur diyalekti, Mohev diyalekti, Pşav diyalekti, Mtiul diyalekti, Fereydan diyalekti (İran’da konuşulur), Meshet diyalekti.

Gürcü dilinin tarihi geleneksel olarak aşağıdaki dönemlere ayrılmıştır:

Erken Eski Gürcüce: 5.–7. yüzyıllar
Klasik Eski Gürcüce : 9.–11. yüzyıllar
Orta Gürcüce : 11./12.–17./18. yüzyıllar
Modern Gürcüce : 17./18. yüzyıl–günümüz
Gürcüceye en eski referanslar, bir Roma dilbilgisi uzmanı olan Marcus Cornelius Fronto'nun MS 2. yüzyıldan kalma yazılarında bulunur.
Dilin ilk doğrudan buluntuları, 5. yüzyıla tarihlenen yazıtlar ve palimpsestler ve günümüze kadar ulaşan en eski edebi eser, İakob Tsurtaveli'nin 5. yüzyılda kaleme aldığı Kutsal Kraliçe Şuşanik'in Şehadeti'dir.
Gürcüce'nin yazı dili olarak ortaya çıkışı, 4. yüzyılın ortalarında Gürcistan'ın Hristiyanlaşmasının sonucu gibi görünüyor ve bu da Gürcücenin daha önce edebi dil olarak kullanılan Aramice ile yer değiştirmesine yol açtı.
11. yüzyılda Eski Gürcüce, Orta Gürcüceye dönüşmüştür. Bu dönemin en ünlü eseri, 12. yüzyılda Şota Rustaveli tarafından yazılan Kaplan Postlu Şövalye destansı şiiridir.
1629'da Nikoloz Çolokaşvili, Gürcüce yazılmış (kısmen) ilk basılı kitapları, Alphabetum Ibericum sive Georgianum cum Oratione'yi ve Dittionario giorgiano e italiano'yu yazdı. Bunlar, batılı Katolik misyonerlerin evanjelik amaçlarla Gürcüce öğrenmelerine yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Gürcüce, tarihi boyunca, genelde Gürcü alfabesi olarak bilinen değişik yazı sistemleriyle yazılmıştır. Bugünkü alfabe olan mhedruli ("askerî") asıl yazı sistemi olmuştur. Diğer yazı biçimleri daha çok tarihsel belgelerde kalmıştır.
Mhedruli, 33 harften oluşur. Bu alfabenin, Gürcüce'nin bütün seslerini karşıladığı söylenebilir. 11. yüzyıl tarihçisi Leonti Mroveli, Gürcü alfabesini İÖ 3. yüzyılda, Kafkas İberyası (Kartli olarak da bilinir) kralı Parnavaz'ın geliştirdiğini yazar. Bu alfabe, İS 4-5. yüzyıllarda yeniden elden geçirilmiş, sonraki yüzyıllarda ise değişikliklere uğrayarak bugünkü biçimini almıştır.
Birbirinden farklı üç Gürcü alfabesi vardır. Bu alfabeler asomtavruli (büyük harfler), nushuri (küçük harfler) ve mhedruli’dir. Ayrıca dinsel metinlerde kullanılan ve hutsuri (dinsel) denen bir yazı biçimi daha vardır.

1-10:
ერთი (Erti), ორი (Ori), სამი (Sami), ოთხი (Otkhi), ხუთი (Khuti), ექვსი (Ekvsi), შვიდი (Şvidi), რვა (Rva), ცხრა (Tskhra), ათი (Ati)
11-20:
თერთმეტი (Tertmet'i), თორმეტი (Tormet'i), ცამეტი (Tsamet'i), თოთხმეტი (Totkhmet'i), თხუთმეტი (Tkhutmet'i), თექვსმეტი (Tekvsmet'i), ჩვიდმეტი (Çvidmet'i), თვრამეტი (Tvramet'i), ცხრამეტი (Tskhramet'i), ოცი (Otsi)
20 ve üzeri:
20 - ოცი (Otsi)
30 - ოცდაათი (Otsdaati)
40 - ორმოცი (Ormotsi)
50 - ორმოცდაათი (Ormotsdaati)
60 - სამოცი (Samotsi)
70 - სამოცდაათი (Samotsdaati)
80 - ოთხმოცი (Otkhmotsi)
90 - ოთხმოცდაათი (Otkhmotsdaati)
100 - ასი (Asi)
1000 - ათასი (Atasi)

Gürcüce adlar ve sıfatlar iki veya daha fazla sessizle başlayabilir. In

İki sessizle başlayan sözcükler:
წყალი, (ts'qali), "su"
სწორი, (sts'ori), "doğru"
რძე, (rdze), "süt"
თმა, (tma), "saç"
მთა, (mta), "dağ"
ცხენი, (tsxeni), "at"
Üç sessizle başlayan pek çok sözcük vardır:
თქვენ, (tkven), "siz (çoğul)"
მწვანე, (mts'vane), "yeşil"
ცხვირი, (tsxviri), "burun"
ტკბილი, (t'k'bili), "tatlı"
მტკივნეული, (mt'k'ivneuli), "sancılı"
ჩრდილოეთი, (çrdiloeti), "kuzey"
Gürcüce'de dört sessizle başlayan sözcük de vardır.
მკვლელი, (mk'vleli), "katil"
მკვდარი, (mk'vdari), "ölü"
მთვრალი, (mtvrali), "sarhoş"
Gürcüce'de beş sessizle başlayan sözcük de vardır.
წვრთნა (ts'vrtna), "idman"

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin Gürcüce 1. maddesi:

ყველა ადამიანი იბადება თავისუფალი და თანასწორი თავისი ღირსებითა და უფლებებით. მათ მინიჭებული აქვთ გონება და სინდისი და ერთმანეთის მიმართ უნდა იქცეოდნენ ძმობის სულისკვეთებით.
Latinizasyon:
q'vela adamiani ibadeba tavisupali da tanasts'ori tavisi ghirsebita da uplebebit. mat minich'ebuli akvt goneba da sindisi da ertmanetis mimart unda iktseodnen dzmobis sulisk'vetebit.

Tercümesi:
Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Gürcü dili, sözlü geleneğinde olduğu gibi yazılı geleneği boyunca da çeşitli dillerden sözcük almıştır. En çok sözcük aldığı dillerin başında, tarihsel etkileşim sırasına göre, Eski Yunanca, Farsça, Arapça ve Türkçedir. Bu ilk üç dilden geçen sözcükler daha çok yazı dilinde yer alırken, Türkçe kökenli sözcükler, özellikte Osmanlı etkisinde kalan Güneybatı Gürcistan bölgelerine konuşma diline girmiştir. Burada Arap, Fars ve Türk dillerinden Gürcü yazı diline geçen sözcükler örnek olarak verilmiştir.

ბაღი baği < Türk. bağ
გემი gemi < Türk. gemi
უსტაბაში usṭabaši < Türk. ustabaşı
ოლქი olki < Türk. ülke
იალქანი ialkani < Türk. yelken
უთო uto < Türk. ütü
ბაქლავა baklava < Türk. baklava
ქოფაკი kopak'i < Türk. köpek
ყაბალახი q'abalaxi < Türk. kalpak
ყუთი q'uti < Türk. kutu
ოთახი otaxi < Türk. oda < Eski Türk. otağ (Çadır)
ოჯახი ocaxi < Türk. ocak (aile)
ბაღჩა bağça < Türk. bahçe < Fars. باغچه bâğça
ბურღული burğuli < Türk. bulgur < Fars. برغل burğul
ისპანახი isp'anaxi < Türk. ıspanak < Fars. إسپناخ ispanâx
კალა k'ala < Türk. kalay < Fars. قلاعى kalâ'i
კალამი k'alami < Türk. kalem < Arap. قلم kalam
ლალი lali < Türk. lal < Arap. لعل la'l, ayrıca Gürcüce'de ჭიაფერი ç'iaperi sözcüğü de kullanılır.
საათი saat'i < Türk. saat < Arap. ساعة sâ'at
საბაბი sababi < Türk. sebep < Arap. سبب sabab
სიმი simi < Türk. sim < Fars. سيم sîm
სინი sini < Türk. sini < Fars. سينى sînî
სურა sura < Türk. sürahi < Arap. صراح surâh
ტახტი t'axt'i < Türk. taht < Fars. تخت taxt
ფანჯარა pancara < Türk. pencere < Fars. پنجره pancara
ფინჯანი pincani < Türk. fincan < Fars. فنجان fincân
ფირუზი piruzi < Türk. firuze < Fars. فيروز fîrûza
ქამარი kamari < Türk. kemer < Fars. كمر kamar
ქაფქირი kapkiri < Türk. kevgir < Fars. كفگير kafgîr
ხანჯალი xancali < Türk. hançer < Fars. حنجر hancar
ხორთუმი xortumi < Türk. hortum < Fars. خرتوم xurtûm
ჯავშანი cavşani < Türk. cevşen < Arap. جوشن cavşan
ჩანთა çanta < Türk. çanta
დარდი dardi < Türk. dert < Fars. درد dard
ადათი adati < Türk. adet, gelenek, görenek < Arap. عادة â'dat, resmî Gürcüce'de İngilizce tradition sözcüğünden alıntı olan ტრადიცია t'raditsia kullanılır.

Yabancı Kelimeler Sözlüğü (Gürcüce) 15 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Açıklamalı Gürcüce Sözlük (Gürcüce) 7 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gürcücenin Güney Diyalektlerinde Türkçe Kelimeler (Gürcüce) 14 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Engraulis encrasicolus, Hamsi veya Avrupa hamsisi, Engraulis cinsine bağlı bir balık türüdür.

Hamsi adı arkaik Kolh dili kökenlidir ve "Küçük Sivri Balık" anlamındadır.

Hamsi, subtropikal iklim denizlerinde 400 metre derinliğe kadar olan alanda yaşayan oseanodrom bir tuzlu su balığıdır. En iyi uyum sağladığı su sıcaklığının 21 °C olduğu kabul edilmektedir. En çok Karadeniz, Azov (Azak) Denizi, Marmara Denizi, Akdeniz ve Peru'da yaşamaktadır. Süveyş Kanalı, Süveyş Körfezi, Norveç ile Londra arasındaki Avrupa kıyıları, Güney Afrika'da az sayıda bulunur. Estonya ve Saint Helena adasında da görüldüğü kaydedilmiştir.

Sürüler halinde yaşar ve 18 cm'e kadar büyür. Ocak - Mart arasında beslenmek için sahillere yaklaşır. Gündüzleri 30–40 m derinlerde geceleri yüzeye yakınlarda dolaşır. 1 yaşından itibaren olgunluğa erişip 18°-20 °C sularda, 25–60 m derinliklerde ve az tuzlu sularda üreyip yaklaşık 40.000 yumurta döker. Kayıtlara geçmiş en uzun yaşam süresi 5 yıldır.
Karadeniz hamsisi geceleri su yüzeyine yaklaşırken gündüzleri 70-90 metre derinliğe iner; yani gün içinde dikey göç hareketi yapar.
Türkiye’de tüketilen balıkların büyük bölümünü hamsi oluşturmasına rağmen, hamsi aslında yalnızca Karadeniz’e özgü bir balık değildir; Akdeniz, Azak Denizi ve hatta Peru kıyılarında da yaşar.

Doğu Karadeniz bölgesinde Ekim ayının ikinci haftasında balıkçılar dualar okuyarak ve kurbanlar keserek denize açılmakta gırgır adı verilen çevirme ağlarıyla avlanmaktadır  1970'li yıllara dek Karadeniz'de hamsi balığı öylesine çok bulunmaktaydı ve öylesine ucuzdu ki halk "hapsi" adını verdiği bu balığın fazlasını tenekelerle tarlalara gübre niyetine dökmekteydi. Örneğin hamsinin bol dolduğu 1937 yılında 1 teneke Karadeniz hamsisi 5 kuruşa satılmaktaydı.
Dünyada hamsi avının en fazla yapıldığı ülke yıllık ortalama 20 - 30 milyon ton ile Peru'dur.

Hamsili pilav
Hamsili börek
Hamsikoli
Hamsili yumurta
Sirkede hamsi
Hamsi kavurma

 Wikimedia Commons'ta Hamsi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Engraulis encrasicolus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Harşit (Doğankent) Çayı, (Romeika: Kharşit) Gümüşhane ilinin doğu sınırındaki dağlarından doğar. Gümüşhane İl Merkezi, Torul, Kürtün ve Doğankent'i geçip Tirebolu'nun 1,5 km doğusundan Karadeniz'e dökülür.
Gümüşhane'nin Vavuk yaylasından doğar, uzunluğu 160 km'dir. Aşağı kesiminde debi 28 m³/sn'dir, kabarık zamanlarda 232 m³/sn debiye sahiptir. Doğu Karadeniz akarsularının çoğunluğu, kıyıda doğu-batı uzanımlı dağların zirvelerinden doğar ve eğimli bir yatak ile denize ulaşır. Melet Irmağı ile Harşit Çayı farklı olarak kaynaklarını Karadeniz Dağları'nın gerisinden alır. Gümüşhane ve Kalkanlı Dağları'ndan aldıkları kollar ile büyür. Orta çığırında (Doğankent-Torul arası) zaman zaman derin ve dar vadiler oluşturur. Giresun merkezin 40 km, Tirebolu merkezin 1,5 km doğusunda denize ulaşır.

Harşit Çayı'nın Karadeniz'e döküldüğü Tirebolu'nun doğusunda küçük bir delta oluşmuştur. Deltanın D-B uzunluğu 2,5 km, K-G genişliği 800 m, alanı 1 km²'dir. 1950 öncesi deltanın bataklık halinde olması ve akarsuyun taşkınlar yapması bu alanın tarım ve yerleşmede kullanılmasını engellemiştir. 1950 yılında sonra bataklıkların kurutulması, akarsuyun ıslah edilmesi tarımın gelişmesine neden olmuştur. Alanda 1980 sonrası yerleşme faaliyetleri başlamış, günümüzde de delta üzerinden Karadeniz Sahil Yolu geçmiştir. Çay üzerine yapılan barajlar ve yatağından kum, çakıl alınması akarsuyun deltaya sediment taşımasını kısıtlamıştır. Bu durum hem deltayı hem de üzerindeki beşeri yapıları tehdit etmektedir.

Haşara Deresi
Korum Deresi
İkisu Deresi
Çit Deresi
Erikbeli Deresi
Kireç Deresi
Garip (Dana) Deresi
Hanyanı Deresi
Küçük Dere (Kızılot Deresi)
Örümcek Deresi
Musalla Deresi
Ambarlı Deresi
Keçi Deresi

Torul Barajı
Kürtün Barajı
Aslancık barajı

Harşit savunması

Havza, bir nehir ya da göl havzası, nehrin kaynağı ile sonlandığı yer arasında kalan, nehre su veren tüm alanı kapsamaktadır. Akarsuyun ana kolu ve yan kolları ile birlikte sularını topladığı ve drene ettiği bu alana akaçlama havzası da denilir.

Bir drenaj havzası, yağışın toplandığı bir arazi alanıdır. Nehir, körfez ya da başka bir su kütlesi olarak ortak bir çıkışa akar. Drenaj havzası, yağmur akışı, kar erimesi, dolu, karla karışık yağmur ve çıkışa doğru eğimden aşağıya akan akarsulardan gelen tüm yüzey suyunu ve yüzeyin altındaki yeraltı suyunu içerir. Drenaj havzaları, hiyerarşik bir düzende daha düşük kotlarda diğer drenaj havzalarına bağlanır, daha küçük alt drenaj havzaları ile birlikte başka bir çıkışa akar.
Drenaj havzası için havza, havza alanı, drenaj alanı, nehir havzası ve su havzası kullanılan diğer terimlerdir. Kuzey Amerika'da su havzası terimi yaygın olarak drenaj havzası anlamında kullanılır. Ancak diğer İngilizce konuşulan ülkelerde yalnızca orijinal anlamıyla yani drenaj bölmesi anlamında kullanılır.
Kapalı bir drenaj havzasında ya da endoreik havzada su lavabo olarak bilinen, kalıcı bir göl, kuru bir göl veya yüzey suyunun yeraltında kaybolduğu nokta olabilen, havza içinde tek bir noktada yaklaşır.
Drenaj havzası, bütün suyu toplayarak ve tekbir noktaya yönlendirerek bir huni görevi görür. Her bir drenaj havzası, bir çevre ile komşu havzalardan topoğrafik olarak ayrılır. Drenaj bölünerek, yüksek bariyerler oluşturan coğrafi özelliklerin (sırt, tepe ya da dağlar gibi) art arda oluşmasını sağlar.
Drenaj havzaları, çok seviyeli hiyerarşik bir drenaj sistemine yuvalanmak üzere tanımlanan drenaj alanları olan hidrolojik birimlere benzer. Anacak aynı değildir. Hidrolojik üniteler birden çok giriş, çıkış ya da havuz oluşmasına izin verecek şekilde tanımlanmıştır. Tam anlamıyla, tüm drenaj havzaları hidrolojik birimlerdir, ancak tüm hidrolojik birimler drenaj havzası değildir.

Bazı nehir havzaları, özellikle denize çıkışı olmayan iç bölgelerde, göllerde ve /veya iç deltalarda sona erer. Bu havzalar, kapalı havza olarak adlandırılır. Bu nedenle, nehir havzaları yönetsel ya da politik bölümler yerine doğal hidrolojik sınırlara dayanır ve su kaynakları ile eko-sistemlerin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını planlamak için en elverişli birimlerdir.
Bazı akarsularda sularını açık denizlere ulaştırabilen akarsu havzalarını ifade etmek için; açık havza, dışa akışlı bölge, denize akışlı bölge veya sadece akışlı bölge adlandırmaları kullanılır. Akarsuların denize ulaşması çoğunlukla yeryüzünden olurken, karstik araziler gibi bazı alanlarda yer altından da denize ulaşabilir.

Ana konu: Dünya'nın en büyük havzaları

Okyanusların havza alanları haritası
Türkiye ve dünyadan bazı büyük havzalara örnekler:

Amazon Nehri - 6.144.727 km²
Kongo Nehri - 3.730.474 km²
Nil Nehri - 3.254.555 km²
Mississippi Nehri - 3.202.230 km²
Yenisey Nehri - 2.554.482 km²
Yang-Çe Nehri - 1.722.155 km²
Volga Nehri - 1.410.994 km²
Tuna Nehri - 795.686 km²
Dicle-Fırat nehirleri - 765.831 km²
Kızılırmak - 78.180 km²
Sakarya Nehri - 58.160 km²
Yeşilırmak - 36.114 km²
Büyük Menderes - 24.976 km²
Susurluk Çayı - 22.399 km²

Seyhan Nehri - 20.450 km²
Çoruh - 19.872 km²
Gediz - 18.000 km²
Ceyhun nehri - 534.764 km²
OKYANUS HAVZALARI
Aşağıda, başlıca okyanus havzalarının bir listesi bulunur:
Dünya topraklarının yaklaşık % 48,7'si Atlantik Okyanusu'na akar. Kuzey Amerika'da yüzey suyu, Saint Lawrence Nehri ve Büyük Göller havzaları, ABD'nin Doğu kıyısı, Kanada Denizcileri, Newfoundland ve Labrador'un çoğu Atlantik'e akar. Andes'in doğusundaki Güney Amerika'nın neredeyse tamamı, Batı ve Orta Avrupa'nın çoğu, Batı Sahra altı Afrika'nın büyük kısmı, Batı Sahra ve Fas'ın bir kısmı Atlantik'e akar. Dünya'nın iki büyük Akdeniz denizi de Atlantik'e akar:
Karayip Denizi ve Meksika Körfezi havzası, Appalachian ve Rocky Dağları arasındaki ABD'nin iç kısımlarının çoğunu, Alberta ve Saskatchewan'ın Kanada eyaletlerinin küçük bir bölümünü, doğu Orta Amerika'yı, Karayipler ve Körfez adalarının ve Kuzey Amerika'nın küçük bir bölümünü içerir.
Akdeniz havzası, Kuzey Afrika'nın çoğunu, doğu-orta Afrika'yı (Nil Nehri yoluyla), Güney, Orta ve Doğu Avrupa'yı, Türkiye, İsrail, Lübnan ve Suriye'nin kıyı bölgelerini kapsar.
Arktik Okyanusu, Batı ve Kuzey Kanada'nın çoğunu Kıta Bölmesinin doğusundan, kuzey Alaska'dan ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Kuzey Dakota, Güney Dakota, Minnesota ve Montana'nın bazı kısımlarını, Avrupa'da ise orta ve kuzey Rusya'daki İskandinav yarımadasının kuzey kıyısını ve dünya topraklarının yaklaşık% 17'sini oluşturan Asya'daki Kazakistan ve Moğolistan'ın bazı kısımlarını boşaltır.
Dünyadaki toprakların% 13'ünden biraz fazlası Pasifik Okyanusu'na akıyor. Havzası Çin'in çoğunu kapsıyor. Doğu ve güneydoğu Rusya, Japonya, Kore Yarımadası, Çinhindi, Endonezya ve Malezya'nın çoğu, Filipinler, tüm Pasifik Adaları, Avustralya'nın kuzeydoğu kıyılarını ve Kıta Bölünmesinin batısında Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'ni (Alaska'nın çoğu dahil) ayrıca Güney Amerika'da Batı Orta Amerika ve And Dağları'nın batısını kapsar.
Hint Okyanusu'nun drenaj havzası da Dünya topraklarının yaklaşık% 13'ünü oluşturur. Afrika'nın doğu kıyılarını, Kızıldeniz kıyılarını ve Basra Körfezi'ni, Hindistan Yarımadası'nı, Burma'yı ve Avustralya'nın çoğunu kapsar.
Güney Okyanusu Antarktika'yı boşaltır. Antarktika, Dünya topraklarının yaklaşık yüzde sekizini oluşturur.

EN BÜYÜK DENİZ HAVZALARI
En büyük beş nehir havzası (bölgeye göre), büyükten küçüğe doğru sıralanmıştır. Amazon (7Mkm²), Kongo (4Mkm²), Nil (3.4Mkm²), Mississippi (3.22Mkm²) ve Río de la Plata (3.17Mkm²) havzalarıdır. En çok suyu en aza indirgeyen üç nehir Amazon, Ganga ve Kongo nehirleridir.
ENDOREİK DRENAJ HAVZALARI
Endoreik drenaj havzaları, bir okyanusa akmayan iç havzalardır. Tüm kara yollarının yaklaşık% 18'i endoreik göllere, denizlere veya bataklıklara akar. Bunların en büyüğü, Hazar Denizi, Aral Denizi ve çok sayıda küçük göle akan Asya'nın iç kısımlarının çoğundan oluşur. Diğer endoreik bölgeler arasında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Büyük Havza, Sahra Çölü'nün çoğu, Okavango Nehri'nin drenaj havzası (Kalahari Havzası), Büyük Afrika Gölleri yakınlarındaki yaylalar, Avustralya'nın iç kısımları, Arap Yarımadası, Meksika'daki bazı bölgeler ve And Dağları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları  Büyük Havza gibi tekli drenaj havzaları değildir. Ayrı, bitişik kapalı havzalardan oluşan koleksiyonlardır. Buharlaşmanın su kaybının birincil yolu olduğu endoreik durgun su kütlelerinde, su tipik olarak okyanuslardan daha tuzludur. Bunun aşırı bir örneği Ölü Deniz'dir.
JEOPOLİTİK SINIRLAR
Drenaj havzaları, özellikle suyla ticaretin önemli olduğu bölgelerde, bölgesel sınırların belirlenmesi için tarihsel olarak önemli olmuştur. Örneğin, İngiliz tacı Hudson's Bay Company'ye, Rupert's Land adı verilen bir alan olan Hudson Körfezi havzasının tamamında kürk ticaretinde tekel sağladı.
Bugün biyo-bölge politik organizasyonu, içine aktığı su kütlesini veya kütlelerini yönetmek için belirli bir drenaj havzasındaki devlet anlaşmalarını (örneğin, uluslararası anlaşmalar ve ABD içinde eyaletler arası sözleşmeler) veya diğer siyasi varlıkları içermektedir. Bu tür eyaletler arası sözleşmelerin örnekleri; Büyük Göller Komisyonu ve Tahoe Bölgesel Planlama Ajansıdır.
HİDROLOJİ

Hidrolojide, drenaj havzası, hidrolojik döngü içinde suyun hareketini incelemek için mantıksal bir odak birimidir, çünkü havza çıkışından deşarj edilen suyun büyük bir kısmı havzaya düşen yağışlardan kaynaklanmaktadır. Drenaj havzasının altından yeraltı suyu sistemine giren suyun bir kısmı başka bir drenaj havzasının çıkışına doğru akabilir, çünkü yeraltı suyu akış yönleri her zaman üstteki drenaj ağlarınınkilere uymaz. Bir havuzdan su tahliyesinin ölçümü, havzanın çıkışında bulunan bir dere ölçeri ile yapılabilir.
Yağmur göstergesi verileri, bir drenaj havzasındaki toplam yağışı ölçmek için kullanılır ve bu verileri yorumlamanın farklı yolları vardır. Göstergeler çoksa ve tekdüze yağışlı bir alana eşit olarak dağılmışsa, aritmetik ortalama yönteminin kullanılması iyi sonuçlar verecektir. Thiessen poligon yönteminde, drenaj havzası, poligonuna dahil olan arazi alanındaki yağışları temsil ettiği varsayılan her poligonun ortasında yağmur ölçeri ile poligonlara bölünmüştür. Bu çokgenler, ölçüler arasına çizgiler çizilerek ve daha sonra bu çizgilerin dik açıortaylarının birleşmesiyle oluşturularak yapılır. İzohyetal yöntem, eşit yağış konturlarının bir harita üzerindeki göstergelerin üzerine çizilmesini içerir. Bu eğriler arasındaki alanı hesaplamak ve su hacmini toplamak zaman alıcıdır.
İzokron haritaları, sabit ve tekdüze etkili bir yağış varsayılarak, drenaj havzasındaki akış suyunun göle, rezervuara veya çıkışa ulaşmak için geçen zamanı göstermek için kullanılabilir.
JEOMORFOLOJİ
Drenaj havzaları, akarsu jeomorfolojisinde ele alınan ana hidrolojik birimdir.
Bir drenaj havzası, kanal formlarını yeniden şekillendirirken nehir sistemi boyunca daha yüksek yükseklikten daha düşük kotlara doğru hareket eden su ve tortu kaynağıdır.
Ekoloji

Drenaj havzaları ekolojide önemlidir. Su zeminden ve nehirler boyunca akarken, besin maddelerini, tortuları ve kirleticileri toplayabilir. Su ile birlikte, havzanın çıkışına doğru taşınırlar ve yol boyunca ve alıcı su kaynağında ekolojik süreçleri etkileyebilirler.
Azot, fosfor ve potasyum içeren yapay gübrelerin Modern kullanımı drenaj havzalarının ağızlarını etkilemiştir. Mineraller drenaj Havzası tarafından ağza taşınır ve orada birikebilir ve doğal mineral dengesini bozabilir. Bu, bitki büyümesinin ek malzeme tarafından hızlandırıldığı ötrofikasyona neden olabilir.
Kaynak yönetimi
Drenaj havzaları hidro-mantıksal anlamda tutarlı varlıklar olduğundan, su kaynaklarını bireysel havzalar temelinde yönetmek yaygınlaşmıştır. ABD'nin Minnesota eyaletinde, bu işlevi yerine getiren devlet kurumlarına "havza bölgeleri"denir. Yeni Zelanda'da havza tahtaları denir. Ontario, Kanada'da bulunan benzer topluluk gruplarına 

Hazar Denizi, dünyanın en büyük gölü veya eksiksiz bir deniz olarak sınıflandırılan dünyanın en büyük iç su kütlesidir. Adını Hazar Kağanlığı'ndan almıştır. Güneydoğu Avrupa ve güneybatı Asya'dadır ve dünyanın en büyük tuzlu su gölüdür. Hem deniz, hem de göl özelliklerini taşımaktadır. Petrol yataklarınca zengindir. Tektonik göllere örnektir. Endoreik bir havza olarak, Avrupa ile Asya arasında, Kafkasya'nın doğusunda, Orta Asya'nın geniş bozkırlarının batısında ve Batı Asya'daki İran platosunun kuzeyinde yer almaktadır. Denizin yüzey alanı 371.000 km2 (143.200 mil kare) (Kara Boğaz Göl lagünü hariç) ve hacmi 78.200 km3'tür (18.800 cu mi). Tuzluluk oranı yaklaşık %1,2 (12 g/l) olup, bu oran çoğu deniz suyunun tuzluluğunun yaklaşık üçte biri kadardır. Kuzeydoğuda Kazakistan, kuzeybatıda Rusya, batıda Azerbaycan, güneyde İran ve güneydoğuda Türkmenistan ile sınırlanmıştır. Hazar Denizi çok çeşitli canlı türlerine ev sahipliği yapmaktadır ve en çok havyar ve petrol endüstrileriyle tanınmaktadır. Petrol endüstrisinden kaynaklanan kirlilik ve Hazar Denizi'ne akan nehirler üzerine inşa edilmiş barajlar, denizde yaşayan organizmaları olumsuz etkilemiştir.
Uzunluğu 1210, genişliği 210-436 kilometredir. Okyanuslarla bağlantısı yoktur. Bu yüzden de su seviyesi devamlı olarak değişir. 1930 ile 1957 seneleri arasında denizin seviyesi normalden 26 metre alçaldı. Bunun sonucu olarak kapladığı alan 53.300 km² azalarak 371.000 km²'ye düştü. Su seviyesinin deniz seviyesinden aşağıya düşme sebebi, buharlaşma artarken yağışların da azalmasıydı. Ek olarak, denize dökülen suların %80'ini sağlayan Volga (İdil) Nehri'nin sulama ve endüstriyel kullanım amacıyla başka yönlere kanalize edilmesi önemli bir sebeptir. Su seviyesini normal duruma getirmek için yapılan çalışmalar neticesiz kalmıştır. Kuzey kesimi sığdır. Burada mersinbalığı avcılığı yaygındır. Mersin balıklarından bol miktarda havyar elde edilir. Denizin derin yeri 1025 metre olup, güneydedir. Suyu tuzludur. Sülfat oranı yüksektir. Doğu kıyılarındaki geniş sığ bir bölgede sodyum sülfat yatakları bulunmaktadır. Hazar Denizi kış ayları dışında ana ulaşım güzergahıdır. Kuzeydeki sığ kesim kış ayları boyunca donar. Buradaki önemli limanlar Bakü, Türkmenbaşı ve İdil Nehri deltasında Astrahan’dır. Bunlar arasında demiryolu bağlantısı vardır. İran’a ait kısımda en önemli liman Bender Türkmen’dir.
Geniş ve endoreik Hazar Denizi kuzey-güney yönünde uzanmaktadır ve ana tatlı su kaynağı, Avrupa'nın en uzun nehri olan Volga, sığ kuzey ucundan denize akar. Orta ve güney alanlarında iki derin havza bulunur. Bunlar sıcaklık, tuzluluk ve ekolojide yatay farklılıklara yol açar. Hazar Denizi, kuzeyden güneye yaklaşık 1.200 kilometre (750 mil) boyunca uzanır ve ortalama genişliği 320 km'dir (200 mil). Yaklaşık 386,400 kilometrekare (149,190 sq mi) bir alan kapsar ve yüzeyi deniz seviyesinin yaklaşık 27 metre (89 ft) altındadır. Güney kesimindeki deniz yatağı, deniz seviyesinin 1.023 m (3.356 ft) altına kadar iner, bu da Baykal Gölü'nden (-1.180 m (-3.870 ft)) sonra dünyadaki en alçak ikinci doğal depresyondur. Kıyılarının eski sakinleri, muhtemelen tuzluluğu ve büyüklüğü nedeniyle Hazar Denizi'ni bir okyanus olarak algıladılar.

Strabon "Albanyalıların ülkesine (Kafkasya Albanyası, Arnavutluk ile karıştırılmamalıdır (ikisi de Albanya)), denizinde olduğu gibi, adını Kaspi kabilesinden alan Kaspiyen denen bölge de dahildir; ama Kaspi kabilesi günümüzde ortadan kayboldu." Bununla birlikte, İran'ın Tahran Eyaleti'ndeki bir bölgenin adı olan Hazar Kapıları (İskender Kapıları olarak da bilinir), bu kabilenin muhtemelen denizin güneyine göç ettiklerini göstermektedir. İran'ın Kazvin şehrinin adının kökeni de denizle aynıdır. Denizin geleneksel Arapça adı Baḥr Kazvin'dir (Kazvin Denizi).
Hazar adınının Hindu bilge Rishi Kashyap'tan geldiğine de inanılmaktadır.
Yunanlar ve Persler arasında klasik antik dönemde denize Hyrkania Okyanusu deniyordu. Pers orta çağında, modern İran'da olduğu gibi, adını bölgedeki eski bir Türk göçebe kabilesi olan Hazarlardan alarak Daryā-e Hazar, درياى خزر olarak bilinirdi. İran'da bazen Mazandaran Denizi (Farsça: دریای مازندران) olarak da anılırdı.
Bazı Türk halkları bu gölü Hazar Denizi olarak adlandırırlar. Türkmencede Hazar deňizi, Azerice, Xəzər dənizi ve modern Türkçede Hazar Denizi. Bütün bu dillerde, ikinci kelime basitçe "deniz" anlamına gelirken ilk kelime, 7. ve 10. yüzyıllar arasında Hazar Denizi'nin kuzeyinde büyük bir imparatorluk kurmuş olan tarihi Hazarlara bir atıftır. Diğer bazı Türki etnik gruplar gölü Kaspi Denizi olarak adlandırır. Kazakça, Каспий теңізі, Kaspiy teñizi, Kırgızca: Каспий деңизи (Kaspiy deñizi), Özbekçe: Kaspiy dengizi.
Rönesans Avrupa haritalarında Abbacuch Denizi (Oronce Fine'ın 1531 dünya haritası), Mar de Bachu (Ortellius'un 1570 haritası) veya Mar de Sala (Mercator'un 1569 haritası) olarak adlandırılmıştır.
Eski Rus kaynakları denizi Harezmşahlara ithafen Khvalyn veya Khvalis Denizi (Rusça: Хвалынское море / Хвалисское море) adlandırmıştır. Modern Rusçada deniz Rusça: Каспи́йское мо́ре, Kaspiyskoye gibi adlarla anılır.

 Kazakistan
 Rusya
 Azerbaycan
 İran
 Türkmenistan

 Ermenistan
 Gürcistan
 Türkiye
 Özbekistan

Hazar Denizi, Karadeniz'in de olduğu gibi, antik Paratetis Denizi'nin kalıntısıdır. Deniz tabanı, bu nedenle, standart bir okyanus tabanı gibi bazalttır ve kıtasal bir granit kütle değildir. Tektonik yükselme ve deniz seviyesindeki alçalma nedeniyle yaklaşık 5.5 milyon yıl önce karayla çevrili hale geldi. Sıcak ve kuru iklim dönemlerinde, karayla çevrili deniz neredeyse kurudu, rüzgar üflemeli tortularla kaplı halit gibi evaporitik çökeller birikti ve serin, ıslak iklim havzayı yeniden kapladığında evaporit çukurlar kapandı (Karşılaştırılabilir evaporit yatakları Akdeniz'in altında yer almaktadır). Kuzeydeki mevcut tatlı su akışı nedeniyle, Hazar Denizi'nin suyu kuzey kısımlarında neredeyse tatlı ve güneye doğru daha acı hale gelmektedir. Su toplama havzasının çok az akış alan İran kıyısındaki su en tuzludur. Günümüz itibarıyla, Hazar'ın ortalama tuzluluk oranı, Dünya okyanuslarının üçte biri oranındadır. Hazar'ın ana gövdesinden gelen su akışı 1980'lerde kapandığında kuruyan ancak o zamandan sonra eski haline gelen Kara Boğaz Göl koyu, genellikle okyanus tuzluluğunu 10 kat aşmaktadır.
Uzunluğu 1210, genişliği 210-436 kilometredir. Açık denizlerle bağlantısı yoktur. Bu yüzden de su seviyesi devamlı olarak değişir. Su seviyesindeki alçalma sonucunda kapladığı alan 53.300 km² azalarak 371.000 km²'ye düştü. En derin yeri 1025 metre olup, güneydedir.

Hazar Denizi, dünyadaki en büyük iç su kütlesidir ve dünyadaki toplam göl sularının %40'ı ila %44'ünü oluşturur. Hazar'ın kıyı şeritleri Azerbaycan, İran, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan tarafından paylaşılmaktadır. Hazar, üç farklı fiziksel bölgeye ayrılmıştır: Kuzey, Orta ve Güney Hazar. Kuzey-Orta sınır, Çeçen Adası ve Cape Tiub-Karagan Burnu'ndan geçen Mangışlak Eşiği'dir. Orta-Güney sınırı, Avrasya kıtası ile Zhiloi Adası ve Kuuli Burnu'ndan geçen okyanus kalıntısı arasındaki tektonik kökenli bir eşik olan Abşeron Eşiği'dir. Kara Boğaz Göl Koyu, Türkmenistan'ın bir parçası olan ve Hazar'dan kopan kıstağı nedeniyle zaman zaman başlı başına bir göl olan Hazar'ın tuzlu doğu koyudur.
Üç bölge arasındaki farklar çarpıcıdır. Kuzey Hazar yalnızca Hazar sahanlığını içerir, toplam su hacminin %1'inden daha azını oluşturur ve ortalama derinliği sadece 5-6 metredir (16–20 ft). Deniz, ortalama derinliğin 190 metre (620 ft) olduğu Orta Hazar'a doğru gözle görülür şekilde derinleşir. Güney Hazar, Basra Körfezi gibi diğer bölgesel denizlerin derinliğini büyük ölçüde aşan 1,000 metreden (3,300 ft) daha büyük derinliği ile en derin olan bölgedir. Orta ve Güney Hazar, toplam su hacminin sırasıyla %33 ve %66'sını oluşturmaktadır. Hazar Denizi'nin kuzey kısmı tipik olarak kışın donar ve en soğuk kışlarda güneyde de buz oluşumu gözlenir.
En büyüğü Volga Nehri olan 130'dan fazla nehir Hazar'a akar. Hazar'a akan ikinci büyük nehir olan Ural Nehri kuzeyden ve Kura Nehri batıdan denize akar. Eskiden, Orta Asya'daki Ceyhun (Oxus), Uzboy Nehri, şimdi kurumuş nehir yataklarından Hazar'a akardı, ancak günümüzde bu nehirlerin rotaları değişti. Siri Derya benzer şekilde kuzeyden denize akardı. Hazar üzerinde birkaç küçük ada bulunur; bunlar genel olarak kuzeyde yer alırlar ve kabaca 2.000 kilometrekare (770 sq mi) bir toplam arazi alanına sahiptirler. Kuzey Hazar'ın bitişiğinde, deniz seviyesinden 27 metre (89 ft) aşağıda yer alan bir bölge olan Hazar Depresyonu yer almaktadır. Orta Asya bozkırları kuzeydoğu sahili boyunca uzanırken, Kafkas dağları batı kıyılarında uzanmaktadır. Hem kuzey hem de doğudaki biyomlar soğuk, karasal çöllerle karakterizedir. Tersine, güneybatı ve güneydeki iklim, dağlık alanların ve sıradağların bir birleşimi nedeniyle genellikle ılıktır; Hazar'ın yanı sıra iklimde meydana gelen şiddetli değişiklikler bölgede büyük miktarda biyolojik çeşitliliğe yol açtı.
Hazar denizine akan en büyük nehir Volga Nehri'dir. Ural Nehri, kuzeyden akar ve Kura Nehri batıdan denize akar. Geçmişte Sırderya, Amuderya, Uzboy nehri Hazar denizine dökülürdü, şimdi rotalarını değiştirmiş durumdadırlar. Hazar'da birkaç küçük ada vardır, kuzeyde bulunurlar ve yaklaşık 2.000 km² (770 sq mi) bir toplam arazi alanı vardır. Batısında Kafkas Dağları sıralanır, kuzeydoğusunda sahili boyunca step alanları yer alır. Kuzey ve doğu çöller ile karakterizedir. İklim değişiklikleri Hazar Denizi'nde biyoçeşitliliğe yol açmıştır. Hazar Denizi kıyıları boyunca çok sayıda ada vardır. Denizin derin olduğu bölgelerinde hiçbir ada yoktur. Kuzey Hazar'da, adaların çoğunluğu küçüktür ve ıssızdır, Tüleniy Adası gibi bazılarında yerleşmeler bulunmaktadır. Hazar Denizi boyunca, hepsi kıyılara yakın çok sayıda ada bulunmaktadır; denizin iç bölgelerinde ada bulunmaz. Oğurca Adası en büyük adadır. Ada 37 kilometre (23 mi) uzunluğundadır ve ada üzerinde özgürce dolaşan ceylanlar görülebilmektedir. Kuzey Hazar'da, adaların çoğunluğu,

Hazar Depresyonu (Kazakça: Каспий маңы ойпаты, Kaspıı mańy oıpaty; Rusça: Прикаспи́йская ни́зменность, Hazar Ovası) veya Pricaspian/Peri-Hazar Depresyonu/Ovası, yeryüzündeki en büyük kapalı su kütlesi olan Hazar Denizi'nin kuzey kısmını kaplayan alçak bir düzlük bölgedir. Aral ve Hazar denizlerini kapsayan daha geniş Aral-Hazar Depresyonu'nun daha büyük kuzey kısmıdır.
Hazar denizinin seviyesi deniz seviyesinden 28 metre (92 ft) aşağıdadır, ancak depresyon içindeki bazı yerler daha da alçaktır; bunlar arasında Aktau yakınlarındaki Karagiye, -132 metre (−433 ft) ile en düşük seviyededir.
Depresyon Ryn Çölü'nün güney ucunda yer alır ve hem Kazakistan hem de Rusya sınırları içinde yer alır. Rusya'nın Kalmıkya Cumhuriyeti'nin büyük bir kısmı Hazar Depresyonu içinde yer almaktadır. Volga ve Ural Nehri bu bölgeden Hazar Denizi'ne akmaktadır. Ural ve Volga nehirlerinin deltaları geniş sulak alanlardır. Kuzey Hazar depresyonu kıtasal veya yarı kurak çöl biyomunun bir parçasıdır. Bölge yılda ortalama 300 mm (12 inç) yağmur almaktadır ve bölgenin %10'undan azı sulanmaktadır.
Hazar Depresyonu, deniz seviyesinin altında yer alan geniş bataklık alanlarından oluşmaktadır. Yaklaşık  200.000 km2 (77.000 sq mi) alan kapsamaktadır ve Orta Asya'nın en büyük düz ova alanlarından biridir. Bölge yeraltı petrol ve gaz rezervleri açısından çok zengindir ve petrol ve doğal gaz boru hatları depresyonu kuzeyden güneye ve doğudan batıya geçmektedir. Birçok jeolog Hazar Denizi ve depresyonun tektonik kuvvetler tarafından oluştuğuna inanmaktadır. Bazıları Kuzey Hazar depresyonunun eski zamanlarda büyük bir tuz gölü oluşturacak şekilde açık okyanustan ayrıldığına inanmaktadır. Antik İpek Yolu'nun bir kısmı bu bölgeden geçmiştir. Depresyondaki en büyük iki şehir Rusya'da Astrahan ve Kazakistan'da Atırau'dur. Bugün bölgede ağırlıklı olarak hayvancılık yapılmaktadır.
Depresyon ayrıca tuz kubbeleri, özellikle Volgograd tuzu için de dikkat çekmektedir. Tuzluluk Ryn Çölü'nden Hazar Denizi'ne doğru ilerledikçe önemli ölçüde artar. Rus uydu fotoğrafları, Kazakistan'ın batısındaki Hazar Depresyonunda büyük tuz kubbeleri (yaklaşık 1.200 adet) ortaya çıkardı. Chelkar Deposit adı verilen bir kubbe 3.237 km2 (1.250 sq mi) bir alanı kaplamaktadır ve yaklaşık 8 kilometre (5 mi) derinliğindedir.
Depresyonun güney bölgesi veya Hazar Denizi'nin kuzey kıyısı, gelgit olaylarından kaynaklanan nemli alanların geniş gelişimi ile karakterizedir. Depresyon, Hazar Denizi çevresindeki bölgede yaşayan binlerce farklı türün de bulunduğu birçok böcek türüne de ev sahipliği yapmaktadır. Çalışmalar, çoğunlukla Volga Nehri'nden gelen su kirliliğinin, Hazar Depresyonunun biyolojik çeşitliliği için ciddi bir tehdit oluşturduğunu göstermiştir. Su kirliliği esas olarak endüstriyel, tarımsal ve evsel deşarjlardan kaynaklanmaktadır.

Kuzey Hazar Depresyonunun Kuzey Sınırı Evaporitleri - İnternet Jeolojisi Haber Mektubu No. 178, 13 Ocak 2003.
Uzay Bugün Çevrimiçi 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

Hidrojen sülfür, renksiz, çürük yumurta kokusunda zehirleyici bir gazdır. 1796'da C. Louis Berthallet tarafından bileşiği meydana getiren elementler tâyin edildi. Formülü H2S şeklindedir.
Çok şiddetli zehir olan hidrojen sülfürün 10-5'lik bir konsantrasyonda da kokusu hissedilebilir. Sıvılaştırılmış hidrojen sülfür elektriği iletmez. Kaynama noktası -60,75 °C, erime noktası ise -83,70 °C'dir. Havadan 1.19 defâ daha ağırdır. Kaynama noktasında yoğunluğu 0,993'tür. Suda ve alkolde oldukça çözünür. Yanıcıdır ve % 4,5-45,5 oranında hidrojen sülfür içeren hava patlayıcıdır.
Hidrojen sülfür az miktarda petrolde, kaplıcalarda ve tabiî gaz kuyularında bulunur. Elementlerinden de elde edilen hidrojen sülfür laboratuvarlarda demir sülfür üzerine hidrojen klorür etki ettirmekle elde edilir. Saf hidrojen sülfür elde etmek için kalsiyum veya baryum, sülfür reaksiyona sokularak oluşturulur.
2015 yılında, çok yüksek basınç altında (150 GPa (1.5 milyon atm)) hidrojen sülfürün −70 °C'de (203 °K) süper-iletkenlik gösterdiği keşfedildi. Hidrojen sülfür, bugüne kadar bulunmuş en yüksek süper-iletken dönüşüm sıcaklığına sahiptir.

Marjinal deniz veya ayrık deniz; okyanuslardan veya büyük denizlerden ada, yarımada, takımada, boğaz gibi coğrafi şekiller tarafından ayrılarak meydana gelen denizdir.
Arktik Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Barents Denizi
Çukçi Denizi
Laptev Denizi
Norveç Denizi
Atlas Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Manş Denizi
İrlanda Denizi
Kuzey Denizi
Norveç Denizi
Scotia Denizi
Hint Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Andaman Denizi
Java Denizi
Kızıl Deniz
Bengal Körfezi
Umman Denizi
Zanj Denizi
Akdeniz'den ayrılan marjinal denizler:

Adriyatik Denizi
Ege Denizi
Alboran Denizi
Balear Denizi
Girit Denizi
İyonya Denizi
Ligurya Denizi
Mora Denizi
Trakya Denizi
Tiran Denizi
Büyük Okyanus'tan ayrılan marjinal denizler:

Bering Denizi
Mercan Denizi
Doğu Çin Denizi
Filipin Denizi
Japon Denizi
Ohotsk Denizi
Güney Çin Denizi
Sarı Deniz
Şili Denizi
Güney Okyanusu'ndan ayrılan marjinal denizler:

Scotia Denizi

Kapalı deniz, karaların ortasında bulunan, değer açık denizlerle doğrudan bağlantısı olmayan deniz.Kapalı deniz, genelde denizden sayılmaz.En güzel örneği Hazar Denizidir. Hazar Denizi yanında İngilizce kaynaklarda Aral Gölü'de, kapalı deniz olarak kabul edilmektedir.
1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 9. bölümünde yer alan 122. maddeye göre kapalı ya da yarıkapalı deniz şöyle tanımlanmakta: İki veya daha fazla devlet tarafından çevrilmiş ve diğer bir deniz ya da okyanusa dar bir geçiş ile bağlanan, iki ya da daha fazla kıyı devletinin karasuları ve münhasır ekonomik bölgelerinden oluşan körfez, havza ya da deniz.

Batı medeniyetinin kökleri Avrupa ve Akdeniz'e kadar uzanır. Skolastisizm, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi,Bilimsel Devrim ve liberal demokrasi gibi dönüştürücü dönemlerden geçen Antik Yunanistan, Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ'da ortaya çıkan Batı Hristiyanlığı ile bağlantılıdır. Klasik Yunanistan ve Antik Roma uygarlıkları, Batı tarihinde ufuk açıcı dönemler olarak kabul edilir. Bazı ana kültürel katkılar da Franklar, Gotlar ve Burgonyalılar gibi Hristiyanlaşmış Cermen halklarından geldi. Şarlman, Karolenj İmparatorluğu'nu kurdu ve "Avrupa'nın Babası" olarak anılır. Keltler ve Cermen paganları gibi Avrupa'nın Hristiyanlık öncesi pagan halklarından katkılar olduğu gibi, İkinci Tapınak dönemi Yahudiye, Celile ve ilk Yahudi diasporalarına dayanan Yahudilik ve Helenistik Yahudilik'ten türetilmiş bazı önemli dinî katkılar da geldi. Orta Doğu kaynaklı bazı etkiler de vardır. Batı Hristiyanlığı, tarihinin büyük çoğunluğunda Hristiyan kültürüne neredeyse eşdeğer olan Batı medeniyetinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır (Batı dışında, Çin, Hindistan, Rusya, Bizans ve Orta Doğu gibi bölgelerde de Hristiyanlar vardı). Batı uygarlığı, yayılarak modern Amerika ve Okyanusya'nın baskın kültürlerinin ortaya çıkmasını sağladı ve son yüzyıllarda birçok yönden büyük bir küresel etkiye sahip oldu.

Avrupa tarihi
Avrupa merkezcilik
Medya
Civilisation: A Personal View by Kenneth Clark (TV dizisi), BBC TV, 1969
İnsanın Yücelişi (TV dizisi), BBC TV, 1973

Cole, Joshua and Carol Symes. Western Civilizations (Brief Fifth Edition) (2 vol 2020)
Kishlansky, Mark A. et al. A brief history of western civilization : the unfinished legacy (2 vol 2007) vol 1 online; also vol 2 online
Perry, Marvin Myrna Chase, et al. Western Civilization: Ideas, Politics, and Society (2015)
Rand McNally. Atlas of western civilization (2006) online
Spielvogel, Jackson J. Western Civilization (10th ed. 2017_
Bruce Thornton Greek Ways: How the Greeks Created Western Civilization Encounter Books, 2002
Tim Blanning The Pursuit of Glory: Europe 1648–1815 Penguin Books, 2008
Niall Ferguson Civilization. The West and the rest Penguin Press, 2011
Ian Kershaw To Hell and Back: Europe 1914–1949 Penguin Books, 2015
Richard J. Evans The Pursuit of Power: Europe 1815-1914 Penguin Books, 2017
Ian Kershaw To Hell and Back: Europe 1914–1949 Penguin Books, 2015
Ian Kershaw The Global Age: Europe 1950–2017 Penguin Books, 2020

Allardyce, Gilbert. "Batı uygarlığının yükselişi ve düşüşü." American Historical Review 87.3 (1982): 695–725. internet üzerinden 17 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bavaj, Riccardo: "The West": A Conceptual Exploration, European History Online, Mainz: Institute of European History, 2011, erişim tarihi: 28 Kasım 2011.
Bentley, Jerry H. "Dünya tarihinde kültürler arası etkileşim ve dönemselleştirme." American Historical Review 101.3 (1996): 749–770.
Hayır, Nathan. "Batı Medeniyetinin Diyalektik Müşterekleri ve Küresel/Dünya Tarihi." Tarih Öğretmeni 24#3 (1991), s. 293–305, çevrimiçi .

Manning, Patrick. "Dünya tarihinde etkileşim sorunu." American Historical Review 101.3 (1996): 771–782. internet üzerinden 17 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pincince, John. "Jerry Bentley Dünya Tarihi ve 'Batı'nın Çöküşü" Journal of World History 25#4 (2014), s. 631–43, çevrimiçi 17 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

ders kitapları -- çevrimiçi ücretsiz okuma

Bağımlı toprak veya bağımlı bölge, henüz siyasi bağımsızlığını sağlayamamış veya egemen bir devlet olarak tam siyasi bağımsızlığını kazanamamış, egemenliği henüz kontrol eden devlet tarafından sağlanan toprak veya bölgelere verilen addır.
Bağımlı topraklar, yaygın olarak bu bölgeleri yöneten devletlerin ayrılmaz bir bütünü olarak nitelenen topraklardan farklı olarak, idari bölünmelerinde gösterilmezler ve farklı bir birim olarak yer alırlar. İdari bölünümler genellikle ülkelerin kendilerine bağlı olarak gördüğü bölümlerdir ancak bağımlı topraklardaki özerklik sıklıkla bu idari bölünümlerden farklı olarak büyük ölçüde korunmaktadır. Ancak tarihteki çoğu koloni kendilerini kontrol eden devletlere bağımlı olarak görülmüşlerdir. Bu bağımsız bölgelerin çoğu, egemen ülkelere komşu bağımsız bir ülke iken fethedilmiş veya asimile edilerek bağımsız bölgeler haline gelmişlerdir. Bunlar genellikle siyasi özerkliklerini çok güçlü bir şekilde koruyarak bağımlı toprak olarak kalırlar. Bağımlılıklarını belirli özerklik derecesine kadar elde etmiş bölgeler de bağımlı toprak olarak kabul edilir.
Bağımlı topraklar çeşitli siyasi kuruluşlarla yaptıkları farklı anlaşmalar ya da göçmenlik kurallarıyla veya özerklikleri hakkında belirli bir düzeyde sonuçlanmış anlaşmalar veya uluslararası anlaşmalarla, kendilerine tanınan özel bir konuma sahip olan bölgelerdir. Bunlar bu nedenle bazen bağımlı olarak kabul edilirken, bazı zamanlarda kendilerini kontrol eden devletlerin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilirler. Åland (Finlandiya), Hong Kong (Çin) ve Makao (Çin) bunlara örnek verilebilir.

Bağımlı toprakların liderleri listesi

George Drower, Britain's Dependent Territories, Dartmouth, 1992
George Drower, Overseas Territories Handbook, TSO, 1998

Bereketli Hilâl, Münbit Hilâl veya Verimli Hilâl (İngilizce: Fertile Crescent), Orta Doğu'da, Batı ve Ortadoğu uygarlıklarının doğduğu bölge. Terimi ilk kez Amerikalı arkeolog ve müsteşrik James Henry Breasted kullanmıştır.
Bereketli Hilâl, kışları yağmurlu, yazları kurak geçen Akdeniz ikliminin egemen olduğu, hilâl biçiminde, oldukça bitek bir alandan oluşur. Güneyde Arabistan Çölü ile kuzeyde Doğu Anadolu Bölgesi dağlık bölgesi arasında yer alır. Eski Babil toprakları ile hemen yakınındaki Elam'dan (bugün İran'ın güneybatısı) Dicle ve Fırat ırmakları ile Asur topraklarına kadar uzanır. Zağros Dağları'ndan, batıda Suriye üzerinden Akdeniz'e, güney yönünde de Filistin'in güneyine kadar olan toprakları içine alır. Mısır'ın Nil Vadisi'ni de bu bölge içine sokanlar vardır; çünkü buradaki Sina Çölü, Mezopotamya ve Suriye'de sürekliliği bozan öteki çöllerden daha büyük değildir. Bölgede iyi ürün alabilmek, hatta tarım yapabilmek için sulama zorunludur.
Daha geniş kapsamıyla Bereketli Hilâl, Eski Ahit'in Tekvin bölümünde ağırlıklı yeri olan bölgeyle örtüşür; Eski Yunan ve Roma uygarlıklarına kaynaklık eden Babil, Asur, Fenike gibi ülkeleri de içine alır. Bilinen en eski kültürün Bereketli Hilâl'de doğduğu yolundaki bu eski inanç, 1948'den bu yana radyokarbon araştırmalarıyla da doğrulanmıştır. Bugün, en geç M.Ö. 9.000 dolaylarında bölgenin yerleşik tarıma ve köy yaşamına geçtiği, hemen ardından da sulu (cıvık) tarımın başladığı bilinmektedir.
Bütün Dünya'daki tarımın temelinde bulunan sekiz temel bitkiden altısı bu bölgede evcilleştirilmiştir. Bunlar; çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut, acı burçak ve keten bitkisidir.

Cebelitarık Boğazı (Arapça: مضيق جبل طارق, İspanyolca: Estrecho de Gibraltar), Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nu birleştiren, Avrupa ile Afrika kıtalarını ayıran boğazdır. Antik çağda Herkül'ün Sütunları olarak da bilinirdi. 60 km uzunluğunda ve 44 km genişliğinde olup en derin yeri ise -426 m olan boğaz, Adını Tarık bin Ziyad'dan almaktadır. Boğazın siyasal egemenlik bakımından kontrolü üç ülkenin elindedir; Birleşik Krallık (Cebelitarık özerk bölgesi tarafından), İspanya ve Fas.
Boğazda, yüzeyde doğudan batıya giden kuvvetli bir akıntı vardır. Derinlerde ise daha zayıf bir akıntı Akdeniz'den Atlas Okyanusu'na akar. Cebelitârık Boğazının her iki yanı da sarp kayalıklarla çevrilidir. Bitki örtüsü bakımından iki yakasında beraberlik görülür ve buradan yılda her beş dakikada bir büyük gemi ve sayısız küçük balıkçı, yat gibi küçük tekneler geçer. Boğazın Afrika kıyısında bulunan Tanca ise milletlerarası bir statüye bağlanmıştır. Bu statü başka bir devletin buraya yerleşmesine mâni olmaktadır.

Eski çağlardaki adı "Calpe" 'dir. Şimdiki adı ise Arap komutanı Tarık bin Ziyad'dan gelmektedir. Arapçada "cebel" dağ demektir. Cebel-i Târık, "Tarık'ın dağı" anlamına gelmektedir. Tarık, boğazın güvenliğini sağlamak için burada boğazın kuzeyinde bir kale yaptırmıştır. Cebelitarık 1462'de Araplardan, İspanyollara geçmiş 1502'de resmen İspanyol topraklarına katılmıştır. 24 temmuz 1704'te Birleşik Krallık-Hollanda deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilmiştir, 1713 tarihindeki Utrecht Antlaşması'yla İspanya kaleyi Birleşik Krallık'a teslim etmeyi kabul etmiştir.

Akdeniz'in batı ucunu Atlas (Atlantik) Okyanusu ile birleştirir. Kuzeyi İber Yarımadası, güneyi Kuzey Afrika'da Mağrip olarak bilinen bölgedir. Ulaşım yönünden oynadığı rol itibarıyla ve jeopolitik bakımdan en önemli boğazlardan biridir. Deniz geçidinin önemi Süveyş Kanalının açılması ile daha da artmıştır. Takriben 60 km uzunluğunda olan boğazın en geniş noktası Trafalgar Burnu ile Spartel Burnu arasında 44 km, en dar noktası ise Cires Burnu ile Tarija Burnunun doğusunda 14,2 km'dir. Boğaz'ın ortası, en sığ noktası olup derinliği 324 metre'dir.

Cebelitarık boğazı kıyısındaki yerleşim yerleri

1713 yılında resmen İngiltere'ye bağlanan, 1830'da ise sömürge ilan edilen Cebelitarık'ın durumu İspanya-İngiltere ilişkisi içinde zaman zaman öne çıkan bir pürüz konumundadır. İspanya eski dışişleri bakanı Moratinos, bölgede İngiliz yönetimi için askeri işgal demiştir. Kendisi daha önce de bu mesele nedeniyle İngiltere ile normal ilişki kurmanın imkânsız olduğunu söylemiştir.
Sorunun çözümü için Cebelitarık'ta İngilizler tarafından düzenlenen oylamalar yapılmış. Yapılan oylamaların açıklanan sonuçları şu şekildedir;

1967, İspanyol egemenliği red edilmiştir.
1969, Cebelitarık halkı yapılan oylama ile İngiltere'ye bağlı özerk bir yönetim olmayı kabul etmiştir.
2002, İngiltere'nin, bölgedeki egemenliğin İspanya ile paylaşılması önerisine halkın %99'u karşı oy kullanmıştır.

Fas kıyılarından 250 m, İspanya kıyılarından ise 8 km uzaklıkta bulunan Perejil Adası iki ülke arasında egemenlik sorunudur. Cebelitarık boğazında yer alan bu hiçbir yerleşim yerinin olmadığı kayalık ada yüzünden 2002 yılında taraflar arasında adaya asker çıkarmaya varan bir gerilim yaşanmıştır. Fas'ın adaya asker çıkarmasıyla başlayan gerilim, İspanya'nın adaya kendi askerlerini çıkarmasıyla sürmüştür.

Cebelitarık Köprüsü inşa edildiği takdirde, şimdiye kadar yapılmış en uzun ve en yüksek köprü olması beklenmektedir. Köprünün yapılmasıyla, çoğunluğu Müslüman ve Hristiyan ülkeleri birleştirip kültürler arasındaki bağı güçlendireceği, Afrika ile Avrupa arasındaki ekonomik bağlantıların artmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir.

Toplam uzunluğu 14 km olup, 7 km'lik iki kısımdan oluşması planlanmaktadır.

Dünyanın çeşitli devletlerince Cebelitarık Boğazı'nın altından geçecek bir tünel düşünülmüş ve planlanmışsa da hayata geçmemiştir.

Google haritalar 14 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cezayir (Arapça: الجزائر, romanize: al-Jazāʾir, Arapça telaffuz: [al.d͡ʒazaːʔir]; Fransızca: Algérie, Fransızca telaffuz: [alʒeʁi]), resmî adıyla Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti (Arapça: الجمهورية الجزائرية الديمقراطية الشّعبية, romanize: al-Jumhūriyyah al-Jazāʾiriyyah ad-Dīmuqrāṭiyyah ash‑Shaʿbiyyah), Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeydoğusunda Tunus, doğusunda Libya, güneydoğusunda Nijer, güneybatısında Mali, Moritanya ve Batı Sahra, batısında Fas ve kuzeyinde Akdeniz ile sınır komşusudur. Başkenti ve en büyük şehri, Akdeniz kıyısının en kuzeyinde yer alan Cezayir'dir.
Tarih öncesi dönemden beri yerleşim yeri olan Cezayir, binlerce yıldır Fenikeliler, Numidyalılar, Romalılar, Vandallar ve Bizans Rumları dâhil olmak üzere birçok kültür ve medeniyetin kesişme noktasında yer aldı. Modern kimliği, yedinci yüzyıldan itibaren yüzyıllar süren Arap Müslüman göçü ve ardından yerli Berberi halklarının Araplaşmasına dayanmaktadır. 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar bölgede çeşitli Arap ve Berberi hanedanları hüküm sürdü. 1516'da ise Cezayir Beylerbeyliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük ölçüde özerk bir vasal devleti olarak kuruldu. Osmanlı egemenliği altında yaklaşık üç yüzyıl boyunca Akdeniz'de önemli bir güç olarak varlığını sürdüren ülke, 1830'da Fransa tarafından işgal edildi, 1848'de resmen ilhak edildi ve 1903'e kadar tamamen fethedildi. Fransız yönetimi, kitlesel Avrupa yerleşimlerini beraberinde getirdi; savaşlar, hastalıklar ve kıtlık nedeniyle yerli nüfus üçte bir oranında azaldı. 1945'teki Sétif ve Guelma katliamları, 1954'te başlayan Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın fitilini ateşledi ve ülke 1962'de bağımsızlığını kazandı. 1992 ile 2002 yılları arasında kanlı bir iç savaşa sürüklenen Cezayir, Arap Baharı sırasında gerçekleşen 2010-2012 protestolarına kadar resmî olarak olağanüstü hâl rejimi altında kaldı.
2.381.741 kilometrekare (919.595 sq mi) yüzölçümüyle Cezayir, dünyanın en büyük onuncu, Afrika'nın ise en büyük ülkesidir. Yarı kurak bir iklime sahip olan ülkenin topraklarının büyük bölümü Sahra Çölü ile kaplıdır; nüfusun çoğunluğu ise daha verimli ve dağlık yapısıyla öne çıkan kuzey kesimlerde yaşamaktadır. Yaklaşık 44 milyonluk nüfusuyla Cezayir, Afrika'nın en kalabalık onuncu, dünyanın ise en kalabalık 33. ülkesidir. Resmî dilleri Arapça ve Berberice olan ülkede, halkın büyük bölümü Arapçanın Cezayir lehçesini konuşmaktadır. Fransızca, resmî statüye sahip olmamakla birlikte medya, eğitim ve bazı idari alanlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Araplar oluştururken, Berberiler de dikkate değer bir azınlık durumundadır. Sünni İslam, nüfusun yaklaşık %99'u tarafından benimsenen ve devletin resmî dini olarak uygulanan inançtır.
Cezayir, 58 il ve 1.541 belediyeden oluşan yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Kuzey Afrika'da bölgesel bir güç, küresel ölçekte ise orta düzey bir aktör olarak kabul edilmektedir. 2025 itibarıyla Afrika kıtasında en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne sahip olan ülke, aynı zamanda kıtanın üçüncü büyük ekonomisine sahiptir. Bu konum, büyük ölçüde dünyada sırasıyla 16. ve 9. sırada yer alan petrol ve doğal gaz rezervlerinden kaynaklanmaktadır. Ulusal petrol şirketi Sonatrach, Afrika'nın en büyük şirketi olmasının yanı sıra Avrupa için başlıca doğal gaz tedarikçilerinden biridir. Cezayir ordusu, kıtanın en büyük ordularından biri olup Afrika'daki en yüksek, dünyada ise 22. sıradaki savunma bütçesine sahiptir. Ülke; Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, OPEC, Birleşmiş Milletler ve kurucu üyelerinden olduğu Arap Mağrip Birliği'ne üyedir.

Cezayir'de 2 milyon yaşında hominid iskeletleri bulunmuştur. Araştırmacılar, ülkede yontmataş çağından kalma Homo habilis ve Homo erectus fosilleri de ortaya çıkartmıştır. Cilalıtaş devrinde Sahra Çölü'nün bulunduğu alanlar daha sulaktı. Böylece Cezayir'in şu anda çöl olan güney bölgesinde insanlar yaşayabiliyordu. Bu dönemden kalma mağara resimleri bulunmaktadır.
MÖ 1000 yıllarında Fenikeli tüccarlar Cezayir'in Akdeniz kıyılarına yerleşime başlamıştır. Kartaca Krallığının MÖ 146 yılında Romalılar tarafından yıkmasıyla Cezayir, “Mauretania Caesariensis” adıyla imparatorluğun bir eyaleti haline geldi. Antik Yunanistan ve Roma İmparatorluğu'nda Numidya (Νομαδια) olarak bilinen yörenin adı, Yunanca "göçebe" anlamındaki nomados (νομαδος) kelimesinden gelir. Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla Cezayir' de sırasıyla Vandallar ve Bizans'ın hakimiyeti altına girdi.

7. yüzyılın ortalarından itibaren Emevi akınlarına uğrayan Cezayir'deki Berberi kabilelerinde yüzyılın sonuna doğru İslamiyet yayılmaya başladı. Emevî hakimiyetindeki uygulamalara isyan eden Berberi kabileleri yerel emirlikler kurmuştur. 777-909 yılları arasında hüküm süren Rüstemiler Devleti Cezayir'deki Müslümanların kurduğu ilk bağımsız devlettir. Batı Cezayir Fas'ta hüküm süren İdrisiler'in, Doğu Cezayir Aglebiler idaresine girdi. 909 yılında Rüstemiler Devleti ve Aglebiler'in yıkılmasıyla Cezayir Fatımi Devletinin hakimiyetine girdi. 10. yüzyıl sonlarında Berberiler Cezayir'de yeniden küçük ve kısa ömürlü devletçikler kurmaya başladılar. Ziriler ve Hammadiler (1015-1152) devletleri kuruldu. Bu sırada Murabıtlar Tilimsan, Ténès ve Cezayir'e kadar Kuzey Afrika'yı hakimiyetleri altına aldı (1062). 1130-1269 tarihleri arasında hüküm süren Muvahhidler Hammâdî ve Murabıt Devleti'ne son vererek Cezayir ve bütün Kuzey Afrika'yı ele geçirdi. Muvahhidlerden sonra Doğu Cezayir, Tunus'taki Hafsi Devletinin (1228-1574)topraklarına katıldı. Orta ve Batı Cezayir ise Tlemsen merkezli Abdülvadiler'in (1235-1550) idaresine girdi. Abdülvadiler'in zayıflamasıyla Bedevi kabileler isyan ederek birçok şehirde kendi emirliklerini kurdular. İspanyollar'da 1505-1513 arasında sahildeki önemli şehirleri ele geçirdiler.

Oruç Reis ve kardeşi Hızır Reis Cezayir'e gelip İspanyollara karşı mücadeleye girişmeye başlamışlardır. Cerbe adasına yerleşen ve Yavuz Sultan Selim'in himayesi altına giren kardeşler, Cezayir ve Şerşel'i ele geçirdiler. Şerşel ve Cezayir sultanı ilan edilen Oruç Reis, Ténès ve Tlemsen'i ele geçirmiş ancak 1518'de Tlemsen'i geri almak isteyen İspanyollarla yaptığı savaşta hayatını kaybetti. Onun yerine geçen Hızır Reis Osmanlıların desteğini sağlamaya çalıştı ve 1519'da Yavuz Sultan Selim'den yardım istedi. Yavuz Sultan Selim “Hayreddin” lakabıyla andığı Hızır'ı Cezayir hakimi olarak tanıyarak ona askeri destek yolladı. Bu şekilde hutbenin padişah adına okunmaya başlandığı Cezayir, Osmanlı nüfuzu altına girdi.
1534 yılında I. Süleyman'ın Barbaros Hayreddin'i İstanbul'a davet edip Cezayir beylerbeyi sıfatı ile onu Osmanlı donanmasının başına getirmesiyle Cezayir doğrudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyliği haline geldi. Cezayir'deki Osmanlı egemenliği 1830 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönemde Cezayir, Tunus ve Trablusgarp'la birlikte "Garp Ocakları" şeklinde adlandırılmış ve ayrı bir statü ile idare edilmiştir. Bu özel statü kapsamında Osmanlı hakimiyetinde olan Cezayir, idari bakımdan Beylerbeyler Devri (1518-1587), Paşalar Devri (1587-1659), Ağalar Devri (1659-1671) ve Dayılar Devri (1671-1830) olmak üzere dört farklı dönem yaşanmıştır.

5 Temmuz 1830'da Cezayir şehrinin ele geçirilmesiyle Fransızların Cezayir'deki sömürge dönemi başladı. Emir Abdülkadir idaresindeki isyan hareketi sonucunda Fransızlar Cezayir'in bütününü 1847'de ele geçirebildi. Osmanlı yönetimi, Fransız işgalini tanıyarak Cezayir üzerindeki haklarının sona erdiğini ilan etti. İlk sömürge birimleri Cezayir şehri çevresinde kuruldu. Avrupa'dan gelen göçmenlere yerli kabilelerin ellerinden alınan arazilerin verilmesiyle Cezayir' de Avrupalı nüfusu artış gösterdi. 1841-1850 yılları arasında 115.000 hektar arazi dışarıdan gelenlere dağıtıldı. 1847'de ülkedeki Avrupalıların sayısı 104.000 iken 1872'de 245.000'e, 1911 yılında da 752.000'e yükseldi. Bununla birlikte yabancıların sahibi olduğu arazinin miktarı 1860'ta 365.000 iken, 1930'da ise 2.345.000 hektardı. 1848 Fransız anayasasına göre Cezayir sömürgesi üç eyalete ayrılarak Paris'ten tayin edilen bir genel vali tarafından yönetilmeye başlandı. 1870'te sivil idareye geçirilen Cezayir Paris'teki İçişleri Bakanlığı'na bağlandı. Askerî idarenin kalkmasının ardından 1871 yılında Muhammed el-Mukrani'nin liderliğinde toplanan kabileler, ülkenin tamamına yakınında ayaklanma başlattı. 1881'de de Sîdî Şeyh liderliğindeki kabilelerinde katıldığı ayaklanmayı Fransız sömürge yönetimi kanlı şekilde 1884 yılında bastırabildi. Bu dönemde öldürülen direnişçilerden bazılarının kafatasları Fransa'ya götürüldü ve 24 tanesi Temmuz 2020'de Cezayir'e iade edilerek el Alia Şehitliği'ne defnedildi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonrasında Cezayirliler durumlarında ciddi iyileştirmelerin yapılmaması, ekonominin kötüleşmesi gibi sebeplerle 5 Mayıs 1945'te gerçekleştirilen ayaklanmada, Fransızların silahlı müdahalede bulunmasıyla binlerce Cezayirli öldürülmüş ve çok sayıda gösterici tutuklanmıştır. Bu olaylar Sétif ve Guelma Katliamı olarak anılmaktadır.
Cezayir'de 1 Kasım 1954 tarihinde silahlı mücadele başlatıldı. Ülkeyi bağımsızlığa götürmesi amacıyla başlatılan silahlı mücadele kısa zamanda Cezayir geneline yayılması üzerine, Sömürge yönetimi 28 Ağustos 1955'te olağanüstü hal ilan etti. 19 Eylül 1958'de Kahire'de toplanan Cezayirlilerin ileri gelenleri bağımsız Cezayir Cumhuriyetini ilan ederek Ferhad Abbas'ın başkanlığında bir geçici hükûmet kurdular. 18 Mart 1962'de Evian Antlaşması ile savaşın sona ermesiyle ateşkes ilan edildi. Antlaşma şartlarına göre 1 Temmuz 1962 tarihinde yapılan referandumda Cezayirlilerin %91'i bağımsızlık lehinde oy kullanmasıyla Cezayir bağımsız bir devlet oldu.

Cezayir'in bağımsızlığından sonra 20 Eylül'de toplanan kurucu meclis ilk Cezayir hükûmetinin başkanlığına Ahmed bin Bella'yı getirdi. Millî Kurtuluş Cephesi, Kasım 1962'de bütün siyasi partileri kapattığı gibi her türlü örgütü de kendisine bağlamıştır. 13 Ekim 1963 tarihinde yapılan referandumla yeni anayasa kabul edilirken Ahmed bin Bella'da beş 

Denizanası veya medüz, Scyphozoa ve Cubozoa sınıflarında bulunan, serbestçe yüzen ve beyni, kalbi ve testisleri bulunmayan; sölenterler ve omurgasızlara ait olan bir deniz canlısıdır. Çoğu türü zehirli olabilmektedir.

Denizanası adının "deniz amı" ifadesinin kibarlaştırılmış hali olduğu ve bu adın kadın cinsel organına benzerlikten kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Medüz kelimesi ise Fransızca méduse, "denizanası" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca Medoúsa (μεδούσα), "mitolojide yılan saçlı tanrıça" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca médō (μέδω), "gözkulak olmak, yol göstermek, vesayet etmek, kayırmak" fiilinden türetilmiştir.

Denizanaları, yassılaşmış ve yüzmeye uyum sağlamış varlıklar olarak tanımlanabilirler. Vücut şekli çoğunlukla yayvan ya da kubbeli bir şemsiye şeklindedir. Poliplerden daha karmaşık yapılı canlılardır. Yüzme organı olarak bir şemsiye gelişmiştir. Bu organ sayesinde hayvan ileriye doğru hareket eder.

Canlı varlıklar olmalarına rağmen, denizanalarının beyni veya kalbi yoktur. Yine de bir sinir sistemleri vardır; bu sinirler, dokunaçlarının tabanında veya vücutlarına yayılmış bir sinir ağı şeklinde bulunur. Bu sinirler, dokunma, sıcaklık ve kokuları algılayan duyu organları görevi görür. Ayrıca vücutlarının her tarafına dağılmış nöronları da vardır."Do jellyfish have brains?". 12 Ekim 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Statokistler (denge organları), denizanasının dengesini korumasına ve yönünü bulmasına olanak tanır; bu organlar, denizanası eğildiğinde sinir uyarıları göndererek çalışır. Denizanası daha sonra refleks hareketlerle kendini tekrar düzeltir.
Gerçek denizanalarının temel özelliği, şemsiye şeklindeki çan yapısıdır. Bu yapı, mesoglea (knidlilerdeki hücrelerarası madde) olarak bilinen, şeffaf, jel benzeri bir madde kütlesinden oluşan boş bir yapıdır ve hayvanın hidrostatik iskeletini oluşturur. Mesoglea'nın %95'ten fazlası sudan oluşur ve ayrıca kolajen, lifli proteinler ve enkaz ile bakterileri yutabilen amebositler içerir. Mesoglea, dışta epidermis, içte ise gastrodermis ile çevrilidir. Çanın kenarı genellikle lappet adı verilen yuvarlak loblara ayrılmıştır; bu loblar çanın esnemesine olanak tanır. Lappetlerin arasındaki boşluklarda, sarkık halde bulunan temel duyu organları olan rhopalia yer alır ve çanın kenarında genellikle dokunaçlar bulunur.
Çanın alt kısmında, merkezden aşağı doğru sarkan sap benzeri bir yapı olan manubrium bulunur; bu yapının ucunda ağız yer alır ve bu ağız aynı zamanda anüs işlevi de görür. Manubrium genellikle dört ağız koluna bağlıdır ve bu kollar suya doğru uzanır. Ağız, sindirimin gerçekleştiği ve besinlerin emildiği gastrovasküler boşluğa açılır. Bu boşluk, dört kalın septum tarafından merkezi bir mide ve dört mide kesesine ayrılmıştır. Dört çift gonad, bu septumlara bağlıdır ve bunların yakınında yer alan dört septum hunisi, gonadlara iyi oksijen sağlıyor olabilir. Septumların serbest kenarlarına yakın bir yerde, mide boşluğuna uzanan mide filamentleri bulunur. Bu filamentler, avı etkisiz hale getirmek ve sindirmek için nematosist ve enzim üreten hücrelerle donatılmıştır. Bazı scyphozoa türlerinde, mide boşluğu, dallanarak çeperdeki halka kanallara bağlanabilen radyal kanallara açılır. Bu kanallardaki kirpikler (silia), sıvıyı düzenli bir yönde dolaştırır.
Denizanalarının bilinçli olduğuna dair henüz hiçbir kanıt yoktur. Bizim gibi bir beyinleri yok; sadece çevrelerindeki değişiklikleri algılayan duyusal reseptörlere sahip bir sinir ağı var. Dolayısıyla, bir denizanası hareket ettiğinde veya tepki verdiğinde, bu büyük ölçüde otomatik reflekslerle yönlendirilir, bilinçli karar verme ile ilişkilendirdiğimiz türden bir süreç değildir.
Denizanaları, insanlar gibi acı hissedemez. Hem merkezi bir beyne hem de daha karmaşık sinir sistemlerine sahip hayvanların acı verici uyaranları algılamak ve işlemek için kullandığı nosiseptörler olarak bilinen özel ağrı reseptörlerine sahip değillerdir. Bunlar olmadan veya sinyalleri yorumlayacak bir merkezi sinir sistemi olmadan, denizanası basitçe bizim bildiğimiz anlamda acı hissetme kapasitesine sahip değildir.

Denizanaları, karides ve yengeç gibi küçük kabukluları, balık larvalarını ve plankton ve algler gibi diğer küçük organizmaları yer. Avlarını dokunaçlarıyla yakalarlar, bazı denizanası türleri ise sudan küçük hayvanları ve algleri çıkararak beslenirler.
Denizanaları yiyeceklerini vücutlarının altındaki ağız görevi gören bir deliğe getirmek için dokunaçlarını kullanır. Çiğneyemedikleri için avlarını bütün olarak yutarlar. 'Ağız' ve mide birbirine bağlı olduğundan, yiyecekler doğrudan midelerine girer. Yemekleri parçalandıktan ve besinler emildikten sonra, denizanası atıklarını aynı delikten dışarı atar.

Denizanası türlerinin tamamı, dokunma veya belirli kimyasallar tarafından tetiklendiğinde zehir enjekte eden iğneler salgılayan knidositleri nedeniyle sokar. Ancak bu sokmaların ne kadar fark edilebilir, şiddetli veya zararlı olduğu türlere göre değişir.
Unutmayın, ölü denizanası bile sokabilir, bu yüzden onlara yaklaşırken dikkatli olun. Eğer sokulursanız paniklemeyin: çoğu denizanası sokması acil durum değildir. Yüzüyorsanız, mümkün olan en kısa sürede sudan çıkın ve (görevde bir cankurtaran varsa) ona haber verin, böylece sudaki diğerlerini uyarabilirler. Sokmayı tedavi etmek için NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) yönergelerini izleyin.

Vücutlarının yaklaşık %90'ı sudan oluştuğu için besin değerleri düşük olsa da, bazı canlılar denizanalarını kolayca bulunabiliyor ve kolayca yakalanabiliyor; bu da onları cazip bir atıştırmalık seçeneği haline getiriyor.
Deri sırtlı deniz kaplumbağalarının neredeyse tamamen denizanalarıyla beslenir ve göçlerini denizanası popülasyonlarının yoğunlaştığı dönemlerle aynı zamana denk getirirler. Denizanası ve deniz kaplumbağası gözlemleriniz, bu türleri ve sularımızı nasıl kullandıklarını takip etmemize yardımcı olur.
Somon ve bazı kaya balıkları gibi balıkların da denizanasıyla beslendiği tespit edilmiştir ve son araştırmalar, penguenler, albatroslar ve ton balıkları da dahil olmak üzere birçok başka türün de denizanası yediğini göstermektedir. Ringa balığı, hamsi ve deniz kuşları gibi bazı türler de, normal avlarını bulmakta zorlandıklarında denizanasını diyetlerine dahil ederler.

Denizanası, yaşam döngüsünün evresine bağlı olarak, yaşamları boyunca iki farklı şekilde ürer.
Yaşam döngülerinin başında, denizanası polip olarak adlandırılır ve kendilerini ikiye bölerek eşeysiz olarak ürerler. Her iki polip de daha sonra medüz adı verilen yetişkinlere dönüşür.
Yetişkin denizanası, sperm veya yumurtalarını genellikle şafak veya alacakaranlıkta doğrudan suya bırakır. Döllenmiş yumurtalar daha sonra planula adı verilen serbest yüzen larvalara dönüşür. Bu larvalar kayalara yerleşerek polip haline gelir ve döngü tekrarlanır.

Cubozoa (Zehirli denizanaları)
Scyphozoa (Büyük denizanaları)

Denizanaları bilimde her geçen gün daha önemli bir rol oynamaktadır. Çoktan 1960lı yıllarda Japon bilim insanı biyokimyacı Osamu Shimomura tarafından Aeuquorea Victoria adlı denizanası türünde keşfedilen yeşil floresan proteini (GFP, ing.: "Green fluorescent protein") incelendi ve bu protein 1990lı yıllardan bu yana moleküler biyoloji ve hücre biyolojisinde çok büyük bir role sahiptir.

Doğu Akdeniz, genellikle Levanten Denizi çevresindeki ülkeler olarak tanımlanan Akdeniz'in yaklaşık doğu yarısı veya üçte biri için kullanılan gevşek bir tanımdır.
Genellikle bu denizin tüm kıyı bölgelerini kapsar, denizle bağlantılı topluluklara ve iklimsel olarak büyük ölçüde etkilenen karalara atıfta bulunur. Türkiye'nin ana bölgesi olan Anadolu'nun güney yarısını, daha küçük olan Hatay ilini, Kıbrıs adasını, Yunan On İki Adalar'ını ve Mısır, İsrail, Ürdün, Suriye ve Lübnan ülkelerini kapsar.
En geniş kullanımıyla Libya Denizi, dolayısıyla Libya; Ege Denizi, dolayısıyla Doğu Trakya, Yunanistan anakarası ve adaları; ve Akdeniz'in merkezi bir bölümü olan İyon Denizi, dolayısıyla Güneydoğu Avrupa'daki güney Arnavutluk, batıda İtalya'nın en uzak güneydoğu kıyılarına kadar uzanır. Ürdün iklimsel ve ekonomik olarak bölgenin bir parçasıdır.

Doğu Akdeniz bölgesi genellikle iki şekilde yorumlanır:

Tarihsel olarak bağlı komşu ülkeler, Balkanlar ve Yunanistan adaları da dahil olmak üzere Levant.
Kıbrıs adası (Levant olarak da bilinir), Mısır, On İki Ada ve Anadolu ile Suriye bölgesi.

Doğu Akdeniz ülkeleri ve bölgeleri arasında Kıbrıs, Türkiye (Anadolu), küçük Hatay ili, Yunan On İki Adalar'ı ve Lübnan, Suriye, Filistin, İsrail, Ürdün ve Mısır yer almaktadır.
Kuzeydoğu Akdeniz, Büyük Balkanlar için kullanılan bir terim olarak basılmıştır: Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Slovenya, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Kosova, Karadağ, Romanya. 2019'da beş yazarlı, istatistik açısından zengin bir çalışma, diğerlerinin Karadeniz'in ekonomisi ve tarihiyle daha fazla ilişkilendirdiği Moldova ve Ukrayna'yı da eklemeye çalıştı. Bu terim, esasen "Balkanlaşma" kelimesini yaftalayanlar tarafından Balkan yarımadası için kullanılan ve Doğu Akdeniz'deki diğer çatışmalarla paralellikler öne süren karmaşık bir örtmecedir.
DSÖ Doğu Akdeniz Bölge Ofisi, Doğu Akdeniz'in yanı sıra bitişik Afrika-Avrasya'nın diğer Müslüman çoğunluklu bölgelerini de kapsamaktadır: Orta Doğu, Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu ve Orta Asya.

Büyük Suriye
Bereketli Hilal
Yakın Doğu
Antik Yakın Doğu
Doğu Akdeniz Üniversitesi
Akdeniz ülkeleri listesi
Akdeniz Havzası

Edremit Körfezi, Anadolu'nun Ege Denizindeki en kuzey körfezi ve aynı zamanda körfez kıyısını oluşturan Kaz Dağı ve Madra Dağları arasında kalan bölgeye verilen isim. Papalina avcılığı ve zeytinyağı üretimiyle bilinir. Kıyı şeridi yazlık tipi konutlarla çevrilmiştir. Adını, bölgenin en büyük yerleşim yeri olan Edremit'ten alır.

Körfez, Biga Yarımadasında yer alan Kazdağı, Midilli Adası ve Madra Dağları arasındadır. Ege Denizine batıda Müsellim Boğazı ve güneyde Dikili Boğazı(veya Midilli Boğazı) ile bağlıdır. Karada sınırları Baba Burnu ile başlar, güneyde Ayvalık, Sarımsaklı ile biter.
Bölge Balıkesir ve Çanakkale illeri arasındadır. Küçükkuyu-Altınoluk arasındaki, Mıhlı çayı iki il arasındaki sınırdır. Çanakkalede Ayvacık, Balıkesir'de ise Edremit, Burhaniye, Gömeç, Ayvalık ve iç kısımdaki Havran ilçeleri körfez bölgesini oluşturur.
Çanakkale ve Balıkesir illerinin merkezleri Marmara Bölgesinde iken, Edremit Körfezi tamamen Ege Bölgesinin, Kıyı Ege Bölümünde yer alır. Körfezin Çanakkale kıyıları, coğrafî bölge ayırımlarında Ege Bölgesine sınırını oluşturur. Kuzeydeki Kaz Dağları tarafında rakım artıkça Marmara Bölgesine girilir.

Baba Burnu, Asya'nın en batı ucu ve Edremit Körfezinin başlangıcı
Sivrice Koyu, Sivrice Köyü yakınları
Sivrice Burnu
Kadırga Koyu, Behramkale Köyü yakınları
Karaburun
Bağlar Burnu(Kum Burnu), Pelitköy Beldesi
Gemi Yatağı Koyu
Bozburun, Karaağaç Beldesi, Artur tatil sitesi
Ayvalık Adaları

Merkezi deniz kıyısındaki ya da zamanla deniz kıyısına kaymış, önemli yerleşim yerleri

Babakale, Ayvacık
Behramkale
Küçükkuyu, Ayvacık
Altınoluk, Edremit
Akçay, Edremit
Ören, Burhaniye
İskele,Burhaniye
Pelitköy,Burhaniye
Karaağaç, Gömeç
Gömeç
Alibey Adası (Cunda)
Ayvalık
Sarımsaklı

Edremit Körfezi, antik olarak Troas, Misya ve Aiolis bölgelerinin kesişimindedir. Bölgedeki en eski kalıntıda Havran ilçesinde İnboğazı Mağarasındadır, yaklaşık MÖ 50.000 yılına tarihlendiriliyor. Thebai ve Lyrnessos körfezin en eski ve önemli şehirleridir. Bu yüzden bölge için Thebai ovası adı da kullanılır. Bu iki şehir, İlyada da çok sık karşımıza çıkar. Şehirler, Troya savaşına giden Akhalar tarafından yağmalanır. Hektor'un eşi Thebai kralı Eeiton'un kızıdır. Aşilin uğruna savaşı bıraktığı kızda bölgedeki bir Apollon rahibinin kızıdır. Bölge daha sonra önce Midilliden gelen Aioller tarafından kolonileştirilir. Sonra sırasıyla Lydialılar, Persler, İskender İmparatorluğu, Bergama Krallığı ve Romaya bağlanır. Roma ve Bizans zamanında özellikle Adramytteion kenti öne çıkar. Burada bir piskoposluk merkezi bile kurulur. Bizanstan sonra da Selçuklu, Karesi Beyliği ve Osmanlılar bölgeye egemen olur. Kurtuluş Savaşında körfezin kuzeyi boğazlar bölgesine ait tarafsız kısımda yer alırken güneyi Yunanlara vadedilmiş.

Bölgenin ekonomisi zeytincilik ve turizme dayanır. Türkiye'deki zeytin ağaçlarının yaklaşık %10 bu bölgededir. Bu ağaçlardan üretilen 260.000 ton zeytinin %15-20 sofralık olarak, kalanında zeytinyağına dönüştürülerek kullanılır. Bu 45.000 ton zeytinyağı demektir, yani Türkiye'nin zeytinyağ üretiminin %28'ine denk gelir.

Altın bölgedeki önemli madenlerin başında gelir. Havran da altın madenciliği, Roma ve daha eski dönemlere kadar uzanır. İsmi de altından gelir. Modern altın madenciliği bu ilçenin Büyükdere ve Küçükdere köylerinde kapılmıştır. 2010 yılında son verilen madencilik faaliyetleri sonrasında bölge rehabilite edilmiştir. Günümüzdeki altın arama çalışmaları Kaz Dağı'nda sürmektedir. Ayrıca Ayvalık'ın güneyindeki Tuzla'da tuz çıkarma işlemleri yapılmaktadır.
Bölgenin rezerv açısından önemli bir madeni de demirdir. Edremit-Eymir bölgesinde bulunur. Bunun dışında, Ayvacık'taki uranyum, Edremit'teki gümüş rezervleri bölgenin diğer madenleri olarak sıralanabilir.

Bölgenin türistik yerleri; Hasanboğuldu mesire yeri, Sutüven Çağlayanı Şahindere kanyonu, Kazdağı Millî Parkı, Kazdağı Zirvesi, Assos antik kenti, Antandros antik kenti, Şeytan Sofrası, Mıhlı Çayı Şelalesi, Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, Babakale köyü-Osmanlı Kalesi, Adatepe köyü-Zeus Sunağı ve Alibey (Cunda) adası sayılabilir. Turizm açısından bölgede daha çok yerli turist bulunur. Ama son zamanlarda Midilli ve Ayvalık arasındaki düzenli feribot seferleri ile başta Ayvalık olmak üzere bölgede Yunan turist de görülebilir.

Türkiye'deki körfezler listesi

Farsça veya Persçe (فارسی: Fârsi; پارسی: Pârsi Farsça telaffuz: [fɒːɾˈsiː]), Hint-Avrupa dillerinin İran dilleri koluna ait bir batı İran dilidir. Başta İran olmak üzere, kuzeyde Rusya ve Azerbaycan, doğuda Afganistan ve Tacikistan, Orta Asya'da Özbekistan ve Basra Körfezi üzerinde Kuveyt, Irak ve Bahreyn gibi ülkelerde 100 milyonun üzerinde kişi tarafından konuşulmaktadır. Antik Pers halkının konuştuğu dilden türemiştir.
Farsça ve lehçeleri İran, Afganistan, Tacikistan ve Rusya'da (Dağıstan) resmî dil statüsündedir. İran, Afganistan, Tacikistan, Özbekistan, Rusya, Azerbaycan ve Kuveyt ve Irak gibi Basra Körfezi ülkelerinde 100 milyondan fazla kişinin anadili Farsçadır. Hindistan ve Pakistan başta olmak üzere diğer ülkelerde de bir o kadar daha kişinin bu dili konuştuğu tahmin edilmektedir. 2006 yılında UNESCO'ya Farsçayı da "Uluslararası Ana Dil" statüsündeki dillerden biri olarak seçmesi önerilmiştir.Farsça tarih boyunca Batı Asya, Orta Asya ve Güney Asya merkezli çeşitli imparatorluklar tarafından prestijli bir dil olarak kullanılmış ve kabul edilmiştir.
Modern Farsça ise Sasani İmparatorluğu'nun (MS 224-651) resmi dili olan Orta Farsça ve ondan önce Birinci Pers İmparatorluğu'nda (MÖ 550-330) kullanılan Eski Farsçanın devamıdır. Antik Pers halkının konuştuğu İran'ın güneybatısındaki Pars (Persia) bölgesinde ortaya çıkmış ve türemiştir. Dilbilgisi birçok Avrupa dilinin dil bilgisine benzerdir.
Farsça, yüzyıllar boyunca Orta Asya, Güney Asya ve Orta Doğu'da prestijli bir kültür dili olmuştur ve komşu ülkelerin dillerini, özellikle de Orta Asya, Kafkasya ve Anadolu'daki Türk dillerini etkilemiştir. Arapça ve Mezopotamya dilleri üzerindeki etkisi ise daha azdır. Farsça, İslam Dünyası'nın ikinci kültürel dilidir. İslam klasiklerinin özellikle tasavvufla ilgili olanları bu dilde yazılmıştır. Şiirsel ve melodik ağırlığı olan bir dildir. Batıda Osmanlı İmparatorluğu, Güney Asya'da Babür İmparatorluğu ve Afganistan'daki Peştunlar gibi anadili olmayanlar tarafından da resmi olarak bir bürokrasi dili olarak kullanılmıştır.
İngiliz sömürgeciliğinden beş yüz yıl önce Hindistan ve civarında ikinci dil olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı. Güney Asya'da kültür ve edebiyat dili kabul edilmişti. Moğol İmparatorluğu zamanında ise resmî dil oldu. Farsçanın bölgedeki tarihsel etkilerinin kanıtı Hindustânî, Keşmirce, Pencapça, Sindhî, Güceratça, Bengalce ve hatta Telugu dilleri üzerindeki süregelen etkisinden ve bölgede İran edebiyatının hâlâ sevilmesinden anlaşılabilir. Özellikle Urduca, Farsçanın Arapça, Türkçe ve Güney Asya'nın bölgesel dillerinin kombinasyonudur. Babür İmparatorluğu'nun Müslüman bölgelerinde yoğun bir şekilde kullanılmıştır.

Farsça kelimesi, Orta Farsçadaki Pārsīg (𐭯𐭠𐭫𐭮𐭩𐭪) kelimesinden gelmektedir. Bu kelime, "Pārs" kelimesine -īg sıfat ekinin eklenmesi sonucu ortaya çıkmıştır ve "Pārs" [ça]" anlamına gelmektedir. Pārs, Farsçanın ortaya çıktığı İran'ın güneybatısındaki Fars eyaletidir. Eski Farsçada Parseh (𐎱𐎠𐎼𐎿) denmekteydi. İslam sonrası Arapçada "p" harfinin bulunmamasına bağlı olarak önceleri Pārsī olarak adlandırılan dil Fārsī olarak söylenmeye başlamıştır. Farsça, M.Ö. 550-330 yılları arasında İran'da hüküm süren Parsa halkının konuştuğu dilden gelmektedir. Osmanlı'da Fârisî, Farsî, Parsça, Parsî olarak adlandırılmıştır. Pers İmparatorluğunun resmî dili olduğu dönemde imparatorluk sınırları içerisinde çok geniş bir bölgede konuşulmaktaydı. 18. yüzyılda İngilizler yasaklayana kadar Hindistan'daki mahkemelerde resmî dildi. Delhi'deki Kızıl Kale'nin duvarlarında şu cümle yer alır:
"Agar ferdôs dar cahân ast hamîn ast o hamîn ast o hamîn ast"
(Eğer dünyada cennet varsa; buradadır, buradadır, buradadır!)
Arapça'da "p" harfi olmadığından Farsî şeklinde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Farsça büyük değişime uğrayarak günümüzdeki hâlini almıştır.

İran dilleri genel olarak Eski (Antik), Orta ve Yeni (Modern) olmak üzere üç döneme ayrılmaktadır. Bu dönemler İran tarihinin üç dönemine denk gelmektedir. Antik dönem, kabaca milattan önceki döneme (kabaca Ahameniş İmparatorluğu dönemi), orta dönem ise Sasani İmparatorluğu döneminde denk gelmektedir. Yeni dönem, günümüze kadar olan dönemdir. Farsça İran dillerinin bu üç dönemine ait özellikleri taşıdığı belgelenen tek İran dilidir. Bu noktada Farsça şu şekilde kategorize edilebilir:

Eski Farsça
Orta Farsça
Klasik Farsça
Çağdaş Farsça

Farsça İran bölgesinde doğmuştur. İran'ın İslamlaşması sonucunda Arapçadan, Türkler'le olan siyasi ilişkiler ve bölgedeki Türk hakimiyeti sonucunda da Türkçeden etkilenmiştir. Farsça, Hint-Avrupa Dil Ailesinin Asya kolunda yer alır ve diğer Hint-Avrupa Dilleri ile önemli ölçüde benzerlik gösterir. Dil bilgisi ve dil yapıları başlıca sebepleridir. Dillerinin yarı çekimli bir dil olması ve Proto-Hint Avrupa dilinden gelmiş olması buna bir nedendir. Farsça, Hint-Avrupa dil ailesinde yer almasına rağmen Farsçada sözcük bükümlemeleri yalnızca eylemlerdeki geniş zaman ve emir kiplerinde görülür (bu durumlar İlk Çağ dönemi Farsçasından kalmadır); yani Arapça, İngilizce ve Almancada sık görülen sözcük bükümlemeleri Farsçada ender olarak görülür. Farsçada geniş zaman ve emir kipi dışındaki zaman çekimlemelerin hepsi ekler yoluyla yapılır. Ayrıca Farsçada sözcük türetimi sırasında da eklerden yararlanır; ancak Farsçada ekler sözcüğün başına, ortasına ve sonuna konur. Farsça, gramer yapısı açısından eklemeli bir dildir. Ayrıca Farsça, Hint-Avrupa Dilleri'ne ait olup eklemeli dillerin özelliğini gösteren dillerden birisidir. Ayrıca Farsçada Almanca, Fransızca ve İngilizce gibi Avrupa dillerinin gramerinde görülen sözcük cinsiyetlerine de rastlanmaz, ancak Eski Farsçada vardır.

Eski Farsçaya ait en eski kayıtlar M.Ö. 1000'li yıllara kadar dayanır. Bilinen Eski Farsça İran Platosu'nun güneybatısındaki topraklarda (bugünkü Fars Eyaleti) gelişmiştir. Eski Farsçaya dair bilinen en eski örnek ise M.Ö. 500'lerde Ahameniş İmparatorluğu döneminde yazılmış olan Behistun Yazıtları'dır. Eski Farsça, önceleri çivi yazısıyla yazılmış daha sonra da Pehlevi Alfabesi ile yazılmaya başlanmıştır. Antik İran'da konuşulmuş ve Ahameniş İmparatorluğu'nun resmî dillerinden biri olmuştur. Bugün sadece taş üzerine oyulmuş örnekleri kalmıştır. Farsçada fiilin genellikle cümle sonunda bulunması kuralının bu devirde de bulunduğu belirtilmektedir. Eski Farsçada günümüz Farsçasından farklı olarak eril, dişil ve nötr olmak üzere üç dilbilgisel cinsiyet bulunmaktaydı.
Eski Farsçaya ait kalıntılar İran, Romanya (Gherla), Ermenistan, Bahreyn, Irak, Türkiye ve Mısır'da bulunmaktadır. Eski Farsça, belgelenmiş en eski Hint-Avrupa dillerinden biridir.

Sasaniler döneminde konuşulan ve "Pehlevice" olarak da bilinen Farsçadır. Zerdüştlükle ilgili birçok yazılı belge bu dildedir. Bundahish, Arda Virafname, Mainu Khared, Pandnameh Adorbad Mehresfand bu belgelerden bazılarıdır.
Orta Farsçadan Yeni Farsçaya geçiş, üç Orta Çağ İran hanedanı olan Tahiriler (820–872), Saffariler (860–903) ve Sâmânîler (874–999).döneminde tamamlanmıştır.

Yeni Farsça ya da Modern Farsça geleneksel olarak üç aşamaya ayrılmaktadır:

Erken dönem Yeni Farsça (8. ve 9. yüzyıllar)
Klasik Farsça (10 ila 18. yüzyıllar arası)
Çağdaş Farsça (19. yüzyıldan günümüze kadar olan dönem)
Farsçanın morfolojisi ve daha az ölçüde olmakla birlikle kelime hazinesi nispeten aynı kaldığı için, Erken Dönem Yeni Farsça, Çağdaş Farsça konuşanlar için büyük ölçüde anlaşılırdır.

Arap alfabesiyle yazılan erken dönem Yeni Farsça metinler ilk olarak 9. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Erken dönem Yeni Farsça doğrudan Sasani İmparatorluğu'nun (224-651) resmi, dini ve edebi dili olan Orta Farsçanın soyundan gelmektedir.

Klasik Farsçanın kökeni çok belirgin değildir. Kelime kökleri ülkenin değişik kesimlerinde konuşulan dillerden alıntıdır; ama kelimelerin çoğunluğunun kökü "Eski Farsça", "Pahlavî" ve Avestadandır. Klasik yazımlarda ve şiirlerde kendini gösterir. 
İran edebiyatının en büyük şairlerinden biri olarak kabul edilen Firdevsî, bu dili Arap istilacılardan korumak için 30 yıl acı çektiğini ve neredeyse dilin kaybolma noktasında olduğunu şöyle belirtir:

Otuz yıl çok acı ve zorluk çektimFarsça ile Acem'i (İran'ı) dirilttim
Bási ránc bordam dar in sâlı sî, ácam zénde kardám bedin Pârsî.  Firdevsî
Daha sonraları Moğollar, İran'ı işgal ettiği zaman Fars kültürünü, dilini ve edebiyatını geniş bir alana yaydılar. Hindistan'da mahkeme dilini Farsça yaptılar.
Avrupa dillerinden gelen kelimelerin Farsçada tam karşılığı olmadığından bir durumu ya da ürünü tasvir etmek için aynen alınmıştır. Teknik olmayan bazı kelimeler de, örneğin; mersi (teşekkür) dile yerleşmiştir.

Çağdaş Farsça dönemi 19. yüzyıl ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılda Kaçar Hanedanı döneminde Farsçanın Tahran'da konuşulan ağzı ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Farsçada halen önemli miktarda Arapça kelime mevcuttu, ancak bu kelimelerin çoğu Farsça fonolojisi ve grameriyle bütünleştirilmiş durumdaydı. Ayrıca Kaçar yönetimi altında, özellikle teknolojik olmak üzere, çok sayıda Rusça, Fransızca ve İngilizce terim Farsçaya girmiştir. Fars dilinin yabancı kelimelere karşı korunmasının gerekliliğine ve Farsça yazımın standartlaştırılmasına yönelik ilk çalışmalar, 1870'li yıllarda Kaçarlar döneminde Nasıreddin Şah döneminde başlamıştır. Nasıreddin Şah'tan sonra Muzaffereddin Şah tarafından 1903 yılında ilk Farsça kurumunun kurulmasına karar verilmiştir (Ferhengistan). Kurum, kelime türetmede kabul edilebilir kaynaklar olarak Farsça ve Arapçayı kullanmıştır. Kurumun kuruluşunun nihai amacı, kitapların yanlış kelime kullanımıyla basılmasını önlemekti. Kurum "demiryolu" için kullandığı rāh-āhan (Farsça: راه‌آهن) gibi kelimeyi Farsçaya kazandırmıştır.1911'de Farsçaya yönelik başka bir encümen kurulmuş ve Farsça sözcükler Bilimsel Encümen Lügatı (Lugat-e Encumen-e Elmi) adlı bir sözlükte derlenmiştir. Bu sözlük daha sonra tamamlanıp Katouzian Sözlüğü (Ferheng-e Katuziyan) olarak yeniden adlandırılmıştır. 1935 yılında Pehleviler döneminde Farsçanın resmi dil otoritesi olan ve Farsç

Fas, resmî adıyla Fas Krallığı, Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Akdeniz'e, batıda Atlantik Okyanusu'na kıyıları vardır ve doğuda Cezayir ile kara sınırları bulunur; kuzeyde, İspanya kontrolündeki birkaç küçük ada ile birlikte hak iddia ettiği İspanyol yerleşim bölgeleri Sebte, Melilla ve Peñón de Vélez de la Gomera; ve güneyde, 1975'ten beri Fas tarafından kısmen işgal edilen tartışmalı Batı Sahra bölgesi ile sınır komşusudur. Fas ayrıca, tartışmalı Batı Sahra bölgesi üzerinden Moritanya ile de sınır paylaştığını iddia etmektedir. Nüfusu yaklaşık 37 milyondur. İslam hem resmi hem de baskın dindir, Arapça ve Berberi ise resmi dillerdir. Ayrıca Fransızca ve Arapçanın Fas lehçesi yaygın olarak konuşulmaktadır. Fas kültürü, Arap, Berberi, Avrupa (özellikle Endülüs) ve Afrika kültürlerinin bir karışımıdır. Başkenti Rabat, en büyük şehri ise Kazablanka'dır.
Fas'ı oluşturan bölge, 300.000 yıldan fazla bir süre önce Paleolitik Çağ'dan beri yerleşim görmüştür. İdrisid Hanedanı, 788 yılında I. İdris tarafından kurulmuş ve Fas daha sonra bir dizi bağımsız hanedan tarafından yönetilmiştir. 11. ve 12. yüzyıllarda, Almoravid ve Almohad hanedanları döneminde, İber Yarımadası'nın ve Mağrip'in büyük bir bölümünü kontrol ederek bölgesel bir güç olarak zirveye ulaşmıştır. 7. yüzyıldan beri Mağrip'e yapılan yüzyıllar süren Arap göçü, bölgenin demografik yapısını değiştirmiştir. 15. ve 16. yüzyıllarda Fas, Portekiz'in bazı toprakları ele geçirmesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun doğudan müdahale etmesiyle egemenliğine yönelik dış tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Marinid ve Saadi hanedanları yabancı egemenliğine karşı direndi ve Fas, Osmanlı egemenliğinden kurtulan tek Kuzey Afrika ülkesi oldu. Saadi hanedanı, 16. yüzyılın sonlarında Songhay İmparatorluğu'nu fethederek topraklarını genişletti. Ülkeyi günümüze kadar yöneten Alevi hanedanı, 1631'de iktidarı ele geçirdi ve sonraki iki yüzyıl boyunca Batı dünyasıyla diplomatik ve ticari ilişkilerini genişletti. Fas'ın Akdeniz ağzına yakın stratejik konumu, Avrupa'nın ilgisini yeniden çekti. 1912'de Fransa ve İspanya ülke üzerinde himaye kurdu ve Tanca'yı uluslararası bölge olarak belirledi; Sultan ise sömürge kontrolü altında sınırlı yetkiye sahip resmi hükümdar olarak kaldı. Sömürge yönetimine karşı aralıklı isyanlar ve ayaklanmaların ardından Fas, 1956'da V. Sultan Muhammed'in liderliğinde bağımsızlığını yeniden kazandı ve birleşti.
Bağımsızlığından bu yana Fas nispeten istikrarlı kaldı. Afrika'nın beşinci büyük ekonomisine sahip ve hem Afrika'da hem de Arap dünyasında önemli bir etkiye sahip; Küresel ilişkilerde orta güç olarak kabul edilir ve Arap Birliği, Arap Mağrip Birliği, Akdeniz Birliği ve Afrika Birliği üyesidir. Afrika'da İnsani Gelişme Endeksi'nde yüksek sıralarda yer alan az sayıdaki ülkelerden biridir ve Afrika'nın önde gelen sanayi ekonomisidir. Fas, seçilmiş bir parlamentoya sahip üniter yarı anayasal bir monarşidir. Yürütme Fas Kralı ve başbakan tarafından gerçekleştirilirken, yasama yetkisi parlamentonun iki meclisine aittir: Temsilciler Meclisi ve Danışmanlar Meclisi. Yargı yetkisi, yasaların, seçimlerin ve referandumların geçerliliğini inceleyebilen Anayasa Mahkemesi'ndedir. Kral, özellikle ordu, dış politika ve dini işler üzerinde geniş yürütme ve yasama yetkilerine sahiptir; kanun gücünde olan kararnameler çıkarabilir ve ayrıca başbakan ve anayasa mahkemesi başkanına danıştıktan sonra parlamentoyu feshedebilir. Fas, hibrit bir rejim olarak sınıflandırılıyor ve The Economist Demokrasi Endeksi'ne göre 2025 yılı itibarıyla Arap dünyasında bu tür sistemlerin önde gelenlerinden biri olarak sıralanıyor.
Fas, kendi kendini yönetmeyen Batı Sahra topraklarının mülkiyetini iddia ediyor ve bu toprakları Güney Eyaletleri olarak adlandırıyor. 1975 yılında, İspanya'nın bölgeyi sömürgecilikten kurtarmayı ve kontrolünü Fas ve Moritanya'ya devretmeyi kabul etmesinin ardından, bu güçler ile yerel halkın bir kısmı arasında gerilla savaşı çıktı. 1979'da Moritanya bölge üzerindeki iddiasından vazgeçti, ancak savaş devam etti. 1991'de bir ateşkes anlaşmasına varıldı, ancak egemenlik sorunu çözümsüz kaldı. Bugün Fas, bölgenin yaklaşık üçte ikisini işgal ediyor ve anlaşmazlığı çözme çabaları bugüne kadar siyasi çıkmazı kıramadı.

Tam Arapça ismi el-Memleketü'l-Mağribiyye (المملكة المغربية "Batı Krallığı")'dır. Genellikle el-Mağrib (المغرب "Batı") ismi kullanılır. Tarihî referanslarda, Orta Çağ Arap tarihçileri ve coğrafyacılar, Fas'ı el-Mağribü'l-Aḳṣâ (المغرب الأقصى "En Uzak Batı") olarak anmışlardır. Aynı şekilde Cezayir için el-Mağribü'l-Evsaṭ (المغرب الأوسط "Orta Batı") ve Tunus için de el-Mağribü'l-Ednâ (المغرب الأدنى "Yakın Batı") denmiştir.
"Morocco" kelimesi; Latince'deki "Morroch" kelimesinden gelir. Morroch, Latince'de Murabıtlar ve Muhavvidler'in başkentleri olan Marakeş'e verilen isimdir. İranlılar "Marrakech" ve Türkler de antik İdrisî ve Marinî başkent Fes'ten dolayı bu ülkeye Fas demişlerdir.
Marakeş ismi büyük ihtimâlle Berberice'de Tanrı'nın Toprakları anlamına gelen Mur-Akush kelimesinden gelmektedir.

Bugünkü Fas topraklarındaki ilk yerleşimler Cilalı Taş Devri'ne tarihlenen MÖ 8000 yıllarından kalma, Capsian kültürüne ait kalıntılara aittir. Kalıntılar, o devirde Fas'ta büyük bir kuraklık yaşandığını göstermektedir.
Birçok teorisyen, Berberîlerin ataları olarak kabul ettikleri Amazigh adında bir halkın bu devirde var olduğuna inanır. Büyük ihtimalle, bu halkın Fas topraklarına gelişi ve bu topraklarda tarımın başlaması aynı tarihlerdir. Daha sonraları, klasik dönemde Fas, Mauretania olarak anılmaya başlanmıştır.

Kuzey Afrika ve Fas, Akdeniz uygarlığına erken klasik dönemde Fenikeli tüccarlar ve koloniler sayesinde -oldukça yavaş ve geç- dahil olmuştur. Fenikelilerin gelişiyle, Akdeniz'in bu stratejik köşesi Roma'nın ilgi alanına girmiş ve kısa süre sonra da bu bölge Mauretania Tingitana adıyla Roma'ya dahil olmuştur. 5. yüzyılda bölge Vandallar ve Vizigotların eline geçti. Bunu, Bizans idaresi izledi. Ancak hiçbirisi, Fas'ın yüksek dağlarındaki Berberîleri hüküm altına alamadılar.

Müslümanların Mağrip'i ele geçirmesi 7. yüzyılda meydana geldi. Emevîler gücünün doruğundayken, Fas'taki ilk ele geçirmeyi Şam Emevileri'nin hizmetindeki bir komutan olan Ukbe bin Nafi komutasındaki İslam ordusu yaptı. 670 yılındaki bu ilk ele geçirmenin ardından Ukba ibn Nafi'nin halefleri ilerleyen dönemde Fas'ın tamamını kontrolleri altına aldılar ve 683 yılında ülkeye "Maghreb al Aqsa" (En Uzak Batı) adını verdiler. Uygulanan asimilasyon yaklaşık olarak bir asır sürdü.
Fas'ın Arap ve İslam hâkimiyetine girmesinden sonra, yedinci asır boyunca, Arap kültürünün etkisi altında kalmış olan Berberîlerin büyük çoğunluğu; Arapların kıyafet geleneklerini, kültürlerini ve İslam dinini benimsediler. Devletlerini bu kültüre göre şekillendirip, ilk örneklerini Nekor ve Bergavata devletleriyle verdiler. Ancak bu devletlerin kuruluşları uzun iç savaşları da beraberinde getirdi. İdrisî Hanedanı'nın kurucusu olan İdris ibn Abdallah, ülkenin Bağdat'taki Abbasi halifeleriyle ve Endülüs Emevîleriyle olan bağını kopardı ve yollarını ayırdı. İdrisîler Fes şehrini alıp, bu şehri başkent haline getirdiler ve Fas bir bilim kültür merkezi ve bölgesel bir güç haline geldi.
İdrisîler'in ardından Arap göçmenler Fas'taki politik güçlerini yitirdiler. Berberîler yönetimleri şekillendirmeye başladılar ve yeniden ülkenin hakim gücü haline geldiler. Fas, bu Berberî yönetimleri zamanında belki de tarihteki en parlak dönemini yaşadı. Arap İdrisîler 11. yüzyılda tehcir edildiler. Murabıtlar, Muvahhidler, daha sonra Merinîler ve son olarak Saadîler; Kuzeybatı Afrika'nın büyük bölümünü, Müslüman İberya'yı ve Endülüs'ü içine alan büyük devletler kurdular.

Saadîler'in ardından Alevî Hanedanı yönetime geldi. Bu sıralarda Fas, İspanya ve Osmanlı'nın nüfuz mücadeleleri ile baskılarına mâruz kalıyordu. Alevî Hanedanı kısa süre için, kendisinden önce gelen hânedanlara nazaran daha küçük bir alanda, sessiz bir zenginlikte hüküm sürdüler ve pozisyonlarını korudular. 1684 yılında Tanca'yı ilhâk ettiler. Hânedanın başındaki İsmail ibn Şerif, yerel güçlere karşı birleşik bir krallığı savundu ve bunu da gerçekleştirdi.

15. yüzyılda, Atlantik kıyılarındaki başarılı Portekiz saldırı ve istilâları Fas'ı derinden etkilememişti. Napolyon Savaşları'nın ardından gittikçe İstanbul'dan bağımsız hareket etmeye başlayan Mısır ve Kuzey Afrika ile Beylerin hükmü altındaki korsanlar Avrupa için kolonicilik bakımından cazip hale geldiler. İlk olarak Fransa, 1830'lu yılların başlarında Fas ile ciddi şekilde ilgilenmeye başladı. Birleşik Krallık'ın Fas'taki Fransız nüfûzunu 1904 yılında tanıması Alman İmparatorluğu'nu kızdırdı. Haziran 1905 krizi Algeciras Konferansı'nda çözüldü. Buna göre, 1906 yılında Fransa'nın özel durumu tanındı ve Fas'ın geleceği Fransa ile İspanya'nın ortak kararlarına bırakıldı. İkinci Fas Krizi Berlin tarafından çıkarıldı ve Avrupa büyük güçlerinin arasını açtı. Krizin ardından imzalanan Fes Antlaşması'yla Fas tam olarak bir Fransız sömürgesi haline geldi ve Kuzey ile Güney Sahra sınır bölgeleri İspanya'ya bırakıldı.

1963'te Cezayir'in Atlas okyanusuna bir çıkış koridoru istediği için Fas ile Cezayir arasında La guerre des sables diye bilinen ve beş ay süren Kum Savaşı yaşandı.

Fas, Afrika'nın kuzeybatısında bir ülkedir. Atlantik okyanusu kıyıları Cebelitarık boğazı ile Akdeniz kıyılarını ayırır. Güneyinde tartışmalı Batı Sahra bölgesi ile güney ve güneydoğusunda Cezayir bulunmaktadır. Batısında atlantik kıyılarına yakın Kanarya Adaları ve Madeira Adaları bulunmaktadır. Kuzeyinde Cebelitarık İspanya'yı Fas'tan ayırır.
Başkenti Rabat'tır. Büyük şehirleri Kazablanka, Agadir, Fez, Marakeş, Meknes, Tetouan, Tanca, Oujda, Ouarzazate ve Laayoune'dir (Batı Sahra).

Afrika'da bulunan sıra dağ dizisi olan Atlas Dağları kıtanın kuzeybatısında Fas'tan başlayarak, Cezayir ve Tunus ülkelerine uzanır. Dağlar Fas'ın üçte ikisini kaplar ve yüksek doruklara erişir. 4.000 metreyi geçen dorukları bulunur. Ce

Fethiye körfezi, güneybatı Türkiye kıyılarında, Teke Yarımadası'nın batısında yer alan Akdeniz körfezi. Fethiye ve Göcek körfez kıyılarındadır. Adını doğu kıyılarında antik  Telmessos yerine kurulan Fethiye ilçesinden alır.

Fethiye Körfezi; 36°39′- 36°37′ K enlemleri, 29°08′-29°05′ D boylamları arasındadır. D400 karayolu körfezin kuzey ve doğu kıyılarından geçmektedir. Fethiye'nin önündeki Şövalye Adası dalgakıran görevi yapar. Körfezin batısında KD-GB doğrultulu uzanan adalar, On İki Adalar olarak anılır. Başlıcaları; Tersane Adası, Domuz Adası, Zeytinli Adası, Yassı Adalar, Kızıl Ada, Şövalye Adası, Katrancı Adası, Delikli Adalar, Kızlan Ada.
Körfez 3. ve 4. jeolojik zamanlardaki tektonik hareketler sırasında çöken alanda oluşmuştur. Çöken vadi tabanlarını deniz suları doldurmuş, küçük yan akarsuların vadileride iç koylar (Göçek Koyu) oluşmuştur.

Göcek körfezi yat turizminde yoğun olarak tercih edilir. Telmessos antik kenti ve kaya mezarları, Cezayirli Camii turizm açısından önemlidir. Mübadelede boşaltılan Kayaköy yakın zamana ait turistik bir değerdir. Körfez içindeki Göçek koyu, Turunç Pınarı Koyu, Samanlık koyu, Boncuklu Koyu ve Kalemya Koyu görülmeye değerdir.

Körfez çevresinde Akdeniz iklimi hakimdir. 600 m yüksekliklere kadar maki toplulukları, daha yükseklerde kızılçam, sedir, karaçam ormanları görülür. Göcek, Küçük Kargı, İnlice çevresinde Sığla ağacı yetişir.

Karadan tüm körfezi çevreleyen 805.37 km²'lik alan 1990'da Fethiye-Göçek Özel Koruma Bölgesi ilan edilmiştir. Tarihi ve doğal güzellikleri, Caretta caretta'ların ürediği kumsalları, endemik sığla ağaçlarının korunması amaçlanmıştır.
Körfez kıyıları, adalar, kayalıklar nesli tehlikede olan Akdeniz fokunun üreme alanıdır.

Körfeze derelerin getirdiği tortulların körfezi sığlaştırmasını engellemek üzere derelerde ıslah çalışmaları yapılmaktadır.
Fethiye Körfezi, deprem alanıdır, 10 Haziran 2012 tarihinde, 6.0 şiddetinde deprem olmuştur. Deprem körfezde, Helen Yayı üzerinde gerçekleşmiştir.

Türkiye'deki körfezler listesi

Filistin, resmî adıyla Filistin Devleti (Arapça: دولة فلسطين, romanize: Devlet-ü Filestîn), Orta Doğu'da ve Batı Asya'da, Akdeniz kıyısındaki tarihî Kenan Bölgesi'nde bulunan ve Batı Şeria (İsrail-Ürdün sınırında) ile Gazze Şeridi'nde (İsrail-Mısır sınırında) belirtilen bölgelerde de facto olarak hüküm süren bir Arap devletidir. Devletin başkenti her ne kadar Doğu Kudüs olarak belirlense de Kudüs tamamen İsrail'in kontrolünde olduğu için başkenti Ramallah'ta yani Batı Şeria'da bulunmaktadır. Filistin toprakları 1948'den 1967'ye kadar Mısır ve Ürdün tarafından ele geçirilmişken 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra ise İsrail tarafından ele geçirilmiştir. Şubat 2020 itibarıyla 5.051.493 nüfusla dünyada en çok nüfusa sahip 121. devlet olmuştur.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge İngiliz Mandası'ndan Birleşmiş Milletlere (BM) devredilmiş ve BM tarafından Yahudi, Arap ve uluslararası Kudüs Bölgeleri oluşturulmuştur. Bu bölünme Yahudiler tarafından kabul edilirken bölgedeki Arap devletler tarafından ise kabul edilmeyerek 14 mayıs 1948'de   İsrail Devleti'nin kurulmasıyla aynı gün ilk Arap-İsrail Savaşı başladı. Öte yandan 22 Eylül 1948'de Mısır tarafında bulunan Gazze'de bir Filistin Hükûmeti kuruldu. Ürdün hariç diğer Arap Birliği üyeleri tarafından tanındı. Hükûmet Filistin'in tamamını (İsrail, Ürdün'deki Batı Şeria, Gazze ve Kudüs bölgeleri) yönettiğini iddia etse de aslında sadece Gazze'yi yönetmekteydi. İsrail Altı Gün Savaşı sonucunda Mısır'dan Gazze ve Sina yarımadasını, Ürdün'den Batı Şeria'yı ve Suriye'den ise Golan Tepeleri'ni aldı.
Cezayir'de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Yasser Arafat 15 Kasım 1988'de Filistin Devleti'nin kuruluşunu ilan etti. 1993'te Oslo Anlaşmalarının imzalanmasından bir yıl sonra, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki A ve B bölgelerini yönetmek için Filistin Ulusal Otoritesi kuruldu. Gazze daha sonra İsrail'in Gazze'den çekilmesinden iki yıl sonra 2007'de Hamas tarafından yönetilecekti.
Filistin Devleti 157 BM üyesi tarafından tanınmaktadır ve 2012'den beri Birleşmiş Milletler'de üye olmayan bir gözlemci devlet statüsündedir. Filistin; Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, G77, Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve diğer uluslararası organların bir üyesidir.

Filistin Mandası'ndan bu yana "Filistin" terimi, hâlihazırda İsrail Devleti, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni kapsayan coğrafi alanla ilişkilendirilmiştir. "Filistin" teriminin ya da ilgili terimlerin Suriye'nin yanı sıra Akdeniz'in güneydoğu köşesindeki alana genel kullanımı, tarihsel olarak Antik Yunanistan zamanından ve Herodotus MÖ 5. yüzyılın ilk tarih yazımından beri gerçekleşmektedir. Fenikelilerin Tarihlerdeki diğer deniz halklarıyla etkileşime girdiği "Suriye'nin Filistini denilen bölgesi".  "Filistin" teriminin, başka açıklamaları da olmasına rağmen, Filistinliler tarafından işgal edilen topraklar için Eski Yunanlar tarafından türetilen bir terim olduğu düşünülmektedir.

"Fillistin" ya da "Filistin Devleti", "işgal altındaki Filistin toprakları" için kullanılmaktadır. Özellikle, "işgal altındaki Filistin toprakları" terimi, bir bütün olarak 1967'den beri İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarının coğrafi alanını ifade eder. Her durumda, toprak veya bölgeye yapılan atıflar Filistin Devleti tarafından talep edilen toprakları ifade eder.

1947'de BM, Filistin Mandasının geri kalan topraklarında iki devletli çözüme yönelik bir bölünme planını kabul etti. Plan Yahudi liderler tarafından kabul edildi ancak Arap liderler tarafından reddedildi ve İngiltere planı uygulamayı reddetti. Britanya'nın nihai geri çekilmesinin arifesinde, David Ben-Gurion başkanlığındaki İsrail Yahudi Ajansı, önerilen BM planına göre İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan etti. Arap Yüksek Komitesi kendi başına bir devlet ilan etmedi ve bunun yerine Ürdün, Mısır ve dönemin Arap Birliği'nin diğer üyeleriyle birlikte 1948 Arap-İsrail Savaşı ile sonuçlanan askerî harekât başlattı.
Savaş sırasında İsrail, BM planı kapsamında Arap devletinin parçası olarak belirlenen ek toprakları ele geçirdi. Mısır, Gazze Şeridi'ni işgal etti. Ürdün ise Batı Şeria'yı işgal etti ve ardından ilhak etti. Mısır başlangıçta bir Tüm Filistin Hükûmeti'nin kurulmasını destekledi ancak 1959'da onu dağıttı. Mavera-i Ürdün bunu asla tanımadı ve bunun yerine Ürdün'ü oluşturmak için Batı Şeria'yı kendi topraklarıyla birleştirmeye karar verdi. İlhak 1950'de onaylandı ancak uluslararası toplum tarafından reddedildi. İsrail'in Mısır, Ürdün ve Suriye'ye karşı savaştığı 1967'deki Altı Gün Savaşı, İsrail'in diğer bölgelerin yanı sıra Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni de işgal etmesiyle sona erdi.
1964'te Batı Şeria Ürdün'ün kontrolündeyken İsrail'e karşı koymak amacıyla burada Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. FKÖ'nün Filistin Ulusal Şartı, Filistin'in sınırlarını İsrail de dahil olmak üzere manda yönetiminin geri kalan toprakları olarak tanımlıyor. Altı Gün Savaşı'nın ardından FKÖ Ürdün'e taşındı, ancak daha sonra 1971'de Lübnan'a taşındı.
Ekim 1974 Arap Birliği zirvesi, FKÖ'yü "Filistin halkının tek meşru temsilcisi" olarak belirledi ve "bağımsız bir acil durum kurma haklarını" yeniden teyit etti. Kasım 1974'te, FKÖ, BM Genel Kurulu tarafından Filistin sorunuyla ilgili tüm konularda yetkili olarak tanındı ve onlara BM'de "devlet dışı kuruluş" olarak gözlemci statüsü verildi.
Bağımsızlığı 15 Kasım 1988'de Cezayir'de ilan edilmiştir. Aralarında Çin, Rusya, Hindistan ve Türkiye'nin de bulunduğu yüzden fazla ülke tarafından resmen tanınmaktadır. Bağımsızlığı ilan edildiği sırada Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Filistin topraklarında hiçbir kontrolü yoktu. Günümüzde sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi Filistinlilerin kontrolündedir ve bu bölgeler İsrail ordusunun işgali altındadır. Filistin ve İsrail yönetimleri arasındaki barış görüşmeleri devam etmektedir fakat görüşmelerden olumlu sonuç alınamamıştır.
Birleşmiş Milletler, 29 Kasım 2012'de Filistin'in BM'deki 'gözlemci kuruluş' statüsünü, 'üye olmayan gözlemci devlet' statüsüne yükseltmiştir. BM Genel Kurulunda yapılan oylamada, Filistin'in talebi için 138 ülke, "evet", 9 ülke "hayır" oyu kullandı, 41 ülke çekimser kaldı. İsveç Parlamentosu 30 Ekim 2014 tarihinde Filistin Devletini resmen tanıdı. Bu karar Avrupa Birliği üyesi bir devletin aldığı ilk tanıma kararı oldu. Eylül 2015 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda ilk defa Filistin bayrağı göndere çekildi. New York'taki BM Genel Kurulunda aybaşında yapılan oylamada, üye ülkelerin çoğunun 'evet' oyuyla kabul edilen tasarı uyarınca Vatikan bayrağıyla beraber Filistin bayrağının da diğer ülkelerin bayrağının arasında temsil edilmesi kararlaştırıldı.

Filistin Devleti tarafından talep edilen alanlar Levant'ta bulunuyor. Gazze Şeridi, Akdeniz ile batıda, Mısır ile güneyde, İsrail ile kuzeyde ve doğuda sınırlanmıştır. Batı Şeria, doğuda Ürdün ile; kuzeyde, güneyde ve batıda İsrail ile sınırlanmıştır. Dolayısıyla, Filistin Devleti tarafından talep edilen bölgeyi oluşturan iki kuşağın birbiriyle coğrafi sınırı yoktur ve İsrail tarafından ayrılmıştır. Bu alanlar kara alanlarına göre dünyanın 163. büyük ülkesini oluşturacaktır.
Filistin'de bazı çevresel sorunlar vardır. Bunlar; Gazze Şeridi'nin karşılaştığı konular arasında çölleşme, tatlı suyun tuzlanması, kanalizasyonu arıtmama veya kanalizasyonu arıtamama, su kaynaklı hastalıklar, toprak bozulması ve yeraltı su kaynaklarının tükenmesi ve kirlenmesidir. Batı Şeria'da aynı sorunların birçoğu geçerlidir. Tatlı su çok daha bol olmasına rağmen, devam etmekte olan anlaşmazlık nedeniyle erişim kısıtlanmaktadır.

Filistin'deki sıcaklıklar çeşitlilik gösterir. Batı Şeria'daki iklim çoğunlukla Akdeniz İklimi'dir, yüksek bölgelerdeki kıyı şeridine göre batıya doğru biraz daha serindir. Doğuda, Batı Şeria, kuru ve sıcak iklim ile karakterize edilen Ölü Deniz'in batı kıyı şeridi de dahil olmak üzere birçok Judean Çölü'nü içerir. Gazze, kışları ılıman ve kuru, yazları sıcak ve yarı kurak bir iklime sahiptir. İlkbahar, mart ve nisan ayları arasında gerçekleşir ve en sıcak aylar temmuz ve ağustos aylarıdır. Ortalama en yüksek sıcaklık 33 °C (91 °F)'dır. Ocak ise en soğuk aydır ve sıcaklık genellikle 7 °C (45 °F)'dır. Yağmur azdır ve genellikle kasım ve mart ayları arasında görülür. Yıllık yağış oranları yaklaşık 4,57 inç (116 mm)'dir.

Filistin Devleti, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile ilişkili aşağıdaki kurumlardan oluşur:

Filistin devlet başkanı– Filistin Merkez Konseyi tarafından atandı.
Filistin Ulusal Konseyi - Filistin devletini kuran yasama organı
Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Komitesi - Sürgündeki hükûmetin işlevlerini yerine getirmek, geniş bir dış ilişkiler ağı oluşturmak
Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı, Filistin Yasama Konseyi (PLC) ve Filistin Ulusal Yönetimi Kabinesi Filistin Ulusal Yönetimi ile ilişkilidir. Ayrıca Filistin'in kuruluş belgesi, Filistin Bağımsızlık Bildirgesi'dir.

Filistin devleti 16 ayrı idari bölümden oluşur.

Filistin Merkezi İstatistik Bürosu'na (PCBS) göre, 26 Mayıs 2021 itibarıyla Filistin Devleti'nin 2021 ortası nüfusu 5.227.193'tür. PCBS Başkanı Ala Owad, 2021 sonu itibarıyla nüfusun 5,3 milyon olduğunu tahmin ediyor. 6.020 kilometrekarelik bir alanda, kilometrekare başına yaklaşık 827 kişilik bir nüfus yoğunluğu vardır.

Filistin Sağlık Bakanlığı'na (MOH) göre, 2017 yılı itibarıyla Filistin'de 743 birinci basamak sağlık merkezi (583'ü Batı Şeria'da ve 160'ı Gazze'de) ve 81 hastane (51'i Batı Şeria'da, Doğu Kudüs dahil) bulunuyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın 2014 tarihli raporuna göre Filistin'de okuma-yazma oranı %96,3'tür. 15 yaş üzeri nüfusta cinsiyet farkı vardır; kadınların %5,9'u okuma yazma bilmezken, erkeklerin bu oranı %1,6'dır. Kadınlar arasında okuma-yazma bilmeme oranı 1997'de %20,3'ten 2014'te %6'nın altına düşmüştür.

Filistinlilerin %93'ü Müslümandır. Bunların büyük çoğunluğu İslam'ın Sünni mezhebinin takipçileridir. Filistinli Hristiyanlar %6'lık önemli bir azınlığı temsil ediyor ve bunu Dürziler ve daha küçük dinî topluluklar takip ediyor.

Filistinliler etnik ve dilsel olarak Ar

Girit (Grekçe: Κρήτη (Krḗtē), Yunanca: Κρήτη (Kríti), Osmanlıca: كرید (girid)), Yunanistan'ın en büyük, Akdeniz'in beşinci büyük adasıdır. Ege Denizi'nin güneyinde yer alır.
Girit dünyaca tanınmış bir turizm merkezidir. En ilgi çeken turistik ziyaret yerleri arasında Knossos, Faistos ve Gortis'teki arkeolojik sitler, Retimnon'daki (Resmo) Venedik kalesi ve Samarya, Aya İrini ve Aradena geçitlerinin doğal güzellikleri sayılabilir.
Girit Avrupa'nın ilk uygarlıklarından biri olan Minos Krallığı'na (yaklaşık MÖ 2000-1400 arası) beşiklik etmiştir. İngiliz arkeolog Arthut Evans'ın bölgede rastladığı oyulmuş mühür taşlarına olan ilgisi, onu 1900 yılında Knossos'ta düzenlediği kazı sonucu Doğu Akdeniz'de “başka bir uygarlığın zanaatkârlığı ve işçiliğinin bir devamı olarak görmediği” bu saraylarının en büyüğüne rastladı. Yapılan kazılar sonucu ortaya çıkan bu medeniyete bir isim vermek gerekiyordu. Bunun için her zaman olduğu gibi efsanelere başvuruldu. Efsanelere göre Zeus'un oğlu olduğu farz edilen Kral Minos'a Girit'in yönetimi verilmişti. Minos'tan sonra gelen hanedan fertlerinin de hâliyle “Minos” adıyla anılacağını düşünen İngiliz arkeologlar Girit uygarlığını tüm dünyaya “Minos” adıyla yayıp bunlara da “İlk Yunanlar” demiş olsa da, hakikat, o dönemin Giritli sakinlerinin kendilerine ne dediğinin hâlen bilinmemekle birlikte: arkeolog Arthur Evans'ın başvurduğu efsanelerin tabletlerdeki kayıtlardan çok sonrasına ait olduğuydu. Dolayısıyla bu verilerle Girit adasında izlerine rastlanan ilk sakinlerin “İlk Yunanlar” olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, “ilk dönemlere ait definler, adadaki toplumun klanlar ya da geniş aileler hâlinde yaşadıklarını düşündürüyor ve sarayların etrafındaki kasabalarda yapılan kazılar, kendi ambarlarını kontrol eden geniş ve bağımsız ailelerin varlığını gösteriyordu.
Ayrıca, Knossos ile Kandiye arasında kalan, "Khaniale Tekke", Teke ya da Tekke adındaki bölgede Tunç Dönemi'ne ait oldukça zengin saraylar bulunmuştur. 1. Dünya Savaşı sırasında bulunan mezarlar sonrasında birçoğu yağmalanmıştır. Yakın yüzyılda, Girit adasındaki pek çok yer isimlerinin değiştirilmiş olması, adres bulmak ve belgelemek açısından araştırmacıları oldukça zora sokmuştur. 1967'de Tekke mezarlarına da Payne tarafında bulunanlarına da “Fortetsa” adı verilmiştir. Bugün ise Girit'te "Khaniale Teke" antik saray ve mezarlarının olduğu yeri sorsanız, kimse bunların yerini size gösteremeyecektir.

Girit'in tarihi Milattan önce 2000'li yıllara kadar dayanmaktadır. Milattan önce 1700'lerde gerçekleştiği düşünülen bir felaket nedeniyle Girit halkının yapıları büyük hasar görmüş, pek çoğu yıkılmıştır. Eski adı Minos olan Girit adası Akalar ve Dorlar tarafından işgal edilmiştir. Bu işgale tepkisiz kalan Girit halkı adaya yeni gelenlerden uzak durmak amacıyla yaşamlarını sürdürecekleri kasabaları adanın en ulaşılmaz yerlerine kurmuşlardır. Bunların gerçekleştiği dönem Girit tarihinde Karanlık Çağ olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde adanın yerlileri yeni yaşam koşullarına adapte olamamış ve pek çoğu ölmüştür.
Ada, Roma ve Doğu Roma İmparatorluğu egemenliklerinden sonra Arap işgaline uğramış ve 828-961 arasında Abbasiler'e bağlı Hafsiler tarafından yönetilmiştir. 6 Mart 961'de tekrar Doğu Roma egemenliğine girmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun çözülme döneminde Venedikliler tarafından ele geçirilmiştir.
Girit, 1645'te İbrahim saltanatı döneminde Sünbül Ağa hadisesinin tetiklemesi üzerine başlatılan fetihle Osmanlı idaresine geçmiş, Venedik Cumhuriyeti'nin ada üzerinde 1204'ten beri devam eden hakimiyetine böylece son verilmiştir. Adanın hemen hemen tamamı ve bu arada Hanya ve Resmo gibi önemli kentler Osmanlı İmparatorluğu tarafından kolaylıkla fethedilebilmişse de, en büyük merkez olan Kandiye kalesinin alınması 24 yıl sürmüş, 1669'da Fazıl Ahmet Paşa tarafından tamamlanabilmiştir.

Adanın Osmanlı hakimiyetine geçişi ile Venedik Cumhuriyeti 'nin Doğu Akdeniz'de yüzyıllardır süregelen önemli rolü son bulmuştur. Ege Denizi'nde ve Mora'da Venedik hakimiyetinde kalan birkaç küçük ada ve kale de müteakip yıllarda Osmanlı Devleti tarafından alınmıştır. Bölgedeki isyankar Rum aileler Trabzon'un Of ilçesi civarlarına yerleştirilmiştir. Kos, Yasiciannis ve Dimitris bugün bilinen ailelerin başlıcalarıdır. Meşhur papaz İgor Yasiciannis'den sonra ailelerin dili dönüştürülmüştür (Neye?). Bu durum, Osmanlı fütuhatı açısından, Fatih Sultan Mehmet zamanından beri teker teker alınan Ege adalarının ve kıyı kalelerinin ve nihayet 1571'de Kıbrıs'ın (yine Venedik'ten) alınmasının mantıklı bir uzantısını teşkil etmiştir.

24 yıllık fetih süreci ve hemen sonrasında, ilki Batı Avrupa medeniyeti açısından, ikincisi de Osmanlı kültür mozaiği bakımından önem arzeden iki ilginç gelişme cereyan etmiştir. Ada halkı 450 yıl süren Venedik yönetimi bünyesinde orijinal bir entelektüel kültür ve zümre yetiştirmiş bulunmaktaydı. Bu oluşumda Girit'in antik çağlardan beri muhafaza ettiği özgün benliğin ve 1453'ten sonra Bizans kültür odaklarının artık tarihe karışmalarının veya köklü bir kimlik değişimi yaşamalarının da etkisi olmuştur. Osmanlı fethi ile birlikte Venedikli Girit kültürel birikimin temsilcilerinden bir kısmı eski idarecileri ile birlikte Batı Avrupa'ya geçmişlerdir. Batı Avrupa'da aydınlanma çağı ruhunu besleyecek olan bu Giritli aydın şahsiyetler arasında en önemlisi İspanyol resim sanatının temel taşlarından biri haline gelecek olan El Greco veya asıl adıyla Domenikos Theotokopulos'tu.

Aynı dönemde bir kısım Giritli de doğuya yöneldi. O dönemde olgunluk çağına ermiş bulunan Osmanlı bürokratik geleneğinin düzenli kayıtlarından takip edilebildiği üzere, fethin hemen ardından Girit yerli halkı arasında bir ihtidâ (İslamiyet’i kabul) süreci yaşandı. Osmanlı'nın Venedik'e kıyasla dini inançlara müsamaha ve vergilendirme konularında ada halkı açısından kurtarıcı kimliğine bürünmüş olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Girit adası Birinci Balkan Savaşı neticesinde 1913 yılında Yunanistan'ın hâkimiyetine geçmiştir.

Girit Adası İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. İngiliz birlikleri, 3 Kasım 1940'ta Yunan Hükûmeti'nin izni ile Girit'e indi. Mihver güçleri tarafından anakara Yunanistan'ın işgali 6 Nisan 1941 tarihinde başladı ve Yunanistan ile birlikte Commonwealth ordularının müdahalelerine rağmen birkaç hafta içinde bu işgal tamamlandı. Kral II. Yorgos ve Emmanuil Çuderos Hükûmeti Atina'dan kaçmak zorunda kalarak 23 Nisan tarihinde Girit'e sığındılar.
Anakara Yunanistan işgalinden sonra Almanya, Girit ve Balkan seferinin son aşamasına geldi. (20 ve 31 Mayıs 1941 tarihleri arasında) on gün süren Nazi Almanyası ve müttefikler (İngiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Yunanistan) arasındaki sert ve kanlı çatışmaların ardından Girit adası da Almanya tarafından işgal edildi.

20 Mayıs 1941 sabahı, Girit tarihinin ilk büyük havadan saldırı başladı. Üçüncü Reich "Mercury Operasyonu" (Girit Muharebesi) kod adı altında Girit'e havadan işgal başlattı. General Kurt Student komutasındaki 17.000 paraşütçü, Maleme, Kandiye ve Rethymnon olmak üzere hava meydanları ile üç stratejik konumlara indirildiler. Paraşütçülerin amacı Kraliyet Donanması ve hala denizleri kontrol eden Yunanistan Donanmasının çökertilerek Anakara Yunanistan'daki Luftwaffe tarafından helikopterle takviye gelişini sağlamak için üç havaalanını işgal ve kontrol etmekti.
Müttefikler 1 Haziran 1941 tarihinde Girit adasını tamamen boşalttı. Alman işgalcilerinin zaferine rağmen, özel eğitimli Alman paraşütçüleri, Müttefik askerler ve Yunan sivil direnişçileri, çok ağır kayıplar verdiler. Adolf Hitler bu yüzden savaşın geri kalanında bu tür büyük ölçekli hava operasyonlarını yasakladı.

Girit Yunanistan'ın 13 idari bölgesinden biridir. Yunanistan'ın en büyük, Doğu Akdeniz'in Kıbrıs'tan sonra ikinci büyük, Akdeniz'in beşinci büyük adasıdır. Girit, Ege Denizi'nin güney sınırlarını belirler ve yüzölçümü 8.450 km²'dir. 2020 itibarıyla nüfusu 636.504'dir. Adanın uzunluğu 260 km olup, genişliği ise Diyon burnu ile Litinon burnu arasındaki 60 km'lik en geniş mesafeden, doğu ucundaki Yerapetre kıstağında sadece 12 km'lik bir mesafe arasında değişmektedir. Girintili çıkıntılı sahil şeridinin toplam uzunluğu 1,000 km'ye ulaşmaktadır. Yunanistan anakarasının yaklaşık 160 km güneyinde yer alır.
Ada oldukça dağlık bir araziye sahiptir ve bu özelliğini en batıdan en doğuya uzanan aşağıdaki sıradağ zincirleri boyunca korumaktadır:

Lefka Ori veya 'Ak Dağlar' (en yüksek noktası 2.452 m)
İda Sıradağları (en yüksek noktası 2.456 m)
Dikti dağları (en yüksek noktası 2148 m)
Bu dağlar zincirinin arasında Lasiti, Omalos ve Nida ovaları gibi verimli düzlükler, Diktaion ve Idaion mağaraları ve ünlü Samarya geçidi gibi tabiat harikaları yer almaktadır.

Girit iki farklı iklim kuşağının etkisindedir: ağırlıklı olarak Akdeniz iklimi ve yer yer Kuzey Afrika iklimi. Bu durumuyla Girit özellikle ılıman iklimin etkisi altındadır. Nemlilik denize yakınlığa göre değişmekte, ovalarda kışın kar yağışı istisnai kalırken dağ zirvelerinde sık sık görülmektedir. Yazları sıcaklık 25-35 derece arasında değişmektedir. Güney kıyılarında yer alan ve Kuzey Afrika ikliminden etkilenen Mesara ovası ve Asterusya dağları gibi bölgelerde yazlar daha sıcak ve uzun geçmektedir.

Akdeniz bölgesinde yapılan arkeolojik kazılar, eski adı Minos olan Girit'in donanmasıyla ünlü olduğunu açığa çıkarmıştır. Ürettikleri tarım ürünlerinin ticaretini donanmaları sayesinde yapan Girit halkı bu sayede ekonomik olarak müreffeh bir dönem yaşamıştır. Girit'te deniz ticaretinin en büyük ispatı Saint Theodori ve Vathianos Kambos gibi tersaneler için büyük alanlar inşa edilmiş olmasıdır. Girit'e ait gemiler kereste, bal, şarap, zeytinyağı ve çömlek gibi malzemelerin ticaretini yapmışlardır.
Evvelce tarıma dayalı olan Girit ekonomik yapısı 1970'lerden itibaren temelden değişmeye başlamıştır. Tarım ve hayvancılık ada ekonomisinde hala önemli bir paya denk gelmekle birlikte, adanın ikliminden ve engebeli coğrafyasından kaynaklanan engeller 

Girit Denizi (Yunanca: Κρητικό Πέλαγος, Kritiko Pelagos) ya da eski daha az yaygın adıyla Kandiye Denizi, Ege Denizi'nin güneyinde bulunan bir parçasıdır. Deniz, Girit Adasının kuzeyinde, Çuha Adası (Kithira) ve Küçük Çuha (Antikythera) adalarının doğusunda, Kikladların güneyinde ve On İki Ada, Rodos, Kerpe, Çoban ve Kassos adalarının batısında bulunur. Pire ve Kandiye'ye ve Ege'nin güney adaları ile On İki Adalar arasında feribot seferleri yapılmaktadır. Deniz maksimum 3.294 m (10.000 ft) derinliğe ulaşır.

Kastelli-Kissamos, güneybatı
Hanya, güneybatı
Souda, güney-güneybatı
Resmo, güney
Heraklio, güney
Agios Nikolaos, güneydoğu
Sitia, güneydoğu
Kassos güneydoğu
Anafi, kuzeydoğu
Thira, kuzey

Hanya Körfezi, güney
Souda Körfezi, güneydoğu
Almyros Koyu, güney
Mirabello Körfezi, güneydoğu

Peter Saundry, C.Michael Hogan ve Steve Baum. 2011. Girit Denizi .24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya Ansiklopedisi.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ed.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. M.Pidwirny ve CJCleveland.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ulusal Bilim ve Çevre Konseyi.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Washington DC.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gökova Körfezi veya Kerme Körfezi (Yunanca: Κεραμεικός κόλπος, Latince: Ceramicus Sinus), Türkiye'nin güneybatısında, Bodrum Yarımadası ve Datça Yarımadası arasında uzanan Ege Denizi körfezi. Yaklaşık 100 km uzunluğunda dar bir körfezdir. Körfezin çıkışında İstanköy Adası yer alır. Kıyı uzunluğu 400 km kadardır.
Gökova körfezinde belli şartlar yat turizmin gelişmesini sağlamıştır. Amatör balıkçılık, güneşlenme, sualtı dalışları, su kayağı, rüzgâr sörfü, dinlenme imkanları turizmi açısından önemlidir. Jeomorfolojik yapıdan dolayı karayolundan uzak, yapılaşmanın az olması da olumlu katkı yapmıştır.
Körfez kıyılarıda saat yönünde; Bodrum, Milas, Muğla, Ula, Marmaris, Datça yerleşmelerinin sınırları bulunur.
Körfezin doğu ucunda alüvyal birikinti düzlüğü (Gökova) uzanır. Kuzey ve güneyinde alçak tepeler uzanır. Körfez tektonizma ile çökmüş Ege grabenlerinin en güneydeki örneğidir. Epirojenezle yükselen sular tarafından çöküntü alanı doldurulmuş, körfez oluşmuştur. Kuzeyindeki Ören yerleşmesi dağların arasından akan Koca Çay'ın oluşturduğu delta üzerinde kurulmuştur.
Körfezin güneydoğusunda, yükselen sular tarafından doldurulan tipik Ria kıyıları görülür. Akarsuyun denize döküldüğü alanda, yarımadalar ile birbirinden ayrılmış, yarım daire şekilli koylar oluşur. Bu koylar yat turizmi açsından önemlidir. Körfezin güney kıyıları daha girintilidir.
Kumlarının başka yerden taşındığı iddia edilen Kleopatra Plajı körfez içindeki Sedir Adası'ndadır.
Körfez çevresinde Akdeniz iklimi etkindir. Doğal bitki örtüsü kızılçamlar, tahribatın olduğu yerlerde makilikler yaygındır. Her daim yeşil olan bitki türleri turizm açısından görsellik sağlamaktadır.
Körfezin kuzeyinde, Gökova Termik Santrali adıyla bilinen ve tartışmalara neden olan Kemerköy Termik Santrali yer alır. Bu santralin 11 km kuzeyinde Yeniköy Termik Santrali vardır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Göçmen (muhacir), bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşmek amacıyla göç eden kişidir. Hukuki olarak göçmen veya göçmenler, en az iki ülkeyi ilgilendirmektedir. Biri bırakılan ülkedir, öteki yerleşilen ülkedir. Bırakılan ülke için göç bir dışa göç (emigration), yerleşilen ülke içinse bir iç göç (immigration) olayıdır. İçe göçene immigrant, dışa göçene emigrant denir.
Göçmenlerin, iki ülke arasında başka ülkeleri dolaşmalarına transmigration denir. Yerleşme niyeti olmadan böyle ülkelerde bulunanlara transit göçmen denilmektedir.

Uluslararası çetelerin, ekonomik vaatlerle kandırdığı yoksul insanların, sonu acıklı biten kaçak yolculuğunun sonuçları kanunlarda belirtilmiştir. TCK'ya göre göçmen kaçakçılığı suçu, doğrudan maddi menfaat sağlamak üzere, yabancı uyrukluları veya yurtsuzları Türkiye'ye sokmak veya Türkiye'de sürekli oturmalarına izin verilmemiş kişilerin yasal olmayan yollardan yurda sokulması, yurttan çıkarılmasıdır. Burada, yasal olmayan yollardan ülkeye giriş yapılsa bile bu eylem göçmen kaçakçılığı işleminden sayılmayan suça girmektedir. Yine, siyasal amaçlarla gerçekleştirilen göçmen kaçakçılığı da TCK hükümlerine girmez, bu suçlar ayrıca cezalandırılır. Yasaya göre, mağdurlar suçlu sayılmaz. Suçun failleri, kaçakçılığı planlayan, uygulayan, sahte kimlik ve pasaport düzenleyen ve örgütleyenlerdir. Kaçaklar ise, suç çetelerinin eline düşmüş mağdurlar olarak kabul edilir. Faillere 8-12 yıl hapis ve en az 1 milyar lira para cezası verilir. Eylem sırasında mağdurlar ölmüşse bu cezalar katlanır.

Avrupa Birliği, bünyesindeki ülkelerin vatandaşlarına serbest göç hakkı tanıdığı için, birçok Avrupalı vatandaş Avrupa'nın gelişmemiş doğu kısmı tarafından, ona nispeten daha çok gelişmiş olan batı kısmına göç etmektedir, özellikle İtalya, Almanya, İspanya ve Fransa en çok göç alan ülkeler arasında gelmektedir. Fark edilebilir bir biçimde Avrupa birliğinin bazı ülkeleri yeni üyelerden daha avantajlı durumda gözükmektedir; örnekle, çok büyük sayıda Polonyalı insan İngiltere, İrlanda ya da Hollanda'ya göçerken, yüksek sayıda Romanyalı ise genelde İtalya ve İspanya'yı seçmekte. Diğer bir yandan Fransa ve Almanya ülkelerine Doğu Avrupa'dan gelecek göçmenler için çeşitli yasalar ve sınırlandırmalar çıkarmıştır fakat İngiltere ve İrlanda'da hiçbir kısıtlama yoktur.
Polonya'nın Avrupa Birliği üyesi olmasından (Mayıs 2004) 2007 yılının başlarına kadar 375.000 Polonyalı İngiltere'de iş sahibi olmuştur ki bu rakam İngiltere'de yaşayan 750.000 Polonyalının 3 te birini oluşturmaktadır. çoğu Polonyalı İngiltere ve İrlanda arasında mekik dokuyan birçok Doğu Avrupalı gibi sezonluk çalışmaktadır.

Türk hukukunda Türk Vatandaşlık Kanunu ile İskan Kanunu'nda göçmenler Türk soyundan olanlar ve Türk kültürüne ait olanlar şeklinde iki kategoriye ayrılmaktadır. Kanunlarda tek tek göç, toplu göç, göçebelik, meskun olma, aşiret kavramları geçer. Türk soylu ve Türk kültürüne ait olmayı Bakanlar Kurulu değerlendirir. Balkan göçmenleri buna göre yurda kabul edilmiştir.
İskan Kanunu'na göre Türk kültürüne bağlı olmayanlar, anarşistler, casuslar, göçebe çingeneler, sınır dışı edilmişler göçmen olarak kabul edilmezler. Bu hükümlerle Avrupa Sözleşmesi'ndeki "devletlerin yasalarında cinsiyet, dil, din, renk, etnik ayrımcılık yapamazlar" ilkesi çelişir.
Göçmenliğe kabul edilenlerin bazıları iskanlı göçmen olur ve karşılıksız iskan yardımı alırlar. Yardım istemeden gelenlere serbest göçmen denir. Türkiye'ye gelecek göçmenler bulundukları ülke konsolosluğundan göçmen vizesi alır. Sınırdan içeri girince bulundukları yerdeki en büyük mülki amire kendilerini kayıt ettirirler, göçmen belgesi alırlar, vatandaşlığa girme bildirimini imzalarlar. kanunlara göre göçmen belgesi (muhacir kağıdı) Köyişleri Bakanlığı'nca verilir. Göçmen belgesi, nüfus cüzdanı yerini tutar, 1 yıl geçerlidir. İçişleri Bakanlığı'nın sunumuyla Bakanlar Kurulu kararnamesiyle göçmenlere nüfus cüzdanlarını verir. Ayrıca, mülteci statüsünde ülkeye girenlerin göçmen statüsüne geçmelerine Bakanlar Kurulu karar verir. Geldikleri ülkede askerlik yapmış olan göçmenler askere alınmazlar. Göçmenlere tanınan haklardan biri de, geldikleri yerden getirdikleri eşyanın gümrük vergilerinden muaf olmasıdır.

Hudson Körfezi, 1.230.000 km²'lik alanı ile Kuzey Amerika'da bulunan en büyük ikinci körfez unvanını alır. Ontario, Québec, Manitoba ve Nunavut eyaletlerin kıyısında bulunduğu körfez, Atlas Okyanusu'nun bir uzantısıdır. Körfezin ismi, 1610 yılında bir gemi seyahati sırasında onu bulan Henry Hudson'ın adından gelmektedir. Körfezin güneye doğru uzanan koluna James Körfezi denir. Körfez Hudson Boğazı ile atlas okyanusuna bağlanır. Körfeze kıyısı bulunan Churchill, Manitoba şehri körfezdeki en büyük limana ev sahipliği yapar ve bu liman aynı zamanda sezonluk Arktik köprüsü hattının başlangıç noktasıdır. Bu az bilinen uluslararası gemi hattı Churchill'i Grönland'ın güney ve doğu tarafından Arktik Okyanusu'nun buzsuz veya az buzlu kesimleri üzerinden Murmansk'a bağlar. Bu gemi hattı 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'ya ve Sovyetler Birliği'ne sevkiyat yapan müttefik gemileri tarafından U-bot'lardan korunmak için sıkça kullanılmıştır.
Hudson Körfezi'nin tuzluluk oranı dünya okyanuslarından daha düşüktür, bunun sebebi körfezin yılın büyük bir bölümü buzullarla kaplı olması ve birçok tatlısu ırmağının sularını buraya dökmesinden kaynaklanır. Körfez içerisinde birçok ada vardır, körfezdeki çoğu ada Nunavut bölgesine bağlıdır.

Ayrık deniz
Deniz
Göl
Hudson Boğazı
İç deniz
Körfez
Nehir
Okyanus
Türkiye'deki körfezler listesi

Hırvatistan (Hırvatça: Hrvatska), resmî adıyla Hırvatistan Cumhuriyeti, Orta ve Güneydoğu Avrupa'da, Adriyatik Denizi kıyısında yer alan bir ülkedir. Kuzeybatıda Slovenya, kuzeydoğuda Macaristan, doğuda Sırbistan, güneydoğuda Bosna Hersek ve Karadağ ile sınır komşusudur ve batıda İtalya ile deniz sınırını paylaşmaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Zagreb, yirmi ilçeden oluşan ülkenin başlıca alt bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Diğer önemli şehir merkezleri arasında Split, Rijeka ve Osijek bulunmaktadır. Ülke 56.594 kilometrekare (21.851 mil kare) alana yayılmış olup yaklaşık 3,9 milyon nüfusa sahiptir.
Hırvatlar, 6. yüzyılın sonlarında, o zamanlar Roma İlirya'sının bir parçası olan günümüz Hırvatistan'ına geldiler. 7. yüzyılda, bölgeyi iki dükalık halinde örgütlediler. Hırvatistan, ilk olarak 7 Haziran 879'da Dük Branimir'in hükümdarlığı sırasında uluslararası alanda bağımsız olarak tanındı. Tomislav, 925 yılında ilk kral oldu ve Hırvatistan'ı krallık statüsüne yükseltti. Trpimirović hanedanlığının sona ermesinin ardından yaşanan taht krizi sırasında, Hırvatistan 1102 yılında Macaristan ile kişisel birliğe girdi. 1527 yılında Osmanlı işgali karşısında Hırvat Parlamentosu, Avusturyalı I. Ferdinand'ı Hırvat tahtına seçti. Ekim 1918'de, Habsburg İmparatorluğu'ndan bağımsız Slovenler, Hırvatlar ve Sırplar Devleti Zagreb'de ilan edildi ve Aralık 1918'de Yugoslavya Krallığı'na katıldı. Nisan 1941'de Mihver devletlerinin Yugoslavya'yı işgalinin ardından, Hırvatistan'ın büyük bir kısmı Naziler tarafından kurulan kukla devlet olan Bağımsız Hırvatistan Devleti'ne dahil edildi. Bir direniş hareketi, savaştan sonra Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin kurucu üyesi ve bileşeni haline gelen Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açtı. 25 Haziran 1991'de Hırvatistan Yugoslavya'dan bağımsızlığını ilan etti ve Bağımsızlık Savaşı sonraki dört yıl boyunca başarıyla sonuçlandı. 
Hırvatistan bir cumhuriyet ve parlamenter demokrasidir. Avrupa Birliği, Euro Bölgesi, Schengen Bölgesi, NATO, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, AGİT, Dünya Ticaret Örgütü üyesidir, Akdeniz Birliği'nin kurucu üyesidir ve şu anda OECD'ye katılma sürecindedir. Birleşmiş Milletler barış gücünde aktif bir katılımcı olan Hırvatistan, Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü'ne asker katkısında bulunmuş ve 2008-2009 döneminde ilk kez Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde geçici üyelik için seçilmiştir. 
Hırvatistan, gelişmiş yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Hizmet, sanayi sektörleri ve tarım ekonomiye hakimdir. Turizm, ülke için önemli bir gelir kaynağıdır ve 2019 itibarıyla ülkeye yaklaşık 20 milyon turist girişi olmuştur. 2000'lerden beri Hırvat hükûmeti, özellikle Pan-Avrupa koridorları boyunca ulaşım yolları ve tesislerine büyük yatırımlar yapmıştır. Hırvatistan, 2020'lerin başlarında bölgesel bir enerji lideri olarak konumlanmıştır. Krk adası açıklarında bulunan yüzer sıvılaştırılmış doğal gaz ithalat terminali LNG Hrvatska aracılığıyla Avrupa'nın enerji arzının çeşitlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Hırvatistan, sosyal güvenlik, evrensel sağlık hizmeti ve ücretsiz ilköğretim ve ortaöğretim sağlarken, kamu kurumları, medya ve yayıncılığa yapılan kurumsal yatırımlar yoluyla kültürü de desteklemektedir.

Hırvatistan'ın yerli olmayan adı, Kuzey-Batı Slavcasındaki *Xərwate sözcüğünden türemiş olan Orta Çağ Latincesindeki Croātia kelimesinden türemiştir. Batı Slav dillerindeki *Xъrvátъ kelimesi, muhtemelen Tanais Tabletleri'nde Χοροάθος olarak tasdik edilen 3. yüzyıl İskit kökenli Proto-Slav *Xъrvátъ kelimesinin sızıcı metatezi ile türetilmiştir. Etnonimin kökeni belirsiz olsa da muhtemelen Proto-Osetik / Alanca *xurvæt- veya *xurvāt- kelimesinden gelmektedir ve bu kelime "koruyan, bekçi" anlamına gelir.
Hırvat etnik adının yerel varyasyonu *xъrvatъ'In korunmuş bilinen en eski kaydına, Baška tabletindeki zvъnъmirъ kralъ xrъvatъskъ ("Zvonimir, Hırvat kral") ifadesinde rastlanılır. Latince varyasyon Croatorum'a, Trogir yakınlarındaki Bijaći'de bulunan ve 8. yüzyılın sonlarına veya 9. yüzyılın başlarına tarihlenen bir kilise yazıtında rastlanmıştır. Bu adın geçtiği tamamen korunmuş olan muhtemelen en eski taş yazıt, Benkovac yakınlarında bulunan 9. yüzyıldan kalma Branimir Yazıtı'dır. Latince Chroatorum terimi, kayıp bir orijinalin 1568 nüshasında 852 tarihli, Hırvatistan Dükü I. Trpimir'in bir tüzüğüne atfedilir, ancak orijinalin gerçekten de Branimir yazıtından daha eski olup olmadığı kesin değildir.

Bugün Hırvatistan olarak bilinen bölgede tarihöncesi dönemde yerleşim bulunmaktaydı. Hırvatistan'ın kuzeyindeki Krapina bölgesinde ortaya çıkan Neanderthal fosilleri Eski Taş Çağı'na tarihlenmiştir. Ülkenin bütün bölgelerinde Eski Taş Çağı ve Bakır Çağı'ndan kalıntılar bulunmuştur. Ülkedeki antik yerleşimlerin büyük çoğunluğu ve en önemli üçü-Starčevo, Vučedol ve Baden kültürleri kuzeydeki nehir yataklarında bulunmaktadır. Hırvatistan'da Demir Çağı İlliryalı Hallstatt ve Kelt La Tène kültürlerinden izler bırakmıştır.

Çok daha sonraları bölgeye bir yandan Liburniyanlar ve İlliryalılar gelirken diğer yandan ilk Yunan kolonileri Vis ve Hvar'da kuruldu. MS 9 yılında bölge Roma İmparatorluğu'na bağlandı. İmparator Diocletianus MS 305 yılında inzivaya çekilince Split kentine büyük bir saray inşa ettirdi.

5. yüzyıl boyunca son Batı Roma İmparatorlarından Julius Nepos, küçük imparatorluğu bu saraydan yönetmiştir. Bu dönem Avarlar ve Hırvatların 7. yüzyılın ilk yarısında bölgeye gelmesi ve neredeyse bütün Roma kentlerini yıkmasıyla sona erer. Roma'dan hayatta kalanlar kıyıdaki daha uygun alanlara, adalara ve dağlara çekildi. Dubrovnik bu kişilerden Epidaurum tarafından kurulmuştur.
Hırvatların etnogenetik kökeni bilinmemekle birlikte buna ilişkin birçok teori vardır. Bunlardan Slav ve İranlı teorileri en sık ortaya atılan teorilerdir. En çok kabul edilen görüş Kavimler Göçü'yle birlikte Beyaz Hırvatların, Beyaz Hırvatistan'dan göçtüklerini ileri süren Slav teorisidir. Buna karşın diğer teori ise Yunanca yazılan Tanais Tabletleri'ndeki Χορούαθ[ος], Χοροάθος ve Χορόαθος (Khoroúathos, Khoroáthos ve Khoróathos) sözcüklerine dayanarak ortaya atılan, bu sözcüklerin İranlı kökene sahip Hırvatlar olduğunu ileri süren görüştür.
10. yüzyılda Bizans İmparatoru VII. Konstantinos tarafından yazdırılan De Administrando Imperio'ya göre Hırvatlar bugün Hırvatistan olarak bilinen bölgeye 7. yüzyılın başlarında Avarları yendikten sonra gelmişlerse de bu tez Hırvatların bölgeye 6. yüzyıl ile 9. yüzyıl arasında geldiğini savunanlar tarafından çürütülmeye çalışılmaktadır. Son arkeolojik veriler, Slavların/Hırvatların göçünün ve yerleşiminin 6. yüzyılın sonları ve 7. yüzyılın başlarında olduğunu ortaya koymuştur. Sonraları doğrulanan ve Frank Krallığı'na bağlı vasal bir bölge olan Hırvatların ülkesi hakkında yazılmış ilk belgeler niteliğinde olan Einhard'ın 818 yılında yazdığı kayıtlara göre, Ljudevit Posavski ve Borna tarafından yönetilen Pannonia ve Dalmaçya adı altında iki düklük kuruldu. Tarih boyunca bu nüfus ve bölge, Hırvatlar ve Hırvatistan ile sıkı bir şekilde ilişkili ve bağlantılıydı.

II. Konstantinos, Hırvatların Hristiyanlaşma sürecinin 7. yüzyılda başladığını söylese de Hırvatların Hristiyanlaşması genellikle 9. yüzyıla tarihlenir. Bu sürecin başlangıçta sadece elit ve ilgili kişileri kapsadığı varsayılmaktadır. Bölgedeki Fransız üstünlüğü 20 yıl sonra Mislav'ın veya halefi I. Trpimimir'in hükümdarlığı ile birlikte sona ermiştir. Yerli Hırvat kraliyet hanedanı, 9. yüzyılın ortalarında Bizans ve Bulgar kuvvetlerini mağlup eden Dük I. Trpimir tarafından kuruldu. Papa tarafından tanınan ilk Hırvat hükümdarı Branimir'dir ve Papa VIII. Ioannes 878 yılında ona Dux Croatorum (Hırvatların Dükü) lakabını takmıştır.
Tomislav, Hırvatistan'ın Papalık tarafından kral olarak tanınan ilk hükümdarıdır. Papa VIII. Ioannes tarafından 925 yılında kendisine gönderilen bir mektupla bu unvanı almıştır. Macar ve Bulgar istilalarına karşı başarı göstererek Hırvat krallarının etkisini daha da yaymıştır. Orta Çağ'daki Hırvat Krallığı, IV. Petar Krešimir (1058-1074) ve Dmitar Zvonimir'in (1075-1089) hükümdarlıkları dönemlerinde altın çağını yaşamıştır. 1091 yılında II. Stjepan'ın ölümüyle birlikte Trpimirović hanedanı sona ermiş, Macar Kralı Ladislaus, Hırvatistan Krallığı üzerinde hak iddia etmiştir. Bu iddialar karşısında bir savaş meydana gelmiş ve 1102 yılında Macar Kralı Coloman döneminde Hırvatistan, Macaristan ile birleşme yoluna gitmiştir.

İlerleyen dört yüzyıl boyunca Sabor adında bir parlamento ve kral tarafından atanan Ban adında valiler tarafından yönetildi. Bu dönemde Osmanlı fetihleri ve kıyıların kontrolü için Venedik Cumhuriyeti ile mücadelelere girişti. Venedik, bağımsızlığına kavuşan Dubrovnik şehir devleti dışında, 1428'de Dalmaçya'nın büyük bölümünün kontrolünü ele geçirdi. Osmanlı fetihlerine karşı 1493'te yapılan Krbava Muharebesi ile 1526'da yapılan Mohaç Muharebesi kesin Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. Kral II. Lajos'un Mohaç'ta ölmesinden sonra Cetin Parlamentosu, 1527 yılında Habsburg Hanedanı'ndan I. Ferdinand'ı, Osmanlı fetihlerine karşı koruma sağlaması koşuluyla Hırvatistan'ın yeni hükümdarı olarak seçti. Bu devir, Frankopan ve Šubić gibi soylu yerli ailelerden birçok kişinin Ban mevkiine yükselmesiyle sonuçlandı.

Kesin Osmanlı zaferlerinin ardından, Hırvatistan 1538'de sivil ve askerî bölgelere bölündü. Askerî bölgeler Hırvat Askerî Sınırı olarak tanındı ve doğrudan Habsburg kontrolü altındaydı. Hırvatistan'daki Osmanlı ilerlemeleri, sınırların istikrara kavuştuğu ilk kesin Osmanlı yenilgisi olan 1593 Sisak Muharebesi'ne kadar devam etti. Osmanlı-Kutsal İttifak savaşları (1683-1698) sırasında Slavonya geri alındı, ancak Osmanlı fethinden önce Hırvatistan'ın bir parçası olan Batı Bosna, Hırvat kontrolünün dışında kaldı. Bunun sonucunda iki ülkenin günümüzdeki sınırı kesinleşmiş oldu. Sınırın güney kısmı olan Dalmaçya sınırı ise Beşinci ve Yedinci Osmanlı-Venedik Savaşları sonucunda belirlendi.
Osmanlı savaşları demografi

Issık Göl veya Isık Göl (Kırgızca: Ысык-Көл, okunuşu: Isık-Köl). Kırgızistan'ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş, ortalama deniz seviyesinden 1606 m yükseklikte konumlanır.

Güney Amerika'daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.
Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı "ısı veya sıcak, ılık göl" anlamına gelen Kırgızcada "Isık Köl"dür. Kırgızlar bu gölü "Kırgızistan'ın bermeti (incisi)" diye adlandırmışlardır. Gölün uzunluğu batı-doğu yönünde 182 km, kuzey-güney genişliği 60 km'dir. Kıyılarının toplam uzunluğu 988 km olup 6.236 km²'lik bir alanı kaplar. Gölün ortalama derinliği 278 m, en derin yeri 668 m'dir. Isık gölün güney kıyılarına karşın kuzey kıyılarında kıyı birdenbire derinleşmez ve fazla derin değildir. Güney kıyılarında eşderinlik eğrileri daha sıktır.
Yaklaşık 118 akarsu ve dereler, gölü besler. En büyükleri Cırgalan ve Tüp'tür. Soğuk ve sıcak kaynak suları ve kar suları da gölü besleyen diğer kaynaklardır. Gölün suyu biraz tuzludur ve su düzeyi her yıl yaklaşık 5 cm düşmektedir. Eski eserlerde Isık Gölü'nün isimleri Türk Gölü, Idık(Iyık-mukaddes) Göl olarak geçer. Güneyinde Boz-Bezik dağı (45,3 km) ve Urakır dağı (46.4 km) konumlanır.
Kâşgarlı Mahmud'un Türk dilinin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
İsîğ köl: Barsgan'da bir göl. Uzunluğu 30 fersah, eni 10 fersahtır. şeklinde  tanımlanmıştır.

Karahanlılar gibi Türk kağanlıklarının dinlenme merkezi olmuştur.
Sovyetler Birliği döneminde Issık Gölü etrafındaki birçok sanatoryum, pansiyon ve tatil evleriyle popüler bir tatil merkezi haline gelmişti. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bu işletmeler zor dönemler geçirdi. Bugün bu bölgedeki büyük otel kompleksleri kapatılmakta, yerlerine yeni nesle hitap eden yatak ve kahvaltılı pansiyonlar açılmaktadır.
Sovyetler Birliği döneminde gölde nükleer denemelerin yapıldığı ve gölün ışıma yaptığı söylenmektedir. Bu durumun gölün sularında bulunan fosforik minerallerden ileri geliyor olması mümkündür.
Vasily Vladimirovich Bartold (Wilhelm Barthold)'un Türkistan tarihine kaynak olarak yayımladığı yazmalardan Hicri 520 veya Miladi 1126 tarihli Mucmil al-tavârih vıa al-kişaş şöyle der:
"Issık-Köl kenarında bir dağ vardı.. Türk (Yafes'in oğlu) orayı makam edinmişdi.... bir gece o dağın tepesinde ateş gördü., o dağa Anduk Art adını verdi... onun tepesine otağını kurdu."

Isık Göl'ün kumlu kıyısı 320 km olup, Kırgızistan'ın en önemli ve geleceği parlak turizm bölgesidir. Balık bakımından zengin olan göl, hem Doğa koruma alanı, hem de dinlenme ve tatil yeridir. Kıyısında Karakol, Çolpon-Ata ve Balıkçı  isminde şehirler bulunur. Ayrıca göl Cengiz Aytmatov'nın bir romanına sahne olmuştur.
Bir asır öncesinde gölün mukaddes olduğuna inanıldığı için göle pek girilmezmiş fakata günümüzde turizm sahası olması dolayısı ile başta Kırgızlar, Kazaklar, Sibirya Türkleri ve Ruslar göle en çok giren turistlerdir. Örnök köyünün kuzey tarafında taşlar üstünde çok eski tarihe ait dağ keçisi resimleri bulunmaktadır. Isık göl ile Çon Kemin arasındaki Küngöy Ala dağın Isık göl tarafındaki eteklerinde çok eski devirlere ait taş üstündeki resimlere çok rastlanır.

Sazlıklar; Phragmites australis, Typha latifolia, Scirpus tabernaemontani,
Su bitkileri; Potamogeton pectinatus, Myriophyllum spicatum, Najas marina,
Su yosunları; Chara (40 metre derinliğe kadar), Vaucheria.
Bitkisel planktonlar; Merismopedia punctata, M. tenuissima, M. glauca, Gloeocapsa minor, Lyngbya contorta, Cyclotella caspia, Oocystis submarina, O. issikkulica, Dictyosphaerium pulchellum, Sphaerocystis schroeteri, Binuclearia lauterbornii, Peridinium cinctum, Elakatothrix.
Hayvansal planktonlar; Arctodiaptomus salinus, Acanthocyclops viridis, Hexarthra fennica, Keratella quadrata. Kıyılarda: Cyclops vicinus, Diaphanosoma brachyurum.

Issık Gölünde özel balık türleri yaşar. Çebak (Leuciscus schmidti *), Marinka (Schizothorax issyk-kuli), Şir veya yalın Osman (Diptychus dybovskii), Leuciscus bergi*, Phoxinus issykkulensis, Noemacheilus strauchi, Abramis brama*, Coregonus avaretus*, Salmo ischchan*, Stizostedion lucioperca*, Cyprinus carpio *. (* Eknomik olarak önemli türler).

Issık Gölün kuzey kıyısında yer alan yol boyunca Balıkçı şehrini geçtikten sonra Sarıkamış, Toruaygır, Çırpıkçı, Koş-köl, Tamçı, Çok-Tal, Örnök, Çon-Sarı Oy, Sarı Oy, Kara Oy köylerini geçip Çolpon-Ata şehrine ulaşılır. Çolpon-Ata şehrinin  ötesindeki Baktuu-Dolonatı, Bosteri, Bulan-Sögöttü, Korumdu köyünden sonra yol kıyıdan uzaklaşır, sonra Temir ve Kanat köylerinden sonra Çon Aksuu akarsuyunu geçip Grigoryevka köyüne, sonra Aksuu akarsuyunu geçip Semenovka köyüne varılır. Ananyevo, Carkınbayev, Çon-Örüktü, Orto-Örüktü, Kiçi-Örüktü, Oytal, Kuturgu, Frunze, Kürmöntü, Balbay köyüne gelinir. Balbay köyünden sonra Isık Göle bakınca Tüp körfezini görerek Tüp İlçesi (rayon)'ne varılır. Tüp İlçesinden sonra Issık-Göl İlinin idari merkezi olan Karakol şehrine ulaşılır.

Balıkçı (Isık Göl'ün batısında, Kırgız demir yolunun son noktasıdır.)
Koşkol (Isık Gölünün kuzey kıyısında bir köy)
Tamçı (Issık Gölünün kuzey kıyısında bir köy)
Çolpon-Ata (Isık Gölü kuzey kıyısının gayri resmi merkezidir)
Karakol (Isık Gölü bölgesinin doğusunda il merkezidir)
Tüp (Karakol'un liman köyü)
Barskon (Isık Gölünün güney kıyısında eski ismi Barsgan olan küçük bir yerleşim yeridir)

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Issık Göl için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
World Lake Database entry for Lake Issyk-Kul (İngilizce)
The Issyk-Kul Hollow (İngilizce)
Remains of ancient civilization discovered on the bottom of issyk-kul lake 25 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Photographs of Issyk-Kul sites 26 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jean Klerkx, Beishen Imanackunov (eds.): "Lake Issyk-Kul: Its Natural Environment". Springer, 2002. ISBN 1-4020-0900-3. (Searchable text on Google Books) 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Touristic information about Issyk Kul (İngilizce)

Ak Hun İmparatorluğu (Baktriyaca: ηβοδαλο, Ebodalo; İslam kaynaklarında Heytal, Bizans kaynaklarında Eftalit, Çin kaynaklarında Ak Hiung-nu, Hint kaynaklarında ise Sveta-Hūna olarak geçer), dördüncü yüzyılın başlarında Isığ Gölü çevresinde Avarlar'a bağlı yaşarlarken bu yüzyılın ikinci yarısında Maveraünnehir'e ve Toharistan'a yayılmış Türk devleti. Hükümdarlık 5. yüzyılda Heftal denilen aileye geçtiğinden Eftalitler olarak da bilinirler.
Batıya doğru ilerlemelerine devam ederek Çin'in kuzeybatısındaki Gobi Çölü'nden Hazar Denizi kenarına kadar yayılan bir devlet kurmuşlardır. Ak Hunlar'ın güneye inen bir kolu da Kabil çevresinde bulunan Kuşanlar'ı yenerek Hindistan'a doğru ilerlemiş ve Hindistan'da bulunan Gupta İmparatorluğu'nun 5. yüzyılın sonlarında parçalanmasından sonra 510 yılında İndus Vadisi'ni ve Ganj Vadisi'ni almışlardır.
Fakat Hindistan'daki Ak Hunlar altıncı yüzyılın ilk yarısından sonra tarih sahnesinden çekilerek yerli halk arasında kaybolmuşlardır. Batı Ak Hunları ise, bir taraftan Orta Asya'da hâkimiyeti temin eden Göktürkler'in bir taraftan da İran'da hüküm süren Sasaniler'in arasında kalmışlar, iki taraftan saldıran kuvvetli düşmanları ile başa çıkamayarak 567 yılında tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Ak Hun İmparatorluğu, Şyung-nular'ın bölünmesinden sonra batıya kayanlar tarafından kurulan bir devlettir. Çağdaş devletleri olan Sasani, Çinli ve Bizanslı kaynaklardan böyle bir devlet olduğu bahsedilmektedir. Yapılan araştırmalar sonucu bu devletin kurucularının Hun birliğinin bozulmasından sonra Afganistan bölgesine gelen Uar ve Hun kabileleri, bu bölgedeki yönetim boşluğundan yararlanarak bugünkü Afganistan ve Tacikistan çevresinde devlet kurmuşlardır. İlk dönemler Sasaniler ile iyi geçinmişlerdir. Kuzey Hindistan, Pakistan ve Keşmir'e doğru yayılmışlardır. Sasaniler'in iç politikalarına yardımcı olmuşlardır. Fars ve Bizans kaynaklarında Eftalitler olarak geçen bu devletin yönetici ailesinin "Eftal sülalesi" olduğu kanısı yaygındır ancak "Heftal adında bir kağanın sülalesi" olduğunu da söyleyenler de vardır. Fakat Ak Hunlar'ın Orta Asya steplerinden geldikleri kesindir. Çinliler ise bu devlete "Hua" demiştir. Eftalitler ile Türkiye Türkmenlerinden olan Abdallar arasında bağlantı kurulmaktadır.
Sasaniler'e göre, Ak Hunlar, beşinci yüzyılın başlarında Ceyhun Irmağı'nı geçerek komşuları Sasaniler'in sınırlarına dayandılar. Savaşçı hükümdarları Hakan'ın yönetiminde Rey önlerine kadar ilerlediler ama Sasani Hükümdarı V. Behram bu akınları durdurdu. İç Asya'da, Hun idaresinden sonra iktidara gelen Siyenpiler'in yerine kurulan Avar Kağanlığı'nda, Uar ve Hun adlarında iki kabile grubu, 350'lerde, bilinmeyen bir sebeple o devletten ayrılarak, bugünkü Güney Kazakistan bozkırına gelmiş; buradaki eski Hun halkını Volga'ya doğru ittikten (Avrupa Hunları) sonra güneye yönelerek, Afganistan'ın Toharistan bölgesine inmişti.
Hakimiyetini, batıda Hirkania'ya (Gurgan, Hazar denizinin güneyi) kadar genişleten bu devlet, beşinci asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar ailesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457'de görülüyor) ve yıkıldığı 567 yılına kadar hem sülale, hem kavim olarak, öteki adlar ve "Ak Hun" adı ile birlikte bu adı da taşımıştır. Yapılan tespitlere göre, devlette rol oynayan kabilelerden bazıları şunlardı: 

Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon, Prokopios'ta Eftalit diye zikredilen bu kabile, sonra İran'ın batısına göçmüştür; "Kadisiya" yer adının menşei.)
Zavul (Zabul; bundan Zabulistan)
Çol (Gurgan = Curcaniye, havalisinde)
Kernikhion (Karmir-hyon)
Askil ya da Eskil.
Bunlardan hiç olmazsa bir kısmının yerli olduğu aşikardır.

Hükümdarın tanrı tarafından verildiğine inanılırdı.
Ülke ikiye ayrılıp yönetilirdi.
Güneş doğudan doğduğu için doğu tarafı kutsal sayılır ve doğu tarafını yönetmek üstünlüktü.
Batı tarafı asıl kağana bağlı olarak yönetilirdi.
İslamiyet'ten önceki Türk devletlerinde taht kavgaları oluyordu. Bu da devletlerin kısa ömürlü olmasına neden oluyordu.

Ak Hun İmparatorluğu'nun en büyük iki kabilesi Uar ve Hun kabileleri idi. Yönetime daha çok bu kabileler hakim oluyordu. Ak Hun İmparatorluğu İran üzerine baskılarını arttırmış ve 358 yılında Sasaniler ile bir anlaşma yapmışlardı. Sasaniler'in başına Bahram Gor gelince Ak Hunlar tekrar saldırıya geçmiş ve onları çok ağır bir şekilde yenmişlerdi.

430'da Ak Hunlar'ın başına Aksuvar geçince de, İran'ın iç işlerine karışıldı. Aksuvar himayesine aldığı I. Firuz'u İran tahtına çıkardı. Firuz, bunun karşılığında Tirmiz ve Vasgirt bölgelerini Ak Hunlar'a verdi. Ancak bir olay sonunda Firuz, Ak Hunlar'a savaş ilan etti. Aksuvar ile Firuz'un orduları karşı karşıya geldi. Yapılan savaşta Aksuvar, Turan taktiğini uygulayarak Firuz'u pusuya düşürdü. Firuz, Aksuvar'ın önünde diz çöktü, özür diledi ve böylece ordusunu kurtardı. Ama çok geçmeden yeniden Ak Hunlar'a savaş ilan etti. Bu savaşta Sasaniler, Aksuvar'ın kazdırdığı çukurlara saplandılar. Bu savaşta Firuz da ölmüştür. Böylece iki devlet arasında yeni bir anlaşma yapıldı. Bundan sonra Hunlar Hindistan'a seferler düzenledi. Ama yeni kurulan Göktürk Devleti, Ak Hunları sıkıştırıyordu. Bir savaş sonunda Ak Hun İmparatorluğu parçalanmıştır.

480 yıllarında İran'da patlak veren Mazdek İsyanı'nın bastırılmasında Ak Hunlar etkin rol oynamışlardır. Bazı Sasani imparatorları Ak Hunlar'a sığınmıştır. 30 bin kişilik Hun ordusuyla Mazdek İsyanı bastırılmıştır.

Çin kaynaklarına göre, İç Asya'da Hoten, Kuça, Aksu, Kaşgar ve etrafını hakimiyetlerine alan Ak Hunlar, bu arada Kuzey Hindistan'ı da zapt etmişlerdi. Bu harekat, "Tegin" ünvanını taşıyan ve Kâbil'de oturan Toramana adındaki başbuğ tarafından idare edilmişti. İpek Yolu ekonomik kaynaklarıydı.

Altıncı yüzyılın ilk yarısında ise Toramana'nın oğlu Mihirakula, imparatorluk güney kanadının en azametli hükümdarıdır. Ordusunda, daima yedi yüz savaş filinin bulunduğu rivayet edilir. Fakat Budist rahipler (Song Yün ve ondan bir asır sonra buraya gelen Hiuen-tsang), bu "Sveta-Hūna"dan hoşlanmamışlardır. Çünkü Mihirakula, Budizm'i ülkesi ve halkı için tehlikeli sayıyor, Budistleri kontrol altında tutuyordu. Buna karşılık, İskenderiye'den Hindistan'a giden tüccar Kosmas tarafından ve 530 tarihli Gwalior Kitabesi ile Sanskritçe yazılı Keşmir Vekayinamesi'nde Mihirakula, Hindistan'ın en büyük hükümdarı olarak tasvir edilmektedir.

Göktürkler'in güçlenmesi ve İstemi Yabgu'nun batıya yönelmesiyle Ak Hunlar ile Göktürkler karşı karşıya geldi. Güçlenen Sasaniler de eski müttefikleri Ak Hunlar'ın zayıflığından istifade etmek için Göktürkler ile antlaşma yaptılar ve Ak Hun İmparatorluğu yıkıldı. Ak Hunlar ile Göktürkler arasındaki siyasi ilişkilerin neden kötüleştiğine dair fazla bilgi olmamasına karşın bazı kaynaklarda zikredilene göre Ak Hunlar'ın yabgusunun kızı Göktürk Kağanı Kolo'nun oğlu ile evlendirilmek üzere çeyizi ile birlikte yola çıkarılmış fakat yolda kervana bir rivayete göre Sasaniler tarafından bir rivayete göre de Çinliler tarafından saldırı düzenlenmiş ve gelin adayı öldürülüp çeyizi yağmalanmıştır. Bu olaydan her iki taraf birbirini sorumlu tutmuş ve düşmanlık başlamıştır.

Kuzey Hindistan'ın yarısı, Afganistan ve Türkistan'ın bir bölümü Ak Hun İmparatorluğunun hüküm sürdüğü toprakları kapsar.

Ak Hunlar, genel olarak göçebe bir yaşam sürüyorlardı. Buna karşın Gor, Huo ve Sakkala'yı başkent olarak da kullandılar. Ak Hunlar, Asya'nın ipek ticaretini ellerinde tuttukları sürece güçlerini korudular. Göktürkler'in İpek Yolu'nun denetimini ellerine geçirmesiyle bu üstünlüklerini yitirdiler.

Çeliktaş, Müslüme Melis. Ak Hunlar Tarihi Üzerine Türkiye ve Dünyada Yapılan Çalışmaların Değerlendirilmesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih (Genel Türk Tarihi) Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2011.
Dönmez, Belma. "Eftalit-Sasani Münasebetleri Üzerine", İtil Suwi Aka Turur: EÜ TDAE Türk Tarihi Anabilim Dalı 25. Yıl Armağanı, Haz. Umut Üren, Didem Çatalkılıç, İzmir, 2017, s. 157-167.
Ersoy, Tolga. "Bizans-Sâsâni Savaşları Bağlamında Prokopios’un Akhunları Tasviri", XVII. Türk Tarih Kongresi, Ankara: 15-17 Eylül 2014, Kongreye Sunulan Bildiriler, II. Cilt - I. Kısım: Orta Asya ve Kafkasya Tarihi. Ankara: TTK, 2018, s. 89-106.
Konukçu, Enver, “Ak Hunlar”, Türkler, C.1, Ankara, 2002,ss.1310-1318.
Konukçu, Enver, Kuşan ve Akhunlar Tarihi (Atatürk Üniversitesi Yayınları, No. 297), Ankara: Sevinç Matbaası, 1973.
Marsoviç, Ahunov Azat. "Tarihçi al-Tabari ve Diğer Doğu Yazarlarında Bulgar, Türk ve Eftalitler (IV-VII. yy.)", KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, C. II/1 (2000), 113-120.
Mızrak, Egemen Çağrı. "Başlangıçtan Mihiragula Döneminin Sonlarına Kadar Hindistan Hunaları (455 – 532)", Avrasya İncelemeleri Dergisi VI/2 (2017), s. 131-147.
Öztürk, Murat. "Akhunlar Vasıtasıyla Bozkır Kültürü İle Hint Kültürünün Karşılaşması", Turkish Studies, Vol. IX/7 (2014), p. 475-484.
Tezcan, Mehmet. "V. - VI. Yüzyıl Ermeni Kaynaklarının Hun ve Eftalit Tarihi Bakımından Önemi", XV. Türk Tarih Kongresi Orta Asya-Kafkasya Tarihi, Ankara, Turkey, 11 - 15 September 2006, C.II, Ankara: TTK, s.273-284.
Tezcan, Mehmet. “Kuşanlar, Akhunlar ve Eftalitler”, Tarihte Türk-Hint İlişkileri Sempozyumu (31 Ekim – 1 Kasım 2002), TTK Yayınları XXVI, 12, Ankara, s. 9-57, 2006.
Tezcan, Mehmet. "Kuşanlar ve Eftalitler Döneminde Doğu Türkistan’da Budist Sanat ve Tercüme Faaliyetleri", Sanatta Anadolu-Asya İlişkileri. Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı’ya Armağan, haz. Turgay Yazar, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınevi, 2006, s.473-499.
Tezcan, Mehmet. "Kuzey Hindistan ve Türkistan Bölgesinde Eftalitlerde Polyandry Geleneği ve Onların Türklükle İlişkileri Hakkında", XVI. Türk Tarih Kongresi Ankara: 20-24 Eylül 2010. Kongreye Sunulan Bildiriler, 2. Cilt. Orta Asya ve Kafkasya Tarihi, 20 - 24 September 2010, s.159-197.
Togan, Zeki Velidi, “Eftalit Devletini Teşkil Eden Kabilelere Dair”, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi (Ord. Prof. Dr. Ahmet Zeki Velidi Togan Özel Sayısı), Fasikül: 1, Sayı: 13, Erzurum, 198

Andros veya Türkçe adıyla Andre (Yunanca: Άνδρος, Yunanca telaffuz: [ˈanðros]), Eğriboz Adası'nın yaklaşık 10 km (6 mi) güneydoğusunda ve İstendil'in yaklaşık 3 km (2 mi) kuzeyinde, Kiklad Adaları'nın en kuzeyde bir adadır. Yaklaşık 40 km (25 mi) uzunluğundadır ve en uzun genişliği 16 km (10 mi) civarındadır. Verimli ve iyi sulanan birçok vadiye sahip, çoğunlukla dağlıktır. Andros adasını ve birkaç küçük, ıssız adayı içeren belediye 380 km2 (146,719 sq mi) alana sahiptir. En büyük şehirler Andros (kasaba), Gavrio, Batsi ve Ormos Korthiou'dur.
Antik başkent olan Palaeopolis, dik bir yamaçta inşa edilmiştir ve limanındaki dalgakıran hala su altında görülebilmektedir. Apoikia köyünde, suyun yontulmuş bir aslan başından aktığı kayda değer Sariza pınarı vardır.

Andreas Embirikos (1901–1975), Yunan sürrealist şair ve ilk Yunan psikanalist
Michael Dertouzos (1936–2001), Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde Profesör ve1974'ten 2001'e M.I.T. Bilgisayar Bilimleri Laboratuvarı (LCS) direktörü.

"Large Bronze Age Town Unearthed On Andros." New York, N.Y.:Hellenic Times. Sep 2- 30, 2005. Vol. XXXII, Iss. 11; pg. 2. ISSN 1059-2121 (link) 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Freely, John (2006). The Cyclades: Discovering the Greek Islands of the Aegean (İngilizce). I.B.Tauris. ISBN 1845111605. 
Miller, William (1908). The Latins in the Levant, a History of Frankish Greece (1204–1566) (İngilizce). New York: E.P. Dutton and Company. 
Setton, Kenneth M. (1976). The Papacy and the Levant (1204–1571), Volume I: The Thirteenth and Fourteenth Centuries (İngilizce). Philadelphia: The American Philosophical Society. ISBN 0-87169-114-0. 7 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ekim 2020. 
Setton, Kenneth M. (1978). The Papacy and the Levant (1204–1571), Volume II: The Fifteenth Century (İngilizce). Philadelphia: The American Philosophical Society. ISBN 0-87169-127-2. 
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Andros". Encyclopædia Britannica. 2 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 1. 

 "Andros". Encyclopædia Britannica. 2 (9. bas.). 1878. s. 23. 
Official website of Municipality of Ándros 19 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Official website of Municipality of Korthío 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Andros365 e-mag of Andros Island 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Richard Stillwell, ed. Princeton Encyclopedia of Classical Sites, 1976: 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Andros, one of the Cyclades, Greece"
Latest News 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yunanca)

Aydın, Türkiye'nin Aydın ilinin merkezi olan şehirdir. Ege Bölgesi'nde yer alan ve turizm ile tarım açısından en gelişmiş illerdendir.
Aydın il merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 54 metredir.

Aydın'ın eski isimleri Tralleis ve Güzelhisar olup 14. yüzyılda Anadolu Beylikleri döneminde kurulan Aydınoğulları beyliği döneminde ismi Aydın olarak değişmiştir. Herodot, Aydın ili ile ilgili “Bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzünün altı ve en güzel iklimin bulunduğu yer” demiştir. Evliya Çelebi ise “Dağlarından yağ, ovalarından bal akar” demiştir.

Aydın, çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Antik Çağ'da Afrodisias, Milet, Didyma, Nysa, Priene, Magnesia gibi önde gelen kentler Aydın ilinin sınırları içerisinde bulunmaktaydı. Bugünkü Aydın, Tralleis Kenti ile birlikte MÖ 2500 yılında Hititler zamanında gelişmiş; MÖ 8. yüzyılda Lydia zamanında da en parlak çağını yaşamıştır. Selçuklu Hanedanıyla birlikte Türk uygarlığının kültür varlığı ve eserleriyle donatılmıştır.
Aydınoğulları zamanında şehrin adı Aydın Güzelhisarı olmuş, daha sonra Aydın adını almıştır. 1811'de İzmir, Saruhan (Manisa), Menteşe (Muğla), Antalya, Isparta sancaklarını kapsayan eyaletin merkezi oldu. Kurtuluş Savaşından sonra 1923 yılında Aydın müstakil vilayet olmuştur.

1987 yılında çıkarılan 3392 sayılı kanun ile Buharkent ve İncirliova, 1990 yılında çıkarılan 3644 sayılı kanun ile de Karpuzlu, Köşk ve Yenihisar ilçeleri kuruldu. Yenihisar ilçesinin adı 1997 yılında 4235 sayılı kanun ile Didim olarak değiştirildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile merkez ilçe kaldırılarak aynı sınırlara sahip Efeler ilçesi kuruldu. Yine aynı kanun ile Aydın'da sınırları il mülki sınırları olan büyükşehir belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesi çalışmalarına başladı.

2012 yılında Aydın büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçenin ismi Efeler olarak değiştirilmiştir.

Aydın ekonomisinin temelini tarım, hayvancılık ve turizm oluşturur. Şehir 2018 yılı verilerine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺35,2 milyar ile ülkenin yirmi birinci büyük ili oldu. Kişi başına düşen gelirde ise ₺32.362 ile kırkıncı sırada yer almaktadır. 2013 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre Aydın, elde ettiği 0,541 puanla yirmi dördüncü sırada yer aldı.

Aydın ili; yağlık zeytin, incir, kestane, kereviz üretiminde Türkiye'de 1. sırada; pamuk ve çilek üretiminde 2. sırada; taze börülce ve sofralık zeytin üretiminde ise 3. sırada yer almaktadır.

Tarım, gıda, tekstil ürünleri, makine ve ekipman, otomotiv yan sanayi ve beyaz eşya üretimi Aydın ilinin sanayisinin ana kalemlerindendir.

Turizm, tarımdan sonraki ikinci önemli gelir kaynağıdır. Yaklaşık 680 konaklama tesisinde 78.000 yatak kapasitesi bulunmaktadır. Ayrıca Kuşadası'nda 54.000, Didim'de 42.000 yazlık konut bulunmaktadır. 2011 yılında 5,5 milyon turist Aydın iline gelmiştir. Dilek Yarımadası Milli Parkı, Kuşadası ve Didim plajları önemli sahillerdir.
İlde 15 civarında müze bulunmaktadır. Bunlar; Adnan Menderes Demokrasi Müzesi, Aydın Arkeoloji Müzesi, Yörük Ali Efe Müzesi, Afrodisias Müzesi, Karacasu Etnografya Müzesi, Milet Müzesi, Çine Kuvayı Milliye Müzesi, Çine Arıcılık Müzesi, Nazilli Etnoğrafya Müzesi, Yoran Mübadele Anı ve Kültür Evi, Yörük Ali Efe Müzesi ve Kuşadası Zeytin ve Zeytincilik Müzesi sayılabilir.
Ören yerleri açısından da oldukça zengindir. Bunlar; Afrodisias (Karacasu), Alabanda (Çine), Alinda (Karpuzlu), Apollon Tapınağı (Didim), Gerga (Çine), Harpasa (Nazilli), Magnesia (Ortaklar), Mastaura (Nazilli), Milet (Didim), Nysa (Sultanhisar), Priene (Söke) ve Tralleis (Efeler)'dir.

Halk Aydın ağzı konuşmaktadır. Nazal n (ñ) sesi kullanımı ve r sesinin yutulması belirgin özellikleridir.

Yöreye ait Zeybek dansları ve zeybek müzikleri bulunmaktadır.

 Bügülme, Tataristan
 Batı Vilayeti, Sri Lanka
 Le Havre, Seine-Maritime

T.C. Aydın Büyükşehir Belediyesi

Ayvalık Adaları (Latince: Hecatonnesi, Grekçe: Ἑκατόννησοι Hekatonesoi) Balıkesir'in Ayvalık ilçesine bağlı adalar topluluğu. İrili ufaklı birçok adadan oluşmaktadır. Bunlardan en büyüğü Alibey (Cunda) adasıdır. Köprü ile önce Lale adasına daha sonra dolgu ile Ayvalık'a bağlandığından artık yarımada özelliği taşımaktadır. 
Ayvalık koyu 22 küçük adayı ve adacıkları barındırır. Cunda dışında hiçbirinde yerleşim yoktur. Yalnız en büyüklerinden olan Çıplak adada koyun sürüleri bulunmaktadır. Ara sıra balıkçılar mola verirler. Motorlarla bu adalara geziler düzenlenir. İnce kumlu, uzun plajı ile Altınova Ayvalık-Ören arasındadır. Yazlık tatil siteleri yoğundur.

Ayvalık Adaları kaynaklarda isim olarak Yund Adaları veya Cunda Adaları olarak da geçmektedir. Rumlar bu adalara "Mis Kokulu Adalar" manasına gelen Moshonisi demişlerdir. Hekatonesos, Apollonnesos, Hekatonnesoi, Hekatos gibi farklı adları da vardır.

Üzerinde Yaşanan Adalar
Cunda Adası Alibey, Yunda, Yund, Moshonisi, Moschonisi, Moschonisos, Moskonisi, Moshinos, Nasos, Nesos, Apolloniso, Μοσχονήσι, Μοσχόνησος, Εκατονήσι, Εκατόνησο, Νάσος, Τζούντα, Αλήμπεη, Απολλόνησο
Lale Adası Dolap, Soğan, Krommydonisi, Kromidonisi, Kromydonisi, Kremydonisi, Kromido, Κρομμύδονησι, Κρομμυδονήσι, Κρεμμυδόνησο, Κρεμμύδι, Κρομμύδι, Ντουλάπι
Ayvalık Körfezi Adaları
Kumru Adası Nisopula, Nisopoula, Ayos Nikolas, Aya Nikolas, Agios Nikolaos, Vrachonisída Ágios Geórgios, Νησοπούλα, Άγιος Νικόλας
Tavuk Adası Aya Yani, Kilise, Dalyan, Taliani, St Yoannis, St Ioannis, Agiou Ioanni, Ayos Yannis Prodromos, Agios Ioannis, Ai Giannis, Prodromos, Prodromo, Vrachonisída Ágios Ioánnis, Άγιος Ιωάννης, Αϊ Γιάννης, Πρόδρομος, Πρόδρομο, Τάλιανος
Batı Grubu Adaları
Büyük İlyosta Adası Güneş, İlyosta, Fener, Eleos, Nisída Éleos, Oilios, Leios, Lios, Leios, Nisída Leiós, Έλεος, Λείος
Büyük Maden Adası Pirgos, Pirgo, Pyrgos, Nisída Pýrgos, Pyrgo, Maden, Pordoselene, Pordoselini, Poroselene, Poroselini, Πύργος, Πύργο, Πορδοσελήνη, Ποροσελήνη
Çıplak Ada Chalkis, Halkis, Yimno, Cimno, Gymno, Χαλκίς, Γυμνό, Γδυμνό
Göz Adası Lipsos, Leipsos, Lipso, Leipso, Λειψός
Kara Ada Kamış, Kamışada, Kalınada, Akvaryum, Karaada, Kalamos, Kalamo, Nisída Kálamos, Κάλαμος
Küçük İlyosta Adası Yumurta, Kilyosta, Eyolida, Aigialonisi, Aigia, Eleos Pulo, Nisída Daskaleió, Vrachonisída Aigialonísi, Αιγιαλονήσι, Αιγιά
Küçük Maden Adası Adiabatoz, Adiavatos, Adiavato, Nisída Adiávatos, Αδιάβατος, Αδιάβατο
Pınar Adası Kılavuz, Klavuz, Mosko, Mosko Pulo, Moschopoulo, Moschopoula, Moshopoula, Moshopula, Pera Moschos, Pera Moskos, Pera Moshos, Pera Moscho, Nisída Moschópoulo, Nisída Péra Móschos, Μοσχόπουλο, Πέρα Μόσχος, Πέρα Μόσχο, Πέρα Μόσκος
Pirgos Kayalıkları Vrachonisída Pýrgos, Βραχονησίδα Πύργος
Poyraz Adası İncirli, Yellice, Leyah, Lia, Leia, Leiah, Licha, Liha, Leio, Leios, Lygia, Nisída Leiá, Nisída Lícha, Λεια, Λειά, Λειὰ, Λίχα, Λείος, Λειό, Λυγιὰ, Λυγιά
Pulakya Adaları Pulakia, Poulakia, Πουλάκια
Taş Ada Taşlı, Klavo, Plati, Vrachonisída Pláti, Πλάτη
Yalnız Ada Yelniz, Yalonisi, Gialonisi, Γιαλονήσι
Yelken Adası Pelagonisi, Vrachonisída Pelagonísi, Πελαγονήσι
Yuvarlak Ada Melina, Kalamaki, Kalamopulo, Kalamo Pulo, Vrachonisída Kalamáki, Vrachonisída Kalamópoulo, Καλαμόπουλο, Καλαμάκι
Kuzey Grubu Adaları
Akoğlu Adası Armutçuk, Kedi, Kopano, Kópanos, Vrachonisída, Κόπανος, Κόπανο
Aslı Adacığı Asimonisi, Asimoniso, Eleusa, Ασημόνησο, Ασημονήσι - Yaklaşık olarak, uzunluğu 523 m. genişliği 283 m. olan ıssız bir adacıktır. Türkiye'ye bağlıa adada yerleşim yoktur. Ayvalık ilçesinin 10.8 km kuzeydoğusunda yer alır. Burhaniye'ye 21.2 km, Edremit'e 33.1 km uzaklıktadır. Adada doğal bitki örtüsü bulunmaktadır.
Balık Adası Büyük Karaada, Psariano, Nisída Psarianó, Daskalio, Daskali, Daskaleio, Daskaliyo, Ψαριανό, Δασκαλειό, Δασκαλιό
Çiçek Adası Gümüşlü, Argistra, Argistri, Angistri, Argyronisos, Argyroniso, Nisída Argyrónisos, Αγκίστρι, Αργυρόνησο, Αγκίστρι, Γκιουμουσλί
Gizli Ada Kör Taşlar, Sklavonisi, Σκλαβονήσι
Güvercin Adası Manastır, Mozaikli Manastır, Kızlar Manastırı, Aya Yorgi, St Giorgio, Ayos Yorgis, Evangelistriya, Άγιος Γεώργιος, Άγιος Γιώργης
Hasır Adası Sefil, Seferi, Sefiri, Zefyri, Nisída Zefýri, Misia, Haşır, Σεφέρι, Ζεφύρι
İkiz Kayalar Mırmırcılar, Mırmırcalar, Mırmırca, Vráchoi Daskaleió, βράχοι Δασκαλειό
Kalemli Adası Sazlı, Oker, Öker, Kalamaki, Kalamakia, Καλαμάκια, Καλαμάκι
Kayabaşı Adası Taş, Petro, Petrusi, Petrousi, Petrusa, Petrousa, Petroutzio, Πετρούσα, Πετρούσι, Πετρούτζιο
Kırlangıç Kayalıkları Chelidonia, Χελιδόνια, Βραχονησίδα Χελιδόνια
Kız Adası Kaşık, Ulya, Oulia, Ioulia, Nisída Ouliá, Ουλιά, Ούλια, Ιουλία
Kutu Adası Küçük Karaada, Karaada, Kara Ada, Kara, Balkan, Tavşan, Kodon, Nisída Kódon, Kudho, Kouda, Kondu, Kontou, Κοντού, Kodonas, Koudouna, Κώδωνας, Κουδούνα
Mırmırca Kayalıkları Mırmırcalar, Μουρμούρισα, Μουρμούριζα, Μουρμούριζες
Yumurta Adası Kokkinonisi, Nisída Daskaleió, Νησίδα Δασκαλειό, Κοκκινονήσι
Altınova tarafı
Tüzüner Adası Suna, Kurbağa Burnu Adası, Altınova, Ayazment, Αγιασμάτι, Τουζούνερ, Τουζούνέρ

Ayvalık Adaları Tabiat Parkı

Vikimapia Ayvalık adaları26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balıkesir, Türkiye'de Balıkesir ilinin merkezi olan şehirdir.
Tarihte genellikle Misya ve Karesi adlarıyla bilinen Balıkesir yöresi, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Karesi Beyliği ve Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olup bamya, börülce, kavun, zeytin, zeytinyağı, kelle peyniri gibi tarımsal ürünler ve daha çok yerli turizmde öne çıkan sahil kasabalarıyla meşhurdur. Yağcıbedir halısı, kolonyası, kaymağı, kozak üzümü, Ayvalık tostu, Susurluk ayranı, saçaklı mantısı ve höşmerim diğer bilinen yöresel ürünleridir.

Balıkesir, adını günümüzde ikiye ayrılan eski merkez ilçesinden almaktadır. İlin eski adı Karesi olup 24 Ekim 1926 tarih ve 4248 sayılı Kararname ile Balıkesir olmuştur. Balıkesir kelimesinin kökenine dair çeşitli rivayetler mevcuttur. Roma İmparatoru Hadrianus, Balıkesir şehri çevresinde sahip olduğu bir bölgede avcılık yaptığı için Adriyanutere lakabını almıştır. Ardından yine burada bir şato yaptırmıştır. Bu şatonun adı Paleo Kastro olarak bilinmektedir. Balıkesir adının bu kelimeden geldiği düşünülmektedir. Paleo Kastro'nun bugünkü Atatürk Parkı sınırları içinde olduğu belirtilmektedir. Paleo Kastro'nun anlamı ise Eski Hisar'dır. Bazı kaynaklar Balıkesir kelimesinin Balak Hisar veya Balık Hisar kelimelerinden geldiğini söylemektedir. Eski Türkçede balık kelimesi şehir anlamına geldiği için Balık Hisar kelimesinin anlamı Hisar Şehri'dir. Yapılan kazı çalışmalarında, Balıkesir il merkezinde 15. yüzyıla kadar hisarın ayakta olduğu ve Karesi sakinlerinin ilk yerleşim yerinin Hisar'ın içi olduğu tespit edilmiştir. Zira, günümüzde Balıkesir şehrinde Hisariçi Mahallesi bulunmaktadır. Bu nedenle şehir isminin, buradan gelme olasılığı yüksektir. Bir rivayete göre bölgeye akın yapan Pers hükümdarı Balı-Kisra'dan gelmektedir. Bazı kaynaklara göre ise balı çok, güzel anlamına gelen Bal-ı Kesr kelimesinden türediği belirtilmektedir. Yeni ortaya atılan bir teze göre ise, Bağıkesir'den geldiğine yöneliktir. Zira 17. yüzyıla değin şehir merkezinde en önemli tarım faaliyetinin bağcılık olduğu Balıkesir kadı sicilleri ve tereke kayıtlarından doğrulanmaktadır. Osmanlı kaynaklarında şehrin adının yazılışı Balıkesri şeklindedir.

Balıkesir genelindeki pek çok höyük, mağara ve düz yerleşim yerlerinde yapılan araştırmalarda bu topraklara MÖ 8000-3000 yılları arası yerleşildiği ortaya çıkmıştır. Havran'a 8 km. mesafedeki İnboğazı Mağaralarında Paleolitik, Neolitik ve Kalkolitik devirlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Babaköy (Başpınar) kazılarında, Yortan mezarlığında, Ayvalık Dikili yolu üzerindeki Kaymak Tepe'de Bakır Çağı'na ait kalıntılar ve yerleşim yerleri bulunmuştur. Bu bölgede ilk defa adı geçen şehir Agiros (Achiraus)'tur. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra bölgede Karesi Beyliği kurulmuş, ardından bölge Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir.

Balıkesir'in bulunduğu bölgenin adı eski çağlarda Misya'ydı. Bu kelimenin Lidya dilindeki anlamı Kayın Ağacı'dır. Bölgenin sınırları zamanla çeşitli değişikliklere uğrayarak kuzeyde Marmara Denizi, batıda Çanakkale Boğazı ve Ege Denizi, doğuda Atranos Çayı ve güneyde de Lidya ile çevrilmiştir. Keşiş Dağından itibaren Marmara Denizi sahilini takiben Çanakkale Boğazı'na kadar olan kısıma Küçük Misya, geri kalan kısma ise Büyük Misya denilmiştir. Büyük Misya; Pergam (Bergama), Adramitiyum (Edremit), Arjiza (Balya-Pazarköy), Assos (Behramkale), Teruvad (Truvada), Gargar, Antandos (Avcılar civarı), Belodos (Dursunbey) ve Adriyanatere (Balıkesir) şehirlerinden oluşmaktadır. Küçük Misya ise Sizik (Belkız), Lâmpesak (Lapseki), Perkot (Bergoz), Abidus, Milotopolis (Mihaliç), Apoloni, Periyapos (Kara Biga), Poimanenon (Eski Manyas), Artemea (Gönen), Zeleya (Sarıköy), Artas (Erdek) ve Panormos (Bandırma) şehirlerinden oluşmaktadır.
MÖ 3000-1200 yılları arasında bu bölgede farklı diller konuşan Pelasg ve Leleg kolonileri kurulmuştur. Bu bölgede yaşayan Misyalıların soyu da Pelasglardan gelmektedir. Misyalılar bu bölgeye geldiklerinde Bitinyalıları yendikten sonra Misya'ya hâkim olmuşlardır. Serbest yaşamayı sevdikleri için şehir kurmamışlardır.
MÖ 1120'lerde Hitit kralı IV. Tuthalya devrinde, Misya Hitit egemenliğine girmiştir. Hititler bölge için Assuva adını kullanmıştır. MÖ 1200 yıllarında Akalar ile Troya arasında çıkan ve dokuz yıl süren Truva Savaşı'nda, başlarında Khromis ve bilici Ennomos bulunan Misyalılar Troya'yı destekleyerek Troya'nın egemenliğine girmişlerdir. Troya'nın dağılmasından sonra Misya, Lidya egemenliğine girmiştir. MÖ 546 yılında, Büyük Kiros ve halefleri zamanında Misya, Ahameniş İmparatorluğu'na dâhil olmuştur. Büyük İskender MÖ 334 yılında Biga Çayı civarında Ahameniş İmparatorluğu ile yaptığı Granikos Savaşı'nı kazanarak Misya'yı ele geçirmiştir. Bu tarihten sonra Misya halkı paralı asker olarak ün kazanmıştır. O dönemde Mısır ordusunda bile Misya süvari birliği vardır. İskender'in ölümünden sonra kumandanları birbirleri ile savaşmıştır. Savaş sonunda Misya'yı Lisimakus ele geçirmiştir. O da Korupedyon Savaşı'nda I. Selevkos Nikator tarafından öldürülmüştür. Misya, Nikator'un eline geçse de Lisimakus'un emrinde çalışmış Paflagonyalı Fletairos, Bergama'yı ele geçirmiş, Misya'nın bir kısmına da egemen olmuştur. Fletairos'tan sonra yeğeni I. Eumenes başa geçmiştir. MÖ 278 yıllarında Galyalılar Misya'ya gelmiştir. I. Eumenes'ten sonra Bergama Krallığı'nın başına geçen I. Attalos, Misya'nın geri kalan kısmını da ele geçirmiştir. Bergama Krallığı egemenliğinde Misya ekonomik yönden rahat bir dönem yaşamıştır. MÖ 133 yılında Misya, Bergama Kralı III. Attalos'un vasiyeti ile Roma İmparatorluğu hâkimiyetine geçmiştir.

Misya Roma egemenliğine girdikten sonra MÖ 133 yılında konsül Manius Aquillius tarafından Roma'ya bağlı Asya Eyaleti kurulmuş ve Misya'nın bir kısmı bu eyalete bağlanmıştır. Romalılar Misya'yı, uzun süre vergi ve kölelikle idare etmiş, onları baskı altında tutmuştur. Bunlara karşı halkın da desteklediği Pontus kralı VI. Mithridates'in başlattığı hareket başarılı olduysa da çok uzun sürmemiş ve MÖ 85 yılında bölge tekrar tamamen Roma idaresine girmiştir.
Kavimler Göçü'nün etkisiyle M.S. 395 yılında Roma İmparatorluğu doğu ve batı diye ikiye ayrılmış ve Misya yeni kurulan Doğu Roma İmparatorluğu'un yani Bizans'ın egemenliğine girmiştir. Misya topraklarının büyük bir kısmı Bizans egemenliği döneminde Opsikion Theması'nda yer almıştır. 675 yılında İstanbul Kuşatması sırasında Araplar, Misya'ya saldırmışlardır. 716-718 yıllarındaki İkinci İstanbul Kuşatması'nda Suriye sahillerinden hareket eden Araplar, Bergama ve Edremit yörelerini yağmalamışlardır.

1015 yılından itibaren Selçuklu Türkleri, Bizans İmparatorluğu egemenliğindeki Anadolu'da görülmeye başlamıştır. 1048 tarihli Pasinler Muharebesi ile Türklerin Anadolu'ya yaptığı akınlar hız kazanmıştır. 1071 tarihli Malazgirt Meydan Muharebesi'den sonra da Türkler Anadolu'ya yerleşmeye başlamışlardır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075 yılında, İzmit çevresi ve Marmara sahillerinde İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur. 1076 yılında da Misya'nın şehirlerinden Sizik ve Edincik'i ülkesine ilhak etmiştir. 1081 yılında Türkler nehir yolu ile Apollonia (Gölyazı)'ya gelen bir Bizans birliğini yok etmişlerdir. Fakat başka bir Bizans birliği Sizik ve Poimanenon (Manyas)'ı Türklerden geri almıştır. 1085 yılında Süleyman Şah doğudayken, onun emirlerinden İlhan Bey, Sizik, Apollonia, Poimanenon ve Edincik'i geri almıştır.
1086 yılında Süleyman Şah'ın Halep'i kuşatması üzerine kardeşi Melikşah tarafından görevlendirilen Tutuş, Ayn Seylam (Ayn Selm veya Aynı Salem) mevkiinde Süleyman Şah'ı yenmiş, bunun üzerine Süleyman Şah, 5 Haziran 1086 tarihinde intihar etmiştir. Ardından vezir Ebu'l-Kasım devletin başına geçmiştir. Sizik'i üst edinerek Marmara sahillerinin hâkimi olmuştur. 1090 yılında I. Aleksios'un Eufuryanis Alexaders'ı göndermesiyle bölgede savaşlar olmuştur. Ebu'l-Kasım, Gemlik'i alarak burada gemiler yaptırmaya başlasa da burası Bizans'ın eline geçmiştir.
Ebu'l-Kasım'dan sonra Anadolu Selçuklu Sultanı olan I. Kılıç Arslan, Marmara kıyılarını ve Edremit Körfezi'ne kadar olan kısmı ülkesine ilhak etmiştir. Kılıç Arslan'ın kayınpederi İzmir Beyi Çaka Bey ise Edremit'ten Abidos'a kadar olan kıyılar ile Sakız ve Midilli Adası'nı ele geçirmiştir. Fakat verilen bir ziyafette Kılıç Arslan tarafından öldürülmüştür. Kılıç Arslan, bölgeyi 1099 yılında gelen Haçlılar'a karşı savunmuştur. 1107 yılında Kılıç Arslan ölünce Türkler Batı Anadolu'dan çekilmek zorunda kalmıştır. Misya'yı yeniden ele geçiren Bizanslılar, Marmara sahillerinde bulunan bütün Türkmenlere savaş açmışlardır. 1115 yılına kadar bölgede Türk-Bizans çekişmesi yaşanmıştır. 1175 yılında Eskişehir ovasında toplanan 100.000 çadır Türkmen'in bir kısmı bu bölgeye gelmiştir. 1206 yılında Türkmenler Misya kentlerine akın etmeye başlamış ve Bizans ahalisi bölgeyi terk ederek Türkmenler bölgeye yerleşmiştir. 1237 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Misya'daki uç beylerini teftiş etmiştir. 1280'li yıllarda, daha sonra Karesi Beyliği'ni kuracak olan ve soyu Danişmend Gazi'den gelen Karesi Bey, babası Kalemşah ve büyük bir Türkmen grubu Misya'ya gelmiştir. Bunların yanında Germiyanoğlu Yakup Bey de vardır.

Kara İsa adıyla da bilinen Karesi Bey, muhtemelen 1296-1297 yıllarında Erdek, Biga, Edremit, Bergama, Çanakkale hariç büyük Misya sahasını Germiyan kuvvetlerinin desteğiyle ele geçirmiştir. 1306 yılında (bu tarih kesin değil) bir grup Türkmen, Ece Halil önderliğinde Trakya üzerinden Karesi topraklarına gelmiştir. Karesi Bey'den sonra yerine oğlu Aclan Bey'in geçtiği söylense de Aclan Bey'in kimliği henüz netlik kazanmamıştır. Aclan Bey'in oğlu olduğu düşünülen Demirhan Bey hükümdar olduğu dönemde kardeşi Yahşi Bey de Bergama taraflarını yönetmektedir. Diğer kardeşi Dursun Bey ise Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi'ye sığınmıştır. Dursun Bey, Orhan Gazi'ye Karesi Beyliği'ne saldırırsa Balıkesir, Edincik ve Bergamayı vereceğini ve kendisinin sadece Kızılca Tuzla ile Makhram'ı alacağını söylemiştir. Makhram d

Batnaz veya Patmos (Yunanca: Πάτμος Patmos), Ege Denizi'nde küçük bir ada. Onikiada'nın en kuzeyinde yer alır. Yaklaşık 3.000 kişilik nüfusu vardır. Yüzölçümü 34.6 km²dir. En yüksek noktası Profitis Ilias'tır. (269 m).

Patmos Adası'ndan, Yeni Ahit'in Vahiy bölümünde bahsedilmektedir. Buna göre İncil yazarlarından Yuhanna bu adada sürgünde iken İsa kendisine görünmüştür. Bu nedenle ada, Hristiyanlar için bir hac merkezidir. Yuhanna'ya adanmış manastır ve kiliseler vardır. Ayrıca Yuhanna'nın İsa'yı gördüğü iddia edilen Apokalipsis Mağarası da ziyaretçilere açıktır.
Ada 1912'de Osmanlı İmparatorluğu'ndan İtalya'ya geçti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra İtalya adayı Yunanistan'a bıraktı. 2006 yazında Aziz Yuhanna Manastırının da bulunduğu adanın tarihi merkezi UNESCO tarafından 1999 yılında Dünya Mirası listesine dahil etmiştir.

Patmos, Türkiye'nin batı kıyısında ve Asya kıtasındadır. Oniki Ada kompleksinin en kuzeyindeki adalardan biridir. Yakındaki komşu adalardan daha batıdadır.
Patmos'un yüzölçümü 3.405 km2 (1.315 sq mi) dir. En yüksek nokta, deniz seviyesinden 269 metre (883 fit) yüksekteki Profitis Ilias'tır.
Patmos'un ana yerleşim yerleri Chora (başkent) ve tek ticari liman olan Skala'dır. Diğer yerleşim yerleri Grikou ve Kampos'tur.

Patmos'un ekonomisi büyük ölçüde yaz aylarında turizme bağımlıdır ve Hristiyan hacılar adanın havari Yuhanna ile bağlantısı ve Vahiy Kitabının yazılması nedeniyle sık sık ziyaret ederler.
Aziz Yuhanna Manastırı ve Kıyamet Mağarası hacıların en çok ziyaret ettiği yerler arasında yer alır. Ancak plajları ve sakin doğal güzellikleri de turistlerin artmasına neden oldu.

Resmî site (İngilizce) (Yunanca)

Batı Trakya, Ege Trakyası veya Yunanistan Trakyası (Yunanca: Θράκη), tarihi Trakya bölgesinin Yunanistan'da yer alan bölümüdür. Yunanistan'ın en kuzeyi olduğundan Kuzey Yunanistan olarak da adlandırılmaktadır. Yunanistan'da Türkçenin en yoğun konuşulduğu bölgedir. Yaklaşık 100.000'in üzerinde Müslüman Türk  yaşamaktadır. Bölge, 3 alt yönetim birimine ayrılmıştır (Doğu Makedonya ve Trakya):

İskeçe ili (Yunanca: Ξάνθη, Ksanti), başkent İskeçe / Ksanti
Rodopi ili (Yunanca: Ροδόπη, Rodópi), başkent Gümülcine / Komotini
Evros ili (Yunanca: Έβρος, Évros), başkent Dedeağaç / Aleksandrupolis
M.Ö. VIII. yüzyıl sonlarından ve VII. yüzyıl başlarından sonra, Penilerin, Eski Yunanların, Makedonların egemenliği altına giren bölgede, M.Ö. 355 yılına kadar Trakya Krallığı egemen olmuştur. Batı Trakya, Roma ve Bizans İmparatorluklarının hâkimiyeti altına girerek, önce Roma İmparatorluğu'nun, sonra da Bizans İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalmıştır. Osmanlı Devleti, bu toprakları 1354 yılında fethederek sınırları içine katmış ve 559 yıl egemenliği altında bulundurmuştur. Batı Trakya, 1913-1920 yılları arasında bazı devletlerin yönetimi ve egemenliği altında kalmıştır. 1923 yılında Lozan Antlaşması ile Yunanistan'a devredilmiştir.
Başlıca kentler şunlardır:

Dedeağaç - Aleksandrupolis (Evros ili)
Gümülcine - Komotini (Rodopi ili )
İskeçe - Ksanti (İskeçe ili)
Şahin, İskeçe - Echinos (İskeçe ili)
Elmalı, İskeçe - Melivoia Ksanti (İskeçe ili)
Kumçiftliği - Orestiada (Evros ili)
Dimetoka - Didimotihon (Evros ili)
Sofulu - Sufli (Evros ili)
Ferecik / Farecik - Feres (Evros ili)
Şapçı - Sapes (Rodopi ili)
Simavna / Samavna - Kyprinos (Evros ili)
Yassıköy - Iasmos (Rodopi ili)

Thraki Harita

Yunanistan tarihi
Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti

Doğu Makedonya ve Trakya -Web Sitesi
Batı Trakya Online14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığın Sorunları Raporu, KÜRESEL SİYASET MERKEZİ 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İngilizce bir terim olan Bibcode, bir dizi astronomik veri sistemleri tarafından, literatür referans kaynaklarını belirtmek için kullanılan elektronik bir tanımlayıcıdır. Bibcode, SIMBAD ve NASA/IPAC gök adalar arası veri tabanında (İng: NASA/IPAC Extragalactic Database) kullanmak için geliştirilmiş olsa da, şu an NASA'da astrofizik veri sistemi (İng: Astrophysics Data System) gibi, daha yaygın bir alanda kullanılmaktadır. Kodlama şifresi, 19 karakter gibi sabit bir uzunluğa sahip olup,

YYYYJJJJJVVVVMPPPPA,
şeklindeki bir forma sahiptir. Burada, YYYY, dört haneli bir referans yılı olup kaynağın yılını gösterir ve JJJJ ise, kaynağın nerede yayınladığını gösteren diğer bir şifredir. Kaynak olarak bir dergiye baş vurulmuşsa, VVVV cilt veya dergi numarasını, M ise kaynağın yayınlandığı dergi bölümünü gösterir (Örneğin, L, L harfinin yer aldığı bölümünde yayınlanmış kaynaktır). PPPP, sayfa numarasının başlangıç rakamını ve A ise, adı geçen ilk yazarın soy adının ilk harfini belirtir.

Ahmet Bilge Umar (30 Mart 1936 – 8 Temmuz 2023), Türk hukukçu, profesör, tarihçi, yazar ve araştırmacıdır.
30 Mart 1936 tarihinde Mustafa Cemal ve Fatma İffet Umar'ın oğlu olarak İzmir'in Karşıyaka ilçesinde doğmuştur. İlkokulu Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu'nda, ortaokulu Karşıyaka Lisesi'nin orta kısmında, liseyi de İzmir Özel Türk Koleji'nde tamamlamış ve buradan 1954 yılında mezun olmuştur.
Mezun olmasının akabinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne başlamış ve 1958 yılında bu okuldan mezun olmuştur. Aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Usûl ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu'nun asistanlığına tayin edilmiştir. 1962 yılında Türk İcra-İflâs Hukukunda İptal Davası isimli teziyle hukuk doktoru, 1967 yılında İspat Yükü isimli teziyle doçent unvanını iktisap etmiştir.

1968 yılında askerlik görevini ifa etmiş, 1970 yılında kadrosu Ege Üniversitesi'ne alınmıştır. Uzun yıllar Ege Üniversitesinin çeşitli yüksek okullarında ek görevle öğretim üyeliğinin yanı sıra müdürlük, kendi fakültesinde dekan yardımcılığı gibi görevler yaptı. Kurucu öğretim üyeleri arasında bulunduğu Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde "Medeni Yargılama ve İcra-İflas Hukuku Kürsüsü" başkanı oldu. Üniversiteden ayrılarak hukuk danışmanlığı ve avukatlık yaptı. Hukuk mesleği ile ilgili inceleme yazıları ile eserlerinin yanı sıra çevirileri, özellikle Türkiye'nin Antik Çağ kentleri üzerindeki araştırmaları ile tanındı. Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Kamu Hukuku bölüm başkanlığı yaptı.
Medeni Usul Hukuku, İcra ve İflas Hukuku dersleri verdi. Daha çok tarihi ve arkeoloji konularını içeren kitaplarıyla tanındı.
8 Temmuz 2023 tarihinde İzmir'de ölmüştür. Cenazesi 10 Temmuz 2023 tarihinde Alsancak Hocazade Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Soğukkuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Aiolis / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1714-9
Bithynia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-2193-6
Börklüce, ISBN 975-10-1970-2
Ionia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1604-5
İlkçağda Türkiye Halkı, ISBN 975-10-1426-3
İzmir 1950, 1999, ISBN 975-521-097-0
İzmir'de Yunanların Son Günleri
Karadeniz Kappadokia'sı (Pontos), ISBN 975-10-1570-7
Karia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1465-4
Kilikia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1571-5
Lydia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1712-2
Lykia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1502-2
Trakya, ISBN 975-10-2008-5
Troia / Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi, ISBN 975-10-1882-X
Türkiye Halkının Orta Çağ Tarihi / Türkiye Türkleri Ulusunun Oluşması, ISBN 9751012255
Türkiye'deki Tarihsel Adlar, ISBN 975-10-0539-6
Türkiye'deki Tarihsel Anıtlar, ISBN 975-10-0846-8
Yunanların ve Anadolu Rumlarının Anlatımıyla İzmir Savaşı, ISBN 975-10-1826-9

Birinci Bulgar İmparatorluğu, Ön Bulgarların 681'de bugünkü Balkan bölgesinde Asparuh komutasında kurdukları devlettir. Devlet bugünkü Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna, Hırvatistan, Yunanistan, Macaristan, Kosova, Kuzey Makedonya, Moldova, Karadağ, Romanya, Sırbistan, Slovakya, Türkiye ve Ukrayna topraklarını içine alan yaklaşık Türkiye kadar bir toprak büyüklüğü olan (750.000 km²) topraklarda kurulmuştur.
Hazarların kuzeye doğru ittirdiği Bulgarlar, bugünkü Çuvaşistan'ın olduğu bölgede İdil Bulgar Devleti'ni kurmuş; batıya ittirdiği Bulgarlar ise Asparuh Han komutasında Tuna bölgesinde Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Bu imparatorluk daha sonra kuzeyden gelen Slav kavimlerini de bünyesinde bulundurmuştur. Tengrizm dinine mensup Bulgarlar Balkanların en yüksek dağının ismini Türklerin göktanrısı Tengri olarak isimlendirmişlerdir. Bu dağ daha sonra Osmanlıların bölgeye hakim olmasıyla Musala (Maşallah'dan geldiği sanılmaktadır.) olarak değiştirilmiştir.
Bulgarların bu devleti "Birinci" Bulgar İmparatorluğu diye adlandırmasının nedeni kurulan devletin Slav, Yunan ve Trakya halkını da içeren çok uluslu bir yapıya sahip olmasıdır. Ancak Birinci Bulgar İmparatorluğu kurulmadan önce Bulgarlar 2 tane daha devlet kurmuşlardı: Hazar bölgesindeki Bulgarya Hanlığı ve Volga Bulgarya Devleti.
Bugün Ortodoks Hristiyanlık dinine mensup, Çuvaşistan'da yaşayan ve Bulgarca'ya en yakın dil olarak nitelendirilen Çuvaşça dilini konuşan yaklaşık 2 milyon Çuvaş Türkü, Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun tek varisleri sayılmaktadır. Bazı tarihçiler Moldova'ya bağlı özerk bir Türk Cumhuriyeti olan Gagavuzya'da yaşayan Ortodoks Gagavuzların da Bulgar kökeninden olabileceğini düşünmektedirler.
Birinci Bulgar İmparatorluğu, 9. yüzyılda Kağan I. Boris zamanında Hristiyanlığı benimsemiş, bu zamandan sonra da Kağanlık unvanını kaldırıp Knezlik unvanını almıştır. I. Boris'in dönemi Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun bir Türk devleti olma vasfını yavaş yavaş kaybetmeye başladığı zamandır. Bu dönemde çok yoğun bir Slav etkisi yaşanmıştır. Tengricilik lağvedilerek toplu halde Hristiyanlığa geçilmiş, devlet İstanbul Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlanmış, Slav dili resmi dil kabul edilerek Kiril alfabesine geçilmiştir. Bulgarların Slav kültüründe eriyip Türklüklerini yitirmeye başladığı bu geçiş dönemi günümüz Slav Bulgaristan milletinin temelinin atıldığı dönemdir.
Türklerin kurduğu Bulgar İmparatorluğu'nun bir Türk devleti olma vasfını yitirmesine ve bugünkü modern Bulgaristan'ın bir Slav devleti olmasındaki en büyük neden; bir milleti millet yapan unsurların başında gelen dilin baskın kültür altında eriyerek asimile olması, yani 9. yüzyılda Türkçenin alt kolu olan Bulgarcanın yerine Slav dilinin ve harflerinin benimsenmesi olmuştur.
Her ne kadar bugünkü Bulgaristan bir Türk ülkesi olmasa da, Bulgar ülkesi anlamına gelen Bulgaristan kelimesi Bulgarlara Türk atalarından kalan tek mirastır.

Ön Bulgarlar, Türk dilleri'nin Ogur grubu'na mensup bir dil konuşan tarihi Türk halkı Büyük Hunları oluşturan İtil nehri çevresinde yaşayan Türk kavimlerinden biriydi. Büyük Hunların yıkılmasından sonra, batıya göç eden Hun boyları sebebiyle Bulgarlar daha kuzeye çekildiler ve bu Hunlarla kültür alışverişinde bulundular. 5. yüzyılda doğudan gelen Sabir Türkleri ile karşılaştılar ve biraz daha kuzeye ve batıya çekildiler. Avrupa Hunlarının bir parçası oldular. Avrupa Hunları ile Ogur Türklerinin karışmasıyla “Bulgar” adıyla anılan Türk topluluğunu meydana geldi. G. Németh'e göre,Bulgar (Bulganmak/Bulanmak) “karışmak” anlamına gelmektedir. Hunlardan sonra Sabirlerin ve Göktürklerin hakimiyetine girdiler. Balkanlardaki Ogur kabileleri Avarların İstanbul'u kuşatmaları sırasında Avarlara yardım etmişlerdir. Bizans-Avar rekabetinde Balkan Ogurları tampon vazifesiyle bazen Bizanslıları bazen de Avarları tutmuşlardır.
7. yüzyılın ilk yarısında Kubrat Han Karadeniz'in kuzeyinde dağınık yaşayan Türki; Kutrigur (Dokuz Ogurlar), Utrigur (Otuz Ogurlar), Sabirler ve Onogurlar gibi Ogur kavimlerini ve bundan başka 7 (yedi) Slav kavmini, Bizans'ın rızası ile kurduğu ilk büyük Bulgar devletinin sınırları içinde birleştirmiştir. 7. yüzyılın ikinci yarısında diğer bir Türk halkı olan Hazarlar bu devleti mağlup etmeyi başarmışlardır.
Kubrat'ın büyük oğlu Bayan, Hazarların hükümdarlığı altında yaşamaya razı olmuş ama diğer dört erkek kardeşleri halkın en önemli bölümlerini ayırıp göç etmişlerdir. Kuzeye göç eden bölüm İdil Bulgar Devletini, Asparuh Han'ın emiri altında güneybatıya göç eden bölüm ise 678 yılında Tuna Bulgarları devletini kurmuşlardır. Hazarların egemenliği altında yaşamaya razı kalan Bulgarlara Kara Bulgarlar ve kuzeye göç eden İdil Bulgarlarına Ak Bulgarlar denilir. Diğer bir grup Avarlara katılarak daha da batıya orta Avrupa'ya doğru göç etmiştir.
Asparuh Han'ın devleti, Balkan'ın Bizans'a ait olan küçük bir kısmı dışında tüm Balkan yarımadasını içine almıştır.

Kubrat Han'ın küçük oğlu Asparuh Han yönetiminde Tuna boylarına gelen Bulgarlar, 679 yılında Tuna Bulgar Hanlığını kurdular. Bizans İmparatorluğu ile Avarlar arasında kalan Bulgarlar, 681 yılında yapılan anlaşma ile Bizans İmparatorluğu tarafından resmen tanındı. Asparuh'tan sonra yerine oğlu Tervel Han geçti. Bizans İmparatorluğu ile dostluk antlaşması imzaladı.
Konstantinopolis (bugünkü İstanbul)'un Araplar tarafından kuşatılmasında Bizans İmparatorluğuna yardım ettiler. 718-756 yılları arasında hüküm sürmüş hükümdarlar döneminde Bizans ile Bulgar Devleti arasındaki ilişkiler nispeten sakindir. Ancak bu barış dönemi V. Konstantinos'un Bulgar sınırında kaleler inşa edip buralara Suriyeli ve Ermeni göçmenleri askeri sınıf olarak yerleştirmeye başlamasıyla son bulmuştur ve Bizans İmparatorluğu ile savaşlar yaşanmıştır. Kormisoş Han'la Dulo hanedan ailesi son bulmuş ve Bulgar tahtı için eski Bulgar sülaleleri olan Vokül ve Ugayin, birbirlerine karşı üstünlük mücadelelerine girmişlerdir.
9. yüzyılda başa geçen Krum Han zamanında yeniden güçlendiler. Günümüz Macaristan ve Romanya topraklarını ele geçirdiler. 811 yılında Bizans İmparatorluğu'nu yenilgiye uğrattılar. 813 yılında bugünkü Edirne'yi alan Krum Han, 814 yılında Konstantinopolis'i kuşattı. Fakat kuşatma sırasında öldü. Yerine oğlu Omurtag Han geçti. Omurtag Han döneminde daha da güçlenen Birinci Bulgar İmparatorluğu, Tuna'ya göç eden Slavlar arasında benliklerini kaybetmeye başladılar. I. Boris 852-889 döneminde 864 yılında resmen Hristiyan olan Bulgarlar özelliklerini kaybettiler. 1018 yılında Birinci Bulgar İmparatorluğu yıkıldı. Daha sonraları Slav kökenli Hristiyan Bulgar devletleri kuruldu.

Tuna Bulgarcası hakkındaki bilgilerimiz de bize kadar gelen fakat çok sınırlı olan dil malzemesine dayanmaktadır. Bununla birlikte, bu dil malzemesi Tuna Bulgarcasının mahiyeti ve onun Kuban ve İdil (Volga) Bulgarcasına olan yakınlığı konusunda bizi yeterince aydınlatacak niteliktedir.

Konstantinopolis'i kuşatmışlardır.
Hristiyanlığı benimseyerek Türklük özelliklerini kaybetmişlerdir.
Bizans İmparatorluğu'nun Balkanlarda tutunmasına yardımcı olmuşlardır.
Bozkır geleneğini terk edip feodal bir toplum yapısına geçmişlerdir.

Bulgar Hükümdarların Listesi
Büyük Bulgarya Hanlığı
İdil Bulgarları
Ön Bulgarlar

Bozcaada veya eski adıyla Tenedos (Yunanca: Τένεδος, Latince: Tenedus), Türkiye'nin üçüncü büyük, Ege Denizi'nin ise Gökçeada'dan sonra ikinci en büyük adası ve Çanakkale ilinin bir ilçesidir. Türkiye'nin (büyükşehir merkez ilçeleri hariç) köyü olmayan tek ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 37 km²dir. Anakaraya uzaklığı 6 km'dir. 2025 yılı verilerine göre ilçe nüfusu 3.384'tür, il genelindeki nüfusu en az ilçedir. İlçede kışları nüfus düşmekte, yazları ise tatilcilerle artmaktadır. Bağcılık, deniz turizmi ve rüzgâr türbinleriyle ön plana çıkar.
Ana endüstriler turizm, şarap üretimi ve balıkçılıktır. Ada yüzyıllardır üzümü, şarabı ve kırmızı gelincikleriyle ünlüdür. Eski bir piskoposluktur ve halen Latin Katolik unvanı vardır.
Bozcaada'dan hem İlyada'da hem de Aeneis'de bahsedilir. Aeneis'de Yunanların Truva Savaşı'nın sonuna doğru Truvalıları savaşın bittiğine inandırmak ve Truva Atı'nı şehir surlarının içine almak almak için filolarını sakladıkları yer olarak bahsedilir. Küçük boyutuna rağmen ada, Çanakkale Boğazı'nın girişindeki stratejik konumu nedeniyle klasik antik çağ boyunca önemliydi. Sonraki yüzyıllarda ada, Ahameniş İmparatorluğu, Attika-Delos Deniz Birliği, Büyük İskender imparatorluğu, Pergamon Krallığı, Roma İmparatorluğu ve Venedik Cumhuriyeti'ne geçmeden önce onun halefi Bizans İmparatorluğu da dahil olmak üzere birçok bölgesel gücün kontrolü altına girdi.

Ada, İngilizcede hem Tenedos (Yunanca adı) hem de Bozcaada (Türkçe adı) olarak bilinir. Yüzyıllar boyunca birçok başka isim kullanılmıştır. Belgelenmiş eski Yunan adları, Leukophrys, Calydna, Phoenice ve Lyrnessus'tur. (Pliny, HN 5,140). Adanın resmi Türkçe adı Bozcaada'dır.
Tenedos adı Atinalı Apollodoros'a göre Truva Savaşı sırasında adayı yöneten Yunan kahramanı Tenes'ten türetilmiştir ve Truva Savaşı'nda Aşil tarafından öldürülmüştür. Apollodorus, adanın aslında Tenes adaya çıkıp hükümdar olana kadar Leocophrys olarak bilindiğini yazar.
Ada, Osmanlı İmparatorluğu'nun adayı ele geçirmesiyle Bozcaada olarak tanındı. Genellikle Yunan ile Türk nüfusu adaya farklı isimler kullanırken Bozcaada adı, adanın Osmanlı tarafından fethedilmesinden sonra Bozcaada ile birlikte adanın ortak adı olarak kaldı.

Yunanlar Troya Savaşı sırasında adada bir liman olan Aulis'i üs olarak kullanmışlardır. Tenedos, Herodot'un yazılarında sık sık geçer ve kelimenin kökeni Yunancada Τένεδος (Tenedhos) ve Latincede Tenedus kelimelerinden gelir. Antik çağ'da Midilli adasında oturan Aiolya halkının bir kısmının buraya yerleştiği tahmin edilmektedir.
Ada, İyonya ayaklanmasından sonra, önce Perslerin sonra Romalıların egemenliğine girdi. Roma İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra Bizans İmparatorluğu sınırları içinde kaldı.
Türklerin adayla ilk bağlantısı, Aydınoğlu Umur Bey'in İzmir'i fethettikten sonra 1328'de 8 gemilik bir filosuyla Bizans yönetimindeki Bozcaada'ya gelerek yağmalamasıyla olmuştur. Bu dönemde Venedik ve Cenevizliler, ticari faaliyetlerine yararlı olacağı düşüncesiyle adayı ele geçirmek için rekabet içine girdiler.
1377'de Bizans İmparatoru, askeri yardım karşılığında adayı Venedik'e verdi. Ceneviz'in buna tepki göstermesi üzerine Venedik ile aralarında çatışma başladı. İki devlet 1381'de Torino'da bir antlaşma yaparak adayı boşaltmaya ve tarafsız bölge olmasına karar verdiler. Venedikliler bu antlaşmaya uyunca ada halkını tümüyle boşalttılar ve Girit'teki Kandiye kentine taşındılar.
Ada uzun süre boş kaldı. İspanyol seyyah Clavijo, 1403'te Bozcaada'ya geldiğinde üzüm bağları, meyve ağaçları, tavşanlar ve büyük bir kalenin yıkıntılarıyla karşılaştı ancak yerleşik kimse bulamadı.

Fatih Sultan Mehmet döneminde 1455 yılında Gökçeada ile birlikte fethedildi ve Ege denizinde Osmanlı imparatorluğunca yönetilen ilk ada oldu.
Zorla tahliye edildikten neredeyse 75 yıl sonra bile Bozcaada o zamanlarda hala ıssızdı. Fatih Sultan Mehmet adanın kalesini yeniden inşa ettirdi. Bu dönemde Osmanlı donanması adayı ikmal üssü olarak kullandı.
Adanın stratejik öneminin farkına varan Venedikliler adaya asker çıkardılar.
1464'te Venedik adına Giacopo Loredano Bozcadayı aldı. Aynı yıl, Osmanlı Amirali Mahmud paşa adayı yeniden ele geçirip tekrar Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattı. Osmanlı idaresi sırasında ada vergi muafiyeti tanınarak yeniden iskan edildi.
Osmanlı amirali ve haritacısı Piri Reis 1521'de tamamladığı Kitab-i-Bahriye adlı kitabında Bozcaada'yı da şimdiki ismiyle gösteren, kıyı ve açıklarındaki adaları haritasında yer verdi. Smyrna'dan Çanakkale'ye kuzeye giden gemilerin genellikle ada ile Anadolu arasındaki yedi millik deniz şeridinden geçtiğini de kaydetti.
Daha sonraki dönemlerde de ada hep bugünkü adı olan “Bozcaada” olarak kaydedildi.
Girit meselesi dolayısıyla patlak veren 1645-69 Osmanlı-Venedik Savaşı'nda Venedikliler Osmanlı Donanması'nın Girit'i tamamen fethetmeye çalışan kara kuvvetlerine takviye yapmasını engellemek için Çanakkale Boğazı'nın Ege Denizi ağzını kapamayı denediler ve bu bağlamda 1656 yılında Bozcaada'yı almaya muvaffak oldular. Ancak hemen ertesi yıl toparlanan Türk donanması adayı tekrar Osmanlı topraklarına kattı.
1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması'nı takip eden savaşlar silsilesinde Türk ve Venedik donanmaları Ege Denizi'nde birçok kere karşı karşıya geldi. Bunların en önemlilerinden biri Bozcaada açıklarında gerçekleşti. Bozcaada Deniz Savaşı olarak bilinen muharebede Osmanlı donanmasını yöneten Mezomorto Hüseyin Paşa, Molino yönetimindeki Venedik donanmasına karşı önemli bir zafer kazandı.
1806-12 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ada 1807 yılında Rusya tarafından işgal edildi, yakıldı ve kalesi tümüyle yıkıldı.
1822'de Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Konstandinos Kanaris Osmanlı Donanması'na karşı Bozcaada açıklarında bir saldırıyı yönetti ve bir Osmanlı gemisini batırdı.
1842'de II. Mahmut kaleyi yeniden yaptırdı.
1866'da Osmanlıların Cezayir-i Bahr-i Sefid vilayetine bağlı Limni sancağına bağlandı.
Bozcaada Çanakkale Savaşı'nda ada Birleşik Krallık ve Fransa kuvvetleri tarafından işgal edildi ve lojistik destek için kullanıldı. Bu dönemde müttefik kuvvetler Ayazma tepesi'nde, Habbele ovası'nda ve Habbele tepesi'nde savaş uçakları için üç pist yaptı. Savaş sırasında müttefik askerleri Bozcaada'da tedavi oldu ve dinlendi.
Bozcaada 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakıldı. Türkler, adayı aynı yılın 20 Eylül günü teslim aldılar. 
Bozcaada Belediyesi, adanın Türkiye'ye geçmesinin hemen ardından 1923'te kuruldu.

Bozcaada, Anadolu anakarasındaki Geyikli'deki Yükyeri limanından yaklaşık 4 deniz mili uzaklıkta ve Çanakkale Boğazı'nın girişine yakın bir konumdadır. Bozcaada kabaca üçgen şeklindedir. Alanı 39,9 km²dir. Marmara Adası ve Gökçeada'dan (İmroz) sonra Türkiye'nin üçüncü büyük adasıdır.
Bozcaada ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 12 metredir. Adanın en yüksek noktası 192 m yüksekliğindeki Göztepe tepesidir.
Bozcaada bölgesi, sekiz ila on kilometre kuzeydoğudaki Tavşan, Yılan, Orak ve Pırasa adalarının bulunduğu Bozcaada ve küçük takımadaları Karayer Adaları'nı kapsar.
Jeolojik kanıtlar adanın anakaradan koparak kuzeydoğudaki tepelerin bulunduğu batıda düzlüklerden oluşan bir arazi oluşturduğunu gösterir. Adanın ortası, tarımsal faaliyetlere en uygun yerdir.
Güneybatı kesiminde küçük bir çam ormanı vardır. En batı kesimi tarıma uygun olmayan geniş kumlu alanlara sahiptir. Güneybatı kesiminde kuzeyden güneye akan çok sayıda küçük akarsu vardır.
Tatlı su kaynakları ada için yeterli olmadığından su boru hattıyla anakaradan gelir.

Ada, etezyen adlı kuvvetli kuzey rüzgarlarıyla Akdeniz iklimi vardır.
Ortalama sıcaklık 14 °C ve ortalama yıllık yağış ise 529 mm'dir.

Bozcaada Belediyesi'ne göre tarihi açıdan önemli yapılar şunlardır:

Adanın limanındaki ve Cenevizliler'e Venedikliler ve Bizanslılara hizmet ettiği söylenen kalenin kökeni bilinmiyor. Kale, 15. yüzyılda Osmanlı padişahı II. Mehmet döneminde bugünkü haliyle inşa edilmiş ve 1703-1706, 1714-1726 ve 1815'te kapsamlı bir şekilde yenilenmiştir.
Bozcaada Kalesi, 1815 yılında Osmanlı padişahı II. Mahmut tarafından onartılan Bozcaada'nın en önemli turistik cazibe merkezidir. Kale, doğuya bakan ilçe merkezindedir. Bozcaada'ya gelen ziyaretçiler, gezileri sırasında kaleyi gözlemleyebilirler.

Başka bir kale, halk arasında Yenikale denilen bir siperdir. Adına rağmen harabe halindedir. 1827 yılında Bozcaada Beylerbeyi Hafız Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bozcaada ilçe merkezinin batısındaki bir tepe üzerindedir.
Alaybey Camii muhtemelen 1700 yılında Bozcaada Valisi Ahmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. Kısmen harabe halindedir.
Yalı camii, 1655 yılında bir Orta Çağ Venedik binasının temelleri üzerine inşa edilmiş bir camidir. 1655 yılında müstakbel sadrazam Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Halen restorasyondadır.
Namazgah çeşmesi (sarnıçlı) 1703 yılında yapılmıştır.
Kimis Teodoku (Aziz Meryem) kilisesi 1869 yılında yapılmıştır.
Aya Paraskevi Manastırı
1867 yılında inşa edilen Rum Ortodoks Kilisesi, Venedikliler tarafından yapıldığı söylenen bir kilisenin temelleri üzerinde durur.
Adada faal durumda iki cami ve bir Rum Ortodoks kilisesi bulunmaktadır.

Ayazma plajı özellikle etrafındaki restoran ve kafeler nedeniyle adanın en önde gelen plajıdır. Ayazma plajının dışında hemen yanında yer alan Sulubahçe ve devamındaki Habbele plajı ve Akvaryum da tercih edilen plajlar arasındadır.

Geleneksel ekonomi, balıkçılık ve şarap üretimine dayalıdır. Ekilebilir arazinin geri kalanı zeytin ağaçları ve buğday tarlaları ile kaplıdır. Tarımın çoğu, adanın orta ovalarında ve yumuşak tepelerinde yapılır.
Adanın kırmızı gelincikleri az miktarda şerbet ve reçel yapımında kullanılır.
Adanın tarıma uygun olmayan tepelik kuzeydoğu ve güneydoğu kesimlerinde koyun ve keçi otlatılmaktadır. Çiftlik alanı 1.800 hektar (18 km2) iken 1.200 hektar (12 km2) seviyelerine düşmüş olsa da, son yıllarda üzüm yetiştiriciliği yapan çiftçi sayısı 210'dan 397'ye çıkmıştır.

Ada yıl boyunca rüzgarlı ve bu da iklimi üzüm yetiştirecek kadar kuru ve 

Burmaç veya Bulamaç Adası (Yunanca: Φαρμακονήσι Farmakonisi), Yunanistan'ın On İki Ada iline bağlı küçük bir ada. Batısında On İki Ada doğusunda ise Türkiye kıyıları vardır. Kuzeyinde Agathonisi, batısında Lipsi, Batnaz ve Leros, güneyinde ise Kalymnos ve Pserimos adaları bulunur. Leros belediyesine bağlı olup 2021 sayımına göre nüfusu 21 kişidir. 4 km²'lik bir yüzölçüme sahip olan ada, zengin florası ile tanınır.
Plutarkhos, Paralel Hayatlar adlı eserinde Küçük Asya'ya gitmekte olan genç Jül Sezar'ın korsanlar tarafından esir alındığını ve bu adada 38 gün boyunca tutsak edildiğini yazar. Esareti sırasında Sezar eğer serbest kalırsa korsanların hepsini öldüreceğine dair söz vermiştir. Kendisi için biçilen fidye değerinin iki katı bir miktar ödendikten sonra (Sezar kendi için fidye miktarının onun gibi önemli birisi için az olduğuna korsanları ikna etmişti) serbest bırakılan Sezar, hemen bir donanma toplamış ve söz verdiği gibi korsanların hepsini çarmıha gerdirtmiştir.

Türk Dışişleri Bakanlığı adanın EGAYDAAK (Egemenliği Yunanistan'a Devredilmeyen Ada, Adacık ve Kayalıklar) kapsamında yer aldığını belirtmiştir.

Leros Belediyesi resmî internet sayfası20 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Yunanca) (İtalyanca)

Şyung-nu (Çince: 匈奴, [ɕjʊ́ŋ.nǔ]; pinyin, Xiōng-nú, Wade-Giles: Hsiung-nu), Türkçe tarih yazımında bilinen ismi ile Asya Hun İmparatorluğu, eski Çin kaynaklarına göre MÖ 220 yılından MS 1. yüzyılının sonlarına doğru Doğu Avrasya bozkırlarında yaşamış konar-göçer halklardan oluşan boylar konfederasyonudur. Şyung-nu halkı hakkındaki bütün bilgiler dağınık Çin kaynaklarına ve arkeolojik bulgulara dayanmaktadır. Dilleri hakkındaki değişik varsayımlar, Çin kaynaklarında bulunabilen çoğunluğu kişi ve unvan adları olan sözcüklere dayanmaktadır. Dillerindeki sözcüklerin Çin lehçelerindeki transkripsiyonlarına göre dillerinin Türk, İrani, Moğol, Ural, Yenisey kökenli veya yalıtık dil olduğuna ve hatta halkın çok uluslu olduğundan dilin de karışık bir dil olabileceğine dair görüşler bulunmaktadır.
Şyung-nular, bölgedeki bir diğer önemli konargöçer güç olan Yüe-chi'leri alt ettikten sonra MÖ 200'lü yıllardan itibaren "Mete Han" olarak da bilinen Mo-du Chan-yü Dönemi'nde Doğu Asya'da baskın güç haline gelmiştir. Günümüzde Sibirya, İç Moğolistan, Kansu ve Sincan'ın bir parçası olan bölgelerde de kontrol sahibi olmuştur. Başta Han Hanedanı olmak üzere güneydoğusundaki komşu Çin hanedanlarıyla ilişkileri; haraç, ticaret ve evlilik anlaşmaları (he-qin) ile dönüşümlü olarak tekrarlanan çatışma ve entrika dönemleri şeklinde gelişmiştir. Şyung-nular; MS 1. yüzyıl içerisinde yıkıldıktan sonra On Altı Krallık Dönemi'nde, Beş Barbarlar'dan biri olarak Kuzey Çin'de Önceki Zhao, Kuzey Liang ve Xia gibi birkaç küçük hanedan devleti kurdular.
Şyung-nu topluluğunun inandığı esas din, muhtemelen Tengricilik idi. Çin kaynaklarında, Şyung-nu toplulukların başta "Tengri" adını karşılayan "Cheng-li (撐犁)" adlı bir büyük ruh olmak üzere çeşitli doğa ruhlarına inandıklarından bahsedilmiştir. Çinliler "Cheng-li" sözcüğünü kendi dinlerinden benzetim yaparak "gökyüzü cenneti" olarak anlamlandırmışsa da esasen bu sözcükle Gök Tanrı'nın kendisi ifade edilmekteydi. Bu tür metin tabanlı detaylar ve arkeolojik bulgular dışında Şyung-nuların inancı hakkında pek bir detay bulunmamaktadır.

Şyung-nu halkını adlandırmak için Çin kaynaklarında "匈奴" karakterleri kullanılmıştır. Bu karakterler, Çincede "berbat/korkunç/öfkeli köle" anlamına gelmekte ve bir tür küçük görme ve genelleme amacı taşımaktadır. adına ilk olarak MÖ 822 yılında yazılmış "Şarkı Kitapları"nın birinde yer alan bir şiirde rastlanır. Şyung-nu adına daha sonra MÖ 318 yılında Çin ile yapılan Kuzey Şansi Savaşı'nda ve bunun sonucunda yapılan anlaşmada rastlanmaktadır.
Modern Çince ve Eski Çince arasında zaman içinde çeşitli ses evrimleri yaşandığından ötürü Modern Çincede "xiōng-nú" şeklinde telaffuz edilen karakterlerin Eski Çincede daha farklı bir biçimde seslendirildiği düşünülmektedir. Karakterin Eski Çince seslendirimi yeniden yapılandırıldığında "xiōngnú" sözcüğünün ilk karakteri olan "匈" karakterinin /qʰoŋ/ şeklinde seslendirildiği düşünülmektedir. Bu rekonstrüksif seslendirim ile Avrupa dillerinde geçen "Hun" sözcüğü benzerlik göstermektedir. Bu durumu destekleyecek şekilde Étienne de la Vaissière'nin incelediği Soğd yazılarında hem Şyung-nulardan hem de Hunlardan "γwn (xwn)" olarak bahsedildiğini görülmüştür ki bu da iki ismin eş anlamlı olduğunu göstermektedir. Ancak Avrupa dilleri bağlamında düşünüldüğünde ikinci karakter olan "奴" karakterinin Hun sözcüğü ile bir benzerliği bulunmamaktaysa da Hindistan'da bu benzerlik devam etmektedir.

"Şyung-nu" ve "Hun" sözcükleri arasında bir ilişki olduğu iddiası, ilk defa 18. yüzyılda Fransız tarihçi Joseph de Guignes tarafından ortaya atıldı. İlerleyen yıllarda Kuzey Hsiung-nuların Çin ile yaptıkları savaşı kaybetmelerinden ötürü kuzeybatıya göç etmesi ve Avrupa Hunlarının kısmen de olsa göç eden bu halkların kökensel, kültürel ve genetik açıdan bir devamı olduğu fikri yaygınlaşmaya başladı. Akademisyenler aynı zamanda Eftalitler'in ve Kidaritler'inde Hunlar ile akraba bir kavim olduğunu düşünmeye başlamışlardır.
Bu iddialara ilk karşı çıkan kişi ise Otto J. Maenchen-Helfen oldu. Maenchen-Helfen bu geleneksel fikrin birincil kaynak olarak arkeolojik bulgulara dayanmak yerine yazılı kaynaklara dayandığı gerekçesini öne sürdü ve güvenilmez olduğunu savundu. Akademisyenin çeşitli çalışmaları sonucunda Şyung-nu ve Hunların aynı kavim veya aynı ataya sahip olan akraba kavimler olması fikri tartışmalı bir konu olmaya başladı. Buna ek olarak daha önce Hunlar ile bağdaşlaştırılmış Eftalitler'in (Akhunlar) ve Kidarite Krallığı'nın da Hunlardan farklı bir kavim olduğuna dair çalışmalar yürütüldü. Avusturyalı tarihçi Walter Pohl, hiçbir bozkır konfederasyonunun etnik olarak tek bir milletten oluşmadığını, tarihte görülen farklı gruplarca kurulmuş benzer isimli devletlerin bu isimleri ismin prestiji yüzünden seçtiklerini veya diğer devletler tarafından kan bağına bakılmaksızın sadece geldikleri yer veya yaşayış tarzları yüzünden onlara bu isimlerin verildiklerini söylemiş ve Şyung-nu'lar, Akhunlar ve Hunlar arasında bir köken ya da kan ilişkisi olmadığını savunmuştur.
Şyung-nu ya da Batı blm dünyasındaki yaygın Şyung-nu transkripsiyonunun anlamı ile ilgili Türkçe temelinde yapılan araştırmalar, bu adın iki anlamının olabileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. İlk düşünceye göre Şyung-nu adı, Çinceden alınmış olup Çince “Vahşetin Köleleri” anlamına gelmektedir. Bu düşünceye karşı çıkanlar; “Vahşetin Köleleri” sözünün olması gerektiğini, bu tür bir deyimin Çince olmadığını ifade etmiştir. İkinci düşünceye göre ise Şyung-nu adı, Türkçe “koyun” sözünün Çincedeki karşılığıdır. “Nu” sözcüğü, Çincede “Çinli olmayan” yani “köle” anlamına kullanılmaktadır. Ayrıca Türklerin dışındaki Soğdlar gibi farklı topluluklar da “nu” sözcüğüyle nitelendirilmiştir. Böyle düşünüldüğünde “vahşet” yani “şiong” köleleri düşüncesinin doğru olabileceği ortaya çıkar. Ancak şunu da dikkatten kaçırmamak gerekir ki Çince karakterler bir yandan orijinal ses değerini yansıtırken diğer yandan ses değeri olmayan radikal gösterimleri ile sözcüğe çeşitli anlamlar yükleyebilmektedir. Dolayısıyla Şyung-nu sözcüğü hem orijinal sesin Çince yansımasını hem de Çinlilerin onlara yüklediği benzetimsel anlamları karşılayabilir.

Şyung-nu'lar ilk olarak MÖ 5. yüzyılda ilgili Çin tarihi kayıtlarında ortaya çıkmıştır ve 
tekrarlanan istilalarının küçük Kuzey Çin krallıklarını daha sonra Çin Seddi olacak olanı inşa etmeye teşvik etmişlerdir. Moğolistan'daki Güney Sibirya'da Selenge Irmağı vadisinde yapılan kazılarda bazı Şyung-nu Şanyu'larının (Şyung-nu hükümdarlarının) mezarları bulunmuştur. Ölü ile birlikte gömülmüş eşyaların arasında İran, Çin ve Yunan menşeli dokumaların bulunması Şyung-nu ile uzak ülkeler arasında ticaretin olduğunu gösterir.

Şyung-nu halkının, Avrupa'ya kadar gelmiş olan Hunların asıl çekirdeği olduğu görüşü üzerine tarihçiler arasında farklı görüşler vardır. MS 370 yılında İdil Nehri civarında görülen Hunların atalarının, batıya göç eden Şyung-nu'lar olduğu hipotezi bulunmaktadır.
Şyung-nu halkının, etnik ve dilsel açıdan pek çok halkı kast ettiği ve Kuzey Çin'de yaşamış göçebe halkları tanımlamak için kullanılan bir terim olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bu topluluğa yüzyıllar boyunca Sakalar, Sarmatlar, Tunguz kavimleri ve Çin'den sürülmüş olan bazı çoban halkları gibi birçok halkın karışmış olması gerektiği düşünülür. Örneğin MÖ 349 yılından kalma bazı Çin yazılarında Şyung-nu halklarının 19 boyundan biri olduğu belirtilen, Çiğ kavmi uzun burunları ve uzun sakalları ile Çinlilerin dikkatini çekmişlerdir.
Tarihçi Sima Qian MÖ 2. yüzyılda yazdığı Shiji'de, Şyung-nuların (Şyung-nu) atasının Chunwei adında Çin'in Xia Hanedanı mensubu bir soylu olduğunu iddia eder. Ancak bu iddia modern tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir; Çin tarih yazıcılığının "tipik olarak düşmanları ile akrabalık bağları kurma eğilimi" olarak yorumlanır. Ayrıca Sima Qian ve daha sonraki hanedanlık tarihçileri, efsanevi krallar Yao ve Shun zamanından beri kuzey ''barbar'' topraklarında yaşayan Dağlı Rong, Di, Xianyun ve Xunyu gibi halklardan bahsederek, Şyung-nuların bunların ardılı olduklarını iddia etmişlerdir. Ancak bu iddiayı da destekleyen kanıtlar bulunmamaktadır. Çinliler mesela Ti-halkı hakkında MÖ 714 ve MÖ 541 yıllarından kalma yazılarda, onları mağlup ettiklerini ve bu halkın yaya olarak savaştığını kayıt etmişlerdir. Bu üstte sayılan halklarında Şyung-nu'larla mutlaka bağlantıları olmuş olması gerektiği düşünülür.
MÖ 350 ile MÖ 290 yılları arasında Çin topraklarının kuzeyinde, Çin Seddi'nin ilk başlangıcı olarak Çin'in kuzey sınırını sağlamlaştırmak ve korumak amacıyla ilk savunma yapıları inşa edilmiştir. Şyung-nu halkının saldırılarına karşı daha etkili olabilmek için, Çin'in Zhou Hanedanı'nın MÖ 325 - MÖ 298 yılları arasında hükümdarı olan Wu-ling ordularına ata binmeyi ve ok atmayı öğretmiştir. Ve hatta onları Şyung-nu'lar gibi giyindirmiştir. Bu tedbirler sayesinde hükümdarlığının 26. yılında Orman-hiung-nu'larını yenilgiye uğratmıştır. MÖ 318 yılında Şyung-nu'ların ve Çinlilerin arasında sınırların kabul edilmesi ile ilgili antlaşması imzalanmıştır.

Şyung-nu'lar, Qin Hanedanı'nın Çin Şi Huang (taht: MÖ 247 - MÖ 210) döneminde Çin seddi güçlendirilmişti ve MÖ 215'te General Meng Tian komutasındaki 300.000 kişilik ordu tarafından yenilerek kuzeye püskürtülmüştü.
MÖ 3. yüzyılda Teoman, (Touman; taht ? - MÖ 209) ve oğlu Mete (Motun; taht MÖ 209 - MÖ 174), Çinlilerin Han döneminde bulunan ülkelerini çok kez korku içinde bırakan bir ülke kurmuştur. Bu "Büyük Hun İmparatorluğu" ve diğer isimlerle tanımlanan ülkenin yüzölçümü 18 milyon km²'yi bulmuştur. Ülkenin yönetimi bugünkü Moğolistan'ın batısında, yani Altay bölgesinin Moğolistan'da kalan Gol Mod adlı bölümünde ve Moğolistan'ın merkezinde Noyon-Uul (bugün Noin Ula) adlı kısmında bulunmuştur.
Bu zamanlarda Şyung-nu'ların baş rakibi, kendileri gibi göçebe bir yaşam sürdüren ve bugünkü Gansu bölgesinde yaşamış olan Yüeçi halkıdır. Bu halk çok kez Çinliler için para karşılığında savaşmışlardır. MÖ 176 yılında Motun (Mete) emiri altındaki Şyung-nu'lar,

Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti veya Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyliği, 16. yüzyılda kurulan Osmanlı Devleti eyaletidir.
1534/1535 yılında Rumeli Beylerbeyliği ve Anadolu Beylerbeyliği topraklarından bazı sancakların alınmasıyla kurulan eyaletin 1550 yılındaki kayıtlardaki sancakları; Gelibolu, Eğriboz, Karlieli, İnebahtı, Rodos ve Midilli şeklindedir. Merkezi Gelibolu olan eyalet daha sonraları yeni fetihler ve idari gereksinimler nedeniyle büyümüş ve eyalete yeni sancaklar bağlanmıştır. 16. yüzyıl sonlarına doğru Sakız ve Cezair (On İki Ada) sancakları da eyalete dahil edildi.
17. yüzyılda eyaletin sancakları; Gelibolu, Eğriboz, Karliili, İnebahtı, Rodos, Midilli, Sakız, Nakşa, Sigla (İzmir, Urla, Çeşme, Ayasuluk, Çine, Balat kazaları), Mehdiyye, Kocaeli, Mezistre, Biga, Sigacık olarak görülmektedir. 1670-1703 yılları arasında Kıbrıs adası da eyalet sınırları içerisinde yer almıştır.
1867 yılında Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti kaldırılmış, yerine Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti kurulmuştur. Yeni vilayet ilk başlarda Rodos, Biga, Sakız, İstanköy, Midilli ve Kıbrıs sancaklarından oluşurken, merkezi ilk başlarda Kale-i Sultaniye (Çanakkale) kazasıydı. Daha sonra Biga, 1878'de de Kıbrıs'ın bu eyaletten ayrılmasıyla dört sancaktan oluşan bir vilayet konumunda bulunmuştur. Lozan Antlaşması'na kadar mevcudiyetini sürdüren eyaletin merkezi 1876 yılından itibaren Rodos olmuştur.

Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti, 1864 yılında kurulan Osmanlı Devleti vilayeti.

Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile kaldırılmış yerine Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti kurulmuştur. Yeni düzenleme ile Biga, Midilli, Sakız, Rodos, Kıbrıs ve İstanköy Sancakları'ndan oluşan vilayetin merkezi bir süre Kale-i Sultaniye (Çanakkale) olmuştur. Daha sonra Biga vilayetten ayrılmıştır. İstanköy ve ardından Limni vilayet merkezi olmuştur. Sakız ile Rodos vilayet merkezi birkaç kez değiştikten sonra merkezi Rodos olmuştur. 1878 yılında Kıbrıs geçici süreliğine İngiltere'ye verilince sancak sayısı dörde inmiştir. Balkan Savaşı'ndan sonra vilayetin büyük bir kısmı Yunanistan'a bırakılmıştır.

Vilayette görev yapan valiler şöyledir:

Es-Seyyid Mehmed Emin Efendi 1817-1821
Musa Safveti Paşa Ocak-Ağustos 1849
Mehmed Ragıb Paşa Ağustos 1849-Temmuz 1851
Damat Gürcü Halil Rifat Paşa  Temmuz 1851-Ekim 1852
Tepedelenlizade İsmail Rahmi Paşa Ekim 1852-Ocak 1855
Mahmud Hamdi Paşa Ocak 1855-Aralık 1856
Kayserili Ahmed Paşa  Ocak-Mayıs 1857
Salih Vamık Paşa Haziran 1857-Mayıs 1859
Kayserili Ahmed Paşa  Mayıs 1859-Haziran 1860
Osman Raşid Paşa Şubat 1863-Ocak 1864
Mehmed Cemaleddin Paşa Ocak 1864-Aralık 1866
Hüseyin Hüsnü Paşa Aralık 1866-Haziran 1867
Kayserili Ahmed Paşa  Haziran 1867-Haziran 1873
Mehmed Nazif Paşa Haziran-Aralık 1873
Ömer Fevzi Paşa Aralık 1873-Şubat 1874
Moralı İbrahim Halil Paşa  Şubat 1874-Şubat 1877
Sava Paşa Şubat 1877-Mayıs 1878
Mehmed Sadık Paşa Mayıs 1878-Haziran 1881
Kürt Said Paşa Haziran 1881-Nisan 1882
Raşid Naşid Paşa Nisan 1882-Haziran 1883
Mehmed Nazif Paşa Haziran 1883-Şubat 1884
İsmail Hakkı Paşa Mart 1884-Eylül 1885
Abdullah Galib Paşa Şubat 1885-Şubat 1886
Mehmed Akif Paşa Şubat 1886-Aralık 1893
Abidin Paşa  Aralık 1893-Mart 1906
Hüseyin Nazım Paşa Mart 1906-Ağustos 1908
Ali Ekrem Bey Eylül 1908-Kasım 1910
İbrahim Selim Susa Efendi  Aralık 1910-Ekim 1911
Ali Ekrem Bey  Ağustos 1912
Ali Subhi Bey Ekim 1911-Mayıs 1912

Cunda ya da Alibey Adası (Yunanca: Μοσχονήσι Moshonisi, Grekçe: Εκατόνησα Hekatonisa), idari bakımdan Balıkesir'in Ayvalık ilçesine bağlı bir ada. Ayvalık koyundaki Ayvalık Adaları olarak adlandırılan irili ufaklı 22 adanın içerisinde yerleşime açık tek ada Alibey'dir. Türkiye'nin Ege Denizi'nde bulunan sırasıyla Gökçeada, Bozcaada ve Uzunada'dan sonra 4. büyük adasıdır. Konumu gereği Batı Anadolu'da deniz yollarının kesişme noktasında bulunan bir adadır.
13 Nisan 2023'te, Cunda Adası cumhurbaşkanlığı kararı ile doğal sit alanının koruma statüsünün yeniden değerlendirilmesi sonucunda kesin korunacak hassas alan olarak tescil ve ilan edildi.

Index Anatolicus'a göre Cunda isminin kökeni Türkçe yaban atı anlamına gelen yunt kelimesine dayanmaktadır. Piri Reis'in Kitâb-ı Bahriye eserinde Ayvalık Adaları'nın bütünü için "Yund Adaları" adı kullanılmıştır. Cunda'nın, Türkçe yunt adının Rum telaffuzuna uydurulmuş biçimi olduğu belirtilmektedir. Bu isim günümüzde sadece en büyük ada için kullanılmaktadır. 1922'den sonra adaya Kuvâ-yi Milliye reislerinden Ali Çetinkaya onuruna Alibey adı verilmiştir.
Ada MÖ 454'te Atina'ya haraç ödeyenler listesinde, MS 150'de ise Batlamyus'un Coğrafya eserinde Pordoselênê (Πορδοσελήνη) olarak geçmektedir. Modern Rumca Μοσχονήσι (Mosxónisi) adı "misk adası" anlamına gelmektedir.

Adanın nüfusunun çoğunluğu Girit ve Midilli adalarından Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi zamanında göç eden Türklerden oluşmaktadır. Bu yüzden adanın yaşlı nüfusunun çoğu Yunancayı bilmektedir. Son yıllarda ada nüfusu, emeklilik günlerini sakin bir yörede geçirmek isteyen büyük şehir sakinleri tarafından arttırılmıştır.
Adanın nüfusu 2000 yılı itibarıyla 3.000'dir. Ancak bu rakam yazın 20.000'e kadar çıkabilir.

Alibey Adası'nın anakaraya bağlantısı iki ayrı köprü ile sağlanmaktadır. Dolap Boğazı mevkiinde 1964 yılında inşa edilmiş olan Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü, Alibey ve Lale adalarını birleştirmektedir. Lale Adası ise anakaraya 1817 yılında denizin doldurulmasıyla yapılan 700 metrelik bir hemzemin bir köprü-yol ile bağlanmaktadır.

Alibey Adası son yıllarda yerli turizm merkezleri arasına girmiştir. Özellikle sahil şeridindeki balık lokantaları ile bilinir. Günlük tekne gezileri sayesinde civar adalara ve adanın karadan ulaşılması zor bölgelerine gitmek mümkündür. Midilli Adası'na günü birlik seferler ise özellikle yaz aylarında yabancı turistlerin adaya ve Ayvalık'a gelmelerini sağlamıştır.
Ada halkının turizm yanında iki büyük geçim kaynağı vardır: zeytincilik ve balıkçılık. Ada zeytinleri özellikle zeytinyağı üretimi için uygundur.

Cunda adası, 1996 yılında Harvard Üniversitesi ve Koç Üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan Osmanlıca-Türkçe Yaz Okulu'na da ev sahipliği yapmaktadır. Söz konusu okul Şinasi Tekin, Prof. Dr. Gönül Tekin ve Prof. Dr. Selim Sırrı Kuru'nun girişimleriyle kurulmuştur. Okul, Amerikalı ve diğer yabancı kökenli öğrencilere Osmanlıca dilini öğretebilmek için Amerikan Milli Eğitim Bakanlığı'na ödenek başvurusunda bulunmuş ve bu başvurunun kabul edilmesinin ardından faaliyetlerine başlamıştır. Kurulduğu günden bu yana okulda 16-19. yüzyıl Osmanlıca eğitiminin yanı sıra, Karamanlıca (Karamanlidika), Farsça ve modern Türkçe dersleri de verilmektedir.
Gönül Tekin, Cunda'nın etrafında bulunan dünya tarihine mal olmuş Bergama, Efes, Behramkale ve Troya gibi zenginliklere yakın olunmasının yanı sıra bu eşsiz adanın, yabancı öğrencilerin İstanbul'un aksine sokakta İngilizce yerine Türkçe konuşmalarını sağlamak için seçildiğini de belirtmiştir.

Ayvalık ilçesine bağlı Cunda Adası, şehircilik ve mimarlık ölçeklerinde pek çok akademik araştırmaya konu olmuştur.Alibey Adası doğal güzellikleri ve tarihi yapıları nedeniyle koruma altına alınmış ve 1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alan doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiştir. Alibey Adası'nda mübadele öncesinden, Rum Ortodoks cemaatinden kalma birçok kilise ve manastır mevcuttur. Bu yapıların koruma altına alınması ancak Alibey Adası'nın tanınması ve restorasyon için sermaye aktaracak sponsorların adada mülk satın almaları ile mümkün olabilmiştir. Son olarak 'Aşıklar Tepesi' olarak bilinen mevkide bulunan değirmenin restorasyonu 2006 yılında tamamlanmış ve ziyarete açılmıştır. Adada, hâlen restorasyon için sponsor bekleyen pek çok tarihî eser bulunmaktadır.
Adadaki tarihi binalardan bazıları aşağıdaki gibidir:

Çamlı Manastır/Taksiyarhis Ta Çamya: Ada merkezinden yaya olarak ve Patriça yolundaki Ekşi Çeşme'nin solundaki yol izlenerek  yarım saatte varılabilir
Koruyan Meryem Manastırı/ Panagias Tis Lekai: Ayvalık Dalyan Boğazı'ndan çıkışta sağda zeytin ağaçlarının arasından gözüken boğaza hakim manzaralı restore edilmiş özel mülk
Ay Işığı Manastırı/ Ai Dimitri Ta Salina: Patriça 2. köyden yürüyüşle 45 dakika mesafededir
Ayos Apostolos Manastırı/ Adaya giderken köprüyü geçtiğinizde soldaki sahil yoluna saptığınızda 500 metre mesafe sonra sağ yukarıdaki küçük tepeciktedir
Tavuk Adası Manastırı/Ayiu Ionnu Tu Podromu: Alibey Adası'nın karşısındaki Tavuk Adası üzerinde inşa edilmiştir
Güvercin Adası Manastırı/Ai Yorgi: Pateriça Körfezinin ortasında, andezitten oluşmuş küçük bir adanın üzerinde inşa edilmiştir
İlyas Peygamber Manastırı/Profit İliya: Köprünün Ada'ya giriş yönünde 200 metre sonra deniz tarafındadır; temel kalıntılarından az miktarı geriye kalmıştır.
Kızlar Manastırı/Evangelistriya
Panaya Kilisesi
Taksiyarhis Kilisesi
Hamidiye Camii

Harvard ve Koç Üniversitelerinin ortak Osmanlı Türkçesi Yaz Okulu, 1997 yılından beri Alibey Adası'nda gerçekleşmektedir.

Gencer, Ceylan İrem (2006). Cunda Adası'nda Tarihi Çevre Koruma ve Sıhhileştirme Çalışması (yüksek lisans). İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü. 12 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2021.

Dedeağaç (Yunanca: Αλεξανδρούπολη, Katarevusa: Ἀλεξανδρούπολις, Bulgarca: Дедеагач), Yunanistan'ın Ege Trakyası'ndaki Meriç vilâyetinin merkezi olan bir liman şehridir.
İpsala Gümrük Kapısı'ndan 30 dakika (40 km) kadar uzaklıkta yer alan yerleşim biriminde küçük bir havaalanı ve bir sağlık bilimleri fakültesi bulunur.
Kentin en işlek caddesi "Dimokratias"tır. Cadde üzerinde birçok kafe, banka ve alışveriş dükkânı bulunmaktadır.

Çağdaş dönemde Dedeağaç şehri, "Dedeağaç" adıyla bir balıkçı köyü olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde XIX. yüzyılda kurulmuştur. Kuruluşu sebebiyle, Dedeağaç'ın adı Bulgarca, Makedonca gibi birçok civar dilinde Dedeagaç şeklindedir. 1920'ye dek Yunancada da şehrin adı Dedeagaç (Δεδεαγάτς) şeklinde olmuştur. 1920 yılında Yunanistan kralı Aleksandros'un şehri ziyareti sonrasında şehrin Yunanca adı Aleksandrupolis (Ἀλεξανδρούπολις) olarak değiştirilmiştir. Kral I. Aleksandros Trakya'nın Yunanlar tarafından işgal edilen yerlerini gezerken 8 Temmuz 1920'de uğradığı Dedeağaç'ta, Dedeağaç isminin Yunancada Aleksandroupolis (Aleksandros'un şehri) olarak değiştirildiği ilan edildi.
Kentin MÖ 340 - 339 yılları arasında İskender tarafından kurulduğu görüşü kaynaklandırılmaya muhtaçtır. MÖ 340'ta II. Philippos topraklarını genişletmek amacı ile Byzantion'a gitti. Babası İskender'i henüz 16 yaşında iken kral naibi olarak yerine bırakmıştır. Bu sırada yerel kabileler ayaklanmıştır. İskender ordusuyla gidip bu ayaklanmayı başarıyla bastırdı. Kabilelerden aldığı bu toprakların üzerine kendi isminde bir kent kurmuştur.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Dedeağaç sancağı, Dedeağaç, Enez ve Sofulu kazalarıyla Ferecik ve Mekri nahiyelerinden oluşur. Sancağın toplamda 3 kazası, 12 nahiyesi ve 168 köyü vardır. Dedeağaç kazası ise Dedeağaç kasabası, Şahinler, Doğanca, Hisar ve Semadirek nahiyeleriyle 41 köyden oluşur. Dedeağaç kasabası 427 ev ve 2101 nüfuslu bir ticaret merkezidir.

Delos (Yunanca: Δήλος), Yunan takımadalarından Mykonos adasının yanındaki kayalık küçük bir adadır. Bugün ıssız olan bu adada MÖ 2000'lerde bir liman ve bir hatif mabedi vardı. İyonyalılar'ın burada yaşadığı düşünülmektedir.
Efsanelere göre Leto, Artemis ve Apollon'u burada doğurmuştu.

MÖ 7. yüzyılda adaların dinî ve siyasi bir idare merkezi (amphictyonie) olmuş ve Pisistrat zamanından itibaren Atina'nın hâkimiyeti altına girmişti.
MÖ 454'te Atina buradaki hazineyi zapt etmiş ve mabede el koymuştur. Ancak MÖ 315 yılına doğru Delos bağımsızlığına kavuşmuş. Yine adalardan oluşan bir topluluğun idare merkezi olarak demokratik bir rejim altından büyük bir refaha ve gelişmeye tanık olmuştur. 
MÖ 250'de Romalılar buraya iş adamlarıyla birlikte gelerek istifadeye koyulmuşlar ve MÖ 166'da senatonun kararıyla yerliler çıkarılmış ve Atina'ya bağlanmıştır. Gerçekte Roma hâkimiyeti altında bulunan Delos bir serbest liman haline konularak beynelmilel bir ticaret merkezi olmuştur.
MÖ 88 yılında Atinalılardan alınması üzerine Mithridatis adayı yağmalamış ve tahrip etmiştir.
MÖ 87 yılında Sylla, Delos'u tekrar zapt etmiş ve yeniden imar etmişti. Ancak korsanların kesintisiz saldırılarıyla yıkıma uğramış ve Hristiyanlık devrinde bir mermer ocağı ve hayvan otlağı hâline gelmiştir.

Fransızlar tarafından 1873'ten beri bu adada yapılan hafriyat adadaki harabeleri ortaya çıkarmıştır. Bunlardan başlıcaları Apollon'un Hieron'udur ki bunun içinde bir Artemis mabedi vardır. Daha doğuya doğru menşei Girit olan bir ibadete mahsus "Boğazlar mabedi" ve "Boynuzlar altarı" bulunmuştur. Kuzeyde de Antigon Gonatas'ın revakı keşfedilmiştir. Aşağıdaki kent kısmında Roma tacirlerinin alışveriş yaptıkları Agora, yukarı kentte de tiyatro mahallesi bulunmuştur. İki tarafında evler ve dükkânlar olan uzun bir sokak, daha eski bir Pompei kenti izlenimini vermektedir. Buradaki evler Hellenistik Dönem evlerinin incelenmesi ve anlaşılmasına yol gösterici olmuştur.

Dördüncü Haçlı Seferi, 1202-1204 yılları arasında gerçekleşen ve Papa III. Innocentius tarafından çağrılan bir Latin Hristiyan Haçlı seferiydi. Seferin amacı, öncelikle Mısır'a hakim olan güçlü Eyyûbî Sultanlığı'nı yenerek Müslümanların kontrolündeki Kudüs şehrini yeniden ele geçirmekti. Ancak, bir dizi ekonomik ve siyasi olay; Haçlı ordusunun başlangıçta planlandığı gibi Mısır'ı fethetmek yerine, 1202'de Zara'yı kuşatması ve 1204'te Konstantinopolis'i yağmalamasıyla sonuçlandı. Bu durum, Frankokrasi ya da Yunancada "Frankların yönetimi" olarak bilinen bir döneme yol açtı. Bu dönem, Bizanslılar tarafından Partitio terrarum imperii Romaniae olarak adlandırılır ve Bizans İmparatorluğu'nun Haçlı ve Venedikli müttefikleri tarafından bölünmesini ifade eder.
Venedik Cumhuriyeti, Haçlı liderleriyle işgal güçlerini taşımak için özel bir filo inşa etmek üzere anlaştı. Ancak liderler Venedik'ten yola çıkacak asker sayısını çok abartmışlardı, çünkü birçoğu başka limanlardan yelken açmıştı ve ortaya çıkan ordu anlaşılan ücreti ödeyemedi. Venedik Doçesi Enrico Dandolo ödeme yerine, Haçlıların doğu Adriyatik kıyısındaki asi Zadar (Zara) şehrine saldırmak için kendisine destek vermesini önerdi. Bu, Kasım 1202'de Papa III. Innocentius'un Haçlıların Hristiyan dindaşlarına saldırmamaları yönündeki çağrılarına rağmen, Katolik bir Haçlı ordusunun Katolik bir şehre karşı ilk saldırısı olan Zara'nın kuşatılması ve yağmalanmasına yol açtı. Şehir daha sonra Venedik kontrolü altına alındı. Papa bunu duyunca Haçlı ordusunu geçici olarak aforoz etti.
Ocak 1203'te Kudüs'e giderken Haçlı liderliği, Bizans prensi Aleksios Angelos ile ana kuvvetlerini Konstantinopolis'e yönlendirmek ve tahttan indirilen babası II. Isaakios Angelos'u imparator olarak geri getirmek için bir anlaşma yaptı ve daha sonra Kudüs'ü işgal etmelerine destek verecekti. 23 Haziran 1203'te ana Haçlı ordusu Konstantinopolis'e ulaşırken diğer birlikler (belki de tüm Haçlıların çoğunluğu) Akka'ya devam etti.
Ağustos 1203'te Konstantinopolis Kuşatması'nın ardından Aleksios ortak imparator olarak taç giydi. Ancak Ocak 1204'te bir halk ayaklanmasıyla tahttan indirildi ve Haçlıları vadedilen ödül ödemelerinden mahrum bıraktı. Aleksios'un 8 Şubat'ta öldürülmesinin ardından Haçlılar şehrin tamamen fethine karar verdiler. Nisan 1204'te şehrin muazzam zenginliğini ele geçirip yağmaladılar. Bundan sonra sadece bir avuç Haçlı Kutsal Topraklara gitmeye devam etti. Aralarında Coucy Lordu III. Enguerrand, Leicester 5. Kontu Simon de Montfort ve Vaux-de-Cernayli Guy'ın da bulunduğu birçok önde gelen Haçlı, Zara ve Konstantinopolis'e yapılan saldırılara katılmayı reddetti ve Haçlı seferinden ayrıldı.
Konstantinopolis'in fethini Bizans İmparatorluğu'nun İznik, Trabzon ve Epir merkezli üç devlete bölünmesi izledi. Haçlılar daha sonra eski Roma topraklarında Frankokrasi olarak bilinen ve büyük ölçüde Konstantinopolis Latin İmparatorluğu'na bağlı olan birkaç yeni Haçlı devleti kurdular. Latin Haçlı devletlerinin varlığı, Bizans'ın ardılı olan devletler ve Bulgar İmparatorluğu ile hemen savaşa yol açtı. İznik İmparatorluğu sonunda Konstantinopolis'i geri aldı ve Temmuz 1261'de Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kurdu.
Dördüncü Haçlı Seferi'nin Doğu-Batı Bölünmesini sağlamlaştırdığı kabul edilir. Haçlı Seferi Bizans İmparatorluğu'na geri dönülmez bir darbe vurdu ve bölgedeki tüm istikrarsız hükûmetler, Konstantinopolis'in Yağmalanması ve binlerce ölüm, bölgeyi saldırılara karşı savunmasız bırakan asker, kaynak, insan ve paradan yoksun bıraktığı için gerilemesine ve çöküşüne katkıda bulundu. Ayrıca, imparatorluk Balkanların, Anadolu'nun ve adaların çoğunun kontrolünü kaybettiği için küçüldü. Bu durum imparatorluğu zayıflatarak ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin genişlemesine karşı savunmasız hale getirdi.

Bu yeni seferin, daha önceki Haçlı seferlerinden farklı olması öngörülüyordu. Önceki Haçlı seferleri Katolik Kilisesi'nin dinsel hiyerarşisi dışında olan devlet idarecisi hükümdarlar ve hükümdarların yakını asiller tarafından komuta edilmişti. Bu yeni seferin doğrudan doğruya Papalık ve Katolik papazların komutasında olması öngörülmekteydi. Diğer bir farklılık ise (Üçüncü Haçlı Seferi komutanlarından olan Aslan Yürekli Richard'in önerdiği gibi) Müslümanları en zayıf taraflarından vurmaktı. Bu zayıf taraf Mısır'dı. Yapılan plana göre Haçlı ordusu, gemilerle Mısır'a çıkıp Nil Deltası'nı ele geçirecekti. Böylece Mısır bir Hristiyan üssüne dönüştürülecekti ve buradan Kudüs'e ulaşmak daha kolay olacaktı. Hem böylelikle Anadolu Selçuklu Devleti'yle hiç savaşılmayacaktı ve Eyyubiler arkadan vurulacaktı.
Seferin Katolik Kilisesi komutasında yapılması, Avrupa hükümdarlarının yaşadığı siyasal sorunlardan dolayı gerçekçi bir fikirdi. Nitekim Papa'nın yaptığı sefer çağrısına hükümdarlar ve yakınlarından hiç pozitif yanıt gelmedi. Ama 1200 yılına kadar sefere katılmak isteyenler sayısı, 35.000 kişilik bir ordu oluşturacak sayıya yükseldi. Papa, fiziksel olarak Haçlı ordusunu yönetemeyeceği için Papa'ya bağlı bir asil bulunmalıydı. Papa uygun bir komutan bulmakta gecikmedi. Eski Kudüs kralı Troyes Kontu'nun küçük kardeşi, eski Fransa Kralı VI. Louis'nin torunu, İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard'ın  ve yeni Fransa Kralı Filip August'un yeğeni olan Champaigne Kontu Tibald Papa'ya bir Haçlı Seferi yapmak için başvurmuştu ve bu kişi Papa tarafından yeni sefere komutan tayin edildi.
1201 yılı ilkbaharında Paskalya yortusundan sonra, 6 şövalyeden oluşan bir Haçlı komuta heyeti Venedik'e gittiler ve Venedik Cumhuriyeti'nin, Kuzey İtalya'da toplanacak Haçlı kuvvetlerini nakletmesi için belirli bir ücret karşılığında gemiler sağlamasını teklif ettiler. Venedikliler, büyük konseyi topladıktan sonra Venedik'in 4.599 şövalye, 9.000 şövalye yamağı, bunların atları, 20.000 piyade ve bütün bu orduya yetecek kadar levazım için gemi sağlanabileceğini fakat bunun için peşin olarak 84.000 gümüş mark nakliye ücreti ödenmesi gerektiğini bildirdiler. Ayrıca Venedik Cumhuriyeti, eğer fethedilen toprakların yarısı kendisine verilirse, kendi tarafından finanse edilecek 50 tam teçhizatlı kadırgadan oluşan bir filoyu da Haçlılar komutasına verebileceğini bildirdi. Haçlı komuta heyeti, bu şartları kabul edip, bir kontrat imzaladılar ve Haçlı kuvvetlerinin Kuzey İtalya'ya gelerek 14 Haziran 1202'de Venedik'ten Mısır'a gitmek üzere hareket etmesini kararlaştırdı. Ancak yeni Haçlı Seferi'nin hedefinin önce Mısır'a olacağı, açıklanan anlaşmada sarih olarak belirtilmemişti. Çünkü Haçlı komuta heyeti bu sefere dinsel coşku ile katılanların doğrudan doğruya Kudüs'e gitmek isteyeceklerini ve Mısır'a gitmemekte ısrar edeceklerini düşünmekteydi.
Diğer taraftan Venedik'in durumu ve tutumu sorunluydu. Venedik Cumhuriyeti, Haçlı kuvvetlerini nakletmek için belli bir ücret karşılığında büyük bir deniz filosu hazırlamayı ve Haçlılar'ı Mısır'a götürmeyi kabul etmişti. Venedik, ayrıca katkıda bulunmayı vadetmişti. Ayrıca seksenlik ve gözleri görmeyen Venedik Dükü Enrico Dandolo yeni Haçlı seferine katılıp Venedik donanmasına komuta edeceğini San Marco Katedrali'nde ilan etmişti. Fakat bu Haçlı Seferi hakkında müzakereler yapılırken bir Venedik heyeti ve elçisi, Venedik için çok karlı olacak bir ticaret anlaşması imzalanmıştı. Bu nedenle yapılan anlaşmada Haçlı kuvvetlerinin kesin Mısır'a gideceğine dair bir madde bulunmaması Venedikliler'in işine de gelmekteydi.

1201 kışında Haçlı Seferi komutanı seçilen Champaigne Kontu Tibald öldü. Yerine deneyimli bir asker olan I. Bonifacio del Monferrato atandı.
Bonifacio'nin kuzeni Svabyalı Filip'in karısı, kardeşi III. Aleksios tarafından tahtından atılmış olan II. İsaakios'un kızı İrene idi. 1201 kışında Bonifacio, Noel Yortusu'nu kuzeni ve karısı ile geçirdi. Orada, İstanbul'dan kaçmış olan II. İsaakios'un oğlu olan IV. Aleksios ile görüştü. Bu görüşmelerde Haçlı ordusunun kullanılıp Bizans İmparatorluğu'nun Angelos'a verilmesi görüşüldü. Bonifacio ve Angelos ayrı ayrı Roma'ya gidip Papa III. Innocentius'un bu girişime kutsal onayını vermesini sağlamaya çalıştılarsa da Papa hiçbir Hristiyan'a (Bizanslılara bile) hücum edilmemesini Bonifacio'ye açıkça bildirdi.

Venedikliler o yıl ticari faaliyetlerini durdurup gemi yapmaya ve bu gemilere tayfa ile levazım tedarik etmeye koyuldular. Haçlılar için Venedikliler'in hazırladığı donanmada üç değişik gemi bulunuyordu. 

Harp gemileri kadırga şeklinde olup 100 kürekle çekilmekteydi ve düşmanlara hücum amacıyla silah olarak burunlarında su seviyesi üzerinde bulunan metal uçlu bir mahmuz taşımaktaydılar.
Personel çıkartma gemilerinin uzunluğu 30 metre, eni 9 metre ve yüksekliği 12 metre idi. Her birinin 100 tayfası bulunmakta ve 600 kişilik piyade gücü taşımak için yapılmışlardı.
At taşıma gemileri ise atları taşımak için özel askılarla donatılmışlardı. Deniz seviyesi altında bulunan bir rampa indirilerek atlı şövalyelerin gemiden hemen çıkıp karada hücuma geçme imkânı bulunmaktaydı.
Venedikliler, şehir surlarını kuşatmada kullanmak için gemilerde taşınabilecek çok sayıda mancınık, rampa ve merdiven inşa etmişlerdi.
Ancak 14 Haziran'da 35.000 kişi yerine sadece 12.000 kişilik bir Haçlı ordusu Venedik'teki Lido Adası'nda toplanabilmişti. Daha önce bu sefere katılmak isteyen bazı Avrupalılar, özellikle Venedikliler'e ödenmesi gereken ücreti beğenmeyerek sefere katılmaktan vazgeçmişler; diğer bazı Haçlılar'sa, gemi ile Mısır'a gitmekten hoşlanmayarak doğrudan doğruya Filistin'e gitmek için diğer Akdeniz limanlarına gitmiş ve hala Haçlılar elinde bulunan Akka kalesine yönelmişlerdi.
Haçlılar'ın azlığından dolayı 84.000 gümüş toplanamamıştı. Haçlılar'ın başında bulunanlar; hükümdarlar, asiller ve bu sefere gidecek ve yardım etmek isteyecek herkesten paralar topladı ise de toplanan 51.000 gümüş marklık meblağ, ordu nakliyat tazminatını karşılamaya yeterli değildi. Bunun üzerine Venedik Dükü Enriko Dandolo, toplanmış olan askerî güçlerin Mısır'a gitmek için yola çıkmadan önce Venedik idaresine isyan etmiş olan Moglie, Trieste ve Zara şehirlerine gönderilip bu isyanl

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) (İngilizce: World Meteorological Organization), Birleşmiş Milletler'e bağlı uzmanlık kuruluşudur.
Bağlı 189 üye ülke ve bölgenin hava durumuna ilişkin verdikleri hizmetlerden elde edilen bilgileri düzenleyip ortak kullanıma sunan Dünya Meteoroloji Örgütü, meteorolojiyi standart hale getirmek ve yeni bulunan telgraf aracılığıyla hava durumu konusunda bildirilen verileri birleştirip değerlendirmek amacıyla 1873'te kurulan Uluslararası Meteoroloji Örgütü'nün BM tarafından geliştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Sekreterliği Cenevre'dedir.

Dünya Meteoroloji Günü yıllık toplantısı 23 Mart'ta yapılır.

International Meteorological Organization Prize (Uluslararası Meteoroloji Organizasyonu Ödülü)
Professor Dr. Vilho Väisälä Award (Profesör Dr. Vilho Väisälä Ödülü)
Norbert Gerbier-Mumm International Award (Norbert Gerbier-Mumm Uluslararası Ödülü)
WMO Research Award for Young Scientists (WMO Genç Bilimciler Araştırma Ödülü)

World Meteorological Organization21 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Founding charter
NOAA: Retired Hurricane Names7 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WMO country codes7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edirne, Türkiye'nin Edirne ilinin merkezi olan şehir. Marmara Bölgesi'nin Trakya kesiminde, Yunanistan ve Bulgaristan sınırında yer almaktadır. Edirne, 1363'ten 1453'e kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentiydi. 2020 sayımına göre toplam nüfusu 180.901'di.

Şehir Roma İmparatoru Hadrianus tarafından kuruldu ve Hadrianopolis (İngilizce: Adrianople, /ˌeɪdriəˈnoʊpəl/; Grekçe: Ἁδριανούπολις) adını aldı. Daha önce Uskudama adında eski bir Trak yerleşimiydi. Osmanlı dönemindeki adı Edrine (ادرنه) Yunanca adından türetildi. İngilizcede Adrianople olarak yazılır, 1928'deki Türk Harf Devrimi'nin ardından Edirne, uluslararası alanda kabul edilen yeni adı olmuştur.

Edirne, Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayan D-100 (E-80) karayolu üzerinde yer alan bir sınır şehridir. Edirne, Tunca, Arda ve Meriç ırmaklarının buluştuğu düzlükte kurulmuştur. Karasal iklim hakimdir. Yunanistan ve Bulgaristan sınırında yer almaktadır. Şehir merkezi Yunanistan'a 7 km, Bulgaristan'a 17 km uzaklıktadır. İlin denizden yüksekliği 41 metredir.

Edirne civarına bilinen ilk yerleşimciler, Trak kabilelerinden Odrisler ve Bettigeriler'dir. Yaygın görüşe göre günümüzde Edirne'nin bulunduğu Meriç ile Tunca nehirlerinin birleştiği yere Odrisler tarafından, Odris veya Odrisia adı verilen açık bir şehir veya pazar yeri kurulmuştu. MÖ 1400-1200 yılları arasında bölge Akaların eline geçti ve bu dönemden sonra "polis" hâline getirildi. Ahameniş İmparatoru I. Darius'un MÖ 510'larda İskitler üzerine düzenlediği sefer sırasında bölge Pers hâkimiyetine girdi. MÖ 460 yılında I. Teres hükümdarlığında bağımsızlığını ilan eden Odrisler, tekrar bölgenin hakimi oldu. MÖ 340 yılında II. Filip hükümdarlığındaki Makedonların eline geçen yerleşim yeri, bu dönemde Orestia adıyla anılmaya başlandı. Bölge, daha sonraları Kelt istilalarına da uğradı. Makedonların kontrolündeki Orestia, MÖ 168'de Romalıların eline geçti. Roma İmparatoru Hadrianus'un MS 123-124 yılları arasında gerçekleştirdiği doğu seyahati sırasında adı Hadrianapolis olarak değiştirilen Orestia'ya şehir statüsü verildi. Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında ikiye ayrılmasının ardından Bizans İmparatorluğu'nun kontrolünde kalan Hadrianapolis, bu dönemde Got, Hun, Peçenek, Avar ve Bulgar saldırılarına maruz kaldı.
813 yılında Bulgaristan Hanı Krum tarafından ele geçirilen şehir, Krum'un ölümü sonrasında tahta geçen Omurtag ile Bizans İmparatoru V. Leon arasında 815 yılında yapılan antlaşmayla birlikte iki devlet arasında otuz yıllık barış sağlanırken şehrin kontrolü Bizans İmparatorluğu'na bırakıldı.
1000'li yıllarda şehir, birkaç defa Peçenek ve Kuman saldırısına uğrasa da Bizans İmparatorluğu kontrolünde kaldı. Haçlı Seferleri sırasında çeşitli saldırılara uğrarken, Latin İmparatorluğu kontrolüne giren şehirde Bulgarlarla 1205'te yapılan muharebede Latinler mağlup oldu. Latin İmparatorluğu'nun 1261 yılında yıkılması sonrasında Hadrianapolis Bulgarların yönetimine girdi. Farklı kaynaklara göre 1361-1371 yılları arasında değişiklik gösteren süreçte şehir Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. Türklerin eline geçince adı Edirne olarak değişen ve daha sonradan Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapan şehir, 1453'te İstanbul'un başkent olmasından sonra da önemini kısmen yitirse de padişahların gözde yerlerinden biri ve canlı bir ticari ve idari merkez olarak kalmıştır. 18. yüzyılda yangınlar ve depremle sarsılan kentin gelişimine en büyük darbeyi, bir zamanlar avantaj teşkil eden Balkanlara açılan kapı olma niteliğinin Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemeye başlamasıyla dezavantaja dönüşmesi vurmuştur. Yabancı işgalini ilk olarak 1828-29 yılındaki Osmanlı-Rus harbinde yaşayan şehir, 93 Harbi'nde (1877-1878) tekrar Ruslar tarafından işgal edilmiştir.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre; Edirne şehri, Edirne sancağı ile beraber 6 sancak, 21 kaza, 97 nahiye, 1620 köy ve 800.000 nüfusu olan Edirne Vilayeti'nin merkezidir.
Edirne Kazası, üç nahiye ile Edirne ve Karaağaç belediyelerinden oluşmaktadır. Kazada 306 mahalle, 154 köy ve 17132 evde 85733 kadın ve erkek nüfus vardır.
Edirne şehrinde 10780 evde 53348 nüfus vardır. Şehirde 157 cami ve mescit, 69 tekke ve zaviye, 35 medrese ve kütüphane, 52 okul, hapishane, jandarma dairesi, adliye telgraf dairesi, şeriat mahkemesi, hükûmet konağı, askerlik dairesi, 4 askerî lise, 1 sivil lise, 1 erkek, 1 kız ortaokulu, numune çiftliği ile ziraat ve sanayi okulu vardır.
3.870 dükkân, 280 fırın, 37 han, 15 çalışır durumda, 9 harap hamam, 134 değirmen, 7 un fabrikası, 5 matbaa, 568 oda, 148 samanlık ve ambar, 19.476 parça bağ, 2315 bahçe, 5.228 tarla, 278 çayır ve 1.657 arsa vardır.
Bunların dışında 26 kilise ve manastır, 13 sinagog, 5 kışla, 11 karakol, 239 çeşme ve sebil, 5 imaret, 1 ıslahevi, 5 hastane, yangın kulesi, 6 buzhane, 2 reji ambarı, 1 gazhane, 15 kiremit ve tuğla ocağı, 87806 dönüm ekilir ve ekilmez arazi vardır.
Şehir dışındaki kazada, 228 dükkân, 2 fırın, 16 han, 1 hamam, 78 değirmen, 6 un fabrikası, 104 ambar ve samanlık, 54 çiftlik, 6889 bağ, 43.962 tarla, 131 bahçe, 1.230 çayır, 58 mera, 16 orman, 448 arsa, 24 cami, 2 tekke, 32 kilise ve manastır, 20 tuğla ve kiremit ocağı, 29 çeşme ve 997.074 dönüm ekilir ve ekilmez arazi bulunmaktadır.
Edirne'de Meriç, Tunca ve Arda nehirleri etrafında 2.315 parça bakımlı sebze, meyve ve dut bahçeleri vardır. Kayısı, erik, ayva, dut, muşmula ve diğer meyveleri boldur. İstanbul Yolu, Kıyık, Tekke Kapı, Yeni İmaret ve Yıldırım semtlerinde 37 yerde 19.476 parça bağ bulunmaktadır. Yılda üzümden 300 milyon kilo şarap ve 4.600.000 kilo kadar rakı üretilir. Şarabın büyük bölümü Avrupa'ya ihraç edilir.
Balkan Harbi'nde (1912-1913) ise Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir. Birinci Balkan Savaşı'ndan sonra kabul edilen barış anlaşmasıyla Bulgaristan'a geçen kent, daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan patlak veren İkinci Balkan Savaşı'ndan sonra tekrar Türk topraklarına katılmıştır. I. Dünya Savaşı'ndan Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgiyle çıkmasının ardından Edirne, Temmuz 1920'de Yunan işgaline uğradı; Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanmasıyla 25 Kasım 1922'de nihai olarak Türk egemenliğine girdi. Lozan Antlaşması ile Yunanistan'dan savaş tazminatı olarak geri alınan Karaağaç'ın 15 Eylül 1923'te Türkiye'ye katılmasıyla ilin sınırı bugünkü hâlini aldı. Antlaşma anısına inşa edilen Lozan Anıtı ilçenin Karaağaç mahallesindedir.

Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapmasından dolayı şehir han, cami, çarşı ve taş köprü gibi tarihî eserlerle süslüdür.

II. Bayezid Külliyesi
Selimiye Külliyesi

Edirne'de Mimar Sinan'ın "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii, Üç Şerefeli Cami ve Eski Cami, Darül Hadis Camii en önemli eserleri oluşturur.
Şehirde Hristiyan kültürüne ait Kaleiçinde bulunan İtalyan Katolik Kilisesi, Kıyık'ta bulunan Sv.(Свети) Georgi Bulgar kilisesi ve Kirişhane'de bulunan Sv. Konstantin-Elena Bulgar Kilisesi vardır. Şehrin Yahudi azınlığına ait Kaleiçi'nde bir Edirne Büyük Sinagogu bulunur. Bu, Türkiye sınırları içerisindeki en büyük, Avrupa'daki 3. büyük sinagogdur.

Edirne'nin Selimiye Arastası, Bedesten ve Alipaşa adında üç kapalıçarşısı bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde kullanılan saraydan günümüzde adaletin timsali olan Adalet Kasrı haricinde bir bina kalmamıştır, önünde seng-i arz ve seng-i ibret. Kum Kasrı Hamamında restorasyon çalışmaları devam etmekte olup, restorasyon çalışmalarına başlanılan Matbah-ı Amire'de (Saray Mutfağı), 2013 yılı itibarıyla çalışmalar tamamlanmış bulunmaktadır. Saray mutfağı müzeye dönüştürülecektir.

Edirne, Osmanlı döneminde çini ve seramik sanatının önemli merkezlerindendi. Edirne'deki saray ve önemli binaların çinileri, şehrin sanatsal geleneğinin ürünleridir.
Edirne'deki el sanatları üslubuna "Edirnekâri" (Edirne işi) adı verilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olduğu dönemden beri Edirne'deki el işçiliği yüksek nitelikleriyle beğeni toplamıştır. Günümüzde de bu gelenek ağaç ve oyma işlemeciliğinde devam etmekte; sandık ve dolap gibi ahşap malzemeler üzerine boya ile yapılan desenlerle kendini göstermektedir. Lake kap ve kutu yapımcılığı, çiçek ressamlığı, ciltçilik, hattatlık (özellikle talik yazı), ahşap oyuculuğu ve mezar taşçılığı, Edirne'deki diğer el sanatlarıdır.
Günümüzde süpürgecilik de bir el sanatı olarak varlığını sürdürmektedir. Turistik bir faaliyet haline dönüşen mis sabunculuğu da bir diğer geleneksel el sanatıdır.

Trakya Üniversitesi
Edirne Emel-Özgür Subaşıay Teknik ve Mesleki Anadolu Lisesi 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beykent Eğitim Kurumları
Edirne Anadolu Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi
Edirne Sosyal Bilimler Lisesi (2014 yılında öğretmen liselerinin kapatılmasının ardından eski Edirne Anadolu Öğretmen Lisesi binasında eğitim öğretime başladı.)
Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi
Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi
I. Murat Anadolu Lisesi
Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi
İlhami Ertem Anadolu Lisesi
Edirne Lisesi
Edirne Endüstri Meslek Lisesi
Anadolu Sağlık Meslek Lisesi
80. Yıl Anadolu Lisesi
Edirne Anadolu Teknik Lisesi
Edirne Kız Meslek Lisesi
Özel Edirne Beykent Anaokulu
Özel Edirne Beykent İlkokulu
Özel Edirne Beykent Ortaokulu
Özel Edirne Beykent Anadolu Lisesi
Özel Edirne Beykent Fen Lisesi
Özel Edirne Bahçeşehir Lisesi
Özel Edirne Bahçeşehir Fen Lisesi
Özel Edirne Bahçeşehir Ortaokulu
Özel Edirne Bahçeşehir İlkokulu
Özel Serhat Ortaokulu
Edirne Yüksel Yeşil Ortaokulu
Edirne İstiklal Ortaokulu
Edirne Kırkpınar Ağası Alper Yazoğlu Ortaokulu
Edirne Serhat İMKB Mesleki Teknik Anadolu Lisesi

Yeniimaret
Ayşekadın
Esentepe
Kaleiçi
Karaağaç
Kavgaz
Kıyık
Kirişhane
Kutlutaş
Muradiye
Saraçhane
Yıldırım
Umur Bey
Küçükpazar
İstasyon
Binevler
Kooperatifevleri
Avrupa Kent

Kaynak:

Kırkpınar Yağlı Güreşleri şehirde düzenlenmektedir. Edirne'nin köklü kulübü Edirnespor bu şehirde oynamaktadır. Olin Edirne şehrin basketbol kulübüdür. Edirnespor Kulübü, 3. Lig'de oynamaktadır.

 Kars, Türkiye
 Ardahan, Türkiye
 İzmit, Türkiye
 Yanbolu, Bulgaristan
 Prizren, Kosova
 Lörrach, Alman

Yunanistan yarımadası ile Anadolu yarımadası arasında bulunan ve toplam alanı 23.000 kilometrekare kadar olan 3000'e yakın ada ve adacığa Adalar denizi Adaları adı verilir. Adalar denizindeki adalar, yüz ölçümleri çok farklı ve sayıları çok fazla olmasına rağmen yine de gruplara ayrılabilirler.
En alt bölümdeki adalar olan Rodos, Girit, Kerpe ve Çuha Adası, Anadolu ve Yunanistan yarımadalarının ana kara parçalarının dışında bulunurlar. Diğer adaların hemen hemen hepsi Türk ve Yunan ana kara parçalarının önünde bulunan bölgelerde toplanmışlardır.
Bu ada gruplarından Mora yarımadasının doğusunda bulunanlara Kiklatlar, Yunanistan'ın orta bölümünün kıyıları önünde bulunanlara Teselya Adaları (Kuzey Asporatlar ya da Şeytan Adaları), Adalar denizinin orta bölümünde, Anadolu kıyılarına yakın olanlara Saruhan Adaları (Doğu Asporatlar), Batı Anadolu'nun güney ucunda yer alanlara da On iki ada (Güney Asporatlar) denir. Asporat (Sporat) Yunanca "dağınık" demektir, Kiklat ise "çember" demektir.
Sanılanın aksine, Batı Anadolu kıyılarına yakın olan irili ufaklı adalara On İki Ada denilmemektedir. Sık yapılan bu yanlışlığı önlemek için, en güneydeki Girit hariç tutularak, Adalar denizi adaları şu şekilde sınıflandırılabilir:

Kuzey Ege denizinde yer alan Taşoz, Semadirek, Gökçeada, Bozcaada ve Limni adalarına bu isim verilir.

Yunanistan'ın Mora yarımadasının doğusunda bulunan Andıra, İstendil (Tinos), Sire, Mökene (Mikonos), Nakşa, Bara, Yamurgi, Santoron (Santorini), Anafi, Değirmenlik (Milos) ve Yavuzca (Sifnos) adalarına bu isim verilir.

Orta Yunanistan kıyıları önünde bulunan adalara denir. Başlıcaları: İskados, İşkapolos, Kırlangıç (Alonnisos), Keçi (Pelagos), İskiri, Eğriboz.

Saruhan Adaları (Doğu Asporatlar) Ege denizinin orta bölümünde ve Anadolu yarımadasına çok yakın konumdadırlar. Başlıcaları: Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya'dır.

Menteşe Adaları (Güney Asporatlar) Batı Anadolu kıyılarının güneyinde ve kıyılara çok yakın konumdadırlar. Başlıcaları: Rodos, Kaşot (Çoban), Kerpe, Limoniye, Sömbeki, İlyaki (İlkil), İncirli, Yalı, İstanköy, İstanbulya, Kilimli (Kelemez), İleriye, İlipsi, Herke, Batnaz ve Meis (Kızılhisar).

Batnaz (Patmos)
Batnaz civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Eşek adacığı (Gaidouronisi=EşekAdası, Agathonisi)
Nera adacığı (Nera) 
Nergiscik adası (Arki) 

Çoban
Herke (Halki=Bakır)
Herke civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Limoniye adacığı (Alimnia) 

İleriye / İleryoz (Leros)
İleriye civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Ardıçcık adacığı (Kinaros) 
Bulamaç adacığı (Farmakonisi) 
Kendiroz kayalıkları (Liadhi) 
Koçbaba adacığı (Levitha) 

İlipsi (Lipsi / Lipsos)
İlyaki / İlkil / Papazlık (Tilos)
İlyaki civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Askino adacığı (Antitelos) 

İncirli (Nisyros)
İncirli civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Çerte / Kandilli adacığı (Kandeliussa) 
Sakarcılar / Yalı adacığı (Gyali) 

İstanbulya (Astypalea)
İstanbulya civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Ardacık adası (Syrna) 
Kızkardaşlar adacıkları (Adelfi) 
Üçadalar (Tria Nesia) 
Yaban adacığı (Ofidusa) 

İstanköy (Kos)
Kerpe (Karpathos)
Kerpe civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Doğancık / Sarya / Küçük Kerpe adacığı (Saria) 

Kilimli / Kelemez (Kalymnos)
Kilimli civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Kalolimni adacığı (Kalolimnos) 
Kardak / İkizce kayalıkları (Imia) (Türkiye'yle Yunanistan arasında anlaşmazlık konusudur) 
Keçi adacığı (Platia) 
Keçi / İpserim / Kapari adası (Pserimos) 

Kızılhisar / Meis (Megisti=En Büyük, Kastellorizo=Kızılkale)
Kızılhisar civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Alimenterya adacığı (Alimentaria) 
Başak adacığı (Nissi tis Dacia) 
Bayrak adacığı (Nissi tis Pighi) 
Çatal adaları (Tsatallota / Volo) 
Domuz kayalığı (Psoradia) 
Dragonera kayalığı (Dragonera) 
Ekmek kayalığı (Psomi) 
Furnakya (Fournakhia) 
Güvercin adacığı (Prasouda) 
Heybeli / Suluada adacığı (Nisida Pighi) 
Çamada / İpsili adacığı (Strongyli=Yuvarlak / Ypsili=Yüksek) 
Karaada (Ro / Agios Georgios) 
Karavola adacığı (Karavolas) 
Katovolo adacığı (Kato Volo) 
Kilise kayalığı (Agrielia=Vahşi Zeytin) 
Kovan / Büyük Makriada adacığı (Ano Makri) 
Kovanlı / Küçük Makriada adacığı (Kato Makri) 
Kutsumbora adacığı (Koutsoumbas) 
Marati adacığı (Marathos) 
Mavro Pinaki adacığı (Mavro Pinaki) 
Polifados adacığı (Polyfados) 
Vutzaki kayalığı (Roccie Voutzaky) 
Sarıada / Dasya adacığı (Dasia) 
Üvendire adacığı (Ochendra) 

Rodos (Rodos)
Safran Adaları (Sofrano)
Avgo adacığı (Avgo) 
Çameli adacığı (Khameli) 
İkikardaşlar adacıkları (Divunia, Unianisia) 
Küçük İstakida kayalığı (Astakidapulo) 
İstakida adacığı (Astakida) 
Karabonez adacığı (Karabonesia) 
Karabi adacığı (Karavi) 
Safran adacığı (Megalo Sofrano) 

Sömbeki (Symi)
Sömbeki civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Nimos adacığı (Nimos) 
Seskli adacığı (Sesklion)

Anafiye (Anafi)
Anafiye civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Küçük Anafi adacıkları: Pakya & Makra (Pakheia & Makra) 

Andıra (Andros)
Andıra civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Venedik kayası (Kalogeri) 

Aniye / Ünye / Enye / İnoz / Niyoz (Aniye)
Bara / Para (Paros)
Bara civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Andibara / Andobade adası (Antiparos) 

Bibercik / Uzunca (Makronisos)
Bolukendire (Folegandros)
Değirmenlik Adası (Milos)
Değirmenlik civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Küçük Değirmenlik adası (Antimilos) 
Gümüş adası (Kimolos) 
Polino adası (Polyaigos)

Eskinos (Sikinos)
İstendil / İstendin / İstandil (Tinos)
Koyunluca (Serifos)
Koyunluca civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Serfo adası (Serifopula) 

Mökene / Mikene / Mekene (Mykonos)
Mökene civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Delos adası (Dilos) 
Doğancık adacığı (Ktapodia) 
Sığırcıklar adası (Rinia) 
Yılan adası (Dhragonisi) 

Mürted (Kea / Tzia / Zia)
Nakşa (Naxos)
Nakşa civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Eskino adası (Shoinousa) 
Hacılar adası (Denusa / Donusa) 
Karo adası (Keros) 
Yassıca adası (Antikeros) 
Kufonisya adacıkları (Koufonisia) 
Örenli (Irakleia) 

Santoron (Santorini / Thira)
Santoron civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Hristiyan adacığı (Hristiani) 
Yeni Kameni adası (Nea Kameni) 
Eski Kameni adası (Palea Kameni) 
Terasya adası (Thirassia) 

Sire (Syros)
Sire civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Didim adacığı (Didimi) 
Papazlık / Şeytanlık / Şeytan adası (Gyaros) 

Termiye (Kythnos)
Yamurgi / Mırgır / Yumurgi (Amorgos)
Yamurgi civarındaki ada, adacık ve kayalıklar 
Anidro adacığı (Anidhros) 

Yavuzca (Sifnos)

Ahikerya / Karyot / İkarya (Ikaria)
Andipsara / Küçük İpsara (Antipsara)
Ayvalık Adaları / Yund Adaları / Cunda Adaları (Hekatonisa=KokuluAdalar, Hekatonesos, Apollonnesos, Hekatonnesoi, Hekatos): Türkiye'ye aittir
Akoğlu / Kedi Kopano), Alibey / Cunda (Nesos=Ada, Mosko, Yunda, Moshonisi, Moshinos=Kokuluada), Çıplak (Chalkis, Cimno), Çiçek (Argistra, Angistri), Gizli kayalar (Petro=Kaya), Göz, Güvercin / Kızlar Manastırı (St Giorgio / Aya Yorgi), Hasır (Sefiri), İkiz kayalar (Daskali, Daskalio), İlyosta Büyük / Güneş / Fener (Ilyosta, Eleos=Güneş, Oilios), İlyosta Küçük / Yumurta (Kilyosta, Eleos Pulo), Kalemli (Kalamaki), Kara / Balkan / Kutu (Kudho), Kara ada / Kamış adası / Akvaryum (Kalamo, Kalamos), Kara ada Küçük, Karaada Büyük / Balık adası / Tavşan (Psariano=Balık), Kayabaşı, Kılavuz / Mosko / Pınar / kılavuz (Mosko Pulo), Kız (Ulya), Kumru, Lale / Dolap / Soğan (Kromido), Maden Büyük / Maden (Pirgo, Pordoselene, Pirgos=kale, Poroselene, Pordosolone), Maden Küçük, Melina, Mırmırcalar, Pirgos kayalıkları, Poyraz ada / İncirli / Yellice (Leyah), Sazlı ada / Oker, Taş (Klavo), Taşlı, Tavuk (St Yoannis, Aya Yannis), Tüzüner, Yalnız (Yanlız), Yelken, Yuvarlak adacığı (Kalamo Pulo). 

Fornoz (Furni)
Hurşid (Fymena)
Ipsara (Psara)
Koyun Adaları / Papaz Adaları (Inusa)
Midilli (Lesbos)
Sakız (Khios)
Sisam (Samos)

Arsura (Psathura)
Eğriboz / Ağrıboz / İğriboz (Evia / Evvobia)
Güvercin Adası / Hasır Adası (Peristera)
Hırsız ada / Biber adası (Piperion)
İblislik / Şeytan adası (Giura)
İskados (Skiathos)
İskandil / Nergiscik (Skantzura)
İskapolos / İşkapolos (Skopelos)
İskiri (Skyros)
Kardaşlar / Defliye (Adelfi / Adelfopulo)
Keçi (Pelagos / Kyra Panagia)
Kırlangıç / Halodermiye (Alonnisos)

Bozbaba (Agios Evstratios)
Bozcaada (Tenedos]) : Türkiye'ye aittir
Gökçeada (Imvros) : Türkiye'ye aittir
Limni / Ilımlı (Limnos)
Semadirek / Semendirek / İslamdirek (Samothraki)
Taşoz (Thasos)
Karayer Adaları / Tavşan-Merkep Adaları (Mavria) : Türkiye'ye aittir
Fener, Kaşık, Gökçe, Orak, Piresa, Sıçanlık (Sıçancık), Taş, Tavşan, Yılan.

Dia (Dia)
Gavda (Gavdos)
Girit (Kriti)

Arsida (Arsida)
Çamlıca (Hydra / Ydra)
Domala (Poros=Kaynak)
Egine / Ekene / Eyne (Egina)
Engiste (Ankistrion)
Felakonda (Falkonera)
Flebes (Fleves)
Karaada (Patroklos)
Karabi (Karavi)
Kargi (Velopula)
Kedelen Papazlığı / Kerke / Görge (Agios Georgios)
Kulur (Salamis)
Küçük Çamlıca (Dokos)
Suluca (Spetse)

Arkudi (Arkudion)
Atokos (Atokos)
Avgo (Avgo)
Aya Mavra / Lefke (Levkas / Lefkada)
Çuha Adası / Çuka (Kythera)
Ekinades Adaları (Ekhinades)
Fanus (Othoni)
Fiaki (Ithake)
Kalamos (Kalamos)
Kastos (Kastos)
Kefalonya (Kefallinia=YarimadaninBaşı)
Korfuz / Korfu (Kerkyra)
Mallu Kilise (Strofades)
Matraki (Mathraki)
Meganisi (Meganesion)
Merlera (Erikusa)
Mesinya Adaları (Inuse)
Paksi (Paxi)
Paşa (Elafonesos=GeyikAdası)
Sazan (Saseno / Sazanit) : Arnavutluk'a aittir
Sıkliye / Küçük Çuha (Antikythera)
Zakintos (Zakynthos)
Not: Yediadalar grubunda Çuha ve Sıkliye adaları dışındaki diğer tüm adalar İyon Denizi'ndedir.

Ege Adaları'nın kendi kıyı karasularının ötesindeki orta Ege Denizi bölgesinin deniz tabanı, 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne göre, Türkiye kıyılarından 100 deniz mili (185 km.) açığa kadar Türkiye'nin mülkiyetinde olup buradaki maden ve deniz kaynaklarını Türkiye'den başka bir ülke kullanamaz. Bu konuda Lahey Adalet Divanı da aynı şekilde görüş bildirmektedir. Yani uluslararası hukuka göre adaların yalnızca 6 ya da 12 mil karasuları olabilir ama 200 mile kadar kıyı ülkesine işletme hakkı veren Münhasır Ekonomik Böl

Ege sorunu veya Ege ihtilafı, Ege Denizi bölgesindeki egemenlik ve ilgili haklar konusunda Yunanistan ile Türkiye arasında birbiriyle ilişkili bir dizi anlaşmazlık. Bu tür çatışmalar, 1970'lerden beri Yunan-Türk ilişkilerini güçlü bir şekilde etkiledi ve iki kez 1987 ve 1996'nın başlarında, askeri çatışmanın patlak vermesine neden olabilecek krizlere yol açtı. Ege'deki sorunlar birkaç kategoriye ayrılır:

Karasularının sınırlandırılması
Hava sahalarının sınırlandırılması
Münhasır ekonomik bölgelerin (MEB) sınırlandırılması ve kıta sahanlığının kullanımı
Askeri uçuş faaliyetlerinin kontrolü için uçuş bilgi bölgelerinin (FIR) rolü
Bölgedeki bazı Yunan adalarına verilen askerden arındırılmış statü sorunu
İki tarafın, özellikle Kardak olmak üzere bir dizi adacık üzerinde egemenlik iddiaları
Anlaşmazlığın diğer bir yönü, deniz hukukunun farklı yorumlarıdır: Türkiye, Yunanistan'ın her ikisini de imzaladığı Kıta Sahanlığı Sözleşmesi veya sonrasında yerini alan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ni (BMDHS) imzalamamıştır. Bu nedenle Türkiye, Yunan adaları çevresindeki kıta sahanlığı ve MEB alanını tanımamaktadır.
1998 ile 2010'ların başı arasında iki ülke, özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımını kolaylaştırmak amacıyla bir dizi diplomatik önlemle gerilimleri aşmaya yaklaştı. Buna karşılık, çözüme giden uygun diplomatik yollarla ilgili farklılıklar sonuçlanmadı ve 2020 itibarıyla gerginlikler devam etmekte.

Ege Denizi'ndeki sorunların çoğu, iki ülkenin hava ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıyla ilgilidir. Ayrıca Ege Denizi'nin coğrafi yapısı,  çok sayıda ada bulunmasından dolayı bu sorunların başlıca nedenidir. Her iki ülkenin Ege'ye paralel olarak neredeyse eşit uzunlukta anakara kıyı şeridi bulunmasına rağmen Yunanistan, bölgede bulunan adaların çoğunluğuna sahiptir. Özellikle Türkiye'nin güneybatı anakarasına çok yakın mesafelerde sıralanan bazı adalar (Midilli, Sakız, Sisam ve On iki ada) Türkiye'nin deniz yetki alanlarını birkaç deniz mili genişletmesini engellemektedir. Hava ve deniz yetki alanlarının genişliği, Türkiye'nin taraf olmadığı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne göre, adaları da dahil olmak üzere söz konusu devletin en yakın toprakları dikkate alınarak hesaplandığından dolayı, bu sınırların genişletilmesi orantısal olarak Türkiye'den çok Yunanistan'ın işine yarayacaktır.

Karasuları, kıyı devletine hava sahasında tam kontrol, denizde ise yarı kontrol hakkı sağlar. Deniz Hukuku gereği askeri veya sivil farketmeksizin gemiler zararsız geçiş hakkı garantisi altındadır. Ülkelerin yetki alanlarının genişliği 20. yüzyıl boyunca istikrarlı bir şekilde artmıştır: yüzyılın başında 3 deniz mili olan maksimum genişlik (5,6 km) 6 deniz miline (11 km) ve şu anda 12 deniz miline (22 km) çıkartılmıştır. Mevcut değer, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi madde 3 olarak antlaşmada yer almaktadır. Şu anda, hem Türkiye hem de Yunanistan karasularının Ege Denizi'ndeki genişliği 6 deniz milidir. Şu anda, sahip olduğu birçok ada sebebiyle Yunanistan'ın karasuları Ege Denizi'nin %40'ını kapsamaktadır. Karasularının 12 deniz miline çıkarılması halinde bu oran %70'e yükselerek açık deniz büyüklüğünde %51'den %19'a kadar bir düşüşe, Türkiye'nin karasularının ise Ege Denizi'nin %10'undan daha az kalmasına neden olmaktadır.
Yunanistan'ın karasularını Ege Denizi'nde orantısız bir şekilde 12 mile çıkarma ihtimali Türkiye tarafında endişe uyandırmış, bu nedenle Türkiye; ABD, Venezuela ve İsrail ile birlikte sözleşmeye üye olmayı reddeden 4 ülkeden biri olmuştur. Dolayısıyla bu sözleşmenin bu ülkeleri bağlamadığı iddia edilmektedir. Türkiye sözleşmeyi, res inter alios acta, yani yalnızca imzalayan taraflar için bağlayıcı olabilecek, ancak diğerleri için bağlayıcı olmayan bir anlaşma olarak görmektedir. Sözleşmeye taraf olan Yunanistan, şu ana kadar resmî bir girişimde bulunmamasına rağmen, gelecekte bu sözleşme maddesini uygulama ve sularını 12 mil'e çıkarma hakkını saklı tuttuğunu belirtmiştir. Uluslararası toplum, 12 mil kararının sadece anlaşma hukuku değil, aynı zamanda bir gelenek hukuku olduğunu da yaygın olarak kabul etmekte. Buna karşı Türkiye, Ege Denizi'nin özel coğrafi özellikleri kullanılarak, 12 mil kararınının çıkar eşitliğine uygun olmayan, kanunsuz ve hoşgörüsüz bir şekilde uygulanmaya çalışıldığını savunuyor.
BM Deniz Hukuku'nun yürürlüğe gireceği 1990'ların başında iki ülke arasında 12 mil ile ilgili gerilimler en yüksek seviyedeydi. 8 Haziran 1995'te Türk parlamentosu, Yunanistan'ın tek taraflı eyleminin bir casus belli, yani savaş sebebi oluşturacağını resmen ilan etti. Bu deklarasyon, Yunanistan tarafından "herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı tehdit veya güç kullanımını" yasaklayan Birleşmiş Milletler Tüzüğü'nün ihlali gerekçesi sunularak kınandı.

Ulusal hava sahası, normalde bir devletin kara toprakları ve bitişik karasularını kapsayan hava sahası olarak tanımlanır. Ulusal hava sahası, egemen devlete yabancı hava trafiği üzerinde geniş bir kontrol yetkisi verir. Sivil havacılığa normalde uluslararası anlaşmalar kapsamında geçiş hakkı tanınsa da, yabancı askeri ve diğer devlet uçakları başka bir devletin ulusal hava sahasından serbestçe geçiş hakkına sahip değildir. Yunanistan'ın ulusal hava sahası sınırlandırması, hava sahası genişliğinin karasuları genişliği ile çakışmaması nedeniyle dünyada eşi benzeri olmayan tek örnektir. Yunanistan, mevcut 6 millik karasularının aksine 10 deniz mili (19 km) hava sahası talep etmektedir. 1974'ten bu yana Türkiye, Yunan karasularının ötesine uzanan dış 4 millik hava sahası kuşağının geçerliliğini kabul etmemektedir. Türkiye, her iki bölgenin de çakışması gerektiğine dair bağlayıcı bir tanım içerdiğini belirterek 1948 tarihli Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) tüzüklerini dayanak göstermektedir. Buna karşılık Yunanistan şu argümanı ileri sürmektedir:

10 deniz mili (19 km) genişliğindeki hava sahası talebinin ICAO tüzüğünden daha eski olduğunu, 1931 yılında belirlendiğini ve 1948'den önce ve sonra Türkiye de dahil olmak üzere tüm komşuları tarafından kabul edildiğini, dolayısıyla yerleşik bir hak oluşturduğunu;
10 millik talebinin aynı zamanda Deniz Hukuku tarafından garanti edilen çok daha geniş hakların, yani hem havada hem de suda 12 millik bir bölge hakkının sadece kısmi ve seçici bir kullanımı olarak yorumlanabileceğini;
Yunan karasularının 6 mil sınırında tutulmasının yalnızca Türkiye'nin savaş sebebi (casus belli) ilanı nedeniyle olduğunu ileri sürmektedir.
Askeri uçuş faaliyetleri üzerindeki bu çatışma, Türk uçaklarının tartışmalı hava sahasının dış 4 millik bölgesinde uçması ve Yunan uçaklarının bunları önlemesi şeklinde sürekli taktik askeri tahrikler uygulamasına yol açmıştır. Bu karşılaşmalar sıklıkla "it dalaşı" (dog-fight) olarak adlandırılan ve her iki tarafta da tekrarlayan şekilde can kayıplarıyla sonuçlanan tehlikeli uçuş manevralarına neden olmaktadır. 1996'daki bir olayda, bir Türk uçağının Yunan uçağı tarafından yanlışlıkla düşürüldüğü iddia edilmiştir.

Ege uyuşmazlığı bağlamında kıta sahanlığı terimi, kıyı devletinin karasularına bitişik ve açık denize uzanan bir alanda, örneğin petrol sondajı gibi, deniz yatağı üzerindeki ve altındaki kaynakların ekonomik olarak işletilmesine ilişkin münhasır hakkını ifade eder. Kıta sahanlığının genişliği, uluslararası hukuk amaçları doğrultusunda yaygın olarak 200 deniz milini aşmayacak şekilde tanımlanır. İki devletin topraklarının bu mesafenin iki katından daha yakın karşı karşıya olduğu durumlarda, bölünme orta hat çizgisi ile yapılır. Kıta sahanlığı kavramı, kıyı devletinin balıkçılık ve benzeri haklar üzerindeki kontrolünü ifade eden münhasır ekonomik bölge kavramıyla yakından bağlantılıdır. Her iki kavram da 20. yüzyılın ortalarından itibaren uluslararası hukukta geliştirilmiş ve 1982'de Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde kodifiye edilmiştir.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlık, Türk kıyıları açıklarındaki Yunan adalarının Yunan ve Türk ekonomik bölgelerinin belirlenmesinde ne ölçüde dikkate alınması gerektiği konusundadır. Türkiye, "kıta sahanlığı" kavramının tanımı gereği mesafelerin kıtasal ana karadan ölçülmesi gerektiğini savunarak, Ege'nin deniz yatağının coğrafi olarak Anadolu kara kütlesinin doğal bir uzantısını oluşturduğunu iddia etmektedir. Bu, Türkiye'nin Ege'nin orta hattına kadar ekonomik bölgelere hak sahibi olması anlamına gelecektir (elbette doğu yarısındaki Yunan adalarının etrafındaki karasularının Yunan eksklav'ları olarak kalacağı göz önünde bulundurularak). Öte yandan Yunanistan, tüm adaların eşit şekilde dikkate alınması gerektiğini iddia etmektedir. Bu, Yunanistan'ın Ege'nin neredeyse tamamında ekonomik haklar kazanacağı anlamına gelir.
Bu konuda Yunanistan, BM Deniz Hukuku'nu yanında bulundurmaktadır, ancak aynı Sözleşme bu kuralın uygulamasını, küçük ve yaşanmaz adacıklar ile kayalıkların aksine, kayda değer büyüklükteki adalarla sınırlamaktadır. Ekonomik bölgelerin kesin sınırlandırılması, Ege sorunlarının tamamı içinde Yunanistan'ın resmi olarak Türkiye'nin iki taraf arasında uluslararası bir tahkim veya uzlaşma sürecini gerektirebilecek meşru çıkarlara sahip olduğunu kabul ettiği tek konudur. Türkiye, mahkemenin hakkaniyete dayalı yaklaşım kullandığı ve adaların kıta sahanlığını sınırladığı Uluslararası Adalet Divanı'nın ve Deniz Uyuşmazlığı (Nikaragua - Kolombiya), Karadeniz'de Deniz Sınırlandırması davası ve Kanada-Fransa Deniz Sınırı davası gibi bazı kararlarını referans göstermektedir.Şablon:Kaynak needed
Kıta sahanlığı konusundaki gerilimler, Ege Denizi'nin zengin petrol rezervlerine sahip olabileceğine inanıldığı 1970'lerin ortalarında ve 1980'lerin sonlarında özellikle yüksekti. Türkiye o dönemde tartışmalı bölgenin bazı kesimlerinde keşif amaçlı oşinografik araştırma görevleri yürüttü. Bunlar Yunanistan tarafından tehlikeli bir tahrik olarak algılandı ve 1976'da ve yine 1987'de karşılıklı askeri tehdit yığılmasına yol açtı.

Şimdiye kadar açıkla

Eğriboz (Yunanca: Εύβοια-Euboia), Yunanistan'ın Girit'ten sonra en büyük adasıdır. Yüzölçümü 3,657 km², Nüfusu 218,302'dir. (2005).

Ege Denizinde yer alır. Kuzeydoğusundaki Skiros Adasıyla birlikte, merkezi Halkis olan Evvoia ilini oluşturur. Coğrafi olarak bir parçası sayıldığı Yunanistan anakarasından Eğriboz Boğazı (Euripus) ile ayrılır. Bu boğaz antik yunan döneminden beri bilim adamlarının ilgisini çeken özelliklere sahiptir. Akdeniz ve Ege de alışılagelmedik yüksekliklerde gelgit olayları ve günde yedi kez yönünü değiştiren hızlı akıntıları ile tanınır. Büyük İskender'in ölümünden sonra Eğriboz adasına yerleşen Antik Yunan filozofu Aristo'nun bu anlaşılması zor doğal olayları anlamak uğruna kendisini akıntıya attığı söylenir.
Ada uzun ve dar, Denizatı biçimindedir. Yaklaşık 150 km uzunluğundadır ve genişliği 50 km ile 6 km arasında değişir. Genel uzanımı kuzeybatıdan güneydoğuya doğrudur, boylu boyunca adayı kaplayan sıradağlar yakın adalar Andros, Tinos ve Mykonos'a devam eder.

Adanın Türkçe adı, adayı Halkis şehrinin bulunduğu yerde anakaradan ayıran dar boğazın eski Yunanca adının (Εὔριπος, Evripos) yüzyıllar boyunca uğradığı değişikliklerin ürünüdür. Boğazın adı Orta Çağ'da tüm adanın adı haline gelmiş ve zamanla Egripos olarak değişmiştir. Adanın Venedik boyunduruğu altında olduğu 200 yılı aşkın dönemde bu isim geçici olarak Egriponte ve Negroponte olarak değişmişse de, 1463 - 1478 savaşının ardından Osmanlı İmparatorluğuna geçen adanın ismi yeniden Egripos ve daha sonraları Eğribos, Eğriboz olarak yerleşmiştir. Bazı kaynaklarda Agriboz ve Ağrıboz formları da bulunur. Osmanlı idaresi altında iken adada Bektaşî ve Halvetî tekkeleri bulunuyordu. 1830 Yunan Bağımsızlık Savaşı çerçevesinde ada yeni kurulan Yunan Krallığı'nın bir parçası haline gelmiştir (1832).
Bektaşî geleneğinin 7 Ulu Ozanı arasında yer alan Yeminî ve Viranî Eğriboz'da dünyaya gelmiştir. Ayrıca şairler Samî mahlaslı Ebubekir Samî Paşa (ö. 1813), Ragıb (ö. 1685), Mahir Numan Bey (ö. 1843), Sırrî mahlaslı Mehmed Emin (1796-1885) burada doğmuştur.

Mantoudi ve Limni'de magnezit, Aliveri'de linyit Dirfi'de demir ve nikel maden sahaları vardır. Okhi dağındaki Carystus'un kuzeydoğu kısmında asbest ve Marmor Chalcidicum içeren Eretria'nın 3 km (2 mi) kuzeyindeyse mermer çıkarılır. Kestane ağaçları vardır.

Resmi internet sayfasi (İngilizce versiyonu)
Adanın Kaplıcaları

Eşek Adası veya Gaydaros (Yunanca: Αγαθονήσι Agathonisi), Yunanistan'ın On İki Ada iline bağlı küçük bir ada ve belediye.

13,5 km2'lik bir alana sahip olan ada, Megálo Chorió ("Büyük Köy") ve Mikró Chorió ("Küçük Köy") olmak üzere iki bölgeden oluşmaktadır. Gláros, Kounéli, Nerá ve Psathonísio adlarındaki ıssız adalar da Eşek Adası sınırları içinde yer almaktadır. Bu ıssız adalar da dahil edildiğinde belediyenin toplam sınırı 14,5 km2'ye çıkmaktadır.
Megálo Chorió bölgesinde bulunan Agios Georgios, adadaki tek limandır.
Adanın en yüksek noktası, Mikró Chorió yakınlarında bulunmakta olup deniz seviyesinden 209 metre yüksekliğindedir.

1981 yılındaki nüfus sayımına göre 133 kişinin yaşadığı adanın nüfusu 1991'de 112 kişiye düştü. 2001 nüfus sayımında, yaşayan kişi sayısı yeniden artarak 158 oldu. 2011'de yapılan son sayıma göre ada nüfusu 185 olarak belirlendi. Bunun 168'i Megálo Chorió'da yaşarken, 17'si Mikró Chorió'da yaşamaktadır.

Mayıs 2011'de Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, Didim yakınlarındaki Bulamaç ve Eşek adalarının 2004 yılında Yunanlar tarafından işgal edildiğini ve hükûmetin buna sessiz kaldığını iddia etmiş, "Yunanlar, Eşek Adası’na gittiler ve kilise yaptılar. Yanına da Yunan Bayrağı çektiler" şeklinde bir açıklama yapmıştır. Adaların Yunan işgalinde olduğu gerekçesiyle 18 Mayıs 2011'de küçük bir tekneyle yola çıkan DP heyetinin pasaportsuz olarak adaya çıkma girişimi, teknenin iskeleye yanaşmasına Yunan askerlerinin izin vermemesiyle başarıya ulaşamamıştır.

Agathonisi Belediyesi Resmi internet sayfası 21 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Yunanca) (İtalyanca)

Faik Sabri Duran (d. 1882; Üsküdar, İstanbul - ö. 1943), Türk coğrafyacı, yazar ve eğitimci.

Faik Sabri Duran 1882 yılında olan Üsküdar'da doğdu. İlkokulu "Ravza-i Terakki" okulunda, orta öğrenimini de "Üsküdar İdadisi"nde yaptıktan sonra 1908’de Fransa’ya gönderildi. O sıralar morfolojide tanınmış Amerikalı coğrafyacı William Morris Davis’in Avrupa’da konferans şeklinde verdiği derslere de katıldı. 1912 yılında Sorbon Üniversitesi’ndeki öğrenimini tamamlayarak yurda döndü ve burada İstanbul Darülfünun’da kendi öncülüğünde açılan Edebiyat Şubesinde Coğrafya Öğretmenliğine başladı. Henüz öğrenciyken öğrenim görmek üzere gittiği Avrupa’da Güney İngiltere’ye seyahatler yapıp orası hakkında İstanbul’da çıkan günlük gazete ve dergilerde ‘’Avrupa Mektupları’’ adı altında yazılar yayınlanmasını sağladı. Başarılarından dolayı II. Abdülhamit tarafından 10 madalyayla ödüllendirildi. Üniversite şubesinin açılmasına yardımından başka I. Dünya Savaşı sırasında Almanya’dan davet edilen Prof. Erich Obst ile birlikte İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsünün kurulmasına öncülük etmiştir. 1920’den sonra öğretmenlik ve idari görevlerde de bulunmuştur. Bunların arasında Mülkiyet Mektebi, Yüksek Muallim Mektebi ve Maliye Mektebide bulunmaktadır. Faik Sabri Duran, 1941 yılında toplanan "Birinci Coğrafya Kongresi"nin çalışmalarına katıldı, ayrıca "Türk Coğrafya Kurumu"nun kurucuları arasında yer aldı. Faik Sabri’nin ilköğretim dönemlerinde bile coğrafyaya karşı olan ilgisi bulunmaktaydı. Japon filosunun İstanbul’u ziyareti sırasında birkaç Japon subay okulunu ziyaret etmiştir. Küçük Faik Sabri’nin tahtaya çizmiş olduğu düzgün Japonya Haritası ve Japonya hakkında verdiği bilgiler Japonların dikkatini çekmiş ve onu gemilerine davet etmişlerdir. Japonlar küçük Faik Sabri’ye ipekli kâğıtlara basılmış Japonya resimleri hediye etmişlerdir.

Türkiye'de adı coğrafya ile özdeşleşmiş olan Faik Sabri Duran'ın başta coğrafya atlasları ve haritaları olmak üzere çok sayıda coğrafya, doğa ve gezi kitabı vardır. Onun hazırladığı renkli coğrafya atlasları çok uzun yıllar ilk ve ortaöğretim okullarında ders kitabı olarak okutulmuş ve halâ okutulmaya devam etmektedir. Faik Sabri, Übeydullah Esat ile birlikte ‘’Musavver Muhit’’ ve ‘’Resimli Kitap’’ dergilerini çıkarmıştır. 1932 yılında da Zekeriya Sertel ile birlikte ’’Hayat Ansiklopedisi’’ni çıkarmıştır. İstanbul Darülfünunu'ndayken "müderris" unvanını kullanan Faik Sabri Duran, Darülfünun'un 1 Ağustos 1933'te bir kanunla İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmesiyle profesör unvanını almıştır. Faik Sabri Avrupa adlı eserinin önsözünde coğrafyanın yalnızca ülke ve şehir isimlerini öğreten bir bilim olmaktan çıkıp, çağına ayak uydurabilen daha analitik bir bilim olması gerektiğini vurgulamıştır. 1918-1919 öğretim yıllarında Darülfünun'da erkek öğrenciler kadar kız öğrencilerinde aynı eğitimi alması ve bu eğitimin aynı sınıflarda uygulanması ilk defa Faik Sabri'nin coğrafya dersinde olmuştur. Bu uygulama diğer şubelere örnek teşkil etmiştir. Faik Sabri Duran 1913 yılında Darülfünun Salonunda ‘’Almanya ve Almanlar’’ başlıklı bir konfreans vermiştir. Verilen konferansta Almanya’nın siyaseti, demografik yapısı, ekonomisi ve disiplini üzerinde durmuştur.
1920 senesinde Darülfünun’daki mesleğinden istifa edip Londra ve Paris’te bir takım iktisadi işler yürütmüştür. Hatta o sıralar Paris’te açılan ‘’Milletlerarası Tezyini Sanayi’’ sergisinde kendi devletini fahri başkomserlik vazifesi görmüştür. Bu sırada Akşam ve Cumhuriyet'e Avrupa’dan makaleler göndermiştir.
Yazar İlhami Soysal, 1978'de yayımladığı "Türkiye ve Dünyada Masonluk ve Masonlar" adlı kitabının "Cumhuriyet Sonrası Masonları" adlı bölümünde Faik Sabri Duran'ın da bir Mason olduğundan bahseder.
Faik Sabri Duran'ın vefatının ardından dönemin gazeteleri olan Tan, Akşam, Vakit ve Cumhuriyet, hayatı ve çalışmaları hakkında yazılara yer vermiştir.

İlk Atlas, Kanaat Kütüphanesi (II. tabı 1933)
Orta Atlas, Kanaat Kütüphanesi (II. tabı 1934)
Büyük Atlas (1937)
Farklı ölçeklerde sayısız harita

"Çocuk Ansiklopedisi" 1927-1928 yılları arasında (Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel'le birlikte). Eski yazı.
"Hayat Ansiklopedisi" (10 cilt), 1932-1936 yılları arasında (Zekeriya Sertel, yazar Mehmet Samih Fethi ve Salih Murat ile birlikte).

Faik Sabri Duran, II. Dünya Savaşı öncesinde yaklaşan savaşa katılması muhtemel ülkelerle ilgili otuz ikişer sayfalık kitapçıklar yayımlamıştı. Yenigün Neşriyat tarafından 20x28 cm ebadında basılan karton kapaklı bu eğitici popüler kitapçıklar bol sayıda fotoğraf da içeriyordu. 

Bugünkü Almanya, 1937.
Bugünkü İngiltere, 1937.
Bugünkü İtalya, 1937.
Bugünkü Fransa, 1937.
Bugünkü Rusya, 1937.
Bugünkü Japonya.
Bugünkü Amerika, 1938.
Bugünkü Türkiye, 1938.

Gelibolu, Çanakkale'nin Gelibolu ilçesinin merkezi olan yerleşimdir. Avrupa yakasındaki Doğu Trakya'da, kendi adını taşıyan yarımadanın güney kıyısında, Marmara Bölgesi'nin Çanakkale Boğazı'nın Avrupa tarafında, karşı kıyı Lapseki'den 3 km uzaklıkta kuruludur.
İlçenin yüzölçümü 823 km²dir. Gelibolu ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 34 metredir.

Adı, Yunancada "Güzel Şehir" anlamına gelen Kallipolis'ten gelir. Makedon şehri Kallipolis, MÖ 5. yüzyılda kuruldu. Bir deniz üssü olarak Kallipolis'in zengin bir tarihi vardır.
Ancak ilçe geçmişinin Troya kenti kadar eski olduğu varsayılmaktadır. Yörenin eski adı "Crithote"dir. Antik Çağ'da Keltler tarafından iskân edildiği için Eski Yunanca'da "Galliopolis" olarak adlandırılmıştır: Galli (Kelt) + polis (şehir) = Keltler'in şehri. Bu isim, Türkçeye de Gelibolu olarak geçmiştir.
Günümüzde Fransa, Belçika, İsviçre ve Ren kıyılarını içine alan bölgeyi ele geçirmiş ve Romalılar tarafından bu bölgeye Galya, halkına da Galatlar adı verilmiş.
Galatlar olarak adlandırılan bu savaşçı halk MÖ 281 yıllarında Trakya Krallığı'nın içinde bulunduğu bocalama döneminde Balkanlar'a, Çanakkale ve boğazlar üzerinden Anadolu'ya geçmişler. MÖ 278 yılında Anadolu'da Sakarya ve Kızılırmak havzasını kapsayan bölgeye de "Galatia" adı verilmiş.
İmparator I. Justinianus Gelibolu'yu güçlendirdi ve hâlâ bugün bile bazı Bizans kalıntılarının görülebildiği, mısır ve şarap önemli askerî depolar kurdu.
1204'teki Latinler tarafından Konstantinopolis'in alınması sonrasında Gelibolu Venedik Cumhuriyeti'nin hâkimiyetine geçti. 1204'ten 1235'e kadar Venedik Cumhuriyeti bölgeyi yönetti.
1294'te Cenevizliler civardaki bir Venedik kuvvetini yendi.
1306'da Roger de Flor idaresindeki Almogavarlar'dan oluşan bir Katalan Bölüğü Gelibolu'ya yerleşti ve liderlerinin ölümünden sonra neredeyse tüm vatandaşları katletti. Venedik ve Bizans İmparatorluğu'nun müttefik birlikleri şehri kuşattı ama tahkimatları dağıttıktan sonra 1307'de geri çekildiler.
Bizans İmparatorluğu bölgeyi 1356'ya kadar yönetti.

1 ve 2 Mart 1354 gecesi, güçlü bir deprem Gelibolu'yu ve surlarını tahrip edip savunmasını zayıflattı. 
1354'teki yıkıcı depreminden bir ay sonra Osmanlılar Gelibolu'yu kuşatıp fethetti. Gelibolu, böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki ilk kalesi oldu. Sultan I. Bayezid (1389–1403) Gelibolu'da hâlâ görülen bir kale ve kule inşa ettirdi.
1366'da Bizans lehine gerçekleştirilen Savoyard Haçlı Seferi'nde Gelibolu, Bizans tarafından geri alındı ama Eylül 1376'da yeniden kuşatılan Gelibolu'yu Osmanlılar geri aldı. Gelibolu'da yaşayan Yunanlar'ın ise kalıp gündelik hayatlarına devam etmelerine izin verildi.
1416'da Pietro Loredan komutasındaki Venedikliler Gelibolu Muharebesinde Osmanlı güçlerini yendi.
Gelibolu'da Osmanlı yazarlar Ahmed Bican (ö. 1466) ve kardeşi Mehmed Bican'ın (ö. 1451) mezarları da vardır.

19. yüzyılda Gelibolu (Osmanlıca: گلیبولو, Edirne Vilayeti içinde Rumlar, Türkler ve Yahudilerden oluşan yaklaşık otuz bin nüfuslu ilçeydi.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Gelibolu Sancağı'na bağlı olan, Gelibolu'dan başlayarak İstanbul civarında son bulan bu coğrafyaya eskiden “Trasya” adı verilirdi.
Sancak olarak 6.457 hanede 25.889 Müslüman, 13.831 hanede 64.029 Gayrimüslim, toplamda 89.918 nüfus vardır.
Gelibolu kazası, Eceabat ve Evreşe adlı iki resmi, Bolayır ve Tayfur adlı iki fahri nahiye müdürlüğü ve kaza olarak 3608 evde 13691 Müslüman, 4.768 hanede 21.80 Rum, 188 hanede 1.032 Bulgar ve 210 hanede 1.756 Yahudi olmak üzere toplamda 38.259 nüfusa sahiptir.
Eski eserlerden, iç limanda onarılan bir havuz ve bir kule, 12 cami, 4 mescit, 2 medrese, 1 Dar-ül kur'a, 1 lise, 7 ilkokul, 1 kütüphane, 6 kilise, 2 havra, 11 tekke, Abdülhamit tarafından genişletilmiş bir Mevlevîhane, 1 muvakkithane, saat kulesi, hükûmet konağı, adliye, belediye, jandarma, askeri karantina daireleri, gazino, gazhane, reji dairesi, 10 fabrika, 1 otel, 4 han, 7 hamam, 19 yel değirmeni, 1 kiremithane ve Hamidiye adında bir asker hastanesi vardır.
Gelibolu kasabasında 22 el tezgahı vardır. Bunların 3'ünde yılda 3.000 zira kazmir, diğer 19'unda yılda 112.000 zira yelken bezi dokunur.

1854'te Kırım Savaşı sırasında Gelibolu'da İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin önemli bir kampı vardı ve Gelibolu limanı batı Akdeniz ile İstanbul arasında bir mola yeriydi.
Mart 1854'te İngiliz ve Fransız mühendisler, yarımadayı olası Rus saldırısına karşı korumak ve Akdeniz yolunun kontrolünü güvenceye almak için 11.5 km boyunda savunma hattı inşa etti.

Birinci Balkan Savaşı sırasında, 1913 Bolayır Muharebesi ve Osmanlı ordusunun Gelibolu yakınlarındaki Rum köylerinde savaştığı birkaç küçük çatışma yaşandı".

I. Dünya Savaşı sırasında (1914-1918), Fransız, İngiliz ve müttefik kuvvetler (Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Newfoundlandlı, İrlandalı ve Hint) doğu müttefikleri Rusya'yı rahatlatmak için bir deniz yolu güvence altına almaya çalışarak yarımadada ve yakınında Gelibolu Harekatı'nda (1915-1916) savaştılar. Osmanlılar yarımada boyunca savunma tahkimatları kurdular ve işgalci kuvvetleri durdurdular.
1915'in başlarında, İstanbul Boğazı'nı ele geçirerek I. Dünya Savaşı'nda stratejik bir avantaj elde etmeye çalışan İngilizler, Fransız, İngiliz ve Britanya İmparatorluğu kuvvetlerinin yarımadaya saldırmasına izin verdi. İlk Avustralya birlikleri 25 Nisan 1915 sabahının erken saatlerinde Anzak Koyu'na çıktı. Sekiz ay süren şiddetli çatışmaların ardından son Müttefik askerleri 9 Ocak 1916'da geri çekildi.
Savaş sırasında Osmanlı'nın en büyük zaferlerinden biri olan bu sefer, tarihçiler tarafından aşağılayıcı bir Müttefik başarısızlığı olarak kabul edilir. Türkler bunu, uluslarının tarihinde ve ulusal kimliğinde belirleyici bir an olarak görürler ve sekiz yıl sonra, ilk olarak Gelibolu'da komutan olarak öne çıkan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk yönetiminde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına katkıda bulunmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu, Gelibolu Yıldızı'nı 1915'te askerî bir nişan olarak tesis etti ve I. Dünya Savaşı'nın geri kalanında da bunu verdi.
Harekât, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın (veya ANZAKların) bağımsız egemenlikler olarak gerçekleştirdiği ilk büyük askerî eylemdi ve Avustralya ve Yeni Zelanda askerî tarihi için bir temel oluşturdu ve gelişmekte olan ulusal kimliklerine katkıda bulundu. Çıkarma tarihi olan 25 Nisan, "Anzak Günü" olarak bilinir. Avustralya ve Yeni Zelanda'da askerî kayıpların ve "geri dönen askerlerin" en önemli anma günü olmaya devam etmektedir.
Müttefikler tarafında, seferin destekçilerinden biri, itibarına zarar veren ve bunun onarılması yıllar süren, İngiliz Amirallik Birinci Lordu Winston Churchill'di.
Müttefiklerin Nisan 1915'teki çıkarmalarından önce, Osmanlı İmparatorluğu, Rum sakinleri Gelibolu ve çevresindeki bölgeden ve Marmara Denizi'ndeki adalardan, iç bölgelere sürdü.

Yunan birlikleri, 1919–22 Yunan-Türk Savaşı sırasında 4 Ağustos 1920'de Gelibolu'yu işgal etti. Bu savaş, Türk Kurtuluş Savaşı'nın bir parçası olarak kabul edildi. 30 Ekim 1918'deki Mondros Mütarekesi'nden sonra Kallipolis adıyla bir Yunan vilayet merkezi oldu. Ancak Yunanistan, Ekim 1922'deki Mudanya Mütarekesi'nden sonra Doğu Trakya'yı terk etmek zorunda kaldı. Gelibolu, 20 Ekim 1922'de kısa süreliğine İngiliz birliklerine devredildi, ancak sonunda 26 Kasım 1922'de Türk yönetimine geri döndü.
1920'de, General Pyotr Vrangel'in Rus Beyaz ordusu'nun yenilgisinden sonra, önemli sayıda göçmen asker ve aileleri Kırım Yarımadası'ndan Gelibolu'ya tahliye edildi. Oradan birçoğu, Yugoslavya gibi Avrupa ülkelerine gitti ve buralara sığındı.
Şimdi Gelibolu yarımadasında birçok mezarlık ve savaş anıtı vardır.

1923-1926 yılları arasında Gelibolu, Gelibolu, Eceabat, Keşan ve Şarköy ilçelerini kapsayan Gelibolu Vilayeti'nin merkezi oldu. Vilayetin dağılmasından sonra Çanakkale ili'nin bir ilçe merkezi oldu.

Gelibolu Savaş Müzesi
Gelibolu Şehitliği
Piri Reis Müzesi
Antika Traktör Müzesi
Gelibolu Kalesi
Gelibolu Rus Anıtı
Gelibolu Fransız Savaş Mezarlığı ve Anıtı
Gazi Süleyman Paşa Heykeli
Pîrî Reis Heykeli
Gelibolu Mevlevihanesi
Kadı İskele Camii
Azepler Camii
Çilehane
Ahmet-i Bican Efendi Türbesi
Mehmet-i Bican Efendi Türbesi
Emir Ali Baba Türbesi
Şerbetçi Baba Türbesi
Becce Paşa Türbesi
Kalafat Mehmet Paşa Türbesi
Bayraklı Baba Türbesi
Hallâc-ı Mansûr Türbesi

Trakya'dan yarımadaya yalnızca Keşan'dan ana yolla veya Tekirdağ, Şarköy'den küçük dağ yollarından ve Anadolu'dan Lapseki'den Gelibolu'ya ve Çanakkale'den Eceabat'a feribotla veya 1915 Çanakkale Köprüsü'nden geçerek ulaşılır.

Gökçeada'dan (Yunanca: "İmbros") Gelibolu'ya feribotla ulaşılır.

Ahmed Bîcan (1398 – y. 1466), yazar
Pîrî Reis (1465/70 – 1553), amiral, coğrafyacı ve kartograf
Gelibolulu Mustafa Âlî (1541–1600), Osmanlı tarihçisi, siyasetçi ve yazar
Sofia Vembo (1910–1978), Yunan şarkıcı ve aktris

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Çanakkale Savaşları
Gallipoli, İtalya

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı Müdürlüğü Resmî Web Sitesi

Graben, Jeoloji graben kavramını paralel faylar ile çevrili depresif bloklar olarak tanımlamaktadır. Graben kelimesinin Almancadaki karşılığı hendek veya siper anlamına gelir. İç kuvvetlerden orojenez kırılma sonucu oluşmuştur.
Graben, her iki tarafında uçurum bulunan, bir vadiden alçalmış bloğun sonucunda oluşan bir arazi yapısıdır. Burada grabenin her iki yanında normal faylar bulunur. Grabenlerin hemen yanında normal fay basamakları biçiminde yükselmiş yerkabuğu bloklarına horst denilir. Horst ve grabenler genellikle yan yana bulunurlar. Horst ve graben yapıları gerilme kuvvetleri ve gerilen yerkabuğunun göstergesidir. Bazı grabenlerin kenarlarında ters faylar da bulunabilir. Bu faylar sıkıştırıcı yan basınçların etkisi altında oluşmuşlardır.
Tek veya birden fazla graben bir çatlak vadi üretebilir. Japonya'nın güneyinde bulunan 1000 metreden fazla derinliği bulunan Unzen Dağı'nın yanında bulunan graben dünyanın en derin grabenidir.

Çok sayıda çatlak içerisinde, graben sınırları boyunca tek büyük arızası bulunan asimetrik yapılar yarım graben olarak bilinir. Çatlak uzunluğu boyunca genellikle ana faylar ve polaritesini etkiler. Yarım graben asimetrisi şiddetle sintektonik birikimi etkiler. Drenaj sistemlerindeki taban yükselme etkileri nedeniyle küçük bir sediman ana sınırlayıcı fayın arasına girer. Bu olayın oluşabilmesi için bir röle rampa önemli bir sediman giriş noktası sağlayabilir.

Amerika Birleşik Devletleri Colorado / New Mexico / Teksas Rio Grande Rift Vadisi
Basel, İsviçre kuzeyinde  Ren vadisi
Oslo, Norveç çevresindeki Oslo grabeni
Doğu Afrika Rift Vadisi
Saguenay Grabeni, Quebec, Kanada
Merkezi Hindistan'da Narmada Nehri vadisindeki grabeni
Hindistan'ın güneyindeki alt Godavari Nehri vadisinde bulunan graben sistemi
Ontario ve Quebec, Kanada Ottawa-Bonnechere Grabeni
Antarktika'daki Lambert Grabeni
Güney Avustralya, Avustralya Gulf St Vincent Bölgesi
Rio de Janeiro, Brezilya Guanabara Körfezi
İskoçya Merkez Lowlands (Midland Vadisi)
Baykal Rift Zonu, Sibirya, Rusya

Batı Anadolu Graben Sistemi: Batı Anadolu'nun, Ege kıyılarında, Marmara denizi içinde, Saros, Edremit ve İzmit körfezlerinde, Gediz, Büyük ve Küçük Menderes vadileri kenarlarında, Amik ovası grabeninde ve bu grabenin kuzeydoğu istikametindeki uzantısına kadar devam etmektedir.

Garabusa, Granbosa veya Kırambosa (Yunanca: Γραμβούσα Gramvusa ya da Γραμπούσα Grampousa), Yunanistan'a bağlı Girit'in kuzeybatısında bulunan bir Venedik kale adası. Osmanlı hakimiyetindeyken de, Giritli isyancıların ve korsanların yatağı olmuştur. Adada üç önemli kale bulunmaktadır.

Venedikliler birçok ticaret kolonisini buraya kurdular. Çünkü Kıbrıs adasının kaybedilmesiyle Akdeniz hakimiyetleri tehlike altına girmişti. Bu nedenle, bu adaya ve Girit'e oldukça önem verdiler. 1579 yılında Venedikliler, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kıbrıs'ı da alınca güçlenmelerinden endişe duydukları için tedbir olarak adaya ilk kaleyi yaptılar. 1645 yılında, Osmanlılar adayı kuşatmaya alır. Osmanlı Devleti'nin en uzun süren savaşı olan "Girit savaşı" 1669'da son bulur. Savaş esnasında, Napoli Kaptan de la Giocca rüşvet alır ve Grabusa'yı Osmanlı Devletine vererek ihanet eder. Bu olay, savaşın akıbetini de etkiler. Girit adası ile birlikte Gramvousa da Osmanlı Devletine devredilir.

Osmanlı İmparatorluğu dönemindeyken, Grabusa'ya Venedikliler kadar önem verilmez. Osmanlılar, Girit'e daha çok önem verir. Grabusa'da ki kalelere çok az sayıda muhafız konur ve ada, kendi kaderine terkedilir. Bu nedenle Grabusa, korsanların ve isyancıların yatağı haline gelir. Osmanlı Devleti, bu isyancılarla çoğu kez uğraşmak zorunda kalmıştır. Grabusa, Girit'in arka kapısı halini almıştır.

Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğuna karşı bağımsızlık mücadelesine başlar. Geçici Yunan Hükûmetinin yüksek komiserlerinden Emmanuil Tombazis, Grabusa'yı silahlandırmak üzere yola çıkar. Zamanla, Grabusa direnişçilerin kalesi haline gelir. Giritliler'in de desteği ile Yunanlar bu bölgede birçok direniş hareketinde bulunur. Ancak başarısız olurlar (1823).
Ancak Grabusa resmen Yunan adası olmuştu. Yunanlar, adaya kiliseler ve okullar inşa etmiştiler. Adaya yerleşmiştiler. Mora'dan 300 kadar Yunan buraya gelerek Yunan yerleşimini başlatmış oldu. Adada gerilim yükseliyordu. İki taraf da sonuç alamıyordu. Avrupalı devletler de bölgeyle yakından ilgileniyordu. 1828 yılında, bölgede barış bahane gösterilerek Grabusa, İngiliz hakimiyetine girdi. Ancak adanın valisi, memurları ve halkı büyük çoğunlukla Yunanlardan oluşuyordu. Bu nedenle, adada Yunan izlenimi oluştu. 1878 tarihinde, Grabusa Yunanların eline geçti.

Grabusa, birçok medeniyetin izini taşıdığı için Girit'e gelen turistlerin uğrak yeri olur. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok medeniyetin izini taşıyan adada, birçok tarihi kale, kilise ve manastır bulunmaktadır.

Gökçeada veya 1970 yılına kadar kullanılan adıyla İmroz (Osmanlıca: ايمروز, Yunanca: Ίμβρος Imvros), Çanakkale'nin bir ilçesi ve Türkiye'nin en büyük adasıdır. Ege Denizi'nin kuzeyinde, Saros Körfezi girişinde yer almaktadır. 91 km kıyı şeridine sahiptir. Yıllık yağış miktarı metrekareye 950 – 1050 mm arasında değişmektedir. Adanın batısında yer alan İnceburun Türkiye'nin de en batı noktasını oluşturmaktadır. 2011 ve 2012 yıllarında haftada 2 kez Gökçeada-İstanbul uçak seferleri yapılmış olup, 2013 ve sonrasında ticari yolcu uçuşları yapılmamıştır.
Gökçeada, Türkiye'de 26 tane olan "sakin kent"lerden (Cittaslow) birisidir. Cittaslow hareketi, Türkiye'ye 2009 yılında Seferihisar ilçesinin katılmasıyla gelmiştir. Dönemin Seferihisar Belediye Başkanı, Cittaslow Uluslararası Başkan Yardımcısı, Cittaslow Türkiye Koordinatörü olan Tunç Soyer, Cittaslow hareketinin Türkiye'de gelişmesine öncü olmuş, İzmir ili Seferihisar ilçesi dünyanın 129′uncu, Türkiye'nin ilk sakin şehri olmuştur. Bu üyelik, Türkiye'nin tanıtımı için yeni bir vesile olmakla birlikte, sakin kent unvanı almış ilçelerin gelişimi, kültürel ve tarihi değerlerinin korunması için önemli bir adımdır. Gökçeada, 2011 yılı Haziran ayında almış olduğu Cittaslow unvanı ile dünyanın ilk ve tek sakin adasıdır.
İlçenin yüzölçümü 282 km²dir. Gökçeada ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 50 metredir.

Ada'nın ilk çağlardaki durumu hakkında fazla bilgi mevcut değildir. Bilgiler, Orta Çağ'da başlamıştır. Ada 1204-1261 tarihleri arasında Latin İmparatorluğu'na tabi kalmıştır. Bizans İmparatorluğu'nun son zamanlarında bütünlüğünü koruyamaması üzerine, Cenevizli Gattilusıo Ailesi diğer Ege Adalarında olduğu gibi, bu ada üzerinde de hâkimiyet kurmaya gayret etmiştir. Bu aile o zamana kadar 1. Murat devrinden itibaren siyasi manevralarla Türkleri ada'dan uzak tutmuştur. Fatih 1453 yılında İstanbul'u alıp, Bizans İmparatorluğu'na son vermesi ile imparatorlukla sıkı ilişkileri olan bu Latin devletinin de sonu gelmiş oldu. Dorino Gattilusio ölünce yerine geçen oğlu Dominiko, Dukas'ı Fatih'e elçi olarak gönderdi.
Bunun sebebi, her sene Midilli Adası için verilen 3000, Limni Adası için verilen 2300 altın vergiyi padişaha takdim etmekti. Aslen Limni Adası her sene mezkûr vergiyi vermek için Midilli hakimine ve Gökçeada senede 1200 altın vergi vermek şartı ile Enez hakimine verilmişti. İstanbul'un fethinden sonra, Gattilusio Ailesi'nin davranışına benzer davranışları diğer aileler de göstermişti. Aslen Gökçeadalı olan Kristobulos'un bu husustaki gayretlerini önemsemek gerekir. Kristobulos, İstanbul'un fethinden sonra bir heyet tanzim ederek, Fatih Sultan Mehmet'e göndermiştir. Bizans'a tabi olan Gökçeada, Limni ve Taşoz Adalarına imparatorluk tarafından tayin edilmiş olan memurlar, İstanbul'un fethini ve imparatorun ölümünü haber alınca, Gökçeada'dakiler Kefaloz Burnundan İtalyan gemilerinden memleketten çıktılar.
Ada halkı da bunun üzerine göç girişiminde bulunuyorlardı. Kristobulos, göçe engel olabilmek için Gelibolu sancak beyi bir elçi göndererek, adalara hücum etmemesi için onunla bir anlaşma yaptı. Hamza Bey'in aracılığı ile de bir başpiskoposu ve kocabaşıdan ibaret sefaret heyetini Fatih'e gönderdi. Heyet hükümdara bağlılıklarını bildirdikten sonra, Fatih'ten şimdiye kadar olduğu gibi idare edilmelerini, yılda muayyen bir vergi vermelerini ve tayin edilen bir kişinin ada idaresinden sorumlu olmasını istediler. Bu sırada Enez Bey'i Palamede, kendi memurlarından birini ve Midilli Bey'i Dorya'nın oğlunu elçi sıfatıyla padişaha göndererek adaların idaresinin kendisine verilmesini rica ettiğinden Kristobulos tarafından gönderilen heyet ile görüşülüp iki taraf anlaştıktan sonra 1453 yılında Ada, Palamede Gattilusio'yu Limni ve Taşoz Adaları ise Dorya'ya verildi. Böylece göç, meşhur tarihçi Gökçeadalı Kristobulos'un çabaları ile önlenmiş oldu. Aynı yıl içinde Palamede ölünce, bırakmış olduğu vasiyetinde hissenin çoğunu, ölen büyük oğlunun zevcesi ve çocuğuna bırakmakla beraber, Enez şehri, Gökçeada ve Semadirek adalarının idari sorumlusu olan küçük oğlu Dorino, bu vasiyetnameye iltifat etmeyip, babasının bırakmış olduğu bütün hisseye zorla sahip oldu. Onun namına Gökçeada'da Joannes Laskaris Enez'de valilik yaptı. Dorino idaresinde kardeşinin zevcesi ve oğlunu hiç gözetmediğinden, yakınları bu hareketin doğru olmadığını, hissesi olup da payını alamayan bu kadının padişaha şikâyette bulunabileceğini söylediler. Nihayet bu kadın, dayısını elçi olarak padişaha gönderdi. Bu zat, Dorino'nun haksızlığından bahsettikten sonra, padişaha karşı da İtalyanlarla anlaşmakta olduğunu, asker toplayarak Enez ve adalara muhafız tayin ettiğini kötü sonuçlanacağını anlattı.
Bunun üzerine padişah, Dorino'ya müsamaha yapılmamasını buyurdu. Kaptan Yunus Paşa, Dorino'yu getirmek için Semadirek Adası'na 50 çiftelik bir kayık gönderdiğinden, kendi de Dorino'nun memurlarını değiştirip ve idareyi tanzim için ada'nın Kefaloz Koyu'na yanaştı ve haberci göndererek, ada'nın idaresini Kristobulos'a verdiğini bildirdi. Dorino ise, korktuğundan Yunus Paşa'nın gönderdiği kayığa binmeyip önce Enez'e oradan Edirne'ye varıp, padişahın huzuruna çıkarak af diledi ancak Kaptan Yunus Paşa'nın bu kişinin normal biri olmadığını adaları kendi içlerinden birine verilmesinin doğru olduğunu bildirmesi üzerine, Dorino'ya sadece Trakya'da birkaç köy tahsis edilerek, ada'nın idaresi Kristobulos'a verildi. (1456) Gökçeada bu şekilde 1460'a kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır.
Doğru ve dürüst bir insan olduğunu ispatlayan Kristobulos, Mistra Despotu Demetrios Paleologos'a mektup yazarak, Midilli ve Gökçeada'nın Osmanlı hükümdarlığı'ndan elde etmenin zamanı olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Paleologos, iki adamını Fatih'e gönderdi. O sırada Mora Fethi'ni tamamlamış olan Fatih, Despot Demetrios'a Limni ve Gökçeada'nın idaresini verdi. Gökçeada Venedik ve Osmanlılar arasında cereyan eden bazı olaylara sahne oldu. Papalık donanmasının ada'ya hücumu Kristobulos tarafından diplomasi ile savuşturuldu. Ada 1466'da Venediklilerin eline geçti ise de birkaç yıl sonra, kesin olarak 1470 yılında tekrar Türkler tarafından alındı. Ada halkının vergi haricinde devlete karşı bazı vazifeleri vardı. Ada'nın kalelerini ve yalılarını korumakla görevliydiler. Kendilerine hizmet karşılığı dirlik verilirdi. Ancak, meydana gelen zarar neticesinde dirlikleri ellerinden alınırdı. Gökçeada 17. yy ortalarında Girit Savaşı sebebi ile Venedik Donanması ile yapılan mücadelelere sahne oldu. 1655'te Kaptan-ı Derya olan Ali Paşa, donanma ile, boğaz, Venedik Donanması tarafından kapatılmış iken, Akdeniz'den çıkıp Girit'e gitmeye teşebbüs etmişti. Derya Beylerinin filoları Venedik donanması ile karşılaştığında, top atışları ile başlayan savaşın sonucu bilinmemektedir. Ada Venedik donanmasının, sık sık sığındığı bir yer oldu.
1698 tarihinde 73 parçalık donanma ile ada'nın kömür Limanı'na girip ada halkını haraca kesmiştir. Bu durumu öğrenen Boğazhisar muhafızı Vezir İbrahim Paşa, haberi İstanbul'a ulaştırdı. Bunun üzerine Mustafa Ağa 30 fırkatalık donanma ile Türk kıyılarını savunmak için Gökçeada'ya hareket etti. Bunun üzerine 21 Ağustos 1698'de Venedik donanması çatışmadan korkarak ada'dan kaçtı. Venedik donanmasını Midilli Adası'nın Zeytin Burnunda yakalayan Türk donanması, bu savaşı da zaferle kazandı. Balkan Savaşları sırasında, Kefaloz açıklarında, İmroz Deniz Savaşı adı altında bir savaş olmuştur. Savaşın ilk ateşini 16 Aralık 1912'de Barbaros ve Turgut Reis, Averof zırhlısına açmıştır. Yunan komutan muhabereyi kesip Mondros Limanı'na doğru hareket edince savaş bitmiş oldu. Çeşitli nedenlerle göçlerin yaşandığı Gökçeada, çok değişken bir nüfusa sahip idi; Lozan Anlaşması neticesinde, 22 Eylül 1923'te Türkiye Cumhuriyeti topraklarına fiilen katılmıştır.

Adanın merkezidir. Kamu kurumları ve nüfusun çoğu buradadır. Eskiden tarifeli seferler yapılmış olan bir havaalanı mevcuttur. Yunanca adı "Panaghia"dır. Kaleköy, Zeytinliköy, Eski ve Yeni Bademli köyleri çok yakındır.

Adanın iç batı kesimindedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin en büyük köyü olarak kabul edilmektedir. 1970'li yıllara kadar Gökçeada'nın en büyük köyü olma niteliğini korumuştur. Yoğun göç vermesi nedeniyle şu anda terk edilmiş durumdadır. Dereköy'ün Yunanca adı "Shinudi"dir. Meryem Ana bayramında (15 Ağustos) yurtdışına göç edenler, çocukları ve torunlarının geri dönmesiyle köy hareketlenir.

Adanın kuzeydoğusundadır. Kaleköy iskelesi, I. Dünya Savaşı sırasında Fransız Donanma Kumandanlığı tarafından düzenlenmiş, 1970'li yıllarda Kuzulimanı'na yeni iskele yapılıncaya kadar tüm adanın ulaşımını sağlamıştır. Ancak küçük tonajlı gemilerin ve yatların yanaşması için uygundur. Bu yıllara kadar adanın ulaşımı, Ayvalık ve Gemlik adlı yolcu gemileri ile sağlanmıştır. Yunanca adı "Kastro"dur.
Haftada iki kez (Çarşamba ve Cumartesi) saat 23.00 civarında adaya ulaşan bu gemiler iskeleye yanaşamadıkları için yaklaşık 1,6 km açıkta demirlemek zorunda kalırlardı. Gemiler ile iskele arasında ulaşım balıkçı/süngerci tekneleri ile sağlanırdı. Kaleköy iskelesinin hemen sağ tarafında yer alan tepenin üzerinde köye eski ismini veren kale yer almaktadır.

Adanın kuzey iç kesimlerinde, Merkez ilçeye çok yakın eski bir Rum köyüdür. Hâlen küçük bir Rum kökenli nüfus yaşamaktadır. Ayrıca Fener Rum Patriği Bartholomeos'un doğum yeridir. Yunanca adı "Aya Teodoroi"dir. Köyde Rum İlkokulu bulunur.

Adanın kuzeyinde bir Rum köyüdür. Hâlen küçük bir Rum kökenli nüfus yaşamaktadır. Yunanca adı "Agridya"dır. Köyde Rum Lisesi ve Ortaokulu bulunur.

Türkiye'nin en batı noktasında yer almaktadır. Köyün adının nereden geldiği ve geçmişi hakkında bilgi yoktur. Muğla ve Burdur illerinden 1970'li yıllarda ailelerin yerleştirilmesi ile köy teşekkül etmiştir. İlçe merkezine 25 km uzaklıktadır.
Ekonomisi tarım, hayvancılık, balıkçılık ve turizme dayalıdır. Ev pansiyonculuğu başlıca gelir kaynaklarından olup, çok sayıda pansiyon bulunmaktadır. Özellikle kamp severler için deniz ve doğanın birleştiği sakin koylar mevcuttu

Gümüş (Yunanca: Κίμωλος Kimolos), Yunanistan'ın Güney Ege bölgesinde bulunan bir ada, köy ve belediyedir.
Ada, Ege Denizi'nde yer almakta olup Kiklad Adaları'nın bir parçasıdır. Yüzölçümü 53.3 km² olan belediyenin nüfusu 2011 yılı itibarı ile 810'dır.
Gümüş belediyesi, Ayos Efstatios, Ayos Yeoryos, Ayos Nikolaos, Aliki, Gupa, Kalamitsi, Kímolos, Polino, Prasonisi, Prassa ve Psáti yerleşimlerinde ayrılmaktadır.

Gümüş ada zengin tarih kayıtlarına sahip bir adadır. Geleneğe göre, adını adanın ilk sakini olan Kimolos'tan almıştır. Echinousa da muhtemelen adada bugün bile yaygın olan Echidna (engerek) yılanından dolayı adanın antik çağlardaki kayıtlı bir adıdır. Antik çağdan beri adanın hakimi Antik Atina ile Milos'un hakimi Sparta arasında bir savaş alanı olmuştur. Orta Çağ'da, güney kıyısındaki gümüş renkli kayalık araziler nedeniyle Argentiera (Yunanca: Αρτζεντιέρα) olarak bilinirdi. O zamanlardan beri bu kayalık topraklar, adayı önemli bir ticaret merkezi haline getiren değerli bir ticaret ürünü olan “Kimolia Gi” (Kimolya Toprağı) sağlıyordu. Kiklad Adaları'nın geri kalanıyla birlikte Yunan devleti tarafından ilhak edildiği 1829 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetilmiştir.

Resmî site (Yunanca)

Halkidikya veya Üç Parmak, Yunanistan'nın kuzeyinde bulunan bir yarımada ve aynı zamanda Orta Makedonya coğrafi bölgesine dahil bir ildir. Özerk Aynoroz bölgesi de bu yarımadada bulunur. Halkidiki ili, yarımadanın merkezinde bulunan Polygyros kentinden yönetilir.

Halkidiki'nin kuzeyinde Cholomontas dağları uzanır. Halkidiki, Ege Denizi'nin kuzeyinde üç parmaklı ele benzer bir görünüme sahip yarımadadan oluşur. Halkidiki ilinin kuzeyinde Selanik ili bulunur.
Halkidiki'de bulunan en büyük kentler sırasıyla Nea Moudania, Nea Kallikrateia ve Polygyros'dur.
Yarımadanın üç parmağının kıyılarında Yerakini, Neos Marmaras, Ouranoupolis ve Nikiti gibi tatil beldeleri bulunmaktadır.

Bölgedeki ilk yerleşimler Eğriboz adasından gelen Yunanlar tarafından MÖ 8. yüzyılda oluşturulmuştur. Stageira antik kenti büyük filozof Aristoteles'nin doğduğu kenttir.
2003 yılı Haziran ayında, Neos Marmaras'da Avrupa Birliği liderleri Avrupa anayasasının ilk taslağını oluşturmuşlardır.

Acrothoi
Aege
Alapta
Aphytis
Apollonia
Charadrus
Cleonae
Galepsus
Mekyberna
Neapolis
Olophyxus
Olynthus
Polichne
Potidaea
Scione
Scolus
Sermylia
Stageira
Spartolus
Thyssus

Halkidiki, Selaniklilerin 1950'li yıllardan itibaren yaz tatillerini Halkidiki'nin sahil kasabalarında geçirmeye başlamasıyla birlikte popüler bir turizm destinasyonu olmuştur. 1970'li yıllardan itibaren Avusturya ve Almanya'dan turistler de Halkidiki'yi ziyaret etmeye başladılar.

Halkidiki ili beş ilçeye bölünmüştür.

Aristotelis
Kassandra
Nea Propontida
Polygyros
Sithonia

Otoyollar:
A25 (Selanik - Selanik Uluslararası Havalimanı - Nea Moudania)
Halkidiki'de demiryolu ulaşımı veya havalaanı bulunmamaktadır.
Bir otobüs firması olan KTEL önemli yerleşimlere hizmet vermektedir.

Hava sahası, herhangi bir kara parçası veya su kütlesi üzerindeki boyutları çeşitli kanun, kural ve antlaşmalarla belirlenmiş atmosfer kütlesi. Günümüzde kullanılan -kapsadığı alan olarak açısından- en büyük hava sahası birimi uçuş bilgi bölgesidir (FIR). Her ülkenin hava sahası bir veya daha fazla uçuş bilgi bölgesine bölünür.

1944'te Şikago'da imzalanan Uluslararası Sivil Havacılık Konvansiyonu'na (Şikago Konvansiyonu) göre her devlet kendi ülkesi/bölgesi üzerindeki hava sahasında mutlak egemenlik hakkına sahiptir. Burada tarif edilen ülke ya da bölge (territory) o devletin toprakları ve karasularıdır.
Antlaşmaya taraf olan tüm devletler kendi hava sahalarının diğer devletlerin uçakları tarafından kullanımına (tarifeli uluslararası uçuşlar hariç), "önceden izin alınmaksızın" müsaade etmek zorundadır. Uçaklar, kayıtlı oldukları ülkenin milliyetini taşırlar. Bir uçak ancak bir ülkede kayıtlı olabilir.

Her ülkenin hava sahası ve civarı, ülkenin büyüklüğüne, konumuna ve hava trafiğinin durumuna göre bir veya daha fazla uçuş bilgi bölgesine (FIR) bölünür. Örneğin Türkiye'nin hava sahası Ankara FIR ve İstanbul FIR olmak üzere iki uçuş bilgi bölgesine bölünmüştür. Benzer şekilde Birleşik Krallık da Scottish FIR ve London FIR olmak üzere iki uçuş bilgi bölgesine bölünmüştür.
Uçuş bilgi bölgeleri içinde uçuş bilgi hizmeti (FIS) ve ikaz hizmeti verilir. Uçuş bilgi bölgelerini birbirinden ayıran çizgiler Türkçede FIR hattı olarak bilinir.
FIR'lar deniz seviyesinden belirli bir irtifaya kadar olan bölgeyi kapsarlar. FIR'ların üst limitinden sonra UIR (upper information region/üst uçuş bilgi bölgesi) başlar. UIR'lar da uzay sınırına kadar olan bölgeyi kapsarlar. Örneğin London UIR FL245 ve FL660 arasındadır.
Herhangi bir FIR içerisindeki hava sahaları kontrollü ve kontrolsüz olmak üzere iki ana kısma ayrılırlar. Kontrollü ve kontrolsüz hava sahaları da kendi içinde ICAO tarafından belirlenmiş çeşitli bölümlere ve sınıflara ayrılırlar.

Kontrollü hava sahalarında tüm uçuşlara hava trafik kontrol (ATC) hizmeti verilir.

Kontrol bölgesi belirli hava meydanları çevresinde bulunan, meydan merkezli 5 NM yarıçapında, yerden belirli bir irtifaya ya da uçuş seviyesine kadar sınırlandırılmış kontrollü hava sahasıdır.

Terminal kontrol sahası (TMA veya TCA) bir veya daha fazla yoğun trafiğe sahip hava meydanı çevresindeki kontrollü hava yollarının kesişiminde bulunan kontrollü hava sahasıdır. CTR gibi yerden değil, belirli bir irtifadan başlar.

Kontrol sahası, içinde ATC hizmeti verilen, boyutları belirli bir hava sahasıdır. Belirli bir alt limit irtifasından başlayarak uçuş seviyesi olarak belirtilen bir üst limite kadardır.

Havayolu, radyo seyrüsefer cihazları sayesinde belirlenen, koridor şeklindeki kontrol sahasıdır. IFR uçuş yapan uçaklar tarafından kullanılır. Havayollarına A25, R8 gibi isimler verilir ve orta hattın sağında ve solunda beşer NM (toplamda 10 NM) genişliğindedirler. Düşük sınıflı TMA, CTA ve CTR'ları katetmedikleri sürece tüm havayolları A sınıfıdır.

Tavsiyeli yollar, F sınıfı hava sahalarıdır. Havayolları gibi 10 NM genişliğinde olmalarına rağmen havacılık haritalarında (kart) sadece orta hatları mavi kesikli çizgi ile belirtilir. ADR'leri kullanacak VFR uçakların uçuş planı doldurması gerekir.

Open-FIR, G sınıfı hava sahalarıdır. Open-FIR'larda; kontrollü sahalar dışında kalan RASA, MATZ, ATZ'ler bulunur. Open-FIR'larda FIR ATSU'ları tarafından uçuş bilgi hizmeti (FIS) sağlanır. Bu bilgilerin bir kısmı şunlardır:

- Meteoroloji bilgisi ve uyarıları
- Seyrüsefer yardımcılarının durumu
- Meydan kolaylıklarının durumu
- Arama-kurtarma ikazları
- Hava taşıtları için tehlikeli yakınlaşma uyarıları
Open-FIR'larda LARS (alçak hava sahası radar tavsiye hizmeti) gibi çeşitli radar hizmetleri de verilir. ATZ ve MATZ'ler için ilgili meydanlara özel frekanslar tahsis edilmiştir.

Meydan trafik bölgeleri çeşitli sivil ve askerî hava meydanları çevresinde oluşturulan bir sahadır. En uzun pistin merkezinden 2 NM yarıçapında (1 NM'den uzun pistlerde 2,5 NM yarıçapında) ve pist rakımından 2000 ft yüksekliğinde bir silindirdir. ATZ'ler hem kontrollü hem de kontrolsüz hava sahalarında bulunabilirler ve denetimli (regulated) hava sahalarıdır. Bir ATZ G sınıfından (Open-FIR) daha yüksek bir sınıftaki hava sahasında (örneğin D sınıfı) ise o sınıfın kurallarına tabi olur.
Bir hava taşıtının pilotu ATZ'lere şu koşullarda "girebilir":

ATC'den izin almış olmak
ATC'nin olmadığı durumlarda AFIS'ten uçuş güvenliğini sağlayacak yeterli bilgiyi almış olmak
AFIS'in de olmadığı durumlarda A/G radyo istasyonundan uçuş güvenliğini sağlayacak yeterli bilgiyi almış olmak

Askerî hava trafik bölgesi, bazı ülkelerde askerî meydanların çoğunun çevresinde bulunan bir hava sahasıdır. Genellikle meydan merkezinden 5 NM yarıçapında 3000 ft AGL yüksekliğindeki merkez silindir ile alet yaklaşması istikamet(ler)indeki 5 NM uzunluğunda, 4 NM genişliğinde ve 1000–3000 ft AGL irtifaları arasındaki dikdörtgen alan(lar)dan meydana gelir. Bu sahaya girecek sivil uçakların MATZ ATC'den izin alması ve basılı usullere riayet etmesi gerekir. MATZ'ler denetimsiz (non-regulated) hava sahaları olmalarına rağmen her MATZ'nin merkezî kısmı aynı zamanda bir ATZ'dir ve ATZ'ler ile ilgili kurallara uyulmalıdır.

Hava sahaları ICAO'ya göre A, B, C, D, E, F ve G şeklinde yedi sınıfa ayrılır. Bunlardan A, B, C, D, E kontrollü, F ve G kontrolsüz hava sahasıdır. Sınıfların irtifa limitleri ülkeden ülkeye farklılıklar gösterir.

A sınıfı: En yoğun trafiğin gerçekleştiği hava sahalarına tahsis edilir. VFR uçuşlara kapalıdır.
B sınıfı: Çok yüksek hava sahalarına tahsis edilir. Hem IFR, hem de VFR uçuşlara açık olmakla birlikte bu irtifalarda genellikle VFR uçuş gerçekleşmez.
C sınıfı: Yüksek hava sahalarıdır. VFR uçuşlar ilgili ATS ile temasa geçmek koşuluyla bazı özel şartlarda kullanabilirler.
D sınıfı: Daha az yoğunluklu trafiğin yaşandığı hava sahalarına tahsis edilir. Pek çok CTR ve CTA bu sınıftadır. D sınıfı sahalardaki ATZ'ler de D sınıfına tabidir.
E sınıfı: D sınıfına benzer ancak D'nin aksine ATC izni gerektirmez. ATC'den daha kısıtlı trafik bilgisi hizmeti alınır.

F sınıfı: Tavsiyeli yollardır.
G sınıfı: Open-FIR'dır. Kontrollü sahalar dışındaki RASA'ları, MATZ'leri ve ATZ'leri de kapsar.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.
Uluslararası Sivil Havacılık Konvansiyonu (1944)

Kandiye (Yunanca: Ηράκλειο(ν) İraklio(n), Heraklion olarak da bilinir), Yunanistan'ın Girit Adası'nın en büyük şehri ve yönetim merkezi. 173.993 kişilik nüfusu ile Girit'in birinci, Yunanistan'ın dördüncü büyük şehridir. Ayrıca Girit'in dört idarî bölümünden biri olan aynı adlı ilin (nomos) merkezidir. Adanın kuzey kıyısında, eski Minos Uygarlığı'nın başkenti olan Knossos'un hemen kuzeydoğusunda yer alır.

İraklio adı, büyük olasılıkla aynı yerde kurulmuş olan eski Roma limanı Heracleum'dan (Herkül'ün şehri) gelir. MS 9. yüzyılda Endülüs’ten gelen Sarazenler şehri ele geçirdiklerinde Girit Emirliği'ni kurup adanın başkentini İraklio’ya taşıyıp orada daha büyük yeni bir şehir inşa edip adını "Rabd al-hendek" koydular. Adada bu ad günlük kullanıma handaks ve sonrasında handakas olarak geçmiş, adanın adı sonrasında Latinler tarafından kandiya olarak telaffuz edilmiş ve tüm adayı kandiye olarak adlandırmışlardır. Şehir 10. yüzyıldan 13. yüzyıl başına kadar Bizans yönetiminde kaldı. 1204'te ada Venediklilere satıldıktan sonra Venedikliler bu adı bozarak Kandiye'ye dönüştürdüler. 13. ve 16. yüzyıllar arası şehri yöneten Venedikliler, burada birçok önemli abide bırakmışlardır. Venedikliler tarafından inşa edilen surların bir bölümü bugün de ayaktadır.
Kent 17. yüzyıl ortalarında Osmanlı kuvvetlerince iki kez kuşatıldı (1647 ve 1649). Sonunda IV. Mehmet'in sadrazamı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 27 Eylül 1669'da, 20 yılı aşkın bir kuşatmanın sonunda Osmanlıların eline geçti. 1897'ye değin Osmanlı yönetimi altında kalan kent, o dönemde Megalokastro adıyla anıldı. Osmanlı yönetimi sırasında şehirdeki büyük kiliseler camiye çevrildi. Merkezi Kandiye olmak üzere kurulan Girit Eyaleti, Kandiye, Hanya ve Resmo sancaklarına ayrıldı. Genellikle vezir rütbesindeki valilerce yönetildi ve Mora Ayaklanması sırasında her iç sancağın muhafızlığı Kandiye valisi Süleyman Paşa'ya verildi. Ancak bir ayaklanmayla adanın bazı yerlerinde başlayan karışıklıkların büyümesi üzerine, duruma Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1824), din ve miras dışında her tür davaya bakan Müslüman ve Hristiyanlardan oluşmuş bir meclis kurdurduktan sonra Girit'teki ayaklanmaları kısa sürede bastırdı. Londra Protokolü'nün Bâb-ı Âli tarafından onaylanması üzerine (1829), yerini İstanbul'dan gönderilen Mustafa Paşa'ya bırakarak adadan ayrıldı. Kandiye, limanının mille dolması üzerine bir ticaret merkezi olarak önemini yitirmeye başladı ve yerini 1850'de Girit'in yönetim merkezi olan Hanya (Khania) aldı. 1866'da Girit için yeni bir yönetmelik düzenlendi.
Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlıkların büyüyerek adada iki halk kesiminin birbiriyle çatışmaya girişmesi üzerine (1896) işe karışan büyük devletler (Fransa, Britanya ve Rusya), Girit'e bir Hristiyan vali atanmasını sağladılar. Ardından bir yönetmelik kaleme alındı. Ertesi yıl adadaki Yunanlar Yunanistan'a bağlanmak talebiyle ayaklanma başlattılar, Vassos adlı bir çeteci, ada yönetimine Yunan kralı adına elkoydu. Bu olay karşısında güçsüz Bâb-ı Âli, altı büyük devlete başvurdu. Bu devletlerin baskısı üzerine yine aynı yıl adaya çıkmış olan Yunan birlikleri adadan ayrıldılar. Büyük devletler Girit'i korumaya aldıklarını açıklayarak Yunan prensi Georgios'un Girit komiserliğine atadılar. Girit'in büyük devletlerin korumasına girdiği bu dönemde Kandiye de Britanya bölgesinde kaldı. Bu dönemden itibaren tekrar Heraklion adı kullanılmaya başladı.
1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Girit Meclisinin aldığı Yunanistan'a katılma kararını, 10 Ekim 1912'de Yunan ve Girit meclislerinin birleşme kararı izledi. Londra (30 Mayıs 1913) ve Bükreş (10 Ağustos 1913) antlaşmaları sonunda Osmanlı yönetiminden çıkan Girit'le birlikte Kandiye de Yunanistan'a bırakıldı.
1941'deki Alman istilası sırasında bombardımandan ağır hasar gördü. 2011 yılında yapılan yerel yönetim reformuyla çevresindeki 4 belediyeyle birleştirilen Kandiye Belediyesi bugünkü sınırlarını almıştır.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra yeni dalgakıranlı limanı, havalimanı ve turistik otelleriyle büyük önem kazanmıştır. Başlıca ihraç ürünleri arasında üzüm, zeytin ve zeytinyağı, şarap, keçiboynuzu, turunçgiller, badem, sabun, sebze ve deri sayılabilir.

Sahip olduğu yükleme limanı ve feribot iskelesiyle Girit Adası'nın limanı durumundadır. Feribot ve teknelerle, aralarında Santorini, İos, Paros, Mikonos ve Rodos'un da olduğu Ege Denizi'ndeki Yunan adalarına ulaşım vardır. Ayrıca anakarada bulunan başkent Atina'nın limanı durumundaki Pire'ye günlük feribot seferleri düzenlenir. Kandiye Uluslararası Havalimanı (Nikos Kazancakis Uluslararası Havalimanı) şehrin 5 km doğusunda yer alır. Şehirden geçen E75 Karayolu Kandiye'yi adanın diğer büyük yerleşimleri olan Ayanikola, Hanya ve Resmo'ya bağlar.

Başta 1664, 1856 ve 1926'dakiler olmak üzere büyük depremler kente büyük zarar vermiş, pek çok kilise ve caminin yıkılmasına neden olmuştur. Kentteki Heraklion Arkeoloji Müzesi Yunanistan'daki Minos sanatı koleksiyonlarının en güzellerinden birine sahiptir. Cretaquarium, Girit Tarih Müzesi, Doğa Tarih Müzesi ve Nikos Kazancakis Müzesi şehirdeki diğer önemli müzelerdir. 20. yüzyılın en önemli Yunan felsefecisi olarak görülen Nikos Kazancakis'in doğum yeridir.

Japon Denizi / Güney Kore'de Doğu deniz Büyük Okyanus'un bir uzantısıdır. Japonya, Rusya ve Kore tarafından kuşatılmış ve etrafı neredeyse tamamen kara ile çevrilidir. Tıpkı Akdeniz gibi, küçük bağlantılar ile okyanusa açılır. Japon Denizi'ni Büyük Okyanus'a bağlayan 5 boğaz vardır. En derin noktası 3,742 metredir. Ortalama derinliği ise 1,752 metre olup yüzölçümü 978,000 km²dir. Balıkçılık açısından denizin Japonya ve Kore için büyük önemi vardır. Japon Denizi, bu denize kıyısı olan 4 ülkede birbirinden farklı isimlerle adlandırılmıştır.

16 yüzyıldan itibaren avrupa ülkelere Kore Denizi (Sea of Korea, Mer de Coree) olarak bilinmeye başlamıştır. (Ondan önce de Çin'de ve Kore'de Doğu Deniz olarak çağrılmıştır.) 
Fakat Kore, Japonya'nın işgal altındayken kaybettiği dış siyaset yetkiler ve Japonya tarafından yapıldığı 'Kore'yi yok etme projesi' yüzünden Japonlar, bu denizin ismi Kore Denizi'den Japon Deniziye çevirmiştir .
Bugünlerde Güney Kore, Japon Denizinin ismi Kore Denizi ya da Doğu Deniz olarak geri döndürmeye çalışmaktadır. Yavaş olsa bile artık haritalarda iki ismi de (Doğu Deniz, Japon Denizi) yazılmaya başlamıştır.
Benzer olay: Liancourt Kayalıkları

Japonya 日本海 / にほんかい (Nihonkai)
Rusya Япо́нское мо́ре (Yaponskoye more)(Japonya/日本海)
Güney Kore 동해 (Donghe) (Doğu deniz)
Kuzey Kore 조선동해 (joseondonghe) (Kore doğu deniz)

Doğuda;

Japonya
Batıda;

Rusya
Kuzey Kore
Güney Kore

Doğu Kore Körfezi
Türkiye'deki körfezler listesi

Kaliforniya Körfezi (Cortez Denizi, Cortés Denizi veya Vermilion Denizi olarak; İspanyolca Mar de Cortés veya Mar Bermejo veya Golfo de California olarak da bilinir), Baja California Yarımadası'nı Meksika anakarasından ayıran su kütlesidir. Baja California, Baja California Sur, Sonora ve Sinaloa eyaletleri arasındaki yaklaşık 4000 km'lik (2500 mil) bir kıyı şeridi ile sınırlandırılmıştır. Kaliforniya Körfezi'ne akan nehirler arasında Colorado, Fuerte, Mayo, Sinaloa, Sonora ve Yaqui bulunur. Körfezin yüzey alanı yaklaşık 160,000 km2 (62,000 mi2)'dir.
5.000'den fazla mikro-omurgasız hayvana ev sahipliği yapan Körfez'in dünyadaki en zengin çeşitlilik gösteren denizlerden biri olduğu düşünülmektedir. Bir milyondan fazla insana ev sahipliği yapan Baja California, Güneydoğu Asya'daki Malay Yarımadası'ndan sonra dünyadaki ikinci en uzun yarımadadır. Kaliforniya Körfezi'nin bir bölümü UNESCO  tarafından bir Dünya Mirası alanı olarak ilan edilmiştir.

Brusca, Richard C. (Editor) (2010). The Gulf of California: Biodiversity and Conservation. University of Arizona Press. s. 354 sayfalar. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link)  Sınırın her iki tarafındaki araştırmacılar tarafından, körfezin sularındaki tür çeşitliliğine yönelik tehditler üzerine yapılan çalışmalar.

Türkiye'deki körfezler listesi

Baja Hakkında Her Şey - Cortez Denizi ve Baja Yarımadası hakkında her şeyi öğrenin. 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CEDO Intercultural
Çöl Müzesi 22 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarihsel olarak Cambay Körfezi olarak bilinen Khambhat Körfezi, Hindistan'ın Umman Denizi kıyısında, Bombay ve Diu Adası'nın hemen kuzeyindeki Gujarat eyaletini sınırlayan bir körfezdir. Khambhat Körfezi yaklaşık 200 kilometre (120 mi) uzunluğunda, yaklaşık 20 kilometre (12 mi) kuzeyde, 70 kilometre (43 mi) kadar güneyde genişliğe sahiptir. Gujarat'ı boşaltan başlıca nehirler, körfezde haliçler oluşturan Narmada, Tapti, Mahi ve Sabarmati'dir.
Kathiawar Yarımadası'nı Gujarat'ın güneydoğu kesiminden ayırır.
Körfezin karşısında 'lik bir baraj projesi olan, Kalpasar Projesi planlanmaktadır.

Körfezin batısında, Gir Ormanı Milli Parkı ve çevresinde, Kathiawar veya Saurashtra bölgesinde  Asya aslanları yaşamaktadır. Körfezin doğusunda, Gujarat'ın Maharashtra ve Madhya Pradesh ile buluştuğu yer olan Dangs Ormanı ve Shoolpaneshwar Yaban Hayatı Koruma Alanı, Bengal kaplanlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Kandiye Krallığı (İtalyanca: Regno di Candia) ya da Kandiye Dükalığı (İtalyanca: Ducato di Candia), 1205-1212'deki Venedik fethinden, 1645-1669'deki Girit'in Osmanlılar tarafından fethine kadarki döneminde, Venedik Cumhuriyeti'nin denizaşırı kolonisi olarak Girit adasının resmi adıdır. Ada, o zamanlardan modern çağın başlarına kadar başkenti Kandiye veya Chandax ile aynı isimle anılırdı. Modern Yunan tarih yazımında dönem, Venetokrasi (Yunanca: Βενετοκρατία, Venetokratia ya da Ενετοκρατία, Enetokratia) olarak bilinir.

Girit adası, Dördüncü Haçlı Seferi'nin imparatorluğu dağıttığı ve topraklarını haçlı liderleri arasında paylaştırdığı 1204 yılına kadar Bizans İmparatorluğu'nun bir parçasıydı (bkz. Frankokrasi). Girit başlangıçta Bonifacio del Monferrato'ya tahsis edilmişti, ancak ada üzerindeki kontrolünü sağlayamayınca haklarını Venedik'e sattı. Venedik birlikleri adayı ilk olarak 1205'te işgal etti, ancak özellikle Venedik'in rakibi Ceneviz'in muhalefetine karşı güvence altına alınması 1212'ye kadar sürdü. Bundan sonra, yeni koloni şekillendi: Ada, Venedik şehrinin kendi bölümlerinden sonra adlandırılan altı vilayete (sestieri) bölünürken, başkent Kandiye doğrudan Commune Veneciarum'a tabi tutuldu. Yine Venedik kontrolü altındaki Tinos ve Kythira adaları krallığın yetki alanına girdi. 14. yüzyılın başlarında, bu bölümün yerini, dört modern vilayetle neredeyse aynı olan dört vilayet aldı.

Giacomo Tiepolo, Candia merkezli "Girit Dükü" (duca di Candia) unvanıyla yeni eyaletin ilk valisi oldu. Venedik'in Girit üzerindeki kontrolünü güçlendirmek için Tiepolo, metropolden kolonistlerin gönderilmesini önerdi. Venedikli kolonistler toprak alacak ve karşılığında askerlik hizmeti verecekti. Onaylanan öneri ile ilgili tüzük Carta Concessionis adı altında 10 Eylül 1211'de Venedik'te ilan edildi. 1212'de Girit'e yerleşmek üzere Venedik'ten ayrılan ilk kolonizasyon yola çıktı. 1222, 1233 ve 1252'de üç sömürgeci dalgası daha gönderildi ve göç daha sonraki yıllarda da daha düzensiz bir şekilde devam etti. Toplamda, yaklaşık 10.000 Venedikli'nin, Venedik yönetiminin ilk yüzyılında Girit'e taşındığı tahmin edilmektedir.
1252 kolonizasyon dalgası aynı zamanda uzun süredir terk edilmiş antik Kidonya kentinin bulunduğu yerde Canea'nın (modern Hanya) kurulmasıyla sonuçlandı. Venedikliler Girit'i karlı doğu ticareti için bir merkez olarak kullandılar ve adanın tarımsal ürününü sömürmek için katı bir kapitalist sistem yönettiler. İhraç edilen ürünler öncelikle buğday ve tatlı şarap ve daha az oranda da kereste ve peynirden oluşuyordu.

Venedik egemenliğinin ilk iki yüzyılında, yerli Ortodoks Rum nüfusunun Roma Katolik Venediklilere karşı ayaklanmaları sık görüldü ve genellikle İznik İmparatorluğu tarafından desteklendi. 1207 ile 1360'lardaki son büyük ayaklanma olan ve Yunanları ve Venedik coloni, metropolün mali çıkarlarına karşı birleştiren Revolt of St. Titus arasında on dört isyan sayıldı. Bundan sonra, ara sıra meydana gelen isyanlara ve Türk baskınlarına rağmen, ada büyük ölçüde zenginleşti ve Venedik yönetimi, devam eden İtalyan Rönesans'ına bir pencere açtı. Sonuç olarak, Yunan dünyasının başka yerlerinde benzeri olmayan bir sanatsal ve edebi canlanma gerçekleşti: El Greco'nun eserleriyle doruğa çıkan Girit Resim Okulu, İtalyan ve Bizans formlarını birleştirdi ve yerel deyimi kullanan yaygın bir edebiyat ortaya çıktı ve 17. yüzyılın başlarındaki romantikler Erotokritos ve Erofili ile doruğa ulaştı.

1571'de Kıbrıs'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra Girit, Venedik'in son büyük denizaşırı mülküydü. Cumhuriyet'in görece askeri zayıflığı, adanın zenginliği ve Doğu Akdeniz'in su yollarını kontrol eden stratejik konumu ile birleştiğinde Osmanlı İmparatorluğu'nun dikkatini çekti. Uzun ve yıkıcı Girit Savaşı (1645-1669) sırasında, iki devlet Girit'in mülkiyeti için savaştı: Osmanlılar adanın çoğunu çabucak istila ettiler, ancak Venedik'in deniz üstünlüğü ve Osmanlı'nın başka yerlerdeki dikkat dağıtıcı unsurlarının yardımıyla 1669'a kadar uzayan sürede Kandiye'yı alamadılar. Sadece Suda, Gramvousa ve İspirlonga adalarının üç kalesi Venedik'in elinde kaldı. Mora Savaşı sırasında Kandiya'yı kurtarma girişimleri başarısız oldu ve bu son Venedik ileri karakolları nihayet son Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında 1715'te Türkler tarafından alındı.

Abulafia, David: Enrico conte di Malta e la sua Vita nel Mediterraneo: 1203-1230, in In Italia, Sicilia e nel Mediterraneo: 1100-1400, 1987.
Arbel, Benjamin (2013). "Venice's Maritime Empire in the Early Modern Period". A Companion to Venetian History, 1400–1797 (İngilizce). Brill. ss. 125-253. ISBN 978-90-04-25252-3. 
Da Mosto, Andrea (1940). L'Archivio di Stato di Venezia. Indice Generale, Storico, Descrittivo ed Analitico. Tomo II: Archivi dell'Amministrazione Provinciale della Repubblica Veneta, archivi delle rappresentanze diplomatiche e consolari, archivi dei governi succeduti alla Repubblica Veneta, archivi degli istituti religiosi e archivi minori (PDF) (İtalyanca). Roma: Biblioteca d'arte editrice. OCLC 889222113. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 12 Ekim 2020. 
Detorakis, Theocharis E. (1986). Ιστορία της Κρήτης [History of Crete] (Yunanca). Atina. OCLC 715204595. 
Holton, David, (Ed.) (1991). Literature and Society in Renaissance Crete. Cambridge University Press. ISBN 9780521325790. 24 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Ağustos 2022. 
Jacoby, David (1999), "Cretan Cheese: A Neglected Aspect of Venetian Medieval Trade",  Kittell, Ellen E.; Madden, Thomas F. (Ed.), Medieval and Renaissance Venice (İngilizce), Urbana: University of Illinois Press, ss. 49-68, ISBN 9780252024610 
Jacoby, David (2010). "Candia between Venice, Byzantium and the Levant: the rise of a major emporium to the mid-fifteenth century".  Vassilaki, Maria (Ed.). The hand of Angelos. An icon painter in Venetian Crete (İngilizce). Ashgate. ss. 38-47. ISBN 978-1-84822-064-5. 
Jacoby, David (2014). "The Economy of Latin Greece". A Companion to Latin Greece. Brill. ss. 185-216. ISBN 9789004284104. 
Lane, Frederic C. (1973), Venice, A Maritime Republic (İngilizce), Johns Hopkins University Press, ISBN 978-0801814600, 19 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ekim 2020 
Maltezou, Chryssa (2010). "The history of Crete during the fifteenth century on the basis of archival documents".  Vassilaki, Maria (Ed.). The hand of Angelos. An icon painter in Venetian Crete (İngilizce). Ashgate. ss. 26-37. ISBN 978-1-84822-064-5. 
McKee, Sally (2000), Uncommon Dominion: Venetian Crete And The Myth Of Ethnic Purity (İngilizce), University Of Pennsylvania Press, ISBN 978-0-8122-3562-3, 11 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ekim 2020 
Miller, William (1908). The Latins in the Levant: A History of Frankish Greece (1204–1566) (İngilizce). Londra: John Murray. OCLC 563022439. 
Papadopoli, Zuanne (2007), L'occio (time of leisure). Memories of seventeenth century Crete; preface & comments by Alfred Vincent (İngilizce), Venedik: Hellenic Institute of Byzantine studies in Venice, ISBN 978-9-60774-341-1 
Ploumidis, Georgios; Alexiou, Stylianos (1974). "Λατινοκρατούμενες ελληνικές χώρες: Κρήτη" [Latin-ruled Greek lands: Crete].  Ιστορία του Ελληνικού Έθνους, Τόμος Ι′: Ο ελληνισμός υπό ξένη κυριαρχία, 1453–1669 [History of the Greek Nation, Volume X: Hellenism under foreign rule, 1453–1669] (Yunanca). Atina: Ekdotiki Athinon. ss. 201-215. 
Setton, Kenneth M. (1976). The Papacy and the Levant (1204–1571), Volume I: The Thirteenth and Fourteenth Centuries (İngilizce). Philadelphia: The American Philosophical Society. ISBN 0-87169-114-0. 
Stallsmith, Allaire B. (2007), "One Colony, Two Mother Cities: Cretan Agriculture under Venetian and Ottoman Rule",  Davies, Siriol (Ed.), Between Venice and Istanbul: Colonial Landscapes in Early Modern Greece, Hesperia Supplements (İngilizce), 40, The American School of Classical Studies at Athens, ss. 151-171, ISBN 9780876615409 
Thiriet, Freddy (1975). La Romanie vénitienne au Moyen Age: le développement et l'exploitation du domaine colonial vénitien, XIIe-XVe siècles (Fransızca) (Second bas.). Éditions E. de Boccard. 

Regno di Candia 10 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. map by Marco Boschini
Byzantine & Christian Museum.gr: "Society and art in Venetian Crete" 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—(İngilizce)

Karasuları, egemen bir devletin kara topraklarına bitişik, genişliğini uluslararası hukuka göre kendisinin belirlediği, hakimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanını belirler. Başka bir tanımla; karasuları, iç sular veya kıyı ile açık deniz arasında bulunan, genişliğini her ülkenin iç hukukuna göre kendisinin belirlediği deniz sularıdır. Karasuları iç sularla beraber ilgili devletin deniz ülkesini meydana getirir.
Karasuları ile ilgili iki farklı bakış vardır. Birinci görüş; karasularını devletin ayrılmaz bir parçası, ülkenin su altında kalmış toprakları olarak ifade eder. İkinci görüşte karasuların açık denizin devamı olduğunu, devletlerin ancak sahil kenarında faaliyet yapabileceğini kabul eder. Günümüzde devletler birinci görüşü kabul etmektedir.
Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Karasularının bitiminden sonra uluslararası sular başlar.

Uluslararası deniz hukuku tarihi MÖ 500 yıllarında başlamasına rağmen karasuları sorunu daha yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa'da deniz haydutluğuna karşı 16-17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu yüzyıllarda karadan görülen deniz alanı karasuyu olarak kabul edilmiştir. 18 yüzyılda silahların etki alanı, yani top atım mesafesi karasuları olarak uygulanmıştır. Top menzili ölçüsü bugün bazı ülkelerin halen kullandıkları 3 deniz mili genişliğin temelini oluşturmaktadır.
Denizlerde güçlü olan devletler kara sularının genişliğinin 3 deniz mili, gelişmekte olan devletler ise 200 deniz mili olması gerektiğini iddia etmişlerdir. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde karasuları 12 milden fazla olmamak şartıyla devletlerin kendilerinin belirleyebilecekleri kabul edildi. Günümüzde devletlerin çoğunluğu karasularının genişliğini 12 mil olarak uygulamaktadır. Anlaşmayı imzalamayan Türkiye, anlaşmanın hükümlerini de kabul etmemektedir. Anlaşmayı imzalayan Yunanistan, anlaşma yürürlüğe girdiğinde karasularını 12 mil olarak uygulayacağını ifade etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti karasularının genişliğini 15.5.1964 tarihli Karasuları kanunu ile 6 deniz mili olarak belirlenmiştir. Kanunda karasularını geniş tutan komşulara karşı aynı genişlik uygulanması esası kabul edilmiştir. Uluslararası Deniz Hukuku anlaşmasının 12 mile kadar genişliğe izin vermesi üzerine 1964 yılına ait kanunda değişikliğe gidilmiştir. 20.05.1982 yılında çıkarılan 2674 Karasuları kanunu ile Karasularının 6 mil olması esası kabul edilmiştir. Bakanlar kuruluna bazı denizlerde hakkaniyet ilkesine uyularak karasuların genişliğini 6 milin üzerine çıkarma yetkisi verilmiştir.

Lozan antlaşması Türkiye ve Yunanistan için karasularının 3 mil olması esası üzerine şekillenmiştir. Yunanistan 1936 yılında çıkardığı kanun ile karasularını 6 deniz mili olduğunu kabul etmiştir. Dengeleri bozan bu hamle, Atatürk ve Venizelos dostluğu nedeniyle soruna dönüşmemiştir. 1964 yılında Türkiye, Yunanistan gibi karasularını 6 mil olarak ilan etmiştir.
Uluslararası Deniz Hukuku anlaşmasının azmi karasuları için 12 mile kadar  izin vermesi sonucu Yunanistan bu hakkını kullanmak istemektedir. Türkiye Yunanistan'ın bu isteklerine olumsuz karşılık vermektedir.
Yunanistan'ın karasularını 12 mil olarak uygulaması Türkiye'nin aleyhine  bir durum oluşturacaktır. Bugün (6 mil esasına göre) Ege Denizi'nin %40'ı Yunan karasularıdır. 12 mile çıkarılması halinde Ege'nin %70'i Yunan karasuları, %10'dan az kısmı Türkiye karasuları haline gelecektir. Açık denizler %51'den %19'a gerileyecektir. Türk askeri uçakları Ege üzerinde serbestçe uçamayacak, tatbikat yapamayacak, balıkçılar avlanamayacak, deniz ulaşımında sorunlar oluşacaktır.

Münhasır ekonomik bölge
Kıta sahanlığı

Karayip Denizi, Antil Denizi olarak da bilinir, Atlas Okyanusu'nun alt havzası. Batı Yarıküre'de, Ekvator çizgisinin kuzeyinde yer alır. Güney Amerika'nın kuzey, Orta Amerika'nın doğu kıyıları ile Meksika kıyılarının bir bölümü boyunca uzanır. Karayip Denizi, kapladığı yaklaşık 2,640,000 km²'lik alan ile dünyanın en geniş tuzlu su denizlerinden biridir.
Güneyinde Venezuela, Kolombiya ve Panama kıyıları; batısında Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, Guatemala, Belize ve Meksika'nın Yucatán Yarımadası; kuzeyinde Büyük Antiller (Küba, Hispaniola, Jamaika ve Porto Riko adaları), doğusunda Küçük Antiller zinciri (kuzeydoğudaki Virgin Adalarından, Güneydoğuda, Venezuela açıklarındaki Trinidad'a kadar uzanan yay) bulunur. Yucatán Boğazı ile kuzeyindeki Meksika Körfezine bağlanır. Bilinen en derin yeri (7,685 m) Küba ile Jamaika arasındaki Cayman Çukurudur (Bartlett Derinliği). Karayip kıyıları birçok koy ve körfeze sahiptir; Honduras Körfezi, Venezuela Körfezi, Gonâve Körfezi ve Darien Körfezi bunlardan en önemlileridir.

Karayip Denizinin jeolojik yaşı kesin olarak bilinmemektedir. Paleozoyik (Birinci) Zamanda (yaklaşık 570 milyon ile 225 milyon yıl önce) Orta Amerika Denizinin bir parçası olarak Akdeniz ile bağlantılı olduğu, Atlas Okyanusunun oluşumu sırasında Akdeniz'den ayrıldığı sanılmaktadır.
Karayip Denizi, birbirinden denizaltı sırtları ve yükseltileri ile ayrılmış, oval biçimli beş sualtı havzasına bölünmüştür. Bunlar Yucatán, Cayman, Kolombiya, Venezuela ve Grenada havzalarıdır. Yüzeyaltı suyu Karayip Denizine iki eşikten girer. Anegada Boğazı, Virgin Adaları ile Küçük Antiller arasında, Rüzgarüstü Boğazı ise Küba ile Hispaniola arasında yer alır. Anegada Boğazının eşik derinliği 1,950-2,350 m, Rüzgarüstü Boğazınınki ise 1,600-1,625 m arasındadır.

Karayip Denizi kıyılarında ve Antil adalarında, genellikle tropikal iklim hüküm sürerse de dağların yüksekliğine, su akıntılarına ve alize rüzgarlarına bağlı olarak iklim önemli yerel farklılıklar gösterir. Yıllık yağış ortalaması Dominika'nın kimi bölümlerinde 8,890 mm'ye kadar yükselirken, Venezuela açıklarındaki Bonaire Adasında 250 mm'ye kadar düşer. Karayip Denizinin kuzey kesimlerinde ve Meksika Körfezinde, saatteki hızı 120 km'yi aşan mevsimlik kasırgalar sık görülür. 1963'teki Flora Kasırgası, Karayip Denizi bölgelerinde 7 bin kişinin ölümüne ve 528 milyon dolarlık hasara yol açmıştır. Bu kasırgalar, bölgede tarım üretiminin bazen büyük düşüşler göstermesinin temel nedenlerinden biridir.

Derin su canlıları Karayip Denizinin bütün kesimlerinde oldukça benzer bir dağılım gösterir. Sualtı yaşamı, birçok balık türünü ve deniz canlısını barındıran mercan resifleri çevresinde toplanmıştır. Çeşitli deniz kaplumbağası türleri, manati ve folyabalığı en dikkat çeken deniz hayvanları arasındadır. Dikenli ıstakoz, Antil denizinin her yerinde görülür. Orkinos ve özellikle Yucatán çevresinde bulunan sardalya, Karayip Denizindeki önemli ticari balık türleridir.
Karayip Denizinde yer alan kara parçalarında genellikle tropikal bitki örtüsü egemendir; ama topografyaya, iklime, nem oranına ve toprak özelliklerine bağlı olarak bitki örtüsü yöreden yöreye değişir. Kıyı yakınlarında, lagünlerin ve haliçlerin çevresinde kızıl ve kara mangrovların oluşturduğu sık ormanlar vardır. Kıyı kumsallarında en çok görülen bitki hindistancevizi ağacıdır. Kurak kesimlerin baskın bitki örtüsü kaktüsler ve etli bitkilerdir. Küba, Jamaika, Porto Riko gibi yükseltinin elverişli olduğu adalarda yer yer yağmur ormanlarına rastlanır.

Turizm giderek önem kazanmaktadır. Bölge, sıcak iklimi ve dinlence olanakları ile dünyanın önde gelen kış sayfiyelerinden biri olmuştur. Özellikle Kuzey Amerika, Avrupa ve Brezilya'dan turist çeker. Panama Kanalı yoluyla Atlas Okyanusu-Büyük Okyanus ulaşımını sağlayan gemilerin tümü, Karayip Denizinden geçer.
Bölge maden kaynakları açısından oldukça zengindir. Jamaika, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti, dünya boksit üretiminin beşte birini karşılar. Nikaragua ve Kolombiya'da altın, Honduras'ta gümüş ve antimon, Küba'da manganez çıkarılır.

Türkiye'deki körfezler listesi

Kardak (Yunanca: Ίμια, Imia), Ege Denizi'nde Kalolimni Kayalığı'nın 5 km doğusunda, Muğla ilinin 7 km batısında bulunur. Kayalıkların toplam alanı 40 dönüm kadardır. Halk dilinde İkizce veya Limnia (Yunanca) diye de adlandırılır.
II. Dünya Savaşı öncesi koşullar çerçevesinde müzakere edilen 4 Ocak 1932 tarihli Türk-İtalyan Sözleşmesi ile bölgenin güneyinde egemenlik düzenlemeleri yapılmış ve bu amaçla çekilen hattın kuzeyde üzerinde hiçbir tartışma olmayan hatla birleştiği ifade edilmiştir. Kardak Kayalıkları da içeren bu bölgeyle ilgili düzenlemeler ise 28 Aralık 1932'de hazırlanan bir metinde ele alınmıştır ve burada Kardak Kayalıkları açıkça İtalyan (sonra Yunan) tarafında görülmektedir (aşağıdaki haritada "G" bayraklı ada). Ancak bu metnin resmi olarak yürürlüğe girip girmediği tartışmalıdır ve Türkiye, Kardak Kayalıkları'nın aslında hiçbir zaman devredilmediği tezini de bu metnin bağlayıcı bir belge olmadığı iddiasına dayandırmaktadır. Nihayetinde 1923'teki Lozan Antlaşması'nın İtalya'ya devredilen adacıkları tanımlamak için kullandığı "bağlı adacıklar" ifadesinin içeriği 1932'de doldurulmaya çalışılmış, II. Dünya Savaşı'nı takiben imzalanan Paris Antlaşması'yla da ismen sayılan adalar ve "bitişik adacıkları" Yunanistan'a devredilmiştir. Bu durumda Türkiye ile Yunanistan arasında tartışma konusu olan da Lozan Antlaşması'nın "bağlı", Paris Antlaşması'nın da "bitişik" olarak nitelediği adacık (ve kayalıkların) hangi coğrafi formasyonları (ve özellikle de Kardak Kayalıkları'nı) içerip içermediğidir.
Ocak 1996'da Yunanistan ile Türkiye arasında, bir Türk gemisinin karaya oturması sonucu meydana gelen olaylar yüzünden iki ülke savaşın eşiğine geldi. Bu olay Kardak Krizi diye adlandırılmaktadır.

1996 yılında savaşın eşiğine gelmesiyle birlikte Ankara kırmızı alarma geçmişti. Tansu Çiller kayalıklara SAT (Su Altı Taarruz) ve SAS (Su Altı Savunma) komandolarının gitmesini istemişti. SAT komandoları denizden taarruza geçip kayalıklara Türk bayrağını dikmiştir.

Kardak Krizi (Yunanca: Κρίση των Ιμίων) Ocak 1996'da Yunanistan ile Türkiye arasında Türk bandıralı bir geminin Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında anlaşmazlık çıkınca patlayan krizdir ve iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir.
Figen Akat isimli Türk gemisi 25 Aralık 1995 tarihinde Ege Denizi'ndeki Kardak Kayalıkları'nda karaya oturdu. Bu olaydan sonra Yunanistan, deniz kazasının kendi kara sularında olduğunu ileri sürdü. Türkiye ise söz konusu adaların kendisine ait olduğunu belirtti.
Yunanistan ordusu, bir süre sonra doğudaki adacığa asker çıkarıp bayrak dikti. Bunun üzerine iki ülkenin deniz kuvvetleri, adanın çevresinde konuşlandı.
Dönemin başbakanı Tansu Çiller; "O bayrak iner, o asker gider." diyerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin savaşa hazır olduğunu belirtti ve 30 Ocak 1996 gecesi adaya asker çıkarılmasını istedi. Türk SAT ve SAS komandoları, Doğu Kardak'ı kuşatmış olan Yunan donanmasının arasından geçerek hemen yandaki ikinci adaya (Batı Kardak) gece operasyonu ile çıkıp Türk bayrağını diktiler. Daha sonra Bill Clinton'un telefonu ve Amerikan delegesi Richard Holbrooke ile NATO Genel Sekreteri Javier Solana girişimleriyle tansiyon düşürülmüş ve kriz öncesi duruma dönülmüştür. Çıkan krizde Yunan helikopterinin düşmesi sonucu üç Yunan subayı öldü.

Uzaydan Kardak Adaları
Hürriyet Gazetesi: Kardak'ta gerginlik 23 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dönemin Yunanistan Başbakanının kaleminden Kardak Krizi 9 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kardak Krizi (Yunanca: Κρίση των Ιμίων), 25 Aralık 1995 tarihinde Yunanistan ile Türkiye arasında Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında çıkan anlaşmazlık sonucu patlayan diplomatik ve askerî krizdir. İki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir. Olayı 20 Ocak 1996 tarihinde ilk kez Yunan Gramma gazetesi kamuoyuna duyurmuştur. Olaylardan yaklaşık on yıl sonra ikinci bir kriz Yunan balıkçılarının bölgeye yaklaşmasıyla ortaya çıktı.

Figen Akat isimli Türk kargo gemisi, 25 Aralık 1995 tarihinde Ege Denizi'ndeki Bodrum'un 6,1 kilometre (3,8 mi) uzaklığındaki Kardak Kayalıkları'nda karaya oturdu. Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı, kayalıkların Türk kara sularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı.
Hem Yunanistan hem de Türkiye söz konusu kayalıkların kendi sınırları içerisinde olduğunu öne sürmekteydi. Bir Yunan gazetesi olayları manşete taşıyıp kamuoyuna duyurdu. Bunun üzerine çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile birlikte doğudaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan marşını okudu. Dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen'e göre Yunanistan, kendilerine notalar gönderip kayalıkların kendi sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ederek bir kriz çıkarmaya başlamıştı. Söz konusu kayalıkların kime ait olduğu antlaşmalarla belirlenmemişti. Türk tarafı da tepki olarak nota gönderdi. Daha sonra 27 Ocak'ta Türk gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun üzerine Yunanistan ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden abluka altına aldı.

29 Ocak 1996 gecesi başkent Ankara'da dönemin başbakanı Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Deniz Baykal ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya; Yunanistan'a nasıl karşılık verileceği üzerine toplanmıştı. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, "O bayrak inecek, o asker gidecek." diyerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin savaşa hazır olduğunu belirtti ve en yakın zamanda batıdaki kayalıklara asker çıkarılmasını istedi. Tansu Çiller'in açıklaması ve Türk Deniz Kuvvetlerinin de uluslararası sulara inmesiyle tam bir kriz oluştu ve iki ülke savaşla burun buruna geldi.
Türk komandolarının Yunan gemilerini geçip doğudaki adaya sızması gerekiyordu. SAT komandoları operasyon için Atatürk Havalimanı'na yönlendirildi. Komandoların hazırlıkları eksikti ve onları Bodrum'a götürecek uçağın pilotu yanlarındaki botlarda kullanacakları yakıtların uçağa alınmasına izin vermemişti. Komandolar boş yakıt bidonları ile Bodrum'a yol aldılar. 30 Ocak 1996 gecesi komandolar Bodrum'daki askerî kampa vardılar.
Operasyonda görev yapan SAT komandolarının verdikleri röportajlara göre operasyon bir aldatma harekâtıydı. On iki komando bir sahil güvenlik gemisi eşliğinde iki bot ile Yunan gemilerine doğru ilerleyecekti. Türk Sikorsky helikopterleri, TCG Yavuz firkateynine asker indiriyormuş gibi gösterilip Yunan filosunun dikkati dağıtılacak ve bu sırada komandolar gemiden ayrılıp botlarla irili ufaklı Yunan gemilerinin arkasına, Batı Kardak Kayalıkları'na sızacaktı. SAT komandolarının başarısız olması durumunda ise helikopterler havadan personeli kayalıklara çıkaracaktı.
Komandoların kumanya ve benzin sıkıntısı zaman kazanmak için yerel tedarikçilerden tedarik edildi. Yerel halkın da yardımıyla komandolar kısa süre içerisinde denize açıldılar. Helikopterlerin aldatması eşliğinde botlar başarı ile Batı Kardak Kayalıkları'na ulaştı. Adadaki Yunan bayrağı, Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk bayrağı dikildi.
Türk bayrağının dikilme haberi Ankara'da büyük bir sevince yol açtı. Bu haber ABD'ye de ulaştı. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, her iki tarafa itidal çağrısı yapıyor, bölgede küçük kayalıklardan daha önemli meseleler, ortak çıkarlar olduğunu söylüyordu. Geceyi sabaha bağlayan saatlerde Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, Türk Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen'e haberi doğrulamak için telefon açtı. Hattın bir ucunda Yunan Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos da vardı. Holbrooke'un Onur Öymen'e, "Türkiye'nin Kardak'a asker çıkarmayı planladığını duyduk, doğru mu?" diye sormasından sonra Öymen "Hayır, böyle bir plan yok, askerler zaten orada." diyerek haberi doğruladı. Yunanistan gerçekten Türk askerlerinin Yunan gemilerini geçip adaya çıkarma yapıp yapmadıklarını görmek için adaya bir helikopter gönderdi. Keşif uçuşu sonrasında gece 3 sularında Türklerin kayalıklardaki askerî varlığı doğrulandı. Türk medyasına göre keşif uçuşu yapan Yunan helikopteri arızalandı ve TCG Yavuz'un yardım tekliflerini reddetti. Yunan helikopteri düştü ve helikopterdeki üç kişilik Yunan mürettebatı kazada hayatını kaybetti.
Onur Öymen; Holbrooke'a tüm diplomatik yöntemleri denediklerini, krizin çözümü için Yunanistan'ın askerlerini çekmesi gerektiğini söyledi. Onur Öymen'e göre telefon trafiği sabaha kadar devam etmiş ve Yunan tarafı Türklerin de aynısını yapmaları şartıyla askerlerini çekip bayraklarını indirmeyi kabul etmişti. Teklif, Dışişleri Bakanlığına ve Hükûmete iletildikten sonra kabul edildi. Sabah 5 sularında iki taraf anlaşmaya vardı. İki taraf da askerlerini kayalıklardan çekip bayraklarını indirdi ve kriz dindirilmiş oldu.

Stelyo Berberakis'e göre 1996'da Türkler, Batı Kardak Kayalıkları'na asker konuşlandırdıklarında Yunanistan Genelkurmay Başkanı sonucu savaş olacaksa bile kayalıkların bombalanmasını önerdi. Konstantinos Simitis bu olaydan sonra istifa etmesini istedi ve Yunanistan Genelkurmay Başkanı istifa etti.
8 Ekim 1996'da bir çift Yunan Mirage 2000, Ege'de Sakız Adası yakınlarında iki Türk F-16'sı ile karşılaştı. F-16'lar, simüle edilmiş bir SEAD misyonuna (dört Türk F-4E) eşlik ediyordu. Uzun bir it dalaşından sonra Türk F-16'larından birinin Thanos Grivas tarafından yönetilen Yunan Mirage 2000 tarafından ateşlenen Magic II füzesi ile vurulduğu iddia edildi. Yunan makamları jetin mekanik arıza nedeniyle düştüğünü söylerken Türk Savunma Bakanlığı, 2014 yılında jetin Yunan pilotu tarafından düşürüldüğünü söyledi. Bazı Yunan medya organları bunun bir kaza olduğunu ve Türk uçağının istemeden düşürüldüğünü bildirdi. Türk pilot Nail Erdoğan öldü, arka koltuk pilotu Osman Çiçekçi ise bir Yunan helikopteri tarafından kurtarıldı ve Türk tarafına teslim edildi. Yunanistan resmen Türkiye'ye Türk savaş uçağı bulma ve kurtarma çabalarında yardımcı olmayı teklif etti.
2013 yılının ocak ayında Yunanistan'ın Altın Şafak Partisi Milletvekili İlias Panayotaros, parlamentodaki konuşmasında Yunan Hükûmetinin Kardak'a Yunan bayrağını dikmesini yoksa bunu kendilerinin yapacağını söyledi. Partinin Lideri Nikos Mihaloliakos ise Türk komandoların kayalara çıkıp Türk bayrağı çektiği 30 Ocak gecesinin kendileri için “utanç gecesi”  olduğunu söyledi.
2013 yılının şubat ayında Radikal Sol Koalisyon Partisinin (SYRIZA) İnsan Hakları Komitesi Üyesi Avukat Nasos Theodoridis, "İmia Kayalıkları'nın adı bence Kardak’tır. İtalya, On İki Adalar'ı Yunanistan’a bıraktığında bu adalara yakın kayalıkları dâhil etti. Kardak, Kilimli Adası'na kıyasla Türkiye’ye daha yakın." şeklinde açıklamada bulununca İnsan Hakları Komite Üyeliğinden alındı ve SYRIZA, Teodoridis'in partinin değil kendi görüşlerini dile getirdiğini belirtti. Yunan medyası, "Theodoridis vatan hainidir." yorumları yaptı.

O Şimdi Asker (film)
20 Yıl Sonra SAT Komandoları Kardak Krizi'ni Anlattı (belgesel) 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NTV

Hürriyet Gazetesi: Kardak'ta gerginlik 23 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Kardak Kayalıkları'' üzerindeki 30 Mayıs 2006 tarihinde yaşanan ikinci mini kriz)

A priori ve a posteriori (sırasıyla 'önsel' ve 'sonradan'), felsefede bilgi, gerekçelendirme veya argüman türlerini ampirik kanıt veya deneyime güvenerek ayırt etmek için kullanılan Latince ifadelerdir. A priori bilgi, deneyimden bağımsız olandır. Örnek olarak matematik, totoloji ve saf akıldan çıkarımı içerir. A posteriori bilgi, deneysel kanıta dayalı olandır. Örnekler çoğu bilim alanını ve kişisel bilginin yönlerini içerir.
Her iki terim de Öklid'in Elementleri'nde yer alır, ancak felsefe tarihindeki en etkili eserlerden biri olan Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi tarafından popüler hale getirilmiştir.

A priori ve a posteriori bilgi arasındaki sezgisel ayrım, en iyi şekilde örneklerle görülür:

Şu önermeyi düşünün: "Eğer V. George en az dört gün hüküm sürmüşse, o zaman üç günden fazla hüküm sürmüştür." Bu, kişinin a priori bildiği bir şeydir, çünkü kişinin akıldan başka bir yola başvurmadan türetilebileceği bir ifadeyi ifade eder.

Yukarıdakini şu cümleyle ifade edilen önermeyle karşılaştırın: "V. George 1910'dan 1936'ya kadar hüküm sürdü." Bu, (eğer doğruysa) kişinin a posteriori (sonradan) tanıması gereken bir şeydir, çünkü yalnızca akla göre bilinemeyen deneysel bir gerçeği ifade eder.

A priori terimi Latincede 'önce gelen' anlamına gelir (veya daha az doğrudan anlamıyla 'deneyimden önceki ilk ilkelerden gelen'). Tersine, posteriori terimi Latince 'sonra gelenden' (veya 'deneyimden sonra') anlamına gelir.
Erken modern dönem Avrupasında geniş çapta hassas düşünme modeli olarak kabul edilen bir eser olan Öklid'in Elementleri'nin Latince çevirilerinde görünürler.
A priori bilginin erken felsefi kullanım örneklerinden (bu isimle kullanılmamış olsa da) Platon'un hatırlama öğretisidir. Meno diyaloğunda; a priori bilgiye benzer bir şeyin insan zihninde içten gelen bilgi olduğundan bahseder.
14. yüzyıl mantıkçılarından Saksonyalı Albert, hem a priori hem de posteriori üzerine yazmıştır.
G.W. Leibniz, "Bilgi, Hakikat ve Fikirler Üzerine Düşünceler" (1684) adlı kısa yazısında fikirlere a priori ve a posteriori kriterleriyle ayrım getirmiştir. Monadology'sinde (1714) Tanrı'nın varlığına dair a priori ve a posteriori argümanlar  yer alır.

18. yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant (1781) rasyonalist ve ampirist teorilerin bir karışımını savundu. Kant, "Tüm bilişimiz deneyimle başlasa da, bunun deneyimden ortaya çıktığı [deneyim tarafından yapıldığı] sonucu çıkmaz" der. Kant'a göre, a priori biliş aşkındır veya olası tüm deneyimlerin biçimine dayanırken, a posteriori biliş deneyimin içeriğine dayalı olarak deneyseldir:

Ampirik bilgimizin, izlenimler yoluyla elde ettiğimiz ve biliş fakültesinin kendisinden duyumsal izlenimler [duyu verileri] sağladığı ve yalnızca fırsat [bir nedenin etkisini üretme fırsatı] verdiği bilginin bir bileşimi olması oldukça olasıdır.
Terimin çağdaş kullanımlarının aksine Kant, a priori bilginin deneyimin içeriğinden tamamen bağımsız olmadığına inanır. Rasyonalistlerin aksine Kant, saf haliyle, yani herhangi bir ampirik içeriğin karışımı olmadan, a priori bilişin, olası deneyim koşullarının çıkarımıyla sınırlı olduğunu düşünür. Bu a priori veya aşkın koşullar, kişinin bilişsel yeteneklerinde yer alır ve genel olarak deneyimle veya özel olarak herhangi bir deneyimle sağlanmaz (her ne kadar a priori sezgilerin deneyimle "tetiklenebileceğine" dair bir argüman olsa da).

Kant'ın ölümünden sonra bazı filozoflar kendilerini, Kant'ın felsefesini düzeltirken buldular ve genişletici olarak gördüler, bu da Alman idealizmine yol açtı. Bu filozoflardan biri Johann Fichte idi.

Baehr, Jason S. (2006). "A Priori and A Posteriori". Internet Encyclopedia of Philosophy. 9 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Bird, Graham (1995).  Honderich, Ted (Ed.). The Oxford Companion to Philosophy. Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-866132-0. 
Boghossian, Paul Artin (2003) [1997]. "14: Analyticity".  Hale, Bob; Wright, Crispin (Ed.). A Companion to the Philosophy of Language. Blackwell Companions to Philosophy. Malden, MA: Blackwell Publishing. ISBN 978-0631213260. 
Fodor, Jerry (1998). Concepts: Where Cognitive Science Went Wrong. New York, NY: Oxford University Press. ISBN 978-0198236368. 
Hoiberg, Dale H., (Ed.) (2010). "a priori knowledge". Encyclopædia Britannica, Vol. I: A-Ak - Bayes (15. bas.). Chicago, Illinois: Encyclopædia Britannica, Inc. ISBN 978-1-59339-837-8. 
Kant, Immanuel (1781). Kritik der reinen Vernunft [Critique of Pure Reason]. Im Insel-Verlag. 19 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Ocak 2021. 
Kitcher, Philip (2001). "A Priori Knowledge Revisited".  Boghossian, Paul; Peacocke, Christopher (Ed.). New Essays on the A Priori. Oxford, England: Oxford University Press. ISBN 978-0199241279. 
Look, Brandon C. (22 Aralık 2007). "Gottfried Wilhelm Leibniz".  Zalta, Edward N. (Ed.). The Stanford Encyclopedia of Philosophy (2020 İlkbahar bas.). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2020  – Metaphysics Research Lab, Stanford University vasıtasıyla. 
Macleod, Christopher (25 Ağustos 2016). "John Stuart Mill".  Zalta, Edward N. (Ed.). The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2020 bas.)  – Metaphysics Research Lab, Stanford University vasıtasıyla. 
Palmquist, Stephen (1 Aralık 1987). "A Priori Knowledge in Perspective: (II) Naming, Necessity and the Analytic A Posteriori". The Review of Metaphysics. 41 (2): 255-282. 
Quine, Willard Van Orman (1951). "Two Dogmas of Empiricism". The Philosophical Review. 60 (1): 20-43. doi:10.2307/2181906. JSTOR 2181906. 13 Kasım 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi23 Ocak 2021. 
Sloman, A. (1 Ekim 1965). "'Necessary', 'a priori' and 'analytic'". Analysis. 26 (1): 12-16. doi:10.1093/analys/26.1.12. 
Sommers, Tamler (1 Mart 2003).  Jarman, Casey (Ed.). "Galen Strawson (interview)". Believer Magazine. San Francisco, CA: McSweeney's McMullens. 1 (1). 25 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi10 Temmuz 2013.

Biyolojide adaptasyonun birbiriyle ilişkili üç anlamı vardır. İlk olarak, organizmaları çevrelerine uyduran ve evrimsel uygunluklarını artıran dinamik evrimsel doğal seçilim sürecidir. İkinci olarak, bu süreç sırasında popülasyonun ulaştığı bir durumdur. Üçüncü olarak, her bir organizmada işlevsel bir role sahip olan, doğal seçilim yoluyla korunan ve evrimleşen fenotipik bir özellik veya adaptif bir özelliktir.
Tarihsel olarak adaptasyon, Empedokles ve Aristoteles gibi antik Yunan filozoflarının zamanından beri tanımlanmaktadır. 18. ve 19. yüzyıl doğal teolojisinde adaptasyon, bir tanrının varlığına kanıt olarak kabul edilmiştir. Charles Darwin bunun yerine doğal seçilim ile açıklanmasını önermiştir.
Adaptasyon, alel frekanslarındaki değişimle ölçülen evrim hızını yöneten biyolojik uygunluk ile ilgilidir. Genellikle iki veya daha fazla tür, çiçekli bitkiler ve tozlaşmayı sağlayan böceklerde olduğu gibi, diğer türlerin adaptasyonlarıyla birbirine kenetlenen adaptasyonlar geliştirdikçe birlikte adapte olur ve birlikte evrimleşir. Mimikride, türler diğer türlere benzeyecek şekilde evrimleşir; mimikride bu, güçlü bir şekilde savunulan bir grup türün (sokabilen eşek arıları gibi) her birinin savunmalarını aynı şekilde tanıtmaya başlamasıyla karşılıklı olarak faydalı bir ortak evrimdir. Bir amaç için evrimleşen özellikler, dinozorların yalıtkan tüylerinin kuş uçuşu için evrimleşmesinde olduğu gibi, farklı bir amaç için ortaklaşa kullanılabilir.
Adaptasyon, işlev ve amaç (teleoloji) ile ilgili olduğu için biyoloji felsefesinde önemli bir konudur. Bazı biyologlar, en azından bir tanrının niyetini akla getirdiği için, adaptasyonda amacı ima eden terimlerden kaçınmaya çalışır, ancak diğerleri adaptasyonun zorunlu olarak amaçlı olduğunu belirtir.

Adaptasyon, eski çağlardan beri filozoflar ve doğa tarihçileri tarafından evrim hakkındaki görüşlerinden bağımsız olarak kabul edilen, ancak açıklamaları farklılık gösteren gözlemlenebilir bir yaşam gerçeğidir. Empedokles, adaptasyonun nihai bir neden (bir amaç) gerektirdiğine inanmıyordu, ancak "böyle şeyler hayatta kaldığı için doğal olarak ortaya çıktığını" düşünüyordu. Aristoteles nihai nedenlere inanıyordu, ancak türlerin sabit olduğunu varsayıyordu.

Doğal teolojide adaptasyon, bir tanrının işi ve Tanrı'nın varlığının kanıtı olarak yorumlanmıştır. William Paley, organizmaların yaşadıkları hayata mükemmel bir şekilde adapte olduklarına inanıyordu ki bu argüman, Tanrı'nın "mümkün olan tüm dünyaların en iyisini" yarattığını savunan Gottfried Wilhelm Leibniz'i gölgede bırakıyordu. Voltaire'in hicvi Dr. Pangloss bu iyimser fikrin bir parodisidir ve David Hume da tasarıma karşı çıkmıştır. Charles Darwin, hayvanlar ve bitkiler dünyasında meydana gelen kusurları ve sınırlamaları vurgulayarak gelenekten ayrılmıştır.
Jean-Baptiste Lamarck, organizmaların daha karmaşık hale gelme, bir ilerleme merdiveninde yukarı çıkma eğilimi ve genellikle kullanım ve kullanılmama olarak ifade edilen "koşulların etkisi"ni önerdi. Teorisinin bu ikinci, ikincil unsuru, günümüzde Lamarkizm olarak adlandırılan, adaptasyonları doğal yollarla açıklamayı amaçlayan, edinilmiş özelliklerin kalıtımına ilişkin proto-evrimsel bir hipotezdir.
Buffon gibi diğer doğa tarihçileri adaptasyonu ve bazıları da evrimi kabul etmiş, ancak mekanizmaya ilişkin görüşlerini dile getirmemişlerdir. Bu durum, Darwin ve Alfred Russel Wallace'ın ve Henry Walter Bates gibi ikincil figürlerin, önemi daha önce sadece gözle görülen bir mekanizmayı ortaya koymalarındaki gerçek değeri göstermektedir. Bir yüzyıl sonra, E. B. Ford ve Theodosius Dobzhansky gibi kişilerin deneysel saha çalışmaları ve üreme deneyleri, doğal seçilimin yalnızca adaptasyonun arkasındaki 'motor' değil, aynı zamanda daha önce düşünülenden çok daha güçlü bir güç olduğuna dair kanıtlar üretmiştir.

Bir adaptasyonun önemi ancak türün toplam biyolojisi ile ilişkili olarak anlaşılabilir.

Adaptasyon öncelikle fiziksel bir form ya da vücudun bir parçası olmaktan ziyade bir süreçtir. Bir iç parazit (karaciğer kurdu gibi) bu ayrımı örnekleyebilir: böyle bir parazit çok basit bir vücut yapısına sahip olabilir, ancak yine de organizma kendi özel ortamına son derece adapte olmuştur. Buradan adaptasyonun sadece görünür özelliklerle ilgili bir mesele olmadığını görülür: bu tür parazitlerde kritik adaptasyonlar genellikle oldukça karmaşık olan yaşam döngüsünde gerçekleşir. Bununla birlikte, pratik bir terim olarak "adaptasyon" genellikle bir ürünü ifade eder: bir türün süreç sonucunda ortaya çıkan özellikleri. Bir hayvan ya da bitkinin birçok yönü doğru bir şekilde adaptasyon olarak adlandırılabilir, ancak işlevi her zaman şüpheli olan bazı özellikler de vardır. Evrimsel süreç için adaptasyon terimi, bedensel parça ya da işlev (ürün) için ise adaptif özellik terimi kullanılarak, kelimenin iki farklı anlamı birbirinden ayrılabilir.
Adaptasyon, Darwin ispinozlarının farklı türleri gibi türlerin gözlemlenen çeşitliliğini açıklayan iki ana süreçten biridir. Diğer süreç ise, tipik olarak üreme izolasyonu yoluyla yeni türlerin ortaya çıktığı türleşmedir. Günümüzde adaptasyon ve türleşmenin karşılıklı etkileşimini incelemek için yaygın olarak kullanılan bir örnek, üreme izolasyonu sorununun karmaşık olduğu Afrika göllerindeki Cichlidae balıklarının evrimidir.
Adaptasyon her zaman belirli bir çevre için ideal fenotipin evrimleştiği basit bir mesele değildir. Bir organizma, gelişiminin tüm aşamalarında ve evriminin tüm aşamalarında yaşayabilir olmalıdır. Bu durum, organizmaların gelişim, davranış ve yapılarının evrimi üzerinde kısıtlamalar getirmektedir. Üzerinde çok fazla tartışma olan ana kısıtlama, gelişimsel sistemler çok karmaşık ve birbiriyle bağlantılı olduğu için evrim sırasındaki her genetik ve fenotipik değişikliğin nispeten küçük olması gerekliliğidir. Bununla birlikte, "nispeten küçük" ifadesinin ne anlama gelmesi gerektiği açık değildir, örneğin bitkilerde poliploidi oldukça yaygın bir büyük genetik değişimdir. Ökaryotik endosimbiyozun kökeni daha dramatik bir örnektir.
Tüm adaptasyonlar organizmaların ekolojik nişlerinde hayatta kalmalarına yardımcı olur. Adaptif özellikler yapısal, davranışsal veya fizyolojik olabilir. Yapısal adaptasyonlar, bir organizmanın şekil, vücut örtüsü, silahlanma ve iç organizasyon gibi fiziksel özellikleridir. Davranışsal adaptasyonlar, ister içgüdüler olarak ayrıntılı bir şekilde miras alınmış olsun, ister öğrenme için nöropsikolojik bir kapasite olarak miras alınmış olsun, kalıtsal davranış sistemleridir. Örnekler arasında yiyecek arama, çiftleşme ve ses çıkarma sayılabilir. Fizyolojik adaptasyonlar organizmanın zehir yapma, sümük salgılama ve fototropizma gibi özel işlevleri yerine getirmesine izin verir, ancak aynı zamanda büyüme ve gelişme, sıcaklık düzenlemesi, iyonik denge ve homeostazın diğer yönleri gibi daha genel işlevleri de içerir. Adaptasyon bir organizmanın yaşamının tüm yönlerini etkiler.
Aşağıdaki tanımlar evrimsel biyolog Theodosius Dobzhansky tarafından verilmiştir:

Adaptasyon, bir organizmanın kendi habitatında veya habitatlarında daha iyi yaşayabilir hale geldiği evrimsel süreçtir.
Adapte olmuşluk, adapte olma durumudur: bir organizmanın belirli bir habitat kümesinde yaşayabilme ve üreyebilme derecesidir.
Adaptif özellik, organizmanın hayatta kalma ve üreme olasılığını sağlayan veya artıran, organizmanın gelişimsel modelinin bir yönüdür.

Adaptasyon; esneklik, aklimatizasyon ve öğrenmeden farklıdır. Bunların hepsi yaşam boyunca meydana gelen ve kalıtsal olmayan değişikliklerdir. Adaptasyon ise kalıtsaldır. Esneklik, bir organizmanın farklı habitatlarda kendini sürdürebilme kapasitesiyle, yani özelleşme derecesiyle ilgilidir. Aklimatizasyon, yaşam boyunca otomatik fizyolojik ayarlamaları tanımlar; öğrenme ise yaşam boyunca davranışsal performansta iyileşme anlamına gelir.
Esneklik, belirli bir genotipe (genetik tip) sahip bir organizmanın yaşam alanındaki değişikliklere yanıt olarak fenotipini (gözlemlenebilir özellikler) değiştirme veya farklı bir yaşam alanına geçme yeteneği olan fenotipik plastisiteden kaynaklanır. Esneklik derecesi kalıtsaldır ve bireyler arasında farklılık gösterir. Son derece özelleşmiş bir hayvan veya bitki yalnızca iyi tanımlanmış bir habitatta yaşar, belirli bir tür yiyecek yer ve ihtiyaçları karşılanmazsa hayatta kalamaz. Birçok otçul hayvan böyledir; okaliptüse bağımlı olan koalalar ve bambuya ihtiyaç duyan dev pandalar bunun uç örnekleridir. Öte yandan bir genelci, çeşitli yiyecekler yer ve birçok farklı koşulda hayatta kalabilir. Örnek olarak insanlar, sıçanlar, yengeçler ve birçok etobur verilebilir. Özelleşmiş veya keşifçi bir şekilde davranma eğilimi kalıtsaldır - bu bir adaptasyondur. Gelişimsel esneklik ise oldukça farklıdır: Evrimsel biyolog John Maynard Smith, "Bir hayvan veya bitki, yeni koşullarda yetiştirildiğinde veya yeni koşullara aktarıldığında, yeni ortamda hayatta kalmak için daha uygun olacak şekilde yapısını değiştiriyorsa, gelişimsel olarak esnektir" diye yazmaktadır.
İnsanlar daha yüksek bir rakıma çıktıklarında, solunum ve fiziksel efor bir sorun haline gelir, ancak yüksek rakım koşullarında zaman geçirdikten sonra, örneğin daha fazla kırmızı kan hücresi üreterek, oksijenin kısmi basıncının azalmasına alışırlar. Aklimatize olma yeteneği bir adaptasyondur, ancak aklimatizasyonun kendisi değildir. Üreme oranı düşer, ancak bazı tropikal hastalıklardan ölümler de azalır. Daha uzun bir süre boyunca, bazı insanlar yüksek rakımlarda diğerlerine göre daha iyi üreyebilir. Daha sonraki nesillere daha fazla katkıda bulunurlar ve doğal seçilim yoluyla yavaş yavaş tüm nüfus yeni koşullara adapte olur. Yüksek rakımdaki uzun süreli toplulukların gözlemlenen performansı, yeni gelenlerin iklime alışmak için zamanları olduğunda bile, yeni gelenlerin performansından önemli ölçüde daha iyi olduğundan, bu açıkça gerçekleşmiştir.

Uyumluluk ile popülasyon genetiğinde kullanılan uygunluk kavramı arasında bir ilişki vardır. Genotipler arasındaki uygunluk farklılıkları, doğal seçilim yoluyla evr

Matematikte adi diferansiyel denklem (İngilizce ODE - Ordinary Differential Equation), tek değişkenli fonksiyonların türevlerini ilişkilendiren diferansiyel denklem çeşididir. Adi diferansiyel denklemler adı daha yaygındır. Teorik tanımı aşağıda verilmiştir.

  
    
      
        J
        ⊂
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle J\subset \mathbb {R} }
  
 bir açık aralık, 
  
    
      
        U
        ⊂
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle U\subset \mathbb {R} }
  
 bir açık küme ve 
  
    
      
        f
        :
        J
        ×
        U
        →
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle f:J\times U\to \mathbb {R} }
  
 sürekli bir fonksiyon olsun. Aşağıdaki formdaki her denkleme birinci mertebeden skaler diferansiyel denklem denir:

  
    
      
        
          
            
              d
              x
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        f
        (
        t
        ,
        x
        (
        t
        )
        )
      
    
    {\displaystyle {dx \over dt}=f(t,x(t))}
  

Bu tür denklemlerin çözümü 
  
    
      
        I
        ⊂
        J
      
    
    {\displaystyle I\subset J}
  
 açık aralığı üzerinde tanımlı her 
  
    
      
        x
        :
        I
        →
        U
      
    
    {\displaystyle x:I\to U}
  
 fonksiyonudur:

  
    
      
        ∀
        t
        ∈
        I
        ,
        
          x
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        f
        (
        t
        ,
        x
        (
        t
        )
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \forall t\in I,x'(t)=f(t,x(t)).}
  

Bu denklem türüne basit bir örnek Newton'un ikinci yasası olan hareketin diferansiyel eşitliği şöyledir;

  
    
      
        m
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              x
              (
              t
              )
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        F
        (
        t
        ,
        x
        (
        t
        )
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle m{\frac {d^{2}x(t)}{dt^{2}}}=F(t,x(t)),\,}
  

m kütle parçasının hareketi için F  kuvveti x(t) parçasının t anındaki fonksiyonu olan x(t) eşitliğin her iki tarafında diferansiyel denklem uygulanarak F(t, x(t)) elde edilir.
Adi diferansiyel denklemler birkaç bağımsız değişken içerebilen Kısmi diferansiyel denklemlerden ayırt edilmelidir.
Kısmi diferansiyel denklemler birçok farklı içeriği olan geometrik, mekanik, astronomik gibi alanları içerir. Newton, Leibniz, Bernoulli, Riccati, Clairaut, d'Alembert, Laplace ve Euler gibi birçok tanınmış matematikçi bu alanlara katkıda bulunmak için diferansiyel denklemler üzerinde çalışmalar yaptı.
Çalışmaların çoğu kısmi diferansiyel denklemlerin çözümü için yapıldı. Bunun sonucunda lineer eşitlikler analitik metotlarla çözülebildi. Günümüzde mevcut olan diferansiyel denklemlerin çoğu lineer olmayandır ve birkaç özel metotla çözümü tam olarak mümkün değildir. Yaklaşık çözümlere bilgisayar yaklaşımları ve sayısal analiz kullanılarak ulaşılır. (bkz. numerik adi diferansiyel denklemler).

Denklemler yapılarına göre doğrusal veya doğrusal olmayan şeklinde sınıflandırılabilirler. Eğer doğrusal bir denklemde eşitliğin sağ tarafındaki f(x) sıfıra eşitse, homojen diferansiyel denklem, değilse homojen olmayan difransiyel denklem olarak ikiye ayrılırlar. Lineer olmayan denklemlerin homojenliğinden söz edilemez.
Bir diferansiyel denklemin çözümü sonsuz sayıdadır, çünkü bu denklemlerin çözümünde o denklemi sağlayan bir fonksiyon ailesi elde edilir. Ancak başlangıç koşulları veya sınır değerleri verilerek çözümde teklik sağlanır. Bir diferansiyel denklemi sağlayan fonksiyon ailesine, o denklemin genel çözümü denir. Başlangıç veya sınır değerleriyle elde edilen çözüme ise özel çözüm denir. Diferansiyel denklemleri çözmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Aerojel, bir jelin içerisindeki sıvı bileşenin hava ile değiştirilmiş olan katı maddelerdir. Duman gibi görüntü verdikleri için Donmuş duman veya mavi duman diye de adlandırılırlar.
İlk olarak Steven Kistler tarafından 1931 yılında silika jel kullanılarak oluşturuldular. Büyük oranda havadan oluşurlar. En önemli özellikleri arasında çok hafif ve çok yalıtkan olmaları gelir. Bu ve diğer özellikleri sebebiyle birçok alanda kullanıma girmişlerdir. 2011 yılında silika aerojeller 15 tane Guinness rekoru sahibiydiler. İzolasyon sektöründe aerojel ürünleri piyasası 2004'te 25 milyon dolarlık bir büyüklüğe sahipken, bu rakam 2013 yılında 20 katına çıkmış ve 500 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Çeşitli bilimsel araştırmalarda, tıpta, boyacılık, havacılık, kozmetik ve başka birçok sektörde, ayrıca NASA çalışmalarında da aerojeller kullanılmaktadır.
Steven Kistler, silika jel'den başka çeşitli metal oksitleri (aluminyum, krom, kalay oksitleri) ile de aerojel üretmiştir. Karbon tabanlı aerojeller, ilk kez 1980'li yılların sonlarında üretilmeye başlandı.

Aerojellerin milyonlarca ufak delikten oluşan yüzeyi, süngeri andırır. %99,8'i havadan oluşmaktadır ve çok iyi yalıtkandır. Aerojel, bilinen köpüklerden ve diğer yalıtım maddelerinden çok daha üstün özelliklere sahiptir. Öyle ki, oksijen kaynağıyla doğrudan verilen ateşi bile yalıtabilmektedir. En gelişmiş fiberglas yalıtım malzemesinden 39 kat daha fazla yalıtım kabiliyetine sahiptir. Knudsen efekti yüzünden aerojeller, içinde bulunan havadan bile daha yalıtkan hale gelebilmektedir.
Aerojeller, bir başka silika (kum) esaslı madde olan camla kıyaslandığında 1000 kat daha az yoğunluğa ve delikli bir yapıya sahiptir. Büyüklüğü milimetrenin milyarda biri kadar olan delikler, bir ağ gibi malzemenin içini kuşatır. Deliklerin etrafı başka bir malzeme ile kaplıdır.

Yarı saydamdırlar (translusent) ve Rayleigh saçılımı nedeniyle çeşitli renklerde (silika jel tabanlılar için mavi renkte) gözükürler. Rijit ve büyük ağırlık taşıyabilen katı objelerdir ama kırılgandırlar. Kütlesinin binlerce katını taşıyabilir, ama ufak darbelerle de kırılabilirler. Su sevme açısından hidrofil ve hatta higroskopturlar, dokunma durumunda kuru bir his bırakırlar. Çeşitli işlemlerle, kırılganlıkları giderilebilmekte ve su sevmez haline getirilebilmektedirler.

Açık kaynak aerojel 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
NASA fotoğrafları 18 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Aerojellerin gelişimi makalesi 11 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Bir ajan tabanlı modelleme (Agent-based model, ABM), sistem üzerindeki etkilerini bir bütün olarak değerlendirmek amacıyla özerk temsilcilerin (kuruluşlar veya gruplar gibi bireysel veya toplu varlıklar) eylemlerini ve etkileşimlerini taklit etmek için bir hesaplama modelleri sınıfından biridir. Oyun teorisi, kompleks sistemler, ortaya çıkma, hesaplama sosyolojisi, çok etmenli sistemler ve evrimsel programlama unsurlarını birleştirir. Monte Carlo yöntemleri rassallığı tanıtmak için kullanılır. Özellikle ekoloji içerisinde, ABM'lere bireysel tabanlı modeller (IBM) adı da verilir ve IBM'lerdeki bireyler ABM'ler içindeki tamamen özerk ajanlardan daha basit olabilir. Bireysel tabanlı modeller, ajan tabanlı modeller ve çok ajanlı sistemler hakkındaki son literatürün gözden geçirilmesi, ABM'lerin biyoloji, ekoloji ve sosyal bilim de dahil olmak üzere bilgisayarla ilgisiz bilimsel alanlarda kullanıldığını göstermektedir. Ajan tabanlı modelleme, çok etmenli sistemler veya çoklu etmen simülasyonu kavramından farklıdır; ABM' nin amacı, genellikle doğal sistemlerde basit kurallara uyan temsilcilerin ortak davranışlarına açıklayıcı bir bakış açısı bulmaktır.
Ajan tabanlı modeller, karmaşık olayların görünümünü yeniden yaratma ve tahmin etme girişiminde birden çok aracının eş zamanlı işlemlerini ve etkileşimlerini taklit eden bir tür mikroselüt modelidir. Süreç, alt (mikro) seviyelerden daha yüksek (makro) seviyeye doğru ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, önemli bir düşünce, basit davranış kurallarının karmaşık davranışlar üretmesidir. K.I.S.S olarak bilinen bu ilke. ("Basit, aptalca tutun"), modelleme topluluğunda kapsamlı bir şekilde benimsenmiştir. Başka bir temel ilke, bütünün parçaların toplamından daha büyük olmasıdır. Bireysel ajanların tipik olarak, üreme, ekonomik fayda veya sosyal statü gibi, kendi menfaatleri olarak algıladıklarında hareket ettiği varsayımsal yöntemler veya basit karar verme kuralları kullanarak sınırlı rasyonel olarak karakterize edilir. ABM temsilcileri "öğrenme", uyarlama ve üreme yaşayabilirler.

Ajan tabanlı modelleme fikri, ilk olarak 1940'ların sonunda oldukça basit bir kavram olarak geliştirildi. Hesaplaması yoğun prosedürler gerektirdiğinden 1990'lı yıllara kadar yaygınlaşmadı. Ajan tabanlı modelin geçmişi, yeniden üretilebilen teorik bir makina olan Von Neumann makinesine kadar izlenebilir. Von Neumann'ın önerdiği cihaz, kendisinin bir kopyasını modifiye etmek için tam ayrıntılı talimatları izleyecekti. Konsept daha sonra bir matematikçi olan von Neumann'ın arkadaşı Stanislaw Ulam tarafından geliştirildi; Ulam, makinenin bir ızgarada bir hücre kümesi olarak kâğıt üzerine kurulmasını önerdi. Bu fikir, daha sonra hücresel otomata denilen cihazların ilkini oluşturan von Neumann'ı merak etti. Bir diğer ilerleme matematikçi John Conway tarafından tanıtıldı. Ünlü Hayat Oyunu'nu kurdu. Conway'in Hayat Oyunu, von Neumann'ın makinesinin aksine sanal bir dünyada muazzam basit kurallarla 2 boyutlu bir dama tahtası şeklinde işletiliyordu.
1980'lerin başında, Robert Axelrod Prisoner's Dilemma stratejileri turnuvasına ev sahipliği yaptı ve kazananı belirlemek için aracılıkla etkileşimde bulunmalarını sağladı. Axelrod, etnosentrizmden kültürün yaygınlaştırılmasına kadar olan olayları inceleyen siyasal bilim alanında, birçok ajan tabanlı model geliştirmeye devam edecektir. 1980'lerin sonlarına doğru, Craig Reynolds'un akın modelleri üzerine çalışmaları, toplumsal özelliklere sahip ilk biyolojik ajan tabanlı modellerin geliştirilmesine katkıda bulundu. Yapay yaşam olarak bilinen canlı biyolojik ajanların gerçeğini modellemeye çalıştı.
1990'lar ABM'nin sosyal bilimler içinde genişlemesi açısından özellikle dikkat çekiciydi, önemli bir çaba, Joshua M. Epstein ve Robert Axtell tarafından geliştirilen ve mevsimlik göçler gibi toplumsal olguların rolünü keşfetmek ve keşfetmek için geliştirilen büyük ölçekli ABM, Sugarscape idi. Kirlilik, cinsel üreme, savaş ve hastalığın iletimi ve hatta kültür. 1990'lı yılların diğer önemli gelişmeleri arasında, sosyal ağların ve kültürün ortak evrimini keşfetmek için Carnegie Mellon Üniversitesi'nden Kathleen Carley ABM vardı. 1990'lı yıllar süresince Nigel Gilbert, Sosyal Simülasyon: sosyal bilimci için simülasyon üzerine ilk ders kitabı yayınladı ve sosyal bilimler perspektifinden bir dergi çıkardı.
Son zamanlarda Ron Sun, ajan tabanlı simülasyonu bilişsel sosyal simülasyon olarak bilinen insan biliş modelleri üzerine dayandırmak için yöntemler geliştirdi. Bill McKelvey, Suzanne Lohmann, Dario Nardi, Dwight Oku ve diğerleri UCLA da örgütsel davranış ve karar vermede önemli katkılarda bulunmuşlardır. 2001'den bu yana, UCLA Lake Arrowhead, California'da bir konferans düzenledi ve bu alanda uygulayıcılar için önemli bir buluşma noktası haline geldi.2014 yılında Columbia Üniversitesi'nden Sadegh Asgari ve meslektaşları, ajan temelli bir model geliştirdi. Model, düşük teklifli toplu inşaat tekliflerini analiz etmek için kullanılmış olsa da, model üzerinde ufak değişiklikler yaparak diğer teklif verme yöntemlerine de uygulanabilir.

Çoğu hesaplamalı modelleme araştırması dengedeki veya dengeler arası hareket eden sistemleri açıklar. Bununla birlikte, ajan tabanlı modelleme, basit kuralları kullanarak, farklı türde karmaşık ve ilginç davranışa neden olabilir. Ajan tabanlı modellerin merkezinde yer alan üç fikir, nesneler, ortaya çıkış ve karmaşıklık olarak ajanlardır. Ajan tabanlı modeller, dinamik olarak etkileşim kuran kural tabanlı ajanlardan oluşur. Etkileşim içinde oldukları sistemler gerçek dünyaya benzer karmaşıklık yaratabilir. Tipik olarak ajanlar uzayda ve zamanda bulunurlar ve ağlara veya kafes benzeri mahallelerde bulunurlar. Ajanlarının yerleri ve tepki verici davranışları, bilgisayar programlarında algoritma biçiminde kodlanmıştır. Bazı durumlarda, her zaman olmasa da, ajanlar akıllı ve maksatlı olarak düşünülebilir. Ekolojik ABM'de (genellikle ekolojide "bireysel tabanlı modeller" olarak anılır) ajanlar örneğin ormandaki ağaçlar olabilir ve akıllı sayılmayacak, buna rağmen erişimin en iyi duruma getirilmesi anlamında "amaçlanabilir" olabilirler Bir kaynak (su gibi). Modelleme süreci en iyi endüktif olarak tanımlanır. Modelleyici, mevcut durumla en alakalı olan bu varsayımları yapar ve olayların ajanlar arasındaki etkileşimlerden geleceğini izler. Bazen bu sonuç bir dengedir. Bazen ortaya çıkan bir modeldir. Ancak, bazen anlaşılmaz bir kavgadır.
Bazı şekillerde, ajan tabanlı modeller geleneksel analitik yöntemleri tamamlar. Analitik yöntemler insanların bir sistemin dengesini karakterize etmesini mümkün kıldığı durumlarda, aracı temelli modeller bu denge üretme imkânı verir. Bu jeneratif katkı, ajan tabanlı modellemenin potansiyel yararlarının en ana akışı olabilir. Ajan tabanlı modeller, yüksek sipariş düzenlerinin ortaya çıkmasını açıklayabilir - terör örgütleri ve İnternet yapıları, trafik sıkışıklığı boyutları içindeki güç yasası dağılımları, savaşlar ve borsa çökerleri ve topluluklara rağmen ısrarla devam eden toplumsal ayrımcılık hoşgörülü insanlar. Ajan tabanlı modeller, müdahalelerin aşırı sonuçlara yol açan anlar olarak tanımlanan kol noktalarını tanımlamak ve yol bağımlılığı türleri arasında ayrım yapmak için kullanılabilir. Birçok model, istikrarlı devletlere odaklanmak yerine, sistemin sağlamlığını, yani karmaşık sistemlerin işlevlerini sürdürmek için iç ve dış baskılara uyum sağlama biçimleri olduğunu düşünüyor. Bu karmaşıklığı kullanmanın görevi, aracıların kendilerinin çeşitlilik, bağlılık ve etkileşim seviyesi göz önüne alınmasını gerektirir.

Ajan tabanlı modelleme, epidemilerin yayılımının analizi ve biyo-savaş tehdidi, nüfus dinamikleri de dahil olmak üzere biyolojik uygulamalar, vejetasyon ekolojisi, peyzaj çeşitliliği, büyüme ve dil seçimi dinamikleri, bilişsel modelleme ve modelleme dahil olmak üzere biyomedikal uygulamalar. 3D göğüs dokusu oluşumu / morfogenezisi, iyonize edici maddenin etkileri Meme kök hücre alt popülasyon dinamiklerinde radyasyon, enflamasyon ve insan bağışıklık sistemi. Meme kanseri gibi karar destek sistemlerinin geliştirilmesi için ajan tabanlı modeller de kullanılmıştır. Ajan tabanlı modeller, farmakolojik sistemleri erken safhada modellemek ve ilaç geliştirme çalışmalarına yardımcı olmak ve klinik öncesi araştırmalarda mümkün olmayacak biyolojik sistemler hakkında fikir edinmek için giderek daha fazla kullanılmaktadır. Askeri uygulamalar da değerlendirildi. Ayrıca, moleküler seviyedeki biyolojik sistemleri incelemek için yakın zamanda ajan tabanlı modeller kullanılmıştır.

Ajan tabanlı modeller, çeşitli iş ve teknoloji sorunlarını çözmek için 1990'ların ortalarından beri kullanılmaktadır. Uygulamalara örnek olarak, örgütsel davranış ve bilişin modellenmesi, ekip çalışması, tedarik zinciri optimizasyonu ve lojistiği, ağızdan ağza sözcükler, sosyal ağ etkileri, dağıtılmış bilgi işlem, işgücü yönetimi ve portföy yönetimi dahil olmak üzere tüketici davranışının modellenmesi yer alır.
Son zamanlarda, ajan tabanlı modelleme ve simülasyon, bilgisayar bilim alanındaki araştırmacılar tarafından yayın mekanlarının etkisinin incelenmesi (dergilere karşı konferans) gibi çeşitli alanlara uygulanmıştır. Buna ek olarak, ABM'ler, ortam destekli ortamlarda bilgi dağıtımını taklit etmek için kullanılmıştır. ArXiv'te Kasım 2016'da yayınlanan bir makale, Facebook'un çevrimiçi sosyal ağında yer alan yayınların simülasyonunu analiz etti. Eşler arası, ad-hoc ve diğer kendi kendini düzenleyen ve karmaşık ağlar alanında, aracı temelli modelleme ve simülasyonun yararlılığı gösterilmiştir. Son zamanlarda kablosuz algılayıcı ağları ve ajan tabanlı bir simülasyon ile birleşmiş bir bilgisayar bilimi tabanlı resmi teknik özellik çerçevesinin kullanılması gösterilmiştir.

Finansal krizden önce ve bu krizin ardından, ekonomik analiz için olası araçlar olarak ABM'lere ilgi arttı. ABM'ler, ekonominin dengeyi sağlayabileceğini ve "temsilci ajanlar" ın yerini, çeşitli, dinamik ve birbirine bağımlı davranışlarla çalışan gruplarla değiştirildiğini varsayma

Bir akademik veya bilimsel dergi, belirli bir akademik disipline ilişkin bursun yayınlandığı süreli yayındır. Akademik dergiler araştırmanın sunumu, incelenmesi ve tartışılması için kalıcı ve şeffaf forumlar olarak hizmet eder. Bunlar genellikle akran denetimi veya hakemlidir. [Hakemlilik durumu yayınlanması için gönderilen yazıların önce konuyla ilgili uzmanlara gönderilmesi ve onların yorumları doğrultusunda (akran denetimi), editör tarafından ya da yayın kurulunda, yayınlanıp yayınlanmayacağına dair karar verilmesi esasına dayanır. İçerik genellikle özgün araştırma sunan makaleler, inceleme makaleleri ve kitap incelemeleri şeklinde olur. Kraliyet Cemiyeti'nin Felsefi İşlemleri'nin ilk editörü olan Henry Oldenburg'a göre bir akademik derginin amacı, araştırmacılara "bilgileri birbirlerine aktarma, doğal bilgiyi geliştirme ve tüm Felsefe Sanatlarını ve Bilimini mükemmelleştirmenin büyük tasarımına ellerinden geleni yapma" izni vermekdir.
Akademik dergi terimi, tüm alanlardaki bilimsel dergilere uygulanır; Bu makale tüm akademik alan dergilerinde ortak olan konuları tartışmaktadır. Bilimsel dergiler ve kantitatif araştırma yöntemi ve sosyal bilimlerin dergileri, beşeri bilimler, niteliksel sosyal bilimler dergilerinden form ve işlev olarak farklılık gösterir; özel yönleri ayrı ayrı tartışılmaktadır.
İlk akademik dergi Journal des Sçavans (1665 Ocak) oldu, ardından Philosophical Transactions of the Royal Society (Mart 1665) ve Mémoires de l'Académie des Sciences (1666) tarafından takip edildi. İlk tamamen hakemli dergi, Medical Essays and Observations'dir (1733).

Akademi'de iki tür makale ya da el yazması sunumu vardır: doğrudan bir temas yoluyla veya genel bir başvuru çağrısı yoluyla bir bireye iş sunmaya davet edildiğinde talep edilir ve doğrudan sorulmadan potansiyel yayın için bir eser gönderdiğinde olur. Gönderilen bir makalenin alınmasından sonra, dergideki editörler gönderimi tamamen reddetmeyi veya akran değerlendirmesi sürecine başlayıp başlamamayı belirler. İkinci durumda, başvuru, genellikle anonim olarak editörün seçtiği bilim adamları tarafından incelenmeye tabi tutulur. Bu hakemlerin sayısı, her derginin editoryal uygulamasına göre değişiklik gösterir. Tipik olarak, makalenin konusundaki uzmanlardan en az iki, bazen üç veya daha fazla olsa da, içerik, tarz ve editörlerin yayın kararlarını bildiren diğer faktörler bulunur. Bu raporlar genel olarak gizli olmasına rağmen, bazı dergiler ve yayıncılar aynı zamanda kamuya açık hakem incelemesi uygulamaktadır. Editörler makaleyi reddetmeyi, gözden geçirme ve yeniden göndermeyi talep etmeyi ya da makalenin yayınlanmasını kabul etmeyi seçer. Kabul edilen makaleler bile, basımdan önce derginin editör kadrosu tarafından daha fazla (bazen kayda değer) düzenlemeye tabi tutulur. Hakem değerlendirmesi birkaç haftadan birkaç aya kadar sürebilir.

Sempozyum (anlatım türü)
Akademik veritabanları ve arama motorları listesi
Açık erişim günlüğü
Bilimsel yazı
ArXiv

Yapay sinir ağındaki bir nöronun aktivasyon fonksiyonu, nöronun girdilerinden gelen değerlerin toplamını kullanarak nöronun çıktısını hesaplamaya yardımcı olan matematiksel fonksiyondur. Aktivasyon fonksiyonu doğrusal olmadığı sürece, sadece birkaç nöron kullanılarak bile karmaşık problemler çözülebilir.

^ Yukarıdaki 
  
    
      
        
          δ
          
            i
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle \delta _{ij}}
  
, Kronecker Deltası'dır.
^ Örneğin; 
  
    
      
        j
      
    
    {\displaystyle j}
  
 önceki sinir ağı katmanının çekirdekleri (kernel) arasında yineleme yaparken, 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 mevcut katmanın çekirdekleri arasında yineleme yapıyor olabilir.

Yapay sinir ağları
Lojistik fonksiyon

Akustik levitasyon, yüksek yoğunluklu ses dalgalarının akustik radyasyon basıncını kullanarak maddeyi yerçekimine karşı havada asılı tutmak için uygulanan tekniğe denir.
Akustik dalga kuvvetlerini kullanır ve akustik cımbızlarla aynı prensipi kullanır çalışır. Bununla birlikte, akustik cımbızlar genellikle akışkan bir ortamda çalışan ve yerçekiminden daha az etkilenen küçük ölçekli cihazlardır, oysa akustik levitasyon yerçekimi kuvvetini yenmekle ilgilidir. Teknik olarak, dinamik akustik levitasyon bir akustoforez şeklidir.
Akustik levitasyon alanı oluşturmak için genelde ultrasonik frekanslardaki ses dalgaları kullanılır, bu sesler insan kulağı tarafından algılanmaz. Ancak, sesli frekansların kullanıldığı durumlar da vardır.

Sesi oluşturmak için çeşitli teknikler vardır, ancak en yaygın olanı, istenen frekanslarda yüksek genlikli çıktıları verimli bir şekilde üretebilen piezoelektrik dönüştürücülerin kullanılmasıdır.
Akustik levitasyon, endüstrideki mikroçiplerin ve diğer küçük, hassas nesnelerin(mikroçipler) herhangi bir kaba ihtiyaç duyulmadan havada işlenmesi için umut verici bir yöntemdir. Havada işleme, çok yüksek saflıkta malzemeler veya bir kapta gerçekleşemeyecek kadar titiz kimyasal reaksiyonlar gerektiren uygulamalar için de kullanılabilir.
Akustik levitasyonun kontrol edilmesi, elektromanyetik kaldırma gibi diğerlerinden daha zordur, ancak iletken olmayan malzemeleri havaya kaldırabilme avantajına sahiptir.
Başlangıçta akustik levitasyon nesneleri statik bir şekilde havalandırıyordu. Zamanla endüstrideki ihtiyaca cevap olarak akustik levitasyon statik kaldırmadan, havada asılı duran nesnelerin dinamik kontrolüne evrilmiştir. Günümüzde ilaç ve elektronik endüstrilerine kullanılmaktadır.
Havada asılı duran cisimlerin dinamik kontrolü ilk olarak, bir kareden yayılan ses yoğunluğunu yavaşça düşürürken diğer kareden gelen ses yoğunluğunu artırarak bir nesneyi bir kareden diğerine hareket ettiren, satranç tahtası benzeri bir dizi kare akustik yayıcıya sahip bir prototip ile "yokuştan aşağı" yönde olacak şekilde gerçekleştirildi. Daha yakın zamanlarda, aşamalı transdüser kartlarının geliştirilmesi, aynı anda birden çok parçacık ve damlacığın daha gelişigüzel dinamik kontrolüne izin verdi.
Son gelişmelerle birlikte, teknolojinin fiyatı önemli ölçüde düştü. "TinyLev", yaygın olarak bulunabilen, düşük maliyetli hazır bileşenler ve tek bir 3D basılmış çerçeve ile inşa edilebilen bir akustik kaldırıcılar yaygın hale geldi.

Akıl ya da us, felsefede kavram oluşturma ve bunlara göre hükmetme kapasitesidir. Bugünkü Batı, bu kavramı, büyük ölçüde ussal anlayışla yüzleştiren, ancak algılamadan ayıran Alman filozofu Immanuel Kant'ın etkisindedir.

Immanuel Kant'a göre aklın sınırları şöyle çizilmiştir:

"Akıl, fenomenlerin benzerliğinden kurallara varma yeteneğidir." Başka bir yerde de "Akıl, kösnüllüğü kendi sınırlarını genişletemeden kısıtlar." demektedir.
Rudolf Eisler'in kapsamlı tanımına göreyse:

"Akıl (logos, epistêmê, intellectus, intelligentia, ratio, entendement, understanding) geniş kapsamıyla kösnüllüğün karşısındaki zekâ olan düşünme gücüdür. Daha dar bir kapsamdaysa akıl, anlayış karşısında ruhun bir bütün olarak anlama, (doğru) kavrama (soyutlama) hükme varma kapasitesidir. Kısacası akıl, birbiriyle bağlantı kurarak kıyaslayan, inceleyen düşünce ve anlama, yani kelimelerin ve kavramların manalarını bilme yeteneği demektir. Akli selîm (bon sens) ise özel bir eğitim almadan normal insanda doğal olarak mevcut olan, normal, metodik olmaktan uzak ve dolayısıyla yanlış sonuçlara daha kolay varabilen kavrama ve hüküm verme gücüdür."
Arthur Schopenhauer'de akıl, sebep ve sonucu ayırt etmektir:

"Maddenin öznel bağıntısı veya aynısı olan nedensellik akıldır ve bundan başka bir şey değildir. Tek işlevi ve tek gücü nedenselliği kavramaktır."
René Descartes'ın sözü de tanınmıştır:

"Akli selîm, dünyada en iyi dağılmış olandır; zira herkes ondan nasibini iyice almış olduğunu sanır. Hatta her konuda zor memnun edilebilen kişiler bile sahip oldukları akıldan fazlasını istememektedirler."

Akılcılık
Kavrama
Epistemoloji

René Descartes, Abhandlung über die Methode, richtig zu denken und Wahrheit in den Wissenschaften zu suchen
John Locke, Versuch über den menschlichen Verstand : in vier Büchern, Bd. 1., Buch I und II, 5., Aufl. Meiner, Hamburg 2000. ISBN 978-3-7873-1555-0, Bd. 2., Buch III und IV, 3. Aufl. Meiner, Hamburg 1988. ISBN 978-3-7873-0931-3
John Locke: Über den richtigen Gebrauch des Verstandes, übers. von Otto Martin, Leipzig: Felix Meiner, 1920; unveränd. Nachdr. d. Ausg. von 1920, Hamburg: Felix Meiner, 1978, ISBN 3-7873-0434-7
John Locke: Die Leitung des Verstandes. Übersetzt von Jürgen Bona Meyer, Wissenschaftlicher Verlag, Schutterwald/Baden 1998, ISBN 978-3-928640-61-9
David Hume, Untersuchung in Betreff des menschlichen Verstandes
George Berkeley, Abhandlungen über die Prinzipien der menschlichen Erkenntnis
Gottfried Wilhelm Leibniz, Neue Abhandlungen über den menschlichen Verstand
Immanuel Kant, Kritik der reinen Vernunft, Kritik der praktischen Vernunft, Kritik der Urteilskraft

Akılcılık; usçuluk veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil, düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.

Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir. Dünya hakkındaki önemli olan bilginin yalnızca deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile, çeşitli "a priori" ve apaçık gerçeklerin varolduğunu onaylar. Son zamanlarda, çeşitli dilbilimcilerin bazı dilbilim kavramları hakkındaki yazıları haricinde, "a priori" bilginin varlığı sıklıkla reddedilmiş, kabul edilse dahi etki alanı ve konumu daraltılmıştır.
Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda dindeki vahiy ile yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir yaklaşımdır. Bununla birlikte felsefede akıl genellikle içgörüyle (içe doğmayla değil) karşılaştırılır.
Batı'da akılcı gelenek Elealılar, Pisagorcular ve Platon ile (aklın kendine yeterliliği teorisi Yeni-Platonculuğun ve idealizmin başat temasıdır.) başlar (Runes, 263). Aydınlanma'dan beri akılcılık felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz ve Spinoza buna örnek gösterilebilir (Bourke, 263). Akılcılık Avrupa'da genellikle kıta felsefesi olarak bilinir, çünkü İngiltere'de deneycilik daha baskındır. Nitekim Leibniz ve Spinoza gibi filozofların düşünceleri, İngiliz deneyci filozoflarınkilerle sık sık karşılaştırılmıştır. Fakat bu akılcılık ve deneycilik akımları ile filozofların akılcı ve deneyci fikirleri detaylıca incelendiğinde pek doğru bir eylem veya bakış açısı değildir. Geniş bir bakış açısından bir filozof hem akılcı hem de deneyci olabilir (Lacey, 286–287). Aşırı noktasında, deneycilik deneyim dışı her türlü bilgiyi reddeder ve her türlü bilginin deneyim ile edinildiğini savunur. Akılcılık ise, aşırı noktada bilginin deneyim ve algı olmaksızın saf akıl ile tamamen ve en iyi şekilde edinilebileceğini savunur. Yani deneycilik ile akılcılık arasında en temel tartışma (insan) bilgi(si)nin kaynağıdır. Bununla birlikte, bu tüm rasyonalistlerin doğa bilimlerinin deneyimsel bilgi ve algıların yardımı olmadan tam anlamıyla bilinebileceğini öne sürdükleri anlamına gelmez. Aslında çoğu rasyonalist filozof deneyime de en azından belirli oranda önem vermiştir ve belirtilen derecede aşırı bir noktada bulunan herhangi bir rasyonalist okul ortaya çıkmamıştır (Hatfield).
Felsefî bir okul olarak akılcılık ve içerdiği temel ilkeler 18. yüzyılda büyük bir eleştiriye maruz kalmıştır. Bununla birlikte bu dönemde de, sayıları az da olsa, akılcılığı savunan filozoflar olmuştur. Örneğin Alman Christian August Crusius ve yine Alman Moses Mendelssohn. 18. yüzyılda akılcılığa en büyük eleştiri deneyci çevrelerden gelmiştir. Bununla birlikte, örneğin Alman filozof Kant da geleneksel akılcı düşünce okulunu tenkit etmiştir. Kant eleştirel bir değerlendirmeyle yeni bir rasyonalizm fikrini temellendirmeye yönelir. Rasyonalizm geleneği başlangıcından itibaren ele alındığında karşımıza pek çok farklı türlerde rasyonalizm yorumları ya da yaklaşım biçimiyle karşılaşılır.

Rasyonalizm geleneği Elea Okulu ile birlikte başlatılabilir. İlk akılcı filozof Parmanides'tir denilebilir. Ona göre duyumlar değişebilen şeyler olduklarından bilginin temeli olamazlar, aksine aklın değişmeyen ilkeleri bilginin temeli olabilir. Elealı Zenon, hocası Parmenides'in akılcılığını daha ileriye götürmüştür. Duyuların güvenilmezliğini kanıtlayan paradokslarının ardında rasyonalizm düşüncesi temellendirilir. Platon ise idealar teorisiyle rasyonalizmi belli başlı bir kuram olarak şekillendiren kişi olarak anılır. Platon, rasyonalizmin yöntemsel ilkesi olarak bilinen tümdengelimli yönteminin de önde gelen isimlerindendir. Ayrıca Aristoteles'i de akılcılığın kurucu isimlerinden biri olarak belirtmek gerekir.

Genel anlamda kişinin akılcı olarak adlandırılabilmesi için iki temel noktayı onaylaması ve kabul etmesi gerekmektedir, bunlar:

"Akılcı sezgi a priori bilgimizin tamamı veya bir kısmının kaynağıdır, ve
Gerçeğin a priori bilgisi mümkündür" (Cassam, s.45).
Elealılar ile başlayan akılcı geleneğin Batı'daki en önemli isimleri Descartes, Spinoza, Malebranche ve Leibniz'dir.
Descartes'ın metafizik hakkındaki savları ve metafiziksel ilkelerinin sonucu olarak gördüğü dualistik yapıya sahip (akıl-vücut ayrımını barındıran) Kartezyen ruh kavramı Avrupa'daki akılcılık geleneği için çok önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Nitekim Descartes'ın metafiziğe dair akılcı görüşleri yaygın kabul görmüş ve 17. yüzyılın ikinci yarısında, fiziksel görüşleriyle birlikte bunlar da kitap olarak birçok öğretim merkezinde okutulmuştur. Descartes'ın görüşleri kendisinden sonraki filozofları da büyük oranda etkilemiştir. Nitekim Descartes'ın ortaya attığı insanın ontolojik dualizmi fikri modern toplumlarda dahi sıklıkla kabul edilen bir savdır.
Bir diğer ünlü akılcı filozof Spinoza ise başlarda Descartes'ın metafizik savlarını benimsese de, zamanla kendi düşüncelerinin olgunlaşması ve gelişmesiyle birlikte Descartes'in savlarını bırakarak daha farklı bir metafiziksel anlayış geliştirmiştir. Kartezyan akıl-vücut dualizmini reddeden Spinoza, Tanrı'nın yaratılmış dünyadan ayrı olarak mevcut olduğu fikrine de karşı çıkmıştır. Ona göre bir tek ebedî varlık vardı. Spinoza'nın bu fikri ve metafiziksel açıklamaları Batı'da panteizm açısından çok önemlidir. Metafiziğe dair savları detaylıca Etik isimli eserinde yer alır. Ayrıca dinin de akılcı eleştirisini yapmıştır (Hatfield).
Kartezyan ruh kavramıyla birlikte Descartes'in metafiziğe dair görüşlerini genel olarak benimseyen Malebranche ise aklî fikirlerin bireysel zihinlerden ziyade, Tanrı'da var olduğu ve Tanrı'nın gerektiğinde insanlara bu bilgileri ilâhî bir anlamda sunduğunu öne sürerek Descartes'tan ayrılmıştır.
Anılan diğer filozoflar gibi Leibniz de başlarda Descartes'in fikirlerinin takipçisi olmuştur. Bununla birlikte daha sonra Descartes'in fikirlerini reddederek, kendi geliştirdiği metafiziksel fikirleri savunmuştur. Leibniz düşüncesinde Tanrı'nın yarattığı dünya bilinçli ve ayrı küçük varlıklardan oluşur. Daha sonra bu varlıklara monad ismini vermiştir (Monadoloji, 1714). Ayrıca Leibniz'in düşüncesinde Tanrı tüm olası dünyalardan en iyisi olarak dünyayı yaratmıştır ki burada kastedilen en iyi, mükemmel, eksiksiz anlamındadır. Bu fikir daha sonraları birçok filozof tarafından tenkit edilmiştir.

Rasyonalizm konusunda en temel eleştirileri, kendisi de özgül bir rasyonalist olan Kant'tan gelir. Kant Saf Aklın Eleştirisi (1781) isimli eserinde bu noktadaki temel eleştirisini ortaya koymuş ve felsefi ilkelerini açıklamıştır. Hem amprizmin hem de rasyonalizmin felsefi problemleri eleştirel bir şekilde değerlendirilerek Kant felsefesinde aşılmaya çalışıldığı görülür. Bu bakımdan eleştirel felsefe olarak adlandırılan felsefe geleneğinin kurucusu Kant'tır ve o bu yolla ampirizmin ve rasyonalizmin yetersizliklerinden kurtulmaya çalışmıştır. Kant insan bilgisinin sınırlarını ve yapısını soruştururken, bir yanda aklın kuramsal statüsünün belirlenmesi ile ilgilenmiş öte yandan da her tür deneyimin kuramsal sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Saf Aklın Eleştirisi'de özellikle deneyimin zorunlu doğasının incelenmesine yönelik kapsamlı bir girişim vardır. A priori ve a posteriori bilginin varlığını kabul eden Kant, bunları farklı bilgi türleri olarak sınıflandırır ve önceki felsefe geleneklerinin yetersizliklerini bu kategoriler ekseninde değerlendirir.

Rasyonalizm geleneği Parmenides'ten Hegel'e uzanan bir gelişim çizgisi gösterir, bu çizgi üzerinde birbirinden çok farklı akılcılık anlayışlarıyla karşılaşılır. Farklı rasyonalizm tanımlarına rağmen; doğruluğun ölçüsünü akıl olarak ele almasını bu felsefe geleneğinin ortak bir öğesi olarak ele alırsak, söz konusu düşüncenin doruk noktasında Hegel ile karşılaşılır. Hegelci diyalektik yöntem rasyonalizmin kendi içinde kendini temellendirmesinin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Hegel'in ünlü sav sözü, "Gerçek olan her şey ussal, ussal olan her şey gerçektir." deyişi, tüm bir rasyonalizm geleneğinin en özlü ifadesi olarak görülür.

Aydınlanmacılık ile birlikte akıl ve akılcılık kavramları farklı bir anlam daha kazandı. Felsefî bir vurgudan öte, feodal ve dinî müessese ve uygulamalar ile sosyal ve politik uygulamaları akıl ışığında ve aklı temel alarak eleştiren kişilere rasyonalist adı verilmeye başlandı ve bu tip eleştirel yaklaşım da rasyonalizm olarak anılmaya başlandı. Burada felsefi ilkelerin aynı zamanda toplumsal düzenlemelerde yeni bir yönelimin kurucu ilkeleri haline gelmesi söz konusudur. Bu anlamda rasyonalizm aklı kurucu ilke olarak benimseyen ve dinsel toplumsal örgütlenmelere karşı akılcı toplumsal düzenlemelerini temel alan yaklaşımları ifade eder. Kant'ın "Aydınlanma nedir?" sorusuna verdiği, "İnsanın kendi aklını kullanmasıdır." şeklindeki cevabı, aklın aydınlanmacılıkta felsefî bir ilke olduğunu gösterir. Buna göre evrensel bir dayanak noktası olan akıl, toplumsal yaşamın herkes için geçerli olabilecek akılcı bir düzenlemesini mümkün kılabilecektir.

Bourke, Vernon J. (1962), "Rationalism", p. 263 in Runes (1962).
Cassam, Quassim "3. Rationalism, Empiricism, and the A Priori" isimli makale, içinde bulunduğu eser: Boghossian, Paul ve Christopher Peacocke. New Essays on the A Priori. Oxford: Oxford University Press, 2000.
Hatfield, Gary "Rationalism" isimli makale, içinde bulunduğu eser: Encyclopedia of Enlightenment, Ed. Alan Charles Kors. Oxford University Press, 2003. 11 Eylül 2006 <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t173.e592>
Lacey, A.R. (19

Alan Mathison Turing (23 Haziran 1912 – 7 Haziran 1954), İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimci ve kriptologdur. Bilgisayar biliminin kurucusu sayılır. Geliştirmiş olduğu Turing testi ile makinelerin ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda bir kriter öne sürmüştür.
II. Dünya Savaşı sırasında Alman şifrelerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynadığı için savaş kahramanı sayılmıştır. Ayrıca Manchester Üniversitesi'nde çalıştığı yıllarda, Turing makinesi denilen algoritma tanımı ile modern bilgisayarların kavramsal temelini atmıştır.
Adı ayrıca Princeton'da beraber çalıştığı tez hocası Alonzo Church ile geliştirdiği Church-Turing Hipotezi ile de matematik tarihine geçmiştir. Bu tez, bir algoritmayla tarif edilebilecek tüm hesaplamaların dört işlem, projeksiyon, eklemleme ve tarama operasyonları ile tarif edilebilecek hesaplamalardan ibaret olduğunu ifade eder. Bir matematiksel teorem olmaktan ziyade matematik felsefesi hakkında çürütülememiş bir hipotezdir.
1952 yılında şantaja maruz kaldığı şikayetiyle polise başvurup eşcinsel olduğunu açıklayan Turing, eşcinsellik suçlamasından yargılanıp 1 sene boyunca kimyasal olarak hadım etme yöntemi olarak kullanılan östrojen iğnesi vurulmaya mahkûm edilmiştir. 1954 yılında potasyum siyanür zehirlenmesinden ölmüştür. Polis araştırmasında Turing'in yediği elma ile siyanür zehri alarak intihar sonucu öldüğüne karar verilmiştir. Buna rağmen, Turing'in zehirlenmesinin kendisi tarafından intihar nedeniyle olmadığı ve başkalarının bu şüpheli ölümde bir parmağı olduğu iddiası öne sürülmüştür.
Adı anısına verilen ve bilgisayar biliminin Nobel'i sayılan Turing Ödülü ile de akademik bilişim dünyasının bir parçası olmuştur.
Gelişim biyolojisi alanındaki en önemli matematiksel modellerden biri olan reaksiyon-difüzyon modeli de Turing tarafından formüle edilmiştir.

Annesi Sara, Hindistan'ın Orissa şehrinin Chatrapur kasabasında hamile kalmıştır. Babası Julius Mathison Turing, Britanya Hindistan koloni idaresinde Hindistan devlet memuru idi. Julius ve annesi Sara Alan'ı İngiltere'de dünyaya getirmek istediler ve böylece Londra'ya gelerek Alan Turing'in 23 Haziran 1912'de doğduğu (şimdi Colonnade Hotel olan) Maide Vale'de bir eve yerleştiler. John adlı bir abisi vardı. Babası Hindistan Devlet Memurluğu işine devam etmekteydi ve Turing'in çocukluk yılları boyunca ailesi iki oğlunun kalması için İngiltere Hastings'teki arkadaşlarına bırakarak Guildford, İngiltere ve Hindistan arasında seyahat etti. Turing yaşamının erken dönemlerinde deha belirtileri gösterdi ve bunları sürekli olarak sergiledi.
Ailesi onu 6 yaşında iken bir gündüz okulu olan St. Michaels'a kaydettirdi. Diğer eğitmenleri ve sonra da okulun başöğretmeni çabucak onun zekâsının farkına varmıştır. 1926'da 14 yaşındayken Dorset'te ünlü çok pahalı bir özel okul olan Sherborne Okuluna girdi. Okul sömestrinin birinci günü İngiltere'deki Genel Greve denk geldi; ancak Turing okuluna o kadar hevesliydi ki, trenlerin ülkede işlemediği o günü Southhampton'dan okula 60 milden fazla süren yolu tek başına bisikletle gitti ve yarı yolda geceyi bir otelde geçirdi.
Turing'in matematik ve bilim üzerine doğal eğilimi, Sherborne'daki eğitim tanımı daha çok klasik Antik Yunanca ve Latince üzerinde odaklanan, öğretmenlerinin saygısını kazandırmadı. Okul Müdürü ailesine şöyle yazmıştır: "Umarım iki okul arasında bilgisiz kalmaz. Eğer özel okulda kalacaksa özel okulun özel eğitimini almayı kabul etmeli; eğer sadece bir kendini bilime adamış bir bilim adamı olacaksa, vaktini bu özel okulda boşuna harcıyor."
Buna rağmen Turing sevdiği çalışmalarda göze çarpan yeteneğini göstermeye devam ediyordu, derslerinde daha türev ve entegrasyon konularını öğrenmeden bile ileri yüksek matematik konulu problemleri çözümlemeye başlamıştı. 1928'de 16 yaşına geldiğinde Albert Einstein'ın çalışmasıyla karşılaştı; onu kavramakla kalmadı; bunu Einstein'ın Newton'un hareket yasalarını tenkitlerini (bunların açıklamasını yapmayan ders kitabı metinleri kullanmadan) kendi kendine çalışarak ortaya çıkardı.
Turing okulda kendinden yaşça biraz daha büyük akademik öğrenci Christopher Morcom'la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurdu. Morcom, çocukken veremli inek sütü içmesi dolayısıyla kaptığı tüberküloz hastalığı nedeniyle, Sherborne'daki son sömestirinin bitmesinden sadece birkaç hafta sonra öldü. Turing'in dini inancı yıkıldı ve ateist oldu. İnsan beyninin çalışması da dâhil, tüm dünya fenomenlerinin materyalistik olduğu inancını benimsedi.

Turing'in klasik eski Yunanca ve Latince çalışmalara istekli olmaması ve matematik ve bilimi daima tercih etmesi onun Cambridge, Trinity Koleji'ne bir burs kazanmasına engel oldu. İkinci tercihi olan Cambridge Kings Kolej'e gitti. 1931'den 1934'e kadar orada öğrenciydi, seçkin bir dereceyle diploma aldı ve merkezi limit teoremi üzerinde hazırladığı bir tez yazısı dolayısıyla 1935'te Kings Kolej'e akademik üye seçildi.
28 Mayıs 1936'da sunduğu Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması adlı çok önemli bir makalesinde, Kurt Gödel'in 1931'de evrensel aritmetik-tabanlı biçimsel diliyle hazırladığı hesaplama ve kanıtın sınırları ispat sonuçlarını yeniden formüle ederek, onun yerine şimdi Turing makineleri diye andığımız, daha basit ve formel usullere dayanan ispatı ortaya attı. Eğer bir algoritma ile temsil edilmesi mümkün ise düşünülmesi mümkün olan her türlü matematiksel problemin böyle bir çeşit makine kullanılarak çözülebileceğini ispat etmiş oldu.
Turing makineleri günümüzün hesaplama teorilerinin ana araştırma öğesidir. Turing makineleri için Sonlanma Problemi'nin karar verilemez olduğunu göstererek Karar Verme Probleminin bir sonucu olmadığını ispatlamaya devam etti: genel anlamda, algoritmik olarak sunulan bir Turing makinesi her zaman sonlanıyor olsa bile, karar vermek mümkün değildir. Kanıtının, Alonzo Church'ün lambda hesaplama teorisine dayandırdığı Turing sonucuna eşit olan kanıttan daha sonra yayınlanmasına rağmen, Turing'in çalışması çok daha kabul edilebilir ve sezgiseldi. Teorisinin yeni bir tarafı da "Evrensel (Turing) Makinesi" kavramı idi ve bu herhangi bir diğer makinenin görevlerini yerine getirecek bir makine fikri idi. Makale ayrıca tanımlanabilen sayılar kavramını da tanıtıyordu.
Eylül 1936'dan Temmuz 1938'a kadar Princeton Üniversitesi, İleri Etüdler Enstitüsü'nde, Alonzo Church yanında hemen hemen devamlı çalışarak geçirdi. Soyut matematik çalışmaları yanında kriptoloji üzerinde de çalışmalar yaptı ve ayrıca dört aşamalı elektro-mekanik ikili çarpma makinesinin üç aşamasını tamamlayıp bitirdi. Haziran 1938'de tezini verip Princeton'dan Felsefe Doktoru unvanını kazandı. Bilimsel tezinde bir Turing makinesinin çözemeyeceği problemler araştırmasına olanak sağlayarak, kehanet makineleri ile bağlantılı Turing makineleri ile hesaplama kavramını inceledi.
İngiltere'de Cambridge'e geri dönerek, Ludwig Wittgenstein'in matematik temelleriyle ilgili derslerine katıldı. İkisi aralarında tartışmalar yapıp birbiriyle uyuşamadılar. Turing biçimciliği savunmaktaydı ve Wittgenstein ise matematiğin mevcut olan gerçekleri yeniden keşfetmek yerine onları yeni olarak icat ettiğini iddia etmekteydi. Ayrıca Hükûmet Kod ve Şifre Okulunda (GCCS) yarı-zamanlı çalışmaktaydı.

II. Dünya Savaşı sırasında Turing, Bletchley Park'ta Alman şifrelerini kırma girişimlerinde baş katılımcılardan biriydi. Savaştan önce Marian Rejewski, Jerzy Różycki ve Henryk Zygalski tarafından Polonya Şifre Bürosunda geliştirilen kriptanaliz üzerine eklemeler yaptı.
Hem Enigma makinesi hem de bu makineye eklenen (İngilizler tarafından 'Tunny' kod adı verilen teletip makinesi olan) Lorenz SZ 40/42 makinesinin şifrelerinin kırılmasına birçok anlayışla katkıda bulundu. Bir süre de, 8 Numaralı Kulübede bulunan Alman Deniz Kuvvetleri şifreli iletişimi okumadan sorumlu bölüme başkanlık yapmıştır.

Turing, Eylül 1938 itibarıyla Hükûmet Kod ve Şifre Okulu adındaki, İngiliz şifre kod kırma organizasyonunda yarı-zamanlı çalışmıştır. Alman Enigma makinesi problemi üzerinde çalışmış ve GCCS'de kıdemli kod kırıcı Dilly Knox'la işbirliği yapmıştır. 4 Eylül 1939'da, Birleşmiş Krallık'ın Almanya'ya karşı savaş ilan etmesinin ertesi günü, Turing askeri hizmet görmek için GCCS'nin savaş zamanı üssü Bletchley Park'a katıldı.

Bletchley Park'a katılışından birkaç hafta sonra, Turing Enigma'yı hızlı kırmaya yardımcı olacak elektromekanik bir makine tasarladı; bu makineye Bombe adı daha önce 1932'de Polonya tasarımlı makinelerinden geliştirilmiş olan cihaza verilen Bomba adına atıfla verildi. Matematikçi Gordon Welchman'ın önerileriyle eklemelerle, Bombe Enigma, korumalı mesaj trafiğine saldırmada en önemli ve tek tam otomatikleştirilmiş kod kırma makinesi olarak kullanıldı.
Turing ile aynı dönemde Bletchley Park'ta kriptanaliz üzerine çalışan Profesör Jack Good daha sonra Turing'i şu sözlerle onurlandırmıştır: "Turing'in en önemli katkısı, bence, kriptanalitik makine Bombe'nin tasarımıdır. Bunun esası eğitilmemiş bir kulak için çok saçma gelen bir mantık teoremine, hatta her şeyi anlayabileceğimizin muhtemel olduğuna dair çelişkili bir fikre dayanmaktaydı."
Bombe bir Enigma makinesi mesajında kullanılacak muhtemel doğru ayarlamaları (örn. çark komutları, çark ayarları vs.) araştırdı ve uygun ve makul bir şifresiz metin parçasını bulunan test için kullandı. Çarklar için, üç çarklı genel Enigma makineleri için 1019 olası durum ve 4 çarklı denizaltı Enigma makineleri için 1022 olası durum mevcuttu. Bombe elektriksel olarak tamamlanan, crib'i esas alan bir dizi mantıksal sonuç sergiledi. Bombe bir çelişki belirdiğinde tespit etti ve bir sonrakine taşıyarak düzenlemeleri eledi. Muhtemel düzenlemelerin çoğu çelişkilere sebep oluyor ve detayların araştırılması için birkaç tane bırakarak kalanı bir kenara atılıyordu. Turing'in Bombe'si ilk kez 18 Mart 1940'ta kuruldu. Savaş sonunda operasyonda iki yüzün üzerinde Bombe vardı.

Aralık 1940'ta Turing, diğer servislerin kullandığı göster geç sistemlerinden daha karmaşık olan, deniz kuvvetleri 

Albert Einstein (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955), en çok görelilik kuramını geliştirmesiyle tanınan Almanya doğumlu teorik fizikçi ve bilim insanı. Einstein, kuantum mekaniğine de önemli katkılarda bulundu. Özel görelilikten kaynaklanan kütle-enerji denkliği formülü E = mc2, "dünyanın en ünlü denklemi" olarak adlandırıldı. Teorik fiziğe yaptığı hizmetlerden ve özellikle fotoelektrik etki yasasını keşfetmesinden dolayı 1921'de Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
Alman İmparatorluğu'nda doğan Einstein, 1895 yılında İsviçre'ye taşındı ve ertesi yıl Alman vatandaşlığını bıraktı. 1897 yılında, on yedi yaşındayken Zürih'teki İsviçre Federal Politeknik Okulu'nda matematik ve fizik öğretmenliği diploma programına kaydoldu ve 1900 yılında mezun oldu. Bir yıl sonra İsviçre vatandaşlığına geçti ve ardından Bern'deki İsviçre Patent Ofisi'nde kalıcı bir pozisyon elde etti. 1905 yılında Zürih Üniversitesi'ne başarılı bir doktora tezi sundu. 1914'te Prusya Bilimler Akademisi ve Berlin Humboldt Üniversitesi'ne katılmak üzere Berlin'e taşındı ve Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü'nün müdürü oldu. 1933 yılında Einstein, Amerika Birleşik Devletleri'ni ziyaret ederken Almanya'da Adolf Hitler iktidara geldi. Yahudi dostlarına yönelik Nazi zulmünden dehşete düşen Einstein, ABD'de kalmaya karar verdi ve 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. İkinci Dünya Savaşı arifesinde Başkan Franklin D. Roosevelt'e bir mektup yazarak onu potansiyel Alman nükleer silah programı konusunda uyardı ve ABD'nin de benzer araştırmalara başlamasını tavsiye etti.
1905 yılında, annus mirabilis (mucize yılı) olarak da tanımlanan çığır açan dört makale yayınladı. Bu makaleler fotoelektrik etki teorisinin ana hatlarını çizdi, Brown hareketini açıkladı, özel görelilik teorisini tanıttı ve özel teori doğruysa kütle ve enerjinin birbirine eşit olduğunu gösterdi. 1915 yılında mekanik sistemini kütleçekimi de içerecek şekilde genişleten bir genel görelilik kuramını ortaya attı. Ertesi yıl yayınladığı kozmolojik bir makale, evrenin bir bütün olarak yapısının ve evriminin modellenmesi için genel göreliliğin sonuçlarını ortaya koydu. 1917'de Einstein, spontane emisyon ve uyarılmış emisyon kavramlarını tanıtan, ikincisi lazer ve mazerin arkasındaki temel mekanizma olan ve daha sonra kuantum elektrodinamiği ve kuantum optiği gibi fizikteki gelişmeler için faydalı olacak bir bilgi hazinesi içeren bir makale yazdı. 1935'te fizikçi Nathan Rosen ile ortak bir makalede solucan deliği kavramını ortaya attı. Fizikçi Leó Szilárd ile birlikte, hareketli parçası olmayan ve girdi olarak sadece ısı kullanan bir buzdolabı icat etti.

Alman İmparatorluğu'nun Ulm kentinde, Aşkenazi Yahudi bir ailede dünyaya gelen Einstein, yaşamının ilk yıllarını Münih'te geçirdi. Lise eğitimini ve yüksek eğitimini İsviçre'de tamamladı; fakat bir üniversitede iş bulmada yaşadığı zorluklar nedeniyle bir patent ofisinde müfettiş olarak çalışmaya başladı. 1905 yılı Einstein için bir mucize yıl oldu ve o dönemde kuramları hemen benimsenmemiş olsa da ileride fizikte devrim yaratacak olan dört makale yayımladı. 1914 yılında Max Planck'ın kişisel ricası ile Almanya'ya geri döndü. 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Nazi Partisi'nin iktidara yükselişi nedeniyle 1933'te Almanya'yı terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Ömrünün geri kalanını geçirdiği New Jersey eyaletinin Princeton ilçesinde ölmüştür.
Albert Einstein, özel görelilik ve genel görelilik kuramları ile iki yüzyıldır Newton mekaniğinin hakim olduğu uzay anlayışında bir devrim yaratmıştır. Sadece matematik hesaplamalar ve denklemler ile oluşturduğu kuramları sonradan deneysel olarak defalarca doğrulanmıştır. E = mc2 denklemi ile formüle ettiği kütle-enerji eşdeğerliği yıldızların nasıl enerji oluşturduğuna açıklama getirmiş ve nükleer teknolojinin önünü açmıştır. Fotoelektrik etki ve Brown hareketine getirdiği matematiksel açıklamalar, modern fiziğe diğer katkıları arasındadır. Ömrünün büyük bir kısmını bütün kuramları birleştiren bir birleşik alan kuramı yaratmaya çalışarak geçirmiş ama bu çabaları sonuçsuz kalmıştır. Einstein kuantum mekaniğinin bazı sonuçlarına, özellikle belirsizlik ilkesine oldukça şüpheci yaklaşmış fakat bu yaklaşımlar ileride geniş kabul görmüştür.
Einstein, Nazilerin nükleer bomba geliştirmesi endişesiyle ABD başkanı Franklin D. Roosevelt'e bir mektup göndermiş, ABD'nin nükleer çalışmalara başlamasını tavsiye etmiştir. Holokost sonrası Yahudilerin kendi ülkelerine sahip olması gerektiği fikrini savunmuş, İsrail'in kuruluşuna destek vermiştir. Çeşitli söyleşilerinde Yahudilik dinine ve diğer kutsal kitaplara inanmadığını belirtmiş, sosyalizme sempati duyan bir makale yayımlamıştır. Bertrand Russell ile birlikte nükleer silahlara karşı bir manifesto da yayımlamıştır.
1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Einstein, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında 1. sırayı almıştır.
Einstein, hayatı boyunca 300'den fazla bilimsel makale yayımlamıştır, ayrıca 150'den fazla bilim dışı çalışmaları da olmuştur. Başarıları ve eserleri nedeniyle Einstein sözcüğü, “dâhi” ile eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Albert Einstein 14 Mart 1879'da Almanya'nın Ulm kasabasında dünyaya geldi. 1880 yazında ailesi Münih'e taşındı. Münih'te babası Hermann Einstein ve amcası Jakob bir elektrik şirketi kurdular. Annesi Pauline Einstein yetenekli bir piyanistti. Albert iki buçuk yaşındayken kız kardeşi Maja dünyaya geldi. Okula başlamadan önce konuşma zorlukları yaşıyordu, annesi ve babası kaygılanarak onu doktora götürmüşlerdi.
Dört beş yaşlarında hasta bir şekilde yataktayken babası neşelendirmek için ona manyetik bir pusula vermişti. Pusula ibresinin hareketini o yaşta oldukça gizemli bulmuştu ve kendinde büyük bir merak uyandırmıştı.
Hermann ve Pauline Einstein Yahudi kökenli bir çiftti fakat dindar değillerdi. Yapılması gereken dini etkinliklerinden daha çok çocuklarının eğitimini düşünüyorlardı. Einstein beş yaşına geldiğinde onu evlerinin yakınlarında daha iyi eğitim verdiğini düşündükleri bir Katolik Hristiyan ilkokuluna yazdırdılar. Einstein okula başladıktan sonra okuldaki sıkı disiplinden ve ezberci anlayıştan rahatsız olmaya başlamıştı. Ama okul ile hoşnutsuzluğuna rağmen yüksek notlar alıyordu. Birinci sınıfı atlamıştı ve çoğu dönemde sınıfında birinci olmuştu.
Einstein'ın annesi Pauline çocuklarının erken yaşta müzik ile tanışmalarını istiyordu. Pauline Albert'ı keman derslerine, kız kardeşi Maja'yı ise piyano derslerine göndermişti. Albert keman derslerine altı yaşında başladı ve on dört yaşına kadar devam etti. Mozart'ın sonatlarını çok beğendi ve onları çalabilmek için tekniğini geliştirmek istedi. Sonunda iyi bir amatör kemancı olmuştu ve Mozart, Beethoven sonatları çalmaktan hoşlanıyordu.
Einstein dokuz buçuk yaşındayken Katolik ilkokulundan ayrıldı ve Luitpold Gymnasium'da eğitim görmeye başladı. Gymnasium Antik Yunanca ve Latinceye büyük önem veriyordu. Müfredatta ayrıca modern diller, coğrafya, edebiyat ve matematik de bulunuyordu. Einstein Latince ve matematikteki keskin mantığı seviyor ve bu derslerde en yüksek notları alıyordu. Gymnasium ilkokuldan çok daha sıkı bir disipline sahipti. Einstein burada otoriter öğretmenler ile sürekli çatışıyordu ve öğretmenleri Einstein'ın bağımsız, isyankar kişiliğinden hiç hoşlanmıyordu.

Einstein'ın ailesi, eski bir Yahudi geleneği olarak yoksul bir öğrenciyi evlerinde yemeğe davet ediyordu. Max Talmud isminde yoksul bir Yahudi üniversite öğrencisi her hafta bir akşam yemeğine katılıyordu. Talmud'un ziyaretleri Einstein on yaşındayken başlamıştı ve beş yıl boyunca sürmüştü. Einstein kendinden büyük bir üniversite öğrencisi ile konuşmaktan hoşlanıyordu ve Talmud kısa sürede Einstein'ın sıradan bir çocuk olmadığını sezmişti. Birlikte bilim, matematik ve felsefe konuşuyorlardı. Einstein on üç yaşındayken, Talmud Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi kitabını getirdi. Einstein o yaşta kitabı anlamakta hiç zorlanmamış ve okulunda sürekli Kant hakkında konuşmaya başlamıştı.
Talmud, Einstein'a sürekli çeşitli popüler bilim kitapları getiriyordu ve Einstein hepsini büyük bir heves ile inceliyordu. Bir keresinde Talmud, Öklid'in Elemanlar kitabını getirdi. Einstein kitaptaki problemler üzerinde çalışmaya başladı. Yaz bitmeden önce Einstein sadece bütün problemleri çözmek ile kalmamış, ayrıca teoremlere alternatif ispatlar da bulmuştu.
Einstein on bir yaşındayken Yahudi geleneği olarak evde din dersleri almaya başlamıştı. Einstein bu dönemde büyük bir dini istek duymaya başladı ve bütün dini gerekleri yerine getirerek dindar olmayan ailesine örnek olmak istiyordu. Şabat günü dinleniyordu, sadece Yahudiler için helal olan gıdaları yiyordu, kendi başına dini şarkılar yazmıştı. Ama Einstein'ın dini isteği uzun sürmedi. Bir yıl içerisinde okuduğu bilimsel kitapların kutsal kitaplar ile çeliştiğini gördü. Sonrasında her çeşit otoriteden kuşku duymaya başladı ve kuşkucu bir tavır geliştirdi.
1891 yazında mühendis amcası Jakob kendine bir cebir kitabı getirmişti. Einstein o yaz cebir kitabına çalışmaya karar verdi ve amcasından çözmek için problemler istedi. Einstein en zor ve karmaşık problemleri bile çözebiliyordu. O yaz, Einstein Pisagor teoreminin tekrar bir ispatını yaptı. Cebir ve geometriden sonra Einstein kalkülüse yöneldi. On altı yaşına geldiğinde kendi başına diferansiyel ve integral hesaplamaları ile analitik geometriyi öğrenmişti.
1894'te Einstein'ın babası ve amcasının şirketi 14 yılın ardından iflas etti. İki aile birlikte İtalya'ya gitmek ve şanslarını orada denemek istediler. Ailesi Albert'ın Münih'te kalıp okulunu Gymnasium'da bitirmesine karar verdi. Bu sırada Einstein on beş yaşındaydı ve liseyi bitirmesine daha üç yıl vardı. Münih'te tek başına altı ay geçirdikten sonra Einstein bunalıma girdi ve gerginleşmeye başladı. Aile doktorunu ikna ederek sinir sorunları nedeniyle kendinin ailesinin yanında bulunması gerektiğini belirten bir rapor aldı. Einstein ailesine h

Aldous Leonard Huxley (26 Temmuz 1894, Surrey – 22 Kasım 1963, Los Angeles), İngiliz yazar ve filozoftur.

İngiltere'nin Surrey bölgesindeki Godalming'de doğdu. Birçok ünlü bilim insanı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu.
Huxley'in çocukken takma adı Canavar anlamına gelen "Ogre"nin kısaltması "Ogie" idi. Kardeşi Julian tarafından sık sık tuhaf şeyler üzerine düşünen biri olarak tasvir edilmiştir.
Eton College'da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca, öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Oxford Üniversitesi'ndeki Balliol College'da okudu.
Balliol'da geçirdiği yılların ardından babasına mali açıdan kendisini borçlu hissederek iş için Eton Koleji'nde Fransızca öğretmenliğine başvurmuş ve başvurusu kabul edilmişti. Öğrencileri arasında daha sonra bir başka distopik romanın yazarı olacak olan Eric Blair (George Orwell takma adını alacaktı) de yer alıyordu. Eton Koleji'nde bir yıl boyunca Fransızca öğretmenliği yaptı ve öğrencileri arasında dile hakimiyet gücüyle hatırlanmaya devam etti.
Gırtlak kanseri tedavisi görürken ölmüştür. Ölümü John F. Kennedy'nin ölümüyle aynı güne denk gelmesi nedeniyle medyada yer bulamadı.

Romanları ve denemeleriyle tanınmış olmasına karşın kısa hikâyeler, şiir, gezi yazıları, film hikâyeleri ve senaryolar ile de uğraşmıştır.

Roman ve denemelerinde sosyal norm ve idealleri, bilimin insan yaşamında yanlış kullanımını eleştirmiştir.
Distopya türünün önemli örneklerinin başında gelen en önemli eseri Cesur Yeni Dünya Londra'da 26. yüzyılda geçen distopik bir romandır. Romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiş, sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiş görünürken aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, felsefe gibi değerler ortadan kaldırılmıştır. Bu Yeni Dünya'nın tanrısı Ford'dur. Ayrıca yaygın, ayrımsız seksle ve yan etkileri en aza indirilmiş bir uyuşturucu olan soma ile toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür. Ayrıca Cesur Yeni Dünya adlı yapıtı distopya türünün önemli bir örneğidir.

Parapsikoloji ve mistik temelli felsefelerle ilgilenmiş ve bu konularda yazılar kaleme almıştır. Özellikle Türkçeye "Kadim Felsefe" adıyla tercüme edilen "Perennial Philosophy" adlı eseri Perennial Felsefeyi çeşitli çevrelerde yeniden gündeme taşımıştır.

Perennial felsefe
Kadim Felsefe (Kitap)
Mistisizm
Cesur Yeni Dünya
Distopya

Krom Sarısı, 1921, ISBN 975-6902-92-2
Cesur Yeni Dünya, 1932, ISBN 975-6902-16-7
Maymun ve Öz, 1948, ISBN 975-8607-40-5
Ses Sese Karşı, ISBN 975-470-176-8
Algı Kapıları, 1954, ISBN 975-533-105-0
Cennet ve Cehennem, 1956, ISBN 975-533-105-0
Ada, 1962, ISBN 975-539-267-X
Mona Lisa Tebessümü, ISBN 975-07-0552-1
Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret, 1958, ISBN 975-6902-31-0
Denemeler
Edebiyat ve Bilim
Ekoloji Politikası
Kalıcı Felsefe, 1946, ISBN 975-574-151-8

Eyeless in Gaza (1971), James Cellan Jones tarafından yönetilen ve Eyeless in Gazaadlı romanına dayalı TV filmi.
The Devils (1971), The Devils of Loudun romanına dayalı Ken Russell tarafından yönetilen bir film
Effetti speciali (1978), Gianni Amelio yönetimindeki televiyon filmi.
Il piccolo Archimede (1979),Gianni Amelio, yönetiminde yazarın "Young Archimedes" adlı kısa hikâyesi üzerine kurulu TV filmi.
Brave New World (1980), Burt Brinckerhoff yönetimindeki TV filmi.
The Holy Family (1994), Ulrich Weis yönetiminde "The Claxtons" adlı kısa hikâyesi üzerine kurulu kısa film.
Brave New World (1998),Leslie Libman veLarry Williams yönetimindeki TV filmi.
Stardust (2002) Roque Azcuaga tarafından yönetilen kısa film.
Brave New World (2010), Leonard Menchiari tarafından aynı adlı romanınına dayalı mini dizi serisi.
Brave New World (2014), Cesur Yeni Dünya romanı üzerine kurulu film Nathan Hyde tarafından yönetildi.
The Alien (2017), "The Alien" şiiri üzerine kurulu kısa film William le Bras ve Gabriel Richard tarafından yönetildi.
Brave New World (2020), Cesur Yeni Dünya romanına dayalı dizi David Wiener tarafından üretildi.
Die Teufel von Loudun (2022),The Devils of Loudun romanı üzerine kurulu film Christoph Engel tarafından yönetildi.

Alexander Bain (11 Haziran 1818 - 18 Eylül 1903), İngiliz empirizm ekolüne mensup İskoç filozof, eğitimci ve bilim adamı. Psikoloji, dil bilimi, mantık, ahlak felsefesi ve eğitim reformu alanlarında önde gelen ve yenilikçi bir figürdür. İlk psikoloji ve analitik felsefe dergisi Mind'ın kurucusu olan Bain, bilimsel yöntemin psikolojiye uygulanmasında önde gelen isimdir. Aberdeen Üniversitesinde mantık, ahlak felsefesi ve İngiliz edebiyatı profesörlükleri yapmıştır.

Alexander Bain, Aberdeen'de dokumacılık yapan bir gazi olan George Bain ve Margaret Paul'ün çocuğu olarak dünyaya geldi. On bir yaşında dokumacı olarak çalışmak için okulu bıraktı. Fakat yine de Aberdeen Halk Kütüphanesi'nde birtakım derslere katıldı.
1836'da Marischal College'a girdi ve burada Matematik Profesörü John Cruickshank, Kimya Profesörü Thomas Clark ve Doğa Felsefesi Profesörü William Knight'tan dersler aldı. Lisans eğitiminin sonlarına doğru Eylül 1840'ta  "Electrotype and Daguerreotype" başlıklı ilk makalesini Westminster Review'da yayımladı. Bu, John Stuart Mill ile ömür boyu sürecek dostluğunun da başlangıç noktasıydı. Bain'in çalışmaları bilhassa zihin felsefesi, matematik ve fizik dallarında öne çıktı ve yüksek onur derecesi ile mezun oldu.
Bain, 1841'de, sağlık sorunları nedeniyle üniversitedeki görevlerini yerine getiremeyen Ahlak Felsefesi Profesörü Dr. Glennie'nin koltuğunu devraldı. Westminster için yazmaya devam ettiği bu dönemde, bu görevi art arda üç dönem sürdürdü ve ayrıca John Stuart Mill'e System of Logic'in (1842) el yazmasının tashihinde yardım etti. 1843'te kitabın ilk incelemesini Westminster'da yayımladı.

Bain, 1845'te Glasgow'daki Anderson's Üniversitesine matematik ve doğa felsefesi profesörü olarak atandı. Bir yıl sonra, kendisine daha geniş bir alan açmak için görevinden istifa etti ve kendini yazmaya verdi. 1848'de Sir Edwin Chadwick'in başında olduğu Sağlık ve Sosyal Bakım Daire Başkanlığındaki bir pozisyon için Londra'ya taşındı. Burada, sosyal reform faaliyetlerinde bulundu ve George Grote ve John Stuart Mill'in de aralarında bulunduğu entelektüel çevrenin önde gelen simalarından biri hâline geldi. 1855'te ilk önemli eseri The Senses and the Intellect'i, ardından 1859'da The Emotions and the Will'i yayımladı. Bu incelemeler, ona bağımsız düşünürler arasında önemli bir konum kazandırdı. Bain, ayrıca Londra Üniversitesinde 1857'den 1862'ye ve 1864'ten 1869'a kadar mantık ve ahlak felsefesi derslerinde sınav ve ödev denetçiliği yaptı.
1860'da, İskoç Üniversiteleri Komisyonu tarafından King's College, Aberdeen ve Marischal College'ın birleştirilmesi ile yeni kurulan Aberdeen Üniversitesine Mantık ve İngiliz Edebiyatı Bölümlerinin kurucu başkanı olarak atandı.

1858 yılına kadar Aberdeen'de ne mantık ne de İngilizce yeterli ilgiyi görmüştü. Bunun üzerine Bain, kendini bu durumu değiştirmeye adadı. Eğitim standarını yalnızca İskoçya'nın kuzeyinde artırmakla yetinmedi, Aberdeen Üniversitesinde bir felsefe okulu kurdu ve Birleşik Krallık'ta gramer ve kompozisyon öğretimini yaygınlaştırmayı başardı. Çabaları ilk olarak ders kitaplarının hazırlanmasına yönelikti: Higher English Grammar ve An English Grammar, 1863'te yayımlandı. Bunları, 1866'da Manual of Rhetoric, 1872'de A First English Grammar ve 1874'te Companion to the Higher Grammar takip etti. Bu kitaplar, oldukça geniş kapsamlıydı ve hazırlanırken kullanılan özgün görüş ve yöntemler yaygın şekilde kabul görmüştü.

Bain'in hâlihazırda yayımlanmış felsefi yazıları, özellikle The Senses and the Intellect ve On the Study of Character: Including an Estimate of Phrenology gibi eserler, derslerde okutulmayacak kadar hacimliydi. Bu yüzden, 1868'de, ağırlıklı olarak doktrinlerinin yeniden ifade edildiği, yeni örneklemelerin yer aldığı ve daha birçok ilavenin yapıldığı, incelemelerinin muhtasar şeklini ihtiva eden Manual of Mental and Moral Science'ı yayımladı. Bunu, 1870'te neşrettiği Logic takip etti. Bu kitap, daha çok öğrencilerin kullanımına yönelik tasarlanmış bir çalışmaydı. John Stuart Mill'in görüşlerini esas alan bu çalışma, nedensellik ile bağlantılı olarak enerjinin korunumu prensibini ele alması, mantık ilkelerinin çeşitli bilimlere ayrıntılı olarak uygulanması, tüm bilimlerin sınıflandırılması gibi birçok noktada ondan farklıydı. Daha sonra, 1872'de Mind and Body'yi ve 1879'da Education as a Science'ı yayımladı. Bain, Higher English Grammar'dan bu yana tüm bu eserleri, Aberdeen Üniversitesinde profesörlük yaptığı yirmi yıl boyunca yazmıştır. Ayrıca felsefe dergisi Mind'ı kurmuş; burada birçok makale kaleme almış, tartışmalarda bulunmuş ve derginin editörlüğünü yapan George Croom Robertson rahatsızlanıp yerini George Stout'a bırakana kadar derginin tüm masraflarını üstlenmiştir.

Bir mantıkçı ve dil bilimci olarak gramer ve retorikteki etkisi önemli olmasına rağmen, asıl şöhreti psikoloji alanındaki çalışmalarına dayanmaktadır. Bain, Alman Fizyolog ve Karşılaştırmalı Anatomist Johannes Peter Müller ile birlikte, 19. yüzyılda İngiltere'de fizyolojiyi zihinsel durumların aydınlatılmasında kapsamlı bir şekilde uygulayan ilk kişiydi. İradeyi ele alırken, fizyolojik açıklamaları metafizik açıklamalara tercih ederek, bilinçten bağımsız bir irade biçiminin kişinin uzuvlarında bulunduğunun kanıtı olarak reflekslere işaret etti. Zihindel durumların fizyolojik bağıntılarını şemalandırmaya çalıştı ancak herhangi bir materyalist varsayımda bulunmaktan kaçındı. Bilimsel sınıflandırma yöntemini psişik fenomenlere uygulama fikri; değeri, metodik açıklama ve örnekleme gücüyle artan eserine bilimsel bir nitelik kazandırmıştır. Onun psikolojinin metafizikten arındırılması talebi de bu doğrultudadır ve şüphesiz ki psikoloji, şimdilerde bağımsız bir pozitif bilim olarak edindiği konumu, büyük ölçüde Alexander Bain'e  borçludur. O, David Hume ve Auguste Comte'un etkisindeki psikoloji ilmini, bilimsel yöntemin uygulanması yoluyla daha farklı bir bilim disiplini olarak yeniden kurmuştur.
Bain, fizyolojik ve psikolojik süreçlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve geleneksel psikolojinin bu ilişki ile açıklanabileceğini iddia etti. Bunlara ek olarak tüm bilgilerin ve zihinsel süreçlerin, spontane düşüncelere ve tefekküre değil, gerçek fiziksel duyumlara dayanması gerektiğini öne sürdü; zihin ile beden arasındaki bağlantıyı tanımlamaya ve zihinsel ve davranışsal fenomenler arasındaki korelasyonları keşfetmeye çalıştı.
William James, çalışmalarını psikolojinin ilk döneminin "son sözü" olarak adlandırsa da gerçekte o, yeninin öncüsüydü. Müteakip psikofiziksel araştırmaların hepsi, onun çalışmalarının ruhuna "uygundu." James, psikolojik araştırmalarda sürekli olarak içe bakış yöntemini savunmasına rağmen, sosyal psikoloji, karşılaştırmalı psikoloji ve gelişim psikolojisinin kendisine yapılabileceği katkıları takdir eden ilk kişilerden biriydi. Bain, aktif hareket ve uğraşı deneyimlerimizin önemini vurguladı. Öne sürdüğü merkezî inervasyon duyusu teorisi artık rağbet görmese de sonraki psikologlar için bir öneri olarak değeri büyüktür. Bain'in inancın eylem için bir hazırlıktan ibaret olduğu düşüncesi, hem pragmatizm hem de işlevselcilik tarafından değerli bulunmaktadır.

Bain'in 1904'te yayımlanan otobiyografisi, çalışmalarının tam bir listesini ve Aberdeen Üniversitesinden Profesör W. L. Davidson'ın kaleminden kendisinin son on üç yılının anlatımını ihtiva eder. Diğer çalışmaları arasında William Paley'in Moral Philosphy'sinin notlandırılmış bir edisyonu, Education as a Science (1879), (Mind'daki yazılarının toplu basımı olan) Dissertations on Leading Philosophical Topics (1903) yer alır. John Stuart Mill ve George Grote ile birlikte James Mill'in Analysis of the Phenomena of the Human Mind (1869) adlı eserinin editörlüğünü yaptı, Grote'un Aristotle and Minor Works eserinin tashihinde yardımcı oldu ve G. Croom Robertson'ın Philosophical Remains adlı eserine bir inceleme yazısı kaleme aldı.

Bain, sosyal adalet ve kalkınma ile yakından ilgilendi ve sıklıkla dönemin siyasi ve sosyal hareketlerinde aktif  rol oynadı. Mantık Kürsüsünden emekli olduktan sonra, üç yılı aşan her bir görev süresi boyunca iki kez Aberdeen Üniversitesinin Lord Rektörü seçildi. Özellikle bilimlerin öğretiminde sıkı bir reformu savunuyor ve modern dillerin müfredatta yer alması yönündeki talepleri destekliyordu. Ayrıca öğrenci haklarının da gayretli bir savunucusuydu.
Profesör Bain, uzun yıllar Aberdeen Halk Kütüphanesi Komitesinin yanı sıra Aberdeen Üniversitesi Yönetim Kurulunun da bir üyesiydi. Bunun dışında, Aberdeen'deki enstitülerde dersler verdi; bu enstitüler için makaleler yazdı ve komite sekreteri olarak görev yaptı.
İskoçya'daki eğitime ve sosyal reforma olan hizmetleri, 1871'de Edinburgh Üniversitesi tarafından fahri hukuk doktoru derecesiyle taltif edildi. Mermer bir büstü Aberdeen Halk Kütüphanesi'nde ve portresi Marischal College'da asılıdır.

Bain, Aberdeen Üniversitesindeki kürsüsünden ve profesörlükten emekli olunca yerine, en parlak öğrencilerinden biri olan William Minto geçti. Ancak yine de Bain'in felsefeye olan ilgisi ve önceki yıllarda belirlediği çalışma planını tamamlama arzusu her zamanki canlılığını korudu. Bu doğrultuda, 1882'de çıkardığı James Mill: A Biography'ye, John Stuart Mill: A Criticism, with Personal Recollections eşlik etti. Akabinde çoğu daha önce yayımlanmış makale ve bildirilerden oluşan Practical Essays yayımlandı. Bunu, Rhetoric'in yeni baskısı ve öğretmenler için retorik prensiplerinin üslup eleştirisinde kullanımının uygulamalı olarak gösterildiği On Teaching English izledi. 1894'te psikoloji üzerine son görüşlerini içeren The Senses and the Intellect'in gözden geçirilmiş bir baskısını yayımladı. Ayrıca bu yıl, Mind dergisine son kez makale gönderdi. Son yıllarını, Aberdeen'de mahremiyet içinde geçirdi ve 18 Eylül 1903'te öldü. İki kez evlenen Bain'in çocuğu yoktu. Son arzuzu, "mezarına hiçbir taş konmamasıydı; kitapları, onun anıtı olacaktı."
Aberdeen Üniversitesi Felsefe Bölümü, 1883'te Bain Madalyası ödülünü vermeye başladı. Ödül, her yıl bölümü birincilikle biti

Alfred North Whitehead, (15 Şubat 1861 – 30 Aralık 1947) İngiliz bir matematikçi ve filozoftur. Mantıksal pozitivizm olarak bilinen felsefi akımın ve Viyana Çevresi olarak adlandırılan filozoflar grubunun içinde yer alan önemli isimlerden birdir. Ramsgate, Kent, Birleşik Krallık'ta doğdu, Cambridge, Massachusetts, ABD'de öldü. 1880–1910 arasında matematik üzerinde çalıştı. 1910–24 arasında fizik, bilim felsefesi, eğitim pratik ve teoriği üzerine çalışmalarda bulundu. 1924–47 arasında daha önce hiç düşünmediği bir dalda Harvard Üniversitesi'nde felsefe profesörü oldu, metafizik hakkında yazdı. Bertrand Russell'la beraber Principia Mathematica kitabını yazdı. Tanrı'yı İbrahimi dinlerden daha farklı bir şekilde anladığı iddia edilse de, eserlerinde semavi dinlerden esintiler mevcuttur.

Panteizm
Panenteizm

Alfred Reginald Radcliffe-Brown (17 Haziran 1881, Birmingham - 24 Ekim 1955, Londra) İngiliz sosyal antropolog. Yapısal işlevselci teoriyi geliştirdi. İlkel medeniyetlerin sosyal yapısına ilişkin temel kavramları tarif eden bir çerçeve çizdi.

Radcliffe-Brown, Sparkbrook'da doğdu (Birmingham, İngiltere). Trinity College, Cambridge de öğrenim gördükten sonra, Andaman Adaları'na seyahat etti. (1906-1908) ve Batı Avustralya (1910-1912)'da oradaki topluluklar üzerinde saha çalışmalarında bulundu. Son kitapları olan "Andaman adalılar" (1922) ve "Avustralya kabilelerinde sosyal organizasyon" (1930) adlı eserleri buralardaki çalışmalardan oluşturdu.
1916'da Tonga'da eğitim direktörü oldu ve 1920'de sosyal antropoloji alanında "the school of American Life" kurumunda profesör olmak için Cape Town'a taşındı. Daha sonra Sidney, Chicago ve Oxford'daki üniversitelerde profesör olarak çalıştı. Onun en ünlü öğrencisi Chicago Üniversitesi'ndeki Fred Eggan idi.
Oxford'da sosyal ve kültürel antropoloji enstitüsü'nü kurduğunda, Rodney Needham'a göre onun savaş yıllarında enstitüden ayrı kalışı, Oxford antropolojisi üzerindeki büyük etkisini yaklaşım ve kuram anlamında zayıflattı.
Daha sonra ise üniversite atamaları Cape Town Üniversitesi'ne (1920-25), Sidney Üniversitesi'ne (1925-31) ve Chicago Üniversitesi'ne (1931-37) oldu.

O, Bronislaw Malinowski'nin romantik bir klasik versiyonu olarak görüldü. Radcliffe-Brown Britanya antropolojisine Fransız sosyolojisini (asıl olarak da Emile Durkheim) getirdi. Etnografya çerçevesi için sıkı bir kavram dizini inşa etti.
Büyük oranda Emile Durkheim'ın çalışmalarından etkilendi. Toplumsal yapı ile ilgili belirli genellemelere ve ilkel toplumlara ilişkin çalışmalara katkı sağladı. Örneğin bir toplumun küresel sosyal düzeni sürdürebilmesinin anahtarı olarak bir vücudun organları gibi olan kurumları gördü ve toplumsal işlevin sınanmasında geleneklerin toplumsal sabitliğin sürdürülmesi ve bundaki rolü üzerine çalıştı.

Radcliffe-Brown çoğunlukla işlevselcilik ile anılmıştır ve bazıları tarafından da yapısal işlevselciliğin kurucusu olarak düşünülmektedir. Yine de Radcliffe-Brown bir işlevselci olduğunu şiddetle reddetmektedir ve kendi fonksiyon fikirlerini, savunucu işlevselciliği başlatan Malinowski'ninkinden dikkatlice ayırmaktadır. Malinowski'nin işlevselciliği sosyal uygulamaların, temel biyolojik ihtiyaçları karşılama yetenekleriyle direkt olarak açıklanabileceğini iddia ederken Radcliffe-Brown bunun temel alınmasını reddeder. Alfred North Whitehead'in felsefesinden etkilenmek yerine, antropolojinin temel birimlerinin, insan yaşamının ve etkileşiminin süreçleri olduğunu öne sürmektedir. Çünkü tüm bunlar daimi akış hallerinde ifade edilebilirken, durağanlığın meydana çıktığı durumlarda açıklama ne olacaktır. Radcliffe-Brown bunu sorduğunda sosyal uygulamaların bazı örneklerinin kendilerini tekrarlayabilmekte ve sabitleştikleri görülebilmekteydi. Bu durumu şöyle sebeplendirmiştir; diğer uygulamaların birbirleriyle olan çatışmalarının en aza inmesi gerekir ve bazı durumlarda uygulamaların gelişmesi için birbirlerini desteklemeleri gerekebilir; bu kavrama biyoloji teriminden türeterek coadaptasyon adını vermiştir. İşlevsel çözümleme durağanlığı, uygulamaların durağanlığı desteklemek adına nasıl birbirleriyle uyum sağladığını araştırarak açıklamaya çalışır; bir uygulamanın işlevi onun tüm sosyal yapıyı, sosyal yapı sabit bir yapıya kavuşana kadar desteklemedeki rolüdür. (Radcliffe-Brown 1957). Bu daha sonraları Carl Hempel ve diğerleri tarafından çürütülen 'işlevsel açıklama'dan farklıdır. Aynı zamanda Radcliffe-Brown'un sürekli eleştirdiği Malinowski'nin fonksiyon kavramından da açıkça farklıdır.

Lévi-Strauss (1958) sosyal yapı ve onu meydana getiren sosyal ilişkilerin sosyal yaşamı modellemede kullanılan teorik yapılar olduğunu iddia ederken Radcliffe-Brown buna yalnızca kısmi olarak katıldı. Sosyal ilişkilerin gerçek ve direkt olarak gözlemlenebilir olduğunu fakat sosyal yapının bilim adamları tarafından sosyal ilişkileri gözlemlemeye bağlı olarak tespit edilebilen bir teorik yapı olduğunu tartışmaya açmıştır (1957).
Levi-Strauss ile sosyal yapıları ve aralarındaki resmi ilişkileri belirlemeyi amaçlayan sosyal antropolojinin ana amacı kavramını paylaşır ve bunu yapmak için nitel ve soyut matematik yöntemlerini kullanır. Buna ithafen Radcliffe-Brown sosyal ağ çözümlemesinin babalarından biri olarak kabul edilmektedir.
Sosyal yapılar arasındaki soyut ilişkileri belirlemeye ek olarak, Radcliffe-Brown belli bir dönem boyunca verilen sosyal birimlerin ilişkilerinin toplamını veren 'toplam sosyal yapı' kavramının önemine de parmak bastı. Sosyal uygulamaların 'işlevler'inin tanımlarının bu toplam sosyal yapı ile ilişkili olduğu varsayılmıştır.

Kabile toplumları hakkındaki çalışmaların genel görüşü; tüm toplumlar tek bir çizgisel yol (evrimcilik)izlerler, böylece 'ilkel' toplumlar bu yol izlenerek daha önceki evrelere bakılarak anlaşılabilir, tersine 'modern' toplumlar da daha önceki formların izlerini taşımaktadırlar. Diğer bir görüş de sosyal uygulamaların yalnızca tek defaya mahsus olacak şekilde gelişim eğiliminde olduklarıdır, böylece toplumlar arasındaki genellemeler ve farklar, toplumlar arasındaki etkileşimin tarihsel yapılanması yardımıyla açıklanabilmektedir (Yayılma). Bu iki görüşe göre, kabile toplumları ve modern toplumlar arasındaki farkı açıklamanın doğru yolu tarihsel yapılandırmadır.
Radcliffe-Brown her iki görüşü de tarihsel yapılandırmanın ölçülüp ispatlanamayacak olmasından dolayı reddetmiştir. Bunlar yerine toplumlar arasındaki düzeni bulmada karşılaştırmalı metot kullanımını önerdi ve böylece sosyal hayatın bilgisinin bilimsel olarak gelişimi sağlanacaktı.
Son olarak Radcliffe-Brown 'toplumun doğal bilimi'ni ortaya attı. Kültürel antropolojinin psikolojiden ayrılan fakat onunla çatışma içinde olmayan bağımsız bir rolü olduğunu iddia etmiştir. Çünkü psikoloji bireysel zihin süreçlerinin çalışmasıyken, sosyal antropoloji insanlar arasındaki etkileşimleri konu alan çalışmalardır (sosyal ilişkiler). Bu yüzden psikoloji ve sosyal antropoloji arasında prensipli Ontoloji ayrımı savundu aynı şekilde fizik ve biyoloji için de prensipli ayrımı uygulamaya çalıştı. Bundan başka savunduğu diğer bir görüş; dilbilimlerini dışarıda bırakarak sosyal bilimsel disiplinlerin ortaya çıkması rastgeledir, doğmaları için herhangi bir kurallar bütününe sahip olmaları gerekmez; toplum bilgimiz yeterli olduğu takdirde sosyal yapının ayrık kısımları etrafında toplanmış antropolojinin alt disiplinlerini şekillendirmek mümkün olacaktır. Fakat geniş bir bilimsel bilgiye sahip olunmadığı takdirde, bu sınırların nerede çizileceğini bulmak imkânsızdır.

Radcliffe-Brown, Andaman Adaları'nda, Avustralya'da ve diğer yerlerde yoğun saha çalışmaları yürüttü. Bu araştırmalarının temelinde akrabalık üzerine fikirleriyle ve Claude Lévi-Strauss'un akrabalık kuramı eleştirisiyle antropolojiye yoğun katkılarda bulundu.

Radcliffe-Brown çalışmalarında toplumlardaki tarihsel değişmelerin etkilerini görmede başarısız olduğu konusunda ve özellikle kolonyalizm ile ilgili getirdiği değişikliklerle eleştiri aldı. Fakat artık günümüzde Radcliffe-Brown, Malinowski ile birlikte modern antropolojinin babası olarak değerlendirilmektedir.

Radcliffe-Brown'a ait kitap ve makaleler.

1922, Andaman Adası.
1931, Avustralya Kabilelerinde Sosyal Organizasyon.
1940, Şaka ilişkileri üzerine: Afrika: Uluslararası Afrika Enstitüsü Dergisi, Cilt 13, No. 3 (Haziran 1940), pp. 195–210 doi:10.2307/1156093
1952, İlkel Toplumlarda Yapı ve İşlev: ölümü sonrası
1957, Toplumun Tabii Bilimi: 1937'de Şikago Üniversitesi'ndeki ders notlarının öğrencileri tarafından ölümü ardından yayınlanması ile oluşturulan kitap.

Lévi-Strauss, C. Anthropologie structurale (1958, Structural Anthropology, trans. Claire Jacobson and Brooke Grundfest Schoepf, 1963)
Radcliffe-Brown, A.R., (1957) A Natural Science of Society

Algoritma analizi veya diğer adıyla algoritma çözümlemesi, bilgisayar biliminde bir algoritmayı çalıştırabilmek için gereken kaynakların (zaman, yer gibi) miktarının tespitidir. Algoritmaların çoğunluğu, rastgele seçilmiş uzunluktaki girdiler ile çalışmak için tasarlanmıştır. Genellikle, bir algoritmanın verimlilik veya çalışma zamanı, adımların sayısı (zaman karmaşıklığı) veya depolama yerleri (alan karmaşıklığı)'nin girdi uzunluğuyla ilişkili olan işlev olarak ifade edilir.
Algoritma çözümlemesi, verilmiş olan hesaplamalı bir bilinmezi çözen herhangi bir algoritma aracılığıyla gereksinim duyulan kaynaklar için kuramsal tahminleri sağlayan hesaplamalı karmaşıklık kuramının önemli bir parçasıdır. O, verimli algoritmaları bulabilmek veya kıyaslayabilmek için bir anlayış geliştirmemizi sağlar.
Algoritmaların kuramsal çözümlemesinde, sonuşmazsal (asimptotik) anlamda onların karmaşıklığını tahmin etmektir, yani büyük miktarda ve rastsal olan girdiler için karmaşıklık işlevini tahmin etmektir. Büyük O gösterimi, Büyük omega gösterimi ve Büyük theta gösterimi, sonuşmazsaldaki sonları belirtmek için kullanılır. Mesela, ikili arama, aranmakta olan bir listenin uzunluğunun logaritmasına oranlı olan adım sayısında veya O(Log(n))'de veya konuşma diliyle "logaritmik zaman"da çalıştırmak için söylenilir. Genellikle sonuşmazsal tahminler kullanılır, çünkü aynı algoritmanın farklı gerçekleştirmeleri, verimlik açısından diğer algoritmalara kıyasla farklı olabilir. Bunlara rağmen verilen bir algoritmanın herhangi iki "akla yatkın" gerçekleştirmesinin verimliliği, saklı sabit adı verilen bir çarpımsal sabit unsuru aracılığıyla ilişkilidir.
Verimliliği kesin olan yani sonuşmazsal olmayan ölçümler, bazen hesaplanılmış olur, ancak genellikle hesaplama taslamı (modeli) kullanılarak çağrılan algoritmanın belirli gerçeklemesini dikkate alan belirli varsayımlara gereksinim duyarlar. Bir hesaplama taslamı, soyut bilgisayar açısından tanımlanılabilinir. Mesela, Turing makinesi, ve/veya birim zamanda yürütülen belirli işlemlerin olduğu esaslar tarafından. Örnek için, n adet elemanı olan ikili aramayı uyguladığımız sıralanmış dizi ve birim zamanda yapılmış olan dizideki elemanların her birine uğranmasını garanti edersek, o zaman en fazla log2 n + 1 zaman birimi, bir cevabın döndürülmesi için yeterlidir.

Algı, psikoloji ve bilişsel bilimlerde duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına gelir. Algı, duyu organlarının fiziksel uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerden oluşur. Örneğin, görme gözün retinasına düşen ışıkla, işitme kulağa gelen ses ile oluşur. Algı bu sinyallerin sadece pasif bir şekilde alınması değildir. Öğrenme, dikkat, hafıza ve beklenti ile şekillenebilir. Algı, bu "yukarıdan aşağıya etkileri" kapsadığı gibi duyusal girdinin "aşağıdan yukarıya" işlenmesini de içerir. "Aşağıdan yukarıya işlemler", basitçe, düşük seviye bilgi kullanılarak daha yüksek seviyede bilginin (örneğin şekiller ile nesne tanımada) oluşturulmasıdır. Yukarıdan aşağıya işlemler ile kastedilen, kişinin kavram ve beklentilerinin algıyı etkilemesidir. Algılama, sinir sisteminin kompleks işlemlerine dayanır, ancak bilinçsel farkındalığın dışında gerçekleştiği için çoğu zaman kişilere zahmetsizce gerçekleşir gibi gelir.
Deneysel psikolojinin, 19. yüzyılın sonlarına doğru yükselişinden beri psikolojinin algı anlayışı çeşitli teknikleri birleştirerek ilerledi. Psikofizik, fiziksel nitelikleri değişen girdinin algı üzerine etkisini ölçerken, Duyusal nörobilim algının arka planındaki beyin mekanizmalarını inceler. Algı sistemleri (işledikleri bilgi açısından) hesaplamalı olarak da incelenebilir. Felsefe, algı ile ilgili olarak; ses, koku gibi duyusal niteliklerin ne dereceye kadar algılayanın zihni yerine nesnel gerçeklikte var olduklarını inceler.
Duyular geleneksel olarak pasif alıcılar olarak düşünülmesine rağmen, yanılsama ve illüzyon üzerine çalışmalar beynin algısal sistemlerinin aktif ve bilinç düzeyine çıkmadan girdilerinden duyu oluşturmaya çalıştıklarını gösterdi. Algının ne derece aktif bir hipotez test sürecinde kullanılabilir olduğu veya gerçekçi duyusal bilginin elde edilebilmesinin bu süreci gereksiz kılıp kılmayacağı tartışma konusudur.
Beynin algısal sistemleri, insanların çevrelerindeki dünyayı, duyusal bilgileri eksik ya da değişken olsa bile, kararlı görmesini sağlıyor. İnsan ve hayvan beyinleri farklı bölgeleri farklı duyu bilgilerini işleyecek şekilde kısımlı bir yapıya sahiptir. Bu kısımlardan bazıları duyusal harita şeklini alır. Bu farklı kısımlar birbirleriyle bağlantılıdır ve birbirlerinden etkilenir. Örneğin, tatma duyusu kokudan güçlü bir şekilde etkilenir.

Algı çalışmasının yöntemleri, David Hume, John Locke, George Berkeley'de veya tüm bilim ve bilginin temeli olarak Maurice Merleau-Ponty'nin algıyı kabullenmesi gibi deneysel epistemoloji ve mantık felsefesi çerçevesindeki psikolojik yaklaşımlar içerisinde gerekli biyolojik yaklaşımlardan psikolojik yaklaşımlara kadar farklılık gösterir.
Kolaylıkla duyum ile karıştırılabilmektedir. Ayrımı belirleyen temel etken duyumda bir yorumlama, anlama söz konusu 'olmamasıdır'.
Örnek: Yolun karşısından gelen arkadaşımız bize doğru yürümektedir ve açıkça bize doğru yürürken bize doğru bakmaktadır. Ancak yanımızdan hiç oralı olmayıp geçer giderse problem duyum algı farkına işaret ediyor olabilir. Yani bizim görüntümüz onun gözüne, retinasına yansımıştır. Biyolojik yapısı içerisinde göz bu görüntüyü beyne ulaştırmıştır. Fakat beyin burada yapması gereken duyusal bilginin alınmasından sonra, seçilme, düzenleme ve yorumlama aşamalarını gerçekleştirmemiştir. Bu halk arasındaki tabirle bakmak ve görmek arasındaki fark gibi de düşünülebilir.
Psikolog Jerome Bruner bir algı modeli geliştirmiştir. Bruner'e göre insanlar kanaat oluşturmak için aşağıdaki süreçlerden geçerler:

Tanıdık olmayan bir hedef ile karşılaştığımızda farklı bilgisel ipuçlarına açık olur ve hedef hakkında daha çok bilgiye sahip olma isteğinde oluruz.
İkinci aşamada hedef hakkında daha çok bilgi toplamaya çalışırız, ardından hedefi kategorize etmek için kimi benzer ipuçlarıyla karşılaşırız.
Bu aşamada ipuçları daha az etkiye açık ve seçici olur. Hedefin kategorisini doğrulamak için daha çok ipucu aramaya çalışırız. Ayrıca ilk algılarımıza uymayan ipuçlarını görmezden gelir, hatta saptırırız. Algımız daha seçici olur ve hedefin daha istikrarlı bir resmini çizeriz.
Alan Saks ve Gary Johns'a göre, algının 3 bileşeni vardır.

Algılayan, bir şeylerin farkına varan ve bir nihai anlamaya erişen kişidir. 3 etken bu algılamayı etkiyebilir; deneyim, güdüsel durum ve duygusal durum. Farklı güdüsel ve duygusal durumlarda algılayıcı bir şeyi farklı şekilde algılayabilir. Ayrıca farklı durumlarda algılayıcı "görmek istediğini görme" eğiliminde olduğunda "algı savunması" oluşturabilir.
Hedef, bu algılanan veya yargılanandır. Hedef hakkında bilgi eksikliği veya belirsizliği daha çok anlam çıkarma ihtiyacına sebep olur.
Durumun algılamada büyük bir etkisi vardır, çünkü farklı durumlar hedef hakkında ek bilgi isteyebilir.

Psikolojinin konusu olan insan ve hayvanda algı, duyulara bağlıdır. Klasik beş duyu; görme, duyma, koku alma, tat alma ve dokunmadır. Bunların dışında; beden bilinci, denge, sıcaklık ve acı gibi duyular da vardır.

Algı felsefesi, algısal deneyimin doğası ve algısal verilerin durumuyla, özellikle de dünya hakkındaki inançlar veya dünya hakkındaki bilgilerle nasıl ilişkili olduklarıyla ilgilidir. Herhangi bir açık algı açıklaması, çeşitli ontolojik veya metafizik görüşlerden birine bağlılığı gerektirir. Filozoflar, nesnelerin algılarının ve bunlarla ilgili bilgi veya inançların bireyin zihninin yönleri olduğunu varsayan içselci açıklamaları ve bunların bireyin dışındaki dünyanın gerçek yönlerini oluşturduklarını belirten dışsalcı açıklamaları birbirinden ayırır.  Son zamanlardaki felsefi çalışmalar, tek görme paradigmasının ötesine geçerek (örneğin, koku almanın benzersizliğini araştırarak) algının felsefi özelliklerini genişletmiştir.

Algı içsel ve dışsal olarak kategorize edilir.

İç algı (propriosepsiyon) bize bedenlerimizde neler olup bittiğini söyler; uzuvlarımız nerede, oturuyor muyuz, ayakta mıyız, depresyonda mıyız, aç mıyız, yorgun muyuz vb.
Dış veya duyusal algı (dış algılama), beden dışındaki dünya hakkında bilgi verir. Görme, işitme, dokunma, koku alma ve tat alma duyularını kullanarak dünyanın genelini renklerini, seslerini, dokularını vb. algılarız. Bilişsel psikolojide duyusal süreçlerin mekaniğine ilişkin artan bir bilgi birikimi vardır.
Karışık iç ve dış algı (örneğin, duygu ve belirli ruh halleri) bedende neler olup bittiğini ve bedensel algıların algılanma nedeni hakkında bilgi verir.
Algı felsefesi esas olarak dış algı ile ilgilidir.

Bir gözlemciden belirli bir uzaklıkta bulunan bir nesne, ışığı her yöne yansıtacak, bunların bir kısmı gözlerin kornealarına düşecek ve burada her bir retinaya odaklanarak bir görüntü oluşturacaktır. Bu iki farklı görüntünün elektrik çıktısı arasındaki eşitsizlik, ya lateral genikulat çekirdek seviyesinde ya da 'V1' olarak adlandırılan görsel korteksin bir bölümünde çözülür. Çözümlenen veriler, bazı alanların özel işlevlere sahip olduğu görsel kortekste daha fazla işlenir, örneğin, V5 alanı hareketin modellenmesinde ve V4'ün renk eklenmesinde yer alır. Deneklerin deneyimleri olarak rapor ettikleri sonuçtaki tek görüntüye 'algı' denir. Hızla değişen sahneleri içeren çalışmalar, algının zaman gecikmelerini içeren çok sayıda süreçten kaynaklandığını gösterir. Son fMRI çalışmaları  yüzler gibi şeylere ilişkin rüyalar, tasavvurlar ve algılara, beynin fiziksel görmeyle ilgili olan aktivitesi eşlik eder. Duyulardan kaynaklanan ve içsel olarak oluşturulan görüntüler, daha yüksek kortikal işlem seviyelerinde paylaşılan bir ontolojiye sahiptir.
Ses, kulaktaki koklea tarafından algılanan basınç dalgaları cinsinden analiz edilir. Gözlerden ve kulaklardan gelen veriler bir 'sınırlı' algı oluşturmak için birleştirilir. Bunun nasıl üretildiği sorunu, bağlama sorunu olarak bilinir.

Qualia'nın doğası gibi önemli felsefi problemler, algı epistemolojisinden algı yoluyla bilgiyi nasıl elde edebileceğimizden türer. Algının biyolojik olarak incelenmesinde saf gerçekçilik kullanılamaz. Bununla birlikte, naif gerçekçiliğin biyoloji dışında değiştirilmiş biçimleri savunulmaktadır. Ortakgörü felsefesi'nin on sekizinci yüzyıldaki kurucusu Thomas Reid, duyumun bir dizi veri aktarımından oluştuğu fikrini formüle etti, ancak algı ile dünya arasında hala doğrudan bir bağlantı olduğunu da açıkladı. Doğrudan gerçekçilik olarak adlandırılan bu fikir, postmodernizmin yükselişiyle yeniden popüler hale geldi.

Hem realistler hem de anti-realistler için ortak olan bir algı yönü, zihinsel veya algısal alan fikridir. David Hume, nesnelerin renk ve katılık özelliklerine sahip oldukları için uzamış göründükleri sonucuna vardı. Popüler bir modern felsefi görüş, beynin görüntüleri içeremeyeceği, bu nedenle uzamsal algımızın fiziksel şeyler tarafından işgal edilen gerçek alandan kaynaklanması gerektiğini öne sürer. Ancak, René Descartes'ın fark ettiği gibi, algısal uzayın yansıtmalı bir geometrisi vardır, içindeki şeyler sanki bir noktadan görülüyormuş gibi görünür. Perspektif olgusu, geometrik yapılandırma projeksiyonlarında algısal alanın görünürlüğünü doğrulayan 11. yüzyıl bilgesi Alhazen'e (İbn al-Haytham) dayanan Rönesans'taki sanatçılar ve mimarlar tarafından yakından incelenmiştir. Matematikçiler algıdaki şeylerin düzenini tanımlayabilen karmaşık Minkowski uzayı gibi birçok projektif geometri türünü biliyorlar (bkz. retina görüntüsünün düzeni (retinotopi olarak bilinir). Bunların nasıl bilinçli deneyim haline geldiği veya olup olmadığı hala bilinmemektedir (bkz. McGinn (1995)).

Geleneksel olarak, algının felsefi araştırması, duyusal algı paradigması olarak görme duyusuna odaklanmıştır. Bununla birlikte, koku alma gibi diğer duyusal modaliteler üzerine yapılan çalışmalar, algının karakteristik veya temel özelliklerini düşündüğümüz şeylere meydan okuyabilir. Örnek olarak koku alma. Uzamsal düşünce, uyaranların mekansal yapılarını ayrı sinirsel yapılar ve temsiller üzerine haritalayan bir "haritalama" paradigmasına dayanır. Ancak koku alma bilimi algının aynı zamanda bir çağrışımsal öğrenme, gözlemsel iyileştirme ve bağlama bağlı bir karar verme süreci meselesi olduğunu göstermiştir. Bu keşiflerin algı felsefesi üzerindeki sonuçlarından biri, kavramsal imgeler gibi yaygın algısal etkilerin, uyaranın kendisinin topolojisinden ziyade sinir mimarisine ve gelişimine daha fazla yönelmesidir.

Chalmers DJ. (1995) "Facing up to the hard problem of consciousness." Journal of Consciousness Studies 2, 3, 200–219.
Wikibooks: Consciousness Studies
BonJour, Laurence (2001). "Epistemological Problems of Perception," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 25 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burge, Tyler (1991). "Vision and Intentional Content," in E. LePore and R. Van Gulick (eds.) John Searle and his Critics, Oxford: Blackwell.
Crane, Tim (2005). "The Problem of Perception," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 13 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Descartes, Rene (1641). Meditations on First Philosophy. Online text
Dretske, Fred (1981). Knowledge and the Flow of Information, Oxford: Blackwell.
Evans, Gareth (1982). The Varieties of Reference, Oxford: Clarendon Press.
Flynn, Bernard (2004). "Maurice Merleau-Ponty," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 14 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hume, David (1739–40). A Treatise of Human Nature: Being An Attempt to Introduce the Experimental Method of Reasoning Into Moral Subjects. Online text 29 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kant, Immanuel (1781). Critique of Pure Reason. Norman Kemp Smith (trans.) with preface by Howard Caygill, Palgrave Macmillan. Online text 27 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lacewing, Michael (unpublished). "Phenomenalism." Online PDF
Locke, John (1689). An Essay Concerning Human Understanding. Online text 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
McCreery, Charles (2006). "Perception and Hallucination: the Case for Continuity." Philosophical Paper No. 2006-1. Oxford: Oxford Forum. Online PDF 10 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
McDowell, John, (1982). "Criteria, Defeasibility, and Knowledge," Proceedings of the British Academy, pp. 455–79.
McDowell, John, (1994). Mind and World, Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press.
McGinn, Colin (1995). "Consciousness and Space," In Conscious Experience, Thomas Metzinger (ed.), Imprint Academic. Online text 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mead, George Herbert (1938). "Mediate Factors in Perception," Essay 8 in The Philosophy of the Act, Charles W. Morris with John M. Brewster, Albert M. Dunham and David Miller (eds.), Chicago: University of Chicago, pp. 125–139. Online text
Moutoussis, K. and Zeki, S. (1997). "A Direct Demonstration of Perceptual Asynchrony in Vision," Proceedings of the Royal Society of London, Series B: Biological Sciences, 264, pp. 393–399.
Noe, Alva/Thompson, Evan T.: Vision and Mind: Selected Readings in the Philosophy of Perception, Cambridge: MIT Press, 2002.
Peacocke, Christopher (1983). Sense and Content, Oxford: Oxford University Press.
Peters, G. (2000). "Theories of Three-Dimensional Object Perception - A Survey," Recent Research Developments in Pattern Recognition, Transworld Research Network. Online text 22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Putnam, Hilary (1999). The Threefold Cord, New York: Columbia University Press.
Read, Czerne (unpublished). "Dreaming in Color." Online text 5 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Russell, Bertrand (1912). The Problems of Philosophy, London: Williams and Norgate; New York: Henry Holt and Company. Online text 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Shoemaker, Sydney (1990). "Qualities and Qualia: What's in the Mind?" Philosophy and Phenomenological Research 50, Supplement, pp. 109–31.
Siegel, Susanna (2005). "The Contents of Perception," The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Edward Zalta (ed.). Online text 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tong, Frank (2003). "Primary Visual Cortex and Visual Awareness," Nature Reviews, Neuroscience, Vol 4, 219. Online text 24 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tye, Michael (2000). Consciousness, Color and Content, Cambridge, Massachusetts: MIT Press.
Infoactivity Genesis of perception investigation

"Epistemology of Perception". İnternet Felsefe Ansiklopedisi. 
"Objects of Perception". İnternet Felsefe Ansiklopedisi. 
Crane, T.; French, C. (2015). "The Problem of Perception".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
BonJour, L. "Epistemological Problems of Perception".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy.

AlphaFold, Alphabet'in bir yan kuruluşu olan DeepMind tarafından protein yapısını tahmin etme üzerine geliştirilen bir yapay zeka programı. Program, bir derin öğrenme sistemi olarak tasarlanmıştır.
AlphaFold yazılımının üç ana versiyonu bulunmaktadır. AlphaFold 1 (2018) kullanan bir araştırma ekibi, Aralık 2018'de 13. CASP genel sıralamasında birinci oldu. Program, yarışma organizatörleri tarafından en zor olarak değerlendirilen ve kısmen benzer diziye sahip proteinlerden mevcut şablon yapıları bulunmayan hedefler için en doğru yapıyı tahmin etmede özellikle başarılı oldu. AlphaFold 2 (2020) kullanan bir ekip, Kasım 2020'deki CASP14 yarışmasında bu konumunu tekrarladı. Ekip, diğer gruplardan çok daha yüksek bir doğruluk seviyesine ulaştı. CASP'ın global mesafe testi (GDT) adı verilen ve bir hesaplama programının tahmin ettiği yapının laboratuvarda belirlenen yapıya ne kadar benzediğini ölçen testte, 100 tam bir eşleşme olacak şekilde, iki protein arasındaki mesafe eşiği kullanılarak hesaplanan GDT'de, proteinlerin yaklaşık üçte ikisi için 90'ın üzerinde bir skor elde etti.
AlphaFold 2'nin CASP14'teki sonuçları "şaşırtıcı" ve "dönüştürücü" olarak tanımlandı. Bazı araştırmacılar, tahminlerinin üçte biri için doğruluğun yeterince yüksek olmadığını ve protein katlanması sorununu çözmek için mekanizmayı veya kuralları ortaya koymadığını belirtti. Buna rağmen, teknik başarı geniş çapta takdir gördü. 15 Temmuz 2021'de AlphaFold 2 makalesi, Nature'da ön erişim yayını olarak, açık kaynak yazılım ve türlerin proteomlarının aranabilir bir veritabanı ile birlikte olarak yayımlandı.
AlphaFold 3, 8 Mayıs 2024'te duyuruldu. Bu versiyon, DNA, RNA, çeşitli ligandlar ve iyonlar ile proteinler tarafından oluşturulan protein komplekslerinin yapısını tahmin edebilmektedir.

Proteinler, kendiliğinden katlanarak proteinlerin üç boyutlu (3D) yapısını oluşturan amino asit zincirlerinden oluşur. 3D yapı, proteinin biyolojik fonksiyonunu anlamak için hayati öneme sahiptir.
Protein yapıları, X ışını kristalografisi, krio-elektron mikroskopisi ve nükleer manyetik rezonans gibi deneysel teknikler kullanılarak belirlenebilir, ancak bu teknikler pahalı ve zaman alıcıdır. Bu tür çabalar, deneysel yöntemler kullanarak son 60 yılda yaklaşık 170.000 proteinin yapısını belirlemişken, tüm yaşam formlarında bilinen protein sayısı 200 milyondan fazladır.
Yıllar boyunca, araştırmacılar amino asit dizilerinden proteinlerin 3D yapılarını tahmin etmek için birçok hesaplama yöntemini uygulamışlardır, ancak bu yöntemlerin doğruluğu deneysel tekniklere yakın olmamıştır. 1994 yılında bilim topluluğunu en iyi protein yapı tahminlerini üretmeye zorlamak amacıyla başlatılan CASP, 2016 yılına kadar en zor proteinler için sadece yaklaşık 40/100 GDT skorlarının elde edilebileceğini bulabilmişti. AlphaFold, 2018 CASP'ta bir yapay zeka (AI) derin öğrenme tekniği kullanarak bu yarışmaya başladı.

DeepMind'in, protein dizileri ve yapılarından oluşan halka açık bir depodan 170.000'den fazla protein üzerinde programı eğittiği bilinmektedir. Program, dikkat ağı olarak bilinen bir derin öğrenme tekniği kullanmaktadır. Bu teknik, yapay zekâ'nın daha büyük bir sorunun parçalarını tanımlayıp ardından genel çözümü elde etmek için bu parçaları bir araya getirmesine odaklanmaktadır. Genel eğitim, 100 ile 200 arasında GPU işlem gücü üzerinde gerçekleştirilmiştir.

AlphaFold 1 (2018), 2010'larda çeşitli ekipler tarafından geliştirilen çalışmalara dayanıyordu. Bu çalışmalar, şimdi birçok farklı organizmadan elde edilen ilgili DNA dizilerinin büyük veri bankalarına bakarak, ana zincirde ardışık olmasalar bile, farklı kalıntılarda ortaya çıkan değişikliklerin ilişkili olduğunu bulmaya çalışıyordu. Bu tür korelasyonlar, kalıntıların dizide birbirine yakın olmasalar bile fiziksel olarak birbirine yakın olabileceğini düşündürmektedir, bu da bir temas haritasının tahmin edilmesini sağlar. 2018 öncesindeki son çalışmalara dayanarak, AlphaFold 1 bunu genişleterek kalıntıların ne kadar yakın olma olasılığının tahmin edilmesi için bir olasılık dağılımı tahmin etti—temas haritasını olası bir mesafe haritasına dönüştürdü. Ayrıca, çıkarım geliştirmek için önceki yöntemlere göre daha gelişmiş öğrenme yöntemleri kullandı.

DeepMind ekibine göre, 2020 versiyonu, 2018'de CASP 13'ü kazanan orijinal versiyondan önemli ölçüde farklıdır.
AlphaFold 1'de kullanılan yazılım tasarımı, her biri ayrı ayrı eğitilen ve daha sonra fizik tabanlı enerji potansiyeli ile birleştirilen kılavuz potansiyeli üretmek için kullanılan bir dizi modül içeriyordu. AlphaFold 2, bunun yerine tamamen desen tanıma üzerine kurulu, tek bir farklılaştırılabilir uçtan uca modele birleştirilmiş alt ağlar sistemini getirdi ve bu, tek bir entegre yapı olarak bütünleşik bir şekilde eğitildi. Yerel fizik, AMBER modeline dayalı enerji iyileştirme şeklinde, yalnızca sinir ağı tahmini birleştikten sonra son bir iyileştirme adımı olarak uygulanır ve tahmin edilen yapıyı sadece biraz ayarlar.
2020 sisteminin önemli bir parçası, her biri bir proteinin amino asit kalıntısı ile başka bir amino asit kalıntısı arasındaki ilişki (graf teori terminolojisinde "kenar") için bir bilgi vektörünü aşamalı olarak iyileştirmek için kullanılan, bir Transformer tasarımına dayandığı düşünülen iki modüldür (bu ilişkiler yeşil renkte gösterilen dizi ile temsil edilir); ve her amino asit pozisyonu ile giriş dizi hizalamasındaki her farklı diziler arasındaki ilişkiler (bu ilişkiler kırmızı renkte gösterilen dizi ile temsil edilir). İçsel olarak, bu iyileştirme dönüşümleri, bu ilişkiler için bağlam bağımlı bir şekilde, eğitim verilerinden öğrenilen, ilgili verileri bir araya getirmenin ve ilgisiz verileri filtrelemenin ("dikkat mekanizması") etkisini içeren katmanlar içerir. Bu dönüşümler yinelenir, bir adımın güncellenmiş bilgi çıktısı bir sonrakinin girdisi olur, keskinleşen kalıntı/kalıntı bilgisi, kalıntı/dizi bilgisinin güncellenmesine katkıda bulunup daha sonrasında iyileşen kalıntı/dizi bilgisi, kalıntı/kalıntı bilgisinin güncellenmesine katkıda bulunur. Bir rapora göre yineleme ilerledikçe, "dikkat algoritması ... bir kişinin bir yapbozu birleştirme biçimini taklit eder: önce küçük kümelerdeki parçaları—bu durumda amino asit kümeleri—birbirine bağlayarak ve ardından kümeleri daha büyük bir bütün halinde birleştirmenin yollarını arayarak."
Bu yinelemelerin çıktısı, nihai yapı tahmin modülünü bilgilendirir, ki bu modül de Transformerlar kullanır, ve kendisi de yinelemelidir. DeepMind tarafından sunulan bir örnekte, yapı tahmin modülü ilk yinelemesinde hedef protein için doğru bir topoloji elde etti ve GDT_TS skoru 78 olarak değerlendirildi, ancak büyük bir sayıda (90%) stereokimyasal ihlal – yani fiziksel olmayan bağ açıları veya uzunlukları – içeriyordu. Sonraki yinelemelerle stereokimyasal ihlallerin sayısı azaldı. Üçüncü yinelemede tahminin GDT_TS skoru 90'a yaklaşıyor ve sekizinci yinelemede stereokimyasal ihlaller neredeyse sıfıra iniyordu.
Eğitim verileri başlangıçta tek peptid zincirleri ile sınırlıydı. Ancak, Ekim 2021'de yayınlanan ve AlphaFold-Multimer olarak adlandırılan güncelleme, eğitim verilerine protein komplekslerini dahil etti. DeepMind, bu güncellemenin protein-protein etkileşimlerini doğru bir şekilde tahmin etmede yaklaşık %70 başarı sağladığını belirtti.

8 Mayıs 2024'te duyurulan AlphaFold 3, Alphabet'in yan kuruluşları olan Google DeepMind ve Isomorphic Labs tarafından ortaklaşa geliştirildi. AlphaFold 3, tek zincirli proteinlerle sınırlı olmayıp, DNA, RNA, sonrası translasyonel modifikasyonlar ve belirli ligandlar ve iyonlar ile protein komplekslerinin yapılarını da tahmin edebilmektedir.
AlphaFold 3, AlphaFold 2 ile tanıtılan Evoformer'a benzer ancak daha basit bir yapı olan "Pairformer" adlı derin öğrenme mimarisini tanıtmıştır. Pairformer modülünden gelen ham tahminler bir difüzyon modeline aktarılmakta, bu model atom bulutuyla başlayıp bu tahminleri kullanarak moleküler yapının 3 boyutlu bir tasvirine doğru iteratif olarak ilerlemektedir.
AlphaFold sunucusu, ticari olmayan araştırmalar için AlphaFold 3'e ücretsiz erişim sağlamak amacıyla erişime açıktır.

DeepMind, bilim camiasından gelen talepler üzerine AlphaFold'un çeşitli sürümlerinin (AlphaFold 3 hariç) kaynak koduna açık erişim sağlamıştır. AlphaFold-3'ün tam kaynak kodunun 2024 yılı sonuna kadar açık erişime sunulması beklenmektedir.

AlphaFold, COVID-19'un neden olduğu SARS-CoV-2 virüsünün proteinlerinin yapılarının tahmininde kullanılmıştır. Bu proteinlerin yapıları, 2020'nin başlarında deneysel olarak belirlenmekteydi. Sonuçlar, geniş araştırma topluluğuna sunulmadan önce Birleşik Krallık'taki Francis Crick Institute'teki bilim insanları tarafından incelenmiştir. Ekip ayrıca, hesaplamalı olarak belirlenen yapıların Protein Veri Bankası'nda (PDB) paylaşılan deneysel olarak belirlenen SARS-CoV-2 spike proteini ile karşılaştırıldığını doğrulamıştır. Ekip, bu protein yapıların devam eden terapötik araştırma çabalarının konusu olmasa da, SARS-CoV-2 virüsünün anlaşılmasına katkıda bulunacağını kabul etmiştir. Özellikle, AlphaFold 2'nin ORF3a proteininin yapısının tahmini, kriyo-elektron mikroskopisi kullanarak University of California, Berkeley'deki araştırmacılar tarafından belirlenen yapıya çok benzemektedir. Bu spesifik proteinin, virüsün konak hücreden çıkmasına yardımcı olduğu ve enfeksiyona karşı inflamatuar yanıtı tetiklemekte rol oynadığı düşünülmektedir.

AlphaGo Google DeepMind tarafından geliştirilen Go oyununu oynayan bir program. Ekim 2015'te, 19×19'luk tahtada profesyonel bir go oyuncusunu avantaj verilmeden yenen ilk bilgisayar programı oldu. Bu galibiyetten sonra Mart ayında Lee Sedol ile beş oyun üzerinden yapılan oyunu da 4'e karşı 1 yenerek, dan-9 seviyesinde bir go oyuncusunu avantajsız yenen ilk bilgisayar programı oldu.

Go satranç gibi diğer oyunlara nazan bilgisayarların yenmesinin çok daha zor olduğu bir oyun, çünkü brute-force arama gibi yöntemlerin uygulanması zor.
IBM'in Deep Blue Garry Kasparov'u 1997'de yendiğinden beri, yapay zekanın amatör Go oyuncularının seviyesine çıkması yirmi yıl sürdü. 
AlphaGo diğer Go programlarının yanında kayda değer bir ilerleme göstererek 500 oyunda, Crazy Stone ve Zen dahil, programların bir tanesi hariç hepsini yendi. Ekim 2015'te AlphaGo Avrupa Go şampiyonu Fan Hui'yi (dan-2) yendi. Bu, tam boyutlu bir tahtada profesyonel bir oyuncuyu yendiği ilk oyundu. AlphaGo'nun donanımı 170 GPU ve 1,200 CPU içeriyor.

Mart 2016'da Seul'de oynanan beş oyunluk karşılaşmada AlphaGo, dünyanın en güçlü oyuncularından biri olan Lee Sedol'a karşı 4-1 galip geldi. Karşılaşma, milyonlarca kişi tarafından izlendi ve yapay zekânın gelişiminde simgesel bir dönüm noktası olarak değerlendirildi.
İkinci oyunda AlphaGo'nun oynadığı 37. hamle, insan oyuncuların beklemediği, alışılmadık ama son derece güçlü bir hamle olarak öne çıktı ve programın özgün stratejiler geliştirebildiğinin göstergesi olarak yorumlandı. Dördüncü oyunda ise Lee Sedol'un oynadığı 78. hamle ("ilahi hamle" olarak anıldı) AlphaGo'yu hataya sürükledi ve Lee, karşılaşmadaki tek galibiyetini aldı; bu, AlphaGo'nun yarışma koşullarında kaybettiği bilinen ender oyunlardan biridir.

2017'de DeepMind, insan oyunlarından öğrenmeyen, yalnızca kendi kendine oynayarak (self-play) gelişen pekiştirmeli öğrenme tabanlı AlphaGo Zero'yu tanıttı. AlphaGo Zero, sıfırdan başlayarak kısa sürede önceki sürümleri geçti. Aynı yıl tanıtılan AlphaZero ise yalnızca Go değil, satranç ve şogi oyunlarında da aynı genel yöntemle ustalaştı.

AlphaGo'nun başarısı, on yıllarca yapay zekâ için çözülmesi zor sayılan Go oyununun beklenenden çok daha erken aşılması anlamına geldi ve derin öğrenme ile pekiştirmeli öğrenme yöntemlerine olan ilgiyi artırdı. Go camiasında, AlphaGo'nun oynadığı bazı alışılmadık hamleler profesyonel oyuncuların açılış ve strateji anlayışını da etkiledi. Karşılaşmalar üzerine 2017'de AlphaGo adlı bir belgesel film yayımlandı.

AlphaGo'nun algoritması makine öğrenimi ve ağaç sıralaması karışımı bir teknik kullanmakta ve bunun yanında hem insan hem de bilgisayar oyuncuların oyunlarıyla yoğun bir eğitimden geçirilmiştir.
Başlangıçta, sistemin yapay sinir ağları insan oyuncu uzmanlığı ile yüklendi. AlphaGo ilk aşamada uzman oyuncuların tarihi oyunlarını taklit etmek üzere eğitildi. Bunun için yaklaşık 30 milyon hamle içeren bir veritabanı kullanıldı. Sistem belirli bir uzmanlık derecesine ulaştıktan sonra, aynı sistemi kullanan diğer bilgisayarlara karşı tekrar tekrar oynatıldı ve pekiştirmeli öğrenme yaparak oyununu geliştirdi. Rakibinin vaktini "saygısızca" harcamamak için, sistem kazanma ihtimalinin bir eşik değerin altında olduğunu hesaplarsa otomatik olarak pes edecek şekilde programlandı. Lee'ye karşı oynadığı oyunda bu eşik değeri %20'ydi.

Ampirik kanıt, bir önerme için kanıt, yani bu önermeyi destekleyen veya karşı çıkan, duyu deneyimi veya deneysel prosedür tarafından oluşturulan veya erişilebilen delildir. Ampirik kanıtlar bilimler için merkezi öneme sahiptir ve epistemoloji ve hukuk gibi diğer çeşitli alanlarda da rol oynar.
Kanıt ve ampirik kavramlarının nasıl tanımlanacağı konusunda genel bir mutabakat bulunmamaktadır. Genellikle farklı alanlar oldukça farklı kavramlarla çalışır. Epistemolojide kanıt, inançları haklı çıkaran veya belirli bir inanca sahip olmanın rasyonel olup olmadığını belirleyen şeydir. Bu ancak kanıta kişinin sahip olması halinde mümkündür; bu da çeşitli epistemologların kanıtı deneyimler veya diğer inançlar gibi özel zihinsel durumlar olarak algılamasına yol açmıştır. Bilim felsefesinde ise kanıt, bilimsel hipotezleri doğrulayan veya çürüten ve rakip teoriler arasında hakemlik yapan şey olarak anlaşılır. Bu rol için, kanıtın gözlemlenebilir fiziksel nesneler veya olaylar gibi kamuya açık ve tartışmasız olması ve özel zihinsel durumlardan farklı olması önemlidir, böylece kanıt Bilimsel konsensüsü teşvik edebilir. Ampirik terimi Yunanca ἐμπειρία empeiría'dan, yani 'deneyim'den gelmektedir. Bu bağlamda, genellikle gözlemlenemeyen veya teorik nesnelerin aksine gözlemlenebilir olanlar olarak anlaşılır. Genel olarak yardımsız algının gözlem teşkil ettiği kabul edilir, ancak mikroskoptan görülen bakteriler veya bir bulut odasında tespit edilen pozitronlar gibi yalnızca yardımlı algının erişebildiği nesnelerin ne ölçüde gözlemlenebilir olarak kabul edilmesi gerektiği tartışmalıdır.
Ampirik kanıt, a posteriori bilgi veya ampirik bilgi, yani gerekçelendirilmesi veya yanlışlanması deneyime veya deneye bağlı olan bilgi için esastır. Öte yandan, a priori bilgi ya doğuştandır ya da rasyonel sezgiyle doğrulanmıştır ve bu nedenle ampirik kanıtlara bağlı değildir. Rasyonalizm, ampirizm tarafından ya tamamen reddedilen ya da sadece kavramlarımız arasındaki ilişkilere dair bilgi şeklinde kısıtlı bir şekilde benimsenen fakat dış dünyaya ilişkin olmayan a priori bilginin varlığını bütünüyle dikkate almaktadır.
Bilimsel kanıtlar deneysel delillerle yakından ilişkilidir ancak her türlü deneysel delil bilimsel yöntemlerin belirlediği standartları karşılamamaktadır. Ampirik kanıt kaynakları bazen gözlem ve deney olarak ayrılmaktadır; aralarındaki fark sadece deneylerin manipülasyon veya müdahale içermesidir: fenomenler pasif olarak gözlemlenmek yerine aktif olarak yaratılmaktadır.

Kanıt kavramı epistemoloji ve bilim felsefesinde önemli bir yere sahiptir ancak bu iki alanda farklı roller oynamaktadır. Epistemolojide kanıt, inançları gerekçelendiren bir şeydir veya belirli bir kanısal tutuma sahip olmanın akılcı olup olmadığını belirleyen şeydir. Örneğin, duman kokusu alma tecrübesi bir şeyin yanmakta olduğu yönündeki inancı gerekçelendirir ya da mantıklı hale getirir. Genellikle gerekçelendirmenin işe yaraması için kanıtın inanan kişi tarafından sahiplenilmesi gerektiği kabul edilir. Bu tür bir kanıt sahipliği durumunu açıklamanın en basit yolu, kanıtın inanan kişinin sahip olduğu özel zihinsel durumlardan oluştuğunu kabul etmektir.
Bazı filozoflar kanıtları daha da kısıtlar; örneğin yalnızca bilinçli, önermeye dayalı veya olgusal zihinsel durumlarla kısıtlamak örnek olarak gösterilebilir. Kanıtı bilinçli zihinsel durumlarla sınırlandırmak, pek çok basit gündelik inancın gerekçelendirilemeyeceği gibi mantıksız bir sonuca yol açacaktır. Bu nedenle, depolanmış ancak halihazırda bilinçli olmayan inançlar da dahil olmak üzere her türlü zihinsel durumun kanıt olarak işlev görebileceği görüşü daha yaygındır. Akıl yürütmede, örneğin açıklayıcı, olasılıklı ve tümdengelimli akıl yürütmede kanıtın oynadığı çeşitli roller, kanıtın doğası gereği önermesel olması gerektiğini, yani "inanmak" gibi önerme niteliğindeki tutum fiilleri ile "bir şeyin yanmakta olduğu" gibi bir cümle ile birlikte doğru bir şekilde ifade edildiğini göstermektedir. Fakat bu, vücut ağrıları gibi önerme niteliği taşımayan duyu deneyimlerinin kanıt olarak ele alınması şeklindeki yaygın uygulamaya ters düşmektedir. Savunucuları bazen bunu, kanıtın gerçekçi olması gerektiği, yani yalnızca doğru önermelere yönelik tutumların kanıt oluşturduğu görüşüyle birleştirir. Bu görüşe göre yanıltıcı hiçbir kanıt yoktur. Dumanla ilgili koku alma deneyimi, dumanın bir yangından kaynaklanması durumunda kanıt olarak kabul edilir, ancak bir duman jeneratörü tarafından üretilmesi durumunda kanıt olarak kabul edilmez. Bu konumun, koku alma deneyimi kanıt olarak kabul edilemese bile deneğin bir yangının olduğuna inanmasının neden hala mantıklı olduğunu açıklamada sorunları vardır.
Bilim felsefesinde kanıt, bilimsel hipotezleri doğrulayan veya çürüten ve rakip teoriler arasında hakemlik yapan şey olarak anlaşılmaktadır. Örneğin Merkür'ün "anormal" yörüngesinin ölçümleri, Einstein'ın teorisini doğrulayarak Newton'un ve Einstein'ın yerçekimi teorileri karşısında tarafsız hakem rolü oynayan bir kanıt niteliğindedir. Bilimsel konsensüs için, gözlemlenebilir fiziksel nesneler veya olaylar gibi ve özel zihinsel durumlardan farklı olarak, kanıtın kamusal ve tartışmasız olması esastır. Bu şekilde, rakip teorilerin savunucuları için ortak bir zemin olarak hareket edebilir. Bu rolü tehdit eden iki husus, eksik belirleme sorunu ve teoriye yatkınlıktır. Yetersiz belirleme sorunu, mevcut kanıtların genellikle her iki teoriye de eşit destek sağlaması ve bu nedenle aralarında hakemlik yapamaması gerçeğiyle alakalıdır. Teori bağımlılığı, kanıtların halihazırda teorik varsayımlar içerdiği fikrini işaret etmektedir. Bu varsayımlar onun tarafsız bir hakem olarak hareket etmesini önleyebilir. Ayrıca, farklı bilim insanları bu varsayımları paylaşmıyorsa, ortak kanıt eksikliğine de yol açabilmektedir. Thomas Kuhn, bilimsel paradigmalarla ilişkili olarak teori yüklülüğün bilimde merkezi bir rol oynadığı görüşünün önemli bir savunucusudur.

Bir şey, bir önermeyi epistemik olarak destekliyorsa veya desteklenen önermenin doğru olduğunu gösteriyorsa, o önermenin kanıtıdır . Kanıt, duyu deneyiminden oluşuyorsa veya duyu deneyimine erişebiliyorsa ampiriktir. Kanıt ve ampirik terimlerinin tam tanımı konusunda birbiriyle rekabet eden çeşitli teoriler mevcuttur. Epistemoloji, bilimler veya hukuk sistemleri gibi farklı alanlar genellikle bu terimlerle farklı kavramları ilişkilendirmektedir. Kanıt teorileri arasındaki önemli bir fark, kanıtı özel zihni durumlarla mı yoksa kamusal fiziksel nesnelerle mi özdeşleştirdikleridir. Ampirik terimiyle ilgili olarak, gözlemlenemeyen ya da sadece teorik nesnelerin aksine gözlemlenebilir ya da ampirik nesneler arasındaki çizginin nereye çekileceği konusunda bir tartışma bulunmaktadır.
Geleneksel görüşe göre kanıt, duyusal deneyim tarafından oluşturuluyorsa ya da bu deneyime erişilebiliyorsa deneyseldir. Bu, görsel veya işitsel deneyimler gibi duyu organlarının uyarılmasından kaynaklanan deneyimleri içerir, ancak terim genellikle anıları ve iç gözlemi de içeren daha geniş bir anlamda kullanılır. Genellikle, temel mantıksal veya matematiksel ilkeleri gerekçelendirmek için kullanılan rasyonel içgörüler veya sezgiler gibi tamamen entelektüel deneyimleri hariç tuttuğu düşünülür. Ampirik ve gözlemlenebilir terimleri birbiriyle yakından ilişkilidir ve bazen eşanlamlı olarak kullanılır.
Çağdaş bilim felsefesinde, neyin gözlemlenemez ya da sadece teorik nesnelere karşılık gözlemlenebilir ya da ampirik olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda aktif bir tartışma bulunmaktadır. Kitaplar ya da evler gibi gündelik nesnelerin, yardımsız algı yoluyla erişilebilir oldukları için gözlemlenebilir oldukları yönünde genel bir konsensüs mevcuttur, ancak sadece yardımlı algı yoluyla erişilebilir olan nesneler için anlaşmazlık başlamaktadır. Buna uzak galaksileri incelemek için teleskopların, bakterileri incelemek için mikroskopların ya da pozitronları incelemek için bulut odalarının kullanılması dahildir. Dolayısıyla soru, uzaktaki galaksilerin, bakterilerin ya da pozitronların gözlemlenebilir nesneler olarak mı yoksa sadece teorik nesneler olarak mı görülmesi gerektiğiyle ilintilidir. Hatta bazıları, bir varlığın herhangi bir ölçüm işleminin bu varlığın bir gözlemi olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu anlamda, Güneş'in içi gözlemlenebilirdir çünkü buradan kaynaklanan nötrinolar saptanabilir. Bu tartışmanın zorluğu, bir şeye çıplak gözle, pencereden, gözlükten, mikroskoptan vb. bakmaktan vakaların sürekliliği olmasıdır. Bu süreklilik nedeniyle, herhangi iki bitişik durum arasına çizgi çekmek keyfi gibi görünüyor. Bu zorluklardan kaçınmanın bir yolu ampirik olanı gözlemlenebilir veya duyulabilir olanla özdeşleştirmenin bir hata olduğunu savunmaktır. Bunun yerine ampirik kanıtların, uygun ölçümlerle tespit edilebildiği sürece gözlemlenemeyen varlıkları içerebileceği öne sürülmüştür. Bu yaklaşımın bir sorunu, deneyime göndermeyi içeren "ampirik" kelimesinin orijinal anlamından oldukça uzak olmasından kaynaklıdır.

Bilgi veya bir inancın gerekçelendirilmesi, ampirik kanıtlara dayanıyorsa bu durumun a posteriori olduğunu göstermektedir. A posteriori, deneyime bağlı olanı ifade ederken, deneyimden bağımsız olanı temsil eden a priori'nin aksi bir durumdur. Örneğin, "tüm bekarlar evli değildir" önermesi a priori olarak bilinebilir, çünkü doğruluğu yalnızca ifadede kullanılan kelimelerin anlamlarına bağlıcolan bir durumdur. Öte yandan "Bazı bekarlar mutludur" önermesi ancak a posteriori olarak bilinebilir, çünkü bu önermenin gerekçesi dünyada edinilen deneyime dayanmaktadır. Immanuel Kant, a posteriori ve a priori arasındaki farkın ampirik ve ampirik olmayan bilgi arasındaki ayrımla eşdeğer olduğunu savunmuştur.
Bu ayrıma ilişkin iki önemli husus "deneyim" ve "bağımlılık" kavramlarının hangi açıdan ele alınması gerektiğiyle ilgilidir. A posteriori bilginin paradigmatik gerekçelendirmesi duyusal deneyimlerden oluşmaktadır, bununla birlikte hafıza veya iç gözlem gibi diğer zihinsel fenomenler de çoğunlukla bu kapsama 

Immanuel Kant; Saf Aklın Eleştirisi'nde analitik ve sentetik yargılar olmak üzere iki ayrı kavram tanımlar. Analitik-Sentetik ayrımının en belirgin özelliği deneyden bağımsız veya deneye bağımlı olmadır. Bunun yanı sıra analitik yargılar daima doğru olan yargılarken, sentetik yargılar doğru ya da yanlış olabilen yargılardır. Analitik yargılar içeriği boş yargılar olmaları dolayısıyla bilgimizi genişletmez ancak sentetik yargılar bilgimizi genişletirler. Kant şu şekilde ifade etmiştir:

İçinde bir öznenin yüklem ile ilişkisinin düşünüldüğü tüm yargılarda bu ilişki iki türde olanaklıdır. Ya B yüklemi A'ya bu A kavramında kapsanan bir şey olarak aittir; ya da B bütünüyle A kavramının dışında yatar, gerçi hiç kuşkusuz onunla bağlantı içinde duruyor olsa da. İlk durumda yargıyı çözümsel, ikincisinde birleşimli olarak adlandırıyorum.
Analitik ve sentetik yargılar kendi aralarında analitik a priori, analitik a posteriori; sentetik a priori ve sentetik a posteriori şeklinde ayrılabilirler. Kant; analitik a posteriori yargılarla ilgilenmez çünkü bu yargılar bilginin kaynağının deneyde olmasıyla analitik olması bakımından çelişkilidirler. Diğer yargı tiplerinden sentetik a priori, ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü bu yargılar genel ve zorunluluk bildirirken aynı zamanda deney yargısıdırlar.

Ayrıca bakınız: A priori/a posteriori

Analitik bir önerme, B yükleminin A öznesinin zaten tanım olarak bir özelliği olduğu önermelerdir. Analitik önermeleri belirlerken Kant tarafından kullanılan ilk ölçüt içermedir. Bundan dolayı yüklemin kavramını elde etmenin yolu öznenin kavramını çözümlemeden geçer. Hiçbir bekar evli değildir.
Analitik yargıların belirlenmesinin bir diğer ölçütü çelişmezlik ilkesidir. Buna göre bir analitik yargının olumsuzu aklı çelişkiye düşürür. Eğer bir yargı analitik ise doğruluğu çelişki ilkesine göre bilinebilir.
Bunlarda bir akıl doğrusu söz konusudur ve bu önermeler her zaman doğrudur. Yeni bir bilgi içermeyen önermelerdir. “Kare bir dörtgentir.” “Dünya elips şeklinde bir yörünge izler” gibi örnekler verilebilir.
Kant analitik yargıları tanımlarken düşünme kavramını da kullanır. Düşünme kavramı olumlu anlamda analitik yargıları örneklerken, olumsuz anlamıyla sentetik yargıları işaret eder. Çünkü sentetik yargılarda, yargıya eklenen yüklem hiçbir şekilde öznenin kavramında düşünülmemiştir. Yani yüklem, hiçbir biçimde öznenin ayrıştırılmasıyla elde edilemez. Kant bunu şöyle ifade eder:

Çözümsel yargılar yoluyla bilgimiz hiçbir biçimde genişlemez, tersine daha şimdiden taşımakta olduğum kavram ayrıştırılır ve benim kendim için anlaşılır kılınır.

Sentetik önermelerde ise A öznesi, içinde B yüklemini barındırmaz. Tüm insanlar 5 metreden kısadır önermesi her ne kadar doğru olsa da insan tanım olarak böyle bir boy limitini içermediği için sentetik bir önermedir; bize kavramlar değil dünya hakkında bilgi verir.
Sentetik önermeler bize yeni bir bilgi verirler ve bu bilginin doğruluk değeri, deney ve gözleme dayanır. Mesela “Bazı ülkeler az gelişmiştir.” ifadesinin doğruluk değeri, deneysel ya da gözlemsel olarak ortaya konmalıdır.
Sentetik yargılarda yüklemin kavramı öznenin kavramıyla ilintili olmakla kalmaz onun kapsamını artırır. Sentetik yargılarda kavramları birbirine bağlayan bir sentetik birlik vardır, bu sentetik birlik kendine bir dayanağı temel alır ve bu dayanak sayesinde bilgimiz genişler.

Andrej Karpathy (d. 23 Ekim 1986), Tesla'nın yapay zekâ ve otonom sürüş yöneticisidir. Derin öğrenme ve bilgisayarlı görü konularında uzmanlaştı.

Andrej Karpathy, Slovakya'da dünyaya geldi ve 15 yaşındayken ailesiyle birlikte Toronto'ya taşındı. 2009 yılında Toronto Üniversitesi'nde Bilgisayar Bilimleri ve Fizik alanında lisans eğitimini, 2011 yılında ise British Columbia Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamladı. 2015 yılında Stanford Üniversitesi'ndeki doktora hocası Fei-Fei Li'nin gözetiminde doktora derecesini tamamladı, doğal dil işleme ve bilgisayarlı görü ve derin öğrenme modelleri gibi konularda çalışma yaptı. Eylül 2016'da OpenAI şirketinde araştırma bilimcisi olarak görev yapmaya başladı ve Haziran 2017'de Tesla'nın yapay zekâ yöneticisi oldu.
Karpathy, 2020 yılında MIT Technology Review tarafından 35 Yaş Altı Yenilikçi İnsanlar'dan birisi olarak gösterildi.

Andrej Karpathy, Google Akademik tarafından dizinlenen yayınlar
Andrej Karpathy'nin resmî internet sitesi 23 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrej Karpathy'nin Medium sitesindeki blogu 12 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrew Ng (Çince: 吳恩達, d. 1976) Stanford Üniversitesi Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri'nde profesördür. Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı'nda müdürlük yapmaktadır. Ayrıca Daphne Koller ile birlikte çevrimiçi eğitim kuruluşu olan Coursera'nın kurucu ortağıdır.
Araştırmalarının önceliği yapay zekâ, makine öğrenimi ve derin öğrenme alanlarıdır. Stanford Autonomous Helicopter (Kendi Kendini İdare Eden Helikopter) projesi ile dünyadaki en yetenekli kendi kendini idare eden helikopterlerini geliştirmiştir. Ayrıca STAIR (Stanford Yapay Zeka Robotu) proje liderliğini yürütmektedir.
Makine öğrenimi, robotik ve benzeri alanlarda hem kendi yazdığı hem de ortak yazdığı 100'ü aşkın makalesi vardır. Bilgisayarlı görü hakkında çeşitli bültenlerde yazıları ve söyleşileri mevcuttur.

Stanford kişisel sayfası2 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anlamsal ağ (İngilizce: Semantic Web), web içeriklerinin sadece doğal dillerde değil, aynı zamanda ilgili yazılımlar tarafından anlaşılabilir, yorumlanabilir ve kullanılabilir bir biçimde ifade edilebileceği, böylece bu yazılımların veriyi kolayca bulmasını, paylaşmasını ve bilgiyi birleştirmesini sağlamayı amaçlayan, gelişen bir internet eklentisidir.
Anlamsal ağ temelde, bir felsefe, bir takım tasarım prensipleri, işbirliği yapan çalışma grupları ve yardımcı teknolojilerden oluşur. Anlamsal ağın bazı kısımları henüz geliştirilmemiş veya gerçekleştirilmemiş fakat gelecekte yapılması umulan öngörüler olarak ifade edilir.
Diğer parçaları resmî açıklamalarla ifade edilmişlerdir. Bu parçalar şunlardır:

Kaynak Tanımlama Çerçevesi: RDF
Kaynak Tanımlama Çerçevesi/XML, N3, "Turtle", "N-Triples" gibi çeşitli veri dönüştürme formatları.
Kaynak Tanımlama Çerçevesi Şeması  (RDFS) gibi notasyonlar
Web Ontoloji Dili (OWL)
Bu parçaların hepsinin, belirli bir problem uzayındaki kavramları, terimleri ve bağlantıları resmî bir biçimde ifade etmesi beklenmektedir.

İnsanlar Web'i kullanarak Fince "araba" sözcüğünü bulabilir, kütüphaneden bir kitabı ayırtılabilir veya aradıkları DVD'nin en ucuzunu bulup satın alabilirler. Fakat bir bilgisayar bu işleri insan yönlendirmesi olmadan tamamlayamaz. Çünkü web sayfaları insanların okuması için yapılmıştır, makinelerin değil. Anlamsal ağ, bilgisayarlar tarafından anlaşılabilir ve böylece bilgiyi bulma, paylaşma ve birleştirme işlerindeki can sıkıcı angaryaları otomatikleştirebilir.
Mesela, bir bilgisayarın, düz ekran HDTVlerin 40 inçten büyük olanlarının satıldığı, salı günleri saat 8'e kadar açık olan mağazaların listesini sunması sağlanabilir. Günümüzde bunu yapmak için, her siteyi ayrı bir biçimde tarayan ve indeksleyen arama motorlarına ihtiyacımız var. Semantic Web, web siteleri için bu birbiri ile bağlantılı bilgilerin makineler tarafından işlenmesine hazır ve birleştirilebilir bir biçimde yayımlanmasını sağlayan ortak bir standart (RDF) belirlemiştir.
Tim-Berners-Lee Semantic Web'in vizyonunu aşağıdaki gibi ifade etmiştir:

"Web için bir hayalim var, öyle ki bilgisayarlar web üzerindeki bütün veriyi, içerikler, linkler ve insanlarla bilgisayarlar arasındaki bütün işlemler gibi, analiz etmeye muktedir olacaklar. Henüz ortaya çıkmamış olsa da, ortaya çıktığı zaman anlamsal ağ ticaretin günlük mekanizmaları, bürokrasi ve günlük yaşamlarımız birbiri ile konuşan makinalar tarafından yürütülecek. İnsanlığın asırlardır konuşup durduğu "akıllı ajanlar" nihayet gerçekleşecek."

Bir bilgisayardaki dosyalar dağınık bir şekilde parçalara ayrılmış belgeler olabilir. Bu tip belgeler, e-postalar, raporlar ve broşürler insanlar tarafından okunabilir. Takvim, adres defteri, playlist ve hesap tablosu (kutuçizim veya "spreadsheet") gibi veriler, bunların görüntülenmesini, araştırılmasını ve çeşitli yollarla birbirleri ile ilişkilendirilmelerini sağlayan programlar ile sunulur.
Şu anda Dünya Çapında Ağ (World Wide Web) temel olarak, metin blokları ve bunların içine serpiştirilmiş, resimler ve veri giriş formları gibi çokluortam nesnelerinden oluşan sayfaları kodlamak için kullanılan bir işaretleme dili olan HTML "Zengin Metin İşaret Dili" ile yazılmış dokümanlardan oluşur.
Anlamsal ağ herhangi bir verinin, özellikle veri için tasarlanmış RDF sayesinde, bilgisayardaki veri dosyaları gibi işlenebilmesine olanak sağlayacak şekilde yayınlanmasını sağlar.
HTML dokümanları ve bu dokümanlar arasındaki bağlantıları ifade ederken, Kaynak Tanımlama Çerçevesi (RDF), tersine, insanlar, toplantılar, uçak parçaları gibi gelişigüzel şeyleri tanımlayabilir.
Mesela HTML ile kodlanmış bir ürün listesi düşünelim. HTML için ürün ve yanında yazan fiyat, veri parçalarından başka bir şey değildir. Ürünün hangi firma tarafından üretildiği gibi bir bilgiye ulaşamayız. HTML için içinde fiyatın yazdığı "uzunluk etiketi (9span tag)" ı sadece firma adının yazdığı etiket (tag) in yanında durması gereken bir şeydir. Hatta HTML, bu listenin bir ürün listesi olduğunu bile söyleyemeyecektir.

Anlamsal ağ bu eksikliği, Kaynak Tanımlama Çerçevesi (RDF), Web Ontoloji Dili (OWL) ve veri-merkezli, uyarlanabilir Genişletilebilir İşaretleme Dili (XML - Extensible Markup Language) kullanarak işaret eder. Bu teknolojiler web dokümanlarını tamamlamak ya da bunların yerine geçmek üzere birlikte kullanılır. Böylelikle veri, webden erişilebilir veritabanlarında tanımlayıcı veri şeklinde veya gösterimle ilgili kısımları ayrı olarak tutulan saf XML (Genişletilebilir İşaretleme Dili)  şeklinde veya XHTML (Genişletilebilir Büyütülmüş Metin İşaretleme Dili) şeklinde tutulabilir. makineler tarafından okunabilir açıklamalar içerik yöneticilerinin içeriğe anlam ekleyebilmelerini sağlar. Mesela bir içerikle ilgili bilginin yapısını açıklamak gibi. Böylece, "tümdengelim uslamlaması (deductive reasoning)" ve çıkarım yapma işleyişine benzer şekilde, makine metin yerine bilginin kendisini işleyebilir. Bu sayede daha anlamlı sonuçlara ulaşılır, otomatikleştirilmiş bilgi toplama ve araştırmanın bilgisayarlar tarafından yapılması sağlanır.

Anlamsal ağ standartları ve XML, XML Schema, RDF, RDF Schema ve OWL gibi araçları kapsar.
w3c.org daki "Web Ontology Language Review" dokümanı bu elemanların fonksiyonlarını ve bu elemanlar arasındaki ilişkileri açıklar. Burada özetleyecek olursak:

XML yapılandırılmış dokümanlar için yüzeysel sözdizim kuralları sağlar. Fakat dokümanın anlamı ile ilgili anlamsal kısıt yüklemez.
XML Şema, XML dokümanlarının yapı ve içerik elemanlarını düzenlemeye yarayan bir dildir.
RDF nesnelere (resources) ve bu nesnelerin nasıl ilişkili olduğuna işaret eden bir veri modelidir. RDF temelli model XML sözdiziminde ifade edilebilir.
RDF Şema, RDF kaynaklarının özelliklerini ve sınıflarını ifade etmeye yarayan  sözcükler bütünü ve bunların genelleştirme hiyerarşileri için bir anlambiliminden oluşur.
OWL, özellikleri ve sınıfları betimlemek için daha fazla sözcük grubu getirir:
	arasında, sınıflar arası ilişkiler, en önemlilik, eşitlik, özelliklerin daha iyi sınıflandırılması, özelliklerin karakteristikleri ve "numaralandırılmış sınıflar (enumerated classes)" gibi.

SPARQL, Sematik Ağ veri kaynakları için bir protokol ve sorgulama dilidir.
Web in ve web içindeki birbiri ile bağlantılı kaynakların kullanışlılığını ve kullanılabilirliğini artırma amacını aşağıdakilerle gerçekleştiririz:

RDF ve SPARQL standartlarını kullanarak mevcut veri sistemlerini açığa çıkaran (expose) sunucular. Farklı uygulamalardan birçok RDF'e çevirici bulunmaktadır. İlişkisel veritabanları önemli bir kaynaktır. Semantik ağ hizmet vericisi, var olan sisteme, sistemin işleyişini etkilemeden eklenebilir.
Semantik bilgi ile işaretlenmiş dokümanlar(HTML diline bir uzantı olarak kullanılan <meta> etiketleri günümüzde arama motorları için bilgi sunmaktadır). Bu veri, insanlar tarafından anlaşılabilir içerik hakkında, makineler tarafından anlaşılabilir bilgi olabilir. Mesela sayfanın yaratıcısı, başlık, açıklama gibi. Veya bir takım gerçekleri ifade eden saf metadata olabilir (sitenin diğer yerlerindeki kaynaklar ve servisler gibi). Semantik işaretleme genellikle elle değil, otomatik olarak gerçekleştirilir.
Genel metadata sözcük kümeleri (ontolojier) ve sözcük kümeleri arasındaki eşlenmeler (maps). Bunlar doküman yaratıcılarının dokümanlarını, doküman okuyan birimler tarafından anlaşılabilmesi için nasıl işaretleyeceklerini bilmelerini sağlarlar.
Bu veriyi kullanarak Semantik Ağ kullanıcıları için otomatik olarak belirli görevleri yerine getiren birimler.
Özellikle birimlere bilgi sağlamak için geliştirilmiş web-tabanlı servisler. (Mesela bir birimin, bir online mağazanın daha önce kötü hizmet ya da yığın mesaj (spam) gönderimi ile ilişkili olup olmadığını öğrenebildiği bir inanıalabilir servis.)

Bu teknolojinin öncelikli kolaylaştırıcıları URI ile birlikte XML ve "isimaralığı (namespace)" dır. Bunlar biraz mantık eklenerek RDFi oluşturur. RDF, herhangi bir şey hakkında herhangi bir şey söylemek için kullanılabilir. "Konu Tasarimi (Topic Maps)" ve "web öncesi yapay zeka" gibi teknolojiler de semantik ağa RDF kadar katkıda bulunacağa benziyor.

Popüler bir semantik a- uygulaması olan "Arkadasin Arkadasi (Friend of a Friend)", insanlar ya da diğer temsilciler arasındaki ilişkileri açıklar.

Semantik ağ tarayıcıların uygulamalarından biri "BigBlogZoo.com" dur. Bu uygulamada 60.000 den fazla XML kaynağı DMOZ şema kullanılarak sınıflandırılabilir ve işlenebilir. Bu programın ticari versiyonu "MediaMiner", bu verileri bilgiye dönüştürmek için işler. (mine)

Piggy Bank ücretsiz bir Firefox eklentisidir. Piggy Bank web scriptlerini, RDF bilgisine dönüştürüp kulanıcının bilgisayarında depolamaya yarar. Bu bilgi daha sonra, orijinal bağlamdan bağımsız olarak alınıp işlenip, başka bağlamlarda kullanılabilir. Mesela Google Maps ile bu bilgiyi birleştirip bilgi gösterme amaçlı. Piggy Bank Semantic Bank adındaki, yeni web teknolojileri ile verieri etiketleme fikirlerini birleştiren yeni servis ile çalışır. Piggy Bank Simile Project tarafından geliştirilmiştir. Simile Project'in başka bir ürünü ise, belirli veri türlerini, mesela posta koduna karşılık hava tahmini verisi gibi, çevirmeye yarayan RDFizers'dır. Böyle çabalar bugünün webinden semantic varisine geçişteki olası problemleri çözmeyi kolaylaştıracaktır.

Semantik bir çeşit zayif yapay zekadır. makineler tarafından anlaşılabilir doküman kavramı, makinelerin insanlar tarafından belirlenmiş kavramları anlayabilen bir yapay zekayı öngörmez. Fakat tam olarak belirlenmiş bir problemin, tam olarak belirlenmiş süreçlerle, var olan ve tam olarak belirlenmiş veriler üzerinde çözebilen bir makine yeteneğini kasteder. Bu bağlamda Semantik ağ, büyük ölçekli bir uzman sistem gibi düşünülebilir.
RDF kolay kullanılabilir olmasına rağmen, paradoksları ve gereksiz söz tekrarlarını ifade edebilecek tam bir dil olacaktır. Her mekanik RDF uygulaması, RDF i bilinçli olarak kısıtlanmış bir dile çeviren, RDF kullanımını sınırlandıran ve biçimlendiren bir 

Anti-kütleçekim, kütleçekim etkisinden bağımsız bir alan veya obje yaratma düşüncesidir. Bu, serbest düşme veya yörünge olduğu gibi kütleçekimi altında ağırlığın azalması ya da kütleçekim gücünü elektromanyetizma veya aerodinamik kaldırma gibi birtakım başka güçlerle dengeleme anlamına gelmez. Anti-kütleçekim bilimkurguda da yinelenen bir kavramdır, özellikle de uzay aracı sevki bağalamında. Buna H.G. Wells’in Ay'da İlk İnsanlar kitabındaki kütleçekimi bloklayan cisim "Cavorite" örnek olarak verilebilir. Newton’un evrensel kütleçekim yasasına göre kütleçekim, bilinmeyen birtakım yollarla iletilen bir dış kuvetti. 20. yüzyılda Newton'un kuramının yerini genel görelilik aldı. Genel göreliliğe göre göre kütleçekimi, bir güç değil; uzay zamanı geometrisinin sonucudur. Kurama göre, özellikle sağlanmış bazı koşullar haricinde anti-kütleçekim imkânsızdır.

1948 yılında iş adamı Roger Babson (Bobson Koleji'nin kurucusu) kütleçekimin etkisini azaltmanın yolları üzerinde çalışmak için Kütleçekim Araştırma Vakfı'nı kurdu. Çabaları başlangıçta biraz aykırı  idi. Fakat dondurulmuş gıda ürünleri ile bilinen Clarence Birdseye ve helikopterin mucidi olan Igor Sikorsky gibi kişileri çeken konferanslar düzenlediler. Zamanla bu kuruluşun amacı, kütleçekimi kontrol etmekten uzaklaştı, onu daha iyi anlamaya yöneldi. Vakıf 1967'de Babson'un ölümünden sonra neredeyse yok oldu. Ancak, hâlâ 5000 dolara kadar ödül verilen makale yarışmaları düzenlemeye devam etmektedirler.
2020 yılı itibarıyla Wellesley, Massachusetts'in dışından, vakfın asıl yöneticisinin oğlu olarak George Rideout tarafından yönetilmektedir. Kazananlar arasında daha sonra 2006 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan California astrofizikçisi George F. Smoot yer alıyor.

Genel görelilik 1910'lu yıllarda ileri sürüldü, ancak teorinin gelişimi için yeterli matematiksel araç bulunmadığından, büyük ölçüde yavaş ilerledi. anti-kütleçekim her ne kadar genel izafiyet teorisi altında sunulsa da, anti-kütleçekim türlerinin etkilerine imkân veren potansiyel çözümler üzerinde çalışacak bir dizi deneme yapıldı.
ABD Hava Kuvvetleri’nin 1950’li yıllar boyunca ve 1960’larda bir çalışma yaptığı iddia edilmektedir. Eski yarbay Ansel Talbert, 1950’lerde büyük havacılık şirketlerinin çoğunun kütleçekimi itme gücü araştırmasına bağladığını iddia eden iki dizi gazete makalesi yazdı. Bu hikayeler, halkı etkilemek amaçlı basın bültenlerinin çıktığı dönemlere denk gelmesi nedeni ile bu haberlerin doğruluğu kesinleşmemiştir.
İleri Araştırmalar Enstitüsünü kuran Glenn L. Martin Şirketi'nin ciddi çalışmalarının devam etmekte olduğu bilinmektedir. Teorik fizikçi Burkhard Heim ile Glenn L. Martin Şirketi’nin aralarında bir kontrat imzalandığı büyük gazeteler tarafından yankı bulmuştur. Kütlçeçekimi anlamaya yönelik bir diğer özel sektör girişimi de, Kütleçekim Araştırma Vakfı mütevelli Agnew H. Bahnson tarafından 1956’da Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nde kurulan Fizik Alanı Enstitüsü’dür.
anti-kütleçekim projeleri için askeri destek 1973 Mansfield Değişikliği ile sonlandırıldı. Bu değişiklikle (kanun), Savunma Bakanlığı'nın yalnızca askeri uygulamalar ile ilgili bilimsel araştırmalar için harcama yapması kararlaştırıldı. Mansfield Değişikliği, özellikle uzun soluklu ve çok fazla yol katedilemeyen projeleri sonlandırmak için geçti.
Genel görelilik altında kütleçekimi, uzaysal geometrinin (lokal kütle enerjisi nedeni ile uzayın normal şeklindeki değişiklik) sonucudur. Bu teori kütleçekimine neden olanın, kitlesel objeler nedeni ile deforme olmuş, değişmiş uzay şekli olduğunu savunur. Buna göre, kütleçekim gerçek bir güç olmaktan çok deforme olan uzayın bir özelliğidir. Normalinde denklemler negatif bir geometri (?- terim) oluşturamazlar ancak bunu "negatif kütle" kullanarak yapmak mümkündür.
Hem genel izafiyet hem de Newton'un kütleçekimi, negatif kütlenin itme eğilimi olan bir itim alanı oluşturacağını öngörür. Özellikle Sir Hermann Bondi 1957 yılında, eylemsizlik ile birleşen negatif çekimsel kütlenin, genel görelilik kuramının güçlü eşdeğerlik ilkesine ve Newton'un çizgisel momentum ve enerjinin korunumu yasalarına uyduğunu ileri sürdü. Bondi'nin kanıtı izafiyet eşitlikleri için serbest çözüm özellikleri getirir. 1988 yılının temmuz ayında Robert L. Forward, AIAA/ASME/SAE/ASEE 24. Joint Propulsion Conference'da bir Bondi anti-kütleçekimsel itim sistemi önerdi. 1988 yılının temmuz ayında Robert L. Forward, AIAA/ASME/SAE/ASEE 24. Joint Propulsion Conference'da bir Bondi anti çekimsel kütle itim sistemi sistemi önerdi.
Bondi'nin negatif kütleçekimsel itme sistemini ileri süren bir rapor sundu. Bondi, çekimsel gücün itme eğilimi olsa dahi negatif bir kütlenin normal durumda -e'ye doğru düşeceğine dikkat çekti (-e'den uzağa değil). Negatif kütle (Newton'un F=ma kuralına göre) kuvvetin tersi yönünde hızlanarak karşılanır. Diğer yandan normal kütle negatif maddeden uzağa düşecektir. Bondi, birbirine yakın yerleştirilen, biri pozitif diğeri negatif olan iki özdeş kütlenin, negatif olanının pozitif olanını takip ederek, aralarındaki çizgi doğrultusunda kendi kendine hızlanacaklarını belirtir. Dikkat ederseniz negatif kütle negatif kinetik enerji kazandığı için hızlanan kütlelerin toplam enerjisi sıfır olur. Kendi kendine hızlanma etkisinin, negatif eylemsizlik kütlesi nedeni ile oluştuğuna ve parçacıklar arasında çekimsel güç olmadan eyletik olarak görülebileceğine dikkat çekilmiştir.
Cisimlerin şu ana kadar bilinen bütün formlarını tanımlayan parçacık fiziğinin standart modeli, negatif kütleye yer vermemektedir. Her ne kadar kozmolojik karanlık maddenin, yapısı bilinmeyen Standart Model'in dışındaki parçacıklardan oluşma olasılığı olsa da kütlesi bariz şekilde bilinmektedir. Çünkü etrafındaki nesneler üzerinde kütlelerinin pozitif olduğunu gösteren bir çekim etkilerinin olduğu kabul edilir. Diğer yandan, genel görelilik kuramına göre hem enerjisinin yoğunluğu hem de negatif basıncı çekim etkisine katkıda bulunmadığından dolayı, önerilen kozmolojik karanlık enerji daha karmaşıktır.

Genel görelilik denklemlerine göre kütleçekimininin oluşma sebebi, büyük kütleli cisimlerin uzayzamanda oluşturduğu eğrilerdir. Bu benzer denklemlerin anti-madde için geçerli olup olmadığı uzun zamandır tartışılıyor. Bu konunun, 1960 yılında CPT simetrisinin gelişimi ile birlikte çözüldüğü varsayıldı. CPT simetrisi, anti maddenin normal madde ile aynı fizik kanunlarını izlediğini ve bu nedenle normal maddeler gibi kütleçekimine benzer bir etkiye neden olduğunu (ve tepki gösterdiğini) ve pozitif enerjiye sahip olduğunu iddia eder (bkz: Antimaddenin kütleçekimsel etkileşimi). 20. yüzyılın son çeyreğinin çoğunda, fizik topluluğu bir birleşik alan kuramı üretme çalışmasında yer aldı. Bu çalışma, dört temel kuvveti, -kütleçekimi, elektromanyetizma, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler- açıklayan basit bir fiziksel teori idi. Bilim adamları üç kuantum kuvvetini birleştirmede ilerleme kaydettiler. Fakat kütleçekimi her seferinde problem olarak kaldı. Ancak bu, bu tür yeni çalışmaların yapılmasını engellemedi. Bu çalışmalarda genellikle, graviton adlı bir parçacığın var olduğunu varsayılarak ve tıpkı fotonların elektromanyetizmayı taşıdığı gibi bunların da kütleçekimini taşıdığını savunularak, kütleçekimi incelenmeye çalışıldı. Bu doğrultudaki basit çalışmaların tümü başarısızlıkla sonuçlandı, ancak bu problemlerin çözümü için üzerine daha fazla çalışılmış örneklerin, çalışmaların doğmasına neden oldu. Bunlardan ikisi, süpersimetri ve görelilik ilkesine dayanan süper kütleçekimidir ve her ikisi de bir graviton tarafından taşınan son derece zayıf bir "beşinci kuvvet"in varlığına ihtiyaç duyar. Bu iki çalışmada da sorunlar, kuantum alan teorisinde çözülür. Her iki teori de, antimaddenin bu beşinci güçten kütleçekimindekine benzer ancak karşıt bir şekilde etkilenmesi, itmenin kütleden uzağa doğru gerçekleşmesi olarak düşünülebilir. 1990’lı yıllarda bu etkiyi ölçmek için çeşitli deneyler yapıldı, ancak hiçbiri olumlu sonuçlanmadı.
2013 yılında Cern, anti-hidrojen içerisindeki enerji düzeylerini incelemek için tasarlanan bir deneyde anti-kütleçekim etmenini araştırdı. Bu çalışma yalnızca küçük bir deneydi ve sonuçsuz kaldı.

Genel göreliliğin alan denklemlerinin "warp motorlarını" (örneğin Alcubierre metrik) ve kararlı, seyahat edilebilir solucandeliklerini açıklayan çözümleri vardır. Bu, tek başına önemli değildir, çünkü herhangi bir uzay-zaman geometrisi, stres-enerji tensörü alanının bazı konfigürasyonları için alan denklemlerinin bir çözümüdür. Genel görelilik, stres-enerji tensörüne dış sınırlamalar getirilmediği sürece, uzay-zaman geometrisini kısıtlamaz. Warp motoru ve solucandeliği denklemleri çoğu alanda sorun çıkarmaz, ancak egzotik madde alanı gereklidir. Böylelikle bunlar, stres-enerji tensörü maddenin bilinen madde biçimleri dahilinde ise, çözelti kapsamına girmezler. Karanlık madde ve karanlık enerji şu anda bu çözümlere uygulanabilecek kadar anlaşılmamıştır.

Yirminci yüzyılın sonlarında NASA, 1996 yılından 2002 yılına kadar, Breakthrough Propulsion Physics Program (Türkçe: İtiş Gücü Fiziği Buluşu Programı) (BPP) için kaynak ayırdı. Bu program, normal üniversitelerden veya ticari kanallardan fon almayan, kütleçekim karşıtı bir itim gücü ile ilgili bir dizi değişik tasarım üzerinde çalıştı. Diametrik motor adı altında Anti-kütleçekime benzer kavramlar araştırıldı. BPP programının yaptığı çalışma, Tau Zero Vakfı'nın yardımıyla, NASA'ya bağlı olmadan, bağımsız olarak devam etmektedir.

Kütleçekimsiz cihazlar oluşturmak için şimdiye kadar birçok girişimde bulunulmuş ve bilimsel literatürde kütleçekimsiz ortam etkileri ilgili bir dizi rapor yayınlanmıştır. Hiçbir çalışmada kütleçekimsiz bir alan veya nesne oluşturulamadı.

Jiroskop, kütleçekimi karşıtı gözlemlenebilir bir kuvvet üretir. Bu kuvvet Newton modellerine rağmen yanılsama bir kuvvet olarak kabul edilmektedir. Yine de kütleçekimi karşıtı çeşitli sayıda cihazlar üretildiği ve patenler alındığı iddia edildi. Bu cihazların hiçbirinin kontrollü koşullar altında çalıştığı g

Antropoloji ya da insan bilimi, geçmiş ve günümüz topluluklarında yaşayan insanların çeşitli yönlerini inceleyen bilim dalı. İnsanın kültürel ve fiziki yapısını araştıran antropoloji, insanlık tarihinin en eski dönemlerinin aydınlatılmasına yardımcı olur. Bu bilim, insanı kültürel, toplumsal ve biyolojik çeşitliliği içinde anlamaya; insanlığın başlangıcından beri toplulukların çeşitli koşullara nasıl uyarlandığını, bu uyarlanma biçimlerinin nasıl gelişip değiştiğini, çeşitli küresel olayların nasıl dönüştüğünü görmeye ve göstermeye çalışır.
İki anlamda holistiktir (bütünsel ve inanılır), tüm zamanlarda yaşamış olan veya yaşayan tüm insanlara ilişkindir ve insanlığın tüm boyutlarını kapsar. Prensip olarak, tüm toplulukların tüm kurumlarıyla ilgilenir. Antropoloji özellikle kültürel görelilik, bağlamın derinlemesine incelenmesi ve kültürler-arası karşılaştırmalara verdiği önem ile diğer sosyal disiplinlerden ayrılır. Antropoloji yöntem bilimsel açıdan çok zengindir ve hem nitel metotları hem de nicel metotları kullanır. Antropoloji disiplinin tarihinde etnografiler önemli bir yer tutmuş ve bir anlamda odağı oluşturmuştur. Bununla birlikte özellikle 20. yüzyıl'da etnografik çalışmaların ve etnografik ilgi odaklarının farklı antropoloji alt dallarında farklı eğilimler gösterdiği görülebilir. Örneğin tıbbî antropoloji’de 20. yüzyılın ortalarında çalışma odaklarında küçük topluluklardan, modern Batı toplumlarına doğru bir kayış olmuştur.

Eric Wolf antropolojiyi “beşerî (insanî) bilimlerin en bilimseli ve bilimlerin en insanîsi” olarak tanımlamıştır. Çağdaş antropologlar bazı ünlü düşünürleri önderleri olarak ileri sürmüşlerdir ve disiplinin çeşitli kaynakları ortaya atılmıştır; örneğin Claude Lévi-Strauss, Montaigne ve Rousseau’nun önemli etkenlerden olduğunu iddia etmiştir. Antropoloji, Avrupalıların sistematik bir şekilde insan davranışını incelemeye teşebbüs ettikleri Aydınlanma Çağı’nın bir sonucu ve uzantısı olarak da anlaşılabilir. Hukuk, tarih, filoloji ve sosyoloji gibi gelenekler bu bilimlerin modern görüşlerini daha yakın bir şekilde yansıtan hallere doğru evrim, antropolojinin de içinde yer aldığı sosyal bilimlerin gelişimi gerçekleşmiştir. Aynı zamanda, Aydınlanma’ya karşı romantik bir tepki olarak ortaya çıkan Johann Gottfried Herder ve daha sonraları Wilhelm Dilthey gibi düşünürlerin çalışmaları “kültür kavramı”nın temelini oluşturmuştur ki bu kavram antropoloji disiplininin temelini oluşturur denilebilir.
İnsanın, yeryüzünün herhangi bir yerinde yaşayabilme özgürlüğüne sahip olması onun fizik yapısını, davranışını ve kültürünü köklü bir biçimde etkilemiştir. Böylece, tamamen tek bir türe ait olmasına karşın bugünün insanları hayvanların diğer pek çok türünden daha farklı bir fiziki yapıya sahiptirler. Aynı şekilde, insanın kültürleri ve dilleri geniş bir çevrede ele alındığında her yerde benzer olup, doğadaki ve fizikî çevredeki farklılıklar, diğer gruplarla temasa geçme, her bir insan grubuna özgü tarihsel olaylar, sürekli olarak şaşırtıcı kültürel ve dilsel farklılıklara neden olurlar.

Kurumsal olarak, antropoloji 17, 18, 19. ve 20. yüzyıldaki Avrupa kolonizasyonu sırasında doğal tarihin (natural history, zaman zaman doğa tarihi) gelişmesiyle ortaya çıkmış, gelişmiştir. Bu zamanlardaki genelde "ilkel insanların" incelenmesi olarak görülen alanla karakterize olmuş ilk etnografik çalışmalar ortaya çıkmıştır. Bu dönemlerde ortaya çıkan bazı ünlü etnografik çalışmaların kökeni de kolonyal yönetimin isteğine dayanır; örneğin Edward Evan Evans-Pritchard’ın Azandi halkına dair çalışması gibi. Geç 18. yüzyılda, Aydınlanma düşüncesi insan topluluklarını ampirik olarak gözlemlenebilecek belirli prensiplere göre hareket eden doğal bir fenomen olarak betimlemişti. Bazı açılardan, Avrupa kolonilerindeki dil, kültür, fizyoloji, teknoloji, gelenek ve inançların araştırılması ve incelenmesi bu yerlerdeki fauna ve floranın araştırılması ve incelenmesinden farklı değildi. Bununla birlikte kültürel uygulama, özellikle son dönemlerde, büyük değişikliğe uğramıştır ve bugün antropolojinin kolonyal dönemin ve Avrupa’nın bu dönemdeki düşüncesi ve uygulamalarının bir uzantısı olarak tanımlanması veya görülmesi doğru değildir.
Antropoloji hızlı bir şekilde doğal tarihten ayrılarak ayrı bir disiplin olma yolunda gelişti ve 19. yüzyılın sonlarına doğru modern şekline büyük oranda yaklaştı. 1935’te örneğin, T. K. Penniman disiplinin tarihini konu alan “A Hundred Years of Anthropology” yani “Antropoloji’nin Bir Yüzyılı” isimli eseri kaleme almıştır. Erken dönem antropolojide, ünilinealizm yani tüm toplulukların, tek bir evrimsel süreçten en ilkelden en gelişmişe geçtiğini öne süren fikir hakimdi. Buradan hareketle Avrupaî olmayan topluluklar bu evrimsel süreç içerisinde "yaşayan fosiller" olarak görülüyordu ve Avrupa’nın geçmişini anlamak için incelenebilecekleri fikri yaygındı. Çeşitli toplulukların göçleri büyük oranda doğru bir şekilde ortaya çıkarılmıştır; Paul Rivet’in ilk kez Büyük Okyanus’taki Polenezya göçlerini doğru bir şekilde saptaması gibi. Son olarak ırk kavramı ve ilgili kavramlar, insan türü içindeki biyolojik çeşitliliğin doğasını anlamak için, antropometri gibi çeşitli araçlar ve uygulamalar ile birlikte geliştirilmiştir. Bununla birlikte daha sonra ırk ve ilgili kavramlar bilimsel ırkçılık olarak anılacak şekilde farklı ve daha ideolojik bir bazda kullanılmışlardır. Bugün ırk kavramı ve ilgili çeşitli kavramlar antropoloji içerisinde geçerliliğini yitirmiştir ve bilimsel bir kavram olarak kullanılmamaktadır; bilimsel kökenlerini veya uygulamalarını yitirmişlerdir denilebilir. Ayrıca eski literatürde “ırk” kavramının kullanıldığı çoğu anlam için bugün “etnisite” terimi tercih edilmektedir.
20. yüzyılda akademik disiplinler üç ana alan içerisinde düzenlenmeye başlanmıştır. Bilimler veya Türkçede daha sık kullanılan haliyle fen bilimleri tekrarlanabilir ve karşıtı kanıtlanabilir deneyler sayesinde doğa kanunlarının elde edilmesini amaçlarken, beşerî bilimler farklı millî gelenekleri, tarih ve sanat şeklinde incelemeyi amaçlar. Sosyal bilimler ise sosyal (toplumsal) fenomenlerin tanımlanması ve incelenmesini saptayacak bilimsel metotların geliştirilmesi ve sosyal bilgi için evrensel bir temelin oluşturulabilmesi gibi amaçlarla ortaya çıkmıştır. Bir akademik disiplin olarak antropoloji ise barındırdığı alt dalların benimsediği farklı yöntemler ve interdisipliner çalışmalara bağlı olarak bu kategorilerden hiçbirine rahatlıkla konamamaktadır.

Aşağıda liste halinde antropoloji biliminin birlikte çalıştığı, zaman zaman içinde yer aldığı alanlar ve kendi alt alanları sıralanmıştır:

Adli antropoloji
Biyolojik Antropoloji
Dil Antropolojisi
Paleoetnobotanik
Paleopatoloji
Tıbbî antropoloji
Primatoloji
Paleoantropoloji
Osteoloji
Kültürel antropoloji (ayrıca Sosyal antropoloji)
Sanat antropolojisi
Hukuk antropolojisi
Din antropolojisi
Uygulamalı antropoloji
Kültürler-arası çalışmalar
Siber antropoloji
Gelişim antropolojisi
Çevresel antropoloji
İktisadi antropoloji
Ekolojik antropoloji
Etnografi
Etnomüzikoloji
Feminist antropoloji
Tıbbî antropoloji
Psikolojik antropoloji
Siyasi antropoloji
Kamu antropolojisi
Sembolik antropoloji (veya semboller/simgeler antropolojisi)
Görsel antropoloji
Lengüistik antropoloji (yani dilsel antropoloji)
Senkronik lengüistik (eşzamanlı dilbilim veya eşsüremli dilbilim)
Diyakronik lengüistik (artsüremli dilbilim)
Etnolengüistik
Sosyolengüistik
Arkeoloji
Tropoloji*(müzik eşliğinde olan bilim dalı)

^ anthropology maddesi, Merriam-Webster Collegiate Dictionary, 2005.
^ Örneğin bakınız: Auguste Comte'nin yazıları.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü 5 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Moving Anthropology Student Network (MASN) is the largest international network of anthropology students and young academics, connecting people from all over the world
Antropoloji.Net 11 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ataerkilliğin Ortaya Çıkışı
Fundamental Theory of Anthropology 16 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ppt

Arkeoloji, geçmişteki insan topluluklarının maddi kültür kalıntılarını (eser, alet, yapı, anıt, bitki ve hayvan kalıntıları, insan iskeleti vb.) bilimsel yöntemlerle ortaya çıkararak; tarih, sosyoloji, coğrafya, etnoloji, antropoloji, nümismatik, filoloji, paleobotanik gibi birçok bilim dalından yararlanıp kültür ve uygarlık tarihini araştıran bilim dalıdır.
Arkeoloji kelimesi Yunanca ἀρχé (arkhe: eski, eskiden kalma) veya ἀρχαῖος (arkhaios: eski) ve λόγος (logos: bilim, bilgi, öğreti) kelimelerinden türemiş olup "eskilerin bilimi" veya "eskinin bilgisi" anlamına gelir. Türkçede 1930'lardan itibaren yaygın olarak kullanılmaktadır.

Arkeoloji, yalnızca kazı yapmaktan ibaret olmayıp yüzey araştırması, jeofizik prospeksiyon, stratigrafi, tipoloji, mutlak ve göreli tarihleme gibi çok çeşitli yöntem ve teknikleri içerir. Türkçeye yanlış bir şekilde kazıbilim olarak çevrilmiş olsa da kazı, arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece bir tanesidir. Arkeoloji asıl olarak insanlığın kültürel geçmişini, kültürlerin değişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler.
Disiplin, yazılı tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar araç, eşya, sikke ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler.

Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eskiden insanların yaşadığı varsayılan yerleşimleri gün yüzüne çıkararak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından eski kentler genellikle toprağın altında kalır ve üst üste kurulan yerleşmelerin mimari (özellikle kerpiç) yıkıntıları zamanla bir tepe oluşturur. Bu tür tepeler Türkiye'de höyük, Yunanistan'da "Magula", Yakın Doğu'da "Tell", İran'da "Teppe" olarak adlandırılır.
Türkiye'deki Alacahöyük, Yalıhüyük ve Çatalhöyük gibi eski yerleşmeler höyük türünü oluşturmaktadır. Ancak her arkeolojik buluntu yeri bir höyük değildir. İnler, düz yerleşme yerleri, antik kentler de arkeolojinin araştırma alanları arasında yer almaktadır.

Arkeoloji, kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunlar arasında Tarih öncesi arkeolojisi (Prehistorya), Klasik arkeoloji, Protohistorya ve Önasya arkeolojisi, Mısır arkeolojisi, Tevrat arkeolojisi ve Orta Çağ arkeolojisi sayılabilir.
Tarih öncesi arkeolojisi, yazının ortaya çıkmasından önceki dönemleri inceler. Yazılı belgelerin bulunmadığı bu dönemde, geçmişe dair bilgi edinmenin tek yolu maddi kalıntıların incelenmesidir. Bu nedenle kazı çalışmaları, stratigrafi prensiplerine sadık kalınarak büyük bir titizlikle yürütülür. Tarih öncesi dönemden günümüze kalan çanak çömlek parçaları, yontma taş aletler, mimari izler ve beslenme alışkanlıkları ile tarihlendirme hakkında bilgi veren organik kalıntılar (tohum, kemik vb.) birincil derecede önem taşımaktadır.

Antik Mezopotamya'da, Akad İmparatorluğu hükümdarı Naram-Sin'in tapınağı (MÖ yaklaşık 2200) son Babil kralı Nabonidus tarafından MÖ yaklaşık 550 yılında keşfedildi ve analiz edildi, bu nedenle Nabonidus ilk arkeolog olarak bilinmektedir. Nabonidus, sadece güneş tanrısı Šamaš'ın, savaşçı tanrıça Anunitu'nun (her ikisi de Sippar'da bulunan) tapınaklarının ve Naram-Sin'in Ay tanrısı için inşa ettiği tapınağın temel kalıntılarını bulacak olan ilk kazılara liderlik etmekle kalmayıp, Harran'ı da eski ihtişamına kavuşturmuştu. Ayrıca Naram-Sin'in tapınağını ararken arkeolojik bir eserin tarihini belirleyen ilk kişi o olmuştur. Tahmini yaklaşık 1.500 yıl hatalı olmasına rağmen, o dönemde doğru tarihleme teknolojisinin eksikliği göz önüne alındığında, bu yine de çok iyi bir tahmin olarak kabul edilmektedir.

Arkeoloji bilimi (Grekçe: ἀρχαιολογία, arkeoloji, Grekçe: ἀρχαῖος, arkhaios, "antik" ve Grekçe: -λογία, -logia, " -logy ") antikacılık olarak bilinen eski ve çok disiplinli çalışmadan doğmuştur. Antika meraklıları, tarihi alanların yanı sıra antik eserlere ve el yazmalarına özellikle dikkat ederek tarihi incelemişlerdir. Antikacılık, 18. yüzyılın sloganında özetlenen, geçmişin anlaşılması için var olan ampirik kanıtlara odaklanmıştır. 18. yüzyıl antikacısı Sir Richard Colt Hoare: "Teoriden değil gerçeklerden konuşuyoruz" demiştir. Arkeolojinin bir bilim olarak sistemleştirilmesine yönelik deneme niteliğindeki adımlar, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'da Aydınlanma Çağı'nda gerçekleşti.
Song Hanedanlığı döneminde (MS 960-1279) Çin İmparatorluğu'nda, Ouyang Xiu ve Zhao Mingcheng gibi kişiler, Shang ve Zhou dönemlerine ait eski Çin bronz yazıtlarını araştırarak, koruyarak ve analiz ederek Çin epigrafisi geleneğini kurmuşlardır.
 1088'de yayınlanan kitabında Shen Kuo, çağdaş Çinli bilim adamlarını, antik bronz kapları halktan zanaatkârlar yerine ünlü bilgelerin eserleri olarak nitelendirdikleri, orijinal işlevlerini ve üretim amaçlarını ayırt etmeden bunları ritüel kullanım için canlandırmaya çalıştıkları için eleştirmiştir. Bu tür antika arayışları Song döneminden sonra azalmış, 17. yüzyılda Qing Hanedanlığı döneminde yeniden canlandırılmış, ancak her zaman ayrı bir arkeoloji disiplini yerine Çin tarih yazımının bir dalı olarak kabul edilmiştir.
Rönesans Avrupa'sında Greko - Romen uygarlığının kalıntılarına ve klasik kültürün yeniden keşfine yönelik felsefi ilgi, Orta Çağ'ın sonlarında hümanizmle başladı.
Anconalı Cyriacus, Adriyatik'teki bir deniz cumhuriyeti olan Ancona'nın önde gelen İtalyan bir tüccar aileye mensup gezgin, hümanist ve antikacıydı. Çağdaşları tarafından pater antiquitatis ("antik çağın babası") ve bugün "klasik arkeolojinin babası" olarak anılmıştır: "Anconalı Cyriac, on beşinci yüzyılda Yunan ve Roma antik eserlerinin, özellikle de yazıtların en girişimci ve üretken kayıtçısıydı ve kayıtlarının genel doğruluğu ona modern klasik arkeolojinin kurucu babası olarak anılma hakkını veriyor." Antik binalar, heykeller ve yazıtlar hakkındaki bulgularını kaydetmek için Yunanistan'ı ve tüm Doğu Akdeniz'i dolaştı; bunlar arasında Parthenon, Delphi, Mısır Piramitleri ve hiyeroglifler gibi kendi zamanına kadar bilinmeyen arkeolojik kalıntılar da vardı. Arkeolojik keşiflerini günlüğü Commentaria'ya (altı cilt halinde) kaydetmiştir.
İtalyan Rönesans hümanist tarihçisi Flavio Biondo, 15. yüzyılın başlarında antik Roma'nın kalıntıları ve topografyasına ilişkin sistematik bir rehber oluşturmuştur ve bu nedenle arkeolojinin kurucusu olarak anılmaktadır.
Aralarında John Leland ve William Camden'in de bulunduğu 16. yüzyılın antika meraklıları, İngiliz kırsalında araştırmalar yürütmüşler, karşılaştıkları anıtları çizmişler, tanımlamışlar ve yorumlamışlardır.
Oxford English Dictionary'de ilk kez 1824'te "arkeolog"dan bahsedilmektedir. Bu kısa süre sonra antikacılık faaliyetinin önemli bir dalı için olağan terim haline gelmiş bulunuyordu. "Arkeoloji", 1607'den itibaren, başlangıçta genel olarak "antik tarih" dediğimiz şey anlamına geliyordu; daha modern anlamıyla ilk kez 1837'de görülmüştür. Bununla birlikte, 1685 yılında, kendinin de dahil olduğu antik çağ çalışmalarını tanımlamak için "arkeoloji" nin en eski tanımlarından birini, Roma yazıtlarının transkripsiyonlarından oluşan bir koleksiyonun önsözünde sunan kişi Jacob Spon'du. Miscellanea eruditae antiquitatis adlı seyahat yıllarını anlattığı bir eseri vardır.
On ikinci yüzyıl Hint bilim adamı Kalhana'nın yazıları, yerel geleneklerin kaydedilmesini, arkeolojinin en eski izlerinden biri olarak tanımlanan el yazmaları, yazıtlar, madeni paralar ve mimarilerin incelenmesini içermektedir. Dikkate değer eserlerinden biri, MÖ yaklaşık 1150'de tamamlanan Rajatarangini'dir. Ve Hindistan'ın ilk tarih kitaplarından biri olarak bilinmektedir.

Arkeolojik kazı yapılan ilk yerlerden biri Stonehenge ve İngiltere'deki diğer megalitik anıtlardır. John Aubrey (1626-1697), İngiltere'nin güneyindeki çok sayıda megalitik ve diğer arazi anıtlarını kaydeden öncü bir arkeologdu. Bulgularının analizinde de zamanının ilerisindeydi. El yazısının, Orta Çağ mimarisinin, kostümün ve kalkan şekillerinin kronolojik üslup gelişiminin haritasını çıkarmaya çalışmıştı.
MS 79'da Vezüv Yanardağı'nın patlaması sırasında her ikisi de külle kaplanan antik Pompeii ve Herculaneum kentlerinde de İspanyol askeri mühendis Roque Joaquín de Alcubierre tarafından kazılar yapılmıştır. Bu kazılar 1748 yılında Pompeii'de, Herculaneum'da ise 1738 yılında başlamıştır. Mutfak eşyaları ve hatta insan şekilleriyle tamamlanmış kasabaların keşfi ve fresklerin gün yüzüne çıkarılması, Avrupa çapında büyük bir etki yaratmıştı.
Ancak modern tekniklerin gelişmesinden önce kazılar gelişigüzel yapılıyordu; tabakalaşma ve bağlam gibi kavramların önemi gözden kaçırılmıştı.
18. yüzyılın ortalarında, Alman Johann Joachim Winckelmann Roma'da yaşadı, kendini Roma antik eserlerinin incelenmesine adadı ve yavaş yavaş antik sanata dair rakipsiz bir bilgi birikimi edindi. Daha sonra Pompeii ve Herculaneum'da yürütülen arkeolojik kazıları gezdi. Winckelmann, bilimsel arkeolojinin kurucularından biridir ve stil kategorilerini geniş, sistematik bir temelde sanat tarihine uygulayan ilk kişidir. Aynı zamanda Yunan sanatını dönemlere ve zaman sınıflandırmalarına ayıran ilk kişilerden biridir. Winckelmann, hem "Modern arkeolojinin peygamberi ve kurucu kahramanı" hem de sanat tarihi disiplininin babası olarak adlandırılmıştır.

Arkeolojik kazıların babası William Cunnington'du (1754-1810). 1798'de Wiltshire'da Sir Richard Colt Hoare tarafından finanse edilen kazıları üstlenmişti. Cunnington, Neolitik ve Tunç Çağı höyüklerinin titizlikle kayıtlarını yapmıştır. Bunları kategorize etmek ve tanımlamak için kullandığı terimler bugün hâlâ arkeologlar tarafından kullanılmaktadır. Bununla birlikte, gelecekteki ABD Başkanı Thomas Jefferson'un da 1784 yılında Virginia'daki birkaç Kızılderili mezar höyüğünde hendek yöntemini kullanarak kendi kazılarını yapmaya başladığı kaydedilmiştir. Kazılarına "Höyük İnşa Edenler" sorusu yol açmıştır, ancak dikkatli yöntemleri ona, günümüz Yerli Amerikalılarının atalarının bu tümsekleri neden yükseltememeleri için hiçbir neden göremediğini kabul edecek ka

Askeri Simülasyon'lar siviller tarafından eğlence, Extreme spor veya nostaljik amaçlarla yapılan ya da Askerî personel tarafından gerçekleştirilen eğitimsel silahlı çatışma senaryolarının simüle edilmesini ifade eder.  Askeri simülasyonlar, bir savaş deneyimi sağlama, savaş alanı görevlerini simüle etme, Eğlenceli vakit geçirme, Tarihi şahsiyetleri ve olayları tanıtma, çatışma psikolojisini ve adrenalini yaşama gibi faaliyetleri içerir. Askeri simülasyonların çeşitli biçimleri vardır: airsoft, paintball veya laser tag  gibi askeri senaryolara ve takım taktiklerine dayalı gerçekçiliğin ön planda olduğu fiziksel atış sporları; tarihsel olayları yaşatmak, canlandırmak, cosplay gibi aktiviteler; Askeri Eğitim ve bilgisayar ortamlarında oynanan Askeri simülasyon taktik nişancı oyunlarıdır. Airsoft silahları, kozmetik tasarımı, gerçekçi dış balistikleri, orijinal ateşli silah aksesuarlarıyla uyumlulukları ve ucuz mühimmatları nedeniyle Askeri simülasyonlarda yaygın olarak tercih edilmektedir. Askeri simülasyonlarda olaylar; tarihi veya hayali savaşlar, meskun mahal çatışma simülasyonu veya serbest stil kentsel/orman savaşı temalı olabilir.

Askeri simülasyonların video oyunu türü de mevcuttur. Taktik nişancı olarak da ifade edilen bu tür gerçekçi bir Askeri deneyim amaçlar. ARMA 3 gibi oyunlar, salt eğlence yerine, ekipman ve taktiklerin bir simülasyonudur ve bazen askeri eğitim ve görev provası için de kullanılır.

Askeriye veya ordu, ağırlıklı olarak savaşa yönelik, toplu olarak silahlı kuvvetler olarak da bilinen, ağır silahlı, son derece organize bir güçtür. Genellikle egemen devlet tarafından resmi olarak yetkilendirilir ve muhafaza edilir, üyeleri farklı askerî üniformalarıyla tanımlanabilir. Bir ordu, donanma, hava kuvvetleri, uzay kuvvetleri, deniz kuvvetleri veya sahil güvenlik gibi bir veya daha fazla askerî şubeden oluşabilir. Ordunun ana görevi genellikle devletin savunulması ve dış silahlı tehditlere karşı koymak olarak tanımlanır.
Geniş kullanımda, "silahlı kuvvetler" ve "askeriye" terimleri genellikle eşanlamlı olarak ele alınsa da, teknik kullanımda bazen bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin hem askerî hem de diğer paramiliter kuvvetlerini içerebileceği bir ayrım yapılır. Tanınan bir devlete ait olmayan çeşitli yapıda düzensiz askerî güçler vardır; düzenli askerî güçlerle birçok özelliği paylaşsalar da, daha az sıklıkla basitçe "ordu" (askeriye) olarak adlandırılırlar. 

Bir ülkenin ordusu, askerî konutlar, okullar, kamu hizmetleri, lojistik, hastaneler, yasal hizmetler, gıda üretimi, finans ve bankacılık hizmetleri gibi özel altyapıya sahip ayrı bir sosyal alt kültür olarak işlev görebilir. Savaşın ötesinde ordu, devletin ek onay gerektiren veya onay gerektirmeyen fonksiyonlarında; iç güvenlik tehditlerine karşı, nüfus kontrolü, siyasi gündemin desteklenmesi, acil servis hizmetlerin, yeniden yapılanma, kurumsal ekonomik çıkarların korunmasında, törenlerde ve millî onur muhafızlığı gibi işlerde görevlendirilebilir.
Askeriyenin bir parçası olarak askerlik yapma kayıtlı tarihten daha eskidir. Klasik antik çağın en kalıcı imgelerinden bazıları, askerî liderlerinin gücünü ve yeteneklerini tasvir eder. M.Ö. 1274, Kadeş Savaşı, Firavun Ramses II 'nin saltanatı için belirleyici noktalardan biri oldu ve anıtlarında bu alçak kabartmalarla anıldı. Bin yıl sonra, ilk birleşik Çin imparatoru Qin Shi Huang, tanrıları askerî gücüyle etkilemek için o kadar kararlıydı ki, kendini pişmiş toprak askerlerden oluşan bir orduyla gömdürdü. Romalılar, askerî meselelere büyük önem verdiler, gelecek nesillere konuyla ilgili birçok tez ve yazının yanı sıra cömertçe oyulmuş zafer takıları ve zafer sütunlarını bıraktılar.

Askeriye military kelimesinin İngilizcede kaydedilen ilk kullanımı, militarie, 1582 yılındaydı. Latince militaris (Latince asker miles), Fransızca üzerinden geçmiştir ancak etimolojisi belirsizdir. Bir öneriye göre mil-it yani bir vücuda, kütleye girmekten türemiştir. Kelime artık silah kullanımında yetenekli, askerî hizmette veya savaşmakta olan birilerini ifade etmekte kullanılmaktadır.
Bir isim olarak, askeriye genellikle bir ülkenin silahlı kuvvetlerine veya bazen, daha spesifik olarak, onları komuta eden kıdemli subaylara atıfta bulunur. Genel olarak, silahlı kuvvetlerin fizikselliği, personeli, teçhizatı ve işgal ettikleri fiziksel alanı ifade eder.
Bir sıfat olarak, ordu başlangıçta sadece askerlere ve askere atıfta bulunuyordu, ancak kısa sürede genel olarak kara kuvvetlerine ve meslekleriyle ilgili her şeye uygulanacak şekilde genişletildi. Hem Kraliyet Askerî Akademisi (1741) hem de Birleşik Devletler Askerî Akademisi'nin(1802) adları bunu yansıtmaktadır. Bununla birlikte, Napolyon Savaşları zamanında askerî, askerî hizmet, askerî istihbarat ve askerî tarih sözcükleri ile bir bütün olarak silahlı kuvvetlere atıfta bulunulmaya başlandı. Bu nedenle, artık silahlı kuvvet personeli tarafından gerçekleştirilen herhangi bir faaliyeti ifade etmektedir.

Askerî tarihin birkaç yönü vardır. Ana yönlerden biri, gelecekte daha etkin bir şekilde savaşmak için geçmiş başarılardan ve hatalardan ders çıkarmaktır. Bir diğeri, uyumlu askerî güçler yaratmak için kullanılan bir askerî gelenek duygusu yaratmaktır. Yine de, savaşları daha etkili bir şekilde önlemeyi öğrenmekte bir sebep olarak kabul edilebilir. Ordu hakkındaki insan bilgisi büyük ölçüde askerî çatışmalara (savaş), katılan ordularına, donanmalarına ve son zamanlarda hava kuvvetlerinin hem kayıtlı hem de sözlü tarihine dayanmaktadır.
Genellikle her ikisi de neredeyse tüm metinlerde geçmesine rağmen, askerî tarihin iki türü vardır: bir çatışmanın nedenleri, davranışın doğası, sonu ve etkileri hakkında herhangi bir açıklama sunmadan vakaları kaydedildiği tanımlayıcı tarih; ve çatışmaların nedenleri, doğası, sonu ve sonrası hakkında açıklamalar sunmayı amaçlayan analitik tarih; çatışmaların bir bütün olarak bilgi ve anlayışını elde etmenin bir yolu olarak ve daha iyi kavramlar veya yöntemler önermek için gelecekte hataların tekrarlanmasını önlemek ya da yeni teknoloji ihtiyacını savunmak için.

Askerî teknolojinin artmakta olan önemine rağmen, askerî faaliyet her şeyden önce insanlara bağlıdır. Örneğin, 2000 yılında İngiliz Ordusu doktrin beyanında "Adam (insan) hâlâ savaşın ilk silahıdır." şeklinde belirtmiştir.

Askerî teşkilat, askerî rütbeye bölünen katı bir komuta hiyerarşisi ile karakterize edilir ve rütbeler normal olarak subaylar (örn. albay), astsubaylar (örn. kıdemli çavuş) ve en düşük rütbedeki personele (örn. er) kadar gruplanır (otorite bu sıralamada aşağı doğru azalmaktadır). Kıdemli subaylar stratejik kararlar alırken, kendilerine bağlı askerî personel (askerler, denizciler, deniz piyadeleri veya havacılar) bunları yerine getirir. Rütbe unvanları askerî kuvvete ve ülkeye göre değişmekle birlikte, rütbe hiyerarşisi dünya çapındaki tüm devlet silahlı kuvvetleri için ortaktır.

Bir sonraki gereklilik, ordunun karşı karşıya gelmesi muhtemel tehditleri tanımlaması için oldukça temel bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor. Bu amaçla, komuta kuvvetleri ve diğer orduların yanı sıra çoğu zaman sivil personel bu tehditlerin tanımlanmasına katılır. Bu aynı zamanda bir örgüt, bir sistem ve toplu olarak askerî istihbarat adı verilen bir süreçtir.                             

Genellikle askerî "güç" olarak adlandırılan yetenek gelişimi, tartışmasız insanlık tarafından bilinen en karmaşık faaliyetlerden biridir; çünkü aşağıdakileri belirlemeyi gerektirir: belirlenen tehditlere karşı koymak için stratejik, operasyonel ve taktiksel yetenek gereksinimleri; edinilen yeteneklerin kullanılacağı stratejik, operasyonel ve taktik doktrinler; öğretilerin yürütülmesinde yer alan kavramların, yöntemlerin ve sistemlerin tanımlanması; bunların savaşta kullanımları için yeterli miktarda ve kalitede üretecek üreticiler için tasarım spesifikasyonlarının oluşturulması; kavram, yöntem ve sistemlerin satın alınması; kavramları, yöntemleri ve sistemleri en etkin ve verimli kullanacak bir kuvvet yapısı oluşturmak; askerî eğitim, öğretim ve uygulama sağlayarak bu konsept, yöntem ve sistemleri kuvvet yapısına entegre etmek; savaş şartlarında askerî organizasyonları devamlılığını ve performansının kesilmesine izin vermeyecek şekilde, personele verilen sağlık hizmetleri, ekipmanın bakımını da içine alarak askerî lojistik sistemi oluşturmak; yaralı personelin iyileşmesini sağlayacak hizmetler ve hasarlı ekipmanı tamir edecek ve son olarak demobilizasyonu sağlacak, barış zamanı gerekliliklerine göre savaş stoğu fazlasını düzenleyecek. 

Askerî strateji, savaşta ve askerî seferlerde kuvvetlerin bir başkomutan tarafından yönetilmesi, ulusal ve müttefik olarak bir bütün halinde büyük askerî kuvvetlerin veya orduların, donanmaların ve hava kuvvetlerinin bileşen unsurlarının kullanılması; ordu grupları, deniz filoları ve çok sayıda hava taşıtı gibi. Askerî strateji, savaşan devletlerin, geniş bir görüşle olası sonuçlarından çıkarımlarını ve komuta yapısının dışından gelen endişeleri de içeren, uzun vadeli politikalarının projeksiyonudur. Askerî strateji, sahadaki güçlerin yönetimi ve aralarındaki çatışmadan ziyade savaş tedariki ve planlamayla ilgilidir. Stratejik askerî planlamanın haftaları kapsayabilir, ancak daha çok aylar hatta yıllardır.

Operasyonel hareketlilik, savaş ve askerî doktrin içinde, taktiklerin dakik detaylarını stratejinin kapsayıcı hedefleriyle koordine eden komuta seviyesidir. Operasyonel sanat ile eş anlamlıdır. 

Askerî taktikler, doğrudan çatışmada düşmanla çarpışmak ve yenmenin yollarıyla ilgilidir. Askerî taktikler genellikle saatler veya günler boyunca birlikler tarafından kullanılır ve bölüklerin, taburların, alayların, tugayların ve tümenlerin, deniz ve hava kuvvetleri eşdeğerlerinin, belirli, çok yakındaki görev ve amaçlarına odaklanır.

Lübnan ekonomi forumu tarafından düzenlenen, Askerî harcamaların GSYİH'da % 16 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Dünya Bankası kamu verilerinden alınmıştır.

Bilgisayar Derneği (İng: Association for Computing Machinery; kısaca ACM), bilgisayar bilimleri alanındaki en eski mesleki kuruluştur. 1947'de kurulmuş, günümüzde 80.000 üyeye ulaşmıştır. Mesleki ve akademik yayınları ile toplantı faaliyetlerinin yanı sıra, bilişim dalının en önemli ödülü kabul edilen Turing Ödülü'nü vermesiyle de bilinir. Merkezi New York şehrindedir. Dünya genelini kapsayan üyelik sistemi ile bilişim teknolojisinin çeşitli alanları ile uğraşan profesyonellere ve öğrencilere kaynak sağlamaktadır.
ACM(Association for computing machinery) 1960'lı yıllardan bu yana, bilgisayar bilimleri alanında bazı öncü mesleki ve bilimsel dernekler ile birlikte, bilgisayar teknolojisinin hızla değişen kapsamına yönelik müfredat önerileri sunan kuruluştur. Bilgisayar bilimi alanı gelişmeye devam ettikçe ve bilgi işlemle ilgili yeni disiplinler ortaya çıktıkça, mevcut müfredat raporlarını güncellemek ve yeni bilgisayar disiplinleri için ilave raporları hazırlamak bu kuruluşun görevleri arasındadır.
Kuruluş aşağıda belirtilen bilgisayar alt disiplinleri için lisans müfredatı yönergeleri sunmaktadır:

Bilgisayar mühendisliği
Bilgisayar bilimi
Bilgi sistemleri
Bilgi teknolojileri
Yazılım mühendisliği.

Özel İlgi Gruplarının ve profesyonellerin oluşturduğu 170, öğrencilerin oluşturduğu 500 bölüm bulunmaktadır. Bilişim teknolojisinin 34 farklı alanı ile ilgilenen Özel İlgi Grupları vardır.
Özel İlgi Grupları, belirli alanlardaki yeni buluşların tanıtıldığı yerler olarak ünlenen düzenli konferanslara sponsor olmaktadır. Özel İlgi Grupları birçok akademik dergi, magazin ve e-haber bültenleri yayınlamaktadır.
ACM International Collegiate Programming Contest gibi bilişimle ilgili faaliyetlere ve Garry Kasparov ile IBM Deep Blue arasındaki satranç maçı gibi etkinliklere de ACM sponsor olmaktadır.

Tam Liste için: ACM Özel İlgi Grupları

SIGACCESS Accessibility and Computing (Erişilebilirlik ve Bilişim)
SIGACT Algorithms and Computation Theory (Algoritmalar ve Bilişim Kuramı)
SIGAda Ada Programming Language (Ada Programlama Dili)
SIGAPL APL Programming Language (APL Programlama Dili)
SIGAPP Applied Computing (Uygulamalı Bilişim)

ACM Press (ACM Basın) çeşitli dergi ve bültenler yayımlamaktadır. Bilgisayar tarihindeki pek çok ünlü tartışma bu yayınların sayfalarında yer almıştır.

ACM Computing Surveys (CSUR) (ACM Bilişim Araştırmaları)
ACM Journal of Computer Documentation (JCD) (ACM Bilgisayar Dokümantasyonu Bülteni)
ACM Journal on Emerging Technologies in Computing Systems (JETC) (Bilişim Sistemlerinde Yeni Teknolojiler Bülteni)
Journal of Experimental Algorithmics (JEA) (Deneysel Algoritmalar Bülteni)
Journal of the ACM (JACM) (ACM Bülteni)
Journal on Educational Resources in Computing (JERIC) (Bilişimde Eğitim Kaynakları Bülteni)

Communications of the ACM
Computers in Entertainment (CIE)
Crossroads
Queue
StandardView
Ubiquity
eLearn
intelligence
interactions
netWorker

ACM tüm yayınlarının bulunduğu ve bilgisayar konusunda yeryüzündeki en büyük bilgi kaynağı olan dijital bir kütüphaneye sahiptir. Kütüphanede güncel ACM yayınlarına ek olarak dergilerin ve konferans tutanaklarının çevrimiçi arşivleri bulunmaktadır. Çevrimiçi hizmetlerinin arasında Ubiquity ve Tech News Digest gibi güncel bilişim teknolojileri bilgilerini içeren forumlar da bulunmaktadır.

ACM'nin en büyük rakibi IEEE Computer Society (Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü Bilgisayar Derneği)'dir. İki kurum arasında pek fark olmasa da IEEE daha çok donanım ve standartlara ağırlık verirken, ACM'nin teorik yönden bilgisayar bilimine ve son kullanıcı uygulamalarına odaklandığı söylenebilir. İki kurum arasındaki diğer bir keskin olmayan farksa ACM'nin bilişimciler için; IEEE'ninse (her ne kadar en büyük alt grubunun Bilgisayar Derneği olsa da) elektrik-elektronik mühendisleri için kurulmuş olmasıdır. Aslında iki organizasyon büyük ölçüde örtüşmektedir. Bilgisayar Bilimi Müfredatının Geliştirilmesi gibi projelerde birlikte çalışırlar.

ACM Başkanı Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'den David A. Patterson'dır.
ACM; Başkan, Başkan Yardımcısı, Sayman, Eski Başkan, Özel İlgi Grupları Yönetim Kurulu Başkanı, Yayınlar Yönetim Kurulu Başkanı, Özel İlgi Grupları Yönetim Kurulundan 3 Temsilci ve 7 üyeden oluşan bir komite tarafından yönetilmektedir.

ACM'de hizmetlerin ve ürünlerin kalitesini sürdürmede merkezi personele yardım eden çeşitli komitelerden ve alt gruplardan oluşan dört yönetim kurulu vardır.

Yayınlar
SIG Yönetim Kurulu
Eğitim
Üyelik Hizmetleri Kurulu

Bu komite bilgi işlem dünyasıdaki kadınların desteklenmesi, bilgilendirilmesi, teşvik edilmesi ve bu kadınlarla çalışmak için kurulmuştur. Dr. Anita Borg Bilgi işlemle ilgilenen lise seviyesindeki kız öğrencilerden, bu konuda çalışan kadınlara kadar çeşitli kaynaklar sağlayan ACM-W komitesinin önde gelen bir destekcisidir. ACM-W uluslararası platformda da aynı hizmetleri vermektedir.

Bilim alanındaki kadınlarla ilgili kuruluşlar listesi
IEEE
Turing Ödülü

Resmi ACM sitesi22 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ACM portal 3 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ACM Elektronik Kütüphanesi 11 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ateşböceği algoritması (Firefly Algorithm), doğal olaylardan ilham alınarak tasarlanmış bir optimizasyon algoritmasıdır. Bu algoritma, ateşböceklerin ışık saçma ve karşılıklı etkileşimleri ile çiftleşme davranışlarına dayanır.
Algoritmanın temel fikri, problemin çözümünü temsil eden her bir noktanın bir ateşböceğinin konumuna denk geldiği bir uzayda hareket etmeleridir. Ateşböcekleri çevrelerindeki diğer ateşböceklerin ışığının yoğunluğunu algılayarak, daha parlak olanların yönüne doğru hareket ederler. Böylece daha iyi bir çözüme ulaşmak için adım adım bir arama yaparlar.
Algoritma, her bir çözümü bir ateşböceği olarak düşünerek, ateşböceklerin çiftleşme davranışlarına dayalı bir optimizasyon sağlar. Ateşböcekleri, diğerlerine olan uzaklıklarına ve parlaklıklarına göre çiftleşme eşleştirmeleri yaparlar. Daha parlak ateşböcekleri, daha karanlık ateşböceklerine doğru hareket ederek daha iyi çözümler ararlar.
Ateşböceği algoritması, birçok uygulama alanında kullanılan etkili bir optimizasyon algoritmasıdır. Özellikle karmaşık optimizasyon problemleri için iyi sonuçlar üretebilir. Bu algoritma, doğal olaylardan ilham alarak tasarlandığı için, doğal olmayan çözümler üretme riskini azaltır ve daha gerçekçi sonuçlar sağlar.
Ateşböceği algoritması, ateş böceklerinin bazı koşullarda gösterdikleri tepkileri baz alarak geliştirilmiş meta sezgisel bir algoritmadır. Bu algoritma, Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda Kıdemli araştırma bilimcisi olan Xin-She Yang tarafından 2008 yılında bulunmuştur.

Isidore Marie Auguste François Xavier Comte (19 Ocak 1798 - 5 Eylül 1857), pozitivizm doktrinini formüle eden Fransız filozof, matematikçi ve yazardır. Genellikle modern anlamda ilk bilim filozofu olarak kabul edilir. Comte'un fikirleri aynı zamanda sosyolojinin gelişimi için de temel teşkil etti; nitekim bu terimi icat etti ve bu disiplini bilimlerin taçlandırılmış başarısı olarak ele aldı.
Henri de Saint Simon'dan etkilenen Comte'un çalışmaları, yeni bir toplum biçimine geçişin yakın olduğuna inandığı Fransız Devrimi'nin neden olduğu toplumsal düzensizliğe çare bulmaya çalıştı. Pozitivizm olarak adlandırdığı bilime dayalı yeni bir sosyal doktrin oluşturmaya çalıştı. John Stuart Mill ve George Eliot gibi sosyal düşünürlerin çalışmalarını etkileyerek 19. yüzyıl düşüncesi üzerinde büyük bir etkiye sahip oldu. Sosyoloji ve sosyal evrimcilik kavramları, Harriet Martineau ve Herbert Spencer gibi ilk sosyal teorisyenler ve antropologlar için bir zemin hazırladı ve Émile Durkheim tarafından pratik ve nesnel sosyal araştırma olarak sunulan modern akademik sosyolojiye dönüştü.
Comte'un sosyal teorileri, 19. yüzyılda teist olmayan dini hümanist ve seküler hümanist örgütlerin gelişimini önceleyen "İnsanlık Dini" ile doruğa ulaştı.

Auguste Comte, 19 Ocak 1798'de Montpellier'de, yeni kurulan Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin yönetimi altında doğdu. Comte, Lycée Joffre ve ardından Montpellier Üniversitesi'ne devam ettikten sonra Paris'teki École Polytechnique'e kabul edildi. École Polytechnique, Fransız cumhuriyetçilik ve ilerleme ideallerine bağlılığıyla dikkat çekiyordu. Ancak École 1816'da yeniden yapılanma nedeniyle kapandı ve Comte eğitimine Montpellier'deki tıp fakültesinde devam etti. École Polytechnique yeniden açıldığında geri kabul talebinde bulunmadı.
Montpellier'e döndükten sonra Comte, kısa süre içinde Katolik ve monarşist ailesiyle arasındaki farklılıkların aşılamaz olduğunu gördü ve küçük işlerde çalışarak para kazanmak üzere yeniden Paris'e doğru yola çıktı. Comte, ilk öğretmeni ve protestan papaz Daniel Encontre'un etkisiyle Katolikliği terk etmişti.
Ağustos 1817'de Paris'in 6. bölgesinde, 36 Rue Bonaparte'da bir daire buldu (1822'ye kadar burada yaşadı) ve aynı yıl Comte'u entelektüel toplumla temasa geçiren ve düşüncelerini büyük ölçüde etkileyen Henri de Saint Simon'un öğrencisi ve sekreteri oldu. Bu süre zarfında Comte, ilk denemelerini Saint-Simon'un yönettiği L'Industrie, Le Politique ve L'Organisateur gibi çeşitli dergilerde yayınladı, ancak 1819'daki "La séparation générale entre les opinions et les désirs" (Fikirlerin ve arzuların genel ayrımı) adlı kitabına kadar kendi adıyla yayınlamayacaktı.
Comte, 1824 yılında, yine aşılamayan farklılıklar nedeniyle Saint-Simon'dan ayrıldı. Comte, Plan de travaux scientifiques nécessaires pour réorganiser la société (1822) (Toplumun yeniden düzenlenmesi için gerekli bilimsel çalışmaların planı) adlı bir kitap yayınladı. Ancak akademik bir görev alamadı. Günlük yaşamı sponsorlara ve arkadaşlarının maddi yardımlarına bağlıydı. Comte'un Saint-Simon'un çalışmalarını ne kadar kendine mal ettiği konusunda tartışmalar sürmektedir.
Comte, 1825 yılında Caroline Massin ile evlendi. 1826'da bir akıl hastanesine yatırıldı, ancak tedavi edilmeden ayrıldı. 1827'de Pont des Arts'tan atlayarak intihar girişiminde bulundu. 1842'de eşi Caroline Massin ile boşandı.
Comte, John Stuart Mill ile yakın bir dostluk geliştirdi. Comte, 1844'ten itibaren Katolik Clotilde de Vaux'ya derinden aşık oldu, ancak kadın ilk kocasından boşanmadığı için aşkları hiçbir zaman tamamlanamadı. Onun 1846'daki ölümünden sonra bu aşk yarı-dinsel bir hal aldı ve Comte, (kendi sistemini geliştirmekte olan) Mill ile yakın çalışarak yeni bir "İnsanlık Dini" geliştirdi. Comte'un yandaşlarından John Kells Ingram, 1855'te onu Paris'te ziyaret etti.

Dört ciltlik Système de politique positive'i (1851-1854) yayınladı. Son çalışması olan La Synthèse Subjective'in ("Öznel Sentez") ilk cildi 1856'da yayımlandı. Comte, 5 Eylül 1857'de Paris'te mide kanserinden öldü ve annesi Rosalie Boyer ve Clotilde de Vaux'nun anısına yapılan mezar taşlarıyla çevrili ünlü Père Lachaise Mezarlığı'na gömüldü. 1841'den 1857'ye kadar yaşadığı daire, günümüzde Maison d'Auguste Comte olarak korunmaktadır ve Paris'in 6. bölgesinde, 10 rue Monsieur-le-Prince adresinde yer almaktadır.

 Vikisöz'de Auguste Comte ile ilgili sözler mevcuttur.

Ayrıştırıcı (İngilizce parser), girdi verilerini (çoğunlukla metin) alır ve girdinin yapısal bir temsilini vererek, süreçte doğru sözdizimini kontrol eden bir veri yapısı (çoğunlukla ayrıştırma ağacı, soyut sözdizimi ağacı veya diğer türlü bir hiyerarşik yapı) oluşturan bir yazılım bileşenidir. Ayrıştırma öncesinde veya sonrasında başka adımlar izlenebilir veya bunlar tek bir adımda birleştirilebilir. Ayrıştırıcı, genelde girilen karakter dizisinden belirteçler oluşturan ayrı bir sözcük tabanlı analiz motorunu takip eder. Ayrıştırıcılar elle programlanabilir veya bir ayrıştırıcı üreteci tarafından otomatik olarak veya yarı otomatik olarak oluşturulabilir. Ayrıştırma, biçimlendirilmiş çıktı üretimlerini tek bir şablonda tamamlama görevi görür. Bunlar, farklı etki alanlarına uygulanabilir, ancak bir derleyicinin girdi ve çıktı aşamaları gibi genellikle bir arada sunulur.
Bir ayrıştırıcıya yapılan girdi genellikle bazı programlama dilindeki metin olmakla birlikte doğal bir dildeki metin ya da daha az kapsamlı metin verileri de olabilir; bu durumda, ayrıştırma ağacı oluşturulmadan, metnin yalnızca belirli bölümleri çıkarılır. Ayrıştırıcılar, scanf gibi çok basit işlevleri, bir C++ derleyicisinin arayüzü veya bir web tarayıcısının HTML ayrıştırıcısı gibi karmaşık programları içerir. Basit bir ayrıştırma sınıfının büyük bir kısmı, düzenli ifadeler ve bir düzenli ifade motoru kullanılarak yapılır; bu da örüntü eşleme ve metin çıkarma işlemine izin verir. Diğer durumlarda düzenli ifadeler ayrıştırmadan önce, lexing adımı (daha sonra ayrıştırıcı tarafından çıktısı kullanılmak üzere) kullanılır.
Ayrıştırıcıların kullanımı girdiye göre değişmektedir.Veri dillerinde, bir ayrıştırıcı, programın HTML veya XML metninde okuma işlemi gibi dosya okuma özelliği olarak bulunur; ancak burada kullanılan diller işaretleme dilleridir. Programlama dillerinde bir ayrıştırıcı, dahili bir programlamanın bazı biçimlerini oluşturmak için bilgisayar programlama dilinin kaynak kodunu ayrıştıran derleyicinin veya yorumlayıcının bir bileşenidir.Çözümleme işlemi derleyici önyüzünde önemli bir adımdır. Programlama dilleri deterministik bir bağlamdan bağımsız dil bilgisi ile belirtilmeye eğilimlidir çünkü bunlar için hızlı ve etkili ayrıştırıcılar yazılabilir. Derleyiciler için, ayrıştırmanın kendisi bir geçiş işlemiyle veya birden çok geçiş işlemiyle yapılabilir (tek geçişli derleyici ve çok geçişli derleyici).
Tek geçişli bir derleyicinin dezavantajları, ileriye doğru geçiş sırasında düzeltme işlemleri için hazırlanan bir denetim mekanizması eklenmesiyle önlenebilir ve girdi olarak verilen kod parçacıklarının mevcut program olanaklarına sahip olduğu durumda düzeltmeler geriye uygulanır.Böyle bir düzeltme mekanizmasının yararlı olacağı bir örnek, GOTO ifadesi verilebilir.Program parçacığı tamamlanıncaya kadar bilinmeyen ve ileriye yönelik bir GOTO ifadesi olduğunu varsayalım. Bu durumda, düzeltmenin uygulanmasıyla, GOTO'nun hedefi tanınıncaya dek ertelenecek ve böylelikle kod parçacığı döngüden çıkarılacaktır.Buna paralel olarak, geriye yönelik bir GOTO'nun düzeltilmesi gerekmemektedir ve bunun için yapılacak bir denetim gereksiz bir kısıtlama gibi görünmektedir.
Bağlamdan bağımsız sözdizimleri, bir dilin tüm gereksinimlerini ne ölçüde ifade edebilecekleri ölçütüyle sınırlıdır.Biçimsel olmayan dillerin hafızası sınırlı olmaktadır.Dil bilgisi, keyfi olarak seçilen bir yapının uzun bir girdinin içerisindeki varlığını hatırlayamaz; Bu duruma örnek olarak, bir değişkenin atıfta bulunulmadan önce tanımlanmasını gerektiren diller verilebilir.Bununla birlikte, bu kısıtlamayı ifade edebilen daha güçlü gramer yapıları ise verimli bir şekilde ayrıştırılamaz. Bu nedenle, istenen dil yapılarının bir üst kümesini baz alan (yani, bazı geçersiz yapıları da dahil eden) bağlamdan bağımsız bir dil bilgisi sayesinde, rahat bir ayrıştırıcı oluşturmak yaygın bir kullanımdır.Bu sayede hem kolay ayrıştırılabilir bir dil oluşturulabilir ve istenmeyen yapılar anlamsal analiz ya da bağlamsal analiz adımında filtrelenebilir.

Örneğin, Python'da aşağıdaki ifade sözdizimsel olarak geçerli bir koddur:Bununla birlikte, aşağıdaki kod, bağlamdan bağımsız dil bilgisi açısından sözdizimsel olarak geçer ve önceki ile aynı yapıya sahip bir sözdizimi ağacı üretir; ancak bağlam-duyarlı dil bilgisi açısından sözdizimsel olarak geçersizdir; kullanılmadan önce bu değişkenlerin tanımlanmış olmasını gerektirir:Kod parçacıkları ayrıştırma aşamasında analiz edilmek yerine, denetim mekanizması sözdizim ağacındaki değerleri kontrol ederek ve dolayısıyla kod parçacıklarını anlamsal analizin bir parçası olarak yakalamaktadır: Bağlama duyarlı sözdizim pratikte genellikle anlambilimsel olarak daha kolay analiz edilmektedir.

Açık kaynaklı yapay zeka, açık kaynak yaklaşımının yapay zeka geliştirme alanında uygulanmasıdır.
Açık kaynaklı yapay zeka ürünlerinin çoğu, büyük şirketler tarafından açık kaynaklı yazılım olarak paylaşılan araç ve teknolojilerin varyasyonlarıdır.
Şirketler genellikle pazarda rekabet avantajını korumak amacıyla açık kaynaklı olmayan ürünler geliştirirler.
Popüler açık kaynaklı yapay zeka kategorileri arasında büyük dil modelleri, makine çeviri araçları ve sohbet botları sayılabilir.
Yazılım geliştiricilerin açık kaynaklı yapay zeka kaynakları üretebilmeleri için, geliştirmede kullandıkları diğer çeşitli açık kaynaklı yazılım bileşenlerine de güvenmeleri gerekir.

LLaMA, Meta AI tarafından Şubat 2023 tarihinde piyasaya sürülen büyük dil modelleri ailesindendir  Meta, bu modellerin açık kaynaklı yazılım olduğunu iddia etmektedir, ancak Açık Kaynak Girişimi, Meta'nın LLaMa modelleri ve koduna ilişkin lisansının bu standardı karşılamadığını; özellikle bazı kullanıcılar için ticari kullanıma kısıtlamalar getirdiğini ileri sürerek bu iddiaya karşı çıkmaktadır ve ayrıca modelin ve yazılımın belirli amaçlarla kullanımını kısıtlar (Kabul Edilebilir Kullanım Politikası). LLaMa 3 en son sürümüdür ve Nisan 2024'te yayınlanmıştır.

Balıkçılık, çeşitli amaçlarla doğal ya da suni su ortamlarında balıkların ve diğer deniz canlılarının çeşitli yöntemlerle avlanması ya da yetiştirilmesidir. Balığın yanı sıra midye, karides, ıstakoz, pavurya, istiridye ve ahtapotun hatta balina gibi deniz memelilerinin avlanması da balıkçılık kapsamına girmektedir. Gölet, havuz ya da denizlerdeki suni tesislerde balık ve diğer deniz hayvanlarının üretilmesi de balıkçılığın bir parçasıdır. Amatör balıkçılık, ticari balıkçılık, zanaatkar balıkçılık, yasa dışı balıkçılık, rekreasyonel balıkçılık, kültür balıkçılığı gibi balıkçılık yöntemleri bulunmaktadır.

İnsanlar en eski çağlardan bu yana balık avlamışlardır. 5 bin yıl öncesinden kalma, kemikten yapılmış ve bugün kullanılan örneklerine benzeyen iğneler bulunmuştur.
Çinliler, MÖ 3000 yıllarında tuzlu su doldurulmuş havuzlarda kefal üretmekteydi. Eski Romalılar da havuz ve akvaryumlarda sazan ile tatlı su kefali yetiştirmekteydi. Bu yöntemlerle balık yetiştirme Orta Çağ'ın sonlarına kadar sürdürülmüştür ama bu tarihlerde terk edilmiştir. Ancak 19. yüzyılda, Fransız hükûmetinin balık üretimini başlatmasıyla yeniden gündeme gelmiştir.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesinde sofrada tüketilmek üzere büyük çapta balık üretimi yapılmaktadır. Havuzlarda en çok sazan, alabalık ve som balığı üretilmektedir. Havuzlarda ayrıca soyu azalan balık türleri de yetiştirilmektedir. Tatlı su balıklarının üretiminde iki ayrı yöntem uygulanmaktadır. Örneğin sazan, besinini sudaki doğal ortamdan sağlayabileceği büyük göletlerde üretilmektedir. Alabalık üretiminde, dar ve uzun ya da yuvarlak bir havuzdaki küçük bir alanda çok balık bir arada tutularak daha iyi sonuç alınmaktadır. Ama bu havuzlarda balıkların yemle beslenmesi ve gerekli oksijeni sağlayabilmek için de suyun belirli aralıklarla değiştirilmesi gerekmektedir. Başta Japonya olmak üzere çeşitli ülkelerde tuzlu su balıkları için denizlerde de üretim çiftlikleri kurulmuştur.
İstiridye, midye ve pavurya gibi diğer deniz hayvanları da bazı kıyı sularında yetiştirilmektedir. Doğal yolla üremiş larvalar ya da deniz üretim çiftliklerinde yetiştirilmiş yavrular, uygun koşullara sahip bir ortama bırakıldığında çoğalabilmektedir. Bazı Uzak Doğu ülkelerindeki deniz çiftliklerinde büyük çapta teke ve karides üretilmektedir.

Her sene 1 trilyondan fazla balık insanların tüketimi için öldürülmektedir. Darbeli ve elektrikli sersemletme gibi bazı nispeten daha insancıl kesim yöntemleri geliştirilmiş olsa da çoğu kez balık hasadı için açık havada boğma, karbondioksit ile sersemletme veya buzlu soğutma gibi balık refahı için ideal olmayabilen yöntemler tercih edilmeye devam etmektedir.

Makaralı oltalar bulunmadan önce, misina bir mantar ya da tahta parçasına elle sarılmaktaydı. Balık oltaya takıldığında balıkçı seri hareketlerle balığı kıyıya çekmekteydi. Ama bu tür avlanma kolay değildi; bu avlanmada misinanın dolaşması, düğüm olması gibi sorunlar yaşanmaktaydı.
Oysa makaralı oltayla avlanmak çok kolaydır. Makara misinanın sarılmasını ve gerekirse gevşetilmesini kolaylaştırmıştır. Örneğin oltaya yakalanan balık sert hareketlerle direnirse makaradaki misina boşaltılarak balığa yol verilmektedir. Balığın yorulup hareketlerinde yavaşlama görülünce, misina yeniden makaraya sarılarak balık çekilmektedir. Ama makaralı oltayla balık avlarken, misinayı ne zaman boşaltıp ne zaman makaraya saracağını bilmek gerekmektedir. Ayrıca misinanın da bir dayanma gücü vardır. Hızlı bir akıntıda balığın çekiş gücü karşısında bunu da hesaba katmak gerekmektedir. Büyük bir balık yakalandığında, onun direnme gücünü kırmak için arada bir misinayı gevşetmek ve balığa yol vermek gerekmektedir. Bunun sonucunda yorulan balık daha kolay çekilebilmektedir.
Avlanmanın önemli noktalarından biri, uygun olta iğnesi seçmektir. Avlanacak balığa göre, değişik büyüklük ve biçimlerde iğneler vardır. Ama bütün olta iğnelerinin ucunda, balığın ağzına saplandıktan sonra çıkmasını engelleyen bir damak (çengel) vardır. İğnelerin sapında da genellikle bir halka bulunmaktadır. Hayvan bağırsağından, naylon ya da çelik telden yapılmış "köstek" bu halkadan geçirilerek iğneye bağlanmaktadır.
Balıklar çeşitli yemlerle avlanmaktadır. Canlı ya da cansız yemler, iğnenin ucundaki damağa geçirilmektedir. Balığın doğal besini olan böcekler, solucanlar, küçük kurbağalar ya da avlanacak balığa göre çok küçük balıklar, en çok kullanılan canlı yemlerdir. Cansız yem olarak ise hamur, ekmek içi, haşlanmış buğday, peynir gibi yiyecekler ya da tüy parçası, yapay sinek gibi yapay yemler kullanılmaktadır.
Oltayla balık avlamak ustalık istemektedir. Avlanacak balığın bulunabileceği yeri, suyun yüzeyinde ya da dibinde mi olduğunu bilmek gerekmektedir. Öte yandan oltayı balığın yem aradığı yere atabilmek ya da indirebilmek gerekmektedir. Örneğin som balığı ve alabalık dışındaki bütün tatlı su balıklarını avlamak için olta dibe bırakılmaktadır. Som balığı, alabalık, gölgebalığı, tatlı su kefali ve kızılkanat avlamada yaygın olarak sinek oltası kullanılmaktadır. Yapay sineği uzağa atabilmek için kamışın çok esnek olması, ucunda da kalınca bir misina bulunması gerekmektedir. Oltanın ucuna bağırsak ya da naylondan yapılmış 2-3 metre uzunluğunda bir beden, bedenin ucundaki iğneye de tüy parçaları, kürk, ipek ve parlak tellerden yapılmış yapay sinek bağlanmakta bu şekilde balık avlanmaktadır.

Amatör deniz balıkçılığında da tatlı su balıkçılığında kullanılan olta setinin hemen aynısı kullanılmaktadır. Ama kamış ve misinaların daha sağlam olması gerekmektedir. Oltanın iyice derine inebilmesi için daha ağır kurşunlar (iskandil) ve iri balıkları da yakalayabilmek için daha büyük iğneler kullanılmalıdır. Dipte ya da dibe yakın derinliklerde yaşayan mezgit, morina ve yassı balıklargibi balıkları avlamak için yem olarak karides, midye ve solucan tercih edilmelidir. Uskumru ve lüfer ise, hareket halindeki tekneden kaşıkla ya da doğal yemle tutulmalıdır.
Deniz balıkçılığında köstekli olta da çok kullanılan olta tiplerinden biridir. Bu oltanın ucundaki iskandilli bedenine, belirli aralıklarla pirinç telden yapılmış köstekler bağlanmalıdır. Bu oltanın adı da bu kösteklerden gelmektedir. Kösteklere kısa misinalar, misinaların ucuna da iğneler takılmaktadır. Köstekli oltayla balık avlamada canlı yemler kullanılmalıdır. Avlanma sırasında olta gergin tutulmalı ve balık yeme atladığı anda olta hafifçe silkelenerek balığın iğneyi yutması sağlanmalıdır. Sonra balığın iğneden kurtulmasına fırsat vermeden hızla çekilmelidir.
Denizlerde balık avlamada çok yaygın olarak kullanılan çapari de bir tür köstekli oltadır. Ama çaparide canlı yem kullanılmaz, onun yerine genellikle hindi, kaz ve tavuk tüyü gibi yapay yemlerden yararlanılmaktadır. Çapari, bir olta (makaraya ya da mantara sarılmış misina), misinanın dolaşmasını engelleyen bir fırdöndü, fırdöndüden iskandile kadar uzanan ve gene misinadan yapılan bir beden ile en uçtaki iskandilden oluşmaktadır. Bedenin üzerine, belirli aralıklarla, uçlarına iğne takılmış kısa misina parçalarından köstekler bağlanmalıdır. İstavrit gibi küçük balıkları avlamada 10 köstekli (10 iğneli) bir çapari yeterlidir. Ama çaparideki köstek sayısı palamut avında 35'e, torik ve kofana denen iri palamut ve lüfer avında 55'e kadar çıkmaktadır.
Kılıç balığı, orkinos ve tarpon gibi, bazılarının ağırlığı yarım tonu bulan büyük deniz balıkları da hareketli bir tekneden oltayla avlanabilmektedir. Bunun için çok kalın ve sağlam bir kamış ve uzunluğu en az 360 metre olan misina gerekmektedir. Bu tür avlanmada balıkçı kamışın ucunu, beline taktığı özel bir kemere oturtmalıdır. Oltaya yakalanan bu kadar ağır balıkları çekmek ve onların direnme gücüne karşı koyabilmek kolay değildir. Onun için yakalanan balık yoruluncaya kadar tekneyle izlenmelidir. Uzun bir süre yol alındıktan sonra balıkçı misinayı makaraya sararak balığı tekneye yaklaştırmalıdır. Yakalanan balık ya tekneye alınmalı ya da teknenin yedeğinde limana kadar çekilmelidir.
Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz adlı romanında, oltayla büyük bir balık yakalayan yaşlı bir balıkçının, bu balığı kıyıya çekebilmek için verdiği mücadele ayrıntılarıyla anlatılmıştır.

Deniz balıklarının bazıları su yüzeyine yakın yaşarlar ve bunlara yüzey balığı denir. Örneğin ringa, sardalye, hamsi, orkinos ve uskumru yüzey balıklarıdır. Deniz dibine yakın ve dipte yaşayan balıklara da dip balığı adı verilmektedir. Dip balıklarına örnek olarak morina, mezgit, berlam ve bütün yassı balıklar verilebilir.
Ticari amaçla yapılan balıkçılığın temeli ağla avlanmaya dayanmaktadır. Avlanmada balığın özelliğine, yaşadığı suyun derinliğine göre değişik ağlar kullanılmaktadır. Yaygın olarak kullanılan ağların başında trol ağı gelmektedir. Trol ağı, külah biçiminde büyük bir torbaya benzer ve ağzı yaklaşık 30 metre genişliğindedir. Ağ atılırken ağzı açık balık tutma için her iki yanına tahta levhalar yerleştirilmektedir. "Kapı" denen bu tahta levhalar da çelik kablolarla trol teknesine bağlanmaktadır. Deniz dibinin engebeli olmadığı yerlerde dip balıklarını avlamak için genellikle dip trolü kullanılmaktadır. Trol teknesinden denize bırakılan trol ağı, tekneyle sürüklenmeli ve ağ deniz dibini tarayarak yolunun üzerindeki balıkları toplamalıdır. Balık ağı sürükleme işi 1,5-3 saat kadar sürmektedir. Sonra ağ bir vinç yardımıyla çekilmeli ve içindeki balıklar tekneye boşaltılmalıdır. Balıklar temizlenip yıkandıktan sonra, teknenin ambarında buzların arasına gömülerek saklanmaktadır. Bazı büyük ve gelişmiş trol teknelerinde balıklar temizlendikten sonra soğutma aygıtlarında dondurulmaktadır. Bu tür tekneler denizde daha uzun süre kalıp avlanmaya devam edebilmektedir.
Bazı dip balıklarını avlamada kullanılan yöntemlerden biri de paraketedir. Kalın bir misina (olta ipi) olan paraketenin üzerinde aralıklı olarak dizilmiş 1.000'e yakın yemli iğne bulunmaktadır. Avlanma sırasında zoka parakete deniz dibine bırakılmakta ve yeri şamandıralarla belirlenmektedir. Parakete 24 saate bir denizden çekilerek yakalanan balıklar alınmalı ve iğnelerine yeniden yem tak

Baruch Spinoza (doğum Benedito de Espinosa, sonradan Benedict de Spinoza; 24 Kasım 1632 - 21 Şubat 1677), Yahudi kökenli Hollandalı filozof. Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinden olan Spinoza, evren ve insan hakkında modern fikirler ileri sürerek öncü ahit eleştirileri yapmış ve zamanla 17. yüzyıl felsefesinin en önde gelen rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Descartes'ın fikirlerinden etkilenen Spinoza, Hollanda Altın Çağının önde gelen filozofu olmuştur.
Spinoza Amsterdam'da, Portekiz Yahudi cemaatinde büyümüştür. İbrani kutsal kitabının doğruluğu ve Tanrı'nın doğası hakkında çok tepki çeken fikirler geliştirmiştir. 23 yaşındayken, kendi ailesi de dahil, Yahudi cemaati tarafından dışlanmıştır. Kitapları daha sonra Katolik Kilisesi'nin yasaklılar listesine girmiştir. Çağdaşları tarafından sıkça ateist olmakla itham edilse de, yapıtlarının hiçbirinde Tanrının varlığını reddetmediği gibi, teolojik ve politik inceleme adlı kitabı incelendiğinde Peygamberi de reddetmediği görülür. İncilin tahrif edildiğine inanır ve bunu ispatlamak için İncil'den ayetleri referans gösterir.
Zamanında anlaşılmayan pek çok filozof gibi Spinoza da yanlış anlaşılmanın ve doğru anlaşılmamanın muhatabı olmuş, tuhaf bir çelişkiyle hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte Spinoza'nın gerçek bir bilge yaşamı yaşadığı aktarılır. En büyük eseri Etika adlı kitabıdır.

Spinoza, Hollanda'da ticaretle uğraşan bir Safaradi Yahudi ailenin oğlu olarak doğdu. Ailesi Yahudi olduğu için Portekiz'den engizisyonun baskılarından kaçıp önce Nantes'a sonra da Amsterdam'a (1622 yılı olarak tahmin ediliyor) göç etti. Bilge filozof Spinoza bilimsel buluşların, dinsel bölünme ve çatışmaların, siyasal değişikliklerin ve felsefi gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada Hollanda'da yaşadı. Spinoza'nın babası ticaretin yanı sıra sosyal alanda da gelişme kaydetmiş ve Amsterdam'daki Sinagog'un ve Yahudi okulunun müdürü olmuştu. Ailesi Spinoza'nın haham olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı. Spinoza bu nedenle erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve sinagoglarda İbranice öğrenmiş, Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını öğrenme olanağı bulmuştur.
Spinoza'nın laik ve sorgulayıcı düşünceyle güçlü bağlantısının üstünde, eğitim sürecinin başlarında öğretmeni olan ve liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel'in (Amsterdam Yeshiva'sına 1638'de atandı) etkisi olduğu söylenir.
1650'de Franciscus van den Enden'ın okulunda Latince, doğa bilimleri (fizik, kimya, mekanik, gök bilimi ve fizyoloji) ve felsefe okumaya başladı.
1651'de Spinoza'nın Descartes'ın eserlerini okumaya başladığı tahmin ediliyor.
1652'de babasının tüm karşı çıkışına karşın Spinoza mercek yontma işine başlar.
1653'te Jan de Witt Hollanda bölgesi konsey yönetimine atanır.
1654'te Spinoza'nın babası Michael ölür.
1655'te Spinoza, Cemaat Mahkemesi tarafından dindışılıkla (materyalistlik ve Tevrat'ı küçük görmek ile) suçlanır. Bu sorgulamada uzamın Tanrı'nın bir sıfatı olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır. Bu yıl içinde Spinoza Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) adlı çalışmasını da bitirir. Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza felsefesinin tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.
Tractatus De Deo et Homine eiusque Felicitate adlı eserinde, cehalet yüzünden gelişen toplumsal önyargılar farklı inançlar sonucunda, ancak felsefi olarak varolması gereken, bir Tanrı'ya, insani özellikler yükleyip O'nu ödül ve ceza dağıtan bir yargıç haline dönüştüren insanlara çıkışı, Yahudilerin tanrının özünün ne olduğunu bilmedikleri halde, kendilerini onun yurttaşları olarak görüp diğer ulusları küçük görmelerine getirdiği eleştiriler, dolayısıyla tanrının ruh ve yasa üzerine Yahudi cemaatinden tamamen farklı düşünceleri benimsemiş olması onun tanımazlıkla suçlanıp aforoz edilmesine ve lanetlenmesinde büyük rol oynamış.
1656'da 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagog'u tarafından, Tanrı'nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve Tevrat'ın Tanrı'nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir kitap olduğu" iddialarını savunduğu için Yahudi cemaatinden kovulur (cherem veya herem; Yahudilikte, Katoliklikteki aforoz benzeri bir ceza). Spinoza cemaatten kovulmasını takiben, adını Benedictus'a (ilk adı olan Baruch'un Latince karşılığı) çevirdi. Cherem'in koşulları da çok kesindi, ceza asla geri alınmazdı (bknz. Kasher ve Biderman).
1660'ta Amsterdam Sinagog'u yerel yetkililere Spinoza için "her türlü din ve ahlak için bir tehdit" diyerek şikayette bulunur.
1661'de Spinoza Amsterdam'ı terk eder, yakınlardaki Rijnsburg'a yerleşir, Etikasını yazmaya başlar ve yaşamının sonuna kadar mektuplaşacağı Henry Oldenburg ile tanışır.
1662'de Tractatus de intellectus emendatione adlı eserini bitirdiği tahmin edilmektedir.
1663'te Lahey yakınlarındaki Voorburg'a ressam Daniel Tydemann ile birlikte yerleşir.
1664 yılında Lahey'de Descartes Felsefesi'nin İlkeleri adlı kitabını yayınlar. Bu kitabın ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır. Aralık 1664'ten Haziran 1665'e kadar amatör bir Kalvinist tanrıbilimci olan ve Spinoza'ya kötülük konusunda sorular soran Blyenbergh ile mektuplaşır. 1665'in son aylarında Oldenburg'a, 1670'te basılacak olan yeni kitabı Teolojik-Politik İncelemeye çalışmaya başladığını yazar.
Bazı arkadaşlıkları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış olan Spinoza'nın adsız olarak yayınladığı Teolojik-Politik İncelemesi de bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra artık yazmamaya karar verir.
1670'te Teolojik-Politik İnceleme" Amsterdam Kilise Konseyi (Kalvinist) tarafından "Dininden dönen bir Yahudi ve Şeytan tarafından Cehennem'de uydurulmuş ve Sayın Jan de Witt'in bilgisi dahilinde yayınlanmıştır" ifadesiyle eleştirildi. Spinoza Lahey'de Stille Veerkade'de yaşamaya başlar.
1671'de Leibniz ona Notita opticae promoteae isimli eserini o da Leibniz'e Teolojik-Politik İnceleme eserini yollar.
1673'te kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi'ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü "din adamlarını rahatsız etmeme koşulu" vardır bu önerinin.
Etika adlı büyük eserini 1675'te tamamlar. Bu eser belirli bir çevrede dolaşır, tartışılıp değerlendirilir, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmaz.
Ölümünden bir yıl önce 1676'da Leibniz ile görüşür. Aynı yıl Lahey Sinodu Telojik-Politik İncelemenin yazarı hakkında takip kararı alır.
21 Şubat 1677'de ölen Spinoza'nın eserleri, Amsterdam'da, arkadaşları tarafından Opera Posthuma (Ethica, Tractatus politicus, Tractatus de intellectus emendatione, Epistolae, Compendium Grammatices Linguae Hebrae) adıyla yayınlanır.
1678'de Spinoza'nın eserleri Felemenkçe (kendi dilinde) yayınlanır.

Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes'ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.
Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedenselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimli tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahsetmekle beraber insandaki temel üç yanılsamayı tasvir etmiştir. Ereklilik çerçevesinde; bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama.

Spinoza'nın felsefi çalışmalarının anlaşılmak ve değerlendirilmek bakımından özel zorlukları olduğu bilinen bir gerçektir. Kullandığı kavramlar, bunlara getirdiği tanım ve açıklamalar birçok farklı yollardan yeniden sorgulanabilir ya da değerlendirilebilir görünmektedir. Bu yalnızca Spinoza'nın bir yanda 'Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi meselesinde ortaya çıkmaz, bir bütün felsefi sisteminin anlaşılmasında özel bir sorun yaratır. Felsefenin bildik terimlerini kullanmakla birlikte, Spinoza'nın kendi metafiziğini kurarken bu terimlere sağladığı anlam katmanları ve terimleri birbiriyle ilintilendirme tarzı onun sisteminin anlaşılmasını güçleştirmiş ve bunun yanı sıra pek çok farklı şekilde yorumlanmasına yol açmıştır.
Temel yapıtı Etika ilginç özelliklere sahiptir. İlkin burada Spinoza'nın felsefi çalışmasına bilimsel bir konum kazandırmaya çalıştığı söylenebilir. Rasyonalist filozofların matematikten etkilenmeleri ya da onu model almaları Spinoza için de geçerlidir, ancak Spinoza matematikten çok geometriyi benimser ve yapıtlarında geometrik yöntemi kullanır. Etika'nın altbaşlığı bu bakımdan örnektir: Geometrik yönteme göre kanıtlanmış olan ahlak. Yorumcuları, çalışmanın ağır yapısının buradan kaynaklandığında hemfikirdirler. Etika'nın hem biçimsel yapısını hem de içeriğini geometrik yöntem şekillendirir.
Etika'nın temel kavramları olan töz, nitelik, görünüm, nedensellik bunlara örnek olarak verilebilir. Spinozacı metafiziğin nasıl bir ontolojiye sahip olduğu, Tanrı ya da Doğa dediğinde ne demek istediği, insanın doğadaki yerinin nasıl ele alındığı, özgürlük ve zorunluluk ilişkisinin nasıl değerlendirildiği önemli boyutlar ve sorunlar içerir; Spinoza bu bakımdan etkisi geç anlaşılmış ve anlaşıldığı andan itibaren sürekli yeniden değerlendirilen bir filozof olmuştur.

“Spinoza’nın yazılarında tanrı kelimesinin geçtiği her yere tabiat kelimesi konu

Basınçsız tren ya da basıncı alınmış tüp aksamlı tren, yüksek hızlı tren taşımacılığının hızını daha da artırma amacıyla tasarlanan bir ulaşım sistemidir. Evrensel literatürde "vactrain" kısaltmasıyla da bilinmektedir. Maglev olarak bilinen yuvar içi hava akımının yok edilip manyetizmadan yararlanılan asılı manyetik hatlar, basınçsızlaştırımış tüp yahut tünellerde kullanılması düşünülen bir konsepttir. Basınçsız trenlerde hava direnci yok edildiği içi için bu sistem, saatte 6.400 ila 8.000 km'ye kadar hız yapılabilmesini kuramsal olarak mümkün kılacaktır. Bu, aracın deniz seviyesindeki bir manyetik ağda ses hızından 6-7 kat daha fazla bir hıza ulaşabileceğini göstermektedir. Basınçsız trenler, kendi ivmelerini sağlayabilmek için yer çekimi etkisini kullanabilmektedir. Eğer bu trenler, kuramsal olarak tasarlanan ivmelere ulaşabilirlerse, bu basınçsız tren sistemlerinin şu anki en hızlı toplu ulaşım araçları olan uçakları geçerek, Pekin ve New York arasındaki bir seyahati 2 saatten daha kısa bir süreye indirebileceği anlamına gelmektedir.
Tüm bunlara rağmen, tünel ve diğer teknolojilerde muazzam bir gelişme sağlanamadığı müddetçe, basınçsız tren teknolojisi çok pahalı ve müracaat etmesi zor bir yol olarak kalacaktır.
2010'da Çin'in Güneybatı Jiaotong Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından, saatte 1.000 km hıza ulaşabilecek bir basınçsız tren inşa edilmekte olduğuna dair birkaç makale yayımlanmıştır. Ancak bu çalışmalar yakından incelendiğinde, bu çalışmaların vactrain (basıncı alınmış tüp aksamlı tren) kavramına değinmediğini bununla birlikte Oster, Zhang ve Wang'ın çalışmalarını temel aldıkları görülmüştür.  Basınçsız tren sistemi, yuvar hareket aksamına sahip olma yönüyle; ABD'de yaşama geçirilen Hyperloop (hız yuvarı)'na benzemekle birlikte, basınç kullanım teknikleri açısından hız yuvarı, basınçsız trenlerden ayrılmaktadır.

Bu sistem, 1914'te Rus profesör Boris Weinberg tarafından "Sürtünmeden Hareket (hava basıncı yok edilmiş elektrik ağı [yolu])" adlı kitapta ileri sürülmüştür. Weinberg, iddia ettiği bu sistemin dünyadaki ilk örneğini 1909'da Tomsk Politeknik Üniversitesindeki ekibiyle birlikte inşa etmiştir.
Daha sonra, 1962'nin Nisan ayında Mack Reynolds yazdığı makalesinde sisteme "Mercenary" (paragöz) adını vererek, sistemi havası boşaltılmış tüplü ulaşım sistemi olarak tanımladı. 1970'li yıllarda, Amerikan Araştırma ve Geliştirme Kurumu desteğiyle Robert M. Salter sistemin önde gelen savunucu hâline gelmiştir. Salter bu sistem hakkında birçok ayrıntılı mühendiklik alanına ait çalışma yayımlamıştır.

Clifford, Peggy, ed. "RAND and The City: Part One"29 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Santa Monica Mirror, Ekim 27, 1999 – Kasım 2, 1999. 5. seri dâhil: 129 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; 231 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; 36 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; 41 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; & 5 18 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 15 Nisan 2008'de erişildi.
Specht, R.D. "Rand: A Personal View of Its History," Operations Research, C. 8, S. 6 (Kas.–Ar. 1960), s. 825–839. In JSTOR 4 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Worcester Polytechnic Institute page discussing Goddard's achievements 27 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vac Trains at Orion's Arm 26 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rail Journal
Popular science26 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hydrogen Tube Vehicle
China Plans 1,000 KPH Super Train
Cargocap 29 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir Bayes ağı, Bayes modeli ya da olasılıksal yönlü dönüşsüz çizge modeli bir olasılıksal çizge modelidir (bir çeşit istatistiksel model) ve birbirleriyle koşulsal bağımlılıklara sahip bir rassal değişkenler kümesini yönlü dönüşsüz çizge(YDÇ) şeklinde ifade eder. Bayes ağları; gündelik hayatta meydana gelen bir olayı anlatmak ve o olayın gerçekleşmesine sebebiyet verebileceği bilinen birkaç olası nedenden herhangi birinin katkıda bulunan faktör olma olasılığını tahmin etmek için kullanılan ideal bir modelleme türüdür. Örneğin, bir Bayes ağı kullanılarak hastalıklar ve semptomları arasındaki olasılıksal koşul ilişkileri modellenebilir. Bu model kullanılarak, bir kişide görülen semptomlar verildiğinde bu kişinin bazı hastalıklara sahip olma olasılıkları hesaplanabilir. Buna benzer olarak neden-sonuç ilişkisi olan birçok olayın olasılığı bu modelleme ile görselleştirilebilir.
Bayes ağları, her düğümü bir rassal değişkeni ifade eden YDÇ'lerdir. Gözlemlenebilir nicelikler, gizli değişkenler, bilinmeyen parametreler ya da hipotezler birer Bayes rassal değişkeni olabilirler. Birbirine herhangi bir şekilde bağlı olmayan düğümler birbirlerinden koşulsal bağımsızdırlar. Her düğüm, girdi olarak ebeveyn düğümlerinin değerlerini alan ve çıktı olarak o düğümün ifade ettiği değişkenin alabileceği değerlerin olasılıklarını (duruma göre olasılık dağılımını) veren bir olasılık fonksiyonu ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin, eğer 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 ebeveyn düğüm 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 Bool değişkenini ifade ediyorsa olasılık fonksiyonu 
  
    
      
        
          2
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{m}}
  
 hücreli bir tablo ile gösterilebilir; ebeveyn değişkenlerinin alabileceği 
  
    
      
        
          2
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{m}}
  
 doğru ya da yanlış değerlerinin her biri için bir hücre.
Benzer fikirler yönsüz ve duruma göre dönüşlü çizgeler üzerinde uygulanabilir; böyleleri Markov ağları olarak adlandırılır.
Bayes ağları üzerinde çıkarsama ve öğrenme yapan verimli algoritmalar vardır. Bir değişkenler dizisini (örn. konuşma sinyali, protein dizisi) modelleyen Bayes ağlarına dinamik Bayes ağları denir.

Kalman filtresi
Naive Bayes sınıflandırıcı
Risk analizi

Bağlantısallık, bilişsel bilim alanlarında mental fenomeni yapay nöron ağları (ANN) kullanarak açıklamayı umut eden bir yaklaşımdır. Bağlantısallık, öğrenmenin deneyime bağlı olarak bağlantı gücünün değiştirilmesiyle oluşan,eş zamanlı gerçekleşen,rakamsal olarak gösterilebilen bağlantılarla dağıtılmış, sinyal aktivitesine dayalı olan bir bilişsel teori ortaya koyar.
Bağlantısal yaklaşımın bazı faydaları, geniş bir dizi fonksiyona uygulanabilirliği, biyolojik nöronlara yapısal olarak benzerliği,fıtratsal yapısına düşük gereksinimi,sistemin bazı kısımlarında arıza oluşsa bile işini sürdürebilme kapasitesidir. (Arızaya dayanıklılık,grafecul degradation)
Bazı dezavantajları ise yapay nöron ağlarının bilgiyi nasıl işlediğini deşifre etmedeki zorluk,ya da zihinsel gösterimlerin bileşimini hesaba katmadaki ve fenomeni daha gelişmiş analizlerde açıklamada ortaya çıkan zorluktur.
Derin öğrenme(Derin öğrenme) ağlarının son 10 yılda ortaya koyduğu başarı bu yaklaşımın popülerliğini büyük ölçüde artırdı ama bu tür ağların karmaşıklığı ve büyüklüğü beraberlerinde artmış yorumlanabilirlik problemlerini(interpretability problems 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) getirdi.
Bağlantısallık, birçok kişiye sembolik hesaplamaya dayalı klasik zihin teorilerine bir alternatif olarak göründü ama iki yaklaşımın ne ölçüde uygun olduğu ortaya konuldukları günden beri çok tartışılan bir konu oldu.

Bedenlenmiş biliş, bilişin birçok özelliğinin, organizmanın bedeninin çeşitli yönleri tarafından şekillendirildiğini ifade eden teoridir. Bilişin özellikleri, kavramlar ve kategoriler gibi üst düzey zihinsel yapılarla ve bilişsel görevlerde gözlenen performansla ilişkilidir. Bedenin çeşitli yönleri ise; motor sistem, algı, beden-çevre etkileşimi ve organizmanın yapısında yerleşik olan dünya hakkındaki varsayımlara işaret eder.
Bedenlenmiş zihin, bilişsel yaklaşım (cognitivism) hesaplamalı yaklaşım (computationalism) ve kartezyen düalizm (cartesian dualism) ile örtüşmeyen bir görüştür.  Bununla birlikte, genişletilmiş zihin teorisi (extended mind thesis), durumlanmış biliş (situated cognition) ve etkileşimci yaklaşım (enactivism) ile yakından ilgilidir.
Bedenlenmiş zihin görüşünün modern versiyonu; psikoloji, sinirbilim, dilbilim, bilişsel bilim, yapay zeka, robotik gibi alanların güncel araştırma bulgularına bağlı olarak çalışılabilmektedir.

Immanuel Kant'ın Universal Natural History and Theory of Heaven  (1755) çalışmasında zihin-beden problemi ile ilişkili olarak savunduğu görüş, bedenlenme görüşüne paraleldir. Öte yandan, bedenin görgül ve özgün bilgilerini savunduğu bu görüşü, onun a priori transandantal iddialarını desteklemez. Kant'ın transandantal felsefesi görgül bilgiye nasıl sahip olabileceğimizi açıklamaya çalışmasına rağmen, kendisi görgül değildir.
José Ortega y Gasset, George Santayana, Miguel de Unamuno, Maurice Merleau-Ponty, Martin Heidegger ve genel olarak varoluşçu yaklaşımı savunan diğer isimler, "bedenlenme" görüşünün gelişimini etkileyen zihin felsefeleri önermişlerdir.
Yapay zeka alanındaki bedenlenme hareketi ise felsefedeki bedenlenme argümanının ve etolojik yaklaşımın gözden geçirilmiş versiyonunun yolunu açmıştır: "Türe özgü davranış kalıpları, üç farklı anlamda ortaya çıkan fenomenler olarak düşünülmelidir. Bunlar doğal seçilim süreciyle, bir olgunlaşma ve / veya öğrenme süreciyle ve söz konusu yaratığın düşük seviyeli faaliyetleri ile kendi türüne özgü çevresi arasındaki etkileşimlerle ortaya çıktılar." 

—Horst Hendriks-Jansen   Catching Ourselves in the Act, p. 10
Bu gelişmeler duyguları rasyonel düşünce tarzına temel olmayan konumundan alarak, onlara vazgeçilmez bir unsur olarak zihin felsefesinde yeni bir statü kazandırmıştır. Zihin felsefesinde bilişin bedenlendiği fikri, durumlanmış biliş veya dışsalcılık (externalism) gibi diğer fikirlerle de yakın durur. Bu görüşler, nöral alan dışındaki zihinsel süreçlerin tümüyle yeniden konumlandırılmasına yönelik radikal bir harekettir.

Bedenlenmiş biliş, sosyal etkileşim ve karar verme gibi konuları kapsayan sosyal ve bilişsel psikolojinin de araştırma konusudur. Bedenlenmiş biliş, tıpkı zihnin bedensel eylemlerimizi etkilemesi gibi, motor sistemin de bilişimizi etkilediğini öne sürer. Örneğin katılımcıların dişlerinde kalem tutarak gülümsemeyle ilişkili kaslarını çalıştırdıkları deneysel bir çalışmada, olumlu içerikli cümlelerin olumsuz içerikli cümlelerden daha hızlı anlaşıldığı gözlenmiştir. Öte yandan, kaşlarını çattıkları kaslarını devreye sokmak için burunlarıyla üst dudakları arasında bir kalem tuttuklarında, tam tersi bir etki görülmüştür.
George Lakoff ve arkadaşlarının (Mark Johnson, Mark Turner ve Rafael E. Núñez dahil) yazdığı bir dizi kitap, bilişsel bilimdeki kavramsal metaforlar ve imge şemaları (image schema) gibi keşiflere dayalı görüşü desteklemiş ve genişletmiştir.
Rodney Brooks, Hans Moravec ve Rolf Pfeifer gibi robotik araştırmacıları, yapay zekanın yalnızca duyusal ve motor becerilere sahip, dünyaya bir beden aracılığıyla bağlanan makinelerle elde edilebileceğini savunmuştur. Bu araştırmacıların görüşleri, Andy Clark ve Horst Hendriks-Jansen gibi filozoflara da ilham vermiştir.
Gerald Edelman ve António Damásio gibi bazı sinirbilimciler; beden ve beyindeki bireye özgü yapılar ile bilinç, duygu, öz farkındalık ve irade gibi zihinsel yönler arasındaki bağlantıyı ana hatlarıyla açıklamışlardır. Aynı zamanda biyoloji Gregory Bateson, Humberto Maturana, Francisco Varela, Eleanor Rosch ve Evan Thompson'a etkileşimci yaklaşımın (enactivism) yakından ilişkili bir versiyonunu geliştirmeleri için ilham vermiştir. Alvin Liberman ve Haskins Laboratuvarları'ndaki meslektaşları tarafından öne sürülen motor konuşma algısı teorisi (motor theory of speech perception), kelimelerin tanımlamalarının, söylenişlerindeki beden hareketleriyle ilişkili algı sürecinde bedenlendiğini ifade eder. Haskins, Paul Mermelstein, Philip Rubin, Louis Goldstein ve meslektaşları, ses sisteminin fizyolojisini ve akustiğini hesaplamalı olarak modellemek için bazı araçlar (articulatory synthesis tools) geliştirerek, konuşma algısı ve bilişin biyolojik kısıtlamalarla nasıl şekillendirilebileceğini göstermiştir. Bu bulgular, Eric Vatikiotis-Bateson, Rubin ve meslektaşlarının "konuşan kafalar" yaklaşımıyla görsel-işitsel alana genişletilmiştir.

Bedenlenmiş biliş çalışmalarından biri, işaret etmede kavrama için olduğundan daha fazla yönelim hatası yapıldığını göstererek, eylemlerin niyetlerinin  görsel aramadaki işlemlemeyi etkileyebileceğini öne sürmüştür. Bu çalışmadaki katılımcılar, iki renk ve iki yöndeki (45 ° ve 135 °) hedef nesneleri ya işaret etmiş ya da kavramışlardır (kavramaya niyet etmişlerdir). Hedef nesneden renk, yön veya her ikisi açısından farklılık gösteren rastgele sayılarda çeldiriciler atanmıştır. (0, 3, 6 veya 9). Hangi hedef yönünün bulunacağı bildirildikten sonra, katılımcılar kırmızıdan hedef renge dönene kadar gözlerini sabitleme noktasında tutmuşlardır. Ardından ekran aydınlatılmış ve katılımcılar işaret ederek ya da kavrayarak (göreve bağlı olarak) hedefi aramışlardır.
Deneyden elde edilen sonuçlar, çeldirici sayısındaki artışla birlikte doğru sayısının da azaldığını göstermiştir. Bununla birlikte, katılımcılar genel olarak renk hatalarından daha fazla yönelim hatası yapmışlardır. Bir nesneyi kavramada yönelim önemli olduğundan, bu sonuçlar, araştırmacıların bir nesneyi kavrama niyetinin yönelime yardımcı olacağı hipotezini desteklemiştir. Araştırmanın bulguları bedenlenmiş bilişi desteklemektedir çünkü eylemlerin niyetleri (bir nesneyi kavramayı planlamak), görevle ilgili bilgilerin görsel işlemleme süreçlerini (yönelim) etkileyebilir.

Perspektifle ilgili bir bedenlenmiş biliş çalışmasında araştırmacılar, fotoğraflardaki nesneler hakkında yargılarda bulunurken, insanların kendi perspektifleri yerine resimdeki bir kişinin perspektifini temel alacaklarını keşfetmiştir. Katılımcılar, nesnelerle ilgili soruları karşılaştırmalı olarak yanıtlamışlardır. Örneğin, bu iki nesne bir elma ve bir muz olması durumunda, elmanın konumunu muza göre ifade etmelerini gerektirir. Katılımcılara gösterilen fotoğraflarda ya nesneye yani muza bakan hiç kimse yoktur ya da muzu tutan bir kişi vardır.
Sonuçlar, bir kişinin olduğu fotoğraflara bakan katılımcıların bir başkasının perspektifinden yanıt verme olasılığının, hiç kimsenin olmadığı fotoğraflara bakanlarınkinden önemli ölçüde daha yüksek olduğunu göstermiştir. Buna göre, nesneye bakan kişi ile ona ulaşan kişilerin perspektifleri arasında hiçbir fark gözlenmemiştir. Bir kişinin olmadığı fotoğrafları gören katılımcıların ise kendi perspektifleriyle yanıt verme olasılığı çok daha yüksektir. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, bedenlenmemiş bilişle birlikte, katılımcıların kendilerini fotoğraftaki kişinin bedenine koyduğunu öne sürmüştür.

Bazı araştırmacılar bedenlenmiş bilişi, dili de içerecek şekilde genişletir. Bu araştırmacılar dili, beden duyumuzu genişletmeye yardımcı olan bir araç olarak tanımlar. Örneğin, "bu" nesneyi tanımlamaları istendiğinde katılımcılar genellikle kendilerine yakın bir nesneyi seçerlerken, “o” nesneyi tanımlamaları istendiğinde kendilerinden uzaktaki bir nesneyi seçerler. Dil, mesafeler arasında yakın ve uzak nesneler arasındaki basit algısal farktan daha karmaşık bir şekilde ayrım yapmamızı sağlar. 

Motor sistem dilsel anlama sürecine dahil bir sistemdir. Bununla ilişkili deneysel bir araştırma kapsamında, bir insan tarafından "gerçekleştirilebilir" eylemleri içeren cümleler sunulduğunda, katılımcıların hareketinde bir değişiklik olmuştur. Bu araştırmadaki katılımcılar cümle yargılama görevleri esnasında bir sarkaç sallamışlardır.
Araştırmanın sonucunda, "gerçekleştirilebilir" cümleler için sallanan sarkacın hareketinde önemli bir "göreli faz kayması" veya genel bir değişiklik gözlenmiştir.  Çalışmanın bulguları, bedenlenmiş bilişi destekler ve motor sistemin dilin anlaşılmasında etkin olduğunu gösterir.

Belleği bedenlenmiş bilişle birlikte inceleyen bir çalışma, bir hikâye fiziksel olarak canlandırıldığında, hikâyenin daha iyi hatırlandığını göstermiştir. Bu araştırma kapsamında yazılı bir monolog verilmiş ve katılımcılar gruplara ayrılmıştır. Katılımcıların bir kısmı metni yalnızca okumuş, bir kısmı metin hakkındaki soruları bireysel olarak ya da grupça tartışarak yanıtlamış, diğer bir kısmı da ilgili metindeki sahneleri doğaçlama yaparak canlandırmıştır.
Bulgular, doğaçlama yapan grubun metindeki bilgileri aktif olarak sergiledikleri için daha fazla hatırlayacağı hipotezini desteklemiştir. Diğer gruplar da bilgileri detaylı bir biçimde kodlamış olsalar da doğaçlama grubu onlardan daha iyi bir hatırlama performansı göstermiştir. Dolayısıyla monoloğu aktif bir şekilde deneyimlemek, bellek performansına yardımcı olmuştur.

Bedenlenmiş biliş araştırmalarından edinilen fikirler, öğrenme alanına da uygulanmıştır. Çeşitli çalışmalarda bedensel faaliyetin öğrenmeyi geliştirmek için kullanılabileceği gösterilmiştir. Bedenlenmiş öğrenim üzerine yapılan araştırmalar, öğrenme etkinliklerini sürükleyici deneyimlere dönüştürmek için genellikle sanal gerçeklik, karma gerçeklik veya hareket yakalama gibi eğitim teknolojilerini kullanır. Bu öğrenme platformlarının bedenlenme düzeyini, kullanıcısını ne kadar içinde hissettirdiğine ve duyu-motor aktivasyon gibi faktörlere dayanarak tanımlayan teorik yaklaşımlar vardır. Diğer teorik sistemler ise bu öğrenmeyi bedensel bağlanma düzey

Belirimcilik, özellikle bilinç ve zihin felsefesinde indirgemecilikle yer yer tezat oluşturan belirme nosyonuna duyulan inanç. Bir sistemin bir özelliği sistemin diğer özelliklerinin etkileşimi sonucu yeni bir sonuç veriyorsa bu beklenmedik ve diğerlerinden farkı özellik belirim olarak adlandırılır. Beliren özellikler özdeş, birbirine indirgenebilir veya diğer özelliklerden çıkarsanabilir değildir. Bu bağlamsızlık durumunu açıklığa kavuşturabilmek için belirmenin farklı varyasyonları öne sürülmektedir. 

Belirimciliğin bütün varyasyonları evrenin sadece fiziksel varlıklardan oluştuğu kabulüyle zihinsel durumların da beynin fiziki değişikliklerinin sonucu olduğunu öne süren fizikalizmle uyum göstermeye çalışmaktadır. Karmaşık adaptif sistemlerin savunucuları da dahil olmak üzere belirimciliğin birçok biçimi evrene statik maddesel olmaktan ziyade ilişkisel veya süreçsel bir görüş getirmektedir. Ayrıca, zihin ve beden farklı tipte ilişkisellikler olarak değerlendirilebileceği için zihin-beden ikiliğinin kavramsal bir hata olduğu görüşündedirler. Bir zihin felsefesi olarak(sadece zihin felsefesi dahilinde bir görüş değildir) belirimcilik idealizm, eleyici materyalizm, benlik teorileri, nötr monizm, topyekün ruhçuluk ve töz düalizmi formlarıyla farklılaşmakla beraber özgülük düalizmiyle yakından ilişkilidir. Bir belirim teorisinin zihinsel nedenselliği mi kapsaması gerektiği, epifenomenal durumların üzerinde mi durması gerektiğine dair bir açıklık yoktur.
Belirimciliğin bazı varyasyonları zihin-beden problemi yerine bütün doğayı anlamak için hiyerarşik veya katmanlı bir görüşü savunarak her üst katmanda artan karmaşıklığın kendi özel bilimini gerektireceğini öne sürer. Kimya, tipik fizik bilimleri(matematiksel fizik, parçacık fiziği ve klasik fizik) üzerine inşa edilmiştir ve daha sonra biyoloji, psikoloji ve sosyal bilimler gelmektedir. İndirgemeci yanıt, bilimin bir kolaylık meselesi olduğunda anlaşır. Prensipte kimya fizikten türemiştir ve bu görüş kimyanın kuantum-mekanik temellerinin atılmasından sonra kuvvet kazanmıştır.
Diğer varyasyonlar zihin ve bilinç için özel ve anormal belirimci açıklamaların gerekli olduğunu düşünerek zihin felsefesi içinde belirli bir kutup oluşturular. Douglas Hofstadter bu görüşü şöyle özetler: "Ruh, onun parçalarının toplamından daha fazlasıdır." Bazı filozoflar bilincin zor problemini oluşturan qualiayı öne sürerler ve indirgemeci açıklamalara karşı çıkarlar. Buna karşın indirgemeciler, zihnin ve yaşayan şeylerin atipik gözüken özelliklerinin gerçekte atipik olmadıklarını, doğanın temel bileşenleriyle özdeş olduklarını ve indirgeme yoluyla anlaşılabileceğini savunurlar.
Ara durumlar da mümkündür: örneğin bazı belirlenimciler belirimin ne evrensel olduğunu ne de bilinçle kısıtlı olduğunu savunmaktadır. Bu durum (örneğin) canlı varlıklar, öz örgütlenmeli sistemler veya karmaşık sistemler için geçerlidir.
Bazı filozoflar beliren özellikleri azalan nedensellik olarak da bilinen daha temel nedensel seviyelerle etkileşimlerin sonucu olarak görürler. Diğer görüşler üst düzey özellikleri daha alttaki seviyelerle doğrudan nedensel ilişkiler kurmadan ortaya çıkan gelivermeler olarak kabul ederler.
Şimdiye kadar tartışılan bütün olgular eşzamanlıdır, yani belirimler eşzamanlılık esasına dayanmaktadır. Ama başka bir varyasyon artzamanlı bir görüş öne sürmektedir. Bu görüşe göre belirimler evrenin geçmişinden bağımsız olarak gerçek anlamda yeni özellikler ortaya çıkarabilir. (Sadece maddenin düzenlenme veya biçimiyle belirlenimsizlikle zıtlık oluşturur.) Bu evrimden ilham alan teorilerin Alfred North Whitehead ve Charles Hartshorne'un süreç felsefesinde olduğu gibi genellikle teolojik bir yanı vardır.
Belirim kavramı edebiyat ve sanat, tarih, dilbilim, bilişsel bilimler v.b. teorilerilerinde uygulanmaktadır. (v. esp.: J. Fontanille, B. Westphal, J. Vion-Dury, éds. L'Émergenceh—Poétique de l'Émergence, en réponse aux travaux de Jean-Marie Grassin, Bern, Berlin, etc., 2011; and: the article "Emergence" in the International Dictionary of Literary Terms (DITL).

Vitalizmin arıtılmış bir hali çağdaş moleküler histoloji içinde belirim süreçlerine örnek olan organizmaların (hatta belki de hayatın kendisi) belirim sürecinin bazı anahtar örgütlenme ve yapılanma özellikleri olarak tanınabilir. Birbirine geribildirim döngüsüyle bağlı olan kimyasal süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkan karmaşıklığın bütünü, karmaşıklığın öğelerinin bütünün sahip olduğu kurucu reaksiyonlara sahip olmaması sebebiyle öğeleri üzerinden tanımlanamaz. 

Belirim sistem özelliklerinin geleneksel vitalist kavramlarla gruplandırılıp gruplandırılamayacağı tartışmalıdır. Kirshner ve Michison hücre ve organizma fizyolojisi çalışmalarını "moleküler vitalizm" adı altında bin yıllık vitalizm damarıyla birleştirmekten yanadır.

Emmeche ve diğerlerine göre (1997):
"Bir tarafta birçok bilimci ve filozof belirime sadece bir sözde-bilim gözüyle bakmaktadır. Diğer taraftan fizikteki, biyolojideki, psikolojideki yeni gelişmeler ve bilişsel bilim, yapay yaşam gibi  disiplinlerarası alanlar, çizgisel olmayan dinamik sistemler üzerine olan çalışmalar üst seviye karmaşık sistemlerin 'toplu davranış'ına kuvvetle odaklarak bu durumları belirim olarak ifade etmekte ve bu terim bu tür sistemleri karakterize etmek için gittikçe daha çok kullanılmaktadır.

Emmeche ve diğerleri (1998) "vitalist ve belirimci yaklaşımlar arasında önemli bir farklılık vardır: Vitalistlerin yaratıcı gücü inorganiklerle değil, sadece organik maddelerle ilgilidir. Ne olursa olsun belirim, maddenin yeni özellikler yaratmasıdır. Vitalizm formlarında gerçek açıklayıcı güçler olmaksızın fazladan-fiziksel tanımlar(yaşamsal güç, entelechy, yaşam atılımı gibi) varsayılmıştır. Bu tanımlar entelektüel sakinleştirici, sözlü yatıştırıcı gibi işlev görmüş, teşvik edici yeni yollarda ilerlemekten ziyade boğucu soruşturmalara sebep olmuştur." demektedir.

İlk belirimci teorisyenler yeni bir belirim haline gelen suyu örnek göstermişlerdir: Hidrojen (H) ve oksijen (0)  H2O (su) formunda birleşmektedir. Bu örnekte standart koşullar altında akışkan olma özelliği belirmiştir. Ancak daha önemli ve yeni bir örnek fizikçi Erwin Schrödinger tarafından verilmiştir: Farklı şekillerde düzenlenmiş tamamen aynı atomlardan oluşan ve buna rağmen farklı fiziksel özelliklere sahip izomer olarak adlandırılan molekül ailesi. Benzer şekilde enantiyomer molekülleri tamamen aynı atomlardan oluşsalar da birbirinin ayna görüntüsü şeklinde olan iki enantiyomer molekül diğer moleküllerle etkileşime girdiğinde farklı özellikler göstermektedir.
Biyolog Ursula Goodenough ve Terrence Deacon'un 2006 tarihli makalesi The Sacred Emergence of Nature'de fiziksel ve biyolojik belirim örnekleri birbiriyle ilişkilendirilerek doğal dünyada karmaşıklığın nasıl ortaya çıktığına dair modern bilim anlayışı çerçevesinde belirimcilik felsefesine kanıtlar sunulur ve dini naturalizm desteklenir. Doğadaki belirim formları için daha uzun bir derlemeye biyolog Harold J. Morowitz'in 2004 tarihli The Emergence of Everything kitabında yer verilmiştir.
Go oyununda taşların yerleştirilmesi ve hareket ettirilmesini kısıtlayıcı kurallar vardır. Bir grup taşın oluşturduğu "belirim" diye örnekleyebileceğimiz oyun içinde "iki göz" terimiyle kurallaştırılmış "canlı" diye ifade edilen durumda taşlar hareket ettirilemez. Oyunun önemli bir parçası olan durum bilinmeden oyun oynanamaz veya anlaşılamaz; ama bu kuralların bir parçası değildir. Benzer bir şekilde Conway'in Hayat Oyunu'nunda hareket etme veya çoğalma gibi dikkat çekici özelliklere sahip bazı hücre modelleri açıkça kurallarla kodlanmış değildir.
Alt seviye özelliklerle özdeş olmayan üst seviye özellik örneklerini keşfetmek kolay olsa da, bu özelliklerin alt seviye özelliklere indirgenebilir olup olmadığı veya alt seviye özelliklerin onlara temel oluşturup oluşturmadığı tartışmalıdır.

John Stuart Mill kendi belirimcilik anlayışını System of Logic (1843)'te özetlemektedir. Mill, dinamik kuvvetlerin basit hareketleri oluşturmak için birleştiğini savunmuştur Bu onun deyimiyle doğanın kanunu olan "Nedenlerin Birleşimi"dir. Mill'e göre belirim özellikler bu kanuna tabi değildir, bu özellikler kendi parçalarının toplamından daha fazlasını ifade etmektedir. 
Mill belirim özelliklere örnek olabilecek çeşitli kimyasal reaksiyonlara inanmıştır (onun zamanında çok az anlaşılmıştır). Ancak bazı eleştirmenler fiziksel kimyanın tatmin edici indirgemeci cevaplar verebileceğine inanmaktadır. Örneğin prensipte Schrödinger denkleminin kimyanın bütününü kapsadığı iddia edilmiştir.

Samual Alexander Space, Time, and Deity (1920)'de kısmen psikolog C. Lloyd Morgan'ın Emergent Evolution'ından ilham alarak kendi belirimcilik görüşünü ortaya koymuştur. Alexander, belirimin temelde anlaşılamaz olduğuna inanmış ve onu "kaba deneysel gerçek" olarak nitelendirmiştir.
Fenomenler ve farklı seviler arasındaki nedensel ve açıklayıcı boşluğa rağmen Alexander, belirim niteliklerinin epifonomenal olmadıklarını söylemiştir. Onun görüşünün indirgemeci olmayan fizikalizmin veya gelirverme teorisinin en iyi tarifi olduğu söylenebilir.

Ludwig von Bertalanffy belirimciliğin daha çağdaş bir yorumu olan Genel Sistem Teorisi (GST)'ni kurmuştur. GST'nin birçok öğesi Fritjof Capra'nın The Web of Life'ında bulunabilir.

Adresleyici belirimcilik (indirgeyici olmayan fizikalizm konusu altında) Jaegwon tarafından zihin-beden problemine nedensel kapalılık ve üstbelirlenim temelli bir çözüm olarak öne sürülmüştür. 
Kim'e göre belirimcilik fizikalizmle uyum içinde olmalıdır ve fizikalizmde nedensel kapalılık prensibine göre her fiziksel olay fiziksel nedenlere dayandırılır. Bu görüş zihinsel nedensellik çerçevesini terk etmemektedir. Eğer bedensel hareketlerimizi vücudumuzun bir önceki karar ve niyetleri belirliyorsa bu durum üstbelirlenim olmalıdır. Bu anlamda zihinsel nedensellik özgür iradeyle aynı değildir, sadece zihinsel durumların nedenselliğe uygun olduğu iddia edilmektedir. Belirimci cevaplar zihinsel nedensellik görüşü dışına çıkarsa

Belirme (zuhur, İng. emergence), karmaşık bir sistemde yeni ve uyumlu yapılar, desenler ve özelliklerin ortaya çıkması sürecidir. Belirmiş fenomen, sistemin elemanları arasında etkileşim dinamikleri sonucunda oluşur. Belirmiş fenomen çoğunlukla görece basit parçaların görece basit etkileşimlerinden çıkan beklenmedik, sıradan olmayan sonuçlardır. Karmaşık bir sistemi daha az karmaşık olandan ayıran şey, karmaşık sistemde bazı davranımların ve desenlerin, elemanların arasındaki ilişkilerin dokusu gereği ortaya çıkmalarıdır.

Bir belirmiş davranım, belirmiş nitelik veya zuhur eden özellik, bir ortamda belirli sayıda basit birim (ajan) çalışırken, grup olarak karmaşık hareketler oluşturduğunda gözlemlenebilir. Birden fazla şeyden oluşmuş bir sistem bu şeylerin sahip oldukları özelliklerin toplamından fazlasını içerebilir. Örneğin, bir düzlemde iki nokta düşünün. Bu noktalar arasında bir uzaklık olacaktır. Bu uzaklığın kendisi bir noktanın bir özelliği olmayıp, sadece noktalar arasındaki ilişkide kendini gösterir. Belirmiş özellikler sadece sistemin içindeki elemanlar arasından değil, aynı zamanda diğer belirmiş özellikler arasından da çıkabilir. Bu özelliklerin sayısı ve inceliği, gerek elemanların gerekse de öncül olarak belirmiş özelliklerin sayısından çok daha fazla olabilir.
Belirmiş özellikler bir karmaşık sistem çeşitlilik, organizasyon ve bağımlılığa ulaşınca ortaya çıkar. Özelliğin kendisi genellikle öngörülemez ve benzersizdir. Sistemin evriminin yeni bir boyutunu temsil eder. Karmaşık davranımlar veya özellikler, hiçbir tek birimin özelliği olmadığı gibi daha alt seviyedeki birimlerin hareketlerine indirgerek de öngörülemezler. Bir kuş veya balık sürüsünün davranımı bu kavram için kolayca anlaşılabilecek örneklerdir. Sürünün hareketini anlamak tek tek balık veya kuşların hareketini anlamaktan daha zordur.
Belirme açısından bakıldığında zekâ, nöronlar arasındaki bağlantılardan belirir ve bu perspektiften bakıldığında beyni oluşturan nöronlar zeki olmasa da beynin zeki olmasını açıklamak için bir "ruh" kavramı ortaya atmak gerekli değildir.
Belirmiş davranım oyun ve oyun tasarımı için de önemlidir. Örneğin, poker oyunu, özellikle de belirli bir artırım yapısı olmayan limitsiz formları, genellikle belirmiş davranım tarafından yönetilir. Örneğin, kurallar oyuncuya pas geçmesini zorunlu kılmaz ama çoğu oyuncular bunu yapar. Oyun belirmiş davranım tarafından yönetildiği için kurallar aynı olsa da bir poker masasındaki oyun diğerinden tamamen farklı olabilir. Oyun varyasyonları belirmiş meta-oyunun örnekleridir ve yeni oyunların evrimleşmesine katalizör olurlar.

Belirmiş yapılar tek bir olay veya kural tarafından yaratılmamış desenlerdir. Sisteme bir desen oluşturması komutunu veren bir şey yoktur ama her parçanın diğerleri ile olan etkileşimi karmaşık bir süreç sonucu düzene yol açar. Belirmiş yapıların parçalarının toplamlarından fazlası oldukları söylenebilir, çünkü bu belirmiş düzen çeşitli parçaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaz. Bu parçaların etkileşimi önemlidir.
Biyolojiden bir örnek olarak karınca kolonisini alabiliriz. Kraliçe karıncalara ne yapmaları konusunda direkt emirler vermez. Bunun yerine, her karınca çeşitli uyarılara kimyasal koku şeklinde reaksiyon verir. Bu uyarılar larva, diğer karıncalar, düşmanlar, yemek ve çop biriktirme olabilir. Karınca bu kimyasal kokuyu ardında bir iz olarak bırakır ve bu iz diğer karıncalar için yeni bir uyaran olur. Burada her karınca sahip olduğu genetik kodlar neticesinde sadece kendi etrafındakilere tepki veren otonom bir birimdir. Merkezi bir karar alma olmamasına rağmen, karınca kolonileri karmaşık davranım gösterirler ve hatta geometrik problemleri dahi çözebilirler.
Belirmiş yapılar şehirleri ve galaksilerin şekli gibi birçok doğal fenomeni de içerirler. Komuta olmadan düzen oluşturdukları için entropi prensiplerini yener görünürler.

Belirmiş süreçler ve davranımlar, çok hücreli biyolojik yapılardan hücresel otomatlara, organizasyon olgularından bilgisayar simülasyonlarına kadar çok çeşitli yerlerde gözlemlenebilir. Borsa belirmişliğin büyük ölçekteki bir örneğidir: bir bütün olarak şirketlerin dünya çapında görece fiyatlarını düzenlemesine rağmen, lider olarak kabul edilebilecek, pazarın tümünün çalışmasını kontrol eden bir birim yoktur. Her ajan veya yatırımcı, sadece portföyündeki sayılı firmadan haberdardır ve pazarın belirli düzenleyici kurallarını izlemek zorundadır. Bireysel yatırımcıların etkileşimleri sayesinde borsanın karmaşıklığı bir bütün olarak belirir.
Belirmiş yapılar organizasyonun değişik seviyelerinde oraya çıkabilir. Daha önce belirtildiği gibi, galaksilerin uzaydaki yapısı evrendeki enerji ve maddenin dağılımının belirmiş bir özelliğidir. Benzer şekilde hava durumu olgusu, örneğin fırtınalar, hayatın kendisi gibi belirmiş özelliklerdir. Belirmiş kendi kendine organizasyon, bölge planlamasının yapılmadığı şehirlerin ortaya çıkmasında sıklıkla görülür.

Fizikte belirme makroskopik sistem mikroskopik sistemin toplamı olmasına rağmen, mikroskopik değil makroskopik bir seviyede oluşan fenomenler için kullanılır. Bazı örnekler şunlardır:

Sıcaklık. Tek tek parçaçıkların enerjisi, momenti ve hızları olabilir ama sıcaklıkları olamaz. Sıcaklık sadece termodinamiğin kurallarının çalışacağı miktarda parça toplanınca belirir. Aynı şekilde, temel parçacıklar (veya atomlar) ayrı ayrı katı, sıvı veya gaz halleri ile mevcut değillerdir. Bu olgular atomik seviyenin üstünde belirler.
Renk. Protonlar veya elektronlar gibi temel parçacıkların renkleri yoktur. Sadece bunlar atomlar halinde düzenlendiği zaman ışığın bazı dalga boylarını emip bazılarını yansıtırlar ve böylece bir renge sahip oldukları söylenebilir. (kuarkların renk değişimi olarak adlandırılan bir özelliği olsa da bu sadece şekilsel bir isimdir ve rengin günlük kullanımıyla ilgisi yoktur)
Sürtünme. Temel parçacıklar sürtünmesizdirler veya daha kesin bir ifadeyle bu parçacıkların arasındaki kuvvetler korunumludur. Ancak, yüzeyleri birbirine sürtüldüğü zaman enerji emebilen, maddenin daha karmaşık yapıları düşünüldüğü zaman sürtünme belirir. Benzer bakış açısı viskozite, elastisite gibi olgulara da uygulanabilir.
Parçacık fiziğinin bazı teorileri, hatta kütle, uzay ve zaman gibi bazı yapılar bile daha temel olgulardan (Higgs boson veya sicim teorisi gibi) çıkmış belirmiş fenomen olarak görülebilir. Kuantum mekaniğinin bazı yorumlarında, her objenin belirli bir pozisyonu, momenti, vb. vardır diyen deterministik gerçeklik algısı aslında bir belirmiş fenomendir çünkü maddenin gerçek hali tek bir pozisyon veya momentumu olması gerekmeyen bir dalga fonksiyonu olarak tanımlanmıştır.
Bütün bu örneklerde, makroskopik seviyedeki belirmiş fenomen mikroskopik seviyede direkt olarak var olmayabilir ama makroskopik seviyedeki varlığı mikroskopik seviyede fizik kanunlarının uygulanmasıyla açıklanabilir.
Belirmiş fenomen, bütün maddeyi onu oluşturan parçalarla açıklamaya çalışan indirgemeci fizik teorisinin neden yaşayan varlıklar gibi kompleks nesneleri açıklamayı umduğunu gösterir. Bunun yanında, belirmiş fenomen aşırı indirgemeciliğe bir uyarıdır çünkü belirmiş fenomenin mikroskopik açıklaması çok karmaşık veya pratik kullanım için çok alt seviyede kalabilir. Örneğin, eğer kimya, parçacık fiziğindeki etkileşimlerden belirmiş olarak, hücre biyolojisi kimyadaki etkileşimlerin belirmiş olarak, insanlar hücre biyolojisindeki etkileşimlerden belirmiş olarak, medeniyet insanların etkileşimlerdinden belirmiş olarak ve insanlık tarihi medeniyetlerin etkileşimden belirmiş olarak açıklanabilir olsa da, bu tek başına bunun kolay olduğunu veya insanlık tarihinin parçacık fiziği kanunları ile açıklanmasının istenilirliğini göstermez. (Ama yine de bu, bazılarının belirmiş karmaşık fenomenlerin (insanlık tarihi gibi) daha temel teoriler ile ilişkili basit yasalarla açıklanması ile ilgili hipotezler ortaya atmasını engellememiştir. Örneğin Kodratiev dalgası veya bilimkurgu olan psikotarih'e bakınız.

John H. Holland, Emergence from chaos to order (1998) Oxford University Press, ISBN 0-7382-0142-1
Steven Johnson, Emergence (2002) Scribner, ISBN 0-684-86876-8
Gregory Bateson, Steps to an Ecology of Mind (1972) Ballantine Books, ISBN 0-226-03905-6
Kevin Kelly, Out of Control (1994) Perseus Books Group, ISBN 0-201-48340-8
Stephen Wolfram, A New Kind of Science (2002), ISBN 1-57955-008-8.
Mario Augusto Bunge, "Emergence and Convergence" (2001)
Jochen Fromm, The emergence of complexity (2004) Kassel University Press, ISBN 3-89958-069-9
Douglas R Hofstadter, "Gödel, Escher, Bach: An eternal Golden Braid" (1979) Harvester Press
Korotayev A., Malkov A., Khaltourina D. Introduction to Social Macrodynamics: Compact Macromodels of the World System Growth. Moscow: URSS, 2006. ISBN 5-484-00414-4 [1] 5 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Thomas C. Schelling, "Micromotives and Macrobehavior" (1978) W. W. Norton and Company

Exploring Emergence 5 Aralık 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: An introduction to emergence using Conway's Game of Life from the MIT Media Lab
An interview with Stephen Johnson 4 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The principles of Emergent Design

Bulanıklık, belirsizlik veya müphemlik; bir cümlenin, ifadenin veya çözümün açıkça tanımlanmadığı ve birkaç yorumu makul kıldığı bir anlam türüdür. Bir işaretin, sembolün, resmin ya da deyimin birden fazla anlama, mânâya gelebileceği durumları tarif eden bir terimdir. Bu nedenle, amaçlanan anlamı sınırlı sayıda adımla bir kurala veya sürece göre kesin olarak çözülemeyen herhangi bir fikrin veya ifadenin bir niteliğidir. Belirsizlik kavramı genellikle felsefe ile bağdaştırılır. Bulanıklıkta, farklı yorumlara izin verilir (bazıları açık olmasa da), belirsiz olan bilgilerle, istenen özgüllük seviyesinde herhangi bir yorum oluşturmak zordur. Eğer olabilecek sadece iki anlam varsa, bu durumda çiftanlamlılık söz konusudur. Edebiyatta ve konuşma dilinde kullanılan kinaye ve alegori de bulanıklık kavramı içinde incelenebilir. Bulanıklık, özellikle dil ile ilgili işaretler, yani harfler, semboller gibi işaretlerin bir özelliğidir.
Terim olarak başta dilbilim, mantık ve felsefe bilim dallarının alanına girse de, hemen hemen bütün beşeri bilimler, kendi konu ve alanlarını ilgilendiren, farklı bulanıklıkları incelemektedir.

Dill ile ilgili işaretlerin bulanıklığı, kaçınılması veya düzeltilmesi gereken bir eksiklik olabilir. Bu bulanıklık, örneğin hukuki metinler, bilimsel makaleler veya resmi dilin kullanımı için geçerlidir.
Fakat bu bulanıklık, kasıtlı olarak yapılmış veya bu şekilde bir üslup unsuru da olabilir. Bu duruma örnek olarak, şiir, hiciv, mizah gibi edebî metinler gösterilebilir. Belirli psikolojik müdahale ve etki amacıyla yazılmış metinler için de bu geçerlidir. Misâl fıkralar, bilmeceler, bulmacalar bu şekilde muğlak ifadelere dayanır. Cinsel ve müstehcen çağrışımlara dayanan fıkra ve şakalar, genellikle, muğlak ifadelere dayanır ve bulanık anlamlar taşır. Bu bulanıklık ve muğlaklık fark edildiğinde, amaçlanan gülme ortaya çıkar.
Dilin doğal yollarla anlaşılması ile ilgili en önemli sorunlardan biri, belki de birincisi, dilin aktarılması için kullanılan işaretlerin ve harflerin bulanıklığının giderilmesidir. İnsanlar bu arımı kolaylıkla yapabilir. İnsan, kasıtlı bulanıklık ile istemeden yol açılan bulanıklığı de ayırt edilebilir. Bilgisayar ve dil programları, makineler ise genellikle bu ayrımı yapamazlar.
Hedef dildeki sözcükler, kavramlar bulanık değilse veya kaynak dilde olduğundan farklı ikincil mânâlara sahipse, kasıtlı bir şekilde bulanık olarak yazılmış metinler, (şiir, fıkra gibi edebî metinler, psikoterapi gibi bilimsel amaçla yapılan yanıltmalar vs.) genellikle yeterince tercüme edilemez.

Sözcüklerdeki bulanıklık, çok anlamlılığa dayanmaktadır. Bir ifadenin kullanımının değiştirilmesi, farklı mânâlara veya yorumlara yol açar. Örneğin sığ: (deniz seviyesinin sığlığı veya düşüncenin sığlığı). Bu durum, sözkonusu sözcüknin polisemik, yani çokanlamlı olduğunu ifade eder.
Sözcüklerin bulanıklığına yol açan bu çokanlamlılık, bir sözcüğün rastgele bir şekilde farklı anlamlara gelmesi durumunu ifade eden eşseslilikten ayrılır.
Sözcüğün bulanıklığını çözümleyebilmek için sözdizimi (sentaks) veya anlambilim (semantik) kullanılır. Kimi sözcüklerin bulanıklığı ise, ancak edimbilim aracılığıyla çözümlenebilir.

Müphemlik hoşgörüsü

Modernlik ve Müphemlik, Zygmunt Baumann, Ayrıntı Yayınları, ISBN 978-9755393186
Müphemlik Kültürü ve İslam: Farklı Bir İslam Tarihi Okuması, Thomas Bauer (Çeviren: Tanıl Bora), İletişim Yayınları, ISBN 978-9750527272
Türkçenin Zenginlikleri İncelikleri, Doğan Aksan, Bilgi Yayınevi, ISBN 978-9752201125
Anlam Kavramı Üzerine Bir Deneme, Teo Grünberg, Yapı Kredi Yayınları, ISBN 978-9750811579

 Wikimedia Commons'ta müphemlik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Zalta, Edward N. ((Ed.)). "Ambiguity". Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Stanford Felsefe Ansiklopedisi'nde Ambiguity maddesi (İngilizce) 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siegen Üniversitesi'nin Edebiyatbilim ve Dilbilim Dergisi'nin "Ambiguität" konulu 158. Sayısı (Almanca) 16 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Benlik felsefesi, deneyim öznesini diğer deneyimlerden farklı kılan birçok kimlik koşulunun incelenmesidir. Benlik bazen temelde bilinç, farkındalık ve failliğe bağlı birleşik bir varlık olarak anlaşılır.

Descartes, Locke, Hume ve William James'e göre benliğin çoğu felsefi tanımı birinci tekil şahısta ifade edilir. Üçüncü şahıs tanımı, belirli zihinsel niteliklere atıfta bulunmaz, bunun yerine nesnellik ve işlevsellik için çaba gösterir.

Hem Batı hem de Doğu uygarlıkları öz-bilgi ile meşgul olmuş ve özellikle onun peşinde koşan hemen erişilebilirlik ve derin belirsizliğin paradoksal bileşimine atıfta bulunarak önemini vurgulamıştır. Sokrates için felsefenin amacı "kendini bilmek" idi. Lao Tzu, Tao Te Ching'inde "Başkalarını bilmek bilgeliktir. Kendini bilmek aydınlanmadır. Başkalarına hakim olmak güç gerektirir. Kendine hakim olmak güç gerektirir" der. Nihai gerçek bilginin, benliğin özünün ve Tanrı'nın doğasının anlaşılmasını içerdiğini iddia eden Upanişad'ların görücüleri için de durum aynıdır. Adi Shankaracharya, Bhagavad Gita hakkındaki yorumunda, "Kendini bilmek tek başına sefaleti ortadan kaldırır" diyor. "Tek başına kendini bilmek, en yüksek mutluluğa giden yoldur." Mutlak mükemmellik, Kendini tanımanın tamamlanmasıdır."
Kendini tanıma ile ilgili bir teori, kavramı, kişinin duyumların, düşüncelerin, zihinsel durumların ve tutumların kendisine ait olduğunu algılama kapasitesi olarak tanımlar. Öz-farkındalık ve benlik kavramı gibi diğer kavramlarla bağlantılıdır. Immanuel Kant'ın esin kaynağı olduğu rasyonalist teori de, rasyonel yansıma yoluyla öz-bilgiye ulaşma yeteneğimizin kısmen insanın kendisini rasyonel failler olarak görmesinden kaynaklandığını iddia eder.

Platon'un ardından Aristoteles, psişeyi canlı bir varlığın öz özü olarak tanımlayıp, onun bedenden ayrı var olmadığını iddia ederken, onun sözde "akıl" kısmını ölümsüz ve daimi olarak kabul etmiştir. Organizmaya bağlı bitkisel/besleyici ve algısal işlevler bunların içindedir. Aristoteles, nedenler, eylem ve güç teorisinde, varlıkları gerçek tezahürleriyle ilişki içinde vurgular ve sırayla ruh da gerçek etkileriyle tanımlanır.
Örneğin, bir bıçağın ruhu olsaydı, kesme eylemi o ruh olurdu, çünkü 'kesmek' bıçak olmanın özünün bir parçasıdır. Daha doğrusu ruh, canlı bir bedenin "ilk faaliyeti"dir. Bu, fiili veya 'ikinci' faaliyet için bir durum veya potansiyeldir. "Baltanın kesmek için bir kenarı vardır", Aristoteles'e göre, "insanların rasyonel etkinlik için bedenleri vardır" ile benzerdi ve böylece rasyonel etkinlik potansiyeli, bir insan ruhunun özünü oluşturdu.

Aristoteles şöyle der:"Ruh, bir şeyin ruh haline getirilme potansiyeline sahip olan bir fiili ya da formüle edilebilir özüdür".  Ayrıca "zihin mevcut koşullarından özgür bırakıldığında, olduğu gibi görünür başka bir şey gibi değil: yalnızca bu ölümsüzdür. ve sonsuzdur."
Aristoteles ayrıca ruhun dört bölümü olduğuna inanıyordu: karar vermek için kullanılan rasyonel taraftaki hesaplayıcı ve bilimsel kısımlar ve ihtiyaçlarımızı belirlemekten sorumlu irrasyonel taraftaki istenmeyen ve bitkisel kısımlar. Platon'un üçlü kuramında da ruhun işlev ve etkinliklerinin bir bölümü bulunur. Pek çok kişiden birinin sorunu Aristoteles tarafından da hatırlanır, ancak yine de:O halde ruh doğası gereği bölünebilir ise, onu bir arada tutan nedir? Beden değil, kesinlikle: tam tersi, ruhun bedeni bir arada tuttuğu doğru gibi görünüyor; çünkü ayrıldığında, vücut sona erer ve çürür. Onu bir yapan başka bir şey varsa, bu diğeri daha çok ruhtur. O halde, bu ötekiyle ilgili olarak, bunun bir parça mı yoksa birçok parçadan mı olduğu sorulmalıdır. Eğer bir ise, neden ona doğrudan ruh demiyorsunuz? Ama bölünebilirse, akıl yine talep eder, bunu bir arada tutan nedir? Ve böylece sonsuza kadar.

Zalta, Edward N. ((Ed.)). "Self-knowledge". Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Carsten Korfmacher, 'Personal Identity' 8 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in "The Internet Encyclopedia of Philosophy"

Berim (İngilizce computing), bilgi işlemlemesi ile ilgili genel bir terimdir. Çoğunlukla sayısal veri işlemlemesi için kullanılsa da, en dar anlamıyla hesaplama ile, insan düşünmesine (bilişim) kadar uzanan olgular için kullanılan bir kavramdır. Berim, iyi tanımlanmış bir modeldir ve bir algoritma, protokol, ağ topolojisi, vb. şekilde ifade edilebilir. Berim, ayrıca bilgisayar biliminin bir ana konusudur; berimsel yolla neyin yapılabileceğini veya yapılamayacağını araştırır.

Berim en az üç bağımsız kritere göre sınıflandırılabilir: sayısal veya analog, dizisel veya paralel veya eşzamanlı ve yığın işlemli ('batch') veya etkileşimli (interaktif).
Pratikte, sayısal berim çoğu zaman doğal süreçleri (örneğin evrimsel berim) simüle etmek için kullanılır ki bunların bazılarının analog berim modelleri ile betimlenmesi daha doğaldır. Bu tür durumlarda berimsel mekanizma ile simülasyon modelinin ayrımının yapılması önemlidir.

Bir berim, bilgisayar gibi kapalı bir fiziksel sistem içinde gerçekleşen tamamen fiziksel bir olgu olarak görülebilir. Bu tür fiziksel sistemlere örnek olarak, sayısal bilgisayarlar, kuantum bilgisayarları, DNA bilgisayarları, moleküler bilgisayarlar, analog bilgisayarlar verilebilir. Bu bakış açısı, kuramsal fizikte berim fiziği adı verilen sahaya aittir.

Berim kuramı içinde bilgisayarlarla ilgili çeşitli matematiksel modeller geliştirilmiştir. Bazı tipik bilgisayar modelleri şunlardır:

Turing makinesi, sonlu durum makinesi gibi durumsal model
Fonksiyon modelleri (lambda kalkulusu gibi)
Mantık modelleri (Mantık programlaması gibi)
Eşzamanlı modeller (aktör modeli ve işlem kalkulusu gib)

Berim kavramı bilgisayar bilimi ile ortaya çıkmıştır. İngilizce yayınlarda calculation ve computation terimlerinin farklı kavramlar içermesi ama Türkçede bunların genelde hesaplama terimi ile karşılanmaya çalışılması, computation için ayrı bir sözcük gereğini doğurmuştur. (Örneğin, Beyond Calculation: The Next Fifty Years of Computing adlı kitabın başlığı "Hesaplamanın Ötesinde: Berimin Gelecek Elli Yılı" olarak çevrilebilir.) Tamamen uydurulmuş olan "ber" kökü ile berim, bermek, berimsel, bergi gibi terimler üretilmiştir, bunlar bilgisayar bilimi ve ilişkili sahalardaki yayınlarda kullanılmaktadır.

İşlemsel zihin teorisi

Bertrand Arthur William Russell, 3. Earl Russell (d. 18 Mayıs 1872 - ö. 2 Şubat 1970), Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmeni.
Hayatının çeşitli dönemlerinde kendisini liberal, sosyalist ve pasifist olarak tanıtmış, ayrıca hiçbirine derinden bağlı olmadığını itiraf etmiştir. Monmouthshire'de İngiltere'nin önde gelen aristokrat ailelerinden birinin ferdi olarak dünyaya gelmiştir.
Russell 1900'lerin başında İngilizlerin "idealizme karşı isyanı”na öncülük etmiştir. Gottlob Frege ve Ludwig Wittgenstein ile birlikte analitik felsefenin kurucusu kabul edilir. A. N. Whitehead ile birlikte Principia Mathematica adlı kitabı yayımlamıştır. (Newton'ın eseriyle karıştırılmamalıdır.) Felsefi denemesi "On Denoting" (İfade Üzerine) adlı eseri felsefinin paradigması olarak kabul görür. Aynı zamanda geniş bir çevrece 20. yüzyılın önde gelen mantıkçılarından biri olarak kabul edilir. Çalışmaları mantık, matematik, dilbilim, bilgisayar teknolojisi ve felsefeyi, özellikle de dil felsefesi, epistemoloji ve metafiziği önemli ölçüde etkilemiştir.
Russell önde gelen savaş karşıtlarındandır. Serbest ticareti ve emperyalizm karşıtlığını desteklemiştir ve barışsever tutumundan dolayı I. Dünya Savaşı sırasında hapishanede yatmıştır. Daha sonra Adolf Hitler'e karşı kampanyalar düzenlemiş, Stalinci totalitarizmi eleştirmiş, Vietnam Savaşı'ndaki tutumu nedeniyle Amerikan hükûmetini suçlamıştır. Aynı zamanda nükleer silahsızlanmanın dobra savunucularındandır. Son eylemlerinden bir tanesi İsrail'in Orta Doğu'daki ülkelere karşı izlediği tutumu eleştirdiği bir bildiri yayımlamasıdır.
İnsan haklarını ve düşünce özgürlüğünü savunduğu yazıları dolayısıyla 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.

Bertrand Russell 18 Mayıs 1872 tarihin Ravenscroft, Trellech, Monmouthshire, Galler'de nüfuzlu ve liberal bir Britanya aristokrat (British aristocracy) ailesinin bir mensubu olarak dünyaya geldi. Büyükbabası John Russell, 1. Earl Russell 6. Bedford Dükü (6th Duke of Bedford) John Russell'ın üçüncü çocuğuydu ve Kraliçe Victoria tarafından 1840 ile 1860 yılları arasında iki kere hükûmet kurması için başbakanlık görevine getirilmiştir.
Bundan asırlar önce Tudor Hanedanlığı'nın yükselişe geçmesi ile Russell Ailesi iktidara gelerek İngiltere'nin önemli asilzadelerinden biri olmuştu. Kendilerini Britanya'nın önde gelen Whig ailelerinden biri olarak kabul ettirmiş ve 1536-40 yılları arası gerçekleşen Manastırların Feshi'nden (Dissolution of the Monasteries) 1688-89 arası gerçekleşen Şanlı Devrim'e (Glorious Revolution) ve 1688-89 arası gerçekleşen Büyük Reform Hareketleri (Great Reform Act) arasındaki sürede bütün önemli politik etkinliklerde bulunmuştur.
Russell'ın annesi Katharine Louisa (1844-1874) Stanley of Alderley'in 2. Baronu (2nd Baron Stanlet of Alderley) olan Edward Stanley'dir ve kız kardeşi Carlisle Kontu olan Rosalind Howard’dır. Kate ve Rosalind’in annesi  Girton Koleji'nin (Girton College, Cambridge) kurucularından biridir.
Russell’ın ailesi dönemlerinin radikalleri arasındaydı. Russell’ın babası Viscount Amberley bir ateistti ve karısının çocuklarının özel eğitmeni biyolog Douglas Spalding ile olan ilişkisine izin veriyordu. Her ikisi de kepazelik olarak kabul gördüğü bir zamanda doğum kontrolünü desteklemekteydiler. John Russell'ın ateist oluşu filozof John Stuart Mill'e Russell'ın manevi laik babası olmasını istemesi ile ortaya çıktı. Mill, Russell’ın doğumundan bir yıl sonra öldü ancak eserlerinin Russell’ın  yaşantısı üzerinde önemli etkileri oldu.

Russell’ın iki kardeşi vardı; Frank (kendisinden neredeyse 7 yaş büyüktü) ve Rachél (kendisinden 4 yaş büyüktü). Rachél ölümünden kısa bir süre sonra Haziran 1874'te Russell’ın annesi dizanteriden öldü. Babası da uzun süren bir depresyon döneminin sonunda bronşitten öldü. Frank ve Russell Richmond Park’daki Pembroke yaşayan ve sıkı bir Victoria Ahlakına sahip olan dedelerinin yanına yerleştiler. Eski bir başbakan olan dedesi, John Russell, Birinci Earl Russell, Bertrand’ın aklında tekerlekli sandalyedeki nazik ihtiyar olarak kaldı ve 1878 yılında öldü. Sonuç olarak Kontes Russell, Bertrand’ın çocukluk ve gençlik yıllarında ailenin reisi konumundaydı.
Kontes İskoçya’nın Presbyterian ailesine mensuptu ve Court Of Chacery’den Amberly’nin vasiyeti üzerine çocukları birer agnostik olarak yetiştirme ricasında bulunmuştu. Muhafazakarlığına rağmen diğer alanlarda düzenlenen gelişmeleri takip etti (Darwinizm’i kabul etmek ve Irish Home Rule'u desteklemek gibi). Kontesin Russell’ın sosyal adalet üzerindeki görüşleri ve prensipleri konusundaki etkileri yaşantısı boyunca devam etti. Kontesin İncil'deki favori ayeti “Kötülük yapan kalabalığı izlemeyeceksin.” (Exodus 23:2), Russell'ın sloganı oldu. Pembroke Lodge'de ortam daha çok sık sık dua etmekten, duygusal baskı ve törenlerden ibaretti; Frank bu duruma dayanamadı ve isyan başlattı, ancak genç Russell duygularını saklamayı öğrendi.
Russell gençlik çağında çok yalnızdı ve sıklıkla intihar eğilimindeydi. Otobiyografisinde ilgisini en çok çeken iki şeyin din ve matematik olduğunu belirtir ve kendisini intihardan alıkoyan şeyin matematik hakkında daha fazla bilgi edinmek istemesi olduğunu söyler. Russell eğitimini evde birçok eğiticiden ders alarak tamamladı. Abisi Frank, Russell'ı hayatını değiştiren Öklid ile tanıştırdı.
Ayrıca bu gelişim yıllarında Russell, Percy Bysshe Shelley'nin çalışmalarını keşfetti. Otobiyografisinde ‘'Boş zamanlarımın tamamını onun yapıtlarını okuyarak ve onu kalpten anlayarak, tanıdığım hiç kimseyle düşündüklerimi ya da hissettiklerimi konuşamayacağımı bilerek geçirirdim. Shelley ile tanışmanın ne kadar harika olacağını hayal ederdim.'' demiştir. On beş yaşlarının başında zamanının büyük bir kısmını Hristiyan dogmalarının doğruluğu hakkında düşünerek geçirdiğini belirtir ve 15 yaşında en azından bunları ortaya çıkarması gerektiğine karar verir.

Russell, Tripos College'ında Mathematical Tripos okumak üzere burs kazandı ve 1890'lı yıllarda çalışmaları doktora tezi oldu. Genç G.E.Moore ile tanıştı ve kendisini Cambridge Apostles'a öneren Alfred North Whitehead'in etkisi altına girdi. Kendisini matematik ve felsefe alanlarında hızlı bir şekilde gösterdi ve 1893 yılında Wrangler (Cambridge Üniversitesinde Matematik Bölümünde lisans öğrencilerinin birinci sınıf onur nişanı kazanan öğrencinin 3. yılında mezun olması) derecesiyle mezun oldu ve 1895 yılının sonlarında akademi üyesi oldu.
Russell 17 yaşındayken bir Quaker olan eşi Alys Pearsall Smith ile tanıştı. Pearsall Smith ailesi ile arkadaş oldu -Onlar Russell'ı daha çok  Lord John'un torunu olarak görüyorlardı ve kendileri ile birlikte olmasından memnuniyet duymaktaydılar- onlarla beraber seyahatlere çıktı. 1889 yılındaki Paris Sergisi'nde (Paris Exhibition of 1889) Russell Eyfel Kulesinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra tırmandığında Pearsall ailesi ile birlikteydi.
Kısa zamanda Bryn Mawr College mezunu ve bağnaz Alys'e âşık oldu ve anneannesinin istememesine rağmen 13 Aralık 1894 tarihinde Alys ile evlendi. Russell'a göre evlilikleri 1901 yılında Russell bisiklete binerken onu daha fazla sevmediğini fark etti ve evlilikleri çökmeye başladı. Alys onu sevip sevmediğini sordu ve Russell hayır olarak cevapladı. Russell ayrıca Alys'in annesini de sevmiyordu ve onu kontrolcü ve zalim bulmaktaydı. Olması gereken oldu ve evliliklerinde boşluğa düştü ve sonunda 1921 yılında uzun süren bir ayrılığın sonunda boşandılar. Russell'ın tutkulu ve birden fazla kadınla aynı anda yaşadığı tutkulu ilişkileri oldu. Bu kadınlar arasında Leydi Ottoline Morrell ve aktris Leydi Constance Malleson vardı.

Russell hayatı boyunca sürdüreceği politik ve sosyal teorilerin ilk işareti olan kitabı Alman Sosyal Demokrasisi kitabını 1896 yılında yayımladı. 1896 yılında aynı zamanda 1937 yılının sonbaharında bilimin gücü üzerine ders verdiği Londra Ekonomi Üniversitesi'inde Alman sosyal demokrasisi  derslerini verdi. Aynı zamanda 1902 yılında reformcular Fabian yanlılar Sidney ve Beatrice Webb tarafından kurulan Coefficients dining club üyesiydi.
Trinity'de matematiğin temelleri üzerine yoğun çalışmalara başladı ve kümeler kuramına meydan okuyan Rusell'ın paradoxunu (Russell’s paradox) keşfetti. 1903 yılında ilk önemli matematik kitabı olan az sayıda ilkelerden yola çıkılarak matematiğin anlaşılabileceğini gösteren kitabı olan The Principles of Mathematics (Matematiğin İlkeleri)) kitabını yayımladı.
1905 yılında İfade Üzerine adlı denemesi felsefi bir gazete olan Mind’da yayımlandı. Russell 1908 yılında Royal Society’in bir üyesi oldu. Whitehead ile birlikte yazdıkları üç bölümlük Principia Mathematica adlı kitabı 1910 yılında yayımlandı. Daha önceden yazdığı The Principles of Mathematics ile beraber kendi alanında Russell’ı dünyaya tanıttı.
1910 yılında Cambridge Üniversitesinde öğretim üyesi oldu ve orada daha sonraları kendisinin doktora öğrencisi olacağı Avusturyalı mühendis Ludwing Wittgenstein ile tanıştı. Ludwing’i bir dahi ve mantık üzerine yaptığı çalışmaları devam ettirecek halefi olarak görüyordu. Wittgenstein’in çeşitli korkuları ve depresyonlarıyla uğraşarak saatler harcadı. Bu çalışmalar Russell’ın enerjisini tüketiyordu fakat Russell kendisinden büyülenmeye devam etti ve onu akademik gelişimini cesaretlendirmeye devam etti. 1922 yılında Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserin yayımlamasına yardımcı oldu. Russell 1918 yılında Birinci Dünya Savaşı sonlanmadan önce Wittgenstein hâlen savaş suçları hapishanesinde olduğu sırada Wittgenstein’in Mantıksal Parçalanma (Logical Atomism) üzerindeki çalışmalarını teslim etti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Russell savaş karşıtlığını aktif olarak yürüten birkaç kişiden biriydi ve 1916 yılında under Defence of the Realm Act yasası uyarınca hüküm giymesinden sonra Trinity Kolejinden uzaklaştırıldı.
Ödemeyi reddettiği 100 pound ile cezalandırıldı ve hapishaneye yatmayı umuyordu fakat kitapları kefaleti ödemek için açık artırmada satıldı. Kitapları açık artırmada bir arkadaşı tarafında satın alındı ve sonraları “Cambrid

Beyaz eşya, ilk zamanlarda dış görünümünde genellikle beyaz renk kullanılmış olan, fabrikalarda üretilen, ev eşyası makinelerdir. Ev aletleri üç türe ayrılır: küçük ev aletleri, büyük ev aletleri ve tüketici elektroniği. Bilimsel araştırmalara göre bir toplumun kalkınma seviyesinin bir göstergesidir. Gelişmiş toplumlar çok sayıda beyaz eşya kullanır, az gelişmiş toplumlar daha az sayıda beyaz eşya kullanır.

Beyaz eşyalar, boyut, enerji verimliliği, yüksek kapasite, akıllı bağlantı, sessiz çalışma ve dayanıklılıka göre farklıdırlar. Beyaz eşyalar pişirme, depolama, yıkama, temizleme, süpürme, silme, karıştırma, tamir, kurutma, kesme, öğütme, ısıtma, soğutma, dikiş, ütüleme, kişisel bakım, konfor gibi fonksiyonlara sahiptir. Beyaz eşyalar ilk zamanlar ahşap ve metalden yapılırdı, şimdiki beyaz eşyalar genellikle paslanmaz çelik, alüminyum, galvanizli metal ve plastik malzemelerden üretilir. Karton kutularda, polistiren ve balonlu naylon paketlerde taşınır. Beyaz eşyalar genel olarak prize takılı halde kullanılır, amma son zamanlar adaptörlü ve şarjlı ev aletleri daha yaygın hale gelmekdedir.
  Gelecek yıllarda beyaz eşyaların Wi-Fi, internet, sensör, dokunmatik ekran, yapay zekâ, otomasyon, robotik ve ev teknolojisi ile donatılması beklenmekdedir..

Birçok cihaz yüzyıllardır varken, kendi kendine yeten elektrikli veya gazla çalışan cihazlar, yirminci yüzyılda ABD'de ortaya çıktı. 1900'lerin başında elektrikli ve gazlı aletler arasında çamaşır makineleri, su ısıtıcıları, buzdolapları ve dikiş makineleri vardı. Earl Richardson'ın 1903'te küçük elektrikli çamaşır ütüsü icadı, ev aletleri endüstrisine küçük bir ilk destek verdi. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik genişlemede, bulaşık makinelerinin ve çamaşır kurutma makinelerinin ev içi kullanımı, rahatlık için bir değişim oldu. 1980'lerde Amerika'da, endüstri her yıl 1,5 milyar dolar değerinde mal sevk etti ve 14.000'den fazla işçi çalıştırdı; gelirler 1982 ile 1990 arasında 3,3 milyar dolara ulaştı. Bu dönem boyunca şirketler, araştırma ve üretim maliyetlerini azaltmak ve rakiplerini ortadan kaldırmak için birleşerek birbirlerini satın aldılar ve bu da antitröst mevzuatıyla sonuçlandı.
1990'larda, beyaz eşya endüstrisi ürünlerin %90'ından fazlası sadece beş şirket tarafından satıldı. Örneğin, 1991'de piyasa, %40 pazar payına sahip General Electric, %31 pazar payına sahip Whirlpool Corporation, %20 pazar payına sahip Electrolux, %7 pazar payına sahip Maytag ve yalnızca %2 pazar payına sahip Thermador arasında bölünmüştü. 2022 yılında Midea Group, Groupe SEB, Haier, Gree Electric, Williams-Sonoma, Inc., Samsung Electronics, LG Electronics, Bosch, Reece Group gibi şirketler dünyada lider beyaz eşya üreticileridir. 

Ev aletleri geri dönüşümü, atık ev aletlerinin sökülüp parçalarının yeniden kullanılmak üzere hurdaya çıkarılmasından oluşur. Geri dönüştürülen başlıca ev aletleri türleri televizyonlar, buzdolapları, klimalar, çamaşır makineleri ve bilgisayarlardır. Bu işlem, genellikle parçalama, ayırma ve sınıflandırma yoluyla, tehlikeli bileşenlerin çıkarılması ve ekipmanın imha edilmesini içerir. Birçok parçalar yedek parça olarak kullanılabilme özelliğine sahiptir..

Su Arıtma Cihazı
Buzdolabı
Bulaşık makinesi
Çamaşır makinesi
Fırın (gaz, elektrik, mikrodalga),
Set üstü ocak, aspiratör
Ütü
Vantilatör
Isıtıcı
Soğutucu
Mutfak araçları
Sofra takımı

Beyaz eşyalar listesi
Ev otomasyonu
Nesnelerin interneti

Beyin-bilgisayar arayüzü veya zihin-makine arayüzü veya beyin-makine arayüzü, beyin ile dış bir cihaz arasındaki doğrudan iletişim yoludur. Beyin-bilgisayar arayüzü genellikle insanoğlunun bilişsel veya duyusal motor fonksiyonlarına yardımcı olmak veya onları tamir etmek için kullanılır.
Beyin-bilgisayar arayüzü araştırmaları ilk kez 1970'li yıllarda Ulusal Bilim Vakfı tarafından sağlanan bir hibeyle ve DARPA girişimiyle Kaliforniya Üniversitesi'nde başladı. Beyin-bilgisayar arayüzü ifadesi bu çalışmaların ardından yayınlanan makalelerde ilk kez kullanılarak böylelikle bilim literatürüne girmiş oldu. Beyin-bilgisayar arayüzü araştırmaları daha çok duyma, görme ve hareket gibi duyuları onarmak üzere nöroprotez uygulamalarına odaklandı.
Beynin kortikal plastisitesi nedeniyle, implante edilmiş protezlerden gelen sinyaller, adaptasyondan sonra, beyin tarafından doğal sensör veya efektör kanalları gibi kullanılabilir. Yıllarca süren hayvan deneylerinin ardından, insanlara implante edilen ilk nöroprotez cihazlar 1990'ların ortalarında ortaya çıktı.
Günümüzde çok çeşitli beyin - bilgisayar arayüzü uygulamaları bulunmaktadır. Bu uygulamalar başlıca kelime işleyiciler, uyarlanmış web tarayıcıları, tekerlekli sandalye ve nöro protezlerin kullanımı olarak sayılabilir.

Beyin - bilgisayar arayüzlerinin (BBA) tarihi, Hans Berger'in insan beyninin elektriksel aktivitesini keşfi ve elektroensefalografi (EEG)'in geliştirilmesiyle başlar. Berger ilk kez 1924 yılında, EEG aracılığıyla insan beyninin faaliyetini kaydetmeyi başarmıştır. Yaptığı çalışmada EEG izlerini analiz ederek Berger dalgası veya alfa dalgası gibi osilatuar aktivitelerini tanımlamıştır. Ardından, 1964 yılında Dr. William Gray Walter, beyin - bilgisayar arayüzü alanındaki ikinci çalışmayı yürütmüştür. Bu çalışma kapsamında, hastanın beyin motor bölgesine doğrudan elektrot bağlanmış ve hastadan önündeki sunumu değiştirmesi için bir düğmeye basmasını istemiştir.
Bu çalışma ile Dr. Walter, beyin aktivitesinin hastanın butona basmaya niyetlendiğinde ortaya çıktığını ve bu aktiviteden sonra gecikmeli olarak projektörün hareket ettiğini gözlemlemiştir. Bu gözlem, beyinde kasları kontrol edecek sinyalin (komutun) kas hareketinden önce üretildiğini göstermektedir. 1973 yılında UCLA Profesörü Jacques Vidal, yaptığı çalışmada BCI (Brain Computer Interface) terimini türetmiş ve bu konuda ilk hakemli yayını yayınlamıştır. 1988 yılında Steve Bozinovski, Mihail Sestakov ve Liljana Bozinovska tarafından EEG kullanılarak robot kontrolü üzerine bir çalışma yapılmıştır. Çalışmada, bir robota invazif olmayan (cerrahi işlem gerektirmeyen) EEG kontrolü sağlanarak çizilen çizgi boyunca robotun otonom hareket etmesi beklenmiştir. 2010 yılında yapılan bir çalışmada, sinir uyarımının işlevsel bağlantıyı ve ilgili davranışları sinaptik etkinliğin moleküler mekanizmalarının modülasyonu yoluyla geri kazanma potansiyeli önerilmiştir. Son yıllarda da BBA'ların hasta bireylerin yanı sıra sağlıklı bireyler için de geliştirilen farklı uygulamaları dikkat çekmeye başlamıştır.

Beyin, sinir sisteminin komuta merkezidir. Duyu organlarından aldığı bilgileri işler, birleştirerek koordine eder ve üretmiş olduğu talimatları kaslara ve organlara gönderir. Beyin, temelde üç ana bölümden oluşur: beyin (serebrum), beyin sapı ve beyincik (serebellum).
Bir insanda serebral korteks, yaklaşık olarak 15-33 milyar nöron içerir; bunların her biri birkaç bin nöronla sinaptik olarak bağlantılıdır. Beyin veya vücudun uzak bölümlerinde yer alan nöronlar birbirleriyle iletişimi aksiyon potansiyelleri ile kurmaktadırlar. Bellek, algılama, dikkat, farkındalık, düşünme ve bilinç gibi konularda serebral korteks önemli bir rol oynamaktadır.
Beyin yapısal olarak 4 bölümden oluşur: Frontal lob, parietal lob, oksipital lob ve temporal lob. Frontal lob akıl yürütme, planlama, konuşma ve problem çözme gibi işlevlerden sorumludur. Parietal lob yönelim ve algılama gibi işlevleri yerine getirmektedir. Oksipital lob görsel işlemeyi gerçekleştirmektedir. Temporal lob ise işitsel uyaranları algılama, hafıza ve konuşmanın algılanması gibi işlevlerden sorumludur.

Merkezi sinir sistemindeki sinir hücreleri glia hücreleri olarak adlandırılmakta ve beyni kaslara ve duyu organlarına bağlamaktadır. Bir nöron akson, dendrit ve hücre gövdesinden oluşur. Aksonlar bilgi aktarımını iyonlar sayesinde elektrokimyasal olarak yaparlar. Sinir sisteminde, hücrenin içinde ve dışında bulunan önemli iyonlar Na+,K+,Ca+ ve Cl-'dir.
Hücrelerin zarında bulunan protein molekülleri bir kapı görevi görür ve sinir hücrelerinden bazı iyonların geçmesine izin verirken diğer iyonların geçişini engeller. Akson düğümündeki voltaj değeri belirli bir eşiğin üzerine çıktığında hücrenin somasında aksiyon potansiyeli üretilmiş olur. Bu sinyal genel olarak -85 ile 35 mV arasında ve frekansı 100 Hz'den düşüktür. Elektrik akımı bu şekilde bir sinir hücresinden diğerine aktarılır.

BBA'nın genel işlevleri beyin sinyallerini yakalamak, alınan sinyalleri işlemek, sınıflandırmak ve bu sinyalleri kontrol için kullanmaktır. Doğrudan bir beyin arayüzü, fiziksel hareket gerektirmeden doğrudan insan beyninden gelen komutları kabul eder ve bir bilgisayarı veya diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılabilir. Buradaki doğrudan beyin arayüzü yaklaşımı, belirli hareketlere karşılık gelen ERP'leri (Event-Related Potential - Olayla İlgili Potansiyel) tespit etmek için tetikleyici ortalamalı elektrokortikografi (ECoG) segmentlerinin sürekli ECoG ile çapraz korelasyonunu kullanır. Bu yaklaşımının seçimi, kısa vadeli tek anahtarları doğrudan beyin arayüzü geliştirme hedefi ve uzun vadeli çok kanallı doğrudan beyin arayüzü geliştirme hedefi ile yapılmıştır.
Sinaptik iletim sırasında nöronların dentritlerinde akan iyonik akımlar dış ortamda elektrik ve manyetik alan oluşturur. Aksiyon potansiyeli hücreler arası bir akıma neden olur ve bu akımın oluşturduğu elektrik alan elektroensefalografi (EEG) cihazı ile, manyetik alan ise manyetoensefalografi (MEG) cihazı ile ölçülür ve kaydedilir. Çapraz korelasyon, bir tespit yöntemi olarak seçilmiştir. Bunun nedeni, EEG ve ECoG'de insan duyusal uyarılmış potansiyellerini tespit etmek için başarıyla kullanılmasıdır. Ayrıca, çapraz korelasyon nispeten basit, iyi anlaşılmış bir süreçtir ve gerçek zamanlı hesaplama ile kolayca uygulanabilir.

Beyin - bilgisayar arayüzü sistemleri güvenilirlik, invazivlik ve senkronizasyon olmak üzere üçe ayrılır.

Bağımlı BBA, denekten belirli bir düzeyde motor kontrolü gerektirirken, bağımsız BBA herhangi bir kontrol gerektirmez. Bağımlı BBA, deneğin video oyunlarını oynamak ve tekerlekli sandalyeyi hareket ettirmek gibi olayları daha kolay yapmasına yardımcı olur.

BBA, beyin aktivitesinin ölçülme şekline göre invaziv, non-invaziv ve yarı invaziv olarak sınıflandırılır. İnvaziv BBA'da, mikroelektrotlar beyin cerrahisi sırasında beyne, kafatasının altına implante edilir. Bu durumda, sinyal yüksek kalitede üretilebilir, ancak zamanla yara dokusu oluşumuna eğilimli olabilir ve sinyal kaybolabilir. İnvaziv teknolojiler bir kez yerleştirildikten sonra hareket ettirmek mümkün değildir.
Non-invaziv BBA’da, sinyaller kafa derisine nüfuz etmeden kaydedilir. Bu durumda sinyaller düşük kalitede olabilir, bununla birlikte non-invaziv BBA, ameliyat gerektirmediğinden dolayı halen tercih edilmektedir.
Yarı invaziv BBA’da, elektrotlar kafatasının altına implante edilir ve beyin sinyalleri Elektrokardiyografi (ECoG) kullanılarak kaydedilir.

BBA sistemi, kullanıcının sistemle etkileşimi belirli bir zaman diliminde yapıldığında senkron olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, sistem özneyi belirli bir zaman diliminde kendisiyle etkileşime girmeye zorlamalıdır. Aksi takdirde, sistem söz konusu sinyalleri alamayacaktır. Öte yandan asenkron BBA'da, denek herhangi bir zaman diliminde zihinsel görevlerini yerine getirebilir ve sistem onun zihinsel faaliyetlerine tepki verir. Bu nedenle, özne herhangi bir zaman diliminde faaliyetini yapmakta özgürdür.

Birçok laboratuvar çalışmasında, maymun ve fare beyin korteksinden sinyallerin kaydedilmesi başarılmıştır. Bu sinyaller, hareket üretmek amacıyla beyin - bilgisayar arayüzlerinde kullanılmıştır. Maymunlar, görevi düşünerek ve görsel geri bildirimleri algılayarak, motor çıktıya gerek duymadan basit görevleri gerçekleştirmişlerdir. Bu görevler, bilgisayar ekranındaki yönlendirmeleri takip etmek ve robotik kolları konumlandırma gibi eylemleri içermektedir.
1969 yılında, Fetz ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada maymunların nöral aktiviteyle bir biyo-geribildirim ölçer kolunun eğilimi kontrol etmeyi öğrenebileceği ilk kez gösterilmiş oldu.
1980 yılında Johns Hopkins Üniversitesinde yapılan bir çalışmada, maymunların kollarını hangi yönde hareket ettirdiklerini belirleyen tek motor korteks nöronlarının elektriksel tepkileri arasında matematiksel bir ilişki bulunmuştur.
1999'da Kaliforniya Üniversitesi'nden Yang Dan'ın yürütücülüğünde ilerleyen çalışmada, kedi tarafından görülen görüntüleri yeniden üretmek için nöron ateşlemesi tekniği uygulanmıştır. Çalışmada, tüm duyusal girdileri entegre eden beyin bölgesi olan talamus için keskin gözlü kedilere elektrotlar yerleştirildi.
Retinadan gelen sinyallerin kodlanarak talamus lateral genikulat çekirdeği bölgesinde 177 beyin hücresi hedeflenen çalışmada kedilere sekiz kısa film gösterildi ve nöron ateşlemeleri kaydedildi. Matematiksel filtreler kullanılarak, deşifre edilen sinyaller ile kedilerin gördüğü sahneleri ve hareket eden nesneleri yeniden oluşturmayı başardılar.
1990'larda fareler üzerinde ilk çalışmayı yapan Nicolesis ve arkadaşları, baykuş maymunlarında beyin aktivitesini deşifre eden BBA'lar geliştirdiler ve bu cihazları, robot kolları hareket ettirmek için maymun hareketlerini yeniden üretmek için kullandılar.
2000'li yıllara gelindiğinde, Nicolesis ve arkadaşları, bir maymunun bir joystick'i kullanırken veya yiyeceğe uzanırken, bu hareketleri yeniden üreten bir BBA kurmayı başardılar. BBA, gerçek zamanlı çalışıyordu ve internet protokolü 

Bilgi teknolojisi (IT), genellikle bir işletme veya başka bir girişim bağlamında veri veya bilgi depolamak, almak, iletmek, çalışmak ve işlemek için bilgisayarların kullanılmasıdır. Bilgi Teknolojisi, bilgi ve iletişim teknolojisinin (ICT) bir alt kümesi olarak düşünülür. 2012'de Zuppo, her hiyerarşi düzeyinin "bilgi aktarımını ve çeşitli elektronik ortamdaki iletişim türlerini kolaylaştıran teknolojilerle ilişkili olması nedeniyle bir derece ortaklık içerdiği" bir BİT hiyerarşisini önermişti.
Terim, yaygın olarak bilgisayarların ve bilgisayar ağlarının eşanlamlısı olarak kullanılır, ancak aynı zamanda televizyon ve telefonlar gibi diğer bilgi dağıtım teknolojilerini de kapsar. Bilgisayar donanımı, yazılım, elektronik, yarı iletkenler, internet, telekom ekipmanı ve e-ticaret de dâhil olmak üzere çeşitli endüstriler bilgi teknolojisi ile ilişkilidir.
Mezopotamya'daki Sümerler yaklaşık MÖ 3000 yıllarında yazı geliştirdiler, ancak modern anlamda bilgi teknolojisi kavramı ilk olarak Harvard Business Review'da yayınlanan 1958 tarihli bir makalede ortaya çıktı; Yazarları Harold J. Leavitt ve Thomas L. Whisler, "yeni teknolojinin henüz kurulmuş tek bir ismi yok, buna bilgi teknolojisi (IT) diyoruz" diye yorum yaptı. Tanımları üç kategoriden oluşur: işlem teknikleri, istatistiksel ve matematiksel yöntemlerin karar vermeye uygulanması ve üst düzey düşüncenin bilgisayar programları vasıtasıyla simülasyonu.
Kullanılan depolama ve işleme teknolojilerine dayanarak Bilgi Teknolojisi gelişiminin dört farklı aşamasını ayırt etmek mümkündür: Mekanik (1450-1840), elektromekanik (1840-1940), elektronik (1940-1940), elektronik öncesi mekanik (MÖ 3000 - MS 1450). Bu makale, yaklaşık 1940 yılında başlayan en son dönem (elektronik) üzerine odaklanmaktadır.

Aygıtlar binlerce yıldır hesaplamaya yardımcı olmak için, muhtemelen başlangıçta çetele sopası şeklinde kullanılmıştır. MÖ ilk yüzyılın başlarından kalma Antikythera mekanizması, bilinen en eski mekanik analog bilgisayar ve en eski bilinen dişli mekanizması olarak düşünülür. Karşılaştırılabilir dişli cihazlar Avrupa'da 16. yüzyıla kadar ortaya çıkmadı ve 1645 yılına kadar, dört temel aritmetik işlemi gerçekleştirebilen ilk mekanik hesap makinesinin geliştirildi.
Röle veya valf kullanan elektronik bilgisayarlar, 1940'ların başında ortaya çıkmaya başladı. 1941'de tamamlanan elektromekanik Zuse Z3, dünyanın ilk programlanabilir bilgisayarı ve modern standartlar ile komple bir bilgisayar makinesi olarak düşünülen ilk makinalardan biriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman mesajlarının şifresini çözmek için geliştirilen Colossus, ilk elektronik dijital bilgisayar oldu. Programlanabilir olsa da genel amaçlı değildi, yalnızca tek bir görevi yerine getirecek şekilde tasarlandı. Aynı zamanda programını belleğe kaydetme özelliği de yoktu; Dahili kabloları değiştirmek için fişler ve anahtarlar kullanılarak programlama yapıldı. İlk tanınan modern elektronik dijital saklı program bilgisayarının ilk programı 21 Haziran 1948'de çalıştırılan Manchester Küçük Ölçekli Deney Makinesi (SSEM) idi.
1940'ların sonundaki Bell Laboratuvarlarındaki transistörlerin geliştirilmesi, yeni nesil bilgisayarların büyük ölçüde azaltılmış güç tüketimi ile tasarlanmasına izin verdi. İlk ticari olarak satılan saklı program bilgisayarı olan Ferranti Mark I, 4050 valf içerdi ve 25 kilovatlık bir güç tüketimine sahipti. Karşılaştırıldığında, Manchester Üniversitesi'nde geliştirilen ve Kasım 1953'te faaliyete geçen ilk transistorize edilmiş bilgisayar son sürümünde yalnızca 150 watt tüketiyor.

Colossus gibi eski elektronik bilgisayarlar, delikli bantlarla, verilerin bir dizi deliyle temsil edildiği uzun bir kâğıt şeridini kullandı; artık kullanılmayan bir teknoloji. Modern bilgisayarlarda kullanılan elektronik veri saklama birimi, 2. Dünya Savaşı'ndan kalma, radar sinyallerindeki dağınıklığı gidermek için bir dizi gecikme çizelgesi belleği geliştirildi ve ilk uygulama alanı cıva geciktirme hattıydı. İlk rastgele erişimli dijital depolama aygıtı, standart bir katot ışını tüpünü temel alan Williams tüpü idi, ancak içinde depolanan bilgiler ve gecikme çizgisi belleği, sürekli olarak yenilenmek zorunda kalması nedeniyle uçucuydu ve böylece güç çıkarıldıktan sonra kayboldu. Uçucu olmayan bilgisayar depolamasının en eski formu, 1932'de icat edilen manyetik tamburdu ve dünyanın ilk ticari olarak satılan genel amaçlı elektronik bilgisayarı olan Ferranti Mark 1'de kullanılıyordu.
IBM 1956'da ilk sabit disk sürücüsünü 305 RAMAC bilgisayar sisteminin bir parçası olarak tanıttı. Çoğu dijital veri bugün hâlâ manyetik olarak sabit disklere veya optik olarak CD-ROM'lar gibi ortamlara depolanmaktadır. 2002 yılına kadar çoğu bilgi analog cihazlarda saklandı, ancak bu yıl dijital depolama kapasitesi ilk kez analogu aştı. 2007 itibarıyla, dünya genelinde depolanan verilerin yaklaşık %94'ü dijital olarak tutuldu: sabit disklerde %52, optik cihazlarda %28 ve dijital manyetik bantta %11. Elektronik cihazlardaki bilgileri saklama kapasitesinin dünya çapında 1986 yılında 3 exabyte'dan, 2007'de 295 exabyte'ya çıktığı ve her 3 yılda bir iki katına çıktığı tahmin edilmektedir.

Veritabanı yönetim sistemleri 1960'lı yıllarda, büyük miktarda verinin doğru ve hızlı bir şekilde saklanması ve alınması problemini çözmek için ortaya çıkmıştır. Bu tür sistemlerin ilklerinden olan IBM'in 50 yılı aşkın süredir yaygın olarak kullanılan Bilgi Yönetim Sistemi (IMS) idi. IMS, verileri hiyerarşik olarak saklar, ancak 1970'lerde Ted Codd, set teorisi, yüklem mantığı ve tabloların tanıdık kavramlarına satırlar ve sütunlara dayanan alternatif bir ilişkisel depolama modeli önerdi. İlk ticari olarak bulunan ilişkisel veritabanı yönetim sistemi (RDBMS) Oracle'dan 1980'de temin edildi.
Tüm veritabanı yönetim sistemleri, depoladıkları verilere, bütünlüğünü koruyarak aynı anda birçok kullanıcı tarafından erişilebilmesini sağlayan bir dizi bileşenden oluşur. Tüm veritabanlarının karakteristik bir özelliği, içerdikleri verilerin yapısının tanımlandığı ve veriden bağımsız olarak bir veritabanı şemasında depolandığıdır.
Genişletilebilir biçimlendirme dili (XML) son yıllarda veri sunumu için popüler bir format haline gelmiştir. XML verileri normal dosya sistemlerinde depolanabilmesine rağmen, "sağlam kurguların teorik ve pratik çabanın yıllarca doğrulanması" ndan yararlanmak için ilişkisel veritabanlarında tutulur. XML'in metin tabanlı yapısı, Standart Genel İşaretleme Dili (SGML)'in evrimi olarak hem makine hem de okunabilir olma avantajını sunar.

İlişkisel veritabanı modeli,ilişkisel cebire dayalı bir programlama dili olan bağımsız Yapısal Sorgu Dili (SQL)ni karşımıza çıkardı.
"Veri" ve "bilgi" terimleri eş anlamlı değildir. Depolanacak herhangi bir şey veri olmakla birlikte, yalnızca organize edilip anlamlı bir şekilde sunulduğunda bilgi olur. Dünyanın dijital verisinin çoğu yapılandırılmamıştır ve tek bir organizasyonda bile farklı fiziksel formatlarda depolanmaktadır. Veri ambarları, bu farklı depoları entegre etmek için 1980'lerde geliştirilmeye başlandı. Genellikle karar destek sistemlerini (DSS) kolaylaştıracak şekilde organize edilen Internet gibi dış kaynaklar da dâhil olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde edilen verileri içerir.

Veri iletiminin üç özelliği vardır: İletim, yayılım ve alım. Bilgi geniş yelpazede, bilginin tek yönlü olarak aşağı doğru iletildiği yayımlama olarak ya da yukarı ve aşağı kanallarla iki yönlü akış ile iletildiği telekomünikasyon olarak sınıflandırılabilir.
XML, 2000'li yılların başlarından beri veri değişimi aracı olarak giderek daha fazla kullanılmaktadır, özellikle durağan veri(data-at-rest), yerine hareket halindeki veri(data-in-transit) olarak tanımlanan SOAP gibi web tabanlı protokollerde yer alan makine odaklı etkileşimler için gibi web tabanlı protokollerde yer alanlar gibi makine yönelimli etkileşimler için. Bu tür kullanımın zorluklarından biri, verileri ilişkisel veritabanlarından XML Belge Nesne Modeli (DOM) yapılarına dönüştürmektir.

Hilbert ve Lopez'in teknolojik değişimin üstel hızını belirlemekteki tespiti (bir tür Moore yasası): Makinelerin, kişi başına düşen bilgiyi hesaplama kapasitesine 1986 ve 2007 yılları arasında her 14 ayda iki katına çıktı; Dünyadaki genel amaçlı bilgisayarların kişi başına kapasitesi, aynı yirmi yıl boyunca her 18 ayda bir iki katına çıktı; küresel telekomünikasyon kapasitesi her 34 ayda bir iki kat arttı; dünyadaki kişi başına düşen depolama kapasitesinin ikiye katlanması için yaklaşık 40 ay (her 3 yılda bir) gerekti ve kişi başına yayın bilgileri her 12,3 yılda ikiye katlandı.
Her gün dünya çapında büyük miktarda veri saklanır ancak etkili bir şekilde analiz edilip sunulamıyorsa, esasen veri mezarı olarak adlandırılan yerlerde bulunur: "nadiren ziyaret edilen veri arşivleri". Bu soruna hitap etmek için, 1980'lerin sonunda veri madenciliği alanı - "büyük miktarda veriden ilginç örüntüleri ve bilgileri keşfetme süreci" ortaya çıktı.

Akademik bağlamda, Bilgisayarlar İşleme Derneği, BT'yi "öğrencileri iş, devlet, sağlık, okullar ve diğer tür organizasyonların bilgisayar teknolojisi ihtiyaçlarını karşılamaya hazırlayan lisans derecesi programları" olarak tanımlar .... BT uzmanlarının üzerlerindeki sorumluluğu ise, Donanım ve yazılım ürünlerini organizasyonel ihtiyaçlara ve altyapıya entegre etmek ve kuruluşun bilgisayar kullanıcıları için bu uygulamaları yüklemek, özelleştirmek ve sürdürmek" olarak açıkladı.

Bilgi teknolojisi alanındaki şirketler çoğunlukla "teknoloji sektörü" veya "teknoloji endüstrisi" şeklinde grup olarak ele alınmaktadır.
Ticari bir bağlamda, Amerika Bilişim Teknolojileri Birliği, bilgi teknolojisi "bilgisayar tabanlı bilgi sistemlerinin çalışması, tasarımı, geliştirilmesi, uygulanması, desteklenmesi veya yönetimi" olarak tanımlamıştır. Alanda çalışanların sorumlulukları arasında ağ yönetimi, yazılım geliştirme ve kurulum, donanım ve yazılımların muhafaza edilmesi, yükseltilmesi ve değiştirilmesi ile bir kuruluşun teknoloji yaşam döngüsünün planlanması ve yönetimi yer al

Bilgi kuramı, bilginin nicelikselleştirilmesi ile ilgili bir uygulamalı matematik ve elektrik mühendisliği dalıdır. Bilgi kuramı; Claude E. Shannon tarafından güvenli şekilde veri sıkıştırma, depolama ve iletme gibi sinyal işleme işlemlerinin kısıtlarını bulmak için geliştirilmiştir.
Bilginin önemli bir ölçütü, genellikle depolama ve iletişim için gerekli olan parçaların ortalama sayısı olan entropidir. Entropi, bir rastgele değişkenin değerini tahmin ederken belirsizliği nicelikselleştirir. Örneğin, bir yazı tura oyunun sonuç için sağladığı bilgi, bir zar atma oyunun sonuç için sağladığı bilgiden daha azdır. Yazı tura oyununda eşit olasılıklı iki sonuç vardır, zar atma oyununda ise eşit olasılıklı altı sonuç. Bu nedenle yazı tura oyunu daha düşük entropiye sahiptir.
Bilgi kuramının temel uygulamalarına örnek olarak kayıpsız veri sıkıştırma (ZIP dosyaları), kayıplı veri sıkıştırma (MP3 dosyaları) veya kanal kodlama (DSL bağlantıları) gösterilebilir. Bilgi kuramının alanı matematik, istatistik, bilgisayar bilimi, fizik, nörobiyoloji ve elektrik mühendisliği ile kesişir. Voyager derin uzay görevleri, kompakt diskin geliştirilmesi, cep telefonlarının yapılabilirliği, internetin geliştirilmesi, dilbilimi araştırmaları gibi pek çok konuda başarının üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bilgi kuramının önemli alt dalları; kaynak kodlaması, kanal kodlaması, algoritmik karmaşıklık kuramı, algoritmik bilgi kuramı gibi alanlardır. Ayrıca Makine Öğrenimi alanında sınıflandırma problemlerinde; özellikle de karar ağaçlarının oluşturulmasında bilgi kuramı ve buna bağlı entropi kavramı kullanılmaktadır.

Bilgi ve iletişim teknolojileri (Alm. Informations- und Kommunikationstechnologie (kısaca IKT); İng. information and communication technologies (kısaca ICT)), bilgi teknolojileri ve iletişim teknolojileri terimlerini tek bir çatı altında toplayan ve bu teknolojiler arasındaki ilişkiyi vurgulayan bir terimdir. 1980'lerde başlayan dijital yakınsama (İng. digital convergence) sürecinde, metin, ses ve görüntü bilgisayarlar tarafından dijital ortamda işlenmeye başlamıştır. Buna paralel olarak telekomünikasyon sistemlerinin de dijitalleşmesi ile birlikte dijital verilerin ve enformasyonun iletimi olanaklı hale gelmiş; bilgi teknolojileri ile iletişim teknolojileri iç içe geçmiştir. Bilgi ve iletişim teknolojileri terimi, bu yakınlık ve bağımlılığı  belirtmek amacıyla kullanılmaktadır.
Bilgi ve iletişim teknolojilerini meydana getiren başlıca alanlar şunlardır:

Ürün ve imalat teknolojileri alanı:
Dijital aygıt geliştirme ve üretimi.
Dijital araç-gereç geliştirme ve üretimi.
Dijital malzeme geliştirme ve üretimi.
Hizmet teknolojileri alanı:
Telekomünikasyon hizmetleri geliştirme ve üretimi.
Ağ hizmetleri geliştirme ve üretimi.
Yayıncılık hizmetleri geliştirme ve üretimi.
İmalat ve hizmet alanlardaki geliştirme ve üretim faaliyetlerine, dağıtım ve satış hizmetleri ile, yasal, yönetsel ve teknik düzenlemelerden sorumlu otoriteler de eklendiğinde Bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü teşkil edilmektedir.
Bilgi ve iletişim teknolojileri Enformasyon Çağı'nda toplumsal ve ekonomik gelişmenin en önemli nedenini oluşturmaktadır. Toplumsal alanda, bireylerin kurumlarla ve birbirleri ile ilişkileri büyük ölçüde bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığı ile sanal ortamda yürütülmektedir. Ekonomik alanda, bilgi ve iletişim teknolojileri yardımıyla üretkenlik ve verimlilik artmakta; katma değerli mal ve hizmet arzında artışlar yaşanmakta; mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtım süreçlerinde yenilikler meydana gelmektedir.

European Commission: ICT Research in FP7. ICT - Information and Communication Technologies.2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Industry Canada: Information and Communications Technologies (ICT). 24 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Telecommunication Union: Information and Communication Technology (ICT) Statistics. 31 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OECD: Key ICT Indicators. 20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNCTAD: Science and Technology for Development - Thematic Issues - Information and Communication Technologies - Key Documents
The World Bank:  Information and Communication Technologies. 4 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgisayar animasyonu, animasyonlu görüntüler üretmek için kullanılan işlemdir. Bilgisayar üretimli imgeleme (CGI) daha genel bir terim olarak hem statik hem de dinamik görüntüleri kapsarken, bilgisayar animasyonu yalnızca hareketli görüntüleri ifade eder. 2 boyutlu bilgisayar grafikleri hâlen üslup, düşük bant genişliği ve daha hızlı gerçek zamanlı uygulamalarda kullanılmakla birlikte, modern bilgisayar animasyonu genellikle 3 boyutlu bilgisayar grafikleri kullanır. Bazen animasyonun hedefi bilgisayarın kendisidir, ancak bazen de filmdir.

Bilgisayar animasyonu, günümüzde 3 boyutlu animasyon modellerinde tanımını bulur.Ve geleneksel animasyonda kullanılan "stop motion" tekniklerinin ve 2 boyutlu çizimlerdeki çerçeve-çerçeve animasyonunun dijital dünyadaki ardılıdır. Bilgisayar tarafından üretilen animasyonlar, diğer fiziksel tabanlı süreçlerden daha kolay kontrol edilebilir, efekt çekimleri için minyatürler oluşturulabilir veya kalabalık sahneler için ekstra fenomenleri dahil edebilir. Çünkü herhangi bir teknolojiyi kullanarak gerçekte mümkün olmayacak görüntülerin oluşturulmasına izin verir. Ayrıca, tek bir grafik sanatçısının aktörlere, pahalı set parçalarına veya sahne kullanmasına gerek kalmaksızın bu tür içerik üretmesine izin verebilir. Hareket yanılsaması oluşturmak için, bilgisayar monitöründe bir görüntü görüntülenir ve art arda buna benzer ama zamanla biraz ilerlemiş (genellikle 24 veya 30 çerçeve/ saniye hızında) yeni bir görüntü ile değiştirilir. Bu teknik, hareket yanılsamasının televizyonda ve hareketli görüntülerde kullanılmasıyla aynı tekniktir.
3 boyutlu animasyonlar için nesneler (modeller) bilgisayar monitöründe modellenerek oluşturulur ve figürler sanal iskeletlerle donatılır. 2 boyutlu şekil animasyonları için, ayrı nesneler (resim) ve ayrı şeffaf katmanlar, bu sanal iskelette veya bu iskelet olmaksızın kullanılır. Ardından figürün kolları, gözleri, ağızları, kıyafetleri vb. animatör tarafından anahtar çerçeveler üzerine taşınır. Anahtar çerçeveler arasındaki görünüm farklılıkları, ara doldurma veya şekil verme olarak bilinen bir işlemle bilgisayar tarafından otomatik olarak hesaplanır. Sonunda, animasyon işlenir.
3 boyutlu animasyonlar için, modelleme tamamlandıktan sonra tüm çevreler işlenmelidir. 2 boyutlu vektör animasyonları için, aralık çerçeveleri gerektiği gibi oluşturulurken işleme sayesinde anahtar çerçeveleri resimlenmektedir. Önceden kaydedilmiş çalışmalar için, işlenmiş çerçeveler, dijital video gibi farklı bir formata veya ortama aktarılır. Çerçeveler, son olarak kullanıcı kitleye sunulacağı için gerçek zamanlı olarak da oluşturulabilir. İnternet üzerinden iletilen düşük bant genişliği animasyonları (örneğin; Adobe Flash, X3D) kullanıcı bilgisayarları tarafında yazılım kullanır. Bu yönüyle gerçek zamanlı veya önceden yüklenmiş yüksek bant genişliği animasyonlarından ayrılmaktadırlar.

Bilgisayar ağı, küçük bir alan içerisindeki veya uzak mesafelerdeki bilgisayarların ve/veya iletişim cihazını iletişim hatları aracılığıyla birbirine bağlandığı, dolayısıyla bilgi ve sistem kaynaklarının farklı kullanıcılar tarafından paylaşıldığı, bir yerden başka bir yere veri aktarımının mümkün olduğu iletişim sistemidir. En az iki bilgisayarı birbirine bağlayarak bir ağ oluşturulur. 1980'li yıllarla birlikte, Ethernet ve LAN teknolojisinin gelişmesiyle, kişisel bilgisayarlar ve ofisler bilgisayar ağlarına kavuşmuştur. En bilinen ve en büyük bilgisayar ağı, İnternettir.
İlk bilgisayar ağı, İleri Araştırma Projeleri Ajansı'nın Amerikan Savunma Bakanlığı için geliştirdiği İleri Araştırma Projeleri Ajansı Bilgisayar Ağı yani ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network)'tir.

1960'lı yılların sonla. Çoklu erişim, aynı kabloya birden fazla bilgisayarın bağlanabileceğini belirtir. Çarpışmanın tespiti ise hattaki verilerin çarpışmasını engellemek için alınmış bir güvenlik önlemidir. Bu eski ağ tasarımı bugünkü ethernetin temelidir.
1972 yılında XEROX firması deneysel amaçlı ilk ethernet kartını üretti ve 1975 yılında ilk ethernet ürününü piyasaya sürdü. Bu ürünün orijinal versiyonu 2.95 Mbps hızında 1 km kablo ile 100'den fazla bilgisayarı birbirine bağlamak üzere tasarlanmıştı. XEROX ethernet kartı çok başarılı oldu. Intel, Xerox ve Digital 10 Mbps ethernet konusunda yeni bir standart getirdiler. Oluşturulan bu standart bugün kabul gören IEEE 802.3 standardı ile büyük benzerlikler göstermektedir.
Ethernet yerel iletişim ağı altında sistemleri birbirine bağlayan bir tür kablolama ve sinyalleşme biçimidir. Bilgisayar haberleşmesinin temelinde OSI modeli geçerlidir.
OSI modellemesinde ilk iki katmanda (1. katman -fiziksel- ve 2.inci katman -data link-) belirlenen Ethernet, ilk kez 1980'lerde Xerox firmasının DEC ve Intel firmalarıyla ortaklaşa yaptığı çalışmalar sonucunda, Ethernet Versiyon I. için 'Blue Book Standard' (Standart Mavi Kitap) adı altında, bu versiyonun kullandığı standartları açıklayan bir kitap ortaya çıkarılmıştır.
Burada açıklanan standartlar arasında, 'baseband' tekniği, CSMA/CD (Carrier Sense Multiple Access/Collision Detect) network standardı ve ethernetin ilk dönemlerinde kullanılan ve uzun yıllar yaygın bir şekilde uygulanan koaksiyel kablo kullanım standartları anlatılmaktadır. Bu standart daha sonra 1985 yılında çıkan Ethernet II adlı yeni standartla revize edilmiştir.
IEEE (Institute of Electrical and Electronics Engineer) 802 numaralı projesinde ve 802.3 CSMA/CD network standardının oluşumunda, Ethernet II Versiyonu baz alınmıştır. Genelde de ethernet paketinin başında yer alan bilgi (header) dışında bir farkları olmadığı için, ikisi birbirlerinin yerine anılırlar.

Karasal mikrodalgalar dünya tabanlı alıcı ve vericiler kullanır. Bu ekipmanlar çanak antenlere benzerler.
Karasal mikrodalga hattı düşük gigahertz aralığı kullanır. Mikrodalga antenler genellikle binalar, kuleler, tepeler ve dağ zirveleri üstüne yerleştirilir.

Bilgisayar ağları çeşitli amaçlar için kullanılır:

İletişim kolaylığı. Ağ kullanan insanlar mail, chat odaları, videolarla vb. daha kolay ve etkili iletişim kurabilirler.
Donanım paylaşımı. Ağ dünyasında, ağ üzerindeki herhangi bir bilgisayar ağda paylaşılan donanım kaynaklarına ulaşabilir ve bunları kullanabilir. Örneğin ağdaki bir bilgisayar ağın paylaşıma açık yazıcısından kendi bilgisayarı üzerinden çıktı alabilir.
Dosya, veri veya bilgi paylaşımı. Ağdaki yetkili kullanıcı ağ üzerindeki diğer bilgisayarlardaki veri ve bilgilere ulaşabilir. Ağdaki bu bilgi ve verilere kolayca ulaşabilme seçeneği birçok ağın önemli bir özelliğidir.
Yazılım paylaşımı. Ağa bağlı kullanıcı ağdaki uygulama programlarını uzaktaki bilgisayarlara kurabilir.

Modern çoğu internet ağı, paket iletişimine dayalı protokoller kullanır. Bir ağ paketi, paket anahtarlamalı ağ tarafından taşınan verinin, biçimlendirilmiş birimidir.

Paketler iki tip veriden meydana gelir:

Bilgi kontrolü
Kullanıcı verisi(payload).
Bilgi kontrolü, kullanıcı bilgisini ulaştırmak için ağın ihtiyaç duyduğu veriyi sağlar.
Örnek olarak:

Kaynak ve hedef ağ adresleri
Hata algılama kodları
Sıralama bilgisi
Genellikle bilgi kontrolü, arasında yararlı yük verisi olmakla beraber, paket başlıkları ve alt bilgilerde bulunur.
Ağın devre anahtarlamalı olması yerine, paketlerle beraber kullanıcılar arasındaki iletim ortamının bant genişliği daha iyi paylaşımlı olabilir. Eğer bir kullanıcı paket göndermiyorsa, ağdaki bağlantı diğer kullanıcılar tarafından paketlerle doldurulabilir. Böylece maliyet, kısmen küçük aksaklıklarla, paylaştırılır ve sunulan bağlantı aşırı kullanılmaz. Sık sık, bir paketin internet üzerinden gitmesi gereken rotası çabucak müsait olmaz. Bunun gibi durumlarda, paket sıraya alınır ve bağlantı boşalana kadar bekler.
Paket ağlarının fiziksel katman teknolojileri, genellikle paketlerin boyutunu belirli bir en yuksek iletim birimine (MTU) sınırlar. Uzun bir mesaj, iletilmeden önce parçalanmış olabilir ve paketler ulaştıklarında ise, tekrar asıl mesaj hali için bir araya getirilir.

Ağ düğümleri ve bağlantılarının fiziksel ve coğrafik konumlarının bir ağ zerinde genellikle nispeten ufak etkisi olur ama bir ağın ara bağlantılarının topolojisi, veri hacmini ve güvenilirliği önemli ölçüde etkiler.
Yol ve yıldız ağları gibi birçok teknolojiyle, sadece bir hata tüm ağın hata almasına neden olabilir.
Genel olarak, bir ağın daha çok bağlantıya sahip olması, onun daha hatasız ve sağlam olmasını sağlar. Fakat aynı zamanda, yüklemek ve kurmak daha pahalı olabilir. Bu sebeple çoğu ağ diyagramı, ağdaki ana bilgisayarların mantıksal ara bağlantılarının haritası olan topolojisine göre yerleştirilir.

Bilgisayar ağları büyüklüklerine, topolojilerine ve kullanılan protokollere göre çeşitli türlere ayrılırlar. .

BAN - Vücut alan ağı (Body Area Network)
PAN - Kişisel alan ağı (Personal Area Network)
CAN - Kampüs alan ağı (Campus Area Network)
LAN - Yerel alan ağı (Local Area Network)
MAN - Metropol alan ağı (Metropolitan Area Network)
SAN - Depolama alan ağı (Storage Area Network)
VPN - Sanal özel ağ (Virtual Private Network)
WAN - Geniş alan ağı (Wide Area Network)

ATM
Ethernet
FDDI
Token Ring

Ağaç (Hiyerarşik) Topolojisi
Gelişmiş Yıldız Topolojisi
Halka (Ring) Topolojisi
Örgü (Mesh) Topolojisi
Ortak Yol (BUS) Topolojisi
Yıldız (Star) Topolojisi

Ağ katmanının ana görevi yönlendirmedir (routing). İletilen veri blokları ağ katmanına geldiğinde paket olarak adlandırılır. Yönlendirme işlemi paketlerin yerel network dışında diğer bilgisayar ağlarına gönderilmesini sağlar.
Ağ katmanında iki istasyon arasında verinin iletimi kontrol edilir. Bu veri iletilmesi sırasında bunun en ekonomik yoldan gerçekleşmesine dikkat edilir. Bu katman sayesinde verinin routerlar aracılığıyla yönlendirilmesi sağlanır. Yönlendirme işleminde verinin ağ adreslerine bakılır.
Bilgisayar ağı aşamasında mesajlar adreslenmesi ve mantıksal adreslerin fiziksel adreslere çevrilmesi gerçekleştirilir. Bu aşamada ağ (network) trafiği ve yönlendirme (routing) gibi işlemler de yapılır.

Bilgisayar bilimi, bilgisayarların tasarımı ve kullanımı için temel oluşturan teori, deney ve mühendislik çalışmasıdır. Hesaplamaya ve uygulamalarına bilimsel ve pratik bir yaklaşımdır. Bilgisayar bilimi; edinim, temsil, işleme, depolama, iletişim ve erişimin altında yatan yönteme dayalı prosedürlerin veya algoritmaların fizibilitesi, yapısı, ifadesi ve mekanizasyonunun sistematik çalışmasıdır. Bilgisayar biliminin alternatif, daha özlü tanımı "büyük, orta veya küçük ölçekli algoritmik işlemleri otomatikleştirme çalışması" olarak nitelendirilebilir. Bir bilgisayar bilimcisi, hesaplama teorisi ve hesaplama sistemlerinin tasarımı konusunda uzmanlaşmıştır.
Alanları teorik ve pratik disiplinlere ayrılabilir. Bilgisayar grafikleri gibi alanlar, gerçek dünya görsel uygulamalarını vurgularken, hesaplamalı karmaşıklık teorisi (hesaplama ve zor olan sorunların temel özelliklerini araştıran) gibi bazı alanlar oldukça özeldir. Diğer alanlar sıklıkla hesaplamanın uygulanması konusunda karşılaşılan zorluklara odaklanmaktadır. Örneğin, programlama dili teorisi, hesaplamanın tanımlamasına yönelik çeşitli yaklaşımları ele alırken, bilgisayar programcılığının kendisi de programlama dili ve karmaşık sistemlerin kullanımının çeşitli yönlerini inceler. Bununla beraber insan-bilgisayar etkileşimi alanı; bilgisayarları ve hesaplamaları yararlı, kullanışlı ve evrensel olarak insanlara ulaştırmaya yönelik zorlukları tanımlamaya ve onları aşmaya çalışmaktadır.

Daha sonraları bilgisayar bilimi haline gelecek olgunun en eski temelleri, modern dijital bilgisayarın icadından önce gelmektedir. Abaküs gibi sabit sayısal işlemler için kullanılan hesap makineleri, antik çağlardan beri var olmuştur. Bunlar çarpma ve bölme gibi temel hesaplamalara yardımcı oluyordu. Ayrıca, hesaplamaları gerçekleştirmek için kullanılan algoritmalar, antik çağlardan beri, hatta gelişmiş bilgisayar ekipmanlarının geliştirilmesinden önce de var olmuştur.
Blaise Pascal, 1642'de kendi ismini verdiği hesap makinesini tasarladı ve geliştirdi. 1673'te Gottfried Leibniz, "Stepped Reckoner" adında bir dijital mekanik hesap makinesi tasarladı. İlk bilgisayar bilimcisi ve bilgi teorisyeni olarak düşünebilir. Leibniz'i ilk bilgisayar bilimcisi olarak kabul etmemiz için diğer sebeplerin yanı sıra kendisinin, ikili sayı sisteminde belgeli ve sistemli biçimde çalışmış olması yeterlidir. Thomas de Colmar, 1820'de mekanik hesap makinesi endüstrisini başlattı ve basitleştirilmiş aritmometre'yi piyasaya sundu. Bu hesap makinesi, günlük olarak ofis ortamında kullanılabilecek kadar donanımlı ve güvenilir ilk hesap makinasıydı. Charles Babbage, 1822'de ilk "Otomatik çalışan mekanik hesap makinesi" olan Fark Makinesi'nin (İngilizce: Difference Engine) tasarımını başlattı ve bu çalışmalarının neticesinde ona ilk programlanabilir mekanik hesap makinesi fikri olan "Analitik Tabanlı Motor" ismini verdi. Bu makineyi 1834'te geliştirmeye başladı ve iki yıldan az bir sürede modern bilgisayarın göze çarpan özelliklerinin çoğunu çizmişti. 1843 yılında Ada Lovelace, "Analitik Motor" hakkındaki bir Fransız makalesinin çevirisi sırasında, içerdiği birçok nottan birinde, günümüzde ilk bilgisayar programı olarak düşünülen Bernoulli sayılarını hesaplamak için bir algoritma yazdı. 1885 civarında Herman Hollerith, istatistiksel bilgileri işlemek için delikli kartlar kullanan çizelgeleyiciyi (tabulator) icat etti; Sonunda çalışmaları kendi şirketi IBM'in bir parçası haline geldi. 1937'de, Babbage'ın imkânsız rüyasından yüz yıl sonra, Howard Aiken, her türden delikli kart ekipmanı üreten IBM'i ikna etti ve Babbage'ın Analitik Motor fikrinden yola çıkarak dev programlanabilir hesap makinesi geliştirmek için çalışmalar yaptı. Başarıyla yürüttüğü çalışmalarının sonucunda "ASCC / Harvard Mark I" hesap makinesini icat etti. Bu cihazda kartlar ve merkezi işlem birimi (CPU) kullanıldı. Makine çalışması bittiğinde, çevresindekiler "Babbage'nin hayali gerçeğe dönüştü!" diyerek Howard Aiken'i takdir ettiler.
1940'lı yıllarda, yeni ve daha güçlü bilgi işlem makineleri geliştirildiğinde, hesaplama terimi için insanlardan ziyade makinelere atıfta bulunulmaktaydı. Bilgisayarların sadece matematiksel hesaplamalardan daha fazlası için kullanılabileceği netleştikçe, bilgisayar bilimi alanı, genel olarak hesaplamayı incelemek üzere genişletildi. Bilgisayar bilimi, 1950'lerde ve 1960'ların başında ayrı bir akademik disiplin olarak kurulmaya başlandı. Dünyanın ilk bilgisayar bilimleri lisans programı olan Cambridge Bilgisayar Bilimleri diploması, 1953'te Cambridge Bilgisayar Laboratuvarı'nda verilmeye başladı. ABD'deki ilk bilgisayar bilimleri programı, 1962'de Purdue Üniversitesinde kuruldu. Pratik bilgisayarlar piyasaya çıktığından beri, birçok bilgisayar uygulaması, kendi sistemlerine sahip farklı birer çalışma alanları haline geldi.
Başlangıçta pek çok insanın, bilgisayarın bilimsel bir çalışma alanı olmasının imkânsız olduğuna inanmasına rağmen, bilgisayarlar 1950'li yıllarda giderek daha fazla akademik nüfus arasında kabul gördü. Bu süre zarfında bilgisayar bilimleri devriminin bir parçasını oluşturan günümüzde geniş kitleler tarafından bilinen IBM markası sesini duyurmaya başladı. IBM (International Business Machines'in kısaltması), IBM 704 ve daha sonra bu tür cihazların arama periyodu boyunca yaygın olarak kullanılan IBM 709 bilgisayarlarını piyasaya sürdü. "Yine de bu ilkel IBM bilgisayarı ile çalışırken bir harfi yanlış yerleştirmiş olsaydınız sinir bozucu olurdu, çünkü program çökerdi ve bütün süreci yeniden baştan başlatmanız gerekirdi." 1950'lerin sonlarında bilgisayar bilimleri disiplini gelişim aşamasındaydı ve bu tür sorunlar sıradan olarak kabul görmekteydi.
Zaman, bilgisayar teknolojisinin kullanışlılığında ve etkinliğinde önemli gelişmeler kaydetti. Modern toplumda, bilgisayar teknolojileri yalnızca uzmanlar ve profesyoneller tarafından değil, neredeyse her yerde bulunan kullanıcı tabanına ulaştı. Bilgisayar teknolojisi kullanıcılarında ciddi ve belirgin bir artış yaşandı. Başlangıçta, bilgisayarlar oldukça pahalıydı ve kısmen profesyonel bilgisayar operatörleri tarafından verimli bir şekilde kullanılmak için bir miktar insan yardımına yani teknik desteğe ihtiyaç vardı. Bilgisayarın geniş kitleler tarafından benimsenmesi ancak bilgisayarların daha geniş ve uygun fiyatlı hale gelmesiyle ve ortak kullanım için daha az insan faktörüne ve teknik desteğe ihtiyaç duyulduğunda mümkün hale geldi.

Bilgisayar bilimi, resmi bir akademik disiplin olarak kısa geçmişine rağmen, bilime ve topluma bir takım önemli katkılar sağlamıştır. -özellikle elektronikle birlikte- Bilgi Çağında kurulan bir bilimdir ve insanlığın ilerlemesinde adeta bir şoför haline gelmiştir. İnsanlığın teknolojik ilerlemesinde büyük sıçrayış olarak görülen bilimsel bilgiye dayalı karar verme ve günümüzün bilgi toplumu ideallerinin temel yapı taşlarından birisi haline gelmiştir.
Bu katkılar şunları içerir:
Mevcut bilgi çağını ve İnternet'i içeren dijital devrimin başlangıcıdır.
Hesaplamanın ve hesaplanabilirliğin biçimselleştirilmiş bir tanımıdır. Bilgisayar bilimi; hesaplanamaz, çözülemez ve zor olarak kabul edilmiş problemlerin çözülebileceğinin bir nevi kanıtıdır.
Çeşitli soyutlama seviyelerinde metodolojik bilgilerin tam olarak ifade edilmesi için araç olan programlama dili kavramı türemiştir.

Kriptografi alanında örneğin Enigma kodunu kırmak, İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin zaferine katkıda bulunan önemli bir faktördü.
Bilgisayar uygulamaları sayesinde bilimsel hesaplama yöntemleri gelişmiştir. Böylelikle süreçlerin ve durumların pratik olarak değerlendirilmesi ve kısmi de olsa süreçleri kontrol edilebilir bir karmaşıklığa indirgenmesi mümkün hale gelmiştir.
Aynı zamanda insan zihni üzerinde ileri düzeyde çalışmayı mümkün kıldı ve "İnsan Genomu Projesi" ile insan genomunun haritalandırılması mümkün oldu. Örneğin Folding@home gibi dağıtık bilgi işlem projeleriyle protein katlanması keşfedildi.
Algoritmaya dayalı ticaret alanında yapay zekâ, makine öğrenimi, istatistiksel ve sayısal teknikler vb. bilgisayar bilimleri konuları kullanılarak finansal piyasalardaki verimlilik ve likidite arttı. Ayrıca yüksek frekanslı algoritmik ticaret de volatiliteyi artırmıştır.
Bilgisayar grafikleri ve bilgisayar tarafından oluşturulmuş görüntüler, özellikle televizyon, sinema, reklam, animasyon ve video oyunlarında kullanılmış ve özetle modern eğlence dünyasında her yerde kullanılır hale gelmiştir. Hatta kullanılan tekniğe göre değişmekle beraber yapaylık içermeyen CGI teknolojili filmler genellikle dijital kameralar üzerinde filme alınmakta, dijital video düzenleyicisi kullanılarak düzenlenip veya post-processing tekniğiyle işlenebilmektedir. Bu sayede günümüz filmlerindeki efektler başarılı şekilde uygulanmaktadır.
Akışkanlar dinamiği hesaplamalarında, fiziksel, elektriksel ve elektronik sistemlerde, devre tasarımlarında, toplumların yaşantısı, sosyal durumlar (özellikle savaş oyunları) ve ortak yaşam alanları gibi çeşitli süreçlerde bilgisayar simülasyonları kullanılmaktadır. Modern bilgisayarlar, uçak gibi özel tasarımların optimizasyonunu mümkün kılmaktadır. Elektrikli ve elektronik devre tasarımında dikkat çeken unsurlar SPICE ve yeni (veya değiştirilmiş) tasarımların fiziksel olarak gerçekleştirilmesi için yazılımlardır. Ayrıca, entegre devreler için gerekli tasarım yazılımının kullanılması da mümkündür.
Yapay zekâ daha verimli ve karmaşık bir hal aldığından giderek önem kazanmaktadır. Yapay zekânın birçoğu evde görülebilen formdadır, örneğin robotik elektrikli süpürgeler gibi birçok yapay zekâ uygulaması vardır. Video oyunları, modern savaş teknolojilerinde dronlar ve füze savar sistemleri kullanılmaktadır. Ve ayrıca takım destekli robotlar da yapay zekanın kullanım alanlarına örnek olarak gösterilebilir.

İlk 1956'da önerilmiş olmasına rağmen "bilgisayar bilimi" terimi 1959'da ACM'nin İletişim Bildirisinde ortaya çıkar, çünkü Louis Fein 1921 yılında Harvard Business School'un yaratılışına benzer şekilde bilgisayar bilimleri için de bir

Bilgisayar bilimi felsefesi, bilgisayar bilimi çalışmasında ortaya çıkan felsefi sorularla ilgilidir. Fizik felsefesi veya matematik felsefesi gibi bir bilgisayar bilimi felsefesi geliştirmeye yönelik bazı girişimlere rağmen, bilgisayar bilimi felsefesinin içeriği, amacı, odağı veya konusu hakkında hala ortak bir anlayış yoktur. Bilgisayar programlarının soyut doğası ve bilgisayar biliminin teknolojik tutkuları nedeniyle, bilgisayar bilimi felsefesinin kavramsal sorularının çoğu, bilim felsefesi, matematik felsefesi ve teknoloji felsefesi ile de karşılaştırılabilir.

Bilgisayar biliminin merkezi felsefi sorularının çoğu, onu ilgilendiren mantıksal, ontolojik ve epistemolojik konulara odaklanır. 

Hesaplama nedir?
Church–Turing tezi, mantık ve matematikte etkili yöntem matematiksel kavramını karşılık gelir mi?
P ile NP arasındaki ilişkinin felsefi sonuçları nelerdir?
Bilgi nedir?

Church–Turing tezi ve varyasyonları hesaplama teorisi için merkezidir. Gayri resmi bir kavram olarak, etkin hesaplanabilirlik kavramının resmi bir tanımı olmadığı için, tez, neredeyse evrensel bir kabule sahip olmasına rağmen, biçimsel olarak kanıtlanamaz. Bu tezin içerimleri aynı zamanda felsefi bir endişe kaynağıdır. Filozoflar, Church-Turing tezinin zihin felsefesi için çıkarımları olduğunu düşünmektedir.

P ile NP arasındaki İlişki, bilgisayar bilimi ve matematikte çözülmemiş bir problemdir. Çözümü polinom zamanı içinde doğrulanabilen (ve böylece NP sınıfına ait olarak tanımlanan) her problemin polinom zamanda da çözülüp çözülemeyeceğini (P sınıfında tanımlanıp tanımlanamayacağını) sorar . Çoğu bilgisayar bilimci P ≠ NP olduğuna inanır.
MIT'deki Amerikalı bilgisayar bilimcisi Scott Aaronson, şunları söyledi:

Eğer P = NP olsaydı, o zaman dünya bizim sandığımızdan çok daha farklı bir yer olurdu. "Yaratıcı sıçramalarda" özel bir değer olmayacaktı, bir sorunu çözmek ile çözüm bulunduktan sonra onu tanımak arasında hiçbir temel boşluk olmayacaktı. Bir senfoniyi takdir edebilen herkes Mozart olurdu; adım adım bir argümanı takip edebilen herkes Gauss olurdu.

Bilim felsefesi
Matematik felsefesi

Bilgisayar grafikleri, bilgisayarların ve özel bir grafik donanımı ve yazılımının yardımıyla bir bilgisayar tarafından görüntü verisinin temsilini kullanarak oluşturulmuş grafiklerdir. Bilgisayarların etkileşimi ve anlaşılması ve verinin yorumlanması bilgisayar grafikleri sayesinde oldukça kolaylaşmıştır. Bilgisayar grafik gelişimi birçok çoklu ortam (media) tiplerinde önemli bir etkiye sahiptir ve animasyon, sinema ve video oyun endüstrisinin gelişmesini sağlamıştır.

Bilgisayar grafiği terimi, metin veya ses olmayan bilgisayarlar üzerinde neredeyse her şeydir diye tanımlanan geniş bir algı içerisinde kullanılır. Tipik olarak bilgisayar grafiği terimi birçok farklı şeye işaret eder.

bir bilgisayar tarafından görüntü verisinin işlenilmesi ve gösterilmesi
görüntüleri işlemek ve oluşturmak için kullanılan çeşitli teknolojiler
sayısal sentez yapma ve görsel içeriği işlemek için çalışılan alanlar olan bilgisayar bilimlerinin alt-alanları
Bilgisayar grafikleri bugün çok geniş alanda kullanıma sahiptirler. Bilgisayar görüntüleri televizyonlarda, gazetelerde bulunabilir mesela hava durumu raporlarında veya tıbbi yatırım ve cerrahi prosedürlerinin tüm çeşitlerinde bulunabilirler. İyi inşa edilmiş bir grafik karmaşık istatistiki bilgileri anlaması ve yorumlaması kolay olan bir biçimde sunabilir. Çoklu ortam içerisindeki (media) grafikler makaleleri, raporları, tezleri ve diğer sunulabilir malzemeleri göstermek içinde kullanılır. Çok güçlü araçlar görsel veriyi geliştirebileceklerdir. Bilgisayar birçok farklı tipte kategorilenmiş görüntü üretebilir: iki boyutlu, üç boyutlu ve animasyon grafikleri.Teknoloji gelişiyorken 3D (3-dimensionel =üç boyutlu) bilgisayar grafikleri çok yaygın hale gelmiştir fakat 2D (iki boyutlu) grafikler hala yaygın biçimde kullanımdadır. Geçtiğimiz on yılda, diğer özel alanlarda da gelişmektedir mesela bilgi görsel efektler, bilimsel görsel efektler. Daha çok 3 boyutlu fenomenin (mimarisel, meteorolojik, tıbbi, biyolojik) görselleştirimiyle ilgilidirler.

Bilgisayar grafikleri 1960 yılında Boeing için grafik tasarımcısı olan William Fetter tarafından bilime kazandırılmıştır. Bilgisayar grafikleri alanı bigisayar grafik donanımının görülmeye başlanmasıyla gelişmiştir. Whirlwind ve SAGE projeleri gibi projeler arayüze etkileşim ve arayüz gösterimi olarak CRT‘ye tanıtılmıştır ve giriş cihazı olarak beyaz kalemle (light pen) tanışılmıştır. Kişisel deneyim olarak ise Whirlwind SAGE sistemi için çalışan bir programcı 1954 yılında görüntü alanı üzerinde kendi ismini parmak hareketleriyle yazabildiği, parmak hareketlerinin görüntülerini yakalayan küçük bir program yazmıştır. Yine bireysel olarak Douglas T.Ross, MIT'de çalışırken 1959 yılında makine araçları üreten bilgisayar sistemine matematiksel ifadeler taşıyan projesinde Disney Çizgi Film karakterinin resminin bir görüntüsünü oluşturmayı başarmıştır.

Hesaplama alanındaki gelecek avantajları etkileşimli bilgisayar grafikleri alanında büyük başarılar elde edilmesine liderlik etmiştir. 1959 yılında TX-2 bilgisayarı MIT'ye ait Lincoln laboratuvarında geliştirilmiştir. TX-2 bir grup yeni adam-makine arayüzüne birleştirilmiştir. Beyaz kalem Ivan Sutherland'ın gelişmiş Sketchpad yazılımını kullanarak bilgisayar üzerinde şekiller çizmek için kullanılmıştır. Beyaz kalemi kullanarak, Sketchpad bilgisayar ekranında basit bir şekil çizilmesine, kaydedilmesine ve daha sonra tekrar ekrana getirmesine izin vermiştir. Beyaz kalem kendi içerisinde fotoelektrik hücreler içerir. Bu hücreler bilgisayar ekranında yerleşmiş elektron sinyalini sürekli emer ve ekranın elektron tabancası doğrudan hücrelere bu sinyalleri ateşler. Basit olarak elektron tabancasının o anki yeriyle elektronik sinyali zamanlar, böylece kolayca beyaz kalemin ekrana olan herhangi bir darbesinin yerini tespit edebilir. İlk kez bir yer belirlendiğinde bilgisayar o yeri imleci ile işaretler. Shutherland yüzleştiği grafik problemlerinin birçoğu için mükemmel çözümler bulmuştur. Bugün bile, çoğu standart bilgisayar grafik arayüzleri önceki Sketchpad programlarıyla birlikte sunulmaktadır. Bugün hala çizimlerde kısıtlamalar vardır mesela eğer bir kişi diyelim ki basit bir kare çizmek istesin, o bir kutunun kenar biçimleri şeklinde 4 tane çizgi çizebileceği konusunda endişelenmelidir. Kutu çizmek isteyen birisi bunu basitçe belirtmelidir ve sonra da kutunun boyutunu ve yerini belirtmelidir. Yazılım o zaman doğru boyutlarda ve doğru yerde mükemmel bir kare kutu çizebilecektir. Diğer bir örnek Sutherland'ın sadece resim nesnesi olmayan yazılım model nesneleridir. Diğer bir deyişle bir araba modeliyle, bir kişi arabanın kalanını etkilemeyecek biçimde sadece tekerlerin boyutunu değiştirebilir. Yazılımın kendisi tekerleri bozmadan arabanın gövdesini ayarlayacaktır.

Renk yönetimi

Bilgisayar mimarisi, bir bilgisayar sisteminin bileşenlerinden oluşan yapısını, bu bileşenlerin işlevlerini ve birbirleriyle ilişkilerini tanımlayan bilgisayar mühendisliği ve bilgisayar bilimi dalıdır. Bir mimari, kimi zaman gerçeklenme ayrıntılarını göz ardı eden üst düzey bir tanım olabileceği gibi; daha ayrıntılı düzeyde buyruk kümesi mimarisi tasarımını, mikromimari tasarımını, mantık tasarımını ve fiziksel gerçeklenmeyi de kapsayabilir.
Bilgisayar mimarisi, hem yazılımın donanımdan ne beklediğini (soyut arayüz) hem de bu beklentinin donanımda nasıl karşılandığını (somut gerçeklenme) ilgilendirir. Bu nedenle alan, yalnızca bir bilgisayarın "nasıl çalıştığını" değil, belirli başarım, maliyet ve güç hedeflerine ulaşmak için "nasıl tasarlanması gerektiğini" de inceler.

"Mimari" sözcüğünün bu anlamda kullanımı 1960'larda IBM'de, IBM System/360 ailesinin tasarımı sırasında yaygınlaştı. Bu ailenin getirdiği temel yenilik, aynı buyruk kümesi mimarisini paylaşan ancak farklı başarım ve maliyet düzeylerinde, birbirinden bağımsız donanımlarla gerçeklenen bir bilgisayar ailesi sunmasıydı. Böylece bir model için yazılan yazılım, ailenin diğer modellerinde de değiştirilmeden çalışabiliyordu; yani yazılım uyumluluğu donanımdan ayrıştırılmış oldu. Bu ayrım, bugün de bilgisayar mimarisinin temel ilkelerinden biridir.
Bir kavram olarak bilgisayar mimarisinin kökleri 19. yüzyıla, Charles Babbage'in tasarladığı ve Ada Lovelace'in ilk bilgisayar algoritmasını yazdığı analitik makineye dek uzanır. Çağdaş bilgisayarların çoğunun dayandığı temel tasarım olan Von Neumann mimarisi ise 1945'te, John von Neumann'ın EDVAC Hakkında Bir Raporun İlk Taslağı adlı belgesinde tanımlanmıştı; bu modelde buyruklar ve veriler aynı bellekte tutulur. Sonraki on yıllarda mimari tasarım; mikroişlemcilerin gelişimi, boru hattı, önbellek, sıra dışı yürütme, çoklu buyruk başlatma ve çok çekirdekli tasarımlar gibi tekniklerle giderek derinleşti.

Bilgisayar mimarisi genellikle birbirini tamamlayan birkaç soyutlama düzeyinde ele alınır.

Buyruk kümesi mimarisi (BKM; İngilizce: instruction set architecture, ISA), yazılımın gördüğü soyut arayüzü tanımlar: işlemcinin yürütebildiği buyruklar, yazmaçlar, veri türleri, adresleme yöntemleri ve bellek modeli. Yazılım uyumluluğunu belirleyen düzey budur. RISC ve CISC, iki temel BKM tasarım yaklaşımıdır: RISC sade ve düzenli buyrukları, CISC ise tek buyrukta daha çok iş yapmayı öne çıkarır. x86, ARM ve RISC-V yaygın buyruk kümesi mimarilerindendir.

Mikromimari, belirli bir buyruk kümesi mimarisinin bir işlemci üzerinde nasıl gerçeklendiğini tanımlar: veriyolu, aritmetik mantık birimi, işlevsel birimler, boru hattı, önbellek ve denetim mantığı. Aynı buyruk kümesi mimarisi, başarım ve güç hedeflerine göre çok farklı mikromimarilerle gerçeklenebilir; örneğin x86 buyruk kümesi, Intel ve AMD tarafından onlarca farklı mikromimariyle hayata geçirilmiştir.

Buyruk kümesi ve mikromimarinin ötesinde, sistem tasarımı (ya da makromimari) bir bilgisayarın daha üst düzey örgütlenmesini kapsar: bellek erişim düzenleri ve sanal bellek, giriş/çıkış (G/Ç) yolları, sanallaştırma ve birden çok işlemcinin bir arada çalıştığı çok çekirdekli ile çok işlemcili düzenler. Bu düzey, çekirdeklerin belleğe ve birbirine nasıl bağlandığını, verinin sistemde nasıl aktığını belirler.

En alt düzeyde, mikromimarinin mantık kapıları ve devrelerle ifade edildiği mantık tasarımı ile bunların tümleşik devreler üzerinde fiziksel olarak üretildiği gerçeklenme yer alır.

Bir bilgisayar mimarisinin somut bir yongaya dönüşmesi yarı iletken üretim teknolojisine bağlıdır. Mimarinin mantık devreleri, fotolitografi ve ilgili işlemlerle silisyum levhalar üzerinde milyarlarca transistör olarak gerçeklenir. Üretim teknolojisi, ürettiği en küçük yapının boyutuyla anılan üretim süreçleri (düğümleri) ile adlandırılır; bu boyut tarih boyunca küçülerek aynı alana giderek daha çok transistör sığdırılmasını sağlamıştır. Bu eğilim Moore yasası ile özetlenir ve mimarlara her kuşakta daha zengin mikromimariler —daha büyük önbellekler, daha çok çekirdek, daha geniş boru hatları— tasarlama olanağı vermiştir.
Transistörler küçüldükçe yapıları da değişmiştir: düzlemsel MOSFET, 22 nm dolayından itibaren üç boyutlu FinFET yapısına, 3 nm ve altında ise geçidi her yandan saran transistöre bırakmıştır. Öte yandan Dennard ölçeklemesinin 2000'lerin ortasında sona ermesi, küçülmenin artık güç yoğunluğunu sabit tutamamasına —güç duvarına— yol açmış; bu da mimari ilgiyi tek çekirdeği hızlandırmaktan çok çekirdekliliğe ve özelleşmiş donanım hızlandırıcılarına kaydırmış, güç sınırı yüzünden yonganın tümünün aynı anda çalıştırılamadığı karanlık silikon (dark silicon) sorununu doğurmuştur.

Bir bilgisayarın başarımı yalnızca işlemcinin hızına değil, veriye ne kadar hızlı erişebildiğine de bağlıdır. İşlemci ile ana bellek arasındaki hız farkı (bellek duvarı), katmanlı bir bellek hiyerarşisiyle azaltılır: en hızlı ve en küçük yazmaçlardan başlayıp önbellek katmanları, ana bellek ve ikincil depolamaya doğru genişleyen bu yapı, sık kullanılan veriyi işlemciye yakın tutar. Bileşenler arasındaki veri aktarımı ise veri yolları üzerinden yapılır.

Bilgisayar başarımı, bir mimarinin belirli bir işi ne kadar hızlı ve verimli gerçekleştirdiğinin ölçüsüdür ve mimari tasarımın başlıca hedeflerinden biridir. Bir programın işlemcide geçirdiği süre, başarım denklemi ile üç etkene ayrılır: yürütülen buyruk sayısı, buyruk başına çevrim (BBÇ) ve saat çevrim süresi. Mimar bu üç etkenden herhangi birini iyileştirerek başarımı artırabilir; ancak biri çoğu zaman bir diğerini olumsuz etkiler.
İşlemci başarımını artırmanın temel yolu, aynı anda daha çok iş yapmak, yani paralelliktir. Başlıca teknikler şunlardır:

Boru hattı: Buyruk işlemenin aşamalara bölünüp üst üste bindirilmesi. Buyruklar arası bağımlılıklar boru hattı sorunlarına yol açar; bunlar veri yönlendirmesi ve dallanma öngörüsü gibi tekniklerle azaltılır.
Çoklu buyruk başlatma: Bir çevrimde birden çok buyruğun aynı anda yürütülmesi.
Sıra dışı yürütme: Buyrukların, bağımlılıklar el verdikçe program sırasından bağımsız yürütülmesi.
Çok çekirdeklilik ve iş parçacığı paralelliği: Birden çok işlemci çekirdeğinin aynı yonga üzerinde çalışması.
İşlemci mimarileri, aynı anda işlenen buyruk ve veri akışı sayısına göre de sınıflandırılır; bu sınıflandırma Flynn sınıflandırması olarak bilinir (SISD, SIMD, MISD, MIMD).
Başarım; çevrim başına buyruk (ÇBB), buyruk başına çevrim (BBÇ), saat hızı, FLOPS ve watt başına başarım gibi ölçütlerle değerlendirilir ve farklı sistemleri karşılaştırmak için denektaşı programları kullanılır. Eklenen çekirdek sayısıyla elde edilen hızlanma sınırsız değildir; bir işin koşutlaştırılamayan bölümü, Amdahl yasası uyarınca ulaşılabilecek azami hızlanmaya bir tavan koyar. Ayrıca artan güç yoğunluğu güç duvarına, işlemci–bellek hız farkı ise bellek duvarına yol açarak başarım artışını sınırlar.

Bir bilgisayar mimarisi tasarlanırken birbiriyle çelişebilen birçok hedef gözetilir:

Başarım: Birim zamanda yapılan iş miktarı.
Güç verimliliği: Dennard ölçeklemesinin sona ermesi ve güç duvarı olgusuyla birlikte, birim enerji başına yapılan iş çağdaş tasarımın en önemli kısıtlarından biri hâline gelmiştir. Bu verim çoğunlukla Watt başına başarım ölçütüyle değerlendirilir; pille çalışan aygıtlar için düşük güçlü elektronik tasarımı ayrı bir uzmanlık alanı oluşturur. Mobil cihazlardan veri merkezlerine kadar belirleyicidir.
Maliyet ve alan: Yonga alanı, üretim maliyeti ve ısı dağıtımı tasarım kararlarını doğrudan etkiler.
Güvenilirlik ve güvenlik: Hata toleransı ve donanım güvenliği, giderek artan biçimde mimari hedefler arasındadır.
Pazar talebindeki değişimler — örneğin mobil cihazların ve yapay zekâ uygulamalarının yükselişi — mimari önceliklerini zaman içinde önemli ölçüde değiştirmiştir.

Buyruk kümesi mimarisi
Mikromimari
Von Neumann mimarisi
Bellek hiyerarşisi
Boru hattı (bilgisayar)
Bilgisayar donanımı

Bilgisayar müziği, insanların bestecilerin yeni müzik oluşturmasına yardımcı olmak ya da bilgisayarın algoritmik komposizyon programaları gibi yöntemlerle bağımsız olarak müzik üretilmesini sağlamak için bilişim teknolojisinin müzik bestelemede uygulanmasıdır.
Bu alan, bilgisayar kullanılarak oluşturulan bir elektronik müzik türüdür. Ses sentezi, sayısal işaret işleme, ses tasarımı, sonik difüzyon, akustik ve psikoakustik gibi yeni ve mevcut bilgisayar yazılım teknolojilerinin teorisini ve uygulanmasını ve müziğin temel özelliklerini içerir. 
Bilgisayar müziği kökleri, elektronik müzik ortaya çıkışına ve 20. yüzyılın başlarında elektronik enstrümanlarla yapılan ilk deney ve yeniliklere dayanır. 

Chiptune
Tracker (müzik)

Dean, Roger T. (2009). The Oxford Handbook of Computer Music. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-533161-5.

Mikromimari (İngilizce: microarchitecture; bazen bilgisayar organizasyonu olarak da anılır), belirli bir buyruk kümesi mimarisinin (BKM) bir işlemci üzerinde nasıl gerçeklendiğini tanımlayan tasarım düzeyidir. Buyruk kümesi mimarisi yazılımın gördüğü soyut arayüzü (buyruklar, yazmaçlar, adresleme yöntemleri) tanımlarken, mikromimari bu arayüzün ardındaki somut donanım düzenlemesini belirler. Aynı buyruk kümesi mimarisi; başarım, maliyet, güç tüketimi ve yonga alanı gibi hedeflere göre birbirinden çok farklı mikromimarilerle gerçeklenebilir.
Bir mikromimari; veriyolu, aritmetik mantık birimi, yazmaç öbeği, önbellek, boru hattı ve denetim mantığı gibi bileşenlerin nasıl düzenlendiğini ve birbirine nasıl bağlandığını kapsar. Çağdaş yüksek başarımlı işlemciler; boru hattı, çoklu buyruk başlatımı, sıra dışı yürütme ve dallanma öngörüsü gibi tekniklerle her çevrimde birden çok buyruğu tamamlamaya çalışır. Örneğin x86 buyruk kümesi mimarisi, Intel ve AMD tarafından onlarca farklı mikromimariyle (Intel'in P6, Core ve Skylake; AMD'nin Zen aileleri gibi) gerçeklenmiştir.

Bir bilgisayarın tasarımı genellikle iki düzeyde ele alınır: yazılımdan görünen ve uyumluluğu belirleyen buyruk kümesi mimarisi ile, bu mimariyi belirli bir yonga üzerinde hayata geçiren mikromimari. Buyruk kümesi mimarisi, bir programcının ya da derleyicinin gördüğü buyruk takımını, yazmaçları ve bellek modelini betimleyen bir sözleşme gibidir. Mikromimari ise bu sözleşmenin donanımda nasıl yerine getirileceğini belirler ve programcıdan büyük ölçüde gizlidir.
Aynı buyruk kümesini paylaşan iki işlemci yazılım açısından uyumludur; ancak iç mikromimarileri (boru hattı derinliği, önbellek boyutu, yürütme birimi sayısı, dallanma öngörücüsünün tasarımı vb.) tümüyle farklı olabilir. Bu ayrım, bilgisayar endüstrisinin temel taşlarından biridir: bir üretici, var olan yazılımları hiç değiştirmeden işlemcisinin başarımını kuşaktan kuşağa artırabilir. Bilgisayar mimarisi terimi çoğu zaman bu iki düzeyi birlikte kapsar.

Bir mikromimari tasarlanırken başarım, maliyet, güç tüketimi, yonga alanı ve güvenilirlik gibi birbiriyle yarışan hedefler arasında ödünleşim yapılır. Bir işlemcinin bir programı çalıştırma süresi genellikle şu üç çarpanın bileşimiyle değerlendirilir: çalıştırılan buyruk sayısı, buyruk başına çevrim sayısı (BBÇ) ve saat çevrim süresi. Buyruk sayısı büyük ölçüde buyruk kümesi mimarisi ve derleyici tarafından belirlenirken, mikromimari kalan iki çarpanı doğrudan etkiler: çevrim başına daha çok buyruk tamamlayan (IPC'si yüksek) ya da daha yüksek saat hızında çalışabilen tasarımlar daha hızlıdır.
Ne var ki bu iki amaç çoğu zaman çelişir. Boru hattını derinleştirmek saat hızını yükseltebilir ama dallanma cezalarını ve karmaşıklığı artırır; yürütme birimi sayısını çoğaltmak çevrim başına buyruğu artırabilir ama güç tüketimini ve yonga alanını büyütür. 2000'li yıllardan itibaren güç yoğunluğunun ulaştığı güç duvarı ve ısıl sınırlar, mikromimari tasarımının başlıca kısıtları hâline gelmiştir; bu nedenle çağdaş tasarımlar artık ham hızdan çok enerji verimliliğini gözetir.

Bir mikromimarinin başlıca donanım öğeleri şunlardır:

Veri yolu: Buyrukların üzerinde işlendiği aritmetik mantık birimi (AMB), kayan noktalı birim, yükle/sakla birimleri, yazmaç öbeği ve bunları birbirine bağlayan iç yollar. Veri yolu, işlemcinin hesaplama yapan bölümüdür.
Denetim birimi: Her buyruk için veri yolu öğelerinin nasıl yönlendirileceğini belirleyen mantık. Karmaşık buyruk kümeli tasarımlarda çoğunlukla mikrokodla, çağdaş yalın tasarımlarda ise doğrudan donanım (sabit telli) mantığıyla gerçeklenir.
Yazmaç öbeği: İşlemcinin en hızlı veri saklama katmanı; buyrukların doğrudan üzerinde işlem yaptığı yazmaçları barındırır. Sıra dışı yürüten işlemcilerde mimari yazmaçların sayısı, daha büyük bir fiziksel yazmaç öbeğiyle artırılır.
Bellek alt sistemi: İşlemci ile ana bellek arasındaki hız farkını (bellek duvarı) azaltan katmanlı önbellek yapısı, bellek yönetim birimi ve bellek denetimcisi.

Çağdaş yüksek başarımlı işlemciler, çevrim başına tamamlanan buyruk sayısını artırmak ve bellek gecikmesini gizlemek için birbirini tamamlayan birçok teknik kullanır.

Boru hattı, buyruk işlemeyi getir, çöz, yürüt, belleğe eriş ve geri yaz gibi aşamalara böler ve ardışık buyrukların bu aşamalarda üst üste binmesini sağlar; ideal durumda her çevrimde bir buyruk tamamlanır. Bu, tek tek buyrukların gecikmesini azaltmaz ama işlemci verimini (birim zamanda tamamlanan buyruk sayısını) önemli ölçüde artırır. Veri, denetim ve yapısal bağımlılıklar (boru hattı sorunları) duraklamalara yol açabilir; bunlar ileri yönlendirme, dallanma öngörüsü ve buyruk yeniden sıralaması gibi yöntemlerle azaltılır.

Çoklu buyruk başlatımlı (superscalar) işlemciler, aritmetik mantık birimi ve kayan noktalı birim gibi yürütme birimlerini çoğaltarak her çevrimde birden çok buyruğu aynı anda başlatır ve böylece çevrim başına buyruk sayısını birin üzerine çıkarır. Bir dağıtıcı, getirilen buyruklardan hangilerinin koşut çalıştırılabileceğine karar verir. Yaklaşık 1998'den sonra geliştirilen genel amaçlı işlemcilerin neredeyse tümü çoklu buyruk başlatımlıdır.

Sıra dışı yürütme, verisi hazır olan buyrukların, kendinden önceki ama henüz verisini bekleyen buyruklardan bağımsız olarak yürütülmesine izin verir; sonuçlar daha sonra program sırasına göre düzenlenerek geri yazılır. İlk kez IBM System/360 Model 91'de Tomasulo algoritmasıyla uygulanan bu teknik, rezervasyon istasyonları ve yeniden sıralama belleği gibi yapılarla bellek gecikmesinden doğan boşlukları doldurur.

Yazmaç yeniden adlandırma, aynı mimari yazmacı yeniden kullanan buyruklar arasındaki yapay (yalancı) bağımlılıkları ortadan kaldırmak için bu yazmaçları, sayıca daha çok olan fiziksel yazmaçlara eşler; böylece sıra dışı yürütmenin önündeki gereksiz engeller kalkar.

Dallanma öngörüsü, bir koşullu dalın sonucu daha hesaplanmadan hangi yolun izleneceğini tahmin ederek boru hattının dolu kalmasını sağlar. Çağdaş öngörücüler, geçmiş dallanma örüntülerine dayanan istatistiksel düzeneklerle yüzde 95'in üzerinde doğruluğa ulaşabilir; yanlış tahmin durumunda yanlış yola giren buyruklar boşaltılır.

Öngörüye dayalı (spekülatif) yürütme, dallanma öngörüsüyle tahmin edilen yol üzerindeki buyrukların, dalın sonucu kesinleşmeden yürütülmesidir. Tahmin yanlışsa bu buyrukların sonuçları geri alınır. Teknik başarımı önemli ölçüde artırsa da, Spectre ve Meltdown gibi yan kanal saldırılarının da kaynağı olmuştur.

Katmanlı önbellek yapısı, sık kullanılan veri ve buyrukları işlemciye yakın hızlı belleklerde tutarak ana belleke erişim gecikmesini gizler. Tipik bir işlemcide çekirdeğe en yakın L1 önbelleği küçük ama çok hızlı, L2 ve L3 önbellekleri ise giderek büyür ve yavaşlar. Çok çekirdekli sistemlerde paylaşılan veriler için önbellek tutarlılığı protokolleri kullanılır.

Mikromimariler başarımı, farklı düzeylerde koşutluk (paralellik) sömürerek artırır:

Buyruk düzeyinde paralellik (ILP): Tek bir buyruk akışı içinde bağımsız buyrukların aynı anda yürütülmesi. Boru hattı, çoklu buyruk başlatımı ve sıra dışı yürütme bu paralelliği kullanır.
İş parçacığı düzeyinde paralellik (TLP): Birden çok buyruk akışının (iş parçacığının) eşzamanlı çalıştırılması. Eşzamanlı çoklu iş parçacığı (SMT) tek bir çekirdeğin kaynaklarını birden çok iş parçacığına paylaştırırken, çok çekirdekli tasarımlar birden çok çekirdeği aynı yonga üzerinde birleştirir.
Veri düzeyinde paralellik (DLP): Aynı işlemin çok sayıda veri öğesine aynı anda uygulanması. tek buyruk çoklu veri (SIMD) birimleri ve grafik işlemcileri bu yaklaşımı kullanır.

1970'lerden 2000'lere dek mikromimari başarımı, hem saat hızının yükselmesi hem de transistör bütçesinin artmasıyla hızla büyüdü. Dennard ölçeklemesinin 2000'lerin ortasında sona ermesiyle saat hızlarını sürekli yükseltmek olanaksızlaştı; güç yoğunluğu güç duvarına dayandı. Sonuç olarak tasarımcılar tek bir çekirdeği hızlandırmak yerine çok çekirdekliliğe ve enerji verimliliğine yöneldi. Bir yongadaki tüm transistörlerin ısıl sınırlar yüzünden aynı anda çalıştırılamaması (karanlık silikon) ve bellek bant genişliğinin sınırlı kalması, çağdaş mikromimarinin başlıca darboğazlarıdır.

Çoklu yürütme birimiyle koşut işleme fikri, 1964'te Seymour Cray'in CDC 6600'üne ve 1967'de Tomasulo algoritmasını tanıtan IBM System/360 Model 91'e dayanır. İlk işlemcilerde mikromimari büyük ölçüde mikrokodla, yani her makine buyruğunu daha küçük iç adımlara çeviren bir denetim katmanıyla gerçeklenirdi. RISC yaklaşımının 1980'lerde yaygınlaşmasıyla birlikte boru hattına ve doğrudan donanım denetimine dayanan daha yalın mikromimariler öne çıktı.
1990'lardan başlayarak çoklu buyruk başlatımı, sıra dışı yürütme ve dallanma öngörüsü yüksek başarımlı işlemcilerde standart hâle geldi; Intel'in 1993'teki Pentium'u ilk çoklu buyruk başlatımlı x86 işlemcisiydi. Günümüzde Intel ve AMD gibi üreticilerin x86 işlemcileri, dış arayüzde karmaşık buyruk kümesini korurken içeride bu buyrukları RISC benzeri mikro-işlemlere (micro-op) ayrıştıran mikromimariler kullanır. Dennard ölçeklemesinin sona ermesinden sonra ise çok çekirdeklilik, özelleşmiş hızlandırıcılar ve enerji odaklı tasarım öne çıkmıştır.

Aynı buyruk kümesi mimarisinin farklı mikromimarilerle gerçeklenmesine örnekler:

x86: Intel (P5, P6, Core, Skylake) ve AMD (K7, K8, Zen) aileleri.
ARM: ARM'ın Cortex-A serisi ile bağımsız üreticilerin tasarladığı yüksek başarımlı çekirdekler aynı buyruk kümesini paylaşır.
RISC-V: Açık buyruk kümesi; küçük gömülü çekirdeklerden sıra dışı yürüten yüksek başarımlı tasarımlara dek çok sayıda bağımsız mikromimariyle gerçeklenir.

Buyruk kümesi mimarisi
Bilgisayar mimarisi
Mikroişlemci
Bilgisayar başarımı
Paralel hesaplama

Bilgisayarlı dilbilim veya hesaplamalı dilbilim, doğal dilin istatistiksel veya kural tabanlı modelleme yöntemleriyle ve hesaplamalı bir perspektif ile inceleyen disiplinler arası bir bilgisayar bilimi alanıdır.
Geleneksel olarak bilgisayarlı dilbilim, bilgisayarların bilimsel olarak doğal dilin işlenmesine uygulanmasında uzmanlaşmış bilgisayar bilimcileri tarafından gerçekleştirildi. Bilgisayarlı dilbilimciler, genellikle düzenli dillerle ilgilenen bilim insanları, hedef dilde uzmanları ve bilgisayar bilimcilerini de içerebilen disiplinler arası ekip üyeleri olarak çalışırlar. Bilgisayarlı dilbilim çalışmaları genel olarak; dilbilimciler, bilgisayar bilimcileri, yapay zeka uzmanları, matematikçiler, mantıkçılar, filozoflar, bilişsel bilim insanları, bilişsel psikologlar, psikologlar, antropologlar ve nörologların birlikte görevleri paylaşmalarına dayanır.
Bilgisayarlı dilbilimin teorik ve uygulamalı bileşenleri vardır. Teorik bilgisayarlı dilbilim, dil bilimlerinde ve bilişsel bilimde yer alan teorik konulara yoğunlaşır. Uygulamalı ve bilgisayarlı dilbilim ise, insan dilinin kullanımının modellemesine ve pratik çıktısına odaklanır.
Bilgisayarlı dilbilim birliği (Association for Computational Linguistics), bilgisayarlı dilbilimi şu şekilde tanımlamaktadır: "Bilgisayarlı dilbilimciler, çeşitli dilsel fenomenlerin hesaplama modellemelerinin ifadesiyle ilgilenmektedirler."

Bilgisayarlı dilbilim genellikle yapay zeka sınıfında gruplandırılır, ancak aslında yapay zekanın geliştirilmesinin öncesinde de, bu doğrultuda çalışmalar mevcuttur. Bilgisayarlı dilbilim, 1950'lerde Birleşik Devletler'de, yabancı dildeki metinleri, özellikle Rus bilimsel dergilerinden İngilizceye otomatik olarak çevirmek için bilgisayarı kullanmak suretiyle ortaya konan çabalardan doğmuştur. Bilgisayarlar, aritmetik hesaplamaları, insanlara göre çok daha hızlı ve daha doğru yapabildikleri için, dilin işlenmesine başlanmasından ziyade kısa zamanda hesaplama yeteneği ön plana çıkmış ve salt hesaplama işlevi düşünülmüştür. Daha sonraları hesaplamalı ve niceliksel yöntemler, daha önceki modern dil formlarının yeniden yapılandırılması ve modern dillerin, geleneksel dil ailelerinin altında gruplandırılması için kullanılmaktadır. Bununla birlikte, biyolojik araştırmalardan, özellikle de gen haritalandırmasından alınan kavramları ödünç alan son zamanlardaki disiplinlerarası çalışmalar, daha karmaşık analitik araçlar sayesinde daha güvenilir sonuçlar üretmektedir.
Makine çevirimi (mekanik çevirim olarak da bilinir) yaklaşık ve doğru tercümeler üretemediğinde, insan dillerinin otomatik olarak işlenmesi, başlangıçta varsayıldığından çok daha karmaşık biçimde kabul edildi. Bilgisayarlı dilbilim, dil verilerini akıllıca işlemek için algoritma ve yazılım geliştirmeye ayrılan yeni alanın adı olarak doğmuştur. Yapay zeka 1960'larda ortaya çıktığında, bilgisayarlı dilbilim alanı, insan seviyesinde anlama ve doğal dillerin üretimi ile uğraşan yapay zekanın alt bölümü haline geldi.
Bir dili diğer bir dile çevirmek için, her iki morfolojiyi (sözcük formlarının grameri) ve söz dizimini (cümle yapısının grameri) içeren her iki dilin gramerinin iyice anlaşılması gerektiği gözlemlendi. Sözdizimi anlamak için anlambilim ve sözlüğü yani kelime hazinesi ve hatta dil kullanımının pratikleri hakkında izah gerekliydi. Bu nedenle, diller arasında çeviri yapmak için bir çaba olarak başlayan dürtü, bilgisayarları kullanarak doğal dillerin nasıl temsil edileceğini ve nasıl işleneceğini anlamaya yönelik bütüncül bir disipline dönüşmüştür.
Günümüzde bilgisayarlı dilbilim kapsamındaki araştırmalar; sayısal dilbilim bölümlerinde, bilgisayarlı dilbilim laboratuvarlarında, bilgisayar bilimleri bölümlerinde ve dilbilim bölümlerinde yapılmaktadır. Bilgisayarlı dilbilim alanında yapılan bazı araştırmalar, çalışma konuşması veya metin işleme sistemleri yaratmayı amaçlarken diğerleri insan-makine etkileşimine izin veren bir sistem yaratmayı amaçlamaktadır. İnsan-makine iletişimi için kullanılan programlara "konuşmanın aracıları" denilir.

Bilgisayarlı görü, bilgisayarların dijital görüntülerden veya videolardan nasıl bir anlam  çıkarabileceğiyle ilgilenen disiplinler arası bilimsel bir alandır. Mühendislik yöntemleriyle, insan görsel sisteminin yapabileceği görevleri anlamaya ve otomatikleştirmeye çalışmaktadır.
Bilgisayarlı görü görevleri, sayısal veya sembolik bilgi üretmek için dijital görüntüleri elde etme, işleme, analiz etme ve anlamayı içermektedir. Aynı zamanda gerçek dünyadan yüksek boyutlu verilerin çıkarılmasına yönelik yöntemleri içermektedir. Buna göre anlamak, görsel imgelerin (retinanın girdisi) düşünce süreçlerin anlamlandıran ve uygun eylemi ortaya çıkarabilen dünya tanımlarına dönüşümü anlamına gelmektedir.
Bilgisayarlı görünün bilimsel disiplini, görüntülerden bilgi çıkaran yapay sistemlerin arkasındaki teori ile ilgilidir. Görüntü verileri; video parçaları, birden çok kameradan gelen görüntüler, bir 3B tarayıcıdan çok boyutlu veriler veya tıbbi tarama cihazından gelen görüntüler gibi birçok biçimde olabilmektedir. Bilgisayarlı görü vizyonunun teknolojik disiplini, teorilerini ve modellerini bilgisayarla görme sistemlerinin yapımına uygulamayı amaçlamaktadır.
Bilgisayarlı görünün alt alanları nesne algılama, olay algılama, video izleme, nesne tanıma, 3D poz tahmini, öğrenme, indeksleme, hareket tahmini, otomatik görsel oluşturma, 3D sahne modelleme ve görüntü onarımı gibi alanlardır.

Bilgisayarlı görü, bilgisayarların dijital görüntülerden veya videolardan nasıl bir anlam kazanabileceğiyle ilgilenen disiplinler arası bilimsel bir alandır. Mühendislik yöntemleriyle, insan görsel sisteminin yapabileceği görevleri anlamaya ve otomatikleştirmeye çalışmaktadır. "Bilgisayarlı görü, tek bir görüntüden veya bir dizi görüntüden yararlı bilgilerin otomatik olarak çıkarılması, analizi ve anlaşılmasıyla ilgilidir. Otomatik görsel anlayışa ulaşmak için teorik ve algoritmadan türetilen bir temelin geliştirilmesini içermektedir". Bilimsel bir disiplin olarak bilgisayarlı görü, görüntülerden bilgi çıkaran yapay sistemlerin arkasındaki teori ile ilgilenir. Görüntü verileri, video parçaları, birden çok kameradan gelen görüntüler veya bir tıbbi tarayıcıdan gelen çok boyutlu veriler gibi birçok biçimde olabilmektedir. Teknolojik bir disiplin olarak bilgisayarlı görü, teorilerini ve modellerini bilgisayarla görme sistemlerinin inşası için uygulamaya çalışmaktadır.

1960'ların sonlarında, yapay zekaya öncülük eden üniversitelerden bilgisayarlı görü ile ilgili çalışmalar başlatıldı. Robotlara akıllı davranışlar kazandırmak için bir basamak olan insan görsel sistemini taklit ettirmek amaçlanıyordu. 1966'da bunun, bir bilgisayara bir kamera bağlatılarak ve "gördüklerini tarif etmesini" sağlatılarak bir ufak bir proje ile başarılabileceğine inanılıyordu.
Bilgisayarlı görüyü o dönemde yaygın olan dijital görüntü işleme alanından ayıran şey, tarama yapılan alanı tam olarak anlamak amacıyla görüntülerden üç boyutlu yapı çıkarma arzusuydu. 1970'lerde yapılan araştırmalar, görüntülerden kenarların çıkarılması, çizgilerin etiketlenmesi, çok yüzlü olmayan ve çok yüzlü modelleme, nesnelerin daha küçük yapıların ara bağlantıları olarak gösterilmesi, optik akış ve hareket tahmini gibi bugün var olan bilgisayarlı görü algoritmalarının birçoğunun ilk temellerini oluşturdu. Daha sonraki on yıl, bilgisayar vizyonunun daha titiz matematiksel analizine ve nicel yönlerine dayanan çalışmalar görüldü. Bunlar arasında ölçek alanı kavramı, gölgeleme, doku ve odak gibi çeşitli ipuçlarından şekil çıkarımı ve yılanlar olarak bilinen kontur (Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre çizgisi.) modelleri yer aldı. Araştırmacılar ayrıca, bu matematiksel kavramların çoğunun, düzenlileştirme ve Markov rastgele alanları ile aynı optimizasyon çerçevesi içinde ele alınabileceğini fark etmişlerdir. 1990'larda, önceki araştırma konularından bazıları diğerlerinden daha aktif hale geldi. Projektif 3-D onarım araştırmaları, kamera kalibrasyonunun daha iyi anlaşılmasına yol açmıştır. Kamera kalibrasyonu için optimizasyon yöntemlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, fotogrametri alanından demet ayarlama teorisinde birçok fikrin keşfedildiği fark edilmiştir. Bu, birden çok görüntüden sahnelerin seyrek 3 boyutlu onarımı için farklı yöntemlere yol açmıştır. Yoğun üç boyutlu uygunluk problemi ve daha fazla çoklu-görüntülü üç boyutlu tekniklerinde ilerleme kaydedildi. Aynı zamanda, görüntü ayırmayı çözmek için grafik kesiminin varyasyonları kullanıldı. Bu on yıl içinde, görsellerdeki yüzleri tanımak için istatistiksel öğrenme tekniklerinin ilk kez pratikte kullanılmıştır (Örneğin Eigenface). 1990'ların sonlarına doğru, bilgisayar grafikleri ve bilgisayar görüşü alanları arasındaki etkileşimin artmasıyla önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. Bu, görüntü tabanlı oluşturma, görüntü dönüştürme, görünüm enterpolasyonu, panoramik görüntü birleştirme ve erken ışık alanı oluşturmayı içeriyordu.
Son zamanlarda yapılan çalışmalar, makine öğrenimi teknikleri ve karmaşık optimizasyon çerçeveleri ile birlikte kullanılan özellik tabanlı yöntemlerin yeniden canlandığını gördü. Derin Öğrenme tekniklerinin ilerlemesi, bilgisayarlı görü alanına daha fazla yenilik getirdi. Sınıflandırma, segmentasyon ve optik akış gibi çeşitli görevler için çeşitli karşılaştırmalı bilgisayarlı görü veri setlerinde derin öğrenme algoritmalarının doğruluğu önceki yöntemleri geride bırakmıştır.

Katı hal fiziği, bilgisayarlı görü ile yakından ilgili olan başka bir alandır. Çoğu bilgisayarlı görü sistemi, tipik olarak görünür veya kızılötesi ışık şeklinde olan elektromanyetik radyasyonu algılayan görüntü sensörleri ile çalışmaktadır. Sensörler, kuantum fiziği kullanılarak tasarlanmıştır. Işığın yüzeylerle etkileşime girdiği süreç fizik kurallar kullanılarak açıklanmaktadır. Fizik, çoğu görüntüleme sisteminin temel bir parçası olan optiğin davranışını açıklar. Gelişmiş görüntü sensörleri, görüntü oluşum sürecini tam olarak anlamak için kuantum mekaniğine bile ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca, fizikteki çeşitli ölçüm problemleri, örneğin sıvılarda hareket gibi bilgisayarlı görü kullanılarak ele alınabilmektedir.

Önemli bir rol oynayan ikinci bir alan, sinir bilimi, özellikle biyolojik görü sistemi çalışmasıdır. Geçen yüzyılda, hem insanlarda hem de çeşitli hayvanlarda görsel uyaranların işlenmesi için çalışan gözler, nöronlar ve beyin yapıları üzerinde kapsamlı bir çalışma yapılmıştır. Bu, görme ile ilgili belirli görevleri çözmek için "gerçek" görüntü sistemlerinin nasıl çalıştığına dair kaba, ancak karmaşık bir açıklamaya yol açmıştır. Bu sonuçlar, yapay sistemlerin, biyolojik sistemlerden farklı karmaşıklık düzeylerinde işlenmesine yol açmıştır. Aynı zamanda davranışları taklit edecek şekilde tasarlandığı bilgisayarlı görü içinde bir alt alana yol açmıştır. Ayrıca, bilgisayarlı görü içinde geliştirilen öğrenmeye dayalı yöntemlerden bazıları (örneğin; sinir ağı, derin öğrenme tabanlı görüntü ve özellik analizi ve sınıflandırma) biyoloji geçmişine sahiptir.
Bilgisayarlı görü araştırmalarının bazı türleri, biyolojik vizyon araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Aslında, yapay zeka araştırmalarının birçok türünün insan bilincine yönelik araştırmalarla ve görsel bilgileri yorumlamak, entegre etmek ve kullanmak için depolanan bilginin kullanımıyla yakından bağlantılı olması gibi örnekler verilebilmektedir. Biyolojik görme alanı, insanlarda ve diğer hayvanlarda görsel algının arkasındaki fizyolojik süreçleri inceler ve modeller. Bilgisayarlı görü ise yapay görme sistemlerinin arkasında yazılım ve donanımda uygulanan süreçleri inceler ve açıklar. Biyolojik ve bilgisayarlı görü arasındaki disiplinler arası alışveriş her iki alan için de verimli olmaktadır.

Bilgisayarlı görü ilgili bir başka alan da sinyal işlemedir. Tek değişkenli sinyallerin, tipik olarak zamansal sinyallerin işlenmesine yönelik birçok yöntem, bilgisayarlı görüde iki değişkenli sinyallerin veya çok değişkenli sinyallerin işlenmesine doğal bir şekilde genişletilebilmektedir. Bununla birlikte, görüntülerin özel doğası nedeniyle, tek değişkenli sinyallerin işlenmesinde karşılığı olmayan, bilgisayarlı görü içerisinde geliştirilen birçok yöntem vardır. Sinyalin çok boyutluluğuyla birlikte, sinyal işlemede bilgisayar görüşünün bir parçası olarak bir alt alanı tanımlanmaktadır.

Robot navigasyonu, robotik sistemlerin bir ortamda gezinmesi için otonom yol planlaması veya düşüncesiyle ilgilenmektedir. İçlerinde gezinmek için bu ortamların ayrıntılı olarak anlaşılması gerekmektedir. Çevre hakkındaki bilgiler, bir görüntü sensörü görevi gören ve çevre ile robot hakkında üst düzey bilgi sağlayan bir bilgisayar görüntü sistemi tarafından sağlanabilir.

Bilgisayarlı görü ile ilgili yukarıda bahsedilen görüşlerin yanı sıra, ilgili araştırma konularının çoğu tamamen matematiksel bir bakış açısıyla da incelenebilmektedir. Örneğin, bilgisayarlı görüdeki birçok yöntem istatistiklere, optimizasyona veya geometriye dayanmaktadır. Son olarak, alanın önemli bir kısmı bilgisayar vizyonunun uygulama yönüne ayrılmıştır; çeşitli yazılım ve donanım kombinasyonlarında mevcut yöntemlerin nasıl gerçekleştirilebileceği veya çok fazla performans kaybetmeden işlem hızı kazanmak için bu yöntemlerin nasıl değiştirilebileceği gibi alanlarla da ilgilenmektedir. Bilgisayarlı görü ayrıca moda e-ticaretinde, envanter yönetiminde, patent araştırmasında, mobilyada ve güzellik endüstrisinde de kullanılmaktadır.

Bilgisayarlı görü ile en yakından ilgili alanlar görüntü işleme, görüntü analizi ve makine görüsüdür. Bunların kapsadığı çeşitli teknikler ve uygulamalar arasında önemli bir benzerlik vardır. Bunun anlamı, bu alanlarda kullanılan ve geliştirilen temel tekniklerin benzer olduğunu, farklı isimlere sahip tek bir alan olduğu şeklinde yorumlanabilecek olduğunu ima etmektedir. Öte yandan, araştırma gruplarının, bilimsel dergilerin, konferansların ve şirketlerin kendilerini özellikle bu alanlardan birine ait olarak sunmaları veya pazarlamaları gerekli görünmektedir. Bu nedenle, her alanı diğerlerinden ayıran çeşitli nitel

Hesaplamalı kimya, kimya problemlerini çözmeye yardımcı olmak için bilgisayar simülasyonunu kullanan bir kimya dalıdır. Moleküllerin, katıların yapı ve özelliklerini hesaplamak için verimli bilgisayar programlarına dahil edilmiş teorik kimya yöntemlerini kullanır. Bu yöntemlerin kullanılmasının nedeni, hidrojen moleküler iyonu (dihidrojen katyonu) ile ilgili nispeten yeni sonuçlar dışında, kuantum çok-gövdeli(many-body) problemlerin analitik olarak çözülemez oluşudur. Hesaplama sonuçları normal olarak kimyasal deneylerle elde edilen bilgileri tamamlarken, bazı durumlarda gözlemlenmeyen kimyasal olayları da tahmin edebilmektedir. Yeni ilaç ve materyallerin tasarımında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bu özelliklerin örnekleri, yapı (yani, kurucu atomların konumları), mutlak ve bağıl etkileşimli enerjiler, elektronik-yük yoğunluğu dağılımları, dipoller ve yüksek çok kutuplu momentler, titreşim frekansları, reaktivite veya diğer spektroskopik nicelikler ve bunlarla ilgili kesitlerdir.
Kullanılan yöntemler statik ve dinamik durumları kapsar. Her durumda, bilgisayarın zamanı ve diğer kaynaklar(bellek ve disk alanı gibi) incelenen sistemin boyutuyla birlikte hızla artmaktadır. Bu sistem tekli bir molekül, bir grup molekül veya katı formda olabilir. Hesaplamalı kimya yöntemleri çok yaklaşık değerler üretebilir. Bunlar genellikle yalnızca küçük sistemler için uygulanabilir. Ab initio yöntemleri tamamen kuantum mekaniği ve temel fiziksel sabitler üzerine kuruludur. Diğer yöntemlere ampirik veya yarı ampirik denir çünkü harici olarak ampirik parametreler kullanırlar.
Hesaplamalı kimya yöntemleri hem ab initio hem yarı ampirik yaklaşımları içerir. Bunlar, ilk prensip denklemlerinin basitleştirilmiş formlarından çözülmesi daha kolay veya daha hızlı, sistemin boyutunu (örneğin: periyodik sınır koşulları) sınırlayan yaklaşık değerlerden, herhangi bir çözümü elde etmek için gereken temel denklemlerin ana yaklaşımlarına kadar değişmektedir. Örneğin, çoğu ab initio hesaplamaları, temel Schrödinger denklemini çekirdeklerin hesaplama sırasında yerinde kaldığını varsayarak büyük ölçüde kolaylaştıran Born-Oppenheimer yaklaşımını kullanmaktadır. Prensip olarak, ab initio yöntemleri, yakınsaklıkların sayısını azaltıldığından, temel denklemlerin doğru çözümüne sonuç olarak yaklaşmaktadır. Bununla birlikte, uygulamada, tüm yakınsaklıkları ortadan kaldırmak imkânsızdır ve kaçınılmaz olarak hata oluşmaktadır. Hesaplamalı kimyanın amacı, hesaplamaları tutarlı kılarken bağıl ve mutlak hatayı en aza indirmektir.
Bazı durumlarda, elektronik yapının ayrıntıları moleküllerin uzun zamanlı faz uzayı davranışından daha az önemlidir. Proteinlerin ve protein-ligand bağlayıcıların termodinamik konformasyonel çalışmalarında da durum böyledir. Ayrıca, "cheminformatik" alanında fizikokimyasal özelliklere dayalı makine öğrenimi gibi daha ampirik (ve hesaplama açısından daha ucuz) yöntemler kullanılmaktadır. Örnek olarak tipik bir problem, ilaç moleküllerinin belirli bir hedefe bağlanma afinitesini tahmin etmektir.

Teorik kimya terimi kimyanın matematiksel bir tanımı olarak tanımlanabilirken, hesaplamalı kimya terimi ise genellikle matematiksel bir yöntem yeterli derecede geliştirildiğinde ve bir bilgisayarda uygulanması için otomatikleştirilebileceğinde kullanılır. Teorik kimyada, kimyagerler, fizikçiler ve matematikçiler, kimyasal reaksiyonların atomik ve moleküler özelliklerini ve reaksiyon yollarını tahmin etmek için algoritmalar ve bilgisayar programları geliştirirler. Hesaplamalı kimyacılar aksine mevcut bilgisayar programlarını ve metodolojilerini belirli kimyasal sorulara uygulayabilir.
Hesaplamalı kimyanın iki farklı yönü vardır:
Hesaplamalı çalışmalar, bir laboratuvar sentezi için bir başlangıç noktası bulma veya spektroskopik ölçümlere ait konum ve kaynak gibi deneysel verilerin anlaşılmasına yardımcı olmak için kullanılır.

Bilinen araştırmalar, bugüne kadar bilinmeyen moleküllerin olasılığını öngörmek veya deneyler yoluyla kolayca incelenmeyen reaksiyon mekanizmalarını keşfetmek için kullanılır.
Böylece, hesaplamalı kimya deneysel kimyagerliğe yardımcı olabilir veya tamamen yeni kimyasal nesneleri bulmak için deneysel kimyagerlik alanı meydana gelebilir.
Hesaplamalı kimyada birkaç önemli alan ayırt edilebilir:

Çekirdeklerin konumu olarak enerji yüzeyinde sabit noktalar bulmak ve moleküllerin yapısının kuvvet simülasyonunun daha doğru kuantum kimyasal yöntemlerle tahmin edilmesi.
Kimyasal maddeler üzerine veri depolama ve arama.
Kimyasal yapılar ve özellikler arasındaki korelasyonların belirlenmesi
Bileşiklerin etkin sentezine yardımcı olmak için hesaplamalı yaklaşımlar.
Belirli yollarla diğer moleküllerle (örn. Ilaç tasarımı ve kataliz) etkileşen molekülleri tasarlamak için hesaplamalı yaklaşımlar.

Tam ve mükemmel ifadeler, bu alanda görünmemektedir, çünkü kimyanın çok az kısmı tam olarak hesaplanabilir. Bununla birlikte, kimyanın neredeyse her yönü niteliksel veya niceliksel olarak hesaplama modellemesinde tanımlanabilmektedir.
Moleküller çekirdek ve elektronlardan oluşur, bu nedenle kuantum mekaniği yöntemleri uygulanır. Hesaplamalı kimya alanında çalışan kimyagerler, göreceli olarak Dirac denkleminin çözümünde bazı ilerlemeler kaydetmesine rağmen, relativistik düzeltmeleri ekleme yöntemiyle genellikle göreceli olmayan Schrödinger denklemini çözmeye çalışırlar. Prensip olarak, Schrödinger denklemini, eldeki sorun için uygun olan zaman bağımlı veya zaman bağımsız formda çözmek mümkündür. Pratikte ise çok küçük sistemler haricinde bu mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, yaklaşık yöntemlerin çokluğu, doğruluk ve hesaplama maliyeti arasındaki en iyi dengeyi sağlamak için çaba göstermektedir.
Doğruluk her zaman daha fazla hesaplama maliyetiyle geliştirilebilir. Tam relativistik-kapsayıcı yöntemlerin hesaplama maliyetinden dolayı, birçok elektron içeren ab initio modellerinde önemli hatalar kendini gösterebilir. Bu, geçiş metalleri ve bunların katalitik özellikleri gibi yüksek atomik birim atomlarıyla etkileşen moleküllerin çalışmasını zorlaştırmaktadır. Hesaplamalı kimyadaki mevcut algoritmalar, yeterli doğrulukla yaklaşık 40'a kadar elektron içeren moleküllerin özelliklerini rutin olarak hesaplayabilir. Enerji hataları birkaç kJ / mol'den az olabilir. Geometriler için bağ uzunlukları birkaç pikometrede ve bağ açılarında 0.5 derece içinde tahmin edilebilir. Birkaç düzine elektron içeren daha büyük moleküllerde yoğunluk fonksiyoneli teorisi (DFT) gibi yaklaşık yöntemlerle hesaplanabilirlik sağlanmaktadır.
Bu yöntemlerin, biyokimya alanındaki gibi karmaşık kimyasal reaksiyonları tanımlamak için yeterli olup olmadığı konusunda bazı tartışmalar vardır. Büyük moleküller, yarı ampirik yaklaşım yöntemleriyle incelenebilir. Daha büyük moleküller ise, moleküler mekanik (MM) olarak adlandırılan kimya bilimi dalını esas alan klasik mekanik yöntemleriyle işlem görürler. QM-MM yöntemlerinde, büyük kompleks problemlerin küçük kısımları mekanik olarak kuantum işlemleriyle(QM), kalan kısım yaklaşık işlemleriyle(MM) hesaplanır.

Moleküler yapıları tahmin etmek için toplam enerjiyi belirleme yolları şunlardır:

Hesaplamalı kimyada kullanılan programlar, Schrödinger denklemini çözen birçok farklı kuantum-kimyasal yöntemlere dayanmaktadır. Denklemlerinde ampirik ya da yarı ampirik parametreler içermeyen yöntemler - doğrudan teorik ilkelerden türetilmektedir ancak deneysel veriler içermemektedir - ab initio yöntemleri olarak adlandırılmaktadır. Bu, çözümün tam bir çözüm olduğunu ima etmez.Bunların hepsi yaklaşık kuantum mekanik hesaplamalarıdır. Bu, belirli bir yaklaşımın ilkeler üzerinde titizlikle (kuantum teorisi) tanımlandığı ve daha sonra nitel olarak önceden bilindiği bir hata marjı içinde çözüldüğü anlamına gelir. Sayısal yinelemeli yöntemlerin kullanılması gerekiyorsa, yaklaşık makine doğruluğu elde edilinceye kadar (bilgisayardaki sonlu bir sözcük uzunluğu ve matematiksel ve / veya fiziksel yaklaşımlar için mümkün olan en iyi) yinelemek amaçlanmaktadır.
En basit tip ab initio elektronik yapı hesaplaması, moleküler orbital teorisinin bir uzantısı olan Hartree-Fock metodudur(HF).Burada korelasyon elektron-elektron iticili özel olarak hesaba katılmaz ve sadece ortalama etkisi hesaplamaya dahil edilir. Temel set büyüklüğü arttıkça, enerji ve dalga fonksiyonu Hartree-Fock limiti olarak adlandırılan bir sınıra doğru eğilim gösterir. Birçok hesaplama türü (Hartree-Fock sonrası metotları) Hartree-Fock hesaplamasıyla başlar ve daha sonra elektronik korelasyon olarak da adlandırılan elektron-elektron itmesi için doğru olur. Bu yöntemler sınırlara itildiğinde, göreceli olmayan Schrödinger denkleminin tam çözümüne yaklaşırlar. Deneyle tam bir mutabakat sağlamak için, her ikisi de ağır atomlar için çok daha önemli olan, göreceli ve spin yörüngesi terimlerini içermesi gereklidir. Bu yaklaşımların tümünde, yöntem seçimi ile birlikte, bir temel küme seçilmesi gereklidir. Bu, molekül orbitallerini atomik orbitallerin (LCAO) moleküler orbital metodu Ansatz'ın doğrusal kombinasyonu ile genişletmek için kullanılan moleküldeki farklı atomlar üzerine odaklanmış bir dizi fonksiyondur. Ab initio yöntemlerinde, bir teori düzeyi (yöntem) ve bir temel küme tanımlanması gerekir.
Hartree-Fock dalga fonksiyonu tek bir konfigürasyon veya determinanttır. Bazı durumlarda, özellikle bağ kırma işlemleri için bu yetersizdir ve birkaç konfigürasyon kullanılmalıdır. Burada, konfigürasyonların ve temel fonksiyonların katsayıları birlikte incelenerek optimize edilir.
Toplam moleküler enerji, moleküler geometrinin bir fonksiyonu olarak değerlendirilebilir. Başka bir deyişle, potansiyel enerji yüzeyi olarak adlandırılabilir. Böyle bir yüzey, reaksiyon dinamikleri için kullanılabilir. Yüzeyin durağan noktaları, farklı izomerlerin ve izomerler arasında dönüşüm için geçiş yapılarının tahmin edilmesine imkân sağlar. Ancak bunlar, tam yüzey hakkında mutlak bilgi sahibi olmaksızın yaklaşık olarak saptanabilir.
Hesaplamalı termokimya adı verilen ve özellikle oluşum entalpisi gibi önemli konularda termoki

Bilim felsefesi, epistemoloji, ontoloji, etik ve estetik gibi felsefenin temel alt bölümlerinden birisidir.

Bilim felsefesi, bilimin ne olduğunu, bilimsel kuramın özgül yapısını, bilimsel bilginin epistemolojik statüsünü, bilimsel yöntemin (ya da yöntemlerin) anlamını, bilim alanı ve bilimsel bilginin nesnesini, bilimin gelişiminin anlamını, özet olarak bir bütün bilimin konumu, gelişimi ve iç-yapısını değerlendiren, bunu kuramsal düzlemde ortaya koymaya çalışan felsefe bölümüdür. Bilim tarihinden farklı olarak bilim felsefesi bu söz konusu tarihin kuramsal düzlemde açıklanmasını ve değerlendirilmesini üstlenir.

Bilim felsefecileri bir bakıma hem felsefe hem de bilim alanında yer alırlar, her iki alana birden hakim olmaya çalışırlar. Özellikle başlangıçta bilim insanları belirli bir felsefi etkinlik içinde de olmuşlardır. Başlangıçta bilimler felsefenin içinde yer almaktadır; filozoflar aynı zamanda çoğu noktada bilim insanlarıydılar, birçok bilimsel alanda bilgi sahibiydiler ve onların sentezleriyle felsefe yapmaktaydılar. Fizik'i ve Metafizik'i yazan Aristoteles bunun tipik bir örneğidir. Bilginin gelişimi, özerk dallara ayrılması ve her bölümün kendi içinde çok daha fazla uzmanlık gerektirmesiyle zaman içinde bilimler felsefeden ayrışmaya başladı. Önce doğa bilimleri, ardından sosyal bilimler ayrışmaya çalışmıştır. Ancak felsefenin bilimle ilişkisi ve bilime yönelik ilgisi süreklidir. Bu süreklilik felsefe ve bilim tarihinde gösterilebilir. Başlangıçta filozofların bilimle ilgilenen kişiler olması ve daha sonra giderek felsefenin bilim üzerine düşünmesi şeklinde bu ilişki süregelmiştir. Yalnızca filozofların bilimle ilişkili insanlar olması dolayısıyla değil, bilimin ne olduğu üzerine üretilen düşüncelerin felsefi niteliği dolayısıyla da böyledir.
Bilim felsefesine ait metinlerin çok uzun tarihsel bir geçmişi vardır. Aristoteles'ten itibaren bu iz sürülebilir. Ama bilim felsefesi, felsefenin bir alt bölümü olarak özellikle bilimlerin felsefeden ayrışmasının bir sonucu olarak belirginleştiği için modern zamanların ürünüdür. Francis Bacon'ın Novum Organum'u, René Descartes'ın Metot Üzerine Konuşma'sı, Isaac Newton'un "Felsefi Akıl Yürütmenin Kuralları", Henri Poincaré'nin Bilim ve Hipotez'i, bir anlamda bilim felsefesinin öncü klasik metinleri sayılabilir. 20. yüzyıldan itibaren ise bilim felsefesi tamamen özerk ve kapsamlı bir bölüm haline gelir.
Pozitivizm, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren önermeleriyle hem bilimsel bir pratiği temellendiriyor, hem de felsefenin sorularını yanıtlıyordu. Soyut bir sistem olarak felsefenin sonu gelmiş varsayılıyordu. Ancak öyle olmadığı düşüncesi giderek yaygınlık kazandı. Bizzat pozitivizm denilen bilim düşüncesinin aşırı derecede felsefe içerdiği ortaya konuldu. Bilimin ya da bilimsel yöntemin ilkeleri sayılan bir düzine kural durmadan değişime uğradı ve yerine yenileri önerildi. Nedensellik ilkesi, belirsizlik ilkesiyle savaşır durumda buldu kendisini. Kuantum fiziği gibi bilimsel gelişmelerin yol açtığı kuramsal sorunlarla bilim felsefesi özellikle 1960'lı yıllardan itibaren belirleyici bir güncellik kazanmıştır. Bilime duyulan güvenin sarsıldığı bir dönemde, bilim felsefesi öne çıkmaya başlar. Bunda Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos, Paul Feyerabend gibi ünlü ve çok etkili bilim felsefecilerinin özgün çalışmaları da belirleyici bir rol oynamıştır.

Bilimin felsefenin konusu olması ve hatta bu konunun belirli bir zaman içinde felsefenin bir alt disiplini olması söz konusudur. Tarihsel bir açıklama olarak bilimin felsefenin içinden doğup geliştiği genel bir şekilde belirtilir. Daha sonra bilimin bir bilinç formu olarak ayrılmasından sonra da bilim felsefe ilişkisi süregelmiştir. Bilim felsefesi özellikle bu ayrımın sonrasında felsefenin bilim üzerine düşünmesinin bir sonucu olarak disipliner bir duruma gelmiştir. Bu iki alan her zaman kuramsal olarak birbirine karışma ve karşılıklı etkileşim içinde birbirini etkileme halindedir. Genel bir ayrım varsayılmakta birlikte kuramsal ayrım çizgilerini belirlemek kolay görünmemektedir. Bilim felsefesi, bilimin kendi niteliği ve anlamı üzerine, felsefenin kuramsal çalışmasını dile getirir.
Bilim kendi başına kendi anlamını bilemez, böyle bir bilme çabasına yöneldiği anda felsefe alanına girmiş olur. Bu anlamda bilim felsefesi, bilimin yerini anlamını ve kuramsal konumunu belirlemek üzere yürütülen felsefe-içi çalışmaların bütünlüğüdür. Bilimin felsefeden ayrışmasından sonra felsefenin bilim üzerine düşünmesi bilim felsefesinin içeriğini oluşturmaktadır. Özetle, bilim felsefesi, bilimsel düşünce ve yöntemlerin mantıksal ya da kuramsal bir çözümlemesini vermeye çalışır.

Klasik görüş ya da ürün olarak bilime göre bilim, evreni anlamak için tek geçerli yoldur ve birikimsel bir şekilde ilerler. Auguste Comte ve Ernst Mach'ın pozitivizminden etkilenen klasik görüşçüler, Viyana Çevresi'ni kurarak mantıksal pozitivizmi geliştirmişlerdir. Rudolf Carnap'ın ortaya koyduğu ve Hans Reichenbach'ın da katkıda bulunduğu klasik görüşün temel varsayımları aşağıdaki gibidir:
Bilim, olgular ve mantık arasındaki ilişkiye dayanmaktadır. Deney ve gözlem sayesinde elde edilen veriler, bilimsel yöntemin temelini oluşturmaktadır. Bu veriler kullanılarak teoriler geliştirilmekte, ardından teoriler doğada kendilerini destekleyen örnekler kullanılarak doğrulanmaktadır.
Bilim, tümevarım ve nedensellik üzerinden tarih boyunca düzenli bir şekilde ilerlemiştir. Evren hakkında sorguladığımız her şeyi açıklayabilme potansiyeline sahip olan bilim, mükemmel hale gelecektir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimler zaman içerisinde birbirlerine yakınlaşacak, sonuç olarak sosyal fizik adı altında birleşecektir.
Doğa bilimleri, tarihsel gelişimini sosyal bilimlere göre daha hızlı sürdürmüştür. Bu nedenle, ortak bir bilimsel yöntemin oluşturulmasında doğa bilimlerinden yararlanılmalıdır.
Bilim, elimizdeki en iyi bilgi kaynağını oluşturan ve kesinlikle doğru kabul edilmesi gereken sonuçlara ulaşmaktadır.
Matematiksel modellemeler ve sembolik mantığın kullanılması, felsefe için önemlidir.
Karl Popper, klasik görüşün çoğu varsayımına yakınlık göstermekle birlikte tümevarım ve doğrulanabilirliği eleştirmiştir:
Doğa bilimlerinde, tümevarım ve doğrulanabilirliğin bir arada sağlanması mümkün değildir. Deney ve gözlem yoluyla doğanın ancak bir bölümü incelenebilir, geliştirilen teoriler de bu bölümün özelliklerini yansıtır. Bundan dolayı, her koşulda doğru kabul edilemezler.
Bilim, tümdengelim ve yanlışlanabilirlik üzerinden ilerlemelidir. Evrensel niceleme statüsündeki teorilerin, doğada kendileriyle çelişen herhangi bir örnek bulunması durumunda gözden geçirilmeleri ve terk edilmeleri gerekir.
Auguste Comte'un doğa bilimleriyle uyumlu olan bazı düşünceleri ve Karl Popper'ın yanlışlanabilirliği, bilim çevreleri içerisinde genel kabul görmektedir. Viyana Çevresi'nin mantıksal pozitivizmi, 1930'lu yıllarda kayda değer bir desteğe sahip olmakla birlikte, sonradan eleştirilmiştir.

Klasik görüşün eleştirisi ya da etkinlik olarak bilime göre bilim, evreni anlamak için geçerli yollardan biridir ve devrimsel bir şekilde ilerler. 1960'lı yıllarda Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri ve eş ölçülmezlik düşüncelerini geliştirmesi, klasik görüşün sorgulanmasını sağlamıştır. "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" kitabını yazarak, bilim felsefesine tarihselci bir yaklaşım getirmiştir. Stephen Toulmin'in biyoloji tarihi üzerine yaptığı araştırmalar da, paradigma değişimlerinin açıklanmasında etkili olmuştur. Klasik görüşün eleştirisinin temel varsayımları aşağıdaki gibidir:
Bilim, paradigma değişimleri üzerinden ilerleyen ve belirli tarihsel dönemlerde sıçramalar yaşayan bir süreçtir. Bilim tarihi ve bilim felsefesi arasındaki ilişki güçlendirilmelidir.
Bilim, teorilerin geliştirilmesi sürecinde mantık ve dil yapısının sağladığı imkanlardan yararlanmaktadır. Bu alanların tarih boyunca değişim göstermesi nedeniyle, eş ölçülmezlik geçerlidir ve teoriler kendi aralarında kıyaslanamazlar.
Evren hakkında sorguladığımız şeylerin ancak bir bölümü bilim sayesinde açıklanabilir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimler, zaman içerisinde yeni araştırma alanlarının ortaya çıkmasıyla detaylanacaktır.
Bilim insanlarının geliştirdikleri teorilerde psikolojik durumlarının, içerisinde bulundukları sosyolojik yapıların, yaşadıkları tarihsel dönemlerin ve felsefi görüşlerinin etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle, ulaşılan sonuçlar öznel etkiler içermektedir ve belirli koşullarda, uzlaşmaya dayalı olarak kabul edilmelidir.
Imre Lakatos, Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik ve Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri alanında ortaya koyduğu görüşleri sentezlemeye çalışmıştır. Bilimsel yöntem hakkındaki düşüncelerinde klasik görüşten etkilenmiş, teoriler arasındaki değişimi açıklamak için ise klasik görüşün eleştirisinden yararlanmıştır.
Paul Feyerabend, klasik görüşün eleştirisinin varsayımlarını daha da ileriye götürmüştür. Yönteme Karşı ve Özgür Bir Toplumda Bilim'i yazarak epistemolojik anarşizmi geliştirmiştir:
Bilim, kendi içerisindeki tarihsel dönemlerde olduğu gibi, diğer bilgi kaynaklarıyla arasında da eş ölçülmezdir. Din, felsefe ve sanat gibi alanlarla yaklaşık aynı öneme sahiptir.
Bilim, düzensiz olarak ilerleyen bir yapıdadır ve öznel etkiler içermesi nedeniyle görecelidir. Bilimsel yöntem yoktur ve belirlenmeye çalışılması, yalnızca kısıtlamalar geliştirilmesine neden olur.
Thomas Kuhn'un paradigma değişimleri, bilim çevreleri içerisinde genel kabul görmektedir.

Bilim insanları, belirli bir bilimsel yönteme sahip olmadıkları dönemde geçerli olduğunu düşündükleri teorileri bir arada kullanırlar. Bu teorilerin arasından birinin, gerçekliği açıklama konusunda diğerlerine göre ön plana çıkmasıyla, paradigma belirlenir ve olağan bilim dönemine girilir.
Olağan bilim dönemi: Bilim insanları, geliştirdikleri paradigma içerisinde çalışmalar yapar ve araştırmalar ortaya koyarlar.
Bunalımlar dönemi: Bilim insanları, doğru kabul ettikleri paradigmayla açıklayamadıkları bir örnekle karşılaşırlar. Olağanüstü araştırma kabul edilen b

Bu, bilim filozoflarının kronolojik bir listesidir. Alfabetik bir isim listesi için Kategori:Bilim felsefecileri'ne bakınız.

Sokrates
Demokritos
Platon
Aristo
Empedokles
Gazali
İbn-i Heysem (Alhazen)
Robert Grosseteste
Roger Bacon
Albertus Magnus (Büyük Albert)
Thomas Aquinas

Sör Francis Bacon

Galileo Galilei
René Descartes
Pierre Gassendi
Gottfried Leibniz

George Berkeley
Immanuel Kant
David Hume

Auguste Comte
John Stuart Mill
William Whewell
George Henry Lewes
William Stanley Jevons
Ernst Mach
Charles Sanders Peirce
Edmund Husserl
Friedrich Engels

Nikola Tesla
Henri Poincaré
Pierre Duhem
Niels Bohr
Albert Einstein
Bertrand Russell
Frank P. Ramsey
Moritz Schlick
John Dewey
Alfred North Whitehead

Alfred Ayer
Mario Bunge
Hans Reichenbach
Georges Canguilhem
Noam Chomsky
Kenneth Craik
Alexandre Koyré
Sör Karl Popper
Rudolf Carnap
Michael Polanyi
Otto Neurath
Carl Gustav Hempel
Paul Oppenheim
Gaston Bachelard
R. B. Braithwaite
Werner Heisenberg
Taketani Mitsuo
Stephen Toulmin

David Bloor
Paul Feyerabend
Mary Hesse
Thomas Kuhn
Imre Lakatos
Ernest Nagel
Hilary Putnam
W. V. Quine
Michael Ruse
Carl Friedrich von Weizsäcker

Peter Achinstein
David Albert
Jeffrey A. Barrett
Roy Bhaskar
Maarten Boudry
Richard Boyd
Arturo Carsetti
Nancy Cartwright
David Castle
Anjan Chakravartty
Alan Chalmers
Hasok Chang
Patricia Churchland
Paul Churchland
Daniel Dennett
John Dupré
John Earman
Bas van Fraassen
Ronald Giere
Peter Godfrey-Smith
Rebecca Goldstein
Adolf Grünbaum
Susan Haack
Ian Hacking
Donna Haraway
Sandra Harding
Michał Heller
Jaakko Hintikka
Paul Hoyningen-Huene
Philip Kitcher
Ursula Klein
Larry Laudan
John Lennox
Isaac Levi
Peter Lipton
Helen Longino
Elisabeth Lloyd
Ernan McMullin
Peter Medawar
Sandra Mitchell
John E. Murdoch
Nancey Murphy
Basarab Nicolescu
Massimo Pigliucci
John Polkinghorne
Stathis Psillos
Alexander Rosenberg
Oliver Sacks
Wesley C. Salmon
Eric Scerri
Kristin Shrader-Frechette
Lawrence Sklar
Brian Skyrms
Quentin Smith
Elliott Sober
Wolfgang Stegmüller
Kim Sterelny
David Stove
Patrick Suppes
Claudine Tiercelin
Roberto Torretti
Gerard Verschuuren
John Worrall

Bilim tarihi ve felsefesi (HPS, History and Philosophy of Science), Bilim felsefesi ve Bilim tarihi'ni kapsayan bir akademik disiplin'dir. Alandaki birçok bilim insanı öncelikle tarihçi veya filozof olarak eğitilmiş olsa da, birçok önde gelen üniversitede HPS'nin akademik derece veren bölümleri mevcuttur. Bilim felsefesi ve bilim tarihi'nin kendine ait disiplinleri olsa da Bilim tarihi ve felsefesi başlı başına ayrı bir disiplindir.
Bilim felsefesi, bilimin temelleri, yöntemleri ve sonuçlarıyla ilgilenen bir felsefe dalıdır. Bu çalışmanın temel soruları, neyin bilim olarak nitelendirildiği, bilimsel teorilerin güvenilirliği ve bilimin nihai amacı ile ilgilidir. Bu disiplin, örneğin bilim ve hakikat arasındaki ilişkiyi araştırırken metafizik, ontoloji ve epistemoloji ile örtüşür. Bilim felsefesi, bilimin metafizik, epistemik ve semantik yönlerine odaklanır. Biyoetik ve bilimsel suistimal gibi etik konular genellikle bilim felsefesinden ziyade etik veya bilim çalışmaları olarak kabul edilir.
Bilimin gözlemlenemeyen şeyler hakkındaki gerçeği ortaya çıkarıp çıkaramayacağı ve bilimsel akıl yürütmenin haklı gösterilip gösterilmeyeceği de dahil olmak üzere, bilim felsefesiyle ilgili temel sorunların çoğu hakkında filozoflar arasında bir fikir birliği yoktur. Bir bütün olarak bilimle ilgili bu genel sorulara ek olarak, bilim felsefecileri belirli bilimlere (biyoloji veya fizik gibi) uygulanan sorunları dikkate alırlar. Bazı bilim felsefecileri de felsefenin kendisi hakkında sonuçlara ulaşmak için bilimdeki çağdaş sonuçları kullanırlar.

Birleşik disiplinin bir kökeni, bilim felsefesi disiplinine tarihsel yaklaşımdır. Bu melez yaklaşım Thomas Kuhn'un kariyerine yansır. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'deki ilk kalıcı ataması, felsefe bölümü tarafından ilan edilen bir pozisyondu, ancak aynı zamanda tarih bölümünde de dersler verdi. Yalnızca tarih bölümü profesörlüğüne atandığında felsefe bölümü öğrencilerine ders veremediği için üniversite yönetimine gücenmiştir ve bunu, "Orada olmayı kesinlikle çok istiyordum ve öğrencilerim benimle felsefe değil, tarih üzerine çalışıyorlardı, yine de benim daha önemli öğrencilerimdi." şeklinde dile getirmiştir Bu tutum aynı zamanda Kuhn'un ufuk açıcı Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Structure of Scientific Revolutions) (1962, 2. baskı 1970) adlı eserinde ana hatlarıyla belirtildiği gibi onun tarihselci yaklaşımına da yansır; burada bilimsel teoriler ve özellikle teori değişimi hakkındaki felsefi sorular paradigma kayması gibi kavramların kullanılmasıyla tarihsel terimlerle anlaşılır.
Bununla birlikte, Kuhn aynı zamanda bilim tarihi ve bilim felsefesinin "yöntemleri"ni tam olarak birleştirme girişimlerini de eleştiriyordu: "Yıkım, bence, iki alanı tek bir alan haline getirme girişiminin olası sonucu için çok güçlü bir terim değil. En genel ve en belirgin olanı hedefleri olan bir dizi merkezi kurucu özelliklerinde farklılık gösterirler. Tarihsel araştırmaların çoğunun nihai ürünü, geçmişin özellikleri hakkında bir anlatı, bir hikayedir. [...] Öte yandan filozof, esas olarak açık genellemeleri ve evrensel kapsamı olanları hedefler. O, doğru ya da yanlış hikayeler anlatan biri değildir. Amacı, belirli bir zamanda ve yerde ne olduğunu anlamaktan ziyade, her zaman ve yerde neyin doğru olduğunu keşfetmek ve belirtmektir." Daha yeni çalışmalar, bu metodolojik ve kavramsal ayrımların aslında birleşik bir disipline engel olup olmadığını sorgulamaktadır.

Vural Başaran, "SGK 003 Bilim Tarihi ve Felsefesi", Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri, 8 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Ağustos 2022 
Umut Morkoç (Aralık 2016). "Bilim Felsefesi Olarak Bilim Tarihi: Kuhn ve Koyré". MSKU Eğitim Fakültesi Dergisi. 3 (SI): 28-35. ISSN 2148-6999. 
Hüseyin Gazi Topdemir; Yavuz Unat (2020). Bilim Tarihi ve Felsefesi. Pegem Akademi. doi:10.14527/9786052419984. ISBN 978-605-241-998-4.

Bilimcilik veya Osmanlı'daki adıyla ilmiyye, ilimcilik, bilimsel dünya görüşü yerine kullanılan bir terimdir. Bilime aşırı değer verme anlamında da kullanılır ki bu anlam bir dereceye kadar küçümseyicidir denebilir. Özel olarak, Ernst Mach'ın felsefe anlayışına bilimcilik de denir. Doğa bilimlerini toplum bilimlerine indirgeme ve onların yasalarını toplum bilimlerinde geçerli sayma eğilimi de bu deyimle nitelenmiştir.
Wolfgang Smith'in kaptığı bilimcilik tanımı şu şekildedir: bilimcilik, öncelikle, algılanan ("cismani") nesnelerin nitel özelliklerinin, bunlara karşılık gelen nicel özelliklerden (çeşitli bilimlerce çalışılan "fiziksel" nesnelerden) mutlak anlamda farklı olduğu, ikinci olarak, gerçekte sadece fiziksel nesnelerin var olduğu, yani cismani nesnelerin kendilerine karşılık gelen fiziksel nesnelere indirgenebileceği inancıdır.

Bilimkurgu, bilim kurgu ya da bilim-kurgu, yakın ya da uzak gelecek ile ilgili öykülerin bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanarak oluşturulmasıdır. Bilimkurgu bazen geçmişi de kurgulayabilir. Bilimkurgu kitap, sanat eserleri, televizyon, film, bilgisayar oyunları, tiyatro eserleri ve diğer kitle iletişim araçlarında bulunabilir. Yapısal ve pazarlama bağlamında bilimkurgu güncel gerçeklik içinde bulunmayacak kurgusal ögeler içeren yaratıcı çalışmaları tanımlamak için kullanılabilir. Bu tanımlama fantastik, korku ve ilgili türleri de içerir.
Bilimkurgu eserlerinin fantastik eserlerden farkı hikâye kapsamındaki kurgusal ögelerin çoklukla doğa kanunları üzerine yapılmış bilimsel önermeler ya da ispatlar dahilinde olası olmasıdır (yine de hikâyedeki bazı ögeler hâlâ tamamen yaratıcı kurgulardan ibarettir). Böylesi farklılıkların sonuçlarını keşfetmek bilimkurgunun, onu "fikirlerin edebiyatı" yapan geleneksel amacıdır. Bilimkurgu çoklukla, bilinen gerçekliğe aykırı kurgulamalar içindeki alternatif olasılıklar hakkında eğlendirici ve rasyonel olarak yazmak üzerine kuruludur.
Bu kurgulamalar:

Gelecek, alternatif zaman dilimleri ya da bilinen tarih ve arkeolojik kayıtlarla çelişen geçmiş zaman kurgulamaları.
Dış uzay, diğer dünyalar ya da Uzaylılar içeren kurgulamalar.
Bilinen doğa yasalarına aykırı teknoloji ve bilimsel kurallar içeren hikâyeler
Zamanda yolculuk ya da psiyonik, nanoteknoloji gibi yeni teknolojiler, ışık hızı üzerinde seyahat, robotlar ya da yeni politik ya da sosyal sistemler (örnek: bir distopya) gibi yeni bilimsel kuralların keşfi ya da uygulanmasını içeren hikâyeler.
olabilir.

Bilimkurgu çok çeşitli alt türleri ve temaları içerdiğinden tanımını yapmak zordur.
Yazar ve editör Damon Knight "bilimkurgu söylediğimiz zaman gösterdiğimiz şeydir" demiştir. Yazar Mark C. Glassy tarafından yapılan bir tanımlama bilimkurgu tanımını pornografiye benzetir: "Onun ne olduğunu bilmezsiniz ama onu görünce tanırsınız." Vladimir Nabokov, eğer tanımlamalarımızı çok dikkatli yaparsak William Shakespeare'in The Tempest adlı oyununun bilimkurgu olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.
Bilimkurgu yazarı Robert A. Heinlein'e göre bilimkurgunun kısa ve kullanışlı bir tanımı, "gelecekteki olası olaylar hakkında, tamamen, gerçek dünya, geçmiş ve gelecek ile ilgili yeterli bilgiye, doğa ve bilimsel yöntemin tam olarak anlaşılmasına dayalı gerçekçi kurgular"dır. Rod Serling'in tanımı şöyledir: "Fantastik imkansızın olası yapılmasıdır. Bilimkurgu ise olanaksızın  mümkün kılınmasıdır." Lester Del Rey ise şöyle yazar: "Sadık bir hayranı bile bilimkurgunun ne olduğunu açıklamakta zorlanır, tam ve tatminkar bir açıklamasının olmaması ise bilimkurgunun kolayca tanımlanabilecek sınırlarının olmamasındandır."
Forrest J. Ackerman 1954 yılında ilk olarak "sci-fi" (kısaltma: science fiction) terimini kullanmıştır. Bilimkurgu popüler kültüre girdikçe bu alanda aktif olan yazarlar ve bilimkurgu hayranları bu terimi düşük bütçeli, düşük teknolojili ve kalitesiz filmlerle özdeşleştirmişlerdir. 1970'lerde Terry Carr ve Damon Knight gibi bilimkurgu eleştirmenleri "sci-fi" terimini çalıntı ve kalitesiz çalışmaları gerçek bilimkurgu eserlerinden ayırt etmek için kullanıyorlardı. 1978 civarında Susan Wood ve diğerleri terimin İngilizcedeki telaffuzundan esinlenerek skiffy kelimesini türettiler. Peter Nicholls bilimkurgu yazar ve okurları arasındaki yaygın tercihin "SF" (ya da "sf") kısaltmasını kullanmak olduğunu yazar. David Langford'un aylık fanzini Ansible'da, "Diğerlerinin Bizi Gördüğü Gibi..." adında, bilimkurgu türü dışındaki insanların bilimkurguyu aşağılamak için kullandıkları sayısız "sci-fi" örneklerini sunan düzenli bir köşe vardır.

İlk bilimkurgu eserleri olarak 2. yüzyılda Lucian'ın True History'si

, 1001 Gece Masalları'ndaki bazı hikâyeler, 10. yüzyılda The Tale of the Bamboo Cutter, 13. yüzyılda Ibn al-Nafis 'in Theologus Autodidactus'u, Cyrano de Bergerac'ın Voyage de la Terre à la Lune'u ve 17. yüzyılda Des états de la Lune et du Soleil görülmesine rağmen dünyayı kurgu ve hikâyecilik vasıtasıyla anlama konusunda bilimkurgunun öncülleri mitolojiye dayanır. Akıl çağı ve modern bilimin gelişmesini takiben Voltaire'in Micromégas'ı, Jonathan Swift'in Gulliver'in Seyahatleri ve Kepler'in Somnium'u ilk gerçek bilimkurgu örneklerindendir. Somnium Carl Sagan ve Isaac Asimov tarafından ilk bilimkurgu hikâyesi olarak gösterilir. Aya yapılan bir yolculuğu ve oradan dünyanın hareketinin nasıl göründüğünü anlatır.
18. yüzyılda romanın bir edebiyat türü olarak gelişmesini takiben 19. yüzyıl başlarında Mary Shelley'in kitapları Frankenstein ve The Last Man bilimkurgu roman formunun tanımlanmasına yardımcı olmuş, ardından Edgar Allan Poe aya seyahat ile ilgili bir hikâye yazmıştır. 19. yüzyıl boyunca daha başka örnekler de ortaya çıkmıştır. Elektrik, telgraf ve yeni ulaşım teknolojilerinin doğuşuyla birlikte Jules Verne ve H. G. Wells gibi yazarlar bilimkurgu camiasında yaygın kabul gören yeni bir tür yarattılar. Bu tür 19. yüzyıl sonlarında Britanya'da "bilimsel macera" olarak adlandırılıyordu. Edwin Abbott'un 1884'te yayınladığı Flatland: A Romance of Many Dimensions gibi örneklerle bu tür çeşitlendi. "Bilimsel macera" terimi 20. yüzyıl başlarına kadar Olaf Stapledon gibi yazarlarca kullanılmaya devam etti.
20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan ucuz bilimkurgu dergileri çoğunluğu Amerikalı olan ve Amazing Stories dergisinin kurucusu Hugo Gernsback'ten etkilenen yeni bir yazar kuşağının doğmasına yardım etti. 1930'ların sonlarında John W. Campbell'in Astounding Science Fiction dergisinin editörlüğüne gelmesiyle birlikte New York City'de Futurians adıyla anılan, içlerinde Isaac Asimov, Damon Knight, Donald A. Wollheim, Frederik Pohl, James Blish, Judith Merril gibi isimlerin de bulunduğu büyük bir yazar kitlesi oluştu. Bu dönemin diğer tanınmış yazarları Robert A. Heinlein, Arthur C. Clarke, A. E. van Vogt ve Stanislaw Lem'dir. Campbell'in Astounding'in başında bulunduğu dönem bilimkurgunun altın çağı olarak kabul edilir. Bu dönemin karakteristik özelliği bilimsel başarılar ve gelişmeyi öven katı bilimkurgu hikâyeleridir. Bu dönem savaş sonrası teknolojik ilerlemelere kadar sürmüştür, sonrasında Pohl'ün yönetimindeki Galaxy gibi dergiler ve yeni bir yazarlar kuşağı Campbell tarzının dışında eserler vermeye başladılar.
1950'lerde Beat kuşağı içinde William S. Burroughs gibi kurgusal yazarlar bulunuyordu. 1960'lar ve 1970'lerin başında Frank Herbert, Samuel R. Delany, Roger Zelazny, Harlan Ellison gibi yazarlar yeni eğilimler, fikirler ve yazı stilleri keşfettiler, bu sırada çoğunluğu Britanyalı bir grup yazar da New Wave olarak adlandırılıyordu. 1970'lerde Larry Niven ve Poul Anderson gibi yazarlar katı bilimkurguyu yeniden tanımlamaya başladılar. Ursula K. Le Guin ve diğerleri de sosyal bilimkurgu tarzına öncülük ettiler.
1980'lerde William Gibson gibi cyberpunk yazarları geleneksel optimizmden ayrılıp geleneksel bilimkurgunun ilerlemesini desteklediler. Star Wars bilimsel doğruluktan daha fazla hikâye ve karakterlere odaklanarak uzay operası tarzına yeni bir ilgi oluşmasına yardımcı oldu. C. J. Cherryh'nin Uzaylılar ve komplike bilimsel mücadeleler üzerine detaylı araştırmaları belirli bir yazar gubunu etkiledi. Çevresel sorunlar, küresel ağ ve genişleyen bilgi evreninin etkileri, biyoteknoloji ve nanoteknoloji ile ilgili sorular, Soğuk Savaş'ın ardından kıtlık sonrası toplumlarına oluşan ilgi gibi konular 1990'larda ortaya çıkmış temalardandır; Neal Stephenson'un The Diamond Age adlı eseri bu konuları kapsamlı olarak inceler. Lois McMaster Bujold'un Vorkosigan romanları karakter odaklı hikâyeleri yeniden ön plana çıkardı. Star Trek: The Next Generation adlı televizyon dizisi, içlerinde en çok tutulanı Babylon 5 olan bir bilimkurgu dizileri furyası başlattı. Hızlı teknolojik ilerlemenin yarattığı kaygılar ilk kez Vernor Vinge'in romanı Marooned in Realtime ile popüler olan teknolojik yalnızlık kavramı etrafında şekillendi ve diğer yazarlarca da kullanıldı. 

Bilimkurgu bir yandan gelişmeyi ve gelecekteki teknolojileri eleştirirken bir yandan da yeni fikirler ve yeni teknolojiler oluşturur. Bu konu bilimsel çevrelerden ziyade edebi ve sosyolojik olarak tartışılmıştır. Sinema ve medya kuramcısı Vivian Sobchack bilimkurgu filmi ile teknolojik hayal gücü arasındaki diyaloğu dikkatle gözden geçirir. Teknoloji sanatçıların kurgusal konuları betimlemesine etki etmez ancak kurgusal dünya hayal gücünü genişleterek bilime katkıda bulunur. Bilimkurgunun ilk yıllarında Arthur C. Clarke gibi yazarlarla daha yaygın olmakla birlikte, Michael Crichton gibi yeni yazarlar halihazırda olanaksız olan teknolojileri gerçeklenmeye çok yaklaştıracak yollar bulabilmektedir. 
Nanoteknoloji alanında bu, Ottawa Üniversitesi profesörü José Lopez'in "Bridging the Gaps: Science Fiction in Nanotechnology" adlı makalesinde belgelenmiştir. Lopez, kurgusal evrenlerin teorik önermeleriyle bilimsel nanoteknoloji operasyonlarını ilişkilendirmiştir.

Yazarlar ve film yapımcıları geniş bir fikirler yelpazesinde eserler verirler ancak pazarlamacılar ve sanat eleştirmenleri bu edebi ve görsel çalışmaları farklı kategorilere ya da türler ve alt-türlere ayırmak eğilimindedirler. Bazı çalışmalar birden fazla tanımlanmış türe tekabül ettiğinden, diğerleri tanımlanmış türlerin dışında ya da arasında kalabildiğinden, ayrıca pazarlamacıların tür tanımlamaları ile edebi eleştirmenlerinki arasında ciddi farklılıklar olmasından ötürü, bu işlem pek kolay olmamaktadır.

Katı bilimkurgu - Katı ya da Sert bilimkurgu; fizik, astrofizik, kimya gibi ölçülebilir bilimlerin eksiksiz detaylarına sıkı biçimde bağlı olması ya da daha ileri teknolojilerin olası kıldığı evrenleri titizlikle betimlemesidir. Gelecek üzerine yapılmış doğru öngörülerin pek çoğu katı bilimkurgu alt-türünden gelmekle birlikte çok sayıda yanlış öngörü de ortaya çıkmıştır. Örneğin Arthur C. Clarke, sabit yörüngeli iletişim uydularını doğrulukla öngörmesine rağmen "ay kraterlerindeki derin aytozu katmanl

Bilimsel devrim modern bilimin temelini oluşturmuş, bilim tarihinin erken çağdaş döneminden beridir süregelen matematik, fizik, gökbilim, biyoloji, tıp ve kimya dallarında yaşanan düşünce ve doktrin devrimleridir. Rönesans döneminde Avrupa'da filizlenen dönüşüm bugün de devam etmektedir. Nicolaus Copernicus'un 1543'te yayımlanan De revolutionibus orbium coelestium adlı yapıtı ile Andreas Vesalius tarafından yazılan De humani corporis fabrica bilimsel devrimin başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Bilimsel devrimin bitiş tarihi olarak 1687 yılı gösterilir. Ancak birçok bilim insanına göre bu süreç tamamlanmamıştır.

Grant, E. (1996). The Foundations of Modern Science in the Middle Ages: Their Religious, Institutional, and Intellectual Contexts. Cambridge Univ. Press. ISBN 0521567629. 
Hannam, James (2011). The Genesis of Science. ISBN 1-59698-155-5. 
Pedersen, Olaf (1993). Early Physics and Astronomy: A Historical Introduction. Cambridge Univ. Press. ISBN 0-521-40899-7. 8 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2016. 
Sharratt, Michael (1994). Galileo: Decisive Innovator. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-56671-1. 
Westfall, Richard S. (1971). The Construction of Modern Science. New York: John Wiley and Sons. ISBN 0-521-29295-6. 13 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2016.

Bilimsel gerçekçilik, bilim tarafından tanımlanan evrenin, nasıl yorumlanabileceğine bakmaksızın gerçek olduğunu savunan görüştür. Bilimsel gerçekçiliğe inanan bir kişi, bilimin evrendeki hem fiziksel hem de metafiziksel gerçekleri (ya da yaklaşık gerçekleri) bulmak için kullanılabileceği yönündeki görüşleri nedeniyle, evrenin bilim tarafından tanımlandığı şekliyle doğru (ya da yaklaşık doğru) olduğunu kabul etmektedir.
Bilim felsefesinde bu görüş genellikle " Bilimin başarısı nasıl açıklanabilir?" sorusuna verilen bir yanıttır. Bu bağlamda bilimin başarısı üzerine yapılan tartışma, öncelikle bilimsel teorilerin bahsettiği gözlemlenemez varlıkların durumuna odaklanır. Genel olarak bilimsel gerçekçiler, araçsalcılığın tersine, gözlemlenemeyenler hakkında da geçerli iddialarda bulunulabileceğini (yani gözlemlenebilirlerle aynı ontolojik statüye sahip olduklarını) ileri sürmektedirler.

Bilimsel gerçekçilik iki temel konumu içermektedir:

Öncelikle, ideal bir bilimsel teorinin özellikleri hakkında iddialar bütünüdür; ideal bir teori, bilimin üretmeyi amaçladığı türden bir teoridir.
İkinci olarak, bilimin eninde sonunda ideal bir teoriye çok benzeyen teoriler üreteceğine ve bilimin şimdiye kadar bazı alanlarda oldukça başarılı olduğuna dair inançtır. Bir kişinin bazı bilimlerde bilimsel gerçekçi olurken diğerlerinde olmayabileceğini belirtmek önemlidir.
Bilimsel gerçekçiliğe göre ideal bir bilimsel teori aşağıdaki özelliklere sahiptir:

Teorinin ortaya koyduğu iddialar, teorinin bahsettiği varlıkların var olup olmadığına ve teori tarafından doğru bir şekilde tanımlanıp tanımlanmadığına bağlı olarak doğru ya da yanlıştır. Bu, bilimsel gerçekçiliğin anlamsal yükümlülüğüdür.
Bilimsel teori tarafından tanımlanan varlıklar nesnel ve zihinden bağımsız olarak mevcuttur. Bu, bilimsel gerçekçiliğin metafiziksel yükümlülüğüdür.
Teorinin söylediklerinin önemli bir kısmına inanmak için gerekçeler bulunmaktadır. Bu epistemolojik yükümlülüktür.
Birinci ve ikinci iddianın birleştirilmesi, ideal bir bilimsel teorinin gerçekten var olan varlıklar hakkında kesin şeyler söylemesini gerektirmektedir. Üçüncü iddia, bu varlıklar hakkındaki birçok bilimsel iddianın doğru olduğuna inanmak için sebeplerimiz olduğunu, ancak hepsinin doğru olmadığını söylemektedir.
Bilimsel gerçekçilik genellikle bilimin ilerleme kaydettiğini, yani bilimsel teorilerin giderek daha iyi hale geldiğini, daha doğrusu giderek daha fazla soruya yanıt verdiğini kabul etmektedir. Bu yüzden, bilimsel gerçekçiler olsun ya da olmasın, gerçekçiliğin bilimin ilerlemesini, teorilerin bilimsel gerçekçilerin tanımladığı ideal teoriye giderek daha çok benzemesi açısından anlamlandırması gerektiğini savunmaktadır.

Aşağıdaki iddialar bilimsel gerçekçiler tarafından savunulan tipik iddialardır. Bilimin başarısının doğası ve başarısında gerçekçiliğin rolü konusundaki geniş fikir ayrılıkları nedeniyle, bir bilimsel gerçekçi aşağıdaki pozisyonların hepsine değil ama bazılarına katılmaktadır.

En iyi bilimsel teoriler en azından kısmen doğrudur.
En iyi teoriler, yönlendirici olmayan ifadeler içeren merkezi terimler kullanmazlar.
Bir teorinin yaklaşık olarak doğru olduğunu söylemek, onun öngörü başarısının derecesinin yeterli bir açıklamasıdır.
Bir teorinin yaklaşık gerçeği, onun öngörü başarısının tek açıklamasıdır.
Bir teori kaynağı olmayan ifadeler kullansa bile, bilimsel bir teori gerçeğe yakın olabilir.
Bilimsel teoriler, fiziksel dünyanın gerçek bir açıklaması için tarihsel bir ilerleme sürecindedir.
Bilimsel teoriler gerçek, varoluşsal iddialarda bulunur.
Bilimsel teorilerin teorik iddiaları harfi harfine okunmalıdır ve kesinlikle ya doğrudur ya da yanlıştır.
Bir teorinin öngörüsel başarısının derecesi, merkezi terimlerinin atıfsal başarısının kanıtıdır.
Bilimin amacı, fiziksel dünyanın kelimenin tam anlamıyla doğru olan bir izahıdır. Bilim başarılı olmuştur çünkü bu hedefe doğru ilerlemektedir.

Bilimsel gerçekçilik, rasyonalizm ve metafizik gerçekçilik gibi çok daha eski felsefi pozisyonlarla ilgilidir. Bununla birlikte, bilim üzerine yirminci yüzyılda geliştirilen bir tezdir. Bilimsel gerçekçiliği antik, Orta Çağ ve erken modern dönemdeki benzerleriyle birlikte tasvir etmek en iyi ihtimalle yanıltıcı olacaktır.
Bilimsel gerçekçilik büyük ölçüde mantıksal pozitivizme bir tepki olarak gelişmiştir. Mantıksal pozitivizm, yirminci yüzyılın ilk bilim felsefesi ve bilimsel gerçekçiliğin öncüsü olup, teorik terimler ile gözlemsel terimler arasında keskin bir ayrım yapılabileceğini, gözlemsel ve mantıksal terimlerle anlamsal analiz yapılabileceğini savunmaktadır.
Mantıksal pozitivizm şu konularda sıkıntılar yaşadı:

Doğrulamacı anlam teorisi — bkz. Hempel (1950).
Analitik-sentetik ayrımıyla ilgili sorunlar - bkz. Quine (1950).
Gözlemin teori yüklülüğü — bkz. Hanson (1958), Kuhn (1970) ve Quine (1960).
Terimlerin gözlemselliğinden başlayarak cümlelerin gözlemselliğine doğru ilerlerken karşılaşılan zorluklar - bkz. Putnam (1962).
Gözlemsel-teorik ayrımın belirsizliği - bkz. G. Maxwell (1962).
Mantıksal pozitivizm için bu zorluklar bilimsel gerçekçiliği akla getirir, fakat zorunlu kılmaz ve gerçekçiliğin bir bilim felsefesi olarak geliştirilmesine yol açar.
Realizm, pozitivizmden sonra bilimin hakim felsefesi haline gelmiştir. Bas van Fraassen The Scientific Image (1980) adlı kitabında gerçekçiliğe alternatif olarak yapıcı ampirizmi geliştirdi. Bilimsel gerçekçiliğe karşı, bilimsel teorilerin gözlenemeyen varlıklar hakkında gerçeği amaçlamadığını ileri sürmektedir. Van Fraassen'e verilen yanıtlar gerçekçi konumları keskinleştirmiş ve bilimsel gerçekçiliğin bazı gözden geçirmelerine yol açmıştır.

Bilimsel gerçekçiliğin temel argümanlarından birisi, bilimsel bilginin doğası gereği ilerici olduğu ve olguları başarılı bir şekilde öngörebildiği fikrine dayanmaktadır. Pek çok bilimsel gerçekçi (örneğin, Ernan McMullin, Richard Boyd ), bir teorinin uygulamalı başarısının, onun daha gözlemlenemeyen yönlerinin var olduğu fikrine de güven kazandırdığını düşünüyor çünkü bunlar, teorinin tahminlerini gerekçelendirme şekli olarak ortadaydı. Örneğin, bir bilimsel gerçekçi, bilimin atomları kullanan tüm teorilerdeki olağanüstü fenomenolojik başarıdan atomlar için bazı ontolojik dayanaklar çıkarması gerektiğini savunacaktır.
Bilimsel gerçekçilik yönündeki argümanlar sıklıkla çıkarımsal akıl yürütmeye veya "en iyi açıklamaya yönelik çıkarıma" başvurur (Lipton, 2004). Örneğin, yaygın olarak başvurulan argümanlardan biri olan "mucize argümanı" ya da "mucize yok argümanı", bilimsel teorilerin çeşitli olguları tahmin etmede ve açıklamada, çoğu zaman büyük bir isabetle, son derece başarılı olduğunu belirterek işe başlar. Bu nedenle, en iyi açıklamanın -bilimin başarısını Hilary Putnam'ın "mucize" olarak adlandırdığı şey olmadığını gösteren tek açıklamanın- bilimsel teorilerimizin (ya da en azından en iyilerinin) dünyanın gerçek tanımlarını sağladığı ya da yaklaşık olarak sağladığı görüşüdür.
Bas van Fraassen buna evrimsel bir benzetmeyle yanıt veriyor: " Ben mevcut bilimsel teorilerin başarısının mucize olmadığını iddia ediyorum. Bilimsel (Darwinist) zihin açısından şaşırtıcı bile değildir. Çünkü her bilimsel teori, dişi ve tırnağı kıpkırmızı bir ormanda, kıyasıya rekabetin yaşandığı bir hayatın içinde dünyaya gelir. Sadece başarılı teoriler hayatta kalır ki bunlar aslında doğadaki gerçek düzenlere bağlı olanlardır." (The Scientific Image, 1980)
Bazı filozoflar (örneğin Colin Howson ), mucizelerin olmadığı argümanının temel oran safsatasına yol açtığını ileri sürmüştür.

Gerçekçiliğe karşı temel argümanlardan biri olan kötümser tümevarım, bilim tarihinin bir zamanlar ampirik olarak başarılı kabul edilen ancak artık yanlış olduğuna inanılan birçok teori içerdiğini savunur. Buna ek olarak, bilim tarihi, gözlemlenemeyen terimlerin gerçekten ifade ettiğine inanılmayan, deneysel olarak başarılı birçok teori içermektedir. Örneğin, statik elektriğin effluvium teorisi (16. Yüzyıl fizikçisi William Gilbert'in bir teorisi), temel gözlemlenemeyen terimleri sonraki teoriler tarafından ikame edilen deneysel olarak başarılı bir teoridir.
Gerçekçiler, belirli gerçekçi teorilerin daha iyileriyle değiştirilmesinin, bilimsel bilginin ilerlemeci doğası gereği beklenen bir durum olduğunu ve bu tür değişimler gerçekleştiğinde sadece gereksiz gözlemlenemeyenlerin çıkarıldığını söylerler. Örneğin, Albert Einstein'ın özel görelilik kuramı, ışık saçan eter kavramının, mekanik ve elektromanyetizma kuramlarının başarısına hiçbir katkısı olmadığı için bir kenara bırakılabileceğini göstermiştir. Öte yandan, teori değişimi gerçekleştiğinde, atom kavramı gibi iyi desteklenen bir kavram çıkarılamaz, ancak bir şekilde yeni teoriye dahil edilir. Bu yanıtlar bilimsel gerçekçileri yapısal gerçekçiliğe götürebilmektedir.

Sosyal inşacılar, bilimsel gerçekçiliğin, bilimsel devrim dönemlerinde bilimsel bilgide meydana gelen hızlı değişimi açıklayamayacağını iddia etmektedir. Yapılandırmacılar teorilerin başarısının sadece yapının bir parçası olduğunu da ileri sürebilmektedir.
Bununla birlikte, bu argümanlar birçok bilim insanının gerçekçi olmadığını göz ardı etmektedir. Kuantum mekaniğinin 1920'lerdeki gelişimi sırasında, bilimin hakim felsefesi mantıksal pozitivizmdi . Alternatif gerçekçi Bohm yorumu(Pilot dalga teorisi) ve kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar yorumu, klasik fizik kavramlarıyla bu kadar köklü bir kopuş yaratmamaktadır.

Bilimsel gerçekçiliğe yöneltilen ve eksik belirleme sorunundan hareket eden bir başka argüman ise diğerleri kadar tarihsel bir temele dayanmamaktadır. Gözlemsel verilerin prensipte birbiriyle bağdaşmayan birden fazla teori tarafından açıklanabileceğini ileri sürmektedir. Gerçekçiler, bilim tarihinde az sayıda eksik belirleme vakası olduğunu söyleyerek buna karşı çıkabilmektedir. Genellikle verilerin açıklanması gerekliliği o kadar titizdir ki, bilim insanları bunu yerine getirecek tek bir teori bile bulduklarında kendilerini şanslı sayarlar. Dahası, yetersiz belirleme argümanını ciddiye alırsak, bu sadece doğ

Bilimsel hesaplama (aynı zamanda hesaplamalı bilim) karmaşık problemleri anlamak ve çözmek için gelişmiş bilgi işlem yeteneklerini kullanan çok disiplinli bir alandır. Hesaplamalı bilim üç farklı unsuru birleştirmektedir:
Bilim, mühendislik ve sosyal bilimlerdeki problemlerini çözmek için geliştirilen algoritmalar (sayısal ve sayısal olmayan), modelleme ve simülasyon yazılımları geliştirilmesi.

Hesaplama gerektiren problemleri çözmek için gereken ileri düzeyde sistem, donanım, yazılım, ağ ve veri yönetimi bileşenlerini geliştirilmesi ve bunların optimize edilmesi.
Hem bilim ve hem mühendislik problemlerinde kullanılan bilgisayar altyapısının geliştirilmesi.
Pratikte, çeşitli bilimsel disiplinlerdeki problemleri çözmek için genellikle bilgisayar simülasyonlarından, sayısal analize, teorik bilgisayar bilimlerine ve diğer hesaplama biçimlerine kadar geniş yelpazede uygulanmaktadır.
Bilimsel hesaplama; bilim ve mühendisliğin geleneksel biçimleri olan teori ve laboratuvar deneylerinden farklıdır. Bilimsel hesaplamada yaklaşım; bilgisayarlarda uygulanan matematiksel modellerin analiz ve tasarımı yoluyla veriler hakkında anlayış kazanmaktır.
Bilim insanları ve mühendisler, bilgisayar programlarıyla modellenmiş sistemleri incelenmekte ve bu programlarda çeşitli girdi parametre setleri kullanmaktadırlar.Bazı durumlarda, bu modeller muazzam büyüklükte hesaplama gerektirir. (kayan nokta gibi) Bu tür büyük ölçekli hesaplamalar ise genellikle süper bilgisayarlarda veya dağıtık bilgi işlem platformlarında yürütülür.

Bilimsel hesaplamada kullanılan algoritmalar ve matematiksel yöntemler çeşitlidir.
Yaygın olarak uygulanan bazı yöntemler şunlardır:

Sayısal analiz
Taylor serisinin yakınsak ve asimptotik seriler şeklinde uygulanması
Otomatik diferansiyasyon (AD) ile hesaplama türevleri
Sonlu farklarla türev hesaplama
Sonlu elemanlar yöntemi
Grafik teori takımları
Taylor serisi ve Richardson ekstrapolasyonu ile yüksek dereceden fark yaklaşımları
Dikdörtgen kuralı, yamuk kuralı, simpson kuralı
Adi diferansiyel denklemlerin çözümü için Runge-Kutta yöntemi
Monte Carlo yöntemleri
Moleküler dinamik
Doğrusal programlama
Sayısal cebir ve doğrusal cebir
LU faktörlerini Gauss eleme yöntemi ile hesaplama
Fourier dönüşümü ve uygulamaları.
Newton yöntemi

Bilim kanunları (Yunanca: kanon “kural”), bir hipotez ya da prensip hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde teyit edilir ve herkes tarafından kabul edilirse kanun haline gelir.
Teori ve kanun farklı mefhumlardır ancak, her ikisinin de tecrübeyle desteğe ihtiyacı vardır. Tipik olarak bilim kanunları, matematik formülleriyle ifade edilir. Tekrarlanan müşahede ve tecrübelerle, mevcut olan bilgi birikimiyle doğruluğu büyük ölçüde kabul edilmiş, ancak yine müşahede ve tecrübeler yoluyla yanlışlanabilme ihtimali bulunan, hipoteze, teori(nazariye) denir.
Fizik bilimi, fizik kanunları diye bilinen bilim kanunları başta olmak üzere bir takım bilim kanunlarını tanımlar. Ayrıca, biyoloji bilimi de Mendel genetiği ve genetikteki Hardy-Weinberg Kuralı prensibi gibi bir takım bilim kanunları tanımlar. Genel kanının aksine, kanıtlanan teori (kuram) kanun olmaz. Kanunla teori arasında doğrudan, tamamlayıcı bir ilişki yoktur.

Aşağıda fizik kanunlarına örnekler verilmiştir;

Newton'un hareket kanunları
Newton'un evrensel kütleçekim kanunu
Termodinamik kanunları
Arşimet prensibi
Bernoulli prensibi
Dalton'un kısmi basınçlar kanunu
Ohm kanunu
Hamilton prensibi
Ters kare kanunu
Ampère kanunu
Lambert kosinüs kanunu
Pascal kanunu
Torricelli kanunu
Stefan boltzmann kanunu

Aşağıda kimya kanunlarına örnekler verilmiştir;

Sabit oranlar kanunları
Katlı oranlar kanunu
Kütlenin Korunumu Kanunu
Birleşen hacim oranları kanunu
Henry kanunu
Graham difüzyon kanunu
Lamm denklemi

Bilimsel kuram; iyi kanıtlanmış, sürekli olarak test edilen ve doğrulanan deney ve gözlem ile bilimsel metot aracılığıyla elde edilen, doğanın bazı yönlerinin açıklamasıdır. Tüm bilimsel bilgiler gibi, (tümü olmasa da birçoğunun) bilimsel kuramlar doğaları gereği tümevarımsaldır, tahmin edilebilir gücü ve açıklayıcı kuvveti amaçlar. Bilimsel bir kuramın gücü, açıklayabildiği durumların çeşitliliği, anlaşılabilirliği ve kolaylığı ile ilişkilidir. Yeni bilimsel kanıtlar elde edildikçe, yeni bulgulara uymaması durumda, bilimsel bir kuram reddedilebilir ya da değiştirilebilir. Böyle durumlarda, daha doğru bir kuram benimsenir. Bazı durumlarda, doğruluğu kesin olmayan, değiştirilmemiş bir bilimsel kuram, özel bazı durumlara benzerliği açısından kullanışlı ise yine de kuram olarak ele alınır. (örneğin; Newton'un hareket yasası, ışık hızına yakın olan hızlarda özel göreliliğe yakındır.)
Bilimsel kuramlar test edilebilir ve yanlış/çürütülebilir tahminler üretebilirler. Bilimsel kuramlar doğal olaylardan sorumlu bazı nedensel elementleri açıklarlar ve fiziksel evrenin yönleri ile elektrik, kimya, astronomi gibi özel araştırma alanlarını tahmin etmek ve açıklamak için kullanılırlar. Bilim insanları kuramları, teknolojiyi geliştirmek ve hastalıklara çare bulmak gibi amaçlar dışında, daha sonraki bilimsel bilgiler için temel olarak da kullanırlar. Bilimsel kuramlar, bilimsel bilginin en güvenilir, en kesin ve kapsamlı formudur. Bu, varsayım, hipotez ya da tahmin anlamlarına gelebilen kuram kelimesinin genel kullanımından büyük ölçüde farklıdır. (genel kullanımda kuram: doğrulanmamış, şüpheli.)

Kuramlar da dâhil olmak üzere tüm bilimsel bilgilerin, tanımlatıcı özellikleri, çürütülebilir ve test edilebilir tahminler yapabilme yetenekleridir. Bu tahminlerin uygunluğu ve belirliliği, bir kuramın potansiyel olarak ne kadar kullanışlı olduğunu belirler. Gözlenebilir tahminler yapmayan sözde ir kuram, bilimsel bir kuram değildir. Test edilebilecek yeterlilikte belirli olmayan tahminler de kullanışlı değildir. Her iki durumda da, "kuram" kelimesi geçersiz sayılır.

Bir bilgi tanımları bütünü, yalnızca aşağıdaki ölçütleri sağladığında "kuram" olarak adlandırılabilir.

Geniş bir bilimsel araştırma alanında, tutarlı doğruluk payı ile çürütülebilir tahminler yapabilmelidir.
Tek bir kurumdan ziyade, birbirinden bağımsız pek çok kanıtla desteklenmelidir. Bu durum, kuramın tamamen doğru olmaması durumunda bile, iyi bir benzerlik temin eder.
Elde olan deneysel sonuçlara uygunluk göstermeli ve en azından önceki bilimsel kuramlar kadar doğru olmalıdır.
Kuramlar, yeni bilgiler keşfedildikçe kendilerine uymayan bu yeni verileri açıklayabilmek için küçük değişimlere maruz kalabilirler ve bu da zaman içinde kuramların tahmin gücünü artırır.
Ortaya atılan öneriler ve açıklayıcı adımlar açısından en ekonomik tanımlamalar arasındadırlar. (bakınız; Ockham'ın Usturası. Parsimoninin genel olarak kabul görmüş, objektif bir tanımı olmadığından, bu katı bir ölçüt değildir; ancak, bazı kuramlar diğerlerine göre çok daha az ekonomiktir.)
Yukarıda verilen ölçütlerden en önemlileri ilk üç kuramdır. Bilimsel kabul edilen kuramların, ideal olarak tüm ölçütler karşılaması gerekse de çoğunu karşılamaları gerekir. Özel ve genel görelilik, kuantum mekaniği, plaka tektoniği ve modern evrim sentezi gibi yerleşmiş bazı kuramlar için doğrudur.

Birleşmiş Milletler Ulusal Bilim Akademisi bilimsel kuramları aşağıdaki gibi tanımlar;

 Kuram kelimesinin resmi, bilimsel tanımı kelimenin günlük kullanımından oldukça farklıdır. Çeşitli kanıtlarla desteklenmiş doğanın bazı yönlerini kapsamlı bir şekilde açıklar. Bazı bilimsel kuramlar o kadar kabul görmüştür ki neredeyse hiçbir yeni kanıt bu kuramları büyük ölçüde değiştirmez. Örneğin; Dünya'nın Güneş etrafında dönmediğini kanıtlayan yeni bir kanıt yoktur (Heliosentrik Kuram), ya da canlıların hücrelerden oluşmadığını savunan yeni bir kanıt da yoktur (Hücre Kuramı) ya da maddenin atomlardan oluşmadığını ya da dünya yüzeyinin jeolojik zaman eksenlerine doğru hareket eden  katı plakalara bölünmediğini savunan (Plaka Tektoniği Kuramı) ... Bilimsel kuramının en çok kullanılan özelliklerinden biri de henüz gözlemlenememiş doğal olaylar hakkında tahminler yapmalarıdır. 
Amerikan Bilimde İlerleme Derneği'nden: 

 Bilimsel kuram; doğanın bazı yönlerinin sürekli olarak doğrulanan deney ve gözleme dayanan iyi kanıtlanmış açıklamasıdır. Bu gerçek odaklı kuramlar sadece basit tahminler değil, gerçek dünyanın güvenilir varsayımlarıdır. Mesela, biyolojik evrim kuramı sadece bir "kuramdan" daha fazlasıdır. Hastalıkların "Hücre Kuramı", maddenin "Atom Kuramı" ya da evrenin tanımı kadar gerçekçidir. İnsanlığın şu anki anlayışıyla, yerçekimi hala üzerinde çalışılan bir olgudur. Ancak evrim gibi yerçekimi de kabul edilmiş bir gerçektir. 
Dikkat edilmelidir ki; "kuram" kelimesi test edilmemiş karışık hipotezleri ve hatta bilimsel modelleri tanımlamak için uygun değildir.

Bilimsel metot, gelecekteki deneylerin sonuçları hakkındaki hipotezlerden tahminler elde ederek, daha sonra da tahminlerin doğru olup olmadığını görebilmek için bu deneyleri gerçekleştirerek hipotezler üretmeyi ve bu hipotezleri test etmeyi aşamalarını içerir. Belirli bir araştırma alanında yeterli deneysel sonuç elde edildiğinde, bilim adamları benzer durumların nedenlerini açıklayabilecek genel kurallar öne sürebilirler. Bu açıklamalar da test edilir ve gerekli kriterleri (yukarı bakınız)  sağlamaları durumda, bunlar kuram haline gelirler. Yeterli kanıtların toplanmasının zor ve karışık bir süreç olması nedeniyle tahminlerin bilimsel kuram haline gelmesi uzun yıllar alabilir.
Tüm kriterler sağlandığında, bilimsel kuram bilim adamları tarafından(bilimsel uzlaşma) en azından bazı durumları en iyi şekilde açıklığa kavuşturan açıklama olarak kabul edilir. Çünkü bu kuramlar, daha önceki kuramların açıklayamadığı ya da tam olarak doğru tahmin edemediği bazı durumlarda tahminler yürütmüş olacak ve daha çürütülemez özelliklere sahip olacaktır. Kanıtların gücü, bilimsel topluluklar tarafından değerlendirilir ve en önemli deneyler birbirinden bağımsız gruplar tarafından tekrarlanır.
Kuramların, bilimsel olarak yararlı sayılabilmesi için kusursuz doğrulukta olmalarına gerek yoktur. Örneğin; klasik mekanik tarafından ortaya atılan tahminlerin, göreceli alanda yanlış kabul edildiği bilinmektedir ancak aynı tahminler, yaygın insan deneyiminin düşük hızına orantılı olarak neredeyse tamamen doğrudur. Kimyada, bileşenlerin asidik ve bazik özelliklerini farklı şekillerde açıklayan, asit odaklı birçok kuram bulunmaktadır ancak bu kuramlar kimyasal reaksiyonları tahmin etmede oldukça yaralıdır. Gelecekteki deneylerin, kuramın bugünkü tahminleriyle çakışma ihtimalinden dolayı  -bilimde her bilgi gibi- hiçbir kuram de tam anlamıyla kesin olamaz. Ancak, bilimsel uzlaşmayla desteklenen kuramlar, herhangi bir bilimsel bilginin en yüksek kesinlik derecesine sahiptir; örneğin tüm nesnelerin kütleçekimine maruz kalması ya da Dünya üzerindeki yaşamın ortak bir atadan yayılması gibi.
Bir kuramın kabul görmesi, eğer yeterli derecede güçlü bir kanıtla desteklenmişse, tüm büyük tahminlerinin test edilmesini gerektirmez. Örneğin, bazı testler olanaksız ya da teknik olarak çok zor olabilir. Sonuç olarak da, kuramlar yanlışlığı kanıtlanmamış tahminleri benimseyebilir. Durum böyle olduğunda, tahmin edilen sonuçlar gayri resmi olarak “kuramsal" kelimesiyle tanımlanabilir. Bu tahminler daha sonra test edilebilir ve eğer çürütülürlerse, bu durum kuramın tekrar gözden geçirilmesine ya da reddedilmesine yol açar.

Eğer bir kuramın tahminleriyle çelişen deneysel sonuçlar gözlemlenirse, Bilim insanları ilk olarak deneysel tasarımın güçlü olup olmadığını değerlendirirler. Eğer ilk aşamada herhangi bir yanlış yok ise, bu durumda bağımsız tekrarlarla sonuçları doğrularlar. Bunun sonrasında ise kuramın potansiyel gelişimi için bir araştırma başlar. Çözüm önerileri, kuramın küçük ya da büyük çaplı olarak değiştirilmesini gerektirebilir. (Ya da kuramın zaten var olan taslağında bir açıklama bulunabilirse, kuram olduğu gibi de kalabilir.) Zaman içinde, birbiri üzerine temellendirilerek yapılan değişimlerle, kuramlar sürekli olarak gelişir ve daha büyük tahminsel doğruluk payına sahip olurlar. Bir kuramın her bir yeni hali (ya da tamamen yeni bir kuram), kendinden bir öncekinden daha tahmin edilebilir ve daha açıklayıcı olmak zorunda olduğundan, bu şekilde bilimsel bilgi de zaman içinde sürekli olarak daha doğru bir hal alır.
Eğer bir kuramda yapılan düzenlemeler ya da diğer açıklamalar yeni sonuçları açıklamada yetersiz kalırsa, bu durumda yeni bir kurama ihtiyaç duyulabilir. Bilimsel bilgi genel olarak uzun ömürlü olduğundan, yeni bir kuram yaratmak, kuramda düzenlemeye gitmekten daha az rastlanan bir durumdur. Dahası, yeni bir kuram ortaya atılıp kabul edilene kadar, kendinden bir önceki benimsenmeye devam edecektir. Bunun nedeni, eski kuramın hala birçok durum için mümkün olan en iyi açıklamaları içeriyor olmasıdır. Örneğin; 1859 yılında, gözlemlenebilmiş olan Merkür günberi deviniminin, Newton mekaniğini ihlal ettiği biliniyordu ancak görelilik yeterli kanıtla desteklenene kadar var olan en iyi açıklama olarak benimsendi. Ayrıca, yeni kuramlar tek bir kişi ya da bir grup insan tarafından ortaya atılırken, düzenlemeler bütünü birçok farklı bilim insanının katkılarıyla oluşur. 
Değişikliklerden sonra, kabul edilen kuram daha fazla durumu/olayı açıklayacaktır ve daha büyük bir tahmin gücüne sahip olacaktır (eğer durum bu olmadı ise, değişimler benimsenmezdi). Bu yeni açıklamalar daha fazla düzenlemeye açık olacaktır. Eğer bir kuram tekrarlanmış testlere rağmen herhangi bir düzenlemeye gerek duymuyorsa, bu durum, kuramın gerçekten de oldukça doğru olduğunu gösterir. Ayrıca bu durum, kabul görmüş kuramların zaman içinde daha fazla kanıt toplayacakları anlamına gelir ve bir kuramın kabul gördüğü zaman aralığının uzunluğu, o kuramı destekleyen kanıtların gücünü gösterir.

Bazı durumlarda, kendinden önceki kuramları; yaklaşım

Doğa bilimlerinde, bilimsel yöntem yeni bir bilgi edinmek için kullanılan deneyci yaklaşıma sahip bir yöntemdir. Bilim insanları bu yöntemle, zaman içinde bilgilerin üst üste binmesiyle evrendeki olayların doğru ve güvenilir bir şekilde betimlemesini amaçlar. Yöntem, 17. yüzyıldan itibaren bilimin gelişmesini şekillendirmiştir.
Bilimsel yöntem, en basit haliyle aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Evrendeki bir fenomenin gözlemlenmesi.
Bu fenomene dair, gözlemler ile tutarlı, ancak kesin olmayan, hipotez adında deneysel bir açıklama getirilmesi.
Hipotezin tahminlerde bulunmak için kullanılması.
Tahminlerin deneylerle veya ek gözlemlerle test edilmesi ve sonuçlar ışığında hipotezde gerekli değişikliklerin yapılması.
(3) ve (4) numaralı adımların hipotez ve deney arasında tutarsızlık kalmayana kadar tekrarlanması.

Tam tutarlılık sağlandığı zaman hipotez, gözlemlerin açıklanabilip yeni akıl yürütmelerin yapılabileceği bir kuram haline gelir. Böylelikle bir fenomen türünü açıklayan kolay anlaşılır ve tutarlı bir önermeler grubu oluşturulmuş olunur.

Bilim tarihinin önemli tartışmaları Dekart tarafından savunulan akılcılığı; Francis Bacon'un ortaya attığı ve Newton sayesinde tanınan tümevarımcılığı ve deneyciliği; ve 19. yüzyılın başında ortaya çıkan hipotetik tümdengelimciliği ilgilendirir.
"Bilimsel yöntem" terimi, bilimin kurumsal olarak geliştiği 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bu dönemde bilimsel ile bilimsel olmayan arasındaki ayrım belirginleşmiş, bilim insanı ve sahte bilim gibi diğer kavramlar da ortaya çıkmıştır. Baconculuğun popüler olduğu 1830'larda ve 1850'lerde, William Whewell, John Herschel, John Stuart Mill gibi natüralistler bilginin üretilmesiyle ilgili "tümevarım" ve "olgu" gibi kavramlar üzerine tartışmalar yürütüyorlardı. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, gözlemlenebilir dünyanın ötesinde bilimsel tezlerin ortaya çıkmasıyla gerçekçilik ve karşı-gerçekçilik üzerine tartışmalar yapıldı. Tartışmalar devam ediyor olsa da, "Bilimsel yöntem" terimi 20. yüzyılda popüler olarak sözlüklerde ve ders kitaplarında kullanılmaya başlanmıştır.

Bilim felsefesinin önemli isimlerinden Paul Feyerabend, bilimsel yöntemin genelleştirilmesi ve tek geçerli yöntem olarak mutlaklaştırılma girişimini eleştirmekte, bunun kuramsal-felsefi olarak temellendirilemez pozitivist bir tutum olduğunu öne sürmektedir. Yönteme Hayır adlı ünlü kitabında bu şekilde mutlaklaştırılan bilimsel yöntem anlayışının yanlışlığını hem bilim tarihi içinden örneklerle göstermeye çalışmaktadır, hem de gözlem, deney, önerme, hipotez, kuram gibi terimlerin kendi eleştirisine uygun içerimlerini belirtmektedir. Feyerabend'in itirazı esas olarak bilimsel yöntemin tek ve mutlak bir yöntem olarak kabul edilmesi ve dayatılmasına yönelik olarak görünmektedir.

Bilincin zor problemi, zihin felsefesinde, insanların ve diğer organizmaların neden ve nasıl niteliklere, fenomenal bilince veya qualia'ya sahip olduğunu açıklamaktır.  Bu problem, fiziksel sistemlerin sağlıklı bir insana ayırt etme, bilgiyi bütünleştirme, izleme, dinleme ve konuşma gibi davranışsal işlevleri neden ve nasıl yerine getirme yeteneği verdiğini açıklayan 'kolay problemlerle' tezat oluşturmaktadır. Her bir fiziksel sistem, sadece fenomenin temelini oluşturan "yapı ve dinamiklere" bakılarak açıklanabildiğinden, kolay problemler fonksiyonel açıklamalara, yani mekanizmaya dayalı ya da davranışsal açıklamalara elverişlidir.
Zor problemin temsilcileri, bunun kolay problemlerden kategorik olarak farklı bir durum olduğunu, zira hiçbir mekanik ya da davranışsal açıklamanın bir deneyimin karakterini prensipte bile açıklayamayacağını savunmaktadır. Tüm ilgili işlevsel gerçekler açıklandıktan sonra bile, "Bu işlevlerin yerine getirilmesine neden deneyim eşlik etmektedir?" sorusu kalacaktır. Zor problemin savunucuları, görüşlerini desteklemek için sıklıkla çeşitli felsefi düşünce deneylerine başvururlar. Bu deneyler arasında felsefi zombiler, tersine çevrilmiş qualia, renk deneyimlerinin tarif edilemezliği ve yarasa olma deneyimi gibi yabancı bilinç durumlarının bilinemezliği yer almaktadır.
"Zor problem" ve "kolay problem" terimleri filozof David Chalmers tarafından 1994 yılında Tucson, Arizona'da düzenlenen The Science of Consciousness konferansında yapılan bir konuşmada ortaya çıkmıştır. Ertesi yıl Chalmers'ın konuşmasının ana konuları The Journal of Consciousness Studies'de yayınlanmıştır. Yayın bilinç araştırmacılarının büyük ilgisini çekerek derginin özel bir cildinin konusu olmuştur  ve bu daha sonra kitap olarak yayınlanmıştır. Chalmers 1996 yılında, temel argümanlarını detaylandırdığı ve karşı argümanlara yanıt verdiği, zor problemi ele alan kitap uzunluğundaki The Conscious Mind'ı yayınlamıştır. Chalmers'ın "kolay" sözcüğünü kullanmasının sebebi iğneleme amaçlıdır. Bilişsel psikolog Steven Pinker'ın da belirttiği gibi, bu problemi çözmek Mars'a gitmek veya kanseri iyileştirmek seviyesinde bir kolaylığa sahiptir. "Yani, bilim insanları ne aramaları gerektiğini az çok biliyorlar ve yeterli beyin gücü ve finansmanla muhtemelen bu yüzyıl içinde bunu çözebilirler." 
Zor problemin varlığı tartışmalıdır. Joseph Levine, Colin McGinn ve Ned Block gibi bazı zihin felsefecileri ve Francisco Varela, Giulio Tononi ve Christof Koch gibi bilişsel nörobilimciler tarafından kabul edilmiştir. Öte yandan, bu problemin varlığı Daniel Dennett, Massimo Pigliucci, Thomas Metzinger, Patricia Churchland  ve Keith Frankish gibi diğer zihin felsefecileri ve Stanislas Dehaene, Bernard Baars, Anil Seth ve Antonio Damasio gibi bilişsel nörobilimciler tarafından reddedilmektedir. Klinik nörolog Steven Novella bunu "zor olmayan problem" olarak değerlendirmiştir. 2020 PhilPapers anketine göre, ankete katılan filozofların çoğunluğu (%62,42) zor problemin gerçekten var olduğuna inanmaktayken, %29,72'si böyle bir problemin var olmadığını belirtmiştir.

Hayvan bilinci
Yapay bilinç
Körgörüş
Çince odası
Cogito, ergo sum
Kriyonik
Özgür irade
İdeastezi
İçgözlem
Zihin-beden problemi
Fenomenizm
Benlik Felsefesi
Zihinsel nedensellik sorunu
Diğer zihinler problemi

Bilinç, genel olarak, insanda farkındalığın, duygunun, algının ve bilginin merkezi olarak kabul edilen yetidir. Zihnin kendi içeriklerinin farkında olduğu, içebakış yoluyla bilinen, duyumları, algıları ve anıları ihtiva eden bölümüdür.

Kişinin kendisine, yaşantılarına, çevresine, öteki kişilere, bir bütün olarak içinde yaşadığı dünyaya ilişkin farkındalığı, yaşanan deneyimlerden kendiliğinden doğan kendinin farkında olma görüngüsü;
Öznenin duygularına, algılarına, bilgilerine ve kavrayışlarına bağlı olarak kendini anlama, tanıma ya da bilme yetisi;
Bilme edimi ile bilinen içerik arasındaki ilişkiyi her ikisini de içerecek biçimde bir üst düzeyde kurabilme becerisi;
Acı çekme, isteme, bekleme, düş kırıklığına uğrama, korkma gibi belli bir nesnesi bulunan bütün “geçişli” yaşama edimlerini olanaklı kılan ana ilke;
Düşünen öznenin kendisine dönerek, kendisini kendi düşünceleri ile kavraması, kendisine bir başkası olarak dışarıdan bakabilmesi durumu;
“İçebakış” yoluyla zihnin kendi deneyimlerinin gerçekliğini kavrama edimi;
Zihinsel yaşamın geçmiş duyumları, algıları, bilgileri bellekte tutma yeteneği;
Kişinin kendi içinde yaşadıklarına ya da dışarıda olup bitenlere yönelik incelmiş sezgisi, bütün yaşadıklarına ilişkin genel görüşü;
Üzüntü, sevinç, hüzün gibi tek tek yaşantı durumlarına ilişkin kendilik izlenimleri, şeylerin kişiye nasıl göründüğüne yönelik görüngübilimsel yaşantılar bütünü.
Tanımlaması daha çok doğrudan olmasından ziyade dolaylı yollardandır (farkındalık gibi) ve birçok farklı şeyi ifade edebildiği için zordur. Çünkü bilinç ağırlıklı olarak kişisel bir deneyimdir. “Canlı maddenin öğretimini denetleyen özel bir öğretmendir, bazen yeterince eğitilmiş olan öğrencisi, öteki görevleriyle uğraşmak için yalnız bırakır” şeklinde basit ve anlamlı tanımlamaları da varsa da, “bir kişinin kendi varlığının/var oluşunun, duyularının, düşüncelerinin, çevresinin farkında olması” olarak da tanımlanır. İç durumumuzu sorgulayarak bir şeylerin farkında oluruz ve bilinçli bir varlık olduğumuzu hissederiz ve bilincin en önemli noktası da budur. Bilinç, çoğu kez "farkında olma, farkındalık" ile aynı anlamda kullanılır. Yani bilinçli kabul edilen varlıkların “nesnel/dışsal gözlem” ve “öznel/içsel gözlem”leri vardır. Öznelci kuramların tuzağına düşmemek elde değildir. Bilincin bütün tanımları temelde hep aynı gibidir. Ama her tanım “eski bir şişede yeni bir şarap gibi” sunulur. Ya da bazıları “görüntüyü kurtarmak” adına öne sürülmüşlerdir. Tanımı yapacak bir doctor universalis (evrensel bilgin) bulmak mümkün değildir ya da bekleyeceğimiz ani bilgisizlikten, ani bilgili bir duruma geçme, ani bir kavrayış (anagnoresis) mümkün gözükmemektedir.

İçsel, kişiye ait olan öznel bakış açısıyla bakıldığında bilincin bazı özellikleri tamamen başka biri tarafından değerlendirilemez. Her zaman öznel olan “görüyorum, hayal ediyorum, inanıyorum, düşünüyorum” gibi kendi içselliğimize ait ifadeler kullanırız. Bütün bunlar, öznel yapımızla birlikte geçmiş ve geleceği göz önüne alarak, geçmiş deneyimlerimizin sentezinden oluşurlar. Bu zamana bağlı yerleşik durum belleğimizle de yakından ilişkilidir. Bu yönüyle bakıldığında bilinç, diğer bir kişiye içselliğimizi aktarım için öznel dil ile sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Felsefeci Daniel Dennett bilinci, beynin değişik bölgelerinin aynı anda değişik işler yaptığı ve olayları kendine göre yorumladığı yaratıcı kargaşa olarak kabul eder. Ortada tek ve doğru bir yorum yoktur. Bilinci kafalarının içinden dışarıya bakarak anlamaya çalışan bir insan olarak tanımlayan düşünceleri eleştirir. "Belki de, bir tanım bulmaya çalışmamalıyız." der. Bu çeşitlilik göz önüne alındığında tanım yanıltıcı da olabilir. Dolayısıyla kesin bir tanımdan uzak durabiliriz çünkü esas problem, bir yirminci yüzyıl sorunu olan bilinci, modası geçmiş on dokuzuncu yüzyıl terimleriyle tartışmamızdan kaynaklanmaktadır.
Bilinç hakkında bugünkü tartışma David Chalmers tarafından öne sürülen ve ayrımı yapılan bilincin “kolay” ve “zor” problemleridir. Kolay problem, bilinç deneyimi olmaksızın sinir hücresel olayların doğasını anlamadır. Bir dereceye kadar bu soru yanıtlanmıştır. Bunlar arasında; "beyinde paralel bilgi işleme nasıl oluşur?", "Bellek nasıl depolanır ve geri çağrılır?" ve "Seçici dikkatte hangi mekanizmalar devreye girer?" gibi sorulara kısmen yanıtlar oluşturulmuştur. Zor soru ise, bilincin genel açıklamasını içerir. Nasıl fiziksel dünyadan bilinç doğar? Niçin bazı sinir hücresel olaylar bilinçli deneyimle sonuçlanırken diğerleri sonuçlanmaz? En önemlisi de bilinç denilen şey nedir?
Fizikçi Roger Penrose'a göre bilinç, fiziksel olarak yanına yaklaşılması gereken ve bilimsel bir kavramdır. Tanımlamadan ziyade tarif edilmesinin daha uygun olacağını belirterek, aktif ve pasif olarak iki parçaya ayırır. Renk ve armonilerin algılanmasını farkındalıkla birlikte pasif olarak kabul ederken, bilincin özgür irade ile iş görme yeteneğini de aktif kısmı olarak ele alır. Anlayışı bu ikisi arasına yerleştirir ve farkındalıkla anlayışın ayrılamayacağını, eğer farkındalık olmazsa anlayıştan bahsetmenin anlamsız olduğunu belirtir. Bilincin tanımını da farkındalıkla eşanlamlı olarak kabul eder. Yine zekâyı da anlayışa bağlar.

Aktif ve pasif bilinç yanında, değişik ayrımlar da vardır. Birincil bilinç ile dönüşlü (kendine dönen: reflective) bilinç arasındaki keskin ayrım da bunlardandır. Birincil bilinç daha basittir ve duyusal uyarıların farkındalığı ile birliktedir. Bu tür bilinç, beyinde bazı işlemlerin bilinçli bazılarınınsa bilinçaltı aracılığı ile nasıl yapıldığını anlatır. Dönüşlü bilinç ise benlik ile ilişkilidir ve “ben” veya “benim, kendim” temsiliyeti ile ilgili bir kavramdır.

Bir başka ayrım ise, fenomenal ve psikolojik bilinç arasında yapılır. Fenomenal bilinç “bazı fenomenal niteliklerin varlığını ifade eder, yani “birincil kişi” deneyimini yansıtır; hâlbuki psikolojik bilinç; uyanıklık, içgörü, aktarabilirlik, kendilik–bilinci, bir şeye dikkat veya bilgisini (farkındalığı) ifade eder. Felsefi bakış açısı ile fenomenal bilinci açıklamak çok zordur. Yani bu Thomas Nagel’in sorduğu “(Yarasa)…gibi olmak nasıl bir şeydir?” sorusunun yanıtını vermek anlamına gelir. Özel olarak hissedilen “ben”, bilincin temel kavramıdır.
Birçok durumda felsefede kullanılan bir terimle ne denmek istendiğini anlamamıza rağmen anlamının duru bir açıklamasını vermeyi ya da onu tam olarak tanımlamayı başaramayabiliriz. “Bilinç-zihin/beyin-beden” ya da kısaca simgesel olan “psi/phi” sorununun geçmişine uzanmak istediğimizde, genellikle beklediğimizden ifadelerden farklı olarak “ruh/beden” ilişkisi hakkında yapılan değerlendirmeler ve adlandırmalar göze çarpar. Çoğu felsefeci hem antikçağda hem de modern felsefenin doğumu sıralarında bedenden farklı olan ve genellikle karşıtında bulunan “bir şey” için farklı tanımlamalar ve adlandırmalar kullanmışlardır: pneuma, öz, töz, tin, can, ruh, nefs, maneviyat, akıl gibi... “Sık sık şaşırır ve genellikle kullanımda olan sözcüklerin duru ve belirli anlamlarını elde etmede güçlüklere düşeriz” der Berkeley. Yanlışa neden olan “şey” ya da “töz” kelimesinden ziyade anlamları üzerine düşünme tutumudur diyerek “sözcüklerin anlamını bir karara bağlamak istiyorum” ifadesi ile çözüm sunmaya çalışır. Berkeley, “Terimler bir ölçüde konuşmayı kısaltmak için ortak alışkanlık tarafından yaratılmış ve bir ölçüde de öğretim amacıyla düşünülmüşlerdir... Gerçeklik arayışında doğru olarak anlamadığımız terimler tarafından yanlışa düşürülmemeye dikkat etmeliyiz... Neredeyse tüm felsefeciler uyarıda bulunurlar ve çok azı ona dikkat eder” der.

Bilişim, bilişim bilimi ya da bilgisayar bilimi, bilgi ve hesaplamanın kuramsal temellerini ve bunların bilgisayar sistemlerinde uygulanabilmeleri sağlayan pratik teknikleri araştıran bir yapısal bilim dalıdır. Bilişimciler ya da bilgisayar bilimcileri bilgi oluşturan, tanımlayan ve dönüştüren algoritmik süreçler icat edip, kompleks sistemleri tasarlamak ve modellemek için uygun soyutlamalar formüle ederler. Bilişim Dünya'da hızla gelişmeye devam eden önemli bir teknolojidir.

Bilişim biliminin bilgisayarla ilgisi, astronominin teleskopla ilgisi kadardır.Informatica gaat net zo min over computers, als astronomie over telescopen

Matematiğe benzer şekilde Bilişim Bilimi bilginin, özellikle elektronik makineler aracılığıyla, düzenli ve ussal biçimde işlenmesi bilimidir. Bunun yanı sıra bilişim bilimi bilgi işlemlerinde uygulanabilen (soyut) matematiksel yapıları da inceler. Amacı ve görevi bir yandan (saf matematiğin alt dalı olarak) temel aksiyomatik matematiksel kuramlar üretmek (Kuramsal Bilişim Bilimi), ikinci olarak -yardımcı bilim şeklinde- tüm diğer uzmanlık dallarının nesnelerini ve süreçlerini çözümleyip soyut matematiksel yapılara ve Algoritmalara dönüştürmek (Bilgisayar Bilimi) ve üçüncü olarak soyut matematiksel yapıların aktarılabileceği, saklanabileceği ve algoritmalarla otomatik olarak işlenebileceği matematiksel makineleri tasarlamaktır (Teknik Bilişim ya da Bilgisayar Mühendisliği).

Bilişim kelimesi bilmek fiilinin bir türevi olan bilişmek fiilinden türetilmiş bir kelimedir ve ilk kez Aydın Köksal tarafından kullanılmıştır. Bilişim kelimesinin karşılığı olan Almanca: Informatik, Fransızca: informatique ve bunlardan türetilmiş olan Türkçe enformatik kelimeleri, İngilizce: computer science ve İngilizce: information systems gibi alanları kapsar. İskandinav ülkelerinde bilişim biliminin karşılığı olarak datalogi terimi kullanılmaktadır. 
Bilişim biliminin kökleri matematik, fizik ve elektrotekniktedir. Bir mühendislik alanı olarak bilişim, verileri aktarabilen, depolayabilen ve algoritmalar yardımıyla verileri işleyebilen matematiksel makineler tasarlar. Böylelikle bilişim özellikle gerçek süreçlerin simülasyonunu mümkün kılar. Bir "yardımcı bilim" olarak düşünüldüğünde bilişim diğer bilimlerdeki olguları soyutlaştırır ve algoritmalar yardımıyla işler.
Veri işleme ve bununla ilgili iş alanları için genel bir kavram olarak İngilizce "information technology" (IT) yerine Türkçede bilişim teknolojisi (BT) kavramı kullanılmaktadır.
Bilişim kısaca "Thales" tarafından ortaya çıkmıştır.

Bilişim çağdaş yaşamın her alanında kendine yer edinmiş durumdadır. İnternetin yoğun kullanımı bu gelişmeyi güçlendirmiştir. Bilgisayarların dünya çapında ağlaşması firmaların iletişiminde, lojistikte, medyada, ev yaşamında ve daha birçok başka alanda devrim niteliğinde değişimler yaratmıştır. Bilişim, fark edilmese de çamaşır makinesi, fotoğraf makinesi, müzik sistemleri gibi pek çok aygıttaki gömülü sistemler (İngilizce: embedded systems) vasıtasıyla günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Elektroteknik cihazlarda çok gelişmiş yazılımlar görülebilmekte.
Bilgisayarlar büyük veri yığınlarını kısa sürede yönetebilir, depolayabilir, paylaşabilir ya da işleyebilirler. Bunu sağlayabilmek için karmaşık donanım ve yazılım sistemleri gereklidir. Bu sistemlerin tasarımı ve geliştirilmesi de bilişim biliminin araştırma alanına girer. Vikipedi'nin kendi bu tip karmaşık bir sisteme örnek verilebilir.
Bilgisayar sistemlerinin sağladığı fayda algoritmik işlemleri büyük veri yığınlarına yüksek bir hızda uygulayabilmeleridir. İnsan zekâsı buna karşılık bilişsel (İngilizce: cognitive) algılama (örneğin eksik bilgi ile karar alabilme, şekil, yüz vb. tanıma) bakımından bilgisayarlara göre çok daha üstündür. Buna benzer konular yapay zekâ alanında araştırılmaktadır. Bu araştırma alanlarının bazılarında önemli sonuçlar elde edilmiş olsa da henüz insan zekâsının tam bir simulasyonundan söz etmeye imkân yoktur.

Bilişim bilimi genel olarak her tür mekanik hesap ve bilgi işlevleri inceleyen bir bilimdir. Önemli olan kuramsal bölümlerinden bazıları bunlardır:

Bilgisayar programcılığı
Hesap kuramı
Biçimsel dil kuramı ve Otomat kuramı
Bilgisayar bilimine bazen bilgisayar mühendisliği denilir ki, bunlar aynı değildir. Bilgisayar bilimi, diğer dillerde kullanılan "computer science" ya da "Informatik" (Bilişim) sözcüklerin manasına daha yakındır ve bilim olarak, mühendislikten genelde daha soyut konuları inceler.
Bilişim bilimi hesaplama, bilgi verme ve yazılım ve donanım üzerindeki işlemler üzerine çalışmaktadır. Pratikte bilgisayarlarla ilgili konuları kapsar. Algoritmalar, formül yapıları, bilgisayar dilleri, yazılım ve bilgisayar donanımları bu konulardan belli başlı olanlarıdır.

Ağ elemanları
CD
DVD
Flash bellek
Ağ kartı
Ana kart
Bilgisayar
Çıkarılabilir diskler
Ekran kartı
Fare
İşlemci
Klavye
Modem
Dial-Up modem
ADSL modem
Kablolu modem
RAM hafızası
Sabit Disk
Sayısallaştırıcı
Tarayıcı
Yazıcı
Mikrofon
Yönlendirici

Cihaz ilişkili yazılımlar
İş (Sektörel) uygulamalar
Ofis uygulamaları
Ortam ilişkili yazılımlar
Oyun yazılımları
Öykünücüler (emülatörler)
Programlama dilleri
Sistem yazılımları
Yardımcı yazılımlar ve birçok alanda geliştirilebilecek yazılımlar
Bilgi Yönetim Yazılımları

Kuramsal bilişim/bilgisayar bilimi
Hesaplama kuramı
Bilgi ve kodlama kuramı
Algoritmalar ve veri yapıları
Programlama dili kuramı
Biçimsel yöntemler
Koşut zamanlı, paralel ve dağıtık sistemler
Veritabanları ve bilgi erişimi
Uygulamalı bilişim/bilgisayar bilimi
Yapay zekâ
Bilgisayar mimarisi ve mühendisliği
Bilgisayar grafikleri ve görselleştirme
Bilgisayar güvenliği ve kriptografi
Hesaplamalı bilim (bilimsel hesaplama)
Bilgi bilimi
Yazılım mühendisliği

Bilişim Teknolojileri Derneği 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Bilişim Vakfı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilişsel bilim, zihin ve zekânın işleyişini ele alan, zeki sistemlerin dinamiklerini ve yapılarını araştıran disiplinler arası bir yaklaşımdır. Çok geniş bir alanı kapsamasından ötürü bilişsel bilim alanında çalışan araştırmacıların bilişsel psikoloji, dil bilimi, sinir bilimi, yapay zekâ, antropoloji ve felsefe gibi alanlarda temel bilgilere sahip olması beklenir.
Bilişin (geniş anlamda) doğasını, görevlerini ve işlevlerini inceler. Bilişsel bilimciler, sinir sisteminin bilgiyi (information) nasıl temsil ettikleri (represent), işledikleri (process) ve dönüştürdükleri (transform) üzerinde durarak zekayı ve davranışı araştırır. Bilişsel bilimcilerin ilgilendikleri zihinsel fakülteler (mental faculties) dil, algı, hafıza, dikkat, akıl yürütme ve duyguyu içerir. Bu fakülteleri anlamak için bilişsel bilimciler dilbilim, psikoloji, yapay zeka, felsefe, nörobilim ve antropoloji gibi alanlardan yararlanır. Bilişsel bilimin tipik bir analizi öğrenmeden karar vermeye ve mantığa; nöral ağlardan modüler beyin organizasyonuna kadar, pek çok organizasyon seviyesini kapsar. Bilişsel bilimin en temel mefhumlarından biri "düşünme, en iyi şekilde, zihindeki temsili yapılar (representational structures) ve onlar üzerinde gerçekleşen işlemsel (computational) süreçler açısından anlaşılabilir.”dir.
Bilişsel bilim insanlarda, hayvanlarda ve makinelerdeki bilişin disiplinlerarası çalışılmasıdır. Psikoloji, bilgisayar bilimi, nörobilim, antropoloji, dilbilim ve felsefenin geleneksel disiplinlerini bir araya getirir. Bilişsel bilimin amacı, zihnin ve öğrenmenin daha iyi anlaşılmasının zeki araçlar geliştirmemize yol açacağı umuduyla zekanın temel prensiplerini anlamaktır. Bilişsel bilim 1950'lerde bilişsel devrim olarak isimlendirilen entelektüel bir hareket olarak başlamıştır.

Bilişselci yaklaşımın savunucuları, davranışçı yaklaşımın görüşlerini eleştirirler. Davranışçılığın bilimsel düşünceye hakim olduğu bir dönemde, 1950'lerin sonunda Noam Chomsky'nin dilin doğuştanlığını vurgulaması, zihin ve beyin araştırmalarında önemli bir dönüm noktasıdır. Davranışçılar, dili bir alışkanlık kazanma süreci olarak tanımlarken, Chomsky, dilin biyolojik bir temeli olduğunu, doğuştan gelen bir yetinin, sosyal ortamda süreç içinde edinime dönüştüğünü ileri sürmüştür.

Bilişsel bilimin temel ilkelerinden biri “zihnin/beynin tam olarak kavranması tek bir seviyenin çalışılması ile mümkün olamaz”dır. Bir telefon numarasını ezberlemek ve daha sonra onu hatırlamak bir misal olabilir. Zihinsel bir süreci anlamak için kullanılabilecek yaklaşımlardan biri doğrudan veya natüralistik gözlem ile davranışı incelemek olabilir. Örneğin, birisine bir telefon numarası sunulur ve bir süre sonra bu kişiden sunulan telefon numarasını hatırlaması istenilebilir; daha sonrasında cevabının doğruluğu ölçülebilir. Bilişsel beceriyi ölçmek için kullanılabilecek bir diğer yaklaşım ise kişinin telefon numarasını hatırlamaya çalışıyorken ateşlenen nöronlarını incelemek olabilir. Bu iki deneyden hiçbiri, kendi başlarına, bir telefon numarasını hatırlama sürecinin nasıl gerçekleştiğini tam olarak açıklayamaz. Beyindeki her bir nöronu anbean eşleştirmek gibi bir teknoloji elimizde olsaydı ve her nöronun ne zaman ateşlendiği bilinebiliyor olsaydı dahi nöronların ateşlenmelerinin gözlemlenmiş davranışa nasıl evrildiğini bilmek imkansız olurdu. Dolayısıyla bu iki seviyenin birbiriyle nasıl etkileştiğini anlamak bilişsel bilim için bir zorunluluk. The Embodied Mind: Cognitive Science and Human Experience ‘ta da bahsedildiği üzere “zihnin yeni bilimleri ufuklarını, hem yaşanmış insani tecrübeleri hem de insani tecrübeye içkin dönüşüm ihtimallerini kapsayacak şekilde genişletmelidir.” Bu ancak söz konusu sürecin işlevsel bir açıklaması ile sağlanabilir. Spesifik bir fenomeni pek çok seviyeden çalışmak, spesifik bir davranışa yol açan beyindeki süreçleri daha iyi anlamamıza yol açar. Marr üç seviyeli bir analiz şemasını şöyle betimlemiştir:

İşlemlemesel teori, işlemlemenin amaçlarını belirtir.
Temsil ve algoritmalar, girdi ve çıktıların temsillerini ve birini öbürüne dönüştüren algoritmaları barındırır.
Donanım implementasyonu, algoritma ve temsillerin nasıl fiziksel olarak gerçekleştirilebilecekleridir.

Bilişsel bilim, psikoloji, nörobilim, dilbilim, zihin felsefesi, bilgisayar bilimi, antropoloji ve biyoloji de dahil, pek çok alanın katkılarıyla beraber disiplinlerarası bir alandır. Bilişsel bilimciler kolektif olarak zihni ve onu çevreleyen dünya ile etkileşimini anlama umuduyla çalışır. Alan fiziksel bilimlerle tutarlı bilimsel metodunun yanı sıra simülasyon ve modelleme de kullanır, sıklıkla da modellerin çıktılarını insan bilişi ile kıyaslar. Psikoloji alanına benzer olarak, birleşik bir bilişsel bilim olduğuna dair biraz şüphe vardır ki bu kimi araştırmacıları “bilişsel bilimler” çoğul kelime öbeğini tercih etmeye itmiştir.
Kendini bilişsel bilimci olarak görenlerin çoğu, ama hepsi değil, zihne dair işlevselci (functionalist) bir görüşe – zihinsel durumlar (mental states) ve süreçler işlevleriyle açıklanmalıdır görüşü – sahiptir. İşlevselciliğin çoklu gerçekleştirilebilirlik (multiple realizability) görüşüne göre, robotlar ve bilgisayarlar gibi gayrı-insan sistemlerin bile bilişe sahip olduğu söylenebilir.

“Bilişsel bilim”deki “bilişsel (cognitive)” terimi “net olarak incelenebilen herhangi bir zihinsel süreç ya da yapı” anlamında kullanılıyor (Lakoff ve Johnson, 1999). Bu kavramsallaştırma oldukça geniştir ve “bilişsel” kelimesinin analitik felsefedeki kullanımıyla karıştırılmamalıdır. Analitik felsefede “bilişsel” yalnızca formel kurallarla ve doğruluk koşullu semantik (truth conditional semantics) ile ilgilidir.
Oxford İngilizce Sözlüğü’ndeki “bilişsel” kelimesi için ilk girdi, kabaca, “bilme eylemi ya da sürecine ilişkin” anlamına sahip olduğunu söylüyor. 1586'dan olan bu ilk girdi, Platonik bilgi teorileri tartışmaları bağlamında bu kelimenin kullanıldığını gösteriyor.

Bilişsel bilim bilişe dair geniş bir yelpazedeki konuları kapsıyor. Fakat, bilişsel bilimin, zihnin doğası ve süreçleriyle ilgili olabilecek her şeyle eşit düzeyde ilgilenmediğini ayrımsamak gerekir. Filozoflar arasında, klasik kognitivistler (classical cognitivists) sosyal ve kültürel faktörleri, duyguyu, bilinci, hayvan bilişini, karşılaştırmalı ve evrimsel psikoloji çalışmalarını nispeten önemsiz görürler. Ancak davranışçılığın yavaş yavaş popülerliğini yitirmesiyle beraber, duygulanım (affect) ve duygular (emotions) gibi içsel durumları da, farkındalık ve örtük dikkat (covert attention) gibi konular kadar çalışmak mümkün olmuştur. Örneğin, durumsal ve bedenleşmiş biliş (situated and embodied cognition) teorileri çevrenin etkilerini ve bedenin bilişteki rolünü de dikkate alır. Bilgi işleme (information processing) süreçleri üzerinde durulmaya başlanmasıyla beraber, psikolojinin en temel öğesi gözlemlenebilen davranıştan ziyade modelleme veya zihinsel durumlara dair alınan kayıtlar oldu.

Yapay zeka (YZ) makinelerdeki bilişsel olguları inceler. YZ'nin pratik amaçlarından bir tanesi insan zekasının çeşitli yönlerini bilgisayarlarla gerçekleştirebilmektir. Bilgisayarlar, bilişsel olguların araştırılmasında sıklıkla kullanılan araçlardır. İşlemsel modelleme insan zekasının nasıl yapılandığını araştırmak için simülasyonları kullanır. (Bkz. İşlemsel modelleme)
Zihnin, küçük fakat tek başlarına işlevsiz yapıtaşlarının (mesela, nöronlar vb.) devasa bir ürünü olarak mı, yoksa semboller, yapılar, şemalar, planlar ve kurallar gibi daha yüksek seviye yapıların açısından mı daha iyi anlaşılabileceğine dair yapay zeka alanında bir tartışma olagelmiştir. Bahsettiğimiz ilk görüş, zihni araştırmak için bağlantıcılığı (connectionism) kullanırken, ikinci görüş ise sembolik işlemlemeler (symbolic computations) üzerinde durur. Konuya dair bir bakış açısı da, insan beynini tam olarak simüle etmenin, nöronları simüle etmeksizin mümkün olup olmadığıdır.

Dikkat, önemli bilginin (information) diğerleri arasından seçilmesidir. İnsan zihni milyonlarca uyaranın bombardımanı altındadır ve bu bombardıman arasından hangi bilgileri (information) işleyeceğine (process) karar vermesini sağlayan bir mekanizma olmalıdır. Dikkat, kimi zaman bir spot lambası gibi görülebilir, yani bir kimse spot lambasını ancak belirli bir bilgi kümesi üzerine tutabilir. Bu metaforu destekleyen deneylerden bazıları dikotik dinleme (Cherry, 1957) ve istemdışı körlük (Mack ve Rock, 1998) çalışmalarıdır. Çift kulaklı dinlemede, katılımcılar her biri bir kulağa olmak üzere iki farklı mesajın “bombardımanına” tutulur ve mesajlardan yalnızca birine dikkat kesilmeleri istenir. Deneyin sonunda dikkat kesilmedikleri mesajın içeriğine dair bilgi vermeleri istendiğinde katılımcılar bunu yapamazlar.

“Problem çözme” bir noktadan bir başka noktaya ulaşmanın hedef olduğu ve bunu yapmanın optimumum yolunun seçilmesi gerektiği durumları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Günlük ve pratik süreçlerle ilgili olabilir, örneğin aritmetik, satranç oynamak veya bir seyahati planlamak gibi. Önceleri, yapay zeka çalışmalarının en çok odaklandıkları noktalardan biri makinelere problem çözme becerisi kazandırabilmekti.
Bir başlangıç ve bir de hedef durum belirtilir. Makine için görev, hedefe giden yolu bulmaktır. Burada temelde iki yaklaşım vardır: Birincisinde program tüm farklı yolları deneyerek hedefe giden yolu bulmaya çalışır. Buna kaba kuvvet metodu denir (Brute Force Method). Bununla beraber NP-tam sorunlarda olası yolların sayısı o kadar yüksektir ki, bu yaklaşımın sınırlarına erişilir. Çünkü tüm yolları denemek ve sonuca ulaşıp ulaşmadığını görmek makinenin hesaplama kapasitesini aşar. Bu tarz durumlarda A* arama algoritması gibi höristik tarama kullanan algoritmalar gereklidir. Höristik tarama, denemeksizin en olası yolları taramak için bir yöntemdir. Böylece “denenmesi gereken” olası yolların sayısı makinenin hesaplama kapasitesi içinde tutulur.
Höristik kullanarak çalışan ilk program Allen Newell ve Herbet A. Simon tarafından geliştirilen Genel Problem Çözücü’dür 

Bilişsel dilbilim, dili anlama, dil üretimi ve dil ediniminin bilişsel yönleriyle ilgilenen bir bilişsel bilim dalıdır. Bilişsel dilbilimin ana araştırma alanları arasında doğal dillerde kategorizasyon (prototipler, çok anlamlılık, metaforlar), sözdizimi ve anlambilim arasındaki arayüz, dilin deneyim ve algıdaki temeli ve dil ile düşünce arasındaki ilişki yer almaktadır. Dilin bilişle nasıl etkileşime girdiğini, dilin düşünceleri nasıl oluşturduğunu ve dilin zaman içindeki ortak zihniyetteki değişime paralel olarak evrimini açıklar.
Bilişsel dilbilimin kökeni 1980'lerde Noam Chomsky'nin üretici dilbilgisine karşı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Bilişsel dilbilim temsilcileri, biçimsel yönelimli sözdizimini ve anlambilimin üretici dilbilgisi tarafından ihmal edilmesini eleştirmiştir. Ayrıca, Chomsky'nin aksine, bilişsel dilbilim temsilcileri dilin insan beyninin özerk bir modülü değil, genel bilişsel yeteneklerin bir parçası olduğunu varsaymaktadır. Bilişsel dilbilimin en tanınmış temsilcileri arasında George Lakoff, Leonard Talmy ve Ronald Langacker yer almaktadır.
Bilişsel dilbilim, dilbilimde kapalı bir teoriye dayanmaz, ancak çeşitli yaklaşımları birleştirir.

Merriam-Webster'e göre, bilişsel kelimesi "bilinçli entelektüel faaliyetle (düşünme, akıl yürütme veya hatırlama gibi) ilgili, onunla ilgili, olmak veya onu dahil etmek" olarak tanımlanır. Merriam-Webster ayrıca dilbilimi “dil birimleri, doğası, yapısı ve modifikasyonu dahil olmak üzere insan konuşmasının incelenmesi” olarak tanımlar. Bilişsel dilbilim oluşturmak için bu iki tanımın birleştirilmesi, bilişsel dilbilim alanında tartışılan kavram ve fikirlerin kavramını sağlayacaktır. Bilişsel dilbilim içinde, dil kategorilerinin kavramsal ve deneysel temellerinin analizi birincil derecede önemlidir. Dilin biçimsel yapıları özerkmiş gibi değil, genel kavramsal örgütlenmenin, kategorizasyon ilkelerinin, işlem mekanizmalarının, deneyimsel ve çevresel etkilerin bir yansıması olarak incelenir.
Bilişsel dilbilim, dili insanların genel bilişsel kapasitelerine gömülü olarak gördüğünden, bilişsel dilbilimin özel ilgi alanları şunları içerir: doğal dil kategorizasyonunun yapısal özellikleri (prototipiklik, sistematik polislik, bilişsel modeller, zihinsel görüntüler ve kavramsal metafor gibi) ; dilsel organizasyonun işlevsel ilkeleri (ikoniklik ve doğallık gibi); sözdizimi ve anlambilim arasındaki kavramsal arayüz (bilişsel dilbilgisi ve yapı dilbilgisi tarafından keşfedildiği gibi); kullanımdaki dilin deneyimsel ve pragmatik arka planı; dilsel görelilik ve kavramsal evrenseller hakkında sorular da dahil olmak üzere dil ve düşünce arasındaki ilişki.
Farklı bilişsel dilbilim biçimlerini bir arada tutan şey, dil bilgisinin sadece dil bilgisini değil, dilin aracılık ettiği gibi dünya bilgisini de içerdiği inancıdır.
Bilişsel dilbilim kavramı hakkında bilimsel ve terminolojik tartışmalar var olagelmiştir ve terimle özel olarak ne kastedildiği konusunda bir fikir birliği yoktur.

Bilişsel dilbilimin kökleri Noam Chomsky'nin 1959'da BF Skinner'ın Verbal Behavior adlı eserinin eleştirel incelemesine dayanır. Chomsky'nin davranışsal psikolojiyi reddetmesi, bilişsel psikoloji ve bilişsel bilim gibi yeni kavramlar davranışçı-karşıtı tutumunu devam ettirmesi psikolojideki odağın empirizmden mentalizme kaymasına yardımcı oldu.
Chomsky, 1970'lerde dilbilimi, bilişsel bilimin bir alt dalı olarak gördü, ancak modelini dönüşümsel [transformational] veya üretici dilbilgisi [generative grammar] olarak adlandırdı. Dil savaşlarında Chomsky ile karşı karşıya gelen George Lakoff, 1980'lerin başında Ronald Langacker ve neo-Darwinci dilbilimin diğer savunucularıyla “Lakoff-Langacker anlaşması” altında birleşti. “Bilişsel dilbilim” ismini bilişsel bir bilim olarak üretken dilbilgisinin itibarını sarsmak için tercih ettikleri söylenir.
Sonuç olarak, bugün kendilerini bilişsel dilbilimin gerçek temsilcileri olarak gören üç rakip yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan birincisi Lakoffian-Langackerian, (baş harfleri büyük olacak şekilde) Bilişsel Dilbilim'dir. İkincisi üretici dilbilgisidir, üçüncüsü ise çalışmaları diğer ikisinin kapsamı dışında kalan bilim insanlarının yaklaşımlarını içerir. Bu bilim insanları bilişsel dilbilimin belirli ayrı bir çerçevenin adı olarak değil, teorik değerinden ziyade kanıtsal değeriyle değerlendirilen bütün bir bilimsel araştırma alanı olarak alınması gerektiğini savunurlar.
Bilişsel dilbilim, dilbilimin nispeten yeni bir dalıdır. George Lakoff ve Ronald Langacker tarafından kurulmuştur. Lakoff, 1987'de "bilişsel dilbilim" terimini, en ünlü yazılarından biri olan "Kadınlar, Ateş ve Tehlikeli Şeyler" kitabında tanıttı. Lakoff daha önce, dil kullanımıyla ilgili çeşitli bilişsel süreçlerin rolünü tartışan birçok yayın yazmıştı. Önceki yayınlardan bazıları "Dilbilgisinde Çıkarımın Rolü" ve "Dilbilim ve Doğal Mantık" dır.
Lakoff 1975 yılında yayınladığı "Bilişsel Dilbilgisi: Bazı Ön Spekülasyonlar" yazısında bilişsel dilbilgisi terimini ortaya atmıştır. Bilişsel dilbilim alanının ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra, birçok önde gelen dilbilimci tarafından eleştirildi. Bununla birlikte, 1980'lerin sonunda, alan birçok insanın dikkatini çekmiş ve büyümeye başlamıştır.
Bilişsel Dilbilim dergisi 1990 yılında bu alanda araştırma yapan ilk dergi olarak kuruldu.

Bilişsel dilbilimciler, zihnin dil edinimi için benzersiz ve özerk olan herhangi bir modülü olduğunu inkâr ederler. Bu, Noam Chomsky ve diğerlerinin üretken gramer alanında benimsediği tutumun aksine. Bilişsel dilbilimciler, insan dilbilimsel yeteneğinin bir kısmının doğuştan gelen olduğunu inkâr etmeseler da, bunun bilişin geri kalanından ayrı olduğunu inkâr ederler. Böylece bilişsel bilimde dilin modülerliği için kanıt olduğunu öne süren bir düşünce yapısını reddederler. Gerçeğe bağlı anlambilim geleneğinden yola çıkarak, bilişsel dilbilimciler anlamı kavramsallaştırma açısından görürler. Anlamları dünya modelleri açısından görmek yerine, zihinsel mekanlar açısından görürler.
Dilbilimsel fenomenler bilgisinin - yani fonemler, morfemler ve sözdizimi - esasen doğada kavramsal olduğunu iddia ederler. Bununla birlikte, dilsel verilerin depolanmasının ve geri alınmasının, diğer bilgilerin depolanmasından ve elde edilmesinden önemli ölçüde farklı olmadığını ve dilin anlaşılmasında kullanılmasının, diğer dilbilimsel olmayan görevlerde kullanılanlara benzer bilişsel yetenekleri kullandığını iddia ederler.
Dil yapılarını tarih ve kültürden bağımsız terimli erimlerle tanımlama eğilimi gibi bilişsel dilbilimin erken yanlılıklarının ötesine geçmek amacıyla, (sıklıkla diyakronik) bilişsel dilbilimdeki daha yeni akademisyenler bilişsel dile dinamik bakış açıları geliştirmektedir. 1990'ların sonlarından bu yana, bu perspektif William Croft (dilbilimci) (diachronic semantics), Elizabeth C. Traugott (pragmatikler ve yeniden kavramsallaştırmadaki rolü), Dirk Geeraerts (diachronic prototype semantics) ve Adele Goldberg (dilbilimci rolbilim) ile bilişsel dilbilimi şekillendirdi.) (inşaat grameri) içerir.

George Lakoff tarafından 1990'da iki temel taahhüt tanımlanmıştır. Bu iki taahhüt, bilişsel dilbilimcilerin izlediği yönelim ve yaklaşımın temelidir:

Genelleme taahhüdü: Genelleme taahhüdünün amacı, en geniş genellemeleri saptamaktır. Böylece insan dilinin tüm yönlerine ve özelliklerine uyan genel kuralların kalıplanması ve anlaşılması. Bu bağlılık dil ilkelerinin genelleştirilmesini istediğinden, semantik (kelimelerin ve anlamların anlamı), fonoloji (ses) ve morfoloji (kelime yapısı) gibi dili incelemenin önceki yolları uygun olmayacaktır, çünkü çok az şey vardır genelleme odası.
Bilişsel bağlılık: Bilişsel bağlılık, kullanılan dilin beyin anatomisi ve diğer bilimlerdeki işlevler ile uyumlu olan genel ilkelerini karakterize etmektir. Dolayısıyla, bu taahhüdün bu temel felsefesi, kullanılan dilin kurallarının diğer bilimlerden, özellikle psikoloji ve bilişsel sinirbilimden biliş hakkında bilinenlerle aynı fikirde olması gerektiğidir.

Üretici dilbilgisi, zihinde ve beyinde dil hesaplaması hakkında bir hipotez kaynağı olarak işlev görür. Bu 'dilin bilişsel sinirbilimi' olarak görülür. Üretici dilbilgisi, davranışsal içgüdüleri ve bilişsel-dilsel algoritmaların biyolojik doğasını inceler ve hesaplamalı-temsili bir zihin teorisi sağlar.
Pratikte bu, dilbilimciler tarafından cümle analizinin, bilişsel yapıları ortaya çıkarmanın bir yolu olarak alındığı anlamına gelir. İnsanlarda rastgele bir genetik değişimin zihinde sentaktik yapıların ortaya çıkmasına neden olduğu ileri sürülmektedir. Dolayısıyla insanların bir dile sahip olması onun iletişimsel amaçlarına bağlı değildir.
Konuyla ilgili ünlü bir örneğe yer verelim. Dilbilimci Noam Chomsky "Aç olan adam akşam yemeği sipariş eder mi " türünden cümlelerin çok nadir olduğu ve çocukların bunları duyma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söyler. Yine de çocuklar bu türden cümleleri üretebildikleri için, yapının öğrenilmediğini, doğuştan gelen bilişsel bir dil bileşeninden edinildiği ileri sürer. Üretken dilbilgisi savunucuları var olduğu düşünülen dil yetisinin [<i>language faculty</i>] bir resmini oluşturmak için iç gözlem yoluyla doğuştan gelen yapılar hakkında her şeyi bulmayı amaç edinmişlerdir.
Üretken dilbilgisi, dili özerk bir zihin modülü olarak ele alarak, modüler bir zihin modelini destekler. Böylece dil, matematiksel mantıktan, çıkarımın dil ediniminde hiçbir rolü olmadığı ölçüde ayrılır. Üretici insan bilişi anlayışı, bilişsel psikoloji ve bilgisayar biliminde de etkilidir.

Bilişsel dilbilim yaklaşımlarından biri, (baş harfleri büyük olacak şekilde) Bilişsel Dilbilim olarak adlandırılır, ancak aynı zamanda genellikle tümü küçük harflerle yazıldığından bilişsel dilbilimdir. Bu hareket, 1980'lerin başında, George Lakoff'un metafor teorisinin Ronald Langacker'ın Bilişsel Dilbilgisi ile birleştiği ve çeşitli yazarların takip eden Yapı Dilbilgisi modelleriyle birleştiği zaman başladı. Bu birlik, dilsel ve kültürel evrime iki farklı yaklaşım içerir: kavramsal metafor ve inş

Bilişsel psikoloji, düşünme, hissetme, öğrenme, anımsama, karar verme, dil, problem çözme ve yargılama gibi zihinsel süreçlerin en geniş anlamda incelenmesidir. Yani bilişsel psikologlar insanların bilgiyi anlama, saklama ve bilincine geri getirmeleriyle ilgilenirler. Bilişsel psikologlar zihinsel süreçlerin incelenebileceğine ve incelenmesi gerektiğine inanırlar. Her ne kadar bilişsel süreçler doğrudan gözlenemeseler de, davranışlar gözlenebilir ve bu davranışların altında yatan bilişsel süreçler hakkında çıkarımlar yapılabilir.
Davranışçı öğrenme yaklaşımının egemen olduğu psikoloji bilimi 1950'lerden itibaren çeşitli sebeplerle bilişsel psikoloji anlayışının genel kabul gördüğü bir sürece girdi. İnsan zihni tekrar psikolojinin araştırma konusu oldu ancak bu sefer doğrudan zihnin gözlenmesi çabaları yerine davranışlar gözlenerek zihin hakkında çıkarım yapma yoluna gidildi. İnsan zihninin bilgisayarlar gibi girdi-işlem-çıktı süreçleriyle anlaşılmasının daha faydalı olacağı anlayışı paradigmatik bir değişime sebep oldu ve bu doğrultuda 50 ve 60'lı yıllarda dikkat, bellek, algı gibi konularda çok sayıda araştırma yapıldı.

Bilişsel psikologların asıl odağı davranışları etkileyen zihinsel süreçlerdir. Bu süreçlerden bazıları şunlardır:

Bakınız: Dikkat

Bakınız: Bellek

Bakınız: Algı

Bakınız: Üstbiliş

Sosyal biliş
Öğrenme
Uzaysal-zamansal akıl yürütme
Bilişselcilik (psikoloji)
Bilişsel davranışçı terapi
Bilişsellik
Bilişsel terapi
Bilişsel eğilim
Bilişsel çelişki
Bilişsel sinirbilim
Bilişsel dilbilim
Bilişsel dilbilgisi
Bilişsel nöropsikoloji
Bilişsel yük
Bilişsel alan
Bilişsel nöropsikiyatri
Bilişsel işlev
Bilişsel harita
Bilişsel taklit
Bilişsel şema
Üstbiliş

Bilişsellik (ya da biliş veya kognisyon) aralarında dikkat, bellek, dil kullanma ve anlama, öğrenme, değerlendirme, sorun çözme ve karar verme gibi zihinsel yetileri oluşturan bir kümeyi tanımlamada kullanılan bilimsel terimdir. Psikoloji, felsefe, dilbilim ve bilişim bilimi gibi çeşitli bilimsel disiplinler bilişselliği de inceler. Ancak disiplinlere göre bilişselik teriminin kullanımı farklılık gösterebilir. Örneğin psikoloji ve bilişsel bilimde "bilişsellik" genellikle bireyin psikolojik işlevlerinin bilgi işleme açısından bakış olarak kullanılır. Sosyal psikolojinin sosyal bilişsellik dalı tutum, yükleme ve grup dinamiğini açıklamaya çalışır. Bilişsel psikoloji ve bilişsel mühendislikte "bilişsellik" tipik olarak katılımcının ya da işletimcinin zihninde ya da beyninde meydana gelen bilgi işleme süreci olarak anlamlandırılır.
Bilişsellik, bilgi birikimini ve değişen tercihleri kullanarak alınan bilgiyi işleme yeteneğidir. Bilişsellik ya da bilişsel süreçler doğal ya da yapay; bilinçli ya da bilinçsiz olabilir. Bu süreçler, dilbilim, anestezi, nöroloji, psikiyatri, psikoloji, felsefe, antropoloji, sistem bilimi ve bilişim bilimi dallarında farklı bağlamlarda farklı açılardan analiz edilirler.

Biyobilişim veya Biyoenformatik, biyolojinin çeşitli dalları, ancak özellikle moleküler biyoloji ile bilgisayar teknolojisini ve bununla ilişkili veri işleme aygıtlarını bünyesinde barındıran disiplinlerarası bir bilim alanıdır. Bir diğer tanımla, karmaşık biyolojik verilerin derlenmesi ve analiz edilmesi bilimidir Modern yaşam bilimlerinde üretilen büyük ölçekli verilerin artmasıyla birlikte biyoenformatik, genomik, proteomik, transkriptomik ve sistem biyolojisi araştırmalarının temel bileşeni hâline gelmiştir. Biyoenformatik dünya genelinde bağımsız bir lisans, yüksek lisans ve doktora programı olarak okutulmaktadır. Türkiye'de biyoenformatik lisans düzeyinde verilen eğitim kapsamında, Kadir Has Üniversitesi'nde program 2013 yılında açılmış ve 2025 yılına kadar mezun vermeyi sürdürmüştür. Ayrıca birçok üniversitede de biyoenformatik yüksek lisans programları bulunmakta olup, moleküler biyoloji, genetik ve bilgisayar bilimi temelli dersleri içermektedir.

1960'larda başlayan bilgisayar uygulamalarının biyolojide kullanılması girişimi, her iki alandaki teknolojik gelişime paralel olarak hızla ilerlemiş ve böylelikle ortaya çıkan Biyobilişim dalı bugün en popüler akademik ve endüstriyel sektörlerin başına geçmiştir. Biyoenformatik kavramı 1970'lerin sonunda moleküler dizilerin bilgisayarlarla karşılaştırılmaya başlanmasıyla doğmuştur. Paulien Hogeweg ve Ben Hesper, terimi ilk kez 1970'lerde biyolojik sistemlerin enformasyon süreçlerini tanımlamak için kullanmıştır. 1980'lerde DNA dizileme teknolojilerinin gelişmesi, 1990'larda ise İnsan Genomu Projesi'nin başlaması biyoenformatiğe olan ihtiyacı hızla artırmıştır. Bilgisayarların moleküler biyolojide kullanımı üç boyutlu moleküler yapıların grafik temsili, moleküler dizilimler ve üç boyutlu moleküler yapı veritabanları oluşturulması ile başlamıştır. Kısa sürede çok yüksek miktarlarda veri üreten, endüstri düzeyinde gen ekspresyonu, protein-protein ilişkisi, biyolojik olarak aktif molekül araştırmaları, bakteri, maya, hayvan ve insan genom projeleri gibi biyolojik deneylerin doğurduğu talep sonucunda, bu alandaki bilişim uygulamaları neredeyse takip edilemez bir hızda gelişmiştir. Biyobilişim dalının ayrı bir (disiplinlerarası) bilim dalı olarak tanınması da 2000'li yıllarda gerçekleşmiştir.
Bugün alan, hem akademik araştırmalarda hem de biyoteknoloji ve tıpta kritik bir rol oynamaktadır. 1960'larda başlayan bilgisayar uygulamalarının biyolojide kullanılması girişimi, her iki alandaki teknolojik gelişime paralel olarak hızla ilerlemiş ve böylelikle ortaya çıkan Biyoenformatik dalı bugün en popüler akademik ve endüstriyel sektörlerin başına geçmiştir.

Biyoenformatiğin temel amaçları şunlardır:

Biyolojik verilerin standartlaştırılması ve depolanması
Genom, protein, RNA ve metabolik ağlar gibi sistemlerin analiz edilmesi
Moleküler diziler arasındaki ilişkilerin belirlenmesi
Gen ve protein fonksiyonlarının tahmin edilmesi
Klinik varyantların değerlendirilmesi
Büyük ölçekli omics verilerinin yorumlanması
Hesaplamalı modellerin geliştirilmesi

Genom dizileme verilerinin hizalanması, varyant analizi, anotasyon ve karşılaştırmalı genomik çalışmaları biyoenformatiğin merkezinde yer alır.

RNA-seq verilerinin işlenmesi, ifade seviyelerinin hesaplanması ve diferansiyel gen ekspresyonu analizleri biyoenformatiğin en yaygın uygulamalarındandır.

Protein dizisi analizi, üç boyutlu yapı tahmini, protein–protein etkileşim ağları ve kütle spektrometrisi verilerinin yorumlanması alanın önemli çalışma konularıdır.

Metabolik ağ modelleri, hücresel süreçlerin dinamik simülasyonları ve çok katmanlı biyolojik sistemlerin entegrasyonu biyoenformatik yöntemlerle yapılır.

Klinik varyant analizi, kanser genomikleri, farmakogenomik ve kişiselleştirilmiş tıp (precision medicine) çalışmaları için kritik role sahiptir.

Proteinlerin üç boyutlu yapılarının modellenmesi ve enerji hesaplamaları moleküler modelleme araçlarıyla gerçekleştirilir.

Biyoenformatikte kullanılan bazı temel araçlar ve platformlar şunlardır:

NCBI veri tabanları (GenBank, RefSeq, ClinVar, SRA)
BLAST: Dizi karşılaştırma
HISAT2, STAR: Hizalama
DESeq2, EdgeR: Transkriptomik analiz
UniProt: Protein veri tabanı
PDB: Protein yapıları
Ensembl: Genom anotasyon sistemi
Galaxy platformu: Birçok analiz aracını grafik arayüzle sunar

Biyoenformatik analiz genellikle şu aşamalardan oluşur:

Veri toplama
Kalite kontrol
Ön işleme
Hizalama
Varyant veya ifade analizi
Fonksiyonel zenginleştirme
Görselleştirme
Yorumlama
Bu süreçler yüksek hesaplama kapasitesi gerektirdiğinden genellikle high-performance computing (HPC) altyapıları kullanılır.

Biyobilişim genel olarak biyolojik problemlerin çözümünde bilişim teknolojilerinin kullanılması olarak tanımlanabilir. En dar tanımı ile genomik sekansları destekleyen biyolojik veritabanlarının oluşturulması ve işletilmesi, en geniş tanımı ile de mevcut tüm bilgisayar uygulamalarının biyolojik problemlerin çözümünde kullanılması olarak anlaşılır.
Biyobilişim modern biyolojinin iki temel bilgi akışını kapsar:

Genetik bilgi akışı: Bir organizmanın DNAsı incelenerek özelliklerinin belirlenmesinden, incelenen bu organizma türünün oluşturduğu toplulukların karakteristik özelliklerine kadar olan bilgi akışı. Elde edilen DNA bilgisi tekrar genetik havuzun tanımlanması için kullanılır.
Deneysel bilgi akışı: Biyolojik olaylar gözlenerek elde edilen enformasyon, açıklayıcı matematiksel modeller ile tarif edilir, daha sonra bu modellerin doğruluğu yeni deneyler ile test edilir.
Son yirmi yılda temel biyolojik araştırmaların klinik tıp uygulamaları ve klinik tıp bilgi sistemleri üzerindeki etkisi daha da belirleyici olmuş ve bugün yeni kuşak epidemiyolojik, tanı, teşhiş ve tedavi amaçlı modüllerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Biyobilişim çalışmalar temel bilimsel araştırmalara yönelik görünmekle beraber önümüzdeki on yıl içinde klinik bilişim için vazgeçilmez olacaktır. Örneğin hastaların tıbbi kayıtlarında giderek artan bir sıklıkla DNA dizilim bilgileri yer almaya başlayacaktır. Bugün ABD'de bazı sigorta şirketleri, risk primleri belirlenirken mevcut genetik tarama test sonuçlarını talep edebilmektedir. Biyobilişim araştırmalar için geliştirilen algoritmaların çok yakında klinik bilişim sistemlerine entegre olması beklenmektedir.
Bu alanı kısaca tanımlamanın bir yolu da, Biyobilişim araçların kullanıldığı genel araştırma konularını özetlemek olabilir:

DNA sıra ve dizilimi araştırmaları
Protein sıra ve dizilimi araştırmaları
Makromoleküler yapıların (DNA, RNA, protein) üç boyutlu yapı araştırmaları
Küçük moleküllerin (potansiyel terapötik maddeler, aktif peptidler, ribozimler vs.) ligandlarıyla etkileşiminin araştırılması
Heterojen biyolojik veritabanlarının entegrasyonu
Biyolojik enformasyonun paylaşımının kolaylaştırılması
Bilgisayar ile otomize edilmiş veri analizi ve iletimi
Etkileşimde bulunan gen ürünleri için bilgi ağları oluşturulması
Kimyasal reaksiyonlardan hücrelerarası iletişime kadar pek çok biyolojik faaliyet sürecinin matematiksel modellenmesi ve simülasyonu
Büyük çaplı biyolojik deneylerden (GENOM projeleri gibi) çıkan sonuçların analizi

Proteinlerin yapılarının ve fonksiyonlarının belirlenmesi
Herhangi bir biyolojik fonksiyonu arttıran ya da engelleyen küçük moleküllerin tasarlanması
Karmaşık genetik fonksiyon ya da regülasyon faaliyetlerinin tanımlanması
Tıbbi ya da endüstriyel amaçlı yeni makromoleküller üretilmesi
Genetik faktörlerin hastalık yatkınlığına etkilerinin ortaya çıkarılması

Biyoetik, tıp ve biyoloji alanında ortaya çıkan yeniliklerin, çeşitli teknolojik gelişmelere bağlı olan bilimsel sonuçların, etik düzlemde meydana getirdiği kapsamlı sorunların irdelenmesi üzerinden gelişen etik alanı ya da bölümüdür. Kelime anlamı olarak "canlı etiği" olarak da anlaşılır. Dolayısıyla biyoetik tüm bir yaşamı konu edinen etik tartışmadır.

20. yüzyıl sonlarından itibaren, felsefenin ve düşüncenin en önemli bölümlerinden ya da sorunlarından biri haline gelmiştir. Çünkü biyoloji ya da canlı bilimleri denilen alanlarda insan tavır ve davranışlarının ne olduğu, ne olacağı ve ne olması gerektiği konusunda önemli sorunlar belirmiş durumdadır. Bilimlerdeki gelişmeler çok sayıda alışılmadık durum meydana getirmekte ve belirli etik kararların alınmasında belirli bir özellik talep etmektedir. Biyoetiği doğuran bu özgül durumların çokluğu olmuştur. Aynı zamanda bu durum biyoetik alanında çok kapsamlı tartışmaları beraberinde getirmektedir. Yüzyıllardan beri süregelen etik tartışmalar, bu düzeyde yeni bir boyut kazanmış, disiplinlerarası bir niteliğe bürünerek, teknoloji, siyaset ve ahlaki meseleleri içeren bir kapsamda ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir.

Somut gelecekle ilgili doğrudan tartışmaları içerdiğinden dolayı, aynı zamanda felsefenin somut dünyayla kesişen önemli bir noktası haline gelmiştir; her ne kadar tartışmalar uzmanlar tarafından yürütülüyor olsa da biyoetik herkesi içine alan bir kapsama sahiptir. Biyoetik Uygulamalı etiğin bir kolu olarak görülür, çünkü, bir yandan direkt ya da dolaylı olarak tüm canlı yaşamı ilgilendiren biyolojiyi kapsamakta, öte yandan da aynı anda burada ve bundan meydana gelen ahlaki, toplumsal ve politik konuları kapsamaktadır. Burada sorun sadece insan yaşamı olmadığından biyoetik, tıp etiğinden ayrılır ve onu da kapsayacak şekilde ele alınır. Gen teknolojisi, ilaç sanayi, klonlama, doğum, ölüm, ötanazi, insan deneyleri. öjeni, yapay üreme, kürtaj ve bunlarla birlikte canlılarla ilgili bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sonuçları, sınırları ve kullanım ilkeleri biyoetiğin belli başlı konu başlıklarıdır. Dolayısıyla biyoetik alanındaki konular tek başına bilimadamlarının, akademisyenlerin, hekimlerin, siyasetçilerin, teknikerlerin, felsefecilerin ya da başka herhangi bir kesimin tek başına tekelinde olamayacak konulardır. Burada meseleler artık bilinen tıp alanındaki etik meseleler olmaktan çıkmış, hem tıbbi hem sosyal ve siyasal meselelerin merkezinde yer alan bir etik sorun durumuna gelmiştir. Sonuç olarak yetki ve sorumluluğa sahip olan yasakoyucu olmasına rağmen, biyoetik, şu sorular çercevesinde bir anlamda herkesi içine almaktadır.

Bu noktada belli başlı soruları şöyle belirtmek mümkün;

"Ne yapılmalıdır? Neye nereye kadar izin verilebilir? Yapılması mümkün olan her şey yapılmalı mıdır, yoksa bir sınırlama getirilecek midir?Nasıl?"
"Başka sorularsa bu verilecek kararların temellendirilmesiyle ilgilidir. Gerekli olan ile olmayan, izin verilebilir olan ile olmayan arasındaki sınır nasıl temellendirilebilir? Neyin yasaklanması nasıl temellendirilecektir? Ya da yapılaması mümkün olana izin vermek nasl temellendirilecektir vs. vs."
Bu sorular biyoetiğin neden belirli bir alanla sınırlı bir sorun içermediğini de göstermektedir. Ve neden bu sorunlar üzerinde tek başına belirli bir çevrenin tartışmasının anlamlı olmadığını da göstermektedir. Biyoetiğin disiplinlerarası niteliği tamda sorduğu bu ve benzer sorunların niteliğinden ileri gelmektedir. Çünkü bu yüzyılda meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmeler insana, yaşamın temeli ya da kabul edildiği anlamda biyolojik olarak yaşam denilen şeyi değiştirebilecek imkânlar sağlamaktadır; en azından gelişmelerin yönü bu sorunları şimdiden gündeme getirmiştir ve tartışmalar derinleşerek sürmektedir. Değişimin iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek, neyin nereye kadar ne şekilde savunulabileceğine dair temel sorular sormak ve yanıtlar üretmek biyoetiğin sorun alanları içindedir.

Biyokimya, insan, bitki, hayvan ve mikroorganizma biçimindeki bütün canlıların yapısında yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal süreçleri inceleyen bilim dalıdır.
17. 18. yüzyıllarda Tıp doktorları tarafından bulunmuş olup (paracelsius) Öncelikle Tıp fakültelerinde kürsüleri kurulmuş daha sonra diğer canlılarla ilgilenen bölümlerde de biyoloji kimya eczacılık veteriner gibi fakültelerde de ders olarak işlenmiştir.
Biyokimyanın amacı her şeyden önce, hücrenin temel bileşenleri olan protein, karbonhidrat, lipit gibi organik bileşiklerin ve yaşamsal önem taşıyan kimyasal tepkimelerde en büyük rolü oynayan DNA nükleik asitlerin, vitaminlerin ve hormonların yapısal ve nicel çözümlemesini yapmaktır. Canlılardaki protein bileşimi, besinlerin enerjiye dönüşmesi, kalıtsal özelliklerin kimyasal mekanizmalarla iletilmesi gibi yaşam süreçlerinin araştırılması da yine biyokimyanın ilgi alanına girer
Canlılara ilişkin bilim dalları uğraşmakta olan her fakültede (tıp, eczacılık, biyoloji, ziraat, veteriner vs.) bir biyokimya kürsüsü de bulunur. İnsan sağlığıyla ilgili bilimler de iki alanda incelenir: 1. Temel biyokimya 2. Klinik biyokimya.
Klinik biyokimya laboratuvar uzmanlığı ise, klinik laboratuvar bilimi ve teknolojisinin hasta bakımı için kullanıldığı bir tıp disiplini olup, sağlık ve hastalıktaki biyokimyasal mekanizmaları, hastalıkların önlenmesi, tanı ve ayırıcı tanı, prognoz ve tedavinin izlenmesindeki testleri, laboratuvar sonuçlarının tıbbi yorumlarını, klinisyenlere konsültasyonunu ve laboratuvar tanıyı içeren, tıbba ve kliniğe özgün bir laboratuvar bilimi ve uzmanlık alanıdır.
21. yüzyılın biyolojik bilimler ve biyoteknoloji çağı olacağı kabul edilmektedir. Bilim ve teknolojinin amacı sağlıklı bir çevre ve sağlıklı bir yaşamdır. Bu nedenle bugün hayal bile edilemeyecek olanakların insanlığın hizmetine sunulmasında en büyük pay gelecekte bu meslek üyelerinin olacaktır. Son yılların Nobel bilim ödüllerinin büyük oranda biyokimyasal çalışmalara verilmiş olması bunun en güzel kanıtıdır. İş olanaklarının, biyokimya, biyoteknoloji ve gen teknolojisinde gözlenen gelişmelere paralel olarak yoğunlaşması gelişmiş ülkelerde yayınlanan bilimsel dergilerdeki iş ilanlarının büyük bir kısmının bu alanlara yönelik oluşu ile kanıtlanmaktadır

Türk Biyokimya Derneği
Biyokimyagerler Derneği
Ege Üniversitesi Biyokimya Bölümü 28 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dumlupınar Üniversitesi Biyokimya Bölümü 22 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Üniversitesi Biyokimya Bölümü
GATA Tıbbi Biyokimya
Selçuk Üniversitesi-Montana State University Biyokimya Lisans Programı

Abaküs, sayı boncuğu, çörkü veya eski adıyla mihsap, basit toplama ve çarpma işlemleri için kullanılan, aritmetik hesaplamaları yapmaya yardımcı bir alet. Boncukların sayılması şeklinde çalışır. İlköğretim sınıflarında matematik dersine yardımcı olması amacıyla da kullanılır.

MÖ 2400 yıllarında Çin'de geliştirilen abaküs, denizaşırı ticaret yapan tüccarlar sayesinde Girit ve Miken bölgelerinden Avrupa ve Amerika'ya yayılmıştır. Abaküs, hareketli parçalara sahip olduğu bilinen ilk hesap makinesidir. Arap sayılarının ve sıfır kavramının abaküs yardımıyla geliştirilmesi tarih öncelerine gitmekle beraber, halen dünyanın değişik bölgelerinde günlük ticarette ve özellikle okul öncesi çağdaki çocukların matematiksel zekasını geliştirmek amacıyla kullanılmaktadır.
Çağdaş hesap makinelerinin ve bilgisayarların atası sayılan hesap aygıtı olan Abaküs'te amaç 4 ana matematiksel işlem olan toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaktır. Babilliler'in buluşu olan abaküs, yüzyıllar boyunca ticarette büyük önem taşımıştır. Abaküsün temeli Girit ve Miken'e dayanmakta ve ilk abaküs örneklerinin hemen hepsinde Girit ve Miken süsleme sanatından örnekler de bulunmaktadır.
Her boncuk ya da metal topçuğun değeri, büyüklüğüne değil konumuna bağlıdır; belirli bir çizgi üstündeki taşın ya da belirli bir tel üstündeki incinin (boncuğun, topçuğun, vb.) değeri 1, iki tanesi birlikte olunca 2 olur. Bundan bir sonraki tel 10, üçüncü sıradaki tel 100 olarak değerlendirilir. Böylece ikisi 1 değerinde ve biri 10 değerinde üç dizi taş 12'yi, 100 değerindeki bir dördüncü topçuk eklenince de 112'yi gösterir. Yani topçuk ya da boncuğun yeri, değerini belirler ve çok büyük sayılar bile birkaç topçu ya da boncukla gösterilebilir. Topçuklar bir yöne kaydırılarak işlem yapılır; elde edilen değeri silmek, yani topçuğu bir sonraki kullanıma hazırlanmak istenirse, tersi yönünde kaydırmak gerekir. Abak, görünüşte basitliğine karşın, toplama makineleri, elektronik hesap makineleri ve bilgisayarların hazırlanmasına katkıda bulunmuştur.
En iyi bilinen biçimi (Çinlilerin "hesap tepsisi" anlamına gelen Suan Pan'ı) dikdörtgen bir çerçevenin içine gerilmiş teller üstüne inciler dizilmesiyle oluşturulan abak, başlangıçta toprağın içine açılan sıra sıra oluklara dizilen taşlardan oluşmaktaydı. Eski yunan ve Roma abaküsü dikdörtgen oluklu bir tablet idi. Rönesans öncesi avrupasında ise üzerine oluk yerine çizgiler olan bir tablet idi. Daha sonraları, yuvarlak bilye büyüklüğünde metal top ya da boncukların paralel çubuklar ya da teller üstünde hareket ettikleri biçimi almıştır.

Abaküsün İtalyan ve diğer avrupa tüccarları arasında kullanımdan düşüşü Fibonaccinin büyük eseri Liber Abaci5 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kitabı ve onun daha kısa ve daha popüler versiyonunda, tüccar babasıyla arap şehirlerine yaptığı gezilerde görüp öğrendiği, kâğıt üzerinde hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerini anlatmasıyla başlamıştır.

Abaküsün, daha önce kullanılan yalın 2 el ve beşer parmağın yerini aldığı, onun da başparmak ucunun diğer 4 parmağın 12 eklemine dokunarak onikili sayı sistemindeki işlemlerin yerini aldığı düşünülebilir. Abaküsün bu devralmaya olanak veren üstünlükleri, işlemlerin daha büyük sayılarla da yapılabilmesi, el gerektiren bir işlem için ara verildiğinde son sayıyı unutmaması, daha hızlı ve daha kolay anlaşılır olması idi.
Hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerinin abaküsün yerini almalarına olanak veren üstünlükleri ise şöyle idi: abaküs işlemlerinin sadece sonucu romen rakamlarıyla kaydedildiğinden hesap aşamaları sonradan kontrol edilemiyordu. Bu yüzden bir tüccar hem kâtip hem hesaplayıcı çalıştırmak zorundaydı. Hint-arap rakamları ise sadece kâtip gerektiriyordu ve hesap aşamaları da kaydedilip sonradan incelenip kontrol edilebiliyordu.

Latince abacus "1. her türlü masa, pano, tabla, 2. hesap tahtası" sözcüğünden alıntıdır. Latince sözcük Eski Yunanca ábaks, abak- άβαξ, αβακ-  "tabla, masa" sözcüğünden alıntıdır.

Akıllı gözlük akıllı bir giyilebilir bilgisayar türüdür. Diğer bilgisayarlar gibi akıllı gözlükler de dahili veya harici sensörlerden bilgi toplayabilir. Çeşitli bağlantı yolları ile diğer elektronik cihazlardan veya bilgisayarlardan verileri kontrol edebilir, yollayabilir veya alabilirler.
Nereyse tüm akıllı gözlükler Bluetooth, Wi-Fi ve GPS gibi kablosuz teknolojileri desteklerler. Çoğu modelin kendine özel geliştirişmiş spesifik mobil işletim sistemi vardır.
Akıllı gözlük kullanıcıları; bir Bluetooth veya WiFi kulaklık aracılığıyla ses ve video dosyalarını başka cihazlara gönderebilir, taşıyabilir veya başka cihazlardan alarak kendi gözlüklerinde izleyebilirler. Bazı akıllı gözlük modelleri aynı zamanda lifelog ve aktivite takipçisi özelliğine sahiptir.

Sanal gerçeklik
Artırılmış Gerçeklik

Akıllı saat, bir bilgisayar sistemi ile entegre edilmiş kol saati ve giyilebilir bilgisayardır. Akıllı saat halen giyilebilir teknoloji ürünlerinin en iyisi olarak bilinmektedir. İlk modelleri basit hesap makinesi, çeviri ve oyun gibi ekstralara sahip olan akıllı saatlerin modern modelleri daha çok "giyilebilen bilgisayarlar" olarak tanımlanmaktadır. Modern akıllı saatler günlük kullanım için yerel bir dokunmatik ekran arayüzü, ilişkili bir akıllı telefon uygulaması yönetimi ve telemetri sağlar.
Erken modeller, hesaplamalar, dijital zaman anlatımı, çeviriler ve oyun oynama gibi temel görevleri gerçekleştirebilir. 2010'ların akıllı saatleri ise, mobil uygulamalar, mobil işletim sistemi ve WiFi/Bluetooth bağlantısı dahil olmak üzere akıllı telefonlara yakın daha genel işlevlere sahiptir.
Çoğu arkadan aydınlatmalı LCD veya OLED olmak üzere elektronik bir görsel ekrana sahiptir. Bazıları daha az güç tüketmek için transflektif veya elektronik kağıt kullanır.
Genellikle şarj edilebilir bir lityum iyon pil ile çalışırlar. Çevresel cihazlar, NFC, dijital fotoğraf makinesi, termometre, ivmeölçer, pedometre, kalp atış hızı monitörü, altimetre, barometre, pusula, GPS yön bulma cihazı, küçük hoparlör ve microSD kart içerebilir.
Yazılım, dijital haritalar, planlayıcılar ve kişisel düzenleyiciler, hesap makineleri ve çeşitli saat kadranları içerebilir. Saat, sensörler, kablosuz kulaklıklar veya bir baş üstü göstergesi gibi harici cihazlarla iletişim kurabilir. Diğer bilgisayarlarda olduğu gibi bir akıllı saat de dahili veya harici sensörlerden bilgi toplayabilir ve diğer cihazları veya bilgisayarları kontrol edebilir veya onlardan veri alabilir. Bluetooth, Wi-Fi ve GPS gibi kablosuz teknolojileri destekleyebilir. Birçok amaç için bir "izleme bilgisayarı", çeşitli kablosuz teknolojileri kullanarak akıllı telefonla iletişim kuran akıllı telefon gibi uzak bir sistem için bir ön uç görevi görür. Akıllı saatler, özellikle tasarımları, pil kapasiteleri ve sağlıkla ilgili uygulamaları konusunda gelişmektedir.
Sağlıkla ilgili uygulamalar arasında kalp atış hızı, SpO2, egzersiz vb. ölçen uygulamalar vardır.

1972'de piyasaya çıkan ilk dijital saat, Hamilton Watch Company tarafından üretilen Pulsar'dı. Pulsar, oldukça hareketli parçalardan oluşan bir elektronik mekanizma kullanarak, ilk LED saati kullanıcılara sundu. Orijinal versiyonu 2.100 dolardan satışa çıkarıldı. (O zamanın bir araba fiyatı) Saatin daha ucuz modeli, P2 Live, James Bond filminde yer aldı. Sadece 400 adet üretilen bu saat o zamanın ünlü isimleri: Elvis Presley ve Yul Brynner tarafından kullanıldı.
1980'lerde kişisel bilgisayarların piyasaya sürülmesiyle Seiko, saat şeklinde bilgisayarlar geliştirmeye başladı. RC-1000 Wrist Terminal, bilgisayarla arayüz oluşturan ilk Seiko modeliydi ve 1984'te piyasaya sürüldü. Epson tarafından geliştirildi ve bir çip üzerindeki bir bilgisayar tarafından desteklendi. 1980'lerde Casio, hesap makinesi saatlerine ek olarak başarılı bir "bilgisayar saati" serisini pazarlamaya başladı.

Timex Datalink kol saati, 1994 yılında piyasaya sürüldü. İlk Timex Datalink Akıllı Saatleri, bir PC ile iletişim kurmak için bir kablosuz veri aktarım modu gerçekleştirdi. Microsoft Schedule+ ile randevular ve kişiler oluşturuldu.
1999'da Samsung, dünyanın ilk saatli telefonu olan SPH-WP10'u piyasaya sürdü. Çıkıntılı bir anteni, tek renkli bir LCD ekranı, entegre bir hoparlör ve mikrofon ile 90 dakikalık konuşma süresi vardı.
Haziran 2000'de IBM, Linux çalıştıran bir kol saati için bir prototip sergiledi. Orijinal modelin sadece 6 saatlik pil ömrü vardı, bu daha sonra 12'ye uzatıldı. 8 MB belleğe sahipti ve Linux 2.2'yi çalıştırdı. IBM, "WatchPad"i oluşturmak için Citizen Holdings ile işbirliği yapmaya başladı. 2003 yılında Fossil, Palm OS çalıştıran ve 8 MB RAM ve 4 MB flash bellek içeren bir saat olan Fossil Wrist PDA'yı piyasaya sürdü. Aynı yıl Microsoft, SPOT akıllı saati duyurdu ve 2004 yılının başlarında mağazalara ulaşmaya başladı. SPOT, Akıllı Kişisel Nesneler Teknolojisi anlamına gelir.
Sony Ericsson, Aralık 2010 yılında giyilebilir bir saat olan Sony Ericsson LiveView'ı piyasaya sürdü. Vyzin Electronics Private Limited, VESAG adı verilen uzaktan sağlık izleme için hücresel bağlantıya sahip ZigBee özellikli bir akıllı saati piyasaya sürdü. Motorola, Motoactv'yi 6 Kasım 2011'de piyasaya sürdü. Sony Mart 2012 yılında Sony SmartWatch serisini, Eylül 2013 yılında Samsung Gear, Nisan 2015 yılında ise Apple Watch tanıtıldı.

Temmuz 2013 itibarıyla akıllı saat geliştirme faaliyetlerinde bulunan şirketlerin listesi Acer, Apple, BlackBerry, Foxconn/Hon Hai, Google, LG, Microsoft, Qualcomm, Samsung, Sony, VESAG, Toshiba, kısmen HP, HTC, Lenovo ve Nokia'dan oluşmaktadır.

2020'de Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi, NightWare adlı bir Apple Watch uygulaması için pazarlama onayı verdi. Uygulama, kalp atış hızı ve vücut hareketini izlemeye dayalı olarak bir kabus algıladığında titreşerek Travma sonrası stres bozukluğu ile ilgili kabuslardan muzdarip insanlar için uykuyu iyileştirmeyi amaçlar.

Wear OS, watchOS, Tizen, AsteroidOS, Sailfish OS, Ubuntu Touch, InfiniTime, LiteOS, Garmin OS, FitBit OS, Pebble OS akıllı saatler için en yaygın işletim sistemleridir.

Akıllı saatlerin popülaritesi 2010'larda arttı. Günümüzde genellikle sağlığı takip etmek, akıllı telefon eğlencesi veya iletişim "arkadaşları" olarak kullanılır. Küresel akıllı saat satışarı 2019'un üçüncü çeyreğinde 14 milyona ulaştı. 2019 itibarıyla pazar lideri Apple, ardından Samsung, Imoo, Fitbit, Amazfit, Huawei, Fosil Grubu ve Garmin idi.

Yaygın bilişim
İnsan bilgisayar etkileşimi
GPS saat
Aktivite takipçisi
IP Kodu
Otomatik park

Akıllı telefon (İngilizce: smartphone), cep telefonunun sağladığı klasik özelliklere, bilgisayar dünyasının bir ürünü olan PDA'lerin özelliklerinin de eklenmesiyle tasarlanan gelişmiş mobil iletişim cihazıdır. Akıllı telefonlarda mobil işletim sistemleri bulunur (örn. Symbian^3) bu sayede birçok farklı amaç için daha aktif bir şekilde kullanılabilir ve neredeyse her iş için bir uygulama bulunabilir.
İşlemcileri bataryaların uzun süre dayanabilmesini sağlayan ARM tabanlı olur ve karmaşık işlemleri sorunsuzca yapabilirler. Aynı zamanda çoğu akıllı telefonda Grafik İşlemci de mevcuttur. Bu sayede fazla poligon gerektiren kaliteli oyunları kolayca ve akıcı şekilde çalıştırabilirler.

Çoğu akıllı telefonda oyun, uygulama performansını yukarıya taşıyayacak ve diğerlerinden farklı, özgün uygulamaların geliştirilmesine önayak olacak donanımsal özellikler bulunmaktadır. Şu ana kadar yapılmış akıllı telefonların büyük çoğunluğunda, resim açma veya video oynatma gibi işlerin rahat yapılabilmesi için ekran çözünürlüğü 4:3 veya 16:9 (geniş ekran) şeklindedir. Günümüzde ekran oranları multimedya içeriklerinin daha iyi deneyimlenebilmesi amacıyla 18:9, 19.5:9 ve 21:9 gibi geniş ekran oranlarına sahiptir. Aynı zamanda, ekranda gösterilen herhangi bir öğenin çok daha parlak ve kaliteli görüntülebilmesi için çözünürlükleri hızla yükseltilmekte, SUPER AMOLED, AMOLED, OLED ve LTPO gibi yeni teknolojilere geçilmektedir.
Oyunların ve uygulamaların daha aktif çalıştırılabilmesi için çoğu akıllı telefonda ivme ölçer bulunmaktadır. Bu nedenle akıllı telefonlar, internette gezinmek veya sensör kullanarak oyun oynamak gibi birkaç avantaja sahiptirler. Aynı zamanda yeni akıllı telefonların bazılarında jiroskop yani dijital pusula da bulunur. Bu sayede ivme ölçerlerin yapamadığı şekilde her yöne ekran dönüşü özelliğini kullanıcıya sunabilirler.
Akıllı telefonlar, normal bir cep telefonunun yapacaklarından çok daha ilerisidir. Bunların başında da kaliteli oyunlar, bilgisayardakileri aratmayacak uygulamalar gelir. Ancak bunlar için cep telefonlarının sahip olduğundan çok daha yüksek işlemci performansı gerekir. Akıllı telefonların neredeyse hepsinde ARM tabanlı işlemciler kullanılır. Bu tür işlemcilerin kullanılmasının ana sebebi düşük güç tüketimi ve buna rağmen yüksek performans sağlamalarıdır. Aynı zamanda, yüksek oyun performansının sağlanması sağlanabilmesi için de grafik işlemciler de çoğu akıllı telefonda bulunmaktadır. Bu sayede yüksek sayıda poligon gerektiren 3D oyunlar akıcı şekilde oynanabilir. Aynı zamanda grafik işlemciler, akıllı telefonlarda kullanılan efektler ve 3D oyunlarda kullanılan texturelerde de performansı üst düzeylere çeker.
Çoğu akıllı telefonun bağlantı özellikleri eksiksizdir. Yani, akıllı telefonlar ile kablosuz ağlara (Wi-Fi) bğlanabilir, Bluetooth (Mavi diş) ile dosya alışverişi yapabilir ve yüksek anten performanslarıyla kaliteli sayılabilecek bir konuşma yapabilirsiniz. Aynı zamanda bu konuda büyük rol üstlenen birkaç firmadan biri olan Nokia'nın en son çıkan telefonlarda bulunan NFC (Yakın Alan İletişimi) sistemi ile bankacılık işlemleri kredi kartları yerine NFC sistemi içeren akıllı telefonlarından yapılabilecektir.
HTC'nin büyük rol üstlendiği bir konu da gözlüksüz üç boyutlu ekrana sahip telefonlardır. Bu telefonların hem ekran çözünürlükleri yüksektir, hem de bir tuşla herhangi bir gözlüğe veya ek aksesuara gerek kalmadan üç boyutlu bir ekrana geçilebilirdir. HTC Sense gibi 3D efektlerle birlikte dizayn edilmiş bir akıllı telefonda gözlüksüz üç boyut sistemi çok işe yaramaktadır.

Akıllı telefonların, normal telefonlara kıyasla en büyük özellikleri özel işletim sistemleridir. Günümüzde birçok akıllı telefonda Android işletim sistemi bulunmaktadır. Mobil İşletim Sistemleri, bir cep telefonunda bulunmayan esneklik, özellik ve uygulama sayısını akıllı telefonlara verir.

Dünyada, akıllı telefonlarda en fazla kullanılan mobil işletim sistemidir. Android, Google tarafından geliştirilmektedir ve akıllı telefonlar için resmi olarak sürülmüş en son sürüm Android 15 sürümüdür. Aynı zamanda Android, tablet bilgisayarlar için de kullanılmaktadır.
Android yalnızca dokunmatik ekranlı telefonlar için değil aynı zamanda Pc, Tablet vb birçok cihaza açık kaynak kodlu olması sayesinde yüklenebilmektedir. Şu ana kadar Android'i en fazla kullanan ve en çok destek veren şirketler Samsung ve HTC olmuştur.
Android, uygulama mağazası olarak Google Play kullanır. Açık kaynaklı ve Linux tabanlı bir mobil işletim sistemidir. Android dünya üzerindeki birçok cihazda çalışabilir. Düşük donanıma sahip olan sistemlerde bile kullanıcılara peformans sağlayabilmektedir.

Apple tarafından 2007'de üretilmiş ve geliştirilmekte olan mobil işletim sistemidir. Yalnızca Apple markalı iPhone, iPod ve iPad gibi cihazlarda çalışmaktadır. Resmi olarak duyurulmuş en son sürümü iOS 18.3.1'dir. Aynı zamanda iOS, bazı çevrelerce hafifletilmiş bir MacOS, tvOS veya visionOS olarak da görülmektedir.
iOS, uygulama mağazası olarak dünyada en çok uygulama bulunan App Store'u kullanır. Kapalı kaynaklıdır. Aynı zamanda da iPhone ve diğer Apple Mobil cihazlarla da yüksek dereceli stabilize durumundadır. Yüksek dereceli performansa ihtiyaç duyması ve bilgisayar ile senkronize edilebilmesi için iTunes ve Finder adlı yazılıma ihtiyaç duyulur.
Aşağıda akıllı telefonlarda kullanılan sistemlerin desteği kesilmiş ve artık desteklenmeyen sistemlerdir;

Psion tarafından geliştirilen ve 2003 - 2011 yılları arası Dünyada en fazla kullanılan mobil işletim sistemiydi. İleriki yıllarda Nokia ve Accenture tarafından geliştirilmiş. En güncel resmi sürümü Symbian Belle FP2'dir. Genellikle Nokia cihazlarda bulunmaktadır. Sony Ericsson ve Samsung'un da kullandığı Symbian aynı zamanda Japon üreticiler arasında da popülerdi. Japonya'da 2014 yılına kadar yeni modellerde kullanılmaya devam edilmiş ve bu modeller 2016'ya kadar satılmaya devam edilmiştir.
Symbian, her türlü şekle uygun üretilmiştir. S60, MOAP platformu her türlü kızaklı ve tuşlu telefonda kullanılabilir. UIQ ve S60v5 platformu ise dokunmatik ekranlı telefonlar içindir. Aynı zamanda Nokia cihazlarda bulunan Symbian^3 de dokunmatik ekranlı ve QWERTY tuş takımlı telefonlar içindir.
Symbian, resmi uygulama mağazası olarak Nokia Ovi Mağazası (Nokia Store), NTT DoCoMo cihazlarında ise Docomo Store'u kullanır. Ovi, 2010 - 2011 arası Dünya sıralamasında en büyük 3. uygulama mağazasıydı. Düşük derece akıllı telefonlarda bile çalışabilir. Ancak fazla düşük dereceli donanıma sahip akıllı telefonlarda kullanılması yüzünden stabilite sorunları ortaya çıkmış ve popülerliğini yitirmiştir. Güncel Symbian cihazlarda bu sorunlar çözülsede, yapılan yanlış hamleler ve geç kalınmadan sonra kullanıcı kitlesi Symbian'dan Android ve iOS'a kaymıştır.

Microsoft tarafından 2010 - 2020 yılları arasında Windows Mobile'ın ardılısı olarak geliştirilmiş bir işletim sistemidir. Resmi olarak duyurulmuş en son mobil sürümü Windows 10 Mobile'dır. Windows için en çok mobil cihaz üreten şirketler Microsoft ve Nokia'dır.
Windows, uygulama mağazası olarak Microsoft Store'u (eski adıyla Marketplace) kullanır. Ayrıca Lumia cihazlarla yüksek derecede stabilize durumundadır.

Windows Mobile, Microsoft şirketi tarafından PDA ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlar için tasarlanmış olan bir işletim sistemidir. C++ yazılımında yapılmış ve Windows CE sistemi çekirdeği üzerine temellendirilmiştir.
lk kez Windows Mobile sürümü 19 Nisan 2000 yılında Pocket PC 2000 sürümü ile başlatılmıştır. Son versiyon ise 2 Şubàt 2010 yılında tanıtılan Windows Mobile 6.5 sürümünün 6.5.3 güncellenmesi idi. Mayıs 2011 yılında ek servis hazırlayanlara destek, ekim ayında ise My Phone hizmeti durduruldu. Mayıs 2012 yılında ise sisteme destek ve Windows Marketplace for Mobile durduruldu. 6.5 final versiyonu 8 Ocak 2013 tarihinden itibaren desteği kesildi. Microsoft, Windows Mobile sistemine son verdikden sonra yerine tamamen yeni bir işletim sistemi olan Windows Phone'a geçti.

PalmOS, Palm şirketi tarafından cep bilgisayarları (PDA'lar) için tasarlanan ve daha sonradan Akıllı telefonlarda da kullanımış bir işletim sistemidir. PalmSource firması Palm isim hakkını Mayıs 2005'te PalmOne (şimdiki Palm) şirketine satmıştır. Kasım 2004'te PalmSource, Linux tabanlı bir PalmOS sürümü üzerinde çalıştıklarını duyurmuş, Eylül 2005'te PalmSource, Access Co. şirketi tarafından satın alındıktan sonra Linux tabanlı sistem Access Linux Platform olarak adlandırılıp PalmOS'un yerini almıştır. Ayrıca, 2009 yılında Palm OS'un ana lisans sahibi Palm, Inc., gelecek cihazları için Palm OS'tan WebOS'a geçmiştir. 2009 yılında Palm OS'un desteği kesilmiştir.

BlackBerry OS, 1999-2013 yılları arasında Java tabanlı BlackBerry marka akıllı telefonlar için geliştirdiği mobil işletim sistemidir.

BlackBerry 10 ya da yaygın kullanılan şekliyle BB10, 30 Ocak 2013 tarihinden itibaren piyasaya sürülmüş ve yeni nesil BlackBerry cihazlarda kullanılmak üzere geliştirilmiş QNX tabanlı mobil platformdur. 2016'dan sonra yeni sürümü çıkmamış ve 2021 yılında BBOS ve BB10 için verdiği desteği sonlandıracağını duyurmuştur.

2025'in ilk çeyreğinde dünyada cep telefon satışları

2009 Dünya Cep Telefonu Fuarı'nda, şu bilgisayar üreticileri kendilerini akıllı telefon üretiminde de gösterdiler: Asus, Acer, Toshiba, HP, Lenovo, Dell.

Nesnelerin interneti
Tablet bilgisayar
Uygulama mağazası

Amerika Birleşik Devletleri Donanması veya Birleşik Devletler Ulusal Donanması ABD Silahlı Kuvvetleri'nin deniz koludur. Yedi Amerika Birleşik Devletleri düzenli servisi'nden birisidir. 31 Aralık 2008 itibarıyla ABD Deniz Kuvvetleri etkin görevde 347.487 personele ve Deniz Kuvvetleri Yedekleri'nde ise 96.710 personele sahiptir. Askerlik hizmetinde 296 gemi ve 3.700'den fazla uçak işletmektedir. ABD Deniz Kuvvetleri dünyanın en büyük deniz kuvvetlerine sahiptir; muharebe donanma tonajı, sonraki 13 ortağından daha büyüktür. ABD Deniz Kuvvetler aynı zamanda Hizmet-içi 11 ile dünyanın en büyük taşıyıcı donanmasına sahiptir ve bir tanesi de henüz yapım aşamasındadır.
Deniz kuvvetlerinin kökü Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında (1775-1783) kurulmuş Kıta Deniz Kuvvetleri'ne dayandırılmaktadır ve kısa bir süre sonra esas itibarıyla ayrı ayrı kuruluşlar olarak dağılmıştır. ABD Anayasası, Kongre'ye "bir deniz kuvveti temin etmek ve muhafaza etmek" gücünü vererek bir deniz askeriye kuvveti için yasal dayanak sağlamıştır.
Akdeniz'de Berberi Sahil korsanlarının Amerikan gemilerini hasara uğratması, Kongre'nin 1794 Deniz Muharebesi'ni geride bırakarak altı fırkateyn'nin inşası ve fırkateynlere tayfa alınması emredilerek bu gücün kullanılmasını teşvik etmiştir. Bu gemiler Berberi Sahili ilerisindeki korsanlık faaliyetlerinin büyük bir kısmına sona erdirmiştir.
21. yüzyıl Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri faaliyetlerini Doğu Asya, Akdeniz, Orta Doğu gibi bölgelerde yayılarak dünya çapında devam ettirmektedir. Dünyanın kıyı bölgeleri üzerinde kuvvet görüntüleme yeteneğine sahip ve barış zamanında ileri bölgelere çarpışan ve Amerika yabancı ve savunma politikasında faal oyuncu rolü oynayarak bölgesel krizlere hızlı bir şekilde karşılık veren bir büyük deniz kuvvetleridir.
Deniz kuvvetleri, sivil Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Sekreteri'nin başında bulunduğu Deniz Kuvvetleri Dairesi tarafından idarî bakımdan yönetilmektedir. Deniz Kuvvetleri Dairesi'nin kendi Savunma Bakanlığı'nın başında bulunduğu Savunma Dairesi'nin bir birimidir. En üst rütbeli deniz kuvvetleri subayı Deniz Harekâtları Komutanı'dır.

Filo Kuvvetleri Komutanlığı
Tip Komutanlıklar; Atlantik Filosu Denizaltı Kuvveti, Atlantik Yüzey Kuvvetleri, Atlantik Donanma Hava Kuvvetleri
Görev Gücü 20
Askeri Deniz Taşıma Komutanlığı
Seferi Donanma Muharebe Komutanlığı
Birleşik Devletler Avrupa Donanma Kuvvetleri / 6. Filo
6. Filo olarak da bilinen Avrupa Donanma Kuvvetleri'nin merkezi Napoli, İtalya'dır. Operasyonel açıdan Avrupa Komutanlığı'na bağlıdır. Akdeniz ve Karadeniz'den sorumludur. Bayrak gemisi USS Mount Whitney kontrol gemisidir.

Pasifik Filosu
Tip Komutanlıklar; Pasifik Filosu Denizaltı Kuvveti, Pasifik Yüzey Kuvvetleri, Pasifik Donanma Hava Kuvvetleri
3. Filo, Kuzey, Güney ve Doğu Pasifik ile ABD Batı Sahili'nden sorumludur. Merkezi San Diego Kaliforniya'dır. Pasifik Komutanlığı'nın bir parçasıdır.
7. Filo, ABD'nin en büyük filosudur. Batı Pasifik, Hint Okyanusu, Okyanusya ve Doğu Afrika sahilinden sorumludur. Merkezi Yokosuka, Kanagawa, Japonya'dır. Başlıca üsleri Güney Kore, Japonya ve Guam'dadır.
Kıyı Komutanlıkları; Güney Kore Deniz Kuvvetleri Komutası, Mariana Adaları Deniz Kuvvetleri Komutası, Japonya Deniz Kuvvetleri Komutası
Birleşik Devletler Merkez Komutanlığı Donanma Kuvvetleri / 5. Filo
Sorumluluk bölgesi Orta Doğu'dur. İran Körfezi, Kızıldeniz, Umman Denizi'nden sorumludur. Merkezi Manama, Bahreyn'dir.

Birleşik Devletler Güney Komutanlığı / 4. Filo
Güney Amerika ve Karayipler'den sorumludur.

Birleşik Devletler Filosu Siber Komutanlığı / 10. Filo
ABD donanmasının tüm bilgisayar, elektronik, sinyal sistemlerinin güvenliğinden sorumludur.

Birleşik Devletler Donanma Özel Savaş Komutanlığı
16 Nisan 1987 yılında faaliyete geçmiştir. Merkezi Tampa, Florida'dır. Özel Operasyonlar Komutanlığı'nın da bir bölümüdür. Aktif personel sayısı 5400'dür. 2450'si SEAL, 600'ü Özel Savaş Savaşçılık Mürettebatı askeridir.

Büyük Beyaz Filo

Anahtarlamalı güç kaynağı olarak adlandırılan anahtarlamalı modlu güç kaynağı, elektrik gücünü verimli şekilde dönüştürmek için anahtarlama regülatörü içeren elektronik bir güç kaynağıdır. Anahtarlamalı güç kaynağı ya da İngilizce özgün adının kısaltmasıyla SMPS, 1960'lı yıllarda doğrusal güç kaynaklarının çalışma veriminin düşük olması ile kullanılmaya başlanmıştır.
Diğer güç kaynakları gibi, SMPS de voltajı ve akım özelliklerini dönüştürürken gücü bir DC veya AC kaynağından (genellikle ana güç, bkz. AC adaptörü) kişisel bilgisayar gibi DC yüklere aktarır. Doğrusal bir güç kaynağından farklı olarak, anahtarlama modlu kaynağın geçiş transistörü sürekli olarak düşük dağılım, tam açık ve tam kapalı durumları arasında geçiş yapar ve yüksek dağılım geçişlerinde çok az zaman harcar, bu da boşa harcanan enerjiyi en aza indirir. Varsayımsal bir ideal anahtarlamalı güç kaynağı, hiçbir gücü dağıtmaz. Gerilim regülasyonu, açma-kapama süresinin (görev çevrimleri olarak da bilinir) oranı değiştirilerek gerçekleştirilir. Buna karşılık, doğrusal bir güç kaynağı, geçiş transistöründeki gücü sürekli olarak dağıtarak çıkış voltajını düzenler. Anahtarlamalı güç kaynağının daha yüksek elektrik verimliliği önemli bir avantajdır.
Anahtarlamalı güç kaynakları, transformatör çok daha küçük olabileceğinden, doğrusal bir kaynaktan önemli ölçüde daha küçük ve daha hafif olabilir. Bunun nedeni, 50 veya 60 Hz şebeke frekansının aksine, birkaç yüz kHz ila birkaç MHz arasında değişen yüksek bir anahtarlama frekansında çalışmasıdır. Transformatör boyutunun küçültülmesine rağmen, ticari tasarımlarda güç kaynağı topolojisi ve elektromanyetik girişim (EMI) bastırma gerekliliği, genellikle çok daha fazla bileşen sayısına ve buna karşılık gelen devre karmaşıklığına neden olur.
Anahtarlamalı regülatörler, daha yüksek verim, daha küçük boyut veya daha hafif ağırlık gerektiğinde doğrusal regülatörlerin yerine kullanılır. Ancak  daha karmaşıktırlar; anahtarlama akımları, dikkatli bir şekilde bastırılmadığı takdirde elektriksel gürültü sorunlarına neden olabilir ve basit tasarımların güç faktörü zayıf olabilir.

Bir doğrusal güç kaynağı (SMPS olmayan), gücü ohmik kayıplar cinsinden dağıtarak istenen çıkışı voltaj sağlamak için bir doğrusal regülatör kullanır (ör. bir dirençte veya aktif modunda bir geçiş transistörünün kollektör-emetör bölgesinde). Doğrusal bir regülatör, elektrik gücünü ısı biçiminde dağıtarak çıkış voltajını veya akımı düzenler ve dolayısıyla maksimum güç verimliliği, volt farkı boşa gittiği için voltaj çıkışı/giriş voltajıdır.
Buna karşılık, bir SMPS, farklı elektriksel konfigürasyonlar arasında indüktörler ve kapasitörler gibi ideal olarak kayıpsız depolama elemanlarını değiştirerek çıkış voltajını ve akımını değiştirir. İdeal anahtarlama elemanları (aktif modlarının dışında çalıştırılan transistörler tarafından yaklaştırılır), "açık" durumdayken direnç göstermez ve "kapalı" durumdayken akım taşımazlar; böylece ideal bileşenlere sahip dönüştürücüler %100 verimle (yani tüm giriş gücü yüke iletilir; dağıtılan ısı olarak hiçbir güç israf edilmez) çalışır. Gerçekte bu ideal bileşenler mevcut değildir, dolayısıyla anahtarlamalı bir güç kaynağı %100 verimli olamaz ancak yine de doğrusal bir regülatöre göre verimlilik açısından önemli bir gelişmedir.

Örneğin, bir DC kaynağı, bir indüktör, bir anahtar ve karşılık gelen elektrik topraklaması seri olarak yerleştirilirse ve anahtar bir kare dalga ile çalıştırılırsa, anahtar boyunca ölçülen dalga formunun tepeden tepeye voltajı, DC kaynağından gelen giriş voltajını aşabilir. Bunun nedeni, indüktörün, akımdaki değişime karşı koymak için kendi voltajını indükleyerek akımdaki değişikliklere yanıt vermesi ve bu voltajın, anahtar açıkken kaynak voltajına eklenmesidir. Bir diyot ve kapasitör kombinasyonu anahtara paralel yerleştirilirse, tepe voltajı kapasitörde depolanabilir ve kapasitör, devreyi çalıştıran DC voltajından daha büyük bir çıkış voltajına sahip bir DC kaynağı olarak kullanılabilir. Bu yükseltici dönüştürücü, DC sinyalleri için yükseltici bir transformatör gibi davranır. Bir düşürücü-yükseltici çevirici benzer şekilde çalışır, ancak giriş voltajının zıt kutuplu çıkış voltajı üretir. Ortalama çıkış akımını voltajı azaltarak artırmak için başka devreler de vardır.
Bir SMPS'de çıkış akımı akışı, giriş gücü sinyaline, kullanılan depolama elemanlarına ve devre topolojilerine ve ayrıca anahtarlama elemanlarını sürmek için kullanılan modele (örneğin, ayarlanabilir görev döngüsü ile darbe genişliği modülasyonu) bağlıdır. Bu anahtarlama dalga biçimlerinin spektral yoğunluğu, nispeten yüksek frekanslarda yoğunlaşmış enerjiye sahiptir. Bu nedenle, çıkış dalga formlarına uygulanan anahtarlama geçişleri ve dalgalanmalar küçük bir LC filtresiyle filtrelenebilir.
Temel olarak alçaltıcı (buck) çevirici, yükseltici (boost) çevirici ve alçaltıcı-yükseltici çevirici olmak üzere 3 tip bulunmaktadır.
Günümüzde bu yapılardan Flyback, ileri/yön, yarım köprü ve tam köprü devreler üretilerek farklı kullanım alanları oluşturulmuştur. En çok kullanılan anahtarlamalı güç kaynağı Flyback tipi S-M-P-S (Switch Mode Power Supply) olarak bilinir

Anahtarlamalı güç kaynağının ana avantajı, anahtarlama transistörü bir anahtar görevi görürken çok az güç harcadığı için doğrusal regülatörlere göre daha yüksek verimlilik (%98-99'a kadar ) ve daha az ısı üretimidir. Diğer avantajlar arasında daha küçük boyut ve ağır ve pahalı hat frekansı transformatörlerinin ortadan kaldırılması nedeniyle daha hafif olması sayılabilir. Bekleme modundaki güç kaybı genellikle transformatörlerden çok daha azdır.
Dezavantajları arasında daha fazla karmaşıklık, alçak geçişli filtrenin elektromanyetik girişimi (EMI) önlemek için engellemesi gereken yüksek genlikli, yüksek frekanslı enerji üretimi, anahtarlama frekansında dalgalanma voltajı ve bunun harmonik frekansları yer alır.
Çok düşük maliyetli SMPS'ler, elektriksel anahtarlama gürültüsünü ana güç hattına geri bağlayarak, A/V ekipmanı gibi aynı faza bağlı cihazlarla parazite neden olabilir. Güç faktörü düzeltilmeyen SMPS'ler de harmonik bozulmaya neden olur.
Anahtarlamalı güç kaynağı eski sac transformatörlerin yerine günümüzde bir alanda kullanılan elektronik güç kaynakları trafolu güç kaynaklarına göre çalışma frekansları daha yüksektir, boyutları ve ağırlıkları küçüktür. Güç dönüşümü gerektiren birçok alanda kullanılırlar: televizyon, monitör, bilgisayar, ses sistemleri, aydınlatma vb.
Tipik ATX Bilgisayar güç kaynağı http://img200.imageshack.us/img200/4790/atxpowersupplysmpst.png
A - Köprü bağlantılı diyot AC alternatif şebeke voltajını DC doğru akıma çevirir
B - DC Doğru akımı filtre etmek için kullanılan kondansatörler
C - Çıkış voltajını üreten yüksek frekanslı transformatör
D - Çıkış voltajını düzenleyen filtre bobini
E - Çıkış DC Doğru akımı filtre etmek için kullanılan kondansatörler
Çeşitli SMPS uygulamaları ve bilgilerin bulunduğu bir blog: http://320volt.com/tag/smps/ 26 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anakart (İngilizce: mainboard, motherboard, baseboard, system board veya planar board), modern bir bilgisayar gibi karmaşık bir elektronik sistemin birincil ve en merkezî baskılı devre kartıdır. Apple bilgisayarlardaki muadiline logic board (lojik kart) denir ve bazen mobo olarak kısaltılır. Fiziksel yapı olarak anakartlar özel alaşımlı bir blok üzerine yerleştirilmiş ve üzerinde RAM yuvaları genişleme kartı slotları devreler ve yongalar bulunan kare şeklinde bir plakadır. Bu plaka çalışma sistemini organize eder. Bu organizasyon anakart üzerindeki yonga setleri sayesinde olur.

Kişisel bilgisayarlarda 486-PIII seri arasında veriyolularında çok büyük değişmeler olmuştur. 486'larda veriyolu olarak ISA VESA kullanılmıştır. Bu veriyolu artık kullanılmamaktadır. 486'ların son nesilleri Intel Pentium PCI veriyolu üzerinde çalıştılar. PCI veriyolu ISA-VESA veriyolundan daha hızlıdır. Sistemin hızlı olması sayesinde grafik arabirimleri kontrol kartları ve genişletme karlarından çok daha performans sağlanmasına yol açmıştır. Bununla yetinmeyen insanoğlu artık hızına hız katarak AGP veri slotunu kullanmakta ve veri transferine hız katmıştır. PII serisinde yaklaşık bir tane ISA ortalama beş tane PCI ve bir tane AGP slotu kullanılmıştır.
Günümüzde üretilen anakartların çoğu, 2005 yılı itibarıyla kişisel bilgisayar pazarının %96'sından fazlasını elinde tutan IBM uyumlu diye tanımlanan bilgisayarlar içindir. 
Bir anakart, bir backplane gibi, sistem bileşenleri arasındaki haberleşmeyi sağlar, ancak bir backplane'den farklı olarak merkezi işlem birimi ve gerçek zamanlı saat ve bazı çevresel arabirimler gibi diğer alt sistemleri de içerir.
Tipik bir masaüstü bilgisayar, anakartın bir arada tuttuğu mikroişlemci, bellek ve diğer gerekli bileşenlerden oluşur. Sabit disk, ekran ve ses kartları ve diğer çevresel aygıtlar ise anakarta bağdaştırıcı veya kablolarla takılır, ancak modern bilgisayarlarda bu çevresel aygıtların anakarta tümleşik olması giderek yaygınlaşmaktadır.

1980'lerin sonunda ve 1990'larda, artan sayıdaki periferik (çevre birimi) fonksiyonları anakarta taşımak ekonomik olmaya başladı.1980'lerin sonlarında, anakartlar; klavye, fare, disket sürücü, seri port ve paralel portlar gibi çevre birimlerini destekleyen süper I/O çiplerini içermeye başladı. 1990'ların sonlarından itibaren, birçok kişisel bilgisayar anakartı hiçbir geliştirme kartına ihtiyaç duymadan bir dizi ses, video, depolama ve ağ fonksiyonlarını destekledi. Sadece ekran kartı, basit veya orta düzey kullanımlar için onboard olarak sunulurken, üst düzey 3D oyun ve bilgisayar grafikleri için ayrı bir bileşen olarak da sunulmaya devam etti.

Tipik bir masaüstü bilgisayarın anakartı büyükçe bir baskılı devre kartından ibarettir. Elektronik bileşen ve bağlantıları üzerinde barındırmasının yanında, rahatlıkla gözle görülebilen ve diğer bilgisayar donanımlarının takılabileceği soket, slot ve başlıklar gibi yapıları da içerir.
Anakartların çoğu asgarî şu bileşenleri içerir: 

Bir veya daha fazla mikroişlemcinin (CPU) takılabileceği soket (veya slotlar)
Sistemin belleklerinin takılabileceği slotlar (genellikle DRAM yongaları içeren DIMM modülleri formunda)
CPU'nun sistem yolu (FSB) ile bellek ve çevresel veriyolları arasındaki iletişimi yöneten yonga seti
Sistemin firmware veya BIOS'unu içeren kalıcı bellek yongaları (modern anakartlarda genellikle Flash ROM'dur)
Çeşitli bileşenleri eş frekanslı hale getirmek için saat sinyali üreten saat üreteci
Yonga setinin desteklediği veriyolları sayesinde sistemle iletişim kuran genişleme kartlarının takılabileceği slotlar
Güç kaynağından aldıkları elektrik enerjisini CPU, yonga seti, ana bellek ve genişleme kartlarına dağıtan güç konnektör ve devreleri
SATA yerlerinde 6Tb veya daha fazla depolama alanı
Bunlara ek olarak, neredeyse tüm anakartlar, klavye ve farenin takılabileceği PS/2 konnektörleri gibi yaygın giriş aygıtlarını destekleyen mantık ve konnektör içerirler. Apple II ve IBM PC gibi ilk kişisel bilgisayarların anakartları yalnızca bu minimal çevresel desteğine sahipti. Bazen de anakarta, video arayüz donanımı da entegre ediliyordu; örneğin Apple II'de ve nadiren de IBM PC Jr gibi IBM uyumlu bilgisayarlarda disk denetleyicileri ve seri portlar gibi ek çevresel aygıtlar genişleme kartları olarak bulunuyordu.
Günümüz bilgisayarlarının çoğu, yüksek hızlı işlemci ve diğer bileşenlerin soğutulması için gerekli soğutucu ve ısı emicilerin monte edilebilmesi için gerekli olabilecek vida yuvalarına sahiptir.

CPU soketi, baskılı devre kartı üzerinde, CPU'ya ev sahipliği yapmak için tasarlanmış bir parçadır.Bu soket çok fazla sayıda pin içeren özel bir entegre devre soketidir. CPU soketi; CPU'yu üzerinde barındırmak, soğuk tutmak, yedeklemeyi kolaylaştırmak(aynı zamanda fiyatı düşürmesi) ve en önemlisi anakart ve CPU arasında elektrik iletişimini sağlamak gibi önemli görevleri yürütür. CPU soketleri tüm masaüstü ve server bilgisayarlarda bulunabilirler. Anakart soket ve chipset tipleri CPU seri ve hızını desteklemelilerdir.

Anakartlar, bilgisayar üreticilerinin özel istekleri doğrultusunda “bilgisayar biçim faktörleri” denilen çeşitli büyüklük ve şekillerde üretilirler. Ancak IBM uyumlu anakartlar farklı boyutlardadırlar. 2007 itibarıyla pek çok masaüstü bilgisayar anakartı standart üretilmeye başlandı. Mac ve Sun bilgisayarlar standart devre elemanları ile yapılmadığı için anakartları farklıdır. Günümüz masaüstü bilgisayarlarda kullanılan anakart ATX'tir. Daha küçük boyutlu anakartlar büyük kasaya uysa da anakart ve güç kaynağı tamamen eşleşmelidir. Örneğin, ATX kasa genellikle mikroATX anakart ile uyum sağlar. Laptop bilgisayarlarda genellikle entegre, minyatür özelleştirilmiş anakartlar kullanılır. Laptopları geliştirmesinin zor ve tamirinin pahalı olmasının nedeni budur. Laptop bilgisayarların en olmadık durumlardaki arızalarını fazla entegre bileşen içermesinden dolayı masaüstü bilgisayardan daha pahalı olarak anakart girişlerini değiştirme gerektirmektedir.

BIOS
Yonga seti

Bir anaçatı bilgisayar (Almanca Großrechner; İngilizce mainframe computer) milyonlarca kullanıcıya eş zamanlı olarak farklı hizmetler verebilen, büyük, güçlü ve pahalı bir bilgisayardır. Anaçatı bilgisayarların gücü şu nedenlerden kaynaklanmaktadır:
Çok sayıda işlemcinin varlığı
Yüksek girdi-çıktı (İngilizce: input/output; kısaca IO) kapasitesi
Zaman paylaşımı (İngilizce: time sharing) olanağı veren işletim sistemleri
Çok sayıda işlemcinin varlığı, anaçatı bilgisayarın birden fazla yazılımı ya da aynı yazılımın farklı ilmeklerini paralel olarak çalıştırabilmesine imkân vermektedir. Girdi-çıktı kanallarının çokluğu, merkezi işlem biriminin yalnızca yüksek hızlı bellekle çalışarak büyük miktarda veriyi işlemesine olanak sağlamaktadır. İşletim sistemleri ise çoklu programlama (İngilizce: multiprogramming) ve çoklu görevlendirme (İngilizce: multitasking) yetenekleri ile çok sayıda kullanıcının aynı anda anaçatı bilgisayarı kullanabilmesini mümkün kılmaktadır. Bu sayede bir anaçatı bilgisayar saniyede yüz milyonlarca komut (İngilizce: millions of instructions per second; kısaca MIPS) işleyebilmektedir.

Anaçatı bilgisayarlarda başlarda özel mülk işletim sistemleri kullanılırken, daha sonra Unix türevleri de kullanılmaya başlamıştır. Günümüzde açık kaynaklı bir Unix türevi olan Linux kullanımı yaygınlaşmaktadır. Bir anaçatı bilgisayar üzerinde sanallaştırma yolu ile birden çok işletim sistemini eşzamanlı olarak çalıştırmak mümkündür. Bir sanal makine yöneticisi, farklı işletim sistemlerini anaçatı bilgisayar donanımı üzerinde tanımladığı sanal makineler üzerinde çalıştırmaktadır. Böylece, platform olarak bu farklı işletim sistemlerini kullananan yazılım uygulamaları, birbirinden yalıtılmaktadır.
Anaçatı bilgisayarlar üzerinde çalışacak yazılım uygulamalarını geliştirmek için başlıca şu ikinci ve üçüncü kuşak programlama dilleri kullanılmaktadır:

Assembler
COBOL
FORTRAN
ALGOL
PL/I
C/C++
Java
Günümüzde, anaçatı bilgisayar kullanıcıları arasında, büyük miktarda hareket işlemleri gerçekleştiren ya da çok miktarda veriyi işlemeye gereksinme duyan büyük şirketler, kamu kurumları, üniversiteler ve araştırma kuruluşları bulunmaktadır. Bir kısım anaçatı bilgisayar uygulamaları geçmişten devir alınmış kalıtsal sistemler olarak faaliyet göstermekte, diğerlerinin üzerindeyse çağdaş uygulamalar yer almaktadır.

Anaçatı bilgisayarlar önceleri bilimsel araştırma amacıyla kullanılmıştır. 1950'lerin başında kamu kurumları, ortalarından itibaren ise ticari kuruluşlar da anabilgisyarlardan yararlanmaya başlamıştır. anaçatı bilgisayarlar işletmelerde 1950'lerin ortalarından 1980'lerin ortalarına dek temel bilişim aygıtı olarak yaygın biçimde kullanılmıştır.
Başlangıçta anaçatı bilgisayarların kullanım amacı verilerin topluca işlenmesi (İng. batch processing) iken, teknolojik gelişmeler zamanla gerçek zamanlı uygulamaları da mümkün kılmıştır. anaçatı bilgisayarların ticarileşmesini izleyen dönemde belli başlı anaçatı bilgisayar üreticileri, IBM ve Yedi Cüceler (İng. IBM and the Seven Dwarfs) diye bilinen, Burroughs, Control Data, GE, Honeywell, IBM, NCR, RCA ve UNIVAC firmaları olmuştur. 1970'lerde GE ve RCA anaçatı bilgisayar pazarından çıkmıştır.
Anaçatı bilgisayarlar 1960'lardan başlayarak yerlerini önce minibilgisayarlara ve 1980'lerden başlayarak ta kişisel bilgisayar tabanlı sunuculara terk etmeye başlamışsa da varlıklarını ve işlevlerini hala sürdürmektedir. Özellikle hareket işlemlerinin tek merkezde gerçekleşmesi istendiğinde, anaçatı bilgisayarlar daha küçük bilgisayarlardan oluşturulan sunucu kümelerine alternatif olmaktadır.
1960 ve 70'lerde bir anaçatı bilgisayarı meydana getiren bileşenler şunlar olmuştur:

Merkezi işlem birimi (İngilizce: central processing unit; kısaca CPU)
Manyetik bant birimleri
Disk depolama birimleri
Bu üç ana birimin kullanıcılara hizmet verebilmesi amacıyla veri girişi için delikli kartlardan yararlanılmıştır. Kart delme makinesi delinen kartlar, bir kart okuma makinesinden geçirilerek veriler bilgisayara aktarılmış; bilgisayar çıktıları için nokta vuruşlu yazıcılar kullanılmıştır. Bu şekilde yapılandırılmış bir anaçatı bilgisayar ancak toplu veri işlemleri (İng. batch processing) için kullanılabilmiştir. Bu dönemde, çoklu görevlendirmeler için bilgisayara entegre edilmiş elektromekanik daktilolardan (İngilizce: teleprinter, teletypewriter ya da teletype) sınırlı ölçüde yararlanılmıştır. Entegre elektromekanik daktilolarda veri gerişi için delikli kart yerine delikli bantlar kullanılmıştır.
Başlangıçta anaçatı bilgisayarların işlemci ve bellekleri için vakum tüpleri kullanılmıştır. 1950'ler ve 60'lar, anaçatı bilgisayarlar açısından önemli gelişmelerin yaşandığı yıllardır: 1950'lerin ortalarına doğru vakum tüplü bellekler yerlerini manyetik çekirdekli belleklerle değiştirmiştir. Yine bu dönemde ilk manyetik bantlı veri depolama aygıtları ortaya çıkmıştır. 1950'lerin sonlarına gelindiğinde ise ilk transistörlü anaçatı bilgisayarlar üretilmiştir. 1950'ler boyunca geliştirilmiş olan manyetik kasnaklı veri depolama birimleri (İngilizce: magnetic drum) 1960'ların başından itibaren ticarileşmiş; manyetik bantlı depolama aygıtlarının yerine kullanılmaya başlamıştır. Manyetik kasnaklı disklerin varlığı girdi-çıktı döngülerini kısaltarak, çoklu görevlendirmeleri kolaylaştırmıştır.
1965 yılında IBM'in IBM 360 Serisi anaçatı bilgisayarlarının ortaya çıkması, bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. 360 Serisi anaçatı bilgisayarlarda kullanılan muhtelif işletim sistemleri sayesinde, programlar için zaman paylaşımı, çoklu görevlendirme ve sanal bellek (İng. virtual memory) uygulamaları tek bir sistemde toplanmıştır. 360 Serisi ile birlikte, IBM anaçatı bilgisayar pazarına egemen olmuştur.
1970'lerde entegre elektromekanik yazıcıların yerini, birer klavyesi ve katot ışını tüplü monitörü bulunan uçbirimler almaya başlamıştır. Bu uçbirimler (İngilizce: computer terminal), merkezi işlem birimine bir ön işlemci (İngilizce: front-end processor) üzerinden bağlanmıştır. Veri giriş-çıkışlarının önemli bir bölümü delme makinalarından, kart okuyuculardan ve entegre elektromekanik daktilolardan uçbirimlere kaymıştır. anaçatı bilgisayarların farklı kullanıcılar tarafından gerçek zamanlı olarak kullanılması mümkün hale gelmiştir.
1980'lerde bilgisayar ağlarının yaygınlaşması ve kullanıcıların uçbirimler yerine kişisel bilgisayarlar ile çalışması üzerine, anaçatı bilgisayarlar da ağ bilişiminin (İng. network computing) bir parçasını teşkil etmiştir. Kişisel bilgisayarlar önce terminal emülatörü adı verilen yazılımlarla, ardından grafik kullanıcı arayüzü tabanlı özgün istemci yazılımları ile, günümüzde ise İnternet tarayıcıları üzerinden anaçatı bilgisayarlarla veri ve uygulama paylaşmaya başlamıştır. Son olarak bulut bilişiminde anaçatı bilgisayarların yerlerinin ne olacağı ve anaçatı bilgisayarlara ne ölçüde gereksinme duyulacağı tartışılmaktadır.

Mainframe Concepts
Mainframe Introduction

Antikitera düzeneği (Yunanca: Αντικύθηρα, romanize: Antikitera), astronomik konumları hesaplamak için tasarlanan eski mekanik bir hesap makinesidir. 1900-1901 yılları arasında Girit ve Mora Yarımadası arasında bulunan Yunan Küçük Çuha (Antikitera) adası yakınlarında keşfedilmiş Antikitera batığından çıkarılmıştır.

1900 yılında, Elias Stadiatos adlı bir Yunan süngerci, Yunanistan'da Antikitera adlı küçük bir adanın yakınlarında, eski çağlardan kalma bir batık keşfetti. Bu yaklaşık MÖ 87 yılında batmış bir yük gemisiydi. Denizin dibinde, batığın çevresine saçılmış heykeller, süngerciyi çok etkilemişti. Geminin taşıdığı yükler arasında, mücevherler, çömlekler, mobilyalar, bronz eşyalar ve amforalar dolusu şarap vardı.
MÖ 1. yüzyılda yaşayan insanlar için lüks tüketim malları taşıyan bir gemiydi bu. Batıktan çıkarılanlar arasındaki en değerli bulgu, içinde tuzlu suyun etkisiyle bozunmuş, ezilerek iç içe geçmiş çarklar bulunan tahta bir kutucuktu. Yaklaşık bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki bu kutunun içinde, bir tür mekanik düzenek bulunuyordu. Batığın bulunduğu yıllarda, ahşap buluntuları korumaya yarayan yöntemler henüz olmadığından, kutu çıkarıldıktan kısa bir süre sonra bozularak yok oldu.

Bugün "Antikitera Düzeneği" olarak adlandırılan bu aygıtın ne işe yaradığı hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Kesin olarak bilinen, onun, MÖ 1. yüzyıl teknolojisinin ipuçlarını veren eşsiz bir bulgu olduğu. Antikitera düzeneği, bilinen en eski çarklı düzenektir. Keşfedildiği günden bu yana bilim ve teknoloji tarihçileri için gizemini koruyor. Düzenekle ilgili en çok kabul edilen görüş, kimi gök cisimlerinin gökyüzündeki konumlarını modellemeye yarayan bir tür "analog bilgisayar" olduğu. (Analog bilgisayar, birbirinin ardı sıra değişen nicelikleri ölçerek işlem yapan aygıtlara verilen isim. Örneğin, sayısal hesap makineleri geliştirilmeden önce hesap yapmada kullanılan "facit" adlı mekanik hesap makineleri gibi.) Düzeneğin en çarpıcı yönü, birbirine bağlı çarklardan oluşan bu sistemin, bu kadar eski bir zamanda geliştirilmiş olması. Çünkü, daha önceleri bu sistemin ilk kez 16. yüzyılda geliştirildiği sanılıyordu.

1959 yılında, Yale Üniversitesi'nden Derek J. De Solla Price adlı bir bilim tarihçisi, bu düzeneği anlatan bir bilimsel makale kaleme aldı. Bu makalede, düzeneğin işleyişiyle ilgili çizimlere de yer verdi. O sıralarda, Yunan arkeologlar, gama ışınları yardımıyla düzeneği incelemeye başlamışlardı. Solla Price, aygıtın, Eski Yunan gök bilimci Rodoslu Geminus tarafından yapılmış olduğunu öne sürdü. Bu tezi, dönemin diğer uzmanları tarafından kabul edilmedi. Çünkü, o dönemin kabullerine göre, Eski Yunanlar böyle bir düzeneği yapmak için gerekli kuramsal bilgilere sahip olsalar dahi düzeneği tasarlayacak ve çarkları yapacak teknolojiye sahip değillerdi.
1990'lı yıllarda, Avustralyalı bilgisayar bilimcisi Allan George Bromley, Sidney'deki bir saatçiyle birlikte Antikitera Düzeneğinin bir kopyasını yapmaya çalıştı. Ancak, bunda tam olarak başarılı olamadı. Çünkü düzeneğin bazı bölümlerinin ne işe yaradığını bulamadılar. Daha sonra, John Gleave adlı bir İngiliz gök bilimci, aygıtın parçalarını yeniden yaparak bunları çalışır bir düzenek ortaya çıkacak biçimde bir araya getirdi. Ortaya çıkan aygıtın ön yüzünde, Güneş'in ve Ay'ın gökyüzünde yıl boyunca değişen konumları gösteriliyordu. Arka yüzündeyse, Eski Yunanların yıl ve ay kavramlarına göre yıllar ve aylar gösteriliyordu.
2002 yılında, Londra'daki Bilim Müzesi'nde çalışan Michael Wright adlı bir uzman, Allan G. Bromley'den de yardım alarak Antikitera üzerinde çalışmaya başladı. İki uzman, "linear tomografi" adlı özel ve gelişmiş bir görüntüleme yöntemiyle düzeneği yeniden incelediler. Düzeneği oluşturan çarkların çok ayrıntılı görüntüleri elde edildi. Wright, bu bilgiler ışığında düzeneğin çalışır bir kopyasını yaptı. Bu yeni düzenek, yalnızca Ay'ın ve Güneş'in hareketlerini değil, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün hareketlerini de gösteriyordu. Eski Yunanlar'ın bildiği tüm gökcisimleri bunlardı.
Uzmanlara göre Antikitera Düzeneği, yalnızca gökcisimlerinin konumunu göstermekle kalmıyor, çeşitli olayların yıl dönümlerini hesaplamada da kullanılıyordu. Ancak, öncekiler gibi bu yeni düzeneğin de aslına ne kadar uygun olduğu belki de hiçbir zaman bilinemeyecek. Yine de, düzeneğin bu son hâli, kimi eski yazarların Eski Yunan dünyasına ilişkin anlattıklarıyla da tutarlılık gösteriyor. Örneğin, MÖ 1. yüzyılda Cicero, Poseidoneus adlı arkadaşının yaptığı bir aygıttan söz ediyordu. Bu aygıt, Güneş'in, Ay'ın ve beş gezegenin gökyüzündeki konumlarını gösteriyordu.

Antikitera Düzeneği, Eski Yunanlar'ın karmaşık mekanik düzenekler yapmaya yarayan teknolojiye sahip olduklarını gösteriyor. Kimi uzmanlara göre bu teknoloji, daha sonra Arap dünyasına geçmiş, oradan da Avrupa'ya taşınmıştı. Bugün, Antikitera Düzeneğinin aslı, Yunanistan'ın Atina kentindeki Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Yanında da, uzmanlar tarafından yapılmış çalışır bir kopyası bulunuyor. Düzeneğin bir başka kopyasıysa, ABD'de, Montana'daki Amerikan Bilgisayar Müzesi'nde sergileniyor.

"Giovanni Pastore - THE DISCOVERY OF ARCHIMEDES' ORRERY". 18 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"17 Mayıs 1902: Antik Çağ'dan kalma Antikhytera "bilgisayarı" bulundu". 8 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Bilim insanları dünyanın "ilk bilgisayar"ı olarak bilinen 2 bin yıllık Antikythera düzeneğinin sırrını çözdü". 12 Mart 2021. 20 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Mart 2021.

Aritmetik; matematiğin sayılar arasındaki ilişkiler ile sayıların problem çözmede kullanımı ile ilgilenen dalı. Aritmetik kavramı ile genellikle sayılar teorisi, ölçme ve hesaplama (toplama, çıkarma, çarpma, bölme, üs alma, kök alma) kastedilir. Bununla birlikte bazı matematikçiler daha karmaşık çeşitli işlemleri de aritmetik başlığı altında değerlendirirler.
Aritmetik sistemler, işlem yapılan sayıların türüne göre çeşitlenir. Tam sayı aritmetiği sadece pozitif ve negatif doğal sayılar ile yapılan hesaplamaları içerirken, rasyonel sayı aritmetiği, tam sayılar arasındaki kesirlerle yapılan işlemleri kapsar. Reel sayı aritmetiği, rasyonel ve irrasyonel sayıların her ikisiyle yapılan hesaplamaları barındırır ve tam bir sayı doğrusunu kapsar.
Sistemlerin ayrımı, kullanılan sayı sistemine göre de yapılır. Ondalık aritmetik, en yaygın kullanılan sistemdir ve sayıları ifade etmek için 0'dan 9'a kadar olan temel rakamları ve bu rakamların kombinasyonlarını kullanır. Öte yandan, çoğunlukla bilgisayarlar tarafından kullanılan ikili aritmetik, sayıları 0 ve 1 rakamlarının kombinasyonları olarak temsil eder. Bazı aritmetik sistemler ise sayılardan farklı matematiksel nesneler üzerinde işlem yapar, örneğin aralık aritmetiği ve matris aritmetiği gibi.
Aritmetik işlemler, matematiğin birçok alt dalında, örneğin cebir, kalkülüs ve istatistik gibi alanlarda temel oluşturur. Ayrıca, fizik ve ekonomi gibi bilimlerde de benzer bir işlev görür. Aritmetik, günlük yaşamın birçok yönünde, alışveriş yaparken para üstü hesaplamak veya kişisel finans yönetimi gibi faaliyetlerde kullanılır. Öğrencilerin ilk karşılaştığı matematik eğitimi biçimlerinden biri olan aritmetiğin, bilişsel ve kavramsal temelleri psikoloji ve felsefe tarafından incelenmektedir.
Aritmetiğin pratiği, binlerce hatta belki de on binlerce yıl öncesine uzanmaktadır. Antik uygarlıklar arasında yer alan Mısırlılar ve Sümerliler, M.Ö. 3000 civarında pratik aritmetik sorunları çözmek amacıyla sayı sistemleri geliştirdiler. M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda, antik Yunanlılar sayılar üzerine daha soyut bir inceleme başlatmış ve katı matematiksel kanıt yöntemlerini tanıtmışlardır. Antik Hindular, sıfır kavramını ve ondalık sistemi ortaya çıkardılar; bu sistem, Orta Çağ'da Arap matematikçiler tarafından geliştirilmiş ve Batı dünyasına aktarılmıştır. İlk mekanik hesap makineleri 17. yüzyılda icat edilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda, modern sayı teorisinin geliştirilmesi ve aritmetiğin aksiyomatik temellerinin oluşturulması yaşanmıştır. 20. yüzyılda, elektronik hesap makinelerin ve bilgisayarların ortaya çıkışı, aritmetik hesaplamaların doğruluk ve hızını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Bu teknolojik ilerlemeler, aritmetik işlemlerin uygulama alanlarını genişleterek, matematik eğitimi ve günlük matematik uygulamalarında önemli dönüşümler yaratmıştır.

Aritmetik, sayılar ve onların işlemleri üzerine çalışan matematiğin temel bir dalıdır. Bu disiplin, toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemleri aracılığıyla sayısal hesaplamalar yapılmasını içerir. Geniş bir perspektiften bakıldığında, üs alma ve logaritma gibi işlemleri de kapsar.
Türkçeye Fransızcadan geçen "aritmetik" terimi, Latince arithmetica kelimesinden türetilmiş olup, bu kelime Antik Yunanca ἀριθμός (arithmos), yani "sayı" ve ἀριθμητική τέχνη (arithmetike tekhne), yani "sayma sanatı" anlamına gelmektedir.
Tanımı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Dar bir tanımlamaya göre, aritmetik yalnızca doğal sayılar ile ilgilenir. Ancak daha yaygın görüş, kapsamına tam sayılar, rasyonel sayılar, reel sayılar ve bazen de karmaşık sayılar üzerindeki işlemleri dahil etmektir. Bazı tanımlar, aritmetiği yalnızca sayısal hesaplamalar alanına sınırlar. Daha geniş anlamda ele alındığında, sayı kavramının nasıl geliştiğini, sayıların özellikleri ve aralarındaki ilişkilerin analizini ve aritmetik işlemlerin aksiyomatik yapısının incelenmesini de içerir.
Aritmetik, sayı teorisi ile yakından ilişkilidir ve bu alanlar bazen eşanlamlı olarak kullanılsa da, sayı teorisi daha çok tam sayıların özellikleri ve ilişkileri, örneğin bölünebilirlik, faktörizasyon ve asallık gibi konular üzerinde yoğunlaşır ve geleneksel olarak yüksek aritmetik olarak adlandırılır.

Sayılar, miktar ölçümü ve büyüklük değerlendirmesi yapmak için kullanılan temel matematiksel nesnelerdir. Aritmetikte merkezi bir yere sahip olan sayılar, aritmetik işlemlerin tümünün üzerinde yürütüldüğü temel elemanlardır. Sayılar farklı kategorilere ayrılır ve bu sayıları temsil etmek için çeşitli sayısal sistemler kullanılır.

Aritmetikte kullanılan temel sayı türleri doğal sayılar, tam sayılar, tamsayılar, rasyonel sayılar ve reel sayılardır. Doğal sayılar, 1'den başlayıp sonsuza kadar giden tam sayılardır. 0 ve negatif sayıları içermezler. Ayrıca sayma sayıları olarak da bilinir ve 
  
    
      
        
          1
          ,
          2
          ,
          3
          ,
          4
          ,
          .
          .
          .
        
      
    
    {\displaystyle {1,2,3,4,...}}
  
 şeklinde ifade edilebilir. Doğal sayıların sembolü 
  
    
      
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} }
  
'dir.
Tam sayılar, doğal sayılarla aynıdır, tek farkı 0'ı da içermeleridir. 
  
    
      
        
          0
          ,
          1
          ,
          2
          ,
          3
          ,
          4
          ,
          .
          .
          .
        
      
    
    {\displaystyle {0,1,2,3,4,...}}
  
 şeklinde temsil edilebilir ve sembolü 
  
    
      
        
          
            N
          
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} _{0}}
  
dir. Bazı matematikçiler, doğal sayılar kümesine 0'ı dahil ederek doğal sayılar ve tam sayılar arasında bir ayrım yapmazlar. Tam sayılar kümesi, hem pozitif hem de negatif tam sayıları kapsar. Sembolü 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
'dir ve 
  
    
      
        
          .
          .
          .
          ,
          −
          2
          ,
          −
          1
          ,
          0
          ,
          1
          ,
          2
          ,
          .
          .
          .
        
      
    
    {\displaystyle {...,-2,-1,0,1,2,...}}
  
 şeklinde ifade edilebilir.
Doğal ve tam sayıların kullanım biçimlerine göre, bu sayılar kardinal ve ordinal sayıları olarak iki farklı kategoriye ayrılabilir. Kardinal sayılar, bir, iki, üç gibi sayılar, nesnelerin sayısını ifade eder ve "Kaç tane?" sorusuna yanıt verirler. Öte yandan, ordinal sayıları, birinci, ikinci, üçüncü gibi ifadeler, bir dizideki konum veya sıralamayı gösterir ve "Hangi pozisyon?" sorusunu yanıtlarlar. Bu iki sayı türü, matematikte farklı amaçlar için kullanılır ve her biri, belirli bir sorunun cevabını sağlama kapasitesine sahiptir. Kardinal sayılar genellikle nicelikleri, ordinal sayıları ise nesnelerin veya olayların göreceli konumlarını belirtmek için tercih edilir.
Bir sayı, iki tam sayının oranı olarak ifade edilebiliyorsa, bu sayı rasyoneldir. Örneğin, 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}}
  
 rasyonel sayısı, pay olarak adlandırılan 1 tam sayısının, payda olarak adlandırılan 2 tam sayısına bölünmesiyle elde edilir. Diğer örnekler arasında 
  
    
      
        
          
            
              3
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{4}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              281
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {281}{3}}}
  
 yer almaktadır. Rasyonel sayılar kümesi, paydası 1 olan tüm kesirler olan tam sayıları da kapsamaktadır. Rasyonel sayıların sembolü 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
'dur. 0.3 ve 25.12 gibi ondalık kesirler, paydaları 10'un bir kuvveti olduğu için, özel bir rasyonel sayı türüdür. Örneğin, 0.3, 
  
    
      
        
          
            
              3
              10
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{10}}}
  
'a, 25.12 ise 
  
    
      
        
          
            
              2512
              100
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2512}{100}}}
  
'e eşittir. Her rasyonel sayı, sonlu veya devirli ondalık bir kesirle ifade edilebilir.

İrrasyonel sayılar, iki tam sayının oranı ile ifade edilemeyen sayılardır. Genellikle geometrik büyüklükleri tanımlamak için kullanılırlar. Örneğin, kenarlarının uzunluğu 1 olan bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğu irrasyonel bir sayı olan 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 ile ifade edilir. π, başka bir irrasyonel sayı olup bir çemberin çevresi ile çapı arasındaki oranı tanımlar. İrrasyonel sayıların ondalık gösterimi, tekrarlayan basamaklar olmaksızın sonsuzdur. Rasyonel ve irrasyonel sayılar kümeleri birlikte, reel sayılar kümesini oluşturur. Reel sayıların sembolü 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
'dir. Daha geniş sayı kümeleri arasında karmaşık sayılar ve kuaterniyonlar bulunur.

Bir rakam, bir sayıyı temsil eden bir semboldür ve sayı sistemleri, sayısal temsillerin oluşturulmasını sağlayan çerçevelerdir. Bu sistemler genellikle, belirli sayılara doğrudan atıfta bulunan sınırlı sayıda temel rakam içerir. Sayı sistemi, bu temel rakamların herhangi bir sayıyı ifade etmek için nasıl birleştirilebileceğini belirler. Sayı sistemleri, basamak değeri esaslı veya basamak değeri esaslı olmayan olarak sınıflandırılır. İlk sayı sistemlerinin tamamı basamak değeri esaslı değildi. Basamak değeri esaslı olmayan sayı sistemlerinde, bir rakamın değeri, sistemdeki konumuna bağlı değildir.

En basit basamak değ

Aviyonik (İngilizce Avionics : Aviation Electronics) havacılıkta uçaklar, yapay uydular ve uzay araçlarının elektronik sistemleri için kullanılan terimdir.
Aviyonik sistemleri arasında iletişim, navigasyon, birden fazla sistemin görüntü ve yönetimi ve bireysel işlevleri gerçekleştirmek için uçaklara takılan yüzlerce sistem sayılabilir. Bu sistemler bir polis helikopterinin arama spotu gibi basit bir sistemden havadan erken uyarı platformları gibi komplike sistemlere kadar çeşitlidir.
Terim İngilizce havacılık anlamına gelen "aviation" ile elektronik anlamına gelen "electronics" kelimelerinden türetilmiştir.

Aviyonik terimi ilk kez gazeteci Philip J. Klass tarafından "havacılık elektroniği" ifadesinin İngilizce karşılığının birleşik sözcüğü olarak kullanılmıştır. Bugün kullanılan pek çok modern aviyoniklerin geçmişi ve geliştirmesi II. Dünya Savaşı dönemindeki çalışmalara dayanır. Örneğin, günümüzde etkin bir şekilde kullanılan otopilot sistemleri, bombardıman uçaklarının hassas hedefleri vurabilmesi için yüksek irtifalarda sürekli ve istikrarlı oranda uçması için geliştirilmiştir. Bu gelişmelerden en çok bilinen olarak, radarın İngiltere, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde aynı dönemde geliştirilmesi sayılabilir. Modern aviyonik askerî uçak harcamalarının önemli bir kısmıdır. F‑15E gibi veya şu anda kullanımda olmayan F‑14 uçaklarının maliyetlerinin yüzde 80 civarında oranı aviyonik sistemler için harcanır.
Sivil havacılıkta da benzer şekilde aviyoniklerin uçak maliyetlerindeki payı oldukça fazladır. Uçuş kontrol sistemleri (fly-by-wire) ile artan uçuş sayısı gibi sebeplerden dolayı artan yeni navigasyon gereklilikleri sonucu geliştirme çalışmaları, uçakların maliyetini artırmaktadır. Ulaşımda havacılığın kullanım oranının artması sonucu, kullanım kapasitesi kısıtlanan hava sahalarında uçakları güvenle kontrol etmek için yeni yöntemler üzerinde çalışmalar yapılmıştır.

Aviyonikler ABD Sivil Havacılık Kurumu Federal Aviation Administration'in (FAA) Next Generation Air Transportation System projesi ve Avrupa'nın Single European Sky ATM Research (SESAR) çalışması gibi modernizasyon girişimlerinde önemli bir rol oynamaktadır. ABD'de Ortak Planlama ve Geliştirme Dairesi (Joint Planning and Development Office) aviyonik için altı alanda bir yol haritası ortaya koymaktadır:

Yayınlanmış rotalar ve prosedürler - Geliştirilmiş navigasyon ve yönlendirme
Anlaşmalı Yörüngeler - Güncel olarak tercih edilen rotalar oluşturmak için veri iletişimi
Devredilen ayırma – Havadaki ve yerdeki gelişmiş durumsal farkındalık
Düşük görüş/Bulut tavanı-Yaklaşma/Kalkış – Daha az yer altyapısı ile hava kısıtlamalarına karşın operasyona devam edebilme
Surface Operasyonları – Yaklaşma ve kalkış segmentlerinde güvenliğin artması
ATM verimliliği – ATM işleminin geliştirilmesi
1957 yılında kurulan "Aircraft Electronics Association (AEA)" (Havaaracı Elektronik Birliği) üyesi 1.300'den fazla firma vardır. Bunlar arasında bakım konusunda uzmanlaşmış hükûmet sertifikalı uluslararası tamir istasyonlarından, genel havacılık uçaklarına aviyonik ve elektronik cihazların kurulum ve tamirini yapan firmalara kadar çeşitli kurumlar vardır.

Bir uçakta kokpit; uçağın kontrolü, takibi, komünikasyonu, navigasyonu, meteoroloji kontrolü ve çarpışma önleyici sistemleri gibi pek çok sistemi barındırarak aviyonik ekipmanların en çok bulunduğu yerdir. Genel olarak uçaklarda aviyonikler 14 veya 28 Volt DC elektrik sistemi kullanırlar. Ancak, büyük ve daha karmaşık elektrik sistemlerine sahip uçakları (örneğin havayolu uçakları veya savaş uçakları) bazı ekipmanlarda 400 Hz, 115 Volt AC elektrik sistemi de kullanır. Dünya çapında pek çok aviyonik ekipman üreticisi mevcuttur. En çok kullanılan ve tanınan firmalar arasında Honeywell Aerospace (Bendix/King'in de sahibi), Rockwell Collins, Thales Group, Garmin ve Avidyne Corporation sayılabilir.
Aviyonik ekipmanların uluslararası standartları "Airlines Electronic Engineering Committee" (AEEC, Havayolları Elektronik Mühendislik Komitesi) tarafından belirlenir ve ARINC tarafından yayınlanır.

Uçaklarda iletişim uçuş ekibinin yer istasyonları ile uçuş ekiplerinin kendi arasında ve yolcular ile iletişimini sağlayan sistemlerdir. Uçak içi iletişim "public address"in kısaltması olan PA sistemleri ve uçuş ekibinin kendi arasında iletişini sağlayan "intercom"lar ile sağlanır.
Havacılıkta VHF iletişim  sistemleri 118.000 MHz ile 136.975 MHz frekans aralığında çalışır. Her kanal Avrupa'da 8.33 kHz aralıklarla, diğer bölgelerde 25 kHz aralıklarla dağıtılmıştır. VHF uçaktan uçağa iletişim ve uçaktan ATC ünitesine iletişimde kullanılabilir. Uçaklarda iletişimde amplitude modulation (AM) modülasyon türü de kullanılır. Ayrıca (özellikle okyanus ötesi uçuşlarda) yüksek frekans (HF) veya uydu iletişimi de kullanılır.

Navigasyon ya da seyrüseferin amacı uçağın yeryüzü üzerindeki konumunu ve yönünü belirlemektir. Aviyonikler; uyduya bağlı sistemler (GPS ve WAAS gibi), yerde kurulu ekipmanlara bağlı sistemler (VOR veya LORAN gibi) veya bunların bir birleşimini kullanabilir. Navigasyon sistemleri uçağın pozisyonunu otomatik olarak hesaplar ve uçuş ekibine harita görünümünde veya çeşitli aletlerde gösterir. Eski aviyonikler ile pilot veya uçağın seyrüsefer görevlisi sinyallerin kesişimini alarak uçağın pozisyonunu belirler. Modern sistemlerde aviyonikler pozisyonu otomatik olarak hesaplar ve uçuş ekibine sistemin öngördüğü şekilde gösterir.

Modern uçaklarda kullanılan glass kokpite dönüşün ilk ipuçları 1970'lerde elektromekanik aletler, göstergeler ve enstrümanların uçağa uygun cathode ray tube (CRT) ekranlara dönüşümü ile ortaya çıktı. “Glass” kokpit (Cam kokpit) anlamı analog göstergeler ve aletler yerine bilgisayar monitörlerinin kullanımından gelir. Uçakların bu sisteme geçişiyle pilotların uçuşu daha hakim bir şekilde takip etmesi, aynı bilginin daha kompakt akışı ve daha etkin gösterimi sağlandı. 1970'lerde, ortalama bir uçak 100'den fazla kokpit enstrümanı ve kontrolüne sahipti.
Glass kokpitler 1985 yılında Gulfstream G‑IV özel jeti ile ilk kez kullanılmaya başladı. Bu tür kokpit enstrümanlarında en önemli konulardan biri; ne kadar bilginin otomasyona bağlanması ve ne kadarının pilotun manuel kontrolünde olmasının dengelenmesidir. Genel olarak, sistemler geliştikçe uçuş operasyonunu otomasyona bağlarken, pilotu sürekli olarak bilgilendirmeye yönelik şekilde dizayn edilir.

Günümüzde uçaklar pek çok şekilde otomatik olarak kontrollü uçuş yapabilirler. Otomatik uçuş kontrolü özellikle yaklaşma ve iniş gibi kritik safhalarda pilot hatasını ve işgücünü azaltmak için çok büyük önem göstermektedir. Otopilot ilk olarak Lawrence Sperry tarafından II. Dünya Savaşı sırasında bombardıman uçaklarının 25.000 feet yükseklikten hassas bir şekilde hedefleri vurabilmesi için uçakların stabil uçabilmesini sağlamak için keşfedildi. Amerika Birleşik Devletleri Ordusu tarafından ilk kullanıldığı dönemde, bir Honeywell Aerospace şirketi mühendisi arka koltukta acil bir durumda otopilotu devre dışı bırakma amaçlı oturuyordu. Son günlerde hemen hemen tüm ticari uçaklar iniş ve kalkışta pilotun işgücünü azaltma amaçlı uçuş kontrol sistemleri ile donatılmılştır.
İlk basit ticari otopilotlar uçağın uçuş başını ve irtifasını kontrolü için kullanılmış ve diğer kontrollerde limitli kapasiteye sahipti. Helikopterlerde, otomatik stabilizasyon yine bu şekilde kullanılır ve ilk sistemler elektromekaniktir. Fly by wire ve klasik hidrolik kontrollü uçuş yüzeyleri yerine elektronik sistemlere geçiş güvenliği artırdı.

Hava trafik kontrolunu desteklemek için, büyük nakliye uçakları ve çoğu küçük uçaklar Trafik Uyarı ve Çarpışma Önleyici Sistem'e (TCAS) sahiptir. Bu sistem ile uçaklar çevredeki aynı sisteme sahip uçakların konumunu belirler ve gerektiği durumda kaçınma sağlayacak manevrayı pilotlara dikte eder.
Uçağın kontrolüne engel herhangi bir arıza yokken yere çarpmayı (CFIT) önlemek için uçaklarda ana elementi radar altimetre olan Ground-Proximity Warning Systems (GPWS) sistemleri monte edilmiştir. GPWS'in en büyük dezavantajlarından biri olan sadece uçağın o anda altındaki yeryüzeyi ile mesafesini göz önünde bulundurması ve önünde bulunan ve birden yükselen yer yüzeylerine karşı bilgi vermemesine karşılık modern uçaklar "arazi farkındalık uyarı sistemi" (terrain awareness warning system - TAWS) ile donatılmıştır.

Ticari uçaklarda kullanılan kokpit data kaydediciler, bilinen ismi ile "kara kutular", uçuş kayıtlarını ve kokpit ses kayıtlarını saklarlar. Herhangi bir kaza veya önemli olay durumunda uçaktan çıkarılarak kontrol kumandaları ve diğer parametreler incelenir.

Hava radarı (ticari uçaklarda tipik bir örnek olarak Arinc 708) ve yıldırım dedektörleri gibi meteorolojik sistemler özellikle pilotların önündeki hava durumunu belirleyemediği IMC ve gece uçuş şartlarında çok önemlidir. Radar tarafından belirlenen yoğun yağış veya türbulans sahaları uçakta önemli yatay sapmalara sebep olabilir. Bu sistemleri kullanarak pilotlar bu bölgeye girmeden uçuş rotasında değişiklik yapma imkânı bulur.
Modern meteoroloji sistemleri ayrıca wind shear ve türbulans saptama ve uyarı imkânına sahiptir.

Avionics: Development and Implementation by Cary R. Spitzer (Hardcover - 15 Aralık 2006)
Principles of Avionics, 4th Edition by Albert Helfrick, Len Buckwalter, and Avionics Communications Inc. (Paperback - 1 Temmuz 2007)
Avionics Training: Systems, Installation, and Troubleshooting by Len Buckwalter (Paperback - 30 Haziran 2005)

Aircraft Electronics Association (AEA)25 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avionics News magazini1 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pilot's Guide to Avionics17 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Aviyonik Sistemler Standart Komitesi
Uzay Araçları Aviyonikleri15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Aviation Today Avionics magazine21 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aydın Köksal (d. 1940, İstanbul) Türk elektronik, bilgisayar ve yazılım mühendisi ve dilbilimci. Türkiye Bilişim Derneği'nin onursal başkanı, Bilişim AŞ'nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanıdır. Bununla birlikte bilgisayar, bilişim, donanım, yazılım, veri tabanı gibi 2500 bilişim terimini Türkçeye kazandırmıştır.

1940'ta İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni birincilikle bitirdi ve buradaki birinciliğinden dolayı 1964 yılında çağrılı olarak gittiği Fransa'nın Lyon şehrindeki INSA'dan (Institut national des sciences appliquées de Lyon; Lyon Ulusal Uygulamalı Bilimler Enstitüsü) Elektronik Yüksek Mühendisi diploması aldı. Bütün iş yaşamı bilişim alanında, bilgisayarlar konusunda çalışmakla geçti. Yedek subaylıktan sonra Ankara'da bir bilgisayar firmasında, Remington Rand/UNIVAC'ta, bir yıl çalıştı. Hacettepe Üniversitesi kurulurken planlanan Bilgi İşlem Merkezi'nin (BİM) kurucu müdürlüğünü 1967'de kabul edip 18 yılı aşkın bir süre HÜ'de bulundu. Bilişimsel dilbilim dalında bilim doktoru (1975, HÜ), Bilgisayar Bilimleri Mühendisliği dalında üniversite doçenti (1980, HÜ), Bilgisayar Yazılımı ana bilim dalında profesör oldu (1991, GÜ).
Hacettepe Üniversitesi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı (1967) ve burada dersler verdi (1968-85). Ayrıca Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ, 1968-69), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (SBF, 1971-74) ve Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde (İİBF, 1990-95) de dersler vermiştir. Toplam 30 yıllık hizmetten sonra 1995'te üniversiteden emekli oldu. 1985'te Ankara'da kendi endüstriyel yazılım ürünleri ile pazarlama ve proje geliştirme doğrultusunda hizmet sunan Bilişim AŞ'yi kurdu. Bugün, yönetim kurulu başkanı olarak bilgisayar yazılımı üreten Bilişim AŞ'nin başında, ulusal yazılım endüstrileri ile Türkiye'nin yeryüzünün en ileri ülkelerinden biri olarak gelişmesine katkıda bulunmaya çalışmaktadır.
1971'de Türkiye Bilişim Derneği'ni kurdu ve yönetti (1971-75; 1981-87); 1978-87 yılları arasında Bilişim Dergisini yayınladı. Bu derginin yayın kurulu üyeliğini 1996'ya değin sürdürdü. Bilgisayar, bilgi işlem, yazılım, donanım, bilişim vb. Türkçe bilişim terimlerini geliştirdi (yaklaşık 2.500 yeni sözcük). Üniversiteler arası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) projesini Bilgi İşlem Birim Başkanı olarak örgütledi ve yönetti (1974-80); ÖSYM Bilgi İşlem Merkezi'nin kuruluşunu gerçekleştirdi (1976). Hacettepe Üniversitesi Bilişim Enstitüsü'nün kurulmasını sağlayarak (1973), Bilgisayar Mühendisliği dalında Türkiye'nin ilk doktora programını başlattı (1974). HÜ Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nü, yine bu alanda Türkiye'de açılan ilk bölüm olarak kurdu (1977) ve bu bölümün başkanlığını yaptı (1980-85).
Kamu İktisadi Kuruluşlarını Yeniden Düzenleme Komisyonu Bilişim Alt komisyonu üyeliği (1971); DPT Elektronik Bilgi İşlem Sürekli Özel Uzmanlık Kurulu üyeliği (1975-86) ve başkanlığı (1977-78) yaptı; Başbakanlık Danışmanlığı'nda (Devlet Durum Merkezi) bulundu (1981-82). Bununla birlikte Türk Dil Kurumu üyeliğine (1975) ve yönetim kurulu üyeliğine (1982-83) ve TÜBİTAK Bilim Adamı Yetiştirme Grubu Yürütme Kurulu üyeliğine seçildi (1984-87). Dil Derneği'nin kurucu üyeliğini ve genel yazmanlığını yaptı (1987-88). Aynı zamanda bu derneğin yönetim kurulu üyeliğini 1992'ye kadar sürdürdü. Birleşmiş Milletler, UNESCO, SPIN, OECD, IFIP vb. uluslararası örgütlerde yurt dışında Türkiye'yi 22 kez temsil etti.
Bir mühendis olarak özellikle bilişim teknik biliminin ekonomik ve toplumsal kalkınmada en etkin bir araç olarak kullanılabileceğine inanan Köksal, Türk toplumunun "çağdaş bir bilişim toplumu"na dönüşmesi doğrultusunda sivil toplum örgütleri çerçevesinde yoğun çaba gösteregelmiştir. Üye olduğu dernekler şunlardır: Türkiye Bilişim Derneği (TBD), Türkiye Bilgi İşlem Sanayicileri Derneği (TÜBİSAD), Türkiye Bilişim Vakfı, Atatürkçü Düşünce Derneği, Dil Derneği, Türk-Fransız Mühendisleri Dostluk Derneği, Türk-Japon Dostluk Derneği, Ankara Galatasaraylılar Birliği, Galatasaray Spor Kulübü, Ankara Tenis Kulübü, Bilim ve Ütopya Kooperatifi.
Günümüzde, 1985'ten beri kurduğu danışmanlık kurumu ve yazılım evi olan Bilişim AŞ'yi yönetmektedir. Bu göreviyle Türk ulusal yazılım endüstrisinin gelişmesine katkıda bulunmaya çalışan Prof. Dr. Köksal, diğer yandan, kitapları, yazıları, yurdun birçok bölgesinde verdiği konferansları ve katıldığı radyo ve televizyon programlarıyla Türk aydınlanmasına katkılarını sürdürmektedir.
Dr. Aydın Köksal iyi düzeyde İngilizce, Fransızca, İtalyanca bilmekte, Almanca ve İspanyolca teknik belgeler üzerinde de çalışma yapabilmektedir. Prof. Dr. Gülden Köksal ile evlidir (1967).

Okul yıllarında coğrafyaya, matematiğe, dilbilgisine -genel olarak bilime ve sanata- ilgi duymuş, bu ilgiyle 24 yaşına değin Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca öğrenmiştir. Gençlik yıllarında Galatasaray Kulübünde 4 yıl atletizm çalışmış ve 400 metrede, 400 metre engellide yarışmıştır (1956-60). Eğitiminin %51'ini sporcu kimliğime borçlu olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte keman çalmış, öğrenci arkadaşlarıyla orkestralar kurmuş, bu orkestralarla İstanbul'da ve Lyon'da konserler vermiştir. Çok sesli müziğe ve Çigan müziğine ilgi duymuştur. Yazın ve resim de ilgi alanları arasındadır. Klasikleri, Dostoyevski, Zola, Goethe, Kafka’yı okumuş, Matisse’e, Gauguin’e, Picasso gibi ressamlara imrenmiştir.
Otuz yıl aradan sonra, 52 yaşında, resim yapmaya başlamış ve iki buçuk yılda 55 tablo yapmıştır. 65 yaşında ise piyano dersleri alarak Beethoven’in Ay Işığı Sonatı (Adagio), Schubert’in Serenad’ı, Chopin’in Do Diyez Minör Noktürn’ü, Opus 64 No. 2 Vals’i gibi sevdiği birkaç yapıtı öğrenmiştir.

Kazandığı ödüller şunlardır:

1960: Salih Zeki Matematik Ödülü: Galatasaray Lisesi’nden.
1979: Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Dr. Necdet Bulut Fen ve Mühendislik Ödülü: Bilgisayar Mühendisliğinin Türkiye'de bir bilim dalı olarak örgütlenmesi, bilişim sözcüklerinin Türkçeye kazandırılması, DPT Bilgi İşlem Özel Uzmanlık Kurulunda bilgisayarların Türkiye'de planlı ve etkin kullanımı doğrultusundaki çalışmaları, TBD kurucusu olarak bilişim mesleğini örgütlemesi dolayısıyla. Prof. Dr. Tarık Özker ile paylaşmıștır.
1980: Türk Dil Kurumu (TDK) Deneme ve İnceleme Ödülü: "Dil İle Ekin" yapıtı dolayısıyla; (c) 1996'da, ilk kez tanımlandığı yıl, TBD-TÜBİSAD Yaşam Boyu Hizmet Ödülü;
1996: TBD-TÜBİSAD Yaşam Boyu Hizmet Ödülü: Türkiye Bilişim Derneği ile Bilişim Sanayicileri Derneği'nce ortaklaşa 1996'da ilk kez verildiğinde; Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği (TÜDÖKSAD) Onur Üyeliği: "Cumhuriyetimizin geleceği Türk gençliğinin eğitiminde ve bilim çağının Türkiye'de yapılanmasında gösterdiği üstün gayret ve başarılardan dolayı";
2003: TBD Onursal Başkanlığı kendisine verilmiştir.
2007: Konak, İzmir 6. Türkçe Günleri Dil Ödülü. Prof. Dr. Şerafettin Turan ile paylaşmıștır.
2008: Ankara Halkla İlişkiler Derneği (AHİD) Türkçeyi Sahiplenenler Ödülü kendisine verilmiştir. Jülide Gülizar ve Ali Püsküllüoğlu ile paylaşmıștır.
2009: Türkiye'de Teknolojinin ve Yenilikçiliğin Gelişmesine En Önemli Katkı Veren 20 Kişi Ödülü: “HP’nin 20. Yılı” dolayısıyla Hewlett-Packard'dan.
2010: 2010 Bilişim Meslek Ödülü: İstanbul Beykoz Rotary Derneği'nden. Öteki meslek ödüllerinin sahipleri şunlardı: Prof. Dr. Halet Çambel (arkeoloji); Doğan Hasol (mimarlık); Rahmi Duman (gazetecilik); Prof. Dr. Adil Baykan (tıp); Zekâi Tunca (sanat); TDK Türk Dil Kurumu Onur Ödülü: Cumhuriyetleri Bilişim ve Ortak Terimler Alanında İşbirliği Platformu, 24-26 Haziran 1010'da Bakû, Azerbaycan; Dil Derneği 26 Eylül 2010 TDK 78. Yıl Onur Ödülü: Ülkü Günay, Turhan Günay, Işık Kansu, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Hayrettin Karaca, Prof. Dr. Doğan Kuban, Ahmet Miskioğlu, Güray Öz, Prof. Dr. Süleyman Çetin Özoğlu, Prof. Dr. Orhan Öztürk, Metin Uca, Dilek Göğüş Ülgüray, Şemsettin Ünlü ve Mustafa Kemal Yılmaz ile birlikte.

Birçok alanda kaleme aldığı kitapları, yayınlanmış çeviri kitapları, sergileri, makale ve raporları, editörlüğünü yaptığı veya katkı sağladığı yayınlar, röportaj ve söyleşileri, şiirleri, kısa öyküleri ve görsel yapıtları olmak üzere pek çok eseri bulunmaktadır.

"Aydın Köksal'ın Kişisel İnternet Sayfası". 31 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2020. 
Prof. Dr. Aydın Köksal Ödülleri 7 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2020.
“Bilgisayar” Sözcüğünün 50. Yılında 26 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2020

Açık kaynak donanım, herkesin kullanımına açık olarak tasarlanmış donanımdır. Böylece herhangi biri özgürce donanım tasarımı üzerinde çalışabilir, değiştirebilir, donanımın aynısından yapabilir ve satabilir. Özgür ve açık kaynak kodlu yazılım ve açık kaynak donanım, açık kaynak kültürü hareketi tarafından başlatılmıştır. Açık kaynak donanım terimi genellikle donanım hakkındaki bilgilerin kolaylıkla anlaşılması ile ilgilidir. Donanımsal tasarım (mekanik tasarım, şemalar, materyallerin tasarıları, PCB tasarım dosyaları, HDL kaynak kodları ve mikroçip devre tasarım dosyaları) ile birlikte donanımların sürücü yazılımları tamamen açık kaynak olarak yayınlanır.

Açık donanıma dair ilk çalışmalar 1997 yılında Bruce Perens'in Açık Donanım Sertifika Programı (Open Hardware Certification Program) ile başlamıştır. Program, üreticilerin ürünlerinin açık olduğunu tescillemelerini amaçlıyordu.
Açık Donanım Sertifika Programı başladıktan kısa süre sonra David Freeman, donanım ürünlerinin açık olduğunun doğrulanması ve kaynak dosyalarının arşivlenmesi amacını güden Açık Donanım Tanımlama Projesi'ni (Open Source Specification Project) başlattı. 1999 başlarında Sepehr Kiani, Ryan Vallance ve Samir Nayfeh açık kaynak felsefesini makine dizaynına uyarlamak için Açık Dizayn Vakfı'nı (Open Design Foundation) kurdu. Bu girişimlerin çoğu kısa soluklu oldu.

2000'lerin ortalarında açık kaynak donanım; Arduino, Adafruit ve Sparkfun gibi hobi elektroniği girişimleri ve RepRap gibi açık kaynak 3B yazıcı projeleri sayesinde yeniden ilgi görmeye başladı.
2011'de CERN, CERN OHL isimli açık donanım lisansını çıkardı. Lisansın ve açık kaynak donanımın amacını CERN'de çalışan bir mühendis ve Açık Kaynak Deposu (Open Hardware Repository) kurucusu olan Javier Serrano, "CERN, dizaynlarını açıkça paylaşarak başka kişilerin incelemesiyle dizaynlarını iyileştirmeyi planlıyor ve özel teşebbüsler dahil olmak üzere öbür kişilerin dizaynlarından faydalanmalarına izin vererek onları aynı işi yapmaktan kurtarıyor" şeklinde açıklamıştır.
Açık Kaynak Donanım Derneği (Open Source Hardware Association, OSHWA), Haziran 2012'de her tip açık kaynak donanım faaliyetiyle ilgilenen bir oluşum olarak kuruldu. Kurulduktan sonra Açık Kaynak İnisiyatifi ile marka ismi üzerinde anlaşmazlık yaşamış, 2012'de bu anlaşmazlığı bir ortak varolma metni yayınlayarak çözmüştür.

Bazı açık kaynak donanım projeleri yeni lisans yaratmak yerine şu anda geçerli olan özgür ve açık kaynak yazılım lisanslarını kullanır. Buna ek olarak birkaç tane yeni lisans önerilmiştir. Bu lisanslar donanımsal tasarımların kendine özgü lisans sorunlarını çözmek için hazırlanmıştır. Bu lisanslardaki birçok temel prensip açık kaynak yazılım lisanlarının donanım projelerine karşılık gelen açık kaynak yazılım lisansları içerisinde tanımlandı. Genellikle organizasyonlar paylaşılmış bir lisansı destekleme eğilimindedirler. Opencores LGPL ya da değiştirilmiş bir BSD lisansı önermiştir. FreeCores GPL üzerinde diretmiştir. Açık donanım vakfı ‘copyleft’ ya da diğer serbest lisanslar önermiştir. Açık grafik projesi birçok türde lisanlar kullanmaktadır.

Boston Open Source Science Laboratory, Somerville, Massachusetts
BYU Open Source Lab, Brigham Young University
OSU Open Source Lab, Oregon State University
Open Source Research Lab, University of Texas at El Paso
Stanford Open Source Lab, Stanford University

Açık kaynak akımına uygun birçok is modeli bulunmaktadır ve günümüzde açık kaynak donanım firmaları farklı iş modellerini kullanmaktadır.

Elektronik devre üretiminde açık kaynak donanım modelini izleyen popüler firmalardan bir tanesi Arduino'dur. Arduino ile ilgili her şey açık kaynaktır ve herkese açıktır. Diğer üreticiler Arduino'nun dizaynını kullanabilir fakat Arduino ismini dizaynları üzerine koyamazlar. Arduino firmasının amacı kendi ürünlerini diğer klon ürünlerden ayrılabilir hale getirmektir.

Açık kaynak mekanik aparat tasarımları da açık kaynak donanım kapsamındadır. Yakın tarihte geliştirilen XYZ Space Frame Vehicles bisikleti ve Tabby OSVehicle arabası gibi açık kaynaklı araçlar bu kategoridedir.

Çoğu açık kaynak donanım, mekanik ve elektronik parçalara sahip olan mekatronik sistemlere dahildir. Şu ana kadar mekanik cihazlar, müzik aletleri ve tıbbi araçlar olmak üzere birçok açık kaynak mekatronik ürün geliştirilmiştir.
Açık kaynak mekanik cihazların önemli kısmı RepRap, Prusa ve Ultimaker firmalarının ürettiği 3B yazıcılardır.

Açık kaynak bir komut kümesi mimarisi olan RISC-V, geçirgen lisansı sayesinde hem açık hem kapalı kaynak yongaların tasarımında kullanılabilmektedir.
OpenCores, daha büyük dizaynlar oluşturmaya yarayan açık kaynak ve minik yonga dizaynları içeren devasa bir kütüphanedir.

Genel
http://freedomdefined.org/OSHW 10 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.oshwa.org/research/brief-history-of-open-source-hardware-organizations-and-definitions/ 26 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özel

Ağ arabirim denetleyicisi, ağ arabirim kartı, ağ bağdaştırıcısı, LAN bağdaştırıcısı ya da fiziksel ağ arabirimi; bilgisayarlarla ağın iletişim kurmasını sağlayan, ethernet olarak adlandırılan ağa fiziksel olarak bağlanan ağ arabirim kartıdır. Anakart üzerinde bulunan yuvaya yerleştirilerek bilgisayar ağlarında bulunan diğer bilgisayarlarla veri alışverişini sağlamakta kullanılır. Ağda bulunan bu sistemleri birbirinden ayırt etmek için  kendilerine özgü olan Mac adreslerini kullanırlar.

NIC, bilgisayarın ağ ile iletişim kurmalarına izin verir. 1.(fiziksel katman) ve 2.(veri bağlantı katmanı) katmanlar MAC adresini kullanarak ortam ile olan fiziksel bağlantıyı ve alt seviye adresleme sistemine girmesini sağlar. Böylelikle kullanıcıların kablolu bağlantı ya da wirelessi kullanarak birbirlerine bağlanmalarını sağlar.
Ethernet kartları, Ethernet kartı ağ bağdaştırıcısı bir türüdür. Bu adaptörler Ethernet desteği kablolar üzerinden yüksek hızlı ağ bağlantıları için standart. Ethernet kartları bazen ağ arabirim kartı (NIC) olarak da bilinir.
Ethernet kartları form faktörleri olarak adlandırılan çeşitli standart paketler mevcuttur:,
• Yıllar önce, büyük ISA kartları PC'ler için ilk standart karttı. Kullanıcıların kurulum için bilgisayar kasasını açması gerekirdi.
• Yeni Ethernet kartları PCI standardı kullanabilir ve genellikle üretici tarafından yüklenir.
• Dizüstü bilgisayar ve diğer mobil bilgisayarlar için Kredi kartı benzeri küçük PCMCIA Ethernet kartları vardı. Bunlar, yan veya cihazın yan veya önündeki yuvalara uygun  olarak yerleştirilirdi. PC Kartı, ortak bir PCMCIA cihazdır, her ne kadar sadece belirli PC Kartı ve PCMCIA ürünleri Ethetnet desteklesede.
• Harici USB Ethernet adaptörleri de mevcuttur. Bu masaüstü bilgisayarlar için PCI kartları için uygun bir alternatiftir ve aynı zamanda yaygın video oyun konsolları ve diğer tüketici cihazları ile kullanılabilir PCMCIA yuva.
 Wireless Interfaces , kablosuz ağ arabirimi denetleyicisi (WNIC) gibi token ring veya ethernet gibi bir tel tabanlı bir ağa bağlayan düzenli bir ağ arabirimi denetleyicisi (NIC) farklı olarak, bir radiobased bilgisayar ağına bağlayan bir ağ kartıdır. Bir WNIC, sadece bir NIC gibi, Layer 1 ve OSI Modeli Layer 2 çalışır. WNIC kablosuz masaüstü bilgisayar için önemli bir bileşenidir. Bu kart radyo dalgaları (RF) ile iletişim kurmak için bir anten kullanır. Bir masaüstü bilgisayar bir WNIC çoğunlukla PCI yuvasına yer almaktadır. Diğer seçenekler USB WNIC, PCMCIA WNIC ve entegre WNIC (genellikle Mini PCI / PCI Express Mini Card şeklinde) bulunmaktadır.

Bellek, bilgisayarı oluşturan 3 ana bileşenden biridir. İşlemcinin çalıştırdığı programlar ve programa ait bilgiler bellek üzerinde saklanır. Bellek geçici bir depolama alanıdır, üzerindeki bilgiler güç kesildiği anda silinir. Bu nedenle bilgisayarlarda programları daha uzun süreli ve kalıcı olarak saklamak için farklı birimler (sabit disk - CD - DVD) mevcuttur.
Belleğe genellikle Random Access Memory (rastgele erişimli bellek) ifadesinin kısaltması olan RAM adı verilir. Bu ad, bellekte bir konuma rastgele ve hızlı bir şekilde erişebildiğimiz için verilmiştir. RAM'de sadece işlemcide çalışan program parçaları tutulur ve elektrik kesildiği anda RAM'deki bilgiler silinir. Bilgilerin kalıcı olarak saklandığı yer disktir. Bu iki kavram bilgisayarı kullanmaya yeni başlayan insanlar tarafından genellikle karıştırılır. Bu kavramları açıklamak için en güzel benzetme; bir dosya dolabı ve çalışma masası olan ofistir. Bu örnekte dosyaların kalıcı olarak saklandığı diski dosya dolabı, üzerinde çalışılan verilerin bulunduğu belleği ise çalışma masası temsil etmektedir. Bir ofiste dosyalar dosya dolapları içinde saklanır ve çalışanlar üzerinde çalışmak istedikleri dosyayı dolaptan alarak kendi çalışma masalarında çalışırlar. Bilgisayarda da işlemci üzerinde çalışacağı veriler diskten belleğe getirilir. Dosya dolabınız ne kadar büyükse, o kadar çok dosyayı saklayabilirsiniz ve masanız ne kadar büyükse aynı anda o kadar çok dosyayı masaya koyup üzerinde çalışabilirsiniz. Bilgisayar ortamında da işler tam olarak böyledir. Disk kapasitesi ne kadar büyükse o kadar çok veri saklayabiliriz ve bellek kapasitesi ne kadar büyükse işlemci o kadar çok dosya üzerinde çalışabilir. Bu benzetmenin bilgisayarın çalışma şeklinden farkıysa belleğe getirilen dosyaların diskteki dosyaların bir kopyası olmasıdır. Gerçek dosyalar diskte saklanmaya devam eder. Bunun sebebiyse belleğin güç kesildiği anda verileri kaybetmesidir. Eğer bellekteki dosya değiştirilirse değişiklerin kaybolmaması için diske kaydedilmesi gerekir.

İlk bilgisayarlarda bellek yoktu. Onun yerine süngü ve röle ile katot lambaları kullanılmakta idi. Yazılımlar ve veriler tamamen diğer medyalara (teleteks şeritleri veya delikli kartlar vb.) geçirilmekteydi. İlk dijital bilgisayarlarda röleler bellek için kullanıldı. Daha sonra katot lambaları yanında yüzük şeklinde olan manyetik demir (ferrit) çekirdekler kullanıldı. Teker düzeninde tellere geçirilen bu demir yüzükler akımı aldığında mıknatıslaşmakta ve bu durumu kaybetmemekte ancak her okuma sürecinde hafıza bilgisini kaybetmekteydiler. Yapısal özelliği nedeni ile büyük mekanlara ihtiyaç vardı. Tipik bir büyük bilgisayar olan Telefunken TR440'nın 1970 senesinde belleği 48 bitlik 192.000 kelime yani bir Megabyte'a eşit idi.
1985'te satın alınan bir PC (Commodore PC10) 64 kilobayt belleğe sahip iken 1990'da alınan bir PC'de 1 megabayt bellek bulunabiliyordu. 2005'te ise bu 512 megabayt veya daha çok olabiliyordu. Günümüzün PC'lerinde kullanılan işletim sistemleri (Windows, Linux, BeOS vs) bellek canavarları olup, yukarıya doğru sınır tanımamaktadırlar (tabii bu sınır var olup şu an pratik olarak ulaşılamamakta). Anakartlarda bulunan yonga tipine göre üst sınır olup bunların açıklamaları üreticinin internet sayfasında veya kılavuzunda bulunmaktadır.
Transistörün bulunuşu ile birlikte büyük atılımlar olmuştur. Bugün tümleşik devre imkânlarıyla en modern bilgisayar sistemleri donatılmaktadır.
Günümüzde büyük, ucuz ve hızlı bellek üretmek amaçlanmaktadır. Ancak bellek büyüdükçe yavaşlar, hızlandıkça da küçülür. Bu sorunu aşıp büyük, hızlı ve ucuz bellek tasarlamak için aşamalı bellek yapısı ve koşutluk (paralellik) kullanılmaktadır.

Bellekler, aşamaları kullanılarak, en ucuz teknolojinin sağlayabileceği boyutla en pahalı teknolojinin sağlayabileceği hız sunulmaya çalışılmaktadır. Yazmaçlar işlemcinin içindedir ve işlemci yazmaçlara doğrudan erişebilir. Yazmaçlara erişim için geçen süre bir nanosaniyenin altındadır. Yazmaçlarda sadece birkaç bitlik veri tutulabilir. Bir gigabayt veri saklayabilecek yazmaçlar üretmek için milyonlarca dolar harcamak gerekir. Birinci düzey önbellek birkaç kilobaytlık veri tutabilir ve erişim süresi birkaç nanosaniyedir. Erişim süresi ikinci düzey önbellekte birkaç on nanosaniyeye, ana bellekte de yüzlerce nanosaniyeye çıkar.
Bu yapıda yazmaçlar ve bellek arası iletişim derleyiciler tarafından; önbellek ve bellek arasındaki iletişim donanım tarafından; bellek ve disk arasındaki iletişim de işletim sistemi, donanım ve kullanıcı tarafından yönetilir.

Bulma (Hit): Aranan verinin üst düzey bellekte herhangi bir öbekte bulunmasıdır.
Bulma Zamanı: Bellek erişim süresi + verinin bulunup bulunamadığının belirlenme süresi.
Bulamama (Miss): Aranan verinin alt düzey bir bellekte bulunmasıdır.
Bulamama Gecikmesi: Üst düzey bellekten bir öbeğin atılması + yeni öbeğin işlemciye getirilmesi için geçen zaman.

Bir öge bellekten okunduysa, yakınındaki adresteki ögelerin okunması olasıdır.

Bir öge bellekten okunduysa yakın zamanda tekrar okunması olasıdır.

Rastgele erişimli bellek ifadesindeki rastgele kavramı, bellekteki her veriye bellekteki konumundan bağımsız olarak aynı sürede erişilebildiği anlamına gelir. Şekil 2.1'de sıradan bilgisayarlarda kullanılan RAM hücresinin fonksiyonel davranışını gösterir.
Fiziksel uyarlama tam olarak şekildeki gibi olmak zorunda değildir, ama çalışma şekli böyledir. Bir bellek hücresini uyarlamanın birçok yolu vardır. Şekildeki gibi flip-floplar üzerine kurulu RAM yongaları (çipleri) statik RAM'lerdir (SRAM) ve her konumun içeriği güç kesilene kadar saklanır. Dinamik RAM (DRAM) yongalarında bir miktar enerji depolayan kapasitörler kullanılır. Bu kapasitörlerdeki enerji seviyesi 1 ya da 0'a karşılık gelir. Kapasitörler flipfloplardan çok daha küçüktür, bu yüzden aynı boyutlardaki bir DRAM, SRAM'den çok daha fazla veri saklayabilir. DRAM üzerindeki hücrelerde, kapasitör boşaldıkça hücredeki veri düzenli olarak değiştirilmeli ya da yenilenmelidir.
DRAM'ler ortamdaki gama ışınlarıyla etkileşim içine girerlerse, üzerilerindeki kapasitörler zamanından erken deşarj olabilir. Fakat bu çok nadir gerçekleşen bir durumdur. Açık bırakılan bir sistem günlerce hata vermeden çalışabilir. Bu yüzden ilk kişisel bilgisayarlarda (PC) hata algılayıcı devreler bulunmazdı. Bilgisayarlar gün sonunda kapatılırdı ve bu sayede hatalar yığılmazdı. Hata algılayıcılarının olmaması, DRAM fiyatlarının uzun bir süre daha düşük seyretmesini sağladı. Ancak gelişen teknolojiyle DRAM fiyatlarının en düşük seviyeye gelmesi ve bilgisayarların açık kalma sürelerinin artmasıyla beraber, hata algılayıcılar bilgisayarların olağan parçaları haline geldiler.

RAM'ler, silikon üzerine yerleştirilmiş birçok transistörün ağırlıklı olarak veri erişiminin kontrolü ve verinin saklanmasıyla ilgili belli işlevleri yerine getirmesi için birbirine bağlanmış elektronik yapılardır. RAM teknolojilerinde güdülen hedef daha küçük transistörler üretmek, böylece bir silikon parçasına daha fazla transistör yani daha fazla işlev sığdırmak ve bu sayede silikonun daha hızlı çalışmasını sağlamaktır. Bu hedefe giderken karşılaşılan engellerin çoğu gelişen teknolojiyle daha üretim aşamasındayken aşılıp geri kalan kısım ise geliştirilen algoritmalar ve protokollere çözülmektedir. RAM çeşitleri ise bu protokoller tarafından belirlenmektedir.
Kapasitörlerin şarjını periyodik olarak yenilemek gerektiği için DRAM'lere dinamik bellek, elektrik kesilmediği sürece bilgiyi sakladığı için SRAM'lere statik bellek adı verilir. DRAM'in SRAM'e karşı avantajı ise yapısal basitliğidir. SRAM'de her bit için altı transistör gerekirken DRAM'de bir transistör ve bir kapasitör yeterlidir. Ekonomik nedenlerden ötürü kişisel bilgisayarlar, iş istasyonları ve PlayStation, Xbox gibi küçük olmayan oyun konsollarında genel olarak büyük olan DRAM kullanılırken; önbellek ve disk tamponu gibi diğer kısımlarda SRAM kullanılır.

Üzerindeki verileri kalıcı ya da yarı kalıcı olarak saklayan rastgele erişimli belleklere ROM denir. Bir program belleğe yüklendiğinde, üzerine başka bir veri yazılana ya da güç kesilene kadar bellekte kalır. Bazı uygulamalar içinse veriler hiç değişmez. Bilgisayar oyunları, hesap makineleri, mikrodalga fırınlar üzerindeki kontrol programları gibi değişmeyen programlar ROM üzerinde saklanır.
ROM basit bir cihazdır. Bir kod çözücü, birkaç mantık kapısı ve veri çıkışlarından oluşur. Flip-flop ya da kapasitörlere ihtiyaç duymadan çalışır.
Yüksek hacimli uygulamalarda ROM'lar fabrikalarda programlanır. Buna alternatif olarak küçük uygulamalar ve prototipler için, içerikleri PROM yazıcı olarak bilinen ve kısmen ucuz olan cihazlar kullanılarak kullanıcı tarafından yazılabilen Programlanabilir ROM'lar (PROM) kullanılır. Oyun endüstrisinin oluşmaya başladığı ilk dönemlerde, PROM yazıcıların PROM'ların içeriğini okuma kabiliyeti de vardı. Bu sayede oyunların korsan kopyaları yeni PROM'lara kaydediliyor, hatta içlerindeki veri deşifre edilerek karşı mühendislik için kullanılıyordu.
PROM'lar programcıya kodunun sürekli olarak saklanması imkânını verse de, PROM'ların üzerine sadece bir kez yazılabilir. Silinebilir ROM'lara (Erasable PROMs – EPROM) ise üzerlerindeki veri morötesi ışınlarla silinerek tekrar tekrar yazma işlemi yapılabilir. Elektrikle silinebilir PROMlarsa (Electrically Erasable PROMs – EEPROM) içeriklerinin elektrik gücüyle yazılıp silinebilmesine izin verirler. Günümüzde kullanılan flaş belleklerin çoğunda bu teknoloji kullanılmaktadır. EEPROM'lar üzerine on binlerce kez veri yazma ve silme işlemi yapılabilir.

Basit bir bellek yongası 0 dan m-1'e kadar sıralanmış m bit adres girişi (A0-Am-1), yonga seçici (YS) ve okuma (K) – yazma (K~) kontrolünden oluşur. 5.1'de YS ve K'nın üzerindeki çizgiler yonganın YS=0 iken seçildiği ve K=0 iken bir yazma işlemi gerçekleşeceğini gösterir. T kadar bir zaman sonra yongadan veri okunacağı zaman w bitlik veri, D0-Dw-1 veri çıkışlarında hazır olur. Veri hattı burada da olduğu gibi birçok yongada çift yönlüdür.
Şekild

Bilgisayar bilimi tarihi, modern dijital bilgisayarların ortaya çıkışından çok daha öncelere dayanmaktadır. Abaküs gibi sabit sayısal görevleri hesaplamak için kullanılan makineler, antik çağlardan beri çarpma ve bölme gibi hesaplamalara yardımcı olmuştur. Hesaplamalar yapmaya yaran algoritmalar, antik çağlardan beri, hatta gelişmiş bilgi işlem ekipmanlarının geliştirilmesinden önce bile var olmuştur.

Wilhelm Schickard, 1623'te ilk çalışan mekanik hesap makinesini tasarladı. 1673'te Gottfried Leibniz, "Basamaklı Hesaplayıcı" adını verdiği dijital bir mekanik hesap makinesi icat etti. Diğer nedenlerin yanı sıra, ikili sayı sistemini belgeleyen ilk bilgisayar bilimcisi ve bilgi teorisyeni olarak düşünülebilir. Thomas de Colmar 1820'de her gün ofis ortamında kullanılabilecek kadar güçlü ve güvenilir ilk hesaplama makinesi olan basitleştirilmiş aritmometresini icat ettiğinde mekanik hesap makinesi endüstrisini başlatmaya karar verdi.
Charles Babbage ilk otomatik mekanik hesap makinesinin tasarımına başladı, Fark Makinesi, 1822'de, sonunda ona ilk programlanabilir mekanik hesap makinesi olan Analitik Makine fikrini verdi. Bu makineyi 1834'te geliştirmeye başladı ve iki yıldan daha az bir sürede, modern bilgisayarın göze çarpan özelliklerinin birçoğunu çizmişti.  Önemli bir fark, bir kart sisteminin benimsenmesiydi, onu programlanabilir hale getirdi.
1843'te Ada Lovelace'ın yazdığı Analitik Motor hakkındaki bir makalenin çevirisi sırasında, Bernoulli sayılarını hesaplamak için yazdığı algoritma, ilk yayınlanmış algoritma olarak kabul edilir. Herman Hollerith, 1885'te istatistiksel bilgileri işlemek için delikli kartlar kullanan tabloyu icat etti; nihayetinde şirketi IBM'in bir parçası oldu.
Önceki çalışmalardan habersiz olsa da, 1909'da Percy Ludgate, tarihte mekanik analitik makinelerin ikincisini yayınladı.
Babbage'ın imkansız hayalinden yüz yıl sonra, 1937'de, Howard Aiken, IBM'i her türlü delikli kart ekipmanı üretmesi ve aynı zamanda kendi dev programlanabilir hesap makinesi ASCC / Harvard Mark I'i geliştirmek için ikna etti. Aiken'in bu hesap makinesi, Babbage'ın kendi kart ve merkezi bilgi işlem birimini kullanan Analitik Motoruna dayanıyordu. Makine bittiğinde, Babbage'ın "imkansız rüyası" artık gerçek olmuştu.
1940'larda, Atanasoff-Berry bilgisayarı ve ENIAC gibi yeni ve daha güçlü bilgi işlem makineleri geliştirildikçe, bilgisayar terimi daha çok makinelere atıfta bulunmaya başladı. Bilgisayarların sadece matematiksel hesaplamalar için değil, daha fazlası için kullanılabileceği netleştikçe, bilgisayar bilimleri alanı, genel anlamda hesaplama yapabilmeye de olanak sağlayacak bir şekilde genişledi.
IBM 1945 yılında New York şehrinde Columbia Üniversitesi'nde "Watson Bilimsel Hesaplama Laboratuvarı"nı kurdu.

Modern toplum, bilgisayar teknolojisinin kullanıcılarında, yalnızca uzmanlar ve profesyoneller tarafından kullanımdan, neredeyse her yerde bulunan bir kullanıcı tabanına doğru önemli bir değişime tanık oldu. Başlangıçta bilgisayarlar oldukça pahalıydı ve verimli kullanım için profesyonel bilgisayar operatörlerinden bir miktar yardıma ihtiyaç duyuldu. Bilgisayar kullanımı daha yaygın ve uygun fiyatlı hâle geldikçe, yaygın kullanım için daha az insan yardımına ihtiyaç duyuldu.

The philosopher of computing Bill Rapaport noted three Great Insights of Computer Science:

Gottfried Wilhelm Leibniz's, George Boole's, Alan Turing's, Claude Shannon's, and Samuel Morse's insight: there are only two objects that a computer has to deal with in order to represent "anything".All the information about any computable problem can be represented using only 0 and 1 (or any other bistable pair that can flip-flop between two easily distinguishable states, such as "on/off", "magnetized/de-magnetized", "high-voltage/low-voltage", etc.)

Alan Turing's insight: there are only five actions that a computer has to perform in order to do "anything"
Every algorithm can be expressed in a language for a computer consisting of only five basic instructions:
move left one location;
move right one location;
read symbol at current location;
print 0 at current location;
print 1 at current location.

Computer Science, known by its near synonyms, Computing, Computer Studies, Information Technology (IT) and Information and Computing Technology (ICT), has been taught in UK schools since the days of batch processing, mark sensitive cards and paper tape but usually to a select few students. In 1981, the BBC produced a micro-computer and classroom network and Computer Studies became common for GCE O level students (11–16-year-old), and Computer Science to A level students. Its importance was recognised, and it became a compulsory part of the National Curriculum, for Key Stage 3 & 4. In September 2014 it became an entitlement for all pupils over the age of 4.
In the US, with 14,000 school districts deciding the curriculum, provision was fractured. According to a 2010 report by the Association for Computing Machinery (ACM) and Computer Science Teachers Association (CSTA), only 14 out of 50 states have adopted significant education standards for high school computer science.
Israel, New Zealand, and South Korea have included computer science in their national secondary education curricula, and several others are following.

Artificial intelligence (AI) aims to or is required to synthesize goal-orientated processes such as problem-solving, decision-making, environmental adaptation, learning, and communication found in humans and animals. From its origins in cybernetics and in the Dartmouth Conference (1956), artificial intelligence research has been necessarily cross-disciplinary, drawing on areas of expertise such as applied mathematics, symbolic logic, semiotics, electrical engineering, philosophy of mind, neurophysiology, and social intelligence. AI is associated in the popular mind with robotic development, but the main field of practical application has been as an embedded component in areas of software development, which require computational understanding. The starting point in the late 1940s was Alan Turing's question "Can computers think?", and the question remains effectively unanswered, although the Turing test is still used to assess computer output on the scale of human intelligence. But the automation of evaluative and predictive tasks has been increasingly successful as a substitute for human monitoring and intervention in domains of computer application involving complex real-world data.

Collier, Bruce (1990). Küçük motor: Charles Babbage hesaplama makineleri (İngilizce). Garland Publishing Inc. ISBN 978-0-8240-0043-1. 20 Ocak 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Peter J. Denning. Bilgisayar bilimi bir bilim midir?, ACM'nin İletişimi, Nisan 2005.
Peter J. Denning, Bilgisayar öğretiminde büyük prensipler, Bilgisayar Bilimi Eğitimi Teknik Sempozyumu, 2004.
Bilgisayar bilimi için araştırma değerlendirmesi, Informatics Europe (PDF)18 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. "Bilgisayar bilimi için araştırma değerlendirmesi Bertrand Meyer, Christine Choppy, Jan van Leeuwen and Jorgen Staunstrup, vol. 52, nu. 4, syf. 31–34, Nisan 2009.

Bilgisayar destekli grafik-tasarım (İngilizce: Computer-aided design, CAD), bir tasarımın oluşturulmasına, değiştirilmesine, analizine veya optimizasyonuna yardımcı olmak için kullanılan bir yazılım programı. CAD yazılımı, tasarımcının üretkenliğini ve tasarım kalitesini artırmak, dokümantasyon yoluyla iletişimi geliştirmek ve üretim için bir veritabanı oluşturmak için kullanılır. Üç boyutlu ve iki boyutlu tasarımlar için farklı programlar kullanılabilir. Siemens PLM NX, SOLIDWORKS, Autodesk Maya, AutoCAD, CATIA bu programlardan bazılarıdır.

Tasarımcılar uzun bir süre bilgisayarları, hesaplamaları için kullandılar. İlk gelişmeler, uçak ve otomotiv sanayisinde 3 boyutlu yüzey inşaat ve NC programlama alanında 1960 yılların sonunda yapılmıştır ve bu uzun bir süre halka yayınlanmadı. Robert Issac Newton tarafından Pawtucket, Rhode Island'da eğriler üzerinde yapılmış bazı matematiksel tanımlar 1940'lı yılların başlarında geliştirilmiştir.

CAD yazılımı mühendislere ve mimarlara bütünleşik bir sistemde grafiksel kullanıcı arabirimi (GUI) bilgisayarla projeleri tasarlama, inceleme ve yönetme imkânı sağlar. Çoğu uygulamalar sınır temsili (B-Rep) ile ve NURBS geometrisi katı modellemeyi destekler ve çeşitli biçimlerde aynısının basılmasını sağlar. geometrik modelleme çekirdeği CAD uygulamalarına, katı modelleme ve yüzey modelleme özelliklerini sağlayan yazılım bileşenidir.
Pazar istatistiklerine göre Autodesk, Dassault Systems, Siemens PLM Software ve PTC ticari yazılımları günümüzde CAD endüstrisinde baskındır. Kullanım istatistiklerine göre gruplannmış başlıca CAD uygulamaları listesi aşağıdadır.

Bilgisayar donanımı, bir bilgisayar sistemini oluşturan, elle tutulabilen fiziksel parçaların tümüne verilen addır. Anakart, merkezi işlem birimi (CPU), bellek, depolama aygıtları, grafik kartı, güç kaynağı, giriş ile çıkış aygıtları ve bunları içine alan kasa başlıca donanım bileşenleridir. Donanım, soyut ve elle tutulamayan yazılımın karşıtıdır: yazılım, donanımın yürüteceği komutları ve verileri sağlar; kullanılabilir bir bilgi işlem sistemi ikisinin birlikteliğinden doğar.

Bilgisayar donanımının kökleri mekanik hesap aygıtlarına dayanır. 1642'de Blaise Pascal'ın yaptığı toplama makinesi ile 19. yüzyılda Charles Babbage'in tasarladığı, Ada Lovelace'in ilk algoritmasını yazdığı analitik makine, programlanabilir hesaplama fikrinin öncüleridir. Elektronik bilgisayar çağı, II. Dünya Savaşı yıllarında ENIAC gibi makinelerle ve 1945'te John von Neumann'ın tanımladığı, buyruklarla verilerin aynı bellekte tutulduğu von Neumann mimarisi ile başladı.
1947'de transistörün, ardından tümleşik devrenin bulunması donanımı küçültüp ucuzlattı. 1971'de bütün bir işlemciyi tek yongada toplayan ilk ticari mikroişlemci üretildi. O günden bu yana bir yongaya sığdırılan transistör sayısının yaklaşık iki yılda bir ikiye katlanması (Moore yasası), donanımın başarımını ve karmaşıklığını üstel biçimde artırmıştır.

Bir bilgi işlem sistemi, fiziksel donanım ile onun üzerinde çalışan yazılımdan oluşur. Donanım, hesaplama ve veri saklama yeteneğini sağlayan değişmez fiziksel temeldir; yazılım ise donanıma ne yapacağını söyleyen, kolayca değiştirilebilen komut dizileridir. İkisi arasındaki köprüyü, donanıma gömülü temel yazılım (bellenim) ile işletim sisteminin donanımla konuşmasını sağlayan aygıt sürücüleri kurar. Bir donanımın hangi buyrukları anladığını ise buyruk kümesi mimarisi tanımlar; bu, donanım ile yazılım arasındaki sözleşmedir.

Anakart, bilgisayarın tüm bileşenlerini birbirine bağlayan ana baskılı devre kartıdır. Üzerinde işlemci soketi, bellek yuvaları, yonga seti, veri yolları ve genişleme kartı yuvaları bulunur; bileşenler arasındaki veri ve güç akışını bu kart yönlendirir.

Merkezî işlem birimi (CPU), buyrukları getirip çözen ve yürüten ana işlem birimidir; tek bir yongada toplandığında mikroişlemci olarak anılır. Bir işlemcinin iç düzeni (mikromimari), boru hattı, önbellek ve birden çok çekirdek gibi tekniklerle başarımı artırır. İşlemcinin yazılıma sunduğu buyruk takımı ise buyruk kümesi mimarisi ile tanımlanır.

Bilgisayarlar veriyi iki temel katmanda tutar. Birincil bellek (RAM), işlemcinin doğrudan ve hızla eriştiği, ancak güç kesilince içeriğini yitiren geçici bellektir. İkincil depolama (sabit disk ve katı hâl sürücüsü gibi) daha yavaş ama kalıcıdır ve veriyi güç olmadan da saklar. İşlemci ile bellek hızı arasındaki farkı azaltmak için, en hızlı yazmaçlardan önbelleğe, oradan ana belleğe ve depolamaya uzanan katmanlı bir bellek hiyerarşisi kullanılır.

Giriş birimleri dış dünyadan bilgisayara veri aktarır; klavye, fare, tarayıcı, kamera ve mikrofon başlıcalarıdır. Çıkış birimleri işlenmiş veriyi kullanıcıya sunar; monitör, yazıcı ve hoparlör bunlara örnektir. Bu çevresel aygıtlar bilgisayara USB ya da ağ arayüzleri üzerinden bağlanır.

Anakart üzerindeki tümleşik birimler yetmediğinde, ek işlevler genişleme kartlarıyla sağlanır. En yaygınları, grafik işlemeyi üstlenen grafik kartı, sesi işleyen ses kartı ve ağ bağlantısını sağlayan ağ kartıdır.

Güç kaynağı, şebekeden gelen alternatif akımı bileşenlerin kullandığı düşük gerilimli doğru akıma dönüştürür. İşlemci ve grafik kartı gibi bileşenler çalışırken ısı açığa çıkardığından, ısı emiciler, fanlar ve kimi yüksek başarımlı sistemlerde sıvı soğutmayla bu ısı uzaklaştırılır. Güç dağıtımı ile ısının uzaklaştırılması, çağdaş donanım tasarımının en zorlu yönlerindendir.

Donanım, ölçeğine ve amacına göre çok farklı sistemlerde bir araya gelir:

Kişisel bilgisayarlar: Bireysel kullanıma yönelik masaüstü bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar ve tabletler.
Mobil aygıtlar: Düşük güç tüketimine göre tasarlanmış işlemciler içeren akıllı telefonlar ve benzerleri.
Büyük sistemler: Kurumsal ve bilimsel hesaplama için yüksek başarım ve güvenilirlik sunan sunucular, ana bilgisayarlar ve süper bilgisayarlar.
Gömülü sistemler: Otomobil, beyaz eşya ve sanayi aygıtları gibi belirli bir görev için tasarlanmış, maliyete duyarlı bilgisayarlar.
Sanal donanım: Bulut bilişim hizmetlerinde fiziksel donanım, yazılımla taklit edilip kullanıcılara sanal makineler biçiminde sunulabilir.

Bilgisayar donanımı; kurşun, kadmiyum ve cıva gibi çevreye ve sağlığa zararlı maddeler içerebilir. Ömrünü tamamlayan aygıtların gelişigüzel atılması, bu maddelerin toprağa ve suya karışarak elektronik atık (e-atık) sorununu büyütmesine yol açar. Donanımın geri dönüştürülmesi hem zararlı maddelerin denetimli işlenmesini hem de altın ile bakır gibi değerli malzemelerin yeniden kazanılmasını sağlar.

Bilgisayar mimarisi
Mikroişlemci
Yazılım
Bilgisayar belleği
Anakart

Bilgisayarın tarihçesi, bilgiyi hesaplamak, düzenlemek ve değiştirmek için kullanılan yazılım ve donanımların tarihsel gelişiminden bahsetmektedir. Bilgisayar, en basit bakış açısıyla bir matematiksel işlemci, yani bir hesap aracıdır ve veri işler.

Bazı kaynaklarda basit hesap makinesi olan abaküs, ilk bilgisayar olarak tanımlanmaktadır. Bilgisayarın geçmişi yaklaşık 2000 yıl öncesine dayanmaktadır. 1642 yılında Blaise Pascal tarafından yapılan hesap makinesine her ne kadar sayısal dendiyse de bugünkü anlamda sayısal kavramından çok uzaktı. Kaba tuşlarla sayı girişi yapılarak toplama ve çıkarma dışında bir işlem yapılamıyordu.
1671'de Gottfreid Wilhelm von Leibniz tarafından tasarlanan gelişmiş hesap makinesi, ancak 1694 yılında hayata geçirilebilmiş olup, özel dişliler aracılığıyla dört işlemi yapabiliyordu. Ancak Pascal ve Leibniz tarafından yapılan bu aygıtlar yaygın kullanım alanı bulamamışlardır.
Ticari anlamda kullanılabilen ilk mekanik hesap makinesi 1820 yılında Charles Xavier Thomas tarafından yapılmıştır. Charles Babbage ise, uzun araştırmalar ve birkaç denemeden sonra buharla çalışan otomatik hesap makinesini 1823 yılında yapmıştır. Bu alanda ilk büyük gelişme; 1890'da Hermann Hollerith tarafından yapılan ve delikli kart sistemiyle veri girişi yapılan bilgisayar olmuştur. Bu sistemde işlem hızının artması ve hataların azalması büyük bir ilerleme sayılmıştır.
Asıl büyük ilerlemeyi Howard Hathaway Aiken, 1937'de Mark 1 adını verdiği bilgisayarda yarı elektronik devreler kullanmakla yapmıştır. Mark 1 de delikli kart sistemiyle çalışmasına karşın; daha önceki benzerlerinden farklı olarak, logaritma ve trigonometri fonksiyonlarını da hesaplayabiliyordu. Yavaş olduğu halde, tam otomatik olarak çalışması ve uzun işlemleri çözebilmesi ona büyük avantaj sağlıyordu.
Çağdaş bilgisayarların tarihi 4 döneme ayrılarak incelenir.

1. Kuşak (1950-1958):	Lambalı teknolojiye dayanan Eniac benzeri çok büyük aygıtlar.
2. Kuşak (1958-1964):	Transistör kullanan bilgisayarlar.
3. Kuşak (1965-1971):	Transistör yerine tümdevre kullanan bilgisayarlar. Bu dönemde bilgisayarları kendi aralarında iletişim de kurabiliyorlar.
4. Kuşak (1972-günümüz): Günümüz bilgisayaları.

II. Dünya Savaşı sürecinde, ordunun daha hızlı bilgisayarlara gereksinim duyması, bilgisayar tarihinde bir devrim yaratan ENIAC'ın yapılmasına yol açmıştır. ENIAC, J. Presper Eckert ve John W. Mauchly ekibiyle 1945 yılında yapıldı. En büyük özelliği; bugünkü çiplerin atası sayılabilecek elektron tüpleri ve RAM bellek kullanılması olmuştur. Tasarlanmış programları çalıştırabilme özelliğiyle ENIAC, geniş bir ev kadar (167 m2) yer kaplıyor ve saatte yaklaşık 180 kW elektrik harcıyordu. ENIAC'ın ardından kısa ömürlü olan ve DEVAC adı verilen bilgisayar ve ticari anlamda satışa sunulan ilk bilgisayar olan UNIVAC'ın yapılması 1952 yılına dek uzanmıştır.

1960'lı yıllardan sonra elektron tüplerinin yerini önce transistörler, daha sonra da yüzlerce transistörün birleşimi olarak tarif edilebilecek entegre devreler yer almıştır. Bugün bilgisayar teknolojisinde kullanılan mikroçipler ise, birçok entegre devrenin birleşip küçültülmüş halidir.

Bilgisayarların çalışma prensibi; matematiksel işlem temeline dayanır. Çeşitli programlama dilleri ile hazırlanmış olan yazılımlar sayesinde birçok alanda kullanılabilmektedir. İnternetin insan hayatına girip yaygınlaşmasıyla bilgisayarın önemi daha da artmıştır. Güncel bilgisayarlar kişiselleşerek kişisel bilgisayar (PC) adını alarak, cebe sığacak kadar küçülmüş büyütülmüş ve hızları büyük aşamalar kaydetmiştir. Gelişen teknolojiyle birlikte bilgisayar fiyatları da giderek düşmektedir.

1822, Charles Babbage polinom hesaplarında kullanılmak üzere Fark Makinesi adını verdiği makinenin yapımına başladı.
1832, Fark Makinesinin ilk çalışan versiyonu tamamlandı. Ertesi yıl Ada Lovelace'in annesi Lady Byron makineyi gördü ve hatıralarında yazdı.
1837, Charles Babbage programlanabilir, logaritma ve trigonometri hesabı yapabilecek, ilk mekanik bilgisayar tasarımı olarak kabul edilen, Analitik Makine adını verdiğini makinenin yapımına başladı, ancak makine hiç tamamlanamadı.
1842, Ada Lovelace Analitik Makine ile Bernoulli sayılarını hesaplayabilecek, tarihteki ilk bilgisayar programı olarak kabul edilen, bir algoritma geliştirdi.
1854, George Boole kendi adıyla anılan Boole cebrini yayınladı.
1890, ABD nüfus sayımında Herman Hollerith'in geliştirdiği delikli kart sistemi kullanıldı.
1911, IBM kuruldu.
1936, Alan Turing bilgisayar bilimlerinin başlangıcı kabul edilen "On Computable Numbers, with an Application to the Entscheidungsproblem" isimli makalesini yayınladı ve Turing Makinesi kavramını ortaya attı.
1941, Konrad Zuse'nin tasarladığı Z3 isimli ilk programlanabilir elektro-mekanik bilgisayar Almanya'da tamamlandı.
1942, Atanasoff–Berry isimli ilk elektronik ancak programlanamayan (tek amaçlı) bilgisayar tamamlandı.
1944, Colossus bilgisayarı hem elektronik hem kısmen programlanabilir olarak İngiltere'de kullanılmaya başlandı ancak 1970'e kadar dünyaya duyurulmadı.
1944, Harvard Mark I isimli hem programlanabilir hem elektro-mekanik bilgisayar ABD'de tamamlandı.
1945, ENIAC isimli ilk hem programlanabilir hem elektronik bilgisayar ABD'de tamamlandı.
1946, John von Neumann kendi ismiyle anılan Neumann mimarisini yayınladı.
1947, Transistör icat edildi.
1949, Assembly programlama dili yayınladı.
1951, Alan Turing yapay zeka alanının başlangıcı kabul edilen makalesini Mind dergisinde yayınladı ve Turing Testi kavramını ortaya attı.
1957, Fortran programlana dili yayınlandı.
1959, COBOL programlama dili yayınladı.
1964, Douglas Engelbart bilgisayar faresini icat etti.
1969, İnternet'in atası kabul edilen ARPANET ağı kuruldu.
1972, Dennis Ritchie C programlama dilini yayınladı.
1973, Dennis Ritchie ve Ken Thompson önderliğinde hazırlanan UNIX işletim sistemi duyuruldu.
1974, Altair 8800 isimli ilk kişisel bilgisayar tanıtıldı ve satışa sunuldu.
1975, Microsoft kuruldu.
1976, Apple kuruldu.
1989, Tim Berners-Lee İnternet'in altyapısını oluşturan WWW bilgi paylaşım sistemini icat etti.
1995, JavaScript programlama dili yayınladı.
1998, Google kuruldu.

Bilgisayar
Türkiye'de bilgisayarın geçmişi
Bilgisayarın zaman çizelgesi
İnternetin zaman çizelgesi

Bilgisayar küme gevşek bağlı ve birlikte çalışan bilgisayarların birleştirilmesiyle oluşan bilgisayarlar topluluğudur. Dağıtımlı hesaplamadan farklı olarak, bilgisayar kümelerinin her bir düğümü, yazılım tarafından kontrol edilen ve programlanan aynı görevi gerçekleştirmek üzere ayarlanmıştır.
Bir kümenin bileşenleri genellikle hızlı yerel alan ağları aracılığıyla birbirine bağlanır ve her düğüm (sunucu olarak kullanılan bilgisayar) kendi işletim sisteminin bir örneğini çalıştırır. Tüm düğümler aynı donanımı ve işletim sistemini kullandığı gibi birbirinden farklı donanımları ve işletim sistemlerini de kullanılabilir.
Kümeler genellikle tek bir bilgisayarın performans ve kullanılabilirliğini artırmak için dağıtılırken tipik olarak benzer hız veya kullanılabilirlikteki tekli bilgisayarlardan çok daha uygun maliyetlidir.

Baker. "Cluster Computing White Paper". arXiv:cs/0004014 . 
Blueprints for High Availability: Designing Resilient Distributed Systems. John Wiley & Sons. 14 Şubat 2000. ISBN 978-0-471-35601-1. 
In Search of Clusters. Prentice Hall. 1998. ISBN 978-0-13-899709-0. 
Buyya, Rajkumar, (Ed.) (1999). High Performance Cluster Computing: Architectures and Systems. 1. NJ, USA: Prentice Hall. ISBN 978-0-13-013784-5. 
Buyya, Rajkumar, (Ed.) (1999). High Performance Cluster Computing: Architectures and Systems. 2. NJ, USA: Prentice Hall. ISBN 978-0-13-013785-2.

Bilgisayar monitörü, bilgileri görsel veya yazı biçimde görüntüleyen bir çıkış aygıtıdır. Ayrık bir monitör, görsel ekran, destekleyici elektronikler, güç kaynağı, kasa, elektrik bağlantı noktaları ve harici kullanıcı kontrollerinden oluşur. Modern monitörlerdeki ekran genellikle LED arka aydınlatmalı bir LCD olur. 2000'lerin ortalarından önce, çoğu monitör görüntü çıkış teknolojisi olarak katot ışın tüpü (CRT) kullanıyordu. 
Bir monitör genellikle DisplayPort, HDMI, USB-C, DVI veya VGA aracılığıyla ana bilgisayara bağlanır. Monitörler bazen bilgisayara bağlanmak için diğer özel bağlantı noktalarını ve sinyalleri kullanır, ancak bu daha az yaygındır. Monitörden çıkan veri kablosu, bilgisayar kasasındaki ekran kartına bağlanır ve bilgisayarla iletişimi sağlanır. Monitörlerin boyutları genelde inç ölçü birimiyle ifade edilir. Bu boyut, monitör ekranının bir köşesinden karşı çaprazındaki diğer köşesine olan uzaklıktır.

Erken dönem elektronik bilgisayar ön panelleri, her bir ampulün durumunun bilgisayarın içindeki belirli bir kayıt bitinin açık/kapalı durumunu gösterdiği bir dizi ampulle donatılmıştı. Bu, bilgisayarı çalıştıran mühendislerin makinenin iç durumunu izlemelerine olanak sağladı, bu nedenle bu ışık paneli 'monitör' olarak bilinmeye başlandı. Erken dönem monitörler yalnızca çok sınırlı miktarda bilgi gösterebildiğinden ve çok geçici olduğundan, program çıktısı için nadiren kullanılıyordu. Bunun yerine, birincil çıktı aygıtı satır yazıcıydı, monitör ise programın çalışmasını takip etmekle sınırlıydı.
İlk bilgisayar monitörleri katot ışın tüpleri (CRT) kullanıyordu. 1970'lerin sonlarında ev bilgisayarlarının ortaya çıkmasından önce, CRT kullanan bir video görüntüleme terminalinin (VDT) genellikle bir klavye ve iş istasyonunun diğer bileşenleriyle tek bir büyük kasada fiziksel olarak entegre edilmesi yaygındı; bu da onları tipik olarak kâğıt teleprinterin taklit edilmesiyle sınırlıyordu, bu nedenle erken dönemde "cam TTY" olarak adlandırılıyordu. Ekran tek renkliydi (monokrom) ve modern bir monitöre göre çok daha az keskin ve düşük çözünürlüklüydü, bu da nispeten büyük metin kullanımını gerektiriyor ve aynı anda görüntülenebilecek bilgi miktarını ciddi şekilde sınırlıyordu. Yüksek çözünürlüklü CRT ekranlar, özel askerî, endüstriyel ve bilimsel uygulamalar için geliştirildi, ancak genel kullanım için çok pahalıydı; 1972'de yavaş ama uygun fiyatlı bir Tektronix 4010 terminalinin piyasaya sürülmesinden sonra daha geniş ticari kullanım mümkün hâle geldi.
İlk ev bilgisayarlarından bazıları (TRS-80 ve Commodore PET gibi) monokrom CRT ekranlarla sınırlıydı. Renkli görüntüleme özelliği, 1977'de tanıtılan Apple II bilgisayar veya Atari 2600 konsolu gibi birkaç MOS 6500 serisi tabanlı makine için zaten mümkün bir özellikti ve renkli çıktı, 1979'da tanıtılan daha gelişmiş grafiksel özelliklere sahip Atari 8-bit bilgisayarlarında bulunan bir özellikti. Her iki bilgisayar da sıradan bir renkli TV setinin anten terminallerine bağlanabilir veya optimum çözünürlük ve renk kalitesi için özel olarak üretilmiş renkli bir CRT monitörle kullanılabilirdi. Birkaç yıl geride kalan IBM, 1981'de 320 × 200 piksel çözünürlükte dört renk veya iki renkle 640 × 200 piksel üretebilen Renkli Grafik Adaptörünü (Color Graphics Adapter, CGA) tanıttı. 1984 yılında IBM, 16 renk üretebilen ve 640 × 350 çözünürlüğe sahip Gelişmiş Grafik Adaptörünü (Enhanced Graphics Adapter, EGA) tanıttı.
1980'lerin sonuna doğru, renkli aşamalı taramalı CRT monitörler yaygın olarak bulunabiliyor ve giderek daha uygun fiyatlı hâle geliyordu; en keskin profesyonel kullanıcı monitörleri ise yüksek çözünürlüklü videoları net bir şekilde gösterebiliyordu. Bu durum, 1970'lerden 1980'lere kadar HDTV standardizasyonuna yönelik çabaların sürekli olarak başarısız olması ve tüketici SDTV'lerinin 2000'li yıllara kadar bilgisayar CRT monitörlerinin yeteneklerinin çok gerisinde kalmasıyla aynı zamana denk geliyordu. Sonraki on yılda, maksimum ekran çözünürlükleri kademeli olarak arttı ve fiyatlar düşmeye devam etti; CRT teknolojisi, kısmen üretimi daha ucuz olduğu için, yeni milenyuma kadar PC monitör pazarındaki baskın konumunu korudu.

Monitörler çeşitli ekran teknolojilerini kullanarak metin veya görüntü yansıtır. Bunlara CRT, PDP, LCD, LED, OLED, AMOLED gibi ekran teknolojileri örnek verilebilir.  Bunlara iki tiptedir. CRT ve daha modern olan LCD monitörler. CRT monitörlerin boyutları bir televizyon gibi, oldukça büyüktür. LCD monitörler ise çok daha incedir.

CRT (Cathode ray tube) monitörlerin en önemli parçası, havası boşaltılmış ve ön yüzeyi binlerce fosfor noktacığından (dot) oluşan katot ışını tüpü adı verilen koni şeklindeki vakum tüpüdür. Bu tüpün geniş tarafı dikdörtgen şeklindedir. Diğer dar tarafında ise bir elektron tabancası bulunur. Tabanca içerisindeki katot levhaları, tel filaman (ısıtıcı) ile ısıtılır ve tüp içerisinde serbestçe dolaşan elektron bulutu oluşturulur. Negatif yüklenen katotlar ile pozitif yüklenen ekranın iç yüzeyi arasında büyük bir gerilim farkı uygulandığından, katotlarda oluşan elektronlar dış yüzeye doğru fırlar. Sabit olarak yerleştirilen odaklama elemanları bu elektronları bir araya getirerek bir ışın halinde ekran orta yüzeyine odaklar. Bu ışını ekranın istenilen taraflarına yönlendirmek için elektron tabancasının etrafında yatay ve dikey saptırma bobinleri bulunur. Odaklanan ışının ön yüzeyde gezdirilmesi yoluyla ortaya görüntüler çıkar.
Ekran kartından sinyal geldiği sürece bu ışın, monitörün sol üst köşesinden başlayarak fosfor ile kaplı ön yüzeyi tarar. Burada verecek çinko oksit türevi kullanılır. İnsan gözü, algılama hızından dolayı hareketi gecikmeli algılar ve hareketli görüntü oluşmuş olur. Elektron demetinin ekranda saniyede kaç resim taradığı, ekran kartının belirlediği bir değerdir; yenileme hızı veya yenileme frekansı olarak isimlendirilir. Yenileme hızı, bu tür monitörlerde saniyede 50 ile 120 arasında değişebilir. Yenileme hızının yüksek olması görüntü kalitesini ciddi ölçüde arttırır. Yenileme hızı düştükçe monitörde gözü yorucu nitelikle kıpraşmalar algılanmaya başlar. Renkli monitörlerde renklerin oluşması için üç temel renk (kırmızı-yeşil-mavi) kullanılır. Her renk için elektron tabancası içerisinde bir ışın demeti oluşturan eleman vardır. Ayrıca ekran yüzeyi de üç ayrı renkten oluşan fosfor tabakasından oluşur. Bu tabakalar delikli bir maskenin arasından aydınlatılır. Hassas bir şekilde ayarlanan bu deliklerde her renge ait ışın demeti sadece o renge çarpar. Monitördeki her nokta üç ayrı renkteki fosfor damlacığından oluşur. Bu üç fosfor damlacığı da bir araya gelerek pikselleri oluşturur. Birbirine en yakın aynı renkteki iki noktanın merkezleri arasındaki uzaklığa “dot pitch” denir. Nokta aralığı anlamına gelen bu ifadenin bugünkü değerleri 0.24 mm ile 0.28 mm arasında değişmektedir. Bu değerlerin küçük olması görüntü kalitesinin artması anlamına gelir.
2000'lerden itibaren, CRT'ler büyük ölçüde yerlerini daha düşük üretim maliyetli, az enerji tüketen, daha hafif ve az yer kaplayan LCD, plazma ekran ve OLED ekranlar gibi yeni görüntü teknolojilerine bırakmıştır. CRT'ler, günümüz LCD'lerine göre renk, gri tonlama, hareket ve gecikme avantajları (CRT'lerin teorik olarak 0 milisaniye gecikme süresi) sunmaya devam ediyor. İlk LCD panellerin dinamik aralığı çok zayıftı ve metin ve diğer hareketsiz grafikler CRT'ye göre daha keskin olsa da, piksel gecikmesi olarak bilinen bir LCD özelliği, hareketli grafiklerin belirgin şekilde bulanık ve lekeli görünmesine neden oluyordu. Genel olarak CRT monitörler 4:3 ekran oranlarına sahiptir ve LCD'lerde olduğu gibi fiziksel pikseller bulunmadığından çözünürlük konusunda daha esnek bir aralık sunarlar.

LCD (Liquid crystal Ddisplay) monitörlerde görüntü, sıvı kristal diyotlar yardımıyla sağlanmaktadır. Bu diyotlara gerilim uygulandığında, içlerindeki moleküllerin polarizasyonu değişmekte ve beraberinde de diyotun geçirgenliği değişmektedir. Bu duruma dijital saatlerde de rastlamaktayız. Normalde şeffaf olan bu diyotlara gerilim uygulandığında geçirgenliklerini kaybederler ve siyaha dönerler. Renkli LCD monitörlerde ise çok ufak ve birden fazla diyot kamanı kullanılarak görüntü alınmaktadır.
LCD ekranların uygulanmasında kullanılan birçok teknoloji bulunmaktadır. 1990'lar boyunca, LCD teknolojisinin bilgisayar monitörlerinde başlıca kullanımı, düşük güç tüketimi, daha hafif ağırlık ve daha küçük fiziksel boyutu nedeniyle CRT'ye kıyasla daha yüksek fiyatı haklı çıkaran dizüstü bilgisayarlardaydı. Genellikle, aynı dizüstü bilgisayar, artan fiyat noktalarında çeşitli ekran seçenekleriyle sunulurdu: (aktif veya pasif) tek renkli, pasif renkli veya aktif matris renkli (TFT). Üretim hacmi ve kapasitesi geliştikçe, tek renkli ve pasif renkli teknolojiler çoğu ürün serisinden kaldırıldı. TFT LCD, günümüzde bilgisayar monitörlerinde kullanılan baskın teknoloji olan LCD'nin bir varyantıdır. LCD monitörlerin en büyük dezavantajı, LED arka aydınlatma teknolojisinden ötürü siyah renkleri gerçek siyah olarak gösterememeleridir.

Yüksek dinamik aralık (HDR), gri tonlama doğruluğunu iyileştirmek için üst düzey LCD monitörlere entegre edilmiştir. though this flicker can also be used to reduce motion blur compared to less flickery displays such as most LCDs. 2000'li yılların sonlarından itibaren, geniş ekran LCD monitörler popüler hâle geldi; bunun nedeni kısmen televizyon dizileri, sinema filmleri ve video oyunlarının geniş ekrana geçmesi ve bu durumun 4:3 oranlı monitörleri bunları doğru şekilde görüntülemeye uyumsuz olmasıydı.

Organik ışık yayan diyot (OLED) monitörler, LCD ve CRT monitörlerin avantajlarının çoğunu, dezavantajlarının ise çok azıyla birlikte sunar; ancak plazma paneller veya çok eski CRT'ler ve LCD'lerde görüldüğü gibi ekran yanması sorunundan muzdariptirler ve çok pahalıdırlar. OLED ekranlar, yüksek renk doğruluğu için tasarlanmıştır ve siyah bölgelerdeki ışıkları tamamen kapatarak gerçek siyah renk gösterebilirler.

Bilgisayar monitörleri gibi iki boyutlu görüntüleme cihazlar

Bilgisayar mühendisliği, bilgisayar sistemlerinin tasarımı, geliştirilmesi, analizi ve uygulanmasıyla ilgilenen mühendislik dalıdır.
Bilgisayar mühendisleri, programlama dilleri, yazılım tasarımı ve yazılım - donanım tümleştirmesi eğitimi alırlar. Yazılımların neyi yapabileceği neyi yapamayacağı (bk. Hesaplanabilirlik), yazılımların belirli bir görev üzerinde nasıl etkili bir verim gösterebilecekleri (bk. algoritma ve karmaşıklık), yazılımların saklanmış bir veriyi nasıl yazıp okuyabilecekleri (bk. veri yapıları ve veritabanları), yazılımların nasıl daha akıllı çalışabilecekleri (bk. Yapay zekâ), insan ve yazılımların birbirleriyle nasıl bir iletişim içerisinde olacakları (bk. insan bilgisayar etkileşimi ve kullanıcı arayüzleri) konuları üzerinde ve ASIC, FPGA, devre tasarımı ile donanım-yazılım entegrasyonu alanlarında çalışırlar.

Bilgisayar mühendisliği eğitimi süresi ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte 3 ila 4 yıl arasında değişir.
Bilgisayar mühendisliği eğitimi; matematik, fizik, programlama, algoritmalar, veri yapıları, veritabanı yönetimi, bilgisayar ağları, işletim sistemleri ve yazılım mühendisliği gibi konuları kapsar. Bu disiplinler, teorik bilgi ve uygulamalı becerilerin kazanılmasına yönelik olarak sunulmaktadır.
Bilgisayar mühendisliği bölümü, bilgisayar donanımı ve yazılımı alanlarında çalışma imkânı sağlar. Mezunlar, donanım tasarımı, yapay zekâ, siber güvenlik, veri bilimi ve bilgisayar ağları gibi alanlarda uzmanlaşabilir.

Bilgisayar Mühendisliği dalının doğuşu ve ilgili çalışmalar 20. yüzyılın çok öncelerine gitse de çağdaş makineler ve çağdaş bilgisayar mühendisliği 20. yüzyılda gelişmiştir. 1920'lerden itibaren bu alanda gelişmeler gösterildi. Özellikle Alan Turing bu dalın kurucularından sayılır.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk bilgisayar mühendisliği lisans programı 1971'de Cleveland, Ohio'daki Case Western Reserve Üniversitesinde kuruldu.

Türkiye'deki bilgisayar mühendisliğinin kuruluşunun temelinde Elektronik Hesap Merkezleri yatmaktadır. Türkiye'de bir üniversitede ilk kez bilgisayar İstanbul Teknik Üniversitesinde kullanılmaya başlanmıştır. Hacettepe Enformatik Enstitüsü ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik Hesap Bilimleri bölümleri kurulduktan sonra üniversitelerindeki bilgisayar mühendisliği bölümlerinin çekirdeğini oluşturmuştur. 1977 yılında Hacettepe ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi ilk kez lisans düzeyinde bilgisayar mühendisliği eğitimine başlamıştır. İTÜ'de 1980 yılında Elektrik Elektronik Fakültesi bünyesinde, Ege ve Yıldız Teknik Üniversitelerinde 1982 yılında Mühendislik Fakültesi'nde bilgisayar mühendisliği eğitimi başlamıştır. 12 Nisan 1993 tarihinde Orta Doğu Teknik Üniversitesinde ilk kez internetin kullanılmaya başlanmasıyla bu bölüme olan ilgi de artmıştır. 2022 yılı itibarıyla 163 üniversitede bilgisayar mühendisliği eğitimi verilmektedir. Türkiye'de her yıl 5 binin üzerinde öğrenci bilgisayar mühendisliği programlarından mezun olmaktadır.

IEEE ve ACM birlikte Curriculum Guidelines for Undergraduate Degree Programs in Computer Engineering'de bilgisayar mühendisliğinin çekirdek bilgi alanlarını şöyle tanımlar:

Bilgisayar mühendisliği, elektronik, haberleşme, yazılım, kontrol, elektrik mühendisliği, bilgisayar bilimi ve matematik ile yakından ilgilidir.

Mühendislik
Kontrol mühendisliği
Elektronik mühendisliği
Yazılım mühendisliği
Bilgisayar bilimi ve mühendisliği
Turing Ödülü

Bilgisayarın zaman çizelgesi, günümüzde kullanılan bilgisayarların erken mekanik örneklerinden modern dijital bilgisayarlara kadar uzanan gelişim sürecindeki önemli kronolojik olayları sıralar. Bu zaman çizelgesi, bilgisayar biliminin ve bilgi teknolojilerinin tarihsel evrimini donanım mimarileri, işletim sistemleri, programlama dilleri ve bilgisayar ağları gibi birbirini tamamlayan bileşenler üzerinden ana dönüm noktalarıyla birlikte göstermeyi amaçlar. 
Antik Çağ'dan itibaren matematik, mantık ve akıl yürütmenin kurallara indirgenebileceği fikri, düşüncenin mekanik olarak temsil edilip edilemeyeceği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu yaklaşım, Orta Çağ ve Yeni Çağ boyunca mantık ve otomasyon fikirleriyle gelişmiştir. Böylece 17. ve 18. yüzyıllarda hesaplama süreçlerinin makineler aracılığıyla gerçekleştirilebileceği düşüncesine zemin hazırlamıştır. Modern bilgisayarlar, bu entelektüel geleneğin 20. yüzyıldaki teknolojik gelişmelerle birleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır.   

MÖ 200-100: Antikythera mekanizması, Antik Yunan'da geliştirilen ve astronomik hesaplamalar için kullanılan, bilinen en eski mekanik hesaplama düzeneklerinden biridir.
1614: John Napier, logaritma kavramını tanıttı. Bu gelişme daha sonra mekanik hesaplama araçlarının tasarlanmasına temel oluşturdu.
1642: Blaise Pascal, toplama ve çıkarma işlemlerini yapabilen mekanik hesap makinesi "Pascaline"i geliştirdi.

1822: Charles Babbage, otomatik hesaplamalar yapabilmesi amaçlanan "Fark Makinesi" tasarımını sundu.
1837: Babbage, genel amaçlı ve programlanabilir bir makine olan "Analitik Makine" kavramını geliştirdi.
1936: Konrad Zuse, programlanabilir mekanik bir bilgisayar olan "Z1" üzerinde çalışmaya başladı.

1943: İkinci Dünya Savaşı'nda kriptografik analiz için geliştirilen ilk elektronik bilgisayarlardan biri Colossus İngiltere'de yapıldı.
1944: Howard H. Aiken tarafından IBM iş birliğiyle Harvard Mark 1 bilgisayarı üretildi.
1946: ENIAC, genel amaçlı ilk elektronik dijital bilgisayar olarak tamamlandı.
1947: Transistör icat edildi.
1967: Texas Instruments ilk cep hesap makinesini yaptı.
1968: Douglas Engelbart fareyi icat etti.
1969: İnternetin atası Arpanet kuruldu.

1957: FORTRAN programlama dili geliştirildi. Bilimsel ve mühendislik hesaplamaları için geliştirilen ilk yaygın yüksek seviyeli programlama dillerinden biri oldu.
1960: COBOL programlama dili geliştirildi. Ticaret alanı ve özellikle iş yerlerinin yönetimiyle ilgili konularda hazırlanmıştır.
1964: BASIC programlama dili John George Kemeny ve Thomas E. Kurtz tarafından özellikle eğitim amaçlı olarak ABD'de geliştirildi.
1969: UNIX işletim sistemi geliştirmeye başlandı. Modern işletim sistemlerinin temelini oluşturdu.
1970: Pascal, Niklaus Wirth tarafından yapısal programlamayı derleyiciler için daha sistematik hale getirebilmek amacıyla geliştirilmiştir.
1972: C programlama dili, Ken Thompson ve Dennis Ritchie tarafından AT&T Bell laboratuvarlarında UNIX İşletim Sistemi'ni geliştirebilmek amacıyla B dilinden türetilmiş yapısal bir programlama dilidir.
1979: C++ programlama dili Bell Laboratuvarlarından Bjarne Stroustrup tarafından geliştirilmiştir. C dilinin nesne yönelimli özelliklerle genişletilmesi amaçlanmıştır.
1987: PERL dili Larry Wall tarafından geliştirilmişir. Metin işleme ve görüntü tanıma konusunda özelleşmiştir.
1991: Python programlama dili, Guido van Rossum tarafından geliştirildi. Nesne yönelimli, yorumlanabilen, birimsel (modüler) ve etkileşimli bir programlama dilidir.
1994: PHP dili Rasmus Lerdorf tarafından yaratıldı.
1995: Ruby programlama dili, Yukihiro Matsumoto tarafından geliştirilmiştir. Nesneye yönelik bir programlama dilidir.
1995: Javascript betik dili, Brendan Eich tarafından geliştirilen ve sadece istemci taraflı (client-side) yorumlanan bir betik dilidir.
1995: Java programlama dili, Sun Microsystems mühendislerinden James Gosling tarafından geliştirilmiştir. Nesneye yönelik, zeminden bağımsız, yüksek verimli, çok işlevli, yüksek seviye bir programlama dilidir.

1971: Intel 4004, ticari olarak üretilen ilk mikroişlemci olarak tanıtıldı.
1972: İlk video oyunu Odyssey üretildi. Ticari olarak piyasaya sürülen ilk ev video oyunu konsolu oldu.
1973: İlk mikrobilgisayar üretildi. Fransa'da geliştirilen Micral N, ticari olarak satılan ilk mikrobilgisayar olarak kabul edilir.
1975: Altair 8800, kişisel bilgisayar devriminin başlangıcında önemli rol oynadı.
1976: İlk süper bilgisayar Cray 1 üretildi.
1984: CD-ROM, yüksek kapasiteli optik depolama ortamı olarak piyasaya sürüldü.
1993: Intel, Pentium işlemciyi tanıttı.

1989: World Wide Web, İngiliz bilim insanı Tim Berners-Lee tarafından CERN'de geliştirildi.
1993: CERN, World Wide Web yazılımını halka açık hale getirdi.
2000'ler: Mobil bilgi işlem ve akıllı cihazlar yaygınlaştı.
2010'lar: Bulut bilişim ve yapay zeka uygulamaları geniş ölçekte kullanılmaya başlandı.

Birebir örten fonksiyon (bijeksiyon fonksiyon), matematikte hem birebir hem örten fonksiyon özelliklerini aynı anda gösteren fonksiyonlardır. İki küme arasındaki fonksiyonda 1. kümeden her bir eleman ikinci kümedeki elemanla eşleşir ve her iki kümeden açıkta eleman kalmaz. Örten fonksiyon görüntü kümesinde boşta eleman kalmayacak şekilde eşleşmenin gerçekleştiği, birebir fonksiyon ise her bir elemanın diğer kümenin bir elemanıyla eşleştiği fonksiyondur. Birebir örten fonksiyonlar ise bu iki fonksiyonun özelliklerine aynı anda sahip olan fonksiyonlardır.
Birebir örten fonksiyonlar terslenebilir özelliktedir ve bu tip fonksiyonlara permütasyon ismi verilir.

"X" ve "Y" (burada  Y  nin  X  den farklı olmasına gerek yoktur) arasında bir eşleşme için bir dört nokta olmalıdır:

 X  kümesinin her bir elemanı en az bir  Y  elemanı ile eşleştirilmelidir,
 X  kümesinin elemanları birden fazla  Y  elemanı ile eşleştirilemez,
 Y  kümesinin her bir elemanı en az bir  X  elemanı ile eşleştirilmelidir; ve
 Y  kümesinin hiçbir elemanı birden fazla  X  elemanı ile eşleşmemelidir.

Bir futbol takımını ele alalım. Başlangıçta çeşitli pozisyonlarda  11 oyuncu sahaya çıkacaktır. Antrenör liste üzerinden yerleşimini yapar. Buna göre;

Her sporcu 11 kişilik listede yer almıştır.
Listedeki pozisyonların (kaleci, stoper, forvet) tamamı doludur.
Hiçbir sporcu iki ayrı pozisyona yazılmamıştır.
Hiçbir pozisyonda birden fazla sporcu bulunmamıştır.

Bir sınıfta belli sayıda sandalye vardır. Bir grup öğrenci odaya girer ve öğretmen hepsine oturmasını söyler. Odaya hızlı bir şekilde baktıktan sonra, öğretmen, öğrenci grubu ile koltuk kümesi arasında sayıca eşitlik bulunduğunu ve burada her bir öğrencinin oturduğu koltuk ile eşleştirildiğini bildirir. Sonuç;

Her öğrenci bir sandalyeye oturmuştur. (Ayakta kalan yoktur)
Hiçbir öğrenci birden fazla sandalye işgal etmemektedir.
Tüm sandalyeler dolmuştur (boş sandalye kalmamıştır)
Hiçbir sandalyeye birden fazla öğrenci oturmamıştır.

Birebir örten fonksiyonların ters fonksiyonu vardır ve buna tersinme özelliği denir.

f fonksiyonu; R → R, birebir ve örten ise koordinat sisteminin yatay ve düşey eksenlerini yalnızca birer defa keser.
Birebir örten fonksiyonlar için aşağıdaki eşitlikler geçerlidir.
|f(A)| = |A| ve |f−1(B)| = |B|.
X ve Y sonlu kümeler olsun. f: X → Y için ;
1. f fonksiyonu birebir ve örtendir.
2. f fonksiyonu birebirdir.
3. f fonksiyonu örtendir.

Kısmi fonksiyonlar için birebir olmaları yeterli olmasından ötürü, her birebir örten fonksiyon aynı zamanda kısmi fonksiyondur. Bir tabandaki tüm kısmi birebir örten kümesine simetrik ters grup denir.
Kısmi fonksiyonlar aynı tabandaki kümelerde olduğunda genellikle birebir kısmi dönüşümler (transformasyonlar) olarak adlandırılır. Bu tanıma bir örnek olarak, genişletilmiş karmaşık düzlemin tamamlanması yerine basitçe karmaşık düzlem üzerinde tanımlanan Möbius dönüşümü gösterilebilir.

Birebir fonksiyon
Örten fonksiyon
Birim fonksiyon
Bileşke fonksiyon
Sabit fonksiyon
Ters fonksiyon

Matematik terimleri ve eskiden kullanımları (İngilizce).17 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birebir ve örten fonksiyon

Bilgisayar bilimlerinde, özellikle yazılım mühendisliği ve donanım mühendisliğinde biçimsel yöntemler; yazılım ve donanım sistemlerinin spesifikasyonu, geliştirilmesi ve doğrulanması için matematiksel olarak belirli teknikler bütünüdür. Yazılım ve donanım tasarımı için biçimsel yöntemlerin kullanılması, diğer mühendislik disiplinlerinde olduğu gibi, uygun matematiksel analizin yapıldığı bir tasarımın güvenilirliğine ve sağlamlığına katkıda bulunabileceği beklentisiyle geliştirilir.
Biçimsel yöntemler, en temel teorik bilgisayar bilimi konularının, özellikle mantık, biçimsel diller, otomata teorisi ve program semantiği gibi oldukça geniş bir çeşitliliğin uygulanmasıdır.Aynı zamanda, yazılım ve donanım özelliklerinde sorunların üstesinden gelmek için tip sistemleri, cebirsel veri türleri ve doğrulama gibi alanlarda kullanılmaktadır.

Blu-ray Disc (BD), genellikle basitçe Blu-ray olarak bilinen, bir sayısal optik disk depolama biçimidir. DVD formatının yerini alması için ve birkaç saatlik yüksek çözünürlüklü (HDTV 720p ve 1080p) ve ultra yüksek çözünürlüklü (2160p) videoyu depolayabilecek şekilde tasarlanmıştır. Uzun metrajlı filmler gibi video materyaller ve PlayStation ve Xbox gibi oyun konsolları için hazırlanan video oyunlarının fiziksel dağıtımları Blu-ray'in ana uygulama alanlarındandır ve ayrıca üzerinde her türlü sayısal veri güvenli bir şekilde saklanabilir. "Blu-ray" adı, diski okumak için kullanılan mavi lazere (aslında mor bir lazerdir) atıfta bulunur ve bu, bilgilerin DVD'ler için kullanılan daha uzun dalga boylu kırmızı lazerle mümkün olandan daha yüksek bir yoğunlukta saklanmasına olanak tanır.
Polikarbonat disk 120 milimetre (4.7 inç) çapında ve 1.2 milimetre (0.047 inç) kalınlığındadır, DVD ve CD'lerle aynı boyuttadır. Geleneksel veya BD-XL öncesi Blu-ray diskler, katman başına 25 GB boyut içermekteydi ve çift katmanlı diskler (50 GB), uzun metrajlı video diskleri için endüstri standardı olmaktadır. BD-XL olarak tanımlanan yeniden yazabilir sürücüler için üç katmanlı diskler (100 GB) ve dört katmanlı diskler (128 GB) bulunmaktadır.
Yüksek çözünürlüklü (HD) videolar, 1920×1080 piksel çözünürlüğe sahip Blu-ray disklerde, 24 aşamalı (progressive) veya 50/60 geçmeli (interlaced) saniye başına kare hızında (FPS, Frames per second) saklanabilir. DVD-Video diskleri en çok 480i (NTSC, 720×480 piksel) veya 576i (PAL, 720×576 piksel) çözünürlükle sınırlandırılmıştı. Bu donanım özelliklerinin yanı sıra, Blu-ray bir dizi çoklu ortam biçimi ile ilişkilidir.
Blu-ray disk biçimi, tüketici elektroniği, bilgisayar donanımı ve hareketli görüntü üreticilerini temsil eden bir grup olan Blu-ray Disk Birliği (BDA, Blu-ray Disc Association) tarafından geliştirilmiştir. Sony, Ekim 2000'de ilk Blu-ray disk öntürlerini tanıtmış ve ilk prototip oynatıcı Nisan 2003'te Japonya'da piyasaya sürülmüştü. Daha sonra, Blu-ray diskin HD DVD formatı ile rekabet ettiği yüksek çözünürlüklü optik disk biçimi savaşına girişilerek, 20 Haziran 2006'da dünya çapında resmî sürümüne kadar geliştirilmeye devam edildi. HD DVD'yi destekleyen ana şirket olan Toshiba, Şubat 2008'de Blu-ray diskin üstünlüğünü kabul etti ve daha sonra 2009'un sonlarında kendi Blu-ray disk oynatıcısını piyasaya sürdü. Media Research'e göre, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yüksek çözünürlüklü yazılım satışları ilk iki yılda DVD yazılım satışlarından daha yavaştı. Blu-ray, talep üzerine video (VOD, Video on demand) ve DVD'lerin sürekli satışından kaynaklanan rekabetle karşı karşıyadır. Ocak 2016'da ABD'deki geniş bant hanelerin %44'ünde Blu-ray oynatıcı vardı. 4K içeriğin oynatılması için BDA, Ultra HD Blu-ray adlı bir Blu-ray çeşidi tanıtmıştır.

DVD biçiminin bilgi yoğunluğu, kullanılan lazer diyotlarının dalga boyu ile sınırlıydı. Uzun süren geliştirmenin ardından, 405 nanometrede çalışan mavi lazer diyotları, Ekim 1998'de 407 nanometrelik biraz daha uzun bir dalga boyunda diyotlarla yapılan öntür disklerle daha yüksek çözünürlüklü ortamları tutabilen daha yoğun bir depolama biçiminin geliştirilmesine izin vererek üretim bazında kullanıma sunuldu. Sony, Panasonic, Philips ve TDK ile işbirliği içinde yeni diyotları uygulayarak iki projeye başladı: UDO (Ultra Density Optical; Ultra Yoğunluklu Optik) ve DVR Blue (Pioneer ile birlikte) ve sonunda Blu-ray Disc (daha spesifik olarak BD-RE) olacak yeniden yazılabilir disklerin bir biçimini geliştirmekteydi. Bu depolama biçimlerinin temel teknolojileri benzerdir. İlk DVR Blue prototipleri Sony tarafından Ekim 2000'de CEATEC fuarında tanıtıldı. "Blue Disc" logosu için bir ticari marka 9 Şubat 2001'de kayda geçmişti. 19 Şubat 2002'de proje resmi olarak "Blu-ray Disc" olarak ilan edildi ve Blu-ray Disc Founders ilk dokuz üye tarafından kuruldu.
İlk tüketici aygıtı 10 Nisan 2003'te mağazalara geldi: Sony BDZ-S77, yalnızca Japonya'da satışa sunulan 3.800 ABD doları değerinde bir BD-RE kayıt cihazıydı. Ancak, önceden kaydedilmiş video için bir standart yoktu ve bu oynatıcı için hiçbir film yayınlanmadı. Hollywood stüdyoları, yeni biçim için bir film yayınlamadan önce oynatıcıların dijital haklar yönetimi ile donatılmasında ısrar ettiler ve DVD'lerde kullanılan başarısız İçerik Karıştırma Sisteminden (CSS, Content Scramble System) daha güvenli olacak yeni bir DRM sistemi istediler. 4 Ekim 2004'te "Blu-ray Disc Founders" adı resmî olarak Blu-ray Disc Association (BDA) olarak değiştirildi ve 20th Century Fox BDA'nın Yönetim Kuruluna katıldı. Blu-ray disk fiziksel özellikleri 2004 yılında tamamlandı.
Ocak 2005'te TDK, Blu-ray diskler için aşırı sert ancak çok ince bir polimer kaplama ("Durabis") geliştirdiğini duyurdu; bu önemli bir teknik ilerlemeydi çünkü tüketici pazarında çıplak diskleri DVD'ye kıyasla çizilmeye ve hasara karşı korumak için çok daha sert bir koruma istenirken, teknik olarak Blu-ray disk daha yoğun ve daha yüksek frekanslı mavi lazer için çok daha ince bir katman gerektiriyordu. Başlangıçta çizilmelere karşı korumak için kullanılan kartuşlar (cartridge) artık gerekli değildi ve hurdaya çıkarıldı. BD-ROM ayrıntıları 2006 yılının başlarında tamamlanmıştır.
2004 yılında kurulan bir konsorsiyum olan Gelişmiş Erişim İçerik Sistemi Lisanslama Yöneticisi (AACS LA, Advanced Access Content System Licensing Administrator), filmleri tüketicilere güvenli bir şekilde dağıtmak için kullanılabilecek DRM platformunu geliştiriyordu. Bununla birlikte, AACS standardı bir kez ertelenmişti ve Blu-ray Disc grubunun önemli bir üyesi endişelerini dile getirdiğinde tekrar ertelendi. Toshiba, Pioneer ve Samsung gibi ilk donanım üreticilerinin talebi üzerine, yönetilen kopya gibi bazı özellikleri içermeyen bir geçici standart yayınlandı.

İlk BD-ROM oynatıcılar (Samsung BD-P1000) Haziran 2006'nın ortalarında piyasaya sürüldü, ancak HD DVD oynatıcılar onları birkaç ay geride bırakmıştı. İlk Blu-ray disk filmler 20 Haziran 2006'da piyasaya sürüldü: 50 İlk Öpücük, Beşinci Element, Aşk Doktoru, Uçan Hançerler Evi, Karanlıklar Ülkesi: Evrim, Yeni Nesil Ajan (tümü Sony'den) ve MGM'den Terminatör filmleriydi. En eski sürümler, standart DVD'lerde kullanılan yöntemin aynısı olan MPEG-2 video sıkıştırmasını kullanıyordu. Daha yeni VC-1 ve AVC biçimlerini kullanan ilk sürümler Eylül 2006'da tanıtıldı. 50 GB çift katmanlı disk kullanan ilk filmler Ekim 2006'da sunuldu. İlk sesli albümler Mayıs 2008'de piyasaya sürüldü.
Haziran 2008'e gelindiğinde, Avustralya ve Birleşik Krallık'ta 2.500'den fazla satın alınabilir Blu-ray disk içerik ve Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da 3.500'den fazla Blu-ray disk içerik mevcuttu. Japonya'da, Temmuz 2010 itibarıyla 3.300'den fazla satın alınabilir içerik yayınlandı.

Toshiba başkanlığındaki DVD Forumu, daha pahalı mavi lazer teknolojisinin geliştirilip geliştirilmeyeceği konusunda bölünmüştü. Mart 2002'de Forum, Warner Bros. ve diğer film stüdyoları tarafından uygun görülen bir teklifi onaylıyordu. Teklif, yüksek çözünürlüklü videoyu çift katmanlı standart DVD-9 disklerine sıkıştırmayı içeriyordu. Ancak bu karara rağmen, DVD Forum'un Yönlendirme Komitesi Nisan ayında kendi mavi lazer yüksek çözünürlüklü video çözümünü takip ettiğini duyurdu. Ağustos ayında Toshiba ve NEC, rakip standartları olan Advanced Optical Disc'i duyurdular. Sonunda DVD Forumu tarafından kabul edildi ve Blu-ray Disc Association üyeleri olan DVD Forum üyeleri tarafından iki kez oylandıktan sonra -ABD Adalet Bakanlığı tarafından ön soruşturmaya neden olan bir durum- ilerleyen yıl HD DVD olarak yeniden adlandırıldı.
Blu-ray Disk satışlarının pazar payı kazanmak için yavaş olması nedeniyle HD DVD, yüksek tanımlı video pazarında bir adım önde başladı. İlk Blu-ray disk oynatıcı pahalı ve hatalı olarak algılandı ve kullanıma hazır çok az içerik mevcuttu.
Birincil depolama için bir Blu-ray Disk oynatıcı içeren Sony PlayStation 3, Blu-ray'in desteklenmesine yardımcı oldu. Sony ayrıca biçim için daha kapsamlı ve etkili bir pazarlama kampanyası yürüttü. AVCHD video kameralar da 2006 yılında tanıtıldı. Bu kayıtlar yeniden kodlama olmadan birçok Blu-ray Disk oynatıcıda oynatılabilir, ancak HD DVD oynatıcılarla uyumlu değildir. Ocak 2007'ye kadar, Blu-ray diskler HD DVD'lerden daha fazla satmıştı ve 2007'nin ilk üç çeyreğinde BD, satışlarda HD DVD'yi yaklaşık ikiye katladı. CES 2007'de Warner, bir tarafta Blu-ray ve diğer tarafta HD DVD içeren bir melez disk olan Total Hi Def'i önerdi, ancak hiçbir zaman piyasaya sürülmedi.
28 Haziran 2007'de 20th Century Fox, Blu-ray Disc biçimini destekleme kararlarının anahtarı olarak Blu-ray Disc'in BD+ kopyalanmaya karşı koruma sistemini benimsemesini gösterdi. 4 Ocak 2008'de, CES 2008'den bir gün önce, Warner Bros. (bir dönem hem HD DVD hem de Blu-ray Disk formatında film yayınlayan tek büyük stüdyo idi), Mayıs 2008'den sonra filmlerinin sadece Blu-ray Disk'te yayınlanacağını açıkladı. Bu, New Line Cinema ve HBO gibi Warner şemsiyesi altına giren diğer stüdyoları etkili bir şekilde içeriyordu - Avrupa'da, HBO'nun dağıtım ortağı BBC, piyasa güçlerini göz önünde bulundurarak her iki biçimde de ürün yayınlamaya devam edeceğini duyurdu. Bu, Best Buy, Walmart ve Circuit City gibi büyük Amerikan perakendecileri ve Future Shop gibi Kanadalı zincirlerin mağazalarında HD DVD satışlarının durdurulması ile sektörde bir zincirleme reaksiyona yol açtı. Daha sonra büyük bir Avrupalı perakendeci olan Woolworths, HD DVD'yi envanterinden çıkardı. Büyük DVD kiralama şirketleri Netflix ve Blockbuster, artık HD DVD bulundurmayacaklarını söyledi.
Bu yeni gelişmelerin ardından, 19 Şubat 2008'de Toshiba, HD DVD aygıtlarının üretimini sonlandıracağını ve Blu-ray Disc'in yüksek yoğunluklu optik diskler için bir endüstri standardı haline gelmesini sağlayacağını açıkladı. Başlangıcından bu yana HD DVD'yi destekleyen tek büyük stüdyo olan Universal Studios, Toshiba'nın duyurusundan kısa bir süre sonra şunları söyledi: "Universal, Toshiba ile paylaştığımız yakın ort

Boole cebiri değişkenlerin değerinin doğru ve yanlış olabildiği bir cebir alt koludur. Doğru ve yanlış değerleri genelde sırasıyla 1 ve 0 olarak ifade edilir. Değişken değerlerinin sayı, işlemlerin ise toplama ve çarpma olduğu temel cebrin aksine Boole cebrinde ∧ işareti ile ifade edilen "ve", ∨ işareti ile ifade edilen "veya",  ¬ ile ifade edilen "değil" işlemleri bulunur.
Boole cebri ismini George Boole'den alır ve bu ismin ilk kez 1913 yılında Sheffer tarafından önerildiği iddia edilmektedir.
Sayısal devrelerin analiz ve tasarımı boole cebrini temel alır. Bu sistemde yer alan “1” ve “0”, sırasıyla açık (İngilizcesi: ON) ve kapalı (İngilizcesi: OFF) devrelerle eş anlamlıdır. Sayısal bilgisayar devreleri uygulamasında, ikili değişkenler üzerinde tanımlanan sayısal operasyonları gösterir.

Boolean cebri 10 temel postulata dayanır. 0 ve 1 sayıları nedeniyle her postulat çift olarak ifade edilir. Postulatların 0 ve 1 karakterlerini kapsaması nedeniyle bunların açıklaması genellikle kapalı ve açık elektrik devreleri ile yapılır.

Postulat 1: 0.0=0 
Postulat 2: 0.1=0 
Postulat 3: 1.0=0 
Postulat 4: 1.1=1
Postulat 5: 0'=1 
Postulat 6: 1+1=1
Postulat 7: 0+1=1
Postulat 8: 1+0=1
Postulat 9: 0+0=0
Postulat 10: 1'=0

Boolean Cebri, 10 teoremden oluşur.

A+B=B+A
A.B=B.A

A+B+C=(A+B)+C=A+(B+C)
A.B.C=(A.B).C=A.(B.C)

A.A=A  
A+A=A

0+0=0
0.0=0
1.1=1

A.1=A
A.0=0

A+1=1
A+0=A

A.1=A  
A+0=A

A.A'=0
A'+A=1

A.(A+B)=A 
A+(AB)=A

A(B+C)=(AB)+(AC) 
A+(B.C)=(A+B)(A+C)

(A')'=A  
[(A+B)']'=A+B

(A.B)'=A'+B'
(A+B)'=A'.B'

Sayısal olarak bir değişken veya fonksiyon iki değer alabilir. Bu değerler 1 veya 0 olacaktır. Değişkenlerin veya fonksiyonların aldığı bu değerler sayısal devrelerde eğer “1” ise YÜKSEK gerilim seviyesi, “0” ise ALÇAK gerilim seviyesini gösterecektir.
Değil veya tümleyen (komplement), boolean matematiğinde değişkenin üzerine çizilen bir çizgi ile gösterilir. Örneğin A' ifadesi “ A’ nın değili veya A'nın komplementi” şeklinde okunur. Eğer A=1 ise A'=0, A=0 ise A' =1 olur. Tümleyen(komplement) veya değil için A' şeklinde yazım kullanılabilir.
A ve B girişlere uygulanan iki değişkeni gösterirse VE fonksiyonu Boolean ifadesi 
olarak ‘A.B’ şeklinde yazılırken vEYA fonksiyonu için ‘A+B’ eklinde yazılacaktır.

Diyotla yapılan AND ve OR kapıları
Şekil 1.13a 'da diyotlarla AND lojiğinin elde edilmesi görülmektedir. Şekil 1.13d 'de görüldüğü gibi A ve B girişlerinin biri 0 volt (şase) yapılacak olursa, devre akımı doğru polarmalanmış diyot üzerinden ok yönünde devresini tamamlayacağından çıkış gerilimi C, 0 volt olur.
A ve B girişleri +5V yapıldığında diyotlar ters polarmalandığından yalıtkan olacak ve 5V 'luk gerilim şekil 1.13e 'de görüldüğü gibi C çıkışında görülecektir. Bu durum bize AND işlemini verir, yani A ve B girişi 1 olduğunda çıkış 1 olur. Girişlerden biri 0 olduğunda çıkış 0 olur. Bu işlemin doğruluk tabloları gerilim olarak şekil 1.13d 'de, lojik olarak şekil 1.13e 'de görülmektedir.

A	B	C
0V	0V	0V
0V	+5V	0V
+5V	0V	0V
+5V	+5V	+5V

-d-

A	B	C
0	0	0
0	1	0
1	0	0
1	1	1

-e-

0V	=  Lojik 0
+5V	= Lojik 1

Şekil 1.14a 'da diyotlarla OR Lojiğinin elde edilmesi görülmektedir. Şekil 1.14b 'de görüldüğü gibi A ve B girişlerinden biri +5V yapılacak olursa girişe verilen uca bağlı diyot iletken olacağından +5V C çıkışında görülür. A ve B girişleri aynı anda 0V yapılırsa her iki diyotta yalıtkan olacağından C çıkışıda 0V olacaktır. Şekil1.4c 'de gerilim olarak, şekil1.14d 'de ise lojik olarak OR işleminin doğruluk tabloları görülmektedir.

A	B	C
0V	0V	0V
0V	+5V	+5V
+5V	0V	+5V
+5V	+5V	+5V

-c-

A	B	C
0	0	0
0	1	1
1	0	1
1	1	1

-d-

0V = Lojik 0
+2,4 - +5V = Lojik 1

Ve kapısı iki veya daha fazla giriş ve bir adette çıkış ucuna sahiptir. Bu giriş uçlarına uygulanan 1 veya 0 kodlarına göre çıkışta değişiklikler görülür. Ve kapısının tüm girişleri 1 olduğunda çıkış 1, herhangi bir ucu 0 olduğunda ise çıkış 0'dır. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = A. B dir. Aşağıda Ve kapısının sembolü ve iç yapısı görülmektedir.

Değil mantığı tüm kapılarda vardır. Bu kapılar normal kapıların çıkış uçlarına değil kapısı eklenerek elde edilirler. Yani Ve kapısının çıkış ucu 1 olduğu durumlarda Ve Değil kapısının çıkışı 0, 0 olduğu durumlarda ise 1'dir. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = (A. B)' dir. Üst tırnak işareti, değili (tersi) manasına gelmektedir. Formülün sonucu 1 ise 0, 0 ise de 1 'dir. Aşağıda Ve Değil kapısının sembolü ve iç yapısı görülmektedir.

Veya kapısı da iki veya daha fazla giriş, bir adette çıkış ucuna sahiptir. Giriş uçlarından herhangi birisinin 1 olması durumunda çıkış 1, diğer durumlarda da çıkış 0'dır. Yani Ve kapısının tersi mantığında çalışır. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = A + B dir.

Veya Değil kapısı da yine Veya kapısının çıkış ucuna Değil eklenerek elde edilmiştir. Veya Değil kapısının çıkış durumları Veya kapısının çıkış durumlarının tam tersidir. Kapı hesaplarındaki formülü Q (Çıkış (C)) = (A + B)' dir.

İsminin Özel Veya kapısı olmasına rağmen Veya kapısı ile hiçbir alakası yoktur. Özel Veya kapısının girişleri aynı olduğunda çıkış 0, girişleri farklı olduğunda ise çıkış 1 'dir. Yani girişler 1 0 ya da 0 1 iken çıkış 1, girişler 0 0 ya da 1 1 iken de çıkış 0 'dır. Hesaplardaki formülü ise Q = A Å B dir.

Özel Veya Değil kapısı da Özel Veya Kapısının Çıkışına Değil eklenmiş halidir. Giriş uçları aynı iken çıkış 1, giriş uçları farklı iken de çıkış 0 'dır. Hesaplamalardaki formülü Q = (A Å B)' dir.

Değil Kapısı bir giriş ve bir de çıkış ucuna sahiptir. Girişine gelen Binary kodu tersleyerek çıkışına iletir. Yani giriş 1 iken çıkış 0, giriş 0 iken çıkış 1 'dir. Hesaplamalardaki formülü Q = A' şeklindedir. Aşağıda Değil kapısının sembolü ve iç yapısı görülmektedir.
Boolean matematiği tamamen 1 ve 0 üzerine kurulu bir matematiktir. Bu 1 ve 0, düşük - yüksek, var - yok, olumlu - olumsuz, gibi terimlere benzetilebilir. Boolean matematiğinde, (') işareti tersi, (.) işareti Ve, (+) işareti Veya, (Å) işareti de özel veya manasına gelmektedir.

Buzdolabı veya dondurucu; yaygın olarak buhar sıkıştırma çevrimine göre çalışan, gıdaların soğuk tutularak uzun zaman muhafaza edilmesini sağlayan beyaz eşya, dondurma ve soğutma makinesidir. Bu bağlamda absorpsiyonlu soğutma ve ayrıca Peltier soğutma sistemleri ile çalışan düşük verimli buzdolapları da mevcuttur. Isı yalıtımı bir bölmeden ve bir ısı pompasından (mekanik, elektronik veya kimyasal) oluşur. Soğutma, dünya çapında vazgeçilmez bir gıda koruma tekniğidir. Türleri ve işlevlerine göre ev eşyası, sanayi ve ticari buzdolabları mevcuttur.
Düşük sıcaklık, bakterilerin üreme oranını azaltır, bu nedenle buzdolabı bozulma oranını düşürür. Bir buzdolabı, suyun donma noktasının birkaç derece üzerinde bir sıcaklığı korur. Bozulabilir gıdaların depolanması için optimum sıcaklık aralığı 3 ila 5 °C'dir (37 ila 41 °F). Dondurucu, içindekilerin sıcaklığını suyun donma noktasının altında tutan buzdolabının bir bölümüdür.
Soğutmanın amacı kapalı bir mahâlde, çevre sıcaklığının altında sıcaklıklar elde etmek ve bu düşük sıcaklığı sürekli olarak muhafaza etmektir. Isı enerjisi, sıcak bölgedeki moleküllerin daha yüksek kinetik enerjiye sahip olması nedeniyle kendiliğinden sıcaktan soğuğa akar ve denge sağlanana kadar akış sürer. Sıcak tarafı daha sıcak, soğuk tarafı daha soğuk hale getirmek için sisteme enerji verilerek denge bozulmalıdır. Günümüzde bu iş soğutucu makineler tarafından gerçekleştirilir. Soğutucu makineler çalışma prensiplerine ve çalıştıkları sıcaklık aralığına göre sınıflandırılırlar. Buzdolapları ise soğutucu makinelerin evlerde kullanılan tipidir. Isı pompası tabiri güncel kullanımda gitgide yaygınlaşırken Türkiye'de üretimi 1960'larda başlayan buzdolabı (soğutucu), aslen hayatımıza ilk giren ısı pompası ürünüdür. Termodinamik temeli ters Carnot Çevriminden gelmektedir. Klima ve buzdolabı gibi ısı pompaları 1 birim enerji kullanarak 3-5 birim ısı işi yapmış ve verimi teorik olarak birden büyük bir makine imiş gibi görünseler de öyle değildirler; zira verimi mükemmel gösteren enerjiyi ortamdan aşırmaktadırlar.

Bir maddenin veya ortamın sıcaklığını onu çevreleyen hacim sıcaklığının altına indirmek ve orada muhafaza etmek üzere ısının alınması işlemine "soğutma" denir. En basit ve eski soğutma şekli, soğuk yörelerde tabiatın meydana getirdiği buzları muhafaza edip bunları sıcak veya ısısı alınmak istenen yerlere koyarak soğumanın sağlanmasıdır. Eski zamanlarda besin maddeleri dağlardan taşınan buz ya da karla soğutulmaktaydı. Modern zamanlarda, modern elektrikli buzdolabının icadından önce, yılın büyük bölümünde serin depolama sağlamak için buz evi ve buzluk kullanılıyordu.  Kışın meydana gelen kar ve buzu muhafaza ederek sıcak mevsimlerde bunu soğutma için kullanma usulünün M.Ö. 1000 yıllarında uygulanmakta olduğu bilinmektedir. Bu uygulamanın, bugün bile yurdumuzun bazı yörelerinde geçerli bir soğutma şekli olduğu görülmektedir. Diğer yandan, eski mısırlılardan beri geceleri açık gökyüzünü görecek tarzda yerleştirilen suyun soğutulabileceği bilinmektedir. Bu soğutma şekli, gece karanlıktaki sıcaklığın mutlak sıfır (-273) derece seviyesinde olmasından ve ışıma (radyasyon) yolu ile ısının gökyüzüne iletilmesinden ortaya çıkmaktadır.
Yapay soğutmanın tarihi, İskoç profesör William Cullen'ın 1755 yılında küçük bir soğutma makinesi tasarlamasıyla başladı. Cullen, dietil eter kabının üzerinde kısmi bir vakum oluşturmak için bir pompa kullandı. Sonra kaynatılır, çevredeki havadan ısı emilir. Buz ile elde edilen soğutma şeklinin, gerek zaman ve gerekse bulunduğu yer bakımından çoğu kez pratik ve ucuz bir soğutma sağlayamayacağı bellidir. Bunun yerine mekanik araç ve cihazlarla soğutma sağlanması tercih edilir ki soğutma yöntemleri bilimi de bu ikincisi ile ilgilenir. Mekanik soğutma ile ilgili bilinen ilk patent 1790 yılında İngiliz Thomas Harris ile John Long' a aittir. 1805 yılında Amerikalı mucit Oliver Evans, vakum altında eterle buz üretimi için kapalı bir buhar sıkıştırmalı soğutma çevrimini tanımladı. 1820 yılında İngiliz bilim adamı Michael Faraday, yüksek basınç ve düşük sıcaklıklar kullanarak amonyağı ve diğer gazları sıvılaştırdı.
Ticari amaç ile ilk büyük buz satışı, 1806 yılında Frederic Tudor tarafından yapılmıştır. Tudor, 130 tonluk bir buz kütlesini Favorite adlı teknesiyle Antil Adaları' na götürmüştür. Daha sonraları “Buz Kralı” adı ile tanınan Tudor, ilk macerasından 3500 dolar para kaybetmesine rağmen bu zararın depolama olanaklarının bulunmayışından meydana geldiğini, gerçekte ise buz işinde büyük kazançlar bulunduğunu görebilmiş ve buz ticaretine devam ederek 1850 yıllarında senede 150.000 ton'a ulaşan bir buz ticareti hacmi geliştirmiştir. 1864'te ise buz sattığı ülkeler arasında Antiller, İran, Hindistan, Güney Amerika ülkeleri bulunuyor ve gemilerinin uğradığı limanlarının sayısı 53'ü buluyordu. Tabiatın bahşettiği buz ile soğutma şeklinden 1800'lü yılların sonuna kadar geniş ölçüde yararlanılmıştır.
1834'te, Büyük Britanya'da yaşayan Amerikalı bir göçmen olan Jacob Perkins, ilk çalışan buhar sıkıştırmalı soğutma sistemini inşa etti. Bu makine, bir emme basma tulumbaya benzer. Bir tıp doktoru olan John Gorrie (1803-1855) ilk defa, ticari gaye ile çalışan bir soğutma makinası yapmış (1844-Apalachicola, Florida, ABD) ve “Klima Sistemleri – Soğutma - Ticari buz imali” konularının babası olarak tarihe geçmiştir.
Bu, sürekli çalışabilen kapalı çevrimli bir cihazdı. Benzer bir girişim 1842'de, çalışan bir prototip inşa eden Amerikalı doktor John Gorrie tarafından yapıldı, ancak ticari bir başarısızlıkla sonuçlandı. Amerikalı mühendis Alexander Twining, 1850 yılında eter kullanan bir buhar sıkıştırma sistemi için İngiltere'de patent aldı. İlk pratik buhar sıkıştırmalı soğutma sistemi, İskoç Avustralyalı James Harrison tarafından inşa edildi. 1856 patenti, eter, alkol veya amonyak kullanan bir buhar sıkıştırma sistemi içindi. 1851'de Victoria, Geelong'daki Rocky Point'te Barwon Nehri kıyısında mekanik bir buz yapma makinesi inşa etti ve ilk ticari buz yapma makinesi 1854'te bunu izledi. Harrison ayrıca ticari buhar sıkıştırmalı soğutma sistemini bira fabrikalarına ve et paketleme tesislerine tanıttı ve 1861 yılına gelindiğinde sistemlerinden bir düzine kadarı çalışır durumdaydı. İlk gaz absorpsiyonlu soğutma sistemi (kompresörsüz ve ısı kaynağıyla çalışan) 1859 yılında Fransa'da Edward Toussaint tarafından geliştirilmiş ve 1860 yılında patentlenmiştir. Suda çözünmüş gaz halindeki amonyak ("aqua amonyak") kullanmıştır.
Uygulama alanında ilk defa 1860 yılında Dr. James Harrison (Avustralya) üretim işlemi sırasında birayı soğutmak maksadıyla mekanik soğutmayı başarıyla kullanmıştır. Sistemde soğutucu akışkan olarak Sülfirik Eter kullanılmıştır.
Almanya'daki Münih Teknoloji Üniversitesi'nde mühendislik profesörü olan Carl von Linde, 1876'da gazları sıvılaştırmanın geliştirilmiş bir yöntemini patentleyerek ilk güvenilir ve verimli sıkıştırılmış amonyaklı buzdolabını yarattı. Yeni süreci, amonyak (NH3), kükürt dioksit (SO2) ve metil klorür (CH3Cl) gibi gazların soğutucu olarak kullanılmasını mümkün kıldı. 1895 yılında soğutma çevrimini keşfetti. 1894 yılında Macar mucit ve sanayici István Röck elektrikli kompresörlerle çalıştırılan büyük bir endüstriyel amonyak buzdolabı üretmeye başladı. Elektrikli kompresörleri Ganz Works tarafından üretildi. 1896 Milenyum Sergisi'nde Röck ve Esslingen Makine Fabrikası 6 ton kapasiteli yapay buz üretim tesisi sundu. 1906 yılında Macaristan'ın ilk büyük soğuk hava deposu (3.000 ton kapasiteli, Avrupa'nın en büyüğü) Budapeşte'deki Tóth Kálmán Caddesi'nde açıldı, makine Ganz Works tarafından üretildi.
Otomatik olarak çalışan buz dolapları 1918 yılında Kelvinatör Company tarafından imal edilmeye başlandı ve ilk sene 67 dolap satıldı. 1918-1920 yılları arasında toplam 200 dolap yapılarak satıldı. Absorpsiyon prensibiyle çalışan otomatik bir buz dolabı da (Electrolux) 1927 yılında Amerika'da satışa çıktı.
Evde kullanılmak amacıyla ilk buzdolabı 1913 yılında Chicago'da yapıldı. Domelre marka bu buzdolabı, elektrikle çalışıyordu. Ahşap gövdesinin üzerinde kompresör tipi bir soğutucu vardı. Ev tipi ilk buzdolabı, 1913 yılında ABD'nin Chicago kentinde üretildi. Gövdesi ahşaptan yapılan bu buzdolabının soğutucu mekanizması, dolabın tavanına konmuştu ve neredeyse yarısı kadardı. 1930'larda fiyatların düşmesi ve Freon-12 (R-12) gibi toksik olmayan, yanıcı olmayan sentetik soğutucuların piyasaya sürülmesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nde daha geniş kabul gördü. Ancak R-12'nin ozon tabakasına zarar verdiği ortaya çıktı ve hükümetler 1994 yılında yeni buzdolapları ve klima sistemlerinde kullanımını yasakladılar. R-12'nin daha az zararlı ikamesi olan R-134a (tetrafloroetan), 1990'dan beri yaygın olarak kullanılıyor, ancak R-12 hala birçok eski sistemde bulunuyor.

Kompresörler soğutucu sistemin kalbini oluşturmaktadır ve çalışma prensipleri ne olursa olsun buharlaştırıcıdan çıkan gazı yoğuşma basıncına kadar sıkıştırılması işlevini yerine getirmektedir. Bu işlevi yerine getirebilecek başka kompresör çeşitleri ve tasarımları mevcut olmakla birlikte ev tipi buzdolaplarında çoğunlukla hermetik pistonlu kompresörler kullanılmaktadır. Bu kompresörler, her tek fazlı indüksiyon motorunda olduğu gibi yol verme sırasında özel uygulama gerektirir. Bu da çoğunlukla bir yardımcı sargıyla çözülür.  Yardımcı sargının ana sargı ile birlikte çalışmaya devam edip etmeyeceği, etmeyecekse nasıl pasifize edileceği, yardımcı kondansatörler, termik koruma hep buzdolabı motoru ile ilgili ayrıntılardır. Ev tipi dolaplarda bulunan ana ve yardımcı sargıların uçları motorun dışına C(ommon) S(tart) ve R(un) kodları ile çıkarılır. S sargısına motor çalıştığında R ile birlikte enerji verilip, motor kalkış yaptıktan sonra akım rölesi veya PTC röle ile enerjiyi kesmek yöntemlerden sadece biridir. RSIR, RSCR, CSIR, PSC, CSCR  adlı uygulamalar motora göre üretici tarafından belirlenir. Yol verme yönetemlerindeki değişkenlikler, termik koruyucu, akım rölesi, gerilim rölesi, termostat gibi bileşenlere y

Bîrûnî (4 Eylül 973 Kat - 13 Aralık 1048 Gazne), İslam'ın Altın Çağı'ndaki çalışmaları ile bilinen hezârfen. Tam adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî'dir (Farsça: بیرونی, Arapça: ابو الريحان محمد بن احمد البيروني).
Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçer. Matematik, doğa bilimleri, coğrafya, tarih ve tıp alanındaki çalışmalarıyla tanınır.

Bîrûnî, Orta Asya'da tarihi bir bölge olan Harezm'de doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Harezm'de Afrigoğulları (Âl-i Irak) hanedanı tarafından korundu, sarayda matematik ve astronomi eğitimi aldı. Buradaki hocaları İbn-i Irak ve Abdussamed bin Hakîm'dir. Bu dönemde daha 17 yaşındayken ilk kitabını yazdı. Harezm, Me'mûnîler hanedanının yönetimine girince Bîrûnî de İran'a giderek bir süre burada yaşadı. Daha sonra ise Ziyârîler tarafından korunmaya başlandı. El-Âsârü'l-Bâkıye adlı kitabını Ziyârîlerin sarayında yazmıştır. İki yıl da burada çalıştıktan sonra memleketine geri döndü ve Ebu'l Vefâ ile gökbilim ve astroloji üzerine çalışmaya başladı.
1017'de Gazneli Mahmut, Harezm'i zapt ettiğinde Bîrûnî de Gazne şehrine gelerek burada Gazneliler'in himayesine girdi. Sarayda büyük itibar gördü ve Gazneli Mahmut'un Hindistan seferine katıldı. Burada Hint bilim adamlarının dikkatini çekti ve Hint ülkesi alınınca da Nendene şehrine yerleşerek bilimsel çalışmalarına burada devam etti. Sanskritçeyi öğrenerek Hint toplumunun yaşamı ve kültürü üzerine çalıştı.
Buradan tekrar Gazne şehrine döndü ve yaşamının geri kalan kısmını bu şehirde tamamladı. Bu dönem Bîrûnî'nin en verimli zamanı sayılmaktadır. Uzun zamandır hazırladığı Tahdîdu Nihâyet'il Emâkin adlı eserini bu döneme denk gelen 1025 yılında yayımladı. Astronomi üzerine yazdığı Kanûn-i Mes'ûdî adlı eserini Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan Mesud'a ithaf etmiştir. Bîrûnî, 13 Aralık 1048 tarihinde ölmüştür.
Genel görüş Bîrûnî'nin İrani kökenli olduğu yönündedir. Bununla beraber bazı kaynaklarda Türk kökenli olduğu ya da olabileceği belirtilmektedir.

Bîrûnî, astroloji üzerine yaptığı en iyi çalışmayı Gazneli Mahmut'un oğlu Mesut'a sundu. Sultan Mesut da bunun üzerine kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, "Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır." diyerek bu hediyeyi geri çevirdi. Aslında Bîrûnî eczacılıkta uygulamalı eğitime, kitaplardan çok daha fazla önem vermiştir. Bîrûnî, elle tutarak ve gözlemleyerek veri toplamanın insana, kitap okumaktan çok daha fazla yarar sağladığına inanmış ve bunu uygulamıştır. Gerçek bir bilim anlayışına sahip olan Bîrûnî, ırk kavramına da önem vermezdi. Başka bir halkın ileri kültüründen derin bir saygıyla söz ederdi. Aynı şekilde dinler ve düşünceler konusundaki anlatımı sırasında o dinler hakkında itiraz veya eleştiride bulunmadığı gibi, o dindeki deyimleri aynen kullanmasıyla da dikkat çekmektedir. Sanskrit dilinden Arapçaya çevirdiği Potenceli adlı kitabının önsözünde "İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik de bu farklılığa dayanır." şeklinde yazmıştır.

Çok yönlü bir bilim insanı olan El-Bîrûnî, ilköğrenimini Yunan bir bilginden aldı. Tanınmış ve seçkin bir aileden gelen Harezmli matematikçi ve gök bilimci Ebu Nasr Mansur tarafından kollanan El-Bîrûnî, ilk çalışmalarını bu âlimin yanında yaptı. İlk eseri, "Asar-ül Bakiye"dir.
El-Bîrûnî’nin eserlerinin sayısı yüz seksen civarındadır. Yetmiş adet astronomi ve yirmi adet de matematik kitabı bulunmaktadır. Tıp, biyoloji, bitkiler, madenler, hayvanlar ve yararlı otlar üzerinde bir dizin oluşturmuştur. Ancak bu eserlerden sadece yirmi yedisi günümüze kadar gelebilmiştir. Özellikle Bîrûnî'nin eserlerinin Orta Çağ'da Latinceye çevrilmemiş olması, kitaplarının ağır bir dille yazılmış olmasının bir sonucudur. Ancak Bîrûnî kendisinin de dediği gibi, yapıtlarını sıradan insanlar için değil bilginler için yazmaktaydı.

Yine Harezmi "Zîci'nin Temelleri" adlı yapıtının 12. yüzyılda Abraham ben Ezra tarafından İbraniceye çevrildiği bilinmektedir. Batı'nın Bîrûnî ilgisi ise 1870'lerde başladı. O günden bugüne Birûni eserlerinin bazılarının tamamı veya bir kısmı Almanca ve İngilizceye çevrildi.
Mektuplarından, Bîrûnî'nin Aristo'yu bildiği anlaşılır. İbn Sînâ gibi önemli bilginlerle beraber çalışan Bîrûnî, Hindistan'a birçok kez gitti. Bu nedenle Hindistan'ı konu alan bir kitap yazdı. Onun bu kitabı birkaç dile çevrildi. Birkaç dile çevrilen bu kitap çoğu bilgine örnek oldu. Bîrûnî'nin bir tane de romanı vardır.

Bîrûnî'nin matematikçi yönü, en çok bilinen yönüdür. Yaşadığı yüzyılın en büyük matematikçisi olan Bîrûnî, trigonometrik fonksiyonlarda yarıçapın bir birim olarak kabul edilmesini öneren ilk kişi olup sinüs ve kosinüs gibi fonksiyonlara sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyonlarını ilave etmiştir. Bîrûnî'nin bu yönü batı dünyası tarafından ancak iki asır sonra keşfedilip kullanılabilmiştir.
Bîrûnî'nin trigonometriyi kullanarak bir dağın yüksekliğini ölçtüğü, sonra da yükseltisini bildiği bu noktadan ufuk alçalması açısının ölçülmesi yoluyla meridyen yayı uzunluğunu hesaplaması da geometri açısından önemli bir çalışmasıdır. Meridyen yayı uzunluğunun ilk kez Bîrûnî tarafından bu yöntemle bulunması yaygın bir kanıdır. Ancak Bîrûnî bu yöntemi başka bir bilginden aldığını belirtmiştir.

Bîrûnî'nin astronomi alanında yaptığı çalışmaların başında Sultan Mesut'a 1010'da sunduğu "Mesudî fi'l Heyeti ve'n-Nücum" adlı yapıtı gelmektedir. Bu yapıt günümüze gelmiş olup bu konuda yaptığı çalışmalarının bir kısmı kayıptır. Kanun adlı eserinde Aristo ve Batlamyus'un görüşlerini tartışma konusu yaparak Dünya'nın kendi ekseninde dönüyor olma olasılığı üzerinde durması bilim tarihi açısından önemlidir. Ancak bu konuda kesin bir sonuca varamadığı varsayılan Bîrûnî'nin günümüze değin bu konuda bir eseri ulaşmamıştır.
"Nihâyâtü'l-Emâkin" (Türkçe: Mekânların Sonları) adlı yapıtı, coğrafyadan, jeoloji ve jeodeziye kadar bir dizi konudaki yazılarını içerir. Sultan Mesut'a sunduğu "el-Kanunü'l-Mesudi", Bîrûnî'nin astronomi alanındaki en önemli yapıtıdır. Bilim tarihçilerine göre Bîrûnî, Kopernik'le başlayan çağdaş astronominin temellerini atmıştır.
Ayrıca gerilim düzleminin gök apsisine göre eğikliğini de (enlem eğikliği) Kas, Gürgenç ve Gazne'de yaptığı çeşitli hesaplamalarla aslına çok yakın değerlerde bulmuştur. Ayrıca birçok elementli ve bileşikli hesaplayabilmiştir. Boylamın belirlenmesi gerilimininkine nazaran daha zor olduğundan Bîrûnî, iki nokta arasındaki boylam farkını enleme ve aradaki toplam uzaklığa dayanan bir formülle hesaplama yoluna gitmiş, ölçme ve gözlemlerinde hata payını en aza indirgemek için uğraşmıştır. Bunun yanında gözlem aletlerinin boyutunu büyütmek yerine onları çapraz çizgilere bölmeleyerek duyarlılığı arttıracağını keşfederek verniye ilkesinin temellerini atmıştır. Aşağıda ekliptik eğimin değerini bulan bazı bilim adamlarının ortaya attığı sayı değerleri bulunmaktadır:

Bîrûnî, "Kitâbü’l-Camahir fi Mârifeti'l-Cevâhir" (Türkçe: Cevherlerin özellikleri üstüne) adlı yapıtında 23 katı maddenin ve altı sıvının özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine çok yakın olarak saptamıştır. Aynı şekilde Hint tarihi hakkında da kitap yazan Bîrûnî, Hintlerin inandığı inançları, inanışlarını, yaşam biçimlerini ve gelenek-görenekleri çok ayrıntılı olarak anlatmış, bunu yaparken tamamen tarafsız ve önyargılardan uzak davranmıştır.
Tıp alanında da birçok eser veren Bîrûnî, döneminde bir kadını sezaryenle doğum yaptırmayı başarmıştır. Şifalı otlar ve birtakım ilaçlar üzerine yazdığı "Kitabu's Saydane", Bîrûnî'nin son yapıtı olmakla beraber 1048'de yazılmıştır. Bu kitapta üç bin kadar bitkinin neye yaradığını ve nasıl kullanıldığı yazmaktadır. İlaçların yanında o bitkinin Farsça, Yunanca, Sanskritçe, Harezmce ve Sindhî gibi başka diller ile günümüzde var olmayan çeşitli lehçelerdeki karşılıkları verilmiştir.
Yaşamının son döneminde yazdığı "Kitab-ül saydala fi l-tıb" adlı eseri İslam Orta Çağı'nın en önemli Materia Medica'larından birisi olarak kabul edilir.
"Tıbbın en önemli gerçeklerinden birisi, tıpla ilgilenen kişilerin doğa bilimlerini de incelemeleri ve doğa yasalarını tam anlamıyla kavrayabilmiş olmalarıdır. Ne yazık ki çağımızda insanlar kulaktan dolma bilgilerle yetinmektedirler. Ancak ustalardan sanatının temel özelliklerini yılmadan öğrenip, bunları gereğince uygulayabilenler ustalığa ulaşmayı umabilirler." Kitab - ül Saydele fi l-tıb
Bilimsel bakış açısı olarak İbn Sînâ'nın Aristo tarzı düşüncesine karşı çıkan Bîrûnî, tek tanrı inancını benimseyerek Evren'in bir başlangıcının olduğunu, öncesiz bir Evren'in tanrının gereksiz sayılması demek olduğunu savunmuştur. İbni Sînâ'nın bu tarz yaklaşımına sürekli karşı çıkan Bîrûnî'nin, İbn Sînâ ile yazışırken yaptığı tartışmalardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.
Öte yandan Bîrûnî, astroloji ile ilgilenmiş ve "Kitâbu't Tefhim fî Evâili Sanaati’t-Tencîm" adında bir astroloji eseri yazmıştır. Bunun yanında Bîrûnî, devletlerin tarihlerini incelerken ekonomik nedenleri araştırarak devletlerin ilişkilerinin altında dinî nedenler aranmasının yanlış olduğunu öne sürmüştür.
Batı'da "Aliboron" adıyla bilinen Bîrûnî'nin yapıtları birçok Batı diline çevrilmiştir. Bîrûnî, hiçbir eserinde tek bir bilime veya konuya bağlı kalmadan bilimi tek bir bütün olarak gören bir ansiklopedisttir.

Bîrûnî'nin onlarca yapıtı arasında en çok bilinenleri aşağıdaki gibidir:

El-Âsârü'l-Bâkıye
El-Kanûn'ül-Mes'ûdî
Kitâb'üt-Tahkîk Mâ li'l-Hind
Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin
Kitâbü'l-Cemâhir fî Mâ'rifet-i Cevâ-hir
Kitâbü't-Tefhîm fî Evâili Sıbaâti't-Tencîm
Kitâbü's-Saydele fî Tıp

Bîrûnî, günümüzde en bilinen İslâm bilginlerinden biridir. Tüm Dünya'daki çeşitli ülkelerde Bîrûnî'yi anmak için sempozyum ve kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını "Bîrûnî'ye Armağan" adıyla Bîrûnî'ye ayırdı. 1973 yılında Türkiye'de basılan pullar arasında Bîrûnî'ye de yer verildi. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dâhî B

Compact Disc ya da Yoğun Disk (İngilizce: compact disc, CD), Philips ve Sony ortaklığı ile geliştirilmiş sayısal optik veri saklama ortamıdır. 1982'de Sony şirketinde çalışan Norio Ogha tarafından icat edilmiş ve aynı yıl 1 Ekim 1982'de satışa çıkan ilk disk ve yürütücü sırasıyla Billy Joel'in 52nd Street'i ve Sony'nin CDP-101'i idi. CD'ler bu tarihten sonra ticari olarak günümüze kadar satılmaya devam edilmiştir. CD-DA, CD-ROM, CD-R, CD-RW, 5.1 Music Disc, SACD, Photo CD, CD Video (CDV), Video CD (Video CD), Super Video CD, CD+G, CD-Text, CD-ROM XA, CD-i, MIL-CD, Mini CD gibi türleri bulunuyor.
Standard CD'ler 120 milimetrelik çapa sahiptirler. Standard bir CD 80 dakikaya kadar sıkıştırılmamış ses verisini saklayabilir (700 MB). Mini CD'lerin çapları 60 ile 80 mm arasında değişebilir. Mini CD'ler yaklaşık 24 dakikalık ses verisi depolayabilirler (200 MB).
CD-ROM'lar ve CD'ler bilgisayar sektoründe çok yaygın bir biçimde kullanılan teknolojiler olarak yerlerini korumuşlardır. 2004 yılında, Dünya çapında satılan CD sayısı yaklaşık olarak 30 milyara yükselmiştir. 2007'ye kadar bu rakam Dünya çapında 200 milyara ulaşmıştır.

CD, 1,2  mm kalınlığında, 15-20 gram ağırlığında ve polikarbonat plastikten yapılmıştır. İçten dışa doğru sırasıyla merkezî delik (15 mm), ilk-geçiş bölgesi, sıkma alanı, ikinci geçiş bölgesi (ayna grubu), program (veri) alanı ve çerçeveden oluşur. İçerideki program alanı 25 ilâ 58  mm arasında bir yarıçapı kaplar.

Blu-ray
CD-ROM
CD-RW
DVD
İlk Aşama: Öncelikle temiz bir ortamda yaklaşık 130  mm çapında, pürüzsüz, dairesel, fotoresist katmanla kaplı, cam hazırlanır. Kaynak materyal bilgisayar kontrolündeki bir makine yardımıyla belirli bir formatta yakılır. Böylece ana cam oluşturulur. Nikel plazma formuna getirilerek cama ince film olarak tutturulur.
Kalıp Hazırlama Aşaması: Daha sonra ana cam elektro (electroforming) kaplama tekniği ile 0,3 mm (300 µm) kalınlığında nikel ile kaplanarak, damga kalıp (stamper) üretimi gerçekleştirilir.
Baskılama Aşaması: Her bir damga kalıp bir plastik enjeksiyon makinesinde CD kalıplarına monte edilir. Erimiş polikarbon CD kalıbı içine enjekte edilir ve damga kalıp üzerindeki izler polikarbon materyale aktarılırken yoğun disk de üretilmiş olur. Bu aşamada üretilen yoğun disk şeffaftır ve okuyucularda damga kalıptan aktarılan izlerin okunabilmesi için yansıtıcı alüminyum film ile kaplanır. Son olarak da koruyucu vernik spin kaplama (yüksek hızda çevirerek) tekniği ile alüminyum filmin üzerine uygulanır.

CD Transport
CD Sürücü
Sega Mega-CD
CD Çalar (Windows)
CD ripper
CD single
Canlı CD
HDCD
SACD
DualDisc
Single
XRCD
Veri kayıt ortamı
Dijital ortam

Cep bilgisayarı - PDA (Personal Data Assistant - Kişisel Veri Yardımcısı), taşınabilir küçük cep bilgisayarları.
Küçük boyutlu bu bilgisayarlarda isim ve adreslerin saklanabildiği bir veritabanı, not defteri ve iletişim kurmayı sağlayan bölümler yer alır. Gelişen elektronik ve bilgisayar teknolojisi cihazların boyutlarını küçültmüş ve özelliklerini arttırmıştır. Cep telefonu, video ve fotoğraf çekimi, GPS gibi özellikleri olan örneklerinin üretilmesi ile cep bilgisayarlarının kullanımı yaygınlaşmıştır.

PDA kelimesi ile ilk kez 1993 yılında Apple şirketi tarafından üretilen Newton OS sistemli MessagePad cihazı için kullanılmıştır. Ancak MessagePad'den önce de PDA özelliklerine sahip olduğu söylenebilecek cihazlar bulunmaktaydı (Psion ve Sharp Wizard gibi). PDA'ların yaygınlaşması Palm tarafından 1996'da üretilen Palm Pilot'la birlikte başladı. Palm'in ilk modeli, kısa sürede PDA pazarının en popüler ürünü haline geldi. 90'lı yılların sonunda Microsoft tarafından üretilen modeller ise Pocket PC (Cep Bilgisayarı) adı ile anılmaya başladı. Microsoft için ilk Pocket PC 2000 yılında HTC tarafından tasarlandı ve üretildi.

Cep bilgisayarlarının ilk örneklerinde; renksiz ekran, sınırlı işlem gücü ve düşük enerji tüketimleri sayesinde uzun pil ömrü özellikleri öne çıkar. Bu tür cihaz üretiminin öncülerinden Japon şirketi Casio'yu daha sonra birçok üretici takip etmiştir.
İşletim sistemi basit ve alete özeldir. Genelde telefon defteri, adres defteri olarak ya da hesap makinesi olarak kullanılır. Casio FX-880P, PB-1000 ve PB-2000C gibi BASIC, Prolog, CASL, Assembler ve C dillerinde programlanabilir örnekleri de üretilmiştir. PB-2000C farklı ROM modülleri takılarak programlama dilinin değiştirilebildiği tek Casio ürünü olmuştur. PB-2000C sonrasında üretilen FX-890 modelinde tüm diller ROM'un içinde hazır halde bulunmaktadır. PB-1000 ve PB-2000C modellerinde hafızadaki programlar, diğer ürünlerden farklı olarak bir dosya sistemi içinde saklanırlar. Böylelikle programların içinden dosya üretmek, ekran görüntülerini hafızada saklamak ve hafızadan geri okumak mümkün olmuştur. Bu özellikleri ile Casio zamanının ötesinde ürünler ortaya çıkarmıştır.

Monokromik ile başlayan renkli ekranlar, artan işlem gücü, görece uzun pil suresi ile karakterize edilir. Pocket PC'lerin piyasaya girmesi ile rekabet sonucu ekran renklenmiş, işlem gücü artmıştır. Doğal olarak da pil ömru azalmıştır. PalmOS denilen özel bir işletim sistemi kullanmaktadır. Palm'dan sonra birçok firma da bu tarz cep bilgisayarı üretimine yeltenmiş ama başarılı olamamıştır. En son Sony bu tür cihazların üretimini durdurduğunu duyurmuştur

Microsoft'un PocketPC işletim sisteminin desteği ile piyasada yer bulmuştur. Renkli ekran ve güclü işlemci, multimedya işlemlerine (video gösterme müzik çalma) navigasyon ve cep telefonu olarak kullanılabilmesi nedeni ile yoğun ilgiyle karşılanmıştır.

Tipik bir cep bilgisayarında veri girişi, duyarlı ekran üzerine kalem (stylus) ile veya sadece dokunmak sureti ile yapılır. 320x240 (QVGA), 640x480 (VGA) veya 800x480 (WVGA) piksel gibi çözünürlükteki duyarlı ekran sayesinde el yazısı veya ekran tuş takımı ile veri girişi yapılabilir. Ayrıca sesle komut alma gibi sabit görevleri algılayabilecek programlarda mevcuttur. Gelişen teknoloji ve günümüz kullanıcı isteklerine bağlı olarak yeni modellerde yer alan kayar klavyeler ile veri girişi daha da kolaylaştırılmıştır.

Cep bilgisayarları, masa üstü bilgisayarlar veya diğer birimler ile USB üzerinden kablolu iletişim yapabilirler. Yeni nesil cihazlar Bluetooth veya Wi-Fi üzerinden ya da dahili GSM birimleri sayesinde bu protokol üzerinden kablosuz olarak da iletişim kurabilmektedir.
Cep bilgisayarları; Wi-Fi, GSM veya Bluetooth üzerinden internet bağlantısı kurabilirler. Dosya, doküman ya da e-posta alıp gönderme, internet sayfalarını görüntüleme gibi işlemleri yababilirler.
3G (3. Nesil) Görüntülü telefon görüşmeleri, EDGE, HSDPA 'da yeni teknoloji ile orataya konulmuş bağlantı seçenekleridir.

Cep bilgisayarları yaygın olarak Windows Mobile işletim sistemleri ile çalışırlar. Android, iOS, PalmOS gibi diğer mobil işletim sistemlerini kullanan cihazlar için tam bir Pocket PC tanımlaması yapılamamakla beraber farklı bir kategoride değerlendirilmektedir. 
16 Şubat 2009'da Microsoft CEO'su Steve Ballmer Barselona'daki Mobile World Congress'de yaptığı açıklamada bu tarihten sonra Windows Mobile olarak geçen işletim sistemi isminin cihazlar ile bütünleştirilerek Windows Telefonu (Windows Phone) olarak anılacağını açıkladı.
Windows Mobile işletim sistemi sürümleri;

Windows CE Serisi
Windows Mobile 2002
Windows Mobile 2003
Windows Mobile 2003 SE (Second Edition)
Windows Mobile 5
Windows Mobile 6
Windows Mobile 6.1
Windows Mobile 6.5
Windows Mobile 6.5.3
Windows Phone 7
Windows Phone 7.5 Mango
Windows Phone 7.5 Refresh Tango
Windows Phone 8 Apollo
Windows Phone 8.1
Windows 10 Mobile

Cep bilgisayarlarında, uygun yazılım kullanarak neredeyse bir masa üstü bilgisayarında yapılabilen her işi yapabilmek olasıdır.
Sıradan bir cep bilgisayarında standart olan özellikler; not defteri, kelime işlemci (Pocket Word vb.), hesaplama tablosu (Pocket Excel vb.), hesap makinesi, zamanlayıcı, çoklu ortam oynatıcı (Windows Çoklu Ortam Oynatıcı vs.), resim gösterici olarak sıralanabilir.

Yeni teknolojiler ile PocketPC, PDA gibi cihazlar mevcut sunucular ile veri alışverişinde kullanılarak çok kullanışlı hale gelmiştir.
Büyük işletmeler üretimlerini stoklarını müşteri ilişkilerini rahatlıkla takip edebilmektedir.
Bu tip cihazlara program hazırlamak için Appforge firmasının üretmiş olduğu visual studio.net ile birlikte çalışan crossfire kullanılabilir.
Not: Appforge firmasının sitesi oracle'a gitmektedir. http://www.appforge.com 6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Araç seyir sistemi
Cep bilgisayarları listesi
El terminali
Elektronik organizatör
Kalem bilgisayar
Kişisel konumlandırma yardımcısı
Kurumsal dijital asistan
Palm OS Graffiti

Windows Telefonları Resmi Sitesi 28 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Microsoft Windows Telefonu Resmi Blogu 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Windows Phone Uygulama Geliştiricileri Sitesi 18 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cep hesaplayıcısı (İngilizce: Pocket computer) hesap makinesinin boyutlandırılmış taşınabilir kullanıcı programlanabilir bilgisayarıydı.
Bu bilgisayar kategorisi öncelikle 1980'lerde ve 1990'ların ortalarında var oldu. Üreticiler Casio, Hewlett-Packard, Sharp Corporation, Tandy Corporation / Radio Shack (Casio ve Sharp modellerini kendi TRS hattında satıyor) ve daha pek çok şeyi içeriyordu.
Programlama dili genelde BASIC'di, ancak bazı cihazlar alternatifler sundu. Örneğin, Casio PB-2000, Assembly, BASIC, C, CASL ve Lisp'de programlanabilir. Bunun için Fortran ve Prolog kartları da geliştirildi. En son Sharp cep bilgisayarı PC-G850V (de) (2001) C, BASIC ve Assemblerde programlanabilir. Cep bilgisayarlarının önemli bir özelliği, tüm programlama dillerinin daha büyük bir bilgisayarda bir çapraz derleyiciden indirilemeyen cihazın kendisi için mevcut olmasıydı.
Özdeş olmamasına rağmen, prensip olarak kişisel dijital asistanlar, el bilgisayarı ve programlanabilir hesaplayıcılar, aynı boyutta veya daha küçük bir pakette önemli ölçüde daha fazla bilgi işlem gücüne sahip olan cep bilgisayarı ile aynı işlevleri çoğuna hizmet eder. Temel ayrım, daha modern tasarımların (programlanabilir hesap makineleri hariç) genellikle kullanıcı programlama kabiliyetine sahip olmamaları ve kendi kendine yeten ortamlar yerine daha büyük bir sistemin müşterileri olarak hareket etmeleri için kurulmuş olmalarıdır. Bazı cep bilgisayar modelleri, yazıcı ve teyp sürücüleri, disket sürücüleri, barkod okuyucuları, televizyon setine veya monitörüne bağlanabilir video arabirimleri ve RS-232 arayüzleri gibi veri depolama ve giriş / çıkış tesisleri bulunduruyordu. Bu, bir masaüstü bilgisayara veya diğer çevre birimlerine bağlanmalarına izin verildi. Şimdiki durumda cep hesaplayıcıları bilgisayar ve cep telefonlaeın gelişimi ile bağlı üretilmemekdedir.

Cep hesaplayıcısı müzesi 29 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Palmtop PC
Cep bilgisayarı
El bilgisayarı

Cep telefonu, kolayca taşınabilen, geniş kapsama alanlı, kablosuz telefon sistemini kullanan bir iletişim ve multimedya aygıtı.
Cep telefonu ile sağlanan hizmetler, telefon modeline ve servis sağlayıcıya göre değişmekle beraber en yaygın olarak kullanılanları, sesli görüşme ve kısa mesaj hizmetidir. Sesli ve yazılı görüşmenin yanı sıra görüntülü görüşme, görüntülü mesaj, müzikçalar, video oyunları, internet, veri transferi ve hatta ofis uygulamaları gibi tüm diğer bilgisayar işlevlerini kullanıcısına ulaştırabilir.
Cep telefonları internet ve telefon bankacılığı hizmetlerinde de kullanılabilir. PayPal gibi çevrimiçi hesapları kullanarak, sms aracılığıyla, satın alınan mal ve hizmetlerin ücretlerinin ödenmesi amacıyla kullanılabilir. Türkiye'de ilk cep telefonu görüşmesi 23 Şubat 1994 günü gerçekleştirilmiştir.

Teknolojideki gelişmeler sonucu her geçen gün yeni cep telefonu modelleri çıkmaktadır. Bu modeller zaman zaman farklı grupların özelliklerini de barındırdığı için tam bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Cep telefonları genel bir sınıflamayla başlıca şu gruplara ayrılır:

Tuş takımlı: Tuş takımlı telefonlar karakter girişi ve menü seçimleri için fiziksel butonlara sahiptir. Başlıca iki gruba ayrılır:

Alfanümerik: Alfanümerik tuşlarda genellikle 0-9 arası rakamları ihtiva eden tuşlar ve bu tuşlara atanmış belirli harfler bulunur. Farklı karakterlere ulaşmak için aynı tuşa birden fazla kez basılması gerekebilir.
Klavyeli: Klavyeli telefonlarda genellikle tüm harfleri ve rakamları kapsayan bir klavye bulunur.
Dokunmatik: Bu tür telefonlarda dokunmatik ekran ya da dokunmatik padlara parmaklar veya özel kalemlerle dokunarak veri girişi yapılabilir.
Bazı telefon modellerinde dokunmatik ekran ve tuş takımı bir arada bulunur.

Normal (düz): Normal veya düz telefonlar, sadece ekrana veya ekran ile aynı düzlemde bulunan bir tuş takımına sahiptir. Tuş takımını ya da ekranı kaplayan, koruyan herhangi bir parça ihtiva etmez. İlk cep telefonları modellerinin tamamı bu şekildedir. Tuş kilidini aktif hale getirmek için genellikle birkaç tuştan oluşan bir kombinasyonu kullanmak gerekir.
Kapaklı: Kapaklı cep telefonlarında (İngilizce: flip phone) tuş takımını, ekranı veya her ikisini birden kaplayan koruyucu bir kapak bulunur. Genellikle bir çift menteşe etrafında dönen kapak, elle veya bir düğme yardımı ile açılıp kapanır. Kapaklı cep telefonlarında ekran ve tuş takımı dış etkenlerden korunurken, tuş kilidi kullanımına da gerek kalmaz.
Kızaklı (kayan kapaklı veya kaydıraklı):  Kızaklı telefonlar (İngilizce: slide phone), genellikle bir çift kızak üzerinde hareket eden iki parçadan oluşur. Üstteki parça sadece ekranı, birkaç önemli tuşu ya da her ikisini birden ihtiva eder. Alttaki parça ise genellikle tuş takımını ihtiva eder. Kızaklı cep telefonlarında, genellikle, tuş kilidini açmak için üstteki parçayı kaydırmak yeterlidir.

Simkart, cep telefonlarının servis sağlayıcının telefon hizmetinden yararlanmasını sağlayan ve kimlik bilgilerini barındıran bir mikroçiptir. Simkart sözcüğü, İngilizce Subscriber Identity Module (Abone Kimlik Modülü) sözcüklerinin baş harfleri ile kart sözcüğünün birleşmesinden meydana gelmiştir. Simkart cep telefonunun içine yerleştirilir. Çıkarıldığında cep telefonundan normal aramalar yapılamaz. Sim kartsız bir cep telefonu ile sadece acil servisler aranılabilir. Simkart başka bir telefona takıldığında eğer yeni telefon farklı simkartlara kilitli değilse normal şekilde çalışır.

Günümüzdeki cep telefonlarında yaygın olarak şarj edilebilir lityum iyon piller kullanılır. Pilin ömrü telefon modeline, özelliklerine ve kullanıcının alışkanlıklarına göre farklılık gösterir. Cep telefonlarının şarj edilme ihtiyacını minimuma indirmek veya tamamen ortadan kaldırmak için güneş enerjisi ile çalışan cep telefonları üretimi konusunda yoğun çalışmalar yapılmaktadır.

Cep telefonlarında sinyalleri daha iyi yakalayabilmek için antene ihtiyaç vardır. İlk modellerde genellikle harici bir anten bulunurken, gelişmiş modellerde harici anten yerine dahili anten bulunur. Modern telefonlarda, SAR etkisini azaltmak amacıyla dahili antenler kullanıcının kulak hizasına gelmeyecek şekilde genellikle cihazın alt kısımlarında konumlandırılırlar.

Cep telefonunun mucidi Amerikalı John Francis Mitchell ve Martin Cooper'dır. Motorola şirketinde mühendis olarak çalışırken 1973'te ilk cep telefonunu geliştiren Martin Cooper, "İlk cep telefonları bir kilodan ağırdı, bataryası 20 dakikadan fazla dayanmıyordu, ancak bu telefonların uzun süre elde tutulmaması açısından iyiydi" demiştir.

Cep telefonlarının tüm zararları kapsamlı olarak incelenememiştir. Tüm zararlarının ve insanlar üzerindeki etkilerinin daha detaylı incelenebilmesi için daha uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyulmaktadır.

Finlandiya'da insan hücreleriyle ve canlı farelerle yapılan iki yıllık bir deneyin sonuçlarına göre cep telefonları zararlı maddelerin beyine kan yolu ile girmesini engelleyen kan bariyerlerine zarar vermektedir. Küçülen bariyerler beyne ulaşan zararlı molekülleri filtreleme görevini tam olarak yerine getirememektedir.
Selçuk Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, cep telefonu kullanımı alzheimer ve parkinson gibi hastalıkların oluşma riskini artırmaktadır.
Cep telefonu ve kanser arasındaki ilişkiyi araştıran günümüze kadarki en kapsamlı çalışma Danimarka'da yapılmıştır. Aralarında 10 yıldan fazladır cep telefonu kullanan kişilerin de bulunduğu 420 bin kişinin katıldığı bu araştırma da cep telefonu ile hiçbir kanser tipi arasında bağlantı kurulamamıştır. Bunun haricindeki araştırmaların çoğunda da cep telefonunun kanser riskini artırdığına dair bir bulguya ulaşılamamıştır. Birkaç araştırmada, beyin kanseri olan kimselerde cep telefonu kullanılan tarafta kanser gelişme riskinin yüksek olduğunu gösteren bulgular elde edilmiştir. Ancak aynı kimselerin beyninin diğer yarısında kanser gelişme riskinin de düştüğü gözlenmiştir.
Bununla birlikte birçok kanser türünün vücutta oluşumu on yıldan fazla sürdüğü için, kablosuz telefonların özellikle insanlarda kanserojen etkisinin tam olarak incelenebilmesi uzun zaman gerekmekte ve deneklerin kablosuz telefonları bu süre zarfında yoğun olarak kullanan kimseler olması gerekmektedir. İsviçre'nin Orebro Üniversitesi'nden Profesör Kjell Hansson Mild, birçok resmi raporun kablosuz telefonların zararsız olduğunu söylemesini çok tuhaf bulduğunu, on yıldan fazla kablosuz telefon kullanımının vücutta değişikliklere neden olduğunu gösteren güçlü bulguların bulunduğunu belirtmiştir.

Oyun, SMS gibi görsel öğelerinin uzun süre kullanımı göz yorulmasına ve baş ağrısına neden olabilir. Aynı şekilde sesli öğelerinin uzun süre, yüksek ayarda ve özellikle kulaklık ile kullanımı geçici ve kalıcı işitme kayıplarına ve baş ağrısına neden olabilir.

İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre direksiyon başında cep telefonu kullanımı dikkati %30 oranında azaltmaktadır. Bu etki yasaların izin verdiği maksimum alkol miktarının yaptığı etkiden daha fazladır. Birçok ülkede direksiyon başındayken elde cep telefonu kullanımı kanunen yasaktır. Yasalarda yapılan son değişikliklerle "ahizesiz" (İngilizce: hands-free) kullanım da yasaklanmaya çalışılmaktadır.

Cep telefonlarından tamamen uzak durmak pek mümkün görünmese de basit önlemlerle muhtemel zararları minimuma indirilebilir. İş makinası ve taşıt kullanırken cep telefonu kullanımından kaçınılmalı, yüksek ses ayarında ve uzun süre kullanılmamalı, çok gerekli olmadıkça hamile bayanlar ve çocuklar tarafından kullanılmamalıdır.
Selçuk Üniversitesi'ndeki bir araştırmanın sonuçlarına göre, kulaklık ve mikrofon seti kullananların yaklaşık yüzde 80'inde, cep telefonundan kaynaklanan sorunların görülmediği ortaya çıkmıştır. Bir diğer sonuca göre ise telefondan tam sinyal alınamıyorsa, cihaz daha fazla elektromanyetik dalga yayacağı için konuşmanın kısa tutulması tavsiye edilmektedir.
2001 yılından itibaren vücut tarafından absorbe edilen elektromanyetik dalga miktarı birimi (Specific Absorption Rate [SAR]) Avrupa'da standart hale getirilmiştir. Birçok ülkede cep telefonu üreticileri SAR bilgisini tüketiciye vermek zorundadır. Düşük SAR'lı bir telefon modeli seçmek cep telefonlarının muhtemel kanserojen etkilerinden korunmada etkili olabilir.
Kimyasal maddelerin doğaya vereceği zararları minimuma indirmek için ömrünü tamamlayan cep telefonları doğaya terkedilmemeli, geri dönüşüm yapılmalıdır.

Nomofobi (cep telefonu bağlantısını kaybetme korkusu)
Baz istasyonu

Charles Babbage (d. 26 Aralık 1791 – ö. 18 Ekim 1871), İngiliz matematikçi, analitik filozof, makine mühendisi ve programlanabilir bilgisayar fikrini ortaya atan (proto-)bilgisayar bilimcisi mucit.
Çalışmalarının bir kısmı Londra Bilim Müzesi'nde sergilenmektedir. Mekanik olarak çalışabildiği sonradan kanıtlanmış bir hesap makinesi geliştirmiştir. Yaptığı hesap makinesini günümüz bilgisayarlarının geliştirilmesinde en önemli katkılarda bulunduğu kabul edilir.
1991 yılında, Babbage'ın özgün çalışmalarına sadık kalarak onun fark makinesi diye adlandırdığı cihaz tamamlanmış ve işlevsel biçimde çalıştığı görülmüştür.
Babbage'ın zamanında, matematiksel tablolar çok yüksek oranda işlem hataları içeriyorlardı. Cambridge'te iken insanlar tarafından hesaplanarak hazırlanan bu tabloların ne kadar hatalı yapıldığını görerek, kendini insandan kaynaklı hatalara engel olabileceği bir hesap makinesinin tasarımına adamıştır. 1822 yılında, polinom işlevlerin (fonksiyonların) değerlerinin hesaplanmasını olanaklı kılacak, fark makinesi adını verdiği aygıtın yapımına başladı.

Babbage 1830'ların ortalarında çözümleyici makine diye adlandırılan ve çağdaş sayısal (dijital) bilgisayarın öncüsü olan aygıtın tasarımını gerçekleştirdi. Bu aygıtta delikli kartlardan gelen komutlar uyarınca herhangi bir aritmetik işlemin yapılabilmesi öngörülüyordu. Ayrıca sayıların saklanabileceği bir bellek birimi, işlemlerin art arda ve sırasıyla yapılmasını sağlayacak ardışık kontrol ve bugünkü bilgisayarın daha birçok temel öğesi makinede yer alacaktı. Ama çözümleyici makine hiçbir zaman tamamlanamadı. Babbage'ın tasarımı 1937'de not defteri bulununcaya değin unutuldu.

Fark makinesi, bir değerler serisini otomatik olarak hesaplayabilmeyi öngörüyordu. Sonlu farklar yönteminden yararlanarak, çarpma ve bölme işlemlerinden yararlanmaksızın hesaplama yapmak mümkündü. Fark makinesi, projenin ilk haliyle, 2.5 m yüksekliğinde, 15 ton ağırlığında olacak ve 25,000 parçadan oluşacaktı. Projesine mali kaynak bulabilmesine rağmen tamamlayamamıştır. Daha sonra fark makinesinin geliştirilmiş bir modelini tasarlamasına rağmen bunun yapımına hiç başlayamamıştır. 19. Yüzyılın olanak tanıdığı ölçüsel toleranslarla 1989-1991 yılları arasında tamamlanan bu makine, Londra Bilim Müzesi'nde çalıştırıldığı zaman ortalama bir elektronik hesap makinesinden çok daha öteye giderek 31 basamağa kadar doğru hesap yapabildiği görülmüştür.

Babbage geliştirdiği ikinci fark makinesi ile birlikte çalışabilecek, değişken sütun ve satır özelliklerine sahip, çıktı formatı programlanabilmesi gibi şaşırtıcıdır.
Fark makinesinin tasarımından sonra Babbage, bundan çok daha karmaşık olan analitik makinenin tasarımına başlamıştır. Öldüğü 1871 yılına kadar bu makinenin üzerinde çalışmıştır. İki makine arasındaki önemli farklardan birisi, analitik makinenin, o zamana kadar henüz duyulmamış bir şey olan delikli kartları (punch card) kullanabilmesidir. Kullanıcıların programları önceden yapabilmesinin bir ihtiyaç olduğunu ve programları makineye iletebilmek için de uygun ortamın delikli kartlar olduğu düşüncesine varmıştır. Babbage, makineyi birden fazla işlevi ardışık olarak yapabilecek şekilde tasarlanmaya çalışmıştır.

Colossus bilgisayarı, II. Dünya Savaşı sırasında yapılan şifreli Alman yazışmalarını çözmek için kullanılan erken dönem bilgisayarlardan biri. Colossus, dünyanın ilk kısmen programlanabilen dijital elektronik bilgisayarıydı.
Colossus, mühendis Tommy Flowers tarafından Doris Hill'deki İngiliz Posta Ofisi Araştırma İstasyonu'nda 1944 yılında tasarlandı.
Prototip "Colossus Mark I", Şubat 1944 yılında Bletchley Park'ta çalışmaya hazırdı. Geliştirilmiş modeli olan "Colossus Mark II", Haziran 1944'te Alman Lorenz SZ40/42 şifre makinesinin yazışmalarını çözmek üzere çalıştırılmaya başlandı. Ayrıca Alman şifre makinelerini de taklit edebiliyordu. Savaşın sonuna kadar 10 adet Colossus Mark II bilgisayarı yapılmıştı.
Colossus, iki veri dizisini programlanabilir bir Boole fonksiyonu ile kıyaslamaktaydı. Şifreli mesaj kâğıt bir banttan yüksek hızda okunuyordu. İkinci veri dizisini Collosus kendi kendine, Lorenz makinesine elektronik olarak benzetim yaparak yaratmaktaydı. Collosus her denemede Lorenz'in farklı bir ayarını taklit ediyordu. Eğer şifreli mesajla Collosus'un deneme verileri belli bir eşiğiğin üzerinde çakışırsa, sonuç elektrikli bir daktiloda basılıyordu.
Bugünkü dijital bilgisayarlarımızın ve dijital elektroniğin temelin de Collosus'ta kullanılan Boole cebirine dayanmaktadır.

Colossus bilgisayarları müttefikler tarafından Lorenz SZ 40/42 şifre makinesinin şifrelediği yüksek seviyeli Alman iletişimini çözümlemek için kullanıldı. Bu şifre makinesi, aynı çalışma sistemine sahip olmasına karşın, ünlü Enigma makinesinden daha karmaşık bir şifreleme yapabiliyordu. 3 ya da 4 rotorlu olan Enigma makinesinden farklı olarak Lorenz makinesi 12 rotora ve 501 bağlantı iğnesine sahipti. Bu da şifreleme algoritmasını çok karmaşık bir hale getiriyordu. Enigma makinesi şifreleri üzerinde zor da olsa elle hesaplama yapan matematikçiler, Lorenz SZ 40/42 şifreleri üzerinde aynı başarıyı gösteremediler ve olasılıkları hesaplamak için bir bilgisayar yapma zorunluluğu doğdu.
Enigma makinesine göre hantal olan Lorenz makinesinin şifreleri iki aşamada çözülüyordu. Önce rotor tekerleklerini çözümlemek, sonra bu tekerleklerin ayarlarına benzetim yapmak gerekiyordu. Rotor tekerleklerini çözümlemek, rotorların üzerindeki iğnelerin dizilimini bulmak demekti. Rotorun dizlimi bulununca, Colossus bilgisayarı ile tekerlek ayarları hesaplanıyordu.
Colossus, Bletchley Park'ın bir bölümü olan Newmanry'de matematikçi Max Newman başkanlığındaki Lorenz makinesi çözümleme metotları bölümü tarafından çalıştırılmaktaydı.

Colossus, Şifre Çözümlemede Devrim6 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lorenz şifreleyicisi ve Colossus  7 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Colossus Yeniden Yapım Projesi22 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Colossus Yeniden Yapımı ile ilgili BBC haberi 9 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Colossus bilgisayarı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

DVD, CD-ROM görünümünde elektronik kayıt ortamıdır. İngilizce Digital Versatile Disc ('Çok Amaçlı Dijital [Sayısal] Disk') ya da Digital Video Disc (Dijital [Sayısal] Video Diski) sözcüklerinin kısaltmasıdır. 1995 yılında icat edilip geliştirilmiş ve ilk olarak 1 Kasım 1996'da Japonya'da piyasaya sürülmüştür. CD'ye göre, çok daha yüksek kayıt kapasitesine sahiptir. DVD-R, DVD-D, DVD+VR, DVD+R, DVD-R DL, DVD+R DL, DVD-R DS, DVD-R DL, DVD-R DS, DVD+R DS, DVD-RW, DVD+RW, DVD-RAM, DVD-D, DVD-A, DVD-Video, HVD, Flexplay, EcoDisc, MiniDVD gibi çeşitleri vardır. Gündelik yaşamda, teknik tanımı dikkate alınmadan ve sözcüğün açılımı düşünülmeden, yaygın olarak, DVD üzerine kaydedilmiş, film ya da video anlamında kullanılır.
Standart tek katmanlı bir DVD 4,7 GB'a kadar veri depolayabilirken, çift katmanlı bir DVD 8,5 GB'a kadar veri depolayabilir. Çift katmanlı, çift taraflı DVD'ler en fazla 17,08 GB'a kadar veri depolayabilir.

CD (Compact Disc, Taşınabilir Disk) denilen kayıt ortamları ilk kez, 1990'lı yılların başında kullanılmaya başladı ve gerek üretici firmalar, gerekse, kullanıcılar tarafından büyük kabul gördü. Bunun uzantısı olarak kullanımı bilişim, müzik ve sinema endüstrisi alanlarında hızla yaygınlaştı.
1990'lı yıllarda asıl amaç, kayıt süresi açısından, ihtiyaca cevap veremeyen, VideoCD'den (VCD) daha fazla kayıt kapasitesine sahip uygun bir kayıt ortamı geliştirmekti. Bunun uzantısı olarak, daha fazla kayıt imkânı sağlayan yeni bir kayıt ortamı üzerinde çalışılmaya başladı.
İlk etapta, Sony ve Philips tarafından geliştirilen MultiMedia CD (MMCD) ile Toshiba ve Time Warner tarafından desteklenen Super Density CD'lerin (SD) bu ihtiyacı karşılayacağı düşünüldü ise de, bu gerçekleşmedi. Sonunda birbirinden ayrı olarak çalışan bu gruplar, film endüstrisinin de baskılarıyla, 1995 yılında, ortak bir standart üzerinde çalışmaya karar verdi.
İlk başta, sadece video görüntüler için düşünülen DVD kısaltması, "Digital Video Disc" anlamında kullanılmakta iken, daha sonra başka alanlarda da kullanılabileceği düşünülerek "Digital Versatile Disc" (İng. versatile, Alm. vielseitig, çok amaçlı) anlamında kullanılmaya başladı.
Günümüzde büyük bir DVD pazarı oluşmuş olsa bile (Almanya'daki verilere göre, 2001 yılında sinema filmi olarak satılan DVD sayısı VHS video kaset satışlarını geride bırakmış olmasına rağmen) daha yoğun kayıt imkânı sunan, yeni kayıt ortamları üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir.
Bunlar içinde en çok dikkat çeken çalışmalar, Blu-ray Disc (kısaca Blu-Ray) ve High Definition DVD (HD-DVD) üzerinde yapılan çalışmalardır..

DVD'ler 0.6 mm kalınlığında plastik kaplı polikarbonattan,iki disk in birleşmesinden ve çok daha ince yansıtıcı bir alüminyum ya da altın tabakadan oluşur. Bu iki disk birbirine yapıştırılarak 1.2 mm'lik bir disk oluştururlar. Oluşan disk iki yüzünden ya da tek yüzünden okunabilecek şekilde tasarlanabilir. Tabakaların bir CD'nin yarısı kalınlığında olmasının nedeni daha yüksek numerik aparatı olan bir lensle okunabilmeyi ve daha küçük ve dar çukurlarla bilgi yazabilmeyi sağlamasıdır.
Tek katmanlı bir DVD, standart bir CD'nin yedi katı olan 4.7 GB bilgiyi saklayabilir. 650 nm dalga boyundaki kırmızı bir lazer (CD için bu değer 780 nm'dir) ve 0.6'lık bir numerik aparatla (CD için 0.45), okuma çözünürlüğü 1.65 kat artmıştır. Bunun iki boyutta olduğunu da düşünürsek fiziksel veri saklama boyutunun 3.5 kat arttığını görebiliriz. DVD, fiziksel tabakada daha verimli bir kodlama yöntemi kullanır. CD'nin hata düzeltme sistemi CIRC, yerini daha güçlü Reed-Solomon ürün koduna bırakmıştır, RS-PC; aynı şekilde Yediye Ondört Modülasyonu (EFM) de yerini, sekize on altı modülasyonu kullanan EFMPlus'a bırakmıştır. CD'deki gibi altkod yoktur. Sonuç olarak, DVD biçimi, üçüncül hata düzeltme tabakası kullanan CD-ROM biçiminden yüzde 47 oranında daha verimlidir.
DVD'nin çeşitli uygulama alanları vardır:

DVD-Video (filmler (görüntü ve ses))
DVD-Audio (yüksek kaliteli ses)
SACD (yüksek kaliteli ses)
DVD-VR (TV'den ya da kameradan kaydedilmiş görüntü ve ses)
DVD+VR (+R ve +RW disklere kayıt için DVD-Video)
PS2 DVD (PlayStation 2 oyunları için)
Xbox DVD (Xbox oyunları için)
DVD-Data (veri saklamak için)
Disk ortamı şunlar olabilir:

DVD-ROM: salt okunur, kalıpla üretilmiş
DVD-R: bir kere yazılır
DVD-RW: tekrar yazılabilir
DVD-RAM: rastgele erişimle tekrar yazılabilir
DVD+R DL: iki katmanlı bir kez yazılır

Diskin bir ya da iki tarafı olabilir ve her taraf için bir ya da iki katmanı olabilir; taraf ve katmanlar diskin boyutunu belirler.

DVD-5: tek taraflı, tek katman, 4.7 GB (4.38 GiB)
DVD-9: tek taraflı, çift katman, 8.5 GB (7.92 GiB)
DVD-10: çift taraflı, tek katman iki yüzünde, 9.4 GB (8.75 GiB)
DVD-14: çift taraflı, çift katman tek yüzünde, diğerinde tek, 13.3 GB (12.3 GiB)
DVD-18: çift taraflı, çift katman iki yüzünde, 17.1 GB (15.9 GiB)

DVD kodları, DVD'lerdeki bilgilerin okuyucular tarafından algılanmasını sağlar, ancak usta ellerde yazılabilen bu kodlar günümüzde bilgisayarlar aracılığıyla da yazılabilmektedir.

DVD Collector (DVD Koleksiyoncusu)

Dağıtımlı hesaplama, ortak bir hedefe ulaşmak için birden fazla konumdan gelen bilgisayar kaynaklarının birleştirilmesinden meydana gelir. Izgara ise, çok sayıda dosyayı içeren ve etkileşimli olmayan iş parçalarından oluşan bir dağıtılmış sistem olarak düşünülür. Dağıtımlı hesaplama, ızgara bilgisayarların her düğümünün, farklı birer görevin icrasını gerçekleştirmek üzere ayarlanmış olmasından dolayı, kümeleme tekniği gibi geleneksel yüksek performanslı bilgi işlem sistemlerinden ayırt edilir. Izgara bilgisayarları ayrıca, küme bilgisayarlarına göre daha heterojen ve coğrafi olarak dağınık (dolayısıyla fiziksel olarak birleşmemiş) olma eğilimindedir. Tek bir ızgaranın belirli bir uygulamaya ayrılabilmesine karşın, genelde bir ızgara çeşitli amaçlar için kullanılır. Izgaralar genel amaçlı ızgara katman yazılımları ve kitaplıklarıyla oluşturulur. Izgara boyutları oldukça büyük olabilir.

Derleyici, kaynak kodu makine koduna dönüştüren yazılımdır. Bir programlama dilinin derleyicisi, o programlama dili kullanılarak yazılmış olan kodu hedef işlemci mimarisine göre uygun şekilde makine koduna derler ve genellikle çıktı olarak yürütülebilir dosyanın (executable file) oluşturulmasını sağlar. Bu eyleme derleme denir. Bir başka ifadeyle derleyici, bir tür yazı işleyicidir; girdi olarak yazı alır ve çıktı olarak yazı verir.
Bilgi işlemde, yürütülebilir dosya doğrudan işlemci tarafından çalıştırılabilecek bir dosyayı ifade eder. Dosya makine kodu ile yazılmış komut seti talimatları bütününden oluşur.
Derleyiciler çalışma prensiplerine göre ayrılır. Bir derleyici, yorumlayıcı ve assembler'de olduğu gibi sözcüksel analiz (lexical analysis) ve ayrıştırma (parsing) aşamalarını gerçekleştirir.
Derleyicilerin ürettiği yürütülebilir dosyalar her zaman platforma özel olarak derlenmiş makine kodlarından oluşmaz, bazen kaynak kod bir ara temsil diline (intermediate representation) derlenir ve bu dil genellikle bytecode'lardan oluşur ve sanal bir makinede çalıştırılır. Ara dillerin bilinen örnekleri Microsoft .NET, Java Sanal Makinesi ve BEAM (Erlang Virtual Machine) şeklindedir. Bu platformlar kendilerine özgü bir ara dil kullanır. Örneğin JVM, Java Bytecode olarak adlandırılan bir ara dil kullanmaktadır. Bu şekilde derlenen diller tam zamanında derleme (Just in Time – JIT) tekniğini kullanır.
İki ana derleyici türü vardır, bunlar: yerel (native) ve çapraz (cross) derleyicilerdir. Yerel derleyiciler üzerinde çalıştığı platforma özgü derleme gerçekleştirir. Yerel bir derleyiciden elde edilecek çıktı yalnızca derleyicinin derleme zamanında yürütüldüğü sisteme yönelik olacaktır (Örn. Yerel bir derleyici ile C kodunun AMD64 mimarisini kullanan Linux çekirdeğinde çalışan bir makinede derlenmesi sonucu AMD64 ve Linux çekirdeğiyle uyumlu makine kodu elde edilmesi). Yerel derleyicilerin platform bağımsız düşünmeleri gerekmediğinden AOT derleme tekniği ile direkt olarak makine koduna derlenirler. Çapraz derleyiciler üzerinde çalıştıkları platformdan bağımsız bir şekilde destekledikleri tüm platformlara özel olarak makine kodu derlemeleri üretebilirler. Buna örnek olarak ARM64 üzerinde çalışan bir derleyicinin I386 için uyumlu makine kodu derlemesi gösterilebilir. Derleyici yalnızca kodu derlemekle ilgilenmez, aynı zamanda derleme zamanında gerekli gördüğü yerlerde kodu optimize edebilir ve daha optimum bir makine kodu üretmek için çabalayabilir. Buna derleyici optimizasyonu denir.
Makine üzerinde bulunan işlemcinin komut setine uygun şekilde derlenen saf makine kodlarının işlemci tarafından doğrudan yürütülebilir olduğundan en saf çalışma performansı bu şekilde derlenen dillerden elde edilebilir. Bu diller zamanından önce (Ahead of Time - AOT) derleme tekniğini kullanır.
Genellikle yürütülebilir dosya elde edilmesi şeklinde tanımlanmasının nedeni ise bir derleyicinin her zaman tam anlamıyla yürütülebilir dosya oluşturmamasından kaynaklanmaktadır.
Derleyicinin kullanılmasındaki amaç genellikle çalışabilir bir yazılım elde etmektir. Kullanıcıların programları kullanırken kolaylık sağlamak amaçlı geliştirilmiştir. Örneğin, şu satırı bir programın kaynak kodunda (programın okunabilir hali) düşünelim:

  
    
      
        X
        =
        2
        +
        Y
      
    
    {\displaystyle X=2+Y}
  

Alttaki assembly'de yazılmış satırlar, aynı programın derlenmiş halidir:

 LOAD A [0]   ;; belleğin 0 adresindeki veriyi A yazmacına yükle
 ADD  A BX    ;; A yazmacına BX yazmacının adresinde bulunan veriyi ekle
 STOR A [100] ;; sonucu 100 adresine yaz

Bu örnekte assembly'nin hedefi, programcının anladığı kaynak kodundan işlemcinin anladığı 0 ile 1 den oluşan makine dili kodunu üretmek (LOAD, ADD ve STOR komutları 0001, 0011 ve 0010 olarak yorumlanır)

 0001 01 00 00000000
 0011 01 10 00000010
 0010 01 00 00000100
 ---- -- -- ---------
  |   |  |   |_________bellek adresi
  |   |  |____________işaret   
  |   |______________yazmaç
  |_________________komut

Bir programlama dili genellikle insan tarafından okunabilir yapılardır. Bilgisayarlar komut seti içerisinde yer alan talimatlar dışında herhangi bir komut yorumlama yeteneğine sahip değillerdir. İşlemcilerin mimarisine göre komut seti de farklılık gösterir, bu nedenle derleyicilerin desteklenen her farklı işlemci mimarisi için farklı derleme aşamalarını izlemesi ve farklı makine kodu sonuçları üretmesi gerekir.

Bir derleyicinin yapısı hedef programlama diline göre değişiklik gösterse de genel olarak bir derleyicinin uygulanması (implementation) yaygın şekilde benzer aşamaları takip eder.

Bir derleyicinin ön ucu, kaynak kodun analiz edilerek daha kolay bir şekilde anlamlandırılması ve anlamlandırılmadan önce bir takım sözdizimi gibi hataların kontrol edildiği yerdir.

Sözcüksel analiz: kaynak kodun incelenerek jeton (token) olarak temsil edilecek şekilde ayrıştırılmasıdır. Tanımlayıcılar, anahtar kelimeler, operatorler ve diğer kaynak kod ögeleri jetonlar haline getirilerek temsil edilir ve program içerisinde ögelerin anlamlandırılmasında kullanılır.

Bir derleyicinin arka ucu işlenmiş olan ara temsilden yararlanarak hedef derleme platformuna uygun bir şekilde makine kodu oluşturulduğu yerdir. Birden fazla işlemci mimarisini destekleyen derleyiciler her bir mimari için farklı sonuçlar üreten farklı arka uçlara sahip olabilirler.

Kod oluşturma: platforma uygun şekilde makine kodunun oluşturulmasıdır. Makine kodu içerisinde programın algoritmasının gerçekleşmesi gerekli olan talimatların yanı sıra hata ayıklama ve çalışma zamanı için özel olarak ek kodlar bulunabilir.
Platforma bağlı optimizasyonlar: derleyici kod ürettiği platforma özel olarak üretilen makine kodu üstünde optimizasyonlar uygulayabilir ve girdi olarak alınan kaynak kodun teorik olarak daha iyi çalışan bir sürümünü elde edebilir.

Bot çekmek
Bağlayıcı
Yorumlayıcı
Sözcüksel analiz
Bilgisayar
İşlemci
Programlama dili
Kaynak kod
Makine kodu
Komut seti

Daha fazla bilgi için:

ISBN 0-201-10088-6
Introduction and overview of compilation (9-2 and 9-7, 2004) 4 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sayısal (Dijital) elektronik, sayısal işaretler kullanan elektronik dizgeleriyle ilgilenir. Bool cebirine dayanarak yapılırlar ve cep telefonu, bilgisayar gibi yerlerde kullanılırlar.

Sayısal (Dijital) devreler bir dizi ayrık gerilim düzeyine dayalı elektrik devreleridir. Sayısal devreler Boole cebrinin en yaygın temsilcileri ve bilgisayar, elektronik saat gibi dijital aygıtların temel yapıtaşlarıdır.
Genel olarak sayısal devreler, gerilim seviyeleri "0" ve "1" ifadeli bir, ikili sistem kullanır. Genellik mantık "0" iken düşük gerilim olur ve düşük olarak ifade edilir. Mantık "1" iken yüksek olarak ifade edilir. Bazı sistemler tam tersini de kullanmaktadır. Mühendisler "dijital sistem" ve "mantık" terimlerini sayısal devre bağlamında kullanabilmektedir. Üçlü mantıkta incelenmiş prototip bilgisayarlar yapılmıştır.

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri 27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sayısal Devreler

Dijital fotoğraf makinesi, fotoğrafları elektronik olarak çeken ve saklayan elektronik bir cihazdır. Geleneksel fotoğraf makinelerinde olduğu gibi fotoğraf filmleri kullanılmaz. Bunun yerine ışık film görevi gören ve adına sensör denen yeşil, kırmızı ve mavi renge duyarlı hücrelerden oluşan sandviç tipinde sıkıştırılmış bir katmandan geçer ve bu katmandan alınan değerlerle fotoğraf dijital olarak saklanabilir. Günümüzün dijital fotoğraf makineleri tipik olarak çok fonksiyonludur ve fotoğraf çekiminin yanı sıra ses ve/veya görüntü kaydetme özelliklerine de sahiptir.
Dijital fotoğraf makineleri görüntüleri, piksel denilen küçük kareciklere sığdırır. Piksel boyutu ne kadar büyük olursa fotoğrafımız da o kadar büyük olur. İnsanlar piksel arttıkça görüntü kalitesinin arttığını zannetmektedir ancak işin aslı öyle değildir. Piksel sadece fotoğrafın boyutuyla ilgilidir. Görüntünün netliği ve derinliği kesinlikle fotoğraf makinesinin üzerinde bulunan diğer ayarlardan daha çok etkilenir. En büyük faktör lens'tir. Lensler günümüz fotoğraf makinelerinde genelde CCD olarak kullanılır, daha ucuz ve kalitesiz olan makineler CMOS kullanır ancak bu pozisyon bazen değişebilir. Sensör'leri araştırırsanız bazı çok iyi SLR fotoğraf makinelerinin de CMOS sensör kullandığını görebilirsiniz.
Dijital Fotoğraf makineleri günümüzde dört kategoriye ayrılır. Ultra Compact, Compact, DSLR Like, DSLR.
Ultra Compact : Bu amatör makinelerin en önemli özelliği şaşırtıcı derecede ince ve hafif olmalarıdır. Gömlek cebinde bile taşınabilir. Fotoğraf çekim kalitesi ise Compact makinelerle hemen hemen aynıdır. Objektifi değiştirilemez, manuel ayarlama(M, A/S) imkânı çok kısıtlıdır. (Örnek:Sony DSC-T serisi)
Compact : Küçük yapılı, büyük LCD ekranlı, düşük Optic Zoom'lu, fiyat ve özelliğine göre iyi fotoğraflar çekebilen, objektifi değiştirilemeyen, amatör makinelerdir.
DSLR Like : Compact'lara göre daha büyük, Optic Zoom'u fazla, manuel ayarları Compact'a göre fazla DSLR'ye göre az olan, optiği değiştirilemeyen, yarı profesyonel makinelerdir.
DSLR : Büyük boyutlu, birçok manuel ayar olanağı bulunan, objektifi değiştirilebilen, profesyonel dijital fotoğraf makineleridir. Bu makinelerin ayırt edici özelliği, lenslerindeki görüntüyü bakaç (vizör) vasıtası ile görebilmenizdir. Bir başka ifade ile, baktığınızda ve çektiğinizde kullandığınız lens sistemi birdir.

Dilbilim, dil bilimi, lengüistik ya da lisaniyat; dilleri dilbilgisi, sözdizim (sentaks), ses bilgisi (fonetik), sesbilim (fonoloji), biçimbilim (morfoloji) ve edimbilim (pragmatik) gibi çeşitli yönlerden yapısal, anlamsal ve bildirişimin çıkış bağlamını temel alarak sözlerin gönderimlerini ve iletişimde dilin yaptırım gücünü inceleyen bilim dalıdır.
Genel dilbilim (ya da kuramsal dilbilim), dillerin yapılarını (dilbilgisi) ve anlamlarını (anlambilim) inceler. Dilbilgisinin incelenmesi, biçimbilimi (kelimelerin oluşumu ve değişimi) ve sözdizimi (sözlerin kelime öbeği veya cümle oluşturmak için bir araya getirilmesi ile ilgili kurallar) kapsar. Dili sesler aracılığıyla ifade etmek için kullanılan sistem olan sesbilim de dilbilimin bir alt dalıdır. Dilbilim, genelgeçer dil niteliklerini bulmak ve gelişimleri ile kökenlerini açıklamak için dilleri karşılaştırır (karşılaştırmalı dilbilim) ve dillerin tarihleri üzerinde araştırma yapar (tarihsel dilbilim). Sesbilim, dilbilimin bir dalı olarak, seslerin üretilişi, hareketi ve algılanışını inceler. Sosyal bir bilim olan dilbilim ile doğa bilimlerinden fiziğin ilişkilendirilebileceği bir nokta, sesbilimdir. Uygulamalı dilbilim, dilbilimsel teorileri, yabancı dil öğretimi, konuşma terapisi, çeviri ve konuşma bozukluğu gibi alanlarda uygulamaya geçirir.

Antik Çağ'ın başlarında Hindistan'da dinî metinlerin yorumlanması ve Yunanistan'da filolojiye hazırlık gibi farklı amaçlardan dolayı dille ilgilenilmiştir. Dilbilim tarihi, Antik Çağ başlarındaki halinden, çok sayıda alt alana sahip modern ve bağımsız bir bilim olan günümüz dilbilimine kadarki süreyi kapsar. Bu süreç içerisinde; son zamanlarda gerçekleşen özellikle 19. yüzyılda Hint-Avrupa dil ailesinin tespit edilmesi, 20. yüzyılda Ferdinand de Saussure tarafından yapısalcılığın kurulması ve 20. yüzyılın ortalarından bu yana Noam Chomsky sayesinde üretici dilbilgisinin geliştirilmesi en önemli dilbilimsel gelişmeler arasında sayılabilir.
Modern dilbilim olarak da bilinen dilbilim, insan dilini farklı yaklaşım biçimlerinde araştıran ve birçok bilim alanından yararlanan bir bilimdir. Dili bir sistem olarak gören dilbilimsel araştırmaların genel içeriği; dilin ögeleri, dilin birimleri ve bunların anlamlarıdır. Dilbilim; dilin oluşumu, kökeni ve tarihi gelişimiyle; dilin yazılı ve sözlü iletişimdeki çok yönlü kullanımıyla; dilin algılanması, öğrenilmesi ve telaffuzuyla, ayrıca olası ortaya çıkabilecek dil bozukluklarıyla ilgilenir.
Batı dillerinde bu bilim sahasının ismi "dil, lisan" anlamındaki Latince lingua kelimesine dayanır. Almancada Linguistik, Fransızcada linguistique, İngilizcede linguistics terimleri 18.-19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Bu terim, dil incelemelerindeki yeni bir yaklaşımı geleneksel filolojiden ayırmak için ele alınmıştır. Filoloji öncelikle dilin yazılı metinlere yansıyan tarihsel gelişimiyle ilgilenir. Çalışma alanı kültür ve edebiyattır. Dilbilim de yazılı metinlerle ve dilin zaman içindeki değişimiyle ilgilenmekle birlikte, konuşulan dillere öncelik tanır, dilin belli bir tarihsel andaki yapısını çözümler.
Cenevreli dilbilimci ve göstergebilimci Ferdinand de Saussure (1857–1913) "dil" kavramına ilişkin köklü ve uzun süredir dilbilimi etkileyen bir görüşe sahiptir. Bunun nedeni biçimsel yapı olarak dil – Saussure bunu langue (yapı/sistem) olarak adlandırır – ve somut kullanılan dil arasında – bunu da parole (söz) olarak adlandırır – yapmış olduğu ayrımdır. Langue, bir dil topluluğuna ait konuşmacının kafasında mevcut olan teorik, anlaşmalı bir sistemdir. Parole ise özel zamanlarda konuşmacılar tarafından güncellenmiş dildir. Bunun yanında dilsel ögeler her kullanım durumuna göre farklı bir anlam kazanabilir. Bu sebeple parole dilin içeriği, langue ise dilin biçimi olarak ayrılır.
De Saussure, dilde iki yönlülük fikrini ortaya atan ilk kişi değildir. Daha önce Hermann Paul de aynı şekilde Dil Tarihi Prensipleri kitabında bunu ifade etmiştir. Paul kitabında bir kelimenin normal anlamından, yani alışılagelmiş kendi anlamından bir de nedensel anlamından, yani her bir dilin olasılıklarından kaynaklanabilecek anlamlarından söz etmektedir. Hem tarihçi ve dilbilimci olan Paul, hem de yapısalcı Saussure nedensel, başka bir deyişle durumsal olarak ortaya çıkan dilin normal anlamı, yani "langue"a ait teorik dil sistemini etkilediğini ve böylece değişikliklerin meydana gelebileceğini ve bunun da dil değişimlerine açıklık getirdiğini tespit etmişlerdir.
Dille ilgili bu ikilemli görüş üretici dilbilgisi modelinde ve özellikle de Noam Chomsky (1928) tarafından kurulan dönüşümsel dilbilgisinde ortaya koyulmuştur. Chomsky'nin modelinin farkı, Paul'unki gibi tek tek kelimeler ya da Saussure'ünki gibi dilsel sistemi esas almamasındadır. Chomsky daha çok biyolojik nedenlerle ilgilenir ve "dil yetisi" (linguistic competence) ve "dil edimi" (linguistic performance) ayrımını ön plana çıkarır. Dil yetisi, özel bir dil sistemine sahip olabilmek için ana dil edinimi (language acquisition) sürecinde kazanılmış yeteneklerdir. Bu yeteneklerin edinimini biyolojik faktörler belirler. Küçük çocukların dil gelişimi esnasında her bir dile göre ayrılan temel, dilsel parametreler doğuştandır. Bir konuşmacının dil yetisi, bir insanın dil edinimi sonrasında sahip olabileceği ideal bir dil sistemidir. Dil edimi ise konuşma sürecindeyken dilin hatalarla dolu somut kullanımını betimler. Böylece Saussure'ün söz (parole) kavramıyla hemen hemen özdeştir. Dil (langue), sabit bir model ve kurallar sistemi olarak görülür. Dil yetisi ise sınırlı sayıda kurallar ve dilsel ögelere yer verip daha çok sınırsız dil ifadelerinin oluşmasına izin verdiği için dinamik bir model olarak anlaşılır. Bu yönden dil yetisi ve dil birbirinden ayrılır (ama uygulamada bir dilde kurallar doğrultusunda oluşan bütün kelime birleşimleri aynı ölçüde ifade edilmez; aksine belli kelimeler aynı zamanda başka belli kelimelerle karşılanır. Bu derlem dilbilime bağlı bir durumdur).
Chomsky, bunu yaklaşık yirmi yıl sonra 1965'te oluşturduğu bir modelle değiştirmiştir. Dilde bulunan hatalardan dolayı konuşulan dil biyolojik olan dilsel yapıların incelenmesine uygun değildir. Bu duruma bağlı olarak Chomsky dil yetisini sırf zihinsel ve büyük ölçüde bilinçsizce oluşturulan yapı olarak görür ve iç dilden (I-language) söz eder. Bu da iç dil sınırlarına girmeyen durumları içeren biçimsel dili (e-language) oluşturur. Bir başka deyişle, sadece bir anda gerçekleşen konuşma değil, bir konuşucu topluluğu içinde üzerinde uzlaşı olan bir dilin ayrıntılı özellikleri söz konusudur. Bundan dolayı bir dilin bir lehçesi, dil yetisinin ya da dilin bir bölümü olarak değil de biçimsel dilin üst başlığının bir bölümü olarak görülür. Doğal bir dilin sadece biyolojik olan nedenlerle gelişen alt sistemiyle ilgili değildir. Aksine doğuştan olan dil özelliklerine bağlı olmayan değişken dil alışkanlıklarını gösteren bir sistemdir. Genel dilbilimde, dil sistemi ve dil kullanımının ayrılmış modelini aşacak az sayıda araştırma vardır. Derlem dilbilim bu konuyu ele alır. Derlem dilbilim, kullanılan dilin temsili malzeme bütünü yardımıyla bir dil sisteminin (Almanca, İngilizce gibi) yapısal özelliklerini (sözdizim gibi) ve alt sistemlerini (Almanca söz konusu ise, Avusturya Almancası ve İsviçre Almancası gibi) araştırır. Aynı zamanda derlem dilbilim, belli gruplara ait metinlerin (belli bir sosyal gruba özgü dil, siyasi metinler ve gazete metinleri gibi) özelliklerini, kullanımdaki dilin özellikleri ve dil kullanımı nedenleri gibi dil materyallerini saptar (doğuştan olan dilbilgisine ilişkin araştırmalara da önemli katkılar sağlayan, çocukların erken yaşlardaki dil edinimine ilişkin gözlemler, kaydedilen çocuk dili materyalleri ve veritabanları aracılığı ile yapılır).

Dil kavramının farklı şekillerde yorumlanmasından ve dilin çok farklı yönlerinin incelenmesinden dolayı dilbilim için herhangi bir bilim dalına aittir demek mümkün değildir. Linguistik; dilsel sistemin bilimi, çoğu kişi tarafından da göstergebilimin bir alt alanı ya da göstergelerin bilimi olarak görülmektedir. Bu yüzden linguistik, yapısal bilimler ya da formal bilim grubuna dâhil edilir.
Ancak kişisel dil edinimi ve dil kullanımı psikolojik ya da klinik bir durum olarak değerlendirildiğinde dilbilimin bu alt alanı doğa bilimleri grubunda sayılabilir. Dil, toplumsal ve kültürel bir kavram olarak incelendiğinde ise kültürbilim ya da psikoloji kategorisinde değerlendirilebilir. Dilbilimin sosyal bilimlere ait budun dilbilimi, siyaset dilbilimi ya da toplum dilbilimi gibi alt alanları da vardır.

Yapı yönünden, bugüne kadar yapılmış dil incelemelerinde dil, öğelerine ayrılarak analiz edilir. Birbirinden ayrılan bu öğelerin türleri ve işlevleri tespit edilir. Dilin varsayılan durumu olarak ses dili kabul edilir. Ayrı seslerden oluşan her ses sırası, sesbilim düzleminde işlevsel öğeler olan ses ve hece öğelerini oluşturur. Bunun üst düzleminde (biçim bilgisinde) bu parçalar, biçimbirimleri ve kelimeleri oluştururlar. Bunun da üstündeki düzlemde, dilsel bir ifadenin temel birimi olan ve belli sözdizimsel kurallara göre oluşturulan cümle vardır.
Bir cümlenin (tümcenin) öğeleri farklı açılardan belirlenebilir. Parçaların (temel cümle, yancümle) yanı sıra cümle içerisinde az ya da çok sayıda olabilen kapsamlı kelime bileşimleri de cümle kurucu birimler olarak belirlenebilir. Dönüşümlük dilbilgisiyle birlikte "cümle" kavramı yeniden tanımlanmıştır. Böylece kökleri bir isim ya da bir fiil gibi belirli kelime türlerinden oluşan ve diğer öğelere (bağlı kelimelere) bağlı olan, birbirini tamamlayan cümle öğeleri tanımlanır. Bu tür cümleler genelde bir cümle içinde bütünüyle değiştirilerek görülebilir. Bu yaklaşım, olumsuz cümleler gibi soyut yapıdaki cümlelerin tanımlanmasına da izin verir. Cümlelerin biçimlenişinin, çok sayıda cümlelerin karşılıklı etkileşimine bağlı olduğu yönündeki görüş benimsenene kadar, cümle uzun yıllar en üst dilbilimsel analiz düzlemi olarak görülmekteydi. Cümle üstündeki analiz düzleminde, metin vardır. Metinler belirli biçimd

Disket, bilgisayardaki bilgiyi taşımak için kullanılan, üzerine demir oksit kaplanmış bir plastik diskin yine plastik bir kap içerisine yerleştirilmesiyle oluşturulmuş manyetik veri saklama ortamı.

Plastik diskin esnek olması nedeniyle İngilizcede floppy adı verilir. Türkçede flopi disk ya da disket olarak okunur. Genellikle küçük boyutlardaki program ya da verilerin saklanması ve bir bilgisayardan diğerine aktarılması için bilgisayarların okuyucu gözüne yerleştirilerek kullanılan plak biçiminde manyetik özellikli bir araçtır. Disketlerden, bilgisayar kasası üzerinde bulunan disket sürücü ile bilgi alışverişi yapılır. Bilgiler silinerek disket içindeki manyetik bellek tekrar tekrar kullanılabilir.

 Disketlerin üzerinde, kullanıcılara disketin içindeki veri üzerine bilgi veren kâğıt etiketler de yapıştırılabilir. USB sürücüler ve optik diskler çıktıktan sonra artık disketlerin bilgisayarlardaki önemi azalmıştır.

İlk disket, 1960'ların sonunda icat edildi. İlk zamanlar bir ismi yoktu. İlk disketin çapı 8 inç (200 mm)'ydi. 1960'ların sonlarında icat edilse de disket ancak 1971 yılında ticari olarak kullanılabilir hale geldi. İlk ticari disketi IBM firması geliştirdi. Daha sonraları Memorex, Shugart Associates ve Burroughs Corporation gibi şirketler disket üreticisi halini aldı. Disket terimi 1970 yılında konuşulmaya başlandı. 1980'lerde disketlere bir takım yenilikler getirildi. Bir disket en fazla 5 inç inceliğine gelmişti. O zamana kadar orijinal disketler 8 inç boyutundalardı ve çok büyüklerdi. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise artık disketler 2 inç küçülüp 3 inç olmuşlardı. Ve disketler ilk o zamanlar plastik malzemelerden üretilmeye başlandı.

Disketler, farklı ebat ve hacimlere sahiptirler. Bir disketin fiziksel büyüklüğü bir kenarının inç olarak uzunluğuyla anılır. Günümüz piyasasında kullanımı en yaygın olan disket türü 3,5 inçlik (3.5") diskettir. Geçmişte 5,25 inçlik ve 8 inçlik olanları da kullanılmıştır.

Disketler veri saklama kapasitesine göre de sınıflara ayrılır. Disketin kapasitesi sağ üst köşesinde yazan DD ve HD harflerinden anlaşılır. DD (Double Density) disketler 720 KB, HD (Hight Density) disketler 1,44 MB'lık veri saklama kapasitesine sahiptir.
Kişisel bilgisayarlarda kullanılmakta olan disket türleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Bunların haricinde Amiga Bilgisayarları DD Disketlere 880 KB, HD Disketlere de 1.76 MB veri yazılmaktadır.

Disketlerin sağ ve sol alt köşelerinde kare biçiminde iki delik bulunmaktadır. Disketlerin üzerindeki bu deliklerden biri protect (koruma) penceresidir. Disketlerin sağ tarafındaki delik (kayıt koruma penceresi) üzerinde bir kapak bulunmaktadır.

 Bu koruma kapağı açıksa diskete bilgi kaydedilebilir, disketten bilgi silinebilir, diskete virüs bulaşabilir. Koruma kapağı kapalı ise disket salt okunurdur. Disketteki bilgiler değiştirilemez, silinemez, diskete virüs bulaşmaz. Disketteki bilgileri korumak için disket korumaya alınır (protect'lenir). İçinde önemli bilgiler olan disketlerin silinmemesi ve disketlere virüs bulaşmaması için koruma penceresinin kapatılması gerekir.
Disket kabının üzerinde bulunan metal (okuma penceresi kapağı) diski dış etkilerden (toz, güneş ışığı, vb.) korumak amacıyla yapılmıştır. Disket sürücü içerisine girince bu kapak açılır ve okuma kafası diski okumak için diskin içindeki manyetik disk üzerine konumlanır. Bu kapağın açılarak içerideki manyetik diske dokunulması disketin bozulmasına sebep olabilir.

Sağdaki resimde 3,5 inçlik bir disketin fiziksel yapısı görülmektedir.
Kayıt koruma penceresi
Döndürme yuvası
Okuma penceresi kapağı
Plastik kap
Koruma yatağı
Manyetik disk
Disk sektörü

Disketler, verileri yavaş bir şekilde kaydeder ve çabuk bozulma özelliğine sahiptir. Hiç kullanılmadan bozulanları bile bulunmaktadır. Çarpma, ısı gibi etkenler, bozulmayı hızlandırır. Plastik türü malzemeden imal edilmiş olması, bir başka dezavantaj olup, kırılma meydana gelmeden hasar, yani, kullanım dışı olmayı gerçekleştirir. Minik, kare bir düğme şeklindeki güvenlik konumlaması bulunmakla beraber, günümüzde kullanılan taşınabilir diskler gibi, çeşitli şifreleme söz konusu olmadığından, her an, her şekilde, herkes tarafından, her türlü bilgisayar, ortamda kolaylıkla kullanılabilir. Ancak ucuz olması sebebi ile kullanımı, asgari düzeyde olsa bile devam etmektedir.

Kapasitesi sınırlı olduğu için, resim, grafik, tablo vb. yüklü dosyaların aktarımı konusunda yetersizdir. Daha sonraları, zipli disketler (renkli) kullanıma sunulmuştur ama onlar içinde işlemci üzerinde bu kullanıma uygun yuva gerekli olmuştur. Kapasite artmış ama her işlemcide bu tip disketlerin kullanımına uygun yuvalar olmadığı için yine yetersiz olmuştur.

Bir başka dezavantaj ise, yüklenen verilerin zaman zaman, bir kısmında hasar meydana gelebilmektedir. Ayrıca, zaman aşımı ile iyi korunsa bile kendiliğinden bozulma söz konusu olabilmektedir.

Tüm bu dezavantajlara rağmen disketler; iş yerlerinde belgelerin (*.doc, *.txt, *.ppt gibi dosya türlerinin) saklanmasında, BIOS güncellemede, bazı SONY dijital kameralarda, bilgileri yedeklemede, anlık dosya aktarımı, bazı disket sürücüsü barındıran orglardaki melodilerin saklanmasında, bazı otomatlarda ve eski işletim sistemlerinin kurulumunda kullanılır (*.img).

İlk disketi üreten ve 90'lı yılların sona kadar piyasanın en büyük hakimi olan Sony, 4 Şubat 2013 tarihi itibarıyla disket üretiminin durdurulduğunu açıklamıştır. Şirket benzer bir kararı 2004 yılında da almak istemiş; ancak özellikle ses mühendislerinin ve müzisyenlerin şarkı kaydetmek için kullandıkları ekipmanların çoğunun hâlen disket girişli olması nedeniyle MiniDisk operasyonlarına kısarak devam etme kararı almıştır.

 Wikimedia Commons'ta Disket ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Jumper ayarları
HowStuffWorks: How Floppy Disk Drives Work12 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

DisplayPort, Video Elektronik Standartları Kurumu (İngilizce: Video Electronics Standards Assosiation - VESA) tarafından önerilen, yeni bir dijital görüntü arayüzü standartıdır. İlk sürümü Mayıs 2006'da, şu anki 1.1 sürümü ise 2 Nisan 2007'de kabul edilmiştir. DisplayPort, öncelikli olarak bilgisayarlar ile monitör veya ev sinema sistemleri arasında kullanılmak üzere tasarlanmış, yeni bir lisans ve telif hakkı serbest, son teknoloji ürünü, dijital ses ve görüntü ara bağlantısını tanımlamaktadır.

DisplayPort bağlayıcısı, aynı zamanda ses sinyalini ve saat vurumunu (clock sinyali) taşıyan ana bağlantı üzerinde, her biri saniyede 1.62 veya 2.7 gigabit (Gbit/s) aktarım hızına sahip, 1'den 4'e kadar iletken veri çiftini desteklemektedir. Görüntü sinyali yolu, her dijital renk kanalı için 6'dan 16 bite kadar destek vermektedir. Çift yönlü destek kanalı sabit 1 mbit/s hız ile çalışmaktadır. Destek kanalı, ana bağlantı yönetiminin yanı sıra "genişletilmiş görüntü tanımlama verisi" VESA EDID ve "monitör kontrol yönetim seti" VESA MCCS standartlarını kullanarak aleti kontrol etmeyi sağlamaktadır. Görüntü sinyali, DVI veya HDMI arabirimleri ile uyumlu değildir, ancak teknik özelliğin bu sinyaller üzerinden düzgeçiş yapabilmesine izin verilebilir.
DisplayPort 3 metrelik bir kablo üzerinde, en fazla 10.8 Gbit/s veri hızını ve WQXGA (2560×1600) çözünürlüğünü desteklemektedir.
Bağlayıcı, tercihe bağlı olarak, AMD'den gelen, "DisplayPort içerik koruması" (DisplayPort Content Protection - DPCP) adlı bir kopyalama koruması içerebilir. Bu koruma sistemi, modern şifreleme kodlarına sahip, 128-bit'lik AES kullanmaktadır ve aynı zamanda, bütünsel kimlik doğrulması ve oturum anahtarı oluşturulması (her şifreleme oturumu birbirinden bağımsızdır)
özelliklerine sahiptir. İçerik korumasında, bağımsız bir geri alınma sistemi vardır ve standartın bu bölümü ayrıca lisanslanmaktadır. Koruma ayrıca alıcı ve verici yakınlığı doğrulamasını kuvvetlendirmektedir. Tasarlanan bu teknik ile kullanıcıların, içerik koruma sistemini aşamamaları ve verileri uzağa yani yetkisi olmayan kullanıcılara gönderememeleri garanti altına alınmıştır.
Yüksek çözünürlüklü (High-definition) elektronik alet uygulamalarında, DisplayPort, HDCP sistemine (High-bandwidth Digital Content Protection) sahip HDMI bağlayıcılarının rakibidir.HDMI ve DVI ile uyumlu, düşük maliyetli alternatif bir arayüz olan UDI de DisplayPort'un diğer bir rakibidir. Ancak, UDI'ın ana destekçisi Intel, bu teknolojiyi geliştirmeyi durdurmuş ve DisplayPort'u desteklemeye başlamıştır.
Yeni 1.1 sürümünde, HDCP içerik koruması desteği ve bakıra alternatif olarak fiber optik kablo kullanabilme özelliği bulunmaktadır. Bakır yerine fiber optik kablo kullanmak, kaynak ve ekran arasında, görüntüde bozulma olmadan çok daha uzun mesafe olabilmesine izin vermektedir. 2.0 düzeltmesinin bir sonraki yayın olması planlanmaktadır.
ATI firması, DisplayPort destekleyicilerden biri olan AMD tarafından satın alınmadan önce, ilk DisplayProt ürünleri 2007'nin başlarında beklediklerini bildirmişti. Temmuz 2006'da tamamlanan AMD/ATI birleşmesinin, DisplayPort ürünlerinin piyasaya sürülmesini bir açıdan etkilediği sanılabilir, ancak AMD aslında DisplayPort'u AMD Fusion işlemci platformunda, standart port olarak kullanmaya karar vermişti. Aynı zamanda firma 15 Aralık 2006'da yaptığı açıklamada, DisplayPort ürünlerinin 2007 sonlarında piyasaya sürülecek platformların hakim yeni bağlantı türünü oluşturacağını ve 2008'den sonra gelecek mobil platformlarda kullanılacağını belirtmiştir.

DisplayPort'u desteklediğini belirten birçok firma vardır. Parade Technologies, AMD, Intel, Dell, Genesis Microchip, Hewlett-Packard, Lenovo, NVIDIA, Philips, Samsung, Analogix, Quantum Data ve bu firmalar arasında gösterilebilir.

10.2 Gbit/s ileri bağlantı, tek kablo ile 2560×1600 çözünürlük destegi †
8B/10B data iletişimi
Açık ve genişleyebilen standart.
6, 8, 10, 12 ve 16 bit renk derinliği desteği.
3 metre kabloda tam band veri iletimi
15 metre kabloda düşük band veri iletimi ile 1080p transferi
128-bit AES DisplayPort İçerik Koruma (DPCP - DisplayPort Content Protection) desteği ve 40-bit HDCP (High-bandwidth Digital Content Protection) sürüm 1.1 ve ötesi için destek.
İç ve dış bağlantıları destekleyerek, tek bağlantı ile bilgisayar üretim masraflarını azaltmaktadır. [1] 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detaylı teknik veriler vesa.org 27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'dan elde edilebilinir.
† 70fps × 24bpp × 2560 × 1600 = 6.9 Gbit/s,

HDMI

Dizi, bir sıralı listedir. Bir küme gibi, ögelerden (bazen eleman veya terim de denir) oluşur. Sıralı ögelerin sayısına (sonsuz olabilir) dizinin uzunluğu denir. Kümenin aksine sıralı ve aynı ögeler dizide farklı konumlarda birkaç kez bulunabilir. Tam olarak bir dizi, tanım kümesi sayılabilen toplam sıralı kümelerden oluşan bir fonksiyon olarak tanımlanabilir. Örneğin doğal sayılar gibi. Diziler bu örnekte olduğu gibi sonlu olabilir. Ya da (2, 4, 6, ...) tüm çift pozitif tam sayılar gibi sonsuz olabilir.
Örneğin, (K, İ, T, A, P), ilk harfi 'K' ve son harfi 'P' olan bir dizidir. Bu dizi, (P, A, T, İ, K) dizisinden farklıdır. Ayrıca (1, 1, 2, 3, 5, 8) dizisindeki 1 sayısı iki farklı konuma sahiptir. Böyle olması dizinin geçerliliğini değiştirmez. Dizi sonlu ya da sonsuz olabilir. Pozitif tam sayılar (1, 2, 3, 4, …) sonsuz diziye örnek verilebilir. (1, 2, 3, 4) dizisi ise sonlu bir dizidir.

Bir dizi rastgele sıralanmış ögeler listesi olarak düşünülebilir. Dizinin özellikleri kullanılarak, fonksiyonlar, uzaylar ve diğer matematik yapıları ile çalışmak için diziler, matematik disiplinlerinde kullanılabilir. Özellikle diziler, diferansiyel denklemler ve analizde önemli olan seriler için temel teşkil eder.
Diziyi belirtmenin birkaç yöntemi vardır. Bunların bazıları özel dizi türleri için çok kullanışlıdır. Diziyi belirtmenin bir yöntemi de, ögeleri listelemektir. Örneğin; ilk dört tek sayı dizisi (1, 3, 5, 7) formundadır. Bu gösterim, sonsuz diziler için de kullanılabilir. Örneğin pozitif tek tam sayıların sonsuz dizisi, (1, 3, 5, 7, ...) formunda yazılabilir. Listeleme, sonsuz diziler için en kullanışlı yöntemdir. Burada bir örüntü kullanılır. Böylece ilk birkaç öge kolayca fark edilebilir. Diğer yöntemlerden örneklerden sonra bahsedilecektir.

Birçok önemli tam sayı dizisi vardır. Asal sayılar, 1'den büyük fakat 1 ve kendilerinden başka bölenleri olmayan doğal sayılardır. Bunlar kendi sırasına göre dizilirse, (2,3,5,7,11,13,17,...) dizisi elde edilir. Asal sayılarla çalışmak, matematik ve özellikle sayılar teorisi için önemlidir.
Fibonacci dizisi, her sayının kendinden önceki sayı ile toplanması sonucu oluşan bir sayı dizisidir. İlk iki öge ya 0 ile 1 ya da 1 ile 1'dir. Böylece (0,1,1,2,3,5,8,13,21,34,...) dizisi elde edilir.
Dizilere diğer önemli örnekleri, rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayılar verilebilir. (.9,.99,.999,.9999,...) dizisi 1'e yaklaşır. Her reel sayı, rasyonel sayılar dizisinin limiti olarak yazılabilir. Örneğin, (3,3.1,3.14,3.141,3.1415,...) dizisinin limiti, π olarak yazılabilir. Daha genel bir ifade ile herhangi bir reel sayı ondalıklar dizisinin limiti olarak yazılabilir. π için, (0.9,0.99,...) dizisinde olduğu gibi herhangi bir ondalık örüntüsü yoktur.

Örüntünün kolayca gösterilemediği durumlarda veya pi sayısında olduğu gibi rakamlarında herhangi bir örüntü yoksa, diziler için başka gösterimler kullanılabilir. Bu bölümde doğal sayılar alt kümesinde bulunan diziler için kullanılan gösterimlerden bahsedilmiştir. Diğer sayılabilir indis kümelerinin genelleştirmeleri için aşağıdaki bölüme bakın.
Bir dizinin terimleri (veya ögeleri) genellikle tek bir değişkenle ifade edilir. Dizideki herhangi bir an ögesindeki n indisi, dizinin n. ögesidir.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  a
                  
                    1
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   1. terim
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   2. terim 
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    3
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   3. terim 
                
              
            
            
              
                ⋮
              
              
              
                ⋮
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    n
                    −
                    1
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   (n-1). terim
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    n
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   n. terim
                
              
            
            
              
                
                  a
                  
                    n
                    +
                    1
                  
                
              
              
                
                ↔
              
              
                
                   (n+1). terim
                
              
            
            
              
                ⋮
              
              
              
                ⋮
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}a_{1}&\leftrightarrow &{\text{  1. terim}}\\a_{2}&\leftrightarrow &{\text{  2. terim }}\\a_{3}&\leftrightarrow &{\text{  3. terim }}\\\vdots &&\vdots \\a_{n-1}&\leftrightarrow &{\text{  (n-1). terim}}\\a_{n}&\leftrightarrow &{\text{  n. terim}}\\a_{n+1}&\leftrightarrow &{\text{  (n+1). terim}}\\\vdots &&\vdots \end{aligned}}}
  

İndisleme gösterimi, bir diziyi soyut olarak ifade etmek için kullanılır. Ayrıca (terimin konumunu belirten) n indisli terimlerden oluşan diziler için bu, doğal bir gösterimdir. Örneğin ilk on tam kare olan sayılar için dizi şöyle yazılabilir:

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        
          a
          
            10
          
        
        )
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{1},a_{2},...,a_{10}),\qquad a_{k}=k^{2}.}
  

Bu, (1,4,9,...100) dizisini ifade eder. Bunun daha da basit gösterimi şöyledir:

  
    
      
        (
        
          a
          
            k
          
        
        
          )
          
            k
            =
            1
          
          
            10
          
        
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{k})_{k=1}^{10},\qquad a_{k}=k^{2}.}
  

Burada {k=1} alt indisi ve 10 üst indisi, k = 1, 2, ..., 10 için bu dizinin terimlerinin ak olduğunu ifade eder.
Diziler herhangi bir tam sayıdan başlayacak veya bitecek şekilde indislenebilir. Belirli bir k değerinden başlayarak tüm tam sayıları kapsayan diziyi ifade etmek için sonsuz sembolü (∞) üst indis olarak çok sık kullanılır. Tüm pozitif tam kareler şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        (
        
          a
          
            k
          
        
        
          )
          
            k
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{k})_{k=1}^{\infty },\qquad a_{k}=k^{2}.}
  

Bunun gibi indisleme sayıları kümesinin anlaşılması için analizde alt indisler ve üst indisler sıkça kullanılır. Bir keyfi dizi için ak basit yazımı kullanılabilir. Analizde k 1'den ∞'a kadar olan dizi ele alınarak k anlaşılabilir. Fakat dizi çoğunlukla sıfırdan başlayarak indislenir, şöyle ki:

  
    
      
        (
        
          a
          
            k
          
        
        
          )
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        =
        (
        
          a
          
            0
          
        
        ,
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        )
        .
      
    
    {\displaystyle (a_{k})_{k=0}^{\infty }=(a_{0},a_{1},a_{2},...).}
  

Bazı durumlarda dizinin terimleri, örüntüsü kolayca anlaşılabilen bir tam sayılar dizisi ile ilgilidir. Bu durumda, ilk birkaç soyut terim listelenerek indis kümesinin geri kalan terimlerinin ne olduğu anlaşılabilir. Örneğin, tek sayılar aşağıdaki gösterimlerden herhangi biriyle ifade edilebilir.

  
    
      
        (
        1
        ,
        9
        ,
        25
        ,
        .
        .
        .
        )
      
    
    {\displaystyle (1,9,25,...)}
  

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            3
          
        
        ,
        
          a
          
            5
          
        
        ,
        .
        .
        .
        )
        ,
        
        
          a
          
            k
          
        
        =
        
          k
          
            

Dizüstü bilgisayar ya da laptop, taşınabilir türden, genellikle ekran ve klavye olmak üzere iki parçadan oluşan kişisel bilgisayarlardır. Bir dizüstü bilgisayar bir masaüstü bilgisayarın klavye, fare ve ekran gibi bileşenlerini tek bir parçada toplar. Dizüstü bilgisayarlar bir AC bağdaştırıcıdan gücünü alır ve şarj edilebilir bir batarya ile güç kaynağından uzakta da kullanılabilir. Dizüstü bilgisayarlar küçük ve taşınabilir olmaları açısından avantajlıdır.
Dizüstü bilgisayarlar, bilgisayar monitörü, bilgisayar hoparlörü, klavye, veri kayıt ortamı dahil olmak üzere bir masaüstü bilgisayarın tüm giriş/çıkış bileşenlerini ve özelliklerini bir araya getirir. Bazen bir optik disk sürücüsü, çevresel cihaz, işaretleme aygıtları (dokunmatik yüzey veya Pointing Stick gibi), işletim sistemi, işlemci ve bellek ile tek bir ünitededir. Modern dizüstü bilgisayarların çoğunda tümleşik webcam ve yerleşik mikrofonlar bulunurken, bazılarında dokunmatik ekran da bulunur. Dizüstü bilgisayarlar, dahili bir pilden veya bir AC adaptöründen gelen harici bir şebeke elektriği güç kaynağından güç alabilir. İşlemci hızı ve bellek kapasitesi gibi donanım özellikleri, farklı türler, modeller ve fiyat noktaları arasında önemli ölçüde farklılık gösterir.
Tasarım öğeleri, form faktörü ve yapı, kullanım amacına bağlı olarak modeller arasında önemli ölçüde farklılık gösterebilir. Özel dizüstü bilgisayar modellerine örnek olarak, inşaat veya askeri uygulamalarda kullanım için sağlam dizüstü bilgisayarlar, ayrıca Çocuk Başına Bir Dizüstü Bilgisayar (OLPC) organizasyonunun ürettiği düşük üretim maliyetli dizüstü bilgisayarlar vardır. Daha sonra modern dizüstü bilgisayarlara dönüşen taşınabilir bilgisayarlar, başlangıçta çoğunlukla askeriye, muhasebeciler veya seyahat eden satış temsilcileri gibi özel alan uygulamaları için küçük bir niş pazar olarak kabul edildi. Taşınabilir bilgisayarlar modern dizüstü bilgisayarlara dönüştükçe, çeşitli amaçlar için yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

İlk portatif DOS bilgisayarını 1985'te Siemens Nixdorf üretmiştir. Homecomputer, yani ev bilgisayarı sınıfında ilk portatif bilgisayar ise Commodore 64 SX olarak 1984'te piyasaya sürüldü.
Dizüstü bilgisayarlar günümüz dünyasının en çok gelişen ve en çok ilgi gören teknoloji aygıtlarından biri olmuştur. İlk dizüstü bilgisayarı üreten şirketler Sony ve Compaq'tır. Masaüstü tabir edilen klasik ev ve iş bilgisayarlarına seçenek olarak geliştirilen dizüstü bilgisayarların yapılmasındaki temel amaç taşınabilir kullanım sağlamaktır. İlk olarak laptop (dizüstü bilgisayar) terimi 1983 yılında NEC UltraLite ve Compaq LTE model bilgisayarlar için kullanılmıştır. Laptop (dizüstü bilgisayar) sözcük anlamı olarak İngilizce (diz-üstü) sözcüklerinden türetilmiştir ve adında da taşınabilirlik birinci sırada yer almıştır. Ancak daha sonra laptop bilgisayarların kullanımının yaygınlaşmasıyla, sağlık örgütlerinin ve bilim çevrelerinin dikkati bu dala daha fazla yoğunlaşmıştır. Bulunan bulgularda dizüstü bilgisayarlar ilk defa düş kırıklığına uğratmış ve dizüstünde kullanımlarının sağlık açısından uygun olmadığı bulunmuştur.
Aslında bu bulgu 'dizüstü' dünyasına yeni bir ad konması anlamına geliyordu. Bu zamandan sonra birçok dizüstü bilgisayar üreticisi bu bilgisayarları defter (notebook) bilgisayar adı altında satmaya başlamıştır. Bugün Avrupa ve Amerika'da geniş bir ölçüde kullanıma ev sahipliği eden isim de, defter bilgisayarlarıdır.
Dizüstü bilgisayarlar ilk çıktıkları zaman büyük ilgi görmesine rağmen hızlı bir şekilde yaygınlaşamamış önce iş dünyasına ve iş adamlarına hizmet etmiş daha sonra da üretim maliyetlerinin ucuzlamasıyla ev kullanıcılarına ulaşmıştır. İlk başta tasarım amaçlarının başında klasik defter yerini tutup not tutturmaya yarayan bir aracı olarak görülse de 2000'li yıllarda bu düşünce değişip daha performanslı notebook ürünlerinin satışa sunulmasına başlanmıştır. Günümüzde dizüstü bilgisayarlar, en önemli rakipleri masaüstü bilgisayarlarla yarışır ölçüye gelmiş hatta bu yarışı bir adım önde götürmeye başlamışlardır.

Günümüz laptopları tasarımları gereği kendi çalışma prensiplerine uygun donanımlar yardımıyla donatılmalıdır. Bu nedenle sıradan bir masaüstü bilgisayarı için üretilmiş dahili bir donanım parçası notebook ile kullanım için uygun değildir. Laptoplar için ekran kartları büyük ölçüde pazar lideri olan dünyanın iki büyük ekran kartı şirketi Nvidia ve ATI tarafından sağlanmaktadır. Laptopların performanslarını belirleyen diğer ölçüt ise bellek sistemleridir. Günümüzde laptop mimarisinin temel unsuru işlemciler ise büyük ölçüde AMD ve Intel tarafından sağlanmaktadır.

Günümüzde dizüstü bilgisayarlar genel anlamda 4 grupta toplanabilir. Laptoplar(17"+), Notebooklar(13"-17"), Minibook ve Netbooklar(13"-), 2'si 1 arada PC, Subnotebook ve Ultrabooklar. Performans olarak da Laptoplar, Notebooklar ve Ultrabooklar ön plana çıkmakta olup çok çekirdekli işlemci kullanırken diğerleri atom teknolojisini kullanmaktadır.
Geçmişte daha küçük ve daha büyük dizüstü bilgisayarlar için bir dizi pazarlama kategorisi vardı. Bunlar arasında "subnotebook" modelleri, düşük maliyetli netbook'lar,ultra taşınabilir bilgisayar ve masaüstü yedek bilgisayar (DTR) bulunuyordu.

Dizüstü bilgisayarların temel bileşenleri, masaüstü benzerleriyle aynı şekilde çalışır. Genel olarak, dizüstü bilgisayar üreticileri maliyeti düşürmek ve üretimi kolaylaştırmak amacıyla RAM ve sabit diskin değiştirilmesi izin verirken diğer parçaların değiştirilmesini anakarta direkt montajlayarak engellemiştir. Bu kısıtlama, dizüstü bilgisayarlar ve masaüstü bilgisayarlar arasındaki en büyük farklardan biridir. Çünkü masaüstü bilgisayarlarda kullanılan büyük kasalar, anakartlar, sabit diskler, ses kartı, RAM ve diğer bileşenlerin eklenebileceği şekilde tasarlanmıştır.

Dahili olarak, bir ekran genellikle bir LCD paneldir, ancak bazen OLED'ler kullanılır. Bunlar, LVDS veya gömülü DisplayPort protokolünü kullanarak dizüstü bilgisayara arayüz sağlar.

Daha yüksek çözünürlüklü bir ekrana sahip olmak, aynı anda ekrana daha fazla öğenin sığmasını sağlayarak kullanıcının çoklu görev yeteneğini geliştirir. 2012 yılında Retina ekranlı MacBook Pro'nun piyasaya sürülmesinden bu yana, "HiDPI" (veya yüksek piksel hassasiyeti) ekranların kullanılabilirliğinde bir artış oldu. Çoğu dizüstü bilgisayara harici ekranlar bağlanabilir ve Mini DisplayPort'lu modeller üç adede kadar işleyebilir.

120 Hz yenileme hızı ve aktif shutter 3D sistemine sahip bir ekrana sahip olan en eski dizüstü bilgisayarlar 2011 yılında Dell (M17x) ve Samsung (700G7A) tarafından piyasaya sürüldü.

Bir dizüstü bilgisayarın merkezî işlem birimi (CPU), gelişmiş güç tasarrufu özelliklerine sahiptir ve yalnızca masaüstü kullanımı için tasarlanandan daha az ısı üretir. Hem Intel, hem AMD hem de diğer üreticiler tarafından sağlanan dizüstü bilgisayarlar için tasarlanmış çok çeşitli dizüstü bilgisayar işlemcisi türleri bulunmaktadır. Motorola ve IBM, x86 olmayan mimarilerde, eski PowerPC tabanlı Apple dizüstü bilgisayarları (iBook ve PowerBook) için çipler üretti.

Çoğu dizüstü bilgisayarda, güç ve alandan tasarruf etmek için CPU'ya bir grafik işlemci birimi (GPU) entegre edilmiştir. Bu, Intel tarafından 2010 yılında Core i-serisi mobil işlemcilerle ve AMD tarafından benzer hızlandırılmış işlem birimi (APU) ile tanıtıldı. Bundan önce, düşük kaliteli makineler, sistem yonga setine entegre grafik işlemcileri kullanma eğilimindeydi.

2000 yılından bu yana, çoğu dizüstü bilgisayar SO-DIMM RAM kullanıyor, ancak 2021 itibarıyla artan sayıda model anakarta lehimli bellek kullanıyor. 2000'den önce çoğu dizüstü bilgisayar, bellekleri yükseltilebilirse özel bellek modülleri kullanıyordu.
2021 itibarıyla, 8 GB RAM en yaygın olanıdır ve alt seviye modellerde ara sıra 4 GB bulunur. Üst düzey dizüstü bilgisayarlar 16 GB veya daha fazla RAM ile gelebilir.

İlk dizüstü bilgisayarlar depolama için en sık disket kullanıyordu, ancak birkaçı RAM diskleri veya bant kullanıyordu, 1980'lerin sonunda sabit disk sürücüleri standart depolama biçimi haline geldi.
1990 - 2009 yıllarında, neredeyse tüm dizüstü bilgisayarlarda depolama için genellikle bir sabit disk sürücüsü (HDD) vardı. O zamandan beri, katı hâl sürücüsü (SSD), bazı ucuz tüketici modelleri dışında tüm sabit sürücülerin yerini yavaş yavaş almaya başladı. Başlangıçta, 2000'lerin sonlarında SSD'ler HDD'lerden önemli ölçüde daha pahalıydı, ancak 2021'den itibaren daha küçük kapasiteli (1 terabaytın altında) sürücülerin fiyatları birbirine yaklaştı.
Bazı kompakt dizüstü bilgisayarlar daha da küçük 1,8 inç HDD'leri ve çok az sayıda kullanılan 1" Microdrive sürücüleri destekler. Bazı SSD'ler, bir dizüstü bilgisayarın sabit diskinin boyutuna, şekline uyacak şekilde üretilmiştir, ancak giderek daha küçük mSATA veya M.2 SSD kartlarıyla değiştirilmektedir. Bağlantı için daha yeni ve çok daha hızlı NVM Express standardını kullanan SSD'ler yalnızca kart olarak mevcuttur.
RAID teknolojisini destekleyen çeşitli harici HDD'ler veya ağa bağlı depolama sunucuları, USB, FireWire, eSATA veya Thunderbolt gibi arabirimler üzerinden hemen hemen her dizüstü bilgisayara bağlanabilir. Birçok dizüstü bilgisayarda ayrıca bir kart okuyucu bulunur. Bu, tipik olarak SD kart veya microSD kartlar olan dijital fotoğraf makinesi için bellek kartı kullanımına izin verir.

CD-ROM'ları, kompakt diskleri (Compact Disc), DVD'leri ve bazı durumlarda Blu-ray diskleri (BD) oynatabilen optik disk sürücüsü, 1990'ların ortaları ile 2010'ların başları arasında tam boyutlu modellerde neredeyse evrenseldi.

Metin, veri ve diğer komutları (örneğin, işlev tuşu) girmek için bir alfasayısal klavye kullanılır. İmlecin ekrandaki konumunu kontrol etmek için dokunmatik yüzey (izleme dörtgeni), işaret çubuğu veya her ikisi kullanılır.
Harici bir klavye ve fare, bir USB bağlantı noktası kullanılarak veya Bluetooth ve benzeri bir teknoloji aracılığıyla kablosuz olarak bağlanabilir. Bazı dizüstü bilgisayarlarda, isteğe bağlı veya standart olarak sunulan çoklu çoklu dokunmatik doku

Doğal Dil İşleme, yaygın olarak NLP (Natural Language Processing) olarak bilinen yapay zekâ ve dilbilim alt kategorisidir. Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca gibi doğal dillerin işlenmesi ve kullanılması amacı ile araştırma yapan bilim dalıdır.

NLP yani Doğal Dil İşleme, doğal dillerin kurallı yapısının çözümlenerek anlaşılması veya yeniden üretilmesi amacını taşır.Bu çözümlemenin insana getireceği kolaylıklar, yazılı dokümanların otomatik çevrilmesi, soru-cevap makineleri, otomatik konuşma ve komut anlama, konuşma sentezi, konuşma üretme, otomatik metin özetleme, bilgi sağlama gibi birçok başlıkla özetlenebilir. Bilgisayar teknolojisinin yaygın kullanımı, bu başlıklardan üretilen uzman yazılımların gündelik hayatımızın her alanına girmesini sağlamıştır. Örneğin, tüm kelime işlem yazılımları birer imlâ düzeltme aracı taşır. Bu araçlar aslında yazılan metni çözümleyerek dil kurallarını denetleyen doğal dil işleme yazılımlarıdır.
Batı dillerinde SAPI (Microsoft şirketinin konuşma sentezleyici üretmek amacı ile satışa sunduğu geliştirici program) tabanlı Konuşma sentezleyici bileşenleri, yazılımcıların multimedia (çoklu ortam) sunuları hazırlamaları için hizmete sunulmuştur.
Konuşma ve komut anlama yazılımları ise gelecekte insan ve bilgisayar arasındaki klavye, fare gibi veri girişi aygıtlarını ortadan kaldıracak yazılımlardır. Bu gelişmeler makine-insan iletişiminde yeni ve devrimci değişimlere yol açacak ve bilgisayarların daha çok insan tarafından kabul görmesine yol açacaktır.

Gelecekte, konuşma sentezleyiciler ve konuşma anlama alanındaki gelişmeler ve makine-insan iletişiminin gelişmesi, insanın makineden beklentilerini yükseltecektir. İnsanlar makinelerin kendisini anlamalarını isteyecek, karmaşık kullanımı olan makineler pazar bulamayacaktır. Giderek gelişen ve insanı anlayan makinelerin daha zeki olması insanın yaşam kalitesini yükselteceğinden, vazgeçilmez olması kaçınılmazdır. Zeki makine kavramı, yapay zekâ çalışmalarının hızlanmasına yol açmıştır. Geleceğin en önemli sektörlerinden biri olan yapay zekâ ile insanın iletişim kuracağı tek araç dildir.
Dil, insanoğlunun uygarlaşmasını sağlamakla kalmamış, onun zekâsının doğada daha önce görülmemiş şekilde parlamasını sağlamıştır. Kültür dediğimiz insanlık birikimi, dil kullanan ve iletişim kuran insanın sosyalleşme sürecinin ürünüdür.

Dilin işlenmek üzere çözümlenebilmesi için, matematik modelinin oluşturulması gerekmekteydi.

ATN Genişletilmiş Geçiş Ağları (Augmented Transition Network),Woods tarafından 1970 ve 1973 yılları arasında geliştirilmiş bir yaklaşımdır.
Genişletilmiş geçiş ağları (GGA) üç bileşenden oluşur:

En az başlangıç ve son (/s) durumları olan sonlu sayıdaki durumlar kümesi,
Belli bir metindeki mümkün olan harflerden oluşan alfabe (e),
Sonlu sayıdaki bir durumdan diğer bir duruma geçişi sağlayacak geçişler kümesi.
Genişletilmiş geçiş ağlarında, bir durumdan diğer bir duruma geçmek için gerekli harf okunur ve bu harf geçilecek olan duruma geçmek için gereken harfle karşılaştırılır; uygun ise diğer duruma geçilir. Geçiş ağlarında doğru bir yol, bir başlangıç durumundan başlayıp, son duruma ulaşan geçişler sağlandığında tamamlanır. Harflerin birbirine eklenmesiyle oluşan metin, ağın kabul etmesi için verilen metin ise, bu metin ağ tarafından kabul edilmiş demektir.
Yanda: "Bal" metnini kabul eden Genişletilmiş Geçiş Ağı.

Fonetik, konuşulurken, dil, gırtlak, ses telleri, damak, dişler ve dudaklar ile çıkarılan sesleri ve bu seslerin dil ile olan ilişkilerini tanımlamak için kullanılan bir terimdir.Doğal dillerde anlam ayırıcı olarak kullanılan en küçük ses fondur (phon) dur. Fonetik terimi bu kökten gelmektedir.
Fon kavramı evrensel değildir ve her dilde farklı seslere kaşılık gelir. Farklı dillerdeki fonların tek ortak özelliği ayırıcı temel sesler olmalarıdır.Sesle ifade edilen dili, yani konuşmayı kaydetmek için yazı icat edilmişti.Konuşmayı yazı ile ifade etmek için ses birim veya fonları harflerle eşleştirmek gerekmekteydi. Bazı dillerde, örneğin Türkçe, Fince ve Japoncada, sesbirimler doğrudan harflere karşılık gelmektedir. Bu tip dillere fonetik diller denir.İngilizce, Almanca, Fransızca gibi dillerde ise Fonlar harflere kaşılık gelmezler.Bu yaklaşımın yerine uluslararası olarak geçerliliği olan fonetik bir alfabe ses birimleri ifade etmek için kullanılır. Ses birimlerin simgesel olarak ifade edilmesi sonucu olusan simgeler fonem (phoneme) olarak adlandırılır. Bir başka deyişle aslında fonemlerin seslendirilmesiyle ses birimler (phon) oluşur.
Dildeki ses birimler belirlenirken iki yaklaşım kullanılır.Bunlar,

Parçalı sesbirimler (segmental) ve,
Parçalarüstü ses birimler (supra-segmental, prosodic) dir.

Dil bilime terim olarak 1859 yılında August Schleicher tarafından kazandırılan morfoloji, dilde biçimi oluşturan ögelerin türlerini tanımlamak ve özetle dil bilgisi kuralları denen biçimsel ögelerin sınıflandırmasını yapmaktır.

Doğal dil işleme çalışmalarında anlam bütünsel çözümleme yapabilmek için, bazı yaklaşımlar belirmiştir. Bu yaklaşımlar aşağıdaki süreçlerden oluşur.

Sözdizimsel analiz, sözdizimini (syntax) veya cümleyi oluşturan morfolojik ögelerin hiyerarşik kurallara uyumunu karşılaştırarak ölçümlemektir. Böylece söz dizimin anlamlı olup olmadığının ölçülebilmesi için düzenleyici bir süreç gerçekleşmiş olur.
Türkçede cümleler en genel şekliyle özne, nesne ve yüklem bileşenlerinden oluşur. Cümleye eklenmek istenen anlamlar arttıkça cümleler, özne, yer tamlayıcısı, zarf tamlayıcısı, nesne ve yüklem gibi bileşenleri içerir.Ayrıca cümlenin anlamını kuvvetlendiren cümle dışı bileşenler de (bağlaç, edat, vb) cümlede bulunabilir.Bunlara örnek olarak "ile, için, ama, çünkü" kelimeleri verilebilir. Türkçede özne ile yüklem cümlenin temel bileşenleridir ve genelde tüm cümlelerde yer alırlar. Yer tamlayıcısı, zarf tamlayıcısı, nesne gibi bileşenler bazı cümlelerde yer almayabilirler veya bazı cümlelerde sadece biri, bazılarında sadece ikisi bulunabilir. Bu bileşenlerin cümle içindeki sıralanışları da değişebilir.
Bilgisayarla doğal dilin modellenmesinde anlamsal analizden önce kelimelerden oluşturulan yapının cümle olup olmadığının test edilmesi faydalıdır.Bu işlem sentaktik eşleştirme işleminde anlamsız eşleşmelerin önlenmesine faydalı olur.
Yandaki Şekil : Sözdizimsel Analiz.
Simgeler: Ö: özne, D: dolaylı tümleç, Z: zarf tümleci, N: nesne, Y: yüklem, İG: isim grubu, SG: sıfat grubu, İN: isim nesnesi, SN: sıfat nesnesi, DZ: diğer zarflar, S: sıfat, İ: isim, ZB: zaman belirteçleri, T: tamlayan, TN: tamlanan, ZM: zamir, NE: nesne eki, TE: tamlayan eki, TNE: tamlanan eki, KE: kip eki, ZE: zaman eki, DE: dolaylı tümleç eki, EF: ek fiil

Anlambilimsel analiz, sözdizimini oluşturan morfolojik ögelerin ayrılması, yani sözdizimsel analiz ile anlam taşıyan kelimelerin sınıflandırılması işleminden sonra gelen anlamlandırma veya anlama sürecidir.Bu süreçte anlam taşıyan kelimelerin, ekler ve cümle hiyerarşisi içindeki konumlarının saptanması sayesinde birbirleri ile ilişkileri kurulabilir. Bu ilişkiler anlam çıkarma, fikir yürütme gibi ileri seviye bilişsel fonksiyonların oluşturulmasında ham bilgi olarak kullanılacaktır.

Morfolojik çözümleme aşamalarından sonra sözdizimsel kurgu veya yapay konuşma süreci ile yapay zekâ ya veya uzman sistemlere iletişim becerisi kazandırılacaktır. Sözdizimsel çözümlemenin tersi süreçlerden oluşan birleştirme sürecinde, önceki süreçlerde ele geçen bilgi yine morfolojik kurallar dahilinde birleştirilir.

Doğal dil üretme

Vasif Nabiyev - Yapay Zekâ: Problemler, Yöntemler, Algoritmalar, 764 say., Seçkin, Ankara, 2005
Devrim Çamoğlu - D.U.Y.G.U. Projesi araştırma tezleri.
Ünal Çakıroğlu - (KTU) Şekiller, Sözdizimsel Analiz ve matematik model bölümü

İTÜ Doğal Dil İşleme Takımı 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stanford Üniversitesi Doğal Dil İşleme Öbeği 29 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Survey of the State of the Art in Human Language Technology
Natural Language Processing Group at the Johns-Hopkins University
DNLP - Dalhousie Natural Language Processing Group
2004 International Workshop on Natural Language Understanding and Cognitive Science
CLAC: Computational Linguistics At Concordia 4 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCC: Cognitive and Communication Technologies (TCC) at ITC-Irst
YTÜ Doğal Dil İşleme Araştırma Grubu
Fatih Ü. Doğal Dil İşleme Grubu
Cognitive Science Society of Trakya (CSST) 10 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektronik kitap, E-kitap veya e-Kitap, bilgisayarların veya diğer elektronik cihazların düz panel ekranında okunabilen metinden oluşan dijital biçimde sunulan bir kitap yayınıdır. Bazen "basılı bir kitabın elektronik versiyonu" olarak tanımlansa da, bazı e-kitapların basılı bir eşdeğeri yoktur. E-kitaplar, özel E-kitap okuyucu cihazlar, masaüstü, dizüstü bilgisayarlar, tabletler ve akıllı telefonlar da dahil olmak üzere kontrol edilebilir bir görüntü aygıtına sahip herhangi bir cihazda okunabilir.
E-kitap kolaylık sağladığından dolayı kitap sektörünün dijitale kaymasını etkilemiştir.
E-kitap tabirinin bir endüstri olarak ortaya çıkışı 1990'ların sonlarında, Peanut Press gibi şirketlerin cep bilgisayarı aracılığıyla kitap okuma gayesine dayanır. Bununla birlikte 2002 dot-com çöküşünden sonra(bkz.Dot-com balonu) e-kitaplar yayıncılık endüstrisi tarafından geniş bir kabul ve ilgi görmedi. Bunun sonucunda e-okuma cihazlarına ve e-kitap teknolojilerine yapılan yatırımlar azaldı. Sony Corporation 2006 yılında bir e-okuma cihazı piyasaya sürmesi (Sony Portable Reader Prs-500) endüstrinin yeniden canlanmasının başlangıç noktası olarak kabul edilebilir. Nitekim, Aralık 2008'de Sony, cihazın Ekim 2006'da piyasaya sürülmesinden bu yana dünya çapında 300.000 adet Okuyucu Dijital Kitabı sattığını açıkladı. 
Buna ek olarak, Amazon (şirket) 2007 yılında Kindle'ı piyasaya sürdü, ardından Amerika Birleşik Devletleri'ndeki e-kitap satışları hızla arttı.
Bir cihazın e-kitap okuyucu olarak değerlendirilebilmesi için elektronik mürekkep özelliğinin olması gerekmektedir. Kısaca E-ink denen bu teknoloji, göz sağlığı ve okuma deneyimi olarak gerçek kitaba yakın bir deneyim sunmaktadır. E-kitap okuyucularda kullanılan farklı yazılımlar mevcuttur. Bunlar arasında en yaygınları olan Epub (.epub) ve Mobipocket(.prc .mobi) dışında e-Reader (.pdb), HTML (.html), Microsoft Reader (.lit), Kindle (.azw) sayılabilir.
E-kitap okumak için kullanılan PDF bilinenin aksine bir e-kitap formatı değildir. PDF belgeleri geçerli sayfaya, pencereye veya başka bir boyuta dinamik olarak uyum sağlamak yerine genellikle belirli bir boyuta ve düzene bağlıdır. Epub gibi e-kitap yazılımları ise kitap içeriğini sabit tutup biçimini okuyucu tarafından değiştirilebilir kılmıştır. Kitabınızı okurken zemin/metin renkleri, metin boyutu, ekran yönü gibi özellikler değiştirilebilir ve kitabın içeriği okuyucuya uyum sağlar.
Günümüzde internet tabanlı her teknolojide söz konusu olduğu gibi e-kitap ve e-kitap okuyucuları vasıtasıyla kişisel veriler takip edilebilir ve saklanabilir durumdadır. Kullanıcıların hangi e-kitapları açtığını, kullanıcıların her bir e-kitabı okumak için ne kadar zaman harcadıklarını ve her bir e-kitabın ne kadar olduğunu içeren veriler düzenli olarak toplanmaktadır. Amazon.com şirketinin bir ürünü olan e-kitap okuyucu Kindle, kullanılan uygulama veya cihaz ile etkileşim haline geçtiğinde cihaz bilgilerini, kullanım meta verilerini ve ayrıntıları Amazon servislerine gönderir ve bütün bu veriler doğrudan okuyucunun hesabına bağlıdır. Konuyla ilgili olarak Kobo e-Reader markalı e-kitap okuyucuyu piyasa süren firma olan Kobo Inc tarafından 2014 Aralık ayında 21 milyondan fazla kullanıcının okuma alışkanlıklarını gösteren veriler yayınlandı. Bu dokümanda verilen Birleşik Krallık 'ta 2014 yılında en çok tamamlanan kitap olan Casey Kelleher adlı yazarın "Rotten to The Core'' adlı eserinin insanların %83'ünün baştan sona okuduğu bilgisi veya aynı sene en çok satılan e-kitap olan Katia Lief tarafından yazılan ''One Cold Night'' adlı eserin okuyucular tarafından tamamlanma oranın %69'u bilgisi, e-kitapların kullanıldığı zaman pek çok veriye ulaştığının bir kanıtıdır.
1990'lı yılların sonlarında ortaya çıkan ve asıl yükselişini 2000'lerin ortasında yapan e-kitaplar, özellikle çevre ve kullanıcı dostu olmaları nedeniyle dünya çapında yoğun bir ilgi gördü. E-kitapların düşük maliyetli, güncellenebilir ve kolay temin edilebilir olmaları gerek yayıncı ve yazarlar gerekse de kullanıcılar tarafından rağbet görmesinin nedenlerinden bazılarıdır. Ayrıca, etkileşimli e-kitap adı verilen, etkileşim düzeyi yüksek ve zengin içerik sunum olanaklarına sahip uzantıları olan e-kitaplar, okuyucunun kitapla ilgili notlar almasını, anlamını bilmediği kelimeleri aratmasına ve okumayı video, ses ve üç boyutlu nesnelerle zenginleştirmeyi mümkün kılar. E-kitaplar kullandığı teknoloji veya okuma aracının sınırlılıklarından kaynaklanan dezavantajları da bulunur. Harici bir güç kaynağına ihtiyaç duymalarından kaynaklanan şarj problemler, düşük çözünürlüklü cihazların kullanılması nedeniyle okuyucuların yaşadığı göz ve baş ağrıları, temel sorunlardır. Özellikle etkileşimli e-kitaplarda bazı durumlarda telif hakkı ihlali gibi sorunlar yaşanabilmektedir ve telif hakkı konusunda yeterli yasal düzenlemenin olmaması nedeniyle birçok ülkede bu konu çözümsüz kalabilmektedir.

Elektronik kitap okuyucu, öncelikli amacı dijital e-kitapları okunmak olan ve bu amaca uygun olarak tasarlanmış taşınabilir elektronik bir cihazdır. Günümüzde birçok cihaz e-kitap okumak için kullanılabilir. Fakat e-kitap okuyucu taşınabilirlik, okunabilirlik (özellikle güneş ışığı altında) ve pil ömrü gibi özellikleri kitap okumaya en uygun hale gelecek şekilde tasarlanmıştır. Bir elektronik kitap okuyucu üzerindeki hafızanın boyutuna bağlı olarak yüzlerce ya da binlerce kitabı saklayabilir.

E-kitap okuyucular tablet bilgisayarların benzer bir formudur. Tablet bilgisayarlar daha yüksek hızda tazeleme oranları olan ekranları vardır. Bu özellik tablet bilgisayarları etkileşim için daha uygun hale getirir. Ayrıca tablet bilgisayarlar çok yönlüdür. Kullanıcılara çok fazla türdeki içeriği kullanmasına, üzerinde değişiklik yapmasına ya da içerik oluşturmasına olanak sağlar.
E-kitap okuyucuların en büyük avantajı ve onu tablet bilgisayarlardan ayıran noktası sahip olduğu elektronik mürekkep ekranıdır. E-kitap okuyucular bu avantajından ötürü kullanıcılara çok daha iyi bir okuma deneyim sunar. Özellikle güneş ışığı altında olduğu gibi aydınlık ortamlarda okunabilirlikleri tablet bilgisayarlara göre çok daha iyidir. E-kitap okuyucular içeriği göstermek için ekranında elektronik mürekkep teknolojisini kullanmaktadır. Bu teknolojinin getirdiği avantajlardan bir tanesi e-kitap okuyucuların pil ömürlerinin uzun olmasıdır. Ticari olarak satılan elektronik modeller genellikle siyah ve beyaz (grinin 16 farklı tonu) renklerde ekranlardır.
Birçok e-kitap okuyucu kablosuz olarak İnternete bağlanabilir. Günümüzde İnternete bağlanmak için GSM ağlarını kuladan cihazlarda vardır. Örneğin Amazon Kindle Whitepaper. Bazı cihazlar içerisindeki yazılım OPDS kütüphanelerine ya da e-kitap satıcılarına erişime olanak tanır. Bu sayede kullanıcılar kitap alabilir ya da kiralayabilirler. Ayrıca kullanıcılar aldıkları kitapları herhangi bir ücret ödemeden dijital olarak kitabi satın aldıkları kütüphane ya da satıcı aracılığı ile teslim alabilmektedirler. Bu yolla kitap sahipleri kitaplarını sunucular (bulut bilişim teknolojisi) üzerinde kullanır ve yönetir. Bu sayede e-kitap okuyucu satın alınan kitapları cihaza İnternet bağlantısı olan herhangi bir yerden indirebilir. Ayrıca bazı e-kitap okuyucular bilgisayar aracılığı ile de dosya indirebilir ya da hafıza kartından dosya okuyabilir.

E-kitap okuyucu fikrine benzer bir cihazdan 1930 yılında Bob Brown'nin yazdığı bildiride "The Readies" isimli kitapta bahsedilmiştir. Yazar kitabında "Taşıyabileceğim ya da gezebileceğim basit bir okuma makinesini herhangi eski tip elektrikli aydınlatıcı duyuna bağlayıp istiyorsam yüzlerce-binlerce kelimelik romanları 10 dakika içinde okuyabileceğim bir cihaz" diyerek günümüzdeki e-kitap okuyuculara çok benzer bir cihazı tanımlamıştır.
İlk e-kitap okuyucusu; 1949 yılında, ispanyol bir öğretmen olan Angela Ruiz Robles tarafından tasarlandı. Amacı öğrencilerin ağır kitapları taşırken zorlanmasını engellemekti. Robles buluşuna Enciclopedia Mecánica (Mekanik Ansiklopedi) adını verdi. Cihaz bugün elimizde olan okuyucuların aksine elektronik değildi, sıkıştırılmış hava kullanarak çalışan basılı metin makaraları içeriyordu ancak bilinen ilk otomatik okuma cihazıdır.
İlk taşınabilir e-kitap okuyuculardan biri the Rocket 1998 yılında NuroMedia tarafından duyuruldu. The Rocket kullanıcılarına kitapları seri haberleşme kablosu ile bilgisayardan indirilebilmesine olanak verdi. Aynı yıl içinde bir diğer SoftBook isimli e-kitap okuyucu SoftBook firması tarafından üretildi. SoftBook bilgisayar bağlantısına ihtiyaç duymuyordu. Kitaplar telefon hattı üzerinden üzerindeki 33.6 kbit/s. modem aracılığı ile İnternete bağlanarak kitaplar “SoftBookstore” üzerinden indirilebiliyordu.
2000 yılında Microsoft, masaüstü, dizüstü ve cep bilgisayarlarında kullanılabilen Microsoft Reader isimli yazılımı hizmete sürdü. Microsoft'un bu atağı Amazon gibi firmaların dikkatinin e-kitap okuyucu sektörüne yönelmesini sağladı. Ayrıca 2000 yılında Stephen King, Riding The Bullet ve Bag of Bones isimli, Türkçeye ‘Kemik Torbası’ olarak çevrilen kitabını yalnızca internetten yayımlamıştır ve bu durum sektöre olan ilgiyi artırmıştır.
2004 yılında çıkmış olan Sony Librie isimli e-kitap okuyucunun piyasaya çıkması büyük bir atılımdı. Ardından 2006 yılında Sony Reader isimli cihaz piyasaya sürüldü. Fakat birkaç yıl sonra çıkacak olan Amazon Kindle kadar büyük bir başarı yakalayamadı.
Küresel çapta başarı yakalayarak başta ABD olmak üzere dünyaya yayılan ilk e-kitap okuyucunun, 2007 yılında çıkan ve ilk stokunun birkaç saat içinde bittiği Amazon Kindle olduğu söylenebilir. Amazon'un e-kitap piyasasını temelinden sarsması sektörün genişlemesini sağlamıştır. Örneğin Barnes & Noble isimli, e-kitap sektörüne çok daha önce girmiş olan şirket 2009 yılında ilk fiziksel e-kitap okuyucusunu yayınladı ve on binlerce sattı.
2010 yılında Apple'ın çıkardığı tabletlerde e-kitap okuma özelliğinin bulunması ve Apple'ın ABD'deki büyük yayıncılarla anlaşmış olması sektörü olumlu yönde etkiledi ve çok daha fazla insan e kitaplarla, dolayısıyla e kitap okuyucularla tanıştı. Satış rakamları ve kullanım sıklığı giderek arttı. 2012 yılında Android ve IOS tabletlerin sayısının çok fazla artmasının etkisiyle satış rakamları düşmüş olmasına rağmen sadece Amazon Kindle üzerinden yüz milyon e-kitap indirildi ve örneğin Amazon İngiltere'nin açıklamasına göre aynı yıl Kindle için yapılan e-kitap satışları normal kitap satışlarını geçti.

E-kitap okuyucular, kağıt tüketimini önemli ölçüde azaltırlar fakat bu cihazların üretimi kirlilik kaynağıdır. Üretim için alüminyum ve bakır gibi yaygın kaynakların yanı sıra koltan ve lityum gibi daha nadir cevherlere de ihtiyaç duyulur. Dünyada çıkarılan koltanın yarısından fazlası Afrika'dan, yaklaşık dörtte biri de Brezilya'dan geldiği için ekolojik ayak izini arttırır. Lityum ve koltanın kurak ülkelerden de çıkarılması su ve enerji harcamalarını arttırır. Üretilirken çevreci olmayan e-kitap okuyucularının, okunan kitap sayısı arttıkça kitap başına meydana gelen ekolojik ayak izleri azalır. Bu açıdan kütüphanede bulunan kitaplara benzerler. Basılı kitap satın almak için kitapçıya gitmek ya da internetten kitap sipariş etmek enerji tüketimini arttırır, dolayısıyla da çevreyi daha çok kirletir. Bu açıdan bakıldığında e-kitap okuyucular, basılı kitaplara nazaran daha çevrecidirler.

E-kitaplar, piyasa çıktığı günden bu yana birçok konuda eleştirilere maruz kalmıştır. Biçim ve teknik sınırlar, yetersiz grafik, e-mürekkebin renkli ekranları desteklememesi ve sınırlı bir çözünürlüğe sahip olması gibi konular bu eleştiriler arasındadır. E-mürekkep ekranlarda okuma deneyimi aydınlatma durumuna bağlıdır.
E-okuyucular genellikle yalnızca bir sağlayıcının çevrimiçi mağazasına erişim sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu yapı dijital ekosistem olarak adlandırılır ve daha küçük şirketlerin (ör. Kibano Digireader) uluslararası çapta hizmet veren şirketlerle (Amazon, Apple vb.) rekabet etmesine yardımcı olur. Öte yandan, müşteriler e-kitap okuyucu aracılığıyla erişilen çevrimiçi mağazada, sınırlı sayıda e-kitap satın alabilirler. Sınırlı içerik, e-kitap okuyucuların eleştiri aldığı noktalardan biridir. Ekosistemlerin kullanımı nedeniyle, firmalar birbirleriyle rekabet etmek zorunda kalmazlar ve bu nedenle e-kitapların maliyeti de düşmez. Yalnızca bir çevrimiçi mağazayı kullanma seçeneğiyle kitap satın almanın veya ödünç almanın sosyal etkileşimi de ortadan kalkar.
Bazı okurlar ise, e-kitap okuyucuların yarattığı özgürlük veya mahremiyet kaybıyla; tercih ettikleri her kitabın izlenme ve fişlenme olasılığıyla ilgili endişelerini dile getirmektedir.
İlk dönem e-kitap okuyucuların sahip olduğu dezavantajlardan birinin de bir saatten uzun süreli kullanımda baş ağrısı ve göz yorgunluğu yaratmak olduğu belirtilmiştir.

Uzun bir süre, e-kitap okuyucuların gereksiz olduğundan, herhangi bir tabletin de e-kitap okuyucuyla aynı işlevi göreceği argümanı öne sürülerek birtakım eleştiriler yapıldı fakat e-kitap okuyucular bazı yönleriyle tabletlerden daha avantajlılar. Örneğin, e-kitap okuyucuların ekran parlaklığı sadece okumak için tasarlandığı göz önünde bulundurulursa göz sağlığını koruma konusunda tabletlere göre çok daha başarılılar.
E-kitap okuyucuların en büyük avantajlarından biri de, çok sayıda kitabı okuyucuyla buluşturması ve erişim özgürlüğü sunmasıdır. Hafıza kapasitesine göre on bin kadar kitabı içinde barındırabilen küçük bir cep kitabı boyutundaki e-kitap okuyucuları taşıma, saklama gibi konularda da okurlara büyük kolaylık sağlıyor.
Cep telefonu veya tabletlerin pil kullanım istatistiklerine bakıldığında, pil ömrünün tükenmesinin en büyük nedeni ekran kullanımıdır. Bu nedenle e-kitapların mobil cihazlardan okunması, göz sağlığı sorunlarının yanında şarj problemleriyle de karşılaşılmasına neden olabilir. E-kitap okuyucuları ise pil tasarrufu ve pil ömrü ile de mobil cihazlara göre çok daha büyük bir avantaja sahiptir. E-ink teknolojisinin de yardımıyla, e-kitap okuyucuları güç tasarrufu konusunda oldukça başarılıdır. Elbette tercih edilen ekran ışığı oranı pil ömrünü doğrudan etkileyecek olsa da en yoğun kullanımda dahi haftalarca şarj etmeden e-kitap okuyucu kullanım kolaylığı sağlar.

Birçok şirket (Apple, Microsoft, Google vs.) kendi işletim sistemleri ve telefonlarına özel e-kitap okuyucu uygulamaları tasarlamaktadır. Örneğin; IOS işletim sistemi, okuyucuların doğrudan Apple'ın dijital mağazasından kitap satın almalarını sağlayan Apple'ın iBooks uygulamasına da erişebilir. Bununla birlikte, işletim sistemlerine üçüncü parti yazılımları da kabul edildiğinden dolayı başka yazılımcılar ve şirketler de kendi uygulamalarını, ücretli veya ücretsiz, pazarlama ve sunma imkanı bulmaktadır.
Bu e-kitap okuyucu uygulamaları mobi, ePUB ve PDF dosyalarını çalıştırabilmektedir.

Amazon: Kindle, Kindle Touch, Kindle Paperwhite
Barnes & Noble: Nook, Nook Simple Touch, Nook Simple Touch GlowLight
Bookeen: Cybook Opus, Cybook Ori

ENIAC (İngilizce: Electronic Numerical Integrator And Computer Türkçe: Elektronik sayısal entegratör ve hesaplayıcı), elektrikle çalışan ve elektronik veri işleme kapasitesine sahip ilk bilgisayar. II. Dünya Savaşı esnasında Amerikalı bilim insanları tarafından inşa edilen ENIAC ilk çıkan bilgisayardı. ENIAC, yaklaşık 167 m² bir alana sığıyordu ve ağırlığı 30 tondu.

Bu ilk bilgisayarın siparişi, 1941 yılında ABD'nin II. Dünya Savaşı'na katılmasıyla birlikte ordu tarafından gizli olarak Pennsylvania Üniversitesi'ne ait elektrik mühendisliği okulu Moore School of Electrical Engineering'e verildi. Amaç daha az isabet hatalı uzun menzilli top ve füzelerin hesaplanmalarında kullanılmasıydı.
Bilim insanları John Mauchly ve Presper Eckert tarafından yaklaşık 4 yılda imal edildi. Yaklaşık maliyeti 500.000 dolar idi. ENIAC ilk deneme çalışmasına 1945 yılında başladı. Gerçek anlamda çalışabilmesi ise 1947 yılını buldu. Ancak 2 Eylül 1945'te Japonya'nın teslim olmasıyla savaş sona ermişti ve böyle bir makine için ihtiyaç da kalmamıştı. ENIAC 1947 yılında basına tanıtıldı.

Savaşın ardından ENIAC ağırlıklı olarak hava tahminlerinde, atom enerjisi hesaplamalarında, kozmik ışın çalışmalarında, termal tetikleme, rastgele sayı bulunmasında, rüzgâr tüneli dizaynında ve diğer bilimsel araştırmalarda kullanıldı. 1951 yılına gelindiğinde ise, endüstriyel amaçlı olarak kullanılmaya başlandı.
ENIAC'ın parçaları şu anda Washington'daki Amerikan Ulusal Müzesinde sergilenmektedir.

ENIAC bir sayının görüntüsünü ayırabiliyor, eşitlikleri karşılaştırabiliyor, çarpabiliyor, bölebiliyor, toplayabiliyor, çıkartabiliyor ve kare kökleri hesaplayabiliyordu. ENIAC'ın akümülatörleri (ön kayıt bölgeleri) hem toplama hem de hafıza işlevi görüyordu. ENIAC'a veriler bir IBM kart okuyucusu aracılığı ile veriliyordu. İşlenmiş veriler ise yine bir IBM delikli kart makinesi sayesinde alınıyordu ve bu kartlar yine IBM'in üretmiş olduğu bir delikli kart okuyucu tarafından (buna benzer bir örnek IBM 405 olabilir) deşifre ediliyordu.
O günlerde 60 saniye yol alan bir topun rotasının hesaplanması için, yaklaşık 20 saatlik çalışma gerekiyordu. ENIAC bu hesaplama süresini 15 saniyeye indirdi. Bir saniyede yapabildiği toplama işlemi akümülatör başına 5.000 adetti (toplam 100.000 adet). Saniyede yapabildiği çarpım işlemi 385, bölme veya karekök alma işlemi ise 38 adetti. Geçici hafızasında sadece 200 sayıyı saklayabiliyordu.

ENIAC, 6 kadın operatör tarafından programlanıyordu. Programlama yöntemi ise elle takılıp çıkarılan fişler, kablolar ve kumanda edilen düğmelerdi.
ENIAC, tam 7 yıl boyunca (1947-1954) hizmet verdi. Ancak çalışma masrafları kendisinden sonra geliştirilen çocukları, EDVAC ve ORDVAC'dan fazla olmaya başlayınca, 2 Ekim 1955 tarihinde saat 11:45'te elektrik bağlantıları kesildi. Böylece dünyanın ilk elektronik bilgisayarı görevini tamamlamış olarak tarihteki yerini aldı.

Elektronik görsel ekran, elektronik olarak iletilen görüntüleri, videoları veya metinleri görüntüleyebilen bir görüntüleme cihazıdır. Elektronik görsel ekranlar arasında televizyonlar, bilgisayar monitörleri ve dijital tabelalar bulunur. Tablet bilgisayarlar, akıllı telefonlar gibi mobil bilgi işlem uygulamalarında yaygın olarak kullanılırlar. Birçok elektronik görsel ekran yalnızca ekran olarak adlandırılır ve dokunmatik giriş yöntemi de içerenlere dokunmatik ekran denir.
2000'li yılların başlarından itibaren, özellikle bilgisayar uygulamaları için katot ışın tüpleri (CRT) aşamalı olarak kullanımdan çıkarken, düz panel ekranlar sektöre hakim olmaya başladı. 2010'ların ortalarından itibaren ise kavisli ekran panelleri televizyonlarda, bilgisayar monitörlerinde ve akıllı telefonlarda kullanılmaya başlandı.

Elektronik ekranlarda kullanılan çeşitli teknolojiler vardır:

LED arkadan aydınlatmalı sıvı kristal ekran (LCD)
LED ekran
OLED ekran
AMOLED ekran
Plazma ekran
Kuantum nokta ekranı
Elektrominesans ekran
CRT

Ekran kartı, bilgisayarın görüntü vermesini sağlayan birimidir. Ekran kartları harici ISA, VLB, PCI, AGP veya PCI-Express veriyollarını kullanan PC kartları olarak anakart, üzerinde chipset veya CPU içerisinde yerleşik olarak bulunmaktadır.
Günümüzde ekran kartı üreten 3 firma vardır. AMD, NVIDIA ve Intel'dir. Yaygın olarak bilinen ve kullanılan GPU serileri ise şunlardır; AMD Radeon RX, NVIDIA GeForce GTX, NVIDIA GeForce RTX serisi ve Intel ARC serisi GPU'lardır.

Paylaşımlı ekran kartları verilen değer kadar RAM üzerinden kendi kullanımı için alan ayırmaktadır. Bu durumda RAM performansı düşecektir. Anakart üzerinde dahili olan ekran kartları genellikle kendi bellekleri olmadığı için paylaşımlıdır.

Grafik işlemcisi (GPU, Graphics Processing Unit)
Görüntü belleği (VRAM - Video-RAM)
RAMDAC (Random Access Memory Digital/Analog Converter - Eski Nesil)
Harici görüntü kartları için bağlantı türü (HDMI, DVI, DisplayPort, USB Type-C)
Video BIOS (kısaca VBIOS)

Ekran kartları, ilk olarak seri üretilen Apple II mikrobilgisayarında kullanılmıştır. IBM firması 1981 yılında tek renge sahip görüntü kartına sahip PC'leri piyasaya sürmüştür (MDA Monochrome Display Adapter). Daha sonra Hercules firması 1982 yılında daha yetenekli görüntü kartı olan 
Hercules Graphics Card adında ürününü piyasaya sürdü. İlk renkli görüntü standartları sırası ile 

1981 yılında CGA (Color Graphics Adapter),
1984 yılında EGA (Enhanced Graphics Adapter)
PS/2 modeller için MCGA ve VGA (Video Graphics Array)
1989 sonrası IBM firması görüntü kartı standardı geliştirmedeki gücünü yitirmiştir. Günümüzde bütün PC'lere ait ekran kartları VGA modunu (yani 16 renkli 640 x 480 piksel) desteklemektedir. VGA standardını 1.280 x 1.024 piksel çözünürlüğe ve 16 Bit renk derinliğine sahip günümüz bilgisayarlarında kullanılan VESA (Video Electronics Standards Association) takip etmiştir. SVGA, XGA gibi tanımlamalar daha sonra geliştirilen görüntü kartı standartlarını değil, monitor yani görüntü biriminin desteklediği çözünürlüğü tanımlamak için kullanılmakradır. (Örneğin XGA:1024 x 768 Piksel)
İlk başlarda yazı tabanlı (Text mode) geliştirilen görüntü modları daha sonra piksel tabanlı olarak geliştirilmeye başlanmıştır.

1990 yılında itibaren Görüntü işlemcisine (GPU Graphics Processing Unit) sahip görüntü kartları geliştirilmeye başlanmıştır. 1996 yılında Kaliforniya'lı 3dfx Interactive tarafından 3D hızlandırıcılı 3dfx Voodoo Graphics görüntü chipsetleri geliştirilmiştir. Bu chipsetler sayesinde bilgisayarlar ile 3. boyut aleminde geometrik şekillerin ve doku eşlemi (Texture mapping) işlemleri gerçekleştirilmiştir.
Artan 3D performans ihtiyacından dolayı Multi-GPU tekniği yani SLI ve Crossfire teknikleri geliştirilmiştir. Bu teknikler sayesinde birden fazla görüntü işlemcisi paralel olarak tek kart üzerinde bulunabilmektedir.

Ekran kartlarının görüntü işleme gücündeki artış, aynı oranda güç gereksinimlerine de yansımıştır. PCI Express (PCI-e) yuvaları üzerinden standart olarak 75 Watt güç sağlanırken, günümüzde yüksek performanslı kartlar bu değerin çok üzerinde enerji tüketmektedir. Donanımın aşırı yük altında kararlı çalışabilmesi ve PCB üzerindeki VRM (voltaj düzenleyici modül) ile kapasitörlerin yorulmaması için, voltaj dalgalanması (ripple) en aza indirilmiş yüksek kaliteli güç kaynaklarına (PSU) ihtiyaç duyulmaktadır. 75 Watt ve üzeri güç tüketen ekran kartları stabil bir güç beslemesine ihtiyaç duyduğundan, günümüzde 6 (75 Watt) ve 8 pinlik (150 Watt) bağlantı soketleri içerirler. Ayrıca artan güç talepleri doğrultusunda, modern üst düzey ekran kartlarında tek kablo üzerinden yüksek güç iletebilen 12VHPWR ve 12V-2x6 gibi yeni nesil bağlantı arabirimleri de standart hâline gelmektedir. Bu soketlerin sayısı ve türü, kart üreticisinin tasarımına göre farklılık göstermektedir.
Merkezi işlem birimi ve güç kaynağı üreticileri son zamanlarda verimliliğe daha fazla önem verirken; grafik işlem birimlerinin güç ihtiyacı artmaya devam etmiştir, başka bir deyişle ekran kartı artık bir bilgisayardaki en fazla güç tüketen donanım olabilmektedir.

Gelişen mimarilerle birlikte özellikle RTX 4000, 5000 serisi veya modern üst düzey grafik kartlarında oluşan yüksek ısıyı dağıtmak amacıyla soğutma blokları ciddi oranda büyütülmüştür. Kart boyutlarının artması, daha fazla soğutucu fan kullanılmasını sağlamakla birlikte ağırlıkları da son derece artmıştır. Bu gelişme, anakart üzerindeki PCIe yuvasına binen fiziksel baskıyı artırarak zamanla bükülmelere yol açmaktadır. Literatürde "GPU Sarkması" (GPU Sag) olarak bilinen bu durum, kart üzerindeki mikroskobik lehim çatlaklarına veya PCIe yuvası hasarlarına neden olabileceğinden donanım ömrünü kısaltmaktadır. Bu mekanik deformasyonu engellemek için kasa içerisinde destek çubukları (bracket) veya dikey montaj kitleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüzde birçok ekran kartı üreticisi, sarkmanın sebep olabileceği yapısal hasarların önüne geçmek adına ayarlanabilir destek aparatlarını üst düzey kartların kutu içeriğine dahil etmekte ya da bu çözümleri harici birer donanım aksesuarı olarak kullanıcılara sunmaktadır.

IBM uyumlu
ISA
VESA Local Bus
PCI
AGP
PCI-Express
Diğer bilgisayar platformları
nuBus Apple Macintosh
Zorro-Bus Amiga

VGA-Out
DVI-Out
HDMI-Out
Mini HDMI-Out
DisplayPort
TV-Out
Component-Out
TV-In
S-Video
TYPE-C Video Out
THUNDERBOLT 3

El bilgisayarı (İngilizce: Handheld PC) herhangi bir standart dizüstü bilgisayardan daha küçük bir form faktörü etrafında inşa edilmiş bir bilgisayardır. Bazen palmtop bilgisayar diye de anılır. Zamanında masaüstü IBM kişisel bilgisayarlarıyla uyumlu ilk elde taşınabilir cihaz 1989 tarihli Atari Portfolioydu. Diğer erken modeller 1989 yılında Poqet PC ve 1991 yılında Hewlett Packard'dan HP 95LX idi. Diğer DOS uyumlu taşınabilir bilgisayarlar da vardı. Bazı avuçiçi bilgisayarlar, Microsoft'un Windows CE işletim sistemini kullanmaktadır; bu terim, daha geniş ticari pazar tarafından piyasaya sürülen Windows CE cihazlarını kapsamaktadır.
El bilgisayarları akıllı telefonlara ve tablet bilgisayarlara (Apple'in iPod Touch hattı istisna olmak üzere) geçtiğinden, 2010'un başında durduruldu.

Elde taşınır bilgisayar, Windows CE çalıştıran kişisel dijital yardımcı (PDA), yani cep bilgisayarı aygıtları için bir donanım tasarımıydı. Herhangi bir PDA için olağan randevu takvim işlevlerini sağlar. Windows CE'nin amacı, taşınabilir aygıtlarda düşük güç tüketimine daha uygun işlemcilerde Microsoft Windows işletim sistemiyle uyumlu uygulamalar için bir ortam sağlamaktı. İlk olarak 1996 yılında duyurulan Handheld PC, Palm-boyutlu PC, Pocket PC ya da akıllı telefon gibi daha yeni olan eşlerinden farklı, daha geniş ekran boyutlarının yanı sıra bir klavye de sağlıyor.
Bir Windows CE Elde Taşınabilir Bilgisayarı olarak sınıflandırılabilmesi için aygıtın aşağıdakileri yapması gerekir:

Microsoft'un Windows CE'sini çalıştırır
Yalnızca bir OEM Platform Sürümü aracılığıyla bulunan ve Windows CE'nin kendisinde olmayan bir uygulama paketi ile birlikte verilir
ROM'u kullanır
En az 480 × 240 çözünürlüğü destekleyen bir ekrana sahiptir
Bir klavye eklenir
Bir PC kartı yuvası dahil edilir
Kızılötesi (IrDA) bağlantı noktası dahil edilir
Kablolu seri ve / veya Evrensel Seri Veriyolu (USB) bağlantısı sağlar
Zamanla, bu standartlar üreticiler tarafından rutin olarak ihlal edildi. Örneğin, HP'nin ilk görüntüleme genişlikleri Microsoft'un özelliklerinden üçte bir büyüktü. Yakında tüm yarışmaları izledi. Elde taşınabilir bilgisayar aygıtlarına örnek olarak NEC MobilePro 900c, HP 300LX, HP Jornada 720, IBM WorkPad Z50 ve Vadem Clio verilebilir.
Microsoft, 2000'de Handheld PC için geliştirmeyi durdurdu, bunun yerine geliştirme cep bilgisayarı ve Windows Mobile üzerinde yoğunlaşıyordu. Bununla birlikte, uyumlu donanım yıllar sonra üretilmeye devam etti. HP ve Sharp, Windows CE HPC'lerini 2002'de durdurdu; NEC ise 2005 yılında pazardan ayrıldı. Fakat Philips ve Casio gibi bazı üreticiler Microsoft'tan bile önce formatı terk etti.
Diğer taşınabilir bilgisayarlar Windows CE'yi kullanmayabilir. H / PC belirtiminin tüm donanım gereksinimlerini karşılayan, ancak bir klavye bulunmayan Windows CE aygıtları Windows CE Tablet PC veya İnternet tablet aygıtları olarak bilinir.

Handheld PC 21 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ActiveSync
Palmtop PC
Cep bilgisayarı
Cep hesaplayıcısı
Windows Mobile
HP Jornada
Philips Nino

Elektronik, elektronları ve diğer elektrik yüklü parçacıkları yönlendiren cihazları tasarlamak, oluşturmak ve çalıştırmak için fizik prensiplerini inceleyen ve uygulayan bir bilim ve mühendislik disiplinidir. Elektronik, transistörler, diyotlar ve entegre devreler gibi aktif cihazları kullanarak elektrik akımının akışını kontrol etmek ve yükseltmek ve onu bir formdan diğerine, örneğin alternatif akımdan (AC) doğru akıma (DC) veya analog sinyallerden dijital sinyallere dönüştürmek için kullanan fizik ve elektrik mühendisliğinin bir alt alanıdır.
Elektronik sözcüğü Türkçeye Fransızcadan geçmiştir, Elektronik sözcüğünün eş anlamlısı çıncalık sözcüğüdür. Elektronik, özellikle serbest elektronların (valans elektron) denetimini konu alır. Atom çekirdeğinin en dış yörüngesindeki elektronun atom çekirdeğine daha zayıf bir kuvvetle bağlı olmasından dolayı valans elektronun enerji seviyesinin arttırılması sonucu atom çekirdeğinden koparılması prensibidir.
Elektronik cihazların temel yapı taşlarında silisyum, germanyum ve galyum gibi yarıiletken malzemeler kullanılır. Bu maddeler aralarında mikro veya nano boşluklar bırakılarak elektronların bu elementler arasında kuantum sıçramaları yani elektronların orbital (yörünge) değiştirmesi sağlanarak mantıksal işlemler yaptırılır. Bilgisayarın ve elektronik cihazların temel çalışma prensibi bu ilkeye dayanır. Elektronik devre elemanları bir hastanenin ameliyathanesinden bin kat daha temiz ortamlarda imal edilir. Bunun nedeni gözle görünmeyen bir toz zerreciğinin bile mikroçip içindeki elektron etkileşimine olumsuz etkisidir.
Elektronik, kablo, motor, jeneratör, batarya, anahtar, röle, transformatör, direnç ve pasif elemanlar kullanarak enerji üretimi, dağıtımı, anahtarlaması, saklaması ve dönüşümü ile uğraşan elektrik ve elektromekanik bilim ve teknolojilerinden farklıdır. Bu farklılık 1906 yılı civarında Lee De Forest'in zayıf radyo ve ses sinyallerinin kuvvetlendirilmesine yarayan ve mekanik bileşeni olmayan triyod'u bulması ile başlamıştır. 1950 yılına kadar bu alan radyo teknolojisi olarak anılmıştır. Çünkü temel uygulaması radyo iletimi, alımı ve vakum tüplerinin tasarımı ve teorisiydi.
Günümüzde birçok elektronik alet elektron kontrolü için yarı iletken elemanlar kullanmaktadır. Yarı iletken konusu katı hal fiziğinin bir dalıdır. Bu başlık elektronik devre tasarımındaki pratik problemlerin çözümü ile ilgilenen elektronik mühendisliğine odaklanmaktadır.

Elektronik devre ve elemanları analog ve sayısal olarak 2 gruba ayrılabilir. Bazı aletler her iki gruba da dahil olabilir.

Analog devreler sürekli sinyal kullanan devrelerdir.

Sayısal veya dijital devreler, birçok ayrı gerilim seviyesine dayanan elektrik devreleridir. Dijital devreler, Boole cebirinin en yaygın fiziksel gösterimidir ve tüm dijital bilgisayarların temelini oluşturur. Çoğu mühendis için, "dijital devre", "dijital sistem" ve "mantık" terimleri dijital devreler bağlamında birbirinin yerine kullanılabilir. Çoğu dijital devre, "0" ve "1" olarak etiketlenen iki voltaj seviyesine sahip ikili sistem kullanır. Genellikle mantık "0" daha düşük bir voltaj olacak ve "Düşük" olarak anılacakken mantık "1" "Yüksek" olarak anılacaktır. Ancak, bazı sistemler ters tanımı kullanır ("0" "Yüksek"tir) veya akım tabanlıdır. Mantık tasarımcısı, tasarımlarını kolaylaştırmak için uygun gördüklerinde bu tanımları bir devreden diğerine tersine çevirebilir. Seviyelerin "0" veya "1" olarak tanımlanması keyfidir.

Günümüzde elektronik aletler birçok alanda kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları:

Haberleşme
Sinyal işleme
Otomasyon
Otomotiv
Tüketici elektroniği

Elektronik mühendisliği
Telekomünikasyon mühendisliği
Kontrol mühendisliği
Elektrik mühendisliği

Elektronik mühendisliği, zayıf elektrik akımlarının karakteristikleri, haberleşme teknolojileri, elektromanyetik ve sinyal işleme teknolojilerini inceleyen mühendislik dalıdır.

Elektronik mühendisliğinin uygulama alanları geniş kapsamlı olup bilgisayarlardan haberleşme sistemlerine, elektronikten optik sistemlere, uzman sistemlerden optimizasyon yöntemlerine, radardan uydu haberleşmesine, kontrol sistemlerinden tıp elektroniğine ve mikrodalga sistemlerinden mobil haberleşme sistemlerine kadar endüstrinin ve temel bilimlerin çeşitli uygulama ve araştırma konularını içermektedir.

Elektronik mühendisliği ders programı temel dersleri;

Matematik: Kalkülüs, Lineer cebir, Diferansiyel denklemler, Olasılık ve İstatistik, Sayısal yöntemler (Nümerik Analiz)
Temel Fizik ve Kimya
Elektronik devre elemanları
Devre teorisi
Analog elektronik
Sayısal elektronik
Elektromanyetik alan teorisi
Elektromanyetik dalga teorisi
Sinyal ve sistemler
Telekomünikasyon
Sayısal Devreler (Logic Design)
Kontrol Sistemleri (Feedback Systems)
C programlama
Mikrodalga tekniği

Elektrik mühendisliği
Telekomünikasyon mühendisliği
Türkiye'de elektrik mühendisliği

Elektronik organizatör yerleşik bir günlük uygulaması olan ancak adres defteri ve takvim gibi birkaç işlevin bulunduğu küçük bir hesap makinesi boyutundaki bilgisayardır. Normalde küçük bir alfanümerik sayısal tuş takımı ve bir, iki veya üç çizgi LCD ekrana sahiptir.
Her ikisi de daha geniş bir özellik setine sahip olan kişisel dijital asistanlar ve daha sonra 2000'lerde ve 2010'larda akıllı telefonların ortaya çıkması nedeniyle, elektronik organizatörler nadiren görüldü.
Casio'nun dijital günlükleri, Casio tarafından 1990'ların başında ve ortalarında üretildi ancak o zamandan beri tamamen Cep Telefonları ve PDA'ların yerini aldı.
Özellikleri şunlar idi:

Telefon rehberi.
Program koruyucusu: Randevuları takip edebilme.
Not alma işlevi: Fiyat listeleri, uçak tarifeleri ve daha fazlası gibi metin verilerini saklama.
Listeyi yapmak için: Günlük görevleri takip edin, öğeleri tamamlarken kontrol etme.
Dünya saati: Dünyadaki hemen hemen her yerde geçerli saati öğrenme.
Gizli bellek alanı: Gizli bellek alanı, kişisel verileri kişisel tutar. Bir şifre kaydedildikten sonra, gizli alana erişmek için şifre kullanılıncaya kadar veriler kilitli kalır.
Alarm.
Metrik dönüşüm fonksiyonu: Metrik birimler ve başka bir ölçüm birimi arasındaki dönüştürme.
Para birimi dönüştürme işlevi.

Kurumsal dijital asistan
El terminali

Elektronik savaş veya elektronik harp, askerî terminolojiye radyo dalgalarının kullanımı ve bir ordunun taktik teknolojik üstünlüğünün savaşın sonucunda belirleyici rol oynamaya başlaması ile girmiş bir harp terimidir. Genel olarak, çeşitli tekniklerin kullanımı ile elektromanyetik tayfın düşman güçlerince kullanımını tamamen engellerken bir taraftan dost güçlerce kullanımını askerî amaçlara en uygun şekilde, azami yararı sağlayacak hale getirmeyi hedefler. Elektronik savaş kendi içinde üç ana bölümde incelenebilir; elektronik destek, elektronik saldırı ve elektronik savunma. 2020’li yıllarda elektronik harp, insansız hava araçları, uydu tabanlı seyrüsefer sistemleri, radar ağları ve taktik veri bağlarının yaygınlaşmasıyla modern çatışmalarda daha görünür hale gelmiştir. Modern çatışmalarda haberleşme ve seyrüsefer sinyallerinin karıştırılması, radarların aldatılması ve insansız sistemlerin bağlantılarının kesilmesi, fiziksel imha kadar belirleyici sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı, GNSS karıştırma ve İHA bağlantılarının bastırılması gibi elektronik harp uygulamalarının cephe hattındaki etkisini görünür hale getirmiştir.

Elektronik destek, elektromanyetik tayfın pasif olarak kullanımı ile savaş bölgesindeki dost ve düşman ünitelerinin konumları, hareket yönleri, hızları, ateş güçleri, kendi aralarındaki haberleşmenin içeriği gibi taktik açıdan önemli, zaman-kritik istihbarat verilerinin, düşmanın yaydığı sinyallerin yakalanıp analiz edilmesi yolu ile edinilerek güvenli kanallardan ilgili komuta kontrol veya harp birimlerine aktarılmasından oluşur. Bu istihbarat karargâh veya siyasal düzeyinde makrostratejik kararların alınmasında rol olabileceği gibi, savaş alanında anlık taktik seçimlerde, saldırının yönü ve gücünün belirlenmesi, savunma kademelerinin organizasyonu ve derinliğinin kararlaştırılması gibi ünite düzeyinde de kullanılabilir.
Elektronik destek genellikle pasif olarak icra edildiği ve herhangi bir elektromanyetik iz yaratılmadığı için bu aktiviteler düşman güçleri tarafından da fark edilemez. Bu tip pasif elektronik istihbarat faaliyetleri hemen hemen tüm ülkeler tarafından, savaş olsun veya olmasın, komşuları ve potansiyel tehlikeler hakkında önceden bilgi sahibi olabilmek için sürekli olarak devam ettirilmektedir.

Elektronik saldırı, askerî güç ve teknolojik altyapı kullanılarak düşman güçlerinin radyo dalgaları ve radar frekans bandı başta olmak üzere, elektromanyetik tayfı kullanmalarının engellenmesi, bu suretle seyrüsefer, hedef tespit, takip, telekomünikasyon ve istihbarat paylaşım yeteneklerinin azaltılması, komuta zincirini oluşturan halkaların birbiri ile elektronik haberleşmesinin engellenmesidir. Elektronik saldırı aktif veya pasif olarak icra edilebilir.

Aktif elektronik saldırıya, yüksek güçte ve düşmanın da kullandığı frekans aralığını kapsayacak şekilde parazit radyo yayını yapılması suretiyle düşman telsiz haberleşmesinin karıştırılması, aynı frekans bandında elektronik veya beşeri dezenformasyona yönelik yayınlar yapılmasıyla düşman radyo/istihbarat operatörlerinin veya radar alıcıları, transponder istasyonu gibi elektronik aygıtların yanıltılması, özellikle hava araçlarında yaygın olarak kullanılmaya başlanan aktif dalga iptal yöntemleri ve elektromanyetik darbe bombası (EMP) kullanımı örnek verilebilir. Bunların haricinde, özellikle son yıllarda İnternet kullanımının yaygınlaşması ve askerî yönetim merkezleri ile veritabanılarının İnternet erişimine açılmasını takiben dijital saldırı terimi doğmuş ve bilgisayar ağlarının yetkin bilgisayar korsanları ve saldırganlara hassasiyeti ve askerî konjektür itibarıyla bu durum da aktif elektronik saldırı kategorisinde değerlendirilmeye başlanmıştır.
Pasif elektronik saldırı olarak ise, özellikle savaş uçaklarından radarları şaşırtmak için bırakılan şaf, radar reflektörleri, Faraday kafesleri, kanatlı dekoy veya aldatıcılar ile düşük görünürlük teknolojileri örnek gösterilebilir. Pasif elektronik saldırılar yapıları gereği herhangi bir elektromanyetik kirlilik oluşturmadıkları için düşman sensörleri tarafından kolayca fark edilmezler ve bazı durumlarda bu çok daha erken fark edilebilen aktif elektronik saldırıya kıyasla bir avantajdır.
Elektronik saldırı yöntemlerine yönelik birçok ayrıntı askerî veya devlet sırrı olarak saklanır.

Elektronik savunma, dost ve müttefik güçlerin elektronik teçhizat, araç, haberleşme, altyapı, ateş gücü ve karargahlarının düşman unsurların elektronik saldırılarından korumasıdır. Elektronik savunma ayrıca dost kuvvetlerin kendi elektronik saldırı metotlarından korunması için de icra edilir. Aktif elektronik savunma teknikleri arasında frekans atlamalı geniş spektrum askerî telsizler gibi bazı ekipmanın değişen elektronik harp koşullarına göre teknik modifikasyonu örnek verilebilir. Pasif elektronik savunma biçimleri arasında ise özellikle operatör personelin günün koşullarına ve düşmanın kullanabileceği olası yöntemlere karşı eğitimi başrol oynamaktadır. Elektronik karşı tedbir ekipmanı elektronik savunma kategorisinde değerlendirilir.

Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi / Elektronik Harp 12 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektromanyetik tayf
Anayurt güvenliği
Radyo dalgaları
Radar
EMP
Frekans atlamalı geniş spektrum

Endüstriyel robot, ISO 8373 standardına göre üretim için kullanılan robot sistemidir. Endüstriyel robotlar otomatiktir, programlanabilir ve üç veya daha fazla eksende hareket edebilir.
Kaynak, boyama, montaj, demontaj, baskılı devre kartları alma ve yerleştirme, paketleme ve etiketleme, paletleme, ürün kalite kontrol ve testi robotların tipik uygulamalarıdır. Bunların hepsi hızlı ve hassas şekilde yapılır. Malzeme elleçlemeye de yardımcı olabilirler.
Uluslararası Robotik Federasyonu'na (IFR) göre 2022 yılında dünyada tahmini 3.903.633 adet endüstriyel robot faaliyetteydi.

Altı tip endüstriyel robot vardır.

Eklemli robotlar en yaygın endüstriyel robotlardır. Birkaç serbestlik dereceli eklemleri, eklemli kollara büyük bir hareket aralığı sağlar.

Otonom robot, insan kumandasına başvurmadan hareket eden robottur. İlk otonom robot ortamları, 1940'ların sonlarında W. Grey Walter tarafından yapılan Elmer ve Elsie olarak bilinir. Tarihte biyolojik beyinlerin yaptığı gibi "düşünmek" üzere programlanmış ve özgür iradeli olmaları amaçlanan ilk robotlardı. Elmer ve Elsie, şekilleri ve hareket etme biçimleri nedeniyle sıklıkla kaplumbağa olarak etiketlendi. Işık uyarısına tepki hareketi olan fototaksi yetenekleri vardı.

Kartezyen robotlar, doğrusal, gantry robotlar ve x-y-z robotlar olarak da adlandırılır. Takım hareketi için üç prizmatik eklemi ve boşlukta yöneltilmesi için üç döner eklemi vardır.
Kartezyen robotun efektör organını her yöne hareket ettirebilmesi ve yönlendirebilmesi için 6 eksene (veya serbestlik derecesine) ihtiyacı vardır. 2 boyutlu ortamda, ikisi yer değiştirme ve birisi de yöneltme için olmak üzere üç eksen yeterlidir.

Silindirik koordinat robotları, tabandaki döner eklemleri ve bağlantılarını birbirine bağlayan en az bir prizmatik eklem ile tanımlanır. Kaydırarak dikey ve yatay olarak hareket edebilirler. Küçük efektör tasarımı, robotun hiç hız kaybetmeden dar çalışma alanlarına ulaşmasını sağlar.

Küresel koordinat robotlarının yalnızca döner eklemleri vardır. Endüstriyel uygulamalarda kullanılan ilk robotlardandır. Genellikle döküm, plastik enjeksiyon ve ekstrüzyon gibi makine besleme işlerinde ve kaynak işlerinde kullanılırlar.

SCARA, Seçici Uyumluluk Montaj Robot Kolu'nun kısaltmasıdır. SCARA robotları, X-Y düzleminde hareket sağlayan iki paralel eklemiyle tanınır. Dönen miller, efektörde dikey olarak konumlandırılır. SCARA robotları, hassas yanal hareketler gerektiren işler için kullanılır. Montaj uygulamaları için idealdir.

Delta robotlarına paralel bağlantı robotları da denir. Ortak tabana bağlı paralel bağlantılardan oluşurlar. Delta robotları özellikle doğrudan kontrol görevleri ve yüksek manevra gerektiren işlemler (hızlı alma ve yerleştirme görevleri gibi) için kullanışlıdır. Delta robotları dört çubuk veya paralelkenar bağlantı sistemlerinden yararlanır.
Ayrıca, endüstriyel robotlar seri veya paralel mimariye sahip olabilir.

Seri mimariler diğer adıyla seri manipülatörler çok yaygın endüstriyel robotlardır. Tabandan son efektöre uzanan motorla çalıştırılan eklemlerle birbirine bağlanan bir dizi bağlantı olarak tasarlanmıştır. SCARA, Stanford manipülatörleri bu kategorinin tipik örnekleridir.

Paralel bir manipülatör, her zincirin genellikle kısa, basit ve böylece seri bir manipülatöre kıyasla istenmeyen hareketlere karşı esnemez olabilmesi için tasarlanmıştır. Bir zincirin konumlandırılmasındaki hatalar kümülatif olmaktan ziyade diğerleriyle birlikte ortalaması alınır. Her bir aktüatör, seri bir robotta olduğu gibi, kendi serbestlik derecesinde hareket etmelidir. Ancak paralel robotta bir eklemin eksen dışı esnekliği diğer zincirlerin etkisiyle de kısıtlanır. Paralel manipülatörü, daha çok bileşenle giderek daha az esnemez (katı) olan seri zincirden farklı olarak, bileşenlerine göre katı yapan bu kapalı devre katılığıdır.

Tam paralel bir manipülatör, tam 3T3R hareketliliği için 3 öteleme 3T ve 3 dönme 3R koordinatı tarafından belirlenen 6 serbestlik derecesine (DoF) kadar bir nesneyi hareket ettirebilir. Ancak, bir manipülasyon görevi 6 DoF'den az gerektirdiğinde, 6 DoF'den az olan daha az hareketlilik dereceli manipülatörlerin kullanımı daha basit mimari, daha kolay kontrol, daha hızlı hareket ve daha az maliyet açısından avantajlar sağlayabilir. Örneğin, 3 DoF Delta robotunun daha az 3T hareketliliği vardır ve hızlı alma ve yerleştirme öteleme konumlandırma uygulamaları için çok başarılı olduğu kanıtlanmıştır. Daha az hareketlilik dereceli manipülatörlerin çalışma alanı 'hareket' ve 'kısıtlama' alt uzaylarına ayrıştırılabilir. Örneğin, 3 konum koordinatı 3 DoF Delta robotunun hareket alt uzayını oluşturur ve 3 yönelim koordinatı kısıtlama alt uzayındadır. Daha az hareketli manipülatörlerin hareket alt uzayı, bağımsız (istenen) ve bağımlı (eşzamanlı) alt uzaylara daha çok ayrıştırılabilir: manipülatörün istenmeyen hareketi olan 'eşzamanlı' veya 'parazitik' hareketten oluşur. Eşzamanlı hareketin zayıflatıcı etkileri, daha az hareketli manipülatörlerin başarılı tasarımında hafifletilmeli veya ortadan kaldırılmalıdır. Örneğin Delta robotu son efektörü dönmediği için parazitik hareketi yoktur.

Industrial robots and robot system safety24 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresi).

Entegre devre (diğer adıyla tümdevre), elektronik devre elemanlarının genellikle silisyum gibi yarı iletken maddeler üzerine tasarlanarak tek bir çip üzerinde birleştirildiği elektronik bir yapı birimidir. Bu devreler, metal bir levha üzerine yerleştirilir ve koruyucu bir muhafaza ile kaplanır. Entegre devreler, modern elektronik cihazlarda temel bir bileşen olarak kullanılmakta ve küçük boyutlarıyla yüksek performans sunmaktadır.
Entegre devrelerin geliştirilmesindeki ilk adımlar, yarı iletken malzemelerin vakum tüplerinin işlevlerini yerine getirebildiğini gösteren deneysel keşiflere dayanmaktadır. 20. yüzyılda yarı iletken üretiminde kaydedilen ilerlemeler, çok sayıda transistörün tek bir çip üzerinde birleştirilmesini mümkün kılmıştır. Bu gelişme, elektronik devrelerin ayrı elemanlarla elle birleştirildiği dönemin sonunu getirmiş ve elektronik cihazlarda büyük bir devrim yaratmıştır.
Entegre devrelerin üretiminde kullanılan fotolitografi gibi teknikler, bileşenlerin daha küçük boyutlarda üretilmesini sağlamıştır. 2008 yılında entegre devrelerdeki iletken genişlikleri 100 nanometre civarındayken, 2021 yılı itibarıyla bu değer 5 nanometreye kadar düşmüştür. Bu minyatürleştirme, milyarlarca transistörün küçük bir çip üzerinde yer almasını mümkün kılmıştır.,
Entegre devrelerin, maliyet ve performans açısından ayrık devrelere göre önemli avantajları bulunmaktadır:
	•	Maliyet Avantajı: Entegre devreler, bileşenlerin aynı anda üretilmesi ve montaj işlemlerinin azalması sayesinde daha düşük maliyetle üretilebilmektedir.
	•	Performans Avantajı: Küçük boyutları ve bileşenlerin birbirine yakın yerleştirilmesi, akımın daha hızlı aktarılmasını ve daha az güç tüketilmesini sağlar.

Entegre devre, bazı elektronik elemanların birbirine ayrılmaz bir biçimde bağlandığı ve elektriksel olarak bağlantılı bir devre olarak tanımlanır. Bu tür devreler, bir bütün olarak üretildiğinden ve ticari amaçlarla kullanıldığından, bölünemez bir yapıya sahiptir. Entegre devrelerin temel özelliği, tüm bileşenlerin tek bir yapı içinde yer alması ve işlevsel bir bütün oluşturmasıdır.
Teknolojik çeşitler
Entegre devre teknolojisi, farklı üretim tekniklerini kapsayabilir. Bu teknikler arasında aşağıdakiler yer almaktadır:
	•	İnce Film Teknolojisi (Thin-Film Technology): Çok ince bir yarı iletken tabaka üzerine elektronik bileşenlerin yerleştirilmesiyle oluşturulur.
	•	Yoğun Film Teknolojisi (Thick-Film Technology): Daha kalın yarı iletken katmanlar kullanılarak üretilir ve genellikle özel uygulamalar için tercih edilir.
	•	Hibrit Entegre Devreler (Hybrid Integrated Circuits): Ayrık bileşenlerin ve entegre devrelerin birleştirilmesiyle oluşturulan, birden fazla teknolojiyi bir arada barındıran bir yapıdadır.
Bölüntüsüz entegre devreler
Günümüzde entegre devre terimi, genellikle bölüntüsüz entegre devreler olarak adlandırılan ve tek parça halinde üretilen devre yapısını ifade etmektedir. Bu tür devrelerde, elektronik bileşenler (örneğin transistörler, dirençler ve kapasitörler), aynı yarı iletken tabaka üzerine entegre edilir. Bu tasarım, yüksek performans, kompakt boyut ve ekonomik üretim gibi avantajlar sağlamaktadır.

Entegre devrelere (IC) benzer bileşenleri bir cihazda birleştirme girişimlerinden biri, 1926'da üretilen Loewe 3NF vakum tüpüdür. Ancak, entegre devrelerden farklı olarak bu cihaz, Almanya'da radyo alıcıları için tüp yuvası sayısına bağlı olarak uygulanan vergiden kaçınmak amacıyla tasarlanmıştı. Loewe 3NF, radyo alıcılarının tek bir tüp yuvasına sahip olmasına olanak tanıyordu. Bir milyon adet üretilmiş olup, "radyoelektronik cihazların entegrasyonunda ilk adım" olarak kabul edilmiştir. Cihaz, üç triot, iki kapasitör ve dört dirençten oluşan bir amplifikatör içeriyordu ve altı pinli bir cihaz şeklindeydi. Loewe 3NF'li radyolar, diğer radyolardan daha ucuzdu, bu da entegre bileşenlerin ayrık bileşenler kullanılarak yapılan tasarımlara göre sahip olduğu avantajlardan birini, yani maliyet düşüşünü, IC'lerle on yıllar sonra daha belirgin hale getirecek olan bir örnekti.
Entegre devreye dair ilk fikirler, 1949 yılına kadar uzanır. Alman mühendis Werner Jacobi (Siemens AG) o yıl, beş transistörü ortak bir taban üzerinde üç aşamalı bir amplifikatör düzeninde bir araya getiren, entegre devre benzeri bir yarı iletken amplifikasyon cihazı için patent başvurusunda bulundu. Jacobi, bu patentin tipik endüstriyel uygulamaları arasında küçük ve ucuz işitme cihazları gibi ürünleri öne çıkarmıştı. Ancak, bu buluşun ticari anlamda hemen bir uygulamaya dönüştüğüne dair herhangi bir rapor bulunmamaktadır.
Daha sonralarında, İngiliz Savunma Bakanlığı'na bağlı Royal Radar Kurumu'nda bilim insanı olarak görev yapan Geoffrey W.A. Dummer (1909-2002) entegre devre fikrinin öncü bir halini savundu. Dummer, bu fikrini 7 Mayıs 1952'de Washington'da düzenlenen Nitelikli Elektronik Parçaların Gelişimi Sempozyumu'nda dile getirdi. Entegre devre fikrini yaymak amacıyla birçok sempozyum düzenledi, ancak 1956'da geliştirdiği devre başarısız oldu.

Entegre devrelerin temel fikri, tüm bileşenlerin küçültülmüş bir yapı olan küçük seramik yonga plakası üzerinde bir araya getirilmesiydi. Bileşenler, 2 boyutlu ya da 3 boyutlu ızgara sistemleri şeklinde birbirine bağlanmış olabiliyordu. 1957 yılında bu umut verici fikir, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu'na önerildi ve kısa süre içinde Mikromodül Programı'na (1951'deki Tinkertoy projesiyle benzerlik gösteriyordu) öncülük etti. Ancak, bu proje hız kazanırken, Amerikalı elektrik mühendisi Jack Kilby entegre devreler için yeni bir tasarım geliştirdi. 

Daha sonrasında Texas Instruments tarafından işe alınan Kilby, entegre devrelerle ilgili ilk fikrini Temmuz 1958'de kaydetti. İlk entegre çalışmasını 12 Eylül 1958'de başarıyla tamamladı. Patent başvurularında, 6 Şubat 1959'da Kilby, yeni aletini "tamamen bütünleşmiş elektronik devrelerin tüm bileşenlerini barındıran yarı iletken maddelerin yapısı" olarak tanımladı. İlk entegre devrenin ilk müşterisi Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri oldu.
Kilby, entegre devreleri bulduğu için 2000 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı. Ayrıca, yaptığı bu önemli çalışma, 2009 yılında Elektrik Elektronik Mühendisliği Dönüm Noktaları Listesi'nde (IEEE Milestone) yer aldı.
Kilby'den yaklaşık altı ay sonra, Fairchild Semiconductor firmasından Robert Noyce, Kilby'nin entegre devre fikrini geliştirerek onun çözemediği birçok problemi çözdü. Kilby'nin tasarımında kullanılan germanyum, Noyce'un tasarımında silisyum ile değiştirildi.
Fairchild Semiconductor ayrıca, tüm modern CMOS bilgisayar çiplerinin temelini oluşturan ilk silikon-geçit entegre devre teknolojisine de ev sahipliği yaptı. Bu teknoloji, 1968 yılında Intel'e katılan ve ilk tek çipli Merkezi İşlem Birimi (CPU) olan Intel 4004'ü tasarlayan İtalyan fizikçi Federico Faggin tarafından geliştirildi. Faggin, 2010 yılında Teknoloji ve Yenilik Ulusal Madalyası ile onurlandırıldı.

Transistor–transistor mantığı (TTL), 1960'ların başında James L. Buie tarafından TRW Inc.'te geliştirildi. TTL, 1970'ler ile 1980'lerin başları arasında baskın entegre devre teknolojisi haline geldi.
TTL entegre devreleri, minibilgisayarlar ve ana bilgisayarların işlemcileri için standart bir yapı oluşturdu. IBM 360 ana bilgisayarları, PDP-11 minibilgisayarları ve masaüstü Datapoint 2200 gibi bilgisayarlar, TTL veya daha hızlı emitör-bağlantılı mantık (emitter-coupled logic) (ECL) devresi gibi bipolar entegre devrelerle inşa edildi.

Dov Frohman, 1969-1971 yılları arasında EPROM'u geliştiren bir İsrailli elektrik mühendisi olarak önemli bir figürdü.

Modern entegre devrelerin büyük bir kısmı, metal–oksit–yarı iletken (MOS) entegre devreleri olup, MOSFET (metal–oksit–silisyum alan etkili transistörleri) kullanılarak inşa edilir. MOSFET, 1955 ile 1960 yılları arasında Bell Labs’te icat edilmiştir ve yüksek yoğunlukta entegre devreler inşa edilmesini mümkün kılmıştır. Bipolar transistörlerin gerektirdiği karmaşık adımların aksine, MOSFET'ler kolayca birbirinden izole edilebilmektedir.
İlk deneysel MOS entegre devresi, 1962'de Fred Heiman ve Steven Hofstein tarafından 16 transistörlü bir çip olarak üretilmiştir. 1964'te General Microelectronics, Robert Norman tarafından geliştirilen 120 transistörlü bir kaydırma kaydını içeren ilk ticari MOS entegre devresini tanıttı. 1960'ların sonlarına doğru MOS çipler, bipolar çiplere göre daha yüksek transistor yoğunluğu ve daha düşük üretim maliyetine ulaştı.
Robert Kerwin, Donald Klein ve John Sarace tarafından geliştirilen kendinden hizalı kapaklı MOSFET, 1967'de Fairchild Semiconductor'ta Federico Faggin tarafından uygulandı ve modern CMOS entegre devrelerinin temeli oluşturuldu. MOS LSI çipleri, tek bir çipte tamamen bir bilgisayar işlemcisinin yer alabileceği fikrini doğurarak mikroişlemcilerin ve mikrodenetleyicilerin icadına yol açtı. 1970'lerin başında MOS entegre devre teknolojisi, bir çipte 10,000'den fazla transistörün entegrasyonunu mümkün kıldı.
Başlangıçta, MOS tabanlı bilgisayarlar yalnızca yüksek yoğunluk gerektiren alanlarda mantıklıydı, ancak 1980'lerin başında TTL tabanlı bilgisayarlar, MOS mikroişlemcilerden çok daha hızlı ve güçlüydü. Moore Yasası sayesinde MOS transistörlerinin sayısının iki yılda bir iki katına çıkması bekleniyordu. Bu durum, maliyetleri düşürüp işlevselliği artırmak için kullanıldı.
Gelişmeler, mikroelektromekanik sistemler (MEMS) ve entegre optik cihazlar gibi farklı alanlara yayılmaya başladı. Ayrıca, optik işlevselliğin entegre devrelere eklenmesi ve biyolojik uygulamalarda kullanılmak üzere sensörler geliştirilmesi gibi çalışmalara yön verildi.

2018 itibarıyla, tüm transistörlerin büyük çoğunluğu, bir çipin tek bir yüzeyinde katmanlı bir düzlem sürecinde üretilen MOSFET'lerdir. Araştırmacılar, 3D entegre devreler (3DIC) ve alternatif malzemelerden yapılan transistörler gibi çeşitli yenilikçi yaklaşımlar geliştirmektedir. Bu yenilikler, daha küçük transistörler üretmenin zorlaşması nedeniyle gelişim göstermektedir.

Tümleşik devre üretiminde silisyum temelli CMOS (Complementary 

Ethernet, kablolu veri ağları için yazılım (protokoller, vb.) ve donanım (kablolar, dağıtıcılar, ağ kartları, vb.) belirleyen, başlangıçta yerel alan ağları (LAN'lar) için tasarlanmış olan ve bu nedenle LAN teknolojisi olarak da adlandırılan bir teknolojidir. Bir yerel alan ağına (LAN) bağlı cihazlar (bilgisayarlar, yazıcılar, vb.) arasında veriyorum  şeklinde veri alışverişini mümkün kılar.
Kavram,"ether" kelimesinden türetilmiştir. OSI ağ modelinin fiziksel katmanı için veri bağlantısı katmanı/ ortam erişim kontrolü (İngilizce: Media access control) üzerinden kablosuz ağ (İngilizce: Wireless local areal network) yoluyla bir dizi kablolama ve sinyalleşme düzeni ve ortak bir adresleme şekli tanımlar.
Ethernet IEEE 802.3 olarak standartlaştırılmıştır. Uç sistemleri ağa bağlamakta kullanılan bükülü tel çifti ve düzenek kurulumunda kullanılan fiberoptik kablolama yöntemlerinin birleşimi kullanılan en yaygın kablolu yerel ağ teknolojisidir. Token Ring, FDDI ve ARCNET gibi diğer muadil ağ teknolojilerinin yerini büyük ölçüde alarak 1980'li yıllardan itibaren kullanılmaktadır.  

Ethernet ilk olarak 1973-1975 yılları arasında Xerox PARC tarafından geliştirildi. 1975 yılında Xerox Robert Metcalfe, David Boggs, Chuck Thacker ve Butler Lampson adına bir patent başvurusunda bulundu (ABD patent 4.063.220: Multipoint data communication system (with collision detection)). 1976'da, sistemin PARC'da kullanıma girmesinin ardından Metcalfe ve Boggs taslak bir metin yayımladılar.
Bu metinde tanımlanan deneysel Ethernet 3 Mbit/s hızındaydı ve 8-bit kaynak ve hedef adresi alanlarını içermekteydi, yani ilk Ethernet adresleri bugün kullanılan MAC adresleri değildi. Yazılım konvansiyonuna göre kaynak ve hedef adresi alanlarından sonra gelen 16 bit paket tipi alanıydı, ancak, metinde söylendiği gibi "farklı protokoller ayrık paket tipi kümeleri kullanabilmekteydi", dolayısıyla bunlar Ethernet'in bugünkü halindeki, kullanılmakta olan protokolü tanımlayan paket tiplerinden ziyade belirlenen protokolün içerdiği paket tipleriydi.
Metcalfe 1979 yılında Xerox'tan ayrılarak kişisel bilgisayarların ve yerel alan ağlarının kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla 3Com'un kurucu ortağı oldu. DEC, Intel ve Xerox 'u etherneti "Digital/Intel/Xerox" 'tan gelen DIX standardı olarak teşvik etmek için birlikte çalışmaya ikna etti. Bu standartta 48-bit kaynak ve hedef adresi alanları ile evrensel bir 16-bit paket tipi alanı olan 10 Mbit/s hızında bir Ethernet tanımlanmıştır. Standartın ilk taslağı 30 Eylül 1980'de IEEE tarafından yayınlandı. Standart Token Ring ve Token Bus adlı mevcut iki tescilli standarta rakip olmuştur. Ethernet CSMA/CD standardının finalizasyonunda IEEE içindeki zor karar süreci ve IBM tarafından desteklenen rakip Token Ring taslağından kaynaklanan gecikmelerin üstesinden gelmede CSMA/CD standardının ECMA, IEC ve ISO gibi diğer standarlaştırma kuruluşları içinde desteklenmesi önemli bir faktördü. Tescilli sistemler kısa süre içinde ethernet ürünlerinin istilası ile büyük ölçüde pazar kaybettiler. 3COM bu süreci destekleyen başlıca firma olmuştur. 1981'de 3COM ilk 10 Mbit/s Ethernet adaptörünü üretti. Bunu kısa süre sonra Digital Equipment'in unibus ethernet adaptörü izledi.
Bükülü Tel Çifti ethernet sistemleri geliştirilmesine 1980'li yılların ortalarında StarLAN adıyla başlanmış ancak sonrasında geniş ölçüde 10BASE-T olarak adlandırılmıştır. İlk ethernet sistemleri zırhsız bükülü tel çifti ile birleştirilen dağıtım soketleri ile sunulduğu için eşeksenli kablonun yerini almış, daha sonra CSMA/CD yapısı yerine daha yüksek performans sağlayan anahtarlamalı full duplex yapısı kullanılmıştır.

Teknik kabiliyetlerine rağmen Ethernet'in başarısı hızlı standartlaştırılmasına bağlıydı. Bunun için Uluslararası Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü (İngilizce: Institute of Electrical and Electronics Engineers (IEEE)), Avrupa Bilgisayar Üreticileri Birliği(İngilizce: European Computer Manufacturers Association (ECMA)), Uluslararası Elektroteknik Komisyonu (İngilizce: International Electrotechnical Commission (IEC)) ve Uluslararası Standartlaştırma Kurumu (İngilizce: International Organization for Standardization (ISO)) içinde koordineli çalışmalar yürütülmesi gerekliydi.
Şubat 1980'de IEEE Yerel Ağların (LAN) standartlaştırılması için IEEE 802 adında bir proje başlattı.
DEC'ten Gary Robinson, Intel'den Phil Arst ve Xerox'tan Bob Printis "Blue Book" olarak bilinen LAN spesifikasyonu olmaya aday ilk CSMA/CD spesifikasyonunu yayınladı. IEEE üyeliği öğrenciler de dahil tüm profesyonellere açık olduğundan bu yeni teknoloji üzerine sayısız yorum geldi.
CSMA/CD'nin yanı sıra IBM tarafından desteklenen Token Ring ve General Motors tarafından seçilmiş daha sonrasında desteklenmiş olan Token Bus'ta LAN standardı olmaya aday teknolojilerdi. IEEE'nin tek bir standart ile yola devam etmek istemesi ve her üç tasarımın arkasında kuvvetli firmaların bulunması LAN standardı üzerinde gerekli uzlaşmanın sağlanmasını büyük ölçüde geciktirdi.
Ethernet kampında, bu Xerox Star işlemcisi ve 3COM'un Ethernet LAN ürünlerinin pazara sürülmesinde risk oluşturmaktaydı. Kafalarında bu iş kaygıları ile David Liddle(GM Xerox Office Systems) ve Bob Metcalfe (3Com) Siemens Private Networks 'ten Fritz Röscheisen'in gelişen ofis iletişim pazarında işbirliği önerisini kuvvetle desteklediler, böylece Ethernet'in uluslararası standart haline gelmesi için Siemens 'in desteğini arkalarına aldılar (10 Nisan 1981). IEEE 802'deki Siemens temsilcisi Ingrid Fromm Avrupa standardizasyon kuruluşu ECMA içinde ECMA TC24 (Yerel Ağlar) adında bir iş grubu kurarak Ethernet'e IEEE dışında geniş bir destek sağladı. Mart 1982 gibi kısa bir sürede ECMA TC24 üye şirketleri IEEE 802 taslağına dayanan bir CSMA/CD standardı üzerinde kendi aralarında uzlaşmaya vardılar. ECMA'nın hızlı hareket etmesi IEEE içindeki farklı görüşlerin birleşmesini ve 1982 yılı sonuna doğru IEEE 802.3 CSMA/CD 'nin onaylanmasını sağladı.
Ethernet'in uluslararası standart olarak kabulü de Fromm'un IEC TC83 ve ISO TC97SC6 arasındaki diplomatik çalışmaları sayesinde gerçekleşti ve ISO/IEEE 802/3 Uluslararası Standartı 1984 yılında onaylandı.

Ethernet ilk olarak ortak bir eşeksenli kablo üzerinden birbirine bağlanan bilgisayarların yayın iletimi yöntemiyle haberleşmesi fikrine dayalıydı. Kullanılan yöntemler kısmen radyo sistemlerine benzemekteydi, ancak, kablolu bir yayın iletimi sistemindeki çakışmaları saptamanın radyo yayınına kıyasla çok daha kolay olması gibi temel farklılıklar da mevcuttu. "Ethernet" adı iletişim kanalını oluşturan ortak kablonun ether 'e benzetilmesinden gelmekteydi.
Ethernet bu öncel ve göreceli olarak basit kavramdan, günümüzdeki pek çok LAN altyapısını oluşturan karmaşık ağ teknolojisi yapısına evrimleşmiştir. Eşmerkezli kablolamanın yerini düşük kurulum masrafı, yüksek güvenilirlik, noktadan-noktaya ağ yönetimi ve arıza bulma kolaylıkları gibi avantajlar sebebiyle Ethernet hub 'lar ile birleştirilmiş noktadan-noktaya bağlantılar ve/veya ağ anahtarları almıştır.
StarLAN Ethernet'in eşmerkezli kablolama yapısından hub ile yönlendirilen bükülü tel çifti ağ yapısına evrimleşmesindeki ilk adımdır. Bükülü tel çifti kablolamanın gelişi kurulum masraflarını eski Ethernet teknolojileri de dahil olmak üzere benzer teknolojilere kıyasla dramatik olarak düşürmüştür. 
Ethernet istasyonları birbirlerine donanım katmanı üzerinden veri bloklarından oluşan ve ayrı ayrı gönderilip alınan veri paketleri göndererek haberleşir. Diğer IEEE 802 LAN'larda olduğu gibi her Ethernet istasyonunun paket gönderme ve alma adreslerini belirleyen 48-bitlik kendine özgü MAC adresleri vardır. Ağ bağdaştırıcı kartları (İngilizce: Network Interface Card (NIC)) ya da çipleri normalde diğer Ethernet istasyonlarına gönderilen paketleri kabul etmezler. Bağdaştırıcılar genellikle kendine özgü tek bir global adrese sahip olarak gelir ancak kart değiştirildiğinde adres çakışması olmaması ya da yerel yönetim ağları içinde kullanıldıklarında bu adres değiştirilebilir.
10 Mbit/s hızındaki eşmerkezli kablodan 1 Gbit/s hızındaki noktadan-noktaya bağlantıya kadar tüm Ethernet türevleri aynı veri çerçevesi formatını (dolayısıyla üst katmanlarda aynı arayüzü) kullandıklarından kolaylıkla birbirlerine bağlanabilirler.
Ethernetin çok yaygın olması, donanım maliyetinin giderek düşmesi ve bükülü tel çifti Ethernet arayüzünün fazla yer kaplamaması nedeniyle pek çok üretici PC anakartlarına Ethernet arayüzü koymakta, böylelikle ayrı bir ağ bağdaştırıcı kartına gerek kalmamaktadır.

Ethernet başlarda paylaşım ortamı olarak eşeksenli kablo (İngilizce: coaxial cable) kullanmıştır. Bağlı bilgisayarların iletişim kanalını kullanma kuralları "Çakışma Saptamalı Çoklu Taşıyıcı Erişimi"(İngilizce: Carrier Sense Multiple Access with Collision Detection(CSMA/CD)) olarak adlandırılan yöntemle belirlenmiştir. Bu yöntem rakip Token Ring ya da Token Bus teknolojilerine göre daha basitti. Herhangi bir bilgisayar veri göndermek istediğinde aşağıdaki algoritmayı kullanmaktaydı:

Veri çerçevesi gönderilmeye hazır.
İletim ortamı boşta mı? Değilse boşaldıktan sonra iki çerçeve arası bekleme süresince bekle (10 Mbit/s Ethernet için 9.6 µs)
Göndermeye başla.
Çakışma var mı? Eğer varsa çakışma saptama prosedürü'ne git.
Yeniden gönderme sayaçlarını sıfırla ve iletimi sonlandır.

Tüm alıcıların çakışmayı saptaması için maximum paket zamanı boyunca iletimi sürdür (karıştırma sinyali).
Yeniden gönderme sayacını arttır.
Maksimum gönderme denemesi sayısına ulaşıldı mı? Eğer ulaşıldıysa göndermeyi yarıda kes.
Çakışma sayısı ile orantılı geri çekilme süresini hesapla ve bekle.
Temel prosedürün 1 no'lu adımına geri dön.
Bu yöntem bir yemek masasındaki tüm konukların müşterek bir ortamı kullanarak (hava) birbirleriyle konuşmasına benzetilebilir. Konuşmaya başlamadan önce her konuk kibarca o anda konuşmakta olan konuğun sözünün bitmesini bekler. Eğer iki kişi aynı anda konuşmaya başlarlarsa her ikisi de durur ve rastgele bir süre beklerler (Ethernet'te bu süre mikrosaniye mertebesinde

Ev bilgisayarı, 1977 yılında pazara giren ve 1980'lerde yaygınlaşan uygun fiyatlı ve küçük boyutlu kişisel bilgisayar türüdür. Yıllarca şekil ve donanım olarak gelişen ev bilgisayarları günümüzde bir monitör ile iç içe tek bir sistem hâline gelmiştir. Tüketicilere, ilk kez teknik olmayan tek bir kullanıcının kullanımına yönelik, uygun fiyatlı ve erişilebilir bilgisayarlar olarak pazarlandılar. Bununla birlikte, bir ev bilgisayarı genellikle dönemin iş bilgisayarlarından daha iyi grafiklere ve sese sahipti. En yaygın kullanımları video oyunlarıydı ancak düzenli olarak kelime işlem ve programlama için de kullanılıyorlardı.
Ev bilgisayarları genellikle şık metal veya plastik kasalarda üretilmiş olarak satılırdı. Bununla birlikte, alıcı birimi bir kitten monte edebildiğinden, hem ev hem de ev yapımı bilgisayarlar olan Sinclair ZX80 gibi bazı ev bilgisayarları ticari elektronik kitler olarak da geldi.

Rune's PC Museum 7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Home of the home computer27 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Collection of old analog and digital computers 7 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Old Computer Museum
Computer History Museum 8 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – An online museum of home computing and gaming
HCM - Home Computer Museum27 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ev sineması özel ses sistemleri ve büyük ekran televizyon (ya da projeksiyon) ile sinemada yaşanılan deneyimin ev ortamında yaratılmasıdır. Sinemadakine benzer bir ses deneyimi yaşatmak için çok hoparlörlü bir düzen kurulur. Merkez hoparlörü görüntü kaynağının üstüne ya da altına yerleştirilir ve bu hoparlör konuşmaları aktarır. Ekranın sağına ve soluna konulan hoparlörler ses efektlerinin yanı sıra konuşmaların sağdan ya da soldan geldiği duygusunu vermeye yarar. Arka ya da yan hoparlörler çevresel sesleri ve efektleri verir. Subwoofer hoparlörü ise derin bas sesleri üretir. 5.1 ses düzeni 1 merkez, 2 ön (sağ ve sol) 2 arka hoparlör ve 1 adet subwoofer kullanıldığı anlamına gelir.7.1 sistemlerde sağ ve sol yanlara birer hoparlör daha ilave edilir.

Yüksek çözünürlüklü televizyon
Blu-ray Disc
HD DVD
Laserdisc
DTS-HD Master Audio
Dolby Digital
Sinema ses sistemleri
HDMI
Toslink

Bilgisayar bilimlerinde, evrimsel hesaplama; kullanılan algoritmaların türüne göre tanımlanabilen yapay zekanın bir alt alanıdır. Evrimsel algoritmalar olarak adlandırılan bu algoritmalar, Darwinci ilkeleri benimsemek üzerine kurulmuştur.

Evrimsel algoritmalar, evrimsel hesaplama alanının önemli kısmını oluşturur. Bu algoritmaların dayandığı en önemli fenomen rastgeleliliktir. Örneğin, çeşitli canlı toplulukları zaman içinde değişime uğramaktadır. Evrimsel yaklaşımla bu topluluklardan birey seçimi rastgele yapılmaktadır. Böylece yeni nesiller, rastgele seçilen bireylerden türemektedir. Bütün bu kabuller, aslında insanın bu seçimi matematiksel olarak modelleyememesinden kaynaklanmaktadır.Kısacası, rastgeleliğin gerçeklenebilmesi için önce bilgi eksikliğinin tespit edilmesi gerekir. Evrimsel algoritmalar da işte tam bu noktada devreye girmektedir ve bilinmeyen, verilerin eksik olduğu problemlerde çözüm yolu bulmak için kullanılırlar. Evrimsel algoritmalarının tamamı bir rastgele süreç üzerine kurulur ve kısıtlı bilgi bulunan problemlere çözüm ararlar. Kabaca, bu algoritmalar doğadaki değişimin bilgisayar algoritmalarına uygulanması olarak düşünülebilir.
Evrimsel hesaplama, bir popülasyonda büyüme veya gelişme gibi tekrar eden ilerlemeyi kullanır. Ardından, bu popülasyon, arzulanan sonuca ulaşmak için paralel işlemler kullanılarak yönlendirmeli rastgele bir aramada ile seçilir. Bu tür süreçler genellikle biyolojik evrim mekanizmalarından etkilenerek yapılır.
Evrimsel hesaplamanın, yüksek düzeyde optimize edilmiş süreçler ve verimli ağlar üretebilmesinden dolayı bilgisayar bilimlerinde birçok uygulaması vardır.

Eşzamanlılık denetimi, eşzamanlı işlemler için doğru sonuçların elde edilmesini sağlarken, bu sonuçları da olabildiğince çabuk almayı sağlayan uğraşı alanıdır.Bilgisayar bilimleri, bilgi teknolojileri ve özellikle bilgisayar programlama, işletim sistemleri, çoklu işlemciler ve veritabanı alanlarında önemlidir.
Hem yazılım hem de donanımdan meydana gelen bilgisayar sistemleri, esasen modüller veya bileşenlerden oluşur. Her bileşen, doğru şekilde çalışmak üzere, yani yöntemi sağlamak veya belirli tutarlılık kurallarına uymak üzere tasarlanmıştır. Eşzamanlı çalışan bileşenlerin mesajlaşarak veya erişilen verilere (bellekte veya depolama ortamında) paylaşarak etkileşime girdiği zaman, belirli bir bileşenin tutarlılığı diğer başka bir bileşen tarafından ihlal edilebilir. Eşzamanlılık denetiminin genel alanı, etkileşim sırasında eşzamanlı olarak çalışan bileşenlerin tutarlılığını ve dolayısıyla tüm sistemin tutarlılığını ve doğruluğunu korumak için kurallar, yöntemler, tasarım metodolojileri ve kuramlar sağlar. Eşzamanlılık denetimini bir sisteme sunmak, genellikle bir miktar performans düşüşüyle sonuçlanan çalışma kısıtlamalarını uygulamaya bindirmek demektir.Bu nedenle operasyon tutarlılığı ve doğruluğu, makul seviyelerin altındaki performansı azaltmaksızın mümkün olan en iyi verimlilikle elde edilmelidir. Eşzamanlılık denetimi, basit sıralı algoritma ile karşılaştırıldığında, eşzamanlı bir algoritmada önemli bir ek karmaşıklık ve yük doğurur.
Örneğin, eşzamanlılık denetiminde başarısızlık; gerçeklenememiş okuma veya yazma işlemleri nedeniyle veri bozulmasına neden olabilir.

Fare, (İngilizce: mouse), genellikle avuç içinde tutulan, hareketleri bilgisayar ekranındaki imlecin hareketlerini kontrol eden, bilgi giriş aygıtıdır. Fare modeline göre üzerinde bir veya daha fazla sayıda tuş ve tekerlek bulunabilir. İlk bilgisayar faresi 1964 yılında Douglas Engelbart tarafından yapıldı. Fare el hareketlerini mekanik, LED'li optik, lazerli optik yöntemle algılayabilir. Fare elde ettiği bilgileri bilgisayara kablo, kızılötesi, radyo dalgalar veya Bluetooth ile aktarabilir.
Programın yapısına göre bazen menü seçmek veya ekran içerisinde çalışılacak noktaya gidebilmek klavyedeki gösterge tuşlarıyla uzun zaman alabilir. Bu işlemin hızlandırılmasında görev alır.

Bu konuyla ilgili ilk yayın olan 1965 yılı Bill English'in yayımında, fare; bir işaretleme aracı olarak bilgisayar destekli ekran kontrolü olarak geçmiştir. The Compact Oxford English Dictionary (3. basım) ve The American Heritage Dictionary of the English Language'ın 3. basımında, computer mice ve computer mouses (bilgisayar fareleri) terimleri bilgisayar faresinin çoğul formları olarak onaylanmıştır. Bazı teknik belge yazarları tarafından "fare araçları" ya da "genel işaretleme araçları" olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca günümüzde de fare mimarlık, mühendislik gibi birçok alanda kullanılan programlar için çeşitli şekillerde ve fonksiyonlarda üretilmeye başlanmıştır. Sağ ve sol tuşa ek olarak mercek (zoom) görevi görebilen tekerlek ve birden fazla görevi olan ek tuşlar konulmuştur.
3Ds Max, Rhinoceros 3D gibi modelleme programlarında da zamandan tasarruf için bu fareler tercih edilmektedir.

Bilgisayarın ilk zamanında seri port ve AUTOEXEC.BAT dosyalarına özel eklenen sürücüler ile çalışan fareler, zamanla PS/2 adlı porta alınmış ve çoğu işletim sisteminde alt seviyelerde desteklenmeye başlamıştır.
Günümüzde çoğu kablolu fare bilgisayara USB portundan bağlanır. Ayrıca çeşitli adaptörler vasıtasıyla USB girişler PS/2'ye ya da tam tersine dönüştürülebilir. Günümüzde en çok kullanılan fare çeşididir.

Küçük bir çip yardımı ile kullanılır, bu çip bilgisayara takılır ve fare kullanıma hazır olur. Boyutları genellikle küçüktür.

Bu fareler, bilgisayar ile iletişiminde bir kızılötesi sistem kullanır. Sistem, bilgisayarın seri, PS/2 veya USB portuna takılır, fare ise sistemle kızılötesi ışınlar ile iletişim kurar. Eğer fare ile sistem arasına bir cisim girerse, fare hareketleri hissedilmeyecektir. Satışları günümüzde devam etmektedir.

Kızılötesi farelerden farklı olarak bu fareler iletişim için kızılötesi ışın yerine radyo sinyalleri kullanırlar. Kapsama alanları genelde onlarca metre civarındadır.

Bu fareler, kimi bilgisayarlar ile entegre gelen Bluetooth kablosuz teknolojisini kullanarak iletişim kurarlar. İlk iki türe göre büyük bir avantajları vardır: Standart bir protokol kullandığı için her cihazla kullanılabilir (PC, Apple ve hatta Pocket PC).

1990'lı yılların sonlarında Kantek firması ilk 3D ring faresini tanıttı. Parmağa takılan, yüzük şeklindeki ve 3 tuş bulunduran bu aygıt üstündeki kızılötesi ışık ile parmak hareketini algılamaktaydı. Ancak yeterli ve verimli bir fare olmayı başaramadığı için popüler olamadı. Bu tür fareler üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar hâlâ sürmektedir.

Topu ve hareketli parçaları vardır.

Optik fare: Mekanik bir fare olduğu gibi iç hareketli parçalar yerine hareketin altında yatan yüzeye göre tespit etmek, bir ışık yayan diyot ve fotodiyotlar kullanır.

Bu tür fareler altlarında bulunan LED'in yaydığı ışığın yansıması ile hareketi algılarlar. En üst modelleri 1000-1600 dpi gibi yüksek hassaslığa varabilir.

Bu tür fareler altlarında bulunan lazer ışık kaynağının yaydığı ışıklar vasıtasıyla hareketi algılarlar. İmleç hareketlerine çok yüksek hassasiyet isteyenler için uygun bir seçenektir. Hassasiyetleri 3000 dpi ve üzerine çıkabilir. Hareketi algılama şekline göre fareleri üçe ayırırsak en pahalı tür lazerli optik farelerdir.

Logitech firması 2000 yılında titreşimi sağlayan küçük bir işletici içeren dokunsal fareyi (tactile mouse) tanıttı. Bu fare, örneğin pencere sınır geçişlerinde dokunsal geri dönüşler ile kullanıcının duyusal ara yüzünü arttıracaktı. Dokunarak sörf yapmak kullanıcının derinlik ve sertliği hissedebilmesini gerektirir. Bu özellik ilk elektroreolojik dokunsal fare ile sağlandı, fakat ürün piyasaya sunulmadı.

Touchpad birimi genellikle dizüstü bilgisayarlarda görülür. Dizüstü bilgisayarlarının klavyelerinin hemen alt tarafında bulunur. Yaklaşık 5 × 5 kadar hassas alanı vardır. Kullanıcı, parmağını bu hassas temas yüzeyi üzerinde gezdirerek işaretçinin hareketini sağlar. Tıklama işlemi, hassas olan bölgede parmağın iki kez vurulmasıyla sağlanır.

Bir Touchpad çeşididir. Apple şirketinin ürettiği dizüstü bilgisayarlarda touchpad işlevini görür. Çoğunlukla Multi-Touch (Çoklu Dokunma) teknolojisiyle üretilmiştir. Hâlen satışı devam etmekte olan teknolojik faredir.

Üretilen ilk farelerde fare altlığına gerek yoktu; farelerin hemen hemen her yüzeyde yuvarlanabilen iki büyük tekerlekleri vardı. Ancak, küçük çelik toplu farenin geliştirilmesiyle başlayan dönemden sonraki mekanik farelerin yüksek performansta çalışması için fare altlığına ihtiyaç duyuldu.
Fare altlığı, en sık kullanılan fare aksesuarıdır, mekanik farelerde topun hareketleri algılayabilmesi için çalışma masalarının oluşturduğundan daha fazla sürtünme gerektirir. Sürtünmeyi arttıran yeni fare altlıkları sert fare altlıkları olarak nitelendirdi.
Optik fare ve lazeri farelerle sert veya yumuşak fare altlığı kullanmak kişisel bir tercih meselesidir.
Tek istisna, masa üstü optik ya da lazer izlemeli farelerdir, saydam veya yansıtıcı yüzeyde bu farelerin yüksek bir performansta çalışması beklenemez.

Karpal Tünel Sendromu (CTS)

Fark makinesi, polinom işlevlerin (fonksiyonların) hesaplanması için tasarlanmış bir mekanik hesap makinesidir. Toplama çıkarma yapabilen bir makine yapmak yüzyıllar boyunca bilim adamlarının ilgisini çekmiştir. 1642 yılında bir vergi memurunun oğlu olan Blaise Pascal, babasına yardım amacıyla böyle bir makine tasarlamıştır. 1694 yılında, Gottfired Wilhelm von Leibniz, Pascal'ın tasarladığı bu makineyi geliştirerek, aynı zamanda çarpma ve bölme işlemlerini de yapabilen bir makineyi tamamladığını duyurmuştur. Daha sonra 1786'da J.H. Müller de benzeri bir makineyi tasarladığını duyurmuş ancak yapımını gerçekleştirememiştir.

Uzun bir aradan sonra 1822'de İngiliz matematikçi Charles Babbage (1791 – 1871), oldukça gelişmiş bir makinenin tasarımına başladığını duyurmuştur. Fark makinesi, bir değerler serisini otomatik olarak hesaplayabilmeyi öngörüyordu. Sonlu farklar yönteminden yararlanarak çarpma ve bölme işlemlerinden yararlanmaksızın hesaplama yapmak mümkündü.
Fark makinesi, projenin ilk haliyle, 2,5 m yüksekliğinde, 15 ton ağırlığında olacak ve 25.000 parçadan oluşacaktı. Babbage, projesine mali kaynak bulabilmesine rağmen onu tamamlayamamıştır. Daha sonra Fark makinesinin geliştirilmiş bir modelini tasarlamasına rağmen bunun yapımına hiç başlayamamıştır. 19. yüzyılın olanak tanıdığı ölçüsel toleranslarla 1989-1991 yılları arasında tamamlanan bu makine, Londra Bilim Müzesi'nde çalıştırıldığı zaman ortalama bir elektronik hesap makinesinden çok daha öteye giderek 31 basamağa kadar doğru hesap yapabildiği görülmüştür.

Babbage geliştirdiği ikinci Fark makinesi ile birlikte çalışabilecek, değişken sütun ve satır özelliklerine sahip, çıktı formatı programlanabilmesi gibi şaşırtıcı özelliklere sahip bir yazıcı tasarlamıştır. Fark makinesinin tamamlanmasından dokuz yıl sonra, Bilim Müzesi, 19. yüzyıl cihazları için oldukça karmaşık sayılabilecek bu yazıcıyı da tamamlamıştır.

Flaş Bellek, kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen ve elektronik olarak içeriği silinip, yeniden programlanabilen bellek türüdür. Flaş bellek teknolojisi çoğunlukla bellek kartlarında ve USB bellek aygıtlarında kullanılır. EEPROM türündeki belleklerin büyük miktardaki veri öbeklerinin programlanıp silinmesini sağlayan özel bir türüdür. "Elektriksel olarak programlanabilen sadece okunabilen bellek" olarak çevirebileceğimiz EEPROM'ların üzerindeki veriler elektriksel yolla değiştirilebilir. Sadece okunabilir bellek denilmesinin sebebi, bilgilerin kalıcı olmasından kaynaklanır. Klasik bellek yapılarından bilindiği üzere, flash bellekler de hücrelerden oluşur. Her hücrenin kendi transistörleri vardır. Bilgisayar ortamında bilgiler 0 ve 1'lerden oluşur. 0'lar düşük voltaj, 1'ler ise yüksek voltaj anlamına gelir. Veri yazılmak istendiği anda, transistörlerin voltaj seviyeleri değiştirilerek bilgiler yazılır, silinir, yenilenir.
Günümüzde birkaç çeşit Flash Bellek çeşidi bulunuyor. Bunların başlıcaları şöyledir:

CompactFlash
SD (Secure Digital)
MultimediaCard
Memory Stick
Smart Media
Farklı isimlerle anılmaktadır. Yaygın olarak USB hafıza ünitesi, USB bellek, USB çubuk ve flash disk olarak kullanılmaktadır. USB flaş belleklerde genel olarak USB 1.1, USB 2.0, USB 3.0 (USB Gen 1 olarak da geçmektedir.) ve USB 3.1 Gen 2 sürümlü USB standartları kullanılmaktadır.

Bilgisayar biliminde fonksiyonel programlama programların fonksiyonları uygulayarak ve oluşturarak yapıldığı bir programlama paradigmasıdır.
Fonksiyon tanımlarının, programın çalışma durumunu güncelleyen bir dizi zorunlu ifade yerine, değerleri diğer değerlerle eşleyen ifade ağaçları olduğu bildirimsel programlama paradigmasıdır.
Fonksiyonel programlamada fonksiyonlar birinci sınıf vatandaşlar olarak ele alınır, yani adlara (yerel tanımlayıcılar dahil) bağlanabilir, bağımsız değişkenler olarak iletilebilir ve tıpkı diğer veri tipleri gibi diğer işlevlerden döndürülebilir. Bu, programların küçük fonksiyonların modüler şekilde birleştirildiği bildirimsel ve birleştirilebilir tarzda yazılmasına imkan verir.
Fonksiyonel programlama, yalnızca fonksiyonların kullanılmasıyla yazılmış programlardır. Fonksiyonel programların tipik özellikleri:

Atama deyimi bulunmaz. Değişkenlerin değeri bir kere verildi mi, bir daha değişmez.
Yan etkiler yoktur. Bir fonksiyonu çağırmak kendi sonucunu hesaplamaktan başka bir etki üretmez.

Why Functional Programming Matters

Fotonik, bir fiziksel parçacık olan elektronun belirli çerçevedeki uygulama/kullanım alanına elektronik denildiği gibi, yine elektromanyetik radyasyonun partiküler karakter sergilediği için bir parçacık olarak ele alınan kuantumu yani fotonunun belirli çerçevedeki kullanım/uygulama alanlarının teorik zeminine verilen isim.
Fotonik bilimi, ışığı oluşturan fotonların üretilmesi, yönlendirilmesi, madde ile olan etkileşimi, taşınması ve algılanması ile uğraşan bir bilim dalıdır. Diğer bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesine olanak sağlayan tetikleyici bir özelliği vardır.

Fotonik kelimesi ışık anlamına gelir ve Yunanca kökenli fotoğraf kelimesinden türetilmiştir. Fotonik hakkında ilk çalışmalar 1960'ların sonunda yapılmıştır. Araştırmalarını gerçekleştirmek için ışıklara yönelen insanlar fotoniği kullandı. Bu araştırma dalları telekomünikasyon bilgi işlem ve elektronik olarak nitelendirilir.
Fotonik, 1960 ların sonunda lazerin icadıyla başladı.1970 lerde kullanılan lazer diyot, bilgi iletimi için optik fiber ve katkılı fiber amplifikatör yapımında kullanıldı. Bu buluşlar 20.yüzyılın telekomünikasyon devrimini oluşturmuştur ve internet alt yapısını oluşturmuştur.
Çok daha önceden icat olsa da fotonik terimi şebeke operatörleri tarafından 1980'lerde kullanılmaya başladı. O yıllarda Bell laboratuvarında yaygın kullanıldı. IEEE Lazerler ve Elektro- Optik Derneği 1980'lerin sonunda Fotonik Teknoloji Mektuplar adlı bir arşiv dergi kurdu ve fotoniğin kullanımı doğrulandı.
Fotonik, lazer imalat, biyolojik ve kimyasal algılama, tıbbi teşhis ve tedavi, görüntü teknolojisi ve optik bilgisayar da dahil olmak üzere bilim ve teknoloji uygulamaları dahil büyük bir aralığı kapsar. Geçerli silikon fotonik gelişmeleri başarılı olursa fotoniğin daha fazla büyümesi muhtemeldir.

Fotonik, optik ile çok yakından ilişkilidir. Albert Einstein  1905 yılında Optikte fotoelektrik etkisini açıkladı. Klasik optik uzun araçlar ve 19. yüzyıllar boyunca gelişen 15 kırınımlı lens, yansıtan ayna ve çeşitli optik bileşenleri ve aletleri dahil birçok şeyin yapımıyla ilgilidir. 17. yüzyılda geliştirilen Huygens Prensibi gibi klasik optiğin temel ilkeleri, 19. yüzyılda geliştirilen Maxwell Denklemleri ve dalga denklemleri ile kanıtlanmıştır ve ışığın kuantum özelliklerine bağlı değildir.

Fotonik; kuantum optiği, optomekanik, elektro - optik, optoelektronik ve kuantum elektroniği ile ilişkilidir. Ancak, her alanda bilimsel toplulukların ve hükûmetlerin pazarda biraz farklı çağrışımları vardır. Fotonik uygulamalı araştırma ve geliştirme anlamına gelirken, kuantum optiği genellikle temel araştırma anlamına gelir.
Fotonik kelimesiyle kastedilen şunlardır;
Işığın tanecik özellikleri, Fotonlar kullanılarak sinyal işleme aygıtı teknolojilerinin yaratma potansiyeli,
Optik üzerine pratik uygulama.

Nanofotonik

GameCube; Nintendo tarafından 2001 yılında Japonya ve Kuzey Amerika'da, 2002'de Avrupa ve Avustralya'da yayınlanan bir ev tipi video oyun konsoludur. Altıncı nesil konsol Nintendo 64'ün ardılıdır, Sony PlayStation 2 ve Microsoft Xbox ile rekabet etmiştir.

MPU ("Microprocessor Unit")* : Custom IBM Power PC "Gekko"
Üretim yöntemi: 0.18 mikron IBM bakır tel teknolojisi
Saat frekansı: 485 MHz
CPU kapasitesi: 1125 Dmips (Dhrystone 2.1)
Internal data precision: 32-bit Integer & 64-bit floating-point
External bus: 1.3GB/second peak bandwidth (32-bit address space, 64-bit data bus 162 MHz clock)
Internal cache L1: instruction 32KB, data 32KB (8 way) L2: 256KB (2 way)
System LSI: Custom ATI/Nintendo "Flipper"
Embedded frame buffer: Approx. 2MB sustainable latency: 6.2ns (1T-SRAM)
Embedded texture cache: Approx. 1MB sustainable latency: 6.2ns (1T-SRAM)
Texture read bandwidth: 10.4GB/second (Peak)
Main memory bandwidth: 2.6GB/second (Peak)
Pixel derinliği: 24-bit renk, 24-bit Z buffer
Imaj işleme fonksiyonları: Fog, subpixel anti-aliasing, 8 donanım ışığı, alpha blending, virtual texture design, multi-texturing, bump mapping, environment mapping, MIP mapping, bilinear filtering, trilinear filtering, anisotropic filtering, real-time hardware texture decompression (S3TC), real-time decompression of display list, HW 3-line deflickering filter.

Ses İşlemcisi: custom Macronix 16-bit DSP
Instruction Memory: 8KB RAM + 8KB ROM
Data Memory: 8KB RAM + 4KB ROM
Saat Frekansı: 81 MHz
Performans: 64 simultaneous channels, ADPCM encoding
Sampling Frequency: 48KHz
System Floating-point Aritmetik kapasitesi: 10.5 GFLOPS (en tepe noktası) (MPU, Geometry Engine, HW Lighting Total)
Gerçek zamanlı poligon: 6 - 12 milyon polygons/saniye (en tepe noktası)
Sistem Hafızası: 40MB
Ana Hafıza: 24 MB MoSys 1T-SRAM, Approximately 10ns Sustainable Latency
A-Memory: 16MB (81 MHz DRAM)
Disk Sürücü: CAV (Constant Angular Velocity) System
Ortalama Erişim Zamanı: 128ms
Data Transfer Hızı: 16Mbps'ten 25Mbps'ye kadar
Medya: 3 inç NINTENDO GAMECUBE Disc Matsushita Optical Disc Teknolojisi ile üretilmiştir, yaklaşık 1,5 GB kapasiteye sahip.
Input/Output: Controller Port x4, Memory Card Slot x2, Analog AV Output x1, High-Speed Serial Port x1, High-speed Parallel Port x1
In select models - Digital AV Output x1, High-Speed Serial Port x2
Güç Kaynağı: AC Adapter DC12V x 3.25A
Ana Birim Boyutları: 10.9 cm (Yükseklik) x 15 cm (Genişlik) x 16 cm (Derinlik)

GameCube Videolu İncelemesi

Genişletme kartı (adaptör kartı, çevre birimi kartı veya aksesuar kartı olarak da bilinir), bir bilgisayar sistemine işlevsellik eklemek için bir bilgisayarın anakartındaki bir elektrik konnektörüne veya genişletme yuvasına (aynı zamanda veri yolu yuvası olarak da adlandırılır) takılabilen bir devre kartıdır. Bazen bilgisayarın kasasının ve anakartının tasarımı, bu yuvaların çoğunun veya tamamının ayrı, çıkarılabilir bir karta yerleştirilmesini içerir. Tipik olarak bu tür kartlara kısmen yükseltici kart denir çünkü bunlar karttan yukarı doğru çıkıntı yapar ve genişletme kartlarının anakartın üzerine ve paralel olarak yerleştirilmesine izin verir.
Genişletme kartları, bir bilgisayar sisteminin yeteneklerinin ve arayüzlerinin, gerçekleştireceği görevlere uygun şekilde genişletilmesine veya desteklenmesine olanak tanır. Örneğin, yüksek hızlı, çok kanallı bir veri toplama sistemi, muhasebe için kullanılan bir kişisel bilgisayarda hiçbir işe yaramayabilir, ancak endüstriyel süreç kontrolü için kullanılan bir sistemin önemli bir parçası olabilir.

Bilgisayar bilimlerinde, gereksinim analizi ya da gereksinim çözümleme; çeşitli sistemlerin gerekliliklerini ve olası çelişkili durumlarını göz önüne alarak, yazılımı analiz etmek, belgelemek, doğrulamak ve yönetmek için yeni veya değiştirilmiş bir ürün üzerinde projenin ihtiyaçlarını, sistem gereksinimlerini ve koşullarını belirleyen görevleri kapsamaktadır.
Gereksinim analizi; bir sistem veya yazılım projesinin başarısı veya başarısızlığı açısından kritik önem taşır. İhtiyaçların belgelenmesi, uygulanabilir olması, ölçülebilir olması, test edilebilir formda olması, izlenebilir olması ve belirlenen işletmenin ihtiyaçlarına uygun olması gerekir.

Kavramsal olarak, gereksinim analizi üç tür etkinlik içermektedir:

İhtiyaçların ortaya çıkarılması: İş süreci dokümantasyonu ve grup görüşmeleri sağlanarak ihtiyaçları belirlemektir. Buna bazen ihtiyaç toplama veya gereksinim keşfi de denir.
İhtiyaç analizi: Belirtilen gerekliliklerin açık, eksiksiz, tutarlı, net olup olmadığını belirleme ve belirlenen çelişkileri çözme.
Kayıt gereksinimleri: Gereksinimler, genellikle bir özet listesi içeren çeşitli formlarda belgelenebilir.Doğal dil belgeleri, kullanım örnekleri, kullanıcı hikâyeleri, süreç özellikleri ve veri modelleri de dahil olmak üzere çeşitli modeller oluşturulabilir.
Gereksinim analizi, pek çok hassas psikolojik becerinin katıldığı uzun ve yorucu bir süreç olabilir. Büyük sistemler, yüzlerce veya binlerce sistem gereksinimi açığa çıkararak analistlerin iş yükünü artırabilir. Yeni sistemler, ortamları ve insanlar arasındaki ilişkileri değiştirir, bu nedenle geliştiricilerin tüm ortamları tanımlamalarını, tüm ihtiyaçları göz önünde bulundurmalarını ve yeni sistemlerin etkilerini anlamalarını sağlamak önemlidir.Analistler, müşterinin gereksinimlerini ortaya çıkarmak için çeşitli teknikler kullanabilirler. Bunlar, senaryoların geliştirilmesi, kullanım durumlarının belirlenmesi, işyeri gözlemi, etnografi kullanılması, röportajlar düzenlenmesi veya gözden geçirme oturumları yapmak gibi yöntemleri içermektedir.Ve böylelikle gereksinim listeleri oluşturulabilir.Prototip belirleme yöntemi, proje sunulacak şahıs ya da kuruma örnek olarak gösterilebilecek bir sistem maksadıyla kullanılabilir. Analist, gerekirse, şahıs ya da kurumların kesin gereksinimlerini belirlemek için bu yöntemlerin bir kombinasyonunu kullanır ve böylece işletme ihtiyaçlarını karşılayan bir sistem üretilir.Gereksinim kalitesi aşağıdaki bazı yöntemlerle iyileştirilebilir:

Görselleştirme: Görselleştirme ve simülasyon gibi teknikler kullanılarak arzu edilen nihai ürünün daha iyi anlaşılmasını teşvik etmek.
Şablonların tutarlı kullanımı: Gereksinimleri belgeleyen tutarlı bir dizi model ve şablon üretmek.
Bağımlılıkları belgelemek: Gereksinimler arasındaki bağımlılıkları ve ilişkileri belgelemek.Ayrıca ek olarak bu bağımlılıklara ilişkin varsayımlar üretmek de sayılabilir.

Gereksinim analizi konuları kabaca şöyle listelenebilir:

Yazılım geliştirilecek kitlenin belirlenmesidir.Bununla beraber kitlenin niteliksel ya da niceliksel özelliklerinin belirlenmesi konusu da oldukça önemlidir.Bu kitle şunları kapsayabilir:

Sistemi işletmecisi olan herkes.
Sistemden yararlanan herkes.(işlevsellik açısından ya da politik, finansal ve sosyal yönlerden)
Sistemi satın alan ya da satın almak üzere ilgilenen herkes.
Sistemin özelliklerini düzenleyen kuruluşlar. (finansal, güvenlik vb. kurumları)
Sisteme karşı görüşlü insanlar veya kuruluşlar. (olumsuz düşünen kitle)

Hedef kitle ile görüşmeler, gereksinim analizinde kullanılan yaygın bir tekniktir.Kitlenin bakış açılarına ve belirlenen ihtiyaçlarına odaklanılır.Yazılım geliştirecek ekibin, kitlenin ait olduğu sistemi önceden etraflıca analiz etmesi gerekmektedir.Çünkü bu görüşmelerde, genellikle geliştiricinin ilgili çalışma sahasının yaşam döngüsü hakkındaki bilgi yetersizliğinden ve buna paralel olarak kitlenin de teknik bilgi yetersizliğinden kaynaklı sorunlar çıkmaktadır.Bunu önleyebilmek için etkili iletişim teknikleri kullanılmalıdır.

Bu oturumlarda yazılım geliştirme sürecinde iş analisti(business analyst) kullanılır.Böylelikle kolaylıkla kitlenin gereksinimleri ortaya çıkarılır, ayrıntıları analiz edilir ve işlevler arası etkileri ortaya çıkarmak için tartışmalara girilir.Bu analist tarafından kontrollü bir ortamda yürütülür.Böylelikle müşterek gereksinim geliştirme oturumları sağlanabilir.Tartışmayı belgelemek ve oturumun hedefini karşılayan uygun şartları sağlamak için tartışmayı yönetmek üzere iş analistinin düşüncelerinden bağımsız özel bir yazar bulunmalıdır.

İhtiyaçların belgelendirilmesinin geleneksel yolu, sözleşme tarzı gereksinim listeleridir. Karmaşık bir sistemde, bu tür gereksinim listeleri yüzlerce sayfaya kadar sürebilir.
İfade yerindeyse, bu liste adeta uzun bir alışveriş listesi gibidir.Modern analiz yöntemlerinde bu tür listeler çok fazla avantajlı değildir.Çünkü amaçlarına ulaşmada başarısız oldukları görülmüştür.Buna rağmen, bu teknik günümüze kadar gelebilmiştir

Bir prototip, başka bir bilgisayar programının özelliklerinin bir bölümünü sergileyen ve henüz oluşturulmamış bir uygulamayı görselleştiren bilgisayar programıdır. Popüler bir prototip biçimi, gelecekteki kullanıcıların ve diğer kitlenin sistemin nasıl görüneceği konusunda fikir sahibi olmalarına yardımcı olan bir taklit uygulamasıdır. Prototipler, tasarım kararlarını kolaylaştırır, çünkü uygulamanın geleceği, uygulama oluşturulmadan önce görülebilir ve paylaşılabilir. Kullanıcılar ve geliştiriciler arasındaki iletişimde büyük gelişmeler genellikle prototiplerin tanıtımından sonra görülmüştür.Geliştirilme aşamasından önce, uygulamalar hakkında belirtilen hedef kitle görüşleri sayesinde verimlilik artmıştır.Bu ise, daha az değişiklik ve dolayısıyla daha düşük maliyet anlamına gelmektedir.

Bir kullanım örneği, ister özgün bir çalışma, ister sonradan değiştirilmiş olsun, genellikle yazılım içeren bir sistemin işlevsel gereksinimlerini belgeleyen bir yapıdır. Her kullanım örneği, belirli bir iş hedefine ulaşmak için sistemin bir insan kullanıcısı veya başka bir sistemle nasıl etkileşim kuracağını anlatan bir dizi senaryo sağlar. Kullanım örnekleri genellikle teknik ifade biçiminden uzaktır ve bunun yerine son kullanıcının veya hedef kitlenin anlayacağı dili tercih eder. Kullanım örnekleri, genellikle sistem analisti ve hedef kitle tarafından birlikte incelenir.
Kullanım örnekleri, yazılım veya sistemlerin davranışlarını açıklamak için suni ve basit araçlardır. Kullanım örneği, kullanıcıların yazılım veya sistemin nasıl çalışacağı ile ilgili metinsel bir açıklama içerir. Kullanım örnekleri, sistemin iç işleyişlerini ya da mekanizmalarını içermemelidir.Ve sistemin nasıl uygulanacağını açıklamamalıdır. Bunun yerine, sıralı varsayımlar olmaksızın bir görevi gerçekleştirmek için gerekli adımları açıkça belirtmelidir. (Örneğin bir muhasebe programında yeni bir ürünün nasıl ekleneceği bilgisi paylaşılabilir.)

Steve McConnell, Rapid Development adlı kitabında, kullanıcı gereksinimlerinin karşılanmasını engelleyen bir dizi sorunu ayrıntılarıyla anlatıyor:

Kullanıcılar, ne istediklerini bilmiyor veya kullanıcıların gereksinimler hakkında net bir fikri yok.
Kullanıcılar bir dizi yazılı gereksinimi önce belirleyip daha sonra iptal edebilmektedir.
Kullanıcılar maliyet ve zamanlama belirlendikten sonra ilaveten gereksinim konusunda ısrarcı davranıyor.
Kullanıcılarla iletişim yavaş ilerliyor.
Kullanıcılar genellikle incelemelere katılmazlar veya bunu yapacak bilgileri yoktur.
Kullanıcılar teknik açıdan karışık düşünmektedirler.
Kullanıcılar geliştirme sürecini anlamıyorlar.
Kullanıcılar mevcut teknoloji hakkında bilgi sahibi değiller.
Bu durum, sistem veya ürün geliştirmeye başladığında bile kullanıcı gereksinimlerinin değişmeye devam etmesine neden olabilir.

Gereksinim analizi sırasında mühendislerden ve geliştiricilerden kaynaklı sorunları şunlardır:
Kod yazmaya yönelik doğal bir eğilim vardır, bu durum gereksinim analizi tamamlanmadan önce yazılım geliştirmenin başlamasına yol açabilir ve bunun sonucu da muhtemelen, gerçek gereksinimleri bilinmeden geliştirilen ve öngörülemeyen ya da yeniden yapılandırılamayan yazılımlar doğurabilir.
Geliştiriciler ve hedef kitlenin anlaşmaları bozulabilir.Sonuç olarak, geliştiriciler projeyi teslim edebilmek için çalışırlar.Tamamlanan bir ürünün, geliştirilinceye kadar olan sürecini yönetirler ama buna karşın hedef kitlenin kanaatleri, başlangıçtaki anlaşmanın doğrultusunda olmayabilir yani anlaşmayı bozabilirler.
Mühendisler ve geliştiriciler, gereksinimleri, müşterinin ihtiyaçlarına özel bir sistem geliştirmek yerine mevcut bir sisteme veya modele uydurmaya çalışabilir.
Analiz, müşterinin ihtiyaçlarını doğru bir şekilde anlamak için farklı istihdam alanlarında bilgisi olan personel yerine, mühendisler veya programcılar tarafından sıklıkla uygulanabilir.Bu ise gerçeklik küresine uygun olmayan çözümler üretilmesine sebebiyet verebilir.

İletişim sorunlarına çözüm denemesinde iş veya sistem analizinde uzmanlar çalıştırılması vardı.
1990'larda prototiplendirme, birleşik modelleme dili(UML), şablon kullanma ve çevik yazılım geliştirme gibi teknikler, önceki yöntemlerde sık karşılaşılan sorunların çözümleri olarak düşünülmüş ve buna paralel olarak geliştirilmiştir.
Ayrıca, uygulama simülasyonunun yeni bir sınıfı veya uygulama tanımlama araçları piyasaya girdi. Bu araçlar, işletme kullanıcıları ile yazılım geliştirme organizasyonu arasındaki iletişim boşluğunu gidermek ve herhangi bir kod üretilmeden önce uygulamaların test yoluyla pazarlanmasını sağlamak için tasarlanmıştır. Bu araçların en nitelikli olanları şunlardır:

Uygulama akışlarını ve test alternatiflerini çizebilmek için elektronik beyaz tahta.
İş mantığını ve veri ihtiyaçlarını yakalama yeteneği.
Son başvuruyu yakından taklit eden yüksek kalitede prototip üretme yeteneği.
Etkileşim yeteneği.
Bağlamsal gereksinimleri ve diğer yorumları ekleme yeteneği.
Uzak ve dağıtık kullanıcıların simülasyon ile çalışıp etkileşime girme becerisi.

Giriş/çıkış (İngilizce: Input/Output; I/O), bilgi işlem sistemin değişik fonksiyonel birimleri (alt sistemleri) arasındaki iletişimi veya bu arayüzlere doğrudan bilgi sinyallerini göndermeyi sağlar.
Girişler, değişik birimlerden alınan sinyallerdir. Çıkışlar ise bu birimlere gönderilen sinyallerdir. G/Ç cihazları bir kullanıcı (veya başka sistemler) tarafından bilgisayar ile bağlantı kurabilmek için kullanılır. Örnek olarak, klavye ve fare bilgisayarın giriş aygıtlarıdır. Ekran ve yazıcı ise bilgisayarın çıkış cihazlarıdır. Değişik cihazlar bilgisayar ile bağlantı gerçekleştirebilmeleri için giriş ve çıkış sinyallerini kullanırlar. Modem ve bağlantı kartları örnek olabilir.
Klavye ve fare kullanıcıların fiziksel hareketlerini giriş olarak alırlar ve bu fiziksel hareketleri bilgisayarların anlayabileceği seviyeye getirirler. Çıkış birimleri ise (ekran, yazıcı gibi) giriş sinyali olarak bilgisayarın ürettiği çıkış sinyallerini alırlar ve bu sinyalleri kullanıcıların görebileceği ve okuyabileceği çıktılara çevirir.
Bilgisayar mimarisinde Merkezi işlem birimi (CPU) ve ana bellek bilgisayarın kalbini oluşturmaktadır. Çünkü bellek kendi talimatları ile merkezi işlem birimindeki verileri doğrudan okuyabilir ve merkezi işlem birimine doğrudan veri yazabilir. Örnek olarak, bir disket sürücüsü I/O sinyallerini dikkate alır. Merkezi işlem biriminin G/Ç metotlarını sağlaması alt düzey bilgisayar programcılığında aygıt sürücülerinin tamamlanmasına yardımcı olur.
Üst düzey işletim sistemleri ve üst düzey programlama ideal G/Ç kavramlarını ve temel ögeleri ayırt ederek çalıştırmaya olanak sağlamaktadır. Mesela C programlama dili programların G/Ç'lerini düzenlemek için içerisinde fonksiyonlar bulundurmaktadır. Bu fonksiyonlar dosyalardan veri okunmasını ve bu dosyaların içerisine veri yazılmasını sağlar.

Giyilebilir bilgisayar, vücuda giyilen bilgisayarlardır. Giyilebilir bilgisayar teknolojisi etkin bir araştırma alanıdır ve insan bilgisayar etkileşimi, giyilebilir teknoloji, taşınabilir teknolojiler ve kablosuz teknolojilerden yararlanır. 2010 yıllarından sonra popüler olmuştur.
Giyilebilir cihazlar genel kullanım için olabilir, bu durumda bunlar mobil hesaplamanın küçük bir örneğidir. Alternatif olarak, fitness izleyicileri gibi özel amaçlar için de kullanılabilirler. İvmeölçerler, kalp atış hızı monitörleri, daha gelişmiş tarafta elektrokardiyogram (EKG) ve kan oksijen doygunluğu (SpO2) monitörleri gibi özel sensörler içerebilirler. Giyilebilir bilgisayar tanımına, hareketlerle kontrol edilen başa takılan optik bir ekran olan Google Glass gibi yeni kullanıcı arayüzleri de dâhil edilir. Cep bilgisayarı ve cep telefonlarının akıllı telefonlara dönüşmesiyle, özel giyilebilir cihazlar genel olarak hepsi bir arada cihazlara dönüşebilir.
Giyilebilir ürünler genellikle bileğe takılır (örn. kol saati, spor takip cihazı), boyna asılır (kolye), kola veya bacağa bağlanır (egzersiz yaparken akıllı telefonlar) veya başa (gözlük veya kask olarak) takılır. Ayrıca başka bir yere de yerleştirilebilir (örneğin bir parmağın üzerine veya bir ayakkabının içine).
Giyilebilir bilgisayarların batarya, ısı dağılımı, yazılım mimarileri, kablosuz ve kişisel alan ağları ve veri yönetimi gibi diğer mobil bilgisayarlarda ortak olan çeşitli teknik sorunları vardır. Pek çok giyilebilir bilgisayar her zaman aktiftir.

Aktivite takipçisi
Akıllı saat
Elektronik gözlük
E-tekstil
Başa takılı ekran
Çevresel başa takılan ekran
Optik başa takılı ekran
Biyonik kontakt lens
Sanal gerçeklik kulaklığı
Kask monteli ekran
Kulaklık
Akıllı gözlük

Giyilebilir bilgi işlem için baskın işletim sistemleri şunlardır:

FreeRTOS, gömülü aygıtlar için gerçek zamanlı çekirdek işletim sistemidir. Şu anda piyasada bulunan akıllı bantların çoğu, Huawei/Honor, Lenovo, Realme, TCL ve Xiaomi akıllı bantları FreeRTOS tabanlıdır.
LiteOS, Huawei'nin "1+2+1" Nesnelerin İnterneti çözümünün bir parçası olan hafif, açık kaynaklı, gerçek zamanlı bir işletim sistemidir.
Tizen OS, Samsung tarafından kullanılan sistemdir.
watchOS, Apple Inc. tarafından Apple Watch üzerinde çalışmak üzere geliştirilmiş tescilli bir mobil işletim sistemidir.
Wear OS (önceki adıyla Android Wear), Google Inc. tarafından geliştirilen bir akıllı saat işletim sistemidir.

Retrofütürizm
Nesnelerin interneti
Tüketici elektroniği
RFID

Grafik işlemci birimi ya da kısaca GPU (İngilizce'de Graphics Processing Unit kelimelerin kısaltılmışı), kişisel bilgisayar, iş istasyonları veya oyun konsollarında grafik yaratımı için kullanılan aygıttır. Modern GPU'lar bilgisayar grafiklerini işleme ve göstermekte son derece verimlidir ve yüksek paralel yapıları kompleks algoritmalar için CPU'dan daha etkin kılar. GPU ekran kartının hemen üstünde olabileceği gibi anakarta entegrede halde de olabilir. Yeni masaüstü bilgisayarların ve laptopların %90'ından fazlasında özel GPU'lardan çok daha güçsüz olan entegre GPU'lar kullanılmaktadır.
Sayısal görüntü işleme ve bilgisayar grafiklerini hızlandırmak için tasarlanmış olup, ayrı bir grafik kartında bir bileşen olarak veya anakartlara, cep telefonlarına, kişisel bilgisayarlara, iş istasyonlarına ve oyun konsollarına gömülü olarak mevcuttur. Daha sonra, paralel yapıları nedeniyle utanç verici derecede paralel problemleri içeren grafik dışı hesaplamalar için kullanışlı oldukları keşfedilmiştir. GPU'ların çok sayıda hesaplamayı hızla gerçekleştirebilme yeteneği, veri yoğun ve hesaplama gerektiren görevlerin üstesinden gelmede üstün oldukları yapay zeka (YZ) da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda benimsenmelerine yol açmıştır. Diğer grafik dışı kullanımlar arasında sinir ağlarının eğitimi ve kripto para madenciliği yer almaktadır.

GPU kayan nokta ve benzeri işlemleri hesaplamak için ekran kartına eklenmiş bir tip CPU'dur.
Grafik Hızlandırıcı grafik yaratımında kullanılan özel matematiksel işlemleri içeren çipler barındırır.
GPU, CPU'dan direkt ekrana çizimden daha hızlı çalışacak temel işlemler uygular.

GPU'ların en kuvvetli tipi olup, genellikle anakart üstündeki PCI Express (PCIe) ya da Accelerated Graphics Port (AGP) gibi genişleme slotlarına takılır ve bu sayede kolayca değiştirilebilir veya üst bir sürüme yükseltilebilir. Çok az grafik kartı şu anda Peripheral Component Interconnect (PCI) slotlarını kullanmaktadır. Bunun nedeni bant genişliklerinin çok sınırlı olmasıdır. Bu nedenle sadece PCIe ya da AGP slotu bulunmadığında tercih edilir.
Nvidia'nın SLI ya da AMD'nin CrossFire teknolojisi birden fazla grafik kartının aynı anda kullanılıp işlem gücünün arttırılmasına olanak sağlamaktadır.

Hızlandırılmış Grafik Bağlantı Noktası
Grafik işlemci biriminde genel amaçlı hesaplama
Grafik kütüphanesi
Video oyunu grafikleri
Grafiksel kullanıcı arayüzü
Grafik ekran çözünürlüğü

Gömülü sistem, bilgisayarın kendisini kontrol eden cihaz tarafından içerildiği özel amaçlı bir sistemdir. Genel maksatlı, örneğin kişisel bilgisayar gibi bir bilgisayardan farklı olarak, gömülü bir sistem kendisi için önceden özel olarak tanımlanmış görevleri yerine getirir. Sistem belirli bir amaca yönelik olduğu için tasarım mühendisleri ürünün boyutunu ve maliyetini azaltarak sistemi uygunlaştırabilirler. Gömülü sistemler genellikle büyük miktarlarda üretildiği için maliyetin düşürülmesinden elde edilecek kazanç, milyonlarca ürünün katları olarak elde edilebilir.
Gömülü bir sistemin çekirdeğini, belirli bir sayıda görevi yerine getirmek için programlanan mikroişlemciler ya da mikrodenetleyiciler oluşturur. Kullanıcıların üzerinde istediği yazılımları çalıştırabildiği genel maksatlı bilgisayarlardan farklı olarak, gömülü sistemlerdeki yazılımlar yarı kalıcıdırlar ve firmware ismiyle anılırlar.

Banka ATM'leri
Eylemsiz rehber sistemleri, uçuş kontrol donanım/yazılımı ve uçak ve füzelerdeki diğer tümleşik sistemlerden oluşan havacılık elektroniği parçaları
Yönlendirici (router), timeserver ve güvenlik duvarı (firewall) gibi bilgisayar ağ ekipmanları
Bilgisayar yazıcıları
Fotokopi makineleri
Disket sürücüler (floppy disket sürücüler ve sabit disk sürücüler)
Termostat, klima, sprinkler ve güvenlik izleme sistemleri gibi ev otomasyonu ürünleri
Hesap makineleri
Mikro dalga fırınlar, çamaşır makinesi, televizyon alıcısı ve DVD oynatıcı/kaydedici gibi ev elektroniği ürünleri
Tıbbi ekipmanlar
Çok işlevli kol saatleri
İnternet radyo alıcıları, TV set top box ve dijital uydu alıcılar gibi çokluortam uygulamaları
Çok işlevli yazıcılar
PDA'lar gibi küçük avuç içi bilgisayarlar
PDA ve Java destekli gelişmiş cep telefonları
Endüstriyel otomasyon ve izleme için PLC'ler
Video oyun konsolları ve avuç içi oyun konsolları
Taşınabilir bilgisayarlar

Kayda değer ilk gömülü sistem MIT Instrumentation Laboratory‘da Charles Stark Draper tarafından geliştirilen Apollo Guidance Computer olmuştur. Aya yapılan yolculuklarda iki tane kullanılırdı ve komuta modülü ve LEM'in eylemsiz rehber sistemlerini çalıştırıyordu.
Projenin başlangıcında Apollo rehber bilgisayarı Apollo projesinin en riskli parçası olarak kabul ediliyordu. O zamanki tek parça entegre devrelerin kullanılması boyut ve ağırlığı azaltıyor ama riski artırıyordu.
İlk kitlesel gömülü sistem üretimi 1961 yılında Minuteman füzesi için yapılan Autonetics D-17 rehber bilgisayarı oldu. Ayrık transistör mantık devresinden yapıldı ve ana bellek için bir harddiski vardı. 1966 yılında Minuteman II üretime girdiğinde, D-17 ilk defa yüksek hacimli tümleşik devrelerin kullanıldığı yeni bir bilgisayara yerini bıraktı. Bu yazılım dörtlü NAND kapılı tümleşik devrelerin birim fiyatını 1000$'dan 3$'a çekti ve ticari kullanımlarının yolunu açtı.
Minuteman bilgisayarının önemli tasarım özellikleri, füzenin hedefi daha hassas bulabilmesi için rehber algoritmasının yeniden programlanabilir olması ve bilgisayarın kablo ve konnektörden tasarruf sağlayarak füzeyi test edebilmesiydi.
Maliyetin dikkate alınmadığı 1960'lardaki bu ilk uygulamalardan itibaren gömülü sistemlerin fiyatları düşmeye başladı. Bunlarla birlikte işlem gücü ve işlevsellikte de yükseliş oldu.
İlk mikroişlemci hesap makineleri ve diğer ufak sistemlerde kullanılan Intel 4004 oldu. Çalışabilmesi için harici bellek yongaları ve harici destek lojiklerine ihtiyaç duyuyordu. Intel 8080 gibi daha güçlü mikroişlemciler askeri projelerde geliştirildi, ama diğer kullanıcılara da satıldı.
1970'lerin sonunda 8-bit mikroişlemciler standart olmakla birlikte çözümleme ve giriş/çıkış işlemleri için genellikle harici bellek yongaları ve lojiklere ihtiyaç duyuyorlardı. Öte taraftan, fiyatlar hızla düşüyor ve uygulamalar küçük gömülü sistemleri lojik tasarımların içine sokuyordu. Görünebilir uygulamaların bir kısmı enstrümantasyon ve pahalı aygıtlardı.
1980'lerin ortalarında harici olarak kullanılan sistem parçaları, işlemci ile beraber aynı yonganın içine girmeye başladı. Bunun sonucu olarak boyutta ve gömülü sistemlerin maliyetinde çok büyük düşüşler oldu. Bu tip tümleşik devrelere mikroişlemci yerine mikrokontrolör dendi ve gömülü sistemlerin yaygın bir şekilde kullanımı mümkün oldu.
Mikrokontrolör maliyeti bir mühendisin 1 saatlik maaşının altına indi ve bu gömülü sistemlerin sayısını ve gömülü sistemlerde kullanılmak üzere farklı şirketler tarafından üretilen parçaların sayısının patlamasına neden oldu. Örneğin, pek çok yeni özelliğe sahip IC'ler, geleneksel paralel programlama arayüzleri yerine mikrokontrolörlere daha az sayıda arabağlantı sağlayan seri programlama arayüzleri ile beraber gelmeye başladı. I2C‘nin çıkış zamanı da bu döneme rastlamaktadır. Mikrokontrolörler 1$’ın altına düştüğünde, voltmetre ve değişken kapasitör gibi pahalı analog elemanların yerlerini küçük bir mikrokontrolör ile kontrol edilen dijital elektronik elemanlara bırakması mümkün oldu.
80’lerin sonundan itibaren, tüm elektronik cihazlar için gömülü sistemler bir istisna değil bir standart haline geldi ve bu akım halen devam etmektedir.

Gömülü sistemler en geniş manasıyla bilgisayar sistemidir. Gömülü sistemlerin örnekleri taşınabilir müzik çalıcılardan uzay araçlarındaki altsistemler için kullanılan gerçek zamanlı kontrol sistemlerine kadar uzanır. En ticari gömülü sistemler, düşük maliyette bir takım işleri gerçekleştirmek için tasarlanıyor. Hepsi olmamakla birlikte büyük çoğunluğunun gerçek zamanlı sistem kısıtlamalarını karşılaması gerekir. Bazı işlevlerinin çok hızlı olması gerekebilirken, diğer pek çok işlevinin kesin zamanlama gereksinimi olması gerekmemektedir. Bu tip sistemler, gerçek zaman kısıtlarını sistem gereksinimlerine bağlanmış özel amaçlı yazılım ve donanım kombinasyonları ile karşılarlar.
Gömülü sistemleri hız ve maliyet ile karakterize etmek zor olmakla beraber, maliyeti azaltan yüksek hacimli sistemler öncelikli tasarım hedefidir. Genellikle gömülü sistemlerin düşük verim gereksinimleri olur. Bu sistem donanımını, maliyeti düşürmek için basitleştirme olanağı tanır. Mühendisler gerekli işlevleri sağlayan “yeteri kadar iyi” olan donanımları seçerler.
Örneğin, uydu televizyon için dijital bir set-top box' ın saniyede onlarca megabit veri işlemesi gerekir ama bu işlemlerin büyük bölümü çok kanallı dijital videoyu ayrıştıran, yönlendiren ve çözen özel tümleşik devreler tarafından gerçekleştirilir. Gömülü CPU bu işlemi kurar ve set box'ın kullanıcı arayüzü gibi görsel öğelerini ekrana basar. Gömülü işlemcilerin hızları artıp, fiyatları ucuzlarken, yüksek hızlı veri işlemede öncülüğü daha fazla ele almaktadırlar.
Düşük hacimli gömülü sistemler için kişisel bilgisayarlar, yazılımları sınırlayarak ya da işletim sistemini gerçek zamanlı işletim sistemiyle değiştirerek kullanılabilir. Bu durumda özel amaçlı donanım bir ya da daha fazla yüksek verimli CPU ile değiştirilebilir. Bazı gömülü sistemler istenen görevleri yerine getirmek için, yüksek performanslı CPU, özel donanım ya da büyük belleklere ihtiyaç duyabilir.
Taşınabilir müzik çalıcılar ve cep telefonları gibi büyük hacimli gömülü sistemlerde, maliyeti düşürme yönünde yapılan çalışmalar öncelik kazanır. Bu sistemler genellikle birkaç tümleşik devre, bütün fonksiyonları kontrol eden tümleşik CPU ve tek bir bellek yongası içerirler. Bu tasarımlarda her bir eleman bütün sistem maliyetini düşürecek şekilde seçilir ve tasarımları bu şart altında yapılır.
Bir disk sürücüsü olmayan gömülü sistemler için yapılan yazılıma firmware adı verilir. Firmware yazılımları cihazın içinde bir ya da daha fazla ROM ya da flaş bellek yongalarında gömülü olarak bulunur. Gömülü sistemlerdeki yazılımlar genellikle pek çok donanım kaynağından mahrum bir şekilde çalışırlar. Genellikle bu tip sistemlerde disket sürücü, işletim sistemi, klavye ya da ekran yoktur. Eğer bir kullanıcı arayüzü var ise küçük bir klavye ya da LCD gerekebilir.
Gömüllü sistemler, yıllarca hatasız bir şekilde çalışacağı varsayılan donanımların içinde bulunur. Bu yüzden gömülü sistem içindeki yazılımlar, kişisel bilgisayar içinde olanlardan daha dikkatli bir şekilde geliştirilip test edilir. Pek çok gömülü sistemde, disket sürücü, anahtar ya da düğme gibi mekanik parçaların kullanımından sakınılır çünkü bu tip parçalar flash bellekler gibi statik parçalara kıyasla daha az güvenilirdir.
Bütün bunlara ek olarak, gömülü sistemler insanların kolaylıkla ulaşabileceği yerlere uzak olabilirler (bir petrol kuyusunun dibinde ya da uzayda bulunan bir uydu üzerinde). Dolayısıyla gömülü sistemler çok büyük veri kayıpları yaşandığı durumlarda bile kendilerini yeni baştan başlatabilmelidirler. Bu tip bir işlev watchdog timer adı verilen standart elektronik bir parça tarafından yerine getirilir.

Elektronik cihazlar genellikle mikroişlemci ya da mikrokontrolör kullanırlar. Bazı büyük ya da eski sistemler ise genel maksatlı büyük bilgisayarlar ya da minibilgisayarlar kullanırlar.

PARC, Apple Computer, Boeing ve HP' de bulunan arayüz tasarımcıları, kullanıcı eylemlerininin tipinin sayısının azaltılması gerektiği ilkesini keşfettiler. Gömülü sistemlerde bu ilke daha düşük maliyetlere yönelik çalışmalarla birleştirilmektedir.
Gömülü sistemlerde yaygın olarak kullanılan standart bir arayüz iki tuştan oluşmaktadır; bunlardan biri menü sistemini kontrol etmek için diğeri ise istenilen seçimi gerçekleştirmek için kullanılmaktadır. Menüler kendilerini belgeleyebildikleri ve çok basit kullanıcı eylemleri ile seçilebildikleri için oldukça popülerdir.
Bir diğer yöntem ise çıktı tipini ufaltmak ve basitleştirmektir. Tasarım bazı durumlarda her bir arayüz çıkışı ya da sistem hatasını bilgilendirmek amacı ile ışık veren LED içerir. Ucuz bir seçenek olması açısından üzerine kullanıcının yerel dilini içeren hata çıkıntılarını gösteren baskılı matris etiketleri yapıştırılmış ışık barları kullanmaktır. Örneğin, pek çok küçük bilgisayar yazıcısı üzerinde herhangi bir dilde yazılar olan etiketlerle etiketlenmiş ışıklar kullanmaktadır. Bazı marketlerde bu tip ürünler müşterinin seçeceği dil

Görüntü işleme, ölçülmüş veya kaydedilmiş olan elektronik (dijital) görüntü verilerini, elektronik ortamda (bilgisayar ve yazılımlar yardımı ile) amaca uygun şekilde değiştirmeye yönelik yapılan bir bilgisayar çalışmasıdır.
Görüntü işleme, verilerin, yakalanıp ölçme ve değerlendirme işleminden sonra, başka bir aygıtta okunabilir bir biçime dönüştürülmesi ya da bir elektronik ortamdan başka bir elektronik ortama aktarılmasına yönelik bir çalışma olan "Sinyal işlemeden" farklı bir işlemdir.
Görüntü işleme, daha çok, kaydedilmiş olan mevcut görüntüleri işlemek, yani mevcut resim ve grafikleri değiştirmek, yabancılaştırmak ya da iyileştirmek için kullanılır.
Daha çok fotoğrafçılık ve grafik tasarım alanlarında kullanılır.

Ölçeklendirme: Resim ve grafikler, orantılı ya da orantısız olarak büyültüp küçültülebilir, buna ölçeklendirme denir.
Döndürme: Resim ve grafikler, yatay ve dikey olarak ya da kullanıcının istek ve ihtiyacına bağlı olarak, kendi ekseni etrafında belli bir açı dahilinde çevrilebilir. Buna döndürme denir.
Yansıtma: Resimler, yatay ve dikey olarak, aynadaki görüntüye benzer şekilde ters çevrilebilir. Buna yansıtma denir.
Devirme: Perspektif hatalarını resimlerin ileri geri düzeltilmesi ile elde edilir, buna devirme denir.
Renk düzeltmesi: Resimler üzerindeki ışık ve renk tonları değiştirilebilir.
İşaretleme: Resmin belli bir bölümünün işlem için hedef gösterilmesine işaretleme denir. Verilen komut sadece işaretli olan bölümü etkiler.
Sihirli değnek: Resim üzerindeki en küçük resim elemanına piksel denir. Sihirli değnek, resim elemanlarını seçmeye yarayan bir işaretleme aracıdır.
Katman: Görüntü işleme yazılımlarında, alttaki nesnenin görünmesini engellemeyen, saydam sanal yüzeylere katman denir. Katmanlar, özellikle fotomontaj, kolaj çalışmalarında ve resmin üzerine yazı eklenmesi sırasında rahat çalışma imkânı sağlar.
Örtüleme: Bazı bölümleri çalışmanın dışında tutmak için, resmin bazı bölümleri kapatılabilir. Bu işleme örtme ya da maskeleme denir. Örtüler (maskeler) resmin verilen komuttan etkilenmesini veya bazı resim bölümlerinin gizlenmesini sağlar.
Fırça: Resim çizmek için kullanılan sanal araca fırça denir. Fırça, görüntü işleme yazılımlarında standart araçlardan biri olmuştur. Ucu ve kalınlığı istek ve ihtiyaca bağlı olarak kullanıcı tarafından değiştirilebilir. Bazı programlarda dolgu deseni ile çizim yapmaya da imkân verir.
Silgi: Yapılan yanlışları düzeltmek ya da şekilleri isteğe göre biçimlendirmek için kullanılan silme aracına silgi denir. Kalınlığı ve rengi kullanıcı tarafından değiştirilebilir. 
Resim Filtresi: Çekim sırasında kullanılmayan fotoğraf filtreleri ile elde edilen görüntü zenginliğini, çekimden sonra kullanma imkânı sunan sanal bilgisayar araçlarıdır.
Dönüştürme: Bir dosya biçimini başka bir dosya biçimine dönüştürmek için kullanılan yazılımlara dönüştürme yazılımı denir. Bu sayede, belli bir program ile yapılmış olan bir belge, başka bir bilgisayar programı ile açılıp kullanılabilir. Bir belgenin farklı bir yazılım kullanılarak açılabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür.
Makro: Kaydedilmiş bilgisayar komutları dizisine makro denmektedir. Makro sayesinde, üç - beş adımda yapılabilen işlemler, tek bir komuta indirgenmiş olur ve aynı işlem tekrar yapılmak istendiğinde, bu işlemi yapmak için kaydedilmiş olan makro kullanılır. Bu sayede birçok adımda yapılabilen bir işlem tek bir komutla (makro ile) yapılmış olur.

Güç elektroniği, elektrik gücünün statik vasıtalarla, mevcut girişinden istenen elektriksel çıkış formuna verimli bir şekilde dönüştürülmesi, kontrol edilmesi ve hazırlanması ile ilgili teknolojidir.

Güç elektroniği çeviricileri elektrik enerjisinin form değiştirmesini gerektiren her yerde kullanılabilir. Bu yüzden kullanılabildikleri enerji aralığı miliwatt' lardan (örneğin cep telefonları) megawatt değerlerine (örneğin trenlere enerji sağlanması) kadar değişebilir. Klasik elektronik' te elektrik akımı ve gerilim bilgi taşımak için kullanılırken güç elektoniğinde elektriksel gücü taşımak için kullanılırlar. Bu yüzden güç elektroniğinin ana kriteri "verim" olarak tanımlanabilir.
Döndürme işlem diyot, tristör ve transistör gibi yarı iletken anahtarlama elemanları tarafından gerçekleştirilir. İletişim ve sinyal-veri işleme gibi elektronik sistemlere zıt olarak, güç elektroniğinde büyük miktarlarda elektriksel güç işlenir.
AC/DC dönüştürücü (doğrultucu) pek çok tüketici elektroniği cihazı (örneğin, televizyon, kişisel bilgisayarlar, pil şarj üniteleri vb.) içinde kullanılan, güç elektroniğinin en tipik cihazıdır. Güç aralığı onlarca watt' dan birkaç yüz watt' a kadar değişebilmektedir. Endüstrideki en yaygın kullanım şekli değişken hız sürücüsü olarak (VSD) endüksiyon motorlarını kontrol etmekte kullanılır. VSD' lerin güç aralığı birkaç yüz watt' dan başlayıp megawatt' lara kadar çıkabilmektedir.
Güç dönüştürme sistemleri, giriş ve çıkış gücünün tipine göre sınıflandırılabilir;

AC den DC ye (doğrultucu)
DC den AC ye (evirici)
DC den DC ye (dönüştürücü)
AC den AC ye (doğrultmayı takip eden evirme)

Verimliliğin güç elektroniği çeviricilerinde en önemli parametre olduğu göz önüne alındığında, güç elektroniği cihazlarının mümkün olduğu kadar az güç kaybına neden olmaları gerekmektedir. Bir cihazın anlık kayıp gücü, cihaz üzerindeki gerilimle üzerinden geçen akımın çarpımına eşittir (
  
    
      
        P
        =
        U
        ×
        I
      
    
    {\displaystyle P=U\times I}
  
). Buradan görüleceği gibi gerilimin 0 olduğu durumda (açık durumu) ya da cihaz üzerinden akım akmazken (kapalı durumu) cihazın kayıp gücü minimumdur. Bu yüzden güç elektroniği çeviricileri açık ya da kapalı modunda çalışabilen bir ya da daha fazla cihaz etrafında tasarlanır. Bu tip bir yapı ile çevircinin girişinden verilen enerji çıkışına tetiklemeler üzerinden transfer edilir.

Güç elektroniği sistemleri her türlü elektronik cihazın içinde bulunabilir.

DC/DC çeviriciler özellikle cep telefonu ve pda gibi mobil cihazlarda gerilim seviyesini pilin şarj değerinde sabit tutmak için kullanılır.
AC/DC çeviriciler elektrik şebekesine bağlı her türlü elektronik devre içerisinde kullanılır.

Bilgisayar güç kaynağı, bilgisayarın dahili bileşenleri için şebeke AC'sini düşük voltajla düzenlenmiş DC gücüne dönüştüren bir kaynaktır. Modern kişisel bilgisayarlar evrensel olarak anahtarlamalı güç kaynaklarını kullanır. Bazı güç kaynaklarında giriş voltajını seçmek için manuel bir anahtar bulunurken diğerleri otomatik olarak şebeke voltajına uyum sağlar.
Farklı bilgisayar sistemlerine ve boyutlarına uyum sağlayacak şekilde tasarlanmış birden fazla güç kaynağı türü (ATX, SFX, LFX vb.) vardır. ATX, masaüstü bilgisayarlar için en yaygın form faktörüdür.

How PC Power Supplies Work 9 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Website with Information & Research on Active Mode Power Supply Efficiency 27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PC Repair and Maintenance: In-depth Look at Power Supply 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
What is power supply for computers? 29 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Various power supply cables and connectors 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Power supply sizes 12 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., connectors and certifications 12 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., and test procedures 17 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yüksek çözünürlüklü çokluortam arayüzü veya kısaca HDMI (İngilizce: High Definition Multimedia Interface), 2003 yılında ses (audio) ve görüntü (video) verilerini sıkıştırılmadan dijital olarak aktarmak için geliştirilmiş bir arabirimdir. HDMI; Blu-ray ve DVD oynatıcılar, kişisel bilgisayarlar, oyun konsolları, dijital uydu alıcıları gibi cihazları uyumlu ses ve görüntü cihazlarına (televizyon veya monitör gibi) bağlar. 2006 yılında HDTV, kameralar ve dijital fotoğraf makinelerinde de görülmeye başlamıştır.
RF (koaksiyel kablo), kompozit video, komponent video, S-Video, SCART, VGA gibi analog görüntü arayüz standartları ile DVI gibi dijital arayüz standartlarına alternatif olarak telif haklarını güvence altına almayı amaçlayan ve erişim kontrolü sağlayan DRM (Digital Rights Management) teknolojisini beraberinde getirmektedir. DVI ile geri uyumlu olup, ek olarak ses de taşımaktadır. 1.4 sürümü ile ethernet iletişimini de yapmaktadır.

HDMI standart, gelişmiş ve yüksek tanımlı video ile çok kanallı ses sinyallerinin tek kablo üzerinden taşınmasını destekler. DVB (-T,-S,-C) ve ATSC gibi MPEG sıkıştırma yapılmış video verisinin akışını tanımlayan dijital TV standartlardan bağımsızdır. Bu tür veriler bir dekoder ile tamamen çözülmüş (sıkıştırılmamış video) olarak HDMI çıkışına yönlendirilir.
Cihazlar farklı sürümlere (ör. 1.0 veya 1.3) göre üretilmektedirler. Tüm sürümler aynı kabloları kullanmakla beraber veri aktarım kabiliyetleri farklılık gösterir. Örneğin ilk sürüm 1080p 60 fps desteğine sahipken 1.4 sürümü 340 MHz bant genişliği ile 4K × 2K (4096*2160) desteğine sahiptir.
HDMI aynı zamanda 8-kanal, 192KHz, 24-bit sıkıştırılmamış ses desteği ile beraber Dolby Digital ve DTS desteğine de sahiptir. Sürüm 1.3 ile beraber Dolby TrueHD ve DTS-HD Master Audio gibi kayıpsız sıkıştırma yöntemleri de desteklenmeye başlamıştır.
HDMI dijital video (DVI-D veya DVI-I) taşıyan DVI arayüzü ile uyumludur. Bu arayüz (DVI) birçok bilgisayar ve ekran kartında kullanılmaktadır. Yani DVI-D çıkışı olan bir cihaz uygun adaptör veya kablo ile HDMI girişi olan bir monitöre bağlanabilir. Ancak ses bağlantısı veya uzaktan kumanda fonksiyonları mümkün olmayacaktır.
Hitachi, Matsushita Electric Industrial (Panasonic/National/Quasar), Philips, Sony, Thomson (RCA), Toshiba ve Silicon Image gibi üretici firmalar HDMI için destek vermektedirler.

Standart ile beraber protokol, elektriksel karakteristik, kablo ve konnektör için mekanik ve elektriksel özellikler tanımlanmıştır. 

Her biri farklı alanlara hitap eden 3 farklı konnektör tanımlanmıştır.
Tip-A konnektör 19 pin'lidir. 13.9mm genişliğinde ve 4.45mm yüksekliğindedir. Elektriksel olarak tek-hatlı DVI-D ile uyumludur.
Tip-B daha yüksek çözünürlükleri (ör. WQSXGA (3200x2048)) destekler ve 29 pin'lidir. Çift-hatlı DVI-D ile elektriksel olarak uyumludur. 21.2mm genişliğe sahiptir.
Tip-C taşınabilir cihazlar için tasarlanmıştır. Tip-A gibi 19 pin'lidir ama boyutları daha küçüktür.

HDMI teknolojisi standart bakır kabloları kullanmak üzere tasarlanmıştır. Standart gerekli performansı tanımlamakla beraber kablo uzunluğunda herhangi bir kısıtlama belirtmemiştir.

CEC (Consumer Electronics Control) uygulamada opsiyonel olmakla beraber kablo bağlantısının yapılması zorunludur. Bu kanal;

AV Link protokolünü kullanır.
Uzaktan kumanda fonksiyonları için kullanılır.
Çift yönlü tek-kablo seri veriyolu ile haberleşir.
Bu özellik 2 şekilde kullanılmaktadır:

Kullanıcı tek kumanda ile birçok CEC destekli cihazı kontrol edebilir,
CEC destekli cihazlar birbirlerini kontrol edebilirler.

HDCP (High-bandwidth Digital Content Protection) uyumluluğu HDMI standardına uyumluluğun bir parçası olarak tanımlanmıştır.

*(Tip B geliştirilmiş olmasına rağmen hiç piyasa sürülmedi.) En son sürümü ise 2.1'dir.

DVI
DisplayPort

Resmi HDMI sayfası1 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HDMI SSS22 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HDMI 1.1 teknik bilgileri (PDF)
HDMI - Geçmisi, bugünü ve geleceği 2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HDMI kabloları- are "better" quality HDMI cables really worth it?

HDMI Organizasyonu orijinal sayfasi1 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

HTPC yakınsak bir cihazdır. Bir kişisel bilgisayarın bazı veya tüm yeteneklerini bir yazılım uygulamasıyla birleştirir. Video, fotoğraf, ses oynatımı ve bazen video kayıt işlevlerini destekler. Son yıllarda, oyun konsolları ve özel medya cihazları dahil olmak üzere diğer tüketici elektroniği türleri, video ve müzik içeriğini yönetmek için geçiş yaptı. HTPC ve diğer yakınsak cihazlar, bir ev sineması sisteminin bileşenlerini bir ev eğlence sistemi ile aynı yerde bulunan bir üniteye entegre eder.
2007'den beri, dijital medya oynatıcı ve smart TV yazılımı, yazılım veya donanım değişiklikleri yoluyla tüketici elektroniğine dahil edilmiştir. Video oyun konsolları, Blu-ray oynatıcılar, ağ bağlantılı medya oynatıcılar, televizyonlar ve set üstü kutusu da dahil idi.

İnternet televizyonu
Dijital televizyon
HbbTV

Hesap makinesi, ilk zamanlar dört işlemi yapabilen, daha sonraları geliştirilerek her türlü sayısal işlemi yapar duruma getirilen elektronik ve mekanik bir araçtır.

Erken çağlarda hesap yapmak için abaküs ve benzeri sayma tahtaları kullanılırdı. En eski sayma tahtalarının ahşabın dayanıksızlığı sebebiyle günümüze ulaşmadığı düşünülmektedir.
1623 yılında Wilhelm Schickard ilk mekanik hesap makinesini Almanya'daki Heidelberg Üniversitesinde geliştirdi. Schickard'ın geliştirmiş olduğu araç çarpma ve 6 haneli toplama işlemlerini yapabiliyordu.
Yaklaşık yirmi yıl kadar sonra, 1642 yılında Fransız filozof Blaise Pascal dört işlemi yapabilen bir Pascaline hesap makinesini tasarladı. Gottfried Wilhelm Leibniz 1671 yılında kare kökünü alabilen dört işlemi yapabilen mekanik bir aygıt tasarladı. Ancak bu aygıtlar, çok yaygın olarak kullanılmamıştır. Bunlardan yaklaşık bir asır kadar sonra Charles Xavier Thomas'ın bulduğu dört işlemi ve karekök alma işlemini yapabilen Aritmometre, 1970'lere kadar kullanılmış olan mekanik hesap makinelerinin atası olmuştur.
Daha sonra üretilen bu hesap makineleri, ara sonuçları toplayan, eski sonuçların saklanıp gerektiğinde kullanılabilmesini sağlayan, trigonometrik, istatistiksel ve ileri matematik işlevleri içeren ve programlanabilir özellikleri ile daha çok bilgisayarlara benzeyen çok karmaşık elektronik cihazlar haline gelmiştir.

Şeritli hesap makinesi, genelde muhasebe alanında kullanılan, denetimi sağlamak için kağıda baskı yapabilen hesap makinesine denir.
Cep hesap makinesi, dört ana işlemle beraber en az aritmetik işlevleri gerçekleştirebilen en basit ve küçük boyutlu hesap makinesidir.
Programlanabilir hesap makinesi, karışık hesapların kısa yol tuşları kullanarak işlemlerin hızla yapılabildiği hesap makinesine denir. (Bilimsel hesap makinesi olarak da bilinir.)

Standard işlem: İşlem sırasına göre rakam ve matematik işaretlerinin makineye aktarımı (' 2 + 2 = ': sonuç 4 )
RPN işlem: Önce rakamların sonra matematik işlemin makineye aktarımı (' 2 ent 2 + ': sonuç 4 )

Hesaplamalı fizik, fizikteki problemleri çözmek için sayısal analizin incelenmesi ve uygulanmasıdır. Tarihsel olarak hesaplamalı fizik, modern bilgisayarların bilimdeki ilk uygulamalarıdır ve günümüzde hesaplamalı bilimin bir alt kümesidir. Bazen teorik fizikin bir alt disiplini (veya yan dalı) olarak görülse de, bazıları bunu teorik ve deneysel fizik arasında bir ara dal olarak değerlendirir — hem teoriyi hem de deneyi destekleyen bir çalışma alanıdır.
Fizikte, matematiksel modellere dayanan farklı teoriler, sistemlerin nasıl davrandığına dair çok kesin öngörüler sunar. Ne yazık ki, belirli bir sistem için matematiksel modeli çözerek faydalı bir tahmin üretmek çoğu zaman mümkün değildir. Bu durum, sistemin kapalı form çözümü olmadığında ya da çözüm çok karmaşık olduğunda ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda, sayısal yaklaşımlar gereklidir. Hesaplamalı fizik, bu sayısal yaklaşımlarla ilgilenen bir alandır: Çözümün yaklaşık değeri, sonlu (ve genellikle büyük) sayıda basit matematiksel işlem (algoritma) olarak yazılır ve bu işlemleri gerçekleştirmek ve yaklaşık çözümü, ayrıca ilgili hatasını hesaplamak için bilgisayar teknolojileri kullanılır.
Hesaplamanın bilimsel yöntem içindeki yeri konusunda bir tartışma bulunmaktadır. Bazen hesaplama, teorik fiziğe daha yakın bir alan olarak görülürken, bazıları bilgisayar simülasyonlarını "bilgisayar deneyleri" olarak değerlendirmektedir. Diğerleri ise bunu teorik ve deneysel fizik arasında bir ara dal veya farklı bir alan olarak kabul eder; teoriyi ve deneyi tamamlayan üçüncü bir yol olarak görürler. Bilgisayarlar, deneylerde veri ölçümü, kaydı ve depolanması için kullanılabilse de, bu durum açıkça bir hesaplamalı yaklaşım olarak kabul edilmez.

Hesaplamalı fizik problemlerini tam olarak çözmek genelde çok zordur. Bunun temelde birkaç matematiksel sebebi vardır: cebirsel ve/veya analitik çözülebilirlik eksikliği, karmaşıklık ve kaos. Örneğin, atomun yörüngesindeki bir elektronun, güçlü bir elektrik alan altındaki dalga fonksiyonunu hesaplamak (Stark etkisi) gibi, görünüşte basit görünen bir problem, pratik bir algoritmanın formüle edilmesi için büyük çaba gerektirebilir (eğer böyle bir algoritma bulunabilirse). Tipik bir makroskopik sistem yaklaşık 
  
    
      
        
          10
          
            23
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{23}}
  
 bileşen parçacık içerir, bu da oldukça karmaşık ve büyük bir problemdir. Kuantum mekaniğine dayanan problemleri çözmek genellikle sistemin büyüklüğüne göre üstel derecededir ve klasik N-cisim problemi için ise N-kare derecesindedir. Son olarak, birçok fiziksel sistem en iyi ihtimalle doğası gereği doğrusal değildir (doğrusal olmayan sistemler), en kötü ihtimalle de kaotiktir. Bu da sayısal hataların, çözümü işe yaramaz hale getirecek seviyeye ulaşmadığından emin olmayı zorlaştırabilir.

Hesaplamalı fizik, geniş bir problem sınıfı ile ilgilendiği için genellikle sayısal olarak çözdüğü farklı matematiksel problemler veya uyguladığı yöntemler arasında bölünmüştür. Bunlar arasında şunlar sayılabilir:

Kök bulma algoritması (örneğin Newton-Raphson yöntemi kullanılarak)
Doğrusal denklem sistemi (örneğin Alt-Üst (LU) ayrıştırma yöntemi kullanılarak)
Adi diferansiyel denklemler (örneğin Runge-Kutta yöntemleri kullanarak)
İntegral hesabı (örneğin Romberg yöntemi ve Monte Carlo integral hesabı kullanarak)
Kısmi diferansiyel denklemler (örneğin sonlu fark yöntemi ve rahatlama yöntemi kullanarak)
Matris özdeğer bulma problemi (örneğin Jacobi özdeğer algoritması ve Von Mises iterasyon yöntemi kullanarak)
Tüm bu yöntemler, modellenen sistemlerin fiziksel özelliklerini hesaplamak için kullanılır.
Hesaplamalı fizik, ayrıca hesaplamalı kimyadan da bir dizi fikir ödünç alır - örneğin, katıların özelliklerini hesaplamak için hesaplamalı katı hal fizikçileri tarafından kullanılan yoğunluk fonksiyonel teorisi, kimyagerlerin moleküllerin özelliklerini hesaplamak için kullandığı teori ile temelde aynıdır.
Ayrıca, hesaplamalı fizik, problemleri çözmek için  ayarlanmasını da kapsar (çünkü problemler genellikle çok büyük olabilir, işlem gücü ya da bellek talebi açısından).
Ayrıca, hesaplamalı fizik, problemleri çözmek için yazılım/donanım yapısının optimizasyonunu da kapsar (çünkü problemler genellikle işlem gücü veya bellek talepleri açısından çok büyük olabilir).

Fizik
Matematiksel ve teorik fizik
Hesaplamalı kimya
Advanced Simulation Library

Hesaplamalı geometri, geometri açısından ifade edilebilen algoritmaların incelenmesine ayrılmış bilgisayar bilimlerinin bir dalıdır. Bazı çalışmalar tamamen geometrik problemlerden meydana gelirken bazıları ise hesaplamalı geometrik algoritmaların incelenmesi sonucunda meydana gelmektedir. Bunun gibi problemlerin hesaplama geometrisinin bir parçası olduğu düşünülmektedir. Modern hesaplamalı geometri son zamanlarda gelişme göstermesine karşın, tarihin antik dönemine kadar uzanan en eski bilgi işlem alanlarından biridir.
Hesaplama geometrisi ve hesaplama karmaşıklığı, algoritmalar onlarca veya yüz milyonlarca nokta içeren çok geniş veri kümelerinde kullanılıyorsa, pratik anlamda büyük önem taşır. Bu tür kümeler için, O (n2) ve O (n log n) arasındaki fark, hesaplamada gün ve saniye arasındaki fark gibi büyükçe olabilir.
Hesaplamalı geometrinin bir disiplin olarak geliştirilmesinin merkezinde bilgisayar grafikleri, bilgisayar destekli tasarım ve üretim(CAD / CAM) alanındaki ilerlemeler yer almaktaydı. Ancak hesaplama geometrisindeki birçok problem özünde klasik geometri problemleridir, matematiksel görselleştirme ve modelleme yoluyla bilgisayar bilimlerine dahil edilmiştir.
Hesaplama geometrisinin diğer önemli uygulamaları robotik (hareket planlama ve görünürlük problemleri), coğrafi bilgi sistemleri (CBS) (geometrik konum ve arama, rota planlama), entegre devre tasarımı (IC geometri tasarımı ve doğrulama), bilgisayar destekli mühendislik (CAE) (Mesh üretimi), bilgisayar görme (3 boyutlu yazıcı) gibi alanlardır.
Hesaplamalı geometride ana dallar şunlardır:
Kombinasyonel hesaplama geometrisi, algoritmik geometri olarak da adlandırılır ve geometrik nesneleri ayrı nesneler olarak ele alır. Bu konuda Preparata ve Shamos tarafından hazırlanan bir kitapta 1975 yılında "hesaplamalı geometri" teriminin ilk kullanımı tarihlenmektedir.
Bilgisayar geometrisi, bilgisayar destekli geometrik tasarım (CAGD) veya geometrik modelleme olarak da adlandırılan ve CAD / CAM sistemlerinde bilgisayar hesaplamaları için uygun olan gerçek dünyadaki nesneleri temsil eden sayısal hesaplama geometrisi gibi alanları kapsamaktadır.Bütün bunlar hesaplamalı geometrinin büyük bir gelişimi olarak görülebilir ve bu alan genellikle bilgisayar grafiklerinin veya CAD'lerin bir dalı olarak düşünülür.

Hesaplamalı karmaşıklık teorisi, hesaplama problemlerini kendi zorluklarına göre sınıflandırmaya ve bu sınıfları birbirleriyle ilişkilendirmeye odaklanan teorik bilgisayar bilimlerinde hesaplama teorisinin bir dalıdır. Bir hesaplama probleminde prensip, algoritmada belirtilen matematiksel adımların mekaniğe uygulanması yoluyla probleme yaklaşmaktır. Ve bununla beraber hesaplama karmaşıklık teorisindeki problemler, eşdeğer bir bilgisayar tarafından çözülebilen ortamlarda kullanılır.
Kullanılan algoritma ne olursa olsun, çözümünde daha fazla kaynağa ihtiyaç duyulursa, bu sorun doğal olarak zor olarak kabul edilir. Teori, bu problemleri incelemek için matematiksel hesaplama modelleri geliştirerek ve bunları çözmek için ihtiyaç duyulan zaman ve depolama gibi kaynakları nicelleştirerek bu probleme ilişkin bir perspektif çizer. İletişim miktarı (iletişim karmaşıklığında kullanılan), bir devredeki kapıların sayısı (devre karmaşıklığında kullanılır) ve işlemci sayısı (paralel hesaplamada kullanılır) gibi diğer karmaşıklık önlemleri de kullanılır. Hesaplamalı karmaşıklık teorisinin rollerinden biri, bilgisayarların yapabilecekleri ve yapamayacaklarını izah edip, pratikte ise bütün bunların sınırlarını belirlemektir.
Teorik bilgisayar bilimlerinde, algoritmalar ve hesaplanabilirlik teorisi analizi yakından ilgili alanlardır. Algoritmaların ve hesaplama karmaşıklığı teorisinin analizi arasındaki temel ayrım ise şudur:
Algoritmalarda bir problemi çözmek için belirli bir algoritma seçilip, seçilen algoritma için ihtiyaç duyulan kaynakların miktarı analiz edilir. Hesaplama karmaşıklığında ise, bir problemi çözmek için kullanılabilecek olası tüm algoritmalar ele alınarak,bunlar arasında sorular sorulur ve çözümlenmeye çalışılır. Daha kesin bir ifadeyle, hesaplama karmaşıklığı teorisi, uygun kısıtlanmış kaynaklarla çözülebilen veya çözülemeyen problemleri sınıflandırmaya çalışır.

Birçok önemli karmaşıklık sınıfı, algoritma tarafından kullanılan zaman veya uzayı sınırlayarak tanımlanabilir. Bu şekilde tanımlanan karar problemlerinin bazı önemli karmaşıklık sınıfları şöyledir:

Diğer önemli karmaşıklık sınıfları arasında olasılık tabanlı Turing makineleri kullanılarak tanımlanan BPP, ZPP ve RP listelenebilir.Yine örnek olarak, boolean devreleri kullanılarak tanımlanan AC ve NC sınıfları ve kuantum Turing makineleri kullanılarak belirlenmiş BQP ve QMA sınıfları verilebilir.#P ise sayım problemlerinde kullanılan önemli başka bir tür karmaşıklık sınıfıdır.ALL sınıfı ise bütün kararların sınıfıdır.

Hesaplamalı nörobilim, teorik bilgilerden oluşan bir bilgisayar bilimi alanıdır.Beyin ve sinir sistemini oluşturan yapıların çalışma mekanizması açısından işlevler görmektedir. Nörobilim; bilişsel bilim ve psikolojinin çeşitli alanları elektrik mühendisliği, bilgisayar bilimi, matematik ve fizik ile ilişkilendiren, disiplinler arası bir bilimdir.
Hesaplamalı nörobilim; sinirsel ağlar gibi disiplinlere, biyolojik olarak incelenen nöronlara, bunların fizyolojisine ve dinamiklerine odaklanan psikolojik bağlantılara ve canlıların öğrenme mekanizmalarına matematiksel modeller sağlar.
Bu alandaki hesaplama modelleri, biyolojik veya psikolojik deneylerle doğrudan test edilebilen hipotezleri belirlemek için kullanılmaktadır.
Günümüzde hesaplamalı nörobilim yapay zeka teknolojilerinden tıbbi alana kadar geniş bir yelpazede görülmektedir. 
Hesaplamalı nörobilim çalışmalarına örnek olarak şu alanlar verilebilir:

Yapay zekâ
Tek bölmeli nöron modellemesi
Beyin-bilgisayar arabirimleri
Nörogörüntüleme
Moleküler modelleme
Duyu işleme
Bellek ve sinaptik plastisite
Ağların davranışları
Algılama,ayırt etme ve öğrenme
Bilinçlilik

Teorik bilişim biliminde ve matematikte hesaplanabilirlik teorisi (İng. İngilizce: computability theory), belirli bir hesap modeline ait soruların uygun bir komut silsilesi ile ne kadar verimli bir şekilde çözülebileceğiyle ilgilenen daldır. Alan, üç yan ana dala ayrılmaktatır. Otomat teorisi ve dil, hesaplanabilirlik kuramı ve hesapsal karmaşıklık kuramı ki bunlar şu soru ile birbirine bağlanır:'Bilgisayarların temel kabiliyetleri ve sınırlamaları nelerdir?'
Bilgisayar bilimi insanları, hesaplamayı titiz bir şekilde çalışabilmek için hesaplama modeli diye bir kavram ortaya çıkarmışlardır. Bu model bilgisayarların matematiksel olarak soyutlandırılmasıyla ilgilidir. Birçok farklı model mevcuttur, fakat en çok irdelenmiş olan model Turing makinesi'dir. Bilgisayar bilimi insanları bu soyut nesneyi incelemektedirler, çünkü basit bir şekilde formüle edilmesi mümkündür. Ayrıca araştırılması kolaydır. Birçok sonucu kanıtlamakta da kullanılmaktadır. Bunların nedeni, bu nesnenin, birçok söz sahibinin deyişiyle 'en uygun' hesaplama modeli olmasıdır. (bakınız: Church-Turing tezi)

İznikli Hipparkhos veya Nikaialı Hipparkhos (Yunanca: Ἵππαρχος, Hipparkhos; y. MÖ 190 – y. MÖ 120) bir Yunan astronom, coğrafyacı ve matematikçiydi.
Anadolu'daki Nikea (bugünkü İznik) kentinde doğdu. Yaşamının büyük bölümünü Rodos'ta geçiren ve orada ölen Hipparkhos, daha çok yıldızlara ilişkin gözlemleriyle tanındı. Çıplak gözle görülebilen yıldızları parlaklıklarına göre sınıflandırdı. Ayın ve Güneş'in uzaklıklarını bulmaya yönelik çalışmalar da yapan Hipparkhos, matematiğin bir dalı olan trigonometriyi bulmasının yanında yeryüzündeki her noktanın yerini enlem-boylam dereceleriyle belirtme yöntemini ilk uygulayan kişi oldu.
Trigonometrinin kurucusu olarak kabul edilir, ancak en çok ekinoksların devinimini tesadüfen keşfetmesiyle ünlüdür. Hipparkhos Nikaea, Bitinya'da doğdu ve muhtemelen Yunanistan'ın Rodos adasında öldü. MÖ 162 ile 127 yılları arasında çalışan bir astronom olduğu bilinmektedir.
Hipparkhos, antik çağın en büyük astronomik gözlemcisi ve bazıları tarafından antik çağın en büyük genel astronomu olarak kabul edilir. Güneş ve Ay'ın hareketi için nicel ve doğru modelleri hayatta kalan ilk kişiydi. Bunun için kesinlikle Babilliler ve Atinalı Meton (MÖ beşinci yüzyıl), Timokharis, Aristillos, Samoslu Aristarkhos ve Eratosthenes tarafından yüzyıllar boyunca biriken gözlemlerden ve belki de matematiksel tekniklerden yararlandı.
Trigonometri geliştirdi ve trigonometrik tablolar oluşturdu ve küresel trigonometrinin çeşitli problemlerini çözdü. Güneş ve ay teorileri ile trigonometrisiyle, güneş tutulmalarını tahmin etmek için güvenilir bir yöntem geliştiren ilk kişi olabilir.
Diğer tanınmış başarıları arasında, Dünya'nın hareketinin keşfi ve ölçümü, batı dünyasının ilk kapsamlı yıldız kataloğunun derlenmesi ve muhtemelen usturlabın icadı ve ayrıca yıldız kataloglarının çoğunun yaratılması sırasında kullandığı çemberli kürenin (ekinoksları ve gün dönümü tarihlerini gösteren bir astronomik alet) icadı yer alıyor. Bazen Hipparkhos "astronominin babası" olarak anılır, ona ilk olarak Jean-Baptiste Joseph Delambre tarafından verilen bir unvandır.

Hipparkhos, Nicaea'da (Grekçe: Νίκαια), Bithynia'da doğdu. Hayatının kesin tarihleri bilinmemekle birlikte, Batlamyus MÖ 147-127 arasındaki dönemde astronomik gözlemleri ona atfediyor ve bunların bir kısmının Rodos'ta yapıldığı belirtilmektedir; MÖ 162'den beri daha önceki gözlemler de onun tarafından yapılmış olabilir. Doğum tarihi (y. MÖ 190), Delambre tarafından çalışmasındaki ipuçlarına dayalı olarak hesaplanmıştır. Hipparkhos MÖ 127'den sonra bir süre yaşamış olmalı, çünkü o yıla ait gözlemlerini analiz etmiş ve yayınlamıştır. Hipparkhos, İskenderiye'den ve Babil'den bilgi aldı, ancak bu yerleri ne zaman ziyaret ettiği veya ziyaret edip etmediği bilinmemektedir. Daha sonraki yaşamının çoğunu geçirdiği anlaşılan Rodos adasında öldüğüne inanılmaktadır.
İkinci ve üçüncü yüzyıllarda Bithynia'da onuruna, adını taşıyan ve onu bir küre ile gösteren sikkeler yapılmıştır.
Hipparkhos'un doğrudan çalışmasının nispeten küçük bir kısmı modern zamanlara kadar hayatta kaldı. En az on dört kitap yazmış olmasına rağmen, yalnızca Aratos'un popüler astronomik şiiri hakkındaki yorumu sonraki kopyacılar tarafından korunmuştur. Hipparkhos hakkında bilinenlerin çoğu Strabon'un Coğrafyası ve Plinius'un birinci yüzyıldaki Doğa Tarihi’nden gelmektedir; Batlamyus'un ikinci yüzyıl Almagest’i; ve Almagest hakkındaki yorumlarında Pappos ve İskenderiyeli Theon tarafından dördüncü yüzyılda ona yapılan ek referanslardan gelmektedir.
Hipparkhos, güneş merkezli bir sistemi hesaplayan ilk kişiler arasındaydı ancak hesaplamalar yörüngelerin zamanın bilimi tarafından zorunlu olduğuna inanıldığı gibi mükemmel dairesel olmadığını gösterdiği için çalışmalarını bıraktı. Hipparkhos'un çağdaşı Seleucialı Seleukos, güneş merkezli modelin bir savunucusu olarak kalmasına rağmen, Hipparkhos'un günmerkezliliği reddetmesi Aristoteles'in fikirleri tarafından desteklendi ve Kopernik günmerkezciliği tartışmanın gidişatını değiştirene kadar yaklaşık 2000 yıl boyunca baskın kaldı.
Hipparkhos'un korunmuş tek eseri Τῶν Ἀράτου καὶ Εὐδόξου φαινομένων ἐξήγησις'dir (İngilizce: Commentary on the Phaenomena of Eudoxus and Aratus;Türkçe: Eudoksos ve Aratos Fenomeni Üzerine Yorum). Bu, Eudoksos'un çalışmasına dayanan Aratos'un popüler bir şiiri üzerine iki kitap şeklinde oldukça eleştirel bir yorumdur. Hipparkhos ayrıca, görünüşe göre on dört kitaptan bahseden, ancak yalnızca daha sonraki yazarların referanslarından bilinen başlıca eserlerinin bir listesini yaptı. Ünlü yıldız kataloğu, Batlamyus tarafından bir araya getirildi ve Batlamyus'un yıldızlarının boylamlarından iki ve üçte iki derecenin çıkarılmasıyla neredeyse mükemmel bir şekilde yeniden oluşturulabilir. İlk trigonometrik tablo, görünüşe göre, günümüzde "trigonometrinin babası" olarak bilinen Hipparkhos tarafından derlenmiştir.
Yukarıda bahsi geçen ve günümüze ulaşan eser haricinde aşağıdaki eserler de Hipparkhos'a atfedilir:

Εἰς τοὺς Ἀρίστους (En iyisi için)
Παραλλακτικά (Paralakslar, 2 kitap)
Περὶ ἀστερισμῶν (Takımyıldızlar)
Περὶ ἐκλειψέων Ἡλίου κατὰ τὰ ἑπτὰ κλίματα (7 iklime göre Güneşin tutulması)
Περὶ ἐμβολίμων μηνῶν τε καὶ ἡμερῶν (Ara aylar ve günler)
Περὶ μεγεθῶν και ἀποστημάτων Ἡλίου και Σελήνης (Güneş ve Ay'ın büyüklükleri ve uzaklıkları, 2 bölüm)
Περὶ μηνιαίου χρόνου (Ayın süresi hakkında)
Περὶ τὴς κατὰ πλάτος μηνιαίας τὴς Σελήνης κινήσεως (Ayın enlemindeki aylık hareketten)
Περὶ τὴς πραγματείας τῶν ἐν κύκλῳ εὐθειῶν (Çember içindeki doğrular çalışması, 12 kitap)
Περὶ τὴς τῶν ἀπλανῶν συντάξεως (Enlemlerin düzenlenmesi)
Περὶ τὴς τῶν συναναστολῶν πραγματείας (Eşzamanlı tutulmaların çalışması)
Περὶ τὴς τῶν δώδεκα ζωδίων ἀναφοράς (On iki burç işaretinin yükselişi)
Περὶ τὴς μεταπτώσεως τῶν τροπικῶν καὶ ἐαρινῶν ἰσημερίων (Bahar gün dönümlerinin ve ekinoksların değişimi)
Περὶ τοῦ ἐνιαυσίου μεγέθους (Yıl boyunca)
Περὶ τῶν διὰ βάρους κάτω φερομένων (Ağırlıklarından dolayı aşağı hareket eden cisimler)
Πρὸς τὸν Ἐρατοσθένη καὶ τὰ ἐν τῇ γεωγραφίᾳ αὐτού λεχθέντα (Eratosthenes'e ve coğrafyasında söylenenlere karşı. Genellikle Eratosthene'nin "coğrafyanın Eleştirisi" olarak yeniden adlandırılır.

Daha önceki Yunan astronomları ve matematikçiler bir dereceye kadar Babil astronomisinden etkilenmişlerdir, örneğin Metonik döngü ve Saros döngüsünün periyot ilişkileri Babil kaynaklarından gelmiş olabilir (bkz. "Babil astronomik günlükleri"). Hipparkhos, Babil'in astronomik bilgi ve tekniklerini sistematik olarak kullanan ilk kişi gibi görünmektedir. Timokharis ve Aristillos dışında, daireyi 360 derecelik 60 yay dakikasına böldüğü bilinen ilk Yunan idi (kendisinden önceki Eratosthenes daireyi 60 parçaya bölen daha basit bir altmışlık sistem kullanıyordu). Ayrıca 2° veya 2.5°'ye ('büyük arşın', "large cubit") eşdeğer olan Babil astronomik arşın birimini (Akadca ammatu, Grekçe πῆχυς, pēchys) benimsedi.
Hipparkhos muhtemelen Babil astronomik gözlemlerinin bir listesini derledi; Bir astronomi tarihçisi olan G. J. Toomer, Batlamyus'un Almagest'teki tutulma kayıtları ve diğer Babil gözlemleriyle ilgili bilgisinin Hipparkhos tarafından yapılan bir listeden geldiğini öne sürdü. Hipparkhos'un Babil kaynaklarını kullanması, Batlamyus'un açıklamaları nedeniyle her zaman genel bir şekilde bilinmektedir. Ancak Franz Xaver Kugler, Batlamyus'un Hipparkhos'a atfettiği sinodik ve anormal periyotların Babil efemeridlerinde, özellikle günümüzde "Sistem B" olarak adlandırılan (bazen Kidinnu'ya atfedilen) metinlerin derlemesinde zaten kullanıldığını gösterdi.
Hipparkhos'un uzun draconitic ay periyotu (5.458 ay = 5.923 ay düğüm periyotu) de Babil kayıtlarında birkaç kez görülür. Ancak açıkça tarihlendirilen bu tür tek tablet Hipparkhos sonrasıdır, bu nedenle bilginin nereden nereye iletildiği tabletler tarafından belirlenmemiştir.
Hipparkhos'un draconitic (ejder) ay hareketi, bazen anormal hareketini açıklamak için önerilen lunar-four argümanıyla çözülemez. Kesin 5,458⁄5,923 oranını üreten bir çözüm, bu tür oranları belirlemek için eski zamanlarda onaylanmış tek yöntemi kullanmasına ve oranın dört basamaklı pay ve paydasını otomatik olarak vermesine rağmen çoğu tarihçi tarafından reddedilir. Hipparkhos başlangıçta (Almagest 6.9) MÖ 141'deki Babil tutulmasını MÖ 720'deki Babil tutulmasıyla kullandı ve daha az doğru oranı bulmak için 7,160 sinodik ay = 7,770 draconitic ay, onun tarafından 10'a bölünerek 716 = 777'ye basitleştirildi. (Benzer şekilde 345 yıllık döngüden 4267 sinodik ay = 4573 anomalistik ay oranını buldu ve 251 sinodik ay = 269 anomalistik ay standart oranını elde etmek için 17'ye bölündü.) Bu draconitic araştırma için daha uzun bir zaman temeli ararsa, aynı MÖ 141 tutulmasını Babil'den bir ay tutulmasını MÖ 1245 tutulması ile kullanabilir, 13,645 sinodik ay aralığı = 14,8807+1⁄2 draconitic ay ≈ 14,623+1⁄2 anomalistik ay. 5⁄2'ye bölme tam olarak 5458 sinodik ay = 5923 üretir. Açıkça görülen ana itiraz, kendi içinde şaşırtıcı olmasa da erken tutulmanın kanıtlanmamış olmasıdır ve Babil gözlemlerinin bu kadar uzaktan kaydedilip kaydedilmediği konusunda bir fikir birliği yoktur. Hipparkhos'un tabloları, resmi olarak sadece MÖ 747'ye, yani kendi döneminden 600 yıl öncesine kadar geri gitse de, tablolar söz konusu tutulma öncesine kadar iyiydi, çünkü daha yakın zamanda belirtildiği gibi, tersine kullanımları ileriye doğru kullanmaktan daha zor değildir.

Hipparkhos, Ay ve Güneş'in yörüngelerinin eksantrikliğini hesaplarken ihtiyaç duyduğu bir trigonometrik tabloya sahip olduğu bilinen ilk matematikçi olarak kabul edildi. Bir çemberdeki merkez açı için, açının çemberi kestiği noktalar arasındaki düz doğru parçasının uzunluğunu veren kiriş fonksiyonu için değerleri tablolaştırdı. Bunu, çevresi 21.600 birim ve yarıçapı (yuvarlanmış) 3438 birim olan bir çember için hesapladı; bu çemberin çevresi boyunca birim uzunluğu 1 yay dakikadır. 7,5°'lik artışlarla açılar için kirişleri tablo haline getirdi. Modern terimlerle, belirli bir yarıçapa sahip bir çember içinde bir merkezi açı tarafından görülen k

Bilgisayar hoparlörleri, bilgisayarlarla kullanım için pazarlanan hoparlörlerdir. Bu tür hoparlörlerin çoğunda dahili bir amplifikatör bulunur ve bir güç kaynağına ihtiyaç duyarlar; bu güç kaynağı genellikle bir AC adaptörü aracılığıyla şebeke elektriği, piller veya bir USB bağlantı noktası olabilir. Sinyal giriş konnektörü genellikle analog 3,5 mm jak fişidir (genellikle PC 99 standardına göre açık yeşil renkte kodlanmıştır); bazen RCA konnektörleri de bulunabilir. Pille çalışan kablosuz hoparlörler hiçbir kablo gerektirmez. 
Çoğu dizüstü bilgisayarda düşük güç ve kalitede dahili hoparlörler bulunur; harici hoparlörler bağlandığında, varsayılan olarak dahili hoparlörleri devre dışı bırakırlar. Bazı masaüstü bilgisayar monitörlerinde oldukça basit entegre hoparlörler bulunur veya harici olarak uyumlu uydu hoparlörler veya soundbar takmak için bağlantı noktaları mevcuttur. Bilgisayar hoparlörlerinin kalitesi ve fiyatı oldukça değişkendir. Bilgisayar sistemleriyle birlikte gelen bilgisayar hoparlörleri genellikle küçük, plastik ve orta düzeyde ses kalitesine sahiptir. Bazı bilgisayar hoparlörlerinde bas ve tiz kontrolleri gibi eşitleme özellikleri bulunur. Daha gelişmiş bilgisayar hoparlörlerinde bas çıkışını artırmak için bir subwoofer ünitesi olabilir. Daha büyük subwoofer muhafazası genellikle subwoofer ve sol ve sağ hoparlörler için amplifikatörleri içerir.

FireWire, Apple tarafından geliştirilen, bilgisayara çevre ürünleri bağlanmasında kullanılan yüksek hızlı arayüz bağlantısıdır. IEEE 1394 standardına dayalıdır. 400 ve 800 Mbps (IEEE 1394b-2002'de 3200 Mbps) hızında veri transferini destekler.
FireWire USB'ye benzemekle beraber kullanım alanı açısından farklılık gösterir. Bilgisayarlara klavye, fare gibi düşük hızlarda çalışan cihazlar genelde USB veriyolu üzerinden bağlanır. FireWire ise, yüksek veri aktarım hızından dolayı, gerçek zamanlı veri transferi yapabilen video cihazları, kameralar, synthesizer, harici disk gibi cihazlar için kullanılır.
IEEE 1394 portu olarak da geçer. 1394a ve 1394b olarak ayrılır. Eğer video kamerasından görüntü aktarma işlemleri yapılacaksa kayıpsız olarak kısa sürede işlemi yapar. Bazı anakartlarda tümleşik olarak bulunur. Eğer yoksa, Firewire içeren bir PCI kartla bilgisayara firewire girişi eklenebilir.

II. Dünya Savaşı, 1939'dan 1945'e kadar süren küresel savaştır. Savaşa dönemin büyük güçleri ve dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu katıldı, Müttefikler ve Mihver olmak üzere iki karşıt askerî ittifak kuruldu. 30'dan fazla ülkeden gelen 100 milyondan fazla personelin doğrudan katıldığı bu topyekûn savaşta, savaşın büyük tarafları tüm ekonomik, endüstriyel ve bilimsel kapasitelerini seferber ettiler. 70 ila 85 milyon ölümle sonuçlanan II. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en ölümcül savaştı ve savaş boyunca askerî personelden daha çok sivil kayıp verildi. Milyonlarca insan soykırımdan (Holokost gibi), planlanmış açlık ölümlerinden, katliamlardan ve hastalıklardan öldü. Tanklar, zırhlı araçlar, savaş uçakları, stratejik bombardımanlar, uçak gemileri, radar ve sonar, nükleer silahların geliştirilmesi ve roketler gibi birçok savaş teknolojisi savaşta önemli rol oynadı.
II. Dünya Savaşı'nın 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı istila etmesi ve ardından 3 Eylül'de Birleşik Krallık ve Fransa'nın Almanya'ya savaş ilan etmesiyle başladığı kabul edilir. 1939'un sonlarından 1941'in başlarına kadar; Almanya bir dizi harekât ve antlaşma ile Kıta Avrupası'nın çoğunu istila etti ve kontrolü altına aldı. Ayrıca İtalya, Japonya ve diğer ülkeler ile Mihver ittifakını kurdu. Ağustos 1939'daki Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile Almanya ve Sovyetler Birliği, Polonya'yı paylaştı ve istila etti. Bu saldırmazlık anlaşmasından yararlanan Sovyetler Birliği Finlandiya ve Romanya'nın bir kısmını, Baltık devletlerinin ise tamamını ilhak etti. Kuzey Afrika ve Doğu Afrika'da harekâtların başlamasının ve 1940'ın ortalarında Fransa'nın 6 hafta içerisinde çöküşünün ardından savaş çoğunlukla Avrupalı Mihver devletleri ve Britanya İmparatorluğu arasında Balkanlar'daki harekâtlarla, Atlantik Savaşı'yla, Britanya'da hava savaşıyla ve Blitz'le devam etti. 22 Haziran 1941 başlarında Almanya, Avrupalı Mihver devletleri ile Sovyetler Birliği'ni istila ederek tarihin en büyük kara cephesi olan Doğu Cephesi'ni açtı ve Mihver'i, özellikle de Alman Wehrmacht'ını bir yıpratma savaşına soktu. Almanya'nın Sovyetler Birliği seferine Japon İmparatorluğu dahil olmadı.
Asya ve Pasifik üzerinde hükmetmeyi amaçlayan Japonya, 1937'den beri Çin Cumhuriyeti ile savaş içerisindeydi. Aralık 1941'de Japonya, Güneydoğu Asya ve Orta Pasifik'te bulunan Amerikan ve İngiliz topraklarının ve kolonilerinin neredeyse tamamına Pearl Harbor Saldırısı gibi eşzamanlı saldırılar düzenledi. ABD'nin ve Birleşik Krallık'ın Japonya'ya savaş ilanından sonra Avrupalı Mihver devletleri, müttefikleri ile dayanışma içinde ABD'ye savaş ilan etti. Japonya kısa süre içinde Batı Pasifik'in çoğunu ele geçirdi 1942'de Midway Muharebesi'ni kaybetmelerinin ardından ilerlemeleri durduruldu. Daha sonra Almanya ile İtalya Kuzey Afrika'da müttefik güçlerine ve Stalingrad'da Sovyetler Birliği'ne karşı ağır yenilgilere uğradı. 1943'teki aksilikler (örneğin Doğu Cephesi'ndeki bir seri Alman yenilgisi, Müttefiklerin Sicilya'yı ve İtalyan anakarasını istilası ve Pasifik'teki müttefik harekâtı) Mihver'i bütün cephelerde stratejik geri çekilmeler yapmaya zorladı. 1944'te Batılı Müttefikler Alman işgali altındaki Fransa'yı geri aldı ve Sovyetler Birliği Mihver güçlerini topraklarından tamamen atıp Almanya'yı istila etmeye başladı. 1944 ve 1945 boyunca, Japonya'nın Çin'deki ilerlemeleri tersine dönerken, Müttefikler Japon Donanması'na önemli darbeler vurdu ve stratejik Batı Pasifik adalarını ele geçirdi.
Avrupa'daki savaş, Alman işgali altındaki bölgelerin özgürleştirilmesi, Sovyetler Birliği'nin ve Batılı Müttefiklerin Almanya'yı istilası, Berlin Muharebesi, Adolf Hitler'in intiharı ve 8 Mayıs 1945'te Almanya'nın koşulsuz teslimiyetiyle sonuçlandı. 26 Temmuz 1945'te Müttefiklerin Potsdam Konferansı'ndan ve Japonya'nın bu şartlara göre teslim olmayı reddetmesinin ardından, ABD ilk atom bombalarını 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya ve 9 Ağustos'ta Nagazaki'ye attı. Japon adalarının potansiyel bir istilası, ek atom bombası saldırıları olasılığı ve 9 Ağustos'ta Japonya'ya karşı Sovyetlerin savaşa girmesi ve Mançurya'yı istilasıyla karşı karşıya kalan Japonya, 15 Ağustos 1945'te teslim olmaya niyetini açıkladı ve Asya'da Müttefikler zafer elde etti. Savaşın ardından, Almanya ve Japonya işgal edildi ve Alman ve Japon liderlere karşı savaş suçları mahkemeleri açıldı. Çoğunlukla Yunanistan ve Yugoslavya'da işlenmiş belgeli savaş suçlarına rağmen, İtalyan liderler ve generaller diplomatik faaliyetler sayesinde genellikle cezalar ile karşı karşıya kalmadılar.
II. Dünya Savaşı, dünyanın siyasi gruplaşmasını ve sosyal yapısını değiştirdi. Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası işbirliğini geliştirmek ve gelecekteki potansiyel çatışmaları önlemek için kuruldu ve muzaffer büyük güçler (Çin, Fransa, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve ABD) Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri oldu. Sovyetler Birliği ve ABD rakip süper güçler olarak ortaya çıktı ve bu neredeyse yarım yüzyıl süren Soğuk Savaş için zemin hazırladı. Avrupa'nın savaştan gördüğü büyük zararın ardından, büyük güçlerinin etkisi azaldı ve bu Asya ile Afrika'nın dekolonizasyonunu tetikledi. Endüstrileri zarar gören çoğu ülke ekonomik iyileşme ve genişlemeye yöneldi. Siyasi bütünleşme, özellikle Avrupa'da, gelecekteki düşmanlıkları önleme, savaş öncesi düşmanlıkları sona erdirme ve ortak bir kimlik oluşturma çabası ile başladı.

Avrupa’daki savaşın genellikle 1 Eylül 1939’da Polonya Seferi ile ve iki gün sonra Birleşik Krallık ve Fransa'nın Almanya'ya savaş ilanıyla başlandığı kabul edilir. Pasifik'te savaşın başlama tarihi olarak kabul edilen tarihlerin arasında ise, İkinci Çin-Japon Savaşı'nın başladığı 7 Temmuz 1937 ve Japonya'nın Mançurya'yı istila ettiği 19 Eylül 1931 yer alır.
Diğer bazı görüşler ise, Çin-Japon Savaşı ile Avrupa ve kolonilerindeki savaşın eşzamanlı olarak gerçekleştiğini ve iki savaşın 1941'de birleştiğini savunan İngiliz tarihçi A.J.P. Taylor'ın görüşlerini takip eder. II. Dünya Savaşı için kullanılan diğer başlangıç tarihlerinin arasında II. İtalya-Habeşistan Savaşı'nın başladığı 3 Ekim 1935 bulunur. Bunun yanında, hem I. hem de II. Dünya Savaşı'nın aynı "Avrupa İç Savaşı" veya "İkinci Otuz Yıl Savaşı"nın bir parçası olduğu görüşü de vardır. İngiliz tarihçi Antony Beevor, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcını Mayıs'tan Eylül 1939'a kadar Sovyetler Birliği ile Moğolistan ve Japonya güçleri arasında savaşılan Halhin Gol Muharebesi olarak belirler.
Savaşın bitiş tarihi hakkında da evrensel bir fikir birliği yoktur. O zamanlarda savaşın, 2 Eylül 1945'te Japonya'nın resmen teslim olarak Asya'daki savaşı resmen bitirmesi ile değil, 14 Ağustos 1945'teki ateşkes antlaşması ile sonlandığı kabul görüyordu. Japonya ve Müttefikler arasında bir barış antlaşması, 1951'de imzalandı. 1990'da Almanya'nın geleceğini ilgilendiren bir antlaşma, Doğu ve Batı Almanya'nın yeniden birleşmesine zemin hazırladı ve bu, II. Dünya Savaşı'nın sebep olduğu savaş sonrası sorunların çoğunu çözdü. Kuril adaları anlaşmazlığı sebebiyle Japonya ile Sovyetler Birliği arasında hiçbir zaman resmi bir barış antlaşması imzalanmadı.

I. Dünya Savaşı, İttifak Devletleri'nin (Avusturya-Macaristan, Almanya, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu) yenilgisi ve 1917'de Bolşeviklerin Rusya'da iktidarı ele geçirerek Sovyetler Birliği'ni kurması ile Avrupa siyasi haritasını kökten değiştirdi. Bu sırada, Fransa, Belçika, İtalya, Romanya ve Yunanistan gibi muzaffer İtilaf Devletleri savaşın bir sonucu olarak yeni topraklar kazandılar ve Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Rus İmparatorluklarının çöküşünden yeni ulus devletler meydana geldi.

Milletler Cemiyeti, gelecekteki potansiyel bir dünya savaşını önlemek için 1919'da Paris Barış Konferansı sırasında kuruldu. Organizasyonun temel amaçları, kolektif güvenlik yoluyla silahlı çatışmayı önlemek, silahsızlanmak ve barışçıl müzakereler ve tahkim yoluyla uluslararası anlaşmazlıkları çözmekti.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan güçlü pasifist görüşlere rağmen, aynı dönemde birçok Avrupa ülkesinde irredantizm ve intikamcı milliyetçilik gelişmeye başladı. Bu görüşler özellikle, Versay Barış Antlaşması tarafından dayatılan önemli toprak, sömürge ve ekonomi kayıpları nedeniyle Almanya'da belirgindi. Antlaşma nedeniyle Almanya, Avrupa'daki topraklarının %13'ünü ve denizaşırı topraklarının tümünü kaybetti, diğer devletleri ilhak etmesi yasaklandı, tazminat ödemek zorunda bırakıldı ve ülkenin silahlı kuvvetlerinin büyüklüğüne ve ekipmanlarına sınırlar getirildi.
1918-1919 Alman Devrimi ile Alman İmparatorluğu yıkıldı ve daha sonra Weimar Cumhuriyeti olarak bilinecek olan demokratik bir hükûmet kuruldu. İki savaş arası dönem boyunca, yeni kurulan cumhuriyetin destekçileri ile hem sağ hem de sol görüşlü sert muhalifler arasında çekişme görüldü. Bir İtilaf müttefiki olan İtalya, savaş sonrası bazı toprak kazanımları elde etti; ancak İtalyan milliyetçileri, Birleşik Krallık ve Fransa'nın İtalyanların savaşa girişini sağlamak için verdikleri sözlerin barış antlaşmasında yerine getirilmemesi yüzünden öfkeliydiler. 1922'den 1925'e kadar, Benito Mussolini önderliğindeki faşist hareket; temsili demokrasiyi ortadan kaldıran, sosyalist, sol ve liberal güçlere baskı uygulayan ve İtalya'yı bir büyük güç yapıp bir "Yeni Roma İmparatorluğu" yaratma sözü veren yayılmacı bir dış politika izleyen milliyetçi, totaliter ve sınıf işbirlikçisi bir ideoloji ile İtalya'da iktidarı ele geçirdi.

Adolf Hitler, 1923'te Alman hükûmetini devirmeye yönelik başarısız bir darbe girişiminden sonra 1933'te Almanya Şansölyesi oldu. Hitler kaleme aldığı Kavgam kitabında tek hedeflerinin Versay Antlaşmasını yürürlükten kaldırmak olmadığını; komünizmi yenmeyi ve Avrupa temelli olarak bütün dünyada Alman ırkının egemenliğini sağlamanın da hedeflerine dahil olduğunu açıklamıştı. İktidara geldikten sonra demokrasiyi kaldırdı ve kısa süre sonra büyük bir tekrar silahlanma gayreti başlattı. Hitler'in şansölye olmasına kadar Batı'yı sık sık eleştiren Stalin, Hitler'in şansölye olması sonrası 1934 yılında

Işık kalem (İngilizce:Light pen) bir bilgisayarın CRT ekranıyla birlikte kullanılan ışık hassas bir değnek şeklinde bir bilgisayar giriş cihazıdır.
Kullanıcı, görüntülenen nesneleri göstermesine veya ekranda dokunmatik ekrana benzer şekilde çizmesine olanak tanır, ancak daha fazla konum doğruluğu sağlar. Hafif bir kalem katot ışın tüpü'ne dayalı herhangi bir ekran ve diğer görüntü aygıtı teknolojileri ile çalışabilir, ancak sıvı kristal ekran'larla kullanılabilme yeteneği açık değildir (Toshiba ve Hitachi, Japonya'daki "Display 2006" fuarında benzer bir fikir sergiliyorlardı).
Işık kalemi, katot ışın tüpü elektron ışını tarafından tarandığında yakınlardaki ekran piksellerinin parlaklığının değişimini algılar ve bu olayın zamanlamasını bilgisayara iletir. Bir CRT her seferinde tüm ekranı bir piksel taradığı için bilgisayar ekrandaki çeşitli yerleri kiriş tarafından taranması ve kalemin konumunu en son zaman damgasından çıkarması beklenen süreyi takip edebilir.
İlk ışık kalemi, 1955 yıllarında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'deki Whirlwind I projesinin bir parçası olarak yaratılmıştır.
1960'lı yıllarda hafif kalemler, IBM 2250 gibi grafik terminallerinde yaygıntı ve IBM 3270 salt metin terminali için de mevcuttu. Işık kalemi kullanımı, 1980'lerin başında Fairlight CMI ve BBC Micro gibi kişisel bilgisayarlara genişletildi. IBM 5150 uyumlu CGA, HGC ve bazı EGA ekran kartları, erken Tandy 1000 bilgisayarlarında olduğu gibi hafif bir kalem için bir konektör, Thomson MO5 bilgisayar ailesi, Atari 8-bit ve Commodore 8-bit ev bilgisayarları da içeriyordu.
Kullanıcının kolunu uzun süre perdede tutması (potansiyel olarak "goril koluna" neden olması) veya monitörü yatıran bir masayı kullanması gerektiği için ışık kalemi, genel amaçlı bir giriş cihazı olarak kullanım dışı kaldı.

Kalem bilgisayar
Aktif kalem
Dijital kalem

Joseph Marie Jacquard, (7 Temmuz 1752 - 7 Ağustos 1834), Fransız mucit.
Genç yaştan başlayarak dokumacılıkla ilgilendi. 38 yaşında uzun yıllardır üzerinde çalıştığı otomatik dokuma tezgâhının ilk tasarımını tamamladı. Ancak bu buluşu Fransız Devrimi'nin çalkantılı ortamında pek dikkat çekmedi. 1801'de Paris Sanayi Sergisi'ne, daha geliştirilmiş bir dokuma tezgâhıyla katıldı.
1804 yılında Napoleon tarafından Paris'e çağrılarak madalyayla ödüllendirildi ve kendisine maaş bağlandı. Conservatoire des Arts et Metiers'de çalışarak buluşunu daha da geliştirdi ve bugün kendi adıyla anılan otomatik dokuma tezgâhının ilk örneğini yaptı. Jakar tezgâhlarının 1812'den başlayarak yaygın olarak kullanılması, dokuma sanayiinde gerçek bir devrim yarattı. Bu buluşu nedeniyle 1819‘da Legion d’Honneur nişanını kazandı.

Essinger, James (2004). Jacquard's Web: How a Hand-Loom Led to the Birth of the Information Age. Oxford: Oxford University Press.

Kablosuz iletişim herhangi bir kablolu iletken olmadan iki veya daha fazla nokta arasındaki bilgi aktarımıdır.
Radyo gibi, en yaygın kablosuz iletişim teknolojileri, elektromanyetik haberleşme yöntemlerini kullanmaktadır. Radyo dalgaları ile kablosuz iletişimde  mesafeler, televizyonu uzaktan kumanda etmek gibi birkaç metre ya da derin uzay haberleşmesi için binlerce hatta milyonlarca kilometre olabilmektedir. Telsizler, cep telefonları, telsiz, kablosuz sabit telefonlar, cep bilgisayarları, kablosuz ağlar, GPS birimleri, radyo alıcısı, kablosuz bilgisayar fareleri, klavyeler ve kulaklıklar ve dijital uydular radyo dalgaları ile çalışan uygulamalara örnektir.
Kablosuz iletişim sağlayan daha az yaygın diğer yöntemler ise elektrik alanı, ışık, manyetik ve seslerin kullanılmasıdır.
Kablosuz terimi iletişim tarihinde biraz farklı anlamlarla iki kez kullanılmıştır. Başlangıçta yaklaşık 1890'dan itibaren, kablosuz telgrafta (radyotelgraf) olduğu gibi, ilk radyo iletme ve alma teknolojisi için kullanıldı. Bu, mobil geniş bant, Wi-Fi, Ethernet ve Bluetooth gibi teknolojilerin ortaya çıkması nedeniyle 2000'li yıllarda birincil kullanımı haline geldi.

İlk kablosuz telefon görüşmesi 1880 yılında Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter'ın, sesi ışık demeti üzerinden gönderen fotofonu (photophone) icat etmesiyle gerçekleşti. Fotofonun çalışması için güneş ışığına ve verici ile alıcı arasında net bir görüş hattına ihtiyaç vardı. Fakat bu ihtiyaç, fotofonun herhangi bir alanda kullanılabilirliğini büyük ölçüde kısıtladı. Fotofonun prensipleri, ancak on yıllar sonra önce askerî iletişimde, ardından fiber optik iletişimde kullanılmaya başlandı.

Kablosuz yerel alan ağı
Kablosuz geniş alan ağı
Kablosuz erişim noktası
Kablosuz erişim
Kablosuz enerji
Kablosuz yönlendirici
Kablosuz uygulama protokolü
Kablosuz dağıtım sistemi
Kablosuz telefon
Ağ donanımı

Karma sürücü ya da İngilizce özgün adının kısaltmasıyla HHD, sabit disk teknolojisinin gelişmesi ve SSD maliyetlerinin yüksek oluşu nedeniyle istenilen pazar hedefine ulaşamaması sonucu SSD ye göre daha ucuz maliyetli bir platform oluşturulması için geliştirilen bir teknolojidir.
kısaca HHD de geleneksel HDD manyetik alan teknolojisi kullanılır. ve genelde bir uygulamanın en karmaşık noktası 
işlenilen formatın ne olursa olsun ham haliyle datanın işletim sistemi tarafından SWAP alına yerleştirilmesi esasına dayandığı için (çok kaba bir örnekle bir resim imajı formatı jpeg veya benzeri sıkıştırılma formatıyla sıkıştırılsa dahi bilgisayar tarafından algılanış şekliyle swap alanında BMP formatında ham hale dönüştürülür.) sonuç olarak 1 MB lık jpeg gerçek imaj değeri 10MB BMP şeklinde bilgisayarda swap alanında uygulama çalıştığı sürece orada kalmaktadır. geleneksel HDD larda özellikle de RAM in yetmediği noktalarda SWAP alanına fazla yüklenildiği için bilgisayarın performansı HDD okuma ve yazma hızına kadar düşmektedir.
SSD teknolojisinde ise  SWAP alanı SSD diskin flash bellek kısmına yazılması sayesinde veri erişim hızını en çok engelleyen sorunlardan biri aşılmış olunur.

2007 - Seagate ve Samsung, Seagate Momentus PSD ve Samsung SpinPoint MH80 ile hibrit sürücüleri geliştirdiler. İki model de 2,5" boyutunda, 128 MB, 256 MB NAND flash bellek kapasitesindeydi.
Mayıs 2010 - Seagate, 500GB HDD ve 4GB NAND Flash Belleğin birleşimiyle oluşturulan Momentus XT adını verdiği SSHD üretti.
Mart 2012 - Seagate, 500GB ve 1TB HDD için 8 GB NAND Flash bellek birleşimi yapılmış olan 3. nesil iki yeni model üretti.
Eylül 2012 - Toshiba, kendi ürettiği 8  GB SLC NAND Flash bellek modülünü kullanarak 1TB HDD birleşimli kendi SSHD üretti.
Kasım 2012 - Apple, Fusion Drive teknolojisini duyurdu.
Nisan 2013 - Western Digital, 500 GB HDD ile 8, 16 ve 24 GB NAND Flash Bellek seçenekleriyle WD Black SSHD duyurdu.
Ekim 2015 - TarDisk, plug play özellikli çift sürücülü hibrit sistem olan 256 GB  kapasiteli “TarDisk Pear” duyurdu.
Kasım 2011 - Seagate, 750 GB HDD ve 8 GB NAND Flash bellek birleşimiyle 2. nesil SSHD üretti.

Samsung's Hybrid Hard Drive Exposed - An article and an interview with Andy Yang from Samsung about the future of hybrid drives
ZDnet article, Robson or hybrid hard drive? The battle is coming 21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hybrid RAM disk
New hybrid hard disk has 1GB of RAM and its own CPU
The Conquest File System: Better Performance Through a Disk/Persistent-RAM Hybrid Design 12 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Storage controller with the disk drive and the RAM in a hybrid architecture
RAM Cache Speeds New Hybrid Hard Drive

Kategori teorisi ya da Ulam kuramı, matematiksel yapılar ve bunlar arasındaki ilişkilerle soyut olarak ilgilenen bir matematik kuramıdır. Kategori kuramı, öğelere (nesnelere) yoğunlaşan küme kuramının aksine, nesneler arası ilişkilere (morfizmlere) odaklanır.

Bir kategori birbirileriyle ilişkili matematiksel nesneler sınıfının (örneğin grupların) özünü yakalamaya çalışır. Geleneksel olarak yapıldığı gibi tekil nesneler (gruplar) üzerine yoğunlaşmak yerine, bu nesneler arasındaki yapı muhafaza edici gönderimler (yani morfizmler) üzerine yoğunlaşır. Gruplar örneğinde bu gönderimler grup homomorfizmleridir. Bu şekilde farklı kategorileri funktorlar aracılığıyla ilişkilendirmek mümkündür. Funktorlar, bir kategorinin her nesnesini diğer kategorinin bir nesnesiyle ve bir kategorideki morfizmi diğerindeki bir morfizme ilişkilendiren fonksiyonların bir genelleştirmesidir. Sıkça topolojik uzayın temel grubu gibi "doğal yapılar" funktorlar şeklinde ifade edilebilir. Bunun ötesinde, bu tip yapılar "doğal bir bağıntıya" sahiptir ve bir funktoru diğerine ilişkilendirme yolu olan doğal transformasyon konseptine olanak tanır.
Kategoriler, funktorlar ve doğal transformasyonlar Samuel Eilenberg ve Saunders MacLane tarafından 1945 yılında ortaya atılmıştır. Başlangıçta bu nosyonlar, topolojide, özellikle cebirsel topolojide, geometrik ve sezgisel bir kavram olan homolojiden aksiyomatik bir yaklaşım olan homoloji teorisine geçişte önemli bir bölümdür.
Başkalarının yanı sıra Ulam tarafından (ya da kendisine atfen), benzer düşüncelerin 1930'ların sonunda Polonya okulunda ortaya çıktığı iddia edilmiştir.
Eilenberg/MacLane, kendi ifadelerine göre, bu kuramı geliştirirken doğal transformasyonları anlama çabasındaydılar. Bunu yapabilmek için funktorlar tanımlamak, funktorları tanımlamak için ise kategoriler tanımlamak gerekiyordu.
Günümüzde bu kuram, matematiğin tüm alanlarında uygulanmaktadır.

Bir kategori C aşağıdaki üç matematiksel durumu oluşturur:

Bir sınıf ob(C), böyle ögelere nesneler denir;
Bir sınıf hom(C), böyle ögelere biçimler veya göndermeler veya oklar denir. Her biçim f bir kaynak nesne a ve hedef nesne b var. f : a → b ifadesi, sözlü olarak ifadesi "f a'dan b'ye bir biçimdir".hom(a, b) ifadesi - alternatif ifade olarak homC(a, b), mor(a, b) veya C(a, b) - a dan bye tüm biçimlerin hom-sınıf ifadesidir.
Bir ikili işlem ∘, biçimlerin kompozisyonu denir, böylece a, b ve c herhangi üç nesne için, elimizde hom(b, c) × hom(a, b) → hom(a, c) var.f : a → b nin kompozisyonu ve g : b → c g ∘ f veya gf olarak yazılır, aksiyom ile yönetilir:
Birleşimlilik: Eğer f : a → b, g : b → c ve h : c → d ise h ∘  (g ∘ f) = (h ∘ g) ∘ f ve
Özdeşlik: x nesnesi için, burada bir morfizm 1x : x → x var. x için özdeş morfizm  denir, böylece her f : a → b morfizm için, elimizde 1b ∘ f = f = f ∘ 1a var.
aksiyomlardan,buna  burada her nesne için tam bir özdeş morfizm sağlanabilir. Bazı yazarlar sadece kendi özdeş morfizmalarını  tanımlayarak verilen tanımından sapabilir.

morfizmler boyunca ilişkiler (fg = h gibi) değişmeli diyagramlar ile "noktalar" (köşeler) gösterimsel nesneler ve "oklar" gösterimsel biçimler sık sık kullanılarak gösterilmiştir.
Morfizmler için aşağıdaki özelliklerin herhangisi olabilir. Bir morfizm f : a → b bir:

monomorfizm (veya monik) eğer f ∘ g1 = f ∘ g2 vurgusu g1 = g2 tüm g1, g2 : x → a morfizmler için.
epimorfizm (veya epik) eğer g1 ∘ f = g2 ∘ f vurgusu g1 = g2 tüm g1, g2 : b → x morfizmler için.
bimorfizm eğer f hem epik ve hem de moniktir.
izomorfizm eğer burada bir morfizm g : b → a var böylece f ∘ g = 1b ve g ∘ f = 1a.
endomorfizm eğer a = b. ise end(a) anın endomorfizminin sınıfını ifade eder.
otomorfizm eğer f hem bir endomorfizm ve hem de bir izomorfizmdir. aut(a) anın otomorfizmlerinin sınıfını ifade eder.
çekilme eğer fnin bir sağ tersi var, yani eğer burada bir morfizm g : b → a ile f ∘ g = 1b varsa.
kesit eğer f in bir sol tersi var, yani eğer burada bir morfizm g : b → a ile g ∘ f = 1a varsa.
Her çekilme bir epimorfizmdir ve her kesit bir monomorfizmdir. Dahası, aşağıdaki üç durumun eşdeğeridir:

f bir monomorfizm ve bir çekilmedir;
f bir epimorfizm ve bir kesittir;
f bir izomorfizmdir.

William Lawvere and Steve Schanuel: Conceptual Mathematics: A First Introduction to Categories, Cambridge University Press, Cambridge, 1997.
Saunders Mac Lane: Categories for the Working Mathematician, 2nd edition. Graduate Texts in Mathematics 5, Springer 1998
Francis Borceux: Handbook of Categorical Algebra, volumes 50-52 of Encyclopedia of Mathematics and its Applications. Cambridge University Press, 1994.

Alexandre Stefanov'un serbest çevrimiçi matematik kaynakları listesinin Kategori Teorisi bölümü.

Katı hâl sürücüsü (İngilizce: solid-state drive, SSD), bilgisayar depolama hiyerarşisinde ikincil depolama sistemi olarak işlev gören, verileri kalıcı olarak depolamak için tümleşik devre tertibatlarını kullanan bir veri depolama aygıtıdır. Bir diğer tanımıyla, çeşitli biçimlerde görünen ve bilgileri depolamak için farklı bir yola başvuran cihaz. Elektromekanik sürücülerle karşılaştırıldığında SSD'ler, tipik fiziksel darbelere daha dayanıklıdır, sessiz çalışır, daha hızlı erişim ve daha düşük gecikme süresine sahiptir. Ancak bellek yongalarının aşınması ve yıpranmasından kaynaklanan arızalara karşı hassastır.
SSD'ler verileri yarı iletken hücrelerde depolar. 2019 itibarıyla hücreler, 1 ila 4 bit arasında veri içerebilir. SSD depolama aygıtlarının özellikleri, her hücrede depolanan bit sayısına göre farklılık gösterir; tek bitli hücreler ("SLC"), genellikle 2 ila 3 bit ile karşılaştırıldığında en güvenilir, dayanıklı, hızlı ve pahalı bir tiptir. Mekanik bir sabit diskin maksimum yazma hızı 150 MB/s iken SSD'de bu hız 560 MB/s'dir. SSD'lerin çalışma mantığı Rastgele Erişilebilir Bellek (RAM)'ler ile aynıdır. Veriyolları her mikroçipe paralel bağlanarak istenilen bilgiye eşzamanlı olarak erişilebilir. Bu nedenle SSD'ler çok yüksek hızlara erişebilir.

Bigboy Technology
Kingston Technology
Samsung
Corsair
Toshiba
Intel
Mtron
OCZ
Transcend
Patriot
Supertalent
A-Data
STEC
Team Group
SanDisk
WD

Katı hâl elektroniği
Sabit Disk

SSD Myths and Legends - "write endurance" (ingilizce)25 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kişisel bilgisayar veya PC (İngilizce: personal computer), şahsi kullanımına yönelik özel olarak tasarlanmış, herhangi bir uzman veya operatörün yardımı olmadan kişilerin kendi başlarına kullanabileceği bilgisayar türü. Masaüstü bilgisayarlar, dizüstü (laptop) bilgisayarlar ve tablet bilgisayarlar, PC'lere örnek olarak verilebilir. Kişisel bilgisayarlar evde, büroda veya mobil olarak (hareket hâlindeyken) kullanılabilirler.
Kişisel bilgisayarlardaki yazılım uygulamaları; metin işlemeyi, tablolama programını, veritabanlarını, web tarayıcılarını, e-posta istemcilerini, oyunları, sayısız kişisel performans ve özel amaçlı yazılım uygulamarını kapsar. Modern kişisel bilgisayarlarda çoğunlukla internet bağlantısı bulunmakta ve internete (WWW) erişilebilmektedir.
Kişisel bilgisayarlarda en yaygın olarak kullanılan mikroişlemciler x64-uyumlu CPU'lardır. Önceki yıllarda x86-uyumlu CPU'lar yaygın olarak kullanılmıştır ve yakın gelecekte x64 CPU'lar, x86 CPU'ların yerini tamamen alacaklardır. Çünkü x86-uyumlu işlemciler yeni programların ihtiyaç duyduğu gücü sağlamakta yetersiz kalmakta, yeni nesil işlemciler ise hem daha ucuza mal edilebilmekte hem de performansı daha iyi sağlamaktadır.

İlk kişisel bilgisayar olarak Altair 8800 gösterilmektedir. Kişisel bilgisayarlar yaygın olarak IBM uyumlu olup, Linux işletim sistemini içerebileceği gibi, Macintosh olup Mac OS X de içerebilir. Günümüzde en yaygın işletim sistemi ise Microsoft firmasının ürünü olan Windows serisidir.
Kişisel bilgisayar, terimi ilk kez New York Times gazetesinde 3 Kasım 1962'de kullanılmıştır.

Bilgisayar klavyesi ya da tuş takımı, daktilo örnek alınarak bilgisayar için tasarlanmış bir harici giriş aygıtıdır. Üzerinde harfler, rakamlar, işaretler ve bazı işlevleri bulunan tuşlar vardır. Mekanik klavye ve kablosuz klavye türleri bulunur. 

Tuş takımında her tuşa iki kod atanmıştır (Hex kodu). Tuşa basınca oluştur kodu tetiklenir. Tuş bırakıldığı zamanda bitir kodu tetiklenir. Karakter atamaları kod sayfalarında saklıdır. Bunlar her tuş koduna belirli bir karakter karşılığı düşürürler. KEYB komutu basit anlamda klavyeden gönderilen her kod için uygun bir karakter atamakta kullanılan bir tabloyu yükler.

Türkiye'de en çok kullanılan klavye düzeni Q klavye ve F klavyedir (Türkçe Daktilo Klavyesi).

Q Türkçe tuş takımı 91
F Türkçe tuş takımı 91
Tuş takımı üzerinde numaralar, Kilitler (Caps Lock: Bir kez basıldığında sürekli büyük harf yazar. İkinci kez basıldığında sürekli küçük harf yazar, Num Lock: Klavyenin sağında bulunan Nümerik alanın aktif veya pasif olmasını sağlar, Scroll Lock), Özel Tuşlar (Alt, Shift, Control, Alt Gr).
Dizgeye (sistem) komut verme, veri girme bakımından tuş takımı sistemin en önemli giriş aygıtıdır. 101/102 tuşlu klasik ve 104 tuşlu win tuş takımı standarttır. Fişleri DIN veya USB bağlantılı olan tuş takımı kablosunun öbür ucu klavye kasası içinde yahut bir fiş şeklinde olabilir. Kablolu veya kablosuz kumandalı klavye setleri bulunmaktadır. Standart düzen QWERTY'dir.

Klavye 5 bölümde incelenebilir. Bunlar:
Harf, rakam, işaretler bölümü,
Sayı bölümü, en üstte Numlock, /, *, -, + ve Enter, onun yanında Del,
Bunların arasında imleç bölümü, onun üzerinde Insert, Home, Pageup, Pagedown, End, Delete,
Harf bölümü üzerinde dörtlü gruplar halinde işlev tuşları bölümü, F1-den F12'ye kadar ve onun yanında Print, Scroll Lock, Kesme tuşları,
Yeni klavyelerde en üstte tarama butonları, eposta, media, calculator tuşları bölümü.
Harf bölümünde solda Tab, Caps Lock, sol Shift, sol Ctrl ve sağda Backspace, Enter, sağ Shift, sağ Ctrl, onun yanında Windows'un iki tuşu ve solda Boşluk tuşu bulunmaktadır. Sol üstte tek başına Esc tuşu vardır.

Harf bölümünde F tuş takımında A ve K üzerinde, Q tuş takımında F ve J üzerinde ve bütün klavyelerde sayı bölümünün 5'i üzerinde başlama kabartıları vardır.
Standart tuş takımı dışında her dilin fiziksel tuş takımı bulunur.

Japonca giriş yöntemleri
Sanal klavye
E klavye
Klavye kısayolu
Klavye dinleme sistemi

Klima, soğuk veya sıcak hava üreterek kapalı bir mekânın sıcaklık derecesini değiştiren elektrikli cihazdır. Diğer adı iklimleme cihazıdır.
Klima sistemleri, bir ortamın sıcaklık, nem ve hava kalitesini düzenleyerek istenilen iç mekân iklim koşullarının oluşturulmasını amaçlar. Bu yönüyle klima, iç mekân iklimlendirmesini sağlayan sistem ve teknikler bütününün bir parçasıdır.
Genellikle buhar sıkıştırmalı soğutma kullanan klimaların boyutları; araçlarda veya tek kişilik odalarda kullanılan küçük ünitelerden, büyük binalarda kullanılan çok daha büyük sistemlere kadar değişiklik gösterebilir. Soğutma kadar ısıtma için de kullanılabilen ısı pompaları, özellikle çok soğuk iklimlerde giderek daha yaygın hâle gelmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)'ya göre 2018 yılı itibarıyla dünya genelinde 1,6 milyar klima ünitesi bulunmaktadır ve bu sayının 2050 yılına kadar 5,6 milyara ulaşması beklenmektedir.
Birleşmiş Milletler, seçici gölgeleme, rüzgâr tutucular, daha iyi termal yalıtım ve pasif soğutma yöntemleri de dahil olmak üzere çeşitli tekniklerin kullanılmasıyla iklim değişikliğini hafifletmek için teknolojilerin daha sürdürülebilir hâle getirilmesi çağrısında bulunmuştur. Klimalarda kullanılan R-12 ve R-22 gibi CFC ve HCFC soğutucuların ozon tabakasına zarar verdiği görülmüş; bunların yerine kullanılan ve ozon tabakasına daha az zarar vermesi için tasarlanan R-410A ve R-404A gibi HFC soğutucuları ise beklenen faydayı sağlamadığı, aksine iklim değişikliğini şiddetlendirdiği anlaşılmıştır.
Her iki sorun da, özellikle bakım ve onarım sırasında soğutucu akışkanın atmosfere salınmasından kaynaklanmaktadır. HFO soğutucu akışkanlar ise her ne kadar yeni ekipmanlarda kullanılmasa da bazı sistemlerde tercih edilmekte olup, ozon hasar potansiyelinin (ODP) sıfır olması ve HFC'lere kıyasla çok daha düşük küresel ısınma potansiyeline (GWP) sahip olmaları nedeniyle her iki soruna da çözüm sunmaktadır.

Klimalar; soğutma çevrimi kullanarak bir ortamı ısıdan arındıran (ortam sıcaklığını azaltan), ortamdaki fazla nemi uzaklaştıran ve ortama taze hava sağlamak amacıyla tasarlanmış cihazlardır. İnsanlar için ideal ortam sıcaklığı, bulunulan mekândaki sıcaklık ve nem oranına bağlı olarak değişebilir. Bu bağlamda ortamda bulunan aşırı nem, zaman zaman sıcak havadan daha rahatsız edici bir durum olarak ortaya çıkabilir; çünkü ortamdaki nem oranı arttıkça insan vücudunun sıcaklığa karşı tepkimesi yavaşlar. Örneğin 40°C sıcaklık ve %10 nispi neme sahip bir hava, 30°C sıcaklık ve %80 nispi neme sahip bir havaya göre daha konforlu olabilir.
Bu nedenle klimaların yalnızca havayı soğutması yeterli görülmemiş; aynı zamanda ortamın nem oranının düzenlemesi için de çalışmalar yapılmıştır. Bu işlemlerin bütününü "klimalandırma" veya "iklimlendirme" olarak adlandırılabilir. Kullanılan donanım ise "klima" olarak (İngilizce: air conditioner) olarak tanımlanır.

Kanalsız sistemler (veya mini-split) sistemler tipik olarak bir binanın tek veya birkaç odasına, kanalsız ve merkezi olmayan bir şekilde şartlandırılmış ve ısıtılmış hava sağlar. Çok bölgeli veya multi-split sistemler, kanalsız sistemlerin yaygın bir uygulamasıdır ve her biri kendi iç ünitesine sahip olup aynı anda tek bir dış üniteden sekiz adede kadar odanın (bölge veya konum) birbirinden bağımsız olarak şartlandırılmasına izin verir. Çok bölmeli sistemlerdeki ana sorun, dış üniteyi iç ünitelere bağlamak için soğutucu hatlarının uzunluğudur.
İlk mini-split sistemler 1954-1968'de Mitsubishi Electric ve Toshiba tarafından Japonya'da satıldı ve gelişiminin nedeni küçük ev boyutlarıydı. Çok bölgeli kanalsız sistemler 1973'te Daikin tarafından icat edildi ve değişken soğutucu akışlı sistemler (daha büyük multi-split sistemler olarak da düşünülebilir) 1982'de Daikin tarafından icat edildi. Her ikisi de ilk olarak Japonya'da satıldı. Değişken soğutucu akışkan akış sistemleri, bir hava işleyicisi tarafından merkezi tesis soğutması ile karşılaştırıldığında büyük soğuk hava kanallarına, hava işleyicilerine ve soğutuculara olan ihtiyacı ortadan kaldırır. Bunun yerine soğuk soğutucu akışkan, şartlandırılacak alanlardaki iç ünitelere çok daha küçük borular aracılığıyla taşınır. Böylece alt tavanların üzerinde daha az alan ve daha düşük bir yapısal etki sağlarken aynı zamanda daha bireysel ve boşlukların bağımsız sıcaklık kontrolüne izin verir, dış ve iç üniteler binaya yayılabilir. Değişken soğutucu akışlı iç üniteler, kullanılmayan alanlarda ayrı ayrı da kapatılabilir.

Bölünmüş sistemli merkezî klimalar, borulu soğutucu akışkanın ikisi arasında dolaştırıldığı iki ısı eşanjöründen oluşur. Bu eşanjörler, ısının çevreye verildiği bir dış ünite (kondenser) ile bir iç ısı eşanjörüdür (fan coil ünitesi kısaca FCU veya evaporatör). FCU daha sonra havalandırma kanalları ile soğutulacak mahallere bağlanır.

Klimanın çalışma yöntemi, belirli bir basınç altında bulunan sıvı hâldeki soğutucu akışkanın istenilen sıcaklıkta buharlaştırılması ve buhar hâlden tekrar sıvı hâle döndürülmesi şeklindedir. Çalışma prensibini termodinamiğin ikinci kanunu açıklar.
Çevrim malzemesi olarak kullanılan gaz bir kompresör aracılığıyla emilip sıkıştırılarak sıvılaştırılır. Sıkıştırma sırasında çıkan ısı bir fan vasıtası ile dış ortama atılır. Bu sıvı daha sonra genleşme valfi tarafından üzerindeki basıncın düşürülmesi ile bulunduğu ortamdan ısı çekerek gaz hâline dönüşür. Sıvı bu esnada bulunduğu ortamdan ısı çektiği için ortam sıcaklığını düşürmüş olur. Soğutma akışkanı kompresör tarafından emilerek çevrim aynı şekilde tekrarlanır.

Soğutma makinelerinde soğutucu akışkan olarak daha önceden amonyak ve karbondioksit kullanılmıştır. Günümüzde ise freon kullanılmaktadır. Soğutucu akışkanlar şu özelliklere sahip olmalıdır:

Buharlaşması ve sıvılaşması uygulanabilir basınçlar altında olmalıdır.
Buharlaşma ısısı mümkün olduğunca düşük olmalıdır.
Kimyasal olarak ayrışmamalı, yanmamalı, zehirli olmamalı ve metal yüzeylerle tepkimeye girmemelidir – paslandırmamalıdır.
Düşük güç ile çalışabilmelidir.
Maliyeti düşük olmalı ve kolay temin edilebilmelidir.
Çevreyi kirletmemelidir.
En çok kullanılan soğutma akışkanları şunlardır:

Freon 12
Freon 22
Freon 32
Freon 134a
Freon 407c
Freon 410A (Ozona zararsızdır) 407c'nin muadili olup daha verimli olduğundan 407c'nin yerini tamamen almıştır.
Amonyak
Frigen 12
Kaltron 12
Genetron 12
Kükürtdioksit
Freon gazının F11, F12, F13, F22, F502 gibi türleri vardır ve renksiz bir gazdır. Bileşiğinde karbon, klor ve flor bulunmaktadır. F12'nin atmosferik basınçta kaynama noktası –29,8 °C, donma noktası –157,78 °C'dir. Yoğunluğu havanın yoğunluğundan büyüktür. Klima cihazlarında çoğunlukla kullanılır. 

HFC-32 olarak da bilinen R-32, CH₂F₂ formülüne sahip organik bir hidroflorokarbon bileşiğidir. Suda çözünmeyen, renksiz, kokusuz, hafif yanıcı bir gazdır. 
R-32'nin artan popülaritesinin birincil itici gücü, verimlilik ve düşük çevresel etki kombinasyonudur. 675 GWP'si ve 0 ODP'si ile R-32, CFC öncüllerine göre çevre üzerinde çok daha az etkiye sahiptir.
Artıları
R-32'nin başlıca faydaları, verimliliği ve R-22 gibi HCFC'lere ve R-410A gibi soğutucu akışkan karışımlarına göre azaltılmış çevresel etkisidir. Performansı ve çalışma özellikleri, R-410A'ya çok benzer, ancak Küresel Isınma Potansiyelinin kabaca üçte birine sahiptir.
Eksileri
Milyonlarca ünitenin güvenli bir şekilde kurulması ve kullanılması ve düşük yanma hızı nedeniyle R-32'nin gerçek ateşlemesinin çok zor olması nedeniyle R-32'nin hafif yanıcı olarak adlandırılması konusundaki endişeler son yıllarda azalmıştır.
İki soğutucunun çalışma basınçları arasındaki fark da not edilmelidir. Şiddetli olmasa da, fark önemsiz değildir.
Diğer bir potansiyel dezavantaj, R-32'nin bilinmeyen geleceğidir. Eski HFC'lere kıyasla düşük GWP'sine rağmen, 675, R-32'nin soğutucu akışkan ortamına girişini izleyen yıllarda geliştirilen soğutucu akışkanlarınkiyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir sayıdır. R-1234yf ve R-1234ze gibi HFO'ların yanı sıra son yıllarda popülaritesi artan karbondioksit gibi doğal soğutucuların hepsinin Küresel Isınma Potansiyeli 5'in altında.
Performans açısından R-32 ve R-410A arasında çok az fark vardır, ancak R-32 önemli ölçüde daha verimlidir. Örneğin, R-32 üzerinde çalışan teorik bir 36" x 70" 2 sıralı kondenser, aynı gereksinimi karşılamak için R-410A üzerinde çalışan aynı bobinden %40 daha az soğutucu akışkana ihtiyaç duyacaktır.

Soğutma veya klima tekniğinde üç yöntem uygulanır:

Fiziksel Yöntem: Sıvılar buharlaşırken çevreden ısı çekerler, buharlaşan sıvının çevreden ısı çekmesi, ısı çekilen ortamın sıcaklığının düşmesine neden olur. Isı kaybının neden olduğu sıcaklık düşmesine ya da sıcaklık azalmasına soğuma denir. Fiziksel soğutma yönteminin endüstride kullanılanlarının en önemlisi, soğurmada soğutma yöntemidir. Bu sistemde ısı enerjisinden yararlanılır. Herhangi mekanik parçası yoktur. Soğutma devresinde soğutucu olarak silikojel ve su kullanılır. Silikojel nem tutucu ya da emici siliko-sodyuma maddesel bir asitin etkimesiyle oluşur. Bu bileşik daha sonra yıkanıp kurutulabilir. Çok küçük tanecikler halinde soğutma devresine yerleştirilen silikojel amonyağı emer. Amonyak düşük sıcaklıklarda suda kolayca çözülür. Bu çözelti 65 °C sıcaklıkta ısıtıldığı zaman buharlaşır ve sudan ayrışır. Suyun işlevi soğutma devresindeki amonyağı çözmektir. Sistem; soğurma cihazı, kondansör (yoğuşturucu) ve (evaporatör) buharlaştırıcıdan oluşur.
Kimyasal Yöntem: Normal sıcaklıkta oldukları halde bazı kimyasal maddeler belirli aralarda birbirleriyle karıştırıldıkları zaman daha düşük sıcaklıklar elde edilebilir. Bunun nedeni karışım oluşurken çevreden bir miktar ısı alınmasıdır. Örneğin kar veya buzla yemek tuzu karıştırıldığında soğuma elde edilir. %65 kar veya buz,% 35 tuz (NaCl) karıştırıldığında ilk sıcaklık 0 °C, karışım sıcaklığı –20 °C'dir. %60 kar ya da buz %40 tuzun ilk sıcaklığı 0 °C, karışım sıcaklığı –30 °C'dir.
Mekanik Yöntem: Mekanik yöntemle soğutma dışarıdan iş verilerek soğutucu akışkanın basınç ve sıcaklığının yükseltilmesi esası

Kol saati, insanların saate daha kolay ulaşabilmeleri için tasarlanmış, saat kadranı'na sahip ve bileğe takılan bir araç. Kol saatleri kendi aralarında üçe ayrılır: Analog saat, dijital saat ve akıllı saatler (aktivite takipçisi).
Bir kol saati, saat kordonu veya metal kayışlar, deri kayışlar veya diğer kemerlerle bileğe takılmak üzere tasarlanmıştır. Bir cep saati, genellikle bir zincire bağlı olan bir kişinin cebinde taşıması için tasarlanmıştır. Birçok saatler için saat kasası sunulur.
Saatler, 17. yüzyılda, 14. yüzyılda ortaya çıkan yaylı saatlerden geliştirildi. Saat, saat mekanizması, zemberek ve denge çarkı ile çalışan mekanik bir cihazdı. Bunlara mekanik saatler denir. Yerini sonra otomatik saat'ler aldı. 1960'larda, pille çalışan ve titreşen bir kuvars kristali ile elektronik kuvars saat icat edildi. 1980'lere gelindiğinde kuvars saat, pazarın çoğunu mekanik saatten devralmıştı. Tarihsel olarak buna kuvars devrimi denir. 2010'lardaki gelişmeler arasında, bileğe takılmak üzere tasarlanmış, bilgisayar benzeri, ayrıntılı elektronik cihazlar olan akıllı saatler yer alıyor. Çoğu elektronik kuvars saatler ise zamanlayıcılar, kronograflar ve alarm işlevleri gibi zamanla ilgili özellikleri içerir.  Ayrıca, bazı modern saatler ve akıllı saatler de hesap makinesi (hesap makineli saat), GPS ve Bluetooth teknolojisi, kalp atış hızı izleme özelliklerine sahiptir. Bazıları saati düzenli olarak düzeltmek için elektronik saat teknolojisini kullanır. 
2019 itibarıyla açık artırmada en yüksek fiyata satılan saat 31,2 milyon ABD doları ile Patek Philippe Grandmaster Chime olmuştur.

Saatler, ilk olarak 15. yüzyıl Avrupa'sında ortaya çıkan taşınabilir yaylı saatlerden evrimleşmiştir. Saatler, 17. yüzyıla kadar ceplerde yaygın olarak kullanılmadı.
Denge çarkına denge yayının eklenmesiyle 1657'de büyük bir atılım gerçekleşti, o zamandan beri Robert Hooke ve Christiaan Huygens arasında tartışılan bir buluş olmuştur. Bu yenilik, saatlerin doğruluğunu büyük ölçüde artırdı, hatayı günde belki birkaç saatten günde belki 10 dakikaya indirdi.
Denge çarkının artan doğruluğu, dikkatleri mekanizmanın diğer parçalarının neden olduğu hatalara odaklayarak iki yüzyıllık bir saatçilik inovasyonu dalgasını getirdi. Geliştirilmesi gereken ilk şey eşapmandı. Kaliteli saatlerde kenar eşapmanın yerini Thomas Tompion tarafından 1695'te icat edilen ve 1720'lerde George Graham tarafından daha da geliştirilen silindir eşapman aldı. 19. yüzyıla kadar finisaj ve montaj hala elle yapılsa da, saat üretim hacminde bir miktar artışa izin verdi.
Denge çarkı saatlerinde değişikliklerden spiral yay esneklikindeki değişikliklerden kaynaklanan önemli bir hata nedeni vardır. 1765 yılında Pierre Le Roy tarafından icat edilen ve Thomas Earnshaw tarafından geliştirilen bimetalik sıcaklık telafili denge çarkı ile çözüldü. En önemli teknolojik atılım olan manivela eşapmanı, 1759'da Thomas Mudge tarafından icat edilmiş ve 1785'te Josiah Emery tarafından geliştirilmiş olsa da, özellikle Britanya'da 1800'lerden itibaren kademeli olarak kullanılmaya başlandı.
İngilizler, 17. ve 18. yüzyılların büyük bölümünde saat üretiminde baskındı, ancak seçkinler için yüksek kaliteli ürünlere yönelik bir üretim sistemini sürdürdüler. İngiliz Saat Şirketi, 1843'te seri üretim teknikleri, çoğaltma araçları ve makineleri uygulamasıyla saat üretimini modernize etmeye çalıştı. Aaron Lufkin Dennison, 1851'de Massachusetts'te değiştirilebilir parçalar kullanan bir fabrika kurdu ve 1861'de Waltham Watch Company olarak kurulan başarılı bir işletme işletildi.

Analog kol saatleri kadranlı saatler olup genellikle (elektro)mekaniktirler. Saati gösteren kadrana diğer analog saatlerde de olduğu gibi akrep, dakikayı gösteren kadrana da yelkovan denir. Tamamen elektronik olan analog kol saatleri de mevcut olduğu gibi akrep 360° döndüğünde 12 saat yerine 24 saati gösteren analog kol saatleri de mevcuttur. Analog kol saatleri mekanik veya kuvars tabanlı olabilir. Kuvars tabanlı analog kol saatlerinin içinde, hareketlerine güç sağlayan bir pil bulunur. Mekanik analog kol saatleri pil gerektirmez.
Dijital veya sayısal kol saatlerinde saat, HH:DD veya HH:DD:SS formatında sayılarla gösterilir. Gösterilen değer hep "geçe"dir, yani 12:41 demek, saat on ikiyi kırk bir dakika geçiyor demektir.

Kol saati kavramı, 16. yüzyıldaki en eski saatlerin üretimine kadar uzanır. 1571'de İngiltere Kralı I. Elizabeth, Robert Dudley'den bir kol saati aldı.  Hayatta kalan en eski kol saati 1806'da yapılan ve Joséphine de Beauharnais'e verilen bir kol saatidir. Başlangıçtan itibaren kol saatleri neredeyse yalnızca kadınlar tarafından giyilirdi. Erkekler 20. yüzyılın başlarına kadar cep saatleri kullanırdı. İlk kol saatinin 1810 yılında saatçi Abraham-Louis Breguet tarafından yapıldığına ve 5 Aralık 1811'de Napoli Kraliçesi'ne satıldığına inanılıyor.
Askerler ilk olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru kol saatleri taktılar. Londra'daki Garstin Şirketi, 1893'te "Watch Wristlet" tasarımının patentini aldı. İngiliz Ordusu'ndaki subaylar, 1885'teki Anglo-Burma Savaşı gibi askeri kampanyaları sırasında kol saatleri kullanmaya başladılar. 1880-1881 Birinci Boer Savaşı sırasında, birlik hareketlerini koordine etmenin ve Boer isyancılarına karşı saldırıları senkronize etmenin önemi olağanüstü hale geldi. Kol saatlerinin kullanımı daha sonra subay sınıfı arasında yaygınlaştı. Mappin & Webb şirketi, 1898'de Sudan'daki sefer sırasında askerler için başarılı "sefer saatlerinin" üretimine başladı ve birkaç yıl sonra 1899-1902'deki İkinci Boer Savaşı için üretimi hızlandırdı. Kıta Avrupası'nda, Girard-Perregaux ve diğer İsviçreli saat ustaları, yaklaşık 1880'de Alman deniz subaylarına kol saatleri tedarik etmeye başladılar.
İlk modeller esasen deri kayışa takılan standart cep saatleriydi, ancak 20. yüzyılın başlarında üreticiler amaca yönelik kol saatleri üretmeye başladılar. İsviçreli şirket Dimier Frères & Cie, 1903'te artık standart tel pabuçlara sahip bir kol saati tasarımının patentini aldı.
1904'te Cartier SA kurucusu Louis Cartier, arkadaşı Alberto Santos-Dumont'un zeplinindeki uçuş performansını kontrol etmesi için bir kol saati üretti. 1905'te Montres TUDOR SA kurucusu Hans Wilsdorf Londra'ya taşındı ve kayınbiraderi Alfred Davis ile birlikte uygun fiyatlarla kaliteli saatler sağlayan Wilsdorf & Davis'i kurdu. Şirket 1915'te Rolex oldu. Wilsdorf, kol saatine erken geçiş yaptı ve İsviçre firması Aegler ile bir dizi kol saati üretmesi için sözleşme yaptı. 1930'da kol saatlerinin cep saatlerine oranı 50'ye 1 idi. John Harwood, 1923'te ilk başarılı otomatik kurma sistemini icat etti.

Elgin National Watch Company ve Hamilton Watch Company ilk elektrikli saatin öncülüğünü yaptı. İlk elektrikli hareketler, denge çarkını sallamak için bir güç kaynağı olarak bir pil kullandı. 1950'lerde Elgin 725 modelini geliştirdi. Hamilton iki modeli piyasaya sürdü: ilki, 3 Ocak 1957'de piyasaya sürüldü, Hamilton 500, 1959'da üretildi. Bu modelde temas tellerinin yanlış hizalanmasıyla ilgili sorunlar vardı ve saatler hizalama için Hamilton'a geri döndü.

Quartz saat ilk kez 1969'da Seiko Astron 35SQ biçiminde ve 1970'te Omega Beta 21 biçiminde ticari tanıtıldı. Bu cihazlar, pille çalışan bir osilatör devresi tarafından çalıştırılan, 8.192 Hz'de titreşen bir kuvars kristal rezonatör kullanıyordu. Quartz mekanizmalar 262 kHz kadar yüksek frekanslarla tasarlanmış olsa da, çoğu quartz saat osilatörü artık 32.768 Hz'de çalışıyor. 1980'lerden beri mekanik saatlerden daha fazla kuvars saat pazarlandı.

Saatin hareketi, zamanın geçişini ölçen ve şimdiki zamanı gösteren mekanizmadır. Hareketler tamamen mekanik, tamamen elektronik veya her ikisinin bir karışımı olabilir. Günümüzde esas olarak zaman işleyişine yönelik saatlerin çoğu, saat kadranında zamanı gösteren mekanik ibreler ile elektronik hareketlere sahiptir.

Mekanik saatler genellikle günde saniyelik hatalarla daha az hassastır ve pozisyona, sıcaklığa ve manyetizmaya duyarlıdır. Ayrıca üretimleri maliyetlidir, düzenli bakım ve ayarlamalar gerektirirler ve arızalara daha yatkındırlar. Bununla birlikte, mekanik saatlerin işçiliği, özellikle saat koleksiyoncuları arasında, saat satın alan halkın bir kısmının ilgisini çekmeye devam ediyor.  İskelet saatler, mekanizmayı estetik amaçlarla görünür kılmak üzere tasarlanmıştır.
Mekanik bir hareket, bir yayın çözülen ve sarılan kısımlarını kontrol etmek ve sınırlamak için bir eşapman mekanizması kullanır, aksi takdirde basit bir çözülmeyi kontrollü ve periyodik bir enerji salınımına dönüştürür.  Mekanik bir hareket, spiral yay ile birlikte bir denge çarkı da kullanır. Sarkaçlı bir saatin sarkaçına benzer bir şekilde saatin dişli sisteminin hareketini kontrol eder. Mekanik hareketler için parça olan tourbillon yerçekimi yanlılığının zaman işleyişi üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak veya azaltmak için kullanılır. Tam kollu hareket olan pim kollu eşapman, Timex Group USA ve birçok İsviçreli üretici tarafından büyük miktarlarda üretildi. Tuning-fork saatler bir tür elektromekanik hareket kullanır. 1960 yılında Bulova tarafından tanıtılan, hassas bir frekansa sahip bir diyapazon kullanırlar.

Otomatik saat, kullanıcının vücudunun doğal hareketleriyle mekanik bir hareketin ana kaynağını geri saran saattir.  İlk otomatik kurma mekanizması 1770 yılında Abraham-Louis Perrelet tarafından cep saatleri için icat edildi. Ancak ilk "kendinden kurmalı" veya "otomatik" kol saati, 1923'te John Harwood adlı bir İngiliz saat tamircisinin icadıydı. Bu tür saatler, kullanıcı tarafından herhangi bir özel işlem gerektirmeden kendi kendine kurulur.
Nisan 2014'te Swatch Group, sistem51 kol saatini piyasaya sürdü. Sadece 51 parçadan oluşan tamamen mekanik bir harekete sahiptir.

Kuvars hareketleri olarak da bilinen elektronik hareketlerin, kuvars kristali dışında çok az hareketli parçası vardır veya hiç yoktur. Piezoelektrik etki ile titreştirilir. Şeklini değiştirerek tepki veren kristale değişken bir elektrik voltajı uygulanır, böylece bazı elektronik bileşenlerle birlikte bir o

Kombinatorik, genellikle sonlu soyut nesneleri konu alan soyut matematik dalıdır. Dalla ilgilenen matematikçilere kombinatoryalist veya kombinatorist denir. Matematiğin, cebir, olasılık kuramı, ergodik teori ve geometri gibi farklı dallarıyla da ilgili olan kombinatorik ayrıca bilgisayar bilimi ve istatistiksel fizik gibi dallarda uygulanmıştır. Kombinatorik dahilindeki konulardan bazıları; belirli kriterleri karşılayan nesnelerin "sayılması", kriterlerin ne zaman karşılanmış olacağına karar vermek, kriterleri karşılayan nesnelerin inşa edilmesi ve analiz edilmesi, "en büyük", "en küçük" veya "optimal" nesneleri bulmak ve bu nesnelerin sahip olabileceği cebirsel yapıları bulmaktır.
Kombinatorik ile ilgili çeşitli kuramlar ve problemler Orta Çağ'da ve hatta antik çağlarda Hindistan ve Çin gibi medeniyetlerde mevcuttur. Her ne kadar özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru birçok güçlü teori ortaya konmuşsa da, kombinatorik problem çözmekle ne kadar ilgiliyse teori oluşturmakla da o kadar ilgilidir. Kombinatoriğin en eski ve erişilebilir konularından birisi de graf teorisidir ki bu teorinin diğer birçok alanla da (doğal olarak) ilişkisi mevcuttur.
Basit bir kombinatoryal soruyu örnek vermek gerekirse şu soru zikredilebilir: "52 farklı iskambil kağıdından oluşan bir iskambil destesinin kaç tane olası dizilimi vardır?" Cevap 52! yani 52 faktöriyeldir ki bu da yaklaşık 8.0658 × 1067'dir.

Kongre Kütüphanesi Kontrol Numarası (İngilizce özgün adı: Library of Congress Control Number veya kısaca LCCN), Amerika Birleşik Devletlerinin Kongre Kütüphanesindeki kayıtları seri numaraları ile kataloglandığı sistem.
Sistem kitapların içeriklerine göre numaralandırmak yapmamaktadır. Kongre Kütüphanesi Sınıflama Sistemi ile karıştırılmaması gerekir.
Şubat 2008 tarihinde Kongre Kütüphanesi, Kongre Kütüphanesi Kontrol Numaraları için sabit link üreten sistemi oluşturdu.

The Library of Congress Name Authority File (NAF) - Search by Name  7 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Structure of the LC Control Number2 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Traditional and normalized forms of the LCCN5 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LCCN Permalink FAQs9 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Examples of Library of Congress Control Numbers (LCCN) from Penn State University Libraries13 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konrad Ernst Otto Zuse (22 Haziran 1910, Berlin - 18 Kasım 1995 Hünfeld), Alman inşaat mühendisi, mucit ve iş insanıdır. 1936 yılında Z1 adlı programlanabilir bilgisayarı geliştirmiştir.
Z1 ve sonra Z3'ler dünyada ilk sayısal, hafızalı, programlanabilen Turing uyumlu bilgisayarlar olup kendisi ilk modern anlamda bilgisayarın mucidi olarak uluslararası çapta üne kavuşmuştur.
Zuse, ilk işlem kontrolü bilgisayarı olan S2 hesaplama makinesinin icadında yer almıştır. 1941'de dünyanın ilk bilgisayar firmalarından birini kurmuş ve ilk ticari bilgisayar olan Z4'ü üretmiştir. 1943 ve 1945 yılları arasında ilk yüksek seviye programlama dili olan Plankalkül'ü tasarladı. 1969'da Zuse, dijital fizik konseptini Rechnender Raum (Uzayı Hesaplamak) isimli kitabında ortaya attı.
Çoğu çalışması ailesi ve ticari yollarla finanse edildi, ancak 1939'dan sonra Nazi Almanyası hükûmetinden fon almaya başladı.
Savaş sırasında Z3 ve Z4'ler, V1 ve V2 roketlerin balistik hesaplarında kullanıldı. II. Dünya Savaşı nedeniyle Zuse'nin çalışmaları Birleşik Krallık ve ABD'de pek duyulmadı.

Konrad Zuse 22 Haziran 1910 tarihinde Berlin'de doğmuştur. 1912'de babasının kâtiplik işi için ailesiyle beraber günümüzde Polonya sınırları içinde olan Doğu Prusya'nın Braunsberg kasabasına yerleşmiştir. Zuse Braunsberg'de Collegium Hosianum'da eğitim görmüş, ardından 1923'te ailesiyle Hoyerswerda'ya yerleşmeleri sonucu Abitur'unu 1928 yılında oradaki bir lisede tamamlamıştır.
Abitur'u geçtikten sonra Zuse Berlin Teknik Üniversitesi'ne kaydoldu ve mühendislik ile mimarlık okudu ancak ikisini de sıkıcı buldu. Zuse sonrasında inşaat mühendisliği alanına kaydoldu ve 1935'te mezun oldu.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Zuse Ford'da çalıştı. İşe tasarım mühendisi olarak Schönefeld'deki Henschel Uçak Fabrikası'nda başladı. Yaptığı iş çoğu rutin hesaplamayı elle yapmayı gerektiriyordu ve bu durum Zuse'nin bu hesapların bir makineye yaptırabileceği üzerine kafa yormasına yol açtı.
1935'te Zuse ailesinin evinde bilgisayar tasarlamaya başladı. 1936'da aile evinde ilk bilgisayar denemesi Z1'in ilk prototipini üretti. Z1, ikili sistem tabanlı kayan nokta aritmetiği yapabilen, kısıtlı şekilde programlanabilen ve 35 mm'lik filmlerden veri okutulabilen mekanik bir hesap makinesiydi.

1937'de Zuse, von Neumann mimarisini andıran 2 patent yolladı. 1938'de 30.000 parçadan oluşan ve yetersiz mekanik hassasiyet nedeniyle iyi çalışmayan Z1'i resmen tamamladı. 30 Ocak 1944'te Z1 ve orijinal taslakları Berlin Muharebesi'ndeki RAF hava saldırıları sonucu yok oldu.
Zuse çalışmalarını tamamen kendi başına döneminin önde gelen bilgisayar bilimcileri ve matematikçilerinden bağımsız olarak yürüttü. 1936 ve 1945 arasında entelektüel olarak neredeyse tamamen kendi başınaydı.

1939'da Zuse orduya çağırıldı ve Z2'yi yapmakla görevlendirildi. Eylül 1940'ta Zuse Z2'yi Alman Havacılık Deney Enstitüsü uzmanlarına tanıttı. Z2, Z1'in telefon röleleriyle güncellenmiş haliydi.
1940'ta Alman hükûmeti, Zuse ve firmasını Almanca: Aerodynamische Versuchsanstalt (AAE, Aerodinamik Araştırma Enstitüsü, Alman Havacılık Araştırma Enstitüsü öncülü) aracılığıyla fonladı. AAE, Zuse'nin bilgisayarını kanatlı bomba üretimi için kullanmak istiyordu. Zuse, radyo kontrollü uçan bombaları kontrol edebilen S1 ve S2 hesap makinelerini icat etti. S2, program ile kontrol edilen gömülü bir analog dijital dönüştürücüye sahipti. S2 bu sebeple ilk işlem kontrollü bilgisayar olarak kabul edilmektedir.
1941'de Zuse, makinelerini üretime sokmak için aile evinin önündeki bir atölyeyi kiraladı ve Zuse Aparat İnşa (Almanca: Zuse Apparatebau) isimli bir şirket kurdu.
1941'de basit Z2 makinesini güncelleyerek Z3'ü tasarladı. 12 Mayıs 1941'de Zuse, atölyesinde ürettiği Z3'ü kamuoyuna tanıttı. Z3, ikili sistem tabanlı, 22-bit'lik kayan nokta aritmetiği yapabilen, döngüler ile programlanabilen ancak koşullu atlama içermeyen, telefon rölesi bazlı hafıza ve hesap üniteleri içeren elektromekanik bir hesap makinesiydi. Makinede kullanılan telefon röleleri yedek parçacılardan temin edilmişti. Koşullu atlama özelliğine sahip olmamasına karşın Z3, Turing uyumlu bir makine olduğundan bilgisayar olarak nitelendirilir. Ancak Zuse'nin Z3'ü tasarladığı dönem Turing uyumluluğundan haberi yoktu ve bilgisayarın Turing kapasitesi ancak 1998'de gösterildi.
Z3, tarihin ilk tamamen çalışan elektromekanik bilgisayarı, hesaplamalarını otomatik hale getirmek isteyen Alman hükûmeti destekli DVL tarafından %50 oranında fonlanmıştı. Zuse'nin proje ortağı Helmut Schreyer tam destek için hükûmete talepte bulunsa da proje "stratejik olarak önemsiz" görüldüğünden bu talep reddedilmiştir.

1937'de Schreyer Zuse'ye mantıksal kapı olarak vakum tüpü kullanmayı önermiş ancak o dönem Zuse bunun çılgınca olduğunu düşünmüştür. Zuse'nin atölyesi 1943'te Berlin'in bombalanması sırasında Z3 ile birlikte, aile evi ise 1944'teki bombalamalarda Z1 ve Z2 ile birlikte yok olmuştur. Ancak Zuse'nin üstünde çalıştığı Z4 bilgisayarı bombalamalardan tek parça olarak kurtarılabilmiştir.
3 Şubat 1945'te hava saldırıları Luisenstadt ve komşu mahallelere ağır hasar vermiştir. Bu gelişme Zuse'nin çalışmalarını durdurmak zorunda kalmasına sebep olmuştur. 14 Şubat'ta yarı bitmiş, telefon röle-bazlı Z4 bilgisayar toplanıp Berlin'e götürülmüş ve 2 hafta sonra Göttingen'e varmıştır.
Bu makineler, Alman ordusunun 1941 ile 1945 yılları arası modern seyir füzelerinin öncülü olan Henschel Werke Hs 293 ile Hs 294 güdümlü füzelerinin geliştirilmesine katkı sağlamıştır. S1'in devre tasarımı, Zuse'nin Z11 bilgisayarının öncülüydü. Zuse bu makinelerin Almanya'ya taarruza geçen Sovyet askerleri tarafından el konulduğuna inanmaktaydı.
Z4 bilgisayarı üzerinde çalışırken Zuse makine dilinde programlamanın zor olduğunu fark etti ve bunun üzerine bir doktora tezi yazdı. Yazdığı tez, ilk üst seviye programlama dili "Plan Kalkülüs" (Almanca: Plankalkül) ve ilk gerçek bilgisayar satranç motoru gibi döneminin ötesinde araştırma ve incelemeler içeriyordu.

1945 Luisenstadt bombardımanından sonra Zuse, Berlin'den kırsal Allgäu'ya taşındı. İşgal altındaki Almanya'daki kıtlık nedeniyle Zuse bilgisayar tasarlayamıyordu.
Zuse dünyanın ilk bilgisayar şirketi olarak kabul edilen Zuse-Hopferau Mühendislik Ofisi'ni (Almanca: Zuse-Ingenieurbüro Hopferau) kurdu. Şirket 1946'da ETH Zürih desteğiyle üniversite çevresi ve IBM'den sermaye buldu.
Alman bilgisayar bilimi öncülerinden Heinz Billing'e göre 1947'de Alan Turing ile Konrad Zuse Göttingen'de buluştu. Buluşma konferans gibiydi. Buluşmada İngiltere'den Womersley, Turing, Porter; Almanya'dan Zuse, Walther ve Billing vardı.
Zuse, Z4'ün yapımına ancak 1949'da devam edebildi. 1949 yılında bilgisayarı ETH Zürih'den matematikçi Eduard Stiefel'e gösterdi.

Kasım 1949'da Zuse, Almanya'nın Haunetal-Neukirchen bölgesinde yine Zuse KG isminde bir şirket kurdu. 1957'de şirketin ana ofisi Bad Hersfeld'e taşındı. Z4 Temmuz 1950'de tamamlandı ve ETH Zürih'e götürüldü. Bu dönem Z4, Orta Avrupa'nın tek işlevsel dijital bilgisayarı ve düzgün çalışmayan BINAC'den sonra dünyanın ilk ikinci satılan bilgisayarıydı. Zuse KG'nin Z43'e kadar olan bilgisayar modellerinin hepsi bizzat Konrad Zuse ile şirketi tarafından tasarlandı ve üretildi. Bu bilgisayarlardan kayda değer olanlardan birisi optik endüstrisine ve üniversitelere satılan Z11 ve manyetik depolamaya sahip ilk bilgisayar olan Z22'dir.
Donanım alanında çalışma yapmaya ara veren Zuse, Plankalkül isimli yazılım dili üzerine çalışmaya devam etti ve tezinin parçalarını 1948 ve 1959 arası kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Ancak tezin tamamı 1972'ye kadar yayınlanmadı. Zuse, tezini doktora başvurusu olarak Augsburg Üniversitesi'ne yolladı ancak tez Zuse'nin 400 mark tutarında kayıt ücretini ödemeyi unutması sonucu reddedildi. Reddediliş Zuse'yi yıldırmadı.
Plankalkül, ALGOL 58 isimli başka bir yazılım dilinin tasarımına ilham verdi ama dil ancak Joachim Hohmann'ın 1975'teki teziyle hayata geçirildi. ALGOL dilinin mucitlerinden Heinz Rutishauser, Plankalkül ile ilgili bir yazısında "İlk algoritmik dil tasarımı 1948'de K. Zuse tarafından ortaya konmuştur. Zuse'nin gösterimi çok genel olmasına karşın tasarımı hak ettiği ilgiyi görememiştir." ifadelerini kullanmıştır. Plankalkül, 1998 ile 2000 yılları arasında Berlin Özgür Üniversitesi tarafından güncellenmiştir. Donald Knuth bir düşünce deneyinde "Ya (İkinci Dünya Savaşı sırasında) bombalama gerçekleşmeseydi ve (Zuse'nin) doktora tezi planlandığı gibi yayınlansaydı?" sorusunu yöneltmiştir.

1956'da Zuse yüksek çözünürlüklü bir çizici cihaz üzerine çalışmaya başladı. Cihaz, 1961 Hanover Fuarı'nda sergilendi ve Frieder Nake'nin öncü bilgisayar sanat çalışmaları sayesinde teknoloji çevrelerinin dışında da bilinirlik kazandı. Zuse ayrıca ZUSE Z90 ve ZUSE Z9004 isimli iki çizici daha tasarlamıştır.

Konrad Zuse, Haziran 1945'te Gisela Brandes ile evlendi. Beş çocuğundan ilki olan Horst, Kasım 1945'te dünyaya geldi.
Zuse, Nazi Partisi'ne hiçbir zaman üyelikte bulunmamasına karşın Nazi savaş gayretine sağladığı katkılar hakkında görüş bildirmemiştir. Sonraları modern zamanda mühendis ve bilim insanlarının çalışmalarına devam edebilmek için şeytanla pazarlık yapmaları gerektiğini öne sürmüştür.
Zuse emekli olduktan sonra ressamlığa merak sardı. Eserlerinde "Kuno [von und zu] See" rumuzunu kullanmıştır.
Zuse ateistti.
Zuse 18 Aralık 1995'te Hünfeld, Hesse'de kalp yetmezliği sebebiyle öldü.

Zuse'ye çalışmaları için bir grup ödül verilmiştir:

Werner von Siemens-Ring (1964, Fritz Leonhardt ve Walter Schottky ile birlikte)
Harry H. Goode Hatıra Ödülü (1965, George Stibitz ile birlikte)
Wilhelm Exner Madalyası (1969)
Bundesverdienstkreuz (1972) – Büyük Liyakat Haç'ı
Bilgisayar Tarihi Müzesi Arkadaş Ödülü (1999)
Berlin Zuse Enstitüsü onun ismini taşımaktadır.
Gesellschaft für Informatik'in (Alman Bilişim Derneği) yıllık olarak verdiği Konrad Zuse Madalyası ve Zentralverband des Deutschen Baugewerbes'ün (Alman İnşat Merkezi Derneği) aynı isimdeki madalyası onun ismini taşımaktadır.
Z3 ve Z4 bilgisayarlarını

Kontrol sistemi, diğer cihaz veya sistemlerin davranışlarını doğrudan veya dolaylı olarak yöneten, kontrol eden bir cihaz veya cihaz grubudur. Endüstriyel ürünler için endüstriyel kontrol sistemi kullanılır.
Kontrol sistemi değişim ve birleşime göre ana grubu ayrılır: mantıksal veya ardışık kontroller veya geribildirim veya doğrusal kontroller. Ayrıca doğrusal kontrol uygulamalarını kullanarak mantığın yapısını basitleştiren bulanık mantık vardır. Bazı cihazlar veya sistemler doğal olarak (yapıları itibarıyla) kontrol edilemez.

"Kontrol sistemi", örneğin bir hidrolik preste, güvenlik bariyerleri bulunduğu müddetçe hareket etmesini (açılıp/kapanmasını) engelleyen mantıksal kontrol haricinde ayrıca elle açma veya kapatma kontrollerinde de uygulanabilir.
Bir otomatik ardışık kontrol sistemi, belirli bir işi yapmak üzere uygun iş sırasına göre dizilen bir dizi mekaniksel aktüatörü tetikler. Çeşitli elektriksel ve pnömatik transduserler örneğin bir karton kutuyu katlayıp yapıştırabilir, içine ürün koyabilir ve ardından bir otomatik paketleme makinesi ile ambalajlayabilir. Programlanabilir Mantıksal Denetleyiciler (PLC), bu gibi işleri yapmak için kullanılır. Fakat bunlarda başka teknoloji vardır.
Doğrusal (geribildirim) sistemlerinde, içinde sensörler, kontrol algoritmaları ve aktüatörler bulunan bir kontrol döngüsü, setpoint veya referans değerine göre bir değişkeni ayarlamak üzere düzenlenir. Örneğin, içinde mineral yağ bulunan basınçlı kazanda ölçülen basınç büyüklüğü, referans değerinin altına düştüğünde, kontrol sistemi gereken basıncı sağlamak için kazana boru tesisatı ile bağlanan pompayı devreye alır ve kazana yağ pompalar.

Endüstriyel ve özel amaçlı mantıksal kontrol sistemlerinde kontrol elemanı olarak PLC veya mikroişlemci kullanılır.
Mantıksal denetleyiciler; anahtar, fotosel, basınç anahtarını vb. tetikleyebilir ve çeşitli olayları gerçekleştirmek için devreyi açar veya kapatır. PLC yazılımı, merdiven mantığı gibi farklı yollarla yazılabilir.
Asansör, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi vb. yerlerde başlat-durdur işlemlerini yapan kontrol sistemi vardır.

Otomatik kontrol
PID
SCADA
PyConSys 1 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kriptografi, kriptoloji ya da şifreleme (Eski Yunancadan: κρυπτός, romanlaştırılmış: kryptós "gizli, saklı" ve γράφειν graphein, "yazma" veya -λογία -logia, "çalışma"), okunabilir durumdaki bir verinin içerdiği bilginin istenmeyen taraflarca anlaşılamayacak bir hale dönüştürülmesinde kullanılan yöntemlerin tümüdür. Kriptografi bir matematiksel yöntemler bütünüdür ve önemli bilgilerin güvenliği için gerekli gizlilik, aslıyla aynılık, kimlik denetimi ve asılsız reddi önleme gibi şartları sağlamak amaçlıdır. Bu yöntemler, bir bilginin iletimi esnasında ve saklanma süresinde karşılaşılabilecek aktif saldırı ya da pasif algılamalardan bilgiyi –dolayısıyla bilginin göndericisi, alıcısı, taşıyıcısı, konu edindiği kişiler ve başka her türlü taraf olabilecek kişilerin çıkarlarını da– koruma amacı güderler.

Bir bilginin güvenli olarak iletileceğinden ya da elde edilmiş bir bilginin güvenli bir şekilde elde edilmiş olduğundan bahsedilebilmesi için, kullanılan iletişim sistemlerinin sahip olması beklenebilecek bazı güvenlik kavramları vardır:

Gizlilik (privacy/confidentiality): Bilgiyi görme yetkisi olanlar dışındaki herkesten gizli tutmak.
Kimlik denetimi (authentication/identification): İletimi gerçekleştirilen bir mesajın göndericisinin gerçekten gönderen kişi olduğu garantisi.
Bütünlük ya da aslıyla aynılık (integrity): Bütünlük bir bağlantının tamamı ya da tek bir veri parçası için, mesajın gönderildiği gibi olduğuna, üzerinde hiçbir değişiklik, ekleme, yeniden düzenleme yapılmadığı garantisi.
Reddedilmezlik (non-repudiation): Göndericinin ondan gelen mesajı inkâr edememesi (böylece bir mesaj gönderildiğinde alıcı göndericinin mesajı gönderdiğini ispatlayabilir).
Erişim kontrolü (access control): İzinsiz kişi ya da uygulamaların erişmemeleri gereken kaynaklara erişemeyecekleri garantisi (ağ güvenliği bağlamında, erişim kontrolü, ana bilgisayar sistemlerine erişimleri kontrol etme ve limitlendirme yetisidir. Bu kontrolü başarmak için, erişimi kazanmaya çalışan her varlık ilk olarak tanımlanmalı veya doğrulanmalıdır. Erişim kontrolü servisleri kimlik denetimi yapılmış varlıkların kaynaklara ancak kendilerine izin verilen şekilde erişebilecekleri garantisini vermekle yükümlüdür).
Bu temel kavramlar dışında zaman bilgisi, tanıklık, anonymity (kimliği gizlilik, meçhullük), sahiplik, sertifikalandırma (tescil), imzalama gibi kavramlardan da bahsedilebilir.

Esas kelimesi ile bir kriptografik sistem içerisinde kullanılan temel işlevlerden bahsedilmektedir. Bir kriptografik sistem, bilgi güvenliğini sağlamak için bir araya getirilmiş birçok küçük yöntemler bütünlüğü olarak görülebilir. Bu yöntemler yapıları itibarı ile üç ana grupta incelenebilirler:

Anahtarsız şifreleme
Gizli anahtarlı şifreleme
Açık anahtarlı şifreleme

Kriptografi sadece bilgi saklaması ve aktarması problemine güvenli bir çözüm aramaktan ibaret değildir. Elektronik imza, elektronik para ve elektronik seçim gibi farklı kullanım alanları da bulunmaktadır. Bu problemlere çözüm getiren protokoller, bahsi geçen şifreleme sistemlerine ek olarak, "kriptografik temel taşları" diyebileceğimiz yöntemler kullanmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Sır Paylaşımı
Sıfır Bilgi Ispatları
Kör İmzalar

Kriptoloji çok eski çağlardan beri insanoğlu tarafından kullanılmaktadır. Bu tarihçeye kısaca bakacak olursak:

MÖ 1900 dolaylarında bir Mısırlı kâtip yazdığı kitabelerde standart dışı hiyeroglif işaretleri kullandı.
MÖ 60-50 Julius Caesar (MÖ 100-44 ) normal alfabedeki harflerin yerini değiştirerek oluşturduğu şifreleme yöntemini devlet haberleşmesinde kullandı. Bu yöntem açık metindeki her harfin alfabede kendisinden 3 harf sonraki harfle değiştirilmesine dayanıyordu.
725-790 Abu Abd al-Rahman al-Khalil ibn Ahmad ibn Amr ibn Tammam al Farahidi al-Zadi al Yahmadi, kriptografi hakkında bir kitap yazdı (Bu kitap kayıp durumdadır). Kitabı yazmasına ilham kaynağı olan, Bizans imparatoru için Yunanca yazılmış bir şifreli metni çözmesidir. Abu Abd al-Rahman, bu metni çözmek için ele geçirdiği şifreli mesajın başındaki açık metni tahmin etme yöntemini kullanmıştır.
1000 - 1200 Gaznelilerden günümüze kalan bazı dokümanlarda şifreli metinlere rastlanmıştır. Bir tarihçinin dönemle ilgili yazdıklarına göre yüksek makamlardaki devlet görevlilerine yeni görev yerlerine giderken şahsa özel şifreleme bilgileri (belki şifreleme anahtarları) veriliyordu.
1586 Blaise de Vigenère(1523-1596) şifreleme hakkında bir kitap yazdı. İlk kez bu kitapta açık metin ve şifreli metin için otomatik anahtarlama yönteminden bahsedildi. Günümüzde bu yöntem hala DES CBC ve CFB kiplerinde kullanılmaktadır.
1623'te Sir Francis Bacon, 5-bit ikili kodlamayla karakter tipi değişikliğine dayanan stenografı geliştirdi.
1854 : Charles Wheatstone arkadaşı Lyon Playfair'in adını koyduğu Playfair şifresini tasarlamıştır.
1790'da Thomas Jefferson, Strip Cipher makinesini geliştirdi. Bu makineyi temel alan M-138-A, ABD donanmasının 2. Dünya savaşında da kullandı.
1917'de Joseph Mauborgne ve Gilbert Vernam mükemmel şifreleme sistemi olan "one-time pad"'i tasarladılar.
1920 ve 1930'larda FBI içki kaçakçılarının haberleşmesini çözebilmek için bir araştırma ofisi kurdu.
William Frederick Friedman, Riverbank Laboratuvarlarını kurdu, ABD için kripto analiz yaptı, 2. Dünya savaşında Japonlar'ın Purple Machine şifreleme sistemini çözdü.
II. Dünya savaşında Almanlar Arthur Scherbius tarafından icat edilmiş olan Enigma makinesini kullandılar. Bu makine Alan Turing ve ekibi tarafından çözüldü.
1970'lerde Horst Feistel (IBM) DES'in temelini oluşturan Lucifer algoritmasını geliştirdi.
1976'da DES (Data Encryption Standard), ABD tarafından FIPS 46 (Federal Information Processing Standard) standardı olarak açıklandı.
1976 Whitfield Diffie ve Martin Hellman Açık Anahtar sistemini anlattıkları makaleyi yayınladılar.
1978'de Ronald L. Rivest, Adi Shamir ve Leonard M. Adleman: RSA algoritmasını buldular.
1985'te Neal Koblitz ve Victor S.Miller ayrı yaptıkları çalışmalarda eliptik eğri kriptografik (ECC) sistemlerini tarif ettiler.
1990'da Xuejia Lai ve James Massey: IDEA algoritmasını buldular.
1991'de Phil Zimmerman: PGP sistemini geliştirdi ve yayınladı.
1995'te SHA-1 (Secure Hash Algorithm) özet algoritması NIST tarafından standart olarak yayınlandı.
1997'de ABD'nin NIST (National Institute of Standards and Technology) kurumu DES'in yerini alacak bir simetrik algoritma için yarışma açtı.
2001'de NIST'in yarışmasını kazanan Belçikalı Joan Daemen ve Vincent Rijmen'e ait Rijndael algoritması, AES (Advanced Encryption Standard) adıyla standart haline getirildi.

Kriptografi hukuku
Kriptografik algoritmalar
Kriptografik ilkeller
Kriptografik özet fonksiyonu
Kuantum kriptografisi

Kamu Sertifikasyon Merkezi TÜBİTAK UEKAE Açık Anahtar Altyapısı Eğitim Kitabı'ndan
Şifrelerin matematiği: Kriptografi, Canan Çimen, Sedat Akleylek, Ersan Akyıldız

Kuantum bilgisayarı, süperpozisyon ve kuantum dolanıklığı durumlarını kullanan (gerçek ya da teorik) bir bilgisayardır. Kuantum bilgisayarları, kuantum sistemlerinden örnekleme yapan sistemler olarak da görülebilir. Bu sistemler, çok sayıda olasılık üzerinde aynı anda işlem yapacak şekilde evrimleşir; ancak yine de sıkı hesaplama kısıtlamalarına tabidir. Buna karşılık, sıradan ("klasik") bilgisayarlar deterministik kurallara göre çalışır. (Bir klasik bilgisayar, ilke olarak zaman maliyetinin yalnızca basit bir kat artışıyla klasik bir mekanik aygıt tarafından taklit edilebilir. Öte yandan, genel kanıya göre bir kuantum bilgisayarının klasik olarak simüle edilmesi üstel derecede daha fazla zaman ve enerji gerektirir.) Yaygın görüşe göre, bir kuantum bilgisayarı bazı hesaplamaları herhangi bir klasik bilgisayardan üstel derecede daha hızlı gerçekleştirebilir. Örneğin, büyük ölçekli bir kuantum bilgisayarı yaygın olarak kullanılan bazı açık anahtarlı kriptografi şemalarını kırabilir ve fizikçilerin fiziksel simülasyonlar yapmasına yardımcı olabilir. Ancak günümüzde kuantum hesaplamanın donanım uygulamaları büyük ölçüde deneysel aşamadadır ve yalnızca belirli, özel görevler için uygundur.
Kuantum hesaplamada bilginin temel birimi olan qubit (ya da "kuantum bit"), sıradan yani "klasik" hesaplamadaki bit ile aynı işlevi görür. Ancak bir klasik bit yalnızca iki durumdan birinde (ikili/binary) bulunabilirken, bir qubit kuantum süperpozisyonu olarak bilinen iki durumun doğrusal birleşimi hâlinde var olabilir. Bir qubit'in ölçüm sonucu, olasılıksal bir kurala göre bu iki durumdan biri olur. Eğer bir kuantum bilgisayarı qubit'i belirli bir şekilde işlerse, dalga girişimi etkileri istenen ölçüm sonucunun olasılığını artırır. Kuantum algoritmalarının tasarımı, bir kuantum bilgisayarının bu olasılık artırma işlemini gerçekleştirmesini sağlayan yöntemlerin geliştirilmesini içerir.
Kuantum bilgisayarları henüz gerçek dünya uygulamaları için pratik değildir. Yüksek kaliteli qubit'lerin fiziksel olarak üretilmesi zorlayıcıdır. Eğer bir qubit çevresinden yeterince iyi izole edilmezse, kuantum dekoheransına uğrar ve bu da hesaplamalara gürültü (hata) ekler. Ulusal hükûmetler, daha uzun koherens sürelerine ve daha düşük hata oranlarına sahip, ölçeklenebilir qubit'ler geliştirmeye yönelik deneysel araştırmalara büyük yatırımlar yapmıştır. Örnek uygulamalar arasında süperiletkenler (elektrik direncini ortadan kaldırarak elektrik akımını izole eden sistemler) ve iyon tuzakları (tek bir atom parçacığını elektromanyetik alanlarla hapseden sistemler) bulunur. Araştırmacılar, belirli kuantum cihazlarının dar kapsamlı görevlerde klasik bilgisayarlardan daha iyi performans gösterebildiğini ileri sürmüş ve bu görüş yaygın olarak doğru kabul edilmiştir. Bu dönüm noktası kuantum üstünlüğü ya da kuantum avantajı olarak adlandırılır. Ancak bu görevler, gerçek dünya uygulamaları için mutlaka kullanışlı değildir.

 Wikimedia Commons'ta Kuantum hesaplama ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kuantum optiği yarı klasik ve kuantum mekaniği fiziğini kullanarak ışığı içeren olayları ve onun mikroskobik seviyelerdeki maddelerle etkileşimini inceler.

Boşlukta ilerleyen ışığın momentumu ve enerjisi foton olarak bilinen parçacıkların tam katı olacak şekildedir. Kuantum optiği, ışığın birimini foton alıp doğasını ve etkilerini ona göre inceler. Bu kavrayışı mümkün kılan ilk önemli gelişme Max Planck'in 1899'da ortaya koyduğu kara cisim ışıma spektrumunun, ışığın enerjisinin belirli katlarda olması gerektiği hipotezi üzerine doğru modellemesinin yapılmasıydı. Fotoelektrik etkisi Einstein'ın kendisine 1921'de Nobel ödülü kazandıran 1905'te yazdığı makaledeki gibi bu katlanma olayının bir diğer kanıtıdır. Niels Bohr kendi teorisindeki atomların enerji seviyelerinin de belirli katlar şeklinde olması ve özellikle hidrojenin emisyon spektrumunun, optik ışıma hipotezinin de belirli katlar şeklinde olmasına karşılık geldiğini göstermiştir. Bu gelişmelerden sonra ışığın ve maddenin etkileşimini anlamak kuantum mekaniğini bütün olarak anlamak için çok önemlidir. Fakat, kuantum mekaniğinin madde-ışık etkileşimini inceleyen alt bilim alanları aslında ışıktan daha çok madde üzerine bir araştırma gibi kabul edilir. Bu yüzden 1960'larda genellikle atom fiziğinden ve kuantum elektroniğinden daha çok bahsedilirdi. Lazer fiziği, yani bu cihazların çalışma ilkeleri, tasarımları ve uygulamaları- önemli bir alan haline geldi ve lazerin çalışma ilkelerinin altında yatan kuantum mekanikleri artık ışığın özelliklerine daha çok önem verilerek inceleniyor ve kuantum optiği ismi artık bir gelenek haline geldi.
Lazer fiziği sağlam teorik temellere ihtiyaç duyduğu için ve ayrıca bunların araştırılması yararlı olduğunu kısa zamanda gösterdiği için, kuantum optiğine olan ilgi kat kat arttı. Dirac'ın kuantum alan teorisini takip eden George Sudarshan, Roy J. Glauber ve Leonard Mandel 1950 ve 1960'larda kuantum teorisini elektromanyetik alanlarda uygulayarak ışığın foto tespitinin ve istatistiğinin (ahenk derecesine bakınız) daha detaylı anlaşılmasını sağladı. Bu da uyum durumunun ışığın elektromanyetik alanların dalgaları klasik şekilde açıklamayla tamamen anlaşılamayacağı fark edilince, lazer ışığı, termal ışık ve egzotik sıkıştırılmış haller vs. arasındaki değişiklikleri ilgilendiren bir kavram olarak tanıtılmasına yol açtı. 1977'de Kimble ve diğerlerinin tek atomun her seferinde tek foton yayımladığını göstermesi üzerine ışığın fotonlardan oluştuğuna dair daha ilgi çekici kanıtlar bulundu. Işığın önceden bilinmeyen klasik hallere benzemeyen kuantum halleri, örneğin sıkıştırılmış ışık da sonradan keşfedilmiş oldu.
Kısa ve aşırı kısa lazer atımlarının gelişimi – Q atımı ve model kilidi teknikleriyle oluşturuldu- süper hızlı işlem olarak bilinen çalışma alanının yolunu açtı. Katı hal araştırma uygulamaları (Raman spektroskopisi) bulundu ve ışığın madde üzerindeki mekanik kuvvetleri çalışıldı. İkinci olarak bahsettiğimiz, ışığın madde üzerindeki mekanik etkisi, atom bulutlarının hatta küçük biyolojik örneklerin lazer ışın demetiyle optik tuzaklarla veya optik cımbızlarla havaya kaldırıp konumlandırılmasını sağladı. Bu ve beraberinde Doppler soğutması, meşhur Bose-Einstein yoğunlaşmasını gerçekleştirebilmek için gerekli olan teknolojinin en önemli parçalarından biridir.
Diğer önemli başarılar da kuantum dolanıklığı, kuantum ışınlanması ve kuantum mantık kapılarıdır. Kuantum mantık kapıları, bir parça kuantum optiğinden bir parça da bilgisayar biliminden türemiş kuantum bilgi kuramının önemli ilgi alanıdır.
Kuantum fizikçileri arasında bugünün ilgi alanları parametrik dönüşümü, parametrik salınım, daha da kısa(attosaniye) atımlar, kuantum bilgi kuramında kuantum optiğinin kuantum optiğinin kullanılışı, atomların tek olarak işlenmesi, Bose-Einstein yoğunlaşması, uygulamaları ve nasıl kullanılacağı (atom optiği olarak da bilinen alt dal) uyumlu mükemmel emiciler ve daha fazlası üzerinedir. Kuantum optiği özellikle mühendislik ve teknolojik gelişime uygulamaları altında tanımlanan başlıklar bugünlerde genellikle fotonik olarak adlandırılır.
Kuantum optiği üzerine çalışmalar için birçok Nobel ödülü verilmiştir. Bunlardan birkaçı:
-2012'de Serge Haroche ve David J. Wineland’in ‘’birbirinden ayrı kuantum sistemleri ölçülendirilmesi ve kullanılmasına olanak veren çığır açıcı deneysel yöntemler’'
-2005'te Theodor W. Hänsch, Roy J. Glauber ve John L. Hall’a.

Quantum teorisine göre ışık sadece elektro-manyetik dalga olarak değil, boşluktaki ışığın hızıyla ilerleyen foton adı verilen parçacıkların akımıdır. Bu parçacıklar bildiğimiz bilardo topları gibi değil, dalga fonksiyonunun sınırlı bölgedeki dağılımlarıyla tanımlanan kuantum mekaniği parçacıkları olarak düşünülmelidir.
Her parçacık, hf'ye denk, -h Planck sabiti ve f ışığın frekansı- bir kuantumluk enerji taşır. Bir tek foton tarafından sahip olunan bu enerji tam olarak fotonu yayımlayan atomun (ya da başka bir sistemin) kesikli olan enerji seviyelerine karşılık gelir. Fotonun maddesel emilimi geri dönüştürülebilir bir işlemdir. Einstein'ın anlık emisyon açıklaması uyarılmış emisyonun varlığını da, lazerlerin var olduğunu gösteren ilke, ön görmüştür. Ancak, mazer'in (ve lazer'in) gerçek bulunuşu yıllar sonra bulunan nüfus terslenmesi oluşturacak yöntemine gerek duyuyordu.
İstatistik mekaniğinin kullanılışı kuantum optiği için temel bir kavramdır. Işık fotonun oluşturulması ve imhası için alan işlemcisi bazında –kuantum elektrodinamiği dilinde- bahsedilir
.
Sık sık karşılaşılan ışık alanı Roy J. Glauber tarafından 1963'te tanıtılan uyumlu haldir. Eşik değerinin çok çok üstündeki tek-fazlı lazerin çıkış gücünü neredeyse tam olarak tanımlamak için de kullanılabilen uyumlu hal, Poisson foton sayısı istatiğini gösterir. Bazı belirli doğrusal olmayan etkileşimler aracılığıyla uyumlu hal, aşırı veya alt Poisson foton istatistiği gösterebilen sıkıştırma operatörü kullanılarak sıkıştırılmış uyumlu hale dönüştürülebilir. Bu tür ışıklara sıkıştırılmış ışık denir. Diğer kuantum halleri farklı ışık demetleri arasındaki foton istatistiği ilişkisine bağlıdır. Örnek olarak, anlık parametrik aşağı dönüştürücü ikiz-demet denilen, idealde her iki demetteki her fotonun bir diğeriyle ilişkili olduğu sistem oluşturabilir.
Atomlar enerji özdurumları arasındaki geçişlerin Einstein'ın ışık yayılımı veya emilimi teorinden türetilen belirli seviyelerdeki enerji spektrumundaki kuantum mekanik salındırıcı olarak düşünülebilir.
Katı haldeki maddeler için katı hal fiziği enerji şeridi modeli kullanılır. Bu genellikle deneylerde kullanılan katı-hal cihazlarında ışığın nasıl tespit edildiğini anlamak için çok önemlidir.

Kuantum elektroniği çoğunlukla 1950 ve 1970'lerde fiziğin kuantum mekaniğinin etkileriyle ilgilenen maddedeki elektronların fotonlarla birlikte olan etkileşimlerini ve içindeki davranışlarını açıklamakta kullanılan alanında kullanılır. Bugün, diğer dallar tarafından çokça kullanıldığı için nadiren kendi başına bir alt-dal olarak düşünülür. Katı hal fiziği, kuantum fiziğini devamlı kullanır ve genellikle elektronlar üzerine yoğunlaşır. Kuantum mekaniğinin elektroniğe özgü uygulaması yarı iletken fiziğinin içerisinde araştırılır. Bu terim, kuantum optiğinin bir parçası olarak üzerinde çalışılan lazer işlemleri için olan temel işlemleri de kapsar. Bu terimin kullanılışı kuantum Hall etkisi ve kuantum hücre otomatının başlangıç çalışmalarıyla da kesişir.

Kullanıcı arayüzü ya da kullanıcı arabirimi  (KA; İnsan-Makine Arayüzü), insanların bir makine, cihaz, bilgisayar programı ya da karmaşık aletlerle etkileşimini sağlayan yöntemlerin bileşkesine verilen addır.
Bu etkileşimin amacı, makinenin insan tarafından etkili bir şekilde çalıştırılmasına ve kontrol edilmesine olanak tanırken, makine aynı anda operatörlerin karar verme sürecine yardımcı olacak bilgileri geri beslemektir. Bu geniş kullanıcı arayüzleri kavramının örnekleri arasında bilgisayar işletim sistemlerinin etkileşimli yönleri, el aletleri, ağır makine operatör kontrolleri ve süreç kontrolleri yer alır. Kullanıcı arayüzleri oluştururken geçerli olan tasarım hususları ergonomi ve psikoloji gibi disiplinlerle ilgilidir.
Genel olarak kullanıcı arayüzü tasarımının amacı, bir makineyi istenen sonucu üretecek şekilde çalıştırmayı kolay, verimli ve keyifli (kullanıcı dostu) hale getiren bir kullanıcı arayüzü üretmektir. Bu genellikle operatörün istenen çıktıyı elde etmek için minimum girdi sağlaması ve aynı zamanda makinenin kullanıcıya yönelik istenmeyen çıktıları en aza indirdiği anlamına gelir.
Kullanıcı arayüzleri, insan-makine arayüzü (HMI) dahil olmak üzere bir veya daha fazla katmandan oluşur. Tipik olarak makinelere fiziksel giriş aygıtı (klavye, fare veya oyun kumandası gibi) ve çıkış aygıtı (bilgisayar monitörleri, hoparlörler ve yazıcılar gibi) ile arayüz oluşturur. HMI uygulayan bir cihaza insan arayüz cihazı (HID) adı verilir. Beyin ile makine arasında bir ara adım olarak vücut parçalarının fiziksel hareketini gereksiz kılan kullanıcı arayüzleri, yalnızca elektrotlar dışında hiçbir giriş veya çıkış cihazı kullanmaz; bunlara beyin-bilgisayar arayüzü (BCI'ler) veya beyin-makine arayüzleri (BMI'ler) denir.

Kullanıcı arayüzü veya insan-makine arayüzü, makinenin insan-makine etkileşimini yöneten kısmıdır. Membran anahtarlar, kauçuk tuş takımları ve dokunmatik ekranlar, İnsan Makine Arayüzünün fiziksel kısmına örnektir.
Karmaşık sistemlerde insan-makine arayüzü tipik olarak bilgisayarlıdır. İnsan-bilgisayar arayüzü terimi bu tür bir sistemi ifade eder. Bilgi işlem bağlamında bu terim tipik olarak insan-bilgisayar etkileşimi için kullanılan fiziksel öğeleri kontrol etmeye adanmış yazılımı da kapsar.
İnsan-makine arayüzlerinin mühendisliği, ergonomi (insan faktörleri) dikkate alınarak geliştirilmiştir. İlgili disiplinler, sistem mühendisliğinin bir parçası olan insan faktörleri mühendisliği (HFE) ve kullanılabilirlik mühendisliğidir (UE).
Arayüz tasarımına insan faktörünü dahil etmek için kullanılan araçlar, bilgisayar grafikleri, işletim sistemleri, programlama dilleri gibi bilgisayar bilimi bilgisine dayalı olarak geliştirilir. Multimodal kullanıcı arayüzü, kullanıcıların birden fazla kullanıcı girişi yöntemini kullanarak etkileşime girmesine olanak tanır.
İnsan-makine arayüzleri için diğer terimler, insan-makine arayüzü (MMI) ve söz konusu makine bir bilgisayar olduğunda, insan-bilgisayar arayüzüdür. Ek kullanıcı arayüzü katmanları, aşağıdakiler dahil bir veya daha fazla insan duyusu ile etkileşime girebilir: dokunsal kullanıcı arayüzü (dokunma), görsel kullanıcı arayüzü (görme), işitsel kullanıcı arayüzü (ses), koku alma kullanıcı arayüzü (koku), denge kullanıcı arayüzü (denge) ve tat alma kullanıcı arayüzü (tat) .
Bileşik kullanıcı arayüzleri (CUI'ler), iki veya daha fazla duyuyla etkileşime giren kullanıcı arayüzleridir. En yaygın CUI, dokunsal bir kullanıcı arayüzü ve grafikleri görüntüleyebilen görsel bir kullanıcı arayüzünden oluşan bir grafiksel kullanıcı arayüzüdür (GUI). Bir GUI'ye ses eklendiğinde multimedya kullanıcı arayüzüne (MUI) dönüşür. Üç geniş CUI kategorisi vardır: standart, sanal ve artırılmış. Standart CUI, klavye, fare ve bilgisayar monitörleri gibi standart insan arayüzü cihazlarını kullanır. CUI sanal bir gerçeklik yaratmak için gerçek dünyayı bloke ettiğinde CUI sanaldır ve bir sanal gerçeklik arayüzü kullanır. CUI gerçek dünyayı engellemediğinde ve artırılmış gerçeklik yarattığında CUI artırılır ve artırılmış gerçeklik arayüzü kullanır. Komut satırı, bağlam duyarlı kullanıcı arayüzü, dokunmatik kullanıcı arayüzü, doğal kullanıcı arayüzü diğer arayüz türleridir.

Kullanıcı arayüzü aşağıdakileri mümkün kılar:

Girdi, kullanıcıların bir sistemin işleyişini değiştirmesi
Çıktı, sistemin kullanıcının işleyişini değiştirmesinin sonuçlarının üretilmesi
Arayüz tasarımı, bilgisayar sistemlerinden arabalara, ticari uçaklara kadar geniş bir yelpazede projelerde yer almaktadır; tüm bu projeler, aynı temel insan etkileşimlerinin çoğunu içerir, ancak aynı zamanda bazı benzersiz beceriler ve bilgi gerektirir. Sonuç olarak, tasarımcılar belirli proje türlerinde uzmanlaşma ve yazılım tasarımı, kullanıcı araştırması, web tasarımı veya endüstriyel tasarım olsun, uzmanlıklarına odaklanan becerilere sahip olma eğilimindedir.
İyi kullanıcı arayüzü tasarımı, kendisine gereksiz dikkat çekmeden eldeki görevi bitirmeyi kolaylaştırır. Kullanılabilirliğini desteklemek, kullanıcının belirli etkileşimleri nasıl gerçekleştirdiğini etkilemek ve tasarımın estetik çekiciliğini geliştirmek için grafik tasarım ve tipografi kullanılır; tasarım estetiği, kullanıcıların arayüzün işlevlerini kullanma yeteneğini geliştirebilir veya azaltabilir. Tasarım süreci, yalnızca operasyonel değil, aynı zamanda kullanılabilir ve değişen kullanıcı ihtiyaçlarına uyarlanabilir bir sistem oluşturmak için teknik işlevsellik ve görsel unsurları dengelemelidir.

Kullanıcı arayüzü tasarımı, kullanıcı ihtiyaçlarının iyi anlaşılmasını gerektirir. Esas olarak platformun ihtiyaçlarına ve kullanıcı beklentilerine odaklanır. Kullanıcı arayüzü tasarımında, projeye bağlı olarak bazıları diğerlerinden daha fazla talep edilen birkaç aşama ve süreç vardır.

Kullanıcı deneyimi
Kullanıcı profili
Kullanıcı kılavuzu
Son kullanıcı güvenliği
Kullanılabilirlik
Benzersiz kullanıcı
Etkileşim tasarımı

Kümeler teorisi, matematiğin, matematiksel nesneler olan kümeleri inceleyen dalıdır. Neredeyse bütün matematik kümeler kuramının kendi dilinde ifade edilebilir. Alman matematikçi Georg Cantor tarafından 1874 ile 1895 yılları arasında geliştirilen ve daha sonrasında, Ernst Zermelo, Kurt Gödel gibi 20. yüzyılın oldukça tanınmış matematikçileri tarafından aksiyomatikleştirilen teoridir.
Aslen, küme kavramının matematiksel varlığı daha eskilere dayansa da, küme denilen bu yapıların incelenmeye başlaması ve bu yapıların anlaşılıp kümeler teorisinin aksiyomatikleştirilmesi 19. yüzyılın sonlarında, 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Küme kavramı her ne kadar çok uzun zamandır bilinse de, matematikte, kümenin ne olduğunun bir tanımı yoktur. Sadece belirli aksiyomatik sistemlerdeki aksiyomları sağlayan yapılara küme denilebilir. Kümeler teorisinin ZFC ve Von Neumann-Bernays-Gödel olmak üzere farklı aksiyomatik tanımları vardır.

Belirlilik
Belirtisiz küme kuramı
Büyük kardinaller
Sayılabilirlik
İç model kuramı
Kardinal fonksiyon
Kombinatoryal küme kuramı
Küme kuramsal topoloji
Tanımlayıcı küme kuramı
Zorlama

Metal oksit yarı iletken alan etkili transistör (MOSFET, MOS-FET veya MOS FET) bir tür alan etkili transistör (FET)’dür ve daha çok silisyum'un kontrollü oksitlenmesi ile üretilir. Voltajı cihazın iletkenliğini belirleyen yalıtımlı bir kapısı vardır. Uygulanan voltaj miktarıyla iletkenliği değiştirme özelliği, elektronik sinyal’lerin güçlendirilmesi veya değiştirilmesi için kullanılabilir.

Metal-yalıtkan-yarı iletken alan etkili transistör (MISFET) terimi neredeyse MOSFET ile eş anlamlıdır. Bir diğer eşanlamlısı ise yalıtımlı- kapı alan-etkili transistördür ("IGFET").
Alan etkili transistör’ün temel prensibi ilk olarak 1925'te Julius Edgar Lilienfeld tarafından patentlendi.
Bipolar transistör'ler (bipolar bağlantı transistörleri/BJT'ler) ile karşılaştırıldığında, MOSFET'in temel avantajı, yük akımını kontrol etmek için neredeyse hiç giriş akımı gerektirmemesidir. Artırma modu MOSFET'te kapı terminaline uygulanan gerilim cihazın iletkenliğini artırır. Azaltma modu transistörlerde kapıya uygulanan voltaj iletkenliği azaltır.
MOSFET adındaki "metal" bazen yanlış isimdir çünkü kapı malzemesi polikristalin silikon tabakası olabilir. Benzer şekilde, isimdeki "oksit" de yanlış isim olabilir çünkü uygulanan daha küçük gerilimlerle güçlü kanallar elde etmek amacıyla farklı dielektrik malzemeler kullanılır.
MOSFET, dijital devrelerde en çok kullanılan transistördür çünkü milyarlarcası bellek yongalarında veya mikroişlemcilerde kullanılır. MOSFET'ler p-tipi veya n-tipi yarı iletkenlerle yapılabildiğinden, tamamlayıcı MOS transistör çiftleri, CMOS mantığı biçiminde çok az güç tüketimli anahtarlama devreleri yapmak için kullanılabilir.

Genellikle tercih edilen yarı iletken silisyumdur. Bazı çip üreticileri, özellikle IBM ve Intel, MOSFET kanallarında silisyum ve germanyum alaşımını (SiGe) kullanır. Galyum arsenür gibi silikondan daha iyi elektriksel özelliklere sahip birçok yarı iletken, iyi yarı iletken-yalıtkan arayüzleri oluşturmaz ve bu nedenle MOSFET'ler için uygun değildir. Diğer yarı iletken malzemeler üzerinde kabul edilebilir elektriksel özelliklere sahip yalıtkanlar oluşturmaya yönelik araştırmalar devam etmektedir.
Kapı akımı kaçağı nedeniyle güç tüketimindeki artışın üstesinden gelmek için, kapı yalıtkanı olarak silisyum dioksit yerine yüksek κ dielektrik kullanılırken, polisilisyum yerine metal kapılar kullanılır (örn. Intel, 2009).
Kapı, geleneksel olarak silisyum dioksitten ve daha sonra silisyum oksinitridden oluşan ince bir yalıtım katmanıyla kanaldan ayrılır. Bazı şirketler 45 nanometrelik düğümde yüksek κ dielektrik ve metal kapı kombinasyonu kullanınır.
Kapı ve gövde terminalleri arasına bir voltaj uygulandığında, üretilen elektrik alanı oksit boyunca nüfuz eder ve yarı iletken-yalıtkan arayüzünde ters dönüşüm katmanı veya kanalı oluşturur. Ters çevirme katmanı, akımın kaynak ve drenaj terminalleri arasında geçebileceği bir kanal sağlar. Kapı ve gövde arasındaki voltajın değiştirilmesi bu katmanın iletkenliğini modüle eder ve böylece drenaj ve kaynak arasındaki akım akışını kontrol eder. Buna, artırma modu denir.

MOSFET, JFET'e pek çok yönden benzerlik gösterir. JFET'de Gate Source ters polarlanmış bir PN oluşturmaktadır. MOSFET'de ise böyle değildir. MOSFET'de gate (Türkçe: kapı) öyle oluşturulmuştur ki drain ile source arasındaki bölge üzerine silikon dioksit ve onun üzerine de gate elektrodu (metal plaka) konularak yapılmıştır. Böylece kapı metal elektrotu ile drain ve source arasına bir yalıtkan konulmuş olur. Buradaki yalıtkan silikon dioksit(SiO2)'dir. Silikon dioksit çok iyi bir yalıtkandır ve ayrıca mükemmel mekanik özelliklere sahiptir. Metal oksit ve yarı iletken bir kapı oluşturur ve MOSFET adının oluşmasını sağlar. Bu nedenle kapı gerilimine JFET' de olduğu gibi bir sınırlandırma konulmamıştır. Tabi bu teoriktir. Kapı yalıtkanı o kadar incedir ki eğer bir koruma yoksa vücudumuzdaki gerilim bile bu yalıtkanı delmeye yeter. Ayrıca bu yalıtkan yüzünden kapı akımı neredeyse hiç yoktur ve giriş empedansı çok yüksektir. Tipik olarak kapı akımı 10−14 A (0,01piko amper) ve 1014 ohm (10.000 Giga ohm).
Kapı geriliminin sınırlı olmaması ayrıca MOSFET'de iki durumda çalışma olanağı sağlar. Bunlar "Arttırılmış - Enhancement" ve "Azaltıcı - Depletion" çalışma şekilleridir. Enhancement MOSFET' ler uygun şekilde kutuplanmadığı sürece üzerlerinden akım akmaz. Çünkü kapı geriliminin sıfır olması ile kaynak ve savak arasında iki tane arka arkaya bağlanmış PN diyotu vardır. Savak-kaynak gerilimi ne değerde olursa olsun kaynak akımı akmaz. Depletion tipi MOSFET'ler Enhancement tiplerinin tam tersidir. Bu tip MOSFET'ler normalde "ON" tipi MOSFET'lerdir. Gate uygun şekilde bayslanmadığı sürece akım geçirirler.
Enhancement MOSFET'in kabaca üç çalışma bölgesi vardır:

Kesim: Kapı-kaynak gerilimi, eşik geriliminden düşük olduğunda, 
  
    
      
        
          V
          
            G
            S
          
        
        <
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{GS}<V_{Th}}
  
, savak akımı sıfıra çok yakındır 
  
    
      
        
          I
          
            D
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle I_{D}=0}
  
.
Doğrusal: Kapı-kaynak gerilimi, eşik geriliminden yüksek, 
  
    
      
        
          V
          
            G
            S
          
        
        >
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{GS}>V_{Th}}
  
 ve savak-kaynak gerilimi kapı-kaynak gerilimi ile eşik gerilimi arasındaki farktan daha düşük 
  
    
      
        
          V
          
            D
            S
          
        
        <
        
          V
          
            G
            S
          
        
        −
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{DS}<V_{GS}-V_{Th}}
  
 olduğunda;
Doyum: Kapı-kaynak gerilimi, eşik geriliminden yüksek, 
  
    
      
        
          V
          
            G
            S
          
        
        >
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{GS}>V_{Th}}
  
 ve savak-kaynak gerilimi kapı-kaynak gerilimi ile eşik gerilimi arasındaki farktan daha yüksek olduğunda, 
  
    
      
        
          V
          
            D
            S
          
        
        >
        
          V
          
            G
            S
          
        
        −
        
          V
          
            T
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{DS}>V_{GS}-V_{Th}}
  
, savak akımı (ID) ile kapı gerilimi arasındaki ilişki kabaca aşağıdaki formülle verilir. Bu formüle kare kanunu da denir. SPICE devre benzeşim programında kullanılan 1. seviye model de bu formüle dayanır.

  
    
      
        
          I
          
            D
          
        
        =
        K
        P
        
          
            W
            L
          
        
        (
        
          V
          
            G
            S
          
        
        −
        
          V
          
            T
            h
          
        
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{D}=KP{\frac {W}{L}}(V_{GS}-V_{Th})^{2}}
  

MOSFET, girişinde hiç güç harcamadığı için ve drain - source arası tam olarak "ON" yapıldığında üzerinde çok az güç harcar. Bu nedenle içinde çok sayıda transistör olması istenen entegre devrelerin vazgeçilmez parçalarıdır. Yazının baş taraflarında da söz edildiği gibi MOSFET' in kapısını oluşturan dioksit çok ince olduğundan vücut elektriğinden bile kolayca bozulabilir. Bu durumu önlemek için gate ile MOSFET'i oluşturan alt taş (substrate) arasına bir zener diyot fabrikasyon olarak yerleştirilir. Bu zenerin iletime geçme voltajı düşük olacağına göre dışarıdan gelebilecek gerilimler zener üzerinden kısa devre olur. Fabrikasyon tedbirler alınmasına rağmen bu tür transistörleri taşırken dikkatli olmalı, eğer bacakları bir tel ya da benzeri bir şeyle kısa devre edilmişse bunu, transistörü yerine taktıktan sonra çıkarmalıdır.
Günümüzde MOSFET transistörlerinin yerine BJT tipi transistörler daha fazla kullanılmaya başladığından daha az tercih edilir hale gelmektedirler.

Understanding power MOSFET data sheet parameters - NXP PDF Application Note AN11158
An introduction to depletion-mode MOSFETs
Power MOSFETs6 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mosfet Bilgisi ve Mosfetin Sürülmesı12 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mosfet Özellikleri, Mosfet Çeşitleri15 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Makine, bir iş yapmak için kuvvet uygulamak ve hareketi kontrol etmek için güç kullanan fiziksel bir sistemdir. Terim genellikle motor kullanan yapay cihazlara veya moleküler makineler gibi doğal biyolojik makromoleküllere de uygulanır.
Makineler, hayvan ve insan gücüyle, rüzgâr ve su gibi doğal güçlerle veya kimyasal, termal veya elektrik, mekanik veya otomatik gücüyle çalıştırılabilir ve çıkış kuvveti ve hareket uygulamasını elde etmek için tahrik eleman girişini şekillendiren bir mekanizma içerebilir. Ayrıca mekanik sistem denilen, hareketi planlayan ve performansı izleyen bilgisayar ve sensörleri de olabilir.
Rönesans doğa filozofları, yükü harekete geçiren altı basit makineyi tanımladı ve bugün mekanik avantaj denilen çıkış kuvvetinin giriş kuvvete oranını hesapladılar.
Modern makineler, yapısal elemanlardan, mekanizmalardan ve kontrol bileşenlerinden oluşan ve kullanışlı kullanım için arayüzler içeren karmaşık sistemlerdir. Örnekler arasında şunlar yer alır: trenler, otomobiller, tekneler ve uçaklar gibi çok çeşitli araçlar; bilgisayarlar, bina hava işleme ve su işleme sistemleri dahil olmak üzere ev ve ofisteki cihazlar; ayrıca çiftlik makineleri, makine aletleri ve fabrika otomasyon sistemleri ve robotlar.
Modern makineler, yapısal elemanlardan, mekanizmalardan ve kontrol bileşenlerinden oluşan ve rahat kullanım için arayüzlü karmaşık sistemlerdir. Otomobil, tekne ve uçak gibi çeşitli taşıtlar; bilgisayarlar dahil ev ve ofisteki cihazlar, bina hava işleme ve su işleme sistemleri; tarım makineleri, takım tezgâhları, fabrika otomasyon sistemleri ve robotlar bazı makine örnekleridir.

Mekanik sistem, kuvvet ve hareket gerektiren bir iş yapmak için gücü yönetir. Modern makineler (i) kuvvet ve hareket üreten tahrik elemanları ve güç kaynağı, (ii) çıkış kuvvetlerinin ve hareketin özel bir uygulaması için motor girişini düzenleyen mekanizma sisteminden, (iii) çıkışı performans hedefiyle karşılaştıran ve ardından motor girişini yönlendiren sensörlere sahip kumanda cihazından ve (iv) levye kolları, elektrik anahtarları ve ekrandan oluşan operatör arayüzünden oluşan sistemlerdir. Bu, pistonu itmek için genleşen buhar tarafından gücün sağlandığı Watt'ın buhar makinesinde görülebilir. Hareketli kiriş, bağlantı kolu ve krank, pistonun doğrusal hareketini çıkış kasnağında dönüş hareketine çevirir. Sonuçta bu kasnak dönüşü, piston silindirine buhar veren valfi kontrol eden uçan top regülatörünü çalıştırır.
"Mekanik" sıfatı, bir sanat veya bilimin pratik uygulamasında ve ayrıca mekanik tarafından ele alınan hareket, fiziksel kuvvetler, özellikler veya etkenlerle ilgili veya bunların neden olduğu beceriyi belirtir. Benzer şekilde Merriam-Webster Sözlüğü "mekanik" kelimesini makine veya aletlerle ilgili olarak tanımlar. 
Bir makineden geçen güç akışı levye kolları, dişliler, otomobiller ve robotik sistemlere kadar çeşitli cihazların performansını anlama yolunu verir. Alman mekanist Franz Reuleaux, "makine, doğanın mekanik kuvvetlerinin belirli hareketlerle birlikte iş yapmaya zorlanabileceği şekilde düzenlenmiş dirençli cisimlerin bir bileşimidir" diye yazmıştır. Kuvvet ve hareketin gücü tanımlamak için birleştiğine dikkat ediniz. 
Daha yakın zamanlarda, Uicker ve diğerleri makinenin "güç uygulamak veya yönünü değiştirmek için bir cihaz" olduğunu belirttiler. McCarthy ve Soh makineyi "genellikle bir güç kaynağından ve bu gücün kontrollü kullanımı için bir mekanizmadan oluşan sistem olarak tanımlar.

Bir makinenin temel mekanik bileşenlerine makine elemanları denir. Bu elemanlar üç temel türdür (i) gövde parçaları, yataklar, miller, kamalar, bağlantı elemanları, contalar ve yağlayıcılar gibi "yapısal bileşenler", (ii) dişli takımları, kayış veya zincir tahrikleri, bağlantılar, kam ve izleyici sistemleri, frenler ve kavramalar dahil gibi çeşitli şekillerde hareketi kontrol eden mekanizmalar ve (iii) düğmeler, elektrik anahtarları, göstergeler, sensörler, tahrik elemanları ve bilgisayar kontrolörleri gibi "kontrol bileşenleri" 'dir.
Makine elemanı olmasa da makinenin mekanik parçaları ile kullanıcıları arasında stil ve operasyonel arayüzü sağlayan makine gövdesinin şekli, dokusu ve rengi önemlidir.

Bir dizi makine elemanı, çerçeve, yataklar, kamalar, yay ve contalar gibi önemli yapısal işlevler yapar.

Bir mekanizmanın çerçevesinin önemli bir makine elemanı olduğunun anlaşılması, üç çubuklu bağlantı adını dört çubuklu bağlantı olarak değiştirdi. Makine iskeletleri genellikle kafes veya kiriş elemanlardan monte edilir.
Yataklar, hareketli elemanlar arasındaki arayüzü yönetmek için tasarlanmış bileşenlerdir ve makinelerdeki sürtünme kaynağıdır. Genel olarak, rulmanlar saf dönüş veya düz hat hareketi için tasarlanmıştır.
Yivler ve kamalar, bir mili bir tekerleğe, kasnağa veya dişliye güvenilir şekilde sabitlemenin iki yoludur, böylece bağlantı yoluyla tork aktarılabilir.
Yaylar, ya bir makinenin bileşenlerini yerinde tutabilen veya bir makinenin parçasını desteklemek için süspansiyon görevi gören kuvvetleri sağlar.
Contalar, su, sıcak gazlar veya yağlayıcı gibi akışkanların eşleşen yüzeyler arasında sızmamasını sağlamak için makinenin eşleşen parçaları arasında kullanılır.
Vidalar, cıvatalar, yaylı klipsler ve perçinler gibi bağlantı elemanları bir makinenin bileşenlerinin montajı için kritik önemi vardır. Bağlantı elemanları genellikle çıkarılabilir. Buna karşılık, kaynak, lehimleme, kıvırma ve yapıştırıcı uygulamaları gibi birleştirme yöntemlerinde genellikle bileşenleri sökmek için parçaların kesilmesi gerektir.

Makine mühendisliği
Makina Mühendisleri Odası
Makine Tanımlama Kodu
Sanal Makine Yöneticisi
Makine teorisi ve dinamiği
Makine öğrenimi
Makine elemanı
Makine dili
Makine sanayi
Makine çevirisi
Makine çağı
Tutturucu
Robotik

Makine öğrenimi (ML), veriden öğrenebilen ve görünmeyen verilere genelleştirebilen ve dolayısıyla açık talimatlar olmadan görevleri yerine getirebilen istatistiksel algoritmaların geliştirilmesi ve incelenmesiyle ilgilenen, yapay zekâda akademik bir disiplindir. Makine öğrenimi, bilgisayarların deneyimlerinden öğrenerek karmaşık görevleri otomatikleştirmeyi sağlayan bir yapay zeka alanıdır. Bu, veri analizi yaparak örüntüler tespit etme ve tahminlerde bulunma yeteneğine dayanır. Son zamanlarda yapay sinir ağları, performans açısından önceki birçok yaklaşımı geride bırakmayı başardı.
Makine öğrenimi yaklaşımları, doğal dil işleme, bilgisayar görüşü, konuşma tanıma, e-posta filtreleme, tarım ve tıp dahil olmak üzere birçok alana uygulanmıştır. Bu teknikler, genellikle tahmine dayalı analitik olarak tanımlanan iş sorunlarına yönelik uygulamalarda önemli bir rol oynamaktadır. ML, iş sorunlarına yönelik uygulamasında tahmine dayalı analitik denir. Makine öğreniminin tümü istatistiksel temelli olmasa da, hesaplamalı istatistiksel yöntemlerinin önemli bir kaynağıdır.
ML'nin matematiksel temelleri matematiksel optimizasyon (matematiksel programlama) yöntemleriyle sağlanır. Veri madenciliği, gözetimsiz öğrenme yoluyla keşifsel veri analizine (EDA) odaklanan ilgili (paralel) bir bilim dalıdır.
Teorik bir bakış açısından bakıldığında, muhtemelen yüksek olasılıklı doğru (PAC) öğrenme, makine öğrenimini tanımlamak için bir çerçeve sağlar.
Makine öğrenimi araştırmalarının odaklandığı konu bilgisayarlara karmaşık örüntüleri algılama ve veriye dayalı akılcı kararlar verebilme becerisi kazandırmaktır. Bu, makine öğreniminin istatistik, olasılık kuramı, veri madenciliği, örüntü tanıma, yapay zekâ, uyarlamalı denetim ve kuramsal bilgisayar bilimi gibi alanlarla yakından ilintili olduğunu gösterir. Makine öğrenimi, sağlık hizmetlerinde tanı süreçlerinin iyileştirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır; örneğin radyoloji görüntülerinin otomatik analizi, hastalık tahmini ve tedavi planlaması gibi uygulamalarda yüksek doğruluk sağlar.

Makine öğrenimi, bilgisayarların, açıkça programlanmadan karmaşık görevleri otomatikleştirmeyi öğrenmelerini sağlar. Belirli görevleri yerine getirmeleri için sağlanan verilerdeki örüntüleri ve ilişkileri keşfederek bu örüntüleri yeni durumlara uygulama yeteneği kazandırır. Bilgisayarlara atanan basit görevler için, makineye eldeki sorunu çözmek için gereken tüm adımları nasıl uygulayacağını bildiren algoritmalar programlamak mümkündür; bilgisayar tarafında öğrenmeye gerek yoktur. Daha gelişmiş görevlerde insan için gerekli algoritmaları elle yapmak zor olabilir. Uygulamada, insan programcıların gerekli her adımı belirlemesinden ziyade, makinenin kendi algoritmasını geliştirmesine yardımcı olmak daha etkili olabilir.
Makine öğrenimi disiplini, bilgisayarlara tam olarak tatmin edici bir algoritmanın bulunmadığı görevleri gerçekleştirmeyi öğretmek için çeşitli yaklaşımlar kullanır. Çok sayıda olası yanıtın olduğu durumlarda, doğru yanıtlardan bazılarını geçerli olarak etiketlemek bir yaklaşımdır. Bu, daha sonra bilgisayarın doğru yanıtları bulmak için kullandığı algoritmayı/algoritmaları geliştirmede eğitim verisi olarak kullanılabilir. Örneğin, sayısal karakter tanıma görevinde sistemi eğitmek için el yazısıyla yazılmış rakamların MNIST veri kümesi sıklıkla kullanılır.

Makine öğrenimi terimi 1959'da bilgisayar oyunları ve yapay zeka alanında öncü ve IBM çalışanı olan Amerikalı Arthur Samuel tarafından icat edildi. 1960'larda makine öğrenimi araştırmasının temsili bir kitabı, Nilsson'un Öğrenme Makineleri hakkındaki kitabıydı ve çoğunlukla örüntü sınıflandırması için makine öğrenimi ile ilgiliydi. Model tanıma ile ilgili ilgi, 1973'te Duda ve Hart tarafından tanımlandığı gibi 1970'lerde de devam etti.
1981'de, bir sinir ağı 'nın bilgisayar terminalinden 40 karakteri (26 harf, 10 rakam ve 4 özel sembol) tanımayı öğrenmesi için öğretme stratejilerinin kullanımına ilişkin bir rapor verildi.
Tom M. Mitchell, makine öğrenimi alanında incelenen algoritmaların geniş ölçüde alıntılanan daha resmi bir tanımını yaptı: "Bir bilgisayar programının performans ölçüsü "P" ve bazı "T" görev sınıflarıyla ilgili olarak "T" görevlerindeki performansı "E" deneyimiyle iyileşiyorsa "P" ile ölçüldüğü gibi E deneyiminden öğrendiği söylenir.
Makine öğreniminin söz konusu olduğu görevlerin bu tanımı, alanı bilişsel terimlerle tanımlamak yerine temelde operasyonel tanım sunar. Bu, Alan Turing'in "Computing Machinery and Intelligence" adlı makalesinde "Makineler düşünebilir mi?" "Makineler bizim (düşünen varlıklar olarak) yapabildiğimizi yapabilir mi?" sorusuyla değiştirilir.
Günümüzün modern makine öğreniminin iki amacı vardır, biri verileri geliştirilen modellere göre sınıflandırmak, diğer amaç ise bu modellere dayalı olarak gelecekteki sonuçlar için tahminler yapmaktır. Verileri sınıflandırmaya özgü varsayımsal bir algoritma, kanserli benleri sınıflandırmada onu eğitmek için denetimli öğrenmeyle birleştirilen mollerin bilgisayar görüşü kullanabilir. Hal böyle olunca, hisse senedi ticareti için makine öğrenme algoritması, tüccara gelecekteki olası tahminler hakkında bilgi verebilir.

Bilimsel bir çaba olarak makine öğrenimi, yapay zeka arayışından doğdu. Yapay zekanın akademik disiplin olarak ilk günlerinde bazı araştırmacılar makinelerin verilerden öğrenmesini sağlamakla ilgileniyordu. Soruna çeşitli sembolik yöntemlerle ve daha sonra "sinir ağları" denilen yöntemlerle yaklaşmaya çalıştılar; bunlar çoğunlukla perceptronlar ve diğer modellerdi daha sonra istatistiklerin genelleştirilmiş doğrusal modellerin yeniden icatları oldukları anlaşıldı.
Olasılık muhakeme de özellikle otomatik tıbbi tanı için kullanıldı. Ancak, mantıksal, bilgiye dayalı yaklaşım üzerindeki artan vurgu, yapay zeka ile makine öğrenimi arasında bir sürtüşmeye neden oldu. Olasılıklı sistemler, veri toplama ve gösteriminin teorik ve pratik problemleriyle boğuşuyordu.
1980 yılına gelindiğinde, uzman sistemler yapay zekaya hâkim oldu ve istatistik gözden düştü.
Sembolik/bilgiye dayalı öğrenme üzerine çalışmalar AI içinde devam etti ve endüktif mantık programlama'ya yol açtı ancak daha istatistiksel araştırma hattı artık örüntü tanıma da ve bilgi erişimdeydi.
Sinir ağları araştırması, yapay zeka ve bilgisayar bilimi tarafından aynı zamanlarda terk edildi. Bu çizgi de diğer disiplinlerden John Hopfield, Rumelhart ve Hinton‘i içeren araştırmacılar tarafından AI/CS alanının dışında "bağlantısallık" olarak devam ettirildi. Ana başarıları, 1980'lerin ortasında geri yayılımın yeniden buluşuyla ortaya çıktı.
Ayrı bir alan olarak yeniden düzenlenen makine öğrenimi (ML), 1990'larda gelişmeye başladı. Alan, amacını yapay zeka elde etmekten ziyade pratik nitelikteki çözülebilir problemlerle mücadele etmek olarak değiştirdi. Odağı, AI'dan miras aldığı sembolik yaklaşımlar'dan, istatistik ve olasılık teorisi’nden ödünç alınan yöntem ve modellere kaydırdı.
2020 itibarıyla birçok kaynak, makine öğreniminin yapay zekanın bir alt alanı olmaya devam ettiğini iddiasını sürdürüyor.
Ana anlaşmazlık, tüm makine öğreniminin Yapay zeka(YZ)'nın (AI) bir parçası olup olmadığıdır çünkü bu, makine öğrenimini kullanan herhangi birinin YZ kullandığını iddia edebileceği anlamına gelir. Diğerlerinin görüşü, tüm makine öğreniminin yapay zekanın bir parçası olmadığıdır ki burada, makine öğreniminin yalnızca 'akıllı' bir alt kümesi YZ'nin bir parçasıdır.
Makine öğrenimi ve yapay zeka arasındaki farkın ne olduğu sorusu, "The Book of Why" adlı kitabında Judea Pearl tarafından yanıtlanır. Buna göre, makine öğrenimi pasif gözlemlere dayanarak öğrenir ve tahmin eder, oysa AI, hedeflerine başarılı bir şekilde ulaşma şansını en üst düzeye çıkaran eylemleri öğrenmek ve gerçekleştirmek için çevre ile etkileşime giren aracı ifade eder.

Makine öğrenimi ile sıkıştırma arasında yakın bir bağlantı vardır. Tüm geçmişi göz önüne alındığında bir dizinin sonsal olasılıklarını tahmin eden bir sistem, optimum veri sıkıştırması için (çıkış dağılımında aritmetik kodlama kullanılarak) kullanılabilir. Tersine, tahmin için en uygun sıkıştırıcı (önceki geçmiş göz önüne alındığında en iyi sıkıştıran sembolü bularak) kullanılabilir. Bu eşdeğerlik, veri sıkıştırmanın "genel zeka" için ölçüt olarak kullanılmasının gerekçesi olarak kullanılmıştır.
Alternatif bir görünüm, sıkıştırma algoritmalarının dizeleri örtülü özellik alanı vektörlerine örtülü olarak eşlediğini gösterebilir ve sıkıştırmaya dayalı benzerlik ölçümleri, bu özellik alanlarındaki benzerliği hesaplar. Her sıkıştırıcı C(.) için ilişkili bir vektör uzayı ℵ tanımlarız, öyle ki C(.), ||~x|| vektör normuna karşılık gelen giriş dizesi x'i eşler. Tüm sıkıştırma algoritmalarının altında yatan özellik uzaylarının kapsamlı incelemesi uzay nedeniyle engellenir; bunun yerine, özellik vektörleri üç temsili kayıpsız sıkıştırma yöntemini yani LZW, LZ77 ve PPM'yi incelemeyi seçer.
Hutter Ödülü'nde daha doğrudan açıklanan bir bağlantı olan AIXI teorisine göre, x'in mümkün olan en iyi sıkıştırılması, x'i üreten mümkün olan en küçük yazılımdır. Örneğin, bu modelde bir zip dosyasının sıkıştırılmış boyutu hem zip dosyasını hem de zip açma yazılımını içerir. Çünkü her ikisi olmadan zip dosyasını açamazsınız ancak daha da küçük birleştirilmiş bir form olabilir.
Yapay zeka destekli ses/video sıkıştırma yazılımı örnekleri olarak VP9, NVIDIA Maxine, AIVC, AccMPEG sayılabilir. Yapay zeka destekli görüntü sıkıştırma gerçekleştirebilen yazılımına OpenCV, TensorFlow, MATLAB'ın Image Processing Toolbox (IPT) ve High-Fidelity Generative Image Compression örnek olarak verilebilir.
Denetimsiz makine öğreniminde, benzer veri noktalarını kümeler halinde gruplandırarak verileri sıkıştırmak için k-ortalama kümelemesi kullanılabilir. Bu teknik, önceden tanımlanmış etiketlerin bulunmadığı kapsamlı veri kümelerinin işlenmesini basitleştirir ve görüntü sıkıştırma gibi alanlarda çok kullanılır.
Geniş dil modelleri aynı zamanda kayıpsız veri sıkıştırma özelliğiklidir.

Makine öğrenimi ve veri madenciliğ

Masaüstü bilgisayar (İngilizce: Desktop computer), sabit bir konsol veya masa üzerine uygun yapıda tasarlanan kişisel bilgisayar türüdür. Bu bilgisayarlar çeşitli türlerde parçaların birleştirilmesiyle çok farklı biçimde oluşturulabilirler. Boyutları büyük ve ağır olması sebebiyle çevresel  faktörlerden daha az zarar görürler. Diğer kişisel bilgisayarlara göre yüksek güç harcarlar ve daha az maliyete sahiptirler. Ayrıca performans olarak öndedirler ancak yavaş yavaş Dizüstü bilgisayarlar performansta da öne geçmeye başlamıştır lakin ısınma sorunu vardır. Günümüzde pek çok masaüstü bilgisayarın ayrı klavye, fare ve ekranı vardır.
En yaygın yapılandırma, bilgisayar kasası, anakart, merkezî işlem birimi olarak mikroişlemciye sahip bir baskılı devre kartı, bellek, veriyolu, belirli çevresel cihaz ve diğer elektronik bileşenler, disk kapasitesi (genellikle bir veya daha fazla sabit disk sürücüsü, katı hâl sürücüsü, optik disk sürücüsü ve ilk modellerde disket sürücüsü); giriş için klavye, fare, bilgisayar monitörü, bilgisayar hoparlörü ve genellikle çıktı için yazıcı ve tarayıcı içerebilir.  Kasa dikey ve yatay olarak yönlendirilebilir ve bir masanın altına, yanına veya üstüne yerleştirilebilir.

Mikroişlemcilerin yaygın kullanımından önce, bir masaya sığabilecek bir bilgisayar oldukça küçük kabul ediliyordu; en yaygın kullanılan bilgisayar türü minibilgisayarlardı. İlk bilgisayarlar bütün bir odanın alanını kaplıyordu. Mini bilgisayarlar genellikle bir veya birkaç buzdolabı boyutundaki raflara sığdı.
1970'lere kadar bir masanın üstüne tamamen sığabilen tamamen programlanabilir bilgisayarlar bulunmadı. 1970 yılında, Datapoint (Computer Terminal Corporation (CTC)) tarafından klavye ve monitör ile tamamlanmış bir "akıllı" bilgisayar terminali olan Datapoint 2200 piyasaya sürüldü. Bir anabilgisayarla bağlanmak için tasarlandı. 1971'de programlanabilir hesap makineleri olarak başlayan, ancak 1972'de BASIC'te programlanabilen HP 9800 serisi sunuldu. ROM belleğine dayalı bir mini bilgisayarın daha küçük bir versiyonunu kullandı, küçük tek satırlı LED alfanümerik ekranlara ve bir çizici ile görüntülenen grafiklere sahipti. 1973 tarihli Wang 2200, tam boyutlu bir katot ışını tüpü (CRT) ve kaset teyp deposuna sahipti. 1975'teki IBM 5100, küçük bir CRT ekrana sahipti ve BASIC ve APL'de programlanabiliyordu. Bunlar genellikle ticari veya bilimsel kullanımlar için satılan pahalı özel bilgisayarlardır.

Apple II, TRS-80 ve Commodore PET, 1977'de piyasaya sürülen ilk nesil kişisel ev bilgisayarı türüydü. 1980'ler ve 1990'lar boyunca, masaüstü bilgisayarlar baskın tür haline geldi. En popüleri IBM 5150 ve IBM PC compatible oldu, onu Apple Macintosh izledi. Üçüncü sıradaki Commodore International Amiga 1980'lerin ortalarında bir miktar başarı elde etti, 1990'ların başında ancak düşüş yaşadı.
Masaüstü bilgisayarlar uzun zamandır PC'ler için en yaygın yapılandırma olmasına rağmen, 2000'lerin ortalarında büyüme masaüstü bilgisayarlardan dizüstü bilgisayarlara kaydı. Özellikle, masaüstü bilgisayarlar çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilirken, dizüstü bilgisayarlar uzun süredir Foxconn gibi Asya merkezli sözleşmeli üreticiler tarafından üretiliyordu. Bu değişim, 2010 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok masaüstü montaj fabrikasının kapanmasına yol açtı.
2007'de dünya çapında yaklaşık 109 milyon dizüstü bilgisayar sevk edildi. 2008 yılında 145,9 milyon notebook satıldığı tahmin ediliyordu. 2008 yıl'ın üçüncü çeyreği, dünya çapındaki dizüstü bilgisayar sevkiyatlarının masaüstü bilgisayarları aştığı ilk kez oldu; 38,6 milyon adete karşılık 38,5 milyon adet oldu.
Özellikle, Windows'un yeni sürümlerinin (Windows 95, 98, XP, Vista, 7, 8, 10 vb.) art arda piyasaya sürülmesi, 1990'larda bilgisayarların değiştirilmesi için neden olmuştu. Ancak bu, Windows Vista'nın Windows XP üzerindeki zayıf alımı nedeniyle 2000'lerde yavaşladı. Son zamanlarda, bazı analistler, işletmeler yükseltme yerine Windows 7'ye bağlı kalmaya karar verdiklerinden, Windows 8'in 2012'de PC satışlarına gerçekten zarar verdiğini öne sürdüler.
PC sonrası dönem, masaüstü ve dizüstü bilgisayar satışlarında bir düşüş gördü. Düşüş, daha çok akıllı telefonlar ve tablet bilgisayarların uygulamalarına bağlanıyor. Çoğu insan akıllı telefonlarını ve tabletlerini yalnızca sosyal medya ve gündelik oyunlar gibi daha temel görevler için kullanır. Bu cihazlar birçok durumda evdeki bu görevleri yerine getirecek ikinci veya üçüncü bir bilgisayarın yerini almıştır, ancak yine de çoğu aile ciddi işler için güçlü bir bilgisayar bulundurur.
PC form faktörleri arasında masaüstü bilgisayarlar, ofis, okul, kurumsal pazarda temel bir unsur olmaya devam ediyor, ancak ev alıcıları arasında popülerliğini yitirdi. Bilgisayar üreticileri ve elektronik perakendecileri, mühendislik ve pazarlama kaynaklarını dizüstü bilgisayarlara yatırarak yanıt verdi. Microsoft Windows hala masaüstlerinde ve dizüstü bilgisayarlarda en popüler işletim sistemidir, daha sonra Chrome OS, macOS, Linux sistemleri bulunur.
Günlük kullanım için geleneksel masaüstü ve dizüstü bilgisayarların satışlarında düşüş görülse de, 2018'de küresel bilgisayar satışları, iş piyasasının yönlendirdiği bir canlanma yaşadı. Masaüstü bilgisayarlar, ticari ve eğitim sektörlerinde sağlam bir demirbaş olmaya devam ediyor. Buna ek olarak, oyun masaüstü bilgisayarlarında yıllık %54'lük bir küresel gelir artışı görüldü. Oyun için, oyun masaüstü bilgisayarları, dizüstü bilgisayarlar ve monitörlerin küresel pazarının 2023'ün sonunda 42,1 milyondan 61,1 milyon sevkiyata, masaüstü bilgisayarların ise 15,1 milyondan 19 milyona ulaşması bekleniyor. Bir bütün olarak PC oyunları, 2017 itibarıyla toplam oyun pazarının %28'ini oluşturuyor. Bu kısmen masaüstü bilgisayarların artan satın alınabilirliğinden kaynaklanmaktadır.

Tam boyutlu masaüstü bilgisayarlar, ayrı ekran ve işleme bileşenleri ile karakterize edilir. Bu bileşenler, kablolar veya kablosuz bağlantılarla birbirine bağlanır. Genellikle bir kule form faktöründe gelirler. Bu bilgisayarların kullanıcı gereksinimlerine göre özelleştirilmesi ve yükseltilmesi örneğin genişletme kartı ile kolaydır.

Kompakt masaüstü bilgisayarlar, tam boyutlu masaüstü bilgisayarlara kıyasla fiziksel oranlarda küçülür. Web'de gezinme, web tabanlı uygulamalara erişim, belge işleme ve ses/video oynatma gibi temel görevler için tasarlanmış genellikle küçük boyutlu, ucuz, düşük güçlü bilgisayarlardır. Donanım özellikleri ve işlem gücü genellikle azaltılır ve dolayısıyla karmaşık veya yoğun kaynak kullanan uygulamaları çalıştırmak için daha az uygun hale gelir. Bir nettop, kompakt bir masaüstünün dikkate değer bir örneğidir.

Hepsi bir arada bilgisayar, sistemin dahili bileşenlerini ekranla aynı kasaya entegre eder, böylece kule içeren masaüstü bilgisayarlardan daha az kabloyla daha az yer kaplar. Hepsi bir arada sistemler nadiren masaüstü bilgisayarlar olarak etiketlenir.
Bu form faktörü, 1980'lerin başında Kaypro II, Osborne 1, TRS-80 Model II ve Compaq Portable gibi profesyonel kullanıma yönelik kişisel bilgisayarlar için popülerdi. Commodore ve Atari gibi birçok ev bilgisayarı üreticisi, bilgisayarın anakartını klavyeyle aynı muhafazaya dahil etti. Bu sistemler çoğunlukla görüntülenmek üzere bir televizyon setine bağlıydı. Apple, 1980'lerin ortasındaki orijinal Macintosh ve 2000'lerde iMac gibi, hepsi bir arada bilgisayarların birkaç popüler örneğini üretti. 2000'lerin ortalarına gelindiğinde, birçok hepsi bir arada tasarımda düz panel ekran ve sonraki modellerde dokunmatik ekranlar kullanıldı, bu da mobil tabletlere benzer şekilde kullanılmalarını sağladı.
iMac G4 gibi bazı hepsi bir arada masaüstü bilgisayarlar, sistem kasasının boyutunu küçültmek için dizüstü bilgisayar bileşenleri kullanmıştır. Ve çoğu dizüstü bilgisayar gibi, bazı hepsi bir arada masaüstü bilgisayarlar, dahili bileşenleri özelleştirememe veya yükseltememe ile karakterize edilir.

Oyun bilgisayarı, yüksek performanslı CPU, GPU ve RAM'e sahip masaüstü bilgisayarlardır. Oyun bilgisayarı çevre birimleri genellikle daha hızlı yanıt süresi için mekanik klavyeler içerir. Yüksek çözünürlük ve kare hızlarında bilgisayar oyunu ve video oyunları oynamak için optimize edilmiştir.

HTPC ev eğlence sistemlerine bağlanır ve genellikle eğlence amaçlı kullanılır. Tipik PC özelliklerini tamamlamak için yüksek çözünürlüklü ekran, video grafikleri, surround ses ve TV tuner sistemleri ile birlikte gelirler.

İş istasyonları, bir kullanıcı için tasarlanmış ve normal bir bilgisayardan daha güçlü, ancak normal bilgi işlemde bir sunucudan daha az güçlü, gelişmiş kişisel bilgisayarlar sınıfıdır. Yüksek çözünürlüklü ve üç boyutlu arayüzlere sahiptirler ve tipik olarak bilimsel ve mühendislik çalışmalarını gerçekleştirmek için kullanılırlar. Bu sınıf için ana form faktörü bir Tower kasadır, ancak çoğu satıcı kompakt veya hepsi bir arada düşük kaliteli iş istasyonları üretir. Kule iş istasyonlarının çoğu, rafa monte bir sürüme dönüştürülebilir.

Küçük işletme sınıfı sunuculara yönelikdir. Tipik olarak, iş istasyonu/oyun bilgisayarı bilgi işlem güçlerine ve bazı ana sunucu özelliklerine sahiptir, ancak yalnızca temel grafik yetenekleri olan giriş seviyesi sunucu makineleridir. Ve bazı masaüstü sunucuları iş istasyonlarına dönüştürülebilir.

Masaüstü bilgisayarlar, yedek parçaların ve uzantıların standart hale getirilme eğiliminde olması nedeniyle dizüstü bilgisayarlara göre bir avantaja sahiptir. Bu da daha düşük fiyatlar ve daha fazla kullanılabilirlik sağlar. Örneğin, anakartın boyutu ve montajı ATX, microATX, BTX veya diğer form faktörlerinde standart hale getirilmiştir. Masaüstü bilgisayarlarda geleneksel PCI veya Pci-e gibi birkaç standart genişletme yuvası bulunurken, dizüstü bilgisayarlarda genellikle yalnızca bir mini PCI yuvası ve bir PC Kartı yuvası (veya ExpressCard yuvası) bulunur. Masaüstü bilgisayarların montajı ve demontajı için prosedürler de basit ve standartdır.  Optik sürücü, sabit disk gibi bazı parçaları eklemek veya değiştirmek veya 

0 (sıfır), etkisiz bir rakamı temsil eden bir niceliktir. Herhangi bir sayıya 0 eklemek veya çıkarmak o sayıyı değiştirmez; matematiksel terminolojide 0, tam sayılar, rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayıların yanı sıra diğer cebirsel yapıların da toplamsal birimidir. Herhangi bir sayıyı 0 ile çarpmak 0 sonucunu verir ve bunun sonucu olarak 0'a bölme aritmetikte genel olarak tanımsız kabul edilir. 0 sayısı pozitif ve negatif olmayan bir sayıdır.
"0" Roma rakamlarında gösterilemeyen tek rakamdır.
Bir rakam olarak 0, onluk gösterimde kritik bir rol oynar: 0 içeren basamağa karşılık gelen on kuvvetinin toplam değere katkıda bulunmadığını belirtir. Örneğin, onluk sistemde "205", iki yüz, sıfır on ve beş birim anlamına gelir. Aynı ilke, ikili ve onaltılık gibi ondan farklı bir taban kullanan basamak değerli gösterimlerde de geçerlidir. 0'ın bu şekilde modern kullanımı, Avrupa'ya Orta Çağ İslam matematikçileri aracılığıyla aktarılan ve Fibonacci tarafından yaygınlaştırılan Hint matematiğinden türemiştir. 0, Mayalar tarafından da bağımsız olarak kullanılmıştır.
Birçok skalada sıfır başlangıç ya da nötr bölgeyi temsil eder. Sayı doğrusunda sıfırın sağı artı, solu eksi değerleri barındırır. Sıcaklık derecelendirmelerinde sıfırın yeri derecelendirme sistemine göre değişir. Örneğin Kelvin derecesinde sıfır noktası -273 °C'ye (mutlak sıcaklık) denk gelmektedir. Celsius derecesinde ise 0 noktası suyun erime/donma noktası olarak alınmıştır.

Sıfır sözcüğü Arapça sifr (anlamı: boş, şifre) sözcüğünden türemiştir. Sifr ise Sanskritte "boş” anlamına gelen sunya sözcüğünün tercümesidir.

Antik Mısır sayı sistemi 10 tabanlıydı. Rakamlar için hiyeroglifleri kullanıyorlardı ve konumsal değildi. MÖ 1770 civarında yazılmış bir papirüste bir kâtip, nfr hiyeroglifini, alınan bir gıda maddesi miktarının dağıtılan miktara tam olarak eşit olduğu durumları belirtmek için kullanarak firavun sarayının günlük gelir ve giderlerini kaydetmiştir. Mısırbilimci Alan Gardiner, nfr hiyeroglifinin sıfırın bir simgesi olarak kullanıldığını öne sürmüştür. Aynı sembol, mezar ve piramit çizimlerinde taban seviyesini belirtmek için de kullanılmış, uzaklıklar bu taban çizgisine göre bu çizginin üstünde ya da altında olacak şekilde ölçülmüştür.
MÖ 2. binyılın ortalarına gelindiğinde, Babil matematiği gelişkin bir 60 tabanlı sayı sistemine sahipti. Konumsal bir değerin (ya da sıfırın) yokluğu, altmışlık sayılar arasında bir boşluk ile belirtilirdi. Kiş'te ortaya çıkarılan bir tablette (MÖ 700'e kadar erken bir tarihe tarihlenir), kâtip Bêl-bân-aplu, aynı Babil sisteminde bir yer-tutucu olarak üç kanca kullanmıştır. MÖ 300 yılına gelindiğinde, bir noktalama işareti (iki eğik kama) bir yer-tutucu olarak yeniden kullanıma sokulmuştur. Ne var ki, Babillilerin icat ettiği bu sıfır yer-tutucu işaretleri, kendilerine ait hiçbir sayısal ya da kavramsal değere sahip değildi—bir sayı olarak değil, matematiksel sözdizimi olarak görünürler. “Bu nedenle, sıfır kavramının ya da sıfır sayısının temsilleri olarak yorumlanamazlar.”
Babil konumsal sayı sistemi, daha sonraki Hint-Arap sisteminden, baştaki altmışlık basamağın büyüklüğünü açıkça belirtmemesi bakımından ayrılıyordu; dolayısıyla örneğin tek başına 1 basamağı () 1, 60, 3600 = 602 vb. değerlerden herhangi birini temsil edebilirdi; bu, bir kayan noktalı sayının mantisine benzer, ancak açık bir üs olmaksızın, dolayısıyla yalnızca bağlamdan örtük olarak ayırt edilirdi. Sıfır benzeri yer-tutucu işaret yalnızca basamakların arasında kullanılmış, ancak hiçbir zaman tek başına ya da bir sayının sonunda kullanılmamıştır.

Güney-orta Meksika ve Orta Amerika'da geliştirilen Mezoamerika Uzun Sayım Takvimi, vigesimal konumsal sayı sisteminde bir yer-tutucu olarak sıfırın kullanılmasını gerektiriyordu. Kısmi quatrefoil da (mimari süslemede dört yapraklı veya yuvarlak çıkıntılı şekil) dâhil olmak üzere birçok farklı glif, bu Uzun Sayım tarihlerinde sıfır sembolü olarak kullanılmıştır; bunların en eskisinin tarihi MÖ 36'dır (Chiapa de Corzo'daki Stel 2 üzerinde, Chiapas).
Sekiz en erken Uzun Sayım tarihinin Maya anavatanının dışında görünmesi nedeniyle, Amerika'da sıfır kullanımının Mayalardan önceye dayandığı ve muhtemelen Olmeklerin icadı olduğu genel olarak kabul edilir. En erken Uzun Sayım tarihlerinin çoğu Olmeklerin merkez bölgesi içinde bulunmuştur; ancak Olmek uygarlığı MÖ 400 itibarıyla sona ermiştir; bu da bilinen en erken Uzun Sayım tarihlerinden birkaç yüzyıl öncesidir.
Sıfır, "sıfır" rakamının birçok tasvirinde kullanılan farklı, boş bir kaplumbağa benzeri "plastron" (kaplumbağa kabuğunun karın kısmı) ile Maya rakamları'nın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olsa da, Eski Dünya sayı sistemlerini etkilemediği varsayılır.
Düğümlü bir ip düzeneği olan Quipu, And bölgesindeki İnka İmparatorluğu ve onun selefi toplumlar tarafından muhasebe ve diğer sayısal verileri kaydetmek için kullanılmış olup, on tabanlı konumsal bir sistemle kodlanır. Sıfır, uygun konumdaki bir düğümün yokluğu ile temsil edilir.

Yunanların Helenistik sıfır kullanımlarına ilişkin güvenle alıntılanabilen en erken örnek, MS 140'ta Hipparkos'ta görülür.
Arkaik Yunanistan'da sıfır için bir sembol yoktu (μηδέν, mēdén diye telaffuz edilir) ve bunun için bir rakam yer-tutucusu kullanılmıyordu. Matematikçi Charles Seife'e göre, Babil yer-tutucu sıfırı MÖ 500'den kısa bir süre sonra ortaya çıktıktan sonra, Yunan astronomlar yer-tutucu ya da yer düzeyi/null derece değerinin temsili olarak küçük Yunan harfi όyu (όμικρον: omikron) kullanmaya başladılar. Ancak, astronomik hesaplamalar için Babil yer-tutucu sıfırını kullandıktan sonra, sayıları tipik olarak yeniden Yunan rakamlarına dönüştürüyorlardı. Pisagor'un sonsuz-küçükleri (infinitesimal) reddetmesinde olduğu gibi, Yunanlar sıfırın bir sayı olarak kullanılmasına felsefi bir karşıtlık sürdürmüş görünür. “Yunan evreninin bütünü bu payandaya dayanıyordu: Boşluk yoktur.” Nieder, Yunan astronomik metinlerinde sıfırın ortaya çıkışını MÖ 400'den sonraya tarihler ve matematikçi Robert Kaplan bunun Büyük İskender'in seferleri'nden sonra olması gerektiğini daha da belirginleştirir.
Yunanlar sıfırın bir sayı olarak statüsünden emin değilmiş gibi görünüyordu. Bazıları kendilerine, "Var olmamak nasıl olabilir?" diye soruyordu; bu da sıfırın ve vakumun doğası ve varlığı hakkında felsefi ve Orta Çağ dönemine gelindiğinde dinî tartışmalara yol açıyordu. Elealı Zenonun paradoksları, büyük ölçüde sıfırın belirsiz yorumuna dayanır.

MS 150'ye gelindiğinde, Hipparkhos ve Babillilerden etkilenmiş olan Batlamyus, matematiksel astronomi üzerine Syntaxis Mathematica adlı eserinde, Almagest olarak da bilinir, sıfır için bir sembol olarak (—°) kullanıyordu. Bu Helenistik sıfır, Eski Dünya'da sıfırı temsil eden bir rakamın belgelenmiş en erken kullanımı olabilir.
Batlamyus, Almagest'inde (VI.8) bu sembolü Güneş ve Ay tutulmalarının büyüklüğü için birçok kez kullanmıştır. Bu sembol, ilk ve son temas anında batma miktarının hem parmak hem de yay dakikası cinsinden değerini temsil ediyordu. Ay Güneş'in üzerinden geçerken parmaklar sürekli olarak 0'dan 12'ye ve sonra 0'a değişirdi; burada on iki parmak, Güneş'in açısal çapı idi. Batma dakikaları 0′0″'dan 31′20″'ye ve 0′0″'a kadar çizelgelenmişti; burada 0′0″, altmışlık konumsal sayı sisteminin iki basamağında bir yer-tutucu olarak sembolü kullanırken, bu birleşim sıfır açıyı ifade ediyordu. Batma dakikaları ayrıca sürekli bir fonksiyondu 1/12 31′20″ √d(24−d) (dışbükey kenarlı üçgensel bir darbe/pulse), burada d parmak fonksiyonuydu ve 31′20″ Güneş ve Ay disklerinin yarıçapları toplamıydı. Batlamyus'un sembolü hem bir yer-tutucu hem de iç içe geçmiş iki sürekli matematiksel fonksiyon tarafından kullanılan bir sayıydı; dolayısıyla hiçlik değil sıfır anlamına geliyordu. Zamanla, Batlamyus'un sıfırı boyut olarak büyüme ve üst çizgisini yitirme eğilimi göstermiş; bazen büyük, uzatılmış 0 benzeri bir omikron "Ο" olarak ya da üst çizgili bir nokta yerine üst çizgili omikron "ō" şeklinde tasvir edilmiştir.
Jülyen Paskalyasının hesaplanmasında sıfırın en erken kullanımı, MS 311'den önce, 311'den 369'a kadar olan yıllar için Etiyopyaca bir belgede korunan bir epakt tablosunun ilk girdisinde gerçekleşmiştir; burada Yunan rakamlarına dayalı Geʽez rakamları yanında "yok" anlamına gelen bir Geʽez sözcüğü (başka yerdeki İngilizce çevirisi "0"dır) kullanılmış olup bu, İskenderiye Kilisesi tarafından Orta Çağ Yunancasında yayımlanan eşdeğer bir tablodan çevrilmiştir. Bu kullanım, 525'te, Latince: nulla ("yok") üzerinden Dionysius Exiguus tarafından çevrilen ve Roma rakamları yanında verilen eşdeğer bir tabloda tekrar edilmiştir. Bölme işlemi kalan olarak sıfır ürettiğinde, "hiçbir şey" anlamına gelen nihil kullanılmıştır. Bu Orta Çağ sıfırları, gelecekteki tüm Orta Çağ Paskalya hesaplayıcıları tarafından kullanıldı. İlk "N", MS 725 dolaylarında Bede—ya da meslektaşları—tarafından Roma rakamları tablosunda bir sıfır sembolü olarak kullanılmıştır.

Tarihi bilinmeyen ancak MS 1 ila 5. yüzyıla ait olduğu düşünülen Sūnzĭ Suànjīng, 4. yüzyıl Çin sayma çubukları sisteminin konumsal ondalık hesaplamaların yapılmasını nasıl mümkün kıldığını açıklar. Xiahou Yang Suanjing'de (MS 425–468) belirtildiği üzere, bir sayıyı 10, 100, 1000 veya 10000 ile çarpmak ya da bölmek için, sayma tahtası üzerindeki çubukları 1, 2, 3 veya 4 basamak ileri ya da geri kaydırmak yeterlidir. Çubuklar, bir sayının ondalık gösterimini veriyor ve boş bir alan sıfırı gösteriyordu. MS yaklaşık 190 tarihli, Xu Yue tarafından yazılan "Supplementary Notes on the Art of Figures" adlı el kitabı da sayma çubukları ve abaküs dahil sayma aygıtları üzerinde, ondalık kuvvet içinde sıfır değerleri içeren sayıları toplama, çıkarma, çarpma ve bölme tekniklerini özetler. Çinli yazarlar, Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölümde görüldüğü üzere, Han Hanedanı (MS 2. yüzyıl) dönemine gelindiğinde negatif sayılar ve ondalık kesirler fikrine aşinaydı. Qín Jiǔsháo'nun 1247 tarihli Mathematical Treatise in Nine Sections eseri, sıfır için yuvarlak bir simge o

Adrien-Marie Legendre (18 Eylül 1752, Paris - 10 Ocak 1833, Paris), Fransız matematikçidir.

Adrien-Marie Legendre zengin bir ailenin çocuğu olarak 18 Eylül 1752 tarihinde Paris'te doğdu. Paris'te Collège Mazarin'in eğitim aldı ve 1770 yılında fizik ve matematik tezini savundu.Adrien Marie Legendre, 1775 ile 1780 yılları arasında, Paris Askeri okulunda matematik dersleri verdi. 1787 yılında, Paris Gözlemevi ile Greenwich Gözlemevi arasında kurulacak jeodezi bağlantısında görev aldı. Fransız İhtilali sırasında, metre sisteminin kabul edilmesini ve girişilen jeodezi işlemlerinin hazırlıklarına katıldı. Bu fırsatı değerlendirerek, o zamana kadar uygulanan tüm yöntemleri yeniledi. Daha sonra, trigonometri alanında önemli teoremler ileri sürdü. Özellikle küresel üçgeni düzlem olarak düşünüp açılarda bazı düzeltmeler yaparak alanını hesapladı.
1784 yılında, "Gezegenlerin Şekli üstüne" adlı bir inceleme yazısında, kendi adıyla anılan çokterimlileri ortaya attı. 1794 yılında "Geometrinin Temel Bilgileri" adlı eseri yayınlandı. Bu eserde, Öklid postülatını ispatlamak için çok çeşitli ve yeni yollar denedi. Bununla birlikte, Euclidean olmayan geometrilerin ortaya çıkmasıyla, Legendre'nin bulduğu sonuçların geçerliliği yeniden tartışma konusu oldu.
1798 yılında "Sayılar Kuramı" adlı eseri yayınlandı. Bu kitabında, ikinci dereceden kalanların karşıtlığı kanunu gibi ilgi çekici sonuçlar yer alır. Yine de en değerli eseri, 1825 ile 1832 yılları arasında hazırladığı "Eliptik Transandantlar Kuramı" adlı inceleme kitabıdır. Bu eserde, eliptik integrallerden hareket ederek ustaca bir çözümlemeyle bu integralleri kendi adıyla anılan üç şekle indirgemeyi başarmıştır. Legendre'nin bu alandaki araştırmaları daha sonra Abel ve Jacobi'nin çalışmalarıyla tamamlandı. Legendre'nin, kırk yılın üstünde çalışmayla elde ettiği sonuçları, Abel oldukça kısa ve kesin bir yolla elde ediyordu.
Legendre'nin hem matematiğe ve hem de matematikçilerin yetişmesinde önemli hizmetleri vardır. Bazı matematikçiler onun kitaplarından ilham almışlardır. 1833 yılında Paris'te ölen Legendre, Abel'in öncülerinden biriydi.

Onun çalışmalarının çoğuna başkaları tarafından mükemmellik getirildi: o Galois teori'sinden ilhamla polinomların kökleri üzerine çalıştı ; Abel'in eliptik fonksiyonları üzerine çalışmaları Legendre üzerine inşa edilmiştir ; Gauss'un istatistik ve sayılar teorisindeki bazı çalışmalarını Legendre tamamladı.O doğrusal regresyon,sinyal işleme, istatistik ve eğri uydurma da geniş bir uygulamaya sahip en küçük kareler metodunu geliştirdi; Bu kuyrukluyıldızların yollarında kitabının bir eki olarak 1806 yılında yayımlandı.Günümüzde kullanılan "en küçük kareler yöntemi" Fransızca "méthode des moindres carrés" doğrudan bir ötelemede kullanılır
O üstel n = 5 için 1830 içinde Fermat'ın son teoreminin bir kanıtını verdi, Ayrıca 1828'de,Lejeune Dirichlet ile kanıtlanmıştır.
sayı teorisinde, o sanı karesel karşılıklılık kanunu, sonradan Gauss tarafından kanıtladı; Buna bağlı olarak, Legendre sembolü adı ithaf edildi.Ayrıca asalların dağılımı ve sayı teorisine analizin uygulanmasına ilişkin öncü çalışmalar yaptı. O'nun 1798 Asal sayı teoreminin sanısı Hadamard ve de la Vallée-Poussin tarafından 1896'da titizlikle kanıtlandı.
Legendre eliptik integrallerin sınıflandırılması dahil eliptik fonksiyonları üzerinde etkileyici bir miktarda çalışma yaptı, ancak Jacobi fonksiyonlarının tersleri çalışması ve tamamen sorunu çözmek için dahi Abel vuruşunu yaptı.O Legendre dönüşümünü bildiği için, Lagrangiyandan Hamiltoniyene klasik mekanik formülasyonunun kullanımına gider.Termodinamikte ayrıca entalpi ve Helmholtz ve Gibbs iç enerjisinden (serbest) enerji elde etmekte, ayrıca Legendre polinomlarının ismini veren, solutions to Legendre'nin diferansiyel denklemi çözümlerinde, fizik ve mühendislik uygulamalarında sıklıkla ortaya çıktığı,örneğin elektrostatik'te kullanılır.Legendre en iyi 1794 yılında yayınlanan ve yaklaşık 100 yıldır konuyla ilgili önde gelen temel bir metin olan Éléments de géométrie, yazarı olarak bilinir. Bu metin büyük ölçüde yeniden düzenlenmiş ve Öklid'in elemanlarından daha etkili bir ders kitabı oluşturmak için gelen önermelerin pek çoğu basitleştirilmiştir.

Iki yüzyıl boyunca, 2005 yılında hatanın bulunması yılına kadar, kitaplar, resimler ve yazılar matematikçi Legendre'yi yanlışlıkla karanlık Fransız politikacı Louis Legendrenin(1752–1797) yan-görünüş portresini göstermiştir. Taslağın hata ile sadece "Legendre" etiketli olduğu gerçeği ortaya çıktı. Legendre bilinen tek portresi, son zamanlarda ortaya çıkarılan, 1820 kitapta bulunan Album de 73 portraits-charge aquarellés des membres de I’Institut, Fransız sanatçı tarafından Paris'teki Institut de France yetmiş üç üyeden karikatürlerinin bir kitap Julien-Leopold Boilly, aşağıda gösterildiği gibi::

Legendre Ay'ının krateri onun adınadır
Ana-kemer asteroid 26950 Legendre ondan sonra adlandırılmıştır

1782 Recherches sur la trajectoire des projectiles dans les milieux résistants (prize on projectiles offered by the Berlin Academy)

Eléments de géométrie, textbook 1794
Essai sur la Théorie des Nombres 1797-8 ("An VI"), 2nd ed. in two vol. 1808, 3rd ed. in 2 vol. 1830
Nouvelles Méthodes pour la Détermination des Orbites des Comètes, 1806
Exercices de Calcul Intégral, book in three volumes 1811, 1817, and 1819
Traité des Fonctions Elliptiques, book in three volumes 1825, 1826, and 1830

1783 Sur l'attraction des Sphéroïdes homogènes (said to contain Legendre polys)
1784 Recherches sur la figure des Planètes p. 370
1785 Recherches d'analyse indéterminée p. 465 (number theory)
1786 Mémoire sur la manière de distinguer les Maxima des Minima dans le Calcul des Variations p. 7 (as Legendre)
1786 Mémoire sur les Intégrations par arcs d'ellipse p. 616 (as le Gendre)
1786 Second Mémoire sur les Intégrations par arcs d'ellipse p. 644
1787 L’intégration de quelques équations aux différences Partielles (Legendre transform)

1806 Nouvelle formula pour réduire en distances vraies les distances apparentes de la Lune au Soleil ou à une étoile (30-54)
1807 Analyse des triangles tracés sur la surface d'un sphéroide (130-161)
Tome 10 Recherches sur diverses sortes d'intégrales défines (416-509)
1819 Méthode des moindres carrés pour trouver le milieu le plus probable entre les résultats de différentes observations (149-154), Mémoire sur l'attraction des ellipsoïdes homogènes (155-183)
1823 Recherches sur quelques objets d'Analyse indéterminée et particulièrement sur le théorème de Fermat (1-60)
1828 Mémoire sur la détermination des fonctions Y et Z que satisfont à l'équation 4(X^n-1) = (X-1)(Y^2+-nZ^2), n étant un nombre premier 4i-+1 (81-100)
1833 Réflexions sur différentes manières de démontrer la théorie des paralèles ou le théorème sur la somme des trois angles du triangle, avec 1 planche (367-412)

Adrien-Marie Legendre ismine düşüncelerin listesi
Bağlı Legendre polinomları
Gauss-Legendre algoritması
Legendre sabiti
Legendre çoğaltılması formülü
sayılar teorisi içinde Legendre denklemi
Legendre fonksiyonları
eliptik integral için Legendre fonksiyonel ilişkisi
Legendre diferansiyel denklemi
Legendre varsayımı
Legendre eleği
Legendrenin altmanifoldu
Legendre sembolü
Küresel üçgenler üzerinde Legendre teoremi
Saccheri-Legendre teoremi

The True Face of Adrien-Marie Legendre 29 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Portrait of Legendre)
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Adrien-Marie Legendre", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Biography 16 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Fermat's Last Theorem Blog 16 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
References for Adrien-Marie Legendre 28 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Fransızca) Eléments de géométrie 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris: F. Didot, 1817)
Elements of geometry and trigonometry, from the works of A. M. Legendre. Revised and adapted to the course of mathematical instruction in the United States, by Charles Davies. (New York: A. S. Barnes & co., 1858) : English translation of the above text
Mémoires sur la méthode des moindres quarrés, et sur l'attraction des ellipsoïdes homogènes 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1830)
Théorie des nombres (Paris: Firmin-Didot, 1830)
Traité des fonctions elliptiques et des intégrales eulériennes21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris: Huzard-Courcier, 1825–1828)
Nouvelles Méthodes pour la Détermination des Orbites des Comètes (Paris: Courcier, 1806)
Essai sur la Théorie des Nombres 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris: Duprat, 1798)
Exercices de Calcul Intégral V.3 (Paris: Courcier, 1816)
Correspondance mathématique avec Legendre 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in C. G. J. Jacobis gesammelte Werke (Berlin: 1852)

Aksiyom, belit veya postulat, diğer önermelerin temeli ve ön dayanağı niteliğindeki önermelerdir. Belitlerin başka bir önermeye götürülmeye ve kanıtlanmaya gereksinimi yoktur. Bu yüzden de kendiliğinden apaçıktırlar. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca çöker.

Mantıkta belit terimi, bir şeyi kanıtlamak için kullanılan kanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını verir. Kanıtlanmayı gerektirmediği gibi kanıtlanamaz da. Çünkü kanıtlama, daha da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir ilkedir, ama her ilke bir belit değildir. Örneğin, "her bütün kendini meydana getiren parçalarından büyüktür" ilkesi bir belittir, buna karşın Einstein'in görelilik ilkesi bir belit değildir. Metafizik dünya görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, "bir şey kendisinin aynıdır" önermesiyle dile getirilen özdeşlik ilkesini belit saymışlardır. Hegel'in diyalektik mantığı bunun doğru olmadığını meydana koymuştur. Bir şey kendisiyle bile aynı değildir, çünkü sürekli olarak değişmektedir.

Nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. Örneğin, "bir üçüncü niceliğe ayrı ayrı eşit olan nicelikler birbirine eşittir", "eşit niceliklere eşit nicelikler eklenirse toplamları da eşit olur". Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır. Aralarında başkaca bir anlam ayrılığı yoktur. Örneğin doğal sayılar birkaç tane aksiyom üzerine kurulmuştur. İlk aksiyom "1 bir doğal sayıdır" şeklinde verilir. 1'in bir doğal sayı olup olmaması üzerinde bir mantık yürütmeden kabul ederiz.

Belit
belli/açık olan, usa uygun, Akla, mantığa uygun düşen, mantıken açık olan, koyut gibi anlamlara gelir. belge ve belir(mek) sözcüğükleriyle aynı kökten, Eski Türkçe bel- kökünden gelir. Muhtemelen, bel- sözcüğü bil- sözcüğünün bir çeşitlemesi durumundadır. Aksiyom
Latincedeki axioma sözcüğü axiom olarak İngilizceye geçmiş ve oradan Türkçeye yerleşmiştir. Sözcüğün kaynağı Yunancada yetke, değerli veya uygun olduğu düşünülen anlamlarına gelir. değerli, ağır, uygun anlamına gelen αξιος (axios) sözcüğünden türer. Kökü olan ag- sözcüğü; çekmek (ağırlık çekmek gibi), sürmek, devinmek gibi anlamlara gelir.

Descartes ve başta Spinoza olmak üzere izdaşları felsefelerini belitlere dayarlar. Örneğin Descartes, felsefesini "düşünüyorum, öyleyse varım" belitinden çıkarak kurmuştur. Spinoza da ünlü Etika'sında örneğin, "başka bir şeyle tasarlanmayan şeyin kendisiyle tasarlanması gerekir" gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki, ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan başka, bu belitler, "parçalarının toplamı bütüne eşittir" gibi belitler gücünde değildirler. Daha açık bir deyişle, Dekartçıların belitleri öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito'nun yüzlerce yıl önceki biçimini çürütmek için, "bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var" önermesi ileri sürülmüştür.

Koyut
Kanıt kuramı
Önermeler mantığı
Belitsel dizgeler
Eksiklik teoremi
Peano belitleri
ZFC belitleri

Akışkanlar mekaniği, akışkanların (sıvılar, gazlar ve plazmalar) davranışlarını ve onlara etkiyen kuvvetleri inceleyen fizik dalı. Makine, inşaat, kimya ve biyomedikal gibi mühendislik dallarının yanı sıra jeofizik, okyanus bilimi, meteoroloji, astrofizik ve biyoloji gibi farklı birçok disiplinde kullanılır.
Durağan hâldeki akışkanların incelendiği akışkanlar statiği ve hareket hâlindeki akışkanların incelendiği akışkanlar dinamiği olmak üzere ikiye ayrılır. Özellikle akışkanlar dinamiği olmak üzere akışlar mekaniği, aktif bir araştırma alanıdır. Birçok problem ya kısmen ya da tamamen çözülememiş durumdadır ve genellikle bilgisayar kullanılarak sayısal yöntemlerle sonuçlar bulunmaya çalışılır. Bu yaklaşım, hesaplamalı akışkanlar dinamiğinin (HAD) konusudur. Bunun dışında deneysel yaklaşımlar da mevcuttur.
Akışkanlar mekaniği çalışmaları; Antik Yunanistan'da Arşimet'in akışkanlar statiği araştırmalarına kadar gitmekle beraber, akışkanlar mekaniği üzerine ilk çalışma kabul edilen Arşimet Prensibi'ne kadar dayanan bir geçmişe sahiptir. Akışkanlar mekaniğindeki hızlı gelişme; Leonardo da Vinci (gözlem ve deneyler), Evangelista Torricelli (barometrenin icadı), Isaac Newton(viskozite araştırmaları) ve Blaise Pascal (hidrostatik araştırmaları ve Pascal yasası) ile başlamıştır. Hidrodinamikteki matematiksel akışkan dinamiğine girmesi ile Daniel Bernoulli tarafından devam ettirilmiştir.

Akışkanlarla ilgili bilinen ilk çalışmalar Arşimet (MÖ 285-212) tarafından yapılmıştır. Arşimet suyun kaldırma kuvvetinden hareketle, akışkanlar için bir takım hesaplama yöntemleri geliştirmiştir. Ancak, akışkanlarla ilgili esas gelişmeler Rönesans'tan sonra olmuştur.
Akışkanlar mekaniğinde en önemli gelişmeyi Leonardo da Vinci (1452-1519) yapmıştır. Vinci, tek boyutlu-sürekli akış için süreklilik denklemini çıkararak dalga hareketleri, jet akışları, hidrolik sıçramalar, eddy oluşumu ve sürüklenme kuvvetleri hakkında bilgiler vermiştir.
Isaac Newton'ın (1642-1727) yerçekimi kanununu bulmasından sonra yerçekimi ivmesi de hesaplara katılmıştır. Sürtünmesiz akışlarda en önemli gelişmeleri Daniel Bernoulli (1700-1782), Leonard Euler (1707-1783), Joseph-Louis Lagrange (1736- 1813) ve Pierre-Simon Laplace (1749-1827) yapmışlardır. Euler şimdi Bernoulli denklemi olarak bilinen bağıntıları ilk geliştirendir. Açık kanal akışları, boru akışları, dalgalar, türbinler ve gemi sürüklenme katsayıları üzerinde Antonie de Chezy (1718-1789), Henri Pitot (1695-1771),Wilhelm Eduard Weber (1804-1891), James Bicheno Francis (1815- 1892), Jean Léonard Marie Poiseuille (1799-1869) yaptıkları deneysel çalışmalarla akışkanlar mekaniğinin geliştirilmesinde önemli katkılarda bulunmuşlardır.
William Froude (1810-1879) ve oğlu Robert (1846-1924) modelleme kanunlarını geliştirmesinden sonra, Lord Rayleigh (1842-1919) boyut analizi tekniğini ve Osborne Reynolds (1842-1912) klasik boru deneyini (1883) geliştirerek akışkanlar mekaniğinde çok önemli olan boyutsuz sayıları bulmuşlardır. Claude-Louis Navier (1785-1836) ve George Gabriel Stokes (1819-1903) akış denklemine sürtünme terimlerini de ilave ederek, bütün akışları analiz etmede başarıyla uygulanan ve günümüzde Navier-Stokes denklemleri olarak bilinen momentum denklemlerini bulmuşlardır.
Ludwig Prandtl (1875-1953) yüzeye yakın yerlerde sınır tabakanın (1904) etkili olduğunu onun dışında ise sürtünme kuvvetlerinin olmadığı durumlarda Bernoulli denkleminin uygulanabileceğini göstermiştir. aynı şekilde çok geniş teorik ve deneysel çalışmalar Theodore von Kármán (1881-1963) ve Geofrey Taylor (1886-1975)'un yanında pek çok araştırmacı tarafından da yapılmış ve yapılmaktadır.

Akışkanlar mekaniği, aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi sürekli ortamlar mekaniğinin alt disiplinidir.

Mekanik bakış açısıyla, akışkanlar kayma gerilmesine dayanamazlar, bu sebeple durağan hâldeyken bulundukları kabın şeklini alırlar. Durağan denge hâlindeki bir akışkanın kayma gerilmesi sıfırdır.

Sıkıştırılabilir akışkanlar
Sıkıştırılamayan akışkanlar

Laminer akış
Türbülanslı akış

Sürtünmesiz akışkanlar
Viskoz akışkanlar

Metalurji ve malzeme mühendisliği
Döküm
Uzay ve havacılık
Otomobil endüstrisi
Gemi yapımı
Tekne yapımı
Çevre mühendisliği
Makine mühendisliği
Kimya mühendisliği
Enerji sistemleri mühendisliği
Kimya endüstrisi
Jeofizik
Astrofizik
Bina aerodinamiği
Maden mühendisliği
Nükleer enerji mühendisliği
Hastaneler
Endüstriyel tasarım mühendisliği

Borulardaki akışlar
Kanallardaki akışlar
Sızıntı akışı
Akışkanlar dinamiğinde herhangi bir akışı tarif etmek için çok çeşitli hesap yöntemleri kullanılmaktadır.

Potansiyel akışlar
Girdap akışları
Sınır tabaka teorisi
Benzerlik teorisi
Çok fazlı akış

Amerikan Matematik Topluluğu (İngilizce: American Mathematical Society / AMS), matematiksel araştırma ve bilim çıkarlarına kendini adamış profesyonel matematikçilerden oluşan bir dernektir ve yayınları, toplantıları, savunuculuğu ve diğer programları aracılığıyla ulusal ve uluslararası topluma hizmet eder.
Dernek, Matematik için Ortak Politika Kurulunun dört bölümünden biridir ve Matematik Bilimleri Konferans Kurulu üyesidir.

AMS, 1888'de İngiltere'ye yaptığı bir ziyarette Londra Matematik Derneği'nden etkilenen Thomas Fiske'nin parlak fikri ile New York Matematik Derneği (New York Mathematical Society) olarak kuruldu. John Howard Van Amringe ilk başkan ve Fiske sekreter oldu. Dernek kısa süre sonra bir dergi yayınlamaya karar verdi, ancak Amerikan Matematik Dergisi ile rekabet etme endişeleri nedeniyle bir miktar direnişle karşılaştı. Sonuç, Fiske'nin baş editörü olduğu Amerikan Matematik Derneği Bülteni idi. Fiili dergi, amaçlandığı gibi, üyelik artışında etkili oldu. Bülten'in popülaritesi kısa bir süre sonra aynı zamanda de facto dergiler olan Amerikan Matematik Derneği İşlemleri ve Amerikan Matematik Derneği Bildirileri'ne sebep oldu.
1891'de Charlotte Scott, topluluğa katılan ilk kadın oldu. Dernek bugünkü adı altında yeniden örgütlendi ve 1894'te ulusal bir topluluk haline geldi ve o yıl Scott, Amerikan Matematik Derneği'nin ilk Konseyinde ilk kadın olarak görev yaptı.
1951'de, cemiyetin merkezi New York City'den Providence, Rhode Island'a taşındı. Derneğe daha sonra 1965'te Michigan, Ann Arbor'da ve 1992'de Washington, DC'de birer ofis eklendi.
1954'te topluluk yeni bir öğretim derecesi, bir Sanat Doktorasına benzer, ancak araştırma tezi olmayan bir Matematik Doktorası oluşturulması çağrısında bulundu.
1970'lerde, Lenore Blum'un "Matematikte Kadın Derneği'nin Kısa Tarihi: Başkanların Perspektifleri (A Brief History of the Association for Women in Mathematics: The Presidents' Perspectives)" adlı kitabında bildirildiği gibi, "O yıllarda AMS [Amerikan Matematik Topluluğu], yalnızca 'yaşlı erkekler ağı', olarak adlandırılabilirdi ve çemberin içindekiler haricinde herkese kapalıydı." Mary W. Gray, Atlantic City'deki Konsey toplantısına oturarak bu duruma meydan okudu. Gitmesi gerektiği söylendiğinde, polis gelene kadar bekleyeceğini söyledi ve gitmeyi reddetti. (Mary hikâyeyi biraz farklı anlatır: Ayrılması gerektiği söylendiğinde, tüzükte Konsey toplantılarına katılımı kısıtlayan hiçbir kural bulamadığını söyledi. Daha sonra 'beylerin anlaşması' ile olduğu söylendi. Doğal olarak Mary, "Açıkçası ben beyefendi değilim" diye cevapladı. O zamandan sonra Konsey toplantıları gözlemcilere açık hale geldi ve Topluluğun demokratikleşme süreci başladı."
Julia Robinson, Amerikan Matematik Derneği'nin (1983-1984) ilk kadın başkanıydı ancak lösemiden muzdarip olduğu için görev süresini tamamlayamadı.
1988'de Amerikan Matematik Derneği Dergisi, AMS'nin amiral gemisi dergisi olma niyetiyle oluşturuldu.

AMS, Amerika Matematik Birliği ve diğer kuruluşlarla birlikte Ocak ayı başlarında düzenlenen ve dünyanın en büyük yıllık matematik araştırmaları toplantısı olan Ortak Matematik Toplantısı'nı düzenler. Baltimore'daki 2019 Ortak Matematik Toplantısı yaklaşık 6.000 katılımcıya ev sahipliği yapmıştır. AMS'nin dört bölgesel bölümünün (Orta, Doğu, Güneydoğu ve Batı) her biri, her yılın ilkbahar ve sonbahar aylarında toplantılar düzenler. Dernek ayrıca diğer uluslararası matematik toplulukları ile toplantılara da sponsorluk yapmaktadır.

AMS, matematiğin ilerlemesine olağanüstü katkılarda bulunan yıllık bir bursiyer sınıfı seçer.

AMS, matematiksel yayınların, çeşitli dergilerin ve kitapların incelemelerinin bir veritabanı olan Mathematical Reviews adlı çalışmayı yayınlamaktadır. 1997 yılında AMS, damga olarak kullanmaya devam ettiği Chelsea Publishing Company'yi satın aldı. AMS, 2017 yılında Amerika Matematik Derneği'nin kitap yayınlama programı olan MAA Press'i satın aldı. AMS, MAA Press baskısı altında kitap yayınlamaya devam edecektir.
Dergiler:

Genel
Amerikan Matematik Topluluğu Bülteni - üç ayda bir yayınlanır.
American Mathematical Society'nin Elektronik Araştırma Duyuruları - yalnızca çevrimiçi
Amerikan Matematik Derneği Dergisi - üç ayda bir yayınlanır.
Amerikan Matematik Derneği Anıları - yılda altı kez yayınlanır.
Amerikan Matematik Topluluğu Tebliğleri - aylık olarak yayınlanan ve en çok okunan matematiksel dergilerden biridir.
Amerikan Matematik Topluluğu Bildirileri - aylık olarak yayınlanır.
Amerikan Matematik Topluluğu İşlemleri - aylık olarak yayınlanır.
Konuya özel
Conformal Geometry and Dynamics - yalnızca çevrimiçi
Journal of Algebraic Geometry - üç ayda bir yayınlanır.
Hesaplama Matematiği - üç ayda bir yayınlanır.
Matematiksel Araştırmalar ve Monograflar
Temsil Teorisi - yalnızca çevrimiçi
Çeviri Dergileri
St. Petersburg Matematik Dergisi (St. Petersburg Mathematical Journal)
Olasılık Teorisi ve Matematiksel İstatistik
Moskova Matematik Derneği İşlemleri (Transactions of the Moscow Mathematical Society)
Sugaku Sergileri (Sugaku Expositions)

"Sovyet Matematiğindeki Gelişmeler". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"American Mathematical Society Çevirileri". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"İleri Matematikte AMS / IP Çalışmaları". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Center de Recherches Mathématiques (CRM) Bildiriler ve Ders Notları". 26 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Çağdaş Matematik". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"IMACS: Ayrık Matematik ve Teorik Bilgisayar Bilimleri Serileri". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Fields Institute Communications". 17 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Uygulamalı Matematikte Sempozyum Bildirileri". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Saf Matematikte Sempozyum Bildirileri". 15 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

"Matematik Blogları Üzerine Blog". 29 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Matematik Bilimlerinde e-Mentorluk Ağı". 19 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"AMS Lisansüstü Öğrenci Blogu". 15 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Doktora + Epsilon". 14 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Matematik Öğretimi ve Öğrenimi Hakkında". 8 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Görsel İçgörü". 10 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"İncelemelerin Ötesinde: MathSciNet'in İçinde". 15 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Bazı ödüller diğer matematik organizasyonlarıyla ortaklaşa verilir. Ayrıntılar için belirli makalelere bakın.

Bôcher Anma Ödülü
Cole Ödülü
David P. Robbins Ödülü
Morgan Ödülü
Fulkerson Ödülü
Leroy P. Steele Ödülleri
Norbert Wiener Uygulamalı Matematik Ödülü
Oswald Veblen Geometri Ödülü

AMS, TeX dizgi programının erken bir savunucusuydu, içine katkıların yazılmasını ve kendi AMS-TeX ve AMS-LaTeX paketlerini üretmesini gerektiriyordu. TeX ve LaTeX artık matematiksel yayıncılıkta her yerde kullanılmaktadır.

AMS, iki yıllık bir dönem için seçilen Başkan tarafından yönetilir ve başkanlar arka arkaya iki dönem görev yapamaz.

John Howard Van Amringe (New York Matematik Derneği) (1888-1890)
Emory McClintock (New York Matematik Derneği) (1891-94)
George Hill (1895-96)
Simon Newcomb (1897-98)
Robert Woodward (1899-1900)

Eliakim Moore (1901-02)
Thomas Fiske (1903-04)
William Osgood (1905-06)
Henry White (1907-08)
Maxime Bôcher (1909-10)
Henry Fine (1911-12)
Edward Van Vleck (1913-14)
Ernest Brown (1915-16)
Leonard Dickson (1917-18)
Frank Morley (1919-20)
Gilbert Bliss (1921-22)
Oswald Veblen (1923-24)
George Birkhoff (1925-26)
Virgil Snyder (1927-28)
Earle Raymond Hedrick (1929-30)
Luther Eisenhart (1931-32)
Arthur Byron Coble (1933-34)
Solomon Lefschetz (1935-36)
Robert Moore (1937-38)
Griffith C. Evans (1939-40)
Marston Morse (1941-42)
Marshall Stone (1943-44)
Theophil Hildebrandt (1945-46)
Einar Hille (1947-48)
Joseph L. Walsh (1949-50)

John von Neumann (1951-52)
Gordon Whyburn (1953-54)
Raymond Wilder (1955-56)
Richard Brauer (1957-58)
Edward McShane (1959-60)
Deane Montgomery (1961-62)
Joseph Doob (1963-64)
Abraham Albert (1965-66)
Charles B. Morrey, Jr. (1967-68)
Oscar Zariski (1969-70)
Nathan Jacobson (1971-72)
Saunders Mac Lane (1973-74)
Lipman Bers (1975-76)
R. H. Bing (1977-78)
Peter Lax (1979-80)
Andrew Gleason (1981-82)
Julia Robinson (1983-84)
Irving Kaplansky (1985-86)
George Mostow (1987-88)
William Browder (1989-90)
Michael Artin (1991-92)
Ronald Graham (1993-94)
Cathleen Morawetz (1995-96)
Arthur Jaffe (1997-98)
Felix Browder (1999-2000)

Hyman Bass (2001-02)
David Eisenbud (2003-04)
James Arthur (2005-06)
James Glimm (2007-08)
George E. Andrews (2009-10)
Eric M. Friedlander (2011-12)
David Vogan (2013-14)
Robert L. Bryant (2015-16)
Ken Ribet (2017-18)
Jill Pipher (2019-20)
Ruth Charney (2021-2022)

Kanada Matematik Derneği
Amerika Matematik Birliği
Avrupa Matematik Derneği
Londra Matematik Derneği
Matematik toplulukları listesi

Resmî site
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "The American Mathematical Society", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 

Bu makale, Creative Commons Attribution / Share-Alike Lisansı altında lisanslı PlanetMath üzerindeki American Mathematical Society materyallerini içermektedir.

Analitik geometri (Osmanlıca: Tahlili hendese, Fransızca: Géometri analytique), geometrik çalışmaya cebrik analizi uygulayan ve cebrik problemlerin çözümünde geometrik kavramları kullanan bir matematik dalı. Bütün bunlar kartezyen koordinat sistemi denilen bir koordinat sisteminin kullanılmasıyla mümkündür. Kartezyen kelimesi, batıda analitik geometride ilk bilimsel çalışmayı yapan René Descartes'tan gelmektedir.
Fransız düşünür Descartes'ın çok önemli bir buluşudur. Descartes'a gelinceye kadar geometri problemleri ayrı ayrı yöntemlerle, sistemsiz olarak ve anlak gücüyle çözümleniyordu. Descartes'ın Kartezyen koordinat sistemini kullanarak ve cebir dilini geometriye uygulayarak bulduğu bu yöntemle geometri problemleri cebir denklemelerine çevrildi ve cebirle çözümlendikten sonra geometri diliyle açıklandı. Birçok fizik probleminin çözümü de bu yöntemle kolaylaşmış oldu.
Uzay analitik geometride temel bir konu, bir eğrinin veya belirli şartlar altında herhangi bir doğru veya noktanın kendi hareketiyle meydana getirdiği yüzeyin denklemidir. Denklem, eğriyi meydana getiren her bir nokta kümesi tarafından sağlanan sayısal terimlerle ifade edilir. r, dairenin yarıçapı ise daire denklemi:

x² + y² = r2
Mesela, merkezi başlangıçta olan birim yarıçaplı daire, başlangıçtan, birim uzaklıktaki noktalar kümesidir. Bir çember üzerindeki herhangi bir nokta (x, y) koordinatlarına sahipse, birim yarıçaplı çemberin denklemi:

x² + y² = 1 olur.
Bu denklem, çember üzerindeki her noktanın koordinatları tarafından sağlanır. Benzer şekilde x² + y²= 4 denklemi merkezi başlangıçta ve yarıçapı iki birim olan çemberin denklemidir.
Bazı geometrik ifadeler eşitsizliklerle ifade edilebilir. Mesela; x² + y² < 1 yukarıda tarif edilen çemberin içindeki bütün noktaları; x² + y² > 1 denklemi de dışındaki bütün noktaları ifade eder.1 < x² + y² < 4 eşitsizliği x² + y² = 1 ve x² + y² = 4 denklemi bu iki çember arasındaki alanın noktalarını gösterir. Analitik geometri, x ve y eksenlerine bir noktada dik olan üçüncü bir z ekseni ile genişletilir. x, y ve z eksenleriyle gösterilen bir denklem yüzey ifade eder. Mesela, x² + y² + z² = 1 merkezi başlangıçta yarıçapı bir birim olan kürenin denklemidir. Yüzeylerin ve eğrilerin önemli özelliklerini araştırmada kullanılan analitik geometri metotları son üç asırda bilimin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.

Analitik kimya, Kimya bilimine bağlı ana bilim dallarından biridir. Belirli bir maddenin kimyasal bileşenlerinin ya da kimyasal bileşenlerinden bir bölümünün nitelik ve niceliğinin incelendiği bilim dalıdır.

Kimyasal analiz sırasıyla kalitatif (nitel) ve kantitatif (nicel) olmak üzere iki şekilde uygulanır. Bir maddenin hangi bileşenlerden meydana geldiğini bulmaya yarayan analiz türüne kalitatif;bu bileşenlerden her birinin ne yüzdede olduğunu bulmaya yarayan analiz türüne ise kantitatif analiz denir.
Kantitatif analiz, metotlar yönünden klasik ve modern olmak üzere ikiye ayrılır. Klasik metotlar maddenin ağırlık ve hacim özelliklerine dayanan metotlardır. Maddenin ağırlığı göz önüne alınarak yapılan analize gravimetrik, hacim göz önüne alınarak yapılana da volumetrik analiz denir. Gravimetrik ve volumetrik analizlerin her ikisi de günümüzde çok kullanılmaktadır. Bilhassa fen ve şehirciliğin gelişmesiyle, medeniyeti tehdit etmeye başlayan çevre meselelerinin tespiti çalışmaları bu metotların önemini bir kat daha artırmıştır.
Modern metotlara İnstrumental metotlar (enstrümantal analiz) da denilmekte olup, 1930 yılından sonra hızlı olarak gelişmeye başlamıştır. Bu metotlar, maddenin ışık absorbsiyonu, ışık emisyonu, magnetik, elektrik, radyoaktiflik gibi özellikleri üzerine kurulmuştur. Bugün sadece bir özellik üzerine kurulmuş olan metotlar ciltlerle kitap doldurulacak kadar çoğalmıştır. İnstrumental analiz klasik analizden daha hassas, daha az zaman alıcı ve daha kolay olmakla beraber, sonuçlarının değerlendirilmesi bakımından uzman kimyacılara ihtiyaç gösterir.
Enstrümental analiz tarihte ilk olarak Robert Bunsen ve Gustav Kirchhoff tarafından 1860 senesinde kullanılmıştır.
Bir analiz için uygulanacak analiz metodu madde miktarına bağlı olarak değişir. 50 mg'dan daha fazla madde miktarı ile yapılan analize makro analiz, 10–50 mg arasındaki miktarla yapılan analize yarı-mikro analiz, 1–10 mg arasındaki miktarla yapılan analize mikro analiz, 0,001–1 mg arasındaki miktarla yapılan analize ultra-mikro analiz ve 0,001 mg'ın altında kalan miktarla yapılan analize de sub-mikro analiz denir. Mikro, ultra-mikro ve sub-mikro analizlere bilimsel çalışmalarda başvurulur.

Bilimin, teknolojinin, kliniklerin ihtiyaçlarına göre çeşitli cihaz ve metotlar geliştirilmiştir. Mesela şeker fabrikalarında ayarlanmış polarimetreler yardımıyla şeker pancarındaki şeker oranı ölçülebildiği gibi, kliniklerde kan ve idrardaki üre, şeker, azot; ayarlı araçlarla tayin edilebilmektedir.

Matematikte analitik sayı teorisi, tam sayılarla ilgili problemleri çözmek için matematiksel analiz yöntemlerini kullanan sayılar teorisinin dalıdır.  Dirichlet'in aritmetik ilerlemeler üzerindeki teoreminin ilk kanıtını sunmak için Peter Gustav Lejeune Dirichlet tarafından 1837'de Dirichlet L - fonksiyonlarının tanıtılmasıyla kullanılmaya başlandığı söylenir.   Asal sayılar (Asal Sayı Teoremi ve Riemann zeta fonksiyonunu içeren) ve toplam sayı teorisi (Goldbach varsayımı ve Waring problemi gibi) üzerindeki sonuçlarıyla bilinmektedir.

Analitik sayı teorisi, teknikteki temel farklılıklardan ziyade çözmeye çalıştıkları problemlerin türüne göre bölünerek iki ana bölüme ayrılabilir.

Çarpımsal sayılar teorisi, bir aralıktaki asal sayıların tahmin edilmesi gibi asal sayıların dağılımı ile ilgilenir. Asal sayı teoremini ve aritmetik ilerlemelerde asal sayılar üzerine Dirichlet teoremini içerir.
Toplam sayı teorisi, Goldbach'ın 2'den büyük her çift sayının iki asal sayının toplamı olduğu varsayımı gibi tam sayıların toplam yapısıyla ilgilidir. Toplam sayı teorisindeki ana sonuçlardan birisi Waring probleminin çözümüdür.

Borwein, Peter; Choi, Stephen; Rooney, Brendan; Weirathmueller, Andrea, (Ed.) (2008), The Riemann Hypothesis: A Resource for the Af  ficionado and Virtuoso Alike, CMS Books in Mathematics, New York: Springer, doi:10.1007/978-0-387-72126-2, ISBN 978-0-387-72125-5 
Davenport, Harold (2000), Multiplicative number theory, Graduate Texts in Mathematics, 74 (gözden geçirilmiş 3. bas.), New York: Springer-Verlag, ISBN 978-0-387-95097-6 
Edwards, H. M. (1974), Riemann's Zeta Function, New York: Dover Publications, ISBN 978-0-486-41740-0 
Tenenbaum, Gérald (1995), Introduction to Analytic and Probabilistic Number Theory, Cambridge studies in advanced mathematics, 46, Cambridge University Press, ISBN 0-521-41261-7

Analiz matematiğin önemli ana dallarından biridir. Limit, sonsuz diziler, seriler, süreklilik, türev, integral ve ölçü gibi kavramlar üzerine kurulmuştur.
Bu kavramlar, genellikle, gerçel ve karmaşık sayılar ve bu sayılardan oluşan kümeler üzerinde tanımlı fonksiyonlar bağlamında incelenir. Modern analiz, yine analizin temel kavramlarını ve tekniklerini içeren ve analize giriş sayılabilecek kalkülüsten evrilmiştir.

Analiz, resmen 17. yüzyılda ve özellikle Bilimsel Devrim sırasında gelişti; ancak, analizdeki fikirlerin öncülerinin izi bu yüzyıldan önceki matematikçilerin çalışmalarında bulunabilir. Özellikle, antik Yunan matematiğinin erken dönemlerinde, bazı sonuçlar apaçık olmasa da örtük olarak bulunabilir. Örneğin, sonsuz bir geometrik toplam ve Zenon'un dikotomi paradoksu örtük olarak mevcuttur.  Daha sonra, Knidoslu Ödoksus
ve Arşimet gibi Yunan matematikçiler, bölgelerin alanını ve katıların hacmini hesaplamak için tüketme yöntemini kullandıklarında limit ve yakınsama kavramlarını daha açık, ancak gayrı resmi olarak kullandılar.Sonsuz küçüklerin açık kullanımı, 20. yüzyılda  Arşimet'in yeniden keşfedilen bir eseri olan Mekanik Teoremler Yöntemi'nde görülür.. Diğer taraftan, Asya'da, Çinli matematikçi Liu Hui, bir dairenin alanını bulmak için 3. yüzyılda tüketme yöntemini kullandı. Caynizm kaynaklarına göre ise, Hinduların, MÖ 4. yüzyıla kadar giden erken bir tarihte, aritmetik ve geometrik serilerin toplamına dair formüllere sahip olduğu anlaşılıyor. Ācārya Bhadrabāhu, MÖ 433'te Kalpasūtra adlı eserinde geometrik bir serinin toplamını kullanmıştır.

Zu Chongzhi, 5. yüzyılda bir kürenin hacmini bulmak için, daha sonra Cavalieri ilkesi olarak adlandırılacak, bir yöntem oluşturdu.  12. yüzyılda, Hintli matematikçi Bhāskara II sonsuz küçükleri kullandı ve günümüzde Rolle teoremi olarak bilinen sonucu kullandı.
14. yüzyılda Sangamagramalı Madhava, sinüs, kosinüs, tanjant ve arktanjant gibi fonksiyonların günümüzde Taylor serisi olarak adlandırılan sonsuz seri açılımlarını geliştirdi. Trigonometrik fonksiyonların Taylor serilerini geliştirmesinin yanı sıra, bu serilerin kesilmesinden kaynaklanan hata terimlerinin büyüklüğünü de tahmin etti ve bazı sonsuz seriler için rasyonel bir yaklaşım verdi. Kerala Astronomi ve Matematik Okulu'ndaki takipçileri, Madhava'nın çalışmalarını 16. yüzyıla kadar ilerlettiler.

Analizin modern temelleri 17. yüzyıl Avrupa'sında atılmıştır. İlk adımlar, Fermat ve Descartes'ın modern kalkülüsün öncüsü olan analitik geometriyi geliştirmesiyle başlamıştır. Fermat'nın eşitlik yöntemi, fonksiyonların maksimum ve minimumlarını ve eğrilerin teğetlerini belirlemesine olanak sağlamıştır. Descartes'ın 1637'de kartezyen koordinat sistemini tanıtan La Géométrie'yi yayınlaması, analizin kuruluşu olarak kabul edilir. Birkaç on yıl sonra Newton ve Leibniz, 18. yüzyıl boyunca devam eden uygulamalı çalışmaların teşvikiyle, varyasyonlar hesabı, adi ve kısmi diferansiyel denklemler, Fourier analizi ve üretim fonksiyonu gibi analiz konularına dönüşen sonsuz küçükler hesabını bağımsız olarak geliştirdiler. Bu dönemde, kalkülüs teknikleri ayrık problemlere sürekli problemlerle yaklaşım için uygulandı.

18. yüzyılda Euler, matematikteki fonksiyon kavramını ortaya koydu. Gerçel analiz, Bernard Bolzano 1816'da sürekliliğin modern tanımını ortaya koyduğunda bağımsız bir konu olarak ortaya çıkmaya başladı; ancak, Bolzano'nun çalışması 1870'lere kadar yaygın olarak bilinmedi. 1821'de Cauchy, özellikle Euler tarafından daha önceki çalışmalarda yaygın olarak kullanılan cebirin genelliği ilkesini reddederek kalkülüsü sağlam bir mantıksal temele oturtmaya başladı. Bunun yerine Cauchy, kalkülüsü geometrik fikirler ve sonsuz küçükler açısından formüle etti. Bu nedenle, Cauchy'nin süreklilik tanımı, 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
'deki sonsuz küçük bir değişime karşılık gelmesi için 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'teki sonsuz küçük bir değişimi gerektiriyordu. Ayrıca bugün Cauchy dizisi denilen kavramı ortaya koydu ve karmaşık analizin örgün teorisini başlattı. Poisson, Liouville, Fourier ve diğerleri kısmi diferansiyel denklemleri ve harmonik analizi üzerine çalıştılar. Bu matematikçilerin ve Weierstrass gibi diğerlerinin katkıları, (ε, δ)-limit tanımını geliştirerek modern analiz alanını kurdu. Aynı zamanlarda, Riemann integral teorisini tanıttı ve karmaşık analizde önemli ilerlemeler kaydetti.
19. yüzyılın sonlarına doğru, matematikçiler kanıt olmaksızın gerçel sayıların süreyinin varlığını varsaydıklarından endişe duymaya başladılar. Dedekind daha sonra gerçel sayıları, irrasyonel sayıların resmen tanımlandığı ve rasyonel sayılar arasındaki "boşlukları" doldurmaya yarayan Dedekind kesimleriyle oluşturdu ve böylece tam bir küme yarattı ki bu da Simon Stevin tarafından ondalık açılımlar aracılığıyla daha önce geliştirilmiş olan gerçel sayılar süreyini yarattı. O sıralarda, Riemann integralinin teoremlerini iyileştirme girişimleri, gerçek fonksiyonların süreksizlik kümesinin "büyüklüğünün" incelenmesine yol açtı.
Ayrıca, yaygın olarak "canavarlar" olarak bilinen çeşitli patolojik nesneler (örneğin hiçbir yerde sürekli olmayan fonksiyonlar, sürekli ancak hiçbir yerde türevlenemeyen fonksiyonlar ve uzayı dolduran eğriler) araştırılmaya başlandı. Bu bağlamda, Jordan kendi ölçü teorisini geliştirdi, Cantor günümüzde bilinen adıyla, naif küme teorisini geliştirdi ve Baire, Baire kategori teoremini kanıtladı. 20. yüzyılın başlarında, kalkülüs aksiyomatik bir küme teorisi kullanılarak resmîleştirildi. Lebesgue ölçü teorisini büyük ölçüde geliştirdi ve günümüzde Lebesgue integrali olarak bilinen kendi integral teorisini tanıttı ve bu teorinin Riemann'ınkine göre büyük bir gelişme olduğu görüldü. Hilbert, integral denklemlerini çözmek için Hilbert uzaylarını tanımladı. Normlu vektör uzayı fikri hissediliyordu ve 1920'lerde Banach fonksiyonel analizi yarattı.

Matematikte, bir metrik uzay, elemanları arasında uzaklık kavramının (metrik olarak adlandırılır) tanımlandığı bir kümedir.
Analizin çoğu bazı önemli metrik uzaylarda yapılır. En yaygın kullanılanlar gerçel sayılar doğrusu, karmaşık düzlem, Öklid uzayı, diğer vektör uzayları ve tam sayılardır. Metrik içermeyen analiz örnekleri arasında ölçü teorisi (uzaklıktan ziyade büyüklük ölçüsü tanımlar) ve fonksiyonel analizin bir kısmı (uzaklık kavramına ihtiyaç duymayan topolojik vektör uzaylarını inceler) bulunur.

Gerçel analiz ya da daha geleneksel adıyla "gerçel değişkenli fonksiyonlar teorisi", gerçel sayılarla ve gerçel değişkenlere bağlı ve gerçel değerler alan fonksiyonlarla ilgilenen bir analiz dalıdır.  Özellikle, gerçel fonksiyon ve dizilerin analitik özellikleriyle ilgilenir; bunlara, gerçel sayı dizilerinin yakınsaklığı ve limitleri, gerçek sayıların hesabı ve gerçel değerli fonksiyonların sürekliliği, türevliliği ve ilgili özellikleri dahildir.

Karmaşık analiz, kompleks analiz ya da daha geleneksel adıyla "karmaşık değişkenli fonksiyonlar teorisi" olarak bilinir, karmaşık sayıların fonksiyonlarını inceleyen analiz dalıdır.
Cebirsel geometri, sayılar teorisi, uygulamalı matematik dahil olmak üzere matematiğin birçok dalında; ayrıca hidrodinamik, termodinamik, makine mühendisliği, elektrik mühendisliği ve özellikle kuantum alan teorisi dahil olmak üzere fiziğin değişik alanlarında faydalıdır.
Karmaşık analiz özellikle karmaşık değişkenli analitik fonksiyonlarla (veya daha genel olarak meromorf fonksiyonlarla) ilgilenir. Herhangi bir analitik fonksiyonun gerçel ve sanal kısımları Laplace denklemini sağlamak zorunda olduğundan, karmaşık analiz fizikteki iki boyutlu problemlere yaygın olarak uygulanabilir.

Fonksiyonel analiz, vektör uzaylarıyla ve bu uzayların üzerinde tanımlı operatörlerle uğraşan bir analiz dalıdır. Kökleri fonksiyon uzayları kuramının geliştirilmesine; hatta diferansiyel ve integral denklemlerinin çalışılmasına kadar gitmektedir. Özelde mesela Fourier dönüşümü gibi fonksiyon dönüşümlerinin çalışılmasında da kullanılmıştır. Çağdaş anlamda, fonksiyonel analiz bir topolojiye sahip vektör uzaylarının çalışılmasında, özellikle sonsuz boyutlu uzaylarda, gözükmektedir. Tanımdan yola çıkılarak fonksiyon analizinin sonlu boyutlu uzaylar kuramını da içerdiği düşünülebilir; ancak bu uzayları bir topolojisi olmadan inceleyen alan doğrusal cebirdir. Fonksiyonel analizin önemli bir işlevlerinden biri de ölçü, integral ve olasılık kuramı gibi genel kuramları sonsuz boyutlu uzaylara yaymaktır ki bu disiplinin özel adı sonsuz boyutlu analizdir.

Anatomi (Eski Yunanca ἀνατομή (anatomḗ) 'diseksiyon'), organizmaların ve parçalarının yapısının incelenmesi ile ilgili biyoloji dalıdır. Anatomi, canlıların yapısal organizasyonu ile ilgilenen bir doğa bilimi dalıdır. Tarih öncesi çağlarda başlangıcı olan eski bir bilim dalıdır. Anatomi doğası gereği gelişimsel biyoloji, embriyoloji, karşılaştırmalı anatomi, evrimsel biyoloji ve filogeniye bağlıdır, çünkü bunlar anatominin hem anlık hem de uzun vadeli zaman ölçeklerinde üretildiği süreçlerdir. Sırasıyla organizmaların ve parçalarının yapısını ve işlevini inceleyen anatomi ve fizyoloji, birbiriyle ilişkili disiplinlerin doğal bir çiftini oluşturur ve genellikle birlikte çalışılır. İnsan anatomisi, tıpta uygulanan temel bilimlerden biridir.
Anatomi, yeni keşifler yapıldıkça sürekli gelişen karmaşık ve dinamik bir alandır. Son yıllarda, vücut yapılarının daha ayrıntılı ve doğru bir şekilde görüntülenmesini sağlayan MRI ve CT taramaları gibi gelişmiş görüntüleme tekniklerinin kullanımında önemli bir artış olmuştur.
Anatomi disiplini makroskopik ve mikroskopik bölümlere ayrılır. Makroskopik anatomi veya kaba anatomi, bir hayvanın vücut parçalarının çıplak gözle incelenmesidir. Gross anatomi aynı zamanda yüzeysel anatomi dalını da içerir. Mikroskobik anatomi, histoloji olarak bilinen çeşitli yapıların dokularının incelenmesinde ve ayrıca hücrelerin incelenmesinde optik aletlerin kullanılmasını içerir.
Anatomi tarihi, insan vücudundaki organların ve yapıların işlevlerinin giderek daha iyi anlaşılması ile karakterize edilir. Yöntemler de, karkasların ve kadavraların (cesetlerin) diseksiyonu yoluyla hayvanların incelenmesinden X-ışını, ultrason ve manyetik rezonans görüntüleme dahil olmak üzere 20. yüzyıl tıbbi görüntüleme tekniklerine kadar ilerleyerek önemli ölçüde gelişmiştir.

Yunanca ἀνατομή anatomē "diseksiyon" (ἀνά aná "yukarı" ve τέμνω témnō "kestim" kelimelerinden ἀνατέμνω anatémnō "kestim, açtım") kelimesinden türetilen anatomi, sistemleri, organları ve dokuları dahil olmak üzere organizmaların yapısının bilimsel olarak incelenmesidir. Çeşitli parçaların görünümünü ve konumunu, oluştukları malzemeleri ve diğer parçalarla olan ilişkilerini içerir. Anatomi, sırasıyla bu parçaların işlevleri ve ilgili kimyasal süreçlerle ilgilenen fizyoloji ve biyokimyadan oldukça farklıdır. Örneğin, bir anatomist karaciğer gibi bir organın şekli, boyutu, konumu, yapısı, kanlanması ve innervasyonu ile ilgilenirken; bir fizyolog safra üretimi, karaciğerin beslenmedeki rolü ve vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi ile ilgilenir.
Anatomi disiplini, kaba veya makroskobik anatomi ve mikroskobik anatomi dahil olmak üzere bir dizi dala ayrılabilir. Kaba anatomi, çıplak gözle görülebilecek kadar büyük yapıların incelenmesidir ve ayrıca yüzeysel anatomi veya yüzey anatomisini, dış vücut özelliklerinin görülerek incelenmesini de içerir. Mikroskobik anatomi, histoloji (dokuların incelenmesi) ve embriyoloji (bir organizmanın olgunlaşmamış halinin incelenmesi) ile birlikte mikroskobik ölçekte yapıların incelenmesidir. Bölgesel anatomi, karın gibi belirli bir vücut bölgesindeki tüm yapıların birbirleriyle olan ilişkilerinin incelenmesidir. Buna karşılık sistemik anatomi, ayrı bir vücut sistemini oluşturan yapıların, yani sindirim sistemi gibi benzersiz bir vücut işlevini yerine getirmek için birlikte çalışan bir grup yapının incelenmesidir.
Anatomi, organların ve sistemlerin yapısı ve organizasyonu hakkında bilgi edinmek amacıyla hem invaziv hem de invaziv olmayan yöntemler kullanılarak incelenebilir. Kullanılan yöntemler arasında bir vücudun açılıp organlarının incelendiği diseksiyon ve video kamera donanımlı bir aletin vücut duvarındaki küçük bir kesiden sokulup iç organları ve diğer yapıları keşfetmek için kullanıldığı endoskopi yer alır. X ışınları kullanılarak yapılan anjiyografi veya manyetik rezonans anjiyografi, kan damarlarını görselleştirmek için kullanılan yöntemlerdir.
"Anatomi" terimi genellikle insan anatomisini ifade etmek için kullanılır. Bununla birlikte, hayvanlar aleminin geri kalanında büyük ölçüde benzer yapılar ve dokular bulunur ve bu terim diğer hayvanların anatomisini de içerir. Zootomi terimi bazen özellikle insan olmayan hayvanları ifade etmek için de kullanılır. Bitkilerin yapı ve dokuları farklı bir doğaya sahiptir ve bitki anatomisinde incelenirler.

Topografik anatomi: Vücut yapılarını, bölge bölge inceleyen anatominin alt dalıdır.
Sistematik anatomi : Vücut yapılarını, organların bir araya gelmesiyle oluşan organ sistemleri düzeyinde ele alan anatomi dalı.
Karşılaştırmalı anatomi : İnsan ile başka canlıların vücut yapılarındaki benzer ve farklı tarafları karşılaştırmalı olarak ele alan ve bunu insan anatomisinin daha iyi anlaşılmasında kullanan anatomi dalı. Veteriner hekimlerin öğretiminde kullanılır.
Klinik anatomi : Vücut yapılarının hastalıklara tanı koyma aşamasındaki rollerini ortaya koyan alt uğraş alanıdır.
Nöroanatomi: Sinir sistemi anatomisi ile ilgili dalıdır.
Gelişimsel anatomi : Embriyoloji
Mikroskobik anatomi : Histoloji
Patolojik anatomi : Anatomopatoloji
Radyolojik anatomi : Radyografi sonucu elde edilen radyogramda organ yapılarının ve organlar arası ilişkilerin incelenmesidir.
Sanatsal anatomi:
Yüzeysel anatomi:
Moleküler anatomi:
Morfometri:
Dekapod anatomisi:
Böcek morfolojisi:
Örümcek anatomisi:
Neandertal anatomisi:
Köpek anatomisi:
Kedi anatomisi:
Atgiller anatomisi:
Amfibi anatomisi:
Kuş anatomisi:
Balık anatomisi:
Köpekbalığı anatomisi:

M.Ö. 1600'de Eski Mısır'a ait bir tıp metni olan Edwin Smith Papirüsü'nde kalp ve damarlarının yanı sıra beyin ve beyin zarları ile beyin omurilik sıvısı, karaciğer, dalak, böbrekler, rahim ve mesane tarif edilmiş ve kalpten ayrılan kan damarları gösterilmiştir. Ebers Papirüsü'nde (M.Ö. 1550 civarı) ise vücudun tüm sıvılarını vücudun her bir üyesine taşıyan veya her bir üyesinden gelen damarların yer aldığı bir "kalp incelemesi" bulunmaktadır. Antik Yunan anatomisi ve fizyolojisi, erken Orta Çağ dünyası boyunca büyük değişimler ve ilerlemeler geçirmiştir. Zaman içinde bu tıbbi uygulama, vücuttaki organların ve yapıların işlevlerinin sürekli gelişen bir anlayışıyla genişledi. Beyin, göz, karaciğer, üreme organları ve sinir sisteminin anlaşılmasına katkıda bulunan insan vücuduna ilişkin olağanüstü anatomik gözlemler yapılmıştır.

Helenistik Mısır kenti İskenderiye, Yunan anatomisi ve fizyolojisi için bir sıçrama tahtasıydı. İskenderiye, Yunanlar zamanında sadece tıbbi kayıtlar ve liberal sanatlar kitapları için dünyanın en büyük kütüphanesine ev sahipliği yapmakla kalmamış, aynı zamanda birçok tıp pratisyeni ve filozofa da ev sahipliği yapmıştır. Mısır'ın Ptolemaios hanedanının sanat ve bilime verdiği büyük destek İskenderiye'nin yükselmesine yardımcı olmuş ve diğer Yunan devletlerinin kültürel ve bilimsel başarılarına rakip olmuştur. Erken dönem anatomi ve fizyoloji alanındaki en çarpıcı gelişmelerden bazıları Helenistik İskenderiye'de gerçekleşmiştir. Üçüncü yüzyılın en ünlü anatomist ve fizyologlarından ikisi Herophilus ve Erasistratus'tur. Bu iki hekim, Rönesans'a kadar tabu olarak kabul edilen hüküm giymiş suçluların kadavralarını kullanarak tıbbi araştırmalar için insan diseksiyonuna öncülük etmiştir - Herophilus sistematik diseksiyonlar yapan ilk kişi olarak kabul edilmiştir. Herophilus, anatominin birçok dalına ve tıbbın diğer birçok yönüne etkileyici katkılarda bulunan anatomik çalışmalarıyla tanındı. Çalışmalarından bazıları nabız sisteminin sınıflandırılması, insan atardamarlarının toplardamarlardan daha kalın duvarlara sahip olduğunun ve kulakçıkların kalbin parçaları olduğunun keşfini içeriyordu. Herophilus'un insan vücudu hakkındaki bilgisi beyin, göz, karaciğer, üreme organları ve sinir sisteminin anlaşılması ve hastalıkların seyrinin tanımlanmasında hayati katkılar sağlamıştır. Erasistratus, boşlukları ve zarları da dahil olmak üzere beynin yapısını doğru bir şekilde tanımlamış ve serebrum ile serebellum arasında bir ayrım yapmıştır. İskenderiye'deki çalışmaları sırasında Erasistratus özellikle dolaşım ve sinir sistemi çalışmalarıyla ilgilenmiştir. İnsan vücudundaki duyusal ve motor sinirleri ayırt edebilmiş ve havanın akciğerlere ve kalbe girdiğine ve daha sonra vücuda taşındığına inanmıştır. Atardamarlar ve toplardamarlar arasında yaptığı ayrım - atardamarlar vücuttaki havayı taşırken, toplardamarlar kalpten gelen kanı taşıyordu - büyük bir anatomik keşifti. Erasistratus aynı zamanda epiglotun ve triküspit de dahil olmak üzere kalp kapakçıklarının isimlendirilmesinden ve işlevlerinin tanımlanmasından da sorumluydu. Üçüncü yüzyılda Yunan hekimler sinirleri kan damarları ve tendonlardan ayırmayı ve sinirlerin sinirsel uyarıları ilettiğini fark etmeyi başardılar. Motor sinirlerdeki hasarın felce yol açtığını ortaya koyan Herophilus olmuştur. Herophilus beyindeki meninksleri ve ventrikülleri adlandırmış, serebellum ve serebrum arasındaki ayrımı takdir etmiş ve beynin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi bir "soğutma odası" değil "aklın merkezi" olduğunu kabul etmiştir Herophilus ayrıca optik, okülomotor, trigeminal, yüz, vestibülokoklear ve hipoglossal sinirlerin motor bölümlerini tanımlamasıyla da tanınır. MÖ 3. yüzyılda hem sindirim hem de üreme sistemlerinde büyük başarılar elde edilmiştir. Herophilus sadece tükürük bezlerini değil, ince bağırsak ve karaciğeri de keşfedip tanımlayabilmiştir. Rahmin içi boş bir organ olduğunu göstermiş, yumurtalıkları ve rahim tüplerini tanımlamıştır. Spermatozoanın testisler tarafından üretildiğini kabul etmiş ve prostat bezini ilk tanımlayan kişi olmuştur.
Kasların ve iskeletin anatomisi, bilinmeyen yazarlar tarafından yazılmış bir Antik Yunan tıp eseri olan Hipokrat Külliyatı'nda anlatılmaktadır. Aristoteles omurgalı anatomisini hayvan diseksiyonuna dayanarak tanımlamıştır. Praxagoras arterler ve damarlar arasındaki farkı tanımlamıştır. Yine M.Ö. 4. yüzyılda Herophilos ve Erasistratus, Ptolemaios döneminde İskenderiye'deki suçluların viviseksiyonuna dayanarak daha doğru anatomik tanımlar üretmiştir.
2. yüzyıl

André Weil (/veɪ/; Fransızca: [ɑ̃dʁe vɛj]; 6 Mayıs 1906, Paris, Fransa - 6 Ağustos 1998, New Jersey, ABD), sayılar teorisi ve cebirsel geometri alanındaki çalışmaları ile tanınan Fransız matematikçidir. Matematiksel Bourbaki grubunun kurucu üyesiydi. Filozof Simone Weil kız kardeşi, yazar Sylvie Weil ise kızıdır.

André Weil, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı'ndan sonra Alman İmparatorluğu tarafından Alsace-Lorraine'in ilhakından kaçan agnostik Alsaslı Yahudi ebeveynlerin çocuğu olarak Paris'te doğdu. Ünlü filozof Simone Weil, Weil'in tek kardeşiydi. Paris, Roma ve Göttingen'de okudu ve 1928'de doktorasını aldı. Almanya'da iken Weil, Carl Ludwig Siegel ile arkadaş oldu. 1930'dan itibaren Aligarh Muslim Üniversitesi'nde iki akademik yıl geçirdi. Matematiğin yanı sıra klasik Yunan ve Latin edebiyatına, Hinduizm ve Sanskrit edebiyatına ömür boyu ilgi gösterdi: 1920'de kendi kendine Sanskritçe öğrendi. Aix-Marseille Üniversitesi'nde bir yıl, sonra Strasbourg Üniversitesi'nde altı yıl öğretmenlik yaptı. 1937'de Éveline de Possel (evlilik öncesi soyadı Éveline Gillet) ile evlendi.
II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Weil Finlandiya'daydı; Nisan 1939'dan beri İskandinavya'da seyahat ediyordu. Karısı Éveline onsuz Fransa'ya döndü. Weil, Finlandiya'da Kış Savaşı'nın patlak verdiğinde casusluk şüphesiyle yanlışlıkla tutuklandı; ancak, hayatının tehlikede olduğuna dair anlatıların abartılı olduğu gösterildi. Weil, İsveç ve Birleşik Krallık üzerinden Fransa'ya döndü ve Ocak 1940'ta Le Havre'de gözaltına alındı. Görevi bildirmemekle suçlandı ve Le Havre ve ardından Rouen'de hapsedildi. Weil, Şubat ayından Mayıs ayına kadar Rouen'in bir bölgesi olan Bonne-Nouvelle'deki askeri hapishanede, kendisine ün kazandıran çalışmasını tamamladı. 3 Mayıs 1940'ta yargılandı. Beş yıl hapis cezasına çarptırıldı, bunun yerine bir askerî birliğe bağlanmayı talep etti ve Cherbourg'da bir alaya katılma şansı verildi. Fransa'nın düşüşünden sonra deniz yoluyla geldiği Marsilya'da ailesiyle buluştu. Daha sonra Clermont-Ferrand'a gitti ve burada Alman işgali altındaki Fransa'da yaşayan eşi Éveline'le bir araya gelmeyi başardı.
Ocak 1941'de Weil ve ailesi Marsilya'dan New York'a yelken açtı. Savaşın geri kalanını Rockefeller Vakfı ve Guggenheim Vakfı tarafından desteklendiği Amerika Birleşik Devletleri'nde geçirdi. İki yıl boyunca Lehigh Üniversitesi'nde matematik dersi verdi; burada Amerikalı öğrencilerden farklı olarak, askere alınma konusunda endişelenmesine gerek kalmasa da takdir edilmedi, fazla çalıştı ve düşük maaş aldı. Lehigh'deki işinden ayrıldı ve 1945'ten 1947'ye kadar Universidade de São Paulo'da Oscar Zariski ile çalışarak ders verdiği Brezilya'ya taşındı. Weil ve karısının iki kızı, Sylvie (d. 1942) ve Nicolette (d. 1946) vardı.
Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne döndü ve kariyerinin geri kalanını geçireceği İleri Araştırmalar Enstitüsü'ne geçmeden önce 1947'den 1958'e kadar Chicago Üniversitesi'nde ders verdi. Matematik alanındaki çeşitli konferanslara konuşmacı olarak katıldı. 1979'da Weil, Matematikte ikinci Wolf Ödülü'nü Jean Leray ile paylaştı.

Weil, bir dizi alanda önemli katkılarda bulundu, en önemlisi cebirsel geometri ve sayılar teorisi arasındaki derin bağlantıları keşfetmesiydi. Bu, Mordell-Weil teoremine giden doktora çalışmasında başladı (1928 ve kısa bir süre Siegel teoreminde integral noktalarına uygulandı). Mordell'in teoreminin geçici bir kanıtı vardı; Weil, sonsuz iniş argümanını, rasyonel noktaları boyutlandırmak için yükseklik fonksiyonları ve bir yirmi yıl boyunca bu şekilde kategorize edilmeyecek olan Galois kohomolojisi aracılığıyla iki tür yapısal yaklaşıma ayırmaya başladı. Weil'in çalışmasının her iki yönü de sürekli olarak önemli teorilere dönüşmüştür.
Başlıca başarıları arasında, sonlu alanlar üzerindeki eğrilerin zeta fonksiyonları için Riemann hipotezinin 1940'ların kanıtı ve bu sonucu desteklemek için cebirsel geometri için uygun temellerin atılması (1942'den 1946'ya en yoğun olarak) vardı. Weil varsayımları 1950'lerden itibaren oldukça etkili oldu; bu ifadeler daha sonra Bernard Dwork, Alexander Grothendieck, Michael Artin ve nihayet 1973'te en zor adımı tamamlayan Pierre Deligne tarafından kanıtlandı.
Weil adele halkasını 1930'ların sonlarında Claude Chevalley'in idellerle liderliğini izleyerek tanıttı ve onlarla Riemann-Roch teoreminin bir kanıtını verdi (1967'de Temel Sayı Teorisinde bir versiyon çıktı). 1938'deki 'matris bölen' (vektör demeti avant la lettre) Riemann-Roch teoremi, demetlerin moduli uzayları gibi daha sonraki fikirlerin çok erken bir tahminiydi. Tamagawa sayıları üzerine Weil varsayımı uzun yıllar direnç gösterdi. Sonunda adelik yaklaşım, otomorfik temsil teorisinde temel hale geldi. 1967 civarında, Taniyama-Shimura varsayımı olarak bilinen başka bir bilinen Weil varsayımını üretti. Varsayımlara karşı tutumu, bir varsayımın bir tahmin olarak hafife alınmaması gerektiğiydi ve Taniyama davasında, kanıtlar ancak 1960'ların sonlarından itibaren gerçekleştirilen kapsamlı hesaplama çalışmasından sonra mevcut hale geldi.
Diğer önemli sonuçlar Pontryagin dualitesi ve diferansiyel geometri üzerineydi. Genel topolojide tek tip uzay kavramını Nicolas Bourbaki ile (kendisinin kurucu üyesi olduğu) işbirliğinin bir yan ürünü olarak tanıttı. Demet teorisi üzerine yaptığı çalışmalar, yayınlanan makalelerinde pek görünmüyor, ancak 1940'ların sonlarında Henri Cartan ile yazışmaları ve toplanan makalelerinde yeniden basılması etkili oldu. Ayrıca boş kümeyi temsil etmesi için Norveç alfabesindeki Ø harfinden türetilen ∅ sembolünü seçti.
Weil, klasik izoperimetrik eşitsizliğin pozitif eğimli olmayan yüzeylerde de geçerli olduğunu gösterdiği 1926'daki ilk makalesinde Riemann geometrisine de iyi bilinen bir katkı yaptı. Bu, daha sonra Cartan-Hadamard varsayımı olarak bilinen şeyin 2 boyutlu durumunu oluşturdu.
Daha önce kuantum mekaniğinde Irving Segal ve David Shale tarafından tanıtılan sözde Weil temsilinin, ikinci dereceden formların klasik teorisini anlamak için çağdaş bir çerçeve verdiğini keşfetti. Bu aynı zamanda başkaları tarafından temsil teorisi ile teta fonksiyonlarını birbirine bağlayan önemli bir gelişimin başlangıcıydı.
Ayrıca Sayı Teorisi tarihi üzerine birkaç kitap yazdı. Weil, 1966'da Kraliyet Cemiyeti'nin (ForMemRS) Yabancı Üyesi seçildi.
Weil'in fikirleri, Bourbaki'nin II.Dünya Savaşı öncesi ve sonrası yazı ve seminerlerine önemli katkılarda bulundu.

Hint (Hindu) düşüncesi Weil üzerinde büyük etkiye sahipti. Agnostikti ve dinlere saygı duyuyordu.

2004 yılında Saint-Sulpice Gözlemevi'nde gök bilimciler tarafından keşfedilen asteroid 289085 Andreweil'e onun ismi verildi. Resmî isimlendirme, Minor Planet Center tarafından 14 Şubat 2014 tarihinde yayınlandı(M.P.C. 87143).

Matematiksel çalışmalar
Arithmétique et géométrie sur les variétés algébriques (1935)
Sur les espaces à structure uniforme et sur la topologie générale (1937)
L'intégration dans les groupes topologiques and ses uygulamaları (1940)
Foundations of Algebraic Geometry, American Mathematical Society Colloquium Publications, vol. 29, Providence, R.I.: American Mathematical Society, 1946, ISBN 978-0-8218-1029-3 Foundations of Algebraic Geometry, American Mathematical Society Colloquium Publications, vol. 29, Providence, R.I.: American Mathematical Society, 1946, ISBN 978-0-8218-1029-3  Foundations of Algebraic Geometry, American Mathematical Society Colloquium Publications, vol. 29, Providence, R.I.: American Mathematical Society, 1946, ISBN 978-0-8218-1029-3 
Toplanan makaleler
Œuvres Scientifiques, Collected Works, üç cilt (1979)
Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 1 (1926-1951). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-85888-1. Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 1 (1926-1951). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-85888-1.  Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 1 (1926-1951). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-85888-1. 
Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 2 (1951-1964). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87735-6. Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 2 (1951-1964). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87735-6.  Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 2 (1951-1964). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87735-6. 
Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 3 (1964-1978). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87737-0. Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 3 (1964-1978). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87737-0.  Œuvres Scientifiques / Collected Papers. Springer Collected Works in Mathematics (İngilizce). Volume 3 (1964-1978). Springer. March 2009. ISBN 978-3-540-87737-0. 
Otobiyografi
Fransızca: Souvenirs d'Apprentissage (1991)3-7643-2500-3. JE Cremona tarafından İngilizce olarak inceleme 1 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
İngilizce çevirisi: The Apprenticeship of a Mathematician 16 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1992), 0-8176-2650-6 İnceleme 9 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından Veeravalli S. Varadarajan; Saunders Mac Lane Tarafından İnceleme 27 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anı (kızı tarafından)
André ve Simone Weil ile Evde, 6 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sylvie Weil, Benjamin Ivry tarafından çevrildi;978-0-8101-2704-3, Northwestern University Press, 2010.

A. Borel, Bull tarafından André Weil 15 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. AMS 46 (2009), 661-666.
André Weil 15 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Armand Borel, Pierre Cartie

Eski Mısır matematiği, Eski Mısır'da yaklaşık MÖ 3000 ila 300 yılları arasında, Eski Mısır Krallığı'ndan kabaca Helenistik Mısır'ın başlangıcına kadar geliştirilen ve kullanılan matematiktir. Eski Mısırlılar, saymak ve genellikle çarpma ve kesirleri içeren yazılı matematik problemlerini çözmek için bir sayı sistemi kullandılar. Mısır matematiğinin kanıtı, papirüs üzerine yazılmış, hayatta kalan az sayıda kaynakla sınırlıdır. Bu metinlerden, eski Mısırlıların, mimari mühendislik için yararlı olan üç boyutlu şekillerin yüzey alanını ve hacmini belirlemek gibi geometri kavramlarını ve sabit kesen yöntemi (Latince: regula falsi, İngilizce: false position method) ve ikinci dereceden denklemler gibi cebir kavramlarını anladıkları bilinmektedir.

Abydos'taki Tomb U-j'de bulunan fildişi etiketlerle matematiğin kullanımının yazılı kanıtı en az MÖ 3200'e kadar uzanmaktadır. Görünüşe göre bu etiketler mezar eşyaları için etiket olarak kullanılmış ve bazılarına rakamlar yazılmıştır. 400.000 öküz, 1.422.000 keçi ve 120.000 mahkûmun sunulmasını gösteren Narmer Macehead'de 10'lu taban sayı sisteminin kullanımına dair daha fazla kanıt bulunabilir.

Eski Krallık'ta (MÖ 2690-2180) matematiğin kullanımına ilişkin kanıtlar azdır, ancak Meidum'da bir mastaba yakınındaki duvardaki, mastabanın eğimi için yönergeler veren yazıtlardan bazı sonuçlar çıkarılabilir. Diyagramdaki çizgiler bir arşın aralıklarla dizilidir ve bu ölçü biriminin kullanımını göstermektedir.
En eski gerçek matematiksel belgeler, 12. Hanedanlığa (yaklaşık MÖ 1990–1800) aittir. Kahun Papirüsü'nün ve Berlin Papirüsü 6619 koleksiyonunun çok daha geniş bir parçası olan Moskova Papirüsü, Mısır Matematiksel Deri Rulosu, Lahun Matematiksel Papirüsü bu döneme tarihlenmektedir. İkinci Ara Dönem'e (MÖ 1650) tarihlenen Rhind Papirüsünün, 12. hanedandan daha eski bir matematiksel metne dayandığı söylenir.
Moskova Matematik Papirüsü ve Rhind Papirüsü, matematiksel problem metinleri olarak adlandırılır. Çözümleri olan bir dizi problemden oluşurlar. Bu metinler bir öğretmen veya tipik matematik problemlerini çözmekle uğraşan bir öğrenci tarafından yazılmış olabilir.
Eski Mısır matematiğinin ilginç bir özelliği, birim kesirlerin kullanılmasıdır. Mısırlılar, kesirler için 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        ,
        
          
            
              1
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}},{\tfrac {1}{3}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              2
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2}{3}}}
  
 gibi bazı özel gösterimler kullandılar ve bazı metinlerde 
  
    
      
        
          
            
              3
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{4}}}
  
 için, ancak diğer kesirler tümü 
  
    
      
        
          
            
              1
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{n}}}
  
 biçiminin birim kesirleri veya bu tür birim kesirlerin toplamları olarak yazılır. Yazıcılar, bu kesirlerle çalışmalarına yardımcı olmak için tablolar kullandılar. Örneğin Mısır Matematiksel Deri Rulosu, diğer birim kesirlerin toplamı olarak ifade edilen birim kesirler tablosudur. Rhind Papirüsü ve diğer bazı metinler 
  
    
      
        
          
            
              2
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2}{n}}}
  
 tabloları içerir. Bu tablolar, yazarların 
  
    
      
        
          
            
              1
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{n}}}
  
 biçiminin herhangi bir kısmını birim kesirlerin toplamı olarak yeniden yazmalarına olanak sağladı.
Yeni Krallık döneminde (yaklaşık MÖ 1550–1070) matematik problemlerinden edebi Papirüs Anastasi I'de bahsedilir ve Ramses III zamanından kalma Papirüs Wilbour'da arazi ölçümleri kaydedilir. Deir el-Medina işçi köyünde, mezarların taş ocağında taşınırken rekor miktarda çamurun taşındığı birkaç ostraca (yazı yüzeyi olarak kullanılan bir çömlek parçası) bulundu.

Eski Mısır matematiğini anlama çabaları günümüzde, mevcut kaynakların yetersizliği nedeniyle sekteye uğramaktadır. Var olan kaynaklar aşağıdaki metinleri içerir (bunlar genellikle Orta Krallık ve İkinci Ara Dönem'e tarihlenir):

Moskova Papirüsü
Mısır Matematiksel Deri Rulosu
Lahun Matematiksel Papirüsü
MÖ 1800 civarında yazılmış Berlin Papirüsü 6619
Akhmim Ahşap Tableti
Reisner Papirüsü, Mısır'ın erken 12. hanedanına tarihlenmektedir ve antik Thinis kasabası Nag el-Deir'de bulunmuştur.
Rhind Papirüsü (RMP - Rhind Mathematical Papyrus), İkinci Ara Döneme (MÖ 1650) tarihlenir, ancak yazarı Ahmes, onu şimdi kaybolmuş bir Orta Krallık papirüsünün bir kopyası olarak tanımlar. RMP, en büyük matematiksel metindir.
Yeni Krallık'tan kalan, hesaplamalarla ilgili az miktarda matematiksel metin ve yazıt vardır:

Papirüs Anastasi I, Hori adlı bir yazar tarafından yazılmış ve Amenemope adlı bir yazara hitaben (kurgusal) bir mektup olarak yazılmış bir edebi metindir. Mektubun bir bölümü birkaç matematik problemini tanımlar.
Ostracon Senmut 153, hiyeratik olarak yazılmış bir metindir.
Ostracon Turin 57170, hiyeratik olarak yazılmış bir metindir.
Deir el-Medina'dan Ostraca, hesaplamalar içerir. Örneğin Ostracon IFAO 1206, muhtemelen bir mezarın taş ocakçılığı ile ilgili hacimlerin hesaplanmasını göstermektedir.

Mısırlılar eskiden sağdan sola yazarlardı ve sayının en önemsiz rakamları önce yazılırdı, böylece sonuçta sayıların sırası bizimkine karşılık gelirdi. Eski Mısır metinleri hiyeroglif veya hiyeratik olarak yazılabilir. Her iki gösterimde de sayı sistemi her zaman 10 tabanına göre verilmiştir. 1 sayısı basit bir vuruşla, 2 sayısı iki vuruşla vb. temsil edildi. 10, 100, 1.000, 10.000 ve 1.000.000 sayılarının kendi hiyeroglifleri vardı. 10 sayısı öküz çekmesi veya nal, 100 sayısı sarmal bir ip veya salyangoz ile temsil edilir, 1000 sayısı bir lotus çiçeği veya nilüfer çiçeği ile temsil edilir, 10.000 sayısı bir parmakla temsil edilir, 100.000 sayısı bir kurbağa veya iribaş ile ve bir milyon ise iki elini kaldırmış bir adam (Tanrı Heh olabilir) tarafından temsil edilir.

Eski Mısır'da herhangi bir sayı iki şekilde yazılabilirdi: kelimelerle ve sayılarla. Örneğin, 30 sayısını yazmak için sıradan hiyeroglifler kullanılabilir:

veya aynısı sayılarla yazılırsa (üç tane on):

Mısır rakamları, Hanedanlık Öncesi döneme kadar uzanmaktadır. Abydos'un fildişi etiketleri bu sayı sisteminin kullanımını kaydeder. Adak öğelerin sayısını belirtmek için adak sahnelerinde sayıları görmek de yaygındır. Kralın kızı Neferetiabet'e 1000 öküz, ekmek, bira vb.
Mısır sayı sistemi eklemeliydi. Büyük sayılar, kabartma koleksiyonlarıyla temsil edildi ve değer, tek tek sayıların bir araya getirilmesiyle elde edildi.

Mısırlılar neredeyse yalnızca 1/n biçimindeki kesirleri kullandılar. Dikkate değer bir istisna, matematiksel metinlerde sıklıkla bulunan 2/3 kesiridir. Çok nadiren 3/4'ü belirtmek için özel bir kabartma kullanıldı. 1/2 kesiri, ikiye katlanmış bir keten parçasını tasvir etmiş olabilecek bir kabartma ile temsil edildi. 2/3 kesiri, 2 (farklı boyutta) vuruş ve bir ağızla tasvir eden bir kabartma ile temsil edildi. Kesirlerin geri kalanı her zaman bir sayının üzerine birleştirilmiş bir ağızla temsil edildi.

Rhind Papirüsü'nden kesir yazma örneği:

5 + 1⁄2 + 1⁄7 + 1⁄14 (= 5 5⁄7)

Rhind (Ahmes) Papirüsü'nde (yaklaşık MÖ 1550) ekleme ya da çıkarma için kullanılan hiyeroglif gösterilmektedir:

Bu hiyeroglifin "bacaklarının" yönü yazı yönüyle örtüşüyorsa (Mısırlılar genellikle sağdan sola yazıyordu), o zaman "toplama", aksi takdirde "çıkarma" anlamına geliyordu. Ancak, Moskova Matematik Papirüsünde (MÖ 1850), çizginin sonuna doğru yönlendirilmiş bir çift bacak sayısının karesi anlamına geliyordu.
Toplama ondan büyük bir sayı ile sonuçlanırsa, yükselen bir hiyeroglifte on yazılır.
Örneğin: 2343 + 1671

 +

Tüm aynı tür hiyeroglifleri bir araya topluyoruz ve şunları elde ediyoruz:

Hadi dönüşelim:

Nihai sonuç şuna benzer:

Mısır çarpımı, Eski Krallığa bağlanan bir yöntemle, çarpılacak sayının (çarpılan) tekrar tekrar ikiye katlanması ve ikiye katlamalardan hangisinin toplanacağının seçilmesiyle (esasen bir ikili aritmetik biçimi) yapıldı. Çarpılan, şekil 1'in yanına yazılmıştır; çarpan daha sonra kendisine eklendi ve sonuç 2 sayısının yanına yazıldı. İşlem, ikiye katlama çarpanın yarısından büyük bir sayı verene kadar sürdürüldü. Ardından, iki katına çıkan sayılar (1, 2, vb.), cevabı oluşturmak için mevcut hesaplamaların sonuçlarından hangisinin bir araya getirilmesi gerektiğini seçmek için çarpandan tekrar tekrar çıkarılır.
Daha büyük sayılar için kısa bir yol olarak, çarpılan da hemen 10, 100, 1000, 10000 vb. ile çarpılabilir.
Örneğin, Rhind Papirüsü (RMP) üzerindeki Problem 69, (RMP'nin gerçek hiyeratik yazısı yerine) Hiyeroglif semboller kullanılmış gibi temsil edilirse aşağıdaki çizimi sağlar.

, nihai cevabı üretmek için bir araya getirilen ara sonuçları gösterir.
Yukarıdaki tablo, 1120'yi 80'e bölmek için de kullanılabilir. Bu sorunu, toplamı 1120'ye ulaşan 80'in çarpanlarının toplamı olarak bölümü (80) bularak çözerdik. Bu örnekte, 10 + 4 = 14 bölümü verir. Bölme algoritmasının daha karmaşık bir örneği Problem 66 tarafından sağlanmıştır. Toplam 3200 ro yağ, 365 günde eşit olarak dağıtılacaktır.

İlk olarak, yazar 365'in olası en büyük katına ulaşılıncaya kadar art arda ikiye katlar ki bu 3200'den küçüktür. Bu durumda 8 kere 365, 2920'dir ve 365'in katlarının daha fazla eklenmesi açıkça 3200'den daha büyük bir değer verecektir. 
  
    
      
        (
        2
        
          /
        
        3
        +
        1
        
          /
        
        10
        +
        1
        
          /
        
        2190
        )
      
    

Ardışık sayılar, kendisinden önce ve sonra gelen sayılara bir kural ile bağlı olan sayılara denir.

n: Bir tam sayı olmak üzere
Ardışık tam sayılar: 
  
    
      
        n
        ,
        (
        n
        +
        1
        )
        ,
        (
        n
        +
        2
        )
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle n,(n+1),(n+2),...}
  

Ardışık tek sayılar : 
  
    
      
        2
        n
        −
        1
        ,
        2
        n
        +
        1
        ,
        2
        n
        +
        3
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 2n-1,2n+1,2n+3,...}
  

Ardışık çift sayılar : 
  
    
      
        2
        n
        ,
        2
        n
        +
        2
        ,
        2
        n
        +
        4
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 2n,2n+2,2n+4,...}
  
  (ardışık tek sayılar ve çift sayılar ikişer artarlar.)

Ardışık sayıların toplamı, matematik tarihinde genellikle Carl Friedrich Gauss'un ilkokul yıllarına atfedilen ünlü bir anekdotla anılır. Rivayete göre, öğretmeni öğrencilerden 1'den 100'e kadar olan sayıları toplamalarını istediğinde, Gauss sayıları baştan ve sondan eşleştirerek (1+100, 2+99, 3+98...) her bir çiftin 101 ettiğini fark etmiş ve sonucu çok kısa sürede bulmuştur. Bu pratik yöntem, ilk n ardışık tam sayının toplamını veren genel n(n+1)/2 formülünün temelini oluşturur.

Pascal üçgeni, binom katsayılarının düzenli bir üçgen yapısında gösterilmesidir ve ardışık sayıların toplamlarıyla doğrudan bir ilişki içerir. Üçgenin yapısı incelendiğinde, sağ kenar boyunca sadece 1'lerin yer aldığı görülür. Daha içte, her satırın ikinci sütununda ardışık sayılar dizisi (1, 2, 3, 4, ..., n) yer alır. Bir sonraki iç sütunda ise ardışık sayıların toplamlarını temsil eden üçgensel sayılar (1, 3, 6, 10, ..., n(n+1)/2) bulunur.
Pascal üçgeninde her eleman, kombinasyonlarla ifade edilir. n-inci satırın k-ıncı elemanı (kn) formülüyle hesaplanır. Örneğin, ikinci sütundaki elemanlar (1n)=n ile, üçüncü sütundaki elemanlar (2n)=2n(n−1) ile, dördüncü sütundaki elemanlar ise (3n)=6n(n−1)(n−2) ile bulunur. Bu ifadeler, ardışık sayıların ve toplamlarının matematiksel açıklamasını sağlar. Sayıların toplamı S1=∑k=1nk=2n(n+1) formülüyle, üçgen sayıların toplamı ise S2=∑k=1n2k(k+1) formülüyle gösterilir. Her bir toplam, Pascal üçgeninde bir sonraki sütuna karşılık gelir.
Bu düzen, Pascal üçgeninin ardışık toplamlarla kurduğu ilişkiyi açık bir şekilde ortaya koyar. Pascal üçgeninin her satırı, binom katsayılarının veya kombinasyonların düzenli bir tablosu olarak bilinse de aynı zamanda ardışık sayıların ve bu sayıların toplamlarının anlaşılması açısından da önemli bir yapı sunar. Üçgenin herhangi bir satırında sol kenardaki sayı, genellikle satırın numarasını veya o satırda ardışık toplamların başlangıç değerini ifade ederken sağ kenardaki sayı ise genellikle 1'dir. İlgili satırda sol kenardaki ve sağ kenardaki sayılar arasındaki fark, satırın sırası ile ilişkili olarak ardışık toplamlardan elde edilen bir değeri temsil eder. Örneğin, Pascal üçgeninin sekizinci satırında sol kenardaki sayı 8, sağ kenardaki sayı ise 1'dir ve aralarındaki fark 8–1=7 olarak bulunur. Bu durum, üçgen içerisindeki ardışık sayılar ve toplamlar arasındaki bağlantıyı ortaya koyduğu gibi üçgenin kendi içindeki matematiksel düzenin de daha iyi anlaşılmasını sağlar. Böylece Pascal üçgeni, yalnızca kombinatorik problemlerde değil aynı zamanda ardışık sayı dizilerinin ve bu dizilerle ilişkili toplamların incelenmesinde de temel bir araç olarak öne çıkar.

Aritmetik geometri, cebirsel geometri yöntemlerini sayı teorisine uygulayan matematik dalıdır. Bu alan, özellikle tam sayılar veya rasyonel sayılar üzerinde tanımlı cebirsel varyetelerin çözüm kümelerini (örneğin eliptik eğrilerde rasyonel noktalar) inceleyen Diophantine geometri ile eşanlamlı şekilde kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, tam sayılar halkası gibi sayısal tabanlı şemalar üzerinden tanımlanan cebirsel yapıların analizini içerir.
Aritmetik geometri, Mordell-Weil teoremi (bir eliptik eğrinin rasyonel noktalarının sonlu küremli bir grup olduğunu söyler) ve Faltings teoremi (genusu 1'den büyük eğriler üzerindeki rasyonel noktaların sonlu olduğu) gibi temel sonuçlarla modern matematiğin temel taşlarını oluşturur.
Bu disiplin, Fermat'ın Son Teoremi'nin modülerlik yaklaşımıyla Andrew Wiles tarafından çözülmesini de kapsar; ayrıca küme ve modüler formlar gibi yapılarla birlikte, şema teoremi, étale kohezyon ve p-adik Hodge teorisi gibi ileri teknikler üzerinde çalışır.

Matematik'te aritmetiğin temel teoremi, aynı zamanda benzersiz çarpanlara ayırma teoremi ve asal çarpanlara ayırma teoremi olarak da adlandırılır, şunu belirtir: 1'den büyük her tamsayı, benzersiz bir şekilde asal sayıların üslerinin çarpımı olarak gösterilebilir.
Örneğin,

  
    
      
        1200
        =
        
          2
          
            4
          
        
        ⋅
        
          3
          
            1
          
        
        ⋅
        
          5
          
            2
          
        
        =
        (
        2
        ⋅
        2
        ⋅
        2
        ⋅
        2
        )
        ⋅
        3
        ⋅
        (
        5
        ⋅
        5
        )
        =
        5
        ⋅
        2
        ⋅
        5
        ⋅
        2
        ⋅
        3
        ⋅
        2
        ⋅
        2
        =
        …
      
    
    {\displaystyle 1200=2^{4}\cdot 3^{1}\cdot 5^{2}=(2\cdot 2\cdot 2\cdot 2)\cdot 3\cdot (5\cdot 5)=5\cdot 2\cdot 5\cdot 2\cdot 3\cdot 2\cdot 2=\ldots }
  

Teorem bu örnekle ilgili iki şey söylüyor: birincisi, 1200 asal sayıların çarpımı olarak temsil edilebilir ve ikincisi, bu nasıl yapılırsa yapılsın her zaman tam olarak dört 2, bir 3 ve iki 5 olacaktır ve sonuç bunların dışında başka asal sayı içermeyecektir.
Çarpanların asal olması gereklidir: bileşik sayıları içeren çarpanlara ayırmalar benzersiz olmayabilir (örneğin, 
  
    
      
        12
        =
        2
        ⋅
        6
        =
        3
        ⋅
        4
      
    
    {\displaystyle 12=2\cdot 6=3\cdot 4}
  
).
Bu teorem 1'in asal sayı olarak kabul edilmemesinin ana nedenlerinden biridir: eğer 1 asal olsaydı, asal sayılara ayırma benzersiz olmazdı; örneğin, 
  
    
      
        2
        =
        2
        ⋅
        1
        =
        2
        ⋅
        1
        ⋅
        1
        =
        …
      
    
    {\displaystyle 2=2\cdot 1=2\cdot 1\cdot 1=\ldots }
  

Teorem, bir alan üzerinde benzersiz çarpanlara ayırma alanı olarak adlandırılan ve temel ideal alanları, Öklid alanlarını ve polinom halkalarını içeren diğer cebirsel yapılara genelleştirilir. Ancak teorem cebirsel tamsayılar için geçerli değildir. Benzersiz çarpanlara ayırmadaki bu başarısızlık, Fermat'ın Son Teoremi'nin ispatının zorluğunun nedenlerinden biridir. Cebirsel tamsayı halkalarında benzersiz çarpanlara ayırmanın örtülü kullanımı, Fermat'ın ifadesi ile Wiles'ın kanıtıdır.

Temel teorem, Öklid'in Elementler'inin Kitap VII, 30, 31 ve 32. önermelerinden ve IX. Kitap, 14. önermesinden türetilebilir.

İki sayının çarpımı, bir sayı ile bir asal sayının çarpımına eşit ise, bu asal sayı başlangıçtaki iki sayıdan birinin çarpanıdır.
(Modern terminolojide: Eğer bir asal p ab çarpımını bölüyorsa, o zaman p ya ayı ya da byi ya da her ikisini de böler.) Önerme 30'a gönderme yapılır. Öklid lemması olarak ve aritmetiğin temel teoreminin ispatında gereklidir.

Herhangi bir bileşik sayı bazı asal sayıların çarpımı ile ifade edilir.
(Modern terminolojide: birden büyük her tam sayı bir asal sayıya eşit olarak bölünür.) Önerme 31 doğrudan sonsuz bölünebilme kanıtı ile kanıtlanır.

Herhangi bir sayı ya asaldır ya da bir asal sayı ile tam olarak bölünür.
Önerme 32, önerme 31'den türetilmiştir ve çarpanlara ayırmanın mümkün olduğunu kanıtlamaktadır.

Bir sayı asal sayıların çarpımı olarak ifade edilen en küçük sayı ise herhangi başka bir sayının çarpımı olarak ifade edilmez. Başlangıçtaki çarpanları dışında başka asal ççarpanı yoktur.
(Modern terminolojide: birkaç asal sayının en küçük ortak katı herhangi bir başka asal sayının katı değildir.) Kitap IX, önerme 14, Kitap VII, önerme 30'dan türetilmiştir ve çarpanlara ayırmanın benzersiz olduğunu kısmen kanıtlar. – André Weil. Aslında bu önermede üsler hepsi bire eşit olduğundan genel durum için hiçbir şey söylenmiyor.
Asal çarpanlara ayırmanın varlığına giden yolda ilk adımı Öklid atarken, son adımı ise Kamāl al-Dīn al-Fārisī attı ve aritmetiğin temel teoremini ilk kez belirtti.
Gauss' Disquisitiones Arithmeticae Madde 16'sı, modüler aritmetik kullanan erken modern bir ifade ve kanıttır.

Her pozitif tamsayı n > 1 asal kuvvetlerin çarpımı olarak tam olarak tek bir şekilde temsil edilebilir:

  
    
      
        n
        =
        
          p
          
            1
          
          
            
              n
              
                1
              
            
          
        
        
          p
          
            2
          
          
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        ⋯
        
          p
          
            k
          
          
            
              n
              
                k
              
            
          
        
        =
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            k
          
        
        
          p
          
            i
          
          
            
              n
              
                i
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle n=p_{1}^{n_{1}}p_{2}^{n_{2}}\cdots p_{k}^{n_{k}}=\prod _{i=1}^{k}p_{i}^{n_{i}},}
  

burada p1 < p2 < ... < pk  asal sayılardır ve ni pozitif tam sayılardır. Bu gösterim, boş çarpım'ın 1'e eşit olduğu kuralıyla genel olarak 1 dahil tüm pozitif tam sayılara genişletilir (boş çarpım k = 0'a karşılık gelir) .
Bu temsile n'nin kanonik temsili'
 of n, or the standard form
denir.. Örneğin,

999 = 33×37,
1000 = 23×53,
1001 = 7×11×13.
p0 = 1 çarpanları, n değeri değiştirilmeden eklenebilir (örneğin, 1000 = 23×30×53). Aslında, herhangi bir pozitif tam sayı, tüm pozitif asal sayıların üzerine alınan bir sonsuz çarpım olarak benzersiz bir şekilde temsil edilebilir;

  
    
      
        n
        =
        
          2
          
            
              n
              
                1
              
            
          
        
        
          3
          
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        
          5
          
            
              n
              
                3
              
            
          
        
        
          7
          
            
              n
              
                4
              
            
          
        
        ⋯
        =
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        
          p
          
            i
          
          
            
              n
              
                i
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle n=2^{n_{1}}3^{n_{2}}5^{n_{3}}7^{n_{4}}\cdots =\prod _{i=1}^{\infty }p_{i}^{n_{i}},}
  

burada sonlu sayıda ni pozitif tamsayılardır ve diğerleri sıfırdır.
Negatif üslere izin vermek, pozitif rasyonel sayılar için kanonik bir form sağlar.

a ve b iki sayısının en büyük ortak bölen (OBEB) ve en küçük ortak kat (EKOK) çarpımının kanonik gösterimleri basitçe şu şekilde ifade edilebilir: a ve bnin kanonik temsilleri:

  
    
      
        a
        ⋅
        b
        =
        
          2
          
            
              a
              
                1
              
            
            +
            
              b
              
                1
              
            
          
        
        
          3
          
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        
          5
          
            
              a
              
                3
              
            
            +
            
              b
              
                3
              
            
          
        
        
          7
          
            
              a
              
                4
              
            
            +
            
              b
              
                4
              
            
          
        
        ⋯
        =
        ∏
        
          p
          
            i
          
          
            
              a
              
                i
              
            
            +
            
              b
              
                i
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a\cdot b=2^{a_{1}+b_{1}}3^{a_{2}+b_{2}}5^{a_{3}+b_{3}}7^{a_{4}+b_{4}}\cdots =\prod p_{i}^{a_{i}+b_{i}},}
  

  
    
      
        E
        B
        O
        B
        (
        a
        ,
        b
        )
        =
        
          2
          
            min
            (
            
              a
              
                1
              
            
            ,
            
              b
              
                1
              
            
            )
          
        
        
          3
          
            min
            (
            
              a
              
                2
              
            
            ,
            
              b
              
                2
              
            
            )
          
        
        
          5
          
            min
            (
            
              a
              
                3
              
            
            ,
            
              b
              
                3
              
            
            )
          
        
        
          7
          
            min
            (
            
              a
              
                4
              
            
            ,
            
              b
              
                4
              
            
            )
          
        
        ⋯
       

Bir asal sayı, yalnızca 1'den büyük olup kendisinden küçük iki doğal sayının çarpımı olarak ifade edilemeyen bir doğal sayıdır. 1'den büyük ve asal olmayan doğal sayılara bileşik sayı adı verilir. Örneğin, 5 bir asal sayıdır çünkü onu bir çarpım olarak ifade etmenin mümkün olan yolları, 1 × 5 veya 5 × 1, yalnızca 5 sayısını içermektedir. Ancak, 4 bir bileşik sayıdır çünkü bu, her iki sayının da 4'ten küçük olduğu bir çarpım (2 × 2) şeklindedir. Asal sayılar, aritmetiğin temel teoreminden ötürü sayı teorisi alanında merkezi öneme sahiptir: 1'den büyük her doğal sayı, ya bir asal sayıdır ya da asal sayıların çarpımı olarak, sıralamalarından bağımsız bir şekilde, benzersiz olarak çarpanlarına ayrılabilir.
Bir sayının asal oluş özelliği, asallık olarak tanımlanır. Verilen bir 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısının asal olup olmadığını denetlemek için kullanılan basit fakat zaman alıcı bir yöntem olan asallık testi, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısının 2 ile 
  
    
      
        
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {n}}}
  
 arasındaki herhangi bir tam sayıya katı olup olmadığını sınar. Daha hızlı algoritmalar arasında, hızlı olmasına karşın küçük bir hata payı barındıran Miller–Rabin asallık testi ve her zaman polinom zamanında doğru sonucu veren fakat pratikte uygulanabilirliği sınırlı olan AKS asallık testi yer alır. Mersenne sayıları gibi özel biçimlere sahip sayılar için özellikle hızlı yöntemler mevcuttur. (12 Ekim 2024 (2024-10-12) itibarıyla), bilinen en büyük asal sayı, 41.024.320 ondalık basamağa sahip bir Mersenne asalıdır. Bu asal sayı 2136,279,841-1'tur.
Asal sayılar ile bileşik sayıları birbirinden ayıran kesin ve basit bir formül bulunmamaktadır. Bununla birlikte, doğal sayılar arasındaki asal sayıların dağılımı, genel olarak istatistiksel yöntemlerle modellenebilir. Bu bağlamda elde edilen ilk önemli sonuç, 19. yüzyılın sonlarında ispatlanan asal sayı teoremidir; bu teori, büyük bir sayının rastgele seçilmesi durumunda asal olma olasılığının, sayının basamak sayısına, yani logaritmasına ters oranlı olduğunu ifade eder.
Bir asal sayı 1 veya kendisi dışında hiçbir sayıya bölünmeyen bir doğal sayıdır. M.Ö. 300 civarında Öklid tarafından ispatlandığı gibi, asal sayılar sonsuz bir kümedir bu nedenle en büyük asal sayı diye bir şey bulunmamaktadır.
Asal sayılara ilişkin tarihsel bazı sorular henüz çözüme kavuşturulmamıştır. Bu sorular içerisinde her 2'den (En küçük asal sayı 2'dir.) büyük çift tam sayının iki asal sayının toplamı olarak yazılabileceğini ileri süren Goldbach'ın hipotezi ve ikişer rakam aralıkla sınırsız sayıda ikiz asal sayı çiftinin var olduğunu iddia eden ikiz asal hipotezi yer almaktadır. Bu tür sorular, sayıların analitik ve cebirsel boyutları üzerine yoğunlaşan sayı teorisi alanlarının gelişimini hızlandırmıştır. Asal sayılar, bilgi teknolojisi alanında, özellikle de büyük sayıların asal çarpanlara ayrılmasının güçlüğüne dayanan açık anahtarlı kriptografi gibi çeşitli işlemlerde kullanılmaktadır. Soyut cebirde, asal sayılara genelleştirilmiş bir biçimde benzeyen yapılar arasında asal elemanlar ve asal idealler sayılabilir.

Bir doğal sayı (1, 2, 3, 4, 5, 6, vb.), 1'den büyük olması ve kendisinden küçük iki doğal sayının çarpımı olarak ifade edilememesi durumunda asal sayı olarak nitelendirilir. 1'den büyük olup asal olmayan sayılara bileşik sayılar adı verilir. Diğer bir ifadeyle, eğer 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısı, kendinden küçük birden fazla eşit parçaya bölünemez ise, ya da 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 kadar nokta tam bir dikdörtgen olarak şekillendirilemez ise, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 bir asal sayıdır.
Örneğin, 1 ile 6 arasındaki sayılar içinde, 2, 3 ve 5 sayıları asal sayılardır, zira bu sayıları kendinden başka tam bölebilen (kalan bırakmaksızın) başka bir sayı yoktur. 1 sayısı, tanım gereği asal olarak kabul edilmez. 4 = 2 × 2 ve 6 = 2 × 3 her ikisi de bileşik sayı kategorisindedir.

Bir doğal sayı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
'in bölenleri, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısını eşit olarak bölebilen doğal sayılardır. Her doğal sayı, kendisi ve 1 olmak üzere iki temel bölene sahiptir. Eğer bir sayının bu ikisinden başka bir böleni varsa, asal sayı olamaz. Bu durum, asal sayıların alternatif bir tanımını sunar: Yalnızca iki pozitif bölene sahip olan sayılar asal sayılardır. Bu iki bölen, 1 ve sayının kendisidir. Tek bir bölene sahip olan 1 sayısı, bu tanım çerçevesinde asal kabul edilmez. Aynı kavramı başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, bir sayı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
, 1'den büyükse ve 
  
    
      
        2
        ,
        3
        ,
        …
        ,
        n
        −
        1
      
    
    {\displaystyle 2,3,\dots ,n-1}
  
 sayılarından hiçbiri 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısını eşit bölmezse, o sayı asaldır.
İlk 25 asal sayı (100'den küçük tüm asal sayılar) şunlardır:

2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29, 31, 37, 41, 43, 47, 53, 59, 61, 67, 71, 73, 79, 83, 89, 97 (OEIS'de A000040 dizisi).
2'den büyük hiçbir çift sayı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 asal olamaz çünkü herhangi bir böyle sayı 
  
    
      
        2
        ×
        n
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle 2\times n/2}
  
 olarak ifade edilebilir. Bu nedenle, 2 dışındaki her asal sayı bir tek sayıdır ve tek asal olarak adlandırılır. Benzer şekilde, alışılagelmiş ondalık sistemde yazıldığında, 5'ten büyük tüm asal sayılar 1, 3, 7 veya 9 ile biter. Diğer rakamlarla biten sayılar hep bileşiktir: 0, 2, 4, 6 veya 8 ile biten ondalık sayılar çifttir ve 0 veya 5 ile biten ondalık sayılar 5'e bölünebilir.
Tüm asalların kümesi bazen 
  
    
      
        
          P
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {P} }
  
 (kalın harflerle büyük bir P) veya 
  
    
      
        
          P
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {P} }
  
 (tahtaya yazı tipiyle büyük bir P) ile gösterilir.

M.Ö. 1550 civarından kalan Rhind Papirüsü, asal ve bileşik sayılar için farklı formdaki Mısır kesri genişlemelerini içerir. Ancak, asal sayıların incelenmesine dair en eski kayıtlar antik Yunan matematikçilerinden gelmektedir, onlar bu sayılara prōtos arithmòs (Grekçe: πρῶτος ἀριθμὸς) demektedirler. Öklid'in Elementleri (M.Ö. 300 civarı) asal sayıların sonsuzluğunu ve aritmetiğin temel teoremini kanıtlar ve bir Mersenne sayısından nasıl bir mükemmel sayı oluşturulacağını gösterir. Başka bir Yunan icadı olan Eratosten kalburu, asal sayı listeleri oluşturmak için hala kullanılmaktadır.
Miladi 1000 yıllarında, İslam dönemi matematikçisi İbnü'l-Heysem, asal sayıları, 
  
    
      
        (
        n
        −
        1
        )
        !
        +
        1
      
    
    {\displaystyle (n-1)!+1}
  
 ifadesini tam bölünebilen 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayıları olarak tanımlayan Wilson teoremi'ni buldu. Ayrıca, tüm çift mükemmel sayıların Öklid'in Mersenne asallarını kullanarak yapılan inşasından geldiğini öne sürdü ancak bunu kanıtlayamadı. Bir diğer İslam dönemi matematikçisi, Ibn al-Banna' al-Marrakushi, Eratosten kalburunun, üst sınırın kareköküne kadar olan asal bölenleri dikkate alarak hızlandırılabileceğini gözlemledi. Fibonacci, İslami matematikten gelen yenilikleri Avrupa'ya taşıdı. Onun kitabı Liber Abaci (1202), asallığı test etmek için deneme bölmesini tanımlayan ilk eser oldu ve yine kareköküne kadar olan bölenleri kullanmayı önerdi.
1640 senesinde, Pierre de Fermat tarafından ispatı yapılmamış olmasına rağmen ortaya atılan Fermat'nın küçük teoremi, sonradan Leibniz ve Euler tarafından ispatlanmıştır. Fermat, 
  
    
      
        
          2
          
            
              2
              
                n
              
            
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle 2^{2^{n}}+1}
  
 formülüyle ifade edilen Fermat sayılarının asallık özelliklerini araştırmış, Marin Mersenne ise 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
'nin asal olduğu durumlarda 
  
    
      
        
          2
          
            p
          
        
        −
        1
      
    
    {\displaystyle 2^{p}-1}
  
 formunda tanımlanan Mersenne asallarını incelemiştir. Goldbach, Euler'e yazdığı 1742 tarihli mektupta, her çift sayının iki asal sayının toplamı olarak ifade edilebileceğini öneren Goldbach hipotezini dile getirmiştir. Euler, tüm çift mükemmel sayıların Mersenne asalları kullanılarak oluşturulabileceğini gösteren Heysem varsayımını (günümüzde Öklid–Euler teoremi olarak adlandırılır) kanıtlamıştır. Euler ayrıca, asal sayıların sonsuz olduğunu ve asal sayıların terslerinin toplamının diverjansını, 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              3
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              5
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              7
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              11
            
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}+{\tfrac {1}{3}}+{\tfrac {1}{5}}+{\tfrac {1}{7}}+{\tfrac {1}{11}}+\cdots }
  
, matematiksel analiz metodolojilerini bu alana taşıyarak kanıtlamıştır. 
19. yüzyılın başlarında, Legendre ve Gauss, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 sonsuza yaklaştıkça, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'e kadar olan asal s

Astrobiyoloji ya da eksobiyoloji, disiplinlerarası bir bilim olup, özellikle evrende yaşamın ortaya çıkmasını ve evrimini sağlayan jeokimyasal ve biyokimyasal etken ve süreçleri konu alır; bir başka deyişle, evrende biyolojik kökenin, evrimin, dağılımın ve canlıların geleceğinin incelenmesidir.
Bu bilimsel disiplinler-arası alan, kısaca, Güneş Sistemi'nin içinde ve dışında kalan "yaşanabilir gezegen"lerdeki yaşanabilir ortamların araştırılmasını, abiyogenez (prebiyotik kimya) kanıtlarının araştırılmasını, Mars'ta ve Güneş Sistemi'mizde yaşamı, Dünya'daki yaşamın evriminin kökenleri ve erken dönemleri üzerine laboratuvar çalışmalarını, alan araştırmalarını, yaşam potansiyelinin Dünya ve uzaydaki zorluklara uyarlanması çalışmalarını kapsar.
Astrobiyolojinin bu tanımı, doğal olarak, yaşamın, yeryüzünde ortaya çıktığı gibi, Güneş Sistemi içinde veya dışında bulunan başka yerlerde, başka gezegenlerde de ortaya çıkmış olabileceği kabulünü içerir. Dünya'dan "kökten farklı ortamlar" içeren diğer kozmik cisimler üzerinde de yaşam izleri mevcut olabileceğinden, astrobiyolojide "basit organik madde"den (biyomoleküller, peptidik, nükleik ya da lipidik zincirler) daha karmaşık yapılara (ilk hücreler, ilk genetik sistemler) doğru uzanan evrime hükmeden olası süreçlerin araştırılması söz konusudur. Dolayısıyla bu süreçlerin araştırılmasında, organik kimya, inorganik kimya, biyokimya, hücre biyolojisi, iklimbilim, jeokimya, gezegenbilim ve enformatik modelizasyon gibi çeşitli bilimsel alanların, bir bütünü tamamlayacak tarzda, derin bir etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz hale gelir.
Örneğin, astrobiyologlar yeni gezegenler keşfetmek ve bunların yaşanabilirliğini saptamak üzere astronomlarla, moleküler etkileşimlerden yaşama geçişi anlamak üzere kimyacılarla, diğer gezegenler üzerindeki anahtar mineraller ve suya ilişkin kanıtları incelemek üzere jeologlarla, en erken yaşam türlerini araştırmak ve anlamak üzere paleontologlar ve moleküler biyologlarla ve bunların yanı sıra, iklimbilimcilerle, gezegenbilimcilerle ve diğer çeşitli bilim dallarındaki bilim insanlarıyla iş birliği içinde çalışırlar.
Günümüzde gitgide genişleyen astrobiyoloji aynı zamanda, hangi türde olursa olsun Dünya-dışı yaşama ve varsa Dünya-dışı zeki yaşama ilişkin araştırmayla da (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) ilgilenmektedir. Fakat olası gelişmeleri beklemekte olan bu son değinilen araştırma sahası (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) şimdilik çok marjinal durumdadır.
Astrobiyoloji diğer dünyalardaki yaşamın mahiyeti hakkında kuramsal tahminlerde bulunabilmek ve Dünya'nınkinden çok farklı olabilecek biyosferleri tanımlayabilmek ve ayırt edebilmek amacıyla, fizikten, kimyadan, astronomiden, moleküler biyolojiden, ekolojiden, gezegenbilimden ve jeolojiden yararlanır. Astrobiyoloji daha çok bilimsel verilerin yorumlanmasına, yani evrenin diğer ortamları hakkında diğer bilimlerce ortaya koyulmuş ayrıntılı ve güvenilir verilerin yorumlanmasına yoğunlaşır ve öncelikle, mevcut bilimsel kuramlarla çelişmeyen varsayımlarla ilgilenir.

Astrobiyoloji terimi, eski Yunancadaki “yıldız, takımyıldız” anlamına gelen astron (ἄστρον), “yaşam” anlamına gelen bios (βίος) ve “çalışma, inceleme” anlamına gelen -logia (-λογία) sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşmuştur. Astrobiyoloji nispeten kısa zaman önce ortaya çıkmış ve hâlen gelişmekte olan bir alandır. Evrenin başka yerlerinde yaşamın olup olmadığı meselesi, doğrulanabilir bir varsayım içerdiğinden, bilimsel sorgulamanın geçerli olduğu bir konudur. Bir gezegenbilimci olan David Grinspoon astrobiyolojiye, bilinen bilimsel kuramlar dahilinde “bilinmeyen” hakkında spekülasyonlarda bulunan bir tür doğal felsefe alanı gözüyle bakar. Bununla birlikte astrobiyoloji, bilimsel sorgulamanın ana-akımı dışında tutulması halinde, başlıbaşına yöntemli bir inceleme alanıdır. NASA ilk astrobiyolojik projesini 1959'da hazırlamış, astrobiyolojik programını da 1960'ta belirlemiştir. NASA'nın 1976 ‘da uygulamaya koyduğu Viking missions projesi, mümkün yaşam belirtilerini araştırmaya ilişkin üç biyoloji deneyi içeriyordu. NASA 1971'de kısa adı SETI olan Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması Projesi'ni (Search for Extra-Terrestrial Intelligence) başlattı. Projenin amacı Dünya-dışı bir uygarlıktan veya uzak bir gezegenden gelen mesajların varlığının saptanması ve var olduklarının saptanması halinde bunların incelenmesiydi. Projede olası Dünya-dışı zeki yaşamı özellikle radyoelektrik sinyalleri dinleme yoluyla araştırmaya ağırlık verilmiştir.
Astrobiyoloji 21.yy.'da NASA'nın ve ESA'nın (European Space Agency) Güneş Sistemi keşif projelerinde giderek artan bir önemle odak haline gelmiştir. Bu alanda Avrupalılar'ın astrobiyolojiyle ilgili ilk uygulaması Mayıs 2001'de İtalya'da yer almış, ardından Aurora Programı uygulamaya konulmuştur. Halihazırda NASA bünyesinde NASA Astrobiyoloji Enstitüsü bu alanda çalışmalarını sürdürmekte ve gerek ABD üniversitelerinde (University of Arizona, Penn State University) gerekse Britanya (University of Glamorgan) Kanada, İrlanda gibi diğer ülkelerin üniversitelerinde okutulan astrobiyoloji, üniversitelerde giderek yaygınlaşmaktadır.
Günümüzde astrobiyolojinin özel bir araştırma alanı da Dünya'ya yakınlığı ve jeolojik tarihi nedeniyle Mars gezegeninde yaşamın araştırılmasıdır. Mars'ın yüzeyinde geçmişte bol miktarda sıvı su bulunduğuna ilişkin olarak günümüzde yeterince kanıt bulunmaktadır. Bilindiği gibi, su, karbon temelli yaşamın oluşmasını haber veren bir ön belirti sayılır. Viking Programı ile Beagle-2 sonda araçlarının her ikisi de özellikle Mars'ta yaşamın araştırılmasına yönelik çalışmalarla görevlendirilmişti. Bu konuda Viking Programının sonuçlarının yetersiz olduğu kabul edilir. Beagle-2 ise arızalanıp parçalanmıştı.
Astrobiyolojinin baş rolde olacağı bir başka proje Jüpiter'in su içerdiği sanılan uydularına uzay gemisinin gönderilmesinin planlandığı Jupiter Icy Moons Orbiter Projesi idi. Fakat NASA'nın tercihlerindeki değişmeler ve 2005'te finansmanın kesilmesi sorunu projenin iptalini getirdi. Halihazırda Phoenix, Mars'taki mikrobik yaşamın geçmişteki ve şimdiki durumunun anlaşılması için çevreyi ve gezegendeki suyun tarihini araştırmaktadır. NASA bu araştırmanın daha değişik bilim araçlarıyla sürdürülmesi için 2009'da da Mars Science Laboratory adlı uzay keşif aracını fırlatmayı planlamıştır.

Astrobiyolojinin NASA tarafından belirlenen 7 temel amacı ve bunların içerdiği, araştırma alanlarının neler olduklarını gösteren konular şunlardır:

Evrende yaşanabilir ortamların tabiatını ve dağılımını anlamak.
Yaşanabilir gezegenlerin oluşum ve evrim modellerinin oluşturulması.
Güneş Sistemi'miz dışındaki yaşanabilir gezegenlerin doğrudan ve dolaylı astronomik gözlemleri.
Yaşanabilir ortamları, prebiyotik kimyayı ve Güneş Sistemi'mizdeki yaşam belirtilerini şimdiki ve geçmiş halleriyle keşfetmek.
Mars’ın keşfi
Güneş Sistemi-dışı’nın keşfi.
Kozmik ve gezegensel belirtilerden yola çıkarak yaşamın nasıl meydana gelebileceğini anlamak.
Prebiyotik materyal ve katalizör kaynakları
Fonksiyonel biyomoleküllerin kökenleri ve evrimi
Enerjetik aktarımın (İng. transduction) kökenleri
Hücreselliğin (selülarite) ve protobiyolojik sistemlerin kökenleri

Dünya’daki yaşamın geçmişte gezegensel sistemdeki ve Güneş Sistemi’ndeki değişimlerle nasıl bir etkileşim içinde bulunmuş olduğunu anlamak.
Dünya’nın erken biyosferi
Karmaşık yaşamın oluşması
Dünya-dışı olayların biyosfer üzerindeki etkileri
Yaşamın çevresel sınırlarını ve evrim mekanizmalarını (işleyişlerini) anlamak.
Mikroorganizmalardaki moleküler evrim ve çevreye bağımlılık
Mikrobik toplululukların (İng. community) toplu evrimi
Aşırılık gösteren sistemlere biyokimyasal adaptasyon.
Dünya’da ve diğer ortamlarda yaşamın geleceğini biçimlendiren ilkeleri anlamak
Çevresel değişimler, element ve unsurların biyota tarafından çevrimi, topluluklar ve ekosistemler
Yaşamın Dünya-dışı ortamlarda adaptasyonu ve evrimi
Dünya’daki ve diğer dünyalardaki yaşam işaretlerinin nasıl farkına varılacağını tanımlamak
Güneş Sistemi materyallerinde aranacak "canlılık işaretleri" (İng. biosignature)
Yakın gezegen sistemlerinde aranacak canlılık işaretleri.

Diğer gezegenlerdeki yaşamı araştırırken, doğru olup olmadıkları henüz bilinemiyorsa da bazı basitleştirici varsayımlardan yola çıkılması astrobiyoloğun hedefini küçültmesi, yani çalışma alanını daraltması ve yükünü hafifletmesi bakımından yararlıdır. Bu bakımdan astrobiyoloji çalışmalarında şu hususlar gözönünde bulundurulur:

Galaksimizdeki yaşam türlerinin büyük çoğunluğunun kimyasal yapısının Dünya'da olduğu gibi karbon temelli (İng. carbon-based life) olduğu sanılmaktadır. Karbon temelli olmayan yaşamın mümkün olabileceği kabul edilmekle birlikte, şu nokta gözden uzak tutulmaz: Karbon, istisnai bir özelliğe sahiptir; çevresinde geniş bir molekül çeşitliliği oluşabilmektedir.
Bu bakımdan sıvı su yaşam için olumlu bir etken olarak kabul edilir; çünkü yaygın bir molekül olup, yaşamın ortaya çıkmasını sağlayan "karbon temelli" karmaşık moleküllerin oluşumu için mükemmel bir çevre sağlar. Bazı araştırmacılar bu bakımdan amonyağın ya da amonyak ile su karışımının daha olumlu bir etken olduğunu belirtirler. Bu tür ortamlar gerek karbon temelli yaşam, gerekse "karbon temelli olmayan yaşam" için elverişli ortamlar olarak kabul edilirler.
Üçüncüsü, gezegensel yaşanabilirlik kavramından hareketle, yaşamın geliştiği gezegenlerin çevresinde dolandıkları yıldızların Güneş-benzeri yıldızlar olması hususudur. Çok büyük yıldızlar nispeten kısa ömürlü olurlar, yani çevrelerinde dolanan gezegenlere, üzerlerinde yaşamın gelişebilmesi için yeterince zaman tanımayabilirler. Çok küçük yıldızlar da gezegenlere çok az ısı verirler. Bir gezegenin yeterince kalın bir atmosferi olmaması, gezegenin bir tarafının “fırında kızarmış” gibi bir hal almasına karşılık, diğer tarafının buzlaşmış bir hale gelmesi sonucunu doğurur. Fakat 2005'te bu husus (gezegensel yaşanabilirlik için yıldızın Güneş-benzeri bir yıldız olması şartı) yeniden gözden geçirilmek üzere bil

Astrofizik, gök fiziği ya da yıldız fiziği, gök cisimlerinin, uzaydaki konumu ile devinimlerindense yapılarını saptamak adına fizik ve kimya ilkelerini kullanan gökbilim dalı. Bu incelemeler için tek bilgi kaynağı gök cisimlerinden yayılan ışık ve diğer elektromanyetik dalgalardır. Bu dalgaları tespit eden aletler vasıtasıyla toplanan bilgiler, fizik ve kimya bilimlerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırılarak değerlendirilir ve yorumlanır.

Teorik astrofizikçiler, analitik modelleri (örneğin, bir yıldızın davranışlarını yaklaşık olarak temsil etmek için politroplar gibi) ve hesaba dayalı sayısal simülasyonları içeren geniş bir araç yelpazesini kullanırlar. Bunların her birinin bazı avantajları vardır. Bir sürecin analitik modelleri, neler olup bittiğine dair fikir vermek için genellikle daha iyidir. Sayısal modeller ise başka türlü görülemeyecek olan fenomenler ve etkilerin varlığını ortaya çıkarabilir.
Astrofizikte teorisyenler, teorik modeller oluşturmaya ve bu modellerin gözlemsel sonuçlarını anlamaya çalışırlar. Bu, gözlemcilerin bir modeli çürütebilecek verileri aramasına veya birkaç alternatif veya çelişkili model arasında seçim yapmalarına yardımcı olur.
Teorisyenler ayrıca yeni verileri dikkate alacak şekilde modeller oluşturmaya veya değiştirmeye çalışır. Bir tutarsızlık durumunda genel eğilim, verileri uygun hale getirmek için modelde minimum değişiklikler yapmaktır. Bazı durumlarda zaman içinde biriken tutarsız ve büyük miktardaki veriler, bir modelin tamamen terk edilmesine yol açabilir.
Teorik astrofizikçiler tarafından incelenen konular arasında yıldız dinamikleri ve evrimi, gökada oluşumu ve evrimi, mıknatıssal hidrodinamik, evrendeki maddenin büyük ölçekli yapısı, kozmik ışınların kökeni, genel görelilik, fiziksel kozmoloji ve bunlar arasında sicim kozmolojisi ve parçacık astrofiziği yer alır. Göreli astrofizik, fiziksel olaylarda kütle çekiminin önemli bir rol oynadığı büyük ölçekli yapıların özelliklerini ölçmek için bir araç olarak hizmet eder ve aynı zamanda kara delik (astro)fiziği ve kütleçekim dalgalarının incelenmesi için temel oluşturur.
Astrofizikte yaygın olarak kabul edilen ve incelenen bazı teoriler ve modeller, Lambda-CDM modeline dahil edilen Büyük Patlama, kozmik enflasyon, karanlık madde, karanlık enerji ve temel fizik teorilerdir.

İlk olarak Fritz Zwicky tarafından 1933'te öne sürülen bu kavram, uzun yıllar ciddiye alınmamıştır. 1970'te Vera Rubin tarafından tekrar öne sürülmüş, ancak 2006 Ağustos'ta bilim dünyasında kabul görmüştür. Karanlık madde ışınım yolu ile değil, dinamik sistemler (gök adaların döngüsel hızları, gök adanın başka gök adalar içindeki yörüngesel hızları vs.) sayesinde saptanabilir.

Evreni genişlettiği varsayılan karanlık enerji ile karanlık maddenin, evrenin %95'ini meydana getirdiği düşünülmektedir. Karanlık enerji kavramı ilk olarak 1980 yılında Alan Guth, 1998 yılında Brian Schmidt ve Saul Perlmutter tarafından öne sürülmüştür. Aslında karanlık enerjinin varlığını ilk olarak Albert Einstein, genel görelilik çalışmalarında evrenin devamlı genişlemesi gerektiğini hesaplayarak saptamıştır fakat statik evren düşüncesine ters düştüğü için bu enerjinin sebep olduğu genişleme durumunu denklemine kozmolojik sabit ekleyerek dengelemiştir. Sonraki yıllarda Edwin Hubble ile başka bilim insanlarının çalışmaları, evrenin genişlediğini ortaya koymuştur. Bunların ardından Einstein ise bu sabiti "hayatının en büyük hatası" olarak tarif etmiştir.

Astrojeoloji veya gezegen jeolojisi, gezegenler ve uyduları, asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve meteoritler gibi gök cisimlerinin jeolojisiyle ilgilenen bir gezegen bilimi dalıdır. "Jeo-" öneki genel olarak Dünya ile ilgili konuları belirtse de, gezegen jeolojisi tarihsel nedenler ve kullanım kolaylığı açısından bu şekilde adlandırılmıştır. Yapılan araştırmaların türleri ve doğası gereği Dünya jeolojisiyle yakından ilişkilidir. Bu araştırmalar bir gök cisminin bileşimi, yapısı, süreçleri ve geçmişi üzerine odaklanır.
Gezegen jeolojisi, karasal gezegenlerin iç yapısının özelliklerini ve süreçlerini belirlemenin yanı sıra, gezegen volkanizması ve çarpma kraterleri, akarsu ve rüzgar süreçleri gibi yüzey olaylarını da inceler. Dev gezegenlerin ve uydularının yapıları ve bileşimleri; ayrıca asteroitler, Kuiper kuşağı ve kuyruklu yıldızlar gibi Güneş Sistemi'ndeki küçük cisimlerin yapıları da araştırılır. Gezegen jeolojisi, en geniş anlamıyla yer bilimlerindeki kavramları gezegensel cisimlere uygular ve jeofizik ile jeokimya gibi jeoloji bilim dallarından türetilen uygulamaları içerir.

Astrobiyoloji
Ötegezegen
Ötegezegen bilimi
Gezegensel yaşanabilirlik

Astrokimya, dünya dışında bulunan kimyasal elementleri, kimyasal maddeleri ve bu maddelerin birbirine etkisini tahribatını genellikle Güneş Sistemi'nden daha geniş alanlarda özellikle moleküler gaz bulutlarında inceleyen bir bilim. Bu nedenle astrokimya, astronomi ve kimya bilimlerinin birleşmesidir. Güneş sistemi genişliğindeki incelemelere "kozmokimya" denmektedir.
Astrokimya, çoğunlukla farklı güçlükte teleskoplar kullanarak, çok uzaktaki cisimlerin çeşitli özelliklerini ölçer, örneğin: sıcaklık veya bileşim. Kimya laboratuvarlarında, uzaydaki maddeler üzerinde yapılan spektroskopik inceleme sonucu, kimyasal sonuçlara varılabilir. Maddelerin sahip olduğu birçok özelliğe her madde için farklı olan tayf özelliklerinden ulaşılabilir. Buna rağmen elektromanyetik karışma yüzünden bu ölçümde de kısıtlamalar olabilir. Örneğin bazı moleküllerin (H2, hidrojen gazı gibi) dipol momenti yoktur, bu nedenle radyo teleskobu tarafından fark edilemezler. Bu tür teleskoplarla inceleme yapmanın en kolay yolu CO (karbonmonoksit) gibi dipol momenti yüksek maddeler ile çalışmaktır. Şimdiye kadar uzayda alkol, asit, aldehitler ve keton gibi birçok organik molekül bulundu.

Astronomi
Kimya
Astrofizik

The Astrophysics & Astrochemistry Laboratory 17 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İngilizce)
Astrophysics & Astrochemistry, Guido W. Fuchs26 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İngilizce)

Astroloji, gök cisimlerinin ve astronomik fenomenlerin, insan kişiliği, davranış kalıpları, yaşam olayları ve kaderi üzerine etkilerinin olduğu önermesini konu alan, bilimsel gerçekliğe sahip olmayan sözdebilimdir.
Bilimsel topluluk tarafından sözdebilim olarak sınıflandırılır, çünkü öngörülebilir, tekrarlanabilir ve yanlışlanabilir hipotezler üretmez; fiziksel bir etki mekanizması sunmaz.
En tanınmış kontrollü çalışma, Shawn Carlson'ın 1985'te Nature dergisinde yayımladığı çift-kör testtir: Profesyonel astrologlar natal haritaları kişilik profilleriyle eşleştirmede şans seviyesini aşamamıştır (başarı oranı ≈%33).
Yorumların bireye "doğru" gelmesinin temel psikolojik nedeni Barnum etkisidir: Genel, olumlu ve belirsiz ifadeler kişiye özel algılanır; doğrulamacı önyargı bu algıyı güçlendirir.
Güncel anketlere göre ABD'de yetişkinlerin yaklaşık %30'u yılda en az bir kez astroloji, tarot veya falcıya başvurur; kadınlarda ve genç yetişkinlerde oran daha yüksektir (%35–40). 2024 Harris Poll verilerine göre Amerikalıların %70'i astrolojiye bir şekilde inanmakta veya astrolojik işaretlerini bilmektedir; Y ve Z kuşaklarında inanç oranı sırasıyla %83 ve %62 seviyesindedir.
Astroloji tarihsel ve kültürel açıdan önemli bir gelenek olsa da, bilimsel bir disiplin olarak geçerliliği yoktur: Deneysel testlerde başarısız olur, fiziksel temeli bulunmaz ve etkileri büyük ölçüde psikolojik projeksiyon ve barnum etkisiyle açıklanır.

Astroloji kelimesi, Yunanca yıldız anlamına gelen 'astro' ve bilgi anlamına gelen 'logos' kelimelerinden türemiştir. Bu köken, astrolojinin gök cisimlerinin ve astronomik fenomenlerin incelenmesi ile ilgili bir disiplin olduğunu vurgulamaktadır.
Astrolojinin kökeni, MÖ 2. binyıla kadar uzanmaktadır. İlk olarak Mezopotamya'da ortaya çıkmış ve ardından Mısır, Babil, Hindistan ve Çin gibi diğer uygarlıklarda da yayılmıştır.
Astroloji, başlangıçta astronomi ile yakından ilişkiliydi. Gök cisimlerinin hareketlerini gözlemlemek ve yorumlamak için kullanılıyordu. Ancak zamanla, astroloji daha çok bir kehanet aracı olarak kullanılmaya başlandı.
Astroloji, günümüzde de popülerliğini korumaktadır. Dünya çapında milyonlarca insan, astrolojinin insan karakteri ve geleceği hakkında bilgi sağlayabileceğine inanmaktadır.

Astroloji, gök cisimlerinin konum ve hareketlerinin insan yaşamı, kişilik özellikleri ve gelecekte meydana gelebilecek olaylar üzerinde belirleyici ya da öngörülebilir etkiler oluşturduğunu ileri süren bir inanç ve yorum sistemidir. Bununla birlikte, bu iddialar kontrollü deneyler ve istatistiksel analizler yoluyla doğrulanamamış; aksine, bilimsel araştırmalar söz konusu varsayımların güvenilir ve tekrarlanabilir sonuçlar üretmediğini ortaya koymuştur.
Bu nedenle astroloji, bilimsel yöntemle sınanabilirlik, yanlışlanabilirlik ve ampirik doğrulanabilirlik gibi temel ölçütleri karşılamadığı gerekçesiyle bilim camiasında bir sözdebilim olarak sınıflandırılmaktadır.
Tarihsel olarak astrologlar, gök cisimlerinin belirli tarih ve saatlerdeki konumlarını gösteren astronomik tablolar (efemerisler) ile “ev tabloları” olarak adlandırılan hesaplama cetvellerini kullanarak doğum haritası (yıldız haritası) adı verilen şematik çizimleri oluşturmuşlardır. Bu süreçte kullanılan veriler astronomik gözlemlere dayansa da, bu haritalardan türetilen kişilik analizleri ve geleceğe yönelik öngörüler bilimsel yöntem kapsamında nesnel, ölçülebilir ve tekrarlanabilir biçimde doğrulanabilir nitelik taşımamaktadır.
Astrolojik iddialar; yanlışlanabilirlik, ampirik test edilebilirlik ve bağımsız doğrulama gibi bilimsel araştırmanın temel metodolojik ölçütlerini karşılamadığı için akademik literatürde sözdebilim kategorisinde değerlendirilmektedir. Buna karşın astroloji, tarihsel sürekliliği, kültürel aktarımı ve popüler medya aracılığıyla geniş kitleler tarafından ilgi görmeye devam etmektedir.

Gök olaylarına bakarak kehanetlerde bulunmak, özellikle de felaketleri kestirmek, tarihte pek çok toplumda gözlenmiştir. Bunun ilk yazılı örneği Mezopotamya'daki Asur ve Babil uygarlıklarındadır.
Tarihinin çoğu boyunca astroloji, bilimsel bir gelenek olarak siyasi ve akademik bağlamlarda kabul edildi ve astronomi, simya, meteoroloji ve tıp gibi diğer çalışmalarla bağdaştırıldı.
17. yüzyılın sonunda, astronomi ve fizikteki (günmerkezlilik ve Newton mekaniği gibi) yeni bilimsel kavramlar astrolojiyi sorguladı. Astroloji böylece akademik ve teorik duruşunu kaybetti ve astrolojiye olan yaygın inanç büyük ölçüde azaldı. Günümüzde astrolojinin bilimsel bir geçerliliği yoktur.
Günümüzde Batı'da var olan astroloji sisteminin kökeni Eski Yunan'dan gelmektedir. Büyük İskender dönemine kadar, Eski Yunan medeniyetinde gökyüzü incelemeleri yeryüzünde olan olayların açıklamasını ve kehanetleri içermezdi. Gelecekle ilgili tahminler, gökyüzü cisimlerinin hava durumunu etkiliyor olduğu görüşünden ibaretti. Bu dönemden sonra Mezopotamya uygarlıklarının etkisi ile Eski Yunan'da astronominin yanı sıra astroloji de görünmeye başlamıştır.
Bundan çok uzun zaman önce, insanlar geceleyin gökyüzündeki yıldızlara bakmış ve bu yıldızların ne olduğunu, yaşamları üstünde ne etkiler yaptığını merak etmişlerdir. Başlangıçtaki bu sorulardan astroloji doğdu. Hiç kimse, astrolojinin yazı öncesi geleneğinin ne kadar eski olduğunu tam olarak bilmemektedir. Astrolojinin yazılı tarihte ilk ortaya çıkışı ise MÖ 2500 yılında, gezegenlerin insanın kaderini etkileyen güçlü tanrılar olduğuna inanılan Mezopotamya'da olmuştur. Bu astrologlar gökyüzünü dikkatle izlemeye ve onun geceleri parıltılı, muhteşem sessizliğinde gördüklerinde düzenli kayıtlarını tutmaya başlamışlardır. Astroloji danışmanları Kraliyet ailesine devlet yönetimi konusunda akıl verirlerdi ve Mezopotamya tarihinin erken dönemlerinde astroloji "kraliyet sanatı" olarak düşünülmüştür.
Mezopotamya gökbilimcileri göklerin işleyişini açıklamak için yeni geometri bilimini kullanmaya başladıkları sıralarda, Eski Yunanlar, zaten tanrılarının geniş panteonuyla övünmekteydiler. Yunanlar, Mezopotamya'nın astrolojik kehanet biçimini kendi mitolojileri ve yeni geometri bilimiyle birleştirip zodyaka dayanan kişisel bir astroloji geliştirdiler. Yunanca "zodiakos kyklos" ya da "hayvanlar dairesi" anlamına gelen bu kuşak, Güneş'in bir yıl boyunca gökyüzünde izlediği eliptik yörüngesinin her iki yanında dokuz derece uzanır. Zodyak Koç, Boğa, Yengeç gibi her biri bir hayvan tarafından simgelenen ve yılın belirleyen on iki parçaya bölünmüştür. Böylece Yunanlar astrolojiyi göklerinin yaşamlarındaki etkilerini merak eden bireylere danışmanlıkta kullanarak yıldız falını ortaya çıkarmışlardır.

Yıldız Haritası günümüzde yaygın olarak kabul edilen Batı astrolojisinde İlkbahar Ekinoksu (Nevruz) esas alınarak çıkartılmıştır. Çıkartılan bu haritanın takımyıldızlarıyla bir alakası bulunmamaktadır. 0 Derece Koç burcu, ilkbahar ekinoksunun başladığı noktadır. İlkbahar ve sonbahar ekinokslarında günler eşitlenir (12 saat gündüz, 12 saat gece). Bu nokta esas alındıktan sonra 360 Derece 12 eşit parçaya bölünerek burçlar kuşağı ortaya çıkartılır.

Batı astrolojisinin takımyıldızlarıyla bir alakası yoktur. Fakat, Hint Astrolojisi'nin vardır. Hint Astrolojisi takımyıldızlarını esas alır. Lakin Karakter Analizi yapılırken görülen tutarsızlık nedeniyle Batı'da (Hristiyan dünyasında) bu astroloji kabul görmemiştir. Hint astrolojisiyle Batı Astrolojisi arasında yaklaşık 23,5 derecelik bir kayma vardır. Mesela 31 Mart'ta doğan birisinin Güneşi (kişinin burcu olarak bildiği şey aslında Güneş burcudur) yaklaşık 10 derece Koç burcunda çıkarken, Hint astrolojisinde bu yaklaşık 23,5 derece geri kaydırıldığında Koç burcu olan kişi Balık burcu olmuş olur ki, bu Batı astrologları tarafından tutarlı görülmemiştir.
Esasında Batı (Hristiyan) Astrolojisi temelini İslam astrolojisinden alır. Göksel konumun matematiğini ilk geliştirenler Müslümanlar olmuştur. Trigonometri batı dünyasına müslüman alimlerinden geçmiştir. Günümüzde kullanılan Uzay matematiğinin en önemli temel taşları Müslüman alimler tarafından keşfedilmiş, daha sonra bu bilgileri Hristiyanlar alıp geliştirmişlerdir.

Günümüzde astrologlar, Güneş'in Ay'ın ve gezegenlerin insanın yaşamı üzerinde etkileri olduğunu ve buradan hareketle bir kişinin geleceğinin kestirilebileceğini öne sürerler. Bazı dergi ve gazetelerde, aynı burçta doğan herkes için ortak kehanetlerde bulunan yıldız falları yayımlanır.
Babilliler İÖ 6. yüzyılda gezegenlerin gökyüzündeki hareketini gösteren haritalar yaptılar. Böylece Güneş ve Ay tutulmasının ne zaman olacağını önceden kestirebiliyorlardı. Astroloji Babil'den Eski Yunan'a, oradan da Mısır'a ve Hindistan'a geçti. Daha sonra  bütün Asya ve Avrupa'ya yayıldı. İS 1066'da gökyüzünde parlak bir kuyruklu yıldız görünmüş ve bu alışılmadık olay insanları çok korkutmuştu. Bunu yorumlayan astrologlar yakın gelecekte bir kralın öleceğini ve çok önemli olayların yaşanacağını söylediler. Gerçekten de birkaç ay sonra, Hastings Savaşı'nda İngiltere Kralı Harold öldürülünce pek çok kişi bu kehanetin doğru olduğuna inandı. Oysa bugün Halley olarak adlandırılan bu kuyruklu yıldızın her 76 yılda bir Dünya çevresindeki yörüngesinden geçtiğini biliyoruz. Halley, her 75-76 yılda bir dünyaya yaklaşıyor ve çıplak gözle izlenebilir hale geliyor. Fakat, bu anlamlı rastlantıya Carl Gustav Jung "Senkronizasyon Teorisi"ne göre "anlamlı rastlantılar" adını vermektedir.

Osmanlı Dönemi klasik eserlerinden 1427'de yazılmış Murad-name, 51 maddede dönemin kültürel ve sosyal yapısını aktarırken astrolojiye ayrı bir madde ayrılmıştır. Maddede müneccim olmanın niteliklerinden, takvim hesaplamaya, yıldız ve gezegenlerin adlarına ve niteliklerine kadar genel olarak astroloji anlatılmaktadır.
Müneccimbaşılık kurumuna erken Osmanlı döneminde rastlanmazken II. Mehmed ve II. Bayezid bu dönemi açan kişiler olarak anılabilir. 17. asrın ikinci yarısından sonra hekimbaşılık kurumuna bağlanır. Saraydaki nüfuzları, Evliya Çelebi'nin IV. Murad devrindeki bir geçit töreninde müneccimbaşının Anadolu ve Rumeli kazaskerleriyle yan

Atmosfer bilimi, Dünya atmosferi ve içinde gerçekleşen fiziksel süreçlerinin incelenmesidir. Meteorolojinin kapsamında atmosferik kimya ve atmosfer fiziği bulunmasıyla beraber, ana odağı hava tahminidir. İklim bilimi, hem doğal hem de antropojenik iklim değişkenliği nedeniyle ortalama iklimleri ve bunların zaman içerisindeki değişimlerini tanımlayan atmosferik değişikliklerin (hem uzun hem de kısa vadeli) incelenmesidir. Aeronomi, ayrışma ve iyonlaşmanın önem arz ettiği atmosfer üst katmanlarının incelenmesidir. Atmosfer bilimi, gezegen bilimi alanına, güneş sistemindeki gezegenlerin ve doğal uyduların atmosferlerinin incelenmesine kadar genişletilmiştir.
Atmosfer biliminde kullanılan deneysel araçlar arasında uydular, sondaj roketleri, radyosondalar, hava gözlem balonları ve lazerler bulunur.
Aeroloji terimi (Yunanca ἀήρ, aēr, "hava" ve -λογία, -logia'dan) bazen Dünya atmosferinin incelenmesi için alternatif bir terim olarak kullanılır; diğer tanımlarda aeroloji, serbest atmosferle, yani gezegen sınır tabakasının üzerindeki bölge ile sınırlıdır.
Bu alandaki ilk öncüler arasında Léon Teisserenc de Bort ve Richard Assmann bulunmaktadır.

Atmosfer kimyası, Dünya ve diğer gezegenlerin atmosfer kimyasının incelendiği bir atmosfer bilimi dalıdır. Çok disiplinli bir araştırma alanıdır ve çevre kimyası, fizik, meteoroloji, bilgisayar modellemesi, okyanus bilimi, jeoloji, volkanoloji ve diğer çeşitli disiplinlerden yararlanır. Araştırmalar, iklim bilimi gibi diğer çalışma alanlarıyla gittikçe artan oranda bağlantılıdır.
Atmosferin bileşimi ve kimyası birkaç nedenden ötürü önemlidir ancak önemli olmasının esas sebebi atmosfer ile canlı organizmalar arasındaki etkileşimlerdir. Dünya atmosferinin bileşimi insan faaliyetleri ile değişmiştir ve bu değişikliklerin bazıları insan sağlığına, ekinlere ve ekosistemlere zararlıdır. Atmosfer kimyasında ele alınan sorunlar arasında asit yağmurları, fotokimyasal dumanlar ve küresel ısınma gibi örnekler yer alır. Atmosfer kimyası, bu sorunların nedenlerini anlamaya çalışır ve bunlarla ilgili teorik bir anlayış kazanarak, olası çözümlerin test edilmesini ve hükûmet politikalarındaki değişikliklerin etkilerinin değerlendirilmesini sağlar.

Atmosfer dinamikleri, birden çok yer ve zamanda gözlem ve teorileri bütünleştiren, meteorolojik öneme sahip hareket sistemlerinin incelenmesidir. İncelenen ortak konular arasında gök gürültülü fırtınalar, kasırgalar, yerçekimi dalgaları, tropikal siklonlar, tropikal olmayan siklonlar, jet akımları ve küresel ölçekli dolaşımlar gibi çeşitli olaylar bulunmaktadır. Dinamik çalışmaların amacı, gözlemlenen sirkülasyonları fiziğin temel ilkelerine dayalı olarak açıklamaktır. Hava tahminini iyileştirmek, mevsimsel ve yıllar arasındaki iklim dalgalanmalarını tahmin etmek için yöntemler geliştirmek ve küresel iklim üzerindeki insan kaynaklı düzensizliklerin (örneğin artan karbondioksit derişimleri veya ozon tabakasının incelmesi) etkilerini anlamak, bu tür çalışmaların hedefleri arasındadır.

Atmosfer fiziği, fiziğin atmosfer araştırmalarına uygulanmasıdır. Atmosfer fizikçileri, atmosfer ve altında bulunan okyanuslarda akışkan akış denklemleri, kimyasal modeller, radyasyon dengeleme ve enerji aktarımı süreçlerini kullanarak Dünya ve diğer gezegenlerin atmosferini modellemeye çalışır. Atmosfer fizikçileri, hava sistemlerini modellemek için her biri yüksek derecelerde matematik ve fizik içeren saçılma teorisi, dalga yayılma modelleri, bulut fiziği, istatistiksel mekanik ve uzamsal istatistik unsurlarını kullanır. Atmosfer fiziğinin meteoroloji ve iklim bilimi ile yakın ilişkisi var olmakla beraber, uzaktan algılama cihazları da dahil olmak üzere, atmosferi incelemek ve sağladıkları verilerin yorumlanması için araçların tasarımı ve yapımı da atmosfer fiziği kapsamındadır.
Atmosfer çalışmaları Birleşik Krallık'ta Meteoroloji Dairesi tarafından desteklenmektedir. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin bölümleri, atmosfer fiziği ile ilgili araştırma projelerini ve hava durumu modellemelerini denetlemektedir. ABD Ulusal Astronomi ve İyonosfer Merkezi de yüksek atmosferle ilgili çalışmalar yapmaktadır.
Dünya'nın manyetik alanı ve güneş rüzgârı atmosferle etkileşime girerek iyonosferi, Van Allen radyasyon kuşaklarını, tellürik akımları ve ışınım enerjisini yaratır.

Birkaç hafta kadar süren kısa vadeli hava sistemlerini inceleyen meteorolojinin aksine, iklim bilimi bu sistemlerin sıklığını ve eğilimlerini inceler. İklim biliminde yıllardan bin yıllık dönemlere kadar hava olaylarının dönemselliği incelendiği gibi, atmosferik koşullarla ilişkili uzun vadeli ortalama hava modellerinde meydana gelen değişiklikler de incelenmektedir. İklim bilimciler, hem iklimlerin -yerel, bölgesel veya küresel- doğasını hem de iklimlerin değişmesine neden olan doğal veya beşeri etkenleri inceler. İklim bilimi geçmişi dikkate almaktadır ve gelecek iklim değişikliklerinin tahmininde yardımcı olabilir.
Atmosferik sınır tabaka, dolaşım modelleri, ısı aktarımı (ışınımsal, konvektif ve gizli), atmosfer, okyanuslar ve yeryüzü (özellikle bitki örtüsü, arazi kullanımı ve topoğrafya) arasındaki etkileşimler ile atmosferin kimyasal ve fiziksel bileşimi iklimin odağında bulunan olaylar arasındadır. Astrofizik, atmosfer fiziği, kimya, ekoloji, fiziksel coğrafya, jeoloji, jeofizik, buzul bilimi, hidroloji, okyanus bilimi ve volkanoloji, iklim bilimi ile ilgili disiplinlerdendir.

Güneş sisteminin tüm gezegenlerinin atmosferi vardır. Bunun nedeni bu gezegenlerin yer çekimlerinin gaz parçacıklarını yüzeye yakın tutacak kadar güçlü olmasıdır. Büyük gaz devleri, hafif gazlar olan hidrojen ve helyumu büyük miktarlarda yakınında tutacak kadar büyükken, küçük gezegenler bu gazları uzaya bırakarak kaybeder. Dünya atmosferinin bileşiminin diğer gezegenlerden farklı olmasının sebebi Dünya'da meydana gelen çeşitli yaşam süreçlerinin atmosfere serbest hâlde moleküler oksijen beslemiş olmasıdır. Merkür'ün atmosferinin büyük bir kısmı güneş rüzgarı tarafından yok edilmiştir. Yoğun bir atmosfere sahip olan tek uydu Titan'dır. Triton'da ince bir atmosfer varken, Ay'da da bir atmosfere dair izler bulunmaktadır.
Gezegen atmosferleri, Güneş'ten veya gezegenin içerisinden gelen çeşitli derecedeki enerjilerden etkilenir ve bunun sonucu olarak kasırgalar (Dünya'da), gezegen çapında toz fırtınaları (Mars'ta), Jüpiter üzerinde Dünya büyüklüğünde bir antisiklon (Büyük Kırmızı Leke olarak adlandırılır) ve atmosferde delikler (Neptün'de) oluşur. En az bir güneş dışı gezegenin; HD 189733 b'nin, Büyük Kırmızı Leke'ye benzer, ancak ondan iki kat daha büyük olan bir hava sistemine sahip olduğu iddia edilmiştir.
Sıcak gaz devlerinin tıpkı kuyruklu yıldızların kuyrukları gibi, yıldız radyasyonu nedeniyle atmosferlerini uzaya kaybettikleri gösterilmiştir. Bu gezegenlerin gündüz ve gece tarafları arasında süpersonik rüzgarlar üreten büyük sıcaklık farklılıkları olabilir ancak HD 189733 b'nin gündüz ve gece tarafları çok benzer sıcaklıklara sahiptir ve bu da atmosferinin, yıldızının enerjisini gezegen etrafında etkin bir şekilde yeniden yaydığını gösterir.

Hava ve iklim

Hava haritalarına uygulanan atmosferik akışkan dinamiği27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Adveksiyon, Deformasyon ve Vortisiti gibi İlkeler
Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi (NCAR) Arşivleri, atmosfer bilimlerinin tarihini belgelemektedir

Atom fiziği, atomu bir bütün olarak  atomların etkileşimlerini, atomun ve moleküllerin yapısı, enerji düzeyleri, dalga fonksiyonlari ve elektromanyetik geçişleri, atomlar arası bağlar, moleküler yapılar, atom modeli, atomik spektroskopide ince yapı ve aşırı ince yapı, spektroskopik gösterim ve enerji seviyeleri, geçiş olasılığı ve seçim kuralları, Zeeman olayı, Stark olayı, moleküler spektrum, iyonik bağlar, dönme, titreşim ve elektronik geçiş spektrumu, lazer gibi bölümleri- inceleyen fiziğin alt dallarından ikincisidir.

Klasik mekanik ve klasik elektromanyetizma, atom fiziğindeki problemlere uygulandığında kökten yanlışlıklara yol açmaktadır. Atomlar, çok küçük Güneş sistemleri olarak düşünülemez. Atomun yapısı, ancak kuantum mekaniği temelinde kavranabilir. Daha ince ayrıntılar ise, görelilik kuantum mekaniğini gerektirir. Atomlar çok küçük olduğundan, bunların özellikleri ancak dolaylı deney teknikleriyle anlaşılabilir. Bunların başında, maddenin saldığı ya da soğurduğu elektromagnetik ışınımların ölçülmesi ve yorumlanmasıyla uğraşan spektroskopi gelir. Tüm kimyasal elementler, özgün dalga boylarında ışınımlar veren tayflar gösterir. Dalga mekaniği kullanılarak elektron kütlesi ve yükü, ışık hızı, Planck sabiti gibi bazı atom sabitlerinin yardımıyla belirtici dalga boyları ve atomun enerjileri hesaplanabilir.

Açı, başlangıç noktaları ortak olan iki ışının birleşimidir. Bu tanımda açıyla ilgili olarak başlangıç noktası olması ve iki ışından oluşması özellikleri ön plana çıkmaktadır. Işınların kesiştiği noktaya "açının köşesi", ışınlara ise "açının kenarı" denir. Açı radyan ve derece gibi birimlendirmelerle ölçülür. Radyan ölçüsü açı köşesinden bir birim uzaklıkta elde edilen yayın uzunluğunu ölçen birimdir. Derece ise daire şeklinde olan ve birim çemberde 2
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 uzunluğa sahip yayın 360 derece olan tanımlanmasıyla elde edilir. Radyan ve derece arasında 

  
    
      
        π
        ≡
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi \equiv 180^{\circ }}
  

bağıntısı kullanılarak orantıyla gerekli dönüşüm yapılabilir.
Açıların birçok çeşidi vardır: Geniş açı, dar açı, dik açı, tam açı, doğru açı, tümler açı, bütünler açı, pozitif açı, negatif açı, merkez açı, çevre açı gibi.

Dar açı: 1°'den 89°'a kadar
Dik açı: 90°
Geniş açı: 91°'den 179°'a kadar
Tam açı: 360°
Açı kelimesi, pek çok geometri terimi gibi, okul kitabı olarak okutulmak üzere yazılan bir geometri kitabında, Atatürk tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.
Düzlemde açı, bir doğru parçasının sabit bir nokta çevresinde dönme miktarının ölçüsüdür. Saat ibrenin ters yönü "pozitif", düz yönü "negatif" kabul edilir. Babilliler, bir tam dönüşü 60 birime bölmüşlerdir (altmışlık sistem).

1 devir = 360 derece (360° )
1 derece = 60 dakika (60' )
1 dakika = 60 saniye (60")
Yani yukarıda listelenen birim dönüşüm eşitliklerini kullanarak 1 derecenin 60x60 = 3600 saniye (3600") olduğu sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir.
Yatay ve düşey doğrultular arasındaki açı 90°'dir ve "dik açı" diye tanımlanır. Genel olarak yüksek matematikte kullanılan birim radyan dır. (1 devir = 2π radyan).
Başlangıç noktaları ortak olan ve ortak bir kapalı eğriden geçen iki ışın arasında kalan açıya "merkez açı" denir.

Bir açı ölçüsü θ amacıyla, örneğin pergel ile çizilmiş bir açının tepe noktasında bir dairesel yay ortalanır. Yayın uzunluğu s'ten dairenin yarıçapı r bölünmüş ve muhtemelen sabit k ile çoğaltılmıştır.

  
    
      
        θ
        =
        
          
            s
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta ={\frac {s}{r}}}
  
(radyan için)

İletki
Gönye
 Wikimedia Commons'ta açı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Matematikte cebirsel olmayan herhangi bir karmaşık sayıya aşkın sayı denir. Diğer bir deyişle, rasyonel katsayılı bir polinomun kökü olmayan sayılara aşkın sayı denir. Buradan, tüm aşkın sayıların irrasyonel olduğu sonucuna varılabilir. Ancak tüm irrasyonel sayılar aşkın sayı değildir, örneğin 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 irrasyoneldir, ancak 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        −
        2
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}-2=0\!}
  
  polinomunun bir köküdür.
Sayılamaz sayıda aşkın sayı vardır. Aşağıdaki sayılar, aşkın olarak bilinir:

Liouville sayıları (aşkın olduğu ilk ispatlananlar)

  
    
      
        a
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a\neq 0}
  
 karmaşık bir sayı ise ya 
  
    
      
        
          e
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{a}}
  
 ya da 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 aşkındır. (Lindemann-Weierstrass teoreminin sonuçlarından biri)
İkinci maddeden dolayı 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 ve 
  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
. (
  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }=-1}
  
 cebirsel olduğu için 
  
    
      
        i
        π
      
    
    {\displaystyle i\pi }
  
, dolayısıyla da 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 aşkındır)

  
    
      
        
          e
          
            π
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{\pi }}
  
 ve 
  
    
      
        
          2
          
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{\sqrt {2}}}
  
 (Gelfond–Schneider teoreminin sonucu olarak)

Babil matematiği (Süryani-Babil matematiği olarak da bilinir), Sümerlerin ilk günlerinden, MÖ 539'da Babil'in düşüşünü izleyen yüzyıllara kadar Mezopotamya halkı tarafından geliştirilen veya uygulanan tüm matematiktir. Babil matematik metinleri bol miktarda bulunur ve iyi düzenlenmiştir. Zaman açısından iki farklı gruba ayrılırlar: biri Eski Babil döneminden (MÖ 1830–1531), diğeri ise MÖ son üç ya da dört yüzyıldan, Seleukoslular döneminden kalmadır. İçerik açısından, iki metin grubu arasında neredeyse hiç fark yoktur. Babil matematiği, karakter ve içerik olarak yaklaşık iki bin yıl boyunca sabit kaldı.
Mısır matematiğindeki kaynakların kıtlığının aksine, Babil matematiği bilgisi, 1850'lerden beri ortaya çıkarılan yaklaşık 400 kil tabletinden elde edilmektedir. Çivi yazısı ile yazılmış tabletler, kil nemliyken yazılır ve fırında veya güneşin ısısıyla sertçe pişirilirdi. Geri kazanılan kil tabletlerin çoğu MÖ 1800 ila 1600 yılları arasına tarihlenir ve kesirler, cebir, ikinci dereceden ve kübik denklemler ile Pisagor teoremini içeren konuları kapsar. Babil tableti YBC 7289, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'ye üç anlamlı altmışlık basamağa (yaklaşık altı anlamlı ondalık basamak) doğru bir yaklaşıklık verir.

Babil matematiği, eski Yakın Doğu'da çivi yazısı ile yazılmış bir dizi sayısal ve daha gelişmiş matematiksel uygulamadır. Çalışma, mevcut veri zenginliği nedeniyle tarihsel olarak MÖ 2. binyılın başlarındaki Eski Babil dönemine odaklanmıştır. Tarihçiler, Babil matematiğinin en erken ortaya çıkışıyla ilgili tartışmalar oldu ve tarihçiler MÖ 5. ve 3. bin yıl arasında bir tarih aralığı önerdiler. Babil matematiği, öncelikle Akad veya Sümer dillerinde çivi yazısı ile kil tabletler üzerine yazılmıştır.
"Babil matematiği" belki de yardımcı olmayan bir terimdir, çünkü önerilen en eski kökenler, mühür ve jetonlar gibi muhasebe cihazlarının MÖ 5. binyılda kullanımına dayanmaktadır.

Babil matematik sistemi seksagesimal (60 tabanında) bir sayı sistemiydi. Buradan dakikada 60 saniye, saatte 60 dakika ve bir daire içinde 360 derecelik modern günlük kullanımı elde ediyoruz. Babilliler matematikte iki nedenden dolayı büyük ilerlemeler kaydetmeyi başardılar. Birincisi, 60 sayısı, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30, 60 (kendileri bileşik olanlar dahil) tam bölene sahip olan ve bölümlerle hesaplamaları kolaylaştıran üstün yüksek bir bileşik sayıdır. Ek olarak, Mısırlılar ve Romalılardan farklı olarak, Babilliler, sol sütuna yazılan rakamların daha büyük değerleri temsil ettiği gerçek bir basamak-değer sistemine sahipti (onluk temel sistemimizde olduğu gibi, 734 = 7 × 100 + 3 × 10 + 4 × 1).

Mezopotamya'nın eski Sümerleri, MÖ 3000'den itibaren karmaşık bir metroloji sistemi geliştirdiler. MÖ 2600'den itibaren Sümerler, kil tabletler üzerine çarpım tabloları yazdılar ve geometrik egzersizler ve bölme problemleriyle uğraştılar. Babil rakamlarının en eski izleri de bu döneme aittir.

Babil matematiğini tanımlayan kil tabletlerin çoğu Eski Babil'e aittir, bu nedenle Mezopotamya matematiği genellikle Babil matematiği olarak bilinir. Bazı kil tabletler matematiksel listeler ve tablolar içerirken diğerleri problemler ve çalışılmış çözümler içerir.

Babilliler aritmetiğe yardımcı olmak için önceden hesaplanmış tablolar kullandılar. Örneğin, 1854'te Fırat Nehri üzerindeki Senkerah'ta bulunan MÖ 2000'den kalma iki tablet, 59'a kadar sayıların karelerinin ve 32'ye kadar olan sayıların küplerinin listelerini veriyor. Babilliler, aşağıdaki formüllerle birlikte, çarpmayı basitleştirmek için kare listelerini kullandılar:

  
    
      
        a
        b
        =
        
          
            
              (
              a
              +
              b
              
                )
                
                  2
                
              
              −
              
                a
                
                  2
                
              
              −
              
                b
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle ab={\frac {(a+b)^{2}-a^{2}-b^{2}}{2}}}
  

  
    
      
        a
        b
        =
        
          
            
              (
              a
              +
              b
              
                )
                
                  2
                
              
              −
              (
              a
              −
              b
              
                )
                
                  2
                
              
            
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle ab={\frac {(a+b)^{2}-(a-b)^{2}}{4}}}
  

Babillilerin uzun bölme için bir algoritması yoktu. Bunun yerine yöntemlerini, evrik sayıların bir tablosuyla birlikte şu gerçeğe dayandırdılar:

  
    
      
        
          
            a
            b
          
        
        =
        a
        ×
        
          
            1
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{b}}=a\times {\frac {1}{b}}}
  

Yalnızca asal çarpanları 2, 3 veya 5 olan sayılar (5-düz veya düzgün sayılar olarak bilinir), altmışlık gösterimde sonlu evrik sayılara sahiptir ve bu evrik sayıların kapsamlı listelerini içeren tablolar bulunmuştur.
1/7, 1/11, 1/13 vb. gibi evrik ifadeler altmışlık gösterimde sonlu gösterime sahip değildir. 1/13'ü hesaplamak veya bir sayıyı 13'e bölmek için Babilliler aşağıdaki gibi bir yaklaşım kullanırlar:

  
    
      
        
          
            1
            13
          
        
        =
        
          
            7
            91
          
        
        =
        7
        ×
        
          
            1
            91
          
        
        ≈
        7
        ×
        
          
            1
            90
          
        
        =
        7
        ×
        
          
            40
            3600
          
        
        =
        
          
            280
            3600
          
        
        =
        
          
            4
            60
          
        
        +
        
          
            40
            3600
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{13}}={\frac {7}{91}}=7\times {\frac {1}{91}}\approx 7\times {\frac {1}{90}}=7\times {\frac {40}{3600}}={\frac {280}{3600}}={\frac {4}{60}}+{\frac {40}{3600}}.}
  

Babil kil tableti YBC 7289 (yaklaşık 1800-1600 BC), altmışlık tabana göre dört imge ile 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 değerini yaklaşık olarak verir; 1; 24, 51, 10, bu yaklaşık altı ondalık basamağa kadar doğrudur ve 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'nin olası en yakın üç haneli altmışlık gösterimidir:

  
    
      
        1
        +
        
          
            24
            60
          
        
        +
        
          
            51
            
              60
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            10
            
              60
              
                3
              
            
          
        
        =
        
          
            30547
            21600
          
        
        =
        1.41421
        
          
            296
            ¯
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle 1+{\frac {24}{60}}+{\frac {51}{60^{2}}}+{\frac {10}{60^{3}}}={\frac {30547}{21600}}=1.41421{\overline {296}}.}
  

Aritmetik hesaplamaların yanı sıra, Babil matematikçileri denklemleri çözmek için cebirsel yöntemler geliştirdiler. Bir kez daha, bunlar önceden hesaplanmış tablolara dayanıyordu.
İkinci dereceden bir denklemi çözmek için Babilliler temelde standart ikinci dereceden formülü kullandılar. Aşağıdaki ikinci dereceden denklemlerin formunu düşündüler:

  
    
      
         
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        =
        c
      
    
    {\displaystyle \ x^{2}+bx=c}
  

burada b ve c tam sayı değildir, ancak c her zaman pozitiftir. Bu denklem biçimine bir çözümün olduğunu biliyorlardı:

  
    
      
        x
        =
        −
        
          
            b
            2
          
        
        +
        
          
            
              
                (
                
                  
                    b
                    2
                  
                
                )
              
              
                2
              
            
            +
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle x=-{\frac {b}{2}}+{\sqrt {\left({\frac {b}{2}}\right)^{2}+c}}}
  

ve bölme ile ortalamayı kullanarak karekökleri verimli bir şekilde buldular. Her zaman pozitif kökü kullandılar çünkü bu "gerçek" problemleri çözerken mantıklıydı. Bu türden sorunlar, bir dikdörtgenin alanı ve uzunluğunun genişliğini ne kadar aştığı verildiğinde boyutlarını bulmaktı.
Belirli kübik denklemleri çözmek için n3 + n2 değerlerinin tabloları kullanıldı. Örneğin aşağıdaki denklemi düşünün:

  
    
      
         
        a
        
          x
          
            3
          
        
        +
        b
        
          x
          
            2
          
        
        =
        c
        .
      
    
    {\displaystyle \ ax^{3}+bx^{2}=c.}
  

Denklemi a2 ile çarpıp b3'e bölersek şunu verir:

  
    
      
        
          
            (
            
              
                
                  a
                  x
                
                b
              
            
            )
          
          
            3
          
        
        +
        
          
            (
 

Olasılık kuramında iki olayın bağımsız olması bu olaylardan birinin gerçekleşme olasılığının diğer olayın gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlı olmaması anlamına gelmektedir. Örneğin;

Bir zarın ilk atışta 6 gelmesi olayı ile ikinci atışta 6 gelmesi olayı bağımsızdır.
Öte yandan, bir zarın ilk atışta 6 gelmesi olayı ilk iki atış sonunda elde edilen sayılar toplamının 8 olması olayına bağlıdır.
Bir kart destesinden seçilen ilk kartın kırmızı olması olayı ile ikinci kartın aynı renkte olması olayı bağımsızdır (kart seçimi yapıldıktan sonra deste ilk haline getiriliyorsa). Ne var ki, seçilen kartın desteye geri konulmaması durumunda bu iki olay bağımlıdır.
Benzer biçimde, iki rassal değişkenin bağımsız oluşu bu değişkenlerden birinin değerinin diğerinden önce gözlenmemiş oluşuna bağlıdır. Bağımsızlık kavramı ikiden fazla olay ya da rassal değişken barındıran durumlara da uygulanabilmektedir.
"Bağımsız" terimi zaman zaman "istatistiksel olarak bağımsız", "sınırdan bağımsız" ya da "mutlak bağımsız" olarak da kullanılmaktadır.

Bağımsızlık şu biçimde tanımlanabilir:

A ve B olayları ancak ve ancak Pr(A ∩ B) = Pr(A)Pr(B) koşulu sağlanıyorsa bağımsızdırlar.
Burada A ∩ B, A ve B'nin kesişimini (A ve B olaylarının birlikte gerçekleştiği durumu) göstermektedir.
Daha genel anlamda, bir olay dizisi bu dizinin herhangi bir sonlu altkümesinin

  
    
      
        Pr
        
          (
          
            
              ⋂
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            
              A
              
                i
              
            
          
          )
        
        =
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        Pr
        (
        
          A
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr \left(\bigcap _{i=1}^{n}A_{i}\right)=\prod _{i=1}^{n}\Pr(A_{i})}
  

koşulunu sağlaması durumunda karşılıklı bağımsızdır. Bu olgu bağımsız olaylar için çarpım kuralı olarak adlandırılmaktadır.
A ve B olayları bağımsız ise, B olayının gerçekleşmiş olduğu bilinmek üzere A'nın koşullu olasılığı bu olayın koşulsuz olasılığına eşittir.

  
    
      
        Pr
        (
        A
        ∣
        B
        )
        =
        Pr
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(A\mid B)=\Pr(A)}
  

Tüm bunlara karşın, bu ifadelerin bağımsızlık kavramının tam tanımını oluşturduğu söylenemez. Bunun nedeni, ifadede yer alan A ve B olaylarının yerlerinin değiştirilemeyecek oluşu ve bu tanımın olasılığın 0 olduğu durumlarda geçersiz kalmasıdır.
B'nin gerçekleşmiş olduğu bilinmek üzere A'nın koşullu olasılığı

  
    
      
        Pr
        (
        A
        ∣
        B
        )
        =
        
          
            
              Pr
              (
              A
              ∩
              B
              )
            
            
              Pr
              (
              B
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(A\mid B)={\Pr(A\cap B) \over \Pr(B)}}
  
 (Pr(B) ≠ 0 olduğu sürece)
biçiminde tanımlanmaktadır.

  
    
      
        Pr
        (
        B
        )
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \Pr(B)\neq 0}
  
 iken bu ifade

  
    
      
        Pr
        (
        A
        ∩
        B
        )
        =
        Pr
        (
        A
        )
        Pr
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(A\cap B)=\Pr(A)\Pr(B)}
  

olarak da yazılabilir.
Burada sözü edilen bağımsızlık kavramı konuşma dilindeki karşılığından farklı bir anlam taşımaktadır. Örneğin, bir olayın kendinden bağımsız olması ancak ve ancak

  
    
      
        Pr
        (
        A
        )
        =
        Pr
        (
        A
        ∩
        A
        )
        =
        Pr
        (
        A
        )
        Pr
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(A)=\Pr(A\cap A)=\Pr(A)\Pr(A)}
  

koşulunun sağlanması durumunda gerçekleşebilir. Başka bir deyişle, bir olay ya da onun tümleyeni neredeyse kesin olarak gerçekleşiyorsa bu olay kendinden bağımsızdır.

X gerçel değerli bir rassal değişken ve a bir sayı olmak üzere, {X ≤ a} olayı X'in a'dan küçük ya da ona eşit olduğu gözlemlerin oluşturduğu küme olarak tanımlanmaktadır.
X ve Y rassal değişkenleri ancak ve ancak {X ≤ a} ve {Y ≤ b} olaylarının bağımsız olması durumunda bağımsızdırlar. Benzer biçimde, rastgele seçilmiş değişkenlerin oluşturduğu bir kümenin bağımsız oluşu herhangi bir sonlu X1, ..., Xn yığını ve a1, ..., an sayı dizisi için {X1 ≤ a1}, ..., {Xn ≤ an} olaylarının bağımsız olmasına bağlıdır.
Bir yığından seçilen herhangi iki rassal değişken bağımsız ise bu değişkenlerin karşılıklı bağımsızlıkları da güvence altındadır. Bu olgu parçalı bağımsızlık olarak adlandırılmaktadır.
X ve Y bağımsız ise, E beklenti işleci

E[X Y] = E[X] E[Y]
koşulunu sağlar. Varyans için

var(X + Y) = var(X) + var(Y)
eşitliği yazılabilirken kovaryans cov(X,Y) sıfıra eşittir. Bu ifadenin tersi ("iki rassal değişkenin kovaryansı 0 ise bu değişkenler bağımsızdırlar" önermesi) doğru değildir.
Bunlara ek olarak, iki tane  X ve Y rassal değişkeni, FX(x) ve FY(y) dağılım fonksiyonları ve fX(x) ve fY(y) olasılık yoğunlukları gösteriyorlarsa, bu iki rassal değişkenin birbirinden bağımsız olmaları için, bileşik rassal değişken (X, Y) nin şu ortak dağılımı olması gerekir:

FX,Y(x,y) = FX(x)FY(y),
ya da buna eşit olarak

fX,Y(x,y) = fX(x)fY(y).
ortak yoğunluk göstermelidir.
İki rassal değişkenden daha fazla sayıda rassal değişkenler olma halinde bağımsızlık da daha genel olarak buna benzer ifadeler ile karakterize edilirler.

Sezgi ile ele alınırsa, iki rassal değişken X ve Y nin birbirinden koşullu bağımsız olmaları için, bir Z verilirse ve eğer Z değeri bilinirse, Y değerini bilmenin X hakkında bilgimize hiçbirsey eklememesi gerekir. Örnegin, altlarından  Z miktarına bağlılıkları olduğu kabul edilen, X ve Y değişkeni ölçümleri birbirinden bağımsız değildir; ama (iki olçümdeki yapılan hatalar herhangi bir şekilde birbirine ilişkili değilse) 'bu iki değişken, verilmiş bir Z  şartına bağlı koşutlu değişkenlerdir.
Koşullu bağımsızlık kavramının daha formel bir tanımlaması koşullu dağılım kavramına dayandırılır. Eğer X, Y ve Z ayrık rassal değişken iseler, o halde X ve Y değişkenlerinin Z verilmişine koşullu bağımsız olmaları için şart şudur: Her x, y ve z için  P(Z ≤ z) > 0 olursa

  
    
      
        
          P
        
        (
        X
        ≤
        x
        ,
        Y
        ≤
        y
        
        
          |
        
        
        Z
        =
        z
        )
        =
        
          P
        
        (
        X
        ≤
        x
        
        
          |
        
        
        Z
        =
        z
        )
        ⋅
        
          P
        
        (
        Y
        ≤
        y
        
        
          |
        
        
        Z
        =
        z
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {P} (X\leq x,Y\leq y\;|\;Z=z)=\mathrm {P} (X\leq x\;|\;Z=z)\cdot \mathrm {P} (Y\leq y\;|\;Z=z)}
  

Diğer taraftan, eğer X, Y ve Z sürekli rassal değişken iseler ve p ortak olasılık yoğunluk fonksiyonu bulunmakta ise; o halde X ve Y değişkenlerinin Z verilmişine koşullu bağımsız olmaları için şart şudur: Her x, y ve z gerçel sayılar için  pZ(z) > 0 olursa

  
    
      
        
          p
          
            X
            Y
            
              |
            
            Z
          
        
        (
        x
        ,
        y
        
          |
        
        z
        )
        =
        
          p
          
            X
            
              |
            
            Z
          
        
        (
        x
        
          |
        
        z
        )
        ⋅
        
          p
          
            Y
            
              |
            
            Z
          
        
        (
        y
        
          |
        
        z
        )
      
    
    {\displaystyle p_{XY|Z}(x,y|z)=p_{X|Z}(x|z)\cdot p_{Y|Z}(y|z)}
  

Bu demektir ki Y ve Z verilirse X için koşullu dağılım, sadece Z için dağılımın aynıdır. Sürekli halde de koşutlu olasılık yoğunluk fonksiyonları için de bir benzer denklem verilebilir.
Olasılık bir çeşit hiç verilmiş olay olmayan koşutlu olasılık olduğu için, bağımsızlık koşutlu bağımsızlığın özel bir hali olarak görülebilir.

Matematikte iki kümenin kartezyen çarpımının herhangi bir alt kümesi bağıntı olarak tanımlanır. Bir kümedeki bir öğeyi başka bir kümedeki bir öğeye götürür. Yâni iki öğe arasında bir bağ kurar. Örneğin, göndermeler tek yönlü bir bağıntıdır.

A ve B herhangi iki küme olsun. 
  
    
      
        A
        ×
        B
      
    
    {\displaystyle A\times B}
  
'nin herhangi bir altkümesine bağıntı denir:

(2)İki ya da daha çok şey arasındaki karşılıklı ilişki, ilinti.
Eşyayı, kavramları ya da tasarımları birlik, bağlılık, birliktelik gibi durumlarda toplayan görünüş ya da nitelik, görelik, °izafiyet, °rölativite.

  
    
      
        β
        =
        {
        (
        a
        ,
        b
        )
        
        
          |
        
        
        a
        ∈
        A
        ,
        
        b
        ∈
        B
        }
        ⊆
        A
        ×
        B
      
    
    {\displaystyle \beta =\{(a,b)\,|\,a\in A,\,b\in B\}\subseteq A\times B}
  

burada a ile b öğeleri arasında bir bağ vardır. Dikkat edilirse bir bağıntı boş olabilir. Çünkü kümedeki öğelerin varlığından söz edilmiyor. Eğer 
  
    
      
        ∃
      
    
    {\displaystyle \exists }
  
 simgesi olsaydı o zaman öğelerin varlığı zorunlu olurdu. Boşküme de kartezyen uzayın bir altkümesi olduğu için boş bağıntı mümkündür.
Daha genel olarak, birbirinden farklı olması gerekmeyen n küme (
  
    
      
        
          A
          
            1
          
        
        ,
        
          A
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        
          A
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{1},A_{2},...,A_{n}}
  
) arasındaki n 'li bağıntı (
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
), bu kümelerin kartezyen çarpımının herhangi bir alt kümesidir.

  
    
      
        β
        =
        
          (
          
            a
            
              1
            
          
          ,
          ⋯
          ,
          
            a
            
              n
            
          
          )
          
          
            |
          
          
          
            a
            
              i
            
          
          ∈
          
            A
            
              i
            
          
        
        ⊆
        
          A
          
            1
          
        
        ×
        
          A
          
            2
          
        
        ×
        ⋯
        ×
        
          A
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta ={(a_{1},\cdots ,a_{n})\,|\,a_{i}\in A_{i}}\subseteq A_{1}\times A_{2}\times \cdots \times A_{n}}
  

n, iki ise ikili bağıntı olarak adlandırılır.

A={Ayşe, Fatma, Esra, Ali, Veli, Ahmet, Mehmet}
A ile A arasındaki hayali bir evlilik ilişki (E) aşağıdaki gibi olabilir:

E={(Ayşe, Ali), (Ali, Ayşe), (Esra, Mehmet), (Mehmet, Esra)}
Buna göre A kümesinin elemanlarından, Ayşe ve Ali, Esra ve Mehmet evlidir.

Bütün ilişkiler simetrik olmak zorunda değildir. Örneğin K kümesinden, yaşça büyüklük ilişkisi (B) şöyle olabilir.

K={Ayşe, Fatma, Esra}
B={(Fatma, Ayşe), (Fatma, Esra), (Esra, Ayşe)}
Bu ilişkiye göre yaş sıralaması büyükten küçüğe Fatma, Esra, Ayşe şeklindedir.

Denklik bağıntısı: Bağıntıda yansıma, simetri ve geçişme özelliği olan bağıntı.
Sıralama bağıntısı: Bağıntıda yansıma, ters simetri ve geçişme özelliği olan bağıntı.

Bağıntı nedir? 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İlişkisel cebir
Mantık bağlacı
Mantık cümlesi
Gönderme (Fonksiyon)
Küme

Benjamin Peirce (; /ˈpɜːrs/; 4 Nisan 1809 - 6 Ekim 1880), Amerikalı bir matematikçi, astronom ve fizikçidir. Peirce, 19. yüzyılın önde gelen bilim insanlarından biri olarak kabul edilir ve matematiğin temel prensiplerine yaptığı katkılarla tanınır. Harvard Üniversitesi'nde uzun yıllar profesörlük yapmış ve Amerika'da matematik ve bilim eğitiminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Benjamin Peirce, Salem, Massachusetts'te doğmuştur. Harvard Üniversitesi'nden 1829 yılında mezun olmuş ve 1831 yılında aynı üniversitede matematik profesörü olarak atanmıştır. Peirce'in akademik kariyeri boyunca yaptığı çalışmalar, matematik, astronomi ve fizik gibi çeşitli alanları kapsamıştır.
Peirce'in çalışmaları, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde bilimsel araştırmaların ve eğitimin gelişiminde etkili olmuştur. Amerikan Matematik Derneği'nin (American Mathematical Society) kurucularından biri olarak da önemli bir yere sahiptir.

Peirce'in çalışmaları, genellikle matematiksel analiz, sayılar teorisi, cebir ve astronomi gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Önemli katkılarından bazıları şunlardır:

Matematiksel Mantık ve Cebir:
Peirce, matematiksel mantık ve cebir üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Özellikle, karmaşık sayıların cebirsel yapılarına dair incelemeleri önemlidir.
Astronomi:
Peirce, 1847 yılında Neptün gezegeninin keşfi üzerine önemli çalışmalar yapmıştır. Özellikle, gezegenlerin yörüngeleriyle ilgili hesaplamalar üzerine yoğunlaşmıştır.
Bilimsel Felsefe:
Peirce, bilimsel felsefe ve matematiğin doğasına ilişkin derin düşünceleriyle tanınır. Matematiği "mantığın bilimi" olarak tanımlamıştır.

Benjamin Peirce, Amerika'da modern matematiksel düşüncenin gelişimine öncülük eden isimlerden biri olarak görülmektedir. Oğlu Charles Sanders Peirce, babasının etkisiyle büyümüş ve modern felsefe ve mantığın en önemli isimlerinden biri haline gelmiştir.
Peirce, bilimsel çalışmaları ve eğitimdeki liderliğiyle matematik, astronomi ve fizik alanlarında kalıcı bir iz bırakmıştır. 1880 yılında Cambridge, Massachusetts'te hayatını kaybetmiştir. Bugün, bilim dünyasında matematiksel mantık ve bilim felsefesine katkılarıyla hatırlanmaktadır.

Beşeri coğrafya (insan coğrafyası), coğrafi çevrenin insan yaşamına etkisi ve insanın mekânda yaptığı değişiklikleri inceleyen bir coğrafya anabilim dalıdır. Beşeri coğrafya, yeryüzünde  insanın değiştirdiği ve hâlen değiştirmekte olduğu görünümünü analiz eder. Beşeri coğrafya bireyle ilgilenmez, insan denildiğinde, insan topluluğu anlaşılır. İnsan ve insan faaliyetlerini konuları incelenir.
Beşeri coğrafya; insanı, özelliklerini ve faaliyetlerini çevresiyle bağlantılı şekilde, gerçekleştirdiği mekânsal örgütlenmeleri inceler.
Bu bilim dalı sadece beşeri coğrafya olarak isimlendirilse de ekonomik coğrafyayı da kapsar. Çünkü ekonomik etkinliklerde sonuçta insan faaliyetidir. Bu nedenle uzun zamandır Beşeri ve Ekonomik coğrafya olarak adlandırılır.

Nüfus coğrafyası: Doğal çevre ile nüfus arasındaki ilgiyi araştırır. Kıta ülke, bölge, bölüm ve yöre ölçeğinde nüfusun dağılışı ile dağılışı etkileyen doğal ve beşeri faktörleri araştırır.

Yerleşme coğrafyası: Yerleşme coğrafyası, yerleşmelerin oluşumu, gelişimi, kökenleri, geçirdiği değişimleri, fonksiyonlarını ve dağılışlarını inceler. Yerleşim coğrafyası, mesken ve yerleşim birimlerinin doğal ve beşeri çevre ile ilgisini araştırır.
Sağlık coğrafyası: Sağlık coğrafyası, mekândan kaynaklanan tüm sağlık problemleri toplum, yer ve zaman yönleriyle inceleyen ve nedenlerini araştıran, hastalıkların önlenmesinde çözüm yöntemleri sunar.
Tarihi coğrafya: Modern coğrafya ilke ve yöntemlerini kullanarak bir sahayı geçmiş bir zaman diliminde araştıran coğrafya bilim koluna denir.
Siyasi coğrafya: Siyasi coğrafya, siyasi otorite ve organizasyonlar tarafından alınan kararlar üzerinde coğrafi etmenlerin etkisini, siyasi kararların uygulanmasının coğrafi çevreye etkisi ve bunun sonucunda oluşan coğrafi olayları inceleyen bilim dalıdır.

Sanayi coğrafyası: Sanayinin gelişimi, çeşitleri, mekâna dağılışı, toplumlar üzerindeki değişim etkisi üzerinde durur. 
Tarım coğrafyası: Ekim-dikim, hayvancılık, ormancılık balıkçılık gibi üretim faaliyetlerini ve mekâna dağılışını inceler.
Turizm coğrafyası:Turizm coğrafyası, turizmin mekâna yayılışı, mekâna etkileri, oluşan turistik alanın tespiti ve sınıflandırılması, arazinin kapasitesinin tespiti ile ilgilenen bilim dalıdır.
Ulaşım coğrafyası: Ulaşımın gelişimi, türleri, etkilendiği doğal ve beşeri faktörler ile ulaşımın mekân ve insan faaliyetlerine etkilerini inceler.
Ticaret coğrafyası: Tarım, sanayi ve hizmet faaliyet kollarının ürettiği ürünlerin el değiştirmesinden doğan ticareti inceler. Ticaretin ülke ve dünyada dağılışı, toplumlara ve mekâna etkisi inceleme konusudur.
Madencilik: Ekonomik değeri olan madenlerin dağılışı, işlenişi ve ticaretiyle ilgilenir.
Enerji kaynakları: Enerji kaynaklarının dağılışını, olası miktarlarını, enerji problemlerini, çevreyle ilgili sorunlarını inceler.

Bilim dalları, genellikle dört ana gruba ayrılır:

Araştırma
Uygulamalı antropoloji
Arkeoloji
Artes mechanicae
Tarım bilimi
Uygulamalı ekoloji
Uygulamalı ekonomi
Uygulamalı entomoloji
Uygulamalı fizik
Gıda bilimi
Adli bilimler
Miras bilimi
Ev ekonomisi
İnsan beslenmesi
Kinezyoloji
Nadal formülü
Performans bilimi
Revlendirme bilimi
Spor bilimi
Malzeme bilimi
Mimarlık
Biyobilişim
Bilgisayar bilimi
Mühendislik
Bilgi bilimi
Metroloji
Askerî bilim
Beslenme bilimi
Tıp bilimi
Sanayi bilimi
Endüstri bilimi
Farmakoloji
Sistem bilimi
Uzay bilimi
Teknoloji bilimi
Hukuk bilimi
Dilbilim

Sert ve yumuşak bilimler
Fen bilimleri
Aktüerya bilimi
Analitik
Yapay zeka
Hesaplamalı dilbilim
Bilgisayar bilimi
Kriptografi
Veri madenciliği
Karar teorisi
Oyun teorisi
Homeokinetik
Bilgi teorisi
Formel dilbilim
Mantık
Matematiksel dilbilim
Matematik
Oxford modeli
İstatistiksel fizik
İstatistik
Sistem ekolojisi
Sistem bilimi
Teorik bilgisayar bilimi
Teorik dilbilim

Biyoloji
Mikrobiyoloji
Botanik
Zooloji
Ekoloji
Yer bilimleri
Doğal çevre
Yaşam bilimleri
Doğa tarihi
Fiziksel bilimler
Atmosfer bilimi
Okyanus bilimi
Gezegen bilimi
Astronomi
Coğrafya
Meteoroloji
Jeoloji

Hayvan çalışmaları
Sanat
Kültür
Pedagoji
Eğitim
Biyokültür
Felsefe
Kültürel çalışmalar
Kriminoloji
Beşeri bilimler
Uluslararası düzen
Hukuk bilimi
Modern çalışmalar
Mesleki bilim
İşlemselleştirme
Pedoloji
Performans bilimi
Pozitivizm
Bilim ve teknoloji çalışmaları
Sosyal nörobilim
Sosyal ilişki
Sosyal hizmetler
Sosyal simülasyon
Sosyal iş
Sosyal bilgiler
Sosyal hizmet
Sosyal araştırma
Sosyal teori
Görsel antropoloji
Görsel etnografya
Savaş çalışmaları
Gençlik hizmetleri
Gençlik çalışmaları
Zemiyoloji
Antropoloji
Arkeoloji
Arşiv bilimi
Davranışsal bilimler
Bilişsel bilim
Kalkınma çalışmaları
Ekonomi
Finans
Muhasebe
Ötenik
Çevresel sosyal bilimler
Tarih
GLAM
İnsan bilimi
Kütüphane ve bilgi bilimi
Dilbilim
Medya çalışmaları
İletişim bilimleri
Ağ bilimi
Barış ve çatışma çalışmaları
Siyaset bilimi
Psikoloji
Sosyoloji
Bölge bilimi
Güvenlik çalışmaları
Tanatoloji
Şehir planlaması
Ulaşım bilimi

Bilim insanı, bilimci veya bilimadamı-bilimkadını, evrendeki olgulara ve değişkenlere yönelik, bilimsel veri elde etme yöntemlerini kullanarak sistematik bir şekilde bilgi edinmeye çalışan kişidir. Daha sınırlı anlamda ise bilimsel yöntem kullanan bireydir. Bilimin bir veya birden fazla alanında uzman olabilir. Bilim insanları, genel olarak evrendeki olaylar hakkında önceki bilimsel verilerden de yararlanarak sorular sorar, hipotezler öne sürer ve bu hipotezleri deney ve gözlemle test ederek sistematik bilgi üretirler. Gözlemlemeye ve gözlemlerini analiz etmeye yatkın, meraklı ve çalışmalarını iyi organize ettikleri görülür.

Bilim ve teknoloji insan varlığını mühendislik sürecinde niteler. Bir meslek olarak bilim insanlığı, bugün yaygın olarak icra edilir. Bilim insanlığı, kuramcılığı ve deneyciliği de içine alır. Kuramcı genellikle var olan bilgilerle yeni modellemeler yapar, yeni sonuçlar tahmin eder. Deneyci ise yeni modellemeleri gözlem yaparak test eder. Bu iki kavram arasında pek bir ayrım yoktur ve bilim insanı genellikle iki kavramı icra eder. Matematik genellikle bilimle aynı alanda gruplandırılır. Bazı büyük fizikçiler aynı zamanda çok iyi matematikçilerdi. Belirgin bir sınır olmadan teorik bilim insanlarından ampirik bilim insanına bir süreklilik vardır. Kişilik, eğitim ve mesleki aktivite açılarından teorik fizik ve uygulamalı matematik arasında küçük farklar vardır. Bilim insanlığına birkaç nedenden ilgi duyulabilir. Birçoğu dünyamızın nasıl bu duruma geldiğini anlamayı arzular, gerçeklik konusunda büyük bir merak sergilerler. Diğer kısım, akranları tarafından anlaşılmak ya da bilgilerini insanların sağlığına, yararına, uluslara, doğaya, endüstriye uygulamak ister.Bilim insanları toplumun gelişmesini ya da insanların anlayamadığı sistemleri açıklar ve deneyerek sonuçları ortaya çıkarır.

İngiliz filozof ve bilim tarihçisi William Whewell 1833'te “bilim insanı” terimini icat etti ve bunu yazılarında anonim olarak kullandı. Whewell'in bu kavramı biraz değişiktir çünkü bu yeni literatüre kazandırdığı kelime ile doğal bilgi ve bilimin diğer formlarındaki kavramın arasındaki sınırın hızlı bir şekilde büyümesine bir tepkiydi. Whewell bilimde ayrılma ve parçalanma eğiliminin arttığını yazdı. Kimyacı, matematikçi natüralist genel anlamıyla ‘’filozof’’ gibi kavramlar artık bilimle uğraşan grupları, deneyci filozofların uyarıları olmadan bir araya getirmeye yetmiyordu. İngiliz Bilim Derneği (British Association for the Advancement of Science) üyeleri yaptıkları toplantılarda yeterli bir ifadenin olmayışından şikayet ediyorlardı. Whewell hazırladığı bir raporda kendisine de gönderme yaparak, “Bazı dâhiyane insanlar bilim kelimesini sanatçı ile kıyaslama yoluyla şekillendirebileceğini düşünüyor. Bu kavramları vicdan olamadan özgürleştirmekte endişe edecek bir şey yok ki zaten bizler ekonomist ve ateist gibi kelimeleri bağdaştırdık fakat bu durum makbul değildir.” ifadesinde bulunmuştu.
Whewell o kelimeyi bu sefer daha ciddi bir şekilde önerdi ve anonim olmadan kullandı (1840): “Doktor kelimesini Fizik için kullanamadığımızdan, fizikçi kelimesini türettim. Genel olarak bilimin yetiştiricilerini tanımlamak için özel bir isme ihtiyacımız vardır. Bilim insanı demeliyim. Nasıl müzikle, resimle ya da şiirle uğraşanlara artist diyorsak matematikle, fizikle ya da doğayla ilgilenenlere de bilim insanı demeliyiz.”
Aynı zamanda Whewell fizikçi kelimesinin Fransızcadaki ‘physicien’ kelimesine karşılık gelmesini amaçlamıştı. Bu kelimenin çok yerde kullanılması için onca yıl geçmesi gerekmişti. Fizikçi kelimesi 19. Yüzyılın sonlarına doğru Amerika'da ve 20. Yüzyılın başlarında İngiltere'de çok kullanılan bir kelime olmuştur.
Gary B. Ferngren şöyle demiştir: “Tarihte hiç kimse bizim anladığımız doğa felsefesini ve bilimi büyük Yunan filozofu ya da bilim insanının şekillendirdiği gibi yorumlayamaz. Aristoteles (MÖ 384-322), ki bunu kendisi bizlere iki bin yıldan fazladır en derin ve yaygın bir şekilde uygulamıştır.”

Bilim insanlarının sosyal rolleri ve onların öncelikleri, modern bilim disiplinin çıkışından önce çok kez evrim geçirmiştir. Farklı çağlarda yaşamış olan bilim insanları (ve onlardan öncekileri, doğa felsefecileri, matematikçiler, doğa tarihçileri, doğa teolojicileri, mühendisler ve bilime katkı sağlamış diğer bilim insanları) toplumda çok ayrı yerlere sahip oldular ve onlarla ilişkilendirilmiş sosyal normlar, ahlaki değerler ve epistemik erdemler (ve onlardan beklenmiş) zaman içerisinde çok değişmiştir. Modern bilimin temeli olarak alınmış olan bazı bilim insanları, farklı birçok tarihsel figür niteliğinde tarih sahnesinde yer aldı. Bazı tarihçiler bilimin modern formla fark edilebilir bir şekilde geliştiğini 17. Yüzyılda olduğuna işaret ediyor (daha çok bilinen şekliyle bilimsel devrim) ve doğal olarak da ilk bilim insanı olarak bilinenler, bu figürler olarak bilinirler. Eğer bilim insanı olarak çıkagelmiş kelimeyi, meslek olarak icraat eden insanlarla sınırlarsak bilim insanının sosyal rolü, temel olarak 19. Yüzyılda bilimi profesyonelleştirme kısmı olarak ortaya çıkar.

Doğa hakkında bilgi, klasik antik çağda birçok bilgin tarafından takip ediliyordu. Antik Yunan'da insanlar bilime çok katkıda bulunmuşlardır — geometri işlerinde ve matematiksel astronomide, biyolojinin ilk uygulama sürecinde ve bitkiler ve hayvanları sınıflandırmada, bilginin teorilerinde ve öğrenmesinde— ki bu katkılar filozoflar ve doktorlar tarafındandı. Üstelik bu kişiler çeşitli esnaflardı. Bu insanların ortaya çıkardığı çeşitli bilgiler Roma İmparatorluğu'na süregelmiştir ve Avrupa'daki birçok dini kurumlarca tanınmıştır. Astroloji ve astronomi en önemli bilgi konumuna gelmiştir ve astronomlar ve astrolojiciler çeşitli din ve politika destekleyicileri tarafından himayesi altına alınmışlardır. Orta Çağ üniversitesindeki sistemde, bilgi ikiye ayrılmıştı. Bunlar trivium (Latincede 'üç yol' anlamına gelen sözcük. Orta Çağ Avrupası'nın üniversitelerinde bugünkü lisans eğitimine denk diyebileceğimiz eğitim sistemi. Dil bilgisi -gramer-, söylem -retorik- ve mantık derslerinden oluşur. Triviumdan sonra da quadrivium gelir.) ve quadriviumdur (Triviumu izleyen ikinci kısmı. Aritmetik, geometri, müzik ve astronomi, bunun kapsamındaki konular kendi içerisinde bütünlük halindedir, zira geometri, uzayda; müzik, zamanda; astronomi ise uzay ve zamanda aritmetiktir.). Bundan dolayı, Orta Çağ'ın bilim insanları ya matematikçi ya da filozoftu. Bitkiler ve hayvanlarla ilgili bilgiler daha çok doktorların ilgi alanına giriyordu. 
Orta Çağ İslam'ı zamanında bilim, doğa biliminin gelişmesinde yeni tarzlar oluşturdu ki bunlar filozof ve matematikçiler gibi sosyal rolünün sınırları içerisinde olmasına rağmen. İslam'ın altın çağı olarak nitelendirilen zamanın, Orta Çağ'ın ve Rönesans'ın bilim insanları polimat (hezarfen) olarak sayıldı çünkü icraatta bulundukları bazı şeyler modern bilim disipliniyle örtüşmüyordu. Birçok polimat dindardı. Örnek olarak, İbn-i Heysem ve Biruni İlm-î Kelâmcı idi (İslam dininin inanç/akaid konularını irdeleyen ve tarihsel olarak bu çerçevede gelişen dini-felsefi kuram ve teorilerle ilgilenen ilim dalına İlm-î Kelâm denir); Doktor olan İbn-i Sina ve İbn Nefis hafızdı; botanikçi Otto Brunfels teologtu ve Protestanlık tarihçisiydi; gök bilimcisi ve doktor olan Nicolaus Copernicus bir rahipti.

Descartes sadece analitik geometri nin öncüsü değildi, aynı zamanda  mekanik konusunun teorisini formülize etti ve kas kasılması ve algı konularının kökenleri hakkındaki düşünceleri geliştirdi. Görme fizikçi Young ve Helmholtz tarafından araştırılmıştı. Hermann von Helmholtz aynı zamanda  optik, işitme ve müzik konularıyla da uğraşmıştır. Newton Descartes'ın icat ettiği matematiğin dalı olan kalkülüsü genişletmiştir (Leibniz ile yeni zamana uygun şekli). O, klasik mekanik formülündeki anlamları geliştirdi ve ışık ve optikte çalışmalar yaptı. Fourier matematikte yeni bir dalı keşfetti —Fourier serisi—, ısı, akı ve kızılötesi üzerinde çalıştı ve sera etkisini keşfetti. Von Neumann, Turing, Aleksandr Khinchin, Andrey Markov  ve Wiener, bu bütün matematikçiler bilime büyük katkı sağlamışlardır, olasılık, bilgisayarların çalışma mantığı ve istatistiksel mekanik ve kuantum mekaniği gibi konuların temelini ortaya atmışlardır. Birçok matematikçi, Galileoda dahil, aynı zamanda müzisyenlerdi.
19. yüzyılın sonlarında, Louis Pasteur, bir organik kimyacı, hastalıklara yol açan mikroorganizmaları keşfetti. Birkaç yıl önce, Amerikalı doktor Oliver Wendell Holmes, Sr., şair ve deneme yazarı, kadınlardaki çocuk doğumuyla olan sepsisin doktorların ve hemşirelerin eliyle yayıldığını söyledi. Sağlık ve biyoloji alanında birçok zorlayıcı hikâye vardır kan sirkülasyonu gibi, Galen Harvey. Genetik ve moleküler biyolojinin parlak dönemi 20. yüzyılda ünlü isimlerle dopdolu geçti. Ramón y Cajal Nobel Ödülü nü 1906'da nörobilim ile yaptığı gözlemlerle kazandı.
Bazı kişiler gözlem ve deneysel bilimin arasında dikotomi(ikiye bölerek yapılan kapsamlı inceleme tanımı) olduğunu ileri sürüyor mesela astronomide, meteorolojide, okyanus biliminde, sismolojide. Astronomlar optikte temel bir araştırma yaptı, CCD (yüklenme iliştirilmiş araç) aracını geliştirdi ve son on yılda diğer gezegenlere araştırma yapması için uzay sondası gönderildi, ayrıca 14 milyar yıl önceki evrenin kökeni hakkında araştırma yapılması için Hubble Uzay Teleskobu kullanılıyor. Spektroskopi yıldızlar asındaki onlarca organik molekülü tanımlıyor. Laboratuvar deneyleriyle ve bilgisayar simülasyonuyla bu elde edilen veriler kimyaya yeni bir dal kazandırıyor. Bilgisayar modellemesi ve sayısal metotlar bilim alanındaki her öğrencinin ihtiyacı olan tekniklerdir.

Bilimle uğraşan kadın sayısı genellikle mühendislik istatistiğiyle alakalı fakat yüzdeler gösteriyor ki bu kapsam içerisindeki kadınların sayısı azdır. Bilim ve mühendislik alanında doktorası kabul gören kadın sayısı 1970'ten 1985'e sadece yüzde 7'den yüzde 34'e yükselmiştir. 1975'te fakülte mezunu 385 kadın sayısı 1985'te 11.000'e yükselmiştir. 
Özellik

Bilim politikası, kamu yararına en iyi şekilde hizmet etme hedefi doğrultusunda bilimin yürütülmesi için kaynak tahsisi ile ilgilidir. Konular arasında bilim finansmanı, bilim insanlarının kariyerleri ve ticari ürün geliştirme, rekabet gücü, ekonomik büyüme ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için bilimsel keşiflerin teknolojik yeniliğe (inovasyon) dönüştürülmesi yer alır. Bilim politikası, bilgi üretimine ve bilgi ağlarının, işbirliklerinin ve uzmanlık, ekipman ve know-how'ın karmaşık dağılımlarının rolüne odaklanır. Yeni ve yenilikçi bilim ve mühendislik fikirleri üretme süreçlerini ve örgütsel bağlamı anlamak, bilim politikasının temel kaygılarından biridir. Bilim politikası konuları arasında silah geliştirme, sağlık hizmetleri ve çevresel izleme yer almaktadır.
Dolayısıyla bilim politikası, bilimi ilgilendiren tüm konularla ilgilenir. Bilim ve mühendisliğin gelişimini etkileyen geniş ve karmaşık bir faktörler ağı vardır ve bu ağa devlet bilim politikalarını belirleyenler, özel firmalar (hem ulusal hem de çok uluslu firmalar dahil), sosyal hareketler, medya, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve diğer araştırma kurumları dahildir. Buna ek olarak, bilim politikası, firmaların ve araştırma kurumlarının küresel faaliyetlerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşlarının işbirliği ağları ve bilimsel araştırmanın doğası tarafından tanımlandığı üzere giderek daha fazla uluslararası hale gelmektedir.

Devlet politikası, en azından Yüz Düşünce Okulu ("Hundred Schools of Thought") döneminde mantık çalışmalarına ve Çin'de Savaşan Devletler Döneminde savunma tahkimatı çalışmalarına ilham veren Mohistler zamanından bu yana, binlerce yıldır kamu işleri ve bilimin finansmanını etkilemiştir. Çin'de kıtlık zamanlarında dağıtılmak üzere tahıl biriktirmek, Çin'in büyük nehirlerinin taşkınlarını kontrol altına almak için setler inşa etmek, bazıları birbirine zıt yönlerde akan Çin nehirlerini birbirine bağlamak için kanallar ve kilitler inşa etmek ve bu nehirler üzerinde köprüler inşa etmek de dahil olmak üzere büyük kamu işlerini finanse etmek için genel emek ve tahıl vergileri toplanmıştır. Bu projeler, bazıları hidrolik konusunda büyük ustalık sergileyen bilginler gibi bir kamu hizmeti gerektiriyordu.
İtalya'da Galileo, küçük miktarlardaki bireysel vergilendirmenin devlete büyük meblağlar sağlayabileceğini ve bunun da güllelerin yörüngesi üzerine yaptığı araştırmayı finanse edebileceğini belirterek, “her bir askere kuruş ve çeyrekliklerden oluşan genel bir vergiyle toplanan paradan ödeme yapıldığını, oysa bir milyon altının bile tüm orduya ödeme yapmaya yetmeyeceğini” kaydetti.
Büyük Britanya'da Lord Şansölye Sir Francis Bacon, bugün çok önemli deney olarak adlandırdığımız “doğaya [diğerlerinin bildiğinden] daha fazla nüfuz eden ... ışık deneyleri” tanımlamasıyla bilim politikası üzerinde biçimlendirici bir etkiye sahip olmuştur. Kraliyet Cemiyeti'nin hükûmet tarafından onaylanması, günümüzde de varlığını sürdüren bir bilim camiasını ortaya çıkarmıştır. İngiliz araştırma ödülleri, açık denizlerde güvenilir navigasyon ve yelkenciliği doğrudan mümkün kılan doğru, taşınabilir bir kronometrenin geliştirilmesini teşvik etti ve ayrıca Babbage'ın bilgisayarını finanse etti.
On dokuzuncu yüzyılda başlayan bilimin profesyonelleşmesi, kısmen Ulusal Bilimler Akademisi, Kaiser Wilhelm Enstitüsü gibi bilimsel kuruluşların oluşturulması ve kendi uluslarının üniversitelerinin devlet tarafından finanse edilmesiyle mümkün olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nde Ulusal Bilimler Akademisi'nin bir üyesi Proceedings of the National Academy of Sciences'da yayınlanmak üzere bir Doğrudan Sunum'a ("Direct Submission") sponsor olabilir.  PNAS, Ulusal Bilimler Akademisi'nin en az bir üyesi için önemli olan araştırmaları tanımak için bir kanal görevi görür.
Kamu politikası, araştırmaları finanse eden kuruluşlara vergi teşvikleri sağlayarak sermaye ekipmanlarının, endüstriyel araştırmalar için entelektüel altyapının finansmanını doğrudan etkileyebilir. Temmuz 1945'te ABD hükûmeti için bilimsel araştırma ve geliştirme ofisi direktörü olan Vannevar Bush, “Bilim, hükümetin uygun bir endişesidir” diye yazmıştır. Vannevar Bush, Ulusal Bilim Vakfı'nın öncüsünü yönetmiştir ve yazıları, araştırmacılara hiperlink ve bilgisayar faresini icat etmeleri için doğrudan ilham vermiştir. DARPA'nın bilişimi destekleme girişimi İnternet Protokolü yığını için itici güç olmuştur. Yüksek enerji fiziği için CERN gibi bilimsel konsorsiyumların kamusal bilgiye bağlılığı gibi, fizikteki bu kamusal bilgiye erişim de doğrudan CERN'in World Wide Web'in geliştirilmesine ve herkes için standart İnternet erişimine sponsor olmasına yol açtı.

Finanse edilen programlar genellikle dört temel kategoriye ayrılır: temel araştırma, uygulamalı araştırma, geliştirme ve tesis ile ekipmanlar. Translasyonel araştırma, temel bilim ile pratik uygulamalar arasındaki boşluğu doldurmayı amaçlayan daha yeni bir kavramdır.
Temel bilim atılımları teşvik etmeye çalışır. Çığır açan buluşlar genellikle yeni teknolojilerin ve yaklaşımların patlamasına yol açar. Temel sonuç geliştirildikten sonra geniş çapta yayınlanır; ancak pratik bir ürüne dönüştürülmesi serbest piyasaya bırakılır. Bununla birlikte, birçok hükûmet temel teorik araştırmaları pratik mühendisliğe taşımak için risk alan araştırma ve geliştirme kuruluşları geliştirmiştir. ABD'de bu işlev DARPA tarafından yerine getirilmektedir.
Buna karşılık teknoloji geliştirme, temel bilimden ziyade mühendisliğin, yani bilimin uygulanmasının desteklendiği bir politikadır. Genellikle önemli stratejik veya ticari mühendislik bilgisini artıran projelere ağırlık verilir. En uç başarı öyküsü şüphesiz nükleer silahları geliştiren Manhattan Projesidir. Bir diğer kayda değer başarı öyküsü ise ABD'ye havacılık ve uzay teknolojilerinde kalıcı bir liderlik sağlayan “X-aracı” çalışmalarıdır.
Bunlar iki farklı yaklaşımı örneklemektedir: Manhattan Projesi çok büyüktü ve en riskli alternatif yaklaşımlar için serbestçe harcama yaptı. Proje üyeleri başarısızlığın Nazi Almanyası tarafından köleleştirilmelerine ya da yok edilmelerine yol açacağına inanıyordu. Her X-projesi, tek amacı belirli bir teknolojiyi geliştirmek olan bir uçak inşa etti. Plan, her tipten birkaç ucuz uçak inşa etmek, genellikle bir uçağın imha edildiği bir test serisi uçurmak ve asla pratik bir görev için bir uçak tasarlamamaktı. Tek misyon teknoloji geliştirmekti.
Bir dizi yüksek profilli teknolojik gelişme başarısız olmuştur. ABD Uzay Mekiği maliyet ya da uçuş takvimi hedeflerini tutturamadı. Çoğu gözlemci projeyi aşırı kısıtlı olarak açıklıyor: maliyet hedefleri çok agresif, teknoloji ve görev çok güçsüz ve tanımsız.
Japon Beşinci Nesil Bilgisayar Sistemleri projesi, her türlü teknolojik hedefi tutturmuş ancak ticari açıdan önemli bir yapay zekâ üretememiştir. Birçok gözlemci[kim?] Japonların kaba yatırımlarla mühendisliği mevcut bilimin ötesine zorlamaya çalıştığına inanmaktadır. Temel araştırma için harcanan miktarın yarısı, on kat daha fazla sonuç üretebilirdi.

Faydacı politikalar, çok sayıda insanın acılarını önemli ölçüde azaltan bilimsel projelere öncelik verir. Bu yaklaşım temel olarak bir araştırma politikasının yardımcı olabileceği insan sayısını dikkate alır. Araştırma daha az maliyetli ve daha fazla fayda sağlıyorsa desteklenme olasılığı daha yüksektir. Faydacı araştırmalar genellikle bilgide dramatik ilerlemeler veya ticari açıdan daha uygun olan çığır açan çözümler yerine aşamalı iyileştirmeler peşinde koşar.
Buna karşılık anıtsal bilim, bilimin belirli kısa vadeli pratik hedeflerden ziyade evrenin daha iyi anlaşılması için desteklendiği bir politikadır. Bu tanımlama, hem genellikle büyük tesislere sahip büyük projeleri hem de bariz pratik uygulamaları olmayan ve genellikle göz ardı edilen daha küçük araştırmaları kapsar. Bu projelerin her zaman belirgin pratik sonuçları olmasa da, geleceğin bilim insanlarının eğitimini ve bilimin temel yapı taşları hakkında kalıcı değere sahip bilimsel bilginin ilerlemesini sağlarlar.
Bu “anıtsal” bilim programlarının birçoğundan pratik sonuçlar elde edilmektedir. Bu pratik sonuçlar bazen öngörülebilir, bazen de öngörülemez. Pratik bir sonuca odaklanan anıtsal bir bilim programının klasik örneği Manhattan Projesidir. Beklenmedik pratik sonuçlar üreten anıtsal bilim programlarına bir örnek de lazerdir. Lazerin arkasındaki ilke olan tutarlı ışık ilk olarak 1916 yılında Einstein tarafından öngörülmüş, ancak 1954 yılına kadar Charles H. Townes tarafından mazer ile yaratılamamıştır. Mazer ile yapılan atılım, 1960 yılında Theodore Maiman tarafından lazerin yaratılmasına yol açtı. Tutarlı ışık teorisi ile lazerin üretimi arasındaki gecikme, kısmen pratikte hiçbir işe yaramayacağı varsayımından kaynaklanıyordu.

Bu politika yaklaşımı, yeni bilime yatırım yapmak yerine, mevcut tüm bilimi kullanabilecek olanlara etkin bir şekilde öğretmeye öncelik verir. Özellikle amaç, mevcut bilgiyi kaybetmemek ve mevcut bilgiyi uygulamak için yeni pratik yollar bulmaktır. Bu yöntemin klasik başarı öyküleri, pratik tarım ve mühendislik yöntemlerinde güçlü bir araştırma geleneği kuran 19. yüzyıl ABD arazi bağış üniversitelerinde ortaya çıkmıştır. Daha yakın zamanlarda ise Yeşil Devrim son otuz yılda kitlesel kıtlığı önlemiştir. Odak noktası, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, genellikle yerel ihtiyaçları karşılamak için sağlam bir müfredat ve ucuz pratik yöntemler geliştirmektir.

Çoğu gelişmiş ülkede genellikle ulusal bilim (teknoloji ve inovasyon dahil) politikasını denetleyen özel bir ulusal organ vardır. Birçok gelişmekte olan ülke de aynı yolu izlemektedir. Birçok gelişmiş ülke hükûmeti bilimsel araştırmalar (fizik ve jeoloji gibi alanlarda) ve sosyal bilim araştırmaları (ekonomi ve tarih gibi alanlarda) için önemli miktarda fon (öncelikle üniversitelere) sağlamaktadır. Bilimsel alanlardaki araştırmalar bu tür potansiyele sahip sonuçlara yol açabilse de, bunların çoğu ticarileştirilebilecek somut sonuçlar sağlamaya yönelik değildir. Üniversite araştırmalarının çoğu, hakemli ak

Bilimsel bilgi sosyolojisi, özellikle bilimin sosyal koşullarını, etkilerini, sosyal süreçlerini mercek altına alan bir bilimin incelemesidir.  Bilimsel cehalet sosyolojisi de bilimsel bilgi sosyolojisinin tamamlayıcısı görevini görmektedir. Bilimsel bilgi sosyolojisi, insan bilgisinin etkisini, etki alanlarını ve toplumlar üzerinde hakim olan fikirleri ve ortaya çıkışına neden olan sosyal etkileri incelemektedir.
Bilimsel bilgi sosyologları, bilimsel bir alanı inceleyerek gelişimlerini ve gelişimlerindeki engelleri yorumlayarak belirlemeye çalışır. Birçok engel çeşitli siyasi, tarihi, sosyo-kültürel veya ekonomik nedenle ilişki içerisinde olmaktadır. Bilimsel bilgi sosyolojisinde araştırmacının amacı tüm bu faktörlere irdeleyerek, bir analizin diğer analizden daha başarılı olduğunu açıklamaktır.
1970'li yılların başlarına doğru ortaya çıkan bu sosyoloji alanı, başlarda sadece İngilizlere özgü bir uygulama olarak kaldı. Daha sonra Amerika, Fransa ve Almanya gibi farklı ülke sosyologları da bu alanın çalışmalarına katkı sunmaya başladılar, özellikle Cornell Üniversitesi bu sosyologların araştırma merkezi konumunda yer aldı. Bu alanın başlıca teorisyenleri:

Barry Barnes
David Bloor
Sal Restivo
Randall Collins
Gasyon Bashelard
Harry Collins
Karin Knorr Cetina
Paul Feyerabend
Steve Fuller
Martin Kusch
Bruno Latour
Mike Mulkay
Derek J. de Solla Price
Lucy Suchman
Anselm Strauss

Bilimsel bilgi sosyolojisi, 1970'li yılların başında Amerikalı Robert K. Merton tarafından bilim sosyolojisine karşı yapılan muhalefet ile ortaya atıldı. Merton'un eleştirisi bilimi sosyolojik açıklamanın dışında bırakan bir "bilim adamları sosyolojisi" olarak tanımlanabilir. Daha sonra bu eleştiriden esinlenen Thomas S. Kuhn çalışmalarına yön vererek, kültürel faktörlerden etkilenen bilimsel fikirleri, sosyolojik açıdan açıklamaya çalıştı. Bilimsel bilginin ilk savunucu teorisyenlerinden olan David Bloor ise inançlar üzerine çalışmalar yapmış ve sosyolojik faktörlerin tüm inançları etkilediğini söylemiştir.
Günümüzde bilimsel bilgi sosyolojisi; Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Latin Amerika'da başlıca dernekleri bulunmaktadır. Ve son yıllarda biyoloji ve bilişimin eleştirel analizine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik ve deneycilik çalışmaları bilimsel bilgi sosyolojisinin temel parçaları arasında gösterilmektedir. Bunun sebebi matematiğin uygulama alanları toplumun içerisinde de varlığını sürdürmektedir. 1960'ta Eugene Wigner matematiğin, bilgi sosyolojisi ile ilgili olduğunu dile getirdi. Daha sonra 1975 yılında Hilary Putnam'da fizik ve matematik gibi alanların birbiri ile uyum içerisinde çalıştığını belirtmiştir. 
Pensilvanya Üniversitesi Matematik ve Fizik Araştırma Grubu'na göre ise matematik ve fiziğin, insan yaşamında işleri kategorize etmesinde yararlı olduğunu öne sürmüştür.

Bilimsel bilgi sosyolojisi, fail ağ kuramının aldığı eleştiriler gibi bilimsel çevrelerden eleştiriler aldı. Bu eleştiriler genellikle insan merkezli araştırmalarda insan olmayan nesnelere, insan özelliklerinin atfedilmesini eleştirmektedir.

"The Bogdanoff Affair". 2010. 11 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Aralık 2021. 
"Sociology of scientific knowledge – research guide". 1998. 15 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Şubat 2012. 
Bloor, David (1976) Bilgi ve sosyal imgeler . Londra: Routledge.
Bloor, David (1999) "Latour Karşıtı" 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Tarih ve Bilim Felsefesi Çalışmaları Kısım A Cilt 30, Sayı 1, Mart 1999, Sayfa 81–112.
Chu, Dominique (2013), The Science Myth --- Tanrı, toplum, benlik ve asla bilemeyeceğimiz şeyler,1782790470
Collins, HM (1975) Yedi cinsiyet: Bir fenomenin sosyolojisinde bir çalışma veya fizikte deneylerin 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tekrarı, Sociology, 9, 205-24.
Collins, HM (1985). Değişen düzen: Bilimsel uygulamada yineleme ve tümevarım 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Londra: Adaçayı.
Collins, Harry ve Steven Yearley . (1992). Uygulama ve Kültür Olarak Bilimde "Epistemolojik Tavuk", A. Pickering (ed.). Chicago: Chicago Press Üniversitesi, 301-326.
Edwards, D., Ashmore, M. & Potter, J. (1995). Ölüm ve mobilya: Göreliliğe karşı alt satır argümanlarının retoriği, siyaseti ve teolojisi . İnsan Bilimleri Tarihi, 8, 25-49.
Gilbert, GN & Mulkay, M. (1984). Pandora'nın kutusunu açmak: Bilim adamlarının söyleminin sosyolojik bir analizi 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Cambridge: Cambridge University Press.
Latour, B. & Woolgar, S. (1986). Laboratuvar ömrü: Bilimsel gerçeklerin inşası . 2. Baskı. Princeton: Princeton Üniversitesi Yayınları. (SSK kitabı değil, bilim çalışmalarına benzer bir yaklaşımı var)
Latour, B. (1987). Eylemde bilim : bilim adamlarını ve mühendisleri toplum aracılığıyla nasıl takip edeceğimiz 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Cambridge, MA: Harvard University Press. (SSK kitabı değil, bilim çalışmalarına benzer bir yaklaşımı var)
Pickering, A. (1984). Kuarkları İnşa Etmek: Parçacık fiziğinin sosyolojik bir tarihi 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Chicago; Chicago Üniversitesi Yayınları.
Schantz, Richard ve Markus Seidel (2011). (Bilimsel) Bilgi Sosyolojisinde Görelilik Sorunu 28 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Frankfurt: ons.
Shapin, S. & Schaffer, S. (1985). Leviathan ve Hava Pompası . Princeton, NJ: Princeton University Press.
Williams, R. & Edge, D. (1996). Teknolojinin Sosyal Şekillenmesi . Araştırma Politikası, cilt. 25, s. 856–899 [1]
Willard, Charles Arthur. (1996). Liberalizm ve Bilgi Sorunu: Modern Demokrasi İçin Yeni Bir Retorik 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of Chicago Press.
Zuckerman, Harriet. (1988). "Bilim sosyolojisi." NJ Smelser'de (Ed.), Sosyoloji El Kitabı (s. 511–574). Londra: Adaçayı.
Jasanoff, S. Markle, G. Pinch T. & Petersen, J. (Eds)(2002), Handbook of Science, Technology and Society, Rev Ed.. Londra: Adaçayı.
Diğer ilgili makaleler
The structure of evil; an essay on the unification of the science of man. New York: G. Braziller. 1968. 
Shapin (1995). "Here and Everywhere: Sociology of Scientific Knowledge" (PDF). Annual Review of Sociology. Annual Reviews. 21: 289-321. doi:10.1146/annurev.so.21.080195.001445. 21 Aralık 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)21 Aralık 2021. 
Tarihsel sosyolog Simon Schaffer ve Steven Shapin ile SSK'da röportaj yapılıyor 19 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilimsel cehaletin sosyolojisini içeren Cehalet Sosyolojisi web sitesi 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Bilimsel Bilgi Sosyolojisi" ScienceDirect web sayfası. 21 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sociology of Science PhilPapers'da

Bilimsel topluluk veya Bilim camiası, etkileşim halindeki bilim insanlarından oluşan çeşitli bir ağdır. Belirli bilimsel alanlarda ve belirli kurumlar içinde çalışan birçok "alt topluluk"ları içerir; disiplinler arası ve kurumlar arası faaliyetler de önemlidir. Bilimsel yöntemin nesnelliği sağlaması beklenir. Dergilerde ve konferanslarda tartışma ve münazara yoluyla yapılan hakem değerlendirmesi, araştırma metodolojisinin ve sonuçların yorumlanmasının kalitesini koruyarak bu nesnelliğe yardımcı olur.

On sekizinci yüzyılda, doğa filozofları ve doğa tarihçileri olarak da bilinen ve amatörleri de içeren, doğayı inceleyen insanlardan oluşan bazı topluluklar vardı. Bu topluluklar, genellikle uzmanlaşmış disiplinlere ilgi duyan gerçek bilimsel topluluklardan ziyade, farklı ilgi alanlarına sahip yerel kulüpler ve gruplar gibiydi. Londra Kraliyet Topluluğu gibi doğayı inceleyen birkaç eski topluluk olmasına rağmen, bilimsel topluluk kavramı daha önce değil, 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı, çünkü bu yüzyılda modern bilimin dili ortaya çıktı, bilimin profesyonelleşmesi gerçekleşti, uzmanlaşmış kurumlar oluşturuldu ve bilimsel disiplinler ve alanlar uzmanlaştı.
Örneğin, bilim insanı terimi ilk kez 1834 yılında doğa bilimci-ilahiyatçı William Whewell tarafından ortaya atılmış ve uzmanlaşmış toplulukların büyümesiyle birlikte terimin daha geniş kabul görmesi, araştırmacıların kendilerini ulus kavramına benzer şekilde daha geniş bir hayali topluluğun parçası olarak görmelerini sağlamıştır.

Topluluk üyeliği genellikle, ancak münhasıran değil, eğitim, istihdam durumu, araştırma faaliyeti ve kurumsal bağlılığın bir fonksiyonudur. Topluluk içindeki statü, yayın yapma ile yüksek oranda ilişkilidir ve ayrıca kurum içindeki statüye ve kurumun statüsüne bağlıdır. Araştırmacılar, bilimsel topluluk içinde farklı etki derecelerine sahip rollere sahip olabilirler. Daha güçlü etkiye sahip araştırmacılar, kariyerinin başındaki araştırmacılar için akıl hocası olarak hareket edebilir ve gündem belirleyiciler gibi topluluktaki araştırmaların yönünü yönlendirebilir. Bilim insanları genellikle üniversiteler aracılığıyla akademide eğitilir. Bu nedenle, ilgili bilimsel alt disiplinlerdeki dereceler, ilgili toplulukta genellikle ön koşul olarak kabul edilir. Özellikle, araştırma gereklilikleri ile PhD, topluluğa önemli bir entegratör olmanın bir işareti olarak işlev görür, ancak üyeliğin sürdürülmesi yayın, teknik katkılar ve konferanslar yoluyla diğer araştırmacılarla bağlantıların sürdürülmesine bağlıdır. Akademik bir bilim insanı, doktora derecesini aldıktan sonra akademik bir pozisyonda çalışmaya, doktora sonrası burs almaya ve profesörlüğe devam edebilir. Diğer bilim insanları ise endüstri, eğitim, düşünce kuruluşları veya hükûmet gibi alternatif yollarla bilim camiasına katkıda bulunurlar.
Aynı topluluğun üyelerinin birlikte çalışması gerekmez. Üyeler arasındaki iletişim, araştırma çalışmalarının ve hipotezlerin hakemli dergilerdeki makaleler aracılığıyla yayılmasıyla veya yeni araştırmaların sunulduğu ve fikir alışverişinde bulunulup tartışıldığı konferanslara katılımla sağlanır. Ayrıca bilimsel çalışma ve sonuçların iletilmesi için pek çok gayri resmi yöntem de mevcuttur. Ve tutarlı bir topluluktaki pek çok kişi, çeşitli profesyonel nedenlerden dolayı çalışmalarının tamamını birbirleriyle paylaşmayabilir.

Bilim insanları topluluğunun az sayıdaki bilim cemiyeti ve benzeri kurumlara üye olduğu önceki yüzyılların aksine, bugün tüm bilim ya da tüm bilim insanları adına konuştuğu söylenebilecek tekil bir kurum ya da kişi bulunmamaktadır. Bu kısmen çoğu bilim insanının çok az alanda uzmanlık eğitimi almasından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, birçoğu bilimlerin diğer tüm alanlarında uzmanlıktan yoksun olacaktır. Örneğin, bilginin artan karmaşıklığı ve bilim insanlarının uzmanlaşması nedeniyle, günümüzde en ileri araştırmaların çoğu bireylerden ziyade iyi finanse edilen bilim insanı grupları tarafından yapılmaktadır. Bununla birlikte, birçok ülkede hala politika ve hükûmet tarafından finanse edilen araştırma konularında kamuoyu tartışmalarına rehberlik etmek için bazı görüş ve araştırmaların birleştirilmesine yardımcı olan çok sayıda topluluk ve akademi bulunmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ulusal Bilimler Akademisi (NAS) ve Birleşik Krallık'ın Kraliyet Topluluğu, bilim camiasının görüşlerinin politika yapıcılar veya ulusal hükûmet tarafından tespit edilmesi gerektiğinde bazen vekil olarak hareket eder, ancak Ulusal Bilim Akademisi veya Kraliyet Topluluğu'nun açıklamaları bilim insanları için bağlayıcı değildir ve belirli bir topluluktaki her bilim insanının görüşlerini yansıtmak zorunda değildir, çünkü üyelik genellikle özeldir, komisyonları açıkça hükûmetlerine hizmet etmeye odaklanmıştır ve hiçbir zaman “tabandaki bilim insanlarının bilimsel konular hakkında ne düşündüklerine sistematik bir ilgi göstermemişlerdir”. Bu tür kuruluşlarda üyeliğin münhasırlığı, sadece mevcut üyelerin resmi olarak başkalarını üyeliğe aday gösterebildiği seçim süreçlerinde görülebilir. Ulusal Bilim Akademisi gibi kuruluşların normalde devlet kurumları için bilimsel raporlar hazırlamaya odaklandıkları için dış araştırma projelerine katılmaları çok sıra dışıdır. NAS'ın ne kadar nadiren dış ve aktif araştırmalara katıldığının bir örneği, araştırma hibelerini ve çevre ve sağlıkla ilgili büyük araştırma programlarını koordine etme konusundaki deneyim eksikliği nedeniyle engelleri hazırlama ve aşma mücadelesinde görülebilir.
Bununla birlikte, genel bilimsel konsensüs, bilimsel metodolojiye konu olabilecek sorularla uğraşırken sıklıkla başvurulan bir kavramdır. Paradigma değişimleri nedeniyle toplumun ortak görüşünü tespit etmek veya düzeltmek her zaman kolay olmasa da, genel olarak bilimsel yöntemin standartları ve faydası, bilim insanlarının bilimsel teori tarafından açıklanan bazı genel gerçekler külliyatı üzerinde bir dereceye kadar hemfikir olmalarını ve bu farkındalığa ters düşen bazı fikirleri reddetmelerini sağlama eğiliminde olmuştur. Bilimsel fikir birliği kavramı, bilim pedagojisi, yeni fikirlerin değerlendirilmesi ve araştırma finansmanı için çok önemlidir. Bazen bilim camiasında yeni fikirlere karşı bir kapalı işyeri ön yargısı olduğu iddia edilir. Önbilim (protoscience), sınırbilim (fringe science) ve sözdebilim (pseudoscience), sınırlandırma sorunlarının tartışıldığı konular olmuştur. Buna karşılık olarak, araştırma kurumları değil ama bazı uzlaşı dışı iddialara şüpheyle yaklaşan kuruluşlar, belirli bir konudaki genel uzlaşıya ters düşen fikirlere itiraz etmek için önemli miktarda zaman ve para ayırmıştır.
Bilim felsefecileri böyle bir konsensüsün epistemolojik sınırları üzerinde tartışmakta ve Thomas Kuhn da dahil olmak üzere bazıları bilim tarihindeki bilimsel devrimlerin varlığını bilimsel konsensüsün zaman zaman yanlış olabileceğine dair önemli bir gösterge olarak işaret etmektedir. Bununla birlikte, bilimin doğru ve kesin tahminlerde bulunma ve yeni teknolojilerin tasarım ve mühendisliğine yardımcı olma kabiliyetindeki katıksız açıklayıcı gücü, “bilimi” ve vekaleten bilim camiasının görüşlerini hem akademide hem de popüler kültürde son derece saygın bir bilgi biçimi haline getirmiştir.

Batı toplumunda bilimsel sonuçlara gösterilen yüksek saygı, bilimsel konular üzerinde bir dizi siyasi tartışmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Din ve bilim arasında 19. yüzyılda ortaya atıldığı iddia edilen bir çatışma tezi, bazıları tarafından gelenek ile esaslı değişim ve inanç ile akıl arasındaki mücadelenin temsilcisi olarak gösterilmiştir. Bu tezi desteklemek için kullanılan popüler bir örnek, Galileo'nun güneş merkezli modelle ilgili olarak Engizisyon önünde yargılanmasıdır. Zulüm, Papa Urban VIII'in Galileo'nun Kopernik modeli hakkında yazmasına izin vermesinden sonra başlamıştır. Galileo İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog ("Dialogue Concerning the Two Chief World Systems") adlı eserinde Papa'nın argümanlarını kullanmış ve bunları bir avamın sesiyle dile getirmiş, bu da Papa'nın büyük gücenmesine neden olmuştur. Birçok bilim tarihçisi çatışma tezini gözden düşürmüş olsa da bazı bilim insanları da dahil olmak üzere birçok kişi arasında hala popüler bir inanç olmaya devam etmektedir. Daha yakın zamanlarda, yaratılış-evrim tartışması, doğaüstü bir yaratılışa inanan birçok dindarın evrimsel biyoloji, jeoloji ve astronomi gibi bazı bilim dallarında öne sürülen bazı natüralist varsayımlara meydan okumasına neden olmuştur. Kıta Avrupası perspektifinden bakıldığında bu ikilik farklı bir görünüm arz ediyor gibi görünse de, gerçekten de mevcuttur. Örneğin Viyana Çevresi, Avrupa'daki Bilim Topluluğu tarafından temsil edilen semiyotik rejim üzerinde çok önemli (yani sembolik) bir etkiye sahipti.
II. Dünya Savaşı'nı takip eden on yıllarda, bazıları nükleer enerjinin düşük maliyetle enerji sağlayarak bekleyen enerji krizini çözeceğine ikna olmuştur. Bu savunuculuk birçok nükleer enerji santralinin inşa edilmesine yol açtı, ancak aynı zamanda güvenlik endişeleri ve teknolojinin nükleer silahlarla ilişkilendirilmesi nedeniyle nükleer enerjiye karşı çıkan küresel bir siyasi hareket de buna eşlik etti. Çernobil ve Three Mile Island felaketlerinin yanı sıra 1970'ler ve 1980'ler boyunca Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da yaşanan kitlesel protestolar nükleer santral inşaatlarının azalmasına yol açmıştır.
Yaklaşık son on yılda, hem küresel ısınma hem de kök hücreler, bilim camiasının görüşlerini siyasi tartışmaların ön saflarına yerleştirmiştir.

Akademik disiplin
Cudos
Epistemoloji
Uluslararası toplum
Normal bilim
Nesnellik (felsefe)
Bilimsel fikir birliği
Bilimsel iletişim
Genişletilmiş akran topluluğu

Bilim sosyolojisi
Latour, Bruno; Woolgar, Steve (1986) [1979]. Laboratory life: the construction of scientific facts. Princeton, New Jersey: Princeton University Press. ISBN 9780691094182. 
Traweek, Sharon (1992). Beamtimes and lifetimes: the world of high energy physicists. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press. ISBN 978

Bilimsel yazın veya bilimsel literatür, doğa ve sosyal bilimlerdeki çeşitli disiplinleri kapsayan geniş bir akademik makaleler bütününü kapsar. Öncelikle orijinal ampirik araştırmalar ve teorik katkılar sunan akademik makalelerden oluşur. Bu makaleler temel bilgi kaynakları olarak hizmet eder ve genellikle belirli araştırma alanlarında basitçe "yazın" olarak adlandırılır.
Akademik yayıncılık süreci, araştırma bulgularının daha geniş bir kitleye yayılmasını içerir. Araştırmacılar çalışmalarını saygın dergilere veya konferanslara gönderir ve burada alanın uzmanları tarafından titiz bir değerlendirmeye tabi tutulur. Hakem değerlendirmesi olarak bilinen bu değerlendirme, bilimsel yazının bir parçası haline gelmeden önce araştırmanın kalitesini, geçerliliğini ve güvenilirliğini sağlar. Hakemli yayınlar, dünyayı daha iyi anlamamıza ve gelecekteki araştırma çabalarını şekillendirmemize önemli ölçüde katkıda bulunur.
İlk olarak bilimsel dergilerde yayınlanan orijinal bilimsel araştırmalar birincil yazını oluşturur. Küçük araştırma sonuçlarını ve bilgisayar yazılımları da dahil olmak üzere mühendislik ve tasarım çabalarını kapsayan patentler ve teknik raporlar da birincil yazın olarak sınıflandırılır.
İkincil kaynaklar, ilerlemenin ve yeni araştırma yönlerinin altını çizmek için yayınlanmış çalışmaların sonuçlarını özetleyen inceleme makalelerinin yanı sıra makale derlemeleri de dahil olmak üzere kapsamlı projeleri veya kapsamlı tartışmaları ele alan kitaplardan oluşur.
Üçüncül kaynaklar, yaygın kamu tüketimi için tasarlanmış ansiklopedileri ve benzer eserleri kapsar.

Bilimsel yazın, aşağıdaki yayın türlerini içerebilir:

Bilimsel dergilerde yayımlanmış bilimsel makaleler.
İlgili konudaki patentler (örneğin, biyolojik patentler ve kimyasal patentler).
Tamamı tek yazar veya birkaç ortak yazar tarafından yazılmış kitaplar.
Her bölümün farklı bir yazar veya yazar grubunun sorumluluğunda olduğu, editörün ise projenin kapsamını belirlemek, çalışmayı programa uygun tutmak, biçim ve içerik tutarlılığını sağlamaktan sorumlu olduğu editörlü ciltler.
Özellikle öğrenen topluluklar tarafından düzenlenenler olmak üzere akademik konferanslardaki sunumlar.
NTSB gibi bir devlet kurumu tarafından yürütülen adli soruşturma gibi hükümet raporları.
World Wide Web üzerindeki bilimsel yayınlar (örneğin bilimsel dergiler artık yaygın olarak web üzerinde yayınlanmaktadır).
Bireysel araştırmacılar veya araştırma kuruluşları tarafından kendi inisiyatifleriyle yayınlanan kitaplar, teknik raporlar, broşürler ve çalışma kağıtları; bunlar bazen bir seri halinde düzenlenir.
Yazın, geleneksel kanalların dışında yayınlandıkları için "gri" olarak kabul edilen alanlarda da yayınlanabilir. Bu materyal genellikle büyük veritabanları tarafından indekslenmez ve kılavuzları, tezleri ve tezleri veya haber bültenlerini ve bültenleri içerebilir.
Bilimsel yayınların farklı türlerinin önemi disiplinler arasında farklılık gösterebilir ve zaman içinde değişebilir. James G. Speight ve Russell Foote'a göre, hakemli dergiler en önde gelen ve prestijli yayın biçimidir. Üniversite yayınları ticari basın yayınlarından daha prestijlidir. Çalışma kağıtlarının ve konferans bildirilerinin statüsü disipline bağlıdır; uygulamalı bilimlerde genel olarak daha önemlidirler. Web üzerinde ön baskı veya bilimsel rapor olarak yayın yapmanın değeri geçmişte düşüktü, ancak matematik veya yüksek enerji fiziği gibi bazı konularda artık kabul gören bir alternatiftir.

Bilimsel makaleler on türde kategorize edilmiştir. Bunlardan sekizi belirli hedefler taşırken, diğer ikisi tarza ve amaçlanan hedefe bağlı olarak değişebilir.
Belirli amaçlar taşıyan makaleler şunlardır:

Orijinal makale, kanıtlarla desteklenen orijinal araştırmalardan yeni bilgiler sağlar.
Vaka raporları, araştırmacıların konu hakkında bilgi edinmek için okudukları benzersiz olaylardır.
Teknik not, yeni ve daha etkili olması için mevcut bir teknikten değiştirilen bir teknik veya ekipman parçasının açıklamasıdır.
Foto-makale, öğretim amacıyla yayınlanan bir dizi yüksek kaliteli görüntüdür.
İnceleme, bir konudaki son gelişmelerin ayrıntılı bir analizidir.
Yorum, bir yazarın kişisel deneyimlerinin kısa bir özetidir.
Editör yazıları (Editoryal), orijinal makalelerin kısa incelemeleri veya eleştirileridir.
Editöre mektuplar, soru sormak ve yapıcı eleştirilerde bulunmak için bir makalenin editörüne yöneltilen iletişimlerdir.
Aşağıdaki iki kategori, örneğin tarihi makaleler ve konuşmalar da dahil olmak üzere değişkendir:

Bilimsel olmayan materyal: Bu tür materyaller bir makalenin yayınlanması sonucunda ortaya çıkar. Bir makaleyi bilimsel olarak ilerletmez, bunun yerine bilimsel bir makale olarak itibarına katkıda bulunur.
Diğer: Bilimsel olmayan materyal altında veya yukarıdaki sekiz kategoriden herhangi birinde listelenmeyen diğer makale türleri. Bunlar makalenin amacına ve tarzına bağlı olarak değişebilir.

Bilimsel bilgilerin gerçek günlük kayıtları araştırma defterlerinde veya seyir defterlerinde tutulur. Bunlar genellikle çalışmanın temel kanıtı olarak süresiz olarak saklanır ve genellikle iki kopya halinde tutulur, imzalanır, noter tasdikli hale getirilir ve arşivlenir. Amaç, bilimsel öncelik ve özellikle patent alma önceliği için kanıtları korumaktır. Bilimsel anlaşmazlıklarda da kullanılmışlardır.  Bilgisayarların bulunmasından bu yana, bazı veri yoğun alanlardaki defterler veritabanı kayıtları olarak tutulmaktadır ve uygun yazılımlar ticari olarak mevcuttur.
Bir proje üzerindeki çalışmalar genellikle bir veya daha fazla teknik rapor veya makale olarak yayınlanır. Bazı alanlarda her ikisi de kullanılır; ön raporlar, çalışma kağıtları veya ön baskıları resmi bir makale takip eder.Makaleler genellikle bir projenin sonunda veya özellikle büyük bir projenin bileşenlerinin sonunda hazırlanır.Böyle bir makale hazırlanırken bilimsel yazım için sıkı kurallara uyulması gerekir.

Çoğu zaman, kariyerde ilerleme, özellikle sert ve uygulamalı bilimlerde genellikle İngilizce yayınlanan yüksek etkili dergilerde yayın yapmaya bağlıdır. Sonuç olarak, İngilizce yazma becerileri zayıf olan bilim insanları, bilimsel çalışmanın kalitesi ne olursa olsun, bu dergilerde yayın yapmaya çalışırken dezavantajlıdır. Yine de birçok uluslararası üniversite, hem öğrencileri hem de öğretim üyeleri tarafından bu yüksek etkili dergilerde yayın yapılmasını şart koşmaktadır. Bazı uluslararası yazarların bu sorunun üstesinden gelmeye başlamasının bir yolu, ana dili İngilizce olan ve ESL (English as a second language; ikinci dil olarak İngilizce) editörlüğünde uzmanlaşmış serbest metin editörleriyle sözleşme yaparak makalelerinin İngilizcesini yüksek etkili dergilerin kabul edeceği bir seviyeye getirmektir.

Bir makalenin içeriği biçiminden daha önemli olsa da, bilimsel makalelerin farklı konularda çok az değişiklik gösteren standart bir yapıyı takip etmesi alışılmış bir durumdur. IMRAD (Introduction, Methods, Results, and Discussion) yapısı, içeriğin organizasyonunu vurgulasa da, bilimsel dergi makalelerinde her bölümün (Giriş, Yöntemler, Bulgular ve Tartışma) bilimsel yazım tarzı için kendine özgü kuralları vardır.
Aşağıdakiler biçimlendirme için temel yönergelerdir, ancak her dergi vb. bir dereceye kadar kendi özgün tarzına sahip olacaktır:

Başlık ("title"), okuyucuların dikkatini çeker ve onları makalenin içeriği hakkında bilgilendirir. Başlıklar üç ana türe ayrılır: açıklayıcı başlıklar (ana sonucu belirtir), tanımlayıcı başlıklar (bir makalenin içeriğini açıklar) ve sorgulayıcı başlıklar (okuyuculara metinde yanıtlanan bir soruyla meydan okur). Bazı dergiler, yazarlara yönelik talimatlarında, izin verilen başlıkların türünü (ve uzunluğunu) belirtir.
Tüm yazarların ("authors") isimleri ve bağlantıları/kurumları verilir. Bazı bilimsel suistimal vakalarının ardından, yayıncılar genellikle tüm ortak yazarların makalenin içeriğini bilmesini ve kabul etmesini şart koşmaktadır.
Özet ("abstract"), çalışmayı (tek bir paragrafta veya birkaç kısa paragrafta) özetler ve makaleyi bibliyografik veri tabanlarında temsil etmeyi ve indeksleme hizmetleri için konu meta verilerini sağlamayı amaçlar.
Önceki bilimsel araştırmaların bağlamı ("context"), genellikle "Giriş" adı verilen bir bölümde, mevcut yazındaki ilgili belgelere atıfta bulunularak sunulmalıdır.
Genellikle "Materyaller ve Yöntemler" ("Materials and Methods") olarak adlandırılan bir bölümde ortaya konan deneysel teknikler ("empirical techniques"), ilgili alanda uygun bilgi ve deneyime sahip sonraki bir bilim insanının gözlemleri tekrarlayabileceği ve aynı sonucu elde edip etmediğini bilebileceği şekilde açıklanmalıdır. Bu durum doğal olarak konular arasında farklılık göstermekte olup, matematik ve ilgili konular için geçerli değildir.
Benzer şekilde, araştırmanın sonuçları, genellikle "Sonuçlar" ("Results") olarak adlandırılan bir bölümde, tablo veya grafik biçiminde (resim, çizelge, şematik, diyagram veya çizim) sunulmalıdır. Bu gösterim unsurlarına bir başlık eşlik etmeli ve makale metninde tartışılmalıdır.
Sonuçların anlamının yorumlanması("interpretation") genellikle bir "Tartışma" ("Discussion") veya "Bulgular" ("Conclusions") bölümünde ele alınır. Çıkarılan sonuçlar, yeni ampirik sonuçlara dayanmalı ve yerleşik bilgiler dikkate alınarak, alan hakkında bilgi sahibi olan herhangi bir okuyucunun argümanı takip edebileceği ve sonuçların sağlam olduğunu teyit edebileceği şekilde olmalıdır. Yani, sonuçların kabulü kişisel otoriteye, retorik beceriye veya inanca bağlı olmamalıdır.
Son olarak, "Kaynakça" ("References") veya "Atıfta Bulunulan Yazın" ("Literature Cited") bölümünde yazarlar tarafından atıfta bulunulan kaynaklar ("sources") listelenir.

Dijital özetleme hizmetlerine ve akademik arama motorlarına artan güven, akademik söylemdeki fiili kabulün bu tür seçici kaynaklara dahil edilmesiyle öngörüldüğü anlamına gelmektedir. Tescilli verilerin ticari sağlayıcıları arasında Chemical Abstracts Service, Web of Science ve Scopus yer alırken, açık veri (ve genellikle açık kaynak, kâr amacı gütmeyen ve kütüpha

Biyocoğrafya, bitki ve hayvan türlerinin dağılımını ve bu dağılımın nedenlerini inceleyen Fiziki coğrafyanın alt bilim dalıdır.
Biocoğrafya kelimesi; Bio (canlı) ve geography (coğrafya) kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur. Bitki coğrafyası (Fitocoğrafya) ve Hayvan coğrafyası (Zoocoğrafya) olarak iki alana ayrılır. Hayvanlar fazla hareketli olduğundan araştırılmaları biraz daha zordur, bu nedenle Bitki coğrafyası daha fazla gelişmiştir.
Bitki ve hayvan topluluklarının özelliklerini, dağılışlarını ve insan yaşamı üzerine etkilerini inceler. Biyoloji, botanik, zooloji, ekoloji, jeoloji, jeomorfoloji, klimatoloji, genetik, pedoloji ve tıp canlılar biliminin yardımcı bilim dallarıdır. Biyocoğrafya; 1.Tarihsel biyocoğrafya, 2.Ekolojik biyocoğrafya ve 3.Analitik biyocoğrafya olmak üzer üç alt alana ayrılır.
Canlıların yaşamlarını sürdürdüğü Biyosfer (canlıküre); Atmosfer, Litosfer ve Hidrosferin canlı yaşayan kesimlerinden oluşur. Ekosistemde yaşayan canlı ve cansız varlıkların karşılıklı ilişkileri, canlıların dağılışını ve yaşama biçimlerini etkiler. Yeryüzündeki canlıların dağılımında iklim, jeomorfoloji, toprak tipleri, su özellikleri önemlidir. Sağlıklı ekosistemlerde canlı türleri yoğun bulunur.
Bitkilerle doğal faktörler arasında bağlantı olduğunu ilk kez Aristoteles (M.Ö 384-322) açıklamıştır. Bîrûnî'nin (973-1051) bitki ve hayvanlarla ilgili eserleri vardır. Abdullah bin Ahmed el-Baytâr, (1197-1248) 1400 bitki hakkında bilgi verdiği bir kitap yazmıştır. İbn Battuta (1304-1368) yaptığı gezilerde gördüğü hayvan ve bitkilerle ilgili bilgiler toplamıştır. Coğrafi keşiflerin Biyocoğrafyanın gelişmesine önemli katkıları olmuştur. Evliya Çelebi'nin (1611-1683) Seyahatnâmesinde bitki örtüsü ve tarım ürünleri hakkında bilgiler vermiştir. Comte De Buffon ve Carl Linnaeus biyocoğrafyaya katkı yapan bilim adamlarındandır.
Alexander von Humboldt yaptığı çalışmalarla biyocoğrafyanın temellerini atmıştır.Alfred Russel Wallace "Hayvanların Coğrafi Dağılımı" kitabıyla günümüzde de kullanılan Hayvan coğrafyası bölgelerini tespit etmiştir.
Biyocoğrafya araştırmaları yürütülebilmesi için yeryüzü, özellikle kıtalar ve adalar, öbür bölgelerden değişik ama kendi sınırları içinde ortak özellikte bitki ve hayvan varlığını barındıran belirli bölgelere ayrılmıştır.

Holarktik
Paleotropikal
Neotropikal
Kap (Güney Afrika)
Avustralya
Antarktik

Palearktik
Nearktik
Hintmalay (Oryantal)
Afrotropikal (Etiyopya)
Neotropikal
Avustralasya (Avustralya)

Biyofizik, biyolojik olayları incelemek için fizikte geleneksel olarak kullanılan yaklaşım ve yöntemleri uygulayan disiplinler arası bir bilimdir. Biyofizik, moleküler seviyeden organizma ve popülasyon seviyesine kadar tüm biyolojik organizasyon ölçeklerini kapsar. Biyofiziksel araştırmalar biyokimya, moleküler biyoloji, fizikokimya, fizyoloji, nanoteknoloji, biyomühendislik, hesaplamalı biyoloji, biyomekanik, gelişim biyolojisi ve sistem biyolojisi ile önemli ölçüde örtüşmektedir.
Biyofizik terimi ilk kez Karl Pearson tarafından 1892'de kullanıldı. Biyofizik çok çeşitli olan ilgi alanı içinde, sinir iletisini sağlayan elektrik ya da kas kasılmasını sağlayan mekanik kuvvet gibi fiziksel etkenlere bağlı olan biyolojik işlevleri, canlıların ışık, ses ya da iyonlaştırıcı ışınımlar gibi fiziksel etkenlerle etkileşimini ve yüzme, uçma, yürüme gibi yer değiştirme ya da iletişim yoluyla çevreleriyle kurdukları ilişkileri inceler. Bu çalışmalarda çok gelişmiş yöntemlerden ve araçlardan yararlanır. Moleküler Biyofizikte kullanılan en yaygın yöntemler arasında X ışını kırınımı ve X ışını kristalografisi, Nükleer magnetik rezonans spektroskopisi, soğurma ve floresans spektroskopi ve ultrasantrifüjle çökeltme yer almaktadır. Hayvan ve bitki makromoleküllerinin yapısı ve özellikleri bu yöntemlerle kesin bir biçimde tanımlanabilmiştir.

Moleküler biyofizik, biyokimya ve moleküler biyolojidekilere benzer biyolojik soruları ele alır ve biyomoleküler fenomenlerin fiziksel temellerini bulmaya çalışır. Bu alandaki bilim adamları, DNA, RNA ve protein biyosentezi arasındaki etkileşimleri ve bu etkileşimlerin nasıl düzenlendiğini içeren hücrenin çeşitli sistemleri arasındaki etkileşimleri anlamakla ilgili araştırmalar yürütmektedir. Bu soruları cevaplamak için çok çeşitli teknikler kullanılmaktadır. 

Floresan görüntüleme teknikleri, elektron mikroskobu, X-ışını kristalografisi, NMR spektroskopisi, atomik kuvvet mikroskopisi (AFM), x-ışınları ve nötronlar ile küçük açılı saçılım (SAXS / SANS) çoğu zaman biyolojik önemi olan yapıları görselleştirmek için kullanılır. Protein dinamiği, nötron spin eko spektroskopisi ile gözlenebilir. Yapıdaki konformasyonel değişiklik, çift polarizasyon interferometrisi, dairesel dikroizm, SAXS ve SANS gibi teknikler kullanılarak ölçülebilir. Optik cımbız veya AFM kullanılarak moleküllerin doğrudan manipülasyonu, kuvvetlerin ve mesafelerin nano ölçekte olduğu biyolojik olayları izlemek için de kullanılabilir. Moleküler biyofizikçiler genellikle karmaşık biyolojik olayları, istatistiksel mekanik, termodinamik ve kimyasal kinetik gibi bilimler yoluyla açıklanabilen etkileşen varlıkların sistemleri olarak görürler. Çok çeşitli disiplinlerden bilgi ve deneysel teknikler kullanarak, biyofizikçiler genellikle tek tek moleküllerin veya molekül komplekslerinin yapılarını ve etkileşimlerini doğrudan gözlemleyebilir, modelleyebilir ve hatta manipüle edebilirler.
Yapısal biyoloji veya enzim kinetiği gibi geleneksel (yani moleküler ve hücresel) biyofiziksel konulara ek olarak, modern biyofizik, biyoelektronikten hem deneysel hem de teorik araçları içeren kuantum biyolojisine kadar olağanüstü geniş bir araştırma yelpazesini kapsamaktadır. Biyofizikçilerin fizik, matematik ve istatistikten türetilen modelleri ve deneysel teknikleri, dokular, organlar, popülasyonlar  ve ekosistemler gibi daha büyük sistemlere uygulaması gittikçe yaygınlaşmaktadır. Biyofiziksel modeller, tek nöronlardaki elektrik iletiminin yanı sıra hem dokuda hem de tüm beyinde nöral devre analizinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Biophysical Society29 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Journal of Physiology: 2012 virtual issue Biophysics and Beyond 2 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
bio-physics-wiki
Link archive of learning resources for students: biophysika.de 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (60% English, 40% German)

Biyomedikal mühendisliği, geleneksel mühendisliğin analitik deneyimlerinden yararlanarak, biyoloji ve tıpta karşılaşılan problemlerin çözümü için çalışan ve teşhis, izleme ve tedavi dahil olmak üzere sağlık bakımı konusunda genel anlamda ilerlemeler sağlamayı hedefleyen, mühendisliğin tasarım ve problem çözme becerilerini tıbbi biyolojik bilimlerle birleştirerek mühendislik ve tıp arasındaki boşluğu kapatmayı hedefleyen bir mühendislik dalıdır. Öğrencilerin bu mühendislik dalını seçmelerindeki etkenler; insanlara hizmet etme hazzı, canlı sistemlerle yapılan çalışmalarda görev alma ve en ileri teknolojileri tıbbi bakımın kompleks alanlarında uygulayabilme heyecanı olarak özetlenebilir.
Biyomedikal mühendisi, doktor, hemşire, terapist, tekniker ve teknisyen gibi tıbbın diğer profesyonelleriyle bir arada çalışır. Biyomedikal mühendislerinin çalışma konuları, cihazların ve yazılımların tasarımından, pek çok teknik kaynaklardan bilgileri derleyip yeni prosedürler geliştirmeye ve klinik problemleri çözme amacıyla araştırmalar yapmaya kadar geniş bir alana yay teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan mekanik ve elektronik cihaz ve sistemlerin tasarım, üretim, geliştirme, teknik işletme ve bakım-onarım faaliyetleri de yer alır. Bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans, nükleer tıp ve ultrasonik görüntüleme sistemleri, pet görüntüleme, renkli ultrasonik fiber endeskoplar, çeşitli tipte lazer cihazları, defibrilatör, EKG, EEG ve EMG  bu alanda kullanılan örnek cihazlardandır.

Biyomühendislik veya biyoloji mühendisliği, kullanılabilir, somut ve ekonomik olarak uygulanabilir ürünler yaratmak için biyoloji ilkelerinin ve mühendislik araçlarının kullanımıdır. Biyolojik yapıların mühendislik bakış açısıyla birleştirilip sağlık, çevre, gıda ve tarım gibi birçok alanda yaşanan problemlere çözüm arar. Biyomühendislik, kütle ve ısı aktarımı, kimyasal kinetik, biyokatalizörler, biyomekanik, biyoenformatik, ayırma ve saflaştırma süreçleri, biyoreaktör tasarımı, yüzey bilimi, akışkanlar mekaniği, termodinamik ve polimer bilimi gibi bir dizi kuramsal ve uygulamalı bilim dalının bilgisini ve uzmanlığını kullanır. Tıbbi cihazlar, teşhis aletleri, biyouyumlu malzemeler ve kataliz tasarımında, yenilenebilir enerji, ekoloji mühendisliği, ziraat mühendisliği, proses mühendisliğinde ve toplumların yaşam standartlarını iyileştiren diğer alanlarda biyomühendislik uygulamaları kullanılmaktadır.
Biyomühendislik araştırmalarına çeşitli kimyasalları üretmek için tasarlanmış bakteriler, yeni tıbbi görüntüleme teknolojileri, taşınabilir ve hızlı teşhis cihazları, protezler, biyofarmasötikler ve doku mühendisliğiyle üretilmiş organlar örnek verilebilir. Biyomühendislik, diğer mühendislik ve teknoloji alanlarının çeşitli bilim dallarıyla (uzay mühendisliği ve uzay teknolojilerinin kinetik ve astrofizikle ilişkisi gibi) ilişkisine benzer bir şekilde biyoteknoloji ve biyomedikal bilimlerle büyük ölçüde örtüşmektedir.
Biyomühendisler genel olarak çeşitli ürünleri üretmek için biyolojik sistemleri taklit etmeye ya da biyolojik sistemleri değiştirmeye ve kontrol etmeye çalışmaktadır. Doktorlar, klinisyenler ve araştırmacılarla birlikte çalışan biyomühendisler, kimyasal ve mekanik süreçleri değiştirme, büyütme, sürdürme veya tahmin etme yolları da dahil olmak üzere biyolojik süreçleri ele almak için geleneksel mühendislik ilkelerini ve tekniklerini kullanır.

İkinci dünya savaşı zamanında mühendisliğin alt dallarından biri olarak çok az bilinen biyomühendislik savaştan sonra hızla ilerleyerek bir bilim dalı olamaya başlamıştır. Biyomühendislik terimi ilk defa bilim adamı Heinz Wolff tarafından Tıbbi Araştırma Enstitüsü'nde ortaya atılmıştır. Wolff aynı yıl mezun olduktan sonra üniversitede Biyoloji Mühendisliği Bölümünde müdür olarak işe başlamıştır. Böylece biyomühendislik bir üniversitede bilim dalı olarak ilk kez kabul edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk biyolojik mühendislik programı 1966'da San Diego'daki California Üniversitesi'nde okutulmaya başlanmıştır.

Bioengineering Society 1 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biomedical Engineering Society 29 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Institute of Biological Engineering 20 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benjoe Institute of Systems Biological Engineering
American Institute of Medical and Biological Engineering 13 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Society of Agricultural and Biological Engineers 17 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Society for Biological Engineering 30 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. AIChE'nin bir parçasıdır
Journal of Biological Engineering, JBE 26 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biological Engineering Transactions
Munich School of BioEngineering 9 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyoteknoloji; hücre ve doku biyolojisi kültürü, moleküler biyoloji, mikrobiyoloji, genetik, fizyoloji ve biyokimya gibi doğa bilimlerinin yanı sıra makine mühendisliği, elektrik-elektronik mühendisliği ve bilgisayar mühendisliği gibi mühendislik dallarından yararlanarak, DNA teknolojisiyle bitki, hayvan ve mikroorganizmaları geliştirmek, özel bir kullanıma yönelik ürünleri oluşturmak ya da dönüştürmek için biyolojik sistemleri, canlı organizmaları ya da türevlerini kullanan uygulamaların tümüne verilen addır.
Biyoteknoloji, temel bilim buluşlarını kısa sürede yararlı ticari ürünlere dönüştürebilmesiyle bir anlamda kendi talebini de yaratabilir. Bu yönüyle de diğer teknolojilerden ayrılır. Örneğin sıcak su kaynaklarında yaşayan bakterilerin birinden elde edilen yüksek sıcaklığa dayanıklı bir enzim, günümüzde uygulama ve temel bilim çalışmalarının ayrılmaz bir parçası olan PCR'nin önemli bir girdisidir. Biyoteknoloji uygulamaları; mikrobiyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji, hücre biyolojisi, immünoloji, protein mühendisliği, enzimoloji ve biyoproses teknolojileri gibi farklı alanları bünyesinde toplar. Bu nedenle de biyoteknoloji birçok bilimsel disiplinle karşılıklı ilişki içinde gelişir.
Bitki, hayvan veya mikroorganizmaların tamamı ya da bir parçası kullanılarak yeni bir organizma (bitki, hayvan ya da mikroorganizma) elde etmek veya var olan bir organizmanın genetik yapısında arzu edilen yönde değişiklikler meydana getirmek amacı ile kullanılan yöntemlerin tamamına Biyoteknoloji denmektedir.
Biyoteknoloji, insan, hayvan ve bitki hücrelerinin fonksiyonlarını anlamak ve değiştirmek amacıyla uygulanan çeşitli teknikleri ve işlemleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Canlıların iyileştirilmesi ya da endüstriyel kullanımına yönelik ürünler geliştirilmesini, modern teknolojinin doğa bilimlerine uygulanmasını kapsar.

Yeşil Biyoteknoloji, Tarım biyoteknolojisini kapsar. Genetik mühendislik yoluyla bitkilerin verimliliğini artırmak, pestisitlere dayanıklılık kazandırmak, biyoyakıt üretmek ve çevresel temizleme uygulamalarını içerir. Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO'lar) bu sınıfın önemli bir parçasıdır
Kırmızı Biyoteknoloji, Sağlık ve tıp alanında kullanılır. Aşı üretimi, biyofarmasötik geliştirme, gen terapisi, doku mühendisliği ve biyolojik moleküllerle hastalık tedavisi gibi uygulamaları kapsar. CRISPR-Cas9 gibi gen düzenleme araçları bu alanın öne çıkan teknolojilerindendir
Beyaz Biyoteknoloji, Endüstriyel biyoteknolojiyi ifade eder. Biyolojik sistemlerin kullanımıyla biyoyakıtlar, biyoplastikler, enzimler ve biyopolimerler gibi endüstriyel ürünlerin üretiminde kullanılır. Örneğin, fermantasyon süreçleri beyaz biyoteknolojinin yaygın bir uygulamasıdır
Mavi Biyoteknoloji, Deniz biyoteknolojisini kapsar. Deniz organizmalarının ilaç, biyoyakıt ve biyomalzeme üretiminde kullanılması bu alana dahildir. Örneğin, alglerden biyoyakıt üretimi ve deniz organizmalarından yeni biyomalzemelerin geliştirilmesi bu kategoriye girer
Sarı Biyoteknoloji, Böceklerin biyoteknolojik süreçlerde kullanımıyla ilgilidir. Böcek genetik çeşitliliğinin keşfi, sürdürülebilir tarım uygulamaları ve zararlı böceklerle biyolojik mücadele gibi uygulamaları içerir.
Gri ve Kahverengi Biyoteknoloji, Çevresel biyoteknolojiyle ilgilidir. Mikroorganizmalar kullanılarak kirliliğin temizlenmesi, atık yönetimi ve biyolojik çözümler geliştirilir. Plastiklerin biyolojik olarak parçalanması gri biyoteknoloji alanında önemli bir ilerlemedir

Canlı Klonlama
5 Temmuz 1996'da Dolly isimli bir koyun klonlandı. Bir koyunun meme dokusundan bir hücre alarak bunu çekirdeği çıkartılmış bir yumurtaya aktarıldı ve elektrik şoku verilerek Dolly oluşturuldu.

İnsan sağlığına yönelik olarak proteinlerin üretilmesi
Bazı hormon, antikor, vitamin ve antibiyotik üretilmesi
Çok zor şartlara sahip çevrelerde (sıcak, kurak, tuzlu...) yaşayan organizmaların enzimlerini ve biyomoleküllerini saflaştırarak bunların sanayide kullanılması
Yeni sebze ve meyve üretimi
İnsandaki zararlı genlerin elemine edilmesi
Aşı, pestisit, tıbbi bitki üretimi
İnsanın zarar görmüş veya işlevini kaybetmiş organ ve dokularının değiştirilmesi için yapay organ ve doku üretimi
Parlayan tütün üretilmesi

1. Amplified Fragment Length Polymorphism (AFLP):AFLP, genetik çeşitliliği belirlemek için kullanılan bir DNA fingerprinting (parmak izi) tekniğidir. DNA örnekleri belirli restriksiyon enzimleriyle kesilir ve ardından seçici PCR amplifikasyonu uygulanır. AFLP, genetik haritalama ve filogenetik analizlerde yaygın olarak kullanılmaktadır.
2. Cleaved Amplified Polymorphic Sequences (CAPS):CAPS yöntemi, PCR ile çoğaltılan DNA bölgelerinin belirli restriksiyon enzimleriyle kesilerek genetik polimorfizmlerin belirlenmesini sağlar. Bu teknik, genetik haritalamada, mutasyon analizlerinde ve genetik çeşitliliğin belirlenmesinde sıkça kullanılır. CAPS yöntemi, radyoaktif izotop gerektirmemesi nedeniyle daha güvenli ve maliyet açısından uygun bir seçenektir 
3. Restriction Fragment Length Polymorphism (RFLP):RFLP, homolog DNA dizilerindeki farklılıkları belirlemek için kullanılan klasik bir moleküler biyoloji tekniğidir. DNA, belirli restriksiyon enzimleri ile kesilir ve elde edilen DNA parçaları jel elektroforezi ile analiz edilir. RFLP, genetik haritalama, adli tıp, filogenetik analiz ve genetik hastalıkların teşhisi gibi alanlarda yaygın olarak kullanılır. Ancak, zaman alıcı bir yöntem olup büyük miktarda DNA örneği gerektirir. PCR ile birleştirildiğinde daha hızlı analiz imkanı sunan PCR-RFLP yöntemi geliştirilebilir

2020'de Nobel Kimya ödülü alan Emmanuelle Charpentier ve Jennifer A. Doudna, tarafından icat edilen genetik düzenleme teknolojisi CRİSPR/Cas9, Kümelenmiş Düzenli Aralıklı Kısa Palindromik Tekrar Dizileri (Clustered Regularly Interspaced Short Palindromic Repeats) isminin kısaltılmışıdır. 2005 yılında CRISPR genleri üzerine çalışan 3 farklı grubun araştırmaları ve keşfi ile kanıtlandı.
Araştırmalar sonucu keşfedilen şey, CRISPR kümelerinde bulunan aralık genlerinin, o canlıyı enfekte eden bazı virüsler ile aynı dizilime sahip olduğuydu. Bir virüs DNA'sı ile aynı dizilime sahip aralık genine sahip olmak, o virüse karşı bir direnç oluşturuyordu.aktif bir Cas9, DNA'yı yüksek hassaslıkta ve doğrulukta kesebilmeleri için gereken tek şey o DNA'nın dizisini kesebilecek bir makastı. Bundan hareketle DNA'nın bu baz dizisine denk gelen RNA molekülü oluşturuldu ve bu RNA molekülü Cas9 proteini ile birleştirilerek bir kompleks yapıldı.
CRİSPR/Cas9: Cas9 isimli DNA kesebilen bir enzim ve Guide RNA denilen Cas9 enziminin kesilinmesini istediği yere götüren bir "rehber RNA"dan oluşur. Bu teknoloji sayesinde insanlık DNA'sı değiştirilebilen insanlar yaratabilir.

Biyoteknoloji, sağlık, tarım, çevre ve sanayi alanlarında büyük ilerlemeler sağlarken, etik ve hukuki açıdan çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmektedir. 

1. Genetik Mühendisliği ve Etik Tartışmalar:Genetik mühendisliği, insan sağlığına fayda sağlamak amacıyla kullanılabileceği gibi, genetik ayrımcılık ve biyoterörizm gibi etik kaygılara da yol açabilir
2. Biyoteknoloji ve Hukuki Düzenlemeler:Biyoteknolojik inovasyonların hızla gelişmesi, mevcut hukuki çerçevelerin yetersiz kalmasına neden olmaktadır. ABD'de Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve Avrupa'da Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), biyoteknolojik ürünlerin güvenliği konusunda sıkı düzenlemeler getirmiştir  fakat uluslararası düzeyde gen düzenleme ve biyoteknolojik patentleme konusunda farklı yasal yaklaşımlar bulunmaktadır 
3. Biyogüvenlik ve Çevresel Etkiler:Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve biyosentetik ürünler, ekosistem dengesini bozabileceği gerekçesiyle bazı ülkelerde yasaklanmıştır. Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, biyoteknolojik ürünlerin çevresel etkilerini değerlendirmeye yönelik uluslararası bir çerçeve sunmaktadır 
4. Geleceğe Yönelik Hukuki ve Etik Zorluklar:Biyoteknolojideki hızlı ilerlemeler, yeni etik ve hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir. Özellikle yapay zeka destekli biyoteknolojik uygulamalar, biyolojik verilerin mahremiyeti ve genetik bilginin kötüye kullanımı gibi konularda yeni düzenlemelere ihtiyaç duymaktadır .

Açık kaynaklı biyoteknoloji açık kaynaklı fikirlerin geliştirildiği ve desteklendiği kurumlar, açık kaynaklı yazılımlar ve açık kaynaklı veritabanları ve veri paylaşım formatlarından oluşmaktadır.

Avrupa Biyoteknoloji Derneği

Botanik veya bitki bilim(ler)i, bitki biyolojisi, fitoloji, bitki yaşamı ile ilgili bir bilim dalı ve biyolojinin bir koludur. Bir botanikçi, bitki bilimcisi veya fitolog, bu alanda uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. "Botanik" terimi; otlak, ot veya yem anlamına gelen Grekçe: βοτάνη (botanē) kelimesinden türetilmiştir. Geleneksel olarak, botanik, mantarları ve algleri de içine alan bir bilim dalıdır. Günümüzde, botanikçiler (tam anlamıyla), 391.000'i damarlı bitki türü (yaklaşık 369.000 çiçekli bitki türü dahil) ve yaklaşık 20.000'i kara yosunu olan yaklaşık 410.000 kara bitkisi türünü incelemektedir.
Botanik, ilk insanların yenilebilir, şifalı ve zehirli bitkileri tanımlama ve daha sonra yetiştirme çabalarıyla herboloji olarak tarih öncesinde ortaya çıktı ve bu da onu bilimin en eski dallarından biri haline getirdi. Genellikle manastırlara bağlı orta çağ fizik bahçeleri, tıbbi öneme sahip bitkiler içeriyordu. Bunlar 1540'lardan itibaren kurulan üniversitelere bağlı ilk botanik bahçelerinin öncüleriydi. Bu bahçelerin en eskilerinden biri Padova botanik bahçesiydi. Bu bahçeler, bitkilerin akademik olarak çalışılmasını kolaylaştırdı. Bitki koleksiyonlarını kataloglama ve açıklama çabaları, bitki taksonomisinin de başlangıcıydı ve bu çabalar botaniği 1753'te, Carl Linnaeus'un bugüne kadar kullanımda olan ikili adlandırma sistemine götürdü.
19. ve 20. yüzyıllarda, bitkilerin incelenmesi için optik mikroskopi ve canlı hücre görüntüleme yöntemleri, elektron mikroskobu, kromozom sayısının analizi, bitki kimyası ve enzimlerin ve diğer proteinlerin yapısı ve işlevi dahil olmak üzere yeni teknikler geliştirildi. 20. yüzyılın son yirmi yılında botanikçiler, bitkileri daha doğru bir şekilde sınıflandırmak için genomik ve proteomik ve DNA dizileri dahil olmak üzere moleküler genetik analiz tekniklerini kullandılar.
Modern botanik, bilim ve teknolojinin diğer alanlarının çoğundan girdiler içeren geniş, çok disiplinli bir konudur. Araştırma konuları arasında bitki yapısı, büyüme ve farklılaşma, üreme, biyokimya ve birincil metabolizma, kimyasal ürünler, gelişme, hastalıklar, evrimsel ilişkiler, sistematiği ve bitki taksonomisi çalışmaları yer alır. 21. yüzyıl bitki bilimindeki baskın temalar, bitki hücrelerinin ve dokularının farklılaşması sırasında gen ekspresyonunun mekanizmaları ve kontrolü olan moleküler genetik ve epigenetiktir. Botanik araştırmaları, temel gıda, kereste, yağ, kauçuk, lif ve ilaç gibi malzemeleri, modern bahçecilikte, tarım ve ormancılıkta, bitki çoğaltmada, ıslahta ve genetik modifikasyonda, inşaat için kimyasalların ve hammaddelerin sentezinde kullanmada çeşitli uygulamalara sahiptir ve enerji üretimi, çevre yönetimi ve biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesi konularını içerir.

Botanik orijinli olan herbalizm, bitkileri tıbbi özellikleri sebebiyle kullanma çalışmalarıdır.  Holosen dönemine ait birçok kayıt, erken botanik bilgisinin 10.000 yıl öncesine kadar uzandığını göstermektedir. Bu kayıt dışı bitki bilgisi, günümüzde Cherokee topraklarının çoğunu oluşturan Tennessee'deki insan işgalinin eski bölgelerinde keşfedildi. İlk kaydedilen botanik tarihi, birçok eski yazı ve bitki sınıflandırmasını içerir. Erken botanik eserlerin örnekleri, Hindistan'dan MÖ 1100 öncesine dayanan eski metinlerde,   arkaik Avestan yazılarında ve MÖ 221'de birleşik olmayan Çin'den gelen çalışmalarda bulunmuştur.  
Modern botaniğin kökleri Antik Yunan'a özellilke Aristoteles'in öğrencisi olan Theophrastus (c. 371-287 BC)'a dayanır. Aristo'nun çalışmaları botaniğin ilkelerinin birçoğu açıklar ve Aristo bilimsel topluluk tarafından yaygın bir biçimde "Botaniğin babası" olarak isimlendirilir.  adlı başlıca çalışmaları, "Enquiry into Plants ve On the Causes of Plants" neredeyse on yedi yüzyıl sonra, Orta Çağlara kadar botanik bilimine en önemli katkıları oluşturur.  
Botanik üzerinde erken bir etki yaratan Antik Yunan'dan bir başka eser, birinci yüzyılın ortalarında Yunan doktor ve farmakolog Pedanius Dioscorides tarafından yazılan bitkisel ilaçlarla ilgili beş ciltlik bir ansiklopedi olan De Materia Medica'dır. De Materia Medica, 1500 yıldan fazla bir süredir geniş çapta okunmaktadır.  Ortaçağ Müslüman dünyasından önemli katkılar arasında İbn Vahşiyye'nin Nabatean Tarımı, Abū Ḥanīfa Dīnawarī'nın (828-896) Bitkiler Kitabı ve İbn Bassal'ın Toprakların Sınıflandırılması bulunmaktadır. 13. yüzyılın başlarında, Abu al-Abbas al -Nabati ve Ibn al-Baitar (ö. 1248) sistematik ve bilimsel bir şekilde botanik üzerine çalışmalar yaptı.   
16. yüzyılın ortalarında, bir dizi İtalyan üniversitesinde " botanik bahçeleri " kuruldu - 1545'teki Padua botanik bahçesi genellikle orijinal konumunda olan ilk bahçe olarak kabul edilir. Bu bahçeler, bitkilerin tıbbi kullanım için yetiştirildiği, genellikle manastırlarla ilişkilendirilen eski "fizik bahçelerinin" pratik değerini sürdürdü. Botaniğin büyümesini akademik bir konu olarak desteklediler. Bahçelerde yetişen bitkiler hakkında dersler verildi ve tıbbi kullanımları gösterildi. Botanik bahçeleri çok daha sonra kuzey Avrupa'ya geldi; İngiltere'de birincisi, 1621'de Oxford Üniversitesi Botanik Bahçesi idi. Bu dönem boyunca, botanik tıbba sıkı sıkıya bağlı kaldı. 
Alman hekim Leonhart Fuchs (1501-1566), ilahiyatçı Otto Brunfels (1489-1534) ve doktor Hieronymus Bock (1498-1554) (Hieronymus Tragus olarak da anılır) ile birlikte "üç Alman botanik babasından” biriydi.   Fuchs ve Brunfels, kendi orijinal gözlemlerini yapmak için önceki çalışmaları kopyalama geleneğinden koptu. Bock kendi bitki sınıflandırma sistemini yarattı.
Hekim Valerius Cordus (1515-1544), botanik ve farmakolojik açıdan önemli bir bitkisel eser olan Historia Plantarum'u 1544'te ve kalıcı öneme sahip bir farmakope olan Dispensatorium'u 1546'da yazdı.  Naturalist Conrad von Gesner (1516-1565) ve bitki uzmanı John Gerard (1545– c. 1611) bitkilerin tıbbi kullanımlarını kapsayan eserler yayımladılar. Doğa bilimci Ulisse Aldrovandi (1522-1605), bitkilerle ilgili çalışmaları da içeren doğa tarihinin babası olarak kabul edildi. Polymath Robert Hooke, 1665 yılında erken bir mikroskop kullanarak mantarda ve kısa bir süre sonra canlı bitki dokusunda kendi icat ettiği bir terim olan hücreleri keşfetti. 

18. yüzyılda, bitki tanımlama sistemleri, tanımlanamayan bitkilerin karakter çiftleri arasında bir dizi seçim yapılarak taksonomik gruplara (örneğin aile, cins ve tür) yerleştirildiği ikili anahtarlara benzer şekilde geliştirildi. Karakterlerin seçimi ve sırası, tamamen tanımlama (teşhis anahtarları) için tasarlanmış anahtarlarda yapay olabilir veya sinoptik anahtarlardaki taksonların doğal veya fiziksel düzeniyle daha yakından ilişkili olabilir.  18. yüzyıla gelindiğinde, yeni keşfedilen ülkelerden ve dünya çapındaki Avrupa kolonilerinden artan sayıda araştırma için yeni bitkiler Avrupa'ya geliyordu. 1753'te Carl von Linné (Carl Linnaeus), modern botanik terminolojinin referans noktası olan bitki türlerinin hiyerarşik bir sınıflandırması olan Species Plantarum'unu yayınladı. Bu, ilk adın cinsi temsil ettiği ve ikincisinin cins içindeki türleri tanımladığı standart bir iki terimli veya iki parçalı adlandırma şeması oluşturdu.  Linnaeus'un Systema Sexuale eseri bitkileri erkek organların sayısına göre 24 grupa ayırmıştır. 24. grup olan Cryptogamia, gizlenmiş üreme kısımlarına sahip tüm bitkileri, yosunları, ciğerotları, eğrelti otları, algler ve mantarları içermektedir. 
Bitki anatomisi, morfolojisi ve yaşam döngüleri hakkındaki artan bilgi, bitkiler arasında Linnaeus'un yapay cinsel sisteminden daha fazla doğal afinite olduğunun farkına varılmasına yol açtı. Adanson (1763), de Jussieu (1789) ve Candolle (1819), bitkileri daha geniş bir ortak karakter yelpazesi kullanarak gruplandıran ve yaygın olarak takip edilen çeşitli alternatif doğal sınıflandırma sistemleri önerdi. Candollean sistemi, morfolojik karmaşıklığın ilerleyişine ilişkin fikirlerini yansıtıyordu ve daha sonra 19. yüzyılın ortalarına kadar etkili olan Bentham & Hooker sistemi, Candolle'un yaklaşımından etkilendi. Darwin'in Türlerin Kökeni'ni 1859'da yayınlaması ve ortak soy kavramı, yalnızca morfolojik benzerlikten farklı olarak evrimsel ilişkileri yansıtmak için Candollean sisteminde değişiklikler yapılmasını gerektiriyordu. 
Botanik, ilk "modern" ders kitabı olan Matthias Schleiden'den Almanca: Grundzüge der Wissenschaftlichen Botanik ortaya çıkışıyla büyük ölçüde canlandı. Bilimsel Botanik İlkeleri olarak 1849'da İngilizce olarak yayınlandı.  Schleiden, Theodor Schwann ve Rudolf Virchow ile birlikte hücre teorisini kuran ve Robert Brown tarafından 1831'de tanımlanan hücre çekirdeğinin önemini ilk kavrayanlardan biri olan bir mikroskopist ve erken bir bitki anatomistiydi.  1855'te Adolf Fick, Fick'in biyolojik sistemlerdeki moleküler difüzyon oranlarının hesaplanmasını sağlayan yasalarını formüle etti. 

Gregor Mendel (1822-1884) ile ortaya çıkan gen kromozom kalıtım teorisine dayanan August Weismann (1834-1914), kalıtımın yalnızca gametler aracılığıyla gerçekleştiğini kanıtladı. Başka hiçbir hücre, miras alınan karakterleri aktaramaz.  Katherine Esau'nun (1898-1997) bitki anatomisi üzerine yaptığı çalışma, hala modern botaniğin önemli bir temelidir. Plant Anatomy and Anatomy of Seed Plants kitapları, yarım yüzyıldan uzun süredir önde gelen bitki yapısal biyolojisi metinleridir.  
Bitki ekolojisi disiplininin öncülüğünü, bitkilerin topluluklar oluşturduğu hipotezini üreten Eugenius Warming ve bitki yaşam formlarını tanımlama sistemi bugün hala kullanımda olan danışmanı ve halefi Christen C. Raunkiær gibi botanikçiler tarafından 19. yüzyılın sonlarında başlatıldı. Ilıman geniş yapraklı orman gibi bitki topluluklarının bileşiminin ekolojik bir ardışık süreçle değiştiği kavramı Henry Chandler Cowles, Arthur Tansley ve Frederic Clements tarafından geliştirilmiştir. Clements, bir çevrenin destekleyebileceği en karmaşık bitki örtüsü olarak doruk bitki örtüsü fikriyle tanınır ve Tansley ekosistem kavramını biyolojiye tanıtmıştır.    Alphonse de Candolle'un daha önceki kapsamlı çalışmasına daya

Georg Cantor'un doğal sayılar ile reel sayıların birebir eşlemesinin yapılamayacağını göstermek için geliştirdiği yöntem. Böyle bir eşlemenin yokluğu sonsuz elemanlı kümelerin büyüklüklerinin karşılaştırılması kavramının gelişimi açısından son derece önemlidir.

Verilen bir A kümesinin en az B kümesi kadar büyük olması B'den A'ya bir birebir fonksiyonun var olması şeklinde tanımlanır (
  
    
      
        A
        ≥
        B
      
    
    {\displaystyle A\geq B}
  
 yazılır). Böylelikle B'nin bir kopyasının A'nın içerisinde bulunabiliyor olması sağlanır. Eğer aynı şekilde B'den de A'ya bir birebir fonksiyon varsa o zaman bu iki küme eşit büyüklükte denir (
  
    
      
        B
        ≃
        A
      
    
    {\displaystyle B\simeq A}
  
 yazılır).

Örnek olarak Çift Tam Sayılar Kümesi'nin (
  
    
      
        2
        
          Z
        
        =
        {
        .
        .
        .
        ,
        −
        4
        ,
        −
        2
        ,
        0
        ,
        2
        ,
        4
        ,
        .
        .
        .
        }
      
    
    {\displaystyle 2\mathbb {Z} =\{...,-4,-2,0,2,4,...\}}
  
) ile Tam Sayılar Kümesi 
  
    
      
        (
        
          Z
        
        =
        {
        .
        .
        .
        ,
        −
        3
        ,
        −
        2
        ,
        −
        1
        ,
        0
        ,
        1
        ,
        2
        ,
        .
        .
        .
        }
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Z} =\{...,-3,-2,-1,0,1,2,...\})}
  
 düşünülebilir. 
  
    
      
        2
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle 2\mathbb {Z} }
  
'nin elemanları 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
'nin içerisinde kendi kendilerine gönderilir.

0 ile 1 arasındaki reel sayılar kümesinin sayılabilir olduğunu varsayalım. Buna göre 0 ile 1 arasındaki her reel sayıya karşılık doğal sayılar kümesinde bir sayı gelmelidir. Yani iki küme birebir eşlenebilir diyoruz.
Böyle bir eşlemeyi ele alalım ve 0 ile 1 arasındaki reel sayıları verilen eşleşmeye göre sıralayarak bir liste elde edelim. Bu listede sayıları küçükten büyüğe gelecek şekilde sıralamadım(bu şekilde sıralamaya gerek yoktur bu kısma takılmayın). Aşağıdaki sadece ilk 4 eşleşmeyi yazdım. Bu eşleşmenin sonsuza kadar gittiğini varsayıyoruz(önemli olan nokta burasıdır). Dolayısıyla aslında aşağıdaki birebir eşleşmede tüm doğal sayılar ve 0-1 aralığındaki tüm reel sayılar var diyoruz.

0 ile 1 arasındaki tüm reel sayıları yazdığımızı diğer bir deyişle yazabileceğimizi iddia etmiştik. Şimdi bunun aksini kanıtlayalım.

0 ile 1 arasında olan öyle bir sayı bulalım ki: Bu sayıya C adını verelim ve onu şu kurala göre oluşturalım: 

Birinci sayının ilk ondalık basamağına bakalım ve buradaki rakamdan farklı herhangi bir rakamı seçip C sayısının ilk basamağı olarak yazalım, aynı şekilde C'nin ikinci, üçüncü,... basamaklarını da oluşturalım. Mesela eğer 0 la 1 arasındaki reel sayılar aşağıdaki gibi sıralanmışsa:

s0 = 0,13567....... 
^
s1 = 0,25678.......
 ^
s2 = 0,00212.......
 ^
s3 = 0,14291.......
 ^
. 
. 
.

C sayısının ilk basamağını 1'den farklı, 2. basamağını 5'ten farklı, 3. basamağını 2'den farklı, 4. basamağını gene 9'dan farklı birer rakam olarak seçeriz. (Varsayımımıza göre) Bu şekilde devam ederek 0 ile 1 arasındaki tüm sayıları tararız. Hatırlayın: taradığımız her reel sayıya karşılık doğal sayılar kümesinde bir sayı var(birebir eşleşme).
0 ile 1 arasında var olan tüm sayıları taradık(bu sayılara baktık) ve yukarıdaki anlattığımız yol ile bir C sayısı bulduk. C sayısının 0 ile 1 arasında olduğunu ve 0 ile 1 arasındaki tüm sayıları taradığımızı varsaymıştık. O halde taradığımız sayılardan birisi C sayısı olmalı. Halbuki C sayısı bizim taradığımız sayılardan hiçbirine eşit değil çünkü C sayısını buna göre oluşturmuştuk zaten. Gördüğünüz gibi burada bir tezatlık var. 0 ile 1 arasındaki tüm sayıları tek tek taradığımızı kabul ediyoruz.Ama elimizde 0 ile 1 aralığında öyle bir C sayısı bulduk ki taradığımız tüm sayılardan farklı. Dolayısıyla bu C sayısına karşılık gelebilecek bir doğal sayı da yok. Demek ki varsaydığımız birebir eşleme mümkün değil ve aslında reel sayılar kümesindeki eleman sayısı doğal sayılar kümesindeki eleman sayısından daha fazla. O zaman 0 ile 1 arasındaki reel sayılar kümesi sayılamaz deriz.

Carl Benjamin Boyer (3 Kasım 1906 - 26 Nisan 1976), özellikle matematik tarihi üzerine çalışmalar yapan Amerikalı bir bilim tarihçisiydi. Romancı David Foster Wallace ona "matematik tarihinin Gibbon"u adını verdi. "Çağdaş bilim tarihi ile aleni bağları korumak" için zamanının birkaç matematik tarihçisinden biri olduğu yazılmıştır.

Carl Boyer'in ailesi Howard Franklin Boyer (17 Şubat 1873, Springtown, Pennsylvania'da doğdu, 23 Ağustos 1925, Durham, Pennsylvania'da öldü) ve Rebecca Catherine Eisenhart (6 Aralık 1877, Pennsylvania, Bingen, 14 Ekim 1962, Durham, Pennsylvania'da öldü) idi. Howard Boyer, bir çiftçi ailesinden gelen Rebecca ile evlenen bir topoğraf ve mühendisti. Howard ve Rebecca'nın üç çocukları oldu; Carl'ın bir ablası Rebecca Eisenhart Boyer (11 Ekim 1903-16 Ağustos 1998) ve küçük erkek kardeşi Gilbert Eisenhart Boyer (28 Haziran 1908-28 Aralık 1990) vardı. Charles Gillispie, Boyer hakkında aşağıdaki şekilde yazmıştır:

Pennsylvania Alman ülkesini bilen ve onu tanıyan herkes için, Carl'ın kariyeri boyunca ve hayatının her alanında niteliklerinin en katı ve en disiplinli örneklerini temsil ettiği açık olmalıdır.
Hellertown'da doğmasına rağmen Carl, New York'ta büyüdü. Newtown, Elmhurst, New York'taki Newtown Lisesi'ne girdi ve 1924'te mezun oldu. Lisedeki son yılında, Boyer sınıfında birinci (valedictorian: diploma töreninde veda konuşmasını yapan bölüm birincisi öğrencisi) oldu ve Columbia College'da öğrenim ücretlerini ödeyen bir Pulitzer bursu kazandı. Üniversitede burs tarafından karşılanmayan yaşam masraflarını karşılamak için para kazanmaya çalıştı. Columbia College'dan 1928'de matematikte onurla A.B. (Artium Baccalaureus) derecesini alarak mezun oldu:

Öğretmen olmak istediğini biliyordu ve kolejde evine yakın bir yerde bir lisede matematik ve fizik öğrettiğini hayal etti.
Columbia'da bir lisans öğrencisiyken, Boyer, Frederick Barry (1876-1943) tarafından verilen bilim tarihi üzerine bir ders aldı. Barry, Amerika Birleşik Devletleri'nde Bilim Tarihi'nde bir kürsünün ilk sahibiydi ve 1912'den ölümüne kadar Columbia'da öğretmenlik yaptı. (1928'de Brooklyn Koleji'nde ders vermeye ve öğretmenliğe başlamasına rağmen, 1952'den ölümüne kadar New York City Üniversitesi Brooklyn Koleji'nde tam Matematik profesörü olarak görev yaptı.) A.B. derecesinden sonra Boyer, New York City College'ın Brooklyn şubesinde öğretmen oldu. Bu Kolej, tamamen liyakat üzerine seçilen öğrencilere ücretsiz yüksek öğrenim sağlamak için 19. yüzyılın ortalarında kurulmuştur. Boyer orada ders vermeye başladığında, sadece erkeklere özel bir Kolej vardı. Ancak 1930'da Brooklyn şubesi, belediye tarafından finanse edilen bir karma eğitim kurumu olan Brooklyn College oldu. Brooklyn'de ders verirken Boyer hala Columbia College'da okuyordu. 1929'da Columbia Üniversitesi'nden yüksek lisans (M.A.) derecesi aldı ve Barry tarafından entelektüel tarih üzerine doktora derecesi alması önerildi. Bunu Brooklyn Koleji'nde öğretmenliğe devam ederken yaptı:

... hala yüksek lisansını tamamlarken, aynı zamanda haftada on beş saat gündüz dersleri ve dokuz saat gece okulunda ders veriyordu.
Boyer, 1934'te Brooklyn College'da matematik öğretmeni oldu.
Lynn Thorndike (1882-1965) Columbia'da Orta Çağ tarihi okudu ve diğer iki üniversitede görev yaptıktan sonra 1924'te Columbia Üniversitesi'ne Tarih Profesörü olarak atandı. Columbia'da Boyer'in de katıldığı ve bu seminerde Marjorie Duncan Nice ile tanıştığı Kapanış ortaçağ ve erken modern yüzyılların entelektüel tarihi üzerine çalışmalar adlı bir seminer düzenledi. Chicago Tıp Fakültesi'nde Fizyoloji Profesörü olan Leonard Blaine Nice ve ornitolog Margaret Morse Nice'in kızı olarak 1912'de doğdu. Marjorie ve Carl, 29 Haziran 1935'te evlendiler. Dört oğulları oldu; Hugh (6 Şubat 1939 doğumlu), Timothy (20 Mart 1941 doğumlu), Russell (19 Mart 1944 doğumlu) ve Kenneth (30 Haziran 1948 doğumlu). Marjorie, 1958'de Columbia Üniversitesi'nde Tarih doktorasını tamamladı. Orta Çağ Fransa'sında seyahat, ulaşım ve köprüler konusunda uzmandı (Travel in Medieval France (1958), Medieval Suspended Carriages (1959) ve Medieval French Bridges: A History (1976) gibi kitaplar yayınladı.)
Charles Gillispie, Boyer'in, matematik tarihini incelerken Columbia'daki hakim tavırlara nasıl karşı çıktığını aşağıdaki şekilde yazıyor:

Kendini kabul etmekte daha az sakin olan biri, Columbia'daki matematikçilerin ilgisizliğine kızmış olabilir. O zamanlar departmanın son derece hırslı bir ruh hali içinde olduğunu diğer kaynaklardan anlıyorum. Bununla birlikte, Carl Boyer asla cesaretinin kırılmasına izin vermedi ve kendi türünde bir matematikçi olmaya devam etti. O zaman, matematik bilgisinin profesyonelliği, kapsamı ve doğruluğu hakkında hiçbir şüphe yoktu -ne öğrencileri ya da yazılarını okuyanlar arasında. Eğilimi inovasyon değil bilgelikti. Tüm primin yeni matematik parçalarının yaratılmasında olduğu bir disiplinde sebat etmek için gereken çözüm -ki burada eski matematiğin genellikle çocukça olarak denatüre edildiği veya himaye edildiği bir ortamda, ancak sosyolojik çalışma bilimsel davranış normlarının gücünü ve doğasını eve getirdiği için takdir edilmeye başlanabilir. Elbette, gerçek sosyologlar onu analiz etmeden önce oradaydı, ancak Carl'ın bundan muzdarip olduğunun tek göstergesi, hepsi akademide veya bilimsel yaşamda olan dört oğlundan birine, kendinden ve kendi yaratıcılığından emin olmadıkça matematiğe girmeme tavsiyesiydi.
Boyer, Brooklyn Koleji'ndeki çalışmalarına ek olarak, 1935-1941 yılları arasında Rutgers Üniversitesi, Üniversite Koleji'nde Bilim Okutmanı olarak görev yaptı. 1939'da Columbia Üniversitesi'nden Matematik Doktora derecesini aldı. Columbia Üniversitesi'nden ve aynı yıl doktora tezi olan ünlü kitabı The Concepts of the Calculus'u yayımladı.
1941'de Boyer, Brooklyn College Matematik Bölümü'nde Yardımcı Doçentliğe terfi etti. Boyer, kitabının 1939'da yayınlanmasının ardından, çok çeşitli tarihsel konularda bir dizi makale yayınladı: 

Işığın hızının erken tahminleri [Early estimates of the velocity of light] (1939),
Termometride Babil etkisinin bir kalıntısı [A vestige of Babylonian influence in thermometry] (1942),
Cavalieri, limitler ve atılan sonsuz küçükler [Cavalieri, limits and discarded infinitesimals] (1942),
Termometrelerin kalibrasyonundaki ilk ilkeler [Early principles in the calibration of thermometers] (1942),
Sıfırla bölme [An early reference to division by zero] (1943),
Kesirli endeksler, üsler ve üsler [Fractional indices, exponents, and powers] (1943),
Isı ölçümünün tarihi [History of the measurement of heat] (1943) ve
Pascal'ın tam sayıların toplamları için formülü [Pascal's formula for the sums of powers of the integers] (1943).
Morris Kline şöyle yazar:

Olağanüstü katkılarının tanınması yavaş ama istikrarlı bir şekilde geldi. Son zamanların en bilge matematikçilerinden biri olan Richard Courant, Carl'ın ilk çalışmasını, ['The Concepts of the Calculus'un] ikinci (1949) baskısına bir Önsöz yazarak memnuniyetle onayladı ve aynı zamanda Carl'ın faaliyetini şu sözlerle onayladı: "Bilimin güçlerini ve görünüşünü gerçekten kavramak isteyen öğretmenler, öğrenciler ve akademisyenler, tarihsel evrimlerin bir sonucu olarak bilginin mevcut yönünü biraz anlamalı.
Bu ikinci baskı, Gillispie'nin açıkladığı gibi önemli bir zorluk ile üretildi:

... Basın böyle bir kitaba talep olmayacağı gerekçesiyle yazı örneğini hemen sonlandırmak istedi. Ancak Carl, çalışmalarına güven duydu ve yayın maliyetinin çoğunu zaten sübvanse etmek zorunda kaldığından, incelemeler görünene kadar örneğin muhafaza edilmesi için birkaç ay ödeme yaptı. Isis için yazılan kitap, 1940'ta Belçika'da imha edilen sayıyla kayboldu ve bir aile desteğiyle birlikte, yazının dağıtılmasına rıza göstermek zorunda kaldı. Hepimizin bildiği gibi, ikinci baskı 1949'da talep edildi, Richard Courant tarafından tanıtıldı ve kitap sık sık yeniden basıldı.
Richard Courant, İkinci Baskı için Önsözünde şunları yazdı:

Neyse ki ikinci bir baskıda karşımıza çıkabilen bu cilt, antik çağlardan günümüze matematik kavramlarının gelişmesine yol açan birçok adımın açıklığa kavuşturulmasına yönelik önemli bir katkıdır; bunun ötesinde, bu büyüleyici hikayenin bağlantılı ve son derece okunabilir bir açıklamasını veriyor. Kitap her matematik öğretmenine ulaşmalı; o zaman matematik öğretiminde sağlıklı bir reforma doğru kesinlikle güçlü bir etkiye sahip olacaktır.
Brooklyn College'da Boyer, 1948'de Doçentliğe ve 1952'de Profesörlüğe terfi etti.
Boyer, Bilim Tarihi Topluluğu'nda büyük bir rol oynadı. 1943-45, 1950-53'te konseyde ve 1957-58'de başkan yardımcılığı yaptı. 1945'ten 1947'ye kadar Amerika Matematik Derneği Metropolitan New York Bölümü Sekreteri ve Amerikan Bilim İlerleme Derneği'nin (1958-59) başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1957'de Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi'nin Muhabir üyeliğine seçildi ve 1961'de tam üye oldu. Yeshiva Üniversitesi'nde (1952-58) Matematik alanında Misafir Profesör ve Kansas Üniversitesi'nde Rose Morgan Misafir Profesördü (1966-67).
CUNY (City University of New York) Hunter College'dan Carolyn Eisele; Pratt Enstitüsünden ve daha sonra CUNY Queens Koleji'nden C. Doris Hellman ve Columbia Üniversitesi'nden Lynn Thorndike ile birlikte Boyer, 1953'te Bilim Tarihi Topluluğu'nun Metropolitan New York Bölümü'nün kurulmasında etkili oldu.
1954'te Boyer, bilim tarihindeki çalışmalarını ilerletmek için bir Guggenheim Bursu aldı. Burs, özellikle "gökkuşağı teorisinin tarihine" atıfta bulundu.
Boyer, ilk olarak The Concepts of the Calculus (1939), History of Analytic Geometry (1956), The Rainbow: From the Calculus and Its Conceptual Development (1959) adlı kitapları yazdı. Myth to Math (1959) ve A History of Mathematics (1968). Scripta Mathematica'nın kitap inceleme editörü olarak görev yaptı.
İlk kez 1939'da yayımlanan The Concepts of the Calculus kitabından 1949'da ikinci baskısı ile bahsetmiştik. 1959'da The History of the Calculus and its Conceptual Development adıyla yeniden basıldı. Diğer kitapları; A History of Analytic Geome

Johann Carl Friedrich Gauss ya da Gauß (30 Nisan 1777, Braunschweig, Almanya – 23 Şubat 1855, Göttingen), Alman matematikçi, jeodezici, astronom, istatistikçi, olağanüstü katkılardan dolayı "Matematikçilerin prensi" (Latince: Princeps Mathematicorum) ve "antik çağlardan beri yaşamış en büyük matematikçi" olarak anılır.
Gauss'un çocukluk yıllarından beri dahi olduğunu gösteren pek çok hikâye vardır, nitekim 20 yaşına gelmeden matematikte önemli teoremler kanıtlamıştır. Sayılar kuramının önemli sonuçlarını derleyip kendi katkılarını da ekleyerek yazdığı Disquisitiones Arithmeticae'yi 21 yaşında (1798) bitirmişse de, eser ilk olarak 1801'de basılmıştır. 18 yaşındayken modern matematiksel modellemenin ve en küçük kareler yöntemini bularak matematiksel istatistiğin temellerini atmıştır. Bu çalışmalarıyla 1801 yılında Ceres Cücegezegeni' nin tekrar keşfedilmesini sağlamıştır. Öklit dışı geometri'yi, çok sayıda matematiksel fonksiyonu, türev ve integralle ilgili temel teoremleri, normal dağılımı, Eliptik integrallerin ilk çözümlerini ve yüzeylerde Gauss eğimini keşfetmiş, kanıtlamış veya tanımlamıştır. 1807 yılında Göttingen Üniversitesi'nde Professör ve Baş Astronom olmuştur. Daha sonra Hannover Krallığı'nın toprak ölçümü görevi kendisine verilecektir.
1856 yılında Hannover Kralı verdiği madalyaların üzerine Gauss'un portresini bastırmış ve üzerine Mathematicorum Principi yazdırmıştır. Gauss çalışmalarının sadece bir kısmını yayımladığı için düşüncelerinin derinliği ve ne kadar teorem kanıtladığı ancak 1898 yılında günlüğü keşfedilip yayımlanınca anlaşıldı.
Bugün birçok matematiksel ve fiziksel fenomen ve çözüm, rasathane ve ölçüm merkezleri, okullar ve bazı ödüller ismini Gauss'tan alır.

Gauss, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na bağlı olan Braunschweig-Lüneburg Dükalığı'ndaki Braunschweig kentinde, Dorothea Gauss ve Gebhard Dietrich çiftinin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası az eğitimli bir taş ve duvar ustasıydı, annesinin ise okuma-yazması yoktu. Gauss henüz üç yaşındayken, babasının kâğıt üzerinde yaptığı hesapları kafasından kontrol edip düzeltiyordu.
Bir başka hikâyeye göre, Gauss'un ilkokul öğretmeni J.G. Büttner, öğrencilerini oyalamak için 1'den 100'e kadar olan sayıları toplamalarını isteyince, Gauss cevabı sınıftaki bütün öğrencilerden önce ve hızlıca bularak hem öğretmenini, hem de asistanı Martin Bertels'i hayrete düşürdü. Küçük Gauss, sayı listesinin iki zıt ucundan birer sayı alıp topladığında hep aynı sonucun çıktığını fark etmişti: (1 + 100) = (2 + 99) = (3 + 98) = ... = (50 + 51) = 101, vs. Sayılar ikişer olarak gruplandırdığında toplam sayı sayısının yarısı kadar grup olduğunu gören Gauss 1'den 100'e kadar olan sayıların toplamını 50 × 101 = 5050 olarak buldu. İşlemin formülü ise n sayı sayısı olmak üzere n(n+1)/2'dir.
Gauss, Braunschweig Dükü Karl Wilhelm Ferdinand'in verdiği burs sayesinde 1792-1795 yılları arasında Collegium Carolinum'da (bugünkü adıyla Braunschweig Teknik Üniversitesi), 1795-1798 yılları arasında da Göttingen Üniversitesi'nde öğrenim gördü. 1796'da kenar sayısı bir Fermat asalı olan her düzgün çokgenin, sadece cetvel ve pergel kullanılarak çizilebileceğini kanıtladı. Bu tür cetvel ve pergel problemleri Antik Yunan'dan beri matematikçileri meşgul etmekteydi, dolayısıyla da Gauss'un keşfinin önemi büyüktü. Gauss bu başarısından o kadar memnun oldu ki, mezar taşına bir düzgün onyedigenin oyulmasını vasiyet etti. Ne var ki, daireye çok yakın olan bu şeklin oyulması çok zor olacağından, vasiyetini yerine getirecek bir taş ustası bulamadı.
1796 Gauss için oldukça verimli bir yıl oldu. Düzgün çokgenlerle ilgili keşfinden bir ay kadar sonra, yine kendi keşfi olan modüler aritmetik fikrini kullanarak, sayılar kuramında "karesel karşılıklılık ilkesi" (Alm. quadratisches Reziprozitätsgesetz) olarak bilinen teoremi kanıtladı. İlk olarak Euler ve Legendre tarafından ortaya atılmış ama kanıtlanamamış olan bu teorem, ikinci dereceden denklemlerin çözülebilirliğinin belirlenmesini sağlıyordu. Yine aynı yıl içinde Gauss, asal sayıların tam sayılar arasındaki dağılımına ilişkin önemli bir sonuç buldu. Bundan kısa süre sonra da, her tam sayının en fazla üç üçgensel sayının toplamı olarak yazılabileceğini kanıtladı ve 10 Temmuz 1796'da günlüğüne şu notu düştü: "Eureka! Num = 
  
    
      
        Δ
        +
        Δ
        +
        Δ
      
    
    {\displaystyle \Delta +\Delta +\Delta }
  
." Ekim 1796'da ise katsayıları sonlu bir cisimden gelen polinomların çözümleriyle ilgili bir sonuç yayımladı. (Bu sonuç, 150 yıl sonraki Weil varsayımlarının da çıkış noktası olmuştur.)

Gauss, 1799'da bitirdiği doktora tezinde cebirin temel teoreminin bir kanıtını sundu. Bu önemli teorem, karmaşık sayılar üzerine tanımlanmış her polinomun en az bir kökü olduğunu söyler. Gauss'tan önce pek çok matematikçi bu teoremi kanıtlamayı denemiş ama hiçbir kanıt genel kabul görmemişti. Gauss'un kanıtına da, o zamanlar henüz kanıtlanmamış olan Jordan eğri teoremini kullandığı için itiraz edildi. Bu itirazlar üzerine Gauss, hayatı boyunca üç değişik kanıt daha sunacak, 1849'daki son kanıtı tüm matematikçilerden kabul görecekti. Gauss bu kanıtlar üzerinde çalışırken, karmaşık sayılar kavramının olgunlaşmasına çok büyük katkıda bulundu.
1801'de yayımladığı Disquisitiones Arithmeticae, sayılar kuramına modüler aritmetik gibi birçok yenilik getirdi. Aynı yıl içinde, İtalyan astronom Giuseppe Piazzi, Ceres asteroidini keşfetti, ama asteroidi ancak 40 gün kadar takip edebildikten sonra kaybetti. 24 yaşındaki Gauss, üç aylık bir çalışmadan sonra, Ceres'in tekrar görülebileceği pozisyonu hesapladı ve 31 Aralık'ta iki ayrı astronom (Franz Xaver von Zach ve Heinrich Olbers), Ceres'i tam Gauss'un söylediği pozisyonda gözlemlediler. Zach, "Doktor Gauss'un zeki çalışması ve hesapları olmasaydı, Ceres'i tekrar bulamayabilirdik" diyerek Gauss'un katkısına teşekkür etti. O zamana kadar hâlâ Dük'ün verdiği bursla geçinen ve bu durumdan memnun olmayan Gauss, astronomide kariyer yapmayı düşündü ve 1807'de Göttingen Üniversitesi'nde astronomi profesörü ve gözlemevi müdürü olarak çalışmaya başladı. Hayatının sonuna kadar aynı üniversitede çalışacaktı.
Ceres'in keşfi sayesinde gezegen ve asteroidlerin Güneş çevresindeki hareketleriyle ilgilenmeye başlayan Gauss, 1809'da Theoria motus corporum coelestium in sectionibus conicis solem ambientum (Güneş çevresinde konik kesitler üzerinde hareket eden gök cisimlerinin hareketlerinin teorisi) adlı eserini yayımladı. Bu eser, günümüz bilimlerinde yaygın olarak kullanılan en küçük kareler yöntemini de ayrıntılı olarak ele alıyordu. (Aynı yöntem, 1805'te Fransız matematikçi Adrien-Marie Legendre ve 1808'de Amerikalı matematikçi Robert Adrain tarafından da tanımlanmış ve kullanılmıştı, fakat Gauss bu yöntemi 1795'ten beri bildiğini iddia etti.)
Gauss en karmaşık hesapları aklından yapabilmesiyle de ünlenmişti. Anlatılana göre, Ceres'in izleyeceği yörüngeyi nasıl bu kadar hatasız hesaplayabildiği sorulunca, "logaritma kullandım" cevabını vermiş, logaritma cetvelini nasıl bu kadar hızlı kullanabildiği sorulunca da "cetvele ne gerek var, hepsini kafamda hesaplıyorum!" demiştir.
1818'de Hannover eyaleti için yüzey ölçümleri yapan Gauss, bu ölçümler için helyotropu (güneş ışığı ve aynalar yardımıyla doğrultu gözlemleri yapmaya yarayan aygıt) icat edip kullandı.
Gauss, Öklit dışı geometrilerin varlığını keşfettiğini, ama tepkilerden çekindiği için fikirlerini yayımlamadığını iddia etmiştir. Öklit dışı geometriler, Öklit aksiyomlarının bir kısmını atarak oluşturulan, sezgilerimizle çelişen fakat kendi içinde tutarlı geometrilerdir ve Einstein'ın genel görelilik kuramı gibi pek çok yeni fikrin doğumunu mümkün kılmıştır. Gauss'un yakın arkadaşı Farkas Bolyai'nin oğlu János Bolyai, 1832'de Öklit dışı geometrilerle ilgili eserini yayımladığında, Gauss Farkas Bolyai'ye bir mektup yazdı ve "eseri övmek kendimi övmek gibi olur, çünkü eserin içeriği son 30-35 yıldır benim kafamda dolaşan fikirlerle neredeyse birebir örtüşüyor" dedi. Bu kanıtsız iddia, János Bolyai ve Gauss'un arasının açılmasına sebep oldu. Gauss'un notları ve mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla, Öklit dışı geometrilerle ilgili temel fikirleri János Bolyai'den önce keşfettiği doğrudur.

Gauss, Hannover'de yaptığı yüzey ölçümleri sırasında, ölçüm hatalarının istatistiksel dağılımını veren ve daha önce astronomi araştırmalarında da kullandığı normal dağılım fikrini kafasında iyice belirginleştirdi. Günümüzde normal dağılıma Gauss dağılımı da denmektedir. Ayrıca bu ölçümler Gauss'un diferansiyel geometriye de (eğriler ve yüzeylerle ilgilenen bir matematik dalı) ilgi duymasını sağladı. 1828'de bu matematik dalının önemli teoremlerinden biri olan theorema egregium’u kanıtladı.

1831 yılında Gauss, fizik profesörü Wilhelm Weber'le beraber çalışmaya başladı. Bu beraberlik, manyetizma ve elektrik konularına, kütle, uzunluk ve zamana bağlı yeni bir manyetizma birimi gibi pek çok yenilik getirecekti. 1833'te Gauss ve Weber ilk elektromanyetik telgrafı icat ettiler ve bu telgrafla gözlemevini fizik enstitüsüne bağladılar. Gauss, hâlâ müdürü olduğu gözlemevinin bahçesine bir manyetik gözlemevi kurulması talimatını verdi ve Weber'le beraber Dünya'nın çeşitli yerlerindeki manyetik alanları ölçmek amacıyla bir "manyetik kulüp" (Alm. magnetischer Verein) kurdu. Gauss'un bu sıralarda geliştirdiği, manyetik alanın yatay yoğunluğunu ölçmeye yarayan metot, 20. yüzyıl ortalarına kadar kullanılmaya devam etti. Gauss ayrıca, Dünya'nın manyetik alanının iç (çekirdek) ve dış (manyetosfer) kaynaklarını ayırmak için gereken matematiksel teoriyi de geliştirdi. Hayatının sonlarına doğru matematiksel yeteneklerinin köreldiğini hissedince edebiyatla ilgilenmeye başladı.
Gauss 23 Şubat 1855'te, 78 yaşındayken, yıllardır yaşadığı Göttingen'de hayata gözlerini yumdu ve bu şehirdeki Albanifriedhof’a gömüldü. Cenazesinde damadı Heinrich Ewald ile yakın arkadaşı ve aynı zamanda biyografisinin yazarı olan Wolfgang Sartorius von Waltershausen birer konuşma yaptılar. Beyni,

Cebir sayılar teorisini, geometriyi ve analizi içine alan geniş bir matematik dalıdır. Temel matematik işlemlerinden, çember ve daire alanları bulmayı kapsayan geniş bir ilgi alanına sahiptir. Cebir, mühendislik ve eczacılık gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Kuramsal cebir, ileri matematiğin bir dalı olmakla birlikte sadece uzmanlar tarafından çalışılan bir koldur.
Cebirle ilgili ilk çalışmalar Babillere kadar uzanır. Yakın Doğu'da Hârizmî ve Ömer Hayyam (1050-1123) gibi isimler tarafından geliştirilmiştir.
Temel cebir, bilinmeyen değerleri temsilen harfler kullanmasıyla aritmetikten farklıdır. 
  
    
      
        x
        +
        2
        =
        5
      
    
    {\displaystyle x+2=5}
  
 denkleminde 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 bir bilinmeyendir ve 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in değeri eşitliğin her iki tarafına -2 eklenmesiyle 
  
    
      
        x
        =
        3
      
    
    {\displaystyle x=3}
  
 şeklinde bulunabilir. Kütle-enerji ilişkisinde 
  
    
      
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E=mc^{2}}
  
: 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 ve 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 harfleri bilinmeyen değişkenleri ifade ederken, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ise sabit sayıdır. Cebir birçok matematiksel ifadenin çözümünde yardımcı olur.

Tarihsel açıdan cebirin birçok anlamı vardır, bunun sebebi cebirin anlamsal bolluğu ve çevresindeki anlam değiştiren etkenlerdir. Matematik gibi bir dalda bir kelimenin birden fazla anlamının olması karışıklıklara yol açabilir. Bu yanlış anlamaları engellemek için kelimenin etrafına bazı sözcükler eklenir.

Tek bir kelime olarak tanımlandığında cebir matematiğin büyük bir kısmını kapsar.
Yalnız başına tanımlandığı zaman lineer cebir veya temel cebir olarak tanımlanabilir.

Cebirin oluşma dönemi ilk olarak bazı matematiksel sayıları harflerle simgeleyerek başladı. Örneğin bazı üstel fonksiyonlarda: 
  
    
      
        a
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        +
        c
        =
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle ax^{2}+bx+c=0,}
  
 formülündeki 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
      
    
    {\displaystyle a,b,c}
  
 harflerine verilebilecek değerler ile 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 in değerleri bulunabilir ancak 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 nın 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
 olmaması gerekir. İlerleyen dönemlerde cebir; vektörler, matrisler ve polinomlar gibi matematiğin birçok farklı dallarında kullanılmaya başlamıştır. Daha sonra bu tanımlar cebirsel birimler olarak isimlendirilmiştir. 16. yüzyıldan önce matematikçiler; cebirciler ve geometriciler olarak iki gruba ayrılmışlardı. 16. ve 17. yüzyıllar sonucunda matematiğin şu anki hâline ulaşmasında cebirin büyük katkısı olmuştur. 19. yüzyılın ortalarında matematiğe yeni konular ve yeni dallar eklenmesine rağmen cebirden her zaman faydalanılmıştır. Bugünlerde cebirin konu yelpazesinden bazı parçalar çıkarılmış olsa da (Mathematics Subject Classification 08-Genel cebir sistemleri, 12-Alan teorisi ve polinomlar, 13-Birleşik cebir, 15-Lineer cebir ve multilineer cebir; matris teorisi, 16-Bağlantılı alan ve halka cebiri, 17-Bağlantısız alan ve halka cebiri, 18-Kategori teorisi; homolojik cebir, 19-K-teorisi ve 20-Grup teorisi) gibi birçok temel konuyu içerisinde barındırmaktadır.

Cebir kelimesinin kökeni Hârizmî tarafından yazılmış Arapça Ilm al-jabr wa'l-muḳābala adlı kitaptan gelmektedir. Kitabın isminin anlamı zorla yani cebirle bir hesabın yapılması bilimi olarak çevrilebilir. Kelimenin algebra (al-gebra) şeklinde İngilizceye eklenmesi ise Orta Çağ'daki İspanyol, İtalyan veya Latinler sayesinde olmuştur. 12. yüzyıldan başlayarak İtalyanların öncülüğünde Arapça yazılan eserler Batı dillerine çevrilmeye başlanmıştır, Hârizmî'nin Cebir kitabının da bu dönemde çevrilmiş olması ihtimali yüksektir. Cebir kelimesi İspanyolcada hâlen acil operasyon, ameliyat olarak kullanılmaktadır daha sonra matematiksel anlamları eklenmiştir.

François Viète'in 16. yüzyılın başlarından itibaren yapmış olduğu çalışmalar cebirin temellerini oluşturmuştur. 19. yüzyılın sonlarına kadar cebir genel olarak sadece denklem teorileri barındırıyordu.

Cebir ilk olarak Babilliler tarafından matematiksel problemleri çözmek amaçlı kullanılmıştır. Matematikte şu an lineer denklemler veya orta dereceli lineer denklemler kullanılarak çözülen problemlerin temellerini Babilliler cebiri geliştirerek bulmuşlardır. Eski dönemlerde yaşamış olan çoğu Mısırlı, Çinli ve Yunan matematikçi, problem çözümlerinde geometri kökenli çözüm yollarını tercih ediyorlardı. Yunanlar kendi yarattıkları element matematiğini kullanırlardı ve bu yöntem ile birçok karışık sorunu çözmeyi başarmışlardır ancak bu yöntemleri Orta Çağ İslamı'na kadar fark edilememiştir. Platon'un döneminde birçok Yunan matematikçi ani ve şiddetli bir değişime girmiştir. Yunanlar bu dönemde kendi yarattıkları geometrik çözüm yollarını geliştirerek geometrinin temel kuramlarını kullandılar. O yılların belki de en iyi matematikçilerinden biri olan Diophantus (ve aynı zamanda Arithmetica kitabının yazarı), cebirsel ifadelerin matematiksel yollarla çözümleri için birçok formülü geliştiren kişi olmuştur ve ilerleyen zamanlarda sayı teorisinin ve kendi yarattığı Diophantus denklemlerinin çıkmasını sağlamıştır. Matematiğin geliştiği ilk dönemlerde Hârizmî'nin yazdığı The Compendious Book on Calculation by Completion and Balancing isimli kitabı matematikte bazı görüşlerin oluşmasına neden oluyordu çünkü cebirin ve matematiğin temel disiplin kurallarının geometri ve aritmetikten farklı olduğunu söylemiştir. Helenistik matematikçiler: Diophantus, Alexandria ve Hint matematikçi Brahmagupta, Mısır ve Babillilerin yaratmış olduğu matematik kurallarını devam ettirdiler ve üzerlerine bir şeyler eklemek için çabaladılar. Yazmış oldukları kitaplardan da faydalanarak ilk kez içerisinde sıfır (0) ve eksi (-) sayıların olduğu denklemleri çözmeyi başardılar. Denklemler teorisine göre incelenen cebirin en önemli iki ismi Diophantus ve al-Khwarizmi'nin çalışmaları yıllarca incelenmiştir. Genellikle cebirin babası olarak Diophantus bilinir ancak Hârizmî'nin Al-Jabr disiplin kuralları sonucunda bu unvana onun sahip olması istenmektedir. Diophantus'u destekleyen kişiler Al-Jabr'daki cebirin biraz daha elementsel olduğunu ifade etmişler ve kendi savundukları Arithmetica ve Arithmetica kitaplarının Al-Jabr'dan daha teorik olduğunu söylemişlerdir. Al-Khwarizmi'yi destekleyenler ise "çıkarma" ve "dengeleme" (toplamanın tersi ve elemanların birbirlerini sıfırlaması) Al-Jabr kitabının cebiri her şeyden ayrı tutup yeni teoriler üzerine kurulmuş olmasından dolayı sevmişlerdir. İranlı matematikçi Ömer Hayyam cebirsel geometrik çözümler ve küplü denklemler üzerinde çalışmış biridir. Bir diğer İranlı matematikçi ise Şerafeddin el-Tusî'dir. O da fonksiyonların gelişiminde etkili biri olmuştur. Hint matematikçiler Mahavira ve II. Bhaskara, İranlı matematikçi Al-Karaji ve Çinli matematikçi Zhu Shijie birçok küplü denklemin çözümünde etkili olmuşlardır.

1545'te İtalyan matematikçi Girolamo Cardano, Ars Magna (Büyük Sanat) isimli kitabını yayınladı, 40 bölümlük harika bir sanat eseridir ve ilk defa küplü ve üslü denklemler anlatılmıştır. François Viète'nin 16. yüzyılın sonlarına doğru yapmış olduğu çalışmalar cebrin klasik disiplin temellerinin atılmasını sağlamıştır. 1637 yılında René Descartes, La Géométrie isimli kitabını yayınlamıştır ve analitik geometrinin temelleri atılmıştır. Diğer önemli gelişmelerden biri ise 16. yüzyılın ortalarına doğru köklü ve küplü denklemlerin çözülmesidir. Determinant formülü Japon matematikçi Seki Takakazu tarafından 17. yüzyılda bulunmuştur ve bunu takiben Gottfried Leibniz 10 sene sonra lineer denklemlerin çözümünü kolaylaştırma adına matrisi yaratmıştır. Soyut cebir 19. yüzyılda geliştirilmiştir, şu anda Galois teorisi olarak bilinen denklemleri çözebilmek için geliştirilmişlerdir. "Modern algebra" 19. yüzyıla kökleri dayanan önemli bir konudur örneğin, Richard Dedekind ve Leopold Kronecker, cebirsel sayı teorisi ve cebirsel geometriyi yarattığı kabul edilen ve kullanan kişilerdir.

Matematiğin alanları,

Temel cebir, okullarda gösterilen cebirsel denklemler
Soyut cebir, gruplar, halkalar ve cisim gibi cebirsel yapıların incelendiği alan
Lineer cebir, lineer denklemlerin, vektör uzaylarının ve matrislerin kullanıldığı cebir
Komütatif cebir, değişmeli halkaların incelendiği alan
Bilgisayar cebri, bilgisayar yazılımlarında kullanılan cebir
Homolojik cebir, topolojik katman çözümlerinde kullanılan cebir
Evrensel cebir, her cebirsel özelliğin incelendiği cebir
Cebirsel sayı teorisi, sayı ve rakamların cebirsel bir yönle araştırılması
Cebirsel geometri, eğik şekillerin hacim ve alan hesaplamalarında
Cebirsel kombinatorik, cebirsel metotların kombinatorik sorularına uygulandığı alan
Birçok matematiksel terim cebir olarak tanımlanır;

Bir cisim üzerindeki cebirHalka ve cisim üzerine tanımlanan birçok cebrin özel ismi vardır:
Bağlı cebir
Bağımsız cebir
Lie cebri
Hopf cebri
C*-cebri
Simetrik cebir
Dış cebir
Tensör cebri
Hesaplanabilirlik teorisi,
Sigma-cebri
Bir grup üzerindeki cebir
Kategori teorisi
F-cebiri ve F-co cebri
T-algebra
Mantıkta,
İlişkisel cebir,
Boole cebri,
Heyting cebri

İlkokul cebri genellikle sadece aritmetik bilgisi olan öğrencilere cebrin temel kurallarını öğretmek amaçlı gösterilen bir cebir türüdür. En temel ve basit cebir türüdür. Aritmetikte sadece sayılar ve aritmetiksel işlemler (+, −, ×, ÷) kullanılır. Cebirde ise sayılar genellikle değişken kabul edilir ve a, n, x, y ya da z gibi harflerle ifade ed

Matematikte cebirin temel teoremi karmaşık değişkenli polinomların köklerinin varlığıyla ilgili temel bir sonuçtur. D'Alembert-Gauss teoremi olarak da anılmaktadır.
Teoremin açık bir ifadesi şöyledir:

Katsayıları karmaşık olan ve sabit olmayan tek değişkenli her polinomun en az bir (karmaşık) kökü vardır.
Sonuç olarak, katsayıları tam sayı, rasyonel sayı veya gerçel sayı olan ve sabit olmayan her polinomun en az bir karmaşık kökü vardır; çünkü tam sayılar, rasyonel sayılar ve gerçel sayılar da aslında birer karmaşık sayıdır. Bu sonuç elde edildikten sonra, her polinomun karmaşık sayılar cismi olan 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 'de çarpanlarına ayrılabileceği görülebilir; yani daha doğru bir şekilde dile getirilirse, her polinom derecesi kadar sayıda doğrusal fonksiyonların çarpımı şeklinde yazılabilir. Bu doğrusal fonksiyonların üniter olması isteniyorsa bu çarpımın başına bir karmaşık sayı eklenir. Polinom bu son anlatılan şekilde çarpanlarına ayrılmaya çalışılırsa, böyle bir ayırma tek bir şekilde yapılabilir. Matematiksel bir dille şu ifade edilmektedir: Eğer 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a_{n}\neq 0}
  
 ise ve

  
    
      
        p
        (
        z
        )
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            0
          
          
            n
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        
          z
          
            i
          
        
        =
        
          a
          
            n
          
        
        ⋅
        
          z
          
            n
          
        
        +
        
          a
          
            n
            −
            1
          
        
        ⋅
        
          z
          
            n
            −
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            2
          
        
        ⋅
        
          z
          
            2
          
        
        +
        
          a
          
            1
          
        
        ⋅
        z
        +
        
          a
          
            0
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle p(z)=\sum _{i=0}^{n}a_{i}z^{i}=a_{n}\cdot z^{n}+a_{n-1}\cdot z^{n-1}+\cdots +a_{2}\cdot z^{2}+a_{1}\cdot z+a_{0},}
  

n dereceli bir polinomsa,

  
    
      
        p
        (
        z
        )
        =
        
          a
          
            n
          
        
        (
        z
        −
        
          α
          
            n
          
        
        )
        ⋯
        (
        z
        −
        
          α
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle p(z)=a_{n}(z-\alpha _{n})\cdots (z-\alpha _{1})}
  

eşitliği yazılabilir ve bu eşitliğin bu şekilde yazılabilmesi sadece tek bir şekilde yapılabilir. Bu şekilde yazıldıktan sonra, polinomun köklerinin 
  
    
      
        
          α
          
            1
          
        
        ,
        ⋯
        
          α
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha _{1},\cdots \alpha _{n}}
  
 olacağı açıktır. Burada polinomun köklerinin birbirinden farklı olmak zorunda olmayacağına dikkat edilmelidir.
Cebirin temel teoremi, her ne kadar cebirin ve teoremin kanıtlanmasından sonra üretilmiş matematiğin büyük bir bölümünün geliştirilmesinde önemli bir yere sahipse de, isminin içerdiği cebir kelimesi teoremi dar bir alana sokmamalıdır. Zira, bu teoremin tamamen cebirsel olan bir kanıtı bile yok gibidir. Teoremin bu isimle anılmasının sebebi teoremin kanıtlandığı dönemde cebirin kendini "denklemler kuramı" yani polinomların çözümüyle uğraşan bir kuram olarak tanımlamasıdır. Ancak, kanıtın yapıldığı zamandan bu yana cebirin kapsamına giren fikirler artmışsa da teoremin ismi değişmeden kalmıştır.
Teorem, kendine matematiğin içinde oldukça geniş bir uygulama bulmuştur. Örneğin, doğrusal cebirde özyapı dönüşümlerinin indirgenmesinde önemli bir yere sahiptir. Yine analizde, rasyonel fonksiyonların ayrışımında ve daha birçok teoremin kanıtında kullanılmaktadır.

Cebirin temel teoreminin birbirine denk olan değişik ifadeleri mevcuttur:

Bunlardan ilki yukarıda da verilen ifadedir: ---Sabit olmayan ve katsayıları karmaşık olan her polinomun en az bir karmaşık kökü vardır.
Örneğin, 1+i karmaşık sayısı 
  
    
      
        
          X
          
            4
          
        
        +
        4
      
    
    {\displaystyle X^{4}+4}
  
 polinomunun bir köküdür. Bu halde, teorem P(X) polinomunun bir kökünün varolduğunu ifade eder; ancak bu kökün nasıl bulunacağını açıklamaz. Köklerin varlığı ilgili bu ifade aslında karmaşık sayılar cisminin bir özelliğini de tanımlamaktadır. Katsayılarını bir F cisminden alan, tek değişkenli ve derecesi en az 1 olan her polinomun yine bu F cismi içinde bir kökü varsa, F cismine cebirsel kapalı cisim adı verilir. Teorem bu yüzden şu şekilde de ifade edilebilir:

 C cismi cebirsel kapalı bir cisimdir.
Bu sonuç, aynı zamanda bir polinomun bölünmesi bağlamında da, yani karmaşık katsayılı çarpanlarının çarpımına eşit olması anlamında da ifade edilebilir:

Karmaşık değişkenli her polinom bölünebilir; yani derecesi 1 olan ve karmaşık katsayılara sahip polinomların çarpımı şeklinde yazılabilir.
Teorem, derecesi n olan ve karmaşık katsayılı anXn +... + a1X + a0 şeklindeki polinomların 
an(X - α1)...(X - αn) halinde de yazılabileceğini işaret eder. Burada, 1'den k'ye kadar değişen her αk polinomun bir köküdür. Burada, farklı k'ler için αk'ler eşit olabilir. Bu durumda, αk'ye katlı kök adı verilir.
Cebirin temel teoremi, katsayıları gerçel sayı olan polinomlar ele alındığında şu dengi ifadelere karşılık gelmektedir:

Gerçel katsayılara sahip, sabit olmayan her polinomun en az bir karmaşık kökü vardır.
 Gerçel katsayılı indirgenmez polinomlar ya 1 derecelidir ya da ikinci dereceden diskriminantı kesin negatif olan polinomlardır (yani 
  
    
      
        a
        
          X
          
            2
          
        
        +
        b
        X
        +
        c
      
    
    {\displaystyle aX^{2}+bX+c}
  
 ve 
  
    
      
        a
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a\neq 0}
  
 halinde yazılabilen ve 
  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        −
        4
        a
        c
        <
        0
      
    
    {\displaystyle b^{2}-4ac<0}
  
 koşulunu sağlayan polinomlar).
Sabit olmayan, gerçel katsayılara sahip her polinom, derecesi 1 veya 2 olan polinomların çarpımı şeklinde yazılabilir.

Peter Rothe (Petrus Roth), 1608'de yayımlanan Arithmetica Philosophica adlı kitabında gerçel katsayılara sahip n'inci dereceden bir polinom denkleminin n tane çözümünün olabileceğini yazmıştır. Albert Girard, 1629'da yayımlanan L'invention nouvelle en l'Algèbre adlı kitabında n'inci dereceden bir polinom denkleminin n tane çözümünün olduğunu yazmıştır. Dahası, bu ifadesinin "denklem eksikli olmadıkça" geçerli olduğunu ifade etmiştir. Ancak, ne demek istediğini detaylı bir şekilde açıkladığında, aslında ifade ettiği önermenin her zaman geçerli olduğuna inandığı ortaya çıkmaktadır. Mesela, x4 = 4x − 3 eksikli değildir; ancak yine de 4 kökü vardır:1 (iki kere), −1 + i√2 ve −1 − i√2.

Yukarıdaki dengi ifadelerde de ifade edildiği gibi cebirin temel teoremini izleyen ifadelerden biri de sabit olmayan ve gerçel katsayılara sahip bir polinomun derecesi bir veya 2 olan, gerçel katsayılı polinomların çarpımı şeklinde yazılabileceğidir. Ancak, 1702'de Leibniz a'nın reel olduğu ve sıfıra eşit olmadığı x4 + a4 türündeki hiçbir polinomun bu şekilde yazılamadığını söylemiştir. Sonraları, Bernoulli yine aynı ifadeyi bu sefer x4 − 4x3 + 2x2 + 4x + 4 polinomunu kastederek vermiştir. Ancak, 1742'de Euler'den bahsi geçen polinomun

  
    
      
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        (
        2
        +
        α
        )
        x
        +
        1
        +
        
          
            7
          
        
        +
        α
        )
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        (
        2
        −
        α
        )
        x
        +
        1
        +
        
          
            7
          
        
        −
        α
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle (x^{2}-(2+\alpha )x+1+{\sqrt {7}}+\alpha )(x^{2}-(2-\alpha )x+1+{\sqrt {7}}-\alpha ),}
  

şeklinde yazılabildiğini belirten bir mektup almıştır (Burada α, 4 + 2√7 sayısının kareköküdür.). Euler, ayrıca

  
    
      
        
          x
          
            4
          
        
        +
        
          a
          
            4
          
        
        =
        (
        
          x
          
            2
          
        
        +
        a
        
          
            2
          
        
        ⋅
        x
        +
        
          a
          
            2
          
        
        )
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        a
        
          
            2
          
        
        ⋅
        x
        +
        
          a
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle x^{4}+a^{4}=(x^{2}+a{\sqrt {2}}\cdot x+a^{2})(x^{2}-a{\sqrt {2}}\cdot x+a^{2})}
  

olduğundan da bahsetmiştir.
Teoremi ilk kanıtlama girişimi 1746'da d'Alembert tarafından yapılmıştır; ancak kanıtı eksikti. Kanıtın sorunlarından biri de Puiseux teoremi olarak da bilinen bir teoremi varsaymasıdır ki bu teorem bu kanıtın yapılmaya tarihten 100 yıl sonra kanıtlanmıştır. Dahası, bu kanıt da cebirin temel teoremini varsayar. Teoremi kanıtla

Cebirsel geometri, matematiğin bir dalıdır. Adından anlaşılabileceği gibi, soyut cebirin, özellikle değişmeli cebirin yöntemleri ile geometrinin dili ve problemlerini bir araya getirir. Çağdaş matematik içerisinde merkezi bir rol üstlenmesinin yanında, karmaşık analiz, topoloji, sayılar kuramı gibi matematiğin diğer dallarıyla yakın ilişkisi vardır.
Cebirsel geometrinin ilgilendiği temel nesneler, cebirsel varyetelerdir. Bunlar geometrik nesne olarak polinom denklem sistemlerinin çözüm kümeleridir. Doğrular, çemberler, paraboller, kelebek eğrileri, Cassini ovallerini içeren düzlem cebirsel eğrileri, cebirsel varyetelerin en çok incelenmiş sınıfları arasındadır. Düzlemin bir noktası için, eğer koordinatları bir polinom denklem sistemini sağlıyor ise, bir cebirsel eğri üzerindedir denir.

Klasik cebirsel geometrinin ilgilendiği temel nesneler, polinomların bir kümesinin ortak sıfır kümeleridir, yani kümedeki bütün polinomların kökü olan noktaların kümeleridir. Örneğin 3 boyutlu R3 uzayında bir küre, 

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        −
        1
        =
        0.
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}+z^{2}-1=0.\,}
  

denklemini sağlayan (x, y, z) noktalarının kümesi olarak tanımlanabilir. Yine 3 boyutlu R3 uzayında bir çember,

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        −
        1
        =
        0
        ,
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}+z^{2}-1=0,\,}
  

  
    
      
        x
        +
        y
        +
        z
        =
        0.
        
      
    
    {\displaystyle x+y+z=0.\,}
  

denklem sistemini sağlayan (x, y, z) noktalarının kümesi olarak tanımlanabilir.

Cebirsel topoloji, topolojik uzayları cebirsel gereç ve yöntemlerle inceleyen matematik dalı. Matematikte bir kümenin üzerine döşenecek yapı, yönelinen matematik dalını belirler. Bir kümeye bir ya da birkaç işlem konarak sayılar kuramı ya da cebir yapmaya başlanabilir. Kümenin üzerine bir topoloji koyaraksa topoloji ve, ayrıca uzunluk koyarsak, geometri yapmaya başlanır. Üzerine topoloji konmuş bir uzayı (örneğin herhangi boyutlu bir Öklit uzayı) incelemek için kimi cebirsel, aritmetik veya topolojik değişmezler tanımlanır; bunlar aracılığıyla topolojik uzayın özellikleri ayırdedilir. Örneğin tıkızlık, bağlantılılık, sayılabilirlik bu tür değişmezlerdir. Topolojik eşyapısal (birbirlerine homeomorfik) iki uzaydan biri bu değişmeze sahipse diğeri de buna sahip olmalıdır. Yani, eğer iki uzay için ayrı ayrı bakılan bir değişmez aynı değilse, bu iki uzay eşyapısal olmayacaktır. Yukarıda anılan en eski değişmezlerin hemen ardından inşa edilen  klasik değişmezler cebirsel olanlardır.

Topolojik uzaylara cebirsel değişmezler inşasında amaç şudur: her bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayı için 
  
    
      
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle G(X)}
  
 olarak gösterilecek bir cebirsel nesne  kurulacak. Ayrıca 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayından 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 uzayına sürekli bir 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 gönderimi, uzaylara karşılık gelen bu yeni cebirsel nesneler arasında cebirsel yapıları gözeten ve 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 olarak gösterilecek gönderimler (morfizmalar) tarif edecek. Yani, topolojik kategoriden cebirsel kategorilere izleç(fonktör) inşa edilecek. Örneğin 
  
    
      
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle G(X)}
  
 bir grup/halka/cisim/modül olarak inşa edilmişse, 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 gönderimi grup/halka/cisim/modül homomorfizması olacak. Üstelik, inşa gereği, bu cebirsel nesneler ve gönderimler şu özellikleri sağlayacak:
(1)  
  
    
      
        f
        :
        X
      
    
    {\displaystyle f:X}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  

  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 ve 
  
    
      
        g
        :
        X
      
    
    {\displaystyle g:X}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  

  
    
      
        Z
      
    
    {\displaystyle Z}
  
 için 

  
    
      
        (
        g
        ∘
        f
        
          )
          
            ∗
          
        
        =
        
          g
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          f
          
            ∗
          
        
        :
        G
        (
        X
        )
        →
        G
        (
        Z
        )
      
    
    {\displaystyle (g\circ f)_{*}=g_{*}\circ f_{*}:G(X)\rightarrow G(Z)}
  
 olacak. 
(1') Ya da 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'nin cinsine göre  
  
    
      
        (
        g
        ∘
        f
        
          )
          
            ∗
          
        
        =
        
          f
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          g
          
            ∗
          
        
        :
        G
        (
        Z
        )
        →
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle (g\circ f)_{*}=f_{*}\circ g_{*}:G(Z)\rightarrow G(X)}
  
 
olacak.
(2) 
  
    
      
        b
        
          r
          
            X
          
        
        :
        X
      
    
    {\displaystyle br_{X}:X}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  
 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 birim gönderimine karşılık gelen 
  
    
      
        b
        
          r
          
            X
            ∗
          
        
        :
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle br_{X*}:G(X)}
  

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  
 
  
    
      
        G
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle G(X)}
  
, birim gönderim olacak.
Topolojik uzaylara karşılık gelen ve bu koşulları sağlayan bir 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 cebirsel nesnesi icat edilmiş olsun. Eğer 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'ten 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
'ye bir topolojik eşyapıysa, 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin tersi vardır (
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 diyelim) ve 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 de bir eşyapıdır. Dolayısıyla topolojik eşyapının tanımı gereği 
  
    
      
        f
        ∘
        g
        =
        b
        
          r
          
            Y
          
        
      
    
    {\displaystyle f\circ g=br_{Y}}
  
 ve 
  
    
      
        g
        ∘
        f
        =
        b
        
          r
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle g\circ f=br_{X}}
  
 olur. Yukarıdaki (1) ve (2) koşullarından,

  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          g
          
            ∗
          
        
        =
        b
        
          r
          
            Y
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}\circ g_{*}=br_{Y*}}
  
 ve 
  
    
      
        
          g
          
            ∗
          
        
        ∘
        
          f
          
            ∗
          
        
        =
        b
        
          r
          
            X
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle g_{*}\circ f_{*}=br_{X*}}
  

elde edilir. Birinci eşitlikten 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 örten ikinciden 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 birebir olmak zorunda kalır. Yani 
  
    
      
        
          f
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{*}}
  
 bir cebirsel eşyapı olur.
Şunu göstermiş olduk: (1) ve (2) sağlandığı sürece eşyapısal topolojik uzayların cebirsel nesneleri (grup, halka vs.) de birbirlerine eşyapısal olacak.

Burada birkaç cebirsel topolojik değişmez inşası özetlenecek.

Topolojik uzaylara karşılık gelen en basit cebirsel değişmezdir. Bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayı ve içinde bir 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 noktasına karşılık, 
  
    
      
        
          π
          
            1
          
        
        (
        X
        ,
        
          x
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \pi _{1}(X,x_{0})}
  
 olarak gösterilen bir gruptur.
Öncelikle, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 uzayında  sürekli bir eğri, [0,1] kapalı aralığından 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'e giden sürekli bir gönderimdir. 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 iki eğri olsun. 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ile 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
'nin ucuca eklenmesiyle oluşan eğriyi 
  
    
      
        a
        ⋅
        b
      
    
    {\displaystyle a\cdot b}
  
 olarak gösterelim. 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 noktasından başlayan ve aynı noktada biten tüm eğrilerin kümesiniyse 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 ile gösterelim. Eğer herhangi iki eğriyi anlatan gönderimler birbirlerine homotopikse bu iki eğriye  denk eğriler diyeceğiz. Gösterilebilir ki bu ilişki 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
  üzerinde gerçekten bir denklik bağıntısıdır. 
Böylece oluşturulan denklik sınıflarının kümesi üzerinde ucuca ekleme işlemi hala iyi tanımlıdır; yani eğer 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 eğrisi 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
'ye 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 eğrisi de 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
'ye homotopikse, 
  
    
      
        a
        ⋅
        b
      
    
    {\displaystyle a\cdot b}
  
 ile 
  
    
      
        c
        ⋅
        d
      
    
    {\displaystyle c\cdot d}
  

eğrileri de birbirine homotopiktir. Bu denklik sınıflarını eleman olarak ve ucuca eklemeyi de işlem olarak kabul eden cebirsel nesne, gösterilebilir ki bir gruptur.

  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 ve 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 verildiğinde böylece inşa edilen gruba 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
'daki temel grubu denir ve 

  
    
      
        
          π
          
            1
          
        
        (
        X

Christian Goldbach (/ˈɡoʊldbɑːk/; Almanca telaffuz: [ˈɡɔltbax]; 18 Mart 1690, Königsberg - 20 Kasım 1764, Moskova), hukuk eğitimi de almış, sayılar teorisi konusunda çalışmalarıyla ünlü bir Alman matematikçiydi. Bugün Goldbach varsayımıyla anılıyor.

1690'da Brandenburg-Prusya'nın bir parçası olan Prusya Dükalığı'nın başkenti Königsberg'de (şimdiki Rusya, Kaliningrad) doğan Goldbach, bir papazın oğluydu. Royal Albertus Üniversitesi'nde okudu. Çalışmalarını bitirdikten sonra, 1710'dan 1724'e kadar Avrupa'da uzun eğitim gezilerine çıktı, diğer Alman eyaletlerini, İngiltere, Hollanda, İtalya ve Fransa'yı ziyaret etti, Gottfried Leibniz, Leonhard Euler ve Nicholas I Bernoulli, De Moivre gibi birçok ünlü matematikçiyle tanıştı. Königsberg'e dönerek Georg Bernhard Bilfinger ve Jakob Hermann ile tanıştı.
1725'te yeni açılan St Petersburg Bilimler Akademisi'nde matematik profesörü ve akademi tarihçisi olarak çalışmaya devam etti. 1742 yılına kadar konferans sekreteri olarak görev yaptı..
1728'de II. Petro Rusya Çarı olduğunda, Goldbach onun hocası oldu. 1742'de Rusya Dışişleri Bakanlığı'na girdi.

"Rusya Bilimler Akademisi'nden Rusya Dışişleri Bakanlığına, Justitzrat Christian Goldbach'ın 1.500 ruble maaşlı bir devlet danışmanı olarak atanması üzerine, Akademi'de kendisine verilmeyen bir maaşın verilmesi üzerine Bilimler ve kendisine önceden maaş verilmesi konusunda"
O zamandan beri, Avrupa büyük elçilerinin yazışmalarının kriptanalizi ve şifresinin çözülmesi ile uğraştı. Ocak 1744'te, Rusya'da hizmet anlaşması, tam olarak şifre çözme faaliyetlerindeki başarısı temelinde Goldbach ile yeniden müzakere edildi. 1760 yılında, Goldbach'a yıllık 4.500 ruble maaşla özel bir meclis üyesi verildi.
Christian Goldbach çok dilliydi - Almanca ve Latince bir günlük yazdı, mektupları Almanca, Latince, Fransızca ve İtalyanca yazıldı ve resmi belgeler için Rusça, Almanca ve Latince kullandı.
Christian Goldbach, Moskova'daki bazı kaynaklara göre, 20 Kasım (1 Aralık) 1764'te, diğerlerine göre St. Petersburg'da 74 yaşında öldü. Petersburg'daki Vyborg tarafındaki St. Sampson Kilisesi'ndeki Sampsonievsky mezarlığının Almanlara ait bölümüne gömüldü.

Goldbach en çok Leibniz, Euler ve Bernoulli ile yazışmalarıyla, özellikle de Euler'e Goldbach varsayımını belirten 1742 tarihli mektubunda dikkat çekiyor. Ayrıca Goldbach-Euler teoremi gibi mükemmel kuvvetler üzerine bazı teoremleri inceledi ve kanıtladı ve analize önemli katkılarda bulundu. Ayrıca Goldbach teoremi olarak adlandırılan Fermat sayılarıyla ilgili bir sonuç kanıtladı.
Goldbach'ın önemli çalışmaları sayılar teorisi üzerinedir. Neredeyse tüm akademik başarıları, Sayılar teorisi üzerine yaptığı çalışmalardan ve yayınladığı makalelerden dolayıdır. Goldbach, çalışmalarında dönemin ünlü sayı kuramcısı Euler’le sürekli diyalog halinde olmuştur. Matematikçiye asıl ün kazandıran çalışması, asal sayılar ile ilgili öne sürdüğü varsayımdır. Goldbach’a göre “2’den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı olarak ifade edilebilir.” Goldbach, bu varsayımından 1742’de Euler’e gönderdiği ünlü mektubunda bahseder. Goldbach asal sayılarla ilgili olarak ayrıca, her tek sayının üç asal sayının toplamı olduğunu da söylemiştir (Goldbach hipotezi). Ancak bu iki varsayımıyla ilgili olarak herhangi bir ispat sunmamıştır. Goldbach’ın birinci varsayımı hala doğruluğu kanıtlanmamış bir teori olarak görülmesine rağmen, ikinci varsayımı 1937’de Vinogradov’un çalışmaları sonucu ispatlanmıştır.
(Gerçekte, orijinal varsayım biraz farklıdır: "Es scheinet wenigstens, dass eine jede Zahl, die grösser ist als [2?], Ein aggregatum trium numerorum primorum sey", yani: "Görünüşe göre en azından herhangi bir bütün 2'den büyük sayı üç asal sayının toplamıdır ”(bunlar kenar boşluğuna dikey olarak yazılan son kelimelerdir; Goldbach 1'i asal sayı olarak kabul etmiştir:“ die unitatem mit dazu gerechnet ”)).
Goldbach ayrıca, seriler, diferansiyel denklemler, sonlu toplamlar, eğriler ve gama fonksiyonu üzerine de çalışmıştır.

(1729) De transforme serierum
(1732) De terminis generalibus serierum

 Wikimedia Commons'ta Christian Goldbach ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Christian Goldbach", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Electronic copies of Euler's correspondence with Goldbach". 26 Mart 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Neuester Himmels-Atlas". 1799. 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Full digital facsimile, Linda Hall Library .
Goldbach'ın Leonhard Euler'e 7 Haziran 1742 tarihli, daha sonra kendi adıyla anılan varsayımı ifade ettiği mektubun orijinal metni (PDF), 16 Eylül 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)1 Ağustos 2021 
Moritz Cantor (1879), "Goldbach, Christian", Allgemeine Deutsche Biographie (ADB) (Almanca), 9, Leipzig: Duncker & Humblot, ss. 330–331 
Kurt-R. Biermann: Goldbach, Christian von. In: Neue Deutsche Biographie (NDB). Bd. 6, Berlin 1964, S. 602. (Almanca)

Cisim, halka ve grup gibi soyut bir cebirsel yapıdır. Kabaca, elemanları arasında toplama, çıkarma, çarpma ve bölme (sıfıra bölme hariç) yapılabilen ve bu işlemlerde sayılardan alışık olduğumuz temel aritmetik kurallarının geçerli olduğu bir küme olarak tanımlanabilir.
Her cisim bir halkadır, fakat bunun tersi geçerli değildir. Mesela tam sayılar kümesi 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 bir halka olduğu halde, içinde bölme yapılamadığı için cisim değildir. Değişmeli bölenler halkasına cisim denir.
Rasyonel sayılar 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 ve gerçel sayılar 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
, cisimlerin başlıca örneklerindendir. Ancak soyut cebirde toplama ve çarpma işlemlerinin tanımlı olduğu daha başka cisimler hayal etmek de mümkündür.

Cisim kavramını ilk ortaya atan Richard Dedekind olmuştur. Dedekind, bu yapı için Almancada "cisim" ya da "vücut" anlamına gelen Körper kelimesini kullanmıştır.

          K
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {K} }
  
 boş olmayan bir küme olsun. Bu kümenin bir cisim olması için, elemanları arasında 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 ile gösterip ve toplama diye adlandıracağımız ve 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ile gösterip çarpma diye adlandıracağımız iki tane ikili işlem tanımlanmış olması gereklidir. Ayrıca, bu işlemlerin bazı özellikleri sağlaması gerekmektedir. Toplama işlemi için;

Birleşme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in \mathbb {K} }
  
 üçlüsü için 
  
    
      
        (
        a
        +
        b
        )
        +
        c
        =
        a
        +
        (
        b
        +
        c
        )
        :=
        a
        +
        b
        +
        c
      
    
    {\displaystyle (a+b)+c=a+(b+c):=a+b+c}
  

Birim Elemanın Varlığı Öyle bir 
  
    
      
        0
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle 0\in \mathbb {K} }
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        a
        +
        0
        =
        0
        +
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a+0=0+a=a}
  

Ters Elemanların Varlığı Her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} }
  
 için öyle bir 
  
    
      
        −
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle -a\in \mathbb {K} }
  
 elemanı mevcuttur ki 
  
    
      
        a
        +
        (
        −
        a
        )
        =
        (
        −
        a
        )
        +
        a
        =
        0
      
    
    {\displaystyle a+(-a)=(-a)+a=0}
  

Değişme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b\in \mathbb {K} }
  
 ikilisi için 
  
    
      
        a
        +
        b
        =
        b
        +
        a
      
    
    {\displaystyle a+b=b+a}
  

özelliklerinin hepsi sağlanmalıdır. Cisimlerde, çarpma işlemi de benzer özellikleri sağlamaktadır:

Birleşme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in \mathbb {K} }
  
 üçlüsü için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        ∗
        c
        )
        =
        (
        a
        ∗
        b
        )
        ∗
        c
        :=
        a
        ∗
        b
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b*c)=(a*b)*c:=a*b*c}
  

Birim Elemanın Varlığı Öyle bir 
  
    
      
        1
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle 1\in \mathbb {K} }
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        1
        ∗
        a
        =
        a
        ∗
        1
        =
        a
      
    
    {\displaystyle 1*a=a*1=a}
  

Ters Elemanların Varlığı Her 
  
    
      
        a
        ∈
        
          K
        
        ∖
        {
        0
        }
      
    
    {\displaystyle a\in \mathbb {K} \setminus \{0\}}
  
 için öyle bir 
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∈
        
          K
        
        ∖
        {
        0
        }
      
    
    {\displaystyle a^{-1}\in \mathbb {K} \setminus \{0\}}
  
 elemanı mevcuttur ki 
  
    
      
        a
        ∗
        
          a
          
            −
            1
          
        
        =
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∗
        a
        =
        1
      
    
    {\displaystyle a*a^{-1}=a^{-1}*a=1}
  

Değişme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b\in \mathbb {K} }
  
 ikilisi için 
  
    
      
        a
        ∗
        b
        =
        b
        ∗
        a
      
    
    {\displaystyle a*b=b*a}
  

Dikkat edilmesi gereken husus, çarpmada 0'ın ters elemanının bulunmamasıdır. Çarpma ve toplama işlemleri ise, birbirleri ile

Dağılma Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in \mathbb {K} }
  
 üçlüsü için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        +
        c
        )
        =
        a
        ∗
        b
        +
        a
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b+c)=a*b+a*c}
  

sayesinde bağlanır. Bu özelliklerin yanı sıra, tek elemandan oluşan trivial cismi cisim olarak saymak bazen problemlere yol açtığından,

Trivial Olmama 
  
    
      
        0
        ≠
        1
      
    
    {\displaystyle 0\neq 1}
  

varsayımı eklenir, çünkü 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olduğu durumda cisimdeki tüm elemanların birbirine eşit olduğu istisnai ve düzensiz bir yapı ortaya çıkar.

Bu aksiyomlar sağlandığı anda bazı kurallar otomatikman kanıtlanır:

Yutan Eleman Her 
  
    
      
        x
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle x\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        0
        ∗
        x
        =
        0
      
    
    {\displaystyle 0*x=0}
  

Sıfır Bölenlerinin Yokluğu 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle x,y\neq 0}
  
 ise 
  
    
      
        x
        ∗
        y
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle x*y\neq 0}
  

Sadeleşme Özelliği Eğer 
  
    
      
        x
        +
        y
        =
        x
        +
        z
      
    
    {\displaystyle x+y=x+z}
  
 ise veya 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
'dan farklı 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'ler için 
  
    
      
        x
        y
        =
        x
        z
      
    
    {\displaystyle xy=xz}
  
 ise 
  
    
      
        y
        =
        z
      
    
    {\displaystyle y=z}
  

Çıkarma ve Bölme Verilen iki 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle x,y\in \mathbb {K} }
  
 için 
  
    
      
        x
        +
        r
        =
        y
      
    
    {\displaystyle x+r=y}
  
 ve 
  
    
      
        x
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle x\neq 0}
  
 ise 
  
    
      
        s
        x
        =
        y
      
    
    {\displaystyle sx=y}
  
 özelliğini sağlayan bir ve sadece bir 
  
    
      
        r
        ,
        s
        ∈
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle r,s\in \mathbb {K} }
  
 mevcuttur. Bunlar, 
  
    
      
        r
        :=
        y
        −
        x
      
    
    {\displaystyle r:=y-x}
  
 ve 
  
    
      
        s
        :=
        y
        
          /
        
        x
      
    
    {\displaystyle s:=y/x}
  
 şeklinde gösterilir.

  
    
      
        −
        1
        ∗
        x
        =
        −
        x
      
    
    {\displaystyle -1*x=-x}
  
 ve dolayısıyla 
  
    
      
        −
        y
        ∗
        x
        =
        −
        x
        ∗
        y
      
    
    {\displaystyle -y*x=-x*y}
  

Üs Alma Kısaca, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 tane 
  
    
      
        x
        ∗
        x
        ∗
        .
        .
        .
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle x*x*...*x}
  
 yerine 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}}
  
gösterimi kullanılır. Bu gösterim, aşağıdaki özellikleri sağlar:

  
    
      
        (
        
          x
          
            −
            1
          
        
        
          )
          
            n
          
        
        =
        (
        
          x
          
            n
          
        
        
          )
          
            −
            1
          
        
        :=
        
          x
          
            −
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (x^{-1})^{n}=(x^{n})^{-1}:=x^{-n}}
  

  
    
      
        (
        x
        ∗
        y
        
          )
          
            n
          
        
        =
        
          x
          
            n
          
        
        ∗
        
          y
          


Claire Voisin (d. 4 Mart 1962, Saint-Leu-la-Forêt, Fransa), Fransız matematikçi ve cebirsel geometri alanında uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. Franız Bilimler Akademisi üyesi olan Voisin, Collège de France'ta "Cebirsel Geometri" kürsüsünün sahibidir. Claire Voisin, cebirsel geometri alanındaki derinlemesine çalışmaları ve matematiğe yaptığı katkılarla tanınan bir bilim insanıdır.

Voisin, 1981 yılında École Normale Supérieure de Jeunes Filles'e girdi ve 1983 yılında matematik alanında agrégasion derecesini aldı. 1986 yılında Paris-Sud Üniversitesi'nde Arnaud Beauville'in danışmanlığında doktora tezini tamamladı. Aynı yıl CNRS'de (Centre National de la Recherche Scientifique) araştırmacı olarak göreve başladı. 2009 yılında Fransa Bilimler Akademisi'ne seçildi ve 2016 yılında Collège de France'ta "Cebirsel Geometri" kürsüsüne atandı.

Voisin, cebirsel geometri alanında önemli katkılarda bulunmuştur. Özellikle Hodge teorisi ve ayna simetrisi konularında derinlemesine çalışmalar yapmıştır. 2002 yılında, kompakt Kähler çeşitleri için Hodge varsayımının genellemesinin yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca, Kodaira'nın kompakt Kähler manifoldlarının deformasyonları hakkındaki varsayımını çürütmüş ve Green'in cebirsel eğrilerin kanonik gömülmelerinin syzygy'leri hakkındaki varsayımının genel durumunu çözmüştür.

Voisin, kariyeri boyunca birçok prestijli ödül almıştır:

1992: Avrupa Matematik Derneği Ödülü
2003: Sophie Germain Ödülü
2007: Ruth Lyttle Satter Matematik Ödülü
2008: Clay Araştırma Ödülü
2016: CNRS Altın Madalyası
2017: Shaw Matematik Ödülü
2019: L'Oréal-UNESCO Uluslararası Bilim Kadınları Ödülü
2023: BBVA Vakfı Bilgi Sınırları Ödülü
2024: Crafoord Matematik Ödülü
Ayrıca, 2016 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi'ne yabancı üye olarak seçilmiş ve 2021 yılında Royal Society'nin yabancı üyesi olmuştur.

Voisin, uygulamalı matematikçi Jean-Michel Coron ile evlidir ve beş çocukları vardır.

Hodge Theory and Complex Algebraic Geometry (2 cilt), Cambridge University Press, 2002, 2003. 0-521-71801-5
Mirror Symmetry, American Mathematical Society, 1999 0-8218-1947-X
Variations of Hodge Structure on Calabi-Yau Threefolds, Edizioni Scuola Normale Superiore, 2007.

Daire ya da dönge, çemberin içinde kalan alana verilen isimdir. Burada alandan kasıt, bir çemberin çevrelediği noktaların kümesi olmasıdır. Bir dairenin açık daire ya da kapalı daire olmasını dairenin sınırlarını oluşturan çemberin daireye dahil olup olmadığı belirler; çember daireye dahilse kapalı daire, değilse açık dairedir.
Daireler genelde D harfiyle gösterilirler. Bir çemberi tanımlayan merkezi ve yarıçapı olduğu için, dairenin gösteriminde daireyi tanımlayan çemberin merkezi ve yarıçapı kullanılır. Bu nedenle, dairenin merkezi ve dairenin yarıçapı terimleri doğal olarak kullanılmaktadır. Mesela 
  
    
      
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathbb {R} ^{2}}}
  
 'deki birim çemberin tanımladığı daireye birim daire adı verilir ve D(0,1) ile gösterilir. Burada 0 'dan kasıt 
  
    
      
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathbb {R} ^{2}}}
  
'deki orijindir. 
Yarıçapı 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 olan bir dairenin alanı 
  
    
      
        A
        =
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=\pi r^{2}}
  
 formülüyle bulunur. Çevre uzunluğu ise 
  
    
      
        C
        =
        2
        π
        r
      
    
    {\displaystyle C=2\pi r}
  
 formülüyle bulunur.
Kartezyen koordinatlarda merkezi 
  
    
      
        (
        a
        ,
        b
        )
      
    
    {\displaystyle (a,b)}
  
 ve yarıçapı R olan açık bir D dairesinin tanımı şu şekilde yapılmaktadır: 

  
    
      
        D
        =
        {
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∈
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
        :
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        y
        −
        b
        
          )
          
            2
          
        
        <
        
          R
          
            2
          
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle D=\{(x,y)\in {\mathbb {R} ^{2}}:(x-a)^{2}+(y-b)^{2}<R^{2}\}.}
  

Benzer bir şekilde, aynı merkez ve yarıçapa sahip kapalı bir dairenin tanımı ise şu şekilde yapılmaktadır:

  
    
      
        
          
            D
            ¯
          
        
        =
        {
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∈
        
          
            
              R
            
            
              2
            
          
        
        :
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        y
        −
        b
        
          )
          
            2
          
        
        ≤
        
          R
          
            2
          
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle {\overline {D}}=\{(x,y)\in {\mathbb {R} ^{2}}:(x-a)^{2}+(y-b)^{2}\leq R^{2}\}.}

David Hilbert, (/ˈhɪlbərt/; Almanca telaffuz: [ˈdaːvɪt ˈhɪlbɐt]; 23 Ocak 1862, Königsberg - 14 Şubat 1943, Göttingen) ünlü Alman matematikçi. Geometriyi bir dizi aksiyoma indirgeyen ve matematiğin biçimsel temellerinin oluşturulmasına önemli katkıda bulunan Alman matematikçi David Hilbert integralli denklemlere ilişkin çalışmalarıyla fonksiyonel analizin 20. yüzyıldaki gelişmesine öncülük etmiştir.
1895 ile 1929 yılları arasında Göttingen Üniversitesi'nde profesörlük yaptı. Yirminci yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi sayılır. 1897 yılında cisim kavramını ve cebirsel sayılar cisminin kuramını kurdu. 1890 yıllarındaki ilk çalışmaları sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde önemli bir rol oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini atarak, invaryantlar kuramının temel kanunlarını ortaya koymayı başardı. 1899 yılında, geometrinin temelleri üstüne araştırmalarının bit sentezi olan "Geometrinin Temelleri" adlı eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde aksiyomlaştırma amacına yönelen birçok verimli çalışmaya yol açtı.
Somut görüntülere başvurmaktan kaçınan Hilbert, noktalar, doğrular ve düzlemler diye adlandırdığı "Üç nesne sistemini" matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak gösterilmeyen bu nesneler, 5 grupta toplanmış 21 aksiyomla açıklanan bazı ilişkiler ortaya koyar. Ait olma, sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve süreklilik aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin veya öbürünün doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel terimleri kendilerine aksiyomlarla yüklenen özelliklerden başka özellikleri bulunmayan mantıksal varlıklar olarak ele aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı göstermek için Brouwer ile giriştiği tartışmalar, matematikte geniş biçimli incelemelere yol açtı.
1930'da Göttingen Üniversitesinden emekli olan Hilbert, aynı yıl Königsberg'in fahri hemşeriliğine seçildi. Hilbert'in bu seçim nedeniyle yaptığı Naturerkennen und Logik (Doğanın Anlaşılması ve Mantık) başlıklı konuşmasının son tümcesi şöyledir:

Wir müssen wissen, wir werden wissen. (Bilmeliyiz, bileceğiz.)

Hilbert problemleri
Einstein-Hilbert etkisi

Davranışsal bilimler doğal dünyadaki organizmalar arasındaki etkileşimleri ve aktiviteleri keşfetmeyi amaçlayan tüm disiplinleri kapsar. Bu disiplinler, dikkatli formülasyonlar, doğal ve kontrollü deneysel gözlemler yoluyla insan ve hayvan davranışlarının sistematik analizi ve araştırmasını içerir.
Davranışsal bilimler terimi sıklıkla sosyal bilimler terimi ile karıştırılır. Her ne kadar bu iki alan ilişkili olsalar ve sistemik davranış süreçlerini inceleseler de, davranışın farklı boyutlarını bilimsel bir şekilde analiz etme seviyesinde farklılık göstermektelerdir. Davranışsal bilimler, temel olarak, sosyal bir sistemdeki organizmaların arasındaki karar süreçlerini ve iletişim stratejilerini araştırırlar. Bu da psikoloji ve sosyal nörobilim gibi çok çeşitli dalları da içerir. Bundan farklı olarak, sosyal bilimler sosyal bir sistemin yapısal-seviye süreçlerini, sosyal süreçler ve sosyal örgütlenmedeki etkileri incelerler. Bu da tipik olarak sosyoloji, ekonomi, tarih, halk sağlığı, antropoloji ve siyaset bilimi gibi dalları içerir.

Deneysel fizik, evren hakkında bilgi toplamak için fiziksel olguları gözlemleyen fizik disiplinleri ve alt disiplinleridir. Yöntemleri, Cavendish deneyi gibi basit deney ve gözlemlerden, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi komplike deneylere kadar disiplinleri arasında farklılıklar gösterir.

Deneysel fizik, fiziğin veri toplama, veri toplama yöntemleri, detaylı kavramsallaştırmalar (basit düşünsel deneylerin ötesinde) ve laboratuvar deneylerinin gerçekleştirilmesiyle ilgilenen tüm disiplinlerini kapsar. Deneysel fizik sıklıkla, daha çok doğanın fiziksel davranışıyla ilgili bilgi toplamak yerine bu davranışı tahmin etmek ve açıklamakla ilgilenen teorik fizikle karşılaştırılır.
Deneysel ve teorik fizik doğaya farklı açılardan yaklaşsa da her ikisinin de ortak amacı onu anlamaktır ve aralarında simbiyotik bir ilişki vardır. İlki evrenle ilgili onu anlamak için analiz edilebilecek bilgiler sağlarken ikincisi bu veriler için açıklamalar getirir ve nasıl daha iyi veri toplanıla bilineceği ve nasıl deneyler dizayn edilmesi gerektiğini anlamaya çalışır. Teorik fizik ayrıca hangi bilgilerin evreni daha iyi anlamamız için gerekli olduğu ve hangi deneylerin bunları elde edebilmek için kullanılması gerektiğini araştırır.

Ayrı bir alan olarak deneysel fizik erken dönem modern Avrupa'sında, Bilimsel Devrim veya Reform dönemi olarak bilinen dönemde, Galileo Galilei, Christiaan Huygens, Johannes Kepler, Blaise Pascal ve Sir Isaac Newton gibi fizikçiler tarafından kurulmuştur. 17. Yüzyılın başlarında Galileo deneyleri fiziksel teorileri sınamak için sıklıkla kullandı, bu modern bilimsel yöntemin de temelidir. Galileo dinamiğin birçok sonucunu, özellikle de daha sonra Newton'un hareket kanunlarından ilki olacak dönüş eylemsizliği kanununu formüle etti ve başarıyla sınadı. Galileo'nun İki Yeni Bilim Üzerine adlı diyaloğunda karakterler Simplicio ve Salviati bir geminin hareketini ve geminin yükünün bu hareketle ilişkisini tartışır. Huygens ise momentumun korunumunun ilkel bir halini açıklamak için bir geminin bir Hollanda kanalındaki hareketini kullanır.
Deneysel fiziğin 1687'de Sir Isaac Newton'un (1643-1727) Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabını yayımlamasıyla olgunluğa ulaştığı kabul edilir. Principia'yı 1687'de Newton iki kapsamlı ve başarılı fizik teorisini; daha sonra klasik mekaniği ortaya çıkaracak olan Newton'un hareket kanunlarını ve kütleçekiminin temel kuvvetini açıklayan Newton'un kütleçekim kanununu ayrıntılandırmak için yayımladı. Her iki teoride deneylerde başarılı sonuçlar verdi. Principia ayrıca akışkan dinamiğiyle ilgili teorileri de içeriyordu.
17. Yüzyılın sonlarından itibaren termodinamik Robert Boyle, Thomas Young  gibi fizikçiler ve kimyagerler tarafından geliştirildi. 1733'te Bernoulli istatistiksel kanıtları ve klasik mekaniği kullanarak termodinamiğe ilişkin elde ettiği sonuçlar istatistiksel mekanik alanının doğmasına önayak oldu. 1798'de Benjamin Thompson mekanik işin ısı olarak korunduğunu gösterdi, 1847'de ise James Prescott Joule enerjinin korunumu kanunun ısı için de mekanik enerji gibi geçerli olduğunu gösterdi. 19. Yüzyılda Ludwig Boltzmann istatistiksel mekaniğe modern halini verdi. 
Klasik mekanik ve termodinamik dışında elektriğin doğası da deneysel fiziğin ilgilendiği en önemli konulardan birisidir. Robert Boyle, Stephen Gray ve Benjamin Franklin'nin 17 ve 18. Yüzyılda yaptığı gözlemler bu konudaki sonraki çalışmaların temelini oluşturdu. Bu gözlemler ayrıca elektrik yükü ve elektrik akımı hakkındaki temel anlayışımızı oluşturdu. 1808'de John Dalton farklı elementlerin atomlarının ağırlıklarının farklı olduğunu fark etti ve modern atom teorisini ortaya attı. Elektrik ve manyetizma arasında bir ilişki olduğu fikri ilk kez pusula iğnelerinin elektrik akımlarının yakınında saptığını gözlemleyen Hans Christian Ørsted tarafından ileri sürüldü. 1830'ların başlarında Michael Faraday elektrik akımlarının manyetik alan ve değişen manyetik akıların da elektrik akımı yarattığını gösterdi. 1864'te James Clerk Maxwell Royal Society'ye (The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge-Kraliyet Akademisi) elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi tanımlayan 4 denklem sunmuştur. Maxwell'in denklemleri ayrıca ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu göstermişlerdir. Astronomiden başlayarak doğa felsefesinin prensipleri devam eden yüzyıllarda fiziğin temel kanunlarında kristalleşmiş ve gelişmiştir. 19. Yüzyıldan itibaren bilim adamları fiziğin alanındaki konularda farklı uzmanlıklara ayrılarak belirli araştırmalarda uzmanlaşmışlardır. Zaten bilimin geldiği nokta düşünüldüğün herhangi bir bilim dalında tek bir bilim adamının tüm araştırma konularına hakim olması ve hepsinde çalışabilecek kadar uzmanlaşması mümkün değildir.

Deneysel fizik, araştırmalarında iki temel yöntem kullanır; kontrollü deneyler ve doğal deneyler. Kontrollü deneyler genellikle laboratuvar deneyleridir ve laboratuvar kontrollü bir ortam sağlar. Doğal deneyler ise, örneğin astrofizik alanında deneye etki eden değişkenlerin kontrol edilmesinin imkânsız olduğu göksel objeler incelenirken kullanılır.

Relativistic Heavy Ion Collider (Kütleçekimsel ağır iyon çarpıştırıcısı): altın iyonu gibi ağır iyonları ve protonları çarpıştırır. İnşa edilmiş ilk ağır iyon çarpıştırıcısıdır. (Brookhaven Ulusal Laboratuvarı, Long Island, ABD)
HERA(Hadron Elektron Ring Anlage): elektron veya pozitronlarla protonları çarpıştırır. DESY'nin (Deutsches Elektronen-Synchrotron) bir parçasıdır. (Hamburg, Almanya)
LHC (Large Hadron Collider/Büyük Hadron Çarpıştırıcısı): 2008'de inşaatı tamamlanan tesis teknik aksaklıklar nedeniyle ancak 2009'da çalışmaya başlayabildi. Dünyanın en yüksek enerjili parçacık çarpıştırıcısıdır. Fransa-İsviçre sınırında, Geneva yakınındaki CERN laboratuvarlarının bir parçasıdır.
JWST(James Webb Uzay Teleskobu): 2018'de fırlatılması planlanmaktadır. Hubble Uzay Teleskobunun varisi olacaktır. Amacı evrenin ilk safhaları hakkında bilgi toplamak, yıldız oluşumu, galaksi oluşumu ve yaşamın kaynağı konusundaki verileri toplamak olacaktır.

Bell test deneyi
Bumerang deneyi
Cavendish deneyi
Kozmik ardalan keşifçisi
Cowan-Reines nötrino deneyi
Davisson-Germer deneyi
Çift yarık deneyi
Foucault sarkacı
Franck–Hertz deneyi
Geiger–Marsden deneyi
Hafele–Keating deneyi
Homestake deneyi
Yağ damlası deneyi
Michelson–Morley deneyi
Sloan Dijital Sky araştırması
Stern–Gerlach deneyi
Wu deneyi

Kristallografi
Elipsometri
Faraday Kafesi
İnterferometre
NMR(nükleer manyetik rezonans)
Lazer soğutma
Lazer Spektrumu
Raman Spektrumu
Sinyal İşleme
Spektroskopi
STM (yüzeylerin atomik boyuttaki görüntülemesini sağlayan mikroskop)
Boşluk Tekniği
X-Ray Spektrumu

Deneycilik
Ölçme

Taylor, John R. (1987). An Introduction to Error Analysis (İngilizce) (2. bas.). University Science Books. ISBN 0-935702-75-X.

Determinant kare bir matris ile ilişkili özel bir sayıdır. Sadece bir sayısal değer değil; o matrisin temsil ettiği lineer dönüşümün uzay üzerindeki etkisini özetleyen çok kritik bir "ölçektir.
1.Geometrik Ölçekleme
Determinantın somut anlamı, bir dönüşümün birim bölgeyi ne kadar genişlettiği veya daralttığıdır.

2x2 Matrislerde: Birim karenin (alanı 1 olan) dönüşüm sonrası kapladığı paralelkenarın alanını verir.
3x3 Matrislerde: Birim küpün dönüşüm sonrası kapladığı paralelkenar yüzlü (parallelepipied) hacmini ifade eder.
n-boyutlu Uzayda: Söz konusu lineer dönüşümün 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
-boyutlu hacmi hangi oranda değiştirdiğini gösterir.
2. Terslenebilirlik (Invertibility)
Cebirsel açıdan determinant, bir matrisin tersinin olup olmadığını belirleyen yegane kriterdir.

  
    
      
        det
        (
        A
        )
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \det(A)\neq 0}
  
 : Matris terslenebilirdir. Bu, dönüşümün uzayı "ezmediği", yani boyut kaybı yaşatmadığı anlamına gelir. Bilgi kaybı yoktur; dönüşüm geri alınabilir.

  
    
      
        det
        (
        A
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \det(A)=0}
  
 : Matris singülerdir (tekildir). Geometrik olarak bu, uzayın daha düşük bir boyuta çöktüğü anlamına gelir.
3. Yönelim
Pozitif Determinant: Dönüşüm uzayının yönelimini korur.
Negatif Determinant: Dönüşüm uzayını "tersyüz" eder. Bir nevi aynalama etkisi yaratır.
Bir A matrisin determinant'ı det(A) ya da det A şeklinde gösterilir. Diğer bir gösterim şekli ise matris elementlerini arasına alan dikey çizgi ikilisidir.
Örneğin:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                
                  a
                
                
                  b
                
                
                  c
                
              
              
                
                  d
                
                
                  e
                
                
                  f
                
              
              
                
                  g
                
                
                  h
                
                
                  i
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{bmatrix}a&b&c\\d&e&f\\g&h&i\end{bmatrix}}}
  
 matrisinin determinantı şu şekilde gösterilir: 
  
    
      
        
          
            |
            
              
                
                  a
                
                
                  b
                
                
                  c
                
              
              
                
                  d
                
                
                  e
                
                
                  f
                
              
              
                
                  g
                
                
                  h
                
                
                  i
                
              
            
            |
          
        
         
      
    
    {\displaystyle {\begin{vmatrix}a&b&c\\d&e&f\\g&h&i\end{vmatrix}}\ }
  
.
Basit bir örnek olarak,

  
    
      
        A
        =
        
          
            [
            
              
                
                  a
                
                
                  b
                
              
              
                
                  c
                
                
                  d
                
              
            
            ]
          
        
        
      
    
    {\displaystyle A={\begin{bmatrix}a&b\\c&d\end{bmatrix}}\,}
  
.
Bu durumda matrisinin determinantı şudur:

  
    
      
        det
        A
        =
        a
        d
        −
        b
        c
        .
         
      
    
    {\displaystyle \det A=ad-bc.\ }
  

Determinantın açık tanımı bir A matrisinin kofaktörü C ya da minörü M cinsinden gösterilebilir:

  
    
      
        det
        (
        A
        )
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          A
          
            i
            ,
            j
          
        
        
          C
          
            i
            ,
            j
          
        
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          A
          
            i
            ,
            j
          
        
        (
        −
        1
        
          )
          
            i
            +
            j
          
        
        
          M
          
            i
            ,
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle \det(A)=\sum _{j=1}^{n}A_{i,j}C_{i,j}=\sum _{j=1}^{n}A_{i,j}(-1)^{i+j}M_{i,j}}
  
.

Yukarıda belirtilen 2x2 A matrisinin determinantın mutlak değeri, köşeleri (0,0), (a,b), (a + c, b + d) ve (c,d) noktalarında olan bir paralelkenarın alanına eşittir.
Benzer bir şekilde, 3x3 bir matrisin determinantının mutlak değeri, üç boyutlu paralelyüz cisminin hacmine eşittir.

Birim matrisin determinantı birdir:

  
    
      
        
          
            |
            
              
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  …
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  …
                
                
                  0
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  …
                
                
                  1
                
              
            
            |
          
        
        =
        1.
      
    
    {\displaystyle {\begin{vmatrix}1&0&\ldots &0\\0&1&\ldots &0\\\vdots &\vdots &\ddots &\vdots \\0&0&\ldots &1\end{vmatrix}}=1.}
  

Iki matrisin çarpımının determinantı, bu iki matrisin determinantlarının çarpımına eşittir:

  
    
      
        
          
            det
            (
            A
            B
            )
            =
            det
            (
            A
            )
            det
            (
            B
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(AB)=\det(A)\det(B)}}}
  
.
det(A) sıfırdan farklı ise, A matrisinin tersi A−1 tanımlıdır. Bu durumda:

  
    
      
        
          
            det
            (
            
              A
              
                −
                1
              
            
            )
            =
            
              
                (
                
                  det
                  (
                  A
                  )
                
                )
              
              
                −
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(A^{-1})=\left(\det(A)\right)^{-1}}}}
  
.
A ve B benzer matrisler olsun: 
  
    
      
        
          
            
              A
              =
              
                X
                
                  −
                  1
                
              
              B
              X
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle {\mathsf {A=X^{-1}BX}}}
  
 ve dönüşüm matrisi X in tersi 
  
    
      
        
          
            
              
                X
                
                  −
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle {\mathsf {X^{-1}}}}
  
 tanımlı olsun. Bu durumda:

  
    
      
        
          
            det
            (
            A
            )
            =
            det
            (
            X
            
              )
              
                −
                1
              
            
            det
            (
            B
            X
            )
            =
            det
            (
            X
            
              )
              
                −
                1
              
            
            det
            (
            B
            )
            det
            (
            X
            )
            =
            det
            (
            B
            )
            det
            (
            X
            
              )
              
                −
                1
              
            
            det
            (
            X
            )
            =
            det
            (
            B
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(A)=\det(X)^{-1}\det(BX)=\det(X)^{-1}\det(B)\det(X)=\det(B)\det(X)^{-1}\det(X)=\det(B)}}}
  
.
Bir matrisin transpozunun determinantı kendi determinantına eşittir:

  
    
      
        
          
            det
            (
            
              A
              
                
                  T
                
              
            
            )
            =
            det
            (
            A
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {\det(A^{\mathrm {T} })=\det(A)}}}
  
.
Bir matrisin bir sayı ile çarpı

İlk olarak ideal teori olarak bilinen Komütatif (değişmeli) cebir, cebirin değişmeli halkalarını, halkaların ideallerini ve bu halkalar üzerindeki modülleri inceleyen dalıdır. Hem cebirsel geometri hem de cebirsel sayı teorisi değişmeli cebire dayanır. Değişmeli halkaların öne çıkan örnekleri arasında polinom halkaları; sıradan tamsayılar dahil olmak üzere cebirsel tam sayı halkaları 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 ; ve p -sel tam sayıları içerir.
Değişmeli cebir şemaların yerel çalışmasında ana teknik araçtır.
Mutlaka değişmeli olmayan halkaların incelenmesi, değişmeli olmayan cebir olarak bilinir; halka teorisini, gösterim teorisini ve Banach cebirleri teorisini içermektedir.

Introduction to Commutative Algebra. CRC Press. 2018 [1969]. ISBN 978-0-429-96218-9. 
"Chapters 1–7". Commutative algebra. Elements of Mathematics. Springer. 1998 [1989]. ISBN 3-540-64239-0.  
"Chapitres 8 et 9". Algèbre commutative. Éléments de mathématique. Springer. 2006 [1983]. ISBN 978-3-540-33942-7.  
Eisenbud, David (1995). Commutative algebra with a view toward algebraic geometry. Graduate Texts in Mathematics. 150. New York: Springer-Verlag. xvi+785. ISBN 0-387-94268-8. 
Algèbre commutative, cours et exercices corrigés. 2e. Dunod. 2001. ISBN 2-10-005779-0.  
Introduction to Commutative algebra and algebraic geometry. Birkhauser. 1985. ISBN 0-8176-3065-1.  
Commutative algebra. Mathematics Lecture Note Series. 56. Benjamin/Cummings. 1980. ISBN 0-8053-7026-9.  
Commutative Ring Theory. Cambridge Studies in Advanced Mathematics. Cambridge University Press. 1989. ISBN 0-521-36764-6.  
Local rings. Interscience Tracts in Pure and Applied Mathematics. 13. Interscience. 1975 [1962]. ISBN 978-0-88275-228-0. OCLC 1137934.  
= mUL1us0mRrAC&pg = PA10 Undergraduate Commutative Algebra. London Mathematical Society Student Texts. Cambridge University Press. 1996. ISBN 978-0-521-45889-4. 3 Şubat 2023 tarihinde kaynağından = mUL1us0mRrAC&pg = PA10 arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Haziran 2023.  
Local algebra. Springer Monographs in Mathematics. Chin, CheeWhye tarafından çevrildi. Springer. 2000. ISBN 3-540-66641-9.  
Steps in commutative algebra. London Mathematical Society Student Texts. 51. Cambridge University Press. 2000. s. 2000. ISBN 0-521-64623-5.  
Commutative algebra. Graduate Texts in Mathematics. 28. Springer. 1975. ISBN 978-0-387-90171-8. 3 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Haziran 2023.  Vol II. 29. 1975. ISBN 978-0-387-90089-6. 28 Ekim 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Haziran 2023.

Değişmez, matematikte nesnelere belirli bir türdeki işlemler veya dönüşümler uygulandıktan sonra değişmeden kalan bir matematiksel nesnenin (veya bir matematik nesne sınıfının) özelliğidir. Belirli nesne sınıfı ve dönüşüm türleri genellikle terimin kullanıldığı bağlam tarafından belirtilir. Örneğin, bir üçgenin alanı Öklid düzleminin izometrilerine göre değişmezdir. Bir denklik bağıntısına göre bir değişmez, her denklik sınıfında sabit olan bir özelliktir.
Değişmezler, matematiğin geometri, topoloji, cebir ve ayrık matematik gibi çeşitli alanlarında kullanılır. Bazı önemli dönüşüm sınıfları, değişmeden bıraktıkları bir değişmez tarafından tanımlanmaktadır. Örneğin, açıkorur gönderimler, açıları koruyan düzlemin dönüşümleri olarak tanımlanmaktadır. Değişmezlerin keşfi, matematiksel nesnelerin sınıflandırılması sürecinde önemli bir adımdır.

Fraleigh, John B. (1976), A First Course In Abstract Algebra, 2nd, Reading: Addison-Wesley, ISBN 0-201-01984-1 
Herstein, I. N. (1964), Topics In Algebra, Waltham: Blaisdell Publishing Company, ISBN 978-1114541016 
Kay, David C. (1969), College Geometry, New York: Holt, Rinehart and Winston, LCCN 69-12075 
McCoy, Neal H. (1968), Introduction To Modern Algebra, Revised Edition, Boston: Allyn and Bacon, LCCN 68-15225 
J.D. Fokker, H. Zantema, S.D. Swierstra (1991). "Iteratie en invariatie", Programmeren en Correctheid. Academic Service. 90-6233-681-7.
Eric W. Weisstein, Invariant (MathWorld)
Popov, V.L. (2001), "Invariant",  Hazewinkel, Michiel (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104 

"Applet: Visual Invariants in Sorting Algorithms" 24 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by William Braynen in 1997

Matematikte, diferansiyel denklem, bir ya da birden fazla fonksiyonu ve bunların türevlerini ilişkilendiren denklemdir. Fizik, kimya, mühendislik, biyoloji ve ekonomi alanlarında matematiksel modeller genellikle diferansiyel denklemler kullanılarak ifade edilirler. Bu denklemlerde, fonksiyonlar genellikle fiziksel ya da finansal değerlere, fonksiyon türevleriyse değerlerin değişim hızlarına denk gelir.

Diferansiyel denklemler temel olarak iki kola ayrılırlar: 

Normal diferansiyel denklemler (veya adi diferansiyel denklemler)
Kısmi diferansiyel denklemler .
Diferansiyel denklemler bilinmeyenlerin birbirleri ve katsayılarla ilgili konumlarına göre: Doğrusal diferansiyel denklemler, Doğrusal olmayan diferansiyel denklemler olarak da gruplanmaktadır. Doğrusal denklemlerin teorisi gelişmiş olmasına rağmen doğrusal olmayan denklemlerin keyfiyet analizi zordur ve bazen mümkün değildir. Bu durumlarda sayısal analiz teknikleri uygulanır.
Kısmi diferansiyel denklemler, katsayıların durumlarına ve zamana ait türevin mevcudiyetine göre 

Eliptik diferansiyel denklemler
Parabolik diferansiyel denklemler
Hiperbolik diferansiyel denklemler şeklinde alt gruplara ayrılırlar.
Son iki tip denklem, zamana ait türevin mevcudiyetinden ötürü evrimsel olarak isimlendirilir.
Modern uygulamaların zorlaması ile ortaya çıkan: 

Stokastik diferansiyel denklemler
Gecikmeli diferansiyel denklemler
tiplerindeki denklemler yukardakilerden farklı olarak değerlendirilebilirler.
Sabit ortamlarda denklemler verilere göre: 

Başlangıç değer
Sınır değer
şeklinde sınıflandırılırlar. Sabit olmayan bir ortamda tanımlı denklemlere Serbest sınır değer problemleri veya Hareketli sınır değer problemleri denir.
Birçok denklemden oluşan ilişkilere denklem sistemi adı verilir.

Diferansiyel denklemler, Isaac Newton ve Gottfried Leibniz'in Kalkülüs'ü ortaya atması ile başlar. Isaac Newton, 1671 yılında yayınlanan Methodus fluxionum et Serierum Infinitarum isimli kitabının ikinci bölümünde üç tip diferansiyel denklem tanımlamıştır:

  
    
      
        
          
            
              d
              y
            
            
              d
              x
            
          
        
        =
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {dy}{dx}}=f(x)}
  

  
    
      
        
          
            
              d
              y
            
            
              d
              x
            
          
        
        =
        f
        (
        x
        ,
        y
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {dy}{dx}}=f(x,y)}
  

  
    
      
        
          x
          
            1
          
        
        
          
            
              ∂
              y
            
            
              ∂
              
                x
                
                  1
                
              
            
          
        
        +
        
          x
          
            2
          
        
        
          
            
              ∂
              y
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        y
      
    
    {\displaystyle x_{1}{\frac {\partial y}{\partial x_{1}}}+x_{2}{\frac {\partial y}{\partial x_{2}}}=y}
  

Tüm durumlarda 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in bilinmeyen bir fonksiyonu (ya da 
  
    
      
        
          x
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{1}}
  
ve 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{2}}
  
'nin) ve 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 verilmiş bir fonksiyondur.
Isaac Newton bu ve diğer örnekleri kitabında Sonsuz seriler yöntemini kullanarak çözer ve çözümlerin yalnız bir tane olup olmadığını sorgular.
Jakob Bernouilli 1695 yılında Bernoulli diferansiyel denklemi'ni ortaya attı ve bu denklem şu formda bir Adi diferansiyel denklemdir:

  
    
      
        y
        ′
        +
        P
        (
        x
        )
        y
        =
        Q
        (
        x
        )
        
          y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle y\prime +P(x)y=Q(x)y^{n}}
  

Sonraki yıllarda Gottfried Leibniz bu denklemin çözümünü, denklemi basitleştirerek bulmuştur.

Isı gövdenin içinde üretilir ve sınırda soğutularak sabit durumlu bir sıcaklık dağılımı sağlanır.

Diferansiyel denklemlerin etüdü, soyut ve uygulamalı matematik, fizik ve mühendislikte geniş bir alandır. Bu bilim dallarınının tümü, çeşitli türlerdeki diferansiyel denklemlerin özellikleri ile ilgilidir.
Soyut matematik, çözümlerin varlığına ve benzersizliğine odaklanırken, uygulamalı matematik, çözümlere yaklaşım yöntemlerinin kesin gerekçesini vurgular.
Diferansiyel denklemler, göksel hareketten köprü tasarımına ve nöronlar arasındaki etkileşimlere kadar neredeyse her fiziksel, teknik veya biyolojik sürecin modellenmesinde önemli bir rol oynar.
Gerçek hayat problemlerini çözmek için kullanılanlar gibi diferansiyel denklemler, mutlaka doğrudan çözülebilir olmayabilir, yani kapalı biçimli çözümleri yoktur. Bunun yerine, çözümler sayısal yöntemler kullanılarak yaklaşık olarak bulunabilir.
Fizik ve kimya ile ilgili birçok temel yasa diferansiyel denklemlerle formülleştirilebilir. Biyoloji ve ekonomi'de karmaşık sistemlerin davranışını model için diferansiyel denklemler kullanılır.
Diferansiyel denklemlerin matematiksel teorisi, ilk olarak denklemlerin ortaya çıktığı ve sonuçların uygulama bulduğu bilimlerle birlikte gelişti. Ancak, bazen oldukça farklı bilimsel alanlardan kaynaklanan çeşitli problemler, aynı diferansiyel denklemlere yol açabilir. Bu olduğunda, denklemlerin arkasındaki matematiksel teori, çeşitli doğa olaylarının arkasındaki birleştirici bir ilke olarak görülebilir. Örneğin atmosferdeki ışık ve sesin ve bir havuz yüzeyinde dalgaların yayılmasını düşünün. Hepsi aynı ikinci dereceden kısmi diferansiyel denklem olan dalga denklemi ile tanımlanabilir, bu ise ışık ve sesin dalga şekillerini sudaki bilinen dalgalar gibi düşünmemizi sağlar. Teorisi Joseph Fourier tarafından geliştirilen ısı iletimi, başka bir ikinci dereceden kısmi diferansiyel denklem olan ısı denklemi ile ifade edilir. Görünüşe göre farklı görünen birçok difüzyon işleminin aynı denklemle tanımlandığı ortaya çıkmıştır örn. finanstaki Black–Scholes denklemi, ısı denklemi ile ilişkilidir.
Doğada ve teknolojide çok sayıda doğa olayı, diferansiyel denklemler ve bunlara dayalı matematiksel modeller ile tanımlanabilir. Bazı tipik örnekler şunlardır:

Birçok fiziksel teori, diferansiyel denklemlere dayanır: Newton mekaniği'nde hareket denklemleri veya salınımlar, yük bileşenlerinin davranışı, elektrodinamik, Maxwell denklemleri, kuantum mekaniği Schrödinger denklemi ile ifade edilir.
Astronomi'de gök cisimlerinin yörüngeleri ve güneşin içindeki türbülans,
Biyoloji'de büyüme, akışkanlar veya kaslar veya Evrim teorisindeki süreçler.
Kimya'da reaksiyonların kinetiği,
Elektrik mühendisliği'nde elektrik devreleri'nin enerji depolama elemanlarıyla davranışı,
Diferansiyel geometri'de yüzeylerin davranışı,
Akışkanlar mekaniği'nde bu akışların davranışı,
Ekonomi'de ekonomik büyüme süreçlerinin analizi.
Bilişim'de, resim-restorasyonu (resimlerden yazı veya logoların hesaplanması)
Diferansiyel denklemler alanı matematiğe belirleyici bir ivme kazandırdı. Güncel matematik araştırmalarının birçok bölümü farklı türdeki diferansiyel denklemlerin varlığı, tekliği ve kararlılık teorisi üzerinedir.

Maple: dsolve
Xcas: desolve(y'=k*y, y)

MIT Professor Arthur Mattuck's Differential Equations Course Homepage 2 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: MIT Course Website Kursu ve Türkçe tercümesi 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Diferansiyel geometri türevin tanımlı olduğu Riemann manifoldlarının özellikleriyle uğraşan matematiğin bir alt disiplinidir. Başka bir deyişle, bu manifoldlar üzerindeki metrik kavramlarla uğraşır. Eğrilik, eğriler için burulma ve yüzeyler için değişik eğrilikler, araştırılan özellikler arasındadır.
Diferansiyel geometri, geometrik problemler üzerinde diferansiyel metotlar ve integral hesaplamalarla çalışan matematiksel bir disiplindir. Bundan başka lineer cebir ve çoklu doğrusal cebirdeki, sorunları incelemek için geometride de kullanılır.

Aşağıda diferansiyel geometrinin, bilim ve matematiğin diğer alanlarında nasıl kullanıldığı hakkında bazı örnekler vardır.

Fizikte, dört kullanımından söz edilecektir: :
Diferansiyel geometri Einstein'ın Genel görelilik teorisinin ifade edildiği dildir. Teoriye göre evren, uzay-zaman eğriliğini açıklayan pseudo-Riemann metriği ile donatılmış, düzgün bir manifolddur. Dünya etrafında yörüngeye uydu konumlandırmak için bu bükülmeyi anlamak esastır. Diferansiyel geometri, kütleçekimsel merceklenme ve kara deliklerin çalışmasını açıklamak içinde vazgeçilmezdir.
Diferansiyel formlar: Diferansiyel formların anlaşılmasında kullanılmıştır; Diferansiyel geometrinin hem Lagrange mekaniği ve hem de Hamilton mekaniğinde uygulamaları vardır. Özellikle Simplektik manifoldlar, Hamilton sistemlerini incelemek için kullanılabilir.

Riemann geometrisi ve temas geometrisi: geometrotermodinamikler formalizmini oluşturmak için kullanılan klasik termodinamik  denge uygulamaları için bulunmuştur.
Ekonomide, diferansiyel geometrinin ekonometri alanında uygulamaları vardır.
Diferansiyel geometriden gelen fikirler arasında geometrik modelleme (bilgisayar grafikleri dahil) ve Bilgisayar destekli geometrik tasarım da bulunur.
Mühendislikte, Dijital sinyal işleme sorunlarını çözmek için diferansiyel geometri uygulanabilir.
Olasılık, istatistik ve bilgi kuramı olarak, özellikle Fisher bilgi metriği üzerinden bilgi geometri alanını verir ki, Riemann manifoldları gibi çeşitli yapıları yorumlayabilir.
Yapısal jeoloji, diferansiyel geometri jeolojik yapılarını analiz etmek ve tanımlamak için kullanılır.
Bilgisayarla görme, diferansiyel geometrik şekilleri analiz etmek için kullanılır.

Görüntü işlemede, düz olmayan yüzeylerde veri işlemek ve analiz etmek için diferansiyel geometri kullanılır.
Grigori Perelmanin Poincaré varsayımına kanıtı topolojideki sorulara Ricci akımlarının tekniklerini kullanarak diferansiyel geometrik yaklaşımın gücünü gösterdi ve onun analitik yöntemlerde oynadığı önemli role dikkat çekti.
Kablosuz iletişimde, grassmanniyen manifoldlar çoklu anten sistemlerinde demetleme teknikleri için kullanılmaktadır.

İntegral geometri
Diferansiyel geometri konularının listesi
Ayrık diferansiyel geometri

Wolfgang Kühnel (2002). Differential Geometry: Curves - Surfaces - Manifolds (2nd ed. bas.). ISBN 0-8218-3988-8. KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
Theodore Frankel (2004). The geometry of physics: an introduction (2nd ed. bas.). ISBN 0-521-53927-7. KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
Spivak, Michael (1999). A Comprehensive Introduction to Differential Geometry (5 Volumes) (3rd Edition bas.). KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
do Carmo, Manfredo (1976). Differential Geometry of Curves and Surfaces. ISBN 0-13-212589-7.  Classical geometric approach to differential geometry without tensor analysis.
Kreyszig, Erwin (1991). Differential Geometry. ISBN 0-486-66721-9.  Good classical geometric approach to differential geometry with tensor machinery.
do Carmo, Manfredo Perdigao (1994). Riemannian Geometry. 
McCleary, John (1994). Geometry from a Differentiable Viewpoint. 
Bloch, Ethan D. (1996). A First Course in Geometric Topology and Differential Geometry. 
Gray, Alfred (1998). Modern Differential Geometry of Curves and Surfaces with Mathematica (2nd ed. bas.). KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 
Burke, William L. (1985). Applied Differential Geometry. 
ter Haar Romeny, Bart M. (2003). Front-End Vision and Multi-Scale Image Analysis. ISBN 1-4020-1507-0. 

Hazewinkel, Michiel, (Ed.) (2001), "Differential geometry", Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104 
B. Conrad. Differential Geometry handouts, Stanford University 9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michael Murray's online differential geometry course, 1996 1 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Modern Course on Curves and Surface, Richard S Palais, 20039 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Richard Palais's 3DXM Surfaces Gallery9 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Balázs Csikós's Notes on Differential Geometry5 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
N. J. Hicks, Notes on Differential Geometry, Van Nostrand.26 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT OpenCourseWare: Differential Geometry, Fall 2008 2 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinamik sistem, geometrik uzay katmanındaki bir noktanın zamana bağlı durumunu tarif eder. Sarkaçlı bir saatin sarkacının salınımını, bir borudan geçen suyun hareketini ve her ilkbaharda bir göldeki balık sayısını (n değişimini/miktarını) anlatan matematiksel modeller buna bir örnektir.
Dinamik bir sistemin herhangi bir zaman aralığında/anında, reel sayılar ile (vektör ile) gösterilen bir konumu vardır, bu konum uzayda (çok katlı uzayda) uygun bir noktayla gösterilebilir. Sistemin durumunda meydana gelen ufak değişikliklere onu temsil eden rakamların değişikliği eşlik eder. Dinamik sistemlerdeki gelişim kanunu, dinamik bir sistemin şu anki durumunun gelecekteki geçireceği değişimleri açıklayan bir (şu anki durumun fonksiyonu) fonksiyonudur. Bu prensip rastgele sonuçlar üretmez, diğer bir deyişle sistemin şu anki durumunu takip edecek sadece tek bir gelecek durum vardır.

Dinamik sistem orijinini klasik mekanik (Newton mekaniğinden) alır. Diğer doğa bilimleri ve mühendislik disiplinleri gibi, bir sistemin sadece kısa bir zaman sonraki durumunu bildiren gelişim kuralının, sistemle, kapalı bir ilişkisi vardır (bkz kapalı fonksiyon (bu ilişki diferansiyel denklem, yineleme ilişkisini açıklayan difference denklem ya da zaman -ölçek kalkulüsü-bkz time-scale calculus- gibi bağlamlardan herhangi biri olabilir). Sistemin gelecekteki tüm zamanlar boyunca durumunu gösterebilmek için bu hesaplama sürecinin, ölçülebilen her en düşük zaman aralığı için, tekrarlanması gerekir. Bu tekrarlama prosedürü sistemi analiz etmek/çözmek ya da integral hesabını (integral hesabında birim ölçütler toplanır özetle, ayrıntılı bilgi için integral) yapmak olarak da adlandırılabilir. Eğer sistem bu hesaplamalarla çözülebiliyorsa, verilen herhangi bir durum-zaman için bu sistemin gelecekteki durumları hesaplanabilir ve zaman boyunca sistemin durumunu simgeleyen bu noktalar orbit (yörünge, bir fonksiyonun grafiğinin noktalarla çizilmesi gibi) meydana getirir.
Bilgisayarların kullanımından önce, bu yörüngeyi bulmak oldukça kompleks matematiksel işlemler gerektiriyordu ve sadece sınırlı sayıda dinamik sistem için çözüm üretilebiliyordu. Sayısal yöntemleri kullanabilen elektronik hesaplama makineleri dinamik sistemlerin yörüngelerini belirleme hesaplamalarını basitleştirdi.
Basit dinamik sistemler için, yörüngesini bilmek yeterliydi ancak pek çok dinamik sistem sadece yörüngesiyle analiz edilemeyecek kadar komplekstir. Yörüngelerin bilinmesinin yetersiz kalmasının sebepleri:

Çalışılan sistem sadece yaklaşık olarak ifade ediliyor olabilir; bu sistemin parametreleri kesin olarak bilinmiyor olabilir ya da bu sistemi ifade eden denklem çözülürken bazı terimler tam olarak hesaba katılamıyor olabilir. Sistemin yaklaşımlarla ifade edilmesi, bizi kullanılan yöntemlerin uygun ya da genel geçer olup olmadığı sorusuna yönlendirir. Bu tür sorulara cevaben uygulanan yöntemlerin isabetliliğini gösteren birkaç yöntem geliştirilmiştir, Lyapunov denkliği ve kurulum denkliği (ayrıntılı bilgi için bkz, Lyapunov stability ve structural stability). Dinamik sistemin denkliği ya da kararlılığı, yörüngelerin matematiksel modelleme ile verilen ilk pozisyonu arasındaki eşitliğin kurulabileceğinin göstergesidir. Yörüngelerin sistemle eşitliğini göstermek için kullanılacak denklik kavramları değiştikçe eşitlik hesapları da değişir.
Yörüngenin ne tür olduğu daha önemli olabilir.Bazı yörüngeler, diğer yörüngeler sistemin farklı durumlarını gösteren farklı eğriler/doğrularken, periyodik olabilir. Genelde, hesaplamalar için bu farklı eğriler numaralandırılır (farklı sınıflara ayrılır) ya da tek bir sınıf altında toplanır. Tüm bu yörüngeleri sınıflandırma çalışmaları, bizi dinamik sistemler üstüne niteliksel bir çalışmaya götürür, koordinat değişiklikleriyle değişmeyen özelliklerin araştırılmasına. Lineer dinamik sistemler ve ikili ifadelerle durumu anlatan sistemler, sınıflandırılmış yörüngelerinden anlaşılmış dinamik sistemlere birer örnektir.
Yörüngelerin davranışının (yönelişleri, eğimleri vb.) bir parametreye göre fonksiyonu bir uygulama için gerekli olan durumlar. Bir parametre değiştiğinde, dinamik sistemin davranışının değiştiğini işaret eden, dinamik sistemin yörüngesi çatallanabilir/yörüngeler ayrılabilir (bkz ayrım noktaları, bifurcation points). Örneğin; sadece periyodik bir yol izlerken bir anda rastgele bir yol izleyebilir (sıvının türbülansında olduğu gibi).
Yörüngeler tamamen rastgele olabilir. Bu durumda en uzun yörüngeyi veya birden çok (fraklı davranan) yörüngeyi kullanarak ortalamanın alınması gerekebilir. Ergodik sistemler için ortalamalar oldukça iyi tanımlanmıştır (daha fazla bilgi için bkz Ergodik teori) ve daha detaylı olan hiperbolik sistemler içinde ortalama hesaplamaları ortaya konmuştur (bkz Anosov diffeomorphism). Dinamik sistemlerin olasılıklı halleri üstünde çalışmaların kazandırdığı kavrayış, istatistiksel mekanik ve kaos teorisinin temellerinin atılmasını sağlamıştır.

Pek çok kişi dinamik sistemlerin kurucusu olarak Henri Poincaré'yi görür. Poincaré, "New Methods of Celestial Mechanics" (gök mekaniğinde yeni yöntemler) (1892–1899) ve "Lectures on Celestial Mechanics" (gök mekaniği üstüne dersler) (1905–1910) isimli iki adet monografi yayınladı. Bu kitaplarda üçlü sistemler (hareketleri) üstündeki çalışmalarının sonucunda elde ettiği yöntemleri hatasız bir şekilde uyguladı ve çözümleri üstünde daha detaylı çalışmalar yaptı (frekansları, yörüngelerin denklikleri, asimptotları vb.). Bu kağıtlardaki çalışmalara göre. (Poincare'in yineleme teorisini de içeriyorlardı) Herhangi bir sistem yeterli bir zaman geçtikten sonra, yeterli ancak ölçülebilir zaman, ölçümün başladığı o ilk pozisyonuna çok yakın bir yere dönüyordu.
Aleksandr Lyapunov pek çok, önemli, yaklaşım yöntemleri geliştirdi. 1899 yılında geliştirdiği bu yöntemleri,adi diferansiyel denklem kümelerinin kararlığının hesaplanmasını mümkün kılıyordu. Dinamik sistemler için modern kararlılık teorisini üretmiştir.
1913 yılında, George David Birkhoff'un  Poincaré'nin "son geometrik teorisini,üçlü sistemdeki özel bir durum için, kanıtlaması ismini dünyaya tanıttı. 1927 yılında, şimdi ergodik teorem olarak bilinen ve ortaya atmış olduğu en uzun ömürlü çalışması olan Dynamical Systems22 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. i yayınladı. Ergodik hipotezden edilmiş fiziksel sezinin ve matematiksel hesaplamayla kombine olması, en azından prensipte, istatistiksel mekaniğin temel sorununun çözümünü oluşturuyordu. Ergodik teori aynı zamanda dinamikten esinlenmeler de içerir.
Stephen Smale'in de büyük katkıları olmuştur. İlk katkısı at nalı haritası (ayrıntılı bilgi için bkz Horseshoe map) ile dinamik sistemlerde kayda değer çalışmalar yapmıştır. Ayrıca başkalarının pek çok kez baş vurduğu bir araştırma programı da yapmıştır.
1964 yılında Oleksandr Mykolaiovych Sharkovsky, kesintili (bkz discrete dynamical system) dinamik sistemlerin periyotları üstünde çalışması sonucu Sharkovsky teorisini geliştirmiştir. Teoremin çıkarımlarından birine göre, sayı doğrusundaki, kesintili bir dinamik sistem eğer üç adet periyot noktası barındırıyorsa diğer her periyotlarda da periyodik nokta bulundurmak zorundadır.

Dinamik bir sistem çok katlı bir uzay (lineer uzanan, M diye adlandırılan, gelişim/evrilen fonksiyonlar Φt kümesini içeren uzay)  katmanındaki noktanın tekrar o katmana (t  geçen zamanı ifade ederken, t ∈ T) dönüşünü gösteren bir harita olarak düşünülebilir. Fonksiyonlardaki lineerlik kavramı, kullanılan uygulamalara ve çok katlıların tiplerine göre değişiklik gösterir. T kümeleri için birden fazla  seçim olanağı olabilir. T gerçek sayılar kümesi olarak alındığında, dinamik sistem akışkan olarak nitelenebilir (bkz flow); eğer T sadece pozitif gerçek sayılar kümesi olarak alındığında, dinamik sistem yarı akışkan olarak nitelenir. T tam sayı kümesi olarak alındığında kaskat (cascade, şelale, ardışık kelimelerine karşılık gelir) ya da bir plan, sadece pozitif tam sayılar olarak alınırsa yarı kaskat olarak nitelendirilebilir.

Φt ile gösterilen gelişim fonksiyonu genelde hareket için yazılmış diferansiyel denklemin bir çözümüdür;

  
    
      
        
          
            
              x
              ˙
            
          
        
        =
        v
        (
        x
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle {\dot {x}}=v(x).\,}
  

Bu denklem, faz uzayında, x0 (herhangi bir ilk konum demektir)dan başlayıp x(t)'yi izleyen yörüngenin zamanının türevini verir (üstünde noktayla gösterilmiş, türev). v(x) ile gösterilen vektör alanı, Min bu alanın her noktasında (faz uzayının her noktasında) dinamik sistem için hız vektörünü oluşturduğu lineer bir fonksiyondur (Tabii ki, bu  hız vektörleri M faz uzayında/uzay katmanındaki herhangi bir vektör değil herhangi bir x noktası için TxM  ile gösterilen eğim uzayında bulunan vektörlerdir-eğim uzayından kasıt, eğimi oluşturan ögelerin meydana getirdiği uzaydır-). Verilen Φt lineer fonksiyonundan otonom bir vektör alanı türetilebilir.
v(x) için ne yüksek dereceli türevlere ne de zaman parametresini kullanmaya gerek vardır çünkü bu çokluklar sistemleri çok boyutlu uzayda açıkladığımız zaman ortadan kalkarlar. Adi diferansiyel denklemlerin dışında kalan diğer diferansiyel denklem türleri de gelişim kuralını ifade etmek için kullanılabilir:

  
    
      
        G
        (
        x
        ,
        
          
            
              x
              ˙
            
          
        
        )
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle G(x,{\dot {x}})=0\,}
  

denklemi kompleks karışıklıklardan dolayı ifade edilmesi güçleşen mekanik bir sistemin farklı bir gösterimine örnektir.

Φt gelişim fonksiyonunu anlatmak için genelde adi diferansiyel denklemler kullanılır, bu durumda M, sonlu olan, çok katlı uzay boyutunu gösterir.Dinamik sistemlerdeki pek çok kavram, sonsuz katmanlı uzaylara dek genişletilebilir. Örnek: Banach uzayları-ayrıntılı bilgi için bkz banach sapaces- tabii bu durumda kısmi diferansiyel denk

Diofantos (Grekçe: Διόφαντος ὁ Ἀλεξανδρεύς, romanize: Diofantos ho Aleksandreus; y. MS 200 ile 214 arasında doğdu; 84 yaş civarında, muhtemelen MS 284 ile 298 arasında öldü.) cebirin babası olarak tanımlanan, cebir denklemleri ve sayılar teorisi üzerine Arithmetika adlı eserin yazarı olan Yunan matematikçi. Değişkenleri sadece tam sayılar olan ve kendi adını taşıyan Diofantos denklemiyle de bilinir.
İskenderiyeli bir matematikçiydi ve çoğu artık kaybolmuş olan Arithmetica adı verilen bir kitap dizisinin yazarı idi. Metinleri cebirsel denklemleri çözmekle ilgilidir. Claude Gaspard Bachet de Méziriac'ın Diofantos'un Arithmetica baskısını okurken Pierre de Fermat, Diofantos tarafından ele alınan belirli bir denklemin çözümü olmadığı sonucuna vardı ve ayrıntıya girmeden kenar boşluğunda "bu önermenin gerçekten harika bir kanıtını" bulduğunu kaydetti. Bu anekdot, Fermat'nın Son Teoremi olarak anılır ve sayı teorisinde muazzam ilerlemelere yol açarak Diofantos denklemlerinin ("Diofantos geometrisi") ve Diofantos yaklaşımlarının incelenmesi, matematiksel araştırmanın önemli alanları olmaya devam ediyor. Diofantos, yaklaşık bir eşitliği ifade etmek için παρισότης (parisotes) terimini icat etti. Bu terim Latincede adaequalitas olarak çevrildi ve Pierre de Fermat tarafından fonksiyonlar için maksimumlar ve eğrilere teğet doğrular bulmak için geliştirilen yeterlilik tekniği haline geldi. Diofantos, kesirleri sayı olarak tanıyan ilk Yunan matematikçiydi; böylece katsayılar ve çözümler için pozitif rasyonel sayılara izin verdi. Modern kullanımda, Diofantos denklemleri genellikle tam sayı çözümleri aranan tam sayı katsayılı cebirsel denklemlerdir.

Diofantos'un hayatı hakkında maalesef oldukça az bilgi mevcuttur. Hangi dönemde yaşadığıyla ilgili yapılan çıkarımlar ancak 500 yıllık bir döneme indirgenebilmiştir. Kendisinin Poligon sayılarla ilgili çalışmasında, MÖ 2. yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli Hipsikles'ten bahsetmiş olmasının yanı sıra, MS 4. yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli Theon'un da Diofantos'tan alıntı yapmış olması, Diofantos'un MÖ 2. yüzyılla MS 4. yüzyıl arasında bir dönemde yaşamış olduğunu düşündürmüştür. Diofantos'un kaç yaşında öldüğüyle ilgili bilgiye ise, MS 5. yüzyılda yaşamış olan Metodorus'un, çeşitli matematik bilmecelerini derlediği, Yunan Antolojisi adlı eserinden ulaşıyoruz. Bu eserde Diofantos'un öldüğü yaş ile ilgili bilmece şöyledir: 

Diofantos hayatının 1/6'nda ergenliğe erişmiştir.
Hayatının 1/12'sini tamamladığında sakal bırakmaya başlamıştır.
Hayatının 1/7'sini tamamladığında evlenmiştir.
5 yıl sonra bir oğlu olmuştur.
Oğlu, Diofantos'un hayatının yarısı kadar yaşamıştır.
Oğlunun ölümünden 4 yıl sonra da Diofantos ölmüştür.
Eğer D Diofantos'un öldüğü yaşı belirtirse, bu bilmecenden aşağıdaki denklem türetilir:

  
    
      
        D
        =
        (
        1
        
          /
        
        6
        +
        1
        
          /
        
        7
        +
        1
        
          /
        
        12
        )
        D
        +
        5
        +
        (
        1
        
          /
        
        2
        )
        D
        +
        4
      
    
    {\displaystyle D=(1/6+1/7+1/12)D+5+(1/2)D+4}
  
.
Bu denklemin çözümü de Diofantos'un 84 yaşında öldüğü sonucunu verir.

Diofantos her ne kadar cebirin yaratıcısı olarak tanımlansa da Diofantos'un yaşadığı dönemdeki Yunan Matematikçiler, Antik Mısır cebirinden haberdardılar. Tek bilinmeyenli cebir problemleri ve çözümleri MÖ 1650 yılında yazılmış olan Rhind Papirüsü'nde de geçmektedir. Dolayısıyla Diofantos'un en önemli katkısı, kendisinden önce gelen matematikçilerin çalışmalarını bir arada toplayıp, bunların uygulama alanlarını genişletmesidir. Ayrıca bir diğer katkısı da matematiksel gösterimleri sadece semboller yardımıyla yapmış olmasıdır.

Arithmetika, Diofantos'un 13 cilten oluşan ve sadece 6 cildinin günümüze ulaşabildiği, yazarın opus magnum’udur. 19. yüzyılda yaşamış olan Matematik tarihçisi Hankel'in tanımlamasına göre, "Arithmetika 5 farklı kategoride 130 problemi içerir." Hankel ayrıca bu problemleri çözümlenişlerine göre iki gruba ayırır:

1) Tek çözümü olanlar (Determinate)
2) Genel çözümü olanlar (Indeterminate).
1. cilt tek çözümlü cebir problemlerini içerirken, 2, 3, 4 ve 5. ciltler genel çözümlü cebir problemlerini içerir. 6. cilt ise dik üçgenle ilgili aritmetik problemleri içerir. Diofantos Arithmetika'daki problemleri analitik bir şekilde, değişkenleri ve bilinmeyenleri semboller yardımıyla ifade etmiştir.
Diofantos'un ölümünden sonra Arithmetika ve diğer çalışmaları batı dünyasında (Avrupa'nın Karanlık Çağ'a girmesinden dolayı) unutulmuştur. Arithmetika'nın büyük bölümünün bugüne ulaşabilmesinin sebebi, Arap alimlerin bu eser üzerinde tafsilatlı bir şekilde çalışmasıdır.
Arithmetika'nın Latinceye ilk çevirisi Bombelli tarafından 1570 yılında yapılmış fakat basılmamıştır. Bununla birlikte Bombelli, Diophontos'un çalışmasının bir kısmını kendi cebir çalışmasında kullanmıştır. Arithmetika'nın en bilinen Latince çevirisi ise Bachet tarafından 1621 yılında yapılmıştır. Arithmetika'nın 1621 baskısı, Fermat'ın meşhur Son Teorem'ini yazmasından sonra daha da bir önem kazanmıştır.

Diofantos denklemi, çözümü tam sayı olan ve içindeki tüm değişkenlerin de tam sayı olduğu denklemlerdir. Diofantos bu denklemlerde çıkarma işlemi, bilinmeyen değişkenler ve sayının üs değişkenleri için semboller kullanmıştır. Bu denklemlere en basit örnek (modern sembollerle) aşağıdaki gibidir;

  
    
      
        a
        X
        =
        b
      
    
    {\displaystyle aX=b}
  

- a ve b tam katsayılar, X ise bir tam sayı bilinmeyendir.
İki değişkenli örnek:

  
    
      
        X
        +
        Y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle X+Y=1}
  

Bu eşitlikte her bir X değeri için tek bir Y çözümü vardır (
  
    
      
        Y
        =
        1
        −
        X
      
    
    {\displaystyle Y=1-X}
  
). Bu eşitliğin çözüm kümesi ise şudur:

Her X ∈ Z için (X, 1 − X)

Diofantos, Arithmetica dışında başka birkaç kitap daha yazdı, ancak çok azı hayatta kaldı. Diophontus'un diğer bilinen çalışmaları, Porizmler (Yunanca: Porismata) isimli bir eser ve çokgensel sayılar üzerine yazılmış olan başka bir eserdir. Çokgensel sayılar üzerine olan çalışmalarının bazı fragmanları bugüne ulaşmıştır fakat Porizmler isimli eseri tamamen kaybolmuştur.

Diofantos'un kendisi, The Porisms (veya Porismata) adlı lemmalardan oluşan bir esere atıfta bulunur, ancak bu kitap tamamen kaybolmuştur.
Porizmler adlı eser kaybolsa da, Diofantos Arithmetica’da bunlardan bahsettiği için orada bulunan üç lemmanın olduğunu biliyoruz. Bir lemma, iki rasyonel sayının küplerinin farkının diğer iki rasyonel sayının küplerinin toplamına eşit olduğunu belirtir, yani 
  
    
      
        a
        >
        b
      
    
    {\displaystyle a>b}
  
  olmak üzere herhangi bir 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 verildiğinde, hepsi pozitif ve rasyonel olan öyle 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ve 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 vardır ki aşağıdaki eşitliği sağlar:

a3 − b3 = c3 + d3.

Diofantos'un Pisagor ve Pisagorcular için büyük ilgi gören bir konu olan çokgensel (poligonal) sayılar üzerine de yazdığı bilinmektedir. Çokgensel sayılarla ilgili bir kitabının parçaları mevcuttur.
Preliminaries to the Geometric Elements adlı bir kitap, geleneksel olarak İskenderiyeli Heron'a atfedilmiştir. Son zamanlarda, Heron'a atıfta bulunmanın yanlış olduğunu ve gerçek yazarın Diofantos olduğunu öne süren Wilbur Knorr tarafından incelenmiştir.

Diofantos'un çalışmaları tarihte büyük bir etkiye sahipti. Arithmetica’nın baskıları on altıncı yüzyılın sonlarında ve 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'da cebirin gelişimi üzerinde derin bir etki yaptı. Diofantos ve eserleri de Arap matematiğini etkiledi ve Arap matematikçiler arasında büyük ün kazandı. Diofantos'un çalışması cebir üzerine çalışmak için bir temel oluşturdu ve aslında ileri matematiğin çoğu cebire dayanmaktadır. Hindistan'ı ne kadar etkilediği tartışma konusudur.
Diofantos genellikle "cebirin babası" olarak adlandırılır çünkü sayı teorisine, matematiksel gösterime büyük katkıda bulunmuştur ve Arithmetica senkoplu gösterimin bilinen en eski kullanımını içermektedir.

Günümüzde, Diofantos analizi, denklemler için tam sayı çözümlerinin arandığı çalışma alanıdır ve Diofantos denklemleri, yalnızca tam sayı çözümlerinin arandığı tam sayı katsayılı polinom denklemleridir. Belirli bir Diofantos denkleminin çözülebilir olup olmadığını söylemek genellikle oldukça zordur. Arithmetica’daki problemlerin çoğu ikinci dereceden denklemlere dönüşür. Diofantos, 3 farklı ikinci dereceden denklem tipini ele aldı: ax2 + bx = c, ax2 = bx + c, and ax2 + c = bx. İkinci dereceden denklemlerle ilgili bugün tek bir durum varken Diofantos'un üç durumu (yukarıdaki üç durum) olmasının nedeni, sıfır fikrine sahip olmaması ve verilen 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
, 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 sayılarının her birinde pozitif olduğunu düşünerek negatif katsayılardan kaçınmasıdır. Diofantos her zaman rasyonel bir çözümden memnundu ve tam sayıya ihtiyaç duymuyordu, bu da kesirleri problemlerine çözüm olarak kabul ettiği anlamına geliyordu. Diofantos, negatif veya irrasyonel karekök çözümlerini "yararsız", "anlamsız" ve hatta "saçma" olarak değerlendirdi. Spesifik bir örnek vermek gerekirse, 4 = 4x + 20 denklemini 'absurd' olarak adlandırır çünkü bu x için negatif bir çözüm değerine yol açar. İkinci dereceden bir denklemde aradığı tek sonuç bir çözümdü. Diofantos'un ikinci dereceden bir denklemin iki çözümü olabileceğini bile fark ettiğini gösteren hiçbir kanıt yoktur. Eşzamanlı ikinci dereceden denklemleri de düşünmüştür.

Di

Diofantos denklemi diğer bir adıyla Diophantine denklemleri adını M.S. 3. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Antik Yunan matematikçilerden Diofantos'dan alan değişkenleri ve katsayıları tam sayılar olan denklemlerdir. Diofantos Arithmetika adlı sadece 6 cildi günümüze ulaşan çalışmasında 130 denkleme (bugün Diofantos denklemleri olarak adlandırılan) ve bunların çözümlerine yer vermiştir.

Basit doğrusal Diofantos denklemine örnekler aşağıdaki gibi verilebilinir;

Örnek 1.1

  
    
      
        x
        +
        y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle x+y=1}
  

Bu eşitlikte her bir x değeri için tek bir y çözümü vardır (
  
    
      
        y
        =
        1
        −
        x
      
    
    {\displaystyle y=1-x}
  
).
Bu eşitliğin çözüm kümesi;

(X, 1 − X) şeklindedir her X ∈ Z için
Örnek 1.2

  
    
      
        x
        +
        2
        y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle x+2y=1}
  

Bu defa x'in herhangi bir tam sayı olamayacağı fakat sadece tek sayı olabileceği görülüyor (
  
    
      
        x
        =
        1
        −
        2
        y
      
    
    {\displaystyle x=1-2y}
  
). 
Bu eşitliğin çözüm kümesi;

(1-2y, y) şeklindedir her y ∈ Z için
Örnek 1.3

  
    
      
        3
        x
        +
        6
        y
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 3x+6y=1}
  

Bu eşitliğin çözüm kümesi boş kümedir. Her 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 tam sayı seçimi için bu denklemin sol tarafı her zaman 3'ün katı olduğu halde sağ tarafı hiçbir zaman 3'ün katı olamaz.

Genel doğrusal Diofantos denklemi

  
    
      
        a
        x
        +
        b
        y
        =
        c
      
    
    {\displaystyle ax+by=c}
  
  Şeklindedir. Burada a, b ve c tam katsayılar 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 tam sayı değişkenlerdir.

Genel bir örnek Pisagor denklemidir (Bakınız; Pisagor teoremi )

Örnek 2.1.1

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        =
        
          z
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}=z^{2}\,}
  
  Burada 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ,
        z
      
    
    {\displaystyle x,y,z}
  
 tam sayıları dik üçgenin kenar uzunluklarını da temsil ettiği için Pisagor üçlemi olarak da adlandırılır.

(Bakınız; Fermat'nın son teoremi )

Örnek 2.2.1

  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}\,}
  
, n > 2  Bu eşitliğin 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ,
        z
      
    
    {\displaystyle x,y,z}
  
 tam sayı değişkenlerinden en az birinin 0 olması durumu dışında çözümü yoktur.

Bakınız Pell denklemi
Bu denklem adını 17. yüzyıl İngiliz Matematikçi John Pell'den alır. 

Örnek 2.3.1

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        −
        n
        
          y
          
            2
          
        
        =
        1
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}-ny^{2}=1\,}
  
, n>0 ve n tam sayısı tam kare değildir

Özel

Genel
"Diophantine Equation". 30 Ekim 2012 tarihinde http://mathworld.wolfram.com/DiophantineEquation2ndPowers.html 11 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden
"Diophantine Equation". 30 Ekim 2012 tarihinde http://planetmath.org/encyclopedia/DiophantineEquation.html 8 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden
"Diophantine Equation". 30 Ekim 2012 tarihinde http://www.math.umass.edu/~gunnells/talks/abc.pdf 15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden

Disiplinlerarasılık, iki ya da daha fazla akademik disiplinin bir akitivitede birleştirilmesine denir. Örnek olarak araştırma projeleri verilebilir. Sosyoloji, antropoloji, psikoloji ve iktisat gibi çeşitli alanlardan gelen bilgi birikiminden yararlanır. Bu kavram, yeni ihtiyaçlar ve meslekler ortaya çıktıkça, akademik disiplinler veya düşünce okulları arasındaki geleneksel sınırları aşan kurumsal bir birim olan "disiplinlerarası alan" ile doğrudan ilişkilidir. Bir güç santralinin, cep telefonunun veya benzeri projelerin geliştirilmesi birden fazla uzmanlık alanının entegrasyonunu gerektirdiğinden, büyük mühendislik ekipleri doğası gereği genellikle disiplinlerarasıdır. Bununla birlikte, "disiplinlerarası" terimi bazen yalnızca akademik ortamlarla sınırlı bir kavram olarak değerlendirilir.
Disiplinlerarası terimi, eğitim ve öğretim pedagojilerinde, yerleşik birkaç disiplinin veya geleneksel çalışma alanının yöntem ve öngörülerini kullanan çalışmaları tanımlamak için uygulanır. Disiplinlerarasılık; ortak bir görev doğrultusunda araştırmacıları, öğrencileri ve öğretmenleri; çeşitli akademik düşünce okullarını, meslekleri veya teknolojileri birbirine bağlama ve bütünleştirme hedefinde bir araya getirir. HIV/AIDS epidemiyolojisi veya küresel ısınma gibi karmaşık sorunların çözümü, çeşitli disiplinlerin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını zorunlu kılar. Disiplinlerarası yaklaşım, konunun araştırma kurumlarının geleneksel disiplin yapısı içinde ihmal edildiği veya yanlış temsil edildiği düşünüldüğü durumlarda (örneğin kadın çalışmaları veya etnik alan çalışmaları) uygulanabilir. Benzer şekilde disiplinlerarasılık, yalnızca iki veya daha fazla alanın perspektiflerinin birleştirilmesiyle kavranabilecek karmaşık konulara da tatbik edilir.
"Disiplinlerarası" sıfatı, eğitim çevrelerinde en sık; iki veya daha fazla disiplinden araştırmacıların yaklaşımlarını bir araya getirip mevcut soruna daha uygun hale getirecek şekilde dönüştürdükleri durumlar için kullanılır. Bu durum, öğrencilerin belirli bir konuyu birden fazla geleneksel disiplin açısından anlamalarının beklendiği, ekip tarafından verilen dersleri de kapsamaktadır. Disiplinlerarası eğitim bilişsel esnekliği teşvik eder ve öğrencileri, çoklu alanlardan gelen bilgileri sentezleyerek gerçek dünyadaki karmaşık sorunlarla başa çıkmaya hazırlar. Bu yaklaşım; aktif öğrenme, eleştirel düşünme ve problem çözme becerilerini vurgulayarak, öğrencileri giderek daha bağlantılı hale gelen bir dünyada ihtiyaç duyulan adaptasyon yeteneğiyle donatır. Örneğin, arazi kullanımı konusu; biyoloji, kimya, iktisat, coğrafya ve siyaset gibi farklı disiplinler tarafından incelendiğinde farklı boyutlarıyla ortaya çıkabilmektedir.

"Disiplinlerarası" ve "disiplinlerarasılık" terimleri sıklıkla 20. yüzyıla özgü kavramlar olarak görülse de, bu yaklaşımın kökenleri antik döneme, özellikle de Yunan felsefesine kadar uzanmaktadır. Julie Thompson Klein, bu kavramların kökenlerinin modern söylemde yankı bulan "birleşik bilim, genel bilgi, sentez ve bilginin bütünleşmesi" gibi bir dizi fikre dayandığını belirtmektedir. Giles Gunn ise Yunan tarihçi ve oyun yazarlarının, ele aldıkları konuları daha derinlemesine kavrayabilmek adına tıp veya felsefe gibi farklı bilgi alanlarından unsurlar ödünç aldıklarını ifade eder. Roma yollarının inşası; arazi ölçümü (haritacılık), malzeme bilimi, lojistik ve diğer birçok disiplinde uzmanlaşmış kişilerin ortak çalışmasını gerektirmiştir. Kapsamlı her hümanist proje doğası gereği disiplinlerarasılık barındırır; tarih bunun pek çok örneğiyle doludur. Örneğin, 17. yüzyılda Gottfried Wilhelm Leibniz'in evrensel bir adalet sistemi kurma girişimi; dilbilim, iktisat, yönetim, etik, hukuk felsefesi, siyaset ve hatta sinoloji (Çin çalışmaları) gibi alanların bir arada kullanılmasını zorunlu kılmıştır.
Disiplinlerarası programlar zaman zaman, geleneksel disiplinlerin önemli bir sorunu ele almakta yetersiz kaldığı veya isteksiz olduğu yönündeki ortak kanıdan doğar. Örneğin, antropoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilim disiplinleri, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde teknolojinin toplumsal analizine sınırlı bir ilgi göstermiştir. Bu durumun bir sonucu olarak, teknoloji alanına ilgi duyan pek çok sosyal bilimci; genellikle çeşitli disiplinlerden akademisyenlerin bir araya geldiği "bilim, teknoloji ve toplum" programlarına dahil olmuştur. Benzer şekilde, iki veya daha fazla disiplinin yöntemlerini birleştirilmeksizin incelenmesi mümkün olmayan nanoteknoloji gibi yeni araştırma alanları da bu tür programların oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Kuantum fiziği ile bilgisayar biliminin bir sentezi olan kuantum bilgi işleme ve moleküler biyoloji ile bilgisayar bilimini birleştiren biyoinformatik bu durumun başlıca örnekleridir. Bir araştırma alanı olarak sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarda analiz ve sentez gerektiren problemlerle ilgilenmekte olup, sıklıkla sosyal ve doğa bilimlerinin entegrasyonunu gerektirir. Ayrıca disiplinlerarası araştırmalar, hastalıklara yönelik optimal çözümlerin geliştirilmesi gibi sağlık bilimleri çalışmalarında da kilit bir rol oynamaktadır. Bazı yükseköğretim kurumları Disiplinlerarası Çalışmalar alanında akredite derece programları sunmaktadır.
Diğer bir açıdan disiplinlerarasılık, aşırı uzmanlaşmanın ve "bilgi siloları" içerisindeki soyutlanmanın olumsuz etkilerine karşı bir çözüm yolu olarak değerlendirilmektedir. Ancak bazı görüşlere göre disiplinlerarasılık, mevcudiyetini tamamen belirli bir alanda derinleşen uzmanlara borçludur; zira uzmanlar olmaksızın disiplinlerarası çalışanların faydalanabileceği bir bilgi birikimi veya danışabileceği bilirkişiler olmayacaktır. Bazı düşünürler ise disiplinlerarasılığın odağına disiplinleri aşma gerekliliğini koyarak, aşırı uzmanlaşmayı hem epistemolojik hem de politik açıdan sorunlu bulmaktadır. Disiplinlerarası iş birliği veya araştırmalar sorunlara yeni çözümler sunduğunda, elde edilen bulgular ilgili tüm disiplinlere geri bildirim sağlayarak bu alanları zenginleştirir. Bu nedenle, disiplin uzmanları ile disiplinlerarası araştırmacılar birbirlerini tamamlayan bir ilişki içerisinde görülebilirler.

Diş hekimliği ağız boşluğunun dentisyonu ve oral mukozasının yanı sıra başta maksillofasiyal (çene ve yüze ait) bölge olmak üzere çevresindeki ve ilişkili dokuların ve yapıların hastalıklarını, rahatsızlıklarını ve bozukluklarını çalışan, teşhis eden, önleyen ve tedavi eden tıp dalıdır. Halk arasında sadece dişlerle ilişkilendirilmesine rağmen diş hekimliğinin alanı dişlerle sınırlı olmayıp temporomandibular eklem ve diğer destekleyici kas, lenf, sinir, damar ve anatomik yapılar da dahil olmak üzere kraniyofasiyal kompleksin diğer elemanlarını da barındırır.
Belirli kaynaklarda, diş hekimliği ve bir tıpta uzmanlık dalı olan stomatoloji (ağız hastalıkları ve rahatsızlıkları ile ilgilenen bilim dalı) birbirlerinin yerine kullanıldığından stomatoloji teriminin artık büyük ölçüde kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
Diş tedavileri, genellikle diş hekimi ve diş hekimi asistanı tarafından yürütülür. Diş hekimi asistanı, diş hijyenisti, diş teknisyeni, diş terapisti, veteriner diş hekimliği, estetik diş hekimliği, geriatrik diş hekimliği, ortodonti, protetik, endodonti de diş hekimliği alt dalıdır. Diş hekimlerinin çoğu özel muayenehanelerde, ağız ve diş sağlığı merkezlerinde veya devlet hastanelerinde çalışmaktadır.
Diş hekimliği tarihi, insanlık ve medeniyet tarihi kadar eskidir. Erken Harappa dönemine ait İndus Vadisi Medeniyeti'nin (MÖ 3300) kalıntıları arasında 9.000 yıl öncesine tarihlenen delinmiş dişler bulunmuştur. Diş cerrahisinin tıptaki ilk uzmanlık alanı olduğu düşünülmektedir.

John M. Harris, Ohio, Bainbridge'de dünyanın ilk dişhekimliği okulunu açtı ve diş hekimliğinin bir sağlık mesleği olarak yerleşmesine yardımcı oldu. Okul 21 Şubat 1828'de açıldı ve bugün bir Harris diş müzesidir. İlk dişhekimliği fakültesi, Baltimore Diş Cerrahisi Koleji, 1840 yılında Baltimore, Maryland, ABD'de açıldı.

Türkiye'de diş hekimliği mesleğini icra edebilmek için kişinin bir diş hekimliği fakültesinde öğrenim görmesi gerekmektedir. Her yıl ÖSYM tarafından düzenlenen üniversite sınavlarına girerek başarılı olan kişi tercih ettiği bir diş hekimliği fakültesine girmeye hak kazanır. Her yıl artmakla birlikte 2018 yılında Türkiye'de 63 tanesi Devlet Üniversitesi ve 23 tanesi Özel Üniversite bünyesinde olmak üzere 86 adet diş hekimliği fakültesi vardır.
Diş hekimliği fakültelerinde 1964 yılı itibarıyla eğitim süresi 5 yıldır ve alınan dersler temel tıp bilimleri ve klinik bilimler olmak üzere ikiye ayrılabilir. Temel tıp bilimleri; Anatomi, Fizyoloji, Histoloji, Embriyoloji, Patoloji, Biyokimya, Biyoloji ve Genetik, Mikrobiyoloji ve Farmakoloji olarak sıralanırken klinik bilimler arasında Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, Oral Diagnoz ve Radyoloji, Pedodonti, Endodonti, Restoratif Diş Tedavisi, Ortodonti, Periodontoloji, Protetik Diş Tedavisi sayılabilir. Eğitimin ilk 3 senesinde preklinik eğitim verilmekte olup son 2 sene klinik eğitimlere başlanır. 5 sene sonunda başarılı olan kişi diş hekimi unvanını alır.
Yabancı dil şartını sağlayan diş hekimleri isterlerse 2012 itibarıyla her yıl ÖSYM tarafından Eylül ayında düzenlenen ve 120 sorudan oluşan DUS'a (Dişte Uzmanlık Sınavına) girerek uzman diş hekimi olabilirler. 2018 yılında eklenen Oral Patoloji uzmanlık alanı ile birlikte diş hekimliğinde toplam 9 adet uzmanlık alanı bulunmaktadır ve bu uzmanlık alanları ve eğitim süreleri aşağıdaki gibidir.

Diş anatomisi
İnsan dişi

Doğa bilimleri veya tabii ilimler, gözlem ve deneylerden elde edilen ampirik kanıtlara dayalı olarak doğal olayların tanımlanması, anlaşılması ve tahmin edilmesiyle ilgilenen bilim dallarından biridir. Akran değerlendirmesi ve bulguların tekrarlanabilirliği gibi mekanizmalar, bilimsel ilerlemelerin geçerliliğini sağlamaya çalışmak için kullanılır.
Doğa bilimleri iki ana dala ayrılabilir: yaşam bilimleri ve fizik bilimleri. Yaşam bilimi alternatif olarak biyoloji olarak bilinir ve fizik bilimi alt dallara ayrılır: fizik, kimya, yer bilimleri ve astronomi. Doğa bilimlerinin bu dalları daha da özelleşmiş dallara (alanlar olarak da bilinir) ayrılabilir. Deneysel bilimler olarak doğa bilimleri, matematik ve mantık gibi formal bilimlerin araçlarını kullanır ve doğa hakkındaki bilgileri "doğa yasalarının" açık ifadeleri olarak açıklanabilecek ölçümlere dönüştürür.
Modern doğa bilimi, doğa felsefesine yönelik daha klasik yaklaşımların yerini almıştır. Galileo, Kepler, Descartes, Bacon ve Newton daha matematiksel ve daha deneysel yaklaşımları metodik bir şekilde kullanmanın faydalarını tartışmışlardır. Yine de, genellikle göz ardı edilen felsefi perspektifler, konjektürler ve ön kabuller doğa bilimlerinde gerekli olmaya devam etmektedir. Keşif bilimi de dahil olmak üzere sistematik veri toplama, 16. yüzyılda bitkilerin, hayvanların, minerallerin vb. tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla ortaya çıkan doğa tarihinin yerini almıştır. Günümüzde "doğa tarihi" popüler kitlelere yönelik gözlemsel açıklamaları akla getirmektedir.

Bilim felsefecileri, Karl Popper'ın tartışmalı yanlışlanabilirlik kriteri de dahil olmak üzere, bilimsel çabaları bilimsel olmayanlardan ayırt etmelerine yardımcı olacak çeşitli kriterler önermişlerdir. Geçerlilik, doğruluk ve akran değerlendirmesi ve bulguların tekrarlanabilirliği gibi kalite kontrolü, günümüzün küresel bilim camiasında en çok saygı duyulan kriterler arasındadır.
Doğa bilimlerinde, imkansızlık iddiaları, tartışılamayacak derecede kanıtlanmış olarak kabul edilmek yerine, ezici bir olasılıkla kabul görmeye başlar. Bu güçlü kabulün temelinde, bir şeyin gerçekleşmediğine dair kapsamlı kanıtların, varsayımları mantıksal olarak bir şeyin imkansız olduğu sonucuna götüren, tahminlerde bulunmada çok başarılı olan temel bir teori ile birleşmesi yatar. Doğa bilimlerinde bir imkansızlık iddiası asla kesin olarak kanıtlanamazken, tek bir karşı örneğin gözlemlenmesiyle çürütülebilir. Böyle bir karşı örnek, imkansızlığı ima eden teorinin altında yatan varsayımların yeniden incelenmesini gerektirecektir.

Bu alan, canlı organizmalarla ilgili olguları inceleyen çeşitli disiplinleri kapsar. Çalışma ölçeği, alt bileşen biyofizikten karmaşık ekolojilere kadar değişebilir. Biyoloji, organizmaların özellikleri, sınıflandırılması ve davranışlarının yanı sıra türlerin nasıl oluştuğu ve birbirleriyle ve çevreyle olan etkileşimleriyle ilgilenir.
Biyolojinin botanik, zooloji ve tıp alanları uygarlığın ilk dönemlerine kadar uzanırken, mikrobiyoloji 17. yüzyılda mikroskobun icadıyla ortaya çıkmıştır. Ancak biyolojinin birleşik bir bilim haline gelmesi 19. yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. Bilim insanları tüm canlılar arasındaki ortak noktaları keşfettikten sonra, bunların en iyi şekilde bir bütün olarak incelenebileceğine karar verildi.
Biyolojideki bazı önemli gelişmeler genetiğin keşfi, doğal seçilim yoluyla evrim, hastalıkların mikrop teorisi ve kimya ve fizik tekniklerinin hücre veya organik molekül düzeyinde uygulanmasıdır.
Modern biyoloji, organizma türüne ve incelenen ölçeğe göre alt disiplinlere ayrılır. Moleküler biyoloji yaşamın temel kimyasını incelerken, hücresel biyoloji tüm yaşamın temel yapı taşı olan hücrenin incelenmesidir. Daha yüksek bir seviyede, anatomi ve fizyoloji bir organizmanın iç yapılarına ve işlevlerine bakarken, ekoloji çeşitli organizmaların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğuna bakar.

Yer bilimleri; jeoloji, coğrafya, jeofizik, jeokimya, klimatoloji, buzul bilimi, hidroloji, meteoroloji ve oşinografi dahil olmak üzere Dünya gezegeniyle ilgili bilimler için kullanılan geniş kapsamlı bir terimdir.
Madencilik ve değerli taşlar uygarlık tarihi boyunca insanların ilgi alanı olmuş olsa da ilgili ekonomik jeoloji ve mineraloji bilimlerinin gelişimi 18. yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. Yeryüzü çalışmaları, özellikle de paleontoloji, 19. yüzyılda çiçek açmıştır. Jeofizik gibi diğer disiplinlerin 20. yüzyılda büyümesi, 1960'larda levha tektoniği teorisinin gelişmesine yol açmış ve bu da evrim teorisinin biyoloji üzerinde yarattığı etkiye benzer bir etkiyi yer bilimleri üzerinde yaratmıştır. Günümüzde yer bilimleri petrol ve mineral kaynakları, iklim araştırmaları ve çevresel değerlendirme ve iyileştirme ile yakından bağlantılıdır.

Bazen yer bilimleri ile birlikte düşünülse de kavram, teknik ve uygulamalarının bağımsız gelişimi ve kanatları altında çok çeşitli alt disiplinler barındırması nedeniyle atmosfer bilimi de ayrı bir doğa bilimi dalı olarak kabul edilmektedir. Bu alan, yer seviyesinden uzayın sınırına kadar atmosferin farklı katmanlarının özelliklerini inceler. Çalışmanın zaman ölçeği de günden yüzyıla kadar değişir. Bazen bu alan, dünya dışındaki gezegenlerdeki iklim modellerinin incelenmesini de içerir.

Okyanuslarla ilgili ciddi çalışmalar 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar olan dönemde başlamıştır. Bir doğa bilimi alanı olarak nispeten gençtir, ancak bağımsız programlar bu konuda uzmanlıklar sunmaktadır. Alanın yer bilimleri, disiplinler arası bilimler veya kendi başına ayrı bir alan olarak kategorize edilmesi konusunda bazı tartışmalar devam etse de, alandaki modern çalışanların çoğu, kendi paradigmaları ve uygulamaları olacak şekilde olgunlaştığı konusunda hemfikirdir.

Gezegen bilimi veya planetoloji, Dünya gibi karasal gezegenleri ve gaz devleri gibi diğer gezegen türlerini ve uydular, asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi diğer gök cisimlerini içeren gezegenlerin bilimsel çalışmasıdır. Bu büyük ölçüde Güneş Sistemi'ni içerir, ancak son zamanlarda ötegezegenlere, özellikle de karasal ötegezegenlere doğru genişlemeye başlamıştır. Mikrometeoroidlerden gaz devlerine kadar uzanan çeşitli nesneleri, bileşimlerini, hareketlerini, oluşumlarını, birbirleriyle ilişkilerini ve geçmişlerini belirlemek amacıyla araştırır. Gezegen bilimi, astronomi ve yer bilimlerinden kaynaklanan ve şu anda gezegen jeolojisi, kozmokimya, atmosfer bilimi, fizik, oşinografi, hidroloji, teorik gezegenoloji, buzul bilimi ve ötegezegenoloji gibi çok sayıda alanı kapsayan disiplinler arası bir alandır. İlgili alanlar, Güneş'in Güneş Sistemi'ndeki cisimler üzerindeki etkisini inceleyen uzay fiziği ve astrobiyolojiyi kapsamaktadır.
Gezegen bilimi birbiriyle bağlantılı gözlemsel ve teorik dallardan oluşur. Gözlemsel araştırma, öncelikle uzaktan algılamayı kullanan robotik uzay aracı misyonları aracılığıyla uzay keşfi ve Dünya merkezli laboratuvarlarda yürütülen karşılaştırmalı deneysel çalışmaların bir kombinasyonunu gerektirir. Teorik yönü ise kapsamlı matematiksel modelleme ve bilgisayar simülasyonunu içerir.
Gezegen bilimciler genellikle üniversitelerin astronomi, fizik veya yer bilimleri bölümlerinde veya araştırma merkezlerinde yer alırlar. Bununla birlikte, dünya çapında özel gezegen bilimi enstitüleri de vardır. Genel olarak, gezegen bilimi alanında kariyer yapmak isteyen kişiler yer bilimleri, astronomi, astrofizik, jeofizik veya fizik alanlarından birinde yüksek lisans düzeyinde eğitim alırlar. Daha sonra araştırmalarını gezegen bilimi disiplini içinde yoğunlaştırırlar. Her yıl büyük konferanslar düzenlenir ve çok sayıda hakemli dergi gezegen bilimindeki çeşitli araştırma ilgi alanlarına hitap eder. Bazı gezegen bilimciler özel araştırma merkezleri tarafından istihdam edilir ve sıklıkla ortak araştırma girişimlerinde bulunurlar.

Maddenin atomik ve moleküler ölçekteki bilimsel çalışmasını oluşturan kimya, öncelikle gazlar, moleküller, kristaller ve metaller gibi atom koleksiyonlarıyla ilgilenir. Bu materyallerin bileşimi, istatistiksel özellikleri, dönüşümleri ve reaksiyonları incelenir. Kimya ayrıca, daha büyük ölçekli uygulamalarda kullanılmak üzere tek tek atomların ve moleküllerin özelliklerini ve etkileşimlerini anlamayı da içerir.
Kimyasal süreçlerin çoğu, malzemelerin manipülasyonu için bir dizi (genellikle iyi test edilmiş) teknik ve altta yatan süreçlerin anlaşılması kullanılarak doğrudan bir laboratuvarda incelenebilir. Kimya, diğer doğa bilimlerini birbirine bağlamadaki rolü nedeniyle genellikle "merkezi bilim" olarak adlandırılır.
Kimyadaki ilk deneylerin kökleri, mistisizm ile fiziksel deneyleri birleştiren bir inançlar bütünü olan simya sistemine dayanıyordu. Kimya bilimi, gazları keşfeden Robert Boyle ve kütlenin korunumu teorisini geliştiren Antoine Lavoisier'in çalışmalarıyla gelişmeye başladı.
Kimyasal elementlerin keşfi ve atom teorisi bu bilimi sistematik hale getirmeye başladı ve araştırmacılar maddenin halleri, iyonlar, kimyasal bağlar ve kimyasal reaksiyonlar hakkında temel bir anlayış geliştirdiler. Bu bilimin başarısı, şu anda dünya ekonomisinde önemli bir rol oynayan tamamlayıcı bir kimya endüstrisine yol açtı.

Fizik, evrenin temel bileşenlerinin, birbirleri üzerinde uyguladıkları kuvvetlerin ve etkileşimlerin ve bu etkileşimlerin ürettiği sonuçların incelenmesini içerir. Genel olarak, fizik temel bilim olarak kabul edilir, çünkü diğer tüm doğa bilimleri bu alanın ilke ve yasalarını kullanır ve bunlara uyar. Fizik, ilkeleri formüle etmek ve nicelleştirmek için mantıksal çerçeve olarak büyük ölçüde matematiğe dayanır.
Evrenin ilkelerinin incelenmesi uzun bir geçmişe sahiptir ve büyük ölçüde doğrudan gözlem ve deneylerden kaynaklanmaktadır. Evreni yöneten yasalara ilişkin teorilerin formülasyonu, çok erken dönemlerden itibaren fizik çalışmalarının merkezinde yer almış, felsefe giderek yerini doğrulama kaynağı olarak sistematik, nicel deneysel testlere ve gözleme bırakmıştır. Fizikteki önemli tarihsel gelişmeler arasında Isaac Newton'un evrensel çekim teorisi ve klasik m

Doğal sayılar, 
  
    
      
        {
        0
        ,
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        ,
        5
        ,
        6
        ,
        7
        ,
        .
        .
        .
        }
      
    
    {\displaystyle \{0,1,2,3,4,5,6,7,...\}}
  
 şeklinde sıralanan tam sayılardır ve kimi tanımlamalara göre 0 sayısını bu kümeye dâhil etmez. Aralarında standart ISO 80000-2'nin de bulunduğu bazı tanımlar doğal sayıları 0 ile başlatır ve bu durum negatif olmayan tam sayılar için 0, 1, 2, 3, ... şeklinde bir karşılık bulurken, bazı tanımlamalar 1 ile başlamakta ve bu da pozitif tam sayılar için 1, 2, 3, ... şeklinde bir eşlenik oluşturur. Doğal sayıları sıfır olmadan ele alan metinlerde, sıfırın da dâhil edildiği doğal sayılar bazen tam sayılar olarak adlandırılırken diğer bazı metinlerde bu terim, negatif tam sayılar da dâhil olmak üzere tam sayılar için kullanılmaktadır. Özellikle ilkokul seviyesindeki eğitimde, doğal sayılar, negatif tam sayıları ve sıfırı dışlamak ve saymanın ayrık yapısını, gerçek sayıların bir karakteristiği olan ölçümün sürekliliğiyle karşıtlık oluşturmak amacıyla sayma sayıları olarak adlandırılabilir.
Doğal sayılar, "masa üzerindeki bozuk paraların sayısı 'altıdır'" şeklindeki ifadelerde sayma amaçlı kullanıldığında, kardinal sayı olarak adlandırılan bir işlevi üstlenirler. Bunun yanı sıra, "bu şehir, ülke çapındaki 'üçüncü' en büyük şehirdir" şeklindeki ifadelerde sıralama amaçlı kullanıldıklarında ise, sıral sayı olarak adlandırılan farklı bir işlevi yerine getirirler. Zaman zaman doğal sayılar, matematiksel anlamda sayısal özelliklere sahip olmayan, spor dallarındaki forma numaraları gibi, nominal sayı olarak adlandırılan etiketleme amaçları için de tercih edilirler.
Doğal sayılar, genellikle N sembolü ile gösterilen bir kümeyi teşkil ederler. Bu sayılar kümesi, doğal sayılar kümesinin ardışık genişlemeleriyle birçok farklı sayı kümesinin inşasına olanak sağlar: tamsayılar, doğal sayılar kümesine, henüz dâhil edilmemişse bir toplama birimi olan 0 ve her bir sıfırdan farklı doğal sayı n için tanımlanan bir toplamının tersi −n ekleyerek oluşturulur; rasyonel sayılar, her bir sıfırdan farklı tam sayı n için bir çarpma tersi 
  
    
      
        1
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle 1/n}
  
 ekleyerek ve bu terslerin tam sayılar ile çarpımını da içerecek şekilde genişletilir; reel sayılar, rasyonel sayıların limitlerine ulaşan Cauchy dizileri ile zenginleştirilerek elde edilir; karmaşık sayılar, reel sayılara eklenen bir −1'in karekökü ve bu karekökün toplamları ile çarpımları ile genişletilir; ve bu süreç böyle devam eder. Bu ardışık genişletme serisi, doğal sayıların diğer sayı sistemlerine kanonik bir şekilde gömülmesini sağlar.
Doğal sayılara ait özellikler, örneğin bölünebilirlik ve asal sayı dağılımı gibi konular, sayılar teorisi disiplininde ele alınmaktadır. Sayma ve sıralamaya dair meseleler, bölüntü ve enumeratif kombinatorik yöntemler gibi konular, kombinatorik çalışma alanında detaylı bir şekilde incelenmektedir.

Doğal sayıların gösterimi konusunda en temel yöntemlerden biri, parmakla sayma metoduyla parmakların kullanılmasıdır. Nesne başına bir çizik işareti eklemek de benzer şekilde ilkel bir yöntem olarak kabul edilir. İlerleyen zamanlarda, bir nesneler topluluğu, bir işareti silip topluluktan bir nesneyi ayırarak eşitlik, fazlalık veya eksiklik yönünden değerlendirilebilir.
Sayıları ifade etmek amacıyla rakamların kullanılması, soyutlama noktasında önemli bir ilerleme olarak görülür. Bu yaklaşım, büyük sayıların kaydedilmesi için sistemlerin oluşturulmasına imkan tanımıştır. Antik Mısır uygarlığı, 1, 10 ve 1 milyonu aşkın değerlere kadar olan 10'un katları için özgün hiyeroglifler barındıran kapsamlı bir sayı sistemi geliştirmiştir. Paris'teki Louvre müzesinde sergilenen ve MÖ 1500 yıllarına tarihlenen bir Karnak taş oyması, 276 sayısını iki yüz, yedi on ve altı birim olarak temsil ederken, 4,622 sayısı için de benzer bir gösterim kullanılmıştır. Babil uygarlığı ise, 1 ve 10 için özel semboller kullanılarak kurulan ve altmışlık bir tabana dayanan bir basamak sistemine sahipti; bu sistemde altmış için kullanılan sembol, bir için kullanılan sembolle aynıydı ve değeri bağlamdan çıkarılabiliyordu.
0 sayısının, kendi özgün sayısal simgesiyle birlikte bir sayı olarak değerlendirilmesi fikrinin ortaya çıkışı, nispeten daha geç bir gelişmedir. Basamak notasyonunda bir 0 rakamının kullanımı (diğer sayılar içinde) MÖ 700'lere dayanır ve bu uygulama Babilliler tarafından benimsenmiştir; bu basamak, sayının en son sembolü olacaksa kullanılmamıştır. Olmek ve Maya uygarlığı MÖ 1. yüzyılda 0'ı bağımsız bir sayı olarak kullanmışlardır, fakat bu kullanım Mezoamerika dışına yayılmamıştır. Modern dönemde bir 0 sayısal işaretinin kullanımı MS 628 yılında Hint matematikçi Brahmagupta ile başlamıştır. Ancak, 0 sayısı, MS 525 yılında Dionysius Exiguus ile başlayarak, Orta Çağ computus'unda (Paskalya'nın tarihinin hesaplanması), bir sayısal işaret olmadan bir sayı olarak kullanılmıştır. Standart Roma rakamlarında 0 için bir sembol bulunmamaktadır; bunun yerine, Latince "hiçbiri" anlamına gelen nullus kelimesinden türetilen nulla (veya iyelik hâli nullae) 0 değerini ifade etmek için kullanılmıştır.
Sayıların soyutlamalar ile sistematik olarak incelenmesi, genellikle Yunan filozoflar Pisagor ve Arşimet'e mal edilir. Bazı Yunan matematikçiler, sayı 1'i daha büyük sayılardan farklı olarak, bazen tam olarak bir sayı olarak bile değerlendirmemişlerdir. Euclid, bir birimi öncelikle tanımlayıp ardından bir sayıyı birimlerin çokluğu olarak tanımlamıştır; böylece onun tanımına göre bir birim bir sayı değildir ve benzersiz sayılar mevcut değildir (örneğin, belirsiz sayıda birimden herhangi iki birim bir 2 olarak kabul edilir). Ancak, hemen ardından gelen mükemmel sayı tanımında, Euclid 1'i diğer herhangi bir sayı gibi ele alır.
Sayılar üzerine bağımsız çalışmalar, aynı dönemlerde Hindistan, Çin ve Mezoamerika'da da yürütülmüştür.

19. yüzyıl Avrupa'sında doğal sayılar kavramının esas mahiyeti üzerine matematiksel ve felsefi düzeyde tartışmalar gerçekleştirilmiştir. Henri Poincaré, aksiyomların yalnızca sonlu uygulamaları kapsamında ispatlanabileceğini ifade etmiş ve aynı işlemin belirsiz sayıda tekrarının zihinsel bir kavrayışla mümkün kılındığı sonucuna ulaşmıştır. Leopold Kronecker, kendi inancını "Tanrı tamsayıları yarattı, diğer her şey insanın eseridir" şeklinde özetlemiştir.
Yapılandırmacılar, matematiğin temelleri alanındaki mantıksal kesinliği artırma gereksinimini vurgulamışlardır. 1860'lar döneminde, Hermann Grassmann doğal sayılar için özyinelemeli bir tanım önererek, bu sayıların aslında doğuştan gelmediğini, fakat tanımların bir ürünü olduğunu ifade etmiştir. İlerleyen zamanlarda, bu tip formal tanımların iki ayrı sınıfı geliştirilmiş; daha sonrasında ise, bu tanımların çoğu pratik uygulamada birbirine eşdeğer olarak kabul edilmiştir.
Doğal sayıların küme teorisiyle ilişkilendirilmesine yönelik tanımlamalar, Frege tarafından geliştirilmiştir. İlk etapta, Frege bir doğal sayıyı, belirli bir küme ile birebir korespondans kurabilen tüm kümelerin topluluğu olarak ifade etmiştir. Ancak, bu yaklaşım, Russell paradoksu da dâhil olmak üzere çeşitli paradokslara sebebiyet vermiştir. Bu tür paradokslardan sakınmak amacıyla, tanımlama biçimi, bir doğal sayının özel bir küme olarak tanımlandığı ve herhangi bir kümenin, bu küme ile birebir korespondans kurabiliyorsa, söz konusu kümenin eleman sayısının bu sayı olduğu şeklinde modifiye edilmiştir.
İkinci kategori tanımlamalar, Charles Sanders Peirce tarafından ortaya konmuş, Richard Dedekind tarafından rafine edilmiş ve Giuseppe Peano tarafından detaylı bir şekilde ele alınmıştır; bu metodoloji günümüzde Peano aritmetiği olarak bilinmektedir. Bu yaklaşım, sıral sayıların özelliklerinin aksiyomatik bir çerçevede ele alınmasına dayanmaktadır: Her doğal sayının bir sonraki sayısı vardır ve sıfırdan farklı her doğal sayının benzersiz bir önceki sayısı vardır. Peano aritmetiği, birkaç zayıf küme teorisi sistemiyle eş tutarlılık gösterir. Bu sistemlerden biri, sonsuzluk aksiyomunun tersi ile değiştirilmiş ZFC sistemidir. ZFC'de kanıtlanabilir ancak Peano Aksiyomları kullanılarak kanıtlanamayan teoremler arasında Goodstein teoremi bulunur.
Bu tanımlar ışığında, boş kümeyle özdeşleştirilen 0 sayısının doğal sayılar kümesine dâhil edilmesi mantıklı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Günümüzde küme teorisyenleri ve mantık bilimcileri arasında 0'ı doğal sayılar kümesine dâhil etme eğilimi yaygındır. Matematikçilerin bir kısmı da bu uygulamayı benimserken, bilgisayar dilleri de genellikle döngü sayaçları, dizgi veya dizi elemanları gibi nesneleri saymaya sıfırdan başlamaktadır. Diğer yandan, birçok matematikçi, eski geleneği sürdürerek ilk doğal sayı olarak 1'i kabul etme eğilimindedir. Bu yaklaşım, özellikle gerçek analiz üzerine yazılmış metinlerde yaygındır.

Doğal sayılar kümesi, standart olarak N veya 
  
    
      
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} }
  
 ile ifade edilmektedir. Daha eski metinlerde, bu küme için bazen J simgesi tercih edilmiştir.
Doğal sayıların 0'ı kapsayıp kapsamadığı duruma göre değişiklik gösterebilir, bu yüzden atıfta bulunulan versiyonun hangisi olduğunu anlamak önem arz eder. Bu genellikle bağlamdan anlaşılır, fakat notasyonda bir alt ya da üst simge kullanımı ile de açıklanabilir. Örneğin:

Sıfırsız doğal sayılar için: 
  
    
      
        
          1
          ,
          2
          ,
          .
          .
          .
        
        =
        
          
            N
          
          
            ∗
          
        
        =
        
          
            N
          
          
            +
          
        
        =
        
          
            N
          
          
            0
          
        
        ∖
        
          0
        
        =
        
          
    

Doğru, matematikte mantıksal bir değerdir. Matematik'te ne olduğu belli olmayan (tanımsız) değerlerden biridir. 
Ayrıca geometride doğru ifadesi aynı doğrultuda olan ve her iki yönden de sonsuza kadar giden noktalar kümesi diye de tanımlanır. Bir doğru üzerinde en az 2 nokta, dışında da en az 1 nokta mevcuttur.

Matematikte doğrunun değişik ifadeleri vardır:

Bir noktalar kümesidir.
Cetvel yardımıyle çizilen çizgi, iki nokta arasındaki gergin bir ip doğruyu belirtir.
Farklı 2 noktadan yalnız bir doğru geçer.
Farklı 2 nokta yalnız bir doğru belirtir.
Farklı 2 düzlem en fazla bir doğruda kesişir.

        y
        =
        m
        x
        +
        b
        
      
    
    {\displaystyle y=mx+b\,}
  

burada:

m doğrunun eğimi.
b doğrunun düşey eksenle kesişme noktası.
x y fonksiyonunun bağımsız değişken.
Üç boyutluda, bir doğru genellikle parametrik eşitlikler olarak ifade edilir:

  
    
      
        x
        =
        
          x
          
            0
          
        
        +
        a
        t
        
      
    
    {\displaystyle x=x_{0}+at\,}
  

  
    
      
        y
        =
        
          y
          
            0
          
        
        +
        b
        t
        
      
    
    {\displaystyle y=y_{0}+bt\,}
  

  
    
      
        z
        =
        
          z
          
            0
          
        
        +
        c
        t
        
      
    
    {\displaystyle z=z_{0}+ct\,}
  

burada:

x, y ve z, tden bağımsız fonksiyonlardır.

  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
, 
  
    
      
        
          y
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{0}}
  
 ve 
  
    
      
        
          z
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle z_{0}}
  
 her biri kendi değişken olan birincil değerlerdi.
a, b ve c doğrunun eğimine bağlıdırlar, böylece vektör (a, b, c) doğruya paraleldirler.

R2de, tüm doğrular L ile tanımlanır.

  
    
      
        L
        =
        {
        
          a
        
        +
        t
        
          b
        
        ∣
        t
        ∈
        
          R
        
        }
      
    
    {\displaystyle L=\{\mathbf {a} +t\mathbf {b} \mid t\in \mathbb {R} \}}
  

        L
        =
        {
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∣
        a
        x
        +
        b
        y
        =
        c
        }
        
      
    
    {\displaystyle L=\{(x,y)\mid ax+by=c\}\,}
  

Bir ucu sınırlı olan doğrudur. Diğer bir deyişle, bir başlangıç noktası olan ve o noktadan sonsuza doğru uzanan noktalar kümesidir. Bir doğrunun üzerinde bir nokta alıp, doğruyu o noktadan ikiye ayırdığımızda iki adet ışın elde ederiz.
Soldaki örnekte; A ucundan sınırlanmış B, C doğrultusunda, C noktasından sonsuza doğru giden bir ışındır. A ve B noktaları açık, C noktası kapalıdır. Bunun anlamı A ve B noktaları ışına dahil değildir. Işın o noktaları kapsamamaktadır.

Matematiksel şekillerin listesi

Doğru parçası, geometride bir doğrunun sınırlı iki ucu arasında kalan ve her biri yan yana aynı doğrultuda olan noktalar kümesidir.

        V
        
        
      
    
    {\displaystyle V\,\!}
  
 vektör uzayı 
  
    
      
        
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {R} }
  
 veya 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 ve 
  
    
      
        L
        
        
      
    
    {\displaystyle L\,\!}
  
 
  
    
      
        V
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle V,\,\!}
  
 nin bir alt kümesidir..
Ayrıca 
  
    
      
        L
        
        
      
    
    {\displaystyle L\,\!}
  
 bir doğru parçasıdır, 
  
    
      
        L
        
        
      
    
    {\displaystyle L\,\!}
  
 şeklinde formülize edilecek olursa;

  
    
      
        L
        =
        {
        
          u
        
        +
        t
        
          v
        
        ∣
        t
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        }
      
    
    {\displaystyle L=\{\mathbf {u} +t\mathbf {v} \mid t\in [0,1]\}}
  

  
    
      
        
          u
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} }
  
 ve 
  
    
      
        
          u
          +
          v
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u+v} }
  
 
  
    
      
        L
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle L.\,\!}
  
, 
  
    
      
        
          u
        
        ,
        
          v
        
        ∈
        V
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} ,\mathbf {v} \in V\,\!}
  
 ile 
  
    
      
        
          v
        
        ≠
        
          0
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} \neq \mathbf {0} ,}
  

  
    
      
        L
        =
        {
        
          u
        
        +
        t
        
          v
        
        ∣
        t
        ∈
        (
        0
        ,
        1
        )
        }
      
    
    {\displaystyle L=\{\mathbf {u} +t\mathbf {v} \mid t\in (0,1)\}}
  

  
    
      
        
          u
        
        ,
        
          v
        
        ∈
        V
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} ,\mathbf {v} \in V\,\!}
  
 ile 
  
    
      
        
          v
        
        ≠
        
          0
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} \neq \mathbf {0} .}
  

Bu noktalar büyük harfle gösterilir.

Matematikte, dördeyler (ya da kvaterniyon, kuaternion, dördübir), karmaşık sayıları bir gerçek, üç sanal boyuta genişleten sayı sistemidir. İlk defa İrlandalı matematikçi Sir William Rowan Hamilton tarafından 1843 yılında tanımlanmış ve 3 boyutlu uzaydaki matematiğe uygulanmışlardır. Kuaterniyonlar değişme özelliğine (ab = ba) sahip değildir. Her ne kadar pek çok uygulamada vektörler ve matrisler dördeylerin yerini almışsa da, kuramsal ve uygulamalı matematikte hala kullanılmaktadırlar. Başlıca kullanım alanı, 3 boyutlu uzayda dönme hareketinin hesaplanmasıdır.
Dördey cebiri genellikle H (Hamilton) ile gösterilir. Clifford cebiri sınıflandırması Cℓ0,2(R) = Cℓ03,0(R) olarak da gösterilirler. H cebirinin analizde önemli bir yeri vardır. Çünkü, Frobenius teoremi'ne göre, gerçel sayılar cismini althalka olarak içeren sonlu-boyutlu dört bölüm cebirinden bir tanesidir (diğerleri gerçel sayılar, karmaşık sayılar ve sekizeyler (octonions)).

Dördeyler bir halka olarak tanımlanır. Kümesi:

  
    
      
        
          H
        
        =
        {
        a
        +
        b
        i
        +
        c
        j
        +
        d
        k
        
          |
        
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ,
        d
        ∈
        
          R
        
        }
      
    
    {\displaystyle \mathbb {H} =\{a+bi+cj+dk|a,b,c,d\in \mathbb {R} \}}
  
.
olarak verilir. Burada kullanılan toplama şu şekilde tanımlıdır:

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        i
        +
        
          c
          
            1
          
        
        j
        +
        
          d
          
            1
          
        
        k
        )
        +
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        i
        +
        
          c
          
            2
          
        
        j
        +
        
          d
          
            2
          
        
        k
        )
        
      
    
    {\displaystyle (a_{1}+b_{1}i+c_{1}j+d_{1}k)+(a_{2}+b_{2}i+c_{2}j+d_{2}k)\,}
  

  
    
      
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        )
        +
        (
        
          b
          
            1
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        )
        i
        +
        (
        
          c
          
            1
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        )
        j
        +
        (
        
          d
          
            1
          
        
        +
        
          d
          
            2
          
        
        )
        k
        
      
    
    {\displaystyle =(a_{1}+a_{2})+(b_{1}+b_{2})i+(c_{1}+c_{2})j+(d_{1}+d_{2})k\,}
  

Çarpma ise

  
    
      
        (
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        i
        +
        
          c
          
            1
          
        
        j
        +
        
          d
          
            1
          
        
        k
        )
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        i
        +
        
          c
          
            2
          
        
        j
        +
        
          d
          
            2
          
        
        k
        )
        
      
    
    {\displaystyle (a_{1}+b_{1}i+c_{1}j+d_{1}k)(a_{2}+b_{2}i+c_{2}j+d_{2}k)\,}
  

ifadesinin dağıtma kuralı kullanılarak açılmasıyla ve aşağıdaki bağıntılar yardımıyla tanımlanır.

  
    
      
        
          i
          
            2
          
        
        =
        
          j
          
            2
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        =
        i
        j
        k
        =
        −
        1
        ,
        
      
    
    {\displaystyle i^{2}=j^{2}=k^{2}=ijk=-1,\,}
  

Her dördey tektir ve temel dördeylerin, yani 1, i, j ve k nin gerçel doğrusal birleşimidir.
Dördeyler halkası, çarpma işleminin değişmeli olmaması yüzünden bir cisim değildir. Bir bölüm halkasıdır.
Aynı zamanda, dördeyler, gerçel sayılar üzerinde bir bölüm cebiri oluşturur. Gerçel sayılar ve
karmaşık sayılarla birlikte, gerçelleri içeren birleşmeli üç bölüm cebirinden biridir.

denklikler

  
    
      
        
          i
          
            2
          
        
        =
        
          j
          
            2
          
        
        =
        
          k
          
            2
          
        
        =
        i
        j
        k
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle i^{2}=j^{2}=k^{2}=ijk=-1}
  
,
burada i, j ve k H nın taban ögeleridir,i, j ve k nın tüm olası çarpanlarını belirtir.
örneğin  −1 = ijk nın sağ çarpanlarının her ikisi de k  ile verilir

  
    
      
        
          
            
              
                −
                k
              
              
                
                =
                i
                j
                k
                k
                =
                i
                j
                (
                
                  k
                  
                    2
                  
                
                )
                =
                i
                j
                (
                −
                1
                )
                ,
              
            
            
              
                k
              
              
                
                =
                i
                j
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}-k&=ijkk=ij(k^{2})=ij(-1),\\k&=ij.\end{aligned}}}
  

Diğer tüm olası çarpanlar  benzer yöntemlerle belirlenebilir

  
    
      
        
          
            
              
                i
                j
              
              
                
                =
                k
                ,
              
              
                
                j
                i
              
              
                
                =
                −
                k
                ,
              
            
            
              
                j
                k
              
              
                
                =
                i
                ,
              
              
                k
                j
              
              
                
                =
                −
                i
                ,
              
            
            
              
                k
                i
              
              
                
                =
                j
                ,
              
              
                i
                k
              
              
                
                =
                −
                j
                ,
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{alignedat}{2}ij&=k,&\qquad ji&=-k,\\jk&=i,&kj&=-i,\\ki&=j,&ik&=-j,\end{alignedat}}}
  

olan satır çarpanı sol faktörü teşkil eder ve bir tablo olarak ifade edilebilir, bu yazının üstünde gösterildiği gibi kendilerinin sütunlari sağ faktörü teşkil eder.

iki a1 + b1i + c1j + d1k elementler için ve a2 + b2i + c2j + d2k, burada çarpıma, Hamilton çarpımı (a1 + b1i + c1j + d1k) (a2 + b2i + c2j + d2k) denir, taban ögeler ve dağılımsal kanunun çarpımları ile tanımlanıyor.Dağılım kanunu onu çarpımın açılımı için olası yapar böylece bu taban ögelerin çarpımlarının bir toplamıdır. Bu aşağıdaki bağıntılarla veriliyor:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        i
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        j
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          d
          
            2
          
        
        k
      
    
    {\displaystyle a_{1}a_{2}+a_{1}b_{2}i+a_{1}c_{2}j+a_{1}d_{2}k}
  

  
    
      
        

        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        i
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        
          i
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        i
        j
        +
        
          b
          
            1
          
        
        
          d
          
            2
          
        
        i
        k
      
    
    {\displaystyle {}+b_{1}a_{2}i+b_{1}b_{2}i^{2}+b_{1}c_{2}ij+b_{1}d_{2}ik}
  

  
    
      
        

        
        +
        
          c
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        j
        +
        
          c
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
   

Matematikte, iki elemanı arasındaki doğru parçasının tamamını yine içinde bulundaran kümelere dışbükey küme ya da konveks küme denir. Başka bir denk ifadeyle belirtmek gerekirse, dışbükey bir küme herhangi bir doğruyla kesişimi bir doğru parçası, sadece bir nokta ya da boş küme olan kümelere verilen addır.  Örneğin, içi dolu bir küp bu bağlamda dışbükeydir. İçbükümlü olan herhangi bir küme ya da geometrik oluşum dışbükey olamaz. Mesela, hilâl şeklinde olan bir küme dışbükey değildir.
Düzlemdeki her dışbükey kümenin topolojik sınırı dışbükey bir eğri oluşturur. Bir 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 kümesini içinde bulunduran bütün kümelerin kesişimine 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın kaplamı ya da daha açık bir şekilde, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın dışbükey kaplamı denir. 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın dışbükey kaplamı A kümesini içeren en küçük dışbükey kümedir.
Dışbükey bir fonksiyon, epigrafının (yâni, fonksiyonun grafiğinin üzerinde veya üstündeki noktaların kümesi) dışbükey bir küme olması özelliğine sahip ve bir aralıkta tanımlı gerçel değerli bir fonksiyondur. Dışbükey kümelerin ve dışbükey fonksiyonların özelliklerini inceleyen ve araştıran matematik dalına dışbükey analiz denir. Optimizasyonun bir alanı olan dışbükey minimizasyon ise dışbükey kümeler üzerinde tanımlı dışbükey fonksiyonların minimizasyonu ile ilgilidir.
Verilen doğru parçası şartı gereğince, dışbükey kümelerin elemanlarının gerçel sayılarla çarpımı ve yine herhangi iki elemanı arasında toplama işlemi tanımlı olmak durumundadır. Dışbükey kümelerin tanımlandığı uzaylar arasında Öklid uzayları, gerçel sayılar üzerinden tanımlı afin uzaylar ve bazı Öklid-dışı geometriler bulunur.

        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 kümesi gerçel sayılar üzerinde tanımlanmış bir vektör uzayı ya da afin uzay ya da daha da genel haliyle bir sıralı cisim olsun. 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
nin bir altkümesi 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
nin herhangi iki elemanını birleştiren doğru parçası yine 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 içinde kalıyorsa, 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
ye dışbükey küme denir.
Doğru parçası tanımı gereğince, 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
'nin iki elemanı olan 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 için 
  
    
      
        {
        (
        1
        −
        t
        )
        x
        +
        t
        y
        
          |
        
        t
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        }
      
    
    {\displaystyle \{(1-t)x+ty|t\in [0,1]\}}
  
 kümesinin yine 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 içinde kalması gerekir. Bu da, dışbükeyliğin afin dönüşümler altında değişmez olduğu anlamına gelir. Ayrıca, gerçel veya karmaşık bir topolojik vektör uzayındaki bir dışbükey kümenin yol bağlantılı (ve bu nedenle de bağlantılı) olduğu anlamına gelir.
Bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesi 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
'yi birleştiren doğru parçası üzerindeki başlangıç ve bitiş noktaları olan  
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 dışında her nokta 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
nin topolojik içindeyse kesin dışbükeydir. Kapalı ve dışbükey bir altkümenin kesin dışbükey olması için ancak ve ancak bu altkümenin sınır noktalarının uç nokta olması ile mümkündür.
Bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesi eğer hem dışbükey hem de dengeli ise mutlak dışbükeydir.

Gerçel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
nin dışbükey altkümeleri aralıklar ya da sadece noktalardır.
Kartezyen düzlemdeki örneklere ise düzenli çokgenler, içi dahil olmak üzere üçgenler ve bu üçgenlerin kesişimi örnek olarak verilebilir.
Üç boyutlu Öklid uzayında ise Arşimed cisimleri ya da Platonik cisimler örnek verilebilir.
Öbür taraftan, 

dairesel halkalar ya da genel haliyle torus dışbükey değildir.
Ayrıca, dışbükey bir kümenin topolojik kenarı genellikle dışbükey değildir. Meselâ,
daire dışbükeydir ama çember değildir
içi dolu üçgen dışbükeydir ama üçgenin sınırını oluşturan küme dışbükey değildir.

Dışbükey bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesinde alınan 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 tane nokta 
  
    
      
        
          u
          
            1
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          u
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle u_{1},\cdots ,u_{r}}
  
 ile gösterilsin. Yine, 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 tane negatif-olmayan gerçel sayı ise 
  
    
      
        
          λ
          
            1
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          λ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda _{1},\cdots ,\lambda _{r}}
  
 ile gösterilsin. Eğer, 
  
    
      
        
          λ
          
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          λ
          
            r
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \lambda _{1}+\cdots +\lambda _{r}=1}
  
 ise, o zaman

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            r
          
        
        
          λ
          
            k
          
        
        
          u
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=1}^{r}\lambda _{k}u_{k}}
  

noktası da 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesine aittir.
Ayrıca, bir dışbükey veya içbükey fonksiyonun grafiğinin üstünde veya altında yer alan altküme dışbükeydir.

Bir vektör uzayının, afin uzayın ya da Öklid uzayının dışbükey altkümeleri şu özelliklere sahiptir.

Boş küme veya uzayın tümü dışbükeydir.
İki dışbükey kümenin kesişimi yine dışbükeydir; bu yüzden, herhangi bir sayıya sahip olan dışkümeler ailesinin kesişimi yine dışbükeydir.
Biri bir sonrakinin altkümesi olacak şekilde alınan herhangi bir dışbükey kümeler dizisinin birleşimi yine dışbükeydir.

Kapalı dışbükey kümeler, tüm limit noktalarını içeren dışbükey kümelerdir. Kapalı yarıuzaylar (uzayda, bir hiperdüzlemin üzerinde ve bir tarafında bulunan nokta kümeleri) kesişimleri olarak tanımlanabilirler.
Bu tür kesişimlerin dışbükey olduğu ve aynı zamanda kapalı kümeler olacağı açıktır. Tersini kanıtlamak için, yâni, her kapalı dışbükey kümenin böyle bir kesişim olarak gösterileceğini kanıtlamak için, "verilen kapalı dışbükey bir 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesi ve onun dışındaki 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktası için, 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'yi içeren ve 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
'yi içermeyen kapalı bir 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 yarıuzayı olduğu" biçimindeki destek hiperdüzlemi teoremine ihtiyaç vardır. Destek hiperdüzlem teoremi, fonksiyonel analizdeki Hahn-Banach teoreminin özel bir durumudur.

        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 düzlemde bir dışbükey cisim (iç kısmı boş olmayan bir dışbükey küme) olsun. 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 içinde öyle bir 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 dikdörtgeni vardır ki  
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
'nin benzeşim kopyalarından biri (
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 olsun) 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 kümesini çevreler. Ayrıca, burada pozitif benzeşim oranı en fazla 2'dir ve şu alan eşitsizliği sağlanır:

  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        ⋅
        Alan
        ⁡
        (
        R
        )
        ≤
        Alan
        ⁡
        (
        D
        )
        ≤
        2
        ⋅
        Alan
        ⁡
        (
        r
        )
        .
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}\cdot \operatorname {Alan} (R)\leq \operatorname {Alan} (D)\leq 2\cdot \operatorname {Alan} (r).}
  

        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 topolojik vektör uzayı ve 
  
    
      
        D
        ⊂
        X
      
    
    {\displaystyle D\subset X}
  
 dışbükey olsun

Dışbükey kümelerin topolojik kapanışı ve içi yine dışbükeydir.
Eğer 
  
    
      
        a
        ∈
        
          D
          
            
              o
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a\in D^{\mathrm {o} }}
  
 ve 
  
    
      
        b
        ∈
        
          
            D
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle b\in {\overline {D}}}
  
 ise o zaman 
  
    
      
        [
        a
        ,
        b
        [
        
        :=
        
          {
          
            (
            1
            −
            r
            )
            a
            +
            r
            b
            :
            0
            ≤
            r
            <
            1
          
          }
        
        ⊆
        
          D
          
            
              o
            
          
        
      
    
    {\displaystyle [a,b[\,:=\l

Doğal logaritmaların ve üstel fonksiyonların tabanı olan e sayısı, yaklaşık olarak 2,71828 değerinde bir matematik sabitidir. İsviçreli matematikçi Leonhard Euler’le ilişkili olarak bazen Euler sayısı olarak isimlendirilmiş olsa da bu ad, Euler sayıları ya da genellikle 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 ile gösterilen Euler sabiti ile karışabilir. Ayrıca John Napier’a ithafen Napier sabiti olarak da bilinir. Bu değeri İsviçreli matematikçi Jacob Bernoulli, bileşik faiz üzerine çalışırken keşfetmiştir.
e sayısı; 0, 1, π ve i gibi matematik için büyük önem taşır. Bu sayıların hepsi, matematikte sürekli önemli roller oynayan Euler özdeşliğinde (
  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0}
  
) yer almaktadır. Aynı 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 gibi e de irrasyoneldir yani iki tam sayının oranı olarak gösterilemez. 0'dan farklı rasyonel bir katsayının polinom kökü olarak gösterilememesi nedeniyle aynı zamanda bir aşkın sayıdır. e değerinin ilk birkaç basamağı şu şekildedir:

  
    
      
        2.7182818284590452353602874
      
    
    {\displaystyle 2.7182818284590452353602874}
  

e değeri, bileşik faiz hesaplamalarında karşılaşılan sonsuz dizi toplamının limitidir.

  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            (
            
              1
              +
              
                
                  1
                  n
                
              
            
            )
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }\left(1+{\frac {1}{n}}\right)^{n}}
  

  
    
      
        e
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            1
            
              n
              !
            
          
        
        =
        1
        +
        
          
            1
            1
          
        
        +
        
          
            1
            
              1
              ⋅
              2
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              1
              ⋅
              2
              ⋅
              3
            
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle e=\sum \limits _{n=0}^{\infty }{\frac {1}{n!}}=1+{\frac {1}{1}}+{\frac {1}{1\cdot 2}}+{\frac {1}{1\cdot 2\cdot 3}}+\cdots }
  

a’nın pozitif bir değer olarak kabul edildiği y = ax denkleminde x = 0 için eğim 1’dir. Bu fonksiyonda kendi türevine eşit olan değerin 
  
    
      
        exp
        ⁡
        (
        0
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \exp(0)=1}
  
 eşitliğini sağladığı üstel fonksiyon için 
  
    
      
        e
        =
        exp
        ⁡
        (
        1
        )
      
    
    {\displaystyle e=\exp(1)}
  
 değeri bulunmaktadır.
Üstel fonksiyonun sıklıkla 
  
    
      
        x
        ↦
        
          e
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle x\mapsto e^{x}}
  
 ifade edilmesinden dolayı 
  
    
      
        e
        =
        
          e
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle e=e^{1}}
  
 olarak değiştirilebilir.
b tabanlı logaritma, 
  
    
      
        x
        ↦
        
          b
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle x\mapsto b^{x}}
  
 için ters fonksiyondur. 
  
    
      
        b
        =
        
          b
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle b=b^{1}}
  
 olduğuna göre 
  
    
      
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        b
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \log _{b}b=1}
  
‘dir. 
  
    
      
        e
        =
        
          e
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle e=e^{1}}
  
 eşitliği ise doğal algoritma tabanının e olduğunu gösterir.

e, integral olarak da ifade edilebilir.

  
    
      
        
          ∫
          
            1
          
          
            e
          
        
        
          
            
              d
              x
            
            x
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \int _{1}^{e}{\frac {dx}{x}}=1}
  

e sabitine dolaylı olarak ilk değinen İskoç matematikçi John Napier olmuştur. Napier, 1618'de logaritmalar üzerine yayımladığı bir kitabın ekinde, e sabitini kullanarak bazı hesaplar yapmıştır; fakat sabitin kendisiyle fazla ilgilenmemiştir. e sayısını gerçek anlamda ilk keşfeden Jakob Bernoulli olmuştur. Bernoulli, e sayısını 1683'te birleşik faiz problemini incelerken keşfetmiş ve bu sayının yaklaşık değerini hesaplamıştır. Sabite e ismini veren ise İsviçreli matematikçi Leonhard Euler'dir. Euler ilk olarak 1731'de Christian Goldbach'a yazdığı bir mektupta bu sabitten "e sayısı" diye bahsetmiştir. Euler öncesi ve sonrasında bu sabit için b ve c harfleri de kullanılmışsa da sonuçta kabul edilen isim e olmuştur.
Euler e sayısını, virgülden sonra 23. basamağına kadar hesaplayabilmiştir. Günümüzde ise e sayısının milyarlarca basamağı bilinmektedir. e,nin irrasyonel bir sayı olduğu Euler tarafından, aşkın bir sayı olduğu ise Fransız matematikçi Charles Hermite tarafından kanıtlanmıştır.

Jakob Bernoulli, e sabitini bileşik faiz problemini incelerken keşfetmiştir. Bu problem, basit bir örnekle anlatılabilir. Elinde 1 lirası olan bir yatırımcı, parasını yılda %100 faiz veren bir bankaya yatırırsa, bir sene sonra 2 lirası olacaktır. Diğer yandan bu yıllık faiz %50 – %50 şeklinde yılda iki kez işlerse, yatırımcının yıl sonundaki parası (1 + ½)² = 2,25 lira olacaktır. Benzer şekilde eğer faiz yılda dört kez %25 oranında işlerse, yatırımcının yıl sonundaki parası (1 + 1/4)4 = 2,44140625 lira olacak, faiz her ay %8,333... oranında işlerse yıl sonundaki para (1 + 1/12)12 = 2,6130... lira olacaktır. Faizin işleme süresini daha da kısaltırsak, her hafta işleyen faiz yıl sonunda 2,6925... lira, her gün işleyen faiz yıl sonunda 2,71453... lira verecektir.
Faizin işleme süresi kısaldıkça, yıl sonundaki para 2 ve 3 arasında belli bir değere yakınsamaktadır. Yukarıdaki 3 numaralı tanımdan da görüldüğü üzere yakınsanan değer e sayısıdır.

e sayısı olasılık kuramında da çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Örneğin bir kumarcı, kazanma şansı 1/n olan bir oyunu n kere oynarsa, yaklaşık 1/e (%36,787...) ihtimalle hiçbir seferde kazanamayacaktır. n ne kadar büyükse, hiç kazanmama ihtimali 1/e,ye o kadar yakın olur.
Kumarcının n seferde k kere kazanma olasılığı, binom dağılımına göre aşağıdaki değere eşittir:

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          
            (
            
              
                1
                n
              
            
            )
          
          
            k
          
        
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  1
                  n
                
              
            
            )
          
          
            n
            −
            k
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\binom {n}{k}}\left({\frac {1}{n}}\right)^{k}\left(1-{\frac {1}{n}}\right)^{n-k}.}
  

Buna göre, n seferde k = 0 kere kazanma olasılığı, (1 - 1/n)ndir ve bu ifade, n büyüdükçe 1/e,ye yaklaşır.

Bir restorana giren ve girişte şapkalarını vestiyere bırakan n tane müşteri düşünelim. Vestiyer, şapkalara etiket takmayı unutunca hangi şapkanın hangi müşteriye ait olduğunu unutuyor ve çıkışta şapkasını isteyen her müşteriye rastgele bir şapka seçip veriyor. Bu durumda, n müşteriden hiçbirinin kendi şapkasını almaması olasılığı, aşağıdaki toplama eşittir:

  
    
      
        
          p
          
            n
          
        
        =
        1
        −
        
          
            1
            
              1
              !
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              2
              !
            
          
        
        −
        
          
            1
            
              3
              !
            
          
        
        +
        ⋯
        +
        (
        −
        1
        
          )
          
            n
          
        
        
          
            1
            
              n
              !
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle p_{n}=1-{\frac {1}{1!}}+{\frac {1}{2!}}-{\frac {1}{3!}}+\cdots +(-1)^{n}{\frac {1}{n!}}.}
  

Müşteri sayısı n büyüdükçe, bu toplam 1/e değerine yaklaşacaktır.

"The number e" (İngilizce). 8 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Ağustos 2007. 

"e,nin ilk 2 milyon basamağı". 19 Ocak 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Ağustos 2007.

Eczacılık; hastalık teşhisi, önlenmesi, tedavi edilmesi ve semptomların azaltılmasında kullanılan her türlü madde ve ilacın; keşfi, üretimi, geliştirilmesi, imha edilmesi, güvenli ve etkin kullanımı ve kontrolü ile ilgilenen, tıp bilimini kimya ile ilişkilendiren klinik sağlık bilimidir. Eczacılığın uygulanması; ilaçlar ve ilaçların etki mekanizmaları, yan etkileri, etkileşimleri, vücuttaki hareketleri ve toksisitesi konularında üst düzey bilgi sahibi olmayı gerektirir. Aynı zamanda tedavi süreçlerinin ve patolojik süreçlerin anlaşılması konularında da yetkinlik gerektirir. Klinik eczacılık gibi eczacılığın bazı uzmanlık dalları da, tıbbi verilerin ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi hakkında bilgi sahibi olmak gibi başka nitelikler gerektirir.
Eczane uygulamasının kapsamı, ilaçların bir araya getirilmesi ve dağıtılması gibi daha geleneksel rolleri ve ayrıca sağlık bakımı ile ilgili klinik hizmetler dahil, ilaçların güvenlik ve etkililik açısından gözden geçirilmesi ve ilaç bilgilerinin sağlanması gibi daha modern hizmetleri de içerir. Bu nedenle eczacılar, ilaçla tedavi ve hastaların yararına ilaç kullanımının optimize edilmesi konularında birincil sağlık uzmanlarıdır.
Eczacıların, bitkisel veya kimyasal kaynaklı içeriklerin araştırılması konularında yaptıkları çalışmalar modern kimya ve farmakoloji bilimlerinin temelini oluşturur. 

Eczacılık, tam anlamıyla temel veya biyomedikal bir bilim dalı değildir. Farmasötik kimya, farmakoloji, organik kimya ve biyokimyayı birleştiren farklı, sentetik bir kimya dalıdır. Farmakoloji, tam olarak başlı başına bir eczacılık bilim dalı olmamakla birlikte eczacılıktan çokça yararlanır. Eczacılık alanında son zamanlarda yeni bilim dalları da ortaya çıkmıştır: Farmakogenomik, hastaların klinik yanıtlarını, alerjilerini ve ilaçların metabolizmasını etkileyen genetik bağlantılı varyantların incelenmesidir. Farmakoinformatik, sistematik ilaç keşfi ve ilaçların verimliliği, güvenliğiyle ilgilenir.

Analitik kimya: İlaçların analizi için elektrokimyasal, spektrofotometrik, kromatografik vb. yöntemlerin uygulanması ve geliştirilmesi
Biyokimya: Biyokimyasal kinetik, ilaçların metabolizması, klinik biyokimya çalışmaları
Farmasötik mikrobiyoloji: Sterilite, ilaçlarda mikrobiyal aktiviteler ve analizler, dezenfektanlar

Farmasötik kimya: Yeni ilaç moleküllerinin kimyasal sentezi
Farmakoloji: İlaçların insan vücuduna etkileri
Farmasötik botanik: İlaç veren bitkilerin teşhisi ve incelenmesi
Farmakognozi: Doğal kaynaklı yeni ilaç hammaddelerinin keşfi
Farmasötik toksikoloji: İlaçların toksik etkileri
Eczacılık işletmeciliği: Sosyal eczacılık ve eczacılık uygulamaları
Klinik eczacılık: Hastanın ilaç tedavisini düzenlemek

Farmasötik teknoloji: İlaçların uygun yolla hastaya verilmesi için ilaç taşıyıcı sistemler geliştirilmesi
Biyofarmasötik ve Farmakokinetik
Kozmetoloji
Radyofarmasi: Nükleer tıp alanında kullanılan ilaçlar
Farmasötik biyoteknoloji: Biyoteknolojik yöntemlerle ilaç üretimi

Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında en az 2,6 milyon eczacı ve diğer eczacılık personeli olduğunu tahmin etmektedir.

Eczacılar, ilaçların kaliteli kullanımı yoluyla hastalar için en uygun sağlık sonuçlarını sağlamak amacıyla çeşitli roller üstlenen, uzmanlaşmış eğitim ve öğretime sahip sağlık erbaplarıdır. Eczacılar, çalıştıkları eczanenin sahibi olarak küçük işletme sahibi de olabilirler. Eczacılar belirli bir ilacın etki şeklini, metabolizmasını ve insan vücudu üzerindeki fizyolojik etkilerini ayrıntılı olarak bildikleri için, her bir hastanın ilaç tedavisinin optimizasyonunda önemli rol oynarlar.
Eczacılar uluslararası alanda, Uluslararası Eczacılık Federasyonu (FIP) tarafından temsil edilmektedirler. Ulusal düzeyde ise Birleşik Krallık'taki Royal Pharmaceutical Society, Pharmacy Guild of Australia (PSA), Canadian Pharmacists Association (CPhA), Indian Pharmacist Association (IPA), Pakistan Pharmacists Association (PPA), American Pharmacists Association (APhA) ve Türk Eczacıları Birliği (TEB) gibi topluluklar tarafından temsil edilmektedirler. Bazı durumlarda, temsilci kurum aynı zamanda mesleğin düzenlenmesi ve etiğinden sorumlu olan kayıt organıdır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Eczacılık Uzmanlıkları Kurulu tarafından tanınan eczacılık uygulamaları uzmanlıkları şunları içerir: kardiyovasküler, bulaşıcı hastalıklar, onkoloji, farmakoterapi, nükleer tıp, beslenme ve psikiyatri. Geriatrik Eczacılık Sertifikasyon Komisyonu, eczacıları geriatrik eczacılık uygulamaları konusunda sertifikalandırmaktadır. Amerikan Uygulamalı Toksikoloji Kurulu, eczacıları ve diğer tıp uzmanlarını uygulamalı toksikoloji konusunda onaylar. Türkiye'de ise Eczacılıkta Uzmanlık Kurulu tarafından tanınan uzmanlık dalları şunlardır: klinik eczacılık ve fitoterapi.

Eczane teknisyenleri, hastalara reçeteli ilaçları ve diğer tıbbi cihazları dağıtmak ve bunların kullanımıyla ilgili talimatlar vermek dahil olmak üzere eczane ile ilgili çeşitli işlevleri yerine getirerek eczacıların ve diğer sağlık profesyonellerinin çalışmalarını destekler. Doğru ilaçların sağlandığından ve ödemenin alındığından emin olmak için ilaç ofisleri ve sigorta şirketleri ile reçete taleplerini gözden geçirmek gibi farmasötik uygulamada idari görevleri de yerine getirebilirler. Genellikle ülkelerdeki mevzuatlar, eczane teknisyenlerinin faaliyetlerinin bir eczacı tarafından denetlenmesini gerektirir. Eczane teknisyenlerinin çoğu serbest eczanelerde çalışmaktadır. Hastane eczanelerinde eczane teknisyenleri diğer kıdemli eczane teknisyenleri tarafından yönetilebilir. Birleşik Krallık'ta, hastane eczanelerinde teknisyenlerin rolü artmış ve eczane departmanını ve eczacılık uygulamalarındaki uzmanlık alanlarını yönetme sorumluluğu onlara devredilmiştir ve bu sayede eczacılara, ilaç danışmanları olarak hastalara ve araştırmalara daha fazla zaman harcayarak uzmanlık alanlarında uzmanlaşmaları için zaman tanınmıştır. Eczane teknisyenleri, Genel Eczacılık Konseyi'ne (GPhC) kayıtlıdır. GPhC, eczacıların, eczane teknisyenlerinin ve eczane binalarının düzenleyicisidir.
ABD'de eczane teknisyenleri görevlerini eczacıların gözetiminde gerçekleştirmektedir. Gözetim altında, çoğu ilaç verme, birleştirme ve diğer görevleri yerine getirebilmelerine rağmen, genellikle hastalara ilaçlarının doğru kullanımı konusunda danışmanlık rolünü yerine getirmelerine izin verilmez. Bazı eyaletlerde yasal olarak zorunlu eczacı-eczane teknisyeni oranı vardır.

Dağıtım görevlilerine genel olarak "distrübütör" olarak atıfta bulunulur ve yerel eczanelerde büyük ölçüde bir eczane teknisyeniyle aynı görevleri yerine getirirler. Eczacıların gözetimi altında çalışırlar ve hastalara sağlanmak üzere ilaçların hazırlanmasında (dağıtma ve etiketleme) yer alırlar.

Birleşik Krallık'ta, bu personel grubu belirli ilaçları (sadece eczane ve genel satış listesi ilaçları) tezgahtan satabilir. Sadece hastalara tedarikte görev alırlar, reçeteli ilaçlar hazırlayamazlar.

Ülkelerdeki eğitim mevzuatlarına göre çeşitli eğitim yöntemleri olabilir.

Türkiye'de eczacılık öğretimi 14 Mayıs 1839 tarihinde Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane bünyesinde açılan Eczacı sınıfı ile başlamıştır. Günümüzde, Eczacılık fakültelerinde, 5 yıllık lisans eğitimini başarı ile tamamlayan kişiler Eczacı diploması almaya hak kazanırlar. Türkiye'de bu mesleğe mensup kişiler serbest eczacılık (eczane eczacılığı) yapabilir; ilaç endüstrisinde; AR-GE, üretim, kalite kontrol, ruhsatlandırma, pazarlama gibi birimlerde görev alabilir; hastane eczanelerinde mesul müdürlük yapabilir (hastane eczacılığı) ve ayrıca kamu kuruluşlarında ya da ecza depolarında mesleğini icra edebilir. Son yıllarda önem kazanan klinik eczacılığın, Türkiye'deki eczacılık fakültelerinde ders olarak okutulması 2000'li yıllarda başlamıştır. Eczacılık öğrenimi, Türkiye'de 1938 yılına kadar 3 yıl, 1938-2005 yılları arasında 4 yıl olarak sürdürülmüştür. 2005 yılından itibaren ise 5 yıl olarak sürdürülmektedir.

Tıbbi maddelerin bilinen en eski derlemesi, MÖ 6. yüzyılda Sushruta'ya atfedilen bir Hint Ayurveda eseri olan Sushruta Samhita'dır. Bununla birlikte, korunan en eski metin MS 3. veya 4. yüzyıla aittir. Pek çok Sümer (MÖ 6. binyılın sonu - MÖ 2. binyılın başı) çivi yazılı kil tabletleri ilaç reçetelerini kayıt altına almıştır. Eski Mısır farmakolojik bilgisi, MÖ 1550'deki Ebers Papirüsü ve MÖ 16. yüzyıl Edwin Smith Papyrus'u gibi çeşitli papirüslerde kayıt altına alınmıştır.
Antik Yunanistan'da, Diocles of Carystus (MÖ 4. yüzyıl) bitkilerin tıbbi özelliklerini inceleyen birkaç kişiden biriydi. Konuyla ilgili birkaç eser yazdı. Yunan hekim Pedanius Dioscorides, MS 1. yüzyılda ana dili olan Yunanca "Περί ύλης ιατρικής" adında beş ciltlik bir kitap yazmasıyla ünlüdür. Latince çeviri "De Materia Medica (Tıbbi maddelerle üzerine)", birçok Orta Çağ metninin temeli olarak kullanılmış ve İslam Altın Çağı boyunca birçok Ortadoğu bilim insanı tarafından işlenmiştir. Çin'de eczacılık, en azından MS 1. yüzyıla kadar uzanan, bilinen en eski Çin el kitabı olan Shennong Bencao Jing'e (İlahi Çiftçinin Bitki-Kökü Klasiği) dayanmaktadır. Han hanedanlığı döneminde derlenmiş ve efsanevi Shennong'a atfedilmiştir. Önceki literatür, belirli rahatsızlıklar için reçete listelerini içeriyordu, Mawangdui'de bulunan ve MÖ 168'de mühürlenmiş olan "52 Rahatsızlık İçin Tarifler" el yazması ile örneklenmiştir.

Japonya'da, Asuka döneminin (538-710) ve erken Nara döneminin (710-794) sonunda, modern eczacılarınkine benzer rolleri yerine getiren erkeklere büyük saygı duyuluyordu. Eczacıların toplumdaki yeri Taihō Kodunda (701) açıkça tanımlanmış ve Yōrō Kodunda (718) yeniden belirtilmiştir. Heian öncesi İmparatorluk sarayında sıralı pozisyonlar oluşturuldu; ve bu organizasyon yapısı Meiji Restorasyonu'na (1868) kadar büyük ölçüde bozulmadan kaldı. Bu oldukça istikrarlı hiyerarşide, eczacılara - ve hatta eczacı asistanlarına - doktorlar ve akupunkturcular gibi sağlıkla ilgili alanlarda diğerlerinden üstün bir statü verildi. İmparatorluk hanesinde, eczacı, İmparatorun iki kişisel doktorunun bile ü

Edmund Frederick Robertson  (1 Haziran 1943 doğumlu), St Andrews Üniversitesi'nde saf matematik profesörüdür.

Robertson, John J. O'Connor ile birlikte ünlü MacTutor Matematik Tarihi Arşivi'nin yaratıcılarından biridir. Robertson, ağırlıklı olarak gruplar ve yarı gruplar teorisi üzerine 100'den fazla araştırma makalesi yazmıştır. Aynı zamanda 17 ders kitabının yazarı veya ortak yazarıdır.
Robertson, 1965'te Saint Andrews Üniversitesi'nde Lisans Derecesi aldı. Daha sonra Warwick Üniversitesi'ne gitti ve burada 1966'da Yüksek Lisans derecesi ve 1968'de Felsefe Doktoru unvanını aldı.
St. Andrews Üniversitesi'nde saf matematikte öğretim görevlisi, 1984'ten itibaren kıdemli öğretim görevlisi ve 1995'ten itibaren profesördü. 1988'den 1991'e kadar St. Andrews'de matematik fakültesi başkanı ve 2000/01 Matematik ve İstatistik Okulu başkanıydı.
1998'de Royal Society of Edinburgh üyeliğine seçildi.
2015 yılında, meslektaşı O'Connor ile birlikte, MacTutor Matematik Tarihi arşivindeki çalışmaları nedeniyle Londra Matematik Derneği'nin Hirst Ödülü'nü aldı. "Genelleştirilmiş Nilpotent Grupların Sınıfları" konulu tezi Stewart E. Stonehewer danışmanlığında yaptı.
Bir matematikçi olarak cebir ve özellikle grup teorisi ve grup teorisinde bilgisayar cebir yöntemleri ile ilgili çalışmalar yapmaktadır.

Eşi Helena Robertson olup iki oğulları vardır: Edinburgh Üniversitesi'nde matematik ve felsefe okuyan David Robertson, Glasgow'da öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra Dalkeith'te matematik öğretti ve şimdi Edinburgh'daki St Thomas of Aquins Kraliyet Lisesi'nde öğretmenlik yapıyor. Colin Robertson ise Edinburgh'da İskoçya Kraliyet Bankası'yla büyü yaptıktan sonra Hong Kong'da ve ardından Singapur'daki Coutts Bank'ta çalıştı. CA'sını Edinburgh'da Arthur Andersen için çalışırken aldı. 1999 yılında Leeds Üniversitesi'nden halka teorisi alanında doktora derecesi aldı.

Algebra Through Practice: A Collection of Problems in Algebra with Solutions: Books 4-6 - with T.S.Blyth, 978-0521253017
Rings, Fields and Modules - with T.S.Blyth, 1985, 978-0521272919
Sets and mappings - with T.S.Blyth, 1986, 978-0412278808
Linear Algebra - with T.S.Blyth, 1986, 978-0412278501
Essential Student Algebra: Groups - with T.S.Blyth, 1986, 978-0412278402
Basic Linear Algebra - with T.S.Blyth, 1998, 978-3540761228
Colin MacLaurin (1698-1746): Argyllshire's Mathematician, 2000, 978-1902847108
Further Linear Algebra - with T.S.Blyth, 2002, 978-1852334253

Mathematics Genealogy Project'te Edmund F. Robertson

Ekonomi veya İktisat, mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimini inceleyen sosyal bilimdir. Ekonomi, ekonomik aktörlerin davranış ve etkileşimlerine ve ekonomilerin nasıl işlediğine odaklanır. Mikroekonomi, bireysel ajanlar ve piyasalar, bunların etkileşimleri ve etkileşimlerin sonuçları da dahil olmak üzere ekonomideki temel unsurlar olarak görülen şeyleri analiz eden bir alandır. Bireysel aracılar arasında örneğin hane halkı, firmalar, alıcılar ve satıcılar yer alabilir. Makroekonomi, üretim, tüketim, tasarruf ve yatırımın etkileşim içinde olduğu bir sistem olarak ekonomi ve emek, sermaye ve toprak kaynaklarının istihdamı, para birimi enflasyonu, ekonomik büyüme ve bu unsurlara etkisi olan kamu politikaları gibi ekonomiyi etkileyen faktörleri analiz eder.
Ekonomideki diğer geniş ayrımlar arasında "olanı" tanımlayan pozitif ekonomi ile "olması gerekeni" savunan normatif ekonomi, ekonomi teorisi ile uygulamalı ekonomi, rasyonel ekonomi ile davranışsal ekonomi ve ana akım ekonomi ile heterodoks ekonomi arasındaki ayrımlar yer alır.

Ana akım ekonomi teorisi, çeşitli kavramları kullanan a priori nicel ekonomik modellere dayanır. Teori tipik olarak ceteris paribus varsayımıyla ilerler, bu da söz konusu değişken dışındaki açıklayıcı değişkenlerin sabit tutulması anlamına gelir. Teoriler oluşturulurken amaç, en azından bilgi gereksinimleri açısından basit, tahminler açısından daha kesin ve önceki teorilere kıyasla ek araştırma üretme açısından daha verimli olan teoriler bulmaktır.

Ekonomik teoriler, büyük ölçüde ekonomik veriler kullanılarak ekonometri yoluyla sıklıkla ampirik olarak test edilir.

Mikroekonomi, bir pazar yapısını oluşturan varlıkların pazar sistemi oluşturmak için pazarda nasıl etkileşime girdiğini inceler. Bu kuruluşlar, genellikle ticarete konu olan birimlerin kıtlığı ve düzenleme altında faaliyet gösteren, çeşitli sınıflandırmalara sahip özel ve kamuya açık oyuncuları içerir. Ticareti yapılan ürün, elma gibi somut bir ürün veya onarım hizmeti, hukuk danışmanlığı veya eğlence gibi bir hizmet olabilir.

Makroekonomi, genel denge teorisinin basitleştirilmiş biçimini kullanarak, büyük toplamları ve bunların etkileşimlerini "yukarıdan aşağıya" açıklamak için ekonomiyi bütün olarak inceler. Bu tür toplamlar, milli gelir ve çıktıyı, işsizlik oranı ve fiyat enflasyonu ve toplam tüketim ve yatırım harcamalarını ve bunların bileşenleri gibi alt kümeleri içerir. Ayrıca para politikası ve maliye politikası'nın etkilerini de inceler.

En azından 1960'lardan bu yana makroekonomi, oyuncuların rasyonelliği, piyasa bilgilerinin verimli kullanımı ve eksik rekabet dahil olmak üzere sektörlerin mikro tabanlı modellemesine ilişkin daha çok bütünleşmeyle tanımlandı. Bu, aynı konudaki tutarsız gelişmeler hakkında uzun süredir devam eden bir endişeyi ele almıştır.
Makroekonomik analiz, milli gelirin uzun vadeli seviyesini ve büyümesini etkileyen faktörleri de dikkate alır. Bu tür faktörler arasında sermaye birikimi, teknolojik değişim ve işgücü büyümesi vardır.

Ekonomi politikası
Serbest ticaret
Sosyoekonomi

Elektrik Mühendisliği veya Elektrik-Elektronik Mühendisliği; elektrik, elektronik ve elektromanyetizma üzerine çalışan ve bunları kullanarak çeşitli donanım ve sistemlerin tasarımı ve geliştirilmesi ile ilgilenen kapsamlı bir mühendislik disiplinidir. 19. yüzyıldan itibaren telefon, telgraf, elektrik enerjisisinin üretimi, dağıtımı ve geniş ölçekte kullanımıyla birlikte ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda yarı iletken teknolojisinin gelişimi, 
transistörün icadı, mikroişlemcilerin ve bilgisayarların gelişimi ile daha kapsamlı bir disiplin haline gelmiştir.
"Elektrik Mühendisliği" elektrik, elektronik ve elektromanyetizma ile ilgili tüm mühendislik disiplinlerinin bir çatı adı olarak kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra "Elektrik Mühendisliği" yerine "Elektrik-Elektronik Mühendisliği" ismi de akademide yaygın olarak tercih edilmektedir. Ayrıca Türkiye'de, Elektrik-Elektronik Mühendisliğinin bir dalı olan power engineering (güç mühendisliği) "Elektrik Mühendisliğinin" karşılığı olarak geçer. Bunun için Türkiye'de Elektrik Mühendisliği maddesine bakabilirsiniz.

Elektrik ve mıknatıs (magnet)sözcüklerinin kökeni eski Yunancadan gelmektedir.Eski Yunan döneminde Milet'te (Anadolu, Aydın civarında eski yerleşim yeri) yaşayan Thales (MÖ 624-MÖ 546) doğayla ilgili araştırmalar yaparken kehribarın yünle ovulduğunda tüy ve saman gibi hafif maddeleri kendine çektiğini, uzun süreli ovmalarda ise insan vücuduna yaklaştırıldığında küçük kıvılcımlar çıkardığını fark edip bazı araştırmalarda bulunmuştu. Elektriğin bilim dünyasında bir araştırma alanı olarak yer alması 17. yüzyılda gerçekleşmiştir. İlk elektrik mühendisi olarak ilk elektroskobu icat eden William Gilbert kabul edilebilir.

Elektrik ve manyetizma üzerine araştırmalar ve ilk mühendislik çalışmalarına başlanması 18. yüzyıldan itibaren mümkün olmuştur.
1672: Otto von Guericke (1602 – 1686), Kükürt bir küreyi döndüren bir aygıt yaptı. Yün parçasını dönen küreye tutarak bir kıvılcım üretti. Bu aygıt, sürtünme yoluyla elektrik üreten ilk üreteçtir.

1729: İngiliz Stephen Gray, metallerin iletken, ametallerin yalıtkan olduğunu keşfetti.
1745: Hollandalı Peter Van Musschenbroek elektrik depo edebilen, su dolu cam kavanoza batırılmış metal çubuktan ibaret Leyden Şişesi'ni yaptı ki bu tarihin ilk sığacıdır. (kondansatör).
1752: Benjamin Franklin gök gürültülü havada bir uçurtma uçurarak ipek bir ip ile yüklü buluttan Leyden şişesini doldurmayı başardı. Böylece şimşek ile elektrik arasında bağıntı kurdu. Bu deney yıldırımsavarın(paratoner) bulunmasına yol gösterdi.
1777: Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb, yüklü iki metal küre ya da iki mıknatıs kutbu arasındaki itme veya çekme kuvvetini ölçebilen burulmalı tartı aygıtını gerçekleştirdi;
1785: Coulomb bulduğu tartı aygıtını kullanarak iki yük arasındaki itme veya çekme kuvvetinin, yüklerin çarpımı ile doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu deneysel olarak gösterdi.Coulomb yasası, Newton'un kütleçekimi yasasının elektrikteki karşılığıdır (Kütleçekim yasasından farklı olarak elektrikte iki yük arasında itme kuvvetinin varlığı da söz konusudur).
1794: İtalyan fizikçi Alessandro Volta, çinko ve gümüş plakalar arasına tuz karışımlı sıvı koyarak elektrik akımı elde etmiş oldu. Burada çinko ve gümüş elektrotlar, tuzlu su elektrolittir ve aralarındaki kimyasal tepkime sonucu elektrik üretiliyordu. Bundan önceki insan yapımı tüm elektrik kaynakları statik idi.

AC-DC savaşlarına da sahne olan(Tesla-Edison mücadelesi) 19. yüzyıl, elektriğin altın çağıdır.

1819: Fransız matematikçi ve fizikçi André Marie Ampére, Oersted in olgusunu betimleyen ve Ampère Yasası olarak adlandırılan magnetik alan ile bu alanı doğuran elektrik akımı arasındaki bağıntıyı formüle etti. Elektrodinamiğin de kurucusu olan Ampére aynı zamanda elektrik ölçme tekniklerini de geliştirerek elektrik akımını ölçen bir aygıt yaptı. Anısına elektrik akımı birimi amperdir.
1827: Alman fizikçi Georg Simon Ohm, İletkenlerden geçen elektrik akımına ilişkin çalışmalar yaparak Ohm yasası olarak bilinen, bir iletkenden geçen akımın iletkenin uçları arasındaki gerilim ile doğru, iletkenin direnciyle ters orantılı olduğunu formüle etti, Anısına elektrikte direnç birimi ohm dur.
1831: İngiliz fizikçi ve kimyager Michael Faraday, Bir buhar makinesi ile bakır bir plakayı bir mıknatısın yarattığı manyetik alan içinde döndürerek elektrik üretti. Bu ilk jeneratördür.

1831: Joseph Henry, Faraday'ın buluşunu tersine çevirerek, manyetik alandan elektrik akımı geçirmek suretiyle bir bakır çemberi döndürmeyi başardı. Bu bir elektrik motorudur ve tarihte ilk kez, elektrik enerjisi makinelere güç vererek iş yapılmasını sağlıyordu.
1833: Alman fizikçi Wilhelm Weber  ve Karl Friedrich Gauss  İki bina arsındaki ilk telgraf işlemini başardılar. Elektrik ölçüm için ilk uyumlu ünit sistemlerini buldular. Gauss jeomanyetik alanın yönü ve kuvvetini kaydetmek için Avrupa gözlem ağı organize etti.
1834: Alman fizikçi Heinrich Lenz: "Akan bir elektrik akımına ters yönde bir direnç vardır." Kuramı onundur ki Lenz yasası olarak bilinir.
1845: Alman fizikçi Gustav Robert Kirchhoff  Devre analizi olan “Bir noktaya giren ve çıkan akımların toplamı sıfırdır. Kirchhoff I”, “kapalı bir devrede harcanan gerilimlerin toplamı, sağlanan gerilimlerin toplamına eşittir. Kirchhoff II” yasalarını yayınladı.
1864: İskoçyalı matematikçi ve fizikçi James Clerk Maxwell  Kuantum fiziği öncesi bilinen bütün elektrik ve manyetik kuramları açıkladı. Maxwell denklemleri olarak bilinen dört temel denklem onun tarafından ortaya atılmıştır.
1876: Amerikalı Alexander Graham Bell elektrik titreşimlerini sese dönüştürerek telefonu buldu ve patentini aldı.
1877: Amerikalı Thomas Alva Edison  sesi kaybedip yineleyebilen gramofonu (fonograf) geliştirdi.
1879: Edison karbon flamanlı akkor ampul için patent başvurusu yaptı. Üç yıl sonra New York sokaklarında bu lambalar ışıyordu. Edison yaşamı boyunca gerçekleştirdiği hareketli resim kamerası, teyp, projektör gibi çeşitli buluşları için 1093 patent almıştır.
1882: Dünyanın ilk merkezi güç üretim tesisi doğru akım(DC) güç sistemli The Pearl Street Station New York'ta Thomas Edison tarafından açıldı.
1882: Wisconsin'de ilk hidroelektrik santral açıldı.
1883: Nikola Tesla, Tesla bobinini buldu. Bu, elektriğin gerilimini dönüştürebilecek ve uzak mesafelere iletmeyi kolaylaştıracak bir transformatör olup Tesla'nın alternatif akım projesinin önemli bir ayağıdır.

1887: Sırp asıllı mucit, fizikçi ve elektrik mühendisi Nikola Tesla (1856- 1943 Alternatif akım jeneratörünü buldu. Böylece elektrik enerjisi uzun mesafelere kolaylıkla iletilebilecekti.
1888: Heinrich Hertz  Yıllar önce Faraday ve Maxwell tarafından bahsedilmiş radyo dalgalarını keşfetti ve ölçtü.
1892: İtalyan fizikçi Guglielmo Marconi, sinyalleri birkaç km uzağa ulaştırarak' telsiz telgraf patentini aldı. Daha sonra ilk kıtalararası radyo sinyalini göndermeyi başardı. 1901'de, İngiltere Cornwall'dan gönderilen sinyaller, Kanada'dan alındı. Bu olaydan sonra birçok yerde telsiz telgraf istasyonları kurulmaya başlandı."Bilinenin aksine "Radyo", Marconi'nin icadı değildir. Amerikan Yüksek Mahkemesi, ölümünün ardından Radyonun mucidinin Nikola Tesla olduğuna hükmetmiştir.
1895: Alternatif akım üreten ilk jeneratör Niagara şelalesine kuruldu.
1897: İngiliz fizikçi Sir Joseph John Thomson, elektronu keşfetti.
1897: Nikola Tesla, iki patent başvurusunda bulundu; 'Elektriksel Enerjinin İletimi İçin Bir Sistem' ve 'Elektriksel Enerjinin İletimi İçin Bir Cihaz' Böylece resmen "Radyo" doğmuş oldu. Birkaç yıl önce Hertz tarafından bulunan ve ölçümlenebilen radyo dalgaları, Tesla ile hayat buldu ve insanlığın hizmetine girdi.

20. yüzyılın ikinci yarısında elektronik, iletişim ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler günümüzdeki bilişim çağını başlatmıştır.

1923: Rus asıllı Amerikalı elektrik mühendisi Vladimir Kosma Zworykin' ilk kez resim tarama yöntemini tümüyle elektronik olarak yapan ikonoskopu buldu. Ertesi yıl da kineskop olarak adlandırılan resim tüpünün patentlerini aldı. Bu iki buluş, ilk televizyon sisteminin oluşturulmasına temel oluşturdu. 1950'li yıllarda televizyon artık izlenilmeye başlanmıştı.
1930: Amerikalı elektrik mühendisi Vannevar Bush (1890 - 1974)'un yönetiminde Cambridge'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)'nde ilk bilgisayar yapıldı.
1942: İlk elektronik bilgisayarın yapımına başlandı ve aygıtın yapımı 1945 yılında tamamlandı.
1947: John Bardeen, Walter Houser Brittain ve William Bradford Shockley ABD'deki Bell Laboratuvarları'nda transistörü buldular. Elektrik sinyallerinin yükseltilmesini, denetlenmesini ya da üretilmesini sağlayan bu yarı iletken aygıt nedeniyle Bulucular 1956 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır. Elektron lambalarının bütün işlevlerini çok daha küçük boyutlu ve hafif, mekanik etkilere karşı daha dayanıklı, ömrü daha uzun, verimi daha yüksek, ısı kayıpları daha düşük ve harcadığı güç de çok daha az olarak yerine getirebilen transistörler elektronik alanında bir devrim olarak kabul edilir.
1964: Uluslararası uydularla telekomünikasyon örgütü Intelsat kuruldu. Bu tarihten sonra ilk uydusunu fırlatan Intelsat böylece 240 komünikasyon devresi ve 1 televizyon kanalının gereksinimini karşılayabiliyordu.
1965: ABD Savunma Bakanlığı ARPANET(Advanced Research Projects Agency) projesini başlattı. 1965 yılında MIT Lincoln Laboratuvarlarında ilk kez iki bilgisayar birbirine bağlanmış ve karşılıklı veri alışverişinde bulunmuşlardı.ARPANET projesi kapsamındaysa dört üniversitenin bilgisayarları, araştırma, eğitim ve hükûmet uygulamalarını yürütmek için birbirine bağlandı. Hükûmet bu projeye başlarken olası bir düşman saldırısı ardından iletişimin kesilmesi durumunda klasik iletişim yollarına alternatif olacağı düşüncesini taşıyordu. Bu proje günümüzde kullanılan internetin başlangıcı niteliğindeydi.
1972: İlk Mikroişlemci (Intel 4004) yapıldı. Bu, üzerine 2300 transistör yerleştirilmiş 7 mm x 7 mm boyutlarında, kare biçiminde silisyum bir plaktı. 4 bit değe

Encyclopedia of Mathematics yani Matematik Ansiklopedisi (ayrıca EOM ve eski adıyla Encyclopaedia of Mathematics olarak da bilinir) matematikte büyük bir başvuru kaynağıdır.

2002 versiyonu, lisans düzeyinde matematiğin çoğu alanını kapsayan 8.000'den fazla giriş içerir ve sunum doğası gereği tekniktir. Ansiklopedi, Michiel Hazewinkel tarafından düzenlenmiş ve Kluwer, Springer'in bir parçası olduğu 2003 yılına kadar Kluwer Academic Publishers tarafından yayınlanmıştır. CD-ROM, animasyonlar ve üç boyutlu nesneler içerir.
Ansiklopedi, orijinal olarak Ivan Matveevich Vinogradov tarafından düzenlenen ve birkaç bin makale eklenen üç ek ve yorumlarla genişletilen Sovyet Matematicheskaya entsiklopediya'dan (1977) çevrilmiştir.
29 Kasım 2011 tarihine kadar, ansiklopedinin statik bir versiyonuna çevrimiçi olarak ücretsiz göz atılabilirdi. Bu URL artık EOM'nin yeni wiki enkarnasyonuna yönlendirilmektedir.

Ansiklopedinin yeni bir dinamik versiyonu artık çevrimiçi bir wiki olarak mevcuttur. Bu yeni wiki, Springer ve Avrupa Matematik Derneği arasındaki bir işbirliğidir. Ansiklopedinin bu yeni sürümü, önceki çevrimiçi sürümün tüm içeriğini içerir; ancak tüm girişler artık matematikteki en yeni gelişmeleri içerecek şekilde halka açık olarak güncellenebilir. Tüm girişler, içerik doğruluğu açısından Avrupa Matematik Derneği tarafından seçilen yayın kurulu tarafından izlenecektir.

Vinogradov, IM (Ed.), Matematicheskaya entsiklopediya, Moskova, Sov. Entsiklopediya, 1977.
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics (set), Kluwer, 1994 (1-55608-010-7).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 1 (A – B), Kluwer, 1987 (1-55608-000-X).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 2 (C), Kluwer, 1988 (1-55608-001-8).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 3 (D – Fey), Kluwer, 1989 (1-55608-002-6).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 4 (Fib – H), Kluwer, 1989 (1-55608-003-4).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 5 (I – Lit), Kluwer, 1990 (1-55608-004-2).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 6 (Lob – Opt), Kluwer, 1990 (1-55608-005-0).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 7 (Orb-Ray), Kluwer, 1991 (1-55608-006-9).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 8 (Rea – Sti), Kluwer, 1992 (1-55608-007-7).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 9 (Sto-Zyg), Kluwer, 1993 (1-55608-008-5).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Cilt. 10 (Dizin), Kluwer, 1994 (1-55608-009-3).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Ek I, Kluwer, 1997 (0-7923-4709-9).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Ek II, Kluwer, 2000 (0-7923-6114-8).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Ek III, Kluwer, 2002 (1-4020-0198-3).
Hazewinkel, M. (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics on CD-ROM, Kluwer, 1998 (0-7923-4805-2).
Matematik Ansiklopedisi, Avrupa Matematik Derneği'nin yönetimindeki bir yayın kurulu tarafından izlenen halka açık wiki.

Çevrimiçi ansiklopediler listesi

Resmî site
ResearchGate'de M. Hazewinkel tarafından yapılan yayınlar

Endüstri Mühendisliği ya da Sanayi Mühendisliği (İngilizce: Industrial engineering), insan, malzeme ve makineden oluşan bütünleşik sistemlerin kuruluş ve devamlılığının yönetimi ile ilgilenen mühendislik dalıdır. Endüstri mühendisleri, diğer mühendislik dallarının birçoğunun derslerini de alıp, üzerine işletme, yönetim, üretim, ekonomi ve endüstri mühendisliğine özel derslerle birlikte diğer mühendislik alanlarının yöneticilik yetkisine sahip mühendislik dalı.
Çalışmalarında matematik, fen bilimleri ve sosyal bilimlerdeki özel bilgi ve becerileri mühendislik analiz ve tasarım ilke yöntemleriyle birleştirerek, bu sistemlerden elde edilecek sonuçları belirleyip, kestirerek değerlendiren ve disiplinlerüstü bir yaklaşım sergileyen endüstri mühendisleri, zaman, para, malzeme, enerji gibi kaynakların verimli kullanımına ve mühendislik hizmetlerinin kalitesini artırmaya yönelik çalışmalarda bulunur.
Endüstri Mühendisliği diğer mühendislik dallarından farklı bir yapıya ve düşünce sistemine sahiptir. En önemli fark endüstri mühendisliğinin parçayı değil bütünü göz önüne alarak çalışması, sistemin bütünüyle ilgilenmesidir. İkinci önemli fark ise her türlü uygulamada insan faktörünü dikkate almasıdır. Bu sebeplerden dolayı temel doğa bilimleriyle olan ilişkisinin yanında sosyal bilimlerle de iç içedir.

Endüstri mühendisliği ile ilgili kavramların ortaya çıkması ve yaygın olarak kullanılmaya başlanması 19. yy.'ın başlarına kadar gitmektedir. Kapitalist ekonominin öncüsü olarak bilinen Adam Smith, Ulusların Zenginliği adlı eserinde işbölümünün öneminden ve faydalarından bahsetmiştir. Adam Smith'e göre her bir işçinin birçok değil de, sadece özel bir hareket üzerinde yoğunlaşması, üretimdeki verimliliğin artmasında çok büyük öneme sahiptir. 1832'de Charles Babbage da "Makina İktisadı ve İmalatçılar Üzerine" adlı kitabında işbölümü, organizasyon çizelgesi ve işçi ilişkileri gibi konuları incelemiştir. Bu çalışmalar endüstri mühendisliğinin temel almış olduğu birtakım kavramlara değinmiş olmasına rağmen, endüstri mühendisliği asıl Frederick Winslow Taylor'ın yapmış olduğu çalışmalar sayesinde belli bir yere gelmiş ve asıl şeklini almıştır. Taylor, kronometrik zaman etüdünü ilk kullanan kişi olmakla birlikte, iş ve zaman etüdü gibi kavramların yaratıcısıdır. Frank ve Lilian Gilbreth de iş ve zaman etüdü konularını geliştirmiş ve daha ileri bir seviyeye getirmişlerdir.
Endüstri mühendisliğindeki asıl ilerlemeler ise birçok diğer mühendislik alanında olduğu gibi II. Dünya Savaşı ve sonrasına rastlar. Bu dönemde yöneylem araştırması olarak bilinen alanla daha da iç içe geçmiş ve birbirini tamamlar nitelik kazanmıştır. Bu sayede endüstri mühendisliği sadece imalatı konu alan bir yapıdan kurtulmuş, gerçek hayatta karşılaştığımız sistemlerle ilgili her türlü soruna çözüm üretmeye çalışan, araştırma yelpazesini oldukça geniş tutan bir mühendislik dalı haline gelmiştir. Matematik, bilgisayar teknolojileri (veritabanları), İnternet, Yönetim Bilişim Sistemleri ve ağlar) ve programlama (yeni ve daha verimli algoritmaların ortaya çıkması ve kullanılması, nesne-odaklı programlama) tekniklerinin gelişmesi ile birlikte daha karışık sistemlerin çözümü kolaylaşmış ve endüstri mühendisliği yeni bir boyut kazanmıştır.
Günümüzde dünyada birçok üniversitede endüstri mühendisliği bölümü kurulmuş durumdadır. Kimi yerlerde sistem mühendisliği, imalat mühendisliği, imalat sistemleri mühendisliği ya da mühendislik yönetimi adıyla da bilinmektedir.
Türkiye'de ilk endüstri mühendisliği bölümü 1969 yılında kurulmuşturi. İlk temel İTÜ'de 1949 yılında Takım Tezgahları Kürsüsü'nde Fabrika Organizasyonu dersi verilmeye başlaması ve "Sanayi Mühendisliği" ismi ile bir bölüm kurulması ile ilgili 8 Mayıs 1968 tarihinde karar alınmasına dayanır. 1969 yılında ise İTÜ ve ODTÜ'de endüstri mühendisliği adı ile bölüm kurulmuştur.

Temel mühendislik eğitimleri yanında, yöneylem araştırması, üretim sistemleri, üretim planlama, stokastik modelleme, tedarik zinciri yönetimi, modelleme ve optimizasyon yöntemleri, yönetim ve organizasyon, kalite yönetimi, benzetim, iş ve zaman etüdü, iş güvenliği, insan kaynakları yönetimi, proje yönetimi, girişimcilik ve fizibilite etüdü ve yönetim bilişim sistemleri alanları, üniversitelerdeki endüstri mühendisliği bölümlerinin başlıca derslerindendir.

Günümüzde endüstri mühendisliği; sadece geleneksel imalat sektörüyle sınırlı kalmayıp sağlık, finans, lojistik ve hizmet sektörlerinde de kritik bir rol oynamaktadır. Modern endüstri mühendisliği uygulamaları, karmaşık süreçleri optimize etmek için çeşitli temel metodolojilerden yararlanır:

Yalın Üretim (Lean Manufacturing):** Süreçlerdeki israfı yok ederek verimliliği ve müşteri değerinin artırılmasını sağlar.
Altı Sigma (Six Sigma):** İstatistiksel veriler kullanılarak hata oranlarının minimize edilmesini ve kalitenin artırılmasını amaçlar.
Yöneylem Araştırması (Operations Research):** Karar verme süreçlerinde matematiksel modelleme ve algoritmaların kullanılmasını sağlar.
Sistem Simülasyonu (Systems Simulation):** Gerçek dünya süreçlerinin bilgisayar ortamında modellenerek sonuçların önceden tahmin edilmesine olanak tanır.

Mühendislik, genelde problem tanımlama, çözüm seçenekleri türetme, karar verme ve çözümden oluşan bir süreçtir. Endüstri mühendisleri bu tanım doğrultusunda tasarımlar yapar. Söz konusu tasarımlar endüstri mühendislerince "üretim sistemleri tasarımı" ve "üretim sistemleri kontrolü" şeklinde gerçekleştirilmektedir.
Mal ve/veya hizmet üreten bir örgütün aşağıdaki gibi işlevleri endüstri mühendislerince tasarlanmaktadır.

Malzemeler
Makine ve donanımı
Veri toplama ve analiz yöntemleri
İşçilerin çalışma yöntemleri
Kolaylıkların yerleşimi ve malzeme akışıları
Malzeme taşıma donatı ve yöntemleri
Çalışma yeri
Hammadde ve ürün depolarının büyüklükleri ve yerleri
Yönetim raporları için veri kayıt yöntemleri
Bakım yöntemleri
İş emniyet yöntemleri
33.YA/EM kongresinde ele alınan konular endüstri mühendisliğinin ilgi alanları ile ilgili fikir verebilecektir:

Tedarik zinciri
Lojistik
Envanter yönetimi
Fiyatlandırma
Talep tahmini
Yalın üretim
Üretim planlama ve Çizelgeleme
Kalite yönetimi ve Güvenilirlik
Mühendislik ekonomisi
Tesis Yeri Seçimi ve Yerleşimi
Bilgisayar Tabanlı Tasarım ve İmalat
Ergonomi
Sürdürülebilirlilik
Enerji ve Verimlilik
İleri Üretim Teknolojileri
AR-GE ve Yenilikçilik
Sistem mühendisliği
Tersine mühendislik
Üretim Sistemleri
Bilgi Sistemleri Yönetimi
Sosyal Medya ve İletişim
Veri madenciliği
İnsan kaynakları yönetimi
Afet Yönetimi ve Toplumsal Sorunlar
Savunma Sistemleri
Mühendislik Eğitimi
Yöneylem Araştırması Teknikleri
Modelleme ve Simulasyon
Belirsizlikte Optimizasyon
Servis sistemleri
Finans Mühendisliği ve Risk yönetimi

Epidemiyoloji, toplumdaki hastalık, salgın, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımını, görülme sıklıklarını ve bunları etkileyen belirteçleri inceleyen bir tıp bilimi dalıdır.
Sağlığı geliştirmek ve hastalıkları azaltmak için sağlık bilgilerini toplamak, yorumlamak ve kullanmak bu bilim dalının amaçlarındandır.

Epidemiyoloji sözcüğü, Antik Yunan dilinde "epi" (üstüne, üzerine) ve "demos" (halk) ve "logos" (söz-söylev) sözcüklerinden kökenlenir. Sözlük anlamı olarak halk ile ilgili olmasına rağmen; Mikrobiyolojik epidemiyoloji, epizootiyoloji (hayvan epidemiyolojisi), bitki epidemiyolojisi bilim dalları da bu ismi kullanırlar.
Deneysel epidemiyoloji, iş ve çevre epidemiyolojisi, klinik epidemiyoloji, nedensel epidemiyoloji dalları vardır.

Epidemiyolojik araştırmaların temel amaçları; sağlıkla ilgili olayları tanımlamak ve görülme sıklığını ölçmek, hastalık ya da kazaların nedenlerini inceleyen çözümleyici çalışmalar yapmak, uygulanan sağlık hizmetinin veya programlarının etkinliğini ölçme ve değerlendirme çalışmaları yapmaktır.
Epidemiyolojik çalışma insan topluluklarını hedef alır. En sık olarak belli bir zamanda, belli bir bölgedeki topluluk, yaş, cins, meslek gibi alt gruplarla analizler yapılır. Burada amaç pozitif sağlık durumları veya hastalıklarla neden olabilecek belirleyicilerin incelenmesidir.

Bilişsel epidemiyoloji
Nöroepidemiyoloji
Psikiyatrik epidemiyoloji
Epizootiyoloji
E-epidemiyoloji
Çevresel epidemiyoloji
Ekonomik epidemiyoloji
Klinik epidemiyoloji
Hesaplamalı epidemiyoloji
Çatışma epidemiyolojisi
Genetik epidemiyoloji
Yaşam rotası yaklaşımı
Moleküler epidemiyoloji
Moleküler patolojik epidemiyoloji
Beslenme epidemiyolojisi
Paleoepidemiyoloji
Farmakoepidemiyoloji
Sosyal epidemiyoloji
Mekansal epidemiyoloji
Tele-epidemiyoloji

Taşıyıcı (epidemiyoloji)
Mikrobiyoloji
Sanitasyon
Patojen

Sağlık Araştırmaları Yöntem Bilimi:Konu Hakkında Türkçe Kaynak:www.epidemiyoloji.org
Epidemiyoloji ve İşçi sağlığı
European Centre for Disease Prevention and Control2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Epidemiological Association (IEA)
Porta M, editor. Greenland S, Hernán M, dos Santos Silva I, Last JM, associate editors (2014). "A dictionary of epidemiology", 6th. edition. New York: Oxford University Press. [1]11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISBN 9780199976737
People's Epidemiology Library
Temel epidemiyoloji. Beaglehole R., Bonita R., Kjellström T. Dünya Sağlık Örgütü 1993 Çeviren Bilgen N.

Evrensel cebir, matematiğin bir dalı olup bütün cebirsel yapılara ortak olan özellikleri inceleyen bilimin adıdır.
Evrensel cebirde, bir (soyut) cebir bir birim 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve onun tanımlı olan operasyonlardan oluşur. (Operasyon sembolları sadece "fonksiyonların ismi" olarak kullanılır).
Operasyonların toplamına "imza" (en. "signature") adı verilir 
  
    
      
        Σ
        =
        {
        +
        ,
        ∗
        }
      
    
    {\displaystyle \Sigma =\{+,*\}}
  
.

  
    
      
        +
        ::
        A
        ×
        A
        →
        A
      
    
    {\displaystyle +::A\times A\rightarrow A}
  

  
    
      
        ∗
        ::
        A
        ×
        A
        →
        A
      
    
    {\displaystyle *::A\times A\rightarrow A}
  

  
    
      
        0
        ::→
        A
      
    
    {\displaystyle 0::\rightarrow A}
  

  
    
      
        1
        ::→
        A
      
    
    {\displaystyle 1::\rightarrow A}
  

0,1 gibi operasyonlara "sabit" denilir. Operasyonlar soyut bir şekilde eşitliklerle tarif edilebilir. Mesela alttaki eşitliklerin tümüne "E" diyelim.

  
    
      
        0
        +
        x
        =
        x
      
    
    {\displaystyle 0+x=x}
  

  
    
      
        x
        +
        y
        =
        y
        +
        x
      
    
    {\displaystyle x+y=y+x}
  

  
    
      
        (
        x
        +
        y
        )
        +
        z
        =
        x
        +
        (
        y
        +
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (x+y)+z=x+(y+z)}
  

  
    
      
        x
        ∗
        1
        =
        x
      
    
    {\displaystyle x*1=x}
  

  
    
      
        x
        ∗
        y
        =
        y
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle x*y=y*x}
  

  
    
      
        (
        x
        ∗
        y
        )
        ∗
        z
        =
        x
        ∗
        (
        y
        ∗
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (x*y)*z=x*(y*z)}
  

Yukardaki imza 
  
    
      
        Σ
      
    
    {\displaystyle \Sigma }
  
 bir cebir doğasal sayılardır 
  
    
      
        N
        (
        
          N
        
        ,
        
          +
          
            N
          
        
        ,
        
          ∗
          
            N
          
        
        ,
        
          0
          
            N
          
        
        ,
        
          1
          
            N
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle N(\mathbb {N} ,+^{N},*^{N},0^{N},1^{N})}
  
. Burada 
  
    
      
        
          +
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle +^{N}}
  
 bildiğimiz "arti" fonksiyonudur.
Bu cebir yukardaki 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 adı verdiğimiz tüm eşitlikleri "kabul eder" (en. "satisfy")
  
    
      
        N
        ⊨
        E
      
    
    {\displaystyle N\models E}
  
. Başka bir deyimle, N yapısı E'nin bir modelidir.
E'nin başka bir bir modelini daha tanimlayalım.
  
    
      
        B
        =
        (
        {
        a
        ,
        b
        }
        ,
        
          +
          
            B
          
        
        ,
        
          ∗
          
            B
          
        
        ,
        
          0
          
            B
          
        
        ,
        
          1
          
            B
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle B=(\{a,b\},+^{B},*^{B},0^{B},1^{B})}
  

  
    
      
        
          0
          
            B
          
        
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle 0^{B}\mapsto a}
  

  
    
      
        
          1
          
            B
          
        
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle 1^{B}\mapsto b}
  

  
    
      
        a
        
          +
          
            B
          
        
        a
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle a+^{B}a\mapsto a}
  

  
    
      
        a
        
          +
          
            B
          
        
        b
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle a+^{B}b\mapsto b}
  

  
    
      
        b
        
          +
          
            B
          
        
        a
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle b+^{B}a\mapsto b}
  

  
    
      
        b
        
          +
          
            B
          
        
        b
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle b+^{B}b\mapsto b}
  

  
    
      
        a
        
          ∗
          
            B
          
        
        a
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle a*^{B}a\mapsto a}
  

  
    
      
        a
        
          ∗
          
            B
          
        
        b
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle a*^{B}b\mapsto a}
  

  
    
      
        b
        
          ∗
          
            B
          
        
        a
        ↦
        a
      
    
    {\displaystyle b*^{B}a\mapsto a}
  

  
    
      
        b
        
          ∗
          
            B
          
        
        b
        ↦
        b
      
    
    {\displaystyle b*^{B}b\mapsto b}
  

Bunun bir model olduğunu (yani 
  
    
      
        B
        ⊨
        E
      
    
    {\displaystyle B\models E}
  
 ifadesini) kanıtlamak kolaydır.
Evrensel cebirde önemli sorulardan birkaç tanesi:

Bir eşitlikler birimini 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 nin modeli var mıdır?
E'nin tüm modellerin ortak özellikleri nedir
E'nin modelleri, E'den başka hangi eşitlikleri "kabul eder" ?
Mesela 
  
    
      
        x
        =
        1
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle x=1*x}
  
 eşitliği, yukardaki 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
nin bir neticesidir. 
  
    
      
        E
        ⊨
        x
        =
        1
        ∗
        x
      
    
    {\displaystyle E\models x=1*x}
  
 yazarak bunu ifade ederiz.

  
    
      
        {
        s
        =
        t
        
          |
        
        E
        ⊨
        s
        =
        t
        }
      
    
    {\displaystyle \{s=t|E\models s=t\}}
  
 birimine "E'nin teorisi" denilir.

Wolfgang Wechler. Universal Algebra. Springer-Verlag

A Course in Universal Algebra23 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Stanley N. Burris and H.P. Sankappanavar tarafından hazırlanan açık bir evrensel cebir ders kitabıdır.

Evrimsel biyoloji; biyoloji konularını, canlıların evrimini göz önüne alarak inceleyen bilim dalıdır.
Taksonomi biliminin temelinde evrimsel biyoloji yer almaktadır. Canlıları sistematik bir şekilde ayırmada, canlıların evrimsel akrabalıkları ve farklılıkları göz önüne alınır. Ayrıca birçok ekolojik ilişkinin açıklanmasında evrimsel biyoloji kullanılır.
Moleküler biyolojide DNA ve RNA dizilerinin baz dizilişleri göz önüne alınarak canlıların hatta organellerin mikroorganizmalarla olan akrabalıkları incelenmekte ve bu incelemede evrimsel biyoloji temel alınmaktadır.
Evrimsel biyolojiyi araştıran kişiye evrimsel biyolog denir. Filozof Kim Sterelny'e göre “1858 yılından beri gelişen evrimsel biyoloji bilim alanındaki en büyük entelektüel başarılardan biridir”.

Evrimsel biyoloji, her iki geniş alan çalışmasından ve laboratuvar odaklı disiplinlerden gelen bilim insanlarını içeren disiplinler arası bir alandır. Örneğin, genellikle mammaloji, ornitoloji veya herpetoloji gibi belirli canlı türleri hakkında özel uzmanlık eğitimi alan ama evrim hakkındaki genel sorulara cevap bulmak için bu canlıları vaka analizi veya örnek olay incelemesi için kullanan bilim insanlarını içerir. Evrimsel biyoloji, aynı zamanda genellikle evrimleşme hızı ile evrim modelleri hakkında sorulara cevap bulmak için fosilleri kullanan paleontologlar ve jeologlar gibi popülasyon genetiği ve evrimsel psikoloji gibi alanlardan gelen teorisyenleri de içerir. Deneyciler, yaşlanmanın evrimi hakkında bir açıklama geliştirebilmek için meyve sineği Drosophila'daki seçilimleri kullandılar ve deneysel evrim, bu anlamda evrimsel biyolojinin oldukça aktif bir alt disiplinidir.
Gelişim biyolojisi, başlangıçta modern evrimsel sentezden ayrı tutulduktan sonra evrimsel gelişim biyolojisi çalışmaları sayesinde 1990′larda evrimsel biyolojiye tekrar giriş yapmıştır.
Evrimsel biyolojideki bulgular, insanoğlunun sosyokültürel evrimini ve evrimsel davranışını inceleyen yeni disiplinleri oldukça güçlendirdi. Şu an evrimsel biyolojinin fikirsel çerçevesi ve kavramsal araçları, bilgisayar hesaplamalarından nanoteknolojiye kadar geniş bir alanda uygulama bulmuştur. Ayrıca evrimsel tıp alanında da katkıda bulunur.
Yapay yaşam, evrimsel biyolojinin açıkladığı üzere, canlıların evrimleşmesini modelleyen hatta onları yeniden yaratmaya çalışan biyoenformatiğin bir alt dalıdır. Bu da genellikle matematik ve bilgisayar modelleri aracılığıyla yapılır.

Evrim, bütün biyolojinin merkezinde yer alan, bütünleştirici kavramdır. Biyoloji, çok çeşitli şekillerde alt başlıklara bölünebilir. Bunlardan biri, biyolojik organizasyon temelinde bir kategorizasyondur. Bunu yaparken moleküler biyoloji düzeyinden başlayarak, sırasıyla hücre biyolojisi, histoloji, organ biyolojisi, sistem biyolojisi gibi basamaklardan geçildikten sonra, popülasyon biyolojisi ve ekoloji gibi üst seviyelere kadar gidilebilir. Bir diğer kategorizasyon yöntemi, taksonomi temelli bir ayrımdır. Bu durumda zooloji gibi daha geniş grupları çalışan bilim dallarından ornitoloji ya da herpetoloji gibi daha spesifik bilim dallarına bir ayrım yapılabilir. Üçüncü bir yöntem ise, odak noktası bakımından bir ayrım yapmaktır: saha biyolojisi, teorik biyoloji, deneysel biyoloji ve paleontoloji gibi bilim dalları, bu tip bir ayrımda karşımıza çıkmaktadır. Bu alternatif kategorilendirme yöntemleri, evrimsel biyoloji ile birleştirilerek evrimsel ekoloji ve evrimsel gelişim biyolojisi gibi dalların ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır.
Daha yakın zamanlarda ise temel bilimler ile uygulamalı bilimlerin birleşmesi sonucunda, evrimsel biyolojinin uzantıları olan evrimsel robotik, evrimsel mühendislik, evrimsel algoritmalar, evrimsel ekonomi ve evrimsel mimarlık gibi dallar doğmuştur. Bu bilim dalları, evrimsel biyolojinin temel prensiplerinden ve matematiksel altyapısından faydalanırlar. Evrimin temel mekanizmaları doğrudan veya dolaylı olarak uygulanır ve bu sayede yeni tasarımlar elde edilir veya aksi takdirde çözülmesi zor olan sorunlar çözülür. Bu alanlarda üretilen araştırma sonuçları, özellikle de bilgisayar bilimi ve makine mühendisliği gibi çeşitli mühendislik dallarından gelen veriler evrim teorisinin gelişimine katkı sağlamaktadır.

Evrimsel biyoloji, 1930'lar ve 1940'lardaki modern evrimsel sentezlerin bir sonucu olarak, başlı başına bir akademik dal olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, 1970'ler ve 1980'lere kadar önemli sayıda üniversitelerin “evrimsel biyoloji” adı altında departmanları bulunmamaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri'nde moleküler ve hücre biyolojisinin hızlı gelişiminin bir sonucu olarak, birçok üniversite biyoloji departmanlarını moleküler ve hücresel biyoloji-tipi ve ekoloji ve evrimsel biyoloji-tipi departmanlar olarak ayırmış ya da bir araya getirmiştir. (Bu departmanlar paleontoloji, zooloji ve benzeri eski departmanları da içlerinde barındırmaktadırlar.)
Mikrobiyoloji yakın zamanda geliştirilmiş bir evrimsel bilim dalıdır. Aslında ilk başta morfolojik özelliklerin kıtlığı ve mikrobiyolojideki tür kavramı eksikliği sebebiyle göz ardı edilmişti. Şimdilerde, evrimsel araştırmalar mikrobik fizyolojideki geniş algı düzeyi, mikrobiyal genomikdeki kolaylıklar ve bazı mikropların hızlı üretilebilir olması evrimsel soruları cevaplamakta. Benzer özellikler viral evrim, özellikle de bakteriyofajlar konusunda gelişmelere yardımcı olmaktadır.

Evrimsel biyolojideki güncel araştırmalar, biyolojiyi anlamada evrimin merkez olduğu gerçeği düşünüldüğünde beklenileceği gibi, çeşitli konu başlıklarını kapsar. Modern evrimsel biyoloji, moleküler genetik ve hatta bilgisayar bilimi gibi bilimin çeşitli alanlarındaki fikirleri birleştirir. İlk olarak bazı evrimsel araştırma sahaları modern evrimsel sentez tarafından yetersizce açıklanan fenomenleri izah etmeye çalışır. Bu fenomenler spekülasyonları, eşeyli üremenin evrimi, yardımlaşmanın evrimi, yaşlanmanın evrimi ve evrimleşebilirliği içerir. 
İkinci olarak, biyologlar en açıkyürekli evrimsel soruyu sorarlar: “Ne oldu ve ne zaman oldu?” Bu, bilimsel sınıflandırma ve filogenetik gibi alanların yanı sıra paleobiyolojiyi de kapsar.
Üçüncü olarak, modern evrimsel sentez hiç kimsenin genlerin moleküler prensiplerini bilmediği bir dönemde icat edilmişti. Günümüzde, evrimsel biyologlar adaptasyon ve türleşme gibi ilginç evrimsel olayların genetik yapılarını belirlemeye çalışmaktadırlar. İlişkili ne kadar gen var, her genin ne kadar büyük bir etkisi var, bu etkiler farklı genlerin etkilerinin birbirine bağlılığı ne ölçüde, etki eden genlerin ne gibi işlevlere meyilli ve ne gibi değişikliklere maruz kalma eğilimindeler gibi sorulara cevaplar aramaktadırlar. (Örn. Nokta mutasyonlar vs. Gen duplikasyonu ve hatta genom duplikasyonu) Evrimsel biyologlar, ikiz araştırmalarında görülen genetik aktarılabilmedeki yüksekliği bu duruma hangi genlerin sebep olduğunu bulmadaki zorlukları GWA(genome-wide association study) araştırmaları ile birbirine bağdaştırmaya çalışmaktalar.
Genetik yapıyı araştırma konusunda bir zorluk, modern evrimsel sentezi kolaylaştıran klasik popülasyon genetiğinin modern moleküler bilgiyi de dikkate alacak şekilde güncellenmesi gerekliliğidir. DNA dizim bilgisini evrim teorisine moleküler evrim teorisinin bir parçası olarak bağlayabilmek, büyük ölçüde bir matematiksel gelişmeyi gerektirir. Örnek olarak, biyologlar hangi genlerin güçlü olarak seçilmekte olduğuna seçici erim'i(Selective sweep) belirleyerek bulmaya çalışırlar.
Dördüncü olarak, modern evrimsel sentez evrime hangi güçlerin katkıda bulunduğu hakkında mutabakata varmak ile ilgili, fakat bunların önemlilik sırası ile alakalı değildir. Güncel araştırma bunu belirlemeye çalışır. Evrimsel güçler Doğal seçilim, cinsel seçilim, genetik kayma, genetik sürüklenme, gelişimsel kısıtlamalar, mutasyon ve biyojeografiyi kapsamaktadır. Evrimsel yaklaşım ayrıca başlıca evrimi araştırmayan özellikle organizmal biyoloji ve ekoloji olmak üzere birçok güncel araştırmanın anahtarıdır. Örnek olarak, evrimsel düşünce yaşam tarihi teorisinin vazgeçilmezidir.

Evrim
Genetik
Paleontoloji
Filogenetik
Kantitatif genetik
Evrimsel dinamikler

 Wikimedia Commons'ta evrimsel biyoloji ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Evrimsel psikoloji (EP), bellek, algı, dil gibi psikolojik özellikleri çağdaş evrimsel bir bakış açısıyla inceleyen bilim dalıdır. Evrimsel psikoloji, bunun yanında insanın hangi psikolojik özelliklerinin, ne tür bir uyarlanma geliştirdiğini, yani doğal seçilim veya cinsel seçilimin işlevsel sonuçlarını belirlemeye çalışır. Kalp, akciğer ve bağışıklık sistemi gibi fizyolojik mekanizmalar hakkındaki uyarlanımcı düşünce ile evrimsel biyolojideki düşünce ortaktır.
Evrimsel psikoloji, zihnin vücudun farklı işlevler sunan farklı birimsel uyarlamaları ile benzer bir modüler yapıya sahip olduğunu savunduğundan, psikolojideki aynı düşünce ile uyuşur. Evrimsel psikologlar, insan davranışlarının birçoğunun, insanın atalarının yaşadığı çevre ve ortamlarda kendini tekrarlayan sorunları çözmek için evrilmiş olan Psikolojik adaptasyonun bir ürünü olduğunu savunurlar. Psikoloji alanında adaptasyonist yaklaşımların etkisi güncel araştırmalar sayesinde giderek artmaktadır.

Evrimsel psikolojinin tarihsel kökleri Charles Darwin'in doğal seçilim teorisindedir. Türlerin Kökeni'nde Darwin, psikolojinin evrimsel bir temel geliştireceğini öngördü:Uzak gelecekte çok daha önemli araştırmalar için açık alanlar görüyorum. Psikoloji, her bir zihinsel gücün ve kapasitenin dereceyle elde edilmesi için gerekli olan yeni bir temele dayanacaktır.
-Charles Darwin, Türlerin Kökeni.Daha sonraki kitaplarından ikisi hayvan duyguları ve psikoloji üzerine çalışmaya ayrılmıştı; 1871'de İnsanın Türeyişi ve 1872'de İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi. Darwin'in çalışması William James'in psikolojiye işlevselci yaklaşımına ilham verdi. Darwin'in evrim, adaptasyon ve doğal seçilim teorileri, beynin neden bu şekilde işlediğine dair fikir verdi.
Evrimsel psikolojinin içeriği, bir yandan biyolojik bilimlerden (özellikle eski insan ortamları, paleoantropoloji ve hayvan davranışı ile ilgili olarak evrim teorisi) ve diğer yandan insan bilimlerinden, özellikle psikolojiden kaynaklanmaktadır.
Akademik disiplin olarak evrimsel biyoloji, 1930 ve 1940'larda modern evrimsel sentez ile ortaya çıktı. 1930'larda hayvan davranışı çalışması, Hollandalı biyolog Nikolaas Tinbergen ve Avusturyalı biyologlar Konrad Lorenz ve Karl von Frisch'in çalışmasıyla ortaya çıktı.
William Donald Hamilton'un kapsayıcı fitness ile Robert Trivers'in karşılıklılık ve ebeveyn tayini hakkındaki teorileri, psikoloji ve diğer sosyal bilimlerde evrimsel düşüncenin kurulmasına yardımcı oldu. 1975 yılında Edward O. Wilson, Sociobiology: The New Synthesis adlı kitabında Lorenz ve Tinbergen'in eserlerini temel alan evrim teorisini hayvan ve sosyal davranış çalışmaları ile birleştirdi.
1970'lerde, etolojiden iki ana dal gelişti. İlk olarak, hayvan sosyal davranışı üzerine yapılan çalışma, 1975 yılında Edward O. Wilson tarafından "tüm sosyal davranışların biyolojik temelinin sistematik olarak incelenmesi" ve 1978'de "nüfus biyolojisi ve evrim teorisinin sosyal örgütlenmeye yayılması" olarak tanımlanan sosyobiyolojiyi üretti. İkincisi, sosyal davranışlara daha az vurgu yapan davranışsal ekoloji; hayvan ve insan davranışlarının ekolojik ve evrimsel temellerine odaklanmıştır.
1970'lerde ve 1980'lerde üniversite bölümleri evrimsel biyoloji terimini dahil etmeye başladılar. Modern evrimsel psikoloji dönemi, özellikle Donald Symons'ın 1979 tarihli The Evolution of Human Sexuality ve Leda Cosmides ile John Tooby'nin 1992 tarihli The Adapted Mind tarafından başlatılmıştır. David Buller, "evrimsel psikoloji" teriminin bazen Santa Barbara okulundan belirli araştırmacıların belirli metodolojik ve teorik taahhütlerine dayanan araştırmaları ifade ettiğini görmüştür, bu nedenle bazı evrimsel psikologlar kendi çalışmalarına "insan ekolojisi", "insan davranışsal ekolojisi" veya "evrimsel antropoloji" demeyi tercih ederler.
Psikolojiden, gelişimsel, sosyal ve bilişsel psikolojinin birincil akımları vardır. Genetiğin ve çevrenin davranışlar üzerindeki göreceli etkisinin bir ölçüsünün oluşturulması, davranışsal genetiğin ve varyantlarının merkezinde, özellikle de genler, nörotransmitterler ve davranışlar arasındaki ilişkiyi inceleyen moleküler düzeyde çalışmalar olmuştur. 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında geliştirilen İkili kalıtım teorisi, insan davranışının iki farklı ve etkileşen evrimsel sürecin ürünü olduğunu açıklamaya çalışarak biraz farklı bir perspektif ortaya koyar: Genetik evrim ve kültürel evrim. İkili kalıtım teorisi, bazıları tarafından insan olgularını vurgulayan görüşler ile kültürel çeşitliliği vurgulayan görüşler arasında bir "orta yol" olarak görülür.

Matematikte, bir eğri, bir doğruya benzeyen, ancak düz olması gerekmeyen bir unsurdur.
Sezgisel olarak, bir eğri, hareket eden bir noktanın bıraktığı iz olarak düşünülebilir.
Bu, 2000 yıldan daha uzun bir süre önce Öklid'in Elementler'inde ortaya çıkan tanımdır: "[Eğri] çizgi […] yalnızca bir boyuta, yani uzunluğa sahip olan, genişliği ve derinliği olmayan ilk nicelik türüdür ve […] hayali hareketinden uzunlamasına, her türlü genişlikten muaf bir iz bırakacak olan noktanın akışından veya gidişinden başka bir şey değildir."
Bir eğrinin bu tanımı modern matematikte şu şekilde resmîleştirilmiştir: Bir eğri, bir aralığın bir sürekli fonksiyon aracılığıyla bir topolojik uzaya giden görüntüsüdür.
Bazı bağlamlarda, eğriyi tanımlayan fonksiyona parametrizasyon, eğriye ise parametrik eğri denir.
Bu maddede, bu tür eğriler, türevlenebilir eğriler gibi daha kısıtlı eğrilerden ayırt edilmek üzere bazen topolojik eğriler olarak adlandırılmıştır.
Bu tanım, matematikte incelenen çoğu eğriyi kapsar;
kayda değer istisnalar düzey eğrileri (eğrilerin ve ayrık noktaların birleşimi olan) ve cebirsel eğrilerdir. Düzey eğrileri ve cebirsel eğriler, genellikle örtük denklemlerle tanımlandıkları için bazen örtük eğriler (implicit curves) olarak adlandırılır.
Yine de, topolojik eğriler sınıfı çok geniştir ve bir eğri için beklenebilecek görünüme sahip olmayan, hatta çizilemeyen bazı eğrileri içerir.
Uzay dolduran eğriler ve fraktal eğrilerin durumu böyledir.
Daha fazla düzenlilik sağlamak için, eğriyi tanımlayan fonksiyonun genellikle türevlenebilir olduğu varsayılır ve bu durumda eğriye türevlenebilir eğri denir.
Bir düzlemsel cebirsel eğri, iki belirsizli bir polinomun sıfır kümesidir.
Daha genel olarak, bir cebirsel eğri, sonlu sayıda polinomun oluşturduğu ve bir boyutlu bir cebirsel varyete olma koşulunu sağlayan sıfır kümesidir.
Polinomların katsayıları bir k cismine aitse, eğrinin k üzerinde tanımlı olduğu söylenir.
k'nın gerçel sayılar cismi olduğu yaygın gerçel cebirsel eğri durumunda, bir cebirsel eğri, topolojik eğrilerin sonlu bir birleşimidir.
Karmaşık sıfırlar dikkate alındığında, topolojik açıdan bir eğri değil, bir yüzey olan ve genellikle Riemann yüzeyi olarak adlandırılan bir karmaşık cebirsel eğri elde edilir.
Yaygın anlamda eğri olmamalarına rağmen, diğer cisimler üzerinde tanımlanan cebirsel eğriler geniş çapta incelenmiştir.
Özellikle, bir sonlu cisim üzerindeki cebirsel eğriler modern kriptografide yaygın olarak kullanılmaktadır.

Eğrilere olan ilgi, matematiksel bir çalışma konusu olmalarından çok önce başlamıştır.
Bu durum, tarih öncesi zamanlara dayanan sanat eserlerinde ve günlük nesnelerdeki dekoratif kullanımlarının sayısız örneğinde görülebilir. Eğriler veya en azından bunların grafiksel temsilleri, örneğin sahildeki kumun üzerine bir çubukla çizilerek kolayca oluşturulabilir.
Tarihsel olarak, daha modern olan eğri terimi yerine çizgi (line) terimi kullanılmıştır.
Bu nedenle, bugün doğru (line) olarak adlandırılan nesneleri eğri çizgilerden ayırmak için düz çizgi ve sağ çizgi (right line) terimleri kullanılıyordu.
Örneğin, Öklid'in Elementleri Kitap I'de, bir çizgi "genişliği olmayan uzunluk" (Tanım 2) olarak tanımlanırken, düz bir çizgi "üzerindeki noktalarla bir hizada yatan çizgi" (Tanım 4) olarak tanımlanır.
Öklid'in çizgi fikri belki de "Bir çizginin uçları noktalardır" (Tanım 3) ifadesiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Daha sonraki yorumcular çizgileri çeşitli şemalara göre sınıflandırmışlardır. Örneğin:

Bileşik çizgiler (bir açı oluşturan çizgiler)
Bileşik olmayan çizgiler
Belirli (daire gibi sonsuza kadar uzamayan çizgiler)
Belirsiz (doğru ve parabol gibi sonsuza kadar uzanan çizgiler)

Yunan geometriciler başka birçok eğri türünü de incelemişlerdir.
Bunun bir nedeni, standart pergel ve cetvel inşası kullanılarak çözülemeyen geometrik problemleri çözmeye olan ilgileriydi.
Bu eğriler şunları içerir:

Pergeli Apollonius tarafından derinlemesine incelenen konik kesitler.
Diocles tarafından incelenen ve küpü iki katına çıkarma yöntemi olarak kullanılan Diocles sissoidi (sarmaşık eğrisi).
Nicomedes tarafından hem küpü iki katına çıkarmak hem de açıyı üçe bölmek için bir yöntem olarak incelenen Nicomedes konkoidi (kavkı eğrisi).
Arşimet tarafından açıyı üçe bölmek ve daireyi kareleştirmek için bir yöntem olarak incelenen Arşimet spirali.
Apollonius'un koni kesitlerini incelediği gibi, Perseus tarafından torusların kesitleri olarak incelenen spirik kesitler.

Eğriler teorisindeki temel bir ilerleme, on yedinci yüzyılda René Descartes tarafından analitik geometrinin tanıtılmasıydı.
Bu, bir eğrinin karmaşık bir geometrik inşa yerine bir denklem kullanılarak tanımlanmasını sağladı.
Bu sadece yeni eğrilerin tanımlanmasına ve incelenmesine izin vermekle kalmadı, aynı zamanda polinom denklemleri kullanılarak tanımlanabilen cebirsel eğriler ile tanımlanamayan aşkın eğriler arasında resmi bir ayrım yapılmasını sağladı.
Daha önce eğriler, nasıl oluşturulduklarına veya oluşturulabileceklerine göre "geometrik" veya "mekanik" olarak tanımlanıyordu.
Konik kesitler Kepler tarafından astronomide uygulandı.
Newton da varyasyonlar hesabının erken bir örneği üzerinde çalıştı.
Brakistokron ve totokron soruları gibi varyasyonel problemlere getirilen çözümler, eğrilerin özelliklerini yeni yollarla tanıttı (bu durumda, sikloid).
Zincir eğrisi, adını asılı bir zincir problemine çözüm olmasından alır; bu tür sorular diferansiyel hesap aracılığıyla rutin olarak erişilebilir hale gelmiştir.
On sekizinci yüzyılda, genel olarak düzlemsel cebirsel eğriler teorisinin başlangıcı geldi.
Newton, reel noktaların 'ovaller' halindeki genel tanımında kübik eğrileri incelemişti.
Bézout teoreminin ifadesi, zamanın geometrisiyle doğrudan erişilemeyen, tekil noktalar ve karmaşık çözümlerle ilgili bir dizi yönü gösterdi.
On dokuzuncu yüzyıldan beri, eğri teorisi, manifoldlar ve cebirsel varyeteler teorisinin birinci boyuttaki özel durumu olarak görülmektedir.
Yine de, uzay dolduran eğriler, Jordan eğrisi teoremi ve Hilbert'in on altıncı problemi gibi birçok soru eğrilere özgü kalmaktadır.

Bir topolojik eğri, gerçel sayıların bir I aralığından bir X topolojik uzayına giden bir 
  
    
      
        γ
        :
        I
        →
        X
      
    
    {\displaystyle \gamma \colon I\rightarrow X}
  
 sürekli fonksiyonu ile belirtilebilir.
Bir başka deyişle, eğri, 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'nın görüntüsüdür. Ancak bazı bağlamlarda, 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'nın kendisi, özellikle görüntü genel olarak eğri olarak adlandırılan şeye benzemediğinde ve 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'yı yeterince karakterize etmediğinde, bir eğri olarak adlandırılır.
Örneğin, Peano eğrisinin veya daha genel olarak bir uzay dolduran eğrinin görüntüsü bir kareyi tamamen doldurur ve bu nedenle 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
'nın nasıl tanımlandığına dair herhangi bir bilgi vermez.
Bir 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 eğrisi, eğer 
  
    
      
        I
        =
        [
        a
        ,
        b
        ]
      
    
    {\displaystyle I=[a,b]}
  
 ve 
  
    
      
        γ
        (
        a
        )
        =
        γ
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \gamma (a)=\gamma (b)}
  
 ise kapalıdır veya bir ilmektir.
Dolayısıyla kapalı bir eğri, bir çemberin sürekli bir eşlemesinin görüntüsüdür.
Kapalı olmayan bir eğriye açık eğri de denebilir.
Bir topolojik eğrinin tanım kümesi, kapalı ve sınırlı bir aralık 
  
    
      
        I
        =
        [
        a
        ,
        b
        ]
      
    
    {\displaystyle I=[a,b]}
  
 ise, eğriye yolak veya topolojik yay (ya da sadece yay) denir.
Bir eğri, bir aralığın veya bir çemberin birebir sürekli bir fonksiyonla görüntüsü ise basittir.
Başka bir deyişle, bir eğri bir aralığı tanım kümesi olarak alan sürekli bir 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 fonksiyonu ile tanımlanıyorsa, eğrinin basit olması için gerek ve yeter şart, noktaların aralığın uç noktaları olması durumu haricinde, aralığın herhangi iki farklı noktasının farklı görüntülere sahip olmasıdır.
Sezgisel olarak, basit bir eğri "kendisini kesmeyen ve eksik noktası olmayan" (kendisiyle kesişmeyen sürekli bir eğri) bir eğridir.

Bir düzlemsel eğri, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in Öklid düzlemi olduğu (bunlar ilk karşılaşılan örneklerdir) veya bazı durumlarda projektif düzlem olduğu bir eğridir.
Bir uzay eğrisi, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in en az üç boyutlu olduğu bir eğridir;
bir çarpık eğri, hiçbir düzlemde yatmayan bir uzay eğrisidir (örneğin, bir sarmal).
Düzlem, uzay ve çarpık eğrilerin bu tanımları, yukarıdaki eğri tanımı geçerli olmasa da (bir reel cebirsel eğri bağlantısız olabilir), reel cebirsel eğriler için de geçerlidir.
Uzay eğrisi için daha eski bir terim "çifte eğrilikli eğri"dir, çünkü iki şekilde eğrilir (hem eğrilik hem de burulma ile).

Düzlemsel basit kapalı eğriye Jordan eğrisi de denir.
Ayrıca düzlemde kendisiyle kesişmeyen sürekli ilmek olarak da tanımlanır. Jordan eğrisi teoremi, bir Jordan eğrisinin düzlemdeki tümleyen kümesinin iki bağlantılı bileşenden oluştuğunu (yani eğrinin düzlemi kesişmeyen iki bölgeye ayırdığını ve her ikisinin de bağlantılı olduğunu) belirtir. Bir Jordan eğrisinin içindeki sınırlı bölge Jordan bölgesi olarak bilinir.
Eğri tanımı, yaygın kullanımda eğri olarak adlandırılması zor olan şekilleri de içerir.
Örneğin, bir eğrinin görüntüsü düzlemdeki bir kareyi kaplayabilir (uzay dolduran eğri) ve basit bir eğri pozitif bir alana sahip olabilir. Fraktal eğriler sağduyuya aykırı özelliklere sahip olabilir.
Örneğin, bir fraktal eğri birden büyük bir Hausdorff boyutuna (bkz. Koch kartanesi) ve hatta pozitif bir alana sahip olabilir.
Bir örnek, birçok başka sıra dışı özelliğe sah

Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik (FeTeMM) (Özgün adı: STEM, "science, technology, engineering, mathematics"), bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik sözcüklerinin baş harflerinden oluşan kısaltma. Amerika Birleşik Devletleri'nde STEM olarak adlandırılan bu standart, okul düzeyinde matematik ve fen bilimleri derslerinin bütünleştirilmesi olarak yaygınlaşmış olsa da mühendislik ve teknolojinin sınıf içi ve sınıf dışı etkinlikler ile öğretilmesi olarak da anlaşılmaktadır. Örnek olarak, Amerikalı fen eğitimi standartlarına (Next Generation Science Standards) mühendislik ve mühendisliğin doğasının ve ortak çekirdek (Common Core) matematik müfredatına ise matematiksel modellemenin eklenmesi gösterilebilir. Her ne kadar ABD bağlamında STEM, ekonomik anlamda ilerleme ve liderlik için insangücü ihtiyacını karşılamayı ve güçlendirmeyi hedeflese de toplumsal barış ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlamada bir araç olarak da kullanılabileceği savunulmaktadır.

Türkiye'de FeTeMM olarak kavramlaştırılan öğrenme-öğretme stratejileri kümesinin ABD'deki STEM inisiyatifleri ile aynı hedeflere ve kapsama sahip olmadığı iddia edilmektedir. FeTeMM eğitimi, öğrenci ve öğretmenlerin ilgi ve hayat deneyimleri sonucu şekillenmektedir ve merkezde bulunan disipline ait özel bilgi ve becerilerin en az bir diğer STEM disiplini ile bütünleştirilerek öğretilmesi olarak tanımlanmaktadır. FeTeMM Eğitimi'nin Türkiye'ye özel olarak yorumlanması sadece Türkçenin bilim dili olarak kullanımının teşvik edilmesi dolayısıyla değil aynı zamanda ABD'deki bilimin popülerleştirilmesi merkezli yaklaşımlardan farklılaşma ve Türkiye bağlamında öğrenmeyi merkeze alma ihtiyacına dayanmaktadır.
Hem Türkiye'deki FeTeMM Eğitimi'nin hem de Amerika'daki STEM'in ortak noktası ise ilgili alanların orta öğretimde, yüksek öğretimde ve öğretmen eğitiminde birbirinden ayrı olarak öğretilmesinden kaynaklanan endişeler ile alakalıdır.
Ayrıca, Türkiye'de FeTeMM Eğitimi, ABD'ye (ve İngiltere, Almanya) gibi merkezî bir şekilde gelişmemektedir. Devlet ve özel eğitim kurumlarının bünyesinde çeşitli FeTeMM eğitimi kapsamında uygulamalar yapılmaktadır. Sivil toplum kuruluşları ve diğer kurum ve kuruluşlar FeTeMM eğitimi kapsamında proje destekleri almaktadır. Bu desteklerin genellikle öğrencilere yönelik okul sonrası programlar (yaz okulları, yaz kampları, bilim okulları gibi) kapsamında olduğu söylenebilir.
Bir diğer ortak nokta ise hem FeTeMM Eğitimi'nin hem de STEM'in sadece sınıf-içinde değil okul dışı etkinliklerle de gerçekleştirilebileceğidir.

Eğitimde robotik uygulamalarının kullanılmasının öğrencilere önemli kazanımlar sağlaması ve robotik teknolojilerindeki hızlı gelişmeler eğitim alanında bu tür çalışmaların sayısının artmasına neden olmaktadır. Okul öncesi eğitimden üniversite düzeyine kadar birçok seviyede eğitsel robotik uygulamalarına rastlanmaktadır. İlkokul düzeyindeki çalışmalar incelendiğinde öğrencilerin problem çözme ve matematiksel düşünme becerilerine, cinsiyet farklılıklarına, FeTeMM alanlarındaki başarı düzeyine odaklanıldığı ve olumlu sonuçlar elde edildiği dikkat çekmektedir.

FeTeMM kavramı İngilizce haliyle STEM olarak ortaya çıkmış olup zaman içinde orijinal açılımına yeni kelimelerin eklenmesi ile gelişmiştir. Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik kelimelerinin birleşimi ile türetilen STEM kavramına sanat(art) branşının da eklenmesiyle STEAM halini almıştır. Daha sonrasında okuma becerileri(reading litecary) branşının eklenmesi ile STREAM halini almıştır. Kavrama yeni branşların eklenmesi ile kısaltma farklı harflerle değişebilmektedir.

proje-bazlı öğrenme
matematiksel modelleme
hesaplamalı düşünme
mühendislik eğitimi
robotik
mesleki öğrenme toplulukları ya da uygulama toplulukları
formal olmayan eğitim
bütünleşik müfredat kuramları
teknolojik pedagojik alan bilgisi

Genel olarak bütünleşik müfredat kuramlarının matematik ya da fen bilimlerine özgü bilgi ve becerilerin eğitimini geri plana attığı şeklinde eleştiriler vardır. Buna karşıt bir eleştiri ise matematik ve fen bilimleri eğitiminin fazlaca önem kazanırken teknoloji ve mühendislik ile ilgili bilgi ve becerilerin göz ardı edilmiş olduğudur .
STEM kavramındaki "Science" kelimesinin "Fen Bilimleri" şeklinde çevrilerek FeTeMM kavramına konulması eleştirilmektedir. Bilimin yalnızca fen bilimleriyle sınırlı tutulmaması gerektiğini  ve FeTeMM kısaltması yerine orijinal hali olan STEM kısaltmasının kullanılmasını savunanlar vardır.
Bir başka eleştiri ise, FeTeMM eğitimi ile bazı diğer branşların eğitiminin önemsiz algısınadır. Bu amaçla örneğin sanat derslerinin FeTeMM eğitiminin bir parçası olmasını sağlayan STEAM kavramı ve okuma becerilerini ekleyen STREAM kavramı geliştirilmiştir.

STEM kısaltması ABD'de ilgili alanlarda çalışan göçmenlere verilen vizeler için de kullanılmaktadır. Bahsedilen vize çalışması yüksek teknoloji alanında görülen kalifiye eleman sıkıntısını gidermek amacıyla başlatılmıştır.

Fenomen (Fransızca: phénomène) veya görüngü, duyularla algılanabilen şey. Fenomen kelimesi, bazılarınca sadece şaşırtıcı şeyler için kullanılsa da, genel kullanımda böyle bir anlamı bulunmamaktadır.

Felsefede farklı filozoflar tarafından farklı anlamlarda kullanılmış olsa da genel olarak; somut, algılanabilir ve denenebilir olay ve nesne kavramları altına alınabilir. Örneğin Platon için fenomen mükemmel ve ebedi olan formların (idea) geçici, bozuk kopyaları, gerçekte "hakikat" olmayandır. Kant, fenomeni; duyularla algılanamayan, insanın bilme yetisi dışında ve nedenselliğe tabi olamayan anlamında kullandığı numen (kendinde şey) terimine karşıt olarak, duyularla algılanabilen ve nedenselliğe tabi olan için kullanmıştır. Edmund Husserl'e göre ise fenomen, geri dönülmesi gereken özdür ve fenomenolojinin ele aldığı konu, algısal ve deneysel nesneler dünyası değil, nesnelerin özüdür.

TDK
Felsefe terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Kitabevi.

Fenomenoloji
Gerçek
Olay
Olgu
Öz

Fermat'nın Son Teoremi, Fransız matematikçi Pierre de Fermat'nın 17. yüzyılda öne sürdüğü, 1994 yılında İngiliz matematikçi Andrew Wiles tarafından kanıtlanan teorem.
İfadenin ortaokul matematik bilgileriyle anlaşılacak kadar yalın olmasına karşın öne sürülmesiyle kanıtlanması arasında geçen çok uzun sürede pek çok ünlü matematikçi tarafından üzerinde uğraşılıp da kanıtlanamamış olmasıyla matematik tarihinde öne çıkmıştır.
Kısaca, eğer n ikiden büyük bir tam sayıysa ve x, y, z sayıları pozitif tam sayılar ise

  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}\;}
  

ifadesinin sağlanamayacağını ifade eder. İfadenin n=1 ve n=2 durumlarında kolayca sağlanabileceğini görmek zor değildir. Biraz açmak gerekirse, n=2 durumu ünlü Pisagor Teoremi ile yakından ilişkili olup x=3, y=4, z=5 veya x=5, y=12, z=13 tam sayı üçlüleriyle kolayca sağlanır.
Bu teorem ancak 20. yüzyılda, İngiliz matematikçi Andrew Wiles tarafından kanıtlanabilmiştir. 1993 yılında Wiles, Fermat'nın Son Teoremi'nin kanıtını açıkladığında büyük bir heyecan yaratmış ancak kısa süre sonra kanıtında bir hata olduğu tespit edilmiştir. Wiles, bu hatayı gidermek için uzun ve yorucu bir çaba harcamış ve 1994 yılında, teoremin doğruluğunu kesin olarak kanıtlayan bir çalışma sunmuştur. Bu kanıt, matematik camiası tarafından kabul edilmiştir.
Wiles'ın kanıtı, yalnızca Fermat'nın Son Teoremi'ni doğrulamakla kalmamış, aynı zamanda daha genel bir matematiksel ifade olan Şimura-Taniyama-Konjektürü'nün belirli bir durumunun da doğruluğunu göstermiştir. Bu konjektür, eliptik eğriler ile modüler formlar arasındaki derin ilişkiyi ifade eder ve sayılar teorisinin en önemli sonuçlarından biri olarak kabul edilir.
Wiles'ın kanıtı, sayılar teorisinin gelişmiş tekniklerini ve özellikle eliptik eğriler, modüler formlar ve Galois temsilleri gibi ileri düzey araçları içerir. Bu başarı, matematik tarihinin en büyük kilometre taşlarından biri olarak görülmektedir.

Teorem, bilim dışında "en nadir matematiksel övgülerden biri olan popüler kültürde niş bir rol" elde etti.

Arthur Porges'un 1954 tarihli kısa öyküsü "The Devil and Simon Flagg", Şeytan'la pazarlık eden ve Şeytan'ın yirmi dört saat içinde Fermat'ın Son Teoremi'nin kanıtını bulamayacağını söyleyen bir matematikçiyi konu alır.
Simpsonlar'ın "The Wizard of Evergreen Terrace" bölümünde, Homer Simpson, Fermat'ın Son Teoremi'ne karşı bir örnek gibi görünen 398712 + 436512 = 447212 denklemini bir tahtaya yazar. Denklem yanlıştır, ancak 10 basamaklı bir hesap makinesine girildiğinde doğru gibi görünür.
Star Trek: The Next Generation'ın "The Royale" bölümünde, Kaptan Picard teoremin 24. yüzyılda hala kanıtlanmadığını söyler. Kanıt, bölümün ilk yayınlanmasından beş yıl sonra yayınlanmıştır.

Fibonacci dizisi, her sayının kendinden önceki ile toplanması sonucu oluşan bir sayı dizisidir. Ayrıca ardışık her iki sayının bölümü altın orana yakın bir değer vermektedir değer ne kadar büyük olursa altın orana o kadar yakın olur örneğin:55:34=1,617... 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89... şeklinde devam eden bu dizide sayılar birbirleriyle oranlandığında altın oran ortaya çıkar, yani bir sayı kendisinden önceki sayıya bölündüğünde altın orana gittikçe yaklaşan bir dizi elde edilir. Bu durumda genel olarak n'inci Fibonacci sayısı F(n) şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          F
          
            n
          
        
        =
        F
        (
        n
        )
        =
        
          
            {
            
              
                
                  0
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  n
                  =
                  0
                  ;
                
              
              
                
                  1
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  n
                  =
                  1
                  ;
                
              
              
                
                  F
                  (
                  n
                  −
                  1
                  )
                  +
                  F
                  (
                  n
                  −
                  2
                  )
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  n
                  >
                  1.
                
              
            
            
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  (
                  
                    
                      
                        1
                        +
                        
                          
                            5
                          
                        
                      
                      2
                    
                  
                  )
                
                
                  n
                
              
              −
              
                
                  (
                  
                    
                      
                        1
                        −
                        
                          
                            5
                          
                        
                      
                      2
                    
                  
                  )
                
                
                  n
                
              
            
            
              5
            
          
        
        =
        
          
            
              
                φ
                
                  n
                
              
              −
              
                
                  (
                  
                    φ
                    −
                    
                      
                        5
                      
                    
                  
                  )
                
                
                  n
                
              
            
            
              5
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{n}=F(n)={\begin{cases}0&{\mbox{ }}n=0;\\1&{\mbox{ }}n=1;\\F(n-1)+F(n-2)&{\mbox{ }}n>1.\\\end{cases}}={\frac {\left({\frac {1+{\sqrt {5}}}{2}}\right)^{n}-\left({\frac {1-{\sqrt {5}}}{2}}\right)^{n}}{\sqrt {5}}}={\frac {\varphi ^{n}-\left(\varphi -{\sqrt {5}}\right)^{n}}{\sqrt {5}}}}
  

Bu da bir Fibonacci dizisidir: 4, 4, 8, 12, 20, 32, 52, … Çünkü Fibonacci dizisi herhangi iki sayıdan başlayabilir.
Fibonacci sayı dizisindeki sayıların birbirleriyle oranı olan ve altın oran denilen 1,618 sayısı ise doğada, sanatta ve hayatın her alanında görülen ve estetik ile bağdaştırılan bir sayıdır.
Ayrıca Pascal Üçgeninde de fibonacci sayı dizisi bulunmaktadır.

Leonardo Fibonacci
Pascal üçgeni

Fields madalyası Uluslararası Matematikçiler Birliği tarafından 40 yaşın altındaki 2, 3 ya da 4 matematikçiye 4 senede bir yapılan Uluslararası Matematikçiler Kongresinde verilen, matematiğin Nobel'i olarak görülen ödüldür.
İlki, 1936 yılında Kanadalı matematikçi John Charles Fields'in emriyle verilen bu ödül 1950 yılından itibaren düzenli olarak verilmiştir. Amacı halihazırda dünya çapında önemli makaleler yayınlamış olan genç matematikçilere gerekli kabul ve desteği vermektir. Fields madalyası çoğu kimse tarafından bir matematikçinin ulaşabileceği en yüksek onur olarak görülmektedir. Ayrıca madalya alanlara 15.000 Kanada doları tutarında para ödülü verilmektedir.

Bu ödülü kazanan 8 Fransız matematikçinin hepsi ENS'de eğitim görmüşlerdir.
1966 yılında Alexander Grothendieck Moskova'da düzenlenen madalya törenine SSCB ordusunun Doğu Avrupa'daki eylemlerini protesto amacıyla katılmamıştır.
1970 yılında Sergey Petroviç Novikov Sovyet hükûmetinin kısıtlamaları yüzünden Nice'de düzenlenen ödül törenine katılamamıştır.
1982 yılında Gregori Margulis yine Sovyet hükûmetinin kısıtlaması yüzünden Helsinki'ye ödülünü almaya gidememiştir. Ödülü onun adına Jacques Tits almıştır.
2006 yılında Grigori Perelman Poincare varsayımını çözüp layık görüldüğü ödülü almayı reddetmiştir.
2014 yılındaki kazandığı madalya ile Meryem Mirzakhani bu ödülü kazanan ilk kadın matematikçi olmuştur.

Finansal matematik ya da yabancı dillerdeki yaygınlaşmış adıyla matematiksel finans, finans problemlerinin matematiksel modellenmesiyle ilgilenen uygulamalı matematiğin ve finansın ortak bir alt dalıdır. Sıklıkla, Nicel finans veya Kantitatif finans adlarıyla da anılır. Hesaplamalı finans ve finans mühendisliği ile büyük ölçüde örtüşür. Finansal matematiğin altında yatan teorileri de kapsayan finansal iktisat alanıyla da yakın bir bağlantısı vardır.
Türev ürünlerinin fiyatlandırılması ve risk ve portföy yönetimi finansın ileri derecede nicel teknikler gerektiren alt dallarıdır ve finansal matematiğin araştırmal alanlarıdır. Bu iki alanın en temel farkı, türev ürünlerinin fiyatlandırılmasında riske duyarsız olasılık kullanılırken risk ve portföy yönetiminde fiili, yani gerçek, olasılık kullanılmasıdır. Bu iki ayrı olasılığın ayrımını vurgulamak amacıyla türev ürünlerinin fiyatlandırılmasında  
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 ve risk ve portföy yönetiminde ise 
  
    
      
        
          P
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {P} }
  
 notasyonu kullanılır.

Finansal matematiğin doğuşu kesin bir tarihe bağlanamasa da, modern finansal matematiğin temellerini atan isim olarak genellikle Louis Bachelier kabul edilir. 1900 yılında Henri Poincaré gözetiminde savunduğu doktora tezi olan Théorie de la Spéculation ile opsiyon fiyatlandırma teorisini ilk kez ortaya koymuş ve bu teoride daha sonra Wiener süreci olarak adlandırılan süreçlere benzer yapılar kullanmıştır.
Bachelier'in çalışmaları, hayatı boyunca pek tanınmasa da, 1950'lerde ünlü istatistikçi Leonard J. Savage tarafından keşfedildi. Savage, Bachelier'in teorik yaklaşımının ekonomik modellerde kullanılabileceğini düşünerek birkaç ekonomiste bu konuda bilgi verdi. Bu sayede Paul Samuelson, Bachelier'in doktora tezini okudu ve teorinin finansal problemlere uygulanabilirliğini fark etti.

Bachelier'in çalışmalarının tekrar keşfedilmesi, 1960'larda özellikle opsiyon fiyatlaması üzerine araştırmaların hız kazanmasına yol açtı. Bu dönemde Samuelson, James Boness ve Milo Sprenkle gibi ekonomistler tarafından opsiyon fiyatlandırma formülleri geliştirildi.
1973 yılında Fischer Black, Myron Scholes ve Robert Merton tarafından geliştirilen ve yayımlanan Black-Scholes modeli, modern finansal matematiğin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu model, bir opsiyonun riskten arındırılabileceği fikrine dayanmaktadır ve dinamik bir riskten korunma stratejisi kullanarak türev ürünlerin fiyatlandırılabileceğini göstermiştir.

1980'lerin sonlarına doğru, finansal matematikçiler piyasadaki daha karmaşık türev ürünlerin fiyatlandırılması ve risk yönetimi üzerine yoğunlaştılar. Cox-Ross-Rubinstein modeli gibi ağaç modelleri, Heston modeli gibi stokastik volatilite modelleri ve SABR modeli gibi asimptotik formüller bu dönemde geliştirilmiştir.

2007-2008 küresel finansal krizi, nicel finansın teorik temellerini ve piyasa uygulamalarını yeniden gözden geçirme ihtiyacını doğurdu. Özellikle kredi türevleri ve karmaşık finansal ürünlerin fiyatlandırılmasında kullanılan modellerin eksiklikleri ortaya çıktı. David X. Li'nin Gauss kopula modeli, teminatlandırılmış borç yükümlülüklerinin (CDO) fiyatlandırılmasında yaygın olarak kullanılmış ancak ciddi sorunlara yol açmıştır. 2007-2008 krizi, riskten arındırılmış fiyatlandırma/riskten korunma modellerinin yüksek derecede eksik piyasalarda kullanıldığında ortaya çıkan tehlikeyi gözler önüne sermiştir. Ayrıca, model riskinin önemini de vurgulamıştır: piyasadaki katılımcılar ve bu katılımcılara fiyat tedarik eden analistlere model riskinin göz ardı edilmemesine dair önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Krizin ardından, finansal matematikçiler ve nicel analistler, kredi riskinin daha iyi modellenmesi, sistemik riskin anlaşılması ve yüksek frekanslı ticaret modelleri üzerine yoğunlaşmıştır. Heath-Jarrow-Morton modeli, faiz oranlarının dinamik olarak modellenmesinde önemli bir adım olmuştur.
Finansal matematiğin teorik gelişimi, ekonomik modelleme, stokastik süreçler, optimizasyon ve risk yönetimi gibi birçok alanla iç içe geçerek gelişmeye devam etmektedir.

Türev ürünlerinin fiyatlandırılmasının amacı bir arz ve talebe bağlı olarak fiyatı değişen likit bir varlığın üzerine yazılan türev ürünlerinin hem alıcı hem de satıcı tarafından adil bir fiyatını bulmaktır. Bu türev ürünlerine örnek olarak egzotik opsiyonlar, ipoteğe dayalı menkul kıymetler, dönüştürülebilir tahviller vs. verilebilir.
Adil bir fiyata ulaşmak için kullanılan teknikler elde olan bilgiyi geleceğe taşımaya vesile olan tekniklerdir. Bu sebeple, Ito hesabı, Brown hareketi, kısmi diferansiyel denklemler ve martingal süreçler sıklıkla kullanılan teorik araçlardır. Nümerik analiz içinde yer alan integral ve diferansiyel denklem hesaplama yöntemlerine ve Monte Carlo simülasyonuna modelleri programlamak için sıklıkla başvurulur.
Bu alandaki ilk çalışma Louis Bachelier tarafından yazılan doktora tezinde Brown hareketinin opsiyon fiyatlandırmasına yönelik uygulamasında görülür. Bachelier, Fransa borsasındaki hisse seneti fiyatlarının logaritmalarındaki zaman serisi değişimlerini bir rastgele yürüyüş olarak varsayıp, hisse senedi fiyatı dinamiğini bugünkü bilinen haliyle aritmetik Brown hareketi olarak modellemiştir. Uzun bir aradan sonra, Fischer Black ve Myron Scholes'un, (Robert Merton'un da ciddi katkılarıyla) geometrik Brown hareketini opsiyon fiyatlandırmasında kullanması finansal matematik açısından ciddi bir süreci başlatmış oldu.
Daha sonraları, Harrison ve Pliska tarafından varlık fiyatlamanın ilk temel teoremi kanıtlanmıştır ve martingal süreçler ve Girsanov teoremi vesilesiyle 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 notasyonu literatüre girmiştir.

Fiziki coğrafya (aynı zamanda jeosistemler ve fizyografi olarak da bilinir) coğrafyanın büyük alanlarından biridir. Fiziki coğrafya; insan coğrafyasının alanı olan kültürel çevre aksine, atmosfer, hidrosfer, biyosfer ve jeosfer gibi doğal çevrelerin süreç ve değişimlerini inceleyen doğa bilimi dalıdır.
Fiziki coğrafyanın yapısı içinde; Dünya birkaç küre veya çevreye ayrılarak incelenir. Bunlardan başlıcaları; atmosfer, biosfer, buzulküre, jeosfer, hidrosfer, litosfer ve pedosferdir. Fiziki coğrafya araştırmaları genelde disiplinler arasıdır ve sistemsel yaklaşımı kullanır.

Fiziki coğrafya aşağıda listelenen birkaç alt alana ayrılır:

Jeomorfoloji Dünyanın yüzeyinin tarih de ve günümüzdeki şeklini alırken geçirmekte olduğu süreçleri inceleyen alandır. Jeomorfoloji de birkaç alt alana sahiptir. Bunlar; Çöl, Alüvyal gibi yer şekillerinin incelenmesini içermekle birlikte, köklerinde tektonik ve iklimsel süreçleri incelemeleri yönüyle birleşirler. Jeomorfoloji; gözlem, fiziksel deney ve jeomorfometri yani sayısal modelleme yöntemlerini kullanarak yer şekillerinin geçmişi ve dinamiğini anlayıp gelecekte olabilecek değişiklikleri öngörmeye çalışır.

Hidroloji öncelikli olarak yeryüzünde hareket eden ve birikmiş su kütlelerinin miktar ve kalitesiyle ilgilenir. Bu yüzden; akarsular, göller, buzul su kütlelerinin süreç ve dinamiklerinin araştırılmasını kapsar. Hidroloji tarihsel olarak mühendislik çalışmalarıyla önemli bir bağ kurmuştur. Bu yüzden araştırmalarında birçok sayısal yöntem geliştirmiştir. Bununla beraber sistemler yaklaşımı olan Dünya Bilimi ile de iç içedir. Hidroloji diğer alanlar gibi, kendi alanıyla etkileşimde olan yer küreleri de inceler.

Buzul bilimi Buzul ve buz tabakalarını inceleyen ya da daha genel tabirle buzul içeren doğa olaylarını inceleyen bilimdir. Buz bilimi kıtasal buzları ve alp buzlarını ayrı inceler. Buna rağmen ikisinde de buz ve buzul tabakalarının, şu anki iklimle olan ilişkisini, dinamiğini ve bunun çevreye olan etkisini araştırır. Buz bilimi aynı zamanda birçok alt alana sahiptir. Örnek olarak; Kar Hidrolojisi ve Buz Jeolojisi gibi.

Biyocoğrafya, türlerin coğrafi olarak dağılımı ve dinamiğini inceleyen bilim dalıdır. Biyocoğrafya, Alfred Russel Wallace çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Buna rağmen biyocoğrafya 20.'yy. öncesinde dış görünümüyle tarihsel, yaklaşımı ile tanımsal olarak görülmüştür. Bu bilimi tetikleyen ana sebep evrim, plaka tektoniği ve ada biyocoğrafyası teorisi olmuştur. Alan; Ada biyocoğrafyası, Paleobiyocoğrafya, Filocoğrafya, Hayvan coğrafyası ve Bitki coğrafyası alt dallarına sahiptir.

Klimatoloji; Uzun bir zaman diliminde etkisini gösteren hava durumu olaylarını, bilimsel olarak inceleyen alandır. Klimatoloji hem mikro(yerel) hem de makro (küresel) iklimleri ve bunlara etkisi olan doğal ve beşeri etkenleri inceler. Alan aynı zamanda çeşitli bölgelerin iklimlerinin incelenmesi için zamana ve yere bağlı olarak çeşitli alt alanlara ayrılmıştır. Bunlardan bazıları; Tropikal siklon yağış klimatolojisi ve Plaeoklimatoloji'dir.
Meteoroloji; Klimatolojinin aksine kısa vade de olmuş doğa olaylarını inceler. Bu alandaki çalışmalar çok eskilere dayansa da önemli gelişmeler 18. yüzyıl 'da gerçekleşmiştir.

Pedoloji Doğal çevrede olan toprakları inceler. Toprak biliminin iki dalından biridir. Edapoloji diğer daldır. Pedoloji esas olarak toprak oluşumu, toprak morfolojisi ve toprak sınıflandırılmasıyla ilgilenir. Fiziki coğrafyada pedoloji'nin çokça incelenmesinin sebebi; iklim, toprak canlıları ve topraktaki minerallerin arasında olan ilişkinin, çevreye olan etkisidir.
Paleocoğrafya; Jeolojik zaman içinde kıtaların dağılımında stratigrafik olarak korunmuş, yer altı coğrafyasını inceleyen disiplinler arası bir alandır. Kıtaların pozisyonuna dair bulguların neredeyse hepsi fosiller ve paleomanyetizma aracılığıyla bulunmuştur. Bu veriler kullanılarak kıtasal kaymalar plaka tetoniği ve süper kıtalara dair kanıtlar bulunmuştur. Bu da Wilson döngüsü gibi paleocoğrafik teorileri desteklemiştir.

Kıyı coğrafyası; okyanus ve kara arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalıdır. Kıyı hava durumu sonuçları, dalga hareketleri, tortu hareketleri ve insanların kıyılarla etkileşimini anlamayı hedefler. Kıyı coğrafyası başlıca olarak kıyı yer şekillerinin jeomorfolojik araştırmasının yanı sıra, deniz seviyesindeki değişiklikleri ve sebeplerini inceler.

Okyanus bilimi Dünya üzerindeki okyanus ve denizleri inceleyen bilim dalıdır. Deniz canlıları, ekosistem dinamiği, okyanus akımları, dalgalar, jeofiziki sıvı hareketleri, plaka tektoniği, deniz tabanı jeolojisi, kimyasal maddelerin dalgalanması ve okyanus içi ve çevresindeki fiziksel olaylar dahil olmak üzere birçok konuyu kapsar. Bu kadar çeşitli konuya sahip olması okyanus bilimcileri okyanusu anlamada, bir arada çalışmaya zorlar.
Kuvaterner bilimi Son 2.6 milyon yıl olan Kuaterner dönemini inceleyen bilimdir. Bu alan son buz çağını Holosen dönemi inceleyerek geçmişteki çevreyi ve iklimsel değişimleri anlamaya çalışır

Manzara ekolojisi; Landscape ekolojisi coğrafyanın ve ekolojinin alt disiplinidir. Alan;Alman coğrafyacı Carl Troll tarafından kurulmuştur. Landscape ekolojisi problemlere uygulamalı ve bütüncül bağlamda yaklaşır. Biyocoğrafyayla arasındaki temel fark enerji ve materyallerin dağılımını incelemesidir.

Jeomatik Jeomatik biliminin alanı yere bağlı bilgilerin; depolanması, işlenmesi ve toplanmasıdır. Jeomatik; Jeodezi, Cbs (Coğrafi Bilgi Sistemi) ve uzaktan algılamayı da içerir.

Çevresel Coğrafya İnsan (beşeri) ve doğal çevrenin yere bağlı olarak etkileşimini inceler. Bu alan insan ve coğrafya arasında köprü olduğu için coğrafi bilgilerin yanı sıra, toplumsal algı konusunda bilgi gerektirir. Bu alan eskiden çevresel determinizm ile daha aktif olmasına rağmen günümüzde Antropoloji biliminin alt alanı haline gelerek eski aktivitesini yitirmiştir.

Fiziksel coğrafya ve doğa bilimleri dergileri sürekli iletişim içerisinde olarak, üniversite ve araştırma enstitülerince yapılan çalışmaları belgelerler. Birçok dergi özel bir alana yönelip, sadece o alandaki araştırmaları yayınlar. Araştırmalar bilimsel makale formatında paylaşılır. Bunun yanı sıra halkın anlayacağı dilde makalelerde içerir. Fiziksel coğrafya üzerine yayın yapan dergiler şunlardır:

Coğrafya Klasik Yunan döneminden beri tamamen doğa bilimiydi. Yapılan çalışmaların arasında en iyileri; Eski çağlarda:Strabo (Coğrafya), Eratosthenes (Coğrafya) ve Dionisio Periegetes, Yeni çağlarda ise: Alexander von Humboldt (Kozmoloji) tarafından yapılmıştır. 16. yüzyılda Martín Fernández de Enciso'nin (Summa de Geografía) eseri ile Coğrafyanın bir bilim olarak temelleri atılmıştır.
19. yüzyıldaki iki tarihi olay Coğrafya biliminin gelişmesi için çok büyük etki yaratmıştır. Bu olayların ilki;Avrupalı kolonicilerin pazar ve hammadde bulmak için; Asya,Afrika,Avustralya ve hatta Amerika'ya sanayi devrimi sayesinde açılmalarıdır. Bu da kolonici güçlerin kontrolü altındaki ülkelerin üniversitelerinde, Coğrafyanın gelişimini hızlandırmıştır.
Bu konuda en etkin rol oynayan imparatorluk Rusyaydı.18. yüzyılın ortalarında Sibirya'daki fırsatların incelenmesi için Rus Coğrafyacılar araştırmalara başladı. Bunların arasında Rus coğrafyacılığının temelini atan Mikhail Lomonosov vardı.1755'te Moskova üniversitesini kurarak Coğrafya eğitimi ve coğrafya çalışmalarını destekledi. 1758'de bilimler akademisinde Coğrafya bölümü başkanı olarak atandı. Lomonosov'un çizgisinde devam eden Rus okulları bu disiplinde etkin olmayı sürdürdüler. Bu dönem içerisinde disipline katkıları olan Rus Coğrafyacılar: NM Sibirtsev, Pyotr Semyonov, K. D. Glinka, Neustrayev'dır.
İkinci Önemli olay ise 19. yüzyılnın ortalarında Darwin'in everim teorisi ile yaşandı. Bu sayede biyocoğrafya doğdu.
Diğer önemli olaylar ise William Morris Davis'in Coğrafya bilimini 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında Amerika'da yayması ve Coğrafi döngüler konusunda yaptığı devrimlerle yaşanmıştır. Teorileri sayesinde dağlar ve diğer yer şekillerinin hangi etkenler sayesinde oluştuğu anlaşıldı. Bu döngülerin, Jeolojik süreçlerin(Volkanizma, Tektonik yükselme, Çatlaklar) hafifliğinin ortadan kalkmasıyla oluştuğunu açıkladı
Akarsular dağların arasında V şekilli vadiler oluşturmaya başlar. Bu ilk aşamadan sonra yüzey dağınık ve sarp bir haldedir. Zamanla akıntılar vadileri, rüzgarında yardımıyla daha geniş bir hale getirebilir ve bu da tepeleşen yükseltileri oluşturur. Sonuç olarak her şey en alçak noktada, bir düzlükte birleşir. Buna David's Penepleni (yontuk Ova) adı verilir. Bu süreç böyle tekrarlanarak devam eder.
David's in bu teorisi tamamen doğru olmasa da Coğrafyada devrimsel nitelik taşıyordu. Uygulamaları sayesinde birçok alt alan oluştu.

Eratosthenes (276 – 194 M.Ö)
Ptolemy (c.90 – c.168)
Abū Rayhān Bīrūnī (973 – 1048 M.S)
Ibn Sina (Avicenna, 980–1037)
Muhammad al-Idrisi (Dreses, 1100 – c.1165)
Piri Reis (1465 – c.1554)
Gerardus Mercator (1512–1594)
Bernhardus Varenius (1622–1650)
Mikhail Lomonosov (1711–1765)
Alexander von Humboldt (1769–1859)
Arnold Henry Guyot (1807–1884)
Louis Agassiz (1807–1873)
Alfred Russel Wallace (1823–1913)
Vasili Dokuçayev (1840–1903)
Wladimir Peter Köppen (1846–1940)
William Morris Davis (1850–1934)
Walther Penck (1888–1923)
Sir Ernest Shackleton (1874–1922)
Robert E. Horton (1875–1945)
J Harlen Bretz (1882–1981)
Luis García Sáinz (1894–1965)
Willi Dansgaard (1922–2011)
Hans Oeschger (1927–1998)
Richard Chorley (1927–2002)
Sir Nicholas Shackleton (1937–2006)
Stefan Rahmstorf (born 1960)

Ekoloji
Hava durumu

Smithson, Peter (2002). Fundamentals of the Physical Environment. Routledge, London. 
Holden, Joseph (2004). Introduction to Physical Geography and the Environment. Prentice-Hall, London. 
Summerfield, Mike (1991). Global Geomorphology. Longman, London. 
Wainwright, John (2003). Environmental Modelling: Finding Simplicity in Complexity. John Wiley and Sons Ltd, London. 
Strahler, Alan (2006). Introducing Physical Geography. Wiley,New York. 
Inkpen, Robert (2004). Science, Philosophy and Physical Geograp

Fizyoloji (işlevbilim), canlıların mekanik, fiziksel ve biyokimyasal fonksiyonlarını ve sistemlerinin işleyişini inceleyen bilim dalıdır. Fizyolojiyle ilgilenen bilim insanlarına fizyolog denir. Fizyoloji alanında en büyük ödül Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'dür.
Fizyoloji sözcüğü, Grekçe "doğa", "köken" anlamına gelen φυσις (physis) ve "araştırma" anlamına gelen -λογία (-logia) sözcüklerinden türetilmiştir.

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenme, solunum, dolaşım, boşaltım, üreme gibi yaşamsal faaliyetleri gerçekleştirirler. Tek hücreliler canlılarda yaşamsal faaliyetler tek hücre içerisindeki organeller tarafından gerçekleştirilir.
Çok hücreli canlılarda yaşamsal faaliyetler tek bir hücre tarafından değil hücre toplulukları tarafından gerçekleştirilir.
Çok hücreli canlıları oluşturan hücrelerin hepsi aynı yapıda ve görevde değildirler. Canlı vücudunu oluşturan hücreler görevlerine göre farklı özellikler kazanmışlardır. Canlı vücudunu oluşturan hücrelerden bazıları birleşerek üreme görevini, bazıları birleşerek destek ve hareket görevini, bazıları birleşerek besinleri veya çeşitli gazları (oksijen ve karbondioksit) taşıma görevini, bazıları da birleşerek koruma görevini yerine getirirler.
Çok hücreli canlılarda yapı ve görevleri aynı olan hücrelerin oluşturduğu hücre topluluklarına doku denir. Bitki ve hayvanlarda bulunan dokular birbirlerinden farklıdır. Bitkilerin yapısında bulunan dokulara bitkisel dokular, hayvanların yapısında bulunan dokulara hayvansal dokular denir.
Çok hücreli canlılarda dokuların oluşmasıyla dokular arasında işbölümü ortaya çıkmıştır.
İnsan vücudunda kan, kas, kemik, sinir, yağ, destek, salgı, epitel doku gibi çeşitli dokular bulunur. Her dokuyu oluşturan hücrelerin şekli, görevi, yapısı, büyüklüğü ve dizilişi o dokuya özgüdür. Bir dokunun hücresi ile başka bir dokunun hücresinin şekli, görevi, yapısı, büyüklüğü ve dizilişi farklıdır.
Çok hücreli canlılarda aynı yapı ve görevdeki hücreler birleşerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar birleşerek sistemleri, sistemler de birleşerek canlı organizmayı (canlı vücudunu) oluştururlar. İşte tüm bu dizgelerin işleyişi fizyolojinin konusudur.
Hücre → Doku → Organ → Sistem → Canlı (Organizma) (Canlı Vücudu)
Fizyoloji genellikle bitki fizyolojisi ve hayvan fizyolojisi olarak ikiye ayrılarak incelense de, fizyolojinin kuralları hangi canlının çalışıldığına bakılmaksızın evrenseldir. Örneğin, maya hücre fizyolojisinde öğrenilenler insan hücrelerine de uygulanabilir.
Fizyolojini temel özelliği, incelediği sistemlerin durağan değil dinamik olmasıdır. Hücrelerin işlevleri, en yakın çevresindeki değişikliklere bağlı olarak sürekli değişir ve her canlı, gerek temel yaşam birimi olan hücrenin iç değişikliklerinden, gerek etkileşim içinde olduğu dış ortamın değişikliklerinden kaçınılmaz biçimde etkilenir. Bu nedenle, fizyolojik tepkimelerden çoğunun temel amacı, iç ortamdaki fiziksel ve kimyasal dengenin korunmasıdır. Bu iç denge, hayvanlarda, canlının iç ya da dış ortamdaki değişiklikleri algılayabilen duyu alıcılarıyla düzenlenir. Bu alıcıların uyarısıyla, kas, böbrekler, karaciğer ve iç salgı bezleri gibi organlarda, değişen koşullara uygun özel yanıtlar gelişir ve canlı kendisini bu yeni duruma uyarlayabilir.
Bugün fizyologlar, hücre, doku ve organlarda derledikleri bilgilerin ışığında, canlının bir bütün olarak çevresine nasıl uyum sağladığını araştırırlar. Kısacası, kalıtımın biyokimyasal temellerinden ve moleküler biyolojiden başlayarak hayvanlardaki davranış özelliklerine varıncaya değin çok geniş bir araştırma alanı bugün fizyoloji teriminin kapsamına girmiştir.

Fizyoloji ile uğraşan bilim insanına denir.

İnsan vücudunun mekanik, fiziksel ve biyokimyasal fonksiyonlarının ve sistemlerinin işleyişinin incelendiği fizyoloji alanı.

İnsan fizyolojisi alanında bilgiye ulaşma, bilgi biriktirme ve bilgi üretme becerisi gösteren; tıbbi uygulamada tanı, tedavi ve izleme amacı ile kullanılan ve fizyolojik parametreleri ölçmeyi amaçlayan yöntemleri uygulama, yorumlama, yöntemlerin doğruluk ve güvenirliklerini sınayabilme yetisine sahip, yeni yöntemler geliştirebilme becerisi kazanmış, klinik ve deneysel çalışmaları planlama, yürütme, yorumlama, bir laboratuvarı bağımsız olarak yönetme, laboratuvar güvenliğini sağlama, laboratuvar personeli eğitme konularında bilgili ve deneyimli, diğer meslektaşlarına bilgi ve konsültasyon hizmeti sağlayan bir hekimdir.

Elektrofizyoloji laboratuvarı (EEG, EMG, EKG)
Hematoloji laboratuvarı
Kan bileşenleri ve Kan bankacılığı
İmmunoloji laboratuvarı
Biyokimya laboratuvarı
Genetik laboratuvarı
Nörofizyoloji laboratuvarı (Uyku, davranış, kognisyon)
Duyu laboratuvarı (Odyoloji, görme, denge)
Ağrı ve Akupunktur laboratuvarı
Egzersiz laboratuvarı
Solunum laboratuvarı
Endokrin ve Metabolizma laboratuvarı
Ürodinami laboratuvarı
Hiperbarik Oksijen laboratuvarı
Yükseklik-sualtı-uzay laboratuvarı
Yaşlılık laboratuvarı (Geriatri)
Fonksiyonel radyoloji laboratuvarı

Havacılık fizyolojisi
Uygulamalı fizyoloji
Klinik fizyoloji
Giyim fizyolojisi
Karşılaştırmalı fizyoloji
Savunma fizyolojisi
Ekofizyoloji
Evrimsel fizyoloji
Egzersiz fizyolojisi
Fraktal fizyoloji
Matematiksel fizyoloji
Sosyofizyoloji
Solunum fizyolojisi
Patofizyoloji
Nörofizyoloji
Elektrofizyoloji
Kardiyovasküler fizyoloji
Hücre fizyolojisi
Balık fizyolojisi
Böcek fizyolojisi
Bitki fizyolojisi
Hayvan fizyolojisi
Böbrek fizyolojisi

Antropometri
Vücut yapısı
Biyoelektromanyetizma
Asit-baz homeostazı

Fizyoloji Derneği18 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelişim Fizyolojisi6 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta fizyoloji ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Fonksiyon, matematikte değişken sayıları girdi olarak kabul edip bunlardan bir çıktı sayısı oluşmasını sağlayan kurallardır. Fonksiyon, 17. yüzyılda matematiğin kavramlarından biri olmuştur. Fizik, mühendislik, mimarlık ve birçok alanda kullanılmaktadır. Galile, Kepler ve Newton hareketlerin araştırılmasında, zaman ve mesafe arasındaki durumu incelemek için fonksiyonlardan faydalanmıştır. Dört işlemden sonra gelen bir işlem türüdür.

Fonksiyonun matematiksel yani biçimsel ve kuramsal tanımı şu şekildedir:

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 iki küme olmak üzere ve 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
, 
  
    
      
        A
        ×
        B
      
    
    {\displaystyle A\times B}
  
 kartezyen çarpımının şu özelliğini sağlayan bir alt kümesi olmak üzere:

Her 
  
    
      
        x
        ∈
        A
      
    
    {\displaystyle x\in A}
  
 için, 
  
    
      
        (
        x
        ,
        
        y
        )
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle (x,\,y)\in F}
  
 ilişkisini sağlayan

bir tane 
  
    
      
        y
        ∈
        B
      
    
    {\displaystyle y\in B}
  
 elemanı vardır.
Bu durumda 
  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 üçlüsüne fonksiyon adı verilir. 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
, 
  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 fonksiyonunun tanım kümesidir, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 ise varış (görüntü) kümesidir.

  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 fonksiyonuna 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 adı verilirse, verilen bir 
  
    
      
        x
        ∈
        A
      
    
    {\displaystyle x\in A}
  
 için 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin 
  
    
      
        (
        x
        ,
        y
        )
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle (x,y)\in F}
  
 ilişkisini sağlayan tek 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 elemanı 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 olarak gösterilir. Kimi zaman 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 yerine 
  
    
      
        f
        x
      
    
    {\displaystyle fx}
  
 yazıldığı da olur. Yani her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 için 
  
    
      
        (
        x
        ,
        f
        x
        )
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle (x,fx)\in F}
  
 olur. Ayrıca 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 kümesine 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonunun grafiği adı verilir.
Fonksiyonu matematiksel olarak tanımlamak için bir kural zorunluluğu yoktur. Ama 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
'nin bir küme olma zorunluluğu vardır.
Eğer 
  
    
      
        A
        =
        ∅
      
    
    {\displaystyle A=\emptyset }
  
 ise 
  
    
      
        (
        A
        ,
        
        B
        ,
        
        F
        )
      
    
    {\displaystyle (A,\,B,\,F)}
  
 üçlüsünün bir fonksiyon olabilmesi için 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
'nin boş küme olması gerektiği açıktır, bu durumda bu 
  
    
      
        (
        ∅
        ,
        
        B
        ,
        
        ∅
        )
      
    
    {\displaystyle (\emptyset ,\,B,\,\emptyset )}
  
 üçlüsü boş fonksiyondur. Çizgileri düşey doğruları hepsi grafiği yalnız bir noktada kestiği için f (x) fonksiyondur.

        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 iki küme ise, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın her elemanını bir şekilde 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin bir ve bir tek elemanıyla ilişkilendirilmiştir. Mesela 
  
    
      
        A
        =
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle A=\mathbb {R} }
  
 (gerçel sayılar kümesi), 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 de -3'ten büyük gerçel sayılar kümesi olsun, yani 
  
    
      
        B
        =
        (
        −
        3
        ,
        ∞
        )
      
    
    {\displaystyle B=(-3,\infty )}
  
 olsun. İlişkilendirme de şöyle yapılmalı: 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın her elemanını (yani her gerçel sayıyı), o elemanın karesiyle ilişkilendirilmiş olsun. Böylece ilişkilendirmeyi bir formülle tanımlamış olduk. Bu örnekteki ilişkilendirmeyi 
  
    
      
        x
        ↦
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x\mapsto x^{2}}
  
 olarak yazarız, her sayı karesiyle ilişkilendirilmiştir, mesela -3 sayısı 9'la, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 sayısı 2'yle ilişkilendirilmiştir. İşte 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'dan 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'ye giden fonksiyon böyle bir şeydir. Fonksiyon 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 sembolüyle ifade edilir. Verilen örnek için 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 yazılır.

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 yaşamış ya da şu anda yaşayan insanlar kümesi olsun. 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonu her insanı annesine götürsün. Matematiksel olmasa da bu, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'dan 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'ya giden bir fonksiyondur, çünkü her insanın bir annesi vardır. Ama her insanı kardeşine götüren bir fonksiyon yoktur çünkü bazı insanların kardeşi olmadığı gibi bazı insanların birden çok kardeşi vardır. Öte yandan, her insanı en büyük kardeşine götüren kural, kardeşi olan insanlar kümesinden 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 kümesine giden bir fonksiyondur.

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'dan 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'ye giden bir 
  
    
      
        f
        :
        A
        ⟶
        B
      
    
    {\displaystyle f:A\longrightarrow B}
  
 fonksiyonu, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 kümesinin her elemanını 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin bir ve bir tek elemanına götüren/elemanıyla ilişkilendiren bir "kural"dır. (Burada biraz yalan var, ama pek önemli değil: Kuralın ne demek olduğunu söylemediğimiz gibi, bir fonksiyonun tanımlanması için herhangi bir kurala da aslında gerek yoktur! İleride, yazının sonunda, fonksiyonun gerçek matematiksel tanımını verdiğimizde bu pembe yalana ihtiyacımız kalmayacak.)
Özet olarak, verilmiş bir 
  
    
      
        f
        :
        A
        ⟶
        B
      
    
    {\displaystyle f:A\longrightarrow B}
  
 fonksiyonu, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın her elemanını bir şekilde 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin bir ve bir tek elemanına götürür/elemanıyla ilişkilendirir.
Yukarıdaki örnekte, kural, 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 olarak verilmiştir. Ama bir fonksiyon bir formül ya da bir kuraldan öte bir şeydir. Bir fonksiyon, sadece bir kural değildir; bir fonksiyonu tanımlamak için, kural dışında, bir de ayrıca 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 kümeleri de gerekmektedir. Formül ya da kural aynı kalsa bile 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 kümeleri değişirse fonksiyon da değişir. Yukarıdaki örnek üzerinden gidelim:
Yukarıda 
  
    
      
        A
        =
      
    
    {\displaystyle A=}
  
 R ve 
  
    
      
        B
        =
        (
        −
        3
        ,
        ∞
        )
      
    
    {\displaystyle B=(-3,\infty )}
  
 almış ve fonksiyonu 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 kuralıyla tanımlanmıştı. Şimdi 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 yerine 
  
    
      
        
          A
          
            1
          
        
        =
        (
        −
        5
        ,
        ∞
        )
      
    
    {\displaystyle A_{1}=(-5,\infty )}
  
 alırsak ve formülü ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 kümesini aynı tutarsak, o zaman elde edilen 
  
    
      
        
          A
          
            1
          
        
        ⟶
        B
      
    
    {\displaystyle A_{1}\longrightarrow B}
  
 fonksiyonunu gene 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 ile göstermek yanlış olur, çünkü bu iki fonksiyon değişik fonksiyonlardır. 
  
    
      
        
          A
          
        

Matematik'te bir 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyon'un grafiği, 
  
    
      
        (
        x
        ,
        y
        )
      
    
    {\displaystyle (x,y)}
  
 sıralı çiftlerin kümesidir.
Burada 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        y
        .
      
    
    {\displaystyle f(x)=y.}
  

  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
'in gerçek sayılar olduğu durumda bu çiftler iki boyutlu uzay'daki noktaların Kartezyen koordinatlarıdır ve dolayısıyla bu düzlemin alt kümesini oluşturur.
Bilim, mühendislik, teknoloji finans ve diğer alanlarda grafikler birçok amaç için kullanılır.

Bir değişkenli fonksiyonun grafiği şöyledir:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          {
          
            
              
                
                  a
                  ,
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  x
                  =
                  1
                  
                    
                       
                    
                  
                  i
                  c
                  i
                  n
                
              
              
                
                  d
                  ,
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  x
                  =
                  2
                  
                    
                       
                    
                  
                  i
                  c
                  i
                  n
                
              
              
                
                  c
                  ,
                
                
                  
                    
                       
                    
                  
                  x
                  =
                  3
                  
                    
                       
                    
                  
                  i
                  c
                  i
                  n
                  .
                
              
            
          
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=\left\{{\begin{matrix}a,&{\mbox{ }}x=1{\mbox{ }}icin\\d,&{\mbox{ }}x=2{\mbox{ }}icin\\c,&{\mbox{ }}x=3{\mbox{ }}icin.\end{matrix}}\right.}
  

Buradaki sıralı çiftler şöyle ifade edilir:

{(1,a), (2,d), (3,c)}.
Reel doğruda tanımlı olan üçüncü dereceden bir polinomun grafiği şöyledir:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              x
              
                3
              
            
          
          −
          9
          x
        
        
         
      
    
    {\displaystyle f(x)={{x^{3}}-9x}\!\ }
  

Bunun sıralı çiftleri şöyle ifade edilir:

{(x, x3-9x) : x, bir reel sayıdır}.
Bu küme eğer kartezyen koordinat sisteminde çizilirse, yandaki şekildeki gibi bir eğri olur.

Tüm reel doğruda tanımlı trigonometrik fonksiyonun grafiği şöyledir:

f(x, y) = sin(x2)·cos(y2)
Bunun kümesi:

{(x, y, sin(x2)·cos(y2)) : x ve y, reel sayıdır}.
Bu küme eğer kartezyen koordinat sisteminde çizilirse, yandaki şekildeki gibi bir yüzey olur.
İki boyutlu (X,Y) kartezyen koordinat sistemindeki bu kümeyi, üçüncü koordinatı (Z) ile birlikte görmek için renk kullanılır.

        x
        =
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        …
        ,
        
          x
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x=x_{1},\dotsc ,x_{n}}
  
 biçiminde n değişkenli bir f fonksiyonunun normalinin grafiği şöyledir: 

  
    
      
        (
        ∇
        f
        ,
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle (\nabla f,-1)}
  

(bir sabit ile çarpımı). Bunu görmek için, 
  
    
      
        g
        (
        x
        ,
        z
        )
        =
        f
        (
        x
        )
        −
        z
      
    
    {\displaystyle g(x,z)=f(x)-z}
  
 fonksiyonunun bir kümedeki grafiğini göz önünde bulundurmak ve kümede 
  
    
      
        ∇
        g
      
    
    {\displaystyle \nabla g}
  
 normalini kullanmak gerekir.

Osiloskop
Kâğıt ve kalem

EViews
gnuplot
KSpread
LabVIEW
Mathcad
Mathematica
MATLAB
Maxima
Microsoft Excel
PGPLOT
Python
R
ROOT
SPSS
Xmgrace

Matematiğin vektör uzaylarıyla ve bu uzayların üzerinde tanımlı operatörlerle uğraşan bir alt dalı.
Kökleri fonksiyon uzayları kuramının geliştirilmesine; hatta diferansiyel ve integral denklemlerinin çalışılmasına kadar gitmektedir. Özelde mesela Fourier dönüşümü gibi fonksiyon dönüşümlerinin çalışılmasında da kullanılmıştır. Fonksiyonel kelimesinin ilk kullanımı varyasyonlar hesabına kadar takip edilebilir. Ancak, genel anlamda kullanımı İtalyan matematikçi ve fizikçi Vito Volterra'ya atfedilmektedir. Yine de temeli büyük ölçüde Stefan Banach ve çevresindeki Polonyalı matematikçiler tarafından atılmış ve geliştirilmiştir. Çağdaş anlamda, fonksiyonel analiz bir topolojiye sahip vektör uzaylarının çalışılmasında, özellikle sonsuz boyutlu uzaylarda, gözükmektedir. Tanımdan yola çıkılarak fonksiyon analizinin sonlu boyutlu uzaylar kuramını da içerdiği düşünülebilir; ancak bu uzayları bir topolojisi olmadan inceleyen alan doğrusal cebirdir. Fonksiyonel analizin önemli bir işlevlerinden biri de ölçü, integral ve olasılık kuramı gibi genel kuramları sonsuz boyutlu uzaylara yaymaktır ki bu işlevin özelde adı sonsuz boyutlu analizdir.

Fonksiyonel analizde tarihsel olarak ilk çalışılan temel uzaylar gerçel ve karmaşık sayılar üzerinden tanımlı tam normlu vektör uzaylarıdır. Bu uzaylara Banach uzayı adı verilmektedir. Önemli örneklerden biri de normun iç çarpım tarafından tanımlandığı Hilbert uzaylarıdır. Bu iki örnek analizin çeşitli alt dallarında çalışılan temel uzaylardandır ve uygulama açısından büyük bir öneme sahiptir.
Daha genel anlamda, fonksiyonel analizin çalışma alanına Fréchet uzayı ve bir norma sahip olmayan topolojik vektör uzayları da girmektedir.
Fonksiyonel analizin yapıldığı alanların önemli bir aracı Hilbert veya Banach uzayı üzerinde tanımlı sürekli, doğrusal operatörlerdir. Doğal olarak, bu operatörler C* cebiri veya diğer operator cebirlerinin tanımına öncülük etmektedir.

Fonksiyonel analizin kapsamında bulunan, matematiksel analizin ve hatta fonksiyon analizin uygulanma imkânı bulunduğu fizik gibi değişik alanlarda ortaya çıkan önemli sonuçlardan bazıları şunlardır:

Düzgün sınırlılık ilkesi veya bir diğer bilinen adıyla Banach-Steinhaus teoremi düzgün sınırlara sahip operatörlerin kümesi üzerinde uygulanmaktadır.
Spektral teoremi bir Hilbert uzayı üzerinde tanımlı normal bir operatör için integral formülü vermektedir. Spektral teoremi matematikte birden fazla bulunmaktadır. Fonksiyonel analizde bulunan ve bahsi geçen özelliğe sahip bu teorem, kuantum mekaniğinin matematiksel formülasyonunda önemli bir değere sahiptir.
Fonksiyonellerin bir alt uzaydan uzayın tümüne belli koşullar altında genişletilmesinde kullanılan Hahn-Banach teoremi
Açık gönderim teoremi ve kapalı grafik teoremi.
Ayrıca bakınız: Fonksiyonel analiz konuları listesi

Brezis, H.: Analyse Fonctionnelle, Dunod ISBN 978-2-10-004314-9 veya ISBN 978-2-10-049336-4
Conway, John B.: A Course in Functional Analysis, 2. baskı, Springer-Verlag, 1994, ISBN 0-387-97245-5
Dunford, N. and Schwartz, J.T. : Linear Operators, General Theory ve diğer 3 cilt
Eidelman, Yuli, Vitali Milman, and Antonis Tsolomitis: Functional Analysis: An Introduction, American Mathematical Society, 2004.
Giles, J.R.: Introduction to the Analysis of Normed Linear Spaces,Cambridge University Press, 2000
Hirsch F., Lacombe G. - "Elements of Functional Analysis", Springer 1999.
Hutson, V., Pym, J.S., Cloud M.J.: Applications of Functional Analysis and Operator Theory, 2. baskı, Elsevier Science, 2005, ISBN 0-444-51790-1
Kolmogorov, A.N and Fomin, S.V.: Elements of the Theory of Functions and Functional Analysis, Dover Publications, 1999
Kreyszig, Erwin: Introductory Functional Analysis with Applications, Wiley, 1989.
Lax, P.: Functional Analysis, Wiley-Interscience, 2002
Lebedev, L.P. ve Vorovich, I.I.: Functional Analysis in Mechanics, Springer-Verlag, 2002
Michel, Anthony N. ve Charles J. Herget: Applied Algebra and Functional Analysis, Dover, 1993.
Reed M., Simon B. - "Functional Analysis", Academic Press 1980.
Riesz, F. ve Sz.-Nagy, B.: Functional Analysis, Dover Publications, 1990
Rudin, W.: Functional Analysis, McGraw-Hill Science, 1991
Schechter, M.: Principles of Functional Analysis, AMS, 2. baskı, 2001
Shilov, Georgi E.: Elementary Functional Analysis, Dover, 1996.
Sobolev, S.L.: Applications of Functional Analysis in Mathematical Physics, AMS, 1963
Yosida, K.: Functional Analysis, Springer-Verlag, 6. baskı, 1980

Functional Analysis10 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Gerald Teschl tarafından, Viyana Üniversitesi.
Lecture Notes on Functional Analysis Yevgeny Vilensky tarafından, New York Üniversitesi.
Earliest Known Uses of Some of the Words of Mathematics: Calculus & Analysis11 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. John Aldrich tarafından, Southampton Üniversitesi.

Formal bilimler, ideal bilimler, biçimsel bilimler veya biçim bilimleri, doğada var olmayan, yalnızca insan düşüncesinin ürünü olan unsurları, duyularla algılanamayan soyut kavramları ve zaman ve mekandan bağımsız olguları doğrudan akıl yoluyla (deney ile değil) tümdengelim yöntemini kullanarak açıklamaya çalışan akademik disiplinler bütünüdür. Bilimin üç ana dalından (fennî, sosyal, formal) biri olan formal bilimler; mantık, matematik, bilişim, geometri gibi bilim dallarından oluşur.
Formal bilimler teorik sembol ve kurallardan oluşurlar. Formal bilimler zaman zaman gerçekliğe (realiteye) uygulanabilirler ve belirli sınırlamalar dahilinde, yararlıdırlar. İnsanlar sıklıkla teorik sistemlerle gerçekliği birbirine karışma hatasına düşerler ve teorik modelleri, sanki gerçekliği mükemmel bir biçimde temsil ediyorlarmış gibi, uygularlar veya teorik modellerin aslında gerçekliğin kendisi olduğuna inanırlar.
Fen bilimleri ile formal bilimler arasındaki fark, formal bilimlerin teorik fikirlerle başlaması ve düşünme süreci sayesinde diğer farklı teorik fikirlere ulaşmasıdır; oysa fen bilimleri gerçek dünyadaki çeşitli gözlemlerle başlarlar ve gerçekliğin bir bölümü için bir ölçüde kullanışlı olan modellere ulaşırlar. Sonuç olarak, sadece formal bilimleri inceleyerek gerçeklik hakkında bir şey öğrenmek mümkün değildir; formal bilimler kullanılarak gerçeklik üzerine herhangi bir şey kanıtlanamaz.
Bununla birlikte, formal bilimler, fen bilimlerine ve genel olarak gerçekliğe uygulanabilirler. Örneğin, uygulamalı matematik dalı, bazı teorik matematik modellerini gerçekliğe uygulamaktadır. Bu da ancak belirli sınırlar ve kısıtlamalar dahilinde, belirli bir kesinlikle mümkündür.

Fotokimya ışığın kimyasal etkileri ile ilgili bir kimya alt dalıdır. Bu terim genellikle ultraviyole (dalga boyu 100 - 400 nm), görünür ışık (400 - 750 nm) veya kızılötesi ışıma (750 - 2500 nm) absorbsiyonu ile ortaya çıkan kimyasal reaksiyonları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Fotokimyasal reaksiyonlar, termal reaksiyonlardan daha farklı süreçleri içerdiklerinden organik ve inorganik kimya için değerlidirler. Bununla birlikte birçok termal reaksiyonun kendi fotokimyasal karşılığı vardır. Fotokimyasal yolaklar, kısa bir süre içinde büyük aktivasyon engellerini aşarak ve termal işlemlerle ulaşılamayan reaktiviteleri mümkün kılarak termal yöntemlere göre avantaj sağlayabilmektedir.
Gündelik hayatta fotokimyaya örnekler fotosentez, plastiklerin bozunumu veya güneş ışığı ile D vitamini oluşumu şeklinde verilebilir.

Fotokimyasal reaksiyonların örnekleri;

Fotosentez: Bitkilerin karbondioksit ve su kullanarak glikoz ve oksijen oluşturması için güneş enerjisini kullanımı.
İnsanlarda güneş ışığı ile D vitamini sentezi.
Bio-ışıldama,: örneğin Ateş böceğinin karnındaki bir enzim ile ışık üretimi.
Polimerizasyonlar; radikal polimerizasyonu için serbest radikaller üretmek amacıyla ışığın soğurulması.
Birçok maddenin, örneğin tıbbi şişelerde bulunan ilaçların fotobozulmadan korunması.
Fotodinamik tedavi: Işığın oksijeni etkimesi yardımı ile tümörleri yok etmek için kullanımı. Tipik fotosensitizörler tetraphenylporphyrin ve metilen mavisidir.
Mikroelektronik bileşen üretiminde kullanılan ışığa dirençli teknolojiler.
Görme fizyolojisinde rodopsinin fotokimyasal reaksiyonu.
Artemisinin, sıtma önleyici ilaç olarak fotokimyasal üretimi.

Bowen, E. J., Chemical Aspects of Light. Oxford: The Clarendon Press, 1942. 2nd edition, 1946.
Photochemistry - https://www2.chemistry.msu.edu/faculty/reusch/virttxtjml/photchem.htm5 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fraktal; matematikte, çoğunlukla kendine benzeme veya oransal kırılma özelliği gösteren karmaşık geometrik şekillerin ortak adıdır. Fraktallar, klasik, yani Öklid (Euklides) geometrideki kare, daire, küre gibi basit şekillerden çok farklıdır. Bunlar doğadaki, Öklid'çi geometri aracılığıyla tanımlanamayacak pek çok uzamsal açıdan düzensiz olguyu ve düzensiz biçimi tanımlama yeteneğine sahiptir. Fraktal terimi parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen Latince "fractus" sözcüğünden türetilmiştir. İlk olarak 1975'te Polonya asıllı matematikçi Benoit B. Mandelbrot tarafından ortaya atılan kavram, yalnızca matematik değil fiziksel kimya, fizyoloji ve akışkanlar mekaniği gibi değişik alanlar üzerinde önemli etkiler yaratan yeni bir geometri sisteminin doğmasına yol açmıştır.
Tüm fraktallar kendine benzer ya da en azından tümüyle kendine benzer olmamakla birlikte, çoğu bu özelliği taşır. Kendine benzer bir cisimde cismi oluşturan parçalar ya da bileşenler cismin bütününe benzer. Düzensiz ayrıntılar ya da desenler giderek küçülen ölçeklerde yinelenir ve tümüyle soyut nesnelerde sonsuza değin sürebilir; öyle ki, her parçanın her bir parçası büyütüldüğünde, yine cismin bütününe benzer. Bu fraktal olgusu, kar tanesi ve ağaç kabuğunda kolayca gözlenebilir. Bu tip tüm doğal fraktallar ile matematiksel olarak kendine benzer olan bazıları, stokastik (olasılıksal) yani rastgeledir; bu nedenle ancak istatistiksel olarak ölçeklenirler. Fraktal cisimler, düzensiz biçimli olduklarından ötürü Öklid'çi şekilleri ötelemezler. (Öteleme bakışına sahip bir cisim kendi çevresinde döndürüldüğünde görünümü aynı kalır.)

Fraktalların belirleyici bir özelliği, fraktal boyut olarak adlandırılan matematiksel bir parametrelerinin olmasıdır. Bu parametrenin bütünüyle geçerli ve basit bir tanımı yoktur. Mandelbrot bu parametreyi Haussdorf boyutu ile denk tutmaktadır. Fraktal boyut, Öklid'çi şekillerin topolojik boyutlarına eşit, fraktallar için topolojik boyutlarından büyüktür. Örneğin Cantor kümesinin fraktal boyutu 
  
    
      
        D
        =
        log
        ⁡
        2
        
          /
        
        log
        ⁡
        3
        ∼
        0.6309
        >
        0
      
    
    {\displaystyle D=\log 2/\log 3\sim 0.6309>0}
  
, topolojik boyutu ise 
  
    
      
        
          D
          
            T
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle D_{T}=0}
  
'dır.
Kendisinin tam bir kopyasını daha küçük boyutlarda içeren fraktallar için fraktal boyutu ve kendine benzerlik boyutu değerleri aynıdır. Bir şekil kendisine benzeyen 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 kadar kopyadan oluşuyor ve her bir kopya özgün şekle göre, uzunluk olarak, 
  
    
      
        1
        
          /
        
        m
      
    
    {\displaystyle 1/m}
  
 büyüklüğünde ise, bu şeklin kendine benzeme boyutu 
  
    
      
        log
        ⁡
        n
        
          /
        
        log
        ⁡
        m
      
    
    {\displaystyle \log n/\log m}
  
 ile verilir. Yukarıda örnek olarak verilen Sierpinski üçgeni, kendine benzeyen 
  
    
      
        n
        =
        3
      
    
    {\displaystyle n=3}
  
 kopyadan oluşmuş, her bir kopya da özgün şeklin yarısı (
  
    
      
        m
        =
        2
      
    
    {\displaystyle m=2}
  
) uzunluğundadır; dolayısıyla Sierpinski üçgenin fraktal boyutu 
  
    
      
        D
        =
        log
        ⁡
        3
        
          /
        
        log
        ⁡
        2
        ∼
        1.585
      
    
    {\displaystyle D=\log 3/\log 2\sim 1.585}
  
'tir.

Benoit Mandelbrot, IBM laboratuvarlarında çalışmaya başladığında Oyun kuramı, iktisat ve emtia fiyatları gibi çeşitli alanlarda çalışan bir mühendisti. Bu çalışmalarını tamamladığında veri iletim hatlarındaki gürültü üzerinde çalışmaya başladı. Mühendisler, veri aktarımı sırasında oluşan gürültü karşısında çaresiz kalmışlardı. Mühendislerin bu soruna bulabildikleri en iyi çare, sinyal gücünü artırmaktan ileri gidememişti; ama sinyal gücünün arttırılması da tam bir çözüm sağlamamıştır.
İletim hatlarındaki gürültü doğası gereği gelişigüzel olmasına rağmen kümeler halinde gelmekteydi. İletişim süresi boyunca hatasız periyotlar arasında hatalı periyotlar yer almaktaydı. Hatalı periyotların incelenmesi, hata örüntüsünün sanıldığından daha karmaşık olduğunu ortaya koymuştur. Mandelbrot, bir günlük veri trafiğini birer saatlik periyotlara ayırdı. Daha sonra, hatanın gözlendiği periyotları ele alıp bu periyotlar yirmişer dakikalık parçalara böldü ve yine gördü ki, bu birer saatlik periyotların içinde de yine hatasız bölümler bulunmaktaydı. Mandelbrot, hatalı bölümler daha kısa zaman aralıklarına bölmeye devam etti. Ve sonunda hatasız periyotların halen var olduğunu gösterdi. Bu arada aykırı bir durum Mandelbrot'un dikkatini çekti: hatalı periyotların hatasız periyotlara oranı periyodun uzunluğundan bağımsız olarak neredeyse sabit kalıyordu.

Galaktik astronomi, esas olarak gökadamız Samanyolu'nu ve içerdiği her şeyi inceleyen bir astronomi dalıdır. Bu, diğer tüm gökadalar da dahil olmak üzere gökadamızın dışındaki her şeyin incelenmesi olan ekstragalaktik astronominin tersidir.
Galaktik astronomi; gökadaların oluşumu, yapısı, bileşenleri, dinamikleri, etkileşimleri ve aldıkları çeşitli biçimlerin genel bir çalışması olan gökada oluşumu ve evrimi ile karıştırılmamalıdır.
Güneş Sistemi'nin içinde yer aldığı Samanyolu gökadası birçok yönden en iyi çalışılmış gökadadır, fakat önemli kısımları kozmik toz bölgeleri tarafından görünür dalga boylarında gizlenmiştir. Radyo astronomi, kızılötesi astronomi ve milimetre-altı astronominin 20. yüzyıldaki gelişimi, Samanyolu'ndaki gaz ve tozun ilk kez haritalandırılmasına olanak sağladı.

Astronomi dergileri tarafından Galaktik Astronomi konusunu bölümlere ayırmak için standart bir alt kategori seti kullanılmaktadır:

bolluklar - helyumdan daha ağır elementlerin konumunun incelenmesi
şişkinlik - Samanyolu'nun merkezi etrafındaki şişkinliğin incelenmesi
merkez - Samanyolu'nun merkezi bölgesinin incelenmesi
disk - Samanyolu diskinin incelenmesi (çoğu galaktik nesnenin hizalandığı düzlem)
evrim - Samanyolu'nun evrimi
oluşum - Samanyolu'nun oluşumu
temel parametreler - Samanyolu'nun temel parametreleri (kütle, boyut vb.)
küresel kümeler - Samanyolu içindeki küresel yıldız kümeleri
hale - Samanyolu'nun etrafındaki büyük hale
kinematik ve dinamikler - yıldızların ve kümelerin hareketleri
çekirdek - Samanyolu merkezindeki kara deliğin etrafındaki bölge (Sagittarius A*)
açık kümeler ve topluluklar - açık kümeler ve yıldız toplulukları (birlikler)
Güneş'in komşuları - yakın yıldızlar
yıldız miktarı - Samanyolu'ndaki yıldızların sayıları ve türleri
yapı - yapısı (sarmal kollar vb.)

Yıldız kümeleri
Küresel kümeler
Açık yıldız kümeleri

Gezegenler arası uzay - Gezegenler arası ortam - gezegenler arası toz
Yıldızlararası uzay - Yıldızlararası ortam - yıldızlararası toz
Galaksiler arası uzay - Galaksiler arası ortam - Galaksiler arası toz

Gökada
Samanyolu
Ekstragalaktik astronomi

Samanyolu'ndaki hidrojen gazının haritalanması (İngilizce)

Galileo Galilei (15 Şubat 1564 –  8 Ocak 1642), İtalyan astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçidir.
Rönesans'ın bilimsel devrimine büyük katkıda bulunan bilim insanına "gözlemsel astronominin babası", "modern fiziğin babası" ve "bilimin babası" gibi isimler takılmıştır. Gözlemsel astronomiye katkılarının arasında Venüs'ün evrelerinin teleskopik kanıtı, Jüpiter'in en büyük dört uydusunun keşfi (Galileo'nun uyduları adı verilmiştir), güneş lekelerinin gözlemi analizi bulunmaktadır. Galileo ayrıca uygulamalı bilim ve teknoloji alanında da çalışmış ve geliştirilmiş bir askeri pusula gibi başka aletler icat etmiştir.
Galileo'nun güneş merkezciliği ve Kopernikçiliği yaşadığı dönemde daha çok dünya merkezcilik ve Tycho sistemi yaygın olduğu için tartışma konusu olmuştur. Astronomlar ona sık sık karşı çıkmış ve güneş merkezli bir sistemin yıldızsal paralaks gözlemlenmediği için mümkün olmadığını savunmuşlardır. Bu konu 1615 yılında Roma Engizisyonu tarafından soruşturulmuş ve bunun yalnızca bir olasılık olduğu sonucuna varılmıştır. Galileo daha sonrasında İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog kitabında bu görüşünü savunmuştur. Kitabın Papa 8. Urban'a ve Cizvitler'e bir saldırı niteliğinde olduğu düşünülmüş ve Galileo itibar kaybetmiştir. Engizisyon tarafından yargılanan Galileo'nun dalalet suçu işlediğinden şüphelenilmiş ve Galileo hem yazdıklarından caymaya zorlanmış hem de hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmeye mahkûm edilmiştir. Ev hapsindeyken en başarılı çalışmalarından olan İki Yeni Bilim'i yazmış ve bu kitapta kırk yıl öncesinde yaptığı kinematik ve maddelerin kuvveti ile ilgili çalışmalarına yer vermiştir.

Galileo, 15 Şubat 1564 tarihinde, o dönemde Floransa Dükalığı'na ait olan Pisa'da doğmuştur. Altı kardeşin en büyüğü olan Galileo'nun babası ünlü bir lavtacı ve müzisyen olan Vincenzo Galilei ve annesi Giulia Ammannati 1562 yılında evlenmişti. Galileo babasından erken yaşta lavta tekniği, otoriteyi sorgulama yetisini, dikkatli ölçüm ve deney yapma, ritmi müzikal bir şekilde irdeleme ve matematik ile deneysel yollarla sonuca ulaşma becerilerini aldı. Galileo'nun beş kardeşinden ikisi bebekken öldü. Diğerlerinden en küçüğü Michelangelo da yetenekli bir lavtacı ve müzisyen oldu; ancak Galileo'nun gençliğinde mali sıkıntılara yol açtı. Michelangelo babası tarafından kayınbiraderlerine söz verilmiş olan başlık paralarının kendine düşen kısmını ödeyemedi ve ona bu yüzden davalar açıldı. Galileo da zaman zaman kardeşine müzikal projeleri için borç verdi. Bu mali sıkıntılar Galileo'da erken yaşta para edecek buluşlar yapma isteği doğurmuştur.
Galileo sekiz yaşındayken ailesi Floransa'ya taşındı, fakat o iki yıl Jacopo Borghini ile yaşadı. Daha sonra Floransa'nın 35 kilometre güneybatısında Vallombrosa'daki Camaldolese Manastırı'nda eğitim gördü.

Galileo'ya büyük büyük dedesi Galileo Bonaiuti'nin adı verilmiştir. Bonaiuti 1370-1450 yılları arasında Floransa'da yaşamış olan bir doktor, üniversite hocası ve siyasetçi idi. 14. yüzyılın sonunda ailenin soyadı Bonaiuti'den Galilei'ye çevrilmiştir. Galileo, tıpkı kendinden 200 yıl önceki Bonaiuti gibi Floransa'daki Santa Croce Bazilikası'na gömülmüştür.

Koyu ve dindar bir Katolik olmasına rağmen Galileo, Marina Gamba ile evlilik dışı üç çocuk yapmıştır. Virginia (1600) ve Livia (1601) adında iki kızları ve Vincenzo (1606) adında bir oğulları olmuştur.
Evlilik dışı doğdukları için Galileo kızlarını evlendirilemez olarak görmüştür. Bu durumun yol açacağı mali sıkıntıları düşünen Galileo kızlarını hayatlarının geri kalanını geçirdikleri Arcetri'deki San Matteo rahibeler manastırına vermiştir. Virginia buraya girdiğinde adını Maria Celeste olarak değiştirmiştir. 2 Nisan 1634'te ölen Virginia, Galileo ile birlikte Santa Croce Bazilikası'nda gömülüdür. Livia ise Rahibe Arcangela adını almıştır. Hayatının çoğunu hasta olarak geçirmiştir. Vincenzo ise sonradan Galileo'nun yasal varisi haline getirilmiş ve Sestilia Bocchineri ile evlenmiştir.

Galileo gençken rahip olmayı ciddi şekilde düşünmüş; ancak babasının teşvikiyle Pisa Üniversitesinin tıp bölümüne başvurmuştur. 1581 yılında hava akımlarının harmonik harekete ittiği bir avizenin sallanma uzaklığı ne olursa olsun her zaman aynı hızda sallandığını fark etmiş ve eve döndüğünde iki eşit uzunlukta sarkaç alarak ikisinin farklı sallantı uzaklıklarında bile aynı süre içinde sallandıklarını izlemiştir. Ancak 100 yıl sonra Christiaan Huygens'ın bir sarkacın tautochrone hareketini açıklaması ile doğru bir saat yapılmıştır. Hayatının bu noktasına kadar Galileo ailesi tarafından, bir doktordan daha az para getiren bir kariyer olduğu için matematikten uzak tutulmuştur. Ancak bir geometri dersine girdikten sonra Galileo babasını tıp yerine matematik ve doğa felsefesi okumasına izin vermesi yolunda ikna etmiştir. 1583 yılında, patronu olan Toskana Grandükünün emri ile, "3 zar atıldığında toplam 10, neden toplam 9'dan daha sık geliyor?" gibi soruları yanıtlamak üzere, "Zar oyunları üzerine düşünceler" yazısını yayınlayarak olasılık bilimine katkıda bulunmuştur. Termometrenin atası olan termoskopu keşfetmiş ve 1586'da kendi icat ettiği hidrostatik bir denge hakkında bir kitap yazarak bilim dünyasının dikkatini çekmiştir. Galileo ayrıca güzel sanatı kapsayan bir terim olan disegno kavramını da incelemiş ve 1588 yılında Floransa'daki Accademia delle Arti del Disegno'da perspektif ve chiaroscuro hocası olmuştur. Şehrin sanatsal geleneğinden ve Rönesans sanatçılarının yapıtlarından ilham alan Galileo sanatsal bir mantalite geliştirmiştir. Akademide genç bir hocayken Floransalı ressam Cigoli ile arkadaşlık kurmuş ve ressam Galileo'nun ay gözlemlerine bir tablosunda yer vermiştir.
1589 yılında Pisa'da matematik bölümü başkanı oldu. 1591'de babası öldü ve kardeşi Michelagnolo'nun bakımı Galileo'ya düştü. 1592'de Padova Üniversitesine geçerek burada 1610'a kadar geometri, mekanik ve astronomi hocalığı yaptı. Bu dönemde Galileo hem temel bilimlerde (hareketin kinematiği ve astronomi gibi), hem de pratik uygulamalı bilimlerde (örn. maddelerin kuvveti ve teleskopun keşfi) birçok önemli ilerleme kaydetti. İlgi alanlarının arasında matematik ve astronomiye bağlı olan astroloji de vardı.

Kardinal Bellarmine 1615 yılında Kopernik sisteminin 'güneşin dünyanın etrafında dönmediğinin fiziksel bir kanıtı' olmadan savunulamayacağını yazmıştı. Galileo ise kendi gelgit kuramının dünyanın hareketi için gerekli fiziksel kanıtı oluşturduğunu düşünüyordu. Bu kuram onun için o kadar önemliydi ki 'İki Ana Dünya Sistemi Hakkında Diyalog' kitabının başlığını önceden 'Denizin Gelgit Hareketi Üzerine Diyalog' olarak koymayı düşünmüştür. Gelgit hakkındaki kısım Engizisyon'un emriyle kaldırılmıştır.
Galileo için gelgit, dünyanın güneşin etrafında dönerken üzerindeki bir noktanın hızlanıp yavaşlaması nedeniyle denizin sularının ileri geri hareketinden ibaretti. Bu teoriyi ilk defa 1616'da Kardinal Orsini'ye sundu. Bu teori, okyanus havzalarının gelgit zamanlaması ve hızına olan etkisini gözler önüne serdi. Adriyatik Denizi'nin ortası ile uçlarındaki gelgit farkı gibi olayları açıklamakta başarılı olsa da teori gelgitlerin genel nedenini açıklama konusunda başarısızdı.
Teori doğru olsaydı, günde yalnızca bir met olurdu. Ancak Galileo ile çağdaşları bunun yanlış olduğunun farkındaydı; çünkü Venedik'te 12 saat aralıkla günde bir yerine iki met meydana gelmekteydi. Galileo bu hatayı denizin şeklinden ve derinliğinden kaynaklandığı yönünde yorumladı. Galileo'nun bu yorumunun kandırıcı olduğu iddiasına karşı Albert Einstein onun büyüleyici teorilerini geliştirerek bunları dünyanın hareketini kanıtlamak için sorgulamadan kabul ettiğini savunmuştur. Galileo çağdaşı Kepler'in ayın gelgitleri oluşturduğu yönündeki teorisini reddetmiştir. Ayrıca Kepler'in gezegenlerin yörüngesinin eliptik olduğu iddiasını kabul etmemiş ve bunun çember şeklinde olduğunu savunmuştur.

1619 yılında Galileo Peder Orazio Grassi ile bir tartışma içine girmiştir. Meteorların doğası hakkında çıkan tartışma, Galileo'nun 1623'te Il Saggiatore kitabını yayınlamasıyla bilimin kendisi hakkında bir tartışmaya dönüşmüştür. Kitabın baş sayfası Galileo'yu Toscana Grandükasının filozofu ve 'İlk Matematikçisi' olarak tanımlamaktadır.
Il Saggiatore, bilimin nasıl uygulanması gerektiği konusunda Galileo'nun birçok fikrini içerdiği için onun 'bilimsel manifestosu' olarak tanımlanmıştır. 1619 yılının başlarında Peder Grassi anonim olarak '1618 yılının üç meteoru hakkında astronomik bir münazara' adlı broşürünü yayınlamış, o yıl Kasım'da görülen bir meteorun dünyadan sabit bir uzaklıkta bir çemberde, ve aydan daha uzakta hareket ettiğini açıklamıştır.
Grassi'nin görüşleri 'Meteorlar Hakkında Görüş' adlı makalede Galileo ve Mario Guiducci tarafından eleştirilmiştir. Çoğunlukla Galileo tarafından yazılan bu makalede özgür bir meteor teorisi sunulmamış ancak şimdi yanlış olduğu kabul edilen varsayımlara yer verilmiştir. Açılış paragrafında Cizvit Christopher Scheiner ve Collegio Romano'nun profesörlerine hakaret eden makale, Cizvitleri gücendirmiştir. Grassi, öğrencisi Lothario Sarsio Sigensano'nun ismini kullanarak yayınladığı "Astronomik ve Felsefi Denge" adlı makalesinde Galileo'ya karşı çıkmıştır.
Il Saggiatore Galileo'nun bu makaleye cevabı idi. Oldukça yıkıcı olan kitap, bir polemik edebiyat başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Sarsi'nin argümanları ağır bir aşağılamaya maruz tutulmuş ve kitap ithaf edildiği Papa 8. Urban'ı ve genel halkı oldukça mutlu etmiştir. Urban on yıl kadar önce Roma'da Galileo'nun tarafını tutmuştur.
Galileo'nun Grassi ile olan polemiği birçok Cizvit'i gücendirmiş ve fikirlerinden soğutmuştur. Galileo ve arkadaşları daha sonra bu Cizvitlerin mahkûmiyetinde rol oynadığını düşünse de bu yönde fazla delil bulunmamaktadır.

Galileo'nun kilise ile münakaşasından önce Katolik dünyasında çoğu eğitimli insan ya Aristoteles'in dünyamerkezli görüşünü veya Tycho'nun güneş ve dünya merkezli teorilerin karışımı olan görüşlerini kabul etmekteydi. Güneş merkezli teorilerin ana sorunu, do

Gelişim biyolojisi, canlıların büyüme ve gelişimlerini inceleyen bilim dalı. Modern gelişim biyolojisi, dokular, organlar ve sistemlerin oluşumunda rol alan hücrelerin gelişimini, değişimini, farklılaşımını ve şekil almasını (morfojenez) inceler. Embriyoloji, gelişim biyolojisinin bir alt birimidir ve tek hücrenin (genelde zigotun) oluşumundan embriyonik gelişim aşamasının sonuna kadarki gelişimi inceler ki serbest yaşam bazen embriyonik gelişimin tamamlanmasından da önce başlar.
Bir başka alt dal ise evrimsel gelişim biyolojisidir. Bu dal 1990'larda moleküler gelişim biyolojisi ve evrimsel biyolojideki buluşların birleştirilmesi ve yeni bakış açılarının yaratılması ile ortaya çıkan bir sentezdir. Evrimsel gelişim biyolojisi canlıların evrimsel bağlamdaki organizmal formları ve çeşitliliğiyle ilgilenir.

Vertebrata - omurgalılar
Branchiostoma lanceolatum
Danio rerio
Oryzias latipes
Takifugu rubripes
Xenopus laevis ve Xenopus tropicalis - kurbağalar
Gallus gallus - tavuk
Mus musculus
Rattus norvegicus
Oryctolagus cuniculus
Invertebrata - omurgasızlar
Denizanası
Caenorhabditis elegans, Caenorhabditis pacificus - solucanlar
Drosophila melanogaster
Plantae - Bitkiler
Arabidopsis thaliana
Zea mays - mısır
Triticum aestivum
Oryza sativa

Developmental Biology. 6.Basım. 2000. Scott Gilbert. (çevrimiçi referans kitabı)22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Library - Developmental Biology 18 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI USA Referans Veritabanı28 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Enstitüsü Gelişim Biyolojisi web sayfası25 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genel görelilik teorisi (kısaca genel görelilik), 1915'te Albert Einstein tarafından yayımlanan, kütleçekimin geometrik teorisidir ve modern fizikte kütle çekiminin güncel açıklamasıdır. Genel görelilik, özel göreliliği ve Newton'ın evrensel çekim yasasını genelleştirerek, yerçekimin uzay ve zamanın veya dört boyutlu uzay-zamanın geometrik bir özelliği olarak birleşik bir tanımını sağlar. Özellikle uzayzaman eğriliğine maruz kalmış maddenin ve radyasyonun, enerjisi ve momentumuyla doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki, kısmi bir diferansiyel denklemler sistemi olan Einstein alan denklemleriyle belirlenir.
Genel göreliliğin zamanın akışı, uzayın geometrisi, serbest düşme yapan cisimlerin hareketi, ışığın yayılımı gibi konulardaki öngörüleri, klasik fiziğin önermeleri ile belirgin farklılıklar gösterir. Kütleçekimsel zaman genişlemesi, kütleçekimsel merceklenme, ışığın kütleçekimsel kızıla kayması, kütleçekimsel zaman gecikmesi bu farklılıkların örnekleridir. Genel göreliliğin bugüne kadarki tüm önermeleri deney ve gözlemler ile doğrulanmıştır. Her ne kadar genel görelilik kütleçekimin tek göreli kuramı olmasa da, deneysel veri ile uyum sağlayan en basit teoridir. Buna rağmen, teorinin hala cevaplayamadığı sorular varlığını sürdürmektedir. Bunlara örnek olarak pioneer anomalisi, galaksilerin dönüş eğrisi ve genel görelilik ile kuantum mekaniğinin yasalarının hangi şekilde bağdaştırılarak, tamamlanmış kendi içinde tutarlı bir kuantum alan kuramı yaratılabileceğidir.
Einstein'ın teorisinin astrofiziğe kayda değer etkileri olmuştur; örneğin, büyük bir yıldızın ömrünün sonuna yaklaştığı bir zamanda içine çökerek karadelik oluşturduğuna işaret eder. Bazı astronomik cisimlerin yaydığı yoğun radyasyona karadeliklerin sebep olduğuna dair yeterli kanıt mevcuttur. Örneğin mikrokuasarlar, yıldız kaynaklı kara delikler ve etkin galaksi çekirdekleri, süper kütleli kara deliklerin varlıklarının bir sonucu olarak oluşurlar. Işığın kütleçekim nedeniyle bükülmesi, uzaktaki bir astronomik cismin gökyüzünde aynı anda birden fazla yerde görüntüsünün belirmesine sebep olan, kütleçekimsel merceklenme olarak adlandırılan bir duruma neden olur. Genel görelilik aynı zamanda, bugüne kadar ancak dolaylı olarak gözlenmiş olan, kütleçekim dalgalarının da varlığını öngörmektedir. Buna dair doğrudan gözlemlerin yapılması LIGO ve NASA/ESA Laser Interferometer Space Antenna (Lazer girişimölçer uzay anteni) gibi projelerin amaçlarıdır. Tüm bunlara ek olarak genel görelilik, evrenin durmaksızın genişleyen modelinin bugünkü kozmolojik modelinin temelidir.

1905'te özel görelilik teorisini açıkladıktan hemen sonra, Einstein bu göreli çerçeveye kütleçekimini nasıl dahil edeceğine dair fikir yürütmeye başladı. 1907 yılında serbest düşen bir gözlemciyi ele alan basit bir düşünce deneyinden yola çıkarak, kütleçekimin göreli teorisi üzerine sekiz yıl sürecek bir araştırmaya başladı. Birçok denemenin ardından, bugün Einstein alan denklemleri olarak bilinen çalışmasını sonlandırarak, Kasım 1915'te Prusya Bilimler Akademisi'nde sundu. Bu denklemler Einstein'ın kuramının çekirdeğini oluşturur ve herhangi bir maddenin uzay ve zamanı nasıl etkilediğini belirler.
Einstein alan denklemleri doğrusal olmayan ve çözümü oldukça zor olan diferansiyel denklemlerdir. Einstein, başlangıçta kuramını öngörüye dayanarak biçimlendirmişti. Ancak çok zaman geçmeden 1916 yılında, astrofizikçi Karl Schwarzschild Einstein alan denklemlerinin ilk kesin ve sıfırdan farklı çözümünü bulmayı başardı. Bu çözüm Schwarzschild metriği olarak adlandırılır.
Schwarzschild metriği ile, kütleçekimsel içe çökmenin son evrelerinin, yani bugün bilinen adıyla karadeliklerin tanımının temelleri ortaya koyulmuştur. Aynı yıl Schwarzschild çözümünün elektrik yüklü cisimler için genelleştirilmiş çözümü olan Reissner - Nordström çözümüne ulaşıldı. Bugün bu çözüm elektrik yüklü karadelikler için kullanılmaktadır.
1917'de Einstein, kuramını, evrenin bütününe uygular ve göreli kozmolojinin temelini atar. Genel göreliliğin öngörüsü evrenin genişlemekte ya da büzülmekte olduğu iken, Einstein evrenin durağan olduğunu düşünmüştür ve bunu sağlamak için orijinal alan denklemlerine kozmolojik sabit olarak adlandırdığı yeni bir değişken ekler.
Ancak 1929'da Hubble, evrenin durağan olmadığını, uzak gökadaların tayfının kırmızıya kaydığını buldu. Friedmann 1922'de yaptığı çalışmada genişleyen evren modelini kozmolojik sabit kullanmaksızın ortaya koymuştur. Lemaître bu çözümü Büyük patlama'nın ilk modelini formüle etmek için kullanmıştır. Evrenin genişlediğine dair gözlemlerden sonra Einstein, kozmolojik sabiti, "hayatının en büyük hatası" olarak tanımlar.
Bu süre zarfında genel görelilik merak uyandıran bir kuram olarak kalır. Özel göreliliğin yasaları ile uyumlu olması ve Newton kuramının açıklayamadığı bazı etkilere cevap getirmesi nedeniyle açıkça Newtonsal kütleçekime karşı bir üstünlüğü vardır. 1915'te kuramının Merkür'ün günberi devinimi sorununa isteğe bağlı değişkenler kullanmadan nasıl açıklık getirdiğini, Einstein bizzat kendisi açıklamıştır. 1919'da Eddington tarafından yönetilen bir keşif, 29 Mayıs 1919 tarihindeki tam güneş tutulması sırasında yıldız ışığının güneş tarafından aynı genel göreliliğin öngördüğü şekilde büküldüğünü doğrulamış ve bu, Einstein'ın ününü daha da arttırmıştır. Ancak kuram, altın çağını 1960 ve 1975 yılları arasında yaşamış ve ancak bundan sonra teorik fiziğin ana dallarından biri olarak kabul görmüştür.

Genel göreliliği iyi anlamanın yolu klasik mekanik ile benzerliklerini ve farklılıklarını gözden geçirmektir. Öncelikle klasik mekaniğin ve Newton'un kütleçekim yasasının geometrik bir şekilde tanımlanabileceği bilinmelidir. Bu tanım özel göreliliğin yasaları ile birleştirilerek, genel göreliliğin yasaları becerikli bir fizikçi tarafından türetilebilir.

Klasik mekaniğin özünde, bir cismin hareketinin serbest (ya da ivmeli) hareketinin ve bu serbest hareketten sapmaların bileşimi yatar. Bu sapmalar cisme etkiyen dış kuvvetlerin varlığından kaynaklanır ve kuvvetin tanımı Newton'un ikinci yasası ile verilmiştir. İkinci yasa bir cisme etkiyen net kuvvetin cismin eylemsiz kütlesi ve ivmesinin çarpımı kadar olacağını söyler. Cismin tercih edeceği eylemsiz hareket, uzay ve zamanın geometrisine bağlıdır: Standart olarak klasik mekaniğin konuşlanma sistemlerinde serbest hareket yapan cisimler düz çizgiler boyunca sabit hızla hareket ederler. Günümüz terminolojisinde, cisimlerin eğri uzayzamandaki bu yollarına jeodezik denilmektedir.
Aksine bir zaman koordinatının yanı sıra, gözlemleyerek ve dış kuvvetleri (elektromanyetizma ve sürtünme gibi) tolerans ederek tanımlanan eylemsiz hareketlerin uzayın geometrisini belirlemek için kullanılması beklenilebilir. Fakat yerçekimi devreye girer girmez bir belirsizlik oluşur. Newton'un evrensel kütleçekim yasası ve bağımsız doğrulanan Eötvös deneyi ve onun ardıllarına göre, serbest düşüşün bir evrenselliği vardır. (ayrıca eylemsiz ve pasif yerçekimsel kütlenin evrensel eşitliği ya da zayıf eşdeğerlik ilkesi olarak da bilinir): serbest düşüş halindeki test cisminin yörüngesi sadece pozisyonuna ve ilk hızına bağlıdır fakat materyal özelliklerine bağlı değildir. Bunun basitleştirilmiş versiyonu Einstein'ın asansör deneyinde, sağ tarafta gösterilen figürde, somutlaştırılır. Küçük kapalı bir odadaki bir gözlemci için odanın kütleçekimsel alanda durağan ya da kütleçekimine eşit kuvvet üreten ve ivmelenen bir rokette boş uzayda olup olmadığına aşağı bırakılan bir cisim gibi yörüngelerini haritalayarak karar vermek mümkün değildir.
Serbest düşüşün evrenselliği göz önünde tutulursa eylemsiz hareket ile kütleçekimsel kuvvet etki altındaki hareket arasında gözlemlenebilir fark yoktur. Bu kütleçekimi etkisi altında serbest düşüş yapan cisimler olarak adlandırılan eylemsiz hareketin yeni bir sınıfının tanımını destekler. Tercih edilmiş hareketlerin yeni sınıfı ayrıca matematik terimleri ile uzayın ve zamanın geometrisini açıklar. Bu bir kütleçekimsel potansiyelin değişim derecesine bağlı olan özel bağlantı ile ilişkili jeodezik bir harekettir. Bu yapıdaki uzay hala tipik bir Öklit geometrisine sahiptir. Fakat uzay zaman bir bütün olarak daha karışıktır. Farklı test parçacıklarının serbest düşüş yörüngelerini takip eden basit bir düşünce deneyi kullanarak gösterilebileceği üzere, bir parçacığın hızını gösterebilen uzay zaman vektörlerinin (zaman vektörleri gibi) taşınmasının sonucu parçacığın yörüngesine göre değişiklik gösterecektir; matematiksel konuşmak gerekirse Newtonsal ilişkisi tümlevlenemez. Bundan uzay zamanın eğri olduğu sonucu çıkarılabilir. Sonuç sadece eşdeğişken (kovaryant) kavramları kullanan Newton kütleçekiminin geometrik bir denklemlendirilmesidir, yani herhangi bir koordinat sisteminde geçerli olan bir tanımdır. Bu geometrik tanımda gelgit etkileri (serbest düşüş halindeki cisimlerin göreceli ivmesi) kütlenin varlığının geometriyi nasıl değiştirdiğini gösteren bağlantının türevi ile ilişkilidir.

Geometrik Newton yerçekimi ne kadar ilgi çekici olsa da temeli olan klasik mekanik, sadece (özel) göreli mekaniğin sınırlayıcı bir durumudur. Kütleçekiminin ihmal edilebileceği simetri dilinde klasik mekanikteki fizik Galile değişmezliği yerine genel görelilikte olduğu gibi Lorentz sabitidir. (Genel göreliliği tanımlayan simetri ayrıca öteleme ve dönmeyi içeren Poincaré grubudur). İkisi arasındaki farklılık ışık hızına yaklaşan hızlarda ve yüksek-enerji durumlarında uğraştığımızda daha fazla öneme sahip olur.
Lorentz simetrisi ile ilave yapılar devreye girer. Bunlar ışık konileri grubu (sol taraftaki resim) ile tanımlanırlar. Işık konileri nedensel bir yapı oluştururlar: her A olayı için prensipte ya etkileyen ya da sinyal yolu ile ya da ışıktan fazla hızlı yol almasına gerek olmayan etkileşimlerden (resimdeki B olayında olduğu gibi) etkilenen olaylar topluluğu vardır ve böyle bir etki için olaylar topluluğu mümkün değildir. (resimdeki C olayında olduğu gibi) Bu gruplar gözlemciden bağımsızdır. Serbest düşüş yapan parçacıkların hayat çizgisi ile bağlantıl

Matematikte, genel topoloji (veya nokta-küme topolojisi), topolojide kullanılan temel kümeler teorisi tanımları ve yapılarıyla ilgilenen topoloji dalıdır. Diferansiyel topoloji, geometrik topoloji ve cebirsel topoloji dahil diğer birçok topoloji dalının temelini oluşturur.
Nokta küme topolojisindeki temel kavramlar süreklilik, kompaktlık ve bağlantılılıktır:

Sürekli işlevler, sezgisel olarak yakındaki noktaları yakındaki noktalara götürür.
Kompakt kümeler, keyfi olarak küçük boyutlu sonlu sayıda küme tarafından kapsanabilen kümelerdir.
Bağlantılı kümeler birbirinden uzak iki parçaya bölünemeyen kümelerdir.
"Yakın", "keyfi olarak küçük" ve "uzak" terimlerinin tümü, açık kümeler kavramı kullanılarak kesinleştirilebilir. 'Açık küme' tanımını değiştirirsek, sürekli fonksiyonların, kompakt kümelerin ve bağlı kümelerin ne olduğunu değiştiririz. 'Açık küme' için her tanım seçimine topoloji denir. Topolojisi olan bir kümeye topolojik uzay denir.
Metrik uzaylar, kümedeki nokta çiftleri üzerinde metrik olarak da adlandırılan gerçek, negatif olmayan bir mesafenin tanımlanabildiği bir topolojik uzay sınıfıdır. Bir metriğe sahip olmak, birçok ispatı basitleştirir. En yaygın topolojik uzayların çoğu metrik uzaylardır.

Genel topolojiyle ilgili bazı standart kitaplar:

Bourbaki, Topologie Générale (Genel Topoloji ),0-387-19374-X .
John L. Kelley (1955) Genel Topoloji, İnternet Arşivinden bağlantı, orijinal olarak David Van Nostrand Company tarafından yayınlandı.
Stephen Willard, Genel Topoloji,0-486-43479-6 .
James Munkres, Topoloji,0-13-181629-2 .
George F. Simmons, Topolojiye ve Modern Analize Giriş,1-575-24238-9 .
Paul L. Shick, Topoloji: Nokta Kümesi ve Geometrik,0-470-09605-5 .
Ryszard Engelking, Genel Topoloji,3-88538-006-4 .978-0-486-68735-3
O.Ya. Viro, OA Ivanov, VM Kharlamov ve N.Yu. Netsvetaev, Temel Topoloji: Problemlerde Ders Kitabı 8 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,978-0-8218-4506-6 .
arXiv konu kodu matematik. 15 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . 15 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta genel topoloji ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Genetik mühendisliği, canlıların kalıtsal özelliklerini değiştirerek, onlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırmalar yapan bilim alanıdır. Bu uygulamalarla uğraşan bilim insanlarına "genetik mühendisi" denir. Genetik mühendisleri, genlerin yalıtılması, çoğaltılması, farklı canlıların genlerinin birleştirilmesi ya da genlerin bir canlıdan başka bir canlıya aktarılması gibi çalışmalarla uğraşırlar. Genetik mühendisliği için, rekombinant DNA teknolojisi, gen klonlaması, DNA klonlaması, genetik manipülasyon/modifikasyon veya gen ekleme (splays) birçok bilim insanınca eş anlamlı olarak kullanılabilmektedir.
Genetik mühendisliği etki alanı son derece geniş bir meslek, bilim ve mühendislik dalı olup, genlerle yapılabilen uygulamalar, çalışmalar anlamına gelmektedir. Birçok bilim dalına ait bilgilerin ve çeşitli özel tekniklerin, canlılarla ilgili temele ve uygulamaya ait sorunların çözülmesi için genellenecek olursa, moleküler biyoloji hakkındaki bilgimizin artmasına yardım eden çok etkili bir araştırma aracıdır.
Gregor Mendel genetiğin ve bu bilimle ilgili yapılan çalışmaların kurucusu olarak kabul edilip, "Genetiğin Babası" olarak anılmaktadır.

Genler, bir organizmanın özelliklerini belirleyen kimyasal bilgiyi taşır. Genler değiştirilerek bir organizmaya istenilen özellikler kazandırılabilir.
Genetik mühendisliği, genetik analiz yapmak ya da istenilen özellikte canlıları geliştirmek amacıyla, bir tür içinde veya farklı türlere ait organizmaların genleri üzerinde planlı olarak yapılan ve canlılardan sağlanan tıp bilimi işlemlerini kapsamaktadır. Bu teknoloji, en genel biçimiyle, insanlar tarafından belli bir amaca yönelik olarak genetik materyal üzerinde yapılan çalışmalar olarak tanımlanabilir. Böyle geniş bir tanım, bitki mikroorganizma ıslahı ve hayvan ıslahını ve bu bağlamda genetiği ve moleküler biyolojiyi kapsamaktadır.
Genetik uygulamalar temelde insanlar açısından ekonomik bakımdan önemli canlıları ve onların ürünlerinin iyileştirilmesini kapsar. Buna ait ilk bilinen örnekler, yabani bitki, hayvan, insan ve diğer türleri kullanılmaktaydı. Hatta insanlar göçebe yaşam tarzından kurtulduktan sonra, hiçbir bilimsel bilgi olmadan sadece gözlemleriyle doğada meydana gelen mutasyonları ve çeşitlilikleri sonucu ortaya çıkan değişik özellikteki bitki mikroorganizma ve hayvanlar içinde amaçları için en uygun, özellikteki olanlarını bulmuş ve ıslahını yapmışlardır.

Islah ile ilgili ilk uygulamaların yaklaşık 17.000 yıl kadar önce Nil vadisinde başladığı sanılmaktadır. Çağlar boyu süregelen, önceleri tamamen gelenek ve görgüye dayanan, sonraları da özellikle genetiğin ilerlemesiyle, bu bilim dalından elde edilen bilgiye dayanarak yapılan uygulamalar sadece doğal çeşitlenme işleyişlerini temel almış ve kontrollü döllenmeyi ardışık seçilime bağlamıştır. Bu yüzden canlılarda istenilen özelliklerin eldesi sadece tür içinde kısıtlı kalmış ve büyük ölçüde rastlantıya dayanmıştır. Bu kısıtlanmayı kırmak isteyen araştırmacılar, özellikle bitki ıslahçıları çeşitli teknikler geliştirerek doğal olarak eşleşmeyen türler arasında gen aktarımları yapmayı ve bunların sonucunda çeşitliliği oluşturmayı başarmışlardır. Bu nedenle klasik ıslahçıların dışında bu şekilde çalışan araştırmacıların ilk gen mühendisleri oldukları kabul edilebilir.
1960'lı yıllarda somatik hücrelerin birbirleriyle kaynaşabildiklerinin bulunmasıyla, belli bir amaca yönelik çeşitlilik çalışmalarına yön ve hız kazandırmıştır. Genetiğin bir alt dalı olarak gelişen somatik hücre genetiğine dayanarak gen aktarımı çalışmaları somatik hücre düzeyinde, eşeyli üremenin dışındaki yollarla da yapılmaya başlanmıştır.
1970'li yılların başında ise; temel ve teknik bilginin birikimiyle, istenilen amaca uygun gen kombinasyonu yapılası çalışmaları moleküler (nükleik asit) düzeyine indirilmiş ve günümüzde genetik mühendisliği denince akla gelen rekombinant DNA teknolojisinin temelleri atılmıştır. Bu teknoloji genetik mühendisliğindeki en etkili ve çarpıcı gelişmedir.
2010 yılında J. Craig Venter Enstitüsü, ilk sentetik bakteriyel genomu üretip, onu DNAsı olmayan bir bakterinin içine enjekte ettiklerini duyurdu. Böylece Synthia bakterisi dünyanın ilk sentetik yaşam formu oldu.

Genetik mühendisliği, bilim insanlarının genleri bir organizmadan alıp diğerine aktarmalarına imkân veren bir teknolojidir. Bu teknoloji; nükleik asit hibridizasyon, rekombinant DNA, PCR, RNA,hücre kültürü ve monoklonal antikor tekniklerini içerir.
Genetik mühendisliği, biyoteknolojinin doğrudan bir alt dalı olmayıp, ayrı bir teknolojidir. Fakat modern biyoteknolojinin uğraşlarının hemen hepsinde, özellikle son yıllarda, biyoteknoloji gelişimine büyük katkılar sağlamaktadır.
Bunlardan en başarılı ve yaygın olan DNA tekniğinde, in vitro koşullarda; nükleik asit moleküllerinde kesme (restrüksiyon) enzimlerinin kullanılmasıyla, DNA'nın istenilen bölgesinin kesilip çıkarılması ve kesilen parçanın ligaz enzimi kullanılarak “vektör” adı verilen taşıyıcıya yapıştırılması işlemleri uygulanır. Daha sonra plazmid bakteri içine yerleştirilerek rekombinant DNA'nın normal hücresel aktivitesine devam etmesi sağlanır. Bu teknolojiyle, genlerin ait oldukları canlının genomundan yalıtılması ve çoğaltılmasına, yapı ve işlevlerinin araştırılmasına, değişik türlere ait canlılara aktarımına ve ürünlerin daha verimli şekilde eldesine olanak verilmektedir.
Genetik mühendisliğinin çalışmalarından elde edilen sonuçlar iki yönde değerlendirilebilir:

Bilimsel katkı
Temelde moleküler biyolojiyle doğan bu teknolojiyle, hiç bilinmeyen pek çok konu aydınlatılmıştır. Netice de moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği karşılıklı olarak birbirlerini geliştirmektedirler. 

Uygulama alanlarına katkı
Genetik mühendisliğinin uygulama alanlarının başında endüstri gelmektedir. Çeşitli endüstriyel ürünlerin (ilaç, besin vb.) istenilen nitelikte ve miktarda eldesi için yapılan çalışmalar bu teknolojinin daha da gelişmesine neden olmuştur. Tıpta özellikle kalıtsal hastalıklarının tanısının yapılmasında, tarım ve hayvancılıkta istenilen özelliklerdeki ürünlerin eldesinde, çevre kirliliğin önlenmesi, madencilik gibi pek çok alanda yine genetik mühendisliği kullanılmaktadır.
Bugün, genetik mühendisliğinin bitki ve hayvanlarda uygulanmasıyla daha iyi ve sağlıklı yiyecekler, daha güvenli temiz bir çevre ve sağlık alanındaki gelişmeler insanlara sunulmuştur. Günümüzde büyük bir hızla gelişen bu teknoloji, özellikle gelişmiş ülkelerde bir yarış halini almıştır. Hemen hemen tüm çevreler 21. yüzyılın "biyoloji çağı" olacağı görüşünü, büyük ölçüde moleküler düzeyde ve biyoteknolojide genetik mühendisliği tekniklerinin gelişmeleriyle ilişkilendirmektedir.

Rekombinant DNA
Gen çoğaltımı (klonlaması)
Gen yalıtımı (izolasyonu)
Gen seçilimi (seleksiyonu)
Gen aktarımı
Gen aktarımlı canlılar

İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi 13 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gen Hedefleme ve Transgenik Modeller Platformu 13 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TÜBİTAK MAM GEN MÜHENDİSLİĞİ ve BİYOTEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ
ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu 30 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBSRC - Genetik modifikasyonun arkasındaki bilim - (İngilizce)24 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genetik mühendisliğine giriş - (İngilizce) 18 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta genetik mühendisliği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

GeoGebra (GeoCebir), matematik ve geometriyi öğrenme ve öğretme amacıyla kullanılabilen, ilköğretimden üniversiteye kadar geniş bir kesime hitap eden özgür bir dinamik matematik yazılımıdır. Java tabanlı olup çoklu platform desteklidir. Bilgisayara indirilip kurulabileceği gibi bir web tarayıcıda app.geogebra.org  adresi üzerinden çevrimiçi olarak kullanılabilir.
GeoGebra, matematiği somutlaştırır; girilen matematiksel ifadeler bir yandan grafik olarak görüntülenir. Noktalar, vektörler, parçalar, çizgiler, konik böllgeler ile birlikte fonksiyonlarla inşa yapılabilir ve ardından dinamik olarak değiştirilebilir. Çoğu kalkülüs tabanlı araçların yanında sağlanan birçok geometrik yapı desteklenir.
GeoGebra, GNU Genel Kamu Lisansı ve Creative Commons ile lisanslı özgür ve açık kaynak kodlu bir yazılımdır.

GeoGebra ilk olarak 2001/2002 yılları arasında Markus Hohenwarter tarafından Salzburg Üniversitesi Matematik Eğitimi Bölümünde, önce master tezi sonra doktora projesi olarak geliştirilmiştir. Daha sonra bu çalışma Florida Atlantic Üniversitesi ve Broward Conuty Schools tarafından NFS Math – Science Parntnership projesi olarak desteklenmiş ve Florida State Üniversitesi bünyesinde GeoGebra projesi olarak geliştirilmiştir.

Öğretici Malzemeler (Türkçe)
Kullanım Kılavuzu 14 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
GeoGebra ile Matematik Öğretimi 10 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (meb.gov.tr)

Gerontoloji veya jerontoloji (Antik Yunanca γέρων (géron), “ihtiyar” + λόγος (lógos), “ilim”) yaşlanmanın ve yaşlılığın bilimi anlamına gelmektedir.
Bu terimi ilk defa 1903'te tıp dalında Nobel Ödülü alan Rus bilim insanı İlya Meçnikov kullanmıştır. 1930'lu yıllardan beri ABD ve Avrupa'da anabilimdalı olarak çeşitli üniversitelerde okutulmaktadır.
Gerontolojinin bu konuma gelişinin başlıca sebebi, sürekli uzayan yaşam süresine bağlı yaşlı nüfusun artışıdır. Gerontoloji interdisipliner bir bilim dalıdır, yani farklı bilim dallarında yaşlanma ve yaşlılık incelenmektedir. Teorik çalışmaların yanı sıra gerontoloji aynı zamanda uygulamalı bir bilim koludur. Öncelikle yaşlıların yaşam koşullarını iyileştirme hedefi takip edilmektedir. Yeni teknolojik veya ekonomik gelişmeler, bu hedefe yaklaşabilmek açısından birçok olanak sunmaktadır.
Ayrıca gerontoloji bölümünü okumuş uzmanlara da gerontolog ünvanı verilir.

Gerontokrasi
Yaşlanma

Ulusal Sosyal ve Uygulamalı Gerontoloji Derneği29 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
See also the art-project: "Dialogue with the High Age"29 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. --- of Willy Puchner

Gerçel analiz ya da bilinen diğer ismiyle reel analiz, matematiksel analizin bir dalıdır. Bu dal, gerçek sayılar ve bu sayılardan türetilen yapılarla ilgili temel kavramları ele alır. Ana konuları arasında diziler, seriler, limitler, süreklilik, türev, integral ve fonksiyon dizileri yer alır. Gerçek analizin incelenmesi, matematiğin diğer alanları için temel araçlar ve yöntemler sağlar.

Listelenen teoremler ve kavramlar, gerçek analizin genel yapısını oluşturur. Gerçek analiz, matematiksel düşünce ve problem çözme yeteneğinin gelişimi için kritik bir alandır ve matematiğin diğer dallarıyla güçlü bağları vardır.
Gerçek Analizdeki Önemli Teoremler ve Kavramlar
1. Limit ve Süreklilik Teoremleri: Fonksiyonların limitleri ve süreklilikleri üzerine çalışır. Bu, analizin temelini oluşturur.
2. Türev ve İntegral Teoremleri: Türev ve integralin temel özellikleri ve bunların ilişkisi, temel türev ve integral teoremleri ile incelenir.
3. Bolzano-Weierstrass Teoremi: Her sınırlı dizinin bir yakınsak alt dizisi olduğunu belirtir.
4. Cauchy Kriteri: Bir dizinin yakınsak olup olmadığını test etmek için kullanılır.
5. Riemann ve Lebesgue İntegralleri: İntegral alma yöntemleri ve bu yöntemlerin özellikleri.
6. Dizi ve Seri Teoremleri: Dizilerin ve serilerin yakınsaklığı ve bu konseptlerin analizdeki uygulamaları.
7. Uniform Yakınsaklık: Fonksiyon dizilerinin yakınsaklık özellikleri ve analizdeki önemi.
8. Ara Değer Teoremi ve Ortalama Değer Teoremi: Fonksiyonların ara değerlerini ve ortalama değerlerini inceleyen temel teoremler.

Reel analizin öğrenme haritası aşağıdaki şekilde tanımlanabilir.
Temel Kavramlar ve Tanımlar
1. Reel Sayılar ve Özellikleri

Temel işlemler
Reel sayıların yapısal özellikleri
2. Diziler ve Seriler

Limit kavramı
Yakınsaklık ve ıraksaklık
Özel seriler
3. Limit ve Süreklilik

Fonksiyonların limitleri
Süreklilik
Sürekliliğin özellikleri
4. Topoloji

Açık ve kapalı kümeler
Kompaktlık
Bağlantılılık
Türev ve İntegral Hesabı
1. Türev

Fonksiyonların türevi
Yüksek dereceden türevler
Türevin uygulamaları
2. Riemann İntegrali

Belirli ve belirsiz integraller
Temel teoremler
3. İleri İntegral Kavramları

İmproper integraller
İntegral hesaplamada yaklaşımlar
İleri Kavramlar ve Teoremler
1. Taylor Serileri ve Yaklaşımları

Fonksiyonların Taylor serisi ile yaklaştırılması
Hata analizi
2. Fourier Serileri ve Dönüşümleri

Periyodik fonksiyonların Fourier serileri
Fourier dönüşümleri
3. Fonksiyonel Diziler ve Seriler

Dizi ve serilerin yakınsaklığı
Uniform yakınsaklık
İleri Düzey Konular
1. Ölçü Teorisi ve Lebesgue İntegrali

Modern integral teorisinin temelleri
Ölçülebilir fonksiyonlar
2. L^p Uzayları ve Hilbert Uzayları

Fonksiyon uzayları
Normlar
3. Diferansiyel Denklemler

Temel diferansiyel denklemler
Çözüm yöntemleri
4. Karmaşık Analize Giriş

Reel analizin karmaşık sayılar üzerindeki uygulamaları
İleri Türev ve İntegral Kavramları
1. Yüksek Dereceden Türevler

Uygulamalar
2. Çoklu İntegraller

İki veya daha fazla değişkenli fonksiyonların integralleri
3. Yüzey ve Hacim İntegralleri

Geometrik uygulamaları olan integraller
4. Green, Gauss ve Stokes Teoremleri

İntegral hesabının temel teoremleri
Fonksiyon Uzayları ve Operatör Teorisi
1. Banach ve Hilbert Uzayları

Fonksiyon uzayları
Uzayların özellikleri
2. Lineer Operatörler ve Fonksiyonel Analiz

Fonksiyon uzayları üzerindeki operatörler
3. Normlar ve İç Çarpım Uzayları

Fonksiyonların büyüklüklerinin ölçülmesi
Ölçü Teorisi ve İntegrasyon
1. Lebesgue Ölçüsü ve İntegrali

Riemann integraline alternatif yaklaşım
2. Fatou'nun Leması ve Dominated Convergence Teoremi

İntegrallerin limitlerinin alınması
3. Fubini Teoremi ve Tonelli Teoremi

Çoklu integrallerin hesaplanması
Uygulamalar ve İleri Araştırma Alanları
1. Sistemler Matematiksel Modellemeleri

Fiziksel, biyolojik ve kimyasal olaylar gibi doğa bilimlerine konu olayların ve sistemlerin matematiksel modellerinin oluşturulması
2. Optimizasyon Teorisi
3. Finansal Matematik ve Ekonomi

 Ekonomik teoriler ve modellerin matematiksel analizi

Gerçel Analiz Konuları Listesi
Karmaşık analiz

Andrew Browder, Mathematical Analysis: An Introduction.
Bartle and Sherbert, Introduction to Real Analysis.
Stephen Abbott, Understanding Analysis.
Walter Rudin, Principles of Mathematical Analysis.
Frank Dangello and Michael Seyfried, Introductory Real Analysis.
Andrew J Watts, Real Analysis Explained

Analiz İnternet notları27 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. John Lindsay O rr tarafından
Interaktif Gerçel Analiz Bert G. Wachsmuth tarafından
Başlangıç Analiz Dersi27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. John O'Connor tarafından
Mathematiksel Analiz I13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Elias Zakon tarafından

Gezegen bilimi, gezegenlerin (Dünya dahil), gök cisimlerinin (uydular, asteroitler, kuyruklu yıldızlar gibi) ve gezegen sistemlerinin (özellikle Güneş Sistemi'ndekiler) ve bunların oluşum süreçlerinin bilimsel olarak incelenmesidir.
Mikrometeoroidlerden gaz devlerine kadar değişen büyüklükteki nesneleri inceler ve bunların bileşimlerini, dinamiklerini, oluşumlarını, karşılıklı ilişkilerini ve tarihlerini belirlemeyi amaçlar. Başlangıçta astronomi ve yer bilimlerinden doğan ve günümüzde gezegen jeolojisi, kozmokimya, atmosfer bilimi, fizik, oşinografi, hidroloji, teorik gezegen bilimi, buzulbilim ve ötegezegen bilimi gibi birçok disiplini içeren güçlü bir disiplinler arası alandır. Müttefik disiplinler arasında Güneş'in Güneş Sistemi cisimleri üzerindeki etkileriyle ilgilenen uzay fiziği ve astrobiyoloji yer alır.

Gezegen sistemlerinin oluşumu,
Gezegen sistemlerinin evrişimi,
Güneş Sistemi'ndeki gezegensel cisimlerin oluşumu, evrişim târihi ve özellikleridir. Bunlar
Gezegenler
Karasal gezegen (dünyasal gezegen ya da kayasal gezegen de denir): Merkür, Venüs, Dünya, Mars
Gaz devleri: Jüpiter, Satürn
Buz devleri: Uranüs, Neptün
Cüce gezegenler: şimdiye kadar Ceres, Plüton, Eris, Haumea, Makemake
Satelitler ve halka sistemleri
Küçük cisimler
Asteroitler (Planetoidler ya da küçük gezegenler)
Kuyruklu yıldızlar
Meteoritler
Diğer bileşenleri:
Güneş rüzgârı (güneşsel parçacık ışıması)
güneşsel manyetik alan
Gezegenlerarası toz
1993'e kadar gezegen biliminin incelediği konular, saydığımız cisimlerin sadece Güneş Sistemi'ne ait olanlarıyla ilgiliydi. Güneşdışı gezegenlerin keşfiyle araştırma konusu büyük ölçüde genişledi. O zamandan bu yana nötron yıldızları etrâfında dönen gezegenler gibi egzotik güneşdışı cisimleri de kapsamaktadır.
Planetolojinin metotları Dünya'dan veya uzaydan yapılan ölçümlerdir. Bilhassa astronominin ışık, kızılötesi ve radarla resimleyen teknikleri kullanılır, araştırılacak cisimlere uzay araçları gönderilir ve bunlardan geri gelen örnekler (şimdiye kadar sâdece Ay, Güneş rüzgârı ve bir kuyruklu yıldızdan böyle örnekler vardır), meteoritler v.sö. laboratuvarlarda incelenir. Ayrıca teorik bazda modellere göre hesaplamalar yapılır ve fikir yürütülür.
Planetolojide analojiyle yeni bir sonuca varmak önemlidir. Bu sonuçlar için kaynak bilimler glasyoloji, hidroloji, jeofizik, jeoloji, meteoroloji, mineraloji, sismoloji, vulkanoloji gibi bilim dallarıdır.
Planetoloji, geleneksel Dünya bilimleriyle akraba olmasına ve ondan oluşmasına rağmen astronomiyle yakın bağlantıları vardır. Mesela gezegenlerin nasıl oluştuğu yörünge parametreleriyle ilgilidir.
Planetoloji, ayrıca egzobiolojiyle de ilgilenir. Planetolojik uzay uçuşları, Mars'a gönderilen Viking ve yakın zamandaki Satürn ve Titan'a gönderilen Cassini-Huygens gibi araçlar, deneyler yaparak güneşdışı biyolojide var olan soruları cevaplandırmaya çalışırlar.

Frank Herbert'in 1965 tarihli Bilimkurgu Romanı Dune'da, ana ikincil karakter Liet-Kynes, babası Pardot Kynes'ten miras kalan bir pozisyon olan kurgusal gezegen Arrakis için “İmparatorluk Gezegenbilimcisi” olarak hizmet vermektedir. Bu rolde, bir gezegenbilimci, ekolog, jeolog, meteorolog ve biyolog becerilerinin yanı sıra insan sosyolojisinin temel anlayışlarına sahip olarak tanımlanmaktadır. Gezegenbilimciler bu uzmanlıklarını tüm gezegenlerin incelenmesine uygularlar. Dune serisinde gezegenbilimciler gezegensel kaynakları anlamak ve dünyalaştırma veya diğer gezegen ölçeğindeki mühendislik projelerini planlamak için istihdam edilirler. Dune'daki bu kurgusal konum, gezegen bilimini çevreleyen söylem üzerinde etkili olmuş ve bir yazar tarafından ilgili disiplinler içinde bir “mihenk taşı” olarak anılmıştır. Bir örnekte, Sybil P. Seitzinger tarafından Nature dergisinde yayınlanan bir yayın, Dune'daki kurgusal rol hakkında kısa bir girişle başlar ve Dünya'daki insan faaliyetlerini yönetmeye yardımcı olmak için Liet-Kyenes'e benzer becerilere sahip bireyleri atamayı düşünmemiz gerektiğini önerir.

Astrojeoloji

Curlie'de Planetare Geologie (DMOZ tabanlı)
Institut für Planetologie Münster
Thorsten Dambeck: Europas Planetenforschung etabliert sich, Bericht von der EPSC-Konferenz in Münster, NZZ vom 29.10.2008

Girard Desargues (21 Şubat 1591, Lyon - Ekim 1661, Lyon), tasarı geometrinin kurucularından biri olarak görülen, eski Fransız matematikçi ve mühendis. Desargues teoremi, Desargues grafiği ve Ay üzerindeki Desargues krateri, onun adını taşımaktadır.

Lyon'da doğan Desargues, Fransız hükümdarına hizmet eden bir ailenin çocuğudur. Noter olan babası, çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştur.
Girard Desargues 1645'ten itibaren mimarlık yaptı. Bu tarihten önce, Richelieu'in çevresinde mühendislik ve teknik danışmanlık yapmaktaydı.
Bir mimar olarak Desargues, Paris ve Lyon'da birçok özel ya da kamuya ait bina tasarladı. Mühendisliğiyle, Paris yakınlarında kurduğu, bir su taşıma sistemi geliştirmişti.
Çalışmaları 1864 yılında elden geçirilerek tekrar yayımlandı. Bir araya getirilerek L'oeuvre mathématique de Desargues (ed. René Taton; Paris, 1951) adıyla basıldı. 1864 versiyonu bu çalışmalar, Cambridge University Press tarafından 2011 yılında yeniden ele alındı.
Desargues hayatının son dönemlerinde ismi DALG olarak şifrelenmiş bir makale yazdı. Bu harflerin ne anlama geldiği hakkındaki en kabul gören açılım, Henri Brocard tarafından önerilen Des Argues, Lyonnais, Géometre oldu.

René Taton, Sur la naissance de Girard Desargues.25 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  In: Revue d'histoire des sciences et de leurs applications. 1962, Tome 15 n°2. s. 165–166.

Richard Westfall, Gerard Desargues, The Galileo Project7 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Giuseppe Peano (/piˈɑːnoʊ/; İtalyanca: dʒuˈzɛppe peˈaːno;d. 27 Ağustos 1858, Cuneo - ö. 20 Nisan 1932, Torino), bir İtalyan matematikçi ve glottologdu. 200'den fazla kitap ve makalenin yazarı, birçok notasyona katkıda bulunduğu matematiksel mantık ve küme teorisinin kurucusuydu. Doğal sayıların standart aksiyomatizasyonu, onuruna Peano aksiyomları olarak adlandırılır. Bu çabanın bir parçası olarak, matematiksel tümevarım yönteminin modern titiz ve sistematik yaklaşımına önemli katkılarda bulundu. Kariyerinin çoğunu Torino Üniversitesi'nde matematik öğreterek geçirdi. Ayrıca Klasik Latincenin basitleştirilmiş bir versiyonu olan Latino sine flexione ("çekimsiz Latince") adlı uluslararası bir yardımcı dil yazdı. Kitaplarının ve kağıtlarının çoğu Latin sinüs fleksiyonu ile, diğerleri İtalyanca olarak yazılmıştır.

Peano, şu anda Cuneo, Piedmont, İtalya'ya ait bir mezra olan Spinetta'daki bir çiftlikte doğdu ve büyüdü. Torino'daki Liceo classico Cavour'a katıldı ve 1876'da Torino Üniversitesi'ne kaydoldu, 1880'de yüksek onurla mezun oldu, ardından Üniversite onu önce Enrico D'Ovidio'ya, ardından da Kalkülüs Başkanı Angelo Genocchi'ye yardım etti. Genocchi'nin sağlık durumunun kötü olması nedeniyle Peano, iki yıl içinde matematik dersinin öğretimini devraldı. Matematik üzerine bir ders kitabı olan ilk büyük eseri 1884'te yayınlandı ve Genocchi'ye verildi. Peano, birkaç yıl sonra matematiksel mantıkla ilgili ilk kitabını yayınladı. Burada kümelerin birleşimi ve kesişimi için modern semboller ilk kez ortaya çıktı.

Peano, 1887'de Refugium Peccatorum Madonna’yı resmetmekle tanınan Torino kökenli ressam Luigi Crosio'nun kızı Carola Crosio ile evlendi. 1886'da Kraliyet Askeri Akademisi'nde eşzamanlı olarak öğretmenliğe başladı ve 1889'da Profesör First Class'a terfi etti. O yıl, doğal sayıların toplanması için resmi bir temel olan Peano aksiyomlarını yayınladı. Ertesi yıl, Torino Üniversitesi de ona profesörlük yaptı. Peano eğrisi 1890'da, birim aralığın ve birim karenin aynı kardinaliteye sahip olduğunu gösteren bir boşluk doldurma eğrisinin ilk örneği olarak yayınlandı. Bugün fraktal olarak bilinen şeyin erken bir örneği olduğu anlaşılıyor.
1890'da Peano, ilk sayısını Ocak 1891'de yayınlayan Rivista di Matematica dergisini kurdu. 1891'de Peano, Formulario Projesi'ne başladı. Peano tarafından icat edilen standart bir notasyonu kullanarak matematik biliminin bilinen tüm formüllerini ve teoremlerini içeren bir "Matematik Ansiklopedisi" olacaktı. 1897'de ilk Uluslararası Matematikçiler Kongresi Zürih'te düzenlendi. Peano, matematiksel mantık üzerine bir makale sunan kilit bir katılımcıydı. Ayrıca diğer işlerinden feragat ederek Formulario ile giderek daha fazla meşgul olmaya başladı.
1898'de Akademi'ye ikili sayı sistemi ve dillerin seslerini temsil etmek için kullanılabilme yeteneği hakkında bir not sundu. Ayrıca (formüllerin bir satıra basılması talebinden dolayı) yayın gecikmelerinden o kadar hayal kırıklığına uğradı ki bir matbaa satın aldı.
Paris, 1900'de İkinci Uluslararası Matematikçiler Kongresi'nin mekanıydı. Konferanstan önce, Peano'nun himaye komitesi üyesi olduğu Birinci Uluslararası Felsefe Konferansı yer aldı. Matematikte doğru biçimlendirilmiş tanımlar sorusunu, yani "bir tanımı nasıl tanımlarsınız?" sorusunu ortaya atan bir makale sundu. Bu, Peano'nun hayatının geri kalanı için temel felsefi ilgi alanlarından biri oldu. Konferansta Peano, Bertrand Russell ile tanıştı ve ona Formulario'nun bir kopyasını verdi. Russell, Peano'nun yenilikçi mantıksal sembollerinden etkilendi ve konferanstan sonra "kendisi veya öğrencileri tarafından yazılan her kelimeyi sessizce çalışmak için" ülkesinde emekli oldu.
Peano'nun öğrencileri Mario Pieri ve Alessandro Padoa'nın felsefe kongresinde de bildirileri sunuldu. Matematik kongresi için Peano konuşmadı, ancak Padoa'nın unutulmaz sunumu sık sık hatırlandı. Matematiksel (ve ticari) fikirlerin yayılmasını kolaylaştırmak için "uluslararası bir yardımcı dil" oluşturulması çağrısında bulunan bir karar önerildi; Peano bunu tamamen destekledi.
1901'de Peano matematik kariyerinin zirvesindeydi. Analiz, temeller ve mantık alanlarında ilerlemeler kaydetmiş, kalkülüs öğretimine birçok katkı sağlamış ve ayrıca diferansiyel denklemler ve vektör analizi alanlarına katkıda bulunmuştur. Peano, matematiğin aksiyomatizasyonunda önemli bir rol oynadı ve matematiksel mantığın geliştirilmesinde bir öncü oldu. Peano bu aşamada Formulario projesine büyük ölçüde dahil olmuştu ve öğretisi zarar görmeye başladı. Aslında, yeni matematiksel sembollerini öğretmeye o kadar kararlı hale geldi ki, dersindeki kalkülüs ihmal edildi. Sonuç olarak, Kraliyet Askeri Akademisi'nden çıkarıldı, ancak Torino Üniversitesi'ndeki görevini sürdürdü.
1903'te Peano, Latino sine flexione (daha sonra Interlingua olarak adlandırılan ve IALA'nın Interlingua'sının öncüsü olan "çekimsiz Latince") adlı uluslararası bir yardımcı dil üzerine çalışmasını duyurdu. Bu onun için önemli bir projeydi ('Formulario'ya katkıda bulunacaklar bulmanın yanı sıra). Fikir, yaygın olarak bilindiği için Latince kelime dağarcığını kullanmaktı, ancak dilbilgisini olabildiğince basitleştirmek ve öğrenmeyi kolaylaştırmak için tüm düzensiz ve anormal formları kaldırmaktı. 3 Ocak 1908'de Academia delle Scienze di Torino'ya Latince konuşmaya başladığı bir makale okudu ve her bir sadeleştirmeyi anlatırken, sonunda yeni dilinde konuşması için bunu konuşmasında tanıttı.
1908 yılı Peano için önemliydi. Formulario projesinin Formulario mathematico başlıklı beşinci ve son baskısı yayınlandı. 4200 formül ve teorem içeriyordu, hepsi tamamen ifade edildi ve çoğu kanıtlandı. İçeriğin çoğu bu zamana tarihlendiği için kitap çok az ilgi gördü. Ancak matematik literatürüne önemli bir katkı olmaya devam etmektedir. Yorumlar ve örnekler Latin sinüs fleksiyonunda yazılmıştır.
Yine 1908'de Peano, Torino'daki yüksek analiz başkanlığını devraldı (bu atama yalnızca iki yıl sürecekti). Academia pro Interlingua'nın direktörlüğüne seçildi. Daha önce Idiom Neutral'ı yaratan Akademi, Peano'nun Latin sinüs fleksiyonu lehine etkin bir şekilde onu terk etmeyi seçti.
Peano, annesi 1910'da öldükten sonra, zamanını öğretim, matematik sözlüğü de dahil olmak üzere orta öğretimi hedefleyen metinler üzerinde çalışmak, kendi ve diğer yardımcı dilleri geliştirmek ile tanıtmak arasında böldü ve uluslararası yardımcı dil hareketinin saygın bir üyesi oldu. Accademia dei Lincei üyeliğini, üye olmayan arkadaşları ve meslektaşları tarafından yazılan makaleleri sunmak için kullandı (Accademia, oturumlarda verilen tüm sunulan belgeleri kaydetti ve yayınladı).
Peano, 1913-1918 yılları arasında, çeşitli sayısal dört evreli formüller için kalan terimi ele alan birkaç makale yayınladı ve Peano çekirdeğini tanıttı.
1925'te Peano, kürsüleri gayri resmi olarak Sonsuz Küçük Matematikten Tamamlayıcı Matematiğe, mevcut matematik tarzına daha iyi uyan bir alan olarak değiştirdi. Bu hareket 1931'de resmiyet kazandı. Giuseppe Peano, Torino Üniversitesi'nde, ölümünden önceki gün ölümcül bir kalp krizi geçirene kadar öğretmenliğe devam etti.

1881: İlk makale yayınlandı.
1884: Calcolo Differenziale e Principii di Calcolo Integrale.
1887: Applicazioni Geometriche del Calcolo Infinitesimale.
1889: Kraliyet Askeri Akademisi'ne Birinci Sınıf Profesör olarak atandı.
1889: Arithmetices Principia: nova Methodo Exposita
1890: Torino Üniversitesi'ne Sonsuz Küçük Analizde Olağanüstü Profesör olarak atandı.
1891: Torino Bilim Akademisi üyesi oldu.
1893: Analisi'nin Lezioni Infinitesimale, 2 cilt.
1895: Sıradan Profesörlüğe Yükseltildi.
1901: Aziz Maurizio ve Lazzaro Düzeni Şövalyesi yaptı.
1903: Latin sinüs fleksiyonunu duyurdu.
1905: İtalya Kraliyet Nişanı Şövalyesi yaptı. Bilim adamları için en yüksek İtalyan ödülü olan Roma'daki Accademia dei Lincei'nin bir üyesi seçildi.
1908: Formulario mathematico’nun beşinci ve son baskısı.
1917: İtalya Krallığı'ndan Subay yaptı.
1921: İtalya Kraliyet Komiserliği'ne yükseltildi.

Peano'nun İngilizce çeviri yazıları
1889. Jean van Heijenoort, 1967'de "Yeni bir yöntemle sunulan aritmetik ilkeleri (The principles of arithmetic, presented by a new method)". Matematiksel Mantıkta Bir Kaynak Kitap (A Source Book in Mathematical Logic), 1879–1931. Harvard Üniv. Yayınları: 83–97.
1973. Giuseppe Peano'nun seçilmiş eserleri (Selected works of Giuseppe Peano). Kennedy, Hubert C., ed. ve çeviri. Biyografik bir taslak ve kaynakça ile. Londra: Allen ve Unwin.

Arithmetices Principia, Nova Methodo Exposita
Geometrinin temelleri

Gillies, Douglas A., 1982. Frege, Dedekind, and Peano on the foundations of arithmetic. Assen, Netherlands: Van Gorcum.
Ivor Grattan-Guinness, 2000. The Search for Mathematical Roots 1870–1940. Princeton University Press.
Kennedy, Hubert C., 1980. Peano: Life and Works of Giuseppe Peano, Wayback Machine sitesinde (15 Ağustos 2003 tarihinde arşivlendi). Reidel. Biography with complete bibliography (p. 195–209).
Segre, Michael, 1994. "Peano's Axioms in their Historical Context," Archive for History of Exact Sciences 48, pp. 201–342.
Ferreirós, José, 2005. "R. Dedekind, Was Sind und Was Sollen die Zahlen? (1888), G. Peano, Arithmetics Principia, Nova Methodo Exposita (1889)". Pag. 613-626 of Landmark Writings in Western Mathematics 1640-1940, ed. I. Grattan-Guinness. Amsterdam, Elsevier, 2005. 0444508716

 Wikimedia Commons'ta Giuseppe Peano ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Giuseppe Peano çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Giuseppe Peano tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Giuseppe Peano", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te Giuseppe Peano
Kennedy, Hubert (2002). "Twelve articles on Giuseppe Peano" (PDF). San Francisco: Peremptory Publications. 26 Mart 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Nisan 2012.  Peano'nun yaşamı ve matematiği üzerine makaleler koleksiyonu (1960'lardan 1980'lere).
Kennedy, Hubert (2002). "Peano. Life and Works of Giusep

Goldbach hipotezi ya da Goldbach sanısı, sayılar teorisindeki ve tüm matematikteki en eski ve en çok bilinen çözülmemiş problemlerden biridir. Hipotezde:

2'den büyük her çift tam sayı, iki asalın toplamı olarak ifade edilebilir.
Bu hipotezin 4 × 1018den küçük tüm sayılar için geçerli olduğu gösterilse de, önemli çabalara rağmen kanıtlanamamıştır.

7 Haziran 1742 tarihinde, Alman matematikçi Christian Goldbach, Leonhard Euler'e yazdığı bir mektupta, sayılar kuramının çözüme varılamamış konularından birine işaret etmiştir. Goldbach, "İki asal sayının toplamı şeklinde yazılabilen her tam sayı, aynı zamanda şartlar uygunsa ikiden daha çok asal sayı tarafından da yazılabilir." demiştir.
Daha sonra bu varsayımını yeterli bulmamış, düzeltmeye gitmiştir. "2'den büyük her tam sayı 3 asal sayının toplamından bulunabilir." Burada Goldbach, ‘1’ sayısını da asal sayılara dahil ederek böyle bir çıkarımda bulunmuştur.
Euler'in cevabı, 30 Haziran 1742'de gelmiştir. Demektedir ki; “2'den büyük her çift tam sayı, iki asal sayının toplamından bulunabilir.”

Temel olarak dikkatle bakacak olursak bu proje matematiğin en temelindeki bilgileri başlangıç noktası olarak görmüştür. TOPLAMA işlemini...
Goldbach'ın bu hipotezinden yola çıkılarak yapılan ikinci saptamaya uygulanabilirliği açısından daha çok sahip çıkılmıştır. Çünkü akıldan hesaplanma kolaylığı sınırını ilerlettikçe, üç sayının toplamıyla uğraşmak, iki sayının toplamıyla uğraşmaktan daha zor ve çetrefilli bir hal alacaktır.
Yapılan açıklamanın pek de karmaşık olmayan sayılarla verilmiş bir örneğini aşağıda görebiliriz:

6 = 3 + 3
8 = 3 + 5
10 = 3 + 7
12 = 5 + 7
14 = 3 + 11
16 = 3 + 13
18 = 5 + 13
20 = 3 + 17
22 = 3 + 19
24 = 5 + 19
26 = 3 + 23
28 = 5 + 23
.
.
.
Dünyadaki tüm Goldbach sayılarının hesaplamaları el yordamıyla gerçekleştirilemez. Hipotezin daha deneysel araştırmalarına göz atılması gerekmektedir.

Euler, Goldbach'ın bu hipotezine ikna olmuştur ancak bu varsayımı ispatlayamamıştır. 1923 yılında, Hardy ve Littlewood isimli matematikçiler, bu varsayımı büyük tek sayıları kullanarak kısmen ispatlamışlardır. Bu kısmi ispata göz atacak olursak;
“Bir N0 alınır ve tüm tek n sayıları bu N0’dan büyüktürler. Bunun yanında bu n’ler 3 asal sayının toplamına eşittir.”
Rus matematikçi Vinogradov, 1937 ila 1954 yılları arasında yaptığı çalışmalarla, tekrar ilk varsayımı – kısmen ispatlanan kısmı yine tüm sayılar âlemini içine alamadan kanıtlamıştır -ki bu da bir diğer kısmi ispattır. Burada büyük tek rakamları ve analitik metotları kullanarak sonuca ulaşmıştır. n0'ın hesaplanması sonucu 3^3^15 değerini bulduğumuzda çıkan sonuç 6.846.169 basamaklı bir sayı olmuştur. Bu da Ribenboim'in 1988 ila 1995 yılları arasında yaptığı çalışmalarla doğrulanmıştır.
1966 yılında Chen Jingrun adlı Çinli matematikçi de kanıtlamıştır ki; her yüksek mertebeli çift sayı, aynı zamanda iki asal sayıdan fazla olmayacak sayıların toplamı şeklinde ifade edilebilir.
Goldbach'ın hipotezi sadece tek bir kişi tarafından kabaca ifadelerle kanıtlanabilmiştir. Bu ispata dair; 130 CPU saati kullanılarak, IBM 3083 Sinisalo'da 4*10^11. sayıya kadar gelinebilmiştir. Bunu kullanmasına rağmen Sinisalo, Q Basic programı deneme birimlerini işleterek aynı stratejiyi ele almıştır. Bu izlek tek numaraların alınmasını içerir. Küçük asal sayıları bulmak için (3'ten n/2'ye kadar olan sayıları) tek sayılar olarak almıştır. Eğer p asal sayıysa, bunların farkı n-p’dir ve bu da asallık için test edilmiştir. Eğer bu fark asal ise işlem tamamlanır ve bir çift bulunur. İlk bulunan çift de minimum Goldbach kısmi değeridir.
Eğer Goldbach'ın hipotezi doğruysa, herhangi çift bir n için; q=n-p asal sayı denklemini doğrulayan herhangi bir n çift sayısı ve p asal sayısı vardır. Goldbach bölünmesi n=p+q olarak da gösterilebilir. P ve q asal sayılardır. Goldbach ayrışımında en küçük asal sayı ayrılmış fonksiyon g(n) ile gösterilebilir.
Grafikteki notlardan emin olmak için, burada çok fazla sayıda dikey bir abartı vardır. Grafikteki her koyu bant asal sayıları göstermektedir: 3,5,7,11, … . Bu noktada biraz kafa karıştırıcıdır. Öyleyse tabloda n'in sürekli artan minimum değer serilerine bakılır.
Tablo n'in 1.000.000.000'dan küçük olan değerlerini göstermektedir. Son kolon ise g(n)/n oranını göstermektedir. Bu oran kısmen ilgi çekicidir çünkü bize g(n)’in maksimum değerlerini göstermektedir ve görülüyor ki g(n) her koşulda kendinden önce gelen sayıdan azdır. g(n) minimum Goldbach kısımlarının üzerinden sınır koyar.

Minimum Goldbach bölümlerine grafik olarak baktığımızda görürüz ki; n, 1.000.000.000'dan küçüktür ve burada ilginç bir ilişki gözlemlenir. Uygunluk ve çeviriye yardım için y doğrultusu g(n) iken, x doğrultusu da log 10(n) şeklinde gösterilir.
Olasılığın 1 olmasına ulaşamazsak burada bir tek top sayı, aralık içinde asal sayı çifti oluşturmuyor demektir. Bu da bir ispat değildir ancak hipotezin doğru yolda olduğunu düşündürür.

Grup (tutam veya öbek), soyut cebirin en temel matematiksel yapısıdır. Grup, ayrıca bir ikili işlemin tanımlı olduğu bir kümedir. Bir grubun grup olabilmesi için aynı zamanda bu işlemin birleşmeli, birim elemanlı ve ters elemanlı olması gerekir. Soyut cebirin halka, cisim, modül gibi diğer yapılarının temelini oluşturur.
Gruplar, ilk başta geometrik şekillerin simetrilerini araştırırken keşfedilmiştir. Dolayısıyla bir kübün simetrileri, bir sonlu grup örneği olarak verilebilir. Ama aynı şekilde, tam sayıların kümesi 
  
    
      
        
          
            Z
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {\mathbb {Z} } }
  
 de toplama işlemiyle birlikte bir grup teşkil eder.

Eğer üzerinde bir tane 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ikili işlemi tanımlanmış bir 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 kümesi

Bileşme: Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        ∗
        c
        )
        =
        (
        a
        ∗
        b
        )
        ∗
        c
        :=
        a
        ∗
        b
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b*c)=(a*b)*c:=a*b*c}
  

aksiyomunu sağlıyorsa bir yarı gruptur. Eğer bir yarı grup,

Etkisiz eleman: Öyle bir 
  
    
      
        e
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle e\in G}
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        e
        =
        e
        ∗
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a*e=e*a=a}
  

özelliğini sağlıyorsa bu kümeye monoid denir. Eğer bir monoid,

Ters eleman: Her 
  
    
      
        a
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a\in G}
  
 için öyle bir  
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a^{-1}\in G}
  
 elemanı vardır ki 
  
    
      
        a
        ∗
        
          a
          
            −
            1
          
        
        =
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∗
        a
        =
        e
      
    
    {\displaystyle a*a^{-1}=a^{-1}*a=e}
  

özelliğini de sağlıyorsa kümeye grup adı verilir. İşlemi vurgulamak için 
  
    
      
        (
        G
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (G,*)}
  
 gösterimi kullanılır.
Ayrıca bir grup

Değişme: Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        b
        =
        b
        ∗
        a
      
    
    {\displaystyle a*b=b*a}
  

özelliğini de sağlıyorsa değişmeli grup ya da Abel'in anısına Abelyen grup olarak adlandırılır.

Yukarıdaki aksiyomlar sağlandığında bazı özellikler otomatikman geçerli olur:

Etkisiz Elemanın Biricikliği Bir grupta birden fazla etkisiz eleman 
  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
 bulunmaz.
Ters Elemanların Biricikliği Her 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 elemanının yegâne bir ters elemanı 
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{-1}}
  
 bulunur. Dolayısıyla elemanların tersini almak bir fonksiyondur ve bu fonksiyon şu özellikleri gösterir:

  
    
      
        (
        a
        b
        
          )
          
            −
            1
          
        
        =
        
          b
          
            −
            1
          
        
        
          a
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle (ab)^{-1}=b^{-1}a^{-1}}
  

  
    
      
        
          e
          
            −
            1
          
        
        =
        e
      
    
    {\displaystyle e^{-1}=e}
  

Sadeleşme Özelliği 
  
    
      
        a
        b
        =
        a
        c
      
    
    {\displaystyle ab=ac}
  
 ise 
  
    
      
        b
        =
        c
      
    
    {\displaystyle b=c}
  

Bölme Özelliği Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 elemanları için 
  
    
      
        b
        =
        a
        c
      
    
    {\displaystyle b=ac}
  
 özelliğini sağlayan bir ve yegâne bir 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 mevcuttur.
Üs n tane 
  
    
      
        a
        ∗
        a
        ∗
        .
        .
        .
        ∗
        a
      
    
    {\displaystyle a*a*...*a}
  
'nın çarpımı kısaca 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{n}}
  
 olarak gösterilir. Bu gösterim, aşağıdaki özellikleri sağlar

  
    
      
        (
        
          a
          
            n
          
        
        
          )
          
            −
            1
          
        
        =
        (
        
          a
          
            −
            1
          
        
        
          )
          
            n
          
        
        :=
        
          a
          
            −
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (a^{n})^{-1}=(a^{-1})^{n}:=a^{-n}}
  

  
    
      
        (
        
          a
          
            m
          
        
        
          )
          
            n
          
        
        =
        (
        
          a
          
            n
          
        
        
          )
          
            m
          
        
        :=
        
          a
          
            m
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (a^{m})^{n}=(a^{n})^{m}:=a^{mn}}
  

  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        ∗
        
          a
          
            m
          
        
        =
        
          a
          
            n
            +
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{n}*a^{m}=a^{n+m}}
  

Sadece abelyen gruplar için 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        
          b
          
            n
          
        
        =
        (
        a
        b
        
          )
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{n}b^{n}=(ab)^{n}}
  

İki grubun yapısındaki benzerliklere homomorfizma ismi verilir. Resmen tanımlamak gerekirse, 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 ve 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 iki grup olsun, 
  
    
      
        ϕ
        :
        G
        ↦
        H
      
    
    {\displaystyle \phi :G\mapsto H}
  
 ise bu iki grup arasında tanımlı bir eşleme olsun. Eğer her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 için 
  
    
      
        ϕ
        (
        a
        b
        )
        =
        ϕ
        (
        a
        )
        ϕ
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \phi (ab)=\phi (a)\phi (b)}
  
 özelliği sağlanıyorsa 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
'ye bir homomorfizma denir. Homomorfizmalar bize hem 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 hem de 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
'nin yapısı hakkında bilgi verdiği için çok kullanışlıdır.
Bir homomorfizma için, 
  
    
      
        
          i
          m
          a
          j
        
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {imaj} (\phi )}
  
 ile 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
'nin görüntüsü, yani 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
'de 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
 ile ulaşılabilen tüm elemanların kümesi kastedilir. 
  
    
      
        
          i
          m
          a
          j
        
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {imaj} (\phi )}
  
 daima 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
'nin bir altgrubudur. 
  
    
      
        ker
        ⁡
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \ker(\phi )}
  
 ile de 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
'nin çekirdeği, yani 
  
    
      
        ϕ
        (
        g
        )
        =
        e
      
    
    {\displaystyle \phi (g)=e}
  
 özelliğini sağlayan tüm elemanların kümesi kastedilir. 
  
    
      
        ker
        ⁡
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \ker(\phi )}
  
 daima 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'nin bir altgrubudur, hatta normal bir altgruptur.
Bir homomorfizma, aynı zamanda birebir ve örten ise bu homomorfizmaya izomorfizma adı verilir. Aralarında bir izomorfizma bulunan iki gruba izomorfik denir ve bu durum 
  
    
      
        G
        ≅
        H
      
    
    {\displaystyle G\cong H}
  
 şeklinde gösterilir. İki grubun izomorfik olması demek, iki grubun tanım kümeleri farklı da olsa yapılarının tamamen aynı olması demektir. Grup teoresinde, iki grubun birbiriyle "aynı" olduğu söylendiğinde çoğu zaman aslında izomorfik olduğu kastedilir.
İzomorfizma örneği vermek gerekirse, 
  
    
      
        ϕ
        :
        x
        ↦
        2
        x
      
    
    {\displaystyle \phi :x\mapsto 2x}
  
 fonksiyonu, tam sayılar ve çift tam sayılar arasında bir izomorfizma teşkil eder. Dolayısıyla iki grubun tanım kümesi farklı olsa da belki şaşırtıcı bir şekilde yapılarının aynı olduğu 

Grup teorisi veya Grup kuramı, simetrileri inceleyen matematik dalıdır. Simetri kuramı olarak da adlandırılabilir. Bir nesnenin simetrileri ile kast edilen, nesneye uygulandığında nesneye hiçbir etki olmamış gibi sonuç veren dönüşümlerdir. Her nesnenin en az bir simetrisi vardır: hiçbir şey yapmadan olduğu gibi bırakma dönüşümü. Bahsettiğimiz dönüşümlerin tersleri de vardır ve aradığımız özellikleri sağlarlar. Son olarak da dönüşümlerin art arda yapılması, birleşimli bir işlemdir. Bu üç koşula sırasıyla birim elemana sahip olma, elemenların tersi olma ve grup işleminin birleşmeli olması denir. Bu kavramların matematikte soyutlanması, üzerinde tersinebilir ve bileşme özelliğine sahip ikili bir işlemin tanımlı olduğu kümeler ile yapılır. Daha detaylı açıklamak gerekirse, grup nesnesi bir küme G ve onun üzerinde tanımlı bir 
  
    
      
        ⋅
      
    
    {\displaystyle \cdot }
  
 işleminden oluşur. Bu operasyonun aşağıdaki şartları sağlaması gereklidir:
1) G'nin herhangi üç elemanı a, b, c için

  
    
      
        a
        ⋅
        (
        b
        ⋅
        c
        )
        =
        (
        a
        ⋅
        b
        )
        ⋅
        c
      
    
    {\displaystyle a\cdot (b\cdot c)=(a\cdot b)\cdot c}
  

eşitliği sağlanmalıdır,
2) G'nin öyle bir e elemanı vardır ki, G'deki herhangi bir a için

  
    
      
        a
        ⋅
        e
        =
        e
        ⋅
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a\cdot e=e\cdot a=a}
  

eşitliği sağlanır (yani e etkisiz elemandır) ve de e, G'de bu özelliği sağlayan tek elemandır,
3) G'deki her a elemanı için öyle bir b elemanı bulmak mümkündür ki

  
    
      
        a
        ⋅
        b
        =
        b
        ⋅
        a
        =
        e
      
    
    {\displaystyle a\cdot b=b\cdot a=e}
  

eşitliği sağlansın. Eğer bu eşitlik sağlanıyorsa b elemanına a elemanının tersi adı verilir.
Yukardaki tanımda dikkat edilmesi gereken bir nokta ise işlemimizin değişme özelliği olduğunu varsaymıyor oluşumuzdur. Yani bazı gruplarda öyle iki a ve b elemanı bulmak mümkündür ki 
  
    
      
        a
        ⋅
        b
        ≠
        b
        ⋅
        a
      
    
    {\displaystyle a\cdot b\neq b\cdot a}
  
 olsun. Öte yandan eğer bir grupta fazladan değişme özelliği de varsa o gruba "Abel grubu" veya "değişmeli grup" denir. Gruplar sonlu, sayılabilir sonsuz veya sayılamaz sonsuz sayıda eleman içerebilirler.

İlk başta Fransız matematikçi Evariste Galois tarafından cisimler teorisi'ndeki sonlu genişlemeleri açıklamak için tanımlanmışlardır. Bu konu daha sonraları Galois genişlemeleri adıyla anılmaya başlanmış ve bu alanda karşımıza çıkan gruplara da Galois grupları denmiştir. Galois grupları günümüzde hala daha Cebirsel geometri alanının temel uğraş alanları içerisindedirler. Öte yandan gruplar saf matematikte hızla başka uygulama alanları bulmuşlar ve katı hal fiziği ve Oyunlar teorisi gibi uygulamalı alanlara da sıçramışlardır. 1980'li yıllarda tamamlanan sonlu grupların sınıflandırılması projesi modern matematiğin en büyük başarılarından biri olarak kabul edilir.

1) Tam sayılar kümesi ve üzerindeki toplama işlemi, bir Abel grubudur.
2) 0'dan farklı rasyonel sayılar ve çarpma işlemi, bu da Abeldir.
3) Simetrik n grubu, 
  
    
      
        {
        1
        ,
        .
        .
        .
        ,
        n
        }
      
    
    {\displaystyle \{1,...,n\}}
  
 kümesinden kendi içerisine birebir örten fonksiyonlardan oluşur. Eleman sayısı 
  
    
      
        n
        !
      
    
    {\displaystyle n!}
  
 dir ve Abel değildir. n sonsuz ise, bu grubun eleman sayısı da sonsuzdur.
4) Lie grupları, diferansiyel geometri alanının uğraş konularıdır. Lie gruplarının en temel örneği, genel doğrusal grup olarak adlandırılan ve 
  
    
      
        G
        L
        (
        V
        )
      
    
    {\displaystyle GL(V)}
  
 ile gösterilen, 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 doğrusal uzayanın birebir örten ve doğrusal dönüşümlerinin oluşturduğu gruptur.
5) n bir pozitif tam sayı ve G, 2n mertebeli bir grup olsun G'nin (e, G'nin birimi) a2=e olacak şekilde e' den farklı bir a elemanı vardır.
6) Boş olmayan bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesi verilsin. 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 tarafından üretilen serbest grup, 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle F(X)}
  
 ile gösterilen ve elemanları 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 in elemanları tarafından oluşturulan sadeleşmiş kelimeler olan gruptur. 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 boş olmadığından 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle F(X)}
  
 her zaman sonsuzdur. 
  
    
      
        
          |
        
        X
        
          |
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle |X|=1}
  
 ise 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
        =
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle F(X)=\mathbb {Z} }
  
 dir. 
  
    
      
        
          |
        
        X
        
          |
        
        ≥
        2
      
    
    {\displaystyle |X|\geq 2}
  
 ise 
  
    
      
        F
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle F(X)}
  
 değişmeli değildir.

1) Değişmeli gruplar, eleman sayılarına göre sonlu veya sonsuz olabilirler. Değişmeli grupların sınıflandırılması şöyledir: Grup eğer sonlu ise, mertebesi asal sayıların kuvvetleri olan devirli değişmeli grupların toplamı şeklinde yazılabilir. Mesela, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            15
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{15}}
  
 i düşünelim. 
  
    
      
        15
        =
        3
        ∗
        5
      
    
    {\displaystyle 15=3*5}
  
 olduğundan 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            15
          
        
        =
        
          
            Z
          
          
            3
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            5
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{15}=\mathbb {Z} _{3}\oplus \mathbb {Z} _{5}}
  
 tir. Aynı mertebeye sahip olan fakat birbirlerine izomorf olmayan değişmeli gruplar bulunabilir. Örnek olarak, mertebesi 8 olan değişmeli gruplar ailesi şu farklı grupları içermektedir: 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}}
  
, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            4
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{4}\oplus \mathbb {Z} _{2}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{2}\oplus \mathbb {Z} _{2}\oplus \mathbb {Z} _{2}}
  
. Sonsuz mertebeli değişmeli gruplar kendi içlerinde sonlu eleman tarafından üretilenler ve sonsuz eleman tarafından üretilenler olmak üzere iki sınıfa ayrılırlar. Sonlu eleman tarafından üretilen sonsuz değişmeli gruplar, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 nin 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 tane kopyasının ve bir sonlu değişmeli grubun toplamı şeklinde ifade edilebilirler. Örnek olarak, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
        ⊕
        
          Z
        
        ⊕
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}\oplus \mathbb {Z} \oplus \mathbb {Z} }
  
 yi verebiliriz. Burada 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 sayısına o grubun rütbesi, yani rankı, denir. 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
        ⊕
        
          Z
        
        ⊕
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}\oplus \mathbb {Z} \oplus \mathbb {Z} }
  
 örneğinde rütbe 2 dir. Dikkat edilecek olursa, grubun rütbesinin tanımlandığı kısım, örnekte 
  
    
      
        
          Z
        
        ⊕
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} \oplus \mathbb {Z} }
  
, grubun sonsuz kısmını ifade eder. Geriye kalan kısım, örnekte 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{8}}
  
 kısmı, grubun burulma (veya kıvrılma) kısmını ifade eder. Sonlu gruplar her zaman sonlu bir küme tarafından üretildiklerinden şu sonuca varırız: Sonlu eleman tarafından üretilen değişmeli gruplar (sonlu veya sonsuz olabilirler) her zaman bir serbest değişmeli kısım (yani 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 li kısım) ve burulmalı kısmın toplamı şeklinde ifade edilebilirler.
Başka bir örnek olarak, mertebesi 12 olan grupları düşünelim. Mertebesi 12 olan değişmeli gruplar 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            12
          
        
        =
        
          
            Z
          
          
            4
          
        
        ⊕
        
          
            Z
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{12}=\mathbb {Z} _{4}\oplus \mat

Gödel'in eksiklik teoremleri, Kurt Gödel'in 1931 yılında yayımladığı "Principia Mathematica ve İlgili Dizgelerin Biçimsel Olarak Karar Verilemeyen Önermeleri Üzerine" (Almanca: Über formal unentscheidbare Sätze der Principia Mathematica und verwandter Systeme) başlıklı makalesinde sunduğu iki önemli mantıksal teoremdir. Bu teoremler, aritmetik içeren her tutarlı aksiyomatik sistemin eksiklikler barındırdığını ortaya koyar.

20. yüzyılın başında ünlü Alman matematikçi David Hilbert, matematikteki tüm ispatların, sabit bir yöntemler bütünüyle, yani aksiyomatik bir sistem vasıtasıyla elde edilebileceğini öne sürmüştür (Hilbert Programı). Bu yaklaşıma göre, temel aritmetikteki tüm doğrular aksiyomlardan türetilebilirse, matematiğin geri kalanı da sağlam bir zemine oturtulabilecekti.
Kurt Gödel, 1931 yılında yayımladığı çalışmasıyla bu programın hedeflerine ulaşmasının olanaksız olduğunu kanıtlamıştır. Gödel, aritmetik sistem içerisinde "Bu önerme ispatlanamaz" ifadesine (G önermesi) eşdeğer bir matematiksel formül türetmiştir. Bu önerme, aritmetik sistemin kuralları dahilinde ne doğru ne de yanlış olduğu ispatlanabilen bir yapıdadır.

Gödel'in teoremleri şu iki temel sonuca ulaşır:
Birinci Eksiklik Teoremi: Özyinelemeli (recursive) aksiyomlara sahip ve temel aritmetiği ifade edebilen her tutarlı biçimsel dizge eksiktir. Yani, sistem içinde doğruluğu ispatlanamayan ancak sistemin dışında doğru olduğu bilinen önermeler mevcuttur.
İkinci Eksiklik Teoremi: Temel aritmetiği ifade edebilen hiçbir tutarlı sistem, kendi tutarlılığını yine kendi aksiyomları içerisinde ispatlayamaz.
Bu sonuçlar, Hilbert'in matematiği paradokslardan ve tutarsızlıklardan kurtarıp tam bir aksiyom kümesi üzerine kurma çabasını zorlaştırmış; "Matematik tam mıdır?" sorusuna negatif bir yanıt teşkil etmiştir. Bir aksiyomatik sisteme yeni bir aksiyom ekleyerek bu "eksikliği" gidermeye çalışmak, sistemin yine Gödel'in teoremi kapsamında eksik kalmasına sebep olur; zira sistem büyüdükçe yeni "karar verilemeyen" önermeler türetilebilir.

Gödel'in teoremi, kendi hakkında konuşan (kendine-göndergeli) önermeler üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, Antik Yunan'daki Eubulides paradoksu ile benzerlik gösterse de, Gödel bunu felsefi bir paradokstan matematiksel bir kesinliğe taşımıştır.
Bağımsızlık: Sıklıkla eksiklik teoremi ile karıştırılan ancak farklı bir durum olan "bağımsızlık", bir aksiyomun sistemin mevcut aksiyomlarından türetilememesi ve aynı zamanda tersinin de (negasyonunun) türetilememesidir. Örneğin, Öklid geometrisindeki Paralellik postulatı, diğer dört aksiyomdan bağımsızdır; bu durum teoremlerin eksikliği değil, aksiyomların birbirine bağımlı olmaması ile ilgilidir.

Tutarlılık
Önermeler mantığı
Hilbert programı
Biçimsel dizge

4. Kategorizasyon

Göstergebilim, semiyotik veya semiyoloji; göstergelerin yorumlanmasını, üretilmesini veya işaretleri anlama süreçlerini içeren bütün etmenlerin dizgesel bir biçimde incelenmesine dayanan bir bilim dalıdır. Fransızlar semiyoloji terimini kullanmışlardır. Semiyotik disiplinlerarası bir sahadır. Anlambilim, dilbilim, fonetik, mimarlık, sosyoloji, psikanaliz ve daha birçok bilim dalı ve disiplinin oluşturduğu disiplinler arası bir disiplindir. Kültürel kodlar, gelenekler ve metni anlam süreçlerine göre düzenlenmiş işaret sistemleri diye nitelenen her şey semiyotiğin inceleme alanına girmektedir.
Semiyoloji, yapısalcılığın modeli olarak düşünülmektedir. Göstergebilimin tıbbi bilimlerdeki yansıması ise Tıbbi Semiyoloji olarak adlandırılır.
Semiyotik terimi, eski Yunancada "işaret" anlamına gelen Yunanca: semeîon kelimesinden gelir. Semiyotik bugünkü anlamda ilk defa John Locke tarafından "İngilizce: Essays Concerning Human Understanding", (1690) başlıklı eserde kullanılmıştır. Modern semiyotik başlıca iki kaynağa dayanır. Bunlardan birincisi Ferdinand de Saussure’nin 1916’da yayımlanan Genel Dilbilim Dersleri, ikincisi ise Charles Sanders Peirce’nin yazılarıdır. En çok tanınan temsilcileri Roland Barthes, Umberto Eco ve Mihail Bahtin'dir. Roland Barthes ve Charles Sanders Peirce gibi isimler bu konuda yetkin yazarlar olarak anılabilinirler.
En çok mimari, sanat ve iletişim alanlarında kullanılan göstergebilim, psikanalizin dayanak noktalarından biridir. Göstergeler, kod çözme sürecinde, çözümlemeci tarafından belli bir mantık dizgesinde çözülür.

İnsanların birbirleriyle anlaşmak için kullandıkları doğal diller, davranışlar, görüntüler, trafik işaretleri, bir şehrin mahallî düzenlenişi, bir müzik eseri, bir resim, bir tiyatro gösterisi, bir film, reklâm afişleri, moda, sağır-dilsiz alfabesi, edebî eserler, çeşitli bilim dilleri, tutkuların düzeni, bir ülkedeki ulaşım yollarının yapısı, kısacası bildirim amacı taşısın taşımasın her anlamlı bütün çeşitli birimlerden oluşan bir sistemdir.
Gerçekleşme düzlemleri değişik olan bu sistemlerin birimleri de genelde, gösterge olarak adlandırılır. Yine çok genel itibarıyla belirtecek olursak, anlamlı bütünleri, bir başka deyişle gösterge sistemlerini betimlemek, göstergelerin birbirleriyle kurdukları bağıntıları saptamak, anlamların eklemleniş şekillerini bulmak, göstergeleri ve gösterge sistemlerini sınıflandırmak, dolayısıyla, insanla insan, insanla doğa arasındaki etkileşimi açıklamak, bu amaçla da bilgikuramsal, yöntembilimsel ve betimsel açıdan tümü kapsayıcı, tutarlı ve sade bir kuram oluşturmak, göstergebilimin alanına girer.

Göstergebilimin genel itibarıyla üç ana dalı olduğu kabul edilir. Bunlar:

Semantik: Simgeler ile onların "atıf ettikleri" veya "sembolü oldukları" gerçek nesnelerin arasındaki bağlantılar ve ilişkiler. Bu dilbilimde "anlam" olarak tanımlanır.
Sentaks: Formel bünyeler içinde bulunan simgeler arasındaki bağlantılar ve ilişkiler.
Pragmatik: Simgeler ve simgelerin, onları kullanan kişiler üzerindeki etkileri arasındaki ilişki ve bağlantılar.

Aşağıdaki liste göstergebilimin içinde pratik olarak bulunan alt dalları sıralamaktadır ama bu listenin kapsamının tam olduğu iddia edilmemektedir:

Biyosemiyotik (veya biyosemiyoloji): biyoloji bilimdalı kapsamında bulunan işaretler ve kodların üretilmesi, bunlar hakkında alınan tedbirler ve bunların anlamlarının anlanmaya çalışılması süreçlerini inceleyen araştırma ve incelemeler alanıdır. Biyosemiyoloji, bilimsel biyoloji ile felsefi semiyoloji bulgularının birleştirilmesi teşebbüs edilmesinde ortaya çıkmıştır. Batı dünyasının hayat hakkındaki bilimsel görüşü yanında, hayat kavramının içten ve değişmez bir kısmı olarak semiyotik işaret etme ve bu işaretleri tanımlanın anlanması sürecini de içerdiğinin kabul edilmesi dolayısıyla biyosemiyolojibilimsel olarak biyoloji biliminde bir paradigma değişimi olarak görülmektedir.
Kognitif semiyoloji: Kognitif bilimler tarafından, anlam ortaya çıkartma çalışmaları hakkında geliştirilen teoriler ve metotların kullanılması ve birleştirilmesinin incelenmesidir. Deneysel ve etnografik araştırmalar ve kavramsal ve metinsel analiz de içermektedir.
Berimsel (kompütasyon) semiyoloji: Bilgisayar ile insanlar arasındaki karşılıklı bağlantıların tasarımlanması ve incelenmesi içinde bir semiyotik olarak işaretelenme sürecinin kurulup işletimi çalışmalarını inceleme uğraşları.
Kültür semiyolojisi
Desen yapım semiyolojisi
Ürün semiyolojisi: Üretilen fiziksel nesnelerin tasarımlarının yapılması sırasında uygulanan işaretlerin kullanışının incelenmesi. Prof. Rune Mono tarafından İsveç Umea Üniversitesi'nden Tasarım Enstitüsü Endüstri ürünler tasarımı derslerinin verilmesi sırasında ilk defa geliştirilmiştir.
Hukuk ve semiyoloji
Edebiyat semiyolojisi: Kritik edebiyat incelemelerinde işaretler bilimi veya semiyoloji tarafından geliştirilen kavram ve yaklaşımların kullanılması. Bu 20. yüzyıl başlarında Ferdinand de Saussure tarafından ortaya atılan yapısalcılık yaklaşımına çok dayanmaktadır ve aynı dönemde ortaya çıkartılan biçimcilik edebiyat teorisi üzerinde çok etkisi olmuştur.
Müzik semiyolojisi
Organizasyon semiyolojisi: Özel ve kamu sektöründe işletme organizasyonlarında enformasyonun nasıl ortaya çıktığını, nasıl işleme konulduğunu, nasıl dağıtıldığını, nasıl saklanıldığını ve nasıl kullanıldığını inceler.
Antropoloji semiyolojisi: Charles Sanders Peirce ve Roman Jakobson tarafından geliştirilip antropolojiye uygulanan semiyoloji yaklaşımı.
Mühendislik semiyolojisi: Tasarım yapımcısı mühendisler ve bu bilgi ve ürünlerin kullanıcıları arasında bilgisayar kullanarak yapılan iletişimlerin zaman içinde gelişmelerini inceler. Bu gelişmeler tasarımcıların nasıl olarak kullanıcıların kim olduklarını anlamaları, kullanıcıların gereksinimlerini ve isteklerini nasıl öğrendiklerini ve bunun nasıl istenilen ve amaca uygun bir halde yapılması gerektiğini ele alır.
Enformasyon teorisi semiyolojisi: Charles Sanders Peirce tarafından geliştirilmiş semiyoloji veya işaretlerle ilişkiler kurallarının kullanarak işaretlerin enformasyon içeriğini inceleme yaklaşımı.
Sosyal semiyoloji: Çeşitli cemiyetler içinde konuşma, yazma, moda, enformasyonel medya ve reklam gibi kültürel kodları içine alan cemiyetin semiyotik manzarasının incelenmesini geliştirmeye çalışır. Bu semiyotik manzara işaretlerini ayrı ayrı inceleme yanında, cemiyet içinde bunların sosyal anlamlarını, ideolojik etkilerini ve iktidar güçlerine bağlantılarını da inceler.
Şehirleşme semiyolojisi: Şehirleşme içinde ortaya çıkan işaret ve sembollerin anlamlarını ve şehirsel cemiyet tarafından bunların algılanmalarını inceler. Yapısallaşmış çevrede sokaklar, meydanlar, parklar ve binalar gibi fiziksel nesneler üzerine odaklandığı gibi şehir hakkında imar planları, şehirsel planlama belgeleri, resmi yapı yapma ve kullanma izinleri, emlak ilanları, yapılmamış bina planları ve halk arasında şehir kavramları hakkında konuşma konuları gibi abstre konulara da eğilmektedir.
Tiyatro semiyolojisi: Semiyolojiyi tiyatro bilimleri incelemesi için kullanılışı. Ana teoricilerinin başında Keir Elam gelmektedir.
Görsel semiyoloji: Görsel işaretlerin incelenmesi.

Bir başka şeyin yerini tutan, daha doğrusu, kendi dışında bir şey gösteren her çeşit biçim, nesne, olgu vb. gösterge diye adlandırılmaktadır. Bu kavram üstüne Eskiçağ'dan başlayarak çeşitli görüşler öne sürülmüş, bir göstergeler dizgesi olan dil üstüne çeşitli düşünceler ortaya atılmıştır. Stoacılar, gösterge üstüne düşünmüşler, özdeksel nesne, özdeksel simge ve anlamı birbirinden ayırt etmişlerdir. Orta Çağ'daki skolastik felsefe yapıtlarında da, anlamlama biçimleriyle ilgili önemli görüşler ileri sürülmüştür.
Göstergeler kuramı, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda, usçu ve deneyci felsefe dönemlerinde de gündeme getirildi. Genel bir dil ve anlam kuramının tasarlandığı bu dönemde J. Locke, Essay Concerning Humane Understanding (İnsan Anlayışı Üstüne Bir Deneme) adlı yapıtında yer verir ve anlamına gelen «semeiotike» terimini kullanır.
Göstergeler kuramının Locke sonraki temsilcisi, Lambert'dir. Lambert, Neues Organon (Yeni Organon) (1764) adlı yapıtının bir bölümünü, düşüncelerin ve nesnelerin gösterilmesiyle ilgili öğretiye ayırmıştır.
Göstergeler öğretisi, Locke ve Lambert'in etkisiyle XIX. yüzyılda yeniden gündeme gelir: Özellikle, B. Bolzano'nun Wissenschaftslehre (Bilim Öğretisi) (1837) adlı yapıtıyla, E. Husserl'in 1890'da yazdığı ama ancak 1970'te yayımlanan Zur Logik der Zeichen "Semiotiik" (Göstergelerin Mantığı Üstüne "Göstergebilim") başlıklı incelemesi dilsel göstergelerle ilgili gözlemler içerir.
Göstergeler kuramının ilk dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu çalışmalarda “semiotik” sözcüğüne rastlanmaktaysa da, genel göstergeler kuramından çok, bir dil kuramının, bir dil felsefesinin geliştirildiği görülür.

Göstergebilimin bir bilim dalına dönüşmesini sağlayan kişi Ch. S. Peirce'tür. Peirce, bütün olguları kapsayan bir göstergeler kuramı tasarlamış ve mantıkla özdeşleştirdiği bu kurama «semiotic» adını vermiştir. Peirce'e göre, göstergebilim (her çeşit bilimsel inceleme için bir başvuru çerçevesi oluşturan genel bir kuramdır, Peirce, tasarladığı bu göstergebilim üçe ayırır:

salt dilbilgisi
mantık
salt sözbilim
Peirce göstergebilim kuramıyla ilgili yazılarını belli bir kitapta toplamamıştır. Söz konusu yazılar, bilginin ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra Collected Papers (Bütün Yazılar) [1931-1958] adıyla yayımlanmaya başlamış ve Peirce'ün göstergebilim açısından değeri ancak bu yayınlardan sonra anlaşılmıştır. Yaklaşımının en belirgin özelliği, gösterge kavramı için önerdiği tanım ve sınıflandırma biçimidir. Göstergebilimsel olguların eksiksiz bir sınıflandırmasını yapmak isteyen Peirce, sonunda üçlüklere dayalı altmış altı sınıftan oluşan bir göstergeler dizelgesi oluştur. Peirce'ün önerdiği üçlükler arasında en önemlisi de görüntüsel gösterge, belirti, simge üçlüsüdür.
Bunları şu örneklerle açıklayabiliriz: Görüntüsel gösterge, belirttiği şeyi doğrudan doğruya canlandıran bir göstergedir (

Halka, matematikte cebirin temel yapılarından biridir ve soyut cebirde tam sayıların soyutlamasıdır. Bu yapıyı işleyen dala halka kuramı denir. Halkalar diğer bir temel yapı olan grupların üzerine inşa edilir. Her halka, aynı zamanda değişmeli bir gruptur, ama bir halkadan daha fazla özelliği sağlaması istenir. Örneğin halkada grup işlemine ek olarak ikinci bir işlem daha vardır. Halkalara örnek olarak tam sayılar, modülo n sayılar, polinomlar ya da karmaşık sayılar verilebilir.
Halka her şeyden önce bir kümedir ve belli özellikleri sağlar. Bu özellikler aşağıda verilmiştir.

        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 boştan farklı bir küme olsun. Bu küme üzerinde 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 ve 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ikili işlemleri tanımlı olsun. Eğer;

  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+)}
  
 kümesi değişmeli bir grup,

  
    
      
        (
        R
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,*)}
  
 kümesi bir yarı grup ve

  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 işlemi 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 işlemi üzerine sağdan ve soldan dağılmalı
ise 
  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+,*)}
  
 kümesine halka denir. Bunların yanında eğer,

  
    
      
        (
        R
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,*)}
  
 kümesi bir birlik ise 
  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+,*)}
  
 kümesine birimli halka; ayrıca,

  
    
      
        (
        R
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,*)}
  
 kümesi değişmeli ise 
  
    
      
        (
        R
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (R,+,*)}
  
 kümesine değişmeli halka denir.
Bir halkanın birinci işlemi olan (genellikle toplama) 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 işleminin birim öğesine sıfır denir ve 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
 ile gösterilmesi gelenektir. Halkanın ikinci işlemi olan (genellikle çarpma) 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 işleminin birim öğesi varsa bu birim öğeye bir denir ve geleneksel olarak 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
 ile gösterilir.
Ayrıca bir halkada genellikle 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olmadığı da bir belit olarak eklenir. Nitekim 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olması bir çelişki yaratmaz ancak, 
  
    
      
        0
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0=1}
  
 olduğunda R halkası tek öğeli bir küme olur. Bunu aşağıdaki gibi basitçe her sayının sıfıra eşit olduğunu göstererek kanıtlayabiliriz:

  
    
      
        a
        =
        a
        ∗
        1
        =
        a
        ∗
        0
        =
        0
      
    
    {\displaystyle a=a*1=a*0=0}
  

Halkanın tam tanımı için bir uzlaşma görülmüyor. Bazı matematikçiler (örneğin Ali Nesin) bir halkanın hem birimli hem bileşmeli hem de değişmeli olduğunu varsayar. Eğer birim öğesiz veya değişme özelliği olmayan bir halkadan bahsedilecekse birimsiz halka ya da değişmesiz halka denmiş olur. Bourbaki ya da Herstein gibi matematikçiler de birim öğesi olmayan halkalara yalancı halka demeyi tercih eder. Bu sayfada bahsedilen halkalar hem değişmeli hem bileşmeli hem de birim öğeli alınacaktır.

        (
        
          Z
        
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {Z} ,+,\cdot )}
  
 tam sayılar toplamaya göre değişmeli bir gruptur, birim elemanı 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
'dır. Aynı zamanda tam sayılar üzerinde çarpma işlemi vardır, bu işlemin birim elemanı 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
'dir, çarpma değişmelidir, birleşmelidir ve toplama üzerine dağılır. Yani tam sayılar, birimli ve değişmeli bir halkadır.

  
    
      
        (
        
          k
        
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {k} ,+,\cdot )}
  
bir 
  
    
      
        
          k
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {k} }
  
 cismi için bir halka örneğidir. Halkalardan beklenen özelliklere ek olarak, çarpma işlemi değişmeli ise ve sıfır dışında her elemanın çarpmaya göre tersi varsa, bu özellikleri sağlayan halkalara cisim denir. Yani rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayılar birer halkadır.
Bir 
  
    
      
        
          k
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {k} }
  
cismi için katsayısını bu cisimden alan polinomlar 
  
    
      
        (
        
          k
        
        [
        x
        ]
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (\mathbb {k} [x],+,\cdot )}
  
, polinom toplaması ve çarpması ile birlikte birimli ve değişmeli bir halkadır.

  
    
      
        (
        
          M
          
            n
            ×
            n
          
        
        (
        R
        )
        ,
        +
        ,
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle (M_{n\times n}(R),+,\cdot )}
  
 girdileri herhangi bir 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 halkasından olan 
  
    
      
        n
        ×
        n
      
    
    {\displaystyle n\times n}
  
boyutundaki matrisler, matris toplaması ve çarpması ile birimli ama (
  
    
      
        n
        ≠
        1
      
    
    {\displaystyle n\neq 1}
  
 için) değişmesiz bir halkadır.

Halka çeşitleri şunlardır:

Bölüm halkası
Değişmeli halka
Yalancı halka
Yarı halka

Matematik Dünyası Dergisi, sayı 2004-I (bahar) sayfa 11-41 ve sayı 2004-II (yaz) sayfa 9-50.
Thomas W. Hungerford, Algebra, springer-Verlag, 1974.
T.O. Hawkes Hartley, Rings, modules and linear algebra, Chapman and Hall, 1994.
Abdullah Harmancı, Cebir, Hacettepe Üniversitesi FF, 1987.

Cisim
Grup

Hareket ya da devinim, bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin zamana karşı değişimidir. Hareketle ilgilenen bilim sahaları, mekanik ve kinematik olarak sınıflandırılabilir. İlkinde kuvvet ve kütle üzerindeki etkisi incelenirken, ikincisinde, kütlenin konumu, hızı gibi nitelikler incelenir.

Hareketle ilgili en temel kanunlar, Newton'un hareket kanunları olarak adlandırılan Isaac Newton tarafından hareket eden bir cismin davranışlarının incelenmesi ile elde edilmiş olan kanunlardır. Bu kanunlar aynı zamanda klasik mekanik kuramlarının temelini oluşturur.

Newton'un hareket kanunları şu şekilde ifade edilebilir:

Newton'un I. hareket kanunu (atâlet ya da eylemsizlik) : Bir cisme etki eden net bir kuvvet yoksa, o cisim durur ya da sabit hızla doğrusal hareket yapıyorsa bu hareketine devam eder.
Newton'un II. hareket kanunu: Bir cismin momentumunun zamana karşı değişimi, cisme etki eden net kuvvet ile orantılı ve aynı yöndedir. Şu şekilde denklemsel olarak ifade edilebilir. (P: momentum ; t: zaman ; F: kuvvet ; M: kütle ; V: hız ; a: ivme)

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              
                
                  
                    P
                    →
                  
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={d{\vec {P}} \over dt}}
  

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              (
              m
              
                
                  
                    V
                    →
                  
                
              
              )
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              d
              
                
                  
                    V
                    →
                  
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={d(m{\vec {V}}) \over dt}=m{d{\vec {V}} \over dt}}
  

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              a
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}=m{\vec {a}}}
  

Newton'un III. hareket kanunu (etki-tepki eşitliği): Evrendeki tüm kuvvetler birbirine eşit ve zıt yönlü çiftler halindedir. Yani bir cisim üzerine etki etmekte olan her harici kuvvet için ona eşit ve zıt yönde bir kuvvet bulunmaktadır.
Newton'un geliştirdiği. kütlenin konumu ve kütlelerin birbirleri ile münasebetini formüle eden bu yaklaşım daha sonra Euler tarafından bir kütlenin iç hareketlerini de inceleyecek şekilde geliştirilmiştir. Süreklilik mekaniği olarak adlandırılan bu sahada iki boyutlu vektörler yerine, matris şeklinde ifade edilen tensörler kullanarak hareket formüle edilir. Tensörler, seçilen teğet düzleminin konumuna göre değişen çokluklardır.
Euler, Stokes, Navier-Stokes denklemleri süreklilik mekaniği kullanılarak geliştirilen denklemlerden ilk akla gelenlerdir. Navier-Stokes akışkanlar mekaniği olarak anılan sahanın temel denklemidir. Hava, su gibi ağdalı (viscosity) veya ağdasız akışkanlara ait hesaplamalar bu denklemler yardımı ile son derece sağlıklı olarak yapılabilmektedir.

hareketli cisimler, bir yörünge üzerinde hareket ederler. Hareketler, yörüngelerine ve hızlarına göre tasnif edilirler. Yörüngelere göre hareket çeşitleri

Dairesel hareket: Aynı açısal hızla daire şeklinde bir yörünge izleyen cisimlerin hareketidir. Akreple yelkovanın hareketleri gibi.
Doğrusal hareket: Doğru şeklinde bir yörünge üzerinde hareket eden bir cismin hareketi.
Eğrisel hareket: Cismin izlediği yörünge bir eğri olan cisimlerin hareketidir. Bu çeşit yörüngelerde bir yönde devamlı etki eden bir kuvvet, cismi bir eğride hareket etmeye zorlar. Eğik veya yatay atış (top mermisinin yörüngesi) gibi.
Hızlarına göre hareket türleri ise

Sâbit hızlı hareket: Hareketi bir kuvvetin etkisi altında yapmayan ve yer değiştirmelerinde hızlarında artma veya azalma olmayan hareket türü.
Düzgün değişen hareket: Bir kuvvetin etkisi altında olan ve hareketli cismin hızında artma veya azalmaya sebep olan hareket türü. Cismin hızı artıyorsa düzgün hızlanan hareket, azalıyorsa düzgün yavaşlayan hareketten söz edilir.

Harmonik analiz, bir fonksiyon ile onun frekanstaki temsili arasındaki bağlantıları araştırmakla ilgilenen matematik dalıdır. Frekans gösterimi, gerçek doğru üzerindeki fonksiyonlar için Fourier dönüşümü kullanılarak veya periyodik fonksiyonlar için Fourier serisi kullanılarak bulunur. Bazen harmonik analiz yerine kullanılsa da, bu dönüşümlerin diğer alanlara genelleştirilmesi genellikle Fourier analizi olarak adlandırılır. Harmonik Analiz sayı teorisi, temsil teorisi, sinyal işleme, kuantum mekaniği, gelgit analizi ve nörobilim gibi çok çeşitli bilimsel alanlardaki uygulamalarla geniş bir konu haline gelmiştir.
"Harmonik" terimi, "müzikte yetenekli" anlamına gelen Eski Yunanca harmonikos kelimesinden türemiştir. Fiziksel özdeğer problemlerinde, müzik notalarının harmoniklerinin frekansları gibi frekansları birbirinin tam sayı katları olan dalgaları ifade etmeye başlamış ancak sonradan terim orijinal anlamının ötesinde genelleştirilmiştir.
Rn üzerindeki klasik Fourier dönüşümü, özellikle temperlenmiş dağılımlar gibi daha genel nesneler üzerindeki Fourier dönüşümü, halen devam eden bir araştırma alanıdır.
Fourier serileri, harmonik analiz ile fonksiyonel analiz arasında bir bağlantı sağlayan Hilbert uzayları bağlamında incelenebilir. Dönüşüm tarafından eşlenen uzaylara bağlı olarak Fourier dönüşümünün dört versiyonu vardır:

ayrık/periyodik–ayrık/periyodik: Ayrık Fourier dönüşümü,
sürekli/periyodik–ayrık/periyodik olmayan: Fourier serisi,
ayrık/periyodik olmayan-sürekli/periyodik: ayrık zamanlı Fourier dönüşümü,
sürekli/periyodik olmayan–sürekli/periyodik olmayan: Fourier dönüşümü.

Elias Stein ve Guido Weiss, Öklid Uzaylarında Fourier Analizine Giriş, Princeton University Press, 1971.0-691-08078-XISBN 0-691-08078-X
Elias Stein, Timothy S. Murphy ile birlikte, Harmonik Analiz: Gerçek Değişken Yöntemler, Ortogonallik ve Salınımlı İntegraller, Princeton University Press, 1993.
Elias Stein, Littlewood-Paley Teorisi ile İlgili Harmonik Analiz Konuları, Princeton University Press, 1970.
Yitzhak Katznelson, Harmonik analize giriş, Üçüncü baskı. Cambridge University Press, 2004.0-521-83829-0ISBN 0-521-83829-0 ; 0-521-54359-2
Terence Tao, Fourier Dönüşümü 28 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . (Fonksiyonların ℤ₂ üzerinden harmonik ayrıştırma olarak tek + çift parçalara ayrıştırılmasını tanıtır.)
Yurii I. Lyubich. Grupların Banach Temsil Teorisine Giriş . 1985 Rusça baskısından çevrilmiştir (Kharkov, Ukrayna). Birkhäuser Verlag. 1988.
George W. Mackey, Simetrinin kullanılması olarak harmonik analiz – tarihsel bir araştırma, Bull. Amr. Matematik. Sos. 3 (1980), 543–698.
M. Bujosa, A. Bujosa ve A. Garcıa-Ferrer. Doğrusal Stokastik Fark Denklemlerinin Sözde Spektrumları için Matematiksel Çerçeve, Sinyal İşleme Üzerine IEEE İşlemleri cilt. 63 (2015), 6498-6509.

Havacılık ve uzay mühendisliği, insanlı ve insansız hava ve uzay araçlarının geliştirilmesiyle ilgili bir mühendislik dalıdır. Havacılık mühendisliği ve uzay mühendisliği olarak örtüşen iki dalı bulunur. Aviyonik mühendisliği benzerdir, ancak havacılık mühendisliğinin elektronik sistemleri kısmını kapsar.
"Havacılık mühendisliği", bu alan için önceden kullanılan bir terimdi. Uçuş teknolojileri, uzayda faaliyet gösteren araçları da içerecek şekilde geliştikçe daha geniş olan "havacılık ve uzay mühendisliği" terimi kullanılmaya başlandı.
Uçuş taşıtları, araç bileşenlerine uygulanan yapısal yükler ile atmosfer basıncı ve sıcaklıktaki değişikliklerin neden olduğu zorlu koşullara maruz kalmaktadır. Bundan dolayı hava ve uzay taşıtları; aerodinamik, tahrik, aviyonik, malzeme bilimi, yapı statiği ve imalat gibi çok çeşitli teknolojilerin ve mühendislik alanlarının katkılarıyla üretilebilmektedir. Bu teknolojiler arasındaki etkileşim, havacılık ve uzay mühendisliği olarak bilinir. Havacılık ve uzay mühendisliği, ilgili disiplinlerin karmaşıklığı ve artan sayısı nedeniyle her biri kendi uzmanlık alanına sahip mühendis ekipleri tarafından yürütülür.

Makine mühendisliği
Astronotik
Havacılık ve uzay
Uzay mühendisliği
Uçak mühendisliği

Hemşirelik; birey, aile ve toplumun sağlığını koruma ve geliştirmeye odaklanan, ideal sağlık düzeyine ve yaşam kalitesine ulaştırmayı hedefleyen bir sağlık profesyonelidir.
Hemşireler, yaşam kalitesini iyileştirmek ve hastanın ihtiyacı olan en doğru tıbbi bakımı verebilmek için doktorlar, hasta, hastanın ailesi ve diğer ekip üyeleriyle işbirliği içinde çalışarak bir bakım planı geliştirir.
Türkiye'de doktor tarafından belirlenen tanıya uygun istenilen ilaç ve tedavi planını hastaya uygular. Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde klinik hemşire uzmanları ve hemşire pratisyenleri gibi gelişmiş pratisyen hemşireler, bireysel eyalet düzenlemelerine bağlı olarak sağlık sorunlarını teşhis eder ve ilaçlar ve diğer tedavileri reçete eder. Hemşireler, Tıp pratisyenleri, fizyoterapistler ve diyetisyenler gibi multidisipliner bir sağlık bakım ekibinin diğer üyeleriyle iş birliği yaparak veya bağımsız olarak hasta bakımını planlar.
Hemşireler, hasta bakımına yaklaşım, eğitim ve uygulama kapsamı bakımından diğer sağlık ekibi üyelerinden ayrılır. Hemşirelik, geniş uygulama alanlarına sahiptir. Hemşireler tedavi planını uygular, tedavinin gidişatını değerlendirir, hastayı fizik muayeneden geçirir, hastayı takip eder, acil durumlara müdahale eder ve hastanın tıbbi bakımını planlar. Bakım sağlama rolü, hemşireliğin tarihsel imajını şekillendirmiştir. Hemşirelere eğitim düzeyinde yapılan çeşitli düzenlemelerle bağımsız çalışmaya olanak sağlanmıştır. Savaş sonrası dönemde hemşirelik eğitimi, gelişmiş ve uzmanlaşmış bir kimliğe bürünmüş, birçok geleneksel düzenlemeler ve değişen bakım sağlayıcı rollerle bir çeşitlilik süreci geçirmiştir.

Asıl anlamı süt kardeş olan hemşire sözcüğü Türkçeye Farsçadan geçmiştir ve sözlükte "diplomalı hasta tedavicisi" şeklinde tanımlanmaktadır. Osmanlı döneminde bu mesleği icra edenler Arapça mümerriz ve mümerrize sözcükleri ile de ifade edilmekteydi. Günümüzde erkek görevliler için yanlış bir şekilde hemşir sözcüğü de kullanılmaktadır. Hemşire sözcüğünün eş anlamlısı olarak tıp bacısı ve tıp kardeşi şeklinde sözcükler bulunmaktadır.

Hemşirelik tarihçileri, antik dönemde hasta veya yaralıya sağlanan bakımın hemşirelik bakımı olup olmadığını belirleme zorluğuyla karşı karşıyadır. MÖ beşinci yüzyılda, Hipokrat Koleksiyonu, ilk hemşireler olabilecek erkek "görevliler" tarafından hastaların vasıflı bakımını ve gözlemlerini anlatır. Modern hemşireliğin kuruluşundan önce, rahibeler ve keşişler gibi dini tarikatların üyeleri genellikle hemşirelik benzeri bakım sağlıyorlardı. Örnekler diğerlerinin yanı sıra Hristiyan, İslami ve Budist geleneklerinde mevcuttur.

Florence Nightingale, İngiliz sosyal reformcu, istatistikçi ve hemşire. Modern hemşireliğin kurucusudur. Kırım Savaşı sırasında eğitim alan hemşirelerin yöneticisi olarak öne çıkmış, savaşta yaralanan askerlerin tedavi ve bakımlarını yapmıştır. Hemşireliğe son derece olumlu bir itibar kazandırmış ve Viktorya kültüründe bir ikon olmuştur. Özellikle gece gündüz demeden yaralı askerlere baktığı için kendisine "Lambalı Kadın" denmiştir. 1860 yılında Nightingale, Londra'da St Thomas' Hospital'da kendi hemşirelik okulunun kurulmasıyla profesyonel hemşirelik vakfının temellerini atmıştır. Dünyada ilk modern sivil hemşire okulu olmuştur. "Tanrının en değerli armağanı olan hayat çok defa hemşirenin ellerine terk edilmiştir."
Florence Nightingale
Mesleğin gelişiminde diğer önemli hemşireler şunlardır:

Agnes Hunt adlı Shropshire ilk ortopedik hemşire ve Oswestry içinde ortopedik hastaneye The Robert Jones & Agnes Hunt Hastanesi ortaya çıkmasında hayati önem taşımaktaydı.
Liverpool'daki Brownlow Hill revirinde 1865'te hemşire eğitim rejimi kuran Agnes Jones.
Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya'da kaliteli hemşirelik okulları kuran ve resmi olarak ABD'de profesyonel olarak eğitilmiş ilk hemşire olan Linda Richards, 1873 yılında Boston'daki New England Kadın ve Çocuk Hastanesi'nden mezun oldu.
Clarissa Harlowe "Clara" Barton, öncü bir Amerikalı öğretmen, patent katibi, hemşire ve insani yardım uzmanı ve Amerikan Kızılhaç'ının kurucusu.
Saint Marianne Cope, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk genel hastanelerin bazılarını açıp işleten, Amerika'nın modern hastane sisteminin gelişimini etkileyen temizlik standartlarını belirleyen St. Francis'in kız kardeşi.

Birçok hemşire I. Dünya Savaşı'nda aktif görev gördü, ancak meslek İkinci Dünya Savaşı sırasında değişti. Ordu Hemşirelik Hizmetinin İngiliz hemşireleri her denizaşırı kampanyanın bir parçasıydı. ABD Ordusu ve Donanması'nda hizmete diğer mesleklerden daha fazla hemşire gönüllü oldu. Nazilerin, 40.000 kişilik kendi Kahverengi Hemşireleri vardı. İki düzine Alman Kızıl Haç hemşiresi, ateş altında kahramanlıkları nedeniyle Demir Haç ile ödüllendirildi.
Modern çağ, lisans ve lisansüstü hemşirelik derecelerinin gelişimini gördü. Hemşirelik araştırmalarının ilerlemesi ve örgütlenme ve örgütlenme arzusu, çok çeşitli mesleki kuruluşların ve akademik dergilerin oluşumuna yol açtı. Hemşireliğin ayrı bir akademik disiplin olarak giderek daha fazla tanınmasına, uygulamanın teorik temelini tanımlama ihtiyacına ilişkin bir farkındalık eşlik etti.
19. ve 20. yüzyılın başlarında hemşirelik, tıpkı doktorluğun bir erkek mesleği olduğu gibi, kadın mesleği olarak kabul edildi. 20. yüzyılın sonlarında artan işyeri eşitliği beklentileriyle birlikte, hemşirelik resmi olarak cinsiyetten bağımsız bir meslek haline geldi.

Hemşirelik uygulamaları hem çeşitli uzmanlık alanlarına hem de ülkelere göre değişiklik gösterse de, bazı kuruluşlar hemşireliği genel anlamda birkaç farklı şekilde tanımlamaktadır:

Hemşirelik, her yaştan, aileden, gruptan ve toplumdan, hasta veya iyi durumdaki ve tüm ortamlardaki bireylerin özerk ve işbirliğine dayalı bakımını kapsar. Hemşirelik, sağlığın geliştirilmesini, hastalıkların önlenmesini ve hasta, engelli ve ölen kişilerin bakımını içerir. Savunuculuk, güvenli bir çevrenin teşviki, araştırma, sağlık politikasının şekillendirilmesine ve hasta ve sağlık sistemleri yönetimine katılım ve eğitim de önemli hemşirelik rolleridir. (Uluslararası Hemşirelik Konseyi)
İnsanların sağlıklarını iyileştirmelerine veya sürdürmelerine, sağlık sorunlarıyla baş etmelerine ve hastalıkları veya sakatlıkları ne olursa olsun, ölümüne kadar mümkün olan en iyi yaşam kalitesine ulaşmalarına olanak sağlamak için bakımın sağlanmasında klinik muhakemenin kullanılması. (Kraliyet Hemşirelik Koleji)
Hemşirelik, sağlığın ve becerilerin korunması, geliştirilmesi ve optimizasyonudur; hastalık ve yaralanmanın önlenmesi; insan tepkilerinin teşhis ve tedavisi yoluyla acının hafifletilmesi; ve bireyler, aileler, topluluklar ve halklar için sağlık hizmetlerinde savunuculuk. (Amerikan Hemşireler Birliği)

Hemşirelik uygulama yetkisi, mesleki hak ve sorumlulukların yanı sıra kamusal hesap verebilirlik mekanizmalarını tanımlayan bir sosyal sözleşmeye dayanmaktadır. Hemen hemen tüm ülkelerde, hemşirelik uygulaması kanunla tanımlanır ve yönetilir.
Dünya çapındaki hemşirelik topluluğunun amacı, profesyonellerinin kimlik bilgilerini, etik kurallarını, standartlarını ve yeterliliklerini korurken ve eğitimlerine devam ederken herkes için kaliteli bakım sağlamalarıdır. Profesyonel hemşire olmanın birçok eğitim yolu vardır ve bu yollar dünya çapında büyük farklılıklar gösterir; hepsi kapsamlı hemşirelik teorisi ve uygulamasının yanı sıra klinik beceriler konusunda eğitim içerir. Hemşireler, bireyin fiziksel, duygusal, psikolojik, entelektüel, sosyal ve ruhsal ihtiyaçlarına göre bütüncül bir şekilde sağlıklı ve hasta olan her yaştan ve kültürel geçmişe sahip bireylerle ilgilenir. Meslek, bu bireylere bakmak için fizik bilimi, sosyal bilimler, hemşirelik teorisi ve teknolojiyi birleştirir.
Hemşirelik Lisansı; üniversiteler tarafından verilen, hemşirelik bilimi ve ilkeleri alanında dört yıllık akademik derecesi almış kişilere verilir. Temel tıp bilimleri ve hemşirelik ana alan derslerinden (Hemşirelik ilke ve uygulamaları, iç hastalıkları hemşireliği, cerrahi hemşireliği, kadın hastalıkları ve doğum hemşireliği, pediatri hemşireliği, psikiyatri hemşireliği, halk sağlığı hemşireliği) başarılı olmuş ve teorik eğitiminin yanı sıra pratik eğitimini de başarıyla tamamlamış lisans mezunu öğrenciler hemşire unvanına sahip olur. Hemşirelik eğitimini yüksek lisans ve doktora seviyesinde devam ettiren kişiler ise uzman hemşire unvanına sahip olur.

Hemşirelikte ileri eğitim, yüksek lisans ve doktora düzeyinde yapılır. Hemşirelikte lisansüstü eğitimini tamamlamış hemşireler bilim uzmanı unvanı alır. Lisansüstü eğitimini tamamlamış hemşireler üniversitelerde akademik alanda çalışmalar yürütürken, hastanede ise uzman hemşire unvanı ile tıbbi hasta bakımını sürdürür ve personelin eğitiminde görev alır.

Sağlık hizmetleri bilgisinin istikrarlı bir şekilde artmasıyla birlikte, hemşireler sürekli eğitim yoluyla eğrinin önünde kalabilir. Sürekli eğitim sınıfları ve programları, hemşirelerin hastalara mümkün olan en iyi bakımı sağlamasını, hemşirelik mesleğini ilerletmesini sağlar. Profesyonel hemşirelik kuruluşları, sertifikasyon kurulları aracılığıyla, kendi uzmanlık alanlarındaki klinik yeterliliği kanıtlamak için gönüllü sertifika sınavlarına sahiptir. Hemşirelik mesleğinin alt alt alanlarına yönelik birçok sertifika programı vardır. Hemşireler bu programlara katılarak bilgilerini günceller ve o alanda uzmanlaşır. Neticede bir unvana sahip olur (örneğin ameliyathane hemşiresi).

Yoğun bakım hemşireliği
Acil bakım hemşireliği
Onkoloji hemşireliği
Ameliyathane-cerrahi hemşireliği
Stoma ve yara bakım hemşireliği
Pediatri hemşireliği
Pediatrik yoğun bakım hemşireliği
Yenidoğan hemşireliği
Yenidoğan yoğun bakım hemşireliği
Kadın sağlığı ve hastalıkları hemşireliği
Psikiyatri hemşireliği (Ruh sağlığı klinik hemşireliği, çocuk ve adölesan ruh sağlığı hemşireliği, konsültasyon-liyezon hemşireliği)
Diyaliz hemşireliği
Rehabilitasyon hemşireliği
Endoskopi hemşireliği
Gerontoloji hemşireliği
Evde bakım hemşireliği
Aile planlaması hemşireliği
Okul sağlığı Hemşireliğ

Hesaplamalı matematik, matematik ve bilgisayar tarafından yapılan hesaplamaların incelendiği bir çalışma alanıdır.
Hesaplamalı matematiğin büyük bir kısmı, bilim ve mühendislikte bilgisayar hesaplamalarının kullanmasını sağlamak ve geliştirmek için matematiğin kullanılmasıdır. Bu algoritma tasarımı, hesaplama karmaşıklığı, nümerik yöntemler ve sembolik matematiği içermektedir.
Hesaplamalı matematik, bilgisayarların matematiği kendisi içinde kullanmasını ifade eder. Bu, varsayımlar (özellikle sayılar teorisinde) oluşturmak için matematiksel denemeler yapmayı teoremleri kanıtlamak için bilgisayarları kullanmayı (örneğin dört renk teoremi) içerir.

Hesaplamalı matematik, 1950'lerin başlarında uygulamalı matematiğin bir parçası olarak ortaya çıktı. Şu anda hesaplamalı matematik şunları ifade edebilir ya da içerebilir:

Hesaplamalı bilimler, bilimsel hesaplama veya hesaplamalı mühendislik olarak da bilinir
Sistem mühendisliğinin matematiksel modellerine doğrudan ihtiyaç duyan sistem bilimleri
Geleneksel mühendislik yöntemlerinin yerine, matematiksel problemlerin bilgisayar simülasyonu ile çözülmesi.
Bilimsel hesaplamalarda kullanılan sayısal yöntemler, örneğin nümerik lineer cebir ve kısmi diferansiyel denklemlerin nümerik çözümleri
Stokastik yöntemler, Monte Carlo yöntemleri ve bilimsel hesaplamadaki belirsizliğin diğer temsilleri gibi
Bilimsel hesaplamanın matematiği, özellikle sayısal analiz.
Hesaplama karmaşıklığı
Bilgisayar cebiri ve bilgisayar cebiri sistemleri
Mantık (otomatik teorem ispatı), ayrık matematik, kombinatorik, sayılar teorisi ve hesaplamalı cebirsel topoloji gibi matematiğin çeşitli alanlarında bilgisayar destekli araştırmalar
Özellikle asal sayı testi, çarpanlara ayırma, eliptik eğriler ve blok zinciri matematiği üzerine araştırmaları içeren kriptografi ve bilgisayar güvenliği
Hesaplamalı dilbilim, doğal dillerde matematiksel ve bilgisayar tekniklerinin kullanımı
Hesaplamalı cebirsel geometri
Hesaplamalı grup teorisi
Hesaplamalı geometri
Hesaplamalı sayılar teorisi
Hesaplamalı topoloji
Hesaplamalı istatistikler
Algoritmik bilgi teorisi
Algoritmik oyun teorisi
Matematiksel ekonomi, matematiğin ekonomide, finansta ve belli bir ölçüde muhasebede kullanımı
Deneysel matematik

Matematiksel yazılım

Gerçel sayılarda olmayan ve karesi 1 olan bir sayının kümeye katılmasıyla üretilen kümeye hiperbolik sayılar kümesi denir. Tıpkı karmaşık sayılarda olduğu gibi, hiperbolik sayılar 
  
    
      
        a
        +
        
          h
        
        b
      
    
    {\displaystyle a+\mathbf {h} b}
  
 şeklinde yazılabilen sayılardır, ancak karmaşık sayılardan tek farkı hiperbolik birim denilen sayının

  
    
      
        
          
            h
          
          
            2
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \mathbf {h} ^{2}=1}
  

olarak tanımlanmasıdır. Bu sayılar fizikte, özellikle Özel görelilikte sıkça kullanılmaktadır. Daha anlaşılır bir tanımını şöyle yapabiliriz.

  
    
      
        
          j
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle j^{2}=-1}
  
 olduğuna göre,

  
    
      
        
          j
          
            2
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle j^{2}=1}
  
 neden olmasın varsayımı ile açıklayabiliriz.
Buradan geriye dönük tüm tanımlanan sayıların aslında bir varsayımdan ibaret olabileceği çıkarımını yapabiliriz. Yani alınan matematiksel modele göre çözümler üretiyoruz. Eğer h gibi bir sayı varsa bu fiziksel bir olayı açıklamak içindir. Buradan şu anlaşılır fiziksel olayları açıklamak için matematiğe ihtiyaç vardır veya fizik matematiğin görüntülerinden ibarettir. Buradan doğadaki olayların hepsinin matematikten ibaret olduğunu anlarız. Matematik soyuttur ama fizik gibi somut bir yansıması vardır. Eğer matematik bir fiziksel olayı açıklayamıyorsa bu olay fiziksel değildir.

          R
        
        [
        X
        ]
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} [X]}
  
 polinom halkasında,

  
    
      
        
          X
          
            2
          
        
        −
        1
      
    
    {\displaystyle X^{2}-1}
  

polinomunun kökleri 1 ve -1 iken, bunların dışında başka bir 
  
    
      
        
          h
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {h} }
  
 sayısının da bu polinomun bir kökü olduğunun varsayılmasıyla oluşan

  
    
      
        
          R
        
        [
        X
        ]
        
          /
        
        (
        
          X
          
            2
          
        
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} [X]/(X^{2}-1)}
  

bölüm halkasına hiperbolik sayılar kümesi denir ve genelde 
  
    
      
        
          H
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {H} }
  
 ya da H ile gösterilir.
Böyle bir sayının polinom halkasının katsayılar kümesi olan gerçel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
'de de olmadığı görülebilir (ya da bu sayı yine 1 ya da -1 sayılardan birine eşit olmak zorunda kalır). Böylece bu sayı kümesi cebirin temel teoremi gereği bir cisim olamaz, değişmeli bir halka olur.

Bir bölünmüş-karmaşık sayı gerçek sayıların sıralı bir çifti formunda 
burada x ve y gerçek sayılar ve j niceli uygundur

  
    
      
        
          ȷ
          
            2
          
        
        =
        +
        1
      
    
    {\displaystyle \jmath ^{2}=+1}
  

  
    
      
        
          ȷ
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle \jmath ^{2}=-1}
  
 seçilirse karmaşık sayı içindeki sonuçlardır. Bu sıradan karmaşık olanlardan bölünmüş karmaşık sayılar ayıran bu işareti değişimdir. Miktar j burada bir gerçek sayı değildir ancak bağımsız bir miktardır, bu ± 1'e eşit değildir.
Tüm bu z koleksiyonuna bölünmüş-karmaşık düzlem denir. Bölünmüş karmaşık sayıların Toplama ve çarpması aşağıdaki ile tanımlanır.

(x + j y) + (u + j v) = (x + u) + j(y + v)
(x + j y)(u + j v) = (xu + yv) + j(xv + yu).
Bu çarpma toplama üzerinde değişmeli, birleşimli ve dağılmalıdır.

Sadece karmaşık sayılar için, bölünmüş karmaşık eşlenik kavramını tanımlayabilirsiniz. Eğer

z = x + j y
znin eşleniği olarak tanımlanır

z∗ = x − j y.
Eşlenik olağan kompleks eşleniği ile benzer özelliklere taşır. Yani,

(z + w)∗ = z∗ + w∗
(zw)∗ = z∗w∗
(z∗)∗ = z.
Bu üç özellik bölünmüş karmaşık eşleniğe işaret etmektedir sıra 2.nin bir otomorfizma'sıdır
Bir bölünmüş karmaşık sayının  z = x + j y eşyönlü karesel form tarafından verilen modülü

  
    
      
        ‖
        z
        ‖
        =
        z
        
          z
          
            ∗
          
        
        =
        
          z
          
            ∗
          
        
        z
        =
        
          x
          
            2
          
        
        −
        
          y
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert z\rVert =zz^{*}=z^{*}z=x^{2}-y^{2}.}
  

önemli bir özelliği vardır, bu bölünmüş karmaşık çarpma tarafından korunmaktadır:

  
    
      
        ‖
        z
        w
        ‖
        =
        ‖
        z
        ‖
        ‖
        w
        ‖
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert zw\rVert =\lVert z\rVert \lVert w\rVert .}
  

Bununla beraber, bu karesel form pozitif-tanım değildir ama oldukça yerine geçecek bir imza'sıdır (1, −1), bu modül bir norm değildir.
Birleşimli çifdoğrusal form ile verilir:

〈z, w〉 = Re(zw∗) = Re(z∗w) = xu − yv,
burada z = x + j y ve w = u + j v. 
modül için bir başka ifade ise

  
    
      
        ‖
        z
        ‖
        =
        ⟨
        z
        ,
        z
        ⟩
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert z\rVert =\langle z,z\rangle .}
  

Pozitif-tanım olmadığından, bu çiftdoğrusal form bir iççarpım değildir; yine de çift doğrusal form sık sık bir belirsiz iç çarpım olarak adlandırılır. Dil kötüye benzer bir norm olarak modül ifade eder. Bölünmüş-karmaşık sayının tersi olan ancak ve ancak onun modül sıfırda farklı (
  
    
      
        ‖
        z
        ‖
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \lVert z\rVert \neq 0}
  
). 
Bir ögenin çarpımsal ters aşağıdaki ile verilir

  
    
      
        
          z
          
            −
            1
          
        
        =
        
          z
          
            ∗
          
        
        
          /
        
        ‖
        z
        ‖
        .
      
    
    {\displaystyle z^{-1}=z^{*}/\lVert z\rVert .}
  

Split-karmaşık sayılar boş elemanların tersi değildir. Burada bütün (a ± j a) formunun bazı a gerçek sayıları içindir.

Burada iki önemsiz olmayan idempotent ile verilen e = (1 − j)/2 ve e∗ = (1 + j)/2. Bu idempotent demektir hatırlayın ee = e ve e∗e∗ = e∗. Bu öğelerin her ikisi de null(boş):

  
    
      
        ‖
        e
        ‖
        =
        ‖
        
          e
          
            ∗
          
        
        ‖
        =
        
          e
          
            ∗
          
        
        e
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \lVert e\rVert =\lVert e^{*}\rVert =e^{*}e=0.}
  

Sıklıkla kullanmak için e ve e∗ ye  bir alternatif olarak bölünmüş karmaşık düzlemde tabandır . Bu taban köşegen taban veya null taban olarak adlandırılır, bölünmüş-karmaşık sayı z  taban içinde aşağıdaki gibi yazılabilir. 

z = x + j y = (x − y)e + (x + y)e∗.
Eğer z = ae + be∗  sayısını göstermek  istiyorsak gerçek sayılar a ve b ile
(a, b) ise bölünmüş-karmaşık çarpma ile verilir

(a1, b1)(a2, b2) = (a1a2, b1b2).
Bu baz olarak, toplama ve çarpma  ile tanımlanan ikili R ⊕ R direkt toplamı izomorf halka'ya bölünmüş karmaşık sayılar için açıkça uyar.
köşegen bazında bölünmüş kompleks eşleniği aşağıdaki ile verilir

(a, b)∗ = (b, a)
ve modülü aşağıdaki ile

  
    
      
        ‖
        (
        a
        ,
        b
        )
        ‖
        =
        a
        b
        .
      
    
    {\displaystyle \lVert (a,b)\rVert =ab.}
  

Halkaların kategorisi aynı eşbiçimsel sınıfta uzanan olsa da Kartezyen düzlem içinde yerleşmiş kendi içinde farklı iki çizginin doğrudan toplamıdır. Bir düzlemsel haritalama olarak eşbiçimsel, 45 ° bir saat yönünün tersine  bir √2 ile dönme oluşur vehiperbolik sektörü ile bağlantı bölgesinin içinde özellikle genleşme  bazen karışıklığa neden olmuştur. gerçekten, hiperbolik açı 
  
    
      
        R
        ⊕
        R
      
    
    {\displaystyle R\oplus R}
  
 içindeki sektörlerin bölge'ye karşılık gelen   düzlemi  ile bu  "birim çember" aşağıda verilmiştir.

  
    
      
        {
        (
        a
        ,
        b
        )
        ∈
        R
        ⊕
        R
        :
        a
        b
        =
        1
        }
        .
      
    
    {\displaystyle \lbrace (a,b)\in R\oplus R:ab=1\rbrace .}
  
  "birim çember" anlaşılır

  
    
      
        {
        cosh
        ⁡
        a
        +
        j
         
        sinh
        ⁡
        a
        :
        a
        ∈
        R
        }
      
    
    {\displaystyle \lbrace \cosh a+j\ \sinh a:a\in R\rbrace }
  
 bölünmüş karmaşık düzlemde karşılık gelen bir hiperbolik sektörün dilimi içinde sadece yarı alanında vardır. Bölünmüş karmaşık düzlem geometrisi 
  
    
      
        R
        ⊕
        R
        .
      
    
    {\displaystyle R\oplus R.}
  

de ayırt olmadığında böyle karışıklık sürdürülüyor olabilir.

Minkowski iç çarpımı ile iki boyutlu gerçek vektör uzayı denen sıklıkla (1 + 1)-boyutlu  ifade edilen Minkowski uzayıdır, R1,1 Öklid düzlemi R2 geometrisi gibi çok karmaşık numaraları ile tarif edilebilir, Minkowski'nin düzlemi,R1,1 geometrisi bölünmüş kompleks numaraları ile tarif edilebilir. Noktaların kümesidir

  
    
      
        {
        z
        :
        ‖
        z
        ‖
        =
        
          a
          
            2
          
        
        }
      
    
    {\displaystyle \{z:\lVert z\rVert =a^{2}\}}
  

R içindeki a her sıfırdan farklı bir hiperbol bir sağ ve sol dalı (a, 0) ve (−a, 0) den geçerek oluşur. Durum a = 1  birim hiperbol denir. Eşlenik hiperbol il

Homolojik cebir, homolojiyi genel cebirsel ortamda inceleyen matematiğin bir dalıdır. Kökenleri, özellikle Henri Poincaré ve David Hilbert tarafından 19. yüzyılın sonlarında kombinatoryal topoloji (cebirsel topolojinin öncüsü) ve soyut cebir (modüller ve syzygies teorisi) araştırmalarına dayanan nispeten genç bir disiplindir.
Homolojik cebir, homolojik işlevlerin ve bunların gerektirdiği karmaşık cebirsel yapıların incelenmesidir. Gelişimi, kategori teorisinin ortaya çıkışıyla iç içe geçerek ilerlemiştir. Merkezi bir kavram da, hem homolojileri hem de kohomolojileri aracılığıyla incelenebilen zincir kompleksleridir.
Homolojik cebir, bu komplekslerde yer alan bilgileri ayıklamak ve bunu halkaların, modüllerin, topolojik uzayların ve diğer 'somut' matematiksel nesnelerin homolojik değişmezleri biçiminde sunmak amacıyla araçlar sağlar. Bunu yapmak için güçlü bir araç spektral dizilerle sağlanır.
Cebirsel topolojide büyük bir rol oynamıştır. Etkisi kademeli olarak genişlemiş ve günümüzde değişmeli cebir, cebirsel geometri, cebirsel sayı teorisi, temsil teorisi, matematiksel fizik, operatör cebirleri, karmaşık analiz ve kısmi diferansiyel denklemler teorisini içermektedir. <i id="mwKA">K</i> -teorisi, Alain Connes'in değişmeli olmayan geometrisinde olduğu gibi homolojik cebir yöntemlerinden yararlanan bağımsız bir disiplindir.

Henri Cartan, Samuel Eilenberg, Homolojik cebir . David A. Buchsbaum'un eki ile. 1956 orijinalinin yeniden baskısı. Matematikte Princeton Simgesel Yapıları. Princeton University Press, Princeton, NJ, 1999. xvi+390 pp.0-691-04991-2ISBN 0-691-04991-2
Saunders Mac Lane, Homoloji . 1975 baskısının yeniden basımı. Matematikte Klasikler. Springer-Verlag, Berlin, 1995. x+422 s.3-540-58662-8ISBN 3-540-58662-8
peter hilton ; Stammbach, U. Homolojik cebirde bir kurs . İkinci baskı. Matematik Lisansüstü Metinleri, 4. Springer-Verlag, New York, 1997. xii+364 s.0-387-94823-6ISBN 0-387-94823-6
Gelfand, Sergei I.; Yuri Manin, Homolojik cebir yöntemleri . Rusça 1988 baskısından çevrilmiştir. İkinci baskı. Matematikte Springer Monografları. Springer-Verlag, Berlin, 2003. xx+372 s.3-540-43583-2ISBN 3-540-43583-2
Gelfand, Sergei I.; Yuri Manin, Homolojik cebir . Yazarlar tarafından 1989 tarihli Rusça orijinalinden çevrilmiştir. Encyclopaedia of Mathematical Sciences (Cebir, V, Encyclopaedia Math. Sci., 38, Springer, Berlin, 1994). Springer-Verlag, Berlin, 1999. iv+222 s.3-540-65378-3ISBN 3-540-65378-3
978-0-521-55987-4

Homotopi, cebirsel topolojide iki sürekli yolun veya haritanın birbirine sürekli bir dönüşümle çevrilebilmesini ifade eden temel bir kavramdır. Sezgisel olarak, bir topolojik uzayda başlangıç ve bitiş noktaları sabit tutularak bir yolun diğerine “süreklilik bozulmadan” dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm, yolların homotopik denkliğini tanımlamaya olanak sağlar ve uzayın yapısal özelliklerinin incelenmesine temel oluşturur. 
Bir topolojik uzay X ve bu uzayda sabit bir nokta x₀ alındığında, x₀’da başlayıp yine x₀’da biten kapalı yolların homotopi sınıflarından oluşan küme π₁(X, x₀), uç uca ekleme işlemiyle grup yapısı kazanır; bu gruba temel grup adı verilir. Temel grup, uzayın topolojik yapısını ölçen önemli bir cebirsel bağıntıdır ve homeomorfik uzaylar arasında izomorfizma taşır. 
Homotopi yalnızca yollarla sınırlı kalmaz; iki sürekli fonksiyonun homotopik olması, bu fonksiyonların aynı topolojik bilgiyi taşıdığı anlamına gelir. Böylece homotopi kavramı, topolojik uzaylar ve haritalar arasındaki yapıların sınıflandırılmasında merkezi rol oynar.

JSTOR (ya da uzun adıyla Journal Storage), 1995'te kurulmuş olan ve akademik dergileri, kitapları, yayınları arşivlemek için kullanılan çevrimiçi bir sistemdir. Üye kurumlarına, en eskisinin ilk yayın tarihi 1665'e kadar geriye giden yüzlerce derginin dijitalleştirilmiş eski sayılarında tam metin aramaları yapma olanağı sunmaktadır. 159 ülkeden yedi binden fazla kurum, JSTOR'a üyedir.
JSTOR, başlangıçta Andrew W. Mellon Vakfı tarafından finanse edilmiştir; ancak artık New York ile Michigan'ın Ann Arbor şehrinde büroları olan kâr amacı gütmeyen bağımsız bir kurum haline gelmiştir. JSTOR, Ocak 2009'da ITHAKA ile birleşerek bu kuruluşun bir parçası haline gelmiştir.  ITHAKA, 2003 yılında "akademik topluluğun hızla gelişen bilgi ve ağ teknolojilerinden tam anlamıyla yararlanmasına yardımcı olma amacıyla" kurulan ve kâr amacı gütmeyen bir kurumdur."

JSTOR sitesi 2011 yılında Aaron Swartz tarafından veri sızıntısına maruz bırakılmış, sitenin arşivindeki yaklaşık 4 milyon dosya ele geçirilip halka açık bir şekilde ücretsiz olarak yayınlanmıştır. Bu eylemden sonra veri sızıntısını gerçekleştiren Swartz'a birden fazla dava açılmıştır. En sonunda Swartz, bu davalar yüzünden intihar etmiştir.

Resmî site

Jeodezi ya da yerölçüm, yerkürenin modellenmesiyle, yerkürede ve dış alanında dört boyutlu kesin koordinat sistemlerini tanımlayan, referans ağlarını oluşturan, mekansal bilgileri bu ağ ve sistemlerle ilişkilendiren ve zamana bağlı değişimini izleyen ve genel anlamda yerkürenin şeklini tespit ve yeryüzünü ölçme işlemlerini konu edinen bilim dalı.
Haritacılık ve topografyanın da ilkelerini içerir. Bölgelere göre değişen yerçekimi ve ayrıca dünyanın dönüşü, kutupların durumu, gel-git gibi zamana bağlı olarak farklılık gösteren olaylar, jeodezinin inceleme konularıdır.
Yerküre, kendi ekseni etrafında dönen tüm gök cisimleri gibi, dönüşünün yol açtığı merkezkaç kuvvetinin etkisi ile basıklaşarak ideal bir küreden çok az sapan görünüm kazanmıştır. "Geoit" olarak tanımlanan bu şeklin ortalama çapı 12.742 km. dir. Kutuplar arası uzaklık ile ekvator çapı arasında, yaklaşık binde üç oranında bir basıklığa işaret eden, 43 kilometrelik bir fark bulunur.
Uluslararası standart olarak benimsenen Jeodezik Referans Sistemi 1980, (Geodetic Reference System 1980, (GRS 80)) elipsoidi, Yer'in biçimine en uygun referans geometrik şekil olarak kabul edilir. Bu, yarı büyük ekseni 6.378.137 metre, basıklığı 1/298,25722 olan bir elipsoittir. Yeryüzü ya da onun bir parçası ideal olarak bu elipsoide göre ölçülür.
Ancak, gerek tarihsel alışkanlık, gerekse uygulamadaki kolaylık nedeniyle yeryüzünün topoğrafik yüksekliklerinin deniz seviyesine göre belirlenmesi, uygulamada jeoit adı verilen ve ideal bir elipsoitten farklı bir geometrik şekil tanımlamayı gerekli kılmıştır. Bunun nedeni, yerkürenin iç yapısının tümüyle homojen olmamasından kaynaklanan yerçekimi farklılıkları yüzünden deniz seviyesinin yerçekimi ivmesinin nispeten az olduğu alanlarda GRS80'e oranla daha yüksek, ivmenin daha çok olduğu alanlarda ise daha alçak olmasıdır.
Jeoit, yerkürenin kütleçekimi alanının, ortalama deniz seviyesine en yakın eşpotansiyel yüzeyi olarak tanımlanabilir, jeoit yüzeyi herhangi bir noktasında, çekül eğrisine diktir. Jeoidin GRS80'e göre sapması, en yüksek olduğu noktada +85 metre ile Büyük Okyanus'ta, en alçak olduğu noktada ise -106 metre ile Hint Okyanusu'nda gerçekleşir. Yüzey şekillerinin jeoide göre yaklaşık 20 kilometrelik bir aralık içinde yer aldığı görülür: en yüksek nokta 8.850 metre ile Everest tepesi, en alçak nokta ise -10.910 metre ile Mariana Çukuru'dur.
Türkiye'de jeodezi eğitimi, üniversitelerin geomatik mühendisliği, harita mühendisliği ve jeodezi ve fotogrametri mühendisliği bölümlerinde verilmektedir.

Uluslararası Jeodezi Öğrencileri Organizasyonu (IGSO, International Geodetic Student Organisation)
Genç Haritacılar Günleri
Dünya'nın şekli

Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü resmî internet sitesi
Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı Harita Genel Komutanlığı resmî internet sitesi24 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası

Jeofizik, yerfiziği olarak da bilinir, fiziğin temel ilkelerinden yararlanılarak, hidrosferi ve atmosferi de içerecek biçimde Dünya'nın araştırılmasını konu edinen yer bilimleri dalı. Jeofizik tarihi insanoğlunun bilimsel merakını giderme ile ilişkili "kuramsal" problemlerle ve yerin doğal kaynaklarından yarar sağlama ile yer kaynaklı afetlerle ilişkili "pratik" problemlerle ilişkili olarak gelişmiştir.
Jeofizik, Yerküre ve onun etrafındaki uzay çevresinin fiziksel özellikleri ve fiziksel süreçleri ile bunların analizi için nicel yöntemlerin kullanımı ile ilişkili doğa bilimidir. Jeofizik terimi ile bazen sadece katı Yerküre uygulamaları kastedilir: Yerküre'nin biçimi, onun gravite ve manyetik alanı, iç yapısı ve bileşimi, dinamiği ve levha tektoniğinde bunların yüzeydeki dışavurumu, magmaların üretimi, volkanizma ve kayaç oluşumu. Ancak modern jeofizik organizasyonları daha geniş bir tanımı kullanır ki bunlar; kar ve buzu içerecek biçimde su döngüsü, atmosferin ve okyanusların akışkan dinamiği, iyonosferde ve manyetosferde elektrik ve manyetizma, Güneş-Yer ilişkileri, Ay ve diğer gezegenlerle ilişkili benzer problemleri de kapsamaktadır.

Jeofizik anlamına gelen Almanca "Geophysik" sözcüğü, bilindiği kadarıyla, ilk olarak 1844'te J. Fröbel tarafından kullanılmıştır.
Jeofizik sözcüğü 1834 ile 1880 yılları arasında dönemin çeşitli yazılı eserlerinde görünür. Fröbel tarafından yazıldığı sanılan fakat Meyers Grosses Conversationslexikon adlı eserde anonim bir “Geophysik” maddesi vardır. 1863'te Adolph Muhry (1810-1888) sözcüğü meteoroloji ve klimatoloji ile ilişkili olarak kullanır. 1870'lerde, Georg von Neumayer (1826-1909) sözcüğü okyanusları içerecek şekilde ve Ferdinand von Richthofen (1833-1905) katı Yerküre'yi içerecek şekilde kullanır. İngilizcede, İtalyancada ve büyük olasılıkla diğer dillerde ilişkili terimler vardır. Herschel "terrestrial physics" sözcüğünü kullanır (Herschel, 1840). Angelo Secchi (1818-1878), Ernesto Sergent ve Francesco Denza (1834-1894) ve diğer İtalyanlar "fisica terrestre" terimini tercih ederler. Secchi (1879) ve Sergent (1868) öğrencileri için "physical terrestrial" konuları sunarlar. Denza (1882) özel olarak meteorolojiyi yer fiziğinin (terrestrial physics) bir bölümü olarak tartışır. Türkçede "Arzi Fiziki" sözcüğü jeofizik sözcüğünün karşılığı olarak ilk olarak "Arzi Fiziki Kandilli Rasathanesi" olarak 1920'lerde görünür.

Türkiye'deki üniversitelerde Uygulamalı Jeofizik, Yerfiziği ve Sismoloji Ana Bilim Dallarında eğitim yapılmaktadır. Son yıllarda özellikle zemin etütlerinde, petrol, doğal gaz ve jeotermal aramacılığında jeofiziğin kullanım alanları her geçen gün artmaktadır.

Sismoloji (Depremlerin büyüklük ve şiddetlerinin belirlenmesi ve elastik dalga kuramı)
Gravite ve jeodezi (Yer'in gravite alanı ve Yer'in biçimi ve boyutu)
Atmosfer bilimleri; ki izleyen alanları kapsar: Atmosfer Elektriği ve Yer Manyetik Alanı (İyonosfer, Van Allen Kuşağı, Tellürik Akımlar vb. içerecek biçimde) Meteoroloji ve Klimatoloji, Her ikisi de iklim çalışmalarını kapsar. Aeronomi, atmosferin fiziksel ve kimyasal yapısı.
Jeotermik ve jeotermal (Yer ısısı, ısı akısı, Volkanoloji ve sıcak noktalar)
Hidroloji (yer altı ve yüzey suyu, bazen glasiyolojiyi de kapsar)
Fiziksel oşinografi
Tektonofizik (Yerküre'deki jeolojik süreçler)
Jeodinamik (Yer içinin Dinamik İncelenmesi)
Arama ve mühendislik jeofiziği
Jeofizik Mühendisliği
Glasiyoloji/Buzul bilimi
Petrofizik / Kaya fiziği
Uygulamalı jeofizik
Mineral fiziği
Arkeojeofizik (Arkeoloji jeofiziği)

Levha tektoniği ve deprem araştırmaları
Sismik yöntemlerle karada ve denizde jeolojik yapıların araştırılması
Jeolojik zamanlardaki yer manyetik alanının belirlenmesi
Yer altı kaynaklarının araştırılması
Çevre jeofiziği
Arkeolojik araştırmalar
Atmosfer ve uzay araştırmaları
Termal alan araştırmaları
Geoteknik / Zemin araştırmaları

Gravite
Yer altı yapılarının çekim özelliğini inceler. Yer çekimi ivmesinin dünyanın her noktasında farklı olmasından yararlanarak yer içini modeller.

Manyetik
Yer altı yapılarının manyetik özelliklerini inceler. Özellikle metalik cevherlerin bulunmasında, arkeojeofizik ve tektonik araştırmalarda sıklıkla kullanılmaktadır.

Sismoloji
Depremlerin özelliklerini ve yerin derinliklerini inceler.

Sismik
Yer altı yapılarının sismik hız değişimlerini inceler.

Yer Radarı (Ground Penetrating Radar-GPR)
Özellikle yer yüzeyine yakın derinliklerde bulunan, ortamın geneline göre farklı fiziksel özellikler gösteren alanların belirlenmesinde kullanılır. Temelde kullanılan cihaz, bir verici (Transmitter) ve bir alıcı (Receiver) antenle kayıtçıdan oluşur. Yer içine gönderilen yüksek frekanslı dalgaların yansıma ve kırılmalara uğrayarak yer içinden geri dönüşleri kaydedilir. Son olarak elde edilen veriler sismik veri işleme tekniklerine benzer bir teknikle işlenerek yer altının yapısı ortaya çıkarılır. Türkiye'de kullanımı son yıllarda oldukça yaygınlaşan bu yöntemin en önemli avantajı son derece ayrıntılı bilgilere ulaşılabilmesidir. Ancak bir dezavantaj olarak, sadece sığ aramalarda kullanılabilir; çünkü yüksek frekanslar, yer içindeki iletken ortamlarda kolayca atenüasyona uğrayarak derinlere ulaşamazlar.

Elektrik
Yer altı yapılarının elektrik iletkenlik özelliklerini inceler,

Elektromanyetik
Yer altı yapılarının elektrik iletkenlik ve elektomanyetik özelliklerini inceler,

Jeomanyetizma
Uzaydaki ve yeryüzündeki manyetik alanın özelliklerini inceler,

Paleomanyetizma
Geçmiş dönemlerdeki yer manyetik alanının değişimlerini inceler,

Radyometrik ve jeotermik
Yer altının radyoaktif ve ısı özelliklerini inceler,

Kuyu logları
Sondaj kuyularında yapılan gravite, manyetik, radyometri, elektrik, akustik vb. jeofizik yöntemlerdir.

Yüzey Nükleer Manyetik Rezonans (SNMR)
Atom çekirdeğinin (temel olarak çekirdekte bulunan protonun) manyetik özelliklerinden yararlanarak, yer altının su içeriğini ve hidrolik geçirgenliğini derinliğin fonksiyonu olarak verebilen yeni bir yöntemdir.

Jeokimya ya da yerkimyası Dünya'nın ve diğer gezegenlerin kimyasal bileşimlerini, kaya ve toprakları etki altında tutan kimyasal süreçleri ve tepkileri, Dünya'nın kimyasal bileşenlerine ilişkin maddi ve enerjetik döngüleri ve bunların atmosfer ve hidrosfer ile etkileşimlerini yer ve zaman bakımından konu alan bir yer bilimleri dalıdır. Bir başka deyişle jeokimya, gerek Dünya'daki gerekse diğer gezegenlerdeki yeryuvarı ve çevresini oluşturan beş ayrı kütledeki (litosfer, pedosfer, hidrosfer, biyosfer, atmosfer) tüm kimyasal olayları inceler.
Jeokimya, temel jeokimya ve uygulamalı jeokimya olmak üzere iki ana dala ayrılmaktadır. Temel jeokimya, yeryuvarı ve çevresindeki kimyasal olayları, elementlerin dağılımlarını ve değişik ortam koşullarında bu dağılım özelliklerini denetler. Böylece yerin jeolojik geçmişi ile ilgili olaylara ve ortam koşullarına bir açıklık getirmeye çalışır. Uygulamalı jeokimya, temel jeokimyanın tüm yasa ve bilgilerini kuramsal açıdan fazla irdelemeden maden aramaları ve çevre sorunlarının çözümüne uygulanır.

Organik jeokimya

https://web.archive.org/web/20110710032613/http://yunus.hacettepe.edu.tr/~jlozca07/dersler/jeokimya/

Jeoloji ya da yer bilimi, geniş anlamda Yerküreyi, dar anlamda yerkabuğunu oluşum, bileşim, yapı, hareket, değişiklikler ve değişiklikleri yaratan nedenler ve tarihsel evrim açısından inceleyen, yeraltı zenginliklerinin bulunması, doğal afetlerle savaşımda katkı sunulması gibi amaçları olan bir bilimdir. Jeolojinin temel konusu Dünya olmakla birlikte yer benzeri gezegenler (Mars, Venüs, Merkür) ve doğal uyduların incelenmesini de içerir. Yer bilimleri bünyesinde ele alınır.
Jeoloji, dar anlamı ile ya da çoğunlukla algılandığı biçimiyle, bütün yeryuvarlağının değil, özellikle ortalama kalınlığı 35 km olan katı yerkabuğunun bilimidir. Bu şekliyle jeoloji, yeryüzünü ve yeryüzü ile insan toplulukları ilişkisini inceleyen coğrafyadan ve yerküresini tüm olarak fiziksel yöntemlerle inceleyen jeofizikten, jeokimyasından ve jeodeziden ayrılmaktadır.
Astrojeoloji ise güneş sistemindeki diğer cisimlere jeolojik prensiplerin uygulanmasını içerir. Bununla birlikte, selenoloji (Ay bilimi - Ay'ın incelenmesi) gibi, özelleşmiş terimler de kullanılmaktadır.
Jeologlar Dünya'nın yaşının yaklaşık olarak 4,6 milyar (4,6x109) yıl olarak tanımlanmasına yardımcı olmuşlar, Dünya'nın litosferinin hareketli tektonik plakalara ayrıldığını tespit etmişlerdir. Teorik boyutun yanı sıra, jeoloji çok geniş bir pratik alana sahiptir; değerli taşlar ve birçok mineral ile de ilgilenirler.
Jeoloji sözcük olarak ilk kez Jean-André Deluc tarafından 1778 yılında kullanılmış ve Horace-Bénédict de Saussure tarafından 1779 yılında sabit bir terim olarak ortaya atılmıştır. Bu bilim dalı Encyclopædia Britannica'nın 1797'de tamamlanan üçüncü baskısında yer almasa da 1809'da tamamlanan dördüncü baskıda uzun bir açıklama ile yer almıştır. Sözcüğün daha eski bir anlam taşıyan ilk kullanımı ise Richard de Bury tarafındandır ve dünyevi ile teolojik hukukun ayrıştırılması anlamını taşır.
Türkçede kullanılan sözcük, Türkçeye Fransızca géologie sözcüğünden gelmiştir. Fransızca sözcük ise Latince geologiadan türemiştir.

Çin'de bilgin Shen Kuo (1031-1095) okyanustan yüzlerce mil uzaktaki bir dağdaki jeolojik tabakada (stratum) gözlemlediği hayvan kabukları fosillerinden yola çıkarak karaların oluşumuna dair bir hipotez formüle etmiştir. Çıkardığı sonuç karaların dağların erozyonu ve silt tortularıyla oluştuğu idi.
Aristo'nun öğrencisi Theophrastus'un (372 - 287 BC) Peri lithon ("Taşlar üstüne") isimli eseri binlerce yıl boyunca alanında otorite olmuştur. Bu eserdeki fosil yorumlamaları Bilim Devrimi'nin sonrasına kadar etkin kalmıştır. Eser Latince ve diğer Avrupa dillerine, örneğin Fransızcaya çevrilmiştir.
Bir hekim olan Georg Bauer (1494-1555) genelde sır olarak saklanan ve nesilden nesile usta çırak ilişkisi ise öğretilen metal işleme teknikleri konusunda yazılmış ilk kitap olan De Re Metallica'yı yazmıştır. Kitap boğa kanı ya da açık dolunay geceleri gibi sürece etkisi olduğu düşünülen mistik öğeleri de içeren anlatım tarzına sahiptir. Ayrıca rüzgâr enerjisi, hidrodinamik güç, (maden) filizlerin taşınması, yönetimsel hususlar ve benzeri konular da eserde yer almaktaydı. Kitap 1556 yılında yayımlanmıştır.
Nicolas Steno (1638-1686) süperpozisyon ilkesi gibi stratigrafinin (tabakabilimin) tanımlayıcı ilkeleriyle tanınmıştır.
1700'lere gelindiğinde Jean-Étienne Guettard ve Nicolas Desmarest orta Fransa'yı gezmiş ve gözlemlerini jeolojik haritalara kaydetmişlerdir. Guettard Fransa'nın bu bölgesinin volkanik kökenine dair ilk gözlemleri kaydetmiştir.
Genellikle James Hutton ilk modern jeolog olarak görülmektedir. 1785'te Theory of the Earth ("Yer Teorisi") isimli bir çalışmayı Royal Society of Edinburgh'a sunmuştur. Çalışmasında, Dünya'nın tahmin edilenden daha yaşlı olduğuna ilişkin teorisini açıklamıştır. Hutton fikirlerini iki cilt halinde 1795'te yayımlamıştır (1. Cilt 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2. Cilt 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).

Hutton'un takipçilerine Plütonistler denmekteydi; zira bunlar kayaların volkanizm ile oluştuğu kanısındaydılar. Buna karşıt olan ve kayaların zamanla seviyesi düşmüş olan büyük bir okyanus sonucu çıktığını düşünenlere Neptünistler denmekteydi.
1811'de Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart Dünya'nın antikitesine dair kendi açıklamalarını yayımladılar. İlham kaynakları Cuveri'in Paris'te fil kemiği fosilleri keşfiydi. Bağımsız bir şekilde bu çalışmalardan önce jeolog William Smith'in İngiltere ve İskoçya'da stratigrafik çalışmaları olmuştu.
1827'ye gelindiğinde Charles Lyell'in Principles of Geology yani "Jeolojinin İlkeleri" isimli eseriyle Hutton'un tek biçimciliğini (tekdüzelikçilik - uniformitarianism) yinelemektedir ki aynı düşünce Charles Darwin'in düşüncesini de büyük oranda etkilemiştir.
Sir Charles Lyell ünlü eseri Principles of Geology ilk kez 1830'da yayımlanmıştır ve 1875'teki ölümüne kadar Lyell yeni, gözden geçirilmiş sürümlerini (revizyonlarını) yayımlamaya devam etmiştir. Tek biçimcilik doktrinini başarılı bir şekilde desteklemiştir. Bu teoriye göre Dünya tarihi boyunca yavaş jeolojik süreçler devam etmiştir ve bugün de devam etmektedir. Bunun karşıtı şekilde katastrofizm Dünya'nın özelliklerinin tek bir felaket veya felaketler dizisi sonucu oluştuğunu ve bundan sonra herhangi bir değişikliğe uğramadan kaldığını öne sürer. Hutton tek biçimciliğe inanmış olmasına rağmen, onun zamanında teori yaygınlık kazanmamıştır.
19. yüzyıl boyunca jeoloji Dünya'nın yaşı sorusu etrafında odaklanmıştır. Tahminler birkaç 100.000 yıldan milyarlarca yıla kadar büyük bir yelpazedeydi. 20. yüzyıl jeolojisindeki en belirgin gelişim 1960'larda plaka tektoniği kuramının geliştirilmesidir. Bu kuram yer bilimleri açısından çok önemlidir.
Kıta kayması (veya Kıtasal sürüklenme - continental drift) kuramı 1912'de Alfred Wegener tarafından ortaya atılmış olsa da, 1960'larda plaka tektoniğinin geliştirilmesine kadar yaygın bir şekilde kabul görmemiştir. Aslında aynı fikri Wegener'den önce dile getirenler de olmuştur; fakat yeterli kanıtları sunmaya çalışarak, bütün bir şekilde kabul edilebilir bir hipotezi ilk ortaya atan Wegener olmuştu.
Jeoloji tarihi boyunca, birbiriyle ilişkili olan ana tartışma konuları, meseleler, Neptünistler ile Plütonistler arasındaki tartışma, tek biçimcilik-katastrofizm meselesi, Dünya'nın yaşı ve kıtasal sürüklenme olarak özetlenebilir. Her ne kadar bu meseleler büyük ün kazanmaları sebebiyle ilk akla gelenler olsa da, jeoloji alanında kuruluşundan şu ana kadar ve bugün hâlâ, birçok farklı mesele ve anlaşmazlık, diğer bilim dallarında olduğu gibi, mevcuttur.

Jeolojik zaman cetveli, Dünya'nın tarihini kapsamaktadır. Başlangıcı en erken gayriresmî olarak Güneş sistemindeki ilk maddelerinin (4,567 myö) ve Dünya'nın oluşum tarihi (4,54 myö) olarak kabul edilen Hadean üst zamanı olarak kabul edilir. Son kısmı ise günümüzdür (Holosen devri).

Aşağıdaki beş zaman çizelgesi, jeolojik dönemleri ölçeklerine göre göstermektedir. İlk çizelge, Dünya'nın oluşumundan günümüze kadar olan tüm dönemleri göstermektedir fakat bu durum günümüze en yakın dönemi göstermek için az yer kalmasına sebep olmaktadır. İkinci çizelge, ilk çizelgedeki en son dönemi genişletilmiş bir şekilde göstermektedir. Benzer şekilde, ikinci çizelgedeki en son dönem, üçüncü çizelgede genişletilmiş; üçüncüdeki son dönem dördüncü çizelgede ve dördüncüdeki son dönem de en altta bulunan beşinci çizelgede genişletilmiştir.

Her ne kadar the Royal Society of London ve Académie des Sciences gibi köklü bilimsel topluluklarda jeoloji tartışmaları yaşansa ve incelenen bilimler içine jeoloji de dahil edilmiş olsa da 1807'de kurulan Geological Society of London (Londra Jeoloji Topluluğu ilk jeoloji topluluğudur. Bu ilk derneğin kurucularının bir kısmı British Mineralogical Society yani "İngiliz Mineraloji Topluluğu"nun kurucu üyelerindendi. Aynı dönemde gerek Büyük Britanya gerekse diğer bölgelerde jeoloji toplulukları oluşmaya başlamıştır: 1814'te kurulan the Royal Geological Society of Cornwall, 1830 tarihli Fransız Société Géologique de France, 1848 tarihli Alman Deutsche Geologische Gesellschaft ve 1817'de Sankt-Peterburg'da, Rusya'da kurulan ve büyük oranda jeoloji ile de ilgilenen Mineraloji Topluluğu verilebilecek örnekler arasındadır. 1888'de ise the Geological Society of America ("Amerika Jeoloji Topluluğu") kurulmuştur. İlerleyen yıllarda jeolojinin alt dalı sayılan dallara ve ilgili alanlara dair birçok topluluk da kurulmuştur.
Bugün bazı ülkelerde jeoloji toplulukları profesyonel standartlara ve ilgili çoğunluğu idari konulara yardımcı olmak gibi bir görev de üstlenmiştir. Bunun bir örneği Birleşik Krallık'tır. Millî açıdan jeoloji topluluklarının öneminin ve sayısının artmasının yanı sıra, ülkesel sınırların ötesinde uluslararası örgütlenmeler de kurulmaktadır. Bunlara örnek olarak bugün 70.000'den fazla jeoloğu temsil eden Avrupa Jeologlar Federasyonu verilebilir.

^ - [5] 21 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ayrıca aynı bilgi "Concise Oxford English Dictionary", geology maddesi, etimoloji bilgisinde de yer almaktadır.
^ - Winchester, Simon (2001). The Map that Changed the World. HarperCollins Publishers, 25. ISBN 0-06-093180-9
^ - Anthony Hallam "geological controversies" The Oxford Companion to the Earth. Ed. Paul Hancock and Brian J. Skinner. Oxford University Press, 2000. Oxford Reference Online. Oxford University Press. 5 Ocak 2007 tarihinde ulaşılmıştır: <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t112.e342>
^ - B. Wilcock "geological societies" The Oxford Companion to the Earth. Ed. Paul Hancock and Brian J. Skinner. Oxford University Press, 2000. Oxford Reference Online. Oxford University Press. McGill University. 5 January 2007 <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t112.e349>

http://www.ktu.edu.tr/jeoloji27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20170917020150/http://jeoloji.eu/
http://www.facebook.com/pages/MUJDE-Muhendis-Jeologlar-Dernegi/1395504727392

Jeomorfoloji veya yüzey bilimi, anabilim dalı yer bilimi olan ve yerin yüzey şekillerinin tanımlanmasını ve oluşum süreçlerinin açıklanmasını konu edinen bilim dalıdır. Jeomorfoloji, karalar üzerinde ve denizaltında yer kabuğunun yüzeyinde görülen şekilleri inceleyen, oluşum ve evrimlerini açıklayan, bunları kendi yöntembilimi içerisinde sınıflandıran, coğrafî dağılım ve gruplandırmalarını, nedenleriyle birlikte araştıran bir bilim dalıdır. Bu tanım doğrultusunda jeomorfoloji, bir anabilim dalı olan yerbilimlerinin bir dalını oluşturur.

Jeomorfoloji konusu bakımından bazı ülkelerde (ABD, Kanada) yer bilimleri içerisinde, yer kabuğunun yapısı ve dinamiğiyle ilgili jeolojinin, bazılarında ise (Türkiye, Fransa) insan-doğal çevre koşulları arasındaki ilişkiyi inceleyen fiziki coğrafyanın alt dalıdır. Fiziki coğrafya yaklaşımında jeomorfolojinin konusu olan yerşekilleri, iklim, sular ve doğal canlılarla birlikte değerlendirilir. Jeolojik açıdan ise Yerkürenin cansız elemanları olan yer yapısı, yer şekli, iklim ve sular (fizyografya) jeomorfolojinin konusunu oluşturur. Jeoloji, jeofizik, haritacılık, toprak bilimi, paleontoloji ve taş bilimi jeomorfolojinin yararlandığı başlıca bilim dallarıdır. Jeomorfoloji incelediği konulara göre alt dallara ayrılır. "Akışkan jeomorfoloji" akarsuların oluşturduğu yeryüzü şekillerini, "karst jeomorfolojisi" kireçtaşları üzerinde oluşan şekilleri, "kıyı jeomorfolojisi" deniz ve göl kıyılarındaki şekilleri, "buzul jeomorfolojisi" buzullar tarafından oluşturulan yeryüzü şekillerini inceler.
Yukarıdaki tanımdan da anlaşılabileceği gibi jeomorfoloji, yer kabuğunda güncel olarak süregiden yer şekillenmesi süreçleri ile uğraşır ve nihai olarak jenetik yaklaşımla bu şekillenmenin tarihçesini ortaya koymaya çalışır. Yer kabuğu ve yer yapısında güncel olarak meydana gelen olay ve değişimler aynı zamanda jeolojinin de konusudur ve jeoloji bilimi bunlardan topladığı bulgularla Yerküre'nin zaman içerisinde geçirdiği evrimi aydınlatmayı hedefler. Bu kapsamda jeomorfoloji bugünün jeolojisi, jeoloji ise geçmişin jeomorfolojisi olarak değerlendirilebilir. Jeomorfoloji bilimi fiziksel coğrafya ve jeoloji araştırma yöntemlerinin her ikisini birden kullanır. Jeomorfolojik araştırma ve anlatımlar genelde sistematik ve analitik olmak üzere iki türde yapılır. Uygulamalı jeomorfoloji araştırmalarında ise jeolojideki mühendislik alt disiplini araştırmalarına benzer yöntemler uygulanır. Sistematik yaklaşımda (İngilizce: systematic approach) yer şekilleri görünüm ve büyüklüklerine göre ana yerşekili gruplarından başlanarak en küçük şekillere kadar taksonomik bir sınıflandırmaya tabi tutulur ve tanımlanır. Analitik yaklaşımda (İngilizce: analytic approach) ise yerşekilleri oluşum süreçlerine göre ayırt edilir.
Yukarıda anlatılanlar genel olarak klasik jeomorfoloji konuları içerisinde sayılan olgulardır. Günümüzde jeomorfoloji oldukça fazla gelişme göstermiş ve nitel yorum bilim aşamalarından sonra nicel ve bilimsel bir kimliğe kavuşmuştur.

Jeomorfoloji, her ülkede farklı bir görev üstlenmektedir. Doğu Bloku'ndaki ülkelerde, genelde plütonist veya yapısalcı bir bakış açısıyla yaklaşıldığından, her zaman ekonomik getirisi olan sahalarda kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalara en iyi örnek, petrol ve doğalgaz kaynaklarının tespitidir. Batı'da ise neptünist, yani iklimin hakim olduğu bir yaklaşım vardır ve burada genel olarak paleocoğrafik evrimi anlamaya, geçmiş ortamı analiz etmede kullanılmaktadır. Türkiye'deki jeomorfoloji betimlemeden öteye gitmemektedir. Yapılan en iyi çalışmalar, çok iyi jeolojik araştırması yapılan yerlerde, paleocoğrafik evrimin oluşturulmasıdır.

Jeomorfoloji, uygulamalı olarak çalışıldığında

Arkeolojik sahaların paleocoğrafik evrimini yapmak,
Erozyon tespiti (tarım alanı, mera, orman)
Heyelan risk alanları tespiti (Türkiye'de yapılmış tüm heyelan çalışmaları, meydana gelen heyelanları analiz eder, oysa aslolan; heyelan gerçekleşmeden bu sahaların tespitini yapmak ve gereklli yerleri uyarmaktır)
Taşkın ovalarında, taşkın esnasında su altında kalabilecek yerlerin tespitini yapmak,
Yol yapımı (demir ve karayolu ve marina)
Bunun yanında teorik olarak da çalışılabilir.

Jeomorfoloji Derneği2 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
yerbilimleri.com19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jeomorfoloji

Türkiye Jeomorfoloji Derneği

Başlangıçta sonsuz küçük hesap veya "sonsuz küçüklerin hesabı" olarak adlandırılan kalkülüs, geometrinin şekillerle çalışması ve cebrin aritmetik işlemlerin genellemelerinin incelenmesi gibi, kalkülüs sürekli değişimin matematiksel çalışmasıdır.
Kalkülüsün diferansiyel kalkülüs ve integral olmak üzere iki ana dalı vardır. Diferansiyel kalkülüs anlık değişim oranları ve eğrilerin eğimleriyle ilgiliyken, integral miktarların ve eğrilerin altındaki veya arasındaki alanların toplamıyla ilgilidir. Bu iki dal birbiriyle kalkülüsün temel teoremi ile ilişkilidir ve sonsuz dizilerin yakınsaması ve iyi tanımlanmış limite kadar sonsuz serilerin temel kavramlarını kullanır.
Matematik eğitiminde "hesap", temel olarak fonksiyonlar ve limitlerin incelenmesine ayrılmış temel matematiksel analiz derslerini ifade eder.
Kalkülüs, aslında "küçük çakıl taşı" anlamına gelen Latince bir kelimedir. Bu tür çakıl taşları, antik Roma'da kullanılan ulaşım araçlarının kat ettiği mesafeyi saymak (veya ölçmek) için kullanılırdı, kelimenin anlamı gelişti ve bugün genellikle bir hesaplama yöntemi anlamındadır. Bu nedenle, önermeler hesabı, Ricci kalkülüsü, değişimlerin kalkülüsü, lambda kalkülüsü ve proses kalkülüsü gibi belirli hesaplama yöntemlerini ve ilgili teorileri adlandırmada kullanılır.
Özellikle mühendislik alanında, tüm modellemelerin temelini ve fiziksel olaylarını matematiksel yani somut bir ortama çevirmek için kullanılır. İçerisinde fonksiyon, limit, türev, integral ve diziler gibi konuları içerir. Kalkülüsün temeli cebir, trigonometri ve analitik geometri konularının üzerine inşa edilmiştir.

Kalkülüsün geçmişi genelde Antik Çağ, Orta Çağ ve modern çağ olmak üzere farklı evrelere ayrılır. Newton ve Leibniz modern anlamda türev denklemini birbirlerinden bağımsızca yazmışlardır ve kalkülüs tarihinin en önemli isimlerindendirler.

Kalkülüs genellikle çok küçük miktarlarla çalışılarak geliştirilir. Tarihsel olarak, bunu yapmanın ilk yöntemi sonsuz küçükler idi. Bunlar, gerçek sayılar gibi ele alınabilen, ancak bir anlamda "sonsuz derecede küçük" olan nesnelerdir. Örneğin, sonsuz küçük bir sayı 0'dan büyük olabilir, ancak 1, 1/2, 1/3, ... dizisindeki herhangi bir sayıdan ve dolayısıyla herhangi bir pozitif gerçek sayıdan daha küçük olabilir. Bu bakış açısıyla kalkülüs, sonsuz küçükleri işlemek için bir teknikler topluluğudur. 
  
    
      
        d
        x
      
    
    {\displaystyle dx}
  
 ve 
  
    
      
        d
        y
      
    
    {\displaystyle dy}
  
 sembolleri sonsuz küçük olarak alındı ve 
  
    
      
        d
        y
        
          /
        
        d
        x
      
    
    {\displaystyle dy/dx}
  
 türevi basitçe onların oranıydı.
Sonsuz küçüklük yaklaşımı 19. yüzyılda gözden düştü çünkü sonsuz küçük kavramını kesinleştirmek zordu. Bununla birlikte, kavram 20. yüzyılda sonsuz küçüklerin işlenmesi için sağlam temeller sağlayan standart olmayan analiz ve smooth sonsuz küçük analizin tanıtılmasıyla yeniden canlandırıldı.
19. yüzyılın sonlarında, akademide sonsuz küçüklerin yerini epsilon, delta limitler yaklaşımı aldı. Limitler, belirli bir girdideki bir fonksiyonun değerini, yakındaki girdilerdeki değerleri cinsinden tanımlar. Gerçek sayı sistemi bağlamında küçük ölçekli davranışları yakalarlar. Bu işlemde kalkülüs, belirli limitleri hesaplamak için bir teknikler topluluğudur. Sonsuz küçükler çok küçük sayılarla değiştirilir ve fonksiyonun sonsuz küçük davranışı, giderek daha küçük sayılar için sınırlayıcı davranış alınarak bulunur. Limitlerin, kalkülüs için daha sağlam bir temel sağladığı düşünülüyordu ve bu nedenle yirminci yüzyılda standart yaklaşım hâline geldiler.

Diferansiyel hesap, bir fonksiyonun türev tanımının, özelliklerinin ve uygulamalarının incelenmesidir. Türevi bulma işlemine "farklılaşma" (İngilizce: differentiation) denir. Bir fonksiyon ve tanım kümesinde bir nokta verildiğinde, o noktadaki türev, fonksiyonun o noktaya yakın küçük-ölçekli davranışını kodlamanın bir yoludur. Bir fonksiyonun tanım kümesindeki her noktada türevini bularak, "türev fonksiyonu" veya sadece asıl fonksiyonun "türevi" denilen yeni bir fonksiyon üretmek mümkündür. Biçimsel olarak türev, girdi olarak bir fonksiyonu alan ve çıktı olarak ikinci bir fonksiyon üreten bir doğrusal operatördür. Bu, fonksiyonların genellikle bir sayı girdiği ve başka bir sayı çıkardığı temel cebirde çalışılan süreçlerin çoğundan daha soyuttur. Örneğin, eğer ikiye katlama işlevine üç girdi verilirse, o zaman altı çıktı verir ve kare alma işlevine girdi üç verilirse, o zaman dokuz çıktı verir. Ancak türev, kare alma fonksiyonunu girdi olarak alabilir. Bunun anlamı, türevin kare alma fonksiyonunun tüm bilgilerini almasıdır - örneğin ikinin dörde, üçün dokuza, dördün on altıya gönderilmesi vb. gibi - ve bu bilgiyi başka bir fonksiyon üretmek için kullanır. Kare alma fonksiyonunun türetilmesiyle üretilen fonksiyon, ikiye katlama fonksiyonu olur.
Daha açık bir ifadeyle, "çiftleme fonksiyonu" g(x) = 2x ve "kare alma fonksiyonu" f(x) = x2 gösterilebilir.
"Türev" artık "x2" ifadesiyle tanımlanan f(x) fonksiyonunu girdi olarak alır, yani tüm bilgi budur ve bu bilgiyi başka bir g(x) = 2x fonksiyonu çıktı olarak vermek için kullanır.
Bir türev için en yaygın sembol, asal olarak adlandırılan kesme işareti benzeri bir işarettir. Böylece, f adlı bir fonksiyonun türevi f′ ile gösterilir ve "f üssü" olarak okunur.
Örneğin, eğer f(x) = x2 kare alma işleviyse, f′(x) = 2x türevidir (yukarıdan ikiye katlama fonksiyonu g). Bu gösterim Lagrange gösterimi olarak bilinir. Fonksiyonun girişi zamanı temsil ediyorsa, türev zamana göre değişimi temsil eder. Örneğin, eğer f girdi olarak zamanı alan ve çıktı olarak bir topun o andaki konumunu veren bir fonksiyon ise, o zaman f nin türevi konumun zamanla nasıl değiştiği, yani topun hız değeridir.
Bir fonksiyon doğrusal ise (yani, fonksiyonun grafiği düz bir doğruysa), o zaman fonksiyon y = mx + b şeklinde yazılabilir. Burada x bağımsız değişken, y bağımlı değişken, b y-kesişim noktasıdır ve:

  
    
      
        m
        =
        
          
            artış
            süre
          
        
        =
        
          
            
              
                değişim 
              
              y
            
            
              
                değişim 
              
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              y
            
            
              Δ
              x
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle m={\frac {\text{artış}}{\text{süre}}}={\frac {{\text{değişim }}y}{{\text{değişim }}x}}={\frac {\Delta y}{\Delta x}}.}
  

Bu, düz çizginin eğimi için kesin bir değer verir. Ancak fonksiyonun grafiği düz çizgi değilse, o zaman y'deki değişimin x'teki değişime bölümü değişir. Türevler, girdideki değişime göre çıktıdaki değişim kavramına tam bir anlam verir. Somut olmak gerekirse, f bir fonksiyon olsun ve f alanında bir a noktasını sabitleyelim. (a, f(a)) fonksiyonun grafiğindeki bir noktadır. h sıfıra yakın bir sayıysa, a + ha'ya yakın bir sayıdır. Bu nedenle (a + h, f(a + h)) (a, f(a)) yakındır.
Bu iki nokta arasındaki eğim

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              f
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              a
              )
            
            
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              a
            
          
        
        =
        
          
            
              f
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              a
              )
            
            h
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle m={\frac {f(a+h)-f(a)}{(a+h)-a}}={\frac {f(a+h)-f(a)}{h}}.}
  

Bu ifadeye fark bölümü (İngilizce: difference quotient) denir. Bir eğri üzerinde iki noktadan geçen bir çizgiye kesen doğru denir, bu nedenle m, (a, f(a)) ile, (a + h, f(a + h))' arasındaki kesen doğrunun eğimidir. 
Kesen çizgi, fonksiyonun a noktasındaki davranışının yalnızca bir tahminidir çünkü a ile a + h arasında ne olduğunu hesaba katmaz. h değerini sıfıra ayarlayarak a'daki davranışı keşfetmek mümkün değildir çünkü bu tanımsız olan sıfıra bölme gerektirir. Türev, limit h sıfıra eğilimli olduğu için tanımlanır, yani h tüm küçük değerleri için f davranışını dikkate alır ve h sıfıra eşit olduğunda durum için tutarlı bir değer çıkarır:

  
    
      
        
          lim
          
            h
            →
            0
          
        
        
          
            
              f
              (
              a
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              a
              )
            
            
              h
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lim _{h\to 0}{f(a+h)-f(a) \over {h}}.}
  

Geometrik olarak türev, f grafiğine teğet doğrusunun a'daki eğimidir. Teğet çizgi, türevin fark bölümlerinin bir limiti olduğu gibi, kesen çizgilerin bir limitidir. Bu nedenle türev bazen f fonksiyonunun eğimi olarak adlandırılır.
İşte özel bir örnek, giriş 3'teki kare alma fonksiyonunun türevi. f(x) = x2 kare alma fonksiyonu olsun.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  f
                  ′
                
                (
                3
                )
              
              
                
                =
                
                  lim
                  
                    h
                    →
                    0
                  
                
                
                  
                    
                      (
                      3
                      +


Kalkülüsün temel teoremi, türev ve integral işlemlerinin ilişkisini açıklayan teoremdir. Teoreme göre, bir fonksiyonun integralinin türevi o fonksiyonun kendisidir.

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        
          (
          
            
              ∫
              
                c
              
              
                x
              
            
            f
            (
            t
            )
            d
            t
          
          )
        
        =
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dx}}\left(\int _{c}^{x}f(t)dt\right)=f(x)}
  

Burada c herhangi sabit bir sayıdır.
İntegralleri limit yöntemiyle çözmek daha zor olduğundan onun yerine bu teorem aracılığıyla "neyin türevi bu fonksiyonu verir" işlemi yapılarak temel integraller bulunabilir.

Kaos teorisi, kaos kuramı veya kargaşa kuramı; yapısal olarak bir fizik teorisi ya da matematiksel bir tümevarım değil, fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini açıklamaya yarayan bir yöntemdir.

Bir sigara dumanının havada yaptığı şekiller tamamen düzensiz ve bağımsız rastlantıların ürünü olarak görülebilir. Ancak bir teorik fizikçi dumanın bu dinamiğinin aslında ortamdaki birçok parametre ve etken ile belirlendiği görüşündedir. Bu girdiler o kadar çoktur ve o kadar değişkendir ki incelemek ve net bir kanıya varmak imkânsızdır. Parametrelerin bu denli değişken olması, aslında o parametrelerin aynı zamanda bir çıktı olmasından kaynaklanır. Dumanın hareketine neden olan hafif bir hava akımı aslında odanın başka yerindeki bir sıcaklık değişikliği ve basınç farkının neden olduğu bir harekettir. Ayrıca dumanın dinamiğini etkileyen girdiler birbirlerine bağlı olabilirler ki bu durumu tam anlamıyla içinden çıkılmaz hâle sokar. Sigara dumanı örneğine geri dönersek, hava akımının yalnızca sıcaklık değişiminden kaynaklandığını farz edelim (ki pratikte bu milyonlarca etkenden biridir). Sıcaklık değişimi ortamda basınç farkı yarattığından hava akımını etkiler. Ancak oluşan hava akımı sıcaklıkta tekrar değişimlere neden olacağından farklı girdilerle tekrar bir fonksiyon oluşturur ve bu değişim sonsuza kadar devam eder. Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler ve farklı düzenler yaratması ve bu düzenlerin yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hakimiz. İşte bu noktada karşımıza düzen ve kaosun aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur.
Sayısal bilgisayarların ve onların çıktılarını çok kolay görülebilir hâle getiren ekranların ortaya çıkmasıyla gelişti ve son on yıl içinde popülerlik kazandı. Ancak kaotik davranış gösteren sistemlerde kestirim yapmanın imkânsızlığı bu popüler görüntüyle birleşince, bilim insanları konuya oldukça kuşkucu bir gözle bakmaya başladılar. Fakat son yıllarda kaos teorisinin ve onun bir uzantısı olan fraktal geometrinin, borsadan meteorolojiye, iletişimden tıbba, kimyadan mekaniğe kadar uzanan çok farklı dallarda önemli kullanım alanları bulması ile bu kuşkular giderek yok olmaktadır.

Teoriye temel oluşturan matematiksel ve temel bilimsel bulgular, 18. yüzyıla, hatta bazı gözlemler antik çağlara kadar geri gitmektedir. Yunan ve Çin mitolojilerinde yaradılış efsanelerinde başlangıçta bir kaosun olması rastlantı değildir. Özellikle Çin mitolojisindeki kaosun, bugün bilimsel dilde tanımladığımız olgularla hayret verici bir benzerliği olduğu görülür. Batı'da da daha sonraki dönemlerde bilim insanları tarafından karmaşık olgulara dair gözlemler yapılmıştır. Poincare, Weierstrass, von Koch, Cantor, Peano, Hausdorff, Besikoviç gibi çok üst düzey matematikçiler tarafından bu teorinin temel kavramları bulunmuştur.

Karmaşık sistem teorisinin ardında yatan yaklaşımı felsefe, özellikle de bilim felsefesi açısından incelenecek olunursa, ortaya ilginç bir olgu çıkar. Aslında bugün pozitif bilim olarak nitelendirilen şey, batı uygarlığının ve düşünüş biçiminin bir ürünüdür. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, sentetik oluşu yani parçadan tüme yönelmesidir (tümevarım).
Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince, önce problem parçalanır ve ortaya çıkan daha basit alt problemler incelenir. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturulur. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok olur ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabilir.

Tümevarım yaklaşımının tam tersi ise tümdengelim, yani bütüne bakarak daha alt olgular hakkında çıkarsamalar yapmaktır. Genel anlamda tümevarımı Batı düşüncesinin, tümdengelimi Doğu düşüncesinin ürünü olarak nitelendirmek mümkündür. Kaos ya da karmaşıklık teorisi ise, bu anlamda bir Doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Çok yakın zamana kadar pozitif bilimlerin ilgilendiği alanlar doğrusallığın geçerli olduğu, daha doğrusu çok büyük hatalara yol açmadan varsayılabildiği alanlardır.
Doğrusal bir sistemin girdisini x, çıktısını da y kabul edersek, x ile y arasında doğrusal sistemlere özgü şu ilişkiler olacaktır:
Bu özellikleri sağlayan sistemlere verilen karmaşık bir girdiyi parçalara ayırıp her birine karşılık gelen çıktıyı bulabilir, sonra bu çıktıların hepsini toplayarak karmaşık girdinin yanıtını elde edebiliriz. Ayrıca, doğrusal bir sistemin girdisini ölçerken yapacağımız ufak bir hata, çıktının hesabında da başlangıçtaki ölçüm hatasına orantılı bir hata verecektir. Hâlbuki doğrusal olmayan bir sistemde y’yi kestirmeye çalıştığımızda ortaya çıkacak hata, x'in ölçümündeki ufak hata ile orantılı olmayacak, çok daha ciddi sapma ve yanılmalara yol açacaktır. İşte bu özelliklerinden dolayı doğrusal olmayan sistemler kaotik davranma potansiyelini içlerinde taşırlar.
Kaos görüşünün getirdiği en önemli değişikliklerden biri ise, kestirilemez determinizmdir. Sistemin yapısını ne kadar iyi modellersek modelleyelim, bir hata bile (Heisenberg belirsizlik kuralı'na göre çok ufak da olsa, mutlaka bir hata olacaktır), yapacağımız kestirmede tamamen yanlış sonuçlara yol açacaktır. Buna başlangıç koşullarına duyarlılık adı verilir ve bu özellikten dolayı sistem tamamen nedensel olarak çalıştığı halde uzun vadeli doğru bir kestirim mümkün olmaz. Bugünkü değerleri ne kadar iyi ölçersek ölçelim, 30 gün sonra saat 12'de hava sıcaklığının ne olacağını kestiremeyiz. Bu görüş paralelinde ortaya konan en ünlü örnek ise Kelebek Etkisi denen modellemedir. Bu modelleme, en basit hâliyle şu iddiayı taşır: "Çin de kanat çırpan bir kelebek ABD de bir fırtınaya neden olabilir". Kelebek etkisine verilebilecek bir diğer örnek de 1861-1865 yılları arasında süren Amerikan İç Savaşı'dır. Amerika'nın güney eyaletleri dış işlerde birbirine bağımlı ama iç işlerinde bağımsız olmak yani konfederasyon isterken, kuzey eyaletleri birbirine çok daha katı bir şekilde bağlı olmak isterler, yani federasyon isterler. Ayrıca kuzeyde modern kapitalizmin kuralları gereğince, emek gücüne harcadığı emek karşılığı ücret yani yevmiye ya da maaş ödenirken, güneyde ise köle iş gücü vardır. Kuzey eyaletleri Amerika'nın güney eyaletlerindeki köle iş gücünün tasfiye olmasını isterler, çünkü böylece kuzeye gelecek olan fazla iş gücü yüzünden işçilik ücretleri düşecektir. Bundan dolayı Amerika'nın kuzey ve güney eyaletleri arasında 1861 yılında savaş çıkar ve kuzey eyaletleri Amerika'nın güney eyaletlerinin limanlarını ablukaya alırlar. Amerika'nın güney eyaletleri ise İngiltere ve Rusya'ya pamuk satamaz ve 19. yy'ın en önemli sanayilerinden birisi tekstildir. Bunun üzerine Rusya ve İngiltere pamuk yetiştirebileceği alanlar araştırmaya başlar. 1860lardan 1880lere kadar Rusya tüm Orta Asya'yı işgal eder, çünkü burası pamuk üretimi için çok elverişlidir. İngiltere ise Hindistan'ın Doğu kısmını işgal eder yine pamuk üretimi için. Görüldüğü gibi, Amerika'da çıkan bir iç savaş neticesinde Orta Asya'yı Rusya işgal ederken Doğu Hindistan'ı da İngiltere işgal etmiştir. İşte "Kelebek Etkisi" ya da "Kaos Teorisi" buna denir.

Düzen düzensizliği yaratır.
Düzenin anlayamadığımız hali(kaos) varsa ki -illaki olmalıdır- bundan dolayı düzensiz diyemeyiz. Yani düzenin dışına çıkmak imkânsızdır.
Düzensizliğin içinde de bir düzen vardır.
Düzen düzensizlikten doğar.
Yeni düzende uzlaşma ve bağlılık değişimin ardından çok kısa süreli olarak kendini gösterir.
Ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir.
Kelebek etkisi
İstatistik

Kaos

Two Micron All-Sky Survey (2MASS) gözlemleri bütün gökyüzünü kapsayacak şekilde kuzey ve güney yarıkürede iki adet teleskopla (Hopkins Dağı Arizona ve Cerro Tololo/CTIO Şili, sırasıyla) 1997 yılında başladı ve 2001 yılında tamamlandı. Tüm gökyüzü, 2 mikrometre (
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m): J (1.25 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m), H (1.65 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m) ve Ks (2.17 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
m) üç kızılötesi dalgaboyunda fotometrik sistemle kapsanmıştı.
Araştırmanın amaçları:

Gökyüzünün kendi gökadamız Samanyolu'nun görünen ışığıyla bir şerit halinde gizlenmiş bölgesinde gökadaların tespiti.
kahverengi cücelerin ilk tespiti.
Kendi gökadamız ve diğerlerinde çok sık görülen düşük kütleli yıldızların kapsamlı araştırması.
Tüm bulunan yıldız ve gökadaların kataloglanması.
Bu son amaç övgüye değer bir şekilde başarılı olmuştur. Ortalama 14 kadir büyüklükteki nokta kaynakların (yıldızlar, gezegenler, asteroidler) sayısal tanımlamaları ve geniş kaynakların (gökadalar, bulutsular) bilgisayar yazılımıyla kataloglanması sağlanmıştır. 300 milyondan fazla nokta kaynak ve bir milyon geniş kaynak kataloglanmıştır. 2003 Kasım ayında bir bilim ekibi 2MASS yıldız veri analizine dayanarak Samanyolu'nun bilinen en yakın uydu gökadası olan Büyük Köpek Cüce Gökadası'nın keşfini duyurmuşlardır.

2MASS IPAC 15 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2MASS UMass
2MASS Science Publications 12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akustik (ses bilimi), sesi inceleyen bir bilim dalıdır. Katı, sıvı veya gaz halindeki maddelerde dalga yayılımının fiziksel özelliklerini inceler. Bunlar arasında gürültüye yol açan titreşimlerin ve gürültünün kontrolü de vardır.

Akustik ile uğraşan bilim insanları ve mühendisler, sesi ve insan işitmesini incelerler. Farklı nesnelerin sesle ne şekilde etkilendiklerini de araştırırlar.
Mühendisler, uygun seste iletişim sistemleri ve binaları tasarımda bulunurlar. Zararlı yüksek seslerden insanları koruma yollarını bulurlar. Tüm çalışmalar insanların duymak istemedikleri zararsız seslere yöneliktir. Gürültüyü kontrol etmenin bir yolu, gürültü kaynağını daha sessiz hale getirmektir. Gürültü ile çalışan bir serinletici yanında hiç bulundunuz mu? Düşük hızda dönen büyük bir pervane, yüksek hızda dönen küçük bir pervaneden daha az gürültü çıkarır. Gürültü, bir yerden
diğer bir yere geçmesini önlemekle azaltılabilir. Gürültü gelen bir odanın kapısını hiç kapattığınız oldu mu? Böyle yapmakla, perdeler ve akustik gereçler sesi soğururlar (yutarlar).
Yansımış bir sesi işitirseniz buna yankı (akis) adı verilir. Geniş bir odayı uygun bir şekilde döşemekle yankılar giderilebilir. Bir sesten sonra saniyenin 1/20 si kadar bir süre içinde kulağınıza ulaşan bir yankı hiçbir problem yaratmaz. Zaman aralığı uzadığı takdirde, yankı sinirlendirici olabilir. Rahatsız edici diğer bir seste çoklu yankıdır. Reverberasyon adı verilen bu ses, yansımış birçok seslerin birleşip, yavaş yavaş sönümlenmesidir. Bir müzik salonunda bunlar bir saniyeden fazla sürmemelidir. Uzun perdelerin asılması, döşeme ve koltukların, duvarların yumuşak malzemelerden yapılması yankıları ve reverberasyonları azaltır.
Çünkü ses daha kolaylıkla yutulmuş olur.

Biyolojik akustik: Sesin balina, yunus, yarasa ve baykuş gibi hayvanlar tarafından nasıl kullanıldığını inceler.
Su altı akustiği: Deniz yatağı ve su altında ses dalgalarının yayılımı, saçılımı ve etkileşimini inceler.
Psikolojik ve fizyolojik akustik: İnsanların ve hayvanların seslere karşı olan fizyolojik ve psikolojik tepkilerini inceler.
Elektro akustik: Sinyal işleme kuramının yankılanım alanındaki uygulamalarını inceler (akustik tecritçisi).
Konuşma akustiği: Konuşma iletişimi için gereken ses dalgalarının insanlar tarafından üretimi, iletimi ve algısını inceler.
Müziksel akustik: Müzik fiziğini, müziksel algıyı, müzik aletleri seslerinin çözümlenmesini ve birleşimini inceler.
Mimari akustik: Kapalı alanların ve mimari yapıların akustik özelliklerini inceler.
Gürültü akustiği: Gürültünün nasıl üretildiği ve yayıldığı, etken-edilgen gürültü denetimi ve gürültünün etkilerini inceler.
Fiziksel akustik: Ses dalga yayılımının fiziksel özelliklerini (iletim,yansıma, kırınım, etkileşim, kırınım, dağılım, emilim vs.) inceler.
Yapısal akustik ve titreşim yankılanımı: Mekanik dizgelerin bulundukları ortamla olan ilişkilerini ve ilgili ölçüm, çözümleme ve den inceler.

Anadolu Üniversitesi
Türk Akustik Derneği 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio Engineering Society 13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European Acoustics Association 1 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Acoustical Society of America

Arkhimedes veya Arşimet (Antik Yunanca: Ἀρχιμήδης, Arkhimedes; y. MÖ 287, Siracusa - y. MÖ 212 Siracusa), Antik Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis.
Antik dünyanın ilk ve en büyük bilim insanı olarak kabul edilir. Hidrostatiğin ve mekaniğin temelini atmıştır.
Bir hamamda su ile yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır. Bu kuvvet cismin batan hacmi, içinde bulunduğu sıvının yoğunluğu ve yer çekimi ivmesinin çarpımına eşittir. Ayrıca, pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın kaynağı da Arşimet'tir.

Arşimet yaklaşık MÖ 287 yılında bir liman şehri olan Siraküza'da doğdu. Bu tarihte Siraküza Magna Graecia'nın özerk bir kolonisiydi. Doğum tarihi, Rum tarihçi Ioannes Tzetzes'in Arşimet 75 yıl yaşadı ifadesine dayanmaktadır. Kum Sayacı kitabında Arşimet, babasının adının Phidias olduğunu söyler. Astronom olan babası hakkında bilinen hiçbir bilgi yoktur. Plutarkhos Paralel Hayatlar eserinde Arşimet'in Siraküza hükümdarı Kral II. Hiero ile akraba olduğunu yazar. Arşimet'in bir biyografisi arkadaşı Heracleides tarafından yazıldı ancak bu çalışma kayboldu. Bu çalışmanın kaybolması hayatının ayrıntılarını belirsiz bıraktı. Örneğin, evlenip evlenmediği ya da çocuğunun olup olmadığı bilinmiyor. Gençliğinde çağdaşları Eratosthenes ve Konon'un bulunduğu İskenderiye'de öğrenim görmüş olabilir. Konon'dan arkadaşı olarak bahseder ve iki çalışmasının (Mekanik Teoremler Yöntemi ve Sığır Problemi) başlangıcı Eratosthenes'e hitap etmektedir.

Arşimet, General Marcus Claudius Marcellus komutasındaki Roma kuvvetlerinin Siraküza şehrini iki yıl süren bir kuşatmadan sonra ele geçirdiği İkinci Pön Savaşı sırasında yaklaşık MÖ 212 yılında öldü. Plutarkhos tarafından söylenen popüler rivayete göre Arşimet, şehir ele geçirildiğinde matematiksel diyagram tasarlıyordu. Romalı bir asker gelip General Marcellus ile tanışmasını emretti ama Arşimet bu teklifi problem üzerinde çalışmayı bitirmesi gerektiğini söyleyerek reddetti. Asker buna öfkelendi ve Arşimet'i kılıcı ile öldürdü. Ayrıca Plutarkhos'un, Arşimet'in ölümü hakkında daha az bilinen bir rivayeti vardır. Bu rivayet bir Roma askerine teslim olmaya çalışırken öldürülmüş olabileceğini akla getirir. Hikâyeye göre, Arşimet matematik aletleri taşıyordu. Asker aletlerin değerli eşya olabileceğini düşündü ve Arşimet'i öldürdü. General Marcellus anlatıldığına göre Arşimet'in ölümüne öfkelendi. General, Arşimet'in değerli bir bilimsel varlık olduğunu düşünüyordu ve zarar görmemesi için emir vermişti. Marcellus Arşimet'ten "bir geometrik "Briareus" olarak bahseder.
Arşimet'e atfedilen son söz, iddia edildiğine göre matematiksel çizimdeki çemberlere çalıştığı sırada Romalı asker tarafından rahatsız edilmesi kastedilerek "Çemberlerimi bozmayın"dır. Bu alıntı sıklıkla Latince "Noli turbare circulos meos" olarak ifade edilir. Ancak Arşimet'in bu kelimeleri söylediğine dair güvenilir bir kanıt yoktur ve Plutarkhos tarafından söylenen rivayette de yoktur. Valerius Maximus MS 1. yüzyılda Unutulmaz İşler ve Sözler eserinde ifadeyi "...sed protecto manibus puluere 'noli' inquit, 'obsecro, istum disturbare'" – "...ama tozu elleriyle koruyarak 'Sana yalvarıyorum, onu bozma.' dedi" diye yazar. Bu ifade ayrıca Katarevusa Yunancası "μὴ μου τοὺς κύκλους τάραττε!" (Mē mou tous kuklous taratte!) olarak ifade edilir.

Arşimet'in mezarında, en sevdiği matematiksel ispatın çizimini gösteren bir heykel bulunur. Bu çizim aynı yükseklik ve çaptaki bir küre ve silindirden oluşur. Arşimet kürenin hacminin ve yüzey alanının, tabanları da dâhil olmak üzere silindirin üçte ikisine eşit olduğunu kanıtlamıştır. MÖ 75 yılında, Arşimet'in ölümünden 137 yıl sonra, Romalı hatip Cicero, Sicilya'da quaestor olarak görev yapıyordu. Arşimet'in mezarının hikâyelerini duymuştu ama yerli halktan hiçbiri ona yeri gösteremiyordu. Sonunda mezarı Siraküza'daki Agrigentine kapısının yanında ihmal edilmiş bir durumda ve çalılar arasında buldu. Cicero mezarı temizletti. Temizlikten sonra artık oyma eseri görebildi ve yazıt olarak eklenen dizeleri okuyabildi. 1960'ların başında Siraküza'daki Hotel Panorama'nın avlusunda bir mezar bulundu ve bu mezarın Arşimet'in mezarı olduğu iddia edildi. Ancak bu iddianın doğru olması için ikna edici bir kanıt yoktu. Mezarının bugünkü yeri bilinmiyor.
Arşimet yaşamının standart versiyonları, ölümünden çok sonra Antik Roma tarihçileri tarafından yazılmıştır. Polybios'un Tarih eserinde rivayet edilen Siraküza kuşatması, Arşimet'in ölümünden yaklaşık yetmiş yıl sonra yazıldı ve daha sonra Plutarkhos ve Titus Livius tarafından kaynak olarak kullanıldı. Arşimet'in şehri savunmak için yaptığı söylenen savaş makinelerine odaklanan bu eser, Arşimet'in kişiliği hakkında çok az bilgi verir.

Arşimet'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında kaldıraçlar, makaralar, bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar, rulmanlar ve yakan aynalar sayılabilir. Öyle ki Arşimet aynalar ile Roma gemilerini güneş ışınları ile yakmıştır. Bunlara ilişkin eserler verilmemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.
İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim insanı da Arşimet'tir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f1 • a = f2 • b
Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
r2 ve hacminin ise 4/3 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi değerinin 3 +l/7 ve 3 +10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir. Başka bir deyişle bu formülleri suyun hacim kullanma esnasında alabileceği özkütle çapıdır.

Arşimet parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel denklemler ve integral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.
Arşimet, Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

Arşimet, kendi adıyla tanınan “sıvıların dengesi kanununu” da bulmuştur. Suya batırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar kendi ağırlığından kaybettiğini fark ederek hamamdan "eureka" (buldum, buldum) diye haykırarak çırıl çıplak dışarı fırlaması, onunla ilgili en çok bilinen bir hikâyedir.
Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Arşimet'e havale etmiştir. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Arşimet, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "evreka, evreka" diyerek hamamdan fırlamıştır. Arşimet'in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi. Çünkü her maddenin özgül ağırlığı farklı olduğundan aynı ağırlıktaki farklı cisimler farklı hacme sahiptir. Bu nedenle suya batırılan aynı ağırlıktaki iki farklı cisim farklı miktarlarda su taşırırlar.

Arşimet'in yapıtlarının çoğu Samoslu (Sisam) Konon ve Kireneli Erastosthenes gibi dönemin ünlü matematikçileriyle yazışma biçiminde ve tamamen kuramsal içeriktedir. Yapıtlarının dokuz tanesinin Yunanca asılları günümüze kadar ulaşmıştır. Yapıtları uzun yıllar karanlıkta kalmış; matematiğe katkısı yapıtlarının 8. ya da 9. yüzyılda Arapçaya çevrilmesine kadar gerçekleşememiştir. Örneğin Arşimet'in başka matematikçilere katkı sağlaması amacıyla yazdığı "Yöntem" isimli çok önemli bir eseri 19. yüzyıla kadar karanlıkta kalmıştır.

Düzlemlerin Dengesi Üzerine (On the Equilibrium of Planes) (2 cilt): Mekaniğin belli başlı prensipleri, geometri metotları ile açıklanır.
İkinci Derecede Paraboller (Quadrature of the Parabola)
Küre ve Silindir Yüzeyi Üzerine (On the Sphere and Cylinder) (2 cilt): Bir kürenin bir parçasının alanı, bir dairenin alanı, silindirin alanı ve bu cisimlerin alanlarının karşılaştırılması ile ilgili bilgiler vermiştir.
Spiraller Üzerine (On Spirals): Arşimet bu eserde spirali tanımlamış, spiralin yarıçap vektörünün uzunlukları ile açılarını incelemiş, vektörün tanjantını hesaplamıştır.
Konoidler ve Sferoidler Üzerine (On Conoids and Spheroids)
Yüzen Cisimler Üzerine (On Floating Bodies) (2 cilt): Hidrostatiğin temel prensipleri verilmiştir.
Dairenin Ölçülmesi (Measurement of a Circle)
Kum Hesaplayıcısı (The Sand Reckoner): Arşimet'in sayı sistemleri üzerine yazdığı ve büyük sayıları ifade etmek için oluşturduğu sistemi içerir.
Mekanik Teoremlerin Yöntemi (The Method of Mechanical Theorems): Ünlü dilbilimci Heiberg tarafından 1906 yılında, İstanbul'da eski parşömenler arasında (üzeri kazınmış ve sonra yeniden yazılmış olarak) bulunmuştur.

Arşimet noktası
Arşimet prensibi
Arşimet spirali
Arşimet'in vidası
Arşimet dışı geometri
Arşimet'in Pençesi
Zhang Heng

Astronot, kozmonot, taykonot ya da Türkçe adıyla uzay insanı, uzay çalışmalarına katılmak üzere eğitilen kişidir. İnsanlı uzay uçuşlarının seyrekliği nedeniyle, eğitim gören uzay insanlarının bir kısmı yedek kadroda kalarak uzay görevi alamamıştır. Buna karşılık uzay turistleri, gerekli eğitimi aldıkları için "uzay insanı" olarak adlandırılabilirler. İlk insanın uzaya gönderildiği 1961 yılından bu yana 650'den fazla kişi uzaya çıkmıştır.

Uzay insanına İngilizce astronaut, Rusça kozmonot (космона́вт) denir. Bu iki kelime, Yunanca ástron (yıldız) ve kosmos (evren) kelimelerinin nautes (denizci) kelimesiyle birleşmesinden oluşur. Türkçede de Amerikalı ve Rus uzay insanları için yaygın olarak kullanılır.
Çincede (pinyin) ise uzay insanına hángtiān yuán denir. Çince terimin taykonot olduğu yönünde Çin dışında yanlış bir kanı vardır. Taykonot terimi, Malezyalı etnik bir Çinli tarafından 1998'de ortaya atılmış ve Batı medyasında hızla yayılmıştır. Çince tàikōng (uzay) teriminden türeyen bu kelime Çin'de kullanılmamaktadır. Buna en yakın Çince terim olan tàikōng rén, "uzaya çıkmış kişi" anlamında kullanılmaktadır. Türkçe uzay insanı teriminin karşılığı olarak ise uzun süre yǔháng yuán (evren gezgini) kullanılmıştır. Buna karşın hángtiān yuán, Çin hükûmetinin resmî yazışmalarda kullandığı terimdir.
Türkiye'de Türk Dil Kurumu tarafından 2005 yılında "astronot" sözcüğü için Türkçe karşılık olarak "gökmen" ve "uçman" sözcükleri önerilmiştir. 2021 yılında ise Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım, Özbekçede "astronot, uçurcu" anlamında bulunan Arapça–Farsça kökenli "fezagir" sözcüğünün kullanılmasını önermiştir. Günümüzde Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde "astronot" kelimesi "uzay adamı" kelimesiyle eş anlamlı olarak yer almaktadır.
Uzaya kendi imkânlarıyla insan gönderen ülkeler şu ana kadar Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin olmakla birlikte, diğer ülkelerin dillerinde de bu kavrama karşılık gelen kelimeler vardır. Örneğin, Fransızca spationaute (okunuşu: spasyonot) kelimesi Latince spatium kelimesinden türetilmiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Uzay Yarışı süresince pek çok başarılı uzay uçuşu gerçekleştirilmiştir. Layka adlı köpek, 3 Kasım 1957'de Sovyetler Birliği tarafından fırlatılan Sputnik 2 aracıyla uzaya giden ilk canlı olmuştur. Uzaya giden ilk insan, 12 Nisan 1961'de Vostok 1 ile fırlatılan ve 108 dakika boyunca Dünya yörüngesinde tur atan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin'dir. Uzaya giden ilk kadın, 16 Haziran 1963'te Vostok 6 ile fırlatılan ve Dünya'nın etrafında yaklaşık üç gün vakit geçiren Sovyet kozmonot Valentina Tereşkova'dır.
Alan Shepard, 5 Mayıs 1961'de Freedom 7 görevi ile 15 dakikalık bir alt yörünge uçuşu yaparak uzaya çıkan ilk Amerikalı ve ikinci kişi olmuştur. Dünya yörüngesine giren ilk Amerikalı ise, 20 Şubat 1962'de John Glenn olmuştur.
Sovyet kozmonot Aleksey Leonov, 18 Mart 1965'te Voshod 2 görevinde bir uzay dışı aktivitesini (diğer deyişle "uzay yürüyüşü") gerçekleştiren ilk kişidir. Leonov'un uzay yürüyüşü yaklaşık 12 dakika sürmüştür. Bu başarıyı, iki buçuk ay sonra NASA'nın Gemini 4 görevinde ilk Amerikan uzay yürüyüşünü gerçekleştiren Edward White izlemiştir. White'ın uzay yürüyüşü ise yaklaşık 23 dakika sürmüştür.

İlk uçuşa göre uzay yolcuları listesi
Uzayda en uzun süre kalan astronotlar listesi
Sovyet uzay köpekleri
İnsanlı Ay yolculukları
Uzay yolculuğu

Atomik, moleküler ve optik fizik, bir ya da birkaç atomun ölçeğinde, madde-madde ve ışık-madde etkileşimi çalışmadır ve enerji, birkaç elektron voltları etrafında ölçeklenir. Üç alanla yakından ilişkilidir. AMO teorisi, klasik, yarı klasik ve kuantum işlemlerini kapsar. Tipik olarak, teori ve emisyon uygulamaları, elektromanyetik yayılım ve emilme, spektroskopi analizi, lazer ve mazerlerin kuşağı ve genel olarak maddenin optik özellikleri, uyarılmış atom ve moleküllerden, bu kategorilere ayrılır.

Atomik fizik, moleküler fizik, moleküllerin fiziksel özelliklerinin çalışmaları iken, atom çekirdeği ve elektronlarının sistem izolasyonu olarak atom çalışmaları olan AMO'nun alt dalıdır. Atom fiziği terimi, standart İngilizce 'de atomik ile nükleer eş anlamlı olarak kullanıldığından dolayı, sıklıkla nükleer enerji ve nükleer bomba ile ilişkilendirildi. Fakat fizikçiler, bir çekirdek ve elektronlardan oluşan bir sistem olarak atom ile ilişkilendirilen atom fiziği ile sadece atom çekirdeğini dikkate alan nükleer fizik arasındaki farkı ayırt ettiler. Önemli deneysel teknikler, spektroskopinin çeşitli türleridir. Atom fiziği ile yakından ilgilenen moleküler fizik, ayrıca teorik kimya, fizikokimya ve kimyasal fizik ile büyük ölçüde örtüşmektedir.
Her iki alt dal, bu düzenlemelerin değişimlerinden dolayı elektronik yapısı ve dinamik süreçleri ile ilgilidir. Genellikle bu çalışma, kuantum mekaniğini kullanmayı içerir. Moleküler fizik için bu yaklaşım kuantum kimyası olarak bilinir. Atom fiziği alanındaki temel atom orbital teorisi olan moleküler fizik önemli özelliklerinden biri, moleküler orbital teorisini genişletmektir. Moleküler fizik moleküllerin atomik işlemleri ile ilgilidir, ancak bu ek olarak moleküler yapısı nedeniyle oluşan etkilerle de ilgilenir. Ayrıca atom ve moleküllerden bilinen, elektronik uyarma koşullar döndürülebilir ve titretilebilir. Bu döndürülmeler ve titreşimler, nicelendirilebilir; iki enerji seviyesi vardır. En küçük enerji farkı, farklı dönme koşulları vardır, bu yüzden, saf dönme spektrumları, elektromanyetik spektrumun kızılötesi bölgesindedir (yaklaşık 30 150 mikron dalga boyu). Titreşim spektrumları, kızılötesine yakın (yaklaşık 1 5 um) ve çoğunlukla görünür ve ultraviyole bölgelerde elektronik geçişlerden kaynaklanan spektrumdur. Çekirdekler arası mesafe gibi moleküllerin dönme ve titreşim spektrumları ölçümünden hesaplanabilir.
Birçok bilimsel alanlarda olduğu gibi, sıkı tarif yüksek derecede yanıltıcı olabilir ve atom fiziği, genellikle, atomik, moleküler ve optik fiziğin geniş kapsamında kabul edilir. Fizik araştırma grupları genellikle bu yüzden sınıflandırılır.

Optik fizik, elektromanyetik radyasyon kuşağının, madde ile radyasyonun etkileşimi ve bu radyasyonun özelliklerinin, özellikle radyasyonun manipülasyonu ve kontrolü, çalışmasıdır. Keşif ve yeni bulguların uygulamalarına odaklı olan, optik ve optik mühendisliklerinden farklıdır. Güçlü bir ayrım yoktur, fakat optik fizik, uygulamalı optik ve optik mühendisliği arasında, optik mühendislik cihazları ve uygulamalı optik uygulamalarından bu yana, yeni cihazlar ve uygulamaların geliştirilmesine yol açan optik fizikteki bu temel araştırmalar için gerekli araştırmalardır. Genellikle aynı insanlar, hem temel araştırma hem de uygulamalı teknolojiyi geliştirmeye katılıyor.
Optik fizikteki araştırmacılar, X-ışınlarına mikrodalgalardan elektromanyetik spektrum yayan, ışık kaynaklarının geliştirilmesi ve kullanılmasıdır. Alan, ışığın kuşağını ve algılamasını, doğrusal ve doğrusal olmayan optik süreçler ve spektroskopiyi içerir. Lazerler ve lazer spektroskopisi optik bilimi dönüştürdü. Optik fizikteki büyük çalışma, ayrıca kuantum optik ve tutarlılık ve femtosaniye optik için ayrılmıştır. Optik fizik, desteği, ultra kısa elektromanyetik alanlar, yüksek sahalarda atom boşluğu etkileşimi, elektromanyetik alanın kuantum özellikleri ve yoğun izole atomların doğrusal olmayan tepkilerinin alanlarında sağlar.
Araştırmanın diğer önemli alanları, difraktif optik, düşük tutarlılık enterforemetre, optik koherens tomografi, yakın alan mikroskobu ve Nano-optik ölçümler için yeni optik tekniklerin geliştirilmesini içermektedir. Optik fizikteki araştırmalar, ultra hızlı optik bilim ve teknoloji üzerine vurgu yapar. Optik fizik uygulamaları, iletişim, ilaç, üretim ve hatta eğlence ilerlemelerini oluşturur.

Atom fiziğine geçişte ilk adımlardan biri, kimyasal elementin temel birimi modern terimlerde atomlardan oluşan maddenin tanımlanmasıdır. Bu teori, 18. yüzyılda John Dalton tarafından geliştirilmiştir. Onlar toplu olarak kendi gözlenebilir özelliklerine göre tarif ve tasnif edilebilir rağmen, bu, 19. yüzyılın sonlarının ortalarına doğru John Newlands ve Dmitri Mendeleyev tarafından gelişmekte olan periyodik tabloda özetlenebilecek kadar net değildi.
Daha sonra, özellikle 19. yüzyılda Joseph von Fraunhofer, Fresnel'in, spektral çizgiler ve olguyu tanımlama girişimlerinin keşfetmesiyle atom fiziği ve optik fizik arasındaki bağlantı belli oldu.
O zamandan beri, 1920'lere kadar, fizikçiler atom spektrumları ve cisim radyasyonu açıklamak için araştırmalar yaptılar. Bohr atom modeli, hidrojen spektral hatları açıklamak için bir girişimdir.
Madde ve elektromanyetik radyasyonu Helyumun bilinmeyen elementi ve sayısız diğer nedenlerden dolayı güneş spektrumları, madde ve ışığın tamamen yeni bir matematiksel modeline yol açtı; kuantum mekaniği.

Kırılma indeksi kökenini araştırmak için erken modeller, Paul Drude ve Hendrik Lorentz'in modeline göre klasik bir şekilde bir atomik sistemde bir elektron gibi muamele eder. Bir maddenin dalga boyuna bağımlı kırılma indisi (n) için bir kaynağı temin etme girişimi için geliştirilmiştir. Bu modelde, Gelen elektromanyetik dalgalar, bir atomun elektronunu salması için kuvvet uygular. Salınım genliği, sonra, gelen elektromanyetik dalganın frekansı ve osilatör tınlaşım frekansları arasında bir ilişki vardır. Birçok osilatörden yayılan bu dalgaların çakışması, daha sonra yavaş yavaş hareket eden bir dalgaya yol açar.

Max Planck, 1900 yılında termal dengedeki bir kutu içinde, elektromanyetik alanını açıklamak için bir formül türemiştir. Onun modeli, duran dalgaların bir süperpozisyonunu oluşturdu. Bir boyutlu düzlemde, kutu uzunluğu L olan ve dalga sayısının sadece sinüs dalgaları
Kutuda oluşabilir, (matematiksel olarak şeklinde gösterilen) n pozitif bir tam sayıdır. Bu kararlı dalgaların tarifi şu denklem ile gösterilir:

  
    
      
        E
        =
        
          E
          
            0
          
        
        sin
        ⁡
        
          (
          
            
              
                
                  n
                  π
                
                L
              
            
            x
          
          )
        
        
        
      
    
    {\displaystyle E=E_{0}\sin \left({\frac {n\pi }{L}}x\right)\,\!}
  
.
E0, elektrik alan genliği büyüklüğüdür. E x konumundaki elektrik alanını büyüklüğüdür.
Temelden, Planck yasası elde edilmiştir. Ernest Rutherford, alfa parçacığı saçılması dayalı bir atomun, merkezi noktasal proton olduğunu sonuçlandırmıştır. O ayrıca hala küçük düzenlemeleri kabul edilmeyen Coulomb yasası ile bir elektronun proton tarafından çekilebileceğini düşünmüştür. Sonuç olarak, O elektronların proton etrafından döndüğüne inanıyordu. Niels Bohr, 1913 yılında Planck niceleme fikirleri ile atomu Rutherford modeli kombine etti. Sadece elektronun özel ve iyi tanımlanmış yörüngeleri bulunabilir ve ışık yaymazlar. Elektronların yörünge atlamalarında, yörüngenin enerjisinde farklı tekabül eden bir ışığı yayar veya emer. Onun enerji seviyelerindeki tahmini, daha sonra gözlemlerle tutarlı oldu.
Belirli durgun dalgaların ayrı bir setine dayalı olan bu sonuçlar, sürekli, klasik osilatör modellemesi ile tutarsızdı.
1905'te bir frekansın ışık dalgalarının 
  
    
      
        ν
      
    
    {\displaystyle \nu }
  
 birleşimi bir enerjinin fotonu ile 
  
    
      
        h
        ν
      
    
    {\displaystyle h\nu }
  
 Albert Einstein'in fotoelektrik üzerindeki çalışmaları. 1917'de Einstein uyarılmış emisyon, spontan emisyon ve absorpsiyon (elektromanyetik radyasyon) üç süreçlerinin getirilmesi ile Bohrs modeline bir uzantısı oluşturdu.

Modern sürece yönelik büyük adımlar, Werner Heisenberg 'in matris mekaniği yaklaşımı ve Erwin Schrödinger tarafından Schrödinger denkleminin keşfi ile kuantum mekaniği formülasyonu oldu.
AMO içinde yarı klasik süreç çeşitleri vardır. Mekanik kuantum süreçlenen ve klasik şekilde süreçlenen sorun görüşleri, eldeki belirli sorunlara bağlıdır. Yarı klasik yaklaşımlar, büyük ölçüde bağlantılı hesaplama maliyeti ve karmaşıklığında büyük bir azalma, AMO içinde hesaplama çalışmalarının her yerindedir.
Bir lazer etkisi altında madde için, atomik veya moleküler sistemin tamamen kuantum mekaniksel süreci, klasik bir elektromanyetik alanın etkisi altında olan sistem ile birleştirilir. Alan klasik bir şekilde süreçlendirilirken, bu, kendiliğinden emisyon ile uyuşmaz. Bu yarı klasik süreçler, çoğu sistemler için geçerlidir, özellikle bunlar yüksek yoğunluklu lazer alanlarının etkisi altında olanlardır, Optik fizik ve kuantum optiği arasındaki ayrım, sırası ile yarı klasik süreçlerin ve kuantum süreçlerin kullanılmasıdır.
Çarpışma dinamikleri ve yarı klasik süreçlerde, serbestliğin iç derecesi mekanik kuantum ile süreçlenebilir, söz konusu kuantum sistemlerinin göreli hareketi esnasında klasik bir şekilde süreçlenir. Yüksek hızlı çarpışmalar ortalama gözlemlendiğinde, elektron kuantum mekaniği ile süreçlendirilirken, çekirdek klasik bir şekilde süreçlendirilebilir. Düşük hızlı çarpışmalarda yaklaşım başarısız olur.
Elektronların dinamikleri için klasik Monte-Carlo yöntemleri, tam kuantum süreçleri kullanılarak hesaplanan başlangıç koşulları içinde yarı klasik olarak tanımlanabilir, ancak tüm ilerideki süreçler klasiktir.

İzole olmuş atom ve moleküllere genellikle atomik, moleküler ve Optik fizik dikkate alır. Atom modelleri çekirdek etrafına 

Klaudios Ptolemaios (Grekçe: Κλαύδιος Πτολεμαίος) veya Arapçalaşmış haliyle Batlamyus, İskenderiyeli Yunan matematikçi, coğrafyacı, astronom ve müzik teorisyeniydi ve üçü daha sonra Bizans, İslam ve Batı Avrupa bilimi için önemli olan yaklaşık bir düzine bilimsel tez yazmıştır. MS 100-170 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.
Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (MS 2. yüzyılın ilk yarısı) ünlü bilim adamlarındandır. Hayatı hakkında hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylemektedir. Yunan asıllı bir Mısırlı veya Mısır asıllı bir Yunan olduğu iddia edilmektedir.

Batlamyus, iki önemli yapıtın yazarıdır: Büyük Bileşim ve Coğrafya. Bu yapıtlar Avrupa'daki Orta Çağ'ın bitişinde önemli yere sahiptir. Kitapların Latinceye çevrilişi ancak 12. yüzyılda yapılmıştır.

Büyük Bileşim (Arapça: Kitab el MacistiAlmagest, Yunanca: Mathematike Syntatksis), Yunan ve Babil uygarlıklarının gökbilim bilgilerinin bir derlemesidir. Derlemenin çoğu kendisinden üç yüzyıl önce yaşamış olan Hipparkhos'a dayanır. Yapıtta Dünya merkezli bir Güneş Sistemi modeli önerilir. Bu model, Kopernik'in güneş merkezli modeline dek Batı ve İslam dünyalarında geçerli model olarak kabul edilmiştir. Kitapta ayrıca düzlem ve küresel trigonometri hakkında bir inceleme bulunmaktadır.
Batlamyus'un diğer önemli yapıtı Coğrafya da bir derlemedir. Çağının Roma İmparatorluğu'nda bilinen coğrafya bilgileri bu kitapta toplanmıştır.
Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomi çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgisinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eser daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapçaya çevrilirken başına harf-i tarif takısı olan el- getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapçadan Latinceye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.
Almagest, on üç kitaptan oluşur; 

Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte yermerkezli dizge'nin ana çizgilerini verir;
İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür;
Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi anlatır;
Dördüncü Kitap, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir;
Beşinci Kitap, aynı konularla ilgilidir. Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar;
Altıncı Kitap, gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımlarını, Güneş ve Ay tutulmalarını inceler;
Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir; meşhur devinme tartışmasını, Batlamyus'un durağan yıldızlar kataloğunu ve gök küresi aleti yapabilmek için gerekli yöntem bilgisini içerir;
Geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine ayrılmıştır ve yapıtın en özgün kısmıdır.
Batlamyus bu eserde, ana çizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak üzere kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temel alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.
Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde düzenli olarak dolandıkları kabul edildiğinde, bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı ve en kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (MÖ 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB. CD + AD. BC = AC. BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2, kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a kadar bütün coğrafyacılar tarafından başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.
Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hipparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

Coğrafya'nın Birinci Kitabı, Dünya'nın -ya da doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlar tarafından bilinen Dünya'nın- büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir.
İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında, tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilerek Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır. Enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dairesine olan uzaklıklardan söz eden ilk bilgin olan Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20° güneyden, 65° kuzeye; batıdaki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180° doğusundaki bölgelere kadar uzanmaktadır. Bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır.
Batlamyus'un tahminlerinin başarısının şaşırtıcı bir başka nedeni daha vardı. Haritalı Coğrafya'nın hayatta kalan en eski el yazmaları, 12. yüzyılın sonlarında Bizans'tan gelmektedir. Batlamyus'un kendi haritalarını çizdiğine dair somut bir kanıt yoktur. Bunun yerine, coğrafi verileri daha sonraki harita yapımcılarının uyarlamasına izin veren bir dizi sayı ve diyagram kullanarak dijital biçimde iletti. Belki de bu nedenle Batlamyus'u ilk dijital coğrafyacı olarak kabul etmeliyiz. Söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve belki? de bu haritalar eserin eski nüshalarında mevcuttur. Astronomi bilgilerini kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara atıflar yapılmıştır.
Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeterince geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak Batı'ya doğru gitmiş ve Kuzey Amerika'ya ulaşmıştır.

Aynı zamanda döneminin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan piramit biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli olarak çıkmasaydı, nesneler bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramit fikri, optikçiler arasında rağbet görmemiş ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni biçimi göz önüne alınmıştır. Daha sonra da İslam dünyasında bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.
Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

Aynada görünen nesne, gözün konumuna bağlı olarak aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.
Aynadaki görüntü, nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkar.
Geliş ve yansıma açıları eşittir.
Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit açıyla yansıdığını gösterebilmek için, derecelenmiş ve tabanına ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bir ışın hüzmesini levhaya teğet biçimde ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, sonucun doğruluğunu kanıtlamıştır.
Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, normale yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise normalden uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.
Konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerde bunu açıkça görmek olanaklıdır:

Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
Gelme ve kırılma açıları eşit değildir, fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.
Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren cetveller hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derl

Bose-Einstein yoğunlaşması (BEY), parçacıkları bozonlardan oluşan maddelerin en alt enerji seviyesinde yoğunlaştığı, kuantum etkilerinin gözlenebildiği maddenin bir hâlidir. Bozonik atomlar için, seyreltilmiş gaz hâlinde lazer soğutması aracılığıyla mutlak sıfır sıcaklığına doğru inilerek (0 K veya -273,15 °C ye çok yakın) bu hâle geçiş yani yoğunlaşma sağlanabilir. Atomların  klasik gazlardan farklı olarak Maxwell-Boltzmann istatistiği yerine Bose-Einstein istatistiğine makroskobik olarak/büyük ölçekte uyması BEY'nin belirleyici özelliğidir.

Daha sonra yapılan deneylerin karmaşık etkileşimler ortaya çıkarmasına rağmen, maddenin bu hâli ilk olarak Satyendra Nath Bose ve Albert Einstein tarafından 1924-1925 yıllarında genel olarak tahmin edildi. Bose ilk olarak Einstein'a "ışık kuanta"sının (artık foton olarak adlandırılıyor) kuantum istatistiğiyle ilgili bir makale yollamıştır. Einstein bundan etkilenir ve makaleyi İngilizce'den Almanca'ya çevirerek Zeitschrift für Physik Bose için sunar ve makale yayımlanır. (Einstein'in baskı metni bir ara kaybolduğunun düşünülmesine rağmen Leiden Üniversitesinde 2005 yılında bulunur). Einstein daha sonra iki farklı makalede Bose 'un fikirlerini madde parçacıkları konusuna genişletir. Bose ve Einstein in çalışmaları sonucunda birbiriyle eş parçacıkların tam fırıllarının istatistiksel dağılımını tanımlayan (şimdilerde bozon olarak adlandırılan) Bose-Einstein istatistiği ile yönetilen Bose gazı kavramı ortaya çıkmıştır. . Einstein bozonik atomlarının çok düşük derecelere kadar soğumasının yeni bir madde formu oluşturarak ulaşılabilir en düşük kuantum durgusuna dönüştüğünü göstermiştir. 
1938 yılında Fritz London BEC yi 4He un üstün akışkanlık ve üstün iletkenlik mekanizmasıyla tasarladı. 
1995 yılında, ilk gaz yoğunlaşması Eric Cornell ve Carl Wieman tarafından University of Colorado ar Boulder NIST-JILA laboratuvarında rubidyum atomu gazlarının 170 nanokelvin (nK)'e (1.7×10−7 K) soğutulmasıyla üretilmiştir. Bu başarılarıyla Cornell, Wieman ve Wolfgang Ketterle MIT'de 2001 Nobel Fizik Ödülünü almıştır. Kasım 2010 da ilk BEC fotonu gözlemlenmiştir. 2012 de ise BEC foton teorisi geliştirilmiştir  [9][10]. [9][10]
Bu BEC ye geçiş belirgin içsel serbestlik derecesi ile etkileşmeyen parçacıklar içeren üç boyutlu üniform gazların kritik sıcaklığın altında oluşur:

  
    
      
        
          T
          
            c
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                n
                
                  ζ
                  (
                  3
                  
                    /
                  
                  2
                  )
                
              
            
            )
          
          
            2
            
              /
            
            3
          
        
        
          
            
              2
              π
              
                ℏ
                
                  2
                
              
            
            
              m
              
                k
                
                  B
                
              
            
          
        
        ≈
        3.3125
         
        
          
            
              
                ℏ
                
                  2
                
              
              
                n
                
                  2
                  
                    /
                  
                  3
                
              
            
            
              m
              
                k
                
                  B
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{c}=\left({\frac {n}{\zeta (3/2)}}\right)^{2/3}{\frac {2\pi \hbar ^{2}}{mk_{B}}}\approx 3.3125\ {\frac {\hbar ^{2}n^{2/3}}{mk_{B}}}}
  

Einstein'ın argümanı
N tane her biri iki kuantum durgusundan birinde olan
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
ve
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
etkileşmeyen parçacıklardan oluşan bir koleksiyon düşünün. Eğer bu iki hal enerjice eşitse, her farklı yapılandırma eşit şanslıdır.
Eğer her parçacıkların hangi parçacık olduğunu bilirsek ve eğer her parçacık bağımsız olarak 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 ya da 
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 içinde olursa 
  
    
      
        
          2
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{N}}
  
  tane farklı yapılandırma olur. Neredeyse her yapılandırmalarında, parçacıkların yaklaşık yarısı 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
, diğer yarısı 
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 kapsamındadır. Dengesi ise istatistiksel bir etkidir: parçacıklar eşit dağıldığında yapılandırma en büyüktür. 
Eğer parçacıklar birbirinden ayırt edilemezse sadece N+1  yapılandırma olur. K tane parçacığın  
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 halinde Şablon:J tane parçacık 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 halinde olur. Partiküllerin 
  
    
      
        
          
            |
          
          1
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |1\rangle }
  
 ya da 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 halinde olması ayırt edilemese de her Kdeğeri tüm sistemin kuantum durgusunu belirler. Tüm durumların eşit şanslı olduğu durumlarda istatistiksel bir dağılma olmaz. Bu durum sadece tüm parçacıkların yarı yarıya dağılırken tüm parçacıkların 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
  halinde olması kadar muhtemeldir. 
Ayırt edilebilir durumda, daha büyük N sayıları için, 
  
    
      
        
          
            |
          
          0
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |0\rangle }
  
 halindeki kısım hesaplanabilir. Bu durum tamamen bir bozuk paranın tura gelme olasılığı olan p = exp(−E/T) kadardır. Yazı gelme olasılığı ise p nin ve enerjinin Şablon:J olan denklemine eşittir. 
Ayırt edilemez durumlarda, her K kendi ayrı Boltzman olasılığına sahip tek haldedir. Bu yüzden dağılım olasılığı üslüdür:

  
    
      
        
        P
        (
        K
        )
        =
        C
        
          e
          
            −
            K
            E
            
              /
            
            T
          
        
        =
        C
        
          p
          
            K
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \,P(K)=Ce^{-KE/T}=Cp^{K}.}
  

Daha büyük N değerleri için C normalleştirme sabiti Şablon:Jdir. Beklenilen toplam parçacık sayıları en düşük enerji durumunda değildir eğer limit  
  
    
      
        
          N
          →
          ∞
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle N\rightarrow \infty }
  
 iken 
  
    
      
        
          
            ∑
            
              n
              >
              0
            
          
          C
          n
          
            p
            
              n
            
          
          =
          p
          
            /
          
          (
          1
          −
          p
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \sum _{n>0}Cnp^{n}=p/(1-p)}
  
 e eşittir. Bu durum N sayısı büyükken değil sadece sabit değere ulaştığı durumda gelişir. Bu parçacıkların toplam sayısının ihmal edilebilir kısmındadır. Bu yüzden, termal dengede olan yeterli sayıdaki Boz parçacıklar çoğunlukla temel durumdadır. Enerji değişimi çok küçük olsa bile sadece çok az parçacık uyarılmış durumdadır. 

  
    
      
        
          
            |
          
          k
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |k\rangle }
  
 Olarak isimlendirilen değişik bir momentum durumunda olan bir gaz parçacığı düşünelim. 
Eğer yüksek ve düşük yoğunluklar için parçacıkların toplam sayısı termal olarak ulaşılabilir parçacıkların sayısından az ise her bir parçacık ayrı bir hâlde olacaktır. Bu limitler içerisinde gaz klasiktir. Yoğunluk arttığında ya da sıcaklık düştüğünde, parçacık başına düşen ulaşılabilir durum küçülür. Bu noktada, izin verilen istatistiksel ağırlıktan daha çok parçacık tek duruma geçmek için zorlanacaktır. Bu noktadan sonra herhangi ekstra parçacık temel seviyeye eklenecektir.
Herhangi bir yoğunlukta, bütünlemede, tüm momentum durumlarının üzerinde değişim sıcaklığını hesaplamak için, maksimum sayıdaki uyarılmış parçacıklar, Şablon:J:

  
    
      
        
        N
        =
        V
        ∫
        
          
            
              
                d
                
                  3
                
              
              k
            
            
              (
              2
              π
              
                )
                
                  3
                
              
            
          
        
        
        

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC, İngilizce Large Hadron Collider) dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık çarpıştırıcısı ve dünyanın en büyük makinesi. Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) tarafından, 1998 ve 2008 yılları arasına 100'ü aşkın ülkeden 10.000 bilim insanı ve mühendisin yanı sıra 100'ün üzerinde üniversite ve laboratuvarın katılımıyla inşa edildi. Cenevre yakınlarında, Fransa-İsviçre sınırının altındaki 27 kilometre uzunluğunda ve derinliği 175 metreyi bulan bir tünel boyunca uzanır.
Maddeyi yüksek sıcaklık ve yüksek yoğunlukta incelemek için tasarlanmıştır. Böylece Büyük Patlama'dan hemen sonra oluşan plazma ortamındaki kuark-gluon birleşimleri gerçekleşebilir ve bu sayede mezon ve baryonlar oluşabilir. İlk araştırması 30 Mart 2010 ve 13 Şubat 2013 arasında daha önceki çarpıştırıcı dünya rekorundan yaklaşık 4 kat daha fazla, demet başına 3,5 teraelektronvoltluk (toplamda 7 TeV) bir enerji ile, 2012'den itibaren demet başına 4 TeV'e çıkarak (toplamda 8 TeV) gerçekleşti. 13 Şubat 2013'te LHC'nin ilk çalışması resmi olarak sonlandırıldı ve planlı yükseltmeler için faaliyeti sonlandırıldı. Yükseltilmiş çarpıştırıcıda 'test' çarpıştırmaları 5 Nisan 2015'te yeniden başladı, 20 Mayıs 2015'te demet başına 6,5 TeV'e ulaştı (toplamda 13 TeV, şimdiki dünya rekoru). İkinci araştırması 3 Haziran 2015'te başlamıştır.
Sistem iki yıllık modernizasyonun ardından, iki katına çıkartılmış enerji seviyesiyle, 5 Nisan 2015 tarihinde yeniden çalıştırıldı. Bilim insanları 20 Mayıs 2015'te protonları 13 TeV'ta çarpıştırarak ilk rekorunu kırdı. Daha önce 2012 yılında en yüksek 8 TeV'de çarpışma başarılmıştı.
Son olarak 2016 yılında bu projenin 300TB boyutunda verisi, halka açık hale getirilmiştir.

Alice deneyi
ATLAS deneyi
CMS deneyi
LHCb deneyi
TOTEM deneyi

CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcısı resmi sitesi3 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CERN'deki Türklerin sayfası 17 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

COBE, kozmik mikrodalga arka plan ışımasının incelenmesi amacıyla fırlatılmış bir uydunun kısa adıdır. COBE uydusunun asıl adı “kozmik arka plan ışıması kaşifi” anlamındaki Cosmic Background Explorer'dır.
1970'lerin ortalarında, yerden gözlem yaparak kozmik arka plan ışımasını inceleyen bazı gözlemci astronomlar, NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'ndeki bilim insanlarıyla iş birliği yaparak Kozmik Arka plan Keşif Uydusu COBE'nin tasarımına katkıda bulundular. 18 Kasım 1989'da COBE, yörüngesine mükemmel bir şekilde oturtuldu.
COBE'nin taşıdığı üç araçtan iki tanesi gökyüzünü uzun kızılötesi dalga boylarında gözlemledi. Araçlar, uzaydan gelen zayıf sinyallerin uzay aracının kendi sıcaklığından etkilenmemesi için sıvı helyumla soğutulmaktaydı. Bu araçlar görevlerini seferin dokuzuncu ayında sıvı helyumun bittiği sırada tamamladılar. Araçlardan biri fonun ortalama sıcaklığını görülmemiş bir hassasiyetle ölçerek 2.735 °K değerini buldu. Diğeri de ilk defa olarak, uzun kızılötesi dalga boylarında uzayın haritasını çıkardı.
Üçüncü ölçüm aleti artalan radyasyonunun parlaklığındaki sapmaları aramak için tasarlanmıştı. Altı diferansiyel mikrodalga, radyometreden oluşan düzenek gözlemlerine devam ediyor; çünkü bunların soğutulması gerekmiyor. Bunlarla gökyüzü şimdiye kadar iki kere tarandı ve üçüncü taramaya devam edilmektedir. Radyometreler gökyüzünü 3.5, 5.7 ve 9.5 milimetre olmak üzere üç kısa radyo dalga boyunda gözlemlemektedir.
Halen, dünyanın çeşitli yerlerinde aynı derecede hassas aletlere sahip ekipler, COBE'nin görebileceğinden daha küçük, bir açı dakikası sapmalar bulmak için gözlem yapmaktadır.

de Broglie hipotezini doğrulayan fizik deneyi, Davisson-Germer deneyi, Amerikalı fizikçi olan Clinton Davisson ve Lester Germer tarafından 1923-1927 yılları arasında yapıldı. Bu hipotez Louis de Broglie tarafından 1924 yılında ortaya konulmuştur ve hipoteze göre elektron gibi maddenin parçacıklarında dalga tipi bir özellik vardır. Bu deney ise sadece de Broglie hipotezini onaylama ve dalga-parçacık ikilisini sunmakla kalmayıp aynı zamanda kuantum mekaniğine ve Schrödinger denklemi için önemli bir tarihi gelişmedir.

19.yüzyılın sonuna doğru Maxwell'in denklemine göre ışık elektromanyetik alan dalgalarından ve yerelleşmiş parçacıklardan oluşuyordu. Fakat, bu düşünce Albert Einstein'ın 1905'te yayınladığı fotoelektrik etkisi hakkında makalesi ile çakışıyordu. Bu yazıya göre ışık ayrık ve yerelleşmiş, bugün foton adı verilen enerji kuantalarından oluşuyordu. 1924 yılında Louis de Broglie dalga-parçacık ikilisinin teorisi hakkında bir tez yazdı. Bu teori tüm maddelerin protonların dalga-parçacık ikililiği özelliğini gösterdiğine dayanıyordu. de Broglie'ye göre bütün maddeler ve radyasyon enerjisi 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 olan parçacıklardan oluşuyordu ve bu enerji parçacığın yaydığı dalganın frekansıyla Plank sabitine bağlıydı.

  
    
      
        E
        =
        h
        ν
        
      
    
    {\displaystyle E=h\nu \,}
  

Ve bu parçacıkların momentumu aynı zamanda dalga boyu ile ilişkilendiriliyordu.

  
    
      
        p
        =
        
          
            h
            λ
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle p={\frac {h}{\lambda }},}
  

h: plank sahibi
Parçacıkların doğal dalgalı yapısı elektron saçılma deneyi ile kristal maddeler üzerinde araştırılmaya başladı. Bu deneyi yürüten Walter M. Elsasser, X-ray ışınlarının dalgalı yapısını kristal katılar üzerinden saçılan X-ray dalgalarını gözlemledi. Elsasser'in bu önerisi onun kıdemli meslektaşı Max Born tarafından İngiltere'de fizikçilere tanıtıldı. David ve Germer deneyi gerçekleştirildiği zaman, deneyin sonuçları Elsasser'in fikri ile bağdaştırıldı. Fakat bu deneyin asıl amacı aslında de Broglie hipotezini doğrulamak değil sadece nikelin yüzeyi hakkında bir çalışma yürütmekti.
1927 yılında Bell Laboratuvarında Clinton Davisson ve Lester Germer yavaş hareket eden elektronları kristalize yapıda olan nikeli hedef kullanarak ateşledi. Saçılan elektronların yoğunluğundaki açısal değişkenliğinin Bragg'ın X-ray ışınları için öngördüğü kırınım ile aynı boyutlarda olduğu ölçüldü. Bu deney ayrıca George Paget Thomson tarafından tekrar bağımsız olarak gerçekleştirildi. Ardından Davisson and Thomson 1937 Fizik Nobel ödülünü paylaştı. Davisson-Germer deneyi maddelerin dalgalı bir yapıya sahip olduğunu sunan de Broglie hipotezini doğruladı. Bu deneyinin sonucunun Arthur Compton'un keşfettiği Compton saçılması deneyinin sonuçları ile birleştirilmesi quantum teorisinin temel parçalarından biri olan dalga-parçacık ikililiği hipotezini ortaya çıkardı.

Davisson 1921 yılında elektron bombardımanı ve ikincil elektron emili üzerinde çalışmaya başladı. Bu denemeleri 1925 yılına kadar sürdü. 
Davisson ve Germer'in bu deneydeki asıl amacı nikel maddesinin yüzeyini kullanarak elektron ışınlarının değişik açılarda ne kadar elektron geri yansıtacağını gözlemlemekti. Bunun gerçekleşmesi de elektronların küçük boyutlarda olmasından ve hatta pürüzsüz kristal yüzeyi elektronlar için çok pürüzlü olabilir ve yani bu da elektron ışınlarının çok dağınık bir şekilde yansımasına neden olacaktı.
Deneyin düzeneğinde ise bir elektron ışın ateşleyicisi vardı. Bu ateşleyici bir parça nikel kristalinin yüzeyine belirli bir açıda konumlandırılıyordu. Elektron ateşleyicisi aynı zamanda elektronlara bir miktar ısı vererek onlara belirli ivme ve kinetik enerji kazandırıyordu. Bunun yanı sıra elektronların birbirleriyle çarpışmaması için ortamda bir vakum çemberi bulunuyordu. Farklı açılarda saçılan elektronların sayısını ölçmek içinde kristalin üzerinde bir faraday cup elektron dedektörü bulunuyordu. Bu dedektör sadece elastik saçılan elektronları fark edebiliyordu. Deney sırasında bir kaza gerçekleşti ve hava akımı çemberin içerisine girip nikelin yüzeyinde oksit tabakası oluşturdu. Bu oksiti ortadan kaldırmak için Davisson ve Germer bu numuneyi yüksek derecede ısıttı. Fakat onların bu ısıtma işleminin eski polikristalize yapıda olan nikelin yeni bir hal alarak tek ve geniş bir kristal alanlı yapıda olacağını ve bu yapının sürekli ve aşırı miktarda elektron ışınlarına maruz kalacağını fark etmemişlerdi.
Deneyi tekrar gerçekleştirdiklerinde, elektonlar yüzeyi vurduğunda, nikel kristal düzlemindeki atomlara çarparak saçıldılar. 
1925 yılında, Davisson ve Germer grafikte beklenmedik tepe noktalarına sahip olan bir sapma modeli geliştirdi.

Deneylere ara verdikleri sırada Davisson 1926 yılında Oxford üniversitesinin yaz için düzenlediği the British Association for the Advancement of Science adlı etkinliğe katıldı. Etkinlik sırasında quantum mekaniği hakkındaki son gelişmelerden haberdar oldu. Etkinlik sırasında Max Born Davisson'un 1923 teki kırılma eğrileri hakkındaki araştırmasını kullanarak sunumunu yaptı. Bu bilgiyi de Broglie hipotezini doğrulamak için kullandı.
Davisson o sırada farkına vardı ki, o yıllarda diğer bilim insanları, Walter Elsasser, E. G. Dymond, and Blackett, James Chadwick ve Charles Ellis benzer kırılma deneyleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Fakat hiçbiri düşük yoğunluktaki ışınları dedektör ile fark edebilecek düzeyde bir düzeneğe sahip değillerdi.
Amerika'ya döndükten sonra Davisson tüp dizaynında ve dedektör girişinde birkaç değişiklik yaptı ve dedektörün azimuth ve colatitude açılarında da dönmesini sağladı. Sonraki deneyler 65 V ve θ = 45° derece açısında güçlü sinyaller elde etti. Bunun ardından kendi makalesine "Tek Nikel Kristalinden Saçılan Elektronlar" adlı bir not ekledi.
Bunun haricinde hala cevaplanması gereken sorular vardı ve deneyler 1927 yılına kadar sürdü.
Elektron ateşleme sistemine değişik voltajlarda akım uygulandı ve atomik yüzeyde maksimum yoğunluktaki elektronlar farklı açılar ile geri yansıdığı görüldü. En fazla yoğunluk açının θ = 50° derece ve voltajın 54 V olduğunda hesaplandı ve elektronlar 54 eV değerinde kinetik enerjiye sahipti.
1912 yılında Max von Laue periyodik kristal maddeyi 3 boyutlu kırınım ızgarası üzerinde tanımladı. En büyük açıdaki saçılmalar Bragg tarafından açıklandı. Bragg'ın kuralına göre

  
    
      
        n
        λ
        =
        2
        d
        sin
        ⁡
        
          (
          
            
              90
              
                ∘
              
            
            −
            
              
                θ
                2
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle n\lambda =2d\sin \left(90^{\circ }-{\frac {\theta }{2}}\right),}
  

n = 1, θ = 50°. ve diğer bilgiler önceki nikel kristali saçılma deneydeki verilerdi.
de Broglie yasasına göre, 54 V değerine sahip bir ışının 0.167 dalga boyu var. Deneysel sonuç ise 0.165 nm. Bu sonuç bayağı tatmin ediciydi.
Davisson ve Germer'ın kazara elde ettiği bu elektron kırınımı hakkındaki bulgu de Broglie yasasına kanıtlayan doğrudan ilk kanıt oldu. 
Davisson'un detaylara merakı, kullandığı kaynaklar, bilgili meslektaşlara sahip olması ve biraz da şans onun bu deneyde başarıya ulaşmasına yardımcı oldu.

Demokritos (Grekçe telaffuz: [ðiˈmo.kri.tos]; Grekçe: Δημόκριτος, Dēmókritos, "halkın seçtiği" anlamına gelir; y. 460 - y. MÖ 370), geliştirdiği atomcu evren teorisi formülasyonu ile tanınan Sokrates öncesi Antik Yunan filozof.
Demokritos, Trakya'nın Abdera kentinde MÖ 460 civarında doğdu, ancak tam olarak hangi yıl olduğu hakkında anlaşmazlıklar vardır. Metinlerde sıklıkla birlikte bahsedildiği için, tam katkılarını akıl hocası Leukippos'un katkılarından ayırmak zordur. Leukippos'tan alınan atomlar hakkındaki kuramsal düşünceleri, bazılarının Demokritos'u diğer Yunan filozoflarından daha çok bir bilim insanı olarak görmesine neden olan 19. yüzyıl atomik yapı anlayışına geçici ve kısmi bir benzerlik taşır; ancak fikirleri çok farklı temellere dayanıyordu. Antik Atina'da büyük ölçüde görmezden gelinen Demokritos'un Platon tarafından o kadar beğenilmediği söylenir ki, Platon tüm kitaplarının yanmasını diledi. Yine de, kuzey doğumlu filozof Aristo tarafından iyi biliniyordu ve Protagoras'ın öğretmeniydi.
Çoğu kişi Demokritos'u "modern bilimin babası" olarak görür. Yazılarının hiçbiri günümüze ulaşmamıştır; onun engin eserlerinden sadece parçalar bilinmektedir.
Hocası Leukippos'un ortaya koyduğu teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides'in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles'in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. (Bazı kaynaklar Empedokles ve Anaksagoras'ı da "atomcular" sınıflandırmasının içine sokmaktadır.)
Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koymuştur. Evren'deki oluşuma, kesin bir zorunluluk egemendir. Bütün olup bitenleri bir rastlantı ile izâha çalışmak saçmalıktır. "Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel atomdur. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir." şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır.
Atomcular, sadece bir hacim, bir şekil ve belki de bir ağırlık içeren bölünmez en küçük birim olarak târif ettikleri atomun ve atomların hareket ettiği boşluğun (eter - ether - esir) ezelî, ebedî mevcudiyetini ortaya atmışlardır. Bütün bu materyalist görüşlere rağmen, "tek gerçek, atomlar ve atomların hareketidir" prensibini, ruhun açıklanması aşamasında da tutarlı bir şekilde kullanmışlardır.
Bilinçli bir materyalist yaklaşımla, algılama ve düşünmeyi, vücuttaki en ince, en hafif ve en düzgün ateş atomlarının hareketi olarak izâh eden Demokritos, kendisinden önceki düşünürlerin üzerinde durmadığı oranda, ahlâk (etik) ile de ilgilenmiştir.

Demokritos'un Trakya'daki Abdera şehrinde bir İyon kolonisi olan Teos'da doğduğu söyleniyordu, ancak bazıları ona Miletli diyordu. Atinalı Apollodorus'a göre 80. Olimpiyatta (MÖ 460-457) doğdu ve Thrasyllos doğumunu MÖ 470 yılına konumlandırmış olsa da, daha sonraki bir tarihte doğmuş olması daha muhtemeldir. John Burnet, Diogenes Laertios ix.41'e göre Demokritos'un Anaksagoras'ın yaşlılığı sırasında (y. 440-428) "genç bir adam (neos)" olduğunu söylediği için 460 tarihinin "çok erken" olduğunu iddia etmiştir. Demokritos'un babasının soylu bir aileden olduğu ve o kadar zengin olduğu söylendi ki, Abdera'daki yürüyüşüne Xerxes de katıldı. Demokritos, babasının kendisine bıraktığı mirası, bilgiye olan susuzluğunu gidermek için uzak ülkelere seyahatlerde harcadı. Asya'ya gitti ve hatta Hindistan ve Etiyopya'ya kadar ulaştığı söylendi.
Babylon ve Meroe üzerine yazdığı biliniyor; Mısır'ı ziyaret etti ve Diodorus Siculus orada beş yıl yaşadığını belirtir. Kendisi, çağdaşları arasında hiçbirinin daha büyük yolculuklar yapmadığını, daha fazla ülke görmediğini ve kendisinden daha fazla bilginle tanışmadığını iddia eder. Özellikle bilgisini övdüğü Mısırlı matematikçilerden bahseder. Theophrastos da ondan pek çok ülke görmüş bir adam olarak bahsetmiştir. Diogenes Laertios'a göre seyahatleri sırasında Keldani magileriyle tanıştı. Xerxes'e eşlik eden magilerden biri olan "Ostanes'in" de ona öğrettiği söylenir.
Memleketine döndükten sonra doğa felsefesi ile meşgul oldu. Kültürleri hakkında daha iyi bilgi edinmek için Yunanistan'ı gezdi. Yazılarında birçok Yunan filozofundan bahseder ve serveti bu filozofların yazılarını satın almasını sağladı. Atomculuğun kurucusu Leukippos, onun üzerindeki en büyük etkiye sahip kişiydi. Ayrıca Anaksagoras'ı da över. Diogenes Laertios, Hipokrat'la arkadaş olduğunu söyler ve Demetrius'un şu sözlerinden alıntı yapar: "Görünüşe göre Atina'ya gitti ve tanınmak için endişeli değildi, çünkü şöhretten nefret ediyordu ve Sokrates'i bildiği hâlde, 'Atina'ya geldim ve kimse beni tanımıyordu' sözünden anlaşıldığı kadarıyla, o Sokrates tarafından bilinen biri değildi." Aristo, onu Sokrates öncesi doğa filozofları arasında gösterir.
Demokritos hakkında, özellikle Diogenes Laertios'daki birçok anekdot, onun tarafsızlığını, alçakgönüllülüğünü ve sadeliğini kanıtlar ve yalnızca çalışmaları için yaşadığını gösterir. Bir hikâye peşinde koşarken daha az rahatsız olmak için kasıtlı olarak kendisini kör ediyor; yaşlılıkta görme yetisini kaybettiği pekala doğru olabilir. Neşeliydi ve hayatın komik yanlarını görmeye her zaman hazırdı, daha sonraki yazarlar, insanların aptallığına her zaman güldüğü çıkarımını yaptılar.
Vatandaşları tarafından çok saygı görüyordu, çünkü Diogenes Laertios'un dediği gibi, "olayların gerçek olduğu kanıtlanan bazı şeyleri onlara önceden bildirmişti", bu onun doğal fenomenler hakkındaki bilgisine atıfta bulunabilir. Diodorus Siculus'a göre Demokritos 90 yaşında öldü ve bu da MÖ 370 civarına denk gelmektedir, ancak diğer yazarlar onun 104 ve hatta 109 yaşına kadar yaşadığını söyler.
Halk arasında Gülen Filozof (Laughing Philosopher) olarak bilinen (insan aptallıklarına gülmek için), alay etme, aralıksız kahkaha anlamına gelen Abderitan laughter ve alay anlamına gelen Abderite terimleri Demokritos'tan türetilmiştir. Vatandaşları için "Mocker" olarak da biliniyordu.

Çoğu kaynak, Demokritos'un Leukippos geleneğini takip ettiğini ve Milet ile ilişkili bilimsel rasyonalist felsefeyi sürdürdüklerini söyler. Her ikisi de tamamen materyalistti ve her şeyin doğa kanunlarının sonucu olduğuna inanıyorlardı. Aristoteles veya Platon'un aksine, atomistler dünyayı amaç, ana hareket ettiren veya nihai neden olarak akıl yürütme olmaksızın açıklamaya çalıştılar. Atomistler için fizikle ilgili sorular mekanik bir açıklama ile cevaplanmalıdır ("Bu olaya daha önce hangi koşullar neden oldu?"), Rakipleri ise malzeme ve mekaniğin yanı sıra biçimsel ve teleolojik açıklamaları da ("Bu olay ne amaca hizmet etti?"). Eusebios, Messeneli Aristocles'den alıntı yaparak Demokritos'u Ksenophanes ile başlayan ve Pyrrhonizm ile sonuçlanan bir felsefe çizgisine yerleştirir.
Demokritos'tan alıntı: "Eğer huzur arıyorsanız daha azını yapın. (If you seek tranquility, do less.)" Marcus Aurelius tarafından Meditations, Gregory Hayes'e göre, IV: 24 (ref. G. Hayes'in Notları)

Daha sonraki Yunan tarihçileri, Aristoteles gibi yazarlardan çok önce şiir ve güzel sanatlar üzerine teorik olarak yazdığı için, Demokritos'un estetiği bir araştırma ve inceleme konusu olarak kurmuş olduğunu düşünürler. Özellikle Thrasyllus, filozofun külliyatında bir disiplin olarak estetiğe ait olan altı eseri tanımlamıştır, ancak ilgili eserlerin sadece parçaları mevcuttur; bu nedenle Demokritos'un bu konularla ilgili tüm yazılarının, düşüncelerinin ve fikirlerinin sadece küçük bir yüzdesi bilinebilir.

Demokritos'un teorisi, her şeyin fiziksel olarak, ancak geometrik olarak bölünemez olan "atomlardan" oluştuğunu; atomlar arasında boşluk olduğunu; atomların yok edilemez olduğu ve her zaman hareket hâlinde olduğunu ve olacağını; sonsuz sayıda ve şekil/boyut olarak farklılık gösteren atom türleri olduğunu savundu. Demokritos atom kütlesinden, "Bölünemezler ne kadar fazlaysa, o kadar ağırdır" dedi. Bununla birlikte, atom ağırlığı konusundaki kesin konumu tartışmalıdır.
Isaac Newton, Posidonius ve Strabon'un otoritesi hakkındaki fikrin mucidi olarak (İncil'deki Musa olduğuna inandığı) belirsiz Phoenicialı Mokhos'a itibar etmeyi tercih etse de, Leukippos atomizm teorisini ilk geliştiren kişi yani fikrin mucidi olarak kabul edilmektedir. Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Ancak bu teolojik gerekçeli görüş, çok fazla tarihsel kanıt iddia etmiyor gibi görünmektedir" diyor.
Leukippos ve Epikuros ile birlikte Demokritos, atomların şekilleri ve bağlanabilirliği üzerine ilk görüşleri önerdi. Malzemenin katılığının ilgili atomların şekline karşılık geldiğini düşündüler. Böylece demir atomları, onları bir katıya kilitleyen kancalarla sağlam ve güçlüdür; su atomları pürüzsüz ve kaygandır; tuz atomları tatlarından dolayı keskin ve sivridir; ve hava atomları hafif ve fırıl fırıldır, diğer tüm materyalleri istila eder. İnsanların duyu deneyimlerinden analojiler kullanarak, onları şekillerine, boyutlarına ve parçalarının dizilişine göre birbirinden ayıran bir atomun resmini veya görüntüsünü verdi. Dahası, bağlantılar, tek atomlara eklerin verildiği maddi bağlarla açıklandı: bazıları kanca ve gözlerle, diğerleri bilye ve yuvalarla. Democritean atomu, diğer atomlarla mekanik olarak etkileşime giren âtıl bir katıdır (sadece diğer gövdeleri hacminden hariç tutar). Buna karşılık, modern, kuantum mekanik atomlar elektrik ve manyetik kuvvet alanları aracılığıyla etkileşime girer ve hareketsiz olmaktan uzaktır.
Atomistlerin teorisi, modern bilimin teorisi ile diğer antik çağ teorilerinden daha uyumlu görünüyor. Bununla birlikte, hipotezin nereden geldiğini anlamaya çalışırken modern bilim kavramlarıyla benzerlik kafa karıştırıcı olabilir. Klasik atomcuların modern atom ve molekül kavramları için deneysel bir temeli olamazdı.
Bununla birlikte, Lucretius, De rerum natura adlı eserinde atomizmi tanımlarken, orijinal atomcu teorisi için çok açık ve zorlayıcı deneysel argümanlar verir. Herhangi bir malzemenin geri dönüşü olmayan çürümeye maruz kaldığını gözlemler. Zamanla, sert kayalar bile su damlalarıyla yavaşça aşınır. Maddeler karışma eğilimindedir: Suyu to

Dinamik, cisimlerin, çeşitli kuvvetler altında, hareketlerindeki değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Başka bir ifadeyle: Dinamik, harekete sebep olan ve hareketi değiştiren unsurları inceler.
Fizik biliminde Klasik mekaniğin branşlarından biridir. Denge durumundaki cisimlerin kuvvet dengesini inceleyen Statik diğer bir branşıdır.
Bu alandaki çalışmalar daha çok, 17. yy başlarında yaşayan Isaac Newton tarafından yapılmış ve sonuçlar üç temel yasa ile ifade edilmiştir.

Bir cisme uygulanan kuvvetlerin bileşkesi sıfır ise cisim o andaki konumunu korur. Yani duruyorsa durmaya, hareket ediyorsa sabit hızla hareketine devam eder. Örneğin virajı dönen bir araba içindeki insanların yana doğru hareketlenmeleri ve hareketli bir araba içindeki insanların frene basıldığında öne doğru hareketlerinin nedeni eylemsizliktir.

Bir cisme ya da cisimlerden oluşan düzeneğe net bir kuvvet etki ederse cisim ivmeli olarak hareket eder.
Formül:

  
    
      
        
          
            F
            →
          
        
        =
        m
        .
        
          
            a
            →
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {F}}=m.{\overrightarrow {a}}\,\!}
  

Burada;
"F": Hareket doğrultusundaki Bileşke Kuvvet, Newton(N) biriminde.
"m": Harekete katılan cisimlerin toplam Kütle, Kilogram(kg) biriminde.
"a": Sistemin kazandığı İvme, Metre/Saniye2(m/s2) biriminde.
Hareketli bir cisme etki eden bileşke kuvvet, cismin hareketi ile aynı yönde ise cisim hızlanan, hareketine zıt yönde ise yavaşlayan hareket yapar.

Bir cismin ya da kuvvetin bir yüzeyde dik olarak uyguladığı kuvvete etki, yüzeyin kuvvete karşı gönderdiği dik kuvvete tepki denir.
Yatay bir zemine konulan cisim zemine ağırlığı kadar bir etki kuvveti uygular. Cisim zeminde dengede ise ağırlığına tam olarak zıt yönde ve ağırlığı kadarlık bir tepki oluşmaktadır.

Sürtünme kuvveti yüzeyin cisme uyguladığı normal kuvvetine ve yüzeyler arasındaki pürüzlüğün bir ölçüsü olan sürtünme katsayısına bağlıdır. Matematiksel olarak bu ilişki fsürtünme = μN biçiminde ifade edilir.
Hareket eden veya harekete zorlanan bir cisme Sürtünme kuvveti etki eder. Sürtünmenin olmadığı bir ortam bulmak neredeyse imkânsızdır. Hareket halindeki bir cisme uygulanan sürtünme kuvveti harekete zıt yöndedir.
Formül:

  
    
      
        
          F
          
            S
          
        
        =
        k
        .
        N
        
        
      
    
    {\displaystyle F_{S}=k.N\,\!}
  

Burada;
"FS": Sürtünme Kuvveti, Newton(N) biriminde.
"k" (Bazı kaynaklarda "
  
    
      
        
          μ
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\mu }}}
  
" sembolü ile gösterilir): Sürtünme katsayısı, birimi yok.
"N": Tepki Kuvveti, Newton(N) biriminde.

Sürtünme kuvveti cismin yüzeye temas eden alanının büyüklüğüne bağlı değildir.
Sürtünme kuvveti hareket sağlayabilir, "sağlanamaz" şeklindeki önyargı bir kavram yanılgısıdır.
Sürtünme katsayısı, cismin ve temas ettiği zeminin özelliklerine bağlı sabit sayı olup birimi yoktur.
Dengede duran fakat harekete zorlanan cisme uygulanan sürtünme kuvveti ise zorlayıcı kuvvete zıt yöndedir.

Yatay düzlemde hareket
Eğik düzlemde hareket
Makaralı düzenekte hareket

Katı cisim dinamiği
Kinematik
Kinetik
Akışkanlar mekaniği
Hidrodinamik
Gaz dinamiği
Aerodinamik

Elektrik akımı, elektriksel akım veya cereyan, en kısa tanımıyla elektriksel yük taşıyan parçacıkların hareketidir. Bu yük genellikle elektrik devrelerindeki kabloların içerisinde hareket eden elektronlar tarafından taşınmaktadır. Ayrıca, elektrolit içerisindeki iyonlar tarafından ya da plazma içindeki hem iyonlar hem de elektronlar tarafından taşınabilmektedir.
Bir kesit üzerinden birim zamanda geçen yük miktarı elektrik akımının büyüklüğünü verir. SI birimi Amper'dir (kısaltması A). Herhangi bir kesit üzerinden bir saniye içerisinde bir Coulomb'luk yük geçmesi bir Amper'lik akıma tekabül eder. Ampermetre adı verilen bir aletle ölçülmektedir. Ohm Kanunu'na uyan maddeler üzerinden geçen akım bu maddenin direnci ile ters orantılı, akımı oluşturan gerilim ile doğru orantılıdır. Doğadaki çoğu madde Ohm Kanunu'na büyük oranda uyar ancak akım ve gerilim arasındaki bağıntı çok daha karışık olabilir. Yarı iletkenler bu duruma güzel bir örnektir.
Elektrik akımları, ampüllerde yaratılan ışığı açıklayabilen Joule yasasının ortaya çıkmasını sağlar. Elektrik akımı ayrıca motorlarda, indüktörlerde ve jeneratörlerde kullanılan manyetik alanın yaratılmasını sağlar.
Elektrik akımı içinde yük taşıyan parçacıklar yük taşıyanlar olarak adlandırılır. Metal atomları içerisinde bulunan bir ya da birden fazla elektron ait olduğu atoma sıkı bir şekilde bağlı olmadığı için metal içerisinde serbestçe hareket edebilir. Metal iletkenlerdeki yük taşıyıcıları bu iletim elektronlarıdır. Akım şiddeti elektronların toplamına bağlıdır.

Elektrik akımıyla meydana gelen; elektrik iletimi, yıldırım oluşması, şimşek oluşması gibi olaylar maddelerin atomlarının etrafındaki serbest elektronların hareketlerinden ibarettir. Elektronlar da eksi yüklü olduğu için yük hareketi - kutuptan + kutba doğrudur. 18. yüzyılda Benjamin Franklin'in "artı" ("pozitif"), "eksi" ("negatif"), "batarya" ("battery"), iletken ("conductor") gibi terimleri ortaya atmasıyla elektrik de yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmıştır. Benjamin Franklin'in "tek sıvı" modeline göre bu sıvıyı eksik miktarda içeren nesneler eksi yüklü, sıvı fazlalığı olan nesneler de artı yüklü olmalıydı. Franklin tek sıvı konusunda haklı olsa da, geriye kalan konularda değildi. Genel olarak, bu sıvı - yani elektrik- eksi yüklü elektronlardan oluşur. Bir cismi eksi yüklü yapan da elektronların eksikliği değil fazlalığıdır. Ancak bu durum fark edilene kadar, elektrik akımı çoktan artı yüklerin akışı olarak tanımlanmıştı. Bu fikir öylesine yerleşmişti ki, kimse değiştirmeyi denemedi. sonuçta tarihsel bir kazaya bağlı olarak elektrik akımı, elektronların akış yönünün tersi yönde hareket eder.

Yıldırım oluşmasında, yağmurlu havada bulutlar + yükte ise yıldırım topraktan havaya doğru oluşur, bulutlar - yüklü
ise yıldırım bulutlardan toprağa doğru akar.

Akımın geleneksel sembolü I'dır. Bu sembolün kaynağı Fransız bir deyişi olan “intensité de courant” dır ve anlamı akım şiddetidir. Akım şiddeti genellikle akım olarak adlandırılır. I sembolü Andre Marie Ampere tarafından kullanıldı. Kendi adını taşıyan Ampere Yasası 1820 yılında keşfetti ve daha sonra elektrik akımının birimi Amper olarak isimlendirildi. Bir ya da birkaç dergi 1896 yılına kadar C yerine I kullanmamasına rağmen bu simge Fransa'dan Büyük Britanya'ya kadar ulaştı ve standart bir kullanıma dönüştü.

İletken maddelerdeki elektrik akımını oluşturan hareketli yüklü parçacıklara yük taşıyıcıları denir. Elektrik devrelerindeki telleri ve diğer iletkenleri  oluşturan metallerde, pozitif yüklü atom çekirdeği sabit bir konumda tutulur ama negatif yüklü elektronlar hareket edebilecek kadar özgürdür. Böylelikle metaller kendi yüklerinin bir konumdan diğer bir konuma taşınmasına izin verirler. Diğer maddelerde, özellikle yarı iletkenlerde, taşınan yükler pozitif ya da negatif yükler olabilir. Hangi maddenin elektrik akımında taşınacağını belirleyen şey kullanılan diğer katkı maddelerdir. Pozitif ve negatif yük taşıyıcıları bazen eş zamanlı olarak da bulunabilir. Bu olay elektrokimyasal pilde gerçekleşebilmektedir.
Pozitif yüklerin akışı aynı elektrik akımını verir. Elektrik akımına zıt yönde hareket eden elektronların akışı gibi aynı etkiye sahiptir. Akım, pozitif ya da negatif yüklerin akışı ile oluşturulabilir. Bundan dolayı akım yönünün neresi olacağına dair kural, yük taşıyıcıların pozitif ve negatif olmasından bağımsızdır. Akımın yönü keyfi olarak tanımlanmıştır ve bu yön pozitif yüklerin hareket yönüyle aynıdır.
Bu kuralın geleneksel bir sonucu vardır. Metal tellerde ve elektrik devrelerindeki diğer kısımlarda yük taşıyıcıları elektronlar olduğu için, bir elektrik devresindeki yük akışı daha önce geleneksel olarak belirlenmiş elektrik akımının yönünün tersidir.

Teldeki ya da bir bileşendeki akım her iki yönde olabileceği için, pozitif yüklerin akış yönü bir notasyonla simgelenmelidir. I değişkeni akımı temsil etmek için kullanılır ve şematik olarak çizilmiş elektrik devresinde her zaman bir ok ile gösterilir. Buna I akımının referans yönü denir. Eğer akım ters yönde hareket ediyorsa I değişkeni negatif bir değere sahip olur.
Elektrik devreleri analiz edildiğinde, herhangi bir devre elemanının üzerinden geçen akımın yönü ilk olarak bilinemez. Bundan dolayı akımın referans yönü önce keyfi olarak belirlenir. Devredeki akımlar çözüldüğünde, bir devre elemanının üstünden geçen akımın negatif değere olması seçilen referans yönüne ters yönde hareket ettiğini gösterir. Elektronik devrelerde, akımın referans yönü genellikle bütün akımlar zemine doğru hareket ediyormuş gibi seçilir. Bu genellikle akımın gerçek yönüne karşılık gelir çünkü güç kaynağı potansiyeli çoğu devrede yere göre pozitiftir.

Metalik katılarda elektrik yükü elektron ile düşük elektriksel potansiyelden yüksek elektriksel potansiyele doğru akar. Diğer alanlarda herhangi bir yüklü objenin akışı (örneğin iyonlar) bir elektrik akımına sebep olabilir. Yük taşıyıcıların türünden bağımsız bir akım tanımı yapmak gerekirse, geleneksel olarak akım pozitif yüklerin akış yönüyle aynı yöndedir. Metallerde yük taşıyıcıları elektronlar negatif olduğu için akım elektronların akış yönünün tersi yönündedir. Yük taşıyıcıların pozitif olduğu iletkenlerde ise akımın yönü yük taşıyıcıların hareket yönüyle aynıdır.
Boşlukta iyon ya da elektron demeti oluşabilir. Diğer iletken maddelerde ise elektrik akımı hem pozitif yüklü parçacıkların hem de negatif yüklü parçacıkların aynı zamanda hareket etmesiyle oluşabilir. Diğerleri içinse elektrik akımı tamamıyla pozitif yük akışı ile sağlanabilir. Örneğin elektrolitlerdeki elektrik akımı pozitif ve negatif yüklü iyonların akışıyla gerçekleşir. Kurşun asit elektrokimyasal pillerdeki elektrik akımı pozitif hidrojen iyonlarının bir yönde, negatif sülfat iyonlarının ise diğer yönde hareket etmesiyle oluşur. Kıvılcımlardaki ve plazmalardaki elektrik akımı elektronlardan kaynaklı olduğu gibi pozitif ve negatif iyonlardan da kaynaklıdır. Buz ve belli katı elektrolitlerdeki elektrik akımı tamamıyla iyonların akışından oluşmaktadır.

Katı iletken metal, hareketli veya serbest elektronlara sahiptir. Bu elektronlar metalin kristal yapısına bağlıdırlar, fakat herhangi bir atoma bağlı değillerdir. Herhangi bir dış elektriksel alan uygulamadan bile bu elektronlar ısı enerjisinden dolayı rastgele hareket ederler. Fakat normalde bir metaldeki net akım sıfırdır. Herhangi bir zamanda metal objenin herhangi bir kesitinde bir yönden diğerine geçen elektronların sayısı aksi yönde geçiş yapanlarınkine ortalamada eşittir. Bir metal telin iki ucu arasına batarya gibi bir DC kaynağı bağlandığında iletkende bir Manyetik alan oluşur. Bu manyetik alan metaldeki serbest elektronların alanın tersi yönünde sürüklenmesine sebep olur. Ortalamada bir yöne daha fazla hareket eden elektronlar elektrik akımını yaratmış olurlar.
Bir metalde, her atomun dış kabuğundaki elektronlar ait olduğu atoma yalıtkan maddelerdeki kadar bağlı değildir. Bu elektronlar metal kafesi içinde hareket etmek konusunda özgürdür. Bu iletim elektronları akımı oluşturan yük taşıyıcılar olarak görev edinebilir. Metaller özellikle iletkendir çünkü metaller atomuna çok sıkı bağlı olmayan çok sayıda elektronlara sahiptir. Karakteristik olarak bir kafeste bir elektron ile. Herhangi bir dış Manyetik alan uygulanmadığı takdirde bu elektronlar termal enerjiden dolayı rastgele hareket ederler fakat ortalama olarak metal içerisinde herhangi bir akım yoktur. Oda sıcaklığında bu elektronların rastgele hareketinin ortalama hızı saniyede 106  metredir. Metal telin geçtiği bir yüzey boyunca elektronlar yüzey üzerinde her iki yönde ve eşit oranda hareket ederler. George Gamow’un, popüler bilim kitabı “1-2-3 Sonsuz…Sonsuz Bilimin Gerçekleri ve Çözümlenmesi” (1947) kitabında belirttiği gibi "Metalik maddeler, dış kabuklarının atoma gevşek bağlanması nedeniyle ve genellikle elektronlardan birini hareket etmekte özgür kıldığı için diğer maddelerden farklıdır. Böylelikle, metalin içinin çok sayıda atomuna tam bağlanmamış elektronlardan oluştuğu görülebilir. Bu elektronlar kalabalık içerisinde hareket eden insanlar gibi amaçsızca dolanabilir. Bir metal telin zıt uçlarına elektriksel kuvvet uygulandığında ise bu serbest elektronlar iletken katının yük taşıyıcıları olurlar ve biz bu duruma elektrik akımı deriz.
Bir metal telin iki ucu boyunca herhangi bir DC gerilim kaynağı, örneğin bir batarya uygulandığı takdirde, iletken tel boyunca elektrik alanı oluşturulmuş olur. Elektrik alan ile serbest elektronlar arasında anlık temas kurulduğu an, elektronlar pozitif uca sürüklenmeye zorlanırlar. Bundan dolayı tipik bir katı iletkende yük taşıyıcıları elektronlardır.
Yüklerin herhangi bir yüzey boyunca kararlı akışı olan akım (amper cinsinden) aşağıdaki denklemle hesaplanabilir. 

  
    
      
        I
        =
        
          
            Q
            t
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle I={Q \over t}\,,}
  

Burada Q, t zamanı içerisinde yüzey boyunca iletilmiş elektriksel yüktür. Eğer Q ve t, coulomb ve saniye cinsinden

Elektromanyetizma, elektrikle yüklü parçacıklar arasındaki etkileşime neden olan fiziksel kuvvet'tir. Bu etkileşimin gerçekleştiği alanlar, elektromanyetik alan olarak tanımlanır. Doğadaki dört temel kuvvetten biri, elektromanyetizmadır. Diğer üçü; güçlü etkileşim, zayıf etkileşim ve kütleçekim kuvvetidir. 
Elektromanyetizma, yerçekimi dışında, günlük yaşamda karşılaşılan hemen hemen tüm fenomenlerden sorumlu etkileşimdir. Olağan madde, formunu her bir molekülünün arasındaki intermoleküler güçün bir sonucu olarak alır. Elektronlar atom çekirdeklerinin etrafındaki yörüngelerde elektromanyetik dalga mekaniği tarafından moleküllerinin yapı taşları olan atomları oluşturmak için bağlı tutulurlar. Bu, kimyada, komşu atomların elektronları arasındaki etkileşimden doğan süreçleri yönetir. Atomlar arasındaki komşuluk, sırasıyla, elektronların elektromanyetik kuvvetleri ve momentumları tarafından belirlenir.
Elektromanyetizma, elektrik alanda da manyetik alanda da ortaya çıkar. Her iki alan da elektromanyetizmanın farklı sonuçlarıdır; ancak, öz itibarıyla birbirleriyle ilintilidirler. Bundan dolayı, değişen bir elektrik alan, bir manyetik alan üretir; değişen bir manyetik alan da, elektrik alanı oluşturur. Bu etki, elektromanyetik indüksiyon olarak tanımlanır ve elektrik jeneratörlerinin indüksiyon motorların ve transformatörlerin çalışma temelinde yer alır. Matematiksel olarak konuşursak, manyetik alanlar ve elektrik alanlar, bağıl hareket üzerinden 2. dereceden tensör ve bivektör kullanılarak birbirine dönüştürülebilir.
Elektrik alanlar, elektrik potansiyeli(örneğin, bir pil voltajı) ve elektrik akımı (örneğin, bir el fenerindeki elektrik akışı) gibi bazı ortak olayların nedenidirler. Manyetik alanlar, mıknatıslarla ilgili kuvvetin sebebidir.
Kuantum elektrodinamikte, yüklü parçacıklar arasındaki elektromanyetik etkileşimler, sanal fotonlar olarak bilinen ve yüklü parçacıklar arasında değiş tokuş edilen haberci parçacıkların incelendiği Feynman diyagramları yöntemi kullanılarak hesaplanabilir. Bu yöntem pertürbasyon teorisi incelenerek elde edilebilir.
Elektromanyetizmanın teorik uygulamaları Albert Einstein'ın 1905 yılında özel görelilik teorisini geliştirmesinin önünü açtı.

Aslında, elektrik ve manyetizma iki ayrı kuvvet olarak düşünülüyordu. Bu görüş, 1873'te basılan, James Clerk Maxwell'in, içinde pozitif ve negatif yüklerin etkileşimlerinin tek kuvvetle düzenlendiği gösterilen Treatise on Electricity and Magnetism yayınıyla değişti. Deneyler ile açıkça gösterilmiş olan tüm bu etkileşimlerin dört ana etkisi vardır:

Elektrik yükleri, aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı bir güç ile birbirlerini çekerler ya da iterler: Zıt yükler birbirini çeker, aynı yükler birbirini iter.
Benzer şekilde, manyetik kutuplar (ayrı noktalardaki kutuplaşmalar) birbirlerini çeker ya da iterler ve her zaman çift olarak ortaya çıkarlar: Her kuzey kutbu, manyetik alan çizgileriyle bir güney kutbuna bağlanmıştır.
Bir tel içerisindeki elektrik akımı, tel etrafında, yönü akıma bağlı olan (saat yönünde veya saat yönünün tersine), dairesel bir manyetik alan oluşturur.
Telin içinde, manyetik alana doğru veya manyetik alandan doğru hareket eden, döngü halindeki bir akım indüklenir. Benzer olarak bir mıknatıs, manyetik alana doğru veya manyetik alandan doğru hareket ettirildiğinde, akımın yönü bu harekete bağlı olarak değişir.
21 Nisan 1820 tarihinde bir akşam, Hans Christian Ørsted ders için hazırlarken, şaşırtıcı bir duruma tanık oldu. Malzemelerini hazırladığı sırada, kullandığı pildeki elektrik akımı açık ve kapalı iken pusula iğnesinin manyetik kuzeyden saptığını fark etti. Bu sapma, onu şuna ikna etti: Manyetik alan çizgileri, tıpkı ışık ve ısıda olduğu gibi, elektrik akım taşıyan bir telin her tarafından yayılıyordu. Bu durum da, elektrik ve manyetizma arasındaki doğrudan ilişkiyi teyit ediyordu.

Keşif sürecinde, Ørsted, olgunun herhangi bir tatmin edici açıklamasını yapmadı, onu matematiğe dökmeye de çalışmadı. Ancak, üç ay sonra daha yoğun araştırmalara başladı. Bundan kısa süre sonra da, bir teldeki elektrik akımının bir manyetik alan ürettiğini kanıtlayan bulgularını yayınladı. Onun elektromanyetizma konusuna yaptığı katkılardan dolayı, manyetik indüksiyon, CGS birimine göre (oersted) olarak isimlendirilmiştir.
Ørsted'in bulguları, bilim camiasında elektrodinamike dair yoğun araştırmaların kapısını açtı. Bulgular, Fransız fizikçi André-Marie Ampère'in, akım taşıyan iletkenler arasındaki manyetik kuvvetleri tanımlayan matematiksel formu geliştirmesini sağladı. Ayrıca, Ørsted'in keşfi birleştirilmiş bir enerji kavramına doğru büyük bir adım oldu. 
Michael Faraday tarafından gözlemlenen, James Clerk Maxwell tarafından genişletilen ve Oliver Heaviside ile Heinrich Hertz tarafından kısmen yeniden formüle edilen bu kavram birleştirme, 19. yüzyılda matematiksel fizikin en önemli başarılarından biridir. Bu başarı, ışığın doğasını anlamak gibi uzun erimli sonuçlar doğurmuştur. Işık ve diğer elektromanyetik dalgalar, kuantize olan, kendi kendine yayılan manyetik alan titreşimleri diyebileceğimiz foton formunu alır. Farklı salınım frekansları, elektromanyetik radyasyonun farklı biçimlerini doğurur; en düşük frekanslardaki radyo dalgalarından, orta frekanslardaki görünür ışığa, en yüksek frekanslardaki gama ışınına.
Ørsted, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi inceleyen tek insan değildi. 1802 yılında Gian Domenico Romagnosi, İtalyan bir hukuk bilgini, elektrostatik yüklerle manyetik bir iğneyi saptırdı. Aslında, düzenekte galvanik akım yoktu ve bu nedenle elektromanyetizma da mevcut değildi. Keşfin bir dökümü, 1802 yılında, bir İtalyan gazetesinde yayınlandı. Ancak, çağın bilim camiası tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi.

Elektromanyetik kuvvet, bilinen dört temel kuvvetten biridir. Diğer temel kuvvetler: nükleonları oluşturmak için kuarkları bağlayan ve çekirdekleri oluşturmak için nükleonları bağlayan güçlü nükleer kuvvet, radyoaktif bozunmanın bazı türlerini oluşturan zayıf nükleer kuvvet ve kütleçekim kuvveti. Tüm diğer kuvvetler (sürtünme kuvveti gibi), neticede, parçacıkların hareketiyle sağlanan bu temel güçlerden ve momentumdan kaynaklanır.
Elektromanyetik kuvvet, kütleçekim kuvveti dışında, günlük hayatta nükleer ölçekte karşılaşılan tüm diğer olgulardan sorumludur. Kabaca; atomlar arası etkileşimlerden kaynaklanan tüm kuvvetler, elektrik yüklü atom çekirdeklerine ve atomların etrafındaki ve içindeki elektronlara etkiyen elektromanyetik kuvvetle ve bu parçacıkların hareketlerinden nasıl ivme kazandıklarıyla açıklanabilir. Buna, sıradan nesneleri "itme" veya "çekme" sırasında deneyimlediğimiz, vücutlarımızdaki ve bu nesnelerdeki her bir molekülün arasındaki moleküller arası kuvvetten doğan kuvvetler de dahildir. Aynı zamanda  kimyasal olayın bütün formlarını içerir.
Elektronların hareketlerinin momentumları tarafından üretilen etkili kuvvet, elektronların birbirleriyle etkileşim içerisinde olan atomlar arasında bir diğer atoma momentum taşıyarak hareket etmesi, atom içi ve moleküller arası kuvvetlerin anlaşılmasında oldukça önemli ve gereklidir. Elektronlar toplamı, daha dar hale geldikçe, Pauli dışlama ilkesi'ne göre; minimum momentumları mutlaka artar. Moleküler düzeydeki maddenin, yoğunluğu da dahil olmak üzere durumu; elektronların taşıdığı momentumdaki değişimin oluşturduğu kuvvet ve elektromanyetik kuvvet arasındaki denge ile belirlenir.

Bilim insanı William Gilbert, De Magnete 'inde (1600), elektrik ve manyetizmanın, her ikisi de maddelerin itilmesi ve çekilmesine sebep olabilirken, farklı etkiler olduklarını ileri sürdü. Denizciler, yıldırımların pusula iğnelerini bozabildiklerini fark etmişlerdi, ama yıldırım ve elektrik arasındaki bağlantı, Benjamin Franklin 'in 1752'de gerçekleştirdiği deneylere kadar doğrulanamamıştı. İnsan yapımı elektrik akımı ve manyetizma arasındaki bağlantıyı ilk keşfedip yayınlayanlardan biri Romagnosi 'dir. Romagnosi, 1802 yılında bir teli bir elektrik pili boyunca bağlamanın yakındaki bir pusula iğnesini saptırdığını fark etti. Ancak bu etki, 1820 yılında Ørsted benzer bir deney gerçekleştirene kadar yaygın olarak bilinmedi. Ørsted'in çalışması, Ampère'i elektromanyetizmaya dair matematiksel bir teori üretmek üzere etkiledi.
Klasik elektromanyetizma olarak bilinen elektromanyetizma teorisi, 19. yüzyıl boyunca çeşitli fizikçiler tarafından geliştirilmiş; önceki gelişmeleri tek bir teoriye toplayan ve ışığın elektromanyetik doğasını keşfeden James Clerk Maxwell 'in çalışmalarıyla sonuç bulmuştur. Klasik elektromanyetizmada, elektromanyetik alan; Maxwell denklemleri olarak bilinen bir dizi denkleme uyar ve elektromanyetik kuvveti Lorentz kuvvet yasası verir.
Klasik elektromanyetizmanın özelliklerinden biri, klasik mekanik ile bağdaştırılmasının zor; ancak, özel görelilik ile bağdaştırılabilir olmasıdır. Maxwell denklemlerine göre, bir vakum içindeki ışık hızı, evrensel bir sabittir. Bu sabit sadece electrical permittivity ve magnetic permeability of free space 'e bağlıdır. Bu, klasik mekaniğin köklü bir temel taşı olan Galilean invariance 'i ihlal eder. İki teoriyi uzlaştırmanın tek yolu, yayılan ışıkta ışık saçan eter 'in olduğunu varsaymaktır. Ancak, daha sonraki deneysel çalışmalar eterin varlığını tespit edemedi. Hendrik Lorentz'in ve Henri Poincaré'in önemli katkılarından sonra, 1905 yılında Albert Einstein, klasik kinematikleri, klasik elektromanyetizmayla uyumlu yeni bir kinematik teorisiyle değiştiren özel görelilik tanımıyla bu problemi çözdü. (Daha fazla bilgi için, bkz: özel görelilik tarihçesi.)
Ek olarak, görelilik teorisi gösterdi ki, hareketli referans sistemlerinde manyetik alan elektrik alan bileşeni sıfırdan farklı olan oluşturmaktadır, tersi elektrik alan için de geçerlidir. Yani manyetik alan ve elektrik alan bir paranın iki farklı yüzü gibi düşünülebilir. İşte bu yüzden konunun adı “elektromanyetizma”dır. (Daha fazla bilgi için, bkz: Klasik elektromanyetizma ve özel görelilik.)

Aynı yıl yayınlanan başka bir makalede, Albert Einstein, klasik elektromanyetizma

Ernest Rutherford (30 Ağustos 1871 - 19 Ekim 1937), Yeni Zelandalı-İngiliz bir deneysel fizikçiydi. 1908 yılı Nobel Kimya Ödülü sahibidir.
Yeni Zelanda'ya göç etmiş İskoç bir ailenin 12 çocuğundan dördüncüsüydü. Babası tekerlek yapımcısıydı. Liseyi burslu olarak okudu. Yine burslu olarak devam ettiği Christchurch'teki Canterbury College'tan 1892'de lisans, ertesi yılda üstün başarıyla yüksek lisans derecelerini aldı. Bir yıl daha okulda kalarak demirin yüksek frekanslı manyetik alanlardaki mıknatıslanma özellikleri üzerinde araştırmalar yaptı. Hertz'in yalnızca birkaç yıl önce bulmuş olduğu elektromanyetik dalgaları sezebilen bir dedektör yapmayı başardı.
1895'te İngiltere'ye giden Rutherford, Cambridge Universitesi'ndeki Cavendish Laboratuvarı'nda J.J. Thomson'ın yanında çalışmaya başladı. Burada elektromanyetizma üzerindeki deneylerini sürdürdü ve Hertz dalgalarını 3 km uzaklıktan gönderip almayı başardı. Aralık 1895'te Wilhelm Conrad Röntgen'in X Işını'nı bulduğunu açıklamasının ardından, J.J. Thomson ve Rutherford bu konuda çalışmaya başladılar ve X Işını'nın gazlar içinden geçerken çok sayıda artı ve eksi elektrik yüklü parçacık ortaya çıkmasına, yani iyonlaşmaya yol açtığını, bu parçacıkları yeniden birleştirerek nötr atomlar oluşturduğunu buldular. Rutherford ayrıca bu iyonların hızını ve birbirleriyle birleşerek yeniden gaz molekülleri oluşturma süresini belirlemeye yönelik bir yöntem geliştirdi. İyonlaşma gücü yüksek olan ama kolaylıkla soğurulabilen ışın türünü alfa ışınları, daha az iyonlaşmaya yol açan, ama girim gücü daha yüksek olan ışınları da beta ışınları olarak adlandırdı.
19. yüzyılın sonuna gelinirken pek çok bilim insanı artık fizikte gerçekleştirilecek bir yenilik kalmadığı kanısındaydı. Ama Rutherford üç yıl gibi kısa bir süre içinde tümüyle yeni bir fizik dalı ortaya çıkardı: Radyoaktiflik. Radyoaktifliğin bir elementin atomlarının başka bir elementin atomlarına kendiliğinden dönüşme süreci olduğu sonucuna vardı. Maddenin değişmezliği kavramına sıkı sıkıya bağlı birçok bilim insanı bu görüşe karşı çıkacak, ama Rutherford'un görüşlerinin doğruluğu kısa sürede anlaşılacaktı.
Bu büyük başarı üzerine Rutherford 1903'te Royal Society üyeliğine seçildi. Ertesi yıl aynı kurumun üstün başarılı bilim adamlarına verdiği özel bir ödül olan Rumford Madalyası ile ödüllendirildi. Alfa ışınlarının elektrik ve magnetik alanlarda sapmaya uğradığını 1903'te belirleyen Rutherford, sapmanın yönünü inceleyerek, bu ışınların artı elektrik yüklü parçacıklardan oluştuğu sonucuna vardı. Ayrıca bu parçacıkların hızını ve elektrik yükü/kütle oranını ölçmeyi başardı.
Rutherford'un 1911'de geliştirdiği "Atom Modeli" onun bilime en büyük katkısıdır. Alfa parçacıklarının ince metal levhalardan geçişini inceleyen Rutherford, alfa parçacığı artı yüklü olduğundan, levhadan geçişi sırasında metal atomlarındaki artı yüklerin banal etkisiyle sapmaya uğrayacağını, ama parçacığın kütlesi çok büyük olduğu için, bu sapmaların çok küçük olacağını düşünüyordu. Yapılan deneylerde alfa parçacıklarının gerçekten de genel olarak çok küçük sapmalar gösterdiği(%90 oranında), ama arada büyük açılarla sapan parçacıklarında bulunduğu, hatta bazen bir parçacığın hareket yönünü değiştirip geriye döndüğü gözlendi. Böylesine büyük kütleli alfa parçacığını bu kadar saptırabilmesi için atomdaki bütün artı yüklerin ve kütlenin çok küçük bir hacme yoğunlaşmış olması gerekiyordu. Buna dayanarak atomun boşluklu bir yapıdan oluştuğunu keşfetti. Rutherford'un bu görüşten yola çıkarak oluşturduğu model Rutherford Atom Modeli ya da Çekirdekli Atom Modeli olarak adlandırılır.
1908'de Nobel Kimya Ödülü' nü alan, 1914'te kendisine Baron unvanı verilen Rutherford, 1922'de Royal Society'nin en büyük ödülü olan Copley Madalyası' ile ödüllendirilmiştir. 1925'te ise bu kurumun başkanlığına seçilmiştir.

https://www.nobelprize.org/prizes/chemistry/1908/rutherford/biographical/ 23 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erwin Rudolf Josef Alexander Schrödinger (d. 12 Ağustos 1887, Viyana – ö. 4 Ocak 1961, Viyana), Avusturyalı fizikçi ve bilim kuramcısıydı. Schrödinger, kuantum mekaniğinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Atom teorisinin yeni, üretken işlevlerinin keşfedilmesine yaptığı katkılar için 1933'te Paul Dirac ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Schrödinger, Viyana'nın Erdberg ilçesinde, Rudolf Schrödinger ve Georgine Emilia Brenda Schrödinger'in tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir muşamba masa örtüsü imalatçısı ve botanikçiydi. Annesi Georgine Emilia Brenda (1867–1921), bir kimya profesörü olan Alexander Bauer'in kızıydı. Babası Rudolf Schrödinger Katolik, annesi ise Protestan idi. Çocuklar da Protestan mezhebi uyarınca yetiştirildi.
1898'de Akademisches Gymnasium'a başladı. Bu üst düzey liseden 1906'da yüksek başarıyla mezun oldu. Daha sonra 1906'dan 1910'a kadar Viyana'da matematik ve fizik okudu. 1910'da Franz Serafin Exner'in danışmanlığında fizik doktoru unvanı aldı. Bir yıllık askerlik hizmetinden sonra üniversiteye geri döndü ve 1911'de Exner'in yanında asistan olarak çalışmaya başladı. 1914'te Viyana Fizik Enstitüsü'nde profesör unvanı aldı. Bu enstitüde aralarında Franz-Serafin Exner, Friedrich Hasenöhrl ve K. W. F. Kohlrausch'un da bulunduğu, o dönem için dünyanın en önemli fizikçileri ile çalıştı. Viyana Fizik Enstitüsü yıllarında botanikçi Franz Frimmel ile yakın arkadaş oldu.
1914'te I. Dünya Savaşı başlayınca tekrar askere çağrıldı ve İtalya cephesine yollandı.
Savaştan sonra Viyana'ya dönen Schrödinger, radyoaktif bozunum ve kristal yapıların dinamikleri üzerinde çalışmaya başladı. Mart 1920'de Annemarie Bertel ile evlendi. Aynı yıl Jena ve Stuttgart'ta, 1921'de Breslau Üniversitesi'nde ders verdi. Breslau'da birinci yılını doldurmadan, 1922'de Zürih Üniversitesi'ne geçti.
Zürih'te kendisinden önce Albert Einstein ve Max von Laue'nin görev yaptığı teorik fizik kürsüsünde ders verdi. Kendi adı ile bilinen Schrödinger Denklemi'ni de bu esnada, 1925 yılında kurdu. Böylece kuantum mekaniğini tanımlayan dalga mekaniğini kurdu.Zürih'te geçirdiği altı yıl boyunca renkli görüşün fizyolojisi'nden termodinamik problemlerine değin pek çok konu üzerinde çalıştıysa da, atomaltı parçacıkların mekaniği hakkında yazdığı ve 1926'da arka arkaya yayımladığı altı makalesiyle uluslararası üne kavuştu.
Erwin Schrödinger, 1927 yılında Berlin'e taşındı ve burada Humboldt Üniversitesi'nde Max Planck'ın yerini aldı. Aynı dönemde dünyanın en önemli fizikçileri aynı şekilde Berlin'de görev yapmaktaydı. Berlin'deki yakın çalışma arkadaşlarından biri de Victor Weisskopf'tu. 1933 yılında Nasyonal Sosyalistler'in iktidara gelmesinin ardından, Schrödinger dikkat çekici bir şekilde Naziler'e karşı olduğunu ifade etti ve Almanya'dan ayrılarak Oxford Üniversitesi tarafından teklif edilen görevi kabul etti. Aynı yıl Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.
1936'da Graz'daki Karl Franzens Üniversitesi'nin iş teklifini kabul ederek Avusturya'ya döndü. Schrödinger, Naziler iktidara geldikten sonra Berlin'i ve Almanya'yı terk ederek Nazi karşıtı tavrını ortaya koymuştu. Buna karşılık 1938 yılında Avusturya'nın Nazi Almanya'sı tarafından işgali sonrasındaki çekimser tavrı, yadırgandı. Tüm olanlara rağmen, Nazi işgali altındaki Avusturya'da görevine devam edebileceğini zannetti. Graz gazetelerinde yayımlanan, Hitler'e itaat edeceğini ifade eden makaleler kaleme aldı. Görünüşe göre kendini güvende hisseden Schrödinger, 1938 yaz tatilini Dolomitler'de geçirdi. Burada bir kez daha Max Planck ile bir araya geldi. Nazi taraftarı üniversite yönetimi, memur dosyasına “alanında mükemmel” değerlendirmesini eklerken Schrödinger'in hakkında “davranışları tutarsız” ve siyasî görüşleri hakkında "güvenilmez" şeklinde şerh düştü ve görevine son verdi. Schrödinger 14 Eylül 1938'de trenle Roma'ya gitti.
Schrödinger, Dublin'e gitti. 1940 yılında kurulan Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü Teorik Fizik Okulu'nun (Dublin Institute for Advanced Studies) müdürlüğüne getirildi. Ünlü Schrödinger Dersleri'ni 1943 yılında Trinity College Dublin'de verdi. 1949'da Bayerische Akademie der Wissenschaften'ın (Bavyera Bilimler Akademisi) ve Royal Society (Kraliyet Cemiyeti) üyesi oldu.
Dublin'e 1939 sonbaharında gelen Schrödinger, burada 17 sene kalacak ve İrlanda vatandaşlığına geçecekti. 1944'te yazdığı Hayat Nedir? başlıklı kitabında organizmaların genetik şifresini ihtiva eden karmaşık bir molekül fikrinden bahsetti. 1950'lerde DNA molekülünün yapısını çözen (ve bu çalışmalarıyla 1962'de Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü'ne layık görülen) Francis Crick ve James Watson ayrı ayrı yazdıkları anılarında, Schrödinger'in kitabından etkilendiklerini açıkça belirtmişlerdir.
Schrödinger Dublin'de kaldığı süre boyunca, fiziğin değişik alanlarını birleştirecek bir "birleşik alan teorisi" kurabilmek için uğraştı ve bu konuda Einstein'la yazışmaya başladı. 1947'de başarıya ulaştığını zannederek akademik çevrelere ve İrlanda basınına fizikte çığır açacak yeni bir teori geliştirdiğini ilan etti. Ne var ki kısa süre sonra teorisinin hatalı olduğu anlaşıldı. 1954'te yazdığı Doğa ve Yunanlar adlı kitabında Antik Yunan felsefesi ve bilimiyle ilgili yaptığı araştırmaları anlattı.
Schrödinger'in aşk hayatındaki skandallar İrlanda'da da devam etti. Öğrencileriyle ilişkiler yaşadı ve iki ayrı İrlandalı kadından iki tane gayrimeşru çocuğu oldu.
1956'da Viyana'ya döndü. Burada, ölümüne kadar Viyana Üniversitesi Teorik Fizik Enstitüsü'nde ders verdi. Schrödinger, Alpbach'taki üniversite günlerine de katıldı. Burayı beğendiği için son yıllarını burada geçirdi. Kızı Ruth Braunizer, 2018 yılında ölümüne kadar Tirol'e bağlı bu köyde yaşadı.
4 Ocak 1961'de verem hastalığı nedeniyle öldü ve vasiyeti üzerine Avusturya'nın Tirol eyaletinde Alpbach kasabasında defnedildi. Haç şeklindeki mezar taşına, adını taşıyan denklem yazılmıştır.

Schrödinger, 1926 yılında kendi adını taşıyan Schrödinger Denklemi'ni buldu. Schrödinger'in bu kısmî diferansiyel denklem yardımıyla bulduğu kuantum mekaniğine erişim, Heisenberg'in matris mekaniğinden biraz sonra geldi. Schrödinger, bu denklemi oluştururken klasik mekanikten farklı olarak matematiği kullandı. Bu çalışma, ona dünya çapında ün kazandırdı ve sonunda 1933'te Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Bu ünlü makale dizisinde (Annalen der Physik Cilt 79, s. 361, 489, 734 ve Cilt 81, s. 109, 1926), denklemin Heisenberg ve Born'un matris mekaniğiyle eşdeğerliliğini de kanıtladı.
Ernst Mach'ın çalışmasını inceledi. Bu çalışma onu renk algılama teorisiyle meşgul etmeye yöneltti. Kısa süre sonra bu alanda tanınmış bir uzman haline geldi. Ayrıca renk uzaylarını özel ölçülerle inceledi ve böylece Uluslararası Aydınlatma Komisyonu'nun daha sonraki XYZ renk uzayının geliştirilmesi gibi önemli teorik önerilerde bulundu. Eklemeli renk karıştırma, vektör toplama kurallarını izler, bu nedenle Schrödinger vektör gösterimini renk ölçümüne dahil etti.

Ay'ın görünmeyen tarafındaki dev Schrödinger krateri, ismini bu fizikçiden alır.
Viyana Üniversitesi Matematik ve Fizik Enstitüsü'ne Erwin Schrödinger adı verildi.
Avusturya'da 1983-1997 arasında tedavülde bulunan 1000 Avusturya Şilini'nin üzerinde Schrödinger'in resmi vardır.

Schrödinger denklemi
Schrödinger gösterimi
Schrödinger'in kedisi

Nobelprize.org'dan Schrödinger biyografisi5 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
MacTutor Matematik Tarihi Arşivi'ndeki Schrödinger maddesi14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Eugene Paul "E. P." Wigner (doğum Wigner Jenő Pál 17 Kasım 1902 - 1 Ocak 1995), Macar-Amerikalı teorik fizikçi ve matematikçidir.
1963'te, atom çekirdeği teorisi ve temel parçacıklara katkıları, özellikle de temel simetri ilkelerinin keşfi ve bu ilkeye dair uygulamalarından dolayı Nobel Fizik Ödülü kazandı. Wigner bu ödülün yarısını alırken diğer yarısı ise Maria Goeppert-Mayer ile J. Hans D. Jensen arasında paylaşıldı. Kuantum mekaniğinde simetrilerin kuramının temelini atmış olması ve buna ek olarak atom çekirdeğinin yapısı üzerine araştırmaları ve geliştirdiği matematiksel kuramlar dolayısıyla, Wigner'ın fizik alanında önemli bir yeri vardır. Nükleer reaktörlerde Xe-135 zehirlenmesi ilk olarak Eugene Wigner tarafından belirlenmiştir.
Berlin Teknik Üniversitesi mezunu olan Wigner, Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde Karl Weissenberg ve Richard Becker ile Göttingen Üniversitesi'nde David Hilbert'in asistanı olarak çalıştı. Wigner ve Hermann Weyl, grup teorisini fiziğe, özellikle de fizikteki simetri teorisini tanıtmaktan sorumluydu. Bu arada saf matematikte çığır açan çalışmalar gerçekleştirdi ve bunların içinde bir dizi matematik teoremi yazdı. Özellikle Wigner teoremi kuantum mekaniğinin matematiksel formülasyonunda bir köşe taşıdır. Kendisi, aynı zamanda atom çekirdeğinin yapısına ilişkin araştırmalarıyla da tanınmaktadır. 1930'da Princeton Üniversitesi, Wigner'ı John von Neumann'la birlikte işe aldı ve o, 1937'de vatandaşlık aldığı Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı.
Wigner, Leo Szilard ve Albert Einstein ile birlikte Einstein-Szilárd mektubuyla sonuçlanan bir toplantıya katıldı; bu mektup, Başkan Franklin D. Roosevelt'in, nükleer silahların fizibilitesini araştırmak amacıyla Uranyum Danışma Komitesi'nin kurulmasına izin vermesine yol açtı. Wigner, Alman nükleer silah projesinin ilk olarak atom bombasını geliştirmesinden korkuyordu. Manhattan Projesi sırasında, görevi uranyumu silah kalitesinde plütonyuma dönüştürmek için nükleer reaktörler tasarlamak olan bir ekibe liderlik etti. O zamanlar reaktörler yalnızca kağıt üzerinde mevcuttu ve henüz hiçbir reaktör kritik hâle gelmemişti. Wigner, DuPont'a reaktörlerin sadece inşası için değil, ayrıntılı tasarımı için de sorumluluk verilmesinden dolayı hayal kırıklığına uğradı. 1946'nın başlarında Clinton Laboratuvarı'nda (şu anda Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı) araştırma ve geliştirme müdürü oldu. Ancak Atom Enerjisi Komisyonu'nun bürokratik müdahalesinden dolayı hayal kırıklığına uğradı ve Princeton'a döndü.
Savaş sonrası dönemde, 1947'den 1951'e kadar Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü, 1951'den 1954'e kadar Ulusal Araştırma Konseyi'nin matematik paneli, Ulusal Bilim Vakfı'nın fizik panelinde etkili bilim insanı olmak üzere bir dizi hükûmet organında görev yaptı. 1952'den 1957'ye ve 1959'dan 1964'e kadar Atom Enerjisi Komisyonu Genel Danışma Komitesinde görevliydi. Daha sonraki yaşamında daha felsefi hale geldi ve teknik matematik ve fizik dışındaki en tanınmış eseri olan Doğa Bilimlerinde Matematiğin Mantıksız Etkinliği'ni yayınladı.

Teorik fizikte Feynman diyagramları, bir Feynman diyagramının davranışını düzenleyen matematiksel ifadelerin resimsel sunumlar katılarak diyagram tarafından açıklandığı gibi atomaltı parçacıkların davranışları gösterilmiştir. Bu şemalar bunları bulan adınadır, Amerikan fizikçisi Richard Feynman Nobel Ödülü kazandı ve 1948 yılında tanıttı. Atomaltı parçacıkların ilişkileri sezgisel anlamak karışık ve zor olabilir ve Feynman diyagramları oldukça gizemli soyut formülün basit bir gösterimine izin verir. David Kaiser yazdı ki, "yüzyılın ortasından bu yana, bu diyagramlar teorik fizikçiler için giderek zorlaşan kritik hesaplamalar uygulamasına yardım araçlarıdır," ve "Feynman diyagramları Teorik fizikte her yönüyle neredeyse devrimdir." kuantum alan teorisi diyagramların ilk uygulamasıdır, ayrıca, katı-hal teorisi gibi diğer alanlarda da kullanılabilir.
Feynman Zamanda bir elektronun hareketi geriye doğru imiş gibi bir pozitron yorumu önerdi. ve böylece anti-parçacıklar Feynman diyagramları ile hem uzay eksenli ve hem de bir zaman eksenli ama zaman içinde geriye doğru uzayda ileriye doğru hareket eden parçacıklar olarak yorumlanır.
Teorik parçacık fiziği için olasılık genliği hesaplamaları gereklidir ve çok sayıda değişken üzerinde büyük kesirler ve karışık integraller kullanılabilir. Bununla birlikte düzgün bir yapıda bu integraller belki de grafik gösterimle Feynman diyagramları ile olabilir. Bir Feynman diyagramı bir parçacık yolunun bir parçacık sınıfının bir katkısıdır, bu katkı ve şemada tanımlanarak bölünmüş. Daha kesin bir ifadeyle ve teknik olarak, bir Feynman diyagramı geçiş genliği bir pertürbatif katkının bir grafik temsilidir veya bir kuantum mekaniksel veya istatistiksel alan teorisinin korelasyon fonksiyonudur. Bununla birlikte kuantum alan teorisinin kanonik formülasyonunda, bir Feynman diyagramında perturbative içindeki terimler S-matrixi ile Wick açılımını temsil eder. Alternatif olarak, hat integrali formülasyonu kuantum alan teorisinin geçiş genliği sistem sınırından son duruma kadar parçacıklar veya alanlar içindeki terimler bütün olası geçmişlerin bir ağırlık toplamının gösterimidir. Burada geçiş genliği sınırlar arası bir S-matrix matris elemanı ile verilir ve bu kuantum sistemin son durumudur.

Olasılık genliği başlangıç durumu bir kuantum sisteminin bir geçişi için 
  
    
      
        
          |
        
        i
        ⟩
      
    
    {\displaystyle |i\rangle }
  
 son durumuna matris elemanı 

  
    
      
        
          |
        
        f
        ⟩
      
    
    {\displaystyle |f\rangle }
  
 tarafından verilir.

  
    
      
        
          S
          
            f
            i
          
        
        =
        ⟨
        f
        
          |
        
        S
        
          |
        
        i
        ⟩
        
        ,
      
    
    {\displaystyle S_{fi}=\langle f|S|i\rangle \;,}
  

burada 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 S-matris'tir.
kanonik kuantum alan teorisinde etkileşim resmi Lagrangian etkileşimin kuvveti bir pertürbasyon serisi tarafından S-matris ile gösterilir.

  
    
      
        S
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            
              i
              
                n
              
            
            
              n
              !
            
          
        
        ∫
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          d
          
            4
          
        
        
          x
          
            j
          
        
        T
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          L
          
            v
          
        
        (
        
          x
          
            j
          
        
        )
        ≡
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          S
          
            (
            n
            )
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle S=\sum _{n=0}^{\infty }{i^{n} \over n!}\int \prod _{j=1}^{n}d^{4}x_{j}T\prod _{j=1}^{n}L_{v}(x_{j})\equiv \sum _{n=0}^{\infty }S^{(n)}\;,}
  

burada 
  
    
      
        
          L
          
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle L_{v}}
  
 Lagrangian etkileşimdir ve 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 operatörler zaman sıralı ürün anlamına gelir.

  
    
      
        T
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          L
          
            v
          
        
        (
        
          x
          
            j
          
        
        )
        =
        
          ∑
          
            
              a
              l
              l
              
              p
              o
              s
              s
              i
              b
              l
              e
              
              c
              o
              n
              t
              r
              a
              c
              t
              i
              o
              n
              s
            
          
        
        (
        ±
        )
        N
        
          ∏
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          L
          
            v
          
        
        (
        
          x
          
            j
          
        
        )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle T\prod _{j=1}^{n}L_{v}(x_{j})=\sum _{\mathrm {all\;possible\;contractions} }(\pm )N\prod _{j=1}^{n}L_{v}(x_{j})\;,}
  

burada 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 operatörler normal ürün anlamına gelir ve
  
    
      
        (
        ±
        )
      
    
    {\displaystyle (\pm )}
  
 olası işaret değişikliği fermiyonik operatörlerin gidip gelmesi için bir büzülme(biryayıcı) bir araya getirmekle ilgilenir

Diyagramlar etkileşimi Lagrange bağlıdır ve Feynman kurallarına göre çizilir. Lagrangian etkileşimi için QED, 
  
    
      
        
          L
          
            v
          
        
        =
        −
        g
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        
          γ
          
            μ
          
        
        ψ
        
          A
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle L_{v}=-g{\bar {\psi }}\gamma ^{\mu }\psi A_{\mu }}
  
,Bir fermiyonik alanının etkileşimini tarif etmektedir.
  
    
      
        ψ
      
    
    {\displaystyle \psi }
  
 Bir bozonik gauge alanı ile 
  
    
      
        
          A
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{\mu }}
  
, Feynman kuralları aşağıdaki koordinat uzayında formüle edilebilir:

Her entegrasyonu koordine 
  
    
      
        
          x
          
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{j}}
  
 bir nokta tarafından gösteriliyor (bazen tepe denir);
bozonik bir yayıcı iki noktayı birleştiren bir salınan çizgi ile temsil edilir;
fermiyonik bir yayıcı iki noktayı birleştiren bir düz çizgi ile temsil edilir;
bozonik bir alan 
  
    
      
        
          A
          
            μ
          
        
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle A_{\mu }(x_{i})}
  
 noktasına bağlanmış bir salınan çizgiyle temsil edilir 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
;
fermiyonik bir alan 
  
    
      
        ψ
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \psi (x_{i})}
  
 noktaya bağlı düz bir çizgi ile temsil 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
 noktasına doğru bir ok ile;
fermionik bir alan 
  
    
      
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\bar {\psi }}(x_{i})}
  
 noktaya bağlı düz bir çizgi 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
 ;

S-matris içinde ikinci dereceden pertürbasyon terimidir

  
    
      
        
          S
          
            (
            2
            )
          
        
        =
        
          
            
              (
              i
              e
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              2
              !
            
          
        
        ∫
        
          d
          
            4
          
        
        x
        
        
          d
          
            4
          
        
        
          x
          ′
        
        
        T
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        (
        x
        )
        
        
          γ
          
            μ
          
        
        
        ψ
        (
        x
        )
        
        
          A
          
            μ
          
        
        (
        x
        )
        
        
          
            
              ψ
              ¯
            
          
        
        (
        
          x
    

Fizik felsefesi, klasik ve modern fiziğin içerisindeki teori ve yorumları inceleyen bir bilim felsefesi dalıdır. Fizik teorileri ve yorumlarından yola çıkarak sorduğu sorularla çeşitli cevaplara ulaşmayı amaçlamaktadır. Uzay ve zaman felsefesi, kuantum mekaniği felsefesi, termal ve istatistiksel felsefe gibi alt dallara ayrılmaktadır.
Batı felsefesi ve teorik fizik arasındaki etkileşim, fizik felsefesinin temelini oluşturmaktadır.

Fizik felsefesinin başlıca soruları uzay, zaman, kuantum mekaniği, termodinamik ve istatistiksel mekanik üzerinedir. Bunun yanında madde, enerji, uzam, parçacıklar, etki-tepki yasası gibi konularda da sorgulamalar gerçekleştirmektedir.
Fizik felsefesinin neredeyse en önemli ilgi alanı, zamandır.

Fizik ve felsefe arasındaki etkileşim, tarih boyunca kendisini göstermiştir. Antik Yunan'da doğa felsefesinin ortaya çıkmasıyla bu alanlar arasında başlayan ilişki, Bilimsel Devrim'in ardından ayrışmaları ve fizik felsefesinin kurulmasıyla devam etmiştir.

Fizik felsefesi sayesinde, bilimsel yöntemin gelişmesine katkıda bulunulmakta ve yeni fizik çalışmaları için teorik zemin hazırlanmaktadır.
Klasik fizik ve modern fizikte tanımlanması zor olan kavramları açıklamak için çalışmalar gerçekleştirilmekte, aynı zamanda yeni sorgulama alanları açılmaktadır.
Kuantum mekaniği alanında özgür irade üzerine yapılan araştırmalar, determinizm ve indeterminizm gibi etik görüşleri üzerinden ilerlemektedir.

Thomas Kuhn, paradigma değişimleri ve eş ölçülmezlik düşüncelerini geliştirirken fizik tarihinden yola çıkmıştır. Nikolas Kopernik'in Güneş merkezli bir astronomi modeli hazırlaması ve James Clerk Maxwell'in elektromanyetik alanı matematiksel hesaplamalarla göstermesi gibi durumları, paradigma olarak değerlendirmiştir.
Ernst Mach, bilim felsefesi çalışmalarının merkezine fiziğin kullandığı temel yöntemler olan deney ve gözlemi yerleştirmiştir. Bu görüşleri, mantıksal pozitivizmin gelişmesine öncülük etmiştir.
Isaac Newton'un evrenin yapısını parçacıkların hareketi ve konumlarındaki değişime bağlı olarak incelemesi, mutlakiyetçiliği savunmasında etkili olmuştur. Gottfried Leibniz ise, parçacıklar ve mesafeler arasındaki ilişki üzerinden yola çıkarak, ilişkicilik lehine argümanlar öne sürmüştür.

Demokritos'un maddi bir evren anlayışı ortaya koyması ve atomculuğu geliştirmesi, sonraki dönemlerde fizikçilere örnek olmuştur.

Demokritos, maddelerin atom adı verilen ve bölünemeyen parçacıklardan oluştuğunu düşünerek, fizik tarihini başlatan görüşlerden birine zemin hazırlamıştır. Leukippos'un kurduğu Atomculuk Okulu'nu takip ederek, evrendeki her şeyin materyalist etkileşimler üzerinden açıklanabileceğini savunmuştur. Demokritos'a göre evren, özellikleri bakımından birbirlerinden farklı olan sonsuz sayıdaki atomdan oluşmuştur.
Parmenides'in boşluk ve değişimin imkansız olduğu argümanına dayalı monist anlayışını eleştirmiştir. Her zaman değişim içerisinde olan atomların, hareket etmelerine ortam sağlayan bir boşlukta bulunduğunu savunmuştur. Leukippos'a benzer bir şekilde determinizmi evrenin işleyiş biçimi olarak görmüş, ancak nihai bir nedenin olduğu düşüncesini kabul etmeyerek teleolojiyi reddetmiştir.

Antik Yunan’ın en önemli filozoflarından biri olan Aristoteles, doğa felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur. MÖ 300’lü yıllarda Aristoteles fiziğini kurmuş ve “Fizik” kitabını yazarak doğa felsefesi çalışmalarını bir araya getirmiştir.
Doğa yasalarına ulaşmanın en etkili yolunun gözlem olduğunu savunmuş, kuvvet ve hareket üzerine gözlemler gerçekleştirmiştir. Bu araştırmaları sonucunda, hareketin iki temel alt başlığa ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Aristoteles'e göre cisimlerin bir bölümü doğal olarak hareketliyken, diğer bölümü ise kuvvet uygulanarak harekete geçirilebilmektedir. Elementlerin ağırlıklarına göre yeryüzüne veya gökyüzüne doğru hareket etmesi ve göksel cisimlerin dairesel hareketlerde bulunması, doğal hareket örnekleri arasında yer almaktadır. Dışsal bir itme ve çekmenin etkisiyle gerçekleştirilen hareketler ise, cisme zorla yaptırılmaları bakımından doğal olmayan hareket örnekleri arasında bulunmaktadır. Doğal hareketler kalıcı, doğal olmayan hareketler geçici bir yapıya sahiptir.
Aristoteles fiziği, boşluktan oluşan bir ortam düşünüldüğünde, serbest bırakılan cisimlerin teorik olarak sonsuz hızla düşmesi gerektiğini öngörmektedir. Bu durum ise, hızın sonlu bir büyüklük olmasıyla çelişmektedir. Haliyle gerçekte boşluğun var olması imkansızdır.
Normalde matematiksel modeller ve geometrik formüller, Aristoteles'in kitaplarında çok sık rastlanan unsurlar olarak görülmemektedir. Ancak, klasik fizikçilerin ve bilim tarihçilerinin sonradan yaptığı incelemeler, Aristoteles fiziğinin temelinde de bazı basit yapılı formüllerin yer aldığını ortaya koymuştur:

  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 = kuvvet, 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 = kütle ve 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 = hız olmak üzere, 
  
    
      
        F
        =
        m
        .
        v
      
    
    {\displaystyle F=m.v}
  
'dir. 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 = hız, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 = fiziksel sabit, 
  
    
      
        W
      
    
    {\displaystyle W}
  
 = ağırlık ve 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 = sıvı yoğunluğunun ters orantısı olmak üzere, 
  
    
      
        v
        =
        c
        .
        (
        
          
            W
            ρ
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle v=c.({\frac {W}{\rho }})}
  
'dir. Bilimsel Devrim'in başlangıcına kadar doğa filozofları bu formüllerden yararlanmış, ancak sonrasında doğruluğu daha yüksek teorilerin ortaya çıkmasıyla birlikte vazgeçmişlerdir.
Empedokles'in geliştirdiği toprak, su, hava ve ateş olmak üzere dört elementten oluşan sistemi, sıcaklık-soğukluk ve kuruluk-ıslaklık eksenlerine yerleştirmiştir. Madde-form kuramını öne sürmüş, Herakleitos'un da yaptığı gibi ontoloji ve doğa felsefesi arasında bir ilişki kurmuştur.
Varlıkların, madde ve form olmak üzere iki temel unsurdan meydana geldiğini düşünmüştür. Maddi neden, formal neden, hareket ettirici neden ve ereksel neden olmak üzere, bir varlığın dört nedene ihtiyaç duyduğunu savunmuştur. Fiziksel nedenlerin arkasında metafiziksel nedenlerin olduğunu öne sürmüştür.
Güneş'in Dünya'dan daha büyük olduğunu tespit etmiş ve diğer yıldızların Dünya'dan çok daha uzakta olduğunu belirlemiştir. Optik üzerine de deneyler gerçekleştirmiştir.
Aristoteles fiziğindeki çalışmalar, yüzyıllarca kabul gören bir bilimsel paradigma olarak kalmış ve içerisindeki hatalar, kendisinden sonraki doğa filozofları ve fizikçiler tarafından düzeltilmiştir. Isaac Newton ve Galileo Galilei'nin çalışmalarıyla birlikte, Aristoteles fiziği geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir.
Aristoteles'ten sonra, doğa filozoflarından bağımsız olarak da fizik çalışmaları yapılmaya başlanmıştır. MÖ 240 yılında Eratosthenes, Dünya'nın çevresini doğru bir şekilde tahmin etmiştir. Sisamlı Aristarkus ve Seleucialı Seleucus ise günümüzdekine çok yakın bir astronomi modeli öne sürmüştür.
Arşimet, geliştirdiği matematiksel formüllerle makara sistemi ve vida gibi pratik fiziksel icatlar gerçekleştirmiştir. Hipparkos, Güneş tutulmalarının olacağı zamanları hesaplamış, Ay ve Güneş’in Dünya’ya olan uzaklıklarını bulmaya çalışmıştır.
100’lü yıllarda Batlamyus, Greko-Romen coğrafyasını inceleyerek elde ettiği sonuçları kayıt altına almış ve Almagest kitabında gezegenlerin konumlarını hesaplamaya çalışarak yeni bir astronomi modeli geliştirmiştir.
Hint felsefesi ve Çin felsefesi de, doğa felsefesinin gelişmesine kayda değer katkılarda bulunmuştur.

Aristoteles'in kitaplarının Arapçaya çevrilmesiyle, İslam'ın Altın Çağı'ndaki fizik çalışmalarının temelleri atılmıştır. İbn-i Heysem, ışığın göze ulaşma sürecini açıklamaya çalışmıştır. Avrupa'da optik alanında yaşanan ilerlemelere zemin hazırlaması nedeniyle, modern optiğin kurucusu olarak tanınmıştır. Empirizmin, tümevarımsal yöntem ve a-posteriori bilgi başta olmak üzere birçok esasının belirlenmesini sağlayarak, epistemoloji ve bilim felsefesine de önemli katkılarda bulunmuştur.

Biruni, hidrostatik dengeyi kullanarak bir yoğunluk hesaplama yöntemi geliştirmiş ve birçok nesnenin yoğunluğunu bulmuştur. Galileo Galilei ve Isaac Newton’un yoğunluk üzerine yaptığı çalışmaları etkilemiştir. İbn-i Sina’yla mektuplaşmalarında, Aristoteles’in boşluğun var olamayacağı yönündeki düşüncesine eleştiriler getirmiştir. Empirizmi çalışmalarında ön plana çıkararak bilim felsefesinin ilerlemesini sağlamıştır. İslam’ın içerisindeki mezhepleri ve dinler tarihini inceleyerek, din felsefesi alanında da görüşler ortaya koymuştur.
İbn-i Sina, nesnelerin doğal hareketlerine ters bir durum içerisinde bulunduklarında güç kazandığını dile getirerek, kuvvet ve eğilim tanımlarında bulunmuştur. Hareketin devamlılığını "meyil" olarak kullandığı eğilime bağlamış ve ivmenin, hava direnci gibi dış etkenlerin etkisiyle her durumda azaldığını düşünmüştür. Aristoteles fiziğinin içerisindeki hataların giderilmesi ve Newton fiziğine zemin hazırlanmasında büyük rol oynamıştır. İbn-i Sina, aynı zamanda olumsal varlıklar ve zorunlu varlıklar arasındaki bağlantıyı inceleyerek din felsefesi üzerine de çalışmıştır. Tanrı'nın varlığı üzerine, hareket ettirici nedenden yola çıkarak argümanlar geliştirmiştir. Öz ve varoluş arasında yaptığı ayrım, ontoloji üzerinde etkili olmuştur. Kitabü'ş-Şifa'yı yazarak bilim ve felsefe gibi alanlardaki çalışmalarını bir araya getirmiştir.
Ebu'l-Berekat Bağdadi, hareket ettirenin hareket edene bir eğilim verdiği görüşüyle ön plana çıkmış ve hareket edenin uzaklaşmasının, eğilimi azalttığını düşünmüştür. Düşen nesnelerin ivmesini, ardışık hız ve güç artışları üzerinden açıklamaya çalışmıştır.
Aristoteles'ten etkilenmekle birlikte, birçok konuda görüşlerini eleştirmiştir. İslam psikolojisinin

Fizik mühendisliğinin konusu, doğadaki maddelerin yapısını ve aralarındaki etkileşimi inceleyen fizik bilimi bulgularının uygulama alanına dönüştürülmesi ile ilgilidir.
Burada etkileşimi söz konusu olan iki temel unsur; 1 - Materyal ortam (malzeme) 2 - Enerji'dir. Malzeme atomik ve moleküler gaz, sıvı ya da katı çeşitliliği sergilerken, enerjinin ise hız, ışık, atomik, nükleer, elektrik, termal formları vardır.Bu iki temel unsur arasındaki etkileşim için olası 3 durum şöyle olmak durumundadır;

Madde-madde etkileşimi (Elektron-elektron çarpışması, kamyon-kamyon çarpışması, gezegen-gezegen çarpışması, ...): Çoğunlukla konvansiyonel mühendislik içinde kalmakla beraber kuantum mekaniği içinde de çok ve önemli uygulamalarda yer alır.
Madde-enerji etkileşimi (Madde-ışık, madde-X Işını, madde-lazer, ...): Örnekleri spektroskopi, kristalografi, medikal görüntüleme sistemleri ve optiğin birçok uygulaması olarak verilebilirdir.
Enerji-enerji etkileşimi (Işık-ışık): Örnekleri girişim ölçer (interferometre) ve holografi olarak verilebilirdir.
Fizik mühendisliği her şeye bu sistematik mekanizma ile bakar. Malzemenin nükleeraltı dünyasına kadar detaylı bilgisini ve enerjinin kuantum mertebesinde detaylı bilgisini fizikten aldıktan sonra bunlar üzerindeki kontrolünü kurabilir duruma gelir ve mühendisliğe uygulamak üzere makinelerini yapar. Fizik mühendisliği için enerji ile karşı karşıya bırakılacak olan malzemenin ne olduğunun çok fazla anlamı yoktur, malzeme canlı sistemlere (et, kemik gibi) ait olabileceği gibi demir ya da PVC de olabilirdir. Çünkü yukarıda vurgulanan sistematik mekanizma içinde malzemenin bu türlü farklılıkları parametre olamamaktadır.

Türkiye'de sadece beş üniversitede Fizik Mühendisliği eğitimi verilmektedir. İlki, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi altında 1954 yılında kurulmuştur (2001 yılı Nisan ayında Mühendislik Fakültesi kurulmasıyla çalışmaları burada devam etmektedir). Ayrıca, Hacettepe Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi ve Gümüşhane Üniversitesi'nde de Fizik mühendisliği bölümleri yer almaktadır. Gaziantep programının eğitim öğretim dili İngilizcedir. Gümüşhane Üniversitesi senatosunun aldığı karar ile birlikte Mühendislik Fakültesi bünyesindeki Fizik Mühendisliği bölümü 2012-2013 eğitim öğretim yılından itibaren Fizik Mühendisliği lisans programı olarak öğrenci alacaktır.
Fizik mühendisliği bölümlerinde eğitim süresi 4 yıldır.Nükleer fizik, atom-molekül fiziği, katı hal fiziği, kuantum mekaniği ve elektromanyetik gibi kuramsal ve temel konuların yanı sıra teknik çizim, elektronik, bilgisayar programlama, makine elemanları, malzeme, dalgalar-titreşimler, termodinamik, spektroskopi, kristalografi, medikal fizik (görüntüleme sistemleri), radyoizotop teknikleri, enstrümantasyon (termal + optik + fotonik + elektronik), uygulamalı optik, ince film, lazer gibi kendi içinde gerekli olan mühendislik konuları işlenir.

İlgi alanlarının genel olarak ne oldukları ve ne olmadıkları konusunda sınırlayıcı-tarif edici tarafları anabilim dallarıdır. Tüm dünyada fizik mühendisliği için konvansiyonel olarak kabul edilmiş anabilim dalları ise şöyledir;

Genel fizik
Matematiksel fizik
Katıhal fiziği (Yoğun madde fiziği)
Atom-molekül fiziği
Nükleer fizik
Yüksek enerji ve plazma fiziği
Bilim ile mühendislik arasındaki köprü görevini üstlenmiş olmasının getirdiği diğer çoğu disipline makine, cihaz, sistem ve bilgi verme durumu, fizik mühendisliğinin bir disiplinler arası alan olduğu yanlış algılanmasını getirebilmektedir. Örneğin bir taraftan kimyaya spektroskopi verirken diğer taraftan da tıp dünyasına görüntüleme sistemleri vermektedir. Buradan hareketle bu her iki alan insanları, fizik mühendisliğinde hem elektronik hem kimya hem de canlı sistemlere ait eğitimlerin dış disiplinlerden alınarak verildiğini düşünebilmektedir. Ancak aksine, yukarıdaki anabilim dallarına bakıldığında ne kimyanın ne de elektroniğin fizik mühendisliğini oluşturan unsurlardan olmadığı görülmektedir. Diğer gerçek ise, hem spektroskopide hem de medikal görüntüleme sistemlerinde kullanılıyor olan asıl şeyin ne kimya ne de tıp olmadığıdır, kimya ve tıp (veya biyoloji) bu uygulamalardan faydalanan alanlar olarak kalmakta ve söz konusu makineleri geliştiren-yön veren alanlar olamamaktadırlar.Burada örnek olarak kullanılan tıp ve kimyanın enerji-madde etkileşimini bir birlerinden habersiz şekilde kullanmaları, fizik mühendisliği ve esasi bakış açısından spektroskopi ve medikal görüntüleme cihazlarını farklı disiplinler kılmaya yetememektedir.
Sonuçta fizik mühendisliği her iki makineyi yaparken sadece kendine ait olan atom-molekül fiziği, radyasyon tür ve özellikleri, ileri optik, materyal malzemelerin enerji türlerine karşı verdikleri tepki bilgileri ve enerji-madde etkileşimi bilgilerini kullanmaktadır.

Fizik mühendisleri; modern teknoloji kullanan kamu ve özel sektördeki kurum ve kuruluşlarda görev alabilmektedirler. Bilgisayar ve elektronik malzeme üretiminde, kalite kontrol birimlerinde, enerji santrallerinde, sanayi kuruluşlarında, araştırma-geliştirme (ArGe) birim ve laboratuvarlarında, sağlık fizikçisi olarak hastanelerde çalışabilmektedirler. Alan ve/veya sektörlerden detaylı örnekler vermek gerekirse şunlar yazılabilirdir;

Radyolojik cihazların alımı için teknik şartname hazırlamak,
Performans verifikasyonu ve kabul testlerini yapmak,
Radyolojik cihazların kalite kontrol programına uygun kalibrasyonlarını yapmak,
Kalite kontrol programları geliştirmek ve uygulamak,
Çalışanların, hastaların ve halkın radyasyon güvenliğini sağlamak üzere gerekli tedbirleri almak,
Klinik görüntüleme prosedürlerini optimize etmek,

Tedavi amacıyla kullanılan iyonlaştırıcı radyasyon kaynaklarının etkin, verimli ve güvenli kullanımını sağlamak,
Tüm tedavi koşulları için hasta dozu ile ilgili gerekli ve yeterli bilgileri elde ederek doz hesaplarını yapmak,
Tedavi planının en doğru şekilde uygulanması ve hastanın radyasyon güvenliği için gerekli yöntem ve düzeneklerin teminini ve kullanılmasını sağlamak,
Kalite temini programlarının protokollere uygun olarak düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak,
Radyasyon tehlikesi olan, denetimli ve gözetimli alanlarda çalışma koşullarını ilgili ulusal yönetmelik hükümleri gereğince planlamasını sağlayarak bu alanlarda gereken ekipman, donanım ve diğer gerekli teçhizatın bulunmasını ve kullanılmasını sağlamak,
Radyasyon korunması görevlisi ile birlikte tesiste faaliyet gösteren cihazlar için olası kaza durumu için tehlike durumu planını hazırlamak ve bir tehlike durumunda planda belirtilen yükümlülükleri yerine getirmek.
Tesisin, cihazların, çalışanların ve hastaların radyasyon korunumu ölçümleri için uygun dozimetreler bulundurulmasını ve kullanılmasını sağlamak,
Tehlike durumu planlarını hazırlamak,
Özel radyasyon korunması hususlarını göz önünde bulundura­rak yeni cihazlarının seçimine ve yeni tesislerin planlanmasına yardımcı olmak ve zırhlama hesaplarını yapmak,
Radyoaktif kaynakların depolamasını, uygulama yöntemlerini, çalışma sistemlerini ve denetimli alanları yönetmek,
Radyoaktif kaynakların sızıntı testini yapmak,
Hastanede çalışan personelin ve hasta ziyareti için gelenlerin radyasyon güvenliği ile ilgili önlemler almak,
Tesiste çalışanların radyasyon korunması konusunda eğitiminde görev almak,
Radyasyon kaynakların stok kontrollerini yapmak,

Ekipman kullanımı ve seçimini yapmak.
Cihaz alım şartname hazırlama ekibinde yer almak.
Kullanılan program ve prosedürlerin yenilenmesini sağlamak.
Radyofarmasötik üretiminde üretim planlamasını yapmak.
Teşhis ve Tedavi amacıyla kullanılan radyoizotoplar ve radyofarmasotiklerin belirlenen depolama limitlerini ve çevreye salıverme limitlerini kontrollerini yapmak.
Cihazların performans verifikasyonu ve kabul testlerini yapmak.
Cihazların kalibrasyonlarını yapmak.
Kalite kontrol programlarını geliştirmek ve uygulamak, uygulanmasını denetlemek.
Ulusal mevzuata uygun olarak radyasyon güvenliği programının geliştirilmesi ve uygulanmasını yapmak.
Kişisel dozimetri organizasyonunu yapmak.
Kullanılan radyonüklitlerin sınıflandırılması, saklanması ve atık olanların belirlenmesi.

Radyasyon görevlilerinin, halkın ve çevrenin radyasyon korunması için radyasyon kaynaklarının güvenliğini sağlamak üzere gerekli önlemleri almak,
Radyasyon kaynakları ve cihazların bulunduğu laboratuvarın, tesislerin planlanması, zırhlanma hesaplarını yapmak, projelerini incelemek ve onaylamak,
Dozimetri amaçlı uygun cihazların bulundurulmasını ve kullanılmasını sağlamak,
Nükleer ve radyolojik tesislerde, radyasyondan korunma ile ilgili ölçüm programlarını hazırlamak ve uygulamak,
Nükleer ve radyolojik tesislerde, tehlike durumu planlarını hazırlamak ve gerektiğinde planda belirtilen hususların yerine getirilmesini sağlamak ve kaza durumunun yönetilmesinin sorumluluğunu üstlenmek,
Yapılan işin niteliğine göre radyasyon güvenliği ile ilgili ulusal mevzuat hükümlerinin uygulanmasını sağlamak,
Radyasyon kaynakları ve/veya cihazların seçimine bağlı olarak, radyasyon alanlarının planlanmasında radyasyon güvenliği kriterlerinin uygulanmasını sağlamak,
Radyasyon kaynaklarının takibini ve sızıntı testlerini yapmak, uygun ve güvenli koşullarda depolanmasını sağlamak, kayıtlarını tutmak,
Radyasyon kaynakları ile çalışılan tesislerde radyoaktif bulaşmayı önleyici tedbirleri almak, alınmasını sağlamak,
Radyoaktif kaynaklarla çalışılan tesislerde meydana gelen radyoaktif atıkların yönetimi ile ilgili tedbirleri almak, alınmasını sağlamak,
Radyoaktif maddenin güvenli taşınmasını sağlamak için gerekli önlemleri almak, alınmasını sağlamak,
Radyasyon görevlilerinin kişisel doz ve risk değerlendirmelerini yapmak,
Radyasyon Güvenliğine yönelik çevresel ölçüm ve değerlendirmeler yapmak,
Doğal Radyasyon düzeyleri ile ilgili ölçüm ve değerlendirmeler yapmak,
Radyasyon kaynakları ile çalışan görevlilerin ve sorumluların radyasyondan korunması ile ilgili eğitimlerini yapmak, düzenlenecek kurs ve seminerlerde eğitmenlik yapmak,

Ulusal nükleer enerji politika

Fizik (Antik Yunanca: φύσις, physis “doğa”), felsefe ürünü bir çalışma alanıdır ve bu yüzden 19. yüzyıla kadar doğa felsefesi diye adlandırıldı. Ünlü fizik bilgini Isaac Newton (1642-1726) bile temel yapıtını "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" olarak adlandırmış ve kendisini de bir doğa filozofu olarak görmüştür. Günümüzde ise fizik; madde, enerji ve bunların birbiri arasındaki ilişkiyi inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlanır. Fizik bir bakıma en eski ve en temel kuramsal bilimdir; onun keşifleri doğa bilimleri'nin her alanı hakkındadır çünkü madde ve enerji; doğanın temel ögeleridir. Diğer bilim dalları genellikle kendi alanlarıyla sınırlıdır ve fizikten sonradan ayrılıp bir bilim dalı olmaya hak kazanmış diye düşünülebilinir. 16. yüzyılda fizik doğa bilimlerinden ayrılmış, Rönesans dönemi sonrasında hızla artan bilgi birikimi ile mekanik, optik, akustik, elektrik gibi alt bilim dalları ortaya çıkmıştır. Fizik günümüzde klasik fizik ve modern fizik olarak ikiye ayrılır.

Antik Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarında soyut ve kuramsal fizik çalışmalarından pek söz edilememekte, ancak basit mekanik bilgileriyle bazı teknik uygulamalar görülmektedir. Geometri, astronomi, optik, mekanik gibi matematiksel disiplinler ilk antik çağdaki Babil'de ve Helenistik Dönem'deki Arşimet, Batlamyus gibi yazarlarla başladı. Antik Yunanda doğaya felsefi yaklaşım konusunda okullar açıldı. Bu sırada felsefe, fiziği de kapsıyordu, açıklayıcı (tanımlayıcıdan ziyade) tasarılar üzerine odaklanılmıştı, genelde de Aristoteles'ın dört neden fikri çerçevesinde gelişti.

Doğayı akılcı bir şekilde anlama ve yorumlama Yunanistan'ın erken döneminde (MÖ 650-480) Sokrates öncesi düşünürler ile başladı. Miletli Thales (MÖ 624-545), doğadaki fenomenlerin çeşitli dini, mitolojik, doğaüstü açıklamalarını reddetti ve her olayın doğal bir nedeni olduğunu açıkladı. Thales MÖ 580'de suyun temel element (ilk neden) olduğunu ileri sürdü. Ona göre her şey sudan gelmekte yine suya dönmekteydi. Ayrıca, mıknatısların ovuşturulmuş kehribarları çekmesiyle ilgili deneyler yaparak ve ilk kozmolojileri geliştirerek ilerlemeler sağladı. Thales'in öğrencisi Anaksimandros, ilk evrimsel teorisi ile tanınır, Thales'in "ilk neden" fikrine karşı çıktı ve suyun yerine bütün maddelerin yapısını oluşturan, sonsuz ve yok olmayan apeiron (sınırsız) diye adlandırdığı bir ilksel madde önerdi. Efesli Herakleitos (MÖ 550-480) evreni yöneten tek temel yasanın "değişim ilkesi" olduğunu ve hiçbir şeyin aynı durumda kalmayacağını önerdi. Bunu ünlü bir sözüyle açıklamaktadır, "Kimse aynı ırmağa iki kez giremez". Bu gözlemi onu evrendeki zamanın rolü ile ilgilenen antik çağın ilk bilginlerinden biri yaptı. Zaman modern fiziğin bile en önemli kavramlarından biridir. Leukippos (MÖ 5. yüzyıl) ilahi güçlerin evrene müdahale ettikleri fikrine kesin bir şekilde karşı çıktı, bunun yerine doğal bir nedenin ancak doğal bir fenomene sahip olabileceğini savundu. Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos, atomculuk teorisini ilk geliştiren oldular. Atomculuğa göre her şeyi oluşturan çeşitli değişmez ve parçalanamaz elementlere atom denir.

Antik Yunanistan'ın klasik (MÖ 6., 5. ve 4. yüzyıl) ve Helenistik Dönem'de doğa felsefesi çekişmeli ve heyecan verici bir çalışma alanı olmaya başladı. Aristoteles (MÖ 384-322) (Yunanca: Ἀριστοτέλης Aristotelēs), Platon'un öğrencisi, "fiziksel fenomenlerin gözlemlenmesi, nihayetinde onları yöneten fizik kanunlarına götürebilir" anlayışının gelişmesine destek verdi. Aristoteles'in eserleri fizik, metafizik, şiir, tiyatro, müzik, mantık, retorik, dilbilim, politika, yönetim, ahlak, biyoloji ve zooloji konularını kapsar. MÖ 4. yüzyılda kendi düşünce biçimini anlatan ilk çalışması Fizik'i yazdı (Latince: Physica; Grekçe: Φυσικὴ ἀκρόασις, phusike akroasis "doğa üzerine konuşma") ve böylece "Aristo Fiziği" diye bilinen düşünce sistemini kurmuş oldu.

Yunanistan'daki klasik dönemde (MÖ 4. ve 5. yüzyılda) ve Helenistik dönemde doğa felsefesinin tartışma konusu olan alanlara müdahil olması heyecan yarattı. Platon'un öğrencisi olan Aristo (Aristoteles) doğa kanunlarının fizik konularının içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fizik kanunlarının işlediğini görmek gözlem açısından çok önemlidir (Aristo'ya göre). Aristo'nun ayrıca, fizik, matematik, roman, tiyatro, müzik, mantık, etkili konuşma sanatı, politika, etik, biyoloji ve hayvan bilimleri ile de ilgilenmiştir. Aristo ilk eserini MÖ 4. yüzyılda fizik alanında vermiştir. Aristo kendi fizik sistemine Aristo Fiziği ismini vermiştir. Aristo kendi düşüncesini yerçekimi ve 4. Element ile açıklamıştır. Aristo evrendeki tüm maddelerin gökyüzünden ve 4 elementten meydana geldiğini, bu elementlerin ise ateş, su hava ve toprak olduğunu ileri sürmüştür. Aristo'ya göre bu dört element birbirlerinin yapısına geçiş hakkına sahipti. Aynı zamanda bu elementler kendi doğal alanlarında hareket edebilme özelliğine de sahipti. Çünkü taş, uzay doğrultusunda yere düşebilir fakat ateş bulunduğu zemin üzerinde yukarıya yükselebilirdi. Özetlemek gerekirse, Aristo fiziği Avrupa'da yüzyıllar boyunca popüler olmuştur. Aynı zamanda, Orta Doğu'da bilimsel düşüncenin gelişiminde ve skolastik düşüncenin yıkılmasında büyük pay sahibidir. Aristo'nun bilim dünyasına kazandırdığı görüşler Avrupa'da akım oluşturmuş; Isaac Newton ve Galilei Galileo gibi bilim insanlarına ilham kaynağı olmuştur.

Antik çağın başlangıcında dünyanın yuvarlak olduğuna ilişkin çeşitli görüşler ifade ediliyordu. Eratosthenes, Aristo'dan farklı düşünüyordu. Dünya ve Güneş'in konumlarını güneş merkezli modellemeyle açıkladı. Buna Selefkiyeli Seleucus adını verdi. Bu modellemeyi kendine örnek alan Aristarkhos dünyanın kendi etrafında döndüğünü ileri sürmüştür. Bu tartışmalar son bulduğunda, Plutarkhos, Seleucus'un güneş merkezli (İng: heliocentric) sistemin ilk kanıtlayıcısı olduğunu belirtmiştir. MÖ 3. yüzyılda Yunan matematikçi Arşimet, büyük bir kesim tarafından antik çağın en iyi matematikçisi olarak kabul edilirdi. Buna sebep olan hidrostatik, statik ve kaldıraç alanlarındaki çalışmalarıdır. Diğer bilim insanları klasik olgularla ilgilendiler. Arşimet büyük ve ağır cisimlerin küçük kuvvetlerle nasıl kaldırılabileceği üzerinde çalıştı ve yeni sistemler geliştirdi. Arşimet ayrıca hidrostatiğin temelini oluşturdu ve Arşimet'in makineleri birinci Pön savaşında Roma ordusu tarafından kullanıldı. Ayrıca Arşimet, Aristo'nun metafizik alanındaki çalışmalarının matematiksel temellere ve pratik çözümlere dayandırılmadan açıklanamayacağını ifade etmiştir. Buna ek olarak, yüzen cisimler adlı çalışmasında kaldırma kuvvetinin varlığını göstermiştir ve bunu ispatlamıştır. Bu prensip Arşimet prensibi olarak da bilinir. Arşimet ayrıca matematik çalışmalarında, sonsuza giden parabollerin altında kalan alanları hesaplamıştır. Yüzeyleri döndürerek hacimleri hesaplamış ve uyguladığı bu formüllerde pi sayısına çok yaklaşmıştır ve uyguladığı formülleri yayımlamıştır. Arşimet çok büyük sayıları kullanmakta da ustaydı. Yerçekiminde denge noktasını incelemiştir. Birçok İslam bilginini, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarını da etkilemiştir. MÖ 120-190 yılları arasında yaşayan Hipparkhos, astronomi ve matematik alanında yoğunlaşmış, gelişmiş teknikleri kullanarak yıldızların ve gezegenlerin hareketlerini incelemiş ve hatta güneş tutulmasının zamanını bile tahmin etmiştir. Buna ek olarak, Güneş, Ay ve Dünya arasındaki uzaklıklara da katkıda bulunmuştur. Hipparkhos'un gözlemleri de diğer bilim insanları için ilham kaynağı olmuştur. Diğer ünlü fizikçilerden biri de Ptolemaios'tur. Roma döneminde yaşamış ünlü bilim adamlarındandır. Ptolemaios'a ait çok sayıda bilimsel yayın vardır. Bu bilimsel yayınlar, daha sonra İslam bilginleri ve Avrupalı bilginler için çok önemli olacaktır. Birincisi Almagest olarak bilinir ve dilimize matematiksel modelleme olarak çevrilebilir. İkincisi Geography coğrafya olarak bilinir. Greco-Roman dünyasında coğrafya konuları hakkında bilgiler içerir.
Eski dünyanın yetiştirdiği bilginler yavaş yavaş yok olmuştur ama birkaçı hala hayattadır. Ptolemaios on dört civarında kitap yazmasına rağmen hiçbiri Hipparkhos'un yazdığı kitaplar gibi günümüze ulaşamamıştır. Aristo'nun 150 civarında çalışması olmasına karşın sadece 30 tanesi günümüze ulaşmıştır. Bu çalışmaların büyük çoğunluğu çalışma notlarından oluşmaktadır.

Beşinci ve on beşinci yüzyıllar arası karanlık çağ olarak Avrupa da bilinirken, İslam dünyasında birçok bilimsel gelişme yaşanmıştır. Müslüman bilim insanları birçok ilerleme kaydetmişlerdi. Avrupa bu gelişimden bu süre zarfında mahrum kalmıştır. Haçlı seferleriyle birlikte İslam bilginlerinin çalışmaları Avrupalı bilginler tarafından incelenmiş ve bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Ortadoğu ile kurulan bu ilişki Rönesans'ın kapısını aralamış ve politik ve dini gelişmelere neden olmuştur.
Abbasi halifeleri birçok klasik çalışmayı bir araya getirmiş ve Arapçaya tercüme etmiştir. İslam bilginlerinden Kindî, Farabi ve İbn Rüşd bunlardan bazılarıdır. İbn-i Sina Avrupalı insanlar tarafından Avicenna olarak bilinmekle beraber, kendisi Buharalıdır. Buhara şimdiki sınırlar içerisinde Özbekistan'ın başkentidir. İbn-i Sina fizik, optik, felsefe ve tıp alanında önemli çalışmalar yapmıştır. Tıp ilminin ilkeleri adında bir eseri vardır ve bu eser Avrupa'da 1600'lerin sonuna kadar Tıp öğrencilerine okutulmuştur. Optik alanında önemli çalışmalar yapan diğer bir İslam bilgini ise İbn-i Heysem'dir (965-1040), İbn-i Heysem ve Birûni'nin çalışmaları Batı Avrupa ya iletilmiş ve birçok bilgin tarafından okutulmuştur. Roger Bacon ve Witelo bu bilginler arasındadır. Ömer Hayyam (1048-1131) İranlı bilim insanıdır ve güneş ile dünya arasındaki mesafeyi hesaplamıştır. Günümüzdeki güneş ve dünya arasındaki hesaplamaya en çok yaklaşan 2. kişidir. Ayrıca Ömer Hayyam takvim hazırlamıştır ve bu takvim kendisinden 500 yıl sonra hazırlanan gregoryen takviminden daha kesin bir hesap içermekteydi. Kendisi dünyada bilime katkıda bulunan önemli insanlar arasındadır. Ayrıca Ömer Hayyam sufi teo

Fizikte fiziksel optik veya dalga optiği, geometrik optiklerin ışın yaklaşımının geçerli olmadığı girişim, kırınım, polarizasyon ve diğer olayları inceleyen bir optik dalı. Bu kullanım, tutarlılık teorisinin alt dalında incelenen optik iletişimde kuantum gürültüsü gibi etkilere yer vermeme eğilimindedir.

Fiziksel optikler; ayrıca optik, elektrik mühendisliği ve uygulamalı fizikte yaygın olarak kullanılan bir yaklaşımın adıdır. Bu bağlamda fiziksel optik, dalga etkilerini göz ardı eden geometrik optik ile kesin bir teori olan tam dalga elektromanyetizması arasında bir ara yöntemdir. "Fiziksel" sözcüğü, optiğin geometrik veya ışın optiklerinden daha fiziksel olduğu ve tam bir fiziksel teori olmadığı anlamına gelir.
Bu yaklaşım, bir yüzey üzerindeki alanı tahmin etmek ve daha sonra iletilen veya dağınık alanı hesaplamak için bu alanı yüzey üzerinde entegre etmek için ışın optiklerini kullanmaktan oluşur. Bu, Born yaklaşımına benzemektedir, çünkü problemin ayrıntıları bir pertürbasyon olarak ele alınmaktadır.
Optiklerde, kırınım etkilerini tahmin etmenin standart bir yoludur. Bu yaklaşım, radyoda optik etkilere benzeyen bazı etkileri tahmin etmek için kullanılır. Birçok parazit, kırınım ve kutuplaşma etkisini modeller ama kırınımın polarizasyonuna bağımlı değildir. Yüksek frekanslı bir yaklaşım olduğu için, optikte genellikle radyodan daha kesindir.
Optiklerde, tipik olarak iletilen veya dağınık alanı hesaplamak için bir lens, ayna veya diyafram üzerinde ışın tahmin edilen alanın integralinin alınmasıyla oluşur.
Işın optik alanı veya akımı, kırınım ve sürünen dalga hesaplamaları ile desteklenmedikçe, kenarlar veya gölge sınırlarının yakınında genellikle doğru değildir.
Fiziksel optiklerin standart teorisi, dağınık alanların değerlendirilmesinde bazı kusurlara sahiptir ve bu da, speküler doğrultudan uzaklaştıkça azalmış bir azalmaya yol açar. 2004 yılında uygulamaya konan geliştirilmiş bir teori, dağıtıcıları ileterek dalga kırınımını içeren problemlere kesin çözümler sunmuştur.

Hesaplamalı elektromanyetik
Optik tarihi

Serway, Raymond A.; Jewett, John W. (2004). Physics for Scientists and Engineers (6th ed.). Brooks/Cole. ISBN 0-534-40842-7. 
Akhmanov, A; Nikitin, S. Yu (1997). Physical Optics. Oxford University Press. ISBN 0-19-851795-5. 
Hay, S.G. (Ağustos 2005). "A double-edge-diffraction Gaussian-series method for efficient physical optics analysis of dual-shaped-reflector antennas". IEEE Transactions on Antennas and Propagation. Cilt 53. s. 2597. Bibcode:2005ITAP...53.2597H. doi:10.1109/tap.2005.851855. 
Asvestas, J. S. (Şubat 1980). "The physical optics method in electromagnetic scattering". Journal of Mathematical Physics. 21 (2). ss. 290-299. Bibcode:1980JMP....21..290A. doi:10.1063/1.524413.

Foucault sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault'dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya'nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneğidir.
Bir sarkacın asılma noktası değiştiği halde salınımının değişmediğini gözleyen Foucault, yeterince büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde, bunun salınım düzeninin değişmeyeceğini, fakat yerin, yani Dünya'nın hareket edeceği kuramını geliştirmiştir. Eğer Dünya dönüyorsa, Dünya ile birlikte sarkacı izleyen gözlemciler de dönecekler, buna karşın sarkacın salınım düzlemi hareketsiz kalacaktı. Bu nedenle sarkacın salınım düzlemi gözlemcilere göre yavaşça hareket ediyor gibi görünecekti. Gerçekte ise, gözlemcilerin dolaysız bir yolla izlemiş oldukları olay, Dünya'nın kendi etrafında dönmesinin bir sonucuydu.

Düşünceleri ile toplumda büyük bir ilgi uyandıran Foucault'ya imparator III. Napolyon, deneyini Paris'teki büyük kubbeli Panthéon binasında yapmasına izin vermiştir. Foucault, kubbenin ortasına 67 metrelik çelik telle 28 kg ağırlığında bir demir top asmıştır. Topun alt tarafına sivri bir uç takılarak, yere serili ince kum tabakasında, bu ucun bıraktığı izlerden yararlanarak, sarkacın salınım düzlemindeki değişimin 31 Mart 1851 tarihinde gözlemciler tarafından izlenebilmesi sağlanmıştır. Bu tarihi deneyi izlemek için Pantheon'a büyük bir kalabalık toplanmıştır. Foucault'nun sarkacı hareket ettirmesinden bir saat önce, titreşim ve hava akımlarına engel olmak üzere, gözlemcilerin hareketsiz ve sessiz olmaları temin edilmiştir. Sessizce salınımına başlayan sarkacın salınım düzleminde, bir süre herhangi bir değişim gözlenmemiştir. Bu sessiz bekleyişin ardından gözlemciler, kumun üzerindeki izlerin yavaşça değiştiğini görmüşlerdir. Sarkacın salınım düzlemi gözle görünür biçimde dönmektedir. Bu topluluk, tarihte ilk kez Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğüne tanık olmuştur. Foucault'nun 1851'de, bu deney sırasında Pantheon'a yerleştirdiği bu sarkaç hala aynı yerde asılı durmaktadır.
1850 yıllarında Dünya'nın döndüğü biliniyor olsa da, bu gerçek astronomi gözlemlerine dayanıyordu. Teleskobu olmayanların ya da kullanmayı bilmeyenlerin Dünya'nın döndüğünü bizzat görme imkânı yoktu. Kuzey'den bakıldığında yerküre saat yönünün tersinde döndüğü için uzaydaki gök cisimler de saat yönünde hareket ediyor gibi görünür. Bu yerkürenin  dönme hareketinin kanıtı olarak görülebilir, fakat bu tür olaylar  eski Yunan filozofların gösterdiği gibi sabit  yerkürenin  etrafında gök kürenin dönmesi halinde de gözlenebilir. Kuzey Kutbu ya da Güney Kutbu'nda, bir sarkacın salınım düzlemi, altındaki Dünya dönmeye devam ederken, yıldızlara göre değişmeden sabit kalacaktır. Tam turunu tamamlaması bir gün sürecektir.
Foucault sarkacına benzeyen bir düzenekle benzeri bir deney, Foucault'dan iki yüzyıl önce 1661'de Vincenzo Viviani tarafından gerçekleştirilmiştir. Foucault, sarkacın temel aldığı ilkeleri, 1817'de Johann Bohnenberger'in keşfettiği mekanik alete uygulayarak aleti geliştirmiş ve bu mekanik alete jiroskop adını vermiştir.

Yerkürenin döndüğü ancak dönen koordinat sistemde, Newton'un hareket yasası yeniden ifade edilerek ve sarkaç problemi çözülerek kanıtlanabilir. Sarkacın ucundaki m kütleli metal küreye etkiyen net kuvvet,

  
    
      
        
          F
        
        =
        −
        m
        g
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        +
        
          T
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=-mg{\boldsymbol {\hat {r}}}+{\boldsymbol {T}}}
  

ile verilir. F kuvveti eylemsiz koordinat sistemine göre, salınım düzlemi zamanla değişmemektedir. Burada teldeki gerilme kuvveti,

  
    
      
        
          T
        
        =
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        cos
        ⁡
        α
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        sin
        ⁡
        α
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        +
        T
        cos
        ⁡
        ψ
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {T}}=-T\sin \psi \cos \alpha {\boldsymbol {\widehat {\theta }}}-T\sin \psi \sin \alpha {\boldsymbol {\widehat {\varphi }}}+T\cos \psi {\boldsymbol {\hat {r}}}}
  

olmak üzere metal küreye etkiyen net kuvvet,

  
    
      
        
          F
        
        =
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        cos
        ⁡
        α
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        −
        T
        sin
        ⁡
        ψ
        sin
        ⁡
        α
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        +
        (
        T
        cos
        ⁡
        ψ
        −
        m
        g
        )
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=-T\sin \psi \cos \alpha {\boldsymbol {\widehat {\theta }}}-T\sin \psi \sin \alpha {\boldsymbol {\widehat {\varphi }}}+(T\cos \psi -mg){\boldsymbol {\hat {r}}}}
  

şeklinde yazılır. Sarkaç salınıma başladığında merkezcil kuvvet, öteleme kuvveti ve Coriolis kuvveti de çözüme dahil edilir ve zamana bağlı koordinatlar, 
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  
 ve 
  
    
      
        y
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle y(t)}
  
 elde edilir.
Eylemsizlik ilkesi gereğince, sarkacın salındığı düşey düzlem sabit yıldızlara göre değişmez kalır. Bu nedenle Dünya saat yönünün tersinde dönüyorken, Dünya'dan bakan bir gözlemciye göre sarkaç saat yönünde dönüyor görünür. Hiç teleskoba gerek duyulmadan penceresiz kapalı bir odada bile presesyon periyodu ölçülerek sarkacın bulunduğu yerin enlem açısı ve sarkacın doğal periyodu ölçülerek Yerçekimi ivmesi daha doğru hesaplanabilir. Foucault'nun sarkacı ile birlikte, Dünya'nın dönüşü daha net görünür hale gelmiştir. Foucault sarkacı Dünya'nın döndüğünü ve dönme etkilerini gösteren önemli kanıttır.

Dünya'daki pek çok kurum, müze ve laboratuvarlarda, Foucault sarkaçları bulunmaktadır. Hatta Güney Kutbu'nda da bir Foucault sarkacı bulunur. Türkiye'de Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi binasında, Ege Üniversitesi Rasathanesi'nde, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Gözlemevi'nde, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Gezegenevi'nde, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Bilim Deney Merkezi'nde, Trakya Üniversitesi TÜTAGEM giriş katında, Ankara'da MTA'ya bağlı müzede ve Isparta Belediyesi Halı Kilim ve Etnografya müzesi'nde Foucault sarkacı bulunmaktadır.

Franck–Hertz deneyi tarihsel önemi olan bir fizik deneyidir. Kuantum mekaniğine öncülük eden Bohr-atom-modeli, bu deney tarafından doğrulanmıştır. Alman fizikçiler James Franck ve Gustav Ludwig Hertz, 1914 yılında atomların enerji seviyelerini deneysel olarak ölçtüler. Böylece, Niels Bohr tarafından geliştirilen, elektronların atom çekirdekleri etrafında kesintili enerji yörüngelerinde yer aldığı atom modeli Franck–Hertz deneyi tarafından deneysel olarak kanıtlanmış oldu. Franck ve Hertz bu başarılarında dolayı 1925 yılında Nobel fizik ödülünü kazandılar.
Diğer bir deyişle, atomların az veya çok şeklinde değil de kesintili miktarlada, lafın gelişi 1 kuanta ya da 2 kuanta şeklinde, enerji soğurabildikleri Franck–Hertz deneyi tarafından doğrulanmıştır.

Elektron tabancasından çıkan elektronlar, cıva gazı bulunan bölümde gaz atomlarıyla çarpışmaları sırasında belirli bir enerji kaybederler. Temel halde bulunan gaz atomları kararsız hale geçer. Temel hal atomun en kararlı halidir. Elektronların enerjilerini belirtmede oldukça küçük enerji birimi olan Elektronvolt(eV) kullanılır.

Birinci örnek: 4,9 eV enerjiye sahip bir elektron, cıva atomu ile çarpıştırılırsa bu gaz atomu enerji alarak kararsız hale geçer. Kısa bir süre sonra aldığı bu enerjiyi foton olarak saçar ve temel hale geri dönmüş olur. Elektron ise 0,04 eV enerji ile yoluna devam eder.
İkinci örnek: 3,85 eV enerjiye sahir bir elektron, cıva atomunun enerjisini değiştirmez. Başka bir ifadeyle bu elektron atomu uyarmadan geçer.
Üçüncü örnek: Enerji seviyelerinin en büyük değerine iyonlaşma enerjisi denir (Cıva için 10,40 eV). Eğer elektronun enerjisi, iyonlaşma enerjisinden büyük veya iyonlaşma enerjisine eşit ise atom iyonlaşır. Cıva atomu 12,00 eV enerjili bir elektron ile uyarılırsa atomdan bir elektron kopar ve pozitif yüklü bir iyon halini alır.
Dördüncü örnek: 9,75 Volt(V) gerilim altında hızlandırılan elektronların, 9,75 eV 'ye kadar enerjileri yükselebilir. Cıva gazı ile dolu bir gaz odasında:
Bu elektron hiçbir atomu uyarmazsa:

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        0
        ,
        00
        =
        9
        ,
        75
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-0,00=9,75\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.
Bu elektron herhangi bir atomu uyarırsa:

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        4
        ,
        86
        =
        4
        ,
        89
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-4,86=4,89\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir veya başka bir atomu uyararak 
  
    
      
        4
        ,
        89
        −
        4
        ,
        86
        =
        0
        ,
        03
        
      
    
    {\displaystyle 4,89-4,86=0,03\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        6
        ,
        67
        =
        3
        ,
        08
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-6,67=3,08\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.

  
    
      
        9
        ,
        75
        −
        8
        ,
        84
        =
        0
        ,
        91
        
      
    
    {\displaystyle 9,75-8,84=0,91\,}
  
 eV enerji ile gaz odasından dışarı çıkabilir.

Bir fotonun temel haldeki bir atomu uyarması için en büyük enerji seviyesi hariç diğer enerji seviyelerinden herhangi biri ile sayısal değerinin aynı sayı olması gerekir. Örneğin cıva için; 7 eV enerjili foton uyarma yapamaz. Fotonla uyarılan atom aldığı enerjiyi foton olarak tekrar saçar.
Eğer fotonun enerjisi, iyonlaşma enerjisinden büyük veya iyonlaşma enerjisine eşit ise atom iyonlaşır.

Geiger-Marsden deneyleri (Rutherford altın levha deneyi olarak da bilinir), bilim insanlarının her atomun tüm pozitif yükünün ve kütlesinin çoğunun yoğunlaştığı bir çekirdeğe sahip olduğunu keşfettikleri önemli bir deney serisidir. Bu sonucu, ince bir metal folyoya çarptığında bir alfa parçacık ışınının nasıl dağıldığını ölçerek çıkardılar. Deneyler, 1908-1913 arasında Hans Geiger ve Ernest Marsden tarafından Manchester Üniversitesi Fizik Laboratuvarlarında Ernest Rutherford başkanlığında yapıldı.

Rutherford'un deneyi zamanında popüler atomik yapı teorisi "erikli puding modeli" idi. Bu model, Lord Kelvin tarafından tasarlanmış ve J. J. Thomson tarafından geliştirilmişti. Thomson, elektronu keşfeden bilim insanıydı ve elektron her atomun parçasıydı. Thomson, atomun bir Noel pudingindeki erikler gibi elektronların dağıldığı küre bir pozitif yük alanı olduğuna inanıyordu. Proton ve nötronların varlığı o anda bilinmiyordu. Atomların çok küçük olduğunu biliyorlardı (Rutherford yarıçapında 10 −8 m civarında olduklarını varsayıyordu). Bu model tamamen klasik (Newton) fiziğe dayanıyordu; Mevcut kabul gören modelde kuantum mekaniği kullanılır.

Thomson'ın modeli, Rutherford'un deneylerinden önce bile, evrensel olarak kabul görmedi. Thomson, kavramının tam ve istikrarlı bir modelini asla geliştiremedi. Japon bilim insanı Hantaro Nagaoka, karşı yüklerin birbirlerine nüfuz edemediklerinden dolayı, Thomson'ın modelini reddetti. Bunun yerine elektronların Satürn'ün etrafındaki halkalar gibi pozitif yüklü yörüngelerde dağıldığı  "gezegen modelini" önerdi. 

Bir alfa parçacığı, mikroskobik, pozitif yüklü madde parçacığıdır. Thomson'ın modeline göre, eğer bir alfa parçacığı bir atomla çarpışacak olsaydı, sadece düz bir şekilde uçardı, yolu en fazla bir derecenin bir parçası kadar sapacaktı. Atom ölçeğinde "katı madde" kavramı anlamsızdır, bu yüzden alfa parçacığı atomdan bir bilye gibi sıçrayamazdı. Sadece atomun elektrik alanından etkilenecekti ve Thomson'ın modeli, bir atomdaki elektrik alanından geçen bir alfa partikülünü etkilemek için atomun elektrik alanının çok zayıf olduğunu tahmin etti (alfa partikülleri çok hızlı hareket etme eğilimindedir). Thomson atomundaki hem negatif hem de pozitif yükler, atomun tüm hacmi boyunca yayılır. Coulomb kanununa göre, daha az konsantre küresel bir elektrik yükü alanının, yüzeyindeki elektrik alanı daha zayıf olacaktır. 

Bir çalışmış örnek olarak, bir alfa parçacığının altın atomunu teğet geçtiğini düşünün, tam atomun etki alanına teğet olduğu noktada, parçacık en güçlü elektrik alanı etkileşimine tabi olur ve yörüngesinden maksimum sapma, "θ" ile ayrılır. Elektronlar alfa parçacıklarına kıyasla çok hafif oldukları için, etkileri ihmal edilebilir ve atom ağır bir pozitif yüklü küresel alan olarak görülebilir.

Qg = Altın atomunun pozitif yükü = 79 e = 1,266×10-17 C
Qα = alfa partikülü yükü = 2 e = 3,204×10-19 C
r = bir altın atomunun yarıçapı = 1,44×10-10 m
v = alfa parçacığının hızı = 1,53×107 m/s
m = alfa parçacığının kütlesi = 6,645×10-27 kg
k = Coulomb sabiti = 8,987×109 N·m2/C2
Klasik fiziği kullanarak, alfa partikülünün momentumunda yanal değişim, Δp, Coulomb kuvvet ifadesi kullanılarak tahmin edilebilir:

  
    
      
        Δ
        
          p
          
            y
          
        
        =
        
          
            
              F
              ¯
            
          
        
        t
        <
        k
        
          
            
              
                Q
                
                  α
                
              
              
                Q
                
                  g
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            
              2
              r
            
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta p_{y}={\bar {F}}t<k{\frac {Q_{\alpha }Q_{g}}{r^{2}}}\cdot {\frac {2r}{v}}}
  

  
    
      
        tan
        ⁡
        θ
        =
        
          
            
              Δ
              
                p
                
                  y
                
              
            
            
              p
              
                x
              
            
          
        
        <
        k
        
          
            
              
                Q
                
                  α
                
              
              
                Q
                
                  g
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            
              2
              r
            
            v
          
        
        ⋅
        
          
            1
            
              m
              v
            
          
        
        =
        8.987
        ×
        
          10
          
            9
          
        
        ⋅
        
          
            
              3.204
              ×
              
                10
                
                  −
                  19
                
              
              ×
              1.266
              ×
              
                10
                
                  −
                  17
                
              
            
            
              (
              1.44
              ×
              
                10
                
                  −
                  10
                
              
              
                )
                
                  2
                
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            
              2
              ×
              1.44
              ×
              
                10
                
                  −
                  10
                
              
            
            
              1.53
              ×
              
                10
                
                  7
                
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            1
            
              6.645
              ×
              
                10
                
                  −
                  27
                
              
              ×
              1.53
              ×
              
                10
                
                  7
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \tan \theta ={\frac {\Delta p_{y}}{p_{x}}}<k{\frac {Q_{\alpha }Q_{g}}{r^{2}}}\cdot {\frac {2r}{v}}\cdot {\frac {1}{mv}}=8.987\times 10^{9}\cdot {\frac {3.204\times 10^{-19}\times 1.266\times 10^{-17}}{(1.44\times 10^{-10})^{2}}}\cdot {\frac {2\times 1.44\times 10^{-10}}{1.53\times 10^{7}}}\cdot {\frac {1}{6.645\times 10^{-27}\times 1.53\times 10^{7}}}}
  

  
    
      
        θ
        <
        0.000325
         
        
          radyan
        
         
        (
        
          veya
        
         
        
          0.0186
          
            ∘
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \theta <0.000325~{\text{radyan}}~({\text{veya}}~0.0186^{\circ })}
  

Yukarıdaki hesaplama, bir alfa parçacığı bir Thomson atomuna yaklaştığında ne olacağının bir tahminidir, ancak sapmanın en fazla bir derecenin küçük bir yüzdesi düzeyinde olacağı açıktır. Alfa parçacığı, yaklaşık 0.0004 cm kalınlığında (2410 atom) altın bir folyodan geçecek olsa, gerçekleşecek maksimum sapma aynı yönde (düşük olasılıkla), yine de küçük bir sapma olacaktır.

Rutherford'un gözetiminde, Geiger ve Marsden, ince bir metal folyoya bir alfa parçacıkları demeti gönderip saçılma modelini bir floresan ekran kullanarak ölçtüğü bir dizi deney yaptı. Metal folyodan her yöne sıçrayan alfa parçacıklarını ve parçaların bir kısmının da kaynağına geri sıçradığını gözlemlemişlerdi. Thomson'ın modeline göre bu imkânsız olmalıydı; Alfa parçacıklarının hepsinin doğrudan folyonun içinden geçmesi gerekirdi. Açıktı ki, bu parçacıklar Thomson modelinin önerdiğinden çok daha büyük bir elektrostatik kuvvetle karşılaştı, bu da atomun pozitif yükünün Thomson'un hayal ettiğinden çok daha küçük bir hacimde yoğunlaştığını ortaya koydu.
Geiger ve Marsden metal parçacıklarına alfa parçacıklarını vurduğunda, alfa parçacıklarının sadece küçük bir kısmının 90 °'den fazla saptırıldığını fark ettiler. Çoğu folyo içinden dümdüz geçti. Bu, yoğun pozitif yüklü küçücük kürenin içinde boş alanların bulunduğu geniş hacimlere ayrıldığını ortaya koydu. Parçacıklar çoğu boş alandan geçti ve ihmal edilebilir bir sapma yaşarken, bir avuç parçacık ise atomun çekirdeğine yakın bir yerinden geçti ve büyük açılardan saptı.

Rutherford bu nedenle Thomson'un atom modelini reddetti ve bunun yerine atomun büyük oranda boş alandan oluştuğu, tüm pozitif yükü merkezinde çok küçük bir hacimde, bir elektron bulutuyla çevrili olan bir model önerdi. 

Geiger Rutherford'a alfa parçacıklarının kuvvetli bir şekilde saptığını tespit ettiğini bildirdiğinde, Rutherford şaşırmıştı. Rutherford Cambridge Üniversitesinde verilen bir konferansta şöyle dedi:

Hayatımda başıma gelen en inanılmaz olaydı. Tıpkı bir kağıt mendile ateşlediğiniz 40 cm'lik bir merminin geriye dönüp sizi vurması kadar şaşırtıcı. Bana göre, geriye doğru bu saçılımın tek bir çarpışmanın sonucu olması gerektiğini fark ettim ve hesaplamaları yaptığımda, atomun kütlesinin büyük kısmının merkezde konsantre şekilde olmadığı sürece, bu büyüklükte bir sonuç almanın imkansız olduğunu gördüm. O zaman, merkezde büyük bir hacme sahip yük taşıyan bir atom fikri oluştu.(It was quite the most incredible event that has ever happened to me in my life. It was almost as incredible as if you fired a 15-inch shell at a piece of tissue paper and it came back and hit you. On consideration, I realiz

Geometrik optik veya ışın optiği, ışık yayılmasını ışınlarla açıklar. Geometrik optikte ışın bir soyutlama ya da enstrumandır; ışığın belirli şartlarda yayıldığı yola yaklaşmada kullanışlıdır.

Geometrik optiğin varsayımları sadeleştirilirse ışık ışınları:
Homojen bir ortamda düz bir çizgi halinde yayılır.
Farklı ortamların kesişiminde kıvrılır ve bazı şartlarda ikiye ayrılır.
Kırılma indeksinin değiştiği bir ortamda eğik yollar takip eder.
Soğurulmuş ya da yansıtılmış olabilir.
Geometrik optik kırınım ve girişim gibi belli optik etkileri açıklamaz. Bu sadeleştirme pratikte kullanışlıdır, dalga boyu ışığın etkilediği yapının boyutuna göre küçükse mükemmel bir yaklaşımdır. Teknikler özellikle optik aberesyonu(sapma) da kapsayan görüntülemenin geometrik halini tanımlamada kullanışlıdır.

Bir ışık ışını ışığın dalgacephesine dik (dalga vektörüne paralel) olan bir doğru veya eğridir.
Biraz daha titiz bir tanım gerekirse ışın Fermat prensibinden gelir. Fermat prensibine göre göre ışık ışınının iki nokta arasında aldığı yol en az zamanda çaprazlanabilen yoldur.
Geometrik optik sık sık paraxial yaklaşım veya küçük açı yaklaşımı yapılarak basitleştirilir. Matematiksel davranış optikal bileşenlerin ve sistemlerin basit matrislerle tanımlanabildiği doğrusal bir hale gelir. Bu optik sistemlerin yaklaşık görüntü ve obje pozisyonu/büyümeleri gibi temel özelliklerini bulan Gauss optiği ve ‘paraxial ışın izi’ tekniklerini kullanmaya olanak sağlar.

Ayna gibi parlak yüzeyler ışığı basit, tahmin edilebilir bir şekilde yansıtır.Bu uzayda sanal veya gerçek bir lokasyonla ilişkilendirilebilecek yansıyan bir görüntünün üretimine izin verir.
Bu gibi yüzeylerde, yansıyan ışının yönü çarpan ışının yüzeyin normaliyle (ışının çarptığı noktada yüzeye dik bir doğru) yaptığı açıyla belirlenir. Gelen ve yansıyan ışınlar tek bir düzlemdedir ve her iki ışının normalle yaptığı açı eşittir. Bu yansıma yasası olarak bilinir
Düz aynalar için, yansıma kuralı ayna önündeki objelerin görüntülerinin aynı dikey doğrultuda ve aynı uzaklıkta olarak aynanın arkasında oluştuğunu söyler. Obje ve görüntüsü aynı boyutlardadır. (Düz aynanın büyütme katsayısı 1 e eşittir.) Kural ayrıca ayna görüntülerinin ters pariteli (sağ-sol ters çevrilmesi) olduğunu söyler.
Eğik yüzeyli aynalar ışın kopyalamayla ve yüzeydeki her noktada yansıma kuralları kullanılarak modellenebilir. Parabolik yüzeyli aynalar için, aynaya çarpan paralel ışınlar ortak bir odağa yakınsayan yansıyan ışınlar oluşturur. Diğer eğik yüzeyler de beili ışığı odaklayabilir fakat düzensiz şekilden dolayı oluşan aberasyonlar odağın uzayda kaybolmasına yol açabilir. Özel olarak, küresel aynalar küresel aberasyonlar sergileyebilir. Eğik aynalar görüntüleri 1den küçük veya büyük katsayı ile oluşturabilir ve görüntü aynı doğrultuda ya da ters olabilir. Bir aynada yansımayla oluşmuş aynı doğrultulu bir görüntü daima sanaldır; ters dönmüş görüntüyse gerçektir ve bir ekrana yansıtılabilir.

Kırınım ışığın uzayda farklı bir kırılma indisine sahip ortama girmesiyle oluşur. Kırılmanın en basit oluşumu kırılma indisi olan bir ortam ile olan bir ortam arasındaki ara yüzeydedir. Böyle durumlarda, Snell yasası ışığın sapma miktarını belirler:

  
    
      
        
          n
          
            1
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            1
          
        
        =
        
          n
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            2
          
        
         
      
    
    {\displaystyle n_{1}\sin \theta _{1}=n_{2}\sin \theta _{2}\ }
  
 ve normal ( arayüzeye ) ile gelen ve kırılan ışınlar arasındaki açılardır. Bu olgu ayrıca yukarıda kırılma indisinin tanımında görüldüğü üzere ışığın hız değişimi ile bağdaştırılabilir:

  
    
      
        
          v
          
            1
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            2
          
        
         
        =
        
          v
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{1}\sin \theta _{2}\ =v_{2}\sin \theta _{1}}
  

v_1 ve v_2 ortamlardaki dalga hızlarıdır.
Snell yasasının çeşitli neticeleri arasında ışığın yüksek kırılma indisili bir materyalden düşük kırılma indisli bir materyale geçerken ara yüzeyle etkileşimde sıfır iletim olması mümkündür. Bu olgu topyekûn iç yansıma olarak adlandırılır ve fiber optik teknolojiye imkân sağlar. Işık sinyalleri bir fiber optik kablodan geçerken topyekûn iç yansımaya maruz kalır ve esasen kablo boyunca hiç ışık kaybı olmaz. Kırılma ve yansımanın bir kombinasyonu kullanılarak polarize ışık ışınları üretilebilir: Kırılan ve yansıyan ışınlar bir dik açı oluşturursa, yansıyan ışın ‘düzlem polarizasyon’ özelliği kazanır. Böyle bir senaryo için gereken açıya Brewster açısı denir.
Snell yasası ortamın kırılma indisi ve geometrisi bilindiği sürece doğrusal bir ortamdan geçen ışık ışınlarının sapmalarını tahmin etmede kullanılabilir. Örnek olarak, bir prizmadan geçen ışık prizmanın şekline ve yönelimine bağlı olarak sapma yapar. İlaveten, ışığın farklı frekansları pek çok maddede az da olsa farklı kırılma indislerine sahip olduğundan, kırılma olayı gökkuşağı gibi görünen dağılma spektrumları oluşturmak için kullanılabilir. Bu prizmadan geçen ışık olgusunun keşfi Isaac Newton'a dayandırılır.
Pozisona göre kademeli olarak değişen bir kırılma indisine sahip olan ortamlarda ışık ışınları doğrudan şekilde hareket etmek yerine kıvrılarak hareket eder. Bu etki sıcak günlerde havanın değişken kırılma indisli kısımlarında ışık ışınlarında kırılmaya ve uzakta bir yerde yanıltıcı yansımaların oluşmasına yani serap görme dediğimiz olaya sebep olur. (sanki bir su birikintisi veya havuz yüzeyinde olduğu gibi). Değişken kırılma indisine sahip maddeler derece derece değişen kırılma indisine sahip madde(GRIN) olarak adlandırılır ve fotokopi ve tarayıcıları da içeren birçok modern optik tarama teknolojisinde kullanılan birçok yararlı özelliği vardır. Bu olgu üzerinde Gradyan indeksi optik konusunda çalışılır.

Kırılma ile ışınları birleştiren ya da ayıran cihazlara mercek (lens) adı verilir. İnce mercekler, merceğin iki tarafında da odak noktası oluşturabilirler. Bu noktalar lensmaker denklemi ile modellenebilir. Genel olarak iki çeşit mercek türü vardır: paralel ışınları birleştiren konveks ve paralel ışınları ayıran konkav mercek. Merceklerin nasıl görüntü oluşturduğunu ayrıntılı şekilde tahmin etmek için aynalarda kullanılan ışın izleme yöntemi kullanılabilir. Küresel aynalarda olduğu gibi ince merceklerde de verilen odak noktasının uzunluğu (
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
) ve nesne uzaklığı(
  
    
      
        
          S
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{1}}
  
) kullanılarak basit bir denklem ile cismin görüntüsünün nerede olduğu belirlenebilir:

  
    
      
        
          
            1
            
              S
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              S
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{S_{1}}}+{\frac {1}{S_{2}}}={\frac {1}{f}}}
  

Bu denklemde görüntünün mesafesini ifade eder ve görüntü ile nesne aynı tarafta ise negatif; farklı tarafta ise pozitif kabul edilir. s. odak uzunluğu f kabul negatif içbükey mercekler.
Paralel gelen ışınlar ince kenarlı (konveks) mercek tarafından, merceğin uzak tarafında odaklandırılarak bir odak uzaklığı mesafede ters bir şekilde gerçek görüntüye dönüştürülürler

Sonlu bir mesafedeki nesneden gelen ışınlar odak noktasından daha öte bir noktada odaklanırlar; nesne merceğe yaklaştıkça görüntü mercekten uzaklaşır. Kalın kenarlı (konkav merceklerde), paralel gelen ışınlar mercekten geçtikten sonra mercekten bir odak uzunluğu mesafede, paralel ışınların geldiği mercek tarafındaki düz bir sanal görüntüden kaynaklanmışçasına dağılırlar.

Sonlu mesafedeki bir nesneden gelen ışınlar, merceğe odak noktasından daha yakın, nesne ile aynı tarafta olan bir sanal görüntü ile ilişkilendirilirler. Nesne merceğe yaklaştıkça, sanal görüntü de merceğe yaklaşır.

Aynı şekilde, bir merceğin büyütmesi ise aşağıda gösterildiği şekildedir:

  
    
      
        M
        =
        −
        
          
            
              S
              
                2
              
            
            
              S
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            f
            
              f
              −
              
                S
                
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M=-{\frac {S_{2}}{S_{1}}}={\frac {f}{f-S_{1}}}}
  

Bu formüldeki eksi (-), bir kongrede alınan karara göre, pozitif ise düz, negatif ise ters nesneleri belirtir. Aynalara benzer olarak, tek mercek ile oluşmuş görüntüler düz ise sanal, ters ise gerçek görüntülerdir.
Merceklerde odağı ve görüntüyü bozan optik aberasyonlar gözlemlenebilmektedir. Bu aberasyonlar (sapınçlar) geometrik kusurlardan ya da ışığın değişik dalga boyları nedeniyle ortaya çıkan kırınım indeksi değişiminden (kromatik aberasyon) kaynaklanabilmektedir.

Matematiksel bir çalışma olarak geometrik optik hiperbolik kısmi türev eşitlikleri çözümünde kısa dalgaboyu limiti olarak ortaya çıkar. Bu kısa dalga boyu limitinde çözüm yaklaşık olarak:

  
    
      
        u
        (
        t
        ,
        x
        )
        ≈
        a
        (
        t
        ,
        x
        )
        
          e
          
            i
            (
            k
            ⋅


Gök mekaniği, gök cisimlerinin hareketlerini inceleyen gökbilim dalıdır.
Gök cisimleri arasındaki kütleçekim etkileşimlerinin belirlediği ilişkilere, Kepler'in ampirik olarak kurduğu matematiksel model üzerine Newton tarafından geliştirilen ve hareketin temel yasaları adı verilen fizik kurallarının uygulanması temeline dayanır. 20. yüzyılda Einstein'ın genel görelilik kuramı ile bu kurallar yeniden gözden geçirilmiştir.

Sürüklenme kuvvetleri veya bir roketin itkisi gibi ek kuvvetlerin olmadığı durumlarda gök cisimlerinin hareketi, kütleler arasındaki karşılıklı kütleçekim ivmesi tarafından belirlenir. Bunun genelleştirilmiş bir hali, n sayıda kütlenin kütleçekim kuvveti aracılığıyla birbirleriyle karşılıklı etkileşime girdiği n-cisim problemidir. Genel durumda analitik olarak integrallenebilir (kesin çözülebilir) olmasa da, nümerik (sayısal) yöntemlerle oldukça iyi bir yaklaşık çözüm hesaplanabilir.

Örnekler:
4-cisim problemi: Mars'a uzay uçuşu (uçuşun belirli bölümlerinde bir veya iki cismin etkisi çok küçüktür, bu nedenle buralarda 2 veya 3-cisim problemi söz konusudur)
3-cisim problemi:
Yarı uydu
Bir Lagrange noktasına uzay uçuşu ve orada kalma

  
    
      
        n
        =
        2
      
    
    {\displaystyle n=2}
  
 durumunda (iki cisim problemi), sistemin yapısı 
  
    
      
        n
        >
        2
      
    
    {\displaystyle n>2}
  
 durumuna göre çok daha basittir. Bu durumda sistem tamamen integrallenebilirdir ve kesin çözümler bulunabilir.

Örnekler:
Bir ikili yıldız, örn. Alfa Centauri (yaklaşık aynı kütlede)
Bir ikili asteroit, örn. 90 Antiope (yaklaşık aynı kütlede)
Bir diğer basitleştirme ise, yörüngede dolanan cismin, etrafında döndüğü cisimden (merkezi cisim) çok daha küçük olduğunu öngören "astrodinamikteki standart varsayımlara" dayanır. Bu da genellikle yaklaşık olarak geçerli bir durumdur.

Örnekler:
Samanyolu'nun merkezi etrafında dönen Güneş Sistemi
Güneş'in yörüngesinde dönen bir gezegen
Bir gezegenin yörüngesinde dönen bir uydu
Dünya'nın, bir uydunun veya bir gezegenin etrafında dönen bir uzay aracı (son iki durumda bu yaklaşım yalnızca söz konusu yörüngeye varıldıktan sonra geçerlidir)

Yörünge mekaniği, özellikle yapay uyduların ve uzay araçlarının hareketlerini, itki sistemlerini ve yörünge transferlerini inceler. Bu alan, gök mekaniği prensiplerinin balistik ve mühendislik verileriyle birleştiği pratik uygulama sahasıdır.

Gök cisimlerinin yörüngeleri, diğer kütlelerin çekim etkisi nedeniyle ideal eliptik yollardan sapmalar gösterir. Tedirginlik teorisi, bu sapmaları matematiksel olarak modeller.

Günümüzde yüksek hassasiyetli efemeris verilerinin oluşturulmasında VSOP87 (Variations Séculaires des Orbites Planétaires) gibi spektral teoriler ve gelişmiş bilgisayar destekli nümerik modeller (örneğin NASA'nın JPL DE serisi veya INPOP algoritmaları) kullanılır. VSOP87 gibi analitik modeller gezegen konumlarında yay-saniye düzeyinde temel bir referans sağlarken, modern nümerik entegrasyon algoritmaları sayesinde günümüzde gezegen konumları mili yay-saniye düzeyinde doğruluğa ulaşabilmektedir.

Göreli Ağır İyon Çarpıştırıcısı (Relativistic Heavy Ion Collider - RHIC) ilk ve çalışan sadece 2 ağır iyon çarpıştırıcı vardır ve onlardan biridir. Aynı zamanda, şu ana kadar inşa edilmiş tek spin-kutuplu proton çarpıştırıcıdır. Brookhaven Ulusal Laboratuvarı (BNL) Upton, New York'ta bulunur ve ulusalar arası bir araştırma timi tarafından kullanılır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çalışan tek parçacık çarpıştırıcıdır. RHIC'i relativistik hızlarda hareket eden iyonları çarpıştırmak için kullanarak fizikçiler Big Bang'in kısa bir süre ardından evrende var olmuş maddenin ilkel formu üzerine çalışırlar. Spin- kutuplanmış protonları çarpıştırarak, protonun spin yapısı keşfedilmiştir.
RHIC şu an dünyadaki ikinci en büyük enerjisi ağır iyon çarpıştırıcıdır. Bunun sebebi 7 Kasım 2010'da, Büyük Hadron Çapıştırıcı (Large Hadron Collider- LHC) daha yüksek enerjili bir ağır iyon çarpıştırması gerçekleştirmiş olmasıdır.
2010'da RHIC fizikçileri bastırdıkları yayında normal maddenin parçalanmasına yol açacak çarpışma sıcaklığına eriştiklerini ve normal maddenin parçalanarak kuark-gluon plazmasını oluşturduğunu ilan etti.

M. Harrison; T. Ludlam; S. Ozaki (2003). "The Relativistic Heavy Ion Collider Project: RHIC and its Detectors". Nuclear Instruments and Methods in Physics Research A. 499 (2–3). ss. 235-880. Bibcode:2003NIMPA.499..235H. doi:10.1016/S0168-9002(02)01937-X.  Preprints are available at
BRAHMS 16 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PHENIX 22 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PHOBOS
STAR 20 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Brookhaven National Laboratory Collider-Accelerator Department 17 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Relativistic Heavy Ion Collider30 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Relativistic Heavy Ion Collider at Google Maps
RHIC Run Overview 9 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Görelilik teorisi, Albert Einstein'ın çalışmaları sonucu önerilen ve yayınlanan, özel görelilik ve genel görelilik adlarında birbirleriyle ilişkili iki teorisini kapsar. Özel görelilik, yer çekiminin yokluğunda tüm fiziksel fenomenler için geçerlidir. Genel görelilik, yer çekimi yasasını ve bu yasanın diğer doğa kuvvetleri ile ilişkisini açıklar. Astronomi de dahil olmak üzere kozmolojik ve astrofiziksel alem için geçerlidir.
20. yüzyılda, bu teorinin Einstein tarafından ortaya atılmasıyla beraber teorik fizik ve astronomi dünyası çalkalandı; zamanla Isaac Newton tarafından yaratılan, 200 yıllık mekanik teorisinin yerini aldı. Özellikle uzay ve zaman kavramlarına farklı bakış açısıyla bakılması gerektiğini gösterdi ve bu ikisinin harmanlanması olan uzay zamanı, eşzamanlılığın göreliliğini, kinematik ve yer çekimsel zaman genişlemesini ve uzunluk daralmasını içeren birçok kavramı tanıttı. Fizik alanında görelilik, nükleer çağın bir habercisi olan temel parçacık biliminin ve temel etkileşimlerini geliştirdi. Görelilikle birlikte, nötron yıldızları, kara delikler ve yer çekimi dalgaları gibi olağanüstü görülen astronomik olaylar önceden öngörüldü.

20. yüzyılda izafiyet teorisi teorik fizik ve astronomiye dönüştürüldü. İlk yayımlandığında, izafiyet, Newton tarafından yaratılan ve 200 yıl kabul görmüş teorinin yerine geçti.
Fizik alanında izafiyet, temel parçacık bilimi ve onun temel etkileşimi geliştirdi. Kozmoloji ve astrofizik, nötron yıldızlar, kara delik ve ağırlık dalgaları gibi sıra dışı astronomik fenomenlerin izafiyet yardımıyla tahmin edilmesini sağladı.

İzafiyet teorisi, yeni fiziksel teoriden daha fazlasıyla temsil edilir. Bunun için birçok açıklama var. İlki 1905'de, son hali 1916'da yayımlandı.
İkincisi, özel izafiyet temel parçacığa ve onun etkileşimlerine uygulanır. Fakat genel izafiyet kozmolojik ve astrofiziksel aleme uygulanır.
Üçüncü özel görelilik fizik aleminde 1920'de kabul edildi. Bu teori, atomik fizik, nükleer fizik ve kuantum mekaniği gibi yeni fizik alanlarında hızlıca teoriciler için önemli ve gerekli bir araç haline geldi. Zıt olarak genel görelilik pek kullanışlı gözükmedi. Deneyciler için biraz uygulanabilir gözüktü. Newton'un yer çekimi teori tahminlerine sadece küçük düzeltmeler yapmak için limitli gözüktü.
Son olarak, genel görelilik matematiği çok zor gözüktü. Sonuç olarak dünyada az sayıda insanın teoriyi tamamen detaylarıyla anlayabileceği düşünüldü. Richard Feynman tarafından önemi yitirildi. Sonra 1960'lara doğru bir kritik canlanma genel göreliliği fiziğin ve astronominin merkezi yaptı. Yeni matematik teknikleri genel görelilikte kullanılabilir oldu. Buradan fiziksel fark edilebilir konular matematiğin kompleksliğinden izole edilmiş oldu. Ayrıca genel görelilikle ilgili egzotik astronomik fenomenlerin keşfedilmesi bu canlanmaya yardımcı oldu.

Einstein, izafiyet teorisinin teoriler prensibinin sınıfına ait olduğunu belirtmiştir. Bu demektir ki elementlerin hipotezlere değil deneysel keşiflere dayandığıdır. Doğal işleyişlerin karakteristik özelliklerinin anlaşılmasına bu deneysel keşifler yol açıyor. Doğal işleyişin gözlemlerinin daha doğru olması için matematik modelleri geliştirildi. Böylece analitik anlamlar gerekli durumlarda sonuç çıkarmada tatmin edici olmak zorunda. Ayrı olaylar bu koşulları sağlamak zorundadır. Deneyin sonuçla uyuşması için.
Genel görelilik ve özel görelilik birbirine bağlantılıdır. Aşağıda belirtildiği gibi özel görelilik kanunu yer çekimi hariç bütün fizik fenomenlerine uygulanmaktadır. Genel görelilik kuramı ise yer çekimi kanununu ve onun diğer doğa kuvvetleriyle bağlantısını sağlamaktadır.

Özel Görelilik, uzay-zaman yapısının teorisidir. Einstein'ın "On the Electrodynamics of Moving Bodies" adlı 1905'te yazdığı yazısında tanıtılmıştır. Özel görelilik teorisi, klasik mekaniğe zıt olan iki varsayım üzerine dayanır:

Fizik kuralları bir diğerine bağlı olan düzgün hareket içinde bütün gözlemciler için aynıdır.
Vakum içindeki ışık hızı bütün gözlemciler için aynıdır. Göreceli hareketine ve ışığın kaynağına bağlı kalmaksızın.
Sonuç, teori klasik mekanikten deneylerle daha iyi başa çıkmaktadır. Örneğin Michelson-Morley Deneyi'nin sonuçları ikinci koşul sağlamaktadır. Ayrıca teorinin birçok sürpriz sonucu var. Bunlardan bazıları:

Eş zamanlılığın göreliliği: iki olay bir gözlemci için eş zamanlıdır fakat başka bir gözlemci için eş zamanlı olmayabilir, eğer ki gözlemciler bağıl hareket içinde değilse.
Zaman genişlemesi: hareket eden saatlerin gözlemcinin sabit saatine göre daha yavaş hareket ettiği ölçüldü. 
Göreceli kütle 
Uzunluk büzülmesi: gözlemciye göre hareket eden objenin boyu daha kısa olduğu ölçüldü. 
Kütle enerji eşitliği: E=mc2, kütle ve enerji birbirine dönüşebilir.
Maksimum hız sonsuzdur: hiçbir fiziksel obje, mesaj ya da alan çizgisi vakum içindeki ışık hızından hızlı değildir. 
Özel göreliliğin tanımlanmış özellikleri klasik mekaniğin yer değiştirmesidir. 

Genel Görelilik, Einstein tarafından 1907-1915 yılları arasında yer çekimi teorinin geliştirilmesiyle oluşmuştur. Genel göreliliğin gelişimi denklik prensipleriyle başlamıştır. Bu prensipler ivmeli hareket ve yer çekimi alanında kalan durumların altındadır. (örneğin, Dünya'nın yüzeyinde durmak.) Bunun neticesinde serbest düşüş olur. Serbest düşüşteki objenin düşmesi yer çekimi kuvvetinin klasik mekanik olayındandır. Bu klasik mekanik ve özel görelilik ile kıyaslanamaz çünkü bu teorilerde hareket eden objeler birbirine göre ivmelenemez ama serbest düşüşteki hareket yapabilir. 1915'te Einstein, alan denklemlerini buldu. Bunlar kütle, enerji ve momentumun içerisinde uzay zaman bükülmesiyle bağlantıdır.
Genel göreliliğin bazı sonuçları şunlardır:

Saatler derin yer çekiminde daha yavaştır. Buna yer çekimi zaman genişlemesi denir.
Işık ışınları, yer çekimi alanında bükülürler. Evren genişliyor ve bizden ışık hızından daha hızlı bir şekilde uzaklaşıyor.  
Teknik olarak genel görelilik yer çekimi teorisidir. Yer çekiminin tanımlanan özellikleri, Einstein'ın alan denklemlerinde kullanımıdır. Alan denklemlerinin çözümleri metrik tansörlerdir bunlar uzay zaman topolojisi ve objelerin nasıl hareket ettiğini tanımlar.

Çürütülebilir tüm bilimsel teoriler gibi izafiyet test edilebilir tahminler yürütüyor. Özel görelilik halinde, bunlar görelilik prensiplerini içeriyor. Işık hızının sabitliği ve zaman genişlemesi. Özel görelilik tahminleri 1905'te Einstein'ın yazısının yayımlanmasından sonra sayısız test ile onaylandı. Fakat 1881 ve 1938'deki  yürütülen üç deney doğrulaması kritikti. Bu deneyler Michelson-Morley deneyi, Kennedy-Thorndike deneyi ve Ives-Stilwell deneyi idi. Einstein ilk prensipten 1905'te Lorentz dönüşümlerini türevledi. Fakat bu üç deney  dönüşümlerin deneysel kanıttan elde edilmesine izin veriyordu.   
Maxwell'in denklemleri -klasik elektromanyetizmin temeli- ışığı karakteristik hızla hareket eden bir dalga olarak tanımladı. Modern görüş ışığın orta yayılmaya ihtiyaç duymadığıdır. Ama Maxwell ve onun çağdaşları ışık dalgalarının orta yayıldığına ikna olmuştu. Bu varsayımsal orta Luminiferous Aether olarak biliniyordu. 
Michelson-Morley Deneyi, Aether rüzgarının ikinci sıradaki etkisini saptamak için tasarlanmıştı.(dünyaya göre aether'ın hareketi). Michealson bunu tamamlamak için Michelson Interferometer adında bir alet tasarladı. Alet tahmin edilen etkileri saptamak için yeterince doğru olmaktan çok 1981'de ilk deney bağlandığında geçersiz sonuçları elde etti. Aether rüzgarını saptama başarısızlığı hayal kırıklığı olmasına rağmen, sonuçlar bilim topluluğu tarafından kabul edildi. Aether paradizmasını kurtarma girişiminde, Fitzgerald ve Lorentz Ad Hoc hipotezini bağımsız olarak yarattı. Bu hipotez, merarial vücütlarının uzunluklarının, onların Aether'e doğru hareketlerine göre değiştiğini söylüyor. Bu Fitzgerald-Lorentz Daralması'nın kökeniydi ve onların hipotezinin teoritik temelleri yoktu. Michelson-Morley deneyinin geçersiz sonuçlarının yorumu ışık için yol-zaman seyahatidir. Fakat yalnız sonuç Aether teorisini kırmak ya da özel görelilik tahminlerini doğrulamak için yeterli değildi.

Michelson-Morley Deneyi, ışığın hızının İstropik olduğunu söylerken, Kennedy-Thondike deneyi hızın değerinin farklı atalet çerçevelerinde nasıl değiştiğini söylüyor. 
Bu deney bunun için tasarlanmıştı ve ilk 1932'de performans gösterdi. Geçersiz sonuç elde ettiler ve uzaydaki solar sistemin hızı yaklaşık Dünya'nın yarım yörüngesinden fazla değilse etkisi yoktur. Kabul edilebilir bir açıklama yapmak için olasılıkların gereğinden fazla tesadüfi olduğunu düşündüler. Sonuç olarak deneyin geçersiz sonuçlarından ışık-zaman yolculuğunda atalet çerçevelerinin hep aynı olduğu çıkarıldı. 
Ives-Stilwell deneyi, Herbert Ives ve G.R. Stilwell tarafından 1941'de ortaya atıldı. Bu deney, çapraz Doppler etkisi'ni test etmek için tasarlandı. Işığın hızına dik yöndeki hareket eden kaynağın kırmızıya kayması (Einstein tarafından 1905'te tahmin edildi.), strateji klasik teori ile tahmin edilen ile gözlemlenen Doopler shiftlerini kıyaslamak ve Lorentz Factor düzeltmelerine bakmak içindir. Böyle bir düzeltme hareket eden atomik saatin frekansının özel göreliliğe göre değişiminden gözlemlendi. 
Bu klasik deneyler yüksek tahminlerle defalarca tekrarlandı. Bağıl enerji ve momentum yükselişi, (yüksek hızda) hareket eden parçacığın zaman genişlemesi ve Lorentz ihlalleri için modern araştırmalar gibi deneyler içerir.

Görelilik Kuramının Eleştirisi

HERA (Almanca: Hadron-Elektron-Ringanlage), (İngilizce: Hadron-Electron Ring Accelerator) Hamburg'daki DESY'de bir parçacık hızlındırıcıydı. 1992'de faaliyete başladı. HERA'daki elektron'lar veya pozitron'lar, 318 GeV'lik bir kütle enerjisi merkezinde proton'larla çarpıştırıldı. Çalışırken dünyadaki tek lepton-proton çarpıştırıcısıydı. Ayrıca, kinematik aralığın belirli bölgelerinde enerji sınırındaydı. HERA 30 Haziran 2007'de kapatıldı.
HERA tüneli, DESY sahasının ve yakındaki Volkspark'ın yaklaşık 15 ila 30 m altında bulunur ve 6,3 km'lik bir çevre değerine sahiptir. Bu tünelin içinde leptonlar ve protonlar birbirinin üstünde iki bağımsız depolama halkasında depolandı.
H1, ZEUS, HERMES ve HERA-B deneyleri tarafından kullanılan dört etkileşim bölgesi vardır. Tüm bu deneyler parçacık detektörü idi.
Leptonlar (elektronlar veya pozitronlar) lineer hızlandırıcı LINAC-IIde önceden 450 MeV'ye hızlandırıldı. Oradan "DESY-II" depolama halkasına enjekte edildiler ve 14 GeV'ye hızlandırıldıkları "PETRA"ya transfer edilmeden önce 7.5 GeV'ye daha da hızlandırıldılar. Sonunda HERA tünelindeki depolama halkalarına enjekte edildiler ve 27.5 GeV'lik bir nihai enerjiye ulaştılar. Bu depolama halkası, 0.17 Tesla'lık bir manyetik alanla leptonları dairesel yörüngelerinde tutan sıcak (süper iletken olmayan) mıknatıslarla donatıldı.
Protonlar, orijinal olarak negatif yüklü hidrojen iyonlarından elde edildi ve doğrusal bir hızlandırıcıda önceden 50 MeV'ye hızlandırıldı. Daha sonra "DESY-III" proton senkrotronuna enjekte edildiler ve 7 GeV'ye kadar hızlandırıldılar. Daha sonra 40 GeV'ye hızlandırıldıkları PETRA'ya transfer edildiler. Son olarak, HERA tünelindeki depolama halkalarına enjekte edildiler ve 920 GeV'lik nihai enerjilerine ulaştılar. Proton depolama halkası, protonları yolda tutmak için süper iletken mıknatıslar kullandı.
HERA'daki lepton ışını Sokolov-Ternov etkisi yoluyla doğal olarak enine polarize oldu. HERA hızlandırıcı için beklenen karakteristik oluşturma süresi yaklaşık 40 dakikaydı. Deneylerin her iki tarafındaki döndürücüler, kirişin enine polarizasyonunu uzunlamasına polarizasyona dönüştürdü. Pozitron ışını polarizasyonu, iki bağımsız polarimetre, enine polarimetre (TPOL) ve uzunlamasına polarimetre (LPOL) kullanılarak ölçüldü. Her iki cihaz da ışın polarizasyonunu ölçmek için pozitronlardan dairesel polarize fotonların Compton saçılımı için dönüşe bağlı kesitinden yararlanır. Enine polarimetre, her pozitron demeti için hızlı bir ölçüm sağlamak üzere 2001 yılında yükseltildi ve sistematik etkileri araştırmak için konuma duyarlı silikon şerit ve parıldayan fiber dedektörler eklendi.
30 Haziran 2007 saat 23:23'te HERA kapatıldı, ve dört deneyin sökülmesi başladı. HERA'nın ana hızlandırıcı ön hızlandırıcısı PETRA, Ağustos 2010'dan bu yana PETRA-III adı altında çalışan bir senkrotron radyasyonu kaynağına dönüştürüldü.

CLAS
LEPS
HERMES
SVD

DESY'de HERA Sayfası 23 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Higgs bozonu; Peter Higgs, Gerald Guralnik, Richard Hagen, Tom Kibble, François Englert ve Robert Brout tarafından Standart Model'deki fermiyonlara kütle kazandırmak için varlığı öne sürülmüş, spini 0 (sıfır) olan parçacık. H veya h olarak kısaltılır. Aralık 2011'de o zamanlar iki ana deneyin (ATLAS ve CMS) sözcüleri birbirlerinden bağımsız sonuçlara dayanarak Higgs parçacığının 125 GeV/c2 (133 proton kütlesi, 10−25 kg) değerinde bir kütleye sahip olabileceğini belirtti. Ayrıca yaptıkları açıklamada 115–130 GeV/c2 arası hariç Higgs'in bulunmayacağı diğer kütle aralıklarının önemli ölçüde elendiğini belirttiler. BHÇ'nin kesin bir sonuç için gerekli cevabı 2012'nin sonunda vereceği söylendi. 22 Haziran 2012'de CERN, yapılan deneylerin son durumu hakkında bir seminer verileceğini duyurdu. 28 Haziran 2012 civarlarında parçacığın bulunduğu yönünde açıklamaların geleceği medyada yayılmaya başladı fakat bunun "sadece güçlü bir sinyal" mi yoksa resmî bir keşif mi olacağı belirsizdi.
4 Temmuz 2012'de CERN, "Higgs bozonu ile tutarlı" bir parçacığın resmi keşfini açıklamaya yeterli olan "5 sigma" seviyesindeki sinyali doğruladı. Gerçekten de Higgs bozonunun teorik olarak tüm öngörülen özellikleri taşıyıp taşımadığını ve eğer taşıyorsa Standart Model'in hangi versiyonunu daha çok desteklediği ise ileride yapılacak olan araştırmaların göstereceği belirtildi. Ayrıca bu Higgs bozonu ile tutarlı olarak bulunan parçacığa şimdilik "higgson" ismi verilmiştir.
14 Mart 2013'te bilim insanları Higgs Bozonu'nun varlığından emin olduklarını açıkladı. 8 Ekim 2013 tarihinde Alfred Nobel adına verilen Nobel Fizik Ödülünü, Peter Higgs ve François Englert'in kazandığı açıklandı.
1993'te yayımlanan Tanrı Parçacığı adlı kitaba ithafen Higgs bozonu ana akım medyada zaman zaman "Tanrı parçacığı" adıyla anılmasına rağmen Higgs'in kendisi de dâhil olmak üzere pek çok fizikçi bu yakıştırmayı doğru bulmaz.

Standart Model içindeki kuvvet taşıyıcı ayar bozonları kısa erimli doğaları sebebi ile kütleli olmak zorundadırlar. Higgs spin'i 0 (sıfır) olan kompleks bir alandır. Bu iki yüksüz, iki de yüklü parçacığa karşılık gelir. Higgs potansiyeli Kendiliğinden Simetri Kırılması dolayısıyla bir vakum beklenen değerine VBD sahip olur. Aynı zamanda sözü geçen 4 parçacıktan sadece bir tanesi kalır. VBD, SU(2)_L ayar alanın 3 tane ayar parçacığına kütle verir. Bu 3 ayar parçacığı W ve Z bozonlarıdır.

2008 yılının sonlarında çalışması planlanan CERN'deki LHC hızlandırıcısında yapılacak CMS deneyi, ATLAS, LHCb deneyi ve ALICE deneylerinde Higgs parçacığı yanı sıra Standart Model ötesinde nasıl bir fizik olduğu araştırılmaya devam etmektedir. CERN deneyinde bulunduğu sanılmaktadır.
13 Aralık 2011'de, ATLAS Deneyi ile 2011 yılı içerisinde elde edilen bulgular açıklandı. Bu bulgulara göre Higgs bozonunun kütlesi 131-453 GeV aralığında %95 ihtimalle bulunmamakla birlikte olası kütlesinin 126 GeV civarında olduğu tahmin ediliyor.  CMS deneyi ekibi ise 124 GeV civarında olduğu yönünde tahmin ettiklerini belirttiler.

Homestake deneyi (bazen Davis deneyi veya Solar Nötrino Deneyi olarak anılır) astrofizikçiler Raymond Davis, Jr. ve John Bahcall tarafından 1960'ların sonunda yapılan bir deneydir. Amacı Güneş'te meydana gelen nükleer füzyondan yayılan nötrinoları toplamak ve saymaktı. Deney, güneş nötrinolarını başarılı bir şekilde tespit edip sayan ilk deneydi ve sonuçlardaki tutarsızlık, solar nötrino problemini yarattı. Deney 1970'ten 1994'e kadar sürekli olarak yürütüldü.
Deney, Güney Dakota, Lead'deki Homestake Altın Madeninde gerçekleştirildi. Davis, 380 metreküplük (100.000 galon) bir perkloroetilen tankını yerin 1.478 metre altına yerleştirdi. Başarılı bir nötrino yakalama olasılığının çok küçük olduğu ve dolayısıyla hedefin devasa kütlesine rağmen çok düşük etki oranının hesaba katıldığı, kozmik ışınların müdahalesini önlemek için yerin derinliklerinde büyük bir hedefe ihtiyaç vardı. Perkloroetilen, klor açısından zengin olduğu için seçilmiştir. Bir elektron nötrinosu ile etkileşime girdiğinde, bir 37Cl atomu argonun radyoaktif bir izotopu olan 37Ar'a dönüşür ve bu daha sonra çıkarılabilir ve sayılabilir. Nötrino yakalamanın reaksiyonu şöyledir:

  
    
      
        
          
            ν
            
              e
            
          
          +
          
             
            
              37
            
          
          C
          l
          ⟶
          
             
            
              37
            
          
          A
          
            r
            
              +
            
          
          +
          
            e
            
              −
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {\nu _{e}+\ ^{37}Cl\longrightarrow \ ^{37}Ar^{+}+e^{-}.} }
  

37Ar'ın yarı ömrü 35 gün olduğundan Davis, oluşan argonu toplamak için birkaç haftada bir tankın içine helyum gazı pompaladı.

Günde 0,5 nötrino olarak ölçülen yakalama oranı, standart güneş modellerinden ve temel parçacık fiziğinden tahmin edilenin yalnızca üçte biri kadardı. 2002 yılında Davis, Homestake deneyi için Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

Hubble Ultra Derin Alan veya HUDF (Hubble Ultra Deep Field), Fornax takımyıldızının küçük bir bölgesinden, Hubble Uzay Teleskopu ile 24 Eylül 2003'ten 16 Ocak 2004'e kadar olan bir dönemde toplanan verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş resim.
İnsan gözünün algılayabileceği ve 13 milyar yıl öncesinden gelen ışıkla, evrenden bugüne kadar alınmış en derin resimdir. HUDF yaklaşık 10.000 galaksi içerir. Bu gökyüzü parçasının seçilme nedeni bu bölgede parlak yıldızların seyrek olmasıdır. Bu resimde görülen gökadaların (ayrıca Galaksi) çoğunun yeryüzündeki teleskoplarla kızılötesi dalgaboyunda görülebilmesine rağmen Hubble, görülebilen dalgaboyunda gözlem yapabilecek tek alettir. Bu resim 36.7 yay-dakika kareyi kaplamaktadır. Bu alan bizim için 1 metre uzakta tutulan 1 mm²'lik bir kâğıttan daha küçük olmakla beraber gökyüzünün on üç milyonda birinden küçüktür. Bölgenin merkezindeki yıldız USNO-A2.0 0600-01400432'dir.
Hubble Ultra Derin Alan çekimi için toplamda Dünya etrafındaki 400 dönüşü esnasında 800 poz çekmiştir ve bu pozların toplam süresi RGB filtreli kamera için 11,3 gün kızılötesi kamera için de 4,5 gündür. Ortalama bir poz süresi 21 dakikadır. Bütün gökyüzünün bu şekilde gözlemlenmesi yaklaşık 1 milyon yıllık bir çalışma gerektirir.

Isaac Newton (4 Ocak 1643, Woolsthorpe-by-Colsterworth - 31 Mart 1727, Kensington), İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, simyacı, teolog ve filozoftur. 1687 yılında yayımladığı Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabıyla klasik fizik mekaniğinin temelini oluşturmuş ve bu eser, dünya tarihinin en önemli bilimsel kitaplarından biri olmuştur. Bu eserle birlikte kendi adıyla anılan evrensel kütleçekim yasası ve üç hareket yasasını ortaya koymuş ve kendisinin yaratmış olduğu bu etki, bilim tarihindeki kilometre taşlarından biri olmuştur. Newton'ın evrensel kütleçekimi ve hareketin üç kanunu, sonraki üç yüzyıl boyunca bilim dünyasına egemen olmuştur.
Newton, dünyadaki nesnelerin hareketleri ile gökyüzündeki nesnelerin hareketlerinin aynı doğal yasalar ile yönetildiklerini kendi kütleçekim kanunu ve Alman gök bilimci Johannes Kepler'in gezegen hareketleri kanunu arasındaki tutarlılıklar ile göstermiştir. Newton aynı zamanda ilk yansıtmalı teleskobu geliştirmiş, beyaz ışığın bir prizmaya tutulduğunda farklı renklerden bir tayf yapması gözlemi sonucu bir renk kuramı da oluşturmuştur.
Isaac Newton, günümüz bilim insanları tarafından bilim tarihinin en etkili insanlarından biri olarak kabul edilmektedir. 1999 yılının sonlarında, 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Isaac Newton, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Albert Einstein'dan sonra 2. sırayı almıştır. Amerikalı astrofizikçi ve yazar Michael H. Hart'ın 1978 yılında yayımladığı Dünyaya Yön Veren En Etkin 100 Kişi adlı kitabında ise Newton, 2. sırada yer alarak Albert Einstein dahil tüm bilim insanlarının üstünde tutulmuştur. Ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov da, Newton'dan ''tarihin en büyük bilim insanı'' olarak bahsetmiştir.

24 Aralık 1642'de (Gregoryen Takvimine göre 3 Ocak 1643) annesi Hannah'ın doğum sancıları başladı. Gece yarısından bir veya iki saat sonra da, Noel sabahında, 25 Aralık 1642 tarihinde (Gregoryen Takvimine göre 4 Ocak 1643), İngiltere'nin Grantham şehrinin yakınlarındaki Woolsthorpe'da bir erken doğum sonucu bebek Newton dünyaya geldi. Newton oldukça zayıf bir çocuktu ve hatta ilk günlerinde hayatta kalacağı beklenmiyordu. Adını, doğumundan üç ay önce ölen ve zengin bir çiftçi olan babasından almıştı.
Isaac adı, İncil ve Kur'an'da İshak (İsḥāq) adıyla geçen peygamberden gelmektedir. İnanca göre Tanrı, çocuklarının olacağını müjdelemesi üzerine, çok ileri yaşta olan İbrahim Peygamber ve o güne kadar hiç çocuğu olmamış olan eşi Sâre, bu müjdeye gülmüşlerdi. Bu nedenle Tanrı, çocuğun adının İshak (Isaac), yani ''gülmek'' anlamına gelen bir sözcük olması gerektiğini buyurdu.
Newton henüz 4 yaşındayken, annesi zengin bir din adamıyla evlendi ve yeni kocasının yanına yerleşti. Annesi Newton'ı anneannesine bıraktı ve Newton yedi yıl anneannesinin yanında kaldı. Bu travmatik durum, Newton'ın, ailesinden ve özellikle de üvey babasından nefret etmesine neden oldu. Newton, 12 yaşından 17 yaşına kadar bir eczacı olan William'ın evinde yaşadı ve burada hem simyaya hem de eczacının üvey kızı Miss Storey'den etkilenmeye başladı.
Annesi, kocası yedi yıl sonra ölünce, kendisine oldukça yüklü bir miras kalarak geri döndü. 12 yaşında Grantham'da King's School'da (Kralın Okulu) eğitime başladı ve 1661'de bitirdi. Bir dönem annesi onu çiftçi yapmak için okuldan aldı, ama Newton çiftlik işlerine hiç ilgi duymuyordu. Annesi Newton'ı çiftlik işleri ile uğraşıyor zannederken, Newton aslında sürekli gökyüzünü ve yıldızları inceliyor, kitaplar okuyor ve çeşitli notlar alıyordu. En sonunda annesini okula gitmesi ve üniversiteye hazırlanması gerektiğine ikna etti ve okula geri döndü.
19 yaşındayken, eczacı William'ın üvey kızı Miss Storey ile nişanlanmış, fakat Newton'ın yoğun dersleri nedeniyle ilişkileri sonlanmıştır. Newton daha sonradan, hayatı boyunca hiç evlenmedi ve kendisinin başka bir ilişkisi de bilinmemektedir; sadece bu ilişkiyi hep hatırladığı söylenir.

Newton, 1661 yılında Cambridge'de Trinity College'a girdi. Okula "sizar" olarak girmişti, yani hem okulda çalışıyor hem de okuyordu. Cambridge'de Copernicus ve Kepler'in teorileri göz ardı ediliyor, Galileo'nun çalışmaları tanınmıyordu ve ortama Aristoteles felsefesi hâkimdi. Newton burada üç yıl boyunca cebir, geometri ve trigonometri dersleri aldı, Latince ve Antik Yunancayı öğrendi. Ayrıca bu dönemde Galileo ve Kepler'in eserleri ile tanıştı ve oldukça etkilendi. Descartes, Gassendi, Hobbes ve özellikle Boyle'un felsefi çalışmalarını da okudu.

Newton, fikirlerini yazdığı Quaestiones Quaedam Philosophicae (Bazı Felsefi Sorular) adlı defterinin başına Latince şu notu düşmüştür:"Platon arkadaşım, Aristoteles arkadaşım, ama en iyi arkadaşım gerçek."Newton, Cambridge'de geçirdiği yıllarda diğer öğrenciler arasında başarılı olarak sıyrılamamıştı ve dâhiliğini, ortaya çıkan veba salgını nedeniyle kendi çiftliğinde geçirdiği iki yılda göstermişti.

1665 yılının Ağustos ayında Londra'da başlayan veba salgını nedeniyle Cambridge'deki Trinity College kapatıldı ve Newton, 1667'nin Mart ayına kadar Woolsthorpe kasabasındaki çiftliğinde kaldı. Çiftlikte geçirdiği bu iki sene oldukça verimliydi ve bu dönemde kütleçekim üzerinde düşünmeye başladı. Çiftlikteki çalışmalarında diferansiyel ve integral hesaplamalarının da temelini attı. Geçmişte alan, yay uzunluğu, tanjant bulma gibi eskiden kullanılan yöntemleri diferansiyel hesaplamayı temel alarak birleştirdi. Çiftlikte karanlık bir odada güneş ışığını bir prizmaya tutarak ışık tayfı oluşturmuş ve beyaz ışığın tek başına bir birim olmadığını fark etmiştir.

1667 yılında Newton, üniversite tekrar açılınca Cambridge'e geri döndü ve iki yıl sonra matematik profesörü oldu. Yaklaşık 30 yıl Cambridge'de kaldı, mektuplar yoluyla diğer bilim insanları ile konuşarak tek başına çalışmalarına devam etti. Bu yıllarda, en büyük eseri olan Principia kitabını hazırladı ve tamamladı. Işık ile ilgili çiftliğinde yaptığı deneyler sonucu mercekli teleskopların kusurlar yarattığını fark etti ve bunun üzerine kendisi bir yansıtmalı teleskop geliştirdi. 1668 yılında bu teleskop ile bilim dünyasının ilgisini çekti ve 1672 yılında da Royal Society'nin üyesi oldu.

Isaac Newton, dünya tarihinin en önemli bilim eserlerinden biri olan Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabını Latince olarak yayımladı. Kitapta ispatları geometri ile yapmış, evrensel kütleçekim yasasını açıklamış ve cisimlerin kütleleri ile doğru, mesafeleri ile de ters orantılı olarak birbirlerini çektiklerini açıklamıştır.
Kitap, Newton tarafından üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde Galileo'nun deneylerinden övgü ile söz eder ve Kepler kanunlarını matematiksel olarak ispatlar. Bu bölümde kendi ismi ile anılan ''Newton hareket yasalarını'' açıklamıştır. İkinci bölümde de, akışkan içindeki hareketleri incelemiştir ve en iyi gemi tasarımı için öneriler koymuştur. Bu bölümde dalga hareketlerini matematiksel incelemesi ilgi çekmiştir.

1696'da Newton'a Kraliyet Darphanesi'nin müdürlüğü teklif edildi ve Newton bunu kabul ederek Londra'ya yerleşti. Bu işini çok ciddiye almıştı ve özellikle sahte paralara karşı büyük bir mücadele başlattı. Newton, Londra'daki yaşamı sevmişti ve artık akademik çalışmalar ile çok ilgilenmek istemiyordu. 1703'te Royal Society'nin başına getirildi ve ölümüne kadar bu görevde kaldı. 1705'te şövalyelik unvanı aldı. 1706'da kraliyet derneğinin başkanlığına seçildi. 1708'de Kraliçe Anne tarafından "Sir" unvanıyla ödüllendirildi.
Isaac Newton, 31 Mart 1727 tarihinde, 84 yaşındayken öldü ve Westminster Manastırı'na gömüldü.

1704'te ışık ve renkleri konu alan The Opticks kitabını yayımladı. Kitabını Principia'da olduğu gibi Latince değil, İngilizce basmıştı. Böylece Newton, kitabı aracılığıyla daha geniş kitlelere ulaşabilmiştir. Kitapta yansıma ve kırınım hesapları, beyaz ışığın tayfın renklerine ayrılması, gözün çalışma yöntemi, merceklerle görüntü oluşumu, gökkuşağının renkleri, yansıma, teleskopun yapımı gibi konulardan bahseder.
Newton'ın büyük bir eleştirilme ve yadırganma korkusu vardı; bu nedenle buluşlarını ilk düşündükten yıllar sonra yayımladığı düşünülmektedir. Bu yönü, bazı bilim insanları ile sert tartışmalara girmesine de neden olmuştur. Leibniz'i kendi fikirlerini çalmak ile suçlamış, ününü ve gücünü kullanarak Leibniz'in kendisini savunmasına engel olmaya çalışmıştır. Başka bir fizikçi Robert Hooke ile çeşitli konularda tartışmaları olmuştur. Newton'ın, Principia kitabını yayımlamak için Hooke'un ölümü beklediği de söylenir; çünkü kitap Hooke'un ölümünden bir sene sonra yayımlanmıştır.

Newton, Principia kitabının giriş kısmında bilimin olması gereken amacını şu şekilde belirtmiştir:Olgulardan doğanın kuvvetlerini keşfetmek, sonra da bu kuvvetler yardımıyla diğer olayları açıklamak...Ona göre önce olgular gözlemlenmeli, bu gözlemler sonucu doğanın yasaları keşfedilmeli ve sonrasında oluşturulan kuram, bu olayları açıklayabilmelidir.
Newton'a göre doğa, matematiksel niteliklere sahip bölünemez küçük parçacıklardan yapılmıştır ve doğada her olay bu parçacıkların birleşmesi ve dağılması ile oluşmuştur. Ona göre bilimin amacı, deneyler ile birlikte bu olayları matematiksel kuramlar ile genelleştirmektir.

Newton'un matematikte neredeyse her dalda katkıları olmuştur. Özellikle analitik geometride eğrilerin teğetleri (diferansiyel) ve eğrilerin oluşturduğu alanları (integral) hesaplamada yöntemler geliştirmiştir. Bu iki işlemin birbirlerine ters olduğunu bulmuş, eğimler ile ilgili çözümler geliştirmiş ve bunlara akış (fluxion) metotları ismini vermiştir çünkü niceliklerin bir boyuttan diğerine aktığını hayal etmiştir.
Matematikte 
  
    
      
        (
        a
        +
        b
        
          )
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle (a+b)^{n}}
  
 ifadesinin üstel seriye açılımını veren genel iki terimli teoremini buldu.

Newton, "akış" yöntemlerini 1666 yılında geliştirmişti ve sadece birkaç matemat

James Clerk Maxwell (13 Haziran 1831 – 5 Kasım 1879), İskoç teorik fizikçi ve matematikçi. En önemli başarısı, klasik elektromanyetik teorisinde daha önceden birbirleriyle ilişkisiz olarak gözüken elektrik ve manyetizmanın aynı şey olduğunu kendisine ait olan Maxwell Denklemleri'yle (4 denklem) ispatlamasıdır. Bu denklemler elektrik, manyetik ve optik alanlarında kullanılır. Maxwell Denklemleri sayesinde bu alandaki klasik denklemler ve yasalar basitleştirilmiş oldu. Maxwell'in elektromanyetik alandaki çalışmaları, birincisi Isaac Newton tarafından gerçekleştirilmiş, "fizikteki ikinci büyük birleşme" olarak isimlendirilir.
Maxwell elektrik ve manyetik alanların uzayda dalga formunda sabit ışık hızında ilerlediğini bulmuştur. 1864 yılında Maxwell A Dynamical Theory of the Electromagnetic Field (Elektromanyetik Alanın Dinamik Teorisi) adlı kitabı yayınlamıştır. Işığın aslında aynı ortamda dalga hareketi yaptığı, bunların da elektriksel ve manyetik bulgular olduğu ilk kez bu kitapta yer almıştır. Elektrik kuvveti ile manyetik kuvveti birleştirdiği elektromanyetizm modeli, fizikteki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir.
Maxwell ayrıca gazların kinetik teorisini istatistiksel olarak açıklayan Maxwell-Boltzmann Dağılımı'nın geliştiricilerinden biridir. Bu iki buluş modern fizikte yeni bir çağın başlamasına neden olmuş, özel görelilik ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Maxwell ayrıca 1861'de ilk gerçek renkli fotoğrafı yaratması ve birçok köprünün yapısını oluşturan çubuk-mafsal sistemlerinin esnemezliği (Rijitlik) konusundaki temel oluşturan çalışmalarıyla bilinir.
Birçok fizikçi tarafından 19. yüzyılda yaşayıp 20. yüzyıl fiziğine en büyük katkıyı sağlayan kişi olarak görülür. Maxwell'in bilime katkıları Isaac Newton ve Albert Einstein'ınkilerle eşdeğer görülür. 1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Maxwell, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Einstein ve Newton'dan sonra 3. sırayı almıştır. 1931 yılında Einstein, Maxwell'in doğum günü töreninde Maxwell'in çalışmasını "Newton'dan sonra fizikte en verimli ve en önemli çalışmadır" diye tanımlamıştır. Einstein çalışma odasının duvarına Michael Faraday ve Isaac Newton'un yanı sıra Maxwell'in de fotoğrafını asmıştı.

James Clerk Maxwell 13 Haziran 1831 tarihinde İskoçya'nın başkenti Edinburgh'da avukat John Clerk Maxwell ve eşi Frances Maxwell'in çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Babası Penicuik bölgesinin baronetliğini elinde bulunduran Clerk ailesinden olan varlıklı bir kişi olup, kardeşi 6. baronet unvanı almıştır. Asıl adı John Clerk olan babası, Middlebie, Kirkcudbrightshire kasabasında, soylulardan Maxwell ailesi ile olan bağlantısından kendisine miras kalmasından sonra Maxwell soyadını ekletmiştir.
Maxwell'in anne ve babası o dönemde pek rastlanmayan bir biçimde 30'lu yaşlarına kadar tanışmamış dahası o doğduğunda annesi 40 yaşına yaklaşmıştır. Daha önce Elizabeth adlı bir kızları olmuş ancak ilk döneminde ölmüştür. Yaşayan tek çocuklarına dedesi ve diğer birçok aile büyüğünün anısına James adını koymuşlardır.
Maxwell henüz küçükken ailesi Middlebie kasabasında 6.1 km² üzerine inşa ettirdikleri Glenlair House diye anılan eve taşınmıştır. Eldeki bütün işaretler Maxwell'in daha o yaşta bitmeyen bir merak duygusuna sahip olduğunu göstermiştir. 3 yaşında iken çevresinde hareket eden, ışık saçan, ses çıkaran her şeyi sorguladığı söylenmiştir.

Viktorya dönemi'nde sıkça görüldüğü üzere, potansiyeli kolaylıkla fark edilebilen genç James'in eğitiminden sorumlu kişi annesi Frances'ti. Fakat karın kanserine yakalanan annesi, başarısız bir ameliyattan sonra Aralık 1839'da Maxwell daha 8 yaşındayken ölmüştür. Bundan sonra onunla babası John Maxwell ile kardeşinin karısı Jane ilgilenmiş, ikisi de hayatında önemli rol oynamıştır. Okul hayatı babasının tuttuğu 16 yaşındaki özel hocası gözetiminde kötü başlamıştır. Bu kişi hakkında çok bilgi olmasa da John'a acımasızca davrandığı, yavaş ve dik başlı olduğu gerekçesiyle azarladığı söylenmiştir. Babası 1841 Kasım'ında bu hocayı kovmuş, bunu yerine James'i saygın Edinburgh Akademisi'ne göndermiştir. Buradaki dönemde halası Isabella'nın yanında kalmış, kendisi yetenekli bir ressam olan kuzeni Jemima onu çizime olan tutkusu konusunda cesaretlendirmiştir.

Kırsaldaki evlerinde çevresinden izole bir şekilde büyüyüp 10 yaşına gelen Maxwell, okula uyum sağlayamamıştır. İlk yıl sınıfları dolu olduğu için, kendisinden bir üstteki sınıflara katılmak zorunda kalmıştır. Kendine has davranışları ve sahip olduğu Gallowey aksanı sebebiyle köylü olarak görülmüş, okulun ilk gününde giydiği el yapımı ayakkabı ve giysiler sebebiyle arkadaşları ona salak, deli anlamlarına gelen daftie lakabını takmıştır. Maxwell bu duruma rağmen hiç gücenmiş gibi görünmemiş, şikayet etmeden durumu kabullenmiştir. Akademideki yalnızlığı, sonraki dönemlerde tanınmış isimler haline gelen yaşıtları Lewis Campbell ve Peter Guthrie Tait ile tanıştığında sona ermiş, onlarla ömür boyu dost kalmıştır.
Maxwell ilk döneminde geometri'ye büyük ilgi duymuş, herhangi bir ödev, yönlendirme olmadan düzenli çok yüzlü kavramını yeniden keşfetmiştir. Maxwell'in zekası bu duruma rağmen büyük oranda fark edilememiş; okuldaki ikinci yılında kazandığı kutsal metin ödülüne rağmen, akademik çalışmaları 13 yaşında kazandığı matematik madalyası ile İngilizce-şiir birincilik ödüllerine kadar karşılıksız kalmıştır.
İlk bilimsel makalesini 14 yaşında yazan Maxwell, bu çalışmasında bir parça ip ile oluşturabilen matematiksel eğrilerin mekanik anlamlarıyla birlikte elipslerin ve ikiden fazla odaklı eğrilerin özelliklerini ortaya koymuştur. Oval Eğriler (Oval Curves) adlı çalışması o dönem Edinburgh Üniversitesi'nde doğa felsefesi profesörü olan James Forbes tarafından Edinburgh Kraliyet Topluluğu'na (Royal Society of Edinburgh) sunulmuştur. Maxwell'in bu sunumu yapmak için çok genç olduğu düşünülmüştür. Maxwell'in bu çalışmasının, Descartes'in de 17. yüzyılda çok odaklı eğrileri incelediği düşünüldüğünde, tamamen özgün olduğu söylenemese de; çalışma bu yapıları basitleştirmiştir.

Maxwell 1847'de akademiyi bırakıp Edinburgh Üniversitesi'nde derslere katılmaya başladı. Cambridge Üniversitesi’ne katılma şansı elde etse de, bunun yerine Edinburgh’daki lisans derslerini bitirmeye karar verdi. Maxwell’in üniversitede bulunduğu dönemde Edinburgh Üniversitesi'nin akademik kadrosu birçok saygıdeğer kişiyi içermekteydi. İlk senesinde Sir William Hamilton’dan mantık ve metafizik, Philip Kelland’dan matematik ve James Forbes’dan doğa felsefesi dersleri aldı. Fakat üniversitedeki dersleri pek çekici bulmayan Maxwell boş zamanlarında, özellikle Glenlair'deki evinde, kendini özel çalışmalarına verdi. Asıl ilgi alanı polarize ışığın özellikleriydi. Şekillendirilmiş jelatin blokları farklı baskılara maruz bırakıp, kendisine ünlü bilim insanı William Nicol tarafından verilen polarizasyon prizmalarını kullanarak jelatinde oluşan renkli fringeleri(ışığın kırılmasıyla oluşan koyu çizgiler) gösterdi. Bu denemesi sırasında (daha sonraları madde üzerindeki baskıyı hesaplamak için kullanılacak olan) fotoelastisiteyi buldu.
18 yaşında iki farklı makale yayımlayan Maxwell “kürsüde durmak” için çok genç olarak nitelendirilmiş ve makalelerin sunumu hocası Kelland tarafından gerçekleştirilmiştir.

1850 Ekim'inde, zaten başarılı bir matematikçi olan Maxwell, Cambridge Üniversitesi için İskoçya'dan ayrıldı. Başlangıçta Peterhouse'a katıldı, ancak ilk döneminin bitiminden önce, bir burs almanın daha kolay olacağına inandığı Trinity'ye transfer oldu. Trinity'de Cambridge Havarileri olarak bilinen elit gizli topluluğa seçildi. Maxwell'in Hristiyan inancına ve bilime ilişkin entelektüel anlayışı Cambridge yıllarında hızla gelişti. Entelektüel seçkinlerin münhasır tartışma topluluğu olan "Havariler" e katıldı ve denemeleri aracılığıyla bu anlayışı geliştirmeye çalıştı.
Kasım 1851'de Maxwell, ona "kıdemli savcı ustası" lakabını kazandıran William Hopkins'in yanında çalıştı.
1854'te Maxwell, Trinity'den matematik alanında bir derece ile mezun oldu. Final sınavında ikinci en yüksek puanı alarak Edward Routh'u geride bıraktı ve kendisine İkinci Wrangler unvanını kazandı. Maxwell, derecesini kazandıktan hemen sonra Cambridge Philosophical Society'ye "On the Transformation of Surfaces by Bending" adlı makalesini okudu. Bu, bir matematikçi olarak büyüyen itibarını gösteren, yazdığı tamamen matematiksel birkaç makaleden biridir. Maxwell, mezun olduktan sonra Trinity'de kalmaya karar verdi ve birkaç yıl almasını bekleyebileceği bir süreç olan bir burs için başvurdu.
Rengin doğası ve algısı, Forbes öğrencisi iken Edinburgh Üniversitesi'nde başlamış olduğu bu türden bir ilgiydi. Forbes tarafından icat edilen renkli topaçlarla Maxwell, beyaz ışığın kırmızı, yeşil ve mavi ışık karışımından kaynaklanacağını gösterebildi. "Renk Deneyleri" adlı makalesi renk kombinasyonunun ilkelerini ortaya koydu ve Mart 1855'te Edinburgh Kraliyet Cemiyeti'ne sunuldu.
Maxwell Kasım 1856'da Cambridge'i terk ederek Aberdeen'de profesörlük yaptı.

Zamanın çoğu fizikçisinin yanı sıra, Maxwell psikolojiye güçlü bir ilgi duyuyordu. Isaac Newton ve Thomas Young'ın adımlarını takip ederek, özellikle renkli görme çalışmasıyla ilgilendi. Maxwell, 1855'ten 1872'ye kadar aralıklarla renk algısı, renk körlüğü ve renk teorisi ile ilgili bir dizi araştırma yayınladı ve "Renk Görme Teorisi Üzerine" Rumford Madalyası ile ödüllendirildi.
Isaac Newton, prizmalar kullanarak, güneş ışığı gibi beyaz ışığın, daha sonra beyaz ışığa dönüştürülebilecek bir dizi monokromatik bileşenden oluştuğunu göstermişti. Newton ayrıca, iki tek renkli sarı ve kırmızı ışıktan oluşmasına rağmen, sarı ve kırmızıdan yapılmış turuncu bir boyanın tam olarak tek renkli turuncu bir ışığa benzeyebileceğini gösterdi. Zamanın fizikçilerinin kafasını karıştıran paradoks bu yüzden: iki karmaşık ışık (birden fazla monokromatik ışıktan oluşan) birbirine benzeyebilir ancak fiziksel olarak farklı olabilir, metamer adı verilir. Th

James Webb Uzay Teleskobu (İngilizce: James Webb Space Telescope, kısaltmasıyla JWST), kızılötesi astronomiye yönelik bir uzay teleskobudur. Uzaya gönderilmiş en güçlü teleskoptur. Eskiyen Hubble Uzay Teleskobu'nun kısmen ardılı olacak şekilde planlanmış, NASA öncülüğünde ve ESA ile CSA'nın desteğiyle geliştirilmiştir. Aralık 2021'de fırlatılmış ve Ocak 2022'de yörüngesine girmiştir.
Adını 2002'de NASA'nın Apollo programından sorumlu müdürü olan James E. Webb'ten alan JWST, 6,5 metre genişliğinde altın kaplama bir aynayla donatılan kızılaltı bir teleskoptur. Bu ayna, 13.5 milyar ışık yılı uzağı, yani evrenin ilk yıldızlarının oluştuğu zamanı görmesini olanaklı kılmaktadır.
JWST, NASA'nın başkanlığında 15 farklı devletin, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansı'nın ortak yürüttüğü bir projedir. Kızılötesi ışığı gözlemlemek için ayarlanmış olan 6,5 metrelik bu teleskop, Dünya'dan neredeyse 1,5 milyon kilometre uzaklıkta yörüngeye yerleştirilmiştir. Bu uzaklık, Dünya ile Ay arasındaki uzaklığın dört katı kadardır.
1995'te Hubble'ın ardılı olarak tasarlanan JWST'in tamamlanması uzun sürdü, birçok teknik engelle karşılaştı. 25 Aralık 2021 tarihinde fırlatıldığında L2 (Lagrange noktası 2) konumu etrafında, Güneş'ten uzak, Dünya'nın yörüngesinin 1,5 milyon kilometre ötesinde bir yerde sıkı bir yörüngeye oturmuştur. L2 konumu, uzayda Güneş'in ve Dünya'nın kütleçekiminin birlikte çalışıp Güneş'in etrafında yörüngede dönen bir nesneyi Dünya'yla aynı oranda çektiği, yörünge dönüşünü bir yılda yapmasını sağladığı yerdir. Yani JWST, büyük ölçüde Dünya'nın gölgesindedir; bu durum Güneş'ten gelen ısı kirliliğini önler ve teleskobun derin uzayda çok soluk kızılaltı kaynakları saptamasını olanaklı kılar. NASA, teleskobun Ay'daki bir yabanarısının ısısını dahi saptayabildiğini iddia etmektedir.

Üzerinde yer alan hassas aygıtlar, dev gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin kızıl ötesi görüntülerini çekme ve tayflarını ölçerek yaşlarını ve kütlelerini belirleme imkânına sahiptir. Bunların dışında, başka yıldızların çevresinde yer alan disklerin tayf ölçümlerini yaparak gezegen sistemlerinin doğmasına olanak sağlayan türden olan disklerin bileşenlerini tanımlamaya da imkân verir. Son derece hassas aygıtları ve büyük aynasıyla, gezegenlerin doğduğu toz disklerini gözlemleyebilmenin yanında, kendi yıldızlarının önünden geçen gezegenlerin havaküre bileşenlerini de gözlemleyebilir. Her ne kadar gezegen bulmak için geliştirilmiş bir teleskop olmasa da gelişkin yetenekleri bu teleskobun yeni gezegenleri inceleyen ve Güneş Sistemi'mizin nasıl oluştuğu ve nasıl evrim geçirdiği konularını araştıran gök bilimciler için önemli bir araç hâline gelmesi konusunda ümit vermektedir.

JWST, Hubble Uzay Teleskobu'nun yaklaşık yarısı kadar bir kütleye sahip olmasına karşın berilyumla kaplanmış 18 altıgen aynanın birleşmesiyle oluşan ana aynası, 6,5 metre çapı ve 25,4 metrekare yüzey alanıyla Hubble'ınkinden daha büyüktür. JWST'nin tasarımının ana odağı, yakın-kızılötesi astronomidir. Ancak cihazdaki enstrümanlara bağlı olarak turuncu ve kırmızı görünür ışığın yanı sıra orta-kızılötesi bölgeyi de görebilir. Tasarım, üç ana nedenden dolayı yakın ve orta kızılötesine odaklanmıştır:

yüksek-kırmızıya kayan nesnelerin görünür emisyonları kızılötesine kaydırılır.
Enkaz diskleri ve gezegenler gibi soğuk nesneler güçlü şekilde kızılötesi yayarlar.
Bu kızılötesi bandın yerden veya Hubble gibi mevcut uzay teleskoplarıyla incelenmesi zordur.
Dünya'nın atmosferi, yer tabanlı teleskopların kızılötesi bantları incelemesini zorlaştırmaktadır. Uzaydaki nesnelerin gözlemi için hedeflenen su, karbondioksit ve metan gibi kimyasal bileşiklerin birçoğu aynı zamanda Dünya atmosferinde de mevcut olduğu için yerden gözlemini karmaşık hale getirmektedir. Hubble gibi mevcut uzay teleskopları, aynaları yeterince soğuk olmadığı için (Hubble aynası yaklaşık 15 °C'de tutulur) güçlü şekilde kızılötesi ışık yayarlar ve bu bantları inceleyemezler. Teleskop, Dünya'nın yaklaşık 1.500.000 kilometre ötesinde, Lagrange noktası (Dünya-Güneş L2) yakınında çalışmaktadır. Karşılaştırma yapmak gerekirse Hubble, Dünya yüzeyinden 550 kilometre yukarıdaki bir yörüngede bulunuyor ve Ay, Dünya'dan kabaca 400.000 kilometre uzaklıktadır. Bu mesafe, fırlatma sonrası oluşacak bir sorunda onarımını mevcut olan uzay gemileriyle neredeyse imkansız hale getirmektedir. SpaceX, yeni geliştirdiği Starship fırlatma aracının James Webb'den bile daha büyük uydular ve uzay teleskoplarını gönderme yeteneğine sahip olduğunu ve Mars yörüngesine ulaşmak için tasarlandığını iddia etmektedir. Bu Lagrange noktasının yakınındaki nesneler, Dünya ile eş zamanlı olarak Güneş'in yörüngesinde dönmektedir. Bu da teleskobun kabaca sabit bir mesafede kalmasına ve Güneş ve Dünya'dan gelen ısı ve ışığı engellemek için tek bir güneş kalkanı kullanmasına izin verir. Bu yörünge, uzay aracının sıcaklığını kızılötesi gözlemler için gerekli olan −223.2°C'nin altında tutmaktadır.

Kızılötesi spektrumda gözlem yapabilmek için teleskobun sıcaklığı, −223.2 °C'nin altında tutulmalıdır; aksi takdirde, kızılötesi radyasyon aletteki enstrümanlara zarar verecektir. Bu nedenle teleskop; Güneş, Dünya ve Ay'dan gelen ışığı ve ısıyı engellemek için büyük bir güneş kalkanı kullanmaktadır. Uzay aracı, bulunduğu yörüngenin konumu itibarıyla üç cismi de her zaman uzay aracının aynı tarafında tutarak onları kalkanın arkasında bırakır.
Her bir katmanı insan saçı kadar ince olan beş katmanlı güneşlik, DuPont firması tarafından temin edilen poliimid kaplı bir örtü şeklinde olan Kapton E'den yapılmıştır ve her iki tarafında membran özellikli alüminyum ile kaplanmış olup Güneş'e bakan tarafın kaplanmasında katkılı silikon kullanılmıştır. Bu katman, en çok ısınan iki katmandan biridir. Güneş kalkanı, Ariane 5 roketinin (4.57 × 16.19 m) yük kaportasına sığması için on iki kez katlanacak şekilde tasarlanmıştır. L2 noktasında konuşlandırıldıktan sonra açılarak 14.162 × 21.197 metrelik bir alan uzunluğuna sahiptir. Güneş kalkanı, Northrop Grumman'a teslim edilmeden önce Alabama, Huntsville'deki ManTech'te elle monte edilerek test edilmiştir.

Teleskobun birincil aynası, 25.4 metrekare toplam alana sahip 6,5 metre çapında altın kaplamalı berilyum reflektörüdür. Ayna, teleskop fırlatıldıktan sonra açılan 18 altıgen parçadan oluşur. Tek parça hâlinde gönderilmemesinin nedeni, mevcut fırlatma araçlarının yeterli büyüklükte olmamasından kaynaklanmaktadır. Teleskobun uzaydaki ilk kurulumu sırasında aynaları doğru konuma getirmek için hassas mikro motorlar kullanılmaktadır. Bu ilk yapılandırmanın ardından, optimum odağı korumak için yalnızca birkaç günde bir güncelleme yapılması yeterlidir. Bu yöntem, yer çekimi ve rüzgâr yükünün etkilerinin üstesinden gelmek için hareketli optikler kullanarak ayna parçalarını sürekli olarak ayarlayan yeryüzündeki karasal teleskoplardan farklıdır. Uzay ortamında çevresel etmenler olmadığı için Webb teleskobunun sürekli hareketlere ihtiyacı yoktur.
JWST'nin optik tasarımı, geniş bir alan üzerinde optik sapmalardan arınmış görüntüler sunmak için kavisli ikincil ve üçüncül aynalardan yararlanan üç aynalı bir sistemdir. Ek olarak, görüntü sabitleme sağlamak için konumunu saniyede birçok kez ayarlayabilen hızlı bir sevk ve idare aynası vardır. Ball Aerospace & Technologies şirketi, NASA ile yapılan bir sözleşme kapsamında, ana yükleniciliği Northrop Grumman Uzay Sistemleri tarafından yönetilen JWST projesinin başlıca optik ayna alt yüklenicisi olmuştur. On sekiz birincil ayna parçası, ikincil, üçüncül, sevk ve idare aynası ve uçuş yedek parçaları Ball Aerospace tarafından üretilip parlatıldı. Birincil aynanın son bölümü 3 Şubat 2016'da, ikincil ayna ise 3 Mart 2016'da kuruldu.

Dönemin ABD Başkanı Joe Biden, teleskobun elde ettiği ilk görüntü olan Webb's First Deep Field'ı 11 Temmuz 2022'de basın açıklamasında paylaşmıştır. 12 Temmuz 2022 tarihinde ilk tam renkli görüntüler ve spektroskopik veriler NASA tarafından yayınlanmış, teleskobun genel bilim işlemleri resmen başlamıştır.

JWST homepage at NASA 10 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JWST homepage at STScI 4 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JWST homepage at ESA 23 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
James Web Space Telescope Mission Profile by NASA's Solar System Exploration16 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cost overruns put squeeze on Hubble’s successor 15 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AIAA-2004-5986: JWST Observatory Architecture and Performance
AIAA-2006-5593: Development of JWST's Ground Systems Using an Open Adaptable Architecture

Johannes Kepler (Almanca telaffuz: [ˈkʰɛplɐ]; 27 Aralık 1571 – 15 Kasım 1630); Alman gök bilimci, matematikçi ve astronomdur. 17. yüzyılın bilimsel devriminde, "Astronoma Nova", "Harmonik Mundi" ve "Kopernik Astronomi Özeti" adlı çalışmalarına bağlı olarak şahsen ortaya çıkardığı gezegensel hareket yasaları ile tanınır. Bu çalışmaları Isaac Newton'un evrensel yer çekimi kuvveti teorisine dayanak sağlamıştır.
Kariyeri boyunca, Graz, Avusturya'da bir papaz okulunda matematik öğretmenliği yaptı. Aynı okulda Prens Hans Ulrich von Eggenberg de öğretmenlik yapmakta idi. Daha sonra gök bilimci Tycho Brahe'in asistanı oldu. Daha sonra İmparator II. Rudolf Dönemi'nde "imparatorluk matematikçisi" unvanı verilerek imparatorluk memuru olarak çalıştı ve onun iki varisi Matthias ve II. Ferdinand dönemlerinde de bu görevlerle uğraştı. Bu dönemlerde Linz'de matematik öğretmeni ve General Wallenstein'ın danışmanlığı görevlerinde bulundu. Bunların yanında, optik biliminin temel bilimsel prensipleri üzerinde çalışmalar yaptı; "Kepler-tipi teleskop" adıyla anılan bir "kırıcı teleskop"un geliştirilmiş bir tipini icat etti ve kendi ile aynı dönemde yaşamış olan Galileo Galilei'nin teleskobik buluşlarında da ismen bahsedildi.
Kepler, "astronomi" ve "astroloji" arasında net bir ayrımın olmadığı fakat "astronomi" (beşeri bilimler içinde matematiğin bir dalı) ve "fiziğin" (doğa felsefesinin bir dalı) belirgin bir şekilde ayrıldığı bir dönemde yaşadı. Böyle bir dönemde Kepler, Tanrı'nın dünyayı ve gezegenleri mantığın ışığıyla anlaşılabilecek bir üstün planla yarattığı inancından dolayı eserlerine dinsel argümanlar ve mantıklar da eklemiştir. Kepler kendi hazırladığı yeni astronomiyi "Göksel Fizik" olarak tanımlamıştır. Kepler'e göre "Göksel Fizik", Aristo'nun "Metafizik" eserinde bir gezinti ve Aristo'nun "Gökler Üzerine" eserine bir ektir. Böylece Kepler antik "Fiziksel Kozmoloji" geleneğini değiştirerek astronomi bilimini evrensel matematiksel fizik olarak ele almıştır.

Johannes Kepler, 27 Aralık 1571 tarihinde Evanjelist Yuhanna yortu gününde bağımsız bir İmparatorluk şehri olan Weil der Stadt şehrinde doğdu. Bu şehir günümüzdeki Almanya'nın Baden-Württemberg land eyaletinde bulunan "Stuttgart bölgesi"ndedir. Stuttgart şehir merkezinin batısında merkezden 30 km uzaklıktadır. Büyükbabası Sebald Kepler bir hancı idi ve bir zamanlar şehrin belediye başkanı olmuştu; ama Johannes doğduğunda kendinden büyük iki erkek kardeşi ve iki kız kardeşi olan Kepler'in ailesinin servetinde düşüş yaşanmıştı. Babası, Heinrich Kepler, bir paralı asker olarak güvencesiz bir yaşam kazanmakta idi ve Johannes beş yaşında iken ailesini terk etmiş ve ondan daha haber alınamamıştı. Hollanda'da "Seksen Yıl Savaşları"nda öldüğü sanılmaktadır. Annesi Katharina Güldenmann hancının kızı idi ve geleneksel hastalık ve sağlık için bitkileri toplayıp ilaç olarak satan herboloji aktarı ve bir geleneksel hekim idi. Annesi erken doğum yaptığı için Johannes bebekliğini ve küçük çocukluğunu gayet zayıf hastalıklı olarak geçirdi. Kepler daha çocukken gayet olağanüstü, mucizevi derin matematik yeteneği ile büyükbabasının hanında ona matematiksel sorular ve problemler soran müşterilere gayet dakik ve doğru cevaplar vererek han müşterilerini sık sık eğlendirdiği bildirilmiştir.
Küçük yaşta astronomi ile tanıştı ve bütün hayatını ona adadı. Altı yaşında iken 1577'de Avrupa ve Asya'nın birçok ülkesinde gayet net görülebilen "1577 Büyük Kuyruklu Yıldızı"nı (Great Comet) gözlemlemesi için annesi onu yüksek bir tepeye götürmüştü. 1580'de 9 yaşında iken bir Ay Tutulması olayını da gözlemlemişti ve bunun için gayet açık bir kırsal alana gittiğini ve tutulmakta olan ayın "gayet kırmızı" renk aldığını yazmıştır. Fakat Kepler çocukluğunda çiçek hastalığı geçirdiği için eli çolak sakat kaldı ve gözleri de zayıf idi. Bu sağlık engelleri dolayısıyla astronomi alanında gözlemci olarak çalışma imkanları kısıtlanmıştır.
Akademik lise okulundan, Latince okulundan ve papaz okulundan Maulbronn'da okuyup mezun olduktan 1589 yılında Kepler Tübingen Üniversitesi'nde Tübinger Stift'e devam etmeye başladı. Orada, orada Vitus Müller altında felsefe ve Jacop Heerbrand (Wittenberg Universitesi'nde Philipp Melanchthonat'ın öğrencisi idi) altında teoloji okudu. Jacop Heerbrand 1590 yılında Tübingen Üniversite Şansölyesi olana kadar Michael Maestlin'e de teoloji öğretmişti. Çok iyi bir matematikçi olduğu için Kepler hemen kendini üniversitede gösterdi. Aynı dönemde gayet iyi yetenekli bir astrolog olduğu anlaşıldığı için üniversite arkadaşlarının yıldız fallarına bakmakla isim yaptı. Tübingen'in profesörü Michael Maestlin'in öğretileri ile hem Batlamyus'un sistemi yermerkezci geosantrizm sistemini hem de Kopernik'in güneş merkezli helyosantrik sistemi gezegensel hareket sistemini öğrendi. O dönemde güneş merkezli helyosantrik sistemini uygun görmekte idi. Üniversitede yapılan bilimsel münazaralardan birinde Kepler hem teorik açıdan hem de dinsel teoloji açısından güneş merkezli helyosantrik sistemin teorilerini savundu ve Evren'deki hareketlerinin temel kaynağının güneş olduğunu iddia etti. Kepler üniversiteden mezun olunca bir Protestan papazı olmak istemekteydi. Fakat üniversite çalışmalarının sonunda, Nisan 1594'te 25 yaşında iken, Kepler gayet prestijli bir akademik okul olan (sonradan Graz Üniversitesi'ne dönüştürülecek) Graz'daki Protestan okulundan matematik ve astronomi öğretmenliğine tavsiye olundu ve bu öğretmenlik pozisyonunu kabul etti.

Johannes Kepler'in ilk temel astronomik çalışması olan Mysterium Cosmographicum (The Cosmographic Mystery) onun ilk basılmış Kopernik sisteminin savunmasıdır. Kepler 19 Temmuz 1595'te, Graz da öğretmenlik yaptığı sırada, Satürn ve Jüpiter'in periyodik kavuşmalarının burçlarda görüneceğini ileri sürdü. Kepler sıradan poligonların evrenin geometrik temeli olarak sorguladığı bir yazılı ve bir sınırlandırılmış daire ile kesin oranlarda bağlandığını fark etti. Astronomik gözlemlerine uyan poligonların tek bir dizilişini (ekstra gezegenler de sisteme katılır) bulamamasından sonra Kepler üç boyutlu polihedra ile deneyler yapmaya başladı. Her Platonik katı maddeden birinin eşsiz olarak yazılı ve bu katı cisimleri iç içe koyan ve her birini küre içine kapatan ve her biri 6 tabaka üreten (6 bilinen gezegen olan Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn) küresel gök cisimleri ile sınırlandırılmış olduğunu buldu. Bu katı maddeler düzgünce sıralandığında sekiz yüzlü, yirmi yüzlü, on iki yüzlü, düzgün dört yüzlü ve küp. Kepler kürelerin Güneş'i çevreleyen daire içinde her bir gezegenin kendi yörüngesinin büyüklüğüyle orantılı olarak belirli aralıklar (astronomik gözlemlere uygun kesin limitler içinde) ile yerleştiğini buldu. Ayrıca Kepler her gezegenin küresinin yörünge periyodunun uzunluğuyla ilgili bir formül geliştirdi: içteki gezegenden dıştaki gezegene doğru yörünge periyotlarındaki artış küre yarıçapının iki katı kadardır. Fakat Kepler daha sonra bu formülü kesin olmaması gerekçesiyle reddetti.

Başlıkta da belirtildiği gibi, Kepler Tanrı'nın evren için düşündüğü geometrik planı açığa kavuşturduğunu düşünmüştü. Kepler'in Kopernik sistemleriyle ilgili hevesinin büyük kısmı onun fizik ile dinsel görüş (Güneşin Babayı, yıldızlar sisteminin Oğul ve aradaki boşluğu Kutsal Ruh u temsil ettiği evrenin tanrının bir yansıması olduğu) arasında bir bağ olduğuna inandığı teolojik inancından kaynaklanıyordu. Mysterium Taslağı geosentrizmi destekleyen heliyosentrizmin incile ait parçalarla uzlaşmasıyla ilgili genişletilmiş bölümler içerir.
Mysterium 1596'da basıldı, Kepler kopyaları aldı ve 1597'de öne çıkan astronomlara ve destekçilere göndermeye başladı. Çok geniş çaplı okunmadı fakat Kepler'in çok yetenekli bir astronom olarak ün salmasını sağladı. Coşkulu bir fedakârlık, güçlü destekleyiciler ve Graz'daki pozisyonunu koruyan bu adam patronaj sisteminin gelmesi için önemli bir kapı açtı.
Her ne kadar detaylar daha sonraki çalışmalarında modifiye edilmiş olsa da, Kepler asla Mysterium Cosmographicum'un Platonist çok yüzlü-küresel kozmolojisinden feragat etmedi. Onun daha sonraki temel astronomik çalışmalarının sadece biraz geliştirilmesi gerekmiştir: gezegen yörüngelerinin dışmerkezlik hesaplamalarını yaparak küreler için daha kesin iç ve dış boyutlarını hesaplamak. 1621 yılında Kepler Mysterium'un yarısı kadar daha uzun, ilk baskıdan sonraki 25 yılda yapılan düzeltme ve gelişmelerin detaylarını içeren genişletilmiş ikinci baskısını yayınladı.
Mysterium'un etkisi açısından Nicolaus Copernicus'un "De Revolutionibus" da öne sürdüğü teorinin ilk modernleştirilmesi gibi önemli görülebilir. Copernicus bu kitapta güneş merkezli sistemde öncü olarak ileri sürülürken o gezegenlerin yörünge hızlarındaki değişikliği açıklamak için Batlamyusçu aletlere (dış çeber ve eksantrik çerçeveler) başvurdu. Ayrıca güneş yerine hesaplamaya yardım etmesi ve Batlamyus'dan çok saparak okuyucunun kafasını karıştırmamak için dünyanın yörünge merkezini referans aldı. Modern astronomi ana tezdeki eksiklikler dışında "Mysterium Cosmographicum"a Kopernik sisteminin Batlamyusçu teoriden hala kopamayan kalıntılarını temizleyen ilk adım olduğu için oldukça borçludur."

Aralık 1595'te, Kepler Gemma van Dvijneveldt adında genç bir kızı olan 23 yaşındaki dul Barbara Müller ile ilk defa tanıştı ve kur yapmaya başladı. Müller eski kocasının mülklerinin mirasçısı ve aynı zamanda başarılı bir değirmen sahibiydi. Babası Jobst başlangıçta Kepler'in soyluluğuna karşı çıkmıştı; büyükbabasının soyu ona miras kalmasına rağmen fakirliği kabul edilemezdi. Jobst Kepler Mysterium'u tamamladıktan sonra yumuşadı fakat nişanlanmaları baskının detaylarına yönelmesinden dolayı uzadı. Fakat evlendirmeyi organize eden kilise çalışanları Müllers'i bu anlaşma ile şereflendirdi. Barbara ve Johannes 27 Nisan 1597'de evlendi.
Evliliğin ilk yıllarında, bu ailenin iki çocuğu oldu (Heinrich ve Susanna) fakat ikisi de bebeklik döneminde öldü. 1602 yılında, bir kızları (Susanna); 1604 yılında bir oğulları (Friedrich); ve 1607 yılında ikinci 

Katı hâl fiziği, yoğun madde fiziğinin geniş bir dalı olup şekli değiştirilemez maddelerle veya katılarla ilgilenir. Katı hâl fiziği teorisinin ve araştırmalarının en önemli konuları kristallerdir. Çünkü bir kristalin atomları genellikle düzenli (periyodik) dizildiğinde matematiksel modeli daha kolay çıkartılabilir. Bu düzenli yapıya da kristalin karakteristiği denir. Katı hâl fiziğinde genellikle kristallerin incelenmesinin diğer bir nedeni de elektrik, magnetik, optik ve mekanik özelliklerinin çeşitli mühendislik alanları için önemli olmasıdır.
Pek çok katı hâl fiziğini teorisinin ana çatısı rölativistik olmayan kuantum mekaniğinin Schrödinger dalga denklemidir. Periyodik bir potansiyeldeki elektronların dalga fonksiyonunu karakterize eden Bloch teorisi, pek çok analiz için önemli bir başlangıç noktasıdır. Bloch teorisi sadece periyodik potansiyellere uygulanabildiğinden sadece yaklaşık sonuçlar verir.
Nanoteknoloji katı hâl fiziğinin inceleme alanlarındandır.

Amorf katı
Elektronik hareket
Elektronik yapı
Kristal yapı
Mekanik özellikler
Optik özellikler

Katı hâl kimyası, bazen malzeme kimyası olarak da adlandırılır, katı faz malzemelerinin, özellikle, ancak sadece moleküler olmayan katıların sentezi, yapısı ve özelliklerinin incelenmesidir. Bu nedenle, katı hal fiziği, mineraloji, kristalografi, seramik, metalurji, termodinamik, malzeme bilimi ve elektronik ile yeni malzemelerin sentezine ve karakterizasyonuna odaklanan güçlü bir örtüşmeye sahiptir. Katılar, ana partiküllerinin düzenlenmesinde mevcut olan düzenin doğasına göre kristal veya amorf olarak sınıflandırmak mümkündür.

Ticari ürünler ile doğrudan ilgisi nedeniyle, katı hal kimyası büyük ölçüde teknoloji tarafından yönlendirilmektedir. Alandaki ilerleme, bazen akademi ile işbirliği içinde olmak üzere, genellikle endüstrinin talepleriyle sağlanmaktadır. 20. yüzyılda keşfedilen uygulamalar arasında 1950'lerde petrol işleme için zeolit ve platin bazlı katalizörler, 1960'larda mikroelektronik cihazların temel bileşeni olarak yüksek saflıkta silikon ve 1980'lerde "yüksek sıcaklık" süper iletkenliği bulunmaktadır. William Lawrence Bragg tarafından 1900'lerin başında X-ışını kristalografisinin icadı, kolaylaştırıcı bir yenilikti. Katı haldeki reaksiyonların atomik seviyede nasıl ilerlediğine dair anlayışımız, Carl Wagner'in oksidasyon hızı teorisi, iyonların karşı difüzyonu ve kusurlu kimya üzerine çalışmasıyla önemli ölçüde ilerlemiştir. Katkılarından dolayı, bazen katı hal kimyasının babası olarak anılır.

Katı hal bileşiklerinin çeşitliliği göz önüne alındığında, bunların hazırlanmasında çeşitli yöntemler kullanılır.

Termal olarak dayanıklı malzemeler için, genellikle yüksek sıcaklık yöntemleri kullanılır. Örneğin dökme katı maddeler boru fırınlar kullanılarak hazırlanır. Bunun sebebi fırınların reaksiyonların 1100 santigrat dereceye kadar yüksek sıcaklıklarda yapılabilmesine imkan tanımasıdır. Özel ekipman, örneğin içinden elektrik akımının geçtiği tantal tüpten oluşan fırınlar 2000 dereceye kadar daha yüksek sıcaklıklar için kullanılabilir. Bu tür yüksek sıcaklıklar zaman zaman reaktanların difüzyonunu indüklemek için gereklidir. 

Sıklıkla kullanılan bir yöntem, reaksiyona giren maddeleri birlikte eritmek ve daha sonra katılaşmış eriyiği tavlamaktır. Uçucu reaktanlar söz konusuysa, reaktanlar genellikle karışımdan boşaltılan bir ampule konur.

Katıları çökeltme veya buharlaştırma yoluyla hazırlamak için çözücüler kullanmak mümkündür. Bazen çözücü, normal kaynama noktasından daha yüksek sıcaklıklarda basınç altında olan bir hidrotermal olarak kullanılır. Bu konudaki bir varyasyon, istenen reaksiyonun gerçekleşebileceği yüksek sıcaklıkta bir çözücü olarak görev yapmak için karışıma nispeten düşük erime noktalı bir tuzun eklendiği akı yöntemlerinin kullanılmasıdır.

Birçok katı, klor, iyot, oksijen gibi reaktif gaz türleriyle şiddetli bir şekilde reaksiyona girer. Diğerleri diğer gazlarla eklenti oluşturur, örn. CO veya etilen. Bu tür reaksiyonlar genellikle her iki tarafı da açık uçlu olan ve içinden gazın geçtiği bir tüp içinde gerçekleştirilir. Bunun bir varyasyonu, reaksiyonun TGA gibi bir ölçüm cihazında gerçekleşmesine izin vermektir. Bu durumda, ürünlerin tanımlanmasına yardımcı olan stokiyometrik bilgiler reaksiyon sırasında elde edilebilir.
Kimyasal taşıma reaksiyonları, malzemelerin kristallerini saflaştırmak ve büyütmek için kullanılır. İşlem genellikle kapalı bir ampul içinde gerçekleştirilir. Taşıma işlemi, göç eden (taşıma) uçucu bir ara tür oluşturan, örneğin iyot gibi bir taşıma ajanının az miktarda eklenmesini gerektirir. Ampul daha sonra iki sıcaklık bölgesi olan bir fırına yerleştirilir.
Kimyasal buhar biriktirme, kaplamaların ve yarı iletkenlerin moleküler öncülerden hazırlanmasında yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir.

Sentetik metodoloji ve karakterizasyon genellikle bir değil bir dizi reaksiyon karışımının hazırlanması ve ısıl işleme tabi tutulması anlamında el ele gider. Stokiyometri, tipik olarak, hangi stokiyometrilerin yeni katı bileşiklere veya bilinenler arasında katı çözeltilere yol açacağını bulmak için sistematik bir şekilde çeşitlendirilir. Reaksiyon ürünlerini karakterize etmenin başlıca bir yöntemi toz kırınımıdır, çünkü birçok katı hal reaksiyonu polikristalin külçeler veya tozlar üretecektir. Toz kırınımı, karışımdaki bilinen fazların tanımlanmasını kolaylaştırır. Kırınım veri kitaplıklarında bilinmeyen bir model bulunursa, modeli indekslemek, yani simetriyi ve birim hücrenin boyutunu belirlemek için bir girişimde bulunulabilir. Eğer ürün kristal değilse karakterizasyon tipik olarak çok daha zor olacaktır.
Yeni bir fazın birim hücresi bilindiğinde, bir sonraki adım, fazın stokiyometrisini oluşturmaktır. Bu, birkaç yolla yapılabilir. Bazen orijinal karışımın bileşimi bir ipucu verir.

Kimya mühendisliği, kimya, matematik, fizik, biyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya,ve ekonomi bilimlerini, ham maddelerin ya da kimyasalların daha kullanışlı ve değerli biçimlere dönüştürüldüğü proseslere uygulayan mühendislik dalıdır. Kimya mühendislerinin çalışma alanı nanoteknolojinin ve nanomalzemelerin laboratuvarda kullanımından, kimyasalları, ham maddeleri, canlı hücreleri, mikroorganizmaları ve enerjiyi kullanışlı ürünlere dönüştüren büyük ölçekli endüstriyel işlemlere kadar değişebilir.
Kimya mühendisleri, güvenlik ve tehlike değerlendirmeleri, işletme talimatları, yapım tanımlamaları, proses tasarımı ve analizi, ünite operasyonları, modelleme, kontrol mühendisliği, kimyasal reaksiyon mühendisliği, nükleer mühendislik ve biyomühendislik gibi tesis tasarım ve işletmesinin birçok alanında yer almaktadır.
Kimya mühendisleri genellikle "kimya mühendisliği" veya "proses mühendisliği" alanında diploma sahibidir. Kimya mühendisleri uzmanlık sertifikaları alabilir ve profesyonel kuruluşların akredite edilmiş üyeleri olabilirler. Bu kurumlar arasında Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IChemE), Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE) gibi birçok kurum bulunmaktadır. Kimya mühendisliği diploması, diğer tüm mühendislik disiplinleriyle çeşitli kapsamlarda doğrudan bağlantılıdır.

1996 tarihli bir British Journal for the History of Science makalesi, 1839 yılında sülfürik asitin üretimi ile alakalı olarak kimya mühendisliği teriminden bahsetmesi dolayısıyla James F. Donnelly'ye atıfta bulunur. Ancak yine aynı makalede, kimya mühendisliği teriminin ilk olarak bir İngiliz danışman olan George E. Davis tarafından bulunduğu bahsedilmektedir. Davis aynı zamanda bir Kimya Mühendisliği Derneği kurmaya çalışmıştı ancak bunun yerine derneğin ismi Kimya Endüstrisi Derneği olmuştu, kendisi de derneğin ilk sekreteriydi. The History of Science in United States: An Encyclopedia, kimya mühendisliği teriminin ilk kullanımını 1890'lara tarihler. Kimya endüstrisinde mekanik ekipmanların kullanımı olarak tanımlanan "kimya mühendisliği", 1850'den sonra İngiltere'de yaygın olarak kullanılan kelimelerden biri haline geldi. 1910'a gelindiğindeyse, “kimya mühendisi” artık İngiltere ve Amerika'da yaygın olarak kullanılan bir kalıptı.

Kimya mühendisliği, günümüzde bu disiplinin temel bir kavramı olan ünite operasyonlarının gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Yazarların çoğu, Davis'in ünite operasyonları kavramını esasen kendisi geliştirmemiş olsa da, icat ettiğini kabul eder. Davis, kimya mühendisliği konusunda en eskilerden biri olarak kabul edilen Manchester Teknik Okulu'nda (daha sonra Manchester Üniversitesi'nin bir parçası haline gelecekti) 1887'de ünite operasyonları üzerine bir dizi ders verdi. Davis'in derslerinden üç yıl önceyse, Henry Edward Armstrong, City and Guilds of London Institute'te kimya mühendisliği alanında lisans dersi verdi. Armstrong'un kursu başarısız olmuştu, çünkü mezunları işverenlerin ilgisini çeker nitelikte değildi. Zamanın işverenleri, kimyagerleri ve makine mühendislerini işe almayı tercih ediyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), İngiltere'deki Owens College ve University College London tarafından sunulan kimya mühendisliği dersleri de benzer koşullar altında mağdur konumdaydılar.
Lewis M. Norton, 1888'den itibaren MIT'de ABD'deki ilk kimya mühendisliği dersini vermeye başladı. Norton'un verdiği kurs günceldi ve esasen Armstrong'un kursuna benziyordu. Fakat her iki kursta da yapılan, ürün tasarımı ile kimya ve mühendislik konularını birleştirmekten ibaretti. “İlk kimya mühendisleri, diğer mühendisleri kendilerinin de birer mühendis olduğu konusunda; kimyagerleri ise sadece birer kimyager olmadıkları konusunda ikna etmekte zorlanmışlardı." Ünite operasyonları 1905 yılında ilk kez William Hultz Walker tarafından kimya mühendisliği eğitimine eklendi. 1920'lerin başlarındaysa ünite operasyonları MIT'de, diğer ABD üniversitelerinde ve Imperial College London'da kimya mühendisliğinin önemli bir parçası hâline geldi. 1908 yılında kurulan Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE), kimya mühendisliğinin bağımsız bir bilim dalı olarak değerlendirilmesinde ve kimya mühendisliğinin merkezine ünite operasyonlarının yerleştirilmesinde kilit rol oynadı. Örneğin Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü, 1922 tarihli bir raporunda kimya mühendisliğini "temeli ... ünite operasyonları olan, kendi başına bir mühendislik dalı" olarak tanımlamıştı ve “talebi karşılayan” kimya mühendisliği dersleri veren bir akademik kurumlar listesi yayınlamıştı. Bu sırada İngiltere'de kimya mühendisliğinin ayrı bir mühendislik dalı olarak tanıtılması, 1922'de Kimya Mühendisleri Enstitüsü'nün (IChemE) kurulmasının yolunu açmıştı. Kimya Mühendisleri Enstitüsü de, aynı şekilde ünite operasyonlarının bu disiplinin bir temeli olarak görülmesinde yardımcı oldu.

1940'larda, kimyasal reaktörlerin geliştirilmesinde tek başına ünite operasyonlarının yetersiz kaldığı ortaya çıkmıştı. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kimya mühendisliği derslerinde ünite operasyonlarının baskınlığı 1960'lara kadar devam etmiş olsa da, taşınım olayı üzerinde çok daha fazla çalışma gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Taşınım olayları, proses mühendisliği gibi diğer yeni kavramlarla birlikte "ikinci bir paradigma" olarak ortaya konulmuştu. Taşınım olayları kimya mühendisliğine analitik bir yaklaşım sunarken, proses mühendisliği, kontrol sistemi ve proses tasarımı gibi kimya mühendisliğinin daha suni unsurlarına odaklandı. II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında kimya mühendisliğindeki gelişmeler temel olarak petrokimya endüstrisinin teşviki ile gerçekleşmiştir ancak diğer alanlarda da gelişmeler kaydedilmiştir. 1940'larda biyokimya mühendisliğindeki gelişmelerin ilaç endüstrisinde uygulama alanı bulması ve bu gelişmelerin penisilin, streptomisin gibi birçok antibiyotiğin seri üretiminin yolunu açması diğer alanlardaki gelişmelere örnek olarak gösterilebilir. Tüm bunlar gerçekleşirken, 1950'lerde polimer bilimindeki ilerlemeler de “plastik çağına” giden yolu açtı.

Bu dönemde, büyük ölçekli kimyasal üretim tesislerinin güvenliği ve çevresel etkileri ile ilgili kaygılar da dile getiriliyordu. 1962'de yayınlanan ve o dönem ses getiren Rachel Carson'ın kaleme aldığı Sessiz Bahar adlı kitap, okuyucularını güçlü bir böcek ilacı olan DDT'nin zararlı etkilerine karşı uyarmaktaydı. Birleşik Krallık'ta gerçekleşen 1974 tarihli Flixborough felaketi, 28 ölüme sebep olmuştu, bunun yanı sıra bir kimyasal tesisi ile yakınlardaki üç köyde büyük hasar meydana gelmişti. 1984 yılında, Hindistan'da gerçekleşen Bhopal felaketi, neredeyse 4.000 ölümle sonuçlanmıştı. Gerçekleşen bu kazalar, diğer olaylarla birlikte yapılan işin itibarını lekelediğinden endüstriyel güvenliğe ve çevrenin korunmasına daha fazla odaklanılmaya başlandı. Buna cevaben IChemE, güvenlikle ilgili derslerin 1982'den sonra akredite edilen tüm lisans programlarına eklenmesi zorunluluğunu getirdi. 1970'lerde Fransa, Almanya ve ABD gibi çeşitli ülkelerde mevzuat ve denetleme acenteleri kuruldu.

Bilgisayar bilimindeki gelişmeler, tesislerin tasarımı ve yönetimi konusunda uygulama alanı buldu. Önceden elle yapılan çizimler ve hesaplamaları kolaylaştırdı. İnsan Genom Projesi'nin tamamlanması, sadece kimya mühendisliğinin gelişimi ile değil, aynı zamanda genetik mühendisliği ve genom biliminin de son dönemlerdeki gelişiminin sonucu olarak görülmektedir. Projede DNA dizilerini büyük oranlarda üretmek için kimya mühendisliğinin ilkeleri kullanıldı.

Kimya mühendisliği çeşitli prensiplerin uygulamasını kapsar. Bu kavramlar aşağıda görüldüğü gibidir:

Kimya mühendisliği tasarımı, pilot tesisler, yeni tesisler veya tesis modifikasyonları için plan, şartname ve ekonomik analiz oluşturmak ile ilgilenir. Tasarım mühendisleri genellikle müşterilerin ihtiyaçlarını karşılayacak tesisler tasarladıkları danışmanlık rolünde çalışırlar. Bir tesisin tasarımı finansman, devlet düzenlemeleri ve güvenlik standartları gibi birçok faktörle sınırlanır. Bu kısıtlamalar bir tesisin proses, malzeme ve ekipman seçimini belirler.
Tesis inşası, yatırımın büyüklüğüne bağlı olarak proje mühendisleri ve proje müdürleri tarafından koordine edilmektedir. Bir kimya mühendisi, tam zamanlı veya yarı zamanlı olarak proje mühendisliği yapabilir fakat bunu yapabilmek için yeterli ek eğitim ve iş becerilerine sahip olması ya da bir proje grubunda danışman olarak önceden rol almış olması gerekir. ABD'de ABET tarafından onaylanmış lisans programlarından mezun kimya mühendislerinin eğitiminde proje mühendisliği eğitimi genellikle zorunlu değildir. Proje mühendisliği eğitimi özel eğitim programlarıyla, seçmeli derslerle veya yüksek lisansla edinilebilir. Proje mühendisliği işi, kimya mühendisleri için dünya çapında en büyük istihdam alanlarından biridir.

Ünite operasyonu, bir kimya mühendisliği prosesinin fiziksel bir adımıdır. Ünite operasyonları (kristalleştirme, filtrasyon, kurutma ve buharlaştırma gibi), reaktanların hazırlanması, reaksiyon ürünlerinin saflaştırılması ve ayrılması, artan reaktanların geri kazanımı ve reaktörlerde enerji aktarımının kontrol edilmesi gibi fiziksel işlemler için kullanılan bir terimdir. Ünite prosesleri ise kimyasal değişim içeren süreçler için kullanılan bir terimdir. Materyallerin biyokimyasal, termokimyasal ve çeşitli diğer kimyasal yollarla işlenmesi, ünite prosesleri kapsamına girer. Ünite prosesleri, ünite operasyonlarıyla birlikte bir "kimyasal proses" oluştururlar. Tüm bunlardan sorumlu kimya mühendislerine proses mühendisi adı verilir.
Proses tasarımı, kullanılacak ekipman tiplerinin ve boyutlarının tanımlanmasının yanı sıra bunların birbirlerine nasıl bağlanacaklarının ve inşasında kullanılacak malzemelerinin de belirlenmesini gerektirir. Detaylar genellikle yeni veya modifiye edilmiş bir kimya fabrikasının kapasitesini ve güvenilirliğini kontrol etmek için kullanılan bir proses akış şemasında gösterilir.
Kimya mühendisliği eğitiminin lisans programları, proses tasarımı ilke ve uygu

Klasik elektromanyetizm, klasik elektromıknatıslık ya da klasik elektrodinamik teorik fiziğin elektrik akımı ve elektriksel yükler arasındaki kuvvetlerin sonuçlarını inceleyen dalıdır. kuantum mekaniksel etkilerin ihmal edilebilir derecede küçük olmasını sağlayacak kadar büyük ölçütlü sistemler için elektromanyetik fenomenlerin mükemmel bir açıklamasını sunar (bkz. Kuantum elektrodinamiği).
Elektromanyetik teori 19. yy. boyunca özellikle James Clerk Maxwell'in çalışmalarıyla geliştirilmiştir. Detaylı tarihsel bilgi için Pauli, Whittaker ve Pais in kitaplarına danışabilirsiniz (ayrıca bkz. Optik tarihi, Elektromıknatıslığın tarihi, Maxwell denklemleri).
Ribarič and Šušteršič klasik elektrodinamiğin güncel kavranışı için birçok soruyu ele almıştır. Kitapta tarihleri 1903'ten 1989'a kadar yaklaşık 240 referans bulunmaktadır. Klasik elektrodinamik için hala geçerli olan problem, Jackson'a göre, bizim basit denklemlerle ilgili çözümleri iki limit durumunda elde edebiliyor oluşumuz: “[B]irincisi yükleri ve akımları bildiğimiz ve elektromanyetik alanı hesapladığımız durum, ikincisi dış elektromanyetik alanı belirlediğimiz ve yüklü parçacıkların hareketini hesapladığımız durum. . . . Şans eseri, . . . bu iki problem birleştirildi. Fakat uygulama hala iki adımlı; önce dış alan etkisinde yüklü parçacığın hareketi radyasyon salınımı ihmal edilerek hesaplanır, sonra parçacığın hareketinden, salınan radyasyon hesaplanır. Görülüyor ki problemi bu şekilde ele almak yalnızca yaklaşık bir geçerlilik sağlar.” Sonuç olarak, elektrik akımı ve yüklerle bunların oluşturduğu elektromanyetik alanın bir arada, birbirlerini etkileyerek oluşturduğu sonuçları ihmal edemeyeceğimiz sistemlerin fiziksel çözümlenişine teorik olarak ulaşabilmiş değiliz. Bir aşırı aşkın bir çabaya rağmen hala yüklü parçacıkların hareket denklemi için genel kabul gören bir form yoktur.

Elektromanyetik alan yüklü parçacıklar üzerinde Lorentz kuvveti denen, aşağıdaki denklemle ifade edilen bir kuvvet uygular.

  
    
      
        
          F
        
        =
        q
        
          E
        
        +
        q
        
          v
        
        ×
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =q\mathbf {E} +q\mathbf {v} \times \mathbf {B} }
  

q yük,
F yükün hissedeceği kuvvet,
E yükün bulunduğu noktadaki elektrik alan,
v yükün hızı,
B yükün bulunduğu noktadaki manyetik alan.
Yukarıdaki denklem Lorentz kuvvetini iki vektörün toplamı olarak gösterir. Bu vektörlerden biri yükün hızı ve manyetik alanın vektörel çarpımıdır. Vektör çarpımının özelliklerine dayanarak bu çarpımın sonucunun hıza ve manyetik alana dik olduğunu söyleyebiliriz. Diğer vektör ise elektriksel alanla aynı doğrultudadır. Bu iki vektörün toplamı Lorentz kuvvetini verir.
Böylece, manyetik alanın olmadığı bir yerde kuvvet elektriksel alanla aynı doğrultudadır ve kuvvetin büyüklüğü yükün değerine ve elektriksel alanın şiddetine bağlıdır. Elektrik alanın olmadığı durumlarda ise kuvvet parçacığın hızına ve manyetik alanın doğrultusuna diktir.

Durağan bir yük için elektrik alan E

  
    
      
        
          F
        
        =
        
          q
          
            0
          
        
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =q_{0}\mathbf {E} }
  

olarak tanımlanır. Burada q0 test yükü olarak adlandırılır. Varlığı dolayısıyla elektrik alanı etkilemeyecek kadar küçük olması yeterlidir, bunun dışında sayısal değerinin önemi yoktur. E'nin birimi N/C yani Newton/Coulomb'dur (ya da, V/m yani Volt/metre).
Yukarıdaki tanım döngüsel görünebilir fakat elektrostatikte, yükler hareket etmediğinde, Coulomb yasası deneylerle birebir örtüşür. Sonuç şudur:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            
              
                q
                
                  i
                
              
              
                (
                
                  
                    r
                  
                  −
                  
                    
                      r
                    
                    
                      i
                    
                  
                
                )
              
            
            
              
                |
                
                  
                    r
                  
                  −
                  
                    
                      r
                    
                    
                      i
                    
                  
                
                |
              
              
                3
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} ={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\sum _{i=1}^{n}{\frac {q_{i}\left(\mathbf {r} -\mathbf {r} _{i}\right)}{\left|\mathbf {r} -\mathbf {r} _{i}\right|^{3}}}}
  

n yük sayısı,
qi i numaralı parçacığın yük miktarı,
ri i numaralı parçacığın pozisyonu,
r elektrik alanı hesapladığımız noktanın pozisyon vektörü,
ε0 elektrik sabiti.
Yukarıdaki denklem Coulomb yasasının q'ya (test yükü) bölünüp süperpozisyon prensibi uygulanmış halidir.
Eğer alan sürekli bir yük dağılımı tarafından üretiliyorsa tomlam sembolü integrale dönüşür:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        ∫
        
          
            
              ρ
              (
              
                r
              
              )
              
                
                  
                    
                      r
                    
                    ^
                  
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          d
        
        V
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} ={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\int {\frac {\rho (\mathbf {r} ){\hat {\mathbf {r} }}}{r^{2}}}\mathrm {d} V}
  

ρ(r) pozisyona bağlı yük yoğunluğu,

  
    
      
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {\mathbf {r} }}}
  
 diferansiyel hacim elementi dV'den E'nin hesaplanacağı noktayı gösteren birim vektör,
r noktasal yük ile E'nin hesaplanacağı nokta arasındaki uzaklık.
Elektrik alanın pozisyonel bağlı hesaplanması için yukarıdaki iki denklemin uygulanışı da hayli zordur. Bu hesabı kolaylaştırmak için elektriksel potansiyel fonksiyonunu kullanabiliriz. Elektrik potansiyeli (voltaj) doğrusal integral ile aşağıdaki şekilde tanımlanır.

  
    
      
        
          φ
          
            
              E
            
          
        
        =
        −
        
          ∫
          
            C
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          s
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varphi _{\mathbf {E} }=-\int _{C}\mathbf {E} \cdot \mathrm {d} \mathbf {s} \,,}
  

φE elektrik potansiyeli,
C integralin alınacağı yol.
Maxwell denklemlerinden, ∇ × E değerinin her zaman sıfır olmadığı için skaler potansiyelin elektrik alanı tanımlamak için tek başına yeterli olmadığı görülebilir. Düzeltme faktörü olarak genellikle bir vektör potansiyelinin (aşağıda açıklanacaktır) zamana göre türevi denkleme eklenir. Yükler elektrostatikte durağan olduğu için söz konusu faktöre ihtiyaç yoktur.
Yükün ve elektriksel alanın tanımından elektriksel potansiyelin pozisyona bağlı ifadesini aşağıdaki şekilde yazabiliriz.

  
    
      
        φ
        =
        
          
            q
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
              
                |
                
                  
                    r
                  
                  −
                  
                    
                      r
                    
                    
                      q
                    
                  
                
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \varphi ={\frac {q}{4\pi \epsilon _{0}\left|\mathbf {r} -\mathbf {r} _{q}\right|}}}
  

q noktasal yükün miktarı,
r pozisyon,
rq noktasal yükün pozisyonu.
Aynı şekilde, genel yük dağılımından kaynaklanan potansiyel:

  
    
      
        φ
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        ∫
        
          
            
              ρ
              (
              
                r
              
              )
            
            r
          
        
        
        
          d
        
        V
      
    
    {\displaystyle \varphi ={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\int {\frac {\rho (\mathbf {r} )}{r}}\,\mathrm {d} V}
  

ρ(r) pozisyona bağlı yük yoğunluğu,
r hacim elementi dV'ye olan uzaklık.
Unutulmamalıdır ki φ skaler bir nicelik olduğu için diğer potansiyellerle skaler olarak toplanır. Bu, kompleks problemleri basit parçalara bölüp potansiyelleri eklemenin kolaylıklarından biridir. Potansiyelin tanımını tersine çevirirsek elektrik alanın potansiyelin negatif gradyanı (bkz. del operatörü)

Klasik fizik tamamlanmış veya uygulanabilir olan fiziğin, eski tarihlerde düşünülmüş modern teorilerle ilgilenir. Şu an kabul edilmiş bir teori modern sayılıyorsa ve o teorinin giriş cümlelerinde başlıca paradigma değişiminden bahsediliyorsa, eski teorilere (veya eski paradigmaya dayanan yeni teorilere) genellikle “klasik” denilir.
Bir klasik teorinin tanımı aslında içeriğine bağlıdır. Klasik fizik kavramı, modern fizik için fazlasıyla karmaşık olan belirli durumlarda kullanılır.

Klasik teorinin, fizik için çok farklı iki anlamı vardır. Kuantum mekaniği kavramında, klasik teori, niceleme paradigmasını kullanmayan, görelilik içeren klasik mekanik teorilerine bağlıdır. Buna genel kuantum mekaniğiyle iş birliği yapmayan, görelilik ve klasik elektromanyetizma gibi klasik alan teorileri dâhildir. Genel görelilik ve özel görelilik kavramında, klasik teoriler Galileo’nun görelilik kuramına itaat eder.
Klasik fizikte yer alan teoriler ve dalları;

Klasik mekanik
Newton'un hareket yasaları
Klasik Lagrange ve Hamilton mekaniği biçimciliği
Klasik elektrodinamik (Maxwell denklemleri)
Klasik termodinamik
Özel görelilik ve Genel görelilik
Klasik kaos kuramı ve doğrusal olmayan dinamik.

Klasik fiziğin tersine, “modern fizik”, kuantum fiziği ve 20-21. yüzyıl fiziğine genel olarak daha az bağlı bir kavramdır. Modern fizik, uygulanabilir olduğunda kuantum kuramı ve görelilik kuramı içerir.
Klasik fizik yasaları yaklaşık olarak geçerli sayıldığında bir klasik sistem, klasik limit kabul edilebilir. Pratikte, atom ve moleküllerden büyük fiziksel objeler klasik mekanik ile rahatlıkla anlaşılabilir. Buna iri ölçekli ve astronomik alandaki objelerde dâhildir. Klasik fizik yasaları atomsal düzeye inildiğinde, bozulur ve kesin sonuçlar vermez. Uzunluk ölçekleri ve alan kuvvetleri kuantum mekaniğinin etkilerinin geçersiz kabul edildiği büyüklüklerde elektromanyetik alanlar ve kuvvetler, klasik termodinamikle açıklanabilir. Determinist tabirler kuantum fiziğinde var olsa bile kuantum fiziğinin tersine klasik fizik tamamlanmış determinizm ilkeleriyle nitelenebilir.
Görelilik içermeyen klasik fiziğin bakış açısından, genel ve özel görelilik tahminleri, özellikle zamanın akışı, uzayın geometrisi, maddenim serbest düşteki hareketi ve ışığın yayılımı ile ilgilenen klasik fizik teorilerinin tahminlerinden çok daha farklıdır. Eskiden ışık yayılan ortamın sabit olduğu varsayılarak, daha sonraları var olmadığı ispatlanan esir denilen madde içinde ilerlelediği varsayılıyordu.
Matematiksel olarak klasik fizik denklemlerinde Planck sabiti görünmez. esir teoremi ve karşılılık ilkesine göre, süperakışkanlık gibi birkaç istisna dışında, bir sistem genişleyince veya ağırlaşınca klasik dinamik ortaya çıkar. İşte bu yüzden günlük hayatta kuantum mekaniğini ihmal ediyoruz. Fakat, klasik-kuantum uyumu günümüzde en hareketli alanlardan biridir. Bu alan, kuantum fiziği yasalarının klasik düzeyin sınırlarında klasik fiziğe nasıl yer verdiğiyle ilgilenir.

Günümüzde bilgisayarlar, özel denklemin kaşifi Newton'un (diferansiyel calculus'ün babalarından biri)  bile saatlerce uğraşıp çözebileceği klasik bir diferansiyel denklemi çözmek için saniyeler içinde milyonlarca aritmetik işlemler yapar.
Bilgisayar modelleme kuantum ve göreceli fiziği kullanır. Klasik fizik büyük sayıda parçacıklar için kuantum mekaniğinin sınırı gibi düşünülebilir. Öte yandan klasik mekanik (klasik fiziğin bir bölümü)  göreliliksel mekanikten türetilir. Işık hızından çok küçük hızlar için c2'in paydada büyük olduğu terimler ihmal edilebilir. Daha sonra bu formüller Newton kinetik enerjisinin ve momentumunun standart tanımlarına indirgenir. Özel görelilik ve Newton mekaniği olması gerektiği gibi uyumlu. Bilgisayar modelleme mümkün olduğunca gerçekçi olmalıdır. Klasik fizik süperakışkanlık olayı gibi bir hata öne sürüyor. Kuantum teorilerinin zaman harcadığı doğrudur ve bilgisayar olanakları klasik denklemleri kullanmakla azalabilir. Ancak zamandan tasarruf etmek için güvenilirliği feda edemeyiz.
Bilgisayar modelleme bir nesneyi incelerken (herhangi sayıda parçacıklı bir parçacık sistemi) göreceli ya da kuantum, hangi teorinin kullanılmasına enerji kriterlerini kullanarak karar verir. Nesnenin hızı ve büyüklüğü (ya da parçacık sistemi) yalnızca akademik çalışmalarda ve mühendislik calculusünde kullanılır (inşaat mühendisleri bir köprü ya da ev yapmak için klasik fiziği kullanır). Bir fizikçi deneyin başlangıcında gerçek kalkulus işlemi başlamadan bir yaklaşımda bulunmak için klasik fiziği kullanır.
Bilgisayar modellemede klasik fizik hariç tutulursa nesnenin hızını kullanmaya ihtiyaç yoktur. Düşük enerjili nesneler kuantum teorisiyle, yüksek enerjili nesneler de görelilik teorisiyle halledilebilir.
.

Klasik mekanik, makroskobik boyutlarda (~10−9 m >) cisimlerin hareketlerini hem deneysel hem de matematiksel olarak inceleyen, fiziğin iki ana dalından biridir.
Klasik mekanik basit kristal modellerinden, galaksilerin hareketlerine kadar oldukça geniş bir büyüklük skalasında tutarlı sonuçlar vermektedir. Bunların yanı sıra, çevremizde gördüğümüz birçok mekanik olay klasik mekanik kullanılarak oldukça yüksek bir doğrulukla hesaplanabilir.
Klasik mekanik, Newton mekaniği, klasik istatistik mekanik ve klasik elektromanyetik teori alt dallarını içinde barındırır. Özel ve genel görelilik kuramları bazı kaynaklarca klasik mekaniğin bir alt dalı olarak kabul edilse de bu kuramların yapıları gereği klasik mekaniğin veya kuantum mekaniğinin bir alt dalı olmak yerine bu kuramları, ışık hızına yakın hızlarda veya kütleçekimin büyük olduğu durumlarda modifiye ettiğini söylemek daha doğru olur.
Klasik mekanik günlük olaylar çerçevesinde oldukça kesin sonuçlar üretmektedir, ancak ışık hızına yakın hızlarda hareket eden sistemler için göreli mekanik (relativistic mechanics), çok küçük uzaklık ölçeklerinde sistemler için nicemleme mekaniği (quantum mechanics) ve her iki özelliğe sahip sistemler için de göreli nicemleme alan teorisi (relativistic quantum field theory) kullanılmalıdır. Klasik mekaniğin araştırma dalları için yandaki şablonu kullanabilirsiniz.

Noktasal bir parçacığın konumu uzayda rastgele seçilen O referans noktasından, parçacığa çizilen vektördür.

Hız ya da yerdeğiştirmenin zamana oranı, konumun zamana göre birinci türevi olarak tanımlanır.

  
    
      
        
          v
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                r
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} ={\mathrm {d} \mathbf {r}  \over \mathrm {d} t}\,\!}
  
.

İvme ya da hızın zamana oranı, hızın zamana göre türevi (aynı zamanda konumun ikinci türevi) olarak tanımlanır.

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                v
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\mathrm {d} \mathbf {v}  \over \mathrm {d} t}.}
  

Klasik mekaniğin birçok dalı genel göreliliğin ve göreli istatistiksel mekaniğin basitleştirilmiş ve günlük yaşama uyarlanmış halidir.

Özel görelilikte, bir parçacığın momentumu şudur:

  
    
      
        
          p
        
        =
        
          
            
              m
              
                v
              
            
            
              1
              −
              (
              
                v
                
                  2
                
              
              
                /
              
              
                c
                
                  2
                
              
              )
            
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} ={\frac {m\mathbf {v} }{\sqrt {1-(v^{2}/c^{2})}}}\,,}
  

m parçacığın kütlesi, v hızı ve c ışık hızı
Eğer v c ye göre çok küçükse kökün içi yaklaşık 1 olur ve

  
    
      
        
          p
        
        ≈
        m
        
          v
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} \approx m\mathbf {v} \,.}
  

Böylece klasik mekaniğin p=mv eşitliğinin aslında ışık hızına göre çok daha küçük hızlarda hareket eden cisimler için basitleştirilmiş bir eşitlik olduğu görülebilir.

Klasik mekanik, ilk önce geleneksel üç ana dala ayrıldı:

Statik, kuvvetlerin ve momentlerin etkisi altında cisimlerin denge durumlarını inceler.
Dinamik, hareket ve kuvvet arasındaki ilişkiyi inceler.
Kinematik, kuvvetleri hesaba katmadan hareketlerin etkileri ile uğraşır.
Bütün mekaniksel büyüklükler kütle (kilogram), uzunluk (metre) ve zaman (saniye) cinsinden ifade edilebilmektedir.

Atwood düzeneği
Mekanik
Newton'un hareket kanunları
Newton'un evrensel çekim kanunu
Kuantum mekaniği
Özel görelilik kuramı

Klasik mekanik
http://www.fizikevreni.com4 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.fizikevreni.com/klasikmekanik1.pdf24 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.fizikevreni.com/klasikmekanik2.pdf23 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koruma biyolojisi türler, onların habitatları ve ekosistemleri aşırı yok olma oranlarından ve biyotik etkileşimlerin erozyonundan korumayı amaçlayan doğanın ve yerkürenin biyoçeşitliliğinin muhafazasının incelemesidir. Doğa bilimleri ve sosyal bilimlerden ve doğal kaynak yönetimi uygulamasından yararlanan disiplinler arası bir konudur.
Koruma etiği, koruma biyolojisinin bulgularına dayanmaktadır.

Koruma biyolojisi terimi ve yeni bir alan olarak kavramsallaştırılması, 1978'de La Jolla, Kaliforniya'daki California Üniversitesi, San Diego'da düzenlenen "Koruma Biyolojisi Araştırmalarına İlişkin Birinci Uluslararası Konferansı"nın toplanmasıyla ortaya çıktı. Aralarında Kurt Benirschke, Sir Otto Frankel, Thomas Lovejoy ve Jared Diamond'ın da olduğu bir grup önde gelen üniversite ve hayvanat bahçesi araştırmacısı ve koruma uzmanları ile birlikte Amerikalı biyologlar Bruce A. Wilcox ve Michael E. Soulé liderliğinde düzenlendi. 
Konferans, tropik ormansızlaşma, türlerin yok olması, türler içindeki genetik çeşitliliğin aşınması konusundaki endişelerden kaynaklandı. Sonuç olarak ortaya çıkan konferans ve bildiri, bir yandan ekoloji teorisi ile evrimsel genetik, diğer yandan koruma politikası ve uygulaması arasında bir köprü kurmayı amaçladı. Koruma biyolojisi ve biyolojik çeşitlilik kavramı birlikte ortaya çıktı ve koruma biliminin modern çağının ve politikasının kristalleşmesine yardımcı oldu. Koruma biyolojisinin doğasında bulunan multidisipliner temel, koruma sosyal bilimi, koruma davranışı ve koruma fizyolojisi dahil olmak üzere yeni alt disiplinlere yol açmıştır. İlk olarak Otto Frankel'in ortaya çıktığı ancak şimdi sıklıkla bir alt disiplin olarak kabul edilen koruma genetiğinin daha da gelişmesini teşvik etti.

Dünya çapında yerleşik biyolojik sistemlerin hızla gerilemesi, koruma biyolojisine atfen genellikle "Son tarihi olan bir disiplin" deyiminin kullanılmasına neden olur. Koruma biyolojisi, nadir veya nesli tükenmekte olan türlerin popülasyon ekolojisi (Biyolojik dağılım, göç, demografi, etkili popülasyon büyüklüğü, akrabalı yetiştirme depresyonu ve minimum popülasyon yaşayabilirliği) araştırmalarında ekoloji ile yakından bağlantılıdır. Koruma biyolojisi, biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesini, kaybını ve restorasyonunu etkileyen doğal olaylarla ve genetik, popülasyon, türler ve ekosistem çeşitliliğini ortaya çıkaran evrimsel süreçleri sürdürme bilimiyle ilgilenir. Endişe, gezegendeki tüm türlerin % 50'sine kadarının önümüzdeki 50 yıl içinde ortadan kaybolacağını, bunun da yoksulluğa, açlığa katkıda bulunacağını ve bu gezegendeki evrimin gidişatını sıfırlayacağını öne süren tahminlerden kaynaklanıyor.
Koruma biyologları, biyolojik çeşitlilik kaybı, soy tükenmesi eğilimleri ve süreci ve bunların insan toplumunun refahını sürdürmek için yeteneklerimiz üzerindeki olumsuz etkileri hakkında araştırma ve eğitim verir. Koruma biyologları sahada ve ofiste, hükûmette, üniversitelerde, kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda ve endüstride çalışır. Araştırmalarının konuları çeşitlidir, çünkü bu, biyolojik ve sosyal bilimlerde profesyonel ittifakları olan disiplinler arası bir ağdır. Davaya ve mesleğe kendini adamış olanlar, mevcut biyolojik çeşitlilik krizine ahlaki, etik ve bilimsel akıl temelli küresel bir tepkiyi savunuyorlar. Örgütler ve vatandaşlar, küresel ölçekte yerel kaygıları içeren araştırma, izleme ve eğitim programlarını yönlendiren koruma eylem planları aracılığıyla biyoçeşitlilik krizine yanıt veriyor.

Kozmoloji (evren bilimi), bir bütün olarak evreni konu alan bilim dalıdır.
Kozmoloji sözcüğü Yunanca κοσμολογία (cosmologia, κόσμος [kozmos] düzen, bütün + λογια [logia] söylev) sözcüğünden türemiştir. Her ne kadar kozmoloji sözcüğü nispeten yakın zamanlı bir sözcük olsa da evren; tarih boyunca bilim, felsefe, ezoterizm ve din gibi farklı disiplinler tarafından araştırma konusu olmuştur. Kozmoloji ise bir sözcük olarak ilk kez 1730 yılında Christian Wolff'un Cosmologia Generalis isimli eserinde kullanılmıştır.

Kozmoloji ile uğraşan bilim insanlarına kozmolog veya evren bilimci denir. Çağdaş yazında kozmoloji veya evren bilimi ile genelde fiziksel kozmoloji kastedilmektedir. Bu bağlamda kozmologlar, kozmoloji çalışmaların içerisinde astronominin yanı sıra biyolojiden matematiğe kadar birçok bilim dalını da kullanırlar. Kozmoloji, evrenin yapısını, tarihini ve geleceğini inceler. Fiziksel evrenin bir bütün olarak kavranıp anlaşılmasını sağlamak amacıyla doğa bilimlerini, özellikle gök bilimi ve fiziği bir araya getirir.

Yakın zamanda fiziksel kozmoloji olarak adlandırılan ve evrenin bilimsel gözlem ve deney yoluyla anlaşılmasını konu edinen fizik ve astrofizik bilimleri merkezî bir konumdadırlar. Fiziksel kozmoloji, evrenin Büyük Patlama (İngilizce: Big Bang) sonrası yaklaşık olarak 13,7 ± 0,2 milyar (109) yıl önce ortaya çıktığını ve evrenin tarihinin başlangıcından sonuna kadar tamamen fizik kanunları tarafından idare edilen düzenli bir süreç olduğunu ortaya koyar.

Felsefi bir açıdan evreni inceleyen metafiziksel kozmoloji ise çok eski bir disiplin olup evrenin, insanın, tanrının veya onların ilişkilerinin doğasını aklî ve ruhânî deneyimler veya gözlemler sonucu açıklamaya, sezgisel çıkarımlar bulmaya çalışır.
Dinî kozmoloji ise fiziksel kozmolojiden ziyade metafiziksel kozmolojiye yakın olan ve evrenin tarihi ve doğasının belirli bir dinî bağlamda incelenmesinden ibarettir. Farklı dinlerin inanç yapıları oldukça farklı olduğu gibi evrene bakış açıları da oldukça farklıdır. Bu sebeple her dinin bir veya daha fazla farklı dinî kozmolojik görüşleri bulunmaktadır. Ayrıca kozmoloji, sıklıkla dinlerin ve mitolojilerin var oluş ve gerçeğin doğasına dair görüşlerinde de önemli bir rol oynar. Bazı durumlarda evrenin yaratılışı (kozmogoni) ve yok edilişi, son buluşu (eskatoloji), dinî bağlamda insanın evrendeki konumu ve kimliği açısından önemli bir yer işgal etmektedir.
Daha ziyade çağdaş bir ayrışık disiplin de ezoterik kozmolojidir ki bu, dinî ve felsefî bağlamdaki kozmoloji anlayışlarına yakın olsa da geleneklerden daha ayrık ve belirli bir dogmatik itikattan bağımsız, sıklıkla inançtan ziyade özellikle çağdaş entelektüel anlayışa dayanan ve ruhâniliği sadece biçimlendirici bir kavram olarak gören bir kozmoloji anlayışı tanımlamaktadır.

Tarih boyunca kozmoloji Dünya'nın birçok farklı bölgesinde farklı şekillerde farklı medeniyetlerce keşfedilmiş, çeşitli kozmogoniler, evrenin ortaya çıkışına dair hikâyeler ortaya atılmıştır. Bir antropoloji araştırmasında kozmoloji, incelenen 60'tan fazla farklı kültürde bulunan ortak elementlerden biri olarak geçmiştir. Kozmoloji anlayışı sıklıkla din ile iç içe olmuş, kutsal sayılan dinî metinlerde yer almıştır. Bunun sonucu olarak kozmoloji ve kozmogoni topluluk ve hatta birey bağlamında farklı değerlendirmelere yol açmıştır. Farklı dinler arasındaki dinî farklılıklar, bu dinlerin ortaya attığı kozmoloji ve kozmogonilerde de görülebilir.

Mezopotamya halklarının kozmolojik görüşleri çağdaş fiziksel kozmolojinin ilk örneklerinden biri, hatta bazı bilim insanlarınca ilk örneği olarak kabul edilir; zîrâ bu kozmoloji anlayışında matematik ve deneysel gözlem önemli bir yer edinmiştir. Özellikle Babilliler, matematiksel hesaplamalar ve deneysel gözlemlerle gök cisimlerinin hareketleri konusunda büyük ilerleme katetmişlerdi ve evreni bu şekilde, dönemin ve daha sonraki dönemlerin daha ziyade dinî kozmoloji anlayışlarına oranla bugünkü standartlara göre daha fiziksel olarak ele almışlardır. Bununla birlikte bu medeniyetlerce geliştirilen kozmoloji teorik bir alt yapı barındırmış, bazı bilim insanlarının fiziksel kozmolojinin kökenini Antik Yunan olarak görmesine yol açmıştır.

Dünya düzdür ve Kaf dağını da içeren ve mandal gibi yerlerini tutan bir dağ silsilesi ile çevrilmiştir. Dünya balığın (Bahamut) sırtında duran bir öküz tarafından ayakta tutulur. Bahamut evrensel bir okyanusta yüzmekte, okyanus bir kap içerisindedir ve kap bir meleğin veya cinin sırtında durmaktadır.
'''Sufi kozmolojisi'''nde evren Allah'ı merkeze alan değişik tabakalarda sunulur. İlahi alemler (Alem-i Haahut, Alem-i Yahut, Alem-i Lahut), Yaratılmışların evreni ise Alem-i Ceberut, Alem-i melekut, Alem-i nasut'tan oluşur.

Hindu kozmolojisi, tarihte bilinen ilk evren modelini barındırır ve Hinduizm'in kutsal Vedik metinlerinden Rig-Veda'da açıklanmıştır. Buna göre evren, genişleme ve tamamen yıkıma uğrama arasında gidip gelir. Çok daha yoğun bir formdan (ki bu noktaya Bindu denir) genişlemiştir. Evren, canlı bir özdür ve sürekli olarak devam eden bir doğum, ölüm ve yeniden doğum döngüsü içerir.
Vedik metinlerin en eskileri olan Samhitalar oldukça basit bir kozmolojiye yer verir ve bu kozmoloji, genelde iki veya üç parçalı bir yapıya sahiptir: (ikili olduğu durumda) gök-arz veya (üçlü olduğu durumda) gök-atmosfer-arz. Bu noktada kozmogoni belirsizdir ve yaratımcılık fikri çok vurgulanmamıştır. Hatta Rig-Veda'da bulunan ve kozmogoniye ilişkin olan bazı ilahilerde evrenden önce hiçbir şeyin, tanrılar dahil, var olmadığı veya var olup olmadığının belirsizliğinden bahsedilir; tanrıların varoluşları ile evrenin var oluşu arasındaki ilişki genel olarak belirsizdir ve birkaç çeşitli kozmogoni Rig-Veda'da yer alır: 10. kitaptaki 90. ilahi gibi. Ayrıca Rig-Veda'daki kozmoloji ile ilgili şarkılarda rita, yani evrensel düzen kavramı bulunur. Bu metinlerden yaklaşık binyıl sonra yazılmış olan (yaklaşık olarak M.Ö. birinci binyıl) Upanişadlarda ise bu temel ve basit kozmoloji anlayışı gelişir ve özellikle felsefî olarak da derinleşir. Upanişadik "kozmik yumurta" temeli bundan sonraki dönemde Hindu kozmolojisinin temelini arz eder. Evrensel döngü vurgusu, bu kozmolojide büyük bir rol oynar ve sonuç olarak daha önceki metinlerde yer alan rita kavramından ziyade mokşa (yani reenkarnasyon döngüsünden kurtuluş) vurgulanır, önem kazanır. Bu kozmolojide bulunan Brahman ve Atman kavramları ve ritanın yanı sıra kişilerin bireysel hayatları bağlamında ele alınan dharma kavramı da kozmolojinin temel taşlarını oluşturur. Ayrıca Upanişadlardaki evren ayrımları da genişler; örneğin yedi parçalı evren anlayışı mevcuttur. Hinduizmdeki kozmoloji, Upanişadlardaki gelişiminden sonra da gelişmeye devam etmişse de bu gelişim Upanişadlardakindeki gibi Vedik temelleri terk etmez.
Hindu kozmolojisi, aynı zamanda bir kozmografi ve evren tarihi (kozmik tarihçe) de barındırır. Hindu evren Tarihi'nde evren, döngüsel kozmolojiyle uyumlu bir şekilde, altın çağla başlayan ve giderek kötüleşen, bayağılaşan dört çağdan geçer ve sonunda yok edilir ve tekrar yaratılarak aynı dört çağı yaşar; bu şekilde bir döngü içerisinde evrenin doğuşu, ölümü ve yeniden doğuşu devam eder. Hindu kozmografisi ise şaraptan denizler, farklı yerleri ayıran geometrik şekildeki sıradağlar gibi öğeler barındıran zengin bir kozmografidir.

Çin kozmolojisi düzen vurgusu yapan ve âhenk içindeki bir evren modelini kullanan, evren anlayışını yin-yang, 64 hekzagram ve 5 element (Wu Xing: ateş, su, toprak, hava ve metal) üzerinde temellendiren bir kozmolojidir. Çin kozmolojisinin ilk örnekleri M.Ö. birinci binyılda Shang Hanedanlığı sırasında ortaya çıkmıştır ve oldukça sadedir. Evren, Cennet ve Dünya'ya ayrılmış, en Baş Tanrı tarafından denetlenirken, evrenin bütünü ile parçaları arasında tam bir âhenk ve ilişki bulunmaktadır. Evrendeki düzenin küçük ölçekte evrenin parçalarında ve insan hayatında bulunması fikri ve Cennet-Arz ikiciliği daha sonraki gelişimlerde iyice vurgulanır. Çin kozmolojisi, özellikle Zhou Hanedanlığı sırasında çok gelişir ve daha sonra kozmolojinin temellerinden olacak yin-yang ikiciliği gibi kavramlar bu dönemde kozmolojiye yerleşir. Yin-yang ikiciliği farklı formlarda evrenin her yanında ve bir bütün olarak evrende ortaya çıkan önemli bir özelliktir ve birbiriyle çelişen, birbirine zıt olan bir çiftten oluşan bu anlayış, zıtlıkların ve zıt olanların temelde birbiriyle yakından ilişkili olduğu ve birbirleriyle varolabildikleri anlayışına dayanır. Çin kozmolojisinin diğer temelleri olan 64 hekzagram ve beş element de yine bu dönemde Çin kozmolojisindeki yerlerini alırlar. Daha önceki dönemlerde kehanet için kullanılan 64 hekzagram, bu dönemde evrendeki değişiklik türleriyle ilişkilendirilerek kozmolojik bir anlam kazanmıştır. Son olarak beş element, evrenin doğası gereği evrendeki farklı şeylerin birbirlerine doğru değişimi, değişerek farklı şeyler olmalarını simgeleyen bir şekilde kozmolojideki kralla birlikte bu dönemde kozmolojideki yerini alır. "Cennet'in oğlu" olarak evrensel bir statü ve meşruiyet kazanan kral, aynı zamanda bu pâyesiyle Cennet ile Arz arasındaki köprü haline gelmiştir. Aynı zamanda kral, Dünya'daki işlerin evrenin işleyişi ve evrensel ahlâkî unsurlarla uyum içinde olmasından sorumlu olan kişidir. Daha sonraki Han Hanedanlığı döneminde bu kozmoloji anlayışı büyük oranda aynı kalmış, fakat bütünleştirilmiş ve sistematize edilmiştir. Bu açıdan da bu dönem önem taşır. Özellikle Budizmin Çin'e gelişi ve yayılışı ile olumsuz etkilenen Çin kozmolojisi, Song Hanedanlığı döneminde tekrar yükselişe geçse de daha sonraları tekrar gözden düşmüş, özellikle Batı'dan gelen yeni bilim ve çağdaş kozmoloji anlayışından olumsuz etkilenmiştir.
Çin kozmolojisi aynı zamanda zengin bir kozmografiye sahiptir. Büyük oranda geometrik vurgular barındıran bu kozmolojiye göre Dünya kare, Cennet (gök) ise kubbe şeklinde, yani daireseldir. İlk kozmolojide de bulunan bu kozmografi, daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Kare şeklindeki Dünya'nın tam ortasında Çin'in bu

Kriminoloji ya da suç bilimi; suçun açıklamasını yapan, suçlu davranışın nedenlerini inceleyen, suçun önlenmesi ve suçlulukla mücadele ile ilgilenen bir bilimsel öğretidir.
İngiliz yazar Thomas More, sınırsız suçun daha az ahlaki ve hukuki ama "sosyolojik" açıklamasının arayışının yerindeliğinin farkına vararak kriminolojinin doğuşunu sağlamıştır. Ancak o devirlerde anlaşılamayan bu görüş geçerliliği görmesi için 18. hatta 19. yüzyılı bekleme zorunda kalacaktır.
Kriminoloji sözcüğünün mucidinin kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte isim babalığı çoğunlukla bir Fransız doktoru olan 1851-1911 yılları arasında yaşayan P. Topinard'ın bulduğu yönünde yakıştırmalar yapılmaktadır. Ancak İtalyan yargıç Garofalo 1855 yılında La Criminologie (Kriminoloji) adlı kitabını yayınlayarak büyük oranda bu bilimin tanınmasını sağlamıştır. 1855 tarihinden 1913'e kadar suç ve onun bastırılması amacıyla uluslararası düzeyde birçok kongre "Kriminal Antropoloji" adı altında düzenlenmiştir.
Auguste Comte'nin etkisinde kalan Les Horizons Du Droit Penal (Ceza Yasasının Yeni Ufukları) adlı eserini yayınlayan Dr. Cesare Lombroso'nun, 1876 yılında iki cilt halinde yayınlanan Homo Criminalis (Suçlu İnsan'ıyla) belli yakınlıkları olmakta ve kendisini suç karşısında savunmanın toplumun ödevi olduğu yönünde fikirlerini beyan etti. Öylece öncülüğü toplumun korunmasına veren ama artık bunun gerçekleştirmek için yollar öngörene toplumsal savunma kavramının ortaya çıkmasına neden oldu.
Kriminoloji çoğunlukla bir gözlem bilimi olarak kabul edilmesine rağmen uyumlu bir strateji belirlenmesi ile toplumun suç karşısındaki tepkisinin derinlemesine değişmesine öncelik ederek toplumu daha huzurlu bir zemine oturtmasında ana damar olma vasfını gösterebilir. Kriminoloji yalnızca ceza hukukunun yetersizliklerinden doğmakla kalmamış, onun yenilenmesinin koşullarını da belirlemede aktif rol almıştır.
Suç nedenleri bilimi olarak da tanımlanan Kriminoloji, o kadar geniş bir bilim alanıdır ki, sosyoloji, psikoloji, tıp, psikiyatri gibi daha birçok sosyal bilim dalları ile insan üzerinde etkili olan fen bilimlerinden de faydalanmaktadır. Bu bilimlerdeki gelişmelere paralel olarak kriminoloji kendisini geliştirecek ve toplumun sağlığa kavuşmasında bir toplum doktorluğu görevini üstlenecektir.
Suça karşı açılmış savaşın yetersizliklerinden doğmuş olan kriminoloji günümüzde hala daha tam olarak yerine oturamamıştır. Bunda bilim dalının yeterince bilinemeyişi ve siyasetçiler tarafından gevşek politikaların uygulanmasına dayanmaktadır. Suçla mücadele edebilmek için suçu tanımanın önemli olduğundan yola çıkılacak olursa özgürlükçü anlayışa dayalı bir bilim ile huzurlu topluma ulaşmak mümkün olabilir. Kriminoloji biriminde araştırmalar yapan Roger Hood ve Richard Sparks'ın gözlemleri sonucunda kriminolojinin bir sosyal hizmet türünden ziyade toplumdaki suç olgusuna akılcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

Adli psikoloji

Kristalografi, mineralojinin bir dalı olup, minerallerin şekillerini ve iç yapılarını inceler. X ışınları ile yapılan yapı incelemelerinde, atom veya moleküllerin üç boyutlu olarak dizilimleri incelenir. Mineral kristallerinde fizikokimyasal olarak atom ve moleküller belirli bir düzen içinde bulunurlar.
Amorf (şekilsiz) kristallerde veya minerallerde, atom veya moleküller gelişigüzel bir dizilme gösterirler. Mineraller oluşum esnasında katılaşırken uygun şartlar altında düzenli ve düzgün yüzeyleri olan geometrik şekiller gösterirler.
"Kristal" terimi ile düzgün dış yüzeylere sahip olsun veya olmasın düzenli iç yapı gösteren katılar anlaşılmaktadır. Dış yüzeyler değişse bile iç yapı ve temel özellikler değişmez ve özellikle fiziksel karakterler iç yapının fonksiyonu olarak dışa yansır. Kristallografi fizik, kimya, metalurji ve seramik ile ilgili pek çok problemin çözümünde önemli rol oynar.

Kuantum Kimyası diğer adıyla Yeni Nicem, Kuantum mekaniğinin atom ve moleküllere uygulanması ile ilgilenen Kimya altdalıdır. Temel bir dal, yani saf Kimya olan Kuantum Mekaniği'nin bir uygulaması olduğundan uygulamalı Kimya dalı olarak değerlendirilebilir. Kuantum Kimyası'nda Schrödinger, Dirac, vb dalga denklemlerinin çözümüyle ilgilenilir. Ancak genellikle en çok tercih edilen, EM alan yokluğunda, spinsiz ve rölativistik olmayan Schrödinger denkleminin çözümüdür. Tek elektronlu sistemler dışında Schrödinger denklemi analitik olarak çözülemediğinden, çok elektronlu sistemler için nümerik çözümler yapılır. Kuantum Kimyası'nda bu nümerik çözümleri yapmak üzere çeşitli yöntemler vardır. Bunlar;

Sıfırdan teorik yöntemler (Ab initio yöntemleri)
Yarı-ampirik yöntemler
Yoğunluk fonksiyoneli yöntemleri
Bu yöntemlere örnek verecek olursak;

Sıfırdan teorik yöntemler: HF, CI, CC, MPN vb.
Yarı-ampirik yöntemler: AM1, PM3, SAM1, PM5, PDDG/PM3, RM1, PM6 vb.
Yoğunluk fonksiyoneli yöntemleri: LDA, GGA vb.
Bu yöntemlerle Schrödinger dalga denklemi, iterasyon tekniğiyle art arda defalarca kez çözülür; ardışık iki iterasyon sonucu arasında önemsiz nitelikte küçük bir fark kalana kadar süreç devam ettirilir. Iterasyon bittiğinde artık sonuç "kendi içinde tutarlıdır (self consistent)" denir. Bu hesaplamalar ticari paket yazılımlar tarafından gerçekleştirilir. Bu yazılımlar hesapları yapmak üzere oluşturulmuş özel kodlardır ve FORTRAN programlama dili ile yazılmıştır. GAUSSIAN [1], MOLPRO [2], SPARTAN [3], MOLCAS [4] vb. programlar bunlara örnektir. 
Ab initio yöntemleri hiçbir yaklaşımın yapılmadığı full hamiltoniyeni kulllanır ve hiçbir denel veri kullanmaz. Bu nedenle sıfırdan teorik yöntemler denilmiştir. Yarı-ampirik yöntemler hamiltoniyene yaklaştırımlar yapabilir, iki elektron integrallerine ihmaller uygulayarak integrallerde sayıca azalma ve basitleştirme sağlar. Bu nedenle ab initio hesaplamalarına oranla yarı-ampirik hesaplamalar çok daha kısa sürmektedir. Ancak sonuçlar ab initio sonuçları yanında hassas değildir. Bu nedenle orbital enerjileri yerine çıktı olarak toplam enerji ya da entalpi değerleri verir.
Ab initio yöntemleri hassastır; ancak sistem büyüdükçe hesaplar zorlaşır, bilgisayar kaynakları yetersiz kalır ve bu durumda yarı-ampirik yöntemlere başvurulması kaçınılmazdır. Ab initio yöntemleri genelde 100 atomlu sistemlere kadar uygulanabilirken, yarı-ampirik yöntemler 1000 atomlu bileşiklere kadar uygulanabilir. Ayrıca yarı-ampirik yöntemler denel veriler kullandığı için ab initio yöntemlerinde Schrödinger denklemi nedeniyle ihmal edilen rölativistik enerjiyi de içerir; bu nedenle ağır metal bileşiklerine uygulanabilen yöntemlerdir. Özellikle periyodik çizelgenin 3. periyodundan itibaren atomlarda rölativistik enerji, korelasyon enerjisinden daha büyüktür ve mutlaka hesaplanmalıdır. Örneğin atom numarası yalnızca 19 olan K (potasyum) atomunun rölativistik enerjisi, korelasyon enerjisinin yaklaşık iki katıdır.
Kuantum Kimyası'nda rölativistik katkılar Breit denklemi ya da Dirac denklemi kullanılarak yapılmaktadır. Bu, özel olarak "Rölativistik Kuantum Kimyası" olarak bilinir. 
Kuantum Kimyası'nın anorganik ve organik bileşiklere uygulanması ile Anorganik kimya ve Organik kimya türetilebilir. Kuantum Kimyası'ndan elde edilen teorik sonuçlar, kimyasal kinetik, termodinamik, vb pek çok alanda kullanılır. Özellikle yeni sentezlenmiş ya da deneysel incelemesi çok pahalı olan moleküller için kuramsal hesaplamalar oldukça önemlidir.

Quantum Chemistry, F. Pilar, Dover.

Kuantum mekaniği veya kuantum fiziği, atom altı parçacıkları inceleyen temel bir fizik dalıdır. Nicem mekaniği veya dalga mekaniği adlarıyla da anılır. Kuantum mekaniği, moleküllerin, atomların ve bunları meydana getiren elektron, proton, nötron, kuark ve gluon gibi parçacıkların özelliklerini açıklamaya çalışır. Çalışma alanı, parçacıkların birbirleriyle veya ışık, X ışını ve gama ışını gibi elektromanyetik ışınımlarla olan etkileşimlerini de kapsar.
Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Louis de Broglie Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac ve Wolfgang Pauli gibi bilim insanları tarafından atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, antimadde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga fonksiyonu ve kuantum alan kuramı gibi kavram ve ilkeler bu alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine neden olmuştur.

Kuantum, Latince 'quantus' (ne kadar, ne büyüklükte) sözcüğünden gelir ve kuramın belirli fiziksel nicelikler için kullandığı kesikli birimlere gönderme yapar. Mekanik, Latince 'mechanicus' (makinelere ait veya yaratıcı) sözcüğünden gelir. Quantus sözcüğünün anlamından yola çıkarak, Türkçede kuantumun yanı sıra nicem sözcüğü de kullanılmıştır. 

Klasik mekanik, her ne kadar başarılı olsa da, 1800'lü yılların sonlarına doğru kara cisim ışıması, tayf çizgileri ve fotoelektrik etki gibi birtakım olayları açıklamada yetersiz kalmıştır. Klasik fizik, evreni bir "süreklilik" olarak modellemekteydi. Max Planck bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek adına, 1900'de enerjinin; 5 yıl sonra da Albert Einstein ışığın paketçiklerden oluştuğunu, yani hem ışığın hem de enerjinin süreksizlik gösterdiğini buldu. Bilim insanları, her ne kadar bu süreksizlik varsayımlarını klasik mekanik kuramlarından türetmek için uğraşsa da, bu gayretleri bir sonuç vermedi. Aynı yıllarda, Ernest Rutherford'un atomun iç yapısı üzerine yaptığı deneyler, bir gerçeği daha gün yüzüne çıkardı: Atom, aslında küçük bir çekirdeğe sahipti.
Elektron'un varlığı, 1897 yılında J. J. Thomson tarafından ispat edilmişti. Bu durumda, eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, klasik fiziğe göre, çok kısa bir zaman diliminde enerji kaybederek çekirdeğe düşmeleri beklenirdi. Bunun sebebini elektromanyetik teori şöyle açıklar: İvmelenen yükler ışıma yapar, dairesel hareket de (ivmeli) bir hareket olduğundan, elektron bu ışımayla enerji kaybeder ve çekirdeğe düşer; sonuçta, güneş sistemine benzeyen klasik model çöker.
Geçici bir çözüm Niels Bohr’dan gelmiştir: "Elektronlar belli kuantizasyon kurallarınca, belli yörüngelerde hareket ederler, enerjileri belli bir değere ulaşmadıkça ışıma yapamazlar; bu sayede sistem dengede durabilir." Bu geçici çözüm Hidrojen gibi küçük elementlerde işe yaramakta; fakat daha büyük kütleli elementlerde işe yaramamaktadır. Bohr Atom Modeli'nin deneylerle uyumlu hale gelmesi için modelde birçok düzenleme yapılmıştır. Ancak Bohr'un atom modeli 1920'lere gelindiğinde artık iş görmemekte, deneylerde gözlenen tayf çizgilerinin yoğunluğunu yanlış vermekte, çok elektronlu atomlarda salınım ve emilim dalga boylarını tahmin etmede başarısız olmakta, atomik sistemlerin zamana bağlı hareket denklemini verememekte ve birkaç konuda daha deneysel gerçeklere uymamaktaydı.
Kuantum mekaniğinin önemli geliştiricilerinden biri de, Fransız fizikçi De Broglie'dir. Louis de Broglie; birçok elçi, bakan ve Dük yetiştirmiş, aristokrat bir Fransız ailesinin çocuğuydu. Tarih eğitimi gördükten sonra fiziğe geçmiş ve 1923'te verdiği doktora tezinde, ışığın hem dalga hem de parçacık karakteri olmasından esinlenerek, aslında bütün madde çeşitlerinin aynı özelliği gösterebileceğini önermiştir. Ortaya koyduğu fikir, Bohr'un "gizemli" yörüngelerini açıklamada başarılı oluyordu.
Işığın girişim ve kırınım yaptığı, yani dalga özelliği gösterdiği, Thomas Young'ın yaptığı çift yarık deneyi ile gösterilmişti. Ancak tüm madde parçacıklarının, su dalgaları ile aynı matematiksel özellikleri gösterebileceği beklenmiyordu.
Max Planck 1900 yılında Kara cisim ışınımı problemini (morötesi facia diye de anılır) çözmek için 
  
    
      
        E
        =
        h
        f
        
      
    
    {\displaystyle E=hf\,}
  

denklemini kullanmıştı. Bu denklem, foton kavramının başlangıcı oldu; çünkü 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 frekansındaki elektron salınımından oluşan ışığın, klasik mekanikle uyuşmayan bir şekilde, sadece 
  
    
      
        h
        f
      
    
    {\displaystyle hf}
  
 nun tam sayı katlarında kesikli enerjiler (E) taşıyabileceğini varsaymıştı ('h', günümüzde Planck sabiti adıyla anılır). Fotonlar dalga özelliği gösteriyorsa, madde de bu dualiteyi (ikiliği) gösterebilir analojisi çok kuvvetli bir fikir idi. Bunun yanında önemli bir ipucu da Einstein'ın birkaç yıl önce özel görelilik ispatında kullandığı Lorentz Dönüşümleri idi.
Buna göre, serbest bir parçacık, yönü k, konumu x, frekansı f ve zaman bağlılığı t olan bir dalga ile ifade edilirse, 2*π*(k*x - f*t), ve bu faz Lorentz dönüşümlerinde sabit kalacaksa, k vektörü ve f frekansı, x vektörü ve t zamanı gibi dönüşmelilerdi. Diğer bir deyişle, p ve E gibi. Bunun mümkün olabilmesi için, k ve f, p ve E ile aynı bağımlılığa sahip olmalılardı, bu yüzden de onlarla doğru orantılı olmalılardı.
Bu şekilde, fotonlar için E=h*f olduğundan, madde için de,

  
    
      
        E
        =
        h
        f
         
        v
        e
         
        k
        =
        p
        
          /
        
        h
      
    
    {\displaystyle E=hf\ ve\ k=p/h}
  

varsayımlarını yapmak 'doğal' gözükmüştür.
Bu varsayıma ek olarak Louis de Broglie, herhangi bir kapalı yörüngenin 1/|k| nın tam katı olması varsayımını da kullanarak, deneysel olarak gözlenen ve Arnold Sommerfeld ve Bohr tarafından "kuantize olma şartları" olarak anılan şartları, matematiksel olarak kolayca türetti. Bu türetme gayet gizemli bir şekilde doğru sonuçlar verince (Davisson ve Germer, 1927 yılında Bell Laboratuvarlarındagerçekleştirdikleri deneyle, elektronların da aynı ışık gibi girişim yaptığını ortaya koydular. Deney 1924'te de Broglie tarafından önerilmişti) insanlar deneysel olarak başka şeyleri tahmin etmesini de beklediler.
Elbette yanıldılar çünkü bu şartlar serbest ışık parçaları için oluşturulan varsayımların, çekirdeğe bağlı elektronlar için uyarlanmasıydı ve çok ileri götürülmemesi gerekiyordu.
Ama dalga mekaniği için doğru çıkış noktası idi.
Enteresan bir şekilde, 1925-1926 yılları arasında Werner Heisenberg, Max Born, Wolfgang Pauli ve Pascual Jordan, Matris Mekaniği ile kuantum mekaniğinin formal tanımını yaptılar. Ama formalizmlerinde dalga mekaniğine yer vermediler. Benimsedikleri felsefe ise, tamamen pozitivist idi. Yani sadece deneysel olarak gözlenebilen değerleri göz önüne alan bir yaklaşım kullandılar.
1926 yılında Erwin Schrödinger bir dizi denklemle dalga mekaniğini yeniden canlandırdı. Sonunda kendi dalga mekaniğinden Heisenberg'in matris mekaniğini de türetip iki formalizmin matematiksel olarak denk olduğunu da gösterdi (son makalelerinden birinde Schrödinger, rölativistik bir dalga denklemi de sunar).
Paul Dirac'a göre ise tarih biraz daha farklı işlemiştir. Ona göre, Schrödinger önce rölativistik dalga denklemini geliştirdi, sonra bunu kullanarak hidrojenin spektrumunu hesapladı ve deneylere uymadığını gördü. Ancak bu denklemin, düşük hızlarda geçerli olan versiyonu aslında çalışıyordu ve bildiğimiz Schrödinger dalga denklemine ulaşılıyordu.
Daha sonra rölativistik dalga denklemi Oskar Klein ve Walter Gordon tarafından yayınladı ve hâlâ Klein-Gordon denklemi olarak anılır.
Bu noktadan sonra Dirac; teoriyi özel görelilikle uyumlu hale getirmiş ve bazı deneylerin sonuçlarını teorik olarak üretmiştir. Örneğin pozitron'un varlığını 1932 senesinde Carl David Anderson kanıtlamıştır ve Nobel ile ödüllendirilmiştir. Kuantum teorisi, daha sonra 1940'larda Sin-Itiro Tomonaga, Julian Schwinger ve Richard P. Feynman'ın kuantum elektrodinamiği konusunda önemli çalışmalarıyla gelişimine devam etmiştir. 1950'li ve 60'lı yıllar ise Kuantum renk dinamiğinin gelişimine tanık olmuştur.

1897: Pieter Zeeman, ışığın bir atom içindeki yüklü parçacıkların hareketi sonucu yayımlandığını buldu; J.J. Thomson da, elektronu keşfetti.
1900: Max Planck, kara cisim ışımasını kuantumlanmış enerji yayımı ile açıkladı, kuantum kuramı böylece doğmuş oldu.
1905: Albert Einstein dalga özellikleri olan ışığın aynı zamanda, daha sonra foton diye adlandırılacak olan, belirli büyüklükte enerji paketlerinden oluştuğu düşüncesini ortaya attı.
1911-1913: Ernest Rutherford, atomun çekirdek modelini oluşturdu. Bohr ise atomu bir gezegen sistemi gibi betimledi.
1923: Arthur Compton, X - ışınlarının elektronlarla etkileşimlerinde minyatür bilardo topları gibi davrandıklarını gözlemledi. Böylece ışığın parçacık davranışı hakkında yeni kanıtlar ortaya koydu.
1923: Louis de Broglie, dalga-parçacık ikiliğini genelleştirdi.
1924: Satyendra Nath Bose-Albert Einstein, kuantum parçacıklarını saymak için, Bose-Einstein istatistiği diye adlandırılan yeni bir yöntem buldular.

Klasik mekanik, nesnelerin konum ve momentumları bilgilerini kullanarak, çeşitli kuvvet alanları altında nasıl hareket etmeleri gerektiğini bulmaya çalışır. Kökleri çok eskiye dayansa da başlangıcının Newton'un Principia'sı olduğunu kabul etmek yanlış olmaz. Daha sonra Euler, Lagrange, Jacobi, Hamilton, Poisson, Maxwell, Boltzman (İstatiksel mekanik ve klasik elektromanyetik teori de klasik mekaniğe katılabilir) gibi birçok ad tarafından çok çeşitli bakış açıları geliştirilmiş ve birçok alanda başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Klasik mekaniğin tamamlanmasının Einstein'ın görelilik kuramları ile gerçekleştiğini söylemek yanlış olur. Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü yılların sonlarına doğru, siyah cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelelektrik etki gibi birtakım olayları açıkla

Fizik disiplininde, kuvvet bir cismin hızını değiştirmeye zorlayabilen, yani ivmelenmeye sebebiyet verebilen — hızında veya yönünde bir değişiklik oluşturabilen — bir etki olarak tanımlanır; bu etki diğer kuvvetlerle dengelenmediği müddetçe geçerlidir. Itme ya da çekme gibi günlük kullanımda yer alan eylemler, kuvvet konsepti ile matematiksel bir netliğe ulaşır. Kuvvetin hem büyüklüğü hem de yönü önemli olduğundan, kuvvet bir vektör olarak ifade edilir. Kuvvet için SI birimi, newton (N)'dur ve genellikle F simgesi ile gösterilir.
Klasik mekanikte, kuvvet merkezî bir öneme sahiptir. Kuvvet, sabit bir kütleye sahip bir cisme etki eden kuvvetin, cismin kütlesi ile bu cismin maruz kaldığı ivmenin çarpımına eşit olduğunu ifade eden Newton'un hareket yasaları dahilinde ele alınır. Klasik mekanikte yaygın olarak rastlanan kuvvet çeşitleri elastiklik, sürtünme kuvveti, temas ya da "normal" kuvvetler ve kütleçekim kuvvetleridir. Kuvvetin dönüsel karşılığı olan tork, bir cismin dönüş hızındaki değişimleri meydana getirir. Genişlemiş bir cismin her bir parçası genellikle yanındaki parçalara kuvvet uygular; bu kuvvetlerin cisim içindeki dağılımı içsel mekanik gerilimi oluşturur. Denge halinde, bu gerilimler cismin herhangi bir ivmelenme göstermemesi için kuvvetlerin birbirini dengelemesiyle sonuçlanır. Bunlar dengede olmadığında, katı materyallerde deformasyona veya sıvılarda akışa yol açabilirler.
Modern fizik alanında, görelilik ve kuantum mekaniği dahil olmak üzere, hareket yasaları, kuvvetin temel kaynağı olarak temel etkileşimlere dayanarak yeniden düzenlenmiştir. Ancak, klasik mekaniğin sunduğu kuvvet anlayışı, pratik amaçlar için faydalıdır.

Antik dönemdeki filozoflar, hareketsiz ve hareket halindeki cisimler ile basit makinelerin analizinde kuvvet konseptini temel almışlar; fakat Aristo ve Arşimet gibi düşünürler, kuvvetin doğru anlaşılması noktasında hatalar yapmışlardır. Bu durum, kısmen, sürtünme kuvvetinin zaman zaman açık olmayan niteliğinin ve doğal hareketin içeriğine dair yetersiz görüşlerin eksik kavranmasından kaynaklanmaktadır. Temel yanılgılardan biri, sabit bir hızla hareketin devam etmesi için kuvvetin zorunlu olduğu inancıdır. Hareket ve kuvvet üzerine önceki yanlış kavrayışlar, Galileo Galilei ve Isaac Newton tarafından zamanla düzeltilmiştir. Matematiksel derinliği ile Newton, iki yüz yıl boyunca daha da geliştirilmeyecek olan hareket yasalarını ortaya koymuştur.
19. yüzyılın başlarında, Einstein ışık hızına yaklaşan hızlara sahip nesneler üzerindeki kuvvetlerin davranışını doğru bir şekilde tahmin eden ve yerçekimi ile eylemsizlik kuvvetleri hakkında bilgiler sunan bir görelilik kuramı ortaya koymuştur. Kuantum mekaniğine ilişkin çağdaş anlayışlar ve ışık hızına yakın hızlara parçacıkları ivmelendirebilen teknolojik gelişmeler ışığında, parçacık fiziği alanı, atomlardan daha küçük parçacıklar arasındaki kuvvetleri açıklamak amacıyla bir Standart Model tasarlamıştır. Standart Model, kuvvetlerin yayılımı ve emilimi süreçlerinde temel bir rol oynayan ayar bozonları adı verilen değişim parçacıklarının varlığını öngörmektedir. Bilinen yalnızca dört ana etkileşim vardır: güç sıralamasına göre azalan şekilde bunlar; güçlü, elektromanyetik, zayıf ve kütleçekimsel kuvvetlerdir. 1970'ler ve 1980'lerde gerçekleştirilen Yüksek enerji parçacık fiziği gözlemleri, zayıf ve elektromanyetik kuvvetlerin, daha temel bir elektrozayıf etkileşimin tezahürleri olduğunu onaylamıştır.

Antik dönemden itibaren, kuvvet kavramı, basit makinelerin her birinin işleyişi için temel bir unsur olarak tanınmıştır. Basit bir makine tarafından sağlanan mekanik avantaj, daha az kuvvet kullanılmasını sağlarken, bu kuvvetin aynı miktar iş için daha büyük bir mesafe boyunca etki etmesine olanak tanımıştır. Kuvvetlerin karakteristiklerinin detaylı incelenmesi, özellikle sıvılar içerisinde bulunan yüzdürme kuvvetinin formülasyonunu yapmasıyla tanınan Arşimet'in eserlerinde zirveye ulaşmıştır.
Aristo, Aristo kozmolojisinde kuvvet kavramına dair felsefi bir muhakeme sunmuştur. Onun perspektifine göre, yer küresi, içerisindeki farklı "doğal konumlar"da istirahat eden dört temel elementten oluşmaktadır. Aristo, öncelikle toprak ve su elementlerinden meydana gelen, Dünya üzerinde hareketsiz durumda bulunan cisimlerin, yer yüzeyinde kendi doğal konumlarında olduklarını ve müdahale edilmezlerse bu durumun devam edeceğini savunmuştur. Cisimlerin kendi "doğal konumlarını" bulma yönündeki doğuştan gelen eğilimi (örn. ağır cisimlerin düşme eğilimi) ile doğal olmayan veya zoraki hareketi; yani bir kuvvetin devamlı olarak uygulanmasını gerektiren hareketi ayırt etmiştir. Bu kuram, nesnelerin hareket şekillerine dair günlük gözlemlere dayanarak, bir arabanın hareket etmekte kalması için gerekli olan sürekli kuvvet uygulaması gibi, atkı (İng. projectile) örneğinde okların uçuşu gibi davranışları açıklama noktasında kavramsal zorluklarla karşılaşmıştır. Bir okçu, uçuşun başlangıcında oku harekete geçirir ve daha sonra üzerinde algılanabilir bir etkin nedenin bulunmadığı halde ok hava boyunca ilerler. Aristo bu problemi teşhis etmiş ve atkının yolu boyunca itilen havanın, atımı hedefine taşıdığını önermiştir. Bu açıklama, hareketin devamını sağlayabilmek için hava gibi kesintisiz bir ortamın varlığını gerektirmektedir.
Aristo fiziği, 6. yüzyıl itibarıyla eleştirilere maruz kalmıştır, ancak bu eksiklikler, Galileo Galilei’nin 17. yüzyılda gerçekleştirdiği çalışmalara değin giderilememiştir. Galileo, Aristoteles'in hareket teorisine meydan okuyan bir deney gerçekleştirmiştir. Bu deneyde, bir eğim boyunca yuvarlanan taş ve top mermilerinin, bu cisimlerin kütlesinden bağımsız olarak yer çekimi ile hızlandığını ve bir kuvvet, örneğin sürtünme, uygulanmadıkça hızlarını muhafaza ettiklerini ortaya koymuştur. Galileo’nun, hareketi sürdürmek yerine değiştirmek için kuvvet gerektiği tezi, Isaac Beeckman, René Descartes ve Pierre Gassendi tarafından ileriye taşınmış ve Newton fiziğinin temel prensiplerinden biri haline gelmiştir.
17. yüzyılın başlarında, Newton'un Principia eserinden önce, "kuvvet" (Latince vis) terimi, bir noktanın ivmelenmesi gibi, çok sayıda fiziksel ve fiziksel olmayan fenomene uygulanagelmiştir. Bir nokta kütlesinin ve onun hızının karesinin çarpımı, Leibniz tarafından "canlı kuvvet" (Latince vis viva) olarak isimlendirilmiştir. Günümüz kuvvet kavramı, Newton'ın tanımladığı "ivmelenme kuvveti" (Latince vis motrix) ile örtüşmektedir.

Isaac Newton, atalet ve kuvvet gibi kavramlar yardımıyla tüm cisimlerin hareketlerini tanımlamıştır. Newton, 1687 yılında, kendi alanındaki en önemli eseri Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica'yı yayımlar. Bu çalışmasında Newton, günümüz fizik biliminin kuvvetlerin açıklanmasına yön veren üç temel hareket yasasını belirlemiştir. Newton'un yasalarının matematiksel ifadeleri, yeni matematiksel metodolojilerle birlikte zaman içinde gelişim göstermiştir.

Newton'un ilk hareket yasasına göre, hareketsizlik halinde bulunan bir cismin doğal eğilimi hareketsizliğe devam etmek, sabit hız ile doğrusal bir trajektorya üzerinde hareket eden bir cismin ise bu sabit hızda ve doğrultuda hareketine devam etme eğilimindedir. Bu sonuç, fizik kanunlarının tüm eylemsiz gözlemciler açısından değişmez olduğunu belirten ilkeye dayanarak, ilk durumdan türetilmiştir; yani, hareket halinde olduklarını hissetmeyen tüm gözlemciler. Bir cisimle eş zamanlı hareket eden bir gözlemci, bu cismin hareketsizlik halinde olduğunu algılayacaktır. Bu bağlamda, cismin doğal eğilimi, bu gözlemciye göre hareketsizlik durumunu korumaktır, bu da sabit hızla ve doğrusal bir yolda hareket ettiğini gözlemleyen birisinin, cismin bu hareket tarzını sürdüreceğini görmesini sağlar.

İlk yasaya göre, düz bir çizgi boyunca sabit bir hızla gerçekleşen hareket için herhangi bir sebep zorunlu değildir. Asıl olarak, hareketin değişimi bir sebebi gerektirmekte olup, Newton'un ikinci yasası kuvvet ile hareketin değişim süreci arasındaki nicel ilişkiyi açıklamaktadır.
Newton'un ikinci yasasına göre, bir cisim üzerine etki eden net kuvvet, cismin zaman içindeki momentum değişiminin oranına eşdeğerdir. Cismin kütlesi sabit kaldığında, bu yasa, cismin ivmesinin, üzerine etki eden net kuvvete doğrudan orantılı olduğunu, bu kuvvetin yönünde olduğunu ve cismin kütlesi ile ters orantılı olduğunu öngörmektedir.
Newton'un ikinci yasasının çağdaş bir ifadesi, bir vektör denklemi şeklindedir:

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                
                  
                    p
                    →
                  
                
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={\frac {\mathrm {d} {\vec {p}}}{\mathrm {d} t}},}
  

bu denklemede 
  
    
      
        
          
            
              p
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {p}}}
  
, sistemin momentumunu ve 
  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}}
  
, net (vektörlerin toplamı) kuvveti temsil eder. Bir cisim dengede ise, tanımsal olarak net kuvvet sıfırdır (bununla birlikte, dengelenmiş kuvvetler mevcut olabilir). İkinci yasa, bir nesne üzerinde dengelenmemiş bir kuvvetin varlığında, nesnenin momentumunun zaman içinde değişeceğini öne sürer.
Mühendislikte sık karşılaşılan durumlarda, bir sistemin kütlesi değişmez kabul edilir ve bu, ikinci yasayı basit bir cebirsel forma indirger. Momentumun tanımı gereğince,

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
 

E = mc2, fizikte kütle-enerji eşdeğerliğinin temel formülüdür.
Bu formül, enerji ile kütle arasında ilişki kurar. Bu formülde boşluktaki (vakumlanmış ortam) ışık hızının karesi, kilogram başına ne kadar nükleer enerji düştüğünü belirtir. Formülü bir cümlede anlatmak gerekirse: Bir maddede kilogram başına, boşluktaki ışığın metre saniye−1 cinsinden hızının karesinin sayısal değeri kadar enerji (joule) düşer.
(Vakumlanmış ortam) oluştuğunda (vakumsuz ortam) oluşmuş oluyor, vakumlayıcı vakumladığı ortamın ölçümünü doğru yapabilmesi için çektiği enerjiyi boşaltıp derecelendireceği ikinci vakumsuz ortamı kendi kendine oluşturup yedekleyemeyeceğinden ötürü hesap fiziksel olarak yanlıştır.

Eğer formülün harflerle simgelenmiş elemanları incelenirse:

E- Cismin enerjisi (joule)
m- Cismin kütlesi (kilogram)
c2- Işık hızının karesinin sayısal değeri (kilogram ile çarpıldığında metre/saniye değeri kullanılmalıdır).
Okunuşu: Bir madde, 1 kg ise enerjisi 89 875 517 873 681 764 J'dir.
Bir eşitlikle eşitliğin iki tarafındaki birimler birbirini sağlamalıdır. c2, kütlenin sahip olduğu nükleer enerjidir. Uluslararası birim sistemine göre; enerjinin birimi joule (J), kütlenin birimi kilogram (kg), hızın birimi de metre bölü saniye (ms−1)dir. Eğer birimler eşitliğe yazılırsa:
1 Joule = 89875517873681764 kg.m²/s²

Albert Einstein, kendisine kadar süregelen bir yargıyı yıkarak bilim dünyasında yeni bir çığır açmıştır. Ondan öncesinde kütle ile enerji arasında bir bağlantı kurulmamıştır ve ayrı olgular oldukları varsayılmıştır. 19. yüzyılda kimyagerlerin hassas aygıtları olmadığı için kimsenin dönüşüm sonrası kütle kaybından haberleri yoktu. Basit tepkimeler sonrası oluşan kütle kaybı fark edilememişti. Einstein ise bütün bilinenleri yıkarak çağdaş bilimin temel taşlarını atmıştır. Ona göre her şey enerjidir, yani maddeler de çok yoğun enerjilerdir. Kimyasal reaksiyonlar sonrası küçük de olsa kütlenin bir kısmı enerjiye dönüşmektedir. Bu durumu açıklamak için eşitliğin az farklı formülasyonu ilk defa Albert Einstein tarafından 1905'te ünlü makalelerinde yayımlanmıştır. Aynı yıl önermiş olduğu özel görelilik teorisinin bir sonucu olarak türetmiştir. Birim kütleden inanılmaz enerji elde edilebileceğini gösteren bu formül sayesinde diğer insanlar tarafından atom bombası da icat edilir.

Bu formül fizikçi olmayanlar için bile en ünlü eşitliklerden bir tanesidir. Neredeyse Albert Einstein ile özdeşleşmiştir. Ayrıca formülün popüler kültürdeki yeri de büyüktür. Birçok film ve televizyon programlarında bu formüle rastlamak mümkündür. Ayrıca müzik endüstrisine de ilham kaynağı olmuştur. Count Basie'nin 1957'deki albümünün adı E=mc2dir. Ayrıca Mariah Carey'in 2008'de çıkardığı albümünün adı da aynıdır. Big Audio Dynamite müzik grubunun da 1986 yılında yazdıkları şarkı da E=mc2'dir.

Kinetik enerji 
  
    
      
        E
        k
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          m
          
            0
          
        
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle Ek=mc^{2}-m_{0}c^{2}}
  
 olarak ifade edilir. Görelilik formüllerinde, ifadenin altında 0 olursa değer klasik değerli, normal yazılırsa göreli değerlidir. Mesela m0 sabit kütle, m ise göreli kütledir.
Bu KE ifadesi 
  
    
      
        K
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          
            
              m
              
                0
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
              
              c
            
            
              
                c
                
                  2
                
              
              −
              
                v
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle KE=mc^{2}-{\frac {m_{0}}{\sqrt {1-{\frac {v^{2}}{c^{2}}}}}}c^{2}=mc^{2}-{\frac {m_{0}c}{\sqrt {c^{2}-v^{2}}}}}
  
 ile eşdeğerdir.
Eşitliğe momentum (momentum=p, göreli momentum 
  
    
      
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
              
              v
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {m_{0}v}{\sqrt {1-{\frac {v^{2}}{c^{2}}}}}}}
  
 olmak üzere) da eklenirse;

  
    
      
        
          E
          
            2
          
        
        =
        
          m
          
            0
          
          
            2
          
        
        
          c
          
            4
          
        
        +
        
          p
          
            2
          
        
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E^{2}=m_{0}^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}
  
 olur. O da 
  
    
      
        E
        =
        
          
            
              m
              
                0
              
              
                2
              
            
            
              c
              
                4
              
            
            +
            
              p
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\sqrt {m_{0}^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}}
  
'ye eşittir. E=mc^2 eşitliği, p=0 olduğunda geçerlidir.
Enerjiye fotonlardan bahsedilirken çokça kullanılan pc ifadesinden bakınca ilginç bir sonuca ulaşılır. Fakat ilginç olan, bulduktan hemen sonra zaten ışık hızı (c) sabit olduğundan E=mc^2'nin buna işaret ettiğinin anlaşılmasıdır. Bu ifadeye şu şekilde ulaşılabilir.

  
    
      
        E
        =
        
          
            
              m
              
                0
              
              
                2
              
            
            
              c
              
                4
              
            
            +
            
              p
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\sqrt {m_{0}^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}}
  
 eşitliği için pc 
  
    
      
        p
        c
        =
        
          
            
              p
              
                0
              
              
                2
              
            
            −
            
              m
              
                0
              
              
                2
              
            
            
              c
              
                4
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle pc={\sqrt {p_{0}^{2}-m_{0}^{2}c^{4}}}}
  
'e eşittir. Eşitliğin karesini alınca,

  
    
      
        
          p
          
            2
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
                
                  2
                
              
              
                v
                
                  2
                
              
              
                c
                
                  2
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      
                        
                        ′
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                m
                
                  0
                
                
                  2
                
              
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                c
                
                  4
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                

Latince (lingua Latina veya Latinum), Hint-Avrupa dillerinin İtalik koluna ait klasik bir dildir. Klasik Latince, artık önemli metinler üretmek için kullanılmadığı ve ana dili olarak konuşanı kalmadığı için ölü bir dil olarak kabul edilirken, Halk Latincesi de günümüzde ölü dil olmasına rağmen uzun yıllar içinde yöresel olarak farklılaşarak Romen dillerine dönüşüm geçirmiştir. Latince, başlangıçta İtalya'nın Roma çevresindeki alt Tiber bölgesi olan Latium'daki (şimdi Lazio olarak bilinir) Latinler tarafından konuşuluyordu. Roma Cumhuriyeti'nin genişlemesiyle İtalyan Yarımadası'nda ve daha sonra Roma İmparatorluğu boyunca baskın dil haline geldi. Latinceyi ana dil olarak kullanan Batı Roma İmparatorluğu'nun düşüşünden sonra bile Latince, 19. yüzyılın başlarına kadar Avrupa'da uluslararası iletişim, bilim, akademik çalışma ve akademinin ortak dili olarak kaldı. Doğu Roma İmparatorluğu ilk başlarda Latinceyi kısa bir süre ana dil kullansa da, daha sonra Yunancayı ana dil olarak benimsedi. 19. yüzyıldan sonra, bölgesel yerel diller—kendi torunları olan Romen dilleri de dahil olmak üzere—ortak akademik ve politik kullanımda Latincenin yerini aldı.
Latincenin günümüze ulaşan en eski örneği, MÖ 7. yüzyıla tarihlenen bir toka üzerine Yunan alfabesi ile yazılmış 5 harflik bir metindir. Eski Latince, Roma'nın da yer aldığı Orta İtalya'daki Latium bölgesinde konuşulmaktaydı. Roma Cumhuriyeti'nin yükselişe geçmesiyle Klasik Latinceye evrilen dil, İtalya'ya, sonra da Jireček Hattı sınır oluşturacak şekilde Roma İmparatorluğu'na yayıldı ve ülkedeki egemen dil haline geldi. Yazı dili olarak kullanılan Klasik Latince ile aynı zamanda halk tarafından Halk Latincesi konuşulmaktaydı. Klasik Latince MS 3. yüzyıldan itibaren Geç Latinceye evrildi, Halk Latincesi ise 6. ve 9. yüzyıllar arasında günümüzde konuşulan Romen dillerinin atalarına dönüştü. Ölü bir dil haline gelen Latince, Ortaçağ, Rönesans ve Yakın Çağ'da yazı dili olarak kullanımını sürdürdü.
Latinceden Avrupa'da konuşulan dillere alıntılanmış çok sayıda kelime bulunur. Özellikle teoloji, bilim, tıp ve hukuk alanlarındaki birçok terimin kökeni Latinceye ve Grekçeye dayanır.

Yunan edebiyatının temelinde kurulan Latin edebiyatının MÖ 3. yüzyıldaki gelişimiyle birlikte, edebî ya da klasik olarak adlandırılan Latince, Yunanca kelimeler, dil bilgisi ve üslup bilgisinden hayli etkilenmiş yapısıyla, biçimselliği ve zarafetiyle Halk Latincesinden (Vulgar) tümüyle farklı bir görünüme kavuşmuş adeta şiirsel bir dil olmuştur. Bunun sonucunda Klasik Latince tamamen yazı diline ve akademik dile dönüşmüştür. Klasik Latince MÖ 1. yüzyıl ile MS 1. yüzyılın başlarına kadar süren bir dönemde kullanılmıştır.
Latincenin öğrenimi ve öğrenim amacı öteki Batı dillerininkinden farklıdır. Çünkü başka bir Batı dilini öğrenen insan sadece bu dili konuşur ya da dil bilgisini derinleştirerek ilgili kültür hakkında bilgi edinir. Oysa Latince öğrenmekle Batı'nın tüm edebiyatlarının ve edebî türlerinin temel anlamına vakıf olur ve sonradan herhangi bir batı dilini öğrenmede hiç Latince bilmeyen birine göre daha hızlı yol alır.
Latince bugün bir toplumun günlük yaşantısı içinde kullanılmayan bir ölü dil olduğundan kulak dolgunluğuyla veya pratik yöntemlerle öğrenilmesi ve öğretilmesi zor bir dildir. Sistemli bir dil bilgisi öğrenimi ve öğretimi şarttır. Bu tip bir dil bilgisi öğrenimiyse kişinin dil duyarlılığını geliştirir. Ayrıca Batı dillerinin kelime hazinesi, morfolojisi, üslup özellikleri Latinceyle derinden ilişkilidir. Bu dillerin çoğunda hâlâ birçok Latince kelime, deyim ve ifade ya doğrudan ya da birtakım değişikliklerle kullanılmaktadır. Bugün birçok öğrenci, akademisyen ve Katolik din insanı Latinceyi akıcı bir şekilde konuşmaktadır. Dünya çapında ilköğretimde, ortaöğretimde ve yüksek lisans seviyesi eğitim kurumlarında öğretilir. Latince zengin zaman, şahıs ve fiil çekimleri ile son derece bükümlü bir dil özelliği göstermektedir.

Latin alfabesinin kökeni Etrüsk alfabesi ile Yunan alfabesine dayanır. Erken Roma döneminde kullanılan yazı, İtalya'daki Eski İtalik yazıları üzerinden Etrüsk aracılığıyla Batı-Yunan yerel alfabelerinden türemiştir. Bu aktarım hattı, MÖ 8–6. yüzyıllarda İtalya yarımadasında görülen Yunan koloni yazı çeşitlerinin yerel uyarlamalarıyla açıklanabilir.
Arkaik Latin yazısında harf repertuvarı klasik çağdan daha dardı. Roma geleneğinde başlangıçta yirmi bir işaretli bir dizi kullanıldığı kabul edilir. Bu erken dizide C işareti hem /k/ hem /g/ değerini karşıladı ve bu çift değer yazı ve kısaltma geleneklerinde izlenebilir. Z harfi erken dönemde Latin için gerekli görülmediği için kullanım dışına çıktı ve boşalan konum daha sonra G ile dolduruldu.
Klasik döneme gelindiğinde C'nin /k/ için, G'nin ise /g/ için ayrıştırılması yerleşti. Y ve Z, özellikle Yunancadan alıntı sözcüklerin yazımı için MÖ 1. yüzyılda yeniden kabul edildi ve alfabetik dizinin sonuna yerleştirildi. K üretken bir harf olmaktan ziyade sınırlı bağlamlarda kaldı. Q ise neredeyse daima V ile birlikte QU biçiminde kullanıldı. Bu dağılım, Latin alfabesinin Etrüsk kökenli işaretleri Latin fonolojisine uyarlamasıyla ilgilidir.
Orta Çağ yazı ve matbaa gelenekleriyle birlikte I ile J, U ile V arasında görsel ve işlevsel ayrımlar belirginleşti. W, Latin yazı sistemine daha geç bir yenilik olarak eklendi ve klasik Latin alfabesinin parçası değildi.

Latincede bulunan seslerin telaffuzu konusunda elimize ulaşmış herhangi bir veri bulunmamaktadır. Telaffuz konusunda edindiğimiz bilgiler ise ancak rekonstrüksiyon yöntemiyle elde edilir. Rekonstrüksiyon yönteminin yararlandığı kaynaklar ise antik yazarların telaffuzları, antik etimoloji eserleri, yazım hataları ve diğer dillerdeki Latince kökenli sözcüklerin telaffuzlarıdır.
Ünsüzler

Eski ve Klasik Latincede büyük ve küçük harfler bulunmamaktadır. Harflerin çoğu da günümüzdeki kullanılan şekillerine benzemektedir. Latincede çift ünsüzler uzun bir şekilde sesletilir. Ünsüzlerin sesletimleri aşağıdaki tabloda bulunmaktadır: 

Ünlüler 

Klasik Latincede ⟨U⟩ sesi ünlü bir sesi karşılamak için kullanılmak istense bile ⟨V⟩ şeklinde yazılır. ⟨Y⟩ ise alıntı Yunanca sözcüklerdeki ipsilon sesini karşılar. Fakat bu ses, bazen i bazen u şeklinde telaffuz edilir. Ayrıca bu ses yanlışlıkla benzer anlamlara sahip Yunanca sözcüklerle karıştırılarak Latinceye özgü kelimelerde bile kullanılmıştır.
Klasik Latincede de uzun ünlü ve kısa ünlü ayrımı vardır. ⟨I⟩ sesi haricinde uzun ünlüler, üstlerine onların uzun bir şekilde sesletileceğini belirten ve yazıda < ´ > şeklinde gösterilen bir işaret alırlar. Uzun İ sesi ise kalın I şeklinde yazılmıştır. Modern metinlerde ise uzun ünlüler üzerlerine yazıda uzun bir çizgi şeklinde gösterilen uzatma işareti alırlar: ⟨ā ē ī ō ū⟩. Kısa ünlüler ise çengelsi bir şekilde gösterilen kısaltma işareti alırlar: ⟨ă ĕ ĭ ŏ ŭ⟩
Kelime sonundaki ⟨m⟩ ve herhangi bir ünlü ses, ⟨s⟩ veya ⟨f⟩ sesinden önce yer alan ⟨n⟩ sesi ve bir ünlü ses, uzun ve genizsil (nazal) bir şekilde sesletilir.

Latincenin güncel kullanımında iki yaygın telaffuz standardı yerleşmiştir. Klasik telaffuz, yazıt verileri ve karşılaştırmalı dilbilimle tarihsel olarak yeniden kurulmuş bir okuma biçimidir. Kilise telaffuzu, özellikle İtalya merkezli litürjik gelenek içinde biçimlenmiştir. Klasik yaklaşıma göre V çoğu bağlamda [w] olarak, C tüm bağlamlarda [k] olarak değerlendirilir. Kilise geleneğinde V genellikle [v] olarak sesletilir ve C, e ve i öncesinde yumuşar. Hangi standardın kullanılacağı metnin türüne ve bağlama göre değişir.

Klasik Latincede vurgu çoğunlukla sondan bir önceki hecededir. Bu hece ağır ise vurgu burada kalır. Sonundan bir önceki hece hafif ise vurgu daha geriye kayar. Heceyi ağır yapan başlıca etkenler uzun ünlü, diftong ve çift ünsüz kümeleridir. Kural şiirsel metinlerde ölçü ile birlikte değerlendirilir ve bağlama göre sınırlı biçem farklılıkları doğurabilir.
Çift ünlüler
Klasik Latincede birkaç tane çiftünlülü ses bulunur. Bu sesler arasında en yaygını ⟨ae au⟩ sesleridir. ⟨oe⟩ sesine nadir rastlanır, ⟨ui eu ei ou⟩ sesleri ile çok nadir karşılaşılır. En azından bu durum Latinceye özgü kelimelerde görülür.
Eski Latincede çok daha fazla çiftses bulunmaktadır. Fakat bu seslerin çoğu Klasik Latincede uzun seslere dönüşmüştür. Eski Latincedeki ⟨ai⟩ ve ⟨āī⟩ Klasik Latincede ⟨ae⟩ olmuştur. Eski Latince ⟨oi⟩ ve ⟨ou⟩ Klasik Latincede birkaç sözcük dışında ⟨ū⟩ sesine dönüşmüştür. Bahsedilen ses değişimlerine aynı kökten gelen farklı sözcüklerde bile rastlanır.
Erken Eski Latincedeki ⟨ei⟩ sesi ise Klasik Latincede ⟨ī⟩ sesine evrilmiştir.

Latince sentetik ve bükümlü bir dildir. Çekimler sık sık kelime sonunda değişir fakat özellikle fiillerde olmak üzere çok kompleks olabilir.
Latincede belirlilik artikelleri bulunmaz. Hem belirli hem de belirsiz durumlar aynı şekilde yazılır.
Latincede sözdizimi özne-nesne-yüklem şeklindedir. Fakat her zaman bu sözdizimi uygulanmaz. Şiirde ihmal edilebilir.
Latincede sıfatlar isimlerden hem önce hem de sonda gelebilir. Fakat bazı sıfatlarda isimden önce gelir.

Fiillerin çekimleri fiil çekimidir, düzenli fiiller 4 ana çekime girerler. Fiiller şahıs, çokluk, zaman, çatı (etken, edilgen) ve kip (şart, dilek gibi) şeklinde çekimlenir.
Latincede altı zaman bulunur: şimdiki, hikâye birleşik, bitmişlik, geçmiş zamanın hikâyesi, gelecekte bitmişlik.
Latincede etken ve edilgen çatı vardır.
Latincede istek, bildirme, emir, mastar gibi kipler bulunur.

İsimlerin (özel isimler de dahil), zamirlerin ve sıfatların çekimleri isim çekimidir ve Latincede isimler 5 çekim dizisine girebilirler.
İsimler çokluk ve hâl eki alırlar.
İsimlerin aldığı hâl ekleri şunlardır: yalın, seslenme, belirtme, tamlayan, yönelme, çıkma. Ayrıca bazı isimlerde çıkma durum eki de görülür.
İsimler üç cinsiyete çekimlenebilir: eril, dişil ve nötr.
İsimler iki çokluk durumu şeklinde çekimlenebilir: tekil ve çoğul.

Birinci isim çekimi genelde femina, feminae f. ('dişi, kadın') vita, vitae f. ('yaşam') gibi dişil ve nadiren propheta, prophetae m. ('peygamber') gibi eril isimler içer

Lev Davidovich Landau (Rusça: Ле́в Дави́дович Ланда́у; 9/22 Ocak 1908 - 1 Nisan 1968), teorik fizik alanında pek çok katkı ve araştırma yapmış Bakü doğumlu Yahudi asıllı, Sovyet-Azerbaycanlı fizikçidir. Yoğun maddenin kuantum mekaniği hakkında çalışan Landau, süperakışkanlığı öngörmüş ve 1962 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. Yevgeni Lifşitz ile çeşitli dillere çevirilen ve klasikleşen fizik kitapları serisini oluşturmuştur.

1908 yılında Bakü'de fizyolog bir anne ve mühendis bir babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.
1937 yılında evlendiği “K. T. Drobanzeva” ile yine bir fizikçi olan “Igor ” adında bir çocuk sahibi olmuşlardır.
İkonoklazm kültürünü destekleyen Landau, resmi davetlere kılık-kıyafet olarak uygun gitmemesiyle bilinirdi ve hiçbir zaman komünist partiyi desteklememiştir. Her soruna çözüm arama ve taraf olma eğilimi ve karakteri 1938'de neredeyse tüm kariyerine ve hayatına mal olmuştur. Sokakta anti-Stalinist broşür alırken ve konuda (dönemin yönetimi hakkında) tartışırken görülmüştür. Bu olay neticesinde ve ailesi Yahudi kökenli olduğu için bir “Alman ajanı” olması suçlamasıyla (27-Nisan-1938 ile 29-Nisan-1939) tarihleri arasında tutuklu kalmıştır. Moskova Fizik Problemleri Enstitüsü akademik görevlisi  “Pyotr Kapitsa”, 31 yaşında hapishane koşulları nedeniyle saçları bembeyaz olmuş şekilde ceza evinden çıkan Landau'yu çalışmalarına dahil etmiştir.
SSCB'nin atom bombası programı üzerinde bir dönem gizli çalışmalar yapmıştır. 1953 yılında Josef Stalin'in ölümünden sonra tüm gizli çalışmaları sona ermiştir.

Matematik konusunda bir dahi olan genç Landau'nun akademik kariyeri Rus Devrimi sonrası, Sovyet eğitim sistemi içinde biraz düzensiz olmuştur. Liseden hiçbir zaman mezun olmayan[kaynak göster] Landau, 13 yaşında üniversiteye başlamıştır. Doktora tezi yazmadan 17 yaşında ilk bilimsel makalesi yayınlanmıştır.
1921-1922 tarihlerinde Bakü Ekonomik Teknik Okulu'nda 3 dönem okuduktan sonra  Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nde bir sene eğitim almıştır. 1927 yılında Leningrad Devlet Üniversitesi'nden fizik dalı lisans diploması almıştır.

1929 yılında Almanya, İsviçre, Hollanda, İngiltere, Belçika ve Danimarka'ya on sekiz ay süren akademik seyahate çıkmıştır. Kopenhag'da daha sonra da beraber çalışmalar yaptığı, Teorik Fizik Enstitüsü'nden Niels Bohr'un seminerine katılmış ve tanışmıştır.
1934 yılında Ukrayna Fiziko-Teknik Enstitüsü'ne profesör olarak atandığında doktorasını almıştır. 1935 yılında profesör unvanı almış, Harkov Gorki Devlet Üniversitesi'nde Fizik bölümü başkanı olmuştur. 1937 yılında SSCB Bilimler Akademisi, Fizik Enstitüsü - Anabilim Dalı Başkanı olmak için Moskova'ya gitmiştir.
Yoğun madde kuantum kuramının kurucusu olarak ve çalışmalarının astrofizik üzerinde önemli bir etkisi olduğu kabul edilen, yoğun-madde teorisi, nükleer fizik, parçacık fiziği, kuantum elektrodinamiği, istatistik fizik, termodinamik üzerine arkadaşı Yevgeni Lifşitz ile fizik dalında artık bir klasik olan on ciltlik teorik fizik kitapları serisini yayımlamışlardır.

Moskova'daki P.N. Lebedev Fizik Enstitüsü'nden Vitaly Ginzburg ile birlikte  1950 yılında  süperiletkenlerin bir manyetik alan içinde nasıl davrandıklarını açıklayan  bir kuram geliştirmişlerdir. Kuram, süperiletkenlerin şiddeti giderek artan manyetik alanlara maruz kaldıklarında iki biçimde davranacaklarını göstermiştir. Literatürde Tip I olarak tanımlanan süperiletkenler, manyetizmaya tümüyle
kapalıdır. Alan çizgileri süperiletken malzeme içinden geçemez; alanın şiddeti malzemenin direnemeyeceği kadar yükselirse de süperiletkenlik tümüyle	ortadan kalkar. Günümüzde etkin bir fizik konusu olan süperiletkenleri Landau öngörmüştür[kaynak göster].

1937 yılında Landau, sıvı helyum ve 1. ve 2. Tip süperiletkenlerin fiziği üzerine kuramsal çalışmalar yapmıştır. Süperiletken olabilen metaller ve alaşımları sıvı helyum kullanarak soğutmuştur.
1962 yılında "Yoğun madde özellikle sıvı helyum için yaptığı öncü teorileri" sebebiyle Nobel Fizik Ödülü'nü almıştır.

L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1976). "1.". Mechanics (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0-750-62896-9. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1975). "2.". The Classical Theory of Fields (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0-750-62768-9. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1977). "3.". Quantum Mechanics: Non-Relativistic Theory (İngilizce). Pergamon Press. ISBN 9780750635394. 
Vladimir Berestetskii; E.M. Lifshitz; L.P. Pitaevskii (1982). "4.". Quantum Electrodynamics (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0750633710. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1980). "5.". Statistical Physics, Part 1 (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0-750-63372-7. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1987). "6.". Fluid Mechanics (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 9780750627672. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1986). "7.". Theory of Elasticity (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 9780750626330. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz; L.P. Pitaevskii (1984). "8.". Electrodynamics of Continuous Media (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 9780750626347. 
L.P. Pitaevskii; E.M. Lifshitz (1980). "9.". Statistical Physics, Part 2 (İngilizce). Butterworth-Heinemann. ISBN 978-0750626361. 
L.D. Landau; E.M. Lifshitz (1981). "10.". Physical Kinetics (İngilizce). Pergamon Press. ISBN 978-0750626354. 

1962 yılında geçirdiği bir trafik kazasıyla zorlu bir hastalık dönemine girmiş, hafızasını kaybetmiştir. Kazanın komplikasyonları nedeniyle altı yıl sonra, 1 Nisan 1968 yılında ölen ünlü bilim insanının mezarı Novodevichy Mezarlığı, Moskova, Rusya'dadır.

Alexei A. Abrikosov
Nobel Fizik Ödülü
Türbülans
Doğrusal olmayan rezonans
Süperiletkenlik

Süperiletkenlik Türkçe 25 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Landau-Ginzburg Modeli Türkçe, PDF 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstatistiksel Fizik ve Landau Modelleri Türkçe, PDF

Limnoloji, doğal ve yapay göller ile göletlerin fiziksel ve kimyasal niteliklerini, ekolojisini, çevreyle etkileşimlerini, içlerindeki su ve enerji akımlarını ele alır.
Limnoloji, iç su ekosistemlerinin incelenmesidir. Limnoloji çalışması, biyolojik, kimyasal, fiziksel ve jeolojik özelliklerin ve iç suların (tatlı ve tuzlu, doğal veya insan yapımı) işlevlerini içermektedir. Buna göller, rezervuarlar, göletler, nehirler, su kaynakları, akarsular, sulak alanlar ve yeraltı suları dahildir. Son zamanlarda, küresel iç suları Dünya Sisteminin bir parçası olarak anlama ihtiyacı, küresel limnoloji adı verilen bir alt disiplin yaratmıştır.

Limnoloji, Yunanca limne: göl bataklık, havuz ve logos:bilim kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur.
Limnolojinin kurucusu Leman Gölü kitabını yayınlayan Francois Alphonsa Forel kabul edilir. Fizikokimyasal ağırlıklı Forel'in limnolojisi, Amerikalı Edward Asahel Birge tarafından biyolojik ağırlıklı bilim dalına dönüştürülmüştür.

Paleolimnoloji
Su bilimi
Deniz biyolojisi

M-Kuramı veya M-Teorisi, evrendeki temel kuvvetleri ve parçacıkları tek bir matematiksel çerçevede birleştirmeyi amaçlayan ve her şeyin kuramı olmaya aday olan teorik fizik çerçevesidir. 1995 yılında Edward Witten tarafından ortaya atılmış olup, o döneme kadar birbiriyle çelişiyor gibi görünen beş farklı süpersicim kuramını tek bir çatı altında birleştirmiştir. Kuramın adındaki "M" harfinin açılımı Edward Witten tarafından kesin olarak belirtilmemiş; bunun araştırmacıların yaklaşımına göre "zar" (membrane), "sihir" (magic), "gizem" (mystery) veya "matris" (matrix) anlamlarına gelebileceği ifade edilmiştir.

M-Kuramı, 1995 yılında Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde düzenlenen bir konferansta Princeton Üniversitesi'nden fizikçi Edward Witten tarafından öne sürülmüştür. Bu gelişme, teorik fizikte "İkinci Süpersicim Devrimi" olarak adlandırılmıştır. Evrensel fizik yasalarını tek bir çerçevede açıklamayı hedefleyen "Her şeyin kuramı" (The Theory of Everything - TOE) için en güçlü matematiksel adaylardan biri olarak değerlendirilmektedir.
Bu kuram, 10 boyutlu uzay-zaman öngören beş farklı sicim kuramını birleştirerek 11 boyutlu bir evren modeli ortaya koymuştur. Modele göre bilinen 3 uzaysal boyut, çok daha büyük ölçülerde ve daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde yer alan üç boyutlu bir "zar" (brane) üzerindedir. Evrenin 11 boyutlu uzay-zamanda bir ada (bir D-zar) olduğu ve benzer şekilde başka evrenlerin de var olabileceği bu teorik çerçevede öngörülmektedir.

Fizikteki tüm temel etkileşimleri birleştirme çalışmaları, 1970'li yıllarda süpersimetri kavramının geliştirilmesiyle ivme kazanmıştır. Ancak standart süpersimetri modelleri, zayıf etkileşimlerdeki bazı asimetrilerle tam olarak örtüşememiştir. Süpersicim kuramı ise, kütleçekim kuvvetinin taşıyıcısı olduğu varsayılan graviton adlı parçacığı içerdiği için daha kapsamlı bir alternatif sunmuştur. Ancak 1990'ların ortalarına gelindiğinde fizikte 5 farklı süpersicim kuramının bulunması ve pertürbasyon (sapma) analizlerinde karşılaşılan zorluklar, kuramın en büyük problemlerini oluşturuyordu. Sicimlerin etkileşimleri, sonsuz seriler içeren karmaşık matematiksel hesaplamalar gerektirmekte ve bu seriler her zaman tek ve anlamlı bir sonuca yakınsamamaktaydı.
Edward Witten, "dualite" (ikilik) kavramıyla bu probleme yeni bir yaklaşım getirmiştir. Farklı süpersicim kuramları üzerinde çalışan fizikçilerin, aslında aynı temel fiziksel gerçekliği farklı matematiksel dillerle ifade ettiklerini göstermiştir. Geliştirdiği M-Kuramı, beş süpersicim kuramının ve 11 boyutlu süper kütleçekim kuramının, daha temel tek bir teorinin farklı sınır durumları (özel durumları) olduğunu kanıtlamıştır. Ayrıca, süpersicim kuramlarındaki zayıf ve güçlü eşleşme durumları arasındaki "S-dualitesini" kullanarak pertürbatif hesaplamalardaki tıkanıklıkların nasıl aşılabileceğini formüle etmiştir.

M-kuramındaki önemli gelişmelerden biri, Joseph Polchinski'nin sicim kuramlarında sicimlerin yanı sıra yüksek boyutlu "D-zar" (Dirichlet zarları) adı verilen yapıların da varlığını göstermesiyle yaşanmıştır. D-zarlar, açık sicimlerin uçlarının tutunduğu çok boyutlu yüzeylerdir. Bu buluş sayesinde M-kuramının; parçacıklardan (0-zar), sicimlere (1-zar) ve çok boyutlu membranlara (p-zar) kadar çeşitli boyutlardaki yapıları barındırdığı anlaşılmıştır. D-zarların kara deliklerin modellenmesinde kullanılması, "bilgi paradoksu" gibi genel görelilik ile kuantum mekaniği arasındaki temel çatışmaların çözümüne yönelik yeni yaklaşımlar sunmuştur.
1990'ların sonlarında Juan Maldacena, M-kuramı bağlamında AdS/CFT eşleşmesini (holografik ilke) ortaya atmıştır. Bu modele göre, M-kuramının 11 boyutta tanımlanması mutlak bir zorunluluk olmayıp, yaşadığımız evren daha yüksek boyutlu bir Anti-de Sitter (AdS) uzay-zamanının sınır yüzeyi (hologramı) olarak işlev görebilir. Benzer şekilde, Lisa Randall ve Raman Sundrum da evrenimizin çok boyutlu bir uzay-zaman içinde yer alan 4 boyutlu bir D-zar olabileceğini öngören modeller geliştirmişlerdir.
Bununla birlikte, M-kuramının öngörüleri günümüze kadar deneysel olarak doğrulanabilmiş değildir. Kuramın temel taşlarından biri olan süpersimetri (SUSY), Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) bulunan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda (LHC) 2010'lu yıllar boyunca süren yüksek enerjili çarpışma deneylerinde kapsamlı şekilde test edilmiştir. Ancak bugüne dek süpersimetrik parçacıkların varlığına dair doğrudan bir kanıt bulunamamıştır. Aynı şekilde, bilinen boyutların dışında kalan milimetrik veya daha küçük ölçeklerdeki ekstra boyutların varlığını test etmeye yönelik deneyler de henüz kesin bir bulgu ortaya koymamıştır. Bu nedenlerle M-kuramı, tamamen kanıtlanmış deneysel bir fizik yasasından ziyade, teorik fiziğin en aktif matematiksel araştırma alanlarından biri olmaya devam etmektedir.

Centre for Theoretical Cosmology: The Origins of the Universe: The holographic principle and M-theory. www.ctc.cam.ac.uk. 3 Ekim 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Kasım 2025.
Gerard 't Hooft (In Search of Ultimate Building Blocks)
Cemsinan Deliduman (Bilim ve Teknik - Sicim Kuramı)
Ian Marshall & Danah Zohar (A to Z guide to All the New Science Ideas You Need to Keep Up with the New Thinking)

Maden mühendisliği, madenlerin bulunması, çıkarılması ve zenginleştirilmesi konularında eğitim ve araştırma yapan mühendislik dalıdır.

Açık ocak madenciliği; yer altında bulunduğu saptanmış ya da mostra vermiş cevherin ekonomik olarak, üzerindeki örtü tabakasının kaldırılarak kazanılması işlemini anlatan madencilik yöntemidir.

Madencilik; yer altında bulunduğu saptanmış ya da mostra vermiş cevherin ekonomik olarak, yer altından çeşitli yöntemlerle çıkarılmasını işlemini anlatan madencilik yöntemidir.

Cevher hazırlama, temel olarak, ekonomik olarak kıymetli mineralleri cevherden ayırma işlemidir. Cevher hazırlama genel olarak dört aşamadan oluşur. Bu aşamalar, boyut küçültme, sınıflandırma, zenginleştirme ve susuzlandırmadır. Bunun yanında cevher zenginleştirme için çeşitli hidrometalurjik ve pirometalurjik yöntemlerden de yararlanılmaktadır.

Madenlerin çıkarılması genel olarak açık ocak madenciliği ve Madencilik diye ikiye  ayrılmıştır. Bunun yanında cevher zenginleştirme işlemi de maden mühendislerinin öncelikli çalıştığı alanlar arasındadır. Bu alanlar dışında maden mühendisleri, kaya ve zemin mekaniği araştırmalarında ve su sondaj, temel sondaj, zemin iyileştirme dallarında da çalışmaktadır. Yeni gelişmekte olan derin deniz madenciliği ve uzay madenciliği gibi konular da ileride maden mühendislerinin çalışma alanları olacaklardır. Son yıllarda ise disiplinler arası konulardan olan beton endüstrisi (agrega, çimento), kil endüstrisi (tuğla, kiremit, seramik) ve cam endüstrisi gibi sektörlerde maden mühendisleri kalite ve üretim sahalarında çalışmaktadırlar. Maden mühendisleri kazı ve hafriyat bilgilerinden dolayı ise yoğun bir şekilde metro, baraj, otoyol yapımı aşamalarında da çalışmaktadırlar. Bunun yanında aldıkları temel mühendislik eğitimi nedeni ile finans, pazarlama gibi alanlarda da iş bulabilmektedirler.

Türkiye'de maden mühendisliği eğitimi

TMMOB Maden Mühendisleri Odası20 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Makine mühendisliği, mekanik sistemlerin tasarım, analiz, imalat ve bakımı için mühendislik fiziği ve mühendislik matematiği ilkelerini malzeme bilimi ile birleştiren bir mühendislik dalıdır.
Makine mühendisliği, mekanik, dinamik, termodinamik, malzeme bilimi, yapısal analiz ve elektrik dahil olmak üzere temel disiplinlerin anlaşılmasını gerektirir.
Makine mühendisleri bilgisayar destekli tasarım (CAD), bilgisayar destekli üretim (CAM), ürün yaşam döngü analizi vb. araçları tasarlama ve analiz için kullanır.
Makine mühendisleri, üretim tesisleri, endüstriyel ekipman, makine, ısıtma, havalandırma ve soğutma sistemi, taşıma sistemleri, uçak, su taşıtı, robotik, tıbbi cihazlar, silahlar vb. araçların mekanik, ısı, akışkan parça ve sistemlerinin tasarım ve verim hesaplarını ve çizimlerini yapar.
Makine mühendisliği, makinelerin tasarımını, üretimini ve işletimini içeren mühendislik dalıdır.
Makine mühendisliği, 18. yüzyılda Avrupa'da Sanayi Devrimi sırasında bir alan olarak ortaya çıktı; ancak gelişimi dünyada birkaç bin yıl öncesine kadar izlenebilir. 19. yüzyılda fizik alanındaki gelişmeler makine mühendisliği bilimlerinin gelişmesine yol açtı. Alan, gelişmeleri dahil etmek için sürekli olarak gelişti; bugün makine mühendisleri kompozit malzemeler, mekatronik ve nanoteknoloji gibi alanlardaki gelişmeleri takip ediyor. Aynı zamanda havacılık ve uzay mühendisliği, metalurji mühendisliği, inşaat mühendisliği, elektrik mühendisliği, imalat mühendisliği, kimya mühendisliği, endüstri mühendisliği ile ve diğer mühendislik disiplinlerinde değişen miktarlarda örtüşür. Makine mühendisleri ayrıca biyomedikal mühendisliği alanında özellikle biyomekanik, taşınım olayı, biyomekatronik, biyonanoteknoloji ve biyolojik sistemlerin modellenmesinde de çalışabilirler.

Mühendislik faaliyetlerinin en eskisi ve en geniş mühendislik alanı olan makine mühendisliği, makineler, enerji ve imalat yöntemleri ile ilgilenir. Makine mühendisleri takım tezgâhlarının yanı sıra endüstrinin tüm dalları için makineler ve donanımlar tasarlar ve imal ederler. Örneğin; türbinler, presler, hafriyat makineleri, gıda işleyiciler, iklimlendirme ve soğutma sistemleri, yapay kalpler ve uzuvlar, uçaklar, Dizel lokomotifler, otomobiller, kamyonlar, kitle ulaşım araçları için motorlar vb.
Makine mühendisi çalıştığı kurumun yapısına göre, mekanik sistemlerin, gaz, buhar ve rüzgar tribünlerinin, kompresörlerin, nükleer reaktörlerin, içten yanmalı motorların, soğutma, ısıtma, havalandırma sistemlerinin tasarımını yapar, geliştirir. Bunu yaparken fayda ve maliyet faktörlerini göz önünde bulundurur.

Enerji konusundaki uzmanlık alanında makine mühendisleri elektrik jeneratörlerini tahrik edecek hidrolik türbinlerin, buhar gücü oluşturacak kazan, motor, türbin ve pompaların tasarımı, üretimi ve çalıştırılmasıyla ilgilenir. Enerji santralleri tasarlarlar, çalıştırır ve yakıtların ekonomik yanması, ısı enerjisinin mekanik güce dönüştürülmesi ve bu gücün yararlı işlerde kullanımıyla ilgilenirler.
Isıtma, havalandırma ve iklimlendirme alanında makine mühendisleri ev, işyeri, ticari binalar ve endüstriyel tesislerde kontrollü sıcaklık ve nem koşulları sağlarlar. Besinlerin soğuk tutulması, soğuk depolama ve buz üretim tesisleri için gerekli donanım ve sistemleri geliştirirler. 
Makine mühendisleri ayrıca yolcu, savaş ve yük gemilerindeki makinelerin tasarımında, otomotiv sanayinde otomobil, kamyon ve otobüs tasarım ve üretiminde ve hava-uzay sanayilerinde uçak ve uzay araçlarının tasarımında çalışır.

Makine mühendisliği dereceleri dünyada çeşitli üniversitelerde verilir.
Türkiye'de teknik üniversitelerin makine mühendisliği bölümünün 4 yıllık lisans dersleri başarıyla tamamlandığında makine mühendisi olunur. İyi mühendislik eğitimi veren üniversitelerin mühendislik bölümleri eğitim kalitelerini ABET, MÜDEK vb. kuruluşlara denetleterek akreditite olurlar.
Alınan derslerin dışında atölyede imal usulleri gösterilip uygulamalı öğretilerek atölye stajı yapılır. Ayrıca ders yılı sonunda fabrikalarda imalat usulleri ve fabrika yönetimi stajları yapılır.
Yunanistan'da program beş yıllık müfredata ve tamamlandığında B.Sc. yerine "Diploma" verilen "Diploma" Tezi şartına dayanır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde çoğu makine mühendisliği lisans programı, üniversiteler arasında benzer ders standartlarını sağlamak için ABET tarafından akredite edilmiştir. ABET web sitesi, 11 Mart 2014 itibarıyla 302 akredite makine mühendisliği programını listeler.
Kanada'daki makine mühendisliği programları, Kanada Mühendislik Akreditasyon Kurulu (CEAB) tarafından akredite edilmiştir ve mühendislik dereceleri sunan diğer birçok ülkede benzer akreditasyon kurumları vardır.

Makine mühendisliği lisans dersleri genellikle şunlardır:

Bilgisayar Destekli Mühendislik Çizimi
Genel Fizik
Genel Kimya
Analitik Geometri ile Kalkülüs
Mühendisler için Python ile Programlama
İş Sağlığı ve Güvenliği
Bilgi Teknolojileri ve Uygulamalarına Giriş
Çok Değişkenli Fonksiyonlar İçin Hesaplama
Diferansiyel denklemler
Termodinamik
Statik
Malzeme bilimi
Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin Temelleri
İmalat Teknolojileri
İmalat Mühendisliği
Malzemelerin Mukavemeti
Dinamik
Makine Mühendisleri için Uygulamalı Matematik
Akışkanlar mekaniği
İmal usulleri
Makine elemanları
Nümerik Yöntemler
Makine Teorisi
Kontrol Sistemleri
Isı transferi
Termal Mühendisliği
Ekonominin Temelleri
Mühendislik Ekonomisi
Makine Mühendisliği Tasarımı
Makine Mühendisliği Sistemleri Laboratuvarı
Serbest Seçmeli Dersler
Teknik Olmayan Seçmeli Dersler
Bu lisans derslerine lisans veya yüksek lisans öğreniminde, seçilen uzmanlık dalına göre ve bazıları aşağıda yazılı dersler alınabilir ancak bu dersler üniversiteden üniversiteye değişir:

Isıtma-Soğutma-İklimlendirme (HVAC)
Makine dinamiği
Mekanik titreşimler
Hidrolik makineler
Termik turbomakineler
Motor tasarımı
Turbomakineler
İçten yanmalı motorlar
Motorlu taşıtlar
Endüstriyel hidrolik
Endüstriyel pnömatik
Robotik
Mekatronik
Kompozit malzemeler
Triboloji (Yağlama tekniği)
Talaşlı imalat yöntemleri
Kaynak Bilgisi
Döküm Bilgisi
Plastik Şekil Verme Yöntemleri
Ölçme tekniği
Mekanik tesisat
Lineer cebir
Sonlu Elemanlar Yöntemi
Transport tekniği
Çekirdek makine mühendisliği müfredatına ek olarak, birçok makine mühendisliği programı, bu konular için ayrı bir bölüm yoksa, kontrol sistemleri, robotik, ulaşım ve lojistik, kriyojenik, yakıt teknolojisi, otomotiv mühendisliği, biyomekanik, titreşim, optik ve diğerleri gibi daha uzmanlaşmış programlar ve dersler sunar.
Çoğu makine mühendisliği programı ayrıca pratik problem çözme deneyimi kazanmak için değişen miktarlarda araştırma veya topluluk projeleri gerektirir.
Makine mühendisliği öğrencilerinin okurken bir veya daha çok staj yapmaları yaygındır ancak bu bazı üniversiteler tarafından zorunlu tutulmaz. Ortak eğitim başka bir seçenektir.
Gelecekteki iş becerileri araştırması, öğrencilerin yaratıcılığını ve yenilikçiliğini besleyen çalışma bileşenlerine olan talebi artırır.

Makine mühendisi hemen her sektörde (imalat, inşaat, kimya, gıda, ilaç, enerji, tekstil sanayilerinde, Mühendislik ofislerinde, eğitim ve öğretim kurumlarında) tasarım, Ar-Ge, planlama, imalat, satın alma, kalite kontrol, tamir ve bakım konularında mühendis, şef, kontrolör, bilirkişi, teknik müdür, fabrika müdürü vb. ünvanlarıyla çalışırlar.

Makine mühendisleri genellikle şu işleri yapar:

Makine mühendisliğini içeren ürünlerin araştırma ve geliştirmesini yapar.
Makine ve aparatları tasarlar, teknik resim kurallarına göre çizer ve uygunsa çizim ve projelerini onaylar
Sac, plastik, metal enjeksiyon vb. kalıplarının hesaplamalarını yapar, kalıpları çizer| çizdirir ve tasarımını kontrol eder.
Tesis, makine, kalıp veya makine elemanlarının mekanik (kuvvet, hız, ivme mukavemet vb.) ısı, termodinamik, akışkan (ısı, sıcaklık, basınç, debi, enerji vb.) hesaplarını yapar.
Çeşitli makine veya sistemlerin otomatik kontrol sistemini tasarlar, modeller, hesaplamalarını yapar, performansını değerlendirir.
Mekanik ve ısıl cihazların arızasını teşhis eder, analiz eder, sonuca göre düzeltici veya önleyici tedbirler alır veya aldırtır.
Makine mühendisliğini içeren ve uzmanı olduğu ürünlerin performans ve güvenliği hakkında bilirkişilik yapar.
Can ve mal güvenliğini sağlamak için yasalara göre periyodik olarak muayene edilip güvenlik durumu yazılı olarak raporlanması gereken makine ve ekipmanın (hava tankı, kaldırma ve taşıma araçları (asansör, lift, vinç vb.), üretim tezgahı, havalandırma ve yangın söndürme tesisatlarının kontrollerini yapıp raporlar.
Mekanik ve ısıl cihazları tasarlar, geliştirir, performansını ölçer ve değerlendirir.
Makine ve elemanlarının prototiplerini yapar veya yaptırır ve dener.
Cihaz veya makine elemanlarının test sistemlerini tasarlar, çizer, hesaplar, test sonuçlarını izler ve test parametrelerini ölçer, analiz eder, gerektiğinde tasarımı geliştirir.
Üretilen veya üretilecek çeşitli makine, araç ve parçalarının ölçü ve performanslarının kalite kontrol dokümanlarına uygunluğunu raporlatır, sonuca göre ürün kalitesini onaylar veya uygunsuzluk durumunda gerekli önlemleri almak üzere üretim sorumlusunu bilgilendirir
Çizim, tasarım, kalıp yapım, makine tamir ve bakım işleri yapan ve/veya imalatta çalışan kişileri yönetir.
Tesis, makine, cihaz, kalıp, aparat vb. tamir ve bakım işlerini planlar ve yaptırır
Üretimde insanların güvenli çalışması için iş sağlığı güvenliği kural ve yönetmeliklerine uygun düzeltici veya önleyici önlemler alır veya aldırır.
Üretim düzenlerin üretim hesaplarını yapar, üretim ve kalite kontrol sistemlerini (makine, kalıp, aparat vb. donanımı) kurar, makine ve aparat seçimi yapar, kalıplarını yaptırır ve/veya gerekli malzeme ve makinelerin satın almasını yapar.
Üretilecek ürünün üretim ve kalite kontrol düzenini (makine, kalıp, aparat vb. donanımı) tasarlar, ürün ve parça kalite karakteristiklerini raporlatır, uygunsuzluklar varsa düzeltici ve önleyici faaliyetleri yaptırır.
Makine ve/veya makine elemanları, süreçler ve ürünlerin endüstriyel maliyet analizini yapa

Malzeme bilimi, malzemelerin yapı ve özelliklerini inceleyen, yeni malzemelerin üretilmesini veya sentezlenmesini de içine alan disiplinlerarası bir bilim dalıdır.
Malzeme biliminin entelektüel kökenleri, araştırmacıların metalurji ve mineralojideki eski, fenomenolojik gözlemleri anlamak için kimya, fizik ve mühendislikten analitik düşünceyi kullanmaya başladıkları Aydınlanma Çağı'ndan kaynaklanmaktadır. Malzeme bilimi hâlâ fizik, kimya ve mühendislik unsurlarını içermektedir. Bu nedenle, alan uzun zamandır akademik kurumlar tarafından bu ilgili alanların bir alt alanı olarak kabul edilmiştir. 1940'lardan başlayarak, malzeme bilimi daha yaygın olarak belirli ve farklı bir bilim ve mühendislik alanı olarak tanınmaya başlandı ve dünyadaki büyük teknik üniversiteler çalışması için özel okullar oluşturdu.
Malzeme bilimcileri, bir malzemenin (işlemenin) tarihinin yapısını ve dolayısıyla malzemenin özelliklerini ve performansını nasıl etkilediğini anlamayı vurgular. İşlem-yapı-özellik ilişkilerinin anlaşılmasına malzeme paradigması denir. Bu paradigma, nanoteknoloji, biyomalzemeler ve metalurji dahil olmak üzere çeşitli araştırma alanlarında anlayışı ilerletmek için kullanılır.
Malzeme bilimi aynı zamanda adli mühendislik ve hasar analizinin önemli bir parçasıdır amaçlandığı gibi çalışmayan, kişisel yaralanmaya veya mülke zarar veren malzemelerin, ürünlerin, yapıların veya bileşenlerin araştırılmasıdır. Bu tür araştırmalar, örneğin, çeşitli havacılık kazalarının ve olaylarının nedenlerini anlamanın anahtarıdır.

Malzeme bilimi, uygulamalı bilim ve mühendisliğin en eski biçimlerinden biridir. İnsan uygarlığının tarihinde, farklı dönemler genellikle insanın yeni bir malzeme türüyle çalışma yeteneğindeki ilerlemeye göre geriye dönük olarak tanımlanmıştır. Taş Devri, Bronz Çağı, Demir Çağı gibi ifadeler buna güzel birer örnek. Aslında seramik üretiminden ve onun türevi sayılan metalurjiden ortaya çıkan malzeme bilimi uygulama bilimlerin ve mühendisliğin en eski formlarından biridir. Modern malzeme bilimi doğrudan madencilik, seramik ve ateş kullanımından gelişmiş olan metalurjiden gelişmiştir. Malzemeleri anlamadaki büyük atılım 19. yüzyılın sonlarında Amerikan bilim insanı Josiah Willard Gibbs farklı evrelerdeki atomik yapılarla bağlantılı termodinamik özelliklerin bir materyalin fiziksel özellikleriyle bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmasıyla meydana geldi. Modern malzeme biliminin önemli unsurları uzay yarışının bir sonucudur; uzayın keşfedilmesini sağlayan uzay araçlarının yapımında kullanılan metal alaşımların, çakmak taşının ve karbon materyallerin anlaşılması ve tekniği. Malzeme bilimi plastik yarı iletkenler ve biyomateryaller gibi yenilikçi teknolojilerin gelişimini etkilemiş ve bu gelişimden etkilenmiştir.
1960'lardan önce, birçok malzeme bilimi bölümü 19. ve 20. yüzyılın metallere verdiği önemin bir yansıması olarak metalurji bölümü olarak adlandırılmıştı. Amerika Birleşik Devletleri'nde malzeme biliminin büyümesi 1960'lı yıllarda malzeme bilimindeki temel araştırma ve eğitimin ulusal programını genişletmek amacıyla birçok üniversite laboratuvarlarını finanse eden "İleri Araştırma Projeleri Ajansı" tarafından kolaylaştırıldı. Alan o zamandan beri seramik, polimerler, yarı iletkenler, manyetik materyaller, tıbbı implant malzemeleri, biyolojik malzemeler ve nanomalzemeler de dahil olmak üzere her sınıf malzemeyi içerecek şekilde genişledi.
Modern malzeme biliminin birçok önemli unsuru uzay yarışından kaynaklanmıştır. Özellikle, metalik alaşımların, seramiklerin ve diğer malzemelerin anlaşılması ve mühendisliği, uzay araçlarının, uzay kıyafetlerinin ve benzerlerinin yapımında kullanıldı ve edinilen yeni bilgiler çeşitli tüketici ve endüstriyel uygulamaların gelişmesine yol açtı. Malzeme bilimi, fiber optik kablolardan tenis ayakkabılarına, güneş pillerinden yelkenli teknelere kadar her şeyin ayrılmaz bir parçası olarak 21. yüzyıl uygarlığının fiziksel temellerini atmıştır. Malzeme bilimi, çevresel bozulma ve karbon bazlı yakıtların yakılması nedeniyle sera gazlarının sürekli birikmesi karşısında sürdürülebilir kalkınmaya yönelik teknolojik çözümler bulma arayışında merkezi öneme sahiptir.

Bir malzeme belirli uygulamalar için kullanılması amaçlanan bir madde (çoğunlukla katı ancak diğer yoğun fazlar da dahil edilebilir) olarak tanımlanır. Etrafımızda binalardan uzay araçlarında kadar her yerde bulunabilecek çok sayıda malzeme var. Malzemeler kristal yapılarına göre genellikle iki gruba ayrılabilirler: Kristal ve kristalsiz (amorf). Geleneksel olarak malzemeler metaller, seramikler ve polimerler olmak üzere üç ana kategoriye ayrılırlar. Bunun dışında bu üç ana malzemeden en az iki malzemenin birlikte kullanıldığı malzemeler ise kompozit (karma) malzemelerdir. Diğer bir malzeme grubu ise geliştirilmekte olan yeni ve ileri düzeyde malzemeler olup yarı iletkenler, nanomalzemeler, akıllı malzemeler ve biyomalzemeleri içerir.
Malzeme biliminin temeli materyallerin yapısını incelemek ve özellikleriyle ilişkilendirmek oluşturur. Bir malzeme bilimci yapı-özellik ilişkisini öğrendiği anda bir malzemenin belirli bir uygulamadaki göreceli performansını çalışmaya geçebilir. Bir malzemenin önemli yapı belirleyicileri ve dolayısıyla özellikleri onun kimyasal element bileşenleri ve son duruma getirildiği yoldur. Bir araya getirilen ve kinetik ve termodinamik kurallarıyla ilişkilendirilen bu nitelikler malzemenin mikroyapısını ve özelliklerini yönetir.

Yukarıda da bahsedildiği gibi yapı malzeme bilimi alanının en önemli unsurlarından biridir. Malzeme bilimi malzemelerin atomik ölçekten makro ölçeğe kadar yapılarını inceler. Nitelendirme malzeme bilimcilerin malzemenin yapısını inceledikleri yoldur. X ışını kırılması, elektronlar ve nötronlar, tayfölçümünün farklı formlar gibi teknikleri ve Raman tayfölçümü, enerji ayıran tayfölçümü (EDS), kromatografi, termal analiz, elektron mikroskop analizi gibi kimyasal analizleri içerir. Yapı aşağıda açıklandığı gibi farklı seviyelerde incelenir.

Materyallerin atomlarıyla ve moleküller, kristaller vb. vermek için nasıl düzenlendikleriyle ilgilenir. Malzemenin elektrik, manyetik ve kimyasal özelliklerinden çoğu, yapının bu seviyesinden doğmuştur. İlgili uzunluk ölçüleri angström (0.1 nm) birimindedir. Atomların ve moleküllerin bağ yapma ve dizilme şekli herhangi bir materyalin davranışını ve özelliklerini incelemede esastır.

Malzeme yapısını ve özellikleriyle bağlantısını tam olarak anlamak için malzeme bilimcilerin atomların, iyonların ve moleküllerin nasıl farklı dizildiklerini ve birbirlerine nasıl bağlandıklarını çalışmaları gerekir. Bu kuantum kimyası ya da kuantum fiziğinin çalışması ya da kullanımını içerir. Katı hal fiziği, katı hal kimyası ve fiziksel kimya da ayrıca bağlanma ve yapı çalışmalarında yer alır.

Kristalografi kristal katılarda atom dizilimini inceleyen bilimdir ve malzeme bilimciler için çok kullanışlı bir araçtır. Tek kristallerde atomların kristal diziliminin etkisi genelde makroskopik olarak görmesi çok kolaydır çünkü kristallerin doğal şekilleri atom yapısını yansıtır. Ayrıca, fiziksel özellikler genellikle kristal kusurlar tarafından kontrol edilir. Kristal yapıları anlamak kristalografik kusurları anlamak için önemli bir önkoşuldur. Çoğunlukla, materyaller tek bir kristal halinde değil çoklu kristal yapıda (farklı yönelimlerdeki küçük kristal toplamında olduğu gibi) oluşurlar. Bu nedenden dolayı, çok sayıda kristalle çoklu kristal örneklerinin kırılma örüntülerini kullanan toz kırınımı yöntemi yapısal belirlemede önemli bir rol oynar. Çoğu malzemeler kristal yapıya sahip. Ancak bazı düzenli kristal yapı göstermeyen önemli malzemeler var. Polimerler farklı ölçülerde kristallik gösterir ve birçoğu tamamen kristalsizdir. Cam, bazı seramikler ve birçok doğal materyaller biçimsizdir yani atom dizilimlerinde uzun mesafeli sıralamalara sahip değiller. Polimerlerin çalışılması kimyasal elementleri ve mekanik, fiziksel özelliklerin tanımları ve termodinamik vermek için istatistiksel termodinamikleri birleştirir.

Nanoyapı 1-100 nm aralığındaki yapılarla ve nesnelerle ilgilenir. Birçok materyalde, atomlar ve moleküller nano ölçekte nesneler oluşturmak için bir araya gelirler. Bu  elektrik, manyetik, optik ve mekanik özelliklerin oluşmasına yol açar.
Nanoyapıları tanımlarken nano ölçekteki boyutların sayısı arasında ayrım yapmak gereklidir. Nano dokulu yüzeyler nano ölçekte tek boyuta sahipler, örneğin bir nesnenin yüzey kalınlığı 0.1 ile 100 nm arasındadır. Nano tüpler nano ölçekte iki boyutludur, örneğin tüpün çapı 0.1 ile 100 nm  arasındadır ki bu uzunluk çok daha fazla olabilir. Son olarak da nanoparçacıklar nanoölçekte üç boyutludur, örneğin parçacık her üç boyutta da 0.1 ile 100 nm arasındadır. Nanoparçacık ve çok küçük parçacık (UFP) terimleri genellikle eş anlamlı kullanılır ancak UFP mikrometre aralığa ulaşabilir. Nanoyapı terimi genelde manyetik teknolojisinden bahsederken kullanılır. Biyolojide nano ölçek yapı genellikle ultrastrüktür olarak adlandırılır.
Atom ya da molekülleri nanoölçekte bileşen oluşturan materyaller (nanoyapı oluşturan) nanomateryal olarak adlandırılır. Nanomateryaller sahip oldukları eşsiz özellikler dolayısıyla malzeme biliminde yoğun araştırma konusudur.

Mikroyapı hazır bir yüzeyin yapısı ya da mikroskopla 25 katın üzerinde büyütülen materyalin ince foyası olarak tanımlanır. 100 nm'den birkaç cm büyüklükteki nesnelerle ilgilenir. Bir malzemenin (metal, polimer, seramik ve kompozit olarak kabaca sınıflanabilir) mikroyapısı güç, dayanıklılık, esneklik, sertlik, yüksek/düşük sıcaklıktaki davranış, aşınma direnci gibi birçok fiziksel özelliği etkileyebilir.
Malzemenin mikroyapısının incelenmesi teknikleri; metal ve alaşımları için metalografi, seramikler için seramografi, polimerik malzemeler için ise plastografi terimleri kullanılırken toplu olarak materyalografi olarak adlandırılır.
Bir malzemenin mükemmel bir kristalinin üretimi fiziksel olarak imkânsızdır. Örneğin bir kristal malzeme tortular, tane sınırı (Hall-Patch ilişkisi), arayer a

Matematiksel fizik, matematik ve fizik arasındaki alakayla ilgilinen bilimsel disiplindir. Matematiksel fiziğin neyi içerip içermediği ile ilgili tam bir mutabakat yoktur. Ancak Journal of Mathematical Physics konuyla ilgili bir tanım yapar: Matematiğin fiziksel sorunlara uygulanması ve fiziksel kuramlar için matematiksel yöntemlerin uygunluğunun geliştirilmesi.

Orada matematiksel fiziğin birkaç farklı dalları vardır ve bu kabaca belirli tarihsel dönemlere karşılık gelmektedir.

Newton mekaniğinin, Lagrange mekaniği ve Hamilton mekaniği bile kısıtlamalar varlığında titiz soyut ve yeniden formülasyonunun geliştirilmesidir. 
Her iki formülasyon analitik mekaniği  içinde gömülüdür. 
En temel formülasyon belirtilen dinamik evrimi sırasında, içinde simetri ve korunmuş miktarda bu kavramının derin etkileşimi keşfetmek için Noether teoremidir.
Bu yaklaşımlar ve fikirler, aslında, istatistiksel mekanik, sürekli ortam mekaniği, klasik alan teorisi ve kuantum alan teorisi gibi fiziğin diğer alanlarında genişletilmiştir.
Ayrıca diferansiyel geometri (örneğin vektör demetleri ve çeşitli kavramlar simplektik geometri teorisi) için birkaç örnek ve temel fikirler sağladı. 

Kısmi diferansiyel denklem teorisinin (Varyasyonlar hesabı, Fourier analizi, potansiyel teorisi ve vektör analizi ile ilgili alanlarda) matematiksel fizik ile ilişkilidir.
Euler ve Lagrange |Bu on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından 1930'lara kadar (örneğin; [D' Alembert] Jean le Rond d' Alembert, tarafından yoğun şekilde geliştirilmiştir).
Bu gelişmelerin fiziksel uygulamaları hidrodinamik, gök mekaniği, sürekli ortam mekaniği, elastisite teorisi , akustik, termodinamik , elektrik , manyetizma ve aerodinamik içerir.

atom spektrumları teorisi  (ve daha sonra, kuantum mekaniği) ve lineer cebir matematiksel alanları ile neredeyse eşzamanlı olarak geliştirilen, operatörleri'nin spektral teorisi ve daha geniş operatör cebiri, fonksiyonel analiz. göreli olmayan kuantum mekaniği'nin Schrödinger operatörlerini içerir ve atom ve molekül fiziği ile bağlantıları vardır.
Kuantum bilgi teorisi başka bir yandaldır.

özel ve genel görelilik teorileri oldukça farklı bir tür Matematik gerektirir.
kuantum alan teorisi ve diferansiyel geometri 'nde grup teorisi önemli bir rol oynamıştır 
Bu, ancak topoloji ve fonksiyonel analiz, yavaş yavaş desteklenen  kozmolojik ve matematiksel tanımı hem de kuantum alan teorisi olaylarıdır.

İstatistiksel mekanik teorisi faz geçişleri içeren ayrı bir alan oluşturur.
Bu Hamilton mekaniği (ya da kuantum sürümü) dayanır ve yakından ilişkili olduğu daha matematiksel ergodic teorisi ve bazı bölgelerinde olasılık teorisi. 
Kombinatorik ve fizik, özellikle istatistiksel fizik arasındaki etkileşimleri vardır artmaktadır.

Mathematical Methods for Physicists 7th ed. (2013), George B. Arfken, Hans J. Weber, Frank E. Harris, 1206 sayfa, archive.org
Solutions for Mathematical Methods for Physicists (7th ed.)  archive.org

Matematiksel istatistik, istatistiksel veri toplama tekniklerinin aksine, matematiğin bir dalı olan olasılık teorisinin istatistiğe uygulanmasıdır. Bunun için kullanılan özel matematiksel teknikler arasında matematiksel analiz, doğrusal cebir, stokastik analiz, diferansiyel denklemler ve ölçü teorisi bulunur.

İstatistiksel veri toplama, özellikle rastgele deneylerin tasarımı ve rastgele örnekleme kullanılan anketlerin planlanmasıyla çalışmaların planlanmasıyla ilgilidir. Verilerin ilk analizi, genellikle yürütülen çalışmadan önce belirlenen çalışma protokolünü takip eder. Bir çalışmadan elde edilen veriler, ilk sonuçlardan esinlenen ikincil hipotezleri dikkate almak veya yeni çalışmalar önermek için de analiz edilebilir. Bir planlı çalışmadan elde edilen verilerin ikincil analizi veri analizi araçları kullanılarak yapılır ve bu analiz süreci matematiksel istatistiktir.
Veri analizi ikiye ayrılır:

Tanımlayıcı istatistik - istatistiğin verileri tanımlayan, yani verileri ve tipik özelliklerini özetleyen kısmı.
Çıkarımsal istatistik - istatistiğin verilerden (veriler için bir model kullanarak) sonuç çıkaran kısmı: Örneğin, çıkarımsal istatistikler, veriler için bir model seçmeyi, verilerin belirli bir modelin koşullarını karşılayıp karşılamadığını kontrol etmeyi ve ilgili belirsizliği sayıya dökmeyi (örneğin, güven aralıklarının kullanılması) içerir.
Veri analizi araçları en iyi rastgele çalışmalardan elde edilen veriler üzerinde çalışırken, aynı zamanda diğer veri türlerine de uygulanır. Örneğin, doğal deneylerden ve gözlemsel çalışmalardan elde edilen verilere uygulanan modeller istatistikçi tarafından seçilerek uygulanır ve bu nedenle özneldir.

Aşağıda matematiksel istatistikteki önemli konulardan bazıları verilmiştir:

Olasılık dağılımı, rastgele bir deney, araştırma veya istatistiksel çıkarım prosedürünün olası sonuçlarının tüm ölçülebilir alt kümelerine bir olasılık değeri atayan işlevdir . Örnekler, dağılımın kategorik olacağı, sayısal olmayan örnek uzayına sahip deneylerde; dağılımın bir olasılık kütle fonksiyonu ile tanımlanabildiği, ayrık rassal değişkenler tarafından kodlanan örnek uzaya sahip deneylerde ve dağılımın bir olasılık yoğunluk fonksiyonu ile tanımlanabildiği sürekli rassal değişkenler tarafından kodlanan örnek uzaya sahip deneylerde bulunur. Sürekli zamanda tanımlanan stokastik süreçleri içeren daha karmaşık deneyler, daha genel olasılık ölçülerinin kullanılmasını gerektirebilir.
Bir olasılık dağılımı tek değişkenli veya çok değişkenliolabilir. Tek değişkenli bir dağılım, çeşitli alternatif değerleri alan tek bir rastgele değişkenin olasılıklarını verir; çok değişkenli bir dağılım (bir ortak olasılık dağılımı), çeşitli değer kombinasyonlarını alan rastgele bir vektörün (iki veya daha fazla rastgele değişken kümesi) olasılıklarını verir. Tek değişkenli olasılık dağılımlarına, binom dağılımı, hipergeometrik dağılım ve normal dağılım örnek verilebilir. Çok değişkenli normal dağılım, yaygın olarak karşılaşılan çok değişkenli bir dağılım örneğidir.

Normal dağılım, en yaygın kullanılan sürekli dağılımdır.
Bernoulli dağılımı, tek bir Bernoulli denemesinin sonucu için (örneğin başarı/başarısızlık, evet/hayır) kullanılır.
Binom dağılımı, sabit bir toplam bağımsız olay sayısı verildiğinde "pozitif oluşum" sayısı (örneğin başarılar, evet oyları, vb.) için kullanılır.
Negatif binom dağılımı, ikili gözlemlerde, ilgilenilen değerin belirli sayıda başarı gerçekleşmeden önceki başarısızlıkların sayısı olduğu durumlarda kullanılır.
Geometrik dağılım, ikili gözlemler için, ilgilenilen değerin ilk başarılı gözlem gerçekleşmeden önceki başarısızlıkların sayısı olduğu durumlarda kullanılır. Negatif binom dağılımının, başarılı gözlem sayısının bire eşit olduğu özel bir durumudur.
Ayrık tekdüze dağılım, sonlu bir değerler kümesi için (örneğin, adil bir zar atışının sonucu) kullanılır.
Sürekli tekdüze dağılım, sürekli dağıtılmış değerler için kullanılır.
Poisson dağılımı, bir olayın belirli bir zaman diliminde meydana gelme sayısı için kullanılır.
Üstel dağılım, bir sonraki Poisson türü olay gerçekleşmeden önceki süre için kullanılır.
Gama dağılımı, takip eden k. Poisson tipi olay gerçekleşmeden önceki süre için kullanılır.
Ki-kare dağılımı, standart normal değişkenlerin kareleri toplamının dağılımıdır; örneğin normal dağılmış örneklerin örnek varyansı ile ilgili çıkarımlar için yararlıdır (bkz ki-kare testi).
Student'in t dağılımı, standart bir normal değişkenin ve ölçekli bir ki kare değişkenin karekökünün dağılım oranıdır; normal dağılıma uyan ve bilinmeyen varyansa sahip örneklerin ortalamasına ilişkin çıkarımlar için kullanışlıdır (bkz tek anakütle ortalaması için parametrik hipotez sınaması).
Beta dağılımı, tek bir olasılık için (0 ile 1 arasında gerçek sayı) kullanılır; Bernoulli dağılımı ve binom dağılımıyla ilişkilidir.

İstatistiksel çıkarım, rastgele sapmaya, örneğin gözlemsel hatalara veya örnekleme varyasyonuna tabi olan verilerden sonuç çıkarma sürecidir. Çıkarım ve tümevarım için böyle bir prosedür sisteminin ilk gereksinimleri, sistemin iyi tanımlanmış durumlara uygulandığında makul yanıtlar üretmesi ve bir dizi duruma uygulanacak kadar genel olmasıdır. Çıkarımsal istatistikler, hipotezleri test etmek ve örnek verileri kullanarak tahminler yapmak için kullanılır. Tanımlayıcı istatistikler bir örneklemi tanımlarken, çıkarımsal istatistikler örneklemin temsil ettiği daha büyük bir popülasyon hakkında çıkarım yapar.
İstatistiksel çıkarımın sonucu, "bundan sonra ne yapılmalı?" sorusuna cevap olabilir. İstatistiksel çıkarım çoğunlukla, rastgele örnekleme yoluyla ilgilenilen popülasyondan elde edilen verileri kullanıp popülasyon hakkında önerilerde bulunur. Daha genel olarak, rastgele bir süreç hakkındaki veriler, sınırlı bir süre boyunca gözlemlenen davranışından elde edilir. Hakkında çıkarım yapılmak istenen bir parametre veya hipotez verildiğinde, istatistiksel çıkarım en çok şunları kullanır:

Randomizasyon kullanıldığında bilinen verileri üretmesi beklenen rastgele sürecin istatistiksel bir modeli ve
rastgele sürecin belirli bir çevrimi; yani bir veri seti.

İstatistikte regresyon analizi, değişkenler arasındaki ilişkileri tahmin etmek için kullanılan istatistiksel bir süreçtir. Odak noktası bir bağımlı değişken ile bir veya daha fazla bağımsız değişken arasındaki ilişki olup bir ya da daha fazla değişkeni modellemek ve analiz etmek için birden fazla yol içerir. Daha spesifik olarak, regresyon analizi, diğer bağımsız değişkenler sabit tutulurken bağımsız değişkenlerden herhangi biri değiştiğinde, bağımlı değişkendeki (veya 'ölçüt değişken') değer değişiminin anlaşılmasına yardımcı olur. Regresyon analizi çoğunlukla, bağımsız değişkenler verildiğinde bağımlı değişkenin koşullu beklentisini, yani bağımsız değişkenler sabitlendiğinde bağımlı değişkenin ortalama değerini tahmin eder. Daha az yaygın olarak odak, verilen bağımsız değişkenlerle bağımlı değişkenin koşullu dağılımının çeyreklik veya başka bir konum parametresidir . Her durumda, tahmin hedefi bağımsız değişkenlerin bir fonksiyonu olan regresyon fonksiyonudur. Regresyon analizi, bağımlı değişkenin, bir olasılık dağılımı diye tanımlanabilen regresyon fonksiyonu etrafındaki sapma miktarlarını karakterize etmekle de ilgilenir.
Regresyon analizini için birçok teknik geliştirilmiştir. Doğrusal regresyon gibi bilinen yöntemler parametriktir, çünkü regresyon fonksiyonu, verilerden (örneğin, en küçük kareler yöntemi kullanılarak) tahmin edilen sonlu sayıda bilinmeyen parametre cinsinden tanımlanır. Parametrik olmayan regresyon, regresyon fonksiyonunun, sonsuz boyutlu olabilen belirli bir fonksiyonlar setinde yer almasına izin veren teknikleri ifade eder.

Parametrik olmayan istatistikler, parametreli olasılık dağılım ailelerine dayandırmadan verilerden hesaplanan değerlerdir. Hem tanımlayıcı hem de çıkarımsal istatistikleri içerirler. Tipik parametreler ortalama, varyans ve benzeridir. Parametrik istatistiklerin aksine, parametrik olmayan istatistikler, değerlendirilen değişkenlerin olasılık dağılımları hakkında varsayımda bulunmaz.
Parametrik olmayan yöntemler, bir ile dört arası derecelendirilen film incelemeleri gibi, sıralı düzene sahip olan popülasyonları incelemek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Parametrik olmayan yöntemlerin kullanımı, verilerin bir sıralaması mevcutken ancak tercih değerlendirirken olduğu gibi net bir sayısal yorum bulunmadığında gerekli olabilir. Ölçüm seviyeleri açısından, parametrik olmayan yöntemler "sıralı" verilerle sonuçlanır.
Parametrik olmayan yöntemler daha az varsayım yaptığından, uygulanabilirliği karşılık gelen parametrik yöntemlerden çok daha geniştir. Özellikle incelemeye konu olan soru hakkında daha az şey bilindiği durumlarda uygulanabilirler. Ayrıca,uygulanırken daha az varsayım yapılması nedeniyle parametrik olmayan yöntemler daha sağlamdır.
Parametrik olmayan yöntemlerin kullanımının bir başka gerekçesi basitliktir. Bazı durumlarda, parametrik yöntemlerin kullanımı gerekçelendirilse bile, parametrik olmayan yöntemlerin kullanımı daha kolay olabilir. Hem bu basitlik hem de daha sağlam olmaları nedeniyle, bazı istatistikçiler parametrik olmayan yöntemlerin yanlış kullanım ve yanlış anlama riskini azalttığı görüşündedir.

Matematiksel istatistik, istatistik biliminin önemli bir alt kümesidir. İstatistik teorisyenleri, matematikle istatistiksel prosedürleri inceler ve geliştirir; istatistiksel araştırma genellikle matematiksel sorular gündeme getirir. İstatistik teorisi, olasılık ve karar teorisine dayanır.
Gauss, Laplace ve CS Peirce gibi matematikçiler ve istatistikçiler, olasılık dağılımları ve kayıp fonksiyonları (veya fayda fonksiyonları) ile karar teorisini kullandılar. İstatistiksel çıkarıma karar-teorik yaklaşım, Abraham Wald ve halefleri tarafından yeniden canlandırıldı ve bilimsel hesaplama, analiz ve optimizasyondan kapsamlı bir şekilde yararlanılmasını sağladı; deney tasarımı için istatistikçiler cebir ve kombinatorik kullanır.

Asimptotik teori (istatistik)

Borovkov, AA (1999). Matematiks

Matematiksel mantık, biçimsel mantığın matematiğe uygulanmasıyla ilgilenen bir matematik dalıdır. Metamatematik, matematiğin temelleri ve kuramsal bilgisayar bilimi alanlarıyla yakınlık gösterir. Matematiksel mantığın temel konuları biçimsel sistemlerin ifade gücünün ve biçimsel ispat sistemlerinin tümdengelim gücünün belirlenmesidir.
Matematiksel mantık kümeler kuramı, model kuramı, hesaplanabilirlik kuramı ve tanıtlama kuramı alanlarına ayrılır. Bu alanlar mantığın, özellikle birinci-derece mantık ve tanımlanabilir küme konularındaki, temel sonuçlarını paylaşır.

Çağdaş mantığın ve çağdaş felsefenin kurucusu Alman mantıkçısı Gottlob Frege, "Matematik mantığın uygulama alanıdır." görüşünden hareketle matematiğin, mantığın aksiyomatik sistemi üzerine kurulabileceğini düşünmüştür. Bu düşünceden hareket ederek aritmetiğin temelleri konusundaki felsefi çalışmaları için bir mantık sistemi geliştirmişti.
Daha sonra, Frege'nin çalışmalarına dayanarak, Bertrand Russell ve Alfred North Whitehead 1910-1913 yılları arasında Principia Mathematica adını verdikleri eserde matematiği mantığa indirgeyerek formel bir sistem haline getirmeye çalıştılar. Fakat matematiğin formel hale getirilemeyeceğini Kurt Gödel 1933'te yayınladığı bir kitabındaki (Über formal unentscheidbare Sätze der Principia Mathematica und verwandter Systeme) meşhur teoremiyle gösterdi.
John Alan Robinson, 1967'de çözülüm teorem ispatlama yöntemini geliştirdi. Bu yöntem 1972'de A. Colmaurer tarafından ilk mantık programlama dilinin (Prolog) geliştirilmesine yol açtı. Bu dil 1975'te D. Warren tarafından “Warren Abstract Machine” (WAM) olarak uygulandı. Kişisel bilgisayarlar üzerinde ilk uygulamalar 1980'lerde ortaya çıktı.

Formel sistemler şu elemanlardan meydana gelir:

Tanımlanmamış terimler
Tanımlar
Türetme kuralları
Aksiyomlar
Teoremler
Formel mantığın tanımlanmamış terimleri olarak, basit önerme (P) ve mantık bağlaçları (değil, ve, veya, eğer-ise, eğer ve ancak-ise) gösterilebilir.
Tanımlanan terimlere örnek olarak bileşik önerme kavramını gösterilebilir. Aslında yukarıda verilen mantıksal bağlaçlar bir tek mantıksal bağlaç yardımıyla tanımlanabilir.

Doğru ya da yanlış kesin hüküm bildiren ifadelere önerme denir. Bir önerme hem doğru hem de yanlış olamaz ama bazı önermelerin doğruluk değerleri (Doğru önermelerin doğruluk değeri 1, Yanlış önermelerin doğruluk değeri 0'dır) değişebilir. Mesela "Dün hava yağmurluydu" önermesinin doğruluk değeri günden güne değişebilir ama her önermenin doğruluk değeri değişmez "1+1=2" önermesi her zaman doğrudur. Aşağıdaki cümleler önermelere örnektir:

Dün hava güneşliydi.
3 asal sayıdır.
Duygu 21 yaşındadır.
3 asal sayı değildir.
Derya 21 yaşında değildir.
Bir gün 24 saattir.
Sıfır doğal sayıdır.
Mantıksal bağlaçlar kullanarak basit önermelerden başka önermeler kurulabilir ki bunlara “bileşik önermeler” denir. Önerme matematikte kesin bir hüküm bildiren ifadelere denir.

Bir önerme “değil” eki ile karşıt ifadeye çevrilebilir; buna olumsuzunu alma denir.
Bir hafta 7 gün'dür. Bir hafta 7 gün değildir. Olumsuz olacak harfin önüne - ifadesi eklenir.

İki veya daha fazla önermeden "ve, veya, ise" mantıksal bağlaçlarını kullanarak bileşik önermeler kurulabilir. Örnek olarak: “Bugün hava açık ve sıcak” cümlesini verebilir. Doğal dilde bazen “fakat” bağlacını da kullanıyoruz.
'Örnek': “bugün gemiler 9'da veya 10'da sefer yapacak.”
“arkadaşlarım sınıftadır veya arkadaşlarım bahçededir.”
değili A' olarak gösterilir.

İki veya daha fazla basit önermeden “veya” (ya da) mantıksal bağını kullanarak bileşik önermeler kurulabilir.
Örnek: “Bugün Arçelik veya Tedaş'tan ziyaretçiler gelecek.”

Aynı şekilde, iki veya daha fazla sayıda önermeden (eğer-ise) bağını kullanarak şartlı önermeler kurulabilir.
Örnek: “Eğer yağmur yağıyor ise, hava bulutludur.”
Bazen “eğer-ise” bağı yerine doğal dilde “gerektirir” bağını da kullanabiliyoruz.
Örnek: “Yağmurun yağıyor olması havanın bulutlu olmasını gerektirir.”

Yine, “eğer ve ancak-ise” bağını kullanarak birden fazla önermeden çift şartlı önermeler kurulabilir. Bu tür önermeler doğal dilde daha az kullanılmasına rağmen, fizik ve matematikte sık sık kullanılmaktadır.
Örnek: “Eğer ve ancak çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederlerse enflasyon düşmez.”
Aynı cümle şu şekilde de ifade edilebilir: “Eğer, çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederlerse enflasyon düşmez ve eğer enflasyon düşmezse çalışanlar ücretlerde aşırı artış talep ederler.”
Cebirde olduğu gibi, sembolik veya matematiksel mantıkta da, önermeler yerine önermesel değişkenler kullanılır (P, Q, R, S, T harfleri gibi).

Mantıksal bağlaçlar aşağıdaki sembollerle gösterilir:

  
    
      
        ¬
      
    
    {\displaystyle \neg }
  
: değil

  
    
      
        ∧
         
      
    
    {\displaystyle \land \ }
  
: ve

  
    
      
        ∨
      
    
    {\displaystyle \lor }
  
: veya

  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \to }
  
: eğer-ise

  
    
      
        ↔
      
    
    {\displaystyle \leftrightarrow }
  
: ancak ve ancak
Böylece şu ifadeler, önerme formülleri olacaktır:

  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
, 
  
    
      
        P
        ∧
         
        Q
      
    
    {\displaystyle P\land \ Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ∨
        Q
      
    
    {\displaystyle P\lor Q}
  
, 
  
    
      
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle P\to Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ↔
        Q
      
    
    {\displaystyle P\leftrightarrow Q}
  

Örnek: "Eğer sendika veya fabrika yöneticileri inada devam ederlerse, grev ancak ve ancak hükûmet bir kararname çıkarır ve fabrikaya polis göndermezse önlenir."
P: Sendika inada devam eder
Q: Fabrika yöneticileri inada devam eder
R: Grev önlenir
S: Hükûmet kararname çıkartır
T: Hükûmet fabrikaya polis göndermez

  
    
      
        (
        P
        ∨
        Q
        )
        →
        (
        R
        ↔
        S
        ∧
         
        T
        )
      
    
    {\displaystyle (P\lor Q)\to (R\leftrightarrow S\land \ T)}
  

=> ise bu şekilde de gösterilir <=> ancak ve ancak bu şekilde de gösterilir.

Mantıkta önermeler doğru ya da yanlış olabilir, fakat hem doğru hem yanlış olamaz. Bir önermeye yüklenen bu doğru ve yanlış yüklemlerine onun doğruluk değeri denir.
 

  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
, 
  
    
      
        P
        ∧
         
        Q
      
    
    {\displaystyle P\land \ Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ∨
        Q
      
    
    {\displaystyle P\lor Q}
  
, 
  
    
      
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle P\to Q}
  
, 
  
    
      
        P
        ↔
        Q
      
    
    {\displaystyle P\leftrightarrow Q}
  

“Değil” sözcüğünün anlamından hareketle, eğer bir P önermesi doğru ise onun değillemesi, yani 
  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
 yanlıştır ve bunun tersi. Mesela, P önermesi “Ay dünyanın uydusudur” cümlesi yerine geçiyorsa, bunun değillemesi olan 
  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
 yanlıştır.
Genel, kural olarak iki veya daha fazla önermenin birleşimi, ancak birleşen bütün önermelerin doğru olması halinde doğrudur. Mesela, “3 asal sayıdır ve 2+2=5'tir” yanlış bir bileşik önermedir. 
Yine kural olarak, ayrık önermelerin doğru olabilmesi için bileşenlerden birinin doğru olması yeterlidir. Ayrık önermeler ancak bunları meydana getiren bileşenlerin hepsinin birden yanlış olduğu halde yanlış sayılır. 
Bileşik önermeler için doğruluk tabloları şu şekilde verilebilir:

D: doğru, Y: yanlış

Eşdeğerlikler

  
    
      
        ¬
        ¬
        P
        =
        P
      
    
    {\displaystyle \neg \neg P=P}
  

  
    
      
        ¬
        P
        ∨
        Q
        =
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle \neg P\lor Q=P\to Q}
  

  
    
      
        ¬
        (
        P
        ∨
        Q
        )
        =
        ¬
        P
        ∧
        ¬
        Q
      
    
    {\displaystyle \neg (P\lor Q)=\neg P\land \neg Q}
  

  
    
      
        ¬
        (
        P
        ∧
        Q
        )
        =
        ¬
        P
        ∨
        ¬
        Q
      
    
    {\displaystyle \neg (P\land Q)=\neg P\lor \neg Q}
  

  
    
      
        (
        P
        ⇔
        Q
        )
        =
        (
        P
        ⇒
        Q
        )
        ∧
        (
        Q
        ⇒
        P
        )
      
    
    {\displaystyle (P\Leftrightarrow Q)=(P\Rightarrow Q)\land (Q\Rightarrow P)}
  

Karşıtlıklar

  
    
      
        ¬
        P
        ×
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P\times P}
  

  
    
      
        (
        P
        →
        Q
        )
        ×
        (
        P
        ∧
        ¬
        Q
        )
      
    
    {\displaystyle (P\to Q)\times (P\land \neg Q)}
  

  
    
      
        (
        P
        ∨
        Q
        )
        ×
        (
        ¬
        P
        ∧
        ¬
        Q
        )
      
    
    {\displaystyle (P\lor Q)\times (\neg P\land \neg Q)}
  

  
    
      
        (
        P
        ∧
        Q
        )
        ×
        (
        ¬
        P
        ∨
        ¬
        Q
        )
      
    
    {\displaystyle (P\land Q)\times (\neg P\lor \neg Q)}
  

Totoloji
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “doğru” çıkıyorsa, bu önermesel formüle “totoloji” denir.
Çelişki
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki bütün değerler “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “çelişki” denir.
Bazen doğruluk
Bir önermesel formülün (veya bileşik önermenin) doğruluk cetvelindeki son değerlendirme sütunundaki değerlerden bazıları “doğru” bazıları “yanlış” çıkıyorsa bu önermesel formüle “bazen doğru”

Matematiksel ve teorik biyoloji, biyolojinin bilimsel teorileri kanıtlamak için gerekli deneyleri yapmakla uğraşan deneysel biyoloji dalının aksine  biyolojik sistemlerin yapılarının, gelişimlerinin ve davranışlarının altında yatan ilkeleri araştırmak için yaşayan organizmaların teorik analizlerini, matematiksel modellerini ve soyutlamalarını kullanan bir dalıdır. Bu alan aynı zamanda matematiksel yanını vurgulamak için matematiksel biyoloji ya da biyomatematik ya da biyolojik yanını vurgulamak için ise teorik biyoloji olarak da adlandırılır. Teorik biyolojinin odak noktası daha çok biyolojinin teorik ilkelerinin geliştirilmesi iken matematiksel biyoloji biyolojik sistemlerin incelenmesinde matematiği kullanır ama her iki terim de bazen birbirinin yerine kullanılabilmektedir.
Matematiksel biyoloji uygulamalı matematik araçlarını ve tekniklerini kullanarak biyolojik süreçlerin modellenmesini ve gösterimini amaçlar ve hem teorik hem de uygulamalı araştırmalar için yararlı olabilir. Sistemleri nicel olarak tanımlayabilmek davranışlarının daha iyi simüle edilebilmesi ve böylece de deney sonucunda belirgin olmayabilecek özelliklerin tahmin edilebilmesi anlamına gelir. Bunun için kesin matematiksel modeller gerekir.
Yaşayan sistemlerin karmaşıklığı nedeniyle teorik biyoloji matematiğin çeşitli alanlarını kullanır ve yeni tekniklerin geliştirilmesine yol açmıştır.

Matematik biyolojide Fibonacci'nin tavşan popülasyonlarının büyümesini tanımlamak için Fibonacci dizisini kullandığı 12. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Daniel Bernoulli, 18. yüzyılda çiçek hastalığının insan popülasyonu üzerindeki etkisini tanımlamak için matematiksel yöntemleri uygulamıştır. Thomas Malthus'un 1789 tarihli insan popülasyonunun büyümesi üzerine olan makalesi üstel büyüme kavramı üzerine şekillenmiştir. Pierre François Verhulst lojistik büyüme modelini 1836'da formüle etmiştir.
Fritz Müller, günümüzde Müller taklitçiliği adı verilen fenomenin evrimsel yararlarını 1879'da tanımlamıştır. Malthus'un Charles Darwin'i etkileyen nüfus artışının etkileri üzerine olan münazarası sayılmazsa, Müller'in bu tanımlaması doğal seçilimin etkilerinin ne kadar güçlü olabileceğini gösteren ve evrimsel ekolojide matematiksal bir argümanın ilk defa kullanılması olarak sayılabilir: Malthus kaynaklar yalnızca aritmetik olarak artabilirken nüfus büyümesinin üstel olacağını ileri sürmüştür.
"Teorik biyoloji" terimi ilk olarak Johannes Reinke tarafından 1901 yılında kullanılmıştır. D'Arcy Thompson'un 1917 tarihli On Growth and Form adlı eseri bu dalın kurucu metinlerinden biri sayılır. Diğer öncüler arasında Ronald Fisher, Hans Leo Przibram, Nicolas Rashevsky ve Vito Volterra sayılabilir.

Matematiksel ve teorik biyoloji alanında uzmanlaşılan araştırma alanlarının çoğu oldukça karmaşık ve lineer olmayan fonksiyonlar içeren süperkompleks mekanizmalar üzerinedir ve bunların anlaşılması ancak matematiksel, mantıksal, fiziksel ya da kimyasal, moleküler ve bilişimsel modellerin bir arada kullanılmasıyla mümkün olabilmektedir.
Karmaşık biyolojik sistemlerin genellikle belirli morfolojik ya da anatomik yapılarının soyutlanmasıyla ortaya çıkan genel ve ilişkisel modelleme ile ilgilenen araştırma alanı soyut ilişkisel biyoloji olarak adlandırılır. Bu alandaki en basit modellerden biri 1957-1958 yıllarında Robert Rosen hücre ve organizma örgütlenmesinin soyut ilişkisel modeli olarak önerilen Metabolik-Replikasyon (M,R) modelidir. Diğer konular arasında Humberto Maturana ve Francisco Varela tarafından geliştirilen otopoiesis kavramı, Stuart Kauffman'ın İş-Kısıtlar döngüleri ve son zamanlarda geliştirilen kısıtların kapanımı sayılabilir.
Sembolik sistem biyolojisi olarak da bilinen cebirsel biyoloji, özellikle genomik, proteomik, moleküler yapı ve gen araştırmaları gibi biyolojik problemlerin araştırmasında sembolik matematiğin cebirsel yöntemlerini uygular. Sistem biyolojisinin daha karmaşık yaşam süreçlerini anlamak 1970'lerden beri geliştirilen ve moleküler küme teorisi, ilişkisel biyoloji ve cebirsel biyoloji ile bağlantılı olan alanına karmaşık sistemler biyolojisi adı verilir.
Biyoloji ve tıpta bilgisayar modellemesi, atardamar sistem modelleri, nöron modelleri, biyokimyasal ve salınım ağları, kuantum otomatları, moleküler biyoloji ve genetikte kuantum bilgisayarları, kanser modellemesi, yapay sinir ağları, gen düzenleyici ağlar, ilişkisel biyolojide soyut kategoriler, metabolik-replikasyon sistemleri, kategori teorisi biyoloji ve tıp uygulamaları, otomat teorisi, hücresel otomatlar, tesselasyon modelleri ve tam öz üreme,organizmalarda kaotik sistemler, ilişkisel biyoloji ve organizmik teoriler üzerine 1986 yılından beri giderek artan miktarda araştırmalar yapılmıştır.
Moleküler biyoloji alanının giderek artan önemi karşısında hücre modelleri alanında araştırmaların arttığı görülmektedir. Bu araştırmaların konularına örnek olarak biyolojik dokuların mekaniği, teorik enzimoloji ve enzim kinetiği, kanser modellemesi ve simülasyonu, etkileşim içindeki hücre popülasyonlarının hareket modellemesi, yara dokusu oluşumunun matematiksel modellemesi, hücreler arası dinamiğin matematik modellemesi, hücre döngüsünün matematiksel modellemesi, verilebilir. Fizyolojik sistemlerin modellemesi üzerine olan araştırmalara da damar hastalıklarının modellemesi, kalbin çok ölçekli modellemesi, kas etkileşimlerinin elektriksel özellikleri örnek olarak verilebilir.
Teorik nörobilim ya da matematiksel nörobilim adıyla da bilinen hesaplamalı nörobilim sinir sisteminin teorik incelenmesidir.

Ekoloji ve evrimsel biyoloji geleneksel olarak matematiksel biyolojide baskın alanlar içinde yer almışlardır.
Evrimsel biyoloji yoğun matematiksel teori çalışmalarına konu olmuştur. Bu alandaki geleneksel yaklaşım popülasyon genetiğidir. Popülasyon genetikçilerinin çoğu mutasyon yolu ile yeni alellerin ortaya çıkışını, rekombinasyon ile yeni genotiplerin ortaya çıkışını ve az sayıda gen lokuslarında var olan alel ve genotiplerin frekanslarındaki değişiklikleri dikkate alır. Çok büyük sayıda gen lokusları üzerinde sonsuz küçük etkiler, bağlantı dengesi ya da yarı bağlantı dengesi varsayımları ile ele alındığında ortaya kantitatif genetik çıkar. Richard Fisher kantitatif genetik üzerine olan çalışmalarıyla varyans analizi (ANOVA) gibi  istatistik alanında temel gelişmeler sağlamıştır. Popülasyon genetiğinin bir başka dalı da bütünleştirici teorinin yaygın olarak gelişmesine yol açan işlemsel filogenetiktir. Filogenetik kalıtımsal özellikler temel alınarak filogenetik ağaçları ya da evrim ağaçlarının ve ağlarının oluşturulması ve analizi ile ilgilenir. Geleneksel popülasyon genetik modelleri aleller ve genotipler ile ilgilenir ve sıklıkla stokastiktir.
Popülasyon genetik modellerinin çoğu popülasyon boyutunu sabit olarak alır. Özellikle genetik varyasyonun olmadığı değişken popülasyon boyutları popülasyon dinamiği alanında incelenir. Bu alandaki çalışmalar 19. yüzyıla ve hatta Thomas Malthus 'un daha sonradan Malthus büyüme modeli olarak bilinecek olan popülasyon dinamiğinin ilk ilkesini formüle ettiği 1798'e kadar dayanır. Lotka–Volterra avcı-av denklemleri tanınmış bir başka örnektir. Popülasyon dinamiği matematiksel biyolojide bir başka araştırma alanı olan ve popülasyonları etkileyen bulaşıcı hastalıklar üzerine araştırmaların yapıldığı matematiksel epidemiyoloji ile örtüşen alanlara sahiptir. Bulaşıcı hastalıkların yayılması üzerine çeşitli modeller öne sürülmüş ve analiz edilmiştir. Bu modeller sağlık politikası kararlarına uygulandığında önemli sonuçlar verebilmektedir.
İlk olarak John Maynard Smith ve George R. Price olarak geliştirilen evrimsel oyun teorisinde seçilim, genetik komplikasyonlar olmadan doğrudan kalıtımsal fenotipler üzerinde etki gösterir. Matematiksel olarak geliştirilen bu yaklaşım sonucunda adaptif dinamik alanı ortaya çıkmıştır.

Matematiksel biyolojinin ilk evrelerinde matematiksel biyofizik alanında çalışmalar baskın olmuştur. Bu çalışmalar genellikle biyosistemlerin fiziksel/matematiksel modelleri ve onların bileşenleri üzerine olan matematiksel uygulamalardır. Bunlar arasında başlangıç durumundan bitiş durumuna geçen zaman içinde aynı başlangıç koşullarının aynı yolu izlediği deterministik süreçler ya da dinamik sistemler, başlangıç ve bitiş durumu arasında olasılık dağılımına uygun rassal değişken ile sistemin durumunun belirlendiği stokastik süreçler ya da rassal dinamik sistemler sayılabilir.
Bu alandaki klasik çalışmalardan biri Alan Turing'in The Chemical Basis of Morphogenesis adlı 1952 yılında yayımlanmış morfogenez üzerine olan makalesidir. Sürü davranışı, morfogenez, biyolojik örüntü oluşumu, ve Turing örüntüleri de bu alanda incelenen konulardır.

Bir biyolojik sistemin modeli bir denklemler sistemine dönüştürülür; "model" kelimesi sıklıkla sistemi açıklamaya karşılık gelen denklemler sistemini anlatmak için kullanılır. Analitik ya da nümerik yöntemlerle bu denklemlerin çözümü biyolojik sistemin zaman içinde ya da denge noktasında nasıl davrandığını tanımlar. Çok farklı denklem çeşitleri mevcuttur ve davranışın nasıl olacağı hem modele hem de kullanılan denklemlere göre değişiklik gösterir. Model sistem üzerine varsayımlarda bulunarak kurulur. Denklemlerde de ne olabileceği üzerine varsayımlarda bulunulabilir.

Moleküler küme teorisi genel anlamda biyomoleküler tepkimelerin kimyasal kinetiğinin molekül kümeleri arasındaki kimyasal dönüşümler ve molekül kümeleri arasındaki ilişkilerin matematiksel formülasyonunu içeren bir teoridir. Anthony Bartholomay tarafından ileri sürülen bu teori özellikle matematiksel tıp olmak üzere matematiksel biyoloji alanında uygulanmaktadır. Teori aynı zamanda biyoistatistik ve fizyoloji, klinik biyokimya ve tıp alanlarında patolojik ve biyokimyasal değişikliklerin matematiksel formilasyonuna yardımcı olarak klinik biyokimya alanına da katkıda bulunmuştur.

Biyolojik örgütlenme üzerine olan teorik yaklaşımlar organizmaların parçaları arasında olan karşılıklı bağımlılıkları anlamaya yöneliktir. Bu karşılıklı bağımlılıkların ortaya çıkardığı 

Medikal fizik ya da tıbbi fizik, genellikle fizik konu, teori ve yöntemlerinin, sağlık ve ilaç endüstrisinde kullanılmasına dayanır. Hastanelerde çalışan fizikçilere medikal fizikçi denmektedir. Medikal fizikçiler genellikle özel sağlık görevlerinde doktorların yeterli bilgisinin olmadığı, radyoloji, nükleer medikal, radyasyon onkolojisi alanlarında çalışırlar. Bu alanlarda doktor fizikçi ilişkisi esastır. Medikal fizikçilerin diğer çalıştıkları alan ise psikolojidir ve psikiyatri alanıdır. Bu alanda hastaların psikolojik verilerinin toplanması ve analizinin yapılmasından sorumludur. Birçok ülkede medikal fizikçiler sağlık sektöründe etkin bir rol oynamaktadırlar. Örneğin, Finlandiya'da nörolojik bilimlerde ve Hollanda'da odyoloji alanında bile çalışmaktadırlar.
Üniversitelerde medikal fizik iki ana başlık altında incelenmektedir. Bunlar hastanede çalışabilecek genel anlamda hastane ekipmanlarında uzman fizikçiler ve araştırmada bulunarak pratikte uygulanacak sistemleri hastaneler için geliştirmeye çalışan medikal fizikçiler olmak üzere ayrılır. Araştırmada çalışan fizikçiler genel olarak organik moleküller, mikroskopi nanomedikal tekniklerini kullanarak araştırmalarına devam etmektedirler.

Bu başlık altında medikal fizik alanının görev sorumlulukları ve bu sorumlulukların açıklamalarını takip edeceksiniz. Medikal fizikçilerin görevleri şu şekilde özetlenebilir: Medikal fizikçiler sağlık hizmetlerinin kalitesini artırmak, güvenliğinin ve etkisini artırmakla görevlilerdir. Doktorlardan farklı olarak hastaya hizmet edecek aletlerin gelişimi ve o aletlerin kullanımı doktorlarla işbirliği yaparak geliştirmektir. Ayrıca asıl görevlerinden bir tanesi de güvenliktir, doğrudan insan sağlığına zarar verebilecek x ışınları, elektromanyetik alan, lazer ışığı ve radyoloji ekipmanlarını hastalara en az zarar verecek iyileştirici sistemlerde kullanmaktır. Ayrıca bu tür sistemlerle çalışan ekipmanların uzun vadede ne gibi zararlar verebileceğinin araştırmasını yapmak ve bu araştırmaları yaparken doğrudan hasta verilerini kullanarak aletlerin insan sağlığına olan etkisin ortaya koymaktır. Ayrıca olabilecek tüm kaza senaryolarına hazırlıklı olmak ve kaza anında doğru müdahaleleri yapmakla yükümlüdür. Terim olarak fiziksel ekipmanlar; iyonize ve iyonize olmamış elektromanyetik radyasyon, durgun haldeki manyetik ve elektrik alan, ultrasonik ses, lazer ışığıdır. Bunlara ek olarak; x ışınları kullanan görüntüleme cihazları (CT), gama ışınları kullanan nükleer tıp ekipmanları, manyetik alan ve radyo frekanslarıyla çalışan manyetik rezonans görüntüleme (MRI) teknikleri fiziksel ekipmanlarının uygulanmasıyla üretilen cihazlardır.
Medikal fizikçilerin görevleri 11 ana başlık altında incelenebilir.
1. Bilimsel problem çözme servisi: Bu alanda çalışan fizikçiler genellikle optimum sorunlarla yüksek verimi hedefleyen çalışmalar sürdürmektir. Ayrıca üretilmiş ve üretilmekte olan cihazlar ve tekniklerle ilgili sorunların tespiti ve çözümüyle ilgilenmektedirler.
2. Doz ayarı ve ölçümü: Medikal fizikçiler bu alanda, uygulanan tedavi yöntemlerinde hastanın ne kadar doz alacağına ve bu dozun uzun vadeli ve yakın vadeli etkilerini doktorla beraber tespit etmeye çalışırlar. Ayrıca bu tür cihazlarda yapılan doz tespitinin kalibrasyonuyla da yükümlülerdir. Ayrıca verilen dozun anlık tespiti için çeşitli alatler ve yazılımlar geliştirmektedirler. Bu dozların ölçümünde genel bir yol izlenmektedir. Hasta ve uygulanan tedavi alanında çalışan kişilerin ne kadar doza maruz kaldığını ve bu dozun zararlı olup olmayacağına karar verirler.
3. Hasta Güvenliği ve risk yönetimi: Yeni üretilen medikal aletler, klinik protokollerinden geçebilmesi için belirli şartları sağlanması gerekmektedir. Örneğin, kullanılan cihazın etrafına yaydığı fazla ışımanın miktarının istenilen seviyede olması gibi. Bu alanda medikal fizikçiler bu cihazların ve sistemlerin en az zarar ile en yüksek verimle çalışmasına odaklanmışlardır. Ayrıca olası risk durumlarında ne gibi bir yol izlenmesi gerektiğin karar vermekle görevlilerdir.
4. Mesleki ve Toplum Güvenliği: Medikal fizikçiler bu alanda kliniklerin güvenliği ve toplum güvenliği için çeşitli yöntemler geliştirmektedir. Örneğin, tedaviler sonun oluşan radyasyon atıklarının denetlenmesi ve bu atıkların topluma ve meslektaşlarını en az zarar verecek şekilde imha edilmesinde rol oynamaktadırlar. Ayrıca geliştirilen yeni aletlerin yapımı sırasında olası zararların önüne geçmek için çeşitli güvenlik prosedürlerini oluşturmaktadırlar.
5. Kliniklerde bulunan medikal cihazların yönetimi: Medikal fizikçiler bu alanda halihazırda klinikte bulunan cihazların testlerini ve bu cihazların hala güvenilir çalışıp çalışmadıklarını kontrol ederler. Bu testler dünya çapında bir standarda tabiidir ve bu standartların doğru uygulanıp uygulanmadığı medikal fizikçiler tarafından denetlenmektedir.
6. Kliniklerin Yeterlilikleri: Medikal fizikçiler yeni kurulacak olan cihazların kliniklerin yapısal durumlarına uygun olup olmadıklarını denetlerler. Örneğin, radyasyon korumasının ne verimli nerede ve nasıl olacağının tayin edilmesine karar verirler.
7: Servis sistemlerinin ve mali destek yönetiminin gelişmesi: Kliniklere kurulacak cihazların mali öngörülerini ve bu cihazların devam edecek bakımlarının yönetilmesiyle ilgilenirler.
8:Danışmanlık uzmanı: Kurulacak ve kurulmakta olan kliniklere medikal fizik alanında danışmanlık yapmak.
9.Sağlık uzmanlarının eğitilmesi: Medikal fizik konusunda daha az bilgi sahibi olan fakat olası durumlarda görev yönetimi yapabilecek kişilere teknik ve yönetim bilgilerinin öğretilmesinde görev alırlar. Örneğin, yeni işe başlamış bir medikal fizikçinin sahada karşılaşması olası durumların eğitimini vererek bu durumlarda bu kişilerin karar mekanizmasını doğru yönde geliştirmek için çeşitli eğitimler verirler.
10. Sağlık Teknolojilerinin Değerlendirilmesi: Gerektiğinde sağlık fiziğinde kullanılan aletlerin sorumluluklarını almak ve onların denetimi sağlamak.
11: İnovasyon: Yeni modifiye edilmiş teknikler geliştirerek yeni cihazlar üretmek ya da halihazırda olan cihazların verimliliklerini artırmak için teknik geliştirmek. Ayrıca, bu cihazlarda kullanılan yazılımların geliştirilmesi ve doğru çalışıp çalışmadığının kontrol edilmesiyle ilgilenirler.

Bazı fizik bölümleri ya da bu bölümlere bağlı programlar medikal biyofizik ve biyomedikal fizik başlığı altında ikiye bölünmüşlerdir. Genel olarak bu iki program biyoloji ve fizik alanını ortak çatı altında birleştirmiştir. Bu tür bölümler lisans öğrencilerini medikal fizik, biyofizik ve tıp alanlarında yetiştirmektedirler.

Amerika Tıp Alanındaki Fizikçiler Topluluğu (AAPM)Medikal fiziği işverenlerin aradığı kriterlere göre 4 ana başlığa ayırmıştır. Bunlar:

Bu alanda çalışan medikal fizikçiler klinikler bulunan görüntüleme cihazlarıyla ilgilenirler. Ayrıca araştırma kısmında çalışanlar bu cihazların geliştirir ve yeni teknolojiyi bu cihazlara uygularlar. Radyolojik görüntüleme, momografi, bilgisayarlı tomografi ve MRI cihazlarının kullanımı ve görünütü alımının doğruluğu test ederler. Bütün bunlara ek olarak görüntülemede çalışan medikal fizikçiler nükleer tıp ve uygulamaları, tek fotonlu bilgisayarlı tomografi ve pozitron tomografisi hakkında geniş bilgiye sahiptirler.Görüntülemede çalışan medikal fizikçiler knilikle içiçedirler ama bazen eğitim amaçında bilgileri paylaşırlar ve yeni metodların gelişiminde üniversiterle beraber çalışmaktadırlar.

Temel medikal fizik çalışmaları yoğun olarak Amerika, Canada ve bazı Avrupa ülkelerinde devam etmektedir. Radyo Terapi ile ilgilenen fizikçiler genellikle doğrusal hızlandırıcı sistemlerinin özelliklerini sağlık alanına uygulamaktadırlardır. Bu şekilde tıp alanında yeni araçlar geliştirerek örneğin.Cyberknife, Işık Tedavisi ve Brakiterapi gibi konularda yardımcı olmuşlardır..Fiziksel uygulamalar radyoterapi metodlarının gelişmesini sağlamıştır bunlar; Brakiterapi, Terahertz ışınımı, Ultrason (including lithotripsy), Optiksel ışıma Laser, Morötesi vb. Ayrıca bu çalışmalar Nükleer tıpın gelişmesini sağlamıştır.

Medikal fiziğin bu alanı genelde radyasyon ve onun insan vücüdüyla ve organlarıyla temasının sonuçundaki etkileriyle ilgilenir. Birçok konuda fizikçiler çabuk tanı koyulması ve bu tanıya en hızlı müdahale yollarının ne olduğunun kararını vermektedir.Hastanede çalışan medikal fizikçilerin en önemli görevlerinden bir tanesi hasta tanısında ya da tedavisinde kullanılan sistemlerin kalite güvencelerini sağlamak, rutin kalite kontrollerini yapmak ya da denetlemek, her bir sistemin performansının en üst düzeyinde işlev görmesini sağlamaktır. Örneğin, kanser tedavisinde kullanılacak bir sistemin verdiği radyasyonun hassasiyetle ölçülebilmesi ve hastaya nasıl verileceğinin planlaması radyoterapi bölümünde çalışan medikal fizikçinin görevidir. Diğer taraftan diagnostik radyoloji bölümündeki bir medikal fizikçinin asıl sorumluluğu, hastalara ilave radyasyon dozlarının verileceği tekrar çalışmalarını minimum sayıda tutacak şekilde, bölümde bulunan tüm sistemlerin (klasik röntgen, floroskopi, mamografi, digital anjiyografi, tomografi gibi) belirli standartlarda çalışmasını sağlayarak, optimum görüntü kalitesinin minimum hasta dozunda elde edilmesine gayret etmektir.

Birçok diagnostik incelemede hastaların aldıkları dozlar, radyasyonun sadece stokhastik etkilerinin dikkate alınmasını öngörmekle beraber, ileri teknolojiye sahip yeni görüntüleme tekniklerinde bazı hastalıkların daha erken tanısı ancak yüksek hasta dozu pahasına sağlanabilmekte, sonuçta radyasyonun deterministik etkileri bile söz konusu olmaktadır Bazı anjiyografi çalışmalarında örneğin, tıkalı kalp damarlarının sürekli X-ışını görüntüsü altında açılması işlemi sırasında, hastaların ciltlerinde radyasyon yanıkları ortaya çıkmıştır. İleri ülkelerin hemen hepsinde, her bir tetkik için referans dozların saptanarak her hastanın klinik raporunda ayrıca belirtilmesi yasal zorunluluk olmuştur. Medikal Fizikçiler hastaların bu alanlarda korunmasına özen göstermek zorundadırlar.

Ardalan Işı

Süper iletkenler sıfır elektriksel dirence sahiptirler. Bunun yanında manyetik alanı itme gibi özellikleri vardır (diamanyetik). Yüklü bir parçacık bir eksen etrafında döndüğünde bir manyetik alan oluşturur. Bu manyetik alanın yönünü parçacığın dönme yönü belirlemektedir. Atomlarda manyetik alan oluşturan taneciğe verilen isim elektrondur. Proton ve nötronun etkisi çok küçük olduğundan ihmal edilir. Bir atomun veya molekülün elektron dağılımı yazıldığında bazılarının eşleşmiş bazılarının eşleşmemiş olduğu görülür. Eşleşmiş elektronların dönme yönleri birbirine ters olduğundan oluşturdukları manyetik alanlar birbirlerini sıfırlayacaktır. Elektron dağılımı yazılan maddenin bütün elektronları eşleşmişse bir manyetik alan oluşamayacağından bu tür maddeler manyetik alandan etkilenmezler ve diamanyetik olarak isimlendirilirler. Bu olaya Meissner etkisi (akı dışarlanması) adı verilir.

Mekanik (Grekçe: μηχανική), fiziğin fiziksel nesnelerin hareketleriyle, özellikle kuvvet, madde ve hareket arasındaki ilişkilerle ilgili alanıdır. 
Nesnelere uygulanan kuvvetler yer değiştirmeler veya bir nesnenin çevresine göre konumunda değişikliklerle sonuçlanır.
Fizik'in bu dalının kökenleri Antik Yunanistan'da Aristoteles ve Arşimet'in yazılarında bulunur. (bkz. Klasik mekaniğin tarihi ve Klasik mekaniğin Zaman Çizelgesi). Erken modern dönem sırasında, Galileo, Kepler ve Newton gibi bilim adamları şimdiki klasik mekaniğin temellerini attılar.
Klasik mekanik, duran veya ışık hızından çok daha düşük hızlarla hareket eden cisimlerle ilgili klasik fiziğin bir dalıdır.
Kuantum aleminde olmayan cisimlerin hareketini ve üzerindeki kuvvetleri inceleyen bilim dalı olarak da tanımlanabilir. Alan bugün kuantum teorisi açısından daha az anlaşılmıştır.

İnsan yaşantısında mekanik biliminin yeri dün olduğu gibi bugün de büyüktür. Suyun akışından tutun da, uçağın uçuşuna, makinelerin çalışmasına kadar tabiattaki bütün hareketler mekanik prensiplerine göre gerçekleşir. Başta makine olmak üzere mühendisliğin tüm uygulamalarında, mekanik bilimi ve prensipleri çok önemlidir.

Mekanik, fiziksel bilimlerin en eskisidir. 

Antik çağda mekaniğin ana teorisi Aristotelesçi mekanik idi. Bu geleneğin sonraki geliştiricilerinden biri Hipparkhos'dur.
Kaldıraçları ve suyun kaldırma kuvvetini kapsayan tarihteki ilk yazılı mekanik prensipler Arşimet'e (MÖ 287-MÖ 212) aittir. Makara, eğik düzlem ve somun anahtarı ile ilgili çalışmalar da antik metinlere kaydedilmiştir. Bu dönemde mekanik, bina inşaatı gereksinimlerini karşılamakla sınırlıydı.

Orta Çağ'da, Aristoteles'in teorileri, 6. yüzyılda John Philoponus ile başlayan bir dizi figür tarafından eleştirildi ve değiştirildi. Merkezi bir sorun, Hipparkhos ve Philoponus tarafından tartışılan mermi hareketi sorunuydu.
1020'de Fars İslam bilgesi İbn Sīnā hareket teorisini Şifa Kitabı'nda yayınladı. Fırlatıcı tarafından mermiye itici güç verildiğini ve ve hava direnci gibi dış kuvvetlerin o gücü harcadığını söyledi. 
İbn Sina 'kuvvet' ve 'eğim' ("meyl" olarak adlandırılır) arasında bir ayrım yaptı ve bir nesnenin doğal hareketine karşıt olduğunda nesnenin mayl kazandığını savundu. Böylece hareketin devamının cisme aktarılan meyilden kaynaklandığı ve eğim bitene kadar cismin hareket halinde olacağı sonucuna vardı. Ayrıca, boşluktaki merminin, harekete geçilmedikçe durmayacağını da iddia etti. Bu hareket anlayışı, Newton'un birinci hareket yasası olan atalet ile tutarlıdır. Bu, hareket halindeki bir cismin dış bir kuvvet tarafından etkilenmedikçe hareket halinde kalacağını belirtir. Aristotelesçi görüşe karşı çıkan bu fikir daha sonra İbn Sina'nın "Şifa Kitabı"ndan etkilenen John Buridan tarafından "itici" olarak tanımlandı.
12. yüzyıl Yahudi-Arap bilgini Hibat Allah Ebu'l-Barakat al-Baghdaadi (doğumlu Nathanel, Irak, Bağdat), sabit kuvvete maruz kalan cisim konusunda, sürekli kuvvet sabit ivme verir dedi. 
Shlomo Pines'e göre, el-Bağdadi'nin hareket teorisi, "Aristoteles'in [yani, sabit kuvvetin sabit hareket ürettiğine ilişkin temel dinamik yasasının en eski olumsuzlamasıydı, [ve dolayısıyla] klasik mekaniğin temel yasasının [yani, sabit kuvvetin ivme ürettiğinin] belirsiz bir şekilde önceden tahmin edilmesidir." Aynı yüzyılda İbn Bajjah her kuvvet için her zaman bir tepki kuvveti olduğunu öne sürmüştür. Bu kuvvetlerin eşit olduğunu belirtmemiş olsa da, her eylem için eşit ve zıt bir tepki olduğunu belirten üçüncü hareket yasasının hala erken bir modelidir.
14. yüzyılda yaşamış Fransız rahip Jean Buridan İbn Sina ve el-Bağdadi, gibi daha önceki yazarlardan etkilenerek, daha sonra modern atalet, hız, ivme ve momentum teorilerine dönüşen itici güç teorisi'ni geliştirdi. Bu çalışma ve diğerleri, 14. yüzyıl İngiltere'sinde, düşen cisimlerle ilgili çeşitli yasaları inceleyen ve formüle eden Thomas Bradwardine gibi Oxford Hesaplayıcılar ı tarafından geliştirildi. Cismin temel özelliklerden sabit ivmeli hareket kavramı (düşen cisimler gibi) 14. yüzyılda Oxford Hesaplayıcıları tarafından çalışıldı.

Erken modern çağın iki merkezi kişisi Galileo Galilei ve Isaac Newton'dur. Galileo'nun mekaniği, özellikle de düşen cisimler hakkındaki son ifadesi, onun İki Yeni Bilim' (1638) adlı eseridir. Newton'un 1687 Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica, yeni geliştirilen kalkülüs matematiğini kullanarak ve Newton mekaniğinin temelini sağlayarak mekaniğin ayrıntılı matematiksel hesabını sağladı.

Çeşitli fikirlerin önceliği konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır: Newton'un "Principia"sı kesinlikle ufuk açıcı bir çalışmadır ve son derece etkili olmuştur ve buradaki sistematik matematik daha önce ifade edilmemiş ve olamazdı çünkü kalkülüs geliştirilmemişti. Ancak, özellikle atalet (itici güç) ve düşen cisimler ile ilgili fikirlerin çoğu, hem o zamanın son Galileo'su hem de daha az bilinen Orta Çağ öncülleri olan daha önceki araştırmacılar tarafından geliştirilmiş ve belirtilmişti. Orta Çağ ifadelerinin modern ifadelere "eşdeğer" mi yoksa "yeterli" kanıt mı, yoksa bunun yerine modern ifadelere "benzer" mi olduğu ve " 'hipotezler' genellikle tartışmalıdır.
Arşimet'ten sonra gelen Eb'ul-İz el-Cezeri, İbn-i Heysem, İbn-i Sina, İbn Bacce, Galileo, Kepler, Leonardo da Vinci, Varignon, d'Alembert, Stevinus, Newton, Lagrange vb gibi bilim insanlarının çalışmalarıyla mekanik gelişti.

Mekanikteki iki modern gelişme, Einstein'in genel görelilik ve her ikisi de kısmen 19. yüzyılın başlarındaki fikirlere göre 20. yüzyılda geliştirilen kuantum mekaniği'dir. Modern sürekli ortam mekaniğindeki özellikle elastikiyet, plastisite, akışkanlar dinamiği, elektrodinamiği ve deforme olabilen ortamların termodinamiği alanlarındaki gelişmeler 20. yüzyılın ikinci yarısında başladı.

Sıklıkla kullanılan cisim terimi parçacıklar, mermiler, uzay aracı, yıldızlar, makine parçaları, katı parçalar, akışkanlar, (gazlar ve sıvılar)’ın parçaları vb. çok çeşitli nesneleri ifade eder.
Mekaniğin çeşitli alt disiplinleri arasındaki diğer ayrımlar kastedilen cisimlerin doğasıyla ilgilidir. 
Parçacıklar, klasik mekanikte matematiksel noktalar olarak incelenen cisimlerdir. 
Katı cisimlerin boyutu ve şekli vardır, ancak uzayda oryantasyon gibi sadece birkaç serbestlik derecesi ekleneyerek parçacığınki gibidir.
Aksi takdirde, cisimler yarı-rijit, yani elastik veya rijit olmayan, yani akışkan olabilir. Bu konuların hem klasik hem de kuantum çalışma bölümleri vardır. Örneğin, uzay aracının yörünge ve konumu (dönme) ile ilgili hareketi klasik mekaniğin göreli teorisi tarafından tanımlanırken, atom çekirdeğinin benzer hareketleri kuantum mekaniğince tanımlanır.

Aşağıdakiler, mekanikte incelenen çeşitli konuların iki listesidir.
Fizikte ayrı bir disiplin oluşturan "alan teorisi" 
klasik alanlar veya kuantum alanları olsun, resmen mekanikten farklı olarak ele alınır. Ancak fiili uygulamada, mekaniğe ve alanlara ait konular yakından iç içe geçmiştir. 
Bu nedenle, örneğin, parçacıklar üzerinde etkili olan kuvvetler sıklıkla (elektromanyetik veya yerçekimi) alanlarından türetilir ve parçacıklar kaynak olarak hareket ederek alanları oluşturur. Aslında kuantum mekaniğinde parçacıkların kendileri teorik olarak dalga fonksiyonu tarafından tanımlandığı gibi alanlardır.

Aşağıdakiler klasik mekaniği oluşturan konulardır:

Newton mekaniği, orijinal hareket teorisi (kinematik) ve kuvvetler (dinamik).
Analitik mekanik Newton mekaniğinin kuvvetlerden ziyade sistem enerjisine vurgu yaparak yeniden formülleştirilmiş halidir. Analitik mekaniğin iki ana dalı vardır:
Hamilton mekaniği, enerjinin korunumu ilkesine dayanan teorik biçimcilik.
Lagrange mekaniği, en az eylem ilkesine dayanan başka bir teorik formalizm.
Klasik istatistiksel mekanik bilinmeyen durumdaki sistemleri dikkate almak için sıradan klasik mekaniği genelleştirir; genellikle termodinamik özelliklerini türetmek için kullanılır.
Gök mekaniği, uzaydaki cisimlerin hareketi: gezegenler, kuyruklu yıldızlar, yıldızlar, galaksiler vb.
Astrodinamik, uzay aracı navigasyon vb.
Katı mekaniği, elastisite, plastisite, viskoelastisite şekil verilebilen katılarca sergilenir.
Kırılma mekaniği
Akustik, katılarda, sıvılarda ve gazlarda ses (= yoğunluk değişimi yayılımı).
Statik, mekanik dengedeki yarı rijit cisimler
Akışkanlar mekaniği, akışkanların hareketi
Zemin mekaniği, zeminlerin mekanik davranışı
Süreklilik mekaniği, (İngilizce:Continuum mechanics) (hem katı hem de akışkan) süreklilik mekaniği
Hidrolik, sıvıların mekanik özellikleri
Akışkan statiği, dengedeki sıvılar
Uygulamalı mekanik veya Mühendislik mekaniği
Biyomekanik, biyolojide katılar, sıvılar vb.
Biyofizik, canlı organizmalardaki fiziksel süreçler
Göreli veya Einsteinian mekanik, evrensel yerçekimi

Aşağıdakiler kuantum mekaniği kapsamında sınıflandırılır:

Schrödinger dalga mekaniği, tek bir parçacığın dalga fonksiyonunun hareketlerini tanımlamak için kullanılır.
Matris mekaniği, sonlu boyutlu durum uzayına sahip sistemlerin dikkate alınmasına izin veren alternatif bir formülasyondur.
Kuantum istatistiksel mekaniği, bilinmeyen durumdaki sistemleri dikkate almak için sıradan kuantum mekaniğini genelleştirir; genellikle termodinamik özelliklerini türetmek için kullanılır.
Parçacık fiziği, parçacıkların hareketi, yapısı ve tepkileri
Nükleer fizik, çekirdeklerin hareketi, yapısı ve reaksiyonları
Yoğun madde fiziği, kuantum gazları, katılar, sıvılar vb.
Tarihsel olarak, klasik mekanik, kuantum mekaniği gelişmeden yaklaşık çeyrek binyıl önceydi. Klasik mekanik, on yedinci yüzyılda geliştirilen Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica'da Isaac Newton'un hareket yasaları ile ortaya çıktı. Kuantum mekaniği daha sonra, on dokuzuncu yüzyılda gelişti, Planck varsayımı ve Albert Einstein'ın fotoelektrik etki açıklaması tarafından hızlandırıldı. Her iki alan da genel olarak fiziksel doğa hakkında var olan en kesin bilgiyi oluşturur.
Klasik mekanik, özellikle çoğu zaman diğer kesin bilim denilenler için bir model olarak görülmüştür. Bu bağlamda, matematiğin teorilerde yaygı

Michelson–Morley deneyi, fizik tarihinin en önemli ve ünlü deneylerinden biridir. 1887'de Albert Michelson ve Edward Morley tarafından Case Western Reserve University'de yapılan deney genel olarak eter teorisine karşı en büyük kanıt olarak düşünülür. Albert Michelson özellikle bu çalışması için 1907'de Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
Deneyin asıl amacı Ether maddesinin var olduğunu deneysel olarak kanıtlamaktı. Amacın olumlu yönde olmasına rağmen deney olumsuz sonuçlandı. Eğer böyle bir madde olsaydı içinde bulunan her şeyi etkilerdi (ışık dahil).
Michelson ve Morley deneyi değişik zamanlarda ve koşullarda tekrarladılar ama sonuç değişmedi. Işıkta bir sapma ya da gecikme olmadı.
O zamanlar ışığın foton denilen paketlerden oluştuğu bilinmiyordu.
Ether maddesi ise o zamanlar evrende ki her boşluğu dolduran yerçekimi ve ışık gibi elektromanyetik dalgaların içinde yayıldığı maddeler olarak iddia ediliyordu. Örneğin evren aslında bir ether maddesi dolu bir havuzda yüzüyor ve bu madde ışık gibi kuvvetleri taşıyordu.
O zamanki bilim insanları ise bu maddenin evrenin her yerinde eşit dağılamayacağını, bazı yerlerde fazlayken bazı yerlerde az olacağını düşündüler(Esir rüzgarları) Ve bu madde ışığı taşıdığına göre ether maddesinin az olduğu yerlerde ışık yavaş, fazla olduğu yerlerde ışığın hızlı gitmesi gerektiğini iddia ettiler. Bu yüzden şu an Michelson-morley adı verilen deney yapıldı. Ve bunun böyle olmadığı görüldü(Rölativite). Bu sayede ether diye bir madde olmadığını ve ışığın boşlukta da yayılabildiği anlaşıldı.

Mikrobiyoloji, mikroorganizmaları inceleyen bilim dalıdır. Bakteriler, archaea, virüsler, protistler (protozoonlar, ilkel algler ve ilkel mantarlar), mayalar ve küfler gibi mikroorganizmalar mikrobiyolojinin konu alanını oluştururlar. Mikrobiyoloji bilim dalının aktif olarak kullanıldığı uygulama alanları tıp, tarım ve endüstridir (endüstriyel mikrobiyoloji ve biyomühendislik).
Mikroorganizmalar ökaryot veya prokaryot olabilirler. Mayalar, küfler ve protistler gruplarına dahil Ökaryotik mikroorganizmalar hücre içi organellere ve hücre çekirdeğine sahiplerken, tamamı mikroorganizma olan prokaryotlar, hücre içi organellere sahip değildirler ve Bacteria ve Archaea üst alemlerinde sınıflandırılırlar. Mikrobiyologlar geleneksel olarak kültür, boyama ve mikroskobi yöntemleri ile çalışırlar. Ne var ki doğada bulunan mikroorganizmaların %1'den daha az bir kısmı mevcut yöntemlerle kültürde izole edilebilmektedirler. Bu nedenle günümüzde DNA sekanslama gibi moleküler biyoloji yöntemleri de mikrobiyolojik çalışmalarda kullanılmaktadırlar, örneğin 16s Ribozomal RNA gen dizilimi bakterilerin tanımlanmasında kullanılmaktadır.
Virüsler'in organizma olarak sayılıp sayılmayacakları hakkında çok farklı görüşler bulunmaktadır, çok basit yapılı mikroorganizmalar olarak veya çok kompleks yapılı moleküller olarak kabul edilebilmektedirler. Prionlar, mikroorganizma olarak değerlendirilmezler, fakat prionların neden olduğu hastalıklar viral enfeksiyonlarla klinik olarak benzerlikler gösterirler ve virologlar tarafından "enfeksiyöz proteinler" olarak incelenirler.

Uzun müddet insanlar, çevrelerinin mikroplarla dolu olduğundan habersizdi. Halbuki mikroorganizmalar, onun etrafındaki her yerde, eşyalarında hatta derisinde ve bağırsaklarında milyonlarca bulunuyordu. İlerleyen yüzyıllarda insan bilmeden mikropları işlerinde kullanmaya başladı. Ekmek yapımı, peynir ve sirke imali, boza yapımı bunların başta gelenleridir.

Halbuki mikroorganizmaların varlığı kesin olarak keşfedilmelerinden yüzyıllar öncesinde tahmin edilmiştir. Mesela 6. yüzyılda Jainizm öğretisinde, toprakta, havada, suda ve ateşte gözle göremediğimiz çok küçük yaratıkların var olduğu varsayımı yer almaktaydı. Mikroskobun 1590 yılında bulunmasından 16 asır önce, Romada yaşamış olan  Marcus Terentius Varro (M.Ö. 116-27), bataklık çevresine yerleşenleri uyarmak için "Buralarda havada süzülerek ağızdan ve burundan vücuda giren ve böylece ciddi hastalıklara sebep olan, gözle göremediğimiz çok küçük hayvanlar ürüyor" diyerek mikroorganizmaların varlığına işaret etmiştir.

İslam medeniyetinin altın çağında yaşamış bilim insanları da mikroorganizmaların varlıkları hakkında hipotezler öne sürmüşlerdir. İbn-i Sina'nın El-Kanun fi't-Tıb kitabı, uyuz akarlarını keşfeden İbn Zühr ve El-Hâvi kitabında çiçek hastalığının bilinen en eski tanımlamasını yapan Râzî başlıca örneklerdir. Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in hocası Akşemseddin de, "Hastalık insandan insana veya topraktan insana gözle görülemeyen canlı tohumlar vasıtasıyla iletilir." demiştir.

1676 yılında, Antonie van Leeuwenhoek, kendi dizayn ettiği tek lensli bir mikroskopla observed bakterileri ve diğer mikroorganizmaları gözlemlemiştir. Leeuwenhoek, basit tek lensli mikroskobun kullanımını keşfetmesinden ötürü Mikrobiyolojinin babası olarak da bilinir. Ancak mikroorganizmaların gözlenmesine dair ilk kayıt sanıldığının aksine Leeuwenhoek'a değil, Robert Hooke'a aittir. Robert Hooke'un 1665'te basılan Mikrographa eserinde küf mantarının sporları ve birçok küçük deniz kabuklusunun kabukları anlatılmıştır. Ayrıca Athanasius Kircher adındaki bir cizvit rahibinin de mikroorganizmaları ilk kez gözlemleyen kişi olduğu söylenmektedir.
Mikrop terimi, bilim dünyasına ilk defa 1878'de Fransız cerrahı Charles Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur.

Louis Pasteur ve Robert Koch, mikrobiyolojinin kurucuları olarak kabul edilirler. Pasteur, daha sonraları geniş kabul görecek olan "Spontan jenerasyon teorisini" ispatlamak amacıyla yaptığı deneylerle tanınmıştır ve bu deneyler mikrobiyolojinin bir biyolojik bilim dalı olarak yerini sağlamlaştırmıştır. Pasteur alkollü içecek imalatı esnasında gerçekleşen fermentasyonun, mayalar tarafından gerçekleştirildiğini belirtmiş, ayrıca gıda koruma metotları geliştirmiş (pastörizasyon) ve laboratuvar şartlarında mikropların hastalandırıcılık özelliklerini azaltarak şarbon, tavuk kolerası, kuduz gibi bazı hastalıklara karşı aşıları hazırlamıştır. 1877'de Prusya'da adı duyulmamış bir kasaba hekimi olan Robert Koch, hastalıkların spesifik patojen mikroorganizmalar tarafından meydana getirildiğini savunan Hastalık-Mikrop teorisine yaptığı katkılar ile tanınmıştır. Koch postülatları olarak bilinen kriterler ortaya atmıştır. Koch'un ikinci büyük başarısı, 1882'de vereme sebep olan Mycobacterium tuberculosis basilini izole etmesidir.
1867'de İngiliz cerrahı Joseph Lister, antiseptik solüsyonları infeksiyonlara karşı koruyucu olarak kullanmaya başladı. Otoklav adı verilen Sterilizasyon (mikropların öldürülmesi) aracının Pasteur'ün çalışma arkadaşlarından Charles Chamberland tarafından bulunmasıyla, sterilizasyon işlemi laboratuvar ve ameliyathanelerde kullanılmaya başlandı.

Bakteriyoloji bilim dalının 19. yüzyılda algler ve Fotoototrof bakteriler üzerine çalışan bir botanikçi olan Ferdinand Cohn tarafından kurulduğu kabul edilir. Cohn  Bacillus ve Beggiatoa gibi pek çok bakteri grubunu tanımlamış, ayrıca bakteriler için taksonomik sınıflandırma şemasını ilk kez hazırlamış ve endosporları keşfetmiştir.
Pasteur ve Koch'un çalışmalarından sonra, bu bilgilerin ışığında birçok hastalık, bakterilerin varlığı ile açıklandı. 1884'te Koch'un asistanlarından ve aynı zamanda da bir askeri cerrah olan Friedrich Loeffler kendi adıyla anılan Difteri basilini buldu. Emil von Behring ise, difteri toksinine karşı bağışıklanmış hayvanların serumlarını vererek insanlarda difterinin hafifletilebileceğini söyledi. 1893'te Alexander Yersin, Hong Kong'da veba etkenini izole etmeyi başardı. Yersin'in bu buluşuna paralel olarak veba mikrobu Koch'un Japon asistanlarından Shibasaburo Kitasato tarafından da bulunmuştu. Kitasato 1889'da tetanus etkeninin anaerobik, sporlu ve toksin üreten bir bakteri, (Clostridium tetani) olduğunu açıkladı. Zamanla keşfedilen bakteriler ve yaptıkları hastalıkların listesi giderek genişledi.

Bakteriler yalnızca hastalık yapan varlıklar olarak ele alınmamalıdır. Tabiatta birçok yerde bakteriler çok önemli bir denge rolü oynamaktadır. 1878'de iki Fransız bilim insanı Théophile Schloesing ve Achille Mantz, topraktaki nitrat bileşiklerinden amonyak imalinin basit bir kimyasal reaksiyon olmayıp, olayın bazı mikroorganizmalarca yapıldığını açıkladılar. Bu olayı yapan bakterileri 1890'da bir Rus bilim insanı Sergei Winogradsky buldu. Bu tip bakteriler enerji ihtiyaçlarını karşılamada organik maddeleri kullanamazlar, ancak bu iş için amonyağın oksitlenmesiyle ortaya çıkan enerjiyi kullanırlar. Vücut maddelerinin yapımı için gereken karbonu karbondioksitten alırlar. Bu iki özellikleri dolayısıyla bunlara kemoototrof (kimyevi yolla kendi kendine beslenen) denmiştir. Aynı Rus bilim insanının bir diğer açıklaması bazı anaerobik (oksijene ihtiyacı olmayan) bakterilerin toprakta serbest bulunduğu ve atmosferdeki azotu, bitkilerin kullanabileceği hale getirdiği şeklindeydi.
1901'de toprakta baklagiller cinsi bitkilerin köklerinde yaşayan Rhizobium türünde bakteriler keşfedildi. Bunlar, kökünde bulundukları bitkinin faydasına olarak, havadaki azotu tespit edici özelliğe sahiptir.

1884'te Fransız bakteriyoloğu Charles Chamberland bakterilerin geçişine izin vermeyen porselen bir filtre imal etti. Bu filtre bakteriden arınmış su elde etmede kullanılıyordu. 1892'de Rus bilim insanı Dimitri Ivanovsky tütün mozaik hastalığının etkeninin bu süzgeçten geçebildiğini gösterdi. Bu süzgeçlerden geçen mikroorganizmalara filtrabl (filtreden geçebilen) virüsler adı verildi.
1900'de Amerikalı bilim insanı Walter Reed'in bazı filtrabl virüslerin belli bir hastalığı yaptığını (bu hastalık Sarı Humma'dır) göstermesi kendine haklı bir şöhret sağladı. Aynı şekilde bakteriden arındırılmış filtratların (süzülmüş sıvıların) hayvanlarda tümör ortaya çıkmasında rol oynadığı ilk olarak Vilhelm Ellerman ve Oluf Bang (1908 Danimarka) daha sonra da Peyton Rous (1911 ABD) tarafından açıklandı. Virüslerin bakteriler içinde de gelişebildikleri 1915'te Frederick Twort tarafından bildirildi. Bu virüslere Bakteriyofajlar denildi.
Tütün mozaik virüsünün kristalizasyonla saflaştırılıp, elde edilmesi (1935), virüslerin birer mikrop olmaktan ziyade, birer kimyevi molekül olduğu fikrini ortaya çıkardı. 1937'de virüslerin nukleoprotein yapısında oldukları İngiliz araştırmacılar F.C. Bawden ve N.W. Pirie'in ekibince bildirildi. Elektron mikroskobunun bilim dünyasına sunulmasını takiben virüslerin fotoğrafları çekilebildi ve incelemeler sonucu hücresel yapıya sahip olmadıkları anlaşıldı.
Yine elektron mikroskobunun ve moleküler biyolojinin gelişmesi büyük virüs veya küçük bakteri denilebilecek küçük mikroorganizmaların varlığını gösterdi. Bunlara riketsia denildi. Riketsialar tifüs, akdeniz benekli ateşi, kayalık dağlar benekli humması ve diğer bazı hastalıklara neden olurlar.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Almanya'da C.G. Ehrenberg, protozooloji dalını bilim dünyasına takdim etti. O protozoonların hayvanlardaki her organ sistemine (çok çok küçültülmüş olarak) sahip olan canlılar olduğunu düşünmüştü. 19. yüzyılın ortalarında Alman bilim insanı Karl von Siebold protozoonların tek hücreli canlılar olduğunu ortaya koydu. Günümüzde protozonların şark çıbanı, kala-azar, sıtma gibi hastalıkları yaptığı bilinmektedir.

Mikrobiyal fizyoloji
Mikrobiyal genetik
Medikal mikrobiyoloji (Tıbbi mikrobiyoloji)
Farmasötik mikrobiyoloji
Veteriner mikrobiyoloji
Çevre mikrobiyolojisi (Mikrobiyal ekoloji)
Evrimsel mikrobiyoloji
Endüstriyel mikrobiyoloji

Özel

Genel
Rehber Ansiklopedisi

Japonya Millet Meclisi Kütüphanesi (Japonca: 国立国会図書館, romanize: Kokuritsu Kokkai Toshokan), Japonya'nın millî kütüphanesidir. Kütüphane, 1948 yılında Millet Meclisi tarafından toplumsal sorunlara çözüm arayışına yardımcı olmak amacıyla kurulmuştur. Kütüphane, dünyanın en büyük altıncı kütüphanesidir.
Kütüphane, Japonya'da yayımlanan tüm yayınların kopyalarını toplamaktadır. Ayrıca, Diyet üyeleri, çalışanları ve genel halk için bir araştırma kütüphanesi olarak hizmet verdiği için, çok çeşitli konularda yabancı dillerde yayınlanan kapsamlı bir materyal koleksiyonuna sahiptir. Kütüphane, ayrıca Modern Siyasi ve Anayasal Tarih; Japonya'nın Savaş Sonrası İşgaliyle İlgili Malzemeler; Kanunlar ve Ön Kayıtlar; Bilim ve Teknoloji; Haritalar; Müzik; Japonya Hakkında Yabancı Kitaplar; ve Nadir Kitaplar olmak üzere sekiz ana özel koleksiyona sahiptir.
Millî Diyet Kütüphanesi, Tokyo ve Kyoto'daki iki ana tesisten ve Japonya'daki diğer birkaç şube kütüphanesinden oluşmaktadır.

Resmî site

Mineroloji, mineralleri inceleyen bir bilim dalı. Mineroloji sözcüğü mineralis kelimesinden gelir. Latince, "yer kabuğundan çıkarılan cisim" anlamındadır.
Mineraller yeryüzündeki kayaçları oluşturan bileşenlerdir. Yer kabuğunu oluşturan kayaçları mineraller oluşturduğuna göre esas bilim dalı kayaçları inceleyen jeoloji'dir. Mineroloji de Jeoloji'den gelişerek yeni bir bilim dalı haline gelmiştir.
Minerolojinin iyice anlaşılabilmesi için matematik, fizik ve kimyanın yanı sıra petrografi, jeofizik ve jeokimyanın da iyi bilinmesi gerekir. Mineroloji başlıca: kristallografi ve "özel mineroloji" olarak ikiye ayrılır.

Kristallografide; minerallerin büyümeleri, dış şekilleri ve iç yapılarını oluşturan kurallar incelenir.
Özel minerolojide ise; minerallerin fiziksel ve kimyasal özellikleri incelenmektedir.

Soyut model veya kavramsal model, değişken bir takımın veya aralarındaki niceliksel veya mantıksal ilişkinin bir takımı ve değişken bir takım ile bir şeyi sunan zihinde oluşturulan kavram. Modellerin içindeki bina edilmiş duyumların bilimsel teorilerin önemli parçası ve bunların süreci hakkında idealize edilmiş mantıksal iskeletin içindeki sebepleri olanaklı kılmak için inşa etmesi. Burada idealleştirilen, bazı ayrıntılarda yanlış olduğu bilindirilen (veya tamamlanmamış) açık varsayımları yapabilen model anlamına gelir. Örneğin varsayımlar modeli kolaylaştırırken, aynı zamanda kabul edilebilir eksiksiz çözümlerin üretimine izin veren zeminin üstünde doğrulatılan aşağıda tanımlananlar gibi varsayımlar.

Matematiksel modeller
Temel makale: Matematiksel model
Potansiyel bir alanda bir parçacığın modeli. Bir zamanın bir fonksiyonu gibi uzayda x: R → R3 koordinatları verilen bir fonksiyon tarafından modellenen bir yörüngeyi tarif eden kitlenin noktası olan kitlenin bir noktası m gibi biz bu modelde bir parçacığı düşünürüz. Potansiyel alan V:R3 → R fonksiyonu ve diferansiyel denklemlerin bir çözümü olan yörünge tarafından verilir. 

  
    
      
        m
        
          
            
              d
              
                2
              
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        x
        (
        t
        )
        =
        −
        grad
        ⁡
        V
        (
        x
        (
        t
        )
        )
        .
      
    
    {\displaystyle m{\frac {d^{2}}{dt^{2}}}x(t)=-\operatorname {grad} V(x(t)).}
  

Bu modelim, örneğin, gezegen hareketlerinin modeli gibi kullandığımız zaman, kullandığımız modelde olan birçok sebepte kesinlikle yanlış olduğu bilinen bir kitle noktası olan bir parçacığı varsaydığına dikkat edin.

Modern fizik, klasik fizik ile tanımlanamayan olayları açıklamak üzere ortaya atılmış  teorilerin tümüdür. Einstein'ın özel görelilik kuramından, Max Planck'ın kara cisim ışıması kuramına; Schrödinger'in kedisinden, kuark ve bozonlara kadar her şey modern fizik adı altında buluşur.
Modern fizik, günlük yaşamımızda haşır neşir olduğumuz cisimlerin gözle görülemeyecek kadar  küçük parçalarıyla (atomik boyutlarla/ 10−9 m civarı) ya da günlük hızların binlerce kat fazlasıyla (ışık hızına yakın hızlarla/ 108 m/s civarı) uğraşır.

“Modern fizik” terimi, ortalama 1890'lardan beri ortaya atılan kuramları çatısı altında toplayan “güncel” fizik gibi algılansa da klasik fiziğin geçmişte bırakılması düşünülemez. Modern fizik, klasik fiziğin eksikliklerini gidermeye çalışan ancak ve ancak onunla bütün halinde ilerleyen aşamadır. İleride, modern fiziğin de ötesinde sayılacak yeni bir bilimsel sıçrama ile modern ve klasik fiziğin gideremediği eksiklikler giderilerek yeni bir aşama kaydedilebilir.
Öyleyse modern fizik ile ne gibi yenilikler getirilmiş, hangi eksiklikler giderilmiştir?
Klasik fizik veya Newton fiziği, yerçekimi kuvveti ile gezegenlerin Güneş çevresinde dönüşünün nedenini yahut elmanın yere düşüşünü izah edebildi. Ne var ki Newton, Hidrojen atomunun keşfine yetişebilseydi bile ortaya koyduğu "yerçekimi kuvveti" kuramı ile hidrojen atomundaki elektronun enerjisinin neden belli seviyelerde olması gerektiğini açıklayamayacaktı. Çünkü, Newton'a göre maddenin hızı, yüksekliği ve kütlesi değiştirildiğinde madde, istenilen enerjiye sahip olabiliyordu. Halbuki hidrojen çekirdeğinin çevresinde dönen elektron uyarılmadığında  enerjisi -13.6 eV, uyarıldığında -3.40 eV ve bir kez daha uyarıldığında -1.51 eV oluyordu.
Görelilik (relativite), açısından bakıldığında ise Galilei'nin görelilik ilkesi dikkate alındığında, nesneler biribirlerine kafa kafaya yaklaştıklarında hızları toplanmalıydı ki birinin diğerini hangi hızda gözlemlediği hesaplanabilsin. Tabii ki bu klasik görelilik kuramı günlük hızlarla hareket eden nesneler için geçerliliğini sürdürüyor. Ancak, ışık hızına yakın iki cismin aynı doğru üzerindeki vektörel  hızlarını topladığınızda (vektörel düşündüğümüzde aslında çıkarıyoruz) ışık hızını çok çok aşacaktır ki bu Einstein'ın özel görelilik kuramının tamamen reddettiği bir şeydir.

Fizik tarihi
Klasik fizik
Kuantum mekaniği
Görelilik kuramı
Kuantum alan kuramı

A. Beiser (2003). Concepts of Modern Physics. 6th. McGraw-Hill. ISBN 0-07-123460-8.

Moleküler biyoloji, canlılardaki olayları moleküler seviyede inceleyen biyoloji dalıdır. Moleküler biyoloji, prokaryotik ve ökaryotik hücre yapılarını ile işlevlerini ve hücreler arasındaki etkileşimi moleküler seviyede laboratuvarda inceleyerek ortaya çıkaran bir bilim dalıdır. Bu bağlamda, canlı sistemlerdeki evrensel makromoleküller olan DNA, RNA ve proteinlerin hedef alınarak incelendiği bir bilim dalı olarak öne çıkmış ve son yıllarda genetik mühendisliği ile geliştirilen pek çok yeni teknikle işlev kazanarak, biyolojinin genetik, biyokimya, mikrobiyoloji, botanik, zooloji, ekoloji, hücre biyolojisi ve biyofizik gibi pek çok anabilim dalında moleküler seviyede ilerleme sağlanmasına neden olmuştur. Biyolojik bilimleri bütünleştirici özelliğe sahiptir. Moleküler biyolojinin bu bağlayıcı özelliği, temel ilgi alanı olarak canlı organizmalarda hayati önemleri olan nükleik asitler, proteinler ve enzimlerin yapılarının tamamen aydınlatılması üzerine odaklanmasından kaynaklanır.
Moleküler biyoloji son yıllarda önem kazanan genetik, biyokimya, hücre biyolojisi ve biyofizik gibi dalların gelişmesiyle ortaya çıktı. Canlı organizmada hayati önemleri oldukça fazla olan nükleik asitler, proteinler ve enzimlerin yapılarının tamamen aydınlatılması moleküler biyolojinin ilgi alanıdır. Bu maksatla X ışınları difraksiyonu ve elektron mikroskobu gibi ileri tekniklerden faydalanılırdı. İnsan ve diğer canlıların genomlari aydınlanmaya başladıktan sonra moleküler biyolojinin genel ilgi alanı canlılardaki proteinleri ve onlarin üstlendikleri görevleri ve birbirleriyle olan etkileşimleri anlamaya yönlenmiştir.
Bu günlerde moleküler biyoloji ortaya çıkan yeni yöntemlerin yardımıyla hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve hem hastalıkların gerçek nedenleri anlaşılmaya başlanmış hem de biyoteknolojik ve biyonik gelişmelerin yolu açılmıştır. DNA mikroçipleri ile genlerin ifade profillerinin alınması olası hale gelmiş, gerçek zamanlı PCR ile gen ifadesinin incelenebilmesine olanak vermiştir. Floresan antikor ve protein teknolojileri, bu floresan proteinlerin hücre içinde sentezlenmesiyle veya ilgilenilen proteinlere kaynaştırılmasıyla proteinlerin hücre içinde takibi mümkün olmuş ve hangi hücrelerin hangi şartlar altında bu proteinleri nasıl ve nerede kullandığının anlaşılmasını sağlamıştır.
Birçok hücre türünün kültüre edilmesi genetik hayvan deneylerinde hangi genetik etkenlerin hangi sorunlara yol açtığını anlamayı kolaylaştırmıştır. Rekombinant DNA teknolojileri ile canlılar arası gen alış verişi mümkün olmuş ve birçok alanda yeni ürünlerin üretilme yolu açılmıştır. Kök hücre ve transgenik hayvan modellerindeki çalışmalar birçok hastalığın tedavisi için umut vermektedir.

Hücre-altı parçacık animasyonları22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klasik mekanikte momentum ya da devinirlik (çoğul momenta; SI birimi kg·m/s ya da eşdeğer olarak, N·s), bir nesnenin kütlesi ve hızının çarpımıdır; (p = mv). Hız gibi, momentum da vektörel bir niceliktir, yani büyüklüğünün yanı sıra bir yöne de sahiptir. Momentum korunumlu bir niceliktir (çizgisel momentumun korunumu); yani bu, eğer kapalı bir sistem herhangi bir dış kuvvetin etkisi altında değilse, o kapalı sistemin toplam momentumunun değişemeyeceği anlamına gelir. Momentum benzer bir konu olan açısal momentum ile karışmasın diye, bazen çizgisel momentum olarak da anılır.
Her ne kadar Newton'un ikinci yasası şeklinde ifade edilse de, momentumun korunumu Özel görelilik teorisi çerçevesi içinde de geçerlidir ve bazı uygun tanımlarla birlikte, (genelleştirilmiş) bir momentum korunum yasası Elektrodinamik, kuantum mekaniği, kuantum alan teorisi ve genel görelilik teorileri içinde de geçerliliğini korur. Göreli mekanikteki momentum, göreli-olmayan momentumun, fazladan Lorentz faktörü ile çarpılmasıyla elde edilir.

Bir nesne herhangi bir gözlem çerçevesinde hareket halinde ise, o çerçeve içinde bir momentuma sahiptir. Momentumun çerçeveye bağımlı olduğunu belirtmek önemlidir. Yani aynı nesne, bir gözlem çerçevesinde belli bir momentum değerine sahip olabilirken, başka bir gözlem çerçevesinde ise başka bir momentum değerine sahip olabilir. Örneğin, hareketli bir nesne, yere göre sabit bir noktaya göre seçilen bir gözlem çerçevesinde momentumu olmasına rağmen, kütle merkezine iliştirilen bir gözlem çerçevesinde ise sıfır momentumu vardır.
Bir nesnenin sahip olduğu momentumun miktarı, iki fiziksel büyüklüğe bağlıdır: Kütlesi ve o gözlem çerçevesindeki hızı. Fizikte, momentum için kullanılan sembol genellikle kalın p harfidir (kalın yazılmasının nedeni vektör olmasındandır.); böylece şöyle ifade edilebilir;

  
    
      
        
          p
        
        =
        m
        
          v
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} \,,}
  

burada p momentum, m kütle ve v hızdır.
Örnek: kuzeye doğru yere paralel düz bir rotada 1 m/s hızına ve 1 kg kütleye sahip model bir uçağın momentumu yere göre ölçüldüğünde, kuzey yönünde 1 kg•m/s 'dir. Kokpitin içindeki bir pilot, kokpit gözlem çerçevesine göre uçağın hızını sıfır ölçeceğinden, momentumunu da sıfır ölçer.
Newton'un ikinci yasasına göre, bir parçacığın momentumunun değişim hızı, parçacık üzerine etki eden net kuvvetle doğru orantılıdır ve yönü ise bu net kuvvetin yönündedir. Net kuvvetin, momentumdan türetilmesi aşağıdaki gibidir.

  
    
      
        ∑
        
          
            F
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                p
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              
                d
              
              
                v
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        +
        
          v
        
        
          
            
              
                d
              
              m
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p}  \over \mathrm {d} t}=m{\mathrm {d} \mathbf {v}  \over \mathrm {d} t}+\mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}}
  

Eğer kütle zaman içinde sabitse, türevin ikinci terimi (thrust terimi denir) (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            
              
                
                  d
                
                m
              
              
                
                  d
                
                t
              
            
          
          =
          0
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {v} {\mathrm {d} m \over \mathrm {d} t}=0}
  
). Böylece şunu yazabiliriz:

  
    
      
        ∑
        
          
            F
          
        
        =
        m
        
          a
        
        
      
    
    {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }=m\mathbf {a} \,}
  

Ya da daha basit olarak,

  
    
      
        
          F
        
        =
        m
        
          a
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} \,,}
  

burada F'nin net kuvvet olduğu anlaşılmalıdır.
Örnek: yine bir model uçak, 1 kg kütleli, 1 s içinde kuzeye doğru sıfır hızdan 1 m/s hızına ivmelensin. Bu ivmelenme için gerekli kuvvet 1 newtondur. Momentumdaki değişim 1 kg•m/s'dir. Kokpitteki pilot için ise momentumda bir değişim yoktur. İvmelenme sırasında pilotun sırtının koltuğa yapışması, bu itme'ye tepki kuvvetine karşı dengelenmedir.

Çok-parçacık sisteminin çizgisel momentumu, sistem içindeki ayrı ayrı tüm nesnelerin momentumlarının vektörel toplamlarına eşittir.

  
    
      
        
          p
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        =
        
          m
          
            1
          
        
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        +
        
          m
          
            2
          
        
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        +
        
          m
          
            3
          
        
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          m
          
            n
          
        
        
          
            v
          
          
            n
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} =\sum _{i=1}^{n}m_{i}\mathbf {v} _{i}=m_{1}\mathbf {v} _{1}+m_{2}\mathbf {v} _{2}+m_{3}\mathbf {v} _{3}+\cdots +m_{n}\mathbf {v} _{n}\,,}
  

burada p' parçacık sisteminin toplam momentumu, mi vevi iinci nesnenin sırasıyla kütlesi ve hızı ve n ise sistemdeki nesnelerin sayısıdır..
Gösterilebilir ki, kütle merkezi çerçevesinde herhangi bir sistemin momentumu sıfırdır. Dahası, bu kütle merkezi çerçevesine göre hızı vkm olan başka bir çerçevedeki momentum basitçe aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        
          p
        
        =
        m
        
          
            v
          
          
            km
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {p} =m\mathbf {v} _{\text{km}}\,,}
  

burada:

  
    
      
        m
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle m=\sum _{i=1}^{n}m_{i}\,.}
  

Bu Euler'in ilk yasası olarak bilinir.

Birçok-parçacıklı sistemin çizgisel momentumu, toplam kütle m ile kütle merkezi hızı vkm'nin çarpımı olarak da tanımlanabilir.

  
    
      
        ∑
        
          
            F
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                p
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              
                d
              
              
                
                  v
                
                
                  k
                  m
                
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        m
        
          
            a
          
          
            k
            m
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \sum {\mathbf {F} }={\mathrm {d} \mathbf {p}  \over \mathrm {d} t}=m{\frac {\mathrm {d} \mathbf {v} _{km}}{\mathrm {d} t}}=m\mathbf {a} _{km}\,}
  

Bu Newton'un ikinci yasasının özel bir halidir (eğer kütle sabitse).
Tensörler kullanılarak yapılacak daha genel bir türetim için, bir t anında, V hacmini kaplayan, bir S yüzey alanına sahip, stres vektörü 
  
    
      
        
          
            T
            
              i
            
            
              (
              n
              )
            
          
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle T_{i}^{(n)}\,}
  
 ile temsil edilen birim yüzey alanı başına yüzey kuvvetinin ettiği, V hacmi içinde her noktadaki birim hacim başına olan Fi gövde kuvvetinin etkidiği, cismin gövdesi boyunca belirlenmiş vi hız alanı ile belirlenmiş, sürekli bir ortam olduğu varsayılan, hareket halindeki bir cismi düşünelim(şekle bakın).

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        
          T
          
            i
          
          
            (
            n
            )
          
        
        d
        S
        +
        
          ∫
          
            V
          
        
        
          F
          
            i
          
        
        d
        V
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          ∫
          
            V
          
        
        ρ
        
        
          v
          
            i
          
        
        
        d
        V
        
        .
      
    
    {\displaystyl

Mühendislik, köprüler, tüneller, yollar, araçlar ve binalar dahil olmak üzere makineler, yapılar ve diğer öğeleri tasarlamak ve inşa etmek için bilimsel ilkelerin kullanılmasıdır. Mühendislik disiplini, her biri uygulamalı matematik, uygulamalı bilim ve uygulama türlerinin belirli alanlarına özel vurgu yapan, geniş bir yelpazede uzmanlaşmış mühendislik alanları’nı kapsar.
Modern anlamda mühendis, bilim insanlarının ürettiği teorik bilgiyi teknisyen ve ustaların uygulayabileceği pratik bilgiye dönüştüren kişidir. Demir yolları inşaat mühendisi Arthur Mellen Wellington'a göre mühendislik, "Beceriksiz birinin iki dolara kötü yaptığı bir şeyi bir dolara iyi yapma sanatıdır.".

Amerikan Mühendislerinin Mesleki Gelişim Konseyi (ECPD, ABET)'in öncülü) "mühendisliği" şu şekilde tanımlamıştır:

Yapıları, makineleri, aparatları veya imalat süreçlerini veya bunları tek tek veya birlikte kullanan işleri tasarlamak veya geliştirmek; veya tasarımlarını tam olarak bilerek inşa etmek veya işletmek; veya belirli çalışma koşulları altında davranışlarını tahmin etmek; bunların tümünü amaçlanan işleve, işletme ekonomisine, can ve mal güvenliğine saygı duyarak tasarlamak için bilimsel ilkelerin yaratıcı uygulamasıdır.

Mühendis kelimesi Arapça geometri (hendese) ile meşgul olan, geometri bilen kişi anlamına gelmektedir. 
Mühendis Türk Dil Kurumuna göre şöyle tanımlanmaktadır: İnsanların her türlü ihtiyacını karşılamaya dayalı çeşitli yapılar yol, köprü, bina, peyzaj, çevre gibi şehircilik ve imar dışı alanların ilkeleri, bayındırlık; tarım, beslenme gibi gıda; fizik, kimya, biyoloji, elektrik, elektronik gibi fen; uçak, gemi, otomobil, motor, iş makineleri gibi teknik ve sosyal alanlarda uzmanlaşmış, belli bir mühendislik dalında mühendislik eğitimi görerek mezun olmuş ve "mühendis" ünvanını kullanmayı kanunen hak eden kimse. Mühendisin eş anlamlısı kıvcı sözcüğüdür.

İlk başta matematik olmak üzere "İhtiyaçların karşılanmasında emniyet, ekonomi ve estetiğin göz önüne alınmasıdır."Ters mühendislik, mühendisliğin temelidir." Felsefî açıdan klâsik mühendislik, teklikten bütünselliğe ulaşmaktır. Ama ters mühendisliğin ilkesi, bütünsellikten tekliğe ulaşma gayesini taşır.
Sanatsal tasarım ve aynı zamanda endüstriyel tasarım anlamında birçok sanatçı "tabiattan esinlendik ve ilham aldık" ifadesi içindedir. Aslında bu noktada ar-ge anlamıyla evrim bilimi, mevcut bilim tarafından ters mühendislik temelleriyle incelenerek şu anki bilimsel doğrusal mühendislik anlayışını var etmektedir.

Mühendislik, genellikle birkaç alt disipline ayrılan geniş bir disiplindir. Mühendis genellikle belirli bir disiplinde eğitim görse de, deneyim yoluyla çok disiplinli hale gelebilir. Mühendislik genellikle dört ana dala sahip olarak tanımlanır: elektrik mühendisliği, inşaat mühendisliği, kimya mühendisliği ve makine mühendisliği.

Elektrik mühendisliği, yayın mühendisliği, elektrik devreleri, jeneratörler, motorlar, elektromanyetik/elektromekanik cihazlar, elektronik cihazlar, elektronik devreler, fiber optikler, optoelektronik cihazlar, bilgisayar sistemleri, telekomünikasyon, enstrümantasyon, kontrol sistemileri ve elektronik gibi çeşitli elektrik ve elektronik sistemlerin tasarımı, çalışması ve üretimidir.

İnşaat mühendisliği, altyapı (havaalanları, yollar, demiryolları, su temini ve arıtma vb.), köprüler, tüneller, barajlar ve binalar gibi kamu ve özel işlerin tasarımı ve inşasıdır. İnşaat mühendisliği geleneksel olarak yapı mühendisliği, çevre mühendisliği ve yerölçüm dahil olmak üzere birçok alt disipline ayrılmıştır. Geleneksel olarak askeri mühendislik'ten ayrı olarak kabul edilir.

Kimya mühendisliği, ticari kimyasallar, özel kimyasallar, petrol arıtma, mikro fabrikasyon, fermentasyon ve biyomolekül üretimi gibi ticari ölçekte kimyasal süreçleri yürütmek için fizik, kimya, biyoloji ve mühendislik ilkelerinin uygulanmasıdır. Kimya tesislerinin tasarımı, kurulumu, işletiminden, yeni veya mevcut kimya ürünlerinin araştırılması ve geliştirilmesinde de kimya mühendisleri çalışır. Üretim süreçlerinin tasarımı ve analizinde ısı aktarımı, kütle aktarımı, ayırma işlemleri, proses tasarımı, reaksiyon mühendisliği gibi pek çok bilim dalı ve uygulamadan faydalanırlar.

Makine mühendisliği, güç ve enerji sistemleri, havacılık/uçak ürünleri, silah sistemleri, ulaşım ürünleri, motorlar, kompresörler, aktarma organları, kinematik zincirler, vakum teknolojisi, titreşim izolasyon ekipmanı, üretim, robotik, mekatronik ve otomatik kontrol sistemleri-otomasyon, türbinler, ses ekipmanları ve mekatronik gibi fiziksel veya mekanik sistemlerin tasarımı ve üretimidir.

Disiplinlerarası mühendislik, uygulamanın birden fazla temel dalından yararlanır. Tarihsel olarak, deniz mühendisliği ve maden mühendisliği ana dallardı. Diğer mühendislik alanları imalat mühendisliği, akustik mühendisliği, korozyon mühendisliği, enstrümantasyon ve kontrol mühendisliği, Havacılık ve uzay mühendisliği, otomotiv, bilgisayar, elektronik, enformasyon mühendisliği, petrol, çevre, sistemler, ses, yazılım, mimari, ziraat, biyosistemler, biyomedikal, jeoloji mühendisliği, tekstil, endüstriyel, malzemeler, ve nükleer mühendislik'tir.
Bu ve diğer mühendislik dalları Birleşik Krallık'ın 36 lisanslı üye kurumunda Mühendislik Konseyi temsil edilmektedir.
Yeni uzmanlıklar bazen geleneksel alanlarla birleşir ve yeni dallar oluşturur - örneğin, Dünya sistemleri mühendisliği ve yönetimi, mühendislik bilimleri, çevre bilimi, mühendislik etiği ve mühendislik felsefesi dahil olmak üzere çok çeşitli konu alanlarını içerir.

Zamanla bazıları aşağıda sıralanmış ama bunlarla sınırlı olmayan pek çok mühendislik dalı ortaya çıkmıştır:

Ağaç İşleri Endüstri Mühendisliği: Ham maddesi ağaç olan malzemenin işlenerek değerlendirilmesi, ağaçtan elde edilen ürünlerin tasarlanması ve buna ilişkin üretimin planlanması, ürünlerin kalite kontrolüyle ilgili mühendislik dalıdır.
Bilgisayar mühendisliği: Temel olarak yazılım, programlama ve algoritma ile ilgilenir. Bilgisayar ağları, veritabanı yöneticiliği ve gömülü sistemler de diğer çalışma alanlarıdır. Bilgisayar mühendisliği (CE), bilgisayar donanımı ve yazılımını geliştirmek için gereken bilgisayar bilimi ve elektronik mühendisliği'nin çeşitli alanlarını birleştiren mühendislik dalıdır. Bilgisayar mühendisleri genellikle yalnızca yazılım mühendisliği veya elektronik mühendisliği (veya elektrik mühendisliği) yerine elektronik mühendisliği, yazılım tasarımı ve donanım-yazılım entegrasyonu konularında eğitim alırlar.
Deniz teknolojisi mühendisliği: Deniz teknolojisi mühendisliği, su taşıtı ve petrol platformları ve limanlar gibi sabit yapıların tasarımını, geliştirilmesini, üretimini ve çalışma davranışını kapsar.
Endüstri mühendisliği: İnsan, makine, enerji, para gibi girdileri belirli süreçlerden geçirerek ürün ve hizmete dönüştüren bütünleşik sistemlerin tasarımı ve iyileştirilmesiyle ilgilenir.
Enerji sistemleri mühendisliği: Yenilenebilir (güneş, rüzgâr, hidrolik, jeotermal vb.) ve yenilenemez (kömür, petrol, doğal gaz) enerji kaynaklarıyla ilgilenir.
Fizik mühendisliği: Doğadaki maddelerin yapısını ve aralarındaki etkileşimi inceleyen fizik bilimi bulgularının uygulama alanına dönüştürülmesi ile ilgilidir.
Geomatik mühendisliği: Aklınıza gelebilecek her türlü hassas ölçümün tek imza yetkilisidir. Ayrıca Harita Kontrol Mühendislerinin onaylamadığı taşınmaz yasal olarak geçerli değildir.
Havacılık ve uzay mühendisliği:  Havacılık ve uzay mühendisliği, uçak, uydular ve roketlerin tasarımını, geliştirilmesini, üretimini ve operasyonel davranışını kapsar.
Jeoloji mühendisliği: Jeoloji mühendisliği, Dünya üzerinde veya içinde inşa edilen herhangi bir şeyle ilişkilidir. Bu disiplin, inşaat mühendisliği, çevre mühendisliği ve maden mühendisliği gibi diğer disiplinlerin çalışmalarını yönlendirmek veya desteklemek için jeolojik bilimleri ve mühendislik ilkelerini uygular. Jeoloji mühendisleri, yüzey ve yer altı ortamlarını etkileyen tesisler ve operasyonlar için örneğin kaya kazıları (örn. tüneller),
bina temel sağlamlaştırma, şev ve dolgu stabilizasyonu, heyelan risk değerlendirmesi, yeraltı suyu izleme, yeraltı suyu iyileştirmesi, maden kazıları ve doğal kaynak arama gibi etki araştırmaları ile ilgilenirler. Yerkürenin başlangıcından günümüze kadar geçirdiği yapısal değişmeleri, yer kabuğunun yüzeyinin ve altının bugünkü durumunu inceleyen, yerleşim alanlarının ve her türlü mühendislik yapılarının yer seçimi çalışmalarının yürütülmesiyle ilgili eğitim verilen mühendislik dalıdır.

Maden mühendisliği: Yeraltında bulunan kaynakların ve madenlerin üretimini günümüz tekniğine uygun olarak inceler.
Mekatronik mühendisliği: Mekatronik kelime anlamıyla makine ve elektronik kelimelerinin birleşimiyle oluşturulmuş yeni bir terimdir. Mekatronik mühendisliği; kontrol otomasyon mühendisliği, makine mühendisliği, yazılım mühendisliği, elektrik elektronik mühendisliği dallarının kesişiminden oluşan yeni bir mühendislik dalıdır. İlgi alanları genellikle sanayide bulunan robotik cihazlardır.
Metalürji ve malzeme mühendisliği: Çeşitli birçok ham maddeden kullanışlı ürünlerin ve malzemelerin üretimi ve geliştirilmesinde rol alan mühendislerdir. Metaller ve çeşitli birçok ham maddenin günlük hayattaki uygulamalarıyla ilgilenmekle beraber, kullanışlı malzemelerin tasarımı ve var olanların geliştirilmesiyle ilgilenmektedirler.
Polimer mühendisliği: Plastik, kauçuk ve elyaf gibi polimetrik malzemelerin üretimi ve şekillendirilmesiyle ilgilenir.
Uzay mühendisliği: Uzay Mühendisliği, Dünya çevresindeki hava-uzaydan ekonomik, bilimsel ve teknolojik amaçlı hizmet ve ürün sağlamayı maçlayan bir mühendislik dalıdır. Uzay mühendisleri sivil ve askeri kuruluşlarda, dünya çevresinde yörüngeye konacak insanlı ve insansız hava-uzay araçlarını ve bunları yörüngeye koyacak roketleri tasarlayan ve inşa eden, görev ve yol planlarını hesaplayan, sürekli kontrol ederek, görevlerini yerine yetirmelerini sağlayan mühendislerdir. Ayrıca, hava-uzay araçlarında yapılacak bilimsel ve teknolojik amaçlı deneylerin gerçekleşt

Müslüman, İslam dinine mensup kişi demektir. Sünni ve Şii mezhep inancına göre, Allah'a ve Allah'ın birliğine, Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna inanan kişilere denir. İslam dininin farklı mezheplerinde Müslüman kavramı üzerine çeşitli farklılıklar bulunmaktadır.

Kelime-i Şehâdet ve zekât dışında, İslam'ın şartlarında da Sünni ve Şiî mezhepleri arasında farklılıklar vardır. Bunun temel sebebi, İslamiyet'in siyasi ayrışma döneminde Sünni ve Şiî din âlimlerinin yorum farklılıklarıdır.

Bu mezhepte imanın şartının 6, İslam'ın şartının 5, namazın 12, abdestin 4, guslün 3, teyemmümün 2 olmak üzere toplam 32 farz bulunmaktadır. Müslümanların yerine getirmesi gereken farzların 32 tane olduğu İslam alimleri tarafından akılda kolayca kalması için toplu hâlde bir araya getirilmiştir. Bunlar da 32 farz olarak bilinmektedir. Bu farzların açıklamaları ayrıntılı bir şekilde aşağıdadır.

İmanın şartları şunlardır: Allah'ın birliğine inanmak, meleklere inanmak, kitaplara inanmak, peygamberlere inanmak, ahirete inanmak, kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak.

İslam'ın şartları şunlardır: Kelime-i Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek.

Namazın dışındaki farzları şunlardır: Hadesten tahâret, necâsetten tahâret, Setr-i avret, İstikbâl-i kıble, vakit ve niyet.

Namazın içindeki farzları şunlardır: İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, secde, ka'de-i ahîre.

Abdestin farzları şunlardır: Yüzünü yıkamak, elleri dirseklerle beraber yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek, boyunu yıkamak, ayakları topuklarla beraber yıkamak.

Guslün farzları şunlardır: Ağza su vermek, burna su vermek, bütün bedeni yıkamak.

Teyemmümün farzları şunlardır: Niyet etmek ve iki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh etmek. Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu mesh etmek.

Günümüzde Şiî mezhebi; "Zeyd’îyye" (Beşçiler), "İmâmiye-i İsnâ‘aşer’îyye" (Onikicilik/On İki İmamcılık) ve "İsmâil’îyye" (Yedicilik) olmak üzere üç ana mezhebe ayrılır.

Furu al-Din'in 10 şartı (İmâmiye-i İsnâ‘aşer’îyye) şunlardır: Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Hums, Cihat, Emr-i Bil Maruf, Nehyi Anil Münker, Tevella ve Teberra.

Veçh-i Din'in 7 şartı (İsmâil’îyye) şunlardır: Velâyet, Tehâret, Namaz, Zekât, Oruç, Hac ve Cihad.

Allah'ın tek yaradan olduğuna inanmak.
Allah'ın meleklerine inanmak.
Allah'ın kitaplarına inanmak.
Allah'ın peygamberlerine inanmak.
Ahiret gününe inanmak.
Kaza ve kadere (hayrına ve şerrine) inanmak.

Usul al-din (İmamiyye-i İsnaaşeriyye)

Tevhid
Adalet
Nübüvvet
İmamet
Meâd (Kıyâmet)

Mutezile'ye göre iman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden oluşur. Buna göre Mutezile inancında kişinin mümin yani "inanan" sayılabilmesi için kalbi ile İslam'a inanması, dili ile bunu beyan etmesi ve hareketleriyle yani amel ile bunu göstermesi gerekir. Aynı iman görüşüne sahip diğer itikat mezhepleri Hariciyye ve Zeydiyye'dir.

Mu'tezile kendi usullerini ortaya koymak için "usul-i hamse" denilen beş esas belirlemişlerdir. Bunlar; Tevhid, Adalet, Va'd ve Vaîd (Söz ve tehdit, kişinin amelinin haliki oluşu), El-Menziletu Beyne'l-Menzileteyn (büyük günah işleyenlerin iman ve inançsızlık arasında bir yerde bulunmaları), Emr-i bi'l ma'rûf ve Nehy-i Anil Münker'in farz-ı ayn oluşu olarak sayılabilir. Ayrıca Kur'an'ın mahlukiyeti ve aklın nakle faikiyeti gibi hususlar da mezhep için önemli olan hususlardandır.

Tevhîd (التوحيد), yani birleme İslam dini akidesinin temeli olan Allah'ın birliğidir. Mutezile mezhebine mensup olanlar tevhidden yola çıkarak bazı konularda diğer itikadi mezheplerden farklı görüşler geliştirmişlerdir. Örneğin, Ehl-i Sünnet âlimlerinin ru'yetullahı yani Allah'ın ahiret günü görüleceği görüşünü kabul etmemişlerdir. Onlara göre görülebilmesi için Allah'ın bir cisme sahip olması gerekir ki İslam inancının tevhid kaidesine göre bu imkânsızdır. Bunun dışında Mu'tezile mezhebinin mensupları yine tevhid kaidesinden yola çıkarak Allah'ın sıfatlarının zatından ayrı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre bu düşüncenin aksi, yani Allah'ın sıfatlarının zatıyla bir olması ezelî (ve böylece ilahi) olanların sayısını arttırır, yani tevhide karşı çıkar. Örnek vermek gerekirse, Mu'tezile mezhebi "Allah âlimdir." gibi bir tanımlamayı kabul ederken "Allah ilim sahibidir." gibi bir tanımlamayı reddeder. Zira onlara göre "Allah ilim sahibidir." derken Allah'ın zatından ayrı bir ilahi-ezelî ilim kabul edilmiş olur. Ayrıca, Mutezile akidesinde Allah'ın kelâm diye bir sıfatının olmadığına inanılır.

Adalet ('Adl, العدل) esasının konusu Mutezile'nin kader konusundaki görüşüdür. "İnsan fiillerinde hür değildir." görüşünü benimseyen Cebriyye mezhebine karşı çıkarak Mutezile "insanın fiillerinde tamamen hür olduğu"na inanır. Mutezile inancındaki adalet esasına göre kişi kendi fillerini kendi yaratır. Bunu da Allah'ın kişiye bahşettiği bir yaratma kudretiyle gerçekleştirir. Fiillerin yaratılmasında Allah'ın bir müdahalesi olmadığına inanırlar. Bu görüş adalet esasından şu şekilde temel alır: Kişilerin hür olmaması ve yaptıkları her fiilin yaratıcı ve yaptırıcısının Allah olması durumunda kişinin hür olarak yapmadığı hareketlerden ötürü cezalandırılması zulüm yani adaletsizliktir. İslam inancına göre ise Allah'ın adaletsiz davranması mümkün değildir. Bu nedenle kişi fiillerinin tek yaratıcı ve yaptırıcısı olmalı, fiilleri konusunda tamamen hür olmalıdır.
Mutezile'nin kader konusundaki görüşü Kaderiyye mezhebiyle aynıdır. Mutezile mezhebinin kader konusundaki bu görüşlerinin imanın şartlarından olan "kader ve kazaya iman"a aykırı düştüğünü gerekçesiyle Sünni mezhepler tarafından eleştirilmiş, hatta küfür olarak nitelendirilmiştir.

Va'd ve Va'id (el-Va'd ve el-Va'id, الوعد و الوعيد) yani "Söz ve Tehdit". Bu Allah'ın vadettiği (söz verdiği) sevap ve iyiliğin, tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğine inanmaktır. Mutezile mezhebinin bu esası bir diğer itikadi mezhep olan Mürcie'ye karşı geliştirilmiştir. Mürcie mezhebi iman etmeyen (kâfir) kişinin yaptığı iyilikler fayda vermediği gibi, iman eden kişinin (mü'minin) yaptığı günahlar da kendine zarar vermeyeceğini öne sürmüştür. Va'd ve Vaid prensibine göre ise iyilik yapan iyiliğine karşı mükafatlandırılacak, kötülük yapansa kötülüğüne karşılık cezalandırılacaktır. Mutezile mezhebinin bu esasına göre eğer Mürcie mezhebinin "iman edenin günahları zarar vermez" iddiası doğru olsaydı, Allah'ın vaîd'i yani tehdit etmesi - korkutması gereksiz ve manasız olurdu. Oysa tevhid inancına göre bu mümkün değildir. Bu esas ile Mutezile mezhebi Mürcie'yi tam anlamıyla reddeder. Ayrıca Mutezile mezhebi yine bu esas ile büyük günah işleyen müminin tövbe etmezse affedilemeyeceğini öne sürmüştür.

"El Menzile beyne'l-menzileteyn" (المنزلة بين المنزلتين) yani iki konum arasındaki bir konum. Bu esas Mutezile mezhebinin "büyük günah işleyenin durumu" hakkındaki görüşüyle ilgilidir. Mutezile mezhebine göre büyük günah işleyen bir mümin (iman etmiş kişi) artık ne mümindir ne de kâfirdir, o artık fâsıktır, yani müminlik ile kâfirlik arasında bir yerdedir. Mutezile inancına göre büyük günah işleyen mümin fâsık olur ve fâsık kişi işlediği büyük günahtan ötürü tövbe etmeden ölürse sonsuza kadar cehennemde azap çeker. Eğer tövbe ederse yeniden mümin olur ve mümin olarak da ölürse cennete girer. Bu mezhebe göre fâsık bir kişi mümin ile kâfir arasında bir konumdadır, bu esasın adı olan "iki konum arasındaki bir konum" da buradan gelmektedir.

"Emr-i bi'l ma'rûf" yani iyiliği emretmek ve "nehy-i anil münker" yani kötülükten sakındırmak (الأمر بالمعروف و النهي عن المنكر). Mutezile mezhebinin bu esasına göre kişi itikadi ve ameli konularda insanları iyiliğe çağırmalı, iyiliği yaymalı, kötülüğe karşı ise sakındırmalı, uyarmalıdır. Bu esastan yola çıkarak Mutezile mezhebi mensupları uzun yıllar boyunca birçok farklı görüşten, mezhepten ve inançtan insanla tartışmış, hatta zaman zaman tartışmalara şiddet ve kavga da karışmıştır.
Mu'tezile mezhebine göre bu beş ana esasın birine veya daha fazlasına inanmayan kişi Mu'tezili olamaz.

Mezhepsiz Müslüman, İslami mezheplerden herhangi birine bağlı olmayan, kendini bu mezheplere ait görmeyen veya inancını bu mezhepler içerisinde sınıflandırmayan Müslümanlara verilen isimdir.

Mümin
İslam Alemi

Newton'un hareket yasaları, bir cisim üzerine etki eden kuvvetler ve cismin yaptığı hareket arasındaki ilişkileri ortaya koyan üç yasadır. İlk kez Isaac Newton tarafından 5 Temmuz 1687 tarihinde yayımlanan Philosophiae Naturalis Principia Mathematica adlı çalışmada ortaya konmuştur. Bu yasalar klasik mekaniğin temelini oluşturmuş, bizzat Newton tarafından fiziksel nesnelerin hareketleri ile ilgili birçok olayın açıklanmasında kullanılmıştır. Newton, çalışmasının üçüncü bölümünde, bu hareket yasalarını ve yine kendi bulduğu evrensel kütleçekim yasasını kullanarak Kepler'in gezegensel hareket yasalarının elde edilebileceğini göstermiştir.

1. Yasa
Eylemsiz referans sistemi adı verilen öyle referans sistemleri seçebiliriz ki, bu sistemde bulunan bir parçacık üzerine bir net kuvvet etki etmiyorsa cismin hızında herhangi bir değişiklik olmaz. Bu yasa genellikle şu şekilde basitleştirilir: “Bir cisim üzerine dengelenmemiş bir dış kuvvet etki etmedikçe, cisim hareket durumunu (durağanlık veya sabit hızlı hareket) korur.”
2. Yasa
Eylemsiz bir referans sisteminde, bir parçacık üzerindeki net kuvvet onun çizgisel momentumunun zaman ile değişimi ile orantılıdır:

  
    
      
        F
        =
        m
        ⋅
        
          
            
              d
              v
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F=m\cdot {\frac {dv}{dt}}}
  

Momentum (mv), kütle ile hızın çarpımına eşittir. Kuvvet ve momentum vektörel nicelikler olduğundan, net kuvvet cisim üzerine etki eden tüm kuvvetlerin vektörel toplamı ile bulunur. Bu yasa sıklıkla şu şekilde ifade edilir: “F=ma: Bir cisim üzerindeki net kuvvet, cismin kütlesi ile ivmesinin çarpımına eşittir.”

3. Yasa
Bir cisme, bir kuvvet etki ediyorsa; cisimden kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultu üzerinde olduğudur. Bu yasa çoğu zaman şu cümle ile basitleştirilebilir: “Her etkiye karşılık eşit büyüklükte ve zıt bir tepki vardır.”
Bu yasalara getirilen çeşitli yorumlar vardır. En genel olan yorumda kütle, ivme ve (en önemlisi) kuvvetin önceden tanımlanmış olduğu varsayılmaktadır. Ancak Newton'ın birinci ve ikinci yasasının aslında kuvvetin ve kütlenin tanımı olduğuna dair yorumlar da mevcuttur.
Dikkat edilirse ikinci yasa ancak gözlem bir eylemsiz referans sisteminden yapıldığında geçerlidir. Eylemsiz referans sistemi birinci yasada tanımlanmış olduğundan ikinci yasayı kullanarak birinci yasanın ispatını aramak mantıksal bir yanılgı olacaktır.
Işık hızına yaklaşan hızlarda Newton yasaları fiziksel olayları açıklamakta yetersiz kalmakta, bu nedenle geçerliliklerini yitirmektedirler. Işık hızlarına yakın hızlarda cisimlerin hareketi incelenirken Albert Einstein'ın geliştirdiği özel görelilik teorisi dikkate alınmalıdır.

Lex I: Corpus omne perseverare in statu suo quiescendi vel movendi uniformiter in directum, nisi quatenus a viribus impressis cogitur statum illum mutare.
Yasa I: Tüm cisimler bir kuvvet etkisi tarafından durumunu değiştirmeye zorlanmadıkça düzgün doğrusal hareketini veya durağanlığını korur.
Basitleştirilmiş bir şekilde, bir cisim üzerindeki net kuvvet, o cisim üzerine etki eden tüm kuvvetlerin vektörel toplamıdır. Bu toplam sıfır ise, Newton'ın birinci yasası cismin hareket durumunun değişmeyeceğini söyler. Aslında burada iki durum oluşur:

Hareket etmeyen bir cisim, üzerine bir net kuvvet etki edinceye dek hareket etmeyecektir.
Hareketli bir cisim, üzerine net bir kuvvet etki etmedikçe hızını değiştirmeyecektir (ivmelenmeyecektir).
Birinci durum çoğu kişi tarafından açıkça anlaşılabilir olmasına rağmen, ikinci durumu anlamak için üzerinde biraz düşünmek gereklidir çünkü gündelik yaşantımızda hareketini sürekli olarak sürdüren cisimleri pek görmeyiz (göksel hareketler hariç). Bir kalemi masa üzerinde kaydırırsak, hareketini sonsuza dek sürdürmeyecek, yavaşlayıp en sonunda duracaktır. Kalemin hızı değişmiştir ve Newton'ın yasalarına göre böyle bir hız değişikliği ancak cisim üzerine bir net kuvvet etki etmesi sonucunda oluşabilir. Bu kuvvet kalem ve masa arasında, kalemin hareketinin tersi yöndeki sürtünme kuvvetidir ve cismin yavaşlamasına neden olmaktadır. Böyle bir kuvvetin yokluğunda kalemin hızı azalmayacak, hareketini sürdürmeye devam edecektir. Sürtünme kuvvetinin az olduğu durumlara bir örnek olarak bir hava hokeyi masası veya buz pateni pisti verilebilir.
Yasanın doğruluğunu mükemmel bir şekilde gösteren deneyler sürtünmenin her deneyde kaçınılmaz olarak ortaya çıktığı için yapılamamaktadır. Öyle ki dış uzayda bile engellenemeyen kütleçekimsel kuvvetler böylesi mükemmel bir deneyin yapılmasını engellemektedir. Ancak yine de yasa, bir nesnenin hareket durumundaki değişikliğin temel nedenlerini vurgulamakta işe yaramaktadır.
Newton'ın birinci yasası eylemsizlik yasası olarak da bilinmektedir ve sıklıkla "sıfır net kuvvet, sıfır ivmelenmeye karşılık gelir." şeklinde açıklanır. Ancak bu açıklama fazla basitleştirilmiştir. Newton tarafından formüle edildiği üzere, birinci yasa ikinci yasanın özel bir hali olmaktan daha fazla şey içerir. Newton iyi bir nedenle yasalarını hiyerarşik bir sıralamada düzenlemiştir. Öyle ki birinci yasa, diğer yasaların uygulanabilir olduğu "eylemsiz referans çerçeveleri" olarak adlandırılan referans çerçevelerini tanımlar. Yasaların niçin eylemsiz referans sistemleri ile sınırlı olduğunu anlamak için ivmeli hareket eden bir cisim (örneğin pistte kalkış için hızlanmakta olan bir uçak) içinde duran bir topu göz önüne alın. Uçak içinde bulunan herhangi bir kişinin bakış açısından (ya da teknik bir deyiş ile "uçağın referans çerçevesinden") uçak ileri doğru ivmelendikçe, top geriye doğru hareket ediyormuş gibi görünecektir (bu etki uçak ivmelenirken sizi koltuğunuza bastıran etki ile aynıdır). Uçak içindeki yolcuların bakış açısından topu hareket ettirecek hiçbir kuvvet bulunmamasına rağmen topun bu hareketi, Newton'ın ikinci yasası ile çelişir gibi görünmektedir. Gerçekte ise ikinci yasa ile ilgili bir çelişki yoktur çünkü Newton'ın ikinci yasası böyle bir durum için uygulanabilir değildir: İkinci yasa ancak topun üzerine bir kuvvet etki etmediğinde onun sabit kalacağı eylemsiz referans sistemlerinde (birinci yasada tanımlanan) geçerlidir. Bu durumda "uçak referans sistemi" bir eylemsiz referans sistemi değildir. Görüldüğü üzere, tüm yasalar her durumda uygulanabilir olmadığından, çeşitli yasaların çeşitli durumlara uygulanabilir olup olmadıkları konusu önem taşımaktadır. Özetlemek gerekirse:

Eylemsiz referans sistemleri olarak adlandırılan öyle referans sistemleri vardır ki bu sistemlerde bulunan gözlemciler için üzerine herhangi bir kuvvet etki etmeyen tüm cisimler hareket durumunu korur.

Newton'ın birinci yasası Galileo tarafından daha önce açıklanan eylemsizlik yasasının bir yeniden ifadesidir. Bu görüş, tüm cisimlerin evrende doğal bir yerinin olduğunu söyleyen Aristocu görüşten farklıdır. Aristo, kayalar gibi ağır cisimlerin Dünya üzerinde, duman gibi hafif nesnelerin gökyüzünde, yıldızların ise cennette durma isteklerinin olduğuna inanıyordu. Buna rağmen Aristo'nun ve Galileo'nun fikirleri arasındaki temel fark Galileo'nun bir cisim üzerine etki eden kuvvetin cismin hızını değil ivmesini belirliyor olduğunu söylemesidir. Yine Aristo'dan farklı olarak Galileo bu söylemini inançlarına değil, deney ve gözleme dayalı olarak ortaya koymuştur. Bu anlayış Newton'ın, birinci yasasını (kuvvet yoksa, ivme yoktur) oluşturmasında yol göstermiş ve üzerine kuvvet etkimeyen cisimlerin hızlarını koruyacağı görüşünü ortaya çıkarmıştır.
Görünüşe göre eylemsizlik yasası birbirinden bağımsız olarak birkaç doğa filozofu tarafından keşfedilmiştir. Hareketin eylemsizliği MÖ 3. yüzyılda Çin filozofu Mo Tzu tarafından, MS. 11. yüzyılda İslam bilginleri İbn-i Heysem ve İbn-i Sina tarafından açıklanmıştır. 17. yüzyılda yaşamış olan filozof René Descartes yasayı formüle etmiştir ancak onu doğrulamak için hiçbir deney yapmamıştır.

Lex II: Mutationem motus proportionalem esse vi motrici impressae, et fieri secundum lineam rectam qua vis illa imprimitur..
Yasa II: Bir cismin momentumundaki değişim, cisim üzerine uygulanan itme ile orantılıdır ve itmenin uygulandığı düz doğru boyunca meydana gelir.
Newton'ın Latince kitabından Motte'nin 1729 yılında yaptığı çeviride ikinci hareket yasası aşağıdaki gibi ifade edilmiştir:

Hareketin değişimi, uygulanan hareket ettirici kuvvet ile doğru orantılıdır ve kuvvetin uygulandığı düz çizginin doğrultusundadır. -Bir kuvvet ister tümüyle bir seferde, isterse de kademeli ve art arda uygulansın, eğer bir hareket oluşturuyorsa, bu kuvvetin iki katı büyüklüğe sahip başka bir kuvvet hareketi ikiye, üç katı büyüklüğündeki bir kuvvet hareketi üçe katlayacaktır. Ve bu hareket (uygulanan kuvvet ile her zaman aynı doğrultuda), eğer cisim daha önceden hareket halinde ise, önceki hareket ile aynı doğrultuda olması durumunda önceki hareket ile toplanır, önceki hareket ile zıt doğrultuda olması durumunda önceki hareketten çıkartılır. Eğer önceki hareketin doğrultusu ile uygulanan kuvvet etkisi ile oluşturulan yeni hareketin doğrultusu birbirinden farklı ise cismin sonuç olarak hareketi, doğrultuları farklı bu iki hareketin bileşimi şeklinde olacaktır.
Modern sembolik gösterim ile Newton'ın ikinci yasası bir vektörel diferansiyel denklem şeklinde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            F
          
          
            net
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              (
              m
              
                v
              
              )
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{\text{net}}={\mathrm {d} (m\mathbf {v} ) \over \mathrm {d} t}}
  

Burada F kuvvet, m kütle, v hız vektörü ve t zamandır.

Kütle ve hızın çarp

Absorpsiyon spektroskopisi ya da soğurma spektroskopisi, radyasyonun dalga boyu ya da frekansın bir fonksiyonu olarak irdelenmesidir. Absorpsiyon teorisine göre örnek madde ortamdan enerji absorbe eder. Emilen enerjinin şiddeti, frekansın ve dalga boyunun bir fonksiyonu olarak ifade edilmiştir.
Ortam enerjiyi absorbe eder, örneğin fotonları radyasyonlu bölgeden absorbe eder. Absorpsiyonun şiddeti frekansın bir fonksiyonu olarak değişim gösterir ve bu değişim absorpsiyon spektrumudur. Absorpsiyon spektroskopisi, elektromanyetik spektrum bünyesinde gerçekleşir.
Absorpsiyon spektroskopisi, bir ortamda ne tür maddelerin olduğunu ve ne miktarda olduklarını belirlemek için kullanılan analitik kimyasal bir yöntemdir. Özellikle İnfrared ve Ultraviyole-görülebilir spektroskopi analitik uygulamalarda yaygındır. Atom ve molekül fiziğinin yanı sıra astronomik spektroskopi ve uzaktan algılama alanlarında da Absorpsiyon Spektroskopisi uygulanmaktadır.
Deneysel olarak absorpsiyon spektroskopisini algılamak için değişik yaklaşımlar geliştirilmiştir. En yaygın olanı, kasıtlı oluşturulan radyasyon ışınının bir ortamdan geçirilmesi ve radyasyon şiddetlerinin bu ışın içinden geçişlerini algılamak şeklindedir. Aktarılan enerji absorpsiyonun hesaplanmasında kullanılır. Radyasyon kaynağı; algılama metoduna, ölçüm yapılmak istenen ortama, maddeye ve frekans yoğunluğuna göre değişim gösterir. Örneğin Raman tekniğinde güçlü, görülebilir 532 nm de lazer ile radyasyon sağlanırken, algılanacak alan oldukça küçüktür ve çok az ışığın girmesine izin verilen bir diyafram ayarında, çok hassas dedektörlerle çalışılır. Çünkü Raman Saçılması diğer saçılmalara oranla çok az miktarda gerçekleşir ve bunların hassaslıkla diğer saçılmalardan ayrılarak incelenmesi gerekmektedir.

Adli kimya, kimyanın ve onun alt alanı olan adli toksikolojinin yasal bir ortamda uygulanmasıdır. Bir adli kimyager, suç mahallinde bulunan bilinmeyen malzemelerin tanımlanmasına yardımcı olabilir. Bu alandaki uzmanlar, bilinmeyen maddeleri tanımlamaya yardımcı olacak çeşitli yöntemlere ve araçlara sahiptir. Bunlar, yüksek performans sıvı kromatografisi, gaz kromatografisi-kütle spektrometrisi, atomik absorpsiyon spektroskopisi, Fourier dönüşümü kızılötesi spektroskopisi ve ince tabaka kromatografisini içerir. Bazı aletlerin yıkıcı doğası ve bir olay yerinde bulunabilecek olası bilinmeyen maddelerin sayısı nedeniyle farklı yöntemlerin aralığı önemlidir. Adli kimyagerler, kanıtları korumak ve hangi yıkıcı yöntemlerin en iyi sonuçları vereceğini belirlemek için önce tahribatsız yöntemleri kullanmayı tercih ederler.

Adli kimyagerlerin analizleri, araştırmacılara yol gösterebilir ve şüphelerini doğrulayabilir veya çürütebilir. Olay yerinde bulunan çeşitli maddelerin tanımlanması, müfettişlere aramaları sırasında nelere bakmaları gerektiğini söyleyebilir. Yangın incelemeleri sırasında, adli kimyagerler benzin veya gazyağı gibi bir tutuşturucunun kullanılıp kullanılmadığını belirleyebilirler; eğer öyleyse, bu, yangının kasıtlı olarak çıkarıldığını gösterir.
Adli kimyagerler, şüpheli listesini suçta kullanılan maddeye erişimi olan kişilere de indirgeyebilir. Örneğin, patlayıcı araştırmalarında, RDX veya C-4'ün tanımlanması, bu maddeler askerî sınıf patlayıcılar olduğundan askerî bir bağlantıya işaret eder. Öte yandan, TNT'nin tespit edilmesi, ordunun yanı sıra yıkım şirketleri tarafından da kullanıldığı için daha geniş bir şüpheli listesi oluşturacaktır.
Zehirlenme soruşturmaları sırasında, belirli zehirlerin tespiti, dedektiflere potansiyel şüphelilerle görüşürken nelere bakmaları gerektiği konusunda bir fikir verebilir. Örneğin, risin üzerine bir araştırma, araştırmacılara risinin öncüllerini, hintyağı bitkisinin tohumlarını aramalarını söyleyecektir.
Adli kimyagerler ayrıca uyuşturucu veya alkol vakalarında müfettişlerin şüphelerini doğrulamaya veya çürütmeye yardımcı olur. Adli kimyagerler tarafından kullanılan aletler çok küçük miktarları tespit edebilir ve cezaların başladığı veya arttığı belirli kan alkol içeriği kesintileri olduğundan, etki altında araç kullanmak gibi suçlarda doğru ölçüm önemli olabilir. Şüpheli aşırı doz vakalarında, kişinin sisteminde bulunan uyuşturucu miktarı, aşırı dozun ölüm nedeni olduğunu doğrulayabilir veya ortadan kaldırabilir.

Aktinit kimyası (veya aktinoid kimyası), aktinitlerin süreçlerini ve moleküler sistemlerini araştıran nükleer kimyanın ana dallarından biridir. Aktinitler, isimlerini grup 3 elementi olan aktinyumdan alır. Resmi olmayan kimyasal sembol An, aktinit kimyasının genel tartışmalarında herhangi bir aktinide atıfta bulunmak için kullanılır. Aktinidlerin biri hariç tümü, 5f elektron kabuğunun doldurulmasına karşılık gelen f blok elementleridir. Bir d-blok elementi olan lavrensiyum da genellikle bir aktinit olarak kabul edilir. Lantanitlerle karşılaştırıldığında, yine çoğunlukla f-blok elementleri, aktinitler çok daha değişken değerlik gösterirler. Aktinid serisi, aktiniyumdan lavrensiyuma kadar atom numaraları 89 ile 103 arasında değişen 15 metalik kimyasal elementi kapsar.

Organogeçiş metali kimyasının (1955'ten günümüze) nispeten erken çiçeklenmesinin aksine, aktinitin organometalik kimyası ile ilgili gelişimi büyük ölçüde son 15 yıl içinde gerçekleşmiştir. Bu dönemde, organometalik bilimi çiçek açtı ve şimdi aktinitlerin zengin, karmaşık ve oldukça bilgilendirici bir organometalik kimyaya sahip olduğu açıklık kazanmıştır. D-blok elemanlarıyla ilgi çekici paralellikler ve keskin farklılıklar ortaya çıkmıştır. Aktinitler, organik aktif grupları koordine edebilir veya kovalent bağlarla karbona bağlanabilir.

Aktinit elementleri ve bunların bileşikleri için doğru termodinamik miktarların elde edilmesi gerekliliği, Manhattan Projesi'nin başlangıcında, kendini adamış bir bilim insanı ve mühendis ekibinin nükleer enerjiyi askeri amaçlarla kullanma programını başlatmasıyla kabul edildi. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana, hem temel hem de uygulamalı hedefler, aktinit termodinamiğinin daha fazla araştırılmasını motive etmiştir.

Nanoteknolojide lantanitlerin benzersiz özelliklerini kullanma olasılığı gösterilmiştir. Ftalosiyaninler, porfirinler, naftalosiyaninler ile lantanit bileşiklerinin lineer ve lineer olmayan optik özelliklerinin ve bunların analoglarının çözeltilerde ve yoğunlaştırılmış halde ortaya çıkışı ve bunlara dayalı olarak yeni malzemeler elde etme beklentileri tartışılmaktadır. Lantanitlerin ve bileşiklerinin elektronik yapısı ve özelliklerine, yani optik ve manyetik özelliklere, elektronik ve iyonik iletkenliğe ve dalgalanan değerliklere göre moleküller sınıflandırılır.

Genel olarak, yüksek ateşli uranyum dioksit ve karışık oksit (MOX) yakıtı gibi sindirilen çözünmeyen aktinit bileşikleri, vücut tarafından çözünemedikleri ve emilemeyecekleri için sindirim sisteminden çok az etki ile geçmektedir. Bununla birlikte, solunan aktinit bileşikleri, akciğerlerde kaldıkları ve akciğer dokusunu ışınladıkları için daha zararlı olacaktır. Sindirilen Düşük ateşli oksitler ve nitrat gibi çözünür tuzlar kan dolaşımına emilebilir. Solunurlarsa katının çözünmesi ve akciğerleri terk etmesi mümkündür. Bu nedenle, çözünür form için akciğerlere verilen doz daha düşük olacaktır.
Radon ve radyum aktinit değildir - ikisi de uranyum bozunmasının radyoaktif kızlarıdır. Biyolojilerinin ve çevresel davranışlarının yönleri, çevredeki radyumda tartışılmaktadır.

Hindistan'da, özellikle Tamil Nadu kıyı bölgelerinde, Batı ve Doğu kıyı kumul kumlarının plaser yataklarında monazit şeklinde büyük miktarda toryum cevheri bulunabilir. Bu bölgenin sakinleri, dünya ortalamasının on katı kadar doğal olarak oluşan bir radyasyon dozuna maruz kalmaktadır.
Toryum, karaciğer kanseri ile ilişkilendirilmiştir. IGeçmişte toria (toryum dioksit) tıbbi X-ray radyografisi için bir kontrast maddesi olarak kullanılıyordu, ancak kullanımı durduruldu. Thorotrast adı altında satıldı.
Uranyum, arsenik veya molibden kadar bol miktarda bulunmaktadır. Fosfat kaya yatakları gibi bazı maddelerde ve uranyumca zengin cevherlerdeki linyit ve monazit kumları gibi minerallerde önemli konsantrasyonlarda uranyum oluşur. Uranyum(VI) çözünür karbonat kompleksleri oluşturduğundan, deniz suyu ağırlıkça milyarda yaklaşık 3,3 kısım uranyum içermektedir. Uranyumun deniz suyundan çıkarılması, elementi elde etmenin bir yolu olarak kabul edilmiştir. Uranyumun çok düşük özgül aktivitesi nedeniyle, canlılar üzerindeki kimyasal etkileri, radyoaktivitesinin etkilerinden genellikle daha ağır basabilir.
Plütonyum, diğer aktinitlerde olduğu gibi, kolayca bir plütonyum dioksit (plütonil) ve çekirdeğinden (PuO2) oluşur.Çevrede, bu plütonil çekirdeği karbonatla ve diğer oksijen parçalarıyla (OH−, NO-2, NO-3, and SO2-4) kolayca kompleks oluşturarak toprağa düşük afinitelerle kolayca hareket edebilen yüklü kompleksler oluşturur.

Nükleer fisyon için bazı erken kanıtlar, nötron ışınlanmış uranyumdan izole edilen kısa ömürlü bir baryum radyoizotopunun oluşumudur. O zamanlar, radyumun izolasyonuna yardımcı olmak için bir baryum sülfat taşıyıcı çökeltisi kullanmak standart radyokimyasal uygulama olduğu için, bunun yeni bir radyum izotopu olduğu düşünülüyordu.

PUREX işlemi, diğer bileşenlerden öncelikle uranyum ve plütonyumu birbirinden bağımsız olarak çıkarmak için kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlemek için kullanılan sıvı-sıvı ekstraksiyon iyon değiştirme yöntemidir. Mevcut seçim yöntemi, nitrik asitten hem uranyum hem de plütonyumu çıkarmak için bir tributil fosfat/hidrokarbon karışımı kullanan PUREX sıvı-sıvı ekstraksiyon işlemini kullanmaktır. Bu ekstraksiyon nitrat tuzlarındandır ve bir solvasyon mekanizması olarak sınıflandırılır. Örneğin, bir nitrat ortamında bir ekstraksiyon ajanı (S) ile plütonyumun ekstraksiyonu aşağıdaki reaksiyonla gerçekleştirilir.

Pu4+(suda) + 4 NO-3(suda) + 2 S(organik) → [Pu(NO3)4S2](organik)
Metal katyon, nitratlar ve tributil fosfat arasında bir kompleks bağ oluşur ve iki nitrat ve iki trietil fosfat ile bir dioksouranyum(VI) kompleksinin model bir bileşiği X-ışını kristalografisi ile karakterize edilmiştir. Çözünme adımından sonra ince çözünmeyen katıların çıkarılması normaldir, aksi takdirde sıvı-sıvı arayüzünü değiştirerek solvent ekstraksiyon sürecini bozarlar. İnce bir katının varlığının bir emülsiyonu stabilize edebildiği bilinmektedir. Emülsiyonlar genellikle solvent ekstraksiyon topluluğunda üçüncü aşamalar olarak adlandırılır.
Gazyağı gibi bir hidrokarbon çözücü içinde %30 tributil fosfattan (TBP) oluşan organik bir çözücü, kalan diğer fisyon ürünlerinden UO2(NO3)2·2TBP kompleksleri olarak uranyumu ve benzer kompleksler olarak plütonyumu çıkarmak için kullanılır. Transuranyum elementleri americium ve curium da sulu fazda kalır. Organik çözünür uranyum kompleksinin doğası bazı araştırmaların konusu olmuştur. Nitrat ve trialkil fosfatlar ve fosfin oksitler ile bir dizi uranyum kompleksi karakterize edilmiştir.
Plütonyum, kerosen çözeltisinin, plütonyumu seçici olarak +3 oksidasyon durumuna indirgeyen sulu demir sülfamat ile işlenmesiyle uranyumdan ayrılır. The plutonium passes into the aqueous phase. Plütonyum sulu faza geçer. Uranyum, yaklaşık bir konsantrasyonda nitrik asit içine geri ekstraksiyon yoluyla kerosen çözeltisinden sıyrılır.

Albertus Magnus (y. 1193, Lauingen, Kutsal Roma İmparatorluğu - 15 Kasım 1280, Köln, Kutsal Roma İmparatorluğu), Orta Çağ'da kendisine doktor üniversalis unvanı verilmiş olan 13. yüzyıl Alman skolastik filozofu ve tanrıbilimcisi. Albertus, Anselmus, Petrus Abelard, Saint Victor'dan Hugh, Petrus Lombard, Thomas Aquinas ve Duns Scotus en ünlü skolastikler arasındadır.
Zamanının hemen her alandaki tüm bilgilerini serimleyip yorumlayışıyla ün kazanmış olan Büyük Albertus, inanç ve vahiy yoluyla kazanılan bilgiyi birbirinden ayırmış ve bu ikisinin birbirine karşıt olmadığını söyleyerek inanç için bir hakikat, akıl için de ona çelişik bir hakikat bulunmadığını iddia etmiştir.
Papa XI. Pius tarafında Kilise Doktoru ilan edilmiştir. Yortusu 15 Kasımdır.

Albertus Magnus, Bavyera'nın Lauingen şehrinde dünyaya gelen Magnus, çok geniş kapsamlı bilgiye sahip olduğu için daha sonraları Doctor Universalis unvanını kazanmıştır. Padova Üniversitesi'nde okuduktan sonra ailesinin isteği üzerine Dominiken rahibi olmuştur. Daha sonra Paris Üniversitesi'ne giderek burada yabancı kürsüsünün başına geçmiştir. Yedi yıl sonra Köln şehrinde Studium Generale'yi kurmuştur. Magnus hayatının büyük bir kısmını vaaz vermekle ve öğretmekle geçirmiştir. İnanç ve vahiy yoluyla kazanılan bilgiyi birbirinden ayırmış ve bu ikisinin birbirine karşıt olmadığını ileri sürmüştür. Ona göre, biri akıl ve öbürü ise inanç için doğru olan ve birbirleriyle çelişen iki doğru yoktur; gerçekten doğru olan her şey büyük bir uyum içinde birleşmiştir. Gözleme dayalı bilginin önemini vurgulamış ve bilimin sadece dilden dile aktarılan bilgi olmadığını aynı zamanda nesnelerin doğasının araştırılmasıyla bilime katkı sağlanacağını söylemiştir. Bu görüşü eserlerine de yansımıştır.
Yunan ve İslam biliminin Batı Avrupa üniversitelerine girişinde önemli rol oynayan Magnus, Aristoteles'in eserlerini 1240 yılında, Paris'te bulunduğu sırada tanıdı. Bu eserlerden o kadar o kadar etkilendi ki bu eserlerin bilimle alakalı kısımlarını açıklamaya karar verdi ve yalnızca Aristotelesçi bilimi değil, Aristoteles'in mantık, matematik, ahlak, siyaset ve metafiziğini de açıkladı. Diğer âlimlerin aksine Aristoteles'in yanılabileceğine ihtimal verdi. Muhtemelen başlangıçta Aristoteles'in kitapları ile Padova Üniversitesi'nde eğitim gördü. Meryem ile tanışması Albertus'un Kutsal Tarikatlar'a katılmaya ikna olmasını sağlamıştır. 1223 yılında ailesi istemese de Dominikan Tarikatı'nın bir üyesi oldu ve Bolonya ve başka yerlerde teoloji eğitimi gördü. Köln'de bir hocanın yerine geçmesi için seçildi, burada Dominikan Tarikatı'nın bir evi vardı ve birkaç yıl Regensburg, Freiburg, Strazburg ve Hildesheim'da hocalık yaptı.
Köln'deki görev süresi boyunca Summa de bono'yu yazdı. 1245 yılında din alimi olan Magnus, bu sayede Dominikan Tarikatı'nda bir saygınlığa ulaştı. Bu olaylara müteakiben Paris Üniversitesi'nde tam zamanlı profesör olarak teoloji okutmaya başladı ve bu zamanlarda Thomas Aquinas da Magnus'tan öğrenim görmeye başladı. Magnus Aristoteles'in neredeyse tüm yazılarını yorumlayan ilk kişi oldu ve böylelikle onları daha geniş akademik çalışmalar için ulaşılabilir hale getirdi. Aristo'nun çalışmaları onu İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi Müslüman bilim adamlarının çalışma ve öğretilerini yorumlamaya götürdü ve bu durum Magnus'un akademik düşünmenin kalbine inmesini sağladı.
1254 yılında Dominikan Tarikatı'nın dini yöneticisi oldu ve bu görev boyunca Dominikanlar'ı Paris Üniversitesi'nin saldırıları karşısında savundu, St. John'u eleştirdi ve İslam filozofu İbn-i Rüşd'den yanlış algıladıklarını cevapladı. 1260 yılında Papa Alexander IV tarafından Regensburg piskoposu yapıldı, üç yıl sonra istifa etti. Görev süresince at sürmeyi reddederek alçak gönüllülüğü konusundaki saygınlığını artırdı. 1263'te Papa IV. Urban onu piskopos görevinden aldı ve Almanca konuşulan ülkelerde Sekizinci Haçlı Seferi için vaaz vermesini istedi. Bundan sonra Magnus daha çok görüş ayrılıklarına düşen partilerin ara bulucusu olarak bilinmeye başlandı. Köln'de sadece Almanya'nın en eski üniversitesinin kurucusu olarak değil, aynı zamanda Köln halkı ve kilise arasındaki çatışmaları sonlandırarak isim yaptı. Onun son uğraşları arasında eski öğrencisi Thomas Aquinas'ın inancını savunması vardı. Thomas Aquinas'ın 1274'teki ölümü Magnus'u yasa boğdu. 1278 yılında sağlığındaki çöküşten sıkıntı çekmeye başladı, 15 Kasım 1280 tarihinde, Köln'deki Dominikan manastırında öldü.

Albertus'un yazıları 1899'da toplandı ve otuz sekiz cilt kadardı. Bunlar Albertus Magnus'un verimliliğini ve mantık, teoloji, botanik, coğrafya, astronomi, mineraloji, simya, zooloji, fizyoloji, frenoloji, adalet, hukuk, arkadaşlık ve aşk gibi konulardaki ansiklopedik bilgi birikimini göstermiştir. Aristoteles'in tüm çalışmalarını özümsemiş, değerlendirmiş, yorumlamış, Arap yorumcuların Latince çevirilerini ve notlarını derlemiş, kilise doktrinine uygun şekilde sistemleştirmiştir. Aristo'nun en modern bilgi birikimi Albertus tarafından korunmuş ve sunulmuştur.
Erken dönem teolojik çalışmaları üç cilt olarak Paris'te 1160'ta ölen İtalyan skolastik ilahiyatçı Pietro Lombardo'nın Magister Sententiarum ve iki cilt olarak Summa Theologiae kitaplarının tefsiridir.
Albertus'un çalışmaları teolojik olmaktan çok felsefi olmuştu. Felsefi çalışmalar genel olarak Aristoteles'in çalışmalarının yorumlanışı ve Aristoteles'in görüşleriyle alakalıydı. Albertus Aristoteles'in doğa felsefesine yaklaşımı Hristiyan felsefesinin doğal düzenine hiçbir engel teşkil etmeyeceğine inanıyordu.

Bitkilerle ilgili olarak kendi gözlemlerinin yanı sıra Aristoteles'ten ve Theophrastus'tan yararlanmıştır. Kaba hatları ile çevresinde gördüğü bitkileri bilhassa genel çerçevede tüketilenleri derlemiştir. Bu çalışmalarını De Vegetabilibus et Plantis (Sebzeler ve Bitkiler Üzerine) adlı kitabında toplamıştır. Bu eserinde İtalya'ya yaptığı gezilerinde gördüğü bir portakal ağacını tanımlamıştır. Buna göre ağacın yaprak morfolojisini “biri büyük diğeri küçük iki formdan oluşmakta” diyerek doğru biçimde anlatmış ve çizimlerinde göstermiştir. Bitkiler âlemi için basit bir sınıflandırma sistemini ortaya koyarak; en alta mantarları en üste ise çiçek veren bitkileri yerleştirmiştir. Dikenler ile iğneleri, oluşumlarına ve yapılarına göre ayırmıştır. Bitkilerle çalışmasında morfolojik görünümlerini nesne ve hayvan biçimlerine benzeterek; çan, kuş ve yıldız biçiminde olanlar şeklinde genel bir sistematik sınıflandırma yapmıştır. Mevcut bitkilerin bazılarının “aşılama” yoluyla yeni türlere dönüştürülebileceğini söylemiştir. Meyvelerin karşılaştırmalı bir incelemesini de yaptı, ısı ve ışığın ağaçların büyümesi üzerinde etkilerini gözleyen ilk kişi oldu. Bu gözlemlerden, bitki öz suyunun köklerde tatsız olduğunu fakat yukarı çıktığında tatlandığını ortaya koydu. Batı'da ıspanaktan bahseden ilk kişidir.

Hayvanlarla ilgili yaptığı çalışmalarında Aristoteles'in Historia Animalium adlı eserinden ve Galenus'un çalışmalarından yararlanarak ve kendi gözlemlerini de ilave ederek De Animalibus (Hayvanlar Üzerine) adını verdiği 26 ciltlik bir eser yazmıştır. Bu risalede hayal ürünü bazı yaratıkların tasvirleri yer alır. Bu eserde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles'in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Pek çok yeni hayvan çeşidinin morfolojik özelliklerini ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Doğuran hayvanlar ile insanı en üst kategoriye koymuş, sırasıyla kuşlar, sürüngenler, balıklar, yumuşakçalar, kabuklular ile böcekleri alt sınıflara yerleştirmiştir. Böceklerin çiftleşmesinden, çekirgelerde üreme organları, balık ve memelilerde gelişim evrelerine ait yaptığı gözlemlerde organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve net bir şekilde anlatmıştır. Ayrıca tavuklar yumurtladıktan sonra çeşitli zaman aralıklarıyla yumurtaları açarak civcivlerin gelişmesini gözlemiştir. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini ele almıştır. Avrupa'nın Kuzey bölgelerinde ve kutuplarda yaşayan hayvan varlığına değinmiş, hayatta kalmaları için kalın derilere ve beyaz kürklere sahip olmaları gerektiğini söylemiştir.
Piskopos olduğu dönemde köylere yaptığı gezilerde madenleri ve tarihi yerlerdeki arkeolojik kazıları incelemiş ve bu incelemeler ışığında yüzden fazla minerali sınıflandırmıştır. De Mineralibus et Rebus Metallica (Mineraller ve Metaller Hakkında) adlı eserinde fosilleri, Nuh Tufanı'ndan kalan kalıntılar olarak nitelemiş ve bir zamanlar yaşamış hayvanların mineralleşmiş kalıntıları olduğunu öne sürmüştür.

Aynı zamanda Aristoteles'in oklar ve diğer fırlatılan cisimlerin hareketini ele alış şeklini beğenmedi. Samanyolu'nun yıldızlardan oluştuğunu düşündü. Ay da Aristoteles'in söylediği gibi kusursuz bir cisim değildi. Ay'ın yüzeyindeki koyu lekelerin, Yer'in yaptığı gölgeler olmaktan ziyade Ay'ın kendi yüzeyindeki engebelerden kaynaklandığını ileri sürdü. Elementlerin kimyasal bileşikleri nasıl meydana getirdiği konusundaki fikirleri ve Demokritos'un atom teorisine olumlu bakması da yeniydi

Alfa parçacığı (alfa, Yunan alfabesindeki ilk harf ile gösterilir, α) parçacık ışınları arasında yüksek derecede iyonlaştırıcı bir ışın formudur. İki proton ve iki nötronun helyum çekirdeğindekine benzer bağları sebebiyle He2+ olarak da gösterilir. Alfa parçacığının kütlesi 6.644656×10−27 kg olup, 3.72738 GeV enerjiye denktir.
Alfa parçacığı, uranyum veya radyum gibi radyoaktif bir çekirdek tarafından "alfa ışınımı" olarak da bilinen bir işlem ile yayılır. Bu işlem çoğu zaman çekirdeği uyarılmış halde bırakır ve çekirdek fazla enerjiyi atmak için gama ışıması yapar. Beta ışınının tersine alfa ışınına, yüksek çekirdek çekim gücü etki eder. Aslında, alfa taneciklerinin çekirdeğin potansiyelinden kopmaya yetecek kadar enerjisi yoktur ancak, kuantum tünellemesi durumu, çekirdeğin potansiyelinden kaçmalarına izin verir.
Bir alfa parçacığı ışıdığında, 4 çekirdek parçacığının ayrılması sonucu, elementin atom kütlesi aşağı yukarı 4.0015 akb azalır. Atom numarası iki azalır, atom yeni bir element olur. Buna örnek olarak, Radyum elementinin alfa ışıması yaparak gaz olan Radon elementine dönüşmesi gösterilebilir.
Alfa parçacıklarının enerjileri yayımlandıkları atomun büyüklüğüne bağlı olarak değişse de çoğu taneciğin enerjisi 3 ila 7 MeV arasında seyreder. Bu, bir parçacık için yüksek bir enerji olsa da alfa parçacıklarının büyük kütleleri hızlarının yüksek olmasını engeller. Aslında hızları diğer radyoaktivite çeşitlerinden(β parçacıkları, γ-ışınları, nötrino, vs.) oldukça düşüktür. Yükleri ve büyük kütleleri sebebiyle alfa tanecikleri cisimler tarafından kolayca emilir ve havada sadece birkaç santimetre ilerleyebilir. Dokulu kâğıt ve insan derisinin dış tabakaları (yaklaşık 40 mikrometre ki bu birkaç hücre derinliğine eşittir) tarafından emilebilir ve kaynak yutulmaz veya solunmazsa sağlığa çok zararlı değillerdir. Bu büyük kütle ve emilebilirlik sebebiyle alfa ışınları vücuda girerlerse (kaynağın yutulması, solunması, vs.)iyonize edici radyasyonun en yıkıcı özelliklerini gösterirler. Yüksek dozlarda, radyasyon zehirlenmesinin bazı ya da tüm semptomlarının görülmesine sebebiyet verebilir. Alfa taneciğinin sebep olduğu kromozomal hasar, diğer radyasyon tiplerinin eşit dozlarda sebep oldukları hasardan yaklaşık 100 kat daha fazladır. Alfa ışınımı yapan polonyum-210 un sigara sebebiyle meydana gelen akciğer ve bağırsak kanserlerinde rol oynadığı tahmin ediliyor.
Çoğu duman dedektörü, ufak bir miktar amerikyum-241 içerir ve bu izotop alfa ışıması yapar. Bu izotop eğer yutulur ya da solunursa yüksek derecede tehlikelidir ancak kaynak kapalı tutulursa bu zarar en az olur. Çoğu belediye eski duman dedektörlerinin normal çöplerle birlikte atılmak yerine toplanmasını sağlayan programlar yürütmektedir.
Alfa tanecikleri doğal yayılmaları ama nükleer reaksiyonlarda rol oynayacak kadar enerji içermeleri, onları nükleer fiziğin ilk bilgi kaynaklarından yaptı.
Fizikçi Ernest Rutherford, J.J.Thomson 'un "üzümlü kek" atom modelinin kusurlu olduğunu göstermek için yaptığı deneyde, alfa taneciklerini ve bu tanecikler ile temas ettiği anda ışık veren altın bir folyo kullandı. Üzümlü kek atom modelinin doğru olduğunu varsayarak, pozitif yüklü alfa parçacıklarını altın yaprağa hedefledi. Teorik olarak alfa tanecikleri az bir açı ile yansıyacaktı. Ancak bazı alfa taneciklerinin tahmin ettiğinden çok daha değişik açılarda yansımasına bakarak atomun pozitif yüklü kısmının belli bir yerde toplandığı(ki sonradan bu parçaya nucleus/çekirdek adı verilecekti, o zamanlar nötronlar ve protonların ayrımı yapılamıyordu) ve buradaki pozitif yükün gelen alfa taneciklerini saptıracak kadar güçlü olduğu sonucuna vardı. Rutherford'un deneyi Bohr modeline ilham verdi. Daha sonraları modern atom teorisi ortaya çıktı.
1978'de, bilgisayar teknolojisi çiçeklenirken, DRAM'lardaki 'soft hatalar' Intel'in DRAM çiplerindeki alfa taneciklerine bağlanmıştı. Bu buluş, yarı iletken maddelerdeki radyoaktif elementlerin daha sıkı denetlenmesine yol açtı ve bu sorun büyük oranda çözülmüş sayıldı.

Tipler, Paul; Llewellyn, Ralph / Modern Physics (4.baskı) W. H. Freeman / 2002 id=ISBN 0-7167-4345-0

Amatör kimya veya ev kimyası, kimyanın özel bir hobi olarak yapılmasıdır. Amatör kimya genellikle, kişinin evinin mahremiyetinde eldeki mevcut kimyasallarla yapılır. Kontrollü uyuşturucuların yasa dışı üretimini içeren gizli kimya ile karıştırılmamalıdır. Önemli amatör kimyagerler arasında Oliver Sacks ve Edward Elgar bulunur.

Amatör kimyanın, erken tarihi genel olarak kimyanınkiyle aynıdır. Robert Boyle ve Antoine Lavoisier gibi modern kimyanın öncüleri, araştırmalarını gelir kaynaklarından bağımsız olarak sürdüren bilim adamlarıydı. Ancak Sanayi Devrimi'nin gelmesi ve üniversitelerin araştırma kurumları olarak yükselişi ile amatörler ve profesyoneller arasında önemli bir ayrım ortaya çıktı. Bununla birlikte, amatör ilerleme 19. yüzyıla kadar sürdü. Amatör kimyanın tarihi, genel olarak kimyanın tarihi ile iç içedir. Kimya tarihi, eski tarihten günümüze kadar olan bir zaman dilimini temsil eder. MÖ 1000'e kadar medeniyetler, kimyanın çeşitli dallarının temelini oluşturacak teknolojileri kullandılar. Bu işlemler arasında cevherlerden metallerin çıkarılması, çanak çömlek ve sır yapımı, bira ve şarabın fermente edilmesi, bitkilerden ilaç ve parfüm için kimyasalların çıkarılması, yağın sabun haline getirilmesi, cam yapılması ve bronz gibi alaşımların yapılması yer alır.

20. yüzyılın büyük bir bölümünde, amatör kimya, yüksek kaliteli kimya setlerinin hazır bulunması ve laboratuvar tedarikçilerinin hobilere serbestçe satış yapması nedeniyle istisnai (kural dışı) bir hobiydi. Örneğin, Linus Pauling on bir yaşında, temini hukuk dışı olmasına rağmen, potasyum siyanürü temin etmekte hiç zorluk çekmedi. Araştırmacılardan üniversite profesörlerine ve hatta bazı Nobel ödülü sahiplerine kadar pek çok akademisyen, bilimlere olan ilgilerinin en azından bir kısmının gençken kimya setlerine ve ev laboratuvarlarına kadar izlenebileceğini kabul etmiştir. Bunlar arasında Dorothy Hodgkin, Robert F. Curl, George A. Olah, Rudolph A. Marcus, Louis J. Ignarro, Richard Schrock, Roger Y. Tsien, William D. Phillips, Steven Weinberg Peter Licence, vb. bulunmaktadır. Ancak, terörizm, uyuşturucu ve güvenlikle ilgili artan endişeler nedeniyle, tedarikçiler amatörlere satış yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve kimya setleri istikrarlı bir şekilde azaltıldı. Bu eğilim yavaş yavaş devam etti ve dünyanın birçok yerindeki hobicileri çoğu reaktife erişimden mahrum bıraktı.
Ev tabanlı kimya laboratuvarları, özellikle dünya çapında birçok yerel ve eyalet düzeyinde hükümet, virüsün yayılmasını kontrol altına almak için sokağa çıkma yasağı veya başka tür kısıtlamalar uyguladığından, COVID-19 salgını sırasında öğrencilere uzaktan eğitim vermenin bir yolu olarak araştırıldı.

Hobi, çoğu bölgede genellikle yasal olsa da, [b] amatör kimyagerler ve kanun uygulayıcı kurumlar arasındaki ilişkiler genellikle kötü yöndedir. Hobiler genellikle uyuşturucu ve terörle mücadeleyi amaçlayan yasalardan etkilenir. Ayrıca, birçok kimyasal tedarik şirketi amatörlere satış yapmayı reddetmekte ve bu tür politikalar bazen açıkça ifade edilmektedir.

Kanada'da, nitrik asit ve hidrojen peroksit gibi çok çeşitli temel laboratuvar reaktifleri "patlayıcı öncüleri" olarak sınırlandırılmıştır. (Kanada Patlayıcılar Yasası)
2008'in sonlarında, Saskatchewan'dan 18 yaşındaki bir üniversite öğrencisi olan Lewis Casey, ailesinin garajında küçük bir kimya laboratuvarı inşa etmişti. Casey'in laboratuvarı inşa etmesinden 2 hafta sonra bir arama emriyle eve baskın yapıldı. Baskından sonra, polis başlangıçta bunun bir met laboratuvarı olduğunu iddia etti ancak daha sonra patlayıcı üretmek için gerekli malzemelerden bazılarına sahip olduğunu iddia ederek Casey'i tutukladı. Casey'in de suçlamaları kabul etmesi üzerine Kraliyet, 13 Ekim'de, onun aleyhindeki suçlamaları geri çekti.

AB'de, reaktif kısıtlamalarına ilişkin düzenlemeler birkaç farklı kümede sınıflandırılabilir:

Çift kullanımlı mallar
CWC'nin 1, 2 ve 3 numaralı Programlarındaki maddeler
Ortak Askeri Listedeki maddeler
Tehlikeli kimyasallar
İşkenceyle mücadele yönetmeliğine tabi kimyasallar
Yaptırım ve ambargolar nedeniyle belirli ülkelere ihraç edilemeyen kimyasallar
Patlayıcı öncülleri
Uyuşturucu öncülleri
Bu düzenlemeler, bir veya daha fazla "aracı" türünü (örneğin üreticiler, satıcılar, distribütörler, vb.), son kullanıcıları veya her ikisini etkileyen hükümler içerebilir. Reaktif üreticileri, genellikle, bu programlarda listelenen bir kimyasalın satışını kabul etmeden ve işleme koymadan önce müşterilerin bir son kullanıcı beyanı imzalamasını ister.
Tehlikeli kimyasallara ilişkin AB mevzuatının temel taşlarından biri, 1907/2006 Sayılı Yönetmelikte (EC) tanımlanan Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanmasıdır. (REACH)

2019'un sonlarında, 42 yaşında bir adam, Brno, Židenice'deki dairesinde ölü bulundu. Evde arama yapan polis, yarım kilo pikrik asit de dahil olmak üzere çok miktarda kimyasal madde buldu. Polis tedbir olarak sokağı kapattı ve reaktifler sınıflandırılıp çıkarılırken toplam 80 sakin tahliye edildi. Bazı magazin gazeteleri, yasadışı uyuşturucu üretimine işaret eden ve aşırı dozdan ölmüş olabileceğini belirten erken spekülasyonlar yayınladı. Ancak ölen adamın bir arkadaşı, akıl sağlığı sorunları yaşıyor olabileceğini açıkladı ve otopsi ön sonuçları, ölümünün en olası nedeninin intihar olduğunu öne sürdü.

Amonyak, formülü NH3 olan; azot atomu ve hidrojen atomundan oluşan renksiz, keskin ve rahatsız edici kokulu bir bileşiktir. OH- iyonu içermediği hâlde suda zayıf baz özelliği gösterir. Bir amonyak molekülü, bir azot ve üç hidrojen atomundan oluşur. Oda sıcaklığında gaz hâlde bulunan bileşiğin ticari formu sulu çözeltiyi içermektedir.

Amonyak, kovalent bağlı bir bileşiktir. Molekülleri polar olduğundan su içinde yüksek oranda çözünür. Amonyak molekülleri kendi aralarında olduğu gibi su molekülleri ile de zayıf hidrojen bağı oluşturur ve suda çözünür.

Yaptığı bileşikte, sp3 hibritleşmesi yapmıştır.
Bağ yapmamış bir çift elektronu olduğundan molekül şekli üçgen piramittir, bu yüzden polar bir moleküldür.
Gazlaşma gizli ısısı çok yüksektir, bu nedenle sanayi tesislerinde soğutucu madde olarak da kullanılır.

Oda koşullarında doymuş amonyak çözeltisi %34'lük olup, yoğunluğu 0,88 g/ml'dir.
1 atm basınç ve 0 °C de 1300 litre, 1 atm basınç ve 20 °C'de 700 litre amonyak çözünür.
1 atm basınçta kaynama noktası -33,33 °C (239,82 K)'dir. -77,73 °C (195,42 K) donduğundan, oda koşullarında gaz hâlinde bulunur.

İsmin kökeni Eski Mısır'a dayanır. Amon tapınağını ısıtmada kullanılan deve tezeklerinden çıkan gazlardan, tapınağın duvarlarında, tavanında sofra tuzu gibi beyaz kristaller hâlindeki amonyum klorür yani nişadır birikmiştir. Buna da o dönemde "Amon'un Tuzu" denilmiştir.

Amonyak; gübre, ilaç, boya, parfüm gibi maddelerin sentezlenmesinde ilk aşamada kullanılmaktadır. Amonyak canlılar için zehirli bir maddedir, kullanılırken dikkat edilmesi gerekir. Piyasada amonyak adı altında satılan maddeler amonyağın sulu çözeltisi olan amonyum hidroksittir.

Temizlik malzemelerinde, patlayıcı ve gübre yapımında, kimya sanayisinde, nitrik asidin, boyaların, parfümlerin, plastiklerin ve ürenin üretiminde ve endüstriyel soğutma sistemlerinde kullanılır.

Anaksimandros (Yunanca: Ἀναξίμανδρος), Miletos'ta Sokrates öncesi dönemde yaşamış İyonlu bir filozoftur. Thales'in öğrencisidir. Aynı zamanda tarihsel kaynaklara göre öğretilerini kaleme almış ilk filozoftur ve eseri Grek dilinde düzyazı olarak kaleme alınmış ilk kitaptır. Ancak yazdıklarından sadece bir cümle günümüze ulaşmıştır. Onun buluşlarıyla ilgili birincil kayıtlar sonraki yazarların bize aktardıklarıdır. (Söz konusu tek cümlede su ve ateş gibi sözlerin ortaya çıkışı, haksızlıkların cezalandırdığı insan toplumundan elde edilen mecazlarla betimlenir. Örneğin ne sıcak ne de soğuk süreklidir, ikisi de aralarındaki dengeyi korumak için ödün verirler.)
Anaksimandros, sadece filozof değil, aynı zamanda matematikçi, astronom, doğa bilgini, kartograf ve devlet adamı olarak da tanınır. Carlo Rovelli gibi düşünürler onu bilimsel düşüncenin öncüsü olarak görürler. Bilime önderlik yapan ve evrene farklı gözle bakıp inceleyen ilk kişidir. Birçok kişi tarafından astronominin kurucusu sayılır ve ilk kez kozmoloji ya da dünya üzerinde sistematik felsefe görüşü geliştiren filozoftur. Felsefeye ‘arkhe’ terimini de ilk o getirmiştir.
Ayrıca, Miletlilerin Karadeniz kıyısındaki kolonilerinden biri olan Apollonia'nın yöneticisi olarak görev yaptığı belirtilmektedir. Bu şekilde, Anaksimandros'un çok yönlü bir bilim insanı ve yönetici olarak katkıları daha belirgin hale gelir.

Anaksimandros, MÖ 610 civarında Milet'te doğmuş, Praxiades'in oğludur. Tarihçi Atinalı Apollodorus, MÖ 547-546'da, 58. Olimpiyatın ikinci yılında 64 yaşında vefat ettiğini belirtir.Milet şehri, onun felsefi katkılarının merkezlerinden biri olmuş ve yaşadığı dönemde Samos tiranı Polykrates’in yönetimi etkisini sürdürmüştür. Anaksimandros'un, Thales'in hem yurttaşı hem de öğrencisi olduğu, onun felsefesi üzerine önemli bir devamcı olduğu bilinir. Anaksimandros'un ölümü, Herakleitos’un doğumuyla aynı döneme denk gelir.
Themistios, Anaksimandros'un "doğa üzerine yazılmış ilk Yunan düzyazı eserini" yazan kişi olduğunu belirtmiş, bu nedenle onun eserleri ilk Yunanca düzyazı metinler arasında yer alır. Ancak, Aristoteles öncesi döneme ait metinlerden herhangi bir iz bulunmaz. Platon döneminde unutulmuş olsa da, Aristoteles ve Theophrastos sayesinde yeniden keşfedilmiş ve felsefesi aktarılmıştır. Theophrastos'a göre Anaksimandros, evrene "dünya" adını veren ilk kişidir.

İyonya, MÖ 1000'lerde 12 İyon koloni şehrinin bir araya gelmesiyle oluşmuştu. Denizci bir topluluk olan İyonlar, özgür düşünceye açık yapıları ve geniş kültürel etkileşimleri sayesinde felsefe tarihinde önemli bir konuma sahiptiler. İyonya, görünen dünyanın ardındaki değişmeyen temel ilkeleri sorgulayan rasyonel bir yaklaşımın filizlendiği bir merkezdi. Bu 12 şehir arasında en dikkat çekeni ise, tarihte Milet Okulu'nu ortaya çıkaran Milet şehriydi.
Anaksimandros, yaklaşık MÖ 600'lerde öğretilerini geliştiren Milet Okulu'nun ikinci önemli filozofuydu. Aristoteles'e göre, Anaksimandros, Thales'in öğrencisi ve devamcısıdır. Aristoteles onun yazılarını incelemiş ve fikirlerini aktarmıştır. Anaksimandros'un felsefesi, doğayı ampirik ve mantıksal yöntemlerle sorgulaması bakımından özel bir yere sahiptir. Pisagorcular ve Elalı filozofların görünmeyen gerçekliklere yönelik metafiziksel yaklaşımlarının aksine, Anaksimandros doğayı, görünen dünyaya bağlı kalarak ve kurgusal-dinsel öğelerden arınmış bir şekilde incelemiştir. Bu yaklaşımın bir göstergesi de eserine Doğaya Dair (Peri Physeos) adını vermesiydi.
Anaksimandros felsefesinin temel soruları, doğayı ve evreni anlamaya yönelikti:

Görünen doğanın sürekli değişimi ardındaki temel ilke nedir?
Dünya nedir ve neyin içindedir?
Yer ile gök arasındaki mesafe nedir?
Bu tür sorular, onun bilimsel ve rasyonel düşünceyi temellendirmedeki önemini ortaya koyar.
Homeros ve Hesiodos'un dini-mitolojik açıklama tarzlarının ardından, Pre-Sokratik filozoflar, doğa ve varlığı bilimsel, natüralist ve akılcı yöntemlerle incelemeye başlamışlardır. Bu felsefi gelenek, giderek daha rasyonel, seküler ve bilimsel açıklamalara yönelmiştir. Anaksimandros, dünyanın, gök cisimlerinin ve canlılığın kökenine dair açıklamalarında dini-mitolojik unsurları bir kenara bırakmış; bunun yerine, natüralist ve akılcı bir metodolojiyle ulaşılan sonuçları savunmuştur. Bu yönüyle, Pre-Sokratik geleneğin önde gelen temsilcilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Thales'le başlayan bu düşünsel dönüşüm, onun hemşerisi ve öğrencisi olarak kabul edilen Anaksimandros tarafından devam ettirilmiştir. Hatta bazı düşünürler, Thales'in geleneksel düşünme biçimlerinden tamamen kopamadığını, buna karşın Anaksimandros'un daha özgün ve yenilikçi fikirler sunduğunu belirterek bilimin başlangıcının Anaksimandros'la yapılmasının daha uygun olduğunu savunurlar.

Anaksimandros'un Apeiron (sonsuz) kavramı, onun doğa felsefesinde merkezi bir yer tutar ve oldukça derin bir anlam yelpazesi sunar. Apeiron, sınırları olmayan, hem uzamsal hem de zamansal anlamda sonsuz bir ilkeyi ifade eder. Bu kavram, aynı zamanda Anaksimandros'un kozmogonik (evrenin oluşumu) ve ontolojik (varlıkların doğası) ilkelerinin bir birleşimidir. Apeiron, bir anlamda her şeyin başlangıcı ve özü olarak düşünülebilir. Örneğin Spinoza, bir şeyin niteliğini belirlemeye çalıştığımızda, onun karşıtını da zorunlu olarak ortaya koyduğumuzu savunur. Anaksimandros'un felsefesinde bu düşünce, doğanın temel maddesi olan aperion kavramında kendini gösterir. Ona göre başlangıçtaki madde sınırsız ve belirsizdir, çünkü belirli bir madde (örneğin su) sonludur ve bu nedenle tüm varlıkların kaynağı olamaz. Anaksimandros'un apeiron anlayışı, daha sonra Spinoza'nın felsefesinde de benzer bir şekilde görüldüğü üzere ele alınmıştır.

Apeiron ve Nomos arasında oldukça kuvvetli bir bağ mevcuttur. Nomos, doğadaki her şeyin dengede ve düzenli kalmasına yardımcı olan, farklı olan şeylerin güzel bir şekilde birlikte çalışmasını sağlayan özel bir kural gibidir.
Anaksimandros, doğadaki her şeyin özel bir şekilde, bir tür takım gibi birlikte çalıştığına inanıyordu. Bir şey bu takım çalışmasını bozmaya çalışırsa, örneğin doğanın bir parçasının diğer bir parçasına zarar vermesi gibi, buna adaletsizlik denir. Doğanın, her şeyin dengede kalmasına yardımcı olan kendi kuralları vardır ve bunlara "nomos" adını verir. Bu nedenle, Anaksimandros evrenin yalnızca büyük bir makine gibi birlikte çalışmadığını, aynı zamanda adil ve iyi olmasına yardımcı olan kuralları da olduğunu düşünüyordu.

Miletos'lu diğer iki filozof gibi onun da temel sorunu, ilkenin (arkhe) özü sorunudur. Anaksimandros arkhe kavramıyla duyusal verili olanı aşarak hedefi belli olan bir yönde metafizik bir kavrama doğru ilk adımı atmaktadır. Arkhe olarak niçin ‘sonsuz'u (Apeiron) seçtiğini de bilmektedir. Çünkü sırf böyle bir kavram yaşam sürecinin sonsuza kadar devamını güven altına alabilir. Ona göre doğmak birlik olmaktır, ölmek her şeyin ilkesine dönmektir ve dünyanın tanıdığı ya da tanıyacağı bütün varlıklar sonsuz sayıda olmuş ve olacaklardır. Apeiron tüm nesnelerin içinde nesne ile kaynaşmış bir şekilde bulunan ve mekansal olarak sınırsız yani tükenmez bir kaynaktır. Anaksimandros duyularımızla algılanamayacak kadar belirsiz olan Apeiron ile algılanan dünyanın dışında bir takım oluşların var olduğunu kabul eder. Anaksimandros'un Apeiron'u ile Platon'un idealarına giden yol açılmıştır.
Anaksimandros sonsuz'u nitel yönden homojen ama hala belirsiz bir madde yığını olarak düşünüyordu. Sonsuz kavramıyla sonsuz (sınırsız) maddeyi kastettiği zaman, bununla sırf madde ile gücün henüz birbirinden ayrılmadığını anlatmak istiyordu. Bu Dünyada olup bitenler Anaksimandros'a göre asla sona ermeyen harekete dayanmaktadır. Bu hareket ilkenin özüne ait olduğuna göre, ilke de özü vasıtasıyla olup bitenleri kavranabilir duruma getirecektir.
Önemli başka bir adımı da, ilkenin evrensel süreçteki etkisini tek tek tasarlama ve ancak ondan sonra kavranabilir duruma getirme denemesidir.

Anaksimandros'un Apeiron anlayışı, Bir olma özelliği taşır, çünkü o, içindeki zıtlıkları barındıran ancak kendisi bir bütün olarak tek olan bir ilkeyi işaret eder. Her şeyin Apeiron'dan çıktığı ve tekrar ona döneceği görüşü, bir oluş ve yok oluş döngüsünü ifade eder. Bu bağlamda, sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk gibi karşıtlar, bir arada bulunurlar ve bir düzen içinde hareket ederler. Ancak bu karşıtlıklar mutlak anlamda bir değişim ya da yok olma durumu yaratmazlar, her biri diğerini dengeleyerek varlığını sürdürür.

Anaksimandros'un Apeiron'u aynı zamanda tanrısal bir nitelik taşır. Aristoteles'in ifadesiyle, Apeiron ölümsüzdür ve yok edilemezdir. Bu özellikleri, onu bir madde olmaktan çıkarıp, bir tür kozmik düzenleyici ilkeye dönüştürür. Apeiron'un zamansal ve uzamsal olarak sonsuz olması, her şeyin özüdür ve bu bağlamda, doğa olaylarını yöneten güç olarak kabul edilir.

Anaksimandros, Apeiron'u çoklukların kaynağı olarak değil, çoklukları doğuran ve onları sürekli bir döngü içinde var kılan bir ilke olarak görür. Bu çokluklar, birbirine dönüşebilen zıtlıklar şeklinde varlık gösterirler. Birbirlerini yok etme yerine, zıtlar sürekli bir mücadele içinde dengeyi sağlarlar.

Evrenin sırf gözleme ve rasyonel düşünmeye dayalı meydana geliş öyküsünü ilk kez tasarlayan dünyamızın bir 'evren' yani planlı bir şekilde düzenlenmiş bir bütün olduğunu ilk kez o ifade etmiştir. Anaksimandros'un mitolojiyi kullanmadan evreni açıklamaya çalışması onu bu konuda kendinden önce yazan yazarlardan (Hesiodos) ayırır. Tarihe en büyük katkısı evren hakkında ve hayat hakkında yazdıklarıdır. Bu yüzden ‘evren’in babası’ olarak adlandırılır. Aynı zamanda astronomiyi de o icat etmiştir. Bilinen dünyanın bir haritasını çizmiştir. Ussal çıkarımlara önem veren bir düşünür olduğundan simetriye ağırlık vermiştir.
Sıcakla soğuğun önceden beri var olan doğuruşu nesnesi kozmosun meydana gelişinde ayrılmış ve bundan yeryüzü çevresindeki havayı bir ağacın kabuğu gibi saran bir alev kümesi meydana gelmiş, bu küre parçalanıp da bir takım daireler halinde toplandığı zaman güneş, 

Antinötron (n), nötrondan sadece bazı özelliklerinin eşit büyüklükte fakat zıt işarete sahip olması nedeniyle farklılık gösteren, nötronun antiparçacığıdır. Nötron ile aynı kütleye sahiptir ve net elektrik yükü yoktur, ancak karşıt baryon sayısına sahiptir (nötron için +1, antinötron için −1). Bunun nedeni antinötronun antikuarklardan oluşması ve nötronların da kuarklardan oluşmasıdır. Antinötron, bir yukarı antiquark ve iki aşağı antikuarktan oluşur.
Antinötron elektriksel olarak nötr olduğundan doğrudan kolayca gözlenemez. Bunun yerine, maddeyle yok olmasının ürünleri gözlenir. Teorik olarak, bir serbest antinötronun, bir antiprotona, bir pozitrona ve bir nötrinoya bozunması beklenir ve bu süreç serbest nötronların beta bozunmasına paraleldir. Baryon sayısının korunmasını ihlal eden bir süreç olan nötron-antinötron salınımlarını açıklamak için teorik öneriler geliştirilmiştir.
Antinötron, antiprotonun keşfedilmesinden bir yıl sonra, 1956'da Bruce Cork tarafından Bevatron'daki (Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı) proton-antiproton çarpışmalarında keşfedildi.
Antinötronun (+1,91μN) manyetik momenti nötronun (-1,91μN) tersidir.  Kullanılmış μN birimi nükleer manyetondur.

Anti madde
Parçacıkların listesi

LBL Parçacık Veri Grubu: özet tablolar 17 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nötron-antinötron salınımının baskılanması
Temel parçacıklar: antinötron keşfi hakkında bilgi içerir (arşivlenmiş bağlantı)
"Is Antineutron the Same as Neutron? 30 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."

Antoine-Laurent de Lavoisier (/ləˈvwɑːzieɪ/ lə-VWAH-zee-ay; Fransızca telaffuz: [ɑ̃twan lɔʁɑ̃ də lavwazje]; 26 Ağustos 1743, Paris – 8 Mayıs 1794, Paris ayrıca Fransız Devrimi'nden sonra Antoine Lavoisier), hem kimya tarihi hem de biyoloji tarihi üzerinde büyük etkisi olan ve 18. yüzyıl kimya devriminin merkezinde yer alan bir Fransız soylusu ve kimyagerdi.
Yaşamında iki devrim görmüş bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca simya adı altında sürdürülen çalışmaların, bugünkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. İkinci devrim ise Fransız Devrimi'dir.

Antoine-Laurent Lavoisier Parisli zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha küçük yaşında iken annesini kaybeden Lavoisier, babasının yakın ilgi ve bakımıyla büyür; başlangıçta belki de onun etkisiyle, hukukçu olmaya yönelir. Ancak bu arada uyanan deneysel bilim merakı, çok geçmeden bir tutkuya dönüşür. Yirmi bir yaşına yeni bastığında, Paris'in sokaklarını aydınlatma proje yarışmasında birinciliği alır, Fransız Bilim Akademisi'nce altın madalya ile ödüllendirilir. 25 yaşına geldiğinde, özellikle kimya alanındaki çalışmaları göz önüne alınarak akademiye üye seçilir. Bu arada hükûmetin özel bir komisyonunda görevlendirilen genç bilim insanı, metrik sistemin oluşturulması, Fransa'nın jeolojik haritasının çıkarılması gibi etkinliklerden tarımda verimin yükseltilmesine uzanan pek çok uygulamalı bilim çalışmalarını düzenler. Ayrıca o sırada bir tür abluka altında olan ülkesinin savunma ihtiyacı barutun üretim sorumluluğunu üstlenir. Genç bilim insanı bu kadarla da yetinmez; ileride yaşamını yitirmesine yol açan bir işe, ülkenin bozuk vergi sistemini düzeltme işine el atar. Ama tüm bu uğraşlarına karşın Lavoisier, kendisini asıl ilgilendiren bilimden kopmamıştır; her fırsatta özel laboratuvarına çekilip deneylerini sürdürmekten geri kalmaz.

Lavoisier bilim dünyasında en başta yanma olayına ilişkin geliştirdiği yeni kuramıyla ün kazanır. Ne var ki, simya devrimini oluşturmada başka önemli çalışmaları da vardır. Ayrıca deneylerinde, özellikle ölçme işleminde gösterdiği olağanüstü duyarlılık, kendisini izleyen yeni kuşak araştırmacılar için özenilen bir örnek olmuştur. Kimya dili; mantıksal düzen ve kuramsal açıklama yönlerinden bilimsel kimliğini Lavoisier'e borçludur. Tüm bu çalışmalarında ona büyük desteği eşi sağlar: deney şekillerini çizer, yabancı dillerden kaynak çeviriler yapar, makale ve kitaplarını yayıma hazırlar.
Lavoisier araştırmalarına başladığında, kimyada Antik Yunanların maddeye ilişkin dört element (toprak, su, ateş ve hava) öğretisinin yanı sıra yanmaya ilişkin flogiston kuramı geçerliydi. Bilindiği gibi, bir tahta ya da bez parçası yandığında duman ve alev çıkar, yanan nesne bir miktar kül bırakarak yok olur.
Yürürlükteki kurama göre, yanma; yanan nesnenin flogiston denen, ama ne olduğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flogiston bakımından en zengin nesnelerdi. Bilim adamlarının çoğunlukla doyurucu bulduğu bu kurama ters düşen kimi gözlemler de yok değildi. Bunlardan biri yanma için havanın gerekliliğiydi. Bir diğeri, kurşun gibi madenlerin, erime derecesinde ısıtıldığında, yüzeylerinde oluşan "calx"ın, madenin eksilen bölümünden daha ağır olmasıydı. Aslında yanma olayını açıklamadaki güçlüğün bir nedeni gazlara ilişkin bilgi eksikliğiydi. 1756'da İskoç kimyageri Joseph Black "sabit gaz" dediği karbon dioksidi buluncaya dek bilinen tek gaz hava idi. İngiliz kimya bilgini Joseph Priestley daha sonra deneysel olarak 10 kadar yeni gaz keşfeder. Bunlardan biri onun "yetkin gaz" dediği, ileride Lavoisier'nin "oksijen" adını verdiği gazdır.
Priestley, oksijeni bulmasına karşın flogiston kuramından kopamaz. Üstün bir deneyci olan bu İngiliz bilim insanı, kuramsal yönden rakibi Lavoisier ile boy ölçüşecek yeterlilikte değildi. Lavoisier yanma olayı ile 1770'lerin başında ilgilenmeye başlamıştı. Kapalı bir kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişmediğini, oysa kabı açtığında havanın içeri girmesiyle birlikte gazın ağırlığının az da olsa arttığını saptamıştı. Bu gözlemin yürürlükteki kurama uymadığı belliydi, ama daha doyurucu bir açıklaması da yoktu.

Lavoisier aradığı açıklamanın ipucunu birkaç yıl sonra Priestley'le Paris'te buluştuğunda elde eder. Priestley cıva oksit üzerindeki deneylerinden söz ederken bulduğu "yetkin gaz"ın özelliklerini belirtir. Lavoisier yayınlarının hiçbirinde Priestley'e hakkı olan önceliği tanımaz; sadece bir kez, "Oksijeni Priestley'le hemen aynı zamanda keşfetmiştik," demekle yetinir.
Doğrusu, oksijenin keşfinde öncelik Lavoisier'nin değildi; ama bu gazın gerçek önemini ilk kavrayan bilim insanı oydu. Priestley'in deneylerini kendine özgü dikkat ve özenle tekrarlamaya koyulur. Belli miktarda havaya yer verilen bir kapta cıva ısıtıldığında, cıvanın kırmızı cıva oksite dönüşmesiyle ağırlık kazandığı, havanın ise aynı ölçüde ağırlık yitirdiği görülür. Lavoisier deneylerinde bir adım daha ileri gider; cıvadan ayırdığı cıva oksiti (calx'ı) tarttıktan sonra daha fazla ısıtır; kora dönüşen kırmızı oksitin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu, geriye belli sayıda cıva taneciğiyle, solunum ve yanma sürecinde atmosferik havadan daha etkili bir miktar "elastik akıcı" kaldığını saptar. Elastik akıcı Priestley'in "yetkin gaz" dediği şeydi.
Lavoisier üstelik bu artığın ağırlığı ile cıvanın ilk aşamadaki ısıtılmasından azalan hava ağırlığının da eşit olduğunu belirler. Dahası, cıva oksitin ısı altında cıvaya dönüşmesiyle kaybettiği ağırlık etkili bölümüyle (yani oksijenle) birleşmesiyle gerçekleşmektedir. Başta önemsenmeyen bu kuram, suyun iki gazın birleşmesiyle oluştuğuna ilişkin, Cavendish deney sonuçlarını da açıklayınca, bilim çevrelerinin dikkatini çekmede gecikmez. Cavendish deneylerinde, asitlerin metal üzerindeki etkisinden "yanıcı" dediği bir gaz elde etmiş, bunu flogiston sanmıştı. Ancak Priestley'in bir deneyi onu bu yanlış yorumdan kurtarır. Priestley, hidrojen ve oksijen karışımı bir gazı elektrik kıvılcımıyla patlattığında bir miktar çiyin oluştuğunu görmüştü. Aynı deneyi tekrarlayan Cavendish daha ileri giderek patlamada "yanıcı" gazın tümünün, normal havanın ise beşte birinin tüketildiğini, öylece oluşan çiyin ise arı su olduğunu saptar.
Flogiston teorisi yıkılmıştı artık. Yeni teorinin benimsenmesi, kimi bağnaz çevrelerin direnmesine karşın, uzun sürmez. Kimyada geciken atılım, sonunda gerçekleşmiş olur. Lavoisier, ulaştığı sonucu Bilim Akademisi'ne bir bildiriyle sunar; ne var ki, tek kelimeyle de olsa Priestley, Cavendish vb. deneycilerin katkılarından söz etmez. Lavoisier'in aslında ne yeni kimyasal bir nesne, ne de yeni kimyasal bir olgu keşfettiği söylenebilir. Onun amacı yeni ve işler bir sistem kurmaktı. 1789'da yayımlanan Traité Élémentaire de Chimie adlı yapıtı, kendi alanında, Newton'un Principia'sı sayılsa yeridir. Biri modern fiziğin, diğeri modern kimyanın temelini atmıştır.
Lavoisier'i bilim tarihinde önemli hale getiren bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılık olmuştur. Bu özelliği ona "Kütlenin Korunumu Yasası" diye bilinen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlamıştır. Lavoisier, kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmişti:

Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var edilmediği, tüm deneysel dönüşümlerde maddenin miktar olarak aynı kaldığı, elementlerin tüm bileşimlerinde nicel ve nitel özelliklerini koruduğu gerçeğini tartışılmaz bir aksiyom olarak ortaya sürebiliriz demiştir ve modern kimyanın temelini atmıştır.
1794'te solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, Lavoisier, Devrim Mahkemesi önüne çağrılır. İki suçlamaya hedef olmuştur: 

Devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle ilişkisi;
Vergi toplamada yolsuzluk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).
Lavoisier'yi kurtarmak için dostları mahkemeye başvururlar ancak mahkeme tarafından tanık olarak dahi dinlenilmemişlerdir. "Yurttaş Lavoisier'in çalışmalarıyla Fransa'ya onur sağlayan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanmasını diliyoruz" dilekçesiyle başvuran günün seçkin bilim adamlarına karşı yargıç Jean-Baptiste Coffinhal'ın verdiği yanıt kesin ve çarpıcıdır: "Cumhuriyet'in bilginlere ve kimyacılara ihtiyacı yoktur! Adaletin seyri ertelenemez" Galileo yaşamının son on yılını Engizisyon'un göz hapsinde geçirmişti. Lavoisier'in sonu daha acıklı olur; 51 yaşında iken, "devrim" adına kafası giyotinle kesilir. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur. 8 Mayıs 1794 tarihinde idam edildi. Ölümünden 1.5 yıl sonra Hükûmet tarafından temize çıkarıldı ve itibarı iade edildi. Ondan kalan eşyaları dul eşine teslim edildi. Ölümünden bir yüzyıl sonra Paris'te heykeli dikildi. Onu idama mahkûm eden yargıç Jean-Baptiste Coffinhal, Thermidor tepki döneminden sonra Ağustos ayında tutuklandı ve 6 Ağustos 1794 tarihinde giyotinle idam edildi.

Bilimin Öncüleri (Cemal Yıldırım), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları

Asetik asit veya etanoik asit CH3COOH formüllü bir organik asittir, sirkeye ekşi tadını ve keskin kokusunu vermesiyle bilinir. Bu yüzden halk arasında sirke ruhu veya sirke asidi şeklinde de adlandırılır. Karboksilik asitlerin en küçüklerindendir (en küçük olan formik asittir). Doğada karbonhidratların yükseltgenmesiyle oluşur. Sanayide asetik asit hem biyolojik yolla hem de sentetik yolla imal edilir. Tuz ve esterine asetat denir. Suda tamamen çözünür.

Sirke genelde %4-5 oranında asetik asit içerir ama turşu kurmak için kullanılan sirkelerde bu oran %18'e varır. Sirkenin oluşturduğu asitli ortam gıdaların bozulmasına neden olacak çoğu mikroorganizmanın büyümesini engeller. Bu yüzden sebzelerin ömrünü uzatmak için turşu yapımında sirke tercih edilir.

Sanayide asetik asidin geniş bir kullanım alanı vardır, çoğu kimyasalın üretiminde hammadde olarak kullanılır. En önemli kullanımı vinil asetat üretimidir ve bundan elde edilen polivinil asetat tahta tutkalı olarak kullanılır. Bunu asetik anhidrit ve asetik ester üretimi izler. Sirke üretiminde kullanımı nispeten önemsizdir. Asetik asidin bir diğer önemli yanı çözücü olarak kullanılmasıdır. PET plastiklerin üretiminde kullanılan tereftalik asit üretiminde asetik asit çözücü olarak kullanılır, bu kullanım asetik asidin tüm kullanımının %5-10'unu oluşturur. Asetik asit gıda sanayisinden tampon özelliğinden dolayı E260 adıyla bir katkı maddesi olarak kullanılır.
Asetik asit türevlerinin de çeşitli kullanım alanları vardır. Örneğin, Sodyum asetat dokuma sanayinde ve gıda katkı maddesi olarak (E262) kullanılır. Selüloz asetat fotoğraf filmi üretiminde kullanılır.
Asetik asidin zayıf bir asit olması onun özellikle ev içinde temizleme amacıyla kullanılmasının nedenidir. Seyreltik asetik asit (sirke) çaydanlıkların kireçten arındırılmasında, cam ve diğer parlak yüzeylerdeki madenî birikmelerin temizlenmesinde kullanılabilir. 

Yoğun asetik asit cildi yakar, göze kalıcı zarar verir ve ciltte kabarcıklar oluşmasına neden olur. Etkileri birkaç saat sonra hissedilir. Bu etkilerden korunmak için nitril koruma eldivenleri giyilir. Asetik asit 39 °C üzerinde tutuşabilir, havayla patlayıcı karışımlar oluşturabilir.
%25'ten daha yoğun asetik asit laboratuvarlarda çekerocak altında kullanılmalıdır. Seyreltik asetik asit zararsızdır ama, daha kuvvetli çözeltileri insan ve hayvanlar için zararlıdır. Sindirim sistemine ciddi hasar verebilir ve kan asitliğini ölümcül oranda değiştirebilir.

Asetik asit yanlışlıkla yutulduğunda kusmaya izin verilmemeli, kişi bayılmış ise hiçbir şey verilmemeli, ayık ise yumurta ve süt karışımı bir içecek verilmeli, ağız bol su ile yıkanmalı ve içmesi için bol su verilmelidir.
Asetik asit cilde temas ettiğinde bol su ile yıkanmalı, asit bulaşan elbise çıkarılmalı, asidin temas ettiği yere karbonat veya sodyum karbonat (hamur kabartma tozu) uygulanmalıdır (ki, bu yöntem asidin etkisini azaltacaktır).
Asetik asit eğer göze temas ettiyse ılık suyla 15 dakika boyunca göz yıkanmalıdır.

Asetilsalisilik asit (ASA) olarak da bilinen aspirin, ağrı, ateş ve/veya inflamasyonu azaltmak için ve antitrombotik olarak kullanılan nonsteroid antiinflamatuar bir ilaçtır (NSAID). Aspirinin tedavi etmek için kullanıldığı spesifik inflamatuar durumlar arasında Kawasaki hastalığı, perikardit ve romatizmal ateş yer alır.
Aspirin ayrıca yüksek risk altındaki kişilerde kalp krizi, iskemik inme ve kan pıhtılaşmasını önlemeye yardımcı olmak için uzun süreli olarak kullanılır. Ağrı veya ateş için, etkiler tipik olarak 30 dakika içinde başlar. Aspirin diğer NSAİİ'lere benzer şekilde çalışır, ancak trombositlerin normal işleyişini de baskılar.
Yaygın bir advers etki mide rahatsızlığıdır. Daha önemli yan etkiler arasında mide ülseri, mide kanaması ve astımın kötüleşmesi yer alır. Kanama riski yaşlı, alkol kullanan, diğer NSAİİ'leri alan veya diğer kan sulandırıcı ilaçları kullanan kişilerde daha yüksektir. Aspirin hamileliğin son döneminde tavsiye edilmez. Reye sendromu riski nedeniyle enfeksiyonu olan çocuklarda genellikle önerilmez. Yüksek dozlar kulak çınlamasına neden olabilir.
Söğüt ağacının (Salix cinsi) kabuğunda bulunan aspirinin bir öncüsü, sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle en az 2.400 yıldır kullanılmaktadır. 1853 yılında kimyager Charles Frédéric Gerhardt, ilk kez asetilsalisilik asit üretmek için sodyum salisilat ilacını asetil klorür ile işledi. Sonraki 50 yıl boyunca, diğer kimyagerler kimyasal yapıyı oluşturdular ve daha verimli üretim yöntemleri geliştirdiler.
Aspirin, çoğu alanda tescilli veya jenerik ilaç olarak tıbbi reçete olmadan temin edilebilir. Her yıl tahminen 40.000 ton (50 ila 120 milyar hap) tüketilen aspirin, küresel olarak en yaygın kullanılan ilaçlardan biridir ve DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. 2020 yılında, 17 milyondan fazla reçete ile Amerika Birleşik Devletleri'nde en sık reçete edilen 36. ilaç olmuştur.

1897 yılında Bayer şirketindeki bilim insanları, yaygın salisilat ilaçları için daha az tahriş edici bir yedek ilaç olarak asetilsalisilik asit üzerinde çalışmaya başladılar. 1899 yılına gelindiğinde Bayer bu ilaca "Aspirin" adını verdi ve tüm dünyaya sattı.
Aspirinin popülaritesi 20. yüzyılın ilk yarısında artmış, bu da birçok marka ve formülasyon arasında rekabete yol açmıştır. Aspirin kelimesi Bayer'in marka ismiydi; ancak ticari marka üzerindeki hakları kaybedildi veya birçok ülkede satıldı. Bu isim nihayetinde a(setil) + spir Spiraea ön ekinin bir karışımıdır - asetilsalisilik asidin Bayer'de orijinal olarak türetildiği meadowsweet bitki cinsi - + -in, yaygın kimyasal son ek.

Aspirin, amonyum asetat veya alkali metallerin asetatları, karbonatları, sitratları veya hidroksitlerinin çözeltilerinde hızla ayrışır. Kuru havada stabildir, ancak nemle temas ettiğinde yavaş yavaş asetik ve salisilik asitlere hidrolize olur. Alkalilerle çözeltide hidroliz hızla ilerler ve oluşan berrak çözeltiler tamamen asetat ve salisilattan oluşabilir.
Un değirmenleri gibi, aspirin tabletleri üreten fabrikalar da bina içinde havaya karışan toz miktarını kontrol etmelidir, çünkü toz-hava karışımı patlayıcı olabilir. Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü (NIOSH), Amerika Birleşik Devletleri'nde 5 mg/m3 (zaman ağırlıklı ortalama) tavsiye edilen bir maruz kalma sınırı belirlemiştir. 1989 yılında Mesleki Güvenlik ve Sağlık İdaresi (OSHA) aspirin için yasal olarak izin verilen maruz kalma sınırını 5 mg/m3 olarak belirlemiş, ancak bu sınır 1993 yılında AFL-CIO v. OSHA kararı ile iptal edilmiştir.

Aspirin sentezi bir esterleşme reaksiyonu olarak sınıflandırılır. Salisilik asite, bir asit türevi olan asetik anhidrit ile muamele edilir ve salisilik asidin hidroksil grubunu bir ester grubuna (R-OH → R-OCOCH3) dönüştüren kimyasal bir reaksiyona neden olur. Bu işlem aspirin ve bu reaksiyonun bir yan ürünü olarak kabul edilen asetik asidi verir. Az miktarda sülfürik asit (ve bazen fosforik asit) neredeyse her zaman katalizör olarak kullanılır. Bu yöntem lisans eğitim laboratuvarlarında yaygın olarak gösterilmektedir.

Asetik asit ve salisilik asit arasındaki reaksiyon da aspirin oluşturabilir ancak bu esterleşme reaksiyonu tersinirdir ve suyun varlığı aspirinin hidrolizine yol açabilir. Bu nedenle, susuz bir reaktif tercih edilir.
Reaksiyon mekanizması

Yüksek konsantrasyonlarda aspirin içeren formülasyonlar genellikle sirke gibi kokar çünkü aspirin nemli koşullarda hidroliz yoluyla ayrışarak salisilik ve asetik asit açığa çıkarabilir.

Salisilik asidin bir asetil türevi olan aspirin, 136 °C'de eriyen ve 140 °C civarında bozunan beyaz, kristal, zayıf asidik bir maddedir. Asit ayrışma sabiti (pKa) 25 °C'de 3,5'tir.

Polimorfizm veya bir maddenin birden fazla kristal yapı oluşturma yeteneği, farmasötik bileşenlerin geliştirilmesinde önemlidir. Birçok ilaç sadece tek bir kristal form veya polimorf için ruhsat onayı almaktadır.
Aspirinin kanıtlanmış tek bir polimorfu Form I vardı, ancak 1960'lardan beri başka bir polimorfun varlığı tartışılıyordu ve 1981 tarihli bir rapor, aspirin anhidrit varlığında kristalize edildiğinde, aspirinin difraktogramının zayıf ek zirvelere sahip olduğunu bildirdi. O zamanlar bu durum sadece safsızlık olarak görülse de, geçmişe bakıldığında Form II aspirin olduğu anlaşılmaktadır.
Form II 2005 yılında rapor edilmiş, aspirin ve levetirasetamın sıcak asetonitrilden birlikte kristalleştirilmesi girişiminden sonra bulunmuştur.
Form I'de aspirin molekül çiftleri, asetil grupları ile (asidik) metil protonu ve karbonil hidrojen bağları aracılığıyla sentrosimetrik dimerler oluşturur. Form II'de, her aspirin molekülü aynı hidrojen bağlarını oluşturur, ancak bir yerine iki komşu molekülle. Karboksilik asit gruplarının oluşturduğu hidrojen bağları açısından her iki polimorf da aynı dimer yapılarını oluşturur. Aspirin polimorfları aynı 2 boyutlu kesitler içerir ve bu nedenle daha kesin olarak politipler olarak tanımlanır.
Saf Form II aspirin, partinin %15 ağırlıkta aspirin anhidrat ile tohumlanmasıyla hazırlanabilir.

1971 yılında, o zamanlar Londra'daki Kraliyet Cerrahlar Kolejinde çalışan İngiliz farmakolog John Robert Vane, aspirinin prostaglandin ve tromboksan üretimini baskıladığını gösterdi. Bu keşfi sayesinde Sune Bergström ve Bengt Ingemar Samuelsson ile birlikte 1982 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü.

Aspirinin prostaglandin ve tromboksan üretimini baskılama yeteneği, prostaglandin ve tromboksan sentezi için gerekli olan siklooksijenaz (COX; resmi adıyla prostaglandin-endoperoksit sentaz, PTGS) enzimini geri dönüşümsüz olarak inaktive etmesinden kaynaklanmaktadır. Aspirin, PTGS enziminin aktif bölgesindeki bir serin kalıntısına bir asetil grubunun kovalent olarak bağlandığı bir asetilleyici ajan olarak işlev görür (intihar inhibisyonu). Bu, aspirini geri dönüşümlü inhibitörler olan diğer NSAİİ'lerden (diklofenak ve ibuprofen gibi) farklı kılar.
Düşük doz aspirin kullanımı trombositlerde tromboksan A2 oluşumunu geri dönüşümsüz olarak bloke ederek etkilenen trombositin ömrü boyunca (8-9 gün) trombosit agregasyonu üzerinde inhibe edici bir etki yaratır. Bu antitrombotik özellik aspirini kalp krizi, kararsız anjina, iskemik inme veya geçici iskemik atak geçiren kişilerde kalp krizi insidansını azaltmak için yararlı hale getirir.
Günde 40 mg aspirin, akut olarak provoke edilen maksimum tromboksan A2 salınımının büyük bir kısmını inhibe edebilir, prostaglandin I2 sentezi çok az etkilenir; ancak daha fazla inhibisyon elde etmek için daha yüksek aspirin dozları gerekir.
Vücutta üretilen lokal hormonlar olan prostaglandinler, ağrı bilgisinin beyne iletilmesi, hipotalamik termostatın modülasyonu ve inflamasyon dahil olmak üzere çeşitli etkilere sahiptir. Tromboksanlar, kan pıhtıları oluşturan trombositlerin toplanmasından sorumludur. Kalp krizlerine öncelikle kan pıhtıları neden olur ve düşük doz aspirin ikinci bir akut miyokard enfarktüsünü önlemek için etkili bir tıbbi müdahale olarak görülür.

COX-1 ve COX-2 olmak üzere en az iki farklı siklooksijenaz tipi aspirin tarafından etkilenir. Aspirin COX-1'i geri dönüşümsüz olarak inhibe eder ve COX-2'nin enzimatik aktivitesini değiştirir. COX-2 normalde çoğu proinflamatuar olan prostanoidler üretir. Aspirinle modifiye edilmiş PTGS2 (prostaglandin-endoperoksit sentaz 2) ise çoğu antiinflamatuvar olan lipoksinler üretir. Yeni NSAID ilaçlar, COX-2 inhibitörleri (coxibs), gastrointestinal yan etki insidansını azaltmak amacıyla sadece PTGS2'yi inhibe etmek için geliştirilmiştir.
PTGS2 inhibitörlerinin kalp krizi ve inme riskini artırdığına dair kanıtlar ortaya çıktıktan sonra rofekoksib (Vioxx) gibi birkaç COX-2 inhibitörü piyasadan çekilmiştir. Vücuttaki mikrovaskülatürü kaplayan endotel hücrelerinin PTGS2'yi ifade ettiği ve PTGS2'nin seçici olarak inhibe edilmesiyle, trombositlerdeki PTGS1 etkilenmediği için prostaglandin üretiminin (özellikle PGI2; prostasiklin) tromboksan seviyelerine göre aşağı doğru düzenlendiği öne sürülmektedir. Böylece, PGI2'nin koruyucu antikoagülatif etkisi ortadan kalkarak trombüs ve buna bağlı kalp krizi ve diğer dolaşım sorunları riski artar. Trombositlerin DNA'sı olmadığından, aspirin enzimi geri dönüşümsüz olarak inhibe ettikten sonra yeni PTGS sentezleyemezler, bu da geri dönüşümlü inhibitörlerle karşılaştırıldığında önemli bir farktır.
Ayrıca aspirin, COX-2'nin prostaglandinler gibi pro-inflamatuar ürünler oluşturma yeteneğini inhibe ederken, bu enzimin aktivitesini prostaglandin oluşturan bir siklooksijenazdan lipoksijenaz benzeri bir enzime dönüştürür: Aspirinle tedavi edilen COX-2, çeşitli çoklu doymamış yağ asitlerini hidroperoksi ürünlerine metabolize eder ve daha sonra aspirinle tetiklenen lipoksinler, aspirinle tetiklenen resolvinler ve aspirinle tetiklenen maresinler gibi özel proresolüsyon aracılarına metabolize olur. Bu aracılar güçlü antiinflamatuar aktiviteye sahiptir. COX-2'nin siklooksijenazdan lipoksijenaz aktivitesine aspirinle tetiklenen bu geçişinin ve bunun sonucunda özelleşmiş proresolüsyon aracılarının oluşumunun aspirinin anti-enflamatuar etkilerine katkıda bul

Asit, pH derecesi 7'den düşük olup, değişen oranlarda yakıcı ve/veya aşındırıcı özelliğe sahip olan ve oldukça geniş kullanım alanına sahip kimyasal maddelere verilen isimdir. Suda çözündüklerinde hidrojen iyonu derişimini artırarak çözeltiyi asidik yapar. Mavi turnusol kâğıdının rengini kırmızıya çeviren asitlere eski Türkçede hamız veya ekşit denir.
Gıdaların çoğu organik asit içerir. Limonda sitrik asit, sirkede ise asetik asit bulunur. Farklı asitler, limona, sirkeye, ekşi elmaya ve şerbete keskin tatlarını verir. İnorganik asitlere örnek olarak, aküler, sülfürik asit; midedeki sindirim sıvıları, hidroklorik asit içerir. Asitler, suda çözündüğünde hidrojen iyonları (H+) derişimini arttıran maddelerdir. Asidik maddelerin çoğu, saf katılar, sıvılar ya da gazlar olarak bulunsa da sadece suda çözündüğünde asit gibi tepki verir.

Asitler, çözeltide hidrojen iyonu derişimini arttıran maddelerdir. Bütün asitler hidrojen (H+) içerir. Genelde;

Tatları ekşidir.
Mavi turnusol kâğıdını kırmızıya çevirirler.
Bazlarla tepkimeye girdiklerinde tuz ve su oluştururlar. (nötralleşme tepkimesi)
Fenolftalein damlatıldığında renk değiştirmezler.
Asitlerin pH derecesi 7'den küçüktür.
Suda çözündüklerinde elektrik akımını iletirler.
Metil oranjın rengini kırmızıya çevirirler.
Metalleri ve mermeri aşındırırlar.
Bundan başka çok çeşitlilik gösteren başka özellikleri de bulunur. Bu spesifik özellikler, anyon muhtevası ve ayrılmamış moleküllerden dolayı olur. Çeşitli asitlerin molekülleri, çözeltiye farklı miktarda serbest hidrojen iyonu bırakma eğilimindedir.

Asitler başlıca iki grupta toplanabilirler:

Minerallerden ve metal olmayan maddelerden yapılan asitlere, inorganik asitler adı verilir. Yaygın inorganik asitler arasında, sülfürik asit (H2SO4), hidroklorik asit (HCl), nitrik asit (HNO3) ve fosforik asit (H3PO4) yer alır. Endüstride her yıl bu asitlerden milyonlarca ton üretilir. Bunlar plastik, lif, gübre, boya kimyasallarının yapımında kullanılır. Konsantre inorganik asitler çok aşındırıcıdır. Cilde zarar verebilir ve diğer metallerin içinde hızla eriyebilirler. Hidroflorik asit (HF), camın yapısını bozarken diğer inorganik asitler cam için aşındırıcı değildir.

Bitkiler, hayvanlar ve insanlar, organik asitler adı verilen çeşitli asidik karbon bileşimleri üretir. Bunların çoğu zararsızdır; meyveler ve diğer yiyeceklere tat verir.
Organik asitler yapıları karbon iskeletine dayalı asitlerdir. Formik, asetik, propiyonik, bütirik, fumarik, sorbik, sitrik ve malik asit gibi asitler ve bunların tuzları başlıca organik asitlerdendir.
Doğada saf olarak bitkisel ve hayvansal organizmada bulunabilir ve ayrıca doğal yollardan elde edilebilir. Hayvan vücudunda kullanılıp metobolize olduktan sonra karbondioksit ve suya okside olur. Dolayısıyla canlı organizma için herhangi bir sağlık sorunu ya da bir risk oluşturabilecek hiçbir kalıntı bırakmaz.
Bu özellikleri nedeniyle antibiyotiklerin yerini alabilecek çok sayıda yapay organik asit üretilmiştir.

Akrilik asit (C3H4O2): bazı boyalarda bulunur.
Asetik asit (CH3COOH): sirkelerde bulunur.
Asetilsalisilik asit (C9H8O4): Aspirin®'de bulunur.
Askorbik asit (C6H8O6, C vitamini): Turunçgillerde bulunur.
Benzoik asit (C7H6O2): hazır meyve sularında bulunur.
Bütirik asit (C4H8O2): tereyağında bulunur.
Folik asit (C19H19N7O6): çilekte bulunur.
Formik asit (CH2O2): bazı karıncalarda ve ısırgan otunda bulunur.
Fosforik asit (H3PO4): bazı ilaçlarda bulunur.
Karbonik asit (CH2O3): gazozda bulunur.
Laktik asit (C3H6O3): sütte ve yoğurtta bulunur.
Malik asit (C4H6O5): elmada bulunur.
Nitrik asit (HNO3): temizlik malzemesi olarak ve patlayıcı üretiminde kullanılır.
Oleik asit (C18H34O2): zeytinyağında bulunur.
Sitrik asit(C6H8O7): limonda bulunur.
Tartarik asit (C4H6O6): üzümde bulunur.

pH, bir çözeltinin asitlik veya bazlık derecesini tarif eden ölçü birimidir. pH'in açılımının ne olduğu kesin olarak bilinmese de genellikle "potential of hydrogen" (hidrojen potansiyeli) veya "power of hydrogen" (hidrojen kuvveti) olduğu varsayılır.
pH kavramı ilk kez Danimarkalı kimyager Søren Peder Lauritz Sørensen tarafından Carlsberg Laboratuvarı'nda 1909 yılında tanımlanmıştır.
pH teriminde p; eksi logaritmanın matematiksel sembolünden ve H ise hidrojenin kimyasal formülünden türetilmişlerdir. pH tanımı, hidrojen konsantrasyonunun kologaritması olarak verilebilir:

  
    
      
        p
        H
        =
        c
        o
        l
        o
        g
        [
        
          H
          
            +
          
        
        ]
      
    
    {\displaystyle pH=colog[H^{+}]}
  

pH hidrojen iyonun aktivitesi cinsinden bir asit veya bazın derecesini ifade etme yoluyla ihtiyaç duyulan niceliksel bilgiyi sağlar. Bir maddenin pH değeri hidrojen iyonu [H+] ile hidroksit iyonunun [OH-] derişimlerinin oranına direkt bağlıdır. Eğer H+ derişimi OH- derişiminden fazla ise çözelti asidik; yani pH değeri 7'den düşüktür. Eğer OH- derişimi H+ derişiminden fazla ise maddemiz bazik; yani pH değeri 7'den büyüktür. Eğer OH- ve H+ iyonlarından eşit miktarlarda mevcutsa, madde 7 pH değerine sahip olmak üzere nötrdür.
Asit ve bazlar her biri serbest hidrojen ve hidroksil iyonlarına sahiptirler. Belli koşullarda ve belli bir çözeltide hidrojen ve hidroksil iyonlarının ilişkileri sabit olduğu için, birini tespit etmek diğerini bilmek ile  mümkündür. Bu anlamda, pH, tanımsal açıdan hidrojen iyonu aktivitesinin seçici bir ölçümü olsa da, hem alkalinlik hem de asitliğin bir ölçüsüdür. pH logaritmik bir fonksiyon olması açısından, pH değerindeki bir birimlik değişim hidrojen iyon derişimindeki on-katlık değişime karşılık gelir.
pH bir çözeltinin asitlik veya alkalinlik derecesini tarif eden ölçü birimidir.
0'dan 14'e kadar olan bir skalada ölçülür. pH teriminde p; eksi logaritmanın matematiksel sembolünden ve H ise Hidrojenin kimyasal formülünden türetilmişlerdir.
pH tanımı hidrojen konsantrasyonunun eksi logaritması olarak verilebilir:
  
    
      
        p
        H
        =
        −
        l
        o
        g
        (
        
          H
          
            +
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle pH=-log(H^{+})}
  
pH hidrojen iyonun aktivitesi cinsinden bir asit veya bazın derecesini ifade etme yoluyla ihtiyaç duyulan kantitatif bilgiyi sağlar. pH ölçmenin birçok yolu vardır. Bunlara pH kağıtları, pH metreler, indikatörler ve titrasyon örnek verilebilir.

PH ölçeği, pH'ı uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş bir standart çözelti kümesine dayanır. Birincil pH standart değerleri aktarım ile konsantrasyon hücresi, bir hidrojen elektrodu ile gümüş klorür elektrodu gibi standart bir elektrot arasındaki potansiyel farkı ölçerek pH standart değerleri belirlenir.
Sulu çözeltilerin pH'ı cam elektrot ve pH metre veya renk-değiştiren gösterge ile ölçülebilir. PH'ın ölçülmesi kimya, tarım bilimi, tıp, su arıtma ve diğer birçok uygulamada önemlidir.

Normal değerler pH 4,6 ila pH 8,0 arasındadır. Ancak 7,0 olan pH nötr değerinden küçük ise, asidik, büyük ise bazik olduğunu gösterir. Böbrek taşları idrardaki pH ile ilgili fikir verebilir. Kalisyum fosfat, Kalsiyum karbonat ve Magnezyum taşları alkali idrarda oluşur. Kalsiyum oksalat, ürik asit ve sistin taşları asidik idrarda oluşur.

Bazik yani alkali olması anlamına gelir. Böbrek yetmezliği, idrar yolu enfeksiyonları, kusma ve böbrek tüplerine bağlı asidoz gibi durumlarda idrarın Ph değeri yükseldiği gibi, kan transfüzyonları, kusmalar, uzun süren soğuk banyo ve alkali yapıcı maddelerin (karbonat vb.) fazla alımı da etkileyici nedenlerdir.

İdrarda Ph değerinin düşük çıkması idrarın asit özellikle olduğunu göstermektedir. Asidik ilaçların alınması, Asidozlar, DM(Şeker Hastalığı), Kronik nefritler, Gut, Lösemi, Yüksek proteinli diyet, Sakkarin alınması, C vitamini eksikliği, Akut eklem romatizması gibi nedenlerle idara değeri asidik çıkabilir.

Besinlerin içerdiği mineraller asidik ya da alkali olmalarını sağlar. İyot(I), klor(Cl), kükürt(S) ve fosfor(P) asidik etki gösterirken, magnezyum(Mg), potasyum(K), kalsiyum(Ca), sodyum(Na), demir (Fe) ve manganez(Mn) alkali etkiye sahiptir. 
Günlük beslenmenizde % 30 asit, %70 alkali yani bazik oranında olması gerekir.

pH ölçümleme yapan önemli pH belirteci, turnusol kağıdı olup, evde ölçüm yöntemlerdeninden biri pH metre olarak bilinen cihazlar diğeri ise, daha kolay olan pH ölçüm çubuklarıdır.

C vitamini veya askorbik asit, suda çözünebilen ve birçok görevi olan vitamin. Çoğu Hayvanlar ve bitkiler, kendi C vitaminlerini glukozdan üretebilirler. İnsanlar, bazı meyve yarasaları, hint domuzu ve insan benzeri primatlar C vitamini üretemediklerinden bunu besinlerden almak zorundadırlar.
C vitamini, süpe - roksit ve hidroksil radikalleri ile reaksiyona girerek onları ortamdan süpürür. Askorbik asit, proteine bağlı ferri (Fe3+) demiri uzaklaştırarak ya da indirgeyerek hidrojen peroksit ile etkileşmeye ve sonunda hidroksil radikali oluşturmaya uygun ferro (Fe2+) demire dönüştürür.

Askorbik asit üzerinde ilk bilimsel araştırmalar 1907'de Holst ve Frolich tarafından yapılan deneylerle başlar. Araştırmalarını sürdüren Holst ve Frolich birçok besin maddesinin ve bu arada özellikle yeşil sebze ve meyvelerin skorbüt hastalığını önleyici etkileri olduğunu bulmuşlardır. C. Funk 1912'de skorbüt hastalığının besinlerde bulunan bir faktörün eksikliği sonucu oluştuğu düşüncesini ortaya koymuş ve bu maddeye antiskorbutik vitamin adını vermiştir. Daha sonra Drummond 1920'de antiskorbutik vitamin için Vitamin C adını kullanmıştır. Zilva ve çalışma arkadaşları (1918-1929) limondan antiskorbutik faktörü yoğunlaştırma üzerinde çalışmışlar ve hemen hemen saf askorbik asit bazı fiziksel ve kimyasal özellikleri belirlenerek izole edilmiştir. Zilva bu çalışmaları esnasında 2,6-diklorofenolindofenolün (2,6-DCPIP) vitamin çözeltisi tarafından indirgendiğini de bulmuştur.
Zilva deneylerini sürdürürken Szent-Gyorki 1928 yılında portakal, lahana ve hayvanların adrenal bezlerinden askorbik asidi ayırmış fakat 1932 yılına dek bu maddenin antiskorbüt vitamini olduğunu anlayamamıştır. Buluşunu yayımlamadan King bu araştırmadan habersiz heksuronik asit ile aynı olduğunu kabul ettikleri kristal maddenin limon suyundan izolasyonunu bildirmiştir. Askorbik asit ismi Szent-Gyorki'e izafeten verilmiştir.
Askorbik asit ve C vitamini, L-ksiloaskorbik asidin günümüzde yaygın olarak kullanılan iki ismidir. Bununla beraber tarihsel gelişimi sırasında cevitamik asit, antiskorbutik vitamin, heksuronik asit, skorbutamin ve redoxon olarak adlandırılmıştır. Diğer kimyasal isimleri; L-askorbik asit, 3-Oxo-L-glufuranolaktonel (enol form), L-3-ketotreoheksuronikasitlaktondur.

Askorbik asit bir monosakkarit türevi olup yapıca glikoza ve diğer altı karbonlu monosakkaritlere benzer. Renksiz, beyaz, dikdörtgen kristallerdir. Çok hafif özel bir kokusu vardır. Ekşi tatta ve asit reaksiyondadır. Optikçe aktiftir. Polarize ışığı sağa çevirir. Asetonda çok zor çözünür. Eter, petrol eteri, benzen, kloroform ve yağlarda çözünmez.
C vitamini kimyasal olarak askorbik asidin ışığı sola döndüren enantiyomeridir. Ticari C vitamini genelde askorbik asit kristallerinden veya askorbik asidin kalsiyum veya sodyum tuzlarından oluşmaktadır.
C vitamini (askorbik asid) omurilik, akciğer ve göz gibi pek çok hayvansal dokunun sulu bölümlerinde oldukça yüksek yoğunlukta (milimolar ve üstü) bulunur. Bazı meyveler yüzde 1'den fazla (~6 mM) içerebilir. İnsan kanı plazmasında normal olarak 0,1 mM düzeyinde bulunur. Çoğu organizma C vitaminini sentezleyebilmesine rağmen, insanlar dahil birkaçı onu diyetle almak zorundadırlar. Enediol yapısından ötürü, hayli düşük bir ilk pKa sergiler (4,2 civarında) ve buna bağlı olarak da çoğu dokularda monoanyon olarak varolur. 3- pozisyonundaki hidrojen de ki en asidik olanıdır, tek elektronlu oksidasyon reaksiyonlarında çıkarılan hidrojen atomudur.
C vitamininin kesin ölçümü hem onun biyokimyasal hem de farmakokinetik özellikleri için zorunludur. Biyolojik sistemlerde askorbik asidin rolü, C vitamininin in vivo fonksiyon ve gerekleri iki faktörle birlikte ele alınmalıdır: Birincisi, C vitamininin hem antioksidan hem de bir enzim kofaktörü olarak hareket etme yeteneği dahil biyokimyasal özellikleridir. İkincisi, bağırsakta emilmeyi, serum konsantrasyonunu, hücresel dağılımı, kullanım ve dışarı atılımını içeren farmakokinetiğidir.

Aşağıdaki tablo yaklaşık olup farklı ham bitki kaynaklarındaki göreceli bolluğu göstermektedir. Miktar, meyve veya sebzenin yenilebilir kısmının 100 gramı başına miligram olarak verilmiştir:

Askorbik asit bütün canlı dokularda bulunur. Doğada çok yaygın şekilde bulunan bu vitaminin en zengin kaynaklarını taze meyve ve sebzeler ve çiğ et oluşturur. Meyveler arasında en çok askorbik asit içerenler; limon, portakal, greyfurt, kivi, ananas, çilek ve frenk üzümüdür. Elma, armut ve erik ise bunlara göre daha az miktarda askorbik asit içerir. Bu meyvelerden özellikle sitrus meyveleri (limon, portakal, greyfurt), kivi ve domatesin dış kısımları (kabuk) askorbik asit bakımından zengindir.
Sebzeler, özellikle kuşburnu, karnabahar, lahana, ıspanak, kuru soğan, biber, turp, tere, maydanoz ve yer elması askorbik asit bakımından en zengin kaynaklardandır. Aşağıdaki tabloda çeşitli sebze ve meyvelerin askorbik asit değerleri görülmektedir.

(Verilen rakamlar çeşitli türlerin ortalamasıdır.)
Askorbik asit sadece meyve ve sebzelerde bulunan bir madde olmamakla beraber birçok hayvansal ürünlerde de bu maddeye rastlamak mümkündür. Örneğim İnek karaciğerinin 100 g'da yaklaşık 0,036 g Askorbik asit bulunmaktadır.
Sebze ve meyvelerin askorbik asit değeri türüne, yetiştiği toprağa, iklime ve olgunluk derecesine göre değişir. Genellikle ham meyve ve sebze iyice olgunlaşmışından daha çok askorbik asit içerir. Yine güneş ışığından çok yararlanan bitkilerin askorbik asit değeri az olanlardan daha yüksektir.
Askorbik asit oksijen tutma özelliğine sahip olması nedeniyle antioksidan olarak kullanılır. Yağların ve yağlı besinlerin uzun süre saklanabilmesi, beyaz renkteki sebze ve meyvelerin kararmasının önlenmesi için kullanılır. Ayrıca çabuk soğutularak dondurulumuş meyveler erime sırasında doğal renk ve kokularını yitirir. Bunlara dondurmadan önce saf askorbik asit katmakla bu sakıncalar önlenebilmektedir. Oksijen hoşa gitmeyen değişiklikleri yapmadan önce askorbik asit tarafından tutulur. Bu şekilde dondurulumuş kayısı, şeftali, elma, üzüm, muz, armut, ananas gibi meyvelerde 25 yıldan beri askorbik asit antioksidan olarak yeğlenerek kullanılır ve yaygın biçimde de gıda sanayiinde kullanılır. Sadece tek yanlı zincir hidroksil grubunun konfigürasyonunda değişiklik gösteren sentetik izomer eritorbik asid de kuvvetli bir antioksidandır fakat tam tersine pek az vitamin aktivitesi vardır. Yine de doğal olarak oluşur ve belli mantarlarda askorbatın yerini alır. Bundan başka askorbik asit birçok preparatlarında, besin ve içeceklerin vitamince zenginleştirilmesinde kullanılır.
Askorbik asit kuvvetli bir indirgeyici ajandır; 280 mV'lik düşük bir redoks potansiyeline sahip olması onun hemen tüm diğer okside olan serbest radikallerle reaksiyona girme termodinamik potansiyelinin varolduğu anlamına gelir.
Demir ve bakır tuzlarının askorbattan H2O2 ve hidroksil radikallerinin oluşumunu desteklediği iyi bilinir ki bu muhtemelen onun bazı koşullarda sitotoksik olabilmesi veya prooksidan olarak davranmasıyla ilgilidir.
Askorbik asit tipik peroksil radikallerle suda tepkimeye girer; daha aktif triklorometilperoksil radikaliyle 100 kat daha hızlı tepkimeye girer. Askorbat molü başına yakalanan peroksil radikallerinin sayısı, düşük askorbat yoğunluklarında 2'den, yüksek askorbat yoğunluklarında 0'a kadar değişiklik gösterir. Bunun nedeni yüksek askorbat seviyelerinde radikal yakalamayla rekabet eden kendi kendini sonlandıran reaksiyonlardır.

C vitamini (askorbik asid), insanlar için zorunlu bir besindir. C vitamininin vücudun çoğu dokusuna sağlamlığını veren kolajenin üretiminden alyuvarların işlemesine kadar çok sayıda görevi vardır. Beslenme rejiminde askorbatın eksikliği iskorbüt hastalığına yol açar. Bu hastalık, halsizlik, kolayca kanayan diş etleri, ciltte morluklara neden olan deri altında küçük kanamalar, saçların kıvrılması, hiperkeratosis, eklem ağrısı, nefes darlığı ve letarji (uyuşukluk) şeklinde kendini gösterir. C vitamini eksikliğinin önemli bir erken belirtisi de bitkinliktir.
Ağır skorbüt günde 50–100 mg C vitamini ile engellenebilir (1 mg = 1 miligram = 1/1000 g = 0,001 gram). Günde 50–1500 mg alan insanlar klinik belirtisiz skorbüt halindedirler. İnsanlığın büyük çoğunluğu, batı toplumları dahil, bu durumdadır. Bunun nedeni ağır skorbütü engelleyen miktarın ötesinde C vitamini alımının tıpta (ortomoleküler tıp dışında) daha kabul edilmemiş olmasındandır. Bu durumun temel belirtileri zayıf bağışıklık sistemi, alerji, kanser, mide ülseri ve kalp ve damar hastalıklarına elverişliliktir.
James Lind'in 200 yıl önce denizciler üzerinde yaptığı iskorbütle ilgili çalışmasında bitkinlikten sözedilmektedir ve bu, Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün son çalışmalarında da C vitamini eksikliğinin ilk belirtisi olarak geçmektedir. En son 1989'da Ulusal Bilimler Akademisi Gıda ve Beslenme Heyeti tarafından tavsiye edilen günlük C vitamini alım miktarı 60 mg'dır. Ancak son veriler bu tavsiyelerin dayandığı verilerin hatalı olabileceğini ve tavsiye edilen alım miktarının günde 60 mg'dan fazla olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu konular aşağıda daha geniş olarak ele alınacaktır. Ayrıca belirli popülasyonların daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu gösteren kanıtlar da vardır. Sonuç olarak hamile kadınlara günde 70 mg, emzikli kadınlara günde 95 mg ve sigara içenlere de günde 100 mg tavsiye edilmektedir.
Pauling 1970 yılında yayınladığı araştırmasında günlük miktarın 2-3 g olması gerektiğini ileri sürmektedir. Birleşik Krallık'ta yapılan çalışmalar yetişkinler için günlük alınması gereken miktarın 30 mg, SSCB'de yapılan çalışmalar ise bu miktarın 70–700 mg olduğunu göstermiştir. Günlük askorbik asit gereksinimi olarak çeşitli kaynaklar tarafından önerilen miktarlar arasında farklılıklar vardır. Bunun sebebi askorbik asit ihtiyacımızın ampirik esaslara dayandığıdır. Günlük askorbik asit gereksinimi yaş ve cinsiyete bağlı olarak da değişmektedir.

Askorbik asidin vücutta birçok kimyasal tepkimenin normal olarak yürümesi için gerekli oluşu, dış etkenlerin bu vitaminin dokulardaki

Atmosfer kimyası, Atmosfer biliminin bir dalıdır. Dünya atmosferi ile diğer gezegenlerin atmosferlerini inceler. Atmosfer kimyası disiplinler arası araştırma alanıdır ve çevre kimyası, fizik, meteoroloji, bilgisayar modelleme, volkanoloji, iklim bilimi gibi diğer alanlarla da çalışır.
Atmosferin bileşimi ve kimyası birçok sebepten, özellikle atmosfer ve canlılar arasındaki etkileşimden dolayı önem taşımaktadır. Atmosfer bileşimi antropojenik kaynaklı sebepler nedeniyle değişmektedir ve bu değişim insan sağlığına, tarıma ve ekosisteme zarar vermektedir. Zararlardan en önemlileri asit yağmurları, ozon delinmesi, fotokimyasal sis, küresel ısınmadır. Atmosfer kimyası, problemlerin sebeplerini araştırıp, uygulanabilir teorilerle çözümler sunarak (daha çok Dünya için) daha iyi bir yaşam alanını amaçlamaktadır.

Not: Karbondioksit (CO2) ve metan (CH4) konsantrasyonu mevsime ve konuma göre değişir. Havanın ortalama molekül kütlesi 28.97 g/mol'dür. Ozon (O3) yüksek değişkenliği nedeniyle listeye dahil edilmemiştir.

Antik Yunan'da hava dört elementten biri sayılmıştı. Atmosfer bileşimi ile ilgili bilimsel araştırmalar 18. yüzyılda başladı. Joseph Priestley, Antoine Lavoisier ve Henry Cavendish gibi bilim insanları atmosferin bileşimi üzerine ilk ölçümleri yaptılar.
19.yy sonları ve 20.yy başlarından itibaren bilim insanları atmosferdeki küçük parçacıklarla ilgilenmeye önem verdiler. 1840 yılında atmosfer kimyasının en önemli molekküllerinden biri olan ozon Christian Friedrich Schönbein tarafından keşfedildi.
Yirminci yüzyılda, atmosfer bilimi atmosferin bileşimi incelemenin yanı sıra havadaki gaz miktarlarının zamanla nasıl değişitiğini ve kimyasal olayların ne gibi roller üstlendiğini araştırmaya yöneldi. En önemli iki keşiften biri Sydney Chapman ile Gordon Dobson tarafından ozon tabakasının keşfi, diğeri ise Arie Jan Haagen-Smit'nin fotokimyasal sisin keşifleri idi. Ozon ile ilgili araştırmlarda bulunan bilim insanlarından Paul Crutzen, Mario Molina ve Frank Sherwood Rowlandda 1995 yılında Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.
21.yüzyılda araştırmalar biraz daha kapsamlı hale geldi. Atmosfer kimyası artık yalnız olarak değil atmosfer, biyosfer ve yerküre dalları ile birlikte bir sistem olarak incelenmeye başlandı. Kimyasal yapının temelde iklim oluşumuna, ozon tabakasına ve gnel olarak ecosisteme etkisi düşünüldüğünde önemi anlaşılmaktadır.

Gözlem, laboratuvar ölçümleri ve modelleme atmosfer kimyasında üç temel öğedir. Araştırmalar genellikle bu üç parametre ve etkileri üzerinden yapılır. Örneğin, gözlemeler sayesinde daha fazla kimyasal hakkında fikir sahibi oluruz. Bu, olayları açıklayabileceğimiz bilimsel becerimizi artıran, çok yeni modellemeleri ve laboratuvar çalışmalarını teşvik edecek.

Atmosfer kimyasının gözlenmesi kavranması açısından gereklidir. Kimyasal bileşimin rutin kontrolleri bize kimyasal dağılımın zamanla nasıl değiştiğini söyler. Keeling Eğrisi ölçüm türlerinden biridir ve 1958'den günümüze kadar geçen sürede karbon dioksit miktarında sürekli bir artış gölenmiştir. Gözlemler Mauna Loa gibi sabit gözlem yerlerinde, mobil gözlem olarak uçzklar ile, ayrıca balonlar ve gemilerde kullanılır. Uyduların verdiği görüntülerden faydalanarak, GOME ve MOPITT gibi, atmosferin kirliliği ve kiyası hakkındada fikir sahibi oluruz. Uydulardan yapılan gözlemler uzun dönem ve yüksek çözünürlük içeren veriler olmalarıyla avatajlıdır, fakat dikey ve yatay boşlukları göstermede sınırlıdır. Yerden yapılan bazı gözlemler, LIDAR gibi, kimyasal konsatrasyon profili ve aerosol hakkında veri sağlar, fakat yatay bölgeleri yeterince tarayamaz.

WMO Scientific Assessment of Ozone Depletion: 2006
IGAC The International Global Atmospheric Chemistry Project
Paul Crutzen Interview23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Freeview video of Paul Crutzen Nobel Laureate for his work on decomposition of ozone talking to Harry Kroto Nobel Laureate by the Vega Science Trust.
The Cambridge Atmospheric Chemistry Database is a large constituent observational database in a common format.
Environmental Science Published for Everybody Round the Earth
NASA-JPL Chemical Kinetics and Photochemical Data for Use in Atmospheric Studies 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kinetic and photochemical data evaluated by the IUPAC Subcommittee for Gas Kinetic Data Evaluation 26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atmospheric Chemistry Glossary 21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Sam Houston State University
Tropospheric chemistry17 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calculators for use in atmospheric chemistry 9 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
An illustrated elementary assessment of the composition of air. 24 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asit yağmuru
Sera gazları
Ozon

Kimya ve fizik biliminde atom teorisi; maddenin atom adı verilen süreksiz ve ayrık yapılardan oluştuğunu belirten, maddenin doğası üzerine bir bilimsel teoridir. Antik Yunan'da felsefi bir kavram olarak başlayan bu düşünce, 19. yy. başlarında kimya alanındaki keşiflerin de maddenin gerçekten atomlardan oluştuğunu destekleyen bulgularıyla kendisine ana akım bilimde yer edinmiştir.
Atom kelimesi, Eski Yunancada "bölünmez" anlamına gelen atomos sıfatından türemiştir. 19. yüzyılda kimyagerler bu terimi daha fazla küçültülemeyen kimyasal elementler için kullanmaya başladılar. İlk başlarda gayet uygun görünen bu kullanım, 20. yüzyıla geçerken elektromanyetizma ve radyoaktivite gibi çeşitli deneyler ışığında, fizikçiler sözde "bölünemez atom"un aslında birbirinden ayrı olarak da bulunabilen türlü atom altı parçacıklardan (özellikle, elektron, proton ve nötron) meydana gelen kümelenmiş bir yığın olduğunu keşfettiler.
Atomların bölünebilir olduğu anlaşıldıktan sonra fizikçiler "bölünemez" olanı ifade etmek için "temel parçacık" terimini kullanmaya başladılar, Atomun bölünemez olan kısımları, yok edilemez değil. Atom altı parçacıkları çalışan bilim alanı olan parçacık fiziğinde, fizikçiler maddenin gerçek temelini keşfetmeye çalışmaktadırlar.

Maddenin ayrık birimlerden oluştuğu fikri, Yunan ve Hint gibi eski kültürlerde göze çarpmakta ve dolayısıyla çok eskiye dayandığı bilinmektedir. "Atom" kelimesi antik Yunan filozofları Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından literatüre kazandırılmıştır. Democritos'un düşünce sisteminde atomlar ezeliydi, sonsuz sayıdaydı, yaratılmamıştı ve maddelerin özellikleri onu oluşturan atomlara bağlıydı. Democritos'un atomculuğu daha sonra Yunan filozof Epikür (M.Ö. 341– M.Ö. 270)ve Epikürcü Romalı şair Lucretius (M.Ö. 99 - M.Ö. 55) tarafından geliştirildi ve detaylandırıldı. Erken Orta Çağ'da atomculuk çoğunlukla unutulmuştu, ancak 12. Yüzyilda Aristoteles'in yeniden keşfedilen yazılarındaki atomculuğa dair alıntılar sayesinde tekrar bilinir hale geldi.
14.Yüzyılda, Lucretius'un De rerum natura ve Laertios Diogenes'in Seçkin Filozofların Yaşamları ve Fikirleri kitapları gibi Atomcu öğretileri anlatan eserlerin tekrar keşfedilmesi konuya akademik ilgiyi artırdı. Ama Atomculuk, ortodoks Hristiyan öğretileriyle çelişen Epikürcü Felsefeyle bağdaştığından çoğu Avrupalı filozoflar tarafından kabul edilmedi. Fransız rahip Pierre Gassendi (1592–1655) atomların Tanrı tarafından yaratıldığını ve çok fazla sayıda olsalar da sonsuz olmadıklarını savunarak Atom fikrini canlandırdı. Ayrıca birden fazla atomun birleşkesine "molekül" adını veren ilk kişiydi. Gassendi'nin geliştirdiği atom teorisi Fransada hekim François Bernier ve İngilterede doğa filozofu Walter Charleton tarafından popülerleştirildi. Kimyacı Robert Boyle (1627–1691) ve Fizikçi Isaac Newton (1642–1727) da atomculuğu savundu ve 17.Yüzyılın sonlarına doğru bilimsel cemiyetlerin önemli bir kısmı tarafından kabul edildi.

18. yüzyıl sonlarına doğru, atom teorisinin yardımı olmadan kimyasal reaksiyonlarla ilgili iki kanun ön plana çıkmıştır. Bunlardan ilki kütlenin korunumu yasası, Antoine Lavoisier tarafından 1789 yılında formüle edilmiştir. Bir kimyasal reaksiyonda toplam kütlenin sabit kalacağını ifade eder (tepkimeye giren toplam kütle miktarı ile oluşan ürünlerin toplam kütlesi aynıdır). İkinci kanun Joseph Louis Proust tarafından öne sürülen sabit oranlar yasasıdır. Yine ilk defa Joseph Louis Proust tarafından 1799 yılında doğrulanmıştır. Bu kanuna göre bir bileşik kendisini oluşturan elementlere ayrıştırıldığında, ayrıştırılan elementlerin kütlesi, reaksiyona giren ilk madde miktarından bağımsız, her zaman aynı oranda olacaktır
John Dalton kendinden önceki bu çalışmaların üzerinde durmuş, çalışmayı daha da geliştirerek katlı oranlar yasasını geliştirmiştir: belirli bir sayıda bileşik oluşturabilen iki element bir araya getirilirse, sabit kütlede tutulan birinci element ile reaksiyona girecek olan ikinci element, küçük tam sayıların oranları ile birleşirler. Örneğin: Proust kalay oksit üzerinde çalışmaktaydı. Kütlelerinin oranlarının her zaman ya %88.1 kalay - %11,9 oksijen ya da %78.7 kalay - %21.3 oksijen olduğunu fark etti (bunlar sırasıyla kalay (II) oksit ve kalay dioksit idi). Dalton bu yüzdelerden yola çıkarak 100 gram kalayın ya 13.5 gram ya da 27 gram oksijenle birleşeceğini öngördü: 13.5 ve 27 arasındaki oran 1:2. Dalton, maddenin atom teorisinin bu düzeni mükemmel bir şekilde açıklayabileceğini fark etti. Proust'un kalay oksit örneğinde olduğu gibi; bir kalay atomu ya bir ya da iki oksijen ile reaksiyona girmektedir.
Dalton, suyun farklı gazları farklı oranlarda soğurmasınının sebebini atom teorisinin açıklayabileceğine inanmaktaydı - örneğin, Dalton suyun karbon dioksiti azotdan daha fazla soğurduğu fark etti. Dalton, bunun sebebinin gazların içindeki parçacıklarının kütle ve yapısal olarak birbirinden farklı olmasından dolayı olduğunu belirten hipotezini kurdu. Gerçekten de, karbon dioksit (CO2) moleküllerinin, azot moleküllerinden (N2) ağır ve daha büyük olduğu bilinmektedir.
Dalton, elementlerin kimyasal anlamda değiştirilemeyip yok edilemese dahi, daha karmaşık yapıları (bileşik) oluşturmak üzere birleşebilen tek tip ve benzersiz atomlardan meydana geldiğini öne sürdü. Elde ettiği sonuçlara deneysel yöntemle ulaştığı için, onun çalışmaları atom teorisinin ilk bilimsel yorumu olarak kabul edilmektedir.

1803 yılında Dalton sözlü olarak ilk defa bazı atomların birbirine göre ağırlıklarınının bulunduğu listesini sundu. Bu çalışma 1805 yılında yayımlandı, fakat çalışmasında bu figürlere tam olarak nasıl ulaştığıyla ilgili bilgi yer almamaktaydı. Bu metot ilk olarak 1807 yılında, tanıdığı olan isim Thomas Thomson tarafından Thomson'ın ders kitabının (A System of Chemistry) üçüncü baskısında verildi. Sonrasında, Dalton bunu tümüyle kendi ders kitabında (A New System of Chemical Philosophy, 1808 -1810) yayımladı.
Dalton, hidrojen atomunu birim alarak birbirleriyle birleştiği oranlara göre atom ağırlıklarını hesaplamıştır. Ancak Dalton, bazı element atomlarının molekül olarak bulunduğunu tahayyül edememiştir — örneğin saf oksijen O2  olarak bulunabilmektedir. Dahası hatalı olarak iki elementin yapabileceği en basit bileşiğin her zaman iki elementten birer atom şeklinde olduğunu düşünmüştür (yani suyu H2O olarak değil HO olduğunu düşünmüştür.) Kullandığı aparatların da kaba olmasıyla birlikte bunlar sonuçlarını kusurlu kılmıştır. Örneğin, 1803 yılında, oksijen atomlarının hidrojen atomlarından 5.5 kat ağır olduğuna inanıyordu. Bunun sebebi; suyun içerisinde her 1 gram hidrojene karşılık 5.5 gram oksijen olduğunu ölçmüş olması ve suyun formülünün HO olduğuna inanmasıdır. 1806 yılında, daha iyi verilere ulaştıkça oksijenin aslında 5.5 değil 7 olduğu sonucuna varmış ve hayatının sonuna kadar da böyle kalmıştır. Bu tarihlerde diğerleri ise çoktan oksijenin ağırlığının hidrojene göre 8 olması gerektiği sonucuna ulaşmıştır; eğer Dalton'un su formülüne bakarsak (HO) 8, modern formüle (H2O) göre ise 16.

Dalton'un teorisindeki kusur 1811 yılında Amedeo Avogadro tarafından düzeltilmiştir. Avogadro, eşit hacimdeki herhangi iki gazın eşit sıcaklık ve basınç altında aynı sayıda molekül içereceğini öne sürmüştür (diğer bir deyişle gaz parçacıklarının kütlesi kapladığı hacmi etkilememektedir). Avogadro yasası; birçok gazın hangi hacimde tepkimeye girdiğine bakarak, gazların iki atomlu yapısıyla alakalı sonuçlara ulaşabilmesine olanak sağlamıştır. Örneğin: iki litre hidrojen sabit sıcaklık ve basınç altında sadece bir litre oksijen ile tepkimeye girip 2 litre su buharı oluşturur. Bunun anlamı; iki partikül suyu oluşturmak için tek bir oksijen molekülü iki parçaya ayrılmaktadır. Dolayısıyla, Avogadro, oksijen ve daha birçok element için daha hatasız ölçümler sunabilmiş ve atom ile molekül arasındaki ayrımı kesin bir biçimde yapmıştır.

1827 yılında, İngiliz botanist Robert Brown suda yüzen polen tanelerinin içindeki toz parçacıklarının görünen bir sebep olmaksızın sürekli titreştiğini gözlemledi. 1905 yılında ise, Albert Einstein bu Brown hareketinin su moleküllerinin polen taneleriyle sürekli olarak çarpışmasından dolayı olduğunu teori haline getirdi ve bunu açıklamak için tahmini bir matematiksel model geliştirdi. Bu model Fransız fizikçi Jean Perrin tarafından 1908 yılında deneysel olarak doğrulandı ve dolayısıyla parçacık teorisi için ekstra doğrulanma sağladı.

J. J Thomson'un katot ışınları üzerine çalışmalarıyla elektronu 1897 yılındaki keşfine kadar atomların mümkün olan en küçük parçacık olduğu düşünülüyordu.
Crookes tüpü, iki elektrotun boşlukla ayrıldığı camdan yapılan bir koruyucudur. Bu elektrotlar arasına bir potansiyel fark uygulandığında, katot ışınları elde edilir ve bu ışınlar tüpün son kısmında cama vurduklarında parlayan bir iz bırakır. Deneyler sonucunda Thomson, bu ışınların bir elektrik alan altında saptırılabildiğini fark etti (zaten bilinmekte olan manyetik alana ek olarak). Thomson, bu ışınların ışığın yeni bir formu olmadığını, daha çok "küçük tanecik" (daha sonrasında bilim adamları tarafından elektron olarak yeniden adlandırılacaktı) adını verdiği negatif yüklü ve oldukça hafif parçacıklardan oluştuğu sonucuna vardı. Kütle-yük oranlarını hesapladı ve bilinen en küçük atom olan hidrojeninkinden 1800 kat daha küçük olduğunu gördü. Bu küçük tanecikler, daha önce bilinen hiçbir parçacığa benzemiyordu.
Thomson daha sonra atomların bölünebilir olduğunu ve bu küçük taneciklerin de yapı taşı olduğunu öne sürdü. Atomun bütünündeki nötr yapıyı açıklamak için ise, bu küçük taneciklerin, düzgün bir şekilde dağılmış pozitif yük denizinde aralara dağıtılmış şekilde bulunduğunu savundu, açıklama genel nötr sorumlu olan atom, teklifini yaptı, o yuvarları dağıtıldı önlük deniz pozitif. Elektronlar, pozitif yükler arasında aynı bir tatlıdaki meyveler gibi gömülü bulunduğu için bu modele erikli puding modeli denmiştir. (Aslında Thomson modelinde sabit değillerdir).

Thomson'un erik puding modeli, eski öğrencilerinden biri ola

Atom çekirdeği, atomun merkezinde yer alan, proton ve nötronlardan oluşan küçük ve yoğun bir bölgedir. Atom çekirdeği 1911 yılında Ernest Rutherford tarafından keşfedildi. Bu keşif, 1909 yılında gerçekleştirilen Geiger-Marsden deneyine dayanmaktadır. Nötronun James Chadwick aracılığıyla 1932 yılında keşfinden sonra, çekirdeğin proton ve nötronlardan oluştuğu modeli Dmitri Ivanenko ve Werner Heisenberg tarafından çabucak geliştirildi. Atomun kütlesinin neredeyse tamamı çekirdek içerisindedir, elektron bulutunun atom kütlesine katkısı oldukça azdır. Proton ve nötronlar çekirdek kuvveti tarafından çekirdeği oluşturmak için birbirlerine bağlanmıştır. 
Atom çekirdeğinin çapı  1,75 fm'den (1,75×10-15 m) 15 fm'ye kadar ulaşabilmektedir. Hidrojen atomun çekirdeğinin çapı (tek bir protonun çapı) için 1.75 fm'dir (1.75 × 10^-15m). Daha ağır atomlarda, örneğin uranyumda, çekirdek çapı 15 fm'ye çıkabilmektedir. Bu boyutlar atomun kendisinin çapından çok daha küçüktür.
Atom çekirdeğinin yapısı ve çekirdeği bir arada tutan kuvvetler üzerinde araştırma yapan fizik kolu çekirdek fiziğidir.

Çekirdek 1911 yılında Ernest Rutherford’un Thomson’a ait üzümlü kek atom modeli üzerindeki testlerinin çabası neticesinde bulunmuştur. Elektron daha önceden J.J. Thomson’un bizzat kendisi tarafından keşfedilmişti. Atomların elektriksel olarak nötr olduğu bilgisinden hareketle Thomson pozitif yüklerin de olması gerektiği öne sürdü. Onun üzümlü kek atom modelinde iddia ettiği şey atom içerisindeki negatif elektronların pozitif yüklü küre içerisinde rastgele dağılmış olduğudur. Daha sonra Ernest Rutherford bir deney tasarladı ve onun yönlendirmesiyle Hans Geiger ve Ernest Marsden tarafından bu deney gerçekleştirildi. Bu deney, metal folyonun ince levhasına gönderilen alfa parçacıklarının sapmasıyla ilgilidir. Eğer Thomson’un atom modeli doğruysa pozitif yüklü alfa parçacıklarının izlediği yolda çok küçük bir sapma ile metal levhadan geçmeleri gerektiğini düşündü. Çünkü, Thomson’un atom modelinde karışık gibi düşünülen pozitif ve negatif yükler levhanın nötr gibi görünmesini sağlar ve levhanın alfa parçacıklarına elektriksel olarak nötr etki etmesini beklerdi. Rutherford için sürpriz bir şekilde, parçacıklarının çoğu büyük açılarla sapmıştır. Büyük ve hızlı hareket eden alfa parçacıklarının sapması nedeniyle çok güçlü bir kuvvetin olması gerektiği aşikar oldu çünkü alfa parçacığının kütlesi bir elektrondan yaklaşık 8000 kat daha büyüktür. Rutherford, üzümlü kek atom modelinin doğru olamayacağını ve alfa parçacıklarının sapmasının ancak pozitif ve negatif yüklerin birbirinden ayrı olduğunda gerçekleşebileceğini fark etti. Atomun kütlesinin pozitif yüklü bir noktada yoğunlaştığını gördü. Bu da pozitif yük ve kütlenin yoğun bir merkezde olduğu çekirdek atomu düşüncesini doğruladı. 

Nucleus (çekirdek) sözcüğü Latince küçük ceviz anlamına gelen nucleus’den gelmektedir. Michael Faraday bu terimi 1844 yılında, atomun merkezini kastetmek için kullanmıştır. Modern atom için anlamı 1912 yılında Ernest Rutherford tarafından önerilmiştir. Ama atom teorisi için “nucleus” terimini benimseme çabuk olmadı. Örneğin Gilbert N. Lewis 1916 yılında yayımladığı ünlü “Atom ve Molekül” makalesinde “Atom kernel (çekirdek) ve dış kabuktan oluşur” cümlesiyle atomu ifade etmiştir. 

Atom çekirdeği proton ve nötronlardan oluşur. Proton ve nötronlar kuark denilen temel parçacıkların bir tezahürüdür. Proton ve nötronlar, baryon adı verilen hadronların kararlı birleşimlerindeki güçlü çekirdek kuvveti ile bir arada tutulmaktadır. Güçlü çekirdek kuvveti her bir baryon tarafından yeterince uzağa kadar uzanır böylece pozitif yüklü protonlar arasındaki itici elektriksel kuvvete rağmen protonlar ve nötronlar birbirine bağlanır. Güçlü çekirdek kuvveti çok kısa bir menzile sahiptir, çekirdeğin kenarının ötesinde etkisi 0'a düşer. Pozitif yüklü çekirdeğin toplu etkisiyle elektriksel olarak negatif olan elektronlar çekirdek etrafındaki yörüngelerde tutulmaktadır. Çekirdek etrafındaki yörüngelerde hareket eden negatif  yüklü elektronlar topluluğu belli konfigürasyon için benzerlik gösterir. Bu topluluk toplam elektron sayısıdır ve bunlar kendi yörüngelerinde kararlıdır. Kimyasal elementler atomları temsil eder ve bir atom, çekirdeğindeki proton sayısı ile belirlenir. Nötr bir atomda, çekirdeğindeki proton sayısına eşit miktarda elektron vardır. Kimyasal elementler kendi elektronlarını paylaşarak birleşme metodu ile daha kararlı elektron dizilimine sahip olabilirler. Elektron paylaşımı ile çekirdeğin etrafında kararlı elektronik yörüngeler yaratmanın etkisini kendi makro dünyamızın kimyasında görebiliyoruz.
Protonlar, çekirdeğin tüm yükünü gösterir, böylelikle kendi kimyasal kimliğini tanımlar. Nötronlar elektriksel olarak nötr'dür fakat çekirdeğin kütlesine hemen hemen protonlar ile aynı ölçüde katkıda bulunurlar. Nötronlar izotop olgusunu açıklayabilmektedir. İzotop aynı kimyasal elementin çeşitliliğidir. Bu kimyasal elementler yalnızca atom kütlesi bakımından farklılık göstermektedir. Kimyasal etkileri açısından aralarında fark yoktur.

Protonlar ve nötronlar birbirinden farklı eş spin kuantum numara değerlerine sahip fermiyonlardır. Bu yüzden iki proton ve iki nötron aynı uzay dalga fonksiyonunu paylaşabilir çünkü iki proton ve iki nötron aynı kuantum öze sahip değildir. Bunlar bazen aynı parçacık olan nükleonun farklı kuantum numaraları olarak görülmektedir. İki fermiyon (İki proton ya da iki nötron ya da bir proton + bir nötron gibi) çifti gevşek olarak birbirine bağlı olduğunda bozon gibi davranabilmektedir.
Hiper çekirdeğin nadir durumlarında, bir ya da daha fazla tuhaf kuark ya da sıra dışı quark içeren ve hyperon adı verilen üçüncü baryon da dalga fonksiyonunu paylaşabilir. Ama bu tip çekirdek son derece kararsızdır ve Dünya üzerinde bulunmaz yalnızca fiziğin yüksek enerjiyle ilgili deneylerinde gözlemlenebilir.
Nötron pozitif yüklü çekirdeğin yarıçapına (0.3fm) ve bu pozitif yükün eşitlendiği kendisini çevreleyen negatif yükün yarıçapına (0.3 fm ile 2 fm)'ye sahiptir. Proton yaklaşık olarak üssel pozitif yük dağılımına sahiptir.  

Atom çekirdeği güçlü nükleer kuvvet tarafından bir arada tutulur. Bu kalıcı güçlü kuvvet kuarkları birbirine bağlayarak proton ve nötronların oluşmasını sağlayan güçlü etkileşimin küçük posasıdır. Bu kuvvet nötronlar ile protonlar arasında daha zayıftır çünkü kendi içlerinde nötr hale getirilmektedir. Aynı şekilde nötr atomlar arasındaki elektromanyetik kuvvet (örneğin iki adet durağan gaz atom arasındaki Van der Waals Kuvveti) atomun parçacıklarını içten birlikte tutan elektromanyetik kuvvete göre oldukça zayıftır. (Örneğin hareketsiz bir gaz atomundaki elektronu kendi çekirdeğinde tutan kuvvet.) 
Nükleer kuvvet, tipik nükleon boşluğu uzaklığında son derece çekicidir ve bu da protonlar arasındaki elektromanyetik kuvvet tarafından kaynaklanan itici kuvvetin üstesinden gelmektedir. Böylelikle çekirdeğin oluşması sağlanmaktadır. Fakat bu güçlü nükleer kuvvet sınırlı bir etki alanına sahiptir ve uzaklıkla birlikte çabucak zayıflamaktadır. (Yukawa potansiyelinde bunu görebilirsiniz) Bundan dolayı yalnızca belli bir boyuttan küçük olan çekirdekler tamamen kararlı halde kalabilirler. Tamamen kararlı halde kalabilen bilinen en büyük çekirdek (alfa, beta ve gama bozulmalarına karşı kararlı) Kurşun-208'dir. Kurşun-208, 208 nükleon (126 nötron ve 82 proton) içermektedir. Bu maksimum seviyeden daha büyük çekirdekler kararsızdır ve nükleonun büyüklüğünün artmasına paralel olarak daha kısa ömürlü olmaya yönelimlidirler. Ancak bizmut-209 da beta bozunmasına dek kararlıdır ve bilinen izotoplar içerisinde en uzun yarı ömürlü alfa bozunmasına sahiptir. Evrenin yaşından milyarlarca kez uzun olduğu tahmin edilmektedir.
Güçlü nükleer kuvvet çok kısa mesafeler için etkilidir. (Genellikle yalnızca birkaç femtometre (fm), aşağı yukarı bir ya da iki nükleon çapında.) Güçlü nükleer kuvvet herhangi nükleon çifti arasında çekim olmasını sağlar. Örneğin, proton ve nötronlar arasındaki bu çekim, döteryumu oluşturmaktadır. Ayrıca bu çekim protonların kendi aralarında ve nötronların kendi aralarında da mevcuttur. 

Güçlü nükleer kuvvetin etkili mutlak sınırı halo çekirdeği ile gösterilir. Örneğin, lityum-11 ve bor-14  yaklaşık on fermis (aşağı yukarı uranyum-238'in çekirdeğinin yarıçapı olan 8 fermiye benzer) uzaklıkta yörüngede dönerler. Bu çekirdekler tamamen yoğun değildirler. Halo çekirdeği nükleitin grafiğinin en uç köşelerinde oluşur – nötron sızma hattı ve proton sızma hattı-. Bunlar kısa yarı-ömürleriyle birlikte kararsızdır. Ömürleri milisaniye olarak ölçülmüştür. Örneğin lityum-11 8.8 milisaniye yarı ömre sahiptir.
Etki altındaki halolar enerji seviyeleri doldurulmamış dış kuantum kabuğundaki çekirdeklerle birlikte uyarılmış hali temsil eder. (Hem yarıçap hem de enerji.) Halo, nötronlardan da [NN, NNN] protonlardan da [PP, PPP] oluşabilir. Tek bir nötron halosu içeren çekirdek 11ve 19C yi içerir. İki nötron halosu  6, 11Li, 17B, 18B ve 22C ile gösterilebilir. İki nötron halo çekirdeği üç parçaya ayrılabilir, asla ikiye ayrılmaz. Bu parçalara Borromean çekirdek denir bu davranışından dolayı. (Birbirine kenetlenmiş üç halkanın olduğu bir sistem gibi düşünebilir, tek bir halkayı bozmak, ayırmak diğer ikisini de serbest hale getirir.) 8B ve 14Be nin ikisi de dört nötron halosunu temsil etmektedir. Proton halosu içeren çekirdek 8B ve 26P dir. İki proton halosu 17Ne ve 27S dir tarafından simgelenir. Fazla protonun itici elektromanyetik  kuvvetinden dolayı proton halolarının nötron halolarından daha nadir ve daha kararsız olmaları öngörülmektedir.

Fiziğin standart modelinin, çekirdeğin davranışını ve bileşenlerini tamamıyla tanımladığı inancı yaygın olsa da, teoriden tahminler üretmek parçacık fiziğinin diğer çoğu alanından daha zordur. Bunun iki sebebi vardır: 

 Prensipte çekirdek için yapılmış hesaplamalar bütünüyle kuantum renk dinamiğinden türetilmiştir. Ama pratikte, düşük enerji sistemlerindeki kuantum renk dinamiğini çözmek için yapılan geçerli hesaplamalar ve mate

Atomculuk Okulu, maddeci filozoflar Empedokles ve Anaksagoras'ın ardından Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından benzer bir materyalizm doğrultusunda oluşturdukları ve geliştirdikleri atom düşüncesiyle anılan felsefe okulu.
Atomcu okul bir yandan Parmanides'ın monist yaklaşımına öte yandan Anaksagoras'ın çoğulcu yaklaşımına bir tür tepki olarak gelişmiştir; özellikle de birincisine karşı. Demokritos yalnızca varolanları değil ruhu da atomlardan oluşan bir şey olarak düşünerek materyalizmi ileri noktalara taşımış, felsefe tarihinde materyalizm eğilimi için en güçlü başlangıç noktalarından birini meydana getirmiştir.
Atomcu okula göre evren bileşik cisimlerden oluşur, bunlarsa maddenin en küçük ve bölünemez parçası olarak kabul edilen atomlardan meydana gelir. Başka bir açıdan bu okul, evrendeki her şeyin boşluk içindeki hareketleri sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla evrende mutlak anlamda bir nedenselliğin varolduğunu, insan ruhunun da daha incelmiş atomların hareketinden oluştuğunu, hatta bir yerde tanrıların bile maddesel olduklarını öne sürer. Atomculuk, materyalizmin bir biçimi olarak daha sonra Epiküros ve Titus Lucretius Carus tarafından savunulacak ve uzun bir dönem sonra etkisini kaybedecektir. 17. yüzyıldaysa bilimsel çalışmalar ve teoriler içinde yeniden canlanmıştır.

Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının Eleştirisi, F.A.Lange.

Kuantum mekaniğine göre atomik orbital, elektronların atom çekirdeği etrafındaki konumunu ve dalga-benzeri özelliklerini tanımlayan bir matematiksel fonksiyondur. Elektronun atom çekirdeği etrafındaki belirli bir bölgede bulunma olasılığı bu fonksiyon aracılığı ile hesaplanabilir. Fizikte atomik, kimyada orbital olarak geçer.
Her atomik orbital için n, ℓ ve ml ile simgelenen üç farklı kuantum sayısı tanımlanır. Kuantum sayıları Schrödinger denkleminin çözümünden elde edilir. n, baş kuantum sayısı, ℓ, açısal momentum kuantum sayısı ml ise manyetik kuantum sayısı olarak isimlendirilir. Baş kuantum sayısı (n), atomik orbitalin çekirdeğe olan uzaklığını, dolayısıyla enerjisini, parametrik olarak belirler. Açısal momentum (ℓ) ve açısal momentum kuantum sayısı (ml) ise orbitalin şeklini ve vektörel bileşimini niteler. Bir yörüngede kaç orbital bulunduğunu hesaplamak için n2 parametresi kullanılır.
II. Molekül Orbitali: Bir molekül üzerinde tamamen dağılmış olduğu düşünülen atomik orbitallerle aynı matematiksel özelliklere sahip olan matematiksel fonksiyonlardır. Psi ile simgelenir. Örnek: sigma, pi, delta orbitalleri.
Molekül Orbital teorisine göre moleküller meydana gelirken, atomlar gerekli bağ mesafesinde birbirlerine yaklaştıklarında molekül oluşmadan önce atomlarda bulunan atomik orbitaller karışarak moleküle ait orbitalleri oluşturular. Bu nedenle molekül oluştuktan sonra atomik orbitallerden bahsedilemez.
Atomik orbitallerin karışması molekül orbital teorisinin temeli olup, uygun simetri ve enerjide ancak molekül orbitallerini oluşturabilirler. Molekül orbital diyagramları ise atomik orbitallerin molekül orbitallerini oluşturmak üzere nasıl birleştikleri gösteren diyagramlardır.

Bir orbitalde en fazla iki elektron bulunabilir. Örnek:
Neon atomunun elektron dağılımı şöyledir: 1s2, 2s2, 2p6
Neon atomunun Orbital şeması ise şöyledir:

Aynı temel enerji düzeyindeki eş enerjili orbitallere elektronlar önce birer birer yerleşir. Daha sonra tekrar başa dönerek ikinci elektronlar yerleşir. Bu kurala Hund kuralı denir. Örnek:
Karbon atomunun elektron dağılımı şöyledir: 1s2, 2s2, 2p2.
Karbon atomunun Orbital şeması ise şöyledir:

Avogadro yasası ya da Avogadro hipotezi, Amedeo Avogadro'nun 1811'de bulduğu bir gaz yasasıdır. Bu yasa, eşit hacimdeki gazların; eşit sıcaklık ve eşit basınçta aynı sayıda parçacık ya da molekül sayısına sahip olduğunu öne sürer. Buna göre, belirli bir hacimdeki gazın bulundurduğu molekül sayısı, gazın kütle ya da boyutundan bağımsızdır. Örnek olarak, aynı hacimdeki hidrojen ve nitrojen verilebilir. Buna göre, hidrojen de nitrojen de, aynı hacim, aynı basınç ve aynı sıcaklıkta aynı molekül sayısına sahiptir.
Bu yasanın bir kısmı, matematiksel olarak şöyle gösterilebilir:

  
    
      
        
        
          
            
              V
            
            
              n
            
          
        
        =
        a
      
    
    {\displaystyle \qquad {{V} \over {n}}=a}
  
.
V kübik metre olarak hacim,
n gazın mol sayısı,
a da bir sabittir.
Ancak yukardaki denklem, sadece homojen maddeler için geçerlidir. Buna homojen sıvılar ve katılar da dahildir. Bu ilişki bulunması kolay bir ilişkidir ki, nitekim Avogadro'dan önce de varsayılmıştır.
Avogadro yasasının en önemli sonucu, yasanın ideal gaz sabitinin tüm gazlar için aynı olduğunu bulmasıdır.

  
    
      
        
          
            
              
                p
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                V
                
                  1
                
              
            
            
              
                T
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                n
                
                  1
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                p
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                V
                
                  2
                
              
            
            
              
                T
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                n
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        s
        a
        b
        i
        t
      
    
    {\displaystyle {\frac {p_{1}\cdot V_{1}}{T_{1}\cdot n_{1}}}={\frac {p_{2}\cdot V_{2}}{T_{2}\cdot n_{2}}}=sabit}
  

P paskal olarak basınç,
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
Yukardaki denkleme göre, tüm gazlar için bu sabit eşittir. Yani gazın boyutunun ya da kütlesinin bu sabitin değerini değiştirmez. Bu Avogadro yasasının en önemli bölümünü oluşturmakla beraber, Avogadro'nun doğa görüşündeki dahiliği de gösterir. Nitekim, bu yasayı, kinetik teori kullanarak kanıtlamak yıllar sürmüştür.
Standart durumda, bir mol ideal gaz, 22.4 litre (dm3) yer kaplar. Bu değer, genellikle molar hacim olarak kullanılır. Gerçek gazlar, bu değere birebir uymaz.
Bir moldeki molekül sayısı olan Avogadro sayısı, yaklaşık olarak mol başına 6.02×1023 parçadır.
Avogadro yasası, toplam gaz yasasını oluşturan Boyle yasası, Charles yasası ve Gay-Lussac yasasıyla birlikte ideal gaz yasasını oluşturur.

Ayırma işlemi (veya ayırma prosesi), bir kimyasal madde karışımını en az iki veya daha fazla ürüne dönüştürmek için kullanılan yönteme verilen addır. Ayırma işlemi sonucunda oluşan ürünlerden en az biri, kaynaktaki bileşenlerden en az biri ya da birden fazlası bakımından zenginleşir. Bazı durumlarda karışımlar bir ayırma işlemiyle neredeyse tamamen saf iki bileşene ayırabilir. Karışımın bileşenleri arasındaki fiziksel (örneğin boyut, şekil, kütle, yoğunluk, kimyasal ilgi) veya kimyasal farklarından yararlanılarak ayırma gerçekleştirilir.
İşlemler genellikle ayırmayı gerçekleştirmek için kullanılan belirli farklara göre sınıflandırılır. Yapılmak istenilen ayırma işlemini gerçekleştirmek için elde bulunan farkların hiçbiri kullanılamıyorsa, birden fazla operasyon gerçekleştirilerek son ürün elde edilebilir.
Birkaç istisna dışında, elementler ve bileşikler doğada hâlde bulunmazlar. Bu ham maddelerin verimli bir şekilde kullanılabilmesi için önce ayırma işlemine tabi tutulması gerekir, bu da ayırma yöntemlerini modern endüstriyel ekonomi için elzem kılar.
Ayırma işlemleri, laboratuvarlarda numune hazırlamak veya analitik amaçlar için küçük ölçeklerde ya da ürün hazırlama amaçlı olarak endüstride büyük ve orta ölçeklerde gerçekleştirilebilir.

Bazı ayırma işlemlerinde alüminyum eldesi için boksit cevherinin elektroliz ile rafinasyonunda olduğu gibi tam saflaştırma gerekir. Petrolün saflaştırılması ise kısmi ayırmaya örnektir. Ham petrol, çeşitli hidrokarbonlar ve safsızlıkların karışımından meydana gelir ve doğal yollarla oluşur. Rafine etme işlemiyle ham petrol karışımı hiçbiri tamamen saf olmayan ancak her birinin ham petrolden belirli oranlarda ayrılması gereken doğal gaz, benzin, dizel, nafta gibi diğer daha değerli karışımlara ayrılır.
Her iki durum için de istenen son ürünleri elde etmek için bir dizi ayırma işlemi gerekmektedir. Petrol saflaştırılmasında ham petrol birçok özel distilasyon aşamasından geçer ve bu aşamaların her birinden farklı bir ürün ya da ara ürün elde edilir.

Ayırıcılar (separatörler) sıvıları ayrıştırmak için kullanılır. Dikey olarak desteklenen santrifüjler asılı yataklara montelenmiştir. Ayırıcı, sürekli bir sedimantasyon santrifüjüdür. Her iki çıkış akımı da bir pompa kullanılarak basınçlı bir şekilde ya da basınca gerek olmadan sürekli olarak boşaltılır. Katı malzeme ise kesikli (hazneli tambur, disk tambur), yarı kesikli (kendi kendini temizleyen disk tambur) veya sürekli (nozül tambur) olarak boşaltılabilir. Tambur, ayırma işleminin gerçekleştiği ayırıcının merkezidir. Hazneli tambur (hazneli ayırıcı olarak bilinir) ve disk tambur (disk yığını ayırıcı olarak bilinir) olarak iki çeşit tambur bulunur. Mil ve dolayısıyla tambur üzerindeki güç aktarımı, sarmal dişliler, kayışlı sürücü, doğrudan sürücü veya özel bir motor yoluyla gerçekleşebilir. Ayırıcıların sızdırmazlığı açık, yarı kapalı, su geçirmez veya hava geçirmez olarak dört çeşide ayrılır.

Adsorpsiyon (yüzerme): Bu işlemde bir gaz veya sıvı akıntının bir bileşeni, katı bir adsorbant (yüzergen) ile tutulur ve uzaklaştırılır.
Santrifüj ve siklonik ayırma, karışımı yoğunluk farklılıklarına göre ayırır.
Şelasyon.

Kromatografi karışımların içinde bulunan bileşenleri ayırmakta kullanılan bir yöntemdir. Kromatografide ayırma işlemini gerçekleştiren iki faz bulunur. Hareketli faz karışımdan ayrılması istenen bileşeni taşırken, durgun faz sabit kalarak öteki bileşenlerin akışını yavaşlatır. Çeşitleri:

Yüksek performans sıvı kromatografisi (HPLC)
İnce tabaka kromatografi (TLC)
Karşı akım kromatografisi (CCC)
Damlacık karşı akım kromatografisi (DCC)
Kağıt kromatografisi
İyon kromatografisi
Boyut eleme kromatografisi
Afinite kromatografisi
Santrifüjlü ayırma kromatografisi
Gaz kromatografisi ve Ters gaz kromatografisi
Kristallendirme, tuz vb. tipte çözünenlerin, bir çözeltiden çöktürülerek uzaklaştırışmasıyla ilgilenir.
Aktarma (dekantasyon)
Buğu çözücü (buhar), sıvı damlacıklarını gaz akışlarından uzaklaştırır.
Damıtma, farklı kaynama noktalarına sahip sıvı karışımları için kullanılır.
Kurutma, sıvıyı bir katıdan buharlaşma yoluyla uzaklaştırır.

Elektroforez, organik moleküllerin bir elektrik potansiyeli altında bir jel ile farklı etkileşimlerine dayanarak ayırır.

Kapiler elektroforez
Elektrostatik ayırma, iki plakanın birbirine yakın yerleştirildiği ve yüksek voltaj uygulandığı korona deşarj prensibi ile çalışır. Bu yüksek voltaj iyonlaşmış parçacıkları ayırmak için kullanılır.
Yıkamayla ayırma
Buharlaşma

Ekstraksiyon
Özütme (liçing)
Sıvı-sıvı ekstraksiyon: Bu işlemde bir sıvı çözelti içindeki çözünen bileşen, bu sıvı çözelti ile karışmayan başka bir sıvı çözücü ile temas ettirilerek uzaklaştırılır.
Katı faz ekstraksiyonu
Süperkritik akışkan ekstraksiyonu
Alan akış fraksiyonlanması

Flotasyon
Çözünmüş hava flotasyonu yönteminde çözeltiden açığa çıkan hava ile oluşan kabarcıklar ile sulu çözeltideki katı parçacıkları uzaklaştırılır.
Köpük flotasyonunda değerli hidrofobik katı partiküller bir hava-sulu çözelti karışımının mekanik olarak çalkalanması ile oluşturulan hava kabarcıklarına bağlanarak yüzdürülür ve ayrılır.
Mürekkepten arındırma işlemi, kağıt geri dönüşümünde hidrofobik mürekkep partiküllerinin hidrofilik kağıt hamurundan ayrılmasında kullanılır.
Topaklanma (flokülasyon), bir topaklaştırıcı ile bir kolloid karışımdaki katının, topaklar halinde kümelenerek sıvıdan ayrılmasında kullanılır.
Filtrasyon - Örgü, torba ve kağıt filtreler, sıvılarda asılı büyük partiküllerin (örn. uçucu kül) uzaklaştırılması için kullanılırken, sentetik membranlar ile gerçekleştirilen mikrofiltrasyon, ultrafiltrasyon, nanofiltrasyon, ters osmoz, diyaliz (biyokimya) gibi membran prosesleri mikrometre boyutlarında ayırma işlemi yapar.
Ayrımsal damıtma (fraksiyonel distilasyon)
Ayrımsal donma
Petrol-su ayırma işlemi, petrol rafinerilerinde, petrokimya ve kimyasal tesislerinde, doğal gaz işleme tesislerinde vb. endüstrilerde asılı petrol damlacıklarını atık sudan ayırmak için kullanılır.
Manyetik ayırma
Çökelme
Yeniden kristalleşme (rekristalizasyon)
Yıkama işleminde bir gaz akışından istenmeyen katı veya gaz partiküller bir sıvı yardımıyla uzaklaştırılır.
Sedimantasyon (çöktürme), sıvı fazda asılı duran katı parçacıkların, kendi ağırlıklarının etkisi ile çökelmesidir.
Yerçekimsel ayırma
Eleme
Sıyırma
Süblimleşme
Buhar-sıvı ayırma işlemi, Souder-Brown denklemine göre yer çekimi ile ayırır.
Savurma
Bölgesel arıtma

Analitik kimya
McCabe-Thiele metodu
Yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC)
Ünite operasyonu

Bakır, Cu sembollü ve 29 atom sayılı bir kimyasal elementtir. Çok yüksek termal ve elektrik iletkenliği olan yumuşak, dövülebilir ve sünek bir metaldir. Yeni açığa çıkmış saf bakır yüzeyi pembemsi-turuncu renklidir. Bakır, ısı ve elektrik iletkeni olarak yapı malzemelerinde, çeşitli metal alaşımların bileşiminde, som gümüş gibi kuyumculukta, kupronikel denizcilik donanımı ve madenî para yapımında ve konstantan yük ölçerlerde (İngilizce: strain gauge) ve sıcaklık ölçen termokupllarda kullanılır.
Bakır, doğada doğrudan kullanılabilir metalik formda (doğal metal) oluşabilen birkaç metalden biridir. Bakır çok erkenden, M.Ö. 8000'den itibaren birkaç bölgede insanlığın kullanımına yol açtı. Binlerce yıl sonra yaklaşık M.Ö. 5000'lerde sülfür cevherlerinden ergitme yapılan ilk metaldi; takriben M.Ö. 4000'lerde kalıpta şekle dökülen ilk metaldi; ve yaklaşık M.Ö. 3500'lerde bronz yapmak için başka bir metal, kalay ile bilerek alaşımlanana ilk metaldi.
Roma dönemi'nde, bakır esas olarak metalin adının kökeni olan Kıbrıs'ta çıkarılmış, "aes сyprium"dan (Kıbrıs metali), daha sonra сuprum (Latince) olarak değiştirilmiştir. Coper (Eski ingilizce) ve copper bundan türetilmiştir daha sonraki yazım ilk olarak 1530 civarında kullanılmıştır.
Yaygın olarak karşılaşılan bileşikler azurit, malakit ve turkuaz gibi minerallere sıklıkla mavi veya yeşil renkleri veren ve tarihte pigment olarak kullanılan bakır (II) tuzlarıdır.
Binalarda, genellikle çatı kaplamada kullanılan bakır, yeşil bakır pası (İngilizce:verdigris) veya patina oluşturmak üzere oksitlenir. Bakır bazen dekoratif sanatta hem temel metal formunda hem de bileşiklerde pigment olarak kullanılır. Bakır bileşikleri bakteriostatik etken maddeler, mantar öldürücüler ve ahşap koruyucular olarak kullanılır.
Bakır, solunum enzim kompleksi sitokrom C oksidaz temel bileşeni olduğundan, eser diyet minerali olarak tüm canlı organizmaları için gereklidir. Yumuşakçalar ve kabuklularda bakır, kan pigmenti hemosiyanin bileşenidir, balıklarda ve diğer omurgalılarda bunun yerini demir-kompleksli hemoglobin alır. İnsanlarda bakır esas olarak karaciğer, kas ve kemikte bulunur. Yetişkin vücudu, vücut ağırlığının kilogramı başına 1.4 ile 2.1 mg arasında bakır içerir.
Bakır, 1B geçiş grubunda yer alan kimyasal element. Bakır, dünyanın hemen hemen tüm bölgelerinde bulunması nedeniyle geniş ölçüde üretiminin yapılabilmesi, elektriği diğer bütün metaller içinde gümüşten sonra en iyi ileten metal olması ve endüstriyel önemi yüksek olan pirinç, bronz gibi alaşımlar yapması gibi nedenlerden ötürü geniş bir kullanım alanına sahiptir. Simyacılar tarafından element Venüs simgesi ile gösterilmiştir.
2022 yılı itibarıyla küresel ölçekte toplam bakır rezervi 890 milyon tondur. En çok bakır rezervine sahip ülkeler Şili, Avustralya ve Peru'dur.

Türkçede yer alan bakır kelimesi ise Eski Türkçe bakır sözcüğünden evrilmiştir ve tarihte geçtiği en eski kaynak olan ve 8. yüzyıla tarihlenen Yenisey Yazıtları'nda, "bakırı buŋsız erti" (bakırı sınırsız idi) şeklinde geçmektedir.
Roma İmparatorluğu döneminde devletin temel bakır üretimi Kıbrıs'tan (Latince adı Cyprus) sağlandığı için bu metale aes сyprium (Kıbrıs'ın metali) adı verilmiş, elementin çoğu dildeki ismi de bu kelimeden türemiştir. Bakır kelimesi İngilizcede copper, Almancada Kupfer, Fransızcada cuivre ve Latincede cuprum şekli ile bulunur. Bir başka görüşe ise metal adını Kıbrıs'tan değil, Kıbrıs adını metalden almıştır.

Termik (kömür, fuel-oil, motorin, doğalgaz, jeotermal), hidrolik ve nükleer gibi çeşitli enerjilerden yararlanılarak üretilen elektrik enerjisi, genelde uzun mesafelere iletilir; şehir ve köy gibi yerleşim bölgelerine, sanayi tesislerine dağıtılır ve buralarda tüketilir.
Çıplak iletkenler, baralar, yalıtılmış hava hattı ve yeraltı güç kabloları ve ek malzemeleri elektrik enerjisi iletim ve dağıtımının başlıca elemanlarıdır.
Yakın zamana kadar, elektrik enerji iletim ve dağıtımında, bakır, uygun özellikleri nedeni ile bu alandaki ana iletken malzemesi olmuştu. Bakır, yüksek elektrik geçirgenliği, işlenebilme ve mekaniksel özellikleri iyi olan bir metaldir. Bakır, gümüşten sonra en iyi iletken metaldir.

Bakır, inşaatlarda beton, kiriş ve yüzeylerin güçlendirilmesinde kullanılır.

Bakır, dünyada çok bulunan bir madde olduğu için takı yapımında da kullanılır.

Hidrotermal orijine sahip, emprenye olmuş bakır yatakları. Bunlara porfir yataklar da denmektedir. 1970 yılı itibarıyla Dünya üretiminin yaklaşık %50'si bu çeşit yataklardan elde edilmiştir. Bu tip yataklara ABD, Şili, Peru ve Kanada'da rastlanmaktadır.
Sedimenter yapıdaki maden yatakları. Kalker veya dolomit mineralleri içinde bulunurlar. Daha ziyade Orta Afrika'da rastlanır. Dünya bakır üretiminin %17'si bu yataklardan sağlanır.
Sıvı magma asıllı maden yatakları. Bakır ile birlikte çoğu zaman nikel de taşırlar. Bunlara volkanik-sedimenter yataklar da denir. Dünya'nın birçok ülkesinde, özellikle Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesinde rastlanılır.

Bakır en az 10,000 yıldır kullanılmaktadır ancak şimdiye kadar çıkarılan ve ergitme yapılan tüm bakırın %95'inden fazlası 1900'den beri ve yarısından fazlası da son 24 yılda çıkarıldı. Pek çok doğal kaynakta olduğu gibi, Dünya'daki toplam bakır miktarı çok büyük ve yerkabuğunun en üst kilometresinde yaklaşık 1014 tonla bakırın mevcut çıkarma hızıyla yaklaşık 5 milyon yıl değerindedir. Ancak, bu rezervlerin yalnızca çok küçük bir kısmı günümüz fiyatları ve teknolojileri ile ekonomik olarak uygulanabilir durumdadır. Madencilik için mevcut bakır rezervlerinin tahminleri, büyüme oranı gibi temel varsayımlara bağlı olarak 25 ila 60 yıl arasında değişir.
Geri dönüşüm, modern dünyada önemli bir bakır kaynağıdır. Bu ve diğer faktörler nedeniyle, bakır üretimi ve arzının geleceği, zirve petrol'e benzer zirve bakır kavramı da dahil olmak üzere pek çok tartışmanın konusudur.
Bakırın fiyatı tarihsel olarak istikrarsız oldu, ve fiyatı Haziran 1999'da 60 yılın en düşük seviyesi olan 0.60 ABD$/lb (1.32 ABD$/kg) seviyesinden Mayıs 2006'da pound başına 3.75$'a (8.27$/kg) yükseldi. Şubat 2007'de 2.40$/lb (5.29$/kg)'a düştü ardından Nisan 2007'de 3.50$/lb (7.71$/kg)'a yeniden yükseldi. 2009 yılının Şubat ayında, zayıflayan küresel talep ve emtia fiyatlarında bir önceki yılın en yüksek seviyelerinden bu yana yaşanan keskin düşüş, bakır fiyatlarını 1.51$/lb (3.32$/kg) seviyesinde bıraktı.. Eylül 2010 ile Şubat 2011 arasında, bakırın fiyatı metrik ton başına 5,000 Sterlin'den metrik ton başına 6,250 Sterlin'e yükseldi.

Cevherlerdeki bakır konsantrasyonu ortalama sadece %0.6'dır ve çoğu ticari cevher sülfit, özellikle kalkopirit (CuFeS2), bornit (Cu5FeS4) ve daha az oranda kovellit (CuS) ve kalkosittir (Cu2S). Tersine, polimetalik nodüllerdeki ortalama bakır konsantrasyonu %1.3'te tahmin edilir. Bu nodüllerde bulunan diğer metallerin yanı sıra bakırı çıkarma yöntemleri arasında sülfürik liç (İngilizce:sulphuric leaching), ergitme ve Cuprion işleminin uygulaması vardır. Kara cevherlerinde bulunan mineraller için, ezilmiş cevherlerden köpük flotasyon veya biyoliç ile %10-15 bakır seviyesine kadar konsantre edilirler. Bu malzemenin izabe içinde silika ile ısıtılması, demirin çoğunu cüruf olarak uzaklaştırır. İşlem, demir sülfürleri oksitlere dönüştürmenin daha kolay olmasından yararlanır, bu da daha sonra silika ile reaksiyona girerek ısıtılmış kütlenin üzerinde yüzen silikat cürufu oluşturur. Sonuçta Cu2S'den oluşan "bakır mat", tüm sülfürleri oksitlere dönüştürmek için kavrulmuş olur:

2 Cu2S + 3 O2 → 2 Cu2O + 2 SO2
Bakır oksit, ısıtıldığında "kabarcıklı" bakıra dönüştürülür:

2 Cu2O → 4 Cu + O2
Sudbury mat işlemi, sülfürün sadece yarısını okside dönüştürdü ve daha sonra bu oksidi, sülfürün geri kalanını oksit olarak çıkarmak için kullandı. Daha sonra elektrolitik olarak rafine edildi ve içerdiği platin ve altın için anot çamuru kullanıldı. Bu adım, bakır oksitlerin bakır metale nispeten kolay indirgenmesini kullanır. Doğal gaz, kalan oksijenin çoğunu çıkarmak için kabarcık boyunca üflenir ve saf bakır üretmek için elde edilen malzeme üzerinde elektro arıtma gerçekleştirilir:

Cu2+ + 2 e− → Cu

Bakır, çeşitli piro, hidro ve elektrometalurjik metotların kullanılmasıyla cevherlerinden saf olarak üretilmektedir. Pirometalurjik metotlar, sülfürlü, oksitli ve nabit bakır cevherlerine, hidrometalurjik metotlar ise düşük tenörlü oksitli bakır cevherlerine uygulanır. Elektrometalurji metotları da yukarıdaki yöntemlerin son kademesi olarak her ikisine de uygulanır. Böylece, pirometalurji metotlarıyla elde edilen saf olmayan bakır, elektrolitik arıtmaya tabi tutularak saf katot bakıra çevrilir. Benzer şekilde hidrometalurjik yollarla sulu çözeltiye alınan bakır, elektrokazanım yoluyla katotta saf olarak toplanabilmektedir. 
Dünya bakır üretiminin %80'i sülfürlü cevherlerden yapılır.
Bir elektrolit ile temas halinde bulunan elektrotlara dışarıdan bir elektromotor kuvvet uygulayarak kimyasal bir reaksiyonun gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanan elektroliz elektrokimyasal olayın tersidir. Burada elektrik enerjisi yardımıyla kimyasal reaksiyonlar gerçekleştirilir. Elektroliz hücreleri bir elektrolit ile temas halinde bulunan iki veya daha fazla elektrottan oluşur ve elektrotlar bir doğru akım kaynağına bağlıdır. Bağlantı anotun pozitif katotun negatif yükleneceği şekildedir. Yani elektrot dışında elektronlar anottan katota elektrolit içinde ise katottan anota doğru akarlar. Devreye akım verildiğinde çözeltideki negatif yükler pozitif kutup olan anota, pozitif yükler ise negatif kutup olan katoda yönelirler.

Elektroliz işleminde meydana gelen olaylar anodik ve katodik tepkimeler olup bunlar anotta yükseltgenme (oksidasyon), katotta ise indirgenme (redüksiyon) şeklindedir. Genel olarak üç çeşit elektroliz vardır. Bunlar rafinasyon, indirgenme ve ergimiş tuz elektrolizidir. Rafinasyon elektrolizi çözünebilir anotlarla yapılan elektroliz işlemine en güzel örnektir. Rafinasyon elektrolizinde anot ve katot aynı metalden oluştukları için parçalanma voltajı teorik olarak s

Basınç, bir yüzey üzerine etkide bulunan dik kuvvetin, birim alana düşen miktarıdır. Katı, sıvı ve gazlar ağırlıkları nedeniyle bulundukları yüzeye bir kuvvet uygularlar. Kuvvetin kaynağı ne olursa olsun birim yüzeye dik olarak etki eden kuvvete basınç (P), bütün yüzeye dik olarak etki eden kuvvete de basınç kuvveti (F) denir.

  
    
      
        P
        =
        
          
            F
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {F}{S}}}
  

P : Basınç
F : Kuvvet
S : Alan
NOT: Basıncın birimi pascal'dır ve P ile gösterilir.

Katı maddeler ağırlıklarından dolayı bulundukları zemine kuvvet uygularlar. Bu nedenle katıların bulundukları zemine uyguladıkları basınç, oluşturan dik kuvvet ağırlıklarıdır. Uygulanan kuvvet ve yüzey alanı değiştirilerek basıncın büyüklüğü değiştirilebilir. 
Katılar kendilerine uygulanan kuvveti, yönü ve şiddetini değiştirmeden aynen iletir. Bazı durumlarda yüzey alanı artırılarak basınç etkisi azaltılmaya çalışılır. Basınç, birim zamanda birim noktaya uygulanan kuvvet olarak da tanımlanabilir.

Gazlarda basınç, birçok unsurla bağlantılıdır. Gazların basıncının hesaplanmasında sıcaklık, bulunduğu kabın hacmi, gazın miktarı ve R sayısı önemlidir. Bunları formülle ifade edecek olursak: 

  
    
      
        P
        ⋅
        V
        =
        n
        ⋅
        R
        ⋅
        T
      
    
    {\displaystyle P\cdot V=n\cdot R\cdot T}
  
. 
Gazlarda basınç, gazın molekül sayısı ve sıcaklığı artarsa artar; gazın bulunduğu kabın hacmi artarsa azalır. R sayısı ise sabit bir sayıdır. Kapalı kaplardaki gazlarda basınç, manometreler yardımı ile ölçülür.

Sıvı basıncı, sıvının ağırlığından dolayı bulunduğu kabın her noktasına uyguladığı basınçtır. Sıvı basıncı, o noktanın sıvı sütununun ağırlığı kadardır.
Yani, 

  
    
      
        p
        =
        h
        ×
        d
        ×
        g
      
    
    {\displaystyle p=h\times d\times g}
  

(Sıvı basıncı = yükseklik × yoğunluk × yer çekimi ivmesi)
Sıvı basıncı, kabın biçimine ve genişliğine bağlı değildir.

Örneğin: 1 Pa = 1 N/m² = 10⁻⁵ bar = 9.8692×10⁻⁶ atm = 7.5006×10⁻³ Torr
Fizik problemlerinde genellikle basınç birimi olarak "Pascal" kullanılır.

Basınç hesaplama aracı

Baz, suda iyonlaştıklarında ortama OH− (hidroksit) iyonu ve elektron çifti verebilen maddelerdir. Bazlar da, asitler gibi tehlikeli maddelerdir. Suda iyonlaştıklarında hidroksit (OH−) iyonu derişimini arttıran maddelere baz denir. Bilinen en güçlü baz orto-dietinilbenzen dianyondur (C_{10}H_{12}^{2-}).
Bazı bazların sulu çözeltilerinde iyonlarına ayrışması yukarıdaki gibidir. Fakat amonyak (NH3) hidroksit iyonu bulundurmamasına rağmen bazik özellik gösterir. Çünkü sulu çözeltisinde OH− iyonları derişiminin artışına sebep olur:

NH3 + H2O → NH4+ + OH−
Bazlar ele kayganlık hissi verir. Kuvvetli bazlar yakıcı ve tahriş edici özelliktedir. Bazlar acı tattadır. Fakat bazı bazlar korozif ve/veya zehirli olabildiğinden tadına bakılması önerilmez.
Bazlar, turnusol kâğıdı gibi pH indikatörleri ile ayırt edilebilir. Örneğin, bazlar kırmızı turnusol kâğıdını maviye çevirir. Bundan başka bazlar Fenolftalein çözeltisi yardımıyla da ayırt edilebilir. Baz içine Fenolftalein çözeltisi damlatıldığında baz pembe  renk alır. Fenolftalein asit içine konulduğunda asitin rengini  değiştirmez. Bazlar da asitler gibi suda iyonlarına ayrıştıkları için elektrik akımını iletir.
NaOH ve KOH kuvvetli bazlardır. Kuvvetli bazlar metallere ve dokulara aşındırıcı etki yapar. Amonyağın buharı göze, burna ve solunum yoluna zarar verir.

Sodyum hidroksit (NaOH) sabun yapımında kullanılır. Potasyum hidroksit ise Arap sabunu yapımında kullanılır.
Amonyaklı sıvı maddeler, yağ ve kireç sökücü olarak ev temizleyicilerinde kullanılır.
Yemek sodası olarak bilinen kabartma tozu, bir çeşit baz olan sodyum bikarbonat içerir. Kireç suyu bir çeşit bazdır.

Suda iyonlaşabilirler.
Tatları acıdır.
Ele kayganlık hissi verir.
Turnusol kağıdını kırmızı renkten mavi renge çevirirler.
Amfoter metallerle H2 gazı açığa çıkarırlar.
pH değeri 7'den büyüktür.
Suda çözündüklerinde elektrik akımını iletirler.
Suda iyonlaştıklarında OH-(hidroksit) iyonu derişimini arttıran maddelerdir.
Asitler ile tepkimeye girdiklerinde tuz ve su oluşturur.
Cam ve porselen maddeler üzerinde matlaştırıcı ve aşındırıcı etkisi vardır.

Sodyum hidroksit, NaOH: Sabun, lavabo açıcı
Potasyum hidroksit, KOH: Arap sabunu, sıvı sabun, şampuan
Kalsiyum hidroksit, Ca(OH)2: Sıva ve harç
Alüminyum hidroksit, Al(OH)3: Deodorantlar
Magnezyum hidroksit, Mg(OH)2: Antiasit
Amonyak, NH3: Ev temizlik malzemesi, gübre, patlayıcı madde (Zayıf bazdır)
Lityum Hidroksit, LiOH: Pil, seramik, cam
Baryum Hidroksit, Ba(OH)2: İnşaat malzemeleri

Beta parçacıkları, 40K gibi bazı radyoaktif atom çekirdeklerinden salınan yüksek hızlı ve enerjili elektron veya pozitronlardan oluşur. Salınan bu parçacıklardan ayrıca beta ışını denen iyonlaştıran bir ışınım olarak da söz edilir. Beta parçacıklarının üretimine beta çözünmesi adı verilir, elektron ile pozitron üretimine göre β- ve β+'dan söz edilir. Alfa ışınlarının aksine tek parçacıklıdır. Beta Işınları Gama Işınlarının ötesindedir ve Beta Işınları'nın ötesinde ise Alfa ışınları vardır.
Elektronlara benzeyen beta parçacıkları, doğal olarak oluşan malzemelerden (stronsiyum-90 gibi) yayılır. Bu tür beta yayıcılar göz hastalıklarının tedavisi gibi tıbbi uygulamalarda kullanılır.
Genel olarak, beta parçacıkları alfa parçacıklarından daha hafiftir ve genellikle diğer malzemelere nüfuz etme kabiliyetleri daha yüksektir. Sonuç olarak, bu parçacıklar havada birkaç metre ilerleyebilir ve deriye nüfuz edebilir. Bununla birlikte, ince bir metal veya plastik levha ya da bir tahta blok beta parçacıklarını durdurabilir.

Kimyasal bileşik, kimyasal bağlarla bir arada tutulan birden fazla kimyasal elementin atomlarını içeren birçok özdeş molekülden (veya moleküler varlıklardan) oluşan kimyasal maddedir. Dolayısıyla tek bir elementin atomlarından oluşan bir molekül bileşik değildir. Bir bileşik, diğer maddelerle etkileşimi içerebilen kimyasal reaksiyonla farklı bir maddeye dönüştürülebilir. Bu süreçte atomlar arasındaki bağlar kırılabilir ve/veya yeni bağlar oluşabilir.
Bileşen atomlarının birbirine nasıl bağlandığına göre ayırt edilen dört ana bileşik türü vardır. Moleküler bileşikler kovalent bağlarla bir arada tutulur; iyonik bileşikler iyonik bağlarla bir arada tutulur; intermetalik bileşikler metalik bağlarla bir arada tutulur; Koordinasyon kompleksleri koordine kovalent bağlarla bir arada tutulur. Stokiyometrik olmayan bileşikler tartışmalı marjinal durum oluşturur.
Kimyasal formül, sayısal alt simgelerle birlikte standart kimyasal sembolleri kullanarak, bileşik moleküldeki her elementin atom sayısını belirtir. Birçok kimyasal bileşiğin, Kimyasal Özetler Servisi tarafından atanan benzersiz bir CAS numarası tanımlayıcısı vardır. Dünya çapında 350.000'den fazla kimyasal bileşik (kimyasal karışımları dahil) üretim ve kullanım için tescil edilmiştir.
Kimyasal bir bileşik, iki ya da daha fazla elementin sabit kütle oranında birleşmesiyle oluşan saf maddelere denir. Bileşiklerin en küçük yapı taşı moleküllerdir.

Bileşiklerin çoğu moleküler yapıdadır. Ama tuz gibi iyonik bileşikler atomik yapıdadır.
Bileşikler belirli formüllerle ifade edilir. Örneğin Asetonitrilin formülü CH3CN olarak ifade edilir.
Bileşikler kimyasal yöntemlerle bileşenlerine ayrılabilir ama fiziksel yöntemlerle bileşenlerine ayrılamazlar.
Bileşikler kendini oluşturan elementlerin özelliklerini göstermezler. En bilinen örneği ise yakıcı olan oksijen ve yanıcı olan hidrojenin birleşerek yangın söndürücü olarak kullanılan  H2O'yu oluşturması.
Belirli ayırt edici özellikleri vardır.
Bileşik ile karışımın farkı:
Bileşikler belirli sayıda element atomunun kimyasal bir bağ ile bağlanmasıyla oluşur. Ancak karışımın belirli bir formülü yoktur. Bileşikleri oluşturan elementler bir araya gelerek kendi özelliklerini kaybederler fakat karışımları oluşturan maddeler kendi özelliklerini kaybetmezler.
Bileşikler; kovalent ve iyonik olarak sınıflandırılır.

Sodyum klorür: NaCl
Potasyum permanganat: KMnO4
Asetik asit: CH3COOH
Kalsiyum karbonat: CaCO3
Amonyum fosfat: (NH4)3PO4
Hidrojen klorür: HCl
Kükürt dioksit: SO2
Karbondioksit: CO2
Glukoz: C6H12O6
Su: H2O
Potasyum nitrat: KNO3
Amonyak: NH3
Metan: CH4
Potasyum nitrat: KNO3
Sülfürik asit: H₂SO₄
Kalsiyum hidroksit: Ca(OH)2
Sodyum bikarbonat: NaHCO3

Biyofiziksel kimya, biyolojik sistemleri anlamak için fizik ve fiziksel kimyanın temel ilkelerini kullanan bir bilim dalıdır. Bu alan, biyolojik olayları moleküllerin yapısı ya da bu moleküllerin oluşturduğu daha büyük yapılar, yani supramoleküler düzeylerde açıklamayı hedefler. Biyofiziksel kimyacılar, biyolojik sistemlerdeki çeşitli fenomenleri, bu sistemlerin temel yapı taşları olan moleküller üzerinden inceleyerek anlamaya çalışırlar. Bunun yanında, biyolojik uygulamalarla sınırlı kalmayıp, biyofiziksel kimya, son yıllarda tıbbi araştırmalarda da önemli ilerlemeler kaydetmiştir.

Biyofiziksel kimyanın temelleri, fizikokimyacı Karl Friedrich Bonhoeffer’in biyolojik ve fizyolojik sorunları fizik ve kimya bilgisiyle ele alma çabasından doğmuştur. Bonhoeffer, demirin elektrik akımıyla sinir uyarılarını taklit etmeyi amaçlayan bir çalışma yapmıştır. Göttingen'de biyofiziksel kimya alanının temellerinin atılmasından sonra, Alman Nobel Ödüllü bilim insanı Manfred Eigen, bu alanı önemli ölçüde geliştirmiştir. 1971 yılında, fizikokimya ve spektroskopi enstitülerini birleştirerek araştırma alanını daha da genişletmiştir. Günümüzde, Göttingen'deki biyofiziksel kimya araştırmaları, bilimsel bilgiyi birleştirerek yaşam süreçlerini anlamayı amaçlamaktadır.

Hollandalı bilim insanı Herman Berendsen, Groningen Üniversitesi'nde biyolojik sistemlerde su ve proteinleri izlemek için nükleer manyetik rezonans (NMR) tekniğini kullanan bir araştırma grubu kurmuştur. Bu çalışma, suyun biyolojik bağlanma özellikleri hakkında önemli bilgiler sunmuş ve birçok biyolojik fenomeni daha iyi anlamamıza olanak tanımıştır.

Günümüzde biyofiziksel kimya, iyon kanalları, genetik materyali aktive eden promotörler, kök hücreler ve biyomoleküllerin tespiti ve analizi gibi birçok farklı konuyu kapsamaktadır.

Biyofiziksel kimyacılar, biyolojik sistemlerin yapısını incelemek için fizikokimya alanından çeşitli teknikler kullanmaktadır. Bu teknikler arasında, nükleer manyetik rezonans (NMR), X-ışını difraksiyonu ve kriyojenik elektron mikroskopisi gibi spektroskopik yöntemler yer almaktadır. Bu alanda yapılan önemli bir çalışma, 2009 yılında Kimya Nobel Ödülü’nü kazanan ribozom X-ışını kristalografi araştırmalarıdır. Bu çalışmalar, ribozomun mRNA’yı polipeptitlere dönüştüren moleküler makine olarak biyolojik işlevinin temel fiziksel ilkelerini ortaya koymuştur.

Biyofiziksel kimyanın biyoloji ve tıp alanındaki birçok uygulaması vardır:

Çift katlı lipit tabakası, hücre zarlarının yapısının tanımlanmasında kullanılır. Günümüzdeki gelişmiş tekniklerle lipid çift tabakalarının özellikleri, örneğin viskozite gibi özellikleri, daha ayrıntılı şekilde incelenebilir. Yapılan çalışmalar, tek bir fosfolipid çift tabakasından oluşan lipozomlarda bile farklı viskozite seviyelerinin tespit edilebileceğini ortaya koymuştur.

Birçok spektral teknik, biyolojik sistemlerdeki protein tepkimelerinin kinetik özelliklerini belirlemeye yardımcı olur. Ayrıca, biyolojik reaksiyonları lazer ışınlarıyla kontrol edebilmek ve yönlendirmek de mümkündür.

Riboflavin (B2 vitamini), ışık ve oksijenle etkileşime girerek çeşitli reaksiyonlar oluşturabilen bir bileşiktir. Bu reaksiyonlardan biri de hidrojel sentezidir. Hidrojel, şekli bozulmadan büyük miktarda su tutabilen ve çeşitli uygulamalarda kullanılan bir materyaldir. İlaç taşıma, yapay kaslar ve doku mühendisliği gibi alanlarda hidrojel kullanımı yaygındır.

Enzimler, kimyasal reaksiyonları hızlandıran maddelerdir. Ancak, enzimlerin gerçek dünya uygulamalarında bazı sınırlamaları vardır. Biyofiziksel kimya ilkeleri, bu sınırlamaları aşmak ve enzimlerin performansını artırmak için kullanılabilir.

DNA, tüm canlıların temel yapı taşıdır ve kanser tedavisinde önemli bir hedef moleküldür. Kanser ilaçlarının DNA ile etkileşimlerinin incelenmesi, daha etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine olanak sağlar.

Biyofiziksel kimyanın köklü enstitülerinden biri, Almanya'nın Göttingen şehrinde bulunan Max Planck Biyofiziksel Kimya Enstitüsü'dür.

Biyofiziksel teknikler
Biyofizik
Biyokimya

Biyoorganik kimya, organik kimya ve biyokimyayı birleştiren bilimsel bir disiplindir. Biyolojik süreçlerin kimyasal yöntemlerle incelenmesiyle ilgilenen kimya dalıdır. Protein ve enzim fonksiyonu bu süreçlerin örnekleridir.
Bazen biyokimya, biyoorganik kimya için birbirinin yerine kullanılır. İkisinin farkı, biyoorganik kimyanın biyolojik yönlere odaklanan organik kimya olmasıdır. Biyokimya, kimyayı kullanarak biyolojik süreçleri anlamayı amaçlarken, biyoorganik kimya organik-kimyasal araştırmaları (yani yapılar, sentez ve kinetik) biyolojiye doğru genişletmeye çalışır. Metalloenzimler ve kofaktörler araştırılırken biyoorganik kimya, biyoinorganik kimya ile örtüşür.

Biyofiziksel organik kimya, biyoorganik kimya ile moleküler tanımanın ayrıntılarını tanımlamaya çalışırken kullanılan bir terimdir.
Doğal ürün kimyası, özelliklerini belirlemek için doğada bulunan bileşiklerin tanımlanması işlemidir. Bileşik keşifler, tıbbi kullanımlara, herbisitlerin ve insektisitlerin geliştirilmesine yol açmıştır ve halen bunlara yol açmaktadır.

Biyosentez, substratların canlı organizmalarda daha karmaşık ürünlere dönüştürüldüğü çok aşamalı, enzim katalizli bir süreçtir. Biyosentezde basit bileşikler modifiye edilir, diğer bileşiklere dönüştürülür veya makromoleküller oluşturmak üzere birleştirilir. Bu süreç genellikle metabolik yollardan oluşur. Bu biyosentetik yollardan bazıları tek bir hücresel organel içinde yer alırken diğerleri birden fazla hücresel organel içinde yer alan enzimleri içerir. Bu biyosentetik yolların örnekleri arasında çift katlı lipit katmanının bileşenlerinin ve nükleotidlerin üretimi yer alır. Biyosentez genellikle anabolizma ile eş anlamlıdır ve bazı durumlarda birbirinin yerine kullanılır.
Biyosentez olaylarının gerçekleşmesi için öncü bileşikler, kimyasal enerji (örneğin: ATP) ve koenzime sahip katalitik enzimler gereklidir. Bunlar, makromoleküllerin yapı taşları olan monomerleri oluşturur. Bazı önemli makromoleküller, peptit bağları yoluyla birleştirilen ve amino asit monomerlerinden oluşan proteinleri ve fosfodiester bağları yoluyla birleştirilen nükleotitlerden oluşan DNA moleküllerini içermektedir.

Biyosentez, bir dizi kimyasal reaksiyonlar ile gerçekleşir. Bu reaksiyonların gerçekleşmesi için aşağıdaki özellikler ve unsurlar gereklidir:

Öncü bileşikler: Bu bileşikler, bir reaksiyondaki başlangıç molekülleri veya substratlarıdır. Bunlar ayrıca belirli bir kimyasal işlemde reaktanlar olarak da görev yapabilirler.
Kimyasal enerji: Kimyasal enerji, yüksek enerjili moleküller şeklinde bulunabilir. Bu moleküller, enerjik olarak elverişsiz reaksiyonlar için gereklidir. Bu bileşiklerin hidrolizi, bir reaksiyonu ileriye taşır. ATP gibi yüksek enerjili moleküller üç fosfata sahiptir. Çoğu zaman, terminal fosfat hidroliz sırasında ATP'den ayrılır ve başka bir moleküle aktarılır.
Katalitik enzimler: Bu moleküller, reaksiyonun hızını artırarak ve aktivasyon enerjisini düşürerek bir reaksiyonu katalize eden özel proteinlerdir.
Kofaktör/Koenzim: Kofaktörler, kimyasal reaksiyonlara yardımcı olan moleküllerdir. Bunlar metal iyonları, NADH ve asetil CoA gibi vitamin türevleri veya ATP gibi vitamin olmayan türevler olabilir.
En basit anlamıyla biyosentezde meydana gelen reaksiyonlar şu formattadır:

  
    
      
        
          Reaktant
          
            
              →
              
                e
                n
                z
                i
                m
              
              
            
          
          
            
              
                U
                ¨
              
            
          
          r
          
            
              
                u
                ¨
              
            
          
          n
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Reaktant->[][enzim]{\ddot {U}}r{\ddot {u}}n}}}
  

Bu temel denklemin ayrıntılı olarak tartışılabilir bazı varyasyonları şunlardır:

Genellikle çok aşamalı bir reaksiyon yolunun parçası olarak diğer bileşiklere dönüştürülen basit bileşikler. Bu tip reaksiyonun iki örneği, nükleik asitlerin oluşumunda ve translasyondan önce tRNA'nın yüklenmesi sırasında meydana gelir. Bu adımlardan bazıları için kimyasal enerji gereklidir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  O
                  ¨
                
              
            
            nc
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
             
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
          
          +
          ATP
          
            
              
                
                  
                    
                      ↽
                    
                    
                    
                    
                      −
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    
                      −
                    
                    
                    
                    
                      ⇀
                    
                  
                
              
            
          
          
            AMP
          
          +
          
            PP
            
              i
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {{{\ddot {O}}nc{\ddot {u}}\ molek{\ddot {u}}l}+ATP<=>{AMP}+PP_{i}}}}
  

Kofaktörlerin yardımıyla başka bileşiklere dönüştürülen basit bileşikler. Örneğin, fosfolipitlerin sentezi asetil CoA'yı gerektirirken, başka bir zar bileşeni olan sfingolipidlerin sentezi, sfingozin omurgasının oluşumu için NADH ve FADH'yi gerektirir. Bu örnekler için genel denklem şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  O
                  ¨
                
              
            
            nc
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
             
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
          
          +
          Kofakt
          
            
              
                o
                ¨
              
            
          
          r
          
            
              →
              
                e
                n
                z
                i
                m
              
              
            
          
          makromolek
          
            
              
                u
                ¨
              
            
          
          l
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {{{\ddot {O}}nc{\ddot {u}}\ molek{\ddot {u}}l}+Kofakt{\ddot {o}}r->[][enzim]makromolek{\ddot {u}}l}}}
  

Bir makromolekül oluşturmak için birleşen basit bileşikler. Örneğin, yağ asitleri birleşerek fosfolipitleri oluşturur. Buna karşılık, fosfolipidler ve kolesterol, lipid çift tabakasını oluşturmak için kovalent olmayan bağlarla etkileşime girer. Bu reaksiyon aşağıdaki gibi gösterilebilir:

  
    
      
        
          
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
             
            1
            
          
          +
          
            molek
            
              
                
                  u
                  ¨
                
              
            
            l
             
            2
            
          
          ⟶
          makromolek
          
            
              
                u
                ¨
              
            
          
          l
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {{molek{\ddot {u}}l~1}+{molek{\ddot {u}}l~2}->makromolek{\ddot {u}}l}}}
  

Birçok karmaşık makromolekül, basit, tekrarlanan yapıların bir modelinde sentezlenir.  Örneğin, lipitlerin en basit yapıları yağ asitleridir. Yağ asitleri hidrokarbon türevleridir; bir karboksil grubu "baş" ve bir hidrokarbon zinciri "kuyruk" içerir. Bu yağ asitleri daha büyük bileşenler oluşturur ve bunlar da lipit çift tabakasını oluşturmak için kovalent olmayan etkileşimleri içerir. Yağ asidi zincirleri, membran lipidlerinin iki ana bileşeni olan fosfolipitler ve sfingolipidlerde bulunur. Üçüncü bir ana zar bileşeni olan kolesterol, bu yağ asidi birimlerini içermez.

Tüm biyomembranların temeli, iki katmanlı bir fosfolipit yapısından oluşur. Fosfolipid molekülü amfifildir; hidrofilik bir kutup başı ve hidrofobik kutupsuz bir kuyruk içerir. Fosfolipid kafaları birbirleriyle ve sulu ortamla etkileşime girerken, hidrokarbon kuyrukları kendilerini merkezde sudan uzağa yönlendirir. Bu son etkileşimler, iyonlar ve moleküller için bir bariyer görevi gören çift katmanlı yapıyı yönlendirir.
Çeşitli fosfolipid türleri vardır ancak sentez yolları farklıdır. Fosfolipid sentezinde ilk adım, endoplazmik retikulumda ve mitokondride gerçekleşir. Sentez sırasında fosfatidat veya diaçilgliserol 3-fosfat da oluşur. Sentez şu şekilde gerçekleşmektedir:

Sentez, Asil-CoA tarafından sağlanan bir yağ asidi zincirinin eklenmesi yoluyla lizofosfatidata dönüştürülen gliserol 3-fosfat ile başlar. Daha sonra, lizofosfatidat, ikinci bir açil CoA'nın katkıda bulunduğu başka bir yağ asidi zincirinin eklenmesi yoluyla fosfatidata dönüştürülür; bu adımların tümü, gliserol fosfat asiltransferaz enzimi tarafından katalize edilir. Fosfolipid sentezi endoplazmik retikulumda devam eder ve biyosentez, belirli fosfolipidin bileşenlerine bağlı olarak farklılık gösterir.

Fosfolipidler gibi, bu yağ asidi türevlerinin de bir kutup başı ve kutupsal olmayan kuyrukları vardır. Fosfolipidlerin aksine, sfingolipidlerin bir sfingozin omurgası vardır. Sfingolipidler ökaryotik hücrelerde, özellikle merkezi sinir sisteminde bol miktarda bulunur. Örneğin, sfingomyelin sinir lifleri, miyelin kılıfının bir parçasıdır.
Sfingolipidler, bir sfingozin omurgasının amino grubuna bağlı bir yağ asidi zincirinden oluşan seramidlerden oluşur. Bu seramidler, sfingosinin asilasyonundan sentezlenir. Sfingosinin biyosentezi şu şekildedir:

Sfingozin sentezi sırasında palmitoil-CoA ve serin, dehidrosfingosin oluşumuyla sonuçlanan bir kondenzasyon reaksiyonuna girer. Bu ürün daha sonra FAD tarafından oksidasyon reaksiyonu yoluyla sfingosine dönüştürülen dihidrospingozini oluşturmak üzere indirgenir.

Kolesterol, sterol adı verilen bir molekül sınıfına aittir. Sterollerin dört kaynaşmış halkası ve bir hidroksil grubu vardır. Kolesterol özellikle önemli bir moleküldür. Sadece lipid zarlarının bir bileşeni olarak görev yapmakla kalmaz, aynı zamanda kortizol, testosteron ve östrojen de dahil olmak üzere çeşitli steroid horm

Bohr atom modeli, Niels Henrik Bohr tarafından 1913 yılında, Rutherford atom modelinden yararlanılarak öne sürülmüştür.
Bohr atom modeli öncesi diğer atom modellerinde, atomun çekirdeğinde, (+) yüklü protonların bulunduğu, çekirdeğin etrafında dairesel yörüngelerde elektronların dolaştığı ifade edildi. Bu elektronların çekirdek etrafında nasıl bir yörüngede dolaştığı, hız ve momentumlarının ne olduğu ile ilgili bir netice ortaya konmadı. Bohr ise atom teorisinde elektronların hareketini bu noktadan inceledi.

1913 yılında Niels Bohr, hidrojen atomunun spektrum çizgilerini ve Planck'ın kuantum kuramını kullanarak Bohr kuramını ileri sürdü. Bu bilgiler ışığında Bohr varsayımları (postulatları) şöyle özetlenebilir:

Bir atomdaki elektronlar çekirdekten belli uzaklıktaki yörüngelerde hareket eder ve bu yörüngelerdeki açısal momentumu h/2
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
'nin tam katlarıdır (Burada h, Planck sabiti, 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 ise pi sayısıdır). Her kararlı hâlin sabit bir enerjisi vardır.
Herhangi bir kararlı enerji seviyesinde elektron dairesel bir yörüngede hareket eder. Bu yörüngelere enerji düzeyleri veya kabukları denir.
Elektron kararlı durumlardan birinde bulunurken atom ışınım yayınlamaz. Ancak, yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçtiğinde, seviyeler arasındaki enerji farkına eşit bir ışık kuantumu (paketi) yayınlar. Burada E = Eson-Eilk bağıntısı geçerlidir.
Elektron hareketinin mümkün olduğu kararlı düzeyler, K, L, M, N, O gibi harflerle veya en düşük enerji düzeyi 1 olmak üzere, her enerji düzeyi + bir tam sayı ile belirlenir ve genel olarak "n" İle gösterilir. (n: 1,2,3 ...¥)

Bohr atom modeline göre, çekirdeğe en yakın enerji seviyesinde dairesel hareket yapan elektron kararlıdır, ışık yaymaz.
Elektrona yeterli enerji verilirse elektron bulunduğu enerji seviyesinden daha yüksek enerji seviyesine sıçrar. Atom bu durumda kararsızdır. Kararlı hale gelmek için elektron tekrar eski enerji seviyesine dönerken almış olduğu enerji seviyesine eşit enerjide bir foton (ışık) fırlatır. Atom bu şekilde ışıma yapar.

Elektronlar çok hızlı olduğu için sadece klasik fizik değil, görelilik de göz önüne alınmalıdır.
Bohr Atom Modeli, sadece tek elektronlu atomların (hidrojen) spektrumlarını açıklayabilir. Çok elektronlu atomların spektrumlarını açıklayamaz.
Bohr Atom Modelinde dalga-parçacık ikiliği (De Broglie Hipotezi) göz önüne alınmamıştır.
Heisenberg belirsizlik ilkesine göre atomdaki elektronun yeri ve hızı, aynı anda, tam bir kesinlikle belirlenemez. Bundan dolayı "yörünge" kavramı yanlıştır.
Nötron yoktur. Nötronlar, 1932 yılında James Chadwick tarafından keşfedilmiştir.
Atom ve moleküller arası bağların oluşmasını açıklamada yetersiz kalmıştır.

Bohr Atom Modeli - KBT Bilim18 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bohr Atom Modeli - taner.balikesir.edu.tr1 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20131211073049/http://atominsan.net/atom-kuramlari/rutherford-atom-kurami.html

Boyle yasası (Bazen Boyle-Mariotte yasası veya Uçucu Gazların Sıvılaştırılması olarak da bilinir), gaz yasalarından biridir. 1662'de İrlandalı doğa filozofu Robert Boyle (Lismore, County Waterford, 1627-1691) tarafından ilk defa basılmıştır. Yasa, Richard Towneley ve Henry Power tarafından Boyle'ın önüne getirilmiş ve Boyle da deneyleri yapıp sonuçları basmıştır. Robert Gunther ve bazı diğer otoritelere göre, deneyin aparatını hazırlayan Boyle'ın asistanı Robert Hooke, yasayı formülize eden insan olabilir. Hooke'un matematik konusundaki becerileri Boyle'ı aşıyordu. Hooke ayrıca, deneyler için gerekli olan vakum pompalarını da icat etmiştir. Fransız fizikçi Edme Mariotte (1620-1684), Boyle'dan bağımsız olarak formülü 1676'da bulmuştur. Bu nedenle de bu yasa, Mariotte ya da Mariotte-Boyle yasası olarak da isimlendirilebilir.
Boyle yasasına göre, sıcaklıklar sabit tutulduğu sürece, belirli ölçüde alınan bir ideal gazın hacmiyle basıncının çarpımı sabittir. Matematiksel bir anlatımla:

  
    
      
        
        
        P
        V
        =
        k
      
    
    {\displaystyle \qquad \qquad PV=k}
  

P paskal olarak basınç,
V kübik metre olarak hacim,
k gaz sabiti (8.3145 J/(mol K).
k sabitinin değeri, belirli miktarda alınmış gazların hacim ve basınç değerlerine göre yapılmıştır. Sistemde bir değişiklik yaparak - ki bu genellikle gazı içinde bulunduran kabın hacminin değiştirilmesiyle yapılır - yeni hacim ve basınç ölçülmüştür. Bu işlemlerin sonunda çıkan basınç ve hacmin çarpımı k sabitinin değeri olur. Bu noktada tamamıyla doğru olmamakla beraber, V olan hacim arttırıldığında, sıcaklığın sabit tutulduğu göze alınırsa, P olan basınç da bu arttırılmaya oranla azalır. Tam tersi de aynı şekilde geçerlidir; gazın hacmini düşürmek, basıncı arttırır.
Boyle yasası, genellikle, sadece hacim ya da basınç anlamında yapılan bir değişikliğin sonuçlarını önceden tahmin etmek için kullanılır. Belirli ölçüdeki herhangi bir gazın, sıcaklığın sabit tutulması şartıyla (bunun için soğutma ve ısıtma kullanılmalıdır), "önce" ve "sonraki" hacim-basınç ilişkisi aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        
        
          P
          
            1
          
        
        
          V
          
            1
          
        
        =
        
          P
          
            2
          
        
        
          V
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \qquad P_{1}V_{1}=P_{2}V_{2}}
  

Bu denklem, genellikle herhangi bir (basınç ya da hacim) "sonra" öğesinin bulunması için kullanılır. Örnek:

  
    
      
        
        
          P
          
            2
          
        
        =
        
          P
          
            1
          
        
        
          V
          
            1
          
        
        
          /
        
        
          V
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \qquad P_{2}=P_{1}V_{1}/V_{2}}
  

Boyle yasası, Charles yasası ve Gay-Lussac yasası, birlikte toplam gaz yasası'nı ortaya çıkarırlar. Bu yasaya bir de Avogadro yasası'nın eklenmesi, ideal gaz yasasını ortaya çıkarır.

Charles Augustin de Coulomb (d. 14 Haziran 1736, Angoulême – ö. 23 Ağustos 1806, Paris), Fransız fizikçidir.

Coulomb; Angoulême, Fransa'da doğmuştur. Henry Coulomb ve Catherine Bajet'nin oğludur. Paris, Collège des Quatre-Nations'da okumuştur. Pierre Charles Monnier'den aldığı matematik dersleri Coulomb'a tıp eğitimini bırakma kararını almasına yardımcı olmuştur. 1757 ile 1759 arasında Montpellier'e dönmüş, akademiyi bırakmıştır. Babasının onayıyla 1759'da Paris'e dönmüş, Mézières'teki askeri okul giriş sınavlarında başarılı olabilmek için Abbot Camus tarafından yürütülen hazırlık enstitüsüne girmiştir. 1761'de askeri okulu bitirmiş ve Britanya'da bir süre çalıştıktan sonra 1764'te Martinique'da göreve gönderilmiştir. Burada Fort Bourbon'un inşasında görev almıştır. Coulomb burada sekiz yıl çalışmıştır. Yüzbaşı unvanıyla döndükten sonra La Rochelle'de çalışmaya başlamıştır. 1789'da Fransız devrimi patlak verdikten sonra görevinden istifa edip emekli olmuştur. Daha sonra ölçüm birimleriyle ilgili olarak tekrar göreve çağrılmıştır. Ulusal Enstitü'nin ilk üyelerindendir. Ancak zaten sağlığı yerinde olmadığından dört yıl sonra Paris'te ölmüştür.
Elektriksel iki yük arasındaki kuvvetin, yüklerin çarpımı ile doğru, yüklerin arasındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu belirleyen Coulomb kanununu geliştirmiştir. Coulomb, kendi adıyla anılan kanunu, İngiliz meslektaşı Joseph Priestley'nin başlattığı çalışmaları sonucunda geliştirmiştir.
Coulomb, mekanik, elektrik ve manyetizma'nın tarihinde önemli bir isimdir. 1779'da sürtünme yasalarına ilişkin bir araştırmasını (Théorie des machines simples, en ayant égard au frottement de leurs parties et à la roideur des cordages), 20 yıl sonra da viskozite üzerine bir çalışmasını yayımlamıştır.
1785'te, elektrik ve manyetizma üzerine üç rapor sundu. Coulomb, elektrik yükleri ve manyetik kutupların birbirlerini çekme ve itme kanunlarını açıkladıysa da iki kavram arasında bir ilişki bulamadı. Çekme ve itmenin farklı akışkanlar nedeniyle olduğunu düşünüyordu.
SI sisteminde yükün birimi coulomb ve Coulomb kanunu, onun adına ithafen verilmiştir.

French National Library18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charles yasası, gaz yasalarından biridir. Bu yasaya göre, sabit basınçta, herhangi bir miktardaki ideal gazın hacminin azalıp çoğalması, aynı oranda sıcaklığının da azalıp çoğalmasını etkiler.
Yasa, ilk defa, Joseph Louis Gay-Lussac tarafından 1802'de yayımlanmıştır. Ancak bu yayımda, 1787'de yazılıp yayımlanmayan Jacques Charles'ın bir yapıtına referansta bulunmuştur. Bu nedenle de, yasa, Charles'ın adıyla anılmaktadır. Gazların arasındaki ilişki, 1702'de Guillaume Amontons tarafından da keşfedilmişti..
Yasanın formülü:

  
    
      
        
          
            V
            T
          
        
        =
        k
      
    
    {\displaystyle {\frac {V}{T}}=k}
  

V kübik metre olarak hacim,
k gaz sabiti (8.3145 J/(mol K))
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
Bir gaz, sabit basınçta ısıtılırken, k sabitini elde etmek için hacim artmalıdır. Aynı şekilde gaz, sabit basınçta soğutulurken, hacim azalmalıdır. Sabitin tam değeri, yasanın kullanılabilmesi için gerekli değildir.

  
    
      
        
          
            
              V
              
                1
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
        
        
          o
          r
        
        
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              V
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              T
              
                2
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        
        
          o
          r
        
        
        
          V
          
            1
          
        
        
          T
          
            2
          
        
        =
        
          V
          
            2
          
        
        
          T
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {V_{1}}{T_{1}}}={\frac {V_{2}}{T_{2}}}\qquad \mathrm {or} \qquad {\frac {V_{2}}{V_{1}}}={\frac {T_{2}}{T_{1}}}\qquad \mathrm {or} \qquad V_{1}T_{2}=V_{2}T_{1}}
  
.
Kısacası, sıcaklık artarsa basınç artar.
Charles yasası, aynı zamanda Charles ve Gay-Lussac yasası olarak da bilinir, çünkü Charles, Gay-Lussac'ın Gay-Lussac yasasını bularak elde ettiği sonuçlarını kullanarak yasayı bulmuştur. Ancak yakın zamanlarda, Gay-Lussac'ın kendi yasasına adı verildiğinden, Charles yasası kullanımı artmıştır.
Charles yasası, Boyle yasası ve Gay-Lussac yasası, birlikte toplam gaz yasası'nı ortaya çıkarırlar. Bu yasaya bir de Avogadro yasası'nın eklenmesi, ideal gaz yasasını ortaya çıkarır.

Coulomb, Elektrik yükü birimi olup simgesi: C dir. Charles Augustin de Coulomb'un (1736-1806) adına ithafen verilmiştir.
Coulomb, elektrik yükü birimidir. Bir Coulomb, sabit bir akım kaynağından bir saniye boyunca akan 1 amperlik bir elektrik yüküne eşittir. Bir başka deyişle, bir Coulomb, bir amperlik bir akımın bir saniye boyunca aktığı zaman oluşan yük miktarıdır.
Coulomb birimi, Charles-Augustin de Coulomb'un adını almıştır. Coulomb, elektromanyetizma alanında önemli çalışmalar yapan bir Fransız fizikçidir.
Coulomb, elektrik yükü için SI birim sistemine göre tanımlanmıştır ve birim sembolü "C" ile gösterilir. Coulomb, diğer birimlerle birlikte kullanılarak elektriksel yük, akım, gerilim ve diğer elektriksel büyüklüklerin ölçülmesinde kullanılır.
1 Coulomb, 1 Amper şiddetindeki bir elektrik akımının bir iletken üzerinde 1 saniye süre ile akması durumunda taşıdığı elektrik yükü büyüklüğüdür.

  
    
      
        C
        =
        A
        ⋅
        s
      
    
    {\displaystyle C=A\cdot s}
  

Bir mol elektron (yaklaşık 6,022x1023 veya Avogadro sayısı), Faraday sabiti olarak bilinir (daha doğrusu –Faraday, çünkü elektronlar negatif yüklüdürler). Bir Faraday: 96485 C'a eşittir (Faraday sabiti).
Bir coulomb yaklaşık 6,24x1018adet elektrik yüküne eşittir.
1 amper-saat = 3600 C(Coulomb)

Coulomb yasası ya da Coulomb'un ters kare yasası, bir fizik yasasıdır. Elektrik yüklü tanecikler arasındaki elektrostatiği tanımlar. Bu yasa 1785'te Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb tarafından yayınlanmıştır ve klasik elektromanyetizmadaki önemli bir gelişmedir. Coulomb yasası Gauss yasasından ve vice versa (bahsi geçen hadisenin tam tersinin de geçerli olduğunu anlatmak için kullanılır)dan türetilmiştir. Yasa elektromanyetizmin prensibi durumuna gelmiştir.

Antik Akdeniz toplumlarında, kehribar çubuğunun kedi kürküne sürtüldüğünde tüy gibi hafif nesneleri çektiği bilinirdi. MÖ 600'de Miletli Thales statik elektrik üzerine bir takım gözlemler yaptı. Gördüğü şeyi, sürtünmenin mıknatıs görevi gördüğüne yordu. Buna karşın manyetit gibi minerallerin sürtünmeye ihtiyacı yoktu. Thales, bu çekim olayının manyetik alandan dolayı olduğu konusunda yanılıyordu fakat bilim daha sonra manyetizma ve elektriklenme arasında bir bağlantı olduğunu kanıtladı. Elektrik 17. yüzyıla kadar bir merak olarak kalmıştır. Ardından William Gilbert adında bir İngiliz bilim insanı, mıknatıs taşını kehribarla sürterek oluşan statik elektrikle ilgili elektrik ve manyetizma hakkında araştırmalar yaptı ve bilime Latince bir kelime kazandırdı: electricus. Electricus küçük objelerin sürtündükten sonra birbirini çekme özelliği anlamına geliyordu. Bu kelime İngilizcede electric ve electricity kelimelerini doğurdu ve Thomas Browne'nin 1646'da basılmış olan Pseudodoxia Epidemica adlı kitabında ilk kez yazıya geçmiş oldular.
18. yüzyılın ilk araştırmacıları, elektriksel kuvvetin yerçekim kuvveti olayında olduğu gibi(ters kare yasası) uzaklıkla azaldığını saptamışlardır. 
Elektrikle yüklenmiş olan küreler üzerinde yapılan deneylere dayanarak, İngiliz bilim insanı Joseph Priestley ise elektriksel kuvvetin ters kare yasasına uyduğunu ileri süren ilk kişiydi. Fakat bu konunun detaylarına inemedi.

1769'da İskoç fizikçi John Robison, yüklü iki cismin birbirini itmesi olayının aynı işaretli yüklerle olduğunu deneylerinde gözlemlediğini duyurdu.
1770'lerin başında İngiliz bilim insanı Henry Cavendish, yüklü iki cismin arasındaki kuvvetin bağlı olduğu yük ve uzaklık olgusunu keşfetmişti fakat bu keşfi hiçbir yazılı kaynakta yer almamıştı.
Sonunda 1785'te Fransız fizikçi Charles-Augustin de Coulomb, elektrik ve manyetizma hakkında yazdığı ilk üç raporunda bu yasanın kendi yasası olduğunu belirtti. Yayınlanan bu raporlar elektromanyetizmanın temeli sayılmıştır. Charles-Augustin de Coulomb yüklü cisim arasında itme ya da çekmeyi saptamak için burulma terazisini kullanmıştır. Daha sonra noktasal iki yükün arasındaki elektriksel kuvvetin yükle doğru, uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu saptamıştır.

Coulomb yasası der ki:

İki noktasal yükün arasındaki elektrostatik kuvvet yüklerin skaler çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılıdır . 
Bu iki cismin yüklerinin işaretleri eğer aynı ise(pozitif-pozitif gibi) birbirlerini iterler, eğer farklıysa birbirlerini çekerler .

Coulomb yasası aynı zamanda basit bir matematik eşitliği gösterir. 

  
    
      
        
          |
        
        
          F
        
        
          |
        
        =
        
          k
          
            e
          
        
        
          
            
              
                |
              
              
                q
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                q
                
                  2
                
              
              
                |
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle |\mathbf {F} |=k_{e}{|q_{1}\cdot q_{2}| \over r^{2}}\qquad }
  
 ve 
  
    
      
        
        
          
            F
          
          
            1
          
        
        =
        
          k
          
            e
          
        
        
          
            
              
                q
                
                  1
                
              
              
                q
                
                  2
                
              
            
            
              
                
                  |
                
                
                  
                    r
                  
                  
                    21
                  
                
                
                  |
                
              
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                r
                ^
              
            
          
          
            21
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \qquad \mathbf {F} _{1}=k_{e}{\frac {q_{1}q_{2}}{{|\mathbf {r} _{21}|}^{2}}}\mathbf {\hat {r}} _{21},\qquad }
  

  
    
      
        
          k
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle k_{e}}
  
 Coulomb sabitidir (
  
    
      
        
          k
          
            e
          
        
        =
        8.987
        
        551
        
        787
        
        368
        
        176
        
        4
        ×
        
          10
          
            9
          
        
         
        
          
            N
            ⋅
            
              m
              
                2
              
            
            ⋅
            C
          
          
            −
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle k_{e}=8.987\,551\,787\,368\,176\,4\times 10^{9}\ \mathrm {N\cdot m^{2}\cdot C} ^{-2}}
  
), 
  
    
      
        
          q
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{2}}
  
 yük büyüklükleridir, 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 skalerdir ve yüklerin arasındaki uzaklıktır, 
  
    
      
        
          
            r
            
              21
            
          
        
        =
        
          
            r
            
              1
            
          
          −
          
            r
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {r_{21}}}={\boldsymbol {r_{1}-r_{2}}}}
  
 vektörel olarak yüklerin arasındaki uzaklıktır ve 
  
    
      
        
          
            
              
                
                  r
                  ^
                
              
            
            
              21
            
          
        
        =
        
          
            
              r
              
                21
              
            
          
          
            /
          
          
            |
          
          
            
              r
              
                21
              
            
          
          
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {{\hat {r}}_{21}}}={{\boldsymbol {r_{21}}}/|{\boldsymbol {r_{21}}}|}}
  
. 
  
    
      
        
          
            F
          
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{1}}
  
 kuvvetini bularak, 
  
    
      
        
          q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{2}}
  
 tarafından uygulanan 
  
    
      
        
          q
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{1}}
  
 üzerindeki kuvveti bulmuş oluruz. Eğer 
  
    
      
        
          
            r
          
          
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{12}}
  
 kullanılmış olsa, o zaman da 
  
    
      
        
          q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{2}}
  
 üzerindeki kuvvet bulunmuş olunurdu. Bu kural Newton'un üçüncü yasası için de kullanılmaktadır: 
  
    
      
        
          
            F
          
          
            2
          
        
        =
        −
        
          
            F
          
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{2}=-\mathbf {F} _{1}}
  
.

Elektromanyetik teori açıklanırken genellikle Uluslararası Birimler Sistemi kullanılır. Kuvvet Newton (birim) ile ölçülür, yük coulomb ile ve uzaklık metre birimiyle ölçülür. Coulomb sabiti 
  
    
      
        
          k
          
            e
          
        
        =
        1
        
          /
        
        (
        4
        π
        
          ε
          
            0
          
        
        ε
        )
      
    
    {\displaystyle k_{e}=1/(4\pi \varepsilon _{0}\varepsilon )}
  
 ile gösterilir. 
  
    
      
        
          ε
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{0}}
  
 yalıtkanlık sabitidir ve birimi C2 m−2 N−1. Ve 
  
    
      
        ε
      
    
    {\displaystyle \varepsilon }
  
 bağıl yalıtkanlık sabitidir. 
Elektrik alanın birimi ise birim metredeki voltdur. 

Elektrik alanı bir vektör alanıdır. Coulomb kuvveti, uzaydaki her test yükü ile bağdaştırılır. Daha basitçe, elektrik alanı basit bir noktasal yük kaynağı üretilir. Coulomb kuvvetinin büyüklüğü ve yönü 
  
    
      
        
          F
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {F}}}
  
, 
  
    
      
        
          q
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{t}}
  
 test yükü üzerindeki, 
  
    
      
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {E}}}
  
 elektrik alanına bağlı olarak, 
  
    
      
        
  

Cıva sembolü "Hg" ve atom numarası 80 olan kimyasal element. "Hg" sembolü, Latincedeki hydrargyrum (sulu/sıvı gümüş) sözcüğünden gelir. Oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan Cıva için İngilizcede iki sözcük kullanılır: "mercury" ve "quicksilver" (akıcı gümüş).
Cıva, hava, su ve toprakta birkaç şekilde bulunur. Bunlar, elemental cıva, inorganik ve organik cıva bileşikleri şeklindedir.

Milattan önce 1500'lü yıllarda keşfedilen cıva, oda sıcaklığında sıvı olan tek metaldir. Çok zehirli olması sebebiyle kullanım alanlarında alternatif elementler kullanılmaya çalışılmıştır.

Gümüş renkli, yüksek yoğunluklu ve ağır bir metal olan cıva, standart oda sıcaklığında (25oC) Galyum, Brom, Sezyum, Rubidyum ve Fransiyum ile sıvı halde bulunan 6 elementten birisidir. Metil esterlerinin yüksek toksisite ve inhibitör özelliğe sahip olduğu Cıva, değerli ve pahalı bir maddedir.

Türkçedeki cıva kelimesi Farsçadaki جیوه (jive) kelimesinden gelmektedir.
Hg sembolü Latincedeki "Hydrargyrum"un kısaltmasıdır.

Termometre (sıcaklık ölçer) ve barometre (basınç ölçen alet) gibi bilimsel aygıtlarda kullanılır. Ancak bu uygulamadan günümüzde vazgeçilmektedir.
Cıva, platin ve demir hariç diğer metallerle "amalgam" adı verilen alaşımlar yapar. Gümüş, kalay, bakır, çinko ve cıva kullanılarak üretilen amalgam alaşımı dişleri doldurmakta kullanılır. Bu alaşım hazırlandığında elle şekil verilir bir durumdayken zamana bağlı olarak kısa zamanda sertleşmektedir.

Kırmızı cıva (II) sülfür (HgS) vermilion adı altında kırmızı boya olarak kullanılır. Gemi teknelerinin su altındaki kısmı, bu boyayla boyanarak midye ve istiridyelerin tekneye yapışarak toplanmaları önlenir.
Cıva buharlı lambalarda kullanılır. Cıva buharlı lambalar, beyaz parlak bir ışık verir. Cıva buharı çok zehirlidir. Solunması tehlikelidir.
Ayrıca, aynaların sırlanmasında, altın ve gümüş üretiminde, tıpta tedavi maddesi olarak cıvadan faydalanılır.
Bazı elektrik devre anahtarlarının yapımında da cıva kullanılır.

Cıva, doğada mevcut olan bir elementtir. İnsanlar cıvayı; yiyeceklerden, çevresel ve endüstriyel ortamlarda ve amalgam bileşiklerinden alırlar. Bazı mikroorganizmalar cıvayı daha zehirli bir hali olan metil cıvaya dönüştürür. Bu bileşik, çevrede en çok karşılaşılan organik cıva bileşiğidir ve besin zincirinde birikir.
Ayrıca birinci derece cıvaya maruz kalınan besin maddesi, metilcıva içeren balık etidir. Metil cıva, mikroorganizmalarla birlikte, besin zincirinin daha üst organizmalarında birikir.
Cıvanın buharını solumak, insanlarda gelişmekte olan sinir sistemlerine zarar verir. Çoğu insan çevrede dağılmış bulunan cıva nedeniyle, dokularında eser miktarda cıva taşır. Cıvaya maruz kalan insanın zarar görüp görmeyeceği birçok faktöre bağlı olmakla birlikte genelde zehirleyicidir.

NLM - Cıva7 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNIDO/UNDP/GEM Global MerCıva Projesi
WebElements.com – Cıva11 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta cıva ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dalga (veya eski ifadesiyle mevce), bir fizik terimi olarak uzayda ve maddede yayılan ve enerjinin taşınmasına yol açan titreşime denir. Dalga hareketi, orta parçaların yer değişimi sıklıkla olmadan, yani çok az ya da hiç kütle taşınımı olmadan, enerjiyi bir yerden başka bir yere taşır. Dalgalar sabit konumlarda oluşan titreşimlerden oluşurlar ve zamanla nasıl ilerlediğini gösteren bir dalga denklemi ile tanımlanırlar. Bu denklemin matematiksel tanımı dalga çeşidine göre farklılık gösterir.
İki çeşit dalga vardır. Mekanik dalgalar bir ortam aracılığıyla yayılırlar ve deforme edilirler. Deformasyon ile kendini tersine çevirerek eski halindeki güçleri geri getirir. Mesela, ses dalgaları çarpışan hava molekülleri yolu ile yayılır. Hava molekülleri çarpıştığında, moleküller birbirleri boyunca sıçrarlar. Bu, moleküllerin dalganın yönünde yol almasını devam ettirir.
Dalgaların ikinci çeşidi elektromanyetik dalgalardır. Elektromanyetik dalgalar bir ortama ihtiyaç duymazlar. Bunun yerine yüklü parçacıklar tarafından, elektrik ve manyetik alanların periyodik titreşimlerinden meydana gelirler. Ve böylece boşlukta ilerlerler. Bu tip dalgaların ve radyo dalgalarının, mikrodalgaların, kızılötesi ışınların, görünür ışınların, morötesi ışınların, gama ışınlarının ve x ışınlarının dalga boyu değişir.
Ayrıca kuantum mekaniğinde parçacıkların davranışları dalgalar ile tanımlanır. 
Titreşimin yönüne bağlı olarak enine dalgalar ve boyuna dalgalar oluşabilir. Yayılmaya(enerji transferinin yönünde) dik sağ açılarda bir titreşim oluşursa enine dalgalar meydana gelir. Titreşimlerin yayılmanın yönüne paralel olduğu durumda ise boyuna dalgalar meydana gelir. Mekanik dalgalar enine ve boyuna olabilirken(ses dalgası sadece boyuna), bütün elektromanyetik dalgalar eninedir.

Dalga terimi için hepsini kapsayan tek bir terim yoktur. Bir titreşim, bir referans değeri etrafındaki ileri-geri hareket olarak tanımlanabilir. Ama bir girişim, bir dalga olmak zorunda değildir. Mutlak bir olgu olarak tanımlayacak olursak, girişim, bir “dalga” nın belirsiz sınır çizgisindeki sonucudur.
Bir terim olarak “dalga” sıklıkla bir mekânsal bozulmanın taşınması ile ilgili olduğu anlaşılır. Bu mekânsal bozulma, hareket tarafından bir bütün olarak ortada tutulmaz. Bir dalgada titreşimin enerjisi bir karışıklık formunda kaynaktan çevrelediği ortam içerisinde uzaklaşır. Ama bu hareket sabit dalga (mesela bir ipteki dalga) için sorunludur. Enerji nerede her yöne eşit olarak hareket ediyorsa, bu, dalganın algılanmasının ve pratik uygulamasının bir anahtarıdır. Aynı şekilde boşlukta hareket eden elektromanyetik dalgalar için (örnek olarak ışık), ortamın neresi olduğu önemli değildir ve bu da dalganın algılanmasının ve pratik uygulama yapılmasının bir anahtarıdır. Okyanus üzerindeki su dalgaları; güneş tarafından emilen gama dalgaları ve ışık dalgaları; mikrodalga fırınlarda kullanılan mikrodalgalar ve radar ekipmanları; radyo istasyonlarından yayılan radyo dalgaları ve radyo alıcılarından üretilen ses dalgaları, telefon ahizeleri sadece birkaç dalga türüdür.
Dalgaların tanımı, dalgaların fiziksel kökeni ile yakından ilgili gibi görünebilir. Mesela akustik optikten ayırt edilir. Bu ses dalgaları, titreşim sebebiyle oluşan elektromanyetik dalga transferine nazaran mekanik ile ilişkilendirilir. Bu nedenle akustik(optikten farklı olarak) dalga sürecinde kütle, momentum, eylemsizlik ya da esneklik gibi kavramları tanımlamak zor hale gelir. Bu farklılık, herhangi bir dalganın belirli belirli karakteristik özelliklerini ortaya koyar. Mesela hava durumunda: girdap, radyasyon basıncı, şok dalgaları gibi; katıların durumunda ise: Rayleigh dalgaları, dağınıklık ve bunun gibi. Diğer özellikleri genellikle kökeni açısından tanımlanmasına rağmen, bütün dalga çeşitlerini genelleyebilir. Dalga teorisi her sebep için fizikin özel bir alanını simgeler. Örneğin, uzayda ya da uzay-zamanda ilerleyen ve akustik dalgaların mekanik kökenine dayanan bir karışıklık sadece ne sonsuz esnek ne de sonsuz katı bir ortama sahip bir yerde varolabilir Eğer bir ortamda oluşturulan bütün parçalar katı bir şekilde “sınırlandırılmışsa” bunlar tek bir titreşim oluşturur. Titreşimin taşınmasında hiçbir gecikme olmaz ve bu nedenle de dalga hareketi olmaz. Diğer bir yandan, eğer bütün parçalar birbirinden bağımsız olursa titreşim taşınması yine oluşmaz ve dalga hareketi de olmaz. Yukarıdaki ifadeler, dalgaların bir ortama ihtiyaç duymasından bahsederken anlamsız olmasına rağmen, kökeni ne olursa olsun bütün dalgaların bir karakteristik özelliği olduğu açığa vurulur. Bir dalga için de, bitişik noktalar için titreşimin fazı (diğer bir deyişle, titreşim döngüsü içindeki konumu) farklıdır çünkü titreşim bu noktalara farklı zamanlarda ulaşır.
Benzer şekilde, ses dalgaları dışındaki dalgalarının üzerindeki çalışmalardan ortaya çıkan dalga süreci, ses olaylarının anlasılmasında önemli olabilir. İlgili bir örnek Thomas Young prensibidir. Bu prensip ilk defa Young'ın ışık çalışmasında ve bazı belirli bağlamlar içinde (mesela sesten sese saçılma) da kullanılmıştır. Bu prensip hala ses üzerindeki bir araştırma alanıdır

Bir ipte ilerleyen enine dalga düşünün (titreşim gibi). Tek bir boyuta sahip ipi göz önünde bulundurun. Bu dalgayı ilerliyor olarak düşünün.

  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 yönünde. Mesela pozitif 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 yönünü sağda, negatif 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 yönünü solda kabul edelim.
sabit genlikteki 
  
    
      
        u
      
    
    {\displaystyle u}
  

sabit hız, 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 ve bu 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  

dalgaboyundan bağımsızdır
genlikten bağımsızdır.
•	Sabit dalga yapısı ya da şekli vardır.
O halde bu dalga iki boyutlu fonksiyonlar ile tanımlanabılır.

  
    
      
        u
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        =
        F
        (
        x
        −
        v
         
        t
        )
      
    
    {\displaystyle u(x,\ t)=F(x-v\ t)}
  
 (sağa doğru ilerleyen 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 dalgası)

  
    
      
        u
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        =
        G
        (
        x
        +
        v
         
        t
        )
      
    
    {\displaystyle u(x,\ t)=G(x+v\ t)}
  
 (sola doğru ilerleyen 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 dalgası)
Ya da genel olarak d'Alembert’in formülü olan:
  
    
      
        u
        (
        x
        ,
        t
        )
        =
        F
        (
        x
        −
        v
        t
        )
        +
        G
        (
        x
        +
        v
        t
        )
        .
         
        ,
      
    
    {\displaystyle u(x,t)=F(x-vt)+G(x+vt).\ ,}
  

İki bileşeni 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 ve 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 olarak sembolize edilen dalgalar ters yönlere doğru ilerlerler. Bu dalganın genelleştirilmiş gösterimi kısmî differansiyel ile elde edilir.
Örnek bir türevi eq. (17) deki adımlarda görülebilir.
  
    
      
        
          
            1
            
              v
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
         
        ,
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{v^{2}}}{\frac {\partial ^{2}u}{\partial t^{2}}}={\frac {\partial ^{2}u}{\partial x^{2}}}.\ ,}
  

Duhamel prensibine dayanan çözümler vardır.

d'Alembert’in formülündeki F in şekli ya da formu x − vt konusunu içerir. Bu konunun sabit değerleri F in sabit değerlerine tekabül eder. Eğer x artarsa, aynı oranda vt artar böylece bu sabit değerler meydana gelir. Yani, dalga F fonksiyonu x yönünde ve v (ve G aynı hızda, negatif x yönünde üretir.) hızında ilerliyormuş gibi şekil alır.
Periyodu λ olan bir periyodik F fonksiyonu, diğer bir deyişle F(x + λ − vt) = F(x  − vt), F periyodunun anlamı verilen bir t zamanının anlık görüntüsü, λ (dalganın dalga boyu) periyodu ile bir alanda dalganın periyodik değişimi ile bulunur. Benzer şekilde, F in bu periyodu zamana bağlı bir periyod anlamına gelir: F(x − v(t + T)) = F(x  − vt), vT = λ sağlanır. Böylece, sabit bir x noktasındaki dalganin gözlemi, T = λ/v periodu ile dalgalanan periodik dalga buldurur.

Bir dalganın genliği sabit olabilir (sürekli dalgalar) ya da zaman veya mekân değişiyorsa da geçiş dalgası olabilir. Genlikteki değişim n özeti, dalganın dalga paketinin genliği olarak da isimlendirilir. Matematiksel olarak geçiş yapan dalgaların gösterimi şöyledir:
  
    
      
        u
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        =
        A
        (
        x
        ,
         
        t
        )
        sin
        ⁡
        (
        k
        x
        −
        ω
        t
        +
        ϕ
        )
        
      
    
    {\displaystyle u(x,\ t)=A(x,\ t)\sin(kx-\omega t+\phi )\,}
  

Burada 
  
    
      
        A
        (
        x
        ,
         
        t
        )
      
    
    {\displaystyle A(x,\ t)}
  
 dalganın paketinin genliği, 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 dalga sayısı ve 
  
    
      


Dalton yasası (ya da Dalton'un kısmi basınçlar yasası), bir gaz karışımının toplam basıncının, karışımı oluşturan gazların kısmi basınçlarının toplamına eşit olduğunu açıklayan bir fiziksel kimya yasasıdır. Bu ampirik yasa John Dalton tarafından 1801 yılında deneysel olarak gözlemlenmiş ve 1802 yılında yayımlanmıştır. Dalton yasası ideal gaz kanunlarıyla ilgilidir.

Matematiksel olarak, reaktif olmayan gazların basıncı aşağıdakilerin toplamı şeklinde ifade edilir:

  
    
      
        
          P
          
            toplam
          
        
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            p
            
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\text{toplam}}=\sum _{n=1}^{n}{p_{n}}}
  
      ya da     
  
    
      
        
          P
          
            total
          
        
        =
        
          p
          
            1
          
        
        +
        
          p
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          p
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\text{total}}=p_{1}+p_{2}+\cdots +p_{n}}
  

  
    
      
         
        
          p
          
            n
          
        
        =
        
          P
          
            toplam
          
        
        
          y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \ p_{n}=P_{\text{toplam}}y_{n}}
  

burada 
  
    
      
        
          y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{n}}
  
, n'inci gazın mol kesrini temsil etmektedir. p1, p2, ..., pn her bir bileşenin kısmi basıncıdır.

Aşağıdaki ilişki, herhangi bir gaz halindeki bileşenin hacme dayalı derişimini belirlenmesini sağlar.

  
    
      
        
          p
          
            n
          
        
        =
        
          p
          
            toplam
          
        
        
          c
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{n}=p_{\text{toplam}}c_{n}}
  

burada cn, n'inci bileşeninin derişimdir.
Dalton yasası, gerçek gazlarda tam geçerlilikte değildir. Basınç arttıkça gerçek gazların Dalton yasasına uyumu giderek azalır. Yüksek basınç altında moleküllerin kapladığı hacim, aralarındaki boş alana kıyasla önemli hale gelir. Basınç arttıkça moleküller arası mesafenin kısalması, gaz molekülleri arasındaki moleküller arası kuvvetleri artırır. Moleküller arası kuvvetlerin artması ise, gaz moleküllerinin birbirlerine uyguladıkları basıncı önemli ölçüde değiştirmeye yetecek kadar artırır. Bu etki ideal gaz modelinde yer almayan bir etkidir.

Amagat yasası – Bir gaz karışımının hacmini tanımlayan gaz yasası
Boyle yasası – Sabit sıcaklıkta bir gazda basınç ve hacim arasındaki ilişki
Birleşik gaz yasası – Boyle ve Gay-Lussac'ın gaz yasalarının birleşimi
Gay-Lussac yasası – Sabit hacimde bir gazın basıncı ve sıcaklığı arasındaki ilişki
Henry yasası – Bir sıvı içinde çözünmüş gazın sıvı üstündeki kısmi basıncıyla ilişkisini belirleyen yasa
Mol (birim) – SI madde miktarı birimi
Kısmi basınç – Bir gaz karışımındaki her bir gazın kendine ait basıncı
Raoult yasası – Bir karışımın buhar basıncı için geliştirilmiş termodinamik yasası
Buhar basıncı – Termodinamik olarak dengedeki bir buhar tarafından uygulanan basınç

Demir, simgesi Fe (Latince Ferrum'dan) ve atom numarası 26 olan kimyasal bir elementtir.
İlk geçiş serisine ve periyodik tablonun 8. grubuna ait bir metaldir. Kütle olarak, Dünya'daki en yaygın elementtir, oksijenin hemen önünde sırasıyla %31.9 ve %29.7, Dünya'nın dış ve iç çekirdeğinin ise yaklaşık %80'ini oluşturur. Dünya'nın yer kabuğunda %5 bolluk ile dördüncü en yaygın elementtir. Esas olarak metalik hâlde meteorlar tarafından biriktirilir ve cevherleri de orada oluşur. Dünya'nın merkezindeki bu kadar yüksek miktardaki yoğun demir kütlesinin dünyanın manyetik alanına etki ettiği düşünülmektedir.
Demir metali, demir cevherlerinden elde edilir ve doğada nadiren elementel hâlde bulunur. Metalik demir elde etmek için, cevherdeki safsızlıkların kimyasal indirgenme yoluyla uzaklaştırılmaları gerekir. Demir, aslında büyük ölçüde karbonlu bir alaşım olarak kabul edilebilecek olan çelik yapımında da kullanılır.
Demir, karbonla birlikte 1420–1470 K sıcaklığa kadar ısıtıldığında oluşan sıvı eriyik %96,5 demir ve %3,5 karbon içeren bir alaşımdır ve dökme demir veya pik olarak adlandırılır. Bu ürün ince detaylı şekiller hâlinde dökülebilirse de, içerdiği karbonun çoğunu uzaklaştırmak amacıyla dekarbürize edilmediği sürece, işlenebilmek için fazlasıyla kırılgandır.

Demir, tüm metaller içinde en çok kullanılandır ve tüm dünyada üretilen metallerin ağırlıkça %95'ini oluşturur. Düşük fiyatı ve yüksek mukavemet özellikleri demiri, otomotiv, gemi gövdesi yapımı ve binaların yapısal bileşeni olarak kullanımında vazgeçilmez kılar. Çelik, en çok bilinen demir alaşımı olup demirin diğer kullanım formları şunlardır:

Pik demir: %4–%5 karbon ve değişen oranlarda katışkı (S, Si, P gibi) içerir. Demir cevherinden dökme demir ve çeliğe giden yolda bir ara ürün olarak değerlendirilebilir.
Dökme demir: %2–%4 arasında karbon, %1–%6 silisyum ve az miktarda manganez içerir. Pik demirde bulunan ve malzeme özelliklerini olumsuz etkileyen, kükürt ve fosfor gibi katışkılar, kabul edilebilir seviyelere düşürülmüştür. 1420–1470 K arasındaki ergime sıcaklığı, her iki bileşeninin ergime sıcaklığından daha düşüktür ve bu özelliği ile demir ve karbon birlikte ısıtılmaları durumunda ilk ergiyen ürün olur. Mekanik özellikleri, büyük ölçüde, bileşiminde bulunan karbonun aldığı forma bağlıdır. 'Beyaz' dökme demirlerde karbon sementit veya demir karbür şeklindedir. Bu sert ve kırılgan bileşik, beyaz dökme demirleri sertleştirir fakat darbelere karşı dayanıksız kılar. Öte yandan, 'gri' dökme demirlerde karbon, serbest ince grafit pulcukları hâlindedir ve bu da, keskin kenarlı grafit pulcuklarının gerilim arttırma karakterinden dolayı malzemeyi kırılgan yapar. Gri dökme demirin daha yeni bir türü olan 'sünek demir'de ise, malzemenin tokluk ve mukavemetini artırmak için, dökme demirin az miktarda magnezyum ile muamele edilip grafit pulcuklarının şeklinin küresel veya nodüler hâle dönmesi sağlanır.
Karbon çeliği: %0.4–%1.5 arasında karbon ile az miktarlarda manganez, kükürt, fosfor ve silisyum içerir.
Alaşımlı çelik: değişen miktarlarda karbonun yanı sıra, krom, vanadyum, molibden, nikel, tungsten gibi diğer metalleri de içerir ve daha çok yapısal alanlarda kullanılır. Demirçelik metalurjisindeki son gelişmeler, çok çeşitli mikroalaşımlandırılmış çeliklerin ('HSLA' veya 'yüksek mukavemet, düşük alaşım' çelikleri) ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çelik alaşımlarının en büyük özelliği, çok küçük miktarlardaki alaşım elementi ilavesiyle çok yüksek mukavemet ve tokluğun elde edilebilmesidir.
Demir(III) oksit: bilgisayarlarda manyetik depolama ünitelerinin yapımında kullanılır.

Demirin ilk kullanımına dair işaretler, mızrak uçları, bıçak ve süs eşyası şeklinde olup Sümerlere ve eski Mısırlılara kadar (yaklaşık MÖ 4000 yılları) dayanmaktadır.
Demirin kolay korozyona uğraması nedeniyle altın ve gümüşten yapılan nesnelere kıyasla çok eski tarihlerde demirden yapılan nesnelere daha az rastlanır. G. A. Wainwright tarafından Giza, Mısır'da bulunan ve MÖ 3500 yıllarına ait olduğu tahmin edilen bazı demir boncukların meteor taşlarından yapıldığı düşünülmektedir. Çünkü, yerkabuğunda bulunan demir yok denecek kadar veya çok çok az bir miktar nikel içermesine karşın, bu boncuklarda meteor kökenli olduklarını belgelercesine %7,5 oranında nikel içerik tespit edilmiştir.
Daha sonraları MÖ 2000 yıllarında özellikle Mezopotamya ve Anadolu civarında ergitilmiş demirden yapılmış objeler daha çok görülmeye başlanır. Bu objelerin içeriğinde nikele rastlanmaması da meteor taşlarından yapılmadıklarının bir göstergesidir. Ancak bunların kullanımlarının daha çok törensel olması, demirin o çağlarda altından bile daha pahalı olmasından dolayıdır. Örneğin İlyada'da savaş silahları bronzdan yapılmasına karşın demir ingotlar ticarette kullanılmaktadır. Bazı kaynaklara göre o çağlarda demir, bakırın saflaştırılması sırasında bir yan ürün olarak ('sünger demir') ortaya çıkmakta ve devrin metalurji bilgisi, demiri yeni baştan üretmeye
MÖ 1600 ile MÖ 1200 yıllarına gelindiğinde demirin Orta Doğu'da giderek artan bir şekilde kullanıldığı görülür, fakat gene de bronzun yerini alamaz.
MÖ 1200 ile MÖ 1000 yıllarında Orta Doğu'da, araç-gereç ve silah yapımında bronzdan demire hızlı bir geçiş yaşanmasının ardında demir işleme teknolojisinde kaydedilen bir gelişme değil, bronz yapımında kullanılan kalayın arzında yaşanan kesinti yatmaktadır. Dünyanın değişik yörelerinde değişik zamanlarda yaşanan bu geçiş süreci, yeni bir çağın, 'Demir Çağı'nın başlangıcının işareti olmuştur.
Bu simge, demirin, silahların metali olduğunu, savaş tanrısı Mars'ı işaret etmekteydi.
Bronzdan demire geçiş süreci sırasında gerçekleşen bir başka keşif de karbürizasyon olmuştur. Karbürizasyonun kelime anlamı demire karbon ilavesi prosesidir. Demir, sünger demir şeklinde kazanılmış ve tekrarlı bir şekilde katlanarak dövülmek suretiyle içerdiği curufun kütleyi terk etmesi ve karbonun oksitlenmesi sağlanmıştır. Ancak dövülmüş dökme demirin çok az karbon içermesi nedeniyle su verme ile sertleştirilmesi pek kolay olmamaktaydı. Orta Doğu insanları, dökme demiri, odun kömürü üzerinde uzun süre ısıtıp daha sonra su veya yağda su vererek çok daha sert bir ürün elde etmeyi başarmışlardır. Elde edilen ürün, çeliğin yüzeyine sahipti ve yavaş yavaş yerini almaya başlayacağı bronzdan çok daha sert ve daha az kırılgandı.

Çin'de Zhou Hanedanı'nın son yıllarına doğru (MÖ 550), oldukça gelişmiş ocak teknolojisi nedeniyle yeni bir demir üretim yöntemi ortaya çıktı. 1300 K sıcaklıkları aşan yüksek fırın yapabilmeleri, Çinlilerin dökme demir (veya pik demir) üretmelerini sağladı.
Hindistan'da demirin kullanılışı MÖ 250 yıllarına kadar geri gider. Delhi'de Kutup kompleksindeki ünlü demir direk, saf demirden (%98) yapılmış olup bugüne kadar bozulmadan gelebilmiş ve paslanmamıştır.

Demir, karbonla birlikte 1420–1470K sıcaklığa kadar ısıtıldığında oluşan sıvı ergimiş %96,5 demir ve %3,5 karbon içeren bir alaşımdır. Bu ürün ince detaylı şekiller hâlinde dökülebilirse de, içerdiği karbonun
çoğunu uzaklaştırmak amacıyla dekarbürize edilmediği sürece, işlenebilmek için fazlasıyla kırılgandır.
Avrupa'da dökme demirin gelişimi, ergitme ünitelerinde 1000K nin üzerine çıkılamadığı için epeyce geç olmuştur. Batı Avrupa'da, orta çağın büyük bir kısmında demir, sünger demirin dövülerek dökme demire dönüştürülmesiyle elde edilmiştir. Dökme demirin Avrupa'da ilk ortaya çıkışı İsveç'in Lapphyttan ve Vinarhyttan bölgelerinde 1150 ve 1350 yıllarında olmuştur. Bu gelişimin Moğollar tarafından Rusya üzerinden bu bölgelere getirildiği şeklindeki hipotezler doğrulanmamıştır. 14. yüzyılın sonlarına doğru, top güllelerine olan talep artışıyla birlikte dökme demir pazarı oluşmaya başlamıştır.
İlk demir izabe (ergitme) işlemlerinde, hem ısı kaynağı hem de redükleme aracı olarak odun kömürü kullanılmıştır. 18. yüzyıl Birleşik Krallık'ında ağaç kaynaklarının azalmasıyla birlikte alternatif olarak kok kömürü kullanılmış ve Abraham Darby'nin bu buluşu endüstri devrimi için gerekli olan enerji kaynağını ortaya çıkarmıştır.

Demirin kökenlerinin hikâyesi elementin, yıldızların patlamasından (süpernova) doğmasıyla başlar. Demirin Dünya gibi kayalık gezegenlerdeki bolluğu, Ia tipi süpernovaların patlamamalarıyla yüksek miktarda demir açığa çıkmasıyla oluştuğu düşünülmektedir.
Tüm Dünya kütlesinin %35'ini Dünyanın çekirdeğinin %80'ini oluşturan demir dünyadaki en bol element olmasına rağmen, bu demirin çoğu iç ve dış çekirdeklerde yoğunlaşmıştır. Dünya'nın kabuğunda bulunan demir fraksiyonu, kabuğun toplam kütlesinin sadece yaklaşık %5'ine tekabül eder ve bu nedenle bu tabakada (oksijen, silisyum ve alüminyumdan sonra) sadece dördüncü en bol elementtir.
Demir uzayda en çok bulunan elementlerden birisi olup yer kabuğunda %5,06 oranında bulunur. Genel olarak yer kabuğunda bulunan demir filizleri (cevherleri) hematit (kantaşı; Fe2O3), limonit (FeO(OH)·nH2O), götit (FeO(OH)), manyetit (Fe3O4), siderit (FeCO3) ve pirittir (enayi altını; FeS2). Dünyanın çekirdeğinin de büyük oranda metalik demir-nikel alaşımından meydana geldiği tahmin edilmektedir.
Demir madenlerinden çıkarılan demir cevherlerini izabeye uygun hâle getirmek için yüksek tenörlü ve düşük tenörlü cevherler için yapılan işlemler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Yüksek tenörlü cevherler için sadece boyut küçültme işlemine prosesine tabi tutulurlar. Düşük tenörlü cevherler ise gravite ayırma, manyetik ayırma, flotasyon, elektrostatik ayırma, yıkama, kalsinasyon, liç, seçimli salkımlaştırma gibi yöntemler kullanılarak hazırlanırlar.

Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık olarak 4-5 gram demir bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 2,5-3 gramı kanda hemoglobinin yapısında yer alır. Diğer taraftan, her gün yaklaşık 0,9 mg demir vücuttan dışarı atılmaktadır. Günlük demir ihtiyacı olarak atılan demirin her gün beslenme ile yerine konulması gerekir. Ancak beslenme ile vücuda alınan demirin ancak %5–35'i bağırsaklar tarafından emilebilmektedir. Dolayısıyla, günlük atılan miktardan çok daha fazla miktarda demir beslenmede yer almalı

Deniz suyu, denizlerde ve okyanuslarda bulunan su. Dünyadaki bütün okyanuslardaki ortalama tuzluluk yaklaşık %3.5'tur. Bu oran, her bir kilogram (ya da litre) deniz suyuda yaklaşık 35 gram çözünmüş tuz (çoğunluğu sodyum klorür iyonları olan Na+ ve Cl-) içeriğini belirtir. Deniz suyunun ortalama yoğunluğu su yüzeyinde 1.025 g/ml (1025 kg/m³)'dir. İçeriğindeki tuz taneciklerinin kütlesinden dolayı deniz suyunun yoğunluğu tatlı/saf suyun yoğunluğundan fazladır; (4oC sıcaklıkta 1.000 g/ml). Deniz suyunun donma noktası tuzluluktaki artışla orantılı düşer; %3.5 tuzluluk derecesinde yaklaşık -2oC'dir.

Deniz sularının büyük bir kısmı %3.1 ilâ %3.8 tuzluluk değerlerine sahip olsa da dünya üzerinde denizlerdeki tuzluluk oranı farklılık göstermektedir. Tuzlu su ile tatlı suyun karıştığı nehir ağızlarında veya buzulların erime bölgelerinde deniz suyu önemli ölçüde daha az tuzludur. En tuzlu açık deniz Kızıldeniz'dir. Aşırı buharlaşma, düşük yağış, denize karışan nehir suyunun azlığı ve kısıtlanmış su dolaşımı bu durumun başlıca sebepleridir. Lut Gölü gibi kapalı havza denizlerde ise tuzluluk kayda değer derecede daha fazladır.
Deniz yüzeyinde su yoğunluğu, suyun sıcaklığına ve tuzluluğuna bağlı olarak 1,020 - 1,029 kg/m³ arasında değişebilir. Okyanusun derinliklerinde çok yüksek basınç altında deniz suyunun yoğunluğu 1,050 kg/m³ veya daha yüksek değerlere ulaşabilir. Deniz suyunun pH değeri 7.5 ile 8.4 değerleri arasında sınırlıdır. Deniz suyunda ses hızı 1,500 m/s civarında olmakla birlikte sıcaklık, tuzluluk ve basınç ile değişir.

Dinamik Kovalent Kimya (DKvK), kimyagerlerin ayrık moleküler yapı taşlarından karmaşık moleküler ve supramoleküler yapılar elde etmek için kullandığı bir sentetik stratejidir. DKvK, kovalent organik iskeletler, moleküler düğümler, polimerler ve özgün makrosiklik bileşikler gibi karmaşık yapılara erişim sağlamıştır. Ancak, DKvK, dinamik kombinatoriyal kimya ile karıştırılmamalıdır; çünkü DKvK yalnızca kovalent bağlarla ilgilidir ve bu açıdan supramoleküler kimyanın sadece bir alt kümesini kapsar.
Bu yaklaşımın temeli, birçok farklı kimyasal türün hızlı bir şekilde dengeye ulaşabilmesidir. Bu tür sistemlerde, istenilen kimyasal, farmasötik veya biyolojik özelliklere sahip moleküller seçilebilir. Örneğin, uygun bir şablon eklenerek, daha kararlı bir kompleks oluşturan bileşene doğru denge kaydırılabilir (termodinamik şablon etkisi). Yeni denge sağlandıktan sonra reaksiyon koşulları değiştirilerek sistemin dinamik yapısı durdurulur. Ardından, şablon için en uygun bağlayıcı bileşen, standart laboratuvar yöntemleriyle karışımdan izole edilir. DKvK’yı supramoleküler kimyada değerli kılan şey, kendiliğinden birleşim ve hata düzeltme özellikleridir, bu özellikler dinamik yapıdan kaynaklanır.

Dinamik sistemler, ayrık moleküler bileşenlerin geri dönüşümlü olarak bir araya gelip ayrılabildiği topluluklardır. Bu sistemler, birden fazla etkileşen tür içerebilir ve bu durum, rekabet hâlindeki reaksiyonlara yol açabilir.

Dinamik reaksiyon karışımlarında, birden fazla ürün denge hâlinde birlikte bulunur. Moleküllerin geri dönüşümlü olarak bir araya gelmesi, ürünlerin ve yarı kararlı ara maddelerin oluşmasına yol açar. Reaksiyonlar, kinetik veya termodinamik yollarla ilerleyebilir. Kinetik ara ürünlerin başlangıçtaki derişimi, termodinamik ürünlere kıyasla daha yüksektir, çünkü kinetik yolun aktivasyon enerjisi (ΔG‡), termodinamik yoldan daha düşüktür, bu yüzden reaksiyon daha hızlı gerçekleşir. Zamanla, bu ara türler daha kararlı olan ürünlere yönelir ve en düşük Gibbs serbest enerjisine (ΔG°) ulaşır. Bu dengeye ulaşma süreci termodinamik kontrol olarak adlandırılır. Ürünlerin oranı, serbest enerji farklarına bağlıdır ve bu ilişki Maxwell-Boltzmann dağılımıyla açıklanır.

Termodinamik şablon kavramı, bir ürünün formunu diğerlerine göre daha kararlı hâle getirerek onun Gibbs serbest enerjisini düşüren bir reaktandır. Bu durum, şablonun daha kararlı hâle gelmesine yol açar. Örneğin, bir diol ile klorobromometan arasındaki reaksiyonla oluşan dimerin, gümüş triflat katalizörüyle yapılan bir transasetalizasyon yoluyla dengelenmesi sağlanabilir. Bu durumda, gümüş iyonunun C2 türüyle bağlanması, şablonun termodinamik olarak daha kararlı hâle gelmesine yol açar.

DKvK’da kullanılan reaksiyonlar, kendi kendine birleşmenin (self-assembly) entropik maliyetini dengeleyebilmek için termodinamik olarak kararlı ürünler üretmelidir. Bu reaksiyonlar, moleküller arasında kovalent bağlar oluşturmalı ve molekülün diğer bölgelerinde bulunan fonksiyonel gruplara karşı toleranslı koşullar altında yürütülmelidir. Ayrıca, oluşabilecek tüm ara ürünler geri dönüşümlü olmalı ve reaksiyon dengeye ulaşabilmelidir.
DKvK’da kullanılan reaksiyonlar oldukça çeşitlidir ve genellikle iki ana kategoriye ayrılabilir:

Değişim (Exchange) Reaksiyonları: Bu reaksiyonlar, moleküller arasında bir reaksiyon partnerinin yer değiştirmesini içerir. Örnek olarak ester değişim reaksiyonları ve disülfid değişim reaksiyonları verilebilir.
Oluşum (Formation) Reaksiyonları: Bu reaksiyonlar, yeni kovalent bağların oluşmasına dayanır. Örnek olarak Diels–Alder ve aldol reaksiyonları verilebilir.
Bazı reaksiyonlar her iki kategoriye de dâhil edilebilir. Örneğin, bir karbonil grubu ile bir birincil amin arasındaki yeni kovalent bağların oluşumunu içeren Schiff bazları, başlangıçta oluşum reaksiyonu olarak sınıflandırılabilir. Ancak ortamda iki farklı amin bulunduğunda, bu reaksiyon dengeye ulaşan bir değişim reaksiyonuna dönüşebilir.

Reaksiyonlar, bağ türlerine göre üç alt kategoriye ayrılabilir:

Karbon–Karbon Bağları: Karbon atomları arasındaki bağlar genellikle termodinamik açıdan son derece kararlıdır, ancak bu kararlılık, reaksiyonların geri dönüşümlülüğünü zorlaştırabilir, bu yüzden çoğu zaman bir katalizör gerektirir.
Karbon–Heteroatom Bağları: Karbon ile heteroatomlar arasındaki bağlar (örneğin karbon–oksijen, karbon–azot) karbon-karbon bağlarından daha az kararlıdır, bu yüzden bu tür reaksiyonlar daha hızlı bir şekilde dengeye ulaşabilir.
Heteroatom–Heteroatom Bağları: Bu bağ türleri, örneğin disülfid bağları, dinamik kovalent reaksiyonlarda yaygın olarak kullanılır.

Karbon atomları arasındaki bağlar genellikle termodinamik açıdan son derece kararlıdır. Ancak bu tür bağlar, geri dönüşümlülük açısından daha zordur ve bu nedenle bu tür reaksiyonlar çoğu zaman katalizör gerektirir.
Aldol Reaksiyonları: Aldol reaksiyonları, karbon–karbon bağlarının oluşturulmasında yaygın olarak kullanılan reaksiyonlardır. İki karbonil bileşiği arasındaki reaksiyon sonucu β-hidroksi karbonil bileşenleri oluşur. Ancak, reaksiyon kinetiği ile ürün arasındaki aktivasyon enerjisi engeli nedeniyle, bu tür reaksiyonlar dinamik ve geri dönüşümlü şekilde ilerleyemez ve kataliz gereklidir.

hitten aldol oluşumu
Diels–Alder Reaksiyonu: Diels–Alder reaksiyonu, bir diyen ile bir alken arasında gerçekleşen [4+2] sikloekleme reaksiyonudur. Bu reaksiyonlar, özellikle yüksek sıcaklıklarda geri dönüşümlü olma özelliğine sahiptir.

Metatez Reaksiyonu: Olefin ve alkin metatezi, karbon–karbon bağları oluşturan reaksiyonlardır. Olefin metatezi, iki sp² hibridleşmiş karbon arasında bağ kurar; alkin metatezi ise iki sp hibridleşmiş karbon arasında gerçekleşir.

Karbon ve heteroatomlar arasında bağ oluşumu daha fazla geri dönüşüm sağlar. Bu nedenle, karbon bağlarının oluştuğu dinamik kovalent reaksiyonlara kıyasla daha hızlı bir şekilde dengeye ulaşılır.
Ester Değişim Reaksiyonu: Ester değişim reaksiyonu, bir ester karbonil grubu ile bir alkol arasında gerçekleşir. Bu yöntem polimer sentezinde yaygın olarak kullanılır.

İmin ve Aminal Oluşumu: Karbon ile azot arasındaki bağ oluşumu, DKvK'da en yaygın şekilde kullanılan reaksiyonlardandır. İmin oluşumu, bir aldehit veya keton ile bir birincil amin arasında, aminal oluşumu ise bir aldehit veya keton ile bir sekonder amin arasında gerçekleşir.

Dinamik heteroatom bağ oluşumu, dinamik kovalent reaksiyon araç kutusundaki yararlı reaksiyonları sunar. Borik asit yoğunlaşması (BAC) ve disülfür değişimi bu kategorideki iki ana reaksiyonu oluşturur.

Disülfid Değişimi: Disülfürler serbest tiyollerle dinamik değişim reaksiyonlarına girebilir . Reaksiyon DCvC alanında iyi belgelenmiştir ve dinamik özelliklere sahip olduğu gösterilen ilk reaksiyonlardan biridir.  Disülfür kimyasının uygulanmasının biyolojik bir motif olma ek avantajı vardır. Sistein kalıntıları doğal sistemlerde disülfür bağları oluşturabilir.
Boronik Asit: Borik asit kendi kendine yoğunlaşması veya diollerle yoğunlaşması iyi belgelenmiş bir dinamik kovalent reaksiyondur. Borik asit yoğunlaşması çeşitli substratlarla iki dinamik bağ oluşturma özelliğine sahiptir. Bu, 3 boyutlu kafesler ve COF'lar gibi yüksek sertliğin istendiği sistemleri tasarlarken avantajlıdır

Dinamik kovalent kimya, pratikte doğrudan uygulanmasa da, çeşitli supramoleküler yapıların sentezine olanak sağlamıştır. Bu yapıların gaz depolama, kataliz ve biyomedikal sensörler gibi uygulamalarda kullanıldığı bilinmektedir.

Son zamanlarda, dinamik kovalent reaksiyonlar, protonları geri dönüşümlü şekilde serbest bırakarak sinyal iletim kaskadlarını başlatmak için kullanılmıştır. Bu özellik, sistemlere açma-kapama anahtarı benzeri bir özellik kazandırır.

DKvK, makrosiklik bileşiklerin sentezinde etkili bir yöntemdir. Bu kimya, büyük makrosiklik yapıların stabilizasyonu için termodinamik şablon etkisini kullanır ve hata düzeltme özellikleri sayesinde büyük yapıların hatasız şekilde üretilmesine olanak tanır.

Kovalent organik iskeletler (COFs), boronik asit dehidratasyonu gibi yöntemlerle sentezlenir. COF'ler, gaz depolama ve kataliz gibi uygulamalarda kullanılır.

Moleküler düğümler, karmaşık topolojik yapılardır. DKvK, bu tür yapıları oluşturmak için kullanılır ve bu süreçlerde termodinamik şablon etkisi, büyüme ve stabilizasyon için kritik bir rol oynar.

Organik kimya
Supramoleküler kimya
Şablon etkisi
Supramoleküler kimyada boronik asitler: Sakarid tanıma
Dinamik kombinatoriyal kimya
Termodinamik kontrol

Dmitri İvanoviç Mendeleyev (Rusça: Дми́трий Ива́нович Менделе́ев; 8 Şubat 1834, Tobolsk - 2 Şubat 1907, St. Petersburg), Rus kimyager ve mucittir. Periyodik tabloyu sıralamak için Periyodik Kanun'u bulmuş, bu sayede o zamana kadar keşfedilen bazı elementlerin özelliklerini düzeltmiş, henüz keşfedilmemiş 8 elementin özelliklerini de tahmin etmiştir. Periyodik tablonun icadının yanı sıra meteoroloji, ölçüm çalışmaları ve hatta tarım ve endüstri alanlarında da bilimsel çalışmalarda bulunmuştur.

Ailesinin 17 çocuğundan en küçüğü olan Mendeleyev'in büyük babası Sibirya'nın ilk gazetesini çıkarıyordu; babasıysa bir lise müdürüydü. Mendeleyev, ilköğrenimini sürgünde yaptı; babası ölünce annesi ona daha iyi öğrenim koşulları sağlamak amacıyla Batıya göçtü.
Mendeleyev, St. Petersburg Üniversitesi'nde kendini tanıttı ve doktorasını ilginç bir konu olan "alkol ve suyun birleşmesi" tezi üzerinde yaptı. Fransa ve Almanya'daki incelemeleri ona, 1858 Karlsruhe Kimya Konferansı'na katılma olanağını sağladı. Bu konferansta, Avogadro Hipotezi üzerinde ateşli tartışmalar yapıldı. Daha sonra, ilk petrol kuyusunu görmek için Pensilvanya'daki petrol bölgelerini gezdi. Rusya'ya döndükten sonra yeni bir ticari damıtma yöntemi geliştirdi.
Henüz 32 yaşında Sankt-Peterburg Üniversitesi'nde kimya profesörü oldu. Düzenlilikleri araştırmak için elementleri özelliklerine göre sıraladı. Böylece kimyacıların sessiz bilgisayarı olan periyodik tabloyu elde etti. Bu cetvelden yola çıkarak o zaman henüz bilinmeyen bazı elementlerin bulunacağını ve bunların bazı özelliklerini öngördü.
Varlığını bildirdiği elementlerden bazıları birkaç yıl sonra bulununca periyodik tablonun önemi anlaşıldı ve Mendeleyev, büyük bir bilgin olarak tanındı.
Periyodik tablo, Mendeleyev'in yorumculuğu ve kaşifliğinin bir ürünüdür. Mendeleyev'in çalışmaları 25 büyük kitaptan oluşur. İzomorfizm hakkındaki bilgileri organize etmesi, jeokimyanın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca, kritik kaynama noktasını bulup çözeltilerin hidrat teorisini geliştirmesi onun büyük bir fizikokimyacı olarak anılmasına sebep olmuştur. Mendeleyev, 70 kadar akademi ve ilim topluluğunun üyesi idi. Kendi deyimiyle  birinci hizmeti bilimsel araştırmaları, ikincisiyse öğretmenlikti.
Mendeleyev toplumsal konularla da ilgiliydi. Hükûmetin işlerine karışmaması için verilen emri dinlemektense profesörlükten istifa etmeyi uygun buldu. Liberal düşünceleri destekliyor, saçlarını kestirmeyi reddediyor ve Çar'ın isteklerine karşı koyuyordu. Buna rağmen "Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu" müdürlüğüne atandı. Mendeleyev, ilk periyodik cetveli bastırdığı zaman henüz 63 element biliniyordu. Ölümünden bir yıl sonra bilinen element sayısı 86'ya çıktı. Bu hızlı artış, kimyanın en önemli genellemesi olan periyodik cetvel yoluyla sağlanmıştır.
1955 yılında Glenn Seaborg başkanlığındaki Amerikalı fizikçiler tarafından sentezlenen 101 atom numaralı elemente, Dmitri Mendeleyev onuruna "mendelevyum" adı verilmiştir.

Mendeleyev'in öngördüğü elementler

"Mendeleyev Periyodik Cetvel'i nasıl buldu?". 22 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Mendeleyev'in hayatı - Biyografi.info". 24 Şubat 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Doğalgaz, yer kabuğunun içindeki fosil kaynaklı bir çeşit yanıcı gaz karışımıdır. Bir petrol türevidir. Yakıt olarak önem sıralamasında ham petrolden sonra ikinci sırayı alır. Doğalgazın büyük bölümü (%70-90'ı), Metan (CH4) adı verilen hidrokarbon bileşiğinden oluşur. Diğer bileşenleri; etan (C2H6), propan (C3H8), bütan (C4H10) gazlarıdır. İçeriğinde eser miktarda karbondioksit (CO2), azot (N2), helyum(He) ve hidrojen sülfür (H2S) de bulunur. Doğalgaz konvansiyoneldir ve konvansiyonel olmayan doğalgaz türleri arasında kaya gazı, kum gazı ve kömür gazı bulunur.
Doğal gazı oluşturan hidrokarbon bileşikleri, yeraltındaki petrolün de bileşenleridir. Doğalgaz geçmişte petrol üretimi esnasında ortaya çıkan yararsız bir atık olarak görülmüş ve petrol üretim tesislerinde yakılarak uzaklaştırılmıştır. Günümüzde ise değerli ve stratejik bir enerji kaynağı olarak sıklıkla evlerde ve endüstride kullanılmaktadır.
Dünya üzerinde Antarktika dışında tüm kıtalarda doğalgaz üretilmektedir. Dünyadaki en büyük üretici Bağımsız Devletler Topluluğu'dur. ABD, Kanada ve Hollanda ve İran da önemli doğalgaz üreticileri ülkelerdendir.
Doğalgazı en verimli ve en ucuz taşıma yöntemi boru hattı kullanımıdır. ABD'de büyük bölümü II. Dünya Savaşı sırasında döşenmiş yaklaşık 3,2 milyon km doğalgaz boru hattı vardır.
Bunun yanında doğalgaz basınçlı tanklarda sıvılaştırılmış olarak da taşınabilir. Sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) taşıma sırasında çok yüksek basınç altında ve düşük sıcaklıklarda tutulması zorunluluğu, bu taşıma yöntemini boru hattı yöntemine göre daha verimsiz kılmaktadır.

19. yüzyılda, doğal gaz öncelikle petrol çıkarmada yan ürün olarak elde edildi. Karbondioksitin köpürdüğü bir meşrubat şişesinin kapağının açılmasına benzer şekilde, küçük, hafif gaz karbon zincirleri, çıkarılan sıvılar rezervuardan yüzeye doğru basıncı düştüğünde çözeltiden çıkar. Gaz genellikle aktif petrol sahalarında bir yan ürün, bir tehlike ve bertaraf sorunu olarak görülüyordu. Çıkan büyük hacimli doğalgaz, gazı tüketici pazarlarına ulaştırmak için nispeten pahalı boru hattı ve depolama tesisleri inşa edilene kadar kullanılamadı.
20. yüzyılın başlarına kadar, petrolle ilgili doğalgazın çoğu ya serbest bırakıldı ya da petrol sahalarında yakıldı. Gaz tahliyesi ve üretim alevi modern zamanlarda hala uygulanır ancak dünyada bunları kullanımdan kaldırmak ve ticari olarak uygun ve kullanışlı diğer alternatiflerle değiştirmek için çabalar devam etmektedir.
İstenmeyen gaz (veya piyasası olmayan gaz), gelecekteki olası bir piyasayı beklerken veya diğer kuyulardan petrol çıkarma oranlarını artırabilen oluşumu yeniden basınçlandırmak için genellikle 'enjeksiyon' kuyularıyla rezervuara geri gönderilir. Doğalgaz talebinin yüksek olduğu bölgelerde, gazı kuyu sahasından son tüketiciye taşımak ekonomik olarak mümkün olduğunda boru hatları inşa edilir.
Gazın elektrik üretiminde kullanılmak üzere boru hatlarıyla taşınmasına ek olarak, doğalgazın diğer nihai kullanımları arasında sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) olarak ihracat veya doğalgazın gazdan sıvıya (GTL) teknolojileriyle diğer sıvı ürünlere dönüştürülmesi yer alır. GTL teknolojileri, doğalgazı benzin, motorin veya jet yakıtı gibi sıvı ürünlere dönüştürebilir. Fischer–Tropsch (F–T), metanolden benzine (MTG) ve sentez gazından benzine artı (STG+) dahil olmak üzere çeşitli GTL teknolojileri geliştirilmiştir. F-T, nihai ürünlere daha da rafine edilebilecek sentetik bir ham petrol üretirken, MTG doğalgazdan sentetik benzin üretebilir. STG+, tek döngülü bir süreçle doğrudan doğalgazdan damla benzin, motorin, jet yakıtı ve aromatik kimyasallar üretebilir.
2011'de Royal Dutch Shell'in günlük 140.000 varil (22.000 m3) F–T tesisi Katar'da faaliyete geçti.
Doğalgaz "ilişkili" (petrol sahalarında bulunur) veya "ilişkisiz" (doğalgaz sahalarında izole) olabilir ve ayrıca kömür yataklarında (kömür yatağı metan olarak) bulunur.
Bazen önemli miktarda etan, propan, bütan ve pentan içerir—metan tüketici yakıtı veya kimyasal tesis hammaddesi olarak satılmadan önce ticari kullanım için daha ağır hidrokarbonlar çıkarılır. Karbondioksit, azot, nadiren helyum ve hidrojen sülfür gibi hidrokarbon olmayanlar da doğalgazın nakledilebilmesinden önce uzaklaştırılmalıdır.
Petrol kuyularından çıkarılan doğalgaza mahfaza başı gazı (halkanın yukarısında ve bir mahfaza başı çıkışından gerçekten üretilmiş olsun veya olmasın) veya ilgili gaz denir. Doğalgaz endüstrisi, zorlu, geleneksel olmayan kaynak türlerinden artan miktarda şu gazları çıkarır: asitli gaz, kum gazı, kaya gazı ve kömür yatağı metanı.
Hangi ülkenin kanıtlanmış en büyük gaz rezervine sahip olduğu konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Rusya'nın açık ara en büyük kanıtlanmış rezervlere sahip olduğunu düşünen kaynaklar arasında ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı (47,600 km3) ve Enerji Bilgi İdaresi (47,800 km3), ile Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (48,700 km3) vardır. Tersine, BP Rusya'ya yalnızca 32,900 km3, olduğunu ifade eder ki bu ise Rusya'yı İran'ın biraz gerisinde (kaynağa bağlı olarak 33.100 to 33.800 km3) ikinci sıraya koyar.

Kaya gazı gibi yaklaşık 900.000 km3 "geleneksel olmayan" gaz olduğu ve bunun 180.000 km3'ünün geri kazanılabileceği tahmin edilmektedir. Buna karşılık, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Black & Veatch ve ABD Enerji Bakanlığı tarafından yapılan birçok araştırma, gelecekte elektrik üretimi ve ısının daha büyük bir kısmının doğalgazdan kaynaklanacağını öngörür.
Dünyanın en büyük gaz sahası, İran ve Katar arasında paylaşılan açık deniz South Pars / North Dome Gaz-Yoğuşma sahası'dır. 51.000 kilometreküp (12.000 cu mi) doğal gaz ve 50 milyar varil (7,9 milyar metreküp) doğalgaz yoğuşmaları olduğu tahmin edilmektedir.
Doğalgaz saf bir ürün olmadığı için, süperkritik(basınç/sıcaklık) koşullar altında bir alandan ilişkili olmayan gaz çıkarıldığında rezervuar basıncı düştüğünden, daha büyük molekül ağırlıklı bileşenler izotermik basınç düşürme üzerine kısmen yoğunlaşabilir - bu etkiye "retrograd yoğunlaşma" denilir. Bu şekilde oluşan sıvı, gaz rezervuarının gözenekleri boşaldıkça sıkışabilir. Bu problemle başa çıkmanın bir yöntemi, yer altı basıncını korumak ve kondensatların yeniden buharlaşmasına ve çıkarılmasına izin vermek için yoğuşmadan arındırılmış kuru gazı yeniden enjekte etmektir. Daha sıklıkla sıvı yüzeyde yoğuşur ve gaz santralinin görevlerinden biri de bu yoğuşmayı toplamaktır. Ortaya çıkan sıvı doğalgaz sıvısı (NGL) olarak adlandırılır ve ticari değeri vardır.

Doğalgaz, petrol ile birleşik olarak bulunduğundan petrol alanlarının yoğun olduğu yerlerdedir. Sürekli gelişen bir doğalgaz endüstrisi vardır. Bugün Dünya'nın en geniş doğalgaz alanı Katar'ın kuzey bölgesindedir. Bu bölgede 25 trilyon metreküp gaz olduğu tahmin edilmektedir.

Çeşitli kimyasal ürünlerin başlıca hammaddesi olan doğalgaz Dünya enerji tüketiminin önemli bölümünü karşılamaktadır. Doğalgazın geçmişi yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Tarihsel kaynaklar doğalgazın ilk kez M.Ö. 900'lerde Çin'de kullanıldığını göstermektedir. Taşınması, işlenmesi ve stoklanması kolay olan doğalgaz yaygın kullanımı ise 1790'da İngiltere'de başladı. Boru hattı taşımacılığıyla birlikte 1920 lerde artan doğalgaz kullanımı II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha da gelişti. Doğalgaz enerji üretim sektöründe ilk kez Amerika'da kullanılmaya başladı. 1950'li yıllarda doğalgazı Dünya'da enerji tüketimindeki oranı %10'u geçmiyordu. Günümüzde ise enerji tüketiminin %24'ü doğalgazla karşılanmaktadır. Dünyada bilinen doğalgaz rezervlerinin yaklaşık 70 yıllık ömrü olduğu tahmin edilmektedir. Bilinen doğalgaz rezervleri petrol rezervlerine eşdeğerdir.

Doğalgazın kaynağından alınıp son kullanılacağı yere kadar taşınmasında kullanılan boru, birleştirme parçası ve ekipmanların tümüne birden doğalgaz tesisatı denir. Tesisatta hesaplamalar basınç kaybı ve hız faktörleri göz önüne alınarak tesisat elemanları ve boru çapları belirlenmektedir.
Doğalgaz patlama ve boğulma yönüyle insan hayatını tehdit eder. Bu iki tehdide karşı en büyük koruma, ocağın bulunduğu mahale açılan menfezdir. LPG patlamaları ise bilinenin aksine tüp patlamaları değildir. LPG tüpleri 27 bar basınca dayanıklı olarak üretilir, bu basıncın üstüne geçildiğinde emniyet sistemi otomatik olarak basınç dengelenene kadar içerideki gazı dışarı tahliye eder. Yangın veya kaçaklarda patlama nedeni tüp değil, kaçak gazın sıkışarak veya tutuşarak patlamasıdır.

Doğalgaz hidrojenle doymuş karbon molekülü ve bunun katlarıdır. Doğada serbest hâlde ve gaz fazında, genellikle yer altında ve eser miktarda havada bulunur. Renksizdir, kokusuzdur. Kaçakların insan burnu tarafından fark edilmesi için dağıtımdan önce güçlü ve kötü kokulu kimyasallar eklenir. Bilinenin aksine doğalgaz insan için zehirleyici bir gaz değildir. Solunduğunda kısa süre içinde baş dönmesi ve denge kaybı, bir süre sonra da bayılma ve boğulma nedeniyle ölüm gerçekleşir. Bunun nedeni zehirlenme değil, oksijen solunumunun durmasıdır. Doğalgazın havadan hafif olması sonucu solunduğunda ciğerlerde ince bir film tabakası oluşturup alveol yüzeylerini kaplar ve havayla teması keser. Nefes alıp verme devam etse de oksijen ciğerler tarafından emilemez ve beyindeki oksijen miktarının azalması sonucu önce baş dönmesi ve baygınlık, ardından da ölüm gerçekleşir. Medyada ve halk arasında "doğalgaz zehirlenmesi" olarak geçen vakalar aslında boğulma vakalarıdır. Kişi doğalgaza maruz kalmışsa hemen temiz havaya çıkarılmalıdır.
Doğalgaz doğada sıvı fazında bulunmaz, kaynama noktası -161.6 °C'dir. 254 litrelik doğalgaz yüksek basınç ile sıvı hale getirilerek 22 litreye kadar sıkıştırılabilir. Bu sıvı fazı ile temas oluşursa deride ciddi soğuk yanıkları oluşur.

Doğalgaz işleme
Yeniden gazlaştırma
Sıkıştırılmış doğalgaz
Sıvılaştırılmış doğalgaz
Tamar doğalgaz sahası
Doğalgaz kondensatı
Doğalgaz santralleri
Prelude FLNG
Gaz tankeri

Dulong-Petit Yasası, bir termodinamik yasası olup, 1819 yılında Fransız fizikçiler Pierre Louis Dulong ve Alexis Thérèse Petit tarafından, bir kristalin molar özgül ısısı olarak ifade edilmiştir. Bu iki bilim insanı, deneysel yöntemle, bir dizi maddenin ağırlık başına düşen ısı kapasitesini, maddelerin tahmini göreceli atom ağırlıkları ile çarptıktan sona sabit bir derece yakın buldu. Bu atom ağırlıkları kısa süre öncesinde Dalton tarafında öne sürülmüştü. Modern anlamda, Dulong ve Petit, herhangi bir katı maddenin bir mol ısı kapasitesini ‘3R’olarak buldu. Burada ‘R’ evrensel gaz sabiti olarak ifade edilmektedir. Dulong ve Petit, buldukları ısı kapasitesinin  R sabiti ile ilişkili olduğundan habersizdi, çünkü bu sabit, gazların kinetik teorisinden sonra tanımlanmıştı. 3R değeri yaklaşık olarak, Kelvin başına 25 Joul'dür. Aslında, Dulong ve Petit, kristallerin, bir mol atom başına düşen ısı kapasitesini bulmuştu.
Katı maddelerin modern ısı kapasitesi teorisine göre, katıların bir mol atomu başına düşen ısı kapasitesi, 1907 yılında Einstein’ın katı cisim teorisi tarafından basitçe ifade edilmiş olan ‘örgü titreşimleri’ ne bağlıdır. Ayrıca, Einstein’ın katı cisim teorisi ile, ilk kez Dulong-Petit yasasının neden gazların ısı kapasiteleri açısından açıklanması gerektiği belirtilmiştir.

Modern dönemde, Dulong-Petit yasasının eşdeğer açıklamasına göre, maddenin ya da kristalin doğasından bağımsız olarak, bir maddenin özgül ısı kapasitesi 3R/M'e eşittir. Buradaki ‘R’ gaz sabiti olup, M ise moleküler kütle olarak ifade edilmektedir. Sonuç olarak, katıların bir molü başına düşen ısı kapasitesi 3R'ye eşittir.
Dulong-Petit Yasası'nın modern formuna gore;
cM=3R    ya da    c=3R/M
Dulong ve Petit, yasalarını gaz sabiti olarak bilinen ‘R’ cinsinden belirtmedi. Bunun yerine, maddelerin ağırlıkları başına düşen ısı kapasitesini hesapladılar ve bunları tıpkı Dalton tarafından bulunduğu gibi atomik ağırlıkları daha fazla olan maddeler için daha küçük buldular. Daha sonra, ısı kapasiteleri ile atomik ağırlıkları çaptılar. Maddelerin ısı kapasitelerinin yaklaşık olarak sabit ve sonradan keşfedilen ‘R’ sabitine eşit olduğunu gördüler.
Diğer bir modern terminolojide ise, boyutsuz ısı kapasitesi ise 3'e eşittir.

Basit olarak tanımlanmasına rağmen, Dulong-Petit yasası, yüksek sıcaklıktaki basit yapıda olan kristallerin, ısı kapasiteleri ile ilgili iyi bir öngörü yapma olanağı sunmaktadır. Bunun nedeni ise, klasik ısı kapasitesi teorisine göre, katı maddelerin bir molü başına düşen ısı kapasiteleri maksimum 3R değerine yaklaşır. Çünkü tam titreşimsel modun serbestlik derecelerinin her atom başına 3 derece serbestliğe denk gelmesi sebebiyle, her birisi bir kuadratik kinetik enerji terimine ve kuadratik potansiyel enerji terimine karşılık gelir. Eşbölüşüm teoremine göre, mol başına düşen, her kuadratik dönem ortalama 1⁄2kT ya da 1⁄2RT'ye eşittir. 3 derece serbestlik ve serbestlik başına düşen iki terim ile çarpıldığında, bu değer 1 mol sıcaklık kapasitesi başına 3R ye denk gelir
Dulong-Petit yasası oda sıcaklığındaki, metalik berilyum ya da elmas durumundaki karbon gibi birbirine sıkıca bağlı hafif atomlarda başarısız olmaktadır. Oda sıcaklığında, bu maddeler içerisindeki daha yüksek enerjili titreşim modlarının yoğun olmaması sebebiyle gerçek ısı kapasitesinin bulunandan daha yüksek öngörülmesine sebep olur.
Tüm katıların içerisindeki, enerji depolanmasının kuantum mekanik doğasının, kendini çok daha büyük bir etki ile gösterdiği çok düşük (cyrogenic) sıcaklık bölgelerinde bu yasa tüm maddeler için geçersiz hale gelir.
Bunun gibi koşullar altında olan kristallerde daha düşük miktarda enerji olduğu zaman atomik titreşimlerdeki istatistiksel dağılımlar Einstein'ın teorisinin bir uzantısı olan ‘Debye Modeli’ ile hesaplanmaktadır.

Kristal örgü yapısında olan bir katıdaki titreşim sistemi, serbestliğin her derecesi boyunca olan harmonik osilatör potansiyelleri olarak düşünülerek modellenebilir. Sonuç olarak, serbest enerji;

  
    
      
        F
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        +
        
          k
          
            B
          
        
        T
        
          ∑
          
            α
          
        
        log
        ⁡
        
          (
          
            1
            −
            
              e
              
                −
                ℏ
                
                  ω
                  
                    α
                  
                
                
                  /
                
                
                  k
                  
                    B
                  
                
                T
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle F=N\varepsilon _{0}+k_{B}T\sum _{\alpha }\log \left(1-e^{-\hbar \omega _{\alpha }/k_{B}T}\right)}
  

şeklinde yazılabilir. Burada ‘α’ indeksleri toplanarak bütün serbestlik dereceleri bulunmaktadır.
1907 yılında Einstein modeli, sadece yüksek enerji limiti olarak düşünülmekteydi. Yani;

  
    
      
        
          k
          
            B
          
        
        T
        ≫
        ℏ
        
          ω
          
            α
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle k_{B}T\gg \hbar \omega _{\alpha }.\,}
  

  
    
      
        1
        −
        
          e
          
            −
            ℏ
            
              ω
              
                α
              
            
            
              /
            
            
              k
              
                B
              
            
            T
          
        
        ≈
        ℏ
        
          ω
          
            α
          
        
        
          /
        
        
          k
          
            B
          
        
        T
        
      
    
    {\displaystyle 1-e^{-\hbar \omega _{\alpha }/k_{B}T}\approx \hbar \omega _{\alpha }/k_{B}T\,}
  

  
    
      
        F
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        +
        
          k
          
            B
          
        
        T
        
          ∑
          
            α
          
        
        log
        ⁡
        
          (
          
            
              
                ℏ
                
                  ω
                  
                    α
                  
                
              
              
                
                  k
                  
                    B
                  
                
                T
              
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle F=N\varepsilon _{0}+k_{B}T\sum _{\alpha }\log \left({\frac {\hbar \omega _{\alpha }}{k_{B}T}}\right).}
  

Geometrik ortalama frekans ise

  
    
      
        log
        ⁡
        
          
            
              ω
              ¯
            
          
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            α
          
        
        log
        ⁡
        
          ω
          
            α
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \log {\bar {\omega }}={\frac {1}{M}}\sum _{\alpha }\log \omega _{\alpha },}
  

eşitliği ile tanımlanır. Burada ‘M’ sistemin serbestlik derecelerinin toplamını göstermektedir.
Sonuçta,

  
    
      
        F
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        −
        M
        
          k
          
            B
          
        
        T
        log
        ⁡
        
          k
          
            B
          
        
        T
        +
        M
        
          k
          
            B
          
        
        T
        log
        ⁡
        ℏ
        
          
            
              ω
              ¯
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle F=N\varepsilon _{0}-Mk_{B}T\log k_{B}T+Mk_{B}T\log \hbar {\bar {\omega }}.\,}
  

Enerjiyi kullanarak ise,

  
    
      
        E
        =
        F
        −
        T
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  F
                
                
                  ∂
                  T
                
              
            
            )
          
          
            V
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle E=F-T\left({\frac {\partial F}{\partial T}}\right)_{V},}
  

  
    
      
        E
        =
        N
        
          ε
          
            0
          
        
        +
        M
        
          k
          
            B
          
        
        T
        .
        
      
    
    {\displaystyle E=N\varepsilon _{0}+Mk_{B}T.\,}
  

eşitliğini yazılabilir. Yani,

  
    
      
        
          C
          
            V
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  E
                
                
                  ∂
                  T
                
              
            
            )
          
          
            V
          
        
        =
        M
        
          k
          
            B
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle C_{V}=\left({\frac {\partial E}{\partial T}}\right)_{V}=Mk_{B},}
  

denklemi yazılarak, sıcaklıktan bağımsız olan özgül ısı formüle edilir.

"Dulong-Petit Law". 7 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Aralık 2015.

Geometride tetrahedron veya dört yüzlü, dört üçgen yüzden oluşan bir çokyüzlüdür (polihedron), her köşesinde üç üçgen birleşir. Düzgün dört yüzlü dört üçgenin eşkenar olduğu bir dört yüzlüdür ve Platonik cisimlerden biridir. Dörtyüzlü, dört yüzü olan tek konveks çokyüzlüdür. Tetrahedron isminin sıfat hali (tetrahedrona ait veya tetrahedronla ilişkili anlamında) "tetrahedral"dır.
Dörtyüzlü, simpleks kavramının üç boyutlu hâlidir.
Dörtyüzlü, bir cins piramittir. Piramit, çokgen bir tabanı tek bir noktada birleştiren üçgen yüzlerden oluşur. Dörtyüzlü durumunda taban bir üçgendir (dört yüzün herhangi biri taban sayılabilir), dolayısıyla dört yüzlü ayrıca üçgen piramit olarak da bilinir.
Tüm dışbükey (konveks) çokgenler gibi, dört yüzlü de tek bir sayfa kâğıdın katlanması ile meydana gelebilir. İki ağdan oluşur.
Her bir dört yüzlü için öyle bir küre (çevrel küre) vardır ki dört yüzlünün köşeleri bu kürenin yüzeyinde yer alırlar.

Kenar uzunluğu 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 olan bir düzgün dört yüzlü için:

Taban yüze göre bir yüzün eğimi, bir kenarın eğiminin iki katıdır, çünkü taban üzerinde, bir kenar boyunca köşeye olan yatay uzaklık, bir yüzün kenarortayından o köşeye olan uzaklığın iki katıdır. Bir diğer deyişle, eğer C, tabanın ağırlık merkezi (ortacı) ise, C'den tabanın köşelerinden birine olan uzaklık, C'den taban kenarlarından birinin orta noktasına olan uzaklığın iki katıdır. Bunun nedeni, kenarortayların birbirini kütle merkezinde kesmeleri ve bu noktanın her bir kenarortayı uzunlukları 1:2 oranlı olan iki parçaya bölmesidir.

Dörtyüzlünün hacmi, piramit hacim formülüdür:

  
    
      
        V
        =
        
          
            1
            3
          
        
        
          A
          
            0
          
        
        
        h
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {1}{3}}A_{0}\,h\,}
  

burada 
  
    
      
        
          A
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{0}}
  
 tabanın alanı ve h tabandan tepeye olan yüksekliktir. Bu formül her yüz için geçerlidir, dolayısıyla köşelerden karşı yüzlere olan uzaklık, o yüzün alanı ile ters orantılıdır.
Aşağıdaki köşelere sahip bir dört yüzlü için a = (a1, a2, a3), b = (b1, b2, b3), c = (c1, c2, c3) ve d = (d1, d2, d3), hacim (1/6)·|det(a−b, b−c, c−d)|. Birbirleriyle basit bir çizge oluşturan köşe çiftlerinin herhangi bir diğer kombinasyonu ile de hacmi veren bir formül oluşturulabilir. Bu formül, nokta çarpım ve çapraz çarpım kullanılarak da yazılabilir:

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              
                |
              
              (
              
                a
              
              −
              
                d
              
              )
              ⋅
              (
              (
              
                b
              
              −
              
                d
              
              )
              ×
              (
              
                c
              
              −
              
                d
              
              )
              )
              
                |
              
            
            6
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle V={\frac {|(\mathbf {a} -\mathbf {d} )\cdot ((\mathbf {b} -\mathbf {d} )\times (\mathbf {c} -\mathbf {d} ))|}{6}}.}
  

Eğer koordinat sisteminin orijini d köşesine rastlayacak şekilde seçilirse, d = 0 olur, dolayısıyla

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              
                |
              
              
                a
              
              ⋅
              (
              
                b
              
              ×
              
                c
              
              )
              
                |
              
            
            6
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle V={\frac {|\mathbf {a} \cdot (\mathbf {b} \times \mathbf {c} )|}{6}},}
  

burada a, b ve c bir köşede kesişen üç kenara karşılık gelir ve 
  
    
      
        
          a
        
        ⋅
        (
        
          b
        
        ×
        
          c
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} \cdot (\mathbf {b} \times \mathbf {c} )}
  
 bir üçlü skaler çarpımdır. Bu formülü bir paralelyüzün hacmi ile karşılaştırınca bir dört yüzlünün hacminin, onunla üç kesişen yüz paylaşan bir paralelyüzün hacminin 1/6'sı olduğu sonucuna varabiliriz.
Üçlü skaler çarpım aşağıdaki determinantla gösterilebilir:

  
    
      
        6
        ⋅
        V
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    a
                  
                
                
                  
                    b
                  
                
                
                  
                    c
                  
                
              
            
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle 6\cdot V={\begin{vmatrix}\mathbf {a} &\mathbf {b} &\mathbf {c} \end{vmatrix}}}
  
    veya    
  
    
      
        6
        ⋅
        V
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    a
                  
                
              
              
                
                  
                    b
                  
                
              
              
                
                  
                    c
                  
                
              
            
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle 6\cdot V={\begin{vmatrix}\mathbf {a} \\\mathbf {b} \\\mathbf {c} \end{vmatrix}}}
  
    burada    
  
    
      
        
          a
        
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        
          a
          
            3
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =(a_{1},a_{2},a_{3})\,}
  
    satır veya sütun vektör olarak gösterilebilir
Dolayısıyla

  
    
      
        36
        ⋅
        
          V
          
            2
          
        
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    
                      a
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    b
                  
                
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    b
                  
                
                
                  
                    
                      b
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                
                  
                    b
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
                
                  
                    b
                  
                  ⋅
                  
                    c
                  
                
                
                  
                    
                      c
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
            
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle 36\cdot V^{2}={\begin{vmatrix}\mathbf {a^{2}} &\mathbf {a} \cdot \mathbf {b} &\mathbf {a} \cdot \mathbf {c} \\\mathbf {a} \cdot \mathbf {b} &\mathbf {b^{2}} &\mathbf {b} \cdot \mathbf {c} \\\mathbf {a} \cdot \mathbf {c} &\mathbf {b} \cdot \mathbf {c} &\mathbf {c^{2}} \end{vmatrix}}}
  
    burada    
  
    
      
        
          a
        
        ⋅
        
          b
        
        =
        a
        b
        cos
        ⁡
        
          γ
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} \cdot \mathbf {b} =ab\cos {\gamma }}
  
    vb.
bunun sonucu

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              a
              b
              c
            
            6
          
        
        
          
            1
            +
            2
            cos
            ⁡
            
              α
            
            cos
            ⁡
            
              β
            
            cos
            ⁡
            
              γ
            
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              α
            
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              β
            
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              γ
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {abc}{6}}{\sqrt {1+2\cos {\alpha }\cos {\beta }\cos {\gamma }-\cos ^{2}{\alpha }-\cos ^{2}{\beta }-\cos ^{2}{\gamma }}}\,}
 

Ekserji (İng.; exergy), Termodinamik bir sistemin ihtiva ettiği potansiyel enerjisinin, herhangi bir referans haline göre kullanılabilirliğinin bir göstergesidir. Ekserji tersinir bir süreç sonucunda sistem çevre ile denge sağladığı takdirde, oluşan entropi sonucu kullanılamaz hale gelen enerji düşüldükten sonra, teorik olarak elde edilebilecek maksimum faydalı iş miktarı olarak da tanımlanabilir. 
Sistem enerjetiğinde ise ekserji entropiden arındırılmış enerji olarak tanımlanır.
Enerji işlem yoktan var edilemez ve yok edilemez sadece bir şekilden diğerine dönüşür (Termodinamik kanunları Birinci Yasası).Enerjinin aksine, ekserji  tersinir olmayan işlemlerde her zaman yok edilir. Örneğin ortamdan kaybedilen ısı miktarı buna bir örnektir (Termodinamiğin ikinci yasası). Sistemin dış ortamında, yok edilen ekserji ile aynı oranda bir entropi artışı meydana gelir (Entropi ). Yok edilen ekserjiye anerji (İngilizce: Anergy) denilir. İzentropik sistemler için ekserji ve enerji kavramları kendi aralarında yer değiştirebilirler ve izentropik sistemlerde anerji yoktur (İzentropik).
Sembolü X veya Ex olup enerji birimleri ile aynı birimleri (kWh, Joule gibi) içerir.
Birim zamanda olan ekserji miktarına ekserji akımı denir ve sembolün üzerinde nokta ile gösterilir. Birimi güç birimleri ile aynı birimleri (kW gibi ) içerir.
Bir sistemin verilen bir halde yapabileceği en çok yararlı iş ekserji (kullanılabilirlik) olarak tanımlanır.  İş yapabilme yeteneği ya da sahip olunan fırsatlar (Hepbasli, 2006) olarak da ifade edilebilen ekserji terimi, sistem ve çevrenin halleriyle ilişkili bir özelliktir.
Çevresiyle denge halinde olan bir sistemin kullanılabilirliği sıfırdır. Bu durumda iken sistem ölü haldedir (Çengel, 1996; Moran, 1982).  Aynı zamanda ekserji, çevredeki mevcut değerlerin durumu ile belirlenen andaki sistemin durumunun getirdiği nicelikler için gerekli en az teorik iştir (şaft işi veya elektrik işi) .  Dolayısıyla
ekserji, sistemin durumu ile çevrenin durumundaki farklılığın bir ölçüsüdür (Tsatsaronis, 2006).
Kapalı veya açık bir sistemde
yapılan gerçek iş enerjinin korunumu denklemleriyle hesaplanabilir.  Eğer sistemin hacmi değişiyorsa, yapılan işin bir bölümü çevreye karşı yapılır ve çevre işi Wçevre adını alır.  Bu iş, P0 basıncındaki çevre havayı itmek için kullanılır ve başka bir amaca yöneltilmez.  Toplam gerçek iş ile çevre işi arasındaki fark yararlı iş Wy olarak bilinir (Çengel ve Boles, 1996) ve bir bağıntı ile tanımlanır.
Sistemlerin Toplam Ekserjisi Potansiyel, Kinetik, Termal ve Kimyasal ekserjilerin birleşiminden oluşur.

Potansiyel Ekserji: ExP
Kinetik Ekserji  : ExK
Termal Ekserji: ExT
Kimyasal Ekserji: ExC
Toplam Ekserji: Ex = ExP + ExK + ExT + ExC

Termodinamik
Enerji
Entropi

Ekserji - Termodinamiğin ikinci kanunu

Elektroanalitik yöntemler, analitik kimyada kullanılan ve bir örneğin analizini, o örneği içeren elektrokimyasal hücredeki potansiyel (volt) ve/veya akım (amper) ölçümleriyle gerçekleştiren teknikler bütünüdür. Bu yöntemler, hücrede hangi parametrelerin kontrol edildiğine ve hangilerinin ölçüldüğüne göre çeşitli alt kategorilere ayrılır. Başlıca üç temel elektroanalitik yöntem şunlardır:

Potansiyometri: Elektrotlar arasındaki potansiyel farkı ölçülür.
Amperometri: Ölçüm sinyali olarak elektrik akımı kullanılır.
Koulometri: Belirli bir sürede geçen elektrik yükü hesaplanır.

Potansiyometri, iki elektrot arasındaki potansiyel farkını pasif bir şekilde ölçen ve bu sırada örneğe minimum müdahalede bulunan bir tekniktir. Bu yöntemde biri sabit potansiyele sahip referans elektrot, diğeri ise çözeltinin bileşimine bağlı olarak potansiyeli değişen gösterge (indikatör) elektrot olmak üzere iki elektrot kullanılır. Elektrotlar arasındaki potansiyel farkı, örneğin kimyasal bileşimi hakkında bilgi verir. Elektrot, çözelti ile denge halindeyse ve ölçüm sırasında çözeltide bir bozulma meydana gelmiyorsa, bu yöntemle çözeltinin potansiyeli doğrudan ölçülmüş olur.
Potansiyometrik ölçümlerde, hedef iyonlara karşı seçici olan elektrotlar tercih edilir. Örneğin, florür iyonu için florür seçici elektrotlar kullanılır ve bu sayede ölçülen potansiyel yalnızca o iyonun etkinliğine bağlı olur. Elektrotun çözeltiyle dengeye ulaşma süresi, ölçümün duyarlılığını ve doğruluğunu etkileyebilir.
Su bazlı ortamlarda platin elektrotlar, yüksek elektron transfer kinetikleri nedeniyle sıkça tercih edilir. Ancak bazı uygulamalarda, bu kinetikleri artırmak amacıyla farklı metallerin bir arada kullanıldığı elektrotlar da kullanılabilir. Günümüzde en yaygın kullanılan potansiyometrik elektrot tipi, pH ölçümünde kullanılan cam zarflı elektrottur.
Potansiyometrinin bir türevi olan kronopotansiyometri, sabit bir akım uygulanarak potansiyelin zamana bağlı olarak ölçülmesi esasına dayanır. Bu yöntem ilk kez Weber tarafından geliştirilmiştir.

Amperometri, elektrokimyasal tekniklerin genel bir sınıfını ifade eder ve bu yöntemlerde bir akım, genellikle zaman (kronoakımmetri) ya da elektrot potansiyeli (voltametri) gibi bağımsız bir değişkenin fonksiyonu olarak ölçülür. Amperometrik analizlerde, elektrot yüzeyinde gerçekleşen redoks tepkimeleri sonucunda oluşan akım, analitin varlığı ve konsantrasyonu hakkında bilgi sağlar.
Kronoakımmetri, sabit bir potansiyel altında, polarizasyonun başladığı andan itibaren geçen farklı zaman noktalarında akımın ölçülmesini içeren bir tekniktir. Bu yöntem genellikle karıştırılmamış çözeltilerde ve sabit bir elektrot düzeninde gerçekleştirilir; böylece konveksiyonla kütle transferi önlenerek yalnızca difüzyonla taşınım sağlanır.
Voltametri ise amperometrinin bir alt dalı olup, elektrota uygulanan potansiyel zamanla değiştirildikçe oluşan akım ölçülür. Potansiyelin zamana göre nasıl değiştirildiği (örneğin doğrusal, kare dalga, üçgen vs.) voltametrik tekniklerin türlerini belirler.

Kronoakımmetri, çalışma elektroduna ani bir potansiyel adımı uygulandığı ve bu adımdan sonraki süreçte akımın zamanla değişiminin ölçüldüğü bir tekniktir. Bu teknik genellikle eksiksiz (tüketici olmayan) bir yöntem olmadığından, analiz edilen maddeyi tamamen tüketmeden çalışmak gerekir. Bu nedenle, analizlerde mikroelektrotlar tercih edilir ve ölçüm süresi oldukça kısa tutulur — genellikle 20 milisaniye ile 1 saniye arasında — böylece analit konsantrasyonu sabit kalır ve örnek korunur.

Voltametri, bir elektrot yüzeyine sabit ya da zamanla değişen bir potansiyel uygulanarak oluşan akımın ölçüldüğü elektroanalitik bir tekniktir. Bu ölçümler, genellikle üç elektrotlu bir sistem kullanılarak gerçekleştirilir: çalışma elektrodu, yardımcı (karşı) elektrot ve referans elektrot. Voltametri, analiz edilen maddenin indirgenme potansiyelini ve elektrokimyasal tepkimeye yatkınlığını belirlemeye yardımcı olur.
Pratikte, bu yöntem tahribatsız sayılabilir çünkü çalışma ve yardımcı elektrotların yüzeyinde gerçekleşen tepkimelerde analitin yalnızca çok küçük bir kısmı tüketilir. Ancak, elektrolit çözeltisinden analiti ayırmak genellikle zor olduğu için analiz sonrası çözelti atılır. Tipik bir voltametrik deney, analit konsantrasyonu 1–10 mmol/L aralığında olan 1–10 mL hacminde bir çözelti ile gerçekleştirilir. Daha gelişmiş voltametrik yöntemler, yalnızca mikrolitre düzeyindeki hacimlerde ve nanomolar düzeydeki konsantrasyonlarla da çalışabilir.
Ayrıca, hem organik hem de inorganik örneklerin analizi için kimyasal olarak modifiye edilmiş elektrotlar kullanılabilir.

Polarografi, voltametrinin özel bir türüdür ve çalışma elektrodu olarak damlayan cıva elektrodu kullanılır. Bu yöntem, elektrot yüzeyinin sürekli yenilenmesi sayesinde oldukça tekrarlanabilir ve kararlı sinyaller verir.

Koulometri, bir analitin tamamen bir oksidasyon ya da indirgenme tepkimesine sokulduğu ve bu süreçte geçen toplam elektrik yükünün (akım × zaman) ölçüldüğü elektroanalitik bir tekniktir. Bu yöntemle geçen elektron sayısı doğrudan ya da dolaylı olarak ölçülerek analitin miktarı hesaplanabilir. Analitin miktarı biliniyorsa, tepkimeye katılan elektron sayısı belirlenebilir.
Koulometrinin yaygın biçimleri arasında:

Toplu elektroliz (ya da potansiyostatik koulometri, yani sabit potansiyel altında yapılan elektroliz),
Ve çeşitli koulometrik titrasyonlar yer alır.
Bu teknikler, yüksek doğruluk gerektiren analizlerde sıklıkla tercih edilir.

Elektrokimya, kimya biliminin bir alt dalı olup elektronik bir iletken (metal, grafit veya yarı iletken) ile iyonik bir iletken (elektrolit) arayüzeyinde gerçekleşen reaksiyonları inceler. Elektrokimyada amaç kimyasal enerji ve elektrik enerjisi arasındaki değişimi incelemektir.
Eğer harici bir voltaj uygulanarak bir kimyasal reaksiyon meydana getiriliyor veya, pilde olduğu gibi, bir kimyasal reaksiyon bir voltaja neden oluyorsa bu bir "elektrokimyasal reaksiyondur. Bir molekülden diğerine doğrudan yük taşınımı, elektrokimyanın konusu değildir.

16. yüzyıl, elektriğin yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığı yüzyıl olmuştur. Bu yüzyılda, İngiliz bilim insanı William Gilbert 17 yıl boyunca ağırlıklı olarak manyetizma ve elektrik üzerine çalışmış ve bu çalışmaları ona manyetizmanın babası unvanını kazandırmıştır. Gilbert, mıknatısların üretimi ve güçlendirilmesi üzerine farklı metotlar keşfetmiştir.
1663'te Alman fizikçi Otto von Guericke, sürtünme ile çalışarak statik elektrik üreten ilk elektrik jeneratörünü geliştirdi.
1700'lerin ortalarında, Fransız kimyacı Charles François de Cisternay du Fay, aynı yüklerin birbirini ittiği, zıt yüklerin birbirini çektiği iki farklı tür statik elektriğin varlığını keşfetti.
Charles-Augustin de Coulomb, 1781'de elektrostatik çekim kanununu geliştirdi. İtalyan doktor ve anatomi uzmanı Luigi Galvani, 1791'de yazdığı eserinde ("De Viribus Electricitatis in Motu Musculari Commentarius" (Latince: Elektriğin kas hareketlerine etkisi üzerine yorumlar)) kimyasal reaksiyonlar ve elektrik arasında bir köprü kurarak elektrokimyanın doğumunu belirledi.

1800'de, İngiliz kimyacılar William Nicholson ve Johann Ritter, suyu elektroliz yoluyla hidrojen ve oksijene ayrıştırmayı başardılar. Kısa süre sonra Ritter, elektro-kaplama prosesini keşfetti ve elektrolitik bir proseste, kaplanan metal ile üretilen oksijen miktarının elektrotlar arasındaki mesafeye bağlı olduğunu gözlemledi.
1810 yılında, William Hyde Wollaston, galvanik pili daha da geliştirdi. Humphry Davy'nin elektroliz üzerine yaptığı çalışmalar, basit elektrolitik hücrelerde üretilen elektriğin, zıt yüklü maddeler arasındaki kimyasal reaksiyonun ve kimyasal bağlanmanın bir sonucu olduğunu gösterdi.
1820'de, Hans Christian Ørsted'in elektrik akımının manyetik etkisini keşfi, büyük çığır açan bir gelişmeydi. André-Marie Ampère, Ørsted'in deneylerini tekrarladı ve matematiksel olarak formüle etti.
1821'de, Estonyalı-Alman fizikçi Thomas Johann Seebeck iki farklı metalin ek yerlerinde ısı farkı olduğunda elektriksel bir potansiyel oluştuğunu gösterdi.
Alman bilim insanı Georg Ohm, 1827'de yayımladığı ünlü kitabı "Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet" (Galvanik devrenin matematiksel incelenmesi)'nde, günümüzde kendi adıyla bilinen Ohm kanunu'nu açıkladı.
Michael Faraday, gerçekleştirdiği elektrokimya deneylerinin sonuçlarını 1832 yılında ünlü iki kanunu ile açıkladı. 1836'da John Daniell elektrik üretirken hidrojen çıkarmayan hücresini keşfetti.

William Grove ilk yakıt hücresini 1839'da üretti. 1846'da Wilhelm Weber elektro-dinamometre'yi icat etti. 1866'da Georges Leclanché günümüzde tüm dünyada yaygın olarak kullanılan çinko-karbon pili'nin ilk öncüsü kabul edilebilecek hücrenin patentini aldı.
Svante August Arrhenius'un, 1884'te yayımladığı Recherches sur la conductibilité galvanique des électrolytes (Elektrolitlerin galvanik iletkenliği üzerine araştırmalar) adlı tezinin sonuçlarına göre, elektrolitler su içinde çözündüklerinde, değişen derecelerde ve elektriksel olarak zıt yüklü iyonlara ayrışıyorlardı.
1886'da Paul Héroult ve Charles M. Hall, Michael Faraday'ın tanımladığı prensiplerden yararlanarak aluminyum eldesine yönelik başarılı bir metot geliştirdiler.
1894'te Friedrich Ostwald, organik asitlerin elektriksel iletkenliği ve elektrolitik parçalanması üzerine yaptığı çalışmalarını tamamladı.
Walther Hermann Nernst 1888'de volta hücresinin elektromotor kuvvetinin teorisini geliştirdi. Ertesi yıl, üretilen akımın karakteristiklerinden yararlanarak, akımı üreten kimyasal reaksiyonun serbest enerjisinin nasıl hesaplanacağını açıklayan ve günümüzde Nernst denklemi olarak bilinen eşitliği oluşturdu.
1898'de Fritz Haber, elektrolitik proseslerde katot potansiyeli sabit tutulduğunda belirli redüksiyon ürünlerinin meydana gelebileceğini gösterdi.

1902'de The Electrochemical Society kuruldu.
1909'da Robert Andrews Millikan, tek bir elektronun elektrik yükünü belirleme deneylerine başladı.
1923'te Johannes Nicolaus Brønsted ve Thomas Martin Lowry, asit ve bazların nasıl davrandığına ilişkin teorilerini yayımladılar.
Arne Tiselius, 1937'de ilk gelişmiş elektroforetik cihazı yaptı ve protein elektroforezi ile ilgili çalışmalarından ötürü 1948 yılında Nobel Ödülü'ne layık görüldü.
1949'da International Society of Electrochemistry kuruldu.
1960 ve 1970'li yıllarda Revaz Dogonadze ve öğrencileri kuantum elektrokimyasını geliştirdiler.

Elektrokimyasal prosesler, kendiliğinden meydana gelen ve elektrik üreten kimyasal reaksiyonların veya bir elektrik akımının kimyasal bir reaksiyona yol açtığı proseslerdir. Bir redoks reaksiyonunda, bir atom veya iyonun oksidasyon derecesi (kısaca elektrik yükü) elektron aktarımı sonucu değişir.

Bir elektrokimyasal reaksiyonda yer alan elementler, sahip oldukları elektron sayısı ile karakterize edilirler. Bir iyonun oksidasyon seviyesi, nötr haline oranla aldığı veya verdiği elektron sayısıdır. Eğer bir atom veya iyon, bir reaksiyonda bir elektron verirse oksidasyon seviyesi yükselir ya da tam tersine, eğer elektron alırsa oksidasyon seviyesi düşer.
Örneğin, sodyum, klor ile reaksiyona girdiğinde bir elektron verir ve 1+ oksidasyon seviyesi kazanır. Klor da böylece bir elektron alarak 1- oksidasyon seviyesi kazanır. Oksidasyon seviyesinin işareti (+ veya - oluşu) her bir iyonun elektronik yüküne karşı gelir. Zıt elektrik yüklü sodyum ve klor iyonlarının birbirini çekmesi, iyonik bağ oluşturmalarının nedenidir.
Bir maddennin elektron vermesi oksidasyon, elektron kazanması ise redüksiyondur. Elektron veren bir madde redükleyici, elektron alan madde ise oksitleyici olarak bilinir. Oksitleyici madde reaksiyonda redüklenir, redükleyici madde ise oksitlenir.
Oksidasyon ve redüksiyonun aynı anda meydana geldiği reaksiyonlar redoks reaksiyonları olarak bilinir. Bu tür reaksiyonlarda maddelerden birisi elektron alırken diğeri elektron verir.
Oksidasyonda bir oksitleyiciye gereksinim vardır. Oksijen bir oksitleyicidir ama tek oksitleyici değildir. Adına rağmen, oksidasyon reaksiyonunda oksijenin bulunmasına gerek yoktur. Nitekim, bir ateş, oksijenden başka bir oksitleyici ile beslenebilir; örneğin flor yangınları genellikle kolay kolay söndürülemez, zira flor, oksijenden daha kuvvetli bir oksitleyicidir (elektronegatifliği oksijenden daha yüksektir).

Sulu çözeltilerdeki elektrokimyasal reaksiyonlar, redoks reaksiyonlarının iyon-elektron metodu kullanılarak dengelenmesiyle daha iyi anlaşılabilir. Bu metotta, H+, OH- iyonları, H2O ve elektronlar (oksidasyon değişikliklerini kompanse etmek için) hücrenin yarı-reaksiyonlarına ilave edilirler.

Asidik ortamda, genel reaksiyonu dengelemek için yarı-reaksiyonlara H+ iyonları ve su ilave edilir.
Örneğin, manganez sodyum bizmutat ile reaksiyona girdiğinde;
Dengelenmemiş reaksiyon: 
  
    
      
        
          
            
              Mn
            
          
          
            2
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              NaBiO
            
          
          
            3
          
        
        (
        s
        )
        →
        
          
            
              Bi
            
          
          
            3
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              MnO
            
          
          
            4
          
          
            −
          
        
        (
        a
        q
        )
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{Mn}}^{2+}(aq)+{\mbox{NaBiO}}_{3}(s)\rightarrow {\mbox{Bi}}^{3+}(aq)+{\mbox{MnO}}_{4}^{-}(aq)\,}
  

Oksidasyon: 
  
    
      
        
          
            
              4H
            
          
          
            2
          
        
        
          
            O
          
        
        (
        l
        )
        +
        
          
            
              Mn
            
          
          
            2
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        →
        
          
            
              MnO
            
          
          
            4
          
          
            −
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              8H
            
          
          
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              5e
            
          
          
            −
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{4H}}_{2}{\mbox{O}}(l)+{\mbox{Mn}}^{2+}(aq)\rightarrow {\mbox{MnO}}_{4}^{-}(aq)+{\mbox{8H}}^{+}(aq)+{\mbox{5e}}^{-}\,}
  

Redüksiyon: 
  
    
      
        
          
            
              2e
            
          
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              6H
            
          
          
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              BiO
            
          
          
            3
          
          
            −
          
        
        (
        s
        )
        →
        
          
            
              Bi
            
          
          
            3
            +
          
        
        (
        a
        q
        )
        +
        
          
            
              3H
            

Elektroliz; elektrik akımı yardımıyla, bir sıvı içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemi. Bu değişiklik, maddenin elektron vermesinden (yükseltgenme); ya da almasından (indirgenme) kaynaklanır. Elektroliz işlemi, elektroliz kabı ya da tankı denen bir aygıt içinde uygulanır. Bu aygıt, çözünerek artı ve eksi yüklü iyonlara ayrılmış bir bileşiğin (→Elektrolit) içine birbirine değmeyecek biçimde daldırılmış iki elektrottan oluşur. Elektrotlar bir akım kaynağına bağlandığında meydana gelen gerilim (elektrik alan), iyonları karşıt yüklü elektroda (kutup) doğru hareket ettirir. Karşıt kutupta yükünü dengeleyen atom veya moleküller elektrotta çökelir veya elektrolit içindeki moleküllerle yeni reaksiyonlara girer. Yeni reaksiyona girme meyli daha fazladır. 
Örneğin sofra tuzu içeren elektrolitte anotta klor açığa çıkarken nötr sodyum atomları su moleküllerini etkileyerek katottan hidrojen açığa çıkmasına sebep olurlar ve elekrolitte sodyum hidroksit oluşur.
Elektroliz konusundaki 1800 yılında Anthony Carlisle ve William Nicholson, 1807 yılında Humphry Davy, 1833 yılında Faraday'ın keşifleri ve 1887 yılında Svante Arrhenius tarafından geliştirilen iyon teorisi, zamanımızın atom fiziğine temel teşkil etmişlerdir.

Elektron (e- veya β- simgeleri ile gösterilir), eksi bir temel elektrik yüküne sahip bir atomaltı parçacıktır. Lepton parçacık ailesinin ilk nesline aittir ve bileşenleri ya da bilinen bir alt yapıları olmadığından genellikle temel parçacıklar olarak düşünülür. Kütlesi, protonunkinin yaklaşık 1/1836'sı kadardır. Kuantum mekaniği kapsamında, indirgenmiş Planck sabiti (ħ) biriminde ifade edilen yarım tam sayı değerinde içsel açısal momentuma (spin) sahiptir. Fermiyon olmasından ötürü, Pauli dışarlama ilkesi gereğince iki elektron aynı kuantum durumunda bulunamaz. Diğer temel parçacıklar gibi hem parçacık hem dalga özellikleri gösterdiğinden diğer parçacıklarla çarpışabilir ya da kırınıma uğrayabilir.
Elektronlar; elektrik, manyetizma, kimya ve ısı iletkenliği gibi çeşitli fizik fenomeninde temel rol oynamalarının yanı sıra; kütleçekimsel, elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerde de yer alır. Yüklü olmalarından dolayı kendilerini çevreleyen bir elektrik alanı bulunur ve gözlemciye göre hareket etmesi sonucunda bir manyetik alan oluşturur. Diğer kaynaklar tarafından oluşturulan manyetik alanlar, Lorentz kuvveti kanunu gereğince elektronların hareketlerini etkiler. Elektronlar, radyasyona maruz kaldıklarında ya da hızlandırıldıklarında enerjiyi fotonlar şeklinde soğurabilir ya da yayabilir. Laboratuvar aletleri ile elektronların tek tek ya da elektromanyetik alanlar kullanılarak elektron plazmasından yakalanması ve özel teleskoplar aracılığıyla dış uzaydaki elektron plazmasının saptanması mümkündür. Elektronlar; elektronik, kaynak, katot ışını tüpleri, elektron mikroskopları, radyoterapi, lazerler, gaz iyonlaştırma sayaçları ve parçacık hızlandırıcıları gibi alanlarda kullanılırlar.
Atom çekirdeği içindeki pozitif yüklü protonlar ile dışındaki negatif yüklü elektronlar arasındaki Coulomb kuvveti etkileşimleri, atomları oluşturur. İyonlaşma ve parçacıkların özelliklerinde değişimler sistemin bağlanma enerjisini değiştirir. İki veya daha fazla atom arasında elektronların değişimi veya paylaşımı, kimyasal bağları meydana getirir. İlk olarak 1838 yılında Richard Laming tarafından atomların kimyasal özelliklerini açıklamak için elektron yükünün bölünemez bir özelliğinin olması kavramı hipotez olarak ortaya atılmıştır. Johnstone Stoney 1891 yılında bu yüke elektron adını vermiş, J. J. Thomson ve ekibi ise 1897 yılında onu parçacık olarak tanımlamıştır. Beta parçacıkları olarak bilinen elektronlar, yıldız nükleosentezi gibi süreçlerde nükleer reaksiyonlara katılır. Kozmik ışınların Dünya atmosferine girmeleri gibi yüksek enerjili çarpışmalarda ve radyoaktif izotopların beta bozunması yoluyla elektron oluşabilir. Pozitron olarak adlandırılan elektronun antiparçacığı, zıt simgeli elektrik ve diğer yükleri taşıması dışında elektronla aynıdır. Bir elektron ile bir pozitronun çarpışması sonucunda, her iki parçacık da gama ışını fotonları üreterek annihilasyona uğrayabilirler.

Antik Yunanlar kehribarın kürk ile sürtünmesi sonrasında küçük nesneleri çektiğini fark ettiler. Bu olgu, şimşekle birlikte insanlığın elektrik hakkında kayıtlara geçmiş ilk deneyimiydi. 1600'de yayımlanan De Magnete adlı eserinde William Gilbert, Yunancada kehribar anlamına gelen ἤλεκτρον (elektron) kelimesi kökenli, Latincede de aynı anlamı taşıyan electrum kelimesinden, sürtünme sonrası küçük nesneleri çekme özelliğini tanımlayan Yeni Latince electricus kelimesini türetti. Thomas Browne'un 1646'da yayımlanan Pseudodoxia Epidemica adlı eserinde, aynı köklerden hareketle İngilizcedeki electricity ifadesi ilk defa kullanıldı. Elektrik kelimesi Türkçeye, Fransızcada da aynı anlamı taşıyan électrique kelimesinden geçti.
1733'te yayımlanan Sur l'électricité adlı eserinde Charles François de Cisternay du Fay, yüklü altın varağın ipek sürtülen cam tarafından itildiğini, aynı yüklü altın varağın yün sürtülen kehribar tarafından ise çekildiğini gözlemlediğini yazdı. Buradan yola çıkarak du Fay, elektriğin camsal ve kehribarsal adlarını verdiği iki tür akıştan oluştuğu sonucuna vardı. Bu iki akışkan birleştirildiğinde birbirini etkisiz hâle getiriyordu. Bir müddet sonra Ebenezer Kinnersley de bağımsız olarak aynı sonucu elde etti. On yıl sonra Benjamin Franklin, elektriğin iki farklı tür akıştan değil, fazlalık (+) ya da eksiklik (-) durumlarıyla aynı akıştan kaynaklandığını tespit ederek bunlara modern yük gösterimleri olan pozitif ve negatif adlarını verdi. Franklin, yük taşıyıcısını pozitif olarak varsaydı ancak hangi durumda yük fazlalığı, hangi durumda yük eksikliği olduğunu tanımlayamadı.
1838 ve 1852 yılları arasında Richard Laming, atomların birim elektrik yüklerine sahip atomaltı parçacıklarla çevrelendiğini ve maddenin özünü bu yapının oluşturduğunu öne sürdü. Johnstone Stoney, elektroliz fenomenine dair çalışmalarının ardından 1874'te, "elektriğin tek kesin özelliği" olduğunu ve bunun da tek değerlikli iyonun yükü olduğunu öne sürdü. Faraday'in elektroliz kanunları aracılığıyla bu temel yükün (e) değerini tahmin edebilse de, bu yüklerin atomlara sabitlenmiş olduğuna ve ayrılamayacağına inanıyordu. 1881'de Hermann von Helmholtz, hem pozitif hem negatif yüklerin "elektriğin atomları gibi davranan" temel parçalara ayrıldığı fikrini ortaya attı. 1881'de Stoney, elektroliyon (electrolion) terimini bu temel yükleri adlandırmak için kullandı. 1894 tarihli yazısında: "...elektron (electron) adını önermeye teşebbüs ettiğim elektriğin bu en dikkat çekici temel biriminin gerçek miktarının bir tahmini yapıldı" ifadeleriyle terimin adını değiştirdi. 1906 yılında önerilen elektriyon (electrion) kelimesi, Hendrik Lorentz'in elektron'u kullanmaya devam etmesi nedeniyle kabul görmedi. Elektron kelimesi, elektrik ve iyon kelimelerinin birleşimiyle oluşturulmuştu. Günümüzde, atomaltı parçacıkları tanımlamak için kullanılan -on eki de elektron kelimesinden sonra kullanılmaya başlandı.

Seyreltilmiş gazlarda elektrik iletkenliği üzerine çalışmalarda bulunan Julius Plücker, 1859 yılında, katottan yayılan radyasyonun yol açtığı fosforesans ışığın, katodun yanındaki tüpte ortaya çıktığını ve bu ışığın, uygulanan manyetik alana bağlı olarak hareket ettiğini gözlemledi. 1869'da Johann Wilhelm Hittorf, katot ile tüpün duvarları arasında koyduğu katı bir cismin bir gölge oluşturduğunu tespit etti. 1876'da Eugen Goldstein, bu cismin gölgesinin cisimden daha büyük boyutlarda olduğunu gözlemleyerek fosforesansı oluşturan ışınların katottan direkt bir yol izleyerek geldiğini belirledi ve bu ışınlara katot ışını (Almanca: Kathodenstrahlen) adını verdi. 1869-1875 yılları arasında William Crookes, içerisine yüksek vakum olan bir tüp geliştirdi. 1874'te, katot ışınlarının izlediği yola yerleştirilen bir çarkın, ışınların etkisiyle döndüğünü gözlemleyerek bu ışınların momentum taşıdığını ve katottan anoda doğru hareket ettiğini ortaya koydu. Işınlara uyguladığı manyetik alan sayesinde ışınları saptırarak bu ışınların negatif yüklüymüş gibi davrandığını tespit etti. 1879'da bu özelliklerin, "radyant madde" olarak tanımladığı kavramla açıklanabileceğini ve maddenin, negatif yüklü ve yüksek hızla katottan yayılan moleküller dahil dört durumu olduğunu ileri sürdü.
Arthur Schuster, katot ışınlarına paralel iki metal levha yerleştirip levhalar arasında bir elektrik potansiyeli uygulayarak Crookes'un deneyini geliştirdi. Işınların, alanın etkisiyle pozitif yüklü levhaya doğru sapmasıyla negatif yük taşıdığı kanıtlanmış oldu. 1890'da, akımın verilen seviyesi için sapma miktarını ölçerek ışın bileşenlerinin kütle-yük oranını tahmin etti. Ancak bu elde edilen değer beklenenin bin katından fazlaydı, bu nedenle o dönemde hesaplamaları yaygın biçimde kabul görmedi. 1892'de Hendrik Lorentz, bu parçacıkların (elektronların) kütlelerinin, onların elektrik yüklerinden kaynaklanabileceği fikrini ortaya attı.

1896'da floresans mineraller üzerinde çalışmalar yürüttüğü sıralarda Henri Becquerel, bu minerallerin hiçbir dışsal enerji kaynağına maruz kalmadan radyasyon yaydıklarını keşfetti. Sonrasında Ernest Rutherford, bu radyoaktif malzemelerin parçacık yaydığını tespit ederek bu parçacıkları, maddeye nüfuz etme özelliklerine göre alfa ve beta olarak adlandırdı. 1900'de Becquerel, radyumun yaydığı beta ışınlarının bir elektrik alanı tarafından saptırılabildiğini ve kütle-yük oranlarının katot ışınlarındakinin aynısı olduğunu belirledi. Bu bulgu, elektronların atomların bileşenleri olduğu düşüncesine bir kanıt oluşturuyordu.
1897'de J. J. Thomson, John Townsend ve Harold Wilson, o döneme dek düşünülenin aksine katot ışınlarının dalga, atom veya molekülden farklı ve özgün parçacıklar olduğunu gösteren deneyler yaptı. Thomson, katot ışınlarını oluşturan parçacıkların bilinen en hafif iyon olan hidrojeninkinin binde biri kadar olan kütlesinin (m) ve yükünün (e) doğru bir tahminini yaptı. Yük-kütle oranının (e/m) katodun malzemesinden bağımsız olduğunu gösterdi. Ayrıca, radyoaktif, sıcak veya aydınlatılmış malzemeler tarafından üretilen negatif yüklü parçacıkların evrensel olduğunu gösterdi. Elektron ismi bir kez daha, Johnstone Stoney tarafından bu parçacıklar için önerildi ve ilerleyen dönemde evrensel olarak kabul gördü.
1909'da gerçekleştirdikleri ve sonuçları 1911'de yayımlanan yağ damlası deneyi sonrasında Robert A. Millikan ve Harvey Fletcher, elektronların yüklerini daha hassas bir şekilde ölçtüler. Deneyde, yüklü yağ damlacıklarının yerçekimi nedeniyle düşmesini önlemek için elektrik alanı kullandı. Bu araç sayesinde %0,3'ten az bir hata payıyla, 1-150 kadar az iyonun elektrik yükü ölçülebildi. Benzer deneyler de elektroliz tarafından yönetilen yüklü su damlacıkları bulutları kullanarak Thomson'ın ekibi tarafından daha önce yapılmıştı. 1911'de ise Abram İoffe'nin, metallerin yüklü mikroparçacıklarını kullanarak yaptığı ve Millikan ile aynı sonuca bağımsız olarak ulaştığı deneylerin sonuçları 1913'te yayımlandı.
20. yüzyılın başlarında, belirli koşullar altında hızlı hareket eden yüklü parçacığın yolu boyunca aşırı doymuş su buharı yoğunluğuna yol açtığı keşfedildi. 1911'de Charles Wilson'ın tasarladığı bul

Elektron iyonizasyonu (EI, daha önce elektron bombardımanı iyonizasyonu olarak bilinirdi), enerjik elektronların iyonlar üretmek için katı veya gaz fazı atomları veya molekülleri ile etkileşime girdiği bir iyonizasyon yöntemidir. EI, kütle spektrometrisi için geliştirilen ilk iyonizasyon tekniklerinden biriydi. Ancak bu yöntem hala popüler bir iyonizasyon tekniğidir. Bu teknik, iyonları üretmek için yüksek enerjili elektronlar kullandığı için sert (yüksek parçalanma) bir iyonizasyon yöntemi olarak kabul edilir. Bu, bilinmeyen bileşiklerin yapı tespiti için yardımcı olabilecek kapsamlı parçalanmaya yol açar. EI, moleküler ağırlığı 600'ün altında olan organik bileşikler için en yararlı olanıdır. Aynı zamanda, katı, sıvı ve gaz halindeki birkaç başka termal olarak kararlı ve uçucu bileşik, çeşitli ayırma yöntemleriyle birleştirildiğinde bu tekniğin kullanılmasıyla tespit edilebilir.

Elektron iyonizasyonu ilk olarak 1918'de Kanadalı-Amerikalı Fizikçi Arthur J. Dempster tarafından "A new method of positive ray analysis" (Yeni bir anot ışını analizi yöntemi) makalesinde açıklandı.

NIST Chemistry WebBook 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mass Spectrometry 11 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Michigan State University.

Element, aynı cins atomlardan oluşan ve kimyasal yollarla kendinden daha basit ve farklı maddelere ayrılamayan saf maddelere verilen isimdir.
Her farklı kimyasal element farklı atom numarasına sahiptir. Atom numarası atomdaki proton sayısını (çekirdek yükünü) gösteren sayıdır. Bir elementin tüm atomlarında aynı sayıda proton bulunur. Proton sayıları aynı, nötron sayısı (kütle numaraları [= proton sayısı + nötron sayısı]) farklı atomlara izotop denir.
Toplam 118 adet element bulunmuştur. Bunların 96 tanesi Dünya üzerinde doğal olarak bulunmaktadır. 80 adet element kararlı izotopa sahiptir. Bu elementler, atom numarası 43 ve 61 (teknetyum ve prometyum) dışında atom numarası 1'den 82'ye kadar olan atomlardır. Atom numarası 83 ve daha fazlası olan atomlar (bizmut ve fazlası) kesinlikle kararlı değildirler ve radyoaktif özellikler barındırırlar. Atom numarası 83'ten 94'e kadar olanlar kararlı değillerdir.

Bir element insan vücudunda yüzde miligram mertebesinde bulunursa bu elemente makroelement (majörelement, plastik element) denir. Diğerlerine nazaran daha az oranda (yüzde mikrogram mertebesinde) bulunanlara ise izelement (oligoelement, minörelement, katalitik element) adı verilir. Minörelementler genellikle enzim, hormon gibi vücutta önemli fonksiyonu olan maddelere bağlı olarak görev yaparlar.

Na+, K+, Ca2+, Mg2+, Cl-, HCO3-, PO43-, HPO42- gibi iyonlar halinde bulunurlar. Elektrolit dengeyi sağlarlar. Ayrıca vücutta su dengesinin ve osmotik basıncın ayarlanması iyon halindeki elementlerle sağlanır.

Hemoglobinde, miyoglobinde demir (Fe) bulunur, çeşitli enzimlerin yapısında da metal iyonları bulunmaktadır. Bunların haricinde silisyum (Si), alüminyum (Al), kalay (Sn) ve arsenik (As) de az miktarda bulunabilir. Kurşun (Pb) ve kadmiyum (Cd) da yiyecek kapları ve kirli hava ile vücuda girebilir.

Empedokles (Yunanca: Έμπεδοκλής, MÖ 494-434), Sokrates öncesi düşünürlerden bir tanesidir. Sicilya'da bir Yunan kolonisi olan Agrigentum kentinin yurttaşıdır.
Doğa düşünürlerinden biri olan Empedokles, kendinden önceki doğa düşünürlerinin temel öğe (arkhe) olarak belirlediği, su, ateş ve havaya, toprak öğesini de ekleyerek hepsini bir arada kullanan ilk düşünür olmuştur. Empedokles'e göre bu dört temel öğe, sevgi ve nefret (iticilik) gücü ile birleşip ayrılırlar. Bir başka deyişle sevgi ve nefret de, maddeyi meydana getiren temel ögelerdendir ve değişimleri açıklamak için kullanılmışlardır.

MÖ 494 yılında Sicilya'nın Agrigentum kentinde, seçkin bir ailenin oğlu olarak doğmuştur. Siyasi bakımdan anayurdu olan Agrigentum'un hayatında oldukça aktif ve yararlı bir rol oynamıştır. Babasının MÖ 470 yılında kentin tiranının devrilmesinde önemli bir rol oynamış olduğu söylenmektedir. Bu tiranın tahtı Empedokles'e sunulmuş olsa da, o demokratik eğilimleri nedeniyle bunu reddetmiştir.
Empedokles, bilgisinin doğal güçleri denetlemek için anahtar olduğunu, bilgisiyle insanların rüzgarları durdurabileceğini, yağmur yağdırabileceğini ve hatta ölüleri Hades ülkesinden geri getirebileceğini ileri sürmüştür. Bu düşünceleri nedeniyle kendisinin büyücü olduğu söylentisi ortaya çıkmıştır.
Sadece kuramlarla değil aynı zamanda pratikle de ilgilidir. Bir kenti kasıp kavuran veba salgınını, o kenti çevreleyen bataklıkları kurutarak önlemiştir. Doğduğu kent olan Agrigentum'un havasını sağlıklı kılmak amacıyla, kuzey rüzgarına yol açabilmek için şehri kuzeyden çevreleyen kayaları parçalatmıştır.
Empedokles Parmenides'ten sonra düşüncelerini şiir şeklinde ifade eden ikinci önemli düşünürdür. Kendisinden sonra aynı şekli yine kendisinin bir hayranı olan Romalı Lucretius (MÖ 1. yüzyıl) devam ettirecektir.
Ölüm yeri ve şekliyle ilgili olarak ise farklı rivayetler vardır. Bir söylenene göre Etna Yanardağı'na atlayarak hayatına son vermiştir. Başka bir söylenene göre ise 60 yaşlarında iken Yunanistan'da Peloponnesos'ta normal bir şekilde ölmüştür.

Empedokles'in bugün elimizde bulunan iki şiirinin yanında bazı başka şiirleri olduğu da söylenmektedir. Ancak bu diğer şiirlerinden herhangi bir parça mevcut değildir. Doğa Üzerine ve Arınmalar adlı bu iki şiirin asılları toplamının yaklaşık 5000 mısradan oluştukları tahmin edilmektedir. Doğa Üzerine adlı şiirin yaklaşık 2000 dizeden meydana geldiği tahmin edilir. Bu dizelerden yaklaşık 350 mısra ve parçacık günümüze kalmıştır.

Doğa Üzerine adlı yapıtında Empedokles'in özgünlüğünü gösteren iki önemli düşüncesi vardır: Bunların ilki, temel öğenin birden fazla olduğunu kabul etmesidir. Kendisinden önceki düşünürlerin öne sürdüğü temel öğeler su, hava ve ateşti. Empedokles ise bunlara bir de toprak öğesini eklemiştir. Bu dört öğe baştan beri vardır. Bunlar ne değişir ne de yok olur, yani başlangıcı ve sonu yoktur. Evrende bunların miktarları hep aynı kalır. Her şey bu dört öğenin belirli birleşmelerinden oluşur.

"Nasıl ki ressamlar tapınaklara adak olarak adanacak resimleri yaparken ellerine çeşitli boyaları alır ve onları uygun oranlarda birbirlerine karıştırırlarsa, bunun için de bazı boyalardan daha fazla, bazılarındansa daha az miktarlar alırlarsa ve böylece bu boyalardan dünyada rastlanan sayısız şeylerin, örneğin ağaçların, erkeklerin, kadınların, kuşların, balıkların, hatta uzun ömürlü tanrıların resimlerini yaparlarsa, aynı şekilde doğa da dört öğeyi alarak onların her birinden farklı miktarları farklı oranlarda karıştırıp var olan şeyi meydana getirir." (B23)

İkinci özgün düşüncesi ise bu temel öğelerin birleşip ayrılması için bir hareket ettirici güç olması gerektiğidir. Empedokles bu gücü sevgi ve  nefret olarak açıklamıştır. Sevgi, öğeleri birleştirir, nefret ise bunları birbirinden ayırır.
Bunun yanında Empedokles, var olan bir şeyin yok olmasının veya yokluktan bir şeyin meydana gelmesinin imkânsız olduğunu söyler:

"Ölümlü olan bir şeyin ne var olması ne de her şeyi alıp götüren ölümle son bulması söz konusudur. Var olan sadece öğelerin bir araya gelmesi ve birbirlerine karıştıktan sonra ayrılmasıdır. "Ölüm", işte şeylerin bu ritminin bir anına insanlar tarafından verilen bir addan ibarettir. Bu öğeler bir insan, bir vahşi hayvan, bir bitki veya bir kuş biçiminde birbirlerine karıştıklarında insanlar bir doğuş olduğunu söylerler. Öğeler birbirlerinden ayrıldıklarındaysa insanlar bunu acıklı ölüm kelimesiyle açıklarlar. Ancak bu doğru bir adlandırma değildir." (B8,9)

Evrenin de bu şekilde oluştuğunu söyler. Başlangıçta sevginin etkisiyle bütün öğeler birbirine karışmış durumdadır. Nefretin küre şeklindeki evrene yaklaşmasıyla bir girdap, çevrinti hareketi oluşur ve bu öğeler birbirlerinden ayrılırlar.
Güneş ve ay tutulması konusunda doğru bir gözlem yapmış, ayın ışığını güneşten aldığını anlamıştır.Deriden yapılan solunumu açıklamıştır. Hayvanların nasıl ortaya çıktıklarıyla ilgili kuramı vardır. Algının nasıl meydana geldiğini, gözü ve görmenin nasıl olduğunu da açıklamıştır.
Ruh göçüne inanır:

"Bir zamanlar ben de erkek ve kız çocuğu, çalı, kuş ve denizde sıçrayan dilsiz balık olmuştum." (B117) 

Kanın, insan hayatının ana taşıyıcısı ve düşünmenin merkezi olduğunu söyler. Empedokles'e göre; temel öğeler kanda, en olgun biçimde bir araya gelmişlerdir. İnsanın tüm yetenekleri ise bu karışımın olgunluğuna bağlıdır.

Felsefeyi uzun bir süre meşgul etmiş ikilemdir. 
Herakleitos;

Her şey değişiyor. (Her şey akar)
Bu yüzden duyumsal algılamalara güvenilebilir demekteyken;
Parmenides;

Hiçbir şey değişmez.
Bu yüzden duyumsal algılamalara güvenilemez tezini ileri sürmektedir.
Bu ikilemden felsefeyi kurtaran, Empedokles olmuştur. Empedokles'e göre Parmenides, Herakleitos zıtlığı, "özde tek bir madde" olduğu inancından kaynaklanmaktadır;
Düşünüre göre, her iki görüş de, kısmen doğru, kısmen yanlıştır.

Her şey değişmez;
Duyumsal algılamalara güvenmeliyiz, zira görüyoruz, görüşünü ileri sürmüştür.

Empedokles'in kendisinden sonra gelen düşünürler arasında özellikle Aristoteles üzerinde etkisi olmuştur. Roma dünyasında Lucretius, Epikuros'un dışında sadece Empedokles'ten büyük övgü ve hayranlıkla söz eder. Nietzsche'nin eskiçağ düşünürleri arasında büyük bir övgüyle andığı iki isimden biri Herakleitos ise diğeri Empedokles'tir. Alman şair Hölderlin de bir tragedyasında Empedokles'i romantik bir kılık altında yeniden canlandırmıştır.

Arslan, A. İlkçağ Felsefe Tarihi, 2. baskı, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008 1. cilt, 261,263-268,272,276,278,284
Capelle, W, Sokrates'ten Önce Felsefe , çev. Oğuz Özügül, İstanbul: Kabalcı, 1994 1. cilt, 213
Aster, E. V., İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, çev. Vural Okur, 3. baskı, İstanbul: İm, 2005, 109-111
Guthrie, W.K.C., İlkçağ Felsefe Tarihi, çev. Ahmet Cevizci, Ankara: Gündoğan, 1988, 66

Enantiyoselektif sentez ya da asimetrik sentez,  bir kimyasal sentez şeklidir. IUPAC, bir veya daha fazla yeni kiralite elementinin bir substrat molekülünde oluşturulduğu ve stereoizomerik (enantiyomerik veya diastereoizomerik) ürünleri eşit olmayan miktarlarda üreten kimyasal reaksiyon (veya reaksiyon sekansı) olarak tanımlanır.
Daha açık bir ifadeyle: bir bileşiğin, belirli bir enantiyomer veya diastereomer oluşumunu destekleyen bir yöntemle sentezidir.
Enantiyoselektif sentez, modern kimyada kilit bir işlemdir ve bir molekülün farklı enantiyomerlerinin veya diastereomerlerinin çoğu zaman farklı biyolojik aktiviteye sahip olması nedeniyle farmasötikler alanında özellikle önemlidir.

Şeker ve amino asitler gibi biyolojik sistemlerin yapı taşlarının birçoğu yalnızca bir enantiyomer olarak üretilir. Sonuç olarak, canlı sistemler yüksek derecede kimyasal kiralılığa sahiptir ve genellikle belirli bir bileşiğin çeşitli enantiyomerleriyle farklı şekilde reaksiyona girer. Bu seçiciliğe örnekler:

Lezzet: yapay tatlandırıcı aspartamın iki enantiyomeri vardır. L- aspartam tatlıdır, D- aspartam tatsızdır.
Koku: R - (-) - carvon nane gibi kokarken, S - (+) - carvone kimyon gibi kokar.
İlaç etkinliği: antidepresan ilaç olan Citalopram rasemik bir karışım halinde satılmaktadır. Bununla birlikte, çalışmalar ilacın faydalı etkilerinden sadece (S) - (+) enantiyomerinin sorumlu olduğunu göstermiştir.
İlaç güvenliği: D-penisilamin şelasyon tedavisinde ve romatoid artrit tedavisinde kullanılırken, L‑penisilamin, temel bir B vitamini olan piridoksinin etkisini engellediği için toksiktir.
Bu enantiyoselektif sentezin büyük önemi olduğundan, elde edilmesi de zor olabilir. Enantiyomerler, aynı entalpi ve entropilere sahiptir ve bu nedenle, rasemik bir karışıma yol açan, yönlendirilmemiş bir işlemle eşit miktarlarda üretilmelidir. Enantiyoselektif sentez, geçiş durumundaki etkileşimler yoluyla bir enantiyomerin bir diğerinin üzerinde oluşumunu destekleyen kiral bir özellik kullanılarak elde edilebilir. Bu önyargı asimetrik indüksiyon olarak bilinir ve substrat, reaktif, katalizör veya ortamdaki kiral özellikleri içerebilir  ve bir enantiyomeri oluşturmak için gereken aktivasyon enerjisini karşıt enantiyomerinkinden daha düşük hale getirerek çalışır.
Enantioselektivite genellikle, bir enantiyomer farklılaştırıcı basamağın nispi oranları ile belirlenir - bir reaktifin iki enantiyomerik üründen biri olabileceği nokta. Bir reaksiyon için hız sabiti, k, reaksiyonun aktivasyon enerjisinin bir fonksiyonudur, bazen enerji engeli olarak adlandırılır ve sıcaklığa bağlıdır. Enerji bariyerinin Gibbs serbest enerjisini kullanarak, ΔG *, belirli bir sıcaklıkta, T, karşılıklı stereokimyasal sonuçların oranları:

  
    
      
        
          
            
              k
              
                1
              
            
            
              k
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          10
          
            
              
                Δ
                Δ
                
                  G
                  
                    ∗
                  
                
              
              
                T
                ×
                1.98
                ×
                2.3
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {k_{1}}{k_{2}}}=10^{\frac {\Delta \Delta G^{*}}{T\times 1.98\times 2.3}}}
  

Sıcaklık farklılığı oran farklılığı anlamına gelir, böylece enantiyoselektivite düşük sıcaklarda daha da büyük olarak gözlemlenir. Sonuç olarak, küçük enerji-bariyer farklılıkları bile gözle görülür bir etkiye neden olabilir.

Genel olarak, enantiyoselektif kataliz (geleneksel olarak asimetrik kataliz olarak bilinir), kiral koordinasyon kompleksleridir. Kataliz, diğer enantioselektif sentez yöntemlerinden daha geniş bir dönüşüm aralığı için etkilidir. Katalizörler, kiral ligandlar kullanılarak neredeyse hiç değişmez şekilde kiral hale getirilirler (ayrıca, daha basit akiral ligandlar kullanılarak metal-kiral-metal kompleksleri üretmek de mümkündür, ancak bu tür türlerin nadiren sentetik olarak faydalı olduğu kanıtlanmıştır). Çoğu enantiyoselektif katalizör, düşük substrat/katalizör oranlarında etkilidir. Yüksek verimleri göz önüne alındığında, pahalı katalizörlerde bile endüstriyel skala sentezi için genellikle uygundurlar. Çok yönlü bir enantioselektif sentez örneği, çok çeşitli fonksiyonel grupları azaltmak için kullanılan asimetrik hidrojenasyondur. 

Yeni katalizörlerin tasarımına, yeni ligand sınıflarının gelişmesi büyük ölçüde egemendir. Genellikle 'imtiyazlı ligandlar' olarak adlandırılan bazı ligandların geniş bir reaksiyon aralığında etkili olduğu bulunmuştur; örnekler arasında BINOL, Salen ve BOX bulunur. Bununla birlikte, genel olarak, birkaç katalizör, birden fazla asimetrik reaksiyon tipinde etkilidir. Örneğin, BINAP/Ru ile Noyori asimetrik hidrojenasyonu, bir β-keton gerektirir, bununla birlikte başka bir katalizör olan BINAP/diamine-Ru, kapsamı a, alkenler ve aromatik kimyasallara genişletir.

Bir kiral yardımcı, daha sonra intramoleküler asimetrik indüksiyon yoluyla enantioselektif reaksiyonlara girebilen yeni bir bileşik oluşturmak için başlangıç malzemesine bağlanan organik bir bileşiktir.  Reaksiyonun sonunda yardımcı ürünün rasemizasyonuna neden olmayacak koşullar altında uzaklaştırılır.  Genellikle daha sonra kullanmak üzere kurtarılır. 

Kiral yardımcı maddeler, etkili olmak için stokiyometrik miktarlarda kullanılmalı ve yardımcı maddenin eklenmesi ve çıkarılması için ilave sentetik adımlar gerektirmelidir. Bununla birlikte, bazı durumlarda, mevcut tek stereoselektif metodoloji, kiral yardımcılara dayanır ve bu reaksiyonlar, enantiyomerik açıdan saf ürünlere en zaman verimli erişim sağlayan, çok yönlü ve çok iyi çalışılmış olma eğilimindedir. Ek olarak, yardımcı yönelimli reaksiyonların ürünleri, kolon kromatografisi veya kristalizasyon gibi yöntemlerle kolay ayrılmalarını sağlayan diastereomerlerdir.

Biyokataliz, izole edilmiş enzimlerden canlı hücrelere kadar değişen biyolojik bileşikleri kimyasal dönüşümler yapmak için kullanır. Bu reaktiflerin avantajları, çok yüksek e.e.s ve reaktif spesifikliğinin yanı sıra, hafif çalışma koşulları ve düşük çevresel etki içerir. Biyokatalizörler, endüstride akademik araştırmalardan daha yaygın olarak kullanılmaktadır; örneğin statinlerin üretiminde. Bununla birlikte, yüksek reaktif spesifikliği, etkili bir reaktif bulunmadan önce çok çeşitli biyokatalizörlerin taranmasını gerektirdiği için bir problem olabilir.

Organokataliz, kimyasal reaksiyon hızının karbon, hidrojen, kükürt ve diğer metal olmayan elementlerden oluşan organik bir bileşik ile arttırıldığı bir kataliz formunu belirtir. Organocatalyst, kiral olduğunda enantioselektif sentez elde edilebilir; örneğin bir dizi karbon-karbon bağı oluşturucu reaksiyon, prolin varlığında enantiyoselektif hale gelmiştir, en iyi örnek aldol reaksiyonudur.  Organokataliz genellikle kiral katalizörler olarak doğal bileşikler ve ikincil aminler kullanır; bunlar metal içermemesi nedeniyle ucuz ve çevre dostudur.

Kiral havuzu sentezi, enantioselektif sentez için en basit ve en eski yaklaşımlardan biridir. Kolayca temin edilebilen bir kiral başlangıç materyali, istenen hedef molekülü elde etmek için, çoğunlukla akiral reaktifler kullanılarak, ardışık reaksiyonlar vasıtasıyla manipüle edilir. SN2 reaksiyonunda olduğu gibi yeni kiral türler oluşturulduğunda, enantiyoselektif sentez için kriterleri karşılayabilmektedir.

Kiral havuzu sentezi, şeker veya amino asit gibi nispeten ucuz doğal olarak oluşan bir yapı bloğuna benzer kiraliteye sahip hedef moleküller için özellikle çekicidir. Bununla birlikte, molekülün maruz kalabileceği olası reaksiyonların sayısı sınırlıdır ve kıvrımlı sentetik yollar gerekli olabilir (örn. Oseltamivir toplam sentezi). Bu yaklaşım aynı zamanda, eğer doğal olarak oluşmazsa pahalı olabilecek enantiyopur başlangıç malzemesinin stokiyometrik miktarını gerektirir.

Enantiyoselektif senteze alternatifler, genellikle bir enantiyomerin rasemik bir karışımdan, birkaç yöntemden herhangi biri ile izole edilmesini içerir. Bu tür rasemik karışımları yapmak için gereken zaman ve maliyet düşükse (veya her iki enantiyomerin de kullanım alanı bulunabilirse), bu yaklaşım düşük maliyetli kalabilir. Yaygın ayırma yöntemleri, kiral çözünürlük veya kinetik çözünürlüğe dayanır.

Bir molekülün iki enantiyomeri, aynı fiziksel özelliklere (erime noktası, kaynama noktası, polarite, vb.) sahiptir ve bu nedenle birbirleriyle aynı şekilde davranırlar. Sonuç olarak, ince tabaka kromatografisinde aynı Rf ile göç edecekler ve HPLC ve GC'de aynı alıkonma sürelerine sahip olacaklardır. NMR ve IR spektrumları aynıdır.
Bu, bir işlemin tek bir enantiyomer üretip üretmediğini (ve en önemlisi hangi enantiyomer olduğunu) belirlemeyi zorlaştırabilir ve ayrıca enantiyomerleri %100 enantiyoselektif olmayan bir reaksiyondan ayırmayı zorlaştırır. Neyse ki, enantiyomerler diğer kiral materyallerin varlığında farklı davranırlar ve bunların ayrılma ve analizine izin vermek için kullanılabilir.
Enantiyomerler, kuvars veya kiral olarak değiştirilmiş standart ortamlar gibi kiral kromatografik ortamlar üzerinde aynı şekilde göç etmezler. Bu, GC ve HPLC yoluyla analize izin vermek için küçük bir ölçekte veya kiral olarak saf olmayan maddeleri ayırmak için büyük bir ölçekte kullanılabilen kiral kolon kromatografisinin temelini oluşturur. Bununla birlikte, bu işlem pahalı olabilecek büyük miktarda kiral paketleme malzemesi gerektirebilir. Yaygın bir alternatif, enantiyomerleri, kiral yardımcı maddelerle aynı şekilde bir diyastereomerlere dönüştürmek için bir kiral türevlendirme maddesinin kullanılmasıdır. Bunlar farklı fiziksel özelliklere sahiptir ve bu nedenle geleneksel yöntemler kullanılarak ayrılabilir ve analiz edilebilir. 'Kiral çözünürlük ajanları' olarak bilinen özel kiral türevlendirme ajanları, stereoizomerlerin NMR spektroskop

Enerjinin korunumu yasası, yalıtılmış bir sistemdeki toplam enerjinin değişmeyeceğini söyler. Enerji ne yok edilebilir ne de yoktan var edilebilir, ama enerji türü değişebilir; örneğin, dinamitin patlamasıyla kimyasal enerji kinetik enerjiye dönüşebilir.
Enerjinin korunumu yasası gereği birinci tür devridaim makinesinin çalışması imkânsızdır. (Bu türde dışarıdan enerji alınmadan iş yapılacağı iddia edilir.) Başka bir deyişle, dışarıdan enerji almayan bir sistem, çevresine sahip olduğundan daha çok enerji sağlayamaz.

Antik Yunan filozoflarına değin (Miletli Thales) y. MÖ 550 her şeyin kökeni olan maddenin döngüsüne (korunumuna) dair izler vardı. Ancak, denmek istenenin günümüz "madde-enerji" kavramlarıyla eşleştirmek için yeterince güçlü bir neden yok. (Örneğin, Thales maddenin kökeninin (arkhe, ana madde) su olduğunu söylüyordu). Empedokles (MÖ 490–MÖ 430) ise evrenin dört öğeden (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğunu oluştuğunu öne sürüyordu. "Hiçlikten varlık yaratılamaz, varlık hiç olamaz." diyor, bu dört öğenin sürekli olarak birbirine dönüştüğünü söylüyordu.
1638 yılında, Galileo Galilei çeşitli konulardaki çalışmalarını -ünlü 'kesikli sarkacı' (enerji korunumuyla açıklanırsa potansiyel enerjinin ve kinetik enerjinin birbirine dönüşerek hareketi devam ettirdiği bir sistem) da içinde- yayınladı.
Hareketi -kinetik enerjiyi açıklarken- matematiksel dille anlatan ilk kişi Gottfried Wilhelm Leibniz olmuştu (1676-1689). Leibniz pek çok mekanik sistemde dışarıdan bir etki olmadıkça, sistemin kendi davranışını sürdürme eğiliminde olduğunu keşfetti (vi hızıyla hareket halinde olan mi kütlelerinden oluşan sistemler):

  
    
      
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          v
          
            i
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{i}m_{i}v_{i}^{2}}
  

Bu niceliğe vis viva ya da sistemin yaşam kuvveti adını verdi. Bu ilke dışarıdan bir sürtünme kuvveti olmadıkça enerjinin neredeyse korunduğunu gösteriyordu (bu noktada kinetik enerjinin korunumunu). O zamanlar pek çok fizikçi momentumun korunumu (sürtünme kuvveti varlığında bile işleyen bir ilke) ile ilgileniyordu, momentumun matematiksel gösterilişi:

  
    
      
        
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          v
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \,\!\sum _{i}m_{i}v_{i}}
  

ve korunan vis vivaya karşılık geliyordu. Daha sonra gösterildiği gibi, esnek çarpışmalar olarak adlandırılan durumlarda kinetik enerji de momentum da aynı anda korunuyordu.
Pek çok mühendis; John Smeaton, Peter Ewart, Carl Holtzmann, Gustave-Adolphe Hirn ve Marc Seguin momentumun korunumu ilkesinin uygulamalı kullanımlar için tek başına yetersiz olduğunu düşündüklerinden, Leibniz'in ilkesinden de yararlanmayı gerekli görüyorlardı. Bu ilke aynı zamanda kimi kimyacılar tarafından da desteklenmişti: William Hyde Wollaston. Bazı akademisyenler (ör; John Playfair) kinetik enerjinin bütünüyle korunmadığını göstermişti. Doğal olarak bu termodinamiğin ikinci yasasına dayalı modern hesaplamalara göre barizdi, ancak 18. ve 19. yüzyıllarda kayıp enerji hâlâ bilinmiyordu. Zamanla, sürtünme kuvveti etkisi altında gerçekleşen hareket sonucunda oluşan ısının vis vivanın başka bir biçimi olup olmayacağından kuşkulanıldı. 1783 yılında, Antoine Lavoisier ve Pierre-Simon Laplace birbiriyle çelişen iki kuramı -vis viva ve kalori kuramı- gözden geçirdiler. Kont Rumford'un 1798 yılında, top güllelerini oyma sırasında (kalibresini ayarlamak için yapılan işlemler) açığa çıkan ısıyı gözlemlemesi mekanik anlamda hareketin ısıya dönüşmesi yöndeki kanıyı güçlendirdi, daha da önemlisi korunum ölçülebiliyordu ve öngörülebilirdi (kinetik enerji ile ısı enerjisini birbirine bağlayan evrensel korunum sabiti hesaba katıldığında). Sonrasında -1807 yılında, Thomas Young tarafından kullanıldıktan sonra- vis viva, "enerji" (ya da erke) olarak anılmaya başlandı.

Vis viva, sonradan daha yerinde bir formülle şöyle tanımlandı:

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          v
          
            i
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\sum _{i}m_{i}v_{i}^{2}}
  

Kinetik enerjinin işe dönüşümünü anlatan bu formül, Gaspard-Gustave Coriolis ve Jean-Victor Poncelet'nin 1819-1839 yılları arasındaki çalışmalarının sonucudur. Daha önceleri quantité de travail (iş niceliği), sonraları, travail mécanique (mekanik iş) olarak bilinen bu kavram, mühendislik hesaplamlarında kullanıldı.
1837 yılında Zeitschrift für Physik dergisinde yayınlanan Über die Natur der Wärme başlıklı makalede, Karl Friedrich Mohr enerjinin korunumu ile ilgili ilk genel "öğretiyi" şu tümcelerle anlattı: "Kimyada bilinen 54 elemente karşılık fizik dünyasında, Kraf [iş ya da enerji] olarak bilinen, sadece bir etken var. Farklı koşullarda farklı kavramlar olarak görünebilir, hareket, kimyasal benzerlik, kohezyon, elektrik, ışık ve manyetizma; ancak bu biçimlerin herhangi biri diğerine dönüşebilir."

Modern enerji korunumu prensibinin gelişiminde kilit aşama, Isının mekanik karşılığının ispatlanmasıydı. Isının yoktan var edilemeyeceğini ya da yok edilemeyeceğini söyleyen kalori teorisi kabul görürken, aksinin olduğunu iddia eden enerji korunumu prensibi ısının ve mekanik işin birbirine dönüşebileceğini söylüyordu.
On sekizinci yüzyılın ortalarında Rus bir bilim adamı, Mikhail Lomonosov, kalori teorisine karşı olan, kan hücresi-ısının kinetik enerjisi adlı postulatını ortaya attı. Deneysel çalışmaları sonucu, Lomonosov, ısının kalorik sıvının parçacıkları vasıtasıyla iletilmediği sonucuna vardı.
1798 yılında Count Rumford (Benjamin Thompson) top güllelerinin kalibrasyonu sırasında sürtünmeden kaynaklanan ısının miktarını ölçtüler ve ısının kinetik enerjinin bir formu olduğu fikrini geliştirdiler; hesaplamalar kalori teorisini çürütmüştü ancak kesinliğini tam anlamıyla ifade etmekten yoksundu.

Mekanik eşitlik prensibi modern haliyle ilk defa Alman cerrah Julius Robert von Mayer tarafından 1842 yılında ifade edildi. Mayer bu sonuca Endonezya'daki Hollanda kolonilerini ziyareti sırasında varmıştı. Buradaki hastaları daha az oksijen tükettiklerinden (ve tabi bundan dolayı daha az enerjiye sahiplerdi-daha sıcak bir iklimde vücut sıcaklıklarını korumak için-) kanları daha koyu kırmızıydı. Isının ve mekanik işin birer enerji formu olduğunu keşfetti ve 1845 yılında, fiziğe dair bilgisini ilerlettikten sonra, iş ve ısı arasında sayısal ilişkiyi anlatan bir monografi yayınladı.

Aynı dönemde, 1843 yılında, James Prescott Joule-Mayer'den bağımsız olarak- mekanik eşitliği bir dizi deneyle keşfetti. En önemlisi, şimdi "Joule aparatı" olarak bilinen, ipe bağlı bir ağırlığın aşağıya hareket etmesiyle dönen su içinde bir çıkrık düzeneği. Aşağıya inen ağırlık sebebiyle azalan yer çekimsel potansiyel enerjinin, suyun içinde dönen çıkrıktaki sürtünmeden kaynaklanan iç enerji artışına eşit olduğunu gösterdi.
1840–1843 dönemi sonrası, benzer deneyler Ludwig A. Colding isimli, Danimarkalılar dışında fazlaca bilinmeyen, mühendis tarafından tekrar yapıldı.
Joule ve Mayer'in çalışmaları itirazlar ve olumsuz tepkilerle karşılaştı ancak nihayetinde Joule'ün çalışması genel olarak kabul gördü.
{{|Joule ve Mayer'in çalışmalarında kimin öncül olduğuna yönelik ayrıntılı bilgi için bkz.|Mechanical equivalent of heat: Priority}}
1844 yılında, William Robert Grove mekanik, ısı, ışık, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi, hepsini tek bir "kuvvet" olarak betimleyen, anlatan postulatını ortaya attı, (günümüz diliyle enerji). Grove 1874'te, teorilerini Fiziksel Kuvvetler Arasındaki İlişki isimli bir kitapta yayınladı. 1847 yılında, Joule'ün önceki çalışmalarından yararlanan, Sadi Carnot, Émile Clapeyron ve Hermann von Helmholtz Grove ile benzer sonuçlara ulaştılar ve Über die Erhaltung der Kraft isimli kitapta yayınladılar çalışmalarını (On the Conservation of Force, 1847). Teorinin modern haliyle genel anlamda kabul görmesi bu yayın aracılığıyla olmuştur.
1850 yılında, William Rankine ilk defa enerji korunumu kanunu ibaresini resmen kullanmıştır.
1877 yılında, Peter Guthrie Tait bu prensibin Sir Isaac Newton'dan köken aldığını iddia etmiştir, Philosophiae Naturalis Principia Mathematica'daki 40-41 nolu önermelere dayanarak. Tait'in çalışmasına günümüz diliyle ilerleyici tarihçilik deniyor(ayrıntılı bilgi için, Whig history).

Madde proton, elektron nötron gibi parçacıklardan oluşur. Dinlenme ya da esas kütlesi vardır. On dokuzuncu yüzyıldaki bilinen (kısıtlı) çalışmalara göre bu esas kütle korunuyordu. 1905 yılında, Einstein'ın özel görelilik teorisi bu esas kütlenin esas enerjinin belli bir oranına karşılık geldiğini gösterdi. Bunun anlamı, belli bir miktar esas kütle, enerjinin pek çok formuna dönüşebilirdi (kinetik, potansiyel elektromanyetik ışıma enerjisi gibi). Bu olduğunda, yirminci yüzyılda yaşanan tecrübelerimizde olduğu gibi, "toplam" kütlenin aksine esas kütle korunmuyordu. Tüm enerji formları toplam kütle ve toplam enerjiyi meydana getiriyordu.
Örneğin; elektron ve pozitronun her biri esas kütleye sahiptir. Esas enerjilerini fotonun elektromanyetik ışıma enerjisine dönüştürerek birlikte yok olabilirler (geride kütle bırakmaksızın). Eğer bu olay fotonun enerjisini aktarabileceği bir çevresi olmayan izole bir sistemde meydana gelirse, sitemin toplam kütlesi de toplam enerjisi de değişmez. Üretilen elektromanyetik ışıma enerjisi, sistemdeki pozitron ve elektronun yok olmadan önce oluşturduğu kadar eylemsizlik (ve ağırlık) meydana getirir. Tersine, maddesiz-enerji yok olarak meydana madde (esas kütlesi olan bir madde)

Enstrümental analiz, analitleri bilimsel aletler (enstrümanlar) kullanarak inceleyen analitik kimya alanı.

Spektroskopi elektromagnetik radyasyon ile moleküller arası etkileşimi ölçer. Spektroskopi, atomik absorpsiyon spektroskopisi, atomik emisyon spektroskopisi, morötesi-görünür spektroskopisi, x-ray florasans spektroskopisi, kızılötesi spektroskopisi, Raman spektroskopisi, nükleer magnetik rezonans spektroskopisi, fotosalınım spektroskopisi, Mössbauer spektroskopisi, Dairesel dikroizm spektroskopisi ve daha fazlası birçok farklı uygulamaya sahiptir.

Kütle spektrometri moleküllerin kütlelerinin ağrılıklarina oranını elektrik veya magnetik alanlar kullananarak ölçer. Kütle spektrometri kütle/elektrik yükü oranını elektrik ve magnetik alanı yardımı ile ölçer. Birkaç iyonlaştırma yöntemi mevcuttur. Bu yöntemler elektron iyonlaştırma, kimyasal iyonlaştırma, elektrosprey, hızlı atom bombardımanı, matriks- yardımlı lazer salınımı/iyonlaşması (ingilizce: matrix-assisted laser desorption/ionization, kısaca MALDI) ve diğerleridir. Aynı zamanda, kütle spektrometrisi kütle analiz edicilerinin yaklaşımları ile de kategorize edilir. Bu kütle analizörleri, magnetik-sektör, kuadrupol kütle analizörü, kuadrupol iyon tuzağı, uçus süresi (time-of-flight, kısaca TOF), Fourier transform iyon siklotron rezonans ve fazlası.

Kristalografi materyallerin kimyasal yapılarını, materyaldeki atomların yansıttığı parçacık veya elektromagnetik radyasyon kırınım çiftlerinin analizi ile, atomik seviyede ortaya koyan tekniktir. X-ray aralarında en yaygın kullanılanıdır. Ham veriden atomların uzaydaki yaklaşık yerleşimleri belirlenebilir.

Elektroanalitik metotlar, analiti içeren bir elekrokimyasal hücrede, elektrik potansiyelini volt cinsinden ve/veya elektrik akımını amper cinsinden ölçerler. Bu metotlar hücre içinde kontrol edilen ve ölçülen etkilerine göre sınıflandırılır. Üç ana katogori potentiyometri (elektrod potansiyelleri arasındaki farkı ölçülür), kulometri (hücrenin zaman içindeki akımı ölçülür) ve voltametri (hücre potansiyeli aktif olarak değişirken hücrenin akımı ölçülür).

Kalorimetri ve termogravimetrik analiz ısı ilebir maddenin arasındaki etkileşimini ölçer.

Ayırma işlemleri materyal karışımlarının kompleksliğini azaltmak için kullanılır. Kromatografi ve elektroforez bu alanda bulunur.

İki veya ikiden fazla alateli kimya tekniğinin birleştirlmesi yeni hibrit teknikler geliştirilmiştir.
Bu teknikler kimya ve biyokimyada oldukça sık kullanılırlar.
Bazı hibrit teknik örnekleri:

Gaz kromatografi-kütle spektrometri (GC-MS)
Sıvı kromatografisi–kütle spektrometrisi (LC-MS)
Sıvı kromatografi-kızılötesi spektroskopi (LC-IR)
Yüksek performans sıvı kromatografi/elektrosprey iyonizasyon-kütle spektrometri (HPLC/ESI-MS)
Kromatografi-diyot-dizi belirlemesi(LC-DAD)
Kapiler elektroforez-kütle spektrometri (CE-MS)
Kapiler elektroforez-morötesi-görünür spektroskopi (CE-UV)
İyon-hareketlilik spectrometri–kütle spektrometri
Prolat trokoyidal kütle spektrometri

Analitik kimyada, moleküllerin, biyolojik hücrelerin, biyolojik dokuların ve nanomateryallerin bireysel olarak görüntülenmesi önemli bir yere sahiptir. Üç farklı mikroskopi kategorisi vardır: optik mikroskopi, elektron mikroskopi ve tarama prob mikroskopi. Kamera ve bilgisayar endüstrilerinin hızlı gelişimden etkilenen mikroskopi ani bir ilerleme kaydetmiştir.

Birçok laboratuvar işlevini yalnızca bir çip üzerinde entegre eden cihazlar mevcuttur. Çip birkaç milimetre veya santimetre kare büyüklüğünde ve pikolitreden daha küçük hacimli sıvılarla iş yapabilme yeteneğine sahiptir.

Entropi, fizikte  bir sistemin mekanik işe çevrilemeyecek termal enerjisini temsil eden termodinamik terimidir. Çoğunlukla bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik (kaos) olarak tanımlanır ve istatistikten teolojiye birçok alanda yararlanılır. Sembolü S'dir.

Bilim insanları düzensizliği entropi adı verilen nicelik ile ölçerler. Sistemlerdeki düzensizlik arttıkça entropi de artar. Bu durumda faydalı (iş yapabilir) enerji miktarı azalır, faydasız enerji artar.
Eğer bir sistem tamamen düzenli ise entropisi sıfır olabilir. Entropi, enerji gibi korunan bir özellik değildir. Bütün enerji değişimlerinde çevre ile sistemin entropi değişimlerinin toplamı daima pozitiftir. Bu da evrendeki toplam entropinin sürekli artmasına sebep olur. Mesela Dünya'daki yaşam Güneş'ten gelen Entropiyle beslenir. Bitkiler büyümeleri için gerekli enerjiyi güneş ışığından aldıkları zaman evrene bir miktar düzen katılır ve bu nedenle entropi azalır. Fakat Dünya'daki bu entropi(belirsizlik) azalması, bütün bir evrendeki entropi artışı yanında küçük bir miktar olarak kalır. Güneş'in yıpranma oranı, dünyamıza kattığı düzene göre çok büyüktür. Bir diğer örnek olarak yapboz verilebilir. Yapbozdaki resim, bilgiler birer birer yerine konulup entropi azaltılarak tekrar bir araya getirilebilir ancak resimde yeniden sağlanan düzen, yapbozu yapan kişiyi hayatta tutmak için evrenin başka bir yerinde ortaya çıkan düzensizlikten her zaman daha azdır. Kendimizi düşünürsek, yaşamak için gerekli enerjiyi gıdalardan alırız, bu enerjinin kaynağı ise Güneş'teki yıpranma sonucu çıkan güneş ışığıdır. Bir sistemin -273.15 Santigrat derecede (0 Kelvin) entropisi sıfır olarak kabul edilir..Bu nokta referans noktası olarak alınır ve entropinin sıfır olduğu bu noktaya mutlak entropi denir ve termodinamiğin üçüncü yasası olarak ifade edilir. Evrenin sıcaklığı Big Bang'den günümüze doğru geldikçe -273.15 Santigrat dereceye yaklaşma eğilimindedir. Big Bang'den günümüze doğru oluşan bu değişimi, şu örnek çok iyi açıklar: Bir kadeh masadan düşüp kırıldığında, kadeh ve içindeki sıvının başlangıçtaki düzenliliği (simetrisi) bozulur. Yere düşüp parçalanan kadehin (asimetrik durum) zamanda, masanın üstüne tekrar zıplayamaz, yani daha fazla düzensizlik daima sonraki zamandadır.
Termodinamiğin ikinci yasasına göre entropi ile ilgili olarak şu bağıntı verilmiştir.

dS=dQ/T (Buradaki q tersinir sistemler içindir. Tersinmez olaylar için q'yu tersinir q'ya dönüştürmek gerekir. Yani tersinir durumlarda entropi 0'a eşitken tersinmez durumlarda entropi 0'dan büyüktür. Ancak gerçek hayatta tersinir sistem yoktur, gerçek olan tersinmez işlemlerin ideallikten ne kadar uzak olduğunu refere etmek için oluşturulmuş hayali bir işlemdir.)
Bundan başka S<0 olma durumu imkânsızdır. Termodinamiğin ikinci yasasının değişik (ama eşdeğer) ifadelerinden birinde, izole bir sistemin entropisinin hiçbir zaman azalamayacağı belirtilir. "İzole" deyimi dışarıyla madde veya enerji alışverişinde bulunmayan sistem anlamına gelmektedir.
Klasik termodinamikte hacim, basınç, sıcaklık, enerji ve entropi gibi kavramlar temel alınır. Diğer yandan termodinamik aynı zamanda istatistiksel kavramlar kullanılarak da ifade edilebilir. Mekanik (klasik veya kuantum) yasalarının istatistikle birleştirilerek kullanılması sayesinde geliştirilen "istatistiksel mekanik" veya "istatistiksel termodinamik", klasik termodinamiğin tarif ettiği ancak açıklayamadığı bazı olgulara derin açıklamalar getirmiştir. Bunlardan biri de entropi yasasıdır.

Bilgi kuramında entropi bir iletinin bilgi içeriğini ölçer. Bu bağlamda entropi ilk defa 1948'de Claude E. Shannon tarafından tanımlanmıştır. Ayrık bir rassal değişken'in entropisi

  
    
      
        H
        (
        X
        )
        =
        −
        
          ∑
          
            i
          
        
        p
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        log
        ⁡
        p
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle H(X)=-\sum _{i}p(x_{i})\log p(x_{i}).}
  

denklemiyle verilir. Shannon buradaki H ismini Ludwig Boltzmann'in termodinamikteki H-teoremine atfen seçmiştir.

Entropinin istatistik biliminde de ayrı bir tanımı vardır. Örneğin Ludwig Boltzmann'ın denkleminde

S = k log W
entropi, S, bir sistemin girebileceği mikroskobik durumların sayısı, W, yoluyla tanımlanır. Burada k Boltzmann sabitidir. Sözü edilen mikroskopik durumların tanımı ve sayılması ise, sistemi oluşturan atomları tarif eden temel mekanik yasalar kullanılarak yapılır.
Entropi yasasının zaman açısından tek taraflı niteliği ve gelecek ve geçmiş arasında ayrım yapması, onu fizikte bilinen tüm diğer yasalardan farklı kılar. (Yüksek enerji fiziğindeki muhtemel bir istisna dışında.) Doğal fiziksel olayların, insanların ve diğer canlıların kurdukları düzenlilikleri artırmak değil azaltmak eğiliminde olması (örneğin depremde binaların yıkılması) ve benzeri bir takım olgular, entropi yasasına onun bilimsel tanımını aşan anlamlar yüklenmesine önayak olmuştur. Dawkins, özellikle "The Blind Watchmaker" (Kör Saatçi) adlı kitabında, bu eğilimin genelleştirilmiş bir biçimi ile biyolojik evrim arasındaki bağlantılardan sözeder. Reichenbach, Bohm, Feynman, Popper ve Grünbaum gibi bazı düşünürler entropi yasası ve zaman kavramı arasındaki ilişkiyi değişik yollardan açıklamaya çalıştılar.

Entropi kanunu belki de insanların yeryüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan biridir. Bu kanunun en güzel tariflerinden bir tanesi de "Evrende her şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister." şeklindedir. Aslına bakarsanız tanımdaki "maksimum düzensizlik" kavramı da bir "düşük enerji" eğilimini ifade eder, ancak kanunun biraz daha anlaşılabilir olması için güzel bir ilavedir. Yani aslında gerçek tanım şudur: "Evrende her şey kendini minimum enerjiye çekmek ister." Bu kanun evrenin her yanında o kadar çok gözümüz önündedir ki örnekleri saymakla bitmez. Birkaç örnek verelim.
Ör 1: Yukarıdan bırakılan bir taş, aşağı düşmek ister. Çünkü aşağı dediğimiz nokta, yukarı dediğimiz noktadan daha düşük bir enerji seviyesine sahiptir.
Ör 2: Demir bir kaba sıkıştırılan bir gaz kendini dışarı atmak ister. Çünkü dış ortamdaki gazlar daha düzensizdir.
Ör 3: Baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak toplum daha düzensiz olmak ister.
Ancak baskı kavramının da bir düzeni ifade ettiğini söylemek tartışmalı olduğu için bu entropiye uygun bir örnek olmaktan uzaktır. Düzen kavramı tam anlamıyla entropinin aksini ifade etmelidir.
Bu kanun aracılığı ile evreni bir yaratıcının yönettiği ve idare ettiğinin ispat edilmiş olduğunu savunan görüşler mevcuttur: Madem evrende her şey kendini minimum enerjiye çekmek istiyor, öyleyse evreni dağılmaktan ve düzensizliğe gitmekten alıkoyan bir enerjiye ihtiyaç vardır. Bu enerji evrenin her yerinde, mikro alemden, makro aleme kadar hükümlerini icra edebilmelidir; evrenin düzenini ve enerji seviyesini devam ettirebilmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Öte yandan, hücre seviyesinde entropiye karşı mücadele etmekte nasıl adenozin trifosfat adlı bir nükleotidin işlevleri kilit rol oynuyorsa, evrensel ölçekte de entropiye karşı denge teşkil eden fiziksel süreçlerin varlığından söz edilebilir. O halde metafizik bir üst otoritenin var olmasının şart olmadığını düşünen görüşler de mevcuttur.
Budha düşüncesinde de bir entropi yaklaşımı vardır. Budha, "Bileşik olan her şeyin eninde sonunda çözüleceğini, dağılacağını" söyler. Budha'ya göre bu, evrensel bir yasadır ve istisnası yoktur. Entropi yasasındaki evrensel "düzensizliğe gidiş" olgusu, Budha düşüncesinde de yer almaktadır. Ayrıca Budha düşüncesince, bu düzensizliğin ardından yeniden düzenlilik geleceği öngörülmemiştir. Bu alan Batı düşüncesinde Kaos kuramları, Doğu düşüncesinde ise Tao açılımlarında ele alınır.

Enformasyon kuramına bağlı entropi: Tasarım kriterlerinin kodlanması ve sayısal estetik ölçüm değerli bulunabilen, bina cephe analizlerinde kent silüetlerinde uygulama alanı bulunan bir yöntemdir. Değişim değerlendirmesi bu yaklaşımla yapılabilir. Enformasyon kuramına bağlı entropi kavramı, mimari ve kentsel tasarımın da içinde bulunduğu çok çeşitli disiplinler tarafından ele alınmış ve bu zaman zaman ciddi eleştirilerle karşılanmıştır. Bunun yanında bağlamından ve temel amacından koparılmadığı sürece disiplinler arası çalışmaların bilimsel kazanımları yadsınamaz.

Özel

Genel
Shigeru Furuichi, Flavia-Corina Mitroi-Symeonidis, Eleutherius Symeonidis, On some properties of Tsallis hypoentropies and hypodivergences, Entropy, 16(10) (2014), 5377-5399; DOI:10.3390/e16105377
Shigeru Furuichi, Flavia-Corina Mitroi, Mathematical inequalities for some divergences, Physica A 391 (2012), pp. 388–400, DOI:10.1016/j.physa.2011.07.052; ISSN: 0378-4371
Shigeru Furuichi, Nicușor Minculete, Flavia-Corina Mitroi, Some inequalities on generalized entropies, J. Inequal. Appl., 2012, 2012:226. DOI: 10.1186/1029-242X-2012-226

“Sıfır Entropi”, Diğer Bir Deyişle Cennet - Güneşin Tam İçinde 9 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1] 9 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekserji
Entropi kütleçekimi

Erime noktası, kristal ve saf olan bir maddenin katı halden sıvı hale geçtiği belirli bir sıcaklıktır. Bu sıcaklığa o maddenin erime noktası denir. Bütün kristal yapıya sahip saf maddelerin erime noktasında, yani katı halden sıvı hale geçene kadar, sıcaklığı sabit kalır. Ancak tamamen sıvı hale geçtikten sonra sıcaklığı yükselir. Saf kristal cisimlerin erime noktası ile donma noktası arasında sıcaklık farkı yoktur. Mesela saf su, 0 °C de donar. Fakat saf olmayan maddelerin, yani karışımların donma ve erime noktaları farklıdır.
Erime ısısı cisme ve sıcaklığa bağlıdır. Mesela buzun 0 °C'deki erime ısısı, 79,8 cal/g'dır. Bir gram sıvı donduğu zaman erime ısısı kadar ısıyı çevreye verir.
Bazı hallerde erimiş madde, donma noktasına kadar soğuduğu halde donmaz. İşte bu duruma aşırı soğuma ve donmada gecikme denir. Bu haldeki sıvıya kendi cinsinden küçük bir katı billur atılırsa sıvı maddenin birdenbire donduğu görülür. Buna aşı billuru (kristali) denir.
Erime ve donma noktası üzerinde basıncın etkisi vardır. Normal erime noktasından söz edilirken, basınç bir atmosfer kabul edilir. Erime noktası, saf maddeler için karakteristik fiziksel bir sabittir.
Birçok maddenin erime ve donma noktaları aynı olduğundan bu iki terim eşdeğer olarak kabul edilirken bazı maddelerin erime ve donma noktaları farklı olabilmektedir.

Farmakoloji ya da eczabilim (Antik Yunancada: farmakon (φάρμακον) ilaç; logos(λόγος) bilim demektir) günümüzdeki anlamıyla canlı organizmadaki (deney hayvanı ve insan) ilaç etkilerini ve canlı organizmaya alınan ilaçların yapısını inceleyen bir bilim dalıdır. Yeni sentezlenmiş veya bitkilerden ayrıştırılmış maddelerin etkilerini biyolojik yapısını laboratuvar çalışmaları ile deney hayvanlarında, klinik araştırmalar ile insanlarda inceleyerek ilaç geliştirme çalışmalarına katkı veren bir tıp ve eczacılık bilimidir. Diğer bir deyişle, ilaçların yapımından, kullanıma sunulmasına, ilaçlar ile biyolojik dizgeler arasındaki etkileşimleri inceleyen bilim dalıdır. Farmakoloji, deneyleri ve canlılar üzerindeki araştırmalardan klinik uygulamaya değin uzanan bu karmaşık ve yoğun süreci birçok alt dalı ve yardımcı bilim dalları ile yakından bağlantılı yürütür.

Günümüzdeki anlamıyla canlı organizmadaki (deney hayvanı ve insan) ilaç etkilerini ve canlı organizmaya alınan ilaçların yapısını inceleyen bir bilim dalıdır. Yeni sentezlenmiş veya bitkilerden ayrıştırılmış maddelerin etkilerini biyolojik yapısını laboratuvar çalışmaları ile deney hayvanlarında, klinik araştırmalar ile insanlarda inceleyerek ilaç geliştirme çalışmalarına katkı veren bir tıp ve eczacılık bilimidir.

Farmakodinamik: İlaçların canlılardaki (insan veya deney hayvanı) etkileri ile etki mekanizmalarını araştırır. İlaçların organizmaya ne yaptığı sorusuyla ilgilenir.
Farmakokinetik: İlaçların canlı (insan veya deney hayvanı) vücuttaki emilimini, dağılımını, dönüşümünü ve vücuttan atılmasını inceler. Organizmanın ilaca ne yaptığı sorusuna cevap arar.
Klinik farmakoloji: İlaçların insan organizması üzerindeki etkilerini ve insan vücudundaki sürecini inceler.
Farmakoterapi: Hastalıkların tedavisinde ilaçların uygulanmasını konu alır. Konusu itibarı ile klinik farmakolojiye benzer
Nörofarmakoloji: İlaçların sinir sistemi üzerindeki etkilerini inceleyen farmakoloji alt dalıdır.
Psikofarmakoloji: İlaçların canlı psikolojisi ve davranışları üzerindeki etkilerini inceler.
İmmünofarmakoloji: İlaçların canlıların bağışıklık sistemleri üzerindeki etkilerini inceler.
Endokrin farmakoloji: İlaçların canlıların endokrin sistemi, diğer bir deyişle hormonlar üzerindeki etkilerini inceler.
Kardiyovasküler farmakoloji: İlaçların kalp damar (dolaşım) sistemi üzerindeki etkilerini inceler.
Kronofarmakoloji: İlaçların canlılardaki etkilerinin çeşitli zaman dilimleri içindeki değişimlerini inceler. Diğer bir deyişle ilaç etkisinin kronobiyolojik değişimini ele alır.
Biyokimyasal farmakoloji: İlaçların canlıların biyokimyasal özellikleri üzerindeki etkilerini inceler.
Moleküler farmakoloji: İlaçların canlılarda moleküler düzeydeki etki ve davranışlarını ele alır
Klinik farmasi: Eczacının farmakoloji bilgilerini hasta yararına kullanması anlamına gelen bir halk sağlığı bilimidir.
Radyo farmakoloji: Radyoaktif maddelerin vücuttaki etkileri ile bunlarla işaretlenmiş ilaçların farmakokinetiğinden bahseder.
Nöropsikofarmakoloji: Nöral mekanizmaların incelenmesidir.
Nörofarmakoloji: İlaçların sinir sistemindeki hücresel işlevini ve davranışı etkileyen nöral mekanizmaları araştıran bilim dalı.
Psikofarmakoloji: İlaçların duygu durumu, algılar, düşünce ve davranış üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalı.
Elektrofizyoloji: Vücuttaki merkezi sinir sistemi ve beyindeki sinir hücrelerinin elektrik hareketlerini inceleyen bilim dalı.
Farmakoepidemiyoloji: İyi tanımlanmış popülasyonlarda ilaçların kullanımları ve etkilerinin incelenmesidir.
Farmakoinformatik: Eczacılık bilişimidir.
Farmakogenetik: İlaçların terapötik ve toksik etkilerinin genetik nedenlerini inceleyen bir yöndür..
Farmasötik: Yeni bir kimyasal varlığın (NCE) veya eski ilaçları ilaca dönüştürme süreci ile ilgilenen eczacılık disiplinidir.
Farmakosibernetik: Bilişim ve internet teknolojilerinin uygulanması yoluyla ilaç kullanımını destekleme bilimini tanımlayan yeni bir alandır.
Farmakogenomik: Genomun ilaç yanıtındaki rolünün incelenmesidir.
Farmakotoksikoloji: Farmasötik ilaçlara ve maddelere toksik maruziyetin sonuçlarının incelenmesidir.
Klasik farmakoloji: Bozulmamış hücrelerde veya tüm organizmalarda taramadır.
Ters farmakoloji: Belirli bir protein hedefinin aktivitesinin modülasyonuna dair bir hipotezdir.
Fotofarmakoloji: Hedef ilaç iletimi için ışıkla değiştirilebilir moleküllerin etkinleştirilmesi ve devre dışı bırakılmasıdır.
İmmünfarmakoloji: Farklı etki mekanizmalarına sahip çoklu ilaçların kullanımı.

Toksikoloji: Bir görüşe göre Farmakoloji'den alt dal olarak doğup gelişen bu bilim dalı ilaçlar ve diğer kimyasal maddelerin canlı organizmalardaki zararlı (toksik) etkilerini inceler. Zehirbilim olarak da tanımlanmaktadır.
Farmakognozi: İlaç hammaddeleriyle ilgilenen alt bilim dalıdır.
Farmasötik kimya veya Medisinal Kimya
Farmasötik teknoloji

Anatomi
Fizyoloji
Psikoloji
Patoloji ve Fizyopatoloji
Histoloji ve Sitoloji
Dahiliye ve Tüm alt dalları
Mikrobiyoloji
Biyokimya

Biyoloji
Kimya
Mantık
Matematik
Fizik
İstatistik

Günümüzde ilaçlar birçok bitkisel kaynaklardan elde edilmektedir. Afyon alkoloidleri, kalp glikozidleri, enzimler, selüloz, yağlar, esanslar bunların başşlıcalarıdır. İlaç yapımında bitkilerin kök, gövde, yaprak, çiçek, tohum, kabuk vb. kısımları kullanılır.

Hormonlar, serumlar, enzimler, gamma glugobin gibi...

Küf mantarından elde edilen penisilinler, bazı antibiyotikler gibi...

Tabii kaynaklıl ilaçların daha bol ve daha ucuz olarak elde edilmesi zehirli ilaçların geliştirilmesi ilaçların yan etkilerinin azaltılaması amacıyla laboratuvar ortamında sentez yoluyla elde edilen ilaçlardır. Sülfonomidler, bazı hormonlar, eter, yarı sentetik penisilinler gibi...

Hastalıkların teşhiş ve tedavisinde, tıbbi araştırmalarda kullanılır.

İyot, demir, kalsiyum, sodyumklorür gibi...

Kayalp SO. Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji, Ankara.
Kaya S., Bilgili A., Pirinçci İ. Veteriner Uygulamalı Farmakoloji, Ankara.

Türk Farmakoloji Derneği12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Union of Pharmacology (IUPHAR)25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Federation of European Pharmacological Sciences (EPHAR)11 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The American Society for Pharmacology and Experimental Therapeutics22 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
British Pharmacological Society

Medisinal ya da farmasötik kimya kimya ile eczacılığın kesiştiği noktadaki etkin madde dizaynı, organik sentez ve ilaçlar geliştirmek ile ilgili bilimsel daldır. Medisinal kimya yeni terapötik kullanım için uygun olan kimyasal oluşumların tanımlanması, sentezi ve geliştirilmesini içerir. Ayrıca halihazırdaki ilaçların biyolojik özellikleri, kantitatif yapı-etki ilişkileri üzerinde çalışır. Farmasötik kimya ilaçların kalite durumu üzerine odaklanarak ilaçların amacına uygunluğunun sağlanmasını amaçlar.
Medisinal Kimya organik kimyayı; biyokimya, computational kimya, farmakoloji, moleküler biyoloji, istatistik, vücut kimyası ile birleştiren çok alt dalları olan bir bilim dalıdır.

İlacın keşfinde ilk aşama istenen biyolojik özellikleri gösteren bileşenlerin bulunması için birçok maddenin taranarak sonuçta yeni aktif bileşenlerin teşhisidir. Bu aktif bileşenlerin kaynağı bitkiler, hayvanlar veya mantarlar gibi doğal olabilir. Diğer yandan bu keşiflerin kaynağı sentetik de olabilir.
Otomatik makinelerdeki gelişmeler sonucunda araştırma süreci çok hızlanmış ve bu süreç makineleşerek otomatikleşmiştir. 

İlacın keşfinin ikinci aşaması, bileşiğin farmakofor biyolojik özelliklerini geliştirmek için, darbelerin sentetik olarak değiştirilmesini gerektirmektedir. 

Farmakoloji
Farmakodinamik
Farmakokinetik

Günümüzde Medisinal Kimya
Medisinal Kimya Avrupa Federasyonu17 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Table of Contents1 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Osiris Property Explorer30 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Medisinal Kimya Portali

Fiziksel bilimlerde faz; bir malzemenin fiziksel özelliklerinin her noktasında aynı olduğu bölgedir/alandır (termodinamik bir sistemdir - İng: Thermodynamic system). Fiziksel özelliklerinin örneklerinden üç tanesi, yoğunluk içermesi, mıknatıslanma ve kimyasal bileşimi indeksi. Basit bir açıklama ile  bir faz  fiziksel olarak ayrı, kimyasal olarak yeknesak ve (genellikle) mekanik ayrılabilir malzemeli bir bölge olmasıdır. Bir cam kavanoz buz ve sudan oluşan bir sistemde, buz küpleri birinci faz, su ikinci faz ve suyun üstünde bulunan nem ise üçüncü fazdır. Cam kavanoz ise başka bir ayrı aşamasıdır. Faz terimi bazen maddenin hali olarak eş anlamlı bir şekilde kullanılabilir. Ancak bir maddenin aynı halde çok sayıda karışmayan fazı olabilir. Ayrıca, faz terimi  bazen bir faz diyagramı için  üzerinde sınır ile basınç ve sıcaklık gibi durum değişkenler açısından sınırı çizilmiş denge durumunda  bir dizi oluşturmak için kullanılır. Faz sınırları gibi katı veya başka bir kristal yapısından daha ince değişikliğine sıvıdan bir değişiklik olarak maddenin organizasyon değişiklikleriyle  ilgili olduğundan  bu son kullanım durumuna eş anlamlısı olarak "faz" kullanımına benzer. Ancak, madde ve faz diyagramı kullanımların hali yukarıda verilen ve amaçlanan anlam terim kullanıldığı bağlamdan kısmen tespit edilmelidir resmi tanımı ile orantılı değildir. Fazın çeşitleri Farklı fazlar, gaz, sıvı, katı, plazma veya Bose-Einstein yoğuşma ürünü olarak maddenin farklı durumlar olarak tarif edilebilir. Maddenin katı ve sıvı formda diğer haller arasındaki faydalı mezofazlar.

Farklı fazlar, gaz, sıvı, katı, plazma veya Bose-Einstein yoğuşma ürünü olarak maddenin farklı durumlar olarak tarif edilebilir. Maddenin katı ve sıvı formda diğer haller arasındaki faydalı mezofazlar.
Farklı fazlar da maddenin belirli bir hal içinde var olabilir. Demir alaşımları için şemada gösterildiği gibi, çeşitli evreleri hem katı hem de sıvı haller için vardır. Fazlar  ayrıca çözünürlüğe  dayalı bir şekilde ayrılabilirler örneğin polar (hidrofil) ya da (hidrofobik) polar olmayan gibi. Su karışımı (bir polar sıvı) ve bir yağ (polar olmayan bir sıvı) kendiliğinden iki ayrı fazı olacaktır. Su, sıvı yağ içinde çok düşük çözünürlüğe sahiptir ve (çözünmeyen)  yağda, su içinde düşük bir çözünürlüğe sahiptir. Çözünürlük maksimum miktardaki çözünenin çözücü içinde  erimesi ile ortaya çıkar. Bir karışım  iki sıvı fazından fazla olacak şekilde ayrılabilir ve fazların ayrılma kavramları katılara uzanabilir. Katılar katı çözeltileri ya da farklı kristal fazları oluşturabilirler. Metal çiftleri karşılıklı olarak alaşımlardan çözünebilirler. Karşılıklı çözünemeyen metal çiftleri ise çözünemezler.
Birçokları olduğu gibi sekiz karışmaz sıvı gözlenmiştir. Karşılıklı karışmaz sıvı fazlar sudan  oluşturulmuştur, erimiş fosfor da su (sulu faz), hidrofobik organik çözücüler, perflorokarbonlar (florlu fazı), silikonlar, çeşitli metallerden oluşturulmuştur ve edilmektedir. Tüm organik çözücüler tamamen karışabilir. Örneğin  Etilen glikol ve tolüen karışımı, iki farklı organik fazlar halinde ayrılabilir.
Fazlar makroskobik bir şekilde  kendiliğinden ayrılması gerekmez. Emülsiyon ve kolloidler fiziksel ayrılmayan eriyebilen fazın karıştırılması çifti kombinasyonları örnekleridir.

Soldan dengeleme birçok homojen bileşimler ile bir tek faz oluşturmaktır  ama sıcaklık ve basınca bağlı olduğundan tek bir maddenin iki veya daha fazla ayrı faza ayrılabilmektedir. Her faz içinde, özellikleri aynı  ama iki farklı faz arasında özellikleri farklı bulunmaktadır.
Üzerinde hava boşluğu bulunan kapalı bir kavanozdaki su, iki fazlı bir sistem oluşturur. Suyun çoğu, su moleküllerinin karşılıklı çekimi ile tutulduğu sıvı fazdadır. Dengede bile moleküller sürekli hareket halindedir ve arada bir, sıvı fazdaki bir molekül, sıvı fazdan kopup gaz fazına girmek için yeterli kinetik enerji kazanır. Aynı şekilde, arada bir buhar molekülü sıvı yüzeyiyle çarpışır ve sıvıya yoğunlaşır. Dengede, buharlaşma ve yoğuşma süreçleri tam olarak dengelenir ve her iki fazın hacminde net bir değişiklik olmaz.
Su üzerindeki hava yaklaşık % 3 bir nem olduğunda, oda sıcaklığında ve basıncında su kabı dengeye ulaşır. Bu oran sıcaklık arttığı müddetçe artar. 100 °C'de ve atmosferik basınçta Hava % 100 su kadar dengeye ulaşmamıştır. Sıvı 100 °C'nin üzerinde biraz ısıtılır ise(su kaynar ise ) sıvıdan gaza geçişler sadece yüzeyde olmaz sıvının hacminde gerçekleşir.

Belirli bir bileşim için, sadece belirli fazlar, belirli bir sıcaklık ve basınçta mümkündür. Oluşturacak fazların sayısı ve türü, tahmin etmek zordur ve genellikle deney ile belirlenir. Bu tür deneylerin sonuçları faz diyagramlarında çizilebilir.
Burada gösterilen faz diyagramı tek bileşenli sistemi içindir. Mümkün fazlar sadece basınç ve sıcaklığa bağlıdır bu basit sistemde,. İşaretlemeler iki veya daha fazla fazın denge halinde bulundukları noktaları gösterir. Sıcaklıklar ve uzak işaretleme basınçlarda, dengede sadece bir faz olacaktır.
Şemada, sıvı ve gaz arasındaki sınırı işaretleme mavi çizgi süresiz devam etmez, ama kritik nokta denilen bir noktada sona erer. Sıcaklık ve basınç kritik noktaya yaklaştıkça, sıvı madde ve gazın özellikleri giderek daha fazla benzer hale gelir. Sıvı ve gazın ayırt edilmediği hale kritik nokta denir.. Kritik noktasının üstünde, artık ayrı bir sıvı ve gaz fazları vardır: süper kritik akışkan olarak adlandırılır, sadece genel bir sıvı fazı vardır. Suda, kritik nokta yaklaşık 647 K (374 °C veya 705 °F) 22,064 MPa gerçekleşir.
Su faz diyagramının bir sıra dışı özellik (noktalı yeşil çizgiyle gösterilen) katı-sıvı faz hattı negatif eğime sahip olmasıdır. Koyu yeşil hat örneklediği gibi çoğu maddeler için, eğim olumlu. Bu su olağandışı bir özelliği, sıvı sudan daha düşük bir yoğunluğa sahip olan buz ile ilgilidir. Basıncı artırarak erime neden olur yüksek yoğunluklu fazına, içine su sürücüler.
Faz diyagramının sıra dışı değil özelliği olsa bir başka ilginç katı-sıvı faz hattı sıvı-gaz fazı hattını karşılayan noktasıdır. Kesişme üçlü nokta olarak anılır. Üçlü noktada, tüm üç faz bir arada bulunabilir.
Deneysel, faz hatları nedeniyle birden çok fazlar formlarını geliştiren sıcaklık ve basınç bağımlılık eşleştirmek için nispeten kolaydır. Gibbs'in faz kuralı bakın. Bir piston ile donatılmış bir kapalı ve iyi yalıtılmış silindirin oluşan bir test aygıtı düşünün. Doğru miktarda su şarj ve ısı uygulama, sistem faz diyagramı gaz bölgesinde istenen herhangi bir noktaya getirilebilir. Piston yavaş düşer, sistem faz diyagramı gaz bölgede sıcaklık ve basınç artan bir eğri izler. Gaz sıvı yoğunlaşmaya başlar noktada, sıcaklık ve basınç eğrisinin yönü aniden suyun tüm yoğunlaşmış kadar faz hattı boyunca iz değişecektir.

(İng Surface science)
Dengedeki iki faz arasında dar bir bölge mevcuttur. Bu bölgede özellikler fazın özellikleri değildir. Bu yüzey çok ince olmasına rağmen, bu tür yüzey gerilimi gösteren bir sıvı neden olarak önemli ve kolaylıkla gözlemlenebilir etkilere sahip olabilir. Bunların karışımları, bazı bileşenler tercihli olarak arayüz doğru hareket edebilir. Modelleme, tanımlama veya belirli bir sistemin davranışını anlamak açısından, ayrı bir faz olarak arayüz bölgesini tedavi etmek için etkili olabilir.

Tek bir malzemenin ayrı fazlar oluşturabilen çeşitli farklı katı halde olabilir. Su, bir malzemenin bilinen bir örnektir. Örneğin, meyveli dondurma normal altıgen bir şekilde buz Ih bulunan, ancak, aynı zamanda kübik buz içinde, rombohedral buz II ve birçok diğer formları halinde mevcut olabilir. Polimorfizm birden fazla kristal şeklinde mevcut olduğu, bir katı yeteneğidir. Saf kimyasal elementler için, polimorfizm allotropi olarak bilinir. Örneğin, elmas, grafit ve fulleren karbon farklı allotroplarıdır.

Bir madde faz değişimine uğradığında (maddenin bir halinden diğerine geçiş yaparken), genellikle enerji alır ya da verir. Örneğin, su buharlaştığında, buharlaşan moleküller sıvının çekici kuvvetlerinden kaçarken kinetik enerjide oluşan artış, sıvının sıcaklığındaki düşüş olarak yansır. Faz değişimini başlatmak için gerekli olan enerji suyun iç termal enerjisinden alınmaktadır, bu da sıvının daha düşük bir sıcaklığa doğru soğumasına sebep olur; Bu yüzden buharlaşma soğutma işlemleri açısından kullanışlı bir yöntemdir. Bakınız: Buharlaşma ısısı. Bunun tam tersi olan süreç olan yoğuşma ısı veren bir süreçtir. Bir katının sıvıya doğru faz geçişiyle ilgili olan ısı enerjisi ya da entalpi, ergime ısısı (İng: enthalpy of fusion) olarak ve bir katının gaza doğru faz geçişiyle ilgili olan ısı enerjisi ise süblimleşme ısısı (İng: enthalpy of sublimation) olarak adlandırılır.

Arayüz (madde) (İng:Interface (matter))
Faz sınırı (İng: Phase boundary)

Fransız fizikçiler, sıcaklık artışı ile birlikte katılaşan bir solüsyon/karışım buldular 4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – α-Siklodekstrin(İng:cyclodextrin), su ve 4-metilpiridin (İng:methylpyridine)

Faz yüzey bilimi, katı - sıvı arayüzleri, katı - gaz arayüzleri, katı - vakum arayüzleri ve sıvı - gaz arayüzleri dahil olmak üzere iki fazın arayüzünde meydana gelen fiziksel ve kimyasal olayların incelenmesidir. Yüzey kimyası ve yüzey fiziği alanlarını içerir. İlgili bazı pratik uygulamalar yüzey mühendisliği olarak sınıflandırılmaktadır. Bilim heterojen kataliz, yarı iletken cihaz üretimi, yakıt hücreleri, kendi kendine monte edilen tek tabakalar ve yapıştırıcılar gibi kavramları kapsar. Faz yüzey bilimi arayüz ve kolloid bilimi ile yakından ilgilidir. Arayüzey kimyası ve fizik her ikisi için de ortak konulardır. Yöntemler farklı. Buna ek olarak, arayüz ve kolloid bilimleri, arayüzlerin özelliklerinden dolayı heterojen sistemlerde ortaya çıkan makroskopik olayları inceler.

Yüzey kimyası Paul Sabatier'in hidrojenasyon konusunda öncülük eden heterojen kataliz ve Fritz Haber'in Haber sureci ile başladı. Irving Langmuir de yüzey kimiysı kurucularından biriydi ve Faz yüzey bilimdeki bir bilimsel dergi Langmuir onun onuruna verdiler. Langmuir adsorpsiyon denklemi, tüm yüzey adsorpsiyon sahalarının adsorbe edici türler için aynı afiniteye sahip olduğu ve birbirleriyle etkileşmediği tek tabaka adsorpsiyonunu modellemek için kullanılır. 1974'te Gerhard Ertl, LEED adı verilen yeni bir teknik kullanılarak hidrojenin bir paladyum yüzeyine adsorpsiyonunu ilk kez açıkladı. Bunu platin, nikel, ve demir ile benzer çalışmalar izledi. 2007 yılında Nobel Kimya ödülü Gerhard Ertl'in yüzey kimyasındaki karbon monoksit molekülleri ile platin yüzeyler arasındaki etkileşimi araştırmasını içermektedir.

Yüzey kimyası, kabaca arayüzlerdeki kimyasal reaksiyonların incelenmesi olarak tanımlanabilir. Yüzeyin veya arayüzün özelliklerinde arzu edilen çeşitli etkiler veya iyileştirmeler üreten seçilmiş elemanların veya fonksiyonel grupların dahil edilmesiyle bir yüzeyin kimyasal bileşimini değiştirmeyi amaçlayan yüzey mühendisliği ile yakından ilgilidir. Yüzey bilimi heterojen kataliz, elektrokimya ve jeokimya alanlarında özellikle önemlidir.

Gaz veya sıvı moleküllerin yüzeye yapışması adsorpsiyon olarak bilinir. Bu, kemisorpsiyon veya phizorpsiyondan kaynaklanabilir ve bir katalizör yüzeyine moleküler adsorpsiyonun gücü, katalizörün performansı için kritik öneme sahiptir (bkz. Sabatier prensibi ). Bununla birlikte, bu fenomenleri karmaşık yapılara sahip gerçek katalizör parçacıklarında incelemek zordur. Bunun yerine, platin gibi katalitik olarak aktif malzemelerin iyi tanımlanmış tekli kristal yüzeyleri genellikle model katalizörler olarak kullanılır. Çok bileşenli malzeme sistemleri, katalitik olarak aktif metal parçacıkları ile destekleyici oksitler arasındaki etkileşimleri incelemek için kullanılır; bunlar ultra ince filmlerin veya partiküllerin tek bir kristal yüzeyinde büyütülmesiyle üretilir.
Bu yüzeylerin bileşimi, yapısı ve kimyasal davranışı arasındaki ilişkiler, moleküllerin adsorpsiyonu ve sıcaklık programlı desorpsiyonu, taramalı tünelleme mikroskopisi, düşük enerjili elektron kırınımı ve Auger elektron spektroskopisi gibi ultra yüksek vakum teknikleri kullanılarak incelenir. Sonuçlar kimyasal modellere beslenebilir veya yeni katalizörlerin rasyonel tasarımında kullanılabilir. Reaksiyon mekanizmaları, yüzey bilimi ölçümlerinin atom ölçeğinde hassasiyeti nedeniyle de netleştirilebilir.

Elektrokimya, bir katı-sıvı ya da sıvı-sıvı arayüzünde uygulanan bir potansiyel ile sürülen işlemlerin incelenmesidir. Bir elektrot-elektrolit ara yüzünün davranışı, iyonların sıvı fazdaki elektriksel çift tabakayı oluşturan ara yüzün yanına dağılımından etkilenir. Adsorpsiyon ve desorpsiyon olayları, spektroskopi, tarama probu mikroskopisi ve yüzey X-ışını saçılması kullanılarak uygulanan potansiyel, zaman ve çözelti koşullarının bir fonksiyonu olarak atomik olarak düz tek kristal yüzeylerde incelenebilir. Bu çalışmalar, döngüsel voltametri gibi geleneksel elektrokimyasal teknikleri, arayüzey süreçlerinin doğrudan gözlemleriyle ilişkilendirir.

Demir döngüsü ve toprak kirliliği gibi jeolojik olaylar, mineraller ve çevreleri arasındaki arayüzler tarafından kontrol edilir. Mineral-çözelti arayüzlerinin atomik yapısı ve kimyasal özellikleri, X-ışını yansıtma, X-ışını ayakta dalgaları ve X-ışını emme spektroskopisi ve ayrıca tarama sondası mikroskopisi gibi yerinde senkrotron X-ışını teknikleri kullanılarak incelenmiştir. Örneğin, ağır metallerin veya mineral yüzeylere aktinit adsorpsiyonu üzerine yapılan çalışmalar, adsorpsiyonun moleküler ölçekli detaylarını ortaya çıkarır ve bu kirleticilerin topraklardan nasıl geçtiğini veya doğal çözünme-çökelme döngülerini bozduğunu daha doğru tahmin eder.

Yüzey fiziği kabaca arayüzlerde meydana gelen fiziksel etkileşimlerin incelenmesi olarak tanımlanabilir. Yüzey kimyası ile örtüşüyor. Yüzey fiziğinde araştırılan konuların bazıları sürtünme, yüzey durumları, yüzey difüzyonu, yüzey rekonstrüksiyonu, yüzey fononları ve plazmonları, epitaksi, elektronların emisyonu ve tünellemesi, spintronics ve nanoyapıların yüzeylere kendi kendine montajıdır. Yüzeylerdeki prosesleri inceleme teknikleri arasında Yüzey X-Işını Saçılması, Tarama Probu Mikroskopisi, yüzey destekli Raman Spektroskopisi ve X-ışını Fotoelektron Spektroskopisi (XPS) bulunur.

Yüzeylerin incelenmesi ve analizi hem fiziksel hem de kimyasal analiz tekniklerini içerir.
Birkaç modern yöntem en üst 1-10'u araştırıyor   vakuma maruz kalan yüzeylerin nm'si. Bunlar arasında X-ışını fotoelektron spektroskopisi, Auger elektron spektroskopisi, düşük enerjili elektron kırınımı, elektron enerji kaybı spektroskopisi, termal desorpsiyon spektroskopisi, iyon saçılma spektroskopisi, ikincil iyon kütle spektrometresi, çift polarizasyon interferometrisi ve listede yer alan diğer yüzey analizi yöntemleri yer alır. malzeme analiz yöntemleri. Bu tekniklerin birçoğu, incelenen yüzeyden yayılan elektronların veya iyonların saptanmasına bağlı oldukları için vakum gerektirir. Ayrıca, genel olarak ultra yüksek vakumda, 10−7 paskal basınç veya daha iyi bir aralıkta, belirli bir süre boyunca örneğe ulaşan molekül sayısını azaltarak, artık gazın yüzey kontaminasyonunu azaltmak gerekir. Bir kirleticinin ve standart sıcaklığın 0,1 mPa (10 −6 torr) kısmi basıncında, yüzey atomlarına bire bir tek kirletici tabakası olan bir yüzeyin kaplanması sadece 1 saniye sürer, bu nedenle çok daha düşük basınçlar vardır. ölçümler için gereklidir. Bu, malzemelerin (sayı) spesifik yüzey alanı ve gazların kinetik teorisinden gelen çarpma oranı formülü için bir büyüklük tahmini sırası ile bulunur.
Tamamen optik teknikler, çok çeşitli koşullar altında arayüzleri incelemek için kullanılabilir. Yansıma-emme kızılötesi, çift polarizasyon interferometrisi, yüzey destekli Raman spektroskopisi ve toplam frekans üretimi spektroskopisi katı-vakum, katı-gaz, katı-sıvı ve sıvı-gaz yüzeylerini araştırmak için kullanılabilir. Çok parametrik yüzeyli plazmon rezonansı katı-gaz, katı-sıvı, sıvı-gaz yüzeylerde çalışır ve nanometre altı katmanlarını bile tespit edebilir. Etkileşim kinetiğinin yanı sıra lipozom çökmesi veya farklı pH'ta tabakaların şişmesi gibi dinamik yapısal değişiklikleri araştırır. Çift polarizasyonlu interferometri çift kırıcı ince filmlerde düzen ve bozulmayı ölçmek için kullanılır. Bu, örneğin, lipid çift katmanlarının oluşumunu ve bunların membran proteinleri ile etkileşimlerini incelemek için kullanılmıştır.
Yüzeyleri ve arayüzleri karakterize etmek için röntgen saçılması ve spektroskopi kullanılır. Bu ölçümlerin bazıları laboratuvar X-ışını kaynakları kullanılarak gerçekleştirilebilirken, birçoğu senkrotron radyasyonunun yüksek yoğunluğunu ve enerji ayarlanabilirliğini gerektirir. X-ışını kristal kesme çubukları (TO) ve X-ışını duran dalga (XSW) ölçümleri sathındaki değişikliklerin ve sonda adsorbat sub-Ångström çözünürlüğe sahip yapılar. Yüzeye uzatılmış X-ışını soğurma ince yapı (SEXAFS) ölçümleri, adsorbatların koordinasyon yapısını ve kimyasal durumunu gösterir. Otlatma insidansı küçük açılı X-ışını saçılımı (GISAXS), nanopartiküllerin yüzeyler üzerindeki boyutunu, şeklini ve yönünü verir. İnce filmlerin kristal yapısı ve dokusu, otlatma insidansı X-ışını kırınımı (GIXD, GIXRD) kullanılarak araştırılabilir.
X-ışını fotoelektron spektroskopisi (XPS), yüzey türlerinin kimyasal durumlarını ölçmek ve yüzey kontaminasyonunun varlığını tespit etmek için araçtır. Yüzey hassasiyeti, sadece birkaç nanometreden oluşan elastik olmayan ortalama serbest yollara sahip olan yaklaşık 10-1000 eV kinetik enerjili fotoelektronların saptanmasıyla elde edilir. Bu teknik, daha gerçekçi gaz-katı ve sıvı-katı arayüzlerini araştırmak için, yakın çevre basınçlarında (ortam basıncı XPS, AP-XPS) çalışacak şekilde genişletilmiştir. Sinkrotron ışık kaynaklarında sert X-ışınları ile XPS gerçekleştirmek, gömülü arayüzlerden kimyasal bilgilere erişim sağlayan birkaç keV (sert X-ışını fotoelektron spektroskopisi, HAXPES) kinetik enerjili fotoelektronlar verir.
Modern fiziksel analiz yöntemleri arasında tarama tünelleme mikroskobu (STM) ve atomik kuvvet mikroskopisi dahil olmak üzere ondan çıkan bir yöntem ailesi bulunur. Bu mikroskopiler, yüzey bilimcilerinin birçok yüzeyin fiziksel yapısını ölçme yeteneğini ve arzusunu önemli ölçüde artırmıştır. Örneğin, cihaz tarafından erişilebilen bir zaman ölçeğinde devam ederse, gerçek uzaydaki katı-gaz arayüzündeki reaksiyonları takip etmeyi mümkün kılarlar.

Kurt K. Kolasinski; Kurt W. Kolasinski (30 Nisan 2012). Surface Science (İngilizce). John Wiley & Sons. ISBN 978-1119990352. 
Gary Attard; Colin Barnes (1 Ocak 1998). SURFACES. Edition en anglais (İngilizce). Oxford University Press, USA. ISBN 978-0198556862. 7 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Nisan 2020. 

"Ram Rao Malzemeleri ve Yüzey Bilimi" 17 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Vega Bilim Vakfı'ndan bir video
Yüzey Kimyası Keşifleri 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yüzey Metrolojisi Kılavuzu 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sit

Felsefe taşı, Simya ilmine göre dokunduğu her nesneyi altına dönüştüreceğine inanılan taştır. Kimya bilimine göre herhangi bir maddeyi altına dönüştürmek mümkün değildir. Zira altın bir bileşik değil bir elementtir. Bu taşı elde edebilmek için birçok formül ve deneme yapılmıştır. Bu çalışmalar altın elde etmekte başarısız olmuşlardır ama bu çalışmalar modern kimyanın temellerinin atılmasına vesile olmuştur.
Simyacıların iki büyük hedefinin anahtarı olarak görülmüştür: Maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü bulmak. Bu taşın her dokunduğu maddeyi altına çevirmesinin yanında bu taştan elde edilecek iksirin ölümsüzlüğü sağladığı düşünülür ama bu taş icat edilememiştir.

Felsefe taşından yazılı olarak bahsedildiği bilinen en eski eser Panopolisli Zosimos'un Cheirokmeta adlı eseridir (y. M.S. 300). Simya alanında yazanlar ise daha köklü bir geçmişe sahiptir. Elias Ashmole ve Gloria Mundi'nin (1620) isimsiz yazarı, simya tarihinin taşın bilgisini doğrudan Tanrı'dan alan Adem'e kadar uzandığını iddia etmektedir. Bu bilginin İncil'deki patrikler aracılığıyla aktarıldığı ve onlara uzun ömür verdiği söylenir. Taşın efsanesi İncil'deki Süleyman Tapınağı'nın tarihi ve Mezmurlar 118'de anlatılan reddedilmiş köşe taşıyla da karşılaştırılmıştır.
Taşın yaratılışını özetleyen teorik köklerin izini Yunan felsefesine kadar sürmek mümkündür. Simyacılar daha sonra klasik elementleri, anima mundi kavramını ve Platon'un Timaeus'u gibi metinlerde sunulan Yaratılış hikâyelerini kendi yöntemleri için birer analoji olarak kullanmışlardır. Platon'a göre dört element, kaosla ilişkilendirilen ortak bir kaynaktan ya da prima materia'dan (ilk madde) elde edilir. Prima materia aynı zamanda simyacıların felsefe taşının yaratılması için başlangıç maddesine verdikleri isimdir. Bu felsefi ilk maddenin önemi simya tarihi boyunca devam etmiştir. On yedinci yüzyılda Thomas Vaughan şöyle yazar: "Taşın ilk maddesi her şeyin ilk maddesiyle aynıdır."

Bizans İmparatorluğu ve İslam imparatorluklarında, erken Orta Çağ simyacıları Zosimos'un çalışmaları üzerine inşa etmişlerdir. Bizanslı ve Müslüman simyacılar metal transmutasyonu kavramından etkilenmiş ve bu süreci gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Sekizinci yüzyılda yaşamış Müslüman simyager Cabir bin Hayyan her bir klasik elementi dört temel nitelik açısından analiz etmiştir. Ateş hem sıcak hem de kuru, toprak soğuk ve kuru, su soğuk ve nemli, hava ise sıcak ve nemlidir. Her metalin, ikisi içte ikisi dışta olmak üzere bu dört ilkenin bir bileşimi olduğu teorisini ortaya atmıştır. Bu önermeden yola çıkarak, bir metalin diğerine dönüşümünün, temel niteliklerinin yeniden düzenlenmesiyle gerçekleştirilebileceği sonucuna varmıştır. Bu değişime, Yunancada xerion ve Arapçada el-iksir (iksir kelimesi buradan türetilmiştir) olarak adlandırılan bir madde aracılık edecekti. Bu maddenin genellikle efsanevi bir taştan ("Felsefe Taşı") elde edilen kuru kırmızı bir toz (al-kibrit al-ahmar, kırmızı sülfür olarak da bilinir) olduğu düşünülürdü.
11. yüzyılda Müslüman dünyasındaki kimyacılar arasında maddelerin dönüşümünün mümkün olup olmadığı konusunda bir tartışma yaşanmıştır. Önde gelen itirazlardan biri, maddelerin transmutasyonu teorisine itibar etmeyen Fars bilgin İbn Sina'ya aitti: "Kimya zanaatından olanlar iyi bilirler ki, maddelerin farklı türlerinde hiçbir değişiklik yapılamaz, ancak böyle bir değişiklik görüntüsü yaratabilirler."
Efsaneye göre, 13. yüzyıl bilim adamı ve filozofu Albertus Magnus'un felsefe taşını keşfettiği söylenmektedir. Magnus yazılarında taşı keşfettiğini doğrulamaz, ancak "transmutasyon" yoluyla altının yaratılışına tanık olduğunu kaydetmiştir.

16. yüzyıl İsviçreli simyacı Paracelsus, diğer tüm elementlerin (toprak, ateş, su, hava) basitçe türev formları olduğunu düşündüğü keşfedilmemiş bir unsur olduğunu düşündüğü alkahest'in varlığına inanmaktaydı. Paracelsus bu unsurun aslında felsefe taşı olduğunu düşünüyordu.
İngiliz filozof Sir Thomas Browne, Religio Medici (1643) adlı manevi vasiyetnamesinde Felsefe Taşı arayışının dini yönünü tanımlarken şöyle demiştir:

Felsefe taşından aldığım bir parça (ki bu, altının mükemmel bir şekilde yüceltilmesinden daha fazla bir şeydir) bana büyük bir İlahiyat dersi verdi.
17'nci yüzyılda yayınlanan Mutus Liber adlı mistik bir metin, felsefe taşının yapımı için sembolik bir kullanım kılavuzu gibi görünmektedir. "Sözsüz kitap" olarak adlandırılan bu kitap, 15 illüstrasyondan oluşan bir derlemeydi.

J. K. Rowling'in yazarı olduğu Harry Potter serisinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda adı sıklıkla geçmektedir. Kitaba göre, Simyacı Nicolas Flamel taşı bulmuş ve 665 yaşındadır. Lord Voldemort bu taşın peşine düştüğünden ötürü eşi Perenelle Flamel ile ölümü seçer.

Filozof, felsefe ile uğraşan kişidir. Filozof kelimesi Antik Yunanca bilgelik aşığı anlamına gelen φιλόσοφος (filosofos) kelimesinden gelir. Cicero ve Diogenes Laertius’un, Eflâtun’un öğrencisi Herakleides Pontikos’un bugün elde bulunmayan bir eserine dayanarak verdikleri pek kesin olmayan bir rivayete göre filozof kelimesini ilk kullanan düşünür Pisagor olmuştur. (MÖ 6. yüzyıl)
Klasik anlamda, bir filozof, belirli bir yaşam tarzına göre yaşayan, insanlık durumuyla ilgili varoluşsal soruları çözmeye odaklanan biriydi; teoriler üzerine söylem yapmaları veya yazarlar hakkında yorum yapmaları gerekli değildi. Kendilerini bu yaşam tarzına en zorlu şekilde adamış olanlar filozof olarak kabul edilirdi ve tipik olarak Helenistik felsefeyi izlerlerdi.
Modern anlamda bir filozof estetik, etik, epistemoloji, bilim felsefesi, mantık, metafizik, sosyal teori, din felsefesi ve siyaset felsefesi gibi bir veya daha fazla felsefe dalına katkıda bulunan bir entelektüeldir. Bir filozof aynı zamanda sanat, tarih, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, dilbilim, antropoloji, teoloji ve politika gibi yüzyıllar boyunca felsefeden ayrılan beşeri bilimler veya diğer bilimlerde çalışmış biri olabilir.

Antik Yunan
Sufilik
Filozoflar kronolojisi

Arapça faylasūf veya fīlasūf فيلسوف  "felsefe ile uğraşan" kelimesinden alıntıdır. Arapça kelime ise Eski Yunancadaki philósophos (φιλόσοφος)  "bilgelik seven, felsefe ile uğraşan" sözcüğünden alıntıdır. (İlk kullanımı: Pisagor, Yun. filozof (MÖ 5. yy).) Bu kelime Eski Yunanca philéō (φιλέω) "sevmek" ile Eski Yunanca sophós (σοφός)  "bilge, bilgin, üstat" kelimelerinin birleşimidir.

Femtokimya, yeni moleküller (ürünler) oluşturmak üzere kendilerini yeniden düzenleyen moleküller (reaktantlar) içindeki atomların hareketini incelemek için çok kısa zaman aralıklarında (yaklaşık 10−15 saniye veya bir femtosaniye, dolayısıyla adı) kimyasal reaksiyonları inceleyen fiziksel kimya alanıdır. 1999'da Ahmed Zevail, bu alandaki öncü çalışmaları nedeniyle, bir moleküldeki atomların, lazer ışığıyla yanıp sönen kimyasal bir reaksiyon sırasında nasıl hareket ettiğini görmenin mümkün olduğunu gösteren öncü çalışmaları nedeniyle Kimyada Nobel Ödülü'nü aldı.
Femtokimyanın biyolojik çalışmalarda uygulanması, kök halka RNA yapılarının konformasyonel açıklamasının aydınlatılmasına da yardımcı olmuştur.
Birçok yayın bu yöntemle kimyasal reaksiyonları kontrol etme olasılığını tartıştı ancak bu hala tartışmalı bir konudur. Bazı reaksiyonlardaki adımlar femtosaniye zaman çizelgesinde ve bazen attosaniye zaman ölçeklerinde gerçekleşir, ve bazen ara ürünler oluşturur. Bu ara ürünler, başlangıç ve son ürünlerin izlenmesinden her zaman elde edilemez.

En basit yaklaşım ve hala en yaygın tekniklerden biri, pompa-prob spektroskopisi olarak bilinir. Bu yöntemde, kimyasal reaksiyon sırasında meydana gelen işlemleri araştırmak için aralarında değişken zaman gecikmeli iki veya daha fazla optik vuru kullanılır. İlk vuru (pompa), tepkimeye giren maddeden birini uyararak ya da bir bağı kırarak tepkimeyi başlatır. İkinci darbe (sonda) daha sonra reaksiyonun ilerlemesini başlattıktan belirli bir süre sonra sorgulamak için kullanılır. Reaksiyon ilerledikçe, reaksiyona giren sistemin prob darbesine yanıtı değişecektir. Pompa ve prob darbeleri arasındaki zaman gecikmesini sürekli tarayarak ve yanıtı gözlemleyerek çalışanlar reaksiyonun ilerlemesini zamanın bir fonksiyonu olarak yeniden yapılandırabilir.

Femtokimya, brom ayrışmasının zamanla çözülen elektronik aşamalarını göstermek için kullanılmıştır. 400 nm lazer darbesi ile ayrıldığında, elektronlar 140 fs'den sonra tamamen ayrı ayrı atomlara lokalize olur, Br atomları 160 fs sonrası 6.0 Å ayrılır.

Femtoteknoloji
Ultrahızlı lazer spektroskopisi
Ultra kısa darbe

Andrew M. Weiner (2009). Ultrafast Optik Wiley. ISBN 978-0-471-41539-8 .

Femtokimya: Kimyasal Bağın Ultrafast Dinamiği 25 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ahmed H Zewail, World Scientific, 1994

Ultra hızlı lazer darbeleriyle atom ve moleküllerin kontrolü ve problanması 31 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransızlar, Fransa'da yaşayan, Fransa'nın vatandaşlığına sahip veya bir Cermen kavmi olan Frank (veya Frenk) kökenli bir halktır. "Francia" sözcüğünün kökü de bu kelimeden gelmektedir, Frenklerin yurdu ve yaşadıkları bölge anlamına gelir. Fransız kimliğinin oluşmasında önemli bir faktör olan Cermen kökenli Franklar, Frankiya'yı (Fransa) fethettiklerinde kendi dillerini bırakıp Latin dilini benimsemişlerdir ve buna müteakip Fransızca dediğimiz Latin dili ortaya çıkmıştır. Tarih boyunca Franklar, Roma kültürünün etkisinde kalarak Galya'daki yerli halklar (Kelt ve Latin kökenli topluluklar) ile karışmış ve bugünkü Fransızların ataları olmuşlardır.
Fransa tarih boyu yerel geleneklerin ve bölgesel farklılıkların bir üst kimlik yaması olmuştur. Fransızların çoğu hâlâ ana dili olarak Fransızcayı konuşsa da Oksitanca, Katalanca, Auvergnat, Korsikaca, Baskça, Flamanca, Frankonca, Alsasça, Normanca ve Bretonca kendi bölgelerinde konuşulmaya devam ediyor. Fransa'da Arapça da yaygın olarak konuşulmaktadır ve muhtemelen 21. yüzyıl itibarıyla Fransa'daki en büyük azınlık dilidir (daha önce Bretonca ve Oksitanca bu özelliği taşıyordu).
Modern Fransız toplumu bir eritme potasıdır. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Fransa'ya, çoğunlukla İspanyollar, Portekizliler, İtalyanlar, Arap-Berberiler, Yahudiler, Sahra Altı Afrikalılar, Çinliler, Orta Doğu ve Doğu'dan gelen diğer halklardan oluşan yüksek oranda bir dış göç yaşandı. Fransa'yı evrensel değerlere sahip kapsayıcı bir ulus olarak tanımlayan hükûmet, göçmenlerin Fransız değerlerine ve kültürel normlarına bağlı kalmasının beklendiği tam bir asimilasyonu savundu. Günümüzde ise hükûmet, 1980'lerin ortasından bu yana yoğun şekilde yeni gelenlerin kendi farklı kültürlerini korumalarına izin verip onlardan yalnızca entegrasyon talep ederken, Fransa vatandaşları millet tanımını (Fransızlığı) hâlâ, Fransız yasalarında olduğu gibi, vatandaşlıkla eş değer tutuyor.
2025'ten itibaren, Fransa'nın toplam nüfusu yaklaşık 68,6 milyon olarak tahmin edilmiştir. Anakaranın yanı sıra, Fransız halkı ve Fransız kökenli insanlar dünyada, Fransa'nın denizaşırı bölgelerinde (örneğin Fransız Batı Hint Adaları) ve Fransızca konuşan nüfus gruplarına sahip olan veya olmayan yabancı ülkelerde yerli olarak bulunmaktadır. Bunlar arasında ABD (Fransız Amerikalılar), Kanada (Fransız Kanadalılar), Arjantin (Fransız Arjantiniler), Brezilya (Fransız Brezilyalılar), Meksika (Fransız Meksikalılar), Şili (Fransız Şilililer) ve Uruguay (Fransız Uruguaylılar) yer almaktadır.

Gama ışını veya gama ışıması (simge: Yunanca: γ), atom altı parçacıkların etkileşiminden kaynaklanan, belirli bir titreşim sayısına sahip elektromanyetik ışınımdır; genelde uzayda gerçekleşen çekirdeksel tepkimelerin sonucunda üretilirler. X ışınlarının ötesinde yer alırlar.
İlk defa, Paul Villard adlı Fransız kimyager-fizikçi, radyum ile çalışırken gama ışınlarını fark etti. Villard'ın fark ettiği bu ışınlara, Rutherford gama ışınımı adını vermiştir. Bu ışınlar atom çekirdeğinin enerji seviyelerindeki farklılıklardan meydana gelir. Çekirdek bir alfa veya bir beta parçacığı çıkarttıktan sonra genellikle kararlı bir durumda olmaz. Fazla kalan çekirdek enerjisi bir elektromanyetik radyasyon hâlinde yayınlanır. Yunanca: γ ile sembolize edilirler.
Gama ışınları, diğer elektromanyetik ışınlar arasında, en yüksek frekansa ve en düşük dalga boyuna sahiptirler. Taşıdıkları enerji (erke) düzeyi nedeniyle yaşayan hücrelere önemli zarar verirler. Gama ve x ışınlarının, alfa ve beta parçacıklarına göre madde içine nüfuz etme kabiliyetleri çok daha fazla, iyonlaşmaya sebep olma etkileri ise çok daha azdır. İyonize etme gücünün daha düşük olması, onun kalın cisimlerden kolayca geçmesini sağlar. Gama ışını, birkaç santimetre kalınlığındaki kurşun tuğlalarla ve sadece belli bir kısmı durdurulabilir. Madde içerisinden geçerken üstel bir fonksiyon şeklinde bir şiddet azalmasına uğrarlar. Yüksüz olduklarından elektrik ve manyetik alanda sapma göstermezler. 

Kobalt-60 ın yaymış olduğu gama ışınları ve lineer hızlandırıcı ışınlar x-ışınlarına dönüştürülerek kanser tedavisinde kullanılmaktadır.
Bu ışın dokuya en yüksek şekilde radyasyon verirken dokuyu saran katmana en düşük dozu vererek bu hastalığın yenilmesine katkı sağlanabilmektedir.

Elektromanyetik ışın
Alfa parçacığı
Beta parçacığı

https://web.archive.org/web/20050929114021/http://www.taek.gov.tr/bilgi/elkitabi_brosur/radyasyonvebiz/r11.htm

Gay-Lussac yasası, (toplam hacim yasası olarak da bilinir) Fransız kimyacı Joseph Louis Gay-Lussac'ın adıyla anılır. Gay-Lussac'a mal edilen, iki tane gaz yasası vardır. İkisi de aynı isimle anılırlar. En ünlü deneyi gazlarla yaptığı sıcaklık değişiminin inciler üzerindeki basınç değişimini dedesi Mark Lussac ile yapmıştır.
Gay-Lussac yasasına göre, bir ideal gazın toplam hacminin, hacimlerinin çarpımına oranı küçük tam sayılar halinde gösterilebilir. Bunu, Gay-Lussac 1809'da bulmuştur. 1811'de ise Amedeo Avogadro, bu bulguları kullanarak Avogadro yasasını yaratmıştır.
1802'de bulunan diğer yasa ise belirli bir miktardaki ideal gazın basıncının, kelvin birimiyle belirtilmiş sıcaklığına doğru orantılı olduğunu belirtir. Matematiksel olarak, bu aşağıdaki gibi gösterilebilir:

  
    
      
        
          
            P
            T
          
        
        =
        k
      
    
    {\displaystyle {\frac {P}{T}}=k}
  

P paskal olarak basınç,
k gaz sabiti (8.3145 J/(mol K)),
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
Sıcaklık, bir maddenin ortalama kinetik enerjisi olduğu için sıcaklığının arttığında kinetik enerjisinin de arttığı söylenebilir. Bu durumda, gaz parçacıkları, gazın tutulduğu kabın duvarlarıyla daha çok çarpışacağından, daha çok basınç uygularlar.
Aynı maddenin farklı durumlardaki hallerini karşılaştırmak için, yasa şu şekilde de yazılabilir:

  
    
      
        
          
            
              P
              
                1
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              P
              
                2
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
        
        
          y
          a
          d
          a
        
        
        
          
            P
            
              1
            
          
        
        
          
            T
            
              2
            
          
        
        =
        
          
            P
            
              2
            
          
        
        
          
            T
            
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P_{1}}{T_{1}}}={\frac {P_{2}}{T_{2}}}\qquad \mathrm {yada} \qquad {P_{1}}{T_{2}}={P_{2}}{T_{1}}}
  

Charles yasası, aynı zamanda Charles ve Gay-Lussac yasası olarak da bilinir, çünkü Charles, Gay-Lussac'ın sonuçlarını kullanarak yasayı bulmuştur. Ancak yakın zamanlarda, Gay-Lussac'ın buradaki yasaya adını verdiğinden kullanımı azalmıştır.
Gay-Lussac yasası, Boyle yasası ve Charles yasası, birlikte toplam gaz yasası'nı ortaya çıkarırlar. Bu yasaya bir de Avogadro yasası'nın eklenmesi, ideal gaz yasasını ortaya çıkarır.

Gaz, maddenin 4 temel hâlinden biridir. Bu haldeyken maddenin yoğunluğu çok az, akışkanlığı son derece fazladır. Gaz halindeki maddelerin belirli bir şekli ve hacmi yoktur. Katı bir madde ısıtıldığı zaman, katı halden sıvı, sıvı halden de gaz haline geçer. Bu duruma faz (safha) değişikliği denir. Sıvıyı meydana getiren tanecikler (atom veya moleküller) birbirlerini çeker. Sıvı ısıtıldığı zaman, tanecikler arasındaki çekim kuvveti yenilir ve tanecikler sıvı fazdan (ortamdan) ayrılarak gaz haline dönüşürler. Gazı meydana getiren tanecikler her yönde hareket edebilir ve bulundukları kabın hacmini alabilirler.
Gazlar birbiriyle her oranda karışabilir. Gazların birbiri ile oluşturdukları karışımlar homojendir. Hacimleri, dolayısıyla yoğunlukları basınç ve sıcaklığa tabidir. Genellikle gazın basınç veya sıcaklığının az miktarda değişmesi, gazın hacminde çok büyük değişiklikler meydana getirir. Bütün gazların genişleme ve sıkışma katsayıları aynıdır. Fakat sıvı ve katıların böyle bir özelliği yoktur. Bu yüzden gazlar, katı ve sıvılardan daha kolay incelenir. Hareket halindeki gaz moleküllerinin (taneciklerinin), bulunduğu kabın cidarına (duvarına) çarpması sonucu meydana gelen etkiye, gazın basıncı denir. Bir silindir içindeki gaz, piston ile sıkıştırılırsa pistonun geri itildiği, ilk haline döndürülmek istendiği görülür ki, bu yukarıdaki olayın sonucudur. Pistonu ittirmek için yapılan iş, gazın basıncına karşı yapılan iştir. İzole halde yani çevreden yalıtılmış bir gaz, sıkıştırılınca ısınır. Sıkıştırılmış gaz genişletilirse soğur, yani yine bir iş yapar ve gaz moleküllerinin ortalama hızları düşer. Böylece basınç da azalmış olur.

Gaz partikülleri noktadaki kütleli, sabit, rastgele ve doğrusal hareket yapar.
Gaz partikülleri birbirinden çok uzak mesafededirler.
Tüm çarpışmalar hızlı ve elastiktir.
Toplam enerji sabit kalır.
Sıkıştırılabilir.
Gazları oluşturan atomlar çok hızlı hareket eder.
Şekilleri yoktur.

Gazlar hakkındaki mevcut bilgilerin ana kaynakları, hava üzerindeki ilmî çalışmalar, çeşitli gazların keşfi ve ısıyla ilgili araştırmalardır.
Torricelli, hava ile deneyler yaptı ve atmosfer basıncını keşfetti. 1208'de ilk cıva barometresini yaptı. Pascal ise yüksek yerlerdeki hava basıncının deniz seviyesindekinden daha düşük olduğunu tespit etti. Otto von Guericke de, birbiri ile birleştirilmiş ve içindeki havası boşaltılmış iki yarım kürenin birbirinden ayrılması ile ilgili deneyi yaptı.

Gazların fiziksel özellikleri (Gaz kanunları)
Gaz ayırma

Gaz kromatografisi, ayrışmadan buharlaşabilen bileşiklerin ayrımı ve analizi için analitik kimyada kullanılan kromatografinin yaygın bir türüdür. Buhar-fazı kromatografisi ve gaz-sıvı ayırma kromatografisi olarak da bilinir. Yaygın olarak, belirli bir maddenin saflığını test etmek veya farklı bileşenlerden oluşan bir karışımı ayırmak (ayrıca bu bileşenlerin göreceli miktarlarını tespit edilebilmek) için kullanılır. Bazı durumlarda, bir bileşiğin belirlenmesinde de yardımcı olabilir. Preparatif kromatografide bir karışımdan saf bileşikler elde etmek için kullanılabilir.
Gaz kromatografinin hareketli fazı, genellikle helyum gibi bir inert gaz veya azot gibi reaktif olmayan bir taşıyıcı gazdır. Sabit fazı ise cam parçası içinde veya kolon diye adlandırılan metal hortum gibi inert bir katı destek üzerinde sıvı veya polimer bir mikroskopik tabakadır. Gaz kromatografisi gerçekleştirmek için kullanılan alet, gaz kromatograf (ya da "üfleyeci", "gaz ayırıcı") olarak adlandırılır.
Analiz edilen gaz bileşikleri, sabit faz ile kaplı olan kolon duvarları ile etkileşime girer. Bu, her bileşiğin farklı zamanda (bileşiğinin tutma süresinde) elüt olmasına neden olur. Gaz kromatografisinin yararlılığı, tutma süresinin karşılaştırılabilemesindedir.

Gaz kromatografisi-kütle spektrometresi

Graham difüzyon yasası, İskoç fiziksel kimyacı  Thomas Graham tarafından bulunan gazların difüzyon hareketini açıklayan yasadır.
Bu yasaya göre, gazların difüze olma (dağılma) hızı mol kütlelerinin karekökü ile ters orantılıdır:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  Hız
                
              
              
                1
              
            
            
              
                
                  Hız
                
              
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                M
                
                  2
                
              
              
                M
                
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {{\mbox{Hız}}_{1} \over {\mbox{Hız}}_{2}}={\sqrt {M_{2} \over M_{1}}}}
  

Aynı sıcaklık ve basınçta iki farklı gazın difüzyon hızları karşılaştırıldığında mol kütlesi küçük olan, büyük olana göre daha hızlı yayılır. Gazların öz kütleleri mol kütleleriyle doğru orantılı olduğundan Graham difüzyon yasası aşağıdaki şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              
                d
                
                  1
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              t
              
                2
              
            
            
              t
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {d_{2} \over d_{1}}}={t_{2} \over t_{1}}}
  

t: yayılma süresi, d: yoğunluk
Örneğin H2 gazının mol kütlesi 2'dir, O2 gazının 32'dir. Buna göre:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  Hız H
                
              
              
                2
              
            
            
              
                
                  Hız O
                
              
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              32
              2
            
          
        
        =
        4
      
    
    {\displaystyle {{\mbox{Hız H}}_{2} \over {\mbox{Hız O}}_{2}}={\sqrt {32 \over 2}}=4}
  

Bu sonuç hidrojen gazının oksijene göre 4 kat daha hızlı yayıldığını gösterir.

Gaz yasaları

Gümüş, elementlerin periyodik tablosunda simgesi Ag (Ag sembolü Latince argentum kelimesinden gelir) olan, beyaz, parlak, değerli bir metalik element. Atom numarası 47, atom ağırlığı 107,87 gramdır. Erime noktası 961,9 °C, kaynama noktası 1950 °C ve özgül ağırlığı da 10,5 g/cm³'tür. Çoğu bileşiklerinde +1 değerliklidir. Günümüzde Dünya'da 52 yıllık gümüş rezervi kaldığı tahmin ediliyor. Yeni gümüş rezervleri keşfedilmezse 2078 yılında Dünya'daki gümüş rezervlerinin tükenebileceği tahmin ediliyor. En çok gümüş üretimi yapan ülkeler Meksika, Çin, Peru Şili ve Avustralya'dır.

Gümüş çok eski zamanlardan beri bilinmekle birlikte yine de altın ve bakırdan sonra keşfedilmiştir. Altın az olmasına rağmen, dünyanın her yanına yayılması sebebiyle daha önce kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca tabii halde gümüş az olup, çok derinlerde bulunuyordu. Gümüşün MÖ 3100 yıllarında Mısırlılar ve MÖ 2500 yıllarında Çinliler ve Farslar tarafından kullanıldığı belirtilmiştir. Yunan tarihinde Atina'daki gümüş madenlerine rastlanır. MÖ 800 yıllarına doğru gümüş, Nil nehri havalisinde para olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gümüşü ilk olarak Romalıların işlemeye başladıkları iddia edilmektedir. Endüstri ilerledikçe daha karışık ve saf olmayan gümüş filizleri üzerinde çalışılmaya başlandı. Bugün gümüş büyük bir nisbette bakır, kurşun ve çinko üretimindeki yan ürünlerden elde edilir.

Çok eskiden gümüş, dünyanın birçok yerlerinde az miktarda bulunan doğal gümüş kaynaklarından elde ediliyordu. Doğal gümüş; saf veya daha çok altın, bakır, cıva ve diğer metallerle alaşımlar halinde bulunuyordu. Norveç'te, Güney Peru'da, Colorado'da kazılarda işlenmiş büyük külçeler bulunmuştur. İspanya'da 1860'ta sekiz tonluk bir külçe çıkartılmıştır. Gümüş, daha çok yer kabuğuna dağılmış bileşikler hâlinde bulunur. En çok rastlanan gümüş filizleri; argentit (Ag2S) ve gümüş klorür (AgCl) olmaktadır. Arsenik veya antimonla karışmış sülfür filizleri de vardır.

Gümüş, tarihte çeşitli yöntemlerle cevherlerinden ayrılmıştır. En eski metotlardan biri, kurşunla karıştırma yöntemidir. Bu yöntemde gümüş cevherleri veya saf olmayan gümüş ürünleri kurşun veya kurşun filizleriyle basit bir fırında eritilir ve gümüş-kurşun karışımı elde edilir. Buradan da kolay bir şekilde saf gümüş kazanılır.
Diğer bir yöntem de, amalgama metodudur. Çamur haline getirilen gümüş cevherleri, tuz ve cıvayla muamele edilerek, elementel gümüş elde edilir. Bundan başka, siyanat yöntemi gibi başka gümüş elde etme yöntemleri de geliştirilmiştir. Türkiye'de en fazla gümüş üretimi Kütahya Gümüşköy'de gerçekleştirilmektedir.Kütahya ilinin dışında; Mardin, Gaziantep, Trabzon, Gümüşhane, Ardahan, Antalya, Bursa, Niğde, İzmir, Elazığ, Amasya ve Balıkesir illerinden de gümüş çıkarılmaktadır.

Gümüş, ışığı çok iyi yansıtan, dövülebilen, sünek bir metaldir. Bir gram gümüşten 2 km uzunluğunda ince tel çekilebilir. Elektrik sistemde küp ve altıgen olarak kristallenir. Koordinasyon sayısı altı olduğu hallerde, yaklaşık atom çapı 1,444 angström değerini alır.
Atmosferde oksitlenmeye karşı büyük bir mukavemet gösterir. Bakırdan daha zor, altından ise daha kolay oksitlenir. Standart elektrot potansiyeli 0,7978 V dur. Asitlere ve birkaç organik maddeye karşı dayanıklıdır. Fakat nitrik asit ve derişik sıcak sülfürik asitte kolayca eritilir. Ayrıca kükürt ve birçok kükürt bileşikleriyle hemen birleşir. Gümüş eşya üzerindeki kararmanın sebebi, havadaki hidrojen sülfür ve yumurta gibi bazı yiyeceklerde bulunan kükürttür.
Periyodik tabloda ağır metaller grubu içinde yer alan gümüşün, çoğu özellikleri bakırın özelliklerine benzemekle beraber bakır, çoğu bileşiklerinde iki değerlikli olması ile gümüşten farklıdır.

Saf gümüş kolay paslanmaz. Elektrik ve ısıyı çok iyi iletir. Fakat, çok yumuşak olup, mekanik kuvvete karşı direnci azdır. Ayrıca atmosferde parlaklığını kaybederek donuklaşır. Bu sebepten daha sert diğer metallerle alaşımları halinde kullanılır.
Gümüşün kadmiyum ve çinko ile yaptığı alaşımlar, parlaklığını çok daha yavaş kaybeder. Buna antimon ve kalay ilave edilirse, bu parlaklık ve dayanıklılık daha da artar. Gümüşün diğer metallerle yaptığı daha birçok alaşımları vardır. Bunlar endüstride saf gümüşten çok daha fazla kullanılır, çok pahalı olması bunun en büyük nedenlerindendir.

Gümüş, bileşiklerinde ekseriyetle bir (+1) değerlidir. Bilinen pek çok bileşiğinden önemlileri şunlardır.
Gümüş oksit (Ag2O): Gümüş nitrat çözeltisi, sodyum veya potasyum hidroksit ile muamele edilirse, kahverengi bir çökelti meydana gelir. Dayanıklı değildir ve 300 °C'nin üzerine ısıtılırsa, tamamen gümüşe dönüşür.
Gümüş sülfür (Ag2S): Doğada argentit minerali halinde bulunur. Gümüş tuzunun çözeltisi üzerinden hidrojen sülfür geçirmekle elde edilen kararlı bir bileşiktir.
Gümüş nitrat (AgNO3): En önemli gümüş tuzudur. Renksiz ağır kristaller teşkil eder. Tıpta dağlamak maksadıyla kullanılır. Siğil tedavisinde çok iyidir. Ayrıca deriyi ve organik maddeleri karartmada tercih edilir. Deriyi kararttığından "cehennem taşı" ismini almıştır. Suda ve alkolde kolayca çözündüğünden, birçok gümüş bileşiklerinin elde edilmesinde ilkel madde olarak kullanılır. En çok kullanıldığı yerler; başta fotoğrafçılık olmak üzere, mürekkepler, saç boyası yapımı ve gümüş kaplamacılığıdır.
Gümüş siyanür (AgCN): Gümüş tuzuna sodyum veya potasyum siyanürün ilave edilmesiyle meydana gelen zehirli beyaz bir tuzdur. Alkali siyanürlerle kompleks siyanürler teşkil eder. Bu tuzlar da kaplamacılıkta önemlidir.
Gümüş halojenürler: Gümüş klorür (AgCl), gümüş bromür (AgBr), gümüş iyodür (AgI); gümüş nitrat çözeltisine halojen tuzları ilavesiyle elde edilirler. Hepsi de ışığa karşı hassas olup, fotoğrafçılık endüstrisinde önemli yerleri vardır. Altın atomunun yarıçapı, gümüş atomu yarıçapından daha küçük olduğu için gümüş daha bir iletkendir.

Gümüş' ün kullanıldığı alanları sıralayacak olursak;
fotoğraf sanayii, elektronik, para imali, süs eşyası ve takı yapımı, alaşımlar, dişçilik ‘tir.
Ayrıca, yapay yağmur yağdırmakta, ayna sırlarının yapımında, bilgisayar röle kontaklarında, pil yapımında da kullanılmaktadır.Gümüş elektriği çok iyi geçirdiğinden ve kolayca tel haline geldiğinden, elektrik teli olarak kullanılmaktaydı. Fakat nadir bulunması ve kıymeti dolayısıyla, artık bu amaçla kullanılmamaktadır. Bugün daha ziyade süs eşyası üretiminde, ayna yapımında, fotoğrafçılıkta, bazı ilaçlar ve alaşımların hazırlanmasında kullanılır. Bazı gümüş paralar, %90 gümüş, %10 bakır alaşımından yapılmıştır. Gümüş eşyada (%92,5 gümüş + %7,5 bakır) kullanılır.
Saf gümüş, aynı zamanda asetik asit, boyalar ve fotoğraf maddeleri elde etmede de kullanılır. Keza toz halinde gümüş, cam ve ahşabı elektrik iletkeni yapmak için yeni seramik tipi kaplama işlerinde kullanılmaktadır.
Gümüş zeolitler, acil durumlarda, deniz suyundan içilebilir su elde etmek için kullanılabilmektedir.

Gümüş kaplanacak parçalar, anodu gümüş olan elektrolitik banyoda katoda bağlanırlar. Banyodaki elektrolit, sodyum arjantisiyanür, NaAg(CN)2 veya benzeri bir kompleks gümüş tuzudur. Bu tür elektrolitler diğerlerine, mesela gümüş nitrata (AgNO3) göre kaplanacak yüzeyin daha düzgün kaplanmasını sağlarlar.

Gümüş eşya yüzeyinde kararma meydana getiren gümüş sülfür (Ag2S), çoğu kez bir aşındırıcı toz kullanılarak temizlenir. Bu yöntemle yüzeyden gümüş aşınması, gümüş ve gümüş alaşımı eşya için pek zararlı görülmemekle birlikte, özellikle gümüş kaplamalar için uygun değildir. Temizleme, kimyasal yoldan basitleştirilerek:
3Ag2S + 2Al → Al2S3 + 6Ag
şeklinde ifade edilebilen bir seri tepkimeden istifade edilerek gerçekleştirilebilmektedir. Bunun için şöyle hareket edilir: Suyun bir litresine bir yemek kaşığı çamaşır sodası ve bir kaşık sofra tuzu katılarak, emaye bir kap içinde hazırlanmış çözelti, kaynar sıcaklığa getirilir. Kabın dibine alüminyum bir tabak konulur. Bunun üzerine her tarafının çözelti içinde kalmasına dikkat edilerek gümüş eşya yerleştirilir. Üç dakika kaynatılır. Sonra gümüşler sıcak suda durulanır. Gümüşler temiz ve parlak hale gelir. Burada elektro-kimyasal bir reaksiyon meydana gelmekte, soda-tuz çözeltisi elektrolit görevi yapmaktadır.

Altın standardı gibi, temel para biriminin gümüşle tanımlandığı bir para sistemidir. Gümüş sikke basımı, gümüşün serbestçe ithal ve ihraç edilebilmesi mümkündür. Dünyada gümüş standardı 20.yüzyılın erken dönemlerine kadar Çin, Meksika ve bazı küçük ülkeler tarafından kullanılmıştır.

Som gümüş

Gıda kimyası gıdada bulunan başlıca bileşenleri (karbonhidrat, yağ, protein, minareller, vitaminler, su), gıdayı oluşturan renkleri, tatları ve meydana gelen reaksiyonlar gibi pek çok farklı konuları ele almaktadır.
Gıda, insanların ve hayvanların yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmek için yiyip içtikleri (tütün ve ilaç hariç ), hayatlarının kaynağını oluşturan ham (işlenmemiş), yarı işlenmiş veya tam işlenmiş her türlü maddedir.
Kimya, maddelerin temel yapılarını, bu yapıların birleşimlerini, dönüşümlerini, bu yapıları çözümleme, birleşim ve üretim yöntemlerini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmaktadır.
Bu iki dalın birleşiminden oluşan gıda kimyası ise; yapısı, özellikleri, gıdalarda ve bileşenlerinde meydana gelen değişiklikleri inceleyen bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Başka bir tanımı ise: Gıda kimyası, gıdaların bileşimindeki komponentlerin (bir bileşikteki her bir element) tek tek ve bir arada olduklarında kimyasal davranışlarını inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmaktadır.

Gıda ve beslenmeye bilimsel yaklaşım, J. G. Wallerius, Humphry Davy ve diğerlerinin çalışmalarında tarım kimyasına dikkat edilerek ortaya çıktı. Örneğin, Davy, Birleşik Krallık'ta, dünya çapında mesleğin temeli olarak hizmet verecek olan, Tarımsal Kimya'nın Unsurları Kursunda (1813) Tarım Kimyası'nı yayınladı ve beşinci baskıya girmiştir. Daha önceki çalışmalar, malik asidi 1785'te elmalardan izole eden Carl Wilhelm Scheele'nin çalışmasını içeriyordu. Liebig'in gıda kimyası hakkındaki bazı bulguları 1848'de Lowell Massachusetts'te Eben Horsford tarafından çevrilmiş ve yayınlanmıştır.

1874'te analitik yöntemleri halkın yararına uygulamak amacıyla Kamu Analistleri Derneği kurulmuştur. İlk deneyleri ekmek, süt ve şaraba dayanmaktadır.
Gıda arzının kalitesi, ağırlıklı olarak gıda için endişe dışında olmuştur. Ayrıca, 1950'lerde kasıtlı kontaminasyondan sonra kimyasal gıda katkı maddeleriyle başlayacak olan gıda tedarikinin kalitesi, özellikle de gıda kirliliği ve kontaminasyon sorunları için endişe dışındaydı. Dünya çapında kolejlerin ve üniversitelerin gelişmesi, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nde, gıda kimyasının yanı sıra diyet maddelerinin araştırılmasıyla, en önemlisi de 1907-11'deki Tek Tahıl deneyiyle genişlemiştir.
19. yüzyılın sonlarında Birleşik Devletler Tarım Bakanlığı'nda Harvey W. Wiley tarafından yapılan ek araştırma, 1906'da Birleşik Devletler Gıda ve İlaç İdaresi'nin kurulmasında kilit bir faktör olacaktır.
Amerikan Kimya Topluluğu, Tarım ve Gıda Kimyası Bölümünü 1908'de kurarken, Gıda Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü 1995'te Gıda Kimyası Bölümünü kurmaktadır.
Gıda kimyası kavramları genellikle reoloji, taşıma fenomeni teorileri, fiziksel ve kimyasal termodinamik, kimyasal bağlar ve etkileşim kuvvetleri, kuantum mekaniği ve reaksiyon kinetiği, biyopolimer bilimi, koloidal etkileşimler, çekirdeklenme, cam geçişleri ve donma / düzensiz veya kristal olmayan katılardan alınmaktadır. Bu nedenle "Gıda Fiziksel Kimyası" bir temel alanıdır.

Yiyeceklerin önemli bir bileşeni olan su, et ürünlerinde %50'den fazla; marul, lahana ve domates ürünlerinde %95'e kadar herhangi bir yeri kapsayabilmektedir. Ayrıca, uygun şekilde işlenmezse bakteri üremesi ve yiyeceklerin bozulması için mükemmel bir yer olma özelliğini taşımaktadır. Gıdada bunun ölçülmesinin bir yolu, işleme sırasında birçok gıdanın raf ömründe çok önemli olan su aktivitesidir. Çoğu durumda gıda korumanın anahtarlarından biri, raf ömrünü uzatmak için su miktarını azaltmak veya suyun özelliklerini değiştirmektir. Bu tür yöntemler dehidrasyon, dondurma ve soğutmayı içerir. Bu alan, "gıdaların üretimi, taşınması ve depolanması sırasında meydana gelen reaksiyonların ve dönüşümlerin fizyokimyasal prensiplerini" kapsamaktadır.
Bunun yanında suyun sertliğininde farklı olması, farklı durumlara yol açmaktadır. Örneğin; et ve baklagiller sert suda zor pişerlerken, sert su ile yapılan çay ve kahvenin tadı kötüleşmektedir.

Karbonhidratlar (KH) bitkilerde kuru maddenin %90'dan fazlasını oluşturmaktadırlar. Doğada bolca bulunan karbonhidratlar, gıdaların en yaygın bileşenidir.

Genel formülü Cn(H2O)n şeklindedir. Karbonhidratlar  monosakkarit, disakkarit, oligosakkarit ve polisakkarit formlarında bulunabilmektedir. Monosakkaritlerden biri olan fruktoz serbest halde, glikozla beraber tatlı meyvelerde ve çiçek nektarlarında, bitkilerin tatlı kısımlarında bulunur. Birleşik formda ise rafinoz ve polisakkaritlerin yapısında yer almaktadır. Yüksek bir tatlılık derecesi olan fruktoz; gazlı içeceklerde, meyveli sodalarda ve soğuk çayda "fruktoz şurubu" formunda kullanılmaktadır.
Olisakkaritler; bebek mamaları, fermente süt ürünleri, kahvaltılık tahıllar, dondurma ve fırıncılık ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaktadırlar.
Polisakkaritler, bitki ve hayvanlarda depo görevi görürken; bazıları jelleşme özelliği göstermektedir. Polisakkaritlerden biri olan nişasta, tüm bitkilerde bulmaktadır. Tohum, yumru ve kökler nişastaca zengin kısımlardır. Teknik olarak patates, mısır, buğday ve pirinçten elde edilen nişasta, alkol üretiminde, glikoz şurupları yapımında ve tatlıcılıkta önemli bir yere sahip olabilmektedir.

Lipitler kutuplu bir yapıya sahip olmadıklarından dolayı suda çözünmezler veya çok az çözünmektedirler. Eter, kloroform, benzen, aseton gibi organik çözücülerde çözünebilmekte olan lipitler, karbon, hidrojen ve oksijenden oluşmaktadır. Ayrıca yapılarında çeşitli farklılıkları oluşturan fosfor ve azot elementleri de bulunabilmektedir. Karbonhidratlar ve proteinlere göre daha fazla enerji veren lipitlerin en önemli formlarından biri trigliseritlerdir.
Lipitler canlı vücudunda çeşitli görevlere sahiptirler. Lipit çeşitlerinden biri olan fosfolipitler, hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturmaktadırlar. Lipitler glikozla birleşerek glikolipitleri, proteinlerle birleşerek lipoproteinleri oluşturmaktadırlar.
Lipitlerin hücrede yanması ile çok miktarda metabolik su açığa çıkmaktadır. Kış uykusuna yatan hayvanların ve uzun yolları kullanan hayvanların vücudunda depo ettikleri yağın yakılması sonucu enerji sağlanırken, açığa çıkan metabolik su da ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilmektedir.
Gıdalardaki lipitler, mısır, soya fasulyesi gibi tahılların, hayvansal yağlardan elde edilen yağlarını içerir ve süt, peynir ve et gibi birçok gıdanın parçalarıdır. Aynı zamanda vitamin taşıyıcı olarak da hareket etmektedirler.

Proteinler, ortalama bir canlı hücrenin kuru ağırlığının% 50'sinden fazlasını oluşturmaktadır. Çok karmaşık makromoleküllerdir. Ayrıca hücrelerin yapısında ve işlevinde temel bir rol oynamaktadırlar.  Esas olarak karbon, nitrojen, hidrojen, oksijen ve bir miktar sülfürden oluşmaktadırlar. Ayrıca demir, bakır, fosfor veya çinko da içerebilmektedirler.
Gıdada proteinler büyüme ve hayatta kalmak için gereklidir ve gereksinimler kişinin yaşına ve fizyolojisine (örneğin hamilelik) bağlı olarak değişmektedir. Protein genellikle hayvansal kaynaklardan elde edilmektedir. Örneğin; et, süt, yumurta vb. gıdalar örnek olarak verilebilmektedir. Kabuklu yemişler, tahıllar ve baklagiller bitkisel protein kaynakları sağlamaktadır. Sebzelerden tam protein besin kotası elde etmek için sebze kaynaklarının protein kombinasyonu kullanılmaktadır.
Gıda alerjisi olarak protein hassasiyeti ELISA (Enzim Bağlı İmmunosorbent Analizi ) testi ile tespit edilmektedir.

Vitaminler, vücuttaki temel metabolik reaksiyonlar için küçük miktarlarda gerekli olan besinlerdir. Bunlar beslenmede suda çözünür (Vitamin C ) veya yağda çözünür (Vitamin E ) olarak parçalanmaktadır. Yeterli miktarda vitamin alımı beriberi, anemi ve iskorbüt gibi hastalıkları önleyebilirken, aşırı dozda vitamin mide bulantısı ve kusmaya ve hatta ölüme neden olabilmektedir.

Mineral maddeler hem bitkisel hem de hayvansal gıda maddelerinde bulunabilmektedirler. Bitkiler ihtiyaç duydukları mineral maddeleri topraktan karşılarken, hayvanlar ise bitkisel gıdalar ve direkt tuz ilavesi ile almaktadırlar. İnsanlar ise minarel ihtiyaçlarını bitkisel ve hayvansal gıdalardan karşılamaktadırlar. İnsan vücudu başlıca Ca, P, Mg, K, Na, Fe, Zn yi yüksek miktarlarda (major elementler) içerirken; I, Mn, Cu, Fl, Cr, Se, Ce ve Mo yu ise daha az miktarda (iz elementler) içermektedir.
Mineral maddeler gıdalarda çok az miktarda bulunmaktadır. Bunlar inorganik bileşikler olup, toplam vücut ağırlığının % 4' üne karşılık gelmektedir. Mineralsiz bir vücut sağlığı düşünülemezken; genel olarak bazı mineraller gıdaların işlenmesi, öğütülmesi, soyulması, kabuklarının ayrılması sırasında kaybolmaktadır. Bazı minerallerde gıdalara geniş miktarlarda ilave edilebilirken, mineral eksikliğinde olduğu gibi fazlalığında da bazı problemler (toksik etki) oluşabilmektedir. Mesela bakır kaplarda pişirilen yemekten kaynaklanan zehirlenmeler yaygın olarak görülebilmektedir. Gıdaların hazırlanması ve işlenmesinde mineral kaybının en aza indirilmesi için yeşil sebzeleri, yeşil meyveleri, kabuklu hububatları (tahılları), kepekli ekmeği beslenmede bulundurmaya dikkat edilmelidir.
Bir gıdanın mineral içeriği o gıdanın elde edildiği ham maddeden (işlenmemiş kısımdan) kaynaklanmaktadır. Bu nedenle gıdalarda yer alan minerallerin beslenmedeki yeri, fizyolojik değerleri ve gıdalarda bulunduğu konumu üretim sırasında üzerinde önemle durulması gereken konuların başında yer almaktadır.
Gıdanın üretildiği alet-ekipman ve kaplardan; depolama sırasında, ambalajdan taşınan metaller ürünün mineral içeriğinde yer alabilmektedir. Gıdanın doğal yapısında yer alan ve dışarıdan taşınan minerallerin gıdanın kalitesiyle yakından ilişkisi de oldukça fazla yer almaktadır. Örneğin, bazı metaller işlenmiş meyve ve sebzelerde renk değişikliğine sebep olmaktadır. Bazı metaller ise gıdada üretim ve depolama sırasında meydana gelen, tat ve koku değişikliklerinden sorumlu olmaktadırlar. Pek çok metal gıdayı olumsuz etkileyerek bazı elzem (gerekli ) besin öğelerinin kaybına neden olabilirken, en büyük mineral kaybı tahılların öğütülmesi ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle diyette yüksek rafine gıdaların

Hammurabi (y. MÖ 1810 – y. MÖ 1750), Amori kökenli Birinci Babil Hanedanlığı'nın altıncı kralıdır. Orta kronolojiye göre y. MÖ 1792'den y. MÖ 1750'ye kadar hüküm sürmüştür. Hammurabi'den önce, sağlığı bozulduğu için tahttan feragat eden babası Sin-Muballit hükümdarlık yapmıştır. Hammurabi, hükümdarlığı sırasında Elam bölgesiyle Larsa, Eşnunna ve Mari şehir devletlerini fethetmiştir. Asur Kralı I. İşme-Dagan'ı devirip İşme-Dagan'ın oğlu Mut-Aşkur'u haraç ödemeye zorlayarak neredeyse Mezopotamya'nın tamamını Babil egemenliği altına almıştır.
Hammurabi daha çok, yayımladığı Hammurabi Kanunları ile bilinir ve bu kanunları, Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını iddia etmiştir. Suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanan Ur-Nammu Kanunları gibi daha önceki Sümer yasalarının aksine Hammurabi Kanunları, failin fiziksel cezasına daha fazla vurgu yapan ilk kanunlardan biridir. Her bir suç için belirli cezalar öngörmüştür ve masumiyet karinesini tesis eden ilk kanunlar arasındadır. Modern standartlara göre cezaları son derece sert olsa da haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koymayı amaçlamıştır. Hammurabi Kanunları ile Tevrat'taki Musa Kanunları çok sayıda benzerlikler içerir.
Hammurabi, yaşadığı dönemde birçok kişi tarafından bir tanrı olarak anılmış ve ölümünden sonra ise uygarlığı yayan ve tüm halkları, Babillilerin ulusal tanrısı Marduk'a saygı göstermeye zorlayan büyük bir fatih olarak görülmüştür. Sonradan askeri başarılarının önemi azaltılmış ve ideal kanun koyucu rolü, mirasının birincil yönü olmuştur. Daha sonraki Mezopotamyalılar için Hammurabi'nin hükümdarlığı, uzak geçmişte meydana gelen tüm olayların referans çerçevesi haline gelmiştir. Kurduğu imparatorluk çöktükten sonra bile, örnek bir yönetici olarak hala saygı görmüş ve Yakın Doğu'daki birçok kral Hammurabi'nin kendi atası olduğunu iddia etmiştir. Hammurabi, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında arkeologlar tarafından yeniden keşfedilmiştir ve o zamandan beri hukuk tarihinde önemli bir figür olarak görülmektedir.

Hammurabi, Babil şehir devleti Amori Birinci Hanedanı'nın kralıydı ve gücünü babası Sin-Muballit'ten miras almıştır. Babil, Orta ve Güney Mezopotamya ovalarını çevreleyen ve bereketli tarım arazilerinin kontrolü için birbirleriyle savaşan, büyük ölçüde Amoriler tarafından yönetilen şehir devletlerinden biriydi. Mezopotamya'da birçok kültür bir arada bulunmasına rağmen Babil kültürü, Hammurabi yönetimindeki Orta Doğu'daki okuryazar sınıflar arasında bir dereceye kadar öne çıkmıştır. Hammurabi'den önce gelen krallar, MÖ 1894'te nispeten küçük bir şehir devleti kurmuşlardı ve bu, şehrin dışındaki küçük bölgeleri kontrol ediyordu. Babil, kuruluşundan yaklaşık bir asır sonra Elam, Asur, İsin, Eşnunna ve Larsa gibi daha eski, daha büyük ve daha güçlü krallıkların gölgesinde kalmıştır. Ancak babası Sin-Muballit, Babil hegemonyası altında merkezi Güney Mezopotamya'nın küçük bir bölgesinde yönetimini sağlamlaştırmaya başlamış ve hükümdarlığı sırasında Borsippa, Kiş ve Sippar'ın küçük şehir devletlerini fethetmiştir.
Böylelikle Hammurabi, karmaşık bir jeopolitik durumun ortasında küçük bir krallığın kralı olarak tahta çıkmıştır. Güçlü Eshnunna Krallığı, Dicle Nehri'nin üst kısmını kontrol ederken Larsa nehir deltasını kontrol ediyordu. Mezopotamya'nın doğusunda, düzenli olarak saldırı yapan ve Güney Mezopotamya'nın küçük devletlerinden haraç alan güçlü Elam Krallığı vardı. Küçük Asya'daki asırlık Asur kolonilerini miras almış olan Asur kralı I. Şamşi-Ahad, Kuzey Mezopotamya'daki topraklarını Levant ve Orta Mezopotamya'ya kadar genişletmiş ancak zamansız ölümü, imparatorluğunun bir şekilde parçalanmasına sebep olmuştur.
Hammurabi'nin saltanatının ilk birkaç yılı oldukça huzurlu geçmiştir. Hammurabi, gücünü şehir surlarını savunma amacıyla yükseltmek ve tapınakları genişletmek de dahil olmak üzere bir dizi bayındırlık işi yapmak için kullanmıştır. Yaklaşık MÖ 1801'de, Zagros Dağları boyunca önemli ticaret yollarının üzerinde bulunan güçlü Elam Krallığı, Mezopotamya ovasını işgal etmiştir. Elam, ova devletler arasındaki müttefikleriyle Eşnunna Krallığı'na saldırmış ve krallıkla bir dizi şehri yok etmiş ve ilk kez ovanın bazı kısımlarına egemenliğini dayatmıştır.

Elam konumunu pekiştirmek için Hammurabi'nin Babil Krallığı ile Larsa Krallığı arasında bir savaş başlatmaya çalışmıştır. Hammurabi ile Larsa kralı, bu oyunu keşfettiklerinde bir ittifak kurmuş ve Larsa'nın askeri girişime büyük bir katkısı olmasa da Elamlıları yenmeyi başarmışlardır. Larsa'nın yardımına gelememesinden öfkelenen Hammurabi, güneydeki bu güce düşman olmasıyla y. MÖ 1763 yılına kadar Aşağı Mezopotamya ovasının tamamının kontrolünü ele geçirmiştir. Güneydeki savaş sırasında Hammurabi'ye kuzeydeki Yamhad ve Mari gibi müttefikleri tarafından yardım edildiğinden kuzeydeki askerlerin yokluğu karışıklığa yol açmıştır. Genişlemesine devam eden Hammurabi, karışıklığı bastırarak yönünü kuzeye çevirmiş ve kısa süre sonra Eşnunna'yı yok etmiştir. Daha sonra Babil orduları, Babil'in eski müttefiki Mari de dahil olmak üzere kalan kuzey eyaletlerini fethetmiş ancak Mari'nin fethinin herhangi bir gerçek çatışma olmaksızın teslim olma şeklinde gerçekleşme ihtimalim de mevcuttur.
Hammurabi, Mezopotamya'nın kontrolü için Asurlu I. İşme-Dagan ile uzun süreli bir savaşa girmiş ve her iki kral da üstünlük elde etmek için küçük devletlerle ittifaklar kurmuştur. Sonunda Hammurabi galip gelmiş ve İşme-Dagan'ı ölümünden hemen önce devirmiştir. Asur'un yeni kralı Mut-Aşkur, Hammurabi'ye haraç ödemek zorunda kalmıştır.
Hammurabi sadece birkaç yıl içinde tüm Mezopotamya'yı kendi yönetimi altında birleştirmeyi başarmıştır. Asur Krallığı yıkılmamış ancak hükümdarlığı sırasında haraç ödemek zorunda kalmış ve bölgedeki büyük şehir devletlerinden sadece Levant'ın batısındaki Halep ile Qatna bağımsızlıklarını korumuştur. Bununla birlikte Diyarbekir'in kuzeyinde Hammurabi'nin bir steli bulunmuş ve burada "Amorilerin Kralı" unvanını almıştır.
55 tanesi Hammurabi'ye ait mektup olmak üzere Hammurabi ve haleflerinin saltanatlarına tarihlenen çok sayıda sözleşme tableti bulunmuştur. Bu mektuplar, sellerle uğraşmaktan ve kusurlu bir takvimde değişiklik yapılmasını zorunlu kılmaktan Babil'in devasa hayvan sürülerinin bakımını yapmaya kadar, bir imparatorluğu yönetmeye dair günlük tecrübelere dair bir bakış sunmaktadır. Hammurabi ölünce imparatorluğun idaresi y. MÖ 1750'de oğlu Samsu-iluna'ya geçmiş ve oğlunun yönetimi altında Babil İmparatorluğu hızla çözülmeye başlamıştır.

Hammurabi Kanunları, günümüze ulaşan en eski kanunlar değildir. Ur-Nammu Kanunları, Eşnunna Kanunları ile Lipit-İştar Kanunları daha önceden yazılmıştır. Bununla birlikte, Hammurabi Kanunları bu eski kanun kurallarından belirgin farklılıklar gösterir ve sonuç olarak daha etkili olduğunu kanıtlamıştır.
Hammurabi Kanunları, bir stel üzerine yazılmış ve çok az kişinin okuryazar olduğu düşünülse de herkesin görebilmesi için halka açık bir yere yerleştirilmiştir. Stel daha sonra Elamlar tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş ve başkentleri Susa'ya götürülmüş, 1901'de İran'da yeniden keşfedilmiş ve günümüzde Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yazmanlar tarafından 12 tablete yazılmış olan Hammurabi Kanunları, 282 yasa içerir. Daha önceki yasaların aksine Babil'in günlük dili olan Akadca yazılmasıyla şehirdeki herhangi bir okur yazar kişi tarafından okunabilirdi. Daha önceki Sümer hukuk kuralları, suçun mağdurunu tazmin etmeye odaklanmışken Hammurabi Kanunları, bunun yerine faili fiziksel olarak cezalandırmaya odaklanmıştır. Hammurabi Kanunları, haksızlığa uğrayan bir kişinin cezalandırmada ne yapılmasına izin vermesine ilişkin kısıtlamalar koyan ilk yazılı hukuk kurallarından biridir.
Kuralların yapısı çok özeldir ve her bir suç belirli bir ceza alır. Modern standartlara göre cezalar çok sert olma eğilimindedir ve birçok suç; ölüm, şekil bozukluğu veya "göze göz, dişe diş" (Lex Talionis "Kısas Yasası") âdetiyle sonuçlanmıştır. Kanun aynı zamanda masumiyet karinesi fikrinin en eski örneklerinden biridir ve ayrıca sanık ile davacının kanıt sunma fırsatına sahip olduğunu da belirtir. Ancak, öngörülen cezayı değiştirecek hafifletici koşullara ilişkin bir hüküm yoktur.
Stelin tepesindeki bir oymada Hammurabi'nin yasaları Babil'in adalet tanrısı Şamaş'tan aldığını tasvir eder ve önsözde Hammurabi'nin, yasaları halka ulaştırmak için Şamaş tarafından seçildiği belirtilir. Bu anlatı ile Çıkış Kitabı'nda Yehova tarafından Sina Dağı'nın tepesinde Musa'ya verilen Ahit Kitabı arasında paralellikler ile iki kanunname arasındaki benzerlikler, ikisinin de Semitik bir arka planda ortak bir soydan geldiği fikrini oluşturur. Bununla birlikte, önceki kanun kodlarının parçaları bulunmuş ve buna göre Musa'ya ait kanunlarının doğrudan Hammurabi Kanunları'ndan esinlenmesi olası değildir. Bazı akademisyenler buna itiraz etmiştir: David P. Wright, Yahudi Ahit Kanunu'nun "doğrudan, öncelikle ve tamamen" Hammurabi Kanunları'na dayandığını savunur. 2010 yılında, İbrani Üniversitesi'nden bir arkeolog ekibi, İsrail'deki Hazor'da MÖ 18 veya 17. yüzyıla tarihlenen, açıkça Hammurabi Kanunları'ndan türetilen yasaları içeren bir çivi yazısı tablet keşfetmiştir.

Hammurabi'ye MÖ 2. binyılın diğer tüm krallarından daha çok saygı gösterilmiş ve yaşadığı dönemde bir tanrı olarak ilan edilmenin eşsiz onuruna sahip olmuştur. "Hammurabi, benim tanrımdır" anlamına gelen "Hammurabi-ili" kişi adı, hükümdarlığı sırasında ve sonrasında yaygınlaşmıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra yazılan yazılarda Hammurabi, esas olarak üç başarı için anılır: savaşta zafer kazanmak, barış getirmek ve adalet getirmek. Hammurabi'nin fetihleri, medeniyeti tüm uluslara yaymak için kutsal bir misyonun parçası olarak görülmeye başlanmıştır. Ur'da bulunan bir stel, kötülüğü boyun eğmeye ve tüm insanları Marduk'a ibadet etmeye zorlayan güçlü bir hükümdar olarak onu kendi sesiyle yüceltir. Stelde şunlar yazar: "Dağları uzak ve dilleri belirsiz olan Elam, Guti, 

Dünya atmosferi, Dünya'nın kütleçekimi ile gezegenin çevresini sarmalayan gaz tabakası. Yaklaşık %78'i azot, %21'i oksijen, %0,93 argon, %1 su buharı ve kalan kısmı diğer bazı gazların karışımından oluşmuştur. Bu gaz karışımına genel olarak hava adı verilir. Atmosfer, Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü nedeniyle kutuplarda ince (alçak), Ekvator'da geniştir.
Atmosfer, morötesi güneş ışınımını emmek ve gece ve gündüz sıcaklıklarını dengelemek suretiyle Dünya'daki yaşamı korur.
Atmosfer ve dış uzay ile kesin bir sınır yoktur. Yavaşça incelir ve gözden kaybolur. Atmosfer kütlesinin üç çeyreği gezegen yüzeyinin 11 km içerisindedir. Amerika'da 80,5 km üstünde seyahat eden insanlar astronot olarak gösterilirler. Bir irtifa 120 km (400.000 ft) sınırını gösterir ki orada atmosferik etkiler tekrar giriş esnasında fark edilir. Karman line 100 km'de (328.000 ft) sık sık atmosfer ve dış uzay arasında sınır olarak kullanılır.
Dünya atmosferinin sıcaklığı yükseklikle değişir.

Atmosferin elektromanyetik dalgaları yansıtacak miktarda iyonların ve serbest elektronların bulunduğu 70 km ile 500 km'lik kısmı. 2. Arz atmosferinin dış bir kuşağı. Güneş'ten veya yıldızlar arası uzaydan gelen ışımalar, burada atmosfer gazlarının atom ve moleküllerini iyonlar veya elektrikle harekete getirir. İyonosferin yüksekliği zamana ve mevsime göre değişir fakat sınırının 25-50 mil arasında olduğu kabul edilir. Işıma ve yansıtma özelliklerine göre çeşitli tabakalara ayrılır. Karakteristik bir olay, bazı radyo dalgalarını yansıtmasıdır. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur. Bu yüzden radyo dalgaları çok iyi iletilir. Sıcaklık yüksektir, ancak gazlar çok seyrek olduğu için sıradan bir termometreyle ölçülen sıcaklık düşüktür.

Bu katmana “mıknatısküre” ya da “çekimküre” de denilmektedir. Yeryüzü yoğun bir radyasyon alanıyla kaplı olup bu radyasyon alanına Van Allen Alanı adı verilmektedir. Van Allen alanı iki kuşağa bölünmüştür ve Dünya'yı tümüyle çevrelemez.

Atmosferin en üst katıdır. Az miktarda hidrojen ve helyum atomlarından oluşur. Kesin sınırı bilinmemekle birlikte üst sınırının yerden yaklaşık 10 bin km yükseklikte olduğu kabul edilmiştir. Bu katmandan sonra artık bir sınır olmadığı için boşluğa geçiş başlar. Yapay uydular bu katmanda bulunurlar, yerçekimi çok düşüktür ve gazlar çok seyrektir.

Mezosferden itibaren 640 km yüksekliğe kadar uzanan katmandır. Bu katmanda güneş ışınları yoğun olarak hissedilir. Sıcaklığı güneşin etkisine göre 200 ile 1600 °C'dir. Bu katmanda gazlar iyon halinde bulunur ve iyonlar arasında elektron alışverişi oldukça fazladır. Bu nedenle haberleşme sinyalleri ve radyo dalgaları çok iyi iletilir.

Stratosferden itibaren 80 km yüksekliğe kadar uzanır. Küçük boyutlu gök taşları bu katmanda sürtünmenin etkisiyle buharlaşarak kaybolur.
Ozonosfer ve kemosfer olarak iki kısımdan oluşmaktadır.

Ozonosfer: Bu tabakada ozon gazları bulunur. Güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınlar, ozon gazları tarafından tutulur. Bundan dolayı canlılar için koruyucu katmandır.
Kemosfer: Zararlı ışınların tutulması az miktarda burada da görülür. Ayrıca gazların iyonlara ayrılmaya başladığı yerdir.

Troposferden itibaren 50 km yüksekliğe kadar uzanır. Yatay hava hareketleri (rüzgârlar) görülür. Su buharı bulunmadığı için dikey hava hareketleri oluşmaz. Yalnızca yatay hareketlerin oluşması da diğer tabakalar ile stratosfer arasında bu katmandan kaynaklanan bir taşınım olmamasına sebep olur. Bu durum çok tehlikeli olabilir çünkü diyelim ki bir yanardağın patlamasından ortaya çıkan küller troposferi aşıp stratosfere ulaşırsa burada birikir ve kalıcı bir kirlilik oluşturur. Sıcaklık değişimi olmayan yer 11–25 km arasıdır. Stratosferin sıcaklığı -55 °C ile -3 °C derece arasında değişir. Stratosferde yerçekimi azaldığı için cisimler gerçek ağırlıklarını kaybederler. Bu katmanın üst kısımlarında ozon gazları bulunur ve güneş ışınlarını çeken bu gazlar katmanın ısınmasına nedendir.

Atmosferin yere temas eden en alt katmanıdır. Gazların en yoğun olduğu katmandır. Ekvator üzerindeki kalınlığı 16–17 km, 45° enlemlerinde 12 km, kutuplardaki kalınlığı ise 9–10 km'dir. Katman kalınlığının Ekvator'da ve kutuplarda farklılık göstermesinin nedeni, ekvatorda ısınan havanın hafifleyerek yükselmesi ve merkezkaç kuvvetinin bulunması, kutuplarda ise havanın soğuyarak çökmesi ve merkezkaç kuvvetinin bulunmamasıdır. Yani bu değişikliklerin sebebi sıcaklık farklılıkları ve merkezkaç kuvvetinin etkisidir.
Troposfer, atmosferin en önemli katmanıdır denebilir çünkü gazların %75′i su buharının ise tamamı bu katmanda bulunur. Buna bağlı olarak hava akımları, bulutluluk, nem, yağışlar, basınç değişiklikleri gibi bilinen bütün meteorolojik olaylar bu katmanda meydana gelir, güçlü yatay ve dikey hava hareketleri de bu katmanda oluşur. Troposfer genellikle yerden yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır bu nedenle alt kısmı daha sıcaktır ve yerden yükseldikçe sıcaklık 100 metrede 0,65 °C azalır ve tabakanın sonunda -56.5 °C'ye kadar düşer.

Hidrojen, sembolü H, atom numarası 1 olan kimyasal bir element. Standart sıcaklık ve basınç altında renksiz, kokusuz, metalik olmayan, tatsız, oldukça yanıcı ve H2 olarak bulunan bir diatomik gazdır. 1,00794 g/mol'lük atomik kütlesi ile tüm elementler arasında en hafif olanıdır. Periyodik cetvelin sol üst köşesinde yer alır. Hidrojenin adı, Yunancada "su oluşturan" anlamına gelen ὑδρογόνο'dan (idrogono) kelimesinden gelir.
Hidrojen, evrenin kütlesinin %75'ini oluşturan ve evrende en çok bulunan elementtir. Ana hatta bulunan yıldızların çoğunluğu, plazma hâlinde olan hidrojenden oluşur. Elementel hidrojen Dünya'da az bulunur. Endüstride metan gibi hidrokarbonlardan üretilebildiği gibi, pahalı olsa da suyun elektrolizinden de üretilebilir.
Hidrojenin en yaygın doğal izotopu, nötronsuz protiyumdur. Hidrojen pek çok elementle bileşik oluşturabilir. Ayrıca suda ve pek çok organik molekülde bulunduğundan önemlidir. Suda çözünen moleküller arasındaki asit - baz tepkimelerinde önemli rol oynar.
Schrödinger denkleminin analitik olarak çözülebildiği tek nötral molekül olduğu için, hidrojen atomunun enerji basamakları ve bağ özellikleri, kuantum mekaniğinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Hidrojen 1500'lü yıllarda keşfedilmiş, 1700'lü yıllarda yanabilme özelliğinin farkına varılmış, evrenin en basit ve en çok bulunan elementi olup, renksiz, kokusuz, havadan 14,4 kat daha hafif ve tamamen zehirsiz bir gazdır.
Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeye vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. Hidrojen, 1 atm de -252,77 °C'de sıvılaşır. Sıvı hidrojenin hacmi gaz halindeki hacminin sadece 1/700'ü kadardır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir. 1 kg hidrojen 2,1 kg doğalgaz veya 2,8 kg petrolün sahip olduğu enerjiye sahiptir. Ancak birim enerji başına hacmi yüksektir.
Hidrojen gazını yapay olarak ilk defa T. Von Hohenheim (ayrıca Paracelsus, 1493 - 1521, olarak da bilinir) tarafından güçlü asitlerle metalleri karıştırarak elde etmiştir. Bu kimyasal reaksiyon sonucu elde edilen bu yanıcı gazın yeni bir element olduğunun farkına varamamıştır. 1671 yılında hidrojen Robert Boyle tarafından demir çubuk ve seyreltik asit çözeltilerinin reaksiyonu sonucu üretilerek yeniden keşfedilmiştir. 1766 yılında Henry Cavendish metal asit reaksiyonuyla elde edilen, havada yanan, yandığı zaman su açığa çıkaran hidrojenin ayrı bir element olduğunun farkına varmıştır. Cavendish'in hidrojenle tanışması cıva ve asitlerle yaptığı deneyler zamanında olmuştur. Başlangıçta hidrojenin cıvayı oluşturan birimlerden biri olduğunu, cıvanın asitle reaksiyonundan ortaya çıktığını düşünmüş, buna rağmen hidrojenin pek çok önemli özelliğini gerçekçi şekilde tasvir edebilmiştir. 1783'te Antoine Lavoiser, Laplace ile Cavendish'in bulduklarını tekrarlarken, yandığı zaman su üreten bu gaza hidrojen adını vermiştir.

Hidrojenin ilk kullanım yerlerinden biri balonlar ve daha sonraları zeplinlerdir. Bu amaçlar için hidrojen metalik demir ve sülfürik asidin reaksiyona girmesiyle elde edilmiştir. Hidrojen Hindenburg adlı, havada yanarak yok olan zeplinde kullanılmıştır. Balonlarda daha sonraları oldukça patlayıcı olan hidrojenin yerine inert helyum kullanılmıştır.

1 proton ve 1 elektrondan oluşan hidrojen atomu, basit atomik yapısı, ışık emilim ve yayma spektrumu sayesinde atomik yapının geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Hidrojen molekülünün ve ona karşılık gelen H2+ katyonu basit yapısı kimyasal bağların doğası hakkında önemli bilgiler vermiş, bu 1920'li yılların ortalarında hidrojen atomunun kuantum mekaniği uygulamasıdır.

Hidrojen evrenin kütlece %75'ini, atom sayıca %90'nı oluşturur ve bu oranlarıyla evrende en çok bulunan elementtir. Bu element yıldızlarda, dev gaz gezegenlerinde büyük miktarda bulunur. Moleküler hidrojen bulutları yıldızların oluşumuyla bağlantılıdır. Hidrojen yıldızların proton-proton nükleer füzyon reaksiyonuyla enerji üretmesinde önemli rol oynar.
Evrende hidrojen atomik ya da plazma halinde bulunur. Plazma hali atomik halinden oldukça farklıdır. Bu halde hidrojen elektronu ve protonu bağlı değildir ve bu oldukça yüksek elektrik iletkenliği ve ışık yayılımına (güneş ve diğer yıldızlar ışık yayar) sahiptir. Yüklü partiküller elektrik ve manyetik alanlarda oldukça etkilenirler. Mesela, güneş rüzgârında dünyanın magnetospheri ile etkileşerek Birkeland akımları ve auroraya yol açarlar. Uzayda hidrojen nötral atomik halde bulunur.
Normal şartlar altında hidrojen biatomik gaz (H2) halinde bulunur. Hafifliği nedeniyle diğer daha ağır gazlara göre yerçekimi kuvvetinden kolayca kurtulur. Bu nedenle dünya atmosferinde hidrojen gazı oranı oldukça düşüktür (hacimce 1 ppm). Hidrojen atomu ve H2 molekülü uzayda bolca bulunduğu halde dünyada bunların üretimi ve saflaştırılması oldukça güçtür. Bütün bunlara rağmen hidrojen dünyada en çok bulunan üçüncü elementtir. Yeryüzündeki hidrojen su, hidrokarbonlar gibi kimyasal bileşiklerin içinde bulunur. Hidrojen gazı bazı bakteri ve algae tarafından üretilir. Günümüzde metan gazı önemi artan bir hidrojen kaynağıdır.

Atomun doğada üç izotopu vardır. Bunlar 1H, 2H ve 3H. Oldukça kararsız diğer izotoplar (4H - 7H) laboratuvar koşullarında sentezlenmiştir. 

1H %99,98 ile hidrojenin doğada en çok bulunan izotopudur. Bu izotop çekirdeğinde yalnızca bir proton içerdiğinden protium denilmiştir.
2H 'hidrojenin diğer kararlı izotopudur. Döteryum olarak da bilinir. Çekirdeğinde 1 proton ve 1 nötron içerir. Döteryum yeryüzündeki hidrojenin %0,0184'nü oluşturur. Radyoaktif değildir ve belirgin bir kirliliğe yol açmaz. Suyun içinde hidrojen yerine döteryum bakımından zenginleştirilmiş suya ağır su denir. Döteryum ve bileşikleri kimyasal reaksiyonlarda radyoaktif olmayan etiketlemelerde ve 1H-NMR da çözücü olarak kullanılır. Ağır su nükleer reaktörlerde nötron kontrolü ve soğutucu olarak kullanılır. Döteryum ayrıca ticari çekirdek füzyonda olası yakıttır.
3H ayrıca Trityum olarak da bilinir. Çekirdeğinde 2 nötron ve 1 proton içerir. Radyoaktiftir ve 12,32 yıl yarı hayatıyla beta bozunmasıyla Helyum-3 e dönüşür. Az miktarda trityum kozmik ışınların atmosferik gazlarla etkileşmesi sonucu ortaya çıkar. Ayrıca nükleer silah testlerinde de havaya salınır. Tritium kimya da ve biyolojide radyo etiketleme deneylerinde kullanılır.
Hidrojen, izotoplarının değişik isimleri olan tek elementtir. 
IA grubu elementleri, Ca, Sr, Ba gibi aktif metallerin su ile reaksiyonu sonucunda hidrojen gazı elde edilir.
Ca(k) + 2H2O à Ca2+ (aq) + 2OH-(aq) + H2 (g)

Hidrojen zehirsiz ve havadan 14,4 kez daha hafif bir gazdır. Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeyle vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. -252,77 °C'ta sıvı hale getirilebilir. Sıvı hidrojenin hacmi gaz halindeki hacminin sadece 1/700'ü kadardır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir (Üst ısıl değeri 140,9 MJ/kg, alt ısıl değeri 120,7 MJ/kg). 1 kg hidrojen, 2,1 kg doğalgaz veya 2,8 kg petrolün sahip olduğu enerjiye sahiptir. Petrol yakıtlarına göre ortalama 1,33 kat daha verimli bir yakıttır. Buna karşın, enerji olarak kullanılabilmesi için doğadaki bileşiklerden ayrıştırılması gerekir. Üretilmesi de göz önünde bulundurulduğunda petrol gibi hazır yakıtlar kadar kârlı değildir. Ancak hidrojenin diğer yakıtlardan önemli bir farkı, güneş veya rüzgâr enerjisinin yardımıyla sudan üretilebilmesi ve kullanıldığında tekrar suya dönüşebilmesidir. Bu özellik hidrojenin herkesin üretimine ve kullanımına açık bir yakıt olmasını sağlar.
Hidrojen doğada serbest halde bulunmaz, bileşikler halinde bulunur. En çok bilinen bileşiği ise sudur. Isı ve patlama enerjisi gerektiren her alanda kullanımı temiz ve kolay olan hidrojenin yakıt olarak kullanıldığı enerji sistemlerinde, atmosfere atılan ürün sadece su ve/veya su buharı olur. Bunun dışında çevreyi kirleten hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde (karbonmonoksit veya karbondioksit gibi) üretimi olmaz..

Hidrojen depolama
Hidrojen teknolojileri
Hidrojen ekonomisi

Kimyada, hidrojen bağı (veya H-bağı) öncelikle daha elektronegatif bir "verici" atom veya gruba (Dn) kovalent bağla bağlanan bir hidrojen (H) atomu ile ve yalnız bir çift elektron taşıyan başka bir elektronegatif atom (hidrojen bağı alıcısı (Ac)) arasındaki elektrostatik çekim kuvvetidir.
Böyle etkileşimli bir sistem genel olarak Dn−H···Ac olarak gösterilir ki burada düz çizgi polar kovalent bağ'ı ve noktalı veya kesikli çizgi ise hidrojen bağını belirtir. En sık görülen verici ve alıcı atomlar 2. periyot elementleri azot (N), oksijen (O) ve flor (F)'dur. Genelde bağ, hidrojenin flor, oksijen ve azot gibi elektronegatifliği yüksek atomlarla yapmış olduğu kuvvetli bir etkileşim türüdür.
Hidrojen bağları moleküller arası (ayrı moleküller arasında oluşabilir) veya molekül içi (aynı molekülün parçaları arasında) olabilir. Hidrojen bağının enerjisi geometriye, çevreye ve belirli verici ve alıcı atomların doğasına bağlıdır ve 1 ila 40 kcal/mol arasında değişebilir. Bu onları van der Waals etkileşiminden biraz daha güçlü, tam kovalent veya iyonik bağlardan ise daha zayıf kılar. Hidrojen bağı, su gibi inorganik moleküllerde ve DNA ve proteinler gibi organik moleküllerde meydana gelebilir. Hidrojen bağları, kâğıt ve keçeli yün gibi malzemeleri bir arada tutar ve ayrı kağıt yapraklarının ıslanıp kuruduktan sonra birbirine yapışmasını sağlar.
Hidrojen bağı aynı zamanda N, O ve F bileşiklerinin diğer benzer yapılarla karşılaştırıldığında sıra dışı görünen birçok fiziksel ve kimyasal özelliğinden de sorumludur. Özellikle moleküller arası hidrojen bağı, çok daha zayıf hidrojen bağlarına sahip olan diğer grup-16 hidritlere kıyasla suyun yüksek kaynama noktasından (100 °C) sorumludur. Molekül içi hidrojen bağı, proteinlerin ve nükleik asitlerin ikincil ve üçüncül yapılarından kısmen sorumludur.
Proteinler ve nükleik asitler gibi makromoleküller içinde, aynı molekülün iki parçası arasında var olabilir.
Hidrojen bağı ismi, bağın bir hidrojen atomunu kapsamasından gelir.
Eğer hidrojen bağı atomu iki atom arasında ortak kullanılıyor ise meydana gelen iki molekül arasındaki zayıf bir bağdır.
Hidrojen bağları genellikle oksijen ve azot gibi negatif elektrik yüklü atomlarla diğer bir negatif yüklü atomlara kovalent olarak bağlanmış hidrojen atomları arasında oluşan bağlardır.
Dipol dipol etkileşmesinin kimyadaki en bariz örneğidir.
Hidrojen Bağı Van der Waals bağından güçlüdür, molekülleri arasında daha güçlü etkileşim olan maddenin kaynama noktası daha yüksektir.Bu yüzden hidrojen bağı  içeren maddelerin erime - kaynama noktaları Van der Waals bağı içeren maddelere göre daha yüksektir.
İki farklı molekül birbirleriyle hidrojen bağı oluşturabilir.
(F, O, N) barındıran moleküller dışında hidrojen sülfürün de (H₂S) bağ yapabildiği keşfedilmiştir.

Bir hidrojen bağında, hidrojene kovalent olarak bağlanmayan elektronegatif atom, proton alıcısı olarak adlandırılırken, hidrojene kovalent olarak bağlanan atom, proton donörü olarak adlandırılır. Bu terminoloji IUPAC tarafından tavsiye edilmektedir. Vericinin hidrojeni protiktir ve bu nedenle bir Lewis asidi gibi davranabilir ve alıcı ise Lewis bazıdır. Hidrojen bağları H···Y sistemi olarak temsil edilir ki burada noktalar hidrojen bağını temsil eder. Hidrojen bağı sergileyen sıvılara (su gibi) ilişkili sıvılar denir.

Hidrojen bağları, elektrostatiklerin (çok kutuplu-çok kutuplu ve çok kutuplu- kaynaklı çok kutuplu etkileşimler), kovalans (yörünge örtüşmesiyle yük aktarımı) ve dispersiyonun (London kuvvetleri) birleşiminden kaynaklanır.
Daha zayıf hidrojen bağlarında, hidrojen atomları kükürt (S) veya klor (Cl) gibi elementlere bağlanma eğilimindedir; karbon (C) bile, özellikle karbon veya komşularından biri elektronegatif olduğunda (örneğin, kloroform, aldehitler ve terminal asetilenlerde) bir donör görevi görebilir. Yavaş yavaş, N, O veya F dışındaki donörleri ve/veya elektronegatifliği hidrojeninkine yaklaşan (çok daha elektronegatif olmak yerine) alıcı Ac'yi içeren daha zayıf hidrojen bağının birçok örneğinin olduğu fark edildi. Her ne kadar zayıf (≈1 kcal/mol) olsa da, "geleneksel olmayan" hidrojen bağı etkileşimleri her yerde bulunur ve birçok türde malzemenin yapısını etkiler.
Hidrojen bağının tanımı zamanla bu daha zayıf çekici etkileşimleri içerecek şekilde kademeli olarak genişletildi. 2011 yılında bir IUPAC Görev Grubu, IUPAC Pure and Applied Chemistry dergisinde yayınlanan, hidrojen bağının modern, kanıta dayalı bir tanımını önerdi. Bu tanım şöyledir:

Hidrojen bağı, X'in H'den daha elektronegatif olduğu bir molekülden veya bir moleküler parçadan (X−H) gelen bir hidrojen atomu ile aynı veya başka bir moleküldeki bağ oluşumuna dair kanıtların bulunduğu bir atom veya atom grubu arasındaki çekici bir etkileşimdir.

Hidrojen bağlarının gücü zayıftan (1–2  kJ/mol) güçlüye (biflorür iyonunda 161,5 kJ/mol, HF−2) kadar değişebilir. Buhardaki tipik entalpiler şunları içerir:

F−H···:F−  (161.5 kJ/mol veya 38.6 kcal/mol), illustrated uniquely by HF−2
O−H···:N  (29 kJ/mol veya 6.9 kcal/mol), resimli su-amonyak
O−H···:O  (21 kJ/mol veya 5.0 kcal/mol), resimli su-su, alkol-alkol
N−H···:N  (13 kJ/mol veya 3.1 kcal/mol), resimli amonyak-amonyak ile gösterilmiştir
N−H···:O  (8 kJ/mol or 1.9 kcal/mol), resimli su-amid
OH+3···:OH2  (18 kJ/mol veya 4.3 kcal/mol)
Moleküller arası hidrojen bağlarının gücü çoğunlukla donör ve/veya alıcı birimleri içeren moleküller arasındaki denge ölçümleriyle değerlendirilir; çoğunlukla çözelti içindedir. Molekül içi hidrojen bağlarının gücü, hidrojen bağı olan ve olmayan konformerler arasındaki denge ile incelenebilir. Karmaşık moleküllerde de hidrojen bağlarının tanımlanmasına yönelik en önemli yöntem kristalografi, bazen de NMR-spektroskopidir. Van der Waals yarıçaplarının toplamından daha küçük olan donör ve alıcı arasındaki mesafeler gibi yapısal ayrıntılar, hidrojen bağı kuvvetinin göstergesi olarak alınabilir. Bir şema aşağıdaki biraz keyfi sınıflandırmayı verir: 15 ila 40 kcal/mol, 5 ila 15 kcal/mol ve >0 ila 5 kcal/mol olanlar sırasıyla güçlü, orta ve zayıf olarak kabul edilir.
C-H bağlarını içeren hidrojen bağları hem çok nadir hem de zayıftır.

Hidrojen peroksit (H2O2), saf haldeyken oldukça açık mavi renkte; sulandırıldığında ise renksiz hale gelen bir bileşiktir. Viskozitesi sudan daha yüksek olan ve zayıf asidik özellik gösteren bileşik, aynı zamanda güçlü bir oksitleyicidir. Özellikle tıp alanında %3'lük sulu çözeltisi ve kâğıt sanayiinde kâğıtlara beyaz renk vermek için kullanılmaktadır. Bileşik ayrıca dezenfektasyon, oksitleme, antiseptik üretimi ve roket yakıtı üretiminde de tercih edilir.
İnsan vücudunda bu molekülü parçalamak üzere karaciğerde üretilen katalaz adlı bir enzim yer almaktadır. Bu enzim, hidrojen peroksit molekülünü parçalayarak su ve oksijen molekülü eldesi sağlar.

Hidrojen peroksit ilk defa 1818 yılında Fransız kimyacı Louis Jacques Thénard tarafından baryum peroksitin nitrik asit ile tepkimeye sokulmasıyla elde edilmiştir. Üretildikten sonra, uzun süre boyunca bileşiğin kararsız olduğuna inanıldı. 19. yüzyılın sonunda Petre Melikishvili ve öğrencisi L. Pizarjevski bileşiğin doğru formülünün H-O-O-H şeklinde olduğunu gösterdi.

Biyolojide abiyogenez (a- 'değil' + Yunanca bios 'yaşam' + genesis 'köken') veya yaşamın kökeni, yaşamın basit organik bileşikler gibi cansız maddelerden ortaya çıktığı doğal süreçtir. Hakim bilimsel hipotez, Dünya'da cansız varlıklardan canlı varlıklara geçişin tek bir olay değil, yaşanabilir bir gezegenin oluşumu, organik moleküllerin prebiyotik sentezi, moleküler kendini kopyalama, kendini birleştirme, otokataliz ve hücre zarlarının ortaya çıkışını içeren artan karmaşıklıkta bir süreç olduğudur. Sürecin farklı aşamaları için birçok öneri yapılmıştır.
Abiyogenez çalışması, yaşam öncesi kimyasal reaksiyonların bugün Dünya'dakinden çarpıcı biçimde farklı koşullar altında yaşamı nasıl ortaya çıkardığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Öncelikle biyoloji ve kimyanın araçlarını kullanır, daha yeni yaklaşımlar ise birçok bilimin sentezini yapmaya çalışır. Yaşam, karbon ve suyun özelleşmiş kimyası aracılığıyla işler ve büyük ölçüde dört temel kimyasal ailesine dayanır: hücre zarları için lipitler, şekerler gibi karbonhidratlar, protein metabolizması için amino asitler ve kalıtım mekanizmaları için nükleik asit DNA ve RNA. Başarılı bir abiyogenez teorisi, bu molekül sınıflarının kökenlerini ve etkileşimlerini açıklamalıdır. Abiyogeneze yönelik pek çok yaklaşım, kendini kopyalayan moleküllerin ya da bileşenlerinin nasıl ortaya çıktığını araştırmaktadır. Araştırmacılar genellikle mevcut yaşamın bir RNA dünyasından türediğini düşünmektedir, ancak diğer kendi kendini kopyalayan moleküller RNA'dan önce var olmuş olabilir.
Klasik 1952 Miller-Urey deneyi, proteinlerin kimyasal bileşenleri olan amino asitlerin çoğunun, Dünya'nın ilk zamanlarını taklit etmeye yönelik koşullar altında inorganik bileşiklerden sentezlenebileceğini göstermiştir. Yıldırım, radyasyon, mikro meteorların atmosferik girişleri ve deniz ve okyanus dalgalarındaki kabarcıkların patlaması gibi dış enerji kaynakları bu reaksiyonları tetiklemiş olabilir. Diğer yaklaşımlar ("önce metabolizma" hipotezleri) Dünya'nın ilk zamanlarındaki kimyasal sistemlerdeki katalizin kendi kendini kopyalamak için gerekli öncü molekülleri nasıl sağlamış olabileceğini anlamaya odaklanmaktadır.
Genomik bir yaklaşım, yaşamın iki ana dalının üyeleri olan arkea ve bakteriler tarafından paylaşılan genleri tanımlayarak modern organizmaların son evrensel ortak atasını (LUCA) karakterize etmeye çalışmıştır (burada ökaryotlar iki üst âlemli sistemdeki arkea dalına aittir). 355 genin tüm yaşam için ortak olduğu görülmektedir; bu genlerin doğası, LUCA'nın Wood-Ljungdahl yolu ile anaerobik olduğunu, kemiosmoz ile enerji elde ettiğini ve DNA, genetik kod ve ribozomlar ile kalıtsal materyalini koruduğunu ima etmektedir. LUCA 4 milyar yıl (4 Gya) önce yaşamış olmasına rağmen, araştırmacılar onun yaşamın ilk formu olduğuna inanmamaktadırlar. Daha önceki hücreler sızdıran bir zara sahip olabilir ve derin denizlerdeki beyaz dumanlı bir hidrotermal bacanın yakınında doğal olarak oluşan bir proton gradyanından güç almış olabilir.
Dünya, evrende yaşam barındırdığı bilinen tek yer olmaya devam etmektedir ve Dünya'dan elde edilen fosil kanıtlar, abiyogenez çalışmalarının çoğunu bilgilendirmektedir. Dünya 4,54 Gya'da oluşmuştur; Dünya'daki yaşamın tartışmasız en eski kanıtı en az 3,5 Gya'dan kalmadır. Fosil mikroorganizmaların, Hadeen sırasında 4.4 Gya okyanus oluşumundan kısa bir süre sonra, Quebec'ten 3.77 ile 4.28 Gya'ya tarihlenen hidrotermal havalandırma çökeltileri içinde yaşadığı görülmektedir.

Yaşam (kalıtsal) varyasyonlarla üremeden oluşur. NASA yaşamı "Darwinci [yani biyolojik] evrim geçirebilen, kendi kendini idame ettiren kimyasal bir sistem" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir sistem karmaşıktır; muhtemelen yaklaşık 4 milyar yıl önce yaşamış tek hücreli bir organizma olan son evrensel ortak ata (LUCA), bugün evrensel olan DNA genetik kodunda kodlanmış yüzlerce gene zaten sahipti. Bu da mesajcı RNA, taşıyıcı RNA ve kodu proteinlere çevirmek için ribozomları içeren bir dizi hücresel mekanizma anlamına gelmektedir. Bu proteinler, Wood-Ljungdahl metabolik yolu aracılığıyla anaerobik solunumunu çalıştıracak enzimleri ve genetik materyalini çoğaltacak bir DNA polimerazı içeriyordu.
Abiyogenez (yaşamın kökeni) araştırmacılarının önündeki zorluk, ilk bakışta tüm parçaları işlevini yerine getirebilmesi için gerekli olan böylesine karmaşık ve birbirine sıkı sıkıya bağlı bir sistemin evrimsel adımlarla nasıl gelişebildiğini açıklamaktır. Örneğin, ister LUCA ister modern bir organizma olsun, bir hücre DNA'sını DNA polimeraz enzimi ile kopyalar ve bu enzim de DNA'daki DNA polimeraz geninin transle edilmesiyle üretilir. Biri olmadan ne enzim ne de DNA üretilebilir. Evrimsel süreç, moleküler kendi kendini kopyalama, hücre zarları gibi kendini birleştirme ve otokatalizi içermiş olabilir. Bununla birlikte, yaşam olmayanın yaşama geçişi hiçbir zaman deneysel olarak gözlemlenmemiştir.
LUCA gibi canlı bir hücrenin gelişiminin öncülleri, ayrıntıları tartışmalı olsa da yeterince açıktır: mineral ve sıvı su kaynağı ile yaşanabilir bir dünya oluşur. Prebiyotik sentez, proteinler ve RNA gibi polimerler halinde bir araya getirilen bir dizi basit organik bileşik yaratır. LUCA'dan sonraki süreç de kolayca anlaşılabilir: biyolojik evrim, çeşitli formlara ve biyokimyasal yeteneklere sahip çok çeşitli türlerin gelişmesine neden olmuştur. Bununla birlikte, LUCA gibi canlıların basit bileşenlerden türetilmesi anlaşılmaktan uzaktır.
Dünya yaşamın bilindiği tek yer olmaya devam etse de astrobiyoloji bilimi diğer gezegenlerde yaşam olduğuna dair kanıtlar aramaktadır. NASA'nın yaşamın kökenine ilişkin 2015 stratejisi, evrimleşebilen makromoleküler sistemlerin çeşitliliğine, seçilimine ve çoğalmasına katkıda bulunan etkileşimleri, aracı yapıları ve işlevleri, enerji kaynaklarını ve çevresel faktörleri belirleyerek ve potansiyel ilkel bilgi polimerlerinin kimyasal manzarasını haritalandırarak bulmacayı çözmeyi amaçlamıştır. Çoğalabilen, genetik bilgi depolayabilen ve seçilime tabi özellikler sergileyebilen polimerlerin ortaya çıkışının, büyük olasılıkla prebiyotik kimyasal evrimin ortaya çıkışında kritik bir adım olduğu öne sürülmüştür. Bu polimerler de çevredeki reaksiyonlarla oluşmuş olabilecek nükleobazlar, amino asitler ve şekerler gibi basit organik bileşiklerden türemiştir. Yaşamın kökenine ilişkin başarılı bir teori, tüm bu kimyasalların nasıl ortaya çıktığını açıklamalıdır.

Aristoteles'ten 19. yüzyıla kadar yaşamın kökenine ilişkin eski görüşlerden biri kendiliğinden oluşumdur. Bu teori, "aşağı" hayvanların çürüyen organik maddeler tarafından üretildiğini ve yaşamın tesadüfen ortaya çıktığını savunuyordu. Bu teori 17. yüzyıldan itibaren Thomas Browne'un Pseudodoxia Epidemica'sı gibi eserlerde sorgulanmıştır. 1665 yılında Robert Hooke bir mikroorganizmanın ilk çizimlerini yayınladı. 1676'da Antonie van Leeuwenhoek, muhtemelen protozoa ve bakteri olan mikroorganizmaları çizdi ve tanımladı. Van Leeuwenhoek kendiliğinden oluşuma karşı çıktı ve 1680'lerde kapalı ve açık et inkübasyonundan böcek üremesinin yakından incelenmesine kadar çeşitli deneyler kullanarak teorinin yanlış olduğuna kendini ikna etti. 1668 yılında Francesco Redi, sineklerin yumurtlaması engellendiğinde ette kurtçuk oluşmadığını göstermiştir. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, kendiliğinden oluşumun kanıtlanmadığı düşünülüyordu.

MÖ 5. yüzyılda Anaksagoras'a kadar uzanan bir başka eski fikir de panspermia, yani yaşamın meteoroitler, asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve gezegenimsiler tarafından dağıtılmış olarak evrenin her yerinde var olduğu fikridir. Yaşamın kendi içinde nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışmaz, ancak Dünya'daki yaşamın kökenini başka bir gök cismine kaydırır. Bunun avantajı, yaşamın oluştuğu her bir gezegende değil, daha sınırlı bir dizi yerde (hatta potansiyel olarak tek bir yerde) oluşmuş olması ve daha sonra kuyruklu yıldız veya meteor çarpması yoluyla galaksideki diğer yıldız sistemlerine yayılmış olmasıdır.

Yaşamın cansız maddelerden yavaş aşamalarla oluştuğu fikri, Herbert Spencer'ın 1864-1867 yılları arasında yayımlanan "Biyolojinin İlkeleri" adlı kitabında ve William Turner Thiselton-Dyer'ın 1879 tarihli "Kendiliğinden Oluşum ve Evrim Üzerine" adlı makalesinde yer almıştır. Charles Darwin 1 Şubat 1871'de Joseph Hooker'a bu yayınlar hakkında yazdı ve kendi spekülasyonunu ortaya koyarak yaşamın ilk kıvılcımının "her türlü amonyak ve fosforik tuzun, ışığın, ısının, elektriğin vb. bulunduğu, daha karmaşık değişimlere uğramaya hazır bir protein bileşiğinin kimyasal olarak oluştuğu sıcak küçük bir havuzda" başlamış olabileceğini öne sürdü. Darwin, "günümüzde böyle bir maddenin anında yutulacağını ya da emileceğini, oysa canlılar oluşmadan önce böyle bir şeyin söz konusu olamayacağını" açıklamaya devam etmiştir.
1924'te Alesandr Oparin ve 1929'da J. B. S. Haldane, ilk hücreleri oluşturan ilk moleküllerin ilkel bir çorbadan yavaşça kendi kendine organize olduğunu öne sürmüş ve bu teori Oparin-Haldane hipotezi olarak adlandırılmıştır. Haldane, Dünya'nın prebiyotik okyanuslarının organik bileşiklerin oluşabileceği "sıcak seyreltik bir çorbadan" oluştuğunu öne sürmüştür. J. D. Bernal, bu tür mekanizmaların yaşam için gerekli moleküllerin çoğunu inorganik öncülerden oluşturabileceğini gösterdi. 1967'de üç "aşama" önerdi: biyolojik monomerlerin kökeni; biyolojik polimerlerin kökeni; ve moleküllerden hücrelere evrim.

1952 yılında Stanley Miller ve Harold Urey, Oparin-Haldane hipotezinin öne sürdüğü gibi prebiyotik koşullar altında organik moleküllerin inorganik öncüllerden kendiliğinden nasıl oluşabileceğini göstermek için kimyasal bir deney gerçekleştirmiştir. Amino asitler gibi basit organik monomerleri oluşturmak için metan, amonyak ve hidrojenin yanı sıra su buharı gibi yüksek oranda indirgeyici (oksijenden yoksun) bir gaz karışımı kullandı. Bernal, Miller-Urey deneyi için "bu tür moleküllerin oluşumunu açıklamak yeterli değildir, gerekli olan, bu moleküllerin kökenlerinin, serbest enerji için uygun kaynakların ve yutakların varlığını 

Biyoloji ve ekolojide abiyotik faktörler veya abiyotik bileşenler, canlıların ve ekosistemin işleyişini etkileyen; canlı olmayan, fiziksel veya kimyasal olarak çevrenin birer parçalarıdırlar. Abiyotik faktörler ve bunlarla ilişkili olaylar biyolojiyi desteklemektedir.
Abiyotik faktörler büyüme, bakım ve üreme açısından canlıları etkileyen fiziksel koşulları ve cansız kaynakları içerir. Kaynaklar, bir organizmanın gerektirdiği ve tüketildiği veya başka bir şekilde diğer organizmaların kullanımına sunulmadığı ortamda madde veya nesne olarak ayırt edilir.

Bir maddenin bileşeninin bozulması hidroliz vb. kimyasal veya fiziksel değişimlerle meydana gelir. Atmosferik koşullar ve su kaynakları gibi bir ekosistemin tüm cansız faktörlerine abiyotik faktörler denir.

Biyolojide abiyotik faktörler arasında su, ışık, radyasyon, sıcaklık, nem, atmosfer, asitlik ve toprak yer alabilir. Makroskopik iklim genellikle yukarıdakilerin her birini etkiler. Basınç ve ses dalgaları, denizlerde ve karalarda alt ortamlar bağlamında da düşünülebilir. Okyanuslardaki abiyotik faktörler arasında oksijen, substrat, su berraklığı, güneş enerjisi ve gelgitler de yer alır. C3, C4 ve CAM bitkilerinin mekaniklerindeki abiyotik stres faktörlerine bağlı olarak Calvin-Benson döngüsüne karbondioksit akışını düzenlemedeki farklılıkları göz önünde bulundurun. C3 bitkilerinin fotosolunumu yönetme mekanizmaları bulunmazken C4 and CAM bitkileri fotosolunumu önlemek için ayrı bir FEP karboksilaz enzimi kullanır. Böylece belirli yüksek enerjili ortamlarda fotosentez işlevlerinin verimini artırır.
Çoğu arkea çok yüksek sıcaklıklara, basınçlara veya kükürt gibi olağandışı kimyasal madde konsantrasyonlarına ihtiyaç duyar. Bunun nedeni ekstrem koşullara çok iyi bir şekilde uyum sağlamalarıdır. Ayrıca mantarlar da kendi ortamlarının sıcaklık, nemlilik gibi değişken koşullarında hayatta kalmak için evrimleşmiştir.
Örneğin, ılıman yağmur ormanları ve çöller arasında nem oranı ve yağış miktarı bakımından önemli fark vardır. Ortamda bulunan su miktarındaki bu fark, söz konusu bölgelerde yaşayabilen organizmalarda çeşitliliğe neden olmaktadır. Abiyotik faktörlerdeki bu farklılıklar, türlerin bulundukları ortamda yaşam şartlarının oluşmasında ve  yanı sıra türler arasındaki rekabeti de etkileyerek rekabetin taraflarını da değiştirir. Tuzluluk gibi abiyotik faktörler, bir türe, diğer bir türe karşı rekabet avantajı sağlayabilir; genel ve uzman rakiplere karşı bir türün evrilleştirmesine ve değiştirilmesine neden olan baskılar yaratabilir.

Biyotik faktör, ekosistemi etkileyip şekillendiren ve onun canlı bir parçası olan faktördür.
Abiyogenez, cansız maddenin kademeli olarak karmaşıklığını artırarak canlı maddeye dönüşümü olayıdır.
Azot döngüsü
Fosfor döngüsü

Adaptif radyasyon veya adaptif yayılım (Latince: adaptare – uyumlandırmak; radiatus – yayılarak), evrimsel biyolojide hızlıca çoğalım gösteren bir tür veya soy içinde ekotipler husule getirerek ekolojik ve fenotipik çeşitliliğe yol açan, aynı zamanda yeni türlerin meydana gelmesinde büyük rol oynayarak birçok farklı grupların evrimine hizmet eden olayı tanımlayan terim. Bu süreç, son bir atadan başlayarak türleşmeye ve canlı organizmaların farklı çevre şartlarında ve yaşam ortamlarında yararlanabilecekleri, farklı morfolojik ve fizyolojik özelliklerin fenotipik adaptasyonlarına yol açar. Bu anlamda adaptif yayılım, az çeşitlilik gösteren bir türün çevre şartlarına özel uyumlar geliştirerek daha yüksek oranlarda çeşitlenmesi ve yayılmasıdır. Bunun yanında adoptif yayılım, daha önce işgal edilmemiş ve yararlanılmayan farklı ekolojik nişlerin kullanılabilmesi de sağlar.
Adaptif radyasyon, kladogeneze dair tipik bir örnek olup bir arada var olan türlerin yaşam ağacındaki dallarının veya fidanlarının grafiksel bir gösterimi şeklinde düşünülebilir. Bu süreç "alogenez", "alomorfoz", "kladogenez" veya "idyoadaptasyon" olarak da adlandırılır.

Adaptif radyasyon sonucu türleşme evrimin temel mekanizmalarından biri olarak kabul edilir. Adaptif radyasyonun itici güçleri, birçok evrimsel süreçlerde olduğu gibi popülasyon içindeki genetik varyasyonlar ve doğal seçilimdir (örneğin, tür içindeki bireyler arasında var olan rekabet yüzünden oluşan seçilim baskısı gibi). Adaptif yayılım oluşumlarına dair özellikle ilgi çekici olan örnekler, volkanik faaliyetler sonucu okyanus yüzeylerinde beliren yeni adalar ile karalarda volkanik etkinliğin görüldüğü bölgelerin yakınlarında, çökmeler sonucu da oluşabilen tatlı su göllerinin canlılar tarafından yeni yaşam alanları olarak kullanılmaya başlanması ve orada koloniler oluşturmasıdır. Bu yeni yaşam alanları başlangıçta sadece çok az sayıda tür veya türler tarafından keşfedilirler. Böylece bu yeni ve tenha bölgelere yerleşen türler, eski yaşadıkları geniş kapsamlı ve karışık evrimsel örüntülere sahip olan ve birçok çeşitli türleri barındıran yaşam alanlarında olduğundan daha az rekabet şartlarına sahip olurlar. Genelde uzun zamana yayılan evrimsel gelişmelere kıyasla bu ortamlarda çok kısa bir zaman içinde (birkaç 1000 veya 10.000 yıl içinde) birçok çeşitli türler oluşur. Çok kısa zaman içinde evrimsel gelişmelerin görülebileceği böyle bir durum ise sadece bu yeni yaşam alanlarının daha önce canlı türleri tarafından işgal edilmedikleri ve yerleşilmedikleri durumlarda görülür. Burada başka bir ilginç örnek ise, daha önce üzerinde çeşitli canlı türlerin yaşadığı ve coğrafi veya ekolojik olarak birbirleriyle ilişkili olan adaların parçalanarak ayrılmalarından sonra, zaman içinde diğerlerinden yalıtılan ve izole kalmaya başlayan bir ada üstündeki canlı popülasyonların da morfolojik olarak birbirlerinden farklılaşmaya ve türleşmeye başlamasıdır. Yalnız bu durumda hızlandırılmış bir şekilde yeni tür oluşumlarının kendisini göstermeleri beklenmemelidir. Hızlı şekilde gelişen bir türleşme olayında, bir türün rekabet ettiği diğer türler olmadan büyük miktarda kaynaklara (özellikle besin kaynaklarına) sahip olabilmesi çok önemli gibi görünüyor. Adaptif yayılımı kolaylaştıran ve destekleyen etkenler bu anlamda henüz işgal edilmeyen boş ekolojik nişler olmaktadır.
Yeni adaların yerleşilmesinde gözlemlenen hızlandırılmış türleşme mekanizmaları, Evrim Kuramının sınanması sağladığı için bilimsel olarak çok dikkate alınır.
Yeni yaşam alanlarına yerleşen bir tür başlangıçta genel olarak az çeşitlenmiş olacaktır. Bunun bir nedeni, bir yandan öncü türlerin genel olarak az çeşitli olması, diğer yandan spesiyal bir tür kendine özgü habitatlara veya özel yaşam birlikteliklerine ihtiyaç duyduğundan  bu çevre şartları henüz oluşmamış da olabilir. Bu nedenle, yeni yaşam alanlarına yerleşen bir tür buradaki kaynakları tam anlamıyla etkili bir şekilde kullanamayacaktır. Bu durum, henüz olası diğer rekabetçiler olmadığı için başlangıçta pek de önem taşımaz. Ancak zaman içinde, kendi türü içinde rekabet edeceği bireylerin (türiçi rekabet) olması dolayısıyla, mevcut kaynakları iyi değerlendirebileceği bir şekilde değişmeye başlar. Canlı türün özellikleri değişmeye başladığından ve ayrıldığı ebeveyn popülasyonla gen alış verişinde bulunamadığından, zaman içinde kademeli olarak değişerek yeni ve ayrı bir tür oluşturur. Bu şekilde adaya özgü özellikler açıklanabilir. Yalnız burada şu soru da ortaya çıkıyor: Neden sadece tek bir tür oluşmuyor da çok sayıda türler oluşuyor? Bu soruyu kesin olarak yanıtlayacak veya tam olarak tatmin edecek bilimsel bir cevap henüz bulunmamakla birlikte çeşitli araştırmacı buna dair çeşitli modeller öne sürmüşlerdir. Büyük olasılıkla farklı durumlar için farklı modeller geçerli olacaktır.
Bu sorunun çözümlenmesinde iki alt proplemin işlenmesi gerekmektedir:

Vücut yapısının ve morfolojinin değişmesi
Bir türün iki ayrı türe bölünmesi
Türler birbirlerinden ayrılmadan da güçlü morfolojik farklılıklar gösterebileceği gibi birbirlerinden ayrılan türler de buna rağmen yaşam tarzları yönünden birbirlerine çok benzeyebilirler. Hatta bazı durumlarda bu türler birbirlerinden ayırt edemeyecek şekilde öyle benzeşirler ki, bu durumu tanımlayan "ikiz türler" veya "gizli türler" gibi tanımlamalardan bahsetmek mümkündür.

Araştırılmış olan gerçek vakalara dair sunulan farklı hipotezler farklı başarı oranları elde etmiştir. Öncelikle ekolojik türleşmenin gerçek önemi bilim alanında henüz tartışmalıdır. DNA dizilenmesindeki gelişmeler (PZT) sayesinde kısa bir süre önce adaptif yayılım özellikleri gösteren türlerin soy ağaçlarını oluşturmak günümüzde daha da kolay hale geldi. Bu sayede hipotezleri test etmek ve sınamak da daha kolaylaşmıştır. Tam da bazı adaptif yayılım olaylarında gözlemlenen yüksek türleşme hızı, bu türleşme hızına uygun şekilde çabuk tepki gösteren DNA işaretleyicisinin bulunmasını zorlaştığı için başka bir problem teşkil etmektedir. Detaydaki bu tür problemlere rağmen adaptif radyasyondaki süreçler ilke olarak iyi açıklanabilmektedir.
Adaptif yayılma dair bilinen örnekler:

Galapagos adalarındaki Darwin isponozları
Havai'deki bal tırmaşığı (Drepanidinae)
Afrika Büyük Göller bölgesindeki Çiklitgiller balıkları
Madagaskar Adası'ndaki Tenrekgiller ve Makimsiler
Himalayalar'daki dev yengeç örümceği olarak da bilinen avcı örümcek (Sparassidae)
Jamaika'da bir keler türü olan Anolis
Conidae, karındanbacaklı cinsinden koni şeklinde kabuklara sahip bir sümüklüböcek türü
Havai adalarındaki meyve sinekleri Drosophilidae
Avustralya'daki keseliler

Evrimsel yayılım
Kambriyen Patlaması
Adaptif yayılan Havai bal tırmaşıklarının formlarına göre listesi
Adaptif yayılan keselilerin formlarına göre listesi

Ulrich Kutschera: Evolutionsbiologie, 3. Auflage, Verlag Eugen Ulmer, Stuttgart (2008), ISBN 3-8252-8318-6
Dolph Schluter: The Ecology of Adaptive Radiation. Oxford: Oxford University Press. (2000)
Wilson, E. et al. Life on Earth, by Wilson, E.; Eisner, T.; Briggs, W.; Dickerson, R.; Metzenberg, R.; O'brien,R.; Susman, M.; Boggs, W.; (Sinauer Associates, Inc., Publishers, Stamford, Connecticut), c 1974. Chapters: The Multiplication of Species; Biogeography, pp 824–877. 40 Graphs, w species pictures, also Tables, Photos, etc. Includes Galápagos Adaları, Hawaii, and Australia subcontinent, (plus St. Helena Island, etc.).
Leakey, Richard. The Origin of Humankind—on adaptive radiation in biology and human evolution, pp. 28–32, 1994, Orion Publishing.
Grant, P.R. 1999. The ecology and evolution of Darwin's Finches. Princeton University Press, Princeton, NJ.
Mayer, Ernst. 2001. What evolution is. Basic Books, New York, NY.
Kemp, A.C. 1978. A review of the hornbills: biology and radiation. The Living Bird 17: 105–136.
Gavrilets, S. and A. Vose. 2005. Dynamic patterns of adaptive radiation Proc. Natl. Acad. Sci. USA 102: 18040-18045.
Gavrilets, S. and A. Vose. 2009. Dynamic patterns of adaptive radiation: evolution of mating preferences. In Butlin, RK, J Bridle, and D Schluter (eds) Speciation and Patterns of Diversity, Cambridge University Press, pp. 102–126.

Adenozin difosfat, (İngilizce Adenosine diphosphate) ADP olarak kısaltılır. ADP hücresel enerji aktarımı için gerekli bir organik fosfat bileşiğidir. ADP yapısal olarak bir nükleozit difosfattır, bir adenin, bir riboz ve biri yüksek enerjili olmak üzere (~P) iki fosfat grubu tarafından oluşmaktadır. ADP, P fosfat grubu olmak üzere, kısaca "Adenozin-P~P" olarak gösterilebilir. ADP'deki iki fosfat grubu arasındaki yüksek enerjili bağı göstermek için "~" sembolü kullanılır. Benzer şekilde ATP "Adenozin-P~P~P" olarak gösterilebilir ve toplam 2 yüksek enerjili fosfat bağı vardır.
ADP; ATP'nin çeşitli ATPaz enzimleri tarafından katalize olan defosforilasyonuyla oluşur. Bu defosforilasyon, hidroliz ile gerçekleşir ve ekzergoniktir. Açığa çıkan enerji hücresel faaliyetler için kullanılır. ATP sentaz ise oksidatif fosforilasyon aracılığıyla ADP'yi geri ATP'ye dönüştürür.

Aşağıdaki tabloda birkaç organik fosfat bileşiğinin standart serbest enerji yani ΔG0' değerleri verilmiştir.

ATP'nin bu tabloda ortalarda yer alması yüksek enerji fosfat gruplarını bağışlayabilmesi ve ADP'ye dönüşebilmesi demektir. Bunun sonucunda ortaya çıkan enerji hücreler tarafından hücresel faaliyetler için kullanılır. Benzer şekilde ADP tabloda daha yukarıda olan bileşiklerden yüksek enerjili fosfat gruplarını kabul edebilir ve geri ATP'ye dönüşebilir. Bu ADP/ATP döngüsü ~P grubu oluşturan tepkimleri ve ~P grubunu kullanan tepkimeleri birbirine bağlar.

Oksidatif fosforilasyon ATP sentezinin çok büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Şema 1'de görüleceği üzere mitokondri içinde gerçekleşen hücresel solunumdaki birkaç substratın oksidize olması sonucunda açığa çıkan protonlar (H+ iyonları) proton pompaları aracılığıyla mitokondrinin dışına atılır. Atılan protonlar, mitokondrinin iç zarı iyonlara (özellikle protonlara) geçirgen olmadığı için mitokondrinin dışında birikir. Tüm bunlar sonucunda proton yoğunluğu mitokondrinin dışında arttığı için zar içi ve dışı electrokimyasal potansiyel fark oluşur. Bu elektrokimyasal potansiyel fark, ATP sentazın protonları geri mitokondrinin içine almasını ve ADP'yi Pi grubu (anorganik fosfat grubu) ile birleştirerek ATP'yi sentezlemesini sağlayan itici güçtür. Protonlar, ADP ve Pi grubunun birleşmesinin mekanizmasında rol oynar. Tepkime 
  
    
      
        
          2
          
          
            H
            
              +
            
          
          +
          ADP
          +
          Pi
          ⟶
          ATP
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2H+ + ADP + Pi -> ATP + H2O}}}
  
 olarak yazılabilir ve bir yoğuşma tepkimesidir

Adenilat Kinaz ADP'nin geri ATP'ye dönüşmesini katalize eden enzimdir. Aşağıda verilen tepkimede bir ADP diğer ADP'yi fosforilize eder. Sonuç olarak bir ATP ve bir AMP bileşiği oluşur

  
    
      
        
          ATP
          +
          AMP
          ⟷
          2
          
          ADP
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {ATP + AMP <-> 2ADP}}}
  

Hipoksiden kaynaklanan proton yoğunluğunun düşüşü ATP sentazın yeteri kadar ATP sentezleyememesi ile sonuçlanır. Normalde ATP miktarı AMP miktarının 50 katıdır. ATP miktarı düşünce AMP katsayısı çok büyük ve hızlı bir şekilde artar. Bu şekilde AMP tarafından aktive edilen fosfofruktokinaz-1 küçük bir ATP düşüşünü fark edecek kadar hassas olur.

Nükleozitler
Nükleotitler
DNA
RNA

'Adenozin trifosfat, hücre içinde bulunan çok işlevli bir nükleotittir. İngilizce Adenosine Triphosphateden ATP olarak kısaltılır. En önemli işlevi hücre içi biyokimyasal reaksiyonlar için gereken kimyasal enerjiyi taşımaktır. Fotosentez ve hücre solunumu sırasında oluşur. ATP bunun yanı sıra RNA sentezinde gereken dört monomerden biridir. Ayrıca ATP, hücre içi sinyal iletiminde protein kinaz reaksiyonu için gereken fosfatın kaynağıdır. 3 tane fosfattan oluşur.
ATP çeşitli yollarla sentezlenebilir. Aerobik solunum yapan canlılarda ATP sentezi; oksijen varlığında ökaryot hücrelerde mitokondride, prokaryot hücrelerde ise mezozomda oksidatif fosforilasyon yoluyla gerçekleşir. Anaerobik solunum (oksijensiz solunum) yapan canlılarda ise ATP sentezi fermantasyon yoluyla olur.
ATP sentezinde yakıt olarak başta glukoz ve trigliseritler kullanılır. Trigliseritlerin bozunumunda gliserol ve yağ asitleri oluşur. Hücre sitozolunda glukoz ve gliserol, glikoliz yoluyla pirüvata dönüştürülürler. Sübstrat fosforilasyonu yoluyla bu aşamada bir miktar ATP pirüvat kinaz ve fosfogliserat kinaz enzimleri tarafından sentezlenir. Pirüvat sonra mitokondride oksitlenmeye devam eder.
Mitokondride pirüvat pirüvat dehidrojenaz aracılığıyla asetil KoA'ya dönüşür, o da Krebs döngüsü ile karbon dioksite kadar oksitlenir. Yağ asitleri de beta oksidasyonu ile asetil-KoA'ya dönüşürler ve Krebs döngüsü'yle metabolize olurlar. Krebs döngüsü'nün her bir deviniminde süksinil KoA sentetaz tarafından bir ATP dengi GTP, bir de indirgeme gücüne sahip olan NADH sentezlenir. NADH'deki elektronlar elektron taşıma zinciri ile taşınırken ATP sentaz tarafından oksidatif fosforilasyon yoluyla çok miktarda ATP sentezlenir.
Glukozun karbon dioksite oksidasyonuna hücre solunumu denir. Glukozdaki kimyasal enerjinin %40'ı, hücre için daha kullanışlı olan ATP'ye dönüşür.
ATP ayrıca nükleozit difosfat kinaz enzimi aracılığıyla başka nükleozit trifosfatları kullanarak da sentezlenir:

ADP + GTP → ATP + GDP
Kas hücrelerinde ATP, guanido-fosfotransferaz tarafından katalizlenen benzer bir reaksiyonda da kreatin fosfat'ın fosfat grubu ADP'ye aktarılarak ATP ve kreatin oluşur.
Bitki hücrelerinde ATP, kloroplastlarda gerçekleşen fotosentez yoluyla sentezlenir. Bu ATP'nin bir kısmı sonra trioz şekerlerinin oluşumu için Calvin döngüsünde kullanılır.

ATP'nin enerjisi onun ADP'ye dönüşmesine yol açan fosfat bağının hidrolizi ile açığa çıkar. Hücre içinde çeşitli enzim, motor protein ve taşıma proteini bu enerjiyi kullanırlar. ATP'nin bozunumu ADP ve inorganik fosfat (Pi) oluşturur, ADP sonra AMP ve Pi olarak ayrıca bozunur. ATP'nin bir diğer bozunum yolu AMP + PPi şeklindedir.
ATP'nin hücrede enerji kaynağı olarak kullanıldığı yerler kısaca şöyle sıralanabilir:

Biyosentetik reaksiyonlarda: protein, yağ, karbonhidrat ve nükleik asidin sentezi
Fiziksel hareketlerde: kas kasılması, stoplazmik hareketler, hücre bölünmesi
Aktif taşımayı sağlayan biyokimyasal reaksiyonlarda
Sinirsel iletimi sağlayan reaksiyonlarda
Salgılama olaylarında

ATP, bir tüp içinde hidroliz edildiğinde açığa çıkan enerji bu tüpün içindeki suyu ısıtır. Ancak bu enerji kaynağını bu şekilde kullanmak etkisiz ve tehlikeli olur. Hücreler, özgül enzimler yardımıyla ATP hidroliz enerjisini doğrudan endergonik olaylarla eşleştirme yeteneğine sahiptir. Özgül enzimler bir fosfat grubunu ATP'den başka bir moleküle aktararak, enerji eşleşmesini sağlar. Ekzergonik ve endergonik tepkimelerin eşleştirilmesindeki anahtar nokta, başlangıçtaki molekülden daha reaktif olan fosforile olmuş ara bileşiğin oluşumudur.
Bu olayı bir örnekle ele alalım. Bu örnekte ATP hidrolizi, bir amino asit olan glutamik asidin (Glu) başka bir amino asit olan glutamine (Glu-NH2) dönüşümünü üstlenmektedir
ATP'nin yardımı yokken dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. ATP'nin yardımı varken ise glutamin sentezi ATP tarafından sürdürülen iki basamaklı bir tepkime halinde gerçekleşir. Fosforile olmuş bir ara ürün oluşması, iki basamağı birleştirir.

ATP, glutamik asidi fosforile ederek (bir fosfatını glutamik aside aktararak), onu daha kararsız hale getirir.
Daha reaktif olan bu ara üründeki fosfatın ise amonyak ile yer değiştirmesiyle glutamin oluşur.
Tepkimeleri şöyle bir şemayla gösterebiliriz:

Glu + ATP → Glu-P + ADP
Glu-P + NH3 → Glu-NH2 + Pi (glutamin)

Atp Nedir?

Nükleotit
Fotosentez
RNA
Kloroplast
Adenozin difosfat
Guanozin trifosfat
Nükleozit

Adezyon (ya da adhezyon) birbirinden farklı yüzeylerin birbirlerine yapışma eğilimi. Adezyon ve kohezyon kuvvetine sebep olan kuvvetler birkaç farklı şekilde incelenebilir. Moleküller arası kuvvetler yapışma şekillerindeki farklardan dolayı kimyasal adezyon, dağıtıcı adezyon ve difüzyon adezyon gibi kategorilere ayrılabilir.

Yüzey enerjisini basitçe tanımlayacak olursak fizikteki iş gibi bir birim yüzey oluşturmak için gerek duyulan alandır. Yüzey enerjisini görmenin diğer yolu da işi örneklere bölmek ile alakalıdır, iki yüzey oluşturmak bunlardan biridir. Eğer yeni yüzeyler birbirinin aynısı ise, yüzey enerjisi γ her yüzey için bölünme işinin yarısına eşittir.
Yüzeyler eşit değilse; Young-Dupré metodu uygulanır:
W12 = γ1 + γ2 – γ12, Burada γ1 ve γ2 iki yüzeyinde yüzey enerjisi olduğu yerdir. Ve γ12 yüzey gerilimidir.

Dağıtıcı adezyon, Van der Waals kuvveti: iki madde bir arada tutulur, iki molekül arasındaki çekim, her bir yüzey için bir tanesi hafif pozitif diğeri hafif negatif yük ile yüklenir.

Yüzey biliminde adezyon neredeyse her zaman dağıtıcı adezyon ile ilgilidir. Tipik bir katı-sıvı-gaz sisteminde (bir damlanın katı yüzeyinde durduğu ve havayla çevrildiği gibi) kontakt açı dolaylı bir şekilde adezyonluğunu buharlaştırmak için kullanılır.

Bazı iletken maddeler elektriksel yükünü değiştirmek için elektron geçişine izin verir. Bu sonuç kondansatörün yapısını ve maddeler arasında elektrostatik bir çekim kuvveti oluşturur.

Bazı maddeler difüzyonun sayesinde birleşebilir. Bu moleküller, adezyona uğrayan iki madde hareketli olduğunda ve birbirlerine çözünebildiğinde difüzyona uğrayabilir. Bu özellikle polimer zincirlerde ve molekülün sonunda diğer maddeye yayıldığında etkili olabilir. Bu aynı zamanda katılaşma aşamasındaki mekanizmadır. Metal veya seramik tozlara beraber baskı uygulandığında ve ısıtıldığında, atomlar bir parçacıktan diğerine yayılır. Bu parçacıklar bir bütün halini alır.

İki madde arasındaki direnç, yukarıdaki mekanizmaların iki maddenin arasında gerçekleşmesine ve iki maddenin birbirleri üzerindeki yüzey alanı ve temas yüzeyine bağlıdır. Birbirlerine karşı ıslak olan maddelerin temas alanları ıslak olmayanların birbirleriyle bağlantısından daha büyük bir temas alanına sahip olmaya eğilimlidirler. Islaklık maddenin yüzey enerjisine bağlı olarak değişebilir.

John Comyn, Adhesion Science, Royal Society of Chemistry Paperbacks, 1997
A.J. Kinloch, Adhesion and Adhesives: Science and Technology, Chapman and Hall, 1987

Akran denetimi ya da hakem denetimi, bir yazarın akademik çalışmasını aynı alanda uzman olan kişilerin incelemesine sunma sürecidir. Akran denetimi olabilmesi için belli bir alanda ki bu çoğu zaman dar bir alandır, tarafsız denetim yapabilecek bir uzmanlar topluluğunun varlığı gerekir. Eğer konu yeterince dar bir sahaya ait değilse veya sahalar arası (interdisipliner) ise, denetimin tarafsızlığını sağlamak zor olabilir. Ayrıca bir fikrin önemi (olumlu veya olumsuz yönleriyle) her zaman takdir edilemeyebilir. Akademik kalite için vazgeçilmez sayılsa da, akran denetimi, etkisiz ve yavaş olabilmesi nedeniyle eleştirilmiştir.
Akran denetimi genelde bir dergide yayınlanmak üzere sunulmuş bir makale veya belli bir araştırmanın projesi için yapılmış bir fon başvurusunda kullanılır. Bu süreç, yazarları kendi disiplinlerinde kabul görmüş standartlara uymaya teşvik eder, böylece konuyla ilgisiz bulgular, desteksiz iddialar, kabul edilemeyecek çıkarımlar ve kişisel görüşlerin yayımlanmasının önüne geçilir. Akran denetimi ile düşünce hırsızlığı, aşırı derecede türetme çalışma (derivative work) ve bilinen yöntemlerin barız uygulamaları yakalanmaya çalışılır. Genelde akran denetiminden geçmemiş yayınlar uzmanlar ve profesyoneller tarafından şüpheyle karşılanır.
Bu maddede "akran denetimi" İngilizce "peer review" terimine karşılık olarak kullanılmıştır. "Akran", yaş, meslek, toplumsal durum gibi bir kıstas bakımdan birbirine eşit olan kişilerin her biridir, buradaki bağlamda, uzmanlık derecesi olarak çalışmayı yapan kişiye denk kişi demektir. Denetlemek, bir işin doğru ve usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığını incelemektir. Akran denetimi kullanan dergilere hakemli dergi de denir. "Hakem"in kastedilen anlamı, bir anlaşmazlığı çözüp son kararı veren kişi değil, "belirli bir konudan iyi anlayan kimse"dir. Çünkü burada söz konusu olan işlev görüş belirtmektir, yayımlama kararı dergi editörüne aittir.

Karmaşık bir çalışma yapmış olan yazar veya araştırmacılar, bu çalışmayı ister tek başına ister grup olarak oluşturmuş olsunlar, çalışmadaki her kusur veya hatayı yakalayamayabilirler. Bunun nedeni mutlaka çalışmayı yapanlarla ilgili olmak zorunda değildir; çalışmanın daha iyileşebilmesi için bazen özel uzmanlığı olan veya sadece taze bir bakış açısına sahip bir kişi gerekebilir. Dolayısıyla çalışmayı bir başkasına göstermek onun bir zayıflığının ortaya çıkarılma ve onun iyileştirilme olasılığını artırır. Hem araştırma fonu elde edilmesi hem de akademik bir dergide yayım için konunun yenilikçi ve özlü olması normalde aranan şartlardandır.
Ayrıca, bir akademik makalenin yayımlanması veya yayımlanmadan önce değiştirilmesi konusunda alınacak kararlar, makalenin sunulmuş olduğu derginin editörüne kalmıştır. Benzer olarak, bir araştırma proje önerisinin desteklenmesi kararı, finansmanı yapacak kuruluşun yetkilisine kalmıştır. Bu kişiler çoğu zaman kararlarını verirken bir veya daha çok denetmenin görüşlerine başvururlar. Bunun başlıca üç nedeni vardır:

İş yükü. Çoğu derginin editör veya değerlendirmeci grubu, o dergiye sunulan pek çok makaleye yeterli zaman ayıramaz.
Fikir farklılığı. Eğer derginin editör veya değerlendirmecileri sunulan tüm malzemeyi kendileri değerlendirseler, onay gören yazılar sadece onların görüşlerini yansıtır.
Sınırlı uzmanlık. Bir editör veya değerlendirmeci bir derginin (veya finansman kuruluşunun) kapsamına giren her konuda uzman olması beklenemez
Bu yüzden yeni makalelerin veya fon taleplerinin yorum için dış denetmenlere yollanması normaldir.
Denetmenler tipik olarak anonim ve bağımsızdır, eleştirilerinde açık olabilmeleri sağlamak ve yayımlama ve fon verme kararlarında kayırma sokmamak için. Anonimlik tek taraflı veya çift taraflı olabilir. Çift taraflı anonimlikte hem denetmenin kimliği çalışmanın yazarlarından gizli tutulur, hem de denetmene gönderilen metinden yazarların isimleri ve onları kimlikleri hakkında fikir verecek bilgiler çıkarılır. Sadece tek taraflı anonimlik durumunda bilimsel değerlendirmenin daha taraflı olabileceğine dair görüşler vardır.
Denetmenler makalede söz konusu olan sahanın uzmanları arasında seçildikleri için, literatürde güvenilir bir araştırma ve bilgi birikiminin oluşmasında akran denetimi süreci çok önemli bir rol oynar. Yayımlanmış makaleleri okuyan araştırmacılar ancak belli bir sahada uzman olabilir; bu okurlar yayımlanmış buluşlarla ilgili veya onlara dayalı yeni araştırmalar planlarken, kullandıkları kaynakların güvenilir ve inanılır olması konusunda kısmen de olsa akran denetimine güvenirler. Bu yüzden, bazen bir makaledeki bulguların tahrif edildiği ortaya çıktığı zamanlar büyük skandal olur çünkü pek çok başka araştırmacı, hatta o sahanın tamamı, özgün yayının doğruluğuna güvenmiş olabilir.

Yayımlanma başvurusu durumunda, bir editör yazarın çalışması veya fikirleri içeren metni konunun uzmanlarına ("denetmen" veya "hakem" olarak bilinir) gönderir. Günümüzde bazı dergiler makaleyi e-posta veya Web-tabanlı bir makale işlem sistemi aracılığıyla denetmenlere ulaştırırlar. Bir makale için genelde iki veya üç denetmen olur.
Bu denetmenlerin her biri çalışma hakkındaki değerlendirmelerini editöre geri yollarlar. Raporlarında makalenin zayıf nokta ve sorunlarını belirtip, onun iyileşmesi için önerilerini de eklerler. Tüm bilimsel dergiler bu konvansiyonu izler. Editör, makalenin sahası konusunda denetmenler kadar uzman değilse de aşinadır ve denetmenlerin yorumlarını değerlendirir. Sonra editör kendi görüşlerini ve derginin alanına uygunluğunu da göz önüne alarak kararını yazar(lar)a iletir, genelde denetmenlerin yorumlarını da ekleyerek.
Denetmenlerin değerlendirmeleri çoğu zaman makale veya başvuru konusunda ne yapılması gerektiği hakkında açık bir tavsiye içerir, bu tavsiyeler genelde dergi veya finansman kurumu tarafından sunulmuş seçeneklerden biridir. Öneriler genelde aşağıdakiler gibidir:

Koşulsuz olarak makale veya başvurunun kabulü,
Yazarların bazı değişiklikleri yapması koşuluyla kabulü,
Reddedilmesi ama değişiklik yapıldıktan sonra tekrar başvuruya teşvik edilmesi,
Kesin reddedilmesi.
Bu süreç sırasında denetmenler danışman rolündedir, editör denetmenlerin görüşlerini kabul etmek zorunda değildir. Ayrıca, bilimsel yayımlarda, denetmenler bir grup olarak çalışmaz, birbirleriyle haberleşmezler ve tipik olarak birbirlerinin kimliklerini veya değerlendirmelerinden habersizdir. Genelde denetmenlerin konsensusa ulaşma zorunluluğu yoktur. Dolayısıyla jürilerdeki gibi bir grup dinamiği söz konusu değildir.
Denetmenlerin bir çalışmanın kalitesi konusunda uyuşmamaları halinde karar ulaşmak için izlenen birkaç strateji vardır. Eğer editör bir eser hakkında hem çok olumlu hem de çok olumsuz birer görüş alırsa, çoğu zaman beraberliği bozmak için bir veya birkaç denetmenden daha görüş ister. Bir diğer çözüm olarak, editör yazarlara eleştirileri yollayıp beraberliği bozabilecek iyi bir savunma isteyebilir. Eğer editör savunmanın inandırıcılığını değerlendiremeyeceğini düşünürse, ilk eleştiriyi yapan denetmenden bir yanıt da talep edebilir. Ender durumlarda, editör bir denetmen ile yazarlar arasındaki haberleşmeleri iletmeye devam ederek belli bir noktanın tartışılmasını sağlayabilir. Böyle durumlarda dahi editör denetmenlerin birbirleriyle görüşmelerine izin vermez, ama itirazcı denetmenin diğer denetmenlerin değerlendirmelerini görebildiği olur. Bu sürecin amacı bir konsensusa ulaşmak veya herhangi birisinin fikrini değiştirmesini sağlamak değildir, bu açıkça baştan belirtilir. Ancak açık erişim modelini izleyen bazı dergiler (Biology Direct gibi), İnternet'te her makalenin yayım öncesi tarihçesini koymaya başlamışlardır, öyle ki her yayımlanan makale için makalenin ilk sunulan hâli, denetmen raporları, yazarların cevapları ve metnin düzenlenmiş hâlini görmek mümkündür.
Geleneksel olarak denetmenler yazarlar için anonim kalırlardı ama bu standart yavaş yavaş değişmektedir. Bazı akademik sahalarda çoğu dergi denetmene anonim kalıp kalmama seçeneğini verir veya bir denetmen isterse değerlendirmesini imzalayarak anonimliğinden vazgeçebilir. Yayımlanmış makalelerde bazen, Katkı bölümünde, makalenin iyileşmesini sağlamış olan anonim veya adı belirtilen denetmenlere bir teşekkür bulunabilir.
Bazı üniversite yayınevleri kitaplar için akran denetlemesi uygularlar. İki veya üç bağımsız denetmenin olumlu değerlendirmesinin ardından kitabın taslağı, en son onay için öğretim üyelerinden oluşan yayınevinin danışma kuruluna yollanır. Bir üniversite yayınevinin Amerikan Üniversite Yayınevleri Derneği üye olabilmesi için bu denetim sürecine göre çalışması zorunludur.
Bazı sahalarda akran denetimli toplantılar (örneğin konferans ve çalıştaylar) vardır. Konuşma verebilmek için akademisyenler önceden konuşmalarının bir özetini (genelde kısa, 15 sayfadan az) sunarlar. Bu metinler bir "program komitesi" (yayım kurulunun dengi) tarafından değerlendirilir ve komite genelde denetmenlerden görüş ister. Konferansların tarihi önceden belirli olduğu için genelde mühlet kısadır, seçenekler kabul ve redden ibaret olmak zorundadır.

Bir dergi veya kitap yayınevinde, denetmen seçimi tipik olarak editöre düşen bir görevdir. Bir makale geldiğinde, editör uzmanlardan onun hakkında bir değerlendirme talep eder; bu uzmanlar önceden bu konuda istekli olduklarını belirtmiş olabilir. Fon veren kurumlar ise genelde başvuruların gelmesinden önce bir denetmenler paneli veya komitesi oluştururlar.
Tipik olarak denetmenler yazarların yakın meslektaşları, öğrencileri veya arkadaşları arasından seçilmez. Bir çıkar çatışması olabilecekse denetmenlerin bunu editöre bildirmeleri gerekmektedir. Dergiler genelde makale yazarından makaleyi denetlemeye ehil kişilerin isimlerini vermelerini isterler. Bazı dergilerde bu, makale sunmanın bir şartıdır. Yazarlar bazen sundukları makalenin kimin tarafından denetlenmesini istemediklerini de belirtme hakkına sahiptir; bu durumda gerekçe göstermeleri gerekir (bu tipik olarak çıkar çatışması şeklinde ifade edilir). Bazı sahalarda derginin Katkı (Teşekkür) bölümünde çalışmaya katkıl

Elektrofizyolojide, aksiyon potansiyel, bir hücrenin elektriksel zar potansiyelinin kısa bir süre içinde aniden yükselmesi ve azalmasıdır. Aksiyon potansiyeli, zar potansiyeli olarak adlandırılan hayvan hücrelerinde birkaç türde meydana gelir. Bunlar, sinir hücreleri (nöron), kas hücreleri (veya kas lifleri) ve endokrin hücreler ve bazı bitki hücreleridir. Sinir hücrelerinde, hücreler arasındaki iletişimde başrol oynar. Diğer tür hücrelerde ana işlevi hücreler arası süreçleri etkinleştirmektir. Örneğin kas hücrelerinde bir aksiyon potansiyel, kasılmaya yol açan olaylar zincirinin ilk halkasıdır. Pankreastaki beta hücrelerinde, insülinin salınmasını sağlar. Sinir hücrelerindeki aksiyon potansiyeli ("sinir uyartıları" olarak da bilinir) ve aksiyon potansiyelinin geçici sıklığı "çivi treni" (İngilizce "spike train") olarak adlandırılan bir sinir hücresi tarafından oluşturulur. Aksiyon potansiyelini yayan sinir hücresine "ateş" (İngilizce "fire") denir.
Hayvan hücrelerinde iki tür birincil aksiyon potansiyeli vardır. Bir tür gerilim kapılı sodyum kanallar tarafından, diğeri de gerilim kapılı kalsiyum kanalları tarafından açığa çıkartılır. Sodyum tabanlı aksiyon potansiyelleri genellikle bir milisaniyeden daha az sürerken, kalsiyum tabanlı aksiyon potansiyelleri 100 milisaniye veya daha uzun sürebilir.

Hayvanlar, bitkiler ve mantarlardaki hemen hemen tüm hücreler, piller gibi işlev görür. Duyusal olarak, hücrenin içi ve dışı arasında bir gerilim farkı oluşturur. İç kısım pilin negatif kutbu olur. Bir hücredeki gerilim genellikle milivolt (mV) olarak ölçülür. Bir hayvan hücresinde normal gerilim 70 mV'tur. Çünkü hücreler çok küçüktür. Bu büyüklükteki gerilim, hücre zarı içinde çok güçlü elektrik kuvvet oluşturur.
Büyük hücrelerde, potansiyel zamanla çok az değişir. Bazı tür hücreler elektriksel olarak etkindir ve gerilim dalgalanır. Bunların bazılarında gerilim ara sıra, çok hızlı yükselip alçalarak dalgalanır. Böylece tekbiçimli form oluşur. Bu yükselip alçalma çevrimleri aksiyon potansiyeli olarak bilinir. Aksiyon potansiyellerinin süreleri farklılık gösterir. Bu yüzden bunlar analog sinyaldir. Hayvanların beyin hücrelerinde tam yükselme ve alçalma çevrimi bir saniyenin binde birinden daha az bir zamanda olur. Diğer tür hücrelerde bu çevrim birkaç saniye olabilir.

Bitki hücreleri, kas hücreleri, kalpteki özel hücreler gibi bazı hücre türlerinde aksiyon potansiyeli oluşur. Bununla birlikte ana tetikleyici hücre sinir hücresidir ve aksiyon potansiyeli için en basit mekanizmaya sahiptir.
Sinir hücreleri elektriksel olarak ikazlanmaya müsait hücrelerdir. Genellikle bir veya daha çok dendrit, tek bir hücre gövdesi (soma), bir akson ve bir veya daha fazla akson ucu ikazlanabilir. İki tür kimyasal sinapstan biri dendrit, diğeri akson ucudur.

Aktin, yuvarlak şekilli, yapısal bir protein. Heliks şeklinde polimerize olarak mikrofilament olarak da bilinen aktin filamentlerini oluşturur. Aktin filamentleri hücresel iskeleti oluşturur- ökaryotik hücrelerde, üç boyutlu, hücreyi boydan boya saran ağ. Aktin filamentleri hücreye mekanik destek sağlar, hücrenin şeklini belirler, hücrenin hareket etmesine olanak sağlar (aktinden oluşan lamellipodia, filopod ve psödopod gibi yapılar aracılığıyla); bazı tip hücrelerarası bariyerlerin oluşumunda, sitoplazma akıntısında ve hücre bölünmesi sırasında hücrenin ekvatorunda boğum oluşmasında rol alırlar. Kas hücrelerinde, miyozin adlı proteinle birlikte, kasılma eyleminin gerçekleştirilmesinde asli bir rol alırlar.
Hücre sitoplazmasinda aktin genellikle ATP'ye bağlı olarak bulunur, ama ADP'ye bağlanması da mümkündür. ATP-aktin kompleksleri aktin filamenti oluşumunda daha hızlı polimerize olurken daha yavaş depolimerize olurlar. ADP-aktin kompleksleri için durum tam tersidir.
Aktin ökaryotik hücrelerdeki en yaygın olarak bulunan proteinlerden biridir ve hücre içi konsantrasyonu genelde 100 µM'dan fazladır. Aktin, evrimsel olarak, türler arasında en iyi korunmuş proteinlerden biridir. Alg ve insan hücresindeki aktin proteinler aminoasit içeriği ve dizilimi açısından birbirlerinden %5'ten daha az farklılık göstermektedirler.

Aktin ilk kez 1887 yılında W.D. Halliburton tarafından deneysel olarak incelenmiştir. Halliburton kastan miyozin preparatlarını pıhtılaştıran bir protein izole etmiş, buna "miyozin-fermenti" adını vermiştir. Bununla birlikte Halliburton bulgularını daha ileri bir şekilde tanımlayamamış, bu sebeple de aktinin keşfi genellikle onun yerine Macaristan'nın Szeged Üniversitesi'ndeki Albert Szent-Györgyi'nin laboratuvarında çalışan genç biyokimyacı Brúnó F. Straub'a ithaf edilir.
1942'de Straub kas proteini çıkarmak için yeni bir teknik geliştirmiş ve bu teknik onun önemli miktarda nispeten saf aktin çıkarabilmesine olanak sağlamıştır. Straub'un kullandığı metot temelde bugün laboratuvarlarda kullanılan metotla aynıdır. Szent-Gyorgyi daha önceden yavaş kas ekstraksiyonları tarafından üretilen miyozinin daha viskoz formunu 'aktifleştirilmiş' miyozin olarak tanımlamıştı ve Straub'un proteini bu aktifleştirici etkinin kaynağı olduğu için 'aktin' olarak anılmıştı. II. Dünya Savaşı sebebiyle Szent-Gyorgyi ve Straub'un çalışmalarını Batılı bilimsel dergilerde yayımlamaları mümkün değildi ve husus Batıda ancak 1945 yılında, Acta Physiologica Scandinavica'ya ek olarak basıldığında tanındı.

MreB
Miyozin

Alan, fizik kuramlarında kullanılan, matematikteki cebirsel alanın tüm özelliklerini taşıyan terim. Genellikle bu etki 100 nanometre ve daha küçük skalalarda etkili olur. Bu etki nanoteknolojiyle aynı ölçeğe denk gelir. Bir alan mekan ve zaman içinde her bir nokta için bir değeri olan bir fiziksel miktardır. Örneğin, hava durumu, rüzgâr hızı uzayda her nokta için bir vektör atayarak tarif edilmektedir. Her bir vektör bu noktada hava hareketinin hızını ve yönünü temsil eder.
Bir alan her noktadaki alanın değeri sırasıyla skaler, vektör, bir spinor veya bir tensör olup olmadığını, uygun skaler, bir vektör, bir spinör veya bir tensör, olarak sınıflandırılabilir. Örneğin, Newtonyen yerçekimi alanı bir vektör alanıdır: uzay zamanı içinde bir noktada onun değerini belirterek bu noktada üç sayı, yerçekimi alan vektörünün bileşenleri gerektirir. Ayrıca, her kategoride (skaler, vektör, tensör) içinde, bir alan sırasıyla numaraları veya kuantum operatörleri ile karakterize olup olmadığına bağlı olarak bir klasik alan veya bir kuantum alanı da olabilir. Bir alan bütün uzay boyunca uzanan olarak da düşünülebilir. Uygulamada, bilinen her alanın gücü tespit edilemez olma noktasına olan mesafe ile azaltmak için bulunmuştur. Örneğin, çekimin Newton teorisi, yerçekimi gücü çekilen nesneye olan uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Bu nedenle Dünya'nın yerçekimi alanı hızla kozmik ölçeklerde saptanamaz olur ."Uzaydaki numaralar" olarak tanımlanan alanın fiziksel gerçek olduğu fikrine olumsuz etkisi olmamalıdır. "Bu alanı kaplar. Bu enerji içerir onun gerçek varlığını bir vakum ortadan kaldırır. Öyle ki biz bunu bir parçacık koyduğumuz zaman, parçacık bir kuvvet "hissediyor ". Alan "Uzayda bir durum yaratır" Bir elektrik yükü hızlanır, başka bir yükün etkileri anında görünmüyor. İlk şarj momentum toplayıp, bir tepki kuvvet hisseder, fakat ikinci şarj etkisine kadar hiçbir şey hissetmiyor seyahat ışık hız onu ulaşır ve ona momentum verir. ikinci yükten önceki momentum nerede ?Momentumun korunumu yasası ile bir yerde olmalı. Fizikçiler derki "Gücün analizi için büyük yarar" bunu bulduk " alan içindeki varlık olarak düşünüyorlar 
Bu programı modern fiziğin tüm yapısının bir destek paradigma alan kavramı yapmanın altyapısında, elektromanyetik alanların aslında var olduğuna inanan fizikçiler yer alır.John Wheeler ve Richard Feynman derki(onlar, genel görelilik ve kuantum elektrodinamiği araştırması için sürmekte olan alan kavramının yararını bir kenara koymasına rağmen) 
bir uzaklıktan hareket'in Newton'un öncesi alan kavramı ciddiye alınmalı 
" Aslında Elektromanyetik alanın sahip olduğu momentum ve enerji ile onu çok gerçek kılan... bir parçacık bir alan yapar ve bir alan başka bir parçacığa hareket verir ve alan; enerji içeriği ve momentum gibi tanıdık özelliklere sahip, sadece parçacıklar olabildiğince var".

Isaac Newton evrensel kütleçekimi kanununu sadece büyük nesneler herhangi bir çifti arasında hareket yerçekimi kuvvetini dile getirdi. Tüm cisimlerin her çifti arasındaki kuvvet ile uğraşan, bu tür Güneş Sistemi'ndeki gezegenler gibi, birbirleri ile etkileşen birçok cisimlerin hareket baktığınızda ayrı hızla hesaplama sakıncalı olur. On sekizinci yüzyılda, yeni bir varlık tüm bu yerçekimi kuvvetlerinin defter tutma kolaylaştırmak için icat edildi. Bu varlık, çekim alanı uzayda her noktada bu noktada birim kütleye sahip bir nesne tarafından hissedilir olacaktır. toplam yerçekimi kuvveti verir. Eğer tek bir nesne üzerindeki tüm yerçekimi kuvvetleri hesaplanır ve daha sonra onları bir araya eklenir ise ya da ilk önce bir yerçekimi alanı olarak birlikte tüm katkıları toplanır ve nesneye bir uygulanırsa, önemli değil. Bu herhangi bir şekilde fizikte değişmedi.
Bir alan kavramının bağımsız gelişimi gerçekten elektromanyetizma teorisinin gelişimi ile on dokuzuncu yüzyılda başladı. Erken evrelerde André-Marie Ampère ve Charles-Augustin de Coulomb elektrik yükleri ya da elektrik akımı çiftleri arasındaki kuvvetleri ifade Newton tarzı yasalarla yönetilmiş olabilir. Ancak, çok daha doğal alan yaklaşım ve elektrik ve manyetik alan açısından bu yasaları ifade etmek oldu; 1849 yılında Michael Faraday dönemi "alan" için ilk değer oldu.
Alanın bağımsız doğası bu alan içindeki dalgaların sonlu bir hızla yayılması ile mümkündü ve durum, James Clerk Maxwell'in keşfi ile daha belirgin bir hale geldi. Sonuç olarak yükler ve akımları üzerinde kuvvetler artık sadece aynı zamanda diğer yük ve akımların pozisyonları ve hızlarına bağlıydı, ama aynı zamanda geçmişteki konumlarına ve hızlarına da bağlıydı.
Maxwell ilk başta, bağımsız olarak var olabilecek, alan gibi modern bir temel varlık kavramını kabul etmedi. Bunun yerine, elektromanyetik alanın deformasyonunun bazı temel ortam yani -ışık-saçan eter- ifade etmesi gerekiyordu, bir lastik zarında gerginliğe çok benzer. Eğer bu durumda olsaydı, elektromanyetik dalgaların gözlenen hızı etere göre gözlemcinin hızına bağlı olması gerekir. Çok çabaya rağmen, hiçbir deneysel kanıt böyle bir etkiyi şimdiye kadar bulamadı, durum 1905 yılında Albert Einstein tarafından özel görelilik teorisinin tanıtımı ile çözüldü. Bu teori hareketli gözlemcilerin bakış açılarının Maxwell'in teorisinde elektromanyetik dalgaların hızı tüm gözlemciler için aynı olacak şekilde birbirleriyle ilişkili olmalıdır şeklinde değişti. Arka plan ortamı için ihtiyaç ortadan yaparak, bu gelişme gerçekten bağımsız kuruluşlar gibi konularda düşünmeye başlamak için fizikçiler için bir yol açtı.
1920'li yılların sonlarında,kuantum mekaniği'nin yeni kurallar ilk elektromanyetik alanlara uygulanmıştır. 1927 yılında, Paul Dirac başarılı bir atomun çürümesi olan alt kuantum durumu elektromanyetik alanın kuantumu bir foton'un spontan emisyonunu nasıl olduğunu açıklamak için kuantum alanları kullanılır. Elektron ve proton da dahil olmak üzere tüm partikülleri, doğada en temel nesnelerin durumuna yükselten alanlar, bir kuantum alanının miktarı olarak anlaşılabilir ki (Pascual Jordan, Eugene Wigner, Werner Heisenberg ve Wolfgang Pauli) çalışmasının ardından) bu kadar çabuk gerçekleşmesi izledi.

Buradaki klasik alanların birkaç örneğidir. Kuantum özellikleri meydana gelmeyen yerde klasik bir alan teorileri yararlı kalır ve araştırmaların aktif alanları olabilir. eşyaların elastisitesi, akışkan dinamiği ve Maxwell denklemleri nokta içindeki durumlardır.
Bazı basit fiziksel alanlardan vektör kuvvet alanları vardır. Tarihsel olarak, Faraday'ın kuvvet çizgisi elektrik alanı tanımı ise alanların ciddiye alındığını ilk zaman oldu,çekim alanı ise benzer tanımlandı.

Bir klasik alan teorisi açıklayan yerçekimi Newtonyen çekimdir, bu iki kütle(ler) arasındaki bir karşılıklı etkileşim çekim gücü olarak tanımlanır.
Herhangi büyük gövde M bir çekim alanı g var bu olarak diğer büyük gövdeyi etkisiyle onu tanımlar. M in çekim alanı olarak uzay içindeki bir r noktası F kuvveti tarafından belirlenerek bulunur. Bu M uygulama olarak bir küçük test kütlesi r de m yer alır ve m tarafından bölünürse:
  
    
      
        
          g
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        
          
            
              
                F
              
              (
              
                r
              
              )
            
            m
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} (\mathbf {r} )={\frac {\mathbf {F} (\mathbf {r} )}{m}}.}
  

öngörülen m çok küçük Me göre şunu sağlar ki m 'in varlığına M in davranışı ihmal edilebilir etkisi var.
Newton'un Kütleçekim kanunu'na göre, F(r) ile verilir.
  
    
      
        
          F
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        −
        
          
            
              G
              M
              m
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} (\mathbf {r} )=-{\frac {GMm}{r^{2}}}{\hat {\mathbf {r} }},}
  

burada 
  
    
      
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {\mathbf {r} }}}
  
 bir birim vektör M ve m dir ve m noktasından M'e birleştiren hat boyunca uzanır. Bu nedenle, M in çekim alanı dır.

  
    
      
        
          g
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        
          
            
              
                F
              
              (
              
                r
              
              )
            
            m
          
        
        =
        −
        
          
            
              G
              M
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                r
              
              ^
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} (\mathbf {r} )={\frac {\mathbf {F} (\mathbf {r} )}{m}}=-{\frac {GM}{r^{2}}}{\hat {\mathbf {r} }}.}
  

Deneysel araştırmalar bu eylemsiz kütle ve çekim kuvveti doğruluğun görülmemiş düzeyleri ne eştir çekim alanının özdeş gücü olarak to the deneysel hızlandırılan bir parçacık tarafından. Bu eşdeğer prensipler'in başlangıç noktasıdır. Bu genel görelilik için bir yoldur
Çünkü çekim kuvveti F koruyucudur, çekim alanı g gradyani bir skaler fonksiyonun terimleri içinde yazılabilir,çekim potansiyeli Φ(r):

  
    
      
        
          g
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        −
        ∇
        Φ
        (
        
          r
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} (\mathbf {r} )=-\nabla \Phi (\mathbf {r} ).}
  

Michael Faraday Önce fiziksel bir nesne gibi, bir 

Alel veya alelmorf, belirli bir özelliği belirleyen bir genin değişik (alternatif) hallerinden her biridir. Gen ve alel sözcüklerinin her ikisi de, belirli bir özelliğin kalıtsal faktörünü ifade eder. Alel sözcüğü, özellikle bir kromozomun bir lokusundaki iki ya da daha fazla seçenekli gen çeşidini anlatmak için kullanılır. Örneğin bir bezelyenin yuvarlak veya kırışık taneli olmasını belirleyen gen, yuvarlaklık aleli ve kırışıklık alelinden meydana gelir.
Kromozomlarda bulunan genler, "alel" denilen genlerden oluşmuş çiftler halinde bulunurlar. Her homolog kromozomda her karakter için genin işgal ettiği belli bir yer vardır. Buna lokus denir. Homolog (eş) kromozomların aynı lokuslarında yer alan, iki veya bazen daha çok sayıda alternatif karakterin genleri alel genler olarak bulunurlar.
Genlerde aynı karakteristik özelliği kodlayan fakat farklı kodlar taşıdığı için farklı özelliklerin ortaya çıkmasını sağlayan genlerden her biri aleldir.
Örneğin göz rengini belirleyen genin ela rengi ortaya çıkaran versiyonu ile kahverengi rengi ortaya çıkaran versiyonundan her biri aleldir. A kan grubu aleli ve B kan grubu alelini taşıyan bir birey "AB" kan grubuna sahip olur.
Eğer atalardan biri zıt özelliklerin birine, diğeri öbürüne sahipse, buna "Alelmorfik özellikler" denir.
Göz rengi örneğinde olduğu gibi, ela ve kahverengi renk, gözdeki alelmorfik bir renk özelliğidir. Her hücrede göz rengini denetleyen bir çift gen bulunur.
Gen çiftlerini benzer aleler şeklinde taşıyan bireylerde homozigot genotip, gen çiftlerini farklı aleler şeklinde taşıyan bireylerde ise, heterozigot genotip bulunur. Buna göre, AA ve aa genotipi sırayla, homozigot baskın ve homozigot çekinik; Aa genotipi ise heterozigottur. Herhangi bir özelliği oluşturan bir çift alelin bir üyesi söz konusu olduğu zaman, yalnızca homozigot genotipte fenotipik olarak kendini gösterilebilen alellere "çekinik (resesif) alel" denir. Diğer yandan heterozigot genotipte kendini gösteren alellere de "baskın (dominant) alel" adı verilir. Baskın ve çekinik alelleri göstermek için genellikle büyük ve küçük harfler kullanılır. İki benzer aleli taşıyanlar (AA veya gg), "homozigot"; farklı aleli taşıyanlar, (Aa) "heterozigot" olarak isimlendirilir.
Örneğin;
AA homozigot baskın, aa homozigot çekinik ve Aa heterozigotdur.
Bütün genlerin tek tek toplamı ve bütün kromozom seti o canlının "genomu" şeklinde tarif edilir.

Gen
Genler ve aleller
Letal gen

alfred.med-aleller 2 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Friedrich Wilhelm Heinrich Alexander Freiherr von Humboldt (14 Eylül 1769, Berlin – 6 Mayıs 1859, Berlin), Prusyalı doğabilimci ve kâşif. Prusyalı bakan, filozof ve dilbilimci Wilhelm von Humboldt'un küçük kardeşi. Humboldt'un botanik coğrafya üzerine yaptığı çalışmalar biyocoğrafya dalının temelini oluşturmuştur.
1799 ile 1804 yılları arasında Güney ve Orta Amerika'ya giden von Humboldt, keşif gezileri sonucunda kıtayı bilimsel açıdan betimleyen ilk bilim insanı olmuştur. 21 yıl boyunca yaptığı gezilerde karşılaştıklarını devasa bir eserde toplamıştır. Atlantik Okyanusu'nun iki kıyısında yer alan kara parçalarının (özellikle Güney Amerika ve Afrika'nın) bir zamanlar birleşik olduğunu ilk öne süren Humboldt olmuştur. Hayatının son dönemlerinde yazdığı Kosmos adlı eserinde dünya üzerine bilgi toplayan çeşitli bilim dallarını birleştirmeye çalışmıştır. Humboldt aralarında Joseph-Louis Gay-Lussac, Justus von Liebig, Louis Agassiz ve Matthew Fontaine Maury'nin bulunduğu birçok bilim insanıyla çalışmış ve çalışmaları desteklemiştir.

von Humboldt'un Prusya ordusunda binbaşı olan babası Pomeranya'nın önde gelen ailelerinden birine mensuptu ve Yedi Yıl Savaşları'ndaki hizmetleri karşılığında kraliyet nazırlığı göreviyle ödüllendirilmişti. Baron von Hollwede'nin dul eşi Maria Elizabeth von Colomb ile 1766 yılında evlendikten sonra iki oğlu olmuştu. Bunlardan küçük olanı Alexander'dır.
Alexander von Humboldt'un çocukluğu ne sağlık ne de zekâ açısından pek ümit verici geçmemiştir. Yine de kısa sürede kendine özgü özellikleri ortaya çıkmıştır. Bitkileri, kabuklu hayvanların kabuklarını ve böcekleri toplayıp etiketlendirdiği için "küçük eczacı" diye adlandırılmıştır. 1779 yılında babasının beklenmeyen ölümü sonrasında annesinin verdiği yerinde kararlarla eğitimini sürdürmüştür. Politik kariyer için altı ay Frankfurt Üniversitesi'nde finans okudu ve bir yıl sonra 25 Nisan 1789'da Christian Gottlob Heine ve Johann Friedrich Blumenbach'ın verdiği derslerle ünlenen Göttingen Üniversitesi'ne kaydoldu. Çeşitli alanlara duyduğu ilgi ve yeteneği öylesine gelişmişti ki, 1789 yılında bir tatil esnasında Ren Nehri'ne yaptığı bir geziden sonra "Mineralogische Beobachtungen über einige Basalte am Rhein" (Ren Nehri'ndeki bazı Bazalt kayalar üzerine mineralojik gözlemler) (Brunswick, 1790) adlı eseri yazdı.
Yolculuklara olan tutkusu, Kaptan James Cook’un ikinci yolculuğunda yanında bulunan, Heyne’in damadı Georg Foster ile Göttingen’de kurduğu arkadaşlıkla iyice pekişti. Artık çalışmaları ve nadir olarak bir arada görülen kişisel yetenekleri olağanüstü bir anlayış ile kendisini bilimsel kâşif olarak hazırlama amacına yönelmişti. Bu düşünceyle Hamburg’ta ticaret ve yabancı diller, Freiberg’te Abraham Gottlob Werner ile coğrafya, Jena’da Justus Christian Loder ile anatomi, Franz Xaver von Zach ve Johann Gottfried Koehler ile astronomi ve bilimsel aletlerin kullanımı konularında eğitimini sürdürdü. Freiberg madenlerindeki bitki örtüsü üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda 1793 yılında "Florae Fribergensis Specimen" (Fribergen Florasından Örnekler) adlı eserini yayımladı. Luigi Galvani tarafından yeni keşfedilmiş olan kasların tepkiselliği fenomeni üzerine yaptığı uzun süreli deneyler sonucunda 1797 yılında Berlin’de "Versuche über die gereizte Muskel- und Nervenfaser" (Kas ve sinir lifleri tepkiselliği üzerine çalışmalar) adlı çalışmasını yayımladı.

1794 yılında ünlü Weimar arkadaş grubuna katıldı ve Haziran 1795'te Friedrich Schiller'in Die Horen isimli yeni dergisine Die Lebenskraft, oder der rhodische Genius  adlı felsefi bir alegori yazdı. 1790 yazında Georg Foster ile birlikte kısa süreliğine İngiltere'ye gitti. 1792 ve 1797 yıllarında Viyana'da bulundu. 1795'te İsviçre ve İtalya'da jeoloji ve botanik ile ilgilendiği bir gezi yaptı. Bu sıralarda, 29 Şubat 1792'de Berlin'de maden vergi tayin memuru olarak resmî bir göreve atandı. Devlet için çalıştığı bu görevi yalnızca bilime hizmet etmek için bir çıraklık dönemi gibi görmüş olsa da, sorumluluklarını öyle çarpıcı bir yetenekle yerine getirdi ki kısa sürede bölümünün başına geçmekle kalmayıp önemli diplomatik görevler de üstlendi. 19 Kasım 1796'da annesinin ölümü dehasının peşinden gidebilmesinin önünü açtı. Resmî görevlerinden uzaklaşarak, çok uzun zamandır içinde olan uzak diyarlara gitme hülyasını gerçekleştirmek için bir fırsat çıkmasını beklemeye başladı.

Katılması için resmî olarak davet edildiği Nicolas Baudin'in dünya yolculuğunun ertelenmesi üzerine, Mısır'da bulunan Napolyon Bonapart'a katılmak için, ertelenen seferin botanikçisi Aimé Bonpland ile birlikte Paris'ten ayrılıp Marsilya'ya gider. Mısır'a ulaşmak için çabalarken yolları Madrid'e düşer ve beklenmedik bir şekilde, bakan Don Mariano Luis de Urquijo'nun himayesiyle keşif için İspanyol Amerika'sına gitmeye karar verirler.
Önemli tavsiye mektuplarıyla birlikte 5 Haziran 1799'da A Coruña'dan Pizarro gemisiyle denize açılırlar. Teide'ye tırmanmak için altı gün boyunca Tenerife'de durakladıktan sonra 16 Temmuz'da Venezuela'da Cumaná'da Güney Amerika'ya ayak basarlar. Caripe'deki misyoner merkezini ziyaret eden Humboldt burada bulduğu yağ kuşunu (Steatornis caripensis) adıyla bilim dünyasına tanıtacaktır. Cumaná'dan dönen Humboldt 11 Kasım'ı 12 Kasım'a bağlayan gece dikkat çekici bir meteor yağmuru gözlemler. Bu, günümüzde Leonidler diye bildiğimiz meteor yağmurudur. Bonpland ile birlikte Karakas'a giden Humboldt, 1800 yılının Şubat ayında Orinoco Nehri'nin izlediği yolu keşfetmek için kıyıdan uzaklaşır. Dört ay süren ve 2.775 km boyunca vahşi ve ıssız arazide geçen bu yolculuk sonucunda Orinoco ile Amazon nehirleri arasında bağlantı sağlayan Casiquiare Kanalı'nın varlığı kanıtlanmış ve bağlantının tam yerinin saptanması da sağlanmıştır. 19 Mart 1800 tarihinde Humboldt ve Bonpland yakaladıkları elektrikli yılan balıkları nedeniyle bolca elektrik şokuna maruz kaldılar.
24 Kasım'da Küba'ya geçen iki arkadaş birkaç ay burada kaldıktan sonra Kolombiya'daki Cartagena'ya çıkarak anakaraya geri dönerler. Suları kabarmış olan Magdalena Nehri boyunca ilerleyip, Cordillera Real Dağları'nın donmuş sırtlarından geçen zorlu bir yolculuktan sonra 6 Ocak 1802'de Quito'ya varırlar. Burada kaldıkları sürede hem Pichincha Dağı’na hem de Chimborazo Dağı’na tırmanırlar. Bu tırmanışla Humboldt ve ekibi zamanın dünya rekoru sayılabilecek olan 5.878 m.lik yüksekliğe ulaşmıştır. Yol üzerinde Amazon'un kaynaklarını araştırdıktan sonra Peru'da Lima'ya ulaşınca sefer sona erer. Humboldt, Callao'da 9 Kasım'da Merkür'ün Güneş önünden geçişini gözlemler. Aynı zamanda guano'nun gübre özelliklerini inceler. Guano'nun Avrupa'ya girişi Humboldt'un yazıları neticesinde olmuştur. Fırtınalı bir deniz yolculuğundan sonra Meksika'ya gelirler. Burada yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra kısa süreliğine Amerika Birleşik Devletleri'ne uğrar ve Delaware Nehri'nin ağzından Avrupa'ya yelken açarlar. Bu yolculuğun sonunda 3 Ağustos 1804 günü Fransa'nın Bordeaux şehrine çıkarak Avrupa'ya geri dönerler.

Bu sefer sonucunda Humboldt fiziki coğrafya ile meteorolojinin temelini ana hatlarıyla kurmuştur. 1817 yılında çizdiği eşsıcaklık eğrileri ile değişik ülkelerin iklimsel koşullarını kıyaslamayı önerdi ve yöntemlerini ortaya koydu. İlk olarak deniz yüzeyinden yükseldikçe ortalama sıcaklıkların düşüş hızını inceleyerek tropik fırtınaların kaynağını açıkladı. Bu çalışmalar, yüksek enlemlerde karşılaşılan atmosferik karışıklıkları açıklayan karmaşık yasaların bulunmasına ilişkin ilk ipuçlarını oluşturmuştur. Bitkilerin coğrafyası üzerine olan denemesi ise organik yaşamın dağılımını, değişen fiziki koşullardan etkilenmesine bağlamak gibi yeni bir düşünce üzerine oturtulmuştu. Kutuplardan ekvatora doğru gittikçe Dünya'nın manyetik alan yoğunluğunun azaldığını bulan Humboldt, bu buluşunu 7 Aralık 1804'te Paris Enstitüsü'nde kendi okuduğu bir bildiriyle sunar. Başkaları tarafından da yapıldığına dair iddiaların hızla ortaya çıkması bu buluşun önemini ortaya koymaktadır. Jeolojiye olan katkıları, Yeni Dünya'nın volkanları üzerine yaptığı dikkatli çalışmalardan oluşmaktadır. Bu volkanların doğal olarak bir hat boyunca oluştuğunu ve büyük olasılıkla da geniş yer altı çatlaklarının üzerinde yer aldıklarını gösterdi. Daha önceden tortul olduğu düşünülen kayaçların magmatik olduğunu göstererek hatalı görüşlerin ortaya çıkartılmasına büyük katkılarda bulundu.
Avrupa'dan uzak kaldığı süre boyunca topladığı, ansiklopedik ölçüdeki bilimsel, politik ve arkeolojik bilgi bütününün uygun şekle sokularak yayımlanması artık Humboldt'un en büyük isteği hâline gelmişti. Manyetik sapma yasasını incelemek amacıyla Joseph Louis Gay-Lussac ile İtalya'ya yaptığı kısa gezinin ardından doğduğu şehirde iki buçuk yıl kalan Humboldt 1808 ilkbaharında büyük eserini basabilmek için gerekli olan bilimsel işbirliğini sağlayabilmek üzere Paris'e yerleşti. Başlangıçta yalnızca iki yıl süreceğini umduğu bu devasa iş Humboldt'un yirmi bir yılını aldı ve yine de tamamlanamadı. Paris'te bulunduğu ilk yıllarda önceleri rakibi ama artık arkadaşı olan Joseph-Louis Gay-Lussac ile hem kaldığı hem de çalıştığı yeri paylaştı, gaz analizleri ve atmosferin yapısı üzerine onunla birlikte çalıştı. 

Humboldt artık, Napolyon Bonapart'tan sonra Avrupa'daki en ünlü kişiydi. Her yerde alkışlarla karşılanıyordu. Hem yerli hem de yabancı akademiler, Humboldt'u üyeleri arasına katabilmek için yarışıyordu. Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, Humboldt'u saray nazırı ilan etmiş, herhangi bir görev beklemeden daha sonra ikiye katlanacak olan 2.500 talerlik bir maaş bağlamıştı. Humboldt, 1810 yılında Prusya eğitim bakanlığı  görevini reddetti. 1814 yılında müttefik hükümdarlara Londra'da eşlik etti. 1818 yılında Prusya Kralı'nın emriyle Aachen Kongresi'ne katıldı. 1822 sonbaharında yine aynı kralla birlikte Verona Kongresi'ne katıldı, buradan kraliyet maiyetinde önce Roma'ya sonra Napoli'ye geçti ve 1823 sonbaharında Paris'e döndü.
Uzun süredir Fransa başkentine gerçek evi gözü ile bakıyordu. Orada yalnızca bilimsel sempati ile karşılaşmam

Alfred Day Hershey (d. 4 Aralık 1908, Owosso, Michigan - ö. 22 Mayıs 1997, Syosset, Nassau County, New York), Amerikalı biyolog.

Hershey, 1934 yılında Michigan-State College 'de bakteriler üzerine doktorasını yaptıktan sonra Washington Üniversitesi St. Louis 'de çalışmaya başladı. 1950 yılında Cold Spring Harbour'da bulunan Carnegie Institution of Washington 'un genetik bölümüne geçti ve 1962 yılında müdür olmayı başardı.
Martha Chase ile beraber yaptığı Hershey-Chase deneyinde hazırladıkları radyoaktif işaretlenmiş bakteriyofajlar ile genetik malzemenin DNA'da kodlu olduğunu ispatladı. Bu deney yapılana kadar bilim insanları genetik malzemenin proteinlerde kodlu olduğuna inanıyorlardı.
1969 yılında Hershey, Salvador Edward Luria ve Max Delbrück ile beraber Nobel Tıp Ödülünü aldı.

Nobel Ödül biyografisi16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biographical Memoir: Alfred Day Hershey20 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Franklin W. Stahl for the United States National Academy of Sciences (İngilizce)
Key Participants: Alfred D. Hershey14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Linus Pauling and the Race for DNA: A Documentary History (İngilizce)

Alfred Russel Wallace OM FRS (8 Ocak 1823 – 7 Kasım 1913), İngiliz doğabilimci, kâşif, coğrafyacı, antropolog, biyolog ve illüstratördü. Wallace, doğal seçilim aracılığıyla evrim teorisini, Darwin'den bağımsız olarak geliştirmiştir. Bu konudaki 1858 tarihli makalesi, aynı yıl Charles Darwin'in bu konuyla ilgili daha önceki yazılarıyla birlikte yayımlanmıştır. Bu durum, Darwin'i üzerinde çalıştığı "büyük türler kitabı"nı (Natural Selection) bir kenara bırakmaya ve hızla bir özet yazmaya sevk etmiştir. Darwin'in bu özeti, 1859'da Türlerin Kökeni (On the Origin of Species) adıyla yayımlanmıştır.
Wallace, geniş sahalarda çalışmalar yapmıştır. İlk olarak Amazon Nehri havzasında çalışmaya başlamış, ardından Malay Takımadaları'nda araştırmalar yapmıştır. Burada, bugün Wallace Çizgisi olarak adlandırılan bir hayvan coğrafyası sınırını tanımlamıştır. Bu çizgi, Endonezya Takımadaları'nı iki farklı bölgeye ayırır: Batı kısmında hayvanlar büyük ölçüde Asya kökenlidir; doğu kısmında ise fauna Avustralasya'yı yansıtır. Wallace, 19. yüzyıldaki hayvan türlerinin coğrafi dağılımı konusunda en önde gelen uzmanlardan birisi olarak kabul edilir ve bazen "biyocoğrafyanın babası" veya daha spesifik bağlamda "zoocoğrafyanın babası" olarak anılır.
Wallace, 19. yüzyılda evrimsel düşüncenin en önemli savunucularından biriydi. Hayvanlarda uyarı sinyali ve doğal seçilimin türleşmeye katkıda bulunabilecek bir yolu olarak melezleşmeye karşı bariyerlerin gelişimini teşvik eden desteklenme (reinforcement, Wallace etkisi olarak da bilinir) üzerine çalışmıştır. Wallace'ın 1904 tarihli İnsanın Evrendeki Yeri adlı kitabı, bir biyoloğun diğer gezegenlerdeki yaşam olasılığını değerlendirdiği ilk ciddi girişimdir. Aynı zamanda Mars'ta yaşam olup olmadığını ciddi şekilde inceleyen ilk bilim insanlarından biriydi.
Wallace, bilimsel çalışmalarının yanı sıra bir toplumsal aktivistti. 19. yüzyıl Britanya'sındaki haksız sosyal ve ekonomik sistemi eleştiriyordu. Spiritüalizmi savunması ve insanın yüksek zihinsel yetilerinin maddi olmayan bir kökene sahip olduğuna inanması, diğer bilim insanlarıyla olan ilişkilerinde zorluklara yol açmıştır. Wallace, insan faaliyetlerinin çevresel etkileri konusunda endişelerini dile getiren ilk önemli bilim insanlarından birisiydi. Hem bilimsel hem de toplumsal konularda çok sayıda yazı kaleme almıştır. Güneydoğu Asya'daki keşifleri sırasında yaşadığı maceralar ve yaptığı gözlemleri anlattığı Malay Takımadaları adlı kitabı, ilk defa 1869'da yayımlanmıştır ve hem popülerliğini hem de itibarını korumaktadır.

Charles Darwin ile aynı zamanlarda evrim kuramı konusunda çalışmıştır. Darwin, dinsel ve muhafazakâr çevrelerden tepki çekeceğini düşünerek çalışmalarını ölümünden sonra yayınlanmak üzere rafa kaldırmışken, benzer bir çalışma hazırlayan Wallace'dan 1858 yılında aldığı bir mektup çalışmalarını yayımlaması için ona cesaret vermiştir. Darwin ile Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımlamışlardır. Sonraları Darwin'le bazı noktalarda görüş ayrılığına düşen Wallace, ruhun varlığına inanan bir kişi olarak Tanrı'nın evrimle yarattığına inanıyordu ve insanın zihinsel faaliyetlerinin doğal seleksiyon ve benzeri mekanizmalarla açıklanamayacağını öne sürüyordu. İnsanın vücut yapısının doğal seçme sonucu oluştuğunu öne sürmekle birlikte, zihinsel gücün gelişmesinde Darwin'den farklı olarak doğal seçmenin dışında biyolojik olmayan etkenlerin rol oynadığını savunmuştur.

Birleşik Krallık Galler'de Usk-Monmouthshire da dokuz çocuklu bir ailenin sekizinci çocuğu olarak doğdu. Hertford'da bir dilbilgisi okulunu bitirdi. 1840-1843 yılları arasında harita-kadastrocu ağabeyinin yanında çalıştı. 1844 yılında bir süre Leicester'de bir okulda görev yaptı, 1845 yılında ağabeyi William'ın ölümü ile tekrar harita-kadastro işine geri döndü.
1848 yılında Leicester'dan tanıştığı doğa bilimci Henry Walter Bates ile Amazon yağmur ormanlarından örnekler toplamak üzere Brezilya'ya gitti. Türlerin kökenlerini araştırma fikri kafasında bu gezi sırasında şekillendi. 1852 yılında İngiltere'ye geri döndü.
1854-1862 yılları arasında araştırmalar yapmak ve örnekler toplamak üzere Malay Takımadaları'nda bulundu. Burada yaptığı çalışmaları 1869 yılında yayımlanan "Malay Takımadaları" adlı eserinde topladı.

Malay Takımadaları (1869)
Doğal Seçilim Kuramına Katkılar (1870)
Hayvanların Coğrafi Dağılımları (1876)
Aşılama (1898)

Merit Nişanı (1908)
İngiliz Kraliyet Topluluğu Copley Madalyası (1908)
İngiliz Kraliyet Coğrafya Topluluğu Kurucu Madalyası (1892)
Linnean Topluluğu Altın Madalyası (1892)

Wallace Çizgisi

Su yosunları ya da algler (Latince: alga; "deniz yosunu"), sucul fotosentetik ökaryotları tanımlamak için kullanılan ve birbirleriyle akraba olmayan çeşitli grupları içine alan resmî olmayan bir terimdir. Grup, Chlorella gibi tek hücreli mikroalglerden, kelp gibi çok hücreli ve makroskopik kahverengi alglere kadar çeşitli farklı şubeden canlıyı kapsar. Mavi-yeşil algler olarak da adlandırılan siyanobakteriler gibi prokaryotlar, genellikle alg olarak nitelendirilmezler. Ayrıca yosun tanımı çoğunlukla su yosunları için kullanılsa da; yosunlar, kara yosunları ve su yosunlarını kapsayan genel bir terimdir.
Su yosunları, bitkilerin aksine, fotosentez ürünlerini nişasta formunda depolamazlar. Kloroplastları, sitoplazma içerisinde serbest olarak değil, granüllü endoplazmik retikulum üzerinde bulunur. Klorofil-c taşırlar ve bitkilerde bulunmayan başka pigment maddeleri de bulundururlar. Çeşitli su yosunu gruplarına özel renklerini bu pigment maddeleri verir. Ayrıca bazı su yosunları pigmentlerini kaybederek heterotrof olmuş ve fotosentez yapmayı bırakmıştır.
Makroskopik su yosunları ve likenlerde, bitkilerdeki yaprak, gövde gibi elemanlarına benzeyen, ancak damar dokusu taşımayan, özelleşmemiş vücut bölümlerine tallus denir. Su yosunlarının üremeleri, ikiye bölünme, tomurcuklanma, ana bitkinin büyümesi, spor hücrelerinin ya da eşey hücrelerinin üretilmesi gibi pek çok farklı şekilde gerçekleşebilir.
Algler çeşitli endüstri alanlarında kullanılan bazı hammaddelerin elde edilmesinde rol oynarlar. Ayrıca besin olarak kullanımları çeşitli kültürlerde yaygındır.

Alg teriminin Türkçede geçtiği ilk kaynak 1951 yılından bir gazete yazısıdır. Türkçeye Fransızca algue (yosun) kelimesi üzerinden geçtiği düşünülmektedir. Bu ise Latincede deniz yosunu anlamına gelen alga kökenlidir. Yosun kelimesi ise köken olarak Orta Türkçeye dayanır ve en eski kullanımı 15. yüzyıl dolaylarındadır. Anlam açısından "su ve bataklık bitkisi" şeklinde kullanılmıştır.

Fotosentetik su yosunları, sucul ortamların birinci derecedeki üreticileri olduklarından, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan fotosentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar. Su yosunları, bununla birlikte suda yaşayan canlıların besin ve korunma gibi ihtiyaçlarını da karşılar. Yaşamı sona eren su yosunlarının dış iskeletleri dibe çökerek denizel kayaçların yapısına katılır.
Dünyanın bazı kesimlerinde kar altında yaşayabilen yosunlar, karın baharda pembe görülmesine sebep olurlar.
Bilinen tüm bitkiler içinde en hızlı büyüme oranını gösteren Büyük Okyanus'un dev su yosunu Macrocystis pyrifera'nın yaprakları haftada 3 ile 4.5 m arası boy verebilmektedir. Çok yıllık bu bitkiler yaklaşık 60 metre uzunlukta olabilirken, bazen 100 metre yüksekliğe kadar ulaşabilirler. Bu yosunlar yaklaşık 100 kg ağırlığındadır.
Alg patlaması, tatlı veya tuzlu su sistemlerinde su yosunu popülasyonunda hızlı bir artış veya birikmeyi tanımlar. Patlamalar genellikle gübrelerin suya karışması ile azot veya fosfor gibi besin maddelerinin su sistemine girerek ötrofikasyon sonucu aşırı alg büyümesine yol açması ile oluşur. Bu patlamalar güneş ışığını engelleme, sudaki oksijen seviyesini düşürme ve yosun türüne bağlı olarak suya toksin bırakma gibi zararlı etkilere neden olabilir.

Su yosunları, birçok farkı sınıflandırma yapılsa da genel olarak, prokaryotik ve ökaryotik olmak üzere iki ayrı sınıfa dahil edilebilir.
Ökaryotik algler, gerçek çekirdek, çekirdekçik ve zarla çevrilmiş organelleri olan alglerdir. Archaeplastida'ya ait üç grubu kapsar:

Yeşil algler
Kırmızı algler
Glaucophyta
Bu gruplarda, kloroplast iki zarla çevrelenmiş ve muhtemelen bir endosimbiyozdan gelişmiştir. Yüksek bitkilerdeki pigmentler yeşil alglerdekilere benzerken, kırmızı alglerdekiler daha farklı gelişmiştir.
Klorofil-b taşıyan diğer iki alg grubu ise şöyledir:

Öglenalar
Chlorarachniophyta
Bu grup, iki ya da üç zarla kuşatılmış muhtemelen yeşil bir algi içine hapsederek gelişmiştir. Chlorarchniophyta grubu, bir algin çekirdeğine ait küçük bir çekirdek parçası içerir.
Geri kalan algler, bütün kloroplastları klorofil-a ve c içeren alglerdir. Klorofil-c, prokaryotların hiçbirinde ve ilkel kloroplastlarda görülmez, fakat kırmızı alglerle olan genetik benzerlik akrabalıklarını gösterir. Bunlar;

Heterokontlar (altınsarısı algler, diatomlar, kahverengi algler gibi.)
Haptophyta (coccolithophora)
Cryptomonad
Dinoflagelltlar
İlk üç grubun (Chromista), kloroplastları dört zarlıdır. Bu grupların bazı üyeleri fotosentetik değildir, bazıları plastid taşımaz ya da kloroplastları yoktur.

17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi alglerin yakılmasıyla mineralce zengin küllerinden sabun, cam, soda ve gübre yapımında kullanılan "potas" elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya'da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Yosunlar yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaktadır.

Su yosunları özellikle doğu Asya ülkelerinde önemli bir besin kaynağıdır. A, B1, B2, B6 ve C vitaminleriyle niyasin, iyot, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. Çin'de yaklaşık 70 çeşit su yosunu yenmektedir. Bu çeşitlerin en bilinenlerden biri fat çoydur. Japonya'da yaklaşık 20 yosun çeşidi yemeklerde kullanılmaktadır. Bazı yosun çeşitleri "destek besini" olarak ticari işletmelerce yetiştirilmekte ve paketlenerek satılmaktadır. Buna ek olarak agar ve karragenan kıvam verici ve jelleştirici madde olarak hem besinlerde hem de bilimsel araştırmalarda kullanılmaktadır. Ayrıca alglerin yakıt olarak kullanımına ilişkin pek çok çalışma yürütülmektedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2022 Mayısı'nda aldığı 76/265 sayılı kararla, dünya denizlerindeki sualtı çayırlarının korunmasının önemine dikkat çekmek amacıyla, 1 Mart'ı Dünya Deniz Yosunları Günü ilan etmiştir.

Mavi-yeşil algler
Altınsarısı algler
Ateşrengi algler
Yeşil algler
Kahverengi algler
Kırmızı algler
Deniz Karpuzu

Allopatrik türleşme (Antik Yunanca: "allos": diğer + "patrida": vatan, yurt) veya coğrafi türleşme (ayrıyurtlu türleşme); aynı türün biyolojik popülasyonu, dağ oluşumu gibi coğrafi veya göç gibi sosyal değişimlere bağlı olarak yalıtıldığında meydana gelen evrilmedir. Türleşmede ve yeni türlerin ortaya çıkmasında oldukça önemli bir faktördür. Yalıtılan popülasyon genotipik ve/veya fenotipik başkalaşım geçirir. Farklı seçilimsel baskılara, genetik sürüklenmeye ve mutasyonlara maruz kalırlar.
Ayrı kalan popülasyonlar, zaman içerisinde tamamen farklı karakteristiklere evrimleşebilirler. Coğrafi engeller, yani yalıtım, zaman içerisinde ortadan kalktığı takdirde; gruplar farklı türler meydana getirmişse, iki popülasyonun üyeleri birbirleriyle eşleşmeyi başaramayabilirler. Charles Darwin'in isponozlarında gözlediği gibi adaptif radyasyon, ada popülasyonlarındaki allopatrik türleşmenin bir örneğidir.

Aminler, amonyaktaki bir veya daha fazla hidrojen atomunun organik radikaller ile değiştirilmesi yöntemiyle türetilmiş organik bileşikler ve fonksiyonel gruplardır. Yapısal olarak aminler amonyağa benzerler, ama bir veya daha fazla hidrojen atomu, alkil veya aril gibi organik sübstitüentlerle yer değiştirmiştir. Bu kuralın önemli bir istisnası RC(O)NR2 tipi bileşiklerdir (C(O) karbonil grubuna karşılık gelir), bunlara amin yerine amid denir. Amidler ve aminlerin yapıları ve özellikleri farklı olduğu için bu ayrım kimyasal olarak önemlidir. Adlandırma açısında biraz akıl karıştırıcı olan bir nokta, bir aminin N-H grubunun N-M (M= metal) ile değişmesi hâlinde buna da amid denmesidir. Örneğin (CH3)2NLi, lityum dimetilamid'dir.

Aşağıdaki şekillerde gösterildiği üzere, amonyaktaki üç hidrojen atomundan biri organik bir sübstitüent ile yer değişirse bir birincil amin ortaya çıkar. İkincil aminlerde N'ye iki organik sübstitüent ve bir H bağlıdır. Üçüncül aminlerde üç hidrojenin de yerinde organik gruplar vardır. Bu terimler yerine sırasıyla primer amin, sekonder amin ve tersiyer amin de kullanılır. R gruplarının alttakıları organik sübstitüentleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır (bu amaçla üsttakı kullanımı tercih edilir). Ancak, H atomlarındaki alttakılar o grupta kaç tane H atomu olduğunu belirtir. Bu bileşiklerdeki azot atomu yüklüdür, bunu dengeleyen tersyükünlerin (counterion) varlığı nedeniyle bunlara dördüncül (kuarterner) amonyum tuzları da denir.

Benzer şekilde, birden fazla amino grubuna sahip olan organik bileşiklere diamin, triamin, tetramin vb. adlandırılırlar.

Aromatik aminlerde azot atomu bir aromatik halkaya bağlıdır, anilin örneğinde olduğu gibi. Aromatik halka, üzerindeki diğer sübstitüentlere bağlı olarak, aminin bazlığını büyük oranda azaltır. İlginç bir şekilde, bir amin grubu, elektron verici özelliğinden dolayı, takılı olduğu aromatik halkanın reaktivitesini kuvvetle arttırır. Aromatik aminlerin rol oynadığı bir organik tepkime Goldberg tepkimesidir.

"N-" öneki azot atomunun sübstitüentini belirtir
"amino-" öneki
"-amin" soneki
Bazı yaygın aminlerin sistematik adları:

Birincil aminler:
metilamin
etanolamin veya 2-aminoetanol
trisamin (veya daha yaygın olarak tris) (bu bileşiğin HCl tuzu biyokimyada bir pH tampon ayıracı olarak kullanılır)
İkincil aminler:
dimetilamin
metiletanolamin ya da 2-(metilamino)etanol
Halkalı aminler:
aziridin (3-üyeli halka),
azetidine (4-üyeli halka),
pirolidin (5-üyeli halka) ve
piperidin (6-üyeli halka)
Üçüncül aminler:
trimetilamin
dimetiletanolamin veya 2-(dimetilamino)etanol
bis-tris (Biyokimyada kullanılan bir pH tampon ayıracı)

Hidrojen bağlanması birincil ve ikincil aminlerin, ayrıca protonlanmış tüm aminlerin özelliklerine önemli ölçüde etki eder. Böylece aminlerin kaynama noktası benzer fosfinlerinkinden daha yüksek ama genelde benzer alkollerinkinden daha düşüktür. Alkoller veya alkanoller, aminlere benzerler ama NR2 yerine bir -OH grubuna sahiptirler. Oksijen azottan daha elektronegatif olduğundan RO-H kendisine benzeyen R2N-H bileşiğine kıyasla daha asidiktir.
Metilamin, dimetilamin, trimetilamin ve etilamin standart şartlarda gaz halindedir, oysa dietilamin ve trietilamin sıvıdırlar. Çoğu diğer alkil aminler sıvıdırlar; yüksek molekül ağırlıklı aminler tabiî katıdırlar.
Gaz aminlerin karakteristik bir amonyak kokusu vardır. Sıvı aminlerin kendilerine has "balığımsı" bir kokuları vardır.
Çoğu alifatik amin hidrojen bağı kurma yeteneğnden dolayı suda çözünebilir. Karbon atomu sayısı arttıkça çözünürlük azalır, özellikle 6'dan sonra.
Alifatik aminler organik çözücülerde önemli derecede çözünürlüğe sahiptirler. Birincil aminler ketonlarla (aseton gibi) tepkirler ve çoğu amin kloroform ve karbon tetraklorür ile uyumsuzdur.
Anilin gibi aromatik aminlerdeki elektron çiftleri benzen halkası ile eşleniklenir, bu yüzden hidrojen bağı kurma yetenekleri azalmıştır.

NHR'R ve NRR'R" tipinde aminler kiraldirler: azot grubunun dört sübstitüenti vardır, tek elektron çifti de sayılırsa. Stereo merkezin evirtiminin enerji engeli nispeten düşüktür, örneğin trialkilamin için ~7 kcal/mol'dür. Stereoizomerlerlerin evirtimi açık bir şemsiyenin rüzgarda tersyüz olmasına benzetilebilir. Bu düşük engel yüzünden NHRR' gibi aminlerin optik izomerleri optik olarak birbirlerinden ayırt edilemezler, NRR'R" tipi moleküller ise ancak R, R', and R" grupları halkalı yapılar içinde sabitlendiklerinde ayırt edilebilirler.

Amonyak gibi aminler de nispeten kuvvetli bazdırlar. Eşlenik (konjuge) asit Ka değerleri için tabloya bakınız). Aminlerin bazlıkları belirleyen faktörler şunlardır:

Azot üzerindeki yalın elektron çiftinin serbestlik derecesi
Sübstitüentlerin elektronik özellikleri (alkil gruplar balığı pekiştirir, ariller onu azaltır).
Protonlaşmış aminin su moleküllerine bağlanma (solvation) derecesi.
Azot atomunda bir yalın elektron çifti bulunur, buna H+ bağlanarak R3NH+ şeklinde bir amonyum iyonu oluşur. Bu metinde yalın elektron çifti N'nin yanında iki nokta olarak gösterilmektedir. Aminlerin suda çözünürlüğü büyük ölçüde su moleküllerindeki protonlar ile bu elektron çiftleri arasında hidrojen bağı oluşmasına bağlıdır.

Alkil grupların Endüktif etkileri

Alkil grupların endüktif etkisi yalın elektron çiftinin enerjisini yükselterek bazlığını yükselmesine neden olur.
Aromatik sistemlerin Mezomerik etkisi

Aromatik halkanın mezomerik etkisi yalın elektron çiftini halkaya doğru yersizleştirerek (delokalize ederek) bazlığını azalmasına neden olur.
Protonlaşmış aminlerin protonlaşma derecesi:

Laboratuvarda aminlerin hazırlanması için aşağıdaki yöntemler vardır.

Gabriel sentezi

Staudinger indirgemesi ile azid yoluyla
Alil aminler iminlerden Aza-Baylis-Hillman tepkimesi ile hazırlanabilirler.
Amidlerin Hoffman bozulumuyla/ Bu tepk'me yalnizca birincil aminlerin hazırlanması için geçerlidir. Başka aminler karışmadan yüksek randımanlı olarak birincil aminler verir.

Dördüncül amonyum tuzları kuvvetli bir bazla tepkiyince Hofmann eliminasyonu meydana gelir.
Nitril, amid ve nitro bileşiklerinin indirgenmesi ile:

Nitriller nikel katalizör kullanarak aminlere indirgenirler, ama -CN grubunun kaybetmemek için asit veya alkali şartlar kullanılmamalıdır. LiAlH4 laboratuvar ölçeğinde nitrillerin indirgenmesinde daha sık kullanılır. LiAlH4, amidleri aminlere indirger:

Nitro bileşiklerinin aminlere indirgenmesi için asitle çinko, kalay veya demir kullanılır. 
Haloalkanların nükleofilik sübstitüsyonu. Birincil aminler ayrıca amopnyağın alkillenmesi ile sentezlenirler. Haloalkanlar aminlerle tepkiyip alkil-sübstitüent aminler oluştururlar, bir halojen asit salarak. Bu tepkimeler özellikle alkil iodür ve bromürler için faydalıdır, ama alkillenme derecesini kontrol etmek zor olduğu için ender olarak kullanılırlar. Eğer tepkimeye giren amin üçüncül ise, bir dördüncül amonyum katyonu meydana gelir. Bu yolla pek çok dördüncül amonyum tuzu hazırlanabilir, bunların çeşitli R grupları ve pek çok halojenür ve psödohalojenür anyonu olabilir.

Delepine tepkimesi ile, halojenürler ve heksaminden.
Aril aminler aminler ve aril halojenürlerden Buchwald-Hartwig tepkimesi ile elde edilebilir.

Aminler çeşitli yollarla tepkirler:

Nükleofilik asil sübstitüsyonu ile. Asil klorürler ve asit anhidrürler birincil ve ikincil aminlerle soğukta tepkiyerek amidler oluştururlar. Üçüncül aminler yer değişebilecek bir hidrojene sahip olmadıklarından asillenemezler. Çok daha az etkin olan Benzoyl klorür durumunda asilleşme tepkimesini kolaylaştırmak için alkali kullanılır.

Aminler bazik oldukları için karboksilik asitleri nötürleştirip amonyum karboksilat tuzları oluştururlar. 200 °C'de ısıtılınca birincil ve ikincil tuzlar su kaybedip amidlere dönüşürler.

Amonyum tuzu oluşmasıyla. Üçüncül aminler (R3N) hidroiyodik asit, hidroklorik asit veya hidrobromik asit gibi kuvvetli asitlerle nötürleşme tepkimelerine girip R3NH+ amonyum tuzları oluşturular.
Diazonyum tuzu oluşumu ile. Nitröz asit (HNO2) çok kararsız olduğu için onu dolaylı olarak üretmek için NaNO2 ve deriçik hidroklorik asit veya sülfürik asit kullanılır. Nitröz asit ile birincil alifatik aminler tepkiyince çok kararsız olan diazonium tuzları oluştururlar bunlar da N2 kaybederek kendiliklerinden yılıma uğrayarak karbonyum iyonuna dönüşürler. Karbonyum iyonu başlıca alkanollar olmak üzere alken, alkanol ve alkil halojenürlerden oluşan bir karışım oluşturur. Bu tepkime sentez için önemli değildir çünkü oluşan diazonyum tuzu soğuk çözeltilerde dahi çok kararsızdır.
NaNO2 + HCl → HNO2 + NaCl

Birincil aromatik aminler, örneğin anilin (fenilamin), 0–5 °C'de daha kararlı diazonyum iyonları oluştururlar. 5 °C üstünde yıkıma uğrayıp fenol ve N22ye dönüşürler. Arendiazonyum tuzları kristal halde izole edileiblirler ama genelde hazırlandıktan sonra hemen çüzeltide kullanılırlar, hızla yıkıma uğradıkları için. Katı arendiazonyum tuzları sadmeyle veya ısınmayla patlayabilirler. Arendiazonyum tuzları alifatik benzerlerine kıyasla daha kararlı oldukları için sentez tepkimelerinde daha faydalıdırlar. Diazonyum tuzunun saflaştırılması gerekli olmadığından oluştuktan sonra başka bir tepkin, örneğin bakır siyanür, karışıma eklenebilir ve çözeltinin hafif ısıtılmasıyla azot gazının salındığı bir değişim tepkimesi gerçekleşir. Ayrıca, arendiazonyum iyonları, fenol gibi etkinleştirilmiş bir aromatik bileşik ile birleşerek azo bileşikleri olulşturabilir.

İmin oluşumu ile. Birincil aminler keton ve aldehitlerle tepkiyip iminler oluştururlar. Formaldehit durumunda (R' = H), bu ürünler halkalı trimerler olur.
RNH2 + R'2C=O → R'2C=NR + H2O
ikincil aminler keton ve aldehitlerlertepkiyip enaminler oluşturur.
R2NH + R'(R"CH2)C=O → R"CH=C(NR2)R' + H2O
Aminler yükseltgenerek nitroso bileşikleri oluştururlar, örneğin peroksimonosülfürik asit ile tepkiyerek.
Emde bozunumunda dördüncül amonyum iyonları üçüncül aminlere indirgenirler.
Hofmann-Martius düzenlenmesinde N-alkil anilinler aril sübstitüsyonuna uğramış anilinlere dönüşürler.
Zincke tepkimesinde birincil ve ikincil aminler pirid

Amino asitler (bazı kaynaklardaki yazılışıyla aminoasitler), proteinleri oluşturan temel yapı taşlarıdır. Proteinojenik amino asit, temel amino asit, Proteinojenik amino asit, Proteinojenik amino asit, proteinojenik olmayan amino asit, dallanmış zincirli aminoasit, ketojenik amino asit, glukojenik amino asit, glukojenik amino asit, ikincil amino asit, imino asit, D-Amino asit, dehidroamino asit türlerine bölünür.
Kimyada bir aminoasit hem amin hem de karboksil fonksiyonel gruplar içeren bir moleküldür. Aminoasitlerin peptit bağlarıyla uç uca eklenmesiyle oluşturdukları kısa polimer zincirler "peptit", uzun polimer zincirler ise "polipeptit" veya "protein" olarak adlandırılırlar. Hücre içerisinde ribozomlar, mRNA moleküllerini kalıp olarak kullanarak amino asitleri uç uca ekleyerek proteinleri sentezlerler. Bu işleme translasyon (okuma) denir.
Bahsedilen amino asitlerin hepsinin aynı anda herhangi bir proteinin yapıtaşında bulunması gerekmez. Ayrıca hepsi eşit miktarda da değildir. Proteinlerde bunlardan çok daha farklı amino asitler de bulunabilir. Proteinlerin toplam amino asit sayısı, içerdiği amino asit çeşidi sayısı ve sıralaması DNA'dan gelen komutlar sayesinde belirlenir. Farklı proteinler, 20 temel amino asitle oluşturulmuş polipeptitlerin daha sonra “farklılaşmaları” ile oluşur. Bu tür amino asit farklılaşmaları, proteinin özelliklerini ve işlevlerini oldukça fazla değiştirir. Örneğin çözünürlüklerini arttırabilir veya azaltabilir ya da diğer molekülerle etkileşmelerini düzenleyebilir.
Amino asitlere ek olarak proteinler, çok daha farklı gruplar da barındırabilirler. Amino asit dışında, yapısında farklı türler barındıran proteinlere, “konjuge proteinler” denir. Konjuge proteinler, kovalent veya kovalent olmayan bağlarla, nükleik asitlerle nükleoproteinleri, lipitlerle lipoproteinleri, karbonhidratlarla glikoproteinleri ve daha birçok küçük molekül kütleli maddelerle, metallerle ve metal içeren gruplarla kompleks yapılar oluşturabilirler. Amino asitler aynı zamanda sadece sitoplazmada üretilirler.

Her amino asitin, bir karboksil ve bir de amino grubu vardır. Bu gruplar birbirlerinden α-karbon adı verilen tek bir C atomuyla ayrılırlar. Nötral sulu çözeltilerde α-karboksil grubu bir protonunu kaybeder ve eksi (-) yüklü hale geçer 
  
    
      
        
          
            (
            
              −
            
            
              COO
              
                −
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(-COO^- )}}}
  
. Aynı şekilde α-amino grubuysa bir elektron kaybederek artı (+) yüklü olur 
  
    
      
        
          
            −
          
          
            NH
            
              3
            
            
              +
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {-NH3^+}}}
  
 . Amino asitlerin asimetrik merkezleri (kiral karbonları) vardır. Örneğin Glisin'de, amino asitin α-karbonu dört farklı gruba bağlanabilir. Bu sebepten her amino asit D veya L formunda bulunabilir. Ribozomlar üzerinde amino asit sentezinde her zaman L amino asit kullanılır. Sadece mikroorganizmalar, belli küçük peptitlerin sentezinde D amino asitlerini kullanırlar.
İlginç bir örnek olarak, Güney Amerika ağaç kurbağasının derisinde sentezlenen bazı peptidler verilebilir. Bu peptidlerde D amino asitleri bulunmuştur. Bu peptitlerden “dermorphin”, sıçan beynindeki opiate reseptörleri (beyindeki uyuşturucu madde reseptörleri) ile etkileşime girerek oldukça güçlü bir ağrı kesici etki göstermiştir. Bu kurbağaların sentezlediği peptitlerdeki D amino asitleri, peptitte daha önceden bulunan L amino asitleri ile birleşerek enzimleri aktive edebilmektedir.

Polipeptidin ana zinciri, her amino asit için aynı olan grupların birleşimidir. Yan zincir veya R grubu ise, α-karbonuna bağlıdır ve 20 amino asitin her birinde farklıdır. Bu farklılık, proteinin kendine özgü oldukça değişik yapıları ve aktiviteleri kazandırır. Tüm amino asit yan zincirleri bir arada düşünüldüğünde, artı veya eksi yüklüden hidrofobiğe kadar oldukça fazla çeşitli yapısal özellikler gösterirler. Ayrıca bu yan zincirler, oldukça farklı çeşitlilikte kovalent ve nonkovalent bağların yapısına katılabilirler.
Bir enzimin “aktif bölgesi”, birçok farklı organik reaksiyonu katalizleyebilir. Yan zincirlerin çeşitli karakteristiği, molekülün yapısını ve aktivitesini belirleyen molekül içi (intramoleküler) etkileşimlerden, peptitin diğer polipeptitler gibi moleküllerle aralarındaki ilişkiyi belirleleyen moleküller arası etkileşimlere kadar birçok şeyi etkiler.

Apolar aminoasitler, yan zincirlerinde hidrofobik özellik gösteren radikal grup bulundururlar. Elektrostatik bağlar yapamayan amino asitlerdir. Yan zincirlerinde, genellikle oksijen veya azot yoktur. Öncelikli olarak (bir proteindeki özel bir boşluğa hangi amino asitin en iyi şekilde uyabileceğini belirleyen) büyüklük ve şekillerine göre ayrılırlar. Van der Waals kuvvetleri ve hidrofobik etkileşimler sayesinde bir arada tutunurlar.

Glisin
Alanin
Valin
Lösin
İzolösin
Fenilalanin
Triptofan
Metiyonin
Prolin
Prolin bir iminoasittir, yani amino grubu değil imino grup taşır. Bunu kâğıt kromatografisinde farklı renge boyandığından da anlayabiliriz.

Polar yüksüz aminoasitler, nötral pH'da yüksüzdürler. Bu gruptaki amino asitlerin yan zincirleri zayıf asit ve bazlardır. Fizyolojik pH'da tamamen yüklü değildirler, ancak kısmi artı (+) ve eksi (-) yükler içerirler. Bu sebeple, su da dahil olmak üzere, diğer moleküllerle H-bağı yapabilirler. Genelde oldukça reaktif amino asitlerdir.

Serin
Treonin
Asparajin
Sistein
Glütamin
Tirozin
Ayrıca, iki Sisteinin disülfit bağı ile birleşmesiyle oluşan dipeptite sistin denir.

Polar asidik aminoasitler, fizyolojik pH'da negatif yüklüdürler ve asidik özellik gösterirler.

Aspartik asit
Glütamik asit

Polar bazik aminoasitler, yan zincirlerinde proton alıcı moleküller taşırlar.

Lizin
Arjinin
Histidin

Yukarıdaki tabloda gösterilen 3-harfli ve 1-harfli aminoasit koduna ek olarak, kimyasal veya kristalografik analizler sonucunda bir proteinin belli bir pozisyonundaki aminoasit kesin olarak belirlenemediğinde, aşağıdaki tablodaki kısaltmalar da kullanılabilmektedir.

Proteinlerin yapısını oluşturan 20 çeşit amino asit arasında 10 tanesi temel amino asitler olarak adlandırılır. Bu amino asitler insan vücudu tarafından ihtiyacı karşılayacak düzeyde sentezlenemedikleri için dışarıdan beslenme yoluyla alımları zorunludur. Sistein, tirozin, histidin ve arjinin çocuklar için yarı zaruri aminoasitler olarak kabul edilmektedirler çünkü bunların sentezlenmesini yürüten metabolik reaksiyonlar çocuklarda tam olarak gelişmemiştir.

(*) Sadece özel durumlarda beslenme açısından dışarıdan alımı zaruridir. (Yenidoğanlarda ve üremili hastalarda)

Prolin eskiden ikinci amin grubu yüzünden iminoasitler altında inceleniyordu, fakat bu tanımlama eskimiştir. Artık non.esensiyel glutamik asitten oluşan bir aminoasit olarak değerlendirilmektedir.
Histidin kanda tamponlama görevinde kullanılır.
Tirozin; vücudun rengini veren melanin pigmentinin yapımında, katekolaminlerin sentezinde kullanılır.
Triptofan serotonin sentezinde rol oynar.
Aspartat üre döngüsünde ürenin azotlarından birine kaynaklık eder.
Glütamin toksik amonyağın toksik olmayan depo şeklidir.
Protein yapısına sadece L-alfa amino asitler katılır.
Glisin en küçük ve en iyi sığan amino asittir.
Metiyonin Metilasyon reaksiyonlarında metil vericisidir.
Komşu 2 sistein aminoasitleri arasında disülfit bağı oluşur.

Adolph Strecker tarafından bulunan Strecker amino asit sentezi bir aldehit (ya da keton)dan bir dizi kimyasal reaksiyonla bir amino asit sentezlenmesidir. Aldehit potasyum siyanür eşliğinde amonyum klorür ile bir α-aminonitril oluşturacak şekilde reaksiyona sokulur. Daha sonra bu α-aminonitril hidrolize edilerek istenilen amino asit elde edilir. Orijinal Strecker reaksiyonunda asetaldehit, amonyak ve hidrojen siyanür ün verdiği reaksiyon ürünü, hidrolizlenerek alanin elde edilmiştir.

Amonyum tuzlarının kullanımı ornatılmamış amino asitleri verirken, primer ve sekonder aminlerin kullanımı da ornatılmış amino asitleri verir. Aynı şekilde, aldehitlerin yerine ketonların kullanımı α,α-disubstitüe amino asitleri verir.
Adolph Strecker'in 1850 yılından beri uygulanan geleneksel sentezi rasemik α-amino nitrilleri verir iken son zamanlarda asimetrik yardımcı maddeler ya da asimetrik katalizörler kullanılarak değişik yöntemler geliştirilmiştir.

Strecker sentezinin günümüzde kullanıldığı bir örnek 3-metil-2-bütanon'dan başlayarak bir L-valin türevinin çok miktarda sentezlenmesidir:

Lippincott Illustrated Reviews Biochemistry
Harper's Biochemistry
S. Karp, Molecular Biology and Cell, Wiley & Sons., 1998.
D. L. Nelson, M. M. Cox, Lehninger Principles of Biochemistry, Freeman and Co., 2005.

Amoebozoa Protistler ve Protozoa âlemine bağlı bir şubedir. Amoeboid protistlerinin yaklaşık 2400 tanımlanmış türünü kapsayan büyük taksonomi grubudur.

Pawlowski, Jan. "Molecular Phylogeny of Amoeboid Protists — Tree of Amoebozoa". Molecular Systematics Group (MSG). Department of Zoology and Animal Biology, University of Geneva. 2 Ocak 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Keeling, Patrick; Leander, Brian S.; Simpson, Alastair. "Tree of Life Eukaryotes". Tree of Life Project. 7 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Leidy, Joseph (1879). "Amoeba Plates". Fresh-Water Rhizopods of North America. Washington D.C.: Government Printing Office. 
"Amoebozoa". NCBI Taxonomy Browser. 554915. 13 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Şubat 2022. 
 Wikimedia Commons'ta Amoebozoa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Amoebozoa ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bağışan ya da antikor, çok hücreli hayvansal organizmaların bağışıklık sistemi tarafından kendi organizmalarına ait olmayan organik yapılara karşı geliştirilen glikoproteinin yapısındaki moleküllerdir. Bu moleküller organizmayı yabancı moleküllerin yol açması muhtemel zarar verici etkilere karşı erkenden uyararak koruyuculuk sağlarlar. 
İmmünglobulinler; IgG, IgM, IgA, IgD, IgE tipleri vardır.

sedimantasyon katsayısı: 75
insan serumunda bulunan miktar: 10–15 mg/ml
molekül ağırlığı: 150.000
serumdaki yarılanma süresi: 23 gün
vücut salgılarında bulunma: YOK
plasentadan geçme özelliği: VAR

sedimantasyon katsayısı: 195
insan serumunda bulunma miktarı: 0,6-1,9 mg/ml
molekül ağırlığı: 900.000
serumdaki yarılanma süresi: 5 gün
vücut salgılarında bulunma: YOK
plasentadan geçme özelliği: YOK

sedimantasyon katsayısı: 75-115
insan serumunda bulunma miktarı: 1–4 mg/ml
molekül ağırlığı: 170.000
serumdaki yarılanma süresi: 6 gün
vücut salgılarında bulunma: VAR
plasentadan geçme özelliği: YOK

sedimantasyon katsayısı: 75
insan serumunda bulunma miktarı: 0,03-0,05 mg/ml
molekül ağırlığı: 180.000
serumdaki yarılanma süresi: 2,5 gün
vücut salgılarında bulunma: YOK
plasentadan geçme özelliği: bilinmiyor

sedimantasyon katsayısı: 85
insan serumunda bulunma miktarı: 0,003 mg/ml
molekül ağırlığı: 190.000
serumdaki yarılanma süresi: 2,5 gün
vücut salgılarında bulunma: VAR
plasentadan geçme özelliği: YOK

Antonie Philips van Leeuwenhoek (24 Ekim 1632, Delft - 26 Ağustos 1723, Delft), Hollandalı tüccar ve bilim insanı. Genellikle, Mikrobiyoloji'nin babası olarak bilinir. Bir sepetçinin oğlu olarak dünyaya geldi, 16 yaşında bir kumaş tüccarının yanında staja başladı. En iyi bildiği şey mikroskobuyla çalışmaktı. Kendi yaptığı mikroskopla tek hücreli canlıları inceliyordu.
90 yaşındayken, 26 Ağustos 1723 tarihinde Hollanda'nın Delft şehrinde öldü.

Leeuwenhoek bakteriyi keşfeden ve kendi oluşturduğu mikroskobu ile mikroskobik canlıları inceleyen ilk bilim insanıdır. Gözlükleri büyüteç gibi kullanarak kumaşları incelemeye başlamış ve bu mikro canlıların varlıklarının farkına varınca da başka büyüteçler üretmiş ve nihayet bir mikroskop icat edip canlıları yakından görebilme imkânına sahip olmuştur. Yaşamı boyunca ürettiği mikroskop merceklerinin sayısı 550'dir. Her biri ile yeni bir inceleme yapmıştır.
Leeuwenhoek kendi yaptığı mikroskopla kan hücreleri üzerinde araştırmalar yapmıştır. Kılcal damarları inceleyerek kan hücrelerinin geçişini gözlemlemiştir. Leeuwenhoek'den önce hiç kimse kasların liflerden oluştuğunun farkında değildir. Mikroskobunun altında liflerin her birini gözlemlemiş ve incelemelerde bulunmuştur.
Hayvanlar ve bitkilerde beslenme sistemi üreme ve bitkilerde besin transferi gibi konularda da pek çok çalışması olmuştur. Bitkilerin birbirinden farklı bölümleri araştırmasının en önemli parçalarındandır. Bitkinin kökü gövdesi ve yapraklarının üç boyutlu çizimlerini yapmış ve yapılarının detaylarını ortaya çıkaran ilk bilim insanıdır.

Leeuwenhoek's letters to the Royal Society
Lens on Leeuwenhoek (site on Leeuwenhoek's life and observations)
Vermeer connection website23 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of California, Berkeley article on Van Leeuwenhoek 10 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antoni van Leeuwenhoek çalışmaları – Gutenberg Projesi
Retrospective paper on the Leeuwenhoek research by 15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brian J. Ford.
Images seen through a van Leeuwenhoek microscope by Brian J. Ford 15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Instructions on making a Van Leeuwenhoek Microscope Replica by Alan Shinn

Araştırma sorusu, "bir araştırma projesinin yanıtlamak üzere belirlediği bir sorudur". Bir araştırma sorusu seçmek, hem nicel hem de nitel araştırmanın önemli bir unsurudur. Araştırma, veri toplama ve analiz gerektirecektir ve bunun için metodoloji büyük ölçüde değişecektir. İyi araştırma soruları, önemli bir konu hakkındaki bilgiyi geliştirmeyi amaçlar ve genellikle dar ve spesifiktir.
Bir araştırma sorusu oluşturmak için nitel, nicel veya karma bir çalışma gibi ne tür bir çalışma yapılacağı belirlenmelidir. Proje finansmanı gibi ek faktörler sadece araştırma sorusunun kendisini değil, aynı zamanda araştırma sürecinde ne zaman ve nasıl oluşturulacağını da etkileyebilir. Literatür, FINER veya PICOT yöntemleri gibi bir araştırma sorusu oluşturmak için kriter seçimine ilişkin çeşitli varyasyonlar önermektedir.

Bir araştırma sorusuna verilecek yanıt, bir araştırma probleminin veya sorusunun ele alınmasına yardımcı olacaktır. Bir araştırma sorusu belirlemek, "resmi bir tez veya araştırma projesi tarafından çözülecek merkezi konu", genellikle bir araştırmacının araştırma yaparken attığı ilk adımlardan biridir. Proje finansmanı veya metodolojik yaklaşımlar gibi hususlar, araştırma sorusunun ne zaman ve nasıl geliştirileceği de dahil olmak üzere araştırma sürecini etkileyebilir. Araştırma sorusunun açık ve doğru bir şekilde tanımlanması yinelemeli bir süreç haline gelebilir. Sorunun nasıl oluşturulacağı araştırma türüne veya disipline bağlı olabilir.

Araştırma sorusunun belirlenmesi, araştırmacının araştırma yaparken atması gereken ilk metodolojik adımlardan biridir. Belirli bir konuya ilgi duymak veya bu konuda bilgi sahibi olmak, araştırma sorusunun oluşturulmasında faydalı olabilir. Araştırma sorusunun oluşturulması büyük ölçüde nerede ve ne tür bilgilerin aranacağı tarafından belirlenir ve aynı şekilde bunları etkiler. Araştırma sorusu doğru ve açık bir şekilde tanımlanmalıdır. Bir araştırma sorusu seçmek, hem nicel hem de nitel araştırmanın merkezi unsurudur ve bazı durumlarda çalışmanın kavramsal çerçevesinin oluşturulmasından önce gelebilir; her durumda, çerçevedeki teorik varsayımları daha açık hale getirir ve araştırmacının en çok ve ilk olarak neyi bilmek istediğini gösterir. Bu nedenle araştırmacı, araştırma sorusu geliştirilmeden önce çalışmanın türünü (nitel, nicel veya karma) belirlemelidir. Araştırma sorusunun oluşturulması, çalışma alanı veya metodoloji gibi araştırma sürecinin parametreleri orijinal soruya uymadığında yinelemeli bir süreç haline gelebilir. Literatür, bir araştırma sorusunun geliştirilmesinde kriterlerin seçilmesi için çeşitli yöntemler önermektedir; bunlardan ikisi FINER ve PICO yöntemleridir.

FINER yöntemi, bir araştırma sorusunun oluşturulmasında kullanılan araştırma kriterlerinin ana hatlarını belirlemek için yararlı bir araç olabilir. Kriterlerin esnekliği nedeniyle, bu yöntem çeşitli araştırma senaryoları için kullanılabilir. FINER yöntemi, araştırmacıları çalışmayı yürütmek için gerekli araçlara ve ilgiye sahip olup olmadıklarını belirlemeye yönlendirir. Ayrıca, araştırmanın uygunluğunun yanı sıra etik sonuçlarının da göz önünde bulundurulmasını ister.

Farrugia ve diğerlerine göre FINER kriterleri "başarılı bir araştırma projesi geliştirme şansını artırabilecek faydalı noktaları vurgulamaktadır". Bu kriterler ilk olarak Hulley ve arkadaşları tarafından aşağıda detayları verilen Designing Clinical Research adlı kitapta önerilmiştir.F – Feasible (Uygulanabilir)
Yeterli sayıda denek
Yeterli teknik uzmanlık
Zaman ve para açısından uygun fiyatlı
Kapsam olarak yönetilebilir
I – Interesting (İlginç)

Cevabı bulmak araştırmacının, meslektaşlarının ve toplumun ilgisini çeker
N – Novel (Yeni)

Önceki bulguları teyit eder, çürütür veya genişletir
E – Etik

Kurumsal inceleme kurulunun onaylayacağı bir çalışmaya uygun
R – Relevant (Konuyla ilgili)

Bilimsel bilgiye
Klinik ve sağlık politikalarına
Gelecekteki araştırmalara

PICOT kriterleri, tıbbi çalışmalar gibi kanıta dayalı çalışmalarda kullanılan soruları çerçevelemek için kullanılma eğilimindedir. Bu tür araştırmalar, kontrol ve deney grupları ile nedensel faktör(ler)in neler olabileceğinin yanı sıra hastaların veya sorunların ölçülmesi veya değerlendirilmesine odaklanabilir.P – Patient (or Problem) [Hasta (veya Sorun)]
I – Intervention (or Indicator) [Müdahale (veya Gösterge)]
C – Comparison group (Karşılaştırma grubu)
O – Outcomes (Sonuçlar)

T – Time (Zaman)
Araştırma sürecine devam eden araştırmacı, ister bir lisans dönem ödevi için birkaç gün boyunca ikincil kaynakları okumayı, ister büyük bir proje için yıllar boyunca birincil araştırma yapmayı içersin, araştırma sorusunu yanıtlamak için gerekli araştırmayı yürütür. Araştırma tamamlandığında ve araştırmacı araştırma sorusunun (muhtemel) cevabını bildiğinde, yazmaya başlayabilir (araştırma projesi boyunca devam eden bir süreç olan not yazmaktan farklı olarak). Dönem ödevlerinde, sorunun cevabı normalde giriş bölümünde bir tez ifadesi şeklinde özet olarak verilir.

Bilim insanları genellikle açık araştırma sorularını iletirler. Bazen bu tür sorular kitle kaynaklı ve/veya bir araya getirilmiş, bazen de öncelikler veya diğer ayrıntılarla desteklenmiştir. Açık araştırma sorularının tanımlanmasının, iletilmesinin, belirlenmesinin/onaylanmasının ve önceliklendirilmesinin yaygın bir yolu, sistematik incelemeler ve meta-analizler de dahil olmak üzere bir alt alanın veya belirli bir araştırma sorusunun bilimsel incelemelerine dahil edilmeleridir. Diğer kanallar arasında bilim gazetecilerinin raporları ve 80000hours.org'un "disipline göre araştırma soruları" gibi özel (alt) web siteleri veya çözülmemiş problemler listelerinin Vikipedi makaleleri, toplu/bütüncül çalışmalar ve bazen çözülmemiş olarak kategorize edilen/işaretlenen soru-cevap web siteleri ve forumlardaki çözülmemiş çevrimiçi gönderiler yer almaktadır. Öncelikli araştırma konularını oluşturmak için kullanılan ve daha sonra daha geniş temalar halinde sınıflandırılan çevrimiçi anketler olmuştur. Bu tür araştırmalar, araştırmanın alaka düzeyini ve değerini artırabilir veya sınırlı kaynakların toplumsal olarak tahsis edilmesi veya sınırlı kaynakların genişletilmesi veya belirli bir çalışmanın finanse edilmesi için gerekçeleri güçlendirebilir.

Öncelikler ve ilgili kavramlar açısından, önerilen diferansiyel teknolojik gelişim stratejisi, araştırmanın öncelikle geciktirilmesi en iyisi olan riskli teknolojiler yerine güvenliği artıracağı ve sorunları azaltacağı düşünülen sorulara ve araçlara odaklanmasını önermektedir. Ancak araştırmacılar, gen sürüşleri için kontrol stratejileri konusunda, bunun ters etki yaratan yanlış bir güvenlik duygusuna yol açabileceği konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Tüm teknolojik ilerlemeler genel olarak veya güncel bağlamlarda (ortamlar veya sistemler) faydalı olmayabilir ve çeşitli araştırmalar örneğin tasarlanmış pandemilerle sonuçlanabilir.
Birçok çalışma "ilgi çekici olmayan araştırma soruları sormakta [ve] yalnızca marjinal katkılarda bulunmaktadır". Bir çalışma, iklim değişikliği üzerine yapılan araştırmaların "değerli olmakla birlikte, en acil soru olan iklim değişikliğini azaltmak için toplumun şu anda nasıl değiştirileceği sorusunu ele almadığını" öne sürmektedir. Etkin özgeciliğin etik çerçevesinde, araştırma faydalarını en üst düzeye çıkarmak için yatırımlardan (finansal nitelikte olması gerekmez) en büyük potansiyel faydayı sağlayacak araştırma soruları belirlenir. 80,000 Hours, "Disiplinlere göre düzenlenmiş, büyük bir sosyal etkisi olabilecek araştırma soruları"nın küçük bir listesini derlemiştir. Halk sağlığı araştırmalarında, "ortaya atılan araştırma sorularının önemli olması ve finanse edilen araştırmanın bir araştırma ihtiyacını veya kanıtlardaki bir boşluğu karşılaması hayati önem taşımaktadır".

Vatandaş bilimi gibi platformlar "sorunların tanımlanmasını, araştırma sorularının formüle edilmesini ve çalışma tasarımını destekleyebilir". Katılımcı araştırma "çalışma sonuçlarını iyileştirebilir ve daha fazla veri erişilebilirliğini ve faydasını teşvik etmenin yanı sıra kamu şeffaflığını artırabilir". Katılımcılar yeni sorularla ilgili sürekli tartışmalar ve yinelemeler yapabilir. Araştırma soruları, anlamsal olarak ya da iç içe geçmiş olarak - örneğin kategori ağaçları aracılığıyla - gösterilebilen geniş kapsamlı sorulardan çok özel sorulara kadar çeşitli ayrıntı düzeylerinde olabilir ya da konumlandırılabilir. İstila bilimi ile ilgili olan ve Vikiveri'ye dayanan bir platformda kullanıcılar, Wikimedia projesi Scholia gibi araçlarla "alanda yayınlanan ilgili çalışmalara ve varsa altta yatan ham verilere bağlanan" alanın "ana araştırma sorularını ve hipotezlerini yakınlaştırabilir". "Yeni, alanı değiştiren sorular sorabilen" bireyler, "bu soruları yanıtlayabilenlerden" farklı olabilir veya her soru için farklılık gösterebilir. Bir (toplumsal) sorunun "günlük bağlamdaki anlamından bilimsel olarak geçerli bir araştırma sorusuna dönüştürülmesi, araştırmanın hedeflerinin, toplumsal bir sorunun pratik çözümlerine katkıları yararlı olacak kadar dar olacak şekilde tanımlanması anlamına gelir". Bu süreçte hem gündelik pratik bilgi hem de bilimsel bilgi rol oynar. Disiplinlerarası araştırmalarda entegrasyon "çeşitli disiplinler arasındaki örtüşen alanlarda araştırma sorularının ortaya konması düzeyinde gerçekleşir". Belirli araştırma soruları için "bağlamsal bilgilerle esnek bir şekilde zenginleştirilmiş" bilimsel bilginin sunulmasını sağlamaya yönelik araştırmalar vardır.
Açık araştırma sorularının belirlenmesi, bilimin toplumda benimsenmesi ve uygulanması ve belirli araştırma ve geliştirmelerin hızlandırılması için faydalı olabilir. Sürdürülebilir gıda sistemi alanına atıfta bulunarak, "bilimde ele alınması gereken boşlukları" tespit edecek, kar amacı gütmeyen bir kamu kuruluşu kurulması önerilmiştir.

Açık araştırma sorularının ana hatlarının belirlenmesine benzer şekilde, yeni araştırmaların konusu veya yöntemi olarak belirli alanların veya veri ve bilgi kaynaklarının birleştirilmesi veya yeni 

Arkeler ya da Arkea (Yunanca αρχαία “eskiler”den türetme; tekil olarak Arkaeum, Arkaean veya Arkaeon) veya Arkebakteriler, canlı organizmaların bir ana bölümüdür.
Yabancı literatürde bu gruptaki canlılar Archaea veya Archaebacteria, grubun tek bir üyesi ise tekil olarak Archaeum, Archaean veya Archaeon olarak adlandırılır.
Arkeler, Bakteriler ve Ökaryotlar; Üç Üst Âlem Sistemi'nin (İngilizce: three domain system) temel gruplarını oluştururlar. Bakteriler gibi arkeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır (prokaryotlar altı-âlemli sınıflandırmada Monera olarak adlandırılırlar). İlk tanımlanan arkeler sert koşullarda bulunmuş olmalarına rağmen arkelere sonradan hemen  her habitatta rastlanmıştır.
Bu üst aleme ait tek bir organizma "arkeli" (Arkea'ye ait anlamında; İngilizce: archaean) olarak adlandırılır. Bu sözcük, sıfat olarak da kullanılır.

1977'de Carl Woese ve George Fox, prokaryotları 16S rRNA dizinlerine göre sınıflandırdıkları filogenetik ağaçtaki diğer bakterilerden ayrı kümelenmelerinden dolayı arkaeleri tanımlanmışlardır. Bu iki canlı grubu başlangıçta birer âlem veya alt âlem olarak görülmüş, Arkaebakteriler ve Öbakteriler olarak adlandırılmışlardır. Woese bu grupların canlıların temel düzeyde birbirinden farklı birer kolu sayılması gerektiğini savunmuştur. Daha sonra bu kavramı daha belirginleştirmek için grupları Arkeler ve Bakteriler olarak yeniden adlandırmış ve bunların, Ökarya ile beraber canlıların üç bölgesini oluşturduğunu öne sürmüştür. (Woese'nin bu gruplara İngilizce 'bölge' anlamında domain olarak adlandırmıştır; Türkçe üst-âlem olarak da adlandırılırlar.
Biyolojik bir terim olarak Arkea ile jeolojideki Arkean veya Arkeozoik dönemin bir ilişkisi yoktur. Arkeozoik dönem, Yer tarihinde Arke ve Bakterilerin gezegende yaşayan tek canlılar olduğu bir dönemin ismidir. Bu canlılara ait muhtemel fosiller 3,8 milyar yıl öncesine tarihlenmişlerdir.

Moleküler biyolojide temel rolü olan genetik transkripsiyon ve translasyon mekanizmaları bakterilere pek benzemeyip, çoğu bakımdan ökaryotlara benzemektedir. Örneğin arke translasyonu ökaryotik-benzeri başlatma (initiation) ve uzatma (elongasyon) faktörleri kullanır, trankripsiyonda ökaryotlardaki gibi TATA-bağlanma proteinleri ve TFIIB rol oynar. Çoğu arke tRNA ve rRNA genlerinde arkelere has intronlar bulunur ki bunlar ve ökaryotik intronlara, ne de bakteryel intronlara benz farklı kılan çeşitli başka özellikler vardır. Bakteri ve ökaryotlarda olduğu gibi arkaelerde de gliserollu fosfolipitlere sahiptirler. Ancak arke lipitlerinin üç özelliği değişiktir:

Arke lipitlerindeki gliserolun stereokimyası bakteri ve ökaryotlardakinin tersidir. Bu, farklı bir biyosentetik yol olduğuna işarettir.
Çoğu bakteri ve ökaryotun hücre zarları gliserol-lipit esterlerinden oluşur, oysa arkelerin zarları gliserol-lipit eterlerinden oluşur. Bakterilerde eter bağlantılı lipitler olsa dahi bunlardaki gliserol sterokimyası bakteriyel biçimdedir.
Arke lipitleri izoprenoid birimlerden. Bu beş karbonlu bileşik bakteri ve ökaryotlardaki bazı vitaminlerde yer almasına rağmen, yalnızca arkeler onu lipitlerinin inşasında kullanırlar. Çoğunlukla bu lipitler 20 karbonlu (4 monomerden oluşmuş) veya 40 karbonlu (8 monomer) olurlar. Kırk karbonlu lipitlerin uzunluğu hücre zarının kalınlığı kadar olduğu için bazı arkelerin hücre zarında bu lipit zincirinin iki ucunda gliserol fosfat grupları bağlıdır, zar başka canlı türlerinde olduğu gibi iki lipit tabakasından değil, tek bir tabakadan oluşur. Tek tabakalı zar özellikle ısısever (termofilik) arkelerde yaygındır.
Arke hücre duvarları da bakteri ve ökaryotlarda ender görülen özelliklere sahiptir. Örneğin, çoğu arkenin hücre duvarı S-tabakası olarak adlandırılan yüzey proteinlerinden oluşur. S-tabakası bakterilerde de görülür, bazı canlılarda hücre duvarının tek bileşenidir (örneğin Planctomyces) veya peptidoglikanlı canlılarda bir dış tabaka oluşturur. Metanojenlerin bir grubu haricinde arkelerde peptidoglikan duvar yoktur. Metanojenlerde olan peptidoglikan dahi bakterilerdekinden çok farklıdır.
Arkelerin flagellası(kamçısı), bakteri flagellasına yüzeysel olarak benzese de yapı ve oluşum bakımından çok farklıdır. Bakteri flagellaları değişime uğramış bir tip III salgı sistemidir, oysa arkae flagellası tip IV pilusa benzeyip, tip II salgı sistemine benzer bir salgı sistemi kullanırlar.

1970'li yılların sonunda keşfedilen arkebakteriler birçok biyoloğu fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü bu bakteriler aşırı sıcak, aşırı tuz gibi çok ekstrem koşullarda yaşayabilme özelliğine sahiptirler. Çoğu arke, aşırıseverdir (ekstremofil). Bazısı yüksek sıcaklıklarda, gayzerlerde veya deniz dibi sıcak su kaynaklarında oluğu gibi, çoğu zaman 100 °C'nin üstünde yaşarlar. Diğerleri çok soğuk ortamlarda veya aşırı tuzlu, asit veya alkali ortamlarda bulunurlar. Buna karşın başka arkeler ılıman şartlarda yaşarlar (mezofil), bataklık, deniz suyu, toprak ve atık sularda bulunmuşlardır. Çoğu metanojenik bakteri geviş getiren hayvanların, insanların ve termitlerin sindirim sisteminde bulunur. Arkeler genelde diğer organizmalar için zararsızdır ve hastalık etmeni olarak bilineni yoktur.
Arkeler tercih ettikleri habitatlarına göre beş gruba ayrılırlar. Bunlar tuzsevenler (Halofiller), metanojenler, sülfür indirgeyenler, ısısevenlerdir (Termofiller) ve psikofillerdir.

Halofiller: Aşırı tuzlu ortamlarda yaşar. En önemli özellikleri çok tuzlu alanlarda yaşayabilmeleridir. Bu tuzluluk oranı, kimi zaman ortamın tuza doyum noktasına yakın olabilir. Doğal tuz yüzeylerinde yaşarlar. Fotosentez yapabilirler.
Metanojenler: Anaerobik ortamda yaşarlar ve metan üretirler (Oksijensiz ortamda ürerler. Enerji metabolizmalarının bir sonucu olarak metan gazı üretirler.). Arkebakterilerin büyük bir kısmını oluştururlar. Bataklıklar ve göllerin dipleri gibi oksijence fakir alanlarda, tortu tabakalarında ve hayvanların bağırsaklarında yaşarlar. Bu türler 98 °C civarında en iyi gelişimi gösterirler. 84 °C'nin altındaki sıcaklıklarda ölürler. Bazı türleri ise volkanik bölgelerde sıcaklığın 110 °C olduğu sularda bulunurlar.
Termofiller: Sıcak su kaynakları gibi yüksek sıcaklıklı yerlerde yaşarlar. Bu gruplar mutlaka moleküler genetik yöntemlerle belirlenmiş filojenilere uymayabilirler, tüm arkeleri kapsamayabilirler ve birbirlerini dışlamayabilirler. Gene de daha ayrıntılı çalışmalara başlangıç olarak faydalı sayılırlar.
Termoasidofiller: Kemosentetik olan bu bakteriler sülfür kaynaklarında bulunmuşlardır. 65-85 °C'lik sıcaklıkları ve pH'ın 1.0 olduğu yüksek asidik ortamda bulunurlar.
Sülfür İndirgeyenler: Hidrojen ve genellikle volkanik kökenli inorganik sülfürü enerji kaynağı olarak kullanırlar. 85 °C sıcaklıkta yaşayabilirler. Bu bakteriler hakkında çok az şey bilinmektedir.
Psikofiller: Bunlar aşırı soğuk ortamlarda yaşayabilen canlılardır.

Arke hücrelerin çapları 0.1 μm ila 15 μm'nin üstü arasında değişir. Bazıları öbekleşir veya 200 μm'ye varan iplikçikler oluşturabilir. Çok çeşitli şekillere sahip olabilirler küresel, çubuk, spiral, yumrulu, yassı kare şekilli veya dikdörtgen olabilirler.

Metabolizmaları çok çeşitlidir. Halobakteriler ATP üretmek için ışık kullanırlar. Ama başka gruplar gibi, elektron taşıma zinciri kullanarak fotosentez yapan bir arke yoktur. Arkelerden bulundurduğu enzimler sayesinde endüstride pek çok tepkimenin gerçekleşmesinde, atık metallerin zehirli özelliklerinin azaltılmasında, kalitesi düşük metallerin kullanılabilir hale getirilmesinde, kirlenmiş suların yeniden kullanılabilir hale getirilmesinde kullanılır.

Arkeler rRNA filojenetik ağaçlarına göre iki ana gruba ayrılırlar, Euryarchaeota ve Crenarchaeota. Ancak yakın yıllarda bu iki gruba ait olmayan bazı başka türler de keşfedilmiştir.
Woese, arke, bakteri ve ökaryotların ortak bir atadan (progenot) türemiş farklı evrimsel sülaleler olduğunu öne sürmüştür. Yunanca archae veya 'eski' anlamında Arke isminin seçiminin arkasında bu hipotez yatmaktadır. Daha sonra bu grupları, her biri birçok âlem içeren, bölge (domain) veya üst-âlem olarak tanımlamıştır. Bu gruplandırma sistemi çok popüler olmuş, ancak progenot fikri genel destek görmemektedir. Bazı biyologlar arkaebakteri ve ökaryotların özelleşmiş öbakterilerden türediğini öne sürmüşlerdir.
Arkea ve Ökarya arasındaki ilişki biyolojide önemli bir problem olarak sürmektedir. Yukarıda belirtilen benzerlikler bir yana, birçok filogenetik ağaç bu ikisini beraber gruplandırır. Bazıları ökaryotları Crenarchaeota'lardan ziyade Euryarchaeota'lara yakın yerleştirir, hücre zarı biyokimyası aksini göstermesine rağmen. Thermatoga gibi bazı bakterilerde arke-benzeri genlerin keşfi aradaki ilişkinin tanımlanmasını zorlaştırmaktadır, çünkü yatay gen transferi olmuş olması muhtemel görünmektedir. Bazıları ökaryotların bir arkeli ile bir öbakterinin kaynaşmasıyla meydana geldiğini öne sürmüşlerdir, öyle ki birinci çekirdek, ikincisi ise sitoplazmayı oluşturmuştur. Bu hipotez genetik benzerlikleri açıklayabilmekte, ama hücre yapısını açıklamakta zorluklarla karşılaşmaktadır.
Arkelerin bakterilerden farklılıkları rRNA gen dizinlerinin karşılıştırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Yukarıda belirtilen problemlerin bazıları, gen dizinlerine tek başına bakmak yerine artık organizmaların bütün genomlarının karşılıştırılması yoluyla çözülmeye çalışılmaktadır. 2006 Eylül ayı itibarıyla 28 arke genom dizini tamamlanmış, 28'i ise kısmen tamamlanmıştır.

Bakteriler gibi çekirdeği olmayan prokaryot, tek hücreli canlılardır.
Bazılarında hücre duvarı bulunmaz. Bulunanlarda ise hücre duvarının kimyasal yapısı bakterilerinkinden farklıdır.
Küresel, çubuk, spiral, dikdörtgen gibi çok çeşitli şekillere sahiptirler.
Çok ekstrem (aşırı uç) koşullarda yaşayabilirler.
DNA'sı üzerinde protein kılıf bulunur (kromozom).
Mayoz ve mitoz ile bölünme geçirmez, bölünerek çoğalır.

Aled Edwards, Ph.D., University of Toronto
Carl Woese, Ph.D., University of Illinois at Urbana-Champaign
Karl Stetter, Ph.D.,University of Regensburg, Germany
John N. Reeve, Ph.D., Ohio State Unive

Bazen eski kaynaklarda Arkeozoyik olarak da adlandırılan Arkeen (Arkean olarak da adlandırılır), yerküre tarihinin dört jeolojik üst zamanından ikincisidir ve tanımı gereği günümüzden 4.000 milyon yıl öncesinden 2.500 milyon yıl öncesine kadarlık süreyi temsil eder. Arkeen'den önce Hadeen Üst Zaman ve Arkeen'in ardından Proterozoyik Üst Zaman gelir.
Arkeen boyunca Dünya'nın çoğunluğu suyla kaplıydı. Kıtasal bir kabuk vardı ancak kıtasal kabuğun çoğu günümüz okyanuslarından daha derin bir okyanusun altında bulunuyordu. Bazı iz mineraller dışında günümüzde en eski kıtasal kabuk, Arkeen'den kalmadır. Arkeen'in jeolojik detaylarının çoğu, Arkeen'den sonra gerçekleşen olaylarda yok oldu. Bilinen en eski yaşam, Arkeen'de başladı. Çoğunlukla stromatolit adı verilen sığ su mikrobiyal matlarıyla özdeşleşmiş Arkeen Üst Zamanı boyunca yaşam basitti ve atmosferde serbest oksijen yoktu.

Arkeen sözcüğü, "başlangıç, köken" anlamına gelen Grekçe arkhē (αρχή) sözcüğünden gelir. Arkeen, Hadeen Üst Zaman tanımlanmadan önce yerküre tarihinin Dünya'nın günümüzden yaklaşık 4.540 milyon yıl önce oluşumundan, 2.500 milyon yıl öncesine kadarki bölümünü kapsıyordu.
Arkeen Üst Zaman'ın başlangıcı ve bitişi stratigrafik olarak tanımlanmak yerine kronometrik olarak tanımlanır. Arkeen'in 4 milyar yıl önceki alt sınırı veya diğer bir deyişle başlangıcı, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından resmen tanınmaktadır.

Abiyogenez - Yaşamın cansız maddelerden ortaya çıktığı doğal süreç
Jeolojik zaman cetveli - Jeolojik katmanları zamanla ilişkilendiren sistem
Kozmik Takvim - Evrenin kronolojisini görselleştirmeye yarayan bir yöntem
Prekambriyen - Yerküre tarihinin 4600-539 milyon yıl önce aralığındaki bölümü
Yerküre tarihi - Dünya gezegeninin oluşumundan günümüze gelişimi
Yeryüzündeki ilk yaşam - Hidrotermal bacaların yakınlarında bulunan varsayımsal mikroorganizma fosilleri

"Archean". stratigraphy.org. 22 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Eylül 2010. 
"When did plate tectonics begin?". utdallas.edu. University of Texas – Dallas. 21 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Archean (chronostratigraphy scale)". ghkclass.com. 27 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Jeolojik Devirler: Hadeyan/Arkeyan/Proterozoik". web.archive.org. 2006-04-03. Erişim tarihi: 2023-08-13.

Arkozorlar (Archosauria), kuşların ve timsahların yaşayan tek temsilcileri olduğu bir diapsid kladı. Arkozorlar genel olarak sürüngen olarak sınıflandırılır. Kladistik bakımdan kuşlar da sürüngenlere dahil edilir. Soyu tükenmiş arkozorlar arasında kuş olmayan dinozorlar, pterozorlar ve timsahların soyu tükenmiş akrabaları bulunur. Modern paleontologlar, Arkozorları yaşayan kuşların, timsahların ve onların soyundan gelenlerin en son ortak atasını ve onun soyundan gelenleri içeren bir taç grubu olarak tanımlar. Arkozorlar iki ana klada ayrılır: timsahlar ve soyu tükenmiş akrabalarını içeren Pseudosuchia kladı ve yine aynı şekilde kuşlar ve soyu tükenmiş yakın akrabalarını içeren (kuş olmayan dinozorlar ve pterozorlar gibi) Avemetatarsalia kladı.

Vertebrate Paleontology. 3rd. Blackwell Science. 2004. 
Vertebrate Paleontology and Evolution'. New York: W. H. Freeman. 1988. 

UCMP 28 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paleos, archosaur filogenisinin (soy ağacı) dağınık tarihini inceler ve çeşitli archosaur ayak bileği türlerinin mükemmel bir görüntüsüne sahiptir.
Mikko'nun Filogeni Arşivi Archosauria

Atmosfer, gaz yuvarı veya hava yuvarı, herhangi bir gök cisminin etrafını saran ve gaz ile buhardan oluşan tabaka.
Yer çekimi sayesinde tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların yanardağ etkinliği ile yüzeye çıkması sonucu oluşmakla birlikte, gezegenin tarihi boyunca Dünya dışı kaynaklardan da beslenmiş ve etkilenmiştir. Dünya'nın atmosferi, basınç ve yoğunluk açısından diğer yer benzeri gezegenlerden Mars'a göre yaklaşık 100 kat daha büyük, Venüs'e göre ise yaklaşık 100 kat daha küçük bir gaz kütlesini ifade eder. Ancak bileşim açısından bu iki gezegenin atmosferlerinden çok farklı olduğu gibi, Güneş Sistemi içinde de eşsizdir.

Atmosfer basıncı havanın ağırlığının bir sonucudur. Dolayısıyla yere ve zamana göre değişir. Atmosfer basıncı 5 km'de yaklaşık %50 azalır. Yer çekimi nedeniyle bu gaz kütlesinin bir ağırlığı vardır ve gezegen yüzeyine doğru alçaldıkça artan bir basınç yaratır. Basınç, normal atmosferde, 0 °C'de, 760 mm'lik bir cıva sütununun yarattığı basınca eşittir.
Atmosferin toplam kütlesinin yaklaşık 5,1×1015 ton olduğu sanılmaktadır; bu da Dünya'nın toplam kütlesinin milyonda birinden daha azdır.

Atmosfer renksiz, kokusuz, tatsız, çok hızlı hareket edebilen, akışkan, elastik, sıkıştırılabilir, sonsuz genleşmeye sahip ısı geçirgenliği zayıf ve titreşimleri belli bir hızda ileten bir yapıya sahiptir. Tam olarak yüksekliği saptanamamıştır. "Homojen atmosfer" olarak isimlendirilen ve yoğunluğun hemen hemen aynı olduğu alt bölümün yüksekliği 8 km civarındadır. Bu seviyeden sonra yoğunluk yükseklikle azalır ve seyrek gaz kütleleri şekline dönüşerek uzay boşluğuna kadar uzanır ki bu bölge de "heterojen atmosfer" olarak isimlendirilir.

Belirgin olan bir şey; atmosferin üst seviyesinin 30 km civarında son bulduğudur. Bu seviyeden sonra da hava bulunduğunu söylemek doğrudur fakat bu bölümün meteoroloji ile bir ilişkisi yoktur. Şöyle ki 80 km yukarıda Güneş ışınlarını yansıtabilecek kadar hava, 300 km yukarıda meteorların atmosfere girişinde sürtünme nedeniyle ışık verebilmesi ve hatta 600 km yukarıda aurora'ların gözlenmesi buralarda da az da olsa atmosferin olduğu yönünde ipuçları vermektedir. 
Atmosferin yeryüzüne yakın katmanlarının yüzde 78'i azot, yüzde 21'i de oksijenden oluşur. Yüzde 1'i ise su buharı, argon, karbondioksit, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, ozon ve ksenon elementlerinden oluşur. Bunlara toz ve duman gibi maddeler de katılır.
100 km yükseğe kadar azot-oksijen oranında önemli bir değişiklik olmaz, yalnızca 20–30 km arasındaki yüksekliklerde bir ozon yoğunlaşması gözlenir. Bu ozon katmanının önemli bir işlevi vardır. Çünkü Güneş'ten gelen morötesi ışınların büyük bir bölümü bu katman tarafından süzülür. Ama buradaki ozon hem miktar, hem de yüzde olarak çok fazla değildir.
100 km'nin üzerinde hızlı bir sıcaklık düşmesi gözlenir. Buradaki gazlar artık çok ince katmanlar biçimindedir. Daha çok da hafif gazlar bulunur. Bu gazlar morötesi ışınların etkisiyle ayrışır ve böylece burada oksijen serbest atomlar halinde bulunur. Işıl ayrışma denen bu olay 200 km yükseklikte daha da yüksek bir düzeye çıkar.
Su buharı, yer ve zamana göre değişen biçimde, atmosferin alt katmanlarına karışmış olarak bulunur ve yaklaşık 10–15 km yükseklikten sonra azalmaya başlar. Yeryüzünün iklim ve meteoroloji koşulları üstünde bu su buharının önemli bir rolü vardır, çünkü bulutlara asılı olan su buharı yağış olarak yeryüzüne düşer.

Yeryüzeyinden 100 km yükseklikten itibaren atmosferin bileşim açısından bu türdeş yapısı kaybolmaya başlar. Bu nedenle "heterosfer" adı verilen ve atmosferin son derece seyrek olduğu bu alanlarda, hareketlilik az olduğu için, gazlar uzun dönemde moleküler ağırlıklarına göre alçaktan yükseğe doğru hafife gidecek şekilde tabakalanma eğilimindedir. Güneş ışınlarının iyonize edici etkisinin güçlü hissedildiği bu bölgelerde, fotokimyasal etkinlikler de giderek önemli hale gelir ve atmosfer bileşimini etkiler.
600-1,500 km arasında atmosferdeki oksijenin yerini, Güneş'teki lekelerin durumuna göre değişen bir biçimde, helyum alır, bunun üstünde de bir hidrojen katmanı bulunur. Onun için burada yerküreyi çepeçevre saran bir hidrojen tacından söz edilebilir. Yüksek enerjili Güneş ışınlarının etkisi ile hızlandırılan bu hafif atomlar, Yerkürenin kütleçekiminden kurtularak uzaya kaçarlar. Eksilen hidrojenin yerini fotokimyasal etkilerle yüksek atmosfer katmanlarındaki su moleküllerinin parçalanması sonucunda ortaya çıkan hidrojen alır. Bu nedenle hidrojen kaybı gezegenin değerli su kütlesinin kaybı anlamına gelmektedir. Ozon tabakasının tahribatı sonucunda, fotokimyasal etkinliklerin atmosferin su buharından zengin olduğu alçak tabakalarına doğru inmesi bu yönden de tehlike yaratmaktadır.

Yıldızların geniş atmosferleri vardır. Işık yuvarı, renk yuvarı ve geçiş bölgesiyle başlayan yıldız atmosferleri, korona, Güneş rüzgârı ve heliosferle gelişerek gezegenlerarası uzayın derinliklerinde heliopause ile son bulurlar. Mesela Güneş'in atmosferin takriben %73 kadarı hidrojenden, %25'i helyumdan oluşur. Atmosfer, elementlerin iyonize olmuş plazmalarıyla Güneş rüzgârı ve Güneş fırtınası şeklinde Güneş Sistemi'ndeki diğer gök cisimlerinin atmosferlerini etkiler.

Atmosfer basıncı
Meteoroloji

 Wikimedia Commons'ta atmosfer ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

MGM - Atmosferin dikey yapısı 8 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA- Atmosferin 5 katmanı vardır27 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atmosfer ve Özellikleri-  Boğaziçi Üniversitesi
Atmosfer Nedir
Atmosfer ve yapısı

Ayrıştırıcılar, biyolojik bozulma yaratan organizmalardır. Canlılar dünyasında biyotik bileşen grubunda incelenirler.
Bitkisel veya hayvansal köklü ölü organik maddeleri ayrıştıran ayrıştırıcılar, bu ölü organik maddeleri yeniden üreticilerin kullanabileceği inorganik maddeler haline getirebilirler. Birçok ayrıştırıcı türü mikroskobiktir ve ayrışmanın önemli bir bölümü, bu türden bakterilerle sağlanır. Ne var ki mantarlar gibi bazı ayrıştırıcılar çıplak gözle de görülebilir.
Besin zincirinin son halkasını oluşturan ayrıştırıcılar, ekosistemde mikroorganizmalar, protozoonlar, bakteriler ve mantarlar olarak bilinir. Bu organizmalar yaşamsal faaliyeti çürük artıklardan beslenerek devam ettirmeyi başarabilen canlılardır. Ayrıştırıcılar, besin zincirinde hem üreticileri hem tüketicileri tüketebilirler.
Ayrıştırıcıların ekosisteme olan katkısı heterotrofik olmasıdır, yani ölü maddeleri yemesidir. Tüketilen ölü maddelerin enerjisi tükenmiş olsa bile içindeki kimyasallar hala diğer canlıların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeydedir ve ayrıştırıcılar sayesinde bunlar besin ağına geri döndürülür.
Ayrıştırıcılar çok çeşitlidir ve her biri ayrı bir görevle ekosisteme katkı sağlar. Genel anlamda bakıldığında iki çeşit ayrıştırıcıdan söz edilebilir; çürükçüller ve çöpçüler.
Ölmüş olan organizmanın kalıntılarına ilk olarak çöpçüler ulaşır. Doğrudan bu ölü organizmayı tüketir. Birçok avcı hayvan, ekosistemde çöpçü olarak görev alır.
Ayrıştırıcıların gerçekleştirdiği ayrışma olayının aşamaları şu şekildedir:

Taze aşama, organizma öldüğünde başlar. Kokuşma ve çürüme başlar.
Şişme aşaması, çürüme sebebiyle bazı gazların dışarı atıldığı süreçtir.
Aktif çürümede organizma kütle kaybeder. Dokular sıvılaşmaya ve parçalanmaya başlar.
İleri çürümede kalıntılar çok fazla kütle kaybetmiştir. Ayrışacak çok az madde kalır.
Kuru kalıntı, organizmanın kuru deri, kıkırdak ve kemikten ibaret kaldığı aşamadır. Kalıntıların etrafında bitkiler büyümeye başlar.

Azot ya da nitrojen, simgesi N olan bir element olup atom numarası 7'dir. Renksiz, kokusuz, tatsız ve inert bir gazdır. Azot, dünya atmosferinin yaklaşık %78'ini oluşturur ve tüm canlı dokularında bulunur. Azot ayrıca, amino asit, amonyak, nitrik asit ve siyanür gibi önemli bileşikler de oluşturur.

Azotun 1772'de, onu zehirli hava veya sabit hava olarak adlandıran Daniel Rutherford tarafından resmen keşfedildiği kabul edilir. Havayı oluşturan maddelerden birinin yanma olayında yer almadığı, Rutherford tarafından biliniyordu. Azot, yaklaşık aynı tarihlerde Carl Wilhelm Scheele, Henry Cavendish ve Joseph Priestley tarafından da araştırılmaktaydı. Antoine Lavoisier de azotu, Yunanca αζωτος (azotos) "cansız" anlamına gelen azote olarak adlandırmıştı. Azot için kullanılan diğer sözcük, nitrogène, 1790 yılında Fransız kimyager Jean Antoine Chaptal tarafından, Yunanca "sodyum karbonat" anlamına gelen nitron ile, Fransızca "üreten" anlamına gelen ve yine Yunanca kökenli gène sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıktı. Bu sözcük İngilizcede kullanılır oldu ve sonraları pek çok dile girdi.
Bileşikleri Orta Çağlarda biliniyordu. Simyacılar, nitrik asidi aqua fortis olarak biliyorlardı. Metallerin kralı adı verilen altını çözebilen karışım olması dolayısıyla, nitrik asit ve hidroklorik asit karışımı; aqua regia (asil su) olarak biliniyordu. Azot bileşiklerinin ilk endüstriyel ve zirai kullanımı; güherçile (sodyum veya potasyum nitrat) ve kısmen de barut yapımı şeklinde oldu. Daha sonraları da gübre ve kimyasal hammadde olarak kullanıldı.

Azot endüstriyel anlamda, sıvı havanın kısmi distilasyonu ile ya da gaz halindeki havadan mekanik olarak (basınçlı ters osmoz yöntemi) elde edilir. Azot, hayvan dışkılarının, üre ve ürik asit halinde büyük kısmını oluşturur. Moleküler azot, büyük oranda Satürn'ün uydusu Titan'ın atmosferinde bulunur. Ayrıca, yıldızlar arası uzayda da varlığı David Knauth ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalarla saptanmıştır.
Moleküler azot, atmosferde reaktif değildir fakat doğada, canlı organizmalar (bakteriler) tarafından biyolojik ve endüstriyel anlamda faydalı bileşiklere dönüştürülür. Endüstriyel anlamda azot ve doğalgaz, Haber prosesi ile amonyağa dönüştürülür. Amonyak da ya gübre olarak ya da patlayıcılar gibi başka maddelerin üretiminde (Ostwald prosesi ile nitrik asit üretimi) başlangıç maddesi olarak kullanılır.
Azot tuzları içinde en önemlilerinden biri potasyum nitrat (veya saltpeter: güherçile) olup tarih boyunca barut yapımında kullanılmıştır. Diğer bir tuz da amonyum nitratdır ve gübre olarak kullanılır. Diğer azotlu organik bileşikler nitrogliserin ve trinitrotoluen olup patlayıcı yapımında kullanılırlar. Nitrik asit sıvı yakıtlı füzelerde oksitleyici olarak kullanılır. Hidrazin ve türevleri füze yakıtlarında kullanılır.

Gazı, sıvı azotun ısınarak buharlaşmaya bırakılmasıyla kolayca elde edilebilir. Çok geniş kullanım alanları olup, oksidasyonun istenmediği ortamlarda hava yerine kullanılabilir:

paketlenmiş gıdaların tazeliğini korumak için,
güvenlik amacıyla sıvı patlayıcıların üzerini örtmek için,
geçirgeç (transistör), diyot ve tümleşik devre gibi elektronik bileşenlerin üretiminde,
paslanmaz çelik üretiminde,
inert, nemsiz ve oksitleyici olmayan özelliklerinden dolayı otomobil ve uçak tekerleklerinin dolumunda.
Endüstriyel anlamda ve büyük miktarlarda sıvılaştırılmış havadan distilasyon yoluyla üretilir ve LN2 şeklinde tanımlanırsa da doğru yazılış şekli NO2(l) dir. Dondurucu bir sıvı olup canlı dokuyla temas etmesi halinde ani donmaya neden olur. Ortam sıcaklığından uygun şekilde izole edilmesi durumunda, basınç uygulaması gerektirmeyen bir azot gazı kaynağı oluşturur. Suyun donma noktasının çok altındaki sıcaklıklarda kalabilme özelliği (77 K, -196 °C veya -320 °F), sıvı azotun çok değişik alanlarda kullanımını mümkün kılar:

gıda ürünlerinin daldırılarak dondurulması ve taşınımı,
canlı dokuların, üreme hücrelerinin (sperm, yumurta) ve diğer biyolojik örnek ve malzemelerin dondurularak korunması,
bilim eğitimindeki görsel deneylerde,
yüksek hassasiyetteki algılayıcılar ve düşük gürültü seviyeli amplifikatörlerde soğutucu olarak,
dermatolojide. nahoş görünümlü siğil veya potansiyel kanser riski taşıyan cilt yaralarının alınmasında,
CPU veya GPU gibi bilgisayar donanımlarının soğutma sistemlerinde soğutucu olarak.
Azot, sodyum asidin (NaN3) ve amonyum dikromatın bozunması ile saf olarak elde edilebilir:
NaN3 → 2Na + 3N2 (300 °C)
(NH4)2Cr2O7 → N2 + Cr2O3 + 4H2O
Azot eldesinde kullanılan bir diğer yöntem ise, amonyağın kireç kaymağı ile reaksiyonudur:
2NH3 + 3Ca(OCl) → 3CaCl3 + N2 +3H2O

Azot, zehirli olmamasına rağmen, havada yüksek konsantrasyonlarda bulunduğunda canlılar için boğucu olabilir. Leidenfrost etkisi ile kısa bir süreliğine de olsa cilt teması, arada cildin ısısı ile buharlaşan azotla bir tür "koruma kalkanı" oluşsa bile, Sıvılaştırılmış azotla daha uzun süreli temas, soğuk yanıklarına sebep olabilir.

Günümüzde ise artık araba lastiklerini şişirmede kullanılır. Lastik şişirmekte nitrojen kullanmak havacılıkta kullanılan bir yöntem. Normal havanın içinde bulunan oksijenin meydana getirdiği korozyonu azaltmak ve yüksek sıcaklıklarda yanma riskini azaltmak için uçak lastikleri nitrojen ile şişirilir. Ancak otomobil lastiği o kadar kritik yüklere maruz kalmadığı için otomobillerde kullanmak fazla bir fayda sağlamaz.

WebElements.com – Azot (İng.) 5 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
It's Elemental – Azot (İng.) 20 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Schenectady County Community College – Azot (İng.)
Azot, özellikleri ve kullanımı (İng.) 28 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yaşamın başlangıcından beri, atmosfer ve okyanuslar azot içerir. Azot canlılar için önemli bir maddedir. Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için oksijen ve karbondioksite ihtiyaç duydukları gibi, büyüyebilmek için de azota (N2) ihtiyaç duyarlar. Çünkü proteinlerin ve DNA'nın önemli bir bileşenidir. Azot, canlı vücudunda özellikle nükleik asitlerin, proteinlerin ve vitaminlerin yapısında %15 oranında bulunmaktadır. Gaz halindeki azot (N2), atmosferin %78'ini oluşturur. Üçlü kovalent bağı, bu iki azot atomunu sıkıca bir arada tutar. Azot Döngüsü, daha çok biyosferin ince bir tabakasında gerçekleşir. Azot bileşikleri bu ince kabuk içinde birbirine dönüşür. Bu işlemlere azot döngüsü denir. Azot döngüsü yaşamın sürekliliğini sağlayan bir doğa olayıdır. Bu döngüde azot bileşikleri sürekli olarak topraktan canlılara ve sonra tekrar toprağa geri dönerler. Ancak bir miktar azot atmosfere gider ve tekrar geri alınır. Canlılar havadaki bu azotu, ihtiyaçları olmasına rağmen doğada bulunduğu gibi bünyelerine alamazlar. Bu gazın bir şekilde canlıların kullanabileceği hale dönüştürülmesi ve canlılar tarafından tüketilip bitirilmemesi için bir döngü şeklinde atmosfere geri dönmesi gerekmektedir. Bu zorunluluğu ise mikroskobik bakteriler ve baklagiller karşılamaktadır.
Azot çok az organizma tarafından gaz haliyle alınarak kullanılabilir.
Ekosistemlerdeki canlıların kullanabilmesi için öncelikle atmosferik azot gazının inorganik formda fikse edilmesi gerekmektedir. Azot gazının çeşitli şekillerde bağlanarak kullanılabilir bileşikler haline dönüşmesi olayına fiksasyon denir. Fiksasyon sonucu elde edilen inorganik form genellikle amonyak ve nitrattır. Dünyadaki azot fiksasyonu, bazı canlılar tarafından (Rhizobium, Azotobacter, Oscillatoria, Anabeana) biyolojik süreçlerle gerçekleşebildiği gibi, fizikokimyasal (şimşek, yıldırım gibi etkenlerle azotun nitrata dönüşümü) ve endüstriyel süreçlerle (sentetik nitratlı gübre üretimi) de gerçekleşmektedir. Yapılan hesaplamalara göre yıllık azot fiksasyonunun en önemli miktarını biyolojik fiksasyon oluşturmaktadır. Gübre üretimi ile yapılan sunni fiksasyon, biyolojik fiksasyonun yaklaşık yarısı; şimşek, yıldırım ve yanardağ hareketleri gibi fizikokimyasal yolla oluşan fiksasyon ise yaklaşık 1/8'i kadardır.
Biyolojik fiksasyon yapan Rhizobium cinsi bakteriler, bazı baklagillerin kökünde simbiyotik olarak yaşamaktadır. Sucul ekosistemlerdeki biyolojik azot fiksasyonunun çok önemli bir kısmı Anabeana ve Oscillatoria cinsi mavi-yeşil algler tarafından gerçekleştirilmektedir. Toprakta ise Azotobacter ve Clostridium cinsi bakteriler önemli derecede biyolojik fiksasyonu gerçekleştiren canlılardır (Kormondy, 1984).
Fiksasyona uğramış olan azotun, diğer canlılar tarafından kullanıla­bilmesi için öncelikle bitkiler tarafından alınarak özümlenmesi (organik bünyeye katılması) zorunludur. Her ne şekilde olursa olsun, fiksasyona uğrayarak toprağa ve suya karışan nitrat formundaki inorganik azot (NO3), suda erimek suretiyle bitkiler tarafından alınabilir. Bitkiler tarafından emilen nitrat, protein ve nükleik asit gibi biyomoleküllerin üretiminde kullanılır. Böylece azot, abiyotik çevreden biyotik unsurlara geçmiş olur. Bitkilerden beslenme yoluyla tüm canlılara ulaştırılır. Azot, bitkiler ve hayvanlar atık ürettiklerinde ya da öldüklerinde, ayrışma tekrar toprağa döner. Toprakta bulunan denitrifikasyon bakterileri de nitrit ya da nitratı tekrar azot gazına dönüştürür. Böylece azot tekrar atmosfere karışır.
Bakteriler azot bağlama işlemi için nitrojenaz enzimi kullanırlar. Bu enzim, iki proteinden oluşur. Bu proteinler iki atom arasındaki bağları kırmak ve 1 molekül N2'den 2 molekül amonyak elde etmek için 1-2 saniyede 8 kez ayrılıp birleşirler.

Anaerobik amonyum oksidasyonu

Bakteri (İngilizce telaffuz: [bækˈtɪəriə]  ( dinle); tekil isim: bacterium), tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu, kimi virgül şeklinde olabilir. Yeryüzündeki hemen hemen her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadaki biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır.
İnsan vücudunda bulunan bakteri sayısı, insan hücresi sayısının yaklaşık olarak 1,3 katı kadardır, özellikle deride ve sindirim yolu içinde çok sayıda bakteri bulunur. Bunların çok büyük çoğunluğu bağışıklık sisteminin koruyucu etkisiyle zararsız kılınmış durumda olsalar ve ayrıca bir kısmı yararlı (probiyotik) olsalar da, bazıları patojen bakterilerdir ve enfeksiyöz hastalıklara neden olurlar; kolera, frengi, şarbon, cüzzam ve veba bu cins hastalıklara dâhildir. En yaygın ölümcül bakteriyel hastalıklar solunum yolu enfeksiyonlarıdır, bunlardan verem tek başına yılda iki milyon kişi öldürür, bunların çoğu Sahraaltı Afrika'da bulunur. Kalkınmış ülkelerde bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde ve çeşitli hayvancılık faaliyetlerinde antibiyotikler kullanılır, bundan dolayı antibiyotik direnci yaygınlaşmaktadır. Endüstride bakteriler, atık su arıtması, peynir ve yoğurt üretimi, biyoteknoloji, antibiyotik ve diğer kimyasalların imalatında önemli rol oynarlar.
Bir zamanlar bitkilerin Schizomycetes sınıfına ait sayılan bakteriler artık prokaryot olarak sınıflandırılırlar. ökaryotlardan farklı olarak bakteri hücreleri hücre çekirdeği ve membran kaplı organel içermez. Geleneksel olarak bakteri terimi tüm prokaryotları içermiş ancak, 1990'lı yıllarda yapılan keşiflerle prokaryotların iki farklı gruptan oluştuğu, bunların ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmiş oldukları bulununca bilimsel sınıflandırma değişmiştir. Bu üst alemler Bacteria ve Archaea olarak adlandırılmıştır.

Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, Antik Yunanca "küçük asa" anlamına gelen βακτήριον -α (bacterion -a)'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir.
Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş; kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir. Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hâlâ kullanılmaktadır.
On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur.
Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini 2 evrimsel alana (üst âleme) bölünmüştür.

Modern bakterilerin ataları, yaklaşık 4 milyar yıl önce, dünyada gelişen ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca tüm canlılar mikroskopiktiler, bakteri ve arkeler yaşamın başlıca biçimleriydi. Bakteri fosilleri, örneğin stromatolitler, mevcut olmakla beraber, bunların kendine has morfolojilerinin olmaması, bunlar kullanılarak bakteri evriminin anlaşılmasına veya belli bakteri türlerinin kökeninin belirlenmesini engellemektedir. Ancak gen dizileri bakteri filogenetiğinin inşası için kullanılabilir, bu çalışmalar bakterilerin arke/ökaryot soyundan ayrılmış evrimsel bir dal olduğunu göstermiştir. Bakteri ve arkelerin en yakın zamanlı ortak atası muhtemelen yaklaşık 2,5-3,2 milyar yıl önce yaşamış bir hipertermofil'di.
Bakteriler, evrimdeki ikinci büyük ayrışmada, ökaryotların arkelerden oluşmasında da yer almışlardır. Bunda, eski bakteriler, ökaryotların ataları ile endosimbiyotik bir ilişki kurmuşlardır. Bu süreçte, proto-ökaryotik hücreler, alfa-proteobakteriyel hücreleri içlerine alıp mitokondri veya hidrojenozomları oluşturdular. Bu organeller günümüz ökaryotlarının tümünde hala bulunmaktadır ("mitokondrisiz" protozoalarda dahi aslında son derece küçülmüş olarak mevcutturlar). Daha sonraki bir dönemde, farklı bir olay sonucu, bazı mitokondrili ökaryotların, siyanobakteri-benzeri canlıları içlerine alması sonucunda, bitki ve yosunlardaki kloroplastlar oluştu. Hatta bazı yosun gruplarında bu olayı izleyen başka içe almalar meydana gelmiş, bazı heterotrofik ökaryotik konak hücrelerin, ökaryotik bir alg hücresini içine alması sonucunda "ikinci kuşak" bir plastid oluşmuştur.

Bakteriler, morfoloji olarak adlandırılan, şekil ve boyutları bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Bakteriyel hücreler ökaryotik bir hücrenin yaklaşık onda biri boyundadır, tipik olarak 0,5-5,0 mikrometre uzunluktadırlar. Ancak, birkaç tür, örneğin Thiomargarita namibiensis ve Epulopiscium fishelsoni yarı milimetre boyunda olabilir ve çıplak gözle görülebilir. En küçük bakteriler arasında Mikoplazma cinsinin üyeleri bulunur, 0,3  mikrometre olan bu bakteriler en büyük virüsler kadar küçüktür. Bazı bakteriler daha da küçük olabilirler ama bu ultramikrobakteriler henüz iyi tanımlanmamıştır.
Çoğu bakteri türleri ya küresel ya da çubuksu şekilli olur. Küresel olanlar kokus (veya coccus; Antik Yunanca tohum anlamında kókkos 'tan), çubuksu olanlar basil (Latince çubuk anlamlı baculus 'tan) olarak adlandırılır. Vibrio olarak adlandırılan bazı çubuksu bakteriler biraz eğri veya virgül şekillidir; diğerleri spiral şekillidir, spirillum olarak adlandırılır veya sıkıca sarılı olur, spiroket olarak adlandırılırlar. Az sayıda bazı türler tetrahedron veya küp benzeri şekilde olabilirler. Yakın zamanda keşfedilen bazı bakteriler uzun çubuk şeklinde büyür ve yıldız şekilli bir kesite sahiptir. Bu morfolojinin sağladığı yüksek yüzölçümü-hacim oranı bu bakterilere az besinli ortamlarda bir avantaj sağladığı öne sürülmüştür. Hücre şekillerindeki bu büyük çeşitlilik bakterinin hücre duvarı ve hücre iskeleti tarafından belirlenir. Hücre şekli, bakterinin gıda edinmesine, yüzeylere bağlanmasına, sıvı içinde yüzmesine ve doğal avcılarından kaçmasına etki eder.
Çoğu bakteriyel tür tek hücre halinde varlığını sürdürür, diğerleri ise kendilerine özgü biçimlerle birbirlerine bağlanır: Neisseria diploitler (ikililer) oluşturur, Streptokok zincir, Stafilokok üzüm salkımı gibi kümeler oluşturur. Bazı bakteriler iplik (filament) oluşturacak şekilde uzayabilir Actinobacteria'da olduğu gibi. İpliksi bakterilerde çoğu zaman içinde pek çok hücre bulunan bir kın vardır. Bazı tipleri, örneğin Nocardia cinsine ait bazı türler, hatta karmaşık, dallı iplikçikler oluşturur, bunlar küflerdeki miselyuma benzer.

Bakteriler yüzeylere bağlanıp biyofilm denen yoğun kümeler oluştururlar. Bu filmler birkaç mikrometre kalınlıktan yarım metre derinliğe kadar değişebilir ve birden çok bakteri, Protista ve arke türü içerebilir. Biyofilmlererde yaşayan bakteriler, hücre ve hücre dışı bileşenler ile karmaşık bir düzen oluştururlar. Meydana gelen ikincil yapılar arasında mikrokoloniler de sayılabilir, bunların içinde bulunan kanal şebekleri gıdaların daha kolay difüzyonunu sağlar. Doğal ortamlarda, örneğin toprak ve bitkilerin yüzeyinde, bakterilerin çoğunluğu biyofilim aracılığıyla yüzeye bağlanır. Biyofimler tıpta da önemlidir, çünkü bu yapılar kronik bakteriyel enfeksiyonlarda ve vücut içine yerleştirilmiş tıbbi cihazlarda bulunurlar. Biyofilmler içinde kendini koruyan bakterilerin imhası, tek başına ve izole durumda olan bakterilerinkinden çok daha zordur.
Daha karmaşık morfolojik değişiklikler de bazen mümkündür. Örenğin amino asitlerden yoksun kalınca Myxobacteria'lar civarlarındaki diğer hücreleri algılamak için yeter çoğunluk algılaması (İngilizce: quorum sensing) denen bir süreç kullanırlar. Bu süreçte bakteriler birbirlerine doğru hareket eder ve yaklaşık 100.000 bakteri içeren 500 mikrometre büyüklüğünde tohum yapıları (İngilizce: fruiting bodies) oluştururlar. Tohum yapılarında bulunan bakteriler farklı görevler yerine getirir; böylesi bir

Bakteriler, basit canlılar olmalarına karşın özel birçok biyolojik özelliklerden sorumlu çok iyi gelişmiş hücre yapısına sahiptir. Bu özelliklerden birçoğu sadece bakterilere özeldir ve arkelerde veya ökaryot canlılarda bulunmamaktadır. Bakteriler; kendilerinden daha büyük canlılara kıyasla daha basit yapılara sahip oldukları ve deneysel olarak kolayca değişime uğratılabildikleri için, yapıları çok iyi anlaşılmış ve kendisinden daha gelişmiş canlılarda da bulunan birçok biyokimyasal özelliğin bakterilerde bulunduğu ortaya çıkmıştır.

Bakterilerin belki de en temel yapısal özelliği şekilleridir. Tipik örnekleri;

Koklar (daire şekilli)                                                                                        
Basiller (çubuk-rod şekilli)
Spiraller
Filamentöz (uzatılmış)
olanlarıdır.
Hücre şekilleri genellikle bahsi geçen bakteriler için özeldir ancak büyüme koşullarına göre oldukça çeşitlilik göstermektedir. Bazı bakteriler oldukça karmaşık yaşam döngülerine, çıkıntı ve uzantılara sahiptir. Ayrıca bazı türler (örneğin rod Gram-pozitif bakteriler) yeniden üreme yeteneğine sahip spor oluşturabilme yeteneğine sahiptir. Bakterilerin, ışık mikroskobu altında incelendiğinde genellikle farklı şekillerde oldukları ve Petri kaplarında çoğaltıldıklarında farklı şekilde koloni oluşturdukları gözlenir. Bu özellikler, genellikle bilinmeyen bir bakteri türü keşfedildiğinde mikrobiyologlar tarafından ilk sınıflandırma kriteri olarak kullanılmıştır.
Bakterilerin belki de en çok bilinen yapısal özelliği (bazı istisnalar hariç) küçük yapılarıdır. Örneğin Escherichia coli bakterisi hücreleri 2 mikrometre (μm) uzunluk, 0.5 mikrometre çap ve 0.6-0.7 μm³ hacmi ile ortalama bir bakteri büyüklüğüne sahiptir. Bu, çoğunluğunu suyun oluşturduğu 1 pikogram yaş ağırlıkla uyum göstermektedir. Kuru ağırlık ise 0.2 pikogram ile yaş ağırlığının %20'sine denk gelmektedir. Bakteri hücresinin kuru ağırlığının yaklaşık yarısını karbon elementi oluşturmaktadır. Bu karbonun da yarısı bakteri yapısına katılan proteinlerde bulunmaktadır. Bakterilerin bu küçük yapısı son derece önemlidir. Çünkü bu; çok hızlı madde alımı, hücre içi madde dağıtımı ve atık maddelerin dışarı atılmasını sağlayan büyük yüzey alanı-hacim oranına imkân sağlamaktadır. Düşük yüzey alanı-hacim oranında bakterinin normal metabolizmada yapabileceği, besinlerin dağıtım hızı ve atıkların hücre zarından dışarı atılma oranı kısıtlanır. Bu da bakteriyi dış dünyada yaşamını sürdürebilme yeteneğini kısıtlar.

Bakterilerde hücre zarfı, hücre zarı ve hücre duvarından oluşmaktadır. Diğer organizmalarda olduğu gibi; bakteri hücre duvarı, bakteriye yapısal bütünlük sağlamaktadır. Prokaryot canlılarda, hücre duvarının ilk görevi hücre içi protein konsantrasyonunun hücre dışı protein konsantrasyonundan oldukça büyük olması sonucu ortaya çıkan turgor basıncından hücreyi korumaktır. Bakteri hücre duvarı, diğer organizmalardan farklı olarak peptidoglikandan oluşmaktadır. Peptidoglikan, değişen N-asetilmuramik asit (NAM) ve N-asetilglikozamin (NAG) parçalarının eşit miktarda bir araya gelmesiyle oluşan bir polisakkarittir. Peptidoglikan hücre duvarının sıkılığından ve hücre şeklinin oluşmasından sorumludur.Bu yapı, göreceli olarak oldukça fazla pora sahiptir ve küçük maddelere karşı bir bariyer görevi görmemektedir. Tüm bakteri hücre duvarları (mikoplazma gibi birkaç  bakteri hariç) peptidoglikan içermesine karşın, tümü aynı yapısal özellik göstermezler. Bakterilerde yaşam için hücre duvarı bulunduğundan - ve ökaryotlarda bulunmadıklarından - antibiyotikler insan hücrelerine zarar vermeden hücre duvarı sentezini bozarak bakteri enfeksiyonlarını durdururlar.
İki temel tip bakteri hücre duvarı vardır: biri Gram-pozitif diğeri de Gram-negatif. Bu farklılaşma Gram boyasıyla boyanıp boyanmama durumuna göre değişmektedir. Her iki hücre duvarı tipi için de 2 nanometreden küçük maddeler porlardan geçebilmektedir. Eğer bakteri hücresi tamamen ortadan kalkmışsa protoplast, kısmen ortadan kalkmış ya da zarar görmüşse sferoplast olarak isimlendirilir. Penisilin gibi β-Laktam antibiyotikleri peptidoglikan yapısındaki çapraz zincirleri kırarak yapısını bozar. İnsan gözyaşında bulunan lizozim enzimi de bakterinin hücre duvarını eriterek vücudun savunmasına katkı sağlar.

Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarı, bu duvarın %95'ini oluşturan kalın bir peptidoglikan tabakasından oluşmaktadır. Bu oran Gram-negatiflerde %5-10'dur. Bazı Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarı glikozamin'lere ve muramikasit'lere saldıran lizozim ile tamamne parçalanabilmektedir. Fakat Staphylococcus aureus gibi bazı Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarı lizozime karşı dirençlidir. Çünkü bu bakteriler, hücre duvarlarının muramikasit kısımlarındaki 6. karbonda O-asetil grubuna sahiptir. Gram-pozitif hücrelerin duvarlarında teikoik asit ve bazı polisakkaritler bulunmaktadır. Teikoik asit bunlardan en yaygın olanıdır. Bu madde, ribitol fosfat ve gliserol fosfattan oluşmakta ve sadece Gram-pozitif bakterilerin hücre duvarlarının yüzeylerinde yer alırlar. Fakat teikoik asitin fonksiyonu tam olarak anlaşılamamıştır ve tartışmalıdır. Gram-pozitif hücre duvarının önemli bileşenlerinden biri de lipoteikoik asittir. Bu maddenin fonksiyonlarından biri de bakteriye antijenik özellik katmaktır. Teikoik asidin hücre zarı ile bağlantısı bulunmamasına karşın lipoteikoik asidin hücre zarı lipid tabakası ile bağlantısı vardır.

Gram-negatif bakterilerin hücre duvarı Gram-pozitiflerin tersine oldukça incedir. Bu sebeple de darbelere daha duyarlıdır. Gram-negatif bakterilerde hücre zarının hemen yakınında bir peptidoglikan tabaka bulunmakla beraber ilk hücre duvarı katmanından biraz uzakta aynı yapıya sahip bir ikinci yapı daha bulunmaktadır. Bu yapılar, Gram boyasında bakterinin boyanmamasında etkili olur. Dış yapı lipopolisakkarit ve fosfolipid içerir. Dış katmanın sahip olduğu lipopolisakkaritler sıklıkla bakterilerin alt türlerinde değişiklik gösterir ve antiejen özelliği göstermektedir. Endotoksin olarak da adlandırılan lipopolisakkaritler, polisakkarit ve lipid A'dan oluşmaktadır ve bakteri toksisitesinden sorumludur. Gram-negatif bakterilerin peptidoglikan tabakaları arasında periplazmik boşluk olarak adlandırılan bir yapı bulunmaktadır. Bu yapı, madde alışverişinde görevli proteinler ve parçalayıcı enzimler içerir.

Bakteriyel hücre zarı; ikili fosfolipid katmanından oluşmuştur. Bu sebeple de diğer canlılarda olduğu gibi hücre zarı seçici geçirgen özellik gösterir ve madde alışverişinde görev alır. Bu fonksiyonlara ek olarak prokaryot hücre zarları enerji üretimi için gerekli protomotor kuvvetin üretilmesinden sorumlu yapı ve maddeleri içerir. Ökaryotların tersine bakteriyel hücre zarında sterol bulunmaz (mikoplazmalar gibi bazı bakteriler hariç). Fakat bakteriler, sterolün görevini üstlenen ve sterol benzeri bir madde olan hopanoidleri içerir. Yine ökaryotların tersine bakteriyel hücre zarı oldukça geniş çeşitlilikte yağ asidi içerir. Bu yağ asitleri, tipik doymuş ve doymamış yağ asidi yapısıyla beraber metil, hidroksil ve hatta siklik gruplar içerir. Bu yağ asitlerinin oranları, bakteri tarafından ayarlanarak hücre zarının akışkanlığı düzenlenir.
Fosfolipidler gibi yağ asidi molekülleri de yüklü moleküllere karşı geçirgen değildir. Ancak porin adı verilen proteinler vasıtasıyla pasif taşıma ile iyonlar, sakkaritler ve aminoasitler taşınır. Bu moleküller hücre zarının sitoplazmaya bakan sitoplazmik membran ile dış yüzeye bakan dış membran arasında periplazma denilen aralıkta bulunmaktadır. Periplazma, peptidoglikan tabaka ve maddelerin bağlanmasını sağlayan veya hidrolizis ve hücre dışı sinyallerin alınmasından sorumlu proteinleri içerir. Periplazma yüksek peptidoglikan ve protein içeriği nedeniyle akışkan olmaktan çok jel tipi bir yapıya sahiptir. Dış membran ile sitoplazmik membran arasında bulunmasından dolayı, alınan sinyaller ve bağlanan maddeler; içinde gömülü olarak bulunan taşıyıcı proteinler ve sinyal proteinleri sayesinde taşınmaktadır.

Bakteriyofaj (Grekçe: βακτήριον baktérion bakteri ve φαγεῖν phageín, 'yemek' fiilinden türetme), bakterileri enfekte eden bir virüstür. Terim genelde kısaltılmış hali olan faj olarak kullanılır.
Ökaryotları (hayvan, bitki ve mantarları) enfekte eden virüsler gibi fajlarda da büyük bir yapısal ve işlevsel çeşitlilik vardır. Tipik olarak proteinden oluşan bir kabuk ve içinde yer alan genetik malzemeden oluşurlar. Genetik malzeme DNA veya RNA olabilir, ama genelde 5 - 500 kilo baz çifti uzunluğunda çift sarmallı DNA'dan oluşur. Bakteriyofajlar genelde 20 ila 200 nm arası büyüklükte olurlar.
Fajlar her yerde mevcutturlar ve bakterilerin yaşadığı ortamlarda, örneğin toprakta veya hayvan bağırsaklarında bulunabilirler. Faj ve diğer virüslerin en yoğun doğal kaynaklarından biri deniz suyudur. Deniz yüzeyinde mililitrede 109 etkin faj taneciği (virion) bulunmuştur ve deniz bakterilerinin %70'i fajlar tarafından enfekte olmuş olabilirler.
Bakteriyofajların enfeksiyon tedavisinde kullanımı için çalışmalar yapılmış ve bazı bakterilere karşı etkili olduğu gösterilmiştir ancak tedavide kullanımının güvenli olup olmadığına dair çeşitli görüşler mevcuttur.

1913'te Büyük Britanyalı bakteriyolog Frederick Twort bakterileri enfekte edip öldüren bir etmen keşfetmiş ama konuyu daha fazla takip etmemiştir. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Felix d'Hérelle 3 Eylül 1917'de "dizanteri basilinin düşmanının, görünmez bir mikrobunu" keşfettiğini açıklayıp ona bakteriyofaj adını verdi.

Bakteriyofajların litik veya lizogenik hayat döngüleri olabilir, bazılarında her ikisi de olur. T4 fajı gibi öldürücü fajlarda görülen litik döngüde virionun çoğalmasının hemen ardından konak hücre parçalanır ve ölür. Hücre ölür ölmez virionların kendilerine yeni bir konak bulmaları gerekir.
Lizogenik döngü, buna tezat olarak, konak hücrenin parçalanmasına neden olmaz. Lizogenik olabilen fajlara ılımlı fajlar (temperate phage) denir. Viral genom konak genoma dahil olur ve oldukça zararsız bir şekilde onunla beraber eşlenir. Konak hücrenin sağlığı yerinde olduğu sürece virüs sessiz bir şekilde varlığını sürdürür, ama konağın şartları bozulursa, örneğin besin kaynaklarının tükenmesi durumunda, endojen fajlar (profaj olarak adlandırılırlar) etkinleşirler. Bir çoğalma süreci başlar, sonucunda konak hücre parçalanır. İlginç bir şekilde lizogenik döngü konak hücrenin çoğalmasına izin verdiği için hücrenin yavrularında da virüs varlığını devam ettirir.
Bazen profajlar inaktif oldukları dönemde bakteri genomuna yeni işlevler kazandırarak konak bakteriye fayda sağlarlar, bu olguya lizogenik dönüşüm (lysogenic conversion) denir. Bunun iyi bilinen bir örneği Vibrio cholerae'nın zararsız bir suşunun bir faj tarafından enfekte edilerek kolera hastalığı etmenine dönüşümüdür.

Konak hücreye girmek için bakteryofajlar bakterinin yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanırlar, bunlar arasında lipopolisakkaritler, teikoik asitler, proteinler sayılabilir. Bu nedenle bir bakteryofaj ancak bağlanabileceği reseptörler taşıyan bakterileri enfekte edebilirler. Faj virionları kendi kendilerine hareket etmedikleri için kendi reseptörleriyle solüsyondayken rassal olarak buluşup bağlanırlar.
Karmaşık bakteryofajlar, örneğin T-çift fajları, genetik malzemelerini hücrenin içine enjekte etmek için şırınga benzeri bir hareket kullanırlar. Uygun reseptörle temas kurduktan sonra kuyruk lifleri taban plakasını hücre yüzeyine yaklaştırırlar. İyice bağlandıktan sonra, kuyruk büzülür, bu da genetik malzemenin dışarı itilmesine neden olur. Bazı fajlar nükleik asiti hücre zarından içeri iter, bazıları hücre yüzeyine birakır. Başka yöntemlerle genetik malzemelerini içeri sokan bakteriyofajlar da vardır.

Kısa süre, bazen dakikalar içinde, bakteri ribozomları viral mRNA'nın proteine çevirimine (translasyonuna) başlarlar. RNA-fajlarında RNA-replikaz bu sürecin başlarında sentezlenir. Erken sentezlenen proteinler ve virionla gelen bazı proteinler bakterinin RNA polimerazını modifiye edip onun viral mRNA'yı tercihen çevirmesine neden olabilirler. Konağın kendi protein ve nükleik asit sentezi de bozularak viral ürünlerin sentezine yönlendirilir. Bu ürünler ya hücreyi parçalamaya yarayacaklar, ya yeni virionların oluşmasına yardımcı olacaklar veya yeni virionları oluşturacaklardır.

T4 fajları durumunda yeni fajların inşası özel yardımcı molekülleri gerektiren karmaşık bir süreçtir. Önce taban plakası oluşur, kuyruk onun üzerinde büyür. Kafa kapsidi, ayrı olarak oluşup kendiliğinden kuyruk ile birleşir. Henüz bilinmeyen bir şekilde DNA kafanın içine sıkı bir şekilde yerini alır. Bütün süreç yaklaşık 15 dakika alır.

Fajlar ya hücre parçalanması (lizis) veya salgılanma yoluyla salınırlar. T4 fajları durumunda, hücre içine girmelerinden 20 dakikadan biraz sonra hücre parçalanması yoluyla sayıları 300'ü bulabilen faj salınır. Bunun gerçekleşmesi, hücre duvarındaki peptidoglikanı parçalayan endolizin adlı enzim sayesinde olur. Bazı virüsler ise parazite dönüşüp konak hücrenin sürekli olarak yeni virüs tanecikleri salgılamasına neden olabilirler. Yeni virionlar hücre zarından tomurcuklanarak koparlar, beraberlerinde hücre zarının bir kısmını da götüren bu fajlar örtülü virüs olarak ortama salınırlar. Salınan virionların her biri yeni bir bakteriyi enfekte edebilir.

Keşiflerinin ardından fajlar anti-bakteriyel etmen olarak denenmişlerdir. Ancak antibiyotikler keşfedilince bunların fajlardan daha kullanışlı oldukları görülmüştür ve Batı'da faj tedavisi üzerine yapılan araştırmalar bırakılmıştır. Buna karşın Sovyetler Birliği'nde 1940'lardan beri antibiyotiklere alternatif olarak kullanımı devam etmiştir.
Bakteri suşlarında doğal seleksiyon yoluyla antibiyotik direncinin oluşması bazı tıbbi araştırmacıları faj tedavisini antibiyotik tedavisine bir alternatif olarak tekrar değerlendirmeye sevketmiştir. Antibiyotiklerden farklı olarak fajlar, milyonlarca yıldır süregeldiği gibi, bakterilerle beraber evrimleştikleri için, sürekli bir direncin oluşma olasılığı yok sayılabilir. Ayrıca, etkili bir faj, özgül bakterisini tamamen bitene kadar enfekte etmeye devam edecektir.
Belli bir faj genelde ancak belli bir bakteri tipini enfekte edebildiği için ki bu birkaç bakteri türü olabileceği gibi bir türün sadece bazı alt türleri de olabilir, bakteri tipinin doğru tanımlandığından emin olmak gerekebilir, bu da 24 saat sürebilir. Faj terapisinin bir diğer avantajı başka bakterilere zarar gelmeyeceğinden dar spektrumlu antibiyotik terapisine benzemesidir. Ancak, sıkça olduğu gibi, birden fazla bakterinin beraberce neden oldukları enfeksiyonlarda bu bir dezavantaj oluşturabilir. Bakteriyofajların bir diğer sorunu vücudun bağışıklık sisteminin saldırısına uğramalarıdır.
Fajlar enfeksiyonla doğrudan temas durumunda etki gösterirler, onun için açık bir yaraya uygulanmaları en iyi sonuç doğurur. Sistemik enfeksiyonlarda bu pratik olarak mümkün değildir. Sovyetler birliğinde diğer tedavilerin çalışmadığı durumlarda gözlenen başarılı sonuçlara rağmen çoğu araştırmacı faj terapisinin tıbbi bir geçerliliğe ulaşacağına şüphe ile bakmaktadır. Faj tedavisinin etkinliğini belirlemek için büyük ölçekli klink testler yapılmamıştır ama antibiyotik dirençli bakteri türlerinin çoğalmasından dolayı bu konuda araştırmalar sürmektedir.
Ağustos 2006'da ABD Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Administration) bazı etlerde Listeria monocytogenes bakterisinin öldürülmesi için bakteriyofaj kullanımını onaylamıştır.

Fajların antibiyotiklere göre bazı avantaj ve dezavantajları vardır. (Tablo 1) Bunlar içinde en önemlileri; fajın uygulanma biçiminden bağımsız olarak nerede ihtiyaç varsa oraya göç etmesi ve orada çoğalması, antibiyotik direncinden bağımsız olarak aktivite göstermesi, biyofilm üzerine etkin olması, etki spektrumunun dar olması ve faj terapisi öncesi etken/faj ilişkisinin tanımlanmış olması olarak sıralanabilir.
Faj terapisinin güvenilirliği: Günümüze kadar yapılan çalışmalarda faj terapisinin, minör etkileri dışında, hiçbir yan etkisi bildirilmemiştir.

Faj direnci: Bakteriyofaj ve konağı olan bakterilerin (Devam edecek.)

Aşağıda ayrıntılı olarak üzerinde çalışılmış olan bakteriyofajların bir listesi bulunmaktadır:

λ faj
T4 fajı
T7 fajı
R17 fajı
M13 fajı
MS2 fajı
P1 fajı
P2 fajı
N4 fajı
Φ6 fajı
Ф29 fajı

1. Bakteriyofaj Kursu
Häusler, T. (2006) "Viruses vs. Superbugs", Macmillan(İngilizce)
Evergreen State College material on bacteriophages7 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Phage.org general information on bacteriophages(İngilizce)
Pittsburgh Bacteriophage Institute (İngilizce)

TÜRK MİKROBİYOLOJİ CEMİYETİ:Bakteriyofaj Alt Çalışma Grubu

Basil, çomak ya da çubuk biçimli bakteri türlerinin genel adıdır.

Terim Türkçeye Fransızcadaki "bacille" sözcüğünden geçmiştir ve asıl kökeni ise Latincede "küçük çubuk" anlamına gelen "bacillum" sözcüğüdür. "Bacillum" ise yine Latince olan ve "sopa" anlamına gelen "baculum" sözcüğünün bir türevidir.
Basil, bir bakteriyoloji terimi olarak, ilk kez 1853 yılında bakteriyoloji biliminin kurucusu olarak nitelendirilen Alman botanikçi Ferdinand Julius Cohn (1828-1898) tarafından kullanılmıştır. Ferdinand Julius Cohn gözlemlediği bazı bakterileri benzedikleri şekilden dolayı bu biçimde adlandırmıştır.

Mikrobiyoloji ile ilgili İngilizce metinlerdeki cümleler içinde "bacillus" (italik değil, baş harfi küçük) ve "bacilli" (baş harfi küçük) sözcüklerinin yer aldığı görülür:

"bacillus", Türkçedeki "basil" teriminin İngilizcedeki direkt karşılığıdır ve tekildir;
"bacilli" ise "bacillus" sözcüğünün çoğuludur ve Türkçede "basiller" olarak geçer.
İngilizce metinlerdeki cümleler içinde geçen "Bacillus" (italik, baş harfi büyük) ve "Bacilli" (baş harfi büyük) ise, sırasıyla, bir bakteri cinsi olan Bacillus'u ve bu cinsin üyesi olduğu bakteri sınıfı Bacilli'yi tanımlar:

Bu iki terim Türkçe metinler içinde de aynen kullanılır; okunuşları ise "basillus" ve "basilli" şeklindedir.

Bacillus anthracis - Şarbon basili
Mycobacterium tuberculosis - Verem basili ya da Koch basili
Mycobacterium leprae - Cüzzam basili
Bacillus cereus
Bacillus coagulans
Bacillus natto
Bacillus subtilis
Bacillus thuringiensis
Bacillus myocoides
Bacillus megaterium
Bacillus sphaericus
Bacillus pumilus
Bacillus circulans
Bacillus licheniformis
Bacillus macerans

Etimoloji Sözlüğü 23 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyoloji Tarihi

Baskın veya dominantlık, genetikte bir genin karşılıklı lokuslar üzerinde bulunan alellerinden hangisinin canlının karakterini (fenotipini) belirleyeceğini gösteren ilişki.
En basit şekliyle, bir genin A ve B olmak üzere iki alelinin olduğunu düşünürsek, canlının genotipini AA, BB ve AB olmak üzere üç farklı şekilde olabilir. Eğer AA ve BB genotiplerinin fenotipleri birbirinden farklıysa ve canlı AB genotipine sahipken fenotipi AA'daki gibi oluyorsa, bu durumda A baskın (dominant), B geni ise çekiniktir (resesif). Aynı şekilde AB genotipine sahip canlının fenotipi BB'ninki gibi oluyorsa, bu durumda da B geni baskın, A geni çekiniktir.

Bilinen birçok hayvan ve bazı bitkiler eşleşmiş kromozomlara sahiptir ve diploid (2n) kromozomlu olarak tanımlanırlar. Kromozom çiftlerinin her parçası biri dişi yumurtasından (n), diğeri erkek sperminden (n) olmak üzere bir ebeveynden gelir ve döllenme sırasında birleşerek 2n kromozomlu hücreyi oluştururlar. Yumurta ve sperm hücreleri ise (n) tane kromozom bulundururlar ve haploid olarak adlandırılırlar. Haploid hücreler mayoz bölünme yoluyla oluşturulur.

Eğer canlı bir genin özdeş alellerini (örn. AA) taşıyorsa homozigot, farklı alellerini taşıyorsa (örn. AB) heterozigot olarak adlandırılır.

Bir genin farklı alellerini taşıyan (örn. Aa) canlı heterozigot baskın, aynı genin özdeş alellerini taşıyan canlı (örn. AA) homozigot baskındır. Her iki canlının fenotipi baskın görünümlüdür. Ancak heterozigot baskın iki canlının gametlerinin birleştirilmesi sonucu oluşacak döllerin bir kısmı baskın bir kısmı çekinik olur. Şöyle ki;
Aa X Aa çaprazlamasını sonucu oluşan yavru döller;
AA, Aa, aA, aa genotipine sahip olmaktadır.

Baskınlık kavramı, birçok genetik konseptle ilişkilidir.

Aynı karakteri temsil eden ikiden fazla gen bulunması durumuna çok alellik denir. Örneğin insanlardaki AB0 kan grubu sisteminde, kan grubu karakterini belirleyen A, B ve 0 olmak üzere 3 çeşit gen bulunur. A ve B, 0 genine baskındır. A0 veya AA genotipine sahip canlıların kan grubu fenotipleri aynıdır ve A grubu olarak adlandırılırlar. Aynı şekilde B0 ve BB genotipindeki canlılar da B grubu olarak adlandırılırlar.

Homozigot ve heterozigot genotipindeki canlıların fenotiplerinin birbirinden farksız olması durumudur.

Genetik olarak aynı karaktere etki eden fakat birbirinden farklı özellik taşıyan iki genin canlının genotipinde birbirine dominantlık gösteremeyip ebeveynlerinden farklı yeni bir genotip oluşturması durumudur. Örneğin sığırlarda K, kırmızı renk geni ve B, beyaz renk geni olmak üzere bu iki farklı özellikteki genlerin birleşiminden KB genotipli ve yeni bir fenotipe sahip demir kırı sığırlar oluşur

Alel genlerin karaktere etkilerinin eşit olması durumudur. Örneğin A ve B kan grubu genleri eş baskındır. Bu yüzden her iki gene sahip insanlar AB kan grubu olur. Eş baskınlık ve eksik baskınlık arasındaki fark eksik baskınlık da yeni bir fenotip ortaya çıkması, eş baskınlık da ise yeni bir fenotipin ortaya çıkmamasıdır

Bateson-Dobzhansky-Muller Modeli, genetik bağdaşmazlığın evrimine dair bir model olup  ilk kez 1909 yılında William Bateson tarafından tarif edilmiş, daha sonra bağımsız olarak 1934 yılında Theodosius Dobzhansky tarafından tanımlanarak ardından Herman Muller tarafından geliştirilmiştir.
Bateson-Dobzhansky-Muller Modeli, yakından akraba türler arasındaki uyumsuzlukların, onlardan biri olmadan adaptif vadiden geçerek nasıl geliştiğini açıklamaya çalışır. En basit şekliyle model, karma uyumsuzlukların oluşması için en az iki lokus üzerinde değişikliklerin baş göstermiş olması ya da en azından iki aynı atasal ama allopatrik popülasyondan gelen bireyler arasındaki seçilim değerinin azalması gerektiğini gösterir. Bu, popülasyonun bir lokusu üzerinde ortaya çıkmış yeni bir alelin ikinci popülasyonun genetik geçmişine yerleştiğinde seçilim değerini azaltmaması gerektiği düşüncesine dayanır. Bu nedenle, ikinci lokus üzerinde, ilk lokus ile uyumsuz olan bir alelin ortaya çıkmış olması gerekir.

William Bateson
Theodosius Dobzhansky
Hermann Joseph Muller

Bağışıklık sistemi, bir canlıdaki hastalıklara karşı koruma yapan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden işleyişlerin toplamıdır. Sistem, canlı vücudunda geniş bir çeşitlilikte, virüslerden parazitik solucanlara, vücuda giren veya vücutla temasta bulunan her yabancı maddeye kadar tarama yapar ve onları, canlının sağlıklı vücut hücrelerinden ve dokularından ayırt eder. Bağışıklık sistemi, çok benzer özellikteki maddeleri bile birbirinden ayırabilir, örneğin; bir amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir. Bu ayrım, patojenlerin konak canlıdaki savunma sistemine rağmen enfeksiyon yapmaları için yeni yollar bulmalarına, bazı uyumlar sağlamalarına neden olacak kadar karmaşıktır. Bu mücadelede hayatta kalmak için patojenleri tanıyan ve onları etkisizleştiren bazı mekanizmalar gelişmiştir. Doğadaki tüm canlılar kendilerinden olmayan doku, hücre ve moleküllere karşı savunma sistemlerine sahiptirler. Hatta bakteriler gibi basit tek hücreli canlılarda da onları viral enfeksiyonlara karşı koruyan enzim sistemleri bulunur. Yüksek canlılardaysa çok daha karmaşık bir bağışıklık sistemi vardır. Omurgalılarda bağışıklık sistemi özel işlevlere sahip çok sayıda farklı hücre ve molekül içermektedir. 

Geçmiş çağlardaki ökaryotik canlılarda diğer basit bağışıklık mekanizmaları gelişmiş ve günümüzdeki bitkiler, balıklar, sürüngenler ve böcekler gibi torunlarına miras kalmıştır. Bu mekanizmalar, defensinler olarak adlandırılan antimikrobiyal peptidleri, fagositleri ve kompleman sistemi kapsar. Daha tecrübeli sistemler omurgalıların evrimiyle, nispeten yakın zamanda gelişmiştir. İnsan gibi omurgalılardaki bağışıklık sistemleri dinamik işleyiş sırasında birbirlerini etkileyen, seçilmiş proteinlerin, hücrelerin, organların ve dokuların bazı çeşitlerinden oluşur. Daha karmaşık bağışıklık yanıtının bir parçası olan omurgalıların sistemi, zamanla patojenleri daha etkili tanımaya uyum sağlamıştır. Uyum süreci bağışıklık belleğini yaratmış ve bu da patojenlerle gelecek karşılaşmalarda daha etkili bir koruma sağlamaya izin vermiştir. Edinilmiş bağışıklığın bu süreci aşılamanın temelini oluşturmaktadır.
Bağışıklık sistemindeki bozukluklar hastalıklara neden olabilir. Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, bağışıklık sistemi normalden daha az etkin olduğunda meydana gelir, tekrarlayan ve yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla sonuçlanır. Bağışıklık yetmezliği ayrıca X-SCID gibi genetik hastalıkların bir sonucu ya da farmosötikler veya HIV retrovirüsünün neden olduğu AIDS gibi bir enfeksiyonun sonucu olarak da görülebilir. Buna zıt olarak, kendinebağışık (otoimmün) hastalıklar, normalden fazla etkin olan bir bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokularını yabancı olarak algılayıp, onlara saldırmasıyla sonuçlanır. Yaygın kendine bağışık hastalıklar; romatoid artrit, diyabet tip 1 ve sistemik lupus eritematozus'dur.
Bağışıklık sistemi, eski çağlardan bu yana ilgi çeken bir konu olmuş, insanlar tarih boyunca bazı bağışıklık yöntemleri bile geliştirilmiştir.
Günümüzde bağışıklık sisteminin çok geniş ölçüde aydınlatılabildiği söylenebilir, bu
sistemi oluşturan unsurlardan, hastalıkların tanı ve tedavisinde geniş ölçüde yararlanılmaktadır. Günümüzde "bağışıklık bilimi" olarak bilinen "immünoloji", Eski Roma'da askerlikten muaf (korunmuş) asillere denilen immunitas sözcüğünden gelmektedir. İmmünoloji günümüzdeki rolüyle bilimsel çalışmalarının oldukça önemli alanlarını oluşturmaktadır.

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar, birincil lenfoid organlar ve ikincil lenfoid organlar olarak iki grup halinde incelenseler de birbirleriyle sürekli ilişki halindedirler. Birincil lenfoid organlarda, lenfositlerin üretim işleri yapılırken; ikincil organlarda lenfositler ilk defa antijenlerle yüzleşirler.

Lenf bezleri: Geniz eti olarak da bilinen, yutağın üst kısmında, burun boşluğunun arka tarafında bulunan lenfoid doku parçalarıdır. Bakteri ve virüs gibi enfektöz ajanları ve onların ürettiği antikorları yakalarlar.
Bademcikler: Boğazda, lenfositlerin toplandığı ve dışarıya açılan bir açıklık olan ağızda ilk engeli oluşturan küçük yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenirler.
Timus: Göğsün üst bölümünde, tiroid bezinin altında yer alan ve olgunlaşmamış lenfositlerin kemik iliğinden çıkıp, olgunlaşma sürecine tabi tutuldukları vücut organdır.
Lenf düğümleri: Tüm vücuda yayılmış, B ve T hücrelerinin bulunduğu merkezlerdir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunurlar.
Karaciğer: Özellikle fetüsde olmak üzere, immünolojik etkin hücreleri içerir; T-hücreleri ilk olarak fetüs karaciğeri tarafından üretilirler.
Dalak: Karın boşluğunun sol üst tarafında bulunan ve eski kırmızı kan hücrelerinin yıkımından sorumlu bir organdır. Tek çekirdekli fagositik sistemin merkezlerinden biridir. Enfeksiyonlarla savaşmada yardımcı olur.
Peyer plakları: İnce bağırsağın ileum bölgesinde bulunan lenfoid dokuların yoğunlaştığı bölgelerdir. Bağırsak lümenindeki patojenlerin kontrol altında tutulmalarını sağlar.
Kemik iliği: Bağışıklık sisteminin tüm hücrelerinin kökeni olan kök hücrelerin bulunduğu bir merkezdir.
Lenf: Bağışıklık sisteminin hücre ve proteinlerini vücudun bir yerinden diğerine taşıyan, "akkan" olarak da bilinen bir çeşit dolaşım sistemi sıvısıdır.

Canlı vücudu oldukça farklı moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan oluşan birçok savunma sistemi tarafından korunmaktadır. Canlıların bağışıklık sistemlerini uyaran ve canlı için kendinden-olmayan tüm moleküllere "antijen" veya "immunojen" denir. Canlı koruyucu  elemanlarıyla öncelikle yapısına yabancı olan "antijen"lerin vücuda girmesini engeller. Bu koruma, tabaka tabaka arttırılmış bir sistemdir, üyeleri; yüzey engelleri, doğuştan gelen ve edinilmiş bağışıklık sistemidir. İlk engel olan deri, solunum ve sindirim sistemi gibi yüzey bariyerlerini herhangi bir antijen aşabilir ve canlıyla dahil olursa, ikinci savunma sistemi hemen harekete geçer.
Yüzey bariyerlerini aşan bir madde karşısında, doğuştan gelen sistemin elemanlarından kemik iliği, timus, lenf bezleri ve dalak gibi özelleşmiş merkezlerde yer alan fagositler, makrofajlar, lenfositler gibi savunma hücreleri ve molekülleri devreye girerler. İlk aşamada, öncü hücreler olan fagositler ve makrofajlar antijenleri yok etmeye çalışırlar. Kendinden-olmayan yapıların vücut tarafından bu şekilde yok edilmeleri sürekli devam eden bir olaydır, vücudun açıklıklarından girebilen birçok molekül bu şekilde yok edilir.
Bu ikinci koruma sistemi de başarılı olamazsa, edinilmiş bağışıklık sisteminin temel hücreleri olan B ve T lenfositler devreye girerler. Böylece oldukça karmaşık olan bir zincir sistemi tetiklenir. Antijen varlığını haber alan T hücreleri, diğer savunma hücrelerini bunlara bağlı gelişen birçok biyokimyasal kaskadı tetiklerler.
T hücrelerinin alt gruplarından öldürücü T hücreleri antijenleri yok etmeye çalışırken, edinilmiş sistemin bir diğer önemli hücreleri olan B hücreleri de "bağışıklığın akıllı molekülleri" olarak adlandırılan "antikor"ları (immünoglobulinler) sentezlemeye başlarlar. Glikoprotein yapılı bu moleküller, anahtar-kilit uyumu şeklinde özgül antijenlere bağlanarak antijenleri ya etkisiz hale getirirler ya da kompleman sistemi ve diğer savunma hücrelerini harekete geçirerek antijenlerin yok edilmelerini sağlarlar.
Savunma sisteminde çok önemli bir rolü olan antikorlar, Y şeklindedir ve ağır zincir ve hafif zincir olmak üzere 2 çift protein zincirinden yapılmışlardır. Ağır ve hafif zincirler üzerinde, değişken (V/variable) ve sabit (C/constant) bölgeler bulunur. Değişken bölge, antijeni tanıyan kısmı oluşturmak üzere özelleşmiştir ve bir çift halinde bulunur. Buradaki aminoasit dizilimlerindeki farklılıklar, farklı antijen bağlanmasına yol açar.
Antikor molekülünde ağır ve hafif zincirler, farklı DNA bölümlerinden meydana gelmiş genler tarafından kodlanır. Bu gen parçaları, her B hücresinde farklı olan zincirleri meydana getirecek genleri yapmak üzere, yeniden düzenlenir. Gen parçalarının düzenlenmesi değişkendir ve bu nedenle vücudun yapabildiği 100 milyon kadar farklı antikor, az sayıda gen parçası tarafından oluşturulur. Yani bağışıklık sisteminin başarısının temeli, immünoglobulinin ağır ve hafif zincirlerindeki değişken bölgelerin, çok çeşitli sayıda üretilebilmesidir. Bu çeşitliliğin üretimi, çoğul genlerin varlığı, (vücut hücrelerini içeren) somatik hipermutasyonlar, somatik rekombinasyonlarla (kromozomlar arası gen değiş-tokuşuyla) sağlanır ki tüm bu olaylar B hücre gelişimi sırasında ortaya konur. Böylece B hücreleri, vücuda giren antijenleri durduracak antikorları, antijenik özelliklerine göre ayrı ayrı sentezler.

Bağışıklık sistemi, gittikçe artarak özelleşen katmanlı savunmalarla canlıları enfeksiyonlardan korur. En basitiyle; fiziksel engeller bakteri veya virüs gibi patojenlerin vücuda girmelerini engeller. Eğer bir patojen bu engellerden birini aşarsa, doğuştan gelen bağışıklık sistemi hemen devreye girer fakat özgül bir yanıt oluşturmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi bütün bitki ve hayvan gruplarında bulunur. Bununla beraber, patojenler doğuştan gelen yanıttan kaçabilirler. Omurgalılarda üçüncü bir koruma engeli olarak doğuştan gelen yanıtla etkinleştirilen edinilmiş bağışıklık sistemi gelişmiştir. Burada bağışıklık sistemi, bir enfeksiyon sırasında patojeni tanımasını geliştirecek cevaplara uyum sağlar. Bu gelişmiş yanıt, patojen ortadan kaldırıldıktan sonra da bir bağışıklık belleği şeklinde hatırlanır ve bu, aynı patojenle bir daha karşılaşıldığında daha hızlı ve güçlü bir yanıt verilmesini sağlar.
Bağışıklık sistemi genelde iki bölüm halinde incelenir:

Doğal (doğuştan) bağışıklık: Kalıtsal öğeler içerir ve bunlar hemen ilk savunma hattını oluştururlar.
Edinilmiş (kazanılmış) b

Benzo[a]piren, C20H12, beş halkalı bir polisiklik aromatik hidrokarbondur. Mutajenik ve yüksek derecede etkili bir kanserojendir. Benzopirenler olarak adlandırılan bir polisiklik aromatik bileşikler sınıfına dahildir, bu bileşiklerin ortak özelliği bir piren molekülü ile kaynaşmış bir benzen halkası içermeleridir. Benzo[a]piren'in kömür katranının bir bileşeni olduğu 1933'te bulunmuştur, bu bileşik kömürün 300-600°C'da kısmî yanmasından kaynaklanır.

Meslekle ilişkili olduğu ilk keşfedilen bir kanser olan, 18. yüzyıl İngiltere'sinde baca temizleyicilerinin muzdarip olduğu skrotum kanserlerinin etmeni kömür katranıydı. 19. yüzyılda yakıt endüstrisi işçilerinde deri kanserinin yüksek sıklığı fark edilmişti. 20. yüzyıl başlarında laboratuvar hayvanlarına tekrarla kömür katranı sürülmesi ile kötücül deri tümörlerinin üretilebilmesiyle benzo[a]piren'in toksisitesi kanıtlandı.
Benzo[a]piren'in kaynakları arasında kömür katranı, otomobil egzoz dumanları (özellikle dizel motorlarının), organik malzemenin yanmasından kaynaklanan her türlü duman ve ızgara pişirilmiş yiyeceklerde bulunur. Pişmiş ette 4 ng/g, kızarmış tavukta da 5.5 ng/g'a varan miktarlarda ve kömür ateşinde çok pişmiş et örneklerinde 62 ng/g benzo[a]piren bulunmuştur.

1970'lerden beri benzo[a]piren ile kanser türleri arasındaki ilişkiyi gösteren çok sayıda araştırma yapılmıştır. Spesifik benzopiren kaynakları ile insanlardaki kanser türleri arasındaki ilişkiyi kurmak daha zor olmuştur. Belli maruziyet yollarının (solunum veya sindirim) risklerinin hesaplanması da zor olmuştur. Sigara içenlerde A vitamini eksikliği ile amfizem arasında bir ilişki bulunmuştur. Bu bağlantının arkasında benzo[a]piren yatmaktadır çünkü bu bileşik sıçanlarda A vitamini eksikliğine yol açmaktadır.
1996'da yapılan bir araştırma ile tütün dumanındaki bileşiklerle akciğer kanserine bağlayan moleküler deliller bulunmuştur. Sigara dumanında bulunan benzo[a]piren'in akciğer hücrelerinde neden olduğu genetik bozuklukların, çoğu kötücül akciğer tümöründeki DNA'da gözlemlenmiş hasar ile aynı olduğu bulunmuştur.
2001 ABD Millî Kanser Enstitüsü'nün (NCI) bir araştırmasında, mangal ateşinde (barbeque) iyicene pişirilmiş yiyeceklerde, özellikle biftek, derisi üstünde tavuk ve köftelerde (hamburger) benzo[a]piren oranının pişmemiş yiyeceklerdekinden önemli derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak, bu bulgu böyle pişirilmiş yiyeceklerin mutlaka kanserojen olmasını gerektirmemektedir çünkü sindirim borusunun iç çeperindeki hücreler sürekli olarak dökülerek onu kanserden korumaktadır, ayrıca sindirim borusunda bulunan sitokrom P450 enzimleri besin kaynaklı toksinlern detoksifiye etmeye yaramaktadır. Buna rağmen, düzenli olarak iyi pişmiş et yiyenlerde kolon kanseri oranının daha yüksek olduğu epidemiyolojik çalışmalarda gösterilmiştir.
Akciğerler ise, ne yüzey hücreleri döküldüğü ne de detoksifikasyon mekanizmaları olduğu için, sindirim sistemine kıyasla kanserojenlere çok daha duyarlıdır.
Sitokrom P450 1A1 (CYP1A1) nakavt edildiği farelerde CYP1A1'nın düşük dozda benzo[a]piren'den korumaya yaradığı bulunmuştur, dolayısıyla bu korumanın kaldırılması ile yüksek konsantrasyonda benzo[a]piren birikimi meydana gelir. Ancak, başka bir sitokrom P450 türü olan CYP1B1, benzo[a]piren'i nihai toksik bileşik olan benzo[a]pyren -7,8-dihidrodiol-9,10-epoksit'e dönüştürür.

Doğru ifade etmek gerekirse, benzo[a]piren bir önkanserojendir, yani benzo[a]piren kanserojen mekanizması onun nihai mutajen olan benzo[a]piren diol'a (soldaki resimde) metabolik dönüşümüne bağlıdır. Bu molekül DNA'ya enterkale olur ve guanin nükleobazlarının nükleofilik olan N2 pozisyonu ile kovalent bağlanır. Kristalografik ve nükleer manyetik rezonans yapısal arştırmaları ile gösterilmiştir ki bu bağlanma DNA'yı çarpıtmakta, çifte sarmallı DNA yapısını bozarak DNA kopyalanmasına etkilemekte, bundan dolayı da mutasyonlar meydana gelmektedir. Bu mutasyonların bazıları da kansere yol açar. Bu mekanizma aflatoksinin guaninin N7 pozisyonuna bağlanmasına benzerdir.
Kansere karşı koruyucu bir gen olan p53'ün benzo[a]piren diol tarafından özellikle etkilendiğine dair bulgular vardır. Bu gen, hücre döngüsünü düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür ve dolayısıyla bir tümör baskılayıcısıdır.
Benzo[a]piren diol, peşpeşe G'lerin olduğu DNA bölgelerini tercih eder.

Üç enzimatik reaksiyonun ardından, benzo[a]piren nihai kanserojen  benzo[a]piren diol'e  oluşur:

Benzo[a]piren Sitokrom P450 1A1 tarafından okside edilip çeşitli ürünlere dönüşebilir, bunlardan biri (+)benzo[a]piren 7,8 epoksit'tir.
Bu ürün epoksit hidrolaz tarafından metabolize edilir, epoksit halkasının açılmasıyla (-)benzo[a]piren 7,8,dihidrodiol oluşur.
Sitokrom P4501A1 ile bir diğer reaksiyon sonucu nihai ürün olan (+)benzo[a]piren -7,8 dihidrodiol-9,10 epoksit meydana gelir. Bu diol epoksit DNA'ya kovalent bağlanır.

Benzo[a]piren, sitozolda bulunan aril hidrokarbon reseptörüne (AHR'ye) bağlanarak Sitokrom P450 1A1 (CYP1A1) genini indükler. AHR'ye bağlanma sonucu bu kompleks çekirdeğe taşınır, orada AHRNT (aryl hydrocarbon receptor nuclear translocator) ile dimerleşip bazı genlerin kontrol bölgelerinde bulunan XRE (xenobiotic response elements) dizi elemanına bağlanır. Bu süreç CYP1A1'in de dahil olduğu bazı genlerin transkripsiyonuna yol açar, bunun ardından CYP1A1 protein üretimi artar. CYPA1 geni, benzer şekilde poliklorlanmış bifenil türevleri ve dioksinler tarafından da indüklenir.

Benzopiren
Benzo(e)piren
Sigara
Barbekü
Benzen
Piren
Toksifikasyon

"Lung cancer as consequence by Benzopyrene in smokers". Lung Cancer. 7 Ocak 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2005. 
"Levels of Benzopyrene in Burnt toasts". Guardian Unlimited. 11 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2005. 
"DNA interaction with Benzopyrene". DNA. 13 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2005. 
"Crystal and molecular structure of a benzo-a-pyrene 7,8-diol 9,10-epoxide N2-deoxyguanosine adduct: Absolute configuration and conformation". Proceedings of the National Academy of Sciences. 21 Mart 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ocak 2006. 

National Pollutant Inventory - Polycyclic Aromatic Hydrocarbon Fact Sheet (İngilizce)

Besin ya da gıda, yaşamı sürdürmek için gereksinim duyulan inorganik ve organik kimyasal maddeleri topluca belirten terim.

Az gelişmiş ülkelerde gıda harcamalarının yüksek oluşu beraberinde yetersiz beslenmeye sebep olmakta. Dünya Bankası, 1990 yılında bir kişinin günde 2400 k/cal miktarında kaloriye ihtiyacı olduğunu ve günlük gelirleri bu miktarı karşılamaya yeterli olmayanları "mutlak yoksul" olarak tanımladı, ancak bu kalori miktarı tek bir gıdadan alındığı takdirde beslenme yetersizliğine neden olabilir çünkü besin sadece kalori miktarına bağlı değildir. Bu ülkelerde günlük protein tüketimi düşüktür ve karbonhidrat tüketimi yüksek olur.

Gelişmiş ülkelerde et ve yağ daha az tüketilse de daha çok meyve ve sebze tüketilmektedir.

Hayvansal protein sığır, manda, domuz, keçi, kaz, ördek, tavuk, tavşan, balık, koyun, inek ve hindi etlerinden alınabilir. Protein dışında demir, çinko gibi mineraller ve riboflavin, niasin, piridoksin, folik asit ve B12 gibi vitaminler açısında besin değeri yüksek olan bir gıda türüdür.

Besin maddelerini oluşturan temel bileşenler, besin zinciri çevriminin birer parçasıdırlar.
Bitkileri besleyen mineral tuzlar ikiye ayrılır: 

Mikrobesinler: Bedene yüksek oranda gerekli olan mikrobesinler azot, fosfor ve potasyum içerirler.
Makrobesinler: Beden için gerekli olmakla birlikte bakır, çinko ve molibden gibi makrobesinler aşırı alındıklarında zehirleyici etki gösterirler.

Ulusal Gıda Kompozisyon Portalı9 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Gıda besin değerleri, Gıda sepeti, Analiz yöntemleri vb.

Besin ağı ya da besin döngüsü besin zincirlerinin doğal olarak bağlaşmasıdır ve genellikle ekolojik bir topluluk içinde neyin ne ile beslendiğini gösteren grafiksel bir gösterimdir. Çevrebilimciler tüm yaşam biçimleri kabaca trofik düzey adı verilen iki kategoride sınıflandırırlar: ototroflar ve heterotroflar. Ototroflar büyümek, gelişmek ve üremek için mineraller ve karbon dioksit gibi gazlardan oluşan inorganik maddelerden organik madde üreterek kendi besinlerini sağlarlar. Bu kimyasal tepkimelerin gerektirdiği enerji güneşten çoğunlukla fotosentez yoluyla elde edilir. Hidrotermal bacalar ve kaplıcalar az da olsa güneşin yanında diğer enerji kaynaklarıdır. Trofik düzeyler karbon gereksinimlerini yalnızca atmosferden elde eden tam ototroflardan, organik maddeyi atmosferden elde etmenin yanı sıra diğer kaynakları da kullanan etçil bitkiler gibi miksotroflara ve organik madde elde etmek için beslenmek zorunda olan tam heterotroflara kadar uzanır. Besin ağında besin zincirleri heterotrofların hangi ototroflar ya da heterotroflar ile beslendiğini gösteren bağlantılar ile gösterilir. Besin ağı bir ekosistemi değiş-tokuş yapan birleşik bir sistem olarak çeşitli beslenme yöntemlerinin basit olarak tasvir edilmesidir. Kabaca otçul, etçil, leşçil ve parazitik olarak ayrılabilen değişik beslenme ilişkileri vardır. Heterotroflar tarafından yenilen şekerler gibi bazı organik maddeler enerji sağlar. Siyanobakterilerden sekoyaya ve virüslerden mavi balinaya kadar ototroflar ve heterotroflar mikroskobik boyuttan tonlarca ağırlığa kadar her boyutta bulunmaktadırlar.
Charles Elton besin döngüsü, besin zinciri ve besin boyutu kavramlarına 1927 yılında yayımlanan "Animal Ecology" (Hayvan Ekolojisi) adlı kitabıyla öncülük etmiştir; daha sonra gelen ekoloji ile ilgili metinlerde "besin döngüsü" terimi "besin ağı" ile değiştirilmiştir. Elton'ın türleri sınıflandırdığı işlevsel gruplar Raymond Lindeman'ın 1942 yılında trofik dinamikleri üzerine yayımladığı önemli makalesine temel olmuştur. Lindeman bu makalesinde trofik sınıflandırma sistemi içinde ayrıştırıcı organizmaların önemini vurgulamıştır. Besin ağı terimi tarihi olarak Charles Darwin'in eserlerinde geçen "girift yamaç", "yaşam ağı" ve "karmaşık ilişkiler ağı" gibi terimlere dayanmaktadır. Hatta daha önceden John Bruckner 1768 yılında doğayı "süregelen bir yaşam ağı" olarak tanımlamıştır.
Besin ağları, aynı avlara sahip olan ve aynı avcılar tarafından avlanan çok sayıda türü işlevsel grup olarak trofik türlere indirgeyerek gerçek ekosistemlerin sınırlı olarak tasvirleridir. Çevrebilimciler bu sadeleştirmeleri trofik ya da üretici-tüketici sistem dinamiklerinin kantitatif modellemesinde kullanırlar. Bu modellemeler sayesinde gerçek besin ağı örgülerinin yapısında yer alan genel örüntüleri ölçebilmekte ve değerlendirebilmektedirler. Bu çalışmalar sonucunda besn ağlarının topolojisinde tesadüfî olmayan nitelikleri tanımlamışlardır. Meta analizde kullanılan yayımlanmış besin ağı örnekleri içerisinde eksikler bulunan çeşitli kalite düzeyindedir. Ancak topluluk aüları üzerine yapılan ampirik çalışmalar artmaktadır ve ağ teorisi kullanılarak besin ağlarının matematiksel analizi tüm besin ağlarında görülen ortak özellikleri ortaya çıkarmıştır. Örneğin üstel kanun besin ağı topolojisi içinde avcı-av bağlantılarını ve tür zenginliğini öngörmek için kullanılmaktadır.

Besin ağı haritasındaki bağlantılar ekolojik bir toplulukta neyin ne ile beslendiğini gösteren ilişkilerdir. Çevrebilimciler tüm canlıları kabaca ototrof ve heterotrof olarak iki trofik düzeye ayırırlar. Ototroflar ya güneş enerjisini kullanmadan kimyasal olarak ya da güneş enerjisini kullanarak fotosentez yoluyla ürettikleri biyokütle enerjisini metabolik solunum sırasında kullanırlar. Heterotroflar ise üretmekten çok biyokütle enerjisini tüketerek metabolize eder ve büyüyerek ikincil üretim düzeylerine katkıda bulunurlar. Bir besin ağı kendi besinlerini üreten temel üretici ototroflardan aldıkları besinlerle beslenen polifajik heterotrof tüketiciler topluluğu arasında bulunan enerji akışı döngüsünü tasvir eder.
Bir besin ağında yer alan temel türler avı olmayan ototroflar ve toprakta, biyofilmde ya da perifitonda bulunan ayrıştırıcılardan oluşan saprofitik detritivorlardan oluşabilir. Ağ içindeki beslenme bağlarına trofik bağ adı verilir. Tüketici başına trofik bağ sayısı besin ağının karmaşıklığının bir ölçüsüdür. Besin zincirleri besin ağının trofik bağlarında iç içe geçmiş olarak bulunur. Besin zincirleri temel üreticiden genelde büyük bir etçil olan süper avcıya kadar tekdüze tüketicileri izleyen doğrusal beslenme bağlarıdır.
Besin ağındaki bağlar trofik tür adı verilen biyolojik takson topluluklarından oluşan düğüm noktalarına bağlanır. Trofik türler besin ağı içinde aynı av ve avcılara sahip olan türlerdir. Düğüm noktasında yer alan yaygın örnekler arasında parazitler, mikroplar, ayrıştırıcılar, saprotroflar. tüketiciler ve avcılar sayılabilir.

Besin ağlarında trofik düzeyler ve konumlar bulunur. İlk katmanda bulunan bitkiler gibi temel türler besin ağı içinde yer alan diğer türlerle beslenmeyen türlerdir. Temel türler ototrof ya da detritivor olabilir. Ototrofların çoğu güneş enerjisini klorofil içinde tutar ancak litotrof bazı ototroflar biyoenerjiyi inorganik bileşiklerin kimyasal oksidasyonundan elde eder ve ışıksız ortamlarda yaşayabilirler; örneğin kükürt kaynaklarında yaşayan Thiobacillus cinsi bakteri gibi. En üst düzeyde bulunan süper avcılar besin ağı içerisinde başka bir tür tarafından besin olarak öldürülmeyen canlılardan oluşur. Ara düzeylerde ise birden fazla trofik düzeyden beslenen ve temel türlerden başlayarak çeşitli beslenme yollarından enerji akışını sağlayan hepçil türlerden oluşur.
En basit anlamda besin ağının birinci trofik düzeyi bitkilerden, ikinci düzeyi otçullardan ve üçüncü düzeyi de etçillerden oluşur. Trofik düzey tepe tüketiciyi temel üreticiye bağlayan trofik bağ sayısından bir fazladır. Besin zincirinin temelinde yer alan ana üreticiler ya da detrivorlar "sıfır" düzeyi olarak kabul edilir. Çevrebilimciler trofik türleri tanımlayabilmek için çeşitli türlerin midelerinde bulunan besin maddelerini yaygın olarak araştırarak beslenme bağlarını ortaya çıkarırlar. Bu teknik besin ağı içerisindeki enerji akışını daha iyi izleyebilmek için kararlı izotopların kullanılması yoluyla geliştirilmiştir. Bir zamanlar hepçilliğin ender rastlandığı sanılsa da son zamanlardaki bulgular bunun terini göstermektedir ve bu bulgular trofik sınıflandırmaları daha karmaşık hâle getirmiştir.

Trofik düzeyler kavramı Raymond L. Lindeman tarafından 1942 yılında yayımlanan blimsel bir makale ile ortaya çıkmıştır. Trofik dinamiğinin temeli ekosistemin bir kısmından diğer kısmına enerji transferidir. Trofik dinamiği kavramı yaralı kantitatif buluşsal bir yöntemdir ancak bir organizmanın hangi spesifik trofik düzey içinde alınmasındaki hassasiyet de dahil olmak üzere önemli sınırlamaları vardır. Örneğin hepçiller tek bir trofik düzey ile sınırlandırılamamktadır. Yine de son zamanlarda yapılan araçtırmalar birbirinden ayrı trofik düzeylerin olduğunu ortaya çıkarmıştır ancak otçul trofik düzeyin üzerinde besin ağları hepçillerin girift bağlantıları ile tanımlanabilmektedir.
Trofik dinamik literatürünün ana sorunsalı kaynaklar ve üretim üzerindeki kontrol ve düzenleme mekanizmasının doğasıdır. Çevrebilimciler üretici, etçil ve ayrıştırıcı düzeylerinden oluşan tek trofik konumlu basitleştirilmiş besin zinciri modelleri kullanmaktadırlar. Bu modelleri kullanarak çeşitli ekolojik kontrol mekanizmaları test edilmiştir. Örneğin geniş bitkisel kaynaklara sahip olan otçulların popülasyonları genellikle avcılar tarafından kontrol altında tutulmakta ve düzenlenmektedir. Bu "yukarıdan aşağıya" ya da "yeşil dünya" varsayımı olarak bilinir. Alternatif olarak tüm bitkisel besinlerin yenilebilir olmadığı ve bitkisel besinlerin besin değeri ile bitkilerin otçullara karşı yapısal ya da kimyasal savunma mekanizmalarının güçlü olduğu durumlarda kontrol ve düzenleme mekanizması "aşağıdan yukarıya" bir yapıdadır. Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar hem "yukarıdan aşağıya" hem de "aşağıdan yukarıya" kuvvetlerin ekotopluluk yapısını etkilediğini ve etkinin gücünün çevresel koşullara bağlı olduğunu göstermiştir. Bu karmaşık multitrofik etkileşimler besin ağında ikiden fazla trofik düzeyi kapsamaktadır.
Multitrofik etkileşimlere bir başka örnek avcıların otçul popülasyonunu kontrol altında tutarak bitkileri aşırı tüketmesini engellemesi ve bitki popülasyonunun artışına yardım etmesi olan trofik zinciridir. Besin ağındaki bağlar türler arasındaki doğrudan trofik ilişkileri tasvir etse de trofik düzeyler arasında biyokütleyi, dağılımı ve bolluğu değiştirebilen dolaylı etkileri de vardır. Örneğin otçulları yiyen avcılar dolaylı olarak bitkilerin üretimini kontrol edip düzenlemektedir. Avcılar doğrudan bitkiler ile beslenmese de, bitki popülasyonuna bağlı olan otçul popülasyonunu düzenlemektedirler. Doğrudan ve dolaylu ilişkilerin net etkisi trofik zinciri olarak adlandırılır. Trofik zincirler besin ağı dinamiği içinde sınırlı bir popülasyonu etkileyen tür düzeyinde zincir ile örneğin bitki biyokütlesinin dağılımı gibi besin ağının tamamı üzerinde oldukça dramatik etkileri olabilen topluluk düzeyi zincirler olarak ikiye ayrılır.

Besin ağları enerji akışını trofik bağlarla gösterir. Besin ağı sistemleri içinde döngüsel olan madde akışının aksine enerji akışı belirli bir yönde ilerler. Enerji akışı tipik olarak üretimi, tüketimi, sindirimi, sindirilemeyen kayıpları (atıkları) ve solunumu (idame bedelini) içerir. Genel olarak enerji akışı (E), metabolik üretim (P) ile solunumun (R) toplamı olarak yani E=P+R denklemiyle ifade edilebilir.
Herhangi bir şeyin kütlesi (ya da biyokütlesi) o şeyin enerji içeriğine denktir. Kütle ile enerji birbirleriyle iç içe geçmiştir. Ancak besinlerin konsantrasyonu ile kalitesi ve enerjisi değişkendir. Birçok bitki lifi çoğu otçul için sindirilebilir değildir dolayısıyla besin ve enerji kaynaklarına ulaşımı da

Besin zinciri, canlılar topluluğundaki organizmaların beslenme alışkanlıklarını yansıtan ve besin ağının bir parçasını oluşturan bir kavramdır.
Bitkilerin ve öbür kendi beslek organizmaların besine dönüştürdükleri enerjinin organizmadan organizmaya geçişini dile getiren besin zinciri, en yalın biçimiyle bir bitki, bir otçul hayvan ve bir etçil hayvandan oluşan bir dizi olarak düşünülebilir. Zincirin her öğesi bir halkayı simgeler ve üretken bitkiler ya da tüketici hayvanlar sınıflarına ayrılır. Bitkilerle beslenen otçullar birincil tüketici, bunları yiyerek beslenen etçiller ile hepçiller ikincil tüketici diye adlandırılır.
Tüm canlılar yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar. Günlük yaşamda yapılan her şey için insanlar enerji kullanır. Her canlı gereksinimi olan enerjiyi besinlerden sağlarlar. Bu nedenle bütün canlılar beslenmek zorundadır. At, keçi, koyun, inek gibi hayvanlar ot yiyerek beslenir. Bu canlılara ot yiyenler otoburlar denir. Aslan, kaplan, tilki, atmaca gibi hayvanlar diğer hayvanları yiyerek beslenir. Bunlara da et yiyenler etoburlar denir.
Ayrıştırıcılar (örneğin bakteriler), üreticilerin ihtiyaç duyduğu enerjinin doğaya salınmasına yardımcı olur.

Beyin hücreleri,beynin işlevsel dokusunu oluşturur. Beyin dokusunun geri kalanı, kan damarlarını içeren, stroma adı verilen yapıdır. Beyindeki iki ana hücre tipi, sinir hücreleri olarak da bilinen nöronlar ve nöroglia olarak da bilinen glial hücrelerdir.
Nöronlar, nöral devrelerde ve geniş kapsamlı beyin ağlarında diğer nöronlar ve internöronlarla iletişim kurarak işlev gösteren,beynin uyarılabilir hücreleridir. Serebral korteksteki iki ana nöronal sınıf, uyarıcı projeksiyon nöronları ve inhibe edici internöronlardır; bunların yaklaşık yüzde 70-80'i nöron ve yüzde 20-30'u inhibe edici internörondur. Nöronlar genellikle kabaca benzer bağlantılara ve işlevlere sahip oldukları bir çekirdekte kümelenirler. Çekirdekler diğer çekirdeklere tractus adı verilen yollarla bağlanır.
Glia, nöronların destek hücreleridir ve hepsi açıkça anlaşılmayan birçok işlevi vardır. Glia hücreleri, astrositlerin, ependimal hücrelerin ve oligodendrositlerin oluşturduğu makroglia ve daha küçük olan mikroglia olmak üzere 2 gruba ayrılır. Astrositlerin, gliotransmisyon adı verilen nörotransmisyona benzeyen bir sinyalleşme süreciyle sinir hücreleriyle iletişim kurabildiği görülmektedir.

Beyindeki hücreler,fonksiyonel olan sinir hücreleri ile bunları destekleyen glia hücreleridir.

Sinir hücreleri, beynin işlevsel olan ve elektriksel olarak uyarılabilen hücreleridir. Yalnızca sinir devrelerindeki diğer nöronlar ve internöronlarla işbirliği içinde işlev gösterebilirler. İnsan beyninde tahminen 100 milyar nöron vardır. Nöronlar, sinir uyarıları olarak da adlandırılan aksiyon potansiyellerinin iletimi için özelleşmiş polarize hücrelerdir . Ayrıca zar ve protein sentezleyebilirler. Nöronlar, sinapslarından salınan nörotransmiterleri kullanarak diğer nöronlarla iletişim kurar ve inhibe edici, uyarıcı veya nöromodülatör etki gösterebilirler. Nöronlar, ilişkili oldukları nörotransmiterlere göre uyarıcı dopaminerjik nöronlar ve inhibe edici GABAerjik nöronlar şeklinde anlandırılabilir.
Kortikal internöronlar,sinir hücresi popülasyonunun yalnızca %20'sini oluşturur, ancak biliş,örenme ve hafızanın düzenlenmesi için gerekli olan kortikal aktiviteyi düzenlemede önemli rol oynarlar. Kortikal internöronlar şekil, moleküler ve elektrofizyolojik yapı bakımından farklılık gösterir; öncelikle GABA kullanımı yoluyla kortekste uyarılma ve inhibisyon arasındaki dengeyi korumak için topluca işlev görürler. Bu dengenin bozulması, şizofreni gibi nöropsikiyatrik bozuklukların ortak bir özelliğidir. Kimyasallara ve çevresel etkilere maruz kalma doğum öncesi gelişimde bozulmalara sebep olabilir.
Serebral kortekste farklı nöronlar farklı kortikal katmanları işgal eder ve piramidal nöronları ve kuşburnu nöronları içerir. Beyincikte Purkinje hücreleri ve internöronal Golgi hücreleri baskındır.

Glia hücreleri, nöronları destekleyen hücreleridir. Üç tip glial hücresi vardır:Astrositler, oligodendrositler ve ependimal hücreler. Glial kök hücreler, yetişkin beyninin her yerinde bulunur. Glial hücreler, nöronlardan çok daha fazladır ve nöronlara destekleyici rollerinin yanı sıra, özellikle astrositlerin, gliotransmisyon adı verilen nörotransmisyona benzer bir sinyalleme sürecini içeren nöronlarla iletişim kurabildiği kabul edilmektedir. Bir nöronun gibi aksiyon potansiyeli üretemezler, ancak büyük sayılarında sinir devreleri üzerinde uyarılabilirliğe etki eden kimyasallar üretebilirler.  Astrositler yıldız benzeri şekilleri sayesinde, çok sayıda sinaps yapabilir.

Beyin hücrelerinin güçlendirilmesi ve beyin sağlığını iyileştirmek için zihinsel ve fiziksel egzersizler, iyi beslenme, düzenli uyku ve nöroplastisiteyi destekleyen tedavi yöntemleri önemli rol oynamaktadır.

Yeni Bir Dil Öğrenmek: Yeni bir dil öğrenmek, bilişsel fonksiyonları artırarak nöroplastisiteyi destekler. Bu, beyin hücrelerinin arttığı ve hafızayı, motor becerileri geliştiren bir etkidir. İki dil konuşabilen insanlar, yalnızca bir dil konuşan insanlara kıyasla daha fazla nöron ve dendrite sahiptir. Bu, gri maddelerinin daha yoğun olduğu anlamına gelir 
Aralıklı Oruç: Aralıklı oruç, beynin enerji harcamasını artırarak gri maddeyi artırabilir. Uyku ile birleştiğinde beyin hücrelerinin yenilenmesi sağlanabilir. Klinik çalışmalar, aralıklı orucun Alzheimer hastalığı üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koymaktadır.
Az Kullanılan Eli Çalıştırın: Dominant olmayan eli kullanmak, beynin yeni nöral bağlantılar oluşturmasını sağlar. Örneğin, diğer el ile yazı yazmak veya diş fırçalamak gibi basit egzersizler yapılabilir. Konu ile ilgili farklı görüşler de mevcuttur.
Egzersiz: Fiziksel aktiviteler, sinir kavşaklarının sayısını artırarak beyin hücreleri arasındaki iletişim ağını güçlendirir. Bununla birlikte yeni sinir hücrelerinin oluşumunu teşvik ederek beyin sağlığını iyileştirir ve bilişsel fonksiyonları artırır. Beyin hücrelerine en iyi gelen egzersizlerden biri dans etmektir. Araştırmalara göre dans etmek Alzheimer ve bunama riskini yüzde 76 oranında azaltıyor. Dans, beyin ve vücut koordinasyonunu geliştirirken duygusal anlamda da fayda sağlar.

Omega-3: Beyin sağlığı için en iyi bilinen besin öğesidir. Somon, ceviz, badem, semizotu, chia tohumu gibi yiyeceklerde bulunur.
Selenyum: Ruh hali üzerinde olumlu etkisi olan bir mineraldir ve yumurta, yer fıstığı, tavuk gibi yiyeceklerde yer alır.
Folik Asit: Ispanak, muz, mercimek gibi yiyeceklerde bulunan bu vitamin, beyin sağlığını korur.
Kahve: Kahve, Alzheimer ve Parkinson riskini azaltabilir. Kafein, zihinsel uyanıklığı artırırken mutluluk veren nörotransmitterları da destekler.
Antioksidanlar: Yaban mersini, zerdeçal, kabak çekirdeği ve bitter çikolata gibi besinler, nörolojik hastalıkların önlenmesine yardımcı olabilir.

Uyku, beyin sağlığı için kritik öneme sahiptir. Düzenli ve kesintisiz uyku, beyin hücrelerini yeniler ve hormon dengesini sağlar. Ayrıca, uyku saatlerinin tutarlı olması gerekir. Hafta içi ve hafta sonu arasındaki uyku saatlerinde belirgin bir fark olmamalıdır; her iki dönemde de benzer saatlerde uyumak ve uyanmak, biyolojik saatin düzenli çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca, uyku süresinin 8 saatten az olmaması gereklidir. Uyku kalitesi ise, karanlık ve sessiz bir ortamda, kesintisiz ve derin uyku sağlanarak artırılabilir.

Nöroplastisite, beynin hasar gören bölgelerini telafi etme yeteneğidir. Beyin hücreleri doğal olarak yenilenmese de, nöroplastisite sayesinde sağlıklı hücreler hasar gören hücrelerin fonksiyonlarını devralabilir. Modern tıp, nöroplastisiteyi destekleyen ilaçlarla bu süreci daha etkili hale getirmektedir.

Bitkiler, ağırlıklı olarak fotosentetik ökaryot canlılardır. Tarihsel olarak bitkiler alemi, algler ve mantarlar da dahil olmak üzere hayvan olmayan tüm canlıları kapsarken, günümüzde mevcut tüm tanımlamalar prokaryotları, mantarları ve bazı algleri hariç tutar. Tanımlamalardan birine göre: Çiçekli bitkiler, kozalaklı bitkiler ve diğer açık tohumlular, eğrelti otları ve benzerleri, boynuz otları, ciğer otları, kara yosunları ve yeşil algler hep birlikte Viridiplantae (Latince "yeşil bitkiler") adı verilen kladı oluştururlar. Buna kırmızı ve esmer algler dahil değildir.
Bitkilerin çoğu çok hücreli canlılardır. Yeşil bitkiler; enerjilerinin çoğunu, siyanobakterilerle endosimbiyoz sonucu oluştuğu düşünülen kloroplastları aracılığıyla, fotosentez yoluyla, güneş ışığından elde ederler. Kloroplastlar, bitkilere yeşil rengini veren klorofil a ve b'yi içerir. Bazı bitkiler parazitik veya mikotropiktirler ve normal miktarlarda klorofil üretme ya da fotosentez yapma yeteneklerini kaybetmişlerdir ancak yine de çiçekleri, meyveleri ve tohumları vardır. Bitkilerde eşeysiz üreme yaygın olarak görülmesine karşın eşeyli üreme ve nesillerin değişimi karakteristik özellikleridir.
320.000 civarında bitki türü vardır ve bunların büyük çoğunluğu (260.000 ila 290.000 kadarı) tohum üretir. Yeşil bitkiler, Dünya'nın moleküler oksijeninin önemli bir bölümünü üretirler ve ekosistemlerin çoğuna temel teşkil ederler. Tahıl, meyve ve sebze üreten bitkiler insan beslenmesinin temelini oluştururlar ve binlerce yıldır evcilleştirilmektedirler. Bitkilerin; süsleme amacıyla, yapı malzemesi olarak, yazı malzemesi olarak ve kültürel açıdan birçok kullanımı vardır. Ayrıca bitkiler, ilaçlar ve psikoaktif maddeler için çok önemli bir kaynaktır. Bitkiler konusunda yapılan bilimsel çalışmalar biyolojinin bir alt dalı olan botaniğin konusudur.

Tüm canlılar, bitkiler ve hayvanlar olmak üzere geleneksel olarak iki gruba ayrılırdı. Bu sınıflandırma, canlıların farklı seviyelerini ayırt eden Aristoteles’e (MÖ 384–322) kadar uzanır. Aristoteles, bu ayrımı canlıların "hassas ruh"a sahip olup olmamasına veya bitkiler gibi yalnızca "vejetatif ruh"a sahip olup olmamasına göre yapmıştır. Aristoteles’in öğrencisi Theophrastos, bitki taksonomisi ve sınıflandırması üzerindeki çalışmalarını devam ettirmiştir. Çok daha sonraları, 18. yüzyılda Linnaeus (1707–1778) modern bilimsel sınıflandırma sisteminin temelini oluşturmuş, ancak hayvan ve bitki âlemlerini olduğu gibi bırakarak bitki âlemini "Vegetabilia" olarak adlandırmıştır.

Kabul edilmiş yaklaşık 382.000 bitki türü bulunmakta ve bunların büyük çoğunluğunu oluşturan yaklaşık 283.000 türü tohum üretmektedir. Tüm bitkilerin yaklaşık %85-90'ı çiçekli bitkilerdir (kapalı tohumlular). World Flora Online gibi birkaç proje, tüm bitki türlerinin kayıtlarını çevrimiçi veritabanlarında toplamak için çalışmalar yapmaktadır.
Bitkiler, 10 mikrometre boyutundaki tek hücreli organizmalar olan desmidlerden ve 3 mikrometreden küçük picozoalardan, en büyük ağaçlara (megaflora) kadar çeşitlilik gösterir. Örneğin, iğne yapraklı Sequoia sempervirens (Sekoya) 120 metreye kadar ve kapalı tohumlu Eucalyptus regnans 99 metreye kadar büyüyebilir.

Kara bitkilerinin ataları suda evrimleşmiştir. Yaklaşık 1,2 milyar yıl önce karada alglerden oluşan bir tabaka meydana geldi, ancak ilk kara bitkileri Ordovisyen dönemine, yani yaklaşık 450 milyon yıl öncesine kadar ortaya çıkmadı. Bu bitkiler, ciğer otları ile benzer biyolojik özelliklere sahipti. Bununla birlikte, Prekambriyen kayaçlarında bulunan yassılaşmış talluslara sahip fosiller, 1000 milyon yıldan çok daha uzun süre önce çok hücreli tatlı su ökaryotlarının var olduğunu göstermektedir.

Genel

Evans, L.T. (1998). Feeding the Ten Billion – Plants and Population Growth. Cambridge University Press. Paperback, 247 pages. 0-521-64685-5.
Kenrick, Paul & Crane, Peter R. (1997). The Origin and Early Diversification of Land Plants: A Cladistic Study. Washington, D.C.: Smithsonian Institution Press. 1-56098-730-8.
Raven, Peter H.; Evert, Ray F.; & Eichhorn, Susan E. (2005). Biology of Plants (7th ed.). New York: W.H. Freeman and Company. 0-7167-1007-2.
Taylor, Thomas N. & Taylor, Edith L. (1993). The Biology and Evolution of Fossil Plants. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall. 0-13-651589-4.
Trewavas A (2003). "Aspects of Plant Intelligence". Annals of Botany. 92 (1): 1-20. doi:10.1093/aob/mcg101. PMC 4243628 . PMID 12740212. 
Tür tahminleri ve sayıları

International Union for Conservation of Nature and Natural Resources (IUCN) Species Survival Commission (2004). IUCN Red List The IUCN Red List of Threatened Species 27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Prance G.T. (2001). "Discovering the Plant World". Taxon. 50 (2, Golden Jubilee Part 4): 345-359. doi:10.2307/1223885. JSTOR 1223885. 

Jones, T.M.; Reid, C.S.; Urbatsch, L.E. "Visual study of divisional Plantae". 13 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Şubat 2022.  (requires Microsoft Silverlight)
Chaw, S.-M.;  ve diğerleri. (1997). "Molecular Phylogeny of Extant Gymnosperms and Seed Plant Evolution: Analysis of Nuclear 18s rRNA Sequences" (PDF). Mol. Biol. Evol. 14 (1): 56-68. doi:10.1093/oxfordjournals.molbev.a025702 . PMID 9000754. 24 Ocak 2005 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Index Nominum Algarum 23 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interactive Cronquist classification
Plant Resources of Tropical Africa
Tree of Life 30 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Botanik ve vejetasyon veritabanları
African Plants Initiative database 17 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Australia 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chilean plants at Chilebosque 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
e-Floras (Flora of China, Flora of North America and others) 5 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Flora Europaea 11 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Flora of Central Europe 12 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
Flora of North America 28 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
List of Japanese Wild Plants Online 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Meet the Plants-National Tropical Botanical Garden
Lady Bird Johnson Wildflower Center – Native Plant Information Network at University of Texas, Austin 17 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Plant List 23 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United States Department of Agriculture 5 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. not limited to continental US species

Biyofiziksel bir ortam, bir organizmanın veya popülasyonun biyotik ve abiyotik bir çevresidir ve sonuç olarak hayatta kalma, gelişme ve evrimini etkileyen faktörleri içerir. Biyofiziksel bir ortam, mikroskopikten küresel boyutta ölçeğe göre değişebilir. Ayrıca özelliklerine göre alt bölümlere ayrılabilir. Örnekler arasında deniz çevresi, atmosferik çevre ve karasal çevre sayılabilir. Her canlı organizmanın kendi ortamı olduğu göz önüne alındığında, biyofiziksel ortamların sayısı sınırsızdır.
Çevre terimi, insanlıkla ilgili tekil küresel bir çevreyi veya Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı gibi yerel bir biyofiziksel ortamı ifade edebilir. 

Biyofizik
Koruma konuları listesi
Çevre sorunları listesi

 Wikimedia Commons'ta biyofiziksel çevre ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Biyokütle, yaşayan ya da yakın zamanda yaşamış canlılardan elde edilen fosilleşmemiş tüm biyolojik malzemenin genel adıdır. Biyokütle, bir enerji kaynağıdır ve endüstriyel anlamda biyokütle, bu biyolojik maddelerden yakıt elde edilmesi ya da diğer endüstriyel amaçlarla kullanılması ile ilgilidir. Yaygın olarak, biyoyakıt elde etmek amacı ile yetiştirilen bitkiler ile lif, ısı ve kimyasal elde etmek üzere kullanılan hayvansal ve bitkisel ürünleri ifade eder. Biyokütleler, bir yakıt olarak yakılabilen organik atıkları da içerir. Buna karşın, fosilleşmiş ve coğrafi etkilerle değişikliğe uğramış, kömür, petrol gibi organik maddeleri içermez. Genellikle kuru ağırlıkları ile ölçülürler.
Biyoyakıtlar, biyoetanol, biyobütanol, biyodizel ve biyogazlarla ilgilidir.
Biyokütle elde etmek üzere, şeker kamışı, şeker pancarı, mısır, dallı darı, papatya, keten tohumu, ayçiçeği, kolza, soya fasulyesi gibi pek çok değişik bitki yetiştirilebilir. Petrol bağımlılığı azaltma ve küresel ısınma ile mücadelede yenilenebilir yakıtların artan önemi nedeniyle biyokütle üretimi büyüyen bir endüstri haline gelmiştir.
Biyokütleler de, petrol ve kömür gibi, güneş enerjisinin depolanmış halidirler. Bitkiler güneş enerjisini fotosentez aracılığıyla tutarlar.
Biyoyakıtların içerisindeki karbon, bitkilerin havadaki karbondioksiti parçalaması sonucu elde edildiği için, biyoyakıtların yakılması, dünya atmosferinde net karbondioksit artışına neden olmaz. Bu nedenle, pek çok insan, atmosferdeki karbondioksit miktarının artışına engel olabilmek için, fosil yakıtlar yerine biyoyakıtların kullanılması gerektiği görüşünü savunmaktadırlar.
Biyoyakıtlar, enerji dışında yapı malzemesi, geri dönüşümlü kâğıt ve plastik üretiminde de kullanılırlar. İnsan eliyle biyokütle üretimi ve tüketimi aşağıdaki gibidir. 

R.H., Whittaker - G. E., Likens (1975). Primary Productivity of the Biosphere. Berlin. ss. 305-328. ISBN 0-387-07083-4. 

Biyoyakıt

Biyokütle Enerji Sistemleri ve Teknolojileri Merkezi (BESTMER) 8 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yenilenebilir Enerji Kaynakları - Biyogaz ve Biyokütle28 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doç. Dr. A. Ergin DUYGU'nun Modern Biyokütle Enerjisi konulu sunumu
Biyokütle Enerjisi ve Biyogaz 10 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyokütle Enerjisi

Biyolog, biyoloji alanında araştırma yapan bir bilim insanıdır. Biyologlar, ister tek bir hücre, ister çok hücreli bir organizma ya da etkileşim halindeki popülasyonlardan oluşan bir komünite olsun, Dünya üzerindeki yaşamı incelemekle ilgilenirler. Genellikle biyolojinin belirli bir dalında (örneğin, moleküler biyoloji, zooloji ve evrimsel biyoloji) uzmanlaşırlar ve belirli bir araştırma odağına sahiptirler (örneğin, sıtma veya kanser üzerine çalışmak).
Temel araştırmalarla ilgilenen biyologların amacı doğal dünya hakkındaki bilgileri ilerletmektir. Araştırmalarını, hipotezleri test etmek için ampirik bir yöntem olan bilimsel yöntemi kullanarak yürütürler. Keşifleri, insanlar için tıbbi açıdan faydalı ürünler geliştirmeyi amaçlayan biyoteknoloji gibi bazı özel amaçlara yönelik uygulamalara sahip olabilir.
Modern zamanlarda, çoğu biyolog lisans derecesi gibi bir veya daha fazla akademik derecenin yanı sıra yüksek lisans veya doktora gibi ileri bir dereceye sahiptir. Diğer bilim insanları gibi biyologlar da akademi, kar amacı gütmeyen kuruluşlar, özel sektör veya devlet gibi ekonominin farklı sektörlerinde çalışabilirler.

Biyolojinin kurucusu Francesco Redi, tüm zamanların en büyük biyologlarından biri olarak kabul edilmektedir. İngiliz doğa filozofu Robert Hooke, bitki yapısının bal peteği hücrelerine benzerliğini öne sürerek hücre terimini icat etmiştir.
Charles Darwin ve Alfred Wallace, Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında ayrıntılı olarak açıklanan doğal seçilim yoluyla evrim teorisini bağımsız olarak formüle etmişlerdir. Bu kitapta Darwin, insanlar da dahil olmak üzere tüm canlıların özelliklerinin, uzun zaman dilimleri boyunca farklılaşmaya yol açan birikmiş değişikliklerle doğal soy süreçleri tarafından şekillendirildiğini öne sürmüştür. Evrim teorisi bugünkü haliyle biyolojinin neredeyse tüm alanlarını etkilemektedir. Gregor Mendel, 1866 yılında modern genetiğin temelini oluşturan kalıtım ilkelerini ayrı bir şekilde formüle etmiştir.
1953 yılında James D. Watson ve Francis Crick, Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin'in çalışmalarına dayanarak, yaşamın tüm formlarını ifade eden genetik materyal olan DNA'nın temel yapısını tanımladılar ve DNA'nın yapısının bir çift sarmal olduğunu öne sürdüler.
Ian Wilmut, 1996 yılında Dolly adında Finlandiyalı bir Dorset kuzusundaki yetişkin bir somatik hücreden ilk kez bir memeli klonlayan araştırma grubuna liderlik etmiştir.

Biyoloji lisans eğitimi tipik olarak moleküler ve hücresel biyoloji, gelişim, ekoloji, genetik, mikrobiyoloji, anatomi, fizyoloji, botanik ve zooloji alanlarında dersler gerektirir. Ek gereksinimler arasında fizik, kimya (genel, organik ve biyokimya), kalkülüs ve istatistik yer alabilir.
Araştırma odaklı bir kariyer hedefleyen öğrenciler genellikle yüksek lisans veya doktora (örn. PhD) gibi bir lisansüstü derecesi alırlar ve bu sayede 1800'lerden beri var olan çıraklık modeline dayalı olarak bir araştırma şefinden eğitim alırlar. Bu lisansüstü programlardaki öğrenciler genellikle biyolojinin belirli bir alt disiplininde uzmanlık eğitimi alırlar.

Temel araştırmalarda çalışan biyologlar, evrim, biyokimya, moleküler biyoloji, sinirbilim ve hücre biyolojisi gibi konular da dahil olmak üzere yaşam hakkındaki insan bilgisini ilerletmek için teoriler formüle eder ve deneyler tasarlarlar.
Biyologlar genellikle hayvanları, bitkileri, mikroorganizmaları veya biyomolekülleri içeren laboratuvar deneyleri yaparlar. Ancak biyolojik araştırmaların küçük bir kısmı da laboratuvar dışında gerçekleşir ve deneyden ziyade doğal gözlemi içerebilir. Örneğin, bir botanikçi belirli bir ortamda bulunan bitki türlerini araştırabilirken, bir ekolog bir orman alanının yangından sonra nasıl toparlandığını inceleyebilir.
Uygulamalı araştırmalarda çalışan biyologlar, temel araştırmalardan elde ettikleri başarıları belirli alanlardaki veya uygulamalardaki bilgileri ilerletmek için kullanırlar. Örneğin, bu uygulamalı araştırma yeni farmasötik ilaçlar, tedaviler ve tıbbi tanı testleri geliştirmek için kullanılabilir. Özel sektörde uygulamalı araştırma ve ürün geliştirme yapan biyolojik bilimcilerin, araştırma planlarını veya sonuçlarını, fikirlerini veto etme veya onaylama konumunda olan bilim adamı olmayan kişilere açıklamaları gerekebilir. Bu bilim insanları çalışmalarının ticari etkilerini göz önünde bulundurmalıdır.
Genetik ve organik moleküller konusundaki hızlı gelişmeler, biyoteknoloji alanındaki büyümeyi teşvik ederek biyoloji bilimcilerinin çalıştığı endüstrileri dönüştürdü. Biyoloji bilimcileri artık hayvanların ve bitkilerin genetik materyallerini manipüle ederek organizmaları (insanlar dahil) daha üretken veya hastalıklara karşı dirençli hale getirmeye çalışabiliyorlar. DNA'nın yeniden birleştirilmesi gibi biyoteknolojik süreçler üzerine yapılan temel ve uygulamalı araştırmalar, insan insülini ve büyüme hormonu gibi önemli maddelerin üretilmesini sağlamıştır. Daha önce büyük miktarlarda bulunmayan birçok başka madde de artık biyoteknolojik yollarla üretilmektedir. Bu maddelerden bazıları hastalıkların tedavisinde faydalıdır.
Çeşitli genom (ilişkili genleriyle birlikte kromozomlar) projeleri üzerinde çalışanlar genleri izole etmekte ve işlevlerini belirlemektedir. Bu çalışma, orak hücre anemisi gibi belirli hastalıklarla ve kalıtsal sağlık riskleriyle ilişkili genlerin keşfedilmesine yol açmaya devam etmektedir. Biyoteknolojideki gelişmeler, biyolojinin hemen hemen tüm alanlarında araştırma fırsatları yaratmış ve tıp, tarım ve çevresel iyileştirme gibi alanlarda ticari uygulamalar getirmiştir.

Son gelişmeler bazı geleneksel sınıflandırmaları bulanıklaştırmış olsa da biyoloji bilimcilerinin çoğu belirli bir organizma türü veya belirli bir faaliyet üzerinde çalışma konusunda uzmanlaşmıştır.

Genetikçiler; genetik, gen bilimi, kalıtım ve organizmaların çeşitliliği üzerine çalışırlar.
Nörobilimciler sinir sistemini inceler.
Gelişim biyologları organizmaların gelişim ve büyüme sürecini inceler
Biyokimyacılar canlıların kimyasal bileşimini incelerler. Metabolizma, üreme ve büyüme ile ilgili karmaşık kimyasal kombinasyonları ve reaksiyonları analiz ederler.
Moleküler biyologlar biyomoleküller arasındaki biyolojik aktiviteyi incelerler.
Mikrobiyologlar; bakteri, yosun veya mantar gibi mikroskobik organizmaların büyümesini ve özelliklerini araştırır.
Fizyologlar, normal ve anormal koşullar altında, tüm organizmada ve hücresel veya moleküler düzeyde bitki ve hayvanların yaşam fonksiyonlarını inceler. Fizyologlar genellikle büyüme, üreme, fotosentez, solunum veya hareket gibi işlevlerde veya organizmanın belirli bir bölgesinin veya sisteminin fizyolojisinde uzmanlaşırlar.
Biyofizikçiler, biyolojik soruları yanıtlamak için geleneksel olarak fizikte kullanılan deneysel yöntemleri kullanırlar.
Hesaplamalı biyologlar, biyolojik sorunları ele almak için bilgisayar bilimi, uygulamalı matematik ve istatistik tekniklerini uygularlar. Ana odak noktası matematiksel modelleme ve hesaplamalı simülasyon tekniklerinin geliştirilmesidir. Bu sayede bilimsel araştırma konularını teorik ve deneysel sorularıyla birlikte laboratuvar olmadan ele alırlar.
Zoologlar ve vahşi yaşam biyologları hayvanları ve vahşi yaşamı - kökenleri, davranışları, hastalıkları ve yaşam süreçleri - inceler. Bazıları canlı hayvanlarla kontrollü veya doğal ortamlarda deneyler yaparken diğerleri yapılarını incelemek için ölü hayvanları inceler. Zoologlar ve vahşi yaşam biyologları ayrıca kara ve su alanlarının mevcut ve potansiyel kullanımlarının çevresel etkilerini belirlemek için biyolojik verileri toplayabilir ve analiz edebilirler. Zoologlar genellikle çalıştıkları hayvan grubuyla tanımlanırlar. Örneğin, ornitologlar kuşları, mammaloglar memelileri, herpetologlar sürüngenleri ve amfibileri, ihtiyologlar balıkları, knidariyologlar denizanalarını ve entomologlar böcekleri inceler.
Botanikçiler bitkileri ve çevrelerini inceler. Bazıları algler, likenler, kara yosunları, eğrelti otları, kozalaklı ağaçlar ve çiçekli bitkiler dahil olmak üzere bitki yaşamının tüm yönlerini inceler; diğerleri bitkilerin tanımlanması ve sınıflandırılması, bitki parçalarının yapısı ve işlevi, bitki süreçlerinin biyokimyası, bitki hastalıklarının nedenleri ve tedavileri, bitkilerin diğer organizmalar ve çevre ile etkileşimi, bitkilerin jeolojik kayıtları ve evrimleri gibi alanlarda uzmanlaşmıştır. Mikologlar, bitkilerden ayrı bir alem olan maya, küf ve şapkalı mantar gibi mantarları inceler.
Su biyologları suda yaşayan mikroorganizmaları, bitkileri ve hayvanları inceler. Deniz biyologları tuzlu su organizmalarını, limnologlar ise tatlı su organizmalarını inceler. Deniz biyolojisi çalışmalarının çoğu, canlı hücrelerin içinde gerçekleşen biyokimyasal süreçlerin incelenmesi olan moleküler biyoloji üzerine odaklanmaktadır. Deniz biyolojisi, okyanusların ve okyanus tabanının biyolojik, kimyasal, jeolojik ve fiziksel özelliklerini inceleyen oşinografinin bir dalıdır.
Ekologlar organizmalar arasındaki ve organizmalar ile çevreleri arasındaki ilişkileri araştırarak nüfus büyüklüğü, kirleticiler, yağış, sıcaklık ve rakımın etkilerini incelerler. Ekologlar, çeşitli bilimsel disiplinlerin bilgilerini kullanarak hava, gıda, toprak ve su kalitesine ilişkin verileri toplayabilir, inceleyebilir ve raporlayabilir.
Evrimsel biyologlar, tek bir ortak atadan başlayarak Dünya üzerindeki yaşam çeşitliliğini üreten evrimsel süreçleri araştırırlar. Bu süreçler doğal seçilim, ortak soy ve türleşmeyi içerir.

Biyologlar genellikle düzenli saatlerde çalışırlar ancak daha uzun saatler de nadir değildir. Araştırmacıların, araştırmalarının niteliğine bağlı olarak laboratuvarlarda veya diğer yerlerde (özellikle sahadayken) tuhaf saatlerde çalışmaları gerekebilir.
Birçok biyolog, araştırmalarını finanse etmek için hibe parasına bağımlıdır. Yeni veya genişletilmiş fon arayışı için teklif hazırlarken son teslim tarihlerine uyma ve katı hibe yazma şartnamelerine uyma baskısı altında olabilirler.
Deniz biyologları çeşitli çalışma koşullarıyla karşılaşır

Bu madde kayda değer biyologların listesidir. Zoologlar, botanikçiler, ornitologlar, malakologlar, doğa bilimciler ve diğer uzmanlıkları da içermektedir. 

Humayun Abdulali (1914–2001), Hint ornitolog
Arthur Loveridge (1891–1980) İngiliz biyolog ve herpetolog
Aziz Ab'Sáber (1924–2012), Brezilyalı coğrafyacı, jeolog ve çevre bilimci
Erik Acharius (1757–1819), İsveçli botanikçi
Johann Friedrich Adam (18. yy–1806), Rus botanikçi
Arthur Adams (1820–1878), İngiliz hekim ve doğa bilimci
Henry Adams (1813–1877), İngiliz doğa bilimci ve konkolog
William Aiton (1731–1793), İskoç botanikçi (botanikteki kısaltma: Aiton)
Michel Adanson (1727–1806), Fransız doğa bilimci (botanikteki kısaltma: Adans.)
Edgar Douglas Adrian (1889–1977), Britanyalı elektrofizyolog, nöron araştırmaları için 1932 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü ile ödüllendirilmiştir
Adam Afzelius (1750–1837), İsveçli botanikçi
Carl Adolph Agardh (1785–1859), İsveçli botanikçi
Jacob Georg Agardh (1813–1901), İsveçli botanikçi
Louis Agassiz (1807–1873), İsviçreli zoolog
Alexander Agassiz (1835–1910), Amerikalı zoolog, Louis Agassiz'in oğlu
Nikolaus Ager (1568–1634), Fransız botanikçi
Pedro Alberch i Vié (1954–1998), İspanyol doğa bilimci
Bruce Alberts (1938), Amerikalı biyokimyager, ABD Bilimler Akademisi'nin eski başkanı
Boyd Alexander (1873–1910), İngiliz ornitolog
Horace Alexander (1889–1989), İngiliz ornitolog
Richard D. Alexander (1930), Amerikalı evrimsel biyolog
Wilfred Backhouse Alexander (1885–1965), İngiliz ornitolog
Alfred William Alcock (1859–1933), Britanyalı doğa bilimci
Salim Ali (1896–1987), Hint ornitolog
Frédéric-Louis Allamand (1736– after1803), İsviçreli botanikçi (botanikteki kısaltma: F.Allam.)
Warder Clyde Allee (1885–1955), Amerikalı zoolog ve çevre bilimci, Allee etkisini tanımlamıştır
Joel Asaph Allen (1838–1921), Amerikalı; kuşlar, memeliler
George James Allman (1812–1898), Britanyalı doğa bilimci
Prospero Alpini (1553–1617), İtalyan botanikçi
Sidney Altman (1939), Kanadalı doğumlu moleküler biyolog, RNA üzerine çalışması için 1989 Nobel Kimya Ödülü ile ödüllendirilmiştir
Bruce Ames (1928), Amerikalı biyokimyager, Ames testini icat etmiştir
José Alberto de Oliveira Anchieta (1832–1897), Portekizli doğa bilimci
George Fransız Angas (1822–1886), İngiliz kâşif, doğa bilimci, konkolog ve ressam
Jakob Johan Adolf Appellöf (1857–1921), İsveçli deniz zoologu
Aristoteles (MÖ 384–MÖ 322), Yunan filozof
Peter Artedi (1705–1735), İsveçli doğa bilimci
Gilbert Ashwell (1916–2014), Amerikalı biyokimyager, hücre reseptörü çalışmalarında öncü
Jean Baptiste Audebert (1759–1800), Fransız doğa bilimci
Jean Victoire Audouin (1797–1841), Fransız zoolog
John James Audubon (1786–1851), Amerikalı ornitolog
Charlotte Auerbach (1899–1994), Alman genetikçi, mutagenez disiplininin kurucusu
Richard Axel (1946), Nobel ödüllü fizyolog
Julius Axelrod (1912–2004), Amerikalı biyokimyager, katekolamin nörotransmitter araştırmaları için 1970 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü ile ödüllendirilmiştir
William Orville Ayres (1817–1887), Amerikalı hekim ve balık bilimci
Félix de Azara (1746–1811), İspanyol doğa bilimci

Churchill Babington (1831–1881), Britanyalı arkeolog ve konçolojist (yumuşakçaların kabuklarını araştıran bilim dalı)
John Bachman (1790–1874), Amerikalı doğabilimci
Curt Backeberg (1894–1966), Alman botanikçi (Botanik kısaltması: Backeb.)
Karl Ernst von Baer (1792–1876), embriyolog
Liberty Hyde Bailey (1858–1954), Amerikalı botanikçi (Botanik kısaltması: L.H.Bailey)
Spencer Fullerton Baird (1823–1887), Kuşlar ve memeliler
John Hutton Balfour (1808–1884), İskoçyalı botanikçi (Botanik kısaltması: Balf.)
David Baltimore (1938), Fizyoloji ve Tıp Alanında 1975 Nobel Ödülü
Joseph Banks (1743–1820), biyolog, botanikçi (Botanik kısaltması: Banks)
Robert Bárány (1876–1936), Avusturyalı fizisyen, vestibüler sistem (kulak ve duyma sistemi) üzerine yaptığı araştırmalarla Fizyoloji ve Tıp Alanında 1914 Nobel Ödülü almıştır.
Benjamin Smith Barton (1766–1815), Amerikalı botanikçi (Botanik kısaltması: Barton)
John Bartram (1699–1777), Amerikalı botanikçi (Botanik kısaltması: Bartram)
William Bartram (1739–1823), Amerikalı doğa bilimci (Botanik kısaltması: W.Bartram)
Anton de Bary (1831–1888), cerrah, botanikçi, mikrobiyolog
Henry Walter Bates (1825–1892), İngiliz doğa bilimci
Patrick Bateson (1938), İngiliz biyolog ve yazar, Londra Zooloji Topluluğu başkanı
August Johann Georg Karl Batsch (1762–1802), Alman botanikçi, mikolog
Nicolas Baudin (1754–1803), Fransız botanikçi
Gaspard Bauhin (1560–1624), İsviçreli botanikçi, Linnaeus tarafından kullanılan ikili isimlendirmeyi taksonomiye tanıtmıştır, (Botanik kısaltması: C.Bauhin)
Johann Matthäus Bechstein (1757–1822), Alman doğa bilimci (Botanik kısaltması: Bechst.)
Rollo Beck (1870–1950), Amerikalı ornitolog
Charles William Beebe (1877–1962), Biyolog
Martinus Beijerinck (1851–1931), Hollandalı mikrobiyolog ve botanikçi, virüsleri keşfetmiştir
Thomas Bell (1792–1880), İngiliz doğa bilimci
David Bellamy (1933), İngiliz botanikçi
Edward Turner Bennett (1797–1836), İngiliz zoolog
George Bentham (1800–1884), İngiliz botanikçi (Botanik kısaltması: Benth.)
Robert Bentley (1821–1893), İngiliz botanikçi (Botanik kısaltması: Bentley)
Jacques Benveniste (1935–2004), Fransız immunolog
Wilson Teixeira Beraldo (1917–1998), Brezilyalı hekim ve fizyolog, bradikinini keşfeden iki kişiden birisidir
Hans Berger (1873–1941), Alman nörobilimci, Elektroensefalografiyi bulan kişilerden birisidir
Carl Bergmann (1814–1865), Alman anatomici, fizyolog ve biyolog, Bergmann kuralını geliştirmiştir
Rudolph Bergh (1824–1909), Danimarkalı hekim ve zoolog
Claude Bernard (1813–1878), Fransız fizyolog ve homeostasis konseptinin babası
Samuel Stillman Berry (1887–1984), Amerikalı deniz zooloğu
Thomas Bewick (1753–1828), İngiliz ornitolog
Colin Bibby (1948–2004), İngiliz ornitolog
Gabriel Bibron (1806–1848), Fransız zoolog
Johannes Abraham Bierens de Haan (1883–1953), Hollandalı biyolog ve etolog
Ann Bishop (1899–1990), İngiliz biyolog
Biswamoy Biswas (1923–1994), Hint ornitolog

Liz Blackburn (1948), Australian/US Nobel Prize–winning researcher in the field of telomeres and the "telomerase" enzyme
John Blackwall (1790–1881), Britanyalı entomolog
Henri Marie Ducrotay de Blainville (1777–1850), Fransız zoolog
Albert Francis Blakeslee (1874–1954), Amerikalı botanikçi, best known for research on Jimsonweed and the sexuality of fungi
Thomas Blakiston (1832–1891), İngiliz doğa bilimci
William Thomas Blanford (1832–1905), İngiliz doğa bilimci
Pieter Bleeker (1819–1878), Hollandalı ichthyologist
Günter Blobel (1936), Alman Nobel Prize-winning biyolog who discovered that newly synthesized proteins contain "address tags" which direct them to the proper location within the cell.
Steven Block (1952), Amerikalı biophysicist who measured the mechanical properties of single bio-molecules
Carl Ludwig Blume (1789–1862), Alman-Hollandalı botanikçi (abbr. in botany: Blume)
Johann Friedrich Blumenbach (1752–1840), Alman physiologist and anthropologist
Edward Blyth (1810–1873), İngiliz zoolog
José Vicente Barbosa du Bocage (1823–1907), Portuguese zoolog
Pieter Boddaert (1730–1795 or 1796), doğabilimci
Charles Lucien Bonaparte (1803–1857), Fransız doğabilimci
James Bond (1900–1989), Amerikalı ornitolog
Franco Andrea Bonelli (1784–1830), İtalyan ornitolog
August Gustav Heinrich von Bongard (1786–1839), Alman botanikçi
Charles Bonnet (1720–1793), Swiss doğabilimci
Aimé Bonpland (1773–1858), Fransız botanikçi (abbr. in botany: Bonpl.)
Jules Bordet (1870–1961), Belçikalı immunologist and microbiyolog, winner of the 1919 Nobel Prize in Physiology or Medicine for his discovery of the complement system in the immune system
Antonina Georgievna Borissova (1903–1970), Rus botanikçi
Norman Borlaug (1914), Amerikalı agricultural scientist, humanitarian, Nobel laureate, and the father of the Green Revolution
Louis Augustin Guillaume Bosc (1759–1828), Fransız zoolog
George Albert Boulenger (1858–1937), Belçikalı zoolog
Jules Bourcier (1797–1873), Fransız doğabilimci
Johann Friedrich von Brandt (1802–1879), Alman doğabilimci (abbr. in botany: Brandt)
Sara Branham Matthews (1888–1962), Amerikalı microbiyolog
Christian Ludwig Brehm (1787–1864), Alman ornitolog
Alfred Brehm (1829–1884), Alman zoolog
Sydney Brenner (1927), Britanyalı molecular biyolog, winner of the 2002 Nobel Prize in Physiology or Medicine
Thomas Mayo Brewer (1814–1880), Amerikalı doğabilimci
William Brewster (1851–1919), Amerikalı ornitolog
Mathurin Jacques Brisson (1723–1806), Fransız zoolog
Nathaniel Lord Britton (1859–1934), Amerikalı botanikçi (abbr. in botany: Britton)
Thomas D. Brock (1926), Amerikalı biyolog, discoverer of hyperthermophiles
Adolphe Théodore Brongniart (1801–1876), Fransız botanikçi (abbr. in botany: Brongn.)
Robert Broom (1866–1951), South African paleontologist
James H. Brown, Amerikalı ecologist
Robert Brown (1773–1858), botanikçi (abbr. in botany: R.Br.)
David Bruce (1855–1931), İskoç pathologist and microbiyolog
Jean Guillaume Bruguière (1750–1798), Fransız doğabilimci
Morten Thrane Brünnich (1737–1827), Danimarkalı zoolog
Francis Buchanan-Hamilton (1762–1829), İskoç zoolog and botanikçi
Stephen L. Buchmann, co-author of The Forgotten Pollinators
Linda B. Buck (1947), Amerikalı physiologist and Nobel prize winner
Samuel Botsford Buckley (1809–1884), Amerikalı doğabilimci (abbr. in botany: Buckley)
Buffon (1707–1788), Fransız doğabilimci (abbr. in botany: Buffon)
William Bullock (1773–1849), İngiliz doğa bilimci
Walter Buller (1838–1906), Yeni Zelandalı doğabilimci
James Bulwer (1794–1879), İngiliz doğa bilimci  and conchologist
Alexander von Bunge (1803–1890), Alman-Rus zoolog
Luther Burbank (1849–1926), Amerikalı horticulturalist
Hermann Burmeister (1807–1892), Alman zoolog
Carlos Bustamante (1951), Amerikalı biophysicist, discovered "molecular tweezers" to manipulate DNA
Ernesto Bustamante (1950), Peruvian biochemist, specialist in mitochondria. Currently works on DNA paternity testing

Jean Cabanis (1816–1906), A

Biyoloji tarihinde antik çağlardan günümüze yaşayan dünyanın incelenmesi ele alınmaktadır. Her ne kadar biyoloji kavramı belirli bir bilimsel alan olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da biyoloji bilimleri ayurveda, Antik Mısır tıbbı ve Greko-Romen dünyada Aristoteles ile Galen'in çalışmalarına kadar uzanan tıb tarihine ve doğa tarihine dayanmaktadır. Antik çağlarda ortaya çıkan bu çalışmalar Orta Çağ'da İbni Sina gibi müslüman bilimadamları ve doktorlar tarafından ilerletilmiştir. Avrupa Rönesans döneminde ve modern çağın başlarında ampirizme yeniden duyulan bir ilgi ve birçok yeni organizmanın keşfiyle birlikte biyolojik düşünce alanında bir devrim ortaya çıkmıştır. Bu dönemde öne çıkanlar arasında fizyoloji alanında deneysel çalışmalar ve çok dikkatli gözlemler yapmış olan Vesalius ile Harvey; fosilleri ve yaşam çeşitliliğini sınıflandırmaya başlayan ve organizmaların gelişmeleri ile davranışlarını izleyen Linnaeus ile Buffon gibi doğa bilimcileri sayılabilir. Mikroskobun bulunması ile daha önceden bilinmeyen mikroorganizmaların dünyası ortaya çıkmış ve hücre teorisinin ilk çalışmaları başlamıştır. Özellikle mekanik felsefenin çıkışına karşı doğal teolojinin giderek artan önemi doğa tarihi üzerine yapılan çalışmaların gelişmesine cesaret vermiştir.
Botanik ve zooloji 18 ve 19. yüzyıllarda giderek daha profesyonel bilim dalları hâline gelmiştir. Lavoisier ve diğer fizikçiler canlı ve cansız dünyaları fizik ve kimya ile birleştirmeye başlamıştır. Alexander von Humboldt gibi kâşif - doğa bilimcileri organizmaların kendi aralarında ve çevre ile olan ilişkilerini ve bu ilişkilerin coğrafyaya olan bağlılıklarını incelemeye başlamış ve biyocoğrafya, ekoloji ve etolojinin temelleri atılmıştır. Doğa bilimcileri özcülüğü reddetmeye, soy tükenmesinin ve türlerin mutasyonun önemini kavramaya başlamışlardır. Hücre teorisi yaşamın temeli üzerine yeni perspektifler getirmiştir. Bu gelişmeler ve embriyoloji ile paleontolojinin getirdiği sonuçlar ışığında Charles Darwin'in doğal seleksiyon ile evrim teorisi ortaya çıkmıştır. Canlı maddelerin cansız maddelerden kendiliğinden meydana geldiği teorisi 19. yüzyılın sonlarında artık kabul görmemeye başlamış, hastalık yapıcı mikrop teorisi yükselişe geçmiştir ama kalıtımın işleyişi hâla bir gizem olarak kalmıştır.
Mendel'in çalışmalarının 20. yüzyılın başlarında tekrar bulunması kısa sürede Thomas Hunt Morgan ve öğrencilerinin genetik bilimini geliştirmelerini sağlamıştır. 1930'lara gelindiğinde popülasyon genetiği ve doğal seleksiyon neo-Darwinci sentez olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle Watson ve Crick DNA'nın yapısını önerdikten sonra yeni disiplinler hızlı bir gelişme kaydetmiştir. Merkezi dogmanın ortaya atılışından ve genetik kodun çözülmesinden sonra biyoloji organizmaların bütünüyle ve organizma gruplarıyla ilgilenen "organizma biyolojisi" ve hücre ve moleküler biyoloji olarak ayrılmıştır. Bu ayrım 20. yüzyılın sonlarına doğru organizma biyologlarının moleküler teknikler kullanması ile birlikte moleküler ve hücre biyologlarının da genlerin çevre ile ilişkilerini araştırması ve doğal organizma popülasyonlarının genetiği gibi tersine dönerek genomik ile proteomik gibi yeni alanlar ortaya çıkmıştır.

Biyoloji sözcüğü Yunanca yaşam anlamına gelen Yunanca: βίος (bios) sözcüğü ile Yunanca seçmek, toplamak anlamına gelen Yunanca: λέγειν (legein) fiilinden türetilen ve bilim anlamına gelen '-loji',ekinin birleşmesinden oluşmuştur. Günümüzdeki anlamıyla biyoloji sözcüğü birbirlerinden bağımsız olarak 1800 yılında Karl Friedrich Burdach, 1802 yılında Gottfried Reinhold Treviranus (Biologie oder Philosophie der lebenden Natur, 1802) ve Jean-Baptiste Lamarck (Hydrogéologie, 1802) tarafından kullanılmıştır.. Sözcüğün kendisi ise 1766 yılında yayımlanan Michael Christoph Hanov'un Philosophiae naturalis sive physicae dogmaticae: Geologia, biologia, phytologia generalis et dendrologia,adlı kitabının üçüncü cildinde geçer.
Hayvanlar ve bitkilerin incelenmesi için biyoloji,sözcüğünden önce başka terimler kullanılmıştır. Biyolojinin tanımla işlevi için doğa tarihi adı kullanılmıştır ama bu terimin içinde aynı zamanda mineraloji gibi biyoloji dışı alanlarda yer alıyordu. Orta Çağldan Rönesans'a kadar doğa tarihinin birleştirici ekseni scala naturae ya da Büyük Varlık Zinciri olarak tanımlanıyordu. Doğa felsefesi ve doğa teolojsi bitki ve hayvan yaşamının kavramsal ve metafizik temellerinin ötesine geçerek organizmaların neden var olduğu, davranışlarının temelinde ne yattığı konularıyla ilgileniyordu ve ayrıca günümüzde jeoloji, fizik, kimya ve astronomi dallarını da içinde barındırıyordu. Fizyoloji ve (botanik) farmakoloji tıp alanında inceleniyordu. Genel olarak biyoloji terimi kabul görmeden önce 18 ve 19. yüzyıllarda doğa tarihi ve doğa felsefesi terimlerinin yerine botanik, zooloji ve fosillerle ilgili olarak da jeoloji kullanılmaya başlandı. Günümüzde de "botanik" ve "zooloji" oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır ama yanlarına mikoloji ve moleküler biyoloji gibi biyolojinin diğer altdalları da eklenmiştir.

İlk insanlar, hayatta kalabilmek için gerekli olan bitkiler ve hayvanlar hakkında sahip oldukları bilgileri nesilden nesle aktarmış olmalılar. Bu aktarılan bilgilerin arasında hayvan ve insan anatomisi ve göç dönemleri gibi hayvan davranışları hakkında olan bilgiler de yer almış olmalıdır. Yine de biyoloji bilgisi açısından ilk önemli dönüm noktası 10,000 yıl önce ortaya çıkan Neolitik Devrimdir. İnsanlar ilk defa bu dönemde tarım yapmak için bitkileriden yararlanmış ve yerleşik toplulukların yararlanması için ilk olarak hayvanlar evcilleştirilmiştir.
Mezopotamya, Antik Mısır, Hindistan altkıtası, Çin gibi eski kültürler birbirinden bağımsız ve karmaşık doğa felsefesi üzerine görüşler oluşturan Sushruta, Zhang Zhonjing gibi tanınmış cerrahlar ve doğa bilimleri ile ilgilenen kişiler ortaya çıkarmıştır. Ancak modern biyolojinin kökeni Antik Yunan felsefesinin seküler geleneğine dayandırılır.
Bilinen en eski tıp sistemlerinden biri olan Ayurveda Hint altkıtasında MÖ 1500 yıllarında, Hint kültürünün en eski dört kitabından biri olan Atharvaveda'dan kaynaklanmıştır. Dİğer antik tıp metinleri arasında Antik Mısırlılardan kalma Edwin Smith Papirüsü sayılabilir. Ayrıca bu metinde insan kalıntılarını koruma ve çürümesini engelleme için kullanılan mumyalama işleminin geliştirilmesinden de söz edilir. Antik Çin'de biyoloji konularının Çinli herbologların, doktorların, simyacıların ve filozofların eserleri arasında yer aldığı görülmektedir. Örneğin, son hedefi "hayat iksiri" olan Çin simyasının Taocu geleneği, sağlık üzerine verdiği önem nedeniyle yaşam bilimlerinin bir parçası olarak görülebilir. Klasik Çin tıbbı sistemi genellikle yin ve yang teorisi ile beş element çevresinde şekillenmiştir. Zhuangzi gibi Taocu filozoflar MÖ 4. yüzyılda evrim ile ilgili fikirler oluşturmuş, biyolojik türlerin değişmezliğini reddetmiş ve türlerin değişik çevrelere cevap verebilmek için değişik özellikler geliştirdiklerini öne sürmüştür.
Antik Hint Ayurveda geleneği Antik Yunanistan tıbbının dört mizaç kuramına benzeyen üç mizaç kavramını bağımsız olarak geliştirdi, ancak Ayurveda sisteminde ayrıca vücudun beş elementten ve yedi temel dokudan oluştuğu da yer almaktaydı. Ayurveda yazarları yaşayan nesneleri doğum yöntemlerine göre; rahimden, yumurtadan, ısı ve nemden ve tohumlardan olmak üzere dört kategoriye ayırdı ve fetüsün döllenmesi kavramını açıkladı. Aynı zamanda, insan diseksiyonu ve hayvanları canlı olarak kesme yöntemleri kullanmadan dahi cerrahi üzerine önemli ilerlemeler kaydettiler.Sushruta Samhita, MÖ 6. yüzyılda Sushruta tarafından yazıldığı öne sürülen İlk Ayurveda bilimsel eserlerinden biridir. İlk tıp metinlerinden biri sayılan bu eserde 700 tıbbî bitki, mineral kaynaklarla hazırlanan 64 ve hayvansal kaynaklardan hazırlanan 57 ilâç tanımlanır.

Sokrates öncesi düşünürler yaşam hakkında çok soru sordular ancak özellikle biyoloji ile ilgili çok az sistematik bilgi ürettiler. Yine de atomcuların yaşamı yalnızca fiziksel terimlerle açıklama çabaları biyoloji tarihi boyunca dönem dönem ortaya çıkmıştır. Ama Hipokrat ve takipçilerinin tıbbî teorilerinin, özellikle mizaç kuramının etkisi kalıcı olmuştur.
Düşünür Aristoteles Klasik Antik Çağın yaşayan dünya hakkında en nüfuzlu bilginiydi. Her ne kadar doğa felsefesi hakkındaki ilk eserleri spekülatif olsa da biyoloji hakkında verdiği daha sonraki eserlerinin çoğu ampirik kaynaklıydı ve biyolojik nedensellik ile yaşamın çeşitliliği üzerineydi. Özellikle çevresinde bulunan bitki ve hayvanların nitelikleri ve yaşam biçimleri hakkında sayısız doğa gözlemi yapmıştır ve kategorizasyona büyük önem vermiştir. Aristoteles 540 hayvan türünü sınıflandırmış ve en az 50'sini keserek incelemiştir. Entelektüel amaçların ve formel nedenin tüm doğal süreçleri yönlendirdiğine inanmıştır.
Aristoteles ve ondan sonra 18. yüzyıla kadar gelen tüm Batı âlimleri, yaratıkların bitkilerden insanlara, giderek artan bir mükemmeliyet skalasında (scala naturae ya da Büyük Varlık Zinciri) yer aldığına inanmıştır. Aristoteles'in Lykeion'daki halefi Theophrastus, botanik üzerine Bitkilerin Tarihi adında bir seri kitap yazmıştır ki antik çağların botanik üzerine en önemli katkısıdır. Theophrastus'un kullandığı terimlerin birçoğu, örneğin meyve için carpos ve tohum kanalı için pericarpion gibi günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. Gaius Plinius Secundus da bitkiler ve doğa hakkındaki bilgisi nedeniyle tanınmıştır ve zoolojik tanımlamaları bir araya getirmiştir.
Helenistik dönemde Ptolemaios Hanedanı zamanının bazı âlimleri, özellikle Herophilos ve Erasistratos, Aristoteles'in fizyolojik çalışmalarına eklemeler yapmış ve deneysel diseksiyonlar yapmıştır. Claudius Galen tıp ve anatomi alanında en önemli otorite olmuştur. Her ne kadar Lucretius gibi birkaç antik atomcu, Aristoteles'in yaşamın tüm yönlerinin belirli bir tasarım ya da amacın sonucu olduğunu söyleyen teleolojik görüşlerine karşı çıkmışsa da teleoloji ve özellikle de hristiyanlığın yükselişinden sonra doğa teleolojisi 18 ve 19. 

Ekolojide biyolojik etkileşim, bir toplulukta birlikte yaşayan bir çift organizmanın birbirleri üzerindeki etkisidir. Aynı türden (tür içi etkileşimler) ya da farklı türlerden (türler arası etkileşimler) olabilirler. Bu etkiler kısa veya uzun vadeli olabilir, her ikisi de genellikle ilgili türlerin adaptasyonunu ve evrimini güçlü bir şekilde etkiler. Biyolojik etkileşimler, her iki taraf için de faydalı olan mutualizmden, her iki taraf için de zararlı olan rekabete kadar çeşitlilik gösterir. Etkileşimler, fiziksel temas kurulduğunda doğrudan veya paylaşılan kaynaklar, bölgeler, ekolojik hizmetler, metabolik atıklar, toksinler veya büyüme inhibitörleri gibi aracılar yoluyla dolaylı olabilir. Bu tür bir ilişki, her iki organizma üzerinde ilişkiden kaynaklanan bireysel etkilere dayanan net etki ile gösterilebilir.
Son zamanlarda yapılan bazı çalışmalar, habitat modifikasyonu ve mutualizm gibi tropik olmayan tür etkileşimlerinin besin ağı yapılarının önemli belirleyicileri olabileceğini öne sürmüştür. Ancak bu bulguların ekosistemler arasında genelleşip genelleşmediği ve trofik olmayan etkileşimlerin besin ağlarını rastgele mi yoksa belirli trofik seviyeleri veya işlevsel grupları mı etkilediği belirsizliğini korumaktadır.

Biyolojik etkileşimler daha önce az ya da çok bireysel olarak incelenmiş olsa da Edward Haskell (1949), daha sonra biyologlar tarafından "etkileşimler" olarak benimsenen bir "ortak eylemler" sınıflandırması önererek tematiğe bütünleştirici bir yaklaşım getirmiştir. Yakın ve uzun vadeli etkileşimler simbiyoz olarak tanımlanır; karşılıklı fayda sağlayan simbiyozlar mutualistik olarak adlandırılır.
Simbiyoz terimi, likenlerde olduğu gibi özellikle mutualizmi mi yoksa kendilerine fayda sağlayan parazitleri mi ifade etmesi gerektiği konusunda yüzyıllarca süren bir tartışmaya konu olmuştur. Bu tartışma, biyotik etkileşimler için biri zamana (uzun vadeli ve kısa vadeli etkileşimler), diğeri ise etkileşim gücünün büyüklüğüne (rekabet/mutualizm) veya stres gradyanı hipotezine ve Mutualizm Parazitizm Sürekliliğine göre bireysel zindeliğin etkisine dayanan iki farklı sınıflandırma yaratmıştır. Kızıl Kraliçe hipotezi, Kızıl Kral hipotezi veya Siyah Kraliçe hipotezi gibi evrimsel oyun teorileri, etkileşim gücüne dayalı bir sınıflandırmanın önemli olduğunu göstermiştir.

Yırtıcılık ve tozlaşma gibi kısa vadeli etkileşimler ekoloji ve evrimde son derece önemlidir. Bunlar tek bir etkileşimin süresi açısından kısa ömürlüdür: bir yırtıcı bir avı öldürür ve yer; bir tozlayıcı bir çiçekten diğerine polen aktarır; ancak her iki partnerin evrimi üzerindeki etkileri açısından son derece dayanıklıdırlar. Sonuç olarak, ortaklar birlikte evrimleşir.

Yırtıcılıkta bir organizma, yani avcı, başka bir organizmayı, yani avını öldürür ve yer. Yırtıcılar, görme, işitme veya koku alma gibi keskin duyulara sahip olarak avlanmaya adapte olmuş ve genellikle bu konuda oldukça uzmanlaşmışlardır. Hem omurgalı hem de omurgasız birçok yırtıcı hayvan, avlarını kavramak, öldürmek ve parçalamak için keskin pençelere veya çenelere sahiptir. Diğer adaptasyonlar arasında avlanma verimliliğini artıran gizlilik ve agresif mimikri yer alır. Yırtıcılığın av üzerinde güçlü bir seçici etkisi vardır ve bu da onların uyarı renkleri, alarm çağrıları ve diğer sinyaller, kamuflaj ve savunma dikenleri ve kimyasalları gibi antipredatör adaptasyonlar geliştirmelerine neden olur. Predasyon, en azından Kambriyen döneminden beri evrimin başlıca itici güçlerinden biri olmuştur.
Son birkaç on yılda mikrobiyologlar, başkalarını avlama yetenekleriyle hayatta kalan bir dizi büyüleyici mikrop keşfettiler. En iyi örneklerden bazıları Daptobacter (Campylobacterota), Bdellovibrio ve Vampirococcus cinslerinin üyeleridir.
Bdellovibrio'lar güçlü bir şekilde hareket eden aktif avcılardır ve duyarlı Gram-negatif bakteriyel av aramak için yüzerler. Böyle bir hücreyi algılayan bir bdellovibrio hücresi, av hücresiyle çarpışana kadar daha hızlı yüzer. Daha sonra avının dış zarında bir delik açar ve periplazmik boşluğa girer. Büyüdükçe, sonunda septalar oluşturan ve yavru bakteriler üreten uzun bir filament oluşturur. Av hücresinin parçalanması yeni bdellovibrio hücrelerini serbest bırakır. Bdellovibrios memeli hücrelerine saldırmaz ve Gram-negatif av bakterilerinin bdellovibrios'a karşı direnç kazandığı hiç görülmemiştir.
Bu durum, bu bakterilerin enfekte yaraları tedavi etmek için "probiyotik" olarak kullanılmasına yönelik ilgiyi artırmıştır. Bu henüz denenmemiş olsa da, antibiyotiğe dirençli patojenlerin artmasıyla birlikte bu tür tedavi biçimlerinin uygulanabilir alternatifler olarak düşünülebileceği tahmin edilebilir.

Tozlaşmada, böcekler (entomofil), bazı kuşlar (ornitofil) ve bazı yarasalar da dahil olmak üzere tozlaştırıcılar, polen veya nektar ödülü karşılığında erkek çiçek parçasından dişi çiçek parçasına polen aktararak döllenmeyi sağlarlar. Eşler jeolojik zaman boyunca birlikte evrimleşmiştir; böcekler ve çiçekli bitkiler söz konusu olduğunda, birlikte evrimleşme 100 milyon yıldan fazla bir süredir devam etmektedir. Böceklerle tozlaşan çiçekler, böcekleri çekmek, onları polen toplamaya ve bırakmaya yönlendirmek ve bu hizmet karşılığında onları ödüllendirmek için şekilli yapılar, parlak renkler, desenler, koku, nektar ve yapışkan polen ile uyarlanmıştır. Arılar gibi tozlayıcı böcekler çiçekleri renk, desen ve kokularına göre tespit etmeye, polen toplamaya ve taşımaya (örneğin arka ayaklarında polen sepetleri oluşturacak şekilde şekillendirilmiş kıllarla) ve nektar toplamaya ve işlemeye (bal arıları söz konusu olduğunda bal yapmaya ve depolamaya) adapte olmuşlardır. Etkileşimin her iki tarafındaki adaptasyonlar, diğer taraftaki adaptasyonlarla eşleşir ve tozlaşmadaki etkinliklerine göre doğal seçilim tarafından şekillendirilmiştir.

Tohum dağılımı, tohumların ana bitkiden uzağa hareketi, yayılması veya taşınmasıdır. Bitkiler sınırlı hareket kabiliyetine sahiptir ve propagüllerini taşımak için hem rüzgar gibi abiyotik vektörler hem de kuşlar gibi canlı (biyotik) vektörler dahil olmak üzere çeşitli dağılma vektörlerine güvenirler. Tohumlar tek tek ya da toplu olarak ana bitkiden uzağa dağılabileceği gibi hem zaman hem de mekan içinde de dağılabilir. Tohum dağılım şekilleri büyük ölçüde dağılım mekanizması tarafından belirlenir ve bunun bitki popülasyonlarının demografik ve genetik yapısının yanı sıra göç modelleri ve tür etkileşimleri üzerinde önemli etkileri vardır. Tohumun beş ana dağılma şekli vardır: yerçekimi, rüzgar, balistik, su ve hayvanlar tarafından. Bazı bitkiler serotinözdür ve tohumlarını yalnızca çevresel bir uyarıcıya yanıt olarak dağıtırlar. Dağılma, bir diasporun ana ana bitkiden ayrılmasını veya ayrılmasını içerir.

Altı olası simbiyoz türü mutualizm, komensalizm, parazitizm, nötralizm, amensalizm ve rekabettir. Bunlar, her bir ortağa sağladıkları fayda veya zararın derecesine göre ayırt edilir.

Mutualizm, iki veya daha fazla tür arasında, türlerin karşılıklı fayda sağladığı, örneğin taşıma kapasitesinin arttığı bir etkileşimdir. Bir tür içindeki benzer etkileşimler karşılıklı yardımlaşma olarak bilinir. Mutualizm, birlikteliğin yakınlığına göre sınıflandırılabilir; en yakın olanı simbiyozdur ve genellikle mutualizm ile karıştırılır. Etkileşime dahil olan türlerden biri veya her ikisi de zorunlu olabilir, yani diğer tür olmadan kısa veya uzun vadede hayatta kalamazlar. Mutualizm, tarihsel olarak yırtıcılık gibi diğer etkileşimlerden daha az ilgi görmüş olsa da ekolojide önemli bir konudur. Örnekler arasında temizlik simbiyozu, bağırsak florası, Müllerian mimikrisi ve baklagillerin kök nodüllerindeki bakteriler tarafından azot fiksasyonu yer almaktadır.

Kommensalizm bir organizmaya fayda sağlarken diğer organizmaya ne fayda ne de zarar verir. Bir organizma, ev sahibi organizmanın etkilenmediği başka bir organizma ile etkileşime girerek fayda sağladığında ortaya çıkar. Bir denizayısı ile birlikte yaşayan bir remora buna iyi bir örnektir. Remoralar denizayısının dışkısıyla beslenir. Remora denizayısının kaynaklarını tüketmediği için denizayısı bu etkileşimden etkilenmez.

Parazitlik, bir organizmanın, yani parazitin, başka bir organizmanın, yani konağın üzerinde veya içinde yaşayarak ona zarar verdiği ve yapısal olarak bu yaşam biçimine adapte olduğu türler arasındaki bir ilişkidir. Parazit ya konaktan beslenir ya da bağırsak parazitleri söz konusu olduğunda, onun besinlerinin bir kısmını tüketir.

Nötralizm (Eugene Odum tarafından ortaya atılan bir terimdir), etkileşime giren ancak birbirini etkilemeyen iki tür arasındaki ilişkiyi tanımlar. Gerçek nötralizm örneklerini kanıtlamak neredeyse imkansızdır; terim pratikte etkileşimlerin ihmal edilebilir veya önemsiz olduğu durumları tanımlamak için kullanılır.

Amensalizm (Haskell tarafından ortaya atılan bir terim), bir organizmanın başka bir organizmaya herhangi bir maliyet veya fayda elde etmeden zarar verdiği bir etkileşimdir. Amensalizm, bir organizmanın başka bir organizma üzerindeki olumsuz etkisini tanımlar. Bu, bir organizmanın diğeri üzerinde olumsuz etkisi olan belirli bir bileşiği salmasına dayanan tek yönlü bir süreçtir. Amensalizmin klasik bir örneği, diğer duyarlı mikroorganizmaları inhibe edebilen veya öldürebilen antibiyotiklerin mikrobiyal üretimidir.
Açık bir amensalizm vakası, koyun ya da sığırların çimleri çiğnemesidir. Otun varlığı hayvanın tırnağı üzerinde ihmal edilebilir zararlı etkilere neden olurken, ot ezilmekten zarar görür. Amensalizm genellikle, İspanyol dağ keçileri ile aynı tür çalılarla beslenen Timarcha cinsi kurtçuklar arasında gözlemlendiği gibi, güçlü asimetrik rekabet etkileşimlerini tanımlamak için kullanılır. Böceğin varlığı besin mevcudiyeti üzerinde neredeyse hiçbir etkiye sahip değilken, dağ keçilerinin varlığı böceğin sayısı üzerinde muazzam bir zararlı etkiye sahiptir, çünkü önemli miktarda bitki maddesi tüketirler ve tesadüfen üzerindeki böcekleri yutarlar.
Amensalizmler oldukça karmaşık olabilir. Attine karıncaları (Yeni Dünya kabilesine ait karıncalar), E

Biyolojik organizasyon, indirgemeci bir yaklaşım kullanarak yaşamı tanımlayan karmaşık biyolojik yapıların ve sistemlerin organizasyonudur. Aşağıda ayrıntıları verilen geleneksel hiyerarşi, atomlardan biyosferlere kadar uzanmaktadır. Bu şemanın daha yüksek seviyeleri genellikle ekolojik organizasyon kavramı veya hiyerarşik ekoloji alanı olarak adlandırılır.
Hiyerarşideki her seviye, organizasyonel karmaşıklıkta bir artışı temsil eder ve her "nesne" öncelikle bir önceki seviyenin temel biriminden oluşur. Organizasyonun arkasındaki temel ilke belirme kavramıdır - hiyerarşik bir seviyede bulunan özellikler ve işlevler daha düşük seviyelerde mevcut değildir ve ilgisizdir.
Yaşamın biyolojik organizasyonu, başta tıp bilimleri olmak üzere birçok bilimsel araştırma alanı için temel bir öncüldür. Bu gerekli organizasyon derecesi olmadan, çeşitli fiziksel ve kimyasal olayların etkilerinin incelenmesini hastalıklara ve fizyolojiye (vücut işlevi) uygulamak çok daha zor ve muhtemelen imkansız olurdu. Örneğin, beyin belirli hücre türlerinden oluşmasaydı bilişsel ve davranışsal sinirbilim gibi alanlar var olamazdı ve hücresel düzeydeki bir değişikliğin tüm organizmayı etkileyebileceği bilinmeseydi farmakolojinin temel kavramları var olamazdı. Bu uygulamalar ekolojik düzeylere de uzanmaktadır. Örneğin, DDT'nin doğrudan böcek öldürücü etkisi hücre altı düzeyde gerçekleşir, ancak çoklu ekosistemler de dahil olmak üzere daha yüksek düzeyleri etkiler. Teorik olarak, bir atomdaki değişiklik tüm biyosferi değiştirebilir.

En alt seviyeden en üst seviyeye kadar basit standart biyolojik organizasyon şeması aşağıdaki gibidir:

Daha karmaşık şemalar çok daha fazla seviye içerir. Örneğin, bir molekül elementlerin bir gruplaması olarak görülebilir ve bir atom da atomaltı parçacıklara bölünebilir (bu seviyeler biyolojik organizasyonun kapsamı dışındadır). Her seviye kendi hiyerarşisine de ayrılabilir ve bu biyolojik nesnelerin belirli türleri kendi hiyerarşik şemasına sahip olabilir. Örneğin, genomlar genler hiyerarşisine bölünebilir.
Hiyerarşideki her seviye daha alt seviyeler tarafından tanımlanabilir. Örneğin, organizma atomik, moleküler, hücresel, histolojik (doku), organ ve organ sistemi seviyeleri de dahil olmak üzere bileşen seviyelerinin herhangi birinde tanımlanabilir. Dahası, hiyerarşinin her seviyesinde, yaşamın kontrolü için gerekli yeni işlevler ortaya çıkar. Bu yeni roller, daha düşük seviyedeki bileşenlerin yapabildiği işlevler değildir ve bu nedenle beliren özellikler olarak adlandırılır.
Her organizma aynı derecede olmasa da organize olmuştur. Eğer bir organizma ilk etapta dokulardan oluşmuyorsa, histolojik (doku) düzeyde organize olamaz.

Biyolojik organizasyonun erken RNA dünyasında, RNA zincirlerinin Darwin tarafından tasarlandığı şekliyle doğal seçilimin işlemesi için gerekli temel koşulları ifade etmeye başladığı zaman ortaya çıktığı düşünülmektedir: kalıtsallık, tür çeşitliliği ve sınırlı kaynaklar için rekabet. Bir RNA çoğaltıcısının uygunluğu (kişi başına düşen artış oranı) muhtemelen içsel olan (nükleotit dizilimi tarafından belirlenen anlamında) uyarlanabilir kapasitelerin ve kaynakların mevcudiyetinin bir fonksiyonu olacaktır. Üç temel adaptif kapasite (1) orta derecede uygunlukla çoğalma kapasitesi (hem kalıtsallığa hem de tür çeşitliliğine yol açar); (2) çürümeyi önleme kapasitesi ve (3) kaynakları edinme ve işleme kapasitesi olabilir. Bu kapasiteler başlangıçta RNA replikatörlerinin katlanmış konfigürasyonları (bkz. "Ribozim") tarafından belirlenecek ve bu da onların bireysel nükleotit dizilerinde kodlanacaktır. Farklı RNA çoğaltıcıları arasındaki rekabetçi başarı, bu uyarlanabilir kapasitelerin göreceli değerlerine bağlı olacaktır. Daha sonra, daha yeni organizmalar arasında, biyolojik organizasyonun birbirini izleyen seviyelerindeki rekabet başarısı, muhtemelen geniş anlamda, bu adaptif kapasitelerin göreceli değerlerine bağlı olmaya devam etmiştir.

Ampirik olarak, doğada gözlemlediğimiz (karmaşık) biyolojik sistemlerin büyük bir kısmı hiyerarşik yapı sergilemektedir. Teorik olarak, karmaşıklığın basitlikten evrimleşmek zorunda olduğu bir dünyada karmaşık sistemlerin hiyerarşik olmasını bekleyebilirdik. 1950'lerde gerçekleştirilen sistem hiyerarşileri analizi, 1980'lerden itibaren hiyerarşik ekoloji olarak adlandırılacak bir alanın ampirik temellerini atmıştır.
Teorik temeller termodinamik ile özetlenmektedir. Biyolojik sistemler fiziksel sistemler olarak modellendiğinde, en genel soyutlamasıyla, kendi kendine organize davranış sergileyen termodinamik açık sistemlerdir ve dağıtıcı yapılar arasındaki küme/alt küme ilişkileri bir hiyerarşi içinde karakterize edilebilir.
"Yaşamın hiyerarşik örgütlenmesinin" temellerini açıklamanın daha basit ve doğrudan bir yolu, Odum ve diğerleri tarafından "Simon'un hiyerarşi ilkesi" olarak tanıtıldı; Simon, hiyerarşinin "hiyerarşik yapıların istikrarlı olmasının basit bir nedeni olarak, çok çeşitli evrimsel süreçler yoluyla neredeyse kaçınılmaz olarak ortaya çıktığını" vurguladı.
Bu derin fikri motive etmek için hayali saatçilerle ilgili "benzetmesini" sundu.

Abiyogenez
Hücre teorisi
Evrimsel biyoloji
Gaia hipotezi
Kendi kendine organizasyon
Spontan düzen
Yaşamın evrimsel tarihi kronolojisi

Evans, F. C. (1951), "Ecology and urban areal research", Scientific Monthly, 73 
Evans, F. C. (1956), "Ecosystem as basic unit in ecology", Science, 123 (3208), ss. 1127-8, Bibcode:1956Sci...123.1127E, doi:10.1126/science.123.3208.1127, PMID 17793430 
Huggett, R. J. (1999). "Ecosphere, biosphere, or Gaia? What to call the global ecosystem. ECOLOGICAL SOUNDING". Global Ecology and Biogeography. 8 (6): 425-431. doi:10.1046/j.1365-2699.1999.00158.x. ISSN 1466-822X. 
Jordan, F.; Jørgensen, S. E. (2012), Models of the Ecological Hierarchy: From Molecules to the Ecosphere, ISBN 9780444593962 
Margalef, R. (1975), "External factors and ecosystem stability", Schweizerische Zeitschrift für Hydrologie, cilt 37, ss. 102-117, doi:10.1007/BF02505181 
O'Neill, R. V. (1986), A Hierarchical Concept of Ecosystems, ISBN 0691084378 
Pavé, Alain (2006), "Biological and Ecological Systems Hierarchical organization",  Pumain, D. (Ed.), Hierarchy in Natural and Social Sciences, New York, New York: Springer-Verlag, ISBN 978-1-4020-4126-6 
Postlethwait, John H.; Hopson, Janet L. (2006), Modern Biology, Holt, Rinehart and Winston, ISBN 0-03-065178-6 
Pumain, D. (2006), Hierarchy in Natural and Social Sciences, ISBN 978-1-4020-4127-3 
Simon, H. A. (1969), "The architecture of complexity", The Sciences of the Artificial, Cambridge, Massachusetts: MIT Press 
Solomon, Eldra P.; Berg, Linda R.; Martin, Diana W. (2002), Biology (6. bas.), Brooks/Cole, ISBN 0-534-39175-3, LCCN 2001095366 
Wicken, J. S.; Ulanowicz, R. E. (1988), "On quantifying hierarchical connections in ecology", Journal of Social and Biological Systems, 11 (3), ss. 369-377, doi:10.1016/0140-1750(88)90066-8

Biyolojide taksonomi  (Eski Yunanca τάξις (taksis) 'düzenleme' ve -νομία (-nomia) 'yöntem'), ortak özelliklere dayalı olarak biyolojik organizma gruplarını adlandırma, tanımlama (sınırlandırma) ve sınıflandırma yöntemlerinin bilimsel çalışmasıdır. Organizmalar taksonlar halinde gruplandırılır ve bu gruplara taksonomik bir seviye verilir; belirli bir seviyedeki gruplar daha yüksek rütbeli daha kapsayıcı bir grup oluşturmak için toplanabilir, böylece taksonomik bir hiyerarşi oluşturulur. Modern kullanımdaki başlıca sıralamalar üst âlem, âlem, şube, sınıf, takım, familya, cins ve türdür. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus, organizmaları kategorize etmek için Linnaean taksonomisi olarak bilinen sıralı bir sistem ve organizmaları adlandırmak için ikili adlandırma geliştirdiği için mevcut taksonomi sisteminin kurucusu olarak kabul edilir.
Biyolojik sistematiğin teori, veri ve analitik teknolojisindeki ilerlemelerle Linnaean sistemi, hem yaşayan hem de soyu tükenmiş organizmalar arasındaki evrimsel ilişkileri yansıtmayı amaçlayan modern bir biyolojik sınıflandırma sistemine dönüşmüştür.

Taksonominin tam tanımı kaynaktan kaynağa değişir, ancak disiplinin özü kalır: organizma gruplarının kavranması, adlandırılması ve sınıflandırılması. Referans noktası olarak, taksonominin güncel tanımları aşağıda sunulmuştur:

Bireyleri türler halinde gruplama, türleri daha büyük gruplar halinde düzenleme ve bu gruplara isim verme, böylece bir sınıflandırma üretme teorisi ve uygulaması.
Tanımlama, adlandırma ve sınıflandırmayı kapsayan bir bilim alanı (ve sistematiğin önemli bir bileşeni)
Sınıflandırma bilimi, biyolojide organizmaların bir sınıflandırma içinde düzenlenmesi
"Canlı organizmalara uygulanan sınıflandırma bilimi, türlerin oluşum yollarının incelenmesi vb. dahil"
"Sınıflandırma amacıyla bir organizmanın özelliklerinin analizi"
"Sistematik, daha kapsayıcı bir alan olan taksonominin sınıflandırma ve isimlerine dönüştürülebilecek bir model sağlamak için filogeniyi inceler" (arzu edilen ancak alışılmadık bir tanım olarak listelenmiştir)
Çeşitli tanımlar ya taksonomiyi sistematiğin bir alt alanı olarak konumlandırmakta (tanım 2), ya bu ilişkiyi tersine çevirmekte (tanım 6) ya da iki terimi eşanlamlı olarak değerlendirmektedir. Biyolojik isimlendirmenin taksonominin bir parçası mı (tanım 1 ve 2) yoksa taksonomi dışındaki sistematiğin bir parçası mı olduğu konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Örneğin, tanım 6, isimlendirmeyi taksonominin dışına yerleştiren aşağıdaki sistematik tanımı ile eşleştirilmiştir:

Sistematik: "Canlıların doğal ilişkilerine göre sınıflandırılması, varyasyon ve taksonların evriminin incelenmesi de dahil olmak üzere organizmaların tanımlanması, taksonomisi ve isimlendirilmesi çalışması".
1970 yılında Michener ve arkadaşları "sistematik biyoloji" ve "taksonomi"yi (sıklıkla karıştırılan ve birbirinin yerine kullanılan terimler) birbirleriyle ilişkili olarak aşağıdaki şekilde tanımlamıştır:Sistematik biyoloji (bundan sonra sadece sistematik olarak anılacaktır) (a) organizmalara bilimsel isimler veren, (b) onları tanımlayan, (c) koleksiyonlarını koruyan, (d) organizmalar için sınıflandırmalar, tanımlanmaları için anahtarlar ve dağılımları hakkında veriler sağlayan, (e) evrimsel geçmişlerini araştıran ve (f) çevresel adaptasyonlarını dikkate alan bir alandır. Bu, uzun bir geçmişi olan ve son yıllarda özellikle teorik içerik açısından kayda değer bir rönesans yaşayan bir alandır. Teorik materyalin bir kısmı evrimsel alanlarla ilgilidir (yukarıdaki e ve f konuları), geri kalanı ise özellikle sınıflandırma sorunuyla ilgilidir. Taksonomi, Sistematiğin yukarıdaki (a)'dan (d)'ye kadar olan konularla ilgili bölümüdür.Taksonomi, sistematik biyoloji, sistematik, bilimsel sınıflandırma, biyolojik sınıflandırma ve filogenetik gibi bir dizi terim zaman zaman örtüşen anlamlara sahip olmuştur - bazen aynı, bazen biraz farklı, ancak her zaman ilişkili ve kesişen. Burada "taksonomi"nin en geniş anlamı kullanılmaktadır. Terimin kendisi 1813 yılında de Candolle tarafından Théorie Elémentaire de la Botanique adlı eserinde tanıtılmıştır. John Lindley 1830 yılında sistematiğin erken bir tanımını yapmıştır, ancak "sistematik" terimini kullanmak yerine "sistematik botanik" terimini kullanmıştır. Avrupalılar biyoçeşitliliğin bir bütün olarak incelenmesi için "sistematik" ve "biyosistematik" terimlerini kullanma eğilimindeyken, Kuzey Amerikalılar "taksonomi" terimini daha sık kullanma eğilimindedir. Bununla birlikte, taksonomi ve özellikle alfa taksonomi, daha spesifik olarak organizmaların tanımlanması, tanımlanması ve adlandırılması (yani isimlendirme) iken, "sınıflandırma" organizmaları diğer organizmalarla ilişkilerini gösteren hiyerarşik gruplar içine yerleştirmeye odaklanır.

Taksonomik revizyon veya taksonomik inceleme, belirli bir taksonun varyasyon modellerinin yeni bir analizidir. Bu analiz, morfolojik, anatomik, palinolojik, biyokimyasal ve genetik gibi mevcut çeşitli karakter türlerinin herhangi bir kombinasyonu temelinde gerçekleştirilebilir. Bir monograf veya tam revizyon, belirli bir zamanda verilen bilgiler için bir takson için ve tüm dünya için kapsamlı bir revizyondur. Diğer (kısmi) revizyonlar, mevcut karakter setlerinden yalnızca bazılarını kullanmaları veya sınırlı bir uzamsal kapsama sahip olmaları anlamında kısıtlı olabilir. Bir revizyon, incelenmekte olan takson içindeki alttakslar arasındaki ilişkilerde bir uyum veya yeni anlayışlarla sonuçlanır; bu da bu alttaksların sınıflandırılmasında bir değişikliğe, yeni alttaksların tanımlanmasına veya önceki alttaksların birleştirilmesine yol açabilir.

Taksonomik karakterler, taksonlar arasındaki ilişkilerin (filogeni) çıkarıldığı kanıtları sağlamak için kullanılabilen taksonomik özelliklerdir. Taksonomik karakter türleri şunları içerir:

"Alfa taksonomi" terimi öncelikle taksonları, özellikle de türleri bulma, tanımlama ve adlandırma disiplinine atıfta bulunmak için kullanılır. Daha önceki literatürde bu terim, morfolojik taksonomiye ve 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan araştırmaların ürünlerine atıfta bulunan farklı bir anlama sahipti.
William Bertram Turrill, "alfa taksonomi" terimini 1935 ve 1937 yıllarında yayınlanan ve taksonomi disiplininin felsefesini ve gelecekteki olası yönelimlerini tartıştığı bir dizi makalede tanıttı.... taksonomistler arasında, sorunlarını daha geniş bir bakış açısıyla ele alma, sitolojik, ekolojik ve genetik meslektaşlarıyla daha yakın işbirliği olanaklarını araştırma ve amaç ve yöntemlerinde belki de köklü bir revizyon ya da genişlemenin arzu edilebilir olduğunu kabul etme isteği giderek artmaktadır ... Turrill (1935), yapıya dayanan ve uygun bir şekilde "alfa" olarak adlandırılan eski paha biçilmez taksonomiyi kabul ederken, mümkün olduğunca geniş bir morfolojik ve fizyolojik gerçekler temeli üzerine inşa edilen ve "dolaylı da olsa türlerin ve diğer taksonomik grupların yapısı, alt bölümleri, kökeni ve davranışlarıyla ilgili tüm gözlemsel ve deneysel veriler için bir yer bulunan" daha uzak bir taksonomiye göz atmanın mümkün olduğunu öne sürmüştür. İdeallerin hiçbir zaman tamamen gerçekleştirilemeyeceği söylenebilir. Bununla birlikte, kalıcı uyarıcılar olarak hareket etme gibi büyük bir değere sahiptirler ve eğer belirsiz de olsa bir "omega" taksonomi idealimiz varsa, Yunan alfabesinde biraz ilerleyebiliriz. Bazılarımız şu anda bir "beta" taksonomisinde el yordamıyla ilerlediğimizi düşünerek kendimizi memnun ediyoruz.Turrill böylece ekoloji, fizyoloji, genetik ve sitoloji gibi bir bütün olarak taksonomiye dahil ettiği çeşitli çalışma alanlarını açıkça alfa taksonominin dışında bırakmaktadır. Ayrıca filogenetik yeniden yapılandırmayı da alfa taksonominin dışında tutmaktadır.
Daha sonraki yazarlar bu terimi farklı bir anlamda, türlerin (alt türlerin ya da diğer derecelerdeki taksonların değil), eldeki her türlü araştırma tekniği kullanılarak ve sofistike hesaplama ya da laboratuvar teknikleri de dahil olmak üzere sınırlandırılması anlamında kullanmışlardır. Böylece, Ernst Mayr 1968'de "beta taksonomi"yi türden daha yüksek derecelerin sınıflandırılması olarak tanımlamıştır.Varyasyonun biyolojik anlamının ve akraba tür gruplarının evrimsel kökeninin anlaşılması, taksonomik faaliyetin ikinci aşaması olan türlerin akraba gruplarına ("taksonlar") ayrılması ve bunların daha yüksek kategorilerden oluşan bir hiyerarşi içinde düzenlenmesi için daha da önemlidir. Bu faaliyet, sınıflandırma teriminin ifade ettiği şeydir; "beta taksonomi" olarak da adlandırılır.

Belirli bir organizma grubunda türlerin nasıl tanımlanması gerektiği, tür sorunu olarak adlandırılan pratik ve teorik sorunlara yol açmaktadır. Türlerin nasıl tanımlanacağına karar veren bilimsel çalışma mikrotaksonomi olarak adlandırılmıştır. Buna bağlı olarak makrotaksonomi, alt cins ve üstü daha yüksek taksonomik seviyelerdeki grupların veya basitçe, filogenetik isimlendirme açısından ifade edilen, tür olarak kabul edilen birden fazla takson içeren kladların incelenmesidir.

Taksonomik tarihin bazı açıklamaları taksonomiyi eski uygarlıklara kadar götürmeye çalışsa da eserleri bir taksonomiye işaret eden Aristoteles'in olası istisnası dışında, organizmaları sınıflandırmaya yönelik gerçek anlamda bilimsel bir girişim 18. yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. Daha önceki çalışmalar öncelikle tanımlayıcı nitelikteydi ve tarımda ya da tıpta yararlı olan bitkilere odaklanıyordu.
Bu bilimsel düşüncede bir dizi aşama vardır. İlk taksonomi, Linnaeus'un bitkiler için cinsel sınıflandırma sistemi de dahil olmak üzere "yapay sistemler" olarak adlandırılan keyfi kriterlere dayanıyordu (Linnaeus'un 1735 tarihli hayvan sınıflandırması "Systema Naturae" ("Doğa Sistemi") başlığını taşıyordu, bu da onun en azından "yapay bir sistemden" daha fazlası olduğuna inandığını ima ediyordu).
Daha sonra, de Jussieu (1789), de Candolle (1813) ve Bentham ve Hooker (1862-1863) gibi "doğal sistemler" olarak adlandırılan, taksonların özelliklerinin daha eksiksiz bir şekilde değerlendirilmesine dayanan sistemler geldi. Bu sınıfl

Biyoloji - Yaşamı inceleyen doğa bilimi. Odaklandığı alanlar arasında yapı, işlev, büyüme, köken, evrim, dağılım ve taksonomi yer alır.

Anatomi tarihi
Biyokimya tarihi
Biyoteknoloji tarihi
Ekoloji tarihi
Genetik bilimi tarihi
Evrim düşüncesinin tarihi
Darwinizmin tutulması - katastrofizm - Lamarkizm - ortojenez - mutasyonizm - yapısalcılık - Vitalizm
Modern (evrimsel) sentez
Moleküler evrimin tarihi
Türleşmenin tarihi
Tıp tarihi
Model organizmaların tarihi
Moleküler biyoloji tarihçesi
Doğa tarihi
Bitki sistematiğinin tarihçesi

Biyoloji
Bilim
Yaşam
Özellikler: adaptasyon - enerji işleme - büyüme - düzen - regülasyon - üreme - çevreye tepki
Biyolojik organizasyon: atom - molekül - hücre - doku - organ - organ sistemi - organizma - popülasyon - topluluk - ekosistem - biyosfer
Yaklaşım: indirgemecilik - beliren özellik - mekanistik
Bir bilim olarak biyoloji:
Doğa bilimleri
Bilimsel yöntem: gözlem - araştırma sorusu - hipotez - sınanabilirlik - tahmin - deney - veri - istatistik
Bilimsel teori - bilimsel yasa
Araştırma yöntemi
Biyolojide araştırma yöntemleri listesi
Bilimsel literatür
Biyoloji dergileri listesi: akran denetimi

Biyokimyanın ana hatları

Atomlar ve moleküller
Madde - element - atom - proton - nötron - elektron - Bohr modeli - izotop - kimyasal bağ - iyonik bağ - iyonlar - kovalent bağ - hidrojen bağı - molekül
Su:
Suyun özellikleri - çözücü - kohezyon - yüzey gerilimi - adezyon - pH
Organik bileşikler:
Karbon - karbon-karbon bağları - hidrokarbon - monosakkarit - amino asitler - nükleotit - fonksiyonel grup - monomer - adenozin trifosfat (ATP) - lipitler - yağ - şeker - vitaminler - nörotransmitter - mum
Makromoleküller:
Polisakkarit: selüloz - karbonhidrat - kitin - glikojen - nişasta
Proteinler: birincil yapı - ikincil yapı - üçüncül yapı - konformasyon - doğal durum - protein katlanması - enzim - reseptör - transmembran reseptör - iyon kanalı - zar taşıyıcı - kollajen - pigmentler: klorofil - karotenoid - ksantofil - melanin - prion
Lipitler: hücre zarı - yağlar - fosfolipidler
Nükleik asitler: DNA - RNA

Hücre biyolojisinin ana hatları

Hücre yapısı:
Robert Hooke tarafından icat edilen hücre terimi
Teknikler: hücre kültürü - mikroskop - ışık mikroskobu - elektron mikroskobu - SEM - TEM
Organeller: sitoplazma - vakuol - peroksizom - plastit
Hücre çekirdeği
Nükleoplazma - çekirdekçik - kromatin - kromozom
Endomembran sistemi
Çekirdek zarı - endoplazmik retikulum - golgi aygıtı - veziküller - lizozom
Enerji yaratıcıları: mitokondri ve kloroplast
Biyolojik zarlar:
Plazma zarı - mitokondriyal zar - kloroplast zarı
Diğer hücre altı özellikler: hücre duvarı - psödopod - hücre iskeleti - mitotik iğ - kamçı - sil
Hücre taşınması: difüzyon - osmoz - izotonik - aktif taşıma - fagositoz
Hücresel üreme: sitokinez - sentromer - mayoz
Nükleer üreme: mitoz - interfaz - profaz - metafaz - anafaz - telofaz
Programlanmış hücre ölümü - apoptozis - hücre yaşlanması
Metabolizma:
Enzim - aktivasyon enerjisi - proteoliz - kooperativite
Hücresel solunum
Glikoliz - Piruvat dehidrojenaz kompleksi - Sitrik asit döngüsü - elektron taşıma sistemi - fermantasyon
Fotosentez
Işıklı devre reaksiyonları - Calvin döngüsü
Hücre döngüsü
Mitoz - kromozom - haploid - diploid - poliploidi - profaz - metafaz - anafaz - sitokinez - mayoz

Genetiğin ana hatları

Kalıtım
Kalıtım - Mendel kalıtımı - gen - lokus - özellik - alel - polimorfizm - homozigot - heterozigot - melez - dihibrit çaprazlama - Punnett karesi - soy içi üreme
Genotip-fenotip ayrımı - genotip - fenotip - baskın gen - çekinik gen
Genetik etkileşimler - Mendel'in ayrışma kanunu - genetik mozaik - maternal etki - penetrans - komplementasyon - baskılama - epistaz - genetik bağlantı
Model organizmalar: Drosophila - Arabidopsis - Caenorhabditis elegans - fare - Saccharomyces cerevisiae - Escherichia coli - Lambda fajı - Xenopus - tavuk - zebra balığı - Ciona intestinalis - batrak
Teknikler: genetik tarama - bağlantı haritası
DNA
Nükleik asit çift sarmalı
Nükleobaz: adenin (A) - sitozin (C) - guanin (G) - timin (T) - urasil (U)
DNA replikasyonu - mutasyon - mutasyon oranı - prova okuması - DNA yanlış eşleşme tamiri - nokta mutasyonu - krosover- rekombinasyon - plazmid - transpozon
Gen ifadesi
Moleküler biyolojinin santral dogması: nükleozom - genetik kod - kodon - transkripsiyon faktörü - transkripsiyon - translasyon - RNA - histon - telomer
Heterokromatin - promotör - RNA polimeraz
Protein biyosentezi - ribozomlar
Gen düzenlemesi
operon - aktivatör - represör - korepresör - hızlandırıcı - alternatif birleştirme
Genomlar
DNA dizileme - yüksek hacimli dizileme - biyoenformatik
Proteom - proteomik - metabolom - metabolomik
DNA babalık testi
Biyoteknoloji (ayrıca bkz. Biyokimyasal tekniklerin ana hatları ve Moleküler biyoloji):
DNA parmak izi - genetik parmak izi - mikrosatelit - gen nakavtı - damgalama - RNA interferaz Genomik - hesaplamalı biyoloji - biyoenformatik - jel elektroforezi - transformasyon - PCR - PCR mutajenezi - primer - kromozom yürüyüşü - RFLP - restriksiyon enzimi - dizileme - av tüfeği dizileme - klonlama - kültür - DNA mikroçip - elektroforez - protein etiketi - afinite kromatografisi - x-ışını kırınımı - proteomik - kütle spektrometrisi
Genler, gelişim ve evrim
Apoptoz
Fransız bayrağı modeli
Örüntü oluşumu
Evo-devo gen araç seti
Transkripsiyon faktörü

Evrimin ana hatları (ayrıca bkz. evrimsel biyoloji)

Evrimsel süreçler
Evrim
Mikro evrim: adaptasyon  - doğal seçilim - yönlendirilmiş seçilim - cinsel seçilim - genetik sürüklenme - eşeyli üreme - eşeysiz üreme - koloni - alel frekansı - moleküler evrimin nötral teorisi - popülasyon genetiği - Hardy-Weinberg ilkesi
Türleşme
Türler
Filogeni
Soy (evrim) - evrim ağacı - kladistik - tür - takson - klad - monofiletik - polifili - parafili - kalıtım - fenotipik özellik - nükleik asit dizisi - sinapomorfi - homoloji - moleküler saat - dış grup (kladistik) - maksimum parsimoni - hesaplamalı filogenetik
Linnaean taksonomi: Carl Linnaeus - üst âlem - âlem - şube - sınıf - takım - familya - cins - tür
Üç üst âlem sistemi: arkealar - bakteriler - ökaryotlar - protistler - mantarlar - bitkiler - hayvanlar
İkili adlandırma: bilimsel sınıflandırma - Homo sapiens
Yaşamın tarihi
Yaşamın kökeni - yaşam hiyerarşisi - Miller-Urey deneyi
Makro evrim: adaptif radyasyon - yakınsak evrim - soy tükenmesi - yok oluş - fosil - tafonomi - jeolojik zaman - levha tektoniği - Kıta Kayması Teorisi - allopatrik türleşme - Gondvana - Pangea - endosimbiyont

Bakteriler ve Arkealar
Protistler
Bitki çeşitliliği
Yeşil algler
Chlorophyta
Charophyta
Bryophyte
Marchantiophyta
Anthocerotophyta
Yapraklı kara yosunları
Pteridophyte
Lycopodiophyta
Polypodiophyta
Tohumlu bitkiler
Cycadophyta
Ginkgophyta
Pinophyta
Gnetophyta
Magnoliophyta
Mantarlar
Maya - küf
Hayvan çeşitliliği
Omurgasızlar:
Süngerler - knidliler - mercanlar - denizanaları - hidralar - denizşakayıkları
Yassı solucanlar - nematodlar
Eklembacaklılar: kabuklular - keliserliler - çok bacaklılar - örümceğimsiler - böcekler - halkalı solucanlar - yumuşakçalar
Omurgalılar:
Balıklar: agnatha - chondrichthyes - osteichthyes
Tiktaalik
Tetrapodlar
Amfibiler
Sürüngenler
Kuşlar
Uçamayan kuşlar - neognathae - dinozorlar
Memeliler
Plasental: primatlar
Keseliler
Monotreme
Virüsler
DNA virüsleri - RNA virüsleri - retrovirüsler

Bitki gövdesi
Organ sistemleri: kök - sürgün - gövde - yaprak - çiçek
Bitki beslenmesi ve taşınması
Vasküler doku - kabuk - Kaspari şeridi - turgor basıncı - ksilem - floem - transpirasyon - odun - gövde (botanik)
Bitki gelişimi
Tropizm - taktizm
Tohum - kotiledon - meristem - apikal meristem - vasküler kambiyum - mantar kambiyumu
Nesillerin değişimi - gametofit - anterozoit - archegonium - sporofit - spor - sporangium
Bitki üremesi
Angiospermler - çiçek - üreme - sperm - tozlaşma - kendi kendine tozlaşma - çapraz tozlaşma - nektar - polen
Bitki tepkileri
Bitki hormonu - olgunlaşma - meyve - etilen - toksin - tozlayıcı - fototropizma - skototropizma - fototropin - fitokrom - oksin - fotoperiyodizm - kütleçekim

Genel özellikler: morfoloji (biyoloji) - anatomi - fizyoloji - doku - organ - organ sistemi
Su ve tuz dengesi
Vücut sıvıları: osmotik basınç - iyonik bileşim - hacim
Difüzyon - osmoz - tonisite - sodyum - potasyum - kalsiyum - klor
Boşaltım
Beslenme ve sindirim
Sindirim sistemi: mide - bağırsak - karaciğer - beslenme - birincil besin grupları metabolizması - böbrek - boşaltım
Nefes alma
Solunum sistemi: akciğerler
Dolaşım
Dolaşım sistemi: kalp - atardamar - toplardamar - kılcal damar - kan - kan hücresi
Lenfatik sistem: lenf düğümü
Kas ve hareket
İskelet sistemi: kemik - kıkırdak - eklem - tendon
Kas sistemi: kas - aktin - miyozin - refleks
Sinir sistemi
Nöron - dendrit - akson - sinir - elektrokimyasal gradyan - elektrofizyoloji - aksiyon potansiyeli - sinyal iletimi - sinaps - reseptör -
Merkezi sinir sistemi: beyin - omurilik
limbik sistem - hafıza - vestibüler sistem
Periferik sinir sistemi
Duyusal sinir sistemi: göz - görme - işitme - propriyosepsiyon - koku alma -
Örtü sistemi: deri hücresi
Hormonal kontrol
Endokrin sistem: hormon
Hayvan üremesi
Üreme sistemi: testis - yumurtalık - hamilelik
Balık#Üreme sistemi
Memeli üreme sistemi
İnsan üreme sistemi
Memeli penisi
Os penis
Penis dikenleri
Şişe burunlu yunusların genital organları
Keseli hayvanların genital organları
At üreme sistemi
Çift toynaklılar#Genitoüriner sistem
Boğa#Üreme anatomisi
Etoburların üreme sistemi
Fossa#Dış genital organ
Benekli sırtlanların dişi cinsel organları
Kedi anatomisi#Genital organlar
Köpeklerin cinsel organları
Köpek penisi
Bulbus glandis
Hayvan gelişimi
Kök hücre - blastula - gastrula - yumurta (biyoloji) - fetüs - plasenta - gamet - spermatid - ovum - zigot - embriyo - hücresel farklılaşma - morfogenez - homeobox
Bağışıklık sistemi
Antikor - konak - aşı - bağışıklık hücresi - AIDS - T hücresi - lökosit
Hayvan davranışları
Davranış: çiftleşme - hayvan iletişimi - barınak arama - göç (ekoloji)
Sabit eylem yapısı
Altürizm (biyoloji)

Ekolojinin ana hatları

Ekosistemler:
Ekoloji - biyoçeşi

Biyom, bulundukları fiziksel çevreye ve ortak bir bölgesel iklime tepki olarak oluşmuş biyolojik bir topluluktan oluşan biyocoğrafik bir birimdir. Bir diğer tanıma göre, biyosferin aynı iklim koşullarında ve aynı bitki örtüsünün egemen olduğu çok geniş bölümlerini belirten çevrebilim terimidir. Yeryüzündeki birbirine bitişik, benzer yayılmış yaşam alanları olarak da tanımlanabilir. Biyomlar birden fazla kıtaya yayılabilir. Biyom, habitattan daha geniş bir terimdir ve çeşitli habitatları içerebilir.
Her biyomda, egemen bitki örtüsü, o biyoma özgü bir dizi hayvan topluluğunu barındırır. Her biyomun biyotası (bitkileri ve hayvanları), doğanın her yanında benzer özellikler taşır. Biyomlar, yaşam çevresi denilen içinde özel organizmaların yaşadıkları daha küçük birimlerden oluşurlar.
Bölgenin coğrafyası ve iklimi gibi etkenler söz konusu biyomda gelişen yaşam biçimlerinin türünü belirler. Bir biyomda pek çok ekosistem olabilir.
Bir biyom geniş alanları kapsayabilirken, bir mikrobiyom, tanımlanmış bir alanda çok daha küçük bir ölçekte bir arada bulunan organizmaların bir karışımıdır. Örneğin, insan mikrobiyomu, insan vücudunda veya içinde bulunan bakteri, virüs ve diğer mikroorganizmaların toplamıdır.
Bir 'biyota', bir coğrafi bölgenin veya bir zaman periyodundaki organizmalarının toplam yığınıdır. Yerel coğrafi ölçeklerden ve anlık zamansal ölçeklerden tüm gezegene ve tüm zaman ölçekli uzay-zaman ölçeklerine kadar bulunur. Dünyanın biyotası biyosferi oluşturur.

Genel olarak biyomların 2 ana çeşidi vardır. Bunlar "karasal biyomlar" ve "su biyomları"dır.

Karasal Biyomlar
Ekvator Yağmur Ormanları Biyomu: Amazon, Kongo ve Endonezya adalarında görülür.
Savan Biyomu: Afrika'nın doğusu ve batısı ile Avustralya'nın güneydoğusu ve Brezilya'nın güney bölgesinde görülür.
Çöl Biyomu: Afrika Kuzeyi, batı Arap Yarımadası, İran orta bölgesinde, Avustralya orta bölgesinde ve ABD orta bölgesinde görülür.
Yapraklarını Döken Orman Biyomu: Avrupa'nın orta ve batı bölgeleri, Kanada batı bölgesi, Avustralya doğusu ve Çin'in genelinde görülür.
Çalı Biyomu: Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler, ABD Kaliforniya eyaleti, Şili orta bölgesi, Güney Afrika Kap Bölgesi ve Avustralya'nın güney batısında görülür.
İğne Yapraklı Orman Biyomu: İskandinav Yarımadası güneyi, Sibirya güneyi, Kanada güneyi, Alaska güneyi ve Doğu Avrupa'nın soğuk bölgelerinde görülür.
Tundra Biyomu: Alaska kuzeyi, Kanada kuzeyi, İskandinav Yarımadası kuzeyi ve Rusya'nın kuzey kesimlerinde görülür.
Dağ Biyomu: Himalaya dağları, And dağları, Alp dağları, Kafkas dağları gibi yüksek zirvelerin bölgeleridir.
Kutup Biyomu: Kutup bölgesi olan Antarktika ve Grönland'da görülür.
Su Biyomları. Tuzlu Su Biyomları ve Tatlı Su Biyomları. Tatlı Su biyomlarıda Göl Biyomları ve Akarsu Biyomları olarak ikiye ayrılır.
Okyanus ve Deniz Biyomu
Göl Biyomu
Akarsu Biyomu

Bir biyomu öbüründen ayıran temel etki iklimdir. Söz gelimi, bir tropikal yağmur ormanının iklimi, iğne yapraklı ormanların ikliminden çarpıcı bir biçimde farklıdır. Tropikal yağmur ormanında bol su bulunur; günlük 13,9 - 29,4 °C'lik sıcaklık, bitki gelişmesi için aşağı yukarı kusursuz bir ortam yaratır. İğne yapraklı orman, tipik olarak yazın kuraklığa, kışın da çok soğuk havaya daha iyi dayanır. Aynı biçimde hayvan topluluğu da biyomdan biyoma değişir. Her biyomun bitki ve hayvan toplulukları, o biyoma uyarlanmışlardır. Söz gelimi kuzey tundralarında, yılın önemli bir bölümünde çok soğuk bir iklim egemendir; bitki gelişme dönemi de serin ve kurak geçer. Bununla birlikte gerek bitki topluluğu, gerek hayvan topluluğu, bu sert koşullara uyum sağlamışlardır. Kuzey kutup bölgesinin ağaçsız tundra bitki örtüsü, çokyıllık bitkilerden oluşur. Bitkilerin alçak boylu olması, sert, dondurucu rüzgarlara karşı geliştirilmiş bir uyumdur; böylece nem, besin azlığı, vb. öbür olumsuz koşullara, yüksek boylu bitkilerden daha iyi dayanırlar.

Benzer biyomlar, çoğunlukla aynı enlemlerde bulunurlar. Bu durum tundrada ve tayga adı verilen iğne yapraklı kuzey ormanlarında açıkça görünür. Enlem benzerliklerinin yanı sıra, yükseklik benzerlikleri de biyomun oluşumunu etkiler. Yüksek bir dağın doruğuna doğru çıkıldıkça, sıcaklık düşer, hava soğur; kışlar daha uzun ve sert geçer (ekvator yakınlarındaki yüksek dağların dorukları bile karlarla kaplıdır). Bu yüzden, aynı dağda birkaç farklı iklim ve bitki örtüsü kuşağı görülür.

Biyomlar kara ve su biyomları olmak üzere ikiye ayrılır. Kara biyomları; tundralar, taygalar (kozalaklı ağaç), yapraklarını döken ve dökmeyen ormanlar, ılıman bölge ormanları, koruluk ve çalılıklar, çöller, tropikal ormanlar ve çalılıklar, stepler-savanlar, çayırlıklardır. Su biyomları ise; tuzlu su ve tatlı su biyomları olmak üzere iki bölümde incelenir. Tatlı su biyomları da akarsular, haliçler ve göllerdir.

Terim, 1916'da Frederic Clements tarafından, başlangıçta Karl Möbius'un biyotik topluluğu (1877) ile eşanlamlı olarak önerildi. Daha sonra, hayvan unsurunun dâhil edilmesi ve tür kompozisyonunun taksonomik unsurunun hariç tutulmasıyla, daha önceki fitofizyonomi, oluşum ve bitki örtüsü (floraya karşı kullanılır) kavramlarına dayanan mevcut tanımını kazanmıştır. 1935'te Arthur Tansley, bu görüşe iklim ve toprak unsurlarını ekleyerek buna ekosistem adını verdi. Uluslararası Biyolojik Program (1964–74) projeleri, biyom kavramının yaygınlaşmasında etkili olmuştur.
Bununla birlikte, bazı bağlamlarda biyom terimi farklı bir şekilde kullanılmaktadır. Alman literatüründe, özellikle Walter terminolojisinde, bu terim biyotop (somut bir coğrafi birim) olarak benzer şekilde kullanılırken, bu makalede kullanılan biyom tanımı, hangi kıtada olduğuna bakılmaksızın uluslararası, bölgesel olmayan bir terminoloji olarak kullanılır - bir alan mevcutsa, aynı biyom adını alır ve onun "zonobiyomu", "orobiyomu" ve "pedobiyomu" (iklim bölgesi, yükseklik veya toprak tarafından belirlenen biyomlar) terimlerine karşılık gelir.
Brezilya literatüründe, "biyom" terimi bazen tür kompozisyonuna dayanan bir alan olan biyocoğrafik bölge teriminin eşanlamlısı olarak kullanılır (bitki türleri dikkate alındığında kullanılan floristik bölge terimi) veya aynı zamanda Ab'Sáber'in "morfoklimatik ve fitocoğrafik alan"ının eşanlamlısı olarak, benzer jeomorfolojik ve iklimsel özelliklerin baskın olduğu ve belirli bir bitki örtüsü biçimini içeren kıta altı boyutlarına sahip bir coğrafi alan olarak kullanılır. Her ikisi de aslında birçok biyomu içerir.

Dünyayı birkaç ekolojik bölgeye ayırmak, özellikle dünyanın her yerinde var olan küçük ölçekli değişkenlikler ve bir biyomdan diğerine kademeli geçiş nedeniyle, zordur. Bu nedenle sınırlarının keyfi olarak çizilmeleri ve karakterize edilmeleri, içlerinde hâkim olan ortalama koşullara göre yapılmalıdır.
Kuzey Amerika çayırları üzerinde 1978 yılında yapılan bir çalışmada, mm/yıl cinsinden evapotranspirasyon ile g/m2/yıl cinsinden yer üstü net birincil üretim arasında pozitif bir lojistik korelasyon bulunmuştur. Çalışmanın genel sonuçları, yağış ve su kullanımının yer üstü birincil üretime yol açtığı, güneş ışınımı ve sıcaklığın yer altı birincil üretimine (kökler) yol açtığı ve sıcaklık ve suyun serin ve ılık mevsim büyüme alışkanlığına yol açtığı yönündeydi. Bu bulgular, daha sonra Whittaker tarafından basitleştirilmiş olan Holdridge'in biyosınıflandırma şemasında (aşağıya bakınız) kullanılan kategorilerin açıklanmasına yardımcı olur. Bununla birlikte, sınıflandırma şemalarının sayısı ve bu şemalarda kullanılan belirleyicilerin çeşitliliği, biyomların oluşturulan sınıflandırma şemalarına tam olarak uymadığının güçlü göstergeleri olarak alınmalıdır.

1947'de Amerikalı botanikçi ve iklimbilimci Leslie Holdridge, bu iki abiyotik faktörün bir habitatta bulunan bitki örtüsü türlerinin en büyük belirleyicileri olduğu varsayımı altında, sıcaklık ve yağışların bitki örtüsü üzerindeki biyolojik etkilerine dayanarak iklimleri sınıflandırdı. Holdridge, diyagramında açıkça görülebilen 30 sözde "nem bölgeleri"ni tanımlamak için dört ekseni kullanır. Bu plan toprak ve güneşe maruz kalmayı büyük ölçüde göz ardı ederken, Holdridge bunların önemli olduğunu kabul etmiştir.

Allee'nin (1949) başlıca biyom türleri:

Tundra
Tayga
Yaprak döken orman
Mera
Çöl
Yüksek plato
Tropikal orman
Küçük karasal biyomlar

Kendeigh (1961) tarafından yeryüzünün başlıca biyomları:

Karasal
Ilıman yaprak döken orman
İğne yapraklı orman
Ormanlık
Chaparral
Tundra
Mera
Çöl
Tropikal savan
Tropikal orman
Deniz
Okyanus planktonu ve nekton
Balanoit-karındanbacaklı-tallofit
Pelesipod-annelid
Mercan resifi

Whittaker, biyomları iki abiyotik faktör kullanarak sınıflandırdı: yağış ve sıcaklık. Onun planı, Holdridge'in basitleştirilmiş hâli olarak görülebilir; daha kolay erişilebilir, ancak Holdridge'in daha fazla özgüllüğü eksiktir.
Whittaker, yaklaşımını teorik iddialara ve ampirik örneklemeye dayandırdı. Daha önce biyom sınıflandırmalarının bir incelemesini derlemişti.

Fizyonomi: bazen bitkilerin görünümüne atıfta bulunur; veya biyomun belirgin özellikleri, dış özellikleri veya ekolojik toplulukların veya türlerin - bitkiler de dâhil olmak üzere - görünümü anlamı taşır.
Biyom: bitki örtüsü yapısı, fizyonomisi, çevrenin özellikleri ve hayvan topluluklarının özellikleri bakımından benzer olan belirli bir kıtadaki karasal ekosistemlerin gruplandırılmasıdır.
Oluşum: belirli bir kıtadaki büyük bir bitki topluluğu türü.
Biyom türü: fizyonomi ile tanımlanan yakınsak biyomların veya farklı kıtaların oluşumlarının gruplandırılmasıdır.
Bitki örtüsü türü: yakınsak oluşumların gruplandırılmasıdır.
Whittaker'ın biyom ve oluşum arasındaki ayrımı basitleştirilebilir: formasyon sadece bitki topluluklarına uygulandığında kullanılırken, biyom hem bitkilerle hem de hayvanlarla ilgili olduğunda kullanılır. Whittaker'ın biyom türü veya oluşum türü ortak düşüncesi, benzer toplulukları sınıflandırmak için daha geniş bir yöntemdir. 

Whittaker, toplulukları dünya ölçeğinde iklimle ilişkilendirmek için ekoklin desenlerinin "gradyan analizi" olarak adlandırdığı şeyi kullanmıştır. Whittaker, karasa

Biyomedikal bilimler, sağlık veya halk sağlığı alanında kullanılan bilgi, müdahaleler veya teknolojiyi geliştirmek için doğa biliminin veya resmi bilimin veya her ikisinin bazı kısımlarını uygulayan bir bilimler dizisidir. Biyomedikal bilimler, sağlık, hastalık ve davranış hakkında bilgi üretiminin önde gelen bir alanı haline gelmiştir. Biyomedikal bilimler, sağlık, hastalık ve davranış hakkında bilgi üretiminin önemli bir alanı haline gelmiştir.
2015 yılında Birleşik Krallık Yüksek Öğrenim Kalite Güvencesi Kıyaslama Beyanı tarafından tanımlandığı şekliyle Biyomedikal Bilimler, birincil odak noktası insan sağlığı ve hastalıklarının biyolojisidir. Buna ek olarak biyomedikal bilimler; insan biyolojisinin genel çalışmasından daha özel konulara kadar uzanan bilim disiplinlerini içermektedir. Bunlar farmakoloji, insan fizyolojisi ve insan beslenmesi gibi alanlardır. Anatomi ve fizyoloji, hücre biyolojisi, biyokimya, mikrobiyoloji, genetik ve moleküler biyoloji, immünoloji, matematik ve istatistik ve biyoinformatik gibi ilgili temel bilimler tarafından desteklenmektedir. Bu nedenle biyomedikal bilimler, hastane laboratuvar bilimleri tarafından tanımlanandan çok daha geniş bir akademik ve araştırma faaliyetlerine ve ekonomik öneme sahiptir. Biyomedikal Bilimler, 21. yüzyılda biyobilim araştırmalarının ve finansmanının ana odak noktasıdır.

Biyomedikal bilimlerin bir alt kümesi, klinik laboratuvar teşhisi bilimidir. Sağlık biliminde geleneksel olarak üç ana bölüme ayrılan en az 45 farklı uzmanlık vardır.

Yaşam bilimi uzmanlıkları
Fizyoloji bilimi uzmanlıkları
Tıbbi fizik ve biyomühendislik uzmanlıkları

Moleküler toksikoloji
Moleküler patoloji
Kan nakli bilimi
Servikal sitoloji
Klinik biyokimya
Klinik embriyoloji
Klinik immünoloji
Elektron mikroskobu
Dış kalite güvencesi
Hematoloji
Hemostaz ve tromboz
Histouyumluluk ve immünogenetik
Histopatoloji ve sitopatoloji
Moleküler genetik ve sitogenetik
Moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi
Mikoloji dahil mikrobiyoloji
Bakteriyoloji
Tropikal Hastalıklar
Flebotomi
Doku bankacılığı/nakil
Viroloji

Odyoloji ve işitme tedavisi
Otonom nörovasküler fonksiyon
Kalp fizyolojisi
Klinik perfüzyon
Yoğun bakım bilimi
Sindirim sistemi fizyolojisi
Nörofizyoloji
Oftalmik ve görme bilimi
Solunum ve uyku fizyolojisi
Üroloji
Damar bilimi

Tıbbi illüstrasyon ve klinik fotoğrafçılık
İyonlaştırıcı olmayan radyasyon
Nükleer Tıp
Radyoeczacılık
Radyasyondan korunma ve izleme
Radyoterapi fiziği
Ultrason
Biyomekanik mühendisliği
Biyomedikal mühendisliği
Klinik ölçüm
Tanı Radyolojisi
Ekipman yönetimi
Çene yüz protezleri
Tıbbi elektronik
Tıbbi mühendislik tasarımı

Türkiye'de biyomedikal bilimler biyomedikal mühendisliği alanında eğitim vermektedir. Biyomedikal mühendisliği son on yılda dünyada ve buna paralel olarak da Türkiye'de hem eğitim alanında hem de yapılan Ar-Ge çalışmaları olarak çok hızla gelişen bir alandır. Biyomedikal mühendisliği; tıp alanındaki problemlere mühendislik ve doğa bilimlerinin temel prensiplerini kullanarak çözümler üretmeyi hedeflemektedir. Bu bakımdan biyoloji, fizik, kimya ve matematiğin yanında elektrik-elektronik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, malzeme ve mekanik gibi pek çok disiplini bir araya getiren bir daldır.
En yaygın olarak bilinen uygulama alanı çeşitli hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan her türlü tıbbi cihazların dizayn edilip üretilmesi, koruyucu bakım ve kalibrasyonunun yapılması, görüntüleme sistemlerinde sinyal işlemeleri, ilgili işletim sistemlerinin geliştirilmesi ve gerekli yazılımların hazırlanması ve gerektiğinde cihaz üzerinde değişikliğe gidilerek hasta odaklı-kişiye özel sistemlerin oluşturulmasında etkin rol üstlenmektir.

Biyomedikal mühendisliği
Biyomedikal teknoloji

Biyomekanik, insan dokularının özellikleri ve mekanik streslere dokuların yanıtı ne olacaktır sorusuyla ilgilenen alandır. İş makinesinde çalışan kişilerin olası zararlardan korunması için kask, eldiven, maske vb kisisel koruyucu ekipman üretimi biyomekanik desteği alınarak sağlanır. En iyi tanımlamalarından biri 1974'te Herbert Hetze tarafından dile getirilmiştir " Biyomekanik, biyolojik sistemlerin biçim ve işlevlerinin mühendislik yöntemleri kullanılarak incelenmesidir." Biyomekanik sözcüğü 1970'lerin başlarında, mühendislik mekaniğinin biyolojik ve tıbbi alanlarda kullanılmasını tanımlamasıyla türemiştir.
Biyomekanik, mühendislikle bağlantılıdır, çünkü biyolojik sistemleri analiz etmek için genellikle mühendislik bilimlerinden yararlanılır. Newton Mekaniği'nin ve malzeme biliminin genel uygulamaları, biyolojik sistemlerin mekaniğini oluşturur.

Biyosemiyotik (Yunanca hayat anlamındaki bios ve gösterge anlamındaki "semeion" kelimelerinden) semiyotik ve biyoloji içerisinde büyüyen bir alandır. Biyoloji bilim dalı kapsamındaki göstergeler ve kodların üretilmesi ve yorumlaması üzerine çalışır. Biyosemiyoloji, biyoloji ile semiyotik bulgularının birleştirilmesine teşebbüs eder. Batı dünyasının bilimsel hayat görüşünde, semiyozisi (gösterge süreci, anlam ve yorumu kapsar) hayat kavramının içten ve değişmez bir kısmı olarak göstererek, bir paradigma kayması önerir. “Biyosemiyotik” terimi ilk defa Friedrich S. Rothschild tarafından 1962'de kullanılmıştır fakat Thomas Sebeok ve Thure von Uexküll bu terimi kendi alanında uygulamışlardır. Biyolojinin normatif bakış açılarını zorlayan bu alan, genellikle teorik ve uygulamalı biyosemiyotik olarak ikiye ayrılır.

Biyosemiyotik, gösterge sistemleri çalışması olarak biyoloji ya da daha detaylı bir ifade ile 

yaşayan süreçlerin işaretleşme, iletişim ve alışkanlık oluşturmasıdır
yaşayan tabiatındaki semiyozistir (gösterge ilişkilerinin değişmesi)
tüm göstergelerin ve gösterge ilişkilerinin biyolojik temelidir

Biyosemiyotiği “gösterge sistemleri olarak yorumlanan biyoloji” olarak tanımlamak onun sadece (bir bilimsel araştırma alanı olarak) bildiğimiz anlamda biyoloji ve semiyotik (gösterge çalışmaları) ile yakın ilişkisini vurgulamak değil ama öncelikle, hayat sadece moleküllerin ve kimyanın perspektifinden ele alınmayıp, moleküller aracılığıyla dahil olmak üzere çeşitli yollarla diğer yaşayan göstergeler tarafından iletilen ve yorumlanan göstergeler olarak da düşünüldüğü zaman gerçekleşen derin perspektif değişimini vurgulanmaktır. Bu anlamda biyosemiyotik, moleküler biyolojiden beyin bilimine ve davranış çalışmalarına kadar biyolojinin mevcut alanlarının ortaya koyduğu gibi, yaşayan süreçlerin karmaşıklığını kanıksar ve buna saygı duyar. Ancak biyosemiyotik, (evrim biyolojisi dâhil) biyolojinin farklı disiplinlerinin ayrı bulgularını, ribozomdan ekosisteme ve hayatın başlangıcından onun nihai anlamlarına kadar yaşayan dünyanın merkez fenomenleri üzerine yeni ve daha birleşik bir perspektifte bir araya getirmeye teşebbüs eder.
Dahası, evrende anlamın (signifikasyon) ortaya çıkması gibi genel gösterge süreçleri (semiyotik) çalışmalarındaki çözümlenememiş sorulara, biyolojiden yeni kavramlar, teoriler ve vaka çalışmaları sağlayarak yeni bir ışık tutmaya teşebbüs eder. Burada, signifikasyon (ve gösterge) çok genel bir anlamda anlaşılmaktadır, basitçe bilginin bir yerden diğerine aktarılması değil, çok içeriklinin ve insanda olduğu kadar insan-dışı gösterge oluşturucular ve alıcılarda da o bilginin anlamının oluşturulmasıdır.
Gösterge süreçleri böylece gerçek olarak ele alınır: Keşfedilebilir ve açıklanabilir düzenler (alışkanlıklar veya doğal kurallar) tarafından yönetilirler. Yaşayan tabiatın özündedirler ama (açıklamaları inşa ederkenki) bu süreçleri anlayış ve temsil, organizmanın kendi gösterge süreçlerinden ayrı bir bilimsel gösterge sistemi olarak oluşsalar da, bu süreçlere direkt değil ama dolaylı olarak, diğer gösterge süreçleri (örneğin, niteleyici ayırım yöntemleri) ile erişebiliriz.
Yaşayan sistemlerin merkez özelliklerinden biri, fiziksel ve kimyasal süreçlerin, kısmen 1960'larda bulunarak genom olarak bilinen ve bilgi içeriği (informasyonel) ile moleküler özellikleri temel alan, yüksek organize karakterleridir. Ernst Mayr ve Manfred Eigen gibi seçkin biyologlar, bu informasyonel yönlerini hayatın ortaya çıkan ve hayatı fiziksel dünyadaki diğer, belki insan yapımı bilgisayarlar hariç, her şeyden ayıran özellikleri olarak görmüşlerdi. Ancak, bilgisayar programlarının informasyonel teleolojisi insanlar tarafından bu özel hedeflere ulaşmak için tasarlanarak türetilmişse de, teleoloji ve organizmaların informasyonel karakteristikleri onlara özgüdürler ve doğal olarak evrilirler.
Geleneksel biyoloji (ve biyoloji felsefesi) böyle süreçleri sırf fiziksel görmüşlerdir ve indirgemeci ve mekanistik bir gelenekten etkilenerek sadece etkili nedensellikle ilişkilenen, çok kısıtlı bir fiziksel nosyonu benimsemişlerdir. Biyosemiyotik, (C.S. Peirce açısından, insanda olduğu kadar doğanın herhangi bir yerinde dinamik gösterge eyleminin (aksiyonunun) kapsamlı mantıksal ve bilimsel çalışması olarak) semiyotik kavramlarını, anlam, amaçlılık ve fiziksel dünyanın biyolojik oluşumu ile ilgili soruları yanıtlamak için kullanır. Bu sorular ya yanıtlanması zordur ya da tamamen mekanistik ve fiziksel çerçeve içerisinde tamamen tutarsızdırlar.
Biyosemiyotik, hayatın evrimini ve semiyotik sistemlerin evrimini aynı sürecin iki yönü olarak görmektedir. Hayatın kaynağına ve evrimine bilimsel yaklaşım, kısmen moleküler biyolojinin başarısından dolayı, tüm sürecin daha harici yönlerinin değerli açıklamalarını vermektedir fakat içerisindeki gösterge aksiyonunun niteliksel yönlerini gözden kaçırmıştır, indirgemeci bir nedensellik resmine yol açar. Karmaşık, kendinden-organize yaşayan sistemler biçimsel ve nihai nedensellikle de yönetilir. Biçimsellik, organizma gibi bir tüm yapıdan moleküllerine kadar inen aşağı doğru nedensellik açısındandır ve eylemlerini (aksiyonlarını) sınırlarken onlara tüm metabolizma ile alakalı fonksiyonel anlamlar bahşeder. Nihai olma ise alışkanlıklar alma ve mevcut gösterge aksiyonları için gelecek yorum-tavrı (interpretant) meydana getirme açısındandır. Burada, biyosemiyotik, sistem teorisi, teorik biyoloji, Sibernetik ve karmaşık kendinden-organize sistemler çalışmaları gibi alanların anlayışlarından da yararlanır.
Moleküler biyoloji, bilişsel etoloji, bilişsel bilim, robotik ve nörobiyoloji gibi belli bilimsel alanlar bilgi süreçleri ile çeşitli düzeylerde ilgilenir ve böylece biyosemiyozis (canlı sistemlerde gösterge aksiyonu) ile ilgili bilgiye kendiliğinden katkı sağlar. Ancak, biyosemiyotik halen özel bir araştırma disiplini programı değildir ama “gösterge” kullanımının yaşam süreçlerindeki rolünü araştırma ihtiyacı üzerine genel bir bakış açısıdır ve öylesi bulguları entegre etme, biyoloji için semiyotik bir temel kurma girişimidir. Halen akıl felsefesi ile uğraşan Kartezyen düalizmin bazı formlarını çözümlemeye de yardım edebilir. Biyosemiyotik, beden ile zihin arasındaki sürekliliği tasvir ederek ya da ayrımın yanlış ya da faydasız olduğunu göstererek, insanın “düşünceliliği”nin, hayvanın somutlaşmış “bilme” eylemindeki daha ilkel süreçlerden nasıl doğal olarak ortaya çıkmış olabileceğini anlamamıza yardım edebilir.

Çalışılmakta olan temel semiyozis tiplerine göre biyosemiyotik şunlara ayrılabilir: 

vejetatif semiyotik (ayrıca endosemiyotik veya fitosemiyotik), semiyozisin hücre ve moleküler düzeyde çalışılması (genom ve organik form ya da fenotiple ilgili çeviri süreçlerini de içerir); vejetatif semiyozis tüm organizmalarda hücre ve doku seviyelerinde gerçekleşir; vejetatif semiyozis, prokaryot semiyotiğini, çoğunluğu algılama (quorum sensing) gibi bakteri topluluklarında gösterge-aracılı etkileşimleri ve çoğunluğu sönümlemeyi (quorum quenching) içerir.
zoosemiyotik ya da hayvan semiyotiği; hayvan semiyozisi organizmada nöromüsküler sistemde gerçekleşir ve antroposemiyotiği de içerir. Antroposemiyotik, insanda semiyotik davranış çalışmasıdır.
Çalışılan semiyozisin egemen yönlerine göre, şu etiketler kullanılmıştır: biyopragmatik, biyosemantik ve biyosentaktik.

Charles Sanders Peirce (1839–1914) ve Charles W. Morristen (1903–1979) ayrı olarak, biyosemiyotiğin ilk öncüleri  Jakob von Uexküll (1864–1944), Heini Hediger (1908–1992), Giorgio Prodi (1928–1987), Marcel Florkin (1900–1979) ve Friedrich S. Rothschild (1899–1995); çağdaş disiplinler arası alanın kurucuları Thomas Sebeok (1920–2001) ve Thure von Uexküll'dür (1908–2004).
(Kopenhag-Tartu Okulu tarafından başlatıldığı gibi) modern dönem, biyologlar Jesper Hoffmeyer, Kalevi Kull, Claus Emmeche, Terrence Deacon'u, semiyotikçiler Martin Krampen, Marcel Danesi'yi, filozoflar John Deely, John Collier, Guenther Witzany'i ve karmaşık sistem bilimcileri Howard H. Pattee, Michael Conrad, Luis M. Rocha ve Cliff Joslyn'i içerir.
2001'de, biyosemiyotik araştırma için Biyosemiyotikte Toplanmalar (Gathering in Biosemiotics) olarak bilinen senelik bir uluslararası konferans resmi olarak başlatılmıştır ve o zamandan beri her yıl gerçekleşmiştir.
2004'te, bir grup biyosemiyotikçi – Marcello Barbieri, Claus Emmeche, Jesper Hoffmeyer, Kalevi Kull, and Anton Markos – uluslararası bir biyosemiyotik dergisi çıkarmaya karar vermişlerdir. Journal of Biosemiotics  isimli Biyosemiyotik Dergisi bunların editörlüğünde Nova Science Publishers tarafından 2005'te başlatılmıştır (2 dergi yayınlanmıştır) ve Biosemiotics, aynı beş editörle Springer tarafından 2008'de başlatılmıştır. Kitap serisi Biosemiotics (Springer, 2007'den beri) ise, Jesper Hoffmeyer, Kalevi Kull ve Alexei Sharov tarafından düzenlenmiştir.
Uluslararası Biyosemiyotik Çalışmaları Derneği (International Society for Biosemiotic Studies) 2005'te kurulmuştur. Biyosemiyotiğin esas tezleri üzerine program niteliğinde kolektif bir makale 2009'da çıkmıştır.

Ekosemiyotik
Zoosemiyotik
Mimikri
Siberbiliş
Biyoiletişim (bilim)

Göstergebilim

Alexander, V. N. (2011). The Biologist’s Mistress: Rethinking Self-Organization in Art, Literature and Nature. Litchfield Park AZ: Emergent Publications.
Barbieri, Marcello (ed.) (2008). The Codes of Life: The Rules of Macroevolution. Berlin: Springer.
Emmeche, Claus; Kull, Kalevi (eds.) (2011). Towards a Semiotic Biology: Life is the Action of Signs. London: Imperial College Press.[1] 22 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emmeche, Claus; Kalevi Kull and Frederik Stjernfelt. (2002): Reading Hoffmeyer, Rethinking Biology. (Tartu Semiotics Library 3). Tartu: Tartu University Press.[2] 20 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Favareau, D. (ed.) (2010). Essential Readings in Biosemiotics: Anthology and Commentary. 27 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Berlin: Springer.
Favareau, D. (2006). The evolutionary history of bio

Biyosfer, (Yunanca βίος "bíos" "yaşam" ve σφαῖρα "sphaira" "küre" anlamında), Dünya'da canlıların yaşadığı 16–20 km kalınlığındaki tabaka; (Yunanca οἶκος "oîkos" "çevre" ve σφαῖρα "sphaira" "küre" anlamında), tüm ekosistemlerin dünya çapındaki toplamıdır, ekosfer olarak da bilinir; "canlı yüzey" de denir. Aynı zamanda Dünya'daki yaşam bölgesi olarak da adlandırılabilir. Biyosfer (teknik olarak küresel bir kabuktur), minimum girdi ve çıktılarla neredeyse madde bakımından kapalı bir sistemdir. Enerji ile ilgili olarak, yılda yaklaşık 130 terawatt oranında güneş enerjisi yakalayan fotosentez ile açık bir sistemdir. Bununla birlikte, enerji dengesine yakın kendi kendini düzenleyen bir sistemdir. En genel biyofizyolojik tanımla biyosfer, litosfer, kriyosfer, hidrosfer ve atmosfer elementleriyle etkileşimleri de dâhil olmak üzere tüm canlıları ve ilişkilerini bütünleştiren küresel ekolojik sistemdir. Biyosferin, en azından yaklaşık 3.5 milyar yıl önce bir biyopoez (basit organik bileşikler gibi canlı olmayan maddeden doğal olarak oluşmuş yaşam) veya biyogenez (canlı maddeden oluşmuş yaşam) sürecinden başlayarak evrim geçirdiği varsayılmaktadır.
Bu ad ilk kez Fransız bilgin Lamarck tarafından ortaya atılmış ve 20. yüzyılın başında bilim dünyasınca benimsenmiştir. Biyosferin atmosfer içindeki yüksekliği 10.000 m'ye ulaşır. Bu yükseklikten öte bakteri ve mantar sporlarına rastlanmamıştır. Yerde yaşayan kara hayvanları için biyosfer 6.500–6.800 m, yeşil bitkiler için 6.200 m yüksekliğe kadar çıkabilir. Denizin altında 5.000 m derinlikte canlıların yaşadığı saptandığından bu da biyosferin alt sınırını oluşturur (Dünyanın en derin noktası olarak kabul edilen Mariana Çukurunun dibinde yaşam olabileceği öngörülmektedir).

Biyosfer kelimesinin bir sayı ile anılması genellikle aşağıdaki anlamlara denk gelmektedir:

Biyosfer 1 - Dünya.
Biyosfer 2 - Arizona'da bir laboratuvar; 13,000 m²'den oluşan kapalı bir ekosistem.
Biyosfer 3 (BIOS-3 olarak da bilinir) - Ruslar tarafından 1967-68'de yapılan deneyler.
Biosphere J - Japonya'da yapılan fazla bahsi geçmeyen bir deneydir.

Biyoçeşitlilik, bir ekosistem, biyom veya tüm Dünya'da bulunan yaşam formlarının çeşitliliğidir. İnsanların yaşamlarını sürdürebilmesi için yaşadıkları çevrede, temiz su ve havanın, verimli toprakların, besinlerin ve diğer gereksinimlerinin karşılandığı, kullanacağı çeşitli maddelerin bulunması gerekir. Yaşam için gerekli madde ve koşullar, çevrenin abiyotik etkenleri ile bakteri, Protista, mantar, bitki ve hayvanlar tarafından sağlanır. Bu canlıların tamamına biyoçeşitlilik denir. Bu çevredeki biyoçeşitlilik arttıkça o çevrenin ekolojik hizmetleri de o oranda artar. Yalnız bu artış biyolojik çeşitliliği oluşturan türler arasında dengeli etkileşimin gerçekleşmesi durumunda geçerlidir. Bu nedenle biyolojik çeşitlilik arttıkça, ekosistemlerdeki madde dolaşımı ve enerji akışları daha etkin halde gerçekleşir. Bunun aksine, ekosistemdeki biyolojik çeşitlilik azaldığında, ekosistem hizmetlerinde azalma olur. Örneğin, yılan bulunduğu ekosistemdeki fare ve kurbağa gibi türleri besin olarak kullanır. Böylece fare ve kurbağa popülasyonlarının aşırı artışı engellenir. Bunun sonucunda, fare ve kurbağalarla aynı besini paylaşan diğer hayvanların besinlerden yararlanmalarına olanak verilmiş olur.
Her türün ekosistem hizmetlerinin oluşumunda etkisi vardır. Örneğin, ekosistemlerin kilit taşı türlerinin ekolojik işlevi diğer türlere oranla daha fazladır. Bu nedenle bu ekosisteme ait kilit taşı türleri yok olduğunda, ekosistem hızlı şekilde değişmekte, bunun etkisiyle, ekosistem hizmetleri büyük oranda aksar ya da tamamen bozulur. Azot bağlayan bakteriler, mikoriza mantarlar (Bitkilerle mutealizm ilişkisinde olan mantarlar) açık denizlerde yaşayan büyük kütleli Algler, tropik bölgelerdeki palmiye ve incir türleri bulundukları ekosistemin kilit taşı türleridir.
Biyolojik evrim işleyişinde belirtildiği gibi, evrimleşme sürecinde, yeni türlerin oluşmasının yanı sıra, bazı türlerinde yok olduğu belirtilmektedir. İnsan türünün orataya çıkmasından sonra, türlerin yok olma hızı, insanların etkinliği oranında artmıştır. Günümüzde yapılan bilimsel araştırma sonuçları, tropik bölgelerdeki kuş türlerinin yaklaşık dörtte birinin yok olduğunu göstermektedir. Yine bu araştırma sonuçlarında, canlı türlerinin yok olma hızının, yeni türlerin evrimleşip ortaya çıkış hızından 10000 kat daha hızlı olduğunu doğrulamaktadır. İnsan nüfusundaki artış hızının türlerin yok oluş hızıyla orantılı olarak artması, bu görüşü desteklemektedir. Nüfus arttıkça doğal yaşam alanları, yeni yerleşim alanları, tarım alanları, ulaşım yolları, fabrikalar, konutlar vb. insan etkinliklerinde kullanılmaları sonucunda parçalanıp bozulmaktadır.
Biyoçeşitliliğin azalmasında, bu ve benzeri nedenlere bağlı olarak, habitatların yıkıma uğramasının yanı sıra, ortama yabancı türlerin girmesi aşırı kullanma ve besin zincirlerindeki bozulmalar da etkili olur.
Küresel ısınma karasal ve tatlı su ekosistemleri ile bu alanlarda yaşayan insanların yararlandıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olması.Küresel ısınma, karasal ve tatlı su ekosistemleri ile bu alanlarda yaşayan insanların yararlandıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olmasına neden olmaktadır Bu tehditlere karşı sürdürülebilir bir önlem olarak; yem bitkileri üretiminin artırılması, doğal çayır ve meralar üzerindeki aşırı otlatma baskısını azaltarak yerel bitki türlerinin korunmasına ve biyoçeşitlilik kaybının önlenmesine katkıda bulunur

Biodiversity Heritage Library11 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Open access digital library of taxonomic literature
National Biodiversity Network  24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - NBN Gateway

Laboratuvarda boyama, numunelerde genellikle mikroskobik düzeyde kontrastı artırmak için kullanılan tekniktir. Boyalar, histolojide, sitolojide ve hastalıkların mikroskobik düzeyde incelenmesine ve teşhisine odaklanan histopatoloji, hematoloji ve sitopatoloji gibi tıp alanlarında sıklıkla kullanılır. Boyalar biyolojik dokuları (örneğin kas liflerini veya bağ dokusunu vurgulayarak), hücre tiplerini (farklı kan hücrelerini sınıflandırmak) veya tek tek hücreler içindeki organelleri tanımlamak için kullanılabilir.
Biyokimyada boyama, belirli bir bileşiğin varlığını nitelendirmek veya ölçmek için bir substrat maddeye sınıfa özgü (DNA, proteinler, lipidler, karbonhidratlar) boyar madde eklemeyi içerir. Boyama ve floresan etiketleme benzer amaçlar için kullanılabilir. Biyolojik boyama, akış sitometrisinde hücreleri işaretlemek ve jel elektroforezinde proteinleri veya nükleik asitleri işaretlemek için de kullanılır. Işık mikroskopları parlak alan veya epi-floresan aydınlatma kullanarak boyalı örnekleri yüksek büyütmede görüntülemek için kullanılır.
Boyama sadece biyolojik materyallerle sınırlı değildir. Diğer materyallerin yapısını örneğin, yarı kristalli polimerlerin katmanlı yapıları veya blok kopolimerlerin alan yapılarını incelemek için de kullanılabilir;

Biyolojik Boya Komisyonu 13 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1920'lerin başından beri boyaları test eden ve uluslararası kabul görmüş standartları karşılayan boya partileri için onay Sertifikaları veren, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir şirkettir.
Boyalar ve boyama teknikleri için StainsFile Referansı.
Protozoa için Vital Boyama ve İlgili Geçici Montaj Teknikleri 14 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ~ Howey, 2000
Fiksasyondan Konuşmak: Kısım 1 ve Kısım 2 – M. Halit Umar
Histoloji Boyalarının Fotomikrografları 12 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sridhar Rao PN'nin ana sayfasında boyama alıştırmalarında sık sorulan sorular 13 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buz, suyun donmuş haline verilen addır. Oda koşullarında 0 °C ve altında bulunur. Buzun yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olduğu için su üstünde yüzebilir.

Buz aynı zamanda eğlence için de kullanılabilmektedir. Buz pateni, tour skating, buz hokeyi, ice fishing, ice climbing, körling, broomball ve kızak yarışları olan bobsled, kızak ve skeleton gibi sporlarda buzlu bir alana ihtiyaç duyulur. Buzlu ortamlarda yapılan birçok farklı spor dalı, 4 yılda bir düzenlenen ve bu sporların uluslararası düzeyde temsilini sağlayan Kış Olimpiyat Oyunları'nda boy göstermektedir.

Buz, sanıldığı gibi, düzgün bir yüzey olduğu için kaygan değildir. Bu durum şöyledir, buz pateninin çok küçük yüzeyinin buza basınç yapması dolayısı ile değen noktadaki buzun erimesi ve oluşan bu ince su tabakası üzerinde patenin hareket etmesi olmaktadır. (Ucu keskin bir bıçak gibi olan patenlerin buza değen alanı o kadar küçüktür ki, erime ısısını 1 °C azaltmak için tam 130 kg/cm2 gereken buz yüzeyini derhal eritir.)

Buz, karada, denizde ve havada güvenli ulaşımı zorlaştırır.

Yolda buz tehlikelidir. Kara buzu fark etmek zordur çünkü kolayca görülmez. Donan yağmur veya erime noktası civarı sıcaklıkta kar nedeniyle araç pencerelerinde buz oluşur. Güvenli sürüş için, bu buzun temizlenmesi gerekir. Buz kazıyıcılar buz kırmak ve cam temizlemek için tasarlanmıştır ancak buzu çıkarmak uzun ve zahmetli bir iş olabilir.
Donma noktasının altında, pencerelerin iç yüzeyinde ince bir buz kristali tabakası oluşabilir. Bu genellikle araç bir süre sürüldükten sonra yalnız bırakılırsa bu durum oluşabilir veya dış sıcaklık çok düşükse aracı sürerken de olabilir. Aracın içindekileri nefesindeki nem buz kristallerin su kaynağıdır. Bu buzu çıkarmak zahmetlidir, bu yüzden aracı park ederken nemin dışarı çıkması için aracın camları hafifçe açılır veya arka cam buz çözücüde çalıştırılabilir. Benzer bir sorun binalarda da vardır bu nedenle birçok soğuk bölgenin yalıtımında çift camlı pencere kullanılır.
Dış ortam sıcaklığı uzun süre donma noktasının altında kalırsa, göller ve diğer su kütleleri üzerinde çok kalın buz tabakaları oluşabilir ancak akan suyun olduğu yerlerde bunun için çok daha soğuk sıcaklıklar gerekir. Buz, otomobil'ler ve kamyon'lar ile üzerinden geçilebilecek kadar kalınlaşabilir. Buzun üzerinden araçla güvenli şekilde geçmek için buzun kalınlığının en az 30 cm olması gerekir.
Kar eritme sistemi yol vb alanların yalnızca bir kısmında kar ve buz birikmesini önler.

Gosnell, Mariana. (2005). Ice : the nature, the history, and the uses of an astonishing substance. New York: Knoph. ISBN 978-0-679-42608-0.
Marling, Karal. (2008). Ice : great moments in the history of hard, cold water. St. Paul, MN: Borealis Books. ISBN 978-0-87351-628-0
Petrenko, Victor F and Whitworth, Robert W. (1999). "Physics of ice." Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-851895-1

The National Snow and Ice Data Center25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The phase diagram of water-steam-ice: WebCalculation 5 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The phase diagram of water, including the ice variants 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Webmineral listing for Ice 14 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MinDat.org listing and location data for Ice25 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The physics of ice 27 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A recent discovery about how ice melts 18 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Unfreezable' water, 'bound water' and water of hydration 29 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Electromechanical properties of ice 17 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Estimating the maximum thickness of an ice layer 7 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Böcekler (Latince: insectum) eklem bacaklılar (Arthropoda) şubesinin sınıfı ve tür ve takson bakımından en kalabalık hayvan sınıfıdır. 1.000.000'dan fazla olan tür sayılarıyla Dünya'daki en fazla türe sahip canlılardır. Dünya'nın hemen hemen her yerinde bulunur ve bazen çok yoğun popülasyonlarda görülebilirler. Her yıl birkaç bin böcek türü tanımlanmaktadır. Toplam tür sayısının 2.000.000 (eski tahminler) ila 30.000.000 (daha güncel tahminler) kadar olduğu tahmin edilmektedir. Tür, cins, familya gibi taksonomik kategoriler bakımından 6-10.000.000 sayıya ulaşırlar ve Dünya'daki hayvanların %90 kadarını oluştururlar.
Türce en zengin böcek familyası cepkenli böcekgiller (Staphylinidae) familyasıdır. 2010 verilerine göre 56.768 türle canlılar arasında en çok tür barındıran familyadır. İkinci büyük böcek grubu hortumlu böcekgiller (Curculionidae) familyasıdır.
İnsanlar tarafından evcilleştirilen bal arısı ve ipek böceği gibi türleri bulunduğu gibi, bazı türleri de Dünya'nın muhtelif yerlerinde, özellikle de Meksika'da doğrudan besin olarak kullanılırlar.

Böcek adının Türkçede Insecta üyeleri için yoğun olarak kullanılması türlerinin çokluğu yüzündendir. Türkçenin tarihi gelişimi içinde böcek adı, Insecta dışındaki eklem bacaklıları da kapsayacak kadar geniştir. Bu kullanımı halk dilinde hâlâ görmemiz mümkündür. Insecta dışındaki eklem bacaklıları hatta diğer omurgasızları terim dışı olarak "böcek" adıyla anmak o kadar da yanlış sayılmamalı. Bu, adlandırmalarda kendini belli eder: kabuklulardan tespih böceği, örümceğimsilerden uyuz böceği, karından bacaklılardan sümüklü böcek gibi.
Takımın Latince bilim adı Insecta kelimesi Yunanca: ἔντομον [éntomon] "parçalar halinde doğramak" kelimesinin 1600'lü yıllarda Latinceye insectum biçimindeki çevrilmesinden gelir. Yunanca kelime bugün 'böcek bilimi' ya da 'böcek bilim' de denilen entomoloji adında kalmıştır.

Genel konuşmada böcekler ve diğer karasal eklem bacaklılara sıklıkla 'böcekler denir.
Böcek bilimciler bir dereceye kadar "böcekler" adını dar bir "gerçek böcek" kategorisi olan Hemiptera takımından, örneğin ağustos böcekleri ve kalkan böcekleri gibi böcekler için saklarlar. Kırkayaklar, çıyanlar, tahtakuruları, örümcekler, akarlar ve akrepler gibi diğer karasal eklembacaklılar, eklemli dış iskeletleri olduğundan bazen böceklerle karıştırılırlar. Yetişkin böcekler, göğüste iki çifte kadar kanat bulunan tek eklembacaklıdır. Kanatlı olsun ya da olmasın, yetişkin böcekler baş, göğüs ve karın olmak üzere üç parçalı vücut planlarıyla ayırt edilebilirler; göğüste üç çift bacakları vardır.

Böcek türlerinin toplam sayısına ilişkin tahminler önemli ölçüde farklılık göstermektedir ve bu da yaklaşık 5,5 milyon böcek türünün var olduğunu ve bunlardan yaklaşık bir milyonunun tanımlandığını ve adlandırıldığını göstermektedir.
Bunlar, hayvanlar, bitkiler ve mantarlar dahil olmak üzere tüm ökaryot türlerinin yaklaşık yarısını oluşturur.
En çeşitli böcek takımları Hemiptera (gerçek böcekler), Lepidoptera (kelebekler ve güveler), Diptera (gerçek sinekler), Hymenoptera (eşek arıları, karıncalar ve arılar) ve Coleoptera (böcekler), her biri 100.000'den fazla tanımlanmış türe sahiptir.

Kural olarak karasal hayvanlar olmakla beraber, derin denizlerin dibi dışında tüm biyotoplara uyum yapmış birçok türe sahiptir. Kutuplardan okyanuslara kadar hemen her ekosistemde ayakta kalmayı başarabilmiş canlılardır. Canlılar aleminin belki de en kalabalık sınıfıdır. Bu sınıfta 32 takım yer almaktadır.
Dış iskelet bulunur. Büyüme esnasında dış iskeletin neden olduğu kısıtlama, deri değişimi ile telafi edilir. Vücutlarında sadece çizgili kas bulunur, bu yüzden çok hızlı hareket ederler. Solunum trake sistemiyledir. Açık dolaşım sistemi görülür. Vücutta dolaşan solunum sıvısı "hemolenf" adını alır ve çoğunlukla renksiz, bazen de soluk yeşil-sarı renktedir. Vücutları bez bakımından zengindir. Çekici veya itici koku, mum, zehir, ipek, yağ, tükürük, antikoagülan madde gibi birçok maddeyi salgılamak üzere özelleşmiş çok sayıda bez taşırlar. Duyu organları ve sinir sistemleri iyi gelişmiştir. Birçok grupta, özel görevleri olan duyu organlarına rastlanır (yeri geldikçe açıklanacaktır). Avlanmak veya avcılarından korunmak için son derece başarılı uyumlar kazanmışlardır. Renklenmeleri büyük çeşitlilik gösterir. Bazılarında ışık çıkarma özelliği görülür.
Kural olarak yumurta ile çoğalırlar ve gelişmelerinde çoğunlukla bir metamorfoz görülür.
Bazı gruplarda koloni hâlinde sosyal yaşam örnekleri görülür. Yaşam ve beslenme şekillerine göre, ağız parçaları, anten ve bacak yapıları farklılık gösterir.

Vücut örtüsü (integument): Embriyonik olarak iki tabakaya ayrılır. Üstte ektoderm kökenli epidermis ve kaide zarı; altta peritondan meydana gelmiş, hücreli ince bağdoku yapısında ve kasların üzerine yığılmış olarak duran kutis bulunur. Vücut örtüsü dıştan içe doğru şu katmanlara ayrılır:

Kutikula: Ektoderm kökenlidir ve epidermis tarafından salgılanır. İçerisine birçok organik ve inorganik birleşiğin katılmasıyla, çoğunlukla, sert bir yapı kazanır. İki çeşidi vardır: sert ve bükülmez olanları sklerit, daha yumuşak ve esnek olanları da zar (= membran) olarak adlandırılır. Kutikula, olağanüstü dayanıklı ve korunaklıdır. Suyu geçirmez. kutikulayı oluşturan maddelerin miktarı türe ve yaşa göre değişir. Örnek olarak Amerikan hamam böceğinde (Periplaneta americana) %37 su, %44 protein, %15 kitin ve %4 yağ içerir. Kutikula, 2 (ya da 3) alt tabakadan oluşur.
Epikutikula: Vücut örtüsünün en üstteki tabakası olup kitinsizdir. 4 alt tabakaya ayrılır: sert tabaka, kutikulin tabakası, mum tabakası, dolgu tabaka.
Prokutikula: En tanınmış temel birleşiği kitindir. 3 alt tabakaya ayrılır: ekzokutikula, mezokutikula, endokutikula.
Subkutikula: Mukopolisakkaritlerden oluşmuş, granüler yapıda ve kitinsizdir.
Epidermis ya da hipodermis, üst deri: Tektir ve alt tabakalara ayrılmaz. Yapı ve işlev bakımından birbirinden farklılaşmış bir takım hücreler bulunur: 1. örtü hücreleri; 2. salgı hücreleri (: kutikula oluşturan bezler; mum bezleri; lak bezleri; tükürük bezleri; yağ bezleri; zehir bezleri; yakıcı bezler; koku bezleri; ipek bezleri; feromon bezleri); 3. kıl hücreleri; 4. duyu hücreleri; 5. önositler.
Kaide zarı (lamina basalis): Çok ince (0.2-0.5 µm) ve deliksiz yapıdadır.
Vücut boşluğu: Hemositler, kaslar, sinirler (kutikulaya da uzanır) ve bağdoku tabakası bulunur.

Baş (caput): Embriyonik olarak kaç segmentten yapıldığı tartışmalıdır. Başta bulunan segmentlerin her biri ayrı bir üye taşımadığından, ayrıca segmental gangliyonlardan bazıları da birbiriyle kaynaştığından dolayı, köken olarak segment sayısı kesin olarak söylenemiyor. 5 (en fazla 6) segmentten oluştuğu varsayılmaktadır: 
1. preantennar: Embriyonik evrede görülür.
2. antennar: Duyargalar bu segmentteki gangliyona bağlıdır.
3. intercalar; 4. mandibular; 5. maksillar: Baştaki iç organları içine alan sert bir kapsül şeklinde birbiriyle kaynaşmıştır. Bağlantı yerlerine stur denir. Sturlar arasındaki alanlar alın (frons), tepe (vertex) ve yanaktır (genae). 
6. labial
Duyargalar (antennae): Kamçı şeklinde bulunan duyargalar içtençenelilerdeki gibi gerçek segmentli değildir. 3 bölümden oluşur. Kaide (scapus), ara bileziği (pedicellus) ve kamçı (flagellum). Böceklere özgü duyu organı olan Johnston organı, pedicellus bölümünde bulunur.

Gözler: Optik sistemlerine göre 2 çeşit göz tanımlanır:

Nokta gözler ya da basit gözler (ocellus (sg) / ocelli (pl)): Tek optik aygıta sahip, çok defa birçok duyu hücresinden oluşmuş, bir ya da birçok rhabdomlu retina meydana getiren gözlerdir. Görevleri konusunda kesin bir bilgi yoktur. Bütün böceklerde aynı oldukları da tartışmalıdır. Birleşik gözlere etki eden uyarıların meydana getirdiği etkileri kuvvetlendirdikleri varsayılmaktadır. İki çeşidi vardır:
Yan nokta gözler: Holometabol böcek larvalarında başın yan taraflarındaki nokta gözlerdir.
Dorsal nokta gözler ya da tepe gözler: Nokta gözlerin ana tipidir ve ergin evrede oluşurlar. Bunlar alında ve başın tepe çizgisinde olmak üzere 3 tanedir.

Birleşik gözler ya da petek gözler (oculi compositi): Çok sayıda bir çeşit nokta göz olan ommatidiumdan oluşmuştur. Her bir ommatitium kendi özel optik sistemine sahiptir. Ommatidiumların sayısı değişkenlik gösterrir. Kara sinekte (Musca domestica) 4000, dişi ateş böceğinde (Lampyris noctiluca) 300, mayıs böceğinde (Melolontha melolontha) 5100, Dytiscuslarda 9000, bazı Kızböceklerinde (Odonata) 10000-28000 kadardır. Büyüklükleri bir birleşik gözde aynı değildir.
Renk görme: Böcekler 300-650 nm lik dalga boylarındaki ışınları algılarlar. Örnek olarak, Bal arısı (Apis mellifera) bu bant aralığında sarı, mavi-yeşil, mavi ve morötesi ışınları algılamalarına karşın, kelebeklerin aksine, kırmızıyı algılayamazlar. Ancak kırmızı çiçeklere, bu çiçekler mor ışınları yansıttığı zaman giderler. Güneş ışınlarındaki morötesi ışınları absorbe eden beyaz çiçekleri, morötesi ışının komplementeri olan mavimsi-yeşil; vişneçürüğü çiçekleri ise mavi olarak görürler. Bazı böceklerin (örn. Carausius morosus ve bazı kın kantlılar) renk görme yeteneği yoktur.

Ağız parçaları: Gerçek ağız üyeleri üst dudak (labrum), üst çene (mandibul), alt çene (maxilla) ve alt dudak (labium)tan oluşur.
Konumuna göre:

düşey yönelmiş ağız (orthognath): Ağız üyeleri vücut eksenine dik durur; ağız aşağıya doğru yöneliktir.
eğik yönelmiş ağız (prognath): Ağız üyeleri öne doğru yöneliktir; ağız ön-aşağıya doğru eğilmiştir.
öne yönelmiş ağız (hypognath): Ağız üyeleri ve ağzın kendi öne doğru yönelmiştir.
İşlev bakımından: 

çiğneyici ağız tipi (orthopteroid): Genelde çekirgelerde görülür. Temel ağız tipi olup diğerlerinin bundan geliştiği varsayılır.
yalayıcı-emici ağız tipi
emici ağız tipi
sokucu-emici ağız tipi
altı iğneli: Culicidae (sivrisinek) ve Tabanidae (at sineği) familyalarından çift kanatlılarda görülür.
dört iğneli: tahtakurusu ile pirelerde görülür.
iki iğneli: kara sinekte (Musca domestica) görülür.
Boyun (cervix): Başa derimsi bir zarla yapışmıştır. Başla göğüs arasında sınırları 

Caenorhabditis elegans, yuvarlak solucanlardan olup serbest yaşayan bir nematoddur (ipliksisolucan). Yetişkin hayvan yaklaşık 1 mm uzunluğundadır ve 65 µm kalınlığında olup ılımlı topraklarda yaşar. C. elegans, diğer nematodlardan farklı olarak neredeyse tamamen şeffaftır. Bu özelliği sayesinde genetik çalışmalarının vazgeçilmez canlısı olmuştur.

C. elegans hünsa olup önce sperma, sonra da yumurta oluşturarak çoğalır. Hünsaların yanında erkek hayvanlar da olup hünsalarla çiftleşerek genetik olarak yeni bir neslin doğmasına sebep olurlar. Bunun dışında iplisi solucanın sinir hücresindeki sinir halkasında (Latince: circumpharyngeal) ve karın tarafında olup tam 302 hücreden oluşur. Araştırmalar için kullanılışın asıl sebebi, sabit hücre sayısından oluşmasıdır (Almanca: Eutelie). Her yetişkin hünsa, her zaman tam 959, her yetişkin erkek de 1031 somatik hücre çekirdeği içerir.
Caenorhabditis elegans (C. elegans) üzerinde yapılan deneyler;

C. elegans'ın kokuya dayalı yönelim davranışları, Alzheimer benzeri modellerde hafıza benzeri davranış değişikliklerini değerlendirmek için kullanılmıştır.

C. elegans, pestisit maruziyetinin nöron morfolojisi üzerindeki etkilerini değerlendirmek için kullanılmıştır.

C. elegans'ın kas gücü, mikroakışkan cihazlar kullanılarak ölçülmüş ve bu yöntem uzay uçuşu araştırmalarında da uygulanmıştır.

Dithianon pestisitine maruz kalan C. elegans'ta dopaminerjik nöronlarda nörotoksisite gözlemlenmiştir.

C. elegans'ın farklı larva evrelerinde canlı görüntüleme, mikroakışkan cihazlar kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

el-Cahiz (Arapça: الجاحظ) gerçek ismi ve tam künyesi Ebu Osman Amr bin Bahr el-Câhiz el-Kinânî (d. yaklaşık 767-777 - ö. Aralık 868 veya Ocak 869) olan, Basra doğumlu Afro-Arap yazar ve bilim insanı.
Etnik açıdan Doğu Afrika kökenli bir Afro-Arap olduğuna inanılır. Tanınmış bir Arapça nesir yazarı olduğu gibi Arapça dilinde birçok  edebî, bilimsel, teolojik, siyasal-dini polemik ve erken dönem İslam felsefesini konu alan eserler vermiştir. Bilimsel eserlerinde biyoloji,Türkoloji zooloji, tarih ve psikoloji gibi dallara değinmiştir.
Gençliğinde filoloji, leksikografi ve şiir konulu derslere katılmıştır. Eğitimine uzun süre devam eden Cahiz teoloji ile de uğraşmış, Kur'an ve hadis üzerine çalışmıştır. Başta Aristo olmak üzere birçok Yunan filozofun eserlerinin tercümelerini okumuştur. Yazın hayatı oldukça verimli geçen Cahiz yaşamı boyunca 200 kadar kitap yazmıştır. Cahiz 816 yılında dönemin Abbasi başkenti olan Bağdat'a taşınmıştır. Bağdat'ta elli yıl kadar kaldıktan sonra Basra'ya dönmüştür. 868 veya 869 yılında, 95 yaşlarında Basra'da ölmüştür.
İbnü'n Nedîm, Cahiz'e atfedilen ve 75'i mevcut olan yaklaşık 140 eser listelemiştir. En çok bilinenler Kitāb al-­Ḥayawān (Canlılar kitabı), hayvanların hareket noktası olduğu bir dizi konu üzerine yedi bölümlük bir özet; Kitāb al-Bayān wa-l-tabyīn (Belagat ve açıklama kitabı), insan iletişimi üzerine geniş kapsamlı bir çalışma; ve Kitāb al-Bukhalāʾ (Cimrilerin kitabı), cimrilik üzerine anekdotlar koleksiyonu; şeklindedir.
Cahiz, el-Mehâsin ve'l-Mesâvi' türünde önemli eserler vermiş, bu alanda klasik Arap edebiyatında öncü bir rol üstlenmiştir.

Aşağıda Cahiz'in bazı önemli eserlerine yer verilmiştir. Bunların dışında Cahiz sosyal psikoloji ve hayvan psikolojisi konularında ilk incelemeleri yazan kişidir. Bu konulardaki kitaplarında karıncaların sosyal yapısını (örgütlenmesini) incelemiş, hayvan iletişimi ve psikolojisine değinmiştir.

Kitab el-Hayavan
Kitab el-Hayevan ("Hayvanlar Kitabı"), 350'den fazla hayvan türünü şiirsel anlatım, anekdotlar ve atasözleri ile açıklayan ve tanımlayan ansiklopedik bir eserdir.

Kitapta el-Câhiz doğal çevrenin hayvanlar üzerindeki etkisinden söz etmiş ve bir evrim kuramı geliştirmişti. Çevrenin bir hayvanın hayatta kalma olasılığına etkilerini incelemiştir. Kitapta Cahiz besin zincirlerinden de, örneklerle, bahsetmiş ve böylece bu kavramdan bahseden ilk kişi olmuştur.
Çevresel determinizmin ilk taraftarlarından olan Cahiz, çevre koşullarının belirli bir topluluğun bireylerinin fiziksel karakteristiklerini nasıl belirleyebileceğine de yer vermiş, anlatmıştır. İnsanların derilerindeki renk çeşitliliğinin, özellikle de siyahilerin, kökenini açıklamak için doğal seçilim ve çevresel determinizm kuramlarını kullanmıştır.

Kitab el-Buhala
Kitab el-Buhala ("Cimriler Kitabı"), cimri ve açgözlü üzerine nesir stilinde yazılmış bir eserdir. Mizahi ve hicivsel bir üsluba sahip eser aynı zamanda insan psikolojisi incelemesidir.
el-Beyan ve't-Tebyin (Arap dili ve edebiyatı üzerine açıklamalar)
Kitabu'l-Heyevan (Zooloji, hayvan türlerinin evrimi, iklim ve çevrenin etkisi üzerine deney ve gözlemlerinide aktardığı en önemli eseri)
Kitabu't-Tedvir (Felsefe, kozmoloji, astroloji, sihir ve müzik üzerine)
et-Tac fi Ahlaki'l-Müluk(Halife Mütevekkil Alella'a devleti nasıl yönetmesi gerektiği hakkında önerilerde bulunması)
el-Osmaniyye (Şiilerin iddialarına karşılık ilk üç halifeyi savunuyor)
Kitap fi'l Abbasiyye (Abbasilerin hilafete layık olduğunu ispat etmeye çalışıyor)
Tasvibu Ali fi Tahkimi'l Hakemeyn (Hakem olayında Haricilere karşı Ali'yi savunuyor)
Fezail-u Mu'tezile (Tevhid ve Adalet Ekolü mensuplarını övüyor)
Bunlardan başka Cahiz'in 244 kitabı bulunduğu, ona nispet edilenlerle birlikte bu sayının 360'a çıktığı, sadece 25 kadarının günümüze ulaştığı rivayet edilmektedir.

Menâkıb Cünd el-Hilafe ve Fuza'il el Etrak
Cahiz Menâkıb Cünd el-Hilafe ve Fuza'il el Etrak ("Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri") adlı eserini Samarra'nın merkez olduğu yıllarda, Mütevekkil'in hilafeti döneminde kaleme almıştır. Bu kitap, o dönemden itibaren Memlûk anlayışında değişimin başladığını göstermektedir. Katı müslümanların doğru yoldan kopmuş saymalarıyla birlikte sünnilik tarafından dinden çıkma sayılmayan Mutezile mezhebine mensup olan el-Cahiz kitabında, artık İslamı korumayı üstlenenin ırk ayrımı ile değerlendirilmesinin doğru olmadığını savunur.

Kılıcı demir eden, döven, suveren, bileyen, kabza kabı yapan, kabın demirini takan, kının ağaçlarını yontan, derisini debbağlayan, tezyinatını yapan, kılıç bağını diken hep başka kimselerdir. Türk bunlarını hepsini başından sonuna kadar bizzat kendisi yapar.
Kitapta Türkler, özellikle savaş yetenekleriyle öne çıkarılır.

Fikirleri karışık, kafaları dağınık olanlar, Çinlilerin sanatta, Yunanların felsefe ve hikmette, Arapların şiir ve feraset ilminde, Sasanilerin siyasette, Türklerin ve harpte gösterdikleri maharet gibi tam ve mükemmel maharet gösteremezler.
Kitâb'ûl-Beyân ve't-Tebyin

El-Cahiz, iki Mu'tezili arasındaki teolojik bir anlaşmazlığa müdahale etti ve Abu Al-Hudhail Al-Allaf'ı  Bishr ibn al-Mu‘tamir'in eleştirilerine karşı savundu.  Başka bir Mu'tezile ilahiyatçısı olan Ja‘far ibn Mubashshir,  “El-Cahiz'e bir reddiye” yazdı. 

El-Cahiz, Bağdat'ta elli yıldan fazla bir süre geçirdikten sonra hemipleji hastalığı ile Basra'ya döndü. Hicri 255 / Aralık 868 - Ocak 869'da Muharrem ayında Basra'da öldü. Ölüm nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, geniş kişisel kütüphanesinde yıkılan ciltlerin altında kalarak öldüğü rivayet edilir.

Acem (topluluk)
el-Mehâsin ve'l-Mesâvi'

Esat Ayyıldız, Klasik Arap Şiirinde Emevî Dönemine Kadar Hiciv. Ankara: Gece Kitaplığı, 2020. s.135-137.
Baghdādī (al-) Khaṭīb, Abū Bakr Aḥmad ibn ‘Alī (2001). "§6622)". Tārīkh Baghdād aw madīnat al-salām (Arapça). 14. Beirut: Dār al-Gharb al-Islāmi. ss. 124-132. 
Bīrūnī (al-), Muḥammad ibn Aḥmad (1878).  Sachau, Eduard (Ed.). Chronologie orientalischer Völker von Albērūnī (Arapça). Leipzig: Brockhaus. s. 12, l.1. 
Durayd (Ibn), Abū Bakr Muḥammad ibn al-Ḥasan (1854).  Wüstenfeld, F. (Ed.). Kitāb al-Ishtiqāq (Ibn Doreid's genealogisch-etymologisches Handbuch) (Arapça). Göttingen: Dieterich. s. 150. 
Jāḥiẓ; Pellat, C.; Hawke, D. M. (1969). The life and works of Jahiz : Transl. of selected texts (İngilizce). Berkeley and Los Angeles: Univ. of California Press. OCLC 488398998. 
Khallikān (Ibn), Aḥmad ibn Muḥammad (1843). Ibn Khallikan's Biographical Dictionary (tr. Wafayāt al-A'yān wa-al-Anbā Abnā' al-Zamān) (İngilizce). i. McGuckin de Slane, William tarafından çevrildi. Londra: W.H. Allen. ss. 61-74. 
Khallikān (Ibn), Aḥmad ibn Muḥammad (1843). Ibn Khallikan's Biographical Dictionary (tr. Wafayāt al-A'yān wa-al-Anbā Abnā' al-Zamān) (İngilizce). ii. McGuckin de Slane, William tarafından çevrildi. Londra: W.H.Allen. ss. 405-410. 
Khallikān (Ibn), Aḥmad ibn Muḥammad (1972). Wafayāt al-A'yān wa-Anbā' Abnā' al-Zamān (Arapça). III. Beirut: Dār Ṣādar. ss. 470-475 (§506 ). 
Mas’ūdī (al-), Abū al-Ḥasan ‘Alī ibn al-Ḥusayn (1864).  Meynard (de), C. Barbier; Courteille (de), A. Pavet (Ed.). Kitāb al-Murūj al-Dhahab wa-Ma'ādin al-Jawhar (tr. Les Prairies d'or) (Arapça ve Fransızca). iii. Paris: Imprimerie impériale. s. 116. 
Montgomery, James (2013). Al-Jāḥiẓ: In Praise of Books. Edinburgh: Edinburgh University Press. 978-0748683321.
İbnü'n Nedîm, Abū al-Faraj Muḥammad ibn Isḥāq Abū Ya’qūb al-Warrāq (1970).  Dodge, Bayard (Ed.). The Fihrist of al-Nadim; a tenth-century survey of Muslim culture. ii. New York & London: Columbia University Press. ss. 397-409. 
Pellat, Charles (1953), Le milieu baṣrien et la formation de Ğāḥiẓ (Doctoral dissertation, Université de Paris; Librairie d'Amérique et d'Orient) (Fransızca), Paris: Adrien-Maisonneuve, OCLC 7049520 
Pellat, Charles; Kīlānī, Ibrāhīm (1961). al-Ǧāḥiẓ fī al-Baṣrah wa Baḡdād wa Sāmirāʻ (Arapça). Damas: Dar El-Yakaza. 
Watt, Watt, W. Montgomery (1986), "Kināna",  Bosworth, CE; Donzel, E van; Lewis, B; Pellat, C (Ed.), Encyclopedia of Islam, New, 5, Leiden: Brill, s. 116, 11 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Aralık 2020 * Kennedy, Hugh (2006). When Baghdad Ruled the Muslim World: The Rise and Fall of Islam's Greatest Dynasty. Cambridge, MA: Da Capo Press. ISBN 978-0-306814808. 14 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Aralık 2020. 
Yāqūt, Shīhab al-Dīn ibn ‘Abd Allāh al-Ḥamawī (1907),  Margoliouth, D. S. (Ed.), Irshād al-Arīb alā Ma'rifat al-Adīb (Yāqūt's Dictionary of Learned Men) (Arapça), VI, Leiden: Brill, ss. 56-80 
Yāqūt, Shihāb al-Dīn ibn ‘Abd al-Ḥamawī (1913).  Margoliouth, D. S. (Ed.). Irshād al-Arīb alā Ma'rifat al-Adīb (Arapça). VI (7). Leiden: Brill. 
Yāqūt, Shihāb al-Dīn ibn ‘Abd al-Ḥamawī (1993).  Abbās, Ihsan (Ed.). Irshād al-Arīb alā Ma'rifat al-Adīb (Arapça). Beirut: Dār Gharib al-Islām i. ss. 2101-2122 (§872). 

Plessner, M. (2008) [1970–80]. "Al-Jāḥith, Abū 'Uthmān 'Amr Ibn Baḥr". Complete Dictionary of Scientific Biography. Encyclopedia.com. 2 Temmuz 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Aralık 2020. 
Kitāb al-Hayawān (Book of Animals), by Al-Jāḥiẓ (Full Arabic text)
Arabic literature
BBC Türkçe'de 2019 yılında yer alan bir makale 6 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Canlı ya da organizma, biyoloji ve ekolojide, yaşam fonksiyonlarını sürdürebilen, çevresine mümkün olduğunca uyum sağlayarak varlığını devam ettiren, basit yapı moleküllerinden ya da karmaşık organ sistemlerinden oluşan varlıkları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.
Canlılar; çevreye uyum sağlama, üreme ve kalıtım gibi ortak özelliklere sahip doğal varlıklar olup, yaşamın temel ögeleridir.

Canlı sözcüğü, Farsçadan Türkçeye geçmiş olan "can" kelimesinden türemiştir. "Can", yaşam anlamına gelir. Bu nedenle "canlı", yaşamı olan, yaşayan anlamında kullanılır. Organizma ise Yunanca kökenli olup araç veya düzenek anlamındaki ὄργανον (organon) sözcüğünden türetilmiştir.

Evrende çok sayıda canlı bulunduğundan, bunların her birini tek tek incelemek mümkün değildir. Bu nedenle canlılar, belirli özelliklerine göre sınıflandırılır. Canlıların ortak ya da farklı özelliklerine göre yapılan bu gruplandırmaya taksonomi (sınıflandırma) ya da biyosistematik adı verilir. Bu sınıflandırmayı inceleyen bilim dalına ise sistematik (taksonomi) denir.
Canlılar temel olarak altı âlemde sınıflandırılır:

Monera âlemi
Arkeler âlemi
Protista âlemi
Fungi âlemi
Bitkiler âlemi
Hayvanlar âlemi

Canlıların ortak bazı temel özellikleri şunlardır:

Hücresel yapı
Metabolizma
Homeostazi (iç denge)
Beslenme
Solunum
Boşaltım
Dolaşım
Büyüme ve gelişme
Çoğalma (Üreme, replikasyon)
Çevresel uyarılara tepki
Adaptasyon
Ölüm
Her canlıda bu özelliklerin tümü ya da bir kısmı gözlemlenebilir.

Canlılarda beslenme
Canlılarda çoğalma
Adaptasyon
Yaşam
Üreme

BBC News 10 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaşam Ağacı 21 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl Linnaeus (sonra Carl von Linné, Latince yazılı kitaplarda Carolus Linnaeus) (23 Mayıs 1707, Råshult, (Stenbrohult, Güney İsveç) - 10 Ocak 1778 Uppsala), İsveçli biyolog, hekim ve fizikçidir.

Luteryen bir papazın oğludur. Babası papazdı, ama bitkilere ve ziraata karşı ilgi duyuyordu. Linnee de babası gibi bitkilere ilgi duyan bir çocuktu. Öğrenciliğinde fiziksel matematikte başarılıydı. Öğretmeni Rothman, öğrencisinin doğa bilimlerine olan bilgi ve kabiliyetini görerek ona Boerhaave ve Tournefort'un eserlerini verdi. Linnee, 1727'de Lund'da liseyi bitirdi ve yeni akademik yılda Uppsala'da tıp eğitime başladı. Bu dönemde tıp eğitimi çok ileri bir seviyedeydi. Linnee çalışmalarının çoğunu tek başına yürüttü. Daha sonraki yıllarda öğretmeni Celsius, onun kapasite ve kabiliyetini takdir ederek, onu evine aldı ve Linnee onun ailesiyle birlikte yaşamaya başladı. Çalışmalarındaki başarıları sayesinde Linnee, daha mezun olmadan üniversitede ders vermeye başladı ve büyük bir öğrenci kitlesine hitap etti. Linnee araştırmalarında halktan büyük yardım gördü. Lappland ve Dalecarlia' ya seyahatler yaptı, bitki örnekleri topladı ve aynı zamanda o bölgelerde yaşayan insanların adet ve gelenekleriyle ilgili bilgiler edindi. Daha sonraki seyahatinde ileride eşi olacak kadınla karşılaştı.
Linnee tıp doktoru olmak istiyordu, fakat o dönemde İsveç'te böyle bir derece yoktu. Linnee gelecekteki kayınpederinin maddî yardımıyla Hollanda'ya gitti ve orada birkaç hafta içinde bu dereceyi aldı. Daha sonra Amsterdam'a ve Leiden'a gitti. Birçok bilim insanı ve bilimle ilgilenen kişiyle tanıştı. Bunlar arasında kitaplarını okuduğu Boerhaave de vardı. Linnnee, 1735'te ‘Systema Naturae’ adlı eserini yazdı ve bu eseriyle üne kavuştu. On iki baskıdan oluşan eserin son baskısında hayvanların ilke olarak birer makine olduklarını kabul etmiş bulunmaktaydı. 1735'te tıp doktoru unvanını aldı. Hatta geçmiş ve çağdaş bilim adamlarını da askeri rütbelerle sınıflandırmış ve bu arada kendine general rütbesini uygun görmüştü. Bunun ardından üç yılda Hollanda'da patronların desteğinde birbirini takip eden şahane eserler yayınladı. Linnee, memleketini özlemişti, fakat oraya dönmeden önce İngiltere ve Fransa'yı ziyaret etti. Linnee, İsveç'e, Avrupa'da şöhret kazanmış olarak döndü. 1741'e kadar Stokholm'da doktor olarak güç şartlar altında çalıştı. 1741'de Uppsala Üniversitesi'ne tıp ve bitki bilim profesörü oldu ve ölünceye kadar bu görevini sürdürdü. Stokholm'deyken bilim akademisinin kurulmasında görev aldı. Çalışma kapasitesi ve öğreticiliği mükemmeldi. Linnee, Rudbeck zamanında kurulmuş olan botanik bahçesini geliştirdi ve Avrupa'daki en güzel botanik bahçesi haline getirdi. Linnee, araştırılmamış bölgelere araştırıcı olarak gruplar yolladı; birçok keşif seyahatleri düzenledi ve birçok kişinin çalışmasında önderlik etti.
Linnaeus, minerallerin yer altında gelişen canlı maddeler olduğunu düşünüyordu. Linnaeus'un kütüphane ve koleksiyonları bir Londralı tabip olan J. E. Smith tarafından satın alındı.
Linnaeus, biyoloji ve botanikte sınıflandırma esasını getirmiş, bütün canlıları bir cetvelde göstermiştir. Onun bu metodu, bugün de kullanılmaktadır.
1737 yılında yayınladığı Genera Plantarum (Bitki Cinsleri) adlı yapıtında bitkileri çiçek yapılarına göre cins düzeyinde tavsif etmiştir. Linnaeus 1753'te derlediği Species Plantarum (Bitki Türleri) kitabında 6 bin kadar bitki türüne ikili adlandırma sistemini uyguladı. 1761'de kendine asalet imtiyazı verildi ve Carl von Linné diye anılmaya başlandı.
Linnaeus, bitki ve hayvanlarda ikili isimlendirmeyi başlatmıştır. Bu sistemde Latince veya Yunanca bir isimden sonra özel bir ikinci isim gelmektedir. Bitkiler için yaptığı sınıflandırma ile, o güne kadar tarif edilemeyen bazı bitkiler, kolaylıkla tarif edilebildi. Bitki ve hayvanları, iç bünyelerinin benzerliğine göre cins cins gruplandırdı. Botanik ve zoolojide bugün de kısmen kullanılan taksonomiyi (isimlendirmeyi) başlattı.
Bunlardan başka, Linnaeus ilaçlar üzerinde, İsveç etnolojisi ve coğrafyası üzerinde de çalışmaları bulunmaktadır. İsveç'in gelişmemiş bölgelerini gezmiş ve gördüklerini anlatmıştır.

‘Methodus Plantarum’da  Linnee, bitki ve hayvanların sınıflandırılmasındaki genel özelliklerini içeren belli başlı prensipleri vermiş ve bitkilerin tayini için çeşitli kısımlarının açıklanmasını yapmıştır. Nomenklatatur, eşanlamlar, sistemin çeşitli kategorilerinin karakteristikleri üzerine çalışmıştır. Linnee'nin doğa anlayışı, dönemindeki düşünür ve bilim adamlarının düşüncelerinden farklıdır. O, asla Stahl Hoffmann ve Boerhaave gibi bir hayat fenomenleri geliştirmemiştir. Gençlik eserlerinde son derece sade bir doğa kavramı vardır. Linnee’ ye göre doğa, Tanrı'nın emri ile doğa var olmuştur ve onun rehberliğinde var olmaya devam etmektedir. Linnee, ‘Evrenin temeli nedir?’ sorusuna yanıt aramıştır; ona göre evrenin özü, eski çağ filozoflarında görüldüğü gibi dört element olan toprak, su, ateş ve havadır. Linnee, hayvansal hayatı, solunumla temin edilen eterik elektrik ateşi aracılığıyla korunan hidrolik bir makine olarak tanımlamıştır. Linnee'de Seneca'da görülen yarı-panteistic bir tanrı anlayışı vardır ve eserinde İncil'den alıntılar verir. Linnee'nin evren ve hayat ile ilgili görüşlerini Aristo, Cesalpino ve van Helmont'tan aldığı fikirlerle desteklemeye çalıştığı görülür.
Linnee devrinde Aristocu olmakla suçlanmıştır. Erken tarihlerde babasının bahçesinde çalışma imkânı bulmuştur. Linnee, birçok yerde tespit ettiği bitkileri kaydedip onları numaralandırmış ve bu bitkileri daha önce verilen birçok sisteme uygun bir şekilde ele alıp incelemiş, ancak bunlardan tatmin olmamıştır. Linnee, daha sonra bir gazeteden Camerarius'un bitkilerde cinsiyeti bulduğunu öğrenmiştir. Bunu öğrendiğinde çok heyecanlanmış ve derhal konuyu incelemeye başlamış ve bitkilerin stamen ve pistüllerinin onların en hayati organları olduğunu ve sistematiğin temeline konması gerektiğini öne sürmüştür. Bu, onun cinsiyete dayanan sınıflandırma sisteminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Linnee, her şeyden önce, döneminde bilinen bitki ve hayvan türlerini (bunlara Latince adlar vermeye başlamıştı) sınıflandırmasıyla tanınır. Bu iki kelimelik yapının ilk kelimesi o yaşam formunun ait olduğu cinsin ismidir. İkinci kelime ise o cinsin değişik türlerini belirtmek için kullanılan ve türün genel özelliklerine bağlı olarak seçilmiş bağımsız bir kelimedir. Bu yaklaşım şimdi kullanılan iki kelimelik isimlendirme için bir temel teşkil etmiştir. Bu iki kelimelik isimler türlere ait bilimsel isimler veya türlerin sistematik isimleridir. Türlerin ayırt edilmesini daha da kolaylaştırmak için üç kelimelik isimlendirme kullanılmaktadır. Bilimsel adların doğru yazılması için; cins isimleri büyük harfle başlamalı, tür isimleri küçük harfle başlamalı ve yazar ismi ve yayın notu eklenmelidir. Her canlı varlığı iki adla (1. cins adı, 2. Tür adı
Örnek: kedi için Felis catus, fasulye için Phaseolus vulgaris) adlandırma yöntemi olan ikili adlandırma yöntemini bulan Linnee'dir. Linnea ikili adlandırma sistemini 1753'te geliştirmiştir. 1742'den sonra bazı bitkilerdeki değişiklikleri gözleyen Linnee, bir bölge ya da ülkenin bitki ve hayvan topluluklarını belirtmek için ilk kez flora (bitey) ve fauna (direy) terimlerini kullandı.
Linnaeus'dan önce, bazen bir tanımlayıcı sıfat içeren bazen ise farklı birçok kelimeden oluşan bir isimlendirme kullanılıyordu. Bilim insanları aynı tür için farklı isimlerde kullanabiliyorlardı. Bu adlandırma bilim dünyasında birçok karışıklığa neden oldu. Linnaeus'un sistemi bitki ve hayvan türlerine verilen bu farklı isimlendirmeleri bir standarda ve kolay anlaşılan bir şekle kavuşturdu. Linnaeus sistemini cins, takım, sınıf gruplarını ekleyerek daha da geliştirdi.
Linnee ünlü eseri, ‘Systema Naturae’ döneminin en önemli biyoloji eserlerinin başında gelir. Bu eserde, doğanın üç (bitkiler, hayvanlar, mineraller) alemi üzerine doğal bir sistem teklif eden Linnee, bu alemleri ordo, genus ve tür taksonlarına ayırmıştır. Eser 1735'te Leiden'de
‘Fundamenta Botanica’ ile aynı zamanda basıldı. Bunlardan üç yıl sonra Linnee'nin diğer bir önemli eseri olan ‘Classes Plantarum’ yayınlandı. Linnee tür fikrini temel olarak almıştır. Linnee'ye göre, canlılar yumurtadan oluşmuştur ve her yumurta her yönden ebeveynine benzer bir canlı meydana getirme kapasitesine sahiptir. Böylece kendinden üremeye yer yoktur. Başlangıçta her tür, bir tek çiften meydana gelmiştir. Böylece aynı türün bütün fertleri genel bir kökene sahiptir. Bitki türleri arasında sayıca, şekilce ve durumca farklı çiçekler kadar, çok genus vardır. Sınıflar, genuslar toplamıdır; belirli ana vasıfları çiçeklenme de aynıdır. Ordo, sınıfın alt bölmesidir, daha kolayca bir araya toplanacak genuslardan meydana gelmiştir. Linnaeaus'un genel cinsiyete göre sınıflama sisteminde, sınıflar esas olarak erkek organ, ordolar dişi organ başının dilim sayısına göre belirlenir. Bu sistem organik sistem üzerine temellendirilmiştir, bundan dolayı tek yönlüdür.
Linnee'nin hayvanlar alemi için teklif ettiği sınıflandırma bitkilerdeki kadar başarılı değildir. Linnee hayvanları altı gruba ayırır;

Quadrupedia
Aves
Amphibia
Piscus
Insecta
Vermes
Quadrupediler'i ve kuşları Linnee şöyle betimler; Quadrupedler; kıllı vücutlu ve dört ayaklıdır; dişi yavruyu meydana getirir ve onu emzirir. Kuşların tüylü vücudu, iki kanadı, gagası vardır; dişi yumurta bırakır. Linnee canlıları sadece iki gruba ayırmaktadır. Balıkları Linnee, Artedi'ye göre belirlemiştir. Basit organizasyonlu hayvanlardan sadece böcekler onu ilgilendirmiştir. Linnee hayvan sistematiği için, ‘Fundamenta Botanica’ sına benzer herhangi bir genel prensip geliştirmemiştir. Tür terimini belirlemiş ve bugün de olduğu gibi sınıflandırma sisteminin temeline koymuştur. Linnee türlerin değişmezliğine inanıyordu ve ‘iniş teorisi’ ile ilgili görüşlere en şiddetli tepki gösterenler arasındaydı, çünkü ona göre canlılar başlangıçta yaratıldıkları zamandan beri sabittiler, herhangi bir değişikliğe uğramamışlardı. Linn

Carl Zimmer (d. 13 Temmuz 1966, New Haven, Connecticut, ABD), evrim, parazitler ve kalıtım konularında uzmanlaşmış Amerikalı bir popüler bilim yazarı, blogger, köşe yazarı ve gazetecidir. Birçok kitabın yazarı olup The New York Times, Discover ve National Geographic gibi yayınlarda bilim makaleleri hazırlamaktadır. Yale Üniversitesi Morse Koleji'nde öğretim üyesi ve Yale Üniversitesi'nde moleküler biyofizik ve biyokimya yardımcı doçentidir. Zimmer ayrıca sık sık konferanslar vermektedir ve National Public Radio'ya ait Radiolab, Fresh Air ve This American Life da dahil olmak üzere birçok radyo programına konuk olmuştur. PBS'in Evolution adlı serisinin tamamlayıcı bir parçası olan Evrim: Bir Fikrin Zaferi kitabının yazarıdır.
Zimmer, gazetecilik alanını "hayat" veya "yaşamanın anlamı" olarak tanımlıyor. Adı bir şeritler türüne (Acanthobothrium zimmeri) verilen tek bilim yazarıdır. Zimmer'in babası, 1991'den 1997'ye kadar ABD Temsilciler Meclisi üyesi olan New Jersey'li Cumhuriyetçi siyasetçi Dick Zimmer'dir.

Charles Robert Darwin  (12 Şubat 1809 - 19 Nisan 1882), evrimsel biyolojiye yaptığı katkılarla tanınan İngiliz doğa bilimci, jeolog ve biyologdur. Tüm yaşam türlerinin ortak bir atadan türediği yönündeki önermesi günümüzde genel kabul görmekte ve bilimde temel bir kavram olarak kabul edilmektedir. Alfred Russel Wallace ile ortak bir yayında, evrimin bu dallanma modelinin, var olma mücadelesinin seçici üremede yer alan yapay seçilime benzer bir etkiye sahip olduğu doğal seçilim adını verdiği bir süreçten kaynaklandığına dair bilimsel teorisini ortaya koymuştur. Darwin insanlık tarihinin en etkili isimlerinden biri olarak tanımlanmış ve Westminster Abbey'e gömülerek onurlandırılmıştır.
Darwin'in doğaya duyduğu erken ilgi, Edinburgh Üniversitesindeki tıp eğitimini ihmal etmesine yol açtı; bunun yerine deniz omurgasızlarının araştırılmasına yardımcı oldu. Cambridge Üniversitesi Christ's College'da 1828'den 1831'e kadar sürdürdüğü çalışmaları doğa bilimlerine olan tutkusunu teşvik etti. HMS Beagle gemisiyle 1831'den 1836'ya kadar yaptığı beş yıllık yolculuk Darwin'i, gözlemleri ve teorileri Charles Lyell'in kademeli jeolojik değişim kavramını destekleyen seçkin bir jeolog haline getirdi. Yolculuk günlüğünün yayınlanması Darwin'in popüler bir yazar olarak ünlenmesini sağladı.
Yolculuk sırasında topladığı vahşi yaşam ve fosillerin coğrafi dağılımı karşısında şaşkınlığa düşen Darwin, detaylı araştırmalara başladı ve 1838'de doğal seçilim teorisini geliştirdi. Fikirlerini birçok doğa bilimciyle tartışmasına rağmen, kapsamlı bir araştırma için zamana ihtiyacı vardı ve jeolojik çalışmaları öncelikliydi. Alfred Russel Wallace ona aynı fikri açıklayan bir makale gönderdiğinde, 1858'de teorisini yazıyordu ve hemen her iki teoriyi de Londra Linne Derneğine ortaklaşa sundular. Darwin'in çalışmaları, doğadaki çeşitlenmenin baskın bilimsel açıklaması olarak modifikasyonla evrimsel soyu oluşturdu. 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitabında insanın evrimini ve cinsel seçilimi inceledi, bunu İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi (1872) izledi. Bitkiler üzerine yaptığı araştırmalar bir dizi kitapta yayımlandı ve son kitabı olan Solucanlar'da (1881) toprak solucanlarını ve onların toprak üzerindeki etkilerini inceledi.
Darwin, evrim teorisini ikna edici kanıtlarla birlikte 1859 tarihli Türlerin Kökeni adlı kitabında yayınladı. 1870'lere gelindiğinde, bilim camiası ve eğitimli halkın çoğunluğu evrimi bir gerçek olarak kabul etmişti. Bununla birlikte, pek çok kişi doğal seçilime sadece küçük bir rol veren rakip açıklamaları tercih etti ve 1930'lardan 1950'lere kadar modern evrimsel sentezin ortaya çıkmasına kadar doğal seçilimin evrimin temel mekanizması olduğu konusunda geniş bir fikir birliği oluşmadı. Darwin'in bilimsel keşfi, yaşamın çeşitliliğini açıklayan, yaşam bilimlerinin birleştirici teorisidir.

Darwin, 12 Şubat 1809'da Shropshire, Shrewsbury'de, ailesinin evi The Mount'ta doğdu. Zengin sosyete doktoru ve finansçı Robert Darwin ile Susannah Darwin'in (doğumdaki soyadı Wedgwood) altı çocuğundan beşincisiydi. Büyükbabaları Erasmus Darwin ve Josiah Wedgwood önde gelen kölelik karşıtlarıydı. Erasmus Darwin, torununun genişlettiği kavramları öngören gelişmemiş fikirler içeren kademeli yaratılışın şiirsel bir fantezisi olan Zoonomia'da (1794) evrim ve ortak soyun genel kavramlarını övmüştü.

Wedgwood'lar Anglikanizmi benimsemiş olsalar da her iki aile de büyük ölçüde Üniteryendi. Özgürlükçü bir düşünür olan Robert Darwin, bebek Charles'ı Kasım 1809'da Shrewsbury'deki Anglikan St Chad Kilisesinde vaftiz ettirdi, ancak Charles ve kardeşleri anneleriyle birlikte yerel Üniteryen Kilisesine devam ettiler. Sekiz yaşındaki Charles, 1817'de vaiz tarafından yönetilen gündüz okuluna katıldığında doğa tarihine ve koleksiyonculuğa ilgi duymaya başlamıştı bile. 1817 Temmuz ayında annesi öldü. Eylül 1818'den itibaren eğitimine ağabeyi Erasmus'la birlikte yakındaki Anglikan Shrewsbury School'da yatılı olarak devam etti.
Darwin, Ekim 1825'te kardeşi Erasmus ile birlikte saygın Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesine gitmeden önce, 1825 yazını doktor çırağı olarak babasının Shropshire'ın yoksullarını tedavi etmesine yardım ederek geçirdi. Darwin dersleri sıkıcı ve cerrahiyi üzücü bulduğundan çalışmalarını ihmal etti. Charles Waterton'a Güney Amerika yağmur ormanlarında eşlik etmiş olan azatlı siyah köle John Edmonstone'dan haftalık yaklaşık 40 saat süren seanslarla tahnitçiliği öğrendi.
Darwin üniversitedeki ikinci yılında, materyalist görüşlere sahip radikal demokrat öğrencilerin geleneksel dini bilim kavramlarına meydan okuduğu canlı tartışmaların yer aldığı bir öğrenci doğa tarihi grubu olan Plinian Society'ye katıldı. Robert Edmond Grant'ın Firth of Forth'taki deniz omurgasızlarının anatomisi ve yaşam döngüsü üzerine yaptığı araştırmalara yardımcı oldu ve 27 Mart 1827'de Plinian'da istiridye kabuklarında bulunan siyah sporların bir paten sülüğünün yumurtaları olduğuna dair kendi keşfini sundu. Bir gün Grant, Lamarck'ın evrimsel fikirlerini övdü. Darwin, Grant'ın bu cüretkârlığı karşısında hayrete düşmüştü, ancak kısa süre önce büyükbabası Erasmus'un günlüklerinde de benzer fikirler okumuştu. Darwin, Robert Jameson'ın Neptünizm ve Plütonizm arasındaki tartışmalar da dahil olmak üzere jeolojiyi kapsayan doğa tarihi dersinden oldukça sıkılmıştı. Bitkilerin sınıflandırılmasını öğrendi ve o dönemde Avrupa'nın en büyük müzelerinden biri olan Üniversite Müzesinin koleksiyonları üzerindeki çalışmalara yardımcı oldu.
Darwin'in tıp eğitimini ihmal etmesi babasını kızdırdı ve babası onu Ocak 1828'de Anglikan papazı olma yolunda ilk adım olarak Sanat Lisansı diploması almak üzere Cambridge'deki Christ's College'a gönderdi. Darwin, Cambridge'in Tripos sınavları için yeterli değildi ve bunun yerine normal derece kursuna katılması gerekiyordu. Okumak yerine ata binmeyi ve atıcılık yapmayı tercih etti.

Darwin'in Christ's College'a kaydının ilk birkaç ayında, ikinci kuzeni William Darwin Fox hâlâ orada okuyordu. Fox, kelebek koleksiyonuyla onu etkilemiş, Darwin'i entomolojiyle tanıştırmış ve onu böcek toplamaya yönlendirmiştir. Bunu gayretle yaptı ve bulduklarından bazılarını James Francis Stephens'ın Illustrations of British entomology (1829-32) adlı kitabında yayınlattı.
Fox sayesinde Darwin, botanik profesörü John Stevens Henslow'un yakın arkadaşı ve takipçisi oldu. Bilimsel çalışmayı dini doğal teoloji olarak gören diğer önde gelen papaz-doğabilimcilerle tanıştı ve bu papazlar tarafından "Henslow ile yürüyen adam" olarak tanındı. Kendi sınavları yaklaştığında Darwin kendini çalışmalarına verdi ve William Paley'in Evidences of Christianity (1795) adlı kitabının dili ve mantığından çok etkilendi. Ocak 1831'deki final sınavında Darwin başarılı oldu ve 178 aday arasından onuncu olarak normal dereceye yükseldi.
Darwin Haziran 1831'e kadar Cambridge'de kalmak zorunda kaldı. Paley'in Natural Theology or Evidences of the Existence and Attributes of the Deity (Doğal Teoloji ya da Tanrının Varlığının ve Niteliklerinin Kanıtları, ilk kez 1802'de yayımlandı) adlı kitabını okudu; bu kitap doğadaki ilahi tasarım için bir argüman oluşturuyor ve adaptasyonu Tanrı'nın doğa yasaları aracılığıyla hareket etmesi olarak açıklıyordu. John Herschel'in doğa felsefesinin en yüksek amacını gözlemlere dayalı tümevarımsal akıl yürütme yoluyla bu tür yasaları anlamak olarak tanımlayan yeni kitabı Preliminary Discourse on the Study of Natural Philosophy'yi (1831) ve Alexander von Humboldt'un 1799-1804 yılları arasındaki bilimsel seyahatlerinin Kişisel Anlatı'sını okudu. Katkıda bulunmak için "yakıcı bir şevkle" ilham alan Darwin, mezun olduktan sonra bazı sınıf arkadaşlarıyla birlikte tropik bölgelerde doğa tarihi çalışmak üzere Tenerife'yi ziyaret etmeyi planladı. Hazırlık olarak Adam Sedgwick'in jeoloji kursuna katıldı, ardından 4 Ağustos'ta onunla birlikte Galler'deki tabakaları haritalamak için iki haftalık bir yolculuk yaptı.

Sedgwick'i Galler'de bıraktıktan sonra Darwin Barmouth'ta öğrenci arkadaşlarıyla birkaç gün geçirdi. Eve 29 Ağustos'ta döndüğünde, Henslow'un kendisine HMS Beagle'da kaptan Robert FitzRoy'la birlikte kendi finanse ettiği bir ek görev için uygun (tamamlanmamış olsa da) bir doğa bilimci olarak önerdiği bir mektup buldu; bu görev "sadece bir koleksiyoncudan" ziyade bir beyefendiye göreydi. Gemi dört hafta içinde Güney Amerika kıyılarının haritasını çıkarmak üzere yola çıkacaktı. Robert Darwin oğlunun iki yıl sürmesi planlanan yolculuğuna zaman kaybı olarak görerek karşı çıktı, ancak kayınbiraderi Josiah Wedgwood II tarafından oğlunun katılımını kabul etmeye (ve finanse etmeye) ikna edildi. Darwin, koleksiyonunun kontrolünü elinde tutmak için özel bir sıfatla kalmaya özen göstermiş ve koleksiyonunu büyük bir bilimsel kurumda kullanmayı amaçlamıştır.
Gecikmelerden sonra yolculuk 27 Aralık 1831'de başladı, neredeyse beş yıl sürdü. FitzRoy'un amaçladığı gibi, Darwin bu sürenin çoğunu karada jeoloji araştırmaları ve doğa tarihi koleksiyonları yaparak geçirirken, HMS Beagle kıyıları araştırdı ve haritalarını çıkardı. Gözlemleri ve teorik spekülasyonları hakkında dikkatli notlar tuttu ve yolculuk sırasında aralıklarla örneklerini, ailesi için günlüğünün bir kopyasını da içeren mektuplarla birlikte Cambridge'a gönderdi. Darwin'in jeoloji, böcek toplama ve deniz omurgasızlarını parçalara ayırma konularında biraz uzmanlığı vardı, ancak diğer tüm alanlarda acemiydi ve uzman değerlendirmesi için ustalıkla örnekler topladı. Deniz tutmasından çok muzdarip olmasına rağmen Darwin gemideyken bol bol not tutmuştur. Zooloji notlarının çoğu, sakin bir dönemde topladığı planktonlardan başlayarak deniz omurgasızlarıyla ilgilidir.

Yeşil Burun Adaları'ndaki St Jago'da karaya ilk çıktıklarında Darwin volkanik kayalıkların yükseklerindeki beyaz bir şeridin deniz kabuklarından oluştuğunu gördü. FitzRoy ona Charles Lyell'ın Jeolojinin İlkeleri adlı kitabının ilk cildini vermişti; bu kitapta karaların muazzam dönemler boyunca yavaşça yükselip alçaldığına dair tekdüze kavramlar ortaya kon

Sir Charles Lyell, 1. Baronet, FRS (14 Kasım 1797 – 22 Şubat 1875), dünyanın tarihini açıklamada bilinen doğal süreçlerin etkisini gözler önüne seren İskoç bir jeologdu. Günümüzde, Charles Darwin ile olan yakın dostluğu ve geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden Principles of Geology (1830–33) adlı eseriyle tanınmaktadır. Bu kitap, dünyanın bugün hâlâ aynı doğal süreçlerle ve benzer yoğunluklarla şekillendiği fikrini ortaya koymuştur. Filozof William Whewell, bu yaklaşımı "üniformitaryanizm" (tekdüzencilik) olarak adlandırmış ve Georges Cuvier'in savunduğu, Avrupa'da daha yaygın kabul gören "katastrofizm" (kıyametçilik) anlayışıyla karşılaştırmıştır. Lyell'in eserinde sunduğu kanıtlar ve etkileyici anlatımı, okuyucuları dünyanın tarihi ve çevresi hakkındaki "derin zaman" kavramının önemine ikna etmiştir.
Lyell'in bilimsel katkıları arasında, iklim değişikliğine dair öncü bir açıklama da yer almaktadır. Okyanuslar ve kıtalar arasındaki sınırların değişimiyle uzun dönemli sıcaklık ve yağış değişimlerini ilişkilendirmiştir. Ayrıca, depremler üzerine yaptığı açıklamalar etkili olmuş ve volkanların yavaş yavaş katmanlı bir şekilde inşa edildiğini öne süren bir teori geliştirmiştir. Stratigrafi alanında, Tersiyer dönemini Pliyosen, Miyosen ve Eosen olarak ayırması büyük bir yankı uyandırmıştır. Ancak, buzdağlarının eratik blokları taşıdığı ya da ince taneli lös birikintilerinin sel sularıyla çöktüğü gibi bazı teorileri sonradan yanlışlanmıştır. Bununla birlikte, insanlık tarihine özgü bir dönem olarak "Recent" (Yakın Çağ) terimini tanımlaması, modern Antroposen tartışmalarının temellerini atması açısından önemli bir katkıdır.
Bilim insanlarının jeolojiyle hiç ilgilenmediği zamanda Lyell bu ilimle ilgilenmeye başlamıştı. O zamanda dünyanın küresel bir şekli olduğuna hatta ovuk bir top gibi olduğu sanılırdı. Sadece bunu henüz kimse ispatlamamıştı. Charles Lyell bu sorulara ilk insan olarak bilimsel metotlarla cevap bulmuştur. Avrupa'da jeolojinin babası olduğu söylenir ve bu isimle ona hürmet edilir.

Lyell, 14 Kasım 1797'de İskoçya'da, Kirriemuir yakınlarındaki Kinnordy House'da emlakçı zengin bir ailede doğdu. On kardeşin en büyüğüydü. Yine Charles Lyell adına sahip babası, Dante'nin çevirmeni ve akademisyeni olarak bilinir ve bir botanikçidir. Lyell'in büyükbabası, Montrose'daki Kraliyet Donanması'nı tedarik ederek Kinnordy House'u satın almalarını sağlayan aile servetini yapmıştı.
Günümüzde ailenin koltuğu, Strathmore'da Yayla Sınırı Fayının yakınında yer almaktadır. Evin etrafında, iyi tarım arazileri vardır. Ancak kuzeybatısında, Grampian Dağları vardır. Ailesinin ikinci kır evi tamamen farklı bir jeolojik ve ekolojik bir alandaydı ve çocukluğunun çoğunu burada; güney İngiltere'deki Hampshire'daki New Forest'daki Bartley Lodge'da geçirdi.

Lyell, 1816'da Oxford'daki Exeter College'a girdi ve Profesör William Buckland'ın jeolojik söyleşilerine katıldı. Aralık 1819'da klasikler ikinci sınıf derecesi, 1821'de de Master of Arts kazandı. Mezun olduktan sonra meslek olarak hukuk aldı ve 1820'de Lincoln's Inn'e girdi. Jeolojik olayları gözlemleyebileceği yerlerden biri olan İngiltere'nin kırsalından bir devre tamamladı. 1821'de Edinburgh'daki jeolog Robert Jameson ile tanıştı. Görme yeteneği bozulmaya başladığında, yan-dal olarak yaptığı jeolojiye tam zamanlı bir meslek olarak yapmak istedi. Yoğun çalışmaları sonucunda ilk makalesi: "Son zamanlarda Forfarshire'da tatlı su kireçtaşının oluşumu üzerine" 1822'de yayımlandı. 1827 yılına gelindiğinde ise, hukuku ve avukatlığı terk etmiş ve üniformiteryanizmin genel kabulü ile sonuçlanacak bir jeolojik kariyere başlamıştı. 

1827'de Charles Lyell avukat bürosunu kapattı ve sadece jeolojiyle ilgilenmeye başladı ve James Hutton'nun teorileriyle ilgilenmeye başladı. Boyle James Hutton'la beraber modern jeolojinin kurucusu sayılıyor.
En çok araştırdığı dal stratigrafidir. 1828'de güney Fransa'da araştırmalarını devam ederken, "strata"nın midye kabukların dağıtımıyla sınıflandırılabildiğini buldu. Bu fikrin temeliyle tersiyer devrini üç sınıfa ayırdı: Pliyosen, Miyosen ve Eosen çağı.

DMOZ olarak da bilinen Open Directory Project (ODP) ya da Türkçesiyle Açık Dizin Projesi, internetteki web sitelerinin konularına göre sınıflandırılarak ve gönüllü editörler tarafından incelenerek yayımlandığı bir web dizinidir. Birçok arama motoru DMOZ'daki siteleri direkt olarak izler ve özgür bir lisansla yayınlanan DMOZ verilerini kullanılır. Oldukça güvenilir bir altyapısı vardır. Yasa dışı, problemli ve kalitesiz sitelerin listelenmesine izin verilmez. Projenin sahibi AOL'dir. İlk kurulduğunda directory.mozilla.org alan adını kullandığı için adı Directory Mozilla sözcüklerinin kısaltılmasından oluşsa da bugünkü Mozilla Vakfı ve Mozilla projeleriyle bir ilişkisi yoktur.
DMOZ, insanlar tarafından sınıflandırılmış Web içeriğini barındıran en geniş kapsamlı veritabanıdır. İnternet kullanıcılarından oluşan editör kadrosu, Web'deki kaynakların keşfini sağlayan kolektif beyni oluşturur. DMOZ, Web'in en büyük ve en popüler arama motorlarının ve portallarının dizin hizmetlerini güçlendirmektedir. Bunlara Netscape Search, AOL Search, Google, Lycos, HotBot, DirectHit ve daha yüzlercesi dahildir.
DMOZ, kendi resmi web sitesi üzerinden yayınladığı haberde belirttiği gibi 17 Mart 2017 tarihinde kapanmıştır. Web sitesinin 2017 yılı Eylül ayından itibaren dmoztools.net web sitesinde düzenlenemeyen bir yansısı bulunmaktaydı, 2018 yılı Ocak ayından itibaren Curlie.org web sitesi DMOZ'un halefi olduğunu belirterek ağ üzerinde yerini almıştır.

DMOZ'un bir alt projesi ve açık içerikli dizini olarak restoranların World Wide Web linklerini toplamak için kuruldu. Site gönüllü editörler tarafından düzenleniyor ve sahibi Netscape.
Chef Moz, aynı üst projesi ODP gibi site listelemeleri için hiyerarşik düzen kullanır. Aynı konudaki içerikler kategorilere ve daha ayrıntılı alt kategorilere toplanır.
17 Şubat 2011'de DMOZ admini "lisagirl" ChefMoz projesinin öldüğünü doğruladı.
Başlangıcı 2000'den Aralık 2009'a kadar (editörlerin siteye giriş yapabildiği son tarih), ChefMoz internetteki en büyük restoran dizini olarak kaldı.

DMOZ
Curlie 7 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (DMOZ halefi)
AOL 24 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
dmoztools 31 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (düzenleneyen yansı sitesi)
ODP 21 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deoksiriboz nükleik asit veya kısaca DNA, tüm organizmaların ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir. DNA'nın başlıca rolü bilgiyi uzun süre saklamasıdır. Protein ve RNA gibi hücrenin diğer bileşenlerinin inşası için gerekli olan bilgileri içermesinden dolayı DNA; bir kalıp, şablon veya reçeteye benzetilir. Bu genetik bilgileri içeren DNA parçaları gen olarak adlandırılır. Bazı DNA dizilerinin yapısal işlevleri vardır (kromozomların şeklini belirlemek gibi), diğerleri ise bu genetik bilginin ne şekilde (hangi hücrelerde, hangi şartlarda) kullanılacağının düzenlenmesine yararlar.
Kimyasal olarak DNA, nükleotit olarak adlandırılan basit birimlerden oluşan iki uzun polimerden oluşur. Bu polimerlerin omurgaları, ester bağları ile birbirine bağlanmış şeker ve fosfat gruplarından meydana gelir. Bu iki iplik birbirine ters yönde uzanır. Her bir şeker grubuna baz olarak adlandırılan dört tip molekülden biri bağlıdır. DNA'nın omurgası boyunca bu bazların oluşturduğu dizi, genetik bilgiyi kodlar. Protein sentezi sırasında bu bilgi, genetik kod aracılığıyla okununca proteinlerin amino asit dizisini belirler. Bu süreç sırasında DNA'daki bilgi, DNA'ya benzer yapıya sahip başka bir nükleik asit olan RNA'ya kopyalanır. Bu işleme transkripsiyon denir.
Hücrelerde DNA, kromozom olarak adlandırılan yapıların içinde yer alır. Hücre bölünmesinden evvel kromozomlar eşlenir, bu sırada DNA ikileşmesi gerçekleşir. Ökaryot canlılar (yani Hayvan, bitki, mantar ve Protistalar) DNA'larını hücre çekirdeği içinde bulundururken prokaryot canlılarda (yani bakteri ve arkelerde) DNA, hücre sitoplazmasında yer alır. Kromozomlarda bulunan kromatin proteinleri (histonlar gibi) DNA'yı sıkıştırıp organize ederler. Bu sıkışık yapılar DNA ile diğer proteinler arasındaki etkileşimleri düzenleyerek DNA'nın hangi kısımlarının okunacağını kontrol eder.

Nükleotit olarak adlandırılan birimlerden oluşan bir polimerdir. DNA zinciri 22 ila 26 Ångström arası (2,2-2,6 nanometre) genişliktedir, bir nükleotit birim 3,3 Å (0.33 nm) uzunluğundadır. Her bir birim çok küçük olmasına rağmen, DNA polimerleri milyonlarca nükleotitten oluşan muazzam moleküllerdir. Örneğin, en büyük insan kromozomu olan 1 numaralı kromozom yaklaşık 220 milyon baz çifti uzunluğundadır.
DNA'nın yarısı dişi bireyden yarısı da erkek bireyden gelir. Canlılarda DNA genelde tek bir molekül değil, birbirine sıkıca sarılı bir çift molekülden oluşur. Genelde çift sarmal olarak görülen DNA'nın günümüzde farklı çeşitleri görülmüştür. Bu iki uzun iplik sarmaşık gibi birbirine sarılarak bir çift sarmal oluşturur. Nükleotit birimler bir şeker, bir fosfat ve bir bazdan oluşurlar. Şeker ve fosfat DNA molekülünün omurgasını oluşturur, baz ise çifte sarmaldaki öbür DNA ipliği ile etkileşir. Genel olarak bir şekere bağlı baza nükleozit, bir şeker ve bir veya daha çok fosfata bağlı baza ise nükleotit denir. Birden çok nükleotidin birbirine bağlı haline polinükleotit denir.
DNA ipliğinin omurgası almaşıklı şeker ve fosfat artıklarından oluşur. DNA'da bulunan şeker 2-deoksiribozdur, bu bir pentozdur (beş karbonlu şekerdir). Bitişik iki şekerden birinin 3 numaralı karbonu ile öbürünün 5 numaralı karbon atomu arasındaki fosfat grubu, bir fosfodiester bağı oluşturarak şekerleri birbirine bağlar. Fosfodiester bağın asimetrik olması nedeniyle DNA ipliğinin bir yönü vardır. Çifte sarmalda bir iplikteki nükleotitlerin birbirine bağlanma yönü, öbür ipliktekilerin yönünün tersidir. DNA ipliklerinin bu düzenine anti-paralel denir. DNA ipliklerin asimetrik olan uçları 5' (beş üssü) ve 3' (üç üssü) olarak adlandırılır, 5' uç bir fosfat grubu, 3' uç ise bir hidroksil grubu taşır. DNA ve RNA arasındaki başlıca farklardan biri, içerdikleri şekerdir, RNA'da 2-deoksiriboz yerine başka bir pentoz şeker olan riboz bulunur.
Çift sarmalı iki ipliğe bağlı bazlar arasındaki hidrojen bağları DNA'yı stabilize eder. DNA'da bulunan dört baz, adenin (A olarak kısaltılır), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T) olarak adlandırılır. Bu dört baz şeker-fosfata bağlanarak bir nükleotit oluşturur, örneğin "adenozin monofosfat" bir nükleotittir.
Bazlar iki tip olarak sınıflandırılırlar: adenin ve guanin, pürin türevleridir, bunlar beş ve altı üyeli halkaların kaynaşmasından oluşmuş heterosiklik bileşiklerdir; sitozin ve timin ise pirimidin türevleridir, bunlar altı üyeli bir halkadan oluşur. Bir diğer baz olan urasil (U), sitozinin yıkımı sonucu seyrek olarak DNA'da bulunabilir. Kimyasal olarak DNA'ya benzeyen RNA'da timin yerine urasil bulunur.

İki sarmal iplik DNA omurgasını oluşturur. Bu iplikler arasındaki boşluklar takip edilerek iki tane hayali boşluk veya oyuk daha bulunabilir. Bu oyuklar baz çiftlerine bitişiktir ve onlara bağlanmak için bir yer oluşturabilirler. Bu oyuklar birbirlerinin tam karşısında olmadıkları için büyüklükleri aynı değildir. Bunlardan büyük oyuk (majör oyuk) olarak adlandırılanı 22 Å genişliğinde, küçük (minör) oyuk ise 12 Å genişliğindedir. Küçük oyuğun darlığı nedeniyle bazların kenarlarına erişmek büyük oyuktan daha kolaydır. Bu nedenle, DNA'daki belli baz dizilerine bağlanan, transkripsiyon faktörü gibi proteinler büyük oyuktan bazların kenarlarına temas ederler. Hücredeki DNA'nın bazı bölgelerinde bu durum farklı olabilir (aşağıda "Alternatif çifte sarmal yapılar" bölümüne bakınız) ama oralarda dahi, eğer DNA normal B biçimini alacak şekilde burulsaydı görülecek büyüklük farklılıklarına göre adlandırılır.

DNA'nın bir ipliğindeki bir baz tipi, öbür iplikten tek bir baz tipi ile bağ kurar. Buna tümleyici (komplemanter) baz eşleşmesi denir: pürinler pirimidinler ile hidrojen bağı kurar, A yalnızca T'ye bağlanır, C de yalnızca G'ye bağlanır. Çift sarmalda karşıdan karşıya birbirine bağlı iki baza bir baz çifti denir. Çift sarmalı kararlı kılan ayrıca hidrofobik etki ve pi istiflenmesi vardır, bunlar DNA dizisinden bağımsızdır. Hidrojen bağları kovalent bağlardan daha zayıf olduklarından kolayca kopup tekrar oluşabilirler. Dolayısıyla DNA zincirinin iki ipliği, mekanik güç ile veya yüksek sıcaklıkta bir fermuar gibi kolayca birbirinden ayrılabilir. Komplementerliğin bir sonucu olarak bir DNA sarmalındaki iki iplikli dizideki tüm bilgi ipliklerin her birinde kopyalanmış durumdadır, bu da DNA kopyalanması için esas bir özelliktir. Aslında komplementer baz çiftleri arasındaki spesifik ve tersinir etkileşimler DNA'nın canlılardaki işlevleri için şarttır.

İki tip baz çifti farklı sayıda hidrojen bağları oluşturur, AT'nin iki hidrojen bağı, GC'nin üç hidrojen bağı vardır (bakınız şekil). Dolayısıyla GC çiftleri AT baz çiftlerinden daha güçlüdür. Dolayısıyla iki DNA ipliğinin birbirine bağlanma gücünü belirleyen, hem DNA çift sarmalının uzunluğu hem de onu oluşturan GC baz çiftlerinin yüzde oranıdır. Yüksek oranda GC'li uzun DNA'ların iplikleri birbirine daha sıkı bağlıdır, AT oranı yüksek kısa sarmalların iplikleri ise birbiriyle daha zayıf etkileşirler. Biyolojide, DNA çifte sarmalının kolay ayrılması gereken bölgelerinde AT oranı yüksek olur, örneğin bazı promotörlerde bulunan TATAAT Pribnow kutusu. Laboratuvarda bu etkileşimin gücünü ölçmek için hidrojen bağlarını koparmak için gerekli sıcaklık, ergime sıcaklığı belirlenir (bu, Tm sıcaklığı olarak da adlandırılır). DNA çifte sarmalındaki tüm baz çiftleri eridikten sonra iplikler ayrışır ve çözeltide iki bağımsız molekül olarak varlığını sürdürür. Bu iki tek iplikli DNA molekülünün tek bir biçimi yoktur, ama bazı biçimler diğerlerinden daha kararlıdır.

Bir DNA dizisi, eğer ondan protein sentezlemeye yarayan mesajcı RNA kopyası ile aynı diziye sahipse, "anlamlı" olduğu söylenir. Öbür iplikteki diziye "ters anlamlı" dizi denir. Aynı DNA ipliğinin farklı bölgelerinde anlamlı ve ters anlamlı diziler bulunabilir, yani her iki iplikte hem anlamlı hem anlamsız diziler bulunur. Hem prokaryot ve ökaryotlarda ters anlamlı, yani protein üretimine yaramayan, RNA'nın üretildiği olur, bu RNA'ların işlevi hâlen tam bilinmemektedir. Bir görüşe göre ters anlamlı RNA, RNA-RNA baz eşleşmesi yoluyla gen ifadesinin düzenlenmesine yaramaktadır.
Bazı DNA dizilerinde anlam ve ters anlam kavramları birbirine karışır; çünkü bazen genler birbiriye örtüşebilir. Böyle durumlarda bazı DNA dizileri çifte görev yapar, bir iplik boyunca okununca bir protein kodlar, öbür iplik boyunca okununca ikinci bir protein kodlar. Bakterilerde bu tür gen örtüşmelerinin gen transkripsiyonunun düzenlenmesi ile ilişkili olduğuna dair bulgular vardır, virüslerde ise, genlerin örtüşmesi küçük bir viral genoma daha çok bilginin sığmasını sağlar.

Süper burulma (İngilizce supercoiling) tabir edilen bir süreç ile DNA bir halat gibi burulabilir. "Gevşek" hâlinde DNA'daki bir iplik, her 10,4 baz çiftinde bir, çift sarmalın ekseni etrafında bir tam dönüş yapar. Ama, eğer DNA burulursa iplikler daha sıkı veya daha gevşek sarılı olabilir. Eğer DNA sarmalı sarılma yönünde burulursa buna pozitif süper burulma denir ve bazlar birbirlerine daha sıkı şekilde tutunurlar. Eğer DNA ters yönde burulursa, buna negatif süperburulma denir ve bazlar birbirlerinden daha kolay ayrışırlar. Doğadaki çoğu DNA molekülü az derecede negatif süper burguludur, bundan topoizomeraz adlı enzimler sorumludur. Bu enzimlerin bir işlevi transkripsiyon ve DNA ikileşmesi gibi süreçler sırasında DNA ipliklerine etki eden burulmayı bertaraf etmektir.

DNA'nın çeşitli biçimleri (konformasyonları) mevcuttur. Ancak, canlılarda sadece A-DNA, B-DNA ve Z-DNA gözlemlenmiştir. DNA'nın hangi biçimi aldığı DNA dizisine, süper burulmanın yönü ve miktarına, bazlardaki kimyasal değişimlere ve çözeltinin özelliklerine (metal iyonu ve poliamin konsantrasyonu gibi) bağlıdır. Bu üç biçimden yukarıda betimlenmiş olan "B" biçimi, hücrelerde bulunan şartlar altında en sık görülenidir.
B biçimine kıyasla DNA'nın A biçimi daha geniş bir sarmaldır, küçük oluk daha geniş ve sığ, büyük oluk da daha dar ve derindir. A biçimli nükleik asitler, fizyolojik olmayan şartlarda, suyunu kaybetmiş DNA ör

DNA dizilemesi, bir DNA molekülündeki nükleotit bazlarının (adenin, guanin, sitozin ve timin) sırasının belirlenmesidir.
DNA dizilerinin bilinmesi temel biyoloji, biyoteknoloji, adli bilim, viroloji ve tıbbi tanı koyma gibi pek çok sahada vazgeçilmez hâle gelmiştir. DNA dizilemesi biyolojik araştırma ve keşifleri çok hızlandırmıştır. Sağlıklı ve mutasyona uğramış DNA dizilerinin karşılaştırılması, hasta tedavisine rehberlik edebilir, çeşitli kanserler dahil olmak üzere farklı hastalıkları teşhis edebilir, antikor repertuarını karakterize etmek için kullanılabilir. Modern DNA dizileme teknolojilerin mümkün kıldığı hızlı DNA dizileme sayesinde İnsan Genom Projesi'nde insan genomunun dizilenebilmiştir. Benzer projelerle pek çok hayvan, bitki ve mikrop genomunun tam dizisi üretilebilmiştir.
İlk DNA dizileri 1970'lerin başlarında üniversite araştırmacıları tarafından iki-boyutlu kromatografiye dayanan zahmetli yöntemlerle elde edilmiştir. DNA dizileyici, DNA dizileme sürecini otomatikleştirmek için kullanılan bilimsel bir araçtır. Bu aracı kullanılarak, floresan-tabanlı dizileme yöntemlerinin geliştirilmesinin ardından, DNA dizilemesi daha kolay ve çok daha hızlı hale gelmiştir.

Moleküler biyolojide dizileme, genomu ve kodladığı proteinleri incelemek için kullanılır. Araştırmacıların dizilemeyi kullanarak elde ettikleri bilgiler, genlerdeki ve kodlamayan DNA'daki değişiklikleri tanımlamalarına ve potansiyel ilaç hedeflerini belirlemelerine olanak tanır.

Belirli bir ortamda bulunan organizmaları bilmek ekoloji, epidemiyoloji ve mikrobiyoloji araştırmaları için gereklidir. Bu nedenle metagenomik alanı, örneğin bir su kütlesi, atık su veya diğer kaynaklardan sürüntü numunelerinde bulunan organizmaların tanımlanmasını içerir.

1984'te Alec Jeffreys, ailelerdeki genetik hastalıkları incelerken, DNA'nın tekrarlayan modellerinin ve değişken sayıda ardışık tekrarların (VNTR'ler) her insanda mevcut olduğunu fark etti. Her DNA modeli her bireyde farklıydı, bu da Jeffreys'in her bir DNA varyasyonunun belirli bir bireyi tanımlamak için kullanılabileceğini fark etmesine yol açtı. DNA dizileme, DNA profilleme yöntemleri ile birlikte adli kimlik tespiti ve babalık testi için kullanılabilir.

Çoğu virüs, ışık mikroskobuyla görülemeyecek kadar küçüktür, bu nedenle dizeleme, virüsü tanımlamak ve incelemek için virolojinin anlaşılmasına yardımcı olur. Genom dizilimi için RNA virüsleri, klinik numunelerde daha hızlı bozundukları için zamana daha duyarlıdır.
Temel ve klinik virüs dizileme araştırmalarında, yeni nesil dizileme ve geleneksel Sanger dizilemenin yanı sıra viral patojenlerin moleküler epidemiyolojisinde, ilaç direnci testi ve ortaya çıkan viral enfeksiyonların teşhisi için kullanılır. GenBank'ta 2,3 milyondan fazla benzersiz viral dizi vardır.

1869 yılında, deoksiribonükleik asit (DNA) Friedrich Miescher tarafından keşfedildi ve izole edilmiştir. Yaşamın genetik planını DNA'nın değil proteinlerin tuttuğu düşünülmüştür. Buna bağlı olarak daha sonra saflaştırılmış DNA'nın bir bakteri türünü diğerine dönüştürebileceğini, Oswald Avery, Colin MacLeod ve Maclyn McCarty'nin deneyleri sonucunda bu düşünceler değişmişti. İlk kez DNA'nın hücrelerin özelliklerini dönüştürebildiği gösterilmiştir.
1953 yılında James Watson ve Francis Crick, Rosalind Franklin tarafından incelenen kristalize X-ışını yapılarına dayanan çift sarmallı DNA modelini önerdiler. Modele göre DNA, birbirinin etrafına dolanmış, zıt yönlerde uzanan ve hidrojen bağları ile birbirine bağlanmış iki nükleotit zincirinden oluşur. Adenin (A), sitozin (C), guanin (G) ve timin (T) olmak üzere her iplikçik dört tamamlayıcı nükleotitten oluşur. Bir iplikçikte A daima T ile eşleşir, C ise G ile eşleşir.

RNA dizilemesi nükleotit dizilemesinin en erken biçimlerinden oldu. RNA dizilemesinin en önemli aşamaları, Gent Üniversitesi'nden (Gent, Belçika) Walter Fiers ve arkadaşlarının, 1972'de Bakteriyofaj MS2'ye ait bir genin, daha sonra 1976'da ise aynı bakteriyofajın tüm genomunun dizisi olmuştur. Geleneksel RNA dizileme yöntemleri, dizilenmesi gereken bir cDNA molekülünün oluşturulmasını gerektirir. . Burada Ters transkriptaz kullanılarak RNA önce DNA ya çevrilir, ondan sonra ortaya çıkan DNA sekanslanır. Saflaştırılan RNAların çoğu Ribozomal RNA olduğundan, dizilenecek örneği ribozomal RNA dan arındırma, mRNA yı saflaştırma vb. yöntemler kullanılabilir.

1970 yılında Cornell Üniversitesi'nde Ray Wu tarafından DNA dizisi belirleme için geliştirilen ilk yöntem, bölgeye özgü bir primer uzatma stratejisi içeriyordu. Lambda faj DNA'sının yapışkan uçlarını sıralamak için DNA polimeraz indüksiyonu ve nükleotide özgü işaretleme kullanıldı, bunların her ikisi de mevcut dizileme şemalarında belirgin bir şekilde öne çıkmaktadır. Wu, R. Padmanabhan ve meslektaşları, 1970 ve 1973 yılları arasında, bu yöntemin, sentetik bölgeye özgü primerler kullanarak herhangi bir DNA dizisini tanımlamak için kullanılabileceğini gösterdiler.  MRC (Tıbbi Araştırma Konseyi merkezi), Cambridge, Birleşik Krallık'ta, Frederick Sanger daha sonra DNA dizilemesi için daha hızlı yöntemler geliştirmek üzere bu primer uzatma stratejisini benimsedi ve 1977'de "zincir sonlandırma inhibitörleri ile DNA dizilemesi" adlı bir yöntem yayınladı. Harvard Üniversitesi'nden Walter Gilbert ve Alan Maxam, kimyasal bozunma yoluyla DNA dizilimini geliştirdiler. Dolaşan benek (wandering-spot) analizi olarak bilinen bir yöntemi kullanarak, 1973'te Gilbert ve Maxam 24 baz çiftinin dizisini bildirdiler.

Mustafa Ronagi, Matthias Olin ve Paul Neon, 1996 yılında "Termal Dizileme" adı verilen ve ikinci nesil DNA dizilemenin ortaya çıkışı olarak kabul edilen yeni bir DNA dizileme tekniğini tanıttı. Bu teknik, dizileme (sentez dizileme tekniği) sırasında pirofosfat sentezinden kaynaklanan lüminesans ölçümüne dayandığından, yüksek verimli dizileme olarak sınıflandırılabilir.
1998 yılında Solexa'yı kuran Shankar Balasubramanian ve David Kleinerman, floresan boyalar kullanan sentez yoluyla yeni bir dizileme yöntemi geliştirdiler. 2007 yılında Illumina, dünyada en yaygın kullanılan NGS teknolojisini sağlamak için yola çıkan ve bugüne kadar NGS platformlarında pazar lideri olan Solexa'yı satın aldı.

1976-1977'de Harvard Üniversitesi'nden Allan Maxam and Walter Gilbert, DNA'nın kimyasal modifikasyonu ve ardından onun spesifik bazlarda kesilmesi esasına dayanan bir DNA dizileme yöntemi geliştirdi. Maxam ve Gilbert kimyasal dizileme yöntemi hakkındaki makale, Sanger ve Coulson'un artı-eksi dizilemesi hakkındaki makalesinden iki yıl daha sonra yayınlamasına rağmen, Maxam-Gilbert dizilemesi daha popüler oldu. Bunun nedeni, Maxam-Gilbert yönteminde saflaştırılmış DNA'nın doğrudan dizilenebilmesi, buna karşın ilk Sanger yönteminde tek iplikli DNA üretilebilmesi için okunacak her DNA'nın ayrıca klonlanmasının gerekmesiydi. Ancak, zincir sonlandırma yönteminin zaman içinde iyileştirilmesiyle Maxam-Gilbert dizilemesi gözden düştü, zira teknik karmaşıklığı onun standart moleküler biyoloji kitlerinde kullanılmasına olanak vermiyordu, ayrıca zararlı kimyasallara gerek gösteriyordu ve ölçeklenmesinde zordu.
Bu yöntem DNA'nın 5' ucunun radyoaktif olarak işaretlenmesini (bu tipik olarak gamma-32P ATP kullanılan bir kinaz reaksiyonuydu) ve sonra dizilenecek DNA parçasının saflaştırılmasını gerektirir. Dört farklı kimyasal reaksiyonda (G, A+G, C, C+T) uygulanan kimyasal işlemlerle, moleküllerin ufak bir kısmında, DNA'yı oluşturan dört nükleotit bazdan biri veya ikisinde kesikler meydana gelir. Örneğin, pürinler formik asitle depürine edilir, guaninler (ve bir miktar adeninler de) dimetil sülfat ile metillenir, pirimidinler (C+T) hidrazin ile metillenir. Sadece-C reaksiyonunda, hidrazin reaksiyonuna tuz (sodyum klorür) eklenmesi timinin metillenmesini inhibe eder. Modifiye olmuş DNA'lar sonra sıcak piperidin ile modifiye olmuş bazların pozisyonunda kesilir. Modifikasyon yapan kimyasalların konsantrasyonu ayarlanarak DNA molekülü başına ortalama bir modifikasyon olması sağlanır. Böylece bir seri işaretlenmiş DNA parçası elde edilir, bu parçaların bir ucunda radyoaktif işaret, öbür ucunda ise ilk "kesik" yeri olur. Dört reaksiyonda meydana gelen parçalar, denatüran akrilamid jel içinde yan yana elektroforezle ayrıştırılır. Parçaları görselleştirmek için jel bir röntgen filminin üzerine konur, böylece her bir radyoaktif DNA parşasının bulunduğu yere karşılık gelen noktada fotoğraf filmi kararır. Filmde meydan gelen bant serilerinden DNA dizisi çıkarılabilir.
"Kimyasal dizileme" olarak bilinen bu yöntem daha sonradan DNA'ya bağlanan proteinlerin DNA'ya bağlanma yerlerini haritalamak için kullanılan Metilasyon Enterferans Ölçümü'nün temelini oluşturmuştur.

Zincir sonlandırma yöntemi (veya Sanger yöntemi, onu geliştiren Frederick Sanger'e atfen) Maxam ve Gilbert yöntemine kıyasla daha verimli olduğu, daha az toksik kimyasal ve radyoaktivite gerektirdiği için kısa sürede hızla yaygınlaştı. Sanger yönteminin ana ilkesi zincir sonladırıcı olarak dideoksinükleotit trifosfatlar (ddNTP'ler) kullanılmasıdır.
Klasik zincir sonlandırma yöntemi için tek iplikli bir DNA kalıp, bir DNA primeri, bir DNA polimeraz, normal deoksinükleotitfosfatlar (dNTP'ler) ve DNA zincir büyümesini sonladıran modifiye edilmiş nükleotitler (dideoksiNTP'ler veya kısaca ddNTP'ler) kullanılır. Bu ddNTP'ler otomatik dizileme makinalarında otomatik olarak tespit edilebilmek için radyokatif veya floresan olarak işaretlenir. DNA numunesi dört ayrı dizileme reaksiyonu için paylaştırılır, bunlarda ortak olarak standart deoksinükleotitler (dATP, dGTP, dCTP ve dTTP) ve DNA polimeraz bulunur. Her reaksiyona dört dideoksinükleotit'ten bir tanesi (ddATP, ddGTP, ddCTP veya ddTTP) eklenir. İki nükleotit arasında bir fosfodiester bağı oluşması için gerekli olan 3'-OH, dideoksinükleotitlerde bulunmadığı için bunları içeren bir DNA zinciri daha fazla uzayamayaz. Bu nedenle, çeşitli uzunluklarda DNA zincirlerinin oluşumuyla reaksiyon sona erer.
Yeni sentezlenen ve işaretlenen DNA parçaları ısıtılarak denatüre edilir

DNA mikroçip (İngilizce: DNA microarray) 'DNA çip', 'gen çip', 'genom çip' veya gen-dizi olarak da bilinen, genellikle her biri bir geni temsil eden, ayrı ayrı küçük katı yüzeye kovalent bağlarla sabitlenmiş binlerce DNA parçacıkları toplusudur.
DNA mikroçipleri diğer biyolojik mikroçiplerden (örneğin protein veya antikor mikroçipi) tek farkı DNA'yı ölçmesi veya algılama sisteminin bir parçasını DNAnın oluşturmasıdır. Nicel veya nitel ölçümler zorlayıcı şartlar (İngilizce: high-stringency) altında seçici DNA-DNA veya DNA-RNA etkileşimi ve florofor tabanlı algılama esaslarına dayanmaktadır. DNA mikroçip teknolojisi çoğunlukla gen ifadesi profilini çıkarmada, yani aynı anda çok sayıda genin ifade (İngilizce: expression) düzeyinin gözlemlenmesinde veya karşılaştırmalı genomik hibridizasyon çalışmalarında kullanılmaktadır.

DNA replikasyonu veya DNA ikileşmesi, tüm organizmalarda meydana gelen ve DNA kopyalayarak kalıtımın temelini oluşturan biyolojik bir süreçtir. Süreç, bir adet çift iplikli DNA molekülüyle başlar ve iki özdeş DNA'nın oluşumuyla son bulur. Orijinal çift iplikli DNA'nın her ipliği, tamamlayıcı ipliğin üretiminde (yarı korunumlu replikasyon olarak adlandırılan bir süreç) kalıp görevi görür. Hücresel proofreading ve hata kontrol mekanizmaları replikasyonun neredeyse hatasız gerçekleşmesini sağlar.
Günümüzde yapılan araştırmalar sonucu, aynı tip hücrelerde DNA'nın kimyasal özelliğinin ve toplam miktarının nesilden nesile değişmeden aktarıldığı bilinmektedir. Buna göre DNA'nın tüm özellikleri aynı ata hücreden gelen benzer hücrelerde aynı kalmak zorundadır. Bu yüzden ister prokaryotik ister ökaryotik olsun her bir hücre mitoz bölünmeye hazırlanırken, DNA'lar kural olarak tüm uzunlukları boyunca bir ucundan diğer ucuna doğru kendilerini ikiler.
James Watson ve Francis Crick'in 1953'te yayımladıkları makaleleri, ikili sarmalın nasıl kendini eşleyeceği konusunda fikir vermektedir. "Yarı-saklı (semikonservatif) çoğaltma" olarak bilinen bu modelin geçerliliği o zamandan bu yana değişmemiştir. 

Çoğalmanın genel tarzı açıklık kazandıktan sonra araştırmalar, DNA sentezinin tüm ayrıntıları üzerine yoğunluk kazanmıştır. Günümüzde bilinen, DNA'nın kendini eşlemesi için sayısız enzim ve birçok proteine gerek duyduğudur. Sentez sırasındaki olayların karmaşıklığı bu araştırma alanının son derece aktif kalmasını sağlamıştır.

Watson ve Crick, sarmal açıldığı takdirde, iki atasal zincir boyunca sıralanan bazların eşlenebilecekleri proteinleri kendilerine çekebileceklerini önermişlerdir. Buna göre, bazlar hidrojen bağlarıyla kendine uygun olan (örn. Adenin-Timinle 2'li hidrojen bağı, Guanin-Sitozinle 3'lü hidrojen bağı) bazı çeker ve eşleşir. Her iki kalıp boyunca bu nükleotitler kovalent bağlarla polinükleotit oluşturdukça, birbiriyle özdeş iki DNA zinciri oluşacaktır. Kopyalanan her bir DNA molekülünde bir "eski" bir "yeni" zincir bulunacağından, bu tip bir çoğalma "yarı-saklı (semikonservatif) replikasyon" olarak tanımlanır.
DNA kopyalanması için, yine atasal zincirlerin kalıp olarak görev görmesine dayanan iki ayrı yol daha düşünülmüştür. Bunlar;

Saklı (konservatif) replikasyon; tamamlayıcı polinükleotit zincirleri yine aynı şekilde sentezlenir, ancak burada iki yeni zincir bir araya gelirken, atasal eski zincirler tekrar birleşir. Orijinal sarmal bu şeklide "korunur".
Parçalı (dispersif) replikasyonda; atasal zincirler kopyalama sırasında kırılır ve kırılan DNA parçaları iki yeni çift sarmal içinde dağılır. Böylece her bir zincirde hem yeni hem eski DNA bulunur. Üç olasılık içinde en karmaşık olan yol bu olduğu için, gerçekleşme ihtimali en zayıf olandır. Ancak, deneysel olarak teoride olması mümkündür. Her üç modelde baz eşlenikliğine dayandığı halde, yarı-saklı çoğalma en doğru olanıdır.

1958'de Meselson ve Stahl E.Coli 'de yeni sentezlenen bir DNA'nın bir yeni bir de eski zincir içerdiğini göstererek yarı-saklı çoğalma konusundaki sorunu çözmüşlerdir. John Henry Taylor, Loren P. Woods ve Richard W. Hughes, baklanın kök uçlarıyla yaptıkları deneyde ökaryotlarda da yarı-saklı çoğalma olduğunu göstermişlerdir. Aynı dönemde Kornberg, E.Coli 'den DNA Polimeraz I'i saflaştırmıştır. Kalıp ve öncü nükleozit trifosfatların bulunduğu ortamda, bu enzimin in vitro DNA sentezi yapabileceğini göstermiştir. Daha sonra DNA Polimeraz II ve III izole edilmiş ve polimeraz III, in vivo DNA kopyalanmasından sorumlu enzim olarak tanınmıştır.

DNA, tüm hücrelerde bulunan, nesilden nesile aktarılabilen çift bir moleküldür. Bu çift molekül, bir sarmaşığın dalları gibi birbiri çevresinde dönerek bir sarmal oluşturur. Sarmaşık dalına benzer her molekül, bir DNA "ipliği"dir. Bu iplikler birbirlerine kimyasal olarak bağlanmış nükleotitlerden oluşur. Nükleotitler ise bir şeker, bir fosfat ve bir de dört çeşit azotlu bazlardan birisinden oluşur. Bu dört çeşit baz, adenin, timin, sitozin ve guanindir. Sırası ile A, T, C ve G harfleri ile kısaltılırlar. Her baz diğer bazların yalnızca bir çeşidi ile hidrojen bağları kurabilir, kural olarak; A ile T, C ile ise G bağ kurabilir.

DNA molekülünün replikasyonunda, sarmalın kollarını birbirine bağlayan zayıf hidrojen bağları (Helikaz enzimi ile) fermuar gibi açılır; her iki kolda, eşlerinden ayrılan pürin ve pirimidin uçlarını açıkta bırakır. Hücrenin sitoplazmasında bulunan çeşitli nükleotitlerin iki kol açıldıkça, kollarda bulunan uygun bazların karşılarına gelmeleriyle kendini eşleme başlamış olur. DNA'nın ikili sarmalı birbirinden ayrıldığı zaman, kural olarak Adenin grubu Timin grubuyla, Guanin grubuysa Sitozin grubuyla birleşerek yerlerini alırlar. Diğerleri uymadıkları için geri çevrilirler. Yine aynı şekilde, eski zincirdeki Adeninler Timinlerle, Sitozinler Guanin gruplarıyla ikili sırayı tamamlamak için birleşirler. Bütün nükleotitler eşlendiğinde ise, yeni zincir oluşturulmuş, DNA kendini eşlemiştir. Kopyalanan yeni DNA iplikleri tamamen aynıdır, ancak nadiren çoğalmadaki hatalar nedeniyle kopyalama mükemmel olmaz (bkz. mutasyon).

Kromozom üzerinde replikasyonun başladığı bölge "replikasyon orijini" olarak adlandırılır. Kromozom üzerinde replikasyonun olduğu noktada sarmala ait zincirlerin açılmasıyla meydana gelen çatala "replikasyon çatalı" denir. Bu çatal, önce sentezin orijin noktasında meydana gelir ve replikasyon devam ettikçe ilerler. Replikasyon çift yönlü ise, orijinden itibaren zıt yöne doğru ilerleyen iki replikasyon çatalı oluşur. Replikasyonun orijini ve yönü ile ilgili kanıtlar açıktır. Prokaryot canlılarda tek replikasyon orijini varken ökaryotlarda birden fazla bulunur. Bundan ötürü ökaryotlarda replikasyon daha hızlı gerçekleşir.

DNA replikasyonunda, ikili sarmal açılır ve sentezin başladığı yer olan replikasyon çatalı oluşur. Proteinler açılan sarmalı kararlı kılar ve replikasyon çatalının önünde oluşan sarılma gerilimini hafifletirler. Sentez, kalıp boyunca belirli bölgelerden RNA Primazın, DNA Polimeraz III'ün polimerizasyonu başlatabileceği serbest 3'-OH ucunu sağlayan kısa bir RNA parçasını sentezlemesiyle başlar. İkili sarmalın antiparalel yapısından dolayı polimeraz III, kesintisiz zincirde 5'-3' yönünde sürekli DNA sentezi yapar. Kesintili zincir denen karşı zincirde kısa Okazaki fragmanları sentezlenir ve bu fragmanlar daha sonra DNA Ligaz ile birleştirilir. DNA Polimeraz I, RNA primerini uzaklaştırır ve yerine DNA sentezler, ortaya çıkan polinükleotidler (DNA parçaları) DNA Ligaz ile birleştirilir. DNA replikasyonunda yer alan birçok molekülü etkileyen pek çok mutant bakteri ve faj genlerinin izole edilmesi, tüm replikasyon işleminin karmaşık genetik kontrolünün aydınlanmasına yardımcı olmuştur.

Cairns, izotoplar kullanarak, otoradyografi yöntemiyle replikasyonu izlemiş ve E. coli'de replikasyonun tek bir noktadan (orijinden) başladığını göstermiştir. Bu özgül bölgeye oriC denilmiştir. Bu bölgenin konumu E. coli üzerinde haritalanmış ve 245 baz içerdiği saptanmştır. Bu konuda yapılan başka araştırmalarda da, replikasyonun iki yönlü olduğu ve oriC'nin  her iki yönünde hareket ettiği gösterilmiştir. Bu durumda replikasyon ilerledikçe ayrı yönlere doğru birbirinden uzaklaşan iki replikasyon çatalı oluşturur. Bu çatallar tüm kromozom yarı-saklı eşleştikten sonra, "ter" olarak adlandırılan sonlanma bölgesinde birbiriyle birleşir. Bir orijinden replikasyon başladıktan sonra eşleşen DNA'nın uzunluğunun bir birim olduğunu belirten terim "replikon"dur. Buna göre, bakteriyofaj ve bakterilerde DNA sentezi bir noktadan (oriC), başlayıp bir noktada (ter) biter. Bakteriler, tek ve büyük bir kromozoma sahip oldukları için, kromozomun tümü bir "replikon"dur.

Replikasyonun yarı-saklı ve iki yönlü olduğu anlaşıldıktan sonra, birçok moleküler çalışma DNA kalıbı üzerinden tamamlayıcı uzun polinükleotit zincirlerinin gerçek sentezinin nasıl olduğunu anlamaya yönelmiştir. Bu çalışmalarda kullanılan mikroorganizmalarda, sentezde gerekli olan, DNA Polimeraz I, II ve III olarak bilinen enzimlerin varlığı görülmüştür. (bkz. DNA Polimeraz)

John Henry Taylor, Loren P. Woods ve Richard W. Hughes; 1957'de ökaryotlarda da replikasyonun yarı-saklı olduğunu gösteren kanıtı sunmuşlardır. Vicia faba (bakla) bitkisinin kök uçlarıyla yaptıkları deneyde DNA'yı 3H-timidin ile işaretleyip, otoradyografisini çekmişler ve replikasyonu izlemeyi başarmışlardır. Buradaki replikasyonun yarı-saklı olduğunu kanıtlamışlardır.
Ökaryotlardaki DNA replikasyonu prokaryotlardakine benzer ancak daha karmaşıktır. Her iki sistemde de DNA ikili sarmalı "replikasyon orijini"nden açılarak iki "replikasyon çatalı" meydana gelir. DNA polimerazın yönlendirdiği sentez, kesintisiz zincirde ve kesintili zincirde çift yönlü olarak devam eder. Prokaryotlardan en önemli fark olarak, ökaryotlada birçok "replikasyon orijini" ve sentezi yönlendiren daha farklı DNA Polimerazlar bulunmasıdır. Bunun nedenleri şöyle açıklanır:

Ökaryotlarda, prokaryotlara göre daha fazla gen vardır.
Ökaryotik polimerazın saniyede 50 nükleotit olan okuma hızı, prokaryotik polimeraza göre 20 kat yavaştır.
Çoklu replikasyon orijini ile ilk bulguların çoğu bir maya olan Saccharomyces cerevisiae'den elde edilmiştir. Mayadan elde edilen bu repliksyon orijinlerine "özerk replike olan diziler" (ARS) denir. Hücre döngüsünün G1 fazı sırasında bütün ARS dizilerine bazı protein grupları bağlanır ve "orijin tanıma kompleksi" (ORC) meydana gelir. Bu tanıma kompleksleri G1 fazında oluştuğu ve S fazından önce sentez başlamadığı için, sentezin gerçek başlama sinyalinde yer alan daha başka pronteinler de bulunmaktadır. Bu proteinlerin en önemlileri özgül kinazlardır. Kinazlar, hücre döngüsünün ayrılmaz bir parçası olan fosforilasyonun kilit enzimleridir. Kinazlar, ORC'ye bağlandıklarında, DNA polimerazın bağlanmasına açık olan bir "ön tanıma kompleksi" (pre-RC) oluşur. pre-RC'ye bağlanacak DNA polimerazlar, ökaryotik replikasyonun en karmaşık yönüdür. Buna göre, 6 farklı tipte

Damar dokusu, damarlı bitkilerde bulunan birden fazla hücre tipinden oluşan karmaşık bir iletken dokudur. Damar dokusunun birincil bileşenleri ksilem ve floemdir. Bu iki doku, sıvı ve besinleri içinden taşır. Ayrıca, damar dokusu ile ilişkili iki de meristem vardır: vasküler kambiyum ve mantar kambiyum. Belirli bir bitki içindeki tüm damar dokuları, birlikte o bitkinin damar dokusu sistemini oluşturur.
Damar dokusundaki hücreler genellikle uzun ve incedir. Ksilem ve floem, bitki boyunca su, mineral ve besin maddelerinin iletiminde işlev gördüğünden, şekillerinin borulara benzer olması kaçınılmazdır. Floemin kendine özgü hücreleri, tıpkı bir borunun da bölümlerinde olabileceği gibi, uçtan uca bağlanır. Bitki büyüdükçe, yeni damar dokusu bitkinin büyüyen uçlarında farklılaşır. Yeni doku, mevcut damar dokusu ile uyumlu hale gelir ve bitki boyunca bağlantısını korur. Bitkilerdeki damar dokusu, iletim demeti adı verilen uzun, ayrı iplikçikler halinde düzenlenir. Bu demetler hem ksilem hem de floemin yanı sıra destekleyici ve koruyucu hücreleri de içerir. Saplarda ve köklerde, ksilem genellikle sapın iç kısmına daha yakın uzanırken, sapın dışına doğru da floem bulunur. Hatta bazı Asterales dikotlarının saplarında, ksilemin içine yerleştirilmiş floem de olabilir.
Ksilem ve floem arasında vasküler kambiyum adı verilen bir meristem bulunur. Bu doku ek ksilem ve floem olacak hücreleri birbirinden ayırır. Bu büyüme bitkinin uzunluğunu değil çevresini arttırır. Vasküler kambiyum yeni hücreler üretmeye devam ettiği sürece, bitki de daha fazla büyümeye devam eder. Ağaç ve odunsu yapı geliştiren diğer bitkilerde, vasküler kambiyum, odunsu büyüme üreten damar dokusunun genişlemesine izin verir. Bu büyüme sapın epidermisini parçaladığından, odunsu bitkilerde floem içinde gelişen bir mantar kambiyumu da bulunur. Mantar kambiyumu, bitkinin yüzeyini korumak ve su kaybını azaltmak için kalınlaşmış mantar hücrelerini oluşturur. Hem odun üretimi hem de mantar üretimi ikincil büyüme şeklidir.
Yapraklarda, iletim demetleri süngerimsi mezofil yapısının içinde bulunur. Ksilem yaprağın adaksiyal yüzeyine (genellikle üst tarafa) yönlendirilir iken floem ise yaprağın abaksiyal yüzeyine doğru yönlendirilir. Bu yüzden yaprak bitleri genellikle yaprakların üstünde değil alt kısımlarında bulunur, çünkü floem bitki tarafından üretilen şekerleri taşır ve alt yüzeye daha yakındır.

Darwinizm veya Darwincilik, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin'in canlıların doğal seçilim yoluyla geliştiğini savunan evrim kuramı. Darwinizm, tüm organizma ve türlerin varoluş sürecini, bireyin birbiriyle rekabeti, yaşamda kalma ve üreme yeteneklerini artıran küçük, kalıtsal varyasyonlarla tetiklenen "doğal seçilim" ile oluştuğu konusunda yoğunlaşmıştır. Darwinizm, türlerin var oluşunu ve yaşamın kaynağını, çeşitli şekilde anlatan diğer açıklamalar gibi, çeşitli varsayım ve ön kabullerden oluşan bir teoridir. 1859 yılında Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasından sonra, kendisinden önceki kuramlar üzerinde genel bilimsel kabul görmüştür. Ayrıca yaratılışçılar tarafından bilimsel bir yaklaşımdan ziyade bir ideolojiymişçesine kullanıldığı iddiası vardır.
Darwin, bunun yanında, Türlerin Kökeni kitabında, bu sürecin doğruluğunun kanıtlanmasının nasıl mümkün olduğunu şu şekilde açıklamıştır: Eğer kuramım doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri kesinlikle yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece taşıl [fosil] kalıntıları arasında bulunabilir. Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seçilim hiçbir şey yapamaz. Bu zorluklar ve itirazlar şu başlıklar altında sınıflandırılabilir: Birincisi, türler diğer türlerden ince dereceli olarak geldiyse, neden her yerde sayısız ara geçiş biçimi görmüyoruz? Türler bizim gördüğümüz gibi iyi tanımlanmış olmak yerine neden tüm doğa kafa karışıklığı içinde değil? 

Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık adlı kitabında Darwinizm ile ilgili şunları yazmıştır:

"Biyolojideki kullanımları içeren "Darwincilik", dar anlamda, doğal seleksiyon düzeneğini vurgulayan görüşün adıdır. Buna göre, tüm canlı türler, organizmaya doğal koşullarda ayıklanmaktan kurtulma ve çoğalma olanağı sağlayıcı varyasyonların doğal seleksiyonuyla gelişir. Darwincilik doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz, doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır. Ancak hemen belirtmeli ki, bu öğretisel eğilim geçmişte kalmış bir olaydır. Bugünkü anlamıyla "Darwincilik" bilimsel evrim kuramıyla özdeştir."

Darwin ırklarla ilgili olarak şunları söylemiştir:

Gelecekte, yüzyıllarla ölçülemeyecek kadar kısa bir zaman sonra, medeni ırklar neredeyse kesinlikle vahşi ırkları dünya çapında yok edecek ve onların yerine geçecektir. Prof. Schaaffhausen'in de belirttiği üzere, insan benzeri maymunların da soyu şüphesiz ki kurutulacaktır. Böylece aradaki fark açılacaktır, zira insan daha medeni bir duruma gelecek, umarız ki sadece beyaz ırk kalacak ve maymun bir babun kadar alçalacak, böylece şu anda bir zenci veya Avustralyalıyla goril arasında var olan yakınlık ortadan kalkacaktır."
Darwin'in W. Graham'a gönderdiği mektuplardan alınan sözleri: 
"...Doğal seçilim esnasında gerçekleşen mücadelenin, uygarlığın gelişmesine katkısının, sizin kabul etmeye yanaştığınızdan daha fazla olduğunu ve olmaya da devam ettiğini ispat edebilirim. Avrupa milletlerinin daha birkaç yüzyıl önce Türklerin karşısında duramadıklarını hatırlayın, oysa şimdi bunun fikri bile gülünç geliyor! Beyaz ırklar olarak bilinen daha medeni ırklar, varoluş mücadelesinde Türkleri hezimete uğrattılar. Çok da uzak olmayan bir geleceğe baktığımızda, kimbilir daha hangi aşağı ırklar dünyanın dört bir yanında daha yüksek medeni ırklar tarafından elimine (yok) edilecekler..."

Ayrıca bir Darwinist olan Stephen Jay Gould tartışmaları şu şekilde yorumlamıştır:"Irkçılıkla ilgili biyolojik argümanlar 1859'dan önce de yaygın olabilir ama evrim teorisinin kabulü ırkçılığın etkinliğini arttırmıştır." Bu sözler bazı darwinizm karşıtı çevrelerce ırkçılık olarak yorumlansa da Darwin ırkçı olmadığını belirtmiştir. Olaya bir diğer bakış açısı ise, Darwin'in herhangi bir konudaki olumsuz görüşünün bilimsel çalışmalarının değerini azaltmayacağı yönündedir.

Darwinizm'in Tanımı13 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marksizm ve Darvincilik28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles Darwin'in kitapları (İngilizce)15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles Darwin'in tüm eserleri (İngilizce)10 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darwinizm nedir? (İngilizce)11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cemal Yıldırım'ın Evrim Kuramı ve Bağnazlık kitabı

Deri, cilt veya ten, bazı hayvanların vücutlarını kaplayan en üst katman olup, altında barındırdığı kas ve organları koruyan doku tabakalarından oluşan bir örtü sistemi organıdır. Bu tabakanın altında yağ tabakası vardır. Yağ tabakası canlının vücudunu sıcak tutar ve darbelere karşı korur. Burada bulunan ter bezleri boşaltıma yardımcı olur. Deri solunumu nemli vücut yüzeyinde gerçekleşir. Hücrelerde oluşan (O2) oksijen difüzyonla atılır. CO2'de difüzyonla atılır. Bu canlıların gelişmiş organları yoktur. Dış ortamla gaz alışverişi nemli deriden difüzyonla geçer. Derinin nemli kalması mukus tabakası ile gerçekleşir.
Cilt hayvanları dışarıya karşı koruyan bir bariyerdir. Aynı zamanda vücut ısısını ve su dengesini korur, çeşitli zararlı maddelerin ter yoluyla vücuttan atılımını gerçekleştirir. Üç tabakadan oluşur. En altta, destek dokusu olan kollajen, kan damarları ve salgı bezleri bakımından zengin dermis tabakası yer alır. Ortada stratum bazale denilen sürekli yeni hücrelerin yapıldığı tabaka vardır ki bu hücreler yavaş yavaş cildin üst tabakalarına doğru yolculuk yaparlar ve yaklaşık 14. günde artık canlılıklarını kaybetmeye başlayarak en üstte birikirler ve stratum korneumu (boynuzsu tabaka) oluştururlar. Stratum bazalenin üstünde yer alan tabaka Stratum spinozumdur. Bu iki tabakaya histologlar Stratum germinativum da demektedirler. Normal bir cildin sağlığını sürdürebilmesi için en üstteki ölü hücrelerin sürekli dökülüp yenilenmeleri gerekir. Çünkü dökülüp yenilendikçe yeni deri 'daha temiz' olur. İnsan derisi kendini yaklaşık her 28 günde bir yeniler. Erkek cildi kadın cildine nazaran daha kalındır ve bu yüzden kendini yenileme süreci daha uzundur.
Memelilerde deri, çok sayıda ektodermal doku katmanından oluşan bir örtü sistemi organıdır ve alttaki kasları, kemikleri, ligament ve iç organları korur. Amfibilerde, sürüngenlerde ve kuşlarda farklı bir yapıdaki deri bulunur.
Balinalar, yunuslar ve musurgiller gibi deniz memelileri dahil tüm memelilerin derilerinde biraz kıl vardır.
Deriler yapısal olarak dermis, bazal membran ve epidermis'den oluşur. Deri altı doku ise omurgalılarda örtü sisteminin en alt tabakasıdır. Hayvanların kıl ile kaplı derisine kürk denir.

ICD-10, Bölüm 12 (L00-L99): Cilt ve cilt altı dokusu hastalıkları
Deri mühendisliği
Dermatoloji
Deri hastalıkları
Deri değiştirme
Cilt kanseri
Cilt beyazlatma
Yumuşak doku
Ektoderm
Mezenşim
Fasya
Skleroderma

Devir veya dönem, kronoloji veya tarihyazımı amacıyla tanımlanan bir zaman aralığıdır. Kronolojide, bir "devir", zaman ölçümünün organizasyonu için en üst düzeydir. "Dönem" ya da "devir", tarih yazımında Roma Dönemi, Elizabeth Dönemi, Viktorya Dönemi, Lâle Devri, Tanzimat Devri vb. gibi iyi tanımlanmış dönemlere/devirlere atıfta bulunmak için kullanılabilir. Terimin daha yakın dönemler veya güncel tarihte kullanımı, Sovyet Dönemi ile modern popüler müzik tarihindeki "büyük grup dönemi", "disko dönemi" vb. gibi "müzik dönemlerini" içerebilir.

Takvim dönemleri, belirli bir tarihten (çağ) bu yana geçen yılları sayar ve genellikle dini öneme sahiptir. Anno Mundi (dünya yılı), Dünya'nın yaşının hesaplanmasına dayanan bir grup takvim dönemini ifade eder ve bu hesaplamayı, Yaratılış Kitabı'nda açıklananlara göre yapar. Çeşitleri de olan İslami takvim, MS 622'de İslam peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretinden itibaren yılları sayar. İslami yıl, 365'ten birkaç gün daha kısadır. 1872'den İkinci Dünya Savaşı'na kadar uzanan bir süre boyunca Japonlar, efsanevi İmparator Jimmu'nun MÖ 660'ta Japonya'yı kurduğu yıldan itibaren sayılan imparatorluk yılı sistemini (kōki) kullanmıştır. Birçok Budist takvimi, en sık kullanılan hesaplamalara göre MÖ 545-543 veya MÖ 483'te olan Buda'nın ölümünden başlar.

Periyodlama
Çağ

Devoniyen, Paleozoyik Zaman içinde 419,2 milyon yıl önce sonlanan Silüriyen'den, 358,9 milyon yıl önce Karbonifer'in başlangıcına kadar süren jeolojik bir dönem ve sistemdir. Bu döneme ait kayaçların ilk olarak incelendiği yer olan İngiltere'nin Devon bölgesine atfen adlandırılmıştır.
Kara yaşamının ilk dikkate değer adaptif yayılımı Devoniyen Dönemi'nde gerçekleşti. Serbest spor taşıyan damarlı bitkiler, kara üzerinde yayılmaya başlayarak kıtaları kaplayan geniş ormanlar oluşturdu. Devoniyen'in ortasına gelindiğinde, birkaç bitki grubu evrimleşerek yapraklar ve gerçek kökler geliştirmişti. Dönemin sonuna gelindiğinde ilk tohumlu bitkiler ortaya çıkmaya başladı. Ordovisiyen Dönemi'nden itibaren kara yaşamına geçmeye başladıklarından beridir çok bacaklılar, örümceğimsiler ve altı bacaklılar gibi eklem bacaklı grupları da  Devoniyen başlarında belli başlı özelliklere sahip olur hâle geldiler.
Balıklar bu dönemde dikkate değer derecede çeşitlendiler ve bu sebeple Devoniyen sıklıkla "Balıkların Çağı" olarak adlandırılmaya başlandı. Zırhlı balıklar hemen hemen bilinen her su ortamında baskın hâle gelmeye başladı. Tüm dört uzuvlu omurgalıların (dört üyeliler) ataları, güçlü pektoral ve pelvik yüzgeçleri giderek bacaklara evrimleşerek karada yürümeye adapte olmaya başladı. Fakat bu bacaklar, Geç Karbonifer'e kadar tam olarak gelişmedi. Okyanuslarda, ilkel köpek balıkları Silüriyen ve Geç Ordovisiyen'e göre daha yaygın hâle geldi.
Yumuşakçaların bir alt sınıfı olan ammonitler, ilk kez ortaya çıktı. Trilobitler, yumuşakça benzeri brakiyopodlar ve büyük mercan resifleri hâlâ yaygındı. Yaklaşık 375 milyon yıl önce başlayan Geç Devoniyen yok oluşu, deniz yaşamını ağır bir şekilde etkileyerek tüm zırhlı balıkların ve Proetida takımından bazı türler dışında bütün trilobitlerin neslinin tükenmesine sebep oldu.
Devoniyen paleocoğrafyası, güneyde Gondvana süperkıtası, kuzeyde daha küçük Sibirya kıtası ve doğuda orta büyüklükteki Lavrusya kıtası tarafından belirleniyordu. Bu dönemde gerçekleşen ana tektonik olaylar arasında Reyik Okyanusu'nun kapanarak yok olması, Güney Çin'in Gondvana'dan ayrılması ve buna bağlı olarak Tetis Okyanusu'nun genişlemesi yer alır. Lavrusya ve Gondvana'nın birbirine yaklaşmasıyla Devoniyen'de birkaç dağ oluşumu yaşandı. Bunlar Kuzey Amerika'daki Akadiyen Orojenezi ve Avrupa'daki Variskan Orojenezi'nin başlangıcı da dahil olmak üzere, Geç Paleozoyik'te Pangea'nın oluşumundan önce gerçekleşen çarpışmalardı.

Bu jeolojik dönem, adını İngiltere'nin güneybatısında bir şehir olan Devon'dan almıştır. Burada 1830'larda bölge geneline dağılmış olarak bulunan kayaçların yaşı ve yapısı hakkında yapılan bir tartışma, sonunda jeolojik zaman cetveline Devoniyen Dönemi'nin eklenmesiyle çözülmüştür. Büyük Devoniyen Tartışması, ana olarak Roderick Murchison ile Adam Sedgwick'in karşısında George Bellas Greenough ve Henry De la Beche'nin olduğu ve tarafların birbirlerinin argümanlarına karşı argümanlar sunduğu yoğun bir tartışmaydı. Murchison ve Sedgwick tartışmayı kazandılar ve ortaya koydukları döneme Devoniyen Sistemi adını verdiler.
Devoniyen Dönemi, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'na göre 419,2 milyon yıl önce Silüriyen Dönemi'nin sonlanmasıyla başlar ve 358,9 milyon yıl önce Karbonifer Dönemi'nin başlamasıyla sonlanır.

Devoniyen nispeten sıcak bir dönemdi ancak Erken ve Orta Devoniyen sırasında kayda değer buzullar var olmuş olabilir. Ekvator ve kutuplar arasındaki sıcaklık farkı günümüzde olduğu kadar fazla değildi. Hava günümüze kıyasla oldukça kuraktı ve çoğunlukla en kurak yer ekvator bölgesiydi.

Devoniyen Dönemi'nde Dünya'da birçok kıta ve çeşitli büyüklükte okyanus havzaları vardı. En büyük kıta olan Gondvana, tamamen Güney Yarımküre'de bulunuyordu. Gondvana, günümüzde Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan'ın tamamı ve bunların yanı sıra Kuzey Amerika ve Asya'nın küçük parçalarının birleşimine karşılık gelir. İkinci en büyük kıta olan Lavrusya, Gondvana'nın kuzeybatısındaydı ve günümüzde Kuzey Amerika ve Avrupa'nın büyük bir kısmına karşılık gelmektedir. Lavrusya'nın doğusunda ve Gondvana'nın kuzeyinde, Avrupa ve Asya'nın bazı bölgelerine karşılık gelen çeşitli küçük kıtalar, kıta parçaları ve mikrolevhalar mevcuttu. Devoniyen Dönemi, Lavrusya ve Gondvana gibi kıtaların birbirine yaklaştığı ve tektonik faaliyetlerin yaşandığı bir dönemdi.
Dünya çapında deniz seviyeleri yüksekti ve karaların büyük bir kısmı tropik resif canlılarının yaşadığı sığ denizlerin altında bulunuyordu. Büyük "dünya okyanusu" Panthalassa, Kuzey Yarımküre'nin büyük bir kısmını ve aynı zamanda Gondvana'nın doğusunda ve Lavrusya'nın batısında geniş bölgeleri kaplamaktaydı. Diğer küçük okyanuslar Paleo-Tetis Okyanusu ve Reyik Okyanusu'ydu.

Spindle diagram for the evolution of vertebrates
Devoniyen'de deniz seviyeleri genellikle yüksekti. Deniz faunasına bryozoa, çeşitli ve bol miktarda brakiyopodlar, hakkında az şey bilinen hederellidler, mikrokonkidler ve mercanlar hâkimdi. Zambak benzeri krinoidler (çiçeklere benzerliklerine rağmen birer hayvandırlar) bol miktarda bulunuyordu ve trilobitler hâlâ yaygındı. Çift kabuklular derin sularda ve dış kıta sahanlığı ortamlarında yaygınlaştı. İlk ammonitler de Erken Devoniyen Dönemi sırasında veya biraz öncesinde, yaklaşık olarak 400 milyon yıl önce ortaya çıktı.

Günümüzde kuzeybatı Avustralya'nın Kimberley Havzası'nda bulunan, artık kurumuş olan bir set resifi, eskiden bir Devoniyen kıtasını çevreliyordu ve 350 km (220 mil) uzunluğa sahipti. Resifler genellikle deniz seviyesine yakın dalgalara dayanıklı yapılar oluşturabilen ve karbonat salgılayan çeşitli organizmalar tarafından meydana getirilir. Modern resifler esas olarak mercanlar ve kalkerli algler tarafından oluşturulmuş olsa da, Devoniyen resifleri ya çoğunlukla ototrof siyanobakteriler tarafından oluşturulan mikrobiyal resiflerdi ya da mercan benzeri stromatoporoidler ile tabulata mercanları ve kıvrımlı mercanlar tarafından meydana getirilen mercan ve stromatoporoid karışımı resiflerdi. Erken ve Geç Devoniyen'in daha sıcak koşullarında deniz seviyesine yakın bölgelere mikrobiyal resifler hâkim olurken, iklimi daha serin olan Orta Devoniyen'de mercan-stromatoporoid resifleri hâkim oldu.

Devoniyen Dönemi'ne gelindiğinde, canlılar zaten karaların kolonileşme sürecindeydi. Silüriyen'deki yosun ormanları ile bakteri ve alg örtüleri, dönemin başlarında ilkel köklü bitkilerle birleşerek akarlar, akrepler, trigonotarbidler ve çok bacaklılar gibi eklembacaklıları (her ne kadar eklembacaklılar karada Erken Devoniyen'den çok daha önce ortaya çıkmış olsa da ve Protichnites gibi fosillerin varlığı, amfibi eklembacaklıların Kambriyen kadar eski bir dönemde ortaya çıkmış olabileceğini düşündürse de) barındıran ilk stabil toprakları meydana getirdiler. Bu dönemin başlangıcındaki en büyük kara canlısı, 8 metreden (26 ft) daha uzun olan, muhtemelen büyük bir mantarın baş ve gövdesi, yuvarlanmış bir ciğer otu veya belirsiz özelliklere sahip başka bir canlı olan ve hakkında pek bir şey bilinmeyen Prototaxites'ti. Bu canlı, Devoniyen'in başlarında alçak ve halıya benzer bitki örtüsünün üzerinde yükselmekteydi. Ayrıca ilk olası böcek fosilleri yaklaşık 416 milyon yıl önce, Erken Devoniyen'de ortaya çıktı. En eski dört üyelilere ilişkin kanıtlar, Orta Devoniyen sırasında denizlerdeki karbonat platformu/sahanlığı içindeki sığ lagün ortamlarında bulunan iz fosilleridir ancak bu izler gerçekten dört üyelilere ait olup olmadığı sorgulanmış ve bunların balıkların bıraktığı birer beslenme izi (Piscichnus) olduğu da ileri sürülmüştür.

Pek çok Erken Devoniyen bitkisinin, mevcut bitkiler gibi gerçek kökleri veya yaprakları yoktu, ancak bu bitkilerin çoğunda damar dokusu olduğu görülmektedir. Drepanophycus gibi ilk kara bitkilerinden bazıları muhtemelen vejetatif yolla ve sporlar yoluyla yayıldı. Cooksonia gibi en eski kara bitkileri, uçlarında sporangia bulunan, yapraksız, dikotom eksenlerden oluşuyordu. Genellikle çok kısa boylu olan bu bitki, birkaç santimetreden pek fazla büyümüyordu. Yaklaşık 400 milyon yıllık Armoricaphyton chateaupannense fosilleri, bilinen en eski odunsu dokuya sahip bitkilerdir. Orta Devoniyen'e gelindiğinde, ilkel bitkilerden oluşan çalı benzeri ormanlar mevcuttu; likofitler, at kuyruğu, eğrelti otları ve progimnospermler gelişti. Bu bitkilerin çoğunun gerçek kökleri ve yaprakları vardı ve birçoğu uzun boyluydu. Bilinen en eski ağaçlar, Orta Devoniyen'de ortaya çıktı.

İlkel eklem bacaklılar bu çeşitlenmiş karasal bitki örtüsü yapısıyla birlikte evrimleşti. Böceklerin ve tohumlu bitkilerin gelişen karşılıklı bağımlılığı, tanınabilir derecede günümüze benzerlik göstermeye ilk kez Geç Devoniyen Döneminde başladı. Toprakların ve bitkilerin kök sistemlerinin gelişimi, muhtemelen erozyon ve tortu birikiminin hızı ve düzeninde değişikliklere yol açmıştır. Birçok hayvanı barındıran kara ekosisteminin evrimi, ilk omurgalıların karada yaşayabilmesinin yolunu açtı. Devoniyen'in sonuna gelindiğinde eklembacaklılar karada yaygın görülen canlılar hâline gelmişti.

"Jeolojik Devirler: Devoniyen". web.archive.org. 26 Haziran 2006. 26 Haziran 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2021.

Dinozor (Dinosauria), ilk olarak Mezozoyik zamanda ortaya çıkan ve yaşayan tek üyeleri kuşlar olan arkozor sürüngen grubu. Dinozor adı, Richard Owen tarafından Grekçe "korkunç" anlamına gelen deinos ve "kertenkele" anlamına gelen sauros sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşur. Dinozorlar, 243 ile 233 milyon yıl önce Geç Triyas döneminde ortaya çıkmış ve 66 milyon yıl önce kuşlar dışındaki tüm türlerinin soyu tükenmiştir. Dinozorlar, sıcakkanlı ve soğukkanlı arası özellikler gösteren mezoterm canlılardı. Mezozoyik'te oldukça başarılı biçimde tüm kıtalara yayılan dinozorlar çok farklı nişleri doldurdu. Yapılan araştırmalarda şimdiye kadar yaklaşık olarak 1.000 kadar kuş olmayan dinozor türünün yaşadığı belgelendi. Bugün dinozorların evrimsel olarak devamı olan kuşların 11.000 kadar türü vardır ki bu, yaşayan memelilerin tür sayısının (~6000) yaklaşık iki katıdır. Dinozorların nasıl yaşadığı, ne kadar çeşitlendiği ve ekosistemdeki yerleri kadar, kuş olmayan dinozorların nasıl yok olduğu da bilim camiasını uzun zamandır meşgul etmektedir. Kuş olmayan dinozorları yeryüzünden silen yok oluşun aşamalı mı, yoksa yerbilimsel olarak katastrofik (ani) mi olduğu tartışmalıdır.
Dinozorlarla ilgili bir diğer konu da onların büyük çeşitlilik gösteren boyutlarıdır. Bu canlılar, yerküreyi titreten 65-75 tonluk Argentinosaurus gibi dev titanozor sauropodlardan en küçük yaşayan dinozor olan Arı sinek kuşuna değin boyut konusunda çok geniş bir yelpaze sunar. Farklı dinozor grupları farklı metabolizma hızları ve büyüme stratejileri geliştirdi, sauropodlar devleşip ısı kaybını aza indirirken, daha küçük bedene sahip gruplar da ısı kaybını önlemek için tüy barındırmış olabilir. Dinozorların ayırt edici fiziksel özelliklerinden birisi beden duruşlarıdır, yapılan çalışmalar dinozorların atalarının bipedal (iki ayak üstünde) olduğunu ileri sürdü. Yaşayan kertenkele türlerindeki bipedal duruşun evrimsel olarak koşucu özellikleri artırıcı bir adaptasyon olduğu biliniyor, bundan yola çıkarak kimi dinozorlarda da gerek avlanma gerekse avcılardan kaçmak için bipedal hareket biçiminin evrimleştiği düşünüldü.
Dinozorların evrimsel tarihi temelinde yerküre tarihidir, özellikle Dünya'nın geçirdiği büyük değişiklikler farklı dinozor ailelerinin veya aynı aileler içinde farklı cinslerin evrimleşmesine yol açtı. Bunun en önemli örneklerinden biri Kretase dönemi Kuzey Amerika'sında karaları ayıran Batı İç Denizyolu'dur ve yaşanan coğrafi izolasyon yoluyla Laramidya ve Appalachia karalarında ayrı cinsler oluştu.

Dinozorların ilk olarak ne zaman toplumların ilgisini çektiği bilinmiyor ancak Antik Çağ'dan başlayarak belli varsayımlarda bulunulabilir. Bazı tarihçiler ve paleontologlar Geç Kretase döneminin Kampaniyen aşamasında yaşamış Protoceratops'un fosilleri bulunduğunda, bunların Greko-Romen kültürde yansımasını bulmuş olabileceğine inanıyorlar. Bunun yanı sıra Antik Çin kültüründeki ejderha motifinin de dönemin insanlarının bulduğu dinozor kemiklerinden kaynaklandığı ileri sürüldü. Muhtemelen bu kalıntıların bulunması ve onların dönemin insanlarınca masalsı yaratıklar olarak adlandırılması söz konusu olabilir (Griffon, feniks vb). Bununla birlikte 2024 yılında Witton ve Hing'ın yaptığı çalışma, önceden ileri sürülen Protoceratops'un kalıntılarının altın arayan Asyalı göçebelerce bulunduğu ve daha sonra griffon adlı mitolojik varlığın yaratılmasını esinlediği ve bunun ticaret ile antik dünyada yayıldığı varsayımına karşı bir görüş ileri sürdü. Çalışmanın ana argümanları fosil kalıntılarının yakınında altın yataklarının bulunmaması ve griffon sanatının coğrafi yayılımının Orta Asya'dan kaynaklanma ve sonradan Batı'ya yayılma iddiasına uymamasıydı.
Yeni Çağ dolaylarında artık modern bilimin ayağa kalkmaya başladığı zamanlarda eksik keşifler yapılmıştır. 1676'da Oxford Üniversitesi'nde görevli bir rahip olan Robert Plot, bir dinozora ait olduğu bugün bilinen bir uyluk kemiğini Roma döneminden kalma savaş filine ait bir kalıntı sanmıştır. Örnekler çoğaltılabilir; ancak dinozorların ve doğa bilimlerinin doruk noktası 19. asrın başlarıdır. İlk olarak dinozorların ciddi bilimsel araştırmaların konusu olması İngiliz doğa bilimci Richard Owen'in katkısıyla oldu, çünkü dinozor terimini ortaya koyan kendisiydi. Bilimsel anlamda incelenen ilk dinozor fosili ise Megalosaurus'tur, bu orta Jura dönemi etçili, William Buckland tarafından bulunmuş ve tanımlanmıştır. 
Tanımlanan ikinci dinozorsa 1822 yılında Gideon Mantell'in keşfettiği İguanodon'dur, cins 1825 yılında Mantell tarafından resmi olarak tanımlanmıştır. Bilimsel anlamda son 200 yılda bir avuç eksik numuneyle başlayan dinozorları tanımlama süreci bugün en az 800 cins ve neredeyse 1000 türle çok büyük bir sayıda temsil edilmeye başladı. Bu geniş canlılar grubunun da hâlâ daha yeni bulgularla değişebilecek bir evrim süreci vardır.
Avrupa'da bu gelişmeler ve keşifler yapıldıktan sonra paleontoloji bilimi Amerika kıtasındaki çalışmalarla daha da genişlemiştir. Bilhassa Avrupa'da eğitim almış, ama saha çalışmalarını Kuzey Amerika'da yapan iki önemli bilimsel kişilik Othniel Charles Marsh ve Edward Drinker Cope sahneye çıkmıştır. Bu önemli keşifler git gide ekol hâline gelmiş ve ikili etrafında rekabete dayalı bir bilimsel hareket başlamıştır. Hem Cope hem de Marsh arazi gezilerine çıkarak fosil ararlarken; bir süre sonra arazi çalışmaları için işçi ekipleri kurup başlarına asistanlarını geçirmişlerdir. İlerleyen zamanlarda, bulunan ve ulaştırılan fosilleri ofislerinde inceleme ve tasnif etme işlerini yürütmüşlerdir. Bu ikilinin rekabeti ise fikir ayrılıkları ve fosil alanları ile ilgili çatışmalar nedeniyle kavgaya dönüşmüş olup 1890 yılının ocak ayında bu kavga gazete manşetlerine düşmüş ve kamuoyunun taraf olduğu bir hadiseye dönüşmüştür. Aralarındaki kavga, düşmanlık boyutuna vardı ve rüşvet, hırsızlık ve fosillere zarar vermeye kadar uzanan kötü eylemlere sahne oldu. Bu bilimsel tartışma ise bilim tarihine "Kemik Savaşları" (İngilizce: Bone Wars) olarak geçmiştir.

Dinozorlar pek çok özellikleri noktasında yüksek çeşitlilik yakaladılar. Boyut bu özelliklerin başında gelmektedir. Memeliler ile karşılaştırmak gerekirse ortalama memeli boyutu köpek ölçülerindeyken; ortalama dinozor boyutu ayı ölçülerine karşılık gelir. Tüm dinozorlar, boyut konusunda dikkate değer bir evrimsel öykü sunar, Mezozoyik dönemde dinozor beden kütlesinin modu 1-10 ton arasındaydı. Günümüzde tamamıyla karada yaşayan en büyük sürüngenler dev kaplumbağalar ve monitör kertenkelelerdir ve 1 tona yaklaşamazlar, ancak büyük etçil dinozorlar 6-10 tona kadar ulaşabilen örneklere sahiplerdi. Geç Jura'nın Avrupa'sından bilinen Compsognathus 1-1,25 m uzunluğundayken, Tyrannosaurus rex 12 metre uzunluğunda ve 8 ton kadar gelmekteydi. Sauropodlar için boyut konuşulacaksa gigantotermi söz konusu olmalıdır, örnek olarak 75 tona kadar ulaşabilen Argentinosaurus ve 35 tonluk Supersaurus verilebilir. Bilinen en büyük ornithischian ve sauropod olmayan en büyük dinozor olan Shantungosaurus için de Gregory S. Paul, 15 m uzunluk ve 13 ton ağırlık tahmin etti.
Ayrıca 2024 yılında yapılan bir çalışmada Tyrannosaurus cinsine yeni bir tür eklenmiştir. T. mcraeensis, T. rex'ten 6-7 milyon yıl önce Laramidya'nın daha güneyinde yaşadı ve kendisinden daha genç akrabasıyla yarışır boyutlara sahipti. T. mcraeensis'in 12 metre uzunluğa sahip olduğu düşünülüyor. Bu yeni türün keşfiyle Tyrannosauridlerin büyük boyutlara nasıl ulaştıkları ve kökenlerine ilişkin evrimsel tarihleri daha iyi anlaşılabilir.
Dinozorlar aynı zamanda farklı beden yapılarının boyutu konusunda da uç örnekler sergilediler. İlginç örneklerden biri Mamenchisaurus'tur. Andrew Moore ve ekibi tarafından 2023'te yapılan çalışmaya göre 15 m uzunluğundaki boynuyla Mamenchisaurus'un şimdiye kadar bilinen en uzun boyna sahip canlı olduğu bulundu.
Bergmann kuralı zoolojide hayvanların boyutlarıyla yaşadıkları enlem arasındaki ilişkiyi konu eden bir ekolojik kuraldır. Wilson ve ark.'nın (2024) yaptıkları çalışmada bu kural Mezozoyik'te yaşamış dinozorlar ve memeliler ile onların torunları olan günümüz kuşları ve memelilerine uygulandı. Özellikle son yıllarda keşfedilen Kuzey Kutup Dairesi çevresinde yaşamış Nanuqsaurus gibi dinozorların da ele alındığı çalışmada beden büyüklüğünün yaşanılan yerin enlemiyle bir ilgisinin olmadığı bulundu. Kuzey Amerika'nın daha alt enlemlerinde yaşamış dinozorlarla onların Arktik çevrelere yakın yaşamış akrabalarının beden büyüklüklerinin benzer olduğu görüldü.

Omurgalılar dünyasında temel olarak iki tip enerji üretim sistemi metabolizmayı ve canlı yaşamını yönetir. Bunlardan biri yüksek metabolizma hızına sahip memeli ve kuşlardaki enerji sistemiyken; diğeri düşük metabolizma hızına sahip sürüngen, amfibi ve balıklarda görülen enerji üretim sistemidir. Dinozorların genellikle dik bacaklara sahip olması onların da memeli ve kuşlar gibi etkin canlılar olduğu fikrini desteklemektedir. Bu noktada pelvisin (kalça kemiği) boyutu önemli bir belirteçtir, sürüngenlerde yavaş harekete olanak sağlayan ufak bacak kasları (uyluk kasları) yine görece küçük bir pelvise bağlanır ve bu durum kuş ve memelilerde tam ters durumdadır onların büyük pelvisleri vardır. Özellikle prosauropodlar, erken teropodlar gibi bazı ilkin dinozor grupları, küçük pelvislere sahiptir ve kimi çalışmalarda onların da düşük metabolizma hızına sahip olduğu düşünülmüştür, ancak özellikle avian dinozorlarda, gelişmiş teropod ve sauropodlarda, modern kuşlardaki gibi hava keselerinin bulunması, bazı kuş kalçalı dinozorlarda diyafram benzeri bir yapının korunması da dinozorların yüksek metabolizma hızına veya en azından sürüngenler ile kuş-memeli metabolizması arasında bir metabolizmaya sahip olduğunu gösterir. Ayrıca fosilleşmiş kemik kalıntıları da canlının yaşadığı süreçteki ısı değişimini gösterecek izotoplar barındırır, yapılan incelemelere göre dinozorlar genelde aynı ortamda yaşadıkları timsahgillerden daha duraylı (sabit) vücut sıcaklıklarına sahip olmuştur.
Dinozorların vücut sıcaklıklarını dengelemek içi

Diseksiyon, anatomizasyon veya kesayır; herhangi bir organizmanın iç yapısını incelemek üzere dışını yarıp parçalara ayrılmasıdır. Seçili işlevlerin ve bileşenlerin ilişkilerinin ve yapısının gözlemlenmesi için sökme ve iç yapının belirlenmesi amacıyla yapılan yardımcı bir işlemdir.
Bu terim aynı zamanda mekanizmalar, bilgisayar programları, yazılı malzemeler ve benzerleri dahilinde tersine mühendislik ya da edebi yapısızlaştırma gibi terimler ile eş anlamlı olarak kullanılır.

Diseksiyon genellikle bitkilerin ve hayvanların muayenesinde uygulanmaktadır. Diseksiyon genellikle biyoloji ve anatomi derslerinde tıbbi ve sanat çalışmalarında öğrenciler tarafından gerçekleştirilir.
Viviseksiyon ise genellikle fizyolojik araştırma amacıyla ve günümüzde genellikle ağır sedasyon altında, yaşayan bir hayvanın diseksiyonunu ifade eder. Artık bu tür uygulamalar için daha karmaşık yeni teknikler kullanılmasına rağmen, terim uygulamada yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca terim herhangi bir hayvan türü üzerinde test yapılmasına karşı olanlarca aşağılayıcı anlamda kullanılmaktadır.
Diseksiyon genellikle, bir otopside (insanlar üzerinde) veya nekropside (hayvanlar üzerinde) ölüm nedeninin tespit edilmesine yarayan adli tıbbın özgün bir parçasıdır.

İnsan diseksiyonu üçüncü yüzyılın başlarında Yunan hekimler Erasistratus tarafından Sakız Adası'nda ve Herophilos tarafından Kalkedon'da yapılmıştır.  Bu tarihten önce ve sonra araştırmacıların pek çoğu büyük ölçüde yalnızca hayvanlarda diseksiyon uyguluyor görünüyordu. Roma hukuku, diseksiyon ve insan vücudunda otopsi yapılmasını yasakladı. Ancak bu yasaklama Galen gibi pek çok hekimi kadavralar üzerinde çalışmaktan alıkoyamadı. Galen örneğin Berberi şebeği ve diğer primatları parçalara ayırarak insanınkiler ile anatomik olarak aynı olduğu varsayımını yürüttü.

İnsan diseksiyonunun Arap doktorlar tarafından gerçekleştirilip, gerçekleştirilmediği bilinmemektedir. Ancak El Gazali gibi bazı İlmiye sınıfı bu uygulamalar için destek verdi. Selahaddin Eyyubi'nin doktoru olan Ibn Jumay‘ 12'nci yüzyılda, Abdullâtif el-Bağdadî 1200'lerde Mısır'da  İbn Nefis 13'üncü yüzyılda Mısır'da gerçekleştirmiş olmaları olasıdır. Ancak el-Nefis, bir islam hukuku uzmanı olarak diseksiyonun İslam dışı olduğunu ve kaçınılması gerektiğini "şeriatte insan vücudu için kendi başına merhamet" olduğunu tefsir ederek öne sürmüştür.

Tibet tıbbı uzun yıllar devam eden insan üzerindeki diseksiyon uygulamalarıyla anatomi ve fizyoloji alanlarında oldukça karmaşık bilgiler edinerek bu konularda gelişmiştir.

Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin bir araya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir.
Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde öngörülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojiktir. Eğer fizyolojik bakımdan dokunun tarifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir.
Doku hücre bölünmesi sonucu meydana gelir. Tek hücreli organizmalarda bölünen hücreler birbirinden ayrılarak yeni birer birey vücuda getirdikleri halde, çok hücreli organizmalarda bölünen hücrelerden meydana gelen hücrelerin birbirinden ayrılmaması, geçit ve plasmodesma (plasmatik köprüler) gibi madde ve uyartı iletimini kolaylaştıran yapılar ile proplastları arasında sıkı ilişki kurulan hücre toplulukları bireyi meydana getirmektedir. Bazı tek hücreliler bölündükten sonra çevrelerinde meydana getirdikleri müsilaj bir kın ile bir arada tutulan hücre grupları ve bazı mantarlardaki zengin dallanma gösteren ipliksi hücrelerin bir örgü meydana getirmek üzere sık sık kümeler halinde olmaları, dış görünüş bakımından dokuyu andırsalar bile gerçek doku değil, yalancı dokulardır.
Dokular bitkisel ve hayvansal dokular olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir.

Bitkilerin yapısını meydana getiren dokulara bitkisel dokular denir. İleri bitkilerin hücreleri dokular halinde organize olarak farklılaşmışlardır. İki temel grup halinde toplanabilirler:

Meristem hücreleri, çekirdekleri büyük hücre arası boşlukları olmayan, genellikle çok küçük ve çok sayıda vakuole sahip hücrelerden yapılmıştır. Bu hücrelerin esas özelliği sık sık bölünerek (mitoz bölünmeyle) yeni hücreler meydana getirmeleridir. Meydana gelen hücreler farklılaşarak sürekli doku hücreleri halini alır. Meristemler bulundukları yerlere göre isim alırlar. Kök, gövde veya bunların yan organlarının uçlarında bulunan meristem dokuları apikal meristem adını alır. Kök veya gövdenin uzamasını sağlarlar. İnterkalar meristemler ise sürekli dokular arasında kalan meristemlerdir. İnterkalar meristemin de görevi organın boyuna büyümesini sağlamaktır. Çevreye paralel bölünmelerle organın enine büyümesini sağlayan meristematik doku ve kambiyumdaki meristem lateral meristemdir. Herhangi bir bitkide meristem bölgesi kesilirse yerine ara meristemler görev alır. Meristemlerin salgıladığı madde olan oksin hormonu karanlık ortamda çalışarak bitkinin uzayıp gelişmesini sağlar.

Bitkinin tüm yaşamı süresince bölünme yeteneğini devam ettiren meristemlerdir. Bunlar kök ve gövde uçları ile yanal organlarının uç kısımlarında bulunmaktadır. Bu meristemin bulunduğu bölgelere "büyüme noktaları" veya "vegetasyon bölgeleri" adı verilmektedir. Kökteki ve gövdedeki büyüme noktalarında dıştan içe doğru üç bölge ayırt edilmektedir. Bu bölgeler sürekli dokulardan epidermisi oluşturan "dermatogen", korteksi oluşturan "periblem", merkezi silindiri verecek olan "pleurom"dur.

Sürekli doku haline dönüşmüş hücrelerin yeniden bölünme yeteneği kazanması ile sekonder meristemler oluşur. Bunların etkenliği ile de yeni hücre ve dokular meydana gelir. Örneğin ağaç gövdelerini örten mantar kambiyumu bu tip meristemlerden biridir.
Bitkilerde bulunuş yerlerine göre 3 çeşit meristem gözlenir.
Apikal meristemler: Bunlar kök ve gövde ile bunların yanal organlarının uç kısımlarında bulunan meristemlerdir. Apikal meristemlerin bulunduğu bölgelere büyüme noktaları adı verilmektedir.
İnterkalar meristemler: Sürekli dokular arasında kalan ve bu dokuların arasında bölünme gösteren hücrelerin oluşturduğu meristemlerdir. Bu meristemler tipik olarak at kuyrukları ve buğdaygillerin yapraklarının çıktığı bölgelerde bulunurlar.
NOT: Apikal ve interkalar meristemler bulundukları organın boyca uzamalarını sağlarlar.
Lateral meristemler: Bu meristemler yalnızca yanal doğrultuda bölünme gösterdiklerinden bulundukları organın çapça artışını
(kalınlaşmasını) sağlamaktadır.

Bölünme özelliği göstermeyen sürekli doku hücreleri meristem hücrelerinden geniş vakuollere sahip olup, daha az protoplazma taşımaları, hatta bazen büsbütün protoplastlarını kaybedip ölü hale gelmeleriyle ayrılırlar. Çeperleri kalın olup, farklı dokularda kalınlıkları ve kimyasal yapıları farklıdır. Sürekli doku, morfolojik ve fizyolojik özellikleri göz önüne alınarak sınıflandırılırsa beş kısımda incelenebilir.

Organların dışında bulunan ve iç kısımdaki dokuları her bakımdan, mesela; kuraklığa, çok fazla su kaybına, dış tesirlere karşı koruyan dokudur. Bu dokuyu teşkil eden hücreler genellikle tabakalar halinde organların üstünü kaplamaktadır. Yapraklardaki epidermis, kök ve gövdelerin mantar tabakaları koruyucu dokuya misal olarak gösterilir. Yapraklardaki epidermis üzerinde kütin denilen mumsu bir tabaka vardır. Yaprak yüzeyinden su kaybını azaltır, ayrıca dış ortamdaki gazlar ile epidermis altındaki hücre arası boşluklarında bitkinin fizyolojik faaliyeti sonucu toplanan gaz ve su buharının alışverişini sağlamak gayesiyle epidermiste stoma adı verilen gözenekler bulunur. Yine epidermis üzerinde epidermisin dışa doğru meydana getirdiği tüy, kabartı gibi çıkıntılar bulunur.

Asıl dokular olup, bitki bünyesinin büyük bir kısmını kaplayan, ince çeperli canlı hücrelerdir. Besin maddesi bakımından zengin özsuyu ile dolu vakuoller ihtiva ederler. Bitkinin tüm bölümlerinde bulunduğu için bu ismi almıştır. Vazifelerine göre farklı isimler alırlar:

Özümleme (Asimileme, Özümleme) parankiması
Işık karşısında klorofil molekülü sayesinde organik maddeler meydana getirir. Yapraklarda bulunur. (Yaprağa yeşil rengini verir.) Palizat Parankiması ve Sünger Parankiması olarak ikiye ayrılır.
Havalandırma parankiması (Aerankima)
Hücreler ile dış ortam arasındaki gaz alışverişini sağlama bakımından oldukça geniş hücre arası boşluklarına sahip parankima hücrelerine denir.
Bataklık bitkilerinde bulunur.

İletim parankiması
İnce çeperli olan iletim parankiması, hücreleri özümleme parankimasından iletim dokusuna kadar özümleme maddelerini çok sayıda dar hücrelerden az sayıdaki daha geniş hücrelere safha safha toplayarak iletim yolundaki çeper sayısını azaltmakta, böylece madde geçişindeki direncin azalmasını sağlamaktadır.
Depo parankiması
Parankima hücreleri bazen gerek su olmak üzere farklı besin maddelerini yedek olarak saklama görevini yapabilir.

Bitkiler hem kendi ağırlıklarına, hem de dış tesirlere karşı özelliklerini koruyabilmek, dayanıklı olabilmek için bazı doku elementlerini gerekli bölgelere koyarak direnç, destek ve esneklik sağlarlar. Çeperleri fazla kalınlaşmış böyle dayanıklı hücrelerden meydana gelmiş dokuya destek doku denir. Sklerankima ve kollenkima olmak üzere iki kısımda incelenir. Sklerankimayı meydana getiren hücreler olgunlukta hücre çeperleri hem kalın hem de çoğunluk odunlaşmıştır. Protoplastlarını kaybetmiş ölü hücrelerdir. Uzaması sona ermiş organlarda bulunur. Kollenkima ise çeperleri selülozdan yapılmış olduğundan esnek, canlı hücrelerden ibaret olduğu için uzamakta olan organlarda, özellikle genç gövdelerde, yaprakların orta damarlarında, çiçek ve yaprak saplarında bulunur. Köşe kollenkiması, levha kollenkiması gibi çeşitleri vardır...

Kara hayatına uymuş yüksek bitkilerde topraktaki su ve suda erimiş maddelerin topraktan uzak bulunan organlara asimileme (özümleme) organlarında meydana gelen organik maddelerin de kullanılmaya veya depo edilmek üzere organik madde yapma yeteneğinde olmayan, organlara iletimini sağlayan dokudur. Bitkilerde birbirinden farklı yapı ve vazifede iki tip iletken doku vardır. Bu iki dokudan biri topraktan aldığı su ve suda erimiş inorganik maddeleri topraktan uzak organlara ileten hücrelere sahip ksilem'dir. Diğeri özümleme organlarında meydana gelen organik bileşikleri harcanacakları ve saklanacakları organlara ileten hücrelerin bulunduğu floem'dir. Ksilem aşağıdan yukarı, floem yukarıdan aşağı doğru iletimin vukua geldiği dokulardır. Ksilem su ileten borular, ksilem (lif) leri ve ksilem parankimasından yapılmıştır. Floem, kalburlu borular, arkadaş hücreleri, floem sklerankiması ve floem parankiması olmak üzere farklı doku elementlerinden meydana gelir.

Bitkilerde metabolizma sonunda meydana gelip tekrar metabolizmaya girmeyen maddeler salgı maddeleridir. Salgı maddeleri sıvı veya katı haldedir. Salgı maddeleri arasında su, alkaloit, glikozit, bal özü, müsilaj, lateks, reçine, eterik yağ ve kristaller sayılabilir. Bu maddeler her ne kadar metabolizma artığı iseler de, bitki için değişik yönlerde fayda sağlamakta rol oynarlar. Salgı maddeleri ya hücre içinde depo edilir ya da hücreden dışarı atılır. Hücre içinde depo edilen salgılara hücre içi salgı dışarı atılanlara ise hücre dışı salgı denir. Salgı hücreleri ve bu hücrelerin bir araya gelerek meydana getirdikleri salgı bezlerinin belli bir kökeni yoktur. Bitkinin herhangi bir organında, herhangi bir doku içinde bulunabilirler.

Hayvansal dokular beş grupta sınıflandırılarak incelenebilir:

Vücut yüzeyini örten ve vücut içindeki boşlukları sınırlayan devamlı bir tabaka ve örtüyü yapan hücrelerden meydana gelir. Koruma, emme, salgı ve duyu gibi ödevleri görürler. Vücudun epitel tabakası, alttaki hücreleri mekanik zarardan, zararlı kimyasal maddelerden, bakterilerden ve kurumadan korurlar. Diğer epiteller artık ürünler olarak çok çeşitli maddeler salgılarlar veya bu salgılar v

Dolaşım sistemi veya kardiyovasküler sistem maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.

Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılara örnek olarak yassı solucan (Platyhelminthes filumu) verilebilir. Bu canlının vücut boşluğunda herhangi bir kaplayıcı tabaka veya sıvı bulunmamaktadır. Sindirim sistemine açılan bir ağza sahiptirler.

Bu tip dolaşım sistemi yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Bu canlılarda hemosöl olarak adlandırılan vücut boşluklarında dolaşım sıvısı organları doğrudan sarar (yıkar) ve kan (dolaşım sıvısı) ile interstisyel sıvı (doku sıvısı) arasında ayrışma yoktur. Bu birleşik sıvıya hemolenf denir. Hayvan hareket ederken oluşan kas hareketleri hemolenf hareketini sağlar fakat sıvı akışını bir bölümden diğerine yönlendirilmesi kısıtlıdır. Kalp gevşediğinde kan açık gözenekler (por) aracılığıyla kalbe döner.
Hemolenf vücudun içini (hemosöl) tamamen kapsar ve tüm hücreleri sarar. Hemolenf su, inorganik tuzlar ve organik bileşiklerden oluşur. Birincil oksijen taşıyıcı molekül ise hemosiyanindir. Kılcal kan damarları bulunmaz. 
Ayrıca, hemosit olarak adlandırılan hücreler vardır ki bunlar hemolenfte bağımsız bir şekilde gezer ve antropod bağışıklık sisteminde rol alırlar. Kanın damarlardan geçerek vücut boşluğuna aktıktan sonra toplanarak kalbe dönmesidir. Açık dolaşım derisi dikenlilerde (denizkestanesi, denizyıldızı vb.), eklem bacaklılarda (örümcek, arı, sinek vb.) ve yumuşakçalarda (deniz anası, istiridye, midye vb.) görülür.

Kapalı dolaşım sisteminin ana yapıları kalp, kan ve kan damarlarıdır.
Tüm omurgalıların ve halkalı solucanlar (Annelida filumu) ile kafadanbacaklıların (Cephalopoda sınıfı) dolaşım sistemleri kapalıdır; yani kan, kan damarlarından oluşan sistemden çıkmaz - bu damarlar sisteminin içinde dolaşır. Kan damarları arter (atardamar), kapiler (kılcaldamar) ve venlerden (toplardamar) oluşur. Arterler oksijenlenmiş kanı dokulara taşırken, venler oksijenlenmemiş kanı geri kalbe taşır. Kan arterlerden venlere kılcal damarlar yoluyla geçer ki kılcal damarlar en ince ve en çok sayıdaki kan damarlarıdır. Kan damarları genişleyerek (vazodilasyon) veya daralarak (vazokonstriksiyon) kanın gerekli bölgelere yönlendirilmesini sağlayabilir. Örneğin, yoğun egzersiz sırasında kan bağırsaklardan, o anda yoğun bir şekilde besin ve oksijene ihtiyaç duyan iskelet kaslarına yönlendirilebilir.
Memelilerin dolaşım sistemlerinde kan bir tam dolaşımda kalpten iki kez geçer. Pulmoner dolaşım yani küçük dolaşım, kanı kalp ile akciğer arasında taşır; sistemik dolaşım yani büyük dolaşım da kanı kalp ile vücudun diğer bölümleri arasında taşır.
Balıkların dolaşım sistemlerinde ise kan bir tam dolaşımda kalpten bir kez geçer. Kan kalpten solungaçlara pompalanır ve sonra doğrudan vücudun kalanına akar. Kan solungaçları terk ettikten sonra basıncı büyük oranda düşer; bu nedenle, memelerin dolaşım sistemine oranla, hayatî organlara kan akışı hem daha yavaş hem de daha az basınçlıdır. Bu tip bir dolaşım sistemi memelilere uygun değildir, zira bu kadar düşük basınçta böbrekler etkili biçimde çalışamaz.Kısacası kanın kalp ve damarlar sistemiyle çalışmasıdır. Kapalı dolaşım ilk kez toprak solucanında görülmüştür. Omurgalıların tamamında kapalı dolaşım vardır. Balıklarda kalp 2 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Kurbağalarda kalp 3 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Sürüngenlerde kalp 3 odacıklıdır ve kalp karıncığında yarım perde vardır. Timsahlarda perde tamdır, kirli ve temiz kan panizza adı verilen bir kanalda karışır.

Daha ilkel canlılardaki dolaşımın tipik örneği, süngerlerdeki ve sölenterelerdeki dolaşımdır. Bu canlıların içinde yaşadıkları su, beden çeperindeki deliklerden orta boşluğa doğru çekilir. Suyun akışı kirpikçiklerin düzenli hareketleriyle sürdürülür ve suyun "boşaltım deliği" (osculum) adı verilen delikten yukarı doğru dolaşımı sağlanır. Bu tür dolaşım, beden hücrelerinin içinde yüzdükleri sıvının oksijen ve besin maddelerinin tükenmeyeceği bir biçimde yeniden dolmasını sağlar.
Daha yüksek derecede gelişmiş canlılarda, sözgelimi yosun hayvanlarında, iplikkurtlarında ve tekerlekli-kurtlarda, sıvılar ilkel orta boşluk (psödosölom) içinde, genellikle beden hareketleriyle hareket ettirilir. Bazı ilkel yumuşakçalarda, orta boşluk, gerçek kalbin bir ön taslağı sayılabilecek kalp zarı boşluğu olarak işlev görür. Bu boşluk kanallar aracılığıyla üreme bezlerine ve böbreklere bağlıdır.
Eklem bacaklıların çoğunda, tulumlularda ve birçok yumuşakçada, hemolenfi (ilkel kan), edimsel damarların ve özelleşmiş bir dolaşım organı olan hemosölün içine pompalayan, gelişmiş bir kalp vardır. Bu canlılarda hemolenf, doku boşluklarına geçip, sonra genişlemiş boşlukların (sinüsler) içinden kalbe döner.
Bu tür gelişmenin son aşaması, derisidikenliler, sülükler, solucanlar, çokkıllılar ve yumuşakçalarda görülen kapalı dolaşım sistemidir. Kapalı dolaşım sistemlerinde, taşınma ortamı, omurgasızlardakİ hemolenf gibi, tam bir kapalı devre oluşturan özelleşmiş damarlarla sınırlıdır.
Omurgasızların kalpleri, sağımsal hareketlerle iş gören basit damarlardan, kasılıcı kasları bulunan, kendi boşlukları içinde basınç yaratan gerçek kalplere kadar değişir. Omurgasızların bile, dolaşım sistemleri üstünde önemli ölçüde bir denetimleri vardır; bu sistemlerdeki basınç ve sıvı akışı ölçümleri, harekete, çevre ısısına, vb. etkilere oldukça büyük bir uyum olduğunu ortaya koymaktadır.

Omurgalılar kapalı bir dolaşım sistemleri bulunmasıyla ayırt edilirler; bu sistemlerin en gelişmiş olanı, insanın temsil ettiği yüksek derecede gelişmiş primatlardadır. Omurgalılardaki kapalı sistemler, öbekten öbeğe önemli ölçüde değişir; bazıları, tek bir sistem halinde birleşmiş solunum organlarıyla ve genel beden dokularıyla bir düzenlenmiştir. Daha ileri omurgalılarda, kan kalpten çift geçiş yapar; birinci geçişte kanı solunum organlarına (solungaçlara ya da akciğerlere), ikincisinde de bedenin öbür dokularına taşır. Omurgalıların çoğunluğunda, klorokruorinler (demirli porfirinle bileşmiş bir pigment), hemoeritrinler (demirli ama porfirinle bileşmiş olmayan pigment) ya da hemosiyanin (bakırlı bir solunum pigmenti) içeren dolaşım sıvıları bulunur. Bütün bu pigmentler, dolaşımdaki sıvının oksijen taşıma yeteneğini artırır. Çok ender istisnalar bir yana, omurgalılarda kan, son derece etkili bir oksijen taşıma aracısı olan ve bir proteine (globin) bağlı bir demir-porfirinden (hem) oluşan hemoglobin içerir. Bazı omurgasızlarda da hemoglobin bulunmakla birlikte, bu hemoglobin genellikle dolaşım ya da sölom sıvısında çözünmüş durumdadır. Yüksek derecede gelişmiş omurgasızlarda (derisi-dikenliler ve daha yüksek omurgasızlar) hemoglobin, özel kan hücreleri içinde bulunur. Omurgalılarınsa tümünde, bu tür hücreler içinde hemoglobin vardır.
Balıklarda solungaç bulunduğu halde dolaşım bu genel yapıya uyar.
Yuvarlakağızlılarda ve kelebeklerde kalp, kanı solungaçlara iter; sonra, sırt aortu aracılığıyla bedenin geri kalan bölümlerine dağıtır. Bu ilkel hayvanlarda bile başlıca kan damarları üstünde nispeten ilerlemiş bir denetim vardır ve kalp verimi, egzersizin getirdiği gereksinmelere göre ayarlanır.Bazı ilkel omurgalılarda (keskisolungaçlılar ve yuvarlakağızlılar) kalbin içinde, yeniden dolmasına yardım eden bir negatif basınç oluşur. Kemikli balıklarda bu tür bir doluş desteği bulunmaz. Bazı yuvarlakağızlılarda, sıvıyı yarı açık boşluklara (sinüsler) hareket ettirmeye yardımcı ikincil kalpler bulunur.
İkiyaşayışlılarda ve sürüngenlerde, kalp üç odacıklıdır ama akış düzeni, kalbin iki ayrı pompa gibi etkili işlev görmesine olanak sağlar.

İnsan kalbi, yaşamı boyunca çalışır ancak ölünce durur. Kalp atışının 2 ya da 4 dakikadan uzun süre durması, kalıcı beyin yıkımına yol açar. Kalbin kendi kasına kan sağlaması da sürekli çalışmasına bağlıdır; birkaç dakikadan uzun süre kan kesilirse, kalp kası çok fazla zarar görüp, bir daha çalışmayacak biçimde durur. İnsanda dolaşım sistemi, iki büyük dolaşım, akciğer dolaşımı (küçük dolaşım) ve büyük (sistemik) dolaşım, biçiminde örgütlenmiştir. Her dolaşımın kendi pompası vardır. Her iki pompa, tek bir organ halinde bütünleşmiştir. Beden dokularından dönen kan, superior vena kava ve inferior vena kava ile kalbin sağ yanının üstodacığı olan sağ kulakçığa (sağ atrium) dökülür. Bu odacığın kasları kasılınca, kanı kalbin sağ yanının büyük pompa odacığı olan sağ karıncığa (sağ ventrikül) geçmeye zorlar ki bu da kasılınca, kanı akciğer atardamarına gönderir, kan buradan akciğerdeki damarlara taşınır. Bu akciğer damarları içinde kan, havadan çok ince zarlarla ayrılmış bir durumdadır. Burada basit yayınma aracılığıyla oksijen kana girer, karbondioksitse kandan geçer ve ayrılır. Ardından bu temizlenmiş ve tazelenmiş kan, sol kulakçığa (sol atrium) geçer. Sol kulakçıktan kan, sol karıncığa (sol ventrikül) geçer. Sol karıncığın kas çeperi çok güçlüdür ve kasıldığı zaman kanı oldukça büyük bir basınçla, aort adı verilen büyük atardamar aracılığıyla, büyük dolaşıma iter. Sol karıncığın kasılma güçleri tarafından aort içinde oluşturulan basınç, kanı bedenin bütün dokularına, gereksinimlerini karşılayacak miktarda götürmeye yetecek büyüklüktedir.
Aortun, kanı bedenin değişik bölümlerine taşıyan birçok kolu vardır. Bu kolların da tümü daha küçük kollara ayrılır; bu daha küçük kollar da, sonunda milyonlarca küçük kan damarı ortaya çıkacak biçiminde kollara ayrılmayı sürdürür. Dolaşımın en küçük atardamarlarına atardamarcık adı verilir.

Genel olarak kanın akışı, sıvıların akış yasalarını izler. Temel yasa, aşağıdaki denklemle gösterilir:

akış=basınç/direnç.
Kalp-damar fizyolojisinde, akış değeri olarak genellikle kalp verimi alınır; basınç, ortalama atardamar basıncıdır; dirençse, küçük kan damarının içindeki özellikle de atardamarcıklar içindeki akış dirençtir. Daha ayrıntılı bir biçimde, ağdalı sıvıların esnek olmayan borular içinden akışına uygulanan denklem, Poiseuille denklemi diye adlandırılır. Bu denklemle kan akışı, kabaca tanımlanabilir. Bununla birlikte, söz 

Doğa felsefesi (Latince: philosophia naturalis) fiziğin, yani doğanın ve fiziksel evrenin felsefi çalışmasıdır. Modern bilimin gelişmesinden önce baskın bir alandı.
Antik dünyadan (en azından Aristoteles'ten bu yana) 19. yüzyıla kadar doğa felsefesi, fizik (doğa) çalışmaları için kullanılan ortak bir terimdi ve bugün fizik dediğimiz şeyin yanı sıra botanik, zooloji, antropoloji ve kimyayı da içeren geniş bir terimdi. Bilim kavramının modern şeklini alması 19. yüzyılda gerçekleşmiş ve bilim içinde astronomi, biyoloji ve fizik gibi farklı konular ortaya çıkmıştır. Bilime adanmış kurumlar ve topluluklar kurulmuştur.
Isaac Newton'un Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (1687) (Türkçe: Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) adlı kitabı, doğa felsefesi teriminin 17. yüzyıldaki kullanımını yansıtmaktadır. 19. yüzyılda bile modern fiziğin büyük kısmının tanımlanmasına yardımcı olan çalışma Treatise on Natural Philosophy (Doğa Felsefesi Üzerine İnceleme) (1867) başlığını taşıyordu.
Alman geleneğinde Naturphilosophie (doğa felsefesi), skolastik geleneği reddettikten ve Aristotelesçi metafiziği dogmatik kilise adamlarıyla birlikte Kantçı rasyonalizmle değiştirdikten sonra, doğa ve ruhun spekülatif birliğini sağlama girişimi olarak 18. ve 19. yüzyıllarda da devam etmiştir. Goethe, Hegel ve Schelling de dahil olmak üzere Alman felsefesinin en büyük isimlerinden bazıları bu hareketle ilişkilendirilir. Naturphilosophie, John Locke ve daha mekanik bir dünya felsefesini benimseyen diğer isimlerin dünyayı bir makine gibi gören felsefi yaklaşımlarının aksine, doğal dünyayı bir tür dev organizma olarak gören bir görüş ve romantizm ile ilişkilendirilmiştir.

Doğa felsefesi terimi, doğa biliminin (yani deneysel bilimin) günümüzdeki kullanımından önce ortaya çıkmıştır. Ampirik bilim tarihsel olarak felsefeden ya da daha spesifik olarak doğa felsefesinden gelişmiştir. Doğa felsefesi, modern bilimin diğer öncüsü olan doğa tarihinden, doğa felsefesinin doğa hakkında akıl yürütme ve açıklamalar (ve Galileo'dan sonra niceliksel akıl yürütme) içermesi, doğa tarihinin ise esasen niteliksel ve tanımlayıcı olmasıyla ayrılır.
14 ve 15. yüzyıllarda doğa felsefesi, felsefenin birçok dalından biriydi, ancak özel bir çalışma alanı değildi. Başlı başına doğa felsefesi uzmanı olarak atanan ilk kişi 1577 yılında Padova Üniversitesinden Jacopo Zabarella olmuştur.
Bilim ve bilim insanı terimlerinin modern anlamları yalnızca 19. yüzyıla dayanmaktadır. Bundan önce bilim, Latince kökenine uygun olarak bilgi veya çalışma ile eşanlamlıydı. Terim modern anlamını, deneysel bilim ve bilimsel yöntemin doğa felsefesinden ayrı özel bir çalışma dalı haline gelmesiyle, özellikle de Cambridge Üniversitesinden bir doğa filozofu olan William Whewell'in 1834'te "bilim insanı" terimini "bilimin uygulayıcıları" ve "doğa filozofu" gibi terimlerin yerine önermesiyle kazanmıştır.
Bilim insanlarının hem fiziğe hem de kimyaya katkıda bulunmasının giderek alışılmadık bir durum haline geldiği 19. yüzyılın ortalarından itibaren, "doğa felsefesi" sadece fizik anlamına gelmeye başlamıştır ve bu kelime Oxford Üniversitesi ve Aberdeen Üniversitesindeki derece unvanlarında hala bu anlamda kullanılmaktadır. Genel olarak, en eski üniversitelerde uzun zaman önce kurulmuş olan doğa felsefesi kürsüleri günümüzde çoğunlukla fizik profesörleri tarafından işgal edilmektedir. Isaac Newton'un Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (1687) adlı kitabının başlığı "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" olarak çevrilebilir ve "doğanın sistematik olarak incelenmesi" anlamına gelen "doğa felsefesi" sözcüklerinin o zamanki kullanımını yansıtmaktadır. 19. yüzyılda bile Lord Kelvin ve Peter Guthrie Tait tarafından yazılan ve modern fiziğin büyük bir kısmının tanımlanmasına yardımcı olan bir incelemenin başlığı Treatise on Natural Philosophy (1867) idi.
Yunan filozoflar doğa felsefesini, insanlar tarafından yapılan şeyleri göz ardı ederek, evrende yaşayan varlıkların birleşimi olarak tanımlamışlardır. Diğer tanım ise insan doğasına atıfta bulunmaktadır.

Platon'un bilinen en eski diyaloğunda Charmides, fiziksel bir sonuç üreten ve üretmeyen bilim veya bilgi organları arasında ayrım yapar. Doğa felsefesi, felsefenin (etik gibi) pratik bir dalı olmaktan ziyade teorik bir dalı olarak kategorize edilmiştir. Sanata rehberlik eden ve doğanın felsefi bilgisinden yararlanan bilimler pratik sonuçlar üretebilir, ancak bu yardımcı bilimler (örneğin mimari veya tıp) doğa felsefesinin ötesine geçer.
Doğa felsefesi çalışması, evreni anlamak için gerekli olan her türlü yolla kozmosu keşfetmeye çalışır. Bazı fikirler değişimin bir gerçeklik olduğunu varsayar. Bu açık gibi görünse de, Platon'un selefi Parmenides ve daha sonraki Yunan filozof Sextus Empiricus ve belki de bazı Doğu filozofları gibi başkalaşım kavramını reddeden bazı filozoflar olmuştur. George Santayana, Scepticism and Animal Faith adlı eserinde değişimin gerçekliğinin kanıtlanamayacağını göstermeye çalışmıştır. Santayana'nın akıl yürütmesi sağlamsa fizikçi olmak için kişinin şüpheciliğini duyularına güvenecek kadar dizginlemesi ya da anti-realizme güvenmesi gerektiği sonucu çıkar.
René Descartes'ın zihin-beden düalizmi metafizik sistemi iki tür töz tanımlar: madde ve zihin. Bu sisteme göre, "madde" olan her şey deterministik ve doğaldır - ve bu nedenle doğa felsefesine aittir - ve "zihin" olan her şey iradidir ve doğal değildir ve doğa felsefesinin alanı dışındadır.

Doğa felsefesinin başlıca dalları arasında astronomi ve kozmoloji, doğanın büyük ölçekte incelenmesi; etiyoloji, (içsel ve bazen dışsal) nedenlerin incelenmesi; şans, olasılık ve rastlantısallığın incelenmesi; elementlerin incelenmesi; sonsuz ve sınırsız olanın (sanal veya gerçek) incelenmesi; maddenin incelenmesi; mekanik, hareket ve değişimin çevriminin incelenmesi; doğanın veya çeşitli eylem kaynaklarının incelenmesi; doğal niteliklerin incelenmesi; fiziksel niceliklerin incelenmesi; fiziksel varlıklar arasındaki ilişkilerin incelenmesi; ve uzay ve zaman felsefesi yer alır.

İnsanoğlunun doğayla zihinsel ilişkisi kesinlikle medeniyetten ve tarih kayıtlarından öncesine dayanmaktadır. Doğal dünya hakkındaki felsefi ve özellikle de dini olmayan düşünce antik Yunan'a kadar uzanmaktadır. Bu düşünce çizgileri, felsefi çalışmalarında doğa hakkındaki spekülasyonlardan insanı, yani siyaset felsefesini ele alan Sokrates'ten önce başlamıştır. Parmenides, Herakleitos ve Demokritos gibi ilk filozofların düşünceleri doğal dünyaya odaklanmıştır. Buna ek olarak, İyonya'nın Milet kentinde yaşayan üç Presokratik filozof (Milet felsefe okulu), Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, Yunan tanrılarını içeren yaratılış mitlerine başvurmadan doğa olaylarını açıklamaya çalışmışlardır. Onlara physikoi ("doğa filozofları") ya da Aristoteles'in deyimiyle physiologoi adı verilmiştir. Platon insan üzerine yoğunlaşarak Sokrates'i takip etmiştir. Platon'un öğrencisi Aristoteles, düşüncesini doğal dünyaya dayandırarak, dünyada insana yer bırakırken, ampirizmi birincil konumuna geri getirmiştir. Martin Heidegger, Aristoteles'in Orta Çağ'dan modern çağa kadar hüküm süren doğa anlayışının yaratıcısı olduğunu gözlemler:

Fizik, kendi kendine ortaya çıkan varlıkları, τὰ φύσει ὄντα, varoluşları bakımından belirlemeye çalıştığı bir derstir. Aristotelesçi "fizik" bugün bu kelimeyle kastettiğimizden farklıdır, sadece modern fizik bilimleri moderniteye aitken antikiteye ait olduğu ölçüde değil, her şeyden önce Aristoteles'in "fiziğinin" felsefe olması nedeniyle farklıdır, oysa modern fizik bir felsefeyi öngören pozitif bir bilimdir.... Bu kitap, modern düşünce olarak antik düşünceyle çelişir gibi göründüğü yerde bile, tüm Batı düşüncesinin çözgü ve dokusunu belirler. Ancak karşıtlık her zaman belirleyici ve hatta çoğu zaman tehlikeli bir bağımlılıktan oluşur. Aristoteles'in Fizik'i olmasaydı Galileo da olmazdı.
Aristoteles kendinden öncekilerin düşüncelerini incelemiş ve doğayı onların aşırılıkları arasında orta bir yol çizecek şekilde tasavvur etmiştir.

Platon'un maddede ilahi bir Zanaatkâr tarafından kusurlu bir şekilde temsil edilen ebedi ve değişmez Formlar dünyası, atomculuğun en azından dördüncü yüzyılda en önde gelen olduğu çeşitli mekanistik Weltanschauungen ile keskin bir tezat oluşturmaktadır... Bu tartışma antik dünya boyunca devam edecekti. Stoacılar ilahi bir teleolojiyi benimserken, atomistik mekanizma Epikür'den koluna bir darbe aldı... Seçim basit görünüyor: ya yapılandırılmış, düzenli bir dünyanın yönlendirilmemiş süreçlerden nasıl ortaya çıkabileceğini gösterin ya da sisteme zeka enjekte edin. Aristoteles... henüz Platon'un genç bir yardımcısıyken meseleleri böyle görüyordu. Cicero... Aristoteles'in kendi mağara imgesini korur: eğer trogloditler aniden üst dünyaya getirilselerdi, hemen onun akıllıca düzenlenmiş olduğunu düşünürlerdi. Ancak Aristoteles giderek bu görüşten vazgeçmiştir; ilahi bir varlığa inanmasına rağmen İlk Hareket Ettirici, Evren'deki eylemin etken nedeni değildir ve Evren'in inşasında ya da düzenlenmesinde hiçbir rol oynamaz... Ancak Aristoteles, ilahi Sanatkar'ı reddetmesine rağmen, rastgele güçlerden oluşan saf bir mekanizmaya başvurmaz. Bunun yerine, Doğa ya da phusis kavramına büyük ölçüde dayanan iki pozisyon arasında bir orta yol bulmaya çalışır.
"Aristoteles'e göre, içinde yaşadığımız dünya, şeylerin genellikle öngörülebilir şekillerde davrandığı düzenli bir dünyadır, çünkü her doğal nesnenin bir "doğası" vardır - nesnenin alışılmış şekilde davranmasını sağlayan (öncelikle biçimle ilişkili) bir nitelik...". Aristoteles, doğa filozofunun ya da fizikçinin işine uygun olarak dört neden önermiştir: "ve eğer sorunlarını bunların hepsine geri gönderirse 'neden'i bilimine uygun bir şekilde tayin edecektir - madde, biçim, hareket ettirici [ve] 'uğruna olan'". Maddi nedenin belirsizlikleri koşullara bağlı olsa da, biçimsel, etkin ve nihai neden genellikle çakışır çünkü doğal türlerde olgun biçim ve nihai neden bir ve aynıdır. Kişinin türünün bir örneğine dönüşme kapasitesi doğ

Doğal seçilim, canlıların fenotiplerindeki farklılıklardan ötürü hayatta kalma şansının ve üreme başarısının değişkenlik göstermesidir. Evrimin esas mekanizmalarından biri olup, bir popülasyonun nesiller boyunca karakteristik olan kalıtsal özelliklerindeki değişimdir. Charles Darwin, kendi görüşüne göre kasıtlı olarak gerçekleştirilen yapay seçilime karşılık kendiliğinden gerçekleşen "doğal seçilim" terimini popülerleştirmiştir.
Hem genotipik hem de fenotipik özelliklerin çeşitliliği, tüm organizma popülasyonlarında mevcuttur. Ancak bazı özelliklerin, canlının hayatta kalma şansını ve üreme başarısını artırma olasılığı daha yüksektir. Böylece bu özellikler bir sonraki nesle aktarılır ve onları destekleyen ortam değişmediği sürece, bir popülasyonda daha yaygın hale gelebilir. Yeni özellikler, belirli bir nişte yaşanan değişiklikler sebebiyle daha avantajlı hale gelirse mikro evrim gerçekleşir. Ancak yeni özellikler, daha geniş bir çevrede yaşanan değişiklikler sebebiyle daha avantajlı hale gelirse makro evrim gerçekleşir. Bazen yeni türler ortaya çıkar, özellikle de önceki nesillerin sahip olduklarından radikal derecede farklı yeni özellikler söz konusuysa.
Bu özelliklerin 'seçilme' ve bir sonraki nesle aktarılma olasılığı birçok faktör tarafından belirlenir. Bazılarının, bulundukları çevreye adapte olmaları sebebiyle aktarılma olasılığı daha yüksektir. Diğerleri ise çiftler tarafından aktif olarak beğenildikleri için aktarılır ve buna cinsel seçilim denir. Ayrıca dişi vücudu, doğurganlık seçilimi olarak bilinen, üreme sağlığına en düşük maliyeti getiren özellikleri tercih eder.
Doğal seçilim, modern biyolojinin temel taşıdır. Darwin ve Alfred Russel Wallace tarafından 1858'de verilen ortak bir makale sunumunda yayınlanan kavram, Darwin'in 1859 tarihli büyük ses getiren kitabı Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine'de özenle ele alındı. Doğal seçilimi, yetiştiriciler tarafından arzu edilen özelliklere sahip hayvanların ve bitkilerin üreme için sistematik bir şekilde tercih edildiği bir süreç olan yapay seçilime benzer bir şekilde tanımladı. Esasen doğal seçilim kavramı, uygun bir kalıtım teorisinin yokluğunda geliştirildi. Darwin'in çalışmalarını yürüttüğü dönemde bilim, henüz modern genetik teorileri geliştirmemişti. Klasik Darwinci evrim ile klasik genetikteki müteakip keşifler, 20. yüzyılın ortalarında modern sentezi doğurdu. Moleküler genetiğin de eklenmesiyle evrimi moleküler düzeyde açıklayan evrimsel gelişim biyolojisi doğdu. Genotipler rastgele yaşanan genetik sürüklenmelerle yavaşça değişebilirken doğal seçilim adaptif evrimin temel açıklaması olarak kalmaya devam etmektedir.

Empedokles ve onun entelektüel mirasçısı olan Romalı şair Lucretius da dahil olmak üzere klasik dönemde yaşamış birçok filozof, doğanın rastgele bir şekilde çeşitli birçok canlı ürettiği ve yalnızca yiyecek bulup üremeyi başarabilen canlıların hayatta kaldığı fikrini dile getirdiler. Aristoteles, Empedokles'in organizmaların tamamen sıcak ve soğuk gibi nedenlerin tesadüfî işleyişiyle ortaya çıktığı fikrini Fizik adlı eserinin II. kitabında eleştirdi. Biçimin bir amaç için elde edildiğine inandığından türlerdeki kalıtımın düzenliliğini kanıt olarak göstererek, Empedokles'in fikrinin yerine doğal teleolojiyi koydu. Yine de biyolojisinde canavarlar (τερας) gibi yeni hayvan türlerinin çok nadir durumlarda ortaya çıkabileceğini kabul etti (Hayvanların Oluşumu Üzerine, IV. Kitap). Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının 1872 tarihli baskısında da dile getirdiği üzere Aristoteles, farklı özelliklerin (örneğin dişler gibi) nasıl ortaya çıktığı ve hangi koşulları sağladığında varlığını sürdürebileceği sorularını değerlendirdi.

Ancak Aristoteles bir sonraki paragrafta bunun imkansız olduğunu belirtmiş ve türlerin kökeninden değil hayvanların embriyolar gibi geliştiğinden bahsettiğini açıkça dile getirmiştir.

Varoluş mücadelesi daha sonraları, 9. yüzyılda Müslüman yazar Cahiz tarafından açıklanmıştır ancak birey düzeyinde görülen varyasyonlardan veya doğal seçilimden bahsetmemiştir.
16. yüzyılın başlarında Leonardo da Vinci, bir dizi ammonit fosili ve başka canlılara ait materyalleri topladı. Kapsamlı gerekçelerini de sunduğu yazılarında, bu hayvanların şekillerinin "üstün güç" tarafından tek seferliğine ve sonsuza kadar sürecek şekilde belirlenmediğini aksine farklı formlara sahip olacak şekilde doğal yollarla meydana geldiğini ve çevresiyle uyumlu olanların üremeye uygun görüldüğünü ifade etmiştir.
Daha ileri tarihli klasik argümanlar 18. yüzyılda, Pierre Louis Maupertuis ve aralarında Darwin'in dedesi Erasmus Darwin'in de bulunduğu diğerleri tarafından yeniden ortaya atıldı.
19. yüzyılın başlarına kadar, Batı toplumlarında baskın görüş, bir türün bireyleri arasındaki farklılıkların, yaratılmış türlerin Platoncu ideallerinden (veya typusundan) ilgisiz sapmalar olduğu yönündeydi. Ancak, jeolojideki üniformitaryanizm teorisi, basit ve zayıf kuvvetlerin uzun zaman dilimleri boyunca sürekli etki ederek Dünya'nın manzarasında köklü değişiklikler yaratabileceği fikrini öne sürdü. Bu teorinin başarısı, jeolojik zamanın muazzam ölçeğine dair farkındalığı artırdı ve ardışık nesillerde meydana gelen küçük, neredeyse algılanamaz değişimlerin, türler arasındaki büyük farklılıklar düzeyinde sonuçlar doğurabileceği fikrini makul hale getirdi.
19. yüzyılın başlarında, zoolog Jean-Baptiste Lamarck, evrimsel değişimin bir mekanizması olarak kazanılmış özelliklerin kalıtımını öne sürdü. Buna göre, bir organizmanın yaşamı boyunca edindiği uyum sağlayıcı özellikler, yavrularına aktarılabilir ve bu süreç sonunda türlerin transmutasyonuna yol açabilirdi. Lamarkizm olarak bilinen bu teori, 20. yüzyılın ortalarına dek, Sovyet biyolog Trofim Lysenko'nun ana akım genetik kuramına karşı başarısız karşıtlığında etkili oldu.
1835-1837 yılları arasında zoolog Edward Blyth, varyasyon, yapay seçilim ve doğada benzer bir sürecin nasıl işlediği üzerine çalışmalar yaptı. Darwin, Türlerin Kökeni'nin varyasyon üzerine yazdığı ilk bölümünde Blyth'in fikirlerine açıkça atıfta bulundu.

1859'da Charles Darwin, adaptasyonun ve türleşmenin bir açıklaması olarak doğal seçilim yoluyla evrim teorisini ortaya attı. Doğal seçilimi "yararlı olan her hafif çeşitliliğin korunmasını temel alan ilke" olarak tanımladı. Kavram basit ama güçlüydü: Çevrelerine en iyi şekilde uyum sağlayan bireylerin hayatta kalma ve üreme olasılıkları daha yüksektir. Aralarında bazı varyasyonlar olduğu ve bu varyasyonlar kalıtsal olduğu takdirde, en avantajlı varyasyonlara sahip bireylerin seçilimi kaçınılmaz olacaktır. Eğer varyasyonlar kalıtsal ise, o zaman diferansiyel üreme başarısı, bir türün belirli popülasyonlarının evrimine yol açar ve yeterince farklılaşacak şekilde evrimleşen popülasyonlar sonunda farklı türler haline gelir.
Darwin fikirlerini, HMS Beagle'ın ikinci yolculuğu (1831-1836) sırasında yaptığı gözlemlerden ve bir politik iktisatçı Thomas Robert Malthus'un Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme adlı çalışmasından ilham alarak geliştirmiştir. Bu çalışmaya göre bir nüfus (kontrol altına alınmazsa) üstel artarken gıda temini yalnızca aritmatik bir şekilde artar böylece kaynakların kaçınılmaz şekilde sınırlanmasının demografik sonuçları olur ve bir "varoluş mücadelesine" yol açar. Darwin, doğadaki "varoluş mücadelesini" takdir eden bir doğa bilimci olarak 1838'de Malthus'u okuduğunda zaten eserde yazılanlara hazırlıklıydı. Nüfusun kaynakları aşacak şekilde artması onu şaşırttı ve şöyle yazdı: "elverişli varyasyonlar korunma eğilimde olacak ve elverişsiz olanlar yok edilecek. Bunun sonucunda yeni türler oluşacak." Darwin ayrıca:

Bir kez teorisini oluşturduktan sonra Darwin, fikrini kamuoyuna açıklamadan önce kanıtları toplama ve ayıklama konusunda titiz davrandı. Doğa bilimci Alfred Russel Wallace bağımsız olarak ilkeyi tasarladığında ve bunu Charles Lyell'e iletmek üzere Darwin'e gönderdiği bir makalede açıkladığında, Darwin araştırmasını sunmak için "büyük kitabını" yazma sürecindeydi. Lyell ve Joseph Dalton Hooker makalelerini, Darwin'in doğa bilimci arkadaşlarına gönderdiği yayınlanmamış yazılarla birlikte sunmaya karar verdiler ve On the Tendency of Species to form Varieties; and on the Perpetuation of Varieties and Species by Natural Means of Selection (Türlerin Çeşitlilik Oluşturma Eğilimi ve Doğal Seçilim Yoluyla Çeşitliliklerin ve Türlerin Devamlılığı Üzerine) başlıklı makale, Temmuz 1858'de Londra Linne Derneği'ne okunarak prensibin birlikte keşfedildiğini duyurdu. Darwin, kanıtlarının ve sonuçlarının ayrıntılı bir açıklamasını 1859'da Türlerin Kökeni adlı kitabında yayınladı. 1861'de yayınlanan 3. baskıda Darwin diğerlerinin —1813'te William Charles Wells ve 1831'de Patrick Matthew gibi— benzer fikirler önerdiğini ama bunları ne geliştirdiklerini ne de kayda değer bilimsel yayınlarda sunduklarını belirtti.

Darwin doğal seçilimi, çiftçilerin uygun özelliklere sahip mahsulleri ve hayvanları üreme için seçtiği yapay seçilim adını verdiği sürece benzetti ve ilk el yazmalarında bu seçilimi yapacak bir "Doğa"dan söz etti. O zamanlar genetik sürüklenme yoluyla evrim gibi diğer evrim mekanizmaları henüz açıkça formüle edilmemişti ve Darwin seçilimin muhtemelen hikayenin yalnızca bir parçası olduğuna inanıyordu: "Dahası Doğal Seçilimin değişimin tek değilse de en önemli yolu olduğuna hiç kuşkum kalmadı." Eylül 1860'ta Charles Lyell'e yazdığı bir mektupta Darwin, "Doğal Seçilim" terimini kullanmayı reddetip "Doğal Koruma" terimini tercih etmiştir.
Darwin ve çağdaşları için doğal seçilim özünde, doğal seçilim yoluyla evrimle eş anlamlıydı. Türlerin Kökeni kitabının yayımlanmasından sonra, eğitimli insanlar evrimin bir şekilde meydana geldiğini geniş ölçüde kabul etti. Ancak bir mekanizma olarak doğal seçilim tartışmalı bir konu olmaya devam etti çünkü hem kısmen, canlı organizmaların gözlemlenen özelliklerinin çeşitliliğini açıklamak için çok zayıf olduğu düşünülüyordu hem kısmen de evrimi destekleyenlerin dahi onun yol gösterici ve ilerleme

Doğal çevre veya doğal dünya, yalnızca doğal yollarla meydana gelmiş canlı ve cansız tüm varlıkları kapsar. Doğal çevre terimi çoğunlukla Dünya ve Dünya'nın bazı bölgeleri için kullanılır. Bu kavram, insanlığın hayatta kalmasını ve ekonomik faaliyetlerini etkileyen tüm canlı türlerinin, iklimin, hava durumunun ve doğal kaynakların etkileşimini kapsamaktadır. Doğal çevre kavramı, aşağıdaki bileşenlerine göre incelenebilir:

Bitki örtüsü, mikroorganizmalar, toprak, kayalar, atmosfer ve sınırları içinde gerçekleşen bütün doğa olayları dahil olmak üzere, modern kitlesel insan müdahalesi olmaksızın kendi başına birer doğal sistem olarak varlığını sürdürebilen ekolojik birimler.
Hava, su ve iklim gibi kesin sınırları olmayan; enerji, radyasyon, elektrik yükü ve manyetizma gibi modern insan faaliyetlerinden kaynaklanmayan evrensel doğal kaynaklar ve fiziksel olaylar.
Doğal çevrenin tersi beşerî çevredir. Beşerî çevre, insanların kent ortamları ve tarım arazileri gibi alanları en baştan dönüştürdüğü yerlerdir ve bu yerler insan eliyle doğal çevreye kıyasla büyük ölçüde daha basit birer beşerî çevreye dönüştürülmüştür. Bir kerpiç kulübe yapmak ya da çölde bir fotovoltaik sistem inşa etmek doğayı çok az etkiliyor gibi görünen işlerde bile, doğa insan eliyle değiştirildiği için beşerî çevre altında sınıflandırılır. Birçok hayvan türü, kendilerine daha uygun bir yaşam ortamı yaratmak için birtakım yapılar meydana getirse de, insan olmadıklarından kunduz barajları ve termit höyükleri gibi yapıların doğal olduğu düşünülür.
Dünya üzerinde tamamıyla doğal ortamlar bulunmamaktadır ve doğallık genellikle bir uçta %100'den, bir diğer uçta %0'a kadar bir süreklilik içinde değişir. İnsanlığın, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, hava ve suda bulunan plastikler ve çeşitli kimyasallardan kaynaklanan kirlilik de dahil olmak üzere, Antroposen döneminde gerçekleştirdiği tüm bu büyük çevresel değişiklikler, Dünya'daki doğal ortamları derinden etkiledi. Daha iyi bir ifadeyle, bir çevresel ortamın farklı yönleri veya bileşenleri, ayrı ayrı değerlendirilebilir ve bunların doğallık derecelerinin tek tip olmadığı görülebilir. Örneğin, bir tarım alanındaki toprağın mineralojik bileşimi ve yapısı, bozulmamış bir ormanın toprağına benzerdir ancak yapıları birbirinden oldukça farklıdır.

Okyanuslar büyük ölçekteki deniz sularıdır. Dünya yüzeyinin yaklaşık %71'ini (362 milyon km²'lik bir alan) okyanus ve denizler oluşturur.

Çevresel sorunların listesi
Doğa tarihi
Doğal peyzaj
Gaia hipotezi
Jeoloji mühendisliği
Sürdürülebilir tarım
Sürdürülebilirlik

Adams, Simon; David Lambert (2006). Earth Science: An illustrated guide to science. New York NY 10001: Chelsea House. s. 20. ISBN 0-8160-6164-5. 
"Earth's Energy Budget". Oklahoma Climatological Survey. 1996–2004. 17 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Kasım 2007. 
Oldroyd, David (2006). Earth Cycles: A historical perspective. Westport, Connicticut: Greenwood Press. ISBN 0-313-33229-0. 
Simison, W. Brian (5 Şubat 2007). "The mechanism behind plate tectonics". 1 Aralık 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Kasım 2007. 
Smith, Gary A.; Aurora Pun (2006). How Does the Earth Work? Physical Geology and the Process of Science. Upper Saddle River, NJ 07458: Pearson Prentice Hall. s. 5. ISBN 0-13-034129-0. 

 Wikimedia Commons'ta doğal çevre ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
UNEP - United Nations Environment Programme 20 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC - Science and Nature 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Science.gov – Environment & Environmental Quality

Drosophila melanogaster, Drosophilidae familyasında yer alan bir sinek (Diptera takımından bir böcek) türüdür. Doğada D. melanogaster çürümüş meyve ve fermente içeceklerle beslenir ve meyve bahçelerinde, mutfaklarda ve publarda sıklıkla görülür.
Her şey Charles W. Woodworth'un 1901 yılında bu türü bir model organizma olarak kullanmayı önermesiyle başladı ve günümüzde D. melanogaster, genetik, fizyoloji, mikrobiyal patogenez ve yaşam tarihi evrimi araştırmalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. 1947 yılında, D. melanogaster uzaya gönderilen ilk hayvan oldu. 2017 itibarıyla, bu zamana kadar 6 tane Nobel Ödülü, bu böcekleri kullanarak çalışmalarını gerçekleştirmiş drosofilistlere verildi.
Drosophila melanogaster hızlı yaşam döngüsü, sadece 4 çift kromozomdan oluşan görece basit genetik yapısı ve nesil başına çok sayıda yavru vermesi sebebiyle araştırmalarda sıklıkla kullanılır. Başlangıçta Afrika kökenli bir türdü ve Afrika dışındaki tüm soyların ortak bir kökeni vardı. Coğrafi yayılımı adalar da dahil olmak üzere tüm kıtaları kapsar. D. melanogaster, evlerde, restoranlarda ve yiyecek servisi yapılan diğer yerlerde yaygın olarak görülen bir haşeredir.
Bu canlılar, "meyve sinekleri" olarak da bilinen Tephritidae familyasına mensuptur. Bu durum, özellikle de Akdeniz meyve sineği Ceratitis capitata'nın ekonomik bir zararlı olduğu Akdeniz, Avustralya ve Güney Afrika'da kafa karışıklığına yol açmaktadır.

Ebu Hanife Dinaverî veya sadece Dinaverî (Arapça: أبو حنيفة أحمد بن داود الدينوري d. 820 - ö. 24 Temmuz 896), 9. yüzyıl'da yaşamış, astronomi, botanik, metalürji, coğrafya, matematik ve tarih gibi pek çok alanlarda çalışmalarda bulunmuş Müslüman-Fars bilim insanı.

Dinaveri bugün batı İran'da kalan, Dinaver bölgesi'nin Kirmanşah şehrinde doğmuştur. İsfahan'da astronomi, matematik ve mekanik, Kufe ve Basra'da ise filoloji ve şiir eğitimi almıştır. Dineveri özellikle de Kitab el-Nebat ("Bitkiler Kitabı") isimli eseriyle tanınmaktadır. 8 ciltlik bu eseri sebebiyle sıklıkla Botaniğin babası olarak adlandırılmıştır. Kitab el-Nebat isimli eserin dağınık haldeki birçok ciltlerini Muhammed Hamidullah toparlayıp yayınlamıştır. (Fahd, Toufic, "Botany and agriculture", Encyclopedia of the History of Arabic Science, s. 815 ).
Nitekim eser bazı kaynaklarca erken İslam botaniği'nin en ünlü eserlerinden biri olarak adlandırılır.
Alman bilim insanı Bruno Silberberg eserin önemini şöyle anlatır: 

"İlmi çalışmaların 1000 sene sonrasında Greklerin botaniği Theophrastus (M.Ö. 372-287) ve Dioscorides Pedanius (MÖ 1 yüzyıl)'in eserlerinde özetlenmiştir; oysa Dinaverî'nin kitabı, müslüman ilminin sadece ikinci asrında, Greklerin seviyesine çıkmakla kalmaz, fakat onları çok daha geride bırakır. Dinaverî'nin kendi eserini tasnif ettiği devirde Dioskorides'in kitabının henüz Arapçaya tercüme edilmemiş olduğunu da burada işaret etmek lâzımdır. Şu halde bu eser müslümanların orijinal bir çalışmasıdır..."
Harvard Üniversitesi’nden Prof. Mehrdad Izady ise şöyle der:  “Kürt ileri gelenleri içinde en mükemmeli, İslam toplumları içinde o güne dek ortaya çıkmış en büyük beyin” Buna karşı birçok diğer akademik kaynak Dineveri'nin Fars kökenli olduğunu vurgular ve Kürt tezine katılmaz.
Dineveri'nin günümüze ulaşamayan Tefsirü'l-Kur'an", Kur'an'nın tefsiri isminde bir eseri de mevcuttur. Dinaveri 24 Temmuz 896'da doğduğu kent olan Dinaver'de ölmüştür.

Dineverî Kürt tarihi, etnoloji ve aşiretleri üzerine çalışmalar  yapan ilk bilim insanıdır. Bu nedenle ilk Kürdolog olarak Kürt tarihine geçmiştir. Kürtlerle ilgili çalışmalarını Ensab el-Ekrad (Kürtlerin Soyu) Kürtçe "Nîjada Kurdan" isimli eserinde toplamıştır. Henüz herhangi bir nüshası günümüze ulaşmayan bu eserin varlığı ise kendisinden çok sonra yaşamış yazarlar tarafından yapılan alıntılar ve ifadeler sayesinde öğrenilmiştir.
Ensab el-Ekrad eserinden Dunbuliler (Dimili) aşireti ile ilgili olarak İbrahim Bozkurt'un "Kürt Aşiretleri" isimli eserinde bazı bilgilere yer verilmiştir.
Günümüze ulaşan Kürtçe eserleri olmasa da Dinaverî, Kitab el-Nebat (Bitkiler Kitabı) isimli eserinde Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya özgü olan bitkilerin Kürtçe isimlerini yazan ilk botanikçidir.

Kendisine atfedilen eserlerin bir kısmı aşağıdaki başlıklarda sıralanmıştır.

Kitab el-Nebat ("Bitkiler Kitabı") - Eserde Arapça botanik gelenekleri, bitki incelemeleri ve bilgisinin yanı sıra Farsça ve Kürtçe kökenli bitki bilgileri de mevcuttur.
Kitâb el-Cebr ve'l-mukâbele ("Cebir Kitabı")
Kitâb-ül-Küsûf ("Güneş Tutulmaları Kitabı")
Kîtab el-redd ela reşad el-İsfexanî ("Reşat El-İsfahanî'nin Astronomisine Reddiye")
Kitâb el-Hisâb ("Aritmetik Kitabı")
Kitâb'ül-Bahsi fî Hisâb il-Hind ("Hint Aritmetiği Analizi")
Kitâb'ül-Cem ve't-Tefrîk ("Aritmetik Kitabı")
Kitâb'ül-Kıble Ve'z-Zevâl ("Fıkıh ilmi üzerine yazılmış")
Kitâb'ül-Envâ ("Hava Durumu Kitabı")
İslâh'ul-Mantık ("Mantığın Islahı")

Ensab el-Ekrad ("Kürtlerin Soyu") - Kitapta Kürtlerin kökeni, tarihi ve geçmişi konu alınmıştır.
Ahbâr'üt-Tivâl ("Genel Tarih")
Kitâb el-Kebîr (bilim tarihinde "Büyük Kitap")
Kitâb el-Fusâha ("Retorik Kitabı")
Kitâb'ül-Büldân ("Coğrafya Kitabı")
Kitâb eş-Şîr ve'ş-Şu'arâ ("Şiir ve Şairler Kitabı").

Döllenme, yeni bir bireysel organizma oluşturma veya yavruların gelişimini başlatmak için gametlerin kaynaşması olayı.

Dişi eşey hücresi yumurta, erkek eşey hücresi spermle döllenir ya da partenogenetik olarak uyarılır. Yumurta, spermleri kendine çekmek için bazı özel kimyasallar salgılar. Yumurtanın mukopolisakkrit dış kısmında oluşan bu kimyasala fertilizin denir. Her yumurta hücresi, kendi türüne uygun fertilizin maddesi salgılar. Eğer yumurta suyu kılcal bir boru içerisine konursa, spermalar bu kılcal borunun ağzında toplanır. Bu kemotropizm hareketidir. Döllenme sırasında sperm yumurtaya değer değmez, Antifertilizin denilen maddeyi salgılayarak yumurta fertilizini nötralize eder. Döllenme sırasında akrozomdan salınan "Hyaluronidaz" enzimi ile yumurtanın dışındaki Corona radiata'yı eriterek spermin yumurtaya ulaşması sağlanır. Sperm yumurta içerisine girer girmez, girdiği yerden başlayarak bir döllenme zarı oluşturur. Buna Kabuk Tepkimesi denir. Bu tepkimenin nasıl oluştuğu tam olarak bilinmemekle beraber, deneysel olarak bu zar kaldırıldığında birçok spermanın yumurtaya girmesine olanak tanır. Kural olarak bir yumurtaya bir sperma girer, (Monospermi), fakat bazı hayvan gruplarında birden fazla sayıda sperm yumurtaya girebilir (Polispermi). Döllenme zarı oluştuktan sonra hiçbir sperm yumurtaya giremez. Birleşme sırasında iğ iplikleri çekirdeğe yaklaşır ve daha sonra ikiye ayrılarak birbirinden uzaklaşır. İğ ipliklerinin oluşumu mayozun devamını (Metafaz 2) ve segmentasyonu başlatır. Normalde yumurta hücresinin geçirgen olmayan zarı, döllenme sonrasında geçirgen hâle gelir ve metabolik aktivitesini arttırır. Yumurta, hücre içindeki depo besinleri kullandıktan sonra, zar aracılığıyla madde alışverişi yapmaya başlar. Döllenme öncesinde bulunmayan enzimlerin sentezine ve protein sentezine başlanır. Böylece segmentasyon başlar ve gelişme devam eder.

Bitkilerde dişi organın stigması üzerine gelerek çimlenen polenden gelişen polen tüpü, stilusdan geçerek genellikle mikropilden, bazen de kalazandan embriyo kesesine ulaşır. Polen tüpü içindeki spermlerden biri yumurta hücresi ile birleşerek zigotu, bir diğeri de embriyo kesesi sekonder çekirdek ile birleşip, triploid endospermi (besi dokuyu) oluşturur. Zigot ileriki dönemlerde bölünerek embriyoyu meydana getirir.

Dünya'nın geleceği konusunda birçok uzun vadeli etmenin muhtelif etkilerine dayanarak biyolojik ve jeolojik çıkarımlar yapılabilir. Bu etmenler Dünya yüzeyindeki kimyayı, gezegenin iç soğuma oranını, Güneş Sistemi'ndeki diğer nesnelerle yerçekimi etkileşimlerini ve Güneş'in parlaklığında sürekli bir artışı içerir. Bu ekstrapolasyondaki belirsiz faktör, gezegende değişimlere neden olabilecek iklim mühendisliği gibi insan teknolojilerinin sürekli etkisidir. Sonuçları beş milyon yıl sürebilecek mevcut Holosen yok oluşuna teknoloji neden olmaktadır. Ayrıca teknolojinin, insanlığın yok olmasına yol açabileceği ve gezegeni, yalnızca uzun vadeli doğal süreçlerden kaynaklı daha yavaş bir evrimsel hıza geri döndürebileceği de düşünülmektedir.
Göksel olaylar yüz milyonlarca yıllık zaman aralıklarında biyosfer için küresel bir risk oluşturarak kitlesel yok oluşlara neden olabilir. Bu riskler, kuyruklu yıldız veya asteroit çarpmaları ve süpernova olarak adlandırılan yıldız patlamalarının 100 ışık yılı güneş yarıçapı içinde gerçekleşme olasılıklarından oluşur, diğer jeolojik etmenler ise daha öngörülebilirdir. Milankovitch teorisi, gezegenin en azından Kuvaterner buzullaşması sona erene kadar buzul dönemlerine devam edeceğini tahmin etmektedir, bu dönemler ise dışmerkezlilik, eksen eğikliği ve Dünya yörüngesinin salınım değişikliklerinden kaynaklanır. Devam eden süperkıta döngüsünün bir parçası olarak levha tektoniği muhtemelen 250-350 milyon yıl içinde süperkıta oluşumuna sebebiyet verecektir. Gelecek 1,5-4,5 milyar yıl içinde ise Dünya'nın eksen eğikliği, 90°'ye kadar olan değişiklikler sergileyerek kaotik bir değişkenlik içerisine girebilir.
Güneş'in parlaklığı sürekli artarak yeryüzüne ulaşan Güneş radyasyonunda artışa sebep olacaktır. Bu, silikat minerallerinin daha yüksek bir oranda ayrışmasına neden olarak atmosferdeki karbondioksit seviyesinde azalmayla sonuçlanacaktır. Yaklaşık 600 milyon yıl sonra karbondioksit seviyesi ağaçların kullandığı C3 karbon tutulumu mekanizması için ihtiyaç duyulan seviyenin altına düşecektir; bazı bitkiler ise 10 ppm'e kadar düşük karbondioksit derişimi sağlayan bir yöntem olan C4 karbon tutulumu mekanizmasını kullanmaktadır. Yine de uzun vadeli gidişat bitki yaşamının tamamen son bulması yönündedir; Dünya'daki besin zincirinin temeli olan bitkilerin yok olması, neredeyse tüm hayvan yaşamının ölümü ile zincirleme bir reaksiyon gösterecektir.
Yaklaşık bir milyar yıl içinde Güneş'in parlaklığı şu ankinden %10 daha yüksek olacaktır. Bu, atmosferin nemli sera hâline gelip okyanusların kaçak buharlaşmasına neden olacak ve muhtemel bir sonuç olarak tüm karbon döngüsü ile levha tektoniği sona erecektir. Bu olaydan sonra yaklaşık 2-3 milyar yıl içinde gezegenin manyetik dinamosunun durma ihtimali vardır. Bu, manyetosferin bozulmasına neden olarak dış atmosferden hızlanan bir uçucu kaybına yol açabilir. Bundan dört milyar yıl sonra, Dünya'nın yüzey sıcaklığındaki artış kaçak sera etkisine neden olarak yüzeyi eritecek kadar ısıtacak, bu noktada gezegendeki tüm yaşam son bulmuş olacaktır. Dünya'nın olası kaderi ise, 7,5 milyar yıl içinde, Güneş'in kırmızı dev yıldız evresine girmesiyle gezegenin mevcut yörüngesinin ötesine genişlemesinden itibaren, Güneş tarafından yutulmasıdır.

İnsan nüfusu, Dünya ekosistemlerinin çoğunluğuna hakimdir. Bu egemenlik, birçok türden canlının kitlesel ölçekte yok oluşuna ve günümüz jeolojik çağının, Holosen yok oluşu olarak anılmasına sebep olmuştur. Holosen yok oluşu; habitat tahribatı, istilacı türlerin yaygın dağılımı, avcılık ve iklim değişikliğinin sonucudur.
Memeli, kuş, balık, amfibi ve sürüngen türlerinin popülasyonu, 1970 yılından itibaren ortalama %68'lik bir düşüş yaşamıştır. Bu, 50 yıldan kısa bir süre içerisinde vahşi türlerin yarısından fazlasının neslinin tükendiği anlamına gelir. Mevcut durumda, Dünya'daki tüm türlerin %27'sine denk gelen 32.000'den fazla tür, neslinin tükenmesi riski altındadır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükûmetlerarası Bilim-Politika Platformu'nun 2019'da hazırladığı raporuna göre insan faaliyetleri sonucunda bir milyona varan bitki ve hayvan türü, neslinin tükenmesiyle karşı karşıyadır. Günümüzde insan faaliyetlerinin gezegen yüzeyi üzerinde önemli etkileri bulunmaktadır; kara yüzeyinin %70'inden fazlası beşeri eylemler sonucu değiştirilmiştir ve insanlar küresel birincil üretimin yaklaşık %20'sini kullanmaktadır. Atmosferdeki karbondioksit derişimi ise Sanayi Devrimi'nin başlamasından bu yana %30'a yakın bir oranda artmıştır.
Kalıcı bir biyotik krizin sonuçlarının en az 5 milyon yıl süreceği tahmin edilmektedir. Zararlılar ve yabani otlar gibi fırsatçı türlerin çoğalmasının eşlik ettiği bu olay, biyoçeşitlilikte azalma ve biyomların homojenleşmesiyle sonuçlanabilir. Buna karşılık yeni türlerin de ortaya çıkma olasılığı vardır; özellikle insan egemen ekosistemlerde yaşamayı başaran taksonlar hızla birçok yeni türe dönüşebilir ve mikropların besin açısından zengin habitatlardaki artıştan fayda sağlaması muhtemeldir. Mevcut omurgalılardan başka yeni omurgalı türlerinin ortaya çıkması ise olasılık dışıdır ve muhtemelen besin zinciri kısalacaktır.
Gezegen üzerinde küresel etkisi olabilecek riskler için birden fazla senaryo vardır. İnsanlık açısından bakıldığında bunlar, insan soyunun hayatta kalabileceği riskler ve insan soyunu bitirebilecek riskler olarak ayrılabilir. İnsanlık için ölümcül senaryolarda yok oluş, insanlığın kendi eliyle meydana getirdiği tehlikeler olması muhtemeldir. Bunların arasında iklim değişikliği, nanoteknolojinin kötüye kullanılması, nükleer soykırım, insanüstü bir yapay zekayla savaş, genetik olarak tasarlanmış bir hastalık, bir fizik deneyinin yol açtığı felaketler sayılabilir. Yok oluşun sebebi ayrıca birçok doğal olay, salgın bir hastalık, asteroit veya kuyruklu yıldız çarpması, kaçak sera etkisi ve kaynak tükenmesi olabilir. Ayrıca Dünya dışı bir yaşam biçimi tarafından istila olasılığı da muhtemeldir. Kurulan bu senaryoların gerçeklik olasılıkları ise imkânsız değilse bile zordur.
İnsan ırkının soyu tükenirse, insanlık tarafından inşa edilen yapılar bozulmaya başlayacaktır. Dünya'daki en büyük yapıların tahmini bozulma yarı ömrü yaklaşık bin yıldır; ayakta kalan son yapılar büyük olasılıkla açık maden ocakları, çöp sahaları, otoyollar, kanallar ve toprak dolgu setler olacak, Gize Piramitleri ya da Rushmore Dağı'ndaki heykeller gibi birkaç taş anıt ise binlerce yıl sonra bile ayakta kalacaktır.

Güneş, Samanyolu yörüngesinde dönerken gezegenler, Güneş Sistemi üzerinde yıkıcı bir etkiye neden olacak kadar yaklaşabilir, ve Güneş Sistemi'ne yakın bölgelerde gerçekleşen bir yıldız çarpışması Oort bulutundaki kuyruklu yıldızların günberi mesafelerinde azalmaya neden olabilir. Bu tür bir çarpışma, İç Güneş Sistemi'ne ulaşan kuyruklu yıldız sayısında 40 katlık bir artışı, kuyruklu yıldız çarpışmaları ise yeryüzünde yaşamın kitlesel olarak yok olmasını tetikleyebilir. Oort bulutundan gelen kuyruklu yıldızların Güneş yörüngesinde bir turu tamamlaması yaklaşık 30 milyon yıl sürebilir. Bu çarpışmalar ise ortalama 45 milyon yılda bir gerçekleşir, Güneş'in, Güneş Sistemi civarındaki bir yıldızla çarpışması için ortalama süre yaklaşık 3 × 1013 yıldır, bu da ~1,38 × 1010 yıl olan evrenin yaşından daha uzundur. Bu, Dünya'nın ömrü boyunca böyle bir olayın meydana gelme olasılığının düşük olduğuna dair bir gösterge olarak kabul edilebilir.
5–10 km veya daha büyük çaplı bir asteroit ya da kuyruklu yıldız çarpışmasından kaynaklanan enerji salınımı, küresel bir çevresel felaket oluşturmak ve türlerin yok olma sayısında istatistiksel olarak büyük bir artışa neden olmak için yeterlidir. Bir olaydan kaynaklanan zararlı etkiler arasında; birkaç ay boyunca nükleer kışa benzer şekilde gezegeni örten, Güneş ışığının Dünya yüzeyine doğrudan ulaşmasını engelleyen, böylece bir hafta içinde kara sıcaklıklarını yaklaşık 15 °C düşürerek fotosentezi durduran kül bulutu bulunur. Büyük kütleli çarpışmalar arasındaki ortalama sürenin en az 100 milyon yıl olduğu tahmin edilmekte ve son 540 milyon yıl boyunca simülasyonlar, böyle bir çarpışma oranının 5 veya 6 kitlesel yok oluşa, 20-30 tane de daha küçük çaplı yok oluşa neden olmak için yeterli olduğunu göstermiştir. Bu tespit, Fanerozoyik devir sırasındaki yok oluşların jeolojik kayıtları ile eşleştiği için bu tür olayların gelecekte de devam etmesi beklenmektedir.

Süpernova, bir yıldızın şiddetle patlaması olayıdır. Samanyolu galaksisinde süpernova patlamaları ortalama 25-100 yılda bir gerçekleşmektedir. Dünya tarihi boyunca, Dünya'ya yakın süpernova olarak bilinen, 100 ışık yılı uzaklıkta birçok olay meydana gelmiştir. Bu mesafe içindeki patlamaların gezegeni radyoizotoplarla kirletmesi ve biyosferi etkilemesi muhtemeldir. Bunlara ek olarak bir süpernova tarafından yayılan gama ışınları, atmosferdeki azotla reaksiyona girerek azot oksit üretir, bu moleküller ise Dünya'yı Güneş'ten gelen ultraviyole (UV) radyasyonlardan koruyan ozon tabakasının aşınmasına neden olur. UV-B radyasyonunda sadece %10-30'luk bir artış yaşam üzerinde kayda değer bir etkiye neden olmak için yeterlidir; özellikle de okyanus besin zincirinin temelini oluşturan fitoplankton için. 26 ışık yılı mesafedeki bir süpernova patlaması ozon tabaka yoğunluğunu yarıya indirecek ve 32 ışık yılı içinde, ortalama birkaç yüz milyon yılda bir süpernova patlaması meydana geldiğini düşünürsek birkaç yüzyıl içinde ozon tabakası muhtemelen tükenecektir. Sonraki iki milyar yıl boyunca ise 20 süpernovadan kaynaklı gama ışını patlamaları, gezegenin biyosferi üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacaktır.
Gezegenler arasındaki tedirginliğin artış gösteren etkisi, İç Güneş Sistemi'nin bir bütün olarak uzun zaman dilimleri boyunca düzensiz davranmasına neden olur. Bu, birkaç milyon yıl veya daha kısa aralıklar içinde Güneş Sistemi'ni etkilemez; ancak milyarlarca yıl boyunca gezegen yörüngelerini öngörülemez hâle getirir. Güneş Sistemi'nin evrimi hakkında bilgisayar simülasyonları, önümüzdeki beş milyar 

Yerkürenin jeolojik tarihi, gezegenin kaya katmanlarının (stratigrafi) incelenmesine dayanan bir kronolojik ölçüm sistemi olan jeolojik zaman ölçeğine dayalı olarak yerkürenin geçmişindeki önemli jeolojik olayları inceleyen tarihtir. Dünya, yaklaşık 4,54 milyar yıl önce, Güneş Sisteminin geri kalanını da oluşturan, Güneş'in oluşumundan arta kalan disk şeklindeki bir toz ve gaz kütlesi olan güneş bulutsusunun birikmesiyle oluşmuştur.
Başlangıçta Dünya, aşırı volkanizma ve diğer cisimlerle sık çarpışmalar nedeniyle erimişti. Sonunda atmosferde su birikmeye başladığında, gezegenin dış katmanı soğuyarak katı bir kabuk meydana geldi. Ay, kısa bir süre sonra, muhtemelen bir gezegenimsi gezegenin Dünya ile çarpışmasının bir sonucu olarak oluştu. Gaz çıkışı ve volkanik aktivite ilkel atmosferi üretti. Kuyruklu yıldızlardan yayılan buzla artan ve yoğunlaşan su buharı okyanusları üretti. Ancak 2020'de araştırmacılar, gezegenin oluşumunun başlangıcından bu yana okyanusları dolduracak kadar suyun Dünya'da her zaman olabileceğini belirtmişlerdir.
Yüzey, yüz milyonlarca yıl boyunca kendini sürekli olarak yeniden şekillendirirken kıtalar oluştu ve parçalandı. Yüzey boyunca göç ettiler, ara sıra birleşerek bir süper kıta oluşturdular. Kabaca 750 milyon yıl önce bilinen en eski süper kıta Rodinya parçalanmaya başladı. Kıtalar daha sonra yeniden birleşerek Panotya'yı oluşturdu. 600 ile 450 milyon yıl önce ise nihayet 200 milyon yıl önce parçalanan Pangea oluştu.
Mevcut buzul çağı modeli yaklaşık 40 milyon yıl önce başladı ardından Pliyosen sonunda yoğunlaştı. Kutup bölgeleri, o zamandan beri her 40.000-100.000 yılda bir tekrarlanan buzullaşma ve çözülme döngülerine maruz kaldı. Mevcut buzul çağının son buzul dönemi yaklaşık 10.000 yıl önce sona erdi.

Astronomik kronoloji
Dünya'nın yaşı
Evrenin yaşı
Kronolojik tarihleme, arkeolojik kronoloji
Mutlak tarihleme
Göreceli tarihleme
Kat (arkeoloji)
Arkeolojik dernek
Jeokronoloji
Dünya'nın geleceği
Jeolojik zaman cetveli
Levha rekonstrüksiyonu
Levha tektoniği
Termokronoloji
Doğal tarihinin zaman çizelgesi
Jeokronolojik isimlerin listesi

Kozmik Evrim — evrenin başlangıcından günümüze kadar olan olaylara ayrıntılı bir bakış
Valley, John W. " Havalı Bir Erken Dünya mı? " Bilimsel Amerikan 2005 Ekim:58–65. - okyanusların oluşumunun zamanlamasını ve Dünya'nın erken tarihindeki diğer önemli olayları tartışır.
Davies, Paul . " Hayatın kuantum sıçraması ". Gardiyan 20 Aralık 2005 - yaşamın kökeninde kuantum sistemlerinin rolüne ilişkin spekülasyonları tartışıyor
Gelişim zaman çizelgesi 22 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ( Flash Player gerektirir). Yaklaşık 13.700.000.000'den beri animasyonlu yaşam hikâyesi, büyük patlamadan Dünya'nın oluşumuna ve bakteri ve diğer organizmaların gelişmesinden insanın yükselişine kadar her şeyi gösteriyor.
Dünya Teorisi ve Dünya Teorisinin Özeti
Paleomaps Beri 600 Ma (Mollweide Projeksiyonu, Boylam 0) 20 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived
Paleomaps Beri 600 Ma (Mollweide Projeksiyonu, Boylam 180) 20 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived
Ageing the Earth – In Our Time, BBC.

Dünya'nın iç yapısı: bir dış silikat katı kabuk, oldukça viskoz bir astenosfer ve manto, mantodan çok daha az viskoz olan sıvı bir dış çekirdek ve katı bir iç çekirdek olmak üzere küresel kabuklarda katmanlıdır. Dünya'nın iç yapısının bilimsel olarak anlaşılması, topografya ve batimetri gözlemlerine, dışa doğru kaya gözlemlerine, volkanlar veya volkanik aktiviteyle yüzeye getirilen örneklere, Dünya'dan geçen sismik dalgaların analizine, Dünya'nın yerçekimi ve manyetik alanlarına, Dünya'nın derin iç kısmının karakteristiği basınç ve sıcaklıklardaki kristal katılarla deneyler.

Dünya'nın yerçekimi tarafından uygulanan kuvvet kütlesini hesaplamak için kullanılabilir. Gökbilimciler, yörüngedeki uyduların hareketini gözlemleyerek Dünya'nın kütlesini de hesaplayabilirler. Dünya'nın ortalama yoğunluğu, tarihsel olarak sarkaçları içeren gravimetrik deneylerle belirlenebilir.

Dünya'nın yapısı iki şekilde tanımlanabilir: reoloji gibi mekanik özelliklerle veya kimyasal olarak. Mekanik olarak litosfer, astenosfer, mezosferik manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Kimyasal olarak, Dünya kabuk, üst manto, alt manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Dünya'nın jeolojik bileşen katmanları yüzeyin aşağıdaki derinliklerinde bulunur:
Dünya'nın katmanlanması dolaylı olarak depremlerin yarattığı kırılmış ve yansıtılmış sismik dalgaların yolculuk süresi kullanılarak çıkarılmıştır. Çekirdek, kesme
dalgalarının içinden geçmesine izin vermezken, seyahat hızı (sismik hız) diğer katmanlarda farklıdır. Farklı katmanlar arasındaki sismik hızdaki değişiklikler Snell yasası nedeniyle bir prizmadan geçerken hafif bükülme gibi kırılmaya neden olur. Benzer şekilde, yansımalara sismik hızda büyük bir artış neden olur ve bir aynadan yansıyan ışığa benzer.

Yerkabuğunun derinliği 5-70 kilometre (3.1-43.5 mi) arasındadır ve en dıştaki tabakadır. İnce kısımlar, okyanus havzalarının (5–10 km) altında yatan ve bazalt gibi yoğun (mafik) demir magnezyum silikat magmatik kayalardan oluşan okyanus kabuğudur. Daha kalın kabuk, daha az yoğun olan ve granit gibi (felsik) sodyum potasyum alüminyum silikat kayalarından oluşan kıtasal kabuktur. Kabuğun kayaları iki ana kategoriye ayrılır - sial ve sima (Suess, 1831-1914). Sima'nın Conrad süreksizliğinin (ikinci dereceden süreksizlik) yaklaşık 11 km altında başladığı tahmin edilmektedir. Kabuk ile birlikte en üstteki manto litosferi oluşturur. Kabuk-manto sınırı, fiziksel olarak farklı iki olay olarak ortaya çıkar. Birincisi, en yaygın olarak Mohorovičić süreksizliği veya Moho olarak bilinen sismik hızda bir süreksizlik vardır. Moho'nun nedeninin, plajiyoklaz feldspat (yukarıda) içeren kayalardan feldspat içermeyen kayalara (aşağıda) kaya bileşiminde bir değişiklik olduğu düşünülmektedir. İkincisi, okyanus kabuğunda, kıtasal kabuğa konulmuş ve ofiyolit dizileri olarak korunmuş, ultrasifik kümülatlar ile tektonize harzburgitler arasında kimyasal bir süreksizlik vardır.

Şu anda Dünya'nın kabuğunu oluşturan birçok kaya 100 yıl (1 × 108) yıl önce oluştu; bununla birlikte, bilinen en eski mineral taneleri yaklaşık 4.4 milyar (4.4 × 109) yaşında olup, Dünya'nın en az 4.4 milyar yıldır sağlam bir kabuğa sahip olduğunu göstermektedir.

Dünya'nın mantosu 2.890 km derinliğe kadar uzanır ve onu dünyanın en kalın tabakası yapar. Manto, geçiş bölgesi ile ayrılan üst ve alt mantoya bölünmüştür. Mantonun çekirdek-manto sınırının yanındaki en alt kısmı, D (belirgin dee-double-prime) katmanı olarak bilinir. Mantonun altındaki basınç ≈140 GPa'dır (1,4 Matm). Manto, üstteki kabuğa göre demir ve magnezyum açısından zengin silikat kayalarından oluşur. Katı olmasına rağmen, manto içindeki yüksek sıcaklıklar silikat malzemenin çok uzun zaman aralıklarında akabileceği kadar yumuşak olmasına neden olur. Mantonun konveksiyonu, yüzeyde tektonik plakaların hareketleri ile ifade edilir. Mantoya daha derine inerken yoğun ve artan basınç olduğundan, mantonun alt kısmı üst mantodan daha az akar (mantodaki kimyasal değişiklikler de önemli olabilir). Mantonun viskozitesi, derinliğe bağlı olarak 1021 ila 1024 Pa · s arasında değişmektedir. Buna karşılık, suyun viskozitesi yaklaşık 10−3 Pa · s ve ziftin viskozitesi 107 Pa · s'dir. Plaka tektoniğini yönlendiren ısı kaynağı, gezegenin oluşumundan kalan ilkel ısı ve ayrıca Dünya'nın kabuğundaki ve mantosundaki uranyum, toryum ve potasyumun radyoaktif bozunmasıdır.

Dünya'nın ortalama yoğunluğu 5.515 g / cm3'tür. Yüzey malzemesinin ortalama yoğunluğu sadece 3.0 g / cm3 olduğu için, Dünya'nın çekirdeğinde daha yoğun malzemelerin bulunduğu sonucuna varmalıyız. Bu sonuç, 1770'lerde yapılan Schiehallion deneyinden beri bilinmektedir. Charles Hutton, 1778 raporunda, Dünya'nın ortalama yoğunluğunun, iç kayaya göre {\ displaystyle {\ tfrac {9} {5}}} {\ tfrac {9} {5}} olması gerektiği sonucuna vardı. Dünya'nın metalik olması gerekir. Hutton bu metalik kısmın Dünya çapının yaklaşık% 65'ini işgal ettiğini tahmin ediyordu. Hutton'un Dünya'nın ortalama yoğunluğuna ilişkin tahmini, 4.5 g / cm3'te hala yaklaşık% 20 çok düşüktü. Henry Cavendish, 1798 burulma dengesi deneyinde, modern değerin% 1'i içinde 5.45 g / cm3 değerinde bir değer buldu. Sismik ölçümler, çekirdeğin iki parçaya ayrıldığını, yarıçapı ≈1,220 km ve bunun ötesinde, 43,400 km'lik bir yarıçapa uzanan sıvı bir dış çekirdek olduğunu göstermektedir. Yoğunluklar dış çekirdekte 9.900-12.200 kg / m3 ve iç çekirdekte 12.600-13.000 kg / m3 arasındadır.
İç çekirdek 1936'da Inge Lehmann tarafından keşfedildi ve genellikle esas olarak demir ve bir miktar nikelden oluştuğuna inanılıyor. Bu katman, kesme dalgalarını (enine sismik dalgalar) iletebildiğinden, katı olmalıdır. Deneysel kanıtlar bazen çekirdeğin kristal modellerini eleştirdi. Diğer deneysel çalışmalar yüksek basınç altında tutarsızlık göstermektedir: çekirdek basınçlardaki elmas örs (statik) çalışmaları şok lazer (dinamik) çalışmalarından yaklaşık 2000 K daha düşük erime sıcaklıkları vermektedir. Lazer çalışmaları plazma yaratır ve sonuçlar, iç çekirdek koşullarının sınırlandırılmasının, iç çekirdeğin katı mı yoksa katı yoğunluğuna sahip bir plazma mı olduğuna bağlı olacağını düşündürmektedir. Bu aktif bir araştırma alanıdır.
Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumunun ilk aşamalarında erime, yoğun maddelerin gezegensel farklılaşma (bkz. Demir felaketi) adı verilen bir süreçte merkeze doğru batmasına neden olurken, daha az yoğun malzemeler kabuğa göç ederdi. Bu nedenle çekirdeğin büyük ölçüde demirden (% 80), nikel ve bir veya daha fazla ışık elementinden oluştuğuna inanılırken, kurşun ve uranyum gibi diğer yoğun elementler önemli olmak için çok nadirdir veya daha hafif olana bağlanma eğilimindedir böylece kabukta kalır (felsik maddelere bakınız). Bazıları iç çekirdeğin tek bir demir kristali şeklinde olabileceğini öne sürdü.
Laboratuvar koşulları altında bir demir-nikel alaşımı numunesi, 2 elmas ucu (elmas örs hücresi) arasında bir mengene içinde tutup daha sonra yaklaşık 4000 K'ye ısıtılarak corelike basınçlara maruz bırakıldı. Dünya'nın iç çekirdeğinin kuzeyden güneye doğru uzanan dev kristallerden yapıldığı teorisini güçlü bir şekilde destekledi.
Sıvı dış çekirdek, iç çekirdeği çevreler ve nikel ile karıştırılmış demir ve eser miktarda daha hafif elementlerden oluştuğuna inanılır.
Son spekülasyonlar çekirdeğin en iç kısmının altın, platin ve diğer siderofil elementlerle zenginleştirildiğini göstermektedir.
Dünya'yı içeren madde, bazı kondrit göktaşları ve Güneş'in dış kısmı ile temel yollarla bağlantılıdır. Dünya'nın temelde bir kondrit göktaşı gibi olduğuna inanmak için iyi bir neden var. 1940'tan başlayarak, Francis Birch de dahil olmak üzere bilim adamları, Dünya'yı etkileyen en yaygın göktaşı türü olan sıradan kondritler gibi öncül olarak jeofizik inşa ettiler, ancak en az bol miktarda da olsa, entatit kondritler olarak da göz ardı ettiler. İki göktaşı tipi arasındaki temel fark, son derece sınırlı mevcut oksijen koşulları altında oluşan enstatit kondritlerin Dünya'nın çekirdeğine karşılık gelen alaşım kısmında kısmen veya tamamen mevcut olan bazı normal oksifil elementlere yol açmasıdır.
Dinamo teorisi, dış çekirdekteki konveksiyonun Coriolis etkisi ile birleştiğinde Dünya'nın manyetik alanına yol açtığını öne sürüyor. Katı iç çekirdek, kalıcı bir manyetik alanı tutamayacak kadar sıcaktır (bkz. Curie sıcaklığı), ancak muhtemelen sıvı dış çekirdek tarafından üretilen manyetik alanı stabilize etmek için hareket eder. Dünya'nın dış çekirdeğindeki ortalama manyetik alan gücünün, yüzeydeki manyetik alandan 50 kat daha güçlü olan 25 Gauss (2.5 mT) olduğu tahmin edilmektedir.
Son kanıtlar, Dünya'nın iç çekirdeğinin gezegenin geri kalanından biraz daha hızlı dönebileceğini düşündürmektedir; Bununla birlikte, 2011 yılında yapılan daha yeni çalışmalar bu hipotezin sonuçsuz olduğunu bulmuştur. Doğada salınımlı veya kaotik bir sistem olabilen çekirdek için seçenekler kalır. [Alıntı gerekli] Ağustos 2005'te Science dergisinde bir jeofizik ekibi ekibi, tahminlerine göre Dünya'nın iç çekirdeğinin yılda yaklaşık 0.3 ila 0.5 derece döndüğünü açıkladı yüzeyin dönüşüne göre daha hızlıdır.
Dünya'nın sıcaklık gradyanı için mevcut bilimsel açıklama, gezegenin ilk oluşumundan kalan ısının, radyoaktif elementlerin bozulmasının ve iç çekirdeğin donmasının bir kombinasyonudur.

Lehmann süreksizliği

Yer kabuğu, taş küre veya litosfer, Yerküre'nin en dış kısmında bulunan yapıdır.

Karalarda daha kalın (35–40 km), Tibet Platosunda ise 70 km, deniz ve okyanus tabanlarında ise daha ince (8–12 km) olan yer kabuğunun ortalama kalınlığı 33 km kadardır. Kimyasal bileşimi ve yoğunluğu birbirinden farklı iki kısımdan meydana gelir. Bunlardan biri granit bileşimindeki kayaçlardan oluşan granitik yer kabuğu; diğeri ise bazalt bileşimindeki kayaçlardan oluşan bazaltik yer kabuğudur.
Granitik yer kabuğunda silisyum ve alüminyum elementleri hakimdir. Bu nedenle daha hafiftir; yoğunluğu 2,7-2,8 g/cm3 arasında bulunur. Silisyum (Si) ve alüminyum (Al) elementlerinden oluştuğu için "sial" olarak da adlandırılır. Yer kabuğunun üst kısmını teşkil eder. Bazaltik yer kabuğunda ise silisyum ve magnezyumlu unsurlar hakimdir. Dolayısıyla granitik kabuktan daha ağırdır; yoğunluğu 3-3,5 g/cm3 arasında değişir. Granitik yer kabuğunun altında ve okyanus tabanlarında yer alır. Bu nedenle bazaltik yer kabuğuna "okyanusal kabuk" adı da verilir.
Bu iki kısım bütün kıtaların altında bulunmaktadır. Buna karşılık okyanusların altında durum farklıdır. Burada bazaltik kabuk birkaç kilometre kalınlıkta ince bir tabaka halinde uzanır. Buna karşılık granitik kabuk ya hiç yoktur (örneğin Büyük Okyanus) ya da çok incedir (Atlas ve Hint Okyanusları).
Kabuğun sıcaklığı derinlere gidildikçe artar. Sıcaklık, kabuğun üst kısmında her kilometre için 30 °C artar. Altta yatan manto ile sınırında yaklaşık 200 °C ila 400 °C arasındaki değerlere ulaşır. Daha derin kabukta jeotermal gradyan daha küçüktür.
Kabuk ile manto arasındaki sınıra Mohorovicic Süreksizliği (Moho) denilir. Bu kesimde yoğunluğa bağlı olarak sismik P dalgalarının hızı litosferde 7,2 km/s iken, mantonun üst kısmında 8,1 km/s'ye çıkar.
Dünya'nın kabuğu temel olarak ikiye ayrılır:

Okyanusal kabuk, 7 km kalınlığındadır (10 km'ye kadar ulaşır). Koyu renklidir. Magmatik kaya olan bazalttan oluşur. Bağıl olarak homojen kimyasal bileşime sahiptir.
Kıtasal kabuk, 35 km kalınlığındadır. Himalayalar ve Kayalık dağlarında 70 km'yi bulur. Birçok kaya türünden oluşur.
Dünya'nın çekirdeği, yeryüzünden 2900 km derinlikten başlayıp, 6370 km derinliğe kadar uzanır. Mantodan Wiechert-Gutenberg kesintisiyle ayrılır. En içte bulunur. Büyük basınç altında bulunur. Sıcaklığı 4000 °C nin üzerindedir. Bileşimi demir ile kalayca bileşik oluşturan az miktarda oluşumlar içerir. Bunlar; kükürt, silisyum ve oksijen içeren demir-nikel alaşımıdır.
İki kısımdan oluşur:

1) Dış çekirdek: 2270 km kalınlıktadır. Sıvı bir katmandır. Dünya'nın manyetik alanını oluşturan metalik demir bu zon içinde hareketlidir.
2) İç çekirdek: 1216 km yarıçaplıdır. Dış çekirdeğe göre daha yüksek sıcaklığa sahiptir ancak bu sıcaklığa rağmen; gezegenin merkezindeki çok büyük basınçtan dolayı demir katı halde bulunur.
Mohorovicic süreksizliği, yoğunluk bakımından bir sıçrama ile kendini gösteren ve ultrabazik kayalardan oluşan geçişe karşılık gelen sınıra denir. Kara ve okyanus tabanı yoğunluk farkı ancak moho seviyesinin üstteki kısmında görülür.

Yer kabuğunun üst tabakasıdır. Bünyesinde daha çok silisyum ve alüminyum bulundurduğundan bu tabakaya sial adı verilmiştir (Si=silisyum, Al=alüminyum). Jeokimyasal bir terimdir. Silisyum ve alüminyum, yeryüzü elementlerinin çoğundan daha az yoğun olduğu için kabuğun üst tabakasında yoğunlaşma eğilimindedirler.

Ortalama kalınlığı yüzeyden derine 25 km kadardır. Kıtalar esas olarak silikon ve alüminyumdan oluşan daha hafif kaya malzemesinden oluşur. Bu nedenle sial, kıtalar üzerinde kalındır. Özellikle Pasifik okyanusu olmak üzere diğer okyanus tabanlarında çok ince veya yoktur. Ortalama sial yoğunluğu 2.7 gm/cc'dir.
Jeologlar bu tabadaki kayaları felsik olarak adlandırırlar. Çünkü alüminyum silikat mineral serisi yüksek miktarda feldspat içermektedir. Sial, “birçok miktarda bazaltik kayada dahil olmak üzere oldukça çeşitli kaya türlerine sahiptir." 
Sial'in tabanı katı bir sınır değildir. Conrad süreksizliği sınırı öne sürülmüştür ancak bu konu hakkında çok az bilgi bilinmektedir.
Büyük baskılar nedeniyle, sima viskozitesi yüksek bir sıvı gibi akar, bu yüzden siya simanın üzerinde izostatik dengede yüzmektedir. Dağlar, okyanustaki buz dağları gibi yukarı ve aşağı doğru uzanır. Kıtasal plakalarda sial 5 km ila 70 km derinliğine kadar uzanmaktadır.

Sial tabakasının altında yer alır. Bileşiminde daha çok silisyum ve magnezyum bulunduğundan bu tabakaya "sima" adı verilmiştir (Si=silisyum, Ma=Magnezyum). Sima yüzeye geldiğinde bazalttır, bu nedenle bazen bu tabakaya 'bazalt tabakası' denilmektedir. Magnezyum silikat mineralleri bakımından zengin kayalardan oluşmuştur.
Yoğun sima yüzeye geldiğinde mafik kayaçları oluşturur. En yoğun sima, daha az silikata sahiptir ve ultramafik kayaçları oluşturur.

Jeolojide kabuk, kayalık bir gezegenin, cüce gezegenin veya doğal uydunun en dıştaki katı kabuğudur. Genellikle altta yatan mantodan kimyasal bileşimi ile ayırt edilir; bununla birlikte, buzla kaplı uydularda, fazına (katı kabuk ve sıvı manto) göre ayırt edilebilir.
Dünya, Merkür, Venüs, Mars, İo, Ay ve diğer gezegensel cisimlerin kabukları magmatik süreçler yoluyla oluşmuştur ve daha sonra erozyon, çarpma krateri, volkanizma ve sedimantasyon ile düzenlenmiştir.
Karasal gezegenlerin çoğu oldukça düzgün kabuklara sahiptir. Bununla birlikte, Dünya iki farklı kabuk türüne sahiptir: kıtasal ve okyanusal kabuk. Bu iki kabuk farklı kimyasal bileşimlere ve farklı fiziksel özelliklere sahiptir. Farklı jeolojik süreçlerle oluşmuşlardır.

Gezegenlerle ilgilenen jeologlar, kabuğu nasıl ve ne zaman oluştuklarına göre üç kategoriye ayırırlar.

Bu bir gezegenin "orijinal" kabuğudur. Magma okyanusunun katılaşmasıyla oluşur. Gezegensel birikimin sonuna doğru, karasal gezegenlerin muhtemelen magma okyanusları olan yüzeyleri vardı. Bunlar soğudukça kabuğa dönüştüler. Bu kabuk muhtemelen büyük etkilerle tahrip edilmiş ve Ağır Bombardıman Dönemi sona erdiğinde defalarca kez yeniden şekillenmiştir.
Birincil kabuğun doğası tartışılmaktadır: kimyasal, mineralojik ve fiziksel özellikleri ve bunları oluşturan magmatik mekanizmalar hala bilinmemektedir. Dünya'nın birincil kabuğunun hiçbiri günümüze ulaşamadığı için bunun üzerine çalışmak zordur. Dünyanın plaka tektoniklerinden yüksek oranda erozyon ve kabuk geri dönüşümü nedeniyle Dünya'nın sahip olduğu birincil kabuk da dahil olmak üzere yaklaşık 4 milyar yıldan eski kayalar yok olmuştur.
Bununla birlikte, jeologlar birincil kabuk hakkında diğer karasal gezegenlerde çalışarak bilgi toplayabilirler. Merkür'ün yüksek alanları tartışılsa da birincil kabuğu temsil edebilir. Ay'ın anortozit yaylalarında birincil kabuk vardır. Ayın birincil kabuğu olan plajiyoklazlar ilk magma okyanusunu kristalleştirip üzerinde yüzmüşlerdir. Bununla birlikte, Ay'ın susuz bir sistem olması ve Dünya'da su olması nedeniyle, Dünya'nın benzer bir şekil izlemesi pek olası değildir. Mars göktaşı ALH84001, Mars'ın birincil kabuğunu temsil edebilir ancak bu konu tartışılmaktadır. Dünya gibi, Venüs de birincil kabuktan yoksundur, çünkü tüm gezegen tekrar tekrar yeniden ortaya çıkmış ve değişmiştir.

İkincil kabuk, mantodaki silikat malzemelerin kısmi erimesi ile oluşur ve genellikle bileşimde bazaltiktir.
Bu, Güneş Sistemindeki en yaygın kabuk türüdür. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'ın yüzeylerinin çoğu, Ay'ın bazaltik ovaları gibi ikincil kabuklardan oluşur. Yeryüzünde, öncelikle manto adyabatik yükselişinin kısmi erimeye neden olduğu okyanus ortası yayılma merkezlerinde ikincil kabuk oluştuğunu görüyoruz.

Üçüncül kabuk, birincil veya ikincil kabuğa kıyasla kimyasal olarak daha çok düzenlenmiştir. Birkaç şekilde oluşabilir:

Magmatik süreçler: ikincil kabuğun kısmi erimesi, farklılaşma veya dehidratasyon ile birleşimi
Erozyon ve sedimantasyon: birincil, ikincil veya üçüncül kabuklardan elde edilen çökeltiler
Üçüncül kabuğun bilinen tek örneği Dünya'nın kıtasal kabuğudur. Diğer karasal gezegenlerin üçüncül kabuğa sahip oldukları söylenip söylenemeyeceği bilinmemekle birlikte, şimdiye kadar elde edilen kanıtlar olmadığını göstermektedir. Bunun nedeni, üçüncül kabuk oluşturmak için plaka tektoniğine ihtiyaç duyulmasıdır ve Dünya, Güneş Sistemimizde plaka tektoniği olan tek gezegendir.

"Theia" adlı teorik bir gezegenin, çarparak Dünya'yı oluşturması ve bu çarpışmayla uzaya fırlatılan malzemelerle Ay'ın oluşturduğu düşünülmektedir. Ay oluşurken, dış kısmının "ay magma okyanusu" olarak erimiş olduğu düşünülmektedir. Plajiyoklaz feldspat, bu magma okyanusunu büyük miktarlarda kristalleştirmiş ve yüzeye doğru yüzdürmüştür. Kabuğun üst kısmı muhtemelen ortalama %88 plajiyoklaz içermektedir. Kabuğun alt kısmı ise piroksen ve olivin gibi daha yüksek bir ferromagnez mineral yüzdesi içerebilmektedir ancak bu alt kısım muhtemelen ortalama %78 plajiyoklaz içermektedir.
Kabuğun kalınlığı yaklaşık 20 ila 120 km arasında değişmektedir. Ay'ın uzak tarafındaki kabuk, yakın taraftakinden yaklaşık 12 km daha kalındır. Ortalama kalınlık tahminleri yaklaşık 50 ila 60 km arasındadır. Plajiyoklaz bakımından zengin bu kabuğun çoğu, ayın oluşumundan kısa bir süre sonra, yaklaşık 4.5 ila 4.3 milyar yıl önce oluşmuştur. Kabuğun belki %10'u veya daha azı, başlangıç plajiyoklaz bakımından zengin materyalin oluşumundan sonra eklenen magmatik kayadan oluşur. Daha sonraki eklemelerin en iyi karakterize edilen ve en hacimli olanı, yaklaşık 3.9 ila 3.2 milyar yıl önce oluşan mare bazaltlardır. Küçük volkanizma 3.2 milyar yıl sonra, belki de 1 milyar yıl kadar önceye kadar devam etti. Levha tektoniğinin kanıtı yoktur.
Ay'ın çalışması, Dünya'dan önemli ölçüde daha küçük kayalık bir gezegenin gövdesinde bir kabuğun oluşabileceğini göstermiştir. Ay'ın yarıçapı Dünya'nın sadece dörtte biri olmasına rağmen, ay kabuğunun ortalama kalınlığı daha fazladır. Bu kalın kabuk, Ay'ın oluşumundan hemen sonra oluşmuştur. Magmatizma, yaklaşık 3.9 milyar yıl önce sona eren yoğun meteorit etkileri döneminden sonra da devam etti, ancak 3.9 milyar yıldan küçük magmatik kay

Dünya nüfusu ya da dünya insan nüfusu, dünya üzerinde yaşayan insan sayısını belirtmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından Kasım 2022'de yapılan açıklamaya göre, dünya nüfusu 8 milyarı aşmıştır. Dünyadaki insan nüfusunun 1 milyara ulaşması, modern insanlığın ortaya çıkışından sonra 200.000 yıldan fazla zaman aldı ve 8 milyara ulaşması sadece 219 yıl sürdü. 20. yüzyılın son 70 yılında dünya nüfusu tarihte en hızlı yükselişini gösterdi.
İnsan nüfusu, 1315–1317 arasındaki Büyük Kıtlık ve 1346–1353 arasındaki Kara Veba'nın sona ermesinin ardından sürekli bir büyüme yaşadı. En yüksek küresel nüfus artış oranları, yılda %1,8'in üzerinde artışlarla 1955 ile 1975 yılları arasında gerçekleşti ve 1965–1970 arasında %2,1 ile zirve yaptı. Büyüme oranı, 2015 ile 2020 yılları arasında %1,1'e geriledi ve 21. yüzyılda daha da düşeceği tahmin edilmektedir. Dünyadaki insan nüfusu hâlâ artmaktadır, ancak değişen doğurganlık ve ölüm oranları nedeniyle uzun vadeli gidişatı hakkında önemli bir belirsizlik de bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi, 2050 yılına kadar dünyadaki nüfusun 9–10 milyar olacağını, 21. yüzyılın sonuna kadar ise 10–12 milyar arasında olacağını tahmin etmektedir. Diğer demograflar ve araştırmacılar ise, insan nüfusunun 21. yüzyılın ikinci yarısında azalmaya başlayacağını tahmin etmektedir. 2020 yılında, dünyadaki ortalama insan yaşı 31 idi.
Küresel olarak toplam doğum sayısı 2015–2020 arasında "yılda 140 milyon" olup, bunun 2040–2045 yılları arasında "141 milyon/yıl" ile zirveye ulaşacağı ve ardından 2100 yılına kadar yavaş yavaş yılda 126 milyona kadar düşeceği tahmin edilmektedir. Toplam ölüm sayısı şu an "yılda 57 milyondur" ve 2100 yılına kadar istikrarlı bir şekilde yılda 121 milyona çıkması beklenmektedir.

Tarımın ortaya çıktığı MÖ 10.000 civarlarındaki insan nüfusuna yönelik tahminler, 1 milyon ile 15 milyon arasında değişmektedir. Tarım ile birlikte insan nüfusu hızlı bir şekilde büyümeye başladı. Yaklaşık MÖ 8.500'lerde dünyadaki en büyük yerleşimler, günümüzde Filistin sınırlarında bulunan Eriha gibi köylerdi ve sadece birkaç yüz kişiye ev sahipliği yapıyorlardı. MÖ 7.000'de, o sıralar muhtemelen dünyadaki en büyük yerleşim yeri olan, Orta Anadolu'da yer alan Çatalhöyük'te 5.000 ila 10.000 insan yaşıyordu. MÖ 5.000 ila 4.000 arasında, Bereketli Hilal adı verilen Orta Doğu bölgesinde 10.000 kişilik şehirler birer birer ortaya çıkmaya başladı.
MÖ 2.250'de Akad İmparatorluğu'nda yaklaşık 1 milyon kişi yaşıyordu. MÖ 2.800 civarlarında dünya nüfusu 50 milyona vardı. MÖ 2'de Çin'deki Han Hanedanlığı'nın nüfusu yaklaşık 57 milyondu; Çin'in nüfusu daha sonra MS 1200'e gelindiğinde 123 milyon kadar büyüdü ve 1393'te kıtlık, hastalık ve Moğol istilalarının ortak bir sonucu olarak 65 milyona geriledi. MS 4. yüzyılda, sadece doğu ve batı Roma İmparatorluğu'nda toplam 50 ila 60 milyon insan yaşıyordu. MÖ 1. yüzyıldan MS 4. yüzyıla kadar Antik Dünya'nın en önemli yerleşimlerinden biri olan Roma, bu dönemde nüfusu 1 milyonu aşan ilk şehir oldu.

13. yüzyılda Küçük Asya'nın (Anadolu) nüfusu 6 milyon civarındaydı. İlk olarak MS 6. yüzyılda kaydedilen hıyarcıklı vebalar; ölümcüllüğünün zirvesine kemeler ve onların pireleri ile yayılan, 1347'de Himalayalar'da ortaya çıkmış ve sadece 6 yıl içerisinde Avrasya ve Kuzey Afrika'da 75 ila 200 milyon insanı öldürmüş olan Kara Ölüm ile ulaşarak nüfusu yarı yarıya düşürdü. 1315–1317 arasında gerçekleşen Büyük Kıtlık ve Kara Ölüm'den sonra –yaklaşık 55 milyonluk bir nüfusu olan Amerikan yerlilerinin 15. ve 16. yüzyıllarda kıtanın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesiyle birlikte %95'inin öldürülmesi gibi bölgesel istisnalara rağmen– nüfusta sürekli bir artış görüldü.

1542 yılında dünya nüfusu yaklaşık 500 milyondu. 1800–1804 civarlarında insan nüfusu bir milyara ulaştı. 1908'de Almanya'da, Haber–Bosch işlemi kullanılarak amonyak ilk kez endüstriyel ölçekte azottan sentezlenmeye başlandı ve bunun sonucu olarak inorganik kimyasal gübreler ortaya çıktı. Bir çalışmaya göre, "dünya nüfusunun yarısının aç kalmasını engelleyen" bu gelişmenin de büyük katkısıyla dünya nüfusu katlanarak artmaya devam etti; 1930'da iki, 1960'ta üç, 1975'te dört, 1987'de beş ve 1999'da altı milyarı gördü. 1968 yılı, %2,07 ile insan nüfusunun büyüme oranının zirvesini gördüğü yıldı. 20. yüzyılda dünyanın en kalabalık ülkelerini sırasıyla Çin (1982'de 1 milyara ulaştı), Hindistan (1991'de yaklaşık 846 milyondu), Sovyetler Birliği (1989'da yaklaşık 286 milyondu) ve Amerika Birleşik Devletleri (1990'da yaklaşık 248 milyondu) oluşturuyordu.21. yüzyılda insan nüfusu katlanarak artmaya devam etti. Ekim 2011'de dünya nüfusu yedi milyarı aştı. Ağustos 2021'de dünyada 7,8 milyar insan vardı. Kasım 2022'de ise nüfus 8 milyarı aştı. 21. yüzyılın en kalabalık ülkelerini sırasıyla Hindistan, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Endonezya, Pakistan, Nijerya, Brezilya gibi ülkeler oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler'in 2023 yılındaki verilerine göre Hindistan, uzun bir süre boyunca "dünyanın en kalabalık ülkesi" ünvanını elinde bulunduran Çin'in nüfusunu geçerek bu ünvanın yeni sahibi oldu.

1 milyara 1804 yılında ulaşılmıştır.
2 milyara 1927 yılında ulaşılmıştır.
3 milyara 1961 yılında ulaşılmıştır.
4 milyara 1971 yılında ulaşılmıştır.
5 milyara 1987 yılında ulaşılmıştır.
6 milyara 12 Ekim 1999 tarihinde ulaşılmıştır.
7 milyara Ekim 2011 tarihinde ulaşılmıştır.
8 milyara 15 Kasım 2022 tarihinde ulaşılmıştır

9 milyara 2037 yılında ulaşılacaktır.
10 milyara 2058 yılında ulaşılacaktır.
10,4 milyara 2078 yılında ulaşılacaktır.

Nüfuslarına göre ülkeler listesi

Çeşitli nüfus istatistikleri18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saniye saniye Dünya nüfusu
Tarih boyunca yaşamış insan sayısı15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1]26 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ediyakaran Dönemi, 635 milyon yıl önce Kriyojeniyen Dönemi'nin sonundan başlayarak Kambriyen Dönemi'nin başlangıcı olan 538,8 milyon yıl öncesine kadar süren, 96 milyon yıllık jeolojik bir dönemdir. Ediyakaran Dönemi'nin başlamasıyla Proterozoyik Üst Zaman sonlanır ve Fanerozoyik Üst Zaman başlar. Adını Güney Avustralya'daki Ediacara Tepeleri'nden almıştır.
Ediyakaran Dönemi'nin jeolojik dönem statüsü, 2004 yılında Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS) tarafından resmen onaylanarak 120 yıl sonra ilan edilen ilk yeni jeolojik dönem oldu. Ediyakaran Dönemi, adını jeolog Reg Sprigg'in 1946'da Ediyakaran biyotasının fosillerini ilk kez keşfettiği Ediacara Tepeleri'nden almasına rağmen Ediyakaran'ın stratotip kesiti, Güney Avustralya'nın Flinders Sıradağları, 31°19′53.8″G 138°38′0.1″D koordinatlarında bulunan Brachina Gorge içindeki Enorama Creek yatağında bulunmaktadır.
Ediyakaran, Kartopu Dünya buzullaşma olaylarının sona ermesinin ardından Proarticulata (Dickinsonia ve Spriggina gibi eklemli, bilateral simetrili hayvanlar) Petalonamae (Charnia dahil deniz teleği benzeri hayvanlar), disk şeklindeki organizmalar (Cyclomedusa gibi radyal şekilli hayvanlar) ve Trilobozoa (Tribrachidium gibi üçlü radyal simetriye sahip hayvanlar) gibi artık soyu tükenmiş, nispeten basit hayvan şubelerine sahip olan ve Ediyakaran biyotası olarak adlandırılan yaygın çok hücreli faunanın ilk görüldüğü dönemdir. Bu canlıların çoğu, 575 milyon yıl önceki Avalon patlaması sırasında (veya sonrasında) ortaya çıktı ve 539 milyon yıl önceki Ediyakaran sonu yok oluşu sırasında yok oldular. Bu dönemde, knidliler ve Xenacoelomorpha gibi erken bilateral simetrili hayvanlar dahil olmak üzere bazı modern hayvan grupları da ortaya çıktı. Yumuşakça benzeri Kimberella da Ediyakaran Dönemi'nde yaşadı. Kabuklu veya iskeletli fosilleşmiş organizmalar, Fanerozoyik Üst Zaman'ın ilk dönemi olan Kambriyen Dönem'de evrimleşecekti.
Süper kıta Panotya, bu dönemin sonunda oluştu ve parçalara ayrıldı. Ediyakaran Dönem'de Gaskiers ve Baykonur buzullaşmaları gibi çeşitli buzullaşma olayları gerçekleşti. Shuram ekskürsiyonu da bu dönemde gerçekleşti, ancak buzul kökenli olması pek olası görülmemektedir.

Ediakaran Dönemi, 1952'de Rus jeolog ve paleontolog Boris Sokolov tarafından önerilen, daha eski bir isim olan Vendian Dönemi ile aynı süreye denk gelir ancak Vendian'dan daha kısadır. Vendian kavramı, stratigrafik olarak yukarıdan aşağıya oluşturuldu ve Kambriyen'in alt sınırı, Vendian'ın üst sınırı oldu.
Bu sınırın paleontolojik doğrulaması, silisiklastik havza (Doğu Avrupa Platformu'nun Baltık katının tabanı) ve karbonat havzası (Sibirya Platformu'nun Kambriyen Kat 2'nin tabanı) için ayrı ayrı yapılmıştır. Vendian'ın alt sınırının, Varanger (Laplandian) tillitlerinin tabanı olarak tanımlanması önerilmiştir.
Vendian, kendi stratotip alanında, Laplandian, Redkino, Kotlin ve Rivne bölgesel katları gibi küresel olarak izlenebilir alt bölümlere sahiptir.
Redkino, Kotlin ve Rivne bölgesel katlarının Vendian'ın stratotip kesitinde bulunduğu, bol miktarda organik duvarlı mikrofosiller, megaskopik algler, metazoa fosilleri ve iknofosillerin varlığı ile kanıtlanmıştır.
Dev akantomorf akritarkların Pertatataka topluluğunun dünya çapında gözlemlenmesi dikkate alınırsa, Vendian'ın alt sınırı, biyostratigrafik olarak doğrulanabilir.

"Geological time gets a new period: Geologists have added a new period to their official calendar of Earth's history—the first in 120 years". Londra: BBC. 17 Mayıs 2004. 23 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Aralık 2022. 
"Ediacaran Period". GeoWhen Database. 1 Aralık 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Ocak 2006. 
Introduction to the Vendian Period 7 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Introduction to the Ediacaran Fauna 22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
transcript 8 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Catalyst (Australian Broadcasting Corporation)
Mistaken Point Fauna: The Discovery
Earth's oldest animal ecosystem held in fossils at Nilpena Station in SA outback 10 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABC News, 5 August 2013. Accessed 6 August 2013.

Ediyakaran biyotası (eski adıyla Vendian), Ediyakaran dönemi (y. 635–541 myö) sırasında Dünya'da var olan bütün canlılardan oluşan bir taksonomik dönem sınıflandırmasıdır. Bunlar gizemli boru ve yaprak biçiminde, çoğunlukla sapsız canlılardan oluşuyordu. Bu canlıların iz fosilleri dünya çapında bulunmuştur ve bilinen en eski karmaşık çok hücreli canlıları temsil etmektedir.
Ediayakaran biyotası, 575 milyon yıl önce Avalon patlaması adı verilen bir olayda evrimsel yayınımla karşı karşıya kalmış olabilir. Bu, Dünya'nın Kriyojeniyen döneminin yoğun buzullaşmasının çözülmesinden sonraydı. Bu biyota, Kambriyen patlaması olarak bilinen canlı çeşitliliğindeki hızlı artışla büyük ölçüde ortadan kalktı. Şimdi var olan hayvanların vücut tasarımlarının çoğu, ilk olarak Ediyakaran'dan çok Kambriyen'in fosil kayıtlarında ortaya çıktı. Büyük canlılar için, Kambriyen biyotası, Ediyakaran fosil kayıtlarında yaygın olan canlıların bütünüyle yerini almış gibi görünüyor, ancak ilişkiler günümüzde de bir tartışma konusu.
Ediyakaran dönemi canlıları, ilk olarak yaklaşık 600 milyon yıl önce ortaya çıktı ve döneme özgü fosil topluluklarının ortadan kalktığı 542 milyon yıl önceki Kambriyen'in başlangıcına kadar gelişti. 1995 yılında Sonora, Meksika'da çeşitli bir Ediyakaran canlıları topluluğu keşfedildi ve yaklaşık 555 milyon yaşında, Ediyakara Tepeleri, Güney Avustralya ve Beyaz Deniz, Rusya'daki Ediyakaran fosilleriyle kabaca aynıydı. Yıkımdan sağ kalanları temsil edebilecek seyrek fosiller Orta Kambriyen kadar geç (510 ila 500 milyon yıl önce) bir dönemde bulunmuş olsa da; daha önceki fosil toplulukları, Ediyakaran'ın sonunda kayıtlardan kaybolur ve geriye bir zamanlar gelişen ekosistemlerin sadece ilginç parçalarını bırakır. Koruma yanlılığı, değişen bir çevre, yırtıcıların ortaya çıkışı ve diğer yaşam biçimleriyle rekabet dahil olmak üzere, bu biyotanın ortadan kalkmasını açıklamaya çalışan birden çok varsayım mevcuttur. Baltica (<560 mya) genelinde geç Ediyakaran tabakalarından yapılan son (2018) örnekleme, canlıların gelişmesinin, bakteriler tarafından üretilen çok yüksek bir yüzdeyle ve düşük toplam üretkenlik koşullarıyla çakıştığını ve bu durumun, suda yüksek yoğunlukta çözünmüş organik maddeye yol açmış olabileceğini düşündürmektedir.
Ediyakaran canlılarının yaşam ağacının neresine sığdığını belirlemenin güç olduğu kanıtlanmıştır; likenler (mantar-alg ortakyaşamları), algler, foraminifer olarak bilinen protistler, mantarlar ya da mikrobiyal koloniler ya da bitkiler ve hayvanlar arasındaki varsayımsal ara biçimler olduklarına dair önerilerle, hayvan oldukları bile belirlenememiştir. Bazı taksonların görünüşleri ve alışkanlıkları (örn. Funisia dorothea) Süngerler veya Knidliler ile yakınlıklar önerir. Kimberella yumuşakçalara benzerlik gösterebilir ve diğer canlıların iki yanlı bakışıma sahip olduğu düşünülmüştür, ancak bu tartışmalıdır. Çoğu büyük fosil, görünüşsel olarak sonraki canlılardan farklıdır: disklere, tüplere, çamur dolu torbalara veya kapitone şiltelere benzerler. Bu organizmalar arasındaki evrimsel ilişkileri ortaya çıkarmanın güçlüğü nedeniyle, bazı paleontologlar bunların hiçbir günümüz canlısına benzemeyen bütünüyle soyu tükenmiş soyları temsil ettiğini öne sürmüşlerdir. Bir paleontolog, Ediyakaran biyotası için Linne hiyerarşisinde ayrı bir alt alem seviyesinde olan Vendozoa'yı (şimdi Vendobionta olarak değiştirildi) önerdi. Eğer bu gizemli canlılar torun bırakmadıysa, garip biçimleri çok hücreli yaşamda "başarısız bir deneme" olarak görülebilir ve daha sonraki çok hücreli yaşam, öncekilerle yakın akraba olmayanan tek hücreli canlılardan bağımsız olarak evrimleşir. 2018'de yapılan bir araştırma, dönemin en belirgin ve simgesel fosillerinden biri olan Dickinsonia'nın kolesterol içerdiğini buldu. Bu onun, hayvanlara, mantarlara veya kırmızı alglerle yakından ilişkili olduğunu düşündürdü.
Coğrafi, tabakabilimsel, tafonomik veya biyolojik olarak tanımlanamadığı için "Ediyakaran Biyotası" kavramı biraz yapaydır.

1868 yılında keşfedilen disk biçimli Aspidella terranovica, ediyakaran biyotasına ait ilk fosiller olmuştur. İskoç jeolog Alexander Murray tarafından bulunan bu fosiller, Newfoundland çevresindeki kayaçların yaşını karşılaştırmada faydalı bir araç olarak değerlendirilmiştir. Ancak, bulunan fosillerin, o dönemde hayvan yaşamına dair ilk izlerin görüldüğü düşünülen Kambriyen döneminin "İlk Çağ Katmanları"nın altında yer alması nedeniyle, dört yıl sonra Elkanah Billings'in bu basit formların bir faunayı temsil ettiğini öne sürmesi, dönemin bilim insanları tarafından reddedilmiştir. Billings'in önerisi yerine, bu yapılar gaz çıkışı izleri veya inorganik konkresyonlar olarak yorumlanmıştır. O dönemde, dünya üzerinde başka benzer yapılara rastlanmamış olması, bu tek taraflı tartışmanın hızla gözden düşmesine yol açmıştır. 1933'te, Georg Gürich Namibya'da benzer örnekler keşfetmiş, ancak bu fosilleri Kambriyen Dönemi'ne tarihlendirmiştir. 1946 yılında ise, Reg Sprigg, Avustralya'nın Flinders Sıradağları'ndaki Ediacara Tepeleri'nde "denizanası" benzeri fosiller fark etmiş fakat bunlar da o dönemde Erken Kambriyen'e ait olarak kabul edilmiştir.
İngiltere'de bulunan ikonik Charnia fosili (570-550 myö), Prekambriyen döneminin yaşam barındırabileceği fikrinin ciddiye alınmasını sağlayan ilk keşif oldu. Yaprak benzeri bir forma sahip olan bu fosil, ilk olarak 1956 yılında Charnwood Ormanı'nda o dönemde 15 yaşındaki Tina Negus tarafından bulundu, ancak Negus'un keşfi o dönemde ciddiye alınmadı. Bir yıl sonra, 15 yaşındaki Roger Mason'ın da içinde bulunduğu üç okul arkadaşından oluşan bir grup tarafından tekrar keşfedildi. İngiliz Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun detaylı jeolojik haritalama çalışmaları sayesinde bu fosillerin Prekambriyen kayalarında bulunduğuna dair hiçbir şüphe kalmadı. Nihayetinde, paleontolog Martin Glaessner, 1959 yılında bu fosil ile daha önceki bulgular arasında bir bağlantı kurmayı başardı. Daha gelişmiş tarihleme yöntemleriyle mevcut örneklerin yaşının doğrulanması ve araştırmalara yeniden ivme kazandırılması sayesinde, çok daha fazla fosil örneği tanımlandı.

Palæobiology II: A synthesis. Malden, MA: Blackwell Science. 2001. ss. Chapter 1. ISBN 978-0-632-05147-2. OCLC 43945263. 978-0-632-05147-2  Meraklılar için mükemmel ileri okumalar – makroevrimsel temalı birçok ilginç bölüm içerir.
The Garden of Ediacara: Discovering the First Complex Life. New York: Columbia University Press. 1998. ss. 368pp. ISBN 978-0-231-10558-3. OCLC 3758852. 978-0-231-10558-3  Özellikle Namibya fosillerine odaklanan bu fosillerin popüler bir bilim hesabı.
Wood, Rachel A., "Hayvanların Yükselişi: Yeni fosiller ve antik okyanus kimyasının analizleri, Kambriyen patlamasının şaşırtıcı derecede derin köklerini ortaya koyuyor", Scientific American, cilt. 320, hayır. 6 (Haziran 2019), s. 24-31.

Ediacaran biota inceleme makalesi 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 28 Ekim 2020, Doğa haberleri özelliği, güzel çizimlerle
"Ediacaran Topluluğu" – Kapsamlı, biraz güncelliğini yitirmiş olsa da, açıklama, 2010
7/2010 tarihine kadar "Ediacaran Biota Veritabanı" derlemesi
"En eski karmaşık hayvan fosilleri" – Queen's University, Kanada, 2007
"Kanada'nın Ediacaran fosilleri" – Queen's Üniversitesi, Kanada, 2007
Dünyanın en eski hayvan ekosistemi, SA taşrasındaki Nilpena İstasyonu'ndaki fosillerde tutuluyor 10 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABC News, 5 Ağustos 2013. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.
Tanışma fosiller 4 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABC Sabit Nilpena de Ediakara fosiller üzerinde TV programı (ses + transkript). İlk yayın 3 Ağustos 2013. Erişim tarihi: 28 Aralık 2018.

Ediacara Biota – In Our Time, BBC. (şimdi dinle), 2009, radio program

Ekolojik genetik, canlılar arasındaki ilişkiler ve canlılarla ortamları arasındaki ilişkiler bağlamında genetiğin araştırmasıdır. Moleküler genetik genlerin yapı ve işlevlerini moleküler seviyede incelerken, ekolojik genetik (ve onunla ilgili bir saha olan popülasyon genetiği) doğal canlı topluluklarında fenotipik evrim üzerinde çalışır. Bu alandaki araştırmalar, ekolojik düzeyde anlamlı olan özellikler üzerinedir. Bir diğer deyişle, bu araştırma konuları bir canlının sağ kalımını ve üremesine etki eden biyolojik uyumla ilgili özellikler ile ilgilidir, örneğin, çiçek açma zamanı, kuraklığa dayanıklılık, cinsiyet oranları gibi.
Araştırmalar çoğu zaman böcekler ve kısa nesil süresi olan diğer canlılar üzerinde yapılır, çünkü bunlarda evrimsel değişiklikler daha çabuk gözlemlenebilir.

Doğal topluluklar üzerinde çalışmalar daha evvel de yapılmış olsa da, bu sahanın İngiliz biyolog E.B. Ford (1901-1988) tarafından 20. yüzyılın başlarında kurulmuş olduğu genel olarak kabul edilir. Ford Oxford Universtesi'nde Julian Huxley'den genetik öğrenmiş ve 1924'te doğal toplulukların genetiği üzerinde araştırma yapmaya başlamıştır. Ekolojik Genetik (Ecological Genetics) konu üzerindeki onun 1964 tarihli büyük eseridir.
Diğer kayda değer genetik genetikçiler arasında Theodosius Dobzhansky sayılabilir, Dobzhansky meyve sineklerindeki kromozom polimorfizmleri üzerinde çalışmıştır. Rusya'da genç bir genetikçiyken Dobzhansky Sergei Chetverikov tarafından etkilenmişti. Chetverikov de bu sahanın öncülerinden sayılmayı hakkeder ama onun katkılarının önemi ancak çok sonraları takdir edilebildi.
Philip Sheppard, Cyril Clarke, Bernard Kettlewell ve A.J. Cain Ford'dan kuvvetle etkilenmişlerdir. Bunların kariyerleri ikinci Dünya Savaşı sonrasında başlar. Toplu olarak bu araştırmacıların lepidoptera ve insan kan grupları üzerindeki çalışmaları bu akademik sahayı yerleştirmiştir. Doğal topluluklarda seleksiyon olduğu daha evvelden şüpheyle karşılanırken bunun nasıl olduğunun ayrıntılarını aydınlatmışlardır.
Bu tür çalışmalar uzun vadeli maddi destek gerektirir, ayrıca hem ekoloji hem de genetik konusunda sağlam bir eğitime sahip olmak gerekir. Bazı araştırma projeleri bir araştırmacının kariyerinden daha uzun sürebilir. Örneğin taklitçilik üzerine araştırmalar 150 yıl önce başlamış olmasına rağmen hâlâ dinamik şekilde sürmektedir.

Ford E.B. (1964). Ecological Genetics
Cain A.J. and W.B. Provine (1992). Genes and ecology in history. In: R.J. Berry, T.J. Crawford and G.M. Hewitt (eds). Genes in Ecology. Blackwell Scientific: Oxford. (Provides a good historical background)
Conner, J.K. and Hartl, D. L. "A Primer of Ecological Genetics". Sinauer Associates, Inc.; Sunderland, Mass. (2004) Provides basic and intermediate level processes and methods.

Ekosistem, belirli bir kısımda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlerdir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla (biyotik), bitki ve hayvanların birbirine eklemlendiği ve ayrıca kaya, toprak gibi fiziksel çevre faktörlerinin (abiyotik) bir arada bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Yerküre, tek başına bildiğimiz en büyük ekosistemi oluşturmaktadır, ancak bir taş parçasının altında, bir kavanozun, bir şişenin içinde de ekosistemler oluşabilir. Ekosistemler, birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, içlerindeki canlılar arasındaki etkileşimler dengeli ve enerji sağlanmasında bir sorun olmadığı sürece kendi kendilerine yeterli birimlerdir ve bazı ortak ögelerden oluşurlar. Bu ortak ögeler, canlı ögeler (biyotik) ve cansız ögeler (abiyotik) ögelerdir. Yani bir ekosistem, temel olarak abiyotik yani cansız maddeler ve biyotik yani canlı (üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan) oluşur. (Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.) Ekosistemler, varlıklarını 3 temel işlevle sürdürürler. Bunlar enerji akımı, ekolojik döngüler(kimyasal madde döngüleri) ve populasyon denetimleridir. Bu üç işlev, ekosistemin ögelerinin birbirleriyle ilişkilerini düzenler ve sistemin bir bütün olarak sürmesini sağlar. Vurgulamak gerekir ki, bu üç işlev, ekosistemlerde tek tek değil, kesinlikle birlikte bulunurlar. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Sistem kuramı, ekolojik bakış açısının sosyolojik boyutunu ele almaktadır. Ayrıca sibernetik disiplini, canlılarda kontrol ve iletişim boyutuyla kaynağını yine ekosistemde bulmaktadır.

Ekosistem hizmetleri insanlara doğal çevre ve sağlıklı ekosistemler tarafından sunulan birçok ve çeşitli faydalardır. Bu tür ekosistemler arasında, örneğin, tarımsal ekosistem, orman ekosistemi, otlak ekosistemi ve su ekosistemleri bulunmaktadır. Sağlıklı ilişkiler içinde çalışan bu ekosistemler, bitkilerin doğal tozlaşması, temiz hava, aşırı hava koşullarını hafifletme, insan zihinsel ve fiziksel refahı gibi şeyler sunar. Toplu olarak, bu faydalar 'ekosistem hizmetleri' olarak bilinir ve genellikle temiz içme suyu, ayrışma ve gıda ekosistemlerinin dayanıklılığı ve verimliliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bilim adamları ve çevreciler onlarca yıldır ekosistem hizmetlerini dolaylı olarak tartışırken, 2000'li yılların başlarındaki Binyıl Ekosistem Değerlendirmesi (MA) bu kavramı yaygınlaştırdı. Orada, ekosistem hizmetleri dört geniş kategoriye ayrılmıştır: tedarik, yiyecek ve su üretimi gibi; düzenleyici iklim ve hastalık kontrolü gibi ;destekleyic, besin döngüleri ve oksijen üretimi gibi; ve kültürel, manevi ve rekreasyonel faydalar gibi. Karar vericilerin bilgilendirilmesine yardımcı olmak amacıyla, insan mühendislik altyapısı ve hizmetleriyle eşdeğer karşılaştırmalar yapabilmek için birçok ekosistem hizmeti değerlenmektedir.

İnsanın Dünya'nın ekosistemlerine bağımlılığı kavramı Homo sapiensin varlığının başlangıcına kadar uzanırken, 'doğal sermaye' terimi ilk olarak Ernst Friedrich Schumacher tarafından Küçük Güzeldir kitabında 1973 yılında literatüre kazandırılmıştır. Ekosistemlerin insanlığa nasıl karmaşık hizmetler sağlayabildiğinin bilinmesi, ormansızlaşma'nın toprağın erozyonuna ve pınarların kurumasına neden olabileceğini anlayan en az Platon (MÖ 400) tarihine kadar uzanmaktadır. Modern ekosistem hizmetleri fikirleri muhtemelen Marsh 1864'te Akdeniz'deki toprak verimliliğindeki değişikliklere işaret ederek Dünya'nın doğal kaynaklarının sınırsız olduğu fikrine meydan okuduğunda başladı. Üç kilit yazar, Henry Fairfield Osborn, Jr, William Vogt ve Aldo Leopold yapana kadar, 1940'ların sonlarına kadar insanların çevreye bağımlılığının tanınması teşvik edilmedi.
1956'da, Paul Sears, atıkların işlenmesinde ve besinlerin geri dönüştürülmesinde ekosistemin kritik rolüne dikkat çekti. 1970 yılında Paul Ehrlich ve Rosa Weigert çevre bilimleri ders kitaplarında "ekolojik sistemlere" ve "insanın varoluşu için en ince ve tehlikeli tehdit ... insanın kendi faaliyetleriyle insan türünün varlığının bağlı olduğu ekolojik sistemlerin potansiyel yıkımı"na dikkat çekti.
"Çevresel hizmetler terimi", böcek tozlaşması, balıkçılık, iklim düzenleme ve sel kontrolünü içeren hizmetleri listeleyen "Kritik Çevre Sorunları Çalışması" raporunda 1970 yılında sunulmuştur. Sonraki yıllarda, terimin varyasyonları kullanıldı, ancak sonunda 'ekosistem hizmetleri' bilimsel literatürde standart haline geldi.
Ekosistem hizmetleri kavramı genişlemeye devam etmiştir ve aşağıda tartışılan sosyo-ekonomik ve koruma hedeflerini içermektedir. 1997 yılı itibarıyla ekosistem hizmetleri kavramlarının ve terminolojisinin bir tarihi Daily'nin "Doğanın Hizmetleri: Doğal Ekosistemlere Toplumsal Bağımlılık" kitabında bulunabilir.
Gretchen Daily'nin orijinal tanımı ekosistem ürünleri ile ekosistem hizmetleri arasında ayrım yaparken, Robert Costanza ve meslektaşlarının daha sonraki çalışmaları ve Milenyum Ekosistem Değerlendirmesi bütün bunları ekosistem hizmetleri olarak bir araya getirmiştir.

2006 Milenyum Ekosistem Değerlendirmesi'ne (MA) göre, ekosistem hizmetleri "insanların ekosistemlerden sağladığı faydalardır." MA ayrıca aşağıda tartışılan dört ekosistem hizmeti kategorisini (destekleme, sağlama, düzenleme ve kültürel) tanımlamıştır.
2010 yılına kadar, literatürde ekosistem hizmetlerinin çeşitli çalışma tanımları ve açıklamaları gelişmişti. Ekosistem hizmetleri denetimlerinde çifte sayımı önlemek için, örneğin Ekosistemlerin ve Biyoçeşitliliğin Ekonomisi (TEEB), MA'daki "Destekleyici Hizmetlerini", "Ekosistem yapısı ile bir ekosistemin mal ve hizmet sağlama kapasitesini destekleyen süreçler arasındaki etkileşimler altkümesi" olarak tanımlanan "Habitat Hizmetleri" ve "ekosistem işlevleri" olarak değiştirdi.

Binyıl Ekosistem Değerlendirmesi (MA) raporu 2005, "Ekosistem hizmetleri"ni insanların ekosistemlerden sağladığı faydalar olarak tanımlamaktadır ve destekleyici hizmetlerin, diğer üç kategori için temel olarak kabul edildiği toplam dört ekosistem hizmeti kategorisini ayırt etmektedir.

Bunlar besin döngüsü, birincil üretim, toprak oluşumu, habitat sağlanması ve tozlaşma gibi hizmetleri içerir. Bu hizmetler, ekosistemlerin gıda tedariki, taşkın düzenleme ve su arıtma gibi hizmetleri sunmaya devam etmesini mümkün kılmaktadır. Slade ve arkadaşları, daha fazla sayıda türün daha fazla ekosistem hizmetini en üst düzeye çıkaracağı durumu özetliyor.

Aşağıdaki hizmetler "ekosistem ürünleri olarak da bilinir:

yiyecek (deniz ürünleri, av hayvanları, ekinler, yabani yiyecekler ve baharatlar dahil)
hammaddeler (kereste, deriler, odun, organik madde, yem ve gübre dahil)
genetik kaynaklar (ürün geliştirme genleri ve sağlık hizmetleri dahil)
su saflığı
biyojenik mineraller
tıbbi kaynaklar (farmasötikler, kimyasal modeller ve test ve test organizmaları dahil)
enerji (hidroelektrik, biyokütle yakıtları)
süs kaynakları (moda, el sanatları, mücevher, evcil hayvan, ibadet, dekorasyon ve kürk, tüy, fildişi, orkide, kelebekler, akvaryum balıkları, deniz kabukları gibi hatıra eşyalar)

Karbon sekestrasyonu ve iklim düzenleme
Avlanma av popülasyonlarını düzenler
Atık ayrışma ve detoksifikasyon
su ve hava temizleme
haşere ve hastalık mücadelesi
Sel koruması

kültürel (doğanın kitap, film, resim, folklor, ulusal semboller, reklamcılıkta motif olarak kullanımı dahil)
manevi ve tarihsel (doğanın dini veya miras değeri veya doğal olarak kullanılması dahil)
rekreasyon deneyimleri (ekoturizm, açık hava sporları ve rekreasyon dahil)
bilim ve eğitim (okul gezileri için doğal sistemlerin kullanımı ve bilimsel keşif dahil)
Terapötik (Ekoterapi, sosyal ormancılık ve hayvan destekli terapi dahil)
Kültürel ekosistem hizmetleri kavramının nasıl işleyebileceğine dair tartışmalar var. Ekosistem hizmetleri yaklaşımına uymaları için çevremizin kültürel değerlerini tanımlamak ve değerlendirmek için peyzaj estetiğine, kültürel mirasa, açık hava rekreasyonuna ve manevi öneme yaklaşımların iyi bir incelemesi, ekolojik yapıları ve işlevleri, kültürel değerler ve faydalarla açıkça ilişkilendiren modelleri destekleyen Daniel ve arkadaşları tarafından verilmektedir.
Ayrıca, üç argüman üzerine kurulu kültürel ekosistem hizmetleri kavramının temel bir eleştirisi vardır:

Doğal/ekili çevreye iliştirilen merkezi kültürel değerler, bir alanın ekolojik yapıları ve işlevleri belirlemek için evrensel bilimsel parametreler kullanan yöntemlerle ele alınamayan benzersiz özelliklerine dayanır.
Bu kültürel değerler, ekosistemler nedeniyle oluşan özelliklerden kaynaklanmaz, verilen sembolik deneyimin kültürel çerçevesi içinde belirli bir bakış açısının ürünüdür.

CICES, Destek Hizmetlerinin, Sağlama ve Düzenleme Hizmetleri gibi diğerleriyle iki kez sayılmasını önlemek amacıyla muhasebe sistemlerine yönelik bir sınıflandırma şemasıdır.
https://cices.eu/ 3 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aşağıdaki örnekler, onlardan türetilen hizmetler yoluyla insanlar ve doğal ekosistemler arasındaki ilişkileri göstermektedir:

İçme suyu kalitesinin ABD Çevre Koruma Dairesi tarafından istenen standartların altına düştüğü New York'da, yetkililer, daha önce şehre su arıtma ekosistem hizmeti veren kirli Catskill Watershed'i onarma yoluna gitti. Havza alanına kanalizasyon ve pestisit girişi azaltıldığında, toprak emilimi ve kimyasalların filtrelenmesi gibi doğal abiyotik süreçler, kök sistemleri ve toprak mikroorganizmaları yoluyla biyotik geri dönüşüm ile birlikte, su kalitesi hükûmet standartlarını karşılayan seviyelere yükseldi. Doğal sermaye'ye yapılan bu yatırımın maliyetinin 1–1,5 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilmekte olup, bir su filtrasyonu tesisi inşa etmenin tahmini maliyeti olan 6-8 milyar dolar artı yıllık 300 milyon $ işletme maliyetiyle çarpıcı bir tezat oluşturmuştur.
ABD gıda üretimi'nin % 15-30'u için arılar tarafından yapılan tozlaşma gereklidir; çoğu büyük ölçekli çiftçi bu hizmeti vermek için yerli olmayan bal arılarını ithal etmektedir. Bir çalışmada Kaliforniya'nın tarım bölgesinde, tek başına yabani arıların kısmi veya tam tozlaşma hizmeti sağlayabileceği veya davranışsal etkileşimler yoluyla bal arılarının  sağladığı hizmetleri geliştirebildikleri bulunmuştur. Bununla birlikte, yoğunlaştırılmış tarım uygulamaları tozlaşma hizmetini tür kayıpları nedeniyle hızla aşındırabilir. Geriye kalan türler bunu telafi edemez. Bu çalışmanın sonuçları ayrıca bir çiftliğin 1 ila 2 km yakınında yabani arılar için mevcut olan fundalık ve Kaliforniya meşe-ormanı yaşam alanlarının tozlaşma hizmetlerinin sağlanmasını stabilize edebileceğini ve geliştirebileceğini göstermektedir. Bu tür ekosistem unsurlarının varlığı neredeyse çiftçiler için bir sigorta poliçesi gibi işlev görür.
Yangtze Nehri (Çin) havzalarında, bölgedeki hidroelektrik enerji potansiyeline katkılarını belirlemek için farklı orman habitatlarından su akışı için mekansal modeller oluşturuldu. Ekolojik parametrelerin göreceli değerini ölçerek, araştırmacılar, enerji hizmetleri için havzadaki ormanları korumanın yıllık ekonomik faydasını kereste için bir kez hasat edilmesine kıyasla 2.2 kat olarak tahmin edebildiler.
1980'lerde maden suyu şirketi Vittel (şu anda bir Nestlé Waters markası) kritik bir sorunla karşılaştı. Nitratlar ve böcek ilaçları şirketin kuzeydoğu Fransa'daki kaynaklarına giriyordu. Yerel çiftçiler tarım uygulamalarını yoğunlaştırmış ve daha önce Vittel tarafından kullanılan akifere sızmadan önce suyu filtreleyen doğal bitki örtüsünü temizlemişlerdir. Bu kirlenme şirketin Fransız yasalarına göre "doğal maden suyu" etiketini kullanma hakkını tehdit etti. Bu iş riskine yanıt olarak Vittel, çiftçilerin tarımsal u

Ekstremofiller çoğunlukla tek hücreli olup ekstrem koşullarda yaşama gereksinim duyan ve bu koşullarda optimum olarak gelişen organizmalara denir. Ekstremofiller karasal mezofilik organizmaların büyümeleri ve üremeleri için gerekli optimal koşullardan çok farklı olan ekstrem çevrelerde gelişirler. Çoğu ekstremofiller(ekstrem koşulları seven) mikroorganizmalardır. Archaea domaini ekstremofillerin geniş dağılımlı olduğu bir domain olarak bilinmesine karşın, ekstremofiller hem bakterilerin hem de archaeaların içinde sayısız ve farklı genetik hatlarda yer almaktadır. Archaea ve ekstremofil terimleri ara sıra kendi içerisinde yer değiştirmesine karşın, pek çok mezofilik archaeaların ve pek çok ekstremofilik bakterilerin olduğu bilinmektedir. Yine, tüm ekstremofiller tek hücreli değildir. Çok hücrelilere örnek olarak ekstremofilik metazoalardan Pompeii kurdu, psikrofilik (soğukta yaşamı seven) Grylloblattodea (böcek) ve artartik kabuklular (crustacea) verilebilir.
Tardigradeler (mikroskobik canlı) ekstrem koşullarda hayatta kalabilmelerine rağmen, bu ortamlarda sürekli olarak yaşayamadıkları ve yaşam süreleri bu koşullara maruz kaldıkları süreyle orantılı olarak azaldığı için bir ekstremofil olarak sınıflandırılmazlar.

Termodinamikte ısıveren (ekzotermik) kelimesi ısı formunda enerji salan bir işlem veya reaksiyonu tanımlar. Kelimenin kökü Yunanca “dışında” anlamındaki önek “ex-“ ve “ısıtmak” anlamına gelen Yunanca kelime “thermein” kelimesinden gelmektedir. Ekzotermik bir işlemin zıddı, ısı formunda enerji alan endotermik bir işlemdir.
Kavram bilimde ; kimyasal bağ enerjisinin ısı enerjisine dönüştüğü kimyasal reaksiyonlarda uygulanır. Oksijenli solunum buna örnektir.

Isıveren sistemin çevreye ısı verdiği bir dönüşümden bahseder:

Q < 0
Dönüşüm sabit basınçta gerçekleşirse:

∆H < 0
ve sabit hacimde gerçekleşirse:

∆U < 0
Adyabatik bir sistemde(sistemin çevreye ısı vermediği bir durum), ısıveren bir işlem sıcaklıktaki bir yükselişe sebep olur.

Isıveren işlemlerin bazı örnekleri şunlardır:

Yağmurun buhardan yoğunlaşması
Yanma(örneğin bir mumun yanması)
Suyun güçlü asitlerle karıştırılması
Nükleer füzyon

Kimyasal ısıveren işlemler genellikle ısıalan kimyasal reaksiyonlardan daha kendliğinden olan reaksiyonlardır.Isıveren termokimyasal bir reaksiyonda ısı reaksiyonun bir ürünüdür.

Isıalan

Observe exothermic reactions in a simple experiment 22 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektron taşıma sistemi veya elektron taşıma zinciri (İngilizce: Electron Transport System), NADH ve FADH2 gibi elektron taşıyıcılarının verdikleri elektronları ETS elemanlarında redoks tepkimelerine sokarak ATP üretimini sağlayan sistemin adıdır. Kristada bulunur. Kıvrımlı olan zar yüzeyinin  genişlemesini sağlar. Böylece enzimlerin etkinliklerinin  artmasına olanak sağlar. Elektronlar, son elektron alıcısı oksijene varana kadar ETS elemanları boyunca taşınırlar ve enerji kaybederler. Elektronların verdiği enerji ETS elemanları tarafından protonların aktif taşınmasında kullanılır ve ETS elemanlarının üzerinde bulunduğu çift katlı fosfolipid zarının iki tarafında potansiyel fark oluşturulur. Bu potansiyel fark daha sonra ATP sentezi için kullanılır. Burada ATP sentezi H+ iyonlarının derişim farklılığına bağlı olarak dışarı pompalanır. Bu sırada ATP sentez enzimi aktifleşir ve ATP sentezlenir. ETS elemanları, ökaryotik hücrelerde mitokondri ve kloroplast organellerinde bulunur.

Ökaryotik hücrelerde enerji temel olarak organik bileşiklerin oksidatif fosforilasyonu ile elde edilir. Oksidatif fosforilasyonun gerçekleşmesi için mitokondrinin iç zarının iki tarafında bir potansiyel fark oluşturulması gerekir. ETS, bu potansiyel farkı NADH ve FADH2'nin verdiği yüksek enerjili elektronlardan aldığı enerjiyle protonları (H+) mitokondri matriksinden zarlararası bölgeye taşıyarak sağlar. ETS elemanları 4 tanedir ve Komplex I, Komplex II, Komplex III ve Komplex IV adlarını alırlar.

Kompleks I (NADH dehidrojenaz veya NADH:übikinon oksidoredüktaz, EC 1.6.5.3.), 42 farklı polipeptid zincirinden oluşan bir yapıdır. Yapısında FMN içeren flavo proteinler ve Fe-S merkezler bulunur. L harfi şeklindedir. Bu L harfinin bir kolu matrise sarkmakta, diğer kolu mitokondri iç zarının içine doğru yatay şekilde uzanmaktadır. İki birbirine bağlı ve aynı anda gerçekleşen reaksiyonu katalize eder. Bu reaksiyonlardan birincisi NADH'tan alınan iki elektronun übikinon molekülüne (Q) aktarılarak übikinol (QH2) elde etmedir. İkinci reaksiyon ise birinci reaksiyondan elde edilen enerjiyle 4 protonun matristen zarlar arası bölgeye pompalanmasıdır. Matriks, zarlararası bölgeye göre daha negatif olduğundan, N tarafı, zarlararası bölge de görece daha pozitif olduğundan P bölgesi adını alır. Bu iki reaksiyon, sırasıyla, şöyle gösterilebilir:
NADH + H+ + Q  → NAD+ + QH2
ve
4HN+ → 4HP+
Buna göre Kompleks I'de gerçekleşen toplam reaksiyon;
NADH + 5HN+ + Q → NAD+ + 4HP+ + QH2

Embriyo, (İngilizce: Embryo Eski Yunanca: ἔμβρυον (oku. embrüon tohum) çok hücreli diploid ökaryotlarda gelişimin ilk basamaklarından biri. Zigotun, arka arkaya mitoz bölünme geçirip hücre sayısının artmasına embriyo denir.
Yumurta ve sperm hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigot, çift sarmallı DNA moleküllerini içerir. Bitkiler, hayvanlar ve bazı protistlerde zigot mitozla bölünerek çok hücreli canlıyı oluşturur. Embriyo terimi, bu gelişimin zigotun bölündüğü zamanla, gelişim basamağının başka basamağa geçmesine kadar olan ilk zamanlarını anlatmak için kullanılır.
İnsanlarda, ilk sekiz haftalık döneme embriyonal dönem denilir. Embriyonal dönemde 3 germ yaprağından çeşitli organ sistemleri oluşur. Hayvanlarda, zigotun bu gelişim aşamasında morula, blastula ve Gastrula evreleri görülür. Bitkilerde ise, bu gelişme safhaları standart değildir, embriyo yeni bitkiler oluşturmak üzere gelişir.

Hayvanlarda döllenme, zigotun geliştirmesiyle embriyonik süreci başlatır. Zigottan çok gözeli embriyoya geçiş süreci bölünme, blastula, gastrulasyon ve organogenez olarak adlandırılan bir dizi süreçten oluşur. Bu süreç döllenme ile başlamaktadır.

19. yüzyıl, miladi takvime göre 1 Ocak 1801 ile 31 Aralık 1900 günleri arasındaki zaman dilimi olarak kabul edilir.
Portekiz, Osmanlı ve Çin İmparatorluğu çökmeye başlamış, Babür ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu da son bulmuştur.
Napolyon Savaşları’ndan sonra, Britanya İmparatorluğu, dünya nüfusunun dörtte biri, yüz ölçümünün üçte birine hakim olarak dünyanın önder gücü haline gelmiştir. "Pax Britannica" (Britanya barışı) döneminde, korsanlara karşı ciddi tedbirleri ile dünyada ticaretin teşvikini sağlamıştır. 19. yüzyıl aynı zamanda yeni icat ve keşiflerle beraber pozitif bilimlerde ciddi atılımlara sahne olmuştur. Tıp, matematik, fizik, kimya, biyoloji, elektrik ve metalurji gibi alanlarda gelecek yüzyılın hızlı gelişen teknolojik yeniliklerinin temelleri atılmıştır.
Demiryolları taşımacılığının başlamasıyla gelen sanayi devrimiyle beraber birçok ülkede kentleşme hareketleri başlamıştır ve dünyadaki birçok büyük şehrin nüfusu, bu dönemde bir milyonun üstüne çıkmıştır. Bunda tıp alanındaki gelişmeler de etkili olmuştur. Dünyanın kalan keşfedilmemiş bölgeleri (Antarktika ve Arktika'nın ulaşılması zor yerleri hariç) keşfedilmiştir ve 1890larda dünyanın hassas ve detaylı bir haritasının ortaya konmasına vesile olmuştur.
Bu yüzyıl köleliğin hızlı bir düşüş yaşamasına neden olmuştur. Haiti köle ayaklanmasını takiben Britanya İmparatorluğu, denizlerdeki egemenliğini kullanarak dünya çapındaki köle ticaretini durdurmaya çalışmıştır. Britanya 1834'te, Amerika Birleşik Devletleri, iç savaşı takiben 1865'te, Brezilya ise 1888'de köleliği kaldırmıştır. Aynı şekilde Rusya da topraklarında köleliğe son vermiştir.

Sanayi Devrimi
İngiliz naipliği, Victoria devri (Britanya İmparatorluğu)
Restorasyon (Fransa), Temmuz Monarşisi, İkinci Cumhuriyet (Fransa), İkinci İmparatorluk (Fransa), Üçüncü Cumhuriyet (Fransa)
Edo dönemi
Tanzimat

1801: Büyük Britanya Krallığı ve İrlanda Krallığı birleşerek Birleşik Krallık'ı oluşturdu.
1802: Vehhabiler Kerbela'yı yağmaladı.
1803: William Symington "ilk vapur" olan Charlotte Dundas'ı tanıttı.
1804 - Napolyon kendini imparator ilan etti.
1804: I. Franz tarafından Avusturya İmparatorluğu kuruldu.
1803: Vehhabiler Mekke ve Medine'yi ele geçirdi.
1804: Dünya nüfusu 1 milyara ulaştı.
1805: Trafalgar Muharebesi, Fransız ve İspanyol donanmalarını yok etti ve İngilizlerin denizlerde hakimiyet kurmasını sağladı. Bu, yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu'nun başarısının önemli bir faktörüdür.
1810: Berlin Üniversitesi kuruldu. Öğrencileri ve öğretim görevlileri arasında Hegel, Marx ve Bismarck bulunmaktadır. Alman üniversite reformu o kadar başarılı oldu ki modeli tüm dünyada kopyalandı.
1814: Elisha Collier çakmaklı silahı icat etti.
1812 - 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nın sonu Bükreş Antlaşması'nın imzalanması
1814: 1 Şubat Mayon Yanardağı patladı.
1815: Nisan ayında Sumbawa adasındaki Tambora Dağı yanardağı patladı ve kayıtlı tarihin en büyük volkanik patlamasını başlattı,. Tambora kültürü yok oldu ve sonrası da dahil olmak üzere en az 71.000 kişiyi öldürdü. Patlama, "volkanik kış" olarak bilinen küresel iklim anomalileri yarattı.
1816: Yaz Yaşanmayan Yıl: Kuzey Yarımküre'de alışılmadık derecede soğuk koşullar meydana geldi. Bu durum büyük ihtimalle 1815'te Tambora Dağı'nın patlamasından kaynaklandı.
1816 - Napoli krallığı yıkıldı
1819: Kolombiya Cumhuriyeti (Gran Colombia), Simón Bolívar'ın Boyacá Muharebesi'ndeki zaferinden sonra bağımsızlığına kavuştu.
1819: İngiliz Doğu Hindistan Şirketi tarafından modern Singapur şehri kuruldu.
1820: Antarktika'nın keşfi.
1820: Liberya, Amerikan Kolonizasyon Derneği tarafından özgürleştirilmiş Amerikalı köleler için kuruldu.
1820: Maratha İmparatorluğu'nun dağılması.
1821–1823: Meksika'nın bağımsızlıktan sonraki ilk hükûmeti olan Birinci Meksika İmparatorluğu, Meksika İmparatoru I. Agustín tarafından kuruldu.
1821 - Yunanistan isyanlar sonucu bağımsız oldu
1822: Brezilya Kralı I. Pedro, 7 Eylül'de Brezilya'nın Portekiz'den bağımsızlığını ilan etti.
1827 - Navarin Olayı
1830 - Fransızlar Cezayir'i Osmanlılardan aldı.
1830 - Yunanistan'ın bağımsızlığı tanındı.
1839 - Tanzimât döneminin başlangıci.
1846 - Neptün gezegeni bulundu.

1853 - Kırım Savaşı
1856 - Paris Antlaşması
1859 - Toskana dukalığı yıkıldı
Çerkes Sürgünü (21 Mayıs 1864)
1869: Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan Süveyş Kanalı açıldı.
1871–1872: İran'daki kıtlığın 2 milyon kişinin ölümüne neden olduğu sanılıyor.
1871 - Paris'teki işçi faciasıyla 20.000 insan hayatını kaybetti
1876 - Tanzimat döneminin bitişi.
1881 - Mustafa Kemal Atatürk doğdu.
1881: Rus İmparatorluğu'nda pogrom dalgası başladı.
1882 - İngilizler, Mısır'ı işgal etti.
1883: Yakın tarihin en büyük yanardağ patlamalarından biri olan Krakatoa Yanardağı patladı.
1892: Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'ya gelişinin 400. yıldönümünü kutlamak amacıyla Chicago'da Dünya Kolomb Fuarı düzenlendi.
1893: Yeni Zelanda, kadınlara oy hakkı tanıyan ilk ülke oldu.
1897 - Osmanlı-Yunan Savaşı, Yunanlar bağımsızlık için Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar.

II. Abdülhamid, Osmanlı padişahı
Susan B. Anthony, Amerikalı kadın hakları savunucusu
Otto von Bismarck, Almanya şansölyesi
John C. Calhoun, Amerikalı senatör
Henry Clay, Amerikalı devlet adamı, "büyük uzlaştırıcı"
Jefferson Davis, Amerika Konfedere Devletleri'nin başkanı.
Benjamin Disraeli, roman yazarı ve politikacı
Frederick Douglass, Amerikalı köle hakları savunucusu
VII. Ferdinand, İspanya Kralı
Joseph Fouché, Fransız politikacı
John C. Frémont, kaşif, Kaliforniya valisi
Giuseppe Garibaldi, İtalyan siyasi birleşmesinin lideri
II. Isabella, İspanya Kraliçesi
Gojong (Joseon), Kore imparatoru
William Lloyd Garrison, Amerikalı köle hakları savunucusu
William Ewart Gladstone, Büyük Britanya başbakanı
Ulysses S. Grant, Amerikalı general ve devlet başkanı
George Hearst, Amerikalı senatör ve William Randolph Hearst'ün babası
Theodor Herzl, modern siyonizmin kurucusu, Yahudi devleti kurma fikrini ortaya atan kişi
Andrew Jackson, Amerikalı general ve devlet başkanı
Thomas Jefferson, ABD başkanı
I. Franz Joseph, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu İmparatoru
Lajos Kossuth, Macar valisi, bağımsızlık savaşı lideri
Robert E. Lee, Amerika Konfedere Devletleri generali
Abraham Lincoln, ABD başkanı, iç savaş lideri
Sir John A. Macdonald, Kanada'nın ilk başbakanı
Mutsuhito, Japon İmparatoru
II. Mahmud, Osmanlı padişahı
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır valisi
Klemens von Metternich, Avusturya şansölyesi
Napolyon Bonapart, konsül ve Fransa imparatoru
III. Napolyon, Fransa imparatoru
Cecil Rhodes, Rodezya'nın temellerini atan kişi ve De Beers elmas firmasının kurucusu.
Theodore Roosevelt, mucit, doğa bilimci ve 20. yüzyıl ABD başkanlarından
William Tecumseh Sherman, Amerikan İç Savaşı'nda Amerikalı general.
Leland Stanford, Kaliforniya valisi, senatör, iş insanı
István Széchenyi, aristokrat, Macar reform hareketinin lideri
Charles Maurice de Talleyrand, Fransız politikacı
Harriet Tubman, Afrika-Amerika köle hakları savunucusu, Underground Railroad'da önemli bir rol oynamıştır.
William M. Tweed, Patron Tweed, New York'un önde gelen politikacılarından ve Tamanny Hall'un başı
Victoria, Birleşik Krallık kraliçesi
Hong Xiuquan, Taiping Ayaklanması önderi
Tokugawa Yoshinobu, Japon shogun (son shogun)
Oturan Boğa, Lakota liderlerinden
(Libertadores), Latin Amerikalı özgürlük savaşçıları
Simón Bolívar (Venezuela, Kolombiya, Panama, Ekvaador, Peru ve Bolivya)
José de San Martín (Arjantin, Şili ve Peru)
I. Pedro (Brezilya)
Bernardo O'Higgins (Şili, Peru)
José Miguel Carrera (Şili)
José Gervasio Artigas (Uruguay)
Antonio José de Sucre (Venezuela, Ekvador and Bolivya)
Ramon Castilla (Peru)

Friedrich Engels, Alman komünizm'in kurucusu
Ayya Vaikundar, Ayyavazhi inanışının ilk adımlarını atan kişi.
Bahá'u'lláh, İranlı, Bahailik'in kurucusu
Mikhail Bakunin, anarşist
William Booth, sosyal reformist, kurtuluş ordusu (Salvation Army)'nun kurucusu
Auguste Comte, düşünür
Mary Baker Eddy, dini lider, Hristiyan bilimi (Christian Science)'ın kurucusu
Georg Wilhelm Friedrich Hegel, düşünür
Søren Kierkegaard, düşünür
Karl Marx, politika düşünürü
John Stuart Mill, düşünür
William Morris, sosyal reformist
Friedrich Nietzsche, düşünür
Nikolai (Nicholas), Japonya'da ortodoks dini lider
Sri Ramakrishna, Hindu aziz
Claude Henri de Rouvroy, Comte de Saint-Simon, Fransız sosyalizminin kurucusu
Arthur Schopenhauer, düşünür
Joseph Smith, Jr. ve Brigham Young, mormonizmin kurucuları
Ellen White, dini lider, yedinci gün adventist kilisesinin kurucularından.

Ferdinand de Saussure, dilbilimci
Friedrich Engels, doğa bilimci, filozof
Amedeo Avogadro, fizikçi
Johann Jakob Balmer, matematikçi, fizikçi
Henri Becquerel, fizikçi
Alexander Graham Bell, mucit
Ludwig Boltzmann, fizikçi
János Bolyai, matematikçi
Louis Braille, körler alfabesinin mucidi
Robert Bunsen, kimyager
Marie Curie, fizikçi, kimyager
Pierre Curie, fizikçi
Gottlieb Daimler, mühendis, endüstriyel tasarımcı
Charles Darwin, doğa bilimci
Christian Doppler, fizikçi, matematikçi
Thomas Edison, mucit
Michael Faraday, bilim insanı
Léon Foucault, fizikçi
Gottlob Frege, matematikçi, filozof
Sigmund Freud, psikoanalizin kurucusu
Carl Friedrich Gauss, matematikçi, fizikçi, gök bilimci
Josiah Willard Gibbs, fizikçi
Ernst Haeckel, biyolog
Heinrich Hertz, fizikçi
Alexander von Humboldt, doğa bilimci, kaşif
Nikolai Lobachevsky, matematikçi
William Thomson, Lord Kelvin, fizikçi
Robert Koch, fizikçi, bakteriyolog
Justus von Liebig, kimyager
Wilhelm Maybach, otomobil mühendis, endüstriyel tasarımcı
James Clerk Maxwell, fizikçi
Gregor Mendel, biyolog
Dmitri Mendeleev, kimyager
Samuel Morey, mucit
Alfred Nobel, kimyager, mühendis, mucit
Louis Pasteur, mikrobiyolog ve kimyager
Bernhard Riemann, matematikçi
William Emerson Ritter, biyolog
Santiago Ramón y Cajal, biyolog
Nikola Tesla, mucit
Karl Weierstrass, matematikçi

Leopoldo Alas
Hans Christian Andersen
Machado de Assis
Jane Austen
Gertrudis Gómez de Avellaneda
Honoré de Balzac
Charles Baudelaire
Gustavo Adolfo Bécquer
Elizabeth Barret Browning
Anne Brontë
Charlott

20. yüzyıl, Gregoryen takvimine göre 1 Ocak 1901'de başlayıp 31 Aralık 2000'de sona eren yüzyıldır. İkinci binyılın onuncu ve son yüzyılıdır.

Sigmund Freud'un Rüyalar ve Yorumları adlı kitabı yayımlandı.
Mısır'da ilk tren Kahire - Hartum demiryolu tamamlandı ve ilk tren yolculuğu gerçekleştirildi.
Amerikalı Dwight Filly Davis, Davis kupası tenis turnuvasını başlattı.
Tarihe Boxer Ayaklanması olarak geçen, Çin'deki bütün yabancıları ülkeden çıkarmayı amaçlayan ve devletçe de desteklenen köylü ayaklanması başladı. Elçiler, aileleri, elçilik görevlileri ve yüzlerce Hristiyan, elçilik binaları ve Pekin'deki katolik katedralinde mahsur kaldı. Ayaklanma 7 Eylül 1901'de sona erdi.
Dünyanın ilk metrosu Paris'te hizmete girdi.

İlk okyanus aşırı radyo yayını yapıldı.
Hubeert Cecil Booth, elektrik süpürgesini icat etti.
Pablo Picasso'nun eserleri ilk defa sergilendi.
Amerika Birleşik Devletleri'nin 25. Başkanı William McKinley, Leon Czolgosz adlı bir terörist tarafından öldürüldü.
İsveç Kralı ve Norveç Parlamentosu Nobel Komitesi ilk Nobel Ödüllerini dağıttı. Kızılhaç'ın kurucusu İsviçreli Jean Henry Dunant'a Nobel Barış Ödülü verildi.

Boer İsyanı bitti. İngilizler Güney Afrikalıların isyanını bastırdı. Komutanlar hapse mahkûm edildi.
Türk şair Nâzım Hikmet doğdu.
Martinik'te Pele Yanardağı patladı: 30 bin kişi öldü.
Bağımsızlık Hareketi Sinn Fein kuruldu.
Real Madrid Futbol Kulübü Kuruldu.

Wright Kardeşler uçağı icat etti.
İstanbul depreminde 2000 kişi öldü.
Panama, Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle Kolombiya'dan bağımsızlığını ilan etti.
Uranyumun radyoaktivite etkisi bulundu.
Beşiktaş kuruldu

Rus-Japon Savaşı başladı. Bu savaşta Rus Çarlığı yenildi.
Francis Younghusband komutasındaki İngiliz kuvvetleri, Tibet'in başkenti Lhasa'yı ele geçirdi.
Bağdat Demiryolu'nun Konya, Ereğli - Malatya, Bulgurlu arasındaki ilk bölümü işletmeye açıldı.
New York metrosu ilk seferini yaptı.
İskoç elektrik uzmanı John Ambrose Fleming, Birleşik Krallık'ta diyot lambayı tanıtmıştır.

Albert Einstein görelilik kuramını açıkladı.
Rus Devrimi patlak verdi.
Chelsea FC kuruldu.
Norveç, İsveç'ten bağımsızlığını ilan etti.
Galatasaray SK kuruldu.         ...   Manhattan bridge açıldı

San Fransisco ili, 7.7 büyüklüğünde 50 saniye süren deprem ve onu izleyen yangınlarla yerle bir oldu. 28 bin bina yıkıldı, yaklaşık 500 kişi öldü, 100 bin kişi evsiz kaldı.
SOS uluslararası acil yardım sinyali olarak kabul edildi.
Dünyadaki ilk uzun metrajlı filmi olan "The Story of the Kelly Gang" gösterime girdi.
Rus Çarı demokratları yanına alarak, komünistlerle baş edebilmek için meşrutiyet ilan etti.
Osmanlı Devleti'nde özgürlükçü hareketler yeniden hızlandı. Selanik'te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu.

Auguste ve Louis Lumiére renkli fotoğrafçılığı geliştirdi.
Paul Cornu helikopteri icat etti.
Yeni Zelanda, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası bankacılık krizi başladı. Bu kriz esnasında yüzlerce Amerikan bankası battı.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti.
Fenerbahçe SK kuruldu.

II. Meşrutiyet ilan edildi. Osmanlı'da Meclis yeniden açıldı.
Çin'de 2 yaşındaki Puyi tahta çıktı.
Kadın sporcular ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katıldılar.
Sicilya'nın Messina kentindeki depremde 555 kişi öldü.

İstanbul'da 31 Mart Ayaklanması başladı.
Osmanlı Devleti'nde azınlıklardan alınan ve askerlik bedeli olan cizye kaldırıldı.
Amerika Birleşik Devletleri'nin, Washington ve Kaliforniya eyaletleri zekâ engelli, sağır ya da körlerin zorla kısırlaştırılmasını öngeren öjenik yasayı kabul etti.
Fransa, ilk radyoloji uzmanlarını toplum hizmetine sunmuştur.

MKE Ankaragücü spor kulübü kuruldu.
Halley kuyruklu yıldızı Dünya'nın yakınından geçti. (önceki: 1835; sonraki: 1986)
Meclis-i Mebûsan binası olarak kullanılan Çırağan Sarayı yandı.
Corinthians, Brezilya futbol kulübü kuruldu.

Trablusgarp Savaşı başladı.
Roald Amundsen Güney kutbuna varan ilk insan oldu.
Çin Devrimi'yle Qing Hanedanı'na son verilir.
Meksika'da 1877'den beri iktidarda olan Porfirio Dias devrilerek yerine Frane Cisco Madero geçti.

I. Balkan Savaşı başlar.
Trablusgarp,Uşi Antlaşması ile İtalyanlara verildi.
Titanik bir buzdağına çarparak battı.
Çin Cumhuriyeti resmî olarak kuruldu.
Karadağ, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Böylece Birinci Balkan Savaşı başladı.

II. Balkan Savaşı başladı.
Ford Model T'nin seri üretimine başlandı.
Paslanmaz çelik ilk olarak Sheffield, İngiltere'de icat edildi.
II. Balkan Savaşı'ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında Atina Antlaşması imzalandı.
Panama Kanalı'ndan ilk gemi geçiş yaptı.

I. Dünya Savaşı başladı.
İlk trafik ışığı Cleveland, Ohio'da kullanıldı.
İngiliz donanmasının izlemesinden kaçan Almanların, Goeben ve Bresleau adlı zırhlıları, Çanakkale Boğazı'ndan geçerek, Türkiye'ye sığındı. Bu gemiler satın alınmış gösterilip, Türk bayrağı çekildi. Adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilmelerine rağmen gemilerin yönetimi Alman denizcilerde kaldı.
Osmanlı Devleti, itilaf devletlerine (Birleşik Krallık, Rusya, Fransa) resmen savaş ilan etti.
Sarıkamış Harekatı başladı.

Isıya dayanıklı cam icat edildi.
New York ile San Fransisco arasında ilk telefon görüşmesi yapıldı.
Avezzano'da (İtalya) meydana gelen depremde 29.800 kişi öldü.
Zeplinlerin kullanıldığı ilk hava saldırısı Alman İmparatorluğu tarafından Birleşik Krallık'ta yapıldı.
Çanakkale cephesinde Kara Muharebeleri başladı.

Tank, ilk kez I. Dünya Savaşı'nda kullanıldı.
I. Dünya Savaşı'nda belirleyici rol oynayan Verdun (Fransa) çatışmaları başladı. Verdun'u saldıran Almanlara karşı savunan Fransa 362 bin, Almanya ise 336 bin kayıp verirken, 1917'de Fransızlar, Verdun'u Alman işgalinden tümüyle kurtardı.
Bitlis, Muş, Van ve Hakkâri Ruslar tarafından işgal edildi.
Hicaz, bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrıldı.

Ekim Devrimi başladı. Rusya'da sosyalistler yönetime el koydu. Çar ve Romanov Hanedanı kurşuna dizilerek öldürüldü. 300 yıllık Romanov hanedanı sona erdi.
Finlandiya Rusya'dan bağımsızlığını ilan etti.

I. Dünya Savaşı bitti. İtilaf Devletleri savaşı kazanırken İttifak Devletleri çok ağır bir yenilgiye uğradı.
Alman denizaltısı U 19, HMS Calgarian'ı Kuzey İrlanda'da Rathlin Adası açıklarında batırdı
Sovyet Rusya'nın başkentı Petrograd'dan Moskova'ya aktarıldı.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.
Bahçe, Islahiye, Hassa, Mamure ve Osmaniye, Fransızlar tarafından işgal edildi.

Türk Kurtuluş Savaşı başladı.
Almanya'da gerçekleşen ihtilal sonucu Weimar Cumhuriyeti kuruldu.
Tıp Bayramı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin kuruluş yıldönümü. Hikmet Boran önderliğinde, tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına resmen çıkışı nedeniyle bugün Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Sivas Kongresi başladı.

Hafif Makineli tüfek icat edildi.
Nazi Partisi kuruldu.
Misak-ı Milli kabul edildi.
TBMM açıldı.
Türkiye ile Ermenistan arasında Gümrü Anlaşması imzalandı.
Çin'de meydana gelen 8.6 şiddetindeki depremde 100 bin kişi öldü.

Sakarya Meydan Muharebesi gerçekleşti.
Ankara Antlaşması imzalandı.
İtalya Anadolu'daki işgalden vazgeçti ve tamamen çekildi.

Kurtuluş Savaşı kazanıldı ve yeni Türk devletinin temelleri atıldı. Gazi Mustafa Kemal Paşa saltanatı kaldırdı.

II. Wilhelm (Alman İmparatorluğu)
Konrad Adenauer (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Willy Brandt (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Heinrich Brüning (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Friedrich Ebert (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Ludwig Erhard (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Paul von Hindenburg (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Adolf Hitler (Almanya)
Hans-Dietrich Genscher (Almanya)
Erich Honecker (Doğu Almanya)
Kurt Georg Kiesinger (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Helmut Kohl (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Karl Liebknecht (Almanya)
Rosa Luxemburg (Almanya)
Helmut Schmidt (Almanya Federal Cumhuriyeti)
Gustav Stresemann (Almanya-Weimar Cumhuriyeti)
Enver Hoca (Arnavutluk)
Clement Attlee (Birleşik Krallık)
Neville Chamberlain (Birleşik Krallık)
Winston Churchill (Birleşik Krallık)
Anthony Eden (Birleşik Krallık)
II. Elizabeth (Birleşik Krallık)
Harold Macmillan (Birleşik Krallık)
Prenses Diana (Birleşik Krallık)
Margaret Thatcher (Birleşik Krallık)
Todor Jivkov (Bulgaristan)
Alexander Dubček (Çekoslovakya)
Urho Kekkonen (Finlandiya)
Jacques Chirac (Fransa)
Valéry Giscard d'Estaing (Fransa)
Charles de Gaulle (Fransa)
François Mitterrand (Fransa)
Jean Monnet (Fransa)
Robert Schuman (Fransa)
Francisco Franco (İspanya)
I. Juan Carlos (İspanya)
Olof Palme (İsveç)
Giulio Andreotti (İtalya)
Silvio Berlusconi (İtalya)
Benito Mussolini (İtalya)
Janos Kadar (Macaristan)
Imre Nagy (Macaristan)
III. Rainier (Monako)
Lech Wałęsa (Polonya)
Karol Józef Wojtyła (Papa II. Ioannes Paulus, Polonya ve Vatikan)
Salazar (Portekiz)
Nicolae Ceauşescu (Romanya)
Leonid Brejnev (Sovyetler Birliği)
Nikita Kruşçev (Sovyetler Birliği)
Mihail Gorbaçov (Sovyetler Birliği)
Vladimir Lenin (Sovyetler Birliği)
Josef Stalin (Sovyetler Birliği)
Lev Troçki Sovyetler Birliği)
Boris Yeltsin (Rusya)
II. Nikolay (Rus İmparatorluğu)
Mustafa Kemal Atatürk (Türkiye)
Celâl Bayar (Türkiye)
II. Abdülhamid (Osmanlı İmparatorluğu)
Enver Paşa (Osmanlı İmparatorluğu)
V. Mehmet (Osmanlı İmparatorluğu)
İsmet İnönü (Türkiye)
Josip Broz Tito (Yugoslavya)
Elefterios Venizelos (Yunanistan)

George Bush (Amerika Birleşik Devletleri)
Bill Clinton (Amerika Birleşik Devletleri)
Dwight D. Eisenhower (Amerika Birleşik Devletleri)
Lyndon Johnson (Amerika Birleşik Devletleri)
John F. Kennedy (Amerika Birleşik Devletleri)
Martin Luther King (Amerika Birleşik Devletleri
Henry Kissinger (Amerika Birleşik Devletleri)
George Marshall (Amerika Birleşik Devletleri)
Joseph Raymond McCarthy (Amerika Birleşik Devletleri)
Richard Nixon (Amerika Birleşik Devletleri)
Milo Raduloviç (Amerika Birleşik Devletleri)
Ronald Reagan (Amerika Birleşik Devletleri)
Franklin D. Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri)
Theodore Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri)
Harry S. Truman (Amerika Birleşik Devletleri)
Woodrow Wilson (Amerika Birleşik Devl

Titanyum grubu veya 4. grup periyodik tabloda yer alan bir kimyasal elementler grubudur. Modern IUPAC adlandırma sistemine göre periyodik tablonun 4. grubu titanyum (Ti), zirkonyum (Zr), hafniyum (Hf) and rutherfordyum (Rf) elementlerini kapsar. Grup periyodik tablonun d bloku içinde yer alır. 4. grupta yer alan üç element titanyum (Ti), zirkonyum (Zr) ve hafniyum (Hf) doğal olarak bulunur buna karşın rutherfordyum (Rf) radyoaktiftir. Rutherfordyumun bütün izotopları radyoaktiftir ve laboratuvarda üretilirler, hiçbiri doğada bulunmaz. Şimdiye kadar süperçarpıştırıcılarda yapılan hiçbir deneyde grubun bir sonraki üyesi Unpentkuadyum (Upq) elemtinin sentezi gerçekleştirilemedi. 8. periyot elementlerinin sonlarında yer alan üyelerinden biri olduğundan Upq elementinin yakın bir gelecekte sentezlenmesi pek mümkün görünmemektedir.
Grubun ilk üç elementi benzer özellikler gösterir. Bunların üçü de standart şartlar altında refrakter metallerdir.

Gözlemlerin çoğu grubun ilk üç elementi için yapılabilmiştir. Rutherdfordyum elementinin kimyası tam olarak ortaya konulamadığından bu bölümde titanyum, zirkonyum ve hafniyum elementleri dikkate alındı. Grupta yer alan bütün elementler yüksek erime noktasına (1668 °C, 1855 °C, 2233 °C) sahip reaktif metallerdir. Reaktivite, ileride oluşacak reaksiyonları önleyen hızla oluşan oksit tabaka nedeniyle her zaman için açık değildir. TiO2, ZrO2 ve HfO2 oksitleri, yüksek erime noktasına sahip beyaz katılardır ve çoğu aside karşı tepkisizlerdir.

Tetravalan geçiş metalleri olarak, dört elementin tamamı genellikle +4 oksidasyon durumunda inorganik bileşik oluşturabilirler. İlk üç metal için onların yoğun alkalilere karşı dirençli oldukları gösterilmiştir ancak halojenler bu metallerle reaksiyona girerek tetrahalidleri oluşturur. Yüksek sıcaklıklarda üç metalin tamamı oksijen, azot, karbon, kükürt, bor ve silisyum ile tepkimeye girerler. 5. grup elementlerinde göslenen lantanit büzülmesi sebebiyle, zirkonyum ve hafniyum neredeyse aynı iyonik yarıçapa sahiptirler. Bu elementler için iyonik yarıçaplar Zr4+ için 79 pikometre ve Hf4+ için 78 pm'dir.
Benzer sonuçlar neredeyse aynı kimyasal davranış ve benzer bileşik oluşturma gibi durumlarla da görülmektedir. Hafniyumun kimyası zirkonyumunki ile benzerdir. Kimyasal reaksiyonlarda ayrım yapmak mümkün değildir sadece bileşiklerin fiziksel özelliklerinde farklılıklar vardır. Bileşiklerin erime ve kaynama noktaları ve çözücülerdeki çözünürlükleri bu ikiz elementlerin kimyasındaki en büyük farklardır.

Göreli bol elementler titanyum ve zirkonyumun keşifleri 17. ve 18. yüzyıllarda yapılmışken, hafniyumun keşfi 1923 yılından önce yapılamadı. Bu kısmen elementin düşük bolluğundan kaynaklanmaktaydı.

A priori, kelime anlamı olarak önsel demektir. Ancak genel kullanım alanı olan felsefede, deneyden önce olan anlamında kalıplaşmıştır. Deneyden sonra olan anlamındaki a posteriorinin karşıtıdır.
Bilimsel ve felsefi yazılarda bir teorinin deneysel olarak kanıtlanmadan (ya da çürütülmeden) önce, teoriyi kullanarak elde edilen tahminler için kullanılır. Örneğin; "... a priori böyledir."
A priori, genelde deneyle kanıtlanamayacak olgular için kullanılır. Bunun en temel örnekleri dinsel konular ile ölüm ve hayatın başlangıcı, tanrının varlığı, evrenin yapısı gibi metafiziksel savlardır. Bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur; zira bilimsel metot, bu tip bilgileri reddeder.
Antik Yunan felsefesinde, hiçbir deneye dayanmayan bilgiyi tanımlamak için kullanılan a priori kavramı, Skolastiklerce geliştirilmiş, Alman düşünür Immanuel Kant'ın sisteminde önem kazanmıştır. A priori ve a posteriori terimlerini ortaya atan 14. yüzyıl skolastiklerinden Albert le Grand de Saxe'tır.
Antikçağda Aristoteles tümelden tikele yapılan uslamlamayı önsel kanıt ve buna karşı tikelden tümele yapılan uslamlamayı sonsal kanıt a posteriori saymıştır. Çünkü birincisinde ussal bir ilkeden, ikincisindeyse duyumlarla algılanan ve bundan ötürü de deneysel olan bilgilerden yola çıkılıyordu. Birincisi önsel bilgiden yola çıkan bir tümdengelim uslamlama, ikincisi sonsal bilgiden yola çıkan bir tümevaran uslamlamaydı.
Özellikle Hristiyan metafiziği, tanrının varlığını kanıtlamak için deneyden yararlanmak imkânsız bulunduğundan, zorunlu olarak ussal ve bundan ötürü de önsel olan a prioriden yararlanmıştır.

Adli bilimler veya kriminalistik, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıyla suçların ve hukuki uyuşmazlıkların çözümüne çalışılan bilimler demeti. Kimi kaynaklarda "bilimsel polislik" olarak da nitelenmektedir. Ceza hukuku ve medeni hukuk konularında hukuki karar almayı destekler.
Özellikle ceza soruşturması sırasında, kabul edilebilir delillere ve ceza muhakemesine ilişkin yasal standartlara tabidir. DNA analizi, parmak izi, kan lekesi model analizi, ateşli silahlar, balistik, toksikoloji ve yangın enkazı analizi gibi çok sayıda uygulamanın kullanıldığı geniş bir alandır.
Kriminalistik adı, "suç" (Fransızca: la crime) sözcüğünden türetilmiştir ve her ne kadar kriminoloji ile karıştırılsa da bu iki saha, amaç ve nitelik bakımından birbirinden ayrılır. Ne var ki adli bilimler, kriminolojiyi geniş kapsamlı olarak ele alan bazı kaynaklarca "uygulamalı kriminoloji" alanına da dahil edilir. Adli bilimler kendi başına bir bilim dalı değil, adli amaçlar doğrultusunda pek çok farklı disiplinin bir araya geldiği bir çatı yapıdır. Bunlar tıp, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji gibi fen bilimleri ya da psikoloji, dilbilim gibi sosyal bilim alanlarından olabilirler.
Adli bilimler; suçlunun ortaya çıkarılması kadar, masumların hatalı biçimde suçlanmasını veya cezalandırılmasını önlemeye de yarar. Suç ve uyuşmazlık konuları, adli bilimler çerçevesinde bir "olay" olarak ele alınır ve yalnızca gerçeğin ne olduğu araştırılır. Bu gerçeğin hukuki yorum ve değerlendirmesi ise yargı faaliyeti çerçevesinde soruşturma ve kovuşturma makamlarının görev ve yetkisidir. Bu çerçevede çalışmalar yürüterek gerçeğin ortaya çıkarılmasına çalışan kimselere ise "bilirkişi" veya "uzman" denilir.

Adli bilimler, hukuk ile çeşitli başka bilim dallarının ilişkisinden doğar ve ilk olarak Milattan Önce 3000 civarında, Antik Mısır'da adli tıp ile ortaya çıkmıştır. Bugün adli bilimlerle ilgili olarak akla gelen ilk kavramın adli tıp olması da bu çok eski ve yaygın ilişki olarak ifade edilir. Yeni yöntem, yaklaşım ve bilim dallarının adli bilimler çatısı altında kullanılması; geçen 5000 yıllık süreçte adli bilim uzmanlarının karşı karşıya kaldıkları olayların karmaşıklığının sonucudur. Ne var ki bu ilerleme, doğrudan ve sadece adli bilimler yapısıyla ilgili değildir. Bu çerçevede başvurulan, yöntemlerinden faydalanılan alanlardaki her bir gelişme, adli bağlamlarda da etkili olmaktadır.
Bugüne dek bilinen ilk otopsi, 1374 yılında Fransa'da yapıldı. 17. yüzyıl sonları itibarıyla adli tıp alanında gelişmeler kaydedildi ve 1785 yılında Prag Üniversitesi'nde "adli tıp ve polis tıbbı"na dair bir araştırma ve öğretim yapısı oluşturuldu. Yine bu süreçte adli toksikoloji sahası ortaya çıktı.

Hindistan'da memur olarak çalışan William J. Herschel, insanların parmak izlerinin birbirlerine benzemediğini ve bu izlerin zamanla değişmediğini tespit etti. Bu süreçte Henry Faulds da Herschel'den ayrı olarak aynı tespiti yaptı ve keşfi, 1880 yılında Nature dergisinde yayımlandı. Parmak izi çalışmalarının kurucularından biri olarak kabul edilen Francis Galton, mumyaların parmak izlerinin, ölümden sonra dahi değişmediğini keşfetti.
Avusturyalı avukat Hans Gross, tanık beyanlarının güvenilmezliği dolayısıyla gerçeğin bilimsel olarak ispatlanması gerektiğini savunarak; 1891 yılında delillerin değerlendirilmesiyle ilgili bilgiler içeren kılavuz niteliğindeki "Adli Bilimlerin El Kitabı" (Almanca: Handbuch der Kriminalistik) kitabını yayımladı.
Fransız polis Alphonse Bertillon ise insanların fiziksel özelliklerini esas alarak kimlik tespitine yarayan antropometrik ölçüm sistemini ve sabıka fotoğrafı sistemini geliştirdi. "Bertillonaj" olarak bilinen bu sistem, Avrupa'nın büyük bölümünde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın biçimde kullanılmaya başlandı.
Edmond Locard, kendi adıyla anılan değişim prensibi gibi, 20. yüzyılın başlarında olay yeri inceleme ve kriminalistik konularında ilk sistemli çalışmaları yaptı.

Özel

Genel

Karakuş, Oğuz (2011). "Giriş".  Oğuz Karakuş (Ed.). Adli Bilimler. Ankara: Adalet. ss. 1-3. ISBN 978-605-5473-58-7. 
Tanrıvere, Utku (2017). "Adli Bilimler ve Suç Bilimi Bağlamlarında Mekân: Olay Yeri ve Suç Yeri".  Erkan Zengin vd. (Ed.). Mekân: Toplumbilim, Mimarlık ve Yazınbilimde Mekân Araştırmaları. Ankara: Detay. ss. 105-130. ISBN 978-605-2323-44-1. 
Toroslu, Nevzat; Feyzioğlu, Metin (2016). Ceza Muhakemesi Hukuku. Ankara: Savaş Yayınevi. ISBN 978-605-9414-70-8. 
Tuğ, Ayşim; Doğan, Yeşim; Hancı, Hamit (2002). "Kriminalistik Kriminoloji Değildir" (PDF). Ankara Barosu Dergisi, 2002-2. ss. 175-181. 28 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)3 Mayıs 2020.

Ahlak ya da sağtöre, kelimenin en dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) anlamına gelir. Terim genellikle kültürel, dinî, dünyevi ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (öznel olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı  ve/veya inancı için kullanılır. Ahlak, kelimesinin etimolojik kökeninin Arapça "hulk" sözcüğüne dayandığı bilinir.

Arapça "hulk", "huy" anlamına gelmektedir. Arapça “ahlak-ı hamide” ve “ahlak-ı hasene” iyi ahlak; “ahlak-ı zemime” ve “ahlak-ı seyyie” ise kötü ahlak anlamlarına gelmektedir.

Ahlak tek bir tanıma haiz olmasa da üzerine yapılan tanımlar şu iki başlıkta toparlanabilirler:
a) Tanımlayıcı ahlak: Evrensel bir anlayışa değil toplum yahut topluluklarca oluşturulup davranışlara yön veren kurallar bütününe yapılan vurgudur -ki bu durumda ahlakın evrensel olduğu görüşü yadsınır-.
b) Normatif ahlak: Tanımlayıcı ahlakın aksine topluluksal ögelerden -gelenek vs- bağımsız biçimde tüm rasyonel kişilerce onaylanacak olan kurallardır.
Ahlak bu tanımlardan hareketle "doğru davranış kuralları" olarak tanımlanabilir. Bu kuralların kuramsal özüyse etik dalıyla incelenir. Etik kavramı ahlakla eşanlamlı kullanılsa da bu doğru değildir. Etik, davranışların alacağı "doğruluk" ve "yanlışlık" değerlerinin kuramıyken ahlak, etiğin uygulamasıdır. Bunun yanı sıra ahlak olgusu daha kişiselken etik olgusu toplumsaldır.
Şöyle özetlenebilir:

Ahlakı sistematik biçimde inceleyen dal, felsefenin bir dalı olan etiktir. Etik, çeşitli soru ve sorunları sorar ve bunları inceler; birisinin belirli (spesifik) bir durumda nasıl davranması ("uygulamalı etik"), birisinin Ahlaki bir durum veya görüşü nasıl kanıtlayacağı ("normatif etik") ve birisinin etik veya Ahlakın kökten yapısını nasıl anlayacağı ("meta-etik") gibi.
Örneğin, bugün ABD'de kürtajın Ahlaki açıdan izin verilebilir, bunun uygun bir eylem olup olmadığı uygulamalı etikte tartışılan güncel sorulardandır. Normatif etikteki yaygın bir soru da, kişinin birisini korumak amacıyla yalan söylemesinin Ahlaki olarak savunulup savunulamayacağıdır. Meta-etik ise, "iyi"nin varlığını nasıl doğruladığımızı yoksa her şeyin göreceli olduğunu ve Ahlakın sadece birisinin tercihlerinin ifadesi olup olmadığı sorularını sorar ve inceler.

İyiye ve doğruya yönelmiş eylemi talep eden kurallardır. Bazı davranışlara üstün değerler yüklenerek yapılması teşvik edilir. Ahlak kuralları bireylerin davranışlarını düzenlemeyi amaçlayan, bunu yaparken de iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış davranışın ne olduğu sorusuna cevaplar veren kuralların tümüdür. Kaynağı kişinin kendisidir. Yani dışarıdan bir zorlama olmadan kendiliğinden uygulanır. Fakat Ahlakın nasıl edinildiği ayrı bir tartışma konusudur.
A) Subjektif (Öznel) Ahlak: Ahlakın doğuştan edinildiği, kişinin yaratılışından kaynaklandığı öne sürülür. Bu nedenle kişinin kendisine yaptığı telkinlerle oluşur. Vicdan önemli ve belirleyici bir kavram olarak görülür.

Vicdan: İnsanın iyiyi veya kötüyü ayırt etmesini sağlayan, doğruyu veya yanlışı bulduran içsel güç ve yetenektir. Mecazen içsel bir mahkemedir. Özellikle hakimlerin (yargıçların) vicdani kanaatleriyle ve bağımsız olarak yani baskı altında kalmadan, kimseden tavsiye ve telkin almadan karar vermeleri gerekir. Arapçada sözcüğün kökeninde “bulmak” manası vardır. (“Bulunç” sözcüğü Anadolu'da bazı yörelerde “Vicdan” anlamında kullanılır.)
B) Objektif (Nesnel) Ahlak: Ahlakın sonradan edinildiği, aile, okul, çevre, din gibi kurumlar aracılığıyla toplum tarafından bireye aktarıldığı kabul edilir. Felsefedeki “Tabula Rasa” (Boş Levha) anlayışı savunulur. Bu anlayışa göre insan zihni boş bir levha (tablo) gibidir. Doğumda insan zihni boştur ve sonradan toplumsal etkileşimle doldurulur. Bu nedenle Objektif Ahlak bireyin diğer insanlara nasıl davranacağını belirler.

Etik
Normlar

Altruism: Myth or Reality? (İngilizce)
The Definition of Morality 21 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Boston College's Morality Lab 9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Akad, MÖ 3. binyılın son çeyreğinde, yaklaşık 150 yıllık bir dönem boyunca Mezopotamya'da egemen siyasi güç olan Akkad İmparatorluğu'nun başkentiydi.Mezopotamya'nın Güney Merkez kesiminde, Dicle ve Fırat nehirlerinin birbirlerine en çok yaklaştıkları yerde bulunan tarihsel bölgede yer alıyordu. Antik Babil medeniyetlerinin ana yurdu olan Akad'ın kuzeyinde Asur bölgesi, güneyinde ise Sümer bölgesi yer alıyordu. Akad isminin yerini zamanla Babil kelimesi almıştır.
Akad ismi, Sami kökenli I. Sargon'nun (Akad dilinde Şarrukin) MÖ 2300'lerde kurduğu Agade şehrinin isminden gelmektedir. Bu dönemden itibaren tüm Güney Mezopotamya hükümdarları kendilerini Sümer ve Akad kralı diye isimlendirmişlerdir. Akad, yeryüzünün ilk güçlü imparatorluğu olan Akad İmparatorluğu'nun merkez topraklarını oluşturuyordu.
Günümüzde şehrin tam konumu bilinmemektedir. Araştırmaların ilk zamanlarında çeşitli tanımlanamayan höyükler Akad'ın yeri olarak değerlendirildi. Modern zamanlarda dikkatlerin çoğu, kabaca 1) Eshnunna yakınlarında, 2) Sippar yakınlarında, 3) Kiş ve Babil yakınlarında, 4) Dicle Nehri yakınlarında ve 5) Diyala Nehri yakınlarında – hepsi de Irak'ın merkezindeki modern Bağdat'a yaklaşık 30 kilometre (20 mil) mesafede bulunan bir alana odaklanmıştır. Ayrıca Irak'ın kuzeyindeki Musul bölgesi kadar uzak yerlerde de konum önerileri bulunmaktadır.
Akad'ın ana tanrıçası İştar-Annunitum veya ‘Aštar-annunîtum (Savaşçı İştar) idi, ancak farklı bir tanrıça olan İştar-Ulmašītum'a da şehrin ana tanrıçası olabilir. Kocası İlaba da saygı görüyordu. İştar ve İlaba daha sonra Eski Babil döneminde Girsu'da ve muhtemelen Sippar'da da tapınılan tanrılardı.
Şehrin, Tevrat'ta (Yaratılış 10:10) Sümer'deki (Şinar) Nimrod şehirleri listesinde אַכַּד‎ (ʾAkkaḏ, klasik transliterasyonda Accad) olarak geçtiği tahmin ediliyor.
Asuroloji çalışmalarının ilk dönemlerinde, Agade adının Akkadca kökenli olmadığı öne sürülmüştü. Öneriler arasında Sümerce, Hurrice veya Lullubice (ancak bu kanıtlanmamıştır) yer almaktadır. Şehrin adının Akadca kökenli olmaması, bölgenin Sargon öncesi dönemlerde yerleşim yeri olarak kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir.

Sargon MÖ 2334-MÖ 2279
Rimush MÖ 2279-MÖ 2270
Maniştusu MÖ 2270-MÖ 2254
Naramsin MÖ 2254-MÖ 2218
Şarkali Şarri MÖ 2218-MÖ 2193

Akademik özgürlük, bir öğretim elemanının hiçbir dış müdahaleye maruz kalmadan ders verebilme, bir öğrencinin ise yine dış müdahalelerden arınmış bir akademik ortamda öğrenim görebilme hakkıdır. Ayrıca, akademisyenlerin sosyal ve siyasal eleştiri yapma hakkını da içerebilir.
Akademik özgürlük, çoğu zaman, öğretim üyelerinin serbestçe soruşturma ve araştırma yürütebilme imkânının hem akademinin misyonu hem de akademi ilkeleri açısından vazgeçilmez olduğu inancına dayanır ve bu çerçevede, akademisyenlerin dış siyasal gruplar veya otoriteler için rahatsız edici olabilecekler dâhil, olguları ve fikirleri baskıya uğrama, işlerini kaybetme ya da hapsedilme korkusu olmaksızın öğretme ya da ifade etme özgürlüğüne sahip olmaları gerektiği kabul edilir. Akademik özgürlüğün çekirdeği, akademisyenlerin akademik bir kapasiteyle (öğretim elemanı ya da araştırmacı olarak, sıkı anlamda bilimsel görüşlerini ifade ederken) faaliyet göstermesini kapsar; bununla birlikte genişletilmiş bir yorum, bu mesleki güvenceleri akademisyenlerin mesleki uzmanlık alanlarının dışındaki konulardaki ifadelerine de teşmil eder.
Akademik kadroluluk (tenure), öğretim elemanlarının ancak ağır mesleki yetersizlik ya da akademik topluluk tarafından bizzat kınanmaya yol açan davranışlar gibi nedenlerle görevden alınabilmesini mümkün kılarak akademik özgürlüğü korur.
Tarihsel olarak akademik özgürlük, Orta Çağ ve erken modern Avrupa'da, dinî otoriteler veya hükûmetler tarafından sakıncalı addedilen biçimlerde davranan akademisyenlerin baskıya maruz kalabilmeleri nedeniyle, çekingen biçimde ortaya çıkmıştır. Akademik özgürlüğün kurumsallaşması, genellikle modern araştırma üniversitesinin yükselişiyle ve 19. yüzyılda ortaya çıkan Humboldtçu yükseköğretim modeli ile ilişkilendirilir. Bir tahmine göre, akademik özgürlük 1960'lardan bu yana dünya genelinde kayda değer ölçüde artmıştır; bununla birlikte, akademik özgürlüğün liberal demokratik devletlerde daha olası olduğu, otoriter ve illiberal devletlerde ve askerî çatışma içindeki ülkelerde ise daha ağır biçimde kısıtlandığı belirtilmektedir. 2013'ten bu yana bazı ülkelerde akademik özgürlükte iyileşmeler görülse de, genel eğilim özgürlüklerin daralması yönündedir.

Aktinyum, simgesi Ac ve atom numarası 89 olan kimyasal bir elementtir. İlk olarak 1899'da Fransız kimyager André-Louis Debierne tarafından izole edilmiştir.
Friedrich Oskar Giesel daha sonra 1902'de bağımsız olarak izole etti ve elementin bilindiğinden habersiz, ona "emanyum" adını verdi. Aktinyum, periyodik tablodaki aktinyum ve lavrensiyum arasındaki 15 benzer elementten oluşan aktinit serisine isim verdi. Aynı zamanda, bazen 7. periyot geçiş metallerinin birincisi olarak kabul edilir, ancak lavrensiyum bu pozisyonda daha az görülür. Polonyum, radyum ve radon ile birlikte aktinyum, izole edilecek ilk ilkel olmayan radyoaktif elementlerden biriydi.
Yumuşak, gümüşi-beyaz bir radyoaktif metal olan aktinyum, havadaki oksijen ve nem ile hızla reaksiyona girerek daha fazla oksidasyonu önleyen beyaz bir aktinyum oksit kaplaması oluşturur. Çoğu lantanit ve birçok aktinitte olduğu gibi, aktinyum hemen hemen tüm kimyasal bileşiklerinde oksidasyon seviyesi +3 olarak görülür. Aktinyum, uranyum ve toryum cevherlerinde ağırlıklı olarak beta ve bazen alfa parçacıkları yayan 21.772 yıllık yarı ömre sahip 227Ac izotopu ve 6.15 saatlik bir yarı ömre sahip beta aktif olan 228Ac olarak bulunur. Cevherdeki bir ton doğal uranyum yaklaşık 0.2 miligram aktinyum-227 içerir ve bir ton toryum yaklaşık 5 nanogram aktinyum-228 içerir. Aktinyum ve lantanın fiziksel ve kimyasal özelliklerinin yakın benzerliği, aktinyumun cevherden ayrılmasını pratik olmayan bir hale getirir. Bunun yerine aktinyum, bir nükleer reaktörde 226Ra'nın nötron ışınlaması ile miligram miktarlarında hazırlanır. Kıtlığı, yüksek fiyatı ve radyoaktivitesi nedeniyle, aktinyumun önemli bir endüstriyel kullanımı yoktur. Mevcut uygulamaları bir nötron kaynağı ve radyasyon terapisi için bir etken içerir.

Fransız bir kimyager olan André-Louis Debierne, 1899'da yeni bir element keşfettiğini açıkladı. Marie ve Pierre Curie'nin radyumu çıkardıktan sonra bıraktığı uraninit kalıntılarından ayırdı. 1899'da Debierne, maddeyi titanyum ve (1900'de) toryuma benzer olarak tanımladı. Friedrich Oskar Giesel, 1902'de aktinyumu lantan benzeri bir madde olarak bağımsız olarak keşfetti ve 1904'te buna "emanyum" adını verdi. 1904'te Debierne, Harriet Brooks ve 1905'te Otto Hahn ve Otto Sackur tarafından belirlenen yarı ömürlerin karşılaştırılmasından sonra, yeni element için Debierne'nin seçtiği isim, iddia ettiği çelişkili kimyasal özelliklere rağmen korundu.
1970'lerde ve daha sonra yayınlanan makaleler Debierne'nin 1904'te yayınlanan sonuçlarının 1899 ve 1900'de bildirilenlerle çeliştiğini göstermektedir. Ayrıca, günümüzde bilinen aktinyum kimyası, Debierne'nin 1899 ve 1900 sonuçlarının küçük bir bileşeni dışında varlığını engeller; Aslında, rapor ettiği kimyasal özellikler, bunun yerine, on dört yıl boyunca keşfedilmeyecek olan yanlışlıkla protaktinyum tespit etmesini, sadece hidrolizi ve laboratuvar ekipmanına adsorpsiyonu nedeniyle ortadan kalkmasını mümkün kılmaktadır. Bu, bazı yazarların keşifle yalnızca Giesel'in kredilendirilmesi gerektiğini savunmasına yol açtı. Bilimsel keşfin daha az çatışmacı bir vizyonu Adloff tarafından önerilmektedir. Erken yayınlara yönelik eleştirilerin o zamanlar ortaya çıkan radyokimya tarafından hafifletilmesi gerektiğini öne sürüyor: Debierne'nin orijinal belgelerdeki iddialarının ihtiyatlılığını vurgulayarak, hiç kimsenin Debierne'nin maddesinin aktinyum içermediğini iddia edemeyeceğini belirtiyor. Şu anda tarihçilerin büyük çoğunluğu tarafından keşfedici olarak kabul edilen Debierne, öğeye olan ilgisini kaybetti ve konuyu terk etti. Giesel ise radyokimyasal olarak saf aktinyumun ilk preparasyonu ve atom numarası 89'un tanımlanması ile haklı olarak kredilendirilebilir.
Aktinyum adı Grekçe aktis, aktinos (ακτίς, ακτίνος), yani ışın anlamına gelir. Ac sembolü, asetil, asetat ve bazen asetaldehit gibi aktinyum ile ilgisi olmayan diğer bileşiklerin kısaltmalarında da kullanılır.

Aktinyum yumuşak, gümüşi-beyaz, radyoaktif, metalik bir elementtir. Tahmini kayma modülü kurşun ile benzerdir. Güçlü radyoaktivitesi sayesinde aktinyum, yayılan enerjik parçacıklar tarafından iyonize edilen havadan kaynaklanan soluk mavi bir ışıkla karanlıkta parlar. Aktinyum, lantan ve diğer lantanitlere benzer kimyasal özelliklere sahiptir ve bu nedenle uranyum cevherlerinden çıkarılırken bu elementlerin ayırılması zordur. Çözücü ayırması ve iyon kromatografisi ayırma için yaygın olarak kullanılır.
Aktinitlerin ilk elementi olan aktinyum, lantanın lantanitlere yaptığı gibi gruba adını verdi. Element grubu lantanitlerden daha çeşitlidir ve bu nedenle 1945'e kadar Dmitri Mendeleev'in periyodik tablosundaki en önemli değişikliğin lantanitlerin tanınması, aktinitlerin tanıtılması, genellikle Glenn T. Seaborg'un transuranyum elementleri üzerinde yaptığı araştırmalarından sonra kabul edildi (1892'de İngiliz kimyager Henry Bassett tarafından önerilmiş olmasına rağmen).
Aktinyum, havadaki oksijen ve nem ile hızla reaksiyona girerek daha fazla oksidasyonu engelleyen beyaz bir aktinyum oksit kaplaması oluşturur. Çoğu lantanit ve aktinitte olduğu gibi, aktinyum +3 oksidasyon seviyesinde bulunur ve Ac3+ iyonları çözeltilerde renksizdir. +3 oksidasyon seviyesi soy gaz radonun kararlı kapalı-kabuk yapısını vermek için kolayca bağışlanan üç değerlik elektronu ile aktinyumun [Rn]6d17s2 elektronik konfigürasyonundan kaynaklanır. Nadir +2 oksidasyon seviyesi sadece aktinyum dihidrit (AcH2) için bilinir; hatta bu gerçekte daha hafif konjeni LaH2 gibi bir elektrür bileşiği olabilir ve dolayısıyla aktinyum(III) içerebilir. Ac3+ bilinen tüm tripositif iyonların en büyüğüdür ve ilk koordinasyon küresi yaklaşık 10.9 ± 0.5 su molekülü içerir.

Aktinyumun yoğun radyoaktivitesi nedeniyle, sadece sınırlı sayıda aktinyum bileşiği bilinmektedir. Bunlar şunları içerir: AcF3, AcCl3, AcBr3, AcOF, AcOCl, AcOBr, Ac2S3, Ac2O3 ve AcPO4. AcPO4 hariç hepsi ilgili lantan bileşiklerine benzer. Hepsi +3 oksidasyon seviyesinde aktinyum içerir. Özellikle, analog lantan ve aktinyum bileşiklerinin kafes sabitleri sadece yüzde birkaç oranında farklılık gösterir.

Burada a, b ve c kafes sabitleridir, No boşluk grubu sayısı ve Z birim hücre başına formül birimi sayısıdır. Yoğunluk doğrudan ölçülmedi, kafes parametrelerinden hesaplandı.

Aktinyum oksit (Ac2O3), hidroksitin 500 °C'de veya oksalatın 1100 °C'de vakumla ısıtılmasıyla elde edilebilir. Kristal kafesi, en üç değerlikli nadir toprak metallerinin oksitleri ile izotipiktir.

Aktinyum triflorür, çözeltide veya katı reaksiyonda üretilebilir. Önceki reaksiyon, aktinyum iyonları içeren bir çözeltiye hidroflorik asit ilave edilerek oda sıcaklığında gerçekleştirilir. İkinci yöntemde, aktinyum metali, platin bir düzenekte 700 °C'de hidrojen florür buharları ile işlenir. Aktinyum triflorürün 900-1000 °C'de amonyum hidroksit ile işlenmesi oksiflorür AcOF verir. Lantan oksiflorür, bir saat boyunca 800 °C'de havada lantan triflorür yakılarak kolayca elde edilebilirken, aktinyum triflorürün benzer şekilde işlenmesi AcOF vermez ve sadece başlangıçtaki ürünün erimesiyle sonuçlanır.

AcF3 + 2 NH3 + H2O → AcOF + 2 NH4F
Aktinyum triklorür, aktinyum hidroksit veya oksalatın 960 °C'nin üzerindeki sıcaklıklarda karbon tetraklorür buharları ile reaksiyona sokulmasıyla elde edilir. Oksiflorür gibi aktinyum oksiklorür, aktinyum triklorürün 1000 °C'de amonyum hidroksit ile hidrolize edilmesi suretiyle hazırlanabilir. Bununla birlikte, oksiflorürün aksine, oksiklorür hidroklorik asit içindeki bir aktinyum triklorür çözeltisinin amonyak ile tutuşturulmasıyla sentezlenebilir.
Alüminyum bromür ve aktinyum oksit reaksiyonu aktinyum tribromür verir:

Ac2O3 + 2 AlBr3 → 2 AcBr3 + Al2O3
ve 500 °C'de amonyum hidroksit ile muamele edilmesi oksibromit AcOBr ile sonuçlanır.

Aktinyum hidrür, aktinyum triklorürün potasyum ile 300 °C'de indirgenmesiyle elde edildi ve yapısı, karşılık gelen LaH2 hidrür ile benzer şekilde çıkarıldı. Reaksiyondaki hidrojen kaynağı belirsizdi.
Monosodyum fosfatın (NaH2PO4) hidroklorik asit içindeki bir aktinyum çözeltisi ile karıştırılması, birkaç dakika boyunca beyaz renkli aktinyum fosfat hemihidrat (AcPO4·0.5H2O) ile ısıtılır ve aktinyum oksalat, siyah aktinyum sülfür (Ac2S3) ile sonuçlanır. Muhtemelen 1000 °C'de aktinyum oksit üzerinde bir hidrojen sülfür ve karbon disülfür karışımı ile hareket ettirilerek üretilebilir.

Doğal olarak oluşan aktinyum, iki radyoaktif izotoptan oluşur; 227Ac (235U radyoaktif ailesinden) ve 228Ac). 227Ac esas olarak çok küçük bir enerjiye sahip bir beta yayıcı olarak bozunur, ancak olayların %1.38'inde bir alfa parçacığı yayar, böylece alfa spektrometresi ile kolayca tanımlanabilir. En kararlı olanı 21.772 yıl yarı ömrü olan 227Ac, 10 gün yarı ömre sahip 225Ac ve 29.37 saat yarı ömre sahip 226Ac olmak üzere otuz altı radyoizotop tespit edilmiştir. Geriye kalan tüm radyoaktif izotopların yarı ömürleri 10 saatten azdır ve çoğunun yarı ömürleri bir dakikadan kısadır. Bilinen en kısa aktinyum izotopu, alfa bozunması ile bozunan 227Ac'dir (69 nanosaniyelik yarı ömür). Aktinyum bilinen iki meta duruma sahiptir. Kimya için en önemli izotoplar 225Ac, 227Ac ve 228Ac'dir.
Saflaştırılmış 227Ac, yaklaşık yarım yıl sonra bozunma ürünleri ile dengeye gelir. Çoğunlukla beta (%98.62) ve bazı alfa parçacıklarına (%1.38) yayılan 21.772 yıllık yarı ömrüne göre bozunur; ardışık bozunma ürünleri aktinyum serisinin bir parçasıdır. Mevcut düşük miktarlar, beta parçacıklarının düşük enerjisi (maksimum 44.8 keV) ve düşük alfa radyasyon yoğunluğu nedeniyle, 227Ac emisyonu ile doğrudan tespit etmek zordur ve bu nedenle çürüme ürünleri ile izlenir. Aktinyum izotopları atom ağırlığında 205 u (205Ac) ila 236 u (236Ac) arasında değişir.

Aktinyum sadece uranyum cevherlerindeki izlerde bulunur - cevherdeki bir ton uranyum yaklaşık 0.2 miligram 227Ac içerir - ve bir ton toryum başına yaklaşık 5 nanogram 228Ac içeren toryum cevherlerinde bulunur. 227Ac, ana izotop 235U (veya 239Pu) ile başlayan ve kararlı kurşun izotop 207Pb ile biten uranyum-aktinyum serisi bozunma zincirinin

Aktör-ağ-teorisi, (İngilizce Actor-network-theory (ANT), Fail-ağ Teorisi), 1980'lerden itibaren bilim ve teknoloji çalışmaları alanında gelişen ve buradan sosyolojinin diğer alanlarına ve komşu disiplinlere kendini kabul ettirmeyi başaran bir sosyal bilim ekolüdür. Nesneleri de sosyal yapının birer parçası olarak kabul eden bir sosyal araştırma yöntemidir.
İnsandan başka, nesne ve makinelerin de sosyal yapının birer parçası olduğunu ortaya koyması ile ön plana çıkmıştır ve daha önceki teorilere eleştirel bir bakış açısı getirir. Bilim ve teknoloji araştırmaları alanında yapılan çalışmalar sırasında gün yüzüne çıkmış ve bu alanda yoğun olarak kullanılmıştır. Kuramın çıkışında önemli rolü olan Michel Callon ve Bruno Latour, bilim ve teknoloji araştırmaları alanında çalışan araştırmacılardır. Ayrıca sosyoloji alanında çalışan John Law'ın da önemli katkıları olmuştur. Maddeler arası bir ilişkinin yanında semiyotik (kavramlar arası) bir ilişki de tanımlanmaktadır. Doğruları ve yanlışları tanımlayan temelci yaklaşımların aksine sosyal yapıyı inşa eden varlıkların birleşimi ve iletişimi gibi ilişkiler üzerinde durmaktadır. Bu yapısı itibarıyla diğer bilim ve teknoloji araştırmaları ve sosyal ağ teorilerinden ayrılmaktadır.

Aktör Ağ Teorisi (Fail Ağ Kuramı) ilk olarak Michel Callon tarafından École nationale supérieure des mines de Paris'e bağlı olan Sosyal İnovasyon Merkezi'nde (Centre de Sociologie de l'Innovation) geliştirilmiştir. 1984 yılındaki kitabında John Law ve Peter Lodge bu kuramın ilk örneklerinden biri olarak, failler ile ağlar arasındaki ilişkiler yoluyla bilginin yapısını ve büyümesini anlatan Science for Social Scientists isimli bir çalışma ortaya koymuşlardır. Çalışma aynı zamanda bilim ve teknoloji araştırmaları açısından yenilik süreci ve bilgi üretimi kavramlarının anlaşılması için önemli bir adım oluşturmaktadır. 1990'dan itibaren BTT çalışmalarında Aktör Ağ Teorisinin önemi giderek artmıştır. Çoğu araştırmacı tarafından organizasyon analizleri, enformasyon, sağlık çalışmaları, coğrafya, sosyoloji, antropoloji ve ekonomi alanlarında kullanılmıştır. 2008 yılı itibarıyla Aktör Ağ Teorisi oldukça geniş ve kapsamlı bir kullanım alanına sahip olup, maddesel-semiyotik çalışamaların gerektirdiği çoğu heterojen ortama uygulanabilmektedir.

Aktör Ağ Teorisi her ne kadar isminde teori kelimesi barındırsa da, analizlerinde neden ve nasıl sorularına cevap aramaz. Bir method veya bir el kitabı değil herhangi bir şeyin teorisidir. Modellemiş olduğu ağ üzerindeki ilişkilere yoğunlaşır. Latour'un da belirttiği gibi Açıklamalar tanımdan çıkarılmaz, tanımlar, geliştirilen şeylerin bizatihi kendileridir.
Güncel çalışmalarda, maddesel-semiyotik diğer yaklaşımlarla Aktör Ağ Teorisinin karşılaştırıldığı görülebilir. Örneğin etnometodoloji (günlük yaşantılardan çıkarak insanların sosyal yapıları nasıl algıladığını çalışan sosyoloji alanı) alanında, günlük eylemlerin, alışkanlık ve tekrar eden davranışların nasıl kendilerini yeniledikleri ve sürdürdüklerini açıklamak için oldukça başarılı modeller öne sürebilmektedir. Latour tarafından karşı çıkılmasına rağmen, Sembolik-etkileşimci yaklaşım ile de karşılaştırmalar yapan çalışmalar da bulunmaktadır.
Aktör Ağ Teorisi her ne kadar bilim teknoloji ve toplum çalışmaları ve bilim sosylojisi alanlarında kullanılan bir teori olsa da, sosyoloji alanında da oldukça önemli etkileri olmuştur. Yapısı itibarıyla deneysel özellikte olup sosyal araştırmalara ışık tututan bir araçtır, kimlik ve kişisellik üzerine kurulu, taşıma sistemleri ve duygu ve bağımlılık konularında kullanılmıştır. Ayrıca politik ve tarihsel sosyoloji alanlarında da kullanılmaktadır.

Aktör-ağı, kuramın üzerine kurulu olduğu çekirdek kavramdır. Bu terimdeki ağ kavramı özellikle çok fazla çağrışım yaptığı için Latour tarafından problemli olarak görülmektedir.
Bu çekincelerine rağmen Latour yine de ağ kelimesinin en uygun kelime olduğunu şu şekilde ifade eder: "A priori bir düzen ilişkisi yok; toplumun altı ve üstünden bahseden aksiyolojik mit ile bağlantılı değil; herhangi bir konumun makro- veya mikro- olduğuna dair hiçbir varsayımda bulunmuyor ve 'a' veya 'b' öğelerinden hangisinin araştırılacağına göre kullanılacak araştırma araçlarında bir değişiklik yapmıyor." Bu anlamıyla ağ kelimesinin kullanımı Deleuze ve Guattari'nin köksap terimine benzer, hatta Latour şaka yoluyla, eğer kulağa daha iyi gelseydi kuramın isminin "Aktör-rhizome ontolojisi" ("Fail-köksap varlıkbilimi") olarak değiştirilmesine razı olacağını söylemiştir. Bu, Latour'un teori teriminden hoşnut olmadığına da işaret eder.
Aktör Ağ Teorisi maddesel-semiyotik ağların nasıl bir araya gelerek bir bütün halinde çalıştıklarını açıklamaya çalışır. Diğer bir deyişle bir aktör topluluğu maddesel ve semiyotik düzeyde anlamlı bir varlık ortaya koymak için bir araya gelmektedir. Hatta farklı bir bakış açısı ile, bu aktör topluluğu farklı öğeleri bir ağ içerisinde bir araya getiren ve birbirine yapışık bir bütün olarak davranmasını sağlayan açık stratejiler içermektedir. Ağlar, var olan durumunu korumak ve yeni durumlara geçmek için sürekli yapma ve yeniden yapma hallerini gösterir.
Bunun daha açık anlamı, ağların süreki olarak varlığı korumak için bir uğraş içerisinde olması gerektiği, aksi halde ağın çözüleceğidir. Burada yapılan bir kabul ise, ilişkiler ağının özsel olarak tutarlı (yapışık) olması gerekmediğidir, aslında ağın içerisinde çatışmalar olabilmektedir. Sosyal ilişkiler, bu kabulde, sürekli olarak tekrarlanan sonlu süreçler olarak görülmektedir.
Kuram için en önemli terimlerden birisi de actant kavramıdır. İngilizceden doğrudan çevrildiğinde, İngilizcedeki eylem, faaliyet anlamına gelen act kelimesinden türetilmiş ve hareket eden/eylemde olan/faaliyette bulunan anlamı taşımakla birlikte kuram bağlamında insan dışı öğeleri ifade etmektedir. Fail kelimesinin yanı sıra, bu kelimeyi Türkçede farklı anlamlara gelmekle birlikte en iyi karşılayan kelimelerden birisi de eylemci kelimesidir. Eylemcilerin ne olduklarının hiçbir önemi yoktur. Örneğin hayvan, cansız varlıklar veya teknolojilerin her birisi birer eylemci olabilir. Buradaki kritik nokta ağ içerisinde bir eylemi olan ve varlık gösterebilen öğe olmasıdır.
Mantıksal olarak aktörler ele alındığında, bir aktör daha küçük aktörlerin toplamı olarak da görülebilir. Örneğin bir arabanın kendisini meydana getiren motor, kaporta, silecek gibi alt aktörlerden oluşması gibi her aktör de farklı alt aktörlerin birleşimi olarak düşünülebilir. Burada Aktör Ağ Teorisinin kazandırdığı bir bakış açısı da aktörler arası soyutlama özelliğidir. Yani, örneğin bir sürücü araba kullanırken, kullandığı arabanın alt bileşenlerinin çoğundan habersizdir. Aktör Ağ Teorisi ise sürücü ile araba arasındaki iletişimi modellerken basit iki öğe arasındaki bir ilişkiden bahsetmekte ancak bu öğelerin alt öğelerine inmemekte ve çok sayıdaki alt sistemi sadece bir araba öğesi olarak sistemde temsil edebilmektedir.
Bir aktör ağı kırıldığı zaman detaylılık (punctualisation) etkisi denilen bir etkiden bahsedilebilir. Bu etki sistemin diğer öğeleri ile olan soyutlama etkisinin kırılması olarak da görülebilir. Örneğin bir arabanın motorunun bozulması durumunda, arabayı kullanan ve arabayı kendisini taşıyan bir araç olarak gören sürücünün, aslında arabanın alt öğeleri olan karmaşık bir sistem olduğunun farkına varmasını sağlar. Bu anlamda soyutlama yaklaşımı nesne yönelimli programlama'da kullanılan soyutlama ile çok yakındır.
Latour Pandora'nın Ümidi kitabında, ağdaki bu özellikten bahsetmektedir. Buna göre pandoranın kutusu açıldığında bütün öğelerinin açılması ve bütün kara kutu özelliği taşıyan ve soyutlanmış öğeler için bu açılmanın diğer öğeler tarafından fark edilmesi veya etkilenmesi olarak görülmelidir.

Aktör Ağ Teorisi, insan ve insan olmayan üyelere eşit yaklaşır, ağ içerisindeki bütün varlıkları aynı düzeyde ifade eder. Bu özelliğine genelleştirilmiş simetrisi (generalized symmetry) ismi verilmektedir. Bu kavramı, her varlığın ağ içerisindeki taşıdığı ilişkiye göre değerlendirilmesi gerektiği şeklinde yorumlamak yerinde olacaktır, yani herhangi bir öğe için kendi özüne göre bir tanım yapmak ve ön kabullerde bulunmak yerine, ağ içerisindeki ilişkide olduğu varlıklar ve bu varlıklarla olan ilişkilerinin üzerinde durmak şeklinde anlaşılabilir.

Aracılar (intermediaries) ve arabulucular (mediators) teorinin anlaşılması ve uygulanabilmesi için oldukça önemli bir role sahip terimlerdir. Aracılar, genelde ilişkilere etkisi olmayan ama ilişkinin ortamda yayılmasına yardım eden dolayısıyla çoğu zaman göz ardı edilebilen varlıklardır. Arabulucular ise yine farklı varlıkların iletişimine / etkileşimine aracılık eden ancak bu aracılık sırasında iletişim ve etkileşime etki eden, değiştiren, yükselten veya azaltan varlıklardır. Bu açıdan arabulucuların incelenmeye değer olduğu, sosyoloji çalışmalarının çok sayıda aracıya yoğunlaştığı ve bunun gereksiz olduğu söylenebilir.
Örneğin bir sosyolog, zengin ve yüksek toplum kesimleri için ipek ve fakir ve düşük toplum kesimleri için naylonu bir aracı olarak ele alabilir. Bu şekilde ele alınan bir modellemede, gerçekteki ipek-naylon ilişkisinin hiçbir anlamı yoktur. Hatta bu sınıf farkını ifade eden çok sayıda farklı örnekler de bulunabilir. Örneğin ipek/naylon eşleştirmesi yerine uçak/otobüs kullanımı gibi bir eşleştirme de kullanılabilir. Yani ipek/naylon eşleştirmesi bu farkı anlatmak için gerekli ve vazgeçilmez bir özellik sergilememektedir ve göz ardı edilebilir. Ancak birer arabulucu olarak ele alındıklarında ve ipek ve naylon üretimi, sanayide kullanımı, pazarlanması gibi bu kavramların kendi ortamlarına inilen bir çalışmada bu varlıkların birer anlamı olmakta, kullanıcılarının düşünce yapısını anlatmak için kullanılması anlamlı hale gelmektedir.

Langdon Winner gibi kurama eleştirel bakanların yaptıkları en yaygın eleştirilerden birisi, ağdaki kapasiteleri bakımından insanları hayvanlardan veya diğer eşyalardan ayırmamanın, insan olmayana hayvanlara ve eşyalara amaçlılık atfetmek anlamın

Alfred Bernhard Nobel (21 Ekim 1833; Stokholm, İsveç – 10 Aralık 1896; San Remo, İtalya), İsveçli kimyager ve mühendistir. Dinamitin mucididir. Vasiyetiyle Nobel Ödülleri'ni başlatmıştır.
Sentetik element nobelyuma onun adı verilmiştir.

1833'te varlıklı bir aileden gelen anne Andriette Ahlsell ile mühendis baba Immanuel Nobel'in üçüncü oğlu olarak Stokholm'de dünyaya geldi. Alfred doğduğunda babası iflas etmişti, dolayısıyla ailesinin maddi durumu iyi değildi. Nobel ailesi 1837'de Finlandiya'ya, 1842 yılında ise Sankt-Peterburg'a taşındı. St. Petersburg'da babası Immanuel Nobel bir atölye açtı, annesi ise bir bakkal dükkânı işletti. Baba Nobel, Sankt-Peterburg'da büyük başarı kazandı ve Rus ordusu için silah üretmeye başladı.
Alfred Nobel, özel öğretmenler tarafından eğitildi. Doğa bilimleri, dil ve edebiyat alanlarına yoğunlaştı. 17 yaşına geldiğinde İsveççe, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Almancayı akıcı bir şekilde konuşmaya başladı. Fizik ve kimyanın yanı sıra, onun bir mühendis olmasını isteyen babasının pek hoşuna gitmese de Alfred İngiliz edebiyatına ve şiire de ilgi duyuyordu.
Babası onu kimya mühendisliği eğitimi görmesi için yurtdışına gönderdi. İki yıllık süre içinde İsveç, Almanya, Fransa ve ABD'de bulundu. Paris'te bulunduğu süre zarfında dönemin ünlü kimyageri T. J. Pelouze'nin laboratuvarında çalıştı. Burada ayrıca güçlü bir patlayıcı sıvı olan nitrogliserini keşfeden İtalyan kimyager Ascanio Sobrero ile tanıştı. Alfred Nobel de nitrogliserin ile ilgilendi. Nitrogliserin, baruttan daha güçlü olmasına karşın, basınç ve sıcaklığın etkisiyle kolayca patlamaktadır. Nobel'e göre bu durum nitrogliserinin pratik kullanımını sınırlandırmaktadır.
Alfred Nobel, 1852'de ailesi tarafından Sankt-Peterburg'a geri çağrıldı. Nobel, nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına burada devam etti. Ancak, babası Immanuel Nobel'in işleri bozulmaya başladı. Kırım Savaşı'nın sona ermesini takiben Rus ordusu baba Nobel'in işletmesinden silah sipariş etmeyi kesti. Bu yüzden baba Nobel, bir kez daha iflas etti. Bunun üzerine baba Nobel iki oğlu Alfred ve Emil ile birlikte Stokholm'e geri döndü (Diğer oğulları Robert ve Ludvig ise Sankt-Peterburg'da kaldı).
Alfred Nobel, 1863 yılından itibaren nitrogliserin ile ilgili çalışmalarına Stokholm'de devam etti. 1864 yılında çalışmalarını yürütürken bir patlama oldu. Kazada, küçük kardeşi Emil ile birlikte dört kişi hayatını kaybetti. Alfred Nobel'in Stokholm şehri sınırları dahilinde çalışma yapması yasaklandı. Bunun üzerine Alfred çalışmalarına Mälaren Gölü yakınlarındaki bir mavnada devam etti.
Nitrogliserin'i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stokholm'de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmaların sonunda bir patlama ile laboratuvar yıkıldı. Çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865'te yeni bir fabrika kurdu, bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve dinamit barutunu buldu. Araştırmalarına devam eden Nobel, 1877'de Balistit adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1879'da, Paris yakınlarındaki Servan'da bir laboratuvar kuran Nobel, buradaki çalışmaları sırasında dumansız barut adını verdiği ve eşit miktarlarda nitrogliserinle nitroselüloz karışımından oluşan, itici barutu buldu.
Birkaç yıl sonra kordit adlı patlayıcı madde konusunda İngiliz hükûmeti aleyhine dava açtı, ancak davayı kaybetti. Bu dönemde Fransa'ya karşı kurulan bir ittifakta İtalya ile işbirliği yapan Nobel, aleyhindeki kampanyalar sonucunda Paris'i terk ederek İtalya'nın San Remo şehrine yerleşti, laboratuvarını da oraya taşıdı.
Nobel, San Remo'da 1896 yılında beyin kanaması sonucu öldü. Buluşları insanoğlunun yıkım gücünü artırdı. Geri kalan yaşamında sürekli bunun pişmanlığını yaşadığı söylenmektedir.
Öldüğünde ise bir gazete manşette şu başlığı kullandı, "Ölüm taciri öldü! (Le marchand de la mort est mort.)"
Vasiyetinde, mirasının Nobel Ödüllerinin enstitüleştirilmesi yönünde kullanılmasını ve 33.200.000 kronunun her yıl insanlığa hizmette bulunanlara sunulmasını istemiştir.
Bu ödüller, fizik, kimya, tıp veya fizyoloji, edebiyat ve barışa hizmet olmak üzere toplam beş dalda verilecekti. Nobel'in bu vasiyeti önceleri büyük tartışma yarattı. Ancak 1900 yılında İsveç hükûmetinin Nobel Vakfı'nı kurmasıyla, Nobel Ödülleri düzenli olarak verilmeye başlandı. Daha sonra 1968'de İsveç Bankası Alfred Nobel'in anısına bir ekonomi ödülü vermeyi kararlaştırdı, ödül ilk kez 1969'da verildi.
Sentetik bir element olan Nobelyum onun anısına bu isim ile anılmıştır.
Nobel ödülleri her sene Alfred Bernard Nobel'ın ölüm tarihi olan 10 Aralık'ta verilmektedir.

Nobel Ödülü

Alkali metaller (Arapça: el–kali = "bitki külünden") periyodik tablonun birinci grubunda yer alan metallerdir. Fransiyum dışında hepsi, yumuşak yapıda ve parlak görünümdedir.
Kolaylıkla eriyebilir ve uçucu hale geçebilirler. Bağıl atom kütleleri arttıkça, erime ve kaynama noktaları da düşüş gösterir. Diğer metallere kıyasla, özkütleleri de oldukça düşüktür. Hepsi de, tepkimelerde etkindir. En yüksek temel enerji düzeylerinde bir tek elektron taşırlar. Bu elektronu çok kolay kaybederek +1 yüklü iyonlar oluşturabildikleri için, kuvvetli indirgendirler. Isı ve elektriği çok iyi iletirler. Suyla etkileşimleri çok güçlüdür, suyla tepkime sonucunda hidrojen gazı açığa çıkarırlar. I A grubunda yer alan Li, Na, K, Rb, Cs ve Fr elementleri alkali metalleri oluştururlar. Sodyum ve potasyum doğada en çok bulunan alkali metaldir ve çeşitli bileşikleri halinde bulunur.

Alkali metaller değerlik tabakalarında tek elektronu kolayca kaybederek +1 yüklü iyonlar oluştururlar; bu nedenle kuvvetli indirgendirler.
Birkaç istisna dışında bileşikleri iyoniktir.
Metalik özellikleri gereği parlaktırlar; fakat diğer metallerin aksine, bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktırlar.
Aleve tutulduklarında çeşitli renkler oluştururlar; Li, Na ve K tuzu çözeltisine batırılmış bir platin tel, alevi sırasıyla kırmızı, sarı ve menekşe renge boyar.
Isı ve elektriği çok iyi iletirler.
Bulundukları periyotta iyonlaşma enerjileri en küçük, atom ve iyon çapları ise en büyük olan elementlerdir.
Diğer metallerin aksine, yoğunlukları ve erime noktaları oldukça düşüktür. Lityum, sodyum ve potasyum yoğunlukları ilginç bir şekilde sudan daha küçüktür. Sezyumun erime noktası o kadar düşüktür ki sıcak günlerde sıvı halde bulunabilir.
Her periyodun ilk elementi bulunur. Son yörüngelerinde 1 elektron vardır.Değerlik elektron sayıları 1'dir.1A grubundaki elementlerin elektron dağılımları S1 ile bittiğinden bu grup için periyodik tabloda (s) bloku elementleri adı verilir.
Alkali metaller su ile reaksiyona girip, hidrojen gazı verirler.
Alkali metallerin su ile etkileşimi oldukça şiddetlidir.Reaksiyonun şiddeti yukarıdan aşağı inildikçe artar.
Alkali metaller bir bazdır.Suda eriyen bir bazdır.Bütün bazlar alkali değildir ama  bütün alkaliler bir bazdır.

Alüminyum, atom numarası 13 ve simgesi Al olan kimyasal element. Gümüş renkte, sünek bir metaldir. Doğada genellikle boksit cevheri halinde bulunur ve oksidasyona karşı üstün direnci ile tanınır. Bu direncin temelinde pasivasyon özelliği yatar.
Endüstrinin pek çok kolunda milyonlarca farklı ürünün yapımında kullanılmakta olup, dünya ekonomisi içinde çok önemli bir yeri vardır. Alüminyumdan üretilmiş yapısal bileşenler uzay ve havacılık sanayi için vazgeçilmezdir. Hafiflik ve yüksek dayanım özellikleri gerektiren taşımacılık ve inşaat sanayiinde geniş kullanım alanı bulur.

Alüminyum, yumuşak ve hafif bir metal olup mat gümüşümsü renktedir. Bu renk, havaya maruz kaldığında üzerinde oluşan ince oksit tabakasından ileri gelir. Alüminyum metalinin, yüzey pürüzlülüğüne bağlı olarak gümüşi beyazdan mat griye kadar değişen görünümü vardır.
Alüminyum aynalar, yakın ultraviyole ve uzak kızılötesi ışık için tüm metal aynalar arasında en yansıtıcı olanıdır. Aynı zamanda görünür spektrumda ışığı en çok yansıtanlardan biridir. Bu açıdan neredeyse gümüşle aynı seviyededir ve bu nedenle ikisi benzer görünür.
Alüminyum güneş ışınımını yansıtma konusunda da iyidir ancak havadaki güneş ışığına uzun süre maruz kalmak metalin yüzeyinde aşınmaya neden olur. Yüzeye koruyucu oksit tabakası ekleyen alüminyumun anodlanması ile bu durum önlenebilir.
Alüminyum, zehirleyici ve manyetik değildir. Kıvılcım çıkarmaz.
Alüminyumun yoğunluğu 2,70 g/cm3 olup, çeliğin veya bakırın yaklaşık 1/3'ü kadar olup yaygın olarak karşılaşılan diğer metallerden çok daha azdır, bu ise alüminyum parçaların hafifliğiyle kolayca tanımlanmasını sağlar.
Alüminyumun yoğunluğunun diğer metallerin çoğuna göre az olması, çekirdeklerinin çok daha hafif olmasından kaynaklanır ancak birim hücre boyutundaki farklılık bu farkı telafi etmez. Daha hafif metaller, berilyum ve magnezyum dışında yapısal kullanım için fazla reaktif olan (ve berilyum çok toksik olan) 1. ve 2. grup metallerdir. Alüminyum, çelik kadar sağlam veya sert değildir. Ancak az yoğun olması, havacılık ve uzay endüstrisinde ve hafifliğin ve nispeten yüksek mukavemetin önemli olduğu diğer birçok uygulama için bunu telafi eder.
Saf alüminyum oldukça yumuşaktır ve mukavemeti azdır. Çoğu uygulamada, daha fazla mukavemet ve sertlikleri nedeniyle bunun yerine çeşitli alüminyum alaşımları kullanılır. Saf alüminyumun akma dayanımı 7–11 MPa iken, alüminyum alaşımlarının akma dayanımı 200 MPa ile 600 MPa arasındadır.
Alüminyum sünektir, uzama yüzdesi %50-70'dir. Sünekliği kolayca çekilmesine ve ekstruzyona imkan verir ve dövülebilir. Aynı zamanda kolaylıkla işlenebilir ve dökülebilir.
Alüminyum mükemmel bir termal ve elektrik iletkenidir. Hem termal hem de elektriksel olarak bakırın iletkenliğinin yaklaşık %60'ına sahip olmasına rağmen yalnızca bakırın %30'u kadar yoğundur. Alüminyum, 1,2 kelvinlik süperiletkenlik kritik sıcaklığı ve yaklaşık 100 gaussluk (10 milliteslalık) kritik manyetik alanıyla süper iletkenlik kapasitesine sahiptir.
Paramanyetiktir ve dolayısıyla statik manyetik alanlardan esasen etkilenmez. Ancak yüksek elektrik iletkenliği, girdap akımlarının indüksiyonu yoluyla alternatif manyetik alanlardan güçlü şekilde etkilendiği anlamına gelir.
Elektrik iletkenliği %64,94 IACS'dir (saf Al, 2 °C'de).
Çok üstün korozyon özelliklerinin olması, üzerinde oluşan oksit tabakasının koruyucu olmasındandır.
Erime sıcaklığı 660 °C, kaynama sıcaklığı ise 2519 °C'dir.

Alüminyum, geçiş öncesi ve geçiş sonrası metallerin özelliklerini birleştirir. Daha ağır grup 13 türdeşleri gibi metalik bağlanma için az sayıda kullanılabilir elektrona sahip olduğundan, beklenenden daha uzun atomlar arası mesafelerle geçiş sonrası metalin karakteristik fiziksel özelliklerine sahiptir. Ayrıca, Al3+ küçük ve yüksek yüklü bir katyon olduğundan güçlü şekilde polarize olur ve alüminyum bileşiklerindeki bağlanmalar ortak değerliğe doğru eğilim gösterir; bu davranış berilyumun (Be2+) davranışına benzer ve ikisi diyagonal bir ilişki örneği gösterir.
Alüminyumun değerlik kabuğunun altında yatan çekirdek, önceki soy gazın çekirdeğidir, oysa onun daha ağır türdeşleri galyum, indiyum, talyum ve nihonyum da doldurulmuş bir d-alt kabuğu ve bazı durumlarda doldurulmuş bir f-alt kabuğunu içerir. Bu nedenle alüminyumun iç elektronları, alüminyumun daha ağır türdeşlerinin aksine, değerlik elektronlarını neredeyse tamamen korur. Bu nedenle alüminyum, kendi grubundaki en elektropozitif metaldir ve hidroksiti aslında galyumunkinden daha baziktir.
Alüminyum aynı gruptaki metaloid bor ile de küçük benzerlikler taşır: AlX3 bileşikleri, BX3 bileşiklerine göre değerlik izoelektroniktir (aynı değerlik elektronik yapısına sahiptirler) ve her ikisi de Lewis asitleri gibi davranır ve kolayca katkı maddeleri oluşturur. Ek olarak, bor kimyasının ana motiflerinden biri düzenli ikosahedral yapılardır ve alüminyum, Al-Zn-Mg sınıfı da dahil olmak üzere birçok ikosahedral yarı kristal alaşımın önemli bir bölümünü oluşturur.
Alüminyumun oksijene karşı yüksek kimyasal yakınlığı vardır, bu ise onu termit reaksiyonunda indirgeyici bir madde olarak kullanıma uygun yapar. İnce bir alüminyum tozu, sıvı oksijenle temas ettiğinde patlayıcı bir şekilde reaksiyona girer; Ancak normal koşullar altında alüminyum, metali oksijen, su veya seyreltik asit tarafından daha fazla korozyona karşı koruyan ince bir oksit tabakası (oda sıcaklığında ~5 nm) oluşturur; bu işleme pasivasyon denir. Korozyona karşı genel direnci nedeniyle alüminyum, ince toz halinde gümüşi yansımayı koruyan az sayıda metalden biridir ve bu özelliği alüminyumu gümüş renkli boyaların önemli bir bileşeni yapar. 
Alüminyum, pasifleştirilmesi nedeniyle oksitleyici asitlerin saldırısına uğramaz. Bu, alüminyumun nitrik asit, konsantre sülfürik asit ve bazı organik asitler gibi reaktifleri depolamak için kullanılmasına olanak tanır.

Alüminyum hidrojen atmosferi altında 1500 °C'ye ısıtıldığında AlH üretilir.
Alüminyumun normal oksidi (Al2O3) silisyum ile 1800 °C'de vakum altında ısıtıldığında Al2O üretilir.
Al2S3 ün alüminyum talaşları ile 1300 °C'de vakum altında ısıtılması ile Al2S üretilir. Ancak hızlıca başlangıç maddelerine ayrışır. İki değerlikli selenyum da benzer şekilde yapılır.
Üç değerlikli halojenürleri, alüminyum ile ısıtıldıklarında -AlF- -AlCl- ve -AlBr- gaz fazında elde edilebilir.

Alüminyum tozu oksijenle yandığında alüminyum alt-oksidinin (AlO) varlığı gösterilebilir.

Fajans kuralı, basit bir üç değerlikli katyonun (Al3+) susuz tuzlarda veya Al2O3 gibi ikili bileşiklerde bulunamayacağını gösterir. Hidroksit zayıf bir bazdır ve karbonat gibi zayıf baz olan alüminyum tuzları hazırlanamaz. Nitrat gibi kuvvetli asit tuzları kararlı ve suda çözünürler. En az altı moleküllü hidratlar oluştururlar.
Alüminyum hidrür (AlH3)n, trimetil-alüminyum ve aşırı oksijen kullanarak üretilebilir. Havada patlayarak yanar. Alüminyum klorürün eter çözeltisi içinde lityum hidrürle muamelesi sonucu da üretilebilir. Ancak çözücüden ayrıştırılamaz.
Alüminyum karbür (Al4C3) elementlerin oluşturduğu karışımın 1000 °C'nin üzerine ısıtılması ile üretilebilir. Açık sarı renkli kristallerinin kompleks bir kafes yapısı vardır ve su veya seyreltik asitle metan gazı verirler. Asetilit (Al2(C2)3), ısıtılmış alüminyum üzerinden asetilen geçirmek suretiyle üretilir.
Alüminyum nitrür (AlN), elementlerinden 800 °C'de üretilebilir. Su ile hidrolize olarak amonyak ve alüminyum hidroksit verir.
Alüminyum fosfit (AlP), benzer şekilde yapılır ve fosfin vererek hidrolize olur.
Alüminyum oksit (Al2O3), doğada korundum olarak bulunur ve alüminyumun oksijenle yakılması veya hidroksit, nitrat veya sülfatının ısıtılmasıyla elde edilir. Kıymetli taş olarak sertliği elmas, bor nitrür ve karborundum'dan sonra gelir. Suda hemen hemen hiç çözünmez.
Alüminyum hidroksit, alüminyum tuzunun sulu çözeltisine amonyak ilavesi yoluyla jelatinimsi bir çökelek şeklinde elde edilebilir. Amfoteriktir; hem çok zayıf bir asit olup hem de alkalilerle alüminatlar yapar. Değişik kristal formlarındadır.
Alüminyum sülfür (Al2S3), alüminyum tozu üzerinden hidrojen sülfür geçirerek üretilebilir. Polimorfiktir.
Alüminyum florür (AlF3), hidroksitinin HF ile muamelesi sonucu veya elementlerinden üretilir. 1291 °C'de ergimeksizin gaz fazına geçen dev bir molekül yapısına sahiptir. Çok inerttir. Diğer üç değerliürleri dimerik ve köprü benzeri yapıdadırlar.
Ampirik formülü AlR3 olan organo-metalik bileşikleri vardır ve dev yapılı moleküller değilse de en azından dimerik veya trimeriktirler. Organik sentez alanında (örneğin, trimetil alüminyum) kullanılırlar.
Alümino-hidrürler bilinen en elektro-pozitif yapılardır. İçlerinde en kullanışlı olan lityum alüminyum hidrür'dür (Li[AlH4]). Isıtıldığında lityum hidrür, alüminyum ve hidrojene parçalanır ve su ile hidrolize olur. Organik kimyada pek çok kullanım alanı vardır. Alümino-halojenürler de benzer yapıya sahiptirler.

Ayrıca bkz. Boksit üretimine göre ülkelerin listesi

Alüminyumun Güneş Sistemi'ndeki parçacık başına miktarı 3,15 ppm'dir (ppm: milyonda parça sayısı). Tüm elementler arasında en bol bulunan on ikinci elementtir ve tek atom numaralı elementler arasında hidrojen ve nitrojenden sonra en bol bulunan üçüncü elementtir. Alüminyumun tek kararlı izotopu olan 27Al, evrende en çok bulunan on sekizinci çekirdektir. Neredeyse tamamen, daha sonra Tip II süpernova haline gelecek olan büyük yıldızlardaki karbonun füzyonundan sonra yaratılmıştır: bu füzyon, serbest protonları ve nötronları yakaladığında alüminyuma dönüşen 26Mg'yi oluşturur. 26Mg'nin serbest protonları yakalayabildiği evrimleşmiş yıldızların hidrojen yakan kabuklarında daha küçük miktarlarda 27Al oluşturulur. Aslında halen var olan tüm alüminyum 27Al'dir. 26Al, erken Güneş Sistemi'nde 27Al'ya göre %0,005 bollukla mevcuttu ancak 728.000 yıllık yarı ömrü herhangi bir orijinal çekirdeğin hayatta kalması için çok kısadır. Bu nedenle 26Al'ın nesli tükenmiştir. 27Al'den farklı olarak, hidrojenin yanması 26Al'in birincil kaynağıdır. Nüklid, 25Mg'lik bir çekirdeğin serbest bir p

Amerikalılar veya Amerikanlar (İngilizce: Americans), Birleşik Devletler'de doğan ya da sonradan vatandaşı olanları kapsayan diplomatik bir topluluktur. Birleşik Devletler, çoğunlukla son 500 yıl içinde kıtaya göçen Avrupalılar, Asyalılar, Afrikalılar ve Orta Doğululardan oluştuğu için belirli bir etnisite değil, belirli bir yasa çerçevesi içinde ilerlemiş bir demonime sahiptir. Bir diğer bakış açısıyla birçok farklı etnik gruba ev sahipliği yaptığı için kültürü, yasası ve ulusu ırksal ya da etnik şekilde değil, diplomatik değerler topluluğu şekilde yorumlanır.

Yerliler hariç 1550'lerde Birleşik Devletler nüfusu, 15. yüzyılda Amerika'nın Kristof Kolomb tarafından keşfedilmesi ile kıtaya akın eden Avrupalıları içeriyordu. 16. ve 17. yüzyıllar arasında bölgeye köle olarak getirilen Afrikalıların da dâhil olması ile birlikte nüfus, ilk çeşitliliğine sahip oldu. 20. yüzyılda Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu'dan gelen yoğun göç dalgası ile nüfus daha çok çeşitlilik kazandı.
Çok çeşitli bir nüfusa sahip olmasına rağmen Birleşik Devletler, bütün tutulan bir kültüre adapte olmuş bir nüfusa sahiptir. Bu genel olarak, 16. yüzyılın başlarında kıtaya yerleşen İngiliz sömürgecilerinin getirdiği Avrupa ve Hristiyanlık kültür ve gelenekleridir. Bu kültür, ABD'nin bölgesinden bölgesine sentezleşmiştir; güneybatısında İspanyol, güneydoğusunda ise daha çok Afroamerikan kültürü ile karışmış etkisi görülür.
Amerika Birleşik Devletleri topraklarına ek olarak Amerikalılar ya da Amerikan kökenli insanlar uluslararası ortamda da bulunabilir. Yaklaşık dokuz milyon kadar Amerikalının yurt dışında yaşadığı (çoğunluğu Kanada ile Meksika) ve Amerikan diasporasını oluşturduğu tahmin edilmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri ırksal ve etnisite açısından çok çeşitli bir ülkedir. Altı temel ırk, istatistiksel amaçlarla ABD Nüfus Bürosu tarafından resmî olarak tanınmaktadır. Bunlar: Beyaz, Kızılderili ya da Alaska Yerlisi, Siyahi ya da Afrikalı, Hawai yerlisi ya da Pasifik Adaları yerlisi ya da İki & daha fazla ırktan olan insanlar.
Ayrıca ABD Nüfus Sayım Bürosu, Amerikalıları "Hispanik ya da Latin" ve "Hispanik ya da Latin değil" olarak sınıflandırır, bu da Hispanik ve Latin Amerikalıları ulustaki en büyük azınlık grubunu oluşturan ırksal açıdan farklı bir etnisite olarak tanımlar.

2010 Birleşik Devletler Nüfus Sayımına göre nüfusun 72.4%'ü ile Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan 308 milyon insanın çoğunluğunu oluşturmaktadır. Kendisini 'Beyaz Amerikalı' olarak tanımlayan 7,487,133 kadar insan çok ırklıdır; en büyük kombinasyon beyaz ve siyahtır. Ek olarak, 29,184,290 Beyaz Hispanik ya da Latinler de vardır. Hispanik olmayan Beyazlar 45 eyalette çoğunluktadır ancak Hispaniklere göre azınlıkta oldukları beş eyalet vardır: Kaliforniya, Teksas, New Mexico, Nevada ve Hawaii. D.C. ise beyaz olmayan birçoğunluğa sahiptir. Hispanik olmayan Beyaz Amerikalıların bulunduğu en yüksek orana sahip eyalet Maine'dir.
Amerikalıların istatiksel olarak sahip oldukları en büyük kök, yerel Avrupalılardır. Buna Afrika, Kuzey Amerika, Karayipler, Orta Amerika ya da Güney Amerika ve Okyanusya ülkelerinden göçmüş Avrupa kökene sahip kişiler de dahildir.
İspanyollar 1565'te, günümüzdeki Güney Birleşik Devletler topraklarındaki ilk yerleşimleri kuran Avrupalılardan bazılarıydı. 1566 doğumlu Martin de Argüelles, San Agustín, La Florida'da (günümüzde Florida, B.D.) dünyaya gelen, bölgenin ilk Avrupalılardan biriydi. Yirmi bir yıl sonra, 1587'de Virginia Dare ismindeki İngiliz, Roanoke Adası'nda (günümüzde Kuzey Carolina) doğdu ve o da bölgesinin ilk Avrupalılarından idi.

Notlar

Referanslar

Amerikyum, periyodik tablonun aktinitler dizisinde yer alan ve yapay olarak elde edilen kimyasal bir element.
Doğada varlığı saptanamayan Amerikyum 1944'te Glenn T. Seaborg, Ralph A. James, Leon O. Morgan ve Albert Ghiorso ekibi tarafından bir nükleer reaktörde plütonyum-239'dan (atom numarası 94) amerikyum-241 izotopu halinde elde edilir. Bulunan dördüncü uranyum ötesi element (atom numarası 96 olan küriyum bundan birkaç ay önce bulunmuştur) olan amerikyum gümüş beyazlığında bir metaldir.

Oda sıcaklığındaki kuru havada çok yavaş kararır. Kolay elde edilebildiği için en önemli izotopu amerikyum–241'dir; bu izotop plütonyumdan elde edilmiş ve akışkan yoğunluklarının ölçümünde, kalınlık ölçmede uçak yakıtı göstergelerinde ve uzaklık algılayıcı aygıtlarda kullanılmıştır. Bu uygulamaların hepsine amerikyum–241'in gamma ışımasından yararlanılır.
Amerikyumun (Am) bütün izotopları radyoaktiftir. Amerikyum–241'in yarı ömrü 458 yıl iken en kararlı izotopu olan amerikyum–243'ün yarı ömrü 7.370 yıldır ve bu nedenle kimyasal ayrıştırmalar için daha elverişlidir.

Amerikyum, uçak yakıtı göstergeleri, eğer Berilyum ile preslenirse çok verimli bir nötron kaynağı olur. Ev tipi iyonizasyon
duman dedektörlerinde de küçük bir miktar Amerikyum 241 bulunmaktadır. 1 Ton nükleer atıkta yaklaşık 100 gram Amerikyum bulunur. Amerikyum'un en önemli izotopu Amerikyum-241'dir. Bu izotop fisyon gerçekleştirebilir.

Amniyotlar veya amniyonlular (Amniota), bir dört üyeli olup kara hayatına uyum sağlamış yumurtalara sahiptir. Amniyotlar, sinapsitler (memeliler ile soyları tükenen diğer akrabaları) ve sauropsitlerin (sürüngenler ve kuşlar) yanı sıra fosil atalarını da içerir. Gerek yumurta olarak dışarıya bırakılan gerekse vücut içinde oovivipar olarak gelişen amniyot embriyolar çok geniş ve kapsamlı membranlar tarafından desteklenerek korunur. İnsanların da dahil olduğu eteneli memelilerde bu membranlar, fetusu saran bir amniyon kesesi içerirler. Embriyonu kaplayan bu membranlar ile larva aşamalarının bulunmayışı amniyotları iki yaşamlılardan ayırır.
Casineria gibi "gerçek amniyotlar" olarak anılan ve küçük kertenkelelere benzeyen ilk amniyotlar, yaklaşık 340 milyon yıl önce Karbonifer döneminde iki yaşamlı reptiliomorflarından evrilmiştir. Sert kabuklar geliştirmiş olan yumurtalar, su dışında kurumadan hayatta kalabildiklerinden; bu, amniyotların kuru yaşam ortamları içeren karalarda yayılabilmesine olanak vermiştir. Yumurtalar aynı zamanda geçirgen bir yapıya sahip olup soluyabiliyor ve atıklarla başa çıkabiliyor, böylece bu durum yumurtaların ve amniyotların daha büyük formlara dönüşmelerine imkân tanıyordu. Amniyotlar bu özellikleri yüzünden dünya genelinde karalara yayılarak egemen omurgalı grubu olmuştur.

Amniyotlar, günümüz modern amfibiyenlerin soy çizgisinden evrilmemiş, bilakis hala sularda larva geliştiren ve Reptiliomorpha olarak adlandırılan bir gruptan evrilmişlerdir.

İlk amniyotlar, üst Karbonifer dönemine ait küçük kertenkele benzeri Hylonomus ve Paleothyris adlı hayvanlar olup daha sonra, Anapsida, Synapsida ve Diapsida olarak üç gruba ayrılmışlardır.

Robert L. Carroll: Paleontoloji und Omurgalıların Evrimi. Thieme, Stuttgart (1993), ISBN 3-13-774401-6
Michael J. Benton: Omurgalılar Paleontolojisi. 2007, Friedrich Pfeil Verlag, ISBN 3-89937-072-4

Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne 
süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha (tabula rasa) gibidir.
Deneycilik akılcılığın karşıtıdır. Akılcılığa karşıt olarak deneycilik, yalnızca duyum ve deneyimle temellenen bilgileri bilgi olarak kabul etmektedir. Bu tanıma göre, insan bilgisinin tek kaynağı deneyim ya da duyumdur. Bilginin kaynağında aklı gören rasyonalizm geleneğine karşıt olarak deneycilik her tür bilginin sonradan deneyimle, duyumlarla elde edildiğini ileri süren bir felsefi temele sahiptir.

İlk Çağ felsefesinde temel felsefi problemler özellikle evrenin başlangıcı ve oluşumu, varlığın sebebi ve varoluşun anlamı, bilginin kaynağı ve anlamı gibi meselelerdir. Buna bağlı olarak deneycilik daha o zamanlardan bir epistemolojik tutum olarak belirir ve bilgiyi aklın yasalarına göre değil nesnelerin görünüşlerine göre belirleme yaklaşımı olarak şekillenir. Sofistlerde, Septiklerde, Stoacılarda belirli ölçülerde deneyciliğin izlerini bulmak mümkün olmakla birlikte, esas olarak iki önemli filozof bu gelenek içinde belirgin bir yere sahip olarak görünmektedir. Duyum, deneyim ve dolayısıyla ampirik bilgiyi merkeze alan felsefi yaklaşımın izleri bu iki filozoftan itibaren belirginleşmektedir.

Atomculuk olarak bilinen ilk çağ felsefe akımının öncüsü Demokritos'tur. Maddeci doğa bilimi anlayışının kökleri Demokritos'a dayanır, aynı zamanda nedensel-zorunlu evren anlayışı ve bu anlayış ekseninde temellenen felsefi-bilimsel düşünce de köklerini Demokritos'ta bulur. Her şeyin özü nedir sorusuna verdiği cevap "atom" olmuştur; bölünemeyen, nesnelerin son dayanak noktası, özü olarak atom. Her şey atomlar ve atomların hareketliliğinden ibarettir. Demokritos bu fikirlerinin felsefi çerçevesini, sonradan giderek sistematikleşerek deneycilik olarak adlandırılan akıma uygun bir nitelikte ortaya koymuştur. Bu bakımdan birçok önemli felsefe tarihçisi Demokritos'u aynı zamanda deneycilik akımının öncü isimlerinden saymaktadır.

Demokritos gibi deneyci filozofların öncülerinden sayılan Epikuros (ya da Epikur), soyut felsefi söylemlerden uzak durmuş, mutluluk problemini ele alarak farklı bir ahlak felsefesi geliştirmeye yönelmiştir. Epikuros'a göre Mutluluk, insanın doğayı ve evreni tanımasıyla mümkündür. Hareketlerin yasalarını tespit edebilmek içinse bilgiye gerek olduğunu söyler. Bilgi ise duyu verilerinden gelir; yani duyu verilerinin birçok kez tekrarlaması sonucunda elde edilen genel tasavvurlar, Epikuros'a göre, bilgilerdir. Bu tasavvurlar ya da bilgiler nesnelerin kendileri değil onlardan gelen yansımalardır. Epikuros, duyu organlarının yanıltıcı olabileceğini ya da yansımaları farklı şekillerde algılayabileceğini de öne sürer. Böylece akılla da bir yer verilmiş olur bilgi sürecinde. Epikur için duyu organları ve akıl, bilginin ortaya konulduğu araçlardır bir anlamda. Duyu organlarınca edinilen duyum ve izlenimler akıl vasıtasıyla tasavvurlara dönüştürülürler ve böylece bilgi ortaya çıkar. Ayrıca Epikuros, haz ve acı duygulanımlarının da bilgiyi etkilediğini, bilginin doğruluk değerinin kişilerin haz ve acı duyumlarına bağlı olarak değişiklikler gösterdiğini öne sürer.

İlk Çağ felsefesinde deneycilik, izlenimcilik ve duyumculuk akımlarının öncüsü sayılabilecek yaklaşımlar ortaya konulmakla birlikte, asıl olarak deneyciliğin sistematik bir felsefe olarak ortaya konulması Yeni Çağ olarak adlandırılan dönem ile birlikte meydana gelmiştir. Bu evrede deneycilik ilk çağ felsefesindeki duyumculuktan belirli ölçülerde ayrılarak sistematik bir yönelime girer. İngiliz deneyciliği olarak bilinen ünlü empirizm akımı yalnızca empirizmin en önemli akımı olmakla kalmaz, felsefe tarihi içinde de belirleyici bir öneme sahiptir, özellikle bilgi sorunsalı açısından kendi açmazlarıyla birlikte derinlikli çalışmalar ortaya koymuşlardır. Locke, Berkeley, Hume, Hobbes ve Bacon İngiliz deneyciliğinin tartışmasız isimleridir ve kendilerinden sonraki felsefenin yönünü etkilemişlerdir.

John Locke İngiliz felsefesinin ve deneycilik felsefe akımının yeni çağda yeniden doğmasını ve gelişmesini sağlayan filozoftur. Deneyciliğin kendi başına ve sistematik bir felsefe olarak ortaya çıkmasında Locke öncü isimdir. Locke'un etkisi özellikle 18. yüzyıl boyunca belirgindir. Hem insan düşüncesinin özgürlüğünü savunması hem de insan bilgisi ve eylemliliğini deneye dayandırması bakımından Locke, aydınlanmacı felsefeyi de önemli ölçüde etkilemiş düşünürlerden biridir. Bilgi düzeyinde Locke'a göre, doğuştan gelen ya da deneyimden önce var olan herhangi bir bilgi ya da önsel ilke (apriori) söz konusu değildir. Aksine bütün bilgiler, düşünce ve kavramlar deneyden ileri gelmektedir, çünkü zihinde herhangi bir duyumla bağlantılı olmayan hiçbir düşünce mevcut değildir. Daha önceden mevcut olduğu varsayılan kavram ve ilkeler ise, başka insanların kendi deneylerinden çıkarıp doğru ve geçerli saymış olmalarından ileri gelmektedir. John Locke İnsan Anlığı Üzerine Deneme adlı kitabında felsefesini açıklar. Genel anlamda insan unsurunu konu edinmekle birlikte, özel olarak bilgi sorunsalı üzerinde durmaktadır burada. İnsan zihninin dünyaya geldiğinde bir tabula rasa olduğunu teorik bir önerme olarak ileri sürer Locke. Böylece bilgi ve bilginin dayandırıldığı bütün kavramların deneyle kazanıldığı tezi öne sürülür. Zihnimiz, deney ve gözlemlerin sonucu ortaya çıkan izlenimlerle zaman içinde dolar. Locke deney alanını iki bölüme ayırır; dış algılar (sensation) ve iç algılar (reflexion). Bütün bilgi ve düşünceler bu ikili deneyden gelmektedirler.

David Hume, emprizmin sistematikleştirilmesinde ve kuramsal gücünü felsefi bir akım olarak doruk noktasına taşınmasında daha da belirgin bir isim olarak ortaya çıkar. 17. yüzyılın doğa bilimi anlayışında geçerli olan nedensellik ilkesini Hume felsefî bir konumda yeniden değerlendirir; "her sonucun bir nedeni olduğu ve her etkinin bir sebebi bulunduğu" fikriyle öne sürülen bu düşünce, David Hume sonradan çağrışımcılık olarak bilinecek olan akımın öncüsü olarak tesciller. Öyle ki aklın ve mantığı ilkeleri ve temel kategorileri bile, sonuçta izlenimlere dayanır. Hume nedensellik ilkesinin böyle olduğu belirtir. Bu bakımdan empirizm Hume'da doruk noktasına ulaşmıştır. İnsan Doğası Üzerine Bir Deneme kitabında Hume, tıpkı önceki Locke gibi, insan kavramlarının ve fikirlerinin kaynağının ne olduğu sorusuyla ilgilenir. Her iki filozof da empirist olmasına rağmen Hume, bazı noktalarda Locke'dan ayrılır. İç ve dış algı ayrımını reddeden Hume, bu iki alanı birleştirmeye yönelir, insanın bilgi alanının bu şekilde bölümlenemeyeceğini ileri sürer. Hume'un ortaya koyduğu ayrımlar daha başkadır; izlenimleri ve kavramları ayırır. İzlenimler duyu organlarının algıladıklarından ileri gelir; kavramlar ya da düşünceler ise artık canlılığını yitirmiş olan izlenimlerin tasavvurlarından meydana gelir. Zihnin temel görevi, duyularla elde edilen verilerin üzerinde işlem yapmak, izlenimleri bilgiye dönüştürmektir. Bütün fikirlerin temeli bu izlenimlere dayanır çünkü. En soyut idealardan bir olan Tanrı ideası bile, insanların deneyimlerindeki izlenimlerinden meydana gelmiştir.
John Locke rasyonalistlere karşı bir fikir ortaya koymuştur. Ona göre duyumlarla algılanamayan bir şey bilinemez.

Belirli anlamda materyalizmin de Yeni Çağ felsefesi içinde temsilcisi sayılan Hobbes, fiziksel gerçekliği her şeyden üstün tutmuş, her şeyin fizik maddenin hareketinden ileri geldiğini öne sürmüştür. Hobbes asıl olarak ününü siyaset felsefesindeki düşüncelerine borçludur. Bununla birlikte Hobbes'i söz konusu dönem içindeki deneycilik akımı içinde değerlendirmek yerinde olur. Hobbes da deneyci felsefenin kuramsal ve yöntemsel ögelerini sahiplenir. Bilginin kaynağı olarak fiziksel gerçekliğin deneyimini, yani duyu algılarının rolünü öncelikli olarak alır. Hobbes da diğerleri gibi tüm bilginin temelinde duyuların, yani duyu deneyinin olduğunu öne sürer. Bununla birlikte Hobbes empirik filozoflarda görülmeyecek şekilde matematikle, özellikle geometri ile ilgilenmiştir.

Berkeley, empirist felsefe akımının önemli isimlerinden olup geliştirdiği felsefi yaklaşımla materyalist yönelimli empirisitlerden farklı olarak tamamen idealist yönelimli bir yaklaşım geliştirdi. Öyle ki, Berkeley sonuç olarak maddi varlığın gerçekte var olmadığı sonucunu öne sürdü. John Locke'u, maddenin kendi başına var olduğunu düşündüğü, bu anlamda da eski soyut felsefelere inandığı gerekçesiyle eleştirdi. Berkeley bu anlamda idealizmin en ünlü temsilcilerinden sayılır; ancak aynı zamanda empirist felsefe içinde de yer almaktadır. İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine İnceleme adlı kitabında temel felsefi kavramlarını geliştirir. Berkeley'e göre, nesnelerin özü, algılanmış olmalarından ibarettir. Buna göre nesneler düşünceden başka bir şey değildirler. Algılar saf düşüncelerdir ve kendisiyle ilgili edindiğimiz düşünceler dışında madde diye bir şey yoktur. Her şeyin dayanak noktası duyumsal kesinliktir, bilginin değeri duyumsal kesinliğe dayanmasıyla anlam bulur.

Bilimsel düşüncenin Yeni Çağdaki öncüsü sayılan Francis Bacon, aynı zamanda belirli bir şekilde deneyci felsefeninde öncü isimleri arasında yer alır. Locke ile sistematikleşip Hume ile doruğuna ulaşan Mill ve Bertrand Russell ile devam eden İngiliz empirizminin bir anlamda kurucu Bacon'dır. Bacon'ın bilimsel yöntem olarak öne sürdüğü tümevarımsal yöntemi, gözlem ve olguların toplanması, bunlar üzerinden sonuçlara gidilmesi yaklaşımını içerdiğinden, empirik felsefenin temel yöntemsel yaklaşımına denk düşer. Bacon'a göre bilim nedenlerin keşfedilmesi uğraşıdır. Nesnelerin biçimsel nedensellikleri onların fiziksel niteliklerinden ileri gelir ve tümevarımsal yöntem bu nedenselliklerin ortaya konulup bilgiye ulaşılmasının yöntemidir.

John Stuart Mill asıl olarak yararcılık olarak adlandırılan bir düşünür olarak ün yapmış olan İngiliz filozofudur. Mantıkta tümevarımsal yaklaşım geliştirilmesine önemli katkılar sağlamıştı

Andrew Dickson White (7 Kasım 1832 - 4 Kasım 1918), Amerikalı diplomat, yazar ve eğitimciydi. Cornell Üniversitesi'nin ortak kurucusu olarak tanınır.

White 1832'de Homer, New York'ta doğdu. Hobart College'de (sonrasında Geneva College oldu) bir yıl geçirdikten sonra Yale Üniversitesi'ne transfer oldu. Yale'deyken, sonra Johns Hopkins Üniversitesi'ne başkanlık yapacak olan Daniel Coit Gilman'ın sınıf arkadaşıydı. İkili Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) adlı gizli bir cemiyete üyeydiler ve sonrasında da yakın arkadaş olarak kaldılar. White ayrıca Alpha Sigma Phi kardeşliğine de üyeydi ve kardeşliğin yayın organı The Tomahawkın editörlüğünü yapıyordu.
White Yale'den mezun olduktan sonra çalışmak üzere üç yıl için Avrupa'ya gitti. Ardından ABD'ye dönerek tarih ve İngiliz edebiyatı profesörü olarak Michigan Üniversitesi'ne girdi.
1865'te White Western Union mogulu Ezra Cornell ile birlikte Ithaca, New York'ta bulunan Cornell'in arazisinde Cornell Üniversitesi'ni kurdular.

İnorganik kimya veya anorganik kimya; organik olmayan, yani karbon-hidrojen bağı içermeyen bileşiklerin özelliklerini ve kimyasal davranışlarını inceleyen kimya dalı. Anorganik ve organik kimyayı birleştiren organometalik bileşikler, organometalik kimya adında başka bir dalı oluşturur.

C-H veya C-C bağı içermezler. Ama inorganik karbon bileşikleri bulunabilir. (örn. siyanürler, karbonatlar)
Karbon tetraklorür gibi bir bileşik, farklı kişilerce organik veya inorganik olarak sınıflandırılabilir.
Erime/kaynama noktaları, organik bileşiklere nazaran yüksektir.
Tepkimeler katalizörsüz gerçekleşebilir.
İyonik bileşikler yaygındır.

İnorganik bileşiklerin en çok bilinen örnekleri su ve tuzdur. Aşağıda bazı örnekler verilmiştir:

Gümüş nitrat
Amonyum klorür
Titanyum tetraklorür
Kalsiyum karbonat
Sodyum klorür
Bakır (II) sülfat
Baryum sülfat

Hidroklorik asit
Sülfürik asit
Fosforik asit
Nitrik asit
Hidrobromik asit
Borik asit
Hidroflorik asit
Perklorik asit
hidroiyodik asit

Sodyum hidroksit
Potasyum hidroksit
Kalsiyum hidroksit
Amonyum hidroksit
Kalsiyum hidroksit
Baryum hidroksit
Lityum hidroksit

Ansiklopedi veya diğer adıyla bilgilik (Yunanca: ἐγκύκλιος παιδεία, enkyklios paideia), birçok bilginin sistematik ve çoğu zaman alfabetik bir sıra ile düzenlenmesinden elde edilen tarafsız bir başvuru kaynağı yayın olan bir referans çalışma türü.
Ansiklopediler maddelerden oluşur ve bunlara çoğunlukla alfabetik sırayla düzenlenmiştir. Ansiklopedi maddeleri sözlüktekilerden daha uzun ve daha detaylıdır.
Ansiklopedilerin iki önemli özelliği, konuların yöntemli düzenlenmesi ve her şeyi içine almasıdır. Ansiklopediler, sözlükler gibi bir kelimenin çeşitli anlamlarını veren eserler değildir. Geçmişten itibaren hep basılı olarak hazırlanmış olsa da, internette elektronik olarak hazırlanan ansiklopediler de vardır. "Özgür ansiklopedi" sloganı Vikipedi de, Wikimedia Vakfı'nın bir ansiklopedi projesidir.

Bilim ve teknoloji tarihi
Tesarus

Antik Çağ felsefesi ya da Antik Çağ Yunan felsefesi, MÖ 700'lü yıllardan başlayıp MS 500'lü yıllara, yani Orta Çağ'a kadar uzanan tarihsel dönemdeki felsefe tarihini kapsar. Antik Yunan ve Roma kültürlerinde süregelen felsefe eğilimleri ve öğretilerinden oluşur. Klasik İlkçağ felsefesi olarak adlandırılması da söz konusudur. Bu dönem İlk Çağ felsefesinden, Yunan ve Roma kültürlerine bağlı olmalarıyla ayrıştırılır. Böylece bilgi için bilgi gibi bir felsefe geleneğine geçilmiş olduğu varsayılır; bilgi burada gündelik yaşamdaki kullanılabilirliğinin ötesinde kendi başına bir değer ya da sorundur. Bu nedenle Batı felsefesi olarak adlandırılan felsefe geleneği kendisini Antik Çağ felsefesine dayandırır. Çağdaş ya da modern denilen düşünce biçiminin ve felsefe tarzının embriyon halinde bu dönem felsefe geleneğinde ortaya konulduğu varsayılmaktadır. Antik Çağ filozofları, bilginin anlamını, doğruluğun ne olduğunu, erdemin ne anlama geldiğini, evrenin ve yaşamın anlamını sorgulamışlar ve felsefi soruları şekillendirmişlerdir.
Sokrates'in kendisinden sonra gelen filozoflar üzerindeki etkisinin çok büyük olduğu düşünüldüğünden Sokrates'ten önceki filozofları Sokrates öncesi düşünürler olarak sınıflandırmak yaygın bir eğilimdir. Sokrates öncesi düşünürlerin önemi tüm evrenin mitolojik ögeler ile açıklanmasının karşısına us'a dayalı açıklamalar getirmeye çalışmalarıdır. Cevabını bulmaya çalıştıkları ve üzerinde düşündükleri başlıca soru "Her şeyin kökeninin ne olduğu" idi. Kendilerine doğa filozofları da denen Sokrates öncesi düşünürlerin görüşleri çok çeşitlilik göstermekle birlikte onların sordukları soruların ve verdikleri cevapların kendilerinden sonra gelen düşünürler üzerinde etkileri büyük olmuştur. Antik Çağ Felsefesinde bu döneme Sokrates öncesi felsefe denmektedir. Bu dönemden sonra gelen ve Sokrates'ten Büyük İskender'in Savaşlarına (MÖ 335-323) kadar geçen dönem Klasik Yunan Felsefesi olarak nitelendirilebilir. Bu devirden sonra ise Hellenistik felsefe dönemi gelir. Bu dönem Aristoteles ile başlayıp Yeni Platonculuk'un başlarına kadar devam eder.

Antik Çağ Yunan felsefesinde yer alan felsefe eğilimleri için kullanılan sınıflandırma ve adlandırmalar, felsefe tarihinde nasıl bir ölçü kullanıldığına bağlı olarak çeşitlilik göstermekle birlikte dönemde etkili olan belli başlı eğilimler (her ne kadar bazı kaynaklarda bu sınıflandırmalar farklılık gösterse de) şu şekilde sınıflandırılabilir:

Milet Okulu
Pisagorculuk
Efes Okulu
Elea Okulu
Çoğulcu Okul
Atomculuk
Sofistler

Sokrates
Platon
Aristoteles
Hellenistik Felsefe
Kuşkucular
Stoacılık
Epikürcülük
Kinizm/Sinizm

Thales
Anaksimandros
Anaksimenes
Pythagoras
Demokritos
Gorgias
Empedokles
Herakleitos
Parmenides
Zenon
Sokrates
Plotinos
Platon
Aristoteles

Antik felsefe makaleleri dizini

Felsefe tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.

Antimon, sembolü Sb (Latince: stibiumʼdan) ve atom numarası 51 olan kimyasal elementtir. Parlak gri bir metaloid, doğada esas olarak bir kükürt minerali olan stibnit (Sb2S3) olarak bulunur. Antimon bileşikleri eski zamanlardan beri bilinmektedir ve genellikle ilaç ve kozmetik olarak kullanılmak üzere toz haline getirilmiştir. Metalik antimon da biliniyordu, ancak keşfinde yanlış olarak kurşun olarak tanımlandı. Batıda metalin bilinen en eski açıklaması 1540 yılında Vannoccio Biringuccio tarafından yazılmıştır.
Bir süredir Çin, en büyük antimon ve bileşikleri üreticisi oldu ve çoğu üretim Hunan'daki Xikuangshan Madeni'nden geliyor. Antimonun rafine edilmesi için endüstriyel yöntemler, kavurma ve karbon ile indirgeme veya stibnitin demir ile doğrudan indirgenmesidir.
Metalik antimon için en büyük uygulamalar kurşun ve kalaylı bir alaşım ve kurşun-asit pillerdeki kurşun antimon plakalarıdır. Antimonlu kurşun ve kalay alaşımları, lehimler, mermiler ve kaymalı yataklar için gelişmiş özelliklere sahiptir. Antimon bileşikleri, birçok ticari ve ev ürününde bulunan klor ve brom içeren yangın geciktiriciler için önemli katkı maddeleridir. Ortaya çıkan bir uygulama, mikroelektronikte antimon kullanımıdır.

Antimon, pniktojenler denilen elementlerden biri olan periyodik tablonun 15. grubunun bir üyesidir ve 2.05 elektronegatifliği vardır. Periyodik eğilimlere göre, kalay veya bizmuttan daha elektronegatif ve tellür veya arsenikten daha az elektronegatiftir. Antimon, oda sıcaklığında havada kararlıdır, ancak antimon trioksit (Sb2O3), üretmek için ısıtıldığında oksijen ile reaksiyona girer.
Antimon, sert nesneler yapmak için fazla yumuşak olan 3 Mohs ölçeği sertliğine sahip gümüşi, parlak gri bir metaloittir. Çin'in Guizhou eyaletinde 1931'de antimon paraları üretilmeye başlandı ancak paraların çabuk yıpranması ve halkın buna alışamaması nedeniyle üretimi durduruldu. Antimon asitlere karşı dayanıklıdır.
Dört antimon allotropu bilinmektedir: kararlı bir metalik form ve üç metastabil form (patlayıcı, siyah ve sarı). Elementel antimon, kırılgan, gümüşi-beyaz parlak bir metaloittir. Yavaşça soğutulduğunda, erimiş antimon, arseniğin gri allotropu ile izomorfik olan trigonal bir hücrede kristalleşir. Antimon triklorürün elektrolizinden nadir bir patlayıcı antimon formu oluşturulabilir. Keskin bir aletle çizildiğinde, ekzotermik bir reaksiyon meydana gelir ve beyaz dumanlar metalik antimon formları olarak verilir; bir havanda bir havan tokmağı ile ovulduğunda, güçlü bir patlama meydana gelir. Antimon buharının hızlı soğutulması üzerine siyah antimon oluşur. Kırmızı fosfor ve siyah arsenik ile aynı kristal yapıya sahiptir, havada oksitlenir ve kendiliğinden tutuşabilir. 100 °C'de yavaş yavaş kararlı forma dönüşür. Antimonun sarı allotropu en dengesizdir. Sadece stibinin (SbH3) -90 °C'de oksidasyonu ile üretilmiştir. Bu sıcaklığın üstünde ve ortam ışığında, bu metastabil allotrop daha kararlı olan siyah allotropa dönüşür.
Elementel antimon, katmanların kaynaşmış, karıştırılmış, altı üyeli halkalardan oluştuğu katmanlı bir yapıya (uzay grubu R3m No. 166) sahiptir. En yakın ve en yakın komşular düzensiz bir oktahedral kompleks oluşturur ve her iki kattaki üç atom bir sonraki üç atomdan biraz daha yakındır. Bu nispeten yakın ambalajlama, 6.697 g/cm3'lük yüksek bir yoğunluğa yol açar, ancak katmanlar arasındaki zayıf bağlanma, düşük sertlik ve antimonun kırılganlığına yol açar.

Antimonun iki kararlı izotopu vardır: doğal bolluğu %57.36 olan 121Sb ve doğal bolluğu %42.64 olan 123Sb. Ayrıca 35 radyoizotopu vardır. En uzun ömre sahip izotopu 2.75 yarı ömre sahip 125Sb'dir. Ek olarak, 29 metastabil durum karakterize edilmiştir. Bunların en kararlısı, 5.76 günlük bir yarı ömre sahip 120m1Sb 'dir. Kararlı 123Sb'den daha hafif olan izotoplar, bazı istisnalar dışında, β+ bozunmasıyla bozunmaya eğilimlidir ve daha ağır olanlar β− bozunmasıyla bozunmaya eğilimlidir.

Dünya'nın yerkabuğundaki antimon bolluğunun milyonda 0,2 ile 0,5 arasındaki kısım, milyonda 0,5 kısımda talyum ve 0,07 ppm'de gümüş ile karşılaştırılabileceği tahmin edilmektedir. Bu element bol olmasa da, 100'den fazla mineral türünde bulunur. Antimon bazen doğal olarak bulunur (örneğin Antimon Zirvesi'nde), ancak daha sık olarak baskın cevher minerali olan sülfit stibnitte (Sb2S3) bulunur.

Antimon bileşikleri genellikle oksidasyon durumlarına göre sınıflandırılır: Sb (III) ve Sb (V). +5 yükseltgenme seviyesi daha kararlıdır.

Antimon trioksit, antimon havada yakıldığında oluşur. Gaz fazında, bileşiğin molekülü Sb4O6'dır, fakat yoğunlaşma üzerine polimerize olur.Antimon pentoksit (Sb4O10) sadece konsantre nitrik asit ile oksidasyonla oluşturulabilir. Antimon ayrıca hem Sb(III) hem de Sb(V) içeren karışık değerli bir oksit, antimon tetroksit (Sb2O4) oluşturur. Fosfor ve arsenik oksitlerin aksine, bu oksitler amfoteriktir, iyi tanımlanmış oksoasitler oluşturmaz ve antimon tuzları oluşturmak için asitlerle reaksiyona girer.
Antimonik asit Sb(OH)3 bilinmemektedir, fakat konjugat baz sodyum antimonit ([Na3SbO3]4), sodyum oksit ve Sb4O6 kaynaştırma üzerine oluşur. Geçiş metali antimonitleri de bilinmektedir. Antimonik asit sadece hidrat HSb(OH)6 olarak bulunur ve antimonat anyonu Sb(OH)-6 olarak tuzlar oluşturur. Bu anyonu ihtiva eden bir çözelti dehidre edildiğinde, çökelti karışık oksitler içerir.
Birçok antimon cevheri, stibnit (Sb2S3), pirargirit (Ag3SbS3), zinkenit, jamesonit ve boulangerit dahil olmak üzere sülfitlerdir. Antimon pentasülfit stokiyometrik değildir ve +3 oksidasyon seviyesinde ve S-S bağlarında antimon içerir. [Sb6S10]2- ve [Sb8S13]2- gibi çeşitli tioantimonidler bilinmektedir.

Antimon, iki halojenür serisi oluşturur: SbX3 ve SbX5. Trihalidler SbF3, SbCl3, SbBr3 ve SbI3, trigonal piramidal moleküler geometriye sahip moleküler bileşiklerdir.
Triflorür SbF3, Sb2O3'ün HF ile reaksiyonu yoluyla hazırlanır:

Sb2O3 + 6 HF → 2 SbF3 + 3 H2O
Lewis asidiktir ve SbF-4 ve SbF2−5 kompleks anyonlarını oluşturmak için florür iyonlarını kolayca kabul eder. Erimiş SbF3 zayıf bir elektriksel iletkendir. Triklorür SbCl3, Sb2S3'ün hidroklorik asit içinde çözünümü ile hazırlanır:

Sb2S3 + 6 HCl → 2 SbCl3 + 3 H2O

Pentahalojenürler olan SbF5 ve SbCl5, gaz fazında trigonal bipiramidal moleküler geometriye sahiptir, ancak sıvı fazda SbF5 polimeriktir, oysa SbCl5 monomeriktir. SbF5, süperasit olan floroantimonik asit ("H2SbF7") yapmak için kullanılan güçlü bir Lewis asididir.
Oksihalojenürler antimon için arsenik ve fosfordan daha yaygındır. Antimon trioksit, konsantre asit içinde çözünerek SbOCl ve (SbO)2SO4 gibi oksoantimonil bileşiklerini oluşturur.

Bu sınıftaki bileşikler genellikle Sb3- türevleri olarak tarif edilir. Antimon, indiyum antimonit (InSb) ve gümüş antimonit (Ag3Sb) gibi metallerle antimonitler oluşturur. Na3Sb ve Zn3Sb2 gibi alkali metal ve çinko antimonitler daha reaktiftir. Bu antimonitlerin asit ile işlenmesi, oldukça kararsız stibin (SbH3) gazını üretir: Sb3- + 3 H+ → SbH3
Stibin ayrıca Sb3+ tuzlarının sodyum borhidrür gibi hidrit reaktifleri ile işlenmesiyle de üretilebilir. Stibin oda sıcaklığında kendiliğinden ayrışır. Stibin pozitif bir oluşum ısısına sahip olduğundan, termodinamik olarak kararsızdır ve bu nedenle antimon doğrudan hidrojen ile reaksiyona girmez.
Organoantimon bileşikleri tipik olarak antimon halidlerin Grignard reaktifleri ile alkilasyonuyla hazırlanır. Karışık kloro-organik türevler, anyonlar ve katyonlar dahil olmak üzere hem Sb (III) hem de Sb (V) merkezleri ile çok çeşitli bileşikler bilinmektedir. Örnekler arasında Sb(C6H5)3 (trifenilstibin), Sb2(C6H5)4 (bir Sb-Sb bağı ile) ve siklik [Sb(C6H5)]n bulunur. Beş eşli organoantimon bileşikleri yaygındır, örnekler Sb(C6H5)5 ve ilgili birkaç halojenürdür.

Antimon(III) sülfür, Sb2S3, predinastik Mısır'da, kozmetik palet icat edildiğinde MÖ 3100 gibi erken bir tarihte göz kozmetiği (kohl) olarak tanınmıştır.
Bir vazonun parçası olduğu söylenen ve MÖ 3000 yılına dayanan antimondan yapılmış bir eser, Telloh, Chaldea'da (günümüzde Irak'ın bir parçası) bulundu ve Mısır'da MÖ 2500 ile MÖ 2200 yılları arasında antimon ile kaplanmış bakır bir nesne bulunmuştur. Austen, 1892'de Herbert Gladstone tarafından yapılan bir konferansta, "günümüzdeki antimonun sadece yararlı bir vazoya dönüştürülemeyen son derece kırılgan ve kristal bir metal olduğunu biliyoruz ve bu nedenle bu dikkat çekici 'buluş' (yukarıda bahsedilen eser) antimonun kayıp biçimlendirebilme sanatını temsil etmelidir."
İngiliz arkeolog Roger Moorey, eserin gerçekten bir vazo olduğuna ikna olmamıştı, Selimkhanov'un Tello nesnesini (1975'te yayınlandı) analiz ettikten sonra "metali Transkafkasya doğal antimonuyla ilişkilendirmeye çalıştı" ve "Transkafkasya'daki antimon nesnelerinin tümü küçük kişisel süs eşyalarıdır." Bu, kaybolan bir sanatın "antimonu biçimlendirebilir kılma" kanıtını zayıflatır.
Romalı bilgin Yaşlı Plinius, Doğa Araştırmaları (Naturalis Historia) adlı kitabında antimon sülfürü tıbbi amaçlar için hazırlamanın çeşitli yollarını tanımladı. Plinius ayrıca "erkek" ve "kadın" antimon biçimleri arasında bir ayrım yaptı; erkek form muhtemelen sülfürken, üstün, daha ağır ve daha az kırılgan olan kadın formunun doğal metalik antimon olduğundan şüphelenilmektedir.
Yunan doğa bilimci Pedanius Dioscorides, antimon sülfürün bir hava akımı ile ısıtılarak kavrulabileceğini belirtti. Bunun metalik antimon ürettiği düşünülmektedir.

Antimonun kasti izolasyonu, MS 815'ten önce Câbir bin Hayyan tarafından tarif edilmiştir. Antimonun izole edilmesi için bir prosedürün açıklaması daha sonra Vannoccio Biringuccio'nun 1540 De la pirotechnia adlı kitabında Georgius Agricola, De re metallica'nın daha ünlü 1556 kitabından önce verilmiştir. Bu bağlamda Agricola, metalik antimonun keşfiyle sıklıkla yanlış itibar görmektedir. Metalik antimonun hazırlanmasını anlatan Currus Triumphalis Antimonii (Antimon Zafer Savaş Arabası) kitabı 1604'te Almanya'da yayınlandı. 15. yüzyılda Basilius Valentinus adı altında yazılan bir Benediktin rahibi tarafından yazıldığı idd

Sosyal bilimlerde, antipositivizm (aynı zamanda yorumlayıcılık, negativizm veya antinaturalizm)sosyal alemin doğa bilimleri içinde kullanılan bilimsel araştırma yöntemi ile çalışılamayacağını ve sosyal alemin araştırılmasının farklı bir epistemoloji gerektirdiğini öneren teorik bir duruştur. Bu antipositivist epistemolojinin temeli, araştırmacıların araştırmalarında kullandıkları kavramların ve dilin araştırdıkları ve tanımladıkları sosyal dünya hakkındaki algılarını şekillendirdikleri inancıdır.
Post pozitivizmden memnun olmayan araştırmacılar arasında geliştirilen yorumlayıcılık (anti-pozitivizm), teorileri insan etkileşiminde bulunan nüansı ve değişkenliği yansıtmak için çok genel ve uygun olmadığını düşündüler. Araştırmacıların değerleri ve inançları soruşturmalarından tam olarak çıkarılamadığı için, tercümanlar insanoğlu tarafından insan üzerinde yapılan araştırmaların objektif sonuçlar veremeyeceğine inanmaktadır. Bu nedenle, nesnel bir bakış açısı aramak yerine, tercümanlar sosyal etkileşimde bulunan bireylerin öznel deneyimlerinde anlam ararlar. Birçok tercüman araştırmacı, bir topluluk veya birey grubu hakkındaki teorileri içeriden gözlemleyerek anlamaya ve formüle etmeye çalışarak, inceledikleri sosyal bağlamda kendilerini kaptırırlar. Interpretivism, hermeneutics, fenomenolojive sembolik etkileşimcilik gibi felsefi çerçevelerden etkilenen endüktif bir uygulamadır. Yorumlayıcı yöntemler, tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji ve diğerleri de dahil olmak üzere sosyal bilimlerin birçok genetik coğrafyasında kullanılır.

Antroposen, insanoğlunun Dünya'ya olan etkisinin en üst düzeylere çıktığı Sanayi Devrimi’nden bugüne olan süreç ve devam edecek bu duruma İnsan Çağı da denen döneme verilen isim. Çünkü Dünya artık geri döndürülmesi çok zor bir sürece girmiştir. Yani bir anlamda insanlık önceleri Dünya'dan etkilenirken bu etkileşimi Dünya üzerinde baskın hale gelmiştir. Nitekim Dünya'nın tarihsel sürecine baktığımızda milyon yıllarla ifade edilirken Antroposen’in son üç yüzyıllık bir sürece tekabül ettiğini görmemiz gerçekten de müthiş bir değişimin var olduğunun göstergesidir. Antroposen’in yeni bir çağ olarak nitelendirilmesi bilim insanlarına göre Dünya'nın geri döndürülemez bir değişime girdiği savıdır.
Bazı bilim insanları  Holosen Devri'nin sona erdiğini ve Antroposen olarak adlandırılan yeni bir devre de girdiğimizi söylemişlerdir. Artan insan nüfusu ve ekonomik gelişmelerin global ortamsal etkilerinin dramatik olarak Yerküre yüzeyine taşındığı zaman olarak kabul edilir (1800 yılların başlangıcı). Son zamanlarda insan sebepli global ortamsal değişimler için bir informal metafor olarak kullanılıyor olmasına rağmen, çok sayıda bilim insanı Antroposen'in yeni bir "resmî" jeolojik devir olarak tanınmasının bir gereklilik olduğunu düşünürler.

Antroposen teriminden ilk defa Stoppani 1873 yılında insanların dünya ekolojisi üzerinde giderek artan etkisine değinerek, “Antroposen Çağı" deyimini ortaya atmıştır. Bu önerisi görmezden gelinmiş ve unutulmuştur. Ancak, Stoppani'nin ölümünden 99 yıl sonra, 1990 yılında Paul Crutzen yeni jeolojik dönemin adının atropozoik olmasını yeniden önermiştir.

2002'de Nature dergisindeki makalesiyle Antroposen terimini literatüre sokan Crutzen'e göre Antroposen; içinde bulunduğumuz jeolojik devir olan Holosen'den çıkmakta olduğuna ve bu çıkışının büyük ölçekte insan etkileri sebebiyle; yani insanın küresel çapta belirleyici gücü olan, biyolojik, kimyasal ve jeolojik bir aktör haline gelmesi sebebiyle gerçekleştiğini öne süren döneme denk düşüyordu.

Dünya'nın ilk oluşumundan bugüne kadar birçok canlı türü yok olmuştur. Bunda iklimsel değişiklikler, yerin iç yapısının faaliyetleri (volkanizma, deprem vb.) etkili olmuştur. Daha sonraları insanın dünya sahnesine çıkması ve yaşamını devam ettirmek için beslendiği ve tehlikeli gördüğü birçok canlı türünün yok olmasına sebep olmuştur. Bu süreç günümüze dek artarak devam etmiştir. Antroposen döneminde ise yeryüzünün birçok alanı da insanoğlundan nasibini almıştır.

Dünyamız Kuvaterner boyunca birçok buzul ve buzularası dönem yaşamıştır. Son buzul çağı günümüzden 11 bin yıl önce sona ermiş ve Holosen'in başlangıcıyla birlikte halen buzul arası bir dönem içerisindeyiz. Bu dönemde insanlar iklimin elverişli olması sayesinde hem nüfus olarak çoğaldı, hem de dünyamızın birçok keşfedilmemiş yerlerine dağılış sergilediler. Antroposen devrinin başlamasıyla dünyamızın karbondioksit yayılımı artmıştır. Bu durum dünyamızın giderek ısınan bir sürece sahip olmasına neden olmuştur.
Bölgesel ve küresel iklim üzerindeki insan etkisi modern endüstriyel dönem ile birlikte başlamadı. İnsanların binlerce yıldır geniş alanlarda çevresel değişime yol açtıkları konusunda güçlü deliller vardır. Ateş kullanımı ve evcilleştirilmiş hayvanlar ile marjinal alanların aşırı otlatılması bitki miktarı ve dağılımını azalttı. İnsanlar, arazi örtüsünü değiştirerek, yüzey rüzgarları ve atmosferdeki karbon molekülü miktarı gibi önemli iklimsel faktörleri değiştirdiler. Son dönem astronomlardan Carl Sagan insan kaynaklı iklim değişimlerinin bu yönü üzerine yorum yaparken şöyle dedi "Sadece modern zaman insanlarının iklimi değiştirebildikleri konusundaki hakim görüşün aksine, insan türünün ateşin icadından beri iklim üzerinde büyük ve devam edegelen bir etkiye sahip olması olasılığının yüksek olduğuna inanıyorum".

Yeryüzünün şekillenmesinde etkili olan olayları ve yüzey şekillerinin özelliklerini inceleyen bilim dalına jeomorfoloji denir. Başka bir ifade ile yeryüzü şekillerinin oluşumunda etkili olan iç ve dış kuvvetler, bunların yeryüzünün şekillenmesi üzerindeki önemi, jeomorfolojinin ilgilendiği ana konudur. Bunları inceleyen bilim insanına veya uzmana jemorfolog denir.
Jeoloji açık alanda (doğada) yapılan, yapılması gereken bir bilim olarak algılanır. Jeolojinin büyük bir bölümü arazide yürütülen ölçümler, gözlemler ve deneylere dayanır. Jeolojik araştırmalar saha çalışmalarının yanı sıra, birçok temel işlevin anlaşılmasına olanak sağlayan Dünya'nın çeşitli malzemelerinin araştırıldığı laboratuvarlarda da yapılır. Ayrıca karmaşık bilgisayar modellerinin gelişimi, gezegenimizin karmaşık sistemlerinin çoğunun taklit edilerek incelenmesine olanak verir. Jeoloji çoğu zaman fizik, kimya ve biyoloji bilgisi ile ilkelerinin anlaşılması ve uygulanmasına ihtiyaç duymaktadır. Jeoloji, içinde bulunduğumuz yer ve doğal Dünya'ya ait bilgimizi arttırmaya uğraşan bilimdir.
Jeolojik devreler (zaman aralıkları) on milyonlarca yıla yayılsa da yazının başında da bahsettiğimiz gibi jeolojik ölçekte kısa zaman dilimleridir.Tüm jeolojik zamanların, devrelerin, devirlerin ve çağların tanımlanmasında tortul tabakalar arasındaki değişimler (örneğin ortaya çıkan ya da ortadan kaybolan fosiller) göz önüne alınmıştır. Ancak Antroposen'de durum tamamen farklıdır. Çünkü eğer şu an yaşadığımız devrenin Antroposen olarak adlandırılması kabul edilirse, Antroposen kayaç kayıtları henüz tamamlanmamış bir devre olacaktır.

Kuvaterner'e ait bir devre olarak kabul edilmesi halinde, Antroposen'in ne zaman başladığı ya da başlayacağı hakkında Crutzen, Antroposen'in 18. yüzyılın sonlarına doğru karbondioksit düzeylerinin kesintisiz bir yükselişe geçtiği dönemde başladığını söylüyor.

Virginia Üniversitesi'nden paleoiklim uzman William Ruddiman 8 bin yıl kadar önce tarımın icat edilmesiyle Antroposen'i başlattığımızı belirtiyor. Bu görüş insanların tarımsal faaliyete geçişlerinin yeryüzünü etkilediği savıdır. Bu görüşe destek olarak insanlar o dönemden başlayarak tarım alanları ve ormanları tahrip etmişler, bazı hayvan türlerinin yok olmasına neden olmuşlardır.

Bazı bilim insanları ise yeryüzünde Antroposen'in başlangıcını büyük uygarlıkların kurulmasıyla başladığını savunmuşlardır. Onlara göre büyük toplumların dünyayı daha hızlı ve sistemli bir şekilde etkileyebildiğinden yeryüzünde büyük uygarlıkların başlangıcını kabul etmişlerdir.

Maslin ve Lewis, Antroposen'in başlangıcının, Avrupalıların Amerika'ya gelişiyle ilişkili karbondioksit seviyelerinde bir çukur olan Orbis Spike ile tarihlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Küresel karbondioksit seviyeleri 1610'a ulaşarak, büyük oranda Amerika'daki ormanın yeniden büyümesinden dolayı, milyon başına 285 parçanın altına indi. Bu durum büyük olasılıkla tarım arazilerini terk eden yerli halktan kaynaklanmıştır. Maslin ve Lewis için Orbis Spike, yeni bir jeolojik dönemin başlangıcını tanımlamak için kullanılan bir tür işaret olan GSSP'yi temsil eder. Ayrıca Antroposen'i Avrupalılar'ın gelmesiyle de ilişkilendirdiğini de söylüyorlar.

Aralarındaki en yaygın ve desteklenen görüştür. Bilim insanları sanayi devriminde ortaya konan teknolojik gelişme ve fosil yakıt kullanımının dünyamızı çok hızlı bir şekilde etkilediği görüşüdür. Fosil yakıt kullanımı ve doğal ve kaynakların hızla tüketimi dünyamızın daha fazla CO2 salınımına, sera gazlarına ve küresel ısınmaya sebep olmuştur.
Sanayi, ham maddeleri işlenmiş hale sokup değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü olarak tanımlanır, Günümüz modern sanayisi uzun bir geçmişe ve her yönü ile çeşitli icat ve araştırmaların sonucuna dayanır. Başlangıçta toplayıcılıkla geçimini sağlayan insan, Neolitik dönemde yerleşik hayata geçmesiyle birlikte ilk olarak tarımsal ve hayvansal ürünleri işlemeye başlamış ve çevresindeki çeşitli imalathanelerde ham maddeleri işlenmiş ürünler haline getirmeye çalışmıştır. İnsan, yaklaşık 7000-8000 yıllık birikimini kullanarak, başlangıçta Batı Avrupa ve özellikle İngiltere'de başlayan yeni bir devre ve döneme girmiştir. Bu döneme "Sanayi Devrimi" denir. Dünya çapında değişmeye neden olan bu devrimde insan, kendi gücü dışında öncelikle buhar enerjisini kullanarak makineleri çalıştırmış; daha sonra bu enerjiye petrol ve elektriği dahil ederek fabrikalar kurmaya başlamıştır. Bu fabrikalarda çeşitli ham maddeler kısa sürede işlenerek, kitle haline de üretim başlamış ve dünya ölçüsünde ulaşım araçlarının gelişmesi ile de sanayi malları ticareti artmıştır
Bu gelişmeler, insan hayatında da önemi değişimlere neden olmuş; şehir yerleşmeleri artmaya başlamış ve sanayinin ilerlediği yörelerde eskiye oranla aşırı nüfus toplanması meydana gelmiştir. Başka bir anlatımla esas şehirleşme ve özellikle metropollerin kurulması, sanayi devrimi ile birlikte gündeme gelmiştir. 1990'lı yılların başından itibaren bilgisayarların devreye girmesi, her alanda hızlı bir değişime yol açmıştır
Kısaca sanayileşme, bir ülkede ya da yerleşmenin ekonomik ve sosyal yapısında çok önemli değişimlere meydana getiren bir süreçtir. Ancak bu süreçte, milyonlarca insanın beslenmesi, korunması, barınması, giyinmesi, çeşitli aletlerin yapımı ve diğer  ihtiyaçlarının sağlanması mümkün olmaktadır. Sanayi faaliyetlerine hemen daima yüksek nüfus yoğunluğu, yüksek yaşam düzey, büyük miktarda enerji tüketimi, düzenli ve büyük taşıma gücü olan ulaşım sistemleri, büyük ölçüde tüketim ve son olarak da siyasal ve askerî güç eşlik etmektedir.
Sanayi devrimi ile birlikte günümüzde çevre sorunu olarak adlandırılan ve insan sağlığını, hayatını hayatını tehdit eden sorunlar da gündeme gelmiştir. Bunların başında, asit yağmurları ile nükleer, hava, su ve toprak kirliliği gelmektedir

Mayıs 2019'da Antroposen Çalışma Grubu'nun (AWG) 29 üyesi, 20. yüzyılın ortalarında dönem için bir başlangıç tarihi önermiş, zira bu dönemde "hızla artan bir insan nüfusunun sanayi üretiminin hızını, tarım kimyasallarının kullanımını ve diğer insan faaliyetlerini arttırmıştır. Aynı zamanda, ilk atom bombası patlamaları dünyayı tortulara ve buzullara gömülmüş radyoaktif enkazlarla kirl

Araştırma etiği, uygulamalı etik çalışmaları içinde yer alan bir disiplindir. Kapsamı, genel bilimsel dürüstlük ve suistimalden insan ve hayvan deneklere yapılan muameleye kadar uzanır.
Bu disiplin en çok tıbbi araştırmalarda gelişmiştir. Her bilimsel alanda ortaya çıkan tahrifat, uydurma ve intihal sorunlarının ötesinde, insan denekli araştırmalarda araştırma tasarımı ve hayvan deneyleri etik soruları en sık gündeme getiren alanlardır.
Tarihi vakalar listesinde, uluslararası araştırma etiği kurallarına yol açan Nazi insan deneyleri ve Tuskegee frengi deneyi gibi birçok büyük ölçekli ihlal ve insanlığa karşı işlenen suçlar yer almaktadır. Araştırma etiği alanında genelde atıfta bulunulan olaylar, 1947 Nürnberg Kodu, 1964 Helsinki Bildirgesi ve 1978 Belmont Raporu'dur.
Günümüzde ABD, Birleşik Krallık ve AB'de olduğu gibi araştırma etik kurulları, araştırmaların sorumlu bir şekilde yürütülmesini yönetmekte ve denetlemektedir. Sosyal bilimler, bilgi teknolojileri, biyoteknoloji veya mühendislik gibi diğer alanlardaki araştırmalar da etik kaygılara yol açabilir.

Tıp etiği, klinik tıp uygulamalarını ve ilgili bilimsel araştırmaları analiz eden uygulamalı bir etik dalıdır. Tıp etiği, herhangi bir karışıklık veya çatışma durumunda profesyonellerin başvurabileceği bir dizi değere dayanır. Bu değerler arasında özerkliğe saygı, zarar vermeme, yarar sağlama ve adalet yer almaktadır.

Biyoetik, biyoloji, tıp ve ilgili teknolojilerdeki gelişmelerden kaynaklananlar da dahil olmak üzere sağlıkla ilgili etik konularla ilgilenen (öncelikle insana odaklanan, ancak giderek artan bir şekilde hayvan etiğini de içeren) bir çalışma alanıdır.
İnsan denek araştırmaları ve hayvan testleri için araştırma etiği, tarihsel olarak tıp etiğinden ve modern zamanlarda çok daha geniş bir alan olan Biyoetikten türemiştir.

Etik kurul, tıbbi deneylerin ve insan denekli araştırmaların ulusal ve uluslararası yasalara uygun olarak etik bir şekilde yürütülmesini sağlamaktan sorumlu bir organdır.

Birleşik Krallık'ta Ulusal Araştırma Etiği Hizmeti, Araştırma Etik Kurullarını oluşturan sorumlu kurumdur.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Kurumsal İnceleme Kurulu ilgili etik komitedir.
Kanada'da farklı kurumlar için farklı komiteler bulunmaktadır. Bu komiteler Araştırma Etik Kurulu (REB) ile komite görevlerini davranış (PRCR) ve etik komitesi (PRE) arasında paylaştıran iki komitedir.
Avrupa Birliği sadece kendi üyelerinin etik kurulları için kılavuz ilkeler belirler.
 DSÖ gibi büyük uluslararası kuruluşların kendi etik kurulları vardır.
Kanada'da öğrenciler, profesörler ve araştırma alanında çalışan diğer kişiler için zorunlu araştırma etiği eğitimi gerekmektedir. ABD, kurumsal inceleme kurulları prosedürlerini ilk olarak 1974 Ulusal Araştırma Yasası'nda yasalaştırmıştır.

Argon, periyodik tablonun 8A grubunda yer alan; atom numarası 18, simgesi Ar olan elementtir.
Renksiz, kokusuz ve tatsız bir gazdır. Soy gazlardandır. 18. grup elementlerinde 3. sıradadır. Sanayide gazla doldurulan elektrik lambalarında yaygın olarak kullanılır. Dünya atmosferinde % 1'den az oranda bulunmakta ve böylece en yaygın soy gaz olmaktadır. En dış elektron kabuğu dolu olup diğer kimyasal elementlerle bağ yapmaya karşı dirençlidir. Termodinamik denge noktası (triple point) sabit sıcaklığı 83.8058 K olarak 1990 yılında Uluslararası Sıcaklık Ölçümü (ITS) ile tanımlanmıştır. Oksijen gazının sudaki çözünürlüğü ile aynı çözünürlüğe sahiptir ve bu da nitrojen gazının sudaki çözünürlüğünden 2,5 kat daha fazladır. Yüksek kararlılığı olan kimyasal elementin hem sıvısı hem de gazı renksiz, kokusuz, tatsız ve zehirsizdir.

Gazaltı kaynağında koruyucu gaz olarak kullanılır.
Kaliteli çelik üretiminde, homojen bir çelik banyosu sağlanması ve banyo içerisinde oluşan, döküm sonrası mekanik özellikleri kötü yönde etkileyecek gazların tasfiyesi için kullanılır. (Argon degassing),
Ampul imalatında,
Elektronik sanayiinde bazı kristallerin üretimi sırasında inert koruyucu atmosfer sağlamada,
Spektrometrik analiz cihazlarında taşıyıcı gaz olarak,
Bazı özel metallerin saflaştırılması sırasında inert koruyucu atmosfer oluşturulmasında.
Çift cam ünitelerinde iki cam arasına doldurularak ısı yalıtımının artırılmasında.
1785 yılında havada argon olduğu ilk defa Henry Cavendish tarafından iddia edilmiş ve 1894 yılında Lord Rayleigh ve William Ramsay tarafından keşfedilmiş. İnert bir elementtir. Gaz ve sıvı formda bulunabilir. Havada bulunur ve saf olarak havadan ayrıştırılması ile elde edilir.

Arsenik sembolü As atom numarası 33 olan elementtir. Arsenik, çoğu mineralde, genellikle kükürt ve metallerle bir arada veya saf bir element kristali olarak bulunur. Arsenik bir metaloiddir. Çeşitli allotroplara sahiptir, ancak yalnızca metalik bir görünüme sahip gri form endüstri için önemlidir.
Arseniklerin birincil kullanımı kurşun alaşımlarındadır (örneğin, araba aküsü ve mühimmat ). Arsenik, yarı iletken elektronik cihazlarda yaygın bir n tipi dopanttır ve optoelektronik bileşik galyum arsenit, katkılı silikondan sonra en yaygın kullanılan ikinci yarı iletkendir. Arsenik ve bileşikleri, özellikle trioksit, pestisitlerin, işlenmiş ahşap ürünlerin, herbisitlerin ve böcek ilaçlarının üretiminde kullanılır. Bu uygulamalar arsenik ve bileşiklerinin toksisitesi nedeniyle düşmektedir.
Birkaç bakteri türü, arsenik bileşiklerini solunum metaboliti olarak kullanabilir. Eser miktarda arsenik sıçanlar, hamsterler, keçiler, tavuklar ve muhtemelen diğer türlerde önemli bir diyet elemanıdır. İnsan metabolizmasındaki varsa bir rolü bilinmemektedir. Bununla birlikte, maruz kalınan miktarlar gerekenden daha büyükse, çok hücreli yaşamda arsenik zehirlenmesi meydana gelir. Yeraltı suyunun arsenik ile kirlenmesi, dünyadaki milyonlarca insanı etkileyen bir sorundur.
Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı, tüm arsenik türlerinin insan sağlığı için ciddi bir risk olduğunu belirtmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin Zehirli Maddeler ve Hastalık Dairesi ajansı 9 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2001 yılında Superfund bölgelerinde Tehlikeli Maddeler Öncelikli Listesinde 1 numaraya arseniki konumlanmıştır. Arsenik, A Grubu kanserojen olarak sınıflandırılmıştır.

En yaygın üç arsenik allotropu gri, sarı ve siyah arseniktir, gri ise en yaygın olanıdır. Gri arsenik (α-de, uzam grubu 3 m No. 166), bir sürü birbirine kitli, dalgalı, altı elemanlı halkadan oluşan iki katmanlı bir yapıya sahiptir. Katmanlar arasındaki zayıf bağlanma nedeniyle, gri arsenik kırılgandır ve nispeten düşük bir Mohs sertliği'ne, 3.5, sahiptir. Aynı çift katmandaki üç atom, bir sonraki üç atomdan biraz daha yakın olacak şekilde en yakın ve sonraki en yakın komşular çarpık bir oktahedral kompleks oluşturur. Bu nispeten yakın paketleme, yüksek bir yoğunluk olarak değerlendirilen 5.73 g/cm3 yoğunluğa yol açar. Gri arsenik bir semimetaldir, ancak eğer amorfize edilirse 1.2–1.4 eV bant aralığı ile yarı iletken olur. Gri arsenik aynı zamanda en stabil formdur. Sarı arsenik yumuşak ve kolay şekil alan cinstendir ve tetrafosforla biraz benzer (P4 ). Her ikisi de, her bir atomun diğer üç atomun her birine tek bir bağla bağlandığı dört yüzlü bir yapıda düzenlenmiş dört atoma sahiptir. Moleküler olan bu dengesiz allotrop en uçucu, en az yoğun ve en zehirli olandır. Katı sarı bir arsenik, As4 arsenik buharının hızlı soğuması ile elde edilir As4. Işıkla beraber hızla gri arsenike dönüşür. Sarı form 1,97 g/cm3 yoğunluğa sahiptir. Siyah arsenik, yapı olarak siyah fosforla benzerdir. Siyah arsenik ayrıca 100-220 °C civarında bir buharın soğutulmasıyla da oluşturulabilir. Camsı ve kırılgandır. Aynı zamanda zayıf bir elektrik iletkenidir.

Arsenik doğada tek bir kararlı izotoptan, 75 As, ibaret olan monoisotopik bir elementtir,. 2003 itibarıyla, atom kütlesi 60 ila 92 arasında değişen en az 33 radyoizotop sentezlendi. Bunlardan en kararlısı yarı-ömrü 80,30 olan 73As'dir. Diğer tüm izotoplar, 71 As (t 1/2 = 65.30 saat), 72 As (t 1/2 = 26.0 saat), 74 As (t 1/2 = 17.77 gün hariç), 76 As (t 1/2 = 1.0942 gün) ve 77 As (t 1/2 = 38.83 saat), bir günden az ömürlüdür. Kararlı 75 As'den daha hafif olan izotoplar β+ bozulma eğilimi gösterirken daha ağır olanlar bazı istisnalar dışında β - bozulma ile bozulma eğilimindedir.
Atom kütlesi 66 ile 84 arasında değişen en az 10 nükleer izomer tanımlanmıştır. Arsenik izomerlerinin en kararlısı, 111 saniye yarı-ömrü ile 68mAs'dir.

Arsenik, daha hafif türdeşi olan fosfora benzer bir elektronegativite ve iyonlaşma enerjisine sahiptir ve bu haliyle ametallerin çoğu ile kolayca kovalent moleküller oluşturur. Kuru havada stabil olmasına rağmen, arsenik neme maruz kalması üzerine altın bronz bir leke oluşturur ve bu leke sonunda siyah bir yüzey tabakası halini alır. Havada ısıtıldığında, arsenik arsenik trioksitlere yükseltgenir ; Bu reaksiyondan çıkan dumanlar, sarımsağa benzer bir kokuya sahiptir. Bu koku, arsenopirit gibi arsenür minerallerine bir çekiçle vurulmasıyla tespit edilebilir. Daha iyi bilinen fosfor bileşikleri ile aynı yapıya sahip olan arsenik trioksit ve arsenik pentoksiti oluşturmak için arsenik oksijende yanar ve arsenik pentaflorür verecek şekilde de florinde yanar. Arsenik (ve bazı arsenik bileşikleri) atmosferik basınçta ısıtıldığında 887 K (614 °C; 1137,2 °F)'de süblime olur, araya giren sıvı halleri olmadan doğrudan gaz haline dönüşür. Üçlü noktası 3,63 MPa ve 1090 K (817 °C; 1502,6 °F). Arsenik konsantre haldeki nitrik asit ile tepkime verdiğinde arsenik asit, seyreltik nitrik asit ile tepkime verdiğinde arsenikli asidi ve sülfürik asit ile tepkime verdiğinde ise arsenik trioksit oluşur; ancak, su, alkaliler veya oksitleyici olmayan asitlerle reaksiyona girmez. Arsenik arsenürler oluşturmak üzere metaller ile reaksiyona girer fakat bu reaksiyonun ürünleri As3− iyonunu içeren iyonik bileşikler olamaz çünkü As3- anyonun oluşması oldukça endotermik bir olaydır. Buna ek olarak, grup 1 arsenürler bile metaller arası bileşiklerin özelliklerine sahiptirler. Arsenik gibi 3d geçiş serileri olan germanyum, selenyum ve broma benzer olarak arsenik +5 grup oksidasyon durumunda dikey komşuları fosfor ve antimondan çok daha az kararlıdır ve dolayısıyla arsenik pentoksit ve arsenik asit güçlü oksitleyicilerdir.

Arsenik bileşikleri bazı açılardan periyodik tablonun aynı grubunda (sütununda) bulunan fosforunkilere benzer. En yaygın oksidasyon durumları alaşım gibi metaller arası bileşiklere benzeyen arsenürlerdeki arsenik için: -3 arsenitlerde +3, arsenatlar ve çoğu organoarsenik bileşiklerde +5. Skutterudit mineralinde görülen As3−4 iyonlarının oluşturduğu karede görülebileceği gibi arsenik aynı zamanda kendi ile de bağ kurabilir. +3 oksidasyon durumunda, arsenik, yalnız elektron çiftinin etkisiyle tipik olarak piramidaldir.

En basit arsenik bileşiklerinden bir arsenik trihidrattır. Arsin (ASH 3) son derece zehirli, yanıcı ve piroforiktir. Bu bileşik genel olarak kararlıdır, çünkü oda sıcaklığında sadece yavaşça ayrışır. 250–300 °C sıcaklıklarında arsenik ve hidrojene ayrışma hızlıdır. Nem, ışık ve bazı katalizörler (alüminyum) gibi çeşitli faktörler ayrışma hızını arttırır. Arsenik trioksit ve su oluşturmak için arsenik havada kolayca okside olur ve benzer reaksiyonlar oksijen yerine kükürt ve selenyum ile de gerçekleşir.
Arsenik formları renksiz, kokusuz, kristal oksitler As2O3 (" beyaz arsenik ") ve As2O5 olan higroskopik asidik çözeltiler oluşturmak üzere, su içinde kolaylıkla çözünebilir. Arsenik (V) asidi zayıf bir asittir ve tuzlara arsenatlar, yeraltı suyunun en yaygın arsenik kirlenmesi ve birçok insanı etkileyen bir sorun denir. Sentetik arsenatlar Scheele'nin Yeşili (kuprik hidrojen arsenat, asidik bakır arsenat), kalsiyum arsenat ve kurşun hidrojen arsenatı içerir. Bu üç tarımsal böcek ilacı ve zehir olarak kullanılmıştır.
Arsenik ve arsenik asit arasındaki protonasyon adımları, fosfat ve fosforik asit arasındakilere benzer. Fosforlu asitten farklı olarak, arsenikli asit As (OH) 3 formülüyle tribazıktır.
Çok çeşitli kükürt arsenik bileşikleri bilinmektedir. Orpiment ([[As2S3]]) and realgar ([[As4S4]]) biraz doğada boldur ve eski boya pigmentleri olarak kullanılmışlardır. As4S10'de arsenik +2 formak yükseltgenme halindedir. As-As bağları içeren As4S4'te toplam kovalent bağ yine 3'tür. Hem Orpiment, realgar ve yanı sıra As4S3, selenyum analoglarına sahiptir; Analog As2Te 3 kalgoorlieite minerali olarak da bilinir. Kobalt komplexlerinde bir ligand olarak bilinen anyon As2Te− başka bir selenyum analogu örneğidir.
Arsenik (III)'ün tüm trihalidleri, bilinmeyen astatid hariç iyi bilinmektedir. Arsenik pentaflorür (AsF 5 ) +5 oksidasyon durumunun düşük stabilitesini yansıtan tek önemli pentahaliddir; Yine de, çok güçlü bir florlama ve oksitleyici ajandır. (Pentaklorür sadece −50 °C'nin altında karalıdır, penta klorür tam −50 °C sıcaklıkta klor gazı açığa çıkararak triklorüre ayrışır.

Arsenik, III-V yarı iletken gallium arsenit, indiyum arsenit ve alüminyum arsenitte grup 5 element olarak kullanılır. GaAs'ların değerlik elektron sayısı, bir çift Si atomuyla aynıdır, ancak bant yapısı tamamen farklıdır ve bu durum belirgin kütle özellikleri ile sonuçlanır. Diğer arsenik alaşımları arasında II-V yarı iletken kadmiyum arsenit bulunur.

Çok çeşitli organoarsenik bileşikler bilinmektedir. Birkaçı I. Dünya Savaşı sırasında kimyasal savaş ajanları olarak geliştirildi, bunların arasında deride kabarcıklara sebebiyet veren tipte lewisite ve bir kusma ajanı Adamzit vardır. Tarihsel ve pratik açıdan ilgi çeken Kakodilic asit, fosfor kimyasında analoğu olmayan bir reaksiyon olan arsenik trioksitin metilasyonundan elde edilir. Aslında, kokdil bilinen ilk organometalik bileşikti (arsenik gerçek bir metal olmasa da). İsmi rahatsız edici kokusu sebebiyle verilmiştir. Kokdil kelimesi Yunanca κακωδἰα ("pis koku") kelimesinden gelir ve çok zehirlidir.

Arseniğin kuşlar (tavuk) ve sıçan, hamster ve keçi gibi memelilerde esansiyel bir iz element olduğuna dair bulgular elde edilmiş, ancak esansiyel fonksiyonun mekanizması ortaya konulamamıştır.

Arsenik zehirlenmesi, vücuttaki arsenik seviyelerinin yükselmesi nedeniyle oluşan tıbbi bir durumdur. Arsenik zehirlenmesi kısa bir süre içinde meydana gelirse, kusma, karın ağrısı, ensefalopati ve kan içeren sulu ishal gibi belirtiler gösterir. Arseniğe uzun süre maruz kalmak, cildin kalınlaşmasına, cildin koyulaşmasına, karın ağrısına, ishale, kalp hastalığına, uyuşukluğa ve kansere neden olabilir. En çok arsenik içeren suya maruz kalma sonucu ortaya çıkmaktadır.

John Emsley (25 Ağustos

Arthashastra (daha doğru biçimde: Arthaśāstra) devlet idaresi, ekonomi politikası ve askeri stratejiyi konu alan bir eserdir. Eserde müellifleri Kautilya ve Viṣṇugupta olarak geçer ki geleneksel olarak bu isimlerle tanımlanan kişini Çanakya'dır. Çanakya ise Taxila Üniversitesi'nde profesörlük ve Maurya İmparatorluğu'nda başbakanlık yapmış bir devlet adamı ve ekonomistti.
Roger Boesche Arthaśāstra'yı şöyle tanımlamıştır: "bir siyasi gerçekçilik kitabı, siyaset dünyasının nasıl çalışması gerektiğine dair pek bir şey demeyen, (bununla birlikte gerçekte) nasıl çalıştığını analiz eden bir kitap, bir krala kamu yararı ve devleti korumak için yapması gereken bazen çıkarcı bazense zalim tedbirleri sıklıkla belirten bir kitap."
Farklı bilim insanları eserin ismini farklı şekillerde tercüme etmiştir:

R.P. Kangle – "siyaset bilimi," bir krala "toprağın (yerin) kazanılması ve korunmasında" yardım etmek için bir deneme.
A.L. Basham – "devlet üzerine bir deneme"
D.D. Kosambi – "maddi kazanç bilimi"
G.P. Singh – "devlet bilimi"
Roger Boesche – "politik ekonomi bilimi"
Arthashastra kendi içerisinde 15 kitaba ayrılır ve bunlar şöyledir:

I Disipline dair
II Devlet Yöneticilerinin Görevleri
III Hukuka Dair
IV Dikenlerin Ortadan Kaldırılması
V Saray Mensuplarının İdaresi
VI Egemen Devletlerin Kaynağı
VII Altı-Katlı Politikanın Sonu
VIII Felaketlere ve Kötülüklere Dair
IX Bir İstilâcının İşi
X Savaşa Dair
XI Tüzel Kişilerin İdaresi
XII Güçlü (bir) Düşmana Dair
XIII Bir Kaleyi Ele Geçirmenin Stratejik Yolları
XIV Gizli Araçlar
XV Bir Tezin Planı

Arthur Holly Compton (10 Eylül 1892 - 15 Mart 1962), 1927'de elektromanyetik radyasyonun parçacık doğasını gösteren Compton etkisinin keşfi ile Nobel Fizik Ödülü kazanmış Amerikalı fizikçidir. Zamanında çok dikkat çeken bir buluştur. Işığın dalga doğası o zamanlarda iyi anlaşılmış olsa da ışığın hem dalga hem parçacık olabileceği fikri kolay kabul görmemiştir. Kendisi ayrıca Manhattan Projesindeki Metallurji Laboratuvarının başı ve 1945 ile 1953 seneleri arasında St. Louis Washington Üniversitesi rektörüdür.
1919'da Compton Ulusal Araştırma Kurulu tarafından ilk defa verilen iki burstan birini alarak yurtdışında eğitim görme fırsatı kazanmıştır. Gamma ışınlarının saçınımı ve absorpsiyonu konusunda çalışacağı Cambrigde Üniversitesi'ndeki Cavendish Laboratuvarını tercih etmiştir. Daha sonraki araştırmaları sonucunda Compton etkisini bulmuştur. X-ışınlarını kullanarak ferromanyetizmi incelemi ve bu olayın elektron spinlerinin aynı hizaya gelmesi sonucu olduğu sonucuna varmıştır, ayrıca kozmik ışınlar üzerine çalışmış ve bunların prensipte pozitif yüklü parçacıklar olduğunu keşfetmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında ilk nükleer silahların geliştirildiği Manhattan Projesi'nde anahtar rollerden birini oynamıştır. Raporları projenin başlatılmasında önemli rol oynamıştır. 1942'de Metalurji Laboratuvarının lideri konumuna gelmiştir ve sorumlulukları arasında uranyumu plutonyuma çevirecek reaktörleri üretmek ve tasarlamak, uranyum ile plutonyumu birbirinden ayıracak yolları bulmak ve bombanın tasarımını yapmak vardır. Compton Enrico Fermi'nin Chicago Pile-1 tasarımını öngörmüştür ve ilk nükleer reaktör olarak tasarım ilk defa 2 Aralık 1942'de çalıştırılmıştır. Metalurji Laboratuvarı ayrıca Oak Ridge Tennessee’deki X-10 Graphite Reaktörünün tasarlanması ve işletilmesinden de sorumludur. Plutonyum üretimi Hanford alanındaki reaktörlerde 1945'te başlamıştır.
Savaşın ardından Compton St. Louis Washington Üniversitesinde rektör olarak görev almıştır. Çalıştığı sırada üniversite resmi olarak ırk ayrımını lisans bölümlerinde sonlandırmış, ilk kadın profesörü işe almış ve savaş emeklilerinin Amerika'ya dönmesi ile rekor sayıda öğrenci almıştır.

Elias ve Otelia Catherine Compton’un oğlu Arthur Compton 10 Ekim 1892 tarihinde Wooster, Ohio’da dünyaya gelmiştir. Ailesi akademik kariyer sahibi idi. Elias Arthur’un da katıldığı Wooster Üniversitesinde dekandı. Artur’un en büyük kardeşi Karl, kendisi de Wooster’a katılmıştır, fizik alanında doktorasını Princeton Üniversitesi'nden 1912 senesinde almış ve MIT’de 1930 ile 1948 yılları arasında başkanlık görevi almıştır. İkinci kardeşi Wilson da Wooster’a katılmış ve ekonomi alanında doktorasını Princeton’da 1916 senesinde almıştır ve Washington Eyalet Üniversitesinde 1944 ile 1951 seneleri arasında başkanlık görevi almıştır. Her üç kardeş de Alpha Tau Omega yurdunun üyesidir.
Compton, ilk başlarda astronomi alanı ile ilgilenmiştir ve Halley kuyruklu yıldızının 1910 yılında fotoğrafını çekmiştir. 1913 yılı civarında yaptığı, dairesel bir tüpün içindeki suyun hareketini inceleyerek dünyanın dönüş hareketini gösterdiği bir deney yaptığından bahsetmiştir. O sene Wooster’dan lisans derecesi ile mezun olduktan sonra Princeton'a girdi ve orada 1914 senesinde beşeri bilimler yüksek lisansını tamamlamıştır. Compton bundan sonra fizik alanında doktorasını Hereward L. Cooke denetiminde “X-ray yansıma yoğunluğu ve atom içinde elektronların dağılımı” konusunda tezini yazmıştır.
Arthur Compton doktorasını 1916 senesinde doktorasını aldıktan sonra Karl ve Wilson ile beraber ilk defa 3 kardeş olarak Princeton'dan mezun olan kişiler oldular. Ablaları Mary, misyoner C. Herbert Rice ile evlenip Lahore'dakki Forman Christi an College'da müdür oldu. Haziran 1916'da Wooster'dan sınıf arkadaşı Compton Betty Charity McColaskey ile evlendi. Arthur Alan ve John Joseph Compton adında iki çocukları oldu
Compton, Minnesota Üniversitesi'nde 1916-1917 yılları arasında fizik eğitmenliği yaptı. Ardından 2 sene sodyum buhar lambasını geliştirdiği Westinghouse Lamba Şirketi'nde araştırma mühendisliği görevi aldı. I. Dünya Savaşı sırasında Haberleşme Bölüğü için uçak enstrümanları geliştirdi.
1919'da Compton Ulusal Araştırma Kurulu tarafından ilk defa verilen iki burstan birini alarak yurtdışında eğitim görme fırsatı kazanmıştır. Gamma ışınlarının saçınımı ve absorpsiyonu konusunda çalışacağı Cambridge Üniversitesi’ndeki Cavendish Laboratuvarını tercih etmiştir. Daha sonraki araştırmaları sonucunda Compton etkisini bulmuştur. X-ışınlarını kullanarak ferromanyetizmi incelemi ve bu olayın elektron spinlerinin aynı hizaya gelmesi sonucu olduğu sonucuna varmıştır, ayrıca kozmik ışınlar üzerine çalışmış ve bunların prensipte pozitif yüklü parçacıklar olduğunu keşfetmiştir.
Bir süre Compton Vaftiz Kilisesinde papaz yardımcılığı yaptı. “Bilim insanların Tanrı’nın çocuğu olduğu postulasını ortaya atan din ile tartışamaz” demiştir.

Compton 1920'de Amerika'ya dönünce Wayman Crow tarafından Fizik profesörü ve St. Louis Washington Üniversitesinde Fizik bölüm başkanlığına getirildi. 1922'de serbest elektronlar tarafından saçılan daha uzun dalga boylu X-ray miktarını ve Plank ilişkisine dayanarak olarak gelen X-ışınlarından daha az enerjili olduklarını, aradaki enerji farkını elektronlara aktardıklarını buldu. Bu buluş “Compton Etkisi” veya “Compton Saçınımı” olarak bilinir ve elektromanyetik radyasyonun parçacık konseptini gösterir.
Compton 1923 yılında fotonları partikül gibi momentumlarından kaynaklanan X-ışını kaymasını, Einstein'ın 1905'te Nobel kazandığı foto-elektrik etkiyi açıklayan makalesini Physical Review'da yayınladı. Bu çalışmalar ilk olarak Max Plank tarafından 1900 senesinde, ışığın elementlerinin sadece ışığın frekansına bağlı olarak belli miktarda enerji taşıyabileceği şekilde kuantize edilmesi şeklinde kavramsallaştırılmıştır. Makalesinde Compton, dalga boyundaki kayma ile x-ışını saçınım açısı arasındaki matematiksel ilişkileri her x-ışını fotonunun bir elektron ile etkileşime girdiği kabulü ile türetmiştir. Makalesini deneysel verilerin aşağıda türetilmiş ilişki ile onaylandığını söyleyerek sonlandırmıştır.

  
    
      
        λ
        −
        
          λ
          ′
        
        =
        h
        
          /
        
        M
        e
        c
        (
        1
        −
        c
        o
        s
        a
        )
      
    
    {\displaystyle \lambda -\lambda '=h/Mec(1-cosa)}
  
Yukarıdaki formülde, λ ilk dalga boyu, λ' yansıma sonrası dalga boyu, h Plank sabiti, Me Elektron serbest kütlesi, c Işık hızı, α Saçınım açısı h⁄Mec büyüklüğü elektronun Compton dalgaboyu olarak bilinir ve 2.43×10−12 m'e eşittir. Dalgaboyu kayması sıfır (θ = 0° için) ve iki elektron için Compton Dalgaboyu (θ = 180°) arasındadır.
Bazı X-ışınlarının büyük saçınım açıları ile saçınsalar dahi dalgaboylarında kayma gösterdiklerini fark etmiştir. Bu olayın gerçekleştiği her durumda foton elektron koparmayı başaramamıştır. Bu yüzden kaymanın büyüklüğü elektronun Compton Dalgaboyu ile ilişkili değil tüm atomun Compton Dalgaboyu ile ilişkilidir ki bu 10 000 kat küçük olabilir.
Compton daha sonra “Sonuçlarımı American Physical Society’e 1923’te sunduğumda hemen en ateşli şekilde tartışılan bilimsel fikir ayrılığı olmuştu ki bu benim gördüğüm en büyüğüydü” demiştir. Işığın dalga doğası iyi bir şekilde gösterilmiştir ve ikili doğası kolayca kabul görmemiştir. Söylemektedir ki kristal kafes içerisinde kırınım ışığın dalga doğası ile açıklanabilmekteydi. Compton 1927'de Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır. Compton ve Alfred W. Simon aynı anda hem saçınan X-ışını fotonunu hem de geri tepen elektronu gözlemleyebilecek bir metot geliştirmişlerdir. Almanya'da Walther Bothe ve Hans Geiger bağımsız olarak benzer metotlar geliştirmişlerdir.

1923 senesinde Compton Chicago Üniversitesine  önündeki 22 yılını geçireceği fizik profesörü pozisyonunda taşınmıştır. 1925'te J. J. Thomson'un öngördüğü şekilde 130.000 volt X-ışınının periyodik cetveldeki ilk 16 elementin polarize hallerinden saçınımını göstermiştir. Harvard Üniversitesinden William Duane'in öncülüğünde Compton'un Compton etkisi üzerine yaptığı yorum yanlış olduğunu kanıtlamak için çalışmalar yapılmıştır. Duane bir seri deney yaparak Compton'un fikrini çürütmek istemiştir fakat Compton'ın haklı olduğuna dair sonuçlar elde etmiştir. 1924'te Duane durum Compton'ın dediği gibi olduğu sonucuna varmıştır.
Compton X ışınlarının tuz içerisindeki sodyum ve klorin çekirdekleri üzerindeki etkisini incelemiştir. X ışınlarını ferromanyetizmi incelemek için kullanmış ve bu etkinin elektron spinlerinin aynı hizaya gelmesi sonucu olduğunu bulmuştur. 1926'da General Electric Lamba Departmanına danışmanlık hizmeti vermeye başlamıştır. 1934'te İngiltere'ye dönmüş ve Oxford Üniversitesinde misafir profesörlük yapmıştır. Bu sırada Wembley'de bulunan General Electric Company'nin araştırma laboratuvarındaki aktiviteler ile ilgili rapor vermesini istemiştir. Orada yapılan flüoresan lambalar konusunda araştırmaların olanakları Compton'ın merakını çekmiştir. Hazırladığı rapor Amerika'da bu lambayı geliştiren araştırma programını başlatmış.
Compton'un ilk kitabı X-ışınları ve Elektronlar 1926'da basıldı. Kitabında X-ışını kırınım desenlerinden nasıl kırınım yoğunluğunun hesaplanacağını göstermiştir. Samuel K. Allison'ın yardımı ile kitabını revize etmiş ve Teoride ve Pratikte X-Işınları olarak 1935'te yayınlamıştır. Bu çalışması sonraki 30 yıl daha standart referans olarak yerini korumuştur.

1930'ların başında Compton kozmik ışınlar ile ilgilenmeye başladı. O zamanda varlıkları bilinmekte fakat kaynakları ve doğaları çok spekülatif kalmaktaydı. Varlıkları hava veya argon gazı ile dolu küresel “bomba” kapta gazın iletkenliğinin ölçülmesi ile belirlenebilmekteydi. Avrupa Hindistan, Meksika, Peru ve Avustralya'ya yaptığı geziler Compton'a farklı yükseklik ve enlemlerde kozmik ışınları ölçme fırsatı sunmuştur. Dünyanın diğer yerlerinde de ölçüm yapan gruplarla birlikte fark edilmiştir ki kozmik ışınlar kutup

Askerî bilim, askerî süreçlerin, kurumların ve davranışların yanı sıra, örgütlü zorlayıcı kuvvetin savaş, teori ve uygulamasının incelenmesidir. Esas olarak, ulusal savunma politikası ile tutarlı bir şekilde askerî yetenek üretme teorisi, yöntemi ve pratiğine odaklanmaktadır. Askerî bilim, stratejik, politik, ekonomik, psikolojik, sosyal, operasyonel, teknolojik ve taktik unsurları belirlemeye hizmet eder.
Askerî personel, belirli stratejik hedeflere ulaşmak için silah, ekipman ve eğitim alır. Askerî bilim, teknik istihbaratın bir parçası olarak düşman kabiliyetini oluşturmak için de kullanılır. Askerî bilim adamları arasında teorisyenler, araştırmacılar, deneysel bilim adamları, uygulamalı bilim adamları, tasarımcılar, mühendisler, test teknisyenleri ve diğer askerî personel bulunur.

Askerî politika
Askerî tarih
Askerî teknoloji
Askerî teknoloji tarihi
Askerî teori
Askerî strateji
Askerî doktrin
Askerî öğretim ve eğitim
Askerî örgüt

Astatin; simgesi At, atom numarası 85 olan radyoaktif bir elementtir. Yalnızca bazı ağır elementlerin bozunma ürünü olarak meydana gelir ve Dünya'nın yerkabuğunda doğal yollarla oluşan elementlerin en nadir olanıdır. En kararlı izotopu, 8,1 saatlik yarı ömre sahip astatin-210'dur. Kendi radyoaktivitesinin ürettiği ısı ile anında buharlaşmasından ötürü elementin saf bir örneği elde edilememiştir.
85 atom numaralı elemente dair ortaya atılan ilk görüş, 1922 yılında böyle bir elementin varlığının tespit edilemediği ve var olmadığı yönündeydi. İlki 1931'de olmak üzere keşfine dair çeşitli iddialar ortaya atılsa da bunlar ya kabul görmedi ya da teyit edilmedi. 1940 yılında Dale R. Corson, Kenneth MacKenzie ve Emilio Segrè'nin Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesindeki çalışmaları sırasında doğrulanan ilk sentezi gerçekleştirilen element, Yunancada "kararsız" anlamına gelen ἄστατος (astatos) kelimesinden türetilen "astatin" şeklinde adlandırıldı.
Astatinin birçok özelliği kesin olarak bilinmez ve özelliklerinin çoğu, kendisini iyodun daha ağır bir analogu ve halojenlerin bir üyesi yapan periyodik tablodaki konumuna göre tahmin edilir. Bununla birlikte astatin, metaller ile ametalleri ayıran çizgi üzerinde yer alır ve bundan dolayı bazı metalik davranışlar sergilediği gözlemlenmiş ve öngörülmüştür. Koyu ya da parlak bir görünüme sahip olması muhtemel, bir yarı iletken ya da metal olabilir. Astatinin kimyasal olarak birkaç anyonik türü bilinmekte olup bileşiklerinin çoğu iyodunkilere benzese de aynı zamanda, gösterdiği metalik özellikler açısından gümüşe benzer noktaları da bulunur. Bilinen 39 izotopu vardır ve bunlardan doğal olarak meydana gelebildikleri tespit edilen dördü, herhangi bir zamanda Dünya'nın yerkabuğunda bir gramdan daha az bulunur. En kararlı izotopu astatin-210 ile nükleer tıpta sınırlı kullanımı olan tek izotopu astatin-211, doğal yollarla meydana gelmediklerinden yalnızca yapay bir şekilde, genellikle bizmut-209 izotopunun alfa parçacığı bombardımanına tutulması sonucu üretilir.

Dmitri Mendeleyev'in 1869'da yayımladığı periyodik tabloda, iyodun altındaki konum boştu. Niels Bohr'un, elementlerin sınıflandırılmasının fiziksel temelini oluşturmasının ardından, beşinci halojenin bu konuma ait olduğu fikri öne sürüldü. Keşfinin resmiyet kazanmasından önce bu element, iyodun altındaki boşlukta konumlanmasına ithafen "eka-iyot" (eka, Sanskrit'te "bir" anlamına gelir) olarak adlandırılıyordu. Aynı gruptaki elementlerin benzer özellikleri taşımalarından ötürü, eka-iyodun varlığı konusundaki ilk tahminlerde; bu elementin düşük erime noktası ile iki atomlu temel duruma sahip olduğu ve metallerle reaksiyona girerek tuz oluşturduğu düşünülüyordu. Daha ağır periyotlarda bulunan elementlerin daha hafif elementlere kıyasla, bir eksik ya da bir fazla atom numarasına sahip komşularıyla daha fazla benzerlik taşımalarından ötürü eka-iyodun, komşusu polonyuma benzer şekilde radyoaktif ve metalik olması bekleniyordu.
1922'de F. H. Loring, sayısal analiz yöntemiyle gerçekleştirdiği çalışmalarında, varlığını tespit edemediği 85 atom numaralı elementin var olamayacağını öne sürdü. 1925'te ise piroluzit ile yaptığı katodik X ışını saptama çalışmalarında elementi izole etmeyi başaramadı. 1926'da; Otto Hahn'ın radyum-228'den kimyasal ayırma işlemi, Newton Friend'in ise Lut Gölü suyundan kimyasal ayırma işlemi ve katodik X ışınlarıyla gerçekleştirdiği elementi izole etme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı.

Eka-iyodun keşfine dair ilk iddia, Fred Allison ile Alabama Politeknik Enstitüsünden iş arkadaşları tarafından 1931 yılında ortaya atıldı. Faraday etkisindeki süre gecikmesine dayalı "manyeto-optik yöntem" adını verdiği yeni bir malzeme analizi yöntemi geliştiren Allison ve ekibi; halojen içeren deniz suyu, hidrohalik asitler, apatit ve Brezilya monaziti bileşiklerini kullanarak çalışmalarını yürüttü. 85 atom numarasına sahip bu elemente ertesi yıl verdikleri "alabamin" adı ile Ab simgesi, birkaç yıl boyunca kullanıldı. Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nden H. G. MacPherson 1934 'te, Allison'ın yöntemini ve keşfinin geçerliliğini reddetti.

Çalışmalarını Dakka'da sürdüren kimyager Rajendralal De 1937'de, radyum serisindeki radyum F'nin (polonyum-210) toryum serisi eşdeğeri olarak 85. elementi izole ettiğini öne sürdü. Travancore monaziti kumunu kullanarak yaptığı çalışmalarda, siyah renkli ve süblimleşebilen bir madde elde etti. De'nin 1937 tarihli makalesinin gerçek bir nüshası bilinmediğinden gerçek nedeni bilinmese de, elemente verdiği "dakin" adının Dakka'dan türetildiği tahmin edilir. De'nin bu çalışmasına güncelleme niteliğindeki 1947 tarihli makalesinde, hem "dakin"i hem de "eka-iyot"u andırmasından ötürü elementin adı için "dekin" kullanımı önerilir. Elementin; taşıdığını belirttiği özelliklerin astatininkilerle farklılık göstermesinden ve toryum serisinde astatin bulunmamasından ötürü gerçekte ne olduğu bilinmez ve 85. element olduğu iddiasının geçerliliği bulunmaz. De'nin makalesinde miligram ölçeğinde izolasyon gerçekleştirildiği bilgisi verilir, ancak elementin en uzun yarı ömre sahip izotopu elde edilmiş olsa dahi yoğun radyoaktiviteden dolayı kendisinin bu konuda bir çalışma gerçekleştirmiş olması mümkün değildir.
Horia Hulubei ve Yvette Cauchois'nın liderliğindeki ekip 1934'te, spektrometreye koyduğu yaklaşık 150-250 mCi radon örneğinin bozunmasıyla birlikte ortaya çıkan elementlerin oluşturdukları X ışınlarının özelliklerini tespit etti. 1936'da yayımlanan makalede bu çalışmaya atıfta bulunularak, 12 saatin ardından, eko-iyodun gözükmesi gereken 151 X birimindeki (~1.0021 × 10-13 m) Kα1 spektrum çizgisinin gözlemlendiği açıklandı ve bu durumun da 85. elementin keşfi olduğunu öne sürüldü. Elementin keşfi radon-222'nin, halihazırda alfa bozunması geçirerek kurşun-206'ya bozunduğu bilinen radyum A'ya (polonyum-218) bozunmasına dayanıyordu. Ancak poloyum-218'in beta bozunması geçirerek eka-iyoda bozunduğu bilinmiyordu. Makalede ayrıca, radon-222'nin beta bozunması geçirerek fransiyum-222'yi oluşturabileceği, onun da alfa bozunması geçirerek eka-iyot-218'i oluşturabileceği ifade ediliyordu. 1939'da ise ekip, önceki verileri destekleyen ve genişleten başka bir makale yayımladı. Eka-iyodun üç spektrum çizgisi, Kα1, Lα1 ve Lβ1'in X ışını dalga boylarının gözlemlerine dair ifadelerin yer aldığı makalede, bu dalga boyu değerleri Henry Moseley'in öngördüğü konumlarla eşleştiriliyordu. 1934'te tarif edilen teknik kullanılsa da, hem spektrometrede birtakım değişiklikler yapıldı hem de radyasyonun etkisi 24 saate uzatılarak daha fazla spektrum çizgisinin gözlemlenmesi sağlandı.
1940'ta Walter Minder, radyum A'nın (polonyum-218) beta bozunması ürünü olan ve Helvetya'dan esinlenerek "helvetyum" adını verdiği 85. elementi keşfettiğini duyurdu. Minder'in deneylerini tekrar gerçekleştirme konusunda başarısız olan Berta Karlik ve Traude Bernert, Minder'in elde ettiği sonuçların radon akımındaki kirlenmeden kaynaklı olduğunu belirtti (radon-222, polonyum-218'in ana izotopudur). 1942'de Minder, Alice Leigh-Smith ile birlikte gerçekleştirdiği çalışmalar sonrasında, toryum A'nın (polonyum-216) beta bozunması ürünü olduğu varsayılan ve "anglo-helvetyum" adını verdikleri, 85. elementin başka bir izotopunu keşfettiklerini duyurdu. Ancak aynı yıl gerçekleştirdikleri deneylerde Karlik ve Bernert, bu sonuçları da elde edememişlerdi.
1944 yılında Hulubei, o zamana kadar gerçekleştirdiği X ışını çalışmaları ile başka araştırmacıların çalışmalarında elde edilen eka-iyotla ilgili verilerin bir özetinin yer aldığı makalesinde, polonyum-218'in beta bozunması geçirmesi sonucu oluştuklarını düşündüğü ve 85. elemente atfettiği altı spektrum çizgisinden bahsediyordu. Karlik'in alfa parçacıklarıyla ilgili çalışmalarının da bu duruma ek kanıt oluşturduğunu ifade etti. Elementi, birkaç yıldır devam eden II. Dünya Savaşı'na ithaf edildiği düşünülen, Rumencede "[barışa olan] hasret" anlamına gelen "dor" olarak adlandırdı. Hulubei bu çalışmalarını, 1946 yılında Nice'te düzenlenen bir konferansta sundu. Ertesi yıl yayımladığı makalesinde ise 85. elementin 1000 ile 10.000 arasında atomunu tespit edebildikleri belirtiliyordu. Hulubei'nin bu keşif iddiası, Friedrich Paneth tarafından 1947 yılında çürütüldü. Hulubei'nin elde ettiği örnekler bir miktar astatin içerse de; bu süreçte kullandığı yöntemler, mevcut standartlara göre doğru bir tanımlanma sağlanması için yetersizdi.

Çalışmalarını Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde sürdüren Dale R. Corson, Kenneth MacKenzie ve Emilio Segrè, 1940 yılında 85. elementi izole etmeyi başardı. Ekip, üniversite bünyesindeki Lawrence Berkeley Laboratuvarı'nda yer alan bir siklotronda, bizmut-209'un 32 MeV alfa parçacıklarıyla bombalanması sonucu, 7,5 saatlik yarı ömre sahip astatin-211'i elde etmeyi başarmıştı. O dönem, doğada henüz keşfedilmemiş ve yapay olarak "görünmez miktarlarda" üretilen bir elementin tam anlamıyla kabul edilebilir olmadığı düşünüldüğünden bu keşif sonucu elde edilen element adlandırılmadı. Bununla birlikte radyoaktif izotoplar, kararlı izotoplar gibi meşru görülmüyorlardı.
Almanya dışındaki çalışmalardan habersiz olan Karlik ve Bernert, 1942'de radon-222 örneklerinde tespit ettikleri alfa parçacıklarını, gözlemledikleri enerji değerlerinin Geiger-Nuttall kanununda öngörülen değerlerle örtüşmelerinden ötürü bu parçacıkları eka-iyot ile eşleştirdiler. 1943 ve 1944 yıllarında yaptıkları çalışmalarda ikili, yeni bir elementi tespit ettiklerini duyurdu. Berkeley'deki çalışmalardan bağımsız olarak yaptıkları deneylerle, doğal bozunma zincirlerinde 85. elementi tespit etmeye çalışarak radonun önce beta bozunması sonucu 87. elementi (fransiyum) ortaya çıkardığını, sonrasında ise gerçekleşen alfa bozunması ile 85. elementin oluştuğunu ve bu durumun, radonun alfa bozunmasına uğramasından en azından bir milyon kat daha az ihtimalle gerçekleşebileceği sonucuna vardı. 1943'te ikili; önce uranyum serisi, sonrasında aktinyum serisi olmak üzere iki doğal bozunma zincirinin ara ürünleri arasında d

Gök ölçümü, gökölçüm veya astrometri, yıldızların ve diğer gökyüzü cisimlerinin konumlarının ve hareketlerinin yüksek hassasiyetle hesaplanmasını içine alan bir gök bilimi dalıdır. Astrometrik ölçümlerden elde edilen bilgiler kinematik, Güneş Sistemi'nin fiziksel kökeni ve galaksimiz Samanyolu ile ilgili bilgiler sunar.

Astrometrinin tarihi yıldız kataloglarının tarihine dayanır. Yıldız katalogları, gökyüzündeki nesneler için referans noktaları verir, böylece astronomlar cisimlerin konumlarındaki değişimi takip edebilirler. Bu, M.Ö. 190 yıllarında yaşamış olan Hipparkos'un zamanına kadar geriye gider. Hipparkos, öncülerinden Timocharis ve Dünya'nın devinmesini keşfeden Aristillus'un yıldız kataloglarını kullandı. Aynı zamanda bugün kullandığımız kadir ölçeğini de geliştirmiş oldu. Hipparkos, konumlarıyla birlikte en az 850 yıldızı bir katalogda topladı. Hipparkos'un varisi Batlamyus, Almagest adlı eserinde 1.022 yıldızın yerini, koordinatını ve kadrini vererek kataloglamıştı.
10. yüzyılda Abdurrahman es-Sufî, yıldızlar üzerinde gözlemler yaparak konumlarını kadirlerini ve renklerini belirtti. Ayrıca Sabit Yıldızlar Kitabı adlı kitabında bütün takımyıldızlar için de çizimler yaptı. İbn-i Yunus, yaklaşık 1,4 metre çapında büyük bir usturlab kullanarak Güneş'in konumu için yıllar boyunca 10.000'den fazla kayıt yaptı. Onun tutulmalardaki gözlemleri, Simon Newcomb'un Ay'ın hareketleri hakkında araştırmalar yaptığı zamana kadar yüzyıllarca kullanıldı. Araştırmaları Ekliptik Eğimi ve Jüpiter Satürn Eşitsizlikleri'nde Pierre-Simon Laplace'a ilham kaynağı oldu. 15. yüzyılda Timur'un astronomu Uluğ Bey, Zij-i Sultan-i adlı eserini derleyip burada 1.019 yıldızı katalogladı. Hipparkos ve Batlamyus'un önceki katalogları gibi Uluğ Bey'in kataloğu da yaklaşık olarak 20 açısal dakika doğrulukla tahmin edilerek hazırlanmıştır.
16. yüzyılda Tycho Brahe mural aleti (İng.: İngilizce: mural instrument) gibi gelişmiş aletler kullanarak yıldızların konumlarını eskiye göre çok daha yüksek hassasiyetle, 15-35 açısal dakika doğrulukla tespit etti. Takiyüddin, İstanbul'daki Takiyüddin’in Rasathanesi'nde yıldızların sağ açıklığını kendi icadı olan "gözlem saati”ni kullanarak ölçtü. Teleskoplar yaygınlaştıkça gök cisimlerinin gökyüzündeki konumlarını bulmaya yarayan ayarlama daireleri kullanılarak ölçümler hızlandı.
James Bradley, 1729 yılında ilk defa yıldızlar arası ölçekteki ıraklık açısını hesaplamayı deneyen kişidir. Gökyüzündeki yıldız gibi cisimlerin hareketi teleskobu için çok belirsizdi. O da Dünya'nın ekseninin nutasyonunu ve sapmayı keşfetti (İng.: İngilizce: aberration of light). 3.222 yıldızın kataloglandığı çalışması, modern astronominin babası sayılan Friedrich Bessel tarafından 1807 yılında tekrar hassaslaştırıldı. Yıldızlar arası ölçekteki ıraklık açısını ilk defa, bir çift yıldız olan 61 Cygni için 0,3 açısal dakika doğrulukla ölçtü.
Ölçmesi çok zor olduğu için 19. yüzyılın sonuna kadar sadece 60 tane yıldızlar arası ölçekteki cismin ıraklık açısı ölçülebildi. Ölçümler genellikle teleskoplarda kullanılan ve gök ölçümü için özelleştirilmiş filar mikrometre ile yapılmıştır. 20. yüzyılın başlarında, astronomik fotografik levhalarda astrograf kullanılması, süreci hızlandırdı. 1960'lı yıllardaki otomatik levha ve makine ölçümleri gibi üstün ve karmaşık teknoloji yıldız kataloglarının çok daha etkili ve hızlı bir şekilde tamamlanmasına izin vermiştir. 1980'lerde CCD kameraların fotografik levhaların yerine geçmesiyle optik belirsizlik açısal saniyenin milyarda birine kadar azaltılabildi. Bu teknoloji, gök ölçümünü pahalı olmaktan çıkardı ve böylece bu alan, amatör dünyaya da kapılarını açmış oldu.
1989 yılında Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) Hipparkos uydusu sayesinde gök ölçümü Dünya yörüngesine taşındı. Böylece atmosferin optik saptırmalarından ve Dünya’nın mekanik kuvvetlerinden daha az etkilenen bir platform meydana geldi. 1989 ve 1993 yılları arasında çalışan Hipparkos, yeryüzündeki diğer optik teleskoplara göre çok daha yüksek hassasiyetle gökyüzünde büyük ve küçük açılarda ölçümler yaptı. Dört yıl boyunca 118.218 yıldızın konumlarını, ıraklık açılarını, konumlarındaki açısal değişimleri (İng.: İngilizce: proper motion) eşi görülmemiş hassasiyetle belirledi. Yeni "Tycho kataloğu", 1.058.332 yıldızı 20-30 açısal dakika doğrulukla yenilenmiş oldu. Aynı zamanda 23.882 çift yıldız ve 11.597 değişen yıldız Hipparkos görevi boyunca analiz edilip kataloglandı.
Bugün en sık kullanılan katalog USNO-B1.0'dir. Bütün gökyüzünde 1.000.000.000'dan fazla gökyüzü cisminin konumu, konumlarındaki açısal değişimleri, kadirleri ve diğer karakteristik özelliklerini içerir. Geçtiğimiz 50 yıl boyunca 7.435 Schmidt kamera levhası, çeşitli gökyüzü incelemesini tamamlamak ve USNO-B1.0 için 0,2 açısal dakika doğrulukla veri oluşturmak için kullanıldı.

Astronomlara gözlemlerini kaydetmek için çalıştıkları gözlemci çerçevesinde temel bir işlevi olmasının dışında gök mekaniği, bir astrofizik dalı olan yıldız dinamiği (İng.: İngilizce: stellar dynamics) ve galaktik astronomi alanlarının da temelidir. Gözlemsel astronomide gök ölçümü teknikleri, kendilerine özgü hareketleriyle gök cisimlerini belirlemeye yarar. Aynı zamanda zaman belirleyici bir alettirler. UTC, temelde kesin gözlemlere dayanarak Dünya'nın dönüşüyle senkronize edilen bir atom saatidir. Gök ölçümü, kozmik merdiven mesafesinde önemli bir adımdır, çünkü Samanyolu içerisindeki yıldızların ıraklık açılarını saptamamızı sağlar.
Gök ölçümü, aynı zamanda ötegezegen algılama iddialarını desteklemek için kullanılır. Sistemin kütle merkezi etrafındaki etkileşimli yörüngeye bağlı olarak gezegenin sebep olduğu ve yıldızın gökyüzündeki görünen konum değişimini ölçer. 2009 yılına kadar yer tabanlı gök ölçümü ile ötegezegenlerden hiçbiri tespit edilememişken daha sonraki çalışmalarla ötegezegenler doğrulanmıştır. Dünya'nın atmosferi gibi bozucu etkilerden etkilenmeyecek olması dolayısıyla gök ölçümü çalışmalarının uzaya taşınmasıyla daha kesin sonuçların elde edilmesi umuluyor. NASA'nın planlanmış, ancak sonradan iptal edilmiş olan Uzay İnterferometri Misyonu (İng.: İngilizce: Space Interferometry Mission) gök ölçümü tekniklerini kullanarak 200 veya daha fazla yer benzeri gezegeni ortaya çıkarmayı amaçlıyordu. Avrupa Uzay Ajansı'nın 2013'te gönderdiği Gaia adlı uzay aracı, gök ölçümü tekniklerini yıldızlar arası ortamda uyguluyor.
Astrometrik ölçümler, astrofizikçiler tarafından gök mekaniğini belirli modellerde sınırlamak için kullanılıyor. Pulsarların hızlarını ölçerek süpernova patlamalarının asimetrisine bir limit koymak mümkündür. Aynı zamanda gök ölçümü sonuçları, galaksideki karanlık maddenin dağılımını belirlemede kullanılıyor.
Astronomlar, gök ölçümü tekniklerini Dünya'ya yakın cisimleri izlemek için kullanıyorlar. Gök ölçümü, birçok Güneş Sistemi cisminin tespitinde rekor kırılmasının nedenidir. Astronomlar, bu cisimleri astrometri kullanarak bulmak için bütün gökyüzünü tarayan teleskoplar ve çeşitli aralıklarda fotoğraf çekmesi için büyük alan kameraları kullanıyor. Astronomlar, bu fotoğrafları işleyerek arka plandaki sabit görünen yıldızlara göre Güneş Sistemi cisimlerinin hareketlerini belirleyebiliyorlar. İlk olarak seçilen birim zamana göre gözlem yapılıyor. Astronomlar, bu süre boyunca Dünya'nın hareketinden kaynaklanan ıraklık açısını ve cismin hesaplanan Güneş merkezine olan mesafesini karşılaştırıyor. Bu mesafe ve diğer fotoğraflar kullanılarak cismin yörünge ögeleri de dahil birçok bilgi elde edilebilir.
50000 Quaoar ve 90377 Sedna, Michael E. Brown tarafından bu yöntemlerle keşfedilen iki Güneş Sistemi cismidir. Diğerleri, Palomar Gözlemevi'nin 48 inç (1.200 mm) Samuel Oschin teleskobu ve yine Palomar'ın büyük alan CCD kamerası kullanılarak Caltech'te keşfedilmiştir. Astronomların gökyüzündeki cisimlerin konumlarını ve hareketlerini takip etme yeteneği, kendi Güneş Sistemi'mizin Evren'imizdeki diğer bütün cisimlerle birlikte geçmişini, şimdiki hâlini ve geleceğini anlamak için çok önemlidir.

Gök ölçümünün temel taşı hata düzeltmedir. Atmosfer koşulları, kullanılan aletlerin kusursuz olmaması, gözlemciden kaynaklanan hatalar gibi birçok faktör, gök cisimlerinin konumlarını belirlerken çok sayıda hata üretir. Bu hatalar, gözlem aletlerinin geliştirilmesi ve alınan verilerin düzenlenmesi gibi çok sayıda teknikle azaltılabilir. Sonuçlar, daha sonra istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edilebilir.

Astrometry.net Çevrimiçi gök ölçümü
XParallax viu 23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Windows için ücretsiz bir uygulama
Astrometrica9 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Windows için uygulama

Battlestar Galactica (2004 TV dizisi) adlı dizide gök ölçümü laboratuvarı birçok konuşmada geçer.
Star Trek: Voyager adlı filmde Gök ölçümü laboratuvarı birçok sahnede geçer.

Kovalevsky, Jean; Seidelman, P. Kenneth (2004). Fundamentals of Astrometry. Cambridge University Press. ISBN 0-521-64216-7. 
Walter, Hans G. (2000). Astrometry of fundamental catalogues: the evolution from optical to radio reference frames. New York: Springer. ISBN 3-540-67436-5. 
Kovalevsky, Jean (1995). Modern Astrometry. Berlin; New York: Springer. ISBN 3-540-42380-X. 

Astrometry Department of the U.S. Naval Observatory
USNO Astrometric Catalog and related Products 26 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Hall of Precision Astrometry". University of Virginia Department of Astronomy. 26 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2006. 
Mike Brown's Caltech Home Page 23 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MPC Guide to Minor Body Astrometry 2 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planet-Like Body Discovered at Fringes of Our Solar System30 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2004-03-15)
Scientific Paper describing Sedna's discovery26 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Hipparcos Space Astrometry Mission1 Ağustos 2016 tarihind

Astronom, astrofizikçi ya da gök bilimci, Dünya'nın kapsamı dışındaki belirli bir soru veya alan üzerine çalışan astronomi alanında uzmanlaşmış bir bilim insanıdır. Gözlemsel (verileri analiz ederek) veya teorik astronomide yıldızlar, gezegenler, uydular, kuyruklu yıldızlar ve gökadalar gibi astronomik nesneleri gözlemlerler. Astronomların çalıştığı konular veya alanlar arasında gezegen bilimi, güneş astronomisi, yıldızların kökeni veya evrimi ile gökadaların oluşumu gibi konular yer alır. İlgili ancak farklı bir konu olan fiziksel kozmoloji ise Evren'i bir bütün olarak inceler.
Tarih öncesi çağlardan bu yana gökyüzü dünyanın her yerindeki kültürlerden insanların ilgisini çekmiştir. Bu kültürlerden bazıları, birbirinden bağımsız olarak, gökyüzündeki cisimlerin gözlemlenmesine kendini adamış olan kâtip veya rahiplere destek vermeye başlamışlardır. Gezegenlerin hareketlerinin gözlemlenmesi ve gelecekteki hareketlerinin tahmini antik astronominin başlıca uğraşı olmuştur. Batıda, astronominin antik Mezopotamya'da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Babil kayıtları üzerine yakın zamanda yapılan araştırmalar, bunların kusursuz olduğunu göstermektedir.
Yaklaşık 1750'lerden önce, astroloji ile astronominin birbirine çok yakın kabul edildiğinin anlaşılması önemlidir. Kimi yer ve zamanlarda, bu ikisine aynı gözüyle bakılmıştır.
Diğer pek çok bilim alanında çalışan kimselerden farklı olarak astronomlar, üzerinde çalıştıkları cisimlerle temas kuramaz. Bunun yerine, keşif yapmak için detaylı gözlemlere başvururlar. Genel olarak astronomlar, gözlem yapmak için teleskop ya da diğer görüntüleme ekipmanları kullanmaktadırlar.

Gökbilim
Astronomların listesi

Ateş, yüksek sıcaklık ve çoğunlukla alev veren hızlı yanma olayıdır. Eski Türkçe od ve Arapça nâr sözcüğü de zaman zaman aynı anlamda kullanılır. Ateş, insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarındandır ve kontrol altına alınması, medeniyetin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır.

İnsanoğlunun ilk defa ateşle tanışmasının binlerce yıl önce yıldırım düşmesi sonucu ile başladığı düşünülmektedir ve buna benzer tesadüfi nedenlerle oluşmuş yangınlar, çok uzun bir süre dünyadaki tek ateş kaynağı oldu. Uzun yıllar boyunca, yaklaşık 500 bin yıl önce yaşamış olan ve Pekin adamı denen ilkel insan, ateşi bilinçli olarak kullanan ilk kişi olarak bilindi; ancak 1981 yılında Kenya'da ve 1988'de Güney Afrika'da bulunan kalıntılar hominid denen ilkel insanların bundan 1,42 milyon yıl önce ateşi kontrollü olarak kullandığını ortaya koydu. İnsanoğlu MÖ 7000 yıllarına kadar verimli ateş yakma tekniklerini bilmiyordu. Neolitik insan, testere ve matkap hareketleriyle ve çakmak taşı-pirit ile ateş yakmayı biliyordu. Bununla birlikte, bu dönemde ateşi yanar durumda muhafaza etmek, yeniden ateş yakmaktan daha avantajlıydı.
Ateş yakma düşüncesinin, çakmak taşını piritlere sürterken mi, yoksa ağaç içinde delik açmaya çalışırken mi ortaya çıktığı bilinmemektedir. Avrupa'daki Neolitik yerleşim bölgelerinde çakmak taşı ve piritlerin yanı sıra alev delgileri de bulunmuştur. İlkel toplumlarda en yaygın ateş yakma yöntemi sürtmeydi. Bambudan yapılmış küçük bir tüp içindeki havanın sıkıştırılmasıyla ısı ve alev üreten ateş pistonu Güneydoğu Asya, Endonezya ve Filipinler'de geliştirilip kullanılan karmaşık bir aygıttı. Bundan tümüyle bağımsız olarak 1800'lerde Avrupa'da da metalden bir ateş pistonu geliştirildi.
İngiliz kimyacı John Walker, içinde fosfor sülfat bulunan ve sürtülünce yanan kibriti 1827'de icat etti. Modern teknoloji ve bilim tarihi, büyük ölçüde, ateşten elde edilerek insanoğlunun kullanımına sunulan enerji toplamındaki sürekli artış olarak nitelenebilir. Enerji üretimindeki artışın büyük bölümü hem miktar hem çeşit bakımından ateş kullanımının artmasıyla sağlanmıştır. Atom enerjisinin denetim altına alınması, ateş kullanımında atılan son adım sayılabilir.

Ateşin meydana gelebilmesi için yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığında oksijen ile temas etmesi gerekir. Yakıt ve oksijen devamlı mevcut ve temas halinde ise sürekli yanma olur. Bir alevin söndürülmesi, yanmaya sebep olan unsurlardan oksijenin veya yakıtın yok edilmesi, sıcaklığın düşürülmesi ile mümkündür.
Herhangi bir maddenin yanabilirliği kimyasal bileşime ve fiziksel duruma bağlıdır. Ola ki oksijen kaynağı hava ise, herhangi bir yanıcı gazın molekülleri hava içine girer ve havadaki oksijen moleküllerine temas eder. Tutuşma sıcaklığına erişince de bu gaz yanar.
Bir yanıcı sıvı ilk önce buharlaştırılmalı ve tutuşma sıcaklığındaki bu buhar oksijen ile karıştırılmalı ki, yanma olabilsin. Katıların yanması için ise sıvılaştırılmalı veya buharlaştırılmalı veya hiç olmazsa geniş bir yanma yüzeyi meydana getirmek için küçük taneciklere ayrılmalıdır. Fakat katı, gözenekli ise öğütme zaruri değildir. Bütün katılar, mümkün olan en küçük taneciklere ayrılırsa, oksijen ile temas eden toplam katı yüzeyi çok olacağından şiddetli yanar.
Çok şiddetli alevler, yanabilen tozların (zerreciklerin) hava ile karışımından elde edilir: Örneğin kömür ve metal tozlarının yanması gibi. Magnezyum tozları gerekli oranda hava ile karıştırılıp tutuşma sıcaklığına getirilirse, göz kamaştırıcı parlak bir alevle yanar.
Maddeler tutuşma sıcaklığının altında oksitlenir. Fakat maddelerin yanabilmesi için tutuşma sıcaklığına yükseltilmesi gerekir. Bu sıcaklığın üzerinde oksidasyon ısısı yeteri kadar hızlı yayılmaz ve yanmamış yakıtta oksidasyonun olduğu bölgeye yakın alanı yanma sıcaklığına yükseltir. Çok ince parçalara ayrılmış maddeler hariç olmak üzere, katıların yanma sıcaklığı sıvılarınkinden daha yüksektir. Genellikle sıvılar kaynama noktasının düşüklüğü nispetinde parlayıcıdırlar.
Od, etrafındaki havayı ısıtır ve onun genişleyerek yükselmesini sağlar. Bunun sonucu olarak da uzaklardan buraya soğuk hava akımı başlar. Bu meydana gelen akım sebebiyle devamlı ve yeni oksijen temin edilmektedir. Böylece alevin yanması sürekli olur. Hatta od, büyük şehir veya orman yangını halindeyse, bu hava akımı önemli hızda yel bile meydana getirir.

Patlayıcı maddelerin yanması ile örneğin bir kömürün yanması farklı bir reaksiyon ile gerçekleşir. Kömürün yanması için havadaki oksijene ihtiyaç vardır fakat patlayıcı maddelerin reaksiyona girip aleve dönüşmesi için havadaki oksijene ihtiyaç duyulmaz. Çünkü patlayıcı maddeler kendi bileşimindeki oksijene ihtiyaç duyar. Örneğin ANFO'nun yapımında kullanılan Fuel Oil yanıcı, Amonyum Nitrat ise oksitleyicidir yani Fuel Oil bu oksitleyici sayesinde çok hızlı yanıp söner. Bu yanma kömürün yanması gibi değil, ani ve çok hızlı gerçekleşen bir ateş reaksiyonudur. Fuel Oil ağır ağır yanar ancak Amonyum Nitrat ile desteklendiğinde çok çabuk yanar ve anında söner. Fuel Oil'in yanması ile sönmesi daha uzun sürede gerçekleşir. Patlayıcı maddeler bu mantıkla yapılır. Ve patlayıcı maddelerin şiddeti yanma süresine göre hesaplanır. Ne kadar çok hızlı yanarsa tahrip gücü o kadar artar. Ağır çekim ile görüntüsü izlenen bir patlamanın neredeyse sanki normal ateş gibi yandığı görülebilir.

Ateş pek çok kültürde kutsal sayılırken, ezoterik öğretilerde insanla özdeşleştirilmiş hatta ışığının bedeni ısısının ise ruhu olduğu düşünülmüştür. Ateşe tapınmanın güneş kültünün devamı ya da bir parçası olduğu da yaygın kanaattir. Anadolu'da sabahleyin başkasına ateş verenin ocağının söneceğine, ateş verenin evinin bereketinin alana geçeceğine inanılmaktadır. Ateş çeşitli uygarlıklarda tanrılaştırılmış olup, Bybloslu Phlo'nun Fenike yaratılış söylencesinde Genos ve Genea'nın üç çocuğundan birisi olarak görülmüştür.

Avrupa'da Bilim ve Teknoloji'nin gelişmesi, Avrupa'nın ekonomisinin gelişmesine paralel olarak gerçekleşmiştir. Avrupa, özellikle fizik, matematik, kimya ve mühendislik dalları başta olmak üzere, birçok bilim ve teknoloji dalında dünyanın en önde gelen araştırmacılarını bünyesinde barındırmaktadır. Avrupa Birliği’nin Bilim ve Teknoloji'ye verdiği destek ile bu alanlarda Avrupa'nın öncü rolünü korunması hedeflemektedir.

Avrupa Birliği 1958 yılında kurulmasına rağmen, Avrupa'ndaki bilim ve teknoloji alanlarındaki gelişmeler oldukça eskiye dayanır. Avrupa önde gelen bilimsel devrimlere, buluşlara ve dünyanın en eski üniversitelerine sahiptir. Örnek vermek gerekirse Bologna Üniversitesi dünyadaki en eski üniversitesidir.

Araştırma Genel Merkezi (İngilizcesi: Directorate-General for Research)
Ortak Araştırma Merkezi (İngilizcesi: Joint Research Centre)
Avrupa Araştırma Konseyi (İngilizcesi: European Research Council)
Araştırma ve Teknolojik Geliştirme Çerçeve Programı
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
Avrupa Araştırma Alanı
Avrupa Yenilik ve Teknoloji Enstitüsü (İngilizce: The European Institute of Innovation and Technology)
Galileo konumlandırma sistemi
Yedinci Çerçeve Programı

Avrupa Moleküler Biyoloji Organizasyonu (İngilizcesi: European Molecular Biology Organization)
Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi
Avrupa Uzay Ajansı

Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, aydınlanma felsefesinin 18. yüzyılda doğup benimsenmeye başladığı dönemdir. Batı toplumunda 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen, akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar. Aynı zamanda Arapça eserlerin (İbn Rüşd vb.) Latinceye çevirilmesi, Aydınlanma Çağı'na zemin hazırlamıştır.

Aydınlanmaya yol açan başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleridir. Aydınlanmanın ilk temsilcileri olarak genellikle René Descartes ve Gottfried Wilhelm Leibniz kabul edilir. Almanya'da Johann Gottfried Herder, Immanuel Kant, Christian Wolff; Fransa'da Denis Diderot, Claude Adrien Helvétius, Baron d'Holbach, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire; Büyük Britanya'da David Hume, John Locke ve Thomas Paine Aydınlanma Çağı'nın en önemli temsilcileridir.

Aydınlanma felsefesi ya da 18. yüzyıl felsefeleri genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel/felsefi başlatıcısı olmuştur. Bu yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız Devrimi (1789) ve ardından gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır.
Din ya da Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Geniş ve genel anlamıyla aydınlanma, Orta Çağ'da hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temellendirilmesi olarak belirtilir. Bu yüzyıl yeni bir ideal ile tarih sahnesinde yer alır; bu ideale göre, aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entelektüel bir kültür egemen olmalıdır ve bu kültür sonsuz bir şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, insanın geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda gelişeceği düşüncesine dayandırılır.
Aydınlanma felsefesinin kaynağı Rönesans felsefesi ve özellikle de 17. yüzyıl felsefesinin ortaya koyduğu ilkelerdir. Rönesans'tan itibaren düşüncenin tarihsel otoritelerden kurtulması, bilgi ve yaşam hakkında akla ve deneyime dayanmaya başlaması söz konusudur. 17. yüzyılda bu gelişmeler sistemleştirilip temel ilkelere dönüştürülmeye başlanmış, rasyonalizmin belirginleştiği bu yüzyılda aydınlanma felsefesinin düşünsel temelleri bir anlamda hazırlanmıştır. Sekülerleşme, aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel olmuş olan bir yönelimdir.
18. yüzyıl felsefesinde bir yanda rasyonalizmin öte yandan emprizmin güçlenmesi ve bunlardan meydana gelen teorik sorunların yeni birtakım sentezlerle aşılmaya çalışılması söz konusu olacaktır. Aydınlanma Çağı, aklın ışığında felsefenin de yepyeni bir etkileyicilikle ortaya çıkışına, yaygınlaşmasına, yeni sentezlerle sistematikleştirilmesine etki etmiştir. Bu bakımdan bu yüzyıla "felsefe yüzyılı" denmesi de söz konusudur.

Aydınlanma Çağı, aklı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönelinen dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, "aklı kullanma cesareti" olarak tanımladığında, genel olarak Aydınlanma Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş ve "aydınlanma" fikriyle yaygınlaşmıştır.
Kant, aydınlanma düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der:

Aydınlanma Çağı'nın ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de Aydınlanma Çağı'na öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir. Daha 15. yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da "karanlık çağ" olarak değerlendirilen Orta Çağ'ın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemin ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir.
Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu süreç aydınlanmacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği anlamına gelmektedir.
Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa'daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temelleri atılmıştır. 1789 Fransız İhtilali'nin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.

George Berkeley
Claude Adrien Helvétius
Baron d'Holbach
Jean le Rond d'Alembert
David Hume
Adam Smith
René Descartes
Denis Diderot
Étienne Bonno de Condillac
Francis Bacon
Galileo
Gotthold Ephraim Lessing
Gottfried Leibniz
Immanuel Kant
Jean-Jacques Rousseau
John Locke
Julian Offray de La Mettrie
Kopernik
Laplace
Lois Rene de Caradeux de la Chalotais
Montesquieu
Newton
Spinoza
Thomas Hobbes
Voltaire

Aydınlanma dönemi entelektüelleri listesi
Philosophe
Orta Çağ felsefesi
17. yüzyıl felsefesi
19. yüzyıl felsefesi
Rönesans felsefesi
Alman felsefesi
20. yüzyıl felsefesi
Postmodernizm

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, İstanbul, 1985.

Ayurveda veya Ayurvedik tıp (Sanskrit: आयुर्वेद), kökeni Hint altkıtasına dayanan bir alternatif tıp sistemidir. Ayurvedik tıp, bilimsellikle metafizik kavramlarını iç içe geçirdiği ve temeli bilime dayalı olmadığı için sözdebilim kabul edilir.
Günümüzde Hindistan, Nepal ve Sri Lanka'da uygulanmaktadır. Çin ve Tibet tıp sistemleri üzerinde etkileri olmuştur. Ayurveda "Ayur" ve "veda" olarak iki kelimeden oluşmuştur. "Ayur" hayat veya hayat ilkesi anlamına gelen "ayus" kökenlidir, "veda" ise "bilgi" anlamına gelir. Ayurvedik bilginin Hindistan'da Rişi ve Munilere atfedilen spiritüel bilgiye dayalı olduğuna inanılır.
Ayurveda'nın herhangi bir hastalığın tedavisinde etkili olduğuna dair kayda değer bir bulgu yoktur.

Ayurveda'nın kökenlerine ilişkin tam bir zamanlama yapılamamaktadır. Ayurvedavatara'ya göre Ayurveda'nın kökeni Hint Tanrısı Brahma'nın vahyidir. Vedik felsefeye dayalı bu bilgi doğrudan Brahma'dan Daksha Prajapati'ye ve ondan da tanrılar zinciriyle Dharma'nın korucuyusu Tanrı İndra'ya aktarılmıştır. Aynı anlatıma göre Ayurveda'nın ulaştığı ilk insan onu İndra'dan doğrudan öğrenen Bharadvaja'dır. Bharadvaja Ayurveda'yı bir grup bilgeye öğretmiş, onlar da öğrencilerine öğreterek Ayurveda'nın yayılmasını sağlamıştır. Geleneğe göre Ayurveda ilkin Agnivesh Tantra'da geçmektedir. Kitap daha sonra Charaka tarafından yeniden düzenlenmiş ve "Charaka Samhita" adını almıştır. Bir diğer önemli Ayurveda metni Ayurvedik Cerrahi uygulamasının babası olarak bilinen Dhanvantri Sushrut tarafından M.Ö. yaklaşık 1000'de derlenen Sushruta Samhita'dır.
Ayurveda'nın bazı formlarını içeren Atharvaveda en az Vedalar kadar eski metinlerdir. Ayurvedik uygulamalar zaman içinde gelişmiştir. Bazı uygulamaların Vedik uygulamalardan daha önce geliştirildiği, diğer bazılarının ise Hindistan'da Budist dönem içinde geliştirildiği düşünülmektedir.
Hint tıp tarihi M.Ö. 3000'lere kadar geri giden Hint Vadisi Medeniyetine kadar geri götürülebilmektedir. Harappa ve Mohenjodaro'daki kentlerde gelişmiş bir hijyen ve sağlık sisteminin olduğu tespit edilmiştir. M.Ö.1200-700 arasında derlendiği düşünülen dört Veda kitabında ve özellikle de Rig Veda'da rahatsızlıklar, bitkiler ve bitkisel kürlere atıf yapılmıştır.
Atharva Veda'da bitkileri öven ilahiler, uluhiyetin tezahürü olarak tapınılan çeşitli otlar, çeşitli rahatsızlıklara karşı da kullanılabilen mantralar, Bhaishajyams denilen rahatsızlıkları tedavi edici, "Ayushyams" denilen uzun ömür ve refah getirici ilahiler bulunur. Bu ilahilerin daha sonraki tıp uygulamalarının temelini oluşturduğu düşünülmektedir.

Ayurvedik tıbbın önceliği hastalığı önleme, sağlığı koruma ve tedavi şeklindedir. Ayurvedik tıpta hastalığın, bedenin hastalığa yönelik dayanıklılığını azaltan bedensel ve zihinsel unsurlardaki dengesizlikten kaynaklandığına inanıldığından, bu dengesizliğin düzeltilmesi amacıyla bitkisel formüller, hayat stili değiştirilmesi ve diyet gibi yöntemlerle bedene hastalığı yok edecek şekilde denge kazandırılır.
Ayurvedik sisteme göre sağlıklı olmak dosha (beden tipi/mizaç), agni (hazım ısısı), dhatu (yedi beden dokusu: lenf, kan, kas, yağ dokusu, kemik, ilik, ersuyu) ve mala (dışkı, üre ve diğer atıklar) arasındaki denge üzerine kuruludur. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal bakımdan iyi olmak sağlıklı olmanın unsurlarıdır.

Ayurvedik tıbbın ana kavramlarının başında bedenin "doşa" denilen üç ana tipe ayrılması gelir. Bunlar; Vata, Pitta ve Kapha'dır.
Her insanda bu doşa tiplerinden birinin baskın olduğu ve her doşanın özgün bir yaşam şekliyle (beslenme vs.) uyum içinde tam işlevini sürdürdüğü kabul edilir. Ayurvedik hekimler çeşitli teşhis yöntemleriyle kişide hangi doşanın ağır bastığını tespit eder ve o kişiyi doşasına uygun yaşam şekline yönlendirirler. Bazı anket ve test yöntemleri ile de hangi tip bedene sahip olunduğu tespit edildiği iddia edilmektedir.

Sinir sistemi işlevini harekete geçiren hava ilkesidir.
Vata Dengesizliğinin Belirtileri:

sinirlilik, kaygı, panik, korku
düşük kilo, ince vücut yapısı
seğirmeler, tikler, titreme, spazmlar
soğuktan ve rüzgardan hoşlanmamak
kuru veya çatlamış cilt
hafif ve kesintili uyku
kabızlık, gaz, şişkinlik, kuru, sert dışkı
dağınık duygular
yüksek seslere tahammül etmede zorluk
aşırı düşünme veya endişe

Sindirim sistemini düzenleyen ateş ilkesidir.
Pitta Dengesizliğinin Belirtileri:

kırmızı, iltihaplı döküntü, akne, uçuk
ishal
vücutta veya eklemlerde akut iltihap
eksik öğünler üzerine bulantı veya rahatsızlık
asit reflü, mide veya peptik ülserler, mide ekşimesi
hayal kırıklığı, öfke, sinirlilik
yargı, sabırsızlık, eleştiri, hoşgörüsüzlük
vücutta rahatsız edici ısı hissi
kırmızı, iltihaplı veya ışığa duyarlı gözler
aşırı mükemmeliyetçi eğilimler

Besin maddelerini dolaşım sistemine taşıyan su ilkesidir.
Kapha Dengesizliğinin Belirtileri:

aşırı mukus
sabah zor uyanma
beyaz dil yüzeyi
yavaşlık, uyuşukluk veya ağırlık hissi
yavaş bağırsak hareketleri
kolay bağlanma veya sahiplenme
aşırı kilo
aşırı duygusallık
kayıtsız veya inatçı olmak
aşırı yeme eğilimi

Ayurvedik tıpta hastalık teşhisi hastanın gözle, elle muayenesi ve sorgulanması ile sağlanır. Muayene şu standart noktalarda gerçekleştirilir:

Nabız teşhisi
İdrar
Dışkı (gaita)
Dil
Göz
Deri
Konuşma ve ses
Genel görünüş
Ayrıca hazım kapasitesi, kişisel alışkanlıklar, bedenin görüntüsü, hastanın direnci de göz önüne alınır. Bunun yanı sıra teşhiste hastalıkla ilgili belirtiler de gözlemlenir ve çeşitli testler uygulanır.
Tedavide doşalardaki dengesizlik giderilmeye çalışılır, bitkisel formüller kullanılır, yemek düzeni ve hayat tarzına doşaların dengeye kavuşması için müdahale edilir ve ruhsal sağlık bakımından psikolojik destek verilir, hüzünlü ruh hali ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Ayurveda'da bedeni arındırmakta kullanılan beş farklı işlemi tanımlayan sanskritçe kelime. Uygun diyet, bitki ve minerallerle bedendeki Doşalar dengelenir.

Alternatif tıp

Lakshmi chandra Mishra (ed.), Scientific Basis for Ayurvedic Therapies, CRC Press, Washington, 2003

Ayurvedic Medicine (pdf)
Ayurvedic Cure
Ayurveda Masaj Videosu

Aşı, belirli bir bulaşıcı veya malign hastalığa karşı aktif kazanılmış bağışıklık sağlayan biyolojik bir preparattır. Aşıların güvenliği ve etkinliği geniş çapta incelenmiş ve doğrulanmıştır. Bir aşı tipik olarak hastalığa neden olan bir mikroorganizmaya benzeyen bir ajan içerir ve genellikle mikrobun zayıflatılmış veya öldürülmüş formlarından, toksinlerinden veya yüzey proteinlerinden yapılır. Vücudun bağışıklık sistemi ajanı bir tehdit olarak tanır, yok eder ve bu sayede gelecekte karşılaşabileceği bu ajanla ilişkili mikroorganizmaları daha fazla tanır ve yok eder.
Aşılar profilaktik (doğal veya "vahşi" bir patojen tarafından gelecekteki bir enfeksiyonun etkilerini önlemek veya iyileştirmek için) veya terapötik (kanser gibi zaten meydana gelmiş bir hastalıkla savaşmak için) olabilir. Bazı aşılar, enfeksiyonun tamamen önlendiği tam sterilize edici bağışıklık sunar.
Aşıların uygulanmasına aşılama denir. Aşılama, bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde en etkili yöntemdir; çiçek hastalığının dünya çapında ortadan kaldırılmasından ve çocuk felci, kızamık ve tetanos gibi hastalıkların dünyanın büyük bir bölümünden sınırlandırılmasından büyük ölçüde aşılama sayesinde oluşturulan yaygın bağışıklık sorumludur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) şu anda yirmi beş farklı önlenebilir enfeksiyon için lisanslı aşıların mevcut olduğunu bildirmektedir.
Çiçek hastalığını önlemek için inokülasyonun kayıtlara geçen ilk kullanımı 16. yüzyılda Çin'de gerçekleşmiş olup, Çin'deki uygulamanın ilk ipuçları 10. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu, aynı zamanda aşısı üretilen ilk hastalıktı. Çiçek hastalığına karşı halk arasında uygulanan inokülasyon 1721 yılında Mary Wortley Montagu tarafından Osmanlı İmparatorluğu'ndan İngiltere'ye getirilmiştir. Vaccine (aşı) ve vaccination (aşılama) terimleri, hem aşı kavramını geliştiren hem de ilk aşıyı yaratan Edward Jenner tarafından inek çiçeğini ifade etmek için geliştirilen Variolae vaccinae (inek çiçeği) teriminden türetilmiştir. Jenner bu ifadeyi 1798 yılında inek çiçeğinin çiçek hastalığına karşı koruyucu etkisini anlattığı Variolae vaccinae Known as the Cow Pox adlı kitabının uzun başlığı için kullanmıştır. 1881 yılında Louis Pasteur, Jenner'ı onurlandırmak için bu terimlerin o dönemde geliştirilmekte olan yeni koruyucu aşıları da kapsayacak şekilde genişletilmesini önermiştir. Aşı geliştirme ve üretme bilimi aşı bilimi olarak adlandırılır.

Aşıların bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmenin ve bu hastalıkları ortadan kaldırmanın çok güvenli ve etkili bir yolu olduğu konusunda büyük bir bilimsel görüş birliği vardır. Bağışıklık sistemi aşı ajanlarını yabancı olarak tanır, onları yok eder ve "hatırlar". Bir ajanın virülan versiyonuyla karşılaşıldığında, vücut virüsün üzerindeki protein kabuğunu tanır ve böylece ilk olarak hedef ajanı hücrelere girmeden önce nötralize ederek ve ikinci olarak bu ajan çok sayıda çoğalmadan önce enfekte olmuş hücreleri tanıyıp yok ederek yanıt vermeye hazırlanır.
Bununla birlikte, aşıların etkinliklerine yönelik sınırlamalar mevcuttur. Bazen, aşı zayıflaması, aşılama rejimleri veya uygulamadaki başarısızlıklar gibi aşı ile ilgili nedenlerden dolayı koruma başarısız olmaktadır.
Başarısızlık, konakçının bağışıklık sisteminin yeterli veya hiç yanıt vermemesi durumunda konakçıya bağlı nedenlerle de ortaya çıkabilir. Konakçıya bağlı yanıt eksikliği, genetik, bağışıklık durumu, yaş, sağlık ve beslenme durumu gibi faktörlere bağlı olarak bireylerin tahmini %2-10'unda görülür. Genetik başarısızlıkla sonuçlanan birincil immün yetmezlik bozukluğunun bir türü, B hücresi gelişimi için gerekli olan bir enzimin yokluğunun, konağın bağışıklık sisteminin bir patojene karşı antikor üretmesini engellediği X'e bağlı agamaglobulinemidir.
Konak-patojen etkileşimleri ve enfeksiyona verilen yanıtlar, bağışıklık sistemindeki çoklu yolları içeren dinamik süreçlerdir. Bir konakçı anında antikor geliştirmez: vücudun doğuştan gelen bağışıklığı on iki saat gibi kısa bir sürede aktive olabilirken, adaptif bağışıklığın tam olarak gelişmesi 1-2 hafta sürebilir. Bu süre zarfında konakçı hâlâ enfekte olabilir.
Antikorlar üretildikten sonra, ilgili antikor sınıfına bağlı olarak çeşitli yollardan herhangi biriyle bağışıklık desteklenebilir. Bir patojeni temizlemedeki veya etkisiz hale getirmedeki başarı, üretilen antikorların miktarına ve bu antikorların ilgili patojen türüne karşı ne ölçüde etkili olduğuna bağlı olacaktır, çünkü farklı türler belirli bir bağışıklık reaksiyonuna farklı şekilde duyarlı olabilir. Bazı durumlarda aşılar tam veya kalıcı bağışıklık yerine kısmi bağışıklık koruması (bağışıklığın %100'den daha az etkili olduğu ancak yine de enfeksiyon riskini azalttığı) veya geçici bağışıklık koruması (bağışıklığın zaman içinde azaldığı) ile sonuçlanabilir. Yine de aşılar bir bütün olarak popülasyon için yeniden enfeksiyon eşiğini yükseltebilir ve önemli bir etki yaratabilir. Ayrıca aşılar enfeksiyonun şiddetini azaltarak daha düşük ölüm oranı, daha düşük morbidite, hastalıktan daha hızlı iyileşme ve çok çeşitli başka etkilere neden olabilir.
Daha yaşlı olanlar genellikle daha genç olanlara göre daha az tepki gösterirler, bu da immünosenesans olarak bilinen bir modeldir. Adjuvanlar, özellikle basit bir aşıya karşı bağışıklık tepkisi zayıflamış olabilecek yaşlı kişilerde bağışıklık tepkisini artırmak için yaygın olarak kullanılır.
Aşının etkinliği veya performansı çeşitli faktörlere bağlıdır:

Hastalığın kendisi (bazı hastalıklarda aşılama diğerlerine göre daha iyi performans gösterir)
Aşı türü (bazı aşılar hastalığın belirli türlerine özgüdür veya en azından bu türlere karşı en etkilidir)
Aşı takvimine uygun şekilde uyulup uyulmadığı.
Aşıya verilen kendine özgü yanıt; bazı bireyler belirli aşılara "yanıt vermezler", yani doğru şekilde aşılandıktan sonra bile antikor üretmezler.
Etnik köken, yaş veya genetik yatkınlık gibi çeşitli faktörler.
Aşılanmış bir birey aşılanan hastalığa yakalanırsa (atılım enfeksiyonu) hastalığın aşılanmamış vakalara göre daha az öldürücü olması muhtemeldir.
Etkili bir aşılama programında dikkat edilmesi gereken önemli hususlar şunlardır:

Bir bağışıklama kampanyasının orta ve uzun vadede hastalığın epidemiyolojisi üzerinde yaratacağı etkiyi öngörmek için dikkatli bir modelleme
Yeni bir aşının piyasaya sürülmesini takiben ilgili hastalık için devam eden gözetim
Bir hastalık nadir hale geldiğinde bile yüksek aşılama oranlarının sürdürülmesi
1958 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde 763.094 kızamık vakası görülmüş ve 552 kişi hayatını kaybetmiştir. Yeni aşıların kullanılmaya başlanmasından sonra vaka sayısı yılda 150'nin altına düşmüştür (medyan 56). 2008 yılının başlarında 64 şüpheli kızamık vakası görülmüştür. Bu enfeksiyonların elli dördü başka bir ülkeden ithalatla ilişkilendirilmiştir, ancak sadece yüzde on üçü gerçekten Amerika Birleşik Devletleri dışında edinilmiştir; 64 kişiden 63'ü ya hiç kızamık aşısı olmamıştır ya da aşı olup olmadıkları belirsizdir.
Aşılar, insanlardaki en bulaşıcı ve ölümcül hastalıklardan biri olan çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasını sağlamıştır. Kızamıkçık, çocuk felci, kızamık, kabakulak, suçiçeği ve tifo gibi diğer hastalıklar, yaygın aşılama programları sayesinde artık yüz yıl önceki kadar yaygın değildir. İnsanların büyük çoğunluğu aşılandığı sürece bir hastalık salgınının ortaya çıkması çok daha zordur. Bu etkiye sürü bağışıklığı denmektedir. Sadece insanlar arasında bulaşan çocuk felci, endemik çocuk felcinin sadece üç ülkenin (Afganistan, Nijerya ve Pakistan) bazı bölümleriyle sınırlandırıldığı kapsamlı bir eradikasyon kampanyasının hedefidir. Ancak, tüm çocuklara ulaşmanın zorluğu, kültürel yanlış anlamalar ve dezenformasyon, öngörülen eradikasyon tarihinin birkaç kez kaçırılmasına neden olmuştur.
Aşılar ayrıca antibiyotik direncinin gelişmesini önlemeye de yardımcı olur. Örneğin, aşı programları Streptococcus pneumoniae'nin neden olduğu zatürre vakalarını büyük ölçüde azaltarak penisilin veya diğer birinci basamak antibiyotiklere dirençli enfeksiyonların yaygınlığını büyük ölçüde azaltmıştır.
Kızamık aşısının her yıl bir milyon ölümü önlediği tahmin edilmektedir.

Çocuklara, ergenlere veya yetişkinlere yapılan aşılar genellikle güvenlidir. Yan etkiler - eğer varsa - genellikle hafiftir. Yan etkilerin oranı söz konusu aşıya göre değişir. Bazı yaygın yan etkiler arasında ateş, enjeksiyon bölgesi çevresinde ağrı ve kas ağrıları yer alır. Ayrıca, bazı kişiler aşıdaki bileşenlere karşı alerjik olabilir. KKK aşısı nadiren ateşli nöbetlerle ilişkilendirilir.
Genetik, sağlık durumu (altta yatan hastalık, beslenme, hamilelik, hassasiyetler veya alerjiler), bağışıklık yeterliliği, yaş ve ekonomik etki veya kültürel çevre gibi bir kişiyi enfeksiyona duyarlı hale getiren konakçı ("aşı") ile ilgili belirleyiciler, enfeksiyonun şiddetini ve aşıya yanıtı etkileyen birincil veya ikincil faktörler olabilir. Yaşlı (60 yaş üstü), alerjene aşırı duyarlı ve obez kişiler, aşı etkinliğini önleyen veya engelleyen, muhtemelen bu spesifik popülasyonlar için ayrı aşı teknolojileri veya virüs bulaşmasını sınırlamak için tekrarlayan takviye aşıları gerektiren tehlikeye atılmış immünojenisiteye duyarlıdır.
Ciddi yan etkiler son derece nadirdir. Suçiçeği aşısı bağışıklık sistemi yetersiz bireylerde nadiren komplikasyonlarla ilişkilidir ve rotavirüs aşıları orta derecede intussusepsiyon ile ilişkilidir.
En az 19 ülkede, aşılamanın ciddi olumsuz etkilerine maruz kalanlara tazminat sağlamak için hatasız tazminat programları bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin programı Ulusal Çocukluk Çağı Aşı Yaralanmaları Yasası olarak bilinmektedir ve Birleşik Krallık'ta Aşı Hasar Ödemesi uygulanmaktadır.

Aşılar tipik olarak zayıflatılmış, inaktive edilmiş veya ölü organizmalar veya bunlardan elde edilen saflaştırılmış ürünler içerir. Kullanımda olan çeşitli aşı türleri vardır. Bunlar, yararlı bir bağışıklık tepkisi oluşturma yeteneğini korurken hastalık riskini azaltmaya çalışmak için kullanılan farklı stratejileri temsil etmektedir.

Bazı aşılar canlı, zayıflatılm

Baryum (Yunancada βαρυς = ağır), sembolü Ba olan kimyasal bir elementtir. Ağır manasına gelen "barys" kelimesinden türemiştir. İngilizcede Barite ağırlık yoğunluk manasında kullanılmaktadır. Baryum elementinin atom numarası 56 olup Periyodik tablonun 6. sırasında ve 2. grubunda bulunur. 2. grupta bulunması özelliğinden dolayı Baryum bir toprak alkali metalidir. Baryum ilk defa 1774 yılında Carl Wilhelm Scheele tarafından tanımlanmıştır. Baryum element halinde beyaz-gri metalik rengindedir fakat yüksek reaktivitelikten dolayı element halinde bulunmaz. Baryumun hemen hemen bütün bileşikleri ise zehirlidir. Metalik Ba yakıldığında elma yeşili bir renk verir. Metalik halde saklanması çok zordur. Aktif bir element olduğu için su, hava ve asitlerle kolayca reaksiyon verir. Toprak alkali grup içerisinde doğada en yaygın bulunan element kalsiyumdur (Ca). Bu sınıftaki metallerin özellikleri birbirine benzemesine karşın bilhassa Kalsiyum, Stronsiyum, Baryum diğerlerinden ayrılır. Bu üç element adi derecede suyu ayrıştırarak Hidrojen açığa çıkarır ve Hidroksit(OH) oluştururlar. Bu Hidroksitler de ısıtıldığında su kaybederek Oksit haline dönmektedirler. Karbonatları ısı karşısında kolay ayrışmasına karşın Baryum Karbonat (BaCO3) en zor ayrışanıdır. Sülfatları suda hemen hemen hiç erimez.

En sık bulunan ve en çok kullanılan Baryum kaynağı Barit madenidir. Doğada sedimanter (tortul, çökelme ile) meydana gelmiş olarak bulunur. Denizlerin ya da suların taşımasıyla tabakalar meydana gelmiştir. Genellikle sıcak su çıkan bölgelerede görülür. Kurşun, Gümüş, Çinko üretiminde kullanılır. Kullanım alanlarından birisi de fren balatalarının altlık malzemesidir.
BaSO4: Zehirlidir. Radyoopak (Gama ve X ışını) özelliğe haiz olduğundan tıpta kanser teşhislerinde, kâğıt kaplamalarda, boya sanayiinde, plastik, tekstil, mürekkep, kauçuk, batarya ve pil yapımında kullanılır.
BaCO3: Zehirlidir. Özel camların yapımında, Klor ve NaOH üretiminde kullanılır.
BaO: Solventlerden suyun uzaklaştırılmasında ve petrol sanayinde kullanılır.
BaNO3: Havai fişeklerde, sıçan zehirlerinde, seramik sırlarda kullanılmaktadır.

Berilyum, periyodik tablonun II-A grubunda yer alan toprak alkali grubundan element. Berilyum ender elementlerdendir. Yerkabuğunda ancak %0,0006 oranında bulunur. Zengin yatakları bulunmadığından, berilden elde edilir. Fransız kimyacı Louis Nicolas Vauquelin tarafından 1798'de oksit halinde bulunmuş, 1828'de, birbirlerinden bağımsız olarak, Friedrich Wöhler ve Antoine Bussy tarafından elde edilmiştir.
Alüminyumdan daha hafif, ama daha sert, erime noktası da yüksek bir element olan berilyum, metalurjide kullanılır. Ama alüminyumdan 200 kat pahalıya mal olması nedeniyle, kullanımı bilgisayar parçaları ve jiroskop yapımı, uzay teknolojisi gibi birkaç özel alanla sınırlıdır.

En önemli berilyum alaşımı berilyumlu bakırdır. Berilyum oksitin bakırla eritilmesi ve indirgeyici kullanılır.

Bileşikleri genellikle renksizdir. Çözelti, kuru toz ya da buhar halinde çözünür, bileşikleri ise zehirlidir.

Berilyumun doğada bulunan tek kararlı izotopu berilyum-9'dur. Yarı ömrü 3.000.000 yıl olan berilyum-10 ve 10−15 saniyeden daha kısa sürede kendiliğinden iki alfa parçacığına bölünen berilyum-8 gibi yapay izotopları da üretilmiştir.

Berilyum 23 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bernard E. Rollin (18 Şubat 1943 - 19 Kasım 2021), Amerikalı filozof. Gerek hayvan hakları konularına farklı yaklaşımları gerekse siyasetteki etkileri ile gündeme gelmiştir. Colorado Devlet Üniversitesi'nde (Colorado State University) profesördür.
Doktorasını 1972 senesinde Columbia Üniversitesi'nde tamamlamış olan Rollin'in akademik ilgi sahası özellikle geleneksel felsefe ve uygulamalı felsefeyi barındırmaktadır. Dil felsefesi, felsefe tarihi, biyoetik ve etik konularında birçok eser vermiş olan Rollin, bunlara ek olarak hayvan hakları konusu ve bu konuyla ilgili diğer konular üzerine de birçok eser kaleme almıştır; örneğin Animal Rights and Human Morality (1981, 1993 & 2006), The Unheeded Cry: Animal Consciousness, Animal Pain and Scientific Change (1988 &1998).

Rollin'in web sitesi7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georg Friedrich Bernhard Riemann (17 Eylül 1826 - 20 Temmuz 1866), analiz ve diferansiyel geometri dalında çok önemli katkıları olan Alman matematikçidir. Söz konusu katkılar daha sonra izafiyet teorisinin geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu matematikçinin ismi aynı zamanda zeta fonksiyonu, Riemann hipotezi, Riemann manifoldları ve Riemann yüzeyleri ile de bağlantılıdır.
Almanya'da Dannenberg yakınlarındaki Hanover Krallığının Breselenz kasabasında doğan matematikçinin babası Friedrich Bernhard Riemann idi. Bernhard Riemann altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuydu.
Riemann, 1840 yılında büyükannesi ile yaşamak ve Lyceum'u ziyaret etmek için Hannover'e gitti. Büyükannesinin 1842 yılındaki vefatından sonra Lüneburg'daki Johanneum'a giden Riemann, 1846'da yani 19 yaşında Göttingen Üniversitesi'nde filoloji ve teoloji çalışmaya başladı. En küçük kareler yöntemini anlatan matematikçi Gauss'un derslerine katıldı. 1847 yılında Riemann'ın babası ona teolojiyi bırakıp matematik çalışması için izin verdi.
1847 yılında Berlin'e gitti. Burada Jacobi, Dirichlet veya Steiner ders veriyordu. Berlin'de iki yıl kalan matematikçi 1849 yılında Göttingen'e döndü.
Riemann ilk dersini 1854'te verdi ve bu dersle sadece Riemann geometrisinin temellerini kurmakla kalmadı aynı zamanda daha sonra Einstein'in izafiyet teorisinde kullanacağı yapıların da temellerini attı. 1857'de Götingen Üniversitesinde özel profesörlük kademesine terfi etti ve 1859'da profesör oldu.
1862 yılında Elise Koch ile evlendi.
Selasca, İtalya'ya doğru gerçekleştirdiği üçüncü seyahatte öldü.

Bernhard Riemann 17 Eylül 1826'da Hanover Krallığı'nda Dannerberg yakınlarındaki Breselenz köyünde doğdu.
Napolyon Savaşları'nda savaşmış olan babası fakir bir lüterci papazdı.
Annesi ise Charlotte Ebell idi. Riemann utangaç bir çocuktu ve toplum önünde konuşmaktan çekinirdi. Riemann okulda öğretmenlerini hayret içinde bırakıyordu. Öğretmenlerin bile yapamadığı karmaşık işlemleri yapabiliyordu.

1840'ta Riemann anneannesiyle yaşamak ve Lycreum'u ziyaret etmek için Hanover'a gitti. 1842'de anneannesinin ölümünden sonra Johanneum Lünerburg'daki liseye gitti. Lisede yoğun olarak İncil ile ilgili çalışmalar yaptı ancak matematik Riemann'ın aklını başından alıyordu. 1846'da 19 yaşında papaz olmak ve ailesine yardım etmek için filoloji ve ilahiyat okumaya başladı. 1846 ilkbaharında babası yeterince para topladıktan sonra Riemann'ın ilahiyat okuyacağı Göttingen Üniversitesi'ne gönderdi. Ancak orada Carl Friedrich Gauss'un gözetimi altında matematik okumaya başlayacaktı. Gauss Riemann'a ilahiyat okumayı bırakıp matematiğe geçmesini önerdi. Riemann babasının rızasını alır almaz 1847'de Berlin Üniversitesi'ne transfer edildi. Berlin'de Carl Gustav Jacob Jacobi, Peter Gustav, Lejeune Dirichlet, Jakob Steiner ve Gotthold Eisenstein gibi kişiler öğretim veriyordu. Riemann Berlin'de iki yıl kaldı ve 1849'da Göttingen'e geri döndü.

Riemann, Riemann Geometrisini geliştirdiği 1846'da ilk dersini verdi. 
Göttingen Üniversitesi Riemann'ı özel profesörlüğe terfi etmek istedi ancak bu teşebbüsleri başarısız oldu. Profesörlük terfisi gerçekleşmemesine rağmen Riemann'a sonunda düzenli maaş verilmeye başlandı. 1859'da Dirichlet'in ölümü ile (Dirichlet eskiden Gauss'un durduğu matematik bölümünün başındaydı) Göttingen Üniversitesi Riemann'ı matematik bölümünün başına atadı. Riemann aynı zamanda fizikte üç ve dört boyuttan daha fazla boyut kullanmayı öneren ilk kişiydi.
Riemann 1862'de Elise Koch ile evlendi. 22 Aralık 1862'de Ida Schilling isimli bir kız çocukları oldu.

Riemann, Hanover ve Prusya orduları savaşa girince İtalya'ya kaçtı. Tüberkuloz sebebiyle 20 Temmuz 1866'da öldü.
Riemann koyu bir Hristiyandı. Riemann, hayatını Tanrıya hizmet eden bir matematikçinin hayatı olarak görüyordu. Riemann tamamlanmamış çalışmalarını yayınlamayı reddetti ve belki de o çalışmalardaki derin düşünceler sonsuza kadar kayboldu.

Riemann hipotezi

Bezelye (Pisum sativum), baklagillerden (Fabaceae) taze, yeşil kabuğu ile taneleri ya da yalnız taneleri yenilen bir bitki türü. Ayrı taç yapraklı iki çenekli baklagiller familyasından tırmanıcı bir bitkidir. Bezelye adlı lezzetli ve çok besleyici sebzeyi ilkbaharda ve yazın verir. Gövdesi çok uzundur, bitkinin ağırlığını çekemeyecek inceliktedir. Beyaz çiçek açar. Yuvarlak tanelidir. Meyvesi bakla veya fasulyeye benzer, tohumları bir kılıf içerisinde dizilmiştir.
Bezelye bitkisi çok eski çağlardan beri yetiştirilmektedir. Ana vatanı Avrupa ve Batı Asyadır. İlk ve Orta Çağlarda, Orta Avrupa ve Kuzey Avrupa'da yetiştiriliyordu. XI. yüzyılda İngiltere de geniş ölçüde yetiştirilmeye başlandı. Günümüzde ise dünyanın birçok yerinde yetiştirilebilmektedir. Türkiye'de öbür sebzeler ve fasulye kadar olmamakla beraber bol miktarda yetiştirilmektedir.
Bahçe bezelyesi ve tarla bezelyesi adları verilen bu bir yıllık otsu bitkinin birçok çeşidi vardır. Bunlardan bazısı bodur olup 30–40 cm boylanarak yeşil yapraklarıyla toprağa yayılıp zemini örter. Bu tarz bezelyeler tarla bezelyesi olarak geçmektedir. Çiçekleri karışık renkte olup, taneleri basık ve tane renkleri de esmer kül rengi veya yeşil renkte olup ekseriya taneleri lekelidir. Sırık bezelyesi denilen diğer çeşidi gövdesinden çıkardığı sülüklerle yüksek boylu ne bulursa ona tutunan tırmanıcı bitkilerdir. Sırık bezelyesi bahçe bezelyesi olarak geçmektedir. Sırık bezelyenin çiçekleri beyaz ve taneleri yuvarlaktır, tanelerine göre beyaz, sarı ve yeşil olanları vardır. 70–90 cm boyuna kadar uzayabilirler. Bu sırık bezelyeleri yetiştirilirken herekle desteklenmesi gerekir. Bezelye çeşitlerinden bazılarının yalnızca taneleri yenilir. Bazı bezelyeler de parşömen denilen sert tabaka bulunmaz. Sultani bezelye adı verilen bu çeşit bezelyeler kabuğuyla birlikte yenilir.
Bir başka önemli çeşitte, taneleri iri olan araka bezelyesidir.
Bezelye nişasta, lif, antioksidan, karoten ve protein oranı yüksek bir sebzedir. Bezelye C vitamini yönünden diğer baklagillere göre daha zengindir. İçeriğinde C vitamini yanı sıra ; A vitamini, B vitamini, demir, fosfor ve potasyum gibi mineralleri barındırır.
Yaşam döngüsü kısa ve gözlemlenebilir olduğu için Gregor Mendel'in genetik araştırmalarında oldukça yararlı olmuştur.

Bezelye lif yönünden zengin olması sayesinde kalp-damar hastalıkları yönünden koruyucudur ve kan şekerini dengeleyici bir etkiye sahiptir. Kolayca çözümlenebilir çeşitli lif maddelerini çok miktarda içerdiğinden, bezelye, özellikle kandaki kötü kolesterol düzeyini düşürücü etki yapar, kalp krizi geçirme rizikosunu da azaltır. Gene bu yüksek orandaki lif, midede uzun süre kalır. Böylece kandaki şeker düzeyi artma ve azalmalarını bir düzene sokarak bedenin enerji düzeyini sabit tutar. Ürik asit yönünden zengin bir besin olduğu için özellikle kan ürik asit değerleri yüksek olan bireylerin sıklıkla tüketmemesi gereken bir besindir. Yüksek oranda B1 vitamini içeren bezelye, uykuyu da düzene sokar. İştahı açar ve insanın ruhsal durumunu düzelterek neşeli olmasını sağlar. Bezelye kansızlık ve kan kanserine karşı koruyucu bir etkiye sahiptir. Karaciğerin çalışmasını düzene sokar. Bağırsak kanseri riskini azaltır. Bezelye taze olarak tüketilirse bağırsakları çalıştırarak kabızlığı giderir. Kasların gelişmesine ve yenilenmesine yardımcıdır. Kemik gelişimini destekleyicidir.Ayrıca bezelye tüketicilerin üretemediği ve dışarıdan almak zorunda olduğu 8 aminoasit çeşidini de içinde bulundurur.

Bezelye pek çok yemekte ve çorbalarda kullanılır. Bezelye taneleri taze olarak çok çeşitli yemekleri yapılıp yenildiği gibi kurutularak, dondurularak, konservesi yapılarak ileride tüketmek için saklanabilir. Kuru bezelye protein ve nişasta açısından taze bezelyeden daha zengindir. Bununla birlikte taze bezelyeyi sindirmek daha kolaydır. Taze bezelye olarak tüketildiğinde su oranı yüksek olduğu için önceden bir pişirme tekniği uygulamaya gerek yoktur. Direkt pişirilebilir. Kuru bezelye taneleri halinde pişirilecekse yine diğer kurubaklagiller gibi önceden suda bekletilmelidir. Diğer tüm posalı yiyecekler gibi tok tutma derecesi yüksektir. Kuru bezelye tanelerinin öğütülmesiyle bezelye unu elde edilir. Bu un besleyici özelliklerinden dolayı çocuk mamalarına katılır.
Bütün bu yararlarının yanında içerdiği besin ögeleri nedeniyle kuvvetli bir besin olan bezelyeyi sindirmekte bazen güçlük çekilebilir. Bu sebeple bezelye tüketilmesi sıklıkla olmamak şartıyla özellikle yaz mevsiminde haftada bir, iki haftada bir şeklinde yapılabilir. Beslenmemiz açısından haftada 2 veya 3 defa baklagillerin tüketilmesi sağlığımız açısından oldukça önemlidir.

100 gr. çiğ (pişirilmemiş) taze bezelye tanesinin besin değerleri şöyle sıralanabilir: 
84 kalori, 6,3 gram protein, 14.4 gram karbonhidrat, 0 kolesterol, 0,4 gram yağ, 2 gram lif, 116 miligram fosfor, 26 miligram kalsiyum, 1.9 miligram demir, 2 miligram sodyum, 316 miligram potasyum, 35 miligram magnezyum, 0.7 miligram A vitamini, 0.35 miligram B1 vitamini, 0.14 miligram B2 vitamini, 2.9 miligram B3 vitamini, 0,16 miligram B6 vitamini, 35.5 miligram folik asit, 27 miligram C vitamini ve 2.1 miligram E vitamini.

Bezelye bitkisi, tohumlarıyla (kurutulmuş taneleriyle) çoğaltılır. Bu tohumlar, doğrudan doğruya bezelye tarımının yapılacağı bahçe ya da tarlaya ekilir.
İlkbaharda hasadı yapılacak bezelyeler ekim-kasım-aralık aylarında, yazın hasadı yapılacak olanlar ilkbahar aylarında ekilir. Kışı sert geçmeyen yerlerde ilkbaharda hasat alınacak şekilde ekilmeli, kışı sert geçen yerlerdeyse yazın hasadı yapılacak şekilde ekilmelidir. Bezelye tohumları, kesinlikle soğuk ve yaş toprağa ekilmeye elverişli değildir, aynı toprakta iki yıl üst üste bezelye tarımı yapılmamaya özen gösterilmelidir. Baklagillerden olması, toprağı temiz, kuvvetli ve iyi bir halde bırakmasından dolayı, kendisinden sonra buğdaygillerden birinin ekilmesi uygundur.
Ekim elle yapıldığında, tohumların üzeri gübreli harçla sıkıca bastırılmalıdır. Bezelye serpme ile seraya veya ocağa ekilir. Seraya ekimde tohumlar 35–40 cm arayla 5–6 cm derine gömülür. Serpme ekimde sürülerek hazırlanmış tarlaya, serpme suretiyle tohum saçılır ve ondan sonra tırmık veya diskaro ile tohumlar kapatılır. Ocağa ekim yapılacaksa ocaklar açılır. Bir avuç yanmış çiftlik gübresi konduktan sonra her ocağa 3-5 tane tohum konularak çapa ile kapatılır. Dönüme makine ile 15–18 kg, serpme de ise 20–24 kg tohum harcanır. Bu miktarlar çeşitlere göre değişir.

İklim
Bezelye, ılık, nemli, yağışlı ve serin iklimli yörelerin bitkisidir. Fazla yağış aldığında rengi koyu yeşile kaçar. Bulunduğu yerde sıcaklık -5 derecenin altına düşerse bitki donar. Bezelye bitkisi, 4 ile 10 dereceler arasında çimlenir ve gelişmeye başlar.
Toprak
Bezelye bitkisi, toprak yönünden fazla seçici değildir. Normal miktarda kireci olan toprağı sever. Zayıf bünyeli topraklarda bitkiden alınan ürün, düşkırıklığı yaratacak derecede az olur. Bol humuslu, süzek (suyu iyi akıntılı), killi-tınlı ya da milli-tınlı topraklarda bitkiden daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bitki, toprağın asiditesinin yüksek oluşuna karşı duyarlıdır. Toprağının pH'ının 5,5-6,7 arasında olması uygundur.
Sulama
Bezelye yetiştiriciliği yaz aylarına kadar devam ederse yağışsız ve sıcak günlerde toprakta yeterince nem bulunması için bitkinin düzenli olarak sulanması gerekir.
Gübreleme
Bezelye tarımı yapılacak toprağa, ekimden önce çok iyi yanmış çiftlik gübresi ya da potaslı fenni gübre verilir. Baklagiller'den olduğu için azotlu gübreler, bezelye bitkisine faydadan çok zarar verir.
Toprağı İşleme
Ekilen bezelyeden çıkan filizler gelişip 5-6 cm boya erişince, ilk çapalama ve zayıf bitkilerin sökülüp seyreltilmesi işleri yapılır. Daha sonra bitkinin çevresinde yabani otların yetişmesine engel olmak üzere, arada bir yüzlek (yüzeysel) olarak çapalama işi yapılır.
Herekleme
Sırık bezelye gibi çeşitler desteklenmeye gerek duyar. Bunların toprak üzerinde yatması, özellikle sümüklüböceklerin vereceği zararı artırır. Bu çeşit bezelyeler, 10 cm. boylanmasından başlayarak hereklerle desteklenmelidir.
Hastalık ve Zararlılarıyla Mücadele
Bezelye bitkisine dadanacak zararlı ve hastalıklarla, uzmanlara danışılarak ve uygun tarım koruma ilaçları kullanılarak zamanında, eksiksiz ve aksatılmadan mücadele sürdürülmelidir, özellikle sümüklüböceklerle mücadele ihmal edilmemelidir.
Hasat (Derim)
Sonbaharda ekilen bezelyeler 32 hafta, ilkbaharda ekilenler ise 12 -16 hafta sonra hasat edilmeye başlanır. Bezelye badıçları taneyle sıkıca dolunca elle toplanır. Taneler arasında hava varsa, bu badıçlar toplanmayıp bir sonraki toplama için bitkide bırakılır.

Tablo 25: Bezelyenin kimyasal özellikleri

Bruchus

Beşerî bilimler, doğal ve sosyal bilimlerin temel ampirik yöntemlerinden ayrılan, büyük oranda analitik, eleştirel veya spekülatif yöntemler kullanarak insan durumunu inceleyen disiplinlerdir.
Beşerî bilimlerle ilişkili disiplinlere örnek vermek gerekirse; antik ve çağdaş diller, edebiyat, tarih, felsefe, din, görsel sanatlar, performans sanatları (müzik dahil) gibi dallar zikredilebilir. Bazen beşerî bilimler dahil edilen bazı ek alanlar ise antropoloji, alan çalışmaları, iletişim ve kültürel çalışmalardır; bununla birlikte bu alanlar sıklıkla sosyal bilimler dahilinde ele alınırlar.

Batı'da beşerî bilimlerin kökeni antik Yunan'a uzanmaktadır. Roma döneminde, yedi liberal sanat kavramı ortaya çıkmıştır; gramer, retorik ve mantık (trivium) ile birlikte aritmetik, geometri, astronomi ve müzik (quadrivium). Ancak bu konular daha sonraları da bu kompozisyon içinde önemlerini korumuşlar ve Orta Çağ boyunca da eğitimde gösterilen temel konular olmuşlardır.
Rönesans döneminde önemli bir kayma yaşanmış ve beşerî bilimler uygulamadan ziyade incelenmesi (çalışılması) gerekilen konular olarak görülmeye başlanmıştır ki bu geleneksel alanlardan edebiyat ve tarih gibi alanlara yaşanan bir kayma ile birlikte gerçekleşmiştir. 20. yüzyılda bu bakış açısı postmodernist hareket tarafından reddedilmiştir ki postmodernist hareket beşerî bilimleri demokratik bir topluma uygun olacak daha eşitlikçi (egalitaryan) bir şekilde yeniden tanımlamaya uğraşmıştır.

Dijital beşeri bilimler

Bilgi bilimi, bilgi kullanıcıları ve bu kullanıcıların bilgiye erişip kullanabilmelerini, bilgiyi ve bilginin süreçlerini inceleyen bilim dalıdır. Yani bilgi bilimi, bilgi sistemleri, bilgi teorisi, bilgi erişimi, bilgiyi arama davranışı ve teknolojiyi araştırma ve değerlendirme gibi bilimsel çalışmalarla uğraşan bir disiplindir. 
Yöneticilerin veya araştırmacıların bilgiye ulaşmak için gideceği tek bir bilgi merkezleri ve tek bir bilgi kaynağı yoktur. Bilgi bilimi, kurallar içerisinde bilgiye ve bilgi kaynaklarına nasıl ulaşılacağını ve bu bilgilerin ve kaynakların nasıl kullanılacağını araştırmaktadır.
Bilgi biliminin diğer bir ismi ise bilişim bilimidir. Bu bilim dalı istenilen bilgiyi gerekli olan kişiye en kısa sürede ulaştırma yöntemlerine yönelik olup kütüphane veya diğer bilgi merkezlerinde toplanan bilgilere ihtiyaç duyulduğunda kolayca bulunulabilmesini amaçlamaktadır.
Günümüzde bilginin hızla artması, en büyük sorunlardan birisidir. Bilginin artışı, bilgiye ulaşımın zorlaşması, bilgi bilimini daha da önemli bir bilim dalı haline getirmiştir. Bilgi bilimi geniş kapsamlı bir disiplin olup, dilbilim, psikoloji, bilgisayar teknolojileri, matematik, iletişim, kütüphanecilik gibi disiplinlerden ortaya çıkmıştır. Bilgi bilimi bu tür meslek dallarındaki kişilerin yeni bilgilerden yararlanabilmeleri için gerekli bilgilerin en yararlı şekilde kullanıcıya ulaşmasını ve sunulmasını sağlar.
Geçmişte bilgi yokluğu ya da kıtlığı önemli sorunlardan birisiyken, günümüzde bilgi çokluğu ve bilginin geometrik hızla artışı en büyük sorunlardan birisi haline gelmiştir. Artan bilgi miktarı ve bilginin giderek bilgisayar belleğinde depolanan bitler haline gelmesi, dijital ortamlarda üretilmesi, yayımlanması, ağlar aracılığıyla bu bilgilere erişim sağlanması kütüphanecilik ve bilgibilimin (information science) yanı sıra biyoloji, genetik, fizik, ekonomi gibi birçok bilim dalını da “bilgi yoğun” disiplinler haline getirmiştir.
Bilgi bilimi, bilgiye erişimi ve bilginin kullanımını sağlamasının yanı sıra, bazı kurumların bilgi ihtiyaçlarını karşılamak için de vardır. Norton: “Bilgi bilimi çeşitli kuruluşların bilgi ihtiyaçlarının karşılanması amacına yönelik olarak doğmuştur. Örneğin, bilginin paketlenmesine ilişkin kitapçılar, bazı kuşaklara yönelik olarak derlenmiş bilginin öğretilmesi için okullar, bilginin depolanması ve yayılması için kütüphaneler, bilginin görsel ve işitsel görünümü için filmler ve sinemalar, bilginin sözlü iletişimi için konferanslar bu kurumlar arasında sayılabilir.” demiştir.  Norton' un ifadesine bakarak; başka bir örnek verecek olursak, Dokümantasyon - Enformasyon merkezlerinin kuruluş amacı, bilginin artışıyla günümüzde, bilim insanı ve araştırmacıların çok özel bilgi gereksinimlerinin karşılanması ve özel bilgi hizmetlerinin verilmesi için oluşturulmuştur ve bilgi bilimi de bunun gibi birçok bilim dalıyla uğraşan kuruluşların bilgi ihtiyaçlarını karşılamaktadır.
Bilgi bilimi, hem toplum için bilgiyi denetler ve düzenler hem de kuruluşların bilgi gereksinimlerini de karşılar. Yani bilgi bilimi, bilgiyle ve bilgiyi ilgilendiren her türlü var olan işlerle uğraşmak için vardır.
Bu bilim dalıyla ilgili olarak Danimarka'da kurulmuş The Royal School of Library and Information Science (lang-tr| Kütüphane ve Bilgi Bilim Kraliyet Okulu) okulu vardır. Okulda altı araştırma programı vardır:

Kütüphaneler ve Yenilikçi Süreçler
Araştırma ve Araştırma Politikası
Bilgi Sistemleri ve Etkileşim Tasarımı
Bilgi Okuryazarlığı ve Uygulama
Kültürel Arabuluculuk
Bilgi ve Bilgi Kuramı

Bilgi bilimi ile uğraşan kişilere bilgi bilimci denir. Temelini bilgi bilimine dayandıran ve bilgi işleri ile uğraşan kişiler de bilgi bilimci olarak adlandırılır. Bilgi bilimciler, bilginin her yönüyle ilgilendikleri için bilgi profesyoneli şeklinde de tanımlanmaktadırlar. Fakat bilgi profesyonelleri bilgi işlerini daha çok kütüphanecilik bilimi bağlamında gerçekleştiren kişilerdir.
Bilgi bilimcisi, bilgi kaynaklarını denetlemek ve yerleştirmek için bilgiye ulaşmak, referansları birleştirerek bir bütün oluşturmak, kaynakları yeterli düzeyde yerleştirip genel sorulara ve özel isteklere cevap vermekle sorumludur.
Bilgi bilimcilerinin; bilgi profesyoneli, bilgi yöneticisi, kayıt yöneticisi, enformasyon yöneticisi ve arşivci gibi unvanlarla karıştırılmaması için temelini bilgi bilimine dayandıran disiplinlerin tanımlanması şartı vardır. Bilgi bilimi disiplininin daha iyi anlaşılması için bilgi işleri ile ilgili diğer bilim dallarının isimleri ve tanımları verilerek; karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bilgi bilimiyle uğraşanların bilmesi gereken 3 ana kural mevcuttur:

Öncelikle bilgisayarları iyice tanımalıdır, çünkü bilgisayarlara harflerle ve rakamlarla istenilen bilgiler işlenebilir.
İletişimi iyi bilmelidir, çünkü bilgisayar teknolojisiyle makineye verilen bir yazı veya resim süratli bir biçimde dünyanın neresine istenirse oraya iletilebilir.
Mikrografik denilen minyatür fotoğraflara aşina olmalıdır, çünkü bu teknoloji sayesinde birçok bilgi çok küçük bir safhada toplanabilir.

Feather ve Sturges temelini bilgi bilimine dayandıran disiplinleri şu şekilde sıralamıştır;

Kütüphanecilik
Enformasyon Yönetimi
Kayıt Yönetimi
Arşivcilik

Bilim merkezi veya bilim merkezleri, özellikle çocukların ve genç neslin bilime, bilimsel düşünceye, gelişen teknolojilere karşı ilgilerini artırmak ve yakından takip etmelerini sağlamak; bilgi, beceri ve üretim yeteneklerinin gelişmesine aktif, uygulamalı ve deneyimsel eğitim ve öğretim ile katkıda bulunmak amacıyla eğitim sağlayan ortamlara verilen isimdir.
Teknolojik gelişmelere uyum sağlayan ve bilimsel ilkeleri benimseyip pratik olarak uygulayan bir toplumun oluşması için sadece kitaplarda okumaya değil, hayata geçirmeye
ve üzerinde düşünmeye ihtiyaç vardır. Bilim merkezleri de bu politikalar doğrultusunda kurulmaktadır. Bu merkezlerdeki temel amaç; toplumun bilim ve teknolojiyi daha etkili
bir şekilde anlaması ve takipçisi olmalarıdır. Bu merkezlerin özelliklerine bakacak olursak;
Fen, yaşam bilimi, mühendislik, matematik, sağlık ve sanayi alanında yapılanabilmektedir.
Tarihi konular yerine günlük konulara yoğunlaşırlar. Ziyaretçilerin deneylere katılmalarına özen gösterilir ve bunun için rahat bir etkileşim ortamı hazırlanır.
Bilim merkezlerinde öğretim yapmaktan çok etkili öğrenme için gerekli şartları sağlamak amaçlanmaktadır. Bu merkezlerde aktarılmak istenilen kavram, teori ve bağıntılar etkili ve ilgi çekici deney düzenekleri ile aktif katılım sağlanarak kazandırılmaya çalışılır. Deneyi yapan öğrenci neden ve sonuçları görür, eğişkenleri değiştirerek aralarında bulunan ilişkileri kavrar. Tüm bu süreçte öğrenen aktiftir. Ayrıca deney düzeneklerinin çalıştırılabilmesi için süreci ve yöntemi anlaması gerekir. Bu süreçte de bilim merkezi eğitim etkinlikleri ve eğitimcilerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Bilim eğitimindeki reform hareketleri bilim merkezi organizasyonları büyük ilerleme sağlamaktadır. Bilim merkezleri amaçları ile bilim eğitimine yön vermektedir. Bu yüzden toplumun şekillenmesinde önemli bir sorumluluğa sahiptir. Çalışmalar fen eğitimindeki reformun daha çok okul dışı etkinliklere yaklaştığını göstermekte, etkileşimli bilim merkezleri fen eğitiminin temel anlayışı üzerinde etkili olmaktadır ve bu etkiler çevresel değişimleri de beraberinde getirdiğini desteklemektedir
Bilim merkezleri bilimi anlama, olumlu tutum geliştirme ve bilimsel davranışları arttırma anlamında olumlu etkiye sahiptir.

Bilim merkezleri, farklı yaş gruplarından ve farklı birikime sahip bireyleri bilimle buluşturarak, bilim ve teknolojiyi toplum için anlaşılır ve ulaşılır bir hale getirmeyi ve bilim ve teknolojinin önemini toplum gözünde artırmayı amaçlayan; deneysel ve uygulamalı etkinlikler içeren, ziyaretçilerini denemeye ve keşfetmeye teşvik eden; kamu yararı gözeten, kar elde etmek amacıyla kurulmayan, kamu ya da özel sektör kaynakları ile finanse edilen merkezlerdir.
Sessiz ortamlarda, cam vitrinlerin ardında sergilenen, dokunulması yasak objelerden oluşan klasik müze kavramının aksine bilim merkezleri ziyaretçilere aktif şekilde gezebilecekleri, dokunabilecekleri, deneyebilecekleri sergiler ve dinamik ortamlar sunmaktadır.
Bilim merkezleri, günlük olaylara bilimsel bir bakış açısıyla yaklaşabilme yönünde bir ufuk açmaktadır. Herkesin yaratıcı düşünebileceğini ve yaratıcı düşünme becerilerini geliştirebileceğini göstermektedir. Özellikle küçük yaştaki ziyaretçilerin kendi başlarına karar verebilen ve sorumluluk sahibi bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

Dünyada yaklaşık 3000 bilim merkezi bulunmaktadır. Bu bilim merkezleri her yıl 300 milyonun üzerinde ziyaretçi çekmektedir.
Dünyadaki bilim merkezlerinin ortak bir çatı altında toplandığı bilim merkezi birlikleri bulunmaktadır. Bu birlikler, bilim merkezleri arasında bilgi akışı; konferans, toplantı ve çeşitli konularda eğitimlerin düzenlenmesi; bülten vb. basılı yayınların hazırlanması; geçici sergilerle ilgili veritabanı oluşturulması; bilim merkezlerini bir araya getiren çeşitli projelerin yürütülmesi gibi görevler üstlenirler.

TÜBİTAK, bilim merkezlerinin toplumumuzda bilim kültürünü yaygınlaştırmak için son derece kritik bir rol üstleneceği öngörüsünden yola çıkarak, Türkiye'de bu merkezlerin kurulmasını ve yıllar içinde sayılarının artırılmasını hedeflemektedir.
Bu amaç doğrultusunda, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun 23. toplantısında özellikle çocukların ve gençlerin bilime olan ilgi ve meraklarını artıracak, teknolojiyi daha doğru kullanmalarını sağlayacak bilim merkezlerinin 2016 yılı itibarıyla tüm büyükşehirlerde, 2023 yılı itibarıyla da tüm illerde kurulmasına yönelik çalışmaların yerel yönetimlerle işbirliği halinde gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.
2014 yılı Akparti seçim beyannamesinde bilim merkezleri bir başlık altında ele alınarak yaygınlaştırılması kararı alınmıştır:
"Sokakta çalışan çocuklarımızı eğitim hayatına kazandırdık. Bilim merkezleri ile çocuklarımızın bilimin temellerini görerek, dokunarak, yaşayarak kavramalarını ve bilimi sevmelerini sağlıyoruz."
Bu kapsamda inşaat faaliyetini Büyükşehir Belediyelerinin yüklenmesi ve Tübitak tarafından bilim merkezi tasarım ve sergi ünitelerinin tedarik edilerek donatılması yoluyla merkez kurulumları artmıştır.

Feza Gürsey Bilim Merkezi [1993]
Deneme Bilim Merkezi [1998]
Şişli Belediyesi Bilim Merkezi [2005]
İTÜ Bilim Merkezi [2007]
Bekirpaşa Belediyesi Bilim Merkezi [2008]
Bayrampaşa Belediyesi Bilim Merkezi [2008]
Karşıyaka Belediyesi Bilim Müzesi [2009]
Gaziantep Gezegenevi ve Bilim Merkezi [2010]
SOBİLDEM [2010] 
Ödemiş Belediyesi Bilim Merkezi [2011]
Eskişehir Bilim Deney Merkezi [2012]
Bursa Bilim ve Teknoloji Merkezi [2012]
Karaman Belediyesi Bilim Merkezi [2012]
Avcılar Bilim Merkezi [2013]
Tarsus Belediyesi Bilim Merkezi [2013]
Gölbaşı Belediyesi Bilim Merkezi [2013]
Sancaktepe Bilim Merkezi, Gözlemevi ve Planetaryumu [2014]
Konya Bilim Merkezi [2014]
Kocaeli Bilim Merkezi [2014]
Polatlı Belediyesi Bilim Merkezi ve Uluğ Bey Gökevi [2014]
Kağıthane Belediyesi Bilim Merkezi (2015)
Elazığ Bilim Merkezi [2015]
Kayseri Bilim Merkezi [2016]
Üsküdar Bilim Merkezi
Sultangazi Bilim ve İnovasyon Merkezi [2017]

Saint Louis Bilim Merkezi
Exploratorium

Bilim müzesi
Bilim müzeleri listesi
Bilim festivali

Bilim parkı veya teknopark, üniversiteler tarafından oluşturulan alanlarda araştırma-geliştirme yapacak firmalara kiralanarak firmaların büyümesini teşvik edici düzenlemelerle desteklendiği; ticari amaçlı bilimsel veya endüstriyel araştırma yapılan binalardan oluşan bir bölgedir. Araştırma parkı, teknoloji parkı, teknopolis, teknokent ve biyomedikal park gibi terimler de kullanılır. Hangi terimin kullanıldığı yapılan araştırma ve geliştirme türüne bağlıdır. Bilim parkları ulusal ekonominin gelişmesine, yeni teknoloji firmaların desteklenmesine, yabancı yatırım çekmek ve ihracatı artırmaktadır.
Dünyada ilk üniversite bilim parkı Stanford Üniversitesi tarafından 1951 yılında Stanford Üniversitesi Araştırma Parkı olarak kurulmuştur.
Teknopark ve benzerleri genelde merkezî bir yönetim yapısına sahiptirler. Tipik olarak parktaki kurum ve şirketler ürün geliştirme ve yenilik yapmaya odaklıdırlar. Buna karşın sanayi siteleri imalata yoğunlaşmıştır, "iş parkları" ise idarecilik işlevlerine ağırlık verir. Teknoparklar küresel çapta "Bilgi Ekonomisi"'nin altyapısını oluşturan; İnovasyonunu, teknolojinin ticarileştirilmesinde devletler, üniversiteler, özel girişimlerin birlikte hareket etmesini sağlamaktadır.
Bu parklar, binalar için bir arazi sağlamanın yanı sıra, bazı ortak kaynaklar sunar: kesintisiz elektrik, telekomünikasyon santralleri, resepsiyon ve güvenlik hizmetleri, idare ofisleri, lokantalar, banka şubeleri, toplantı merkezi, otopark, toplu ulaşım araçları, eğlence ve spor tesisleri gibi. Bu bakımdan parklar, kiralık mekânlardan daha avantajlıdır, çünkü bu hizmetlerin masraflarının paylaşılmasını sağlarlar.
Bilim ve teknoloji parkları devlet veya yerel idareler tarafından teşvik edilirler, çünkü bu parklar yeni şirketleri cezbeder, istihdam yaratır ve vergi gelirlerinin artmasına yol açar. Yeni şirketleri bilim ve teknoloji şirketlerine çekmek için genelde ilk birkaç yıl için emlak vergisi ve diğer bazı vergilerden muafiyet verilir.

Türkiye'deki teknokentler listesi
Silikon Vadisi
Stanford Üniversitesi

Bilim tarihi sosyolojisi, Bilim sosyolojisi ve bilim felsefesiyle yakından ilişkili olan ve tüm bilim çalışmaları alanını kapsayan bu disiplin, 20. yüzyılda bilimin gelişimindeki büyük ölçekli kalıplar ve eğilimler ile bilimin hem felsefi hem de pratik anlamda nasıl “işlediği” sorularıyla ilgilenmiştir.

Son birkaç yüzyılda, bilim sosyal bir girişim olarak hızla gelişmiştir. Antik Çağ'da doğal araştırma yapabilen birkaç kişi ya kendileri varlıklıydı, ya varlıklı sponsorların desteğini alıyordu ya da dini bir grubun arkasında yer alıyordu. Günümüzde ise bilimsel araştırmalar, hükûmetlerin büyük desteğinin yanı sıra özel sektörün de sürekli desteğini almaktadır.
Bilimsel devrimin önemli gelişmelerinden biri, bilimsel derneklerin temellerinin atılmasıdır: Giambattista della Porta tarafından 1560 yılında Napoli'de kurulan Academia Secretorum Naturae (Accademia dei Segreti, Doğanın Esrarları Akademisi), ilk bilimsel topluluk olarak kabul edilebilir. Akademi, yalnızca yeni bir doğa yasasının keşfinin üyelik için önkoşul olduğu seçkin bir üyelik kuralına sahipti. Ancak kısa süre sonra Papa Paul V tarafından iddia edilen büyücülük suçlamasıyla kapatıldı.
Academia Secretorum Naturae'nin yerini, 1603'te Roma'da kurulan Accademia dei Lincei aldı. Lincei, Galileo'yu da üye olarak kabul etmiş, fakat 1633'teki kınanmasının ardından işlevini yitirmiştir. 1657'de Floransa'da kurulan Accademia del Cimento ise on yıl süreyle faaliyette bulunmuştur. 1660'tan günümüze kadar devam eden Londra Kraliyet Cemiyeti, teorilerin tartışılması, deneylerin yapılması ve bilim insanlarının birbirlerinin çalışmalarını değerlendirmesi amacıyla çeşitli bilim insanlarını bir araya getirmiştir. 1666'da, Fransa hükûmetinin bir kurumu olarak, Kral'ın kütüphanesinde toplanan Académie des Sciences kurulmuş; Berlin'de ise 1700'de Berlin-Brandenburg Academy of Sciences and Humanities faaliyete geçmiştir.
Erken dönem bilimsel dernekler, deneysel araştırmalara açık, bu konuya ilgi duyan ve konu hakkında daha bilgili topluluklar oluşturma gibi değerli işlevler sağlamıştır. 1758'de, öğrencilerinin yardımıyla Lagrange bir dernek kurmuş; bu dernek sonradan Torino Akademisi (Turin Academy of Sciences) olarak yapılandırılmıştır.
Modern bilim kurumunun büyük bir kısmı, 19. yüzyılda meslekileşme sürecinde şekillenmiştir. Bu dönemde bilimsel araştırmaların yeri öncelikle üniversitelerde yoğunlaşmış, ancak belirli ölçüde sanayinin standart bir bileşeni haline de gelmiştir. 20. yüzyılın ilk yıllarında, özellikle I. Dünya Savaşı'nın bilim üzerindeki rolünün ardından, büyük sanayileşmiş ülkelerin hükûmetleri bilimsel araştırmalara büyük yatırımlar yapmaya başlamıştır. Bu çaba, II. Dünya Savaşı sırasında tüm tarafların yürüttüğü bilimsel araştırmalara yapılan finansmanın gerisinde kalmış, radar, roket bilimi ve atom bombası gibi “mucizevi silahlar” geliştirilmiştir. Soğuk Savaş döneminde, Amerika Birleşik Devletleri, SSCB ve birçok Avrupa gücü tarafından bilime büyük miktarda hükûmet kaynağı aktarılmıştır. Bu süreçte DARPA, İnternet'in öncülü olan ARPANET gibi ülke çapında bilgisayar ağlarına finansman sağlamıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde, birçok ülkeden hükûmet finansmanında yaşanan düşüş, sanayi ve özel sektör yatırımlarının artışıyla telafi edilmiştir. Bilime yapılan finansman, onun tarihsel ve küresel gelişiminde önemli bir faktördür. Bu nedenle, bilim varsayımsal olarak uluslararası bir nitelik taşırken, pratik anlamda en çok finansmanın bulunduğu merkezlere odaklanmıştır.
Bilimsel Devrim döneminde, erken bilim insanları Orta Çağ'da akademik dil olan Latinceyi kullanarak iletişim kurmuş; bu dil, birçok ülkeden akademisyen tarafından okunup yazılmıştır. 17. yüzyıl ortalarından itibaren yerel dillerde yayınlar ortaya çıkmaya başlamıştır. 1900 yılına gelindiğinde, Almanca, Fransızca ve İngilizce baskın diller haline gelmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında Almanya'ya yönelik oluşan anti-Alman duygular ve Alman bilim insanlarına yönelik boykotlar, Almancanın bilimsel dil olarak kullanılmasını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. 20. yüzyılın ilerleyen dönemlerinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomik üstünlüğü ve bilimsel üretkenliği İngilizcenin yükselmesine neden olmuş, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından bilimsel iletişimin baskın dili haline gelmiştir.
Zamanla mevcut iletişim yöntemleri muazzam şekilde gelişmiştir. El yazısıyla kopyalanan bir mektubun aylardır beklenmesi yerine, günümüzde bilimsel iletişim neredeyse anında gerçekleşebilmektedir. Eskiden çoğu doğa filozofu, iletişimin zorluğu ve yavaşlığı nedeniyle nispeten izole çalışırken, yine de uzak gruplar ve bireyler arasında önemli düzeyde bilgi alışverişi yaşanmıştır.
Günümüzde neredeyse tüm modern bilim insanları, varsayımsal olarak küresel bir nitelik taşıyan (ancak genellikle birkaç ülke ve prestijli kurum etrafında toplanan) bir bilimsel topluluğa katılmaktadır. Bilimsel topluluk, doğru kullanıldığında, herhangi bir bireyin kişisel olarak edindiği bilginin ötesinde, daha güvenilir kabul edilebilecek yerleşik bir bilgi kaynağı temsil ettiği için önemlidir. Topluluk ayrıca, hakem değerlendirmesi ve yeniden üretilebilirlik gibi uygulamalar şeklinde bir geri bildirim mekanizması sağlar. Bilimsel içeriğin çoğu (deneysel sonuçlar, teorik öneriler veya literatür taramaları) bilimsel dergilerde yayımlanmakta ve varsayımsal olarak hakem incelemesine tabi tutulmaktadır. Ancak, son on yıllarda hem bilim camiası içinden hem de dışından bazı akademik eleştirmenler, ticari ve hükûmet yatırımlarının hakem değerlendirme ve yayımlama süreci üzerindeki etkilerini, ayrıca bilimsel yayın sürecinin içsel disiplinler arası sınırlamalarını sorgulamaya başlamıştır.

Bilim tarihine ilgi duyanların başlıca meşguliyetlerinden biri, bilimsel teoriler arasındaki değişim bağlamında belirli kalıp veya eğilimlerin ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Genel olarak, bilim felsefesi içerisinde çeşitli biçimlerde benimsenmiş üç ana model bulunmaktadır.

Erken bilim tarihinin büyük bir kısmında örtük olarak yer alan ve uygulayıcı bilim insanlarının ders kitaplarında öne sürdüğü model, 1930'lardan itibaren Karl Popper'ın (1902–1994) mantıksal pozitivizme yönelik eleştirileriyle ilişkilendirilir. Popper'ın bilim modeline göre, bilimsel ilerleme, yanlış teorilerin yanlışlanması ve yerine giderek gerçeğe daha yakın olan teorilerin kabul edilmesi yoluyla sağlanır. Bu yaklaşıma göre, bilimsel ilerleme, her bir bulgunun bir öncekine eklenmesiyle doğrusal bir bilgi birikimi şeklinde gerçekleşir. Örneğin, Aristoteles'in (MÖ 384 – 322) fiziği, Isaac Newton'ın (1642–1727) klasik mekaniğiyle bütünleşmiş; bu durum daha sonra Albert Einstein'ın (1879–1955) görelilik kuramı ve 1925'te temelleri atılan kuantum mekaniği teorisiyle aşılmıştır.

Bu modele yönelik önemli bir eleştiri, tarihçi ve filozof Thomas Kuhn'ın 1962'de yayımlanan Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde ortaya konmuştur. Eski bir fizikçi olan Kuhn, bilimsel ilerlemenin doğrusal olmadığı görüşünü savunmuş ve modern teorilerin geçmiş teorilerin yalnızca daha doğru versiyonları olmadığını ileri sürmüştür. Thomas Kuhn'ın anlayışında, bilimsel gelişim; “paradigmalar” olarak adlandırılan baskın düşünce yapıları ve uygulamaların etkisi altındadır. Araştırma, “normal” bilim (bulmaca çözme) ve “devrimci” bilim (mevcut teorilerdeki belirsizlik ve kriz nedeniyle yeni varsayımlar temelinde yeni teorilerin test edilmesi) evrelerinden geçer. Kuhn, farklı paradigmaların evren hakkındaki varsayımlarının tamamen farklı ve karşılaştırılamaz olduğunu, her yeni paradigmanın önceki paradigmanın sorularını yeniden tanımladığını ve bazı unsurlarını terk ettiğini belirtmiştir. Bu yaklaşıma göre, Aristoteles'in fiziği, Newton'ın klasik mekaniği ve Einstein'ın göreliliği, dünyanın farklı yorumlarını temsil eder; her paradigma, hangi soruların sorulabileceğini ve önceki yaklaşımlardan hangilerinin artık geçerli sayılmayacağını belirler.

Kuhn'ın modeli, bilim insanları, tarihçiler ve filozoflar arasında çeşitli şüphelere yol açmıştır. Bazı bilim insanları, Kuhn'ın bilimsel ilerlemeyi doğruluktan tamamen kopardığını iddia ederken; pek çok tarihçi, argümanının bilimsel değişimin çok boyutlu ve tarihsel olarak koşullu doğası için aşırı sistematik olduğunu öne sürmüştür. En uç görüşlerden biri, filozof Paul Feyerabend (1924–1994) tarafından dile getirilmiştir. Feyerabend, tüm bilim insanlarının her zaman tutarlı yöntemler izleyerek “bilimsel” olarak nitelendirilebilecek sorgulama biçimleri geliştirmediğini savunmuş; yanlışlamanın tarih boyunca asla tam anlamıyla uygulanmadığını ve bilim insanlarının, belirli testlerden başarısız olan teorileri keyfi olarak doğru kabul etmekte olduklarını ileri sürmüştür. Ona göre, bilgi araştırmasında çoğulcu bir metodoloji benimsenmeli ve başlangıçta “bilim dışı” kabul edilen pek çok bilgi biçimi, daha sonra bilim kanonunun geçerli bir parçası olarak yer almalıdır.
Yıllar içinde, bilimsel değişime dair vurgular ve çıkarımlar değiştikçe pek çok farklı teori ortaya konulmuştur. Genel anlamda, günümüzde hâkim olan görüşler bu üç model arasında bir yerde konumlanmakta; bilimsel teorideki değişim, teori ile doğruluk arasındaki bağlantı ve bilimsel ilerlemenin doğası üzerine çeşitli yaklaşımlar sunmaktadır.

Bireysel fikirler ve başarılar, bilimin hem kendi içindeki hem de toplum genelindeki en ünlü yönlerinden biridir. Sir Isaac Newton veya Albert Einstein gibi çığır açan isimler, sıklıkla bilim dehası ve kahramanları olarak anılmaktadır. Bilimi halka tanıtanlar, haber medyası ve bilimsel biyografi yazarları da bu olguyu desteklemektedir. Ancak birçok bilim tarihi uzmanı, bilimsel keşfin kolektif yönlerini vurgulamakta ve “Eureka!” anının önemini azaltmaktadır.
Bilim tarihine dair detaylı bir inceleme, büyük düşünürlerin zihinlerinin önceki çabaların sonuçlarıyla donatıldığını ve genellikle belirli bir krizin eşiğinde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Örneğin, Einstein hareket ve yerçekimi fiziğini izole bir şekilde ele almamıştır. Onun büyük başarıları, ancak son yıl

Bilim ve teknoloji tarihi, teknoloji ve bilimin, pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasına ya da insanın çevresini denetleme, biçimlendirme ve değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları. Yunanca tekhne (sanat, zanaat) ve logos (bilgi, söz, sözcük) sözcüklerinden oluşturulan teknoloji terimi, Antik Yunanistan'da "bilgiden gelen zanaat" anlamına geliyordu. Zaman içinde anlamı değişen sözcük, bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçları ve bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütününü ifade eden bir anlam kazanmıştır.
Teknik, temel olarak alet yapımı ve alet kullanarak sonuç alma yöntemleri anlamına gelir. Alet yapma yeteneği, insan türünü Öteki canlılardan ayıran temel niteliktir. Bu niteliği nedeniyle insan, en başından beri teknoloji üreten bir varlıktır ve teknolojinin tarihi insanlığın tüm gelişimini içerir. Kısa bir tanım getirilirse bilim tarihi: sistematize edilmiş pozitif bilginin betimlenmesi ve açıklanmasıdır.

18'inci yüzyıldan itibaren, Giovanni Battista Vico, Montesquieu ve Voltaire gibi tarihçiler ile tarih kavramı gittikçe daha kapsmlı bir hale geldi. Önceleri çoğunlukla siyasi ve askeri tarihle meşgul olunurken sanat, edebiyat, din ve ekonomi tarihlerine de ilgi gösterildi. Bu dönemde siyasi tarih, kültür tarihi denebilecek geniş bir şekle dönüştü. Bu dönemde Daniel LeClerc (1652-1722), Albrecht von Haller (1708-1777), J.C. Barkhausen (1666-1723), J.C. Heilbronner (1706-yaklaşık 1747), Gotthelf Köstner (1719-1800), Joseph Priestly (1733-1804), Adam Smith (1723-1790), Olaf Celsius (1670-1756)Jean Sylvain Bailly (1736-1793) gibi öncü bilim tarihçileri vardır. Bilim tarihçiliğini kamuoyuna mal eden kişi Fransız düşünür Auguste Comte'dur. Cours de Philosophie Positive (1830-1842) adlı kitabında bilim tarihçiliğini tartışır. Antoine Augustin Cournot ve Paul Tannery Comte'un görüşlerini ilerletir.

Bilim dili veya bilimsel dil, kendine özgü bilimsel terimler içeren, deney ve gözlemler sonucu yapılan çıkarımları paylaşmayı ve anlamayı amaçlayan, bilimsel araştırmaların anlatımında ve yazımında kullanılan nesnel, yalın, ampirik ve özellikli; açıklayıcı ve betimleyici bir dil biçimidir.

Deney, kavram tanımlaması, bulgu derlemesi ve değerlendirilmesi vb. gibi bilim söylemine ilişkin metotların uygulanması sırasında her şeyin açık, kesin ve anlaşılır olması gerekir; dolayısıyla bilim dili kesinliği güvence altına alan matematiksel bir dildir.
Aynı zamanda bilimsel dil, kişisiz (im personal) bir dil türüdür. Bilim diliyle etkinliğin gerçekleşmesi, sebep ve sonuçları anlatılır; etkinliği gerçekleştiren kişiler hakkında bir şey söylenmez.
Bilim dili, normatif ifadeler içermez; gerçeğin ve doğrunun ne ve nasıl olması gerektiğini değil, neyin nasıl olduğunu araştırır ve tasvir edici şekilde anlatır. Bununla birlikte bilim dili hipotezlerden ve değişkenlerden oluşan bir dildir.

Bilimsel yöntem
Bilimsel yazı

Bilimsel suistimal, profesyonel bilimsel araştırmaların yayınlanmasında standart bilimsel davranış ve etik davranış kurallarının ihlal edilmesidir. Araştırmanın tasarımı, yürütülmesi ve raporlanması da dahil olmak üzere bilimde bilimsel yöntemin ve araştırma etiğinin ihlalidir.
İskandinav ülkelerinde "Bilimsel Suistimalin Ele Alınması" üzerine bir  Lancet incelemesi aşağıdaki örnek tanımları sunmaktadır

Danca tanımı: "Bilimsel mesajın uydurulmasına veya bir bilim insanına yanlış itibar verilmesine yol açan kasıt veya ağır ihmal."
İsveççe tanımı: “Araştırma sürecinin veri, metin, hipotez uydurularak veya başka bir araştırmacının çalışma ve yayınlarındaki metod kullanılarak çarpıtılması ya da bilimsel araştırmadaki diğer çarpıtmalar."
ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı'nın Araştırma Dürüstlüğü Ofisi'ne rapor veren 3.475 araştırma kurumunun yüzde üçü, bir tür bilimsel suistimal göstermektedir. Ancak yalnızca araştırmanın federal hibelerle finanse edildiği durumlarda suistimal iddialarını soruşturulmaktadır. Bu tür araştırma yayınlarını tehlike işaretleri açısından rutin olarak izlerler ve soruşturmaları zaman aşımına tabidir.

Caltech'ten David Goodstein'a göre, bilim insanlarını suistimalde bulunmaya iten motivasyonlar kısaca şunlardır:

Bilim hala çok güçlü bir şekilde kariyer odaklı bir disiplindir. Bilim insanları sürekli destek ve fon alabilmek için iyi bir itibara sahip olmak zorundadır ve iyi bir itibar da büyük ölçüde yüksek profilli bilimsel makalelerin yayınlanmasına bağlıdır. Dolayısıyla, “yayınlamak ya da yok olmak” için güçlü bir zorunluluk vardır. Bu durum çaresiz (ya da şöhrete aç) bilim insanlarını sonuçları uydurmaya motive edebilir.

Birçok bilimsel alanda, sonuçların doğru bir şekilde yeniden üretilmesi genellikle zordur. Bu da bir bilim insanının verileri tahrif etse bile bundan paçayı sıyırmayı bekleyebileceği ya da en azından sonuçları aynı alandaki diğerleriyle çelişiyorsa masum olduğunu iddia edebileceği anlamına gelir. Olası ihlalleri araştırmak, suç duyurusunda bulunmak ya da kasıtlı suistimalleri cezalandırmak için güçlü bir şekilde desteklenen çok az sistem vardır.

Birçok bilimsel alanda, profesyoneller için en kazançlı seçenekler genellikle fikir satmaktır. Şirketler, ürünlerini doğrudan ya da konferanslar aracılığıyla dolaylı olarak desteklemeleri için uzmanlara ödeme yapabilmektedir.

Bilimsel sahtekarlığın sonuçları, sahtekarlığın ciddiyetine, ne kadar fark edildiğine ve ne kadar süre fark edilmediğine bağlı olarak değişir. Uydurma kanıt vakaları, başkalarına yanlış bulguyu onaylatmak (veya çürütmek) veya araştırma yöntemlerinin sahte kanıtı desteklemek için çarpıtılması gibi geniş kapsamlı olabilir. Piltdown Adamı sahtekarlığı buna bir örnektir: Bulunan hakiki fosillerin önemi, Piltdown Adamı ve bu sahte fosillerin desteklediği önyargılı fikirlerle uyuşmadıkları için onlarca yıl anlaşılamamıştır. Buna ek olarak, önde gelen paleontolog Arthur Smith Woodward ölene kadar her yıl Piltdown'da zaman geçirerek daha fazla Piltdown Adamı kalıntısı bulmaya çalışmıştır. Kaynakların yanlış yönlendirilmesi, diğerlerinin gerçek fosilleri daha ciddiye almasını engellemiştir.

Suistimalde bulunduğu tespit edilen bireyler için potansiyel olarak ağır sonuçlar, onları barındıran veya istihdam eden kurumlara ve ayrıca şüpheli araştırmaların yayınlanmasına izin veren herhangi bir akran denetimi sürecindeki katılımcılara da yansır. Bu da, herhangi bir vakada bir dizi aktörün, herhangi bir suiistimal kanıtını veya imasını bastırma motivasyonuna sahip olabileceği anlamına gelir. Bu tür vakaları ifşa eden ve genellikle ihbarcı olarak adlandırılan kişiler, kendilerini bir dizi farklı yolla misillemeye açık bulmaktadır
. ABD'de suistimali ifşa edenler aleyhinde ortaya çıkan bu olumsuz sonuçlar, endişelerini dile getirenleri korumak için tasarlanan ihbarcı tüzüklerin geliştirilmesine neden olmuştur.

Bilimde, öncelik, keşfi ilk yapan veya teoriyi ilk öneren birey veya bireyler grubuna verilen itibardır. Birden fazla araştırmacı aynı sonuca bağımsız olarak ve aynı anda ulaşmış olsa bile, şöhret ve onur genellikle yeni bir bulguyu ilk yayımlayan kişi veya gruba verilir. Dolayısıyla, iki veya daha fazla bağımsız kâşif arasında, ilk yayınlayan meşru kazanandır. Bu nedenle, gelenek genellikle öncelik kuralı (“priority rule”) olarak adlandırılır ve prosedürü "yayınla ya da yok ol" cümlesiyle güzel bir şekilde özetlenir, çünkü ikinci bir ödül yoktur. 
Bir bakıma, ilk olma yarışı risk almayı teşvik ederek toplum için faydalı bilimsel atılımlara yol açabilir (sıtma bulaşması, DNA, HIV, vb. keşifler gibi). Öte yandan, sağlıksız bir rekabet ve düşük kaliteli bulguların yayınlanması için teşvikler yaratabilir (örneğin, nitelikten ziyade nicelik veya bilimsel suistimal yapmak), bu da güvenilir olmayan bir yayınlanmış literatüre yol açabilir ve bilimsel ilerlemeye zarar verebilir.

Öncelik, genellikle belirli bir teori, anlayış veya keşfin önceliğinin söz konusu olduğu öncelik tartışmaları bağlamında zor bir mesele haline gelir. Çoğu durumda bilim tarihçileri geçmişe dönük öncelik tartışmalarını, genellikle bilimsel değişimin doğası hakkında anlayıştan yoksun ve genellikle uzun süredir kayıp olan bir öncelik iddiası fikrini desteklemek için geçmişin büyük ölçüde yanlış okunmasını içeren girişimler olarak küçümserler. Tarihçi ve biyolog Stephen Jay Gould bir keresinde "fikirlerin önceliği hakkındaki tartışmalar genellikle bilim tarihinin en yanlış yönlendirilmiş tartışmaları arasındadır" demiştir.
Richard Feynman, Freeman Dyson'a "piçlere her zaman hak ettiklerinden daha fazla kredi vererek" öncelik tartışmalarından kaçındığını söylemiştir. Dyson kendisinin de bu kurala uyduğunu ve bu uygulamanın "tartışmalardan kaçınmak ve arkadaş edinmek için oldukça etkili" olduğunu belirtmiştir.

Öncelik kuralı, modern bilimsel yöntemler oluşturulmadan önce veya oluşturulduktan hemen sonra ortaya çıkmıştır. Örneğin, belgelenmiş en eski tartışma 17. yüzyılda Isaac Newton ve Gottfried Wilhelm Leibniz arasında kalkülüsün icadında öncelik konusunda yaşanan sert bir iddiadır. Bu özel olay, insan yanlılığını ve önyargılarını açıkça göstermektedir[kime göre?]. Her iki matematikçinin de kalkülüsü bağımsız olarak geliştirdiği oybirliğiyle kabul edilmiştir. O zamandan beri öncelik, bilim tarihinde bir dizi tarihsel hastalığa neden olmuştur.
Charles Darwin ve Albert Einstein gibi inanılmaz popülerlik seviyelerine ulaşmış bilim insanları söz konusu olduğunda, önceki araştırmalarda benzerlikler tespit edildiğinde öncelik tartışmaları ortaya çıkabilir. Bu durum intihal şüphelerine yol açabilir ve genellikle kapsamlı bir tarihsel kaynak analizi gerektirir.

Bilimsel öncelik anlaşmazlıkları listesi
Çoklu keşif
Öncelik sertifikası
Patent hukukunda Öncelik hakkı
Stigler yasası
Önceliğin genellikle kurallar aracılığıyla uygulandığı İkili adlandırma (Binomial nomenclature)

Barbalet, J., "Science and Emotions", pp. 132–150 in Barbalet, J.(ed), Emotions and Sociology (Sociological Review Monograph), Blackwell Publishing, (Oxford), 2002.
Boring, E.G., "Cognitive Dissonance: Its Use in Science", Science, Vol.145, No.3633, (14 Ağustos 1964), pp. 680–685.
Boring, E. G., "The Problem of Originality in Science", The American Journal of Psychology, Vol.39, Nos.1-4, (Aralık 1927), pp. 70–90.
Hanson, N. R., Patterns of Discovery: An Inquiry into the Conceptual Foundations of Science, Cambridge University Press, (Cambridge), 1962.
Merton, R. K., "Priorities in Scientific Discovery: A Chapter in the Sociology of Science", American Sociological Review, Vol.22, No.6, (December 1957), pp. 635–659.
Merton, R.K., "Science and Democratic Social Structures", pp. 604–615 in Merton, R.K., Social Theory and Social Structure (1968 Enlarged Edition), The Free Press, (New York), 1968 [originally published as "A Note on Science and Democracy", Journal of Legal and Political Sociology, Vol.1, Nos.1-2, (1942), pp. 115–126].
Samelson, F., "History, Origin Myth and Ideology: "Discovery" of Social Psychology", Journal for the Theory of Social Behaviour, Vol.4, No.2, (October 1974), pp. 217–232.
Samelson, F., "Whig and Anti-Whig Histories — And other Curiosities of Social Psychology", Journal of the History of the Behavioral Sciences, Vol.36, No.4, (Güz 2000), pp. 499–506.

Biyometri, yaşayan organizmaların ölçümlerine verilen genel isimdir. Kimlik doğrulama ve erişim kontrolü için insan vücudunun biyolojik özelliklerini kullanan sistemlerdir. Bu sistemler, parmak izi, yüz, göz, ses ve damar örüntüsü gibi çeşitli biyolojik veri türlerini tarayarak ve analiz ederek çalışır. Biyometri, gelişmekte olan bir teknolojidir ve gelecekte daha da yaygın olarak kullanılması muhtemeldir. Biyometrik sistemler daha ucuz ve daha güvenilir hale geldikçe, kimlik doğrulama ve erişim kontrolü için tercih edilen yöntem haline gelebilir.
Kullanım alanları genellikle;

Sağlık hizmetlerinde hastaların kimlik doğrulamasını yapmak ve tıbbi kayıtlarına erişimi kontrol etmek,
Eğitimde öğrenci katılımını takip etmek ve sınavlarda kimlik doğrulama yapmak,
Hükûmetlerin vatandaşları kimlik doğrulamak ve pasaport ve ehliyet gibi kimlik belgeleri vermek,
Personel işe giriş çıkışlarda kimlik doğrulama ve çalışma saatlerinin tespitini yapmak,
Hukuk uygulamalarında suçluları teşhis etmek ve adli bilim araştırmalarında yardımcı olmaktır.
Daha dar anlamlara da gelebilir;

İstatistik yöntemlerinin tıp ve biyoloji alanlarına uygulanması.
Ortalama yaşam süresinin hesaplanması, çeşitli yaşam istatistikleri,
Ana karnındaki dölütün ölçülerinin ultrasonografi yöntemleriyle belirlenmesi,
Kişiyi otomatik tanıma amacıyla insan gözündeki, parmak izindeki, yüzündeki, sesindeki, yürüyüş stilindeki çeşitli kişisel özelliklerinin türlü uygulamalarla sayısal verilere dönüştürülmesi (örn. biyometrik pasaport),
Boyutların ölçülmesi.

Güvenlik: Biyometrik sistemler, geleneksel kimlik doğrulama yöntemlerinden (şifreler, kimlik kartları) daha güvenlidir, çünkü taklit edilmesi veya çalınması daha zordur.
Kullanışlılık: Biyometrik sistemler, şifre veya kimlik kartı gibi bir şey hatırlama veya taşıma ihtiyacını ortadan kaldırarak kullanımı kolaydır.
Hız: Biyometrik sistemler, geleneksel kimlik doğrulama yöntemlerinden daha hızlıdır ve kimlik doğrulama işlemini hızlandırabilir.
Verimlilik: Biyometrik sistemler, özellikle büyük ölçekli organizasyonlarda, erişim ve kimlik doğrulama süreçlerinin otomatikleştirilmesi, işlerin daha hızlı ve düzenli yürütülmesini sağlayabilir.

Maliyet: Biyometrik sistemler, kurulum ve bakım için pahalı olabilir.
Karmaşıklık: Biyometrik sistemler, kurulumu ve kullanımı zor olabilir.
Hata: Biyometrik sistemler hatalara açıktır ve yanlış reddetme veya yanlış kabul etme gibi sorunlara yol açabilir.
Gizlilik: Biyometrik verilerin toplanması ve depolanması, mahremiyet ihlalleri konusunda endişelere yol açabilir.

Kişinin fiziksel özelliklerini kullanarak kimlik doğrulama işlemidir. Parmak izi, yüz tanıma, retina tarama ve ses tanıma gibi yöntemler kullanılır. Biyometrik doğrulama sistemleri, geleneksel parola veya PIN kodlarına göre daha güvenlidir. Ancak bu sistemlerin de bazı zayıflıkları vardır. Örneğin, parmak izi kalıbı veya görüntüsü ile yanıltmak kolaydır. Yüz tanıma sistemleri ise bazen yüzün benzer özelliklere sahip başka bir kişi tarafından yanıltılabilir. Dolandırıcılık algılama için yüz tanıma teknolojisi kullanılabilir. Şirketler, çevrimiçi bir platformda yeni bir hesap oluşturan kullanıcıları benzersiz bir şekilde tanımlamak için yüz tanımalarını kullanabilir. Bu yapıldıktan sonra, riskli veya şüpheli hesap etkinliği tespit edilmesi durumunda hesabın gerçek kişinin kimliğini doğrulamak için yüz tanımalarını kullanabilirler. Bu sorunun üstesinden gelmek için bazı şirketler iki faktörlü kimllik doğrulama kullanmayı tercih eder. İki faktörlü kimlik doğrulama (2FA) biyometrik faktör kontrollerini içeren bir kimlik doğrulama yöntemidir. 2FA yöntemi, sahip olma faktörünün yanında biyometrik faktör kontrollerini de içerir. Örneğin, bir kullanıcı önce parolasını girer ve ardından parmak izi tarayıcısına dokunarak kimliğini doğrular. Bu yöntemde iki farklı faktörün kontrol edilmesi gerektiği için daha güvenlidir.
Biyometrik kimlik doğrulama, bir bireyin fiziksel özellikleriyle ilişkili olduğundan, o kişinin bu erişim yeteneğini unutması, yanlış yerleştirmesi veya başka bir şekilde kontrolünü kaybetmesi daha zordur. Biyometrik okuyucular en güvenilir yöntemler olarak kabul edilirler. Biyometrik kimlik bilgisi okuma cihazlarına ek olarak veya bir PIN kodu ile de kullanılabilir. Biyometrik verilerin işlenmesinde dikkat edilmesi gereken hususlar arasında kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri bulunmaktadır. Yapay zeka destekli kimlik doğrulaması dijital dolandırıcılıkla mücadelede etkilidir. Yapay zeka modelleri gerçek zamanlı doğrulama sonuçları üretmek için verileri saniyeler içinde işler. Bu sayede yetkisiz kişilerin erişiminin önüne geçilir.

Parmak İzi: Parmak izleri, her insanda benzersiz olan girdaplar ve dalgalar içeren karmaşık desenlerdir. Parmak izi tarayıcıları, bu desenleri optik veya elektronik yöntemlerle yakalar ve önceden kaydedilmiş verilerle karşılaştırır.
Yüz Tanıma: Yüz tanıma sistemleri, bir kişinin yüzünün şeklini ve özelliklerini analiz eder. Bunu yapmak için kameralar veya 3D tarama cihazları kullanılır. Yüz tanıma, özellikle binalara veya sınırlara erişim kontrolü için yaygın olarak kullanılır.
Göz Tarama: Göz tarayıcılar, irisin veya retinanın desenlerini analiz eder. İris, gözbebeğinin etrafındaki renkli halkadır ve retina ise gözün arkasındaki ışık duyarlı tabakadır. Göz tarama, yüksek güvenlik gerektiren alanlarda, örneğin bankalarda ve hava alanlarında kullanılır.
Ses Tanıma: Ses tanıma sistemleri, bir kişinin sesinin özelliklerini analiz eder. Bu, ses tonu, konuşma hızı ve kelimelerin telaffuzu gibi faktörleri içerir. Ses tanıma, telefon bankacılığı ve müşteri hizmetleri gibi alanlarda kullanılır.
Damar Örüntüsü: Damar örüntüsü tarayıcıları, elin veya parmakların altındaki damarların şeklini ve düzenini analiz eder. Bu, parmak izi taramasına benzer bir şekilde çalışır ve genellikle ATM'lere ve diğer finansal terminallere erişim için kullanılır.

Bizmut sembolü Bi ve atom numarası 83 olan kimyasal elementtir. 15. grupta, 6. periyotta yer alan bir metaldir. Pentavalent geçiş metalidir ve azot grubundadır; aynı gruptaki arsenik ve antimon ile benzerlik gösterir. Her ne kadar önemli ticari cevherler sülfür ve oksit formlarından oluşsa da elementer bizmut doğal olarak ortaya çıkabilir. Serbest element formundaki kurşunun %86'sı yoğunluğuna sahiptir. Yeni üretildiğinde gümüşi beyaz renkli ve kırılgan bir metaldir ancak yüzey oksidasyonu ona birçok renkte yanardöner renkler verebilir. Bizmut en doğal diyamanyetik elementtir ve metaller arasındaki en az termal iletkenlik değerlerinden birine sahiptir.
Bizmut uzun zamandır, kararlı ve en yüksek atom kütleli element olarak kabul edilmiştir ancak 2003'te aşırı derecede zayıf radyoaktif olduğu keşfedildi: bizmutun tek ilkel izotopu bizmut-209, evrenin tahmini yaşının 1000,000,000 milyar katından daha uzun yarı ömürlü alfa bozunumu ile bozunur. Olağanüstü uzun yarılanma ömrü nedeniyle bizmut neredeyse tüm amaçlar için kararlı olarak kabul edilebilir.

Bizmut bileşikleri, bizmut üretiminin yaklaşık yarısında kullanılır. Kozmetikte, pigmentlerde ve ishal tedavisinde bizmut subsalisilat kullanılması gibi birkaç ilaçta özellikle bizmut kullanılır. Bizmut'un katılaştıkça genişleme özelliği nedeniyle, baskı harfi dökümü gibi bazı yerlerde gene bizmut kullanılır. Ağır bir metal olarak bizmut'un zehirlilik değeri çok azdır. Kurşunun zehirliliği son yıllarda daha çok belirginleştiğinden kurşun yerine bizmut alaşımlarının (halen bizmut üretiminin yaklaşık üçte biridir) kullanımı artmaktadır.

Bi, periyodik tablonun Va grubundaki azot ailesinin en metalsi ve en az bulunan elementidir. Bizmut, bütün metaller içinde en diyamagnetik (en güç mıknatıslanan) ve cıvadan sonra ısı iletkenliği en düşük olanıdır. Parlak, kaba kristalli ve gevrek bir metaldir; çok sert ve sünek olmamakla birlikte oldukça dövülgendir. Kırmızıya çalan kalay beyazı rengiyle bütün metallerden ayrılan bizmutu 1450'de Alman keşişi Basil Valentine tanımlamıştır.
Doğada genellikle serbest (element halinde), bazen de bizmut sülfür (Bi2S3) ve bizmut(III) oksit (Bi2O3) gibi bileşikler halinde bulunan bizmut, çoğu kez kalay, kurşun ve bakır cevherleriyle bir aradadır ve bu cevherlerin arıtımı sırasında bir yan ürün olarak ayrılır. Oksitini karbonla indirgeyerek ya da bileşimdeki kükürtü gidermek üzere sülfürünü odun kömürü ve demir eşliğinde kavurarak da katışıksız bizmut metali elde edilebilir.
Bizmut oda sıcaklığında havada kararmaz, ama ısıtıldığı zaman yüzeyinde, öbür metal oksitlerine benzemeyen kahverengimsi sarı renkte bir oksit katmanı oluşur. Kızıl kor sıcaklığında su buharıyla tepkimeye giren, buna karşılık havasız ortamda soğuk sudan etkilenmeyen, kükürt ve halojenlerle doğrudan birleşen bizmut, hidroklorik asitten etkilenmez, sıcak sülfürik asitten çok az etkilenir, ama seyreltik ya da derişik nitrik asitte hızla çözünür.
Antimon ve su gibi, bizmut da katılaştığı zaman hafifçe genleşir; bu özelliği nedeniyle bizmut alaşımları, özellikle ince ayrıntılı metal döküm parçalarının üretimine elverişlidir. Bizmut alaşımlarının ergime noktası düşük olduğundan, özel lehimlerde, otomatik püskürtme başlıklarında, yangın kapılarının otomatik açılma düzeneklerinde, sigortalarda, basınçlı gaz silindirlerinin güvenlik tapalarında ve çeşitli türden yangın detektörlerinde kullanılır. Soğutma sistemlerinin termoelektrik donanımında bizmut tellürür (Bi2Te) ve bizmut selenürden (Bi2Se4) yararlanır. Bizmut fosfomolibdat (BiPMo12O40), propilen ve amonyağın havayla yükseltgenerek, akrilik liflerin, plastiklerin ve boyaların hammaddesine olan akrilonitrile dönüştürülmesinde kullanılan çok etkili bir katalizördür. Bizmut tuzları tıpta genellikle sindirim bozukluklarının tedavisinde, sindirim yollarının X ışınlarıyla incelenmesinde, deri yaralarının ve enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Bizmut oksijen klorür (BiOCI), rujlara, ojelere ve göz farlarına sedefli görünüm veren bir katkı maddesidir.

Atomik yarıçap: 1.63Å
Atomik Hacim: 21.3 cm3/mol
Kovalent Yarıçap: 1.46Å
Tesir kesiti: 19 barn ±2
Kristal yapısı: Rhombohedral

Elektron konfigürasyonu:
1s2 2s2p6 3s2p6d10 4s2p6d10f14 5s2p6d10 6s2p3
Her Enerji Seviyesindeki Elektronlar: 2,8,18,32,18,5
Kabuk Modeli
İyonik yarıçap: 1.03Å
Dolduran Orbital:6p3
Elektron Sayıları: 83
Nötron Sayıları: 126
Proton Sayıları: 83
Valans elektronları: 6s2p3
Nokta Modeli

İyonizasyon Potansiyeli
Birinci: 7.289 İkinci: 16.687 Üçüncü: 25.559
Valans Elektron Potansiyeli (-eV): 41.9

Ortalama atomik Kütle: 208.9804
Kaynama Noktası: 1837K 1564 °C 2847 °F
Boyca Genleşme Katsayısı:
0.0000133 cm/cm/°C (0 °C)
İletkenlik
Elektrik: 0.00867 106/cm Isı: 0.0787 W/cmK
Yoğunluk: 9.75g/cc @ 300K
Niteliği:
Hafif pembe renkli kırılgan beyaz bir metal
Elastik katsayı:
Bulk: 31/GPa Rigidity: 12/GPa Youngs: 32/GPa
Yanabilirlik Sınıfı:
Donma Noktası: Bkz. Erime noktası
Sertlik
Brinell: 94.2 MN m−2 Mohs: 2.25
Erime noktası:544.52K 271.52 °C 520.74 °F
Molar hacmi: 21.37 cm3/mole
Fiziki Hali (20 °C & 1atm): Katı
Isınma Isısı: 0.12J/gK

Bizmutun birkaç ticari uygulaması vardır ve onu kullanan uygulamalar genellikle diğer hammaddelere göre küçük miktarlar gerektirir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında 733 ton bizmut tüketildi ve bunun %70'i kimyasallara (ilaçlar, pigmentler ve kozmetikler dahil) ve %11'i bizmut alaşımlarına gitti.
Bazı üreticiler, ABD'deki "kurşunsuz" zorunlulukları karşılamak için vanalar gibi içme suyu sistemleri için ekipmanlarda yedek malzeme olarak bizmutu kullanır (2014'te başlamıştır). Bu, tüm konut ve ticari bina inşaatlarını kapsadığı için oldukça büyük bir uygulamadır.
1990'ların başında, araştırmacılar bizmutu çeşitli uygulamalarda kurşunun yerine geçen zehirsiz bir ikame olarak değerlendirmeye başladılar.

Bizmut, bazı farmasötiklerin bileşenidir ki bu maddelerin bazılarının kullanımı giderek azalmaktadır.

Bizmut subsalisilat, antidiarrheal olarak kullanılır; Pepto-Bismol ve Kaopectate'nin 2004'te yeniden formüle edilmesi gibi "pembe bizmut" müstahzarlarında etkin bileşen'dir. Ayrıca Şigelloz  ve kadmiyum zehirlenmesi gibi bazı diğer mide-bağırsak hastalıklarının tedavisinde de kullanılır. En azından bazı durumlarda bir oligodinamik etki (küçük dozlarda ağır metal iyonlarının mikroplar üzerindeki toksik etkisi) söz konusu olsa da bu maddenin etki mekanizması hala iyi belgelenmemiştir. Bileşiğin hidroliz’inden çıkan salisilik asit, gezgin ishali’nde önemli patojen olan toksojenik E. coli, için mikrop öldürücüdür.
Bizmut subsalisilat ve bizmut subsitrat bileşimi, peptik ülserlere neden olan bakterileri tedavi etmek için kullanılır.
Bibrocathol göz enfeksiyonlarını tedavisinde kullanılan organik bizmut içeren bir bileşiktir.
Devrom'daki aktif bileşen olan Bizmut subgallate, gaz ve dışkı kaynaklı kötü kokunun tedavisinde dahili deodorant olarak kullanılır.
Bizmut bileşikleri (sodyum bizmut tartarat dahil) eskiden frengi tedavisinde kullanılıyordu.Arsenik, bizmut veya cıva ile birlikte 1920'lerden 1943'te penisilinin ortaya çıkmasına kadar frengi tedavisinin temel dayanağıydı.
"Bizmut sütü" (bizmut hidroksit ve bizmut subkarbonat'ın sulu süspansiyonu) 20. yüzyılın başlarında bir beslenme tedavisi olarak pazarlandı.
Bizmut subnitrat (Bi5O(OH)9(NO3)4) ve bizmut subkarbonat (Bi2O2(CO3)) tıpta da kullanılır.

Bizmut oksiklorür (BiOCl) bazen kozmetikte göz farı, saç spreyi ve tırnak ojelerinin boyalarında pigment olarak kullanılır. Bu bileşik mineral bismoklit olarak bulunur ve kristal formda, ışığı kromatik olarak kıran ve incinin sedef görünümüne benzer bir yanardöner görünüm veren atom katmanları içerir (yukarıdaki şekle bakın). Antik Mısır'da ve o zamandan beri birçok yerde kozmetik olarak kullanıldı. "Bizmut beyazı" (ayrıca "İspanyol beyazı" da denir), beyaz bir pigment olarak kullanıldığında bizmut oksiklorür veya bizmut oksinitrat (BiONO3) anlamına gelebilir. Bizmut vanadat, genellikle daha toksik kadmiyum sülfür sarı ve turuncu-sarı pigmentlerin yerini almak üzere (özellikle resim sanatçıların boyaları için) ışığa dayanıklı, reaktif olmayan bir boya pigmenti olarak kullanılır. Sanatçı boyalarındaki en yaygın çeşit, kadmiyum içeren alternatifinden görsel olarak ayırt edilemeyen limon sarısıdır.

Bizmut, demir gibi diğer metallerle metal alaşımlarında kullanılır. Bu alaşımlardan birisi yangın söndürmek için otomatik sprinkler sistemlerinde kullanılır. 
%25–28 kurşun ve %22–25 kalay içerikli, eriyebilen alaşım Rose metali'nin en büyük kısmını (%50) bizmut oluşturur. 
Tunç Çağı'nda kullanılan bizmut bronzu yapımında da bizmut kullanılmıştır.

Bizmut izotopları

Blaise Pascal (19 Haziran 1623, Clermont-Ferrand – 19 Ağustos 1662, Paris), Fransız bilim insanı, mucit, düşünür ve din savunucusudur.

Pascal Clermont-Ferrand’da doğmuş ve annesi Antoinette Begon’u üç yaşındayken kaybetmiştir. Rouen’de vergi tahsildarı olan babası tarafından eğitilen bir çocuk dahiydi.
Bilim ve matematiğe de ilgisi olan babası Étienne Pascal (1588–1651), yerel bir hakim ve “Noblesse de Robe" üyesiydi. Pascal'ın Jacqueline adında bir kız kardeşi, Gilberte adında bir ablası vardı.
Étienne Pascal eşinin ölümünden 5 yıl sonra, 1631 yılında, çocuklarıyla beraber Paris'e taşınmıştır. Yeni taşınan aile, daha sonra ailenin önemli bir üyesi olacak olan Louise Delfault'u hizmetçi olarak işe almıştır. Yeniden evlenmeyen Étienne, çocukları, özellikle oğlu Blaise, üstün zihinsel yetenek gösterdikleri için onları sadece kendisinin eğitmesi gerektiğine karar vermiştir. Küçük Pascal'ın bilim ve matematiğe üstün bir becerisi ve eğilimi vardı.
Pascal'ın özellikle ilgisini çeken bir konu da Desargues'ın konik kesitler alanındaki çalışması olmuştur. 16 yaşındaki Pascal Desargues'ın yolundan ilerleyerek “Mystic Hexagram” denilen konu hakkında kısa bir tez yazmıştır ve matematik alanındaki ilk ciddi çalışması olan bu çalışmayı Paris'teki Père Mersenne'ye göndermiştir. Bu çalışma bugün hala Pascal Teoremi olarak bilinmektedir. Teorem, eğer bir hexagon (6 köşeli yıldız) bir çemberin içine çizilirse zıt taraflardaki üç kesişim noktasının Pascal çizgisi denilen bir düz çizgi üzerinde olduğunu söyler.
Pascal'ın çalışması yaşına göre o kadar ileri seviyedeydi ki Descartes onu babasının yazdığından neredeyse emindi. Mersenne gerçekten de Pascal'ın kendisinin yazdığının garantisini verdiği zaman ise Descartes “Koniklerle ilgili ispatları diğer eski düşünürlerden daha uygun bir şekilde sunmasını ilginç bulmuyorum, ancak bu konudaki diğer hususlar pek 16 yaşındaki bir çocuğun aklına gelebilecek şeyler değil.” demiştir.
O zamanlar Fransa'da ofisler ve mevkiler alınıp satılabiliyordu. 1631 yılında Étienne Cour des Aides ikinci başkanlığı olan mevkisini 65,665 livre'ye satmıştır. Bu para bir devlet tahviline yatırılmıştır ve buradan çok fazla olmasa da oldukça rahat yaşamalarını sağlayacak bir gelir elde etmişlerdir. Böylelikle Paris'e taşınıp oranın keyfisi sürebilmişlerdir. Fakat 1638 yılında Richelieu Otuz Yıl Savaşı'nı devam ettirmeye çalıştığı için paraya ihtiyacı olmasından dolayı devlet tahvillerini temerrüt etmiştir. Bu nedenle Étienne Pascal'ın değerleri aniden neredeyse 66,000 livre'den 7,300 livrenin altına düşmüştür.
Birçok insan gibi sonunda Étienne de Kardinal Richelieu'nün mali politikalarına karşı duruşundan dolayı Paris'i terk etmek zorunda kaldı. Bu esnada üç çocuğunu muhteşem güzellikteki komşuları Madame Sainctot'un gözetimine bıraktı. Daha sonra ancak Jacqueline Richelieu'nün de seyircisi olduğu bir çocuk tiyatrosunda iyi oynadığı zaman Étienne'e af çıktı. Zamanla Étienne tekrar kardinal ile arasını düzeltti ve 1639 yılında vergi kayıtları tam bir kaos halinde olan Rouen şehrinde kralın vergi toplayıcılığına atandı.
1642 yılında, daha 19 yaşında bile değilken, babasının bitmek tükenmek bilmeyen, aşırı yorucu vergi hesaplamalarına yardımcı olmak için toplama ve çıkarma yapabilen mekanik bir hesap makinesi geliştirdi (Pascaline). Bugüne kadar gelmiş olduğu bilinen 8 Pascaline'den dördü Paris'teki Musée des Arts et Métiers’de, biri Almanya’daki Zwinger müzesinde bulunmaktadır. Bu makineler 400 yıl boyunca mekanik metotla yapılan hesaplamalara, hatta sonra bilgisayar mühendisliğine öncülük edecek olmasına rağmen ticari açıdan başarılı olamamıştı. Bunun nedenlerinden biri pratikte kullanılmak için henüz elverişsiz olmasıydı, fakat asıl nedeni fazlasıyla pahalı olmasıydı. Pascal daha sonraki 10 yıl içerisinde de tasarımını geliştirmeye devam etti ve onun tasarımına dayanarak 50 civarı daha makine yapıldı.

Pascal’ın ilk çalışmaları doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler alanındaydı. Bu dönemde, akışkanlar ile ilgili çalışmalara büyük katkılarda bulunmuştur ve Evangelista Torricelli’nin çalışmalarını genelleştirerek basınç ve vakum kavramlarını açıklığa kavuşturmuştur. Aynı zamanda Pascal, bilimsel yöntemi savunmuştur.
16 yaşındayken konikler üzerine bir inceleme yazdı. 1642'de 19 yaşında iken vergi tahsildarı babasının işini kolaylaştıracak, dişliler ve tekerleklerden oluşan mekanik bir hesap makinesi tasarladı. Matematikle uğraşan babasıyla birlikte Paris Mersenne Akademisi'ne kabul edildi.
1642 yılında gençliğine rağmen hesap makineleri üzerinde bazı çalışmalara öncülük etmiştir. Üç yıllık uğraştan ve elli prototipten sonra, mekanik hesap makinesinin ilk iki mucidinden biri olmuştur. Daha sonraki on yıl içinde, Pascal hesap makinesi daha sonra da Pascaline adı verilen bu makinelerden 20 tane daha yapmıştır. Pascal, iki ana araştırma konusu oluşturulmasında yardımı dokunan önemli bir matematikçiydi. 16 yaşındayken izdüşümsel geometri konusunda kayda değer bir bilimsel eser yazmıştır, daha sonra olasılık kuramı konusunda Pierre de Fermat ile benzeşmiştir ve modern ekonomi ile sosyal bilimlerin gelişmesinde büyük bir etkisi olmuştur. Galileo ve Torricelli gibi o da 1646’da “Kainat boşluk kabul etmez” ifadesini savunan Aristoteles'in takipçilerini çürütmüştür. Pascal'ın çalışmasının sonuçları kabul edilmeden önce çeşitli tartışmalara sebep olmuştur.
1646 yılında kardeşi Jacqueline ile beraber Katolik hareketlenmelerle özdeşleşmiştir. 1651 yılında babası ölmüştür. 1654 yılının sonlarına doğru dini tecrübelerini kullanarak felsefe ve teoloji alanında etkileyici çalışmalarda bulunmuştur. En çok bilinen ve Jansenizm müridi ile Cizvitler arasındaki çatışma hakkında olan iki eseri Lettres provinciales ve Pensées o döneme aittir. Aynı yıl aritmetik üçgen üzerine de önemli bir bilimsel eser yazmıştır. 1658 - 1659 yılları arasında sikloit ve katıların hacmini hesaplamakta kullanımı üzerine yazı yazmıştır.

Pascal hayatı boyunca matematiği etkilemeye devam etmiştir. Pascal'ın 1653 yılındaki Traité du triangle arithmétique (Aritmetik üçgen üzerine inceleme) diye geçen Aritmetik üçgen üzerinde incelemesi, binom çarpanlarını uygun bir tablo halinde tanıtmıştır (Pascal üçgeni). 

Tablodaki sayıları bir özyineleme formülü şeklinde belirtmiştir. (m + 1)inci satır ve (n + 1)inci sütundaki sayı tmn olsun. O zaman m = 0, 1, 2, ... ve n = 0, 1, 2, ... olduğu durumlarda tmn = tm–1,n + tm,n–1 olur. Sınır koşulları tm,−1 = 0, t−1,n = 0,m = 1, 2, 3, ... ve n = 1, 2, 3, ... Üreteç t00 = 1'dir.
Pascal, bir ispat ile sonlandırmıştır:
1654 yılında kumar problemleri ile ilgilenen bir arkadaşının teşvik etmesi sonucu, bu konuda Fermat ile haberleşmiştir ve bu birlikte çalışma sonucu Olasılık Kuramı ortaya çıkmıştır. Arkadaşının adı Antoine Gombaud (lakabı Chevalier de Méré) idi ve belirtilen problem, iki kişinin bir şans oyunu oynarken oyunu birisi kazanmadan önce bitirmek istemesi ve o anki şartlara bakarak her birinin oyunu kazanma olasılığına göre ödülün adil olarak dağıtılması problemiydi (puanlar problemi). Bu tartışmadan itibaren olası değer kavramının tanımı yapılmıştır. Pascal daha sonra (Pensées adlı eserinde) Tanrı inancını ve namuslu bir yaşamı savunmak için olasılığa dayanan bir argüman kullanmıştır (Pascal'ın kumarı). Pascal ve Fermat'ın yaptığı olasılıklar hesaplaması çalışmaları, daha sonra Leibniz'in Kalkülüs formülasyonuna önemli bir temel oluşturmuştur.
1654 yılındaki dini bir tecrübesinden sonra Pascal matematik alanında çalışmayı bırakmıştır.

Pascal, matematik felsefesine en büyük katkısını De l'Esprit géométrique ("Geometrik ruhun") eseri ile sağlamıştır. Bu eser aslında "Petites-Ecoles de Port-Royal" ("Little Schools of Port-Royal") isimli ünlü bir geometri kitabına giriş olarak yazılmıştır. Bu çalışması ölümünden ancak 1 asır sonra yayınlanmıştır. Burada Pascal, gerçeklerin keşfedilmesi meselesi için kullanılan metodun en ideal halinin daha önceden saptanmış gerçekler hakkındaki tüm önermelerin ortaya çıkarılması olduğunu savunmuştur. Aynı zamanda bunun imkânsız olduğunu iddia etmiştir çünkü önceden saptanmış gerçeklerin desteklenmesi için başka gerçeklere ihtiyaç vardır ve bu nedenle ilk ilkelere ulaşılamayacaktır. Buna dayanarak, Pascal geometride kullanılan prosedürün, bazı ilkelerin doğru varsayılması ve diğerlerinin onlara dayanılarak geliştirilmesi yoluyla da olsa, olabileceği en mükemmel durumda olduğunu savunmuştur. Buna rağmen varsayılan ilkelerin doğruluğunu test etmek için bir yol bulunmamaktadır.
Pascal, De l'Esprit géométrique eserini bir tanım teorisi geliştirmek için de kullanmıştır. Pascal, iki çeşit tanımı ayırmıştır: Yazar tarafından tanımlanan alışılagelmiş etiketler olarak geçen tanımlar ve dilin içerisinde olup, kastedilen şeyi doğallıkla belirttiği için herkes tarafından anlaşılan tanımlar. İkinci tip tanım, esasçılık felsefesinin ayırt edici özelliğidir. Pascal, bilim ve matematiğin biçimcilik felsefesini Descartes'ın formüle ettiği gibi kabul etmesi gerektiğini savunarak, sadece birinci tip tanımın bu alanlar için önemli olduğunu iddia etmiştir.
De l'Art de persuader ("İkna Sanatı Üzerine") eserinde Pascal geometrinin aksiyomatik metodunu, özellikle de sonuçların dayandırıldığı aksiyomlara insanların nasıl inandığı sorusunu daha derinden incelemiştir. Pascal, insan metodlarıyla bu aksiyomlarda ve sonuçlarda kesinliğe ulaşmanın imkânsızlığı konusunda Montaigne ile hemfikir olmuştur. Bu ilkelerin ancak sezgi yoluyla anlaşılabileceğini ve bu durumun gerçekleri ararken Tanrı'ya itaat etmenin gerekliliğini vurguladığını ileri sürmüştür.

Pascal'ın hidrodinamik ve hidrostatik alanındaki çalışmaları hidrolik akışkanlar konusunda yoğunlaşmıştır. Hidrolik pres (hidrolik basınç kullanarak kuvveti arttırma) ve şırınga, icatları arasındadır. Hidrostatik basıncın sıvının ağırlığına değil yükselti farkına bağlı olduğunu kanıtlamıştır. Bu prensibi göstermek için su dolu bir fıçıya ince uzun bir tüp bağlayıp tüpü bir binanın üçüncü katının yüksekliğine kadar su ile doldurmuştur. Bu durum fıçıdan su sızmasına seb

Blastokist (Yunanca βλαστός (blastos) « tomurcuk » anlamına gelir, κύστις (kistis) ise « idrar kesesini » ifade eder), canlı gelişiminde blastosöl aşamasındaki hücre kitlesine verilen ad. Bu evrede hücreler daha hızlı bölünmeye, kendi genomlarından yapıtaşları sentezlemeye ve aktif olarak yer değiştirmeye başlarlar. İnsanın embriyonik gelişimi özelinde, Döllenmenin sonucu olarak oluşan tek hücreli zigot hızlıca bölünerek yaklaşık 4 gün içinde morula diye adlandırılan bir hücre topu haline gelir. Morula'nın çapı ortalama 0.3 mm'dir. Morula, uterus (rahim) boşluğuna ulaştığında morulanın içinde sıvı birikir ve içi sıvı dolu bir boşluk oluşur.
Blastokist dıştan trofoblast diye adlandırılan ince bir tabaka ile çevrilidir. Ortasında gıda açısından zengin bir sıvı (blastosöl) ile dolu bir boşluk vardır.
İçinde sıvı toplanmış olan bu hücreler kümesine blastokist denir ve blastokistin daha sonra uterus (rahim) iç tabakasına olan endometriyuma gömülür.Bu gömülmeye implantasyon yani yerleşme denir ve bu gömülmeyle birlikte gebelik süreci başlamış olur.
Dış kısımda yer alan trofoblast hücreleri, ileride plesantanın çoğunu oluşturacaktır. Blastsölün ileride canlının baş kısmını oluşturacak bölgesinde (posteriorda) konumlanmış hücre kümesi olan epiblastlar, diğer hücre tipleri olan hipoblastlar ile etkileşerek farklılaşırlar ve embriyonun kendisi ile embriyo dışı dokuları oluştururlar.
Ancak deneylerin yapıldığı fare gibi memelilerde blastokistin oluşumu, devamı ve embriyonik gelişimlerinin farklılık gösterebileceği çalışmalar yapılırken göz önünde bulundurulması gereken bir konudur.

Embriyonik gelişim
Zigot
Morula
Trofoblast
Embriyo
Kök hücre

Blastokist oluşumu, İngilizce 3 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blastokist transferi ve kısırlık tedavisi
Blastokist transefrinin riskleri
Farklı gelişim aşamalarında blastokist fotoğrafları 28 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
weber.edu
Blastokist Farklılaşma Diagramı 8 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bor simgesi B ve atom numarası 5 olan kimyasal elementtir. Kristal formunda kırılgan, koyu, parlak bir metaloid; amorf formunda kahverengi bir tozdur. Bor grubunun en hafif elementidir, kovalent bağlar oluşturan üç değerlik elektronuna sahiptir, bu da borik asit, mineral sodyum borat, bor karbür ve bor nitrür gibi ultra sert bor kristallerini açıklar.
Bor yıldız nükleosentezi ile değil, tamamen kozmik ışın parçalanması ve süpernovalar tarafından sentezlenir, bu nedenle Güneş Sistemi ve Dünya'nın kabuğunda düşük miktarda bulunan bir elementtir. Yerkabuğunun ağırlıkça yaklaşık yüzde 0,001'ini oluşturur. Doğal olarak, suda çözünür boratların çökelmesi ile yer kabuğunda yoğunlaşmıştır. Bunlar endüstriyel olarak boraks ve kernit gibi evaporitler olarak çıkarılır. Bilinen en büyük yataklar, bor minerallerinin en büyük üreticisi olan Türkiye'de bulunmaktadır.
Elemental bor göktaşlarında küçük miktarlarda bulunan bir metaloiddir, ancak Dünya'da doğal olarak bulunmaz. Endüstriyel olarak, çok saf element karbon veya uzaklaştırılmaya dirençli diğer elementlerle kontaminasyon nedeniyle zorlukla üretilir. Birkaç allotrop mevcuttur: amorf bor, kahverengi bir tozdur; kristalli bor, gümüş rengi ila siyah renktedir, son derece serttir (Mohs ölçeğinde yaklaşık 9,5) ve oda sıcaklığında zayıf bir elektrik iletkenidir. Birincil kullanımı, bazı yüksek mukavemetli malzemelerde karbon elyaflarına benzer uygulamalarla bor filamentleridir.
Bor kimyasal bileşiklerde öncelikli kullanıma sahiptir. Küresel üretimin yaklaşık yarısı, yalıtım ve yapısal malzemeler için cam elyafı katkı maddesi olarak kullanılıyor. Bir sonraki kullanım, yüksek mukavemetli, hafif yapısal ve ısıya dayanıklı malzemelerdeki polimerler ve seramiklerdir. Borosilikat cam, sıradan soda kireç camına göre daha yüksek mukavemet ve termal şok direnci için arzu edilir. Sodyum perborat ağartıcı olarak kullanılır. Küçük bir miktar yarı iletkenlerde katkı maddesi olarak ve organik ince kimyasalların sentezinde reaktif ara madde olarak kullanılır. Bor içeren birkaç organik farmasötik kullanımdadır. Doğal bor, biri (bor-10) nötron yakalama ajanı olarak çeşitli kullanımlara sahip olan iki kararlı izotoptan oluşur.
Borun biyoloji ile kesişimi çok azdır. Memeli yaşamı için gerekli olduğu konusunda fikir birliği yoktur. Boratlar, memelilerde düşük, ancak eklembacaklılarda yüksek toksisite gösterir ve insektisit olarak kullanılabilir. Bor içeren organik antibiyotikler bilinmektedir. Sadece eser miktarda gerekli olmasına rağmen, temel bir bitki besin maddesidir.

Bor kelimesi, izole edildiği mineral olan borakstan, borun kimyasal olarak boraksın karbona benzeliği ile türetilmiştir.

Tinkal olarak bilinen Mineral boraks, MS 300 dolaylarında Çinde sır olarak kullanılmaya başlandı. Bir miktar ham boraks batıya doğru gitti ve MS 700 civarında simyacı Cabir bin Hayyan tarafından ondan bahsedildi. Marco Polo, 13. yüzyılda İtalya'ya bazı sırlar getirdi. Georgius Agricola, MS 1600 civarında, boraksın metalurjide bir akış olarak kullanıldığını bildirdi. Borik asit, İtalya'nın Floransa yakınlarındaki kaplıcalarda (soffioni) 1777'de fark edildi ve tıbbi faydaları olan sal sedativum olarak bilinmeye başlandı. Mineral, İtalya'daki Sasso Pisano'dan sonra sassolit olarak adlandırıldı. Sasso, Amerikan kaynaklarının yerini aldığı 1827'den 1872'ye kadar Avrupa boraksın ana kaynağıydı. Bor bileşikleri, 1800'lerin sonlarına kadar, Francis Marion Smith'in Pacific Coast Borax Company'nin bunları ilk kez popüler hale getirip düşük maliyetle hacimli olarak üretmesine kadar nispeten nadiren kullanılıyordu.
Humphry Davy, Gay-Lussac ve Louis Jacques Thénard tarafından izole edilene kadar bor element olarak tanınmadı. 1808'de Davy, bir borat çözeltisinden gönderilen elektrik akımının elektrotlardan birinde kahverengi bir çökelti ürettiğini gözlemledi. Daha sonraki deneylerinde borik asidi azaltmak için elektroliz yerine potasyum kullandı. Yeni elementi doğrulamaya yetecek kadar bor üretti ve buna borakyum adını verdi. Gay-Lussac ve Thénard, borik asidi indirgemek için yüksek sıcaklıklarda demir kullandı. Bor'u hava ile oksitleyerek borik asidin oksidasyon ürünü olduğunu gösterdiler. Jöns Jacob Berzelius, 1824'te onu bir element olarak tanımladı. Saf bor ilk kez 1909'da tartışmasız Amerikalı kimyager Ezekiel Weintraub tarafından üretildi.

Borun eldesi borik oksidin magnezyum veya alüminyum gibi metallerle indirgenmesini içeriyordu. Bununla birlikte, ürün neredeyse her zaman bu metallerin boritleri ile kontamine olur. Saf bor, uçucu bor halojenürlerin yüksek sıcaklıklarda hidrojen ile indirgenmesiyle hazırlanabilir. Yarı iletken endüstrisinde kullanım için ultra saf bor, diboranın yüksek sıcaklıklarda ayrışmasıyla üretilir ve ardından bölge eritme veya Czochralski işlemleriyle saflaştırılır.
Bileşiklerin üretimi boratlar üzerinden yapılabilir.

Bor, kararlı kovalent bağlı moleküler ağlar oluşturma kabiliyeti açısından karbona benzer. Nominal olarakamorf bor bile rastgele birbirine bağlanmış düzenli bor icosahedra içerir. Kristalin bor, erime noktası 2000 °C 'in üzerinde olan çok sert, siyah bir malzemedir. Dört ana allotrop oluşturur: α-eşkenar dörtgen ve β-eşkenar dörtgen (α-R ve β-R), γ-ortorombik (γ) ve β-tetragonal (β-T). Dört fazın tümü ortam koşullarında kararlı, β-eşkenar dörtgen en yaygınıdır. Bir α-tetragonal faz da mevcuttur (α-T), ancak önemli bir kontaminasyon olmadan üretilmesi çok zordur. Fazların çoğu B12 ikosahedraya dayalıdır, ancak y fazı, ikosahedra ve B2 atomik çiftlerinin kaya tuzu tipi düzenlemesi olarak tanımlanabilir. Diğer bor fazlarını 1500–1800'°C ye ısıtma ve 12–20'GPa'ya sıkıştırarak üretilebilir. Sıcaklık ve basıncı serbest bıraktıktan sonra sabit kalır. β-T fazı benzer basınçlarda üretilir, ancak daha yüksek 1800–2200 °C sıcaklıklarda üretilebilir, α-T ve β-T fazları ortam koşullarında bir arada bulunabilir, β-T fazı daha kararlıdır.
Borun 160' GPa üzerinde sıkıştırılması, henüz bilinmeyen bir yapıya sahip bir bor fazı üretir ve bu faz, 6–12 K'nin altındaki sıcaklıklarda bir süper iletkendir. Borosfer (fulleren benzeri B40 molekülleri) ve borofen (önerilen grafen benzeri yapı), 2014'te tanımlandı.

Elemental bor nadirdir ve saf malzemenin hazırlanması son derece zor olması sebebiyle yeterince çalışılmamıştır. "Bor" ile ilgili çoğu çalışma, az miktarda karbon içeren numuneleri içerir. Borun kimyasal davranışı alüminyumdan çok silisyuma benzer. Kristal bor, kimyasal olarak inerttir ve hidroflorik veya hidroklorik asitle kaynatılmaya dirençlidir. İnce bir şekilde bölündüğünde, sıcak konsantre hidrojen peroksit, sıcak konsantre nitrik asit, sıcak sülfürik asit veya sıcak sülfürik ve kromik asit karışımı tarafından yavaşça saldırıya uğrar.
Borun oksidasyon hızı kristallik, partikül boyutu, saflık ve sıcaklığa bağlıdır. Bor, oda sıcaklığında hava ile reaksiyona girmez, ancak daha yüksek sıcaklıklarda yanarak bor trioksit oluşturur:

4 B + 3 O 2 → 2 B2O3

Bor, trihalidler vermek için halojenlemeye tabi tutulur; Örneğin,

2 B + 3 Br2 → 2 BBr3
Pratikte triklorür genellikle oksitten yapılır.

Bor, temel halde p-orbitalinde bir elektrona sahip olan en hafif elementtir. Ancak, diğer pek çok p-elementin aksine, oktet kuralına nadiren uyar ve genellikle valans kabuğuna yalnızca altı elektron (üç moleküler orbitalde ) yerleştirir. Bor, bor grubu (IUPAC grubu, 13) için prototiptir, ancak bu grubun diğer üyeleri metaller ve daha tipik p elementleridir.

En bilinen bileşiklerde bor, formal oksidasyon durumu III'e sahiptir. Bunlar oksit, sülfit, nitrit ve halojenürleri içerir.
Trihalid'ler, düzlemsel bir üçgen yapı benimser. Bu bileşikler, Lewis bazları olarak adlandırılan elektron çifti donörleri ile kolayca adüktler oluşturdukları için Lewis asitleridir. Örneğin, florür (F -) ve bor triflorür (BF3) birleşerek tetrafloroborat anyonu, BF4- verir. Bor triflorür petrokimya endüstrisinde katalizör olarak kullanılmaktadır. Halojenler, borik asit oluşturmak için su ile reaksiyona girer.
Doğada çeşitli B(III) oksitleri olarak bulunur ve genellikle diğer elementlerle birliktedirler. Yüzün üzerinde borat minerali +3 bor içerir. Bu mineraller bazı açılardan silikatlara benzer, ancak oksijenle genellikle sadece dört yüzlü bir koordinasyonda değil, aynı zamanda üçgen düzlemsel bir konfigürasyonda da bulunur. Silikatlardan farklı olarak, bor mineralleri onu asla dörtten büyük koordinasyon sayısı ile içermezler. Tipik bir motif, solda gösterilen ortak mineral boraksın tetraborat anyonlarıdır. Tetrahedral borat merkezinin formal negatif yükü, borakstaki sodyum (Na +) gibi minerallerdeki metal katyonları ile dengelenir. Borat-silikatların turmalin grubu da bor içeren çok önemli bir mineral grubudur ve bir dizi borosilikatın da doğal olarak var olduğu bilinmektedir.

Boranlar genel formülleri BxHy olan bor ve hidrojen bileşikleridir. Bu bileşikler doğada oluşmaz. Boranların birçoğu hava ile temas ettiğinde kolayca oksitlenir, bazıları şiddetli bir şekilde. Ana üye BH3'e boran denir, ancak yalnızca gaz halinde bilinir ve diboran B2H6 oluşturmak için dimerize olur. Daha büyük boranların tümü, bazıları izomerler olarak var olan çok yüzlü bor kümelerinden oluşur. Örneğin, B20H26'nın izomerleri, iki 10 atomlu kümenin füzyonuna dayanır.
En önemli boranlar diboran B2H6 ve piroliz ürünlerinden ikisi, pentaboran B5H9 ve dekaboran B10H14'tür. Çok sayıda anyonik bor hidrit bilinmektedir, örneğin [B12H12]2−.
Boranlarda şekli oksidasyon sayısı pozitiftir ve aktif metal hidritlerde olduğu gibi hidrojen -1 olarak varsayılır. Boronlar için ortalama oksidasyon sayısı, basitçe moleküldeki hidrojenin bora oranıdır. Örneğin, diboran B2H6'da bor oksidasyon durumu +3'tür, ancak dekaboran B10H14'te +1.4'tür. Bu bileşiklerde borun oksidasyon durumu genellikle bir tam sayı değildir.
Bor nitrürler dikkate değer yapılardır. Grafit, elmas ve nanotüpler gibi karbon allotroplarına benzer yapılar sergilerler. Kübik bor nitrür (ticari adı Borazon) olarak adlandırılan elmas benzeri yapıdadır; bor atomları elmastaki karbon atomlarının tetrahedral y

12 Hayvanlı Takvim (veya 12 Hayvanlı Türk Takvimi, Kazakça: Müşel; Çince: 地支; pinyin: Dìzhī), Asya'da, özellikle Türk halkları, Çinliler, Japonlar, Koreliler, Vietnamlılar, Moğollar ve Mançular tarafından tarih boyunca yaygın olarak kullanılmış, Jüpiter'in yörünge hareketlerini ve Güneş yılı esasını temel alan köklü bir zaman ölçme sistemidir.
Sistem, her biri bir hayvanla (veya simgeyle) temsil edilen 12 yıllık döngülerden oluşur. Türkler İslamiyet'i kabul ettikten sonra resmi işlerde Hicri takvimi kullanmaya başlasalar da; bu takvim sistemi Yörük ve Türkmen aşiretleri arasında, edebi eserlerde, şer'iyye sicillerinde ve diplomatik belgelerde varlığını yüzyıllarca sürdürmüştür. Çin kültüründe ise bu sistem sadece yılları değil; "Dünyevi Dallar" adıyla saatleri, yönleri ve elementleri de kapsayan geniş bir kozmolojiye işaret eder.

Takvimin kökeni hakkında sinologlar ve türkolglar arasında farklı görüşler bulunmaktadır.

Türk Kökeni Tezi: Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eserinde bu takvimin Türk hakanlarından biri tarafından geçmiş yıllardaki bir savaşın tarihinin karıştırılması üzerine oluşturulduğunu belirtir. Edouard Chavannes gibi bazı batılı sinologlar, 12 hayvanlı sistemin Orta Asya'daki göçebe Türk halkları tarafından geliştirilip Çin'e geçtiğini savunmaktadır.
Çin Kökeni Tezi: Çin kaynaklarına göre sistem, "Suìxīng" (歲星 - Jüpiter) gezegeninin yörüngesini takip etmek için göksel dairenin 12 bölüme ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Mete Han'ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209'da Türkler tarafından da kullanıldığı bilinmektedir.
Bu takvim, Göktürkler ve Uygurlar döneminde dikilen yazıtlarda (örneğin Kül Tigin Yazıtı) olayların tarihlenmesinde, savaşların ve diplomatik ilişkilerin kayıt altına alınmasında temel referans sistemi olarak kullanılmıştır.

Takvim, Ay takviminden farklı olarak Güneş yılını esas alır. Bir yıl 365 gün ve yaklaşık 5-6 saat olarak hesaplanır.

Sistem 12 yıllık döngüler (devir) halinde ilerler. Bu 12 yıllık döngüye Türk lehçelerinde "Müç" veya "Müçel" adı verilir.

Yıllar: Her yıl bir hayvan ismiyle anılır (Sıçan, Sığır, Pars...).
Çağ: 5 adet 12 yıllık döngünün (12x5) birleşimiyle oluşan 60 yıllık döneme "Çağ" denir. Bu süre ortalama bir insan ömrü kabul edilir. Çin kozmolojisinde bu 60 yıllık döngü, 10 Göksel Kök (Heavenly Stems) ve 12 Dünyevi Dal'ın kombinasyonuyla (Sexagenary cycle) oluşur.

Türk takvim sisteminde yılbaşı, gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart (Nevruz) tarihidir. Bu tarih, baharın gelişi ve doğanın uyanışı olarak kabul edilir ve "Uluğ Kün" (Ulu Gün) olarak adlandırılır. Çin sisteminde ise yeni yıl, kış gün dönümünden sonraki ikinci yeni ayda başlar (genellikle Ocak sonu veya Şubat başı).

Türk topluluklarında her hayvanın, o yıla hükmeden karakteristik özellikleri olduğuna inanılır. İnsanların doğdukları yılın hayvanına göre bir kadere ve karaktere sahip oldukları düşünülür.

Türk boylarında (Göktürk, Uygur, Kazak, Kırgız vb.) kullanılan genel sıralama ve atfedilen özellikler şöyledir:

Yakutlar (Sahalar), 12'li düzeni kullanmakla birlikte, hayvan isimleri yerine kendi mitolojilerindeki Tanrıların adlarını kullanmışlardır:

Cöhögöy
Ayzıt (Ayısıt)
İnehsit (İyehsit)
Ürüng Ayığ Toyon (Ayığ)
Buğor
Cahın
Suğorun
Hotoy
Bayanay
Sehen Han (Sehen)
Tanha
Otun

Eski Türklerde aylar sadece sayılarla değil, mevsimsel özelliklere göre de adlandırılmıştır.

Oşlak Ay: Şaman takviminde birinci aydır, Nevruz ile başlar.
Son Ay (Sonay): Yılın ilk yarısının sonudur. Azerbaycan folklorunda Ay ve Güneş'in birbirine kavuşamamasını simgeleyen hüzünlü "sonay geceleri" efsaneleriyle bilinir.
Mevsim adlandırmaları şöyledir:

Çincede Dìzhī (地支) olarak bilinen bu sistem, Türk sisteminden daha karmaşık kozmolojik bağlantılara sahiptir. Çinli gök bilimciler, Jüpiter'in (Suìxīng) yörüngesini 12 yıla yuvarlayarak (gerçekte 11.86 yıl) göksel daireyi 12 bölüme ayırmışlardır.

Avrupa kültüründe yönler 4 ana eksende toplanırken (Kuzey, Güney, Doğu, Batı), Çinli denizciler ve gök bilimciler 12 hayvanlı sistemi pusula yönleri olarak kullanmışlardır.

Kuzey: Zi (Fare)
Doğu: Mao (Tavşan)
Güney: Wu (At)
Batı: You (Horoz)
Ünlü denizci Zheng He, seyahatlerinde 48 bölümlü pusulalar kullanırken bu 12'li temel sistemi referans almıştır.

Çin'de kullanılan 12 karakterin kökeni üzerine yapılan paleografik çalışmalar, bu karakterlerin başlangıçta hayvanlarla ilgili olmadığını, bitkilerin büyüme evrelerini veya astronomik olayları simgelediğini düşündürmektedir.

12 Hayvanlı Takvim, sadece bir zaman ölçüm aracı değil, aynı zamanda mimari ve sanatta da yer bulmuş bir metafordur.

Sivas Gökmedrese: Taç kapısındaki süslemelerde, 12 hayvanlı takvimi temsil ettiği düşünülen ancak stilize edilmiş hayvan başı figürleri bulunmaktadır. Sanat tarihçileri bunların Orta Asya şamanist inançlarının Anadolu Selçuklu sanatındaki yansıması olduğunu belirtir.
Dîvânu Lugâti't-Türk: Kaşgarlı Mahmud, eserinde Türklerin 12 hayvanlı takvimi nasıl kullandığını, her hayvanın neleri simgelediğini detaylıca anlatır.

Miladi takvimdeki bir yılın 12 hayvanlı takvimdeki karşılığını bulmak için, yıl sayısının 12'ye bölümünden kalan sayı esas alınır (Referans yılına göre). Pratik olarak yakın dönem yılları şu şekildedir:

Celali takvimi
Rumi takvim
Hicri takvim
Zodyak

Eski Türk Dünyasında Kronoloji Yöntemleri, Louis Bazin, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ocak 2011, ISBN 9789751624260
Başkurtlarda Eski Türk Takvimi ve Nevruz Bayramının Kutlanması, Ahat Salihov, Bilig Dergisi, 2019, Sayı: 88
Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, "Hüseyin Ayan" özel sayısı, Erzurum, 2009, s. 671–683, 12 Hayvanlı Türk Takvimi, Yrd.Doç Nergis BİRAY
Gregoryen Kıpçaklar ve Oniki Hayvanlı Türk Takvimi Üzerine, Dr. Gülnisa AYNAKULOVA, Millî Folklor, 2007
İsmail bin Abdullah'ın Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, Prof.Dr. İdris Güven KAYA, Turkish Studies - Volume 7/2 Spring 2012

12 Hayvanlı Takvim çevirici6 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
12 Hayvanlı Takvim Türk icadı mı?6 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çin Burçlarındaki 12 Hayvanın Efsanesi6 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

15. yüzyıl, Jülyen takvimine göre 1 Ocak 1401'den 31 Aralık 1500'e kadar olan dönemi kapsayan yüzyıldır.

1402 - Ankara Muharebesi yapıldı. Osmanlı Devleti'nin mağlubiyeti ve Fetret Devri'ne girmesi
1403 - I. Bayezid'ın ölümü
1404 - II. Murad'ın doğumu
1405 - XI. Konstantinos'un doğumu (son Bizans İmparatoru)
1405 - Timur'un ölümü
1405 - İskender Bey'in doğumu (Arnavutların ulusal kahramanı)
1406 - Çandarlı Ali Paşa'nın ölümü (Osmanlı Sadrazamı)
1407 - V. Andronikos'un ölümü (Bizans imparatoru)
1408 - VII. İoannis'un ölümü (Bizans imparatoru)

1411 - Devlet Hatun'un ölümü (I. Mehmed'in annesi)
1413 - I. Mehmed'in tahta geçmesi
1415 - Yüz yıl Savaşı'nın bir parçası olan Agincourt Muharebesi yapıldı.
1415 - III. Friedrich'in doğumu (Kutsal Roma İmparatorluğu imparatoru)
1416 - Osmanlı-Venedik Antlaşması

1420 - Kara Yusuf'un ölümü (Karakoyunlu Devleti'nin beyi)
1421 - I. Mehmed'in ölümü
1421 - II. Murad'ın tahta geçmesi
1423 - Uzun Hasan'ın doğumu (Akkoyunlu Devleti'nin beyi)
1425 - II. Manuil'un ölümü (Bizans İmparatoru)
1428 - Ulubatlı Hasan'ın doğumu (Konstantinopolis'in surlarına ilk Türk Bayrağı'nı diken asker

1431 - Jeanne d'Arc'ın mahkemede yargılanışı ve diri diri yakılışı
1432 - Fatih Sultan Mehmed'in doğumu (Konstantinopolis'i fetheden padişah)

1444 - Varna Muharebesi
1444 - Edirne-Segedin Antlaşması
1444-1446 - Fatih Sultan Mehmed'in kısa süreliğine tahta geçmesi
1446 - II. Murad'ın tahta geri dönmesi
1447 - II. Bayezid'in doğumu
1448 - II. Kosova Muharebesi

1450 - Dünyada ilk matbaanın kurulması
1451 - Fatih Sultan Mehmed'in kalıcı olarak tahta geçmesi
1451 - II. Murad'ın ölümü
1452 - Leonardo da Vinci'nin doğumu (ressam)
1453 - Konstantinopolis'in fethi. Orta Çağ'ın sonu, Yeni Çağ'ın başlangıcı. Bizans İmparatorluğu yıkıldı
1453 - Yüz Yıl Savaşı'nın sona ermesi
1453 - Ayasofya'nın kiliseden camiye çevrilmesi
1453 - XI. Konstantinos'un ölümü
1455 - Güller Savaşı'nın başlaması
1459 - Cem Sultan'ın doğumu

1461 - Trabzon'un Fethi ile Trabzon İmparatorluğu yıkıldı
1466 - Topkapı Sarayı'nın yapımına başlandı
1467 - Barbaros Hayreddin Paşa'nın doğumu
1468 - İskender Bey'in ölümü

1470 - IV. Edward tahttan indirildi
1470 - Yavuz Sultan Selim'in doğumu
1473 - Otlukbeli Muharebesi
1474 - Ali Kuşçu'nun ölümü
1475 - Barbaros Hayrettin Paşa'nın doğumu
1476 - Alba Vadisi Savaşı (Fatih Sultan Mehmed, Moldovalıları yener)
1478 - Osmanlı'da ilk altın para basımı

1480 - Otranto Seferi
1481 - Fatih Sultan Mehmed'in ölümü
1481 - II. Bayezid'ın tahta geçmesi
1483 - Martin Luther'in doğumu (reformist)
1485 - Güller savaşı'nın sonu
1488 - Ümit Burnu'nun keşfi
1489 - Mimar Sinan'ın doğumu

1490 - İspanya'dan atılan Müslüman ve Yahudiler, Osmanlı'ya getirildi
1492 - Kristof Kolomb Amerika'ya çıkışı
1494 - Kanuni Sultan Süleyman'ın doğumu
1495 - Cem Sultan'ın ölümü.

18. yüzyıl, miladi takvime göre 1 Ocak 1701 ile 31 Aralık 1800 günleri arasındaki zaman dilimi olarak kabul edilir.
Bazı tarihçiler tarafından 18. yüzyıl tarihi 1715-1789 (Fransız Devrimi) aralığı olarak tanımlanırken, uzun 18. yüzyıl tarihi ise İngiltere'deki 1688 Devrimi (Glorious Revolution) ile 1815 Waterloo Savaşı arasında tanımlanır.

1700 - İstanbul Antlaşması (1700)
1701 - Kral I. Frederick döneminde Prusya Krallığı’nın Kuruluşu
1703 - II. Mustafa'nın ölümü

1711 - Prut Savaşı
1717 - III. Mustafa'nın doğumu
1718 - Pasarofça Antlaşması

1725 - I. Petro'un ölümü
1725 - I. Abdülhamid'in doğumu

1730 - Nedim'in ölümü
1736 - III. Ahmed'in ölümü
1739 - Belgrad Antlaşması imzalandı.

1740-1748 - Avusturya Veraset Savaşı

1756-1763 - Yedi Yıl Savaşı
1757 - III. Osman'ın ölümü
1759 - Rus-Çerkes Savaşı başladı

1761 - III. Selim'in doğumu
1768 - Fransa Korsika'yı işgal etti
1769 - Napolyon'un doğumu

1772-1795- Polonya'nın parçalanması
1774 - III. Mustafa'nın ölümü
1775-1783- Amerikan Bağımsızlık Savaşı
1779 - IV. Mustafa'nın doğumu

1789 - Fransız İhtilali
1789 - I. Abdülhamid'in ölümü

1792 - Yaş Antlaşması imzalandı
1794 - Batavya Cumhuriyeti kuruldu
1797 - Şeyh Şamil'in doğumu.
1798 - Helvatiya Cumhuriyeti kuruldu
1799 - Akka Kuşatması (1799)'nın başlaması

John Adams, Amerikalı devlet adamı
Samuel Adams, Amerikalı devlet adamı
Ahmad Şah Abdali, Afgan Kralı
Şeyh Şamil
III. Ahmed, Osmanlı Sultanı
Haydar Ali, Mysore kralı
Ethan Allen, Amerikalı Devrim Ordusu
Anne, Britanya kraliçesi
Marie Antoinette, Avusturya doğumlu (Habsburg) Fransa kraliçesi
III. Augustus, Lehistan kralı
Alemgir Şah I, Babür imparatoru
Boromakot, Ayutthaya kralı
Boromaracha V, Ayutthaya kralı
William Cavendish, Anglo-İrlandalı politikacı
John Carteret, Anglo-İrlandalı politikacı
II. Katerina, Rus çariçesi
III. Carlos, İspanya, Napoli ve Sicilya kralı
VI. Charles, Kutsal Roma İmparatoru
XII. Karl, İsveç kralı
Charlotte Corday, Fransız devrimci
Georges Danton, Fransız devrim lideri
Farrukhsiyar, Babür imparatoru
I. Ferdinando, Napoli, Sicilya ve İki Sicilya kralı
Benjamin Franklin, Amerikalı devlet adamı ve bilim insanı
Juan Franscisco, İspanyol kâşifif, amiral
Adolf Frederick, İsveç kralı
II. Frederick, Prusya kralı
I. George, Büyük Britanya ve İrlanda kralı
II. George, Büyük Britanya ve İrlanda kralı
III. George, Büyük Britanya ve İrlanda kralı
Robert Gray, Amerikalı devrimci ve kâşif
III. Gustav, İsveç kralı
Gyeongjong, Joseon hanedanı kralı
I. Abdülhamid, Osmanlı sultanı
Alexander Hamilton, Amerikalı devlet adamı
Patrick Henry, Amerikalı devlet adamı
İmparator Higashiyama, Japon İmparatoru
John Jay, Amerikalı devlet adamı
Thomas Jefferson, Amerikalı devlet adamın
Jeongjo, Joseon hanedanı kralı
John Paul Jones, Amerikalı amiral
I. José, Portekiz kralı
II. Joseph, Avusturya imparatoru
Kangxi, Çin imparatoru
Kerim Han, Pers şahı
Marquis de Lafayette, askeri lider
XIV. Louis, Fransa kralı
XV. Louis, Fransa kralı
XVI. Louis, Fransa kralı
XVII. Louis, esir Fransız kralı, tahta çıkamadı
James Madison, Amerikalı devlet adamı
Madhavrao I, Maratha İmparatorluğu başbakanı
Madhavrao I Scindia, Maratha lideri
I. Mahmud, Osmanlı sultanı
Alessandro Malaspina, İspanyol kâşif
George Mason, Amerikalı devlet adamı
Michikinikwa, Miami şefi ve savaşçı
José Moñino y Redondo, İspanyol devlet adamı
Louis-Joseph de Montcalm, Fransız devlet adamı
III. Mustafa, Osmanlı sultanı
Nadir Şah, Pers şahı
Nakamikado, Japon imparatoru
Horatio Nelson, Britanyalı amiral
Nanasaheb, Peshwa/Maratha İmparatorluğu başbakanı
Shivappa Nayaka, Keladi Nayaka kralı
III. Osman, Osmanlı sultanı
I. Petro ("Deli Petro" ya da "Büyük Petro"), Rus çarı
V. Felipe, İspanya kralı
Pontiac, Ottawa şefi ve savaşçı
Qianlong, Çin imparatoru
Rajaram II of Satara, Maratha imparatoru
Francis II Rákóczi, Macaristan ve Erdel prensi, devrimci lider
Tadeusz Rejtan, Polonyalı poltikacı
Paul Revere, Amerikalı devrimci lider, kuyumcu
Maximilien Robespierre, Fransız devrimci lider
Betsy Ross, Amerikalı vatansever
Şah Ruh, Pers şahı.
John Russell, Anglo-İrlandalı politikacı
Lionel Sackville, Anglo-İrlandalı politikacı
Sebastião de Melo, Portekiz başbakanı
Chattrapati Shahu,Maratha imparatoru
III. Selim, Osmanlı sultanı
Charles Edward Stuart, sürgün, İngiliz Jacobite isyanları liderlerinden
Sukjong, Joseon hanedanı kralı
Alexander Suvorov, Rus ordu lideri
Maria Theresa, Avusturya kraliçesi
Tokugawa Ienobu, Japon Şogun
Tokugawa Ieshige, Japon Şogun
Tokugawa Ietsugu, Japon Şogun
Tokugawa Tsunayoshi, Japon Şogun
Tokugawa Yoshimune, Japon Şogun
Toussaint L'Ouverture, Haitili devrim lideri
Túpac Amaru II, Perulu devrimci
George Vancouver, İngiliz kaptan ve kâşif
Robert Walpole, Büyük Britanya başbakanı
George Washington, Amerikalı general ve ilk ABD başkanı
James Wolfe, Britanyalı subay
Yeongjo, Joseon hanedanı kralı

Ahmedî (1334 - 1413), divan şairi ve hekimdir.
14. yüzyılda Anadolu'da yetişmiş en büyük divan şairi kabul edilir. Kaleme aldığı Türkçe eserlerle Osmanlı Dönemi Türkçesinin yazı, edebiyat ve bilim dilinin ilk örneklerini vermiş ve dolayısıyla Türk dilinin gelişmesinde ve kullanılmasında büyük katkı sağlamıştır.
En ünlü eseri İskendernâme'dir.

Asıl adı Tâceddîn İbrâhîm bin Hızîr'dır. şiirlerinde Ahmedî mahlasını kullanmıştır. Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1334 yılında doğduğu tahmin edilir. Doğum yeri kimi kaynaklara göre Sivas, kimi kaynaklara göre Germiyan'ın başkenti Kütahya, kimilerine göre Uşak’ın Sivaslı köyüdür. Bazı kaynaklar ise Ahmedî'nin Amasyalı olması gerektiğini belirtilir. Timur ile Ahmedî arasında geçen ve yanlış olarak Nasreddin Hoca'ya isnat olunan meşhur "Futa" yani "Peştemal" hikâyesinin Kütahya'daki Kemer Hamamı'nda cereyan ettiği Kütahya halkı tarafından tavatüren söylendiği için Ahmedî'nin de Kütahya'da öldüğü iddiasını da dikkate alarak kimi kaynaklarda Germiyanlı olduğu iddiasının daha kuvvetli olduğu öne sürülmüştür.
Ahmedî memleketindeki tahsilinden sonra Mısır’a giderek Şeyh Ekmeleddîn’in öğrencisi oldu; Aydınlı Hacı Paşa ve Molla Fenârî ile arkadaşlık etti. Anadolu’ya döndükten sonra tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte Aydınoğulları, Germiyanoğulları ve Osmanoğulları’na bağlandı. Mısır’da tıp öğrenimi görmüş olan Ahmedî’nin saraylarda yalnız musahip sıfatıyla mı yoksa aynı zamanda saray hekimi olarak da mı bulunduğu konusunda kesin bir şey bilinmemektedir.
Ahmedî, Aydınoğlu Îsâ Bey’in oğlu Hamza için ders kitapları yazmış; Germiyanoğlu Süleyman Şah’a şiirler sunmuştur. Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’in oğullarından Emir Süleyman’ın hizmetine girmiştir.
Ahmedî "tabi'an şen, hoş sohbet, lâtifeci" bir şair olup 1413 yılında 80'li yaşlarda iken kimi kaynaklara Kütahya'da, kimi kaynaklara göre Amasya'da öldü.

Batı Türklerinin ilk önemli şiir kitabı olan İskendernâme adlı mesneviyi Germiyanoğlu Süleyman Şah nâmına ele alarak 1390'da tamamladı. Devrin tüm ilimleri hakkında ansiklopedik bilgiler vermesi nedeniyle Türk dili ve edebiyatı açısından olduğu kadar bilim tarihi bakımından da önem taşıyan bu öğretici eseri, sonuna “Dasitan-ı Tevarih-i Müluk-ı Al-i Osman” adlı bölümü ekleyerek Emir Süleyman'a sundu. İskendernâme'ye ilâve edilmiş bu bölüm, ilk Türkçe-Osmanlı vekāyi‘nâmelerindendir. Ahmedî, ömrünün sonuna kadar İskendernâme üzerinde çalışıp onu zenginleştirmeyi sürdürmüştür. 1407-1408'de esere ilave edilen Mevlid, Türk edebiyatının bilinen ilk mevlididir.
Ahmedî'nin Ankara Savaşı’ndan sonra Timur ile tanışıp ona bir kaside sunduğu düşünülür. Emir Süleyman’ın isteği üzerine Selmân-ı Sâvecî’nin “Cemşîd ü Hurşîd” adlı mesnevisini Türkçeye çeviren ve eklediği yeni kısımlarla âdeta yepyeni bir eser yaratan şair bu çalışmayı 1403’te tamamladı. Arapça-Farsça manzum bir lugat olan Mirķātü’l-edeb adlı eserini Aydınoğulları’ndan Îsâ Bey’in oğlu Hamza Bey için yazdı. Ayrıca Mirķātü’l-edeb’e bağlı olarak bir ders kitabı olarak Mîzânü’l-edeb ve Mi’yârü’l-edeb adlı risaleleri yazdı.
Emir Süleyman’ın 1411 yılında ölümünden sonra kendisine yeni bir hami arayan Ahmedî, Mehmed Çelebi’nin çevresine girmeye çalıştı.
Tıp konusunda bir mesnevi olan ve 1403-1410 arasında kaleme aldığı “Tervîhu’l-ervâh” adlı eserini bazı eklerle Çelebi Mehmet’e sunmuştur.
Ahmedî ayrıca, Germiyan’ın ileri ailelerinden birine mensup olduğu düşünülen meşhur Şeyhî Sinan'ı yetiştirmiştir.

Ahmedi Divanı (8 tevhid, 5 na'at, 2 tercî-i bend, 7 terkib-i bend, 2 muhammes, 75 kaside ve 772 gazelini içerir)
Cemşîd ü Hurşid (Cemşîd ile Hurşîd arasındaki aşk hikâyesini konu alan mesnevi)
İskendernâme (mesnevi)
Tervîhu’l-ervâh (Tıp konusudna mesnevi)
Bedâyi'u’s-siĥr fî śanâyi'i’ş-şi'r (Farsça Risale, edebî sanatların açıklamasını ve bu sanatlarla ilgili Arapça, Farsça ve Türkçe örnekleri içerir.)
Mi’yârü’l-edeb (Kaside tarzında Farsça ders kitabı)
Mîzânü’l-edeb (Kaside tarzında Farsça ders kitabı)
Mirķātü’l-edeb (Arapça-Farsça manzum bir lügat)

Bazı kaynaklarda, Ahmedî’nin bunlardan başka, tıbba dair bir “Kitâbü'r Revâyih”, “Kasîde-i Sarsarî Şerhi”, “Hayretu'l-c Ukalâ”, “Yûsuf ile Züleyhâ”, “Esrâr-nâme” tercümesi, “Vîs u Ramin”, “Süleymannâme”, “Cengnâme”, “Kânun ve Şifâ” tercümesi, bir nüshası Fatih'te Feyzullah Efendi Kütüphanesinde bulunan ve sağlığı koruma hakkında önemli bilgileri içeren, Muntehâb-ı Şifâ’ gibi eserlerinin olduğu bildiriliyorsa da bunların bazısı bu güne kadar ortaya konulamamış, bazısının da ya isim benzerliğinden ya da yanlış adlandırılmasından dolayı başkasına ait olduğu tespit edilmiştir. Halk arasında "Kırk Vezir hikâyesi" adıyla bilinen ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Katalogu'ndaki bilgilere dayanılarak yanlışlıkla Ahmedî tarafından Arapçadan Türkçeye çevrildiği sanılan bu eserin Ahmedî-i Mısrî'ye ait olduğu tespit edilmiştir.

Divan
İskendernâme
Cemşîd ü Hurşîd
Tervîhu'l-ervâh
Bedâyiu’s-siĥr fî śanâyi-iş-şir
Mirķātü'l-edeb
Mîzânü’l-edeb
MiǾyârü'l-edeb

Akdoğan, Yaşar, "Âhmedi (Taceddin, Hızır)" (1999) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, C. 1 s. 168-169, İstanbul: Yapi Kredi Kültür Sanat Yayıncılık. ISBN 975-08090072-9

Kut, Günay (2010) "Şeyyad Hamza"  Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.39 say. 104-105, (çevrimiçi 23 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Akademik disiplin, akademik eğitimde, özellikle de yüksekokul, meslek yüksekokulu, üniversite gibi yükseköğretim kurumlarında icrâ edilen bilimsel  çalışma ve araştırma alanıdır. Her akademik disiplin, akademik bölümler, fakülteler, akademik dergiler ve sahanın uzmanları tarafından tanımlanır, çerçevesi ve araştırma alanı belirlenir. Belirli bir skolastik konu alanı veya kolej departmanı ile güçlü bir şekilde ilişkili uzmanlık, insanlar, projeler, topluluklar, zorluklar, çalışmalar, araştırma ve araştırma alanlarını içerir. Örneğin, bilim dallarına genel olarak bilimsel disiplinler, örneğin; fizik, kimya ve biyoloji aittir.

Akademik disiplinlerle ilişkili bireyler genellikle uzman veya mütehassıs olarak adlandırılır. Belirli bir akademik disipline konsantre olmak yerine, yedi özgür sanat veya sistem teorisi üzerine çalışmış olan diğerleri, genelci olarak sınıflandırılır. Kendisi ve içindeki akademik disiplinler az çok odaklanmış pratikler olsa da, multidisiplinerlik / disiplinlerarasılık, transdisiplinerlik ve disiplinlerarasılık gibi bilimsel yaklaşımlar, çok sayıda akademik disiplinin yönlerini birleştirmekte, bu nedenle uzmanlık alanlarındaki dar konsantrasyondan kaynaklanabilecek sorunları ele almaktadır. Örneğin, profesyoneller dil veya belirli kavramlardaki farklılıklar nedeniyle akademik disiplinler arasında iletişim kurmakta zorlanabilirler. Bazı araştırmacılar, akademik disiplinlerin gelecekte, çeşitli uzmanlardan işbirliği yaparak disiplinler arası bilginin edinilmesini içeren Mod 2 veya "akademik sonrası bilim" olarak bilinenler ile değiştirilebileceğine inanmaktadır.

Geleneksel akademik disiplinin kökleri, geleneksel müfredatın klasik olmayan diller ve edebiyatlar, siyaset bilimi, ekonomi, sosyoloji ve çevre yönetimi gibi sosyal bilimler ve doğal bilimlerle tamamlandı, onuncu yüzyılın ortasındaki üniversitelerin fizik, kimya, biyoloji ve mühendislik gibi bilim ve teknoloji disiplinleri sekülerizasyon köklüdür. Yirminci yüzyılın başlarında, eğitim ve psikoloji gibi yeni akademik disiplinler eklendi. 1970'lerde ve 1980'lerde medya çalışmaları, kadın çalışmaları ve Afrika gibi temalara odaklanmış yeni akademik disiplinlerin patlaması yaşandı. Üniversitelerde, hemşirelik, otelcilik yönetimi ve düzeltmelerde kariyer ve mesleklere hazırlık için hazırlık aşamasında akademik disiplin de ortaya çıkmıştır. Son olarak, biyokimya ve jeofizik gibi disiplinlerarası bilimsel araştırmaların yapılması, kapsamlı olanların yaygınlaştırılması, genel olarak kabul edilmemekte, hatta kazandığı anlaşıldı. Yirminci, geçen yıllarda, bu isimler yavaşça önceden aranmış ve istediklerimizin olduğu yerde oldu. Ancak, bu atamalar çeşitli ülkeler arasında farklılık gösteriyor. Yirminci yüzyılda, doğa bilimleri disiplinleri dahil edildi: fizik, kimya, biyoloji, jeoloji ve astronomi. Sosyal bilim disiplinleri arasında ekonomi, politika, sosyoloji ve psikoloji yer aldı.

Akademik disiplinlerin toplulukları akademi dışında şirketler, devlet kurumları ve bağımsız kuruluşlarda bulunabilir, burada ortak çıkarları ve belirli bilgileri olan profesyonellerin birlikleri şeklinde olurlar. Bu tür topluluklar arasında kurumsal düşünce kuruluşuları, NASA ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) bulunmaktadır. Bunlar gibi topluluklar, uzmanlık kazanmış yeni fikirler, araştırmalar ve bulgular sunarak kendileriyle bağlı kuruluşlara fayda sağlamak için var olur. Çeşitli gelişim aşamalarındaki ülkeler, farklı büyüme zamanlarında farklı akademik disiplinlere ihtiyaç duyacaklardır. Yeni gelişmekte olan bir ulus, sanat ve bilimlerinkilerle ilgili hükûmet ve politik meseleleri önceliklendirecektir. Öte yandan, iyi gelişmiş bir ulus, sanata ve bilime daha fazla yatırım yapabilir. Akademik disiplinlerin toplulukları, farklı gelişim aşamalarında değişen önem düzeylerine katkıda bulunacaktır.

Amerika'nın kolonizasyonu, İskandinav denizcilerin 10. yüzyılda, bugünkü Grönland ve Kanada'nın belli bölgelerini keşfederek buralara yerleşmesiyle başladı (Amerika'nın İskandinav kolonizasyonu). İskandinav folkloruna göre, kızılderililerle yerleşimciler arasında cereyan eden şiddetli çatışmalar neticesinde bu yerleşimler terk edilmek zorunda kalındı. Gerçek Avrupa kolonizasyonu, Christopher Columbus'un 1492 yılında Uzakdoğu'ya yeni ticaret rotaları bulmak için, İspanya sponsorluğunda, batıya doğru çıktığı keşif gezisinde, kazara Amerika Kıtası'nı keşfetmesiyle başladı. Hemen sonra Avrupalılar kıtanın derinliklerine inerek, fetih ve kolonizasyon hareketine giriştiler. Columbus, 1492-1493 yıllarında yaptığı ilk iki seyahatte, Bahamalar'a ve aralarında Hispaniola, Puerto Rico ve Küba'nın da bulunduğu bazı Karayip Adaları'na ulaştı. 1497 yılında İngiltere Krallığı adına Bristol'den yola çıkan John Cabot, Kuzey Amerika'da karaya çıktı. Bir yıl sonra Columbus, üçüncü seferinde Güney Amerika sahillerine ulaştı (Christopher Columbus'un seferleri). Christopher Columbus'un seferlerinin sponsoru olan İspanyol İmparatorluğu, Kuzey Amerika'dan Güney Amerika'nın en aşağı noktasına kadar, Karayip Adaları da dahil olmak üzere, en büyük sömürgelere sahip ilk Avrupa ülkesi oldu. İlk İspanyol şehri, 1496 yılında kurulan, bugün Dominik Cumhuriyeti sınırlarında kalan Santo Domingo'dur. San Juan, Porto Riko 1508'de, Veracruz ve Panama City ise 1519 yılında kurulmuştur. 1565 yılında İspanyollar tarafından kurulan St. Augustine, Florida şehri, ABD'nin üzerinde yerleşim bulunan en eski şehridir.
Fransa gibi Avrupa'nın diğer ülkeleri de, Kuzey Amerika'da, bazı Karayip Adaları'nda ve Güney Amerika sahillerinin küçük bir kısmında sömürgeler elde etmekte gecikmediler. Portekiz Brezilya'yı sömürgeleştirdi. Bu olay Avrupa ülkelerinin, Amerika kıtasını dramatik bir şekilde işgalinin de başlangıcı oldu. Avrupa ülkeleri birbirleriyle savaşmaktan yorgun düşmüştü. Bubonik veba salgınında ölen insanlar nedeniyle azalan nüfus yeni yeni toparlanmaktaydı. Bunca savaşlara ve felaketlere rağmen, 1400'lü yıllardaki umulandan fazla büyüme ve toparlanma yaşanmaktaydı.
Keşiflerden sonra tüm Batı Yarıküre Avrupa ülkelerinin egemenliği altına girmişti. Böylesine bir istila, Yeni Dünya'nın arazi yapısında, fauna ve florasında, buralarda yaşayan toplumlarda çok derin etkiler ve değişiklikler yarattı. 19. yüzyılda 50 milyon Avrupalı Amerika'ya göç etti. Hayvanların, bitkilerin, kültürlerin, nüfusun (köleler dahil), bulaşıcı hastalıkların ve hatta fikirlerin, Avrupa, Amerika ve Avrasya kıtaları arasında çok büyük hız ve ölçekte hareket etmesi, bu olayların da Kolomb'un Amerika keşfinden sonra gerçekleşmesi yüzünden, 1492'den sonraki döneme Kolomb Değişimi (Columbian Exchange) dönemi adı verilmiştir.

İlk keşif ve fetihler İspanya ve Portekiz tarafından, 1492'de İberya'nın yeniden fethi sonrasında yapıldı. 1494 yılında bu iki imparatorluk arasında, Papa tarafından da onaylanan Tordesillas Antlaşması imzalandı. Dünya'nın Avrupa dışında kalan bölümleri iki ülke arasında fethedilmek ve sömürgeleştirilmek üzere pay ediliyordu. Yeşil Burun Adaları'nı başlangıç noktası alarak, bu noktanın 370 fersah (1550 km) batısında Kuzey-Güney meridyeni çizildi. Çizgi, Avrupa'nın haricindeki dünyayı Portekiz ve İspanya'ya ait iki parçaya ayıran sınır olarak kabul edildi. 1513'te Pasifik Okyanusu'nu keşfeden, İspanyol kâşif Vasco Núñez de Balboa, bu anlaşmaya dayanarak, Kuzey, Orta ve Güney Amerika'da geniş topraklar ele geçirdi.
İspanyol fatih Hernán Cortés Aztek İmparatorluğu'nu ve Francisco Pizarro ise İnka İmparatorluğu'nu ele geçirdi. Böylece 16. yüzyılın ortasına gelindiğinde, İspanya, önceden Karayipler'de elde ettiği topraklara, Güney Amerika'nın batısında, Orta Amerika'da ve Kuzey Amerika'nın güney kısımlarında elde ettiği geniş arazileri ekledi. Portekiz ise aynı tarihlerde, Güney Amerika'nın doğusunda Brezilya olarak adlandırdığı geniş bir toprak parçasını sömürgeleştirmişti.
Diğer Avrupa ülkeleri, çok geçmeden Tordesillas Antlaşması'na itiraz ettiler. İngiltere ve Fransa Krallığı, 16. yüzyılda Amerika'da kololoniler kurmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. İngiltere ve Fransa, Hollanda ile birlikte ancak bir sonraki asırda koloniler oluşturabilecekti. Bu kolonilerin bir kısmı, salgınlar sebebiyle boşaltılan, Karayipler'deki eski İspanyol sömürgeleriydi. Bir kısmı da Kuzey Amerika'nın doğusunda, Florida'nın henüz İspanya tarafından ele geçirilmemiş bölgelerinde idi.
İspanya'ya ait İspanyol Florida'sı ve İspanyol New Mexico'su, İngiliz kolonileri Virginia Kolonisi (ve ona bağlı Kuzey Atlantik adası Bermuda) ve New England Kolonisi, Fransızlara ait Acadia ve Yeni Fransa, İsveç kolonisi Yeni İsveç ve nihayetinde Hollanda'ya ait Yeni Hollanda, Avrupalılara ait Kuzey Amerika'daki ilk kolonilerdir. 18. asırda Rus İmparatorluğu Rus Amerikası'nda, Alaska'da toprak ele geçirirken, Danimarka-Norveç de, Grönland'da bulunan eski kolonilerini canlandırmaya çalışıyordu.
Amerika kıtası, kolonileşmek üzere birçok milletin iştahanı kabartmış, bu da kaçınılmaz olarak işgal ve fetihler konusunda şiddetli bir rekabet yaratmıştı. Yeni yerleşimciler, sıklıkla diğer kolonicilerin, yerli kabilelerin veyahut korsanların saldırısına uğruyorlardı.

Avrupalıların Amerika'daki aktiviteleri, Christopher Columbus'un, İspanya tarafından finanse edilen bir filoyla Atlantik Okyanusu'nu aşmasıyla (1492–1504) başladı. Seferin gerçek amacı Hindistan ve Çin'e (Doğu Hint Adaları) yeni deniz ticaret yolları bulmaktı. Ardından İngiltere adına John Cabot Newfoundland'a ulaştı. Pedro Álvares Cabral Brezilya'ya ulaşıp, burayı Portekiz topraklarına kattı.
1497-1513 yılları arasında, Portekiz adına seyahat eden Amerigo Vespucci, Kristof Kolomb'un yeni kıtalar keşfetmiş olduğunu fark etti. Kartografyacılar bu iki kıta için, hala bu kaşifin isminin latinleşmiş versiyonu olan "America" ismini kullanmaktadırlar. Fransa tarafından desteklenen Giovanni da Verrazzano, Portekizli João Vaz Corte-Real ve Kanada'yı (1567–1635) keşfeden Samuel de Champlain gibi diğer kaşifler de, Kuzey Amerika'nın keşfinde önemli rol oynadılar.
1513 yılında Vasco Núñez de Balboa Panama Kıstağı'nı geçerek Pasifik Okyanusu kıyılarına ulaşan ilk Avrupalı oldu. Balboa, Pasifik Okyanusu'nu ve bu okyanusta bulunan tüm adaların İspanya tahtına ait olduğunu ilan ederek tarihi bir karara imza attı. 1517 senesinde, Küba'dan Orta Amerika'ya gelen bir grup İspanyol, köle avı için Yucatan'a ayak bastı ve böylece Yeni Dünya'da da kölelik ticareti başlamış oldu.

Bu keşifler dalgasını, İspanyolların başı çektiği "fetih" hareketi izledi. İspanyolların Reconquista adını verdikleri ve Endülüs müslümanlarının püskürtülmesi, yani İberya'nın yeniden fethi henüz tamamlanmıştı. Eskiden Endülüs'te uygulanmakta olan yönetim biçimini Yeni Dünya'da ele geçirdikleri bölgelerde aynen uyguladılar.
Colombus tarafından keşfedildikten on yıl sonra Hispaniola'nın yönetimi, İberya'nın yeniden fethi sırasında kurulan Alcántara Tarikatı üyesi Nicolás de Ovando'ya verildi. İber Yarımadası'nda olduğu gibi, Hispaniola adasının yerli halkı olan Tainolar, toprak sahiplerinin emrine verildi. Roma Katolik ruhban sınıfı da tüm yerel yönetimi devraldı. Encomienda adı verilen, Avrupalı yerleşimcilere, yerli halkın zorla çalıştırılması ve onların tarımsal ürün ve madenlerine el konulması da dahil bir takım ayrıcalıklar tanıyan yasal düzenleme yürürlüğe girdi.
Sanıldığı gibi uçsuz bucaksız bu araziler, sadece bir grup konkistador ve onlara yardım eden bir avuç güçlü atlı şövalyenin (caballeros) ve yerli nüfusu yok etme noktasına getiren salgın hastalıkların yardımıyla fethedilmedi. Yapılan son arkeolojik kazılarda bulunan deliller, işgalci İspanyolların, sayıları yüz binlere varan yerli kuvvetlerle ittifak yaptığını ortaya çıkartmıştır. Hernán Cortés 1519-1521 yılları arasında Meksika'yı (Meksika'nın fethi) ve Tlaxcala'yı fethetti. 1532 ve 1535 yılları arasında da, Francisco Pizarro İnka halkından devşirdiği 40.000 kişilik bir kuvvetle İnka İmparatorluğu'nu ele geçirdi.
Colombus'un keşfinin üzerinden bir buçuk asır geçtikten sonra, Kuzey ve Güney Amerika'da yaşayan yerli halkın nüfusu, tahminen %80 oranında azaldı. 1492'de 50 milyon olan nüfus, 1650'ye gelindiğinde 8 milyona düşmüştü.). Ölümlerin birinci sebebi ise Eski Dünya'dan gelen bulaşıcı hastalıklardı.
1532 yılında, Kutsal Roma Cermen İmparatoru V. Karl, Antonio de Mendoza'yı, Cortes'in başına buyruk hareketlerini engellemek amacıyla genel vali olarak Meksika'ya gönderdi (Cortes 1540 yılında İspanya'a kesin dönüş yaptı). İki yıl sonra V. Karl, yürürlükteki Burgos Kanunları yerine, Yeni Kanunlar adı verilen (İspanyolcası Leyes Nuevas) yasal düzenlemeleri yaptı. Bu yasayla kölelik ve repartimientos adı verilen, Amerikan yerlilerinin zorla çalıştırılabilmesine izin ver sistem yasaklanıyordu. Ayrıca tüm Amerika topraklarını ve üzerinde yaşayan otoktan halkları kendi tebaası olarak ilan ediyordu.

Mayıs 1493'te, Papa VI. Alexander, Inter caetera adı verilen bir bildiri (Papal bull) ile, bu yeni toprakların tamamını İspanya Krallığı'na veriyordu. Karşılığında ise yerli halkların hristiyanlaştırılmasını talep ediyordu. Bu yüzden Christopher Columbus'un ikinci seferinde, yanında Benediktin keşişlerinin yanı sıra on iki tane de papaz bulunuyordu. Kölelik hristiyanlar arasında yasaklanmıştı. Bir hristiyan diğerini köle olarak alamazdı. Kölelik, ancak hristiyan olmayan savaş esirlerine, yahut önceden köle olarak satılmış kişilere uygulanabilirdi. 16. asır boyunca, kimlerin köle yapılabileceği konusundaki tartışmalar devam etti. 1537'de yayınlanan Sublimis Deus isimli Papalık bildirisi, Amerikan yerli halkını "ele geçirilmiş ruhlar" (kötülük tarafından) olarak tanımlamakla birlikte, onların köle alınmasını yasaklıyordu. Ancak bu bildiri dahi kölelik tartışmalarına son vermedi. Kimi Avrupalılar, isyan etmeleri halinde, yakalanan isyancıların köleleştirilebileceğini savunuyordu. Kölelik meselesi 1550-1551'de toplanan Valladolid Konseyi'nde tar

Amerikan yerlilerinin asimilasyonu, 1790-1920 yılları arasında ABD Kızılderililerinin Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından Batılı kültür uyarınca dönüştürülmesi için yapılan uygulamaların tümüdür. Konu ilk kez George Washington ve Henry Knox tarafından dile getirilmiştir. ABD'nin Avrupa'dan yoğun göç aldığı dönemde Amerikan yerlilerinin kültürel değerlerinin yükseltilmesi olarak tanımlanan süreç çok farklı alanlarda ilerlemiştir. ABD Kızılderili yatılı okulları bu kültürel asimilasyonda en etkili odaklardan biridir.

Kuzey Amerika'da yapılan epidemiyoloji ve arkeoloji çalışmalarına göre 1635-1640 yılları arasında Yeni Dünya'ya göç eden çok sayıdaki İngiliz, Hollandalı ve Fransız ailenin beraberlerinde çiçek hastalığını getirdikleri ve yerli halka bulaştırdıkları ortaya çıkmıştır. Bu dönemde salgın hastalıkların pençesine düşen yerli halklar aynı zamanda kendi topraklarındaki avlanma alanları için Avrupalılarla rekabet etmek durumunda kalmıştır. Kuzey Amerika bölgesinde var olmak isteyen Fransız, İngiliz ve İspanyol silahlı kuvvetleri yerlileri kendi saflarına çekip destek birlik olarak silah altına almaya çalışmıştır. Çoğu milis şeklinde farklı saflarda yer alan yerel kabileler arasında bu savaşlar yüzünden derin düşmanlıklar yaratılmıştır. Avrupalılarla yapılan antlaşmalarda yerlilerin topraklarına ve av alanlarına dokunulmayacağı belirtilse de bu sözler tutulmamıştır. Yerli halklar başta Dokuz Yıl Savaşı olmak üzere çok sayıda savaşın Kuzey Amerika topraklarındaki muharebelerinde yer almıştır. Yedi Yıl Savaşının ardından muzaffer Büyük Britanya tarafından 1763 yılında yayınlanan emirde Apalaş Dağlarının batısındaki yerli toprakları korunmaya çalışılır. Bu belge aslında bölgedeki Avrupalı yerleşimcilerle yerli halklar arasında doğal bir sınır çekse de Avrupalı yerleşimcilerin batıya doğru göçleri engellenmez. Belirlenen belirsiz sınır hattını koruyacak sayıda kolluk kuvveti olmayan Avrupalı kuvvetler her seferinde yerli topraklarını biraz daha küçültmek için diplomatik, askeri yollara başvuracaktır. Yerel halklar için Avrupalıların varlığı eski hayat koşullarının tamamen değişmesi anlamına geliyordu. Bambaşka mülkiyet ilişkileri yüzünden bölgede sınırsız seyahat etme, avlanma haklarının ellerinden alındığını görüyorlardı.

ABD bağımsızlığını kazandığı dönemde Büyük Britanya'nın sömürgecilik döneminde sürdürdüğü siyaseti izledi. Buna göre komşu yerli halklarla iyi ilişkiler sürdürmek hem ticaret hem de siyasi açıdan avantajlıydı. Ancak buna rağmen şartlar uygun olduğunda ABD lehine olacak şekilde bu sınırlar aşılabiliyordu ve toprak ilhakı yaşanıyordu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve 1812 Savaşı sırasında yerliler müttefik olarak kullanılsa da İngiltere ve İspanya ile ilişkiler normalleşince yerlilere karşı gösterilen anlayış yerini yayılmacılığa bırakacaktır. Artık yerliler uygarlığın önündeki engel olarak görülmektedir.
İlk dönemde George Washington medenileşme süreci için izlenmesi gereken bir hat belirler. Buna göre şunlar yapılmalıdır:

Yerlilere dönük adil bir adalet uygulanması
Yerli topraklarının satın alımının kontrol altına alınması
Ticaretin teşvik edilmesi
Yerlilerin toplumunu uygarlaştıracak uygulamaların teşvik edilmesi
Yerlilere hediyelerin verilmesi
Yerlilere tanınan hakları ihlal edenlerin cezalandırılması
ABD hükûmeti bu kapsamda Benjamin Hawkins gibi uzmanları görevlendirerek yerlilerin içinde bulunarak beyazlar gibi yaşamaları yönünde yardımcı olmalarını istemiştir.

1830 yılında ABD Başkanı Andrew Jackson tarafından çıkartılan Yerli İskân Yasası ABD hükûmetinin Amerikan yerlilerini karşı tavrını açıkça ortaya koyuyordu. Buna göre Mississippi Nehrinin doğusunda yaşayan yerliler nehrin batı yakasına yerleştirilecekti. Kabilelerin zorla yerlerinden edilmesi yasaya göre söz konusu değildi. Başkana yerlilerle toprak tahsis etme ve antlaşma yapma yetkileri tanınmıştı. 1834 yılında çıkartılan yeni bir yasayla yerlilere tahsis edilen topraklara girilmesi yasaklansa da bu yasa da delinecektir.
27 Eylül 1830 tarihinde Choctaw kabilesi antlaşma imzalayarak gönüllü olarak topraklarını terk eden ilk kabile olur. Antlaşma sonucu topraklarını terk eden Choctaw kabilesinin bıraktığı yerlere Avrupalı yerleşimciler girer. Yerli İskân Yasası gönüllülük üzerine inşa edilmiş olsa da çoğu zaman hükûmet yetkilileri tarafından suiistimal edilmiştir. Bunun en bilindik örneği Cherokeelerle yapılan antlaşmadır. 29 Aralık 1835 tarihinde kabile liderlerinin onayı alınmaksızın bir kısım yerliyle yapılan antlaşma kabile tarafından reddedilir ve yeniden düzenlenmesi istenir. Bu sırada Cherokeeler zorla topraklarından sürülürler. 1838 yılı boyunca yaşanan dramatik olaylar sonucunda 4 bin Kızılderili hayatını kaybedecektir. Bu olay Gözyaşı Yolu olarak da bilinir.
İzleyen dönemde beyaz yerleşimciler en batıdaki yerli topraklarını bile ele geçireceklerdir. Yerleşimciler, çiftçiler ve ordu yerlilere yaşayacak hiçbir alan bırakmamacasına günümüzdeki tüm ABD topraklarına hakim olacaktır.

Yerli Bürosu 11 Mart 1824 tarihinde Savaş Bakanlığına bağlı olacak şekilde kurulur. Bağlı bulunduğu bakanlık yerlilerle yürütülen ilişkilerin tanımı konusunda fikir vermektedir. Antlaşma yapmak ve kimi şartları empoze etmekle yükümlü olan kurum 1849 yılında İçişleri Bakanlığı bünyesine bağlanmıştır.
Çeşitli dönemlerde Yerli Bürosu yöneticileri yerlilere yönelik uygulamaları eleştirirler. Eleştiriler yerlilerin nereye giderlerse gitsinler beyazlar tarafından rahat bırakılmadıklarına ve yerleşip uygarca yaşayacak bir yere sahip olamamaları konularında yoğunlaşıyordu. İçişleri Bakanlığı bünyesinde ise sorunun çözümü olarak asimilasyon politikaları benimsenmesi yolunda görüşler ağırlık kazanıyordu.

Kızılderililere dönük olarak bazı adımların atılması yönünde talepler genellikle Kızılderililere yakın bölgelerde ve onlarla temas halinde bulunan kişilerden geliyordu. Bu kişiler hükûmet yetkililerinin Kızılderililere karşı her türlü işte yaptıkları sahtekârlıkları ve ilgisizlikleri eleştiriyordu. Kendilerine Kızılderili Dostları diyen grubun başını çektiği bu kişiler arasında azımsanmayacak oranda Protestan bulunmaktaydı. Protestanlar Kızılderililerin asimile edilerek Hristiyanlaştırılmasını savunuyorlardı.1865 yılına gelindiğinde hükûmet çok sayıda misyoner grupla temasa geçerek Kızılderililerin çeşitli tarım alanlarında eğitilmesi konusunda desteklenmesini içeren program geliştirmeye başladı.
İç Savaşın ardından 1871 yılında yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Ulysses S. Grant yerli haklara karşı uygulanan başarısında bahseder. Kızılderili halklarının bu sayede yok olma tehlikesinden kurtulduğuna işaret eden Grant, uygarlığı benimseyerek üretici faaliyet katılan kabilelerin kazançlı çıktığını söyler.
Bu dönemde oldukça iyimser bir şekilde resmedilen durum aslında gerçekten çok farklıydı. Arkansas ve Missouri eyaletlerinin batı kısmında kalan ve yerli toprakları olarak ilan edilmiş bölgeler artık yoğun bir şekilde yerleşime açılıyor, işgal ediliyordu. Hükûmet ise önce yerleşimcilerin kendisine başvurmasını istiyor, sonrasında da işgal edilen toprakları eyalet topraklarına dahil ediyordu.
1882 yılında dönemin İçişleri Bakanı Henry M. Teller yerlilerin asimilasyonunda en büyük engelin eski geleneklerin ve alışkanlıkların olduğunu öne sürerek bu kapsamdaki etkinliklerin yasaklanması yönünde girişim başlatır. Her Kızılderili bölgesinde atanacak olan özel yetkili mahkemeler yasaklanmış kutlama, şenliklere katılanları cezalandıracak, çok eşliliğe engel olacak, evlilik-ölüm gibi olaylarda eski geleneklerin uygulanmasına engel olacaktır. Beş Uygar Kabile 1933 yılına kadar yürürlükte kalan bu yasadan muaf tutulmuştur. Bu yasaların uygulanmasına karşı en büyük başkaldırı 1890 yılında düzenlenen Hayalet Dansı ve sonrasında yaşanan Yaralı Diz Katliamıdır.

Asimilasyon döneminde adalet mekanizması çok farklı kararlara imza atmış ancak yerliler hakkında olumlu kararların uygulanması konusunda zorlayıcı olamamıştır. 1857 yılında yargıç Roger B. Taney yerlilerin özgür ve bağımsız kişiler olmasından dolayı ABD vatandaşı olabileceğini belirtmiştir. Buna göre kendi kabilesinden veya ulusundan ayrılan yerli beyazlar arasında yerini alabilecektir. Burada yerlilerin birliğinin terk edilmesi gereken bir unsur olarak tanımlanması önemlidir. Yerli Bürosu yöneticilerinden John Oberly asimilasyon sayesinde "biz" diyen yerlinin artık "ben" demeyi öğreneceği ve kişisel onuruyla bağımsız uygar toplumdaki yerini alacağını açıklar. Bu dönemde insan ırklarını sınıflandırmaya çalışan bazı düşünce akımları karşılıklarını mahkeme salonlarında da bulacaktır. Buna göre yerli halklar aşağı seviyede bulunan ırka üye oldukları için beyaz Amerikalı tarafından hak edilen mantıklı bir gelir düzeyi, iyi çalışma koşulları, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve boş zaman hakkı gibi olanaklara sahip olmayı hak etmiyordu. Bu dönemde açılan çok sayıdaki davada içtihat yerli haklarının şekillenmesine yol açmıştır. Bu konuda açılan LONE WOLF v. HITCHCOCK, 187 U.S. 553 (1903) davası önemlidir. Davacı Kiowa Şefi Yalnız Kurt davalıysa dönemin İçişleri Bakanı Ethan A. Hitchcock'dur. Davada yerlilere verilen toprakların miktarı ve yapılan antlaşmanın geçerliliği tartışma konusu olsa da davanın karar kısmında ABD Kongresinin önceden yerli halklarla antlaşma yapma yolunu seçse de 3 Mart 1871 itibarıyla artık kanun yoluyla ilgili kararları verildiğini yani artık ABD topraklarında hiçbir bağımsız ulusun tanınmadığını, bağımlı topluluklar var olduğu vurgulanmıştır.

Asimilasyon kapsamında yerlilerin tutulduğu kamplar ve bölgeler dışında kurulan yatılı okullar en önemli baskı araçlarından olmuştur. Bu kapsamdaki ilk okul Carlisle'da kurulmuş olandır. 1879 yılında Richard Henry Pratt tarafından kurulan okul Florida'da hükümlü olarak gözetim altındaki yerlilere temel eğitim vermek için kurulur. Hristiyan grupların da desteğiyle asimilasyon görevi gören kurumda özellikle yerli çocuklara eğitim verilir. Okuma- yazma ve temel aritmetik haricinde teknik okul şeklinde müfredata sahip olan kurum aynı zamanda t

Antrozooloji, insan-insan-olmayan-hayvan çalışmaları (HAS) olarak da bilinen etnobiyolojinin insanlarla diğer hayvanlar arasındaki etkileşimlerle ilgilenen alt kümesidir. Antropoloji, etnoloji, tıp, psikoloji, sosyal hizmet, Veteriner tıp ve zooloji gibi diğer disiplinler ile örtüşen disiplinler arası bir alandır. Antrozoolojik araştırmaların ana odak noktalarından biri, insan-hayvan ilişkilerinin her iki taraf üzerindeki olumlu etkilerinin ölçülmesi ve bunların etkileşimlerinin incelenmesidir. Antropoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe gibi alanlardan akademisyenleri içerir.
Pauleen Bennett gibi antrozooloji bilim insanları, geçmişte insan olmayan hayvanlara ve insan ve insan olmayan hayvanlar arasındaki ilişkilere, özellikle hayvan temsillerinin, sembollerin, hikâyelerin büyüklüğü ve insan toplumlarındaki gerçek fiziksel varlıkları ışığında, verilen bilimsel ilgi eksikliğinin farkındadır. Birleşik bir yaklaşımdan ziyade, alan şu anda insan-insan olmayan hayvan ilişkilerini ve zaman zaman Sui generis yöntemler geliştirmeye yönelik çabaları kapsayan çeşitli katılımcı disiplinlerden uyarlanmış birkaç yöntemden oluşmaktadır.

Esir hayvan etkileşimleri içindeki etkileşim ve geliştirme
İnsanlar ve hayvanlar arasındaki duygusal veya ilişkisel bağlar
Diğer hayvanlarla ilgili insan algıları ve inançları
Bazı hayvanlar insan toplumlarına nasıl uyar
Bunların kültürler arasında değişimi ve zaman içinde nasıl değiştiği
Hayvan evcilleştirme çalışması: evcil hayvanların vahşi türlerden nasıl ve neden evrimleştiği (paleoantrozooloji)
Esir hayvanat bahçesi hayvanlarının bakıcıları ile bağ kurması
Hayvanların sosyal yapısı ve hayvan olmanın ne anlama geldiği
İnsan-hayvan bağı
İnsan-hayvan etkileşimleri ve insan-teknoloji etkileşimleri arasındaki paralellikler
Edebiyat ve sanatta hayvanların sembolizmi
Hayvanların evcilleştirilmesinin tarihi
Türcülük, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin kesiştiği noktalar
İnsanların yaşadığı mekanlarda hayvanların yeri
İnsanlık tarihi boyunca hayvanların dini önemi
Kültürler arası hayvanlara etik muameleyi keşfetmek
Hayvan istismarı ve sömürüsünün eleştirel değerlendirmesi
İnsan olmayan hayvanlarda zihin, benlik ve kişilik
Evcil hayvan sahipliğinin potansiyel insan sağlığı faydaları

Şu anda Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Büyük Britanya, Almanya, İsrail ve Hollanda'da HAS'ta veya ilgili bir alanda 23 üniversite programı ve ayrıca Kuzey Amerika'da ek sekiz veterinerlik okulu programı ve ABD, Kanada, Büyük Britanya, Avustralya, Fransa, Almanya, Yeni Zelanda, İsrail, İsveç ve İsviçre'de otuzun üzerinde HAS kuruluşu bulunmaktadır.
Birleşik Krallık'ta, Exeter Üniversitesi'nde, insan-hayvan etkileşimlerini antropolojik (kültürler arası) perspektiflerden araştıran Antrozooloji alanında yüksek lisans programı vardır. Evcil hayvanları içeren insan hayvan etkileşimleri (HAI), çocuk gelişimi ve yaşlanma ile ilgili HAI'yi araştırmak için ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri ile ortak olan Waltham Hayvan Besleme Merkezi tarafından da incelenmektedir.
Şu anda HAS akademisyenleri ve öğrencileri için üç ana liste vardır: H-Hayvan, İnsan-Hayvan Çalışmaları listserv, NILAS ile Kritik Hayvan Çalışmaları listesi.
Şu anda, çoğu son on yılda kurulmuş olan HAS konularını kapsayan bir düzineden fazla dergi ve çoğu son on yılda yayınlanmış yüzlerce HAS kitabı var (örneğin bkz. Humanimalia). Brill, Berg, Johns Hopkins, Purdue, Columbia, Reaktion, Palgrave-Macmillan, Minnesota Üniversitesi, Illinois Üniversitesi ve Oxford'un tümü ya bir HAS serisi ya da çok sayıda HAS kitabı sunmaktadır.
Ek olarak, 2006 yılında, Hayvanlar ve Toplum Enstitüsü (ASI), doktora öncesi ve sonrası araştırmacıların ev sahibi rehberliğinde bir üniversitede bir HAS araştırma projesi üzerinde çalıştıkları altı haftalık bir program olan İnsan-Hayvan Çalışmaları Bursu'na bilim adamları ve uzaktan eş düzey bilim adamları için ev sahipliği yapmaya başladı. 2011'den itibaren ASI, ASI ile birlikte bursu ağırlayacak olan Wesleyan Animal Studies ile ortaklık kurdu. Ayrıca, ISAZ ve NILAS tarafından düzenlenenler ve 2009'da Avustralya'da düzenlenen Minding Animals konferansı da dahil olmak üzere, yılda birkaç HAS konferansı düzenlenmektedir. Son olarak, günümüzde her zamankinden daha fazla HAS dersi verilmektedir. ASI web sitesi, 100'den fazla hukuk fakültesi dersi hariç, 200'den fazla üniversitede yirmi dokuz disiplinde 300'den fazla dersi (öncelikle Kuzey Amerika'da, ancak Büyük Britanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Almanya ve Polonya dahil) listelemektedir.

Animals and Society Institute 20 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anthrozoology Research Group
H-Animal 15 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Human-Animal Studies listserve
Humanimalia: a journal of human-animal interface studies 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NILAS 4 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arkeolojide kazı arkeolojik kalıntıların ortaya çıkarılması, işlenmesi ve kaydedilmesidir. Bir kazı alanı veya "sit" tüm arkeolojik çalışmaların yapıldığı alandır. Bu konumlar bir proje sırasında bir seferde bir ila birkaç alan arasında değişir ve tüm çalışmalar, birkaç hafta ila birkaç yıl arasında yürütülebilir. Arkeolojik kazı ya da kısaca kazı, asırlarca toprak ya da su altında kalan ya da başka kültür kalıntılarınca örtülen her türlü arkeolojik yapı, belge ve diğer kalıntıları arkeolojik sit alanında arkeoloji bilimine uygun biçimde gün yüzüne çıkarmak için yapılan kazma işlemidir. Arkeolojik kazılar alan arkeolojisi adı verilen özel bir çalışma alanına girer.
Kazı, bir alandan çeşitli veri türlerinin kurtarılmasını içerir. Bu veriler arasında eserler (insanlar tarafından yapılmış veya değiştirilmiş taşınabilir nesneler) özellikler (post kalıpları gömüler ve ocaklar gibi alanın kendisinde yapılan taşınabilir olmayan değişiklikler) ekolojik özellikler (hayvan kemikleri polen veya kömür gibi organik kalıntılar aracılığıyla insan faaliyetinin kanıtı) ve arkeolojik bağlam (diğer veri türleri arasındaki ilişkiler) bulunur.
Kazıdan önce, arkeolojik kalıntıların varlığı veya yokluğu, yeraltı radarı gibi müdahaleci olmayan uzaktan algılama yöntemleri ile sıklıkla tespit edilebilir. Sitenin gelişimi hakkında temel bilgiler, bu çalışmadan elde edilebilir, ancak bir sitenin daha ince ayrıntılarını anlamak için burgulama yoluyla kazı yapılabilir.
Kazı sırasında arkeologlar genellikle sit alanının evrelerini birer katman halinde çıkarmak için stratigrafik kazı kullanırlar. Bu, malzeme kalıntılarının zaman çizelgesinin birbirleriyle tutarlı olmasını sağlar. Bu genellikle eserlerin nokta tarihlemesinin yapılabileceği ve toprağın mekanik eleme veya su flotasyonu gibi yöntemlerle işlenebileceği mekanik yollarla yapılır. Daha sonra, kazı sürecini ve sonuçlarını kaydetmek için dijital yöntemler kullanılır. İdeal olarak, kazıdan elde edilen veriler siteyi üç boyutlu uzayda tamamen yeniden inşa etmek için yeterli olmalıdır.

Arkeolojik kazıların ilk örneği MÖ 6. yüzyılda Babil Kralı Nabonidus'un binlerce yıllık bir tapınak tabanını kazmasıyla gerçekleşti. Erken Roma dönemlerinde, Julius Caesar'ın adamları bronz eserleri yağmaladı ve Orta Çağ döneminde Avrupalılar kısmen erozyondan çıkan kapları ve tarım arazilerinde ortaya çıkan silahları kazmaya başlamışlardı. Antikacılar, Kuzey Amerika ve Kuzey-Batı Avrupa'da mezar höyükleri kazdılar, bu bazen eserleri ve bağlamlarını yok etmeyi, geçmişten gelen konularla ilgili bilgileri kaybetmeyi içeriyordu. Titiz ve metodik arkeolojik kazı, on dokuzuncu yüzyılın başlarından ortalarına kadar antikacı höyük kazılarının yerini aldı ve bugün hala mükemmelleştiriliyor.
Zaman içinde meydana gelen en dramatik değişiklik, eserlerin ve özelliklerin korunmasını sağlamak için alınan kayıt ve özen miktarıdır. Geçmişte, arkeolojik kazılar, eserleri ortaya çıkarmak için rastgele kazı yapmayı içeriyordu. Eserlerin kesin yerleri kaydedilmedi ve ölçümler alınmadı. Modern arkeolojik kazılar, ince tortu tabakalarının sırayla uzaklaştırılmasını ve eserlerin bir alandaki konumlarıyla ilgili ölçümlerin kaydedilmesini içerecek şekilde gelişmiştir.

Modern arkeolojik kazıların iki temel türü vardır:

Araştırma kazısı - zaman ve kaynaklar mevcut olduğunda, sitenin tamamen ve rahat bir hızda kazılmasına olanak sağlayan bir kazı türüdür. Bu tür kazılar artık neredeyse sadece yeterli gönüllü iş gücü ve fon sağlayabilen akademisyenler veya özel toplulukların tekelindedir. Kazının boyutu da ilerledikçe yönetici tarafından belirlenebilir.
Geliştirme odaklı kazı – alan yapı geliştirme tehdidi altında olduğunda profesyonel arkeologlar tarafından gerçekleştirilir. Bu genellikle geliştirici tarafından finanse edilir, yani zaman baskısı vardır ve yalnızca yapıdan etkilenecek alanlara odaklanır. Dahil olan işgücü genellikle daha yeteneklidir, ancak geliştirme öncesi kazılar da araştırılan alanların kapsamlı bir kaydını sağlar. Kurtarma arkeolojisi bazen ayrı bir kazı türü olarak düşünülür, ancak pratikte benzer bir geliştirme odaklı uygulama biçimi olma eğilimindedir. Son yıllarda Şerit harita ve örnek gibi çeşitli yeni kazı terminolojisi biçimleri ortaya çıktı ve bunlardan bazıları meslek içinde düşen uygulama standartlarını örtbas etmek için oluşturulmuş bir jargon olarak eleştirildi.

Profesyonel arkeolojide iki ana deneme kazısı türü vardır ve her ikisi de genellikle kalkınmaya yönelik kazılarla ilişkilendirilir: test çukuru veya hendek ile kısa izleme. Deneme kazılarının amacı, kapsamlı kazı çalışmaları yapılmadan önce belirli bir alandaki arkeolojik potansiyelin kapsamını ve özelliklerini belirlemektir. Bu, genellikle proje yönetimi planlamasının bir parçası olarak geliştirme odaklı kazılarda gerçekleştirilir. Deneme açması ile izleme notu arasındaki temel fark, deneme açmalarının arkeolojik potansiyeli ortaya çıkarmak amacıyla aktif olarak kazılması iken izleme özetleri, açmanın birincil işlevinin arkeoloji dışında bir şey olduğu, örneğin bir yoldaki gaz borusu için açılan bir hendek gibi açmaların üstünkörü incelenmesidir. ABD'de, Shovel test pit adı verilen ve elle kazılan deneme hendeklerinden oluşan yarım metrekarelik belirli bir hat olan bir değerlendirme yöntemi kullanılmaktadır.

Tabakasız kazı tek bir dönemde yerleşilmiş ve üzerine başka bir yerleşim yeri kurulmamış arkeolojik bölgelerde yapılır.
Tabakalı kazı üst üste birden fazla yerleşimlerin görüldüğü arkeolojik bölgelerde yapılır.
Mezar kazısı
Kurtarma kazıları

Arkeolojik malzeme, olayların içinde birikme eğilimindedir. Bir bahçıvan bir köşeye bir yığın toprak süpürmüş, çakıllı bir yol döşemiş ya da bir çukura bir çalı dikmiştir. Bir inşaatçı bir duvar inşa etmiş ve çukuru geri doldurmuştur. Yıllar sonra, birisi üzerine bir domuz ahırı inşa etti ve domuz ahırını ısırgan otu tarlasına boşalttı. Daha sonra da orijinal duvar yıkılmış ve bu böyle devam etmiş. Gerçekleşmesi kısa ya da uzun zaman almış olabilen her olay bir arkeolojik bağlam bırakır. Olaylardan oluşan bu katmanlı pastaya genellikle arkeolojik sıra veya kayıt adı verilir. Bu dizinin ya da kaydın analiz edilmesiyle, kazıların tartışma ve anlayışa yol açacak yorumlara izin vermesi amaçlanır.
Önde gelen süreçsel arkeolog Lewis Binford, bir bölgede bırakılan arkeolojik kanıtların orada gerçekten yaşanmış olan tarihi olayların tam olarak göstergesi olmayabileceği gerçeğinin altını çizmiştir. Bir etnoarkeolojik karşılaştırması kullanarak, Nunamiut avcılarının Kuzey orta Alaska'daki Iñupiat avcılarının belirli bir bölgede avın gelmesini bekleyerek çok zaman geçirdiklerini ve bu süre zarfında zaman geçirmek için maske için ahşap kalıp, boynuz kaşık ve fildişi iğne gibi çeşitli nesnelerin oyulmasının yanı sıra bir deri kese ve bir çift karibu derisi çorabın onarılması gibi başka işler de yaptıklarını belirtmiştir. Binford, tüm bu faaliyetlerin arkeolojik kayıtlarda kanıt bırakmış olabileceğini, ancak hiçbirinin avcıların bölgede bulunmalarının birincil nedeni olan av bekleme faaliyetine dair kanıt sunamayacağını belirtiyor. Kendisinin de belirttiği gibi, hayvanların avlanmasını beklemek "kaydedilen toplam insan-saatlik faaliyetin %24'ünü temsil etmektedir; ancak bu davranışın tanınabilir hiçbir arkeolojik sonucu yoktur. Alanda hiçbir alet kullanılmamıştır ve "birincil" faaliyetin doğrudan maddi "yan ürünleri" yoktur. Alanda gerçekleştirilen diğer tüm faaliyetler esasen can sıkıntısını azaltmaya yöneliktir."

Arkeolojide, özellikle kazı çalışmalarında, stratigrafi tortuların katman katman nasıl oluştuğunun incelenmesini içerir. Büyük ölçüde Süperpozisyon Yasası'na dayanmaktadır. Süperpozisyon Yasası, daha aşağıdaki tortu katmanlarının yukarıdaki katmanlardan daha eski eserler içereceğini gösterir. Arkeolojik buluntular toprak yüzeyinin altında olduğunda (çoğunlukla olduğu gibi), her bir buluntunun bağlamının belirlenmesi, arkeoloğun alan ve alanın işgalinin doğası ve tarihi hakkında sonuçlar çıkarmasını sağlamak için hayati önem taşır. Hangi bağlamların var olduğunu ve bunların nasıl oluştuğunu keşfetmeye çalışmak arkeoloğun görevidir. Arkeolojik tabakalaşma veya dizilim/yığılım, tekil stratigrafi birimlerinin veya bağlamların dinamik olarak üst üste binmesidir. Bir keşfin bağlamı (fiziksel konumu) büyük önem taşıyabilir. Arkeolojik bağlam, bir eserin veya özelliğin nerede bulunduğunu ve eserin veya özelliğin yakınında ne bulunduğunu ifade eder. Bağlam, eserin veya özelliğin ne kadar süre önce kullanıldığını ve işlevinin ne olabileceğini belirlemek için önemlidir. Geçmişte bir çukur ya da hendeğin açılması bir bağlam iken, onu dolduran malzeme başka bir bağlam olacaktır. Arkeolojik kesitte görülen birden fazla dolgu, birden fazla bağlam anlamına gelecektir. Yapısal özellikler, doğal çökeltiler ve inhumasyonlar da bağlamdır.
Arkeologlar, bir alanı bu temel, ayrı birimlere ayırarak, bir alandaki faaliyet için bir kronoloji oluşturabilir ve bunu tanımlayıp yorumlayabilirler. Stratigrafik ilişkiler, oluşturuldukları kronolojik sırayı temsil eden zaman içinde bağlamlar arasında oluşturulan ilişkilerdir. Örnek olarak bir hendek ve bu hendeğin arka dolgusu verilebilir. "Dolgu" bağlamının hendek 'kesiği' bağlamıyla ilişkisi, 'dolgunun' sıralamada daha sonra meydana gelmesidir, yani bir hendeği geri doldurmadan önce kazmanız gerekir. Dizilimde daha sonra olan bir ilişki bazen dizilimde "daha yüksek" ve daha önce olan bir ilişki “daha düşük” olarak adlandırılır, ancak "daha yüksek" veya "daha düşük" terimi, bir bağlamın fiziksel olarak daha yüksek veya daha düşük olması gerektiği anlamına gelmez. Bu daha yüksek veya daha düşük terimini, bir alanın uzay ve zamandaki oluşumunun iki boyutlu bir temsili olan Harris matrisi içindeki bağlamların konumuyla ilgili olarak düşünmek daha yararlıdır.
Modern arkeolojide bir alanı anlamak, tekil bağlamları, aralarındaki ilişkiler sayesinde giderek daha büyük gruplar halinde bir araya getirme sürecidir. Bu daha büyük kümelerin terminolojisi uygulayıcıya göre değişir, ancak ar

Arşiv ya da belgelik, bütün dünyada kurumların gerçek ve tüzel kişilerin faaliyetleri sonucunda meydana gelen, idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan ya da tekrar kullanılmak üzere üretilen her türlü görsel, yazılı ve data bilgilerinin tutulduğu ve saklandığı yerdir.
Arşivler; genel olarak klasik arşivler ve modern arşivler olarak ikiye ayrılır. 

Klasik arşivler; Osmanlı arşivi gibi eski yazıyla yazılmış belgelerle ilgili arşivlerdir.
Modern arşivler; iş dünyası, hastaneler, televizyonlar gibi kurumların ürettikleri her türlü belge ve bilginin tutulduğu yerlerdir.

Arşiv sözcüğünün kökü, eski Yunanca arkheion sözcüğünün Latince'ye geçmiş hali olan archivum'dur. Anlam açısından arşiv; resmi dairelerin, çeşitli kurumların veya kişilerin işlerini yürütürken, üzerindeki işlemler tamamlanmış ve korunması gereken belgelerin düzenli bir şekilde, belirli kurallara göre bir araya getirilerek saklandığı yerdir. Arşivler, belgelerin çıktığı yerler olan devletin, şehrin veya kurumun, ailenin hizmetinde oluşuna göre devlet arşivi, şehir arşivi, özel arşiv, aile arşivi gibi isimler alırlar.
Arşiv malzemesinin çekirdeğini; devlet dairelerinde, büyük kurumlarda günlük işlemler esnasında çıkan yazışmalar ve dosyalar meydana getirir. Fakat bütün bu kâğıtlar arşiv malzemesi değildir. Toplanan malzeme arşivlerde uzmanları tarafından seçilip belirli kurallara göre sınıflanarak saklanır. Bu sınıflandırmanın sonradan faydalanma sırasında kolaylık sağlayacak şekilde olmasına dikkat edilir. Arşivleri oluşturan malzeme; kesinliği olan dokümanlar olduğu için, geçmiş faaliyetlerin yaşayan ve gerçek delilleridir.
Arşivin dokümanları çoğunlukla kil tabletler, tunç tabletler, papirüsler, parşömenler, elyazısı ile, daktilo ile yazılmış veya matbaada basılmış kâğıt belgelerdir. Bunlardan başka mikrofilmler, fotoğraflar, ses bantları, video kasetleri gibi öneme sahip dokümanlar da arşiv belgesi olabilir.
Bir şeyin arşiv malzemesi olabilmesi için üzerinden en az 30 yıl geçmesi kuralı kabul edilmiştir. Türkiye'de arşiv terimi, tarifteki anlamı aşan bir biçimde kullanılmakta ve her türlü dokümantasyonu içine alan bir anlam da taşımaktadır.

Arşivin tarihi çok eski milletlere kadar dayanır. Eski Mısır ve Roma'da birçok devlet, tapınak ve aile arşivlerine sahipti. Mezopotamya'nın Nippur şehrinde, MÖ 2000 yılından başlayarak tablet halinde belgelerin saklandığı bir devlet arşivi bulunmuştur. Hattuşaş (Boğazköy)'ta yapılan kazılar sonucunda da, MÖ 1800-1200 yılları arasında Hititlere ait muharebe, antlaşma, kanun, kral yıllıkları ve daha birçok belgelerin saklandığı büyük bir devlet arşivi ortaya çıkarılmıştır. Bu arşiv muhtevasının önemli bir kısmı İstanbul, bir kısmı da Ankara arkeoloji müzelerindedir.
Zamanla bir arşiv bilimi oluştu ki, bu bilim arşivin günlük düzenini ve toplumdaki fonksiyonunu kurdu. Bu geleneğin kökeni ve nereden geldiği bilinmiyor ama bilinen en eski kullanım rehberleri Alman asilzadesi Jacob von Rammingen'in yazdığı rehberlerdir. Bu arşivbilimlerinin öncüsü 1571 yılında basılmış, ama olasılıkla 1500'lu yılların ilk yarısından önce yazıldığı sanılmaktadır. Jacob von Rammingen bu akademik konunun babası diye anılırdı. O, Almanya´nın sahip olduğu en azından birkaç yüz yıllık bir arşiv geleneği kurdu. Arşiv teorisi ilk defa onun tarafından dile getirildi.
Avrupa devletlerinden Fransa, 1790 yılında ilk Fransız Millî Arşivini kurdu. İngiltere'de devlet adamları mevkilerinden ayrılırken kendi zamanlarına ait resmî evrakı beraberlerinde götürmeleri adettendi. Resmî evrakın dağınıklığını önlemek için İngiltere'de 1838'de Public Record Office kuruldu. Alman devlet arşivi ise 1867'de kurulmuştur.
Türk-İslam devletlerinde öteden beri yazılı ve yazısız kağıda hürmet fevkalade idi. Bilhassa kul hakkı geçmesi tehlikesi sebebiyle devlet evrakının korunmasına daha çok önem verilirdi. En büyük Türk-İslam devletlerinden biri olan Osmanlılar da aynı geleneğin devamı olarak devlet evrakını en özel yerlerde muhafaza etmişlerdir. Orta Doğu ve Balkanlar'da asırlarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu'nda devletin ilk devirlerinden başlayarak, resmî evraklar, önem derecesine bakılmaksızın kese, torba ve sandıklarda belli usul ve düzenlere göre büyük bir titizlikle saklanmıştır. Maliye defterleri hazinesi ile Defterhane hazinesi devletin önemli hazinelerindendi. Çok değerli kayıtlar ve belgeler bu hazinelerde saklanırdı. Osmanlı Devleti'nde, devlet dairelerindeki evrakların düzenli korunması hakkında çeşitli direktiflerin verilmesi bu belgelerin korunmasındaki önemi göstermektedir. 1785'te Birinci Abdülhamid'in Reis-ül-küttab'a gönderdiği emirde, evrak ve defterlerin korunmasına dikkat edilmesi istenilmektedir. Osmanlı arşivleri, Türkiye için olduğu gibi, dünya ulusları için de en kapsamlı arşivlerden biridir. Üç kıtaya yayılıp, çeşitli dil, din ve ırktaki insanları asırlarca idare eden Osmanlılar, arşivlerinde bu milletlere ait bilgileri titizlikle kâğıt üzerine geçirip saklamışlardır.
İstanbul'un fethine kadar Bursa ve Edirne'de arşivler oluşmuştur. İstanbul'un fethinden sonra, ilk arşiv Yedikule civarında yapıldı. Topkapı Sarayının inşasından sonra, Divan-ı Hümayun'un yanında bir arşiv yapıldı. 16. yüzyılda yüksek bir seviyeye ulaştı. Belgeler en küçük bir müsveddeye kadar atılmadan, torba, sandık, kılıf muhafaza hatta atlas içine kondu. Arşiv malzemeleri kurutulmuş mahzen depolarda saklandı.
Osmanlılarda, Divan-ı Hümayun'daki belgeler kâğıt veya defter şeklinde düzenlenirdi. Defterler ciltlenir, senelere göre düzenlenip sınıflanır, özel odalarda saklanırdı. Bu odalara Mahzen-i evrak adı verilirdi. Yaprak halindeki belgeler dürülüp keselere konurdu.
Önemli belgeler, fermanlar ise, atlas keselere ve muhafazalara yerleştirilirdi. Her dairede günün evrakı, bir tomar, her ayınki bir torbaya, her yılınki ise bir sandığa konurdu. Sandıkların üzerine de içeriğini gösteren etiketler yapıştırılırdı. Defterhane hazinesi, Divan-ı Hümayun toplantılarının düzenli devam ettiği zamanlarda, Kubbealtı dairesinin yanında bulunmaktaydı. Sonraları toplantılar önemini kaybedince, hazine, Topkapı Sarayı'nın birinci kapısındaki Bab-ı Hümayun'un üst kısmına taşındı. Daha sonra da Sultanahmet'te Saray-ı atik denen mahzene ve Babıali'ye yakın olan Tomruk dairesine aktarıldı. Sarayın bir kısım belgeleri Kubbealtı'nın bitişiğindeki Dış hazine binasında toplanmıştır. Maliye belgeleri de, Sultanahmet'teki Eski Çadır Mehterleri kışlasında korunmaktaydı. Bütün kanun, nizam, ferman ve emirler defterlere geçirilir, onaylanır, saklanırdı. Eski defterlere bakmak gerektiğinde bunları bulup hemen getirecek görevliler vardı.
Devlet arşivi, padişahın, vezir-i azamlardaki mührüyle mühürlenen üç hazineden biri idi. Hükûmetin her toplantısından sonra konuşulanlar yazılır; bu mühür ile mühürlenirdi. Bir defterin arşivden çıkması sadrazamın yazılı emri ile olurdu. Arşiv dışında ne kadar kaldığı da kaydedilirdi.
Osmanlı devlet belgeleri çok iyi tutulur, sağlam kâğıtlara, silinmez mürekkeple yazılır ve çok iyi muhafaza edilirlerdi.
Defter emini, istenen defter ve belgeyi, milyonlarca defter ve vesika arasından birkaç dakika içinde bulabilirdi. Çünkü en iyi şekilde ve fevkalade sınıflanmışlardı.
Osmanlı Devleti'nde modern anlamda millî arşivcilik konusunda ilk ciddi teşebbüs, devrin maliye nazırı Safveti Paşa'nın 1845'te Enderun'daki tarihî vesika ve defterleri bir düzen içine almaya çalışması ile görülür. Tam anlamışla modern arşivcilik ise, 1846'da Hazine-i Evrak Nezareti'nin kurulmasıyla başlar ve bugünkü Başbakanlık Arşivi'nin çekirdeğini oluşturur. Aynı sene Bab-ı Ali'nin iç kısmında yüksekçe, rutubetsiz bir yer seçilerek ve özel olarak imal edilen tuğla ile mükemmel bir bina yapıldı. Nezaretin başına Hazine-i Evrak Nazırı olarak sadaret mektupçusu Esseyyid Hasan Muhsin Efendi atandı. Türkiye'de modern arşivciliğin mimarı bu zattır denilebilir.
Hasan Muhsin Efendi, emrindeki ekip ile değerli çalışmalar yaptı. Devletin önemli işlerine ait gizli sayılacak, devletin sırlarını ifşa etmeyecek şekilde güvenilir memurların atanması gerektiği karara bağlandı. Arşive eklenecek belgelerin düzeni ve arşivin çalışma tarzını belirten arşivcilik talimatını hazırladı. Bunu 1849'da Hazine-i Evrak Nizamnamesi adı ile yayınlayarak Türk arşivciliğini belli bir düzene soktu. Bu arşivde, her türlü muahedeler, hatt-ı hümayunlar, iç ve dış meselelere ait belgeler, Divan-ı Hümayun defterleri, meclis takrirleri, mazbatalar, kanunlar ... vs. saklanıyordu. Nezaret, bir süre sonra Hazine-i Evrak Müdürlüğü unvanını almış ve Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar bu isimle devam etmiştir.
1922 senesinde İcra Vekilleri Hey'eti Riyaseti Kalem-i Mahsus Müdüriyetine bağlı, İstanbul'da Mahzen-i Evrak Mümeyyizliği kuruldu. 1923'te Hazine-i Evrak Mümeyyizliğine çevrildi. 1927'de Hazine-i Evrak Müdür Muavinliği adı altında Başvekalet müsteşarlığına bağlandı. 1933'ün Mayısında Teşkilat Kanunu gereğince, Ankara'daki Evrak Müdürlüğü ile İstanbul'daki Hazine-i Evrak Müdürlüğü, Başvekalet Evrak ve Hazine-i Evrak Müdürlüğü adı altında birleştirildi. 1937'de Hazine-i Evrak'ın adı Arşiv Dairesi Müdürlüğüne dönüştürüldü. 1943'te Başvekalet Arşiv Umum Müdürlüğü haline çevrildi. 1954 Başbakanlık Kuruluşu Hakkındaki Kanun çerçevesinde Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğü kuruldu ve Başbakanlık Merkez Teşkilatı içine alındı. 1976 yılında Başbakanlık Müsteşarlığına bağlı olarak Cumhuriyet Arşivi Dairesi Başkanlığı kuruldu. Bu dairenin görevi, Başbakanlıkta Cumhuriyet döneminde biriken evrakın tanzimidir.
Bugün yüz milyonlarca Türkçe ve Osmanlı Devleti'ne ait arşiv malzemesi, Osmanlı'dan ayrılan devletlerde kalmıştır. Mesela, Kudüs Françisten Manastırı'nda 2644 Türkçe belge mevcuttur. Romanya arşivlerinde 210.000 belge olduğu biliniyor. Bunun yanında milyonlarca belge çürütülmüş, yakılmış ve 1931'de vagonlar dolusu Bulgaristan'a satılmıştır. 500.000 kadar Türkçe defter ve belge Bulgaristan'dadır. Bir kısım evrak da ambalaj kağıdı olarak esnafa intikal etmiştir.
Tarih-i Osmani Encümeni millî tarih araştırmaları için Topkapı'dan çıkarılan evra

Askerî tarih, insanlık tarihi boyunca süregelen ve çatışma kategorisine giren olaylardan oluşur. Bunlar iki kabile arasındaki küçük çaplı dövüşmeden yeryüzündeki birey nüfusunun çoğunluğunu etkileyen düzenli ordular arasında geçen bir dünya savaşına kadar sıralanırlar. Bu olayları yazarak ya da diğer yollardan kaydeden kişilere de askerî tarihçi denir.
Askerî etkinlikler binlerce yıldır süregelmiş ve tarih boyunca temel taktikler, stratejiler ve askerî harekâtların ana amacı çok fazla değişmemiştir. Merkeze hücum eden düşmanı her iki kanattan da çevirerek kuşatmaya almak için uygulanan kanatlardan kuşatma taktiği mükemmel bir askerî manevra olarak sayılmaktadır ve 2.200 yıl önce MÖ 216 yılında Cannae Savaşında Hannibal tarafından uygulanmıştır. Roma İmparatorluğu'nun kuruluş yıllarında ünlü kitabını yazan Çinli askerî teorisyen Sun Tzu'da Savaş sanatı'nda aynı manevradan söz etmiştir. Geçmişte yapılmış hatalara düşmemek, çarpışma esnasında tarihteki benzerlerini hatırlayarak komutanların performansını iyileştirebilmek ve yaşanan deneyimlerden dersler çıkarabilmek için askerî kuvvetlerde askerî tarihin öğrenilmesi çok önemlidir. Askerî tarihin ana bölümleri savaşların, çarpışmaların ve vuruşmaların tarihi, askerlik sanatı tarihi ve her silahlı kuvvetin kendi özel tarihinden oluşmaktadır.
Savaş sanatını bölümlere ayırmanın değişik yolları vardır. Bunlardan bir tanesi konvansiyonel ya da konvansiyonel olmayan savaş diye ikiye ayrılır. Konvansiyonel savaşta, düzenli ordular, birbirleriyle kitle imha silahları kullanmadan görece doğrudan savaşırlar. Konvansiyonel olmayan savaş tanımı ise diğer tüm tip çatışmaları tanımlamak için kullanılır: Baskın, Gerilla savaşı, ayaklanma ve terörizm gibi taktikler. Aynı zamanda nükleer, kimyasal veya biyolojik silahların kullanması da konvansiyonel olmayan savaş sayılmaktadır.
Bu kategorilerin tamamı daha geniş iki kategoride de değerlendirilir: Yüksek yoğunluklu ya da düşük yoğunluklu savaş. İki süpergüç ya da büyük ülkeler arasındaki siyasi nedenlerle yapılan çarpışmalar yüksek yoğunluklu, ayaklanmaları bastırmak, gerilla savaşı ya da devrimcilere karşı özel birliklerle çarpışmak düşük yoğunluklu savaş sayılmaktadır.

Bu kadar geniş bir konuyu bölmenin bir yolu tarihsel dönemlere ayırmaktır. Bu yöntem yararlı olduğu kadar bazen hatalı da olabilmektedir çünkü tarihsel ayrım farklı coğrafyalarda farklı zamanlara rastlamaktadır. Antik çağlarda savaş diye tanımlanan yöntemler hala dünyanın bazı bölgelerinde kullanılmaktadır. Orta Çağ Avrupa için oldukça ayırdedici bir bölümleme olsa da Doğu Asya için bir anlam ifade etmemektedir.

Tarih öncesi savaşların başlangıcı antropologlar ve tarihçiler arasında bir tartışma konusudur. Avcı-toplayıcı ilk toplumlarda sosyal roller yoktu ve sınıflar bulunmuyordu (yaş ve cinsiyet farklılıkları dışında.) Dolayısıyla bölgeyi korumak için ya da saldırıda bulunmak için her yetkin birey katkıda bulunabiliyordu.
Tarımın ortaya çıkması tarımla uğraşan toplumlarla avcı-toplayıcı toplumlar arasında büyük farklılıklar yaratmıştır. Büyük bir olasılıkla, kıtlık zamanlarında avcılar, tarımla uğraşanların köylerine yoğun saldırılar düzenleyerek belki de ilk düzenli savaşı başlatmışlardır. Görece daha ileri aşamadaki tarımla uğraşan toplumlarda sosyal rollerin ayrımı mümkündü ve ayrı organize birimler olarak profesyonel askerler ilk defa ortaya çıkıyordu.

Hala ilk olup olmadığı tartışılan ilk arkeolojik savaş kaydı Mısır'da Nil nehri bölgesinde bulunan ve 117'nci Mezarlık diye bilinen bölgedeki yedi bin yıllık savaş hakkındadır. İskeletlerinde okbaşı bulunan birçok vücut bir savaş sonucu ölenler olabilir.
Antik tarih hakkında bildiklerimizin çoğu aslında orduların tarihidir: Hangi fetihlerde bulundukları, hareketleri ve teknolojik icatları. Bunun böyle olmasının birçok sebebi vardır. antik çağlarda idari birim olarak bulunan krallık ve imparatorluklar ancak askerî güç ile kontrol altında tutulabiliyordu. Sınırlı sayıda yapılan tarım nedeniyle büyük topluluklara destek olabilen çok az yer vardı ve sık sık savaşılıyordu.
Silahlar ve zırhlar dayanaklı olmak için tasarlanmışlardı dolayısıyla diğer nesnelerden daha uzun süre dayanıyorlardı. Bu nedenle ortaya çıkarılan nesnelerin büyük çoğunluğu bu iki sınıfa girmektedir. Silahlar ve zırhlar aynı zamanda tarih boyunca oldukça yüksek sayılarda üretilmişlerdir ve bu da arkeolojik kazılarda bunların bulunma olasılığını artırmaktadır. Bu tarz nesneler aynı zamanda gelecek kuşaklar için bir erdem simgesi de sayılıyordu ve önde gelen savaşçıların mezarlarına ya da anıtlarına konulması en olası nesnelerdi. Ve yazı bulunduktan sonra sık sık kralların askerî fetihlerini ve zaferlerini övmek için kullanılmıştır.
Yazı, sade vatandaş tarafından kullanılsa bile yazmaya değer böyle olayları kaydetmek için de kullanılmıştır. Savaşlar da ister Homeros'un Truva Savaşı'nı anlattığı destanlarında olsun, ister kişisel yazışmalarda olsun her zaman için kaydedilen konular olmuştur. Gerçekten de ilk yazılı eserler savaş üzerinde dönmektedirler. Savaş yaşamın hem çok yaygın hem de dramatik bir bölümünü oluşturmaktaydı. Bugün bile binlerce askerin katıldığı çarpışmalara tanık olmak bunun hem sanat yoluyla hem de gerçekçi tarihî yazılarla kayıt altına alınması için yeteri kadar önemlidir. Daha sonraları ulus-devletler gelişip imparatorluklar büyüdükçe, düzen ve verimlilik gereksiniminin artması, yazılı kayıtların da artmasını getirmiştir. Sun Tzu'nun sözleriyle "devlet için hayatî derecede önem taşıyan bir konu" olan savaşlarla ilgili kayıtların tutulması ordular ve devlet görevlileri için büyük önem taşıyordu. Bütün bu nedenlerden ötürü, antik tarihin büyük bir bölümünü askerî tarih oluşturmaktadır.
Bu uygarlıklar Antik yeryüzündeki dikkate değer askerî güçlere sahipti: Başta Xiongnu (Hunlar) olmak üzere Mısırlılar, Babil, Pers İmparatorluğu, Yunanlar, Çinliler, Makedonlar, Romalılar, Hintler, Gandhara, Qin.
Mezopotamya'nın verimli topraklarında tarih öncesi dönemin önemli fetihlerine sahne olmuştur. Mezopotamya Sümerler, Akadlar, Persler, Babil ve Asurlar tarafından fethedilmiştir.
Antik Mısır kuvvetli bir güç haline gelmeye başlamıştı ama daha sonra Eski Yunanlar, Romalılar, Bizanslılar ve Persler tarafından işgal edilmişlerdir.
Yunanistan'da Atina ve Sparta gibi çeşitli şehir-devletler güç kazanmışlardır. 

Karanlık çağın bir yerinde üzengiler kullanılmaya başlandığında ordular tamamen değişecekti. Bu buluşla birlikte teknolojik, kültürel ve toplumsal gelişmeler askerî taktikleri ve süvari ile topçunun rolünü değiştirerek savaşların antik çağdaki tarzı dramatik bir şekilde değiştirilmiştir. Aynı savaş tarzı dünyanın diğer bölgelerinde de var olmuştur. Bozkırların göçmen savaşçılarını taklit eden Çin ordusu beşinci yüzyılda yoğun piyade kuvvetinden süvari ağırlıklı kuvvetlere dönüşmüştür. Orta Doğu ve Kuzey Afrika Avrupa'dakine benzer ve sıklıkla da daha gelişmiş teknolojiler kullanmıştır. Çoğu kişi tarafından Japonya'daki Orta Çağ savaş tarzının 19. yy. ortalarına kadar devam ettiği kabul edilmektedir. Afrika'da da Sahel boyunca ve sennar Krallığı ile Fulani İmparatorluğu gibi Sudan devletleri de Orta Çağ savaş taktiğini ve silahlarını, bunlar Avrupa'da kullanımdan kalktıktan sonra uzun süreler kullanmaya devam etmişlerdir.
Orta Çağ'da feodalizm çok geniş bir şekilde yayılmıştı ve Avrupa'da birçok derebeyi vardı. Derebeyleri topraklarını korumak için çoğunlukla kalelerde yaşarlardı.
İslam İmparatorluğu da genişlemekteydi ve Emeviler zamanında batıda İspanya'ya doğu da da İndus nehrine uzanmıştı. Daha sonra iktidara Abbasiler geçmiştir. Abbasilerde Selçuklu Hanedanı ve Moğollar tarafından yenilmişlerdir. Tours Savaşı'nda Charles Martel komutasındaki Franklar, müslümanların Avrupa içlerine doğru olan ilerlemesini durdurmuştur.
Çin'de Sui Hanedanı ve diğer hanedanlar yükselmişti ancak Cengiz Han ve Kubilay Han komutasındaki Moğollar Çinlileri yenerek toprakları işgal etmişlerdir. Genişlemeye devam eden Moğol İmparatorluğu Kubilay Han'ın ölümüyle parçalanmıştır.

16ncı yüzyılın başlarındaki İtalyan Savaşları sırasında Avrupa ordularının arkebüsü (arquebus) kullanmayı benimsemeleri savaşalanındaki zırhlı süvari üstünlüğüne son vermiştir. Feodal sistemin çökmesi ve Orta Çağ şehir devletlerinin daha büyük uluslar altında toplanması Orta Çağ'daki standart askerî bileşen olan paralı askerlerin ve feodallerin zorla topladığı orduların yerine profesyonel orduların kurulmasını sağlamıştır.
Bu dönemdeki bazı önemli gelişmeler şunlardır:

Sahra topu
Topçu bataryaları
Piyade talimi
Ağır süvari (Dragoon)
Süngü

Silahların, özellikle de küçük silahların kullanımı kolaylaştıkça ülkeler profesyonel askerlerden oluşan ordulardan çok belirli süreli askerî hizmete almaya dönmüşlerdir. Teknolojik ilerlemeler giderek daha da önemli hale gelmeye başlamıştır. Önceki dönemlerde savaşan orduların benzer silahları olmasına rağmen Sanayi Çağı'nda Sadowa Çarpışması gibi daha ileri teknolojiye sahip olmanın çarpışmanın sonucunu belirlediği de görülmüştür.
Sanayi çağı'nda uygulanan askerî hizmet altına alma yöntemiyle çarpışma için gerekli olan askerlerin sayısında artış sağlanmıştır. Bu yöntem Napolyon Bonapart tarafından Napolyon Savaşları'nda kullanılmıştır.
Sanayi Çağı'nda diğer bir ulusun savaşa girmesini engellemek amacıyla topyekün savaş kullanılmıştır. William Tecumseh Sherman'ın "March to the Sea" (Denize Yürüyüş'ü) ve Philip Sheridan'ın Shenandoah Vadisi'ni yakıp yıkması bu topyekûn savaşın örnekleridir.

Günümüzde savaş yüksek teknolojinin de yaygın olarak kullanıldığı oldukça karmaşık bir olaydır. Terim olarak elektronik çağında, birinci dünya ülkelerinden bir ya da birkaçının da katıldığı çatışmalar kastedilmektedir. Elbette, üçüncü dünya ülkeleri de savaş yapmaktadırlar ancak bu genellikle düşük teknolojili savaş ya da gerilla taktikleri olmaktadır.

Sömürgecilik
Emperyalizm
Savaş
Silah
Türk askerî tarihi
Sovyetler Birliği

Türkçe askerî tarih araştırmaları
Askerî tarih ansiklopedisi2 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Askerî tar

Astronomik kronoloji veya astronomik tarihleme, astronomik olgularla ilişkili tarihsel olayların veya yapıtların tarihlendirilmesine yönelik teknik bir yöntemdir.
Asurolojinin ilk günlerinden beri; çivi yazısı tabletlerde belirtilen ay ve güneş tutulmaları, gezegen görünüşleri ve diğer göksel fenomenlerin eski gözlemleri incelenmiş ve kronolojik amaçlar için kullanılmıştır. Birçok durumda bu gözlemler kesin gün ve saate kadar tarihlendirilebilir ve bu nedenle Mezopotamya'nın çeşitli kral ve yönetici listelerini düzenleyebilmek için çok önemlidir.

Owen Gingerich and Barbara Welther. Planetary, Lunar, and Solar Positions, A. D. 1650 to 1805, Memoirs of the American Philosophical Society, 59S. Philadelphia, 1983. (İngilizce)
Neugebauer, Paul V. Astronomische Chronologie (2 vols). Berlin: De Gruyter, 1929. (İngilizce)
Steele, John M. "The Use and Abuse of Astronomy in Establishing Absolute Chronologies", Physics in Canada/La Physique au Canada, 59 (2003): 243-248. (İngilizce)
Bryant Tuckerman. Planetary, Lunar, and Solar Positions, 601 B.C. to A, D. 1, Memoirs of the American Philosophical Society, 56. Philadelphia, 1962. (İngilizce)
Bryant Tuckerman. Planetary, Lunar, and Solar Positions, A. D. 2 to 1649, Memoirs of the American Philosophical Society, 59. Philadelphia, 1964. (İngilizce)

Astronomik yıl numaralandırma, MS (Latince AD (Anno Domini)) türü yıl numaralandırmayı temel alan ancak onluk tam sayı yıl numaralarını daha yakından izleyen bir numaralandırma yöntemidir. 0 yılını da içeren bu yöntem daha önceki yılları '-' işaretiyle belirtmektedir. Bu yöntem, MÖ (İngilizce BC) gibi dönem belirteçlerini içermemektedir. Böylece, MÖ 1 yılı 0, MÖ 2 yılı -1 ve MÖ n yılı (1 - n) olarak gösterilmektedir. MS 1 ve sonraki yıllar yalnızca sayıyla ya da '+' işaretiyle birlikte gösterilmektedir. Sıfır sayısı hesaplama kolaylığı açısından önem taşımaktadır. Şöyle ki; astronomide iki zaman dilimi arasındaki yıl farkı bu iki dönemin sona erdiği yılların farkı alınarak bulunabilmektedir.
Sistemin adı astronomideki kullanımından gelmektedir. Tarih dışındaki bilimlerin hemen hiçbiri 1 yılından öncesini konu edinmemektedir ancak arkeoloji ve jeoloji bu yılları 'günümüzden önce' biçiminde anmaktadır. Astronomik ve tarihi yıllar arasında 1 yılından önceki 1 yıllık fark, tutulmalar ve yörünge çakışmaları gibi olayların meydana geliş zamanlarının hesaplanmasında önem taşımaktadır.
Sıfır yılı ilk kez 18. yüzyıl Fransız gökbilimcileri Philippe de La Hire (1702) ve Jacques Cassini (1740) tarafından kullanılmıştır. Ancak, bu bilimadamları yılları ait oldukları dönem belirteçleriyle birlikte kullanıyorlardı (MÖ 2, MÖ 1, 0, MS 1, MS 2 şeklinde). 19. yüzyılda MÖ/0/MS ve −/0/+ gösterimleri birlikte kullanılmaya başlandı. −/0/+ gösterimi 20. yüzyıl ortalarına dek ağırlık kazanmamıştır.

Atasözü geçmişten günümüze gelen, uzun deneyimlerden yararlanarak kısa ve özlü öğütler veren, toplum tarafından benimsenerek ortak olarak kullanılan kalıplaşmış sözlerdir. Türkçede "sav" ve "irsal-i mesel, darb-ı mesel" olarak da adlandırılır.
Atasözleri bir toplumun duygu, düşünce, inanç ve kültür yapısını yansıtır. Atasözleri, kim tarafından ne zaman söylendiği bilinmediğinden anonimdir. Bu sözler topluma mâl olmuş, toplum tarafından benimsenmiş ve yüzyılların düşünce ve mantık isteminden geçerek günümüze ulaşmış kısa ve özlü sözlerdir. Atasözleri, bir düşünce açıklanırken ya da savunulurken tanık olarak da gösterilirler.
Atasözleri, halkın yalnızca ortak duygu ve düşüncelerini değil ortak dil zevkini de yansıtır.

Geniş bir sözlü kültüre sahip konar-göçer topluluklardan biri olan Türklerde, atasözü köklü ve geniş bir yer tutmaktadır.

Kayıtlara geçmiş bilinen ilk Türk atasözüne Çin tarihlerinde rastlanılır. Han Hanedanlığı Dönemi'nde Han Wu-di'nin yayınladığı Luntai Fermanı'nda yer almıştır. Daha sonra bu atasözü Luntai Fermanı'na atıfta bulunarak Shiji ve Zizhi Tongjian adlı eserlerde de yer almıştır. Hunların kendini kurda, düşman Çinlileri ise koyuna benzettiği bu atasözü şu şekildedir:

"Bir kurt kaybedilir, bin koyun kaçar."

Türkçe olarak yazılmış ilk atasözleri Orhun Yazıtları'nda yer almaktadır:

"Tokurkak sen açsar tosık ömez sen, bir todsar açsık ömez sen. (Toksan açlığı, tokluğu düşünmezsin; bir doyarsan açlığı düşünmezsin.)" (Bilge Kağan Yazıtı, Kuzey Yüzü, 68. Satır)
"Yuyka erklig tupulgalı uçuz ermiş, yinçge erklig özgüli ucuz; yuyka kalın bolsar tupulguluk alp ermiş, yinçge yogun bolsar üzgülük alp ermiş. (Yufka gücündekini delmek ucuz imiş; ince gücündekini kırmak ucuz imiş; yufka kalın olsa delinmesi çetin imiş, ince yoğun olsa kırmak çetin imiş.)" (Tonyukuk Yazıtı, 138. Satır)
"Toruk bukulı semiz bukulı ırkda bölser semiz buka toruk buka tiyin bilmez ermiş. (Sıska boğa ve semiz boğa, arka arkaya tekme atsalar semiz boğa mı, sıska boğa mı attı diye bilinmez imiş.)" (Tonyukuk Yazıtı, 173. Satır)* "Kanın ögüzçe yügürti, süñüküñ tagça yatdı. Beglik urı ogluñun kul kıldıg, işilik kız ogluñun küñ kıldıg. (Kanın su gibi aktı, kemiğin dağ gibi yığıldı; beğlik erkek oğlun kul oldu, kadınlık kız oğlun odalık oldu.)" (Bilge Kağan Yazıtı, Doğu Yüzü, 22. Satır; Kül Tigin Yazıtı, Doğu Yüzü, 128. Satır)
"Körür közüm körmez teg, bilir biligim bilmez teg boldı. (Gören gözüm görmez gibi, bildiğim bilgim bilinmez gibi oldu.)" (Kül Tigin Yazıtı, Kuzey Yüzü, 155. Satır)

İslami Dönem Türk edebiyatının ilk yazılı kaynağı olan Kutadgu Bilig'de çok sayıda atasözü yer almaktadır. Atasözleri, bu eserde Arapça "mesel" sözcüğü ile ifade edilmiştir. Eserde yer alan bazı atasözleri şunlardır:

“İdi kikçi söz ol meselde kelir, ata ornı atı ogulka kalır. (Çok eski bir atasözü vardır: Babanın yeri ve adı oğula kalır.)" (Beyit 110)
"Ulug hurmeti bar ajunda törü ulug kelse kopgıl adakın örü. (Büyükler muhteremdir, bu dünya kanunudur; büyük gelince ayağa kalk.)" (Beyit: 4153)

Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılan "Divanu Lügati't-Türk" adlı eserde Türkçesi verilen sözcüklerin cümle içinde kullanımını göstermek için Türkçe örnekler verilirken çok sayıda atasözü de kullanılmıştır. Atasözleri, bu eserde "sav" sözcüğü ile ifade edilmiştir. Eserde yer alan bazı atasözleri şunlardır:

"Abçı neçe al bilse, ayıg anca yol bilir. (Avcı ne kadar hile bilse, ayı o kadar yol bilir.)"
"Kuş kanatın, er atın. (Kuş kanatı ile, er atı ile.)"

Türkçede atasözleri biçim ve anlam özelliklerine göre şu şekilde sınıflandırılır:

Atasözleri, biçim yönünden diğer yazı türlerine göre daha farklı özellikler gösterir. Öykü, roman, şiir ve deneme gibi yazı türleri pek çok tümcenin bir araya gelmesi ve anlam yönünden bütünleşmesiyle oluşur. Buna karşın atasözleri genellikle bir, en fazla iki tümceden oluşur. Bütün duygu ve düşünceler, bu tek tümceye sığdırılır. Bu tümceler kişiden kişiye değişmez veya değiştirilemez. Halkın ortak malıdır ve halkın tamamı tarafından aynı biçimde kullanılır. Atasözlerinde biçim özellikleri şu başlıklar altında toplanabilir:

Atasözleri, bir toplumun ortak kullandığı kalıplaşmış sözlerdir. Bu nedenle herhangi bir kimse, atasözlerindeki sözcükleri ya da sözcüklerin sırasını değiştiremez. Örneğin "Dikensiz gül olmaz." atasözü "Gül dikensiz olmaz." şeklinde söylenemez. Bu tümcedeki 'kaz' sözcüğü yerine 'ördek' veya 'horoz' denmez. Bunun nedeni, atasözlerinin bir kişinin değil, bütün toplumun ortak malı olması ve o toplumun düşünce ve dil zevkini yansıtmasıdır.
Ancak, bazı atasözleri tarihsel süreç içinde değişikliğe uğramıştır. Örnek: "Ayağını yorganına göre köskıl" → "Ayağını yorganına göre uzat." Bu atasözündeki 'köskıl' sözcüğünün yerine günümüzde 'uzat' sözcüğü kullanılmaktadır. Tarih boyunca dilde ve kültürde oluşan değişmeler atasözlerine de yansımıştır.
Kalıplaşmanın bir istisnası da bir atasözünün farklı bölgelerde değişik şekillerde söylenmesidir.
Örnek: "Mum dibine ışık vermez" → "Çıra dibi karanlık olur", "Er ekmeği er kursağında kalmaz" → "Er lokması er kursağında kalmaz"
Örneklerdeki gibi bazı atasözlerinde, hem sözcüklerin sırası hem de sözcükler değişebilmektedir. Ancak, bu değişiklik kişiden kişiye değil bölgeden bölgeyedir. Bu durum, atasözlerinin tarihsel süreç içinde ve farklı bölgelerde değişikliğe uğrayabildiğini gösterir.

Türkçede bulunan bütün tümce türlerine atasözlerinde de rastlanır. Atasözleri kısa ve özlü sözler olduğu için genelde bir veya iki cümleden oluşur. Daha uzun cümlelerden oluşan Türk atasözlerinin sayısı azdır. Atasözlerinde kullanılan cümle türleri şu şekilde sıralanabilir:

Atasözlerinin çoğu yalın cümle biçimindedir. İçinde yalnızca bir yargı bulunan atasözleri genellikle yalın cümleler biçiminde anlatılır. Örneğin; "Ağaç kökünden yıkılır", "Aç köpek fırın duvarını deler" ve "Vakit nakittir".

İçinde iki yargı bulunan atasözleri genelde birleşik cümle biçiminde kurulur. Örneğin, "Dağ ne kadar yüce olsa, yol üstünden aşar", "Erkek aslan aslan da, dişi aslan aslan değil mi?", "Elin ağzı torba değil ki büzesin".

Atasözlerinde şiirsel bir anlatıma özen gösterildiğinden pek çok atasözü devrik cümlelerle kurulmuştur. Örneğin, "Gülme komşuna, gelir başına", "Besle kargayı, oysun gözünü", "Sık gidersen dostuna, yatar arka üstüne".

Ad cümleleriyle kurulan atasözlerinde yüklem ad ya da ad soylu sözcüklerden oluşur. Örneğin, "Almak kolay, ödemek güçtür", "Akıl için yol birdir", "İki el bir baş içindir".
Ad tümceleriyle kurulan atasözlerinde var, yok sözcükleri ek eylem alarak yüklem olur. Örneğin, "Kalpten kalbe yol vardır", "Ölümen öte köye köy yoktur".
Ad tümceleriyle kurulan atasözlerinin çoğunda ek eylem -dır söylenmez. Bu durumda genellikle herhangi bir anlam kaybı söz konusu olmaz. Örneğin, "Can tümceden aziz", "Hizmetçi kırarsa suç, hanım kırarsa kaza".

Eylem tümceleriyle kurulan atasözlerinde yüklem eylem olur. Eylem tümcesiyle kurulan atasözlerinin sayısı ad tümcesiyle kurulanlara nazaran daha çoktur. Örneğin, "Can boğazdan gelir", "Zorla güzellik olmaz", "İki at bir kazığa bağlanamaz.".
Bazı atasözlerinde eylem söylenemez. Anlam kendiliğinden ortaya çıkar. Örneğin, "Ata arpa, yiğide pilav", "Bakarsan bağ, olur bakmazsan dağ olur".

Bazı atasözleri ek eylemle kurulurlar. Örneğin, "Akıl için yol birdir", "Yiğidin malı arsıza kalmaz".

Atasözleri, uzun tarihî bir süreçte oluştuğu ve çağlar boyu geçerli olduğu için genellikle geniş zaman kipiyle kurulmuştur. Doğrudan öğüt veren atasözlerinde emir kipinin kullanıldığı görülmektedir. öyküleme ya da rivayet biçiminde söylenen atasözlerinde belirsiz geçmiş zaman kipinin kullanıldığı görülür. Belirli geçmiş zaman ve şimdiki zaman kipleriyle kurulmuş atasözü sayısı oldukça azdır.

Geniş Zaman Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Ağır kazan geç kaynar", "Bir başa bir göz yeter", "Boş çuval ayakta durmaz", "damlaya damlaya göl olur"
Belirsiz Geçmiş Zaman Fiiliyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "İnsanoğlu çiğ süt emmiş", "Yaş yetmiş, iş bitmiş", "Yılan sokan uyumuş, aç kalan uyumamış".
Soru Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Akıl olmayınca ne yapsın sakal?", "Tok ne bilir aç hâlinden?", "Her sakallıyı baban mı sanırsın?"
İstek Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Ağır git ki yol alasın", "Sabah ola, hayır ola", "Baba malı tez tükenir, evlât gerek kazana".
Emir Kipiyle Kurulmuş Atasözleri: örneğin, "Baş kes, yaş kesme", "Önce düşün, sonra söyle", "Bin bilsen de bir bilene danış".

Atasözleri belli bir toplumun ve/veya bütün insanlığın yaşam felsefesidir. İnsanlarda bulunan sevgi, kıskançlık, bencillik, dostluk, düşmanlık gibi duygular evrenseldir. Bu nedenle bu duyguları yansıtan atasözleri de evrensel olarak kabul edilmektedir. Dünyada pek çok ulusun kullandığı atasözleri karşılaştırıldığında, bu atasözlerinin pek çoğunun aynı ya da benzer olduğu görülmüştür. Atasözleri evrensel değerler yanında bir ulusa özgü kültürel değerleri de yansıtır. Örneğin "Gözden ırak olan, gönülden ırak olur", "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur", "Vakit nakittir" gibi atasözleri evrenseldir. Bunlara benzer atasözlerini bütün dillerde bulmak mümkündür. "Osmanlı, tavşanı araba ile avlar", "Türk'ün aklı aldadır" gibi atasözleri ise ulusaldır. Bunlara benzeyen atasözleri bir ulusun kültürünü yansıtır.
Atasözlerinin konulara çoğu zaman kullanıldıkları bölgeye ve ülkeye göre değişiklikler gösterir. Türk toplumunda tarih boyunca askerlik ve çiftçilik önemli olduğu için at, it, kurt, koyun, silah ve yiğitlik konusunda Türkçede pek çok atasözü vardır. Buna karşın Alman atasözlerinde daha çok ayı, kartal gibi Almanya'nın sembolü haline gelmiş konulara yer verilir. Bu nedenlerle, atasözlerinde evrensel ve toplumsal düzen ile bu düzendeki iyi, kötü bütün özellikler görülür.

Atasözlerinin çoğunda sözcükler kendi anlamlarında kullanılmaz. Tümceler kurulurken genelde konular somutlaştırılır. Kısa ve özlü bir anlatımla konu daha güzel, etkili ve çarpıcı biçimde sunulur. Genellikle sözcükler benzetme, örnekleme yoluyla başka anlamlarda kullanılarak anlatıma şiir

Ay-güneş takvimi, birçok kültürde bulunan ve tarihinin hem ay evresini hem de güneş yılını gösterdiği bir takvimdir. Güneş yılı, güneş yılı olarak tanımlanırsa, bu durumda ay-güneş takvimi sezonun bir göstergesi verecektir; bir yıldız yılı olarak alınırsa, takvim, dolunayın meydana gelebileceği takımyıldızını tahmin edecektir. Yılını aylara ayıran tüm takvimlerde olduğu gibi, yılın birkaç ay süresinin de olması şarttır. Bu durumda sıradan yıllar 12 aydan oluşur, ancak her ikinci veya üçüncü yılda bir 13. ara, emboli veya sıçrama ayı ekleyen bir enterkalasyon yılıdır.

Dershowitz, Nachum; Reingold, Edward M. (2008), Calendrical Calculations, Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 9780521885409 

Introduction to Calendars13 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., US Naval Observatory, Astronomical Applications Department.
Lunisolar calendar year 2017-2018 2 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (by Serge Bièvre 31 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Lunisolar Calendar24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calendar studies14 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Model of lunisolar calendar based on observation of the sun and moon position26 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamerî takvim veya Ay takvimi, Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketleri yerine Ay'ın tam devrelerini (sinodik ayları) temel alan takvim. "Mevsim yılı" da denilen bir Güneş yılında 12.37 sinodik ay bulunur, yani ay senesi daha çabuk tamamlanır. Bu nedenle Ay takvimlerini Güneş takvimine çevirirken, belirli bir sürenin ilave edilmesi (periyodik interkalasyon) gerekir.
Ayın başlangıcı takvimden takvime değişir. Bazı takvimlere göre devre yeni ay, dolunay veya hilal ile başlar. Bazı takvimlerde ise detaylı hesap kullanılır.

Sümerler muhtemelen ayın devrelerine dayalı bir takvimi kullanan ilk medeniyetti. Sümer-Babil ayları yeni Ay'ın göründüğü gün başlıyordu. Saray astronomları mevsim hataları bariz hale geldiğinde takvimde gerekli düzenlemeleri yapıyorlardı. MÖ 380 civarında ay takvimlerine sabit düzenlemeler getirildi. 7 artık ay, 19 yıllık periyotlarda yıllara ekleniyordu. Daha sonra Yunan astronomlar da Ay yılını Güneş yılına uyarlayan çeşitli düzenlemeler yaptılar. Roma cumhuriyet takvimi, muhtemelen Yunan Ay takvimini temel almıştı.
Günümüzde bazı dinî gruplar Ay takvimlerini kullanmaya devam ederler. Örneğin Yahudi takvimi, milattan 3760 yıl 3 ay önce başlar. Yahudi yılı sonbaharda başlar. Aylar 29 veya 30 gündür. Artık yıl ve aylarla Güneş takvimine uyarlanır.
Bir diğer ay takvimi, İslam peygamberi Muhammed'in MS 622 yılında Mekke'den Medine'ye Hicret'ini esas alan Hicrî takvimdir. Bu takvimi Güneş yılına uydurmak için ayar yapılmaz.

Aziz, Aya (Roma Yunancası aslı ἅγιος ayos) veya kadın ise Azize, Arapça kökenli azîz sözcüğü ermiş anlamına gelir. Günlük kullanımda sevilen ve sayılan kimseleri tanımlamakta kullanılır. Sözcüğün dişi formlarından muazzez, Türkçede yaygın bir kadın ismidir.
Azizlik kavramı genel olarak Hristiyanlığın literatüründe yer alsa da kökleri tam olarak Yahudilik geleneğinde bulunmaktadır. Aynı biçimde kavram İslam, Hinduizm ve Budizm’de de yer alır.

Anlayış olarak Yahudilik, Azizlik kavramını kullanırken bireylerden ziyade halkın köken olarak Yahudi ulusunu oluşturan insanları betimlemeyi tercih eder. Tüm Yahudi halkı Aziz olarak kabul edilir. Bunun yanı sıra Hasidisizm ve Kabalist hareketler dini önderlerini Aziz olarak kabul ettiler. Şefaat bulmak amacıyla mezarlarını ziyaret ettiler.

Genellikle Aziz olarak çevrilen, Arapça bir terim olan (Veli) Kur'an’da hem Tanrı’ya hem de dindar kişiliği ile tanınan saygın kimselere, Tanrı dostlarına atıfta bulunmak için kullanılır.
Bununla birlikte popüler İslam, Veli kavramını Tanrısallığa olan özel yakınlığı, mümin ile mutlak güç ve Tanrı arasında aracılık eden Tanrı dostu olarak lanse etmeye başladı.
İslam'da bir Aziz, Tanrı tarafından, içten gelen bir sevinçle yaratılır. Azizler kim olduklarını bilirler ve hatta kendi Azizliklerini ilan edebilirler. Azizler güçlerine rağmen peygamberlerden daha düşük bir manevi dereceye sahiptir. Rol model olarak benimsenen ve saygı duyulan kutsal kişiler olarak, Aziz figürüne en iyi uyum sağlayan kişiler Sufi efendileridir. Yalnız bilinmeli ki tüm Azizler Sufi değildir. Bazı saygın ve dindar Müslümanlar, ölümünden sonra şefaatini ve “bereketini” (manevi güç) arayanlar tarafından saygı görürler.
Azizler Şii İslam'da daha önemli bir role sahiptir. Doğrudan Peygamberin soyundan geldiği ifade edilen imamlar Aziz mevkiinde kabul edilir. Peygamberin soyundan olduğunu iddia eden imamlar azizdir. Bunun nedeni, Şii İslam'da Kuran'ın gerçek yorumunu sadece bu imamların bilmesidir.

Hristiyanlıktaki azizlik kavramının kaynakları Yeni Ahit'te bulunmaktadır. Pavlus kaleme aldığı mektuplarında, İbranilere mektupta ve Vahiy kitabı'nda, Azizlerin kilisenin üyelerini belirlediğini görüyoruz. Bireylerin “kutsal” kişiler olması, “Mesih'e sadık” olmalarına ve inananların kardeşlik duygusundan kaynaklanır (Markos 1:24; Yuhanna 6:69; Havarilerin İşleri Kitabı 3:14).

Yunanca “Άγιος” (Agios) “Αγία” (Aya ya da Agia), erkekler için Aziz, kadınlar için Azize kullanılırken, Katolik, Ortodoks ve Anglikan Hristiyanlıkta iyilikleriyle tanınmış kutsal kişileri karşılayan terimlerdir. Bu unvan Hristiyan otoriteleri tarafından sonradan (genellikle kişi hayatta değilken) verilir.
Hristiyanlığın ilk yüzyılı boyunca Aziz terimi yalnızca iman şehitleri için kullanılmıştı (Yunanca tanık kavramı). Şehitlik, bugüne dek bizlere ulaşan ve resmi anlamda kanonize edilen bir durum olmaya devam ediyor. Havarilerin İşleri Kitabı'na göre Kilise tarafından kabul edilen ilk Aziz, İsa Mesih'e olan bağlılığı nedeniyle ölümü kabul eden, Yahudi iken din değiştiren ve diyakoz olan Aziz İstefan. Hapsedilen veya işkence gören tüm Hristiyanlar iman şehidi olarak ölmedi. Hayatta kaldıktan sonra toplumsal yaşamına dönen ve inancını açık bir biçimde ilan eden, Kilise hizmetinden sonra bulunan kişiler de doğal biçimde ölmelerine rağmen Aziz olarak kabul edildi.

Kanonlaştırma kelimesi, bir Hristiyan'ın isminin Kilise Azizleri kanonu yani listesine alınmaya layık görüldüğü anlamına gelir. Kanonlaştırma kimseyi Aziz yapmaz. Kanonlaştırma, yaşamı boyunca bir kimsenin zaten bir Aziz olduğunu kabul eder. Kanonlaştırma bir insanı Aziz yapmaktan daha ziyade, alenen ve herkesin görebileceği şekilde, insanın halihazırda bir Aziz olduğu gerçeğini ortaya koyar - yani kutsal insan ve Tanrı, insanın varoluşunun her düzeyde öyle işbirliği yapmış ki, insan lütuf ile olmuştur. Tıpkı Tanrı'nın kendi doğası gereği Tanrı olması gibi.

Kilise tarihinin ilk bin yılı boyunca, Azizler herhangi bir resmi kanonlaştırma töreni olmaksızın kabul edildi. İnançlıların yerel cemaatleri, bazı tanınmış Hristiyanları ayin toplantılarında anmaya, onlardan dua ederek yardım istemeye, mezarlarını ziyaret etmeye başladılar. Yerel Episkoposlar kanonizasyon sorumlusuydu. Yaptıkları çok sayıda hizmetlerden birisi de litürjik takvimin oluşturulması oldu.
12. yüzyıldan itibaren, Azizlerin belirlenmesi Papaların görevi haline geldi. Papa, kişinin ölümünden sonra Aziz ilan edilmesi için üç şart belirledi:
- İnsanlar arasında kutsallığın yüksek saygınlığı
- Cesurca erdemler
- Mucizeler üretme konusundaki şöhreti, özellikle ölümünden sonra mabetlerde veya kalıntılar aracılığıyla.

Katolik Kilisesi'nde kanonlaştırma uzun bir sürece karşılık gelmekte olup, doğaüstü olarak ortaya çıkan bir kutsallığın (mucizeler) ve kendine özgü Hristiyan erdemlerin karşılığı olmalıdır.

Ortodoks Kiliseleri, evrensel bir takvime dahil edilmeleri gerekmeyen yerel Azizleri yüceltmek için daha basit, daha sade ve daha az resmi bir yönteme sahiptir. Kanonizasyon büyük ölçüde yerel uygulamalar, yerel kültler ve yerel gelenekler tarafından belirlenmiştir.
Ortodoks geleneğinde bir Aziz, kendisinde bir şekilde Tanrı imajını gösterir - bir ikon, orijinal bir yaratılış, İsa Mesih'te yeni bir varlık haline gelmiştir.

Basın-yayın (kitle iletişim araçları), günlük dilde radyo, televizyon, gazete, dergi gibi elektronik veya yazılı basın organlarını anlatmak için kullanılan bir terimdir.
Tarihten gelen süreç içerisinde baktığımızda, toplumların aydınlanmasında, reaksiyon göstermesinde basının önemli bir rolü vardır. Bu reaksiyon gerek iktidara, gerekse muhalif olanlara yönelebilir. Ancak burada önemli olan basının büyük kitleler üzerindeki etkisidir.
Dar anlamıyla basın, sadece gazete ve dergileri kapsamaktayken geniş anlamda basının belirli zamanlarda basılıp, her çeşit haber ve fikirleri topluma ulaştıran tüm yayın ürünleridir. Genellikle günlük basın ürünlerine gazete, haftalık, on beş günlük ve aylık basın ürünlerine de dergi denilmektedir.
İnsan, çevresinde ve dünyada olup bitenleri öğrenmek ve öğrendiklerini veya düşündüklerini başkalarına duyurmak ihtiyacındadır. Bu ihtiyaç az veya çok her insanın doğasında vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi için girişilen çeşitli teşebbüsler sonunda bugün basın-yayın dediğimiz ve medeni toplumun dördüncü kuvveti saydığımız “basın müessesesi” doğmuştur.

Kitle iletişim araçları, içeriği sınırsız sayıda insana teknik çoğaltma ve yazı, resim veya sesle yayma yoluyla ileten bir iletişim aracıdır ve böylece halka açık bir şekilde isimsiz, mekansal olarak dağılmış bir izleyici kitlesine ulaştırır."
Kitle iletişim araçları kitle iletişimini sağlar. Kitle iletişimi halka açık bir şekilde gerçekleşir, bu nedenle prensip olarak herkes kitle iletişim araçlarının tekliflerine erişebilir. Bu anlamda, kitle iletişim araçlarının sosyal bilimler tanımını içeriyor;

basılı medya (örneğin broşür, afiş, kitap, basın)
görsel-işitsel medya: film, radyo ve televizyon
yığın depolama ortamı (örneğin, CD, DVD)
internet ortamındaki web siteleri.
Gerhard Maletzke kitle iletişimi için beş kilit faktör tanımlıyor: "Kitle iletişimi ile, ifadelerin kamuya açıklandığı iletişim biçimini kastediyoruz (yani sınırlı ve kişisel olarak tanımlanmış bir alıcı olmadan) dolaylı olarak teknik dağıtım araçları yoluyla dolaylı olarak ve tek taraflı olarak (yani, ilan eden ile alıcılar arasındaki rolleri değişmeden) yayılmış bir izleyici kitlesine sahip."
Kitle iletişimi olarak tiyatro olayları, çünkü seyirciler yeterince dağılmıyor (dağılıyor). Kitle iletişim araçlarının tasarımlarında politika, hukuk ve ekonomi tarafından etkilenen karmaşık sosyal kurumlar haline geldiği de unutulmamalıdır. Bu boyut olmadan, medya ve medya sistemlerinin anlamlı bir uluslararası karşılaştırması pek mümkün değildir.
Bu eleştirinin çekişmeli olduğu söylenebilirken, klasik kitle iletişim araçları aynı zamanda tasarımlarında "politika, hukuk ve ekonomi tarafından etkilendi" ve yine de, bu mutlaka bu karakterin Maletzke'nin tanımına aykırı olduğu anlamına gelmez. Kunczik ve Zipfel, geçtiğimiz yıllarda meydana gelen teknik gelişime uyumsuzluğun zayıf noktasını görüyor.
"Bu kriterler, basın, radyo ve televizyon gibi medya ile kitle iletişimini tanımlamak için uygundur. Bununla birlikte, sözde 'yeni medya' için, bu tanım, özellikle de, artık yeterli değil. Etkileşimli hizmetler ayrıca kişilerarası iletişimin bileşenlerine de sahiptir.

İnternet sansürü
Sansür
İliştirilmiş gazetecilik

Bergama Müzesi, (Almanca: Pergamonmuseum), Berlin'de Müzeler Adası'nda, Am Kupfergraben caddesinin karşısında yer alan beş müzeden biridir. Müze binası, mimar Alfred Messel tarafından tasarlandı. Ludwig Hoffmann yönetimindeki inşaat 1910'da başladı ve 1930'da tamamlandı.
Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Yeri Kapısı, İştar Kapısı ve Mşatta Sarayı gibi yapıların günümüze ulaşmış parçaları, bugün sergilendikleri Bergama Müzesi'nin adını dünya genelinde meşhur etmiştir. Müzede sergilenen başlıca eserler "Bergama Athena Tapınağı'nın girişi", "Athena" heykeli ve "Halep odası"dır. Müzenin "İslâm Sanatı" başlıklı koleksiyonu, İslâm coğrafyasından toplanmış değerli çini ve halı örneklerini bir araya getirmektedir.
Özellikle Bergama ve Milet'ten alınan eserlerle oluşturulan koleksiyonun Almanya'ya yasal olarak getirilip getirilmediği konusunda tartışmalar vardır. Türkiye, bu eserlerin çoğunun gün ışığına çıktığı yer Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında bulunduğu gerekçesi ile eserlerin Türkiye'ye iade edilmesi talebiyle Almanya'ya başvurmuştur ve çalışmalar 1991'den beri devam etmektedir.
Müze, yılda ortalama 850.000 kişi tarafından ziyaret edilmektedir. 2007 yılında 1.135.000 ziyaretçi ile Almanya'da "en çok ziyaret edilen sanat müzesi" oldu.
Bergama Müzesi'nin Bergama Sunağı'nın bulunduğu büyük salonu, tadilat faaliyeti sebebiyle 2026 yılına kadar ziyarete kapatıldı.

Bergama Müzesi üç ayrı bölümden oluşur: 

Antikensammlung (Klasik Antik Çağ Koleksiyonu)
Vorderasiatisches Museum (Antik Yakın Doğu Müzesi)
Museum für Islamische Kunst (İslam Sanatı Müzesi)
"Klasik Antik Çağı Koleksiyonu" içerisinde Yunanistan'ın Olympos Dağı ve Sisam adası ile Bergama, Milet, Didim, Priene ve Kıbrıs'ta gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkarılmış tarihî eserlerden oluşmaktadır.

Müzeler Adası'ndaki Kaiser-Friedrich-Museum (bugünkü adıyla Bode Müzesi) açıldığı zaman, müzenin Alman denetiminde yapılmış kazılarda çıkan tüm sanatsal ve arkeolojik eserlerin tamamını alabilecek kadar büyük olmadığı belliydi. Babil, Uruk, Asur, Milet, Priene ve Mısır'daki devam eden kazılardan çıkan eserler var olan Alman müze sisteminde tamamıyla sergilenemiyordu. 1907'lerin başında Kaiser-Friedrich-Museum müdürü Wilhelm von Bode'nin, mevcut müzenin yanına antik mimariyi, ilkçağ sonrası Alman sanatını, Orta Doğu ve İslam sanatını kapsayacak yeni bir müze inşa etme planı vardı.
Bu büyük üç kanatlı müze 1907'den beri planlanmaktaydı. Alfred Messel 1909'da öldüğünde, onun yakın arkadaşı Ludwig Hoffmann 1910'da başlayan inşaatın başına getirildi. Müzenin inşaatı I. Dünya Savaşı döneminde de devam etti ve 1930'da müze açıldı.
Bergama Müzesi, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru gerçekleşen Berlin bombardımanında ağır hasar aldı. Bu nedenle birçok sanat eseri korunaklı yerlerde saklandı, bazı büyük parçalar ise korunmak için duvarla çevrildi. 1945'te Kızıl Ordu, bir nevi savaş ganimeti olarak veya Berlin'deki yağmadan ve yangınlardan sözde kurtarmak için Bergama Zeus Sunağı da dahil bütün müze mallarını toplayarak dönemin Sovyetler Birliği'ne Leningrad'a (şimdiki Sankt-Peterburg) götürdü. 1958'e kadar birçok eser Doğu Almanya'ya geri dönmüştür. Yalnız koleksiyonun bazı önemli parçaları hala Rusya'dadır. Bu önemli parçalardan bazıları Moskova'daki Puşkin Müzesi'nde ve Sankt-Peterburg'daki Ermitaj Müzesi'nde bulunmaktadır. Buradaki eserlerin  iadesi hakkında Almanya ve Rusya bir anlaşma hazırladılar; ama 2003'ün haziranında Rus iade kanunu nedeniyle bu anlaşma engellenmiştir.

Esarhaddon'un zafer steli

Bernard Lewis (31 Mayıs 1916, Londra - 19 Mayıs 2018, New Jersey), İngiliz asıllı Amerikalı tarihçidir. Princeton Üniversitesi'nde profesörlük yapmıştır. İslâm tarihi ve İslâm-Batı ilişkisi hakkında uzmanlaşmıştır. Orta Doğu hakkında uzmanlaşmış batılı uzmanlar arasında en çok okunan yazarlardandır. George W. Bush'un danışmanlığını yapmıştır.
2018 yılında ölen Lewis'in mezarı Tel Aviv'de Trumpeldor Mezarlığı'nda bulunmaktadır.

Lewis, 1993 yılında Fransız Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte 1915 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından öldürülmesinin bir "soykırım" olmadığını, "savaşın bir yan ürünü" olduğunu söylemişti. Paris'te bir mahkeme bunu Ermeni soykırımının inkârı olarak kabul etmiş ve tarihçiyi sembolik olarak 1 Frank para cezasına çarptırmıştı.
Londra Üniversitesi'nde eğitim gördü; yüksek lisansını Orta Doğu Tarihi yoğunluklu olmak üzere Tarih konusunda, doktorasınıysa İslam Tarihi konusunda yaptı. Paris Üniversitesi'ndeki araştırmaları sırasında Türkçe öğrendi. 1938 yılında ders vermeye başladı. 1974'e kadar Londra Üniversitesi'nde, 1974-1986 arasındaysa Princeton Üniversitesi'nde akademisyenlik yaptı. 1998 yılında Atatürk Barış Ödülü'nü aldı. Araştırma alanları Orta Çağ İslam Dünyası, günümüz Orta Doğusu ve Osmanlı Devleti'dir.
Başlıca Yapıtları: The Arabs in History (Tarihte Araplar, 1950), The Emergence of Modern Turkey (Modern Türkiye'nin Doğuşu, 1961), The Assassins (Haşhaşiler, 1967), The Muslim Discovery of Europe (Müslümanların Avrupa'yı Keşfi, 1982), The Political Language of Islam (İslam'ın Siyasal Söylemi, 1988), Race and Slavery in the Middle East: an Historical Enquiry (Orta Doğu'da Irk ve Kölelik: Tarihsel Bir İnceleme, 1990), Islam and the West (İslam ve Batı, 1993), Islam in History (Tarihte İslam, 1993), The Shaping of the Modern Middle East (Modern Orta Doğu'nun Oluşumu, 1994), Cultures in Conflict (Çatışan Kültürler, 1994), The Middle East: A Brief History of the Last 2,000 Years (Orta Doğu: Son 2000 Yılın Kısa Bir Tarihçesi, 1995), The Future of the Middle East (Orta Doğu'nun Geleceği, 1997), The Multiple Identities of the Middle East (Orta Doğu'nun Çoklu Kimliği, 1998), A Middle East Mosaic: Fragments of life, letters and history (Bir Orta Doğu Mozaiği: Hayat, Mektup ve Tarih Vesikaları, 2000), The Crisis of Islam: Holy War and Unholy Terror ("İslam'ın Krizi: Bitmeyen Savaş", 2003).
Türkçede yayımlanmış yapıtları: Modern Türkiye'nin Doğuşu (1988), İslam'ın Siyasal Söylemi (1993), Ortadoğu: Hristiyanlığın Doğuşundan Günümüze 2000 Yıllık Tarihi (1996), İslam Dünyasında Yahudiler (1996), Müslümanların Avrupa'yı Keşfi (1997), Çatışan Kültürler - Keşifler Çağında Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler (1999), Ortadoğu'nun Çoklu Kimliği (2000), Tarihte Araplar (2000), İslam'ın Krizi: Bitmeyen Savaş (2003), Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah (2012).
1998 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'ne layık görüldü.

Lewis, Ermenilerin bağımsızlık hareketlerinin diğer azınlıkların bağımsızlık hareketleriyle karşılaştırıldığında Osmanlı Devleti için en ciddi tehdit olduğunu bildiriyor. Lewis'e göre, Türkler, fethettikleri Sırp, Bulgar, Arnavut ve Rum ülkelerinden isteksiz de olsa vazgeçebiliyorlardı çünkü sonuçta uzak olan illerden vazgeçiyorlardı ve devletin sınırlarını "kendi evlerine" yaklaştırıyorlardı. Ermeniler ise, Türklerin ana vatanlarının üzerinde yaşıyorlardı. Bu topraklardan vazgeçmek, devleti küçültmek ile değil, devletin parçalanması ile eş anlamlıydı.
Lewis, bu satırları 1966 tarihli The Emergence of Modern Turkey (Modern Türkiye'nin doğuşu) adlı kitabının eski basımında yazıyordu.
Lewis, daha sonra fikir değiştirdi. Aynı kitabın 2002 seneli basımında son cümleyi değiştirdi: kitapta "holokost" yerine "slaughter" (kırım, katliam) ve "1,5 milyon Ermeni ölümü" yerine "1 milyondan fazla Ermeni ve bilinmeyen sayıda Türk öldü" yazıyor.
1993 senesinde Le Monde gazetesine verdiği röportajda, aynı vatan için iki halk arasında süren kavganın soykırım ile bittiğinin kuşkulu olduğunu söylemişti. Lewis, Ermenileri yok etmek için bir plan olmadığını, Osmanlı belgelerinin Ermenileri kovmak / zorunlu yer değiştirmek (expulsion) niyetini ispatladığını ancak kökten yok etmek (extermination) niyetini ispatlamadığını söyledi. 1 Ocak 1994'te, Osmanlı hükûmetinin Ermenileri yok etme niyeti olduğuna dair güvenilir kaynaktan hiçbir delil yok, dedi. Daha sonra, 2002 senesinde The Emergence of Modern Turkey kitabının, yukarıda sözü edilen cümle değişimini gerçekleştirdi.

Hata Neredeydi?

Edward W. Said: Orientalism. New York 1979, (S. 314-320)
Ismail Küpeli: Was ging schief beim 'Untergang des Morgenlandes'?27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Eine exemplarische Sichtung der Geschichtsdarstellung von Bernard Lewis. München, 2006 (E-Book)

Birincil Kaynak, Akademik disiplin olarak tarih çalışmalarında (orijinal kaynak olarak da bilinir) bir arkeolojik eser, belge, günlük, el yazması, otobiyografi, kayıt veya çalışılan zamanda üretilmiş bir bilgi kaynağıdır. Konu hakkındaki bilginin orijinal kaynağı olarak kullanılır. Benzer tanımlar kütüphanecilikte ve diğer araştırma alanlarında da kullanılabildiği gibi farklı alanlar farklı tanımlar getirebilir. Gazetecilikte, bir birincil kaynak, durum hakkında dolaysız bilgi sahibi bir kişi veya böyle biri tarafından yazılmış bir belge olabilir.
Birincil kaynaklar, onu alıntılayan, yorumlayan veya üzerine dayanarak kurulan ikincil kaynaklardan ayrılırlar. Genellikle, geçmiş tecrübelerden edinilmiş bilgi avantajıyla (veya çarpıtmasıyla) yazılan anlatımlar ikincildir. Bir ikincil kaynak kullanımına göre birincil kaynak da olabilir. Örneğin, bir hatırat, yazarı veya yazarın arkadaşları hakkında yapılan bir çalışmada birincil kaynak olarak değerlendirilebileceği gibi aynı hatırat yazarın yaşadığı kültürü araştırmak istendiğinde ikincil kaynak olarak da kullanılabilir. Belirli tarihsel bağlamlara göre kategorize edilmiş kaynaklar ve neyin çalışıldığına göre "birincil" ve "ikincil" kaynak tanımları göreli terimler olarak düşünülmelidir.

Bizans takvimi, "'Konstantinopolis'in Yaratılış Dönemi'" ya da "'Dünya Dönemi'" olarak da bilinir (Grekçe: Ἔτη Γενέσεως Κόσμου κατὰ Ῥωμαίους, ayrıca Grekçe: Ἔτος Κτίσεως Κόσμου ya da Grekçe: Ἔτος Κόσμου) takvimi Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından 691'dan 1728'e kadar Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak kullanıldı. Ayrıca bu takvim 988 ile 1453 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu'nun ve aynı zamanda 988 ile 1700 yılları arasında Rusya'nın resmî takvimi olmuştur.
Takvimin başlangıç yılının 1 Eylül olmasının dışında tamamen Jülyen takvimine dayanmaktadır. Yaratılış yılının yerleştirilmesi Enkarnasyon'u 5509 yılından önce ve dünyanın kuruluşundan itibaren (Latince: 'Annus Mundi' ya da 'Ab Origine Mundi' — kısaltılmışı A.M.) Yahudiler ve ilk Hristiyanların arasında belirli bir eğilime yönelen gelenekler olmuştu. Dünya Bizans takvimine göre 5509 yani 1 Eylül yılında yaratılmıştı.

A.M. 1 (MÖ 5509) – Dünyanın yaratılışı.
A.M. 4755 (MÖ 753) – Roma'nın kuruluşu.
A.M. 4841 (MÖ 667) – Byzantion kuruldu.
A.M. 5464 (MÖ 44) – Julius Sezar Roma Cumhuriyeti diktatörü oldu.
A.M. 5481 (MÖ 4) – Augustus Roma İmparatorluğunun ilk imparatoru oldu.
A.M. 5504 (MÖ 4) – İsa Nasıra'da doğdu.
A.M. 5538 (MS 30) – İsa'nın çarmıha gerilmesi ve dirilişi.
A.M. 5838 (MS 330) – Constantinople (Yunanca (Latin alfabesiyle): Konstantinoupolis) Roma İmparatorluğu'nun yeni başkenti oldu.
A.M. 5888 (MS 380) – Hristiyanlık I. Theodosius kararıyla Roma İmparatorluğu'nun resmî dini oldu.
A.M. 5903 (MS 395) – I. Theodosius'un ölümü ile birlikte Roma İmparatorluğu içinde  Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye bölünmüştür.
A.M. 5984 (MS 476) – Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışı.
A.M. 6118 (MS 610) - Birçok insan tarafından konuşulan Yunanca MS 600 civarında, hükûmete de hakim olduktan sonra, Doğu Roma İmparatorluğunun resmî dili olan Latince çıkarılarak Yunanca resmî dil ilan edildi; 100 yıldan fazla Konstantinopolis (MS 1453), bir Alman tarihçi adını Doğu Roma İmparatorluğu Yunan dönemi için "Bizans imparatorluğu" ve "Bizans" tanıtıldı; Bu isim nihayet tarihçiler ve haritacı arasında egemen oldu. Bizans döneminin başlamasının geleneksel tarihi MS 600 olarak kabul edilmiştir. Bu yıl aynı zamanda Cebrail melek tarafından Muhammed'e gelen ilk vahyin yılı olmuştur.
A.M. 6388 (MS 880) - Bu yıl eskatoloji yılı olarak adlandırılmıştı çünkü Enkarnasyon'da 888 yıl olmuştu.
A.M. 6496 (MS 988) - Resmî Bizans takvimi II. Basileios tarafından Rus takvimine dönüştürülerek Ruslar Bizans takvimini benimsediler.
A.M. 6500 (MS 992) - Eskatolojik tahminlere göre meydana gelmesi beklenen son A.M. 6500 yılında yani 7. binyılın ortalarında gelmesi bekleniyordu.

Takvimler listesi
Tekvin
Creatio ex nihilo
Jülyen takvimi
Septuaginta
Indictio
Genç Dünya yaratılışçılığı
Meton Döngüsü
Hicrî takvim
Celali takvimi
Rumi takvim
Kalandar
Kamerî takvim
Güneş takvimi
Ermeni takvimi
Miladi Takvim
İbrani takvimi

Byzantine ways of reckoning time
Era of Constantinople 23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Classic Encyclopedia (Based on 11th edition of the Encyclopædia Britannica, 1911).
Russian Calendar (988–1917) 25 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Charles Ellis, University of Bristol. The Literary Encyclopedia. 25 September 2008.
Calendar Era: Late Antiquity and Middle Ages: Christian era 14 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at SMSO Encyclopedia (Saudi Medical Site Online).
Howlett, J. Biblical Chronology 30 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. In, The Catholic Encyclopedia (New Advent). New York: Robert Appleton Company, 1908.
Chronology of the Biblical Patriarchs.
Church Calendar at Orthodoxwiki.

Celâlî Takvimi, Güneş yılı esasına dayanan, İranlı matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam başkanlığındaki bir kurul tarafından düzenlenmiş bir takvimdir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu hükümdarı Sultan Melikşah'a sunulan bu takvim, 1079 yılından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Yılbaşını 9 Ramazan 471 (M.S. 15 Mart 1079) yılına rastlayan Nevruz olarak almış, 1079 yılını başlangıç kabul etmiştir. Selçuklu Devleti'nin yanı sıra Babür İmparatorluğu da bir dönem bu takvimi kullanmıştır. Celâlî Takvimi sadece tarım, hayvancılık gibi ekonomik işlerin düzenlenmesinde kullanılmış, normal hayatta ise Hicrî takvim kullanılmaya devam edilmiştir.
Celâlî Takvimi'nde 1 yıl, 365 gün 6 saat olarak kabul edilmiştir. Matematiksel kurallar yerine astronomik hesaplar kullanıldığı için bu takvim, ilkbahar ekinoksu başlangıcı tayininde Gregoryen takviminden daha doğrudur.

Celâlî Takvimi'nde 33 yılda bir artık yıl vardır.
Günümüzde İran ve Afganistan'da resmî takvim olarak kullanılan İran Takvimi'nde ise 128 yılda bir kez artık yıl vardır.

An online Persian/Gregorian date convertor, Persian calendar for mobile (j2me)

Circa (Latincede 'yaklaşık, tahmini, civarı' anlamına gelir), İngilizce bir kalıp olan ve genellikle tarih belirtirken kullanılan, c°, ca., c., cca., cc. veya circ. olarak kısaltılan ifade. Tarih aralıklarında kullanıldığında, tarih verisinden önce kullanılır ve o tarihin 'yaklaşık' olduğunu gösterir. Circa kullanımında tarih aralıkları kesin olmayan ve yaklaşık olarak tarihler arasındaki süreyi, tarihler ise genellikle kesin olması muhtemelen olası tarihleri belirtir. Bazı örnek kullanımları:

Örnekler

1732–1799: Belirtilen yıllar arasında olduğu kesin olarak bilinmektedir.
c.1732–1799: Yalnızca ikinci yıl kesindir, ilk yıl ise yaklaşık olarak bilinmektedir.
1732 – c.1799: Yalnızca ilk yıl kesindir, ikinci yıl ise yaklaşık olarak bilinmektedir.
c.1732 – c.1799: Her iki yıl da yaklaşık olarak bilinmektedir.

Floruit

Dergi, belirli aralıklarla yayımlanan, genellikle kuşe veya mat kâğıda basılan ya da elektronik olarak dağıtılan süreli yayın. Dergiler genellikle belirli zaman aralıklarıyla piyasaya çıkan sayılar halinde yayımlanır ve her sayı birden fazla içerik barındırır. Reklam alma, satış ve abonelik yöntemleriyle gelir elde ederler.
Dergilerde çeşitli konulara ilişkin ha­ber, makale, eleştiri, inceleme ve araştırma­nın yanı sıra renkli fotoğraflar, resimler ve karikatürler de yer alabilir.
Türkiye'de yayımlanan dergiler genellikle A4 veya ona yakın sayfa ölçülerine sahiptir.

Bilinen en eski dergi, 1663'te Hamburg'da yayımlanan edebiyat ve felsefe dergisi Erbauliche Monaths Unterredungen'dır. İlk bilimsel dergi ise Journal des Savants adlı yayındır. 1731'de Londra'da yayımlanan The Gentleman's Magazine ilk genel kültür dergisidir. Edward Cave, "Sylvanus Urban" takma ismi ile, bu derginin ilk editörü olup dergi (magazine) ismini ilk kullanandır. Arapça kaynaklı makhazin (ambar) isminden türemiş askerî kökenli materiel (askerî ambar) İngilizce isim kökenidir. Osmanlı basınının ilk Türk dergisi, 1849 yılında çıkan ve 26 sayı yayımlanan Vekayi-i Tıbbiye adlı mesleki dergidir.
Derginin gelişim sürecinde gazete ve dergi arasındaki fark belirgin değildir. Nitekim II. Mahmud döneminde Moniteur Ottoman adı altında 1831'de çıkarılan gazete, Osmanlı'daki ilk süreli yayındır. Bu gazete Osmanlı'daki ilk resmî gazete olup Bâb-ı Âli'de Alexandre Blacque tarafından basılmıştır. Gazetenin isminin Fransızca Le Moniteur Universel adlı gazeteden esinlenildiği düşünülmektedir. Moniteur Ottoman birkaç ay sonra Takvim-i Vekayi adıyla Osmanlı Türkçesi olarak yayımlanmaya başlamıştır. Gazetenin 1940'lı yıllarda yayınına son verilmiştir.
Batı'da Sömürge dönemlerinde yayıncılık çok pahalı bir sektördü. Özellikle ABD'de kâğıt ve matbaa mürekkebi ithal mal olarak vergilendirildi ve bunların kaliteleri tutarsızdı. Eyaletler arası tarifeler ve kötü kara yolu sistemi, bölgesel ölçekte bile dağıtımı engelliyordu. Buna rağmen bu dönemde pek çok dergi piyasaya sürüldü ancak çoğu birkaç baskıda başarısız oldu. Benjamin Franklin, 1741'de Amerikan kolonilerinin ilk dergilerinden biri olan General Magazine ve Historical Chronicle'ı tasarladı. Yine Thomas Paine'in editörlüğünü yaptığı Pennsylvania Magazine, kısa bir süre yayınlandı. Bu dergide Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi metnini içeren son sayı 1776'da yayınlandı.

Destanların nazım şekli ve türünü, hem halk edebiyatı hem de âşık edebiyatı bünyesinde bulmak mümkündür.

Destan sözcüğünün aslı ''dâstân'' (داسْتان) olup Farsçadır. Ahmed V. Paşa, Ş. Sami, Ali Seydi, M. Naci, Mehmed Salahi, Hüseyin Remzi, Ali Nazîma ile Reşat, H. K. Kadri vb. destanı birbirinin aynı ya da birbirine benzer yolda;
''Manzum hikâye, mensur hikâye, kıssa, masal'' şeklinde tarif etmişlerdir. Ancak son zamanlarda destan sözcüğünün tarih boyunca geçirdiği anlam değişikliklerini Şükrü Elçin ayrıntılarıyla ele almıştır. Bu bakımdan destanlar, umumiyetle tarihî hadiseler, savaşlar, kahramanlıklar için söylenmiştir. Destanlar, topluluk hayatı ile ilgili konuları ele alırlar.

Destan; 'bir milletin tarihinde gerçekleşmiş, unutulması mümkün olmayan bir olay üzerine söylenmeye başlayıp gelişmesini asırlarca devam ettiren millî eserlerdir.

Destan, edebî eserler içerisinde en uzun, en millî ve oluşması en zor olanıdır. Bu nedenle her milletin millî destanı yoktur. Millî destanın oluşabilmesi için şu şartların sağlanmış olması gerekir. Onlar da:

Destan çekirdeği dediğimiz çok büyük bir olayın gerçekleşmesi ve bu olaydan sonra da destanın gelişmesi için uzunca bir sukûnet dönemi yaşanması gerekir.
Destan çekirdeği dediğimiz bu olayın (büyük bir savaş, salgın, deprem, sel baskını, kuraklık, toplu göç, büyük zafer...) gerçekleştiği zamanda söz konusu toplumun sosyolojik aşamasını tamamlayıp millet olma seviyesine ulaşması ve bu toplum içinden çıkan sanatçıların bu olayı şiirle veya nesirle de ifade etmesi gerekmektedir.
Bu nesir ve şiirlerin varyantlaşma sürecinin başlaması gerekir. Bir başka deyişle nesir ve şiirlere yapılan ekleme ve çıkarmalarla, ferdin malı olmaktan çıkıp anonim bir karakter kazanması gerekir.
Bir edebî eser olarak ortaya çıkmış olan bu millî destanın unutulmaması için usta bir şair ve nâsirler tarafından bir kompozisyon dâhilinde derlenip yazıya geçirilmesi gerekir.
Destanlar, Araplar'da "esatır", Batı'da ise "myth" olarak adlandırılır. 
Destanlar ikiye ayrılır: 

Yapay destanlar
Doğal destanlar
Yapay Destanlar: yazarı belli olan, daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türü iken, Doğal Destanlar: anonim (yazarı belli olmayan), ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Destanlar İslamiyet'in kabulünden önceki Türk edebiyatı kategorisine aittirler.
Destanlar üç bölümden oluşur:

Oluş (Çekirdek) Dönemi; Halkın benliğinde iz bırakan olaylar ve bunda rol oynayan kahramanlar,
Yayılma Dönemi; Olayın ağızdan ağza aktarılması,
Toplama (Derleme) Dönemi; Daha sonra yazıya geçirilmesidir.
Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihi önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler. Çoğu kez manzum olurlar. Tarih, etnografya, folklor gibi bilimler destanlardaki bilgilerden yararlanır.
Destanlar da masallar gibi sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayrılır.

Doğal Destanlar (İslamiyet öncesi ve İslami Dönem Destanları, Sözlü Destanlar, Anonim)
Yapay (Örneğin Nâzım Hikmet - Kuvayı Milliye, yazılı destanlar)

Doğal Destanlar anonim (yazarı belli olmayan), ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan sözlü destan türüdür.
Türk edebiyatında doğal destanlar İslamiyet öncesi ve İslami dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Bu destanların çoğu destan döneminde yani müslümanlık öncesi dönemde ortaya çıkmıştır. Destan dönemi çok eski dönemlerde mitolojilerin ortaya çıktığı dönemdir. İnsanların evreni, yaratılışlarını, yaşanılan tüm doğa olaylarını sorguladıkları, adlandırmaya çalıştıkları dönemdir. (Örneğin Yunan mitolojisindeki Zeus ve Aphrodite gibi tanrı ve tanrıçaların ortaya çıkması bu dönemdedir.)

Destanların temelinde çekirdek bir olay vardır. Bu olay gerçektir. Zaman içerisinde yaşanmış olan bu gerçek olay o millet tarafından; kimi zaman benzetmeler, kimi zaman abartmalar kullanılarak yaratılmıştır.
Özellikle İslamiyet öncesi döneme kaynaklık ederler.
Destanların dil ve anlatımı kimi zaman kahramanlara olağanüstü özellikler kazandırır, ifadeler açıktır. Uzun betimlemeler yer almaz. (Örn. Oğuz Kağan destanında sadece Oğuz Kağanın vücudu tasvir edilmiştir.)
Sözlü ürünlerdir. Doğal destanların üç dönemi vardır :
Ortaya çıkma
Yayılış
Derleme
Destanlar manzum örneklerdir. Bu, akılda kalıcılığı ve sürekliliği sağlamak içindir.
İslamiyet öncesi Türkler göçebe yaşam tarzı sürerlerdi. Atçılık ve avlanma onlar için önemlidir. Göktanrı inancı hakimdir. Tüm bu sosyal şartları aynı zamanda destanlarda görebiliriz.
Destanlarda dört tip vardır:
"Alp" tipi (savaşçı, cesur, korkusuz kişi)
"Alperen" tipi (savaşçı, cesur, korkusuz ve aynı zamanda bilgili kişi -alp ve veli tipleri arasında bir geçiş dönemi-)
"Veli" tipi (yol gösteren, pir (usta) kişi)
"Modern insan" tipi (günümüz için istenen, ideal insan tipi)
Özellikle bazı destanlarda, anlatılan bölüm hikâye, karşılıklı konuşmaların ve seslenmelerin olduğu bölüm nazımdır. Yani nazım ve nesir iç içedir. (Destanların aslı manzum örneklerdir)

Yazarı belli olan, yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türüdür.

Türk Destanları
Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Prof. Dr. Ali Torun.

Devlet başkanı, bir devletin en yüksek seviyedeki yöneticisidir. Devlet başkanına Cumhuriyet ile yönetilen ülkelerde cumhurbaşkanı, mutlakî ya da meşrutî monarşi ile yönetilen ülkelerde ise genellikle kral adı verilir. (Bunun bir istisnası, Amerika Birleşik Devletleri de bir cumhuriyet olmasına rağmen, ülkenin resmî adında cumhuriyet geçmemesi sebebiyle ABD cumhurbaşkanı çoğunlukla sadece başkan olarak adlandırılır.)
Devlet başkanının yetkileri ülkenin yönetim sistemine göre değişiklik gösterir. Parlamenter sistemde devlet başkanının yetkileri çoğunlukla semboliktir, asıl yetkileri elinde bulunduran bir hükûmet başkanı (genellikle başbakan) bulunur. Başkanlık sisteminde ve mutlak monarşide ise devlet başkanı aynı zamanda hükûmet başkanıdır ve fiilî yönetim yetkilerini elinde bulundurur.

Birleşik Krallık

Almanya

Amerika Birleşik Devletleri
Türkiye

Fransa
Rusya

Din, genellikle doğaüstü, transandantal ve cansal unsurlarla ilişkilendirilmiş, çeşitli ayinler ve uygulamaları içeren, ahlak, dünya görüşleri, kutsal metinler ve yerler, kehanetler, etik kuruluşlarından oluşan bir sosyo-kültürel sistemdir.
Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerine kullanılır. Dinler tarihine bakıldığında farklı kültür, topluluk ve bireylerde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu, dinlerin mensupları tarafından her çağda coğrafya ve kültür değerlerine göre yeniden tasarlandığı görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibarıyla "yol, karar, ödül" gibi anlamlara da sahiptir.

Dinin farklı tanımları olup bu tanımlar dine bakış açısına göre birbirinden farklılık göstermektedir. Bir dine bağlı olanlar dini kendi inançları açısından tanımlamışlardır. Dine inceleme konusu bir nesne olarak bakan bilim insanları ise elde ettikleri verilere göre dinin bir tanımını yapmışlardır. Bu tanımların hiçbiri dinin gerçek yapısını ortaya koyan tanımlar değildir. Şimdiye kadar üzerinde ittifak edilen bir din tanımı olmamıştır. Bunun sebebi, dinlerin farklı yapılara sahip olmasıdır.
Din bilimlerinin farklı alanlarında uzman olan pek çok din bilimcisinin kendine özgü bir din tanımı vardır. Şimdiye kadar yapılan din tanımları normal bir kitap hacmini dolduracak kadar çoktur. Ancak bu din bilimcileri dini kendi alanları açısından tanımlamışlardır. Örneğin konuya din sosyolojisi açısından yaklaşan Émile Durkheim, "Din, bir cemaatin meydana gelmesini sağlayan ayin ve inançlar sistemidir." demiştir. Durkheim bu tanımında, dinin toplumdaki sosyal fonksiyonunu esas almıştır. "Din; dua, kurban ve inançla kendini gösteren bir arzudur." diyen Ludwig Andreas Feuerbach ise din psikolojisi açısından bir tanım yapmıştır. Buna benzer birçok tanımı sıralamak mümkündür. Ancak bu iki örnek din bilimcilerinin din tanımlarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Din bilimcilerinin bu din tanımlarında kutsallık, inanç, zihni meleke, mutlak itaat duygusu, arzu, toplumsal değerler bilinci, tabiat üstü yüce varlık ve tanrı fikri gibi hususlar ön plana çıkmaktadır. Din bilimcilerinin her biri bu kavramlardan birine ağırlık vererek din tanımı yapmıştır. Bu tanımlardaki ayrılık temelde iki nedenden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden biri dinin karmaşık yapısıdır. Diğeri ise tanımı yapanların subjektif yaklaşımlarıdır. Dinin bütün dinleri kapsayacak objektif bir tarifini ancak dinin sınırlarının belirlenmesinden sonra yapmak mümkün olabilir.

Dinin nasıl ortaya çıktığı, kaynağının ne olduğu konusunda kutsal kitapların verdiği bilgilerden başka herhangi bir tarihî belge yoktur. Bu bakımdan bilimsel yöntemlere başvurarak dinin başlangıcı ve kaynağı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte, dinin kaynağını bulmaya teşebbüs eden bazı sosyal bilimciler ortaya çıkmıştır. Elde ettikleri veriler çerçevesinde dinin kökeni hakkında bir takım teoriler ileri sürmüşlerdir. Bir dönem bu teoriler Batı dünyasında kabul görmüş, bilim çevrelerinde heyecan uyandırmışsa da daha sonra bunların eleştirisi yapılıp tartışmalı hâle gelmişlerdir.
Dinin kaynağı hakkındaki görüşler evrimci görüş ve vahiy temelli görüş olmak üzere iki başlık altında toplanmaktadır.

Evrime paralel olarak insanın kültür bakımından da evrim geçirdiğinin ispatlanması için çeşitli alanlardan bilim insanları çalışmalara başladılar. Antropologlar, etnologlar, sosyologlar ve psikologlar arasından bazı bilim insanları dinin kökeninin ilkel hayat yaşayan ilkel kabilelerin din ve kültürlerinin incelenmesi ile bulunabileceği iddiasında idiler. Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Asya'da yaşayan bazı ilkel kabilelerin inançlarından hareket ederek dinin kökeni hakkında değişik görüşler ortaya atmaya başladılar. Edward Burnett Tylor dinin başlangıcının animizm, James Frazer büyü, Durkheim totemizm olduğunu ileri sürdü. Diğer bilim insanları tarafından başka teoriler de ortaya atıldı. Bütün bu teoriler yaklaşım tarzlarına göre psikolojik ve sosyolojik temelli teoriler idi. Bu teorilere göre, insan tabiattan korktuğu veya cemaat şuurunu devam ettirmek istediği için dine yönelmişti ve bu teoriler bazı bilim çevrelerinde geniş kabul görmüştü. Bu bilim çevrelerinde dinin insan hayatından çıkmasının çok uzun zaman almayacağı kanaati hakim olmaya başlamıştı. Max Müller, 1878'de bu konuya dair "Her gün, her hafta, her ay en çok okunan gazeteler din çağının geçtiğini, inancın bir yanılsama ya da çocukluk hastalığı olduğunu, tanrıların bir insan buluşu olduğunun sonunda ortaya çıkarıldığını yazıyorlar..." şeklinde görüş belirtirken 1905'te Crawley, bilimle dinin karşıtlığını göstermek için din düşmanlarının kıyasıya bir mücadeleye giriştiklerini, dinin, mitlerin oluşturulduğu ilkel çağın bir kalıntısından başka bir şey olmadığı düşüncesinin her yerde yayıldığını ve ortadan kalkmasının sadece bir zaman sorunu olduğunu yazmıştı.

İnsanın ve dinin kaynağı hakkındaki evrimci görüş karşısında bilim insanları arasında vahiyci görüşü savunanlar da çıktı. Aslında Protestan bir rahip olan Wilhelm Schmidt, ilkeller arasında yaptığı etnolojik çalışmalardan sonra yayınladığı Der Ursprung der Gottesidee eserinde dinin ilk şeklinin tektanrıcılık olduğunu ileri sürdü.
Filolog Max Müller, dinin kaynağını dilbilimsel metotlarla tanrısal ilk vahye dayandırmaya çalıştı. Tanrı fikrinin tarihini ele alan Müller'e göre bu fikir, tanrının dünyayı yaratması esnasında ilk vahiyle başladı. İnsana yaşam nefesini üfleyerek tanrısallığın "sezgisini" yerleştirdi. Başlangıçta tanrı "insan ırkının bütün atalarına" kendini aynı tarzda bildirdi. Ancak insan, dil hataları nedeniyle bu tanrıya değişik isimler verdi. Zamanla bu isimlerin her birinin farklı tanrılara işaret ettiği yanılgısına varıldı. Böylece çoktanrıcılık doğdu. Max Müller, Hinduizmin kutsal kitabı Vedalar üzerinde yaptığı dilbilimsel incelemelerle bunu ispat etmeye çalıştı. Müller'in asıl ortaya koymak istediği ise "bütün dinlerde, değişik dillerle ifadesini bulan şey, aynı tanrısal gerçek, aynı vahiydir." cümlesiyle özetlediği tespitiydi.
Dinin kökeninin tektanrıcı vahiy olduğunu savunanlar belli bir dinî inanca sahip olanlardır. Wilhelm Schmidt, Hristiyanlığın Protestan mezhebine bağlı rahip bir bilim insanıdır. Max Müller de inançlı bir Hristiyandır. Onun geleneksel Hristiyan anlayışından ayrıldığı nokta bütün dinlerin kaynağının aynı tanrısal vahiy olduğu anlayışıdır. Geleneksel Hristiyan anlayış, tanrısal vahiy dini olarak sadece Yahudiliği ve Hristiyanlığı görmektedir. Bu anlayışa göre Hristiyanlık Yahudiliğin bir devamıdır fakat Hristiyanlığın çıkışıyla Yahudiliğin hükmü kaldırılmıştır. Diğer dinler ise tamamen şeytan uydurmasıdır. Tanrının bu dinlerle hiçbir işi olmamıştır. Hinduizm de aynı yaklaşımı sergiler. Budizmin din anlayışı tamamen farklıdır. Budizm, tanrısız bir din olarak bilinir. Bu din, ne kendini ne de diğer dinleri tanrısal vahye dayandırır.

Dinî bilgi, çoğu dindar insana göre dinî önderler, kutsal metinler ve/veya şahsi ilham ile kazanılır. Bazı dinlere göre bu tür bir bilgi sınırsız bir mahiyettedir ve her türlü soru ve soruna cevap niteliği taşır. Bazı dinlere göre ise dinî bilgi hayata özellikle dinî ve pratik anlamda etki ederek gözlem ile elde edilen bilgiyi tamamlayıcı niteliğe erişir. Bazı dinler ve dindar grup ve bireylere göre ise bahsedilen yollardan elde edilen dinî bilgi kesin, şüphesiz ve asla yanılmaz türdendir. Dinî bilginin tanımı, idrak ve tahlil ediliş biçimleri çoğu zaman dinden dine, mezhepten mezhebe ve bireyden bireye değişiklik gösterir.
Bilimsel bilgi ve metot ise, tam tersi biçimde dünya ile birebir temasa dayanır ve sadece evren ile ilgili kozmolojik soru ve sorunlara cevap arar. Tüm bilimsel bilgi şüphe ihtimali barındırır ve daha sağlam delillere dayanacak gelişim ve değişime açıktır.

Dinî ve bilimsel doktrinler arasında metafiziğin felsefi perspektifi yer almaktadır. Bu yaklaşım, Antik Çağ'da evren, insanlık ve tanrı kavramının doğası üzerine mantıksal yargılar çıkarmaya çalışmaktaydı. Din ve bilim arasındaki anlaşmazlığı çözmek için geliştirilmiş önemli felsefi araçlardan biri de Ockhamlı William tarafından dini savunmak için geliştirilen Ockham'ın usturasıdır. Ancak bu argüman sıklıkla bilim felsefesinde bilimi savunmak için kullanılmaktadır.
Bu hususta not edilmesi gereken bir şey de felsefenin bilgi dalıdır. Bu dal, insan bilgisinin doğası ve sınırlarının yanı sıra inançların, doğru veya yanlış olduğunun nasıl tahlil edileceğini veya kabul edileceğini sorgular.

Din, kaynağı vahye dayanan ve insanın mutluluğunu amaçlayan bir kurallar sistemidir. İnsanın varoluşuyla birlikte gelen inanma ihtiyacına cevap verir ve inançlıların yaşamına anlam katar. İnsanın nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada niçin bulunduğunu cevaplandırmaya çalışır. Bu bakımdan dinin insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Ancak din, bu konuda yalnız olmayıp bu rolünü mitlerle paylaşmaktadır.
Mit, tarihin herhangi bir dönemlerinde gerçekten olmuş olayları mecazi bir dille anlatan kutsal öykülere verilen addır. Ancak çoğu zaman söylence, destan, halk öyküsü ve masal gibi edebiyat türleri ile karıştırılmaktadır. Miti diğerlerinden ayıran özelliği gerçekten olmuş olayları konu edinmesidir. Mitos, bu olayları farklı bir dille anlatır. Anlatımda kullanılan dil yalın değildir; mecazi anlatımlar ve semboller içerir. Mitlerdeki anlatım dili anlatılan olayların gerçek dışıymış gibi görünmelerine yol açar.

Mistisizm, felsefe ve metafiziğin aksine mantığın yücelme ve aydınlanmanın en önemli yolu olmadığını öne sürer. Daha çok yoga, oruç, dönme (örneğin sema), çile ve hatta psikoaktif maddelerin kullanımı gibi çeşitli fiziksel disiplinlerde odaklanır.
Mistisizm, mutlak, ilahi olan, ruhani hakikat veya tanrı ile veya onun varlığının bilinci ile birleşmeye çalışmak, bunun için çeşitli yol ve öğretileri takip etmek, buna rasyonel düşünce ile ulaşılamayacağını bildirmektir. Mistikler, deneysel ve entelektüel kavrayışın ötesinde çeşi

Dinler tarihi, dinleri benzer ve farklı yönleri ile karşılaştırmalı olarak inceleyen bir bilim dalıdır. Bu bilim dalının temelinde karşılaştırma, tarih ve din olmak üzere üç olgu bulunmaktadır. Bunlardan karşılaştırma kelimesi bu bilim dalının genel metodunu belirtir. Tarih kelimesi bu bilimin bir tarih bilimi olduğunu, din ise bu bilimin konusunun din olduğunu ifade eder. İnsan hayatında özel bir yere sahip olan dinleri konu edinen tarih branşına da "karşılaştırmalı dinler tarihi" veya sadece "dinler tarihi" denir.
Din bilimleri, dinlere inceleme konusu bir nesne olarak yaklaşan bilim dallarından oluşan gruba verilen isimdir. Dinlerin savunmasını yapan bilimlere ise "ilahiyat bilimleri" denir. Bu bakımdan din bilimleri ile ilahiyat bilimleri birbirine karıştırılmamalıdır. Din bilimleri, yeryüzünde var olmuş bütün dinleri doğuşundan gelişmesine ve yok olmasına kadar her yönüyle inceleme konusu yapar. Dinlerin kaynakları, inanç, ibadet ve ahlak sistemleri, kurumlarının oluşum süreçleri gibi bütün şekil ve tezahürler din bilimlerinin ilgi alanına girer. Ayrıca dinî değerler, tecrübeler, idealler, beklentiler, hisler, tavırlar, hayat ile din arasındaki bütün kompleks münasebetler, din ile bilim, edebiyat, felsefe, sanat, siyaset ve ahlak arasındaki ilişkiler, dinler arası karşılıklı tesirler, hatta ateizm gibi bütün hususlar din bilimlerinin inceleme alanına girmektedir. Bu kadar geniş bir inceleme alanını, din bilimleri içinde yer alan alt bilim dalları kendi aralarında paylaşmış bulunmaktadır. Dinler tarihi de bu bilim dallarından biridir.

Dinler tarihi, tarih boyunca yeryüzünde var olmuş bütün dinleri tarafsız olarak karşılaştırmalı bir şekilde inceleme konusu yapan bir bilim dalıdır. Bu bakımdan, herhangi bir dinin savunmasını yapan ilahiyat bilimlerinden ayrılır. Bu bilim dalı, bütün dinleri aynı kategoride değerlendirir; dinleri üstünlük, gelişmişlik, doğruluk ve yanlışlık bakımından değerlendirmeye tabi tutmaz. Onları belli bir kalıba sokmaya çalışmadan oldukları gibi inceler. Birden fazla dini inceleme konusu yaptığı için bu bilim dalı İslam tarihi, Hristiyanlık tarihi gibi sadece bir dinin tarihini inceleme konusu yapan bilim dallarından da ayrılır.
Her disiplinin belli bir özel konusu vardır. Dinler tarihinin konusu da yeryüzünde var olmuş bütün dinlerdir. Beşeri kültürün çeşitli halkalarında uzun zaman yaşamış ve daha sonra çeşitli nedenlerle ortadan kalkmış dinler de dahil olmak üzere bugün yeryüzünde yaşamakta olan bütün dinleri inceleme konusu yapar. Bu incelemede dinlerin doğuşlarını, gelişmelerini, birbirleriyle etkileşimlerini, karşılaştırmalı tarihlerini, inanç, ibadet ve ahlak sistemlerini, dinî kurumlarını, kültlerini ve mezheplerini ele alır.

Dinler tarihinin temel metodu, tarihî-karşılaştırmalı metottur. Dinler tarihi dinlerin doğuşu, gelişmesi, yok olması gibi konularda tarihî-karşılaştırmalı metoda baş vurur. Bu bilim dalı, felsefe gibi zihinsel kurgularla dinî olguları yorumlamaya kalkışmaz. Malzemesini daima tarihten, yaşanan ve tecrübe edilen hayattan alır. Tarihî-karşılaştırmalı metodu kullanarak bir dinin veya dinlerdeki bir fenomenin nasıl ortaya çıkıp şekillendiğini ortaya koyar. Örneğin Hristiyanlıktaki teslis inancının oluşumunun tarihî sürecini Hristiyanlığın irtibatta bulunduğu diğer dinlerdeki Tanrı anlayışıyla karşılaştırarak ortaya koyar. Bu tarihî-karşılaştırma metodunun dışında fenomenoloji ve yorumsamacılık metotlarını da kullanır. Tarihî-karşılaştırmalı metotla derleyip yapısını oluşturduğu olguları fenomenolojik metotla sınıflandırır. Daha sonra yorumsamacı metoda başvurarak bu fenomenlerin yapısını anlayıp yorumlamaya çalışır. Dinler tarihi, bu işlemler esnasında başka bilimlerin metotlarını da kullanır. Filoloji, antropoloji, epigrafya, etnoloji, arkeoloji, mitoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimlerin verilerinden faydalanır. Özellikle filoloji bilimi, dinî metinlerin analizinde, anlaşılmasında ve sınıflandırılmasında dinler tarihine önemli katkılarda bulunur.

İlk insanlar doğayı açıklayamadıkları için doğayı ve hayvanları Tanrı kabul etmişlerdir. Ayrıca doğa şartlarından korunmak için Şamanizm hareketinin temellerini atmışlardır. MÖ 10.000 yılında inşa edildiği düşünülen, tarihin ilk tapınağı olan Göbeklitepe'de (günümüzde Şanlıurfa ili) ilk kez ölüleri gömme gelenekleri uygulanmıştır. Sonraları yerleşik hayata geçilmeye başlanmasıyla birlikte insanlar, bazı karmaşık din sistemlerini benimsemişlerdir. Yerleşik hayata geçilmesi ile boş zamana erişim olduğundan dolayı ruhban sınıfı ortaya çıkmıştır. Paleolitik dönemden (Eski Taş Çağı) günümüze Venüs heykelcikleri, Chauvet Mağarası resimleri ve Sungir çocukları gibi çeşitli dinî kalıntılar kalmıştır.
Dinler, ilk insanlara gün, ay, mevsimler, hava durumu gibi doğal fenomenler ve tanrıların bunların üzerindeki etkisine ilişkin açıklamalar sundu. Bunlar çoğu kez yaratılış öykülerinden ve tanrılar ile insanların etkileşimine ilişkin masallardan oluştular. Antik Mısırlılar gibi erken uygarlıkların bıraktığı gelişkin mezarlar ve tapınaklardan anlaşıldı ki, bir öte dünya inancı vardı. Ölüm ve ölü gömme ritüelleri, dinde büyük bir rol oynadı. İnsanlar giderek daha büyük topluluklar hâlinde yerleşik yaşama geçtikçe, tanrılara adanan görkemli tapınaklar kent ve kasabaların merkezi hâline geldi.

Mezopotamya, tarih boyunca birçok dinin ortaya çıktığı önemli bir coğrafi bölgedir. Bugün modern dinlerde bile olan Tufan ve Cennet'ten kovulma hikâyeleri ilk defa Sümerlerin metinlerinde geçmektedir. Mezopotamya bölgesinde yaşayan Sümer medeniyeti, Ziggurat adı verilen kule tapınakları yapmışlardır. Zigguratlar yedi katlı olup, toplam üç ana bölümden oluşurlardı. İlk katlar erzak deposu, orta katlar okul ve tapınak, son katlar ise rasathane olarak kullanılırdı. Sümerlerde hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve bunlar da insan görünümündeydiler; fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. Tanrılar, insanlara ne istediklerini bildirmez, ancak insanlar onlara kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilirdi. Gılgamış, Yaratılış ve Tufan gibi hikâyelerin ilk örnekleri de Sümerlerde görülmektedir.
Sümerlerde ibadet ise, genel olarak dua, kurban, sunu ve dinî merasimlerden oluşmuştur. Dualardan sonra tapınaklarda gerçekleştirilen en yaygın ibadetler, adak ve kurbanlardır.

Sümer mitleri, sonraki birçok Mezopotamya uygarlığını etkilemiştir. Örneğin Babiller tarafından anlatılan Babil Kulesi efsanesi, dinlerin oluşumunu açıklayan önemli bir mittir. Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri sayılan Babil'in Asma Bahçeleri içinde bulunan Babil Kulesi, efsaneye göre Tanrı Marduk adına yapılmıştır. Ayrıca Babil dininin merkezinde, toplam yedi kil tablet üzerine kaydedilen yaratılış destanı Enûma Eliş vardı. Bu destanın anlattığı olaylar dizisi büyük ölçüde eski Sümer mitolojisinden uyarlanmıştı; ama bu yeni anlatımda başrolü Babil tanrıları oynamaktaydı.
Bir diğer Mezopotamya uygarlığı olan Asurlular, Babiller ile aynı tanrı panteonuna tapıyorlardı. Onların dinlerine göre bir savaş kaybedince bu, dünyanın çökeceği ile ilgilidir.
Mezopotamya bölgesi ayrıca, İbrahimî dinler için oldukça önemli olan, inanılan ve bir din büyüğü ve peygamber olarak kabul edilen İbrahim'in yaşadığı coğrafyadır. Soy açısından bakıldığında İbrahim, bugün en önemli üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın ortak atasıdır. Urfa bölgesinde veya o civarlarda yaşamını sürdürdüğüne inanılan İbrahim Peygamber'in, Museviliğin temellerini attığına inanılmaktadır. İbrahim, Hristiyanlıkta da bir uyarıcı olarak kabul edilirken, İslam'a göre ise önemli bir peygamber ve Muhammed'in atasıdır.

Eski İran'da MÖ 1400-1200 arasında bir peygamber olarak kabul edilen Zerdüşt tarafından kurulan Zerdüştlük inancı, varlığını sürdürmeye devam eden en eski dinlerden ve kayıtlara geçmiş olan ilk tek tanrılı inançlardan biridir. Zerdüşt'ün dini, bilgeliğin efendisi olan Ahura Mazda'yı da kapsayan eski Hint-İran tanrı sisteminden gelişti. Zerdüştlükte "Ahura Mazda", tek üstün Tanrı, her iyiliğin kaynağı ve kötülük ile kargaşanın karşısında düzeni ve hakikati temsil eden bilge yaratıcı düzeyine yükseltilir. Ahura Mazda'ya onun yarattıkları ve Ameşa Spenta (altı ilahi ruh) yardım eder. Yedinci ve daha zor tanımlanan Spenta, Ahura Mazda'nın kendi "cömert ruhu" ve iradesinin aracısı olarak görülen Spenta Mainyu'dur.
Zerdüşt'ün öğretileri erken Hindu metinlerinden yararlandığını gösterse de, kendisi bu metinlerle ilgili dini içgörülerinin doğrudan Tanrı'dan geldiğini varsaydı. Zerdüşt, Ahura Mazda'ya tapmayı vaaz etmeye başladığında, Rusya'nın güney bozkırlarında yarı göçebe ve çoban İranlılar arasında bir din adamıydı. Başlangıçta çok az taraftar buldu; ama yerel bir hükümdarı kendi dinine çevirdi ve o da bu dini halkının resmî dini yaptı. Bütün bunlara karşın, dinin bütün Pers diyarına yayılması MÖ 6. yüzyılda, "Kralların Kralı" unvanına sahip olan Ahameniş İmparatorluğu hükümdarı Büyük Kiros döneminde oldu.
Günümüzde Zerdüştlük dini, azınlık dinlerden biri olarak varlığını sürdürmekte ve toplam takipçi sayısının da 2-3 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Zerdüştlerin çoğunluğu Orta İran, Batı Hindistan ve Güney Pakistan'da yaşamaktadır.

Antik Mısır Uygarlığı, Antik Çağ'daki en önemli yerleşim yerlerinden birisiydi. Kuzeydoğu Afrika'da, Nil Nehri'nin denize ulaştığı çevrede yayılmış antik bir medeniyetti. Uygarlığın yayıldığı bölge, bugünkü Mısır ülkesi toprakları içinde yer almaktadır. MÖ 3050 yılları civarında kuruluşundan önce, "Aşağı Mısır" (Nil Deltası ve güneyi, şimdiki Kuzey Mısır) ve "Yukarı Mısır" (Teb kenti merkez olmak üzere günümüz Güney Mısır) olarak ikiye ayrılmaktaydı. MÖ 3150 yılında, ilk firavunun yönetimi altında Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır politik olarak birleşti.

Antik Mısır'ın birçok başarısı, uygarlık içinde ortaya çıkan çeşitli gelişmelere ve uygulamalara dayanmaktadır. Taş ocaklarının işletilmesi, anıtsal piramitlerin ve tapınakların inşası, dikilitaşların yapımına olanak sağlayan ölçümleme ve inşaat teknikleri, taşkın sonrası kaybolan arazi sınırla

Diplomasi, uluslararası siyasî ve hukukî iletişim demektir. Sorunların çözümü için karşılıklı (iki veya daha fazla ülkenin bir araya gelmesiyle) anlaşma/antlaşma imzalanır. Devletlerin temsilcilerinin sözlü veya yazılı konuşma eylemlerini ifade eder. Diplomatlar dış temsilcilik ve diplomatik görevler yoluyla faaliyet gösterir.
Diplomasi, dış politikanın ve küresel yönetişimin ana aracıdır. Uluslararası anlaşmalar, sözleşmeler, ittifaklar ve uluslararası ilişkiler genellikle diplomatik görüşmeler ve süreçlerin sonucudur. Diplomatlar ayrıca hükûmet yetkilileri ve danışmanlık tarafından bir devlet şekillendirmeye yardımcı olabilir.

Dış politikada sorunların barışçıl yöntemlerle ve müzakereler yoluyla çözülmesini ifade etmektedir. Diplomat uluslararası iletişimi gerçekleştiren ve bu işi bir meslek olarak yapan kişidir. Var olan sorunlar için karşılıklı iletişim kurulur. Diplomatik temsilci ise biraz daha geniş kapsamlı bir kavram olup bu süreçte yer alan kişi ve kurumları ifade etmektedir. Hititlerin Kadeş Antlaşması tarihin bilinen ilk yazılı diplomasi belgesidir. Diplomasinin, toplumsal örgütlenmelerin görülmeye başladığı dönemle birlikte ortaya çıktığı görülmektedir. Nicolson, diplomasinin kökenlerinin farklı insan grupları arasında avlanma sahalarının sınırlarının belirlenmesi hususunda yapılan anlaşmalarda aranması gerektiğini belirtmektedir. 15. yüzyıla kadar diplomasi tek yanlı ve süreklilik göstermeyen niteliktedir. Buna ad hoc diplomasi adı verilir.
Diplomasiyi uygulayanlara diplomat denir. Diplomatlar başka bir ülkeye kendi ülkesini politik, askeri, sanat, iş ve ticaret alanlarında temsil etmek ve diplomasiyi uygulamak için o ülkede bulunur. Bir savaş sırasında devlet düşman devletteki tüm diplomat, bürokrat, elçi ve sefirlerini geri çeker.

İkiye katlanmış yaprak, belge anlamına gelen “diploma ” Antik Yunan’da ortaya çıkmış ve diğer dillere geçmiştir. Antik Yunan dünyasında diplomasinin gelişmesinin birkaç nedeni bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında: devletlerarası sistemin birbirleriyle yakın ilişki içindeki çok sayıda aktörden oluşması diplomatik ilişkileri yoğunlaştırması sayılabilir. Antik Yunan tarihi boyunca, çok kısa dönemler haricinde hiçbir güç ya da blok diğer güçler üzerinde tam hâkimiyet kuramadı ve sistem çok aktörlü yapısını sürdürdü. Bu bağlamda devletler arasında ilk örgütlenmeler de ortaya çıktı. “ Amphictyonic Lig ” olarak adlandırılan ve Yunan dünyasında ortaya 
çıkan kimi sorunların görüşüldüğü bu birlikler, Yunan devletleri arasında -genel ve sürekli olmasa da- örgütlenme ve kurallaşmanın yolunu açtı.

Gizli diplomasiye tepki olarak ortaya atılan diplomasi anlayışıdır. Bu anlayışa göre, diplomatik görüşmelerle ilgili tarafların yüklenecekleri hak ve sorumlulukların kamuoyunun bilgi ve denetimine sunulması gerekir. Gizli diplomasiye en büyük tepki ABD Başkanı olan W. Wilson'dan gelmiştir. Büyük Savaş sonunda yayınladığı "On dört Nokta"nın birincisinde "açık görüşmeler sonunda varılacak açık sözleşmeler" ilkesini ileri sürmüştür.
Bu diplomasi anlayışının gelişmesini etkileyen iki ana etmenden sözedilebilir. İlk olarak, genel anlamda katılımcı demokrasinin sınırlarının gelişmesi hem kitlelerin meclislerini, hükûmetlerini denetleme ve yönlendirme olanağını nispeten artırmış hem de kamuoyunu çeşitli baskı gruplarına ait örgütler yolu ile yöneticileri etkileme mesaj iletme kanallarının açılması, açık diplomasiyi belirli bir ölçüde de olsa zorunlu kılmıştır. İkinci olarak da özellikle konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi gibi gizli biçimde yürütülmesi pek de kolay olmayan diplomasi türlerinin yaygınlaşması açık diplomasiyi kaçınılmaz hale getirmiştir.
Bu tür diplomasinin asıl amacı, iki veya daha fazla devletin aralarında gizlice anlaşarak, bir başka devletin temel hak ve yetkilerine yönelik bir eyleme hazırlanmalarını engellemeye çalışmaktır. Ancak, iki dünya savaşı arasındaki dönemde ayıp sayılmış olan kapalı ya da gizli diplomasi yöntemine son savaştan bu yana yoğun bir biçimde dönülmüştür.

Diplomasi anlayış ve uygulanmasında 17. ve 19. yüzyılların Avrupa diplomasisinde en belirgin özelliklerinden birisi de gizlilikti. Genellikle Avrupalı monarkların bizzat veya özel temsilcileri aracılığı ile sürdürdükleri diplomasi faaliyeti gizli bir şekilde oluştuğu gibi, bu gizlilik çoğu zaman belirli bir sonuca ulaşıldığında da sürerdi. Bir başka deyişle, saray diplomasisi olarak da adlandırılan bu tür diplomasi, her aşaması ile dışa kapalı bir biçimde yürütülürdü. Böylece, bir bölge halkı bazen bir başka devletin egemenliğine geçtiğini sonradan öğrenebilirdi.
Bu tür diplomasiye karşı en önemli tepki, idealist ABD Başkanı Woodrow Wilson'dan gelmişti. Wilson I. Dünya Savaşı sonlarında yayınladığı ünlü "On dört nokta"nın birincisinde, açık görüşmeler yolu ile ulaşılacak açık sözleşmelerden sözediyordu. Gerçekte de, 20. yüzyılda demokrasinin gelişmesi, halk kitlelerinin yönetim ile ilgili sorunlara giderek daha büyük oranlarda katılmaları ile diplomasi daha "açık" niteliğe bürünmüştür.

Havyar diplomasisi
Çek defteri diplomasisi
Zorlayıcı diplomasi
Ticari diplomasi
Kültürel diplomasi
Mutfak diplomasisi
Savunma diplomasisi
Borç tuzağı diplomasisi
Dijital diplomasi
Dolar diplomasisi
Ekonomik diplomasi
Enerji diplomasisi
Serbest diplomasi
Tam kapsamlı diplomasi
Gerilla diplomasisi
Gambot diplomasisi
Rehine diplomasisi
Tıbbi diplomasi
Yeni diplomasi
Panda diplomasisi
Paradiplomasi
Parley
Hac diplomasisi
Ping-pong diplomasisi
Önleyici diplomasi
Kamu diplomasisi
Bilim diplomasisi
Mekik diplomasisi
Stadyum diplomasisi
Track II diplomasisi
Twitter diplomasisi
Facebook diplomasisi

Diplomatik Güvenlik Servisi
Diplomatik Devrim
Diplomatik tanıma
Diplomatik nota
Diplomat
Büyükelçi
Konsolos
Ad hoc

Özel

Genel
Uluslararası Politika, Mehmet Gönlübol, Siyasal Kitabevi, 2000
G. R. Berridge, Diplomacy: Theory & Practice, 3rd edition, Palgrave, Basingstoke, 2005, ISBN 9783030859305 (İngilizce)

Igor Janev, Diplomasi, IPS, Belgrad, 2013 ISBN 978-86-7419-261-0

Evren ve dünyaya ait kronoloji (andizin) çalışmasıdır, çağlara ait tablolar için Çağ sayfasına bakılması gerekmektedir.

13,5 milyar yıl önce Büyük patlama varsayımı ile maddenin evriminin başlaması : Big Bang teorisi::Büyük patlamadan 10-35 saniye sonra atom altı parçacıkları ; Kuarkların oluşması
Büyük patlamadan 1 saniye sonra Gama ışınları
Büyük patlamadan 3 dakika sonra genişleyen evrenin yarıçapı 40 ışık yılı noktaya ulaşması
Büyük patlamadan 100 bin yıl sonra maddenin görünmesi
Büyük patlamadan 3 milyon yıl sonra ilk elementler Helyum ve Hidrojen’in ortaya çıkması: 5 milyar yıl önce, Güneş’in oluşması

4,5 milyar, Dünya’nın oluşması

4 milyar, Ay’ın oluşması
3,5 milyar Canlılığa geçiş ve tek hücreliler
3,465 milyar, Cyanobacteria benzeri canlılar
3 milyar, prokaryotlar (çekirdeksiz tek hücreliler)

2 milyar, ökaryotlar (çekirdekli tek hücreliler)
1,5 milyar, 600 milyon, bakteriler – deniz yosunları – mantarlar – ilkel canlılar
1,2 milyar, eşeyli üreme
700 milyon  hayvanlar ve bitkiler farklılaşıyor

600-530 milyon, omurgasız deniz canlıları
530 milyon, omurgalı deniz canlıları, yaşamın karalara geçmeye başlaması
500-400 milyon, kabuklular, midyegiller, deniz yosunları, su otları

445 milyon, ilk gerçek çeneliler
430 milyon, ilk çok bacaklılar

İlk kemikli ve kıkırdaklı balıklar

419 milyon, ilk et yüzgeçliler
400 milyon, ilk dört üyeli benzeri et yüzgeçliler (tetrapodomorflar)
360 milyon, ilk dört üyeliler, ilk böcekler

359-323 milyon, Missisippiyen dönemi, karaların genişlemesi, ilkel kafadan bacaklılar, kanatlı böcekler, sürüngenler, memeli benzeri sürüngenler
323-299 milyon, Pennysylvanian dönemi, sıcak iklim, bataklıklar, iri sürüngenler, Böcekler

299 milyon, Pelikozorlar
275 milyon, ilk terapsidler
260 milyon, ilk sinodontlar

240 milyon, ilk dinozorlar
Triyas dönemi, volkan etkinlikleri, deniz sürüngenleri (ihtiyozorlar, plesiyozorlar), teruzorlar
225 milyon, eski (arkaik) (yumurtlayan) memeliler (mammaliamorpha)
200 milyon, Triyas-Jura yok oluşu

Dinozorların çeşitlenmesi
160 milyon, ilk doğuran memeliler
150 milyon, ilk kuşlar
145 milyon, Jura-Kretase yok oluşu

Çiçekli bitkiler, günümüz böcekleri
66 milyon, Kretase-Tersiyer yok oluşu (kuş olmayan dinozorların, teruzorların, plesiyozorların ve bazı ilkel memeli gruplarının soyunun tükenmesi), plasentalı ve keseli memeliler

66-55 milyon, Paleosen dönemi, günümüz memeli takımlarının en eski üyeleri, ilk primatlar, mesonychianlar, condylarthlar
55-33 milyon, Eosen dönemi, ilk atgiller, devegiller, gergedanlar, prosimiyenler, arkaik balinalar, ilk maymunlar (antropoidler), entelodontlar
33-23, Oligosen dönemi, ilk kedigiller, ilk insansılar, Yeni Dünya maymunları, modern balinalar, boynuzlugiller, geyikgiller,

23-5.3 milyon, Miyosen çağı, su aygırları, Zürafagiller, hominidler
13 milyon, Pongineler (Orangutan soy ağacının ayrılması)
7-10 milyon, hominineler (Goril, Şempanze ve insan soy ağacının ayrılması)
5.3-2.5 milyon, Pliyosen çağı, dağların yükselmesi, iklimin soğuması, kılıç dişli kaplanlar, mamutlar,
5 milyon, insansıların dikilmesi (homininanlar) (ayağa kalkması): 4-3 milyon, Australopithecus
3 milyon, insan cinsi (homo) ve onun ilk türü (homo habilis)

2,5 milyon, kültürel evrimin organik evrim önüne geçmesi,
2,5 – 2 milyon, yetenekli insan (homo habilis), taş aletler
2 milyon, Kuaterner dönemi, Pleyistozen çağı (10 bin yıl öncesine kadar) dik insan (homo erectus), buzulların yayılması
500 bin, Ateş kullanımı
200 bin, Çağdaş tipte düşünen insan (modern homo sapiens) (bugün var olan ırklar), din: 31-13 bin, Sanat: 14 bin, Hayvanların evcilleştirilmesi

Avrupa'da Mezolitik, Ön Asya'da Protoneolitik
Holosene jeolojik çağının başlangıcı (11,4 bin yıl önce - günümüz)
MÖ 10 bin –  Holocene çağı, Asalaklıktan üreticiliğe geçiş

MÖ 9000
MÖ 8000 – Tarım, yerleşik hayat
MÖ 7000 – Çömlekçilik
MÖ 6000 – Dokumacılık, keten, sal, orak, Öküzün evcilleştirilmesi
MÖ 5000 – Sulama, terazi
MÖ 4000 – Bakır, güneş saati, Pakistan'da İndus Uygarlığı

MÖ 3600 – Bronz kullanımı
MÖ 3500 – Sümerlerde Tekerlekli arabalar-yazı-saban, Mısır’da Nehir kayıkları
MÖ 3000 – Eşitlikçi ilkel topluluktan katmanlı uygar topluma geçiş (Uluslar), Mum kullanımı
MÖ 2800 – Takvim
MÖ 2650 – Taş anıtlar
MÖ 2500 – Edebiyat (Homeros’un İlyada ve Odysseia), Cam
MÖ 2340 – İmparatorluklar
MÖ 20. yüzyıl – At’ın evcilleşmesi, Fenike şehir devletleri
MÖ 19. yüzyıl
MÖ 18. yüzyıl – Matematik ve Gökbilim ,Fermantasyon
MÖ 17. yüzyıl – Hammurabi Kanunları
MÖ 16. yüzyıl
MÖ 15. yüzyıl – Tıp, Ebers Papirüsü, Alfabe
MÖ 14. yüzyıl
MÖ 13. yüzyıl – Tektanrıcılık
MÖ 12. yüzyıl – Boyalar

MÖ 11. yüzyıl – Denizcilik
MÖ 10. yüzyıl
MÖ 9. yüzyıl
MÖ 8. yüzyıl
MÖ 7. yüzyıl
MÖ 6. yüzyıl
MÖ 5. yüzyıl
MÖ 4. yüzyıl
MÖ 3. yüzyıl
MÖ 2. yüzyıl
MÖ 1. yüzyıl
1. yüzyıl
2. yüzyıl
3. yüzyıl
4. yüzyıl

5. yüzyıl
6. yüzyıl
7. yüzyıl
8. yüzyıl
9. yüzyıl
10. yüzyıl
11. yüzyıl
12. yüzyıl
13. yüzyıl
14. yüzyıl

15. yüzyıl
16. yüzyıl
17. yüzyıl
18. yüzyıl - Sanayi Devrimi
19. yüzyıl
20. yüzyıl
21. yüzyıl

İsmet., Reeves, Hubert. Birkan, (2003). Dünyanın en güzel tarihi. Türkiye İş Bankası. ISBN 975-458-425-7. OCLC 52146599. 
Metin., Özbek, (2007). Dünden bugüne insan. İmge Kitabevi. ISBN 978-975-533-302-1. OCLC 223369178. 
Nephan., Saran,. Antropoloji. İnkılap. ISBN 975-10-0538-8. OCLC 57337076. 
Tyson, Neil deGrasse (2017). Kozmos : kozmik evrimin 14 milyar yılı. 3. baskı. Donald Goldsmith, Hatice Oluk. İstanbul: Geoturka. ISBN 978-605-66489-5-3. OCLC 1056207563. 
Dawkins, Richard (2008). Ataların hikayesi : yaşamın kökenine yolculuk = The ancestor's tale : a pilgrimage to the dawn of evolution. Ahmet Fethi. İstanbul: Hil Yayın. ISBN 978-975-7638-34-6. OCLC 263055964. 
1903-1972., Leakey, L. S. B. (Louis Seymour Bazett), (1988). İnsanın ataları : yontma - taş devriyle insan'ın köken ve evrimi konusunda bilinenlerin bir özeti. Türk Tarih Kurumu Basımevi. ISBN 975-16-0064-2. OCLC 55229727. 

Edwards, Sue Bradford (2019). The evolution of mammals. Minneapolis, Minnesota. ISBN 978-1-5321-5950-3. OCLC 1101136959. <

Efemeris ya da gök günlüğü (çoğul: ephemerides; Latince ephemeris'ten ("günlük"), Yunanca ἐφημερίς, Ephemeris, "günlük, takvim") astronomi ve göksel navigasyonda belirli bir zaman aralığında astronomik nesnelerin ve yapay uyduların gökyüzünde doğal olarak oluşan konumlarını kaydetme işlemidir.
Tarihsel olarak gök cisimlerinin pozisyonları düzenli aralıklarla kaydedilir ve bu değerler baskılı tablolar haline getirilirdi. Modern efemerislerde ise gezegen konumları matematiksel modeller ve yüksek hassasiyetli nümerik algoritmalar kullanılarak elektronik ortamda hesaplanır.

Modern astronomide efemeris verileri, sadece gözlemsel verilere değil, karmaşık pertürbasyon (tedirginlik) teorilerine dayanır. Günümüzde en yaygın kullanılan efemeris modelleri şunlardır:

VSOP Modelleri: Özellikle VSOP87 (Variations Séculaires des Orbites Planétaires), gezegen konumlarını çok uzun zaman aralıklarında yüksek hassasiyetle hesaplamak için kullanılan spektral bir teoridir.
JPL Gelişim Efemerisleri (DE): NASA Jet İtki Laboratuvarı tarafından geliştirilen DE405 ve DE440 gibi seriler, güneş sistemindeki cisimlerin konumlarını nümerik entegrasyon yöntemiyle belirler ve uzay görevlerinde uluslararası standart kabul edilir.
Bu algoritmalar; Ay'ın librasyonu, eksenel yalpalama ve nütasyon gibi değişkenleri mili yay-saniye düzeyinde hesaba katarak hassas veri üretir.

Duffett-Smith, Peter (1990). Astronomy With Your Personal Computer. Cambridge University Press. ISBN 0-521-38995-X. 
Meeus, Jean (1991). Astronomical Algorithms. Willmann-Bell. ISBN 0-943396-35-2. 
Montenbruck, Oliver (1989). Practical Ephemeris Calculations. Springer-Verlag. ISBN 0-387-50704-3. 
Seidelmann, Kenneth (2006). Explanatory supplement to the astronomical almanac. University Science Books. ISBN 1-891389-45-9. 

The JPL HORIZONS online ephemeris
Introduction to the JPL ephemerides

Efsane ya da söylence, hem anlatıcı hem de dinleyiciler tarafından insanlık tarihinde yer aldığına inanılan veya öyleymiş gibi algılanan insan eylemlerinin yer aldığı bir anlatıdan oluşan bir folklor türüdür. Efsanelerde anlatılan olaylar bazen doğaüstü olabilir ama çoğunlukla gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanır. Bu öykülerin çoğu kahramanca işler yapmış kişilerle ilgilidir. Eski alcıklarlı şair Gizem tanrıçası, ecem Eski Yunan ve Odysseia adlı destanlarında krallara ve kahramanlara ilişkin söylencelerden yararlanmıştır. Kral Arthur ve şövalyeleri ile ilgili birçok öykünün kaynağı söylencelerdir. Efsaneler nesilden nesile aktarılır. Efsaneler belirsizdir, katılımcılar tarafından asla tamamen inanılmaz, aynı zamanda kararlı bir şekilde şüphe edilmez.

Şehir efsaneleri, kökeni yerel popüler kültüre dayanan, ürkütücü veya mizahi unsurlarla genellikle gerçek olarak sunulan kurgusal hikâyelerden oluşan, modern bir folklor türüdür.

Efsanevi yaratıklar listesi

Epigrafi; yazıtları, kitabeleri ve tarihi yapıtlardaki yazıları inceleyen bilim dalıdır. Yazıt bilimi, tarihe yardımcı bilim dalıdır. Bu bilimle uğraşan kişilere yazıt bilimci veya epigrafist denir.
Epigrafi Helence bir sözcüktür. Üzerine yazmak, kaydetmek anlamına gelen 'Epigraphein' fiiliyle yazıt anlamına gelen 'Epigraphe' sözcüklerinden gelir. Türkçeye yazıt bilimi olarak çevrilmiş olan epigrafi taş, metal, tahta, mermer, seramik gibi kalıcı ve sert maddeler üzerine eski Yunan ve Latin dillerinden birisi ya da ikisiyle yazılan yazılarla -sikke hariç- uğraşan bir bilim dalının adıdır.
Epigrafi, anıtlar üzerindeki kitabeleri ve yazıları inceleyen bilim dalıdır. Filoloji ve paleografi bilimleri ile iş birliği içerisinde çalışır. Anıtlar üzerindeki kitabeler ait olduğu dönem hakkında önemli bilgiler verir.
Yazıtların birçoğu kırık, eksik ya da zedelenmiş olarak ele geçer. Bu yazıtlar üzerine çalışan kişi, söz konusu eksiklikleri tamamlar ve metinleri orijinal durumuna yaklaştırmaya çalışır. Yazıt üzerinde isabetli tamamlamalar yapılabilmesi, ilk önce yazıttaki eksikliklerin boyutuna ve bu işi yapan kişinin deneyimine bağlıdır.
Restore edilecek yazıt hakkında düşünülmesi gereken ilk nokta yazının ait olduğu türdür. Örneğin elimizdeki parça bir mazoz yazıtıysa, o şehir ya da o yörede kullanılan genel formüller incelenmelidir. İkinci nokta da satır uzunluklarının isabetli tahmin edilmesi ve tamamlanması gereken boşluktaki muhtemel harf sayısının hesaplanmasıdır. Şüphesiz yapılan her tamamlamada göz önüne alınan tüm örnekler sıralanarak, yapılan tamamlamanın inandırıcı olmasına çalışılmalıdır.

Eski Usul (E.U.) (İngilizce O.S.) ve Yeni Usul (Y.U.) (İngilizce N.S.) tarihler, özellikle tarihsel İngilizce dil çalışmalarında Jülyen takviminde de her ne kadar yılın başlangıcı (E.U.) 1 Ocak'tan itibaren başlamış olsa bile, bazı ülkelerde Gregoryen takvimine (Y.U.) geçişin değişik tarihlerde olması nedeniyle arada oluşan gün farkını belirtmek amacıyla kullanılan bir zaman gösterme yöntemidir. Çünkü sonuç olarak, Jülyen takviminde tarih 1 Ocak iken, Gregoryen takviminde tarih 14 Ocak'tır. Arada toplam 13 günlük fark bulunmaktadır.
1582 yılında Katolik ülkelerde kullanılan Jülyen takvimi Gregoryen takvim ile değiştirilmeye başlanmıştır. Bu değişiklik belirli bir gecikmenin ardından Protestan ve Ortodoks ülkelerde de uygulanmıştır. İngiltere ve Galler, İrlanda ve İngiliz kolonileri Jülyen takviminin üzerine gelen yılbaşı değişikliği nedeniyle 1750 Takvim (Yeni Usul) Yasası çıkarıldıktan sonra 1752 yılının yılbaşında değişiklik yaptılar. İskoçya ise 1600 yılında yılbaşını yasal olarak 1 Ocak tarihine taşımış ancak bunun aksine 1752 yılına kadar Jülyen takvimini kullanmaya devam etmiştir. Artık Grogoryen takvimi kullanan pek çok kültür ve ülkeler, bu değişiklikten önce kullandıkları takvime bağlı olarak Eski takvimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Ayrıca Eski Usul ve Yeni Usul için kullanılan terimlerde de farklılıklar bulunmaktadır.

Birçok ülke için dönüştürme detayları12 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Eski ve Yeni Usul arasında bir referans20 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John Walker tarafından hazırlanmış  birçok sistem için tarih dönüştürücü13 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etnografya (budun betimi, kavmiyat), kavimleri karşılaştırarak inceleyen, kültür oluşumlarını araştıran, kültür bilimidir. İnsanın toplumsal varlığını niteliksel ve niceliksel olarak inceler. Bu incelemeleri alan çalışmasına göre gerçekleştirir. Bütünlükçü bir yöntem tercih eder. Bu yönteme göre insan-toplum ilişkisi birbirinden ayrı ögeler olarak anlaşılamaz. Geleneği gezi yazıları ve sömürgecilik dönemi raporlarına da dayanmaktadır.
Küçük yapıda sosyal grupların yaşamının her yönünü akrabalık açısından olduğu kadar, ekonomi, siyaset, dil ya ekoloji açısından da eksiksiz bir biçimde ve yerinde inceleyen bilgi dalı. Sömürgeciliğin sona erişi ve “ilkel” denen halk topluluklarının giderek uygarlaşması, etnografların bundan böyle kendi toplumlarındaki kırsal ve kentsel topluluklarla ilgilenmelerine yol açtı. İlgilenilen, incelenen topluluğun dilini bir ölçüde olsun bilmeyi gerektiren etnografya anket (soruşturma) yöntemini kullanır, toplanan bilgilerin ve konuların yazımını ve düzenlemesini yapar
Etnografya kelimesinin anlamı; Yunancada cins ve topluluk manasına gelen ethnos ile yazma, çizme anlamına gelen grapho kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.
Etnografya, terim olarak insan topluluklarının çeşitli zaman ve yerlerde tabiata hakim olmak, sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için sarf ettikleri gayretlerin sonucunda ortaya çıkan maddi ve manevi kültürlerin tasviri analizlerini yapan bilim dalının adıdır.
Milletlerin yaşayış şekillerinin tasvir edilmesi ve onları tanıma ilmi. Kavim, kabile, aşiret gibi insan topluluklarını tasvir eder. Terim olarak 19. asır başında ortaya çıktı. Önce insan topluluklarının dillerinin bilgisi yerine kullanıldı. 1910'dan sonra maddi kült ürün bütün sahalarına yayıldı. Türkçede etnografyanın, karşılığı olarak ilm-i akvam, kavmiyet, akvamiyyet, tasvir-i akvam tabirleri kullanıldı etnografya, insan topluluklarının meydana getirdiği maddi kültürlerini tasvir eder. giyim, süs eşyası, ev aletleri, avcılık, yapı maddeleri, tarım aletleri, halk sanatlarına ait aletler, bir yayık veya beşiğin yapılışı etnografyanın hususu içine girer.
Türkler'de etnografik araştırmalar Meşrutiyet devrinden sonra başlamıştır.1912'de Satı Bey, Mekteb-i Mülkiye'de müstakil ders olarak okutmuş, ders notlarını da Etnografya İlm-i Akvam ismiyle kitap halinde yayımlamıştır. Daha sonra gelişerek araştırmalar artıp, kitap ve dergilerde bu konular işlenmeye başlamıştır. Dr. Hamit Zübeyir Koşay ve Rıza Yalman'ın araştırma ve yayımları ile gerçek etnografya çalışmaları yapılmıştır.
Türk Ocağı tarafından yayımlanan Türk Yurdu dergisinde Türkler'in Orta Asya'daki ve Anadolu'daki etnografya malzemeleri hakkında çeşitli makaleler, bazı il dergilerinde de bu saha ile ilgili çalışmalar yayımlanmıştır.
Daha sonraki yıllarda devlet kuruluşları ve özel kuruluşlarca çeşitli eserler yayımlanmıştır. 1930 senesinde Ankara'da açılan ilk etnografya müzesinde birçok eser toplanarak sergilenmiştir.

Eğitim bilimleri ya da pedagoji, eğitimi inceleyen bilim dallarının tamamına verilen addır. Eğitim bilimleri ailesi özellikle son yüzyıl içerisinde büyük bir gelişim kaydetmiş, 1960 sonrasında, post-sputnik döneminde hızlanarak bugünkü geniş aileyi oluşturmuştur.
Eğitimin çeşitli kademelerine uzman öğretici yetiştirmek, üniversite ya da yüksekokul mezunu olmuş ve formasyon eğitimi almış, öğretmenlik yapmak isteyen kişiler için düzenlenen programlardır.
Eğitim bilimleri aşağıdaki şekilde listelenebilir:

Eğitimde Program Geliştirme
Eğitim Programları ve Öğretim
Eğitsel Ölçme ve Değerlendirme
Eğitim yönetimi
Eğitim planlaması
Eğitim ekonomisi
Eğitim psikolojisi
Gelişim psikolojisi
Öğrenme psikolojisi
Eğitim teknolojisi
Öğretim teknolojisi
Eğitim tarihi
Eğitim felsefesi
Eğitim sosyolojisi
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik
Okul psikolojisi
Uluslararası eğitim
Özel eğitim
Hizmetiçi eğitim

Erken çocukluk dönemi eğitimi
İlk eğitim
Orta eğitim
Yüksek eğitim
Yetişkin eğitimi

Türkçe eğitimi
Okuryazarlık eğitimi
Matematik eğitimi
Doğa bilimleri eğitimi
Sosyal bilimler eğitimi
Yabancı diller eğitimi
Sanat eğitimi
Beden eğitimi
Teknoloji eğitimi
Meslek eğitimi
İşletme eğitimi
Din eğitimi
Özel eğitim
Bu alanlara başkaları da eklenebileceği gibi alanların her birisi kendi dallarına ayrılırlar.

Eşcinsellik veya homoseksüellik, aynı cinsiyetteki insanlar arasındaki romantizm, cinsel çekim ya da cinsel davranıştır. Eşcinsellik, bir yönelim olarak “kişiyi ağırlıklı olarak ya da tümüyle kendisiyle aynı cinsiyette olan kişilere karşı romantik ya da cinsel çekimleri yaşamaya yönlendiren kalıcı kişisel nitelik” olarak ifade edilir. Aynı zamanda kişiyi bu çekimlere dayanan davranışlarla ilişkili kimlik hissi ve bu çekimleri paylaşan diğer kişilerden oluşan topluluğa olan üyeliğini de tanımlar.
Homoseksüellik, heteroseksüellik ve biseksüellikle birlikte karşıcinsel-eşcinsel spektrumundaki üç ana cinsel yönelimden biridir. İnsanların neden özel bir cinsel yönelim geliştirdiği konusunda bilim insanlarının ortak bir görüşü yoktur. Cinsel yönelimin kökeni konusunda genetik faktörler, erken rahim ortamı ya da ikisinin kombinasyonuna işaret eden biyolojik teoriler uzmanlar tarafından daha çok benimsenmiştir. Ailenin yetiştirme şeklinin ya da erken çocukluk deneyimlerinin cinsel yönelimi etkilediğine dair güçlü bir kanıt yoktur. Bazıları eşcinsel aktivitenin doğaya aykırı ya da fonksiyonel bir bozukluk olduğu görüşünde olsa da bu tartışmalıdır. Araştırmalar, eşcinselliğin hayvanlarda da oldukça yaygın olabildiğini ortaya çıkarmıştır. Araştırmalar, özellikle penguenler, yunuslar, zürafalar ve aslanlar gibi geniş bir spektrumdaki pek çok hayvanın bu özelliğe sahip olabileceğini göstermiştir. Ayrıca eşcinselliğin insan cinselliğinin normal ve pozitif bir varyasyonu olduğunu, negatif psikolojik etkilerinin bir kaynağı olmadığını göstermektedir. Çoğu insan kendi cinsel yöneliminde çok az tercih hissi deneyimler ya da hiç deneyimlemez. Cinsel yönelimi değiştirmeyi amaçlayan psikolojik müdahalelerin işe yaradığını destekleyen yeterli kanıt yoktur.
Eşcinselleri tanımlamak için çok çeşitli kavramlar kullanılır. Eşcinsel kadınları tanımlamak için 1800'lü yıllardan beri kullanılan "lezbiyen" sözcüğünü karşılamak için Fransızca kökenli "gey" (Türkçe: gey veya gay, Fransızca: gai, İngilizce: gay) sözcüğü, 1960'larda önceleri sadece eşcinsel erkekleri tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla tüm eşcinseller için kullanılır hâle gelmiştir. Eşcinsellere cinsel yönelimlerinden dolayı uygulanan fiziksel ve sözlü şiddet, "eşcinsel" anlamına gelen argo tabirleri hakaret ya da aşağılama amaçlı kullanmak, birçok gelişmiş ülkede nefret suçu kapsamına girer ve cezai yaptırımla karşılaşılabilir.
Gey veya lezbiyen kimlikli ve eşcinsel deneyim yaşayan kişilerin sayısını ölçmek araştırmacılar için çeşitli nedenlerden dolayı zordur. Bu nedenlerin arasında eşcinsel kişilerin homofobik ve heteroseksist ayrımcılık yüzünden kimliklerini açık olarak belli etmemeleri de yer almaktadır. Eşcinsel davranışlar aynı zamanda birçok hayvan türünde gözlenmiştir.
Sadece nüfus sayımları ve politik şartlar görünürlüklerini kolaylaştırmasına rağmen birçok gey ve lezbiyen ciddi birliktelikler kurmaktadır. İlişkideki tarafların kendi psikolojik algılayışları açısından bu tür ilişkiler ile heteroseksüel ilişkiler arasında hiçbir fark yoktur. Kaydedilmiş tarih boyunca eşcinsel ilişkiler ve eylemler -aldıkları şekle ve bulundukları kültürlere bağlı olarak- zaman zaman takdir edilmiş zaman zaman da yargılanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarından beri, eşcinsellerin görünürlük ve tanınmasının artırılmasının yanı sıra; evlilikler, medeni birliktelikler, evlat edinme ve ebeveynlik; işe ve askere alınma ile sağlık hizmetlerine eşit erişim gibi yasal hakların kazanılması için büyük bir mücadele verilmektedir.

Birçok gey ve lezbiyen kişi duygusal veya cinsellik olarak hemcins ilişki içerisindedir. İlişkideki tarafların kendi psikolojik algılayışları açısından bu tür ilişkiler ile heteroseksüel ilişkiler arasında hiçbir fark yoktur. Kaydedilmiş tarih boyunca eşcinsel ilişkiler ve eylemler -aldıkları şekle ve bulundukları kültürlere bağlı olarak- zaman zaman takdir edilmiş zaman zaman da yargılanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarından beri, eşcinsellerin görünürlük ve tanınmasının artırılmasının yanı sıra; evlilikler, medeni birliktelikler, evlat edinme ve ebeveynlik; işe ve askere alınma ile sağlık hizmetlerine eşit erişim gibi yasal hakların kazanılması için büyük bir mücadele verilmektedir.
Çok eskilere dayanan ve tıpta geniş tartışmalara neden olan, akıl almayacak yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılan eşcinsellik modern zamanlarda artık bilim insanları tarafından bir hastalık olarak görülmemektedir. Son 35 yıldır psikologlar, psikiyatrlar ve diğer ruh sağlığı uzmanları eşcinselliğin hastalık, ruhsal bozukluk veya duygusal bir sorun olmadığını onayladılar. İlk olarak 1973'te Amerikan Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu eşcinselliğin hastalıklar kategorisinden çıkartılmasına karar verdi. Karar, Amerikan Psikiyatri Derneği'nin bir yıl sonra (1974) yapılan yıllık genel kurulunda üyelerin çoğunluğu tarafından onaylandı. Amerikan Psikiyatri Derneği, 2006'da yapmış olduğu genel kurulunda söz konusu kararı tekrar ifade etti. Benzer şekilde 17 Mayıs 1990 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardı. 1992'de bu karar, ICD-10 (Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması) listesine resmen kaydedildi. 1994 tarihinden itibaren WHO üyesi tüm ülkeler yeni sınıflandırmayı kullanmaya başladı. Eşcinselliğin bir hastalık, bozukluk ya da eksiklik olmadığını, 3 farklı cinsel yönelimden birisi olduğunu ve doğuştan ya da 3 ile 4 yaşlarına kadar belirlenen, kişinin kendi seçmediği bir durum olduğu tıp bilim tarafından tespit edilmiş ve bu durum kabul görmüş ve eşcinseller çoğu gelişmiş ülkelerde eşcinseller arası resmi evlilik dahil olmak üzere heteroseksüellerin sahip olduğu pek çok hakka kavuşmuştur.
Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), 1973 yılında eşcinselliği, "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu"ndan çıkarmıştır. Günümüzde APA'nın pozisyonu, objektif ve iyi planlanmış bilimsel çalışmalar ve klinik literatür doğrultusunda eşcinselliğin insanların cinselliğinin "pozitif ve normal" çeşitlerinden biri olduğudur APA'ya göre eşcinselliğin geçmişte bir akıl hastalığı olarak görülmesinin nedeni, akıl sağlığı alanında çalışan profesyonellerin ve toplumun bu konuda taraflı şekilde bilgilendirilmiş olmasıdır.
1 Ocak 1993 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi "cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez" şeklindedir.

Cinsel ilişkideki konumuna göre Batı ülkelerinde böyle bir ayrım artık yapılmamakla birlikte, eşcinselliğin daha gizli yaşandığı, daha muhafazakâr ülkelerde eşcinsel erkekler "verici" (etken, aktif) ya da alıcı (edilgen, pasif) olarak ikiye ayrılmaktadır ve bu kültürlerde özellikle kadınsı görünümlü ya da pasif konumda olan erkekler eşcinsel olarak kabul edilmekte ve toplumun büyük bir kesimi tarafından dışlanmaktadırlar. Etken (aktif) ve edilgen (pasif) terimlerinin üstünlük veya aşağılık belirttiğinin düşünülmesi nedeni ile günümüzde artık bu terimlerin eşcinselleri tanımlarken kullanımından kaçınılmaya başlanmıştır. Kadın ve erkeğin toplumsal kademelendirmesinde de etkenlik olumlu bir nitelik olarak erkeğe, edilgenlik ise olumsuz bir nitelik olarak kadına yüklenir.

Heteroseksüel-Eşcinsel derecelendirme ölçeği olarak bilinen Kinsey ölçeği, kişinin belirlenmiş bir zamandaki cinsel aktivesinin geçmişini ya da bölümlerini tanımlamaya çalışır. Derecelendirme 0'dan 6'ya kadardır. 0 tümüyle heteroseksüel anlamına gelirken, 6 tümüyle eşcinsel anlamına gelmektedir. Ölçekte aseksüelleri de tanımlamak için ek olarak bir de “X” vardır.

Amerikan Psikiyatri Kurumu, Amerikan Psikologlar Birliği ve Sosyal İşçilerin Ulusal Kurumu cinsel yönelimi kişinin sadece ayrık bir özelliği olarak değil, başkalarıyla tatmin edici birliktelik kurmaya çalışan kişinin evreni olarak tanımlamıştır:

Cinsel yönelim genellikle kişinin biyolojik cinsiyeti, cinsiyet kimliği ya da yaşı gibi bir özellik olarak ele alınmaktadır. Bu perspektif eksiktir çünkü cinsel yönelim her zaman ilişkisel terimlerde kullanılır ve diğer kişilerle birliktelik kurmayı gerektirir. Cinsel eylem ve romantik çekimler, kişinin birliktelik kurduğu kişilerin biyolojik cinsiyetine göre heteroseksüel ya da eşcinsel olarak sınıflandırılmıştır. Aslında kişiye yapılan eyleme duyulan arzu kişinin heteroseksüellik, eşcinsellik ya da biseksüelliğini ifade eder. Bu eylemler el ele tutuşma, öpüşme gibi basit şeyleri de içerir. Bu nedenle cinsel yönelim, kişilerin diğer kişilerle sevgi, bağlılık, samimiyet için kurduğu kişisel birlikteliklerle tamamen bağlantılıdır. Cinsel davranışlara ek olarak bu bağlar, partnerler arasındaki cinsel olmayan sevgi hareketlerini, paylaşılmış hedefleri, karşılıklı desteği ve devam eden sadakati de içerir.

Açılmak ya da İngilizce bir terim olarak coming out, kişinin cinsel yönelimini ya da cinsiyet kimliğini açıklamasıdır ve çeşitli şekilde psikolojik bir süreç ya da yolculuk olarak tanımlanır ya da deneyimlenir. Açılma genellikle üç evreden oluşur. İlk evre kendini bilme ve eşcinsel birlikteliklere açık olduğunu anlamadır. Bu genellikle içsel açılma olarak tanımlanır. İkinci evre kişinin diğer kişilere (örneğin aile, arkadaşlar ya da meslektaşlar) cinsel yönelimini açıklamaya karar vermesidir. 3. evre de genellikle kişinin açık bir şekilde LGBT bir birey olarak yaşamasını içerir. Bugünlerde Amerika'da insanlar genellikle lisede ya da üniversite yaşlarında cinsel yönelimlerini açıklamaktadır. Lezbiyen, gay ve biseksüeller (LGB), bu yaşlarda özellikle cinsel yönelimleri toplum tarafından kabul edilmediğinde diğer kişilere güvenmeyebilir veya yardım istemeyebilir.
Rosario, Schrimshaw, Hunter ve Braun'a (2006) göre lezbiyen, gay ve biseksüel kişilerin (LGB) cinsel kimlikleri kompleks ve zorlu bir süreçten geçmektedir. Diğer azınlık gruplarının aksine (örneğin etnik ve ırksal azınlıklar) çoğu LGB, kendi kimlikleri hakkında bir şeyler öğrenebileceği ve onlara destek verebilen kişilerin var olduğu bir toplulukta yetişmemektedir. Bunun yerine LGB'ler daha çok eşcins

Fetret Devri, Bunalım Devri veya Fasıla-i Saltanat, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'in hayattaki beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları nedeniyle 1402'den 1413'e kadar süren kargaşa dönemidir. Bu süreç Yıldırım Bayezid'in 1402'deki Ankara Savaşı'nda, Timur İmparatorluğu'nun kurucusu Timur'a yenilip esir düşmesi sonucu ortaya çıktı. Fetret Devri'nde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid'in oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmed'dir. Dağılan Osmanlı birliği, 1413 yılında, I. Mehmed (Çelebi Mehmet) tarafından yeniden sağlandı. Bu gelişmeye bağlı olarak Çelebi Mehmet için "devletin ikinci kurucusu" tabiri kullanılmaktadır.

Fetret, "iki olay arasında geçen süre" anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür. Benzer şekilde fasıla da "aralık" anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.

İsa Çelebi önce Balıkesir (Karesi) civarında yerleşti. Timur ordusunun şehri ele geçirip talanından sonra Bursa'da Timur'un beratı ile emir olarak hükûmet süren kardeşi Musa Çelebi ile mücadeleye başladı. Önceki çatışmalarda Musa Çelebi üstün geldi ise de sonra Balıkesir civarında yapılan bir çarpışmada İsa Çelebi galip geldi ve Musa Çelebi Germiyan (Kütahya)'ya kaçtı. İsa Çelebi Bursa'da Timur'dan beratlı emir olarak hüküm sürmeye başladı.
1403'te Amasya'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi, Yıldırım Beyazid'in meşhur komutanlarından olan Subaşı Eyne Bey'in tavsiyesi ile, İsa Çelebi'ye bir mektup göndererek Anadolu topraklarının ikisi arasında bölüşülmesini önerdi. Bu öneri İsa Çelebi tarafından kendisinin "ulu karındaş" olduğu ve bu nedenle hükümdarın kendisi olması gerektiği gerekçesiyle reddedildi. Mehmet Çelebi bunun üzerine Amasya'dan askeri ile Bursa üzerine yürüdü. İki kardeş orduları Ulubat'ta savaşa giriştiler ve bu muharebeyi İsa Çelebi kaybetti.
Ulubat Savaşı'ndan sonra İsa Çelebi önce Yalova'ya, oradan da İstanbul'a gitti. İmparator II. Manuil Avrupa'da bulunmaktaydı ve onun taht naibi olan VII. İoannis Emir Süleyman ile 1403 başında Bizans için çok elverişli yeni bir anlaşmayı imzalamıştı. Edirne'de bulunan Emir Süleyman'ın, İmparator'dan İsa'yı istemesi üzerine, bu antlaşma gereği olarak İsa Çelebi Edirne'ye gönderildi. Kendisine en büyük rakip olarak Mehmet Çelebi'yi gören Emir Süleyman kardeşi İsa Çelebi'ye bir kuvvetli ordu vererek Anadolu'ya geçirtti. İsa Bey bu ordu ile Çelebi Mehmet idaresinde bulunan Bursa önlerine geldi. Bursa halkı Mehmet Çelebi'nin idaresinden hoşnuttular ve İsa Çelebi'nin şehirlerini eline geçirmesini önlemek için şehirde yangın çıkarttılar. Diğer kaynaklar ise yangının Bursa'yı ele geçirmeyi başaramayacağını anlayan İsa Çelebi taraftarları tarafından çıkarıldığını yazarlar. İsa Çelebi güçleri ile Mehmet Çelebi güçleri arasındaki Bursa önündeki savaşta İsa Çelebi tekrar yenildi ve kaçmaya mecbur kaldı.
İsa Çelebi bu sefer Candar oğlu İsfandiyar Bey'e sığındı. Beyliklerini Timur yolu ile tekrar eline geçiren Aydınoğlu Cüneyt Bey, Saruhan Beyi Hızırşah Bey ve Menteşe Beyi İlyas Bey'in ve Candar oğlunun sağladığı askerlerle İsa Çelebi 1404-1405 arasında üç kez daha Bursa'da bulunan kardeşi Mehmet Çelebi'ye hücuma geçti ve her seferinde yenilip geri çekildi.
En son denemesinde Karamanoğlu'na iltica etti. Karamanoğlu Anadolu'da çok güçlenmiş olan Mehmet Çelebi aleyhtarı harekete geçmemeyi tercih etti ve Mehmet Çelebi ile anlaşıp İsa Çelebi'yi ülkesinin sınırları dışına attı.
İsa Çelebi bir süre atalarının yurdu olan Sultanönü'ne gelip burada saklandı. 1406'da İsa Çelebi Eskişehir'de bir hamamda iken Mehmet Çelebi'nin gönderdiği adamların baskınına uğradı. Bunlar tarafından yakalanıp boğularak öldürüldü. Cesedi, Bursa'da Murad Hüdavendigâr türbesi yanına gömüldü. 
Böylece 1406'da Osmanlı Devleti Mehmet Çelebi Anadolu'da ve Emir Süleyman Avrupa'da hükümdarlar olarak fiilen ikiye bölünmüş oldu.

1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı ordusunun sol kanadı komutanı olan Süleyman Çelebi  yenilgiden sonra Yıldırım Beyazid'in veziriazamı olan Çandarlı Ali Paşa ile birlikte Timur birliklerinin yakın kovalaması altında Rumeli'ye doğru kaçmaya başladılar. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman  Çelebi  oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp talan ettiler.
Süleyman Çelebi Ağustos 1402'de Gelibolu'ya geldi. Venedik ve Geneviz gemileri onu ve askerlerini Rumeli yakasına taşıdılar. Hristiyanların bu sadakatsizliği Timur'un çok kızmasına neden oldu ve belki de Timur önderliğindeki Tatar ordularının İzmir'e gidip Anadolu'da önemli bir Hristiyan kalesi ve deniz üssü olan İzmir'in kuşatılıp bütün Hristiyan savunucularının öldürülüp kesik başlarından piramitler yapılmasına bir neden oldu.
Süleyman Çelebi  Rumeli'deki Osmanlı bölgelerine hakim olmak için Bizans desteğini almak üzere o zaman Avrupa'da bulunan Bizans İmparatoru II. Manuil yerine taht naipliği yapan VII. İoannis ile müzakerelere girişti. Yıl sonunda müzakereler sona erip 1403 başında şahsen Emir Süleyman ile Bizans taht naibi, Venedik, Genova, Rodos San Jean Şövalyeleri, Sırp Despotu Stefan Lazeraviç ve Latin Naksos Dükü arasında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Bizans Osmanlılara vasal olmaktan çıkacak ve yıllık tazminat ödemeyi dururacak ve buna karşılık Süleyman  Çelebi  hükümdarlığı Bizans'ın üst egemenliğini kabul edecekti. İyi niyetini göstermek için Süleyman  Çelebi  Bizans'a Ege kıyılarında Selanik ve civarını, Aynaroz (Athos) yarımadasını, bazı Ege adalarını ve Karadeniz kıyılarında Boğaz'a girişten ta Nişabur'a kadar (hatta Varna'ya) araziyi geri verecekti. İtalyan denizci şehirlerine Osmanlı ülkelerinde daha fazla ticari imtiyazlar sağlanacaktı. Osmanlılar ellerindeki bütün  Bizans ve diğer imzalayıcı ülke esirlerini geri teslim edilecekti. Osmanlı gemileri Çanakkale ve İstanbul boğazlarına Bizans'tan izin almadan girmeyeceklerdi. Buna karşılık anlaşmayı imzalayan bütün ülkeler Süleyman Çelebi'yi başkenti Edirne'de bulunan Osmanlı Devletinin hükümdarı olarak kabul edeceklerdi. Bu haberi Avrupa'da Venedik'te alan II. Manuel Palaiologos hemen İstanbul'a geri döndü ve kendi imzasını atarak bu anlaşmayı kabul etti.
1402'de Edirne'de tahta oturan Süleyman Çelebi başveziri Çandarlı Ali Paşa aracılığı ile sivil ve asker kadroların ve 1403 başındaki barış anlaşmasından sonra komşu ülkelerin desteğini almış meşru hükümdar olmuştu. Süleyman Çelebi bundan sonra Edirne'de sarayda içki alemleri ile iyi vakit geçirmeye kendini terk etti. Bu sırada Sırp despotluğunda Stefan Lazaroviç ile Jorg Brankoviç arasında çıkan mücadeleden faydalanarak Sırbistan üzerindeki gücünü artırdı. Fakat Anadolu'yu alıp eski Osmanlı Devletini yenileme idealinden hiç vazgeçmedi. Bu nedenle 1403'te kendine sığınan kardeşi İsa Çelebi'ye büyük bir ordu vererek onu Anadolu'ya gönderdi. Ancak İsa Çelebi başarılı olamadı.
1406'da Mehmet Çelebi İsa Çelebi'yi mağlup edince, Süleyman Çelebi Anadolu'yu ele geçirme emeline daha kuvvetle sarıldı ve kuvvetlerini toplayıp Anadolu yakasına geçti. Mehmet  Çelebi  orada bulunmazken Bursa'ya hücum edip şehri eline geçirdi. Kardeşine karşı koyamayacağını anlayan Mehmet Çelebi Amasya'ya çekildi. Başvezir Çandarlı Ali Paşa'nin başarılı bir manevrasıyla Ankara'yı aldı ve kardeşinin geride bıraktığı yerleşkeleri talan etti. Bu sefer de Rumeli ve Anadolu'nun hükümdarı olarak Bursa'da "iyş-ü-nuş"a kendini verdi. Bunu fırsat bilen Mehmet Çelebi yeniden Bursa üzerine yürüdü. İki ordu Yenişehir ovasında karşı karşıya geldiler. Fakat Süleyman Çelebi'nin başveziri Çandarlı Ali Paşa çeşitli manevralarla Mehmet Çelebi  ordusunun danışmanlarını kandırıp ordunun savaşa girmeden dağılmasına neden oldu. Mehmet Çelebi bu sefer ordusuz olarak tekrar Amasya'ya kaçmak zorunda kaldı.
Süleyman Çelebi Bursa'da içki ve eğlenceye devam etmeye başladı. 1406'da tekrar baş kaldırıp Timur'un Karamanoğlulara vermiş olduğu Sivrihisar Kalesi'ni eline geçirdi. Akıncıları Karaman ülkesine hücuma geçtiler. Aydınoğlu Cüneyd Bey ve Menteşeoğlu İlyas Bey Süleyman Çelebi'nin üst egemenliğini tanımak zorunda kaldılar.
1406'da Süleyman Çelebi'nin bu başarısının mimarı olan ve I. Murad dönemi sonundan beri 20 yıldır başvezirlik yapmış olan Çandarlı Ali Paşa öldü. Bu deneyimli devlet adamının ölümü Süleyman Çelebi'nin gücünün sonu oldu ve bundan sonra Emir Süleyman gücünün çöküşü başladı. Buna bir neden olarak Süleyman Çelebi'nin Anadolu'ya önem verip Rumeli'de bulunan gazi akıncı ve göçmen Türkmenlerin taht üzerindeki etkili güclerini azaltması olmuştu.
1409'da Mehmet Çelebi yeni bir strateji uygulamaya koyuldu. Buna göre kardeşi Musa Çelebi ile anlaşarak onu Rumeli'ye Eflak üzerinden gönderecekti ve o Süleyman Çelebi'yi Rumeli'de oyalayıp hatta mağlup ederken Mehmet Çelebi Anadolu'yu ve Bursa'yı ele geçirecekti.
Süleyman Çelebi, kardeşi Musa Çelebi'nin Eflak'a gidip orada bir ordu toplama haberini Ayasoluk'ta bulunmakta iken öğrendi. Yanına İzmiroğlu Cüneyd Bey'i alıp Bizans desteğini sağlayıp hemen hızla Rumeli'ye geçti ve Edirne'ye gitti. Musa Çelebi'nin hücumlarına karşı durabilmek için, olabilecek anlaşmazlıklar, Trakya'nın emniyeti Boğazlardan rahat geçişi sağlamak amacıyla o sonbahar Emir Süleyman İstanbul'a gitti. Görüşmelerde Bizans İmparatoru II. Manuel'e "sevgili baba" diyerek hitap ederek Musa'nın hücumlarına Bizans desteği olmadan karşı koyamayacağını bildirdi. Musa Çelebi'nin Bizans'a karşı çok daha sert bir politika güdeceğini bilen ve Yıldırım'ın İstanbul kuşatmaları hâlâ aklında olan İmparator II. Manuel ile Süleyman Çelebi bir destekleme anlaşması imzaladılar. Bizans'a iyi niyetini açığa koymak için Emir Süleyman genç erkek kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatıma'yı Bizans'a rehin olarak verdi ve Epir Despotu Teodor'un gayri-meşru kızı ve İmparator'un yeğeni olan bir genç kızı da kendi karısı olarak aldı. Hemen ardından Karamanoğulları ile de barış anlaşması yaptı.
Bu stratejisinin birinci aşamasında başarılı olan Mehmet Çelebi ise hemen Bursa'ya girip Anadolu yönetimini eline aldı. 1410'ta Musa Çelebi Eflak Voyvodası'nın kızı ile evlenip Eflak, Bulgar ve Sırp desteği ile Rumeli sınır boylarında yerleşm

Filoloji (Grekçe: φιλολογία, philología), dillerin yapısını, tarihsel gelişimini ve birbirleri ile ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Filoloji, bir dili, o dilde verilmiş ürünlere dayanarak inceler, bu yolla bir ulusun ya da uygarlığın kültürel gelişimini, kendine özgü niteliklerini araştırır.
Filoloji temelde eski metinlerin yorumlanması yöntemine dayanır. Eski metinlerin bulunup okunması, nerede, ne zaman, kim tarafından yazıldığının araştırılması, dil özelliklerinin saptanması gibi çalışmalardan sonra ilgili metin tarihsel bağlamı içinde değerlendirilir.
Eski Yunancada philos (sevgi) ve logos (söz) sözcüklerinin birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır ve birebir çevirisi "kelime sevgisi"dir. Türkçede filoloji terimi yerine betikbilim terimi de kullanılmaktadır.
Filoloji; yazılı belgelerin geçerliliğini, gerçek olup olmadıklarını araştıran tarihsel bir bilimdir. Filoloji çalışmalarında, metinlerde üretildikleri dönemin etkileri, metnin kaynakları araştırılır, özgün metinler çözülmeye ve yeniden oluşturulmaya, bu arada taklitleri saptanmaya ve değerleri ölçülmeye çalışılır. TDK güncel sözlüğünde karşılığı, "dili ve yazılı belgeleri dil ve tarih açısından inceleme" olarak verilmiştir.  
Tarihî anıtlarda, alfabelerde kullanılan dilleri çözümlemede de kullanılır. Daha çok o dilin edebiyat ve kültürle olan ilişkisi üzerinedir. Dünyada var olmuş ve var olan dilleri inceler, diller arasındaki akrabalık bağlarını, sözcük alışverişlerini araştırır.

Dilbilim

Sözcüğün diğer anlamı için Köşe yazısı maddesine bakınız.

Fıkra, latife, nükte veya nekre, özlü bir anlatımı olan, nükteli ve güldürücü kısa hikâye. Nasreddin Hoca fıkraları, Karadeniz fıkraları ve Bektaşi fıkraları bunlara örnektir. Hikâye şeklinde olmayan güldürücü sözlere  espri veya nükte denir. Espri anlamında da kullanılan şaka kavramı ise güldürücü hareketleri de kapsar. Milletlerin ortak hayat görüşünü, zekâ ve hazırcevaplılığını yansıtmaktadır. Sözlü edebiyatın ürünleri olan fıkralar zamanla anonimleşerek iç içe girmiş giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşarak tek bir olayı içinde barındırmaktadır. 

Latife ve daha sonraki adlandırılışıyla fıkra anlatım bakımından hikâye, güldürme yönünden de gülmece karakteri taşıdığı için bu iki tür arasında görülmüştür. Kâşgarlı Mahmud'un küg ve külüt kelimeleriyle karşıladığı fıkra "halk arasında ortaya çıkıp insanları güldüren şey, halk arasında gülünç olan nesne" şeklinde açıklanmıştır. XVI. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti'nde terim olarak kullanılmış ve fıkraların toplandığı eserlere de "letâif, letâifnâme" denmiştir. Latife sözcüğü XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren fıkra, nükte, nekre vb. kavramlarla eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. XX. yüzyıl ile halk edebiyatının bir ürünü olarak ele alınmış ve "latife"ye oranla "fıkra" adı yaygın olarak kullanılmıştır.

Nasreddin Hoca fıkraları
Nasreddin Hoca
Karadeniz fıkraları
Bektaşi fıkraları
Erivan Radyosu fıkraları

Gazete, haber, bilgi, bulmaca ve reklam içeren, genellikle düşük maliyetli kâğıt kullanılarak basılan ve dağıtımı yapılan bir yayım olup, halka güncel olaylara ilişkin bilgi verme amacı gütmektedir. Genel olarak yayınlandığı gibi, özel bir konu üzerine de yayınlanabilir ve genellikle günlük ya da haftalık olarak yayınlanır. Gazete anlamında Osmanlı döneminde Arapça kökenli ceride sözcüğünün yanında günlük gazete anlamında Farsça rûznâme sözcüğünün de kullanıldığı  ve geçmişte günlük olayları kaydetmek üzere günnâme, aylık olayları kaydetmek üzere aynâme yazıldığı da belirtilir. Gazete sözcüğünün Türkçe eş anlamlısı ise yenün sözcüğüdür.

İlk haber toplama ve dağıtma gazetesi, MÖ 59 yılında 2.000 kopya olarak Roma Senatosu'nca çıkarılıp imparatorluğun değişik köşelerine dağıtılan Acta Diurna'dır. Fethedilen toprakları, siyasi gelişmeleri, toplumsal olayları ve gladyatör dövüşlerinin sonuçlarını içeren Acta Duirna'yı; okuma bilen Roma vatandaşları yüksek sesle okuyarak okuma bilmeyenlere duyururdu. Çin'de Tang Hanedanı döneminde dağıtılmaya başlayan Kai Yuan Za Bao adlı saray genelgesi de mandarinlerin başarıları konusunda haberlere yer verdiği için bu yönüyle bir gazete sayılabilir. 15. yüzyılda matbaanın keşfi gazete ve dergilerin hızla gelişmesine yol açmıştır. 16. yüzyılda Avrupa'da savaşlara tanıklık etmiş kimselerin birinci elden aktardığı birkaç sayfalık savaş haberleri yayımlandıktan sonra, süreli yayımlanan ilk gazeteler ise 17. yüzyılın başlarında Almanya'nın bazı kentlerinde ve Belçika'nın Anvers şehrinde basılmıştır. Johann Carolus'un 1605 yılında yayınladığı aller Fürnemmen und gedenckwürdigen Historie adlı gazetesi kâğıt üzerine basılan ilk gazete kabul edilmektedir. İlk İngilizce gazete, 1622 yılında İngiltere'de yayımlanan Nathaniel Butter; ilk Türkçe gazete ise 1828'de Kahire'de yayınlanmaya başlayan Vekâyi-i Mısriyye'dir. Sanayi devrimi ile gelişmiş matbaa makinelerinin icat edilmesi gazetelerin tiraj ve maliyetlerini olumlu ölçüde etkileyerek gazete okuma alışkanlığının yaygınlaşmasına neden olmuştur. Londra'da yayımlanan The Times gazetesi; 1814 yılında yeni matbaa aletlerini edinince, dakikada 1.100 baskı yapabilecek kapasiteye ulaşmıştır. Osmanlı Devleti'nin ilk resmi gazetesi 1831 yılında yayınlanan Takvîm-i Vekâyi olsa da, 1828 yılında Osmanlı topraklarında Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın girişimleriyle çıkarılan Vekâyi-i Mısriyye gazetesi Türkçe- Arapça yayınlanan ilk gazete olarak bilinmektedir. Tercümân-ı Ahvâl, İstanbul'da 1860-1866 arasında yayımlanan ilk özel gazetedir.

Gazeteler yayım saati, yayım süresi, konuları ve dağıtıldıkları bölgelere göre gruplandırılabilirler.

Yayımlandığı saate göre sabah gazetesi, akşam gazetesi, yayımlanma sıklığına göre günlük gazete, haftalık gazete gibi bölümlere ayrılabilir.
Hitap ettiği kitleye göre ve dağıtımının yapıldığı alana göre yerel, ulusal ya da uluslararası gazete, olarak.
Genel olaylarla ilgili haber ve bilgi veren genel içerikli gazetelerin yanı sıra yalnızca belirli konuları işleyen veya kesimleri ilgilendiren gazeteler de vardır. (Spor, din, magazin, ekonomi, siyaset)
Dijital gazete - basılı gazetenin dijital versiyonudur
Elektronik gazete - elektronik ortamda yayın yapan gazetelere verilen ad

Muhabirlerin ilettiği ve terminaller aracılığı ile doğrudan gazetenin ana bilgisayarına giren haberler, burada sayısal kodlar biçiminde depolanır. Gazetede yer alacak yazılar insan eli değmeksizin, bilgisayardan fotodizgi (elektrodizgi) makinelerine aktarılarak filme çekilebilir. Günümüzde bu filmden baskı kalıbı hazırlanması da otomatik makinelerde yapılabilmektedir. Elektronik tarama ile renkli fotoğraf ve resimlerin renk ayrımını yapabilen laserin ortaya çıkmasıyla maliyetler düşmüş ve gazeteler sayfalarında daha fazla renk kullanma olanağına kavuşmuştur. Teknolojinin sağladığı olanaklar yurt çapında yayımlanan gazetelerin dağıtımında da yardımcı oldu. Baskı için hazırlanmış sayfaların tıpkı basımları, faksimile kullanılarak uydu ya da yer hatları aracılığıyla ülkenin çeşitli yerlerine gönderilebilmekte ve gazeteden aynı anda birden çok yerde basılması saglanabilmektedir. Bu büyük teknolojik değişimler gazetenin hazırlanmasından basılmasına kadar geçen birçok aşamada eskiden insanların yaptığı çok sayıda işi ortadan kaldırmıştır.
Ofset yöntemlerde ise basımı yapılacak malzemenin filmleri alınır. Kimyasal bazı işlemlerden geçirilen bu filmlerden baskı kalıpları hazırlanır.
Birçok gazete saatte on binlerce gazete basabilen rotatif baskı makineleri ile basılır. Baskıda kullanılan kalıpları hazırlamanın başlıca iki yöntemi vardır. Artık terk edilmeye başlanan eski yöntemde, kalıplar linotip makinelerinde, harflerin kurşun alaşımından dökülerek satırlar biçiminde dizilmesiyle hazırlanır.

Büyük boy: 578 mm x 380 mm: Özel konuları işleyen genellikle entelektüellere hitap eden gazete formatıdır
Tabloid: 380 mm x 300 mm: The Sun, The National Enquirer, The National Ledger, The Star Magazine, New York Post, The Globe gazeteleri gibi sansasyonel haberlere yer veren halka hitap eden gazetelerdir.
Berliner veya Midi: 470 mm x 315 mm: Avrupa gazeteleri genellikle bu boydadır. Örneğin Fransız Le Monde, İtalyan La Stampa. İnternet ve Televizyon medyası karşısında sürekli kan kaybeden reklam gelirleri artıp baskı maliyetleri artan pek çok büyük boy gazetede midi formata dönmektedir. 12 Eylül 2005 tarihinde ünlü İngiliz gazetesi The Guardian midi formata dönmüştür. Belçika'da De Standaard ve İsviçre'den Fluck gibi ciddi içeriğe sahip gazetelerin tiraj kayıplarını ve maliyet sorununu çözmek amacıyla tabloid formata geçerek başarılı olmaları Türkiye'de de tartışılmış hatta Radikal gazetesinin tabloid olarak yayımlanması gündeme gelmiştir.
Kompakt, gazete endüstrisinde kullanılan broadsheet kalitesindeki baskının, tabloid formata basılmasıyla ortaya çıkan gazete formatıdır. The Times gazetesi bu formatta basılmaktadır.

Türkiye'de yayımlanan gazeteler listesi
Gazetecilik mesleği
Resmî gazete
Gazete dağıtımı
Gazete hırsızlığı

George Santayana (16 Aralık 1863 – 26 Eylül 1952), İspanyol asıllı Amerikalı filozof, şair ve yazardır.

George Santayana 16 Aralık 1863'te Madrid'de dünyaya geldi. 9 yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti.
1886 yılında Harvard Üniversitesi'nden mezun olan Santayana, bunun ardından eğitim hayatına iki yıl süresince Berlin'de devam etti. ABD'ye döndükten sonra Harvard Üniversitesi'nde akademisyen olarak görev yapan Santayana'nın öğrencileri arasında T. S. Eliot, Robert Frost, Gertrude Stein gibi alanlarında ün yapmış isimler de bulunmaktadır.
Felsefi eserlerinin yanı sıra ömrü boyunca yazdığı ve daha sonraları yayınlanan mektupları ve özdeyişleriyle  hatırlanan Santayana 1952 yılında, 88 yaşındayken hayata gözlerini yummuştur.

Santayana'ya göre "öz alanı" zihnin kesin bilgilerinin dünyasıydı. Özler, bir varlığı ya da gerçekliği olan, ama kendi başına var olmayan tümellerdi. Renkler, tatlar ve kokuların yanı sıra düşünce ve düşünsel nesneler de bunlar arasındaydı. "Madde alanı" ise doğal nesneler dünyasıydı; bu dünyanın var olduğu sayı, varoluşla ilgili bütün savlar gibi içgüdüsel inanca dayanıyordu. Santayana'nın tüm felsefesinin ağırlığını oluşturan Doğalcılık, maddenin öteki alanlardan önce geldiğini vurgulamasında kendini gösteriyordu.
Maddeci ve şüpheci bir kişi olan Santayana, ahlâk anlayışını Aristoteles'in ahlâk anlayışına dayamıştır. Santayana'ya göre her idealin doğal bir temeli vardır.

1896. The Sense of Beauty.
1900. Interpretations of Poetry and Religion.
1905–1906. The Life of Reason: Or, The Phases of Human Progress
1910. Three Philosophical Poets: Lucretius, Dante, and Goethe.
1913. Winds of Doctrine: Studies in Contemporary Opinion.
1915. Egotism in German Philosophy.
1920. Character and Opinion in the United States: With Reminiscences of William James and Josiah Royce and Academic Life in America.
1920. Little Essays.
1922. Soliloquies in England and Later Soliloquies.
1923. Scepticism and Animal Faith: Introduction to a System of Philosophy.
1927. Platonism and the Spiritual Life.
1927–40. The Realms of Being
1931. The Genteel Tradition at Bay.
1935. The Last Puritan: A Memoir in the Form of a Novel.
1936. Obiter Scripta: Lectures, Essays and Reviews
1946. The Idea of Christ in the Gospels; or, God in Man: A Critical Essay.
1948. Dialogues in Limbo, With Three New Dialogues.
1951. Dominations and Powers: Reflections on Liberty, Society, and Government.

Pragmatizm
Naturalizm
Muhafazakarlık
Lucretius

George Santayana çalışmaları – Gutenberg Projesi (İngilizce)
The Internet Encyclopedia of Philosophy: George Santayana 3 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Matthew C. Flamm (İngilizce)
The Santayana Edition (İngilizce)
Overheard in Seville 11 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Bulletin of the Santayana Society (İngilizce)
"George Santayana: Catholic Atheist" by Richard Butler in Spirituality Today, Vol. 38 (Winter 1986), p.  319 (İngilizce)
Curlie'de George Santayana (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Works by or about George Santayana at Archive.org (İngilizce)

Bilimsel gözlem, canlı veya cansız varlıkları herhangi bir bilgiye ulaşmak amacıyla, belirli takip metotları ve kayıt yöntemlerini kullanarak, çeşitli araçlarla veya çıplak gözle dikkatle izleme. Bilimsel bir araştırma metodu olan gözlemin astronomiden doğa tarihine kadar çok geniş bir kullanım alanı vardır.
Birçok biçimde gözlem yapılabilir; doğrudan ya da dolaylı olarak, sistemli ya da rastlantısal, açık ya da gizli, katılarak ya da katılmayarak.
Gözlem tekniği, araştırmacının süreçte aldığı rol bakımından, yani gözlemci ile gözlenen arasındaki fiziki yakınlık ve ilişkilere göre, yapılandırılmış (araştırmacının dışarıda kaldığı-sayısal ve planlı) ve yapılandırılmamış (araştırmacının sürece katıldığı-olayı doğrudan gözlemleyip kayıt altına aldığı) gözlemler olarak iki temel gruba ayrılır. Ayrıca gözlemin doğal ortamda ya da laboratuvar ortamında yapılmasına göre gruplandırılması da söz konusu olabilmektedir.
Gözlem çeşitleri

Gözlem zamanlamasına göre: Araştırma öncesi gözlem ve araştırma içi gözlem
Araç-gereç kullanımına göre: Araçlı gözlem ve araçsız gözlem
Gözlemcinin konumuna göre: Katılımcı (doğrudan) gözlem (participant observation) ve hazırlanmış (yapılandırılmış) gözlem (structured observation)
Gözlemi yapan kişiye göre: Birinci elden gözlem (primary observation), ikinci elden gözlem (secondary observation)

Nitel gözlem

Han Hanedanı, Liu Bang tarafından kurulan ve Liu Hanedanı tarafından yönetilen Çin'in imparatorluk hanedanıydı (MÖ 202 - MS 9, MS 25-220). Hanedandan önce kısa ömürlü Qin hanedanı (MÖ 221-206) ve Chu-Han Çatışması (MÖ 206-202) olarak bilinen savaşçı bir ara dönem geldi ve Üç Krallık dönemi (MS 220-280) izledi. Hanedan, gaspçı naip Wang Mang tarafından kurulan Xin hanedanı (MS 9-23) tarafından kısa bir süre kesintiye uğradı ve böylece iki döneme ayrıldı: Batı Han (MÖ 202 - MS 9) ve Doğu Han (MS 25-220). Dört yüzyıla yayılan Han hanedanı, Çin tarihinde altın çağ olarak kabul edilir ve sonraki dönemlerde Çin kimliği üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Modern Çin'in çoğunluk etnik grubu kendilerine "Han halkı" veya "Han Çinlileri" diyor. Konuşulan Çince ve yazılı Çince sırasıyla "Han dili" ve "Han karakterleri" olarak anılıyor. Han imparatoru, Han toplumunun ve kültürünün zirvesindeydi. Han hükûmetine başkanlık ediyordu ancak iktidarı hem soylularla hem de büyük ölçüde bilgin soylu sınıfından gelen atanmış bakanlarla paylaşıyordu. Han İmparatorluğu, komutanlıklar adı verilen merkezi hükûmet tarafından doğrudan kontrol edilen bölgelere ve bir dizi yarı özerk krallığa bölündü. Bu krallıklar, özellikle Yedi Devlet İsyanı'ndan sonra bağımsızlıklarının tüm izlerini yavaş yavaş kaybettiler. İmparator Wu'nun (MÖ 141-87) saltanatından itibaren Çin sarayı, Dong Zhongshu gibi sonraki bilginlerin kozmolojisiyle sentezlenen eğitim ve saray siyasetinde Konfüçyüsçülüğü resmen destekledi.
Han hanedanı, Zhou hanedanı (MÖ 1050-256 civarı) döneminde ilk kez kurulan para ekonomisinde önemli bir büyümenin yanı sıra ekonomik refah dönemlerini de denetledi. MÖ 119'da merkezi hükûmet tarafından basılan madeni para, Tang Hanedanı (MS 618-907) dönemine kadar Çin'de standart olarak kaldı. Bu dönemde bir dizi sınırlı kurumsal yenilik görüldü. Askeri kampanyalarını ve yeni fethedilen sınır bölgelerinin yerleşimini finanse etmek için Han hükûmeti, MÖ 117'de özel tuz ve demir endüstrilerini millîleştirerek daha sonra Doğu döneminde kaldırılan hükûmet tekelleri yarattı. Han döneminde bilim ve teknolojide önemli ilerlemeler kaydedildi. Bunlar arasında kâğıt yapımı, gemileri yönlendirmek için dümenler, matematikte negatif sayılar, kabartmalı haritalar, astronomi için hidrolikle çalışan halkalı küreler ve ters sarkaçlar kullanarak uzak depremlerin ana yönlerini belirleyen sismograflar yer alır.
Han Hanedanı, Doğu Avrasya bozkırlarında merkezlenmiş göçebe bir konfederasyon olan Şyung-nu ile birçok çatışma yaşadı. Şyung-nu, MÖ 200'de Han'ı yendi ve bu da Han'ı; Şyung-nu'yu evlilik ittifakı ve haraç ödemeleri politikasıyla yatıştırmaya yöneltti, ancak Şyung-nu, Han'ın kuzey sınırlarına baskın düzenlemeye devam etti. Han politikası, Han kuvvetleri Şyung-nu'yu bastırmak için bir dizi askerî sefer başlattığında, MÖ 133'te İmparator Wu döneminde değişti. Şyung-nu sonunda yenildi ve Han vasalları statüsünü kabul etmeye zorlandı ve Şyung-nu Konfederasyonu parçalandı. Han, Xiongnu'dan Hexi Koridoru'nu ve Tarım Havzası'nın İç Asya topraklarını fethederek İpek Yolu'nun kurulmasına yardımcı oldu. Han sınırlarının kuzeyindeki topraklar daha sonra göçebe Siyenpi Konfederasyonu tarafından ele geçirildi. İmparator Wu ayrıca güneyde başarılı fetihler başlattı, MÖ 111'de Nanyue'yi ve MÖ 109'da Dian'ı ilhak etti. Han topraklarını kuzey Kore Yarımadası'na doğru genişletti, burada Han güçleri Gojoseon'u fethetti ve MÖ 108'de Xuantu ve Lelang komutanlıklarını kurdu.
MS 92'den sonra saray hadımları, imparatoriçelerin ve imparatoriçe dullarının çeşitli eş klanları arasında şiddetli güç mücadelelerine girerek hanedanın saray siyasetine giderek daha fazla dâhil oldular. İmparatorluk otoritesi, Sarı Sarık İsyanı ve Beş Bıçak Pirinç İsyanı'nı kışkırtan büyük Taoist dinî toplulukları tarafından da ciddi şekilde tehdit edildi. İmparator Ling'in (h.  MS 168-189) ölümünün ardından, saray hadımları askerî subaylar tarafından katledildi ve bu da aristokrasinin ve askeri valilerin savaş ağaları olmalarına ve imparatorluğu bölmelerine olanak sağladı. Han hanedanı, Wei kralı Cao Pi'nin İmparator Xian'dan tahtı gasp etmesiyle MS 220'de sona erdi.

Büyük Tarihçinin Kayıtları'na göre, Çin Hanedanı'nın çöküşünün ardından Hegemon Xiang Yu; Liu Bang'ı küçük Hanzhong zeametinin prensi olarak atadı. Hanzhong yerleşiminin ismi, günümüz Şensi eyaletinin güneybatısındaki Han Nehri'nden ismini alır. Liu Bang'ın Chu-Han Çekişmesi kapsamındaki zaferinin ardından ortaya çıkan Han Hanedanı'nın ismi, Hanzhong zeametinden türedi.

Çin'in ilk imparatorluk hanedanı Qin ("Çin") Hanedanı (MÖ 221-206) idi. Qin, diğer Savaşan Devletler'i ele geçirerek bunları birleştirdi, ancak ilk imparator Çin Şi Huang'ın ölümü sonrasında Qin İmparatorluğu istikrarsızlığa maruz kaldı. Dört sene içerisinde hanedanlığın otoritesi, isyanların karşısında çöktü. İki eski isyancı lideri olan Chulu Xiang Yu (ö. MÖ 202) ile Hanlı Liu Bang (ö. MÖ 195); On Sekiz Krallığa bölünmüş ve bunların her biri ya Xiang Yu ya da Liu Bang'a sadakatını iddia etmiş durumdaki Çin'in hegemonunun kim olup olmayacağını belirlemek için savaşa girdiler. Xiang Yu, kendi komutanlık yeteneğini her ne kadar gösterebilmiş olsa da, günümüz Anhui'de yer alan Gaixia Muharebesi (MÖ 202) kapsamında Liu Bang tarafından yenildi. Liu Bang, kendi takipçilerinin talebi üzerine "imparator" (huangdi) ünvanını benimsedi; ölümünden sonra ise Han İmparatoru Gaozu (h. MÖ 202-195) olarak anılmaya başladı. Çangan; Han altındaki yeniden birleştirilmiş imparatorluğun yeni başkenti olarak seçildi.
Batı Han Hanedanlığı'nın başında; imparatorluğun batı üçte birinde başkent bölgesi dâhil olmak üzere merkezi kontrol altında on üç farklı zeamet mevcuttu, doğu üçte ikisi ise on farklı yarı özerk krallığa bölündü. Chu ile girilen savaştaki kendi önde gelen komutanlarının gönlünü almak için İmparator Gaozu, bunların bazılarını kral olarak atadı. Ancak Liu ailesine akraba olmayanların Han tahtına yönelik sadakatlerine dair şüpheler nedeniyle MÖ 157 yılında bütün bu krallar, Han sarayı tarafından Liu kraliyet ailesi üyeleriyle değiştirilmişti. Han kralları tarafından yürütülen çeşitli ayaklanmaların ardından (bunların en büyüğü MÖ 154 yılındaki Yedi Devlet İsyanı idi) imparatorluk mahkemesi, MÖ 145 yılında başlayarak bu krallıkların büyüklüğünü ve gücünü kısıtlayan ve eski topraklarını yeni merkezî kontrol altında zeametlere bölen bir dizi reform uyguladı. Krallar artık kendi personelini atamıyorlardı, bu sorumluluk, imparatorluk mahkemesi tarafından üstlenildi. Krallar, ismen kendi yurtluklarının başları oldu ve vergi gelirlerinin bir kısmını kendi kişisel gelirleri olarak biriktirdiler. Krallıklar hiçbir zaman tümüyle kaldırılmadı ve hem Batı hem de Doğu Han'ın geri kalan ömrü boyunca var olmaya devam ettiler.

Asıl Çin'in hemen kuzeyindeki göçebe Şyung-nu hükümdarı Mete (h. MÖ 209-174), Avrasya Bozkırı'nın doğu kısımlarında ikamet eden çeşitli kabileleri fethetti. Kendi hükümdarlığı sona erince Semerkant'ın doğusundaki yirmiden fazla devleti zapt etmiş olup Mançurya, Moğolistan ve Tarım Havzası toprakları üzerinde hâkimdi. İmparator Gaozu, kuzey sınırlarında Şyung-nulara satılan Han yapımı demir silahlarının çokluğu konusunda rahatsızdı ve bu gruba karşı bir ticaret ambargosu uyguladı. Ambargonun yürürlükte olmasına rağmen Şyung-nular, yine kendi ihtiyaçlarını karşılamaya razı olan tüccarlar bulabilmiştir. Çinli kuvvetler, sınır pazarlarında ticarette bulunan Şyung-nulara karşı sürpriz saldırılar işledi. Buna karşı misilleme olarak Şyung-nular, MÖ 200 yılında Baideng'deki Han kuvvetlerini yenip günümüz Şansi eyaleti bölgesini ele geçirdi. Müzakerelerin ardından MÖ 198 yılında yapılan heqin anlaşması, Şyung-nu ile Han liderlerini ismen bir kraliyet evlilik ittifakının eşit ortakları olarak atadı ancak Hanlar, Şyung-nulara ipek kıyafet, yiyecek ve şarap gibi büyük oranda haraç ürünü göndermek zorundaydı.

Bu haraca ve Lao Şang Şanyu (h. MÖ 174-160) ile İmparator Wen (h. MÖ 180-157) arasında sınır pazarlarını tekrar açmaya yönelik bir müzakereye rağmen, Şanyu'nun Şyung-nu astlarının birçoğu, antlaşmaya uymamayı tercih etti ve daha fazla ürünü elde etmek için düzenli olarak Çin Seddi'nin güneyindeki Han topraklarına baskın yaptılar. MÖ 135 yılında İmparator Wu'nun düzenlediği bir saray konferansına katılan vekillerin çoğu, heqin antlaşmasını muhafaza etmeye karar verdi. Şyung-nu baskınlarının devam etmesine rağmen İmparator Wu bunu kabul etti. Ancak ertesi yıl düzenlenen saray konferansına katılan vekillerin çoğu, Mayi'de Şanyu'nün suikast edilmesini içeren sınırlı bir angajmanın Şyung-nu alemini kaosa sürükleyeceğinden ve Hanların bu durumdan yararlanacağından ikna olmuşlardı. MÖ 133 yılında bu planın başarısızlığa uğramasıyla İmparator Wu, Şyung-nu topraklarına yönelik bir dizi büyük ölçekli askeri istila başlattı. Çinli ordular birbiri ardına topraklar ele geçirdi ve bunların üzerindeki kontrollerini güçlendirmek için tarım kolonilerini kurdular. Bu saldırı, MÖ 119 yılındaki Mobei Muharebesi'nde zirvesine ulaştı; bunun kapsamında Han komutanları Huo Qubing (ö. MÖ 117) ile Wei Qing (ö. MÖ 106), Hiungnu sarayını Gobi Çölü'nün kuzeyine doğru geri çekilmeye zorladı.
Wu'nun hükümdarlığı sonrasında Han kuvvetleri, Şyung-nuları yenmeye devam etti. Şyung-nu lideri Hohanye Şanyu (h. MÖ 58-31), MÖ 51 yılında en sonunda Hanlara teslim oldu. Hohanye'ye rakip olarak tahta hak iddia eden Çiçi Şanyu (h. MÖ 56-36), günümüz Kazakistan-Taraz'da yer alan Çiçi Muharebesi kapsamında Chen Tang ile Gan Yanshou (甘延壽/甘延寿) tarafından öldürüldü.

MÖ 121 yılında Han kuvvetleri, Hiugnuları Hexi Koridoru'nu kapsayan geniş topraklardan Lop Nur'a kadar kovaladı. MÖ 111 yılında Hiungnuların Çianglarla beraber kuzeybatıdaki bu topraklara işledikleri istilanın yer almasını da önledi. Aynı sene içerisinde Han sarayı, bu bölgede dört yeni zeamet kurdu: Jiuquan, Zhangye, Dunhuang ve Wuwei. Sınırdaki insanların çoğu askerlerdi. Han sarayı, hükûmet sahipliği altındaki köleleri ve sert çalışma cezası almış suçluları göndermeni

Harita, yeryüzünün tümünün ya da bir parçasının belirli oranlarda küçültülmüş bir şekilde bir düzlem üzerinde gösterimidir. Yeryüzü düzleme açılamayan kapalı bir şekil olduğundan küçültme ile birlikte harita projeksiyonları kullanılarak düzleme izdüşüm işlemi de yapılır.
Haritanın temel işlevi, bölgenin topografyası ya da ilişkili diğer konularda, jeolojisi, jeomorfolojisi, iklimi, trafiği, yeraltı kaynakları, değişik bakış açılarından ekonomisi vb. hakkında bilgi vermektir.
Başlarda haritacılık yalnız savaşlar sayesinde var olmuş, daha sonraları bilimsel ve siyasal konularda söz sahibi konuma gelmiştir. Haritacılık anlayışında en doğru hesapları yapabilen denizciler olduğundan dolayı Portekizler haritacılık tarihinde önemli bir yer tutar. Yine aynı biçimde ünlü gök bilimci Ptolemaios (Batlamyus) tarihi geçmişinde haritacılığa ismini altın harflerle kazımıştır.
Bu haliyle harita, insandan (haritayı üreten kartograf) insana (harita kullanıcısı) yer referanslı bilgi aktaran, genel olarak basılı bir iletişim aracıdır.
Haritalar, basılı haritalar ve sayısal haritalar olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Sayısal harita (vektör harita, raster harita, matris harita) niteliğindeki coğrafi veriler, Ulusal Coğrafi Veri Altyapısı'nın temel altlık verilerini oluşturur.
Anadolu Medeniyetleri Müzesinde yer alan ve MÖ 6200 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük kent planını gösteren harita, dünyanın bilinen en eski haritasıdır.

Pafta indeksi, haritanın, haritası olduğu bölgenin kullanıcı tarafından konumunun algılanabilmesi için genel bir harita üzerinde bir çerçeve ile, bazen diğer harita paftaları ile komşuluklarını da göstererek haritanın kapsadığı alan ve nerenin haritası olduğu hakkında bilgi veren bir küçük haritadır.

Uzunluk ölçeği, çizgisel ölçek olarak da tanımlanır. Harita üzerinde temsil ettiği mesafenin arazide gerçekte hangi uzunluğa karşılık geldiğini gösterir. Çizgisel ölçek üzerindeki rakamların hangi ölçü biriminde olduğu (km, m, mil vb). Ülkemizdeki haritalarda çizgisel ölçek birimi genelde m ve km biriminde verilir. Bazı ülkelerde mil kullanılmaktadır. Bu tür haritalarda genelde iki birim için iki ayrı ölçek çizgisi kullanılarak farklı birimlerle çalışmaya alışmış olan kullanıcıları için kolaylık sağlanır. Eğim ölçeği ise yükseklik gösterimlerinin ölçeğini ifade eder, ancak çoğu topoğrafik haritada kullanılmamaktadır.

Harita çerçevesi üzerinde haritanın bulunan koordinat bilgileri, koordinat ağı ile kesiştiği yerde rakam olarak yazılmıştır. Büyük ölçekli haritalarda sadece çizgisel dakika, küçük ölçekli haritalarda çizgisel derece ve 30 dakika aralığında verilir. Koordinat bilgileri özellikle günümüzde GPS ve haritayı birlikte kullanan ya da haritadan koordinat okuması yapan kullanıcılar için çok önemlidir. Bunun için koordinat çizgileri arasında kalan noktaların hassas koordinat hesabının yapılabilmesi için aşağıdaki cetvel kullanılır.

Topoğrafik haritaların üzerindeki koordinat ağı (grid) daima kuzeyi gösterir. Koordinat ağının yönü grid kuzeyi olarak adlandırılır ve coğrafi kuzeyden bir miktar sapar. Coğrafi kuzey gerçek kuzey olarak da adlandırılır. Haritayı araziyle çakıştırmak için kullanılan pusula ise magnetik kuzeyi gösterir. Magnetik kuzey kutbu ile coğrafi kuzey kutbu arasında büyük bir mesafe vardır ve bu fark haritalarda göz ardı edilirse hatalara sebep olur. Magnetik kuzey her yıl belli bir miktar hareket etmektedir. Aşağıdaki şekilde 1600 – 2000 yılları arasında magnetik kuzeyin yer değiştirme miktarı görülmektedir.
Haritalar yapıldıkları anda güncelliklerini yitirdikleri ve magnetik kuzey de her yıl belli bir miktarda yer değiştirdiği için, magnetik kuzey, grid kuzeyi ve coğrafi kuzey arasındaki farklar mutlaka harita kenar bilgileri içinde belirtilir. Yıllık deklinasyon (sapma) farkı da kullanıcının haritanın üretim yılı ile haritanın kullanıldığı anda içinde bulunulan yıl arasındaki fark oranında eklenerek ya da çıkarılarak güncel deklinasyonun elde etmesine olanak verir.

Genelde ulusal harita çalışmalarında kullanılırlar. Mühendislik çalışmalarında altlık olarak hazırlanan özel amaçlı haritalarda bu tür özel bilgiler hesap hassasiyeti açısından önemlidir. Nirengi / Nivelman çıkış noktaları, fotogrametrik belgeleme yöntemleri, hava fotoğraflarına ait bilgiler, hata aralığı diğer kartografik kaynaklar vb. bu bilgiler arasında sayılabilir.

Datum, herhangi bir noktanın yatay ve dikey konumunu tanımlamak için referans alınan başlangıç yüzeyidir. Datum, Yer'in şeklini ve boyutunu tanımlayan bir referans sistemidir.Yatay datum: Koordinatlar için referans alınan başlangıç yüzeyi Dikey datum: Yükseklikler için referans alınan başlangıç yüzeyi Bir datum; elipsoidi, enlem-boylam oryantasyonu ve fiziksel bir orijin ile tanımlanır.
Örn: Lambert Kesen Konik 	Datum: WGS 84
	Güney Paralel Dairesi:….
	Kuzey Paralel Dairesi:…..
	Orta Paralel Dairesi:…….
	Dilim Orta Meridyeni:…..
Haritalardaki bozulmanın etkisini azaltmak için çeşitli çizim yüzeyleri geliştirilmiştir.Bu çizim yüzeylerine projeksiyon denir. Bazı projeksiyonlar açılardaki bozulmaları önlemeyi amaçlarken, bazı projeksiyonlar uzunluklardaki bozulmaları önlemeyi amaçlar.Bu yöntemlerden birkaçı şöyledir:

Silindir projeksiyonlar
Konik projeksiyonlar
Düzlem(Azimutal) projeksiyonlar
Parçalı projeksiyonlar

Haritalar içerisinde aranan bir bilgiye kullanıcının kolay ulaşmasını sağlayan konumları harfler ve rakamlara karşılık gelen (Nazar Tepe D 4 gibi) karelerden oluşan bir sistemdir. Bu sistem bir liste ile birlikte kullanılır. Haritanın yanında, arkasında ya da birlikte kullanıldığı bir kitapçık içerisinde özel noktaların bir listesi harita içerisinde bu sistem yardımı ile bulunur. Özellikle turistik amaçlı hazırlanmış olan haritalarda yaygın olarak kullanılırlar. Bu ağ bazen harita koordinat ağı dışında ikinci bir ağ olarak çizilebilirken, koordinat ağı da aralara numara ve harfler verilerek bu amaçla kullanılmaktadır.

Haritalar içerisinde ayrıca kullanıcı için faydalı olabilecek olan bilgiler de verilir. Özellikle turistik cep haritalarında harita dışında kalan veya haritanın arka sayfasında rehber bilgiler verilir. Bazı ülkeler tarafından hazırlanmış olan askeri amaçlı haritalarda da aynı amaçla harita etrafında kullanıcıya ayrıntılı bilgiler verildiği bilinmektedir.

Karayolları Genel Müdürlüğü Türkiye haritası
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü
TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası10 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Harita Genel Komutanlığı
Genel Haritacılık Bilgileri 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Maps13 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wikimapia26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Pafta İndeksi 2 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Herodotos veya Herodot (Grekçe: Ἡρόδοτος, romanizasyon: Hēródotos; MÖ 484– 425), MÖ 5. yüzyılda Pers kontrolü altındaki, Halikarnas (günümüzde Bodrum, Türkiye) adlı Yunan şehrinden bir Yunan tarihçi ve coğrafyacı. Sonradan, (günümüzde Calabria) Magna Graecia (Güney İtalya)'daki Thurii vatandaşlığına geçmiştir. Herodot, Pers-Yunan savaşları ve Büyük Kiros'un Ahameniş Hanedanı'nın yükselişi gibi konuları ayrıntılı bir biçimde ele alan Tarihler adlı eseri yazması ve tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçi olmasıyla tanınır. Romalı hatip Cicero tarafından Tarihin Babası (Pater Historiae) olarak adlandırılmıştır.
Tarihler, esas olarak önemli kralların yaşamlarını ve Maraton, Termofil, Artemision, Plataia ve Mykale gibi ünlü muharebeleri konu alır. Eser, zaman zaman ana konudan saparak kültürel, etnografik, coğrafi ve tarihsel bir arka plan sunar. Bu arka plan, anlatının temel bir unsurunu oluşturur ve okuyucuya geniş bir ek bilgi kaynağı sağlar.
Herodot, antik dönemde eserindeki "efsaneler ve hayalî hikayeler" nedeniyle eleştirilmiştir. Çağdaşı tarihçi Thukydides, onu eğlence için hikâyeler uydurmakla suçlamıştır. Herodot ise, sadece gördüklerini ve duyduklarını aktardığını savunmuştur. Modern tarihçiler ve arkeologlar tarafından Tarihler'in önemli bir kısmı doğrulanmıştır.

Günümüz akademisyenleri, Herodot'un yaşamı hakkında güvenilir bilgi için genellikle onun kendi yazılarına başvurur, bu bilgiler, Bizans dönemine ait 10. yüzyıl ansiklopedisi Suda gibi arkaik ancak çok daha geç dönem kaynaklarıyla desteklenir; Suda'nın bilgileri muhtemelen geleneksel anlatılardan alınmıştır. Yine de zorluk büyüktür:

Veriler çok azdır – bunlar çok geç ve zayıf bir otoriteye dayanır; öylesine olasılık dışı veya çelişkilidir ki, bunları bir biyografiye derlemek, eleştirinin ilk esintisiyle yıkılacak bir iskambil kulesi inşa etmeye benzer. Yine de bazı noktalar yaklaşık olarak belirlenebilir [...]

Herodot, eserinin başında Anadolu'daki Halikarnas'ın yerlisi olduğunu belirtir ve genellikle MÖ 485 civarında orada doğduğu kabul edilir. Suda, ailesinin nüfuzlu olduğunu, Lyxes ve Dryo'nun oğlu, Theodoros'un kardeşi ve dönemin destansı şairi Panyassis ile akraba olduğunu söyler. Lyxes ve Panyassis'in Karca isimler olduğu düşünüldüğünde, Herodot'un en azından kısmen Helenleşmiş Karya kökenli biri olması muhtemeldir. Halikarnas o dönemde Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olduğundan, bu, Herodot'u hayatının ilk yıllarında bir Pers tebaası yapmaktadır.

Herodot, bir Dor yerleşimi olan Halikarnas'ta doğmuş olmasına rağmen, Tarihler adlı eserini İyon lehçesinde yazmıştır. Suda'ya göre Herodot, Halikarnas'ın tiranı ve Artemisia'nın torunu olan II. Ligdamis'in baskılarından kaçarak ailesiyle birlikte Sisam Adası'na sığındığında, çocukken İyon lehçesini öğrenmiştir. Herodot'la akraba olan şair Panyassis'in, başarısız olmuş bir ayaklanmaya katıldığı bilinir.
Suda ayrıca, Herodot'un daha sonra memleketi Halikarnas'a dönerek II. Ligdamis'in despot yönetimini deviren isyana önderlik ettiğini belirtir. Ancak, Herodot'un dönemine tarihlenen Halikarnas'taki son yazıt keşifleri, İyon Yunancasının bazı resmî belgelerde kullanıldığını gösterdiğinden, Suda'nın iddia ettiği gibi Herodot'un lehçeyi başka bir yerde öğrenmiş olması gerekmediği anlaşılmıştır. Suda, Herodot'u doğduğu yerin destansı kurtarıcısı olarak gösteren tek kaynaktır, bu da hikâyenin doğruluğuna dair şüphe uyandırır.

Herodot'un kendi ifadesine göre Halikarnas, bir Dor şehri olmasına rağmen, Dor komşularıyla olan bir anlaşmazlık sonrası yakın ilişkilerini sonlandırmış (1.144) ve Mısır-Yunan ticaretine öncülük eden şehirlerden biri olmuştur (2.178). Bu nedenle, Pers İmparatorluğu içinde dışa dönük, uluslararası bir bakış açısına sahip bir liman kentiydi ve Herodot'un ailesinin, Pers egemenliği altındaki diğer ülkelerde bağlantıları olması muhtemeldi; bu da onun seyahatlerini ve araştırmalarını kolaylaştırmıştı.
Herodot'un şahit anlatımları, muhtemelen MÖ 454'ten sonra veya MÖ 460–454'te Pers yönetimine karşı ayaklanmaya destek veren bir Atina filosunun ardından, Atinalılarla birlikte Mısır'a seyahat ettiğini gösterir. Muhtemelen ardından Tire'ye, sonra da Fırat Nehri boyunca Babil'e gitmiştir. Yerel politikalarla ilgili olabilecek bir nedenle, Halikarnas'ta sevilmeyen biri hâline gelmiş ve MÖ 447 civarında, halkını ve demokratik kurumlarını açıkça hayranlıkla andığı Perikles Atina'sına göç etmiştir (5.78). Atina, aynı zamanda yerel topografyayı tanıdığı (6.137; 8.52–55) ve yazılarında sıkça yer verdiği Alkmaionidailer gibi önde gelen ailelerle tanıştığı yerdi.
Plutarkhos'a göre, Herodot, eserleri nedeniyle Atina meclisi tarafından maddi bir ödülle onurlandırılmıştır. Plutarkhos, Diyllus'u kaynak göstererek, bu ödülün 10 talent olduğunu belirtir.

MÖ 443'te veya kısa bir süre sonrasında, Atina destekli bir koloni kapsamında, günümüz Calabria'sındaki Thurii'ye göç etti. Aristoteles, Tarihler'in "Thuriumlu Herodot" tarafından yazılmış bir versiyonundan bahseder ve Tarihler'deki bazı pasajlar (4.15, 99; 6.127), onun Magna Graecia hakkında kişisel deneyimlerini yazdığına dair kanıt olarak yorumlanmıştır. Geç bir kaynak olan Ptolemaeus Chennus'a göre, Photios'un Kütüphanesi'nde özetlenen bilgiye dayanarak, ilahi yazarı olan Teselyalı Plesirrhous, Herodot'un eromenosu (sevgilisi) ve mirasçısıydı. Bu anlatım, bazı tarihçilerin Herodot'un çocuksuz öldüğünü varsaymasına yol açmıştır. Peloponnesos Savaşı'nın ilk yıllarındaki bazı olaylar hakkında detaylı bilgi (6.91; 7.133, 233; 9.73), onun Atina'ya döndüğünü düşündürür; bu durumda, orada bir veba salgını sırasında ölmüş olması mümkündür. Alternatif olarak Makedonya'da sarayın himayesini kazandıktan sonra orada ölmüş ya da Thurii'de ölmüş olabilir. Tarihler'de MÖ 430'dan sonrasını kesin olarak tarihlendirilebilecek hiçbir şey bulunmaz ve genellikle Herodot'un kısa bir süre sonra, muhtemelen altmış yaşına gelmeden önce öldüğü kabul edilir.

Herodot, araştırmalarını geniş bir kitleye sözlü anlatımlar yoluyla, halka açık topluluklarda sunardı. John Marincola, Penguin baskısındaki Tarihler'in girişinde, Herodot'un eserinin erken kitaplarında "performans parçaları" olarak adlandırılabilecek belirli bölümlerin bulunduğunu yazmaktadır. Araştırmanın bu kısımları bağımsız ve "neredeyse ayrılabilir" görünüyor; öyle ki, Herodot tarafından sözlü bir performans için ayrılmış olabilirler. Marincola'ya göre, MÖ 5. yüzyılın entelektüel ortamı, filozofların eserlerinden bu tür ayrılabilir parçaları dramatik bir şekilde sunduğu birçok sözlü performansı içeriyordu. Amaç, bir konuda önceki argümanları eleştirmek ve kendi argümanlarını vurgulu ve coşkulu bir şekilde sunarak dinleyicileri kazanmaktı.
Herodot'un döneminde, yazarların eserlerini "yayımlamak" için popüler festivallerde okumaları geleneksel bir uygulamaydı. Lukianos'a göre, Herodot tamamladığı eserini doğrudan Anadolu'dan Olimpiyat Oyunları'na götürmüş ve tüm Tarihler'i tek bir oturuşta, toplanmış seyircilere okuyarak, sonunda coşkulu alkışlar almıştır. Ancak eski bir gramerciye göre farklı bir anlatımda, Herodot, Olimpiyat festivalinde eserini okumaya başlamadan önce biraz gölge gelmesi için bulutların gelmesini beklemiş, ancak bu sırada seyirciler dağılmıştır. (Bu olay, gecikme yüzünden fırsatı kaçıran biri için kullanılan "Herodot ve gölgesi" atasözüne yol açmıştır.) Herodot'un Olimpiyat'taki okuması, antik yazarlar arasında sevilen bir konuydu ve Suda'da, Photios ve Tzetzes'in aktardığı başka ilginç bir hikâye varyasyonu bulunur: Bu hikâyede, genç Thukydides babasıyla birlikte seyirciler arasında yer almış ve Herodot'un okumasını dinlerken Thukydides gözyaşlarına boğulmuştur. Herodot, çocuğun babasına kehanetvari bir şekilde şöyle demiştir: "Oğlunun ruhu bilgi için yanıp tutuşuyor."
En nihayetinde, Thukydides ve Herodot o kadar yakınlaşmıştır ki, ikisi de Atina'daki Thukydides'in mezarına gömülmüştür. En azından Marcellinus, Thukydides'in Hayatı adlı eserinde bu görüşü dile getirmiştir. Suda'ya göre ise Herodot, Makedonya'daki Pella'da veya Thurii'deki agora'da gömülmüştür.

Herodot'un Tarihler adlı eserinin başında amacı ve anlatmak istedikleri şöyle açıklanmıştır:

Bu kitap, Halikarnassoslu Herodot'un günümüz toplumuna ve gelecek kuşaklara sunduğu araştırmasıdır. Gerek insanoğlunun kahramanlıkları, gerekse Helenlerin ve barbarların çıkardıkları büyük işler ve harikalar zamanla unutulmasın, şanları yıllar boyu yürüsün; özellikle de birbirleriyle yaptıkları sonu gelmez savaşların sebepleri hatırlansın diye yazılmıştır.

Herodot'un başkalarının başarılarını kaydetmesi, kendi içinde bir başarıydı, ancak bunun kapsamı tartışılmıştır. Herodot'un tarihteki yeri ve önemi, çalıştığı gelenekler çerçevesinde anlaşılabilir. Onun eseri, günümüze eksiksiz ulaşan en eski Yunan düzyazı eseridir. Halikarnaslı Dionysius, Augustus Roma'sında bir edebiyat eleştirmeni, Herodot'tan önce gelen yedi yazardan bahsetmiş ve onların eserlerini, kendi şehirleri ve diğer şehirler ile halklar, Yunan ya da yabancı, hakkında sade, süslemesiz anlatılar olarak tanımlamıştır; bu eserler popüler efsaneleri içerir, bazen melodramatik ve naif, genellikle büyüleyici özelliklere sahiptir; tüm bu özellikler Herodot'un kendi eserinde de bulunabilir.
Modern tarihçiler kronolojiyi belirsiz olarak görse de, antik anlatıma göre bu öncüller arasında Miletli Dionysius, Lampsakoslu Kharon, Midillili Hellanikos, Lidyalı Ksanthos ve en iyi belgelenmiş olan Miletli Hekataios yer alır. Bunlardan yalnızca Hekataios'un eserlerinden fragmanlar (parçalar) günümüze ulaşmış olsa da bunların özgünlüğü tartışmalıdır. Ancak bu fragmanlar, Herodot'un kendi Tarihler'ini yazdığı geleneğin türünü anlamak için bir fikir verir.

Herodot'un bildirdiği pek çok tuhaf hikâye ve halk masalları nedeniyle eleştirmenleri ona "Yalanların Babası" lakabını takmıştır. Hatta kendi çağdaşları bile onun başarısını alaya almak için nedenler bulmuştur. Dahası, bir modern akademisyen, Herodot'un Yunan Anadolu'daki evini terk ederek Atina'ya ve ötesine batıya göç etmes

Hicrî takvim (Arapça: التقويم الهجري; at-taqwīm al-hijrī), İslami, Müslüman ya da Arap takvimi, 1 yılı 354 ya da 355 gün olan ve 12 kamerî aydan oluşan, İslam peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç yılı (1. yıl) kabul eden ve Ay'ın Dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin, Muharrem ayı yani takvimin başlangıç günü ya da ayıyla bir ilgisi yoktur.

Hicrî takvim, Ömer'in halifeliği zamanında hicretten 17 sene sonra, Milâdî 639'da, toplanan bir meclis tarafından Ali'nin önerisiyle, Hicretin gerçekleştiği yıl 1 kabul edilerek oluşturulmuştur. Bundan önce yıllar rakamla değil o yıl gerçekleşen önemli olayların isimleriyle anılmakta idi. Örneğin: Fil senesi, Fil senesinden iki sonraki sene, Kabe'nin tamirinin yapıldığı tamir senesi, sel senesi gibi.
Hicri takvim, Hicrî Şemsî takvim ve Hicrî Kamerî takvim olmak üzere ikiye ayrılır.
"Haram ayları" yani hürmet ayları, İslam öncesi Arap toplumunda kullanılan ay adlarına göre savaşmanın yasak kabul edildiği Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb aylarıdır. Müslümanlar ayların isimleri için İslam öncesi dönemde kullanılan isimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Bunlardan ilk 3'ü ardışık, Recep ise ayrı bir ay idi.
İslam öncesi dönemde Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnız haram aylarda savaş yapılmazdı. Bu aylarda panayırlar kurulur, uzak yakın bölgelerden hacılar büyük bir güvenlik içerisinde bu panayırlara gelir ve tüccar malını hacılara satar, şiir yarışmaları yapılırdı. Eğer bu barış aylarında savaş olursa, yasak çiğnendiği için "Ficâr savaşları" denirdi.
İslam öncesi Arap toplumunda Kamerî takvime 3 yılda bir 1 ay eklenerek ayların yerleri sabitlenir, aylar hicrî takvimde olduğu gibi yılın mevsimleri arasında dolaşmaz, en fazla 1 aylık oynamalar olurdu. Bu duruma nesi ismi verilirdi. İslam Ansiklopedisi'ne göre nesi uygulaması genel gözlemde olduğu gibi sabit bir takvim oluşturmak amacıyla değil, hac ve hac ile bağlantılı panayırların yılın belirli ve uygun bir mevsiminde icra edilmesi amacını taşımaktaydı.
İslam'da da haram aylar korunmuş ve Hac haram aylardan olan Zilhicce ayında yapılmıştır. Kur'an'a göre nesi uygulaması haram ayı helal sayıp savaşa ve yağmaya devam edebilmek için yapılan bir hile idi. Ömer zamanında hicri takvime geçilmesi ve nesi uygulamasına da son verilmesi ile İslam'da kutsal aylar (recep, şaban, ramazan, muharrem gibi) her yıl 11 gün önce gelerek yılın her mevsimine uğramaktadır.
Kur'an'da haram aylardan bahsedilir:

Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah'ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram (ay)lardır. İşte doğru din budur. O aylar içinde (konulmuş yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin. (Tevbe suresi, 9/36)
Ey Muhammed! Sana (kutsal) ayı ve o aydaki savaşı sorar­lar; de ki, 'O ayda savaşmak büyük suçtur.' (Bakara suresi, 2/217)
Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip, böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah inkarcı toplumu doğru yola iletmez. (Tevbe Suresi, 9/37)

Hicri takvimde 12 ay bulunmaktadır. Hicri takvimi ayın döngüsüne göre hesaplandığı için, güneş döngüsüne bağlı Milâdî takvimden yaklaşık 10 gün kısadır. Bu da yıllar geçtikçe Hicri takvimin farklı mevsimlere rast gelmesine neden olmaktadır. Bîrûnî ve Ali b. Hüseyin Mes'ûdî İslam öncesi Arapların ve Müslümanların aynı ay isimlerini kullandıklarını ifade etmişlerdir.

Hicrî Şemsî takvim, miladı 20 Eylül 622 olan ve Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. Osmanlı Devleti'nde bu takvime Rûmî takvim adı veriliyordu. Aralarındaki fark milatlarının farklı olmasıdır.

Hicrî Kamerî takvim, miladı 16 Temmuz 622 olan ve Ay'ın Dünya etrafındaki dolanımını esas alan takvimdir. "Hicri takvim" tabiriyle daha çok bu takvim kastedilir. Bu takvim çeşidinde Miladi takvimle arasındaki fark sabit değildir. Bu fark yaklaşık olarak 35 yılda 1 yıl etmektedir. Bu hesapla Hicri takvim, Miladi takvimini 20874 yılının 5. ayında geçecek.

Celâlî takvimi
Ay'ın evreleri

Hicri Takvim

Hikâye ya da öykü, gerçek ya da gerçeğe yakın bir olayı aktaran kısa, düzyazı şeklindeki anlatıdır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatım türlerinden ayrılır.
Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir ve çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle hayal ürünü ya da gerçekçi olabilir. Genellikle [ironik] bir rastlantı yoluyla oluşturulan özel bir an üzerindeki yoğunlaşma sürpriz sonlara olanak verir.
Öyküde kişiler, olay örgüsü, mekân, zaman, anlatıcı ve bakış açısı olmak üzere beş temel yapı unsur vardır ve olay öyküsü ve durum öyküsü olarak ikiye ayrılır.

Arapça kökenli hikâye kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılan "öykü" sözcüğü Türkçedir. Dil Devrimi'nde öykün-(mek) kökeninden türetilmiştir. Eski Türkçede ise bu sözcük ötgünçtür. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra yasaklanan 205 Türkçe sözcükten birisidir.
"Hikâye" kelimesi Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Türetildiği fiil kökü "hakeve", "taklit etmek, bir metnin kopyasını çıkarmak"; aynı kökten "hekâ" ise "benzemek, aynen nakletmek" anlamlarına gelir. İlk zamanlar "destandan masala, fıkradan menkıbeye, romandan tiyatroya kadar bütün tahkiyeli" metinleri kapsadığı için kendine özgü bir türün adı olan "hikâye" özel adı ile karıştırılırken zamanla sıyrılıp türün adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Doğu dillerinde olduğu kadar Batı dillerinde de bu tür modern özelliklerini kazanıncaya kadar değişik adlarla anılmıştır. Meselâ Fransızcada "masal" anlamında conte, "anlatım" mânasında récit, "tarih" mânasında histoire kelimeleri aynı zamanda hikâye türü için de kullanılmıştır.

Edebiyat eleştirmenleri ve yazarlarının tartışma içinde olduğu bir konudur öykü ve hikâye ayrımı. Klasik/modern, toplumsal/bireysel, sözlü/yazılı gibi ayrımlar söz konusu edilir. Modern Türk Hikâyesi adlı kitabında Âlim Kahraman edebî bağlamda hikâye yerine öykü sözcüğünü ilk olarak 1949 yılında Nurullah Ataç'ın kullanıldığını söyler.
Feridun Andaç da hikâye ve öykünün ayrı türler olduklarını belirtmiştir. Ona göre hikâye (örneğin halk hikâyeleri) ağırlıklı olarak sözlü geleneğin içinde köklü bir ürünken, öykü ise sözlü anlatıdan ziyâde bir tasarımın söz konusu olduğu modern edebiyatın bir ürünüdür. Bunun dışında birçok edebiyat araştırmacısı aynı görüşü savunmuştur. Sait Faik Hikâye Armağanı'nda kullanılan hikâye sözcüğü ile tarihsel sıralamada daha sonra başlayan diğer yarışmaların Öykü Yarışması adıyla anılması bu sebeptendir.
Bu iki kelimenin aynı anlamda kullanılmadığını söyleyen edebiyatçılarımızdan biri de Feyza Hepçilingirler'dir. Atilla Özkırımlı da modern dönemdeki yazınsal eserler için öykü kelimesinin uygun olduğunu belirtir. Aynı görüş altında birleşen onca edebiyatçı varken bile, bu iki kelimenin ayrımı edebiyat bilimi altında genelgeçer bir hükme bağlanmamıştır.

Antik Yunan'daki fabl ve kısa romanslar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının etkisiyle psikolojik ve metafizik sorunları masalsı bir anlatımla yansıtmaya başladı.
Rusya'da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov'un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağlamıştır. Bilinen ilk öykü örneği ise İtalyan yazar Giovanni Boccaccio'nun Decameron adlı eseridir. Eser temel olarak 1348 yılında İtalya'da ortaya çıkan bir veba salgınını konu alır. 10 gün boyunca anlatılan 100 öyküden oluşur. Mutluluklar, kadın erkek ilişkileri, gönül yaraları, yerinde verilen yanıtlar, çıkar peşinde koşan din adamları öykülerin başlıca konularını oluşturur.
Öykü zaman içerisinde ikiye ayrılmıştır; olay hikâyesi ve durum hikâyesi.
Olay Hikâyesi: Bir olay merkezinde gelişen ve sonuçlanan hikâyelerdir. Bu tür metinlerde merak unsuru ön plandadır. Bu türün en önemli örneklerini Fransız yazar Maupassant vermiştir. Bu yüzden olay hikâyesi, Maupassant tarzı hikâye olarak da adlandırılmaktadır.
Durum Hikâyesi: Olay anlatımına dayanmayan, kişilerin veya hayatın bir kesitinin ele alındığı hikâyelere denir. Bu tür hikâyelerde merak duygusu geri plana itilir ve bir durum veya kişi betimlenir. Durum hikâyesinin en önemli örnekleri, Rus yazar Anton Çehov tarafından verilmiştir. Bu nedenle durum hikâyelerine Çehov tarzı hikâye de denmektedir.

Türkiye'de öykü ya da hikâye kavramı diğer yeni türler gibi Tanzimat'tan sonra edebiyata girmiştir. Hikâyenin Türkiye'deki ilk gerçek temsilcisi olarak Ömer Seyfettin'i görmek mümkündür. Falaka, Başını Vermeyen Şehit, Pe'de hikâyeciliğin gelişmesine çok büyük katkı sağlamıştır. Ayrıca Sait Faik Abasıyanık da Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden biridir. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalıştı. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlattı. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer aldı. Türk edebiyatında olay hikâyesinin temsilcisi Ömer Seyfettin, durum hikâyesinin temsilcisi ise Memduh Şevket Esendal'dır.

Halk hikâyesi
Uzun hikâye
Masal

Hiyerarşi ya da aşama sırası, oluşum açısından (Yunanca: Ἱεραρχία) kelimesine dayanan, bir toplumdaki ya da kuruluştaki bireylerin belirli faktörlere bağlı olarak statü, görev, alt ve üst arası ilişkiler sınıflandıran ve bu sınıflara bağlı standartlar sunan yapı.

Hiyerarşi, modern toplum ve geleneksel toplum ayrımının oluşumunda eşitlik, özerklik, özgürlük kavramlarına zıt formda kullanılır. Modern toplum için özerk, özgür ve eşit tanımları yapılırken geleneksel toplumda hiyerarşi tanımı görülür.

Hiyerarşinin daha kolay kavranması adına topluma ve toplum içindeki sosyal yapılanmalara bakılır. Hiyerarşi, toplum içindeki bir fikir ve uygulama alanı olan eşitliğin-Hristiyan ahlakı açısından tüm insanların tanrı tarafından eşit olduğu fikri, Kantçı düşünce açısından tüm insanlara aynı düzeyde saygı ve değer sunulması fikri ve bireyin mutluluk düzeyini yükseltmek için bireylere eşit davranılması düşüncesini savunan faydacı fikir karşıtı bir düzendir. Bu durumda eşitlik ilkesi içinde barınan koşullar dil, ırk,cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep, din konularında kanuni eşitlik hiyerarşinin yapısında yer almaz.

Bireyin dış baskıya maruz kalmadan, kendini ve varoluş şeklini seçmesi, bu seçimlerinin kendisi için bilinçli birer kural haline geldiği yaşamı seçmesi durumu. Özerk bireylerden oluşan toplumlarda her birey kendisi için kararı vereceği için belirli faktörlere bağlı sınıflandırmalar yapılamaz. Dolayısıyla birden fazla özerk bireyin bulunduğu toplumlar hiyerarşiye ait değil demokratik sayılır.

Bireyin dış etkenlerden bağımsız düşünmesi ve bu düşüncelerle kendi iradesi doğrultusunda karar verebilme gücü.Özgür olmayan birey ait olduğu toplumda çeşitli sınıflandırmalara dahil edilir ve buna bağlı olarak hiyerarşi düzeninin belirli basamaklarına yerleştirilir.

Özgürlük, özerklik içinde değerlendirilen bir kavramdır. Özgür olmak için özerk olmak şart değildir ancak özerklik adına özgürlük şarttır.

Başlangıçta bir ilkel komün süreci yer alır ve bu süreçte henüz hiyerarşi gözlenmez. Bu toplumsal oluşumda avlanma, meyve toplama, barınak yapma gibi alanlarda ortaklaşa bir çalışma yürütülür.
Ancak eğer bu ilkel komünde bir hiyerarşi aranırsa, toplum hiyerarşisinin anaerkil olduğu görülür. Eğitim bakımından kadın merkezli bir yönetime sahip olan ailede, kendi içlerinde barındırdıkları en yaşlı kadının öğütlerini kural olarak geçerlidir.
Fakat yine de asıl hiyerarşi ayrımı, ilkel komünün sonrasındaki aile kavramındadır. Toplumun başlangıç birimi ailedir. Ailenin içerisinde kendine özgü bir hiyerarşi çoğunlukla yer alır. Bu ilk ve küçük toplumdaki hiyerarşi düzeni fiziksel ve ekonomik açıdan güçlü olanın üstte, bu faktörler bağlamında güçsüz olanın altta ve düzene uyan tarafta olduğu görülür.
Hiyerarşi düzeninin ikinci oluşum aşamasını üretici güçlerin ilerlemesi oluşturur. Başlangıçtaki ilkel komün içerisinde toplanan mallar ancak ortak kullanım için yeterli haldedir dolayısıyla mallara el koyarak maddi üstünlük sağlamak ve hiyerarşiyi başlatmak isteyen birey geri kalanların ölümüne neden olacaktır ancak bu ikinci hiyerarşinin oluşumu aşamasında insanların, toplanan mallara ulaşma şekilleri gelişmiştir. Öncelikle ok ve yay yardımı ile hayvan evcilleşitirilmesinin ardından metal aletler ile tarım yapılması zanaat ve tarımı farklılaştırır.Bu yöntemler sayesinde insanlar, ilkel komüne oranla daha bol kaynaklara sahiptir. Dolayısıyla insanlar arasında ortak mal kullanımının dışında yeni bir mal çokluğu-azlığı hiyerarşisi başlar. Bunun dışında hayvan evcilleştirilmesi durumu, bu işi yapan erkeği ekonomik açıdan üstün kılar.Bu nedenle anaerkil aile düzeninden ataerkil hiyerarşiye geçiş yapılır.Bu bağlamda kadın cinsinin aşağılanmasının ilk aşaması gözlemlenir.
Bir önceki hiyerarşi oluşumu aşamasından elde edilen fazla mallar, yeni bir değiş-tokuş süreci başlatır. Başlayan bu değiş-tokuş süreci zengin-fakir ayrımını beraberinde getirir.Bunun sonucunda erkek ile başlayan ekonomik hiyerarşi daha netleşmiş ve gelişmiş olur.
Bir yandan gelişen ve çoğalan bu topluluklarda gözlemlenen yeni tarım ve zanaat çalışması, insanları iş bölümüne ve sınıflandırmaya yönlendirir. İş bölümünün sonrasında, yapılan işlerden elde edilen zenginlikler toplumun geri kalanına göre daha küçük bir kısmının mallarının artmasına neden olur. Bu zengin ve sayıca az kesim, hiyerarşinin yeni üst basamağı halini alır.
Önceki dönemde, herhangi bir nedenle yapılan savaş sonrası ele geçirilen alanın halkı, ortak çalışmadan elde edilen ürünlerin yalnız çalışana yetmesi ve bir artı gelir sağlamaması nedeniyle faydasız tüketici olarak görülür. Bu nedenle de öldürülür ancak yeni iş düzeni ve fazla iş gücünden elde edilen fazla mal durumu savaş kazananlarının, savaşın yenilen tarafını köle olarak çalıştırma gücünü ortaya çıkartmış olur.Bu durumda yeni hiyerarşinin  yapısında alt tabaya köle adı verilen çalışanlar konumlandırılırken üst yapıya da efendiler gelir.Bunun sonucunda diğer aşamaların çok daha üstünde olan yeni bir sömürülenler-sömürenler hiyerarşisi ortaya çıkar.
Kölelerden elde edilen gelirler, köleler hiçbir mülkiyete sahip olmadığı için, efendilerinin olur. Bununla birlikte özel mülkiyet kavramı da doğar.Bütün bunlar sonucunda aşamalı olarak hiyerarşi topluluğuna geçiş yapılır.

Hristiyanlar, İsa'nın yaşamına ve öğretilerine dayanan tek tanrılı bir İbrahimî din olan Hristiyanlığı takip eden veya ona bağlı kalan insanlardır. Hristiyan sözcüğü, Kutsal Kitap'taki İbranice terim māšîaḥ'ın (מָשִׁיחַ) çevirisi olan Koine Grekçesindeki Kıristós'tan (Χριστός) türetilmiştir.
Hristiyanlığın bazen çatışan çeşitli yorumları olsa da bunlar, İsa'nın benzersiz bir önemi olduğuna inanmakta birleşirler.
2011 Pew Araştırma Merkezi anketine göre, dünya çapında 1910'da yaklaşık 600 milyon, 2010'da ise 2,2 milyar Hristiyan vardı. Bugün, tüm Hristiyanların yaklaşık %37'si Amerika'da, yaklaşık %26'sı Avrupa'da, %24'ü Sahra Altı Afrika'da, yaklaşık %13'ü Asya ve Pasifik'te ve %1'i Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşıyor. Hristiyanlar, 158 ülke ve bölgede nüfusun çoğunluğunu oluşturuyor. 280 milyon Hristiyan azınlık olarak yaşıyor.
Dünyadaki tüm Hristiyanların yaklaşık yarısı Katolik, üçte birinden fazlası Protestan'dır (%37). Ortodoks cemaatleri, dünyadaki Hristiyanların %12'sini oluşturmaktadır. Diğer Hristiyan gruplar geri kalanını oluşturuyor. 2050 yılında Hristiyan nüfusun 3 milyarı geçmesi bekleniyor. 2012 Pew Araştırma Merkezi anketine göre, mevcut eğilimler devam ederse Hristiyanlık 2050'de dünyanın en büyük dini olmaya devam edecek. Yakın tarihte, Hristiyanlar özellikle Orta Doğu, Kuzey Afrika, Doğu Asya ve Güney Asya'da değişen şiddette zulüm gördüler.

Yunanca Χριστιανός (Khristianós) kelimesi, "Mesih'in takipçisi" anlamına gelir. Kelime Χριστός (Kristos) kelimesinden türemedir ve "meshedilmiş kişi" anlamına gelir. Yunanca Septuaginta'da kristos, İbranice מָשִׁיחַ (Mašíaḥ, mesih), "[meshedilmiş]" anlamına gelen kelimenin tercümesi için kullanıldı. Diğer Avrupa dillerinde, Fransızcada Chrétien ve İspanyolcada Cristiano gibi, Hristiyan'a eşdeğer kelimeler de aynı şekilde Yunancadan türetilmiştir. Türkçedeki Hristiyan kelimesi de Yunancadan alınmıştır.
Xian ve Xtian kısaltmaları (ve benzer şekilde oluşturulmuş diğer konuşma kelimeleri) en az 17. yüzyıldan beri kullanılmaktadır: Oxford English Dictionary, Xtianity'nin 1634'te kullanıldığını gösterir ve Xian, 1634-38 günlüğünde görülür. Xmas kelimesinde de benzer bir kısaltma kullanır.

Terimin (veya diğer dillerdeki benzerlerinin) ilk kaydedilen kullanımı Yeni Ahit'tedir. Elçilerin İşleri 11'de - Barnaba'nın Saul'u (Pavlus) yaklaşık bir yıl boyunca öğrencilere eğitim verdiği Antakya'ya getirmesinden sonra - metin şöyle der: "Öğrenciler ilk önce Antakya'da Hristiyanlar olarak adlandırıldılar." (Elçilerin İşleri 11:26). Terimin ikinci sözü Elçilerin İşleri 26'da yer alır; burada Hirodes II. Agrippa, Havari Pavlus'a yanıt verir, "Sonra Agrippa, Pavlus'a dedi: Neredeyse beni bir Hristiyan olmaya ikna ediyorsun." (Elçilerin İşleri 26:28). Terime üçüncü ve son Yeni Ahit referansı, inananları teşvik eden 1 Petrus 4'tedir: "Ama Mesih inançlısı olduğu için acı çeken, bundan utanç duymasın. Taşıdığı bu adla Tanrı'yı yüceltsin. "(1 Petrus 4:16).
Kenneth Samuel Wuest, üç orijinal Yeni Ahit ayetinin kullanımlarının, Roma imparatorunu kabul etmeyen Mesih'in takipçilerine atıfta bulunmak için Hristiyan terimindeki alaycı bir unsuru yansıttığını savunuyor. Birinin onlara Hristiyan adını verdiği Antakya şehri, bu tür lakaplarla gelmesiyle ünlüydü. Bununla birlikte, Petrus'un terimi açıkça onaylaması, onun "Nasıralılar" yerine tercih edilmesine yol açtı ve 1. Petrus'tan gelen Kıristiyanoy terimi, İgnatius ve Polikarp'tan itibaren Erken Kilise Babaları'nda standart terim haline geldi.
Bu terimin Hristiyan olmayan literatürdeki en erken oluşumları arasında, "onun adını taşıyan Hristiyanların kabilesi"ne atıfta bulunan Josephus; Trajan ile yazışmada Genç Plinius; ve Tacitus, 1. yüzyılın sonlarına yakın bir yerde yazıyor. Annales'te "kaba bir tabirle [onlara] yaygın olarak Hristiyanlar denildiğini" anlatır ve Hristiyanları, Büyük Roma Ateşi için Nero'nun günah keçisi olarak tanımlar.

Yeni Ahit'te Hristiyanlar için geçen bir diğer terim de "Nasıralılar"dır. İsa, Matta 2:23'te bir Nasıralı olarak adlandırılırken, Pavlus'un Elçilerin İşleri 24:5'te Nasıralı olduğu söylenir. Son vahiy, Nasıralının Nasıra adlı kasabanın yanı sıra bir mezhep veya sapkınlık adına da atıfta bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Nasıralı terimi aynı zamanda Yahudi avukat Tertullus tarafından da kullanılmıştır (Marcion'a Karşı 4:8) "Yahudiler bize Nasıralı derler" der. MS 331 civarında Eusebios, İsa'nın Nasıra adından bir Nazoraean olarak adlandırıldığını ve daha önceki yüzyıllarda "Hristiyanların" bir zamanlar "Nasıralılar" olarak adlandırıldığını kaydeder. "Nasıralılar"ın İbranice karşılığı olan Notzrim, Babil Talmud'unda geçer ve hâlâ Hristiyan için modern İsrail İbranicesi terimidir.

Kendilerine Hristiyan diyenler arasında dünya çapında çok çeşitli inançlar ve uygulamalar bulunur. Mezhepler ortak bir "Hristiyanlık" tanımı üzerinde anlaşamamaktadır. Örneğin Timothy Beal, Amerika Birleşik Devletleri'nde kendilerini Hristiyan olarak tanımlayanlar arasındaki inanç farklılıklarına şu şekilde dikkat çeker:Hepsinin tarihsel kökleri Hristiyan teolojisi ve geleneğinde olmasına ve çoğu kendilerini Hristiyan olarak tanımlamasına rağmen, çoğu daha geniş kategorideki diğerlerini Hristiyan olarak tanımlamaz. Örneğin çoğu Baptist ve köktendinci (Hristiyan fundamentalizmi), Mormonizmi veya Hristiyan Bilim'i Hristiyan olarak kabul etmez. Aslında, kendilerini Hristiyan olarak tanımlayan Amerikalıların yaklaşık yüzde 77'si, herhangi bir kolektif birlikten uzak, farklı bir Hristiyan çoğulluğudur.Linda Woodhead, "Hristiyanlar çeşitli konularda anlaşamasalar da en azından İsa'nın benzersiz bir önemi olduğuna inanmakta birleşirler" diyerek Hristiyanlar için ortak bir inanç dizisi sağlamaya çalışır. Michael Martin; teizm inancını, İsa'nın tarihselliğini, Enkarnasyon'u, İsa'ya iman yoluyla kurtuluşu ve etik bir rol model olarak İsa'yı içeren bir dizi temel Hristiyan varsayımını oluşturmak için üç tarihi Hristiyan inancını (Apostles' Creed, Nicene Creed ve Athanasian Creed) değerlendirdi.

İsa'nın Mesih olarak tanımlanması Yahudilik tarafından kabul edilmez. İbranicede bir Hristiyan için kullanılan terim נוֹצְרִי (Notzri - "Nasıralı") olup, aslen İsa'nın bugün kuzey İsrail'de bulunan Celile,Nasıra köyünden geldiği gerçeğinden türetilen Talmudik bir terimdir. Mesih Yahudiliği'nin yandaşları modern İbranicede יְהוּדִים מְשִׁיחִיִּים (Yehudim Meshihi'im - "Mesih Yahudileri") olarak anılır.

Arapça konuşan kültürlerde Hristiyanlar için yaygın olarak iki kelime kullanılır: Naṣrānī (Arapça: نصراني), çoğul Nasārā (Arapça: نصارى) genellikle Süryanice (Aramice) aracılığıyla Nasıralı İsa'ya inanan Nasıralılardan türediği anlaşılır; Masīḥī (Arapça: مسيحي) Mesih'in takipçileri anlamına gelir. Bir ayrım olduğunda, Nasrani bir Hristiyan kültüründen insanlara atıfta bulunur ve Masihi, Hristiyanlar tarafından İsa'ya dini inancı olanlar için kullanılır. Bazı ülkelerde Nasrani genel olarak Müslüman olmayan Batılı yabancılar için kullanılma eğilimindedir.
Özellikle siyasi bağlamda bazen Hristiyanlar için kullanılan bir diğer Arapça kelime salīb'den (Arapça: صليب, "haç") Ṣalībī'dir (Arapça: صليبي "Haçlı"). Haçlılara atıfta bulunan ve olumsuz çağrışımlara sahip olabilecek terimdir. Ancak Şalibî modern bir terimdir. Tarihsel olarak, Müslüman yazarlar Avrupalı Hristiyan Haçlıları Arapçada el-Faranj (Arapça: الفرنج) ve Firinjīyah (Arapça: الفرنجيّة) olarak tanımlar. Bu kelime Frankların adından gelir ve Ali İbnü'l-Esîr'in Arap tarihi metni El-Kamil fi't-Tarih'de görülebilir.

En yaygın Farsça kelime Arapçadan alınan Masīhī'dir (Farsça: مسیحی). Diğer kelimeler Süryanicedeki "Nasıralı" dan köken alan Nasrānī (Farsça: نصرانی) ve Orta Farsça kelime Tarsāg'dan türetilen Tarsā (Farsça: ترسا) - ayrıca "Hristiyan" anlamına gelir - "korku, saygı" anlamına gelen tars'tan türetilmiştir.
Hristiyan için eski bir Kürtçe sözcük, "kurtulmak" ya da "kurtulmaya ulaşmak" anlamına gelen kök sözcükten türeyen falle (فەڵە) idi.
Süryanice Nasrani (Nasıralı) terimi de Hindistan'ın Kerala kentindeki Saint Thomas Hristiyanlarına bağlanmıştır. Hint Yarımadası'nda, Hristiyanlar kendilerine Isaai (Hintçe: ईसाई, Urduca: عیسائی) derler ve diğer dinlerin mensupları tarafından da bu terimle bilinirler. Kelimenin tam anlamıyla "İsa'nın takipçileri" anlamına gelir.
Geçmişte, Malaylar Hristiyanları Malaycada Portekizceden ödünç bir kelime olan "Serani" ile adlandırırlardı (Arapça Nasrani'den gelir), ancak terim günümüzde Malezya'nın modern Kristang kreollerine atıfta bulunur. Endonezyacada Nasrani terimi ayrıca Kristen ile birlikte kullanılır.
Çince kelime 基督徒 (jīdū tú), kelimenin tam anlamıyla "Mesih takipçisi" anlamına gelir. "Mesih" adı başlangıçta fonetik olarak Çince'de 基利斯督 olarak yazılmıştır ve daha sonra 基督 olarak kısaltılmıştır. Kelime, Güney Hakka lehçesinde Kî-tuk, Mandarin Çincesinde Jīdū olarak telaffuz edilir. Vietnam'da, aynı iki karakter Cơ đốc olarak okunur ve "Hristiyanlığın takipçisi"nin telaffuzu tín đồ Cơ đốc giáo şeklindedir.

Japonya'da kirishitan terimi (Edo dönemi belgelerinde 吉利支丹), 切支丹 ve modern Japon tarihçelerinde de キリシタン şeklindedir ve Portekizcedeki cristão kelimesinden türemedir. Kelime, Tokugawa şogunluğu tarafından dinin yasaklanmasından önce 16. ve 17. yüzyıllarda Roma Katoliklerine atıfta bulunuldu. Bugün, Hristiyanlar Standart Japoncada キリスト教徒 (Kirisuto-kyōto) veya İngilizceden türetilen クリスチャン (kurisuchan) kelimeleri ile anılır.
Korecede Hrıistiyan kelimesi için hâlâ 기독교도 (RR: Gidokkyodo) kelimesi kullanılır. Ancak Portekizceden alınan 그리스도 (Geuriseudo) kelimesi artık eski Çin-Korecedeki 기독 (Gidok) kelimesinin yerini aldı. Kelime Mesih'in kendisine atıfta bulunur.
Tayland'da en yaygın terimler Tayca: คนคริสต์ (RTGS : khon khrit) veya Tayca: ชาวคริสต์ (RTGS : chao khrit) "İsa kişi/insanlar" veya "İsa kişi/insanlar" anlamına gelir. Tayca kelime Tayca: คริสต์ (RTGS : khrit) "Mesih"ten türetilmiştir.
Filipinler'de en yaygın terim Filipin dillerinin çoğunda Hristiyan için "Kristiyano" ve Hristiyanlık için "Kristiyanismo"dur. Her ikisi de İspanyol

Hümanizm (Fransızca: humanisme), insancıllık veya beşeriyetçilik; kanunların düzenlenmesinde Tanrı'nın değil insan aklının esas alındığı rasyonalizm ile ampirizme odaklanan, 14. yüzyıl ile 16. yüzyıl sonlarında Avrupa'nın geniş bir kesiminde kabul görmüş felsefi düşünce öğretisi ve edebiyat akımıdır.
Hümanizm, ahlaki ve felsefi sorgulamanın başlangıç noktası olarak insanoğlunun potansiyelini ve failliğini vurgular. İtalyan Rönesansı sırasında ortaya çıkmış ve Aydınlanma Çağı'nda bilim ve teknolojideki ilerlemelerle yeniden güçlenmiştir. Günümüzde hümanizm, insanlığı bireyleri teşvik etmek ve geliştirmekten sorumlu olarak gören ve insan refahı, özgürlük, özerklik ve ilerlemeyi vurgulayan dini olmayan, seküler bir harekettir. Hümanistler insan haklarını, ifade özgürlüğünü, ilerici politikaları ve demokrasiyi savunur ve dinin ahlak için bir ön koşul olmadığına inanırlar.

Hümanizm terimsel tanım açısından "sevgi" içermez. Çünkü daha felsefi ve bilimsel bir temeli ifade eder. Türkçe karşılığı "insanmerkezcillik"tir. Yani tanrımerkezcillik geri plana atılır ve bir anlamda reddedilir, insanmerkezcillik esas alınır. Bu kavram psikolojik derinliği olan sübjektif bir kavram (sevgi ve benzeri duygu durumları) değil, felsefi temelli objektif bir kavramdır. Örneğin bir fiilin değerlendirmesinde "tanrının/tanrıların hoşnutluğu" değil, "insana faydası/hoşnutluğu" esastır. Bu açıdan da sekülerizmle sıkı bir ilişkisi vardır. Yine kanunların düzenlenmesinde tanrımerkezcilliği değil, insanmerkezcilliği önermektedir.
Adının Türkçe anlamı insancıllıktır (human). Genelde deizm, ateizm ve agnostisizm ile bütünleşebilir ama hümanist anlayış bunlar için değildir. Hümanizm, bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir görüştür. Seküler bir hayat duruşu ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası hümanizmin tanımıdır.
Hümanizme göre doğruyu bulmak insanın bir yetisidir. Fakat doğruyu bulma yönteminde gizemcilik, mistisizm, gelenek ve bunlar gibi "genelgeçer kanıtlarla" ve "mantıkla bütünleşmeyen yöntemler" izlenemez. Gerçeğe duyulan bu arzu, gözü kapalı kabullenimlerle değil, bilimsel şüphecilik ve bilimsel yöntemle doyurulmalıdır. Otoriteyi ve aşırı şüpheciliği de reddederken, kaderin olaylar üzerindeki etkisini kabul etmez. Doğrunun ve yanlışın bilgisine kişisel ve ortak bilincin en doğru biçimde algılanmasıyla ulaşılabileceğini savunur.
Bunun yanı sıra, hümanizm insanın tüm diğer canlı türlerinden daha özel olduğu düşüncesini reddeder. Hümanist Filozof Peter Singer “Birçok istisna olmasına rağmen hümanistlerin çoğu, kendilerini en büyük dogmadan özgürleştiremiyor: önyargılı türcülük. Hümanistler diğer canlı türlerine karşı düşüncesizce istismarlara karşı durmalıdır.” diyerek hümanizmin doğalcılığını ve hayvanseverliğini belirtir. Bizim diğer canlıların üzerinde tanrı vergisi bir hüküm hakkımız olmadığını ekler.
Hümanizm insanın kapasitesine iyimser yaklaşır, bunun yanı sıra insan doğasının tümüyle iyi ya da tüm insanların hümanizmin savunduğu ussalcı ve manevi değerlere ulaşabileceğini savunmaz. Bu hedef birey için azim ve diğerlerinin yardımını gerektirir. İnsanın gelişimidir hümanizmin ereği, bütün insanlar için hayatı daha iyi yapmak. Hümanizm güzel şeyler yapmaya, şimdi ve burada iyi yaşamaya ve geleceğe daha iyi bir dünya bırakmaya yoğunlaşır.

Hümanizm Rönesans'a, İslamiyet'in Altın Çağı’na ve Antik Yunan kalıntılarına dayandırılabilir ve hatta hümanist düşünce Buddha ve Konfüçyüs'te de görülebilir. Bunun yanında hümanizm terimi daha çok batı felsefesiyle bağlaşıktır. Hümanizm terimi 19. yüzyılın başlarında, 15. yüzyıl İtalya'sında klasik edebiyatla ilgilenen kimseler için söylenen umanista sözcüğünden kökenlenir. Hümanizm asıl gücüne 15. yüzyılda ulaştı ve bu 16. yüzyılın sonuna kadar devam etti.
14. yüzyıl Avrupası yaklaşık bin yıldır tamamıyla Hristiyanlığın belirlediği skolastik düşünce ile yaşamaktaydı. Eski eserlerin çoğunu okumak günahtı, eski Yunan-Latin eserlerinden çoğu kaybolmuştu. Bazı ilahiyatçılar, filozoflar Latince yoluyla eski eserlere, bu eserlerdeki düşünceye yöneldiler. Tercüme edilme ve matbaa yardımıyla hızlandı ve müesseseler sorgulanmaya başlandı.

Rönesans düşüncesinin üzerinde durup antik örneklere göre işlediği ilk sorun insan sorunudur. İnsanı arayan insana özgü olan bu dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran çalışmalara verilen addır.
Hümanizm deyimi ilk olarak filolojik açıdan değerlendirilmiştir. Ancak sadece bu açıdan değerlendirilirse bilimsel bir akım olamazdı. Oysa hümanizm geniş anlamıyla modern insanın hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır.

Milattan önce 6. yüzyılda yaşamış Miletoslu Thales ve Kolophonlu Ksenophanes kendilerinden sonrakiler için hümanist düşüncenin yolunu hazırlamıştır. Thales “kendini bilmeyi dünyasının merkezine oturturken, Ksenophanes döneminin tanrılarına inanmayı reddetmiş ve kutluluğu evrene ve evrendeki şeylere yüklemiştir. Sonra gelen ve ilk serbest düşünür olarak görülen Anaksagoras bilimsel yöntemlere katkıda bulunarak evreni anlamanın başka bir yolunu göstermiş oldu. Anaksagoras'ın öğrencisi Perikles de demokrasinin oluşumunu, özgür düşünceyi savunmuş ve etkilemiştir. Yazılarından çok azı bugüne gelebilmişse de Protagoras ve Demokritos da bilinmezciliği benimsemiş ve ruhani varoluşlarının doğaüstü bir varlıktan bağımsız olduğunu savunmuştur.

Hümanizm, bireysel ve kolektif olarak insanın değerini ve failliğini vurgulayan ve genellikle dogma veya batıl inançları kabul etmek yerine eleştirel düşünceyi ve kanıtı (bilimsel, felsefi veya etik) tercih eden felsefi ve etik bir duruştur. "Hümanizm" teriminin anlamı, kendisiyle özdeşleşen birbirini izleyen entelektüel hareketlere göre dalgalanmıştır.
Dini hümanizm, Rönesans hümanizmi, Hristiyan hümanizmi, etik hümanizm, bilimsel hümanizm, seküler hümanizm ve Marksist hümanizm gibi çeşitli hümanizm türleri vardır. Esas olarak 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulanan dini hümanizm, hümanizmi bir din olarak görmüş ve uygulayıcıları kilise benzeri cemaatlere katılmıştır. Rönesans hümanizmi, 14. ve 15. yüzyılın başlarında, akademisyenlerin klasik antik çağa odaklanmayı Hristiyan inancı ve insan refahına olan ilgiyle birleştirdiği kültürel ve eğitimsel bir reform hareketiydi. Hristiyan hümanizmi, Orta Çağ'ın sonlarında Hristiyan akademisyenlerin inançlarını klasik ilgi alanlarıyla birleştirdikleri tarihsel bir akımdı. Etik kültür olarak da bilinen etik hümanizm, 20. yüzyılın başlarında ABD'de öne çıkmış ve insanlar arasındaki ilişkilere odaklanmıştır. Bilimsel hümanizm, hümanizmin bir bileşeni olarak bilimsel yöntemi vurgularken, seküler hümanizm 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır ve çağdaş hümanist hareketle eş anlamlıdır. Marksist hümanizm, temel hümanist ilkeleri kabul eden ancak demokrasi konusundaki duruşu ve özgür iradeyi reddetmesi nedeniyle diğer hümanizmlerden ayrılan bir Marksist düşünce ekolüdür.

Özel

Genel
Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve "Sosyolojiye Giriş" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Diğer Ders Notları (Ömer YILDIRIM), MEB Sosyoloji Ders Kitabı, Açıköğretim Ders Kitabı

Japon dönem adı (Japonca: 年号 nengō; "yıl adı"), aynı zamanda gengō (元 号) olarak da bilinir, Japonya'da zamanın periyodik olarak ölçüldüğü ve yaygın olarak kullanılan takvim düzenidir. Örneğin Heisei döneminin ilk yılı olan "Heisei 1" 1989 yılı iken 2016 yılı "Heisei 28"'dir.
Diğer Doğu Asya ülkeleri gibi dönem adları Çin'den alınmıştır. Ancak diğer benzer sistemlerin bazı aksine Japon dönem adları Çin, Kore ve Vietnam dönem adlandırma düzenlerinden bağımsızdır ve günümüzde halen kullanılmaktadır. Genellikle resmî evraklarda dönem ismi ve yılının bulunması gerekmektedir.
Dönem adları ilk olarak MS 645 yılında İmparator Kōtoku zamanında uygulanmıştır. İlk nengō Taika olup Taika Reformları'nı kutlamak için verilmiştir. Düzen 600'lerin sonunda kesildi ancak 701 yılında İmparator Mommu döneminde kalıcı olarak geri getirildi ve o zamandan beri dönem adları sürekli günümüze kadar var olmuştur.

Nengō converter 13 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jeokronoloji, kayaların kendisinde bulunan imzaları kullanarak kaya, fosil ve sediman yaşını belirleme bilimidir. Mutlak jeokronoloji radyoaktif izotoplarla gerçekleştirilebilirken, göreceli jeokronoloji paleomanyetizma ve kararlı izotop oranları gibi araçlarla sağlanır. Birden fazla jeokronolojik (ve biyostratigrafik) göstergeleri birleştirerek, geri kazanılan yaşın hassasiyeti geliştirilebilir.
Jeokronoloji, uygulamada, fosil çiçek ve hayvan topluluklarını tanımlayarak, kataloglayarak ve karşılaştırarak tortul kayaçları bilinen bir jeolojik döneme atama bilimi olan biyostratigrafiden farklıdır. Biyostratigrafi, bir kayanın mutlak yaş tayinini doğrudan sağlamaz, sadece fosil topluluğunun bir arada var olduğu bilinen bir zaman aralığına yerleştirir. Bununla birlikte, her iki disiplin de aynı katmanlama (kaya katmanları) sistemini ve katmanları alt katmanları sınıflandırmak için kullanılan süreyi paylaştıkları noktaya kadar el ele çalışır.
Jeokronoloji bilimi, tüm fosil toplulukları için mutlak yaş tarihleri elde etmeye ve Dünya'nın ve dünya dışı organların jeolojik tarihini belirlemeye çalışan kronostratigrafi disiplininde kullanılan başlıca araçtır.

Bilinen bir Yarılanma ömrüne sahip bir radyoaktif izotopun radyoaktif bozunma miktarını ölçerek, jeologlar ana malzemenin mutlak yaşını belirleyebilirler.
Bu amaçla bir dizi radyoaktif izotop kullanılır ve çürüme oranına bağlı olarak farklı jeolojik dönemlere tarih vermek için kullanılır.
Daha yavaş çürüyen izotoplar daha uzun süreler için yararlıdır, ancak mutlak yıllarda daha az doğrudur.
Radyokarbon yöntemi hariç, bu tekniklerin çoğu aslında radyoaktif ana izotopun bozunma ürünü olan bir radyojenik izotopun bolluğundaki bir artışı ölçmeye dayanır.
Daha sağlam sonuçlar elde etmek için iki veya daha fazla radyometrik yöntem birlikte kullanılabilir.
Çoğu radyometrik yöntem sadece jeolojik zaman için uygundur, ancak radyokarbon yöntemi ve 40Ar / 39Ar yaşlandırma yöntemi gibi bazıları erken insan yaşamı zamanına ve kaydedilmiş tarihe kadar uzatılabilir.
Sık kullanılan tekniklerden bazıları:

Radyokarbon tarihleme: Bu teknik, organik malzemedeki karbon-14'ün bozulmasını ölçer ve en iyi yaklaşık 60.000 yıldan daha genç numunelere uygulanabilir.
Uranyum-kurşun tarihleme: Bu teknik, iki kurşun izotopunun (kurşun-206 ve kurşun-207) bir mineral veya kayadaki uranyum miktarına oranını ölçer. Genellikle magmatik kayaçlardaki eser mineral zirkonlara uygulanan bu yöntem, jeolojik tarihleme için en yaygın kullanılanlardan (argon-argon tarihleme ile birlikte) biridir. Monazit jeokronolojisi, özellikle metamorfizmanın tarihlendirilmesinde kullanılan U – Pb tarihlendirmesinin başka bir örneğidir. Yaklaşık 1 milyon yıldan daha eski örneklere uranyum kurşun tarihleme uygulanır.
Uranyum-toryum tarihleme: Bu teknik, speleothemleri, mercanları, karbonatları ve fosil kemiklerini tarihlemek için kullanılır. Aralığı birkaç yıldan 700.000 yıla kadardır.
Potasyum-argon tarihleme ve argon-argon tarihleme: Bu teknikler metamorfik, magmatik ve volkanik kayaçlar ile tarihlenmektedir. Ayrıca paleoantropolojik bölgelerdeki veya üstündeki volkanik kül katmanlarını tarihlendirmek için de kullanılırlar. Argon-argon yönteminin daha genç sınırı birkaç bin yıldır.
Elektron devir rezonansı (ESR) tarihleme: Bu yöntem elektrik yüklerinin, silikatlı mineral depolarının doğal radyasyondan kaynaklanan hasarlı kristal kafesleri içerisindeki birikimini ölçer. 

Bir jeomorfik yüzeyin oluşturulduğu yaşı (maruz kalma tarihleme) veya daha önce yüzeysel malzemelerin gömüldüğü (gömme tarihleme) bir dizi ilgili teknik. Maruz kalma tarihleme, alüvyonlu bir fan gibi bir yüzeyin oluşturulduğu yaş için bir proxy olarak Dünya materyalleri ile etkileşen kozmik ışınlar tarafından üretilen egzotik nüklidlerin (örneğin 10Be, 26Al, 36Cl) konsantrasyonunu kullanır. Mezar tarihleme, 2 kozmojenik elementin diferansiyel radyoaktif bozunumunu, bir tortunun daha fazla kozmik ışınlara maruz kalmanın gömülmesiyle tarandığı yaş için bir vekil olarak kullanır.
Kozmojenik nüklitler (veya kozmojenik izotoplar): kozmik ışın ufalanmasının neden olduğu güneş sistemindeki bir atom çekirdeği ile birlikte yüksek enerjili bir kozmik ışın etkileştiğinde oluşan nadir izotoplardır. Bu izotoplar Dünya'nın atmosferinde kaya ve toprak gibi, Dünya dışında göktaşları gibi maddelerde üretilen materyallerdir. Kozmojenik izotopları ölçen bilim adamları, jeolojik ve astronomik süreçlerin aralığı hakkında fikir elde edebiliyor. Hem radyoaktif ve istikrarlı izotoplar vardır. Bu radyoizotopların bazıları Trityum, Karbon-14, Fosfor-32’dir.
Bazı hafif (düşük atom numarası) eski nüklitlerin (bazı lityum, berilyum ve bor izotopları) sadece büyük patlama sırasında ortaya çıkmadığı ve büyük patlama sonrasında da oluşmuş olduğu düşünülür fakat güneş sistemindeki yıldızlar arası gaz ve toz üzerindeki ufalanmış kozmik ışınlar işlemiyle yoğunlaşmadan önce oluşmuştur. Bu onların oranları ve Dünya’daki diğer bazı nüklitlerin bolluğu ile karşılaştırıldığında bu gibi kozmik ışınların bolluğunu açıklıyor. Ancak, bunların oluşumu için mekanizma tam olarak aynı olsa bile, "güneş sisteminde içindeki yerinde" kozmojenik nüklitler için rastgele tanımlanan nitelilik "kozmojenik çekirdekler" olarak adlandırılmasını güneş sisteminin oluşumundan önce ufalanmış kozmojenik ışınlar tarafından oluşturulmuş eski nüklitleri engeller. Bu aynı nüklitler Dünya üzerine, atmosfere küçük miktarlarda kozmik ışınların gelmesi Dünya'da Meteoritler oluşturulmuştur. Ancak berilyum (tümü kararlı berilyum-9) güneş sistemindeki daha önce var olan yoğunlaşma ve güneş sistemini meydana getiren çok daha büyük miktarlarda en baştan beri mevcuttur. Dolayısıyla güneş sistemini meydana getiren malzemelerin içinde mevcuttur.
Bir nüklit her iki sınıfa ait olamaz. Başka bir şekilde ayrım yapmak hangi alt küme olarak adlandırıldığının zamanlamasını belirler. Geleneksel olarak bazı kararlı izotoplar lityum, berilyum ve borun büyük patlama ve güneş sisteminin oluşumunda kozmik ışın ufalanmaları tarafından üretildiği düşünülmektedir. İlkel nüklit berilyum-9 kararlı berilyum izotoplarına örnektir.

Lüminesans tarihleme teknikleri kuvars, elmas, feldispat ve kalsit gibi malzemelerden yayılan 'ışığı' gözlemler. Jeolojide optik olarak uyarılmış lüminesans (OSL), katodolüminesans (CL) ve termolüminesans (TL) dahil olmak üzere birçok lüminesans tekniği kullanılmaktadır. Termolüminesans ve optik olarak uyarılmış lüminesans, arkeolojide, çanak çömlek veya pişirme taşları gibi 'ateşlenen' nesneleri güncellemek için kullanılır ve kum göçünü gözlemlemek için kullanılabilir.
Lüminesans, ısıdan kaynaklanmayan bir madde tarafından kendiliğinden ışık yayılmasıdır; veya "soğuk ışık".
Böylece bir soğuk cisim radyasyonu şeklidir. Kimyasal reaksiyonlar, elektrik enerjisi, atom altı hareketler veya bir kristal üzerindeki stres neden olabilir. Bu, ışıldamayı, ısıtma sonucunda bir madde tarafından yayılan akkordan ayırır. Tarihsel olarak, radyoaktivite bir "radyo-lüminesans" biçimi olarak düşünülmesine rağmen, bugün elektromanyetik radyasyondan daha fazlasını içerdiğinden ayrı olduğu düşünülmektedir.
Kadranlar, eller, teraziler, havacılık ve navigasyon enstrümanları ve işaretlerinin işaretleri genellikle "aydınlatma" olarak bilinen bir işlemle ışıldayan malzemelerle kaplanır.

Artımlı tarihleme teknikleri, sabitlenebilen (yani, günümüzle bağlantılı ve dolayısıyla takvim veya yıldız zamanı) veya yüzen olabilen yıllık yıllık kronolojilerin oluşturulmasına izin verir.
Dendrokronoloji
Ağaç halkaları her yıl büyür. Bir ağaçtan küçük bir sondajla örnek alınarak halkalar sayılır ve bu şekilde son derece yüksek güvenilirlikte dendrokronolojik bir zaman ölçeği oluşturulabilir ve karbon-14 tarihlemesi ile denetimleri gerçekleştirilebilir.Kuvaterner çalışmalarında dendrokronoloji yöntemi birçok alana uygulanabilir. Örneğin; İklim çalışmalarında, jeomorfolojinin (dendrojeomorfoloji) kendi içindeki birçok alanda; buzul çalışmalarında (dendroglasiyoloji), volkanik faaliyetlerde (dendrovolkanoloji), depremler ve kaya glasiyelleri çalışmalarında, enkaz akışları, kaya düşmeleri ve heyelan sahalarının belirlenmesinde, çığlar, termokarst süreçleri, seviye değişiklikleri, flüvyal süreçlerin yaşlandırılması ve kumul hareketleri gibi çalışmalarda dendrokronoloji yöntemi uygulanır.
Buz çekirdeği
Likenometri: Yeni yüzeylenmiş bir kaya üzerindeki likenlerin büyümesi esasına dayalı bir yöntemdir.
Varv: Başta buzul gölleri olmak üzere, birçok gölde bulunan farklı çökel katmanları yıllık olarak oluşmaktadır. Bazı göllerde varv katmanları binlerce yıl geriye gidebilmektedir. Varvlar jeolojik kayaç oluşumlarında, hatta Prekambriyen yaşlı çökellerin içinde dahi ayırt edilebilir.

Zaten iyi tanımlanmış bir paleomanyetik kutup dizisi (genellikle sanal jeomanyetik kutuplar olarak adlandırılır), görünür bir polar gezinme yolu (APWP) oluşturur. Böyle bir yol büyük bir kıta bloğu için inşa edilmiştir. Farklı kıtalar için APWP'ler, yaşı bilinmeyen kayalar için yeni elde edilen kutuplar için referans olarak kullanılabilir. Paleomanyetik tarihleme için, paleopole APWP'deki en yakın noktaya bağlanarak kayaların veya bilinmeyen yaştaki tortulardan elde edilen bir kutbun tarihlendirilmesi için APWP'nin kullanılması önerilmektedir. İki paleomanyetik tarihleme yöntemi önerilmiştir:
(1) açısal yöntem ve
(2) rotasyon yöntemi.
İlk yöntem, aynı kıta bloğunun içindeki kayaların paleomanyetik tarihlendirilmesi için kullanılır.
İkinci yöntem, tektonik rotasyonların mümkün olduğu katlanmış alanlar için kullanılır.
Demir içeren bazı mineraller veya taneler, kritik bir seviye olan Curie sıcaklığının üzerine çıkan bir sıcaklıkla ısıtıldıklarında, yeryüzünün manyetik alanına duyarlı hale gelir. Kritik seviyelerinden daha yüksek seviyelere ısıtılan kayaların içindeki mineral ve taneler, oluşumları esnasında etkili olan manyetik alan yönelimini korurlar. Kayaçların bağımsız yollarla yaşlandırılabildiği yerlerde, paleomanyetik bir zaman ölçeği düzenlenebilir. Bu zaman ölçeği, paleomanyetik kalı

Jeolojik zaman cetveli (veya ölçeği), Dünya'nın jeolojik kayıtlarına dayanan bir zaman temsil şeklidir. Jeolojik zaman cetveli, kronostratigrafiyi (jeolojik katmanları zamanla ilişkilendirme) ve jeokronolojiyi (kayaçların yaşını belirlemeyi amaçlayan bir jeoloji dalı) kullanan bir kronolojik tarihleme sistemidir. Özellikle yer bilimciler (jeologlar, paleontologlar, jeofizikçiler, jeokimyacılar ve paleoklimatologlar dahildir) tarafından jeolojik tarihteki olayların zamanlamasını ve ilişkilerini tanımlamak için kullanılır. Zaman cetveli, kayaç katmanlarının incelenmesi, bu katmanların ilişkilerinin gözlemlenmesi, litoloji, paleomanyetik özellikler ve fosiller gibi özelliklerin tanımlanmasıyla geliştirilmiştir. Standartlaştırılmış uluslararası jeolojik zaman birimlerinin tanımlanması, birincil amacı jeolojik zaman bölümlerini gösteren Uluslararası Kronostratigrafik Çizelge'deki (ICC) global kronostratigrafik birimleri kesin olarak tanımlayan Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliği'nin (IUGS) kurucu organı Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'nun (ICS) sorumluluğundadır. Kronostratigrafik bölümler ise jeokronolojik birimleri tanımlamak için kullanılır.
Bazı yerel ve bölgesel terimler hala kullanımda olsa da, bu başlık altında sunulan jeolojik zaman çizelgesi, uluslararası bir standart kaynak olan Uluslararası Kronostratigrafik Çizelge'ye dayandığından, ICS tarafından belirlenmiş isimlendirme, dönem ve renk kodlarına uymaktadır.

Üst zaman, en büyük (resmî) jeokronolojik zaman birimidir ve bir kronostratigrafik birim olan eonotemin eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla, resmî olarak tanımlanmış üç üst zaman/eonotem vardır. Bunlar kronolojik sırayla Arkeen, Proterozoyik ve Fanerozoyik'tir. Hadeen gayri resmi bir üst zaman/eonotemdir, ancak yaygın olarak kullanılır.
Zaman, ikinci en büyük jeokronolojik zaman birimidir ve bir kronostratigrafik birim olan eratemin eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 10 tane tanımlanmış dönem/eratem vardır.
Dönem, zamanın altında ve çağın üzerinde yer alan ana bir zaman birimidir. Bir kronostratigrafik birim olan sistemin jeokronolojik eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 22 tane tanımlanmış dönem/sistem vardır. Sadece Karbonifer Dönemi/Sistemi için bir istisna vardır ve bu dönem için diğer dönemlerin aksine iki adet alt dönem/alt sistem (Misisipiyen ve Pensilvaniyen) kullanılır.
Devre, dönem ile çağ arasında yer alır ve ikinci en küçük jeokronolojik birimdir. Bir kronostratigrafik birim olan serinin eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 37 adet resmî ve bir adet gayriresmî devre/seri vardır. Ayrıca hepsi Neojen ve Kuvaterner içinde olan 11 tane alt devre/alt seri vardır. Uluslararası kronostratigrafide alt serilerin/alt dönemlerin, resmi birer birim olarak kullanımı 2022'de onaylandı.
Çağ, en küçük hiyerarşik jeokronolojik birimdir ve bir kronostratigrafik birim olan katın eşdeğeridir. Nisan 2022 itibarıyla 96 resmî ve 5 gayriresmî çağ/kat vardır.
Kron, hiyerarşik olmayan, resmî bir jeokronoloji birimidir ve bir kronostratigrafik birim olan kronozonun eşdeğeridir. Bunlar önceden tanımlanmış stratigrafik birimlere veya jeolojik özelliklere dayandığından, manyetostratigrafik, litostratigrafik veya biyostratigrafik birimlerle bağlantılıdır.
Erken ve Geç alt bölümleri, kronostratigrafik Alt ve Üst'ün jeokronolojik eşdeğerleri olarak kullanılır. Örneğin, Alt Triyas Serisi (kronostratigrafik birim) yerine Erken Triyas Dönemi (jeokronolojik birim) kullanılır.
Özünde, belli bir kronostratigrafik birimi temsil eden kayaçların o kronostratigrafik birim olduğunu ve yerleştirildikleri zamanın da jeokronolojik birim olduğu söylenebilir. Buna bir örnek vermek gerekirse, Silüriyen Serisi'ni temsil eden kayaçların Silüriyen Serisi olduğunu ve bunların Silüriyen Dönemi sırasında çökeldiğinin söylenmesi doğrudur. 

Aşağıdaki tablo, yerkürenin jeolojik zaman ölçeğini oluşturan bölümlerin ana olaylarını ve özelliklerini özetlemektedir. Bu tablo, en yeni jeolojik dönemler üstte ve en eskiler altta olacak şekilde düzenlenmiştir. Tablodaki satırların yüksekliği, bu satırlardaki jeolojik birimlerin süresini yansıtmamaktadır. Bu nedenle tablo ölçekli değildir ve her bir jeokronolojik birimin zaman aralıklarını birbirileriyle oranlı bir şekilde temsil etmemektedir. Örneğin Fanerozoyik üst zaman, diğer üst zamanlardan daha uzun görünüyor olsa da yalnızca ~539 milyon yılı (Yerküre tarihinin ~%12'sini) kapsar. Fanerozoyik'ten önce gelen üç üst zaman ise toplam ~3.461 milyon yılı (yerküre tarihinin ~%76'sı) kapsar. Yerküre tarihindeki son üst zaman olan Fanerozoyik'e yönelik bu önyargı, Fanerozoyik'ten önce gelen üç üst zamanda gerçekleşen olaylara dair bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Alt serilerin/alt devrelerin kullanımı, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından onaylanmıştır.
Tablonun içeriği, bu çizelgenin çevrimiçi etkileşimli bir sürümünü sağlayan Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından üretilen ve sürdürülen resmî Uluslararası Kronostragrafik Çizelge'ye dayanmaktadır. İnteraktif sürüm, zaman çizelgesinin, SPARQL uç noktasında, Commission for the Management and Application of Geoscience Information GeoSciML projesiyle üretilmiş ve makine tarafından okunabilir Kaynak Tanımlama Çerçevesi/Web Ontoloji Dili temsiline dayalıdır. 

Aubry, Marie-Pierre; Van Couvering, John A.; Christie-Blick, Nicholas; Landing, Ed; Pratt, Brian R.; Owen, Donald E.; Ferrusquia-Villafranca, Ismael (2009). "Terminology of geological time: Establishment of a community standard". Stratigraphy. 6 (2): 100-105. doi:10.7916/D8DR35JQ. 
Gradstein, F. M.; Ogg, J. G. (2004). "A Geologic Time scale 2004 – Why, How and Where Next!" (PDF). Lethaia. 37 (2): 175-181. doi:10.1080/00241160410006483. 17 Nisan 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi30 Kasım 2018. 
Gradstein, Felix M.; Ogg, James G.; Smith, Alan G. (2004). A Geologic Time Scale 2004. Cambridge, UK: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-78142-8. 1 Ocak 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2011. 
Gradstein, Felix M.; Ogg, James G.; Smith, Alan G.; Bleeker, Wouter; Laurens, Lucas, J. (June 2004). "A new Geologic Time Scale, with special reference to Precambrian and Neogene". Episodes. 27 (2): 83-100. doi:10.18814/epiiugs/2004/v27i2/002 . 
Ialenti, Vincent (28 Eylül 2014). "Embracing 'Deep Time' Thinking". NPR. NPR Cosmos & Culture. 6 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Haziran 2022. 
Ialenti, Vincent (21 Eylül 2014). "Pondering 'Deep Time' Could Inspire New Ways To View Climate Change". NPR. NPR Cosmos & Culture. 6 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Haziran 2022. 
Knoll, Andrew H.; Walter, Malcolm R.; Narbonne, Guy M.; Christie-Blick, Nicholas (30 Temmuz 2004). "A New Period for the Geologic Time Scale" (PDF). Science. 305 (5684): 621-622. doi:10.1126/science.1098803. PMID 15286353. 15 Aralık 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Kasım 2011. 
Levin, Harold L. (2010). "Time and Geology". The Earth Through Time. Hoboken, New Jersey: John Wiley & Sons. ISBN 978-0-470-38774-0. 8 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Kasım 2011. 
Montenari, Michael (2016). Stratigraphy and Timescales (1.1isbn=978-0-12-811549-7 bas.). Amsterdam: Academic Press (Elsevier). 

The current version of the International Chronostratigraphic Chart can be found at stratigraphy.org/chart 30 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interactive version of the International Chronostratigraphic Chart is found at stratigraphy.org/timescale 31 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A list of current Global Boundary Stratotype and Section Points is found at stratigraphy.org/gssps 26 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA: Geologic Time
GSA: Geologic Time Scale
British Geological Survey: Geological Timechart 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GeoWhen Database
National Museum of Natural History - Geologic Time
SeeGrid: Geological Time Systems 23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Information model for the geologic time scale
Exploring Time 21 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Planck Time to the lifespan of the universe
Episodes, Gradstein, Felix M. et al. (2004) A new Geologic Time Scale, with special reference to Precambrian and Neogene, Episodes, Vol. 27, no. 2 June 2004 (pdf)
Lane, Alfred C, and Marble, John Putman 1937. Report of the Committee on the measurement of geologic time 19 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lessons for Children on Geologic Time
Deep Time - A History of the Earth : Interactive Infographic 29 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geology Buzz: Geologic Time Scale 12 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Johann Gottfried von Herder, (25 Ağustos 1744 - 18 Aralık 1803), Alman filozof, dinbilimci, şair ve edebiyatçıdır.
Alman romantizmi dönemi ve özellikle de Fırtına ve Coşku ekolünde değerlendirilen ve bu dönemin en önemli ürünlerinden kabul edilen dil felsefesi ve tarih felsefesi alanlarında verdiği eserlerle, bu alanların müşterek kurucularından kabul edilir.

Herder, 25 Ağustos 1744 tarihinde Prusya'nın Mohrungen kasabasında doğdu. Bölgesinin ve çağının en önemli üniversitelerinden olan, Alman filozof Kant'ın da görev yapmakta olduğu Königsberg Üniversitesi'ne 1762 yılında girdi. Bununla birlikte Kant'ın klasik idealist görüşlerinden çok Jakob Böhme ve Johann Georg Hamann gibi fikir insanlarından etkilendi.
Üniversitedeki eğitiminin ardından Prusya'nın ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yaptığı gezgin bir hayat sürdü. Bu dönemde hem Goethe ile tanışarak yeni Alman edebiyat akımından etkilendi, hem de aynı dönemde entelektüel faaliyetlerde bulunan Christoph Martin Wieland ve Friedrich Schiller gibi isimlerle beraber Weimar'da kurdukları felsefe topluluğunu yönetti. 18 Aralık 1803 tarihinde bu şehirde öldü.

Gerçek bir 'tarih felsefesi'nin bir anlamda kurucusu sayılabilecek olan Herder, tarihte, belirleyici ögenin genel olarak insan değil de şu ya da bu türden insanın genel özellikleri olduğunu savunduğu doğal bir evrim görüşü geliştirmiş ve bu iddiasıyla da aynı zamanda antropolojinin babası sayılmıştır. Bu anlayışa göre, doğa da tarih de sürekli olarak dönüşen, yani oluş hali içinde olan alanlardır. Tarih, doğanın bir alanı olmakla birlikte; tarihsel olaylar, doğal olaylar gibi, kesin bir yasalılık ve nedensellik taşımaz. Zira, tarihi belirleyen en önemli öge, genellik değil de, bireyselliktir. Tarihte yasalar aramaktan vazgeçilmelidir, her tarihsel olay bir kez ortaya çıkan bir gerçekliktir.

Akkaya, M. Şükrü (1951). "Herder: Şahsiyeti ve Eserleri". Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Dergisi. 9 (1-2). Ankara Üniversitesi. ISSN 2459-015020 Mart 2018.

Johannes Gutenberg (Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg) (1398 - 3 Şubat 1468), 1447 yılında hareketli parçalar ile yazı baskısını Avrupa'da başlatan Alman kuyumcu, matbaacı ve yayıncıdır.
Johannes Gutenberg iletişim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri sayılan tipo baskı yöntemini 1438'de Avrupa'ya getirerek uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Bu yöntem, önceleri tahtadan daha sonraları bir kurşun alaşımından yapılan dökme harflerin, baskıdan sonra başka bir yazıda kullanılmak üzere saklandığı bir basım yöntemidir. Bu, yüzyıllardır Çin ve Kore'de kullanılmaktaydı. Gutenberg, hız ve dayanıklılığı arttıran, karakterlerin metalden yapıldığı ve isteğe göre değiştirilebildiği bir sistem tasarlamıştır. Gutenberg'in buluşu modern dönemin en önemli olayı ve matbaa devriminin başlangıcı, kendisi de modern matbaacılığın babası kabul edilir. Buluşu Avrupa'da metinlerin ve bilgilerin yayılmasında belirleyici bir unsur olmuştur.
Gutenberg, Rönesans döneminin en önemli buluşlarından birini yapmasına rağmen yoksul bir hayat geçirmiştir. Yoksulluktan, kendisine 1465 yılında "sarayın beyefendisi" unvanını ve ömür boyu emekli maaşını veren Nassaulu Adolphe II sayesinde kurtulmuştur. Üç yıl sonra 1468 yılında öldüğü bilinmektedir. Ölüm günüyle ilgili kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, ölüm yıldönümü 3 Şubat tarihinde anılmaktadır.

1398 yılında soylu bir ailenin çocuğu olarak  Kutsal Roma İmparatorluğu'nda yer alan Mainz Elektörlüğü'nün Mainz şehrinde, Friele Gensfleisch zur Laden ve Else Wirich çiftinin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle beraber 1394 ve 1404 yılları arasında bir tarihte doğduğu tahmin edilir. Mainz'da 1900 yılında Gutenberg'in beş yüzüncü doğum günü kutlanmış ve 1400 yılı sembolik olarak Gutenberg'in doğum yılı seçilmiştir. Tıpkı hayatının ilk yılları gibi eğitimi hakkında da oldukça az sayıda bilgi mevcuttur. O dönem bireylerin soyadı olarak yaşadıkları evlerin isimlerini kullanması kesin bilgilere ulaşmayı zorlaştırmaktadır. 1411 yılında, Mainz şehrinde esnafların aristokrat sınıfı şehirden ayrılmaya zorlamasıyla ailesiyle birlikte Eltville şehrine yerleştiler. Bu dönemde Gutenberg'in, Johannes Altavilla ismi ile Erfurt Üniversitesi'nde kuyumculuk eğitimi aldığı iddia edilir.   Ailesiyle birlikte Strassburg'a (günümüzde Fransa'da Strazburg) taşındıktan sonra burada ayna yapımı, metaller ve değerli taşlar konularında zanaatkârlık yaptı ve basım teknikleriyle de ilgilenmeye başladı.
O dönemde kitaplar ya doğrudan elle yazılır ya da her sayfa için ayrı ayrı elle oyularak hazırlanan tahta bloklar kullanılarak kitaplar basılırdı. Gutenberg her kalıp için ayrı ayrı kalıplar hazırladı. Bu kalıplara sıcak metal sıvı dolduruluyor ve harflerin metal örnekleri çıkarılıyordu. Basımcı metal harfleri istediği gibi dizebiliyor, basımdan sonra saklayarak yeniden kullanabiliyordu. Aynı dönemde ortaklarıyla aralarında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden açılan bir davada Gutenberg'in tipo basım yapabilen bir baskı makinesi yarattığı duyuldu. Ne var ki, o dönemden tipo basım örneği günümüze ulaşmamıştır.
Yaptığı çalışmalar ve basım deneyleri için para bulmak zorunda olan Gutenberg 1450'de, Mainzlı bir zengin olan Johannes Fust ile ortaklık kurdu. 1455'te bastıkları ilk kitap Kutsal Kitap'ın Latince Vulgata versiyonuydu. Bu kitap, Gutenberg Kutsal Kitabı, 42 satırlı Kutsal Kitap veya Mazarin Kutsal Kitabı olarak bilinmektedir.
1457'de Gutenberg borcunu ödeyemediği için Fust'la olan ortaklıkları bozuldu. Fust bütün araç ve gereçlerine el koydu. Daha sonra Konrad Humery adlı bir Alman memurun sağladığı para yardımıyla yeni bir baskı makinesi kuran Gutenberg bir dilbilgisi kitabı, bir sözlük ve başka bazı kitaplar bastı. Başarıyla yürüttüğü bu çalışmaları sırasında büyük zorluklara katlandı ve hiçbir zaman çok fazla para kazanamadı. Mainz Başpiskoposu olan Adolf von Nassau-Wiesbaden, son yıllarda gözleri giderek bozulan ve yoksulluğa düşen Gutenberg'i sarayına aldı ve geçimini üstlendi.
Gutenberg 3 Şubat 1468'de, Mainz'da hayatını kaybetti. Gutenberg, Franciscaine Kilisesi mezarlığına defnedildi. Kilise ve mezarlık İkinci Dünya Savaşı sırasında yok edildi, dolayısıyla Gutenberg'in mezarı da bu yıkım sonucu kaybolmuştur.

1439 senesinde Almanya'da İmparator Charlemagne’ye ait antikaların meraklısına sunulmak üzere düzenlenecek olan sergiye yoğun bir katılım bekleniyordu.  Gutenberg sergide satmak üzere çok sayıda cilalı metal ayna (o dönem aynaların dinî kalıntılardan kutsal ışığı toplayabildiğine dair yaygın bir inanç vardı) yaptı. Sergi, yaşanan şiddetli sel felaketinden ötürü bir yıl ertelendi. Yatırımcılar Gutenberg’ten ödedikleri sermayeyi iade etmesini istediler. Ancak Gutenberg aldığı tüm parayı aynaları yaparken harcamıştı. Çalışma hayatında kuyumculukta metal alaşımların yapımı ve dökümü üzerinde uzmanlaşan Gutenberg, metal alaşımı konusundaki ustalığı sayesinde, 1450 yılında kolay kolay yıpranmayan ve birbiriyle çok iyi uyum sağlayan ayrı metal harfler dökmeyi başardı. Bu harflerle hazırlanan baskı kalıbı dönemine göre çok kaliteli ve temiz kitap baskılarının yapılmasını sağladı.
1444’e kadar Strazburg’da yaşayan Gutenberg’in, 1440 yılında gizemli bir şekilde “Aventur und Kunst” (Girişim ve Sanat) adlı araştırmaya dayanarak tipo baskının sırrını geliştirip mükemmelleştirildiği söylenmektedir. Yaptığı çalışmaların ne olduğu kesin olarak bilinemiyor. Ancak modern matbaanın erken dönem çalışmalarını yaptığı söylenmektedir. Hareketli parçalarla yazı baskısı yapabilen modern matbaayı icat ettiği bilinmektedir. 1448 yılında Mainz’e dönerek kayınbiraderi Arnold Gelthus’tan çalışmalarını ilerletmek için borç almıştır. O dönem “tifdruk” adı verilen, matbaacılıkta temel basım tekniği olan çukur baskı tekniğini kullanarak “Master of Play Card” olarak tanınan sanatçının bakır gravürleri üzerinde çalışmıştır.
1450 yılında Gutenberg’in icadıyla “tipo” tipi matbaa tekniği geliştirilerek baskı makinesi faaliyete geçti ve ilk Alman şiiri basıldı. Bu dönem Gutenberg, basımevini kurarak matbaa devrimini başlatmak adına yatırımcı Johann Fust'u krediye ikna etmeye çalıştı. Fust'un damadı olan Peter Schöffer de girişime katıldı. Schöffer Paris'te katip olarak çalıştı. Bununla birlikte ilk yazı tiplerinden bazılarını tasarladığı söylenmektedir.
Gutenberg'in çalışma atölyesi Humbrechthof'ta, uzaktan bir akrabasına ait bir mülkte kuruldu. 1452 yılında Fust'tan bir kez daha ödünç maddi destek alarak icat ettiği “Gutenberg Matbaası” ile basılan ilk kitap olan Kutsal Kitap’ı basma çalışmalarına başladı. Kutsal Kitap’ın haricinde Latince dil bilgisi kitapları da basmaya başladı. Biri Kutsal Kitap’ı, diğeri ise eğitim kitaplarını basmak üzere temelde iki farklı baskı makinesi yapıldığına dair söylentiler vardır. Yeni matbaa ile 1454-1455 yılları arasında kilisede belgelenen binlerce kitap basılmıştır.
Gutenberg 1455 yılında “Gutenberg Kutsal Kitabı" olarak bilinen Kırk İki Satırlık Kutsal Kitap'ın basımını tamamladı. Çoğu kağıt üzerine, bazıları da parşömen üzerine olmak üzere toplamda yüz seksen kopya yazdırıldı.

Gutenberg'in buluşu hızla yayıldı. 15. yüzyılın sonlarına gelmeden Avrupa'da, 1000'den fazla baskı makinesi vardı. Bu basım yöntemiyle daha çok kitabın basılabilmesi kitap fiyatlarının düşmesini sağladı. Böylece daha çok kitap okunmaya başlandı. Kitabın ve kitap okumanın yaygınlaşması, özgür düşüncenin doğmasına, bilimsel çalışmaların gelişmesine ve bilginin daha geniş kesimlere ulaşmasına yardımcı oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı Gutenberg'in bulduğu bu baskı yöntemi, özgür düşüncenin yayılmasına ivedilik kazandıran, bilim araştırmalarının gelişmesini sağlayan, reformların yapılmasını hızlandıran önemli olaylardan biri olarak kabul edilmektedir.
Gutenberg hayatı boyunca finansal olarak başarısız olmasına rağmen, baskı teknolojileri hızla yayıldı ve haberler ve kitaplar Avrupa'da eskisinden çok daha hızlı seyahat etmeye başladı. Bu gelişme büyüyen Rönesansı besledi ve bilimsel yayıncılığı büyük ölçüde kolaylaştırdığı için, daha sonraki bilimsel devrim için önemli bir katalizördü.
Basılmış Kitaplar
1450-1455 yılları arasında Gutenberg bazıları tanımlanamayan birkaç metin basmıştır. Ayrıca, bir papalık mektubu ve biri Mainz'da basılmış olan iki endüljans da dahil olmak üzere birçok kilise belgesi basılmıştır. Almus Donatus tarafından yazılan Ars Minor isimli Latince gramer üzerine olan bir okul kitabının bazı baskıları Gutenberg tarafından basılmış olabilir. Bu baskılar ya 1451-52 ya da 1455 tarihlidir.
1455 yılında Gutenberg, her sayfasında 42 satır olan güzelce hazırlanmış bir Kutsal Kitap'ın (Biblia Sacra) kopyalarını tamamlamıştır. Kopyaların her biri 30 florine (Hollanda'nın eski para birimi) satılmıştır ki bu ortalama bir memur için yaklaşık üç yıllık maaşa tekabül etmektedir. Bazı kopyalar basıldıktan sonra aynı Kutsal Kitap el yazmaları gibi elle süslenmiştir.
İngiltere Ulusal Kütüphanesi'nde bulunan ve çevrimiçi incelenip karşılaştırılabilen iki kopyası da dahil olmak üzere, büyük ölçüde tamamlanmış 48 kopyanın hayatta kaldığı bilinmektedir.
Kutsal Kitap'ın tarihi bilinmeyen 36 satırlık bir baskısı muhtemelen Bamberg'de Gutenberg tarafından 1458-60 yıllarında basılmıştır. Büyük bir bölümünün Gutenberg'in Kutsal Kitap'ının bir kopyasından alındığı görülmüştür.
Diğer Etkiler
Avrupa'daki baskının başkenti, Aldus Manutius gibi vizyoner yazıcıların büyük Yunan ve Latin metinlerinin yaygın olarak kullanılabilirliğini sağladığı Venedik'e taşındı. Hareketli tip için İtalyan kökenli iddialar, hareketli tip baskıda İtalya'nın bu hızlı yükselişine de odaklanmıştır. Bu belki de İtalya'nın kağıt ve baskı ticaretindeki önceki üstünlüğü ile açıklanabilir. Ayrıca, İtalya ekonomisi bu zamanda hızla büyüyordu, bu da okuma-yazmanın yayılmasına yardımcı oldu. Kristof Kolomb'un babası tarafından satın alınan hareketli tipte basılmış bir coğrafya kitabı vardı. Bu kitap Sevilla'daki Biblioteca Colombina adlı bir İspanyol Müzesinde bulunmaktadır. Son olarak, Mainz şehri 1462'de yağmalandı ve birçoğu (bir dizi yazıcı ve

Jülyen takvimi, Jül Sezar tarafından MÖ 46 yılında kabul edilen ve Batı dünyasında 16. yüzyıla kadar kullanılan takvim. Artık yıl hesaplamasındaki ufak bir fark sonucu yaklaşık her 128 yılda bir günlük bir kayma oluşturduğu için, 1582 yılında yerini Gregoryen takvimi almıştır.
Bununla birlikte Rusya ve Bulgaristan gibi Ortodoks Hristiyan bazı ülkeler kilisenin de etkisiyle 20. yüzyıl başına kadar bu takvimi kullanmıştır. Rusya'da Bolşevik devrimi sonrasında bu takvim bırakılıp yerine modern Gregoryen takvim kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu durumda dahi Rus kilisesi gibi dini kesimler bu takvime dönülmesi yönünde çağrılarını yinelemektedir.

Hem İslami takvimin (yani ay takviminin), hem Jülyen takvimin (yani güneş takviminin) kökeni eski Mısır'a dayanır. Zira eski Mısır'da tarım vs. uygulamalar için ay takvimi kullanılmış, daha sonra idari işlerin doğru zamanda yapılması ve tespiti için güneş takvimi icat edilmiştir, ancak Mısır güneş takviminde artık yıl yoktur. Bir yıl 365 gün olarak değerlendirilmektedir.
Romalılar da Mısır güneş takvimini kullanmaktaydı ama takvimdeki hatalar karışıklıķlara yol açmaktaydı.
Jül Sezar o zamana kadar kullanılan takvimdeki karışıklıkları çözmesi için İskenderiyeli astronomi bilgini Sosigenes'ten yardım alır. Sosigenes bir yılı 365,25 gün alarak oluşan mevsim kaymalarını düzeltmeyi hedeflemiştir. Böylece 4'e tam bölünemeyen yıllar 365 gün olmuş, bu yıllardan artan çeyrek günlerse 3 yılın ardından gelen artık yıla eklenerek, artık yılı 366 güne çıkarmıştır. Ayrıca bir yılın 12 ay kalabilmesi için artık yıllarda aylar 6 ay 30, 6 ay 31 gün olacak şekilde düzenlenmiştir. Artık olmayan yıllarda ise yılın son ayından 1 gün çıkarılmıştır. Bu da o dönemde yılbaşı mart olduğundan dolayı şubat ayının artık yıllarda 30, diğer yıllarda ise 29 gün olmasını getirmiştir. Ayrıca takvim düzenlemesini yaptığı için Jül Sezar temmuz ayının ismini değiştirerek kendi adını (July) vermiştir.
Fakat Sezar'ın öldürülmesinden sonra takvimde yapılan bu ıslahat düzgün uygulanamamıştır. Takvim düzenlemelerini yapan Pontifeksler üç yılda bir artık yıl uygulaması yaparak takvimde tekrar bozulmalara sebep olmuşlardır. Bu uygulamanın yapıldığı yaklaşık 40 yıl boyunca 3 gün kayma meydana gelmiş ve MÖ 8. yılda Augustus 12 yıl boyunca artık yıl uygulamasını durdurarak bu kaymayı düzeltmiştir. Augustus tıpkı Jül Sezar gibi takvimde değişiklik yaptığı için o zamanlar sextilis olan ayın adını değiştirip kendi ismi olan Augustus'u vermiştir. Fakat ismi Sezar'dan gelen temmuz ayının 31, ağustos ayının ise 30 gün olmasından dolayı şubat ayından 1 gün alınıp ağustos ayına eklenmiştir. Böylece şubat ayı artık yıllarda 29, diğer yıllarda 28 güne düşmüştür.
Bununla birlikte Jülyen takvimi de kusursuz bir takvim değildir zira dönencel yıl kesrini 0,2422 yerine 0,25 olarak almasından ötürü her 400 yılda bir takvim 3,12 gün yani yaklaşık 128 yılda 1 gün geri kalmaktadır. Bu sebeple günlerin bu zamanda ilerletilmesi gerekir.
Bu hatalar nedeniyle Papa 13. Gregoryus takvimde tekrar reformlara girişmiş ve bugünkü anlamda kullanılan modern Gregoryen takvim icat edilmiştir. Gregoryan takvim de Jülyen takvim gibi her 4 yılda bir artık yıl uygulamasına gider ancak burada yüzyıl başlarında 400'e bölünmeyenlerde artık yıl uygulanmayarak sorun giderilmeye çalışılmıştır (Jülyen takvimde buna bakılmaz).
Öte yandan 400'e bölünse bile 4000 yılında Gregoryen takvimde artık yıl uygulanmayacaktır. Zira Gregoryen takvim de kusursuz değildir, her 400 yılda 0,12 gün sapma payı olup bu sebeple 4000 yılında sapmanın bu şekilde giderilmesi hedeflenmektedir.
Örneğin, yüzyıl başlangıcı olan 2100, 2200, 2300 yıllarında Gregoryen takvim (400'e bölünmediğinden) artık yıl uygulamasına gitmezken, Jülyen takvim her dört yılda bir artık yıl uygulamasına sıkı sıkıya bağlı kaldığından artık yıl uygulamasına gider. Buna karşın, yüzyıl başlangıcı olan 2000 ve 2400 yıllarında her iki takvim de artık yıl uygulamasına gider. 4000 yılında ise 400'e bölünmesine karşın Jülyen takvim artık yıl uygulamasına giderken Gregoryen takvim gitmeyecektir.

Eski Yeni Yıl
Miladi takvim
Eski Usul ve Yeni Usul tarihler

Kadın, yetişkin bir dişi insandır. Ergenlik çağına gelmeden önce, kız çocuk veya kız denir.

Türkçe kadın kelimesinin kökeni, Eski Türkçe "kraliçe" manasındaki ḳātūn veya χātūn sözcüğüne dayanır. Bu kelimelerin kökeni Soğdcadaki χwatēn sözcüğüne dayanır. Kelime ses değişimine uğrayarak kadın ve hatun olarak iki farklı şekilde girmiştir.

Bazı kadınlar anormal hormonal veya genetik farklılıklara sahip olabilirler (kongenital adrenal hiperplasia, kısmen veya tamamen androjen yoğunluğu sendromu veya diğer koşullar sebebiyle) ve hayatlarının ilk aşamalarında tipik dişi fizyolojisine sahip olmayan veya en azından kısmen sahip olan kadınlar da bulunmaktadır. Erken gelişim sırasında her iki cinsiyetin fetüs morfoloji embriyo 6. veya 7. haftaya kadar benzerdir. Gonadlar, Y kromozomunun hareketi nedeniyle erkeklerde testisler farklılaşır. Cinsel farklılaşma kadınlarda cinsiyet hormonlarından bağımsız bir şekilde gerçekleşir.
İnsanlar mitokondriyal DNA'yı yalnızca annenin ovumundan miras aldığından, bundan dolayı soy bilimciler anne soyunu çok eskilere kadar izleyebilmektedirler.

Kadın araştırmaları, kadınlar üzerine yapılan genel araştırmaları nitelemektedir ve cinsiyet araştırmalarının bir parçasıdır. Kadın araştırmalarına analog olarak cinsiyet araştırmalarında toplum içerisindeki erkeklerin hayatlarını inceleyen erkek araştırmaları ortaya çıkmıştır.

Kadın araştırmaları, disiplinler arasıdır ve antropoloji, toplum bilimi, tarih, tıp, estetik ve diğer bilim alanlarını kapsamakta ve onların sorularına kadın hareketleri, özgürleşme (emansipasyon) ve feminizm bakış açısıyla yeniden ortaya koymaktadır. Kadın araştırmaları hem akademik, hem akademik dışı düzlemde (örneğin vakıf ve derneklerde) irdelenmektedir. Konu olarak kadınların hayatlarındaki özellikleri ve örneğin kadın eğitimi gibi yaşam koşulları ön planda durmaktadır.

Kadın araştırmaları yöntemleri, ilgili bilim alanlarında özellikle toplum bilimi ve tarih biliminde kullanılmaktadır. Kadın araştırmalarına dayanan, sözde bilimsel ve sadece belirli bir çevre tarafından anlaşılabilen birçok yayın olduğundan bilimsel kadın araştırmaları sık sık bu tür yayınlarla karıştırılmakta ve bu da oldukça fazla öznellik ve bilimsel olmama suçlamasına yol açmaktadır.

Öncelikli eğilimi kadın tarihinin yeniden oluşturulmasıdır. Kadın araştırmaları, bilimde kadınların "unutuluşu"nu ve kadın bakış açısının yok sayılmasını eleştirmektedir. Kendiliğinden oluşan bu amaçlar, kadınlara ilişkin ve bir denge oluşana kadar kadın bakış açısının uygulanması ile bilimdeki boşlukların ortaya çıkarılması ve doldurulmasını kapsamaktadır. Bu durumda erkek odaklı tarih yazımının kadın odaklı olanlarla tamamlanması veya değiştirilmesi gerekmektedir. Böylece cinsiyet ideolojisi ve esas gerçeklik arasındaki ayrım ön planda durmaktadır.
Geniş bir bakış açısıyla "büyük adamlar"ın "büyük kadın"larına ve bütün tabakadan kadın ve erkeklere baktığımızda temel kaynakların genişletilmesi bilimsel tartışmalardaki yazıt bilimsel, nümismatik, arkeolojik ve ikonografik kaynakları da kapsaması gerekmektedir.

BM Kadın Birimi
Anaerkillik
Kadın hakları
Kadın psikolojisi

Yasa ya da diğer adıyla kanun (Grekçe kanōn κανων 1. kargı, çıta, cetvel, 2. kural< EYun kánna κάννα kamış, kargı = Aram ḳanyā קניא) anayasal hukuk sisteminde, yetkili organlarca meydana getirilen hukuk kurallarıdır. Yasalar, tüzükler, yönetmelikler birer hukuk kuralıdır. Yürürlükte olan hukuk kurallarının tümüne mevzuat denir. Dar anlamında yasa, yasama organınca yapılan yasa adıyla gerçekleştirilen işlerdir. Hukuk karşılıklı hakları ifade eden üst mefhumdur, yasa ise bu hakları koruyan ve belirleyen kuralları ifade eder.
Yasa, yazılı veya yazısız olabilir. Yazılı yasaların en ünlüsü MÖ 1700'lerde yapılmış Hammurabi yasaları'dır. Roma hukuku, Cermen hukuku, Katolik hukuku, İslam hukuku yazılı yasalara dayanır. Çağdaş yasaların yazılı oluşu Fransız Devrimi'nden sonra gelişmiştir. Önemli yazılı yasalara Kod (code) denilmektedir. Toplumu Kod'larla yönetmeye Kodifikasyon denilir ve Kıta Avrupa'da geçerlidir. Medeni yasa'lar birer Kod'dur. İslam dünyasında Mecelle ve yasa-ı Esasi ilk kodlardır.

İstanbul.edu.tr Toplum ve Hukuk İlişkisi 14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Felsefesi Ders Kitabı24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğal Hukuk Anlayışı 15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Nedir? Slayt14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukukun Temel Kavramları Açıköğretim Ders Kitabı28 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karl Marx (Almanca telaffuz: [ˈkaɐ̯l ˈmaɐ̯ks]; 5 Mayıs 1818, Trier – 14 Mart 1883, Londra), 19. yüzyılda yaşamış Alman filozof, politik ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusu. Bir müddet gazetecilik de yapan Marx, iktisadi ve beşerî konularda eleştirel fikirler ve tespitler ortaya koymuştur.
Marx'ın ekonomi alanındaki çalışmaları, günümüzde emeği, emek-sermaye ilişkisini ve bunları takip eden ekonomi düşüncesini kavramanın büyük bir kısmı için temel oluşturdu. Sosyoloji ve sosyal bilimleri başlatan isimlerdendir. En bilinenleri Komünist Manifesto (1848) ve Kapital (1867-1894) olmak üzere hayatı boyunca sayısız kitap yayımladı. Karl Marx, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde ilk sırada yer almaktadır.
Orta düzeyde zengin bir Yahudi ailede, o tarihlerde Prusya'nın içinde yer alan Ren bölgesindeki Trier şehrinde doğan Marx, Genç Hegelcilerin felsefe düşünceleri ile ilgilendiği Bonn ve Berlin Üniversiteleri'nde öğrenim gördü. Çalışmalarından sonra Köln'de radikal bir gazetede yazmaya ve tarihsel materyalizm üzerinde çalışmaya başladı. 1843'te diğer radikal gazetelerde yazmaya başlayacağı ve kendisinin ömür boyu dostu ve çalışma arkadaşı olacağı Friedrich Engels ile tanışacağı Paris'e taşındı. 1849'da sürgüne gönderildi, karısı ve çocukları ile beraber toplumsal ve ekonomik hareketler hakkında teorilerini yazacağı ve olgunlaştıracağı Londra'ya taşındı. Bu süre içerisinde sosyalizm için yapılan mücadelede yer aldı ve Birinci Enternasyonal'de önemli bir figür hâline geldi.
Marx'ın toplum, ekonomi ve siyaset hakkındaki teorileri -bir bütün olarak Marksizm- insan toplumlarının ve tarihin sınıf savaşımı -üretimi kontrol eden yönetici sınıf ile üretim için gereken emeği sağlayan mülksüz bir emekçi sınıf arasındaki çatışma- ile ilerlediğini iddia etmektedir. Marx, devletlerin yönetici sınıf tarafından idare edildiğini ve devletin ortak kamu çıkarı adına hareket eder gibi yapıp yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini düşünmekte ve daha önceki sosyoekonomik sistemler gibi kapitalizmin de kendi yıkımına ve yeni bir sistem olan sosyalizmin onun yerini almasına neden olacak iç gerilimler ürettiğini öngörmektedir. Kapitalizmin içinde burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çelişkilerinin çalışan sınıfın siyasi zaferi ve bunun sonucu kurulacak sınıfsız bir toplum; komünizm: özgür üreticiler birliği tarafından yönetilen bir toplumun ortaya çıkacağını iddia etmektedir. Marx düşüncelerinin hayata geçmesi için etkin bir mücadele verdi; emekçi sınıfın kapitalizmin yıkılması ve sosyoekonomik bir değişimin geçirilmesi için düzenli bir devrim hareketini yürütmek zorunda olduğunu savundu. Marx insanlık tarihindeki en etkileyici figürlerden biridir. Dünya çapında birçok entelektüel, işçi sendikaları ve siyasi parti onun temel çalışmalarından farklı biçimlerde etkilenmiştir.

Marx, 5 Mayıs 1818'de, Yahudi bir aile olan, Heinrich Marx ve Henrietta Pressburg'un (1788-1863) dokuz çocuğunun üçüncüsü olarak dünyaya geldi. O yıllarda Prusya Krallığına ait olan Aşağı Ren Bölgesi içinde yer alan Trier'de doğdu.
Annesinin babası, Hollanda'da bir hahamdı, baba tarafından şeceresi ise 1723 tarihinden itibaren büyükbabası Meier Halevi Marx tarafından üstlenilmesi ile Trier hahamlarından oluşmaktaydı. Karl'ın babası, çocukken Herschel adıyla tanınırdı, ailede seküler eğitim alan ilk çocuktu. Avukat oldu ve ailesinin birkaç Moselle bağına sahip olması sayesinde görece refah içinde ve orta sınıf bir hayat standardında yaşadı. Karl'ın doğumundan hemen önce Herschel, antisemitik yasal baskılardan kurtulmak amacıyla Yidiş Herschel adının yerine Heinrich ismini alarak o sırada Almanya ve Prusya'da egemen olan Protestan mezhebi olan Lüterciliğe girdi.

Büyük oranda dini bir inancı olmayan Heinrich, Immanuel Kant ve Voltaire'e değer veren bir aydınlanmacıydı. Klasik bir liberal olarak daha sonra mutlak monarşi ile yönetilecek Prusya'da bir anayasa hazırlanması ve reformlar yapılması için yapılan çalışmalara destek verdi. 1815 yılında Heinrich Marx avukat olarak çalışmaya başladı, 1819 tarihinde ise ailesiyle Porta Nigra'da on odalı büyük bir eve taşındı. Hollandalı bir Yahudi olan karısı Henrietta Pressburg, yarı-aydın bir insandı ve tüm zamanını ailesine ayırmak ve evinin temizliğinde aşırı titiz olmakla ifade edilen "yoğun bir anne sevgisi" ile yorulduğu ifade edilmektedir. Daha sonra Philips şirketini kuracak zengin bir aileye mensuptu:Anton ve Gerard Philips'ın büyük halası, Frits Philips'ın büyük büyük halasıydı. Karl'ın dayısı olan küçük erkek kardeşi Benjamin Philips (1830-1900), daha sonra Karl ve Jenny Marx'ın Londra'da sürgünde iken borçlarını ödemek için destek alacakları zengin bir banker ve sanayiciydi. Kocasının aksine Henrietta Yahudi dini inancına sadık kaldı.
Karl Marx'ın çocukluğu hakkında çok az bilgi mevcuttur. 1819 yılında ağabeyi Moritz ölünce dokuz çocuğun üçüncüsü olarak ailenin en büyük oğlu oldu. 1824 Ağustos'unda Lütherci bir kilisede vaftiz edildi. Yaşayan kardeşleri, Sophie, Hermann, Henriette, Louise, Emilie ve Karoline de Lütherci olarak vaftiz edildiler. Karl Marx babası Heinrich Marx tarafından on üç yaşına kadar evde eğitildi, bu yaşında babasının bir arkadaşı olan Hugo Wyttenbach'in müdür olduğu okula kayıt edildi. Wyttenbach okulunda çok sayıda liberal hümanist öğretmen çalıştırdığı için yerel muhafazakâr hükûmetin kızgınlığını üzerine çekti. Bu durumun sonucu olarak 1832'de okul polis baskınına uğradı ve öğrencilere siyasi liberalizmi benimsemiş edebi eserlerin dağıtıldığı tespit edildi. Bu tür eserlerin dağıtılmasının kışkırtıcı bir eylem olarak görülmesi üzerine Marx okuldayken, yetkililer kurumda bazı düzenlemeler yaptı ve çok sayıda öğretmeni değiştirdi.
Ekim 1835 tarihinde 17 yaşındayken felsefe ve edebiyat öğrenmek ümidiyle Bonn Üniversitesi'ne gitti ancak, babası pratik bir meslek olarak gördüğü hukuk okumasında ısrar etti. "Akciğer zayıflığı" diye ifade edilebilecek bir durumdan dolayı 18 yaşını bitirdiğinde askerlikten muaf tutuldu. Bonn Üniversitesi'nde iken, polis tarafından takibe alınmış olan bir grup siyasi radikal tarafından kurulmuş Şairler Kulübüne katıldı. Bir dönem eş başkanlığını yaptığı Trier Taverna Kulübü İçiciler Derneğine(Landsmannschaft der Treveraner) de katıldı. Ek olarak üniversitede kavgalara da karıştı, bazıları gerçekten ciddileşti: Ağustos 1836'da üniversitedeki Prusya Güçleri grubundan birisi ile olan düellosu gibi. İlk dönem notları iyi olmasına rağmen notları daha sonra düştü, gelişen bu durum babasının onu daha oturmuş ve disiplinli Berlin Üniversitesi'ne göndermesine yol açtı.

1836 yaz ve sonbaharını Trier'de geçirdikten sonra öğrenimi ve hayatı hakkında daha ciddi kararlar aldı. Çocukluğundan beri tanıdığı, yönetici Prusya sınıfından eğitimli bir barones olan Jenny von Westphalen ile nişanlandı. Marx ile beraber olmak için genç bir aristokrat ile yaptığı nişanı atmasının yanı sıra etnik ve sınıf kökenlerinin farklı olmasına bağlı olarak ilişkileri toplumsal açıdan kabul edilemezdi. Ancak Marx, nişanlısının liberal bir aristokrat olan babası Ludwig von Westphalen ile arkadaş oldu ve daha sonra doktora tezini ona adadı. Ekim 1836'da hukuk fakültesine kaydolmak için Berlin'e gitti ve Mittelstrasse'de bir oda kiraladı. Hukuk fakültesine kaydolmasına rağmen felsefeye hayrandı ve "felsefe olmaksızın hiçbir şeyin tamamlanamayacağı" fikrini savunduğundan dolayı bu iki disiplini bir şekilde birleştirme yolu aradı. Avrupa'da felsefe çevrelerinde yoğun bir şekilde tartışılan yeni ölmüş Alman filozof G. W. F. Hegel'in düşünceleri ile ilgilenmeye başladı. Hegel'in düşüncelerini tartışan Doktor Kulübü (Doktorklub) isimli bir öğrenci grubuna katıldı ve onların aracılığıyla 1837 yılında Genç Hegelciler olarak bilinen radikal düşünürlerden oluşan bir grup ile tanıştı. Grup, Ludwig Feuerbach ve Bruno Bauer'in etrafında Marx, Marx'ın yakın bir arkadaşlık geliştireceği Adolf Rutenberg ile bir araya geldiler. Marx gibi genç Hegelciler de Hegel'in metafizik öngörülerini eleştirirken sol bir perspektiften mevcut toplum, siyaset ve dini eleştirmek için Hegel'in diyalektik yöntemini geliştirdiler. Marx'ın babası Mayıs 1838'de öldü, bu aile için ciddi bir gelir kaybı anlamına da geliyordu. Marx duygusal olarak babasına çok yakındı ve ölümünden sonra babasının anısına çok saygı gösterdi.

1837 itibarıyla, hiçbiri yaşarken yayımlanmamış olsa da hem edebi hem de edebiyat dışı konularda yazıyordu: Kısa bir roman;Akrep ve Felix, bir oyun, Oulanem ve Jenny von Westphalen'e ithaf edilen bir dizi aşk şiiri. Marx bir süre sonra sadece belli bir konuya odaklanmak amacıyla, İngilizce ve İtalyanca öğrenmek, sanat tarihi ve Latin klasiklerinin çevrilmesi gibi diğer ilgi alanları ile beraber edebiyattan vazgeçti. 1840'ta Bruno Bauer ile beraber Hegel'in Din Felsefesi eserini düzenlemeye başladı. Aynı tarihlerde 1841 tarihinde bitireceği Demokritos'çu ve Epikür'cü Doğa Felsefeleri Arasında Fark isimli doktora tezini yazmaya başladı. Bu tez "Marx'ın felsefi bilginin teolojiye üstün olduğunu göstermek için ortaya koyduğu cesur ve özgün bir eser olarak" yorumlanmıştı: Çalışma, özellikle Berlin Üniversitesinin muhafazakâr profesörleri arasında ihtilafa neden oldu. Marx bunun üzerine tezini onu 1841 Nisan'ında doktora ile ödüllendirecek olan daha liberal Jena Üniversitesi'ne sunmaya karar verdi. Marx ve Bauer ateist oldukları için, Mart 1841'de Archiv des Atheismus (Ateist Arşiv) isimli bir yayın için planlar yapmaya başladılar, ancak bu çalışma herhangi bir eser ortaya çıkarmadı. Temmuz ayında Marx ve Bauer Berlin'den Bonn'a bir yolculuk yaptılar. Orada sarhoş olmaktan, kilisede kahkaha ile gülmeye ve şehirde eşek turu atmaya kadar skandal sayılabilecek eylemlerde bulundular.
Marx akademik bir kariyer planlamasına rağmen hükûmetin klasik liberalizme ve Genç Hegelciler'e karşı artan tepkisi nedeniyle bu seçeneğin önü tıkanmıştı. Sosyalizm hakkındaki ilk fikirlerini ve ekonomiye artan ilgisini yazacağı radikal bir gazete olan Rheinische Zeitung'da ("Rhineland News") gazetecilik yapmak üzere 1842'd

Dünyanın çeşitli dinlerinin efsaneler, ritüeller ve kavramlarının benzerlik ve farklılıklarının karşılaştırmalı incelendiği din bilimlerinin bir alanıdır.
Karşılaştırmalı dinler alanında dünyanın çeşitli dinleri İbrahimi (Abrahamic), Hint (Indian) ve Taocu (Taoic) gibi başlıklar alanında sınıflandırılabilmektedir.

Orta Doğu'da ortaya çıkan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet olarak üç tek tanrılı dini içerir. Bahailik gibi dinleri de bu kategoriye dahil eden ve etmeyenler vardır.

Hint altkıtasında doğan Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizm gibi dinleri içerir. Budizm aynı coğrafyada doğmuş olmasına karşın Çin ve Japonya'da da yaygınlık kazanmıştır.

Taoizm, Konfüçyanizm, Şintoizm, Chen Tao, Caodaism, Yiguandao, Chondogyo dinlerini içerir. Doğu Asya'daki Tao kavramı yoğun olarak işlenir.

2nd International Online-Conference "Comparative Religion: from Subject to Problem" 15 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ReligiousTolerance.org19 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Academicinfo.net30 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ReligionFacts.com 28 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Comparative-religion.com
Studies in Comparative Religion16 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Study of Comparative Religions in Indian Universities

Kaset, bir manyetik analog ses kayıt ortamıdır. Bir kutu içinde iki makaraya sarılı bir manyetik bant, küçük rehber makaralar ve bant yatağından oluşur. İlk kompakt kaset Philips çalışanı olan Hollandalı Lou Ottens tarafından geliştirilmiştir ve 1963'te tanıtılmıştır. Boyutları ortalama olmasına karşın daha iyi ses kalitesi ve anında kayıt gibi özellikleri nedeniyle zaman zaman kompakt kaset olarak anılırlar. Zaman içinde kompakt kasetler, ilk ev bilgisayarları için veri saklamak amacıyla da kullanılmışlardır. 1960'lardan 2000'lerin başına kadar kullanılmış, önce gramafonlarla sonra CD'lerle rekabet etmiştir. Fransızcadan gelen cassette kelimesi küçük kutu anlamına gelmektedir. "Kaset" kelimesi kutu içinde iki makaraya sarılı diğer manyetik bant ortamları (örn. Elcaset, mikrokaset, pikokaset, minikaset, DAT, DCC, videokaset) için de kullanılır. "Kaset" genel terimi, yaygınlığı nedeniyle normal olarak Kompakt Kaset'e atıfta bulunmak için kullanılır. Kaset oynatmak için deck kasetçalar, teyp, taşınabilir medya oynatıcı, boombox, Walkman, video kaset kaydedici, MP3 çalar gibi cihazlar kullanılır. 
Kompakt Kasetler, içeriği önceden kaydedilmiş kaset (Müzik Kaseti, MC) olarak veya tamamen kaydedilebilir "boş" kaset olarak içeren iki biçimde gelir. Her iki formun da iki tarafı vardır.
Kompakt Kasetler, aralarından manyetik malzeme ile kaplanmış, poliester filmin (manyetik bant) geçirildiği ve sarıldığı iki minyatür makaradan oluşur- esasen makaradan makaraya ses bandını minyatürleştirir ve makaralarıyla birlikte küçük bir kutuda birleştirir. Bu makaralar ve ilgili parçaları, en büyük boyutları 10,2 cm x 6,35 cm x 1,27 cm olan koruyucu bir plastik kutunun içinde tutulur. Bant, 3,81 mm (0,15 inç) genişliğindedir. Kaset üzerinde iki stereo çift parça (toplamda dört) veya iki mono ses parçası mevcuttur; bant bir yönde hareket ederken bir stereo çift veya bir monofonik parça çalınır veya kaydedilir ve ikincisi (çift) diğer yönde hareket ederken çalınır veya kaydedilir. Bu geri dönüş, bant sona erdiğinde kasetin manuel olarak çevrilmesiyle veya mekanizma bandın bittiğini algıladığında "auto-reverse" olarak bilinen bant hareketinin ve okuyucunun tersine çevrilmesiyle gerçekleştirilir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra manyetik bant kayıt teknolojisi dünya çapında yaygınlaştı. Amerika Birleşik Devletleri'nde Ampex, başlangıç noktası olarak Almanya'da elde edilen ekipmanı kullanarak kayıt cihazlarının ticarî üretimine başladı. İlk olarak stüdyolarda radyo programlarını kaydetmek için kullanılan kayıt cihazları, kısa sürede okullara ve evlere de girdi. 1953'e gelindiğinde ABD'de 1 milyon evde bant makinesi vardı.
1958'de, dört yıllık geliştirme sürecinin ardından, RCA Victor stereo, çeyrek inçlik, ters çevrilebilir, makaradan makaraya RCA bant kartuşunu piyasaya sürdü.

1960'ların başında Philips Eindhoven, makaradan makaraya kayıt cihazlarında kullanılanlara kıyasla daha ince ve daha dar bantlar için bir bant kartuşu tasarlamak üzere iki farklı ekibe görev verdi. 1962'ye gelindiğinde, Philips'in Viyana bölümü, Almanca Einloch-Kassette adı verilen tek delikli bir kaset geliştirdi.
Philips, iki makaralı kartuşu kazanan olarak seçti. 2 kanallı ve 2 yönlü mono versiyonunu Avrupa'da, 28 Ağustos 1963'te Berlin Radio Show'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nde, Kasım 1964'te Norelco markası altında tanıttı. Kompakt Kaset ticari markası bir yıl sonra geldi. Philips'teki Hollanda ve Belçika kökenli ekip, Belçika'nın Hasselt kentinde Hollandalı Lou Ottens tarafından yönetiliyordu.
Philips ayrıca kasetleri oynatmak ve kaydetmek için bir makine olan Philips Typ EL 3300ü tanıttı. Daha güncel bir model olan Typ EL 3301, Kasım 1964'te ABD'de Norelco Carry-Corder 150 adıyla sunuldu. 1966'ya gelindiğinde ABD'de 250.000'den fazla kayıt cihazı satıldı. Yalnızca ABD ve Japonya kısa sürede kayıt cihazlarının ana kaynağı hâline geldi. 1968'e gelindiğinde 85 üretici 2,4 milyondan fazla oynatıcı satmıştı. 1960'ların sonunda kaset piyasasının değeri tahminen 150 milyon dolardı. 1970'lerin başlarında kompakt kaset oynatıcıları, diğer türdeki bant oynatıcılarından büyük bir farkla daha çok satıyordu.
Philips, kasetini dünya çapında standart hâline getirme yarışında Telefunken ve Grundig (DC International formatıyla) ile rekabet ediyordu ve Japon elektronik üreticilerinden destek istiyordu. Philips'in Kompakt Kaset formatı, Sony'nin Philips'e formatı kendilerine ücretsiz olarak lisanslaması için baskı yapması sonucunda baskın hâle geldi.
İlk yıllarda ses kalitesi vasattı, ancak 1970'lerin başında 8 kanallı kartuşun kalitesini yakalayıp gelişmeye devam ettiğinde dramatik bir şekilde gelişti. Kompakt Kaset, 1970'lerin sonlarında 12 inçlik vinil LP'ye popüler (ve yeniden kaydedilebilir) bir alternatif hâline geldi.

Önceden kaydedilmiş makara kayıtları ve 8 kanallı kartuş satışlarında olduğu gibi, satışların başlaması yavaştı, ancak 70'lerin başında yerini almadan önce 8 kanallı kartuşlara yetişerek hızla toparlandı. 1968'e gelindiğinde 85 üretici 2,4 milyondan fazla mono ve stereo kasetçalar satmıştı. 1960'ların sonunda kaset işinin değeri tahminen 150 milyon dolardı. 1970'lerin başında kompakt kaset makineleri, diğer türdeki bant makinelerini büyük bir farkla geride bırakıyordu.

Boş (henüz kaydedilmemiş) Kompakt Kasetlerin seri üretimi 1964 yılında Almanya'nın Hannover kentinde başladı. Önceden kaydedilmiş müzik/albüm kasetleri (Müzik Kasetleri olarak da bilinir ve daha sonra sadece Musicassettes; kısaca M.C.) 1965'in sonlarında Avrupa'da piyasaya sürüldü. Philips'in ABD'deki bir bağlı kuruluşu olan Mercury Record Company, müzik kasetlerini Temmuz 1966'da ABD'ye tanıttı. İlk tanıtım 49 isimden oluşuyordu.
Bununla birlikte, sistem başlangıçta dikte ve taşınabilir kullanım için tasarlanmıştı ve ilk oynatıcıların ses kalitesi müzik için pek uygun değildi. Bazı eski modellerin de güvenilmez bir mekanik tasarımı vardı. 1971'de Advent Corporation, Dolby tip B gürültü azaltma ve krom(IV) oksit (CrO2) bandı, 3M Corporation'ın Wollensak kamera bölümü tarafından sağlanan ticari sınıf bant taşıma mekanizmasıyla birleştiren Model 201 kasetçaları tanıttı. Bu, formatın müzikal kullanım için daha ciddiye alınmasıyla sonuçlandı ve yüksek kaliteli kasetler ve oynatıcılar çağını başlattı.
İngiliz plak şirketleri Ekim 1967'de müzik kasetlerini piyasaya sürmeye başladı ve kasetler vinil plakların sağlayamadığı taşınabilirliği sağladığından, ilk Walkman TPS-L2nin 1 Temmuz 1979'da satışa sunulmasından sonra kitlesel pazar aracı olarak patlama yaşadı. Taşınabilir radyolar ve müzik setlerinin bir süredir ortalıkta olmasına rağmen Walkman, kullanıcıların yalnızca evden uzakta müzik dinlemelerine değil, aynı zamanda bunu özel olarak yapmalarına da olanak tanıyan ilk gerçek kişisel taşınabilir müzik çalardı. Teknoloji haber sitesi The Vergeʼe göre, TPS-L2'nin piyasaya sürüldüğü gün "dünya değişti". Kullanıcıların müziklerini her yere kolaylıkla yanlarında götürebilmeleri dünya çapında popülerlik kazanmasını sağladığından, stereo kasetçalarlar ve taşınabilir müzik setleri son iki on yılda en çok aranan tüketici ürünlerinden biri hâline geldi.

1950'li ve 1960'lı yıllarda transistörlü radyo, 1990'lı yıllarda taşınabilir CD çalar ve 2000'li yıllarda MP3 çalar gibi Walkman de 80'li yıllarda taşınabilir müzik pazarını domine etti; kaset satışları plak satışlarını geride bıraktı. Toplam vinil plak satışları, single satışlarının artması nedeniyle 1980'lerde de yüksek kaldı, ancak kaset single'ları 1990'larda bir süre popülerlik kazandı. Satışlarda kasetlerin plağı geçmesinin önündeki bir diğer engel de mağaza hırsızlığıydı; kompakt kasetler, bir hırsızın kasetleri kolaylıkla cebine koyabileceği ve fark edilmeden mağazadan çıkabileceği kadar küçüktü. Bunu önlemek için, ABD'deki perakendeciler kasetleri büyük boyutlu "spagetti kutusu" kaplarının veya kilitli vitrinlerin içine yerleştirecek; bunların her biri, göz atmayı önemli ölçüde engelleyecek ve böylece kaset satışlarını azaltacaktı.
1980'lerin başında bazı plak şirketleri, kasetler için plaklar ve kompakt disklerin yanında sergilenmelerine olanak tanıyan yeni, daha büyük paketler sunarak veya bonus parçalar ekleyerek onlara plak üzerinde daha fazla pazar avantajı sağlayarak bu sorunu çözmeye çalıştı. Willem Andriessen, teknolojideki gelişmenin "donanım tasarımcıları, dünyanın her yerindeki insanoğlunun bölge, iklim, din, kültür, ırk, cinsiyet, yaş ve eğitimden bağımsız ortak arzularından birini keşfedip tatmin edecek: her zaman, her yerde müzikten keyif alma arzusu, istenilen ses kalitesinde ve neredeyse istenilen fiyata" olduğunu yazdı. 1981'de The New York Timesʼta yazan eleştirmen Robert Palmer, kasetlerin popülaritesindeki artışın nedenleri olarak kişisel stereoların çoğalmasını ve plakta bulunmayan ekstra parçaları gösterdi.
Kasetlerin, kullanıcıların umumî içerik kaydetmesine izin verme yeteneği, 1980'lerde konserlerde yapılan kaçak kasetlerde de patlamaya yol açtı. Walkman, 350 milyon adede kadar satışla on yıla damgasını vurdu. "Walkman" adı tüm taşınabilir müzik çalarlarla o kadar eşanlamlı hâle geldi ki (bir noktada Sony'ye atıfta bulunmadan terimi bu şekilde tanımlayan bir Almanca sözlükle birlikte), Avusturya Yüksek Mahkemesi 2002'de Sony'nin bu adı taşımaya çalışmadığı kararına vardı. Sözlüğün yayıncısının bu tanımı geri çekmesi, artık jenerik hâle geldiği için diğer şirketlerin bu adı kullanmasını engelleyemedi. Bunun sonucunda Sony'nin bazı rakipleri kendi Walkman versiyonlarını ürettiler. JVC, Panasonic, Sharp ve cihazların ikinci büyük üreticisi olan Aiwa gibi diğerleri kendi markalı kasetçalarlarını ürettiler.
Kasetlerin plağı geride bıraktığı 1985 ile, daha fazla depolama kapasitesi ve daha doğru ses sunan bir format olarak 1983'te tanıtılan CD'lerin gerisinde kaldığı 1992 arasında kaset Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta en popüler formattı.
Plak şirketleri yenilikçi ambalaj tasarımlarını denedi. Dönemin bir tasarımcısı şöyle açıkladı: "O zamanlar sektörde o kadar çok para vardı ki, tasarımla ilgili

Kemik veya süyek, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır.
Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.
Havers sistemleri olarak da bilinen osteonlar ise iç ve dış halkasal sistemlerin arasını doldurur. Osteonların ortasında içerisinde kan damarlarının geçtiği Havers kanalları yer alır. Komşu Havers kanalları, Volkmann kanalları vasıtasıyla birleşirler.
Yetişkin bir insan iskeleti 206 kemikten oluşmaktadır. Fakat yeni doğan bir bebeğin ise 300'e yakın kemiği bulunmaktadır. Bu farklılığın sebebi ise insanın yetişkin haline gelirken kemiklerin zamanla birleşmesiyle yeni kemiklerin ortaya çıkmasıdır.

Aksiyel iskelet
Apendiküler iskelet

Kemik zarı: Kemiğin enine büyümesini sağlar.
Sert kemik: Kemiğin orta kısmında yer alır. İçinde sarı ilik bulunur. Hovers ve Wolkman kanalları bulunur
Süngerimsi kemik: Gözenekli bir yapısı vardır.
Kırmızı ilik: Süngerimsi kemikte bulunur. Görevi alyuvarları üretmektir.
Sarı ilik: Yağ depolar. Gerektiği zaman da kan hücresi üretir. Uzun kemiklerde bulunur.
Kan damarları: Üretilen kanı vücut damarlarına taşır.
Eklem kıkırdağı: Kemiğin boyca uzamasını sağlar.

Antik Yakın Doğu'da kil tablet (Sümerce: dub, Hititçe: tuppi, Akadca: tuppa veya ṭuppu(m), Akadca: 𒁾) özellikle Tunç Çağı ve Demir Çağı boyunca çivi yazısıyla yazmak için kullanılan bir yazı aracıdır.

Çivi yazısı bilindiği kadarıyla önce Mezopotamya'da ortaya çıkmış bir tür yazılı iletişim şeklidir. Dicle ve Fırat nehirlerinin yıl içinde yaptığı taşmalar sonucunda Mezopotamya Bölgesi kaliteli ve zengin kil yataklarına sahiptir. Bu yüzden bölge insanları nehir boyunca buradaki killere zahmetsizce erişebiliyordu. Bu killer ev malzemesi, tuğla, çanak-çömlek, tablet yapımı gibi birçok alanda kullanıyordu.
Tablet yapımı için kullanılan killer, birçok farklı formu olsa da genel olarak masa üzerindeki dikdörtgen bir şema içine dökülüyordu. Bu yüzden kil tabletlerin yanları ve arkası dümdüzken ön kısımları hafif bombelidir. Bu yüzden kırılmış geometrik tabletleri tekrar bir araya getirmek görece kolaydır. Şeması üzerinde şekillendirilen tablet, kullanılmaya uygun duruma getirilmiş olunur.

Şemaların, dolayısıyla tabletlerin çeşitli ölçüleri vardır. 1,6x1,6 cm ölçülerinden 36x33 cm ölçülerine kadar çeşitli boyutlarda tabletler bulunmaktadır. Ölçüde en önemli etken yazılacak metnin içeriği ve uzunluğudur. Bu yüzden yazılması planlanan metin önceden tasarlanmalıdır.

Tabletler genel olarak dikdörtgen forma sahipse de birçok farklı geometrik veya geometrik olmayan formlar da bulunmaktadır. Tabletin konusu ve uzunluğu tabletin şeklindeki en önemli unsurdur. Eski Dönemi ve öncesine ait öğrenci alıştırma tabletleri yuvarlak veya yuvarlağımsı şekillere sahiptir. III. Ur Sülalesi Dönemi'ne ait tarımsal konular hakkındaki yazılar ve Eski Babil Dönemi'nin devlet metinleri yine yuvarlak formlarda tasarlanmıştır. Konik şekilli tabletler ise taşınmaz malların alım-satımı ile ilgilidir. Sargon Öncesi Dönem'den Eski Babil Dönemi'ne kadarki sürede yazılan sözlük ve gramer yazıları ve bazı Sümerce dini-edebi eserlerde prizma şeklinde oluşturulan tabletler kullanılmıştır. Eski Babil Dönemi'nin ardından altı ya da sekiz sütun kısımlı prizmalar, büyük oranda hükümdar yazıtları için kullanılmıştır.
Mektup türündeki yazılar, yine kilden yapılmış zarflara yerleştirilirdi. Kil zarflar ilk kez III. Ur Sülalesi Dönemi'nde özellikle yasa, emir ve ferman gibi devlet kararlarını içeren metinlerin yazımında kullanılmıştır. Bu dönemde kullanılan zarfların amacı günümüzden farklıdır. Kil tabletlere ne yazılışsa aynısı zarfın üzerine de yazılır ve kraliyet mührüyle ağzı mühürlenirdi. İçeriğinden şüphe eden kişi zarfı kırarak asıl metne ulaşır ve bilgilerin doğruluğundan emin olabilirdi. Eski Babil ve Eski Asur dönemlerinde ise zarflar, günümüzdeki amacına yakın bir amaçla kullanılmıştır. Zarfların üst kısmında, gönderen kişinin ismi ve mührü  yer alırdı. Bu şekilde oluşturulmuş mektuplara Asur ticaret kolonilerinin Anadolu'daki merkezi olan ve Kayseri'nin kuzeydoğusunda bulunan Karum Kaniş'te (Kültepe) sıkça rastlanılmaktadır.

Çivi yazısı karakterleri, genellikle sazdan (kamış kaleminden) yapılmış bir kalemle (stylus), ıslak kil tablete basılmıştır. Üzerine yazıldığında birçok tablet, güneşte veya açık havada kurutulmuştur. Daha sonra, bu yanmamış kil tabletler suda ıslatılmış ve yeni temiz tabletlere dönüştürülmüştür. Diğer tabletler, bir kez yazıldığında, sıcak fırınlarda (ya da yanlışlıkla, binalar kazayla ya da çatışma sırasında yandığında) sert ve dayanıklı hale getirilmişlerdir. Bu kil belgelerinin koleksiyonları, ilk arşivleri oluşturmuştur. Bunlar, ilk kütüphanelerin temelindeydi. Ortadoğu'da, birçok parça içeren on binlerce yazılı tablet bulunmuştur.

Hristiyanlıktaki mezhepler için Kilise (örgüt) maddesine bakınız.

Kilise (Grekçe: εκκλησία, romanize: ekklesia, toplanma yeri) Hristiyanlıkta ibadet etmek ve bazı diğer dini vazifeleri yerine getirmek için tahsis edilmiş halka açık bina, tapınak.

Bazilika
Katedral; Katoliklerde ve Anglikanlarda, üst düzey dinî liderler olan piskoposların görev aldığı hem kilise organizasyonunun yönetimi ile ilgili bölümlerin hem de ibadet bölümünün olduğu komplekstir.
Şapel, küçük boyut ve sınırlı kapasitedeki yapıdır.

Romalı askerlerden kaçan Hristiyanlar bu kiliseyi Antakya'da kurmuşlardır. Kilise bir dağ eteğine kurulmuştur. Dağ eteğinde yüzlerce mağara vardır. Doğru yolu bulup yüzeye ulaşmak oldukça zordur. İlk Hristiyanlar bu mağaraları Romalı askerlerden saklanmak için kullanmışlardır. Bu labirentlerde, kaybolmuş kişilerin iskeletleri hâlen mevcuttur. Ayrıca kilisenin içinde Hristiyanlarca kutsal kabul edilen bir su kuyusu vardır.

Aziz Giorgi Kilisesi, Kurbinovo, Makedonya
Aziz Giorgij Kilisesi, Staro Nagoričane, Makedonya

Bazilika
Müstahkem kilise
Katedral
Vaftizhane

Korsanlık tarihi, korsanlığın tarih içerisinde gelişmesini, korsan olarak tanınmış bazı isimlerin biyografilerini ve zamanın şartları da gözönünde bulundurarak ele alan tarihin alt dallarından biridir.

Antik dönemde deniz ticaret rotaları sürekli olarak deniz rotasının üzerinde bulunan diğer yabancı ülkelerin hükümdarlarınca tehdit altındaydı. Gemi mürettebatı, yalnızca ticarette bulundukları mallarını korumakla değil, aynı zamanda da kendi canlarını korumakla mükelleftiler.

Doğu Akdeniz'de korsanlık daha ziyade kıyılar ve adalar sayesinde rahatlıkla yapılmıştır. Korsanlar, koy ve körfezlerde saklanıp pusu kurarak, ticaret gemileri üzerine hücum edebiliyorlardı. Antik Mısır döneminden kalma bazı çizimler, MÖ 14. yüzyılda Lukkanın Kıbrıs'a yaptığı baskını aktarmaktadır. Bu korsanların Küçük Asya'nın güney kıyılarından, muhtemelen Likya'dan geldikleri öne sürülmüştür. Sonraki döneme ait birçok kaynakta da Küçük Asya'nın güney kıyıları korsanların vatanı olarak geçmektedir, ki bu durum Doğu Akdeniz'deki ticareti olumsuz anlamda etkilemiştir. Lukkalıların 13. yüzyılda Hititler ile birlikte Kadeş Savaşı'nda Mısır'a karşı savaştığı bilinmektedir.

Mısır ve Deniz Kavimleri

Popüler yayınlarda Deniz Kavimleri, tarihin ilk korsanları olarak öne çıkmaktadır. Medinet Habu'da bulunan bir kabartma ve III. Ramses dönemine tarihlenen Harris I Papirüsü birbiriyle anlaşan bazı halkların Doğu Akdeniz'de şehirleri yağmaladığını aktarmaktadır. Arkeolojik olarak da örneğin Ugarit'te tespit edilen ve MÖ 1200 sonrası meydana gelen bu yağmalamalar, bilim literatüründe doğrudan deniz kavimleri ile ilişkilendirilmişlerdir. Kıbrıs, 200 yıl boyunca Ege ve Küçük Asya'dan gelen korsanlar tarafından saldırıya uğramıştır. Bölgede yaşananların bir çeşit kavimler göçü, deniz savaşı ya da korsanlık aktivitesi olup olmadığı ise tartışmalıdır.Nihayet, MÖ 1186 yılında III. Ramses tarafından mağlup edilen deniz kavimleri, böylece tarih sahnesinden silinmişlerdir.

İlk dönemlerde yalnızca kıyılarda faaliyet gösteren küçük korsanlardan söz etmek mümkündür. Bunlar kürekli kadırgalar ile kıyıya yakın seyreden gemilere saldırmakta ve soymaktaydılar. Korsanlık ilk olarak Trireme'nin MÖ 6. yüzyıldaki keşfiyle farklı bir boyut kazanmıştır. Bu tarihten itibaren büyük gemilere de saldırmak mümkün hale gelmiştir.
Argonotlar ve Homeros anlatılarında da antik korsanlığı akla getiren kısımlar bulunmaktadır. Bu anlatılardan anlaşıldığı kadarıyla antik çağda korsanlık bilinmeyen bir fenomen değildir. Odysseia'da da Sidon kralının kızının denizciler tarafından kaçırılıp köle olarak satıldığı aktarılmaktadır. Odysseia bizzat Girit'ten Mısır'a, yağmalama yapmak üzere yelken açtığını aktarmaktadır. Thukididis'e göre Truva Savaşı öncesi Antik Yunanistan denizin de dahil olduğu sürekli bir savaş içindedir. Şehirler, böylesi bir savaştan korumak için kıyılara uzak kalan yerlere kurulmaktaydı. Bazı durumlarda korsanlar kıyı halkı ile işbirliği de yapabilmekteydi. Thukididis ve Herodot'un yazdıklarına göre ilk olarak kral Minos döneminde antik korsanlık ile başarılı bir mücadele verilmeye başlanmıştır. Girit'in Yunanlarca fethi sonrası ise Girit bizzat korsan limanı haline gelmiştir.
Antik Yunanistan'da korsanlık kötü, itibarsız ve kanunsuzluk ile ilişkilendirilen bir şey olmaktan ziyade, zenginliği artırmaya yarayan şerefli bir meşguliyetti. Antik korsanlığın olumsuz bir anlamda yorumlanması daha sonraki dönemlere has bir durumdur. Atina MÖ 6.-5. yüzyıllarda korsan limanları bulunanLimni, Termiye ve Mikonos'a karşı saldırılar düzenlemiştir.

Perslilerin Küçük Asya'yı işgali sonrası yurtlarından edilen Antik Foçalılar, Korsika'ya giderek Aléria'ya yerleşmişler ve Batı Akdeniz'de bir sorun haline gelmeye başlamışlardır. Burada coğrafi konumlarının verdiği uygunluğu kullanarak Etrüskler ve Kartacalıların ticaretini gemi saldırı ve baskınları ile kötü etkilemeye başlamışlardır. Etrüskler ve Kartacalıların MÖ 540 yılında ortak olarak giriştiği bir savaşta Foçalılar yenilgiye uğratılmışlardır. Bu savaş Yunan kolonilerinin Batı Akdeniz'de yayılmasının sona erdiği savaş olması dolayısıyla önemlidir.
MÖ 8. yüzyıla tarihlenen bazı Fenikeli gemilerinin kadırgavari iki sıralı kürekçi yerleri görülmektedir. Bireme adı altında bilinen bu kürekli gemiler MÖ 5. yüzyıldan itibaren büyütülerek ve bir kürek sırası daha eklenerek Trireme haline getirilmiştir. Triremeleri, Biremelerden ayıran en önemli özellik, fazladan bir sıra kürekçi sahibi olmaları değil, bundan daha ziyade onları bir savaş gemisi haline getiren mahmuzlarıdır. Triremeler ile birlikte gemiler taşımacı olmaktan çıkıp bizzat savaş aracı, düşman gemiyi batırmaya yarayan silahın kendisi haline gelmişlerdir. Ancak gemileri batırmaktan ziyade, onlara el koyarak ambarlarını boşaltmayı amaçlayan korsanları Trireme tarzı gemileri kullanmadığı ve Bireme tercih ettikleri bilinmektedir.

Antik korsanlık tarihinin parladığı dönemlerden birisi Pers-Yunan savaşları dönemidir. MÖ 4. yüzyılda zamanın en büyük köle pazarının bulunduğu Rodos'tan korsanlarla mücadele etmek mümkünken, Pers-Yunan savaşları nedeniyle sürekli savaşta olan bazı şehirler kendi deniz yollarını korumakta güçlük çekmişlerdir. Korsanların böylesi dönemlerde düşmanlarla işbirliği yaptığı da olmuştur. Örneğin MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda merkez Yunanistan'ı hakimiyeti altında bulunduran Aetolia Ligi korsanlığı bazı Yunan ve Pers düşmanlarına karşı kullanmıştır. Bu gibi durumlar, güvenilir deniz yolu sahibi olma isteğiyle büyük bir çelişki yaratmaktaydı. MÖ 192'de Aetolia Ligi Romalılara karşı kaybedince korsanların büyük bir kesimi Kilikya'ya kaçmıştır. Girit'te yaşayan korsanlar MÖ 2. yüzyılda Kilikya korsanları ile girdikleri mücadelede güçlerini kaybetmişlerdir.

MÖ 3. yüzyılda topraklarını genişletmeye başlayan Romalılar, Adriyatik Denizi'nde İliryalı korsanlar ile karşılaşmış ve onları MÖ 168'de ilhak etmeyi başarmışlardır. Sadece Dalmaçya'da İliryalı bir grup korsanın sığınağı MS 9'a değin varlığını sürdürebilmiştir. İliryalı korsanların kullandığı liburna, sonraki dönemlerde sahil güvenliğini sağlamak için Romalılar tarafından kullanılan bir gemi haline gelmiştir. Liburna'nın geliştirilmesi ile dromon ortaya çıkmıştır. Kayıtlara geçtiğine göre MÖ 122 yılında Romalılar Balear Adaları yakınlarında korsanlara karşı bir savaş vermişlerdir..

Romalılar Batı Akdeniz'de korsanlara karşı başarılı olurken, Kilikya korsanları karşısında hızlı bir başarı sahibi olamamıştır. MÖ 102'de Marcus Antonius Orator kontrolünde düzenlenen 102 Kilikya saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmış, aynı şekilde MÖ 74 yılında Marcus Antonius Creticus emrinde düzenlenen Girit saldırısı korsanları durdurmaya yaramamıştır. Bu durumun sebepleri arasında Milet, Efes ve Smyrna gibi şehirlerin valilerinin korsanlarla ticaret içinde oldukları ve korsanlardan köle satın aldıkları öne sürülmektedir. Seleukos İmparatorluğu çöküşü ve VI. Mithridatis savaşları sırasında Kilikya korsanları güçlerini ikiye katlamışlardır. Delos'u mesken edinen bu grup, Güney Akdeniz'deki köle ticaretini tamamen kontrolü altına almıştır. Korsanların MÖ 86'da Güney İtalya'da Brindisi açıklarında bir Roma filosunu yenilgiye uğratması ve MÖ 75'te o zamanlar genç bir delikanlı olan Gaius Iulius Caesar Milet'in güneyinde Bulamaç Adası'nda korsanlar tarafından esir alınması, korsan tehdidinin ulaştığı boyutu göstermek açısından önemli örneklerdir. Caesar, sonraları bir fidye sonucu serbest bırakılmışve korsanlara karşı mücadeleye girişmiştir.
MÖ 67'de Roma'nın tahıl kaynağı olan Mısır ile ilişkisini kesen korsanlar, Güney İtalya şehirlerine sık sık baskınlar düzenlemeye başlamışlardır. Gnaeus Pompeius Magnus, korsan meselesinin çözmesi için aynı yıl çıkartılan bir kanunla (Lex Gabinia) özel Imperium yetkisiyle donatılır. Gnaeus Pompeius Magnus gerçekten de birkaç hafta içerisinde deniz güvenliğini sağlamayı başarır. Bu başarısını Roma donanması küçük gruplara bölerek Akdeniz'de farklı stratejik yerlere yerleştirmesine borçludur. Limanı ablukaya aldıktan sonra ordu karadan saldırarak korsanları yok etmektedir. Bu esnada kaçmaya çalışan korsanlar da denizdeki donanma tarafından saf dışı bırakılmaktaydı. Bugün Alanya'da bulunan, Korsan Diodotos Tryphon'un bir kale inşa ettirdiği, Kilikya korsanlarının merkezi kabul edilebilecek Pamfilya şehri Korakesion da böylesi bir strateji ile Pompeius tarafından fethedilerek Akdeniz'deki büyük korsan ağları ağır bir zarara uğratılmıştır.

Pompeius'un yakalayıp esir aldığı birçok kilikya korsanı, Pompeius'un oğlu Sextus Pompeius'un emri altında Sicilya'da Roma donanmasına dahil edilmişlerdir. İsmi bilinen bu korsanlardan bazıları Menodoros, Menekrates, Demochares ve Apollophanes'tir. MÖ 42'de geleceğin Augustus'u Octavian'a gönderilen bir tahıl gemisini engellemek için bir filo ile İtalya kıyılarını ablukaya alan bu grup, MÖ 36'da Naulochus Deniz Muharebesi'nde Marcus Vipsanius Agrippa tarafından yenilgiye uğratılmışlardır.
Octavian'ın Marcus Antonius'a karşı Aktium Muharebesi ilekazandığı son zafer sonrası Principatus döneminde Roma donanması korsanlığın büyük ölçekte icra edilmesine müsaade etmemiştir. Korsanların aktifleştiği anlarda yakın bölgelerde bulunan Roma eyaleti valileri derhal müdahalede bulunmuşlardır.

Geç Antik Çağ'da Akdeniz'de suların güvensizleşmesi, Vandalların Kartaca'yı fethederek Kuzey Afrika'nın kontrolünü ele geçirmesi ile başlamıştır. MS 455 yılında bir filo ile Roma'ya saldıran ve şehri iki hafta boyunca yağmalayan Vandallar, günümüzde kullanılan Vandallık kavramının kaynağıdırlar. Akdeniz'deki Vandal tehdidi Belisarius emrindeki Bizans donanması tarafından MS 533 yılında sürdürülen bir operasyon ile ortadan kaldırılmıştır.

İslam'ın yayılışı ile birlikte Arap filolarının Hristiyan topraklarına saldırdığı görülür. Genel olarak çalkantılı bir döneme giren Akdeniz'de Bizans İmparatorluğu, bugünküLübnan kıyıları tarafından tehdit edilirken, Güney İtalya, Sicilya ve Sardinya, 697'de düşen Afrika Eksarhlığı toprakları tarafından ve Balear Adaları da Kurtuba Emirliği tarafından teh

Kozmik takvim, ünlü Amerikalı gökbilimci Carl Sagan'ın bir fikrinden doğmuştur. Takvim tek bir Dünya yılından oluşur, ancak bu zaman dilimine tüm evrenin kronolojisi (Sagan'a göre yaklaşık 14 milyar yıl) grafiksel olarak sıkıştırılır.
Bu kavram, Carl Sagan tarafından 1977 tarihli Cennetin Ejderleri adlı kitabı ve 1980 yapımı Cosmos adlı televizyon dizisiyle meşhur hale getirildi. Sagan burada, mukayeseyi yüzey alanı açısından genişletmeye devam ettiğini ve Kozmik Takvim'in bir futbol sahası büyüklüğüne ölçeklendirilmesi halinde "bütün insanlık tarihinin (onun) elinin büyüklüğünde bir alanı işgal edeceğini" anlatmaktadır.
Kozmik Takvim'e göre Büyük Patlama 1 Ocak başında gece yarısı gerçekleşti ve şu anki harita gece yarısından hemen önce 31 Aralık'ın sonunu gösteriyor. 
Bu ölçekteyken geçen her kozmik ay, 1 milyar yılı ifade eder. Bir kozmik saniye 440 yıl, tek bir kozmik dakika 26.000 yıl, bir kozmik saat neredeyse 2 milyon yıl ve her kozmik gün 38 milyon yılı temsil eder.
Sonuç olarak evrenin yaşıyla karşılaştırıldığında insan uygarlığının toplam zamanının ne kadar küçük olduğu büyüleyici bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Evrenin bu varsayımsal yılının sadece son saniyesinde (yani, tarihin son beş yüzyılında) insan bugün kullandığımız teknolojinin %99'unu geliştirdi.
Jeolojik zaman cetvelini ve Dünya'daki yaşamın tarihini görselleştirmek için kullanılan benzer bir örnek "Jeolojik Takvim"'dir.

Bu makale için kullanılan resim hakkında daha fazla bilgi. 31 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Google Takvim biçimindeki Kozmik Takvim 24 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gerçek zamanlı olarak aktarılan Kozmik Takvim. 28 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kral, belirli bir ulus ya da bölge üzerinde egemen olan hükümdar. İmparatordan sonraki en yüksek seküler hükümdarlık makamıdır. Dünyanın pek çok bölgesinde karşılaşılan krallık çoğunlukla ebeveynlerden çocuklara geçer. Bununla birlikte Orta Çağ Almanya'sındaki gibi seçimle başa gelen krallar da mevcuttur. Krallık mutlak veya anayasal olabilir. Krallıklar genellikle monarşi şeklindedir ancak antik Sparta'daki gibi iki kralın ortaklaşa yönettiği diarşi şeklinde olduğu da görülür.
Krallar genellikle Tanrı ile tebaa arasında bir aracı olarak görülürler. Antik Sümerler gibi bazı toplumlarda tanrının temsilcisi olarak görülürlerdi. Bazı toplumlarda kralın kendi ilahî kabul edilir ve verimlilik ayinlerinde ana figür olarak kullanılırdı. Genellikle bu ayinlerin sonunda kralın kendi veya onu temsilen başka bir canlı kurban edilirdi. Antik Mısır kökenli olan bu "krallığın ilahî bir makam olduğu" inanışı Helenistik dönemi şekillendirdi ve sonradan Roma imparatorları tarafından yeniden canlandırıldı. Romanın Hristiyan imparatorları tanrının temsilcisi olarak otoritelerini ondan aldıklarını iddia ettiler. Orta Çağ siyasi teorisinde krallık neredeyse rahiplik ile eşanlamlı olarak görülüyordu ve kralın taç giyme esnasında kutsal bir sıvı ile kutsanması töreni bu dönemde çok önem kazandı. 16-18. yüzyıllarda mutlak monarşiler millî kiliseler kurarak güçlerini artırdılar. 17. yüzyılda önce İngiltere'de, sonrasında bazı diğer monarşilerde krallık anayasal hale getirildi ve monark yetkisini tanrıdan değil, halktan almaya başladı.

Kraliçe
Monarşi

Kraliçe ya da ece, Batı uygarlığında halkı yöneten tek güç ve otorite olan kadın yönetici, monark. Kraliçe, iktidarının kaynağını kral hayatta ise, ondan alır. Bunun yanı sıra kraliçe unvanını ebeveynlerinden alan ve eşi kral olmayan kraliçeler de mevcuttur. Kraliçe unvanını ebeveynlerinden alan ve eşi kral olmayan kraliçeyi diğerlerinden ayırmak için "hükümran kraliçe" (Fr. reine regnante) tabiri kullanılır. Hükümran kraliçelerin eşleri kral değildir ve prens konsor ya da sadece prens olarak adlandırılırlar. Krallığın imparatorluğa dönüştüğü durumlarda kraliçe, imparatoriçe unvanını kullanabilir.

Birleşik Krallık kralı III. Charles'ın eşi Camilla, kraliçe unvanını konsort kraliçe olarak taşımaktadır. Eski Birleşik Krallık kraliçesi II. Elizabeth, unvanını babasından almıştır (hükümran kraliçe) ve eşi Prens Phillip'di. Britanya Krallığı'nın Hindistan'a sahip olduğu dönemlerde kraliçe Victoria, imparatoriçe unvanını kullanmıştır.

İmparatoriçe
Düşes

Kristofer Kolombus (31 Ekim 1451 – 20 Mayıs 1506), Atlantik Okyanusu'na yaptığı dört seferi tamamlayarak coğrafî keşifleri başlatan ve Amerika'nın kolonizasyonunun yolunu açan Cenevizli kaptan ve kâşiftir. Katolik hükümdarlar tarafından desteklenen keşifleri; Karayipler, Orta Amerika ve Güney Amerika ile Avrupalıların ilk teması oldu.
Genç yaşta denize açıldı ve kuzeyde Britanya Adaları'na, güneyde ise Gana'ya kadar seyahat etti. Büyük ölçüde kendi kendini eğitmiş biri olarak, coğrafya, astronomi ve tarih ile ilgili geniş çapta kitaplar okudu. Kazançlı baharat ticaretinden kâr elde etmeyi umarak Doğu Hint Adaları'na batı üzerinden bir yol aramak için plan hazırladı. Portekizli bir soylu kadın olan Filipa Moniz Perestrelo ile evlendi ve birkaç yıl Lizbon'da yaşadı, evlilikleri sırasında büyük oğlu Diego Kolomb dünyaya geldi. Eşinin ölümünün ardından Kastilyalı Beatriz Enríquez de Arana'yı metresi olarak yanına aldı. Bu birliktelikten ise, daha sonra meşru oğlu olarak kabul edeceği, Ferdinand Kolomb doğdu. Birden fazla krallığa yönelik ısrarlı lobi faaliyetinin ardından, Kastilya hükümdarı I. Isabella batıya açılacağı bir yolculuğu finanse etmeyi kabul etti. Kolomb, Ağustos 1492'de Kastilya'dan üç gemiyle ayrıldı ve 12 Ekim'de Amerika'ya iniş yaptı (Böylece bugün Kolomb öncesi Amerika olarak adlandırılan dönem sona erdi). Ayak bastığı ilk yer sakinleri tarafından Guanahani olarak adlandırılan, günümüzde yeri tam olarak bilinmeyen, Bahamalar'daki bir adaydı. Daha sonra Küba ve Hispanyola adalarını ziyaret ederek, Haiti'de bir koloni kurdu. 1493'ün başlarında Kastilya'ya geri döndü ve beraberinde bir dizi tutsak yerli getirdi. Yolculuklarının haberi kısa sürede tüm Avrupa'ya yayıldı.
Kolomb, 1493'te Küçük Antiller'i, 1498'de Trinidad'ı ve Güney Amerika'nın kuzey kıyılarını ve 1502'de Orta Amerika'nın doğu kıyılarını keşfederek Amerika'ya üç sefer daha yaptı. Karşılaştığı yerli halklara indios ("Hindistanlılar") adını verdi. Ayrıca başta adalar olmak üzere coğrafi bölgelere verdiği isimlerin çoğu günümüzde halen kullanılmaktadır. Amerika'nın tamamen ayrı bir kara parçası olduğunun ne ölçüde farkında olduğu belirsizdir ancak Uzak Doğu'ya ulaştığına dair inancından açıkça hiçbir zaman vazgeçmedi. Kolomb vali olarak görev aldığı süreçte çağdaşları tarafından vahşetle suçlandı ve kısa süre sonra görevden alındı. Kolomb'un Kastilya ve onun Amerika'daki atanmış sömürge yöneticileriyle olan gergin ilişkisi, 1500 yılında tutuklanıp Hispanyola'dan çıkarılmasına ve ardından uzun süren karşılıklı davalara yol açtı. Kolomb'un keşifleri, modern Batı medeniyetinin inşaatına yardımcı olan fetih ve kolonizasyon dönemini başlattı. İlk yolculuğunu takip eden Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında başlattığı değişimlerin bütününe, Kolomb takası adı verilir.
Kristof Kolomb, ölümünden sonraki yüzyıllarda geniş çapta saygı gördü, ancak bilim adamları, başta Hispanyola'nın yerli halkı olan Tainolar'a karşı yapılan soykırım ve kölelik ile neredeyse yok edilmesi gibi, onun yönetimi altında verilen zararlara ve işlenen suçlara daha fazla dikkat gösterdikçe, kamuoyu algısı son yıllarda oldukça değişti. Günümüzde Batı Yarımküre'deki birçok yer, Kolombiya, Kolumbiya Bölgesi ve Kanada'nın Britanya Kolumbiyası eyaleti de dahil olmak üzere onun adını taşımaktadır.

Kristof Kolomb'un doğduğu yer tam olarak bilinmese de 31 Ekim 1451'den önce Cenova'da doğmuştur. Babası, hem Cenova hem de Savona'da çalışmış olan, aynı zamanda genç Kristof'un da yardımcı olarak çalıştığı bir peynir standına sahip olan, yün dokumacı Domenica Kolomb'du. Annesi ise Korsikalı varlıklı bir ailede doğmuş olan Susanna Fontanarossa'dır. Bartolomeo, Giovanni Pellegrino ve Giacomo olmak üzere üç erkek ve Bianchinetta adında bir kız kardeşi vardı.

1473'te Kolomb, Cenova'da bulunan Centurione, Di Negro ve Spinola aileleri için iş acentesi olarak çıraklığa başladı.1476 Mayıs'ında Cenova tarafından Kuzey Avrupa'ya değerli yük taşımak için gönderilen silahlı bir konvoyda yer aldı. İngiltere'nin Bristol ve İrlanda'nın Galway kentlerinde demirledi. Aynı zamanda 1477'de İzlanda'da olduğu da düşünülmektedir. 1477 sonbaharında bir Portekiz gemisi ile Galway'dan Lizbon'a gittiği, burada kardeşi Bartolomeo'yu bulduğu ve Centurione ailesi adına ticaret yapmaya devam ettikleri bilinmektedir. Ardından Kristof 1477'den 1485'e kadar Lizbon'a yerleşti ve Porto Santo valisinin kızı ve Lombard kökenli bir asilzade olan Filipa Moniz Perestrelo ile evlendi.
1479 veya 1480'de oğlu Diego Columbus dünyaya geldi. 1482 ve 1485 yılları arasında Batı Afrika sahilleri boyunca ticaret yaptı. Gine'de bulunan bir Portekiz ticaret merkezi olan Elmina'ya ulaştı. Bazı kayıtlar Kristof seyahat veya iş için İspanya dışında iken eşi Filipa'nın 1485 yılı civarlarında öldüğünü yazmaktadır (Filipa'nın ölüm tarihi 1478-1485 yılları arasında olduğu düşünülse de hâlâ belirsizdir.). Bunun üzerine Kolomb Portekiz'e geri döndü. Oğlunu ve orada bulunan mal varlığını alarak Portekiz'den ayrıldı ve 1485 yılında İspanya'ya yerleşti. 1487 yılında, 20 yaşında bir yetim olan Beatriz Enriquez de Arana ile tanıştı. Beatriz'in Kolomb ile ilk Cordoba'da karşılaşmış olması muhtemeldir. Bu birliktelikleri sonucu, evlilik dışı olarak 1488 Ağustosunda Fernando (Ferdinand) Kolomb dünyaya geldi. Ardından büyük ve meşru oğlu olan Diego'yu Beatriz ile ilgilenmesi için bıraktı ancak Diego görevlerinde ihmalkardı.

Notlar

Özel

Kronik (Latince: chronica, Yunanca: χρονικά, romanize: chroniká, χρόνος, romanize: chrónos, çev. 'Zaman'), bir zaman çizelgesinde olduğu gibi kronolojik sırayla düzenlenmiş olayların tarihsel bir anlatımıdır. Tipik olarak, tarihsel olarak önemli olaylara ve yerel olaylara eşit ağırlık verilir; amaç, kronikleştiricinin bakış açısından görülen meydana gelen olayların kaydedilmesidir. Dünya tarihini izleyen bir kronik, evrensel bir kroniktir. Bu, bir yazarın yorumlamak ve analiz etmek için olayları seçtiği ve yazarın önemli veya ilgili bulmadığı olayları hariç tuttuğu bir anlatı veya tarih ile tezat oluşturur.
Kroniklerin bilgi kaynakları çeşitlilik gösterir. Bazıları kronik yazarının doğrudan bilgisinden, diğerleri tanıklardan veya olaylara katılanlardan, diğerleri ise sözlü gelenekle nesilden nesile aktarılan anlatımlardan oluşur. Bazıları tüzükler, mektuplar ve daha eski kronikler gibi yazılı materyaller kullanır. Bazıları ise mitolojik statüye sahip, bilinmeyen kökenli hikâyelerdir. Kopyacılar ayrıca yaratıcı kopyalama, düzeltmeler yapma veya orijinal kronik yazarının erişemediği bilgilerle bir kroniği güncelleme veya devam ettirme yoluyla kronikleri değiştirirler. Belirli kroniklerin güvenilirliğini belirlemek tarihçiler için önemlidir.
Pek çok gazete ve diğer süreli yayınlar isimlerinin bir parçası olarak "kronik" ifadesini benimsemiştir.

Babil Kronikleri (25 kil tabletten oluşan, genel hatlarıyla tanımlanamayan bir set)
Burma kronikleri
Kamboçya Kraliyet Günlükleri (geniş bir şekilde tanımlanmış koleksiyon)
Haçlı kaynakları koleksiyonlarının listesi (çoğu kronik)
Danimarka kroniklerinin listesi
İngiliz kroniklerinin listesi
Macar kroniklerinin listesi
Rus kroniklerinin listesi
Hindistan tarihi ile ilgili Müslüman kronikleri
Nepal Günlükleri
Sırp kronikleri

Tarih
Tarihler Kitabı
Yosippon
Kronolojik tarihleme
Kronolojiler listesi

 Bémont, Charles (1911). "Chronicle". Encyclopædia Britannica. 6 (11. bas.). ss. 298–299. 
Avonds, Piet (1988). "Van Keulen naar Straatsburg. Jan van Heelu's rijmkroniek over de slag bij Woeringen (1288)". Literatuur: Tijdschrift over Nederlandse Letterkunde (Felemenkçe). 5 (1): 196-204. 
Stein, Robert (2021). "Levend verleden: de Cronijck van Brabant".  van Anrooij, W.; Verbij-Schillings, J. (Ed.). Werken van Gelre (Felemenkçe). Hilversum: Verloren. ss. 299-315. hdl:1887/3247548. Erişim tarihi: 27 Haziran 2024.

Kronostratigrafi, kayaç kütlelerinin göreceli yaş ilişkilerini ele alan stratigrafinin bir parçasıdır ve en temel birimi jeolojik zamanın belli bir aralığında oluşan bir kayaç kütlesidir. Kronostratigrafi'nin en büyük amacı, kayaçların yer değişiminin sırasını ve bütün kayaçların yer değişim zamanını belli jeolojik bölge ve dünyanın jeolojik geçmişinde aramaktır. Kronostratigrafi jeolojik bir alan içerisinde zamana bağlı birikme esnasındaki tüm kayaçların çökelmesini ve dünyanın son oluşum halini kayıt altına almasını sağlamaktadır. Standart stratigrafik isimlendirme bilinen fosil toplulukları tarafından tanımlanan zamana göre belli aralıklara dayandırılmış bir sistemdir. Fosil topluluklarının belli aralıklar ve belli arayüzlere göre nitelikli bir tez halinde oluşum tarihleri belirlenmektedir.

Kronostratigrafi, izotop jeolojisi ve jeokronoloji üzerine dayanır ve stratigrafik sistem tarafından tanımlanan belirli fosil toplulukları içeren, bilinen ve iyi tanımlanmış kaya birimlerinin yaşının bulunması temel alınır ve yaşı bulmaya çalışılır. Fosil ve tortul kayaç topluluklarının yaşına ulaşmak bugüne kadar oldukça zordu. Kullanılan yöntem süperpozisyon kanunu ve kesişme ilişkisi ilkeleriyle türetilmiştir.
Magmatik  kayaçlar zaman içinde belirli aralıklarla meydana gelir ve bir jeolojik zaman ölçeğinde anlık bir olay sayılabilmektedir ve mineral topluluklarının içeriğinden elde edilen bilgiler ve izotopik yöntemlerle daha doğru ve kesin tarih alınabilir. Bir kronostratigrafik sütunun yapımının meydana gelmesi müdehaleci ve ekstruzif magmatik kayaçlara dayanmaktadır. Genellikle faylanmayla ilişkili metamorfizmada kronostratigrafik sütun çökelme aralıkları için dirsek olarak kullanılabilir. Metamorfik kayaçlar kimi zaman kendi tarihlerini verebilir, yaşını içerisindeki sınırlar verebilir. Örneğin, graproli içeren yatak bir noktada kristalin temelini üstler ise, kristal temelinde kalan fosil topluluğunun bir yaş sınırını verecektir .Bu süreçte, arazi ilişkileri ve yaş tarihlerinin denetlenmesi oldukça gayret gerektirir.

Bazı kronostratigrafi birimleri:

Eonotem - Fanerozoik
Eratem - Paleozoyik
Sistem - Ordovisyen
Seri - Üst Ordovisyen
Evre - Aşgil

Kültür veya ekin, toplumların kendilerine özgü olan ve gelecek nesillere aktardıkları maddi veya manevi her şeydir. 
İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları inançlar ve adetler sistemidir.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir: 

Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Sosyolojik olarak, kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Kültürün oluşmasında iki süreç vardır; birinci süreçte insan pasif ve alıcı konumdadır. Belli bir coğrafi çevrede yaşıyor, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını orada gideriyordur. Doğayla kurulan bu öncül ilişki, yani ihtiyaçları doğrultusunda edindiği bilgi, dili, davranışları ve maddi üretim ve tüketim aletleri kültürün yaratılmasında birinci aşama olarak karşımıza çıkar. İkinci aşamada ise insan alıcı konumdan çıkar ve üretmeye başlar; yani yaşadığı çevreye etkin ve aktif bir güç olarak katılır. Bu süreç ilk aletlerin yaratılmasıyla sınırlı olarak başlayıp Neolitik Çağ’la birlikte hız kazanmıştır. Kültür birikimle birlikte ivmesi artan bir toplumsal yapı bileşenidir. Giderek her nesil miras aldığı kültüre maddi ve manevi bir katkı yapar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır.
Bireyler için ise yargılama, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenme ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimine o kişinin kültürü denir. Bireyin edindiği bilgileri anlatmak için de kültür sözcüğü kullanılır.

Kültür sözcüğü Latince culturadan gelir. Cultura, inşa etmek, işlemek, süslemek, bakmak anlamlarına gelen Colere'den türetilmiştir. Örneğin Romalılar 'mera işlenmesine' agri cultura demişlerdir.
Türkçenin batı dilleri etkisine girmesinden önce (Cumhuriyet döneminde de) kullanılan hars sözcüğü ise Arapçadır ve "tarla sürmek" anlamına gelir.
Her iki kelimenin de tarımla ilgili olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, 20. yüzyıl'da Türk Dil Kurumu tarafından uygun görülen ekin sözcüğü, bu yabancı kökenli kelimelere alternatif olarak önerilmiştir.

Kültürler, kültür kavramına ilişkin olarak bir sıfat halini ifade etmektedir. Tek başına kullanıldığında kültür, aşağı yukarı insan yaşamının tümünü ifade eder. Kültürler kavramı ise, kültürün oluşum yönüne atıfta bulunmaktadır. İş kültürü, uyuşturucu kültürü, siyasi ve kültür terimleri yaşamın ilgi alanlarını, kavramlaştırma, sınırlama, yapılanma ve düzenlenme biçimleri de dahil denetleyen inanç ve adetler için kullanılır. Eşcinsel, gençlik, kitle ve çalışan sınıf kültürü gibi terimler bu grupların toplum içindeki yerlerini ve iç ve dış ilişkilerini yürütme biçimlerini ifade eder. Mesleki branşlaşma ve uzmanlık alanlarına, herhangi bir sektöre yönelik bir atıfla kültür kavramı da yerleşik kullanım halindedir.

Kültürel süreçler, kültür gibi sosyal antropolojinin kavramsal araç ve gereçlerdir. Kültürel süreçler oluşum biçimlerine göre beş tanedir.

Kültürlenme (enculturation) ya da edilgen biçimiyle kültürlenme, bireylerin içinde yaşadıkları kültürün gerekliliklerini öğrendikleri, davranış normları ve değer yargılarını edindikleri süreçtir. Bu süreçte bireyi biçimlendiren, sınırlandıran ya da yönlendiren etkiler ebeveynler, diğer yetişkinler ve yaşıtlardan oluşur. Kültürleme başarılı olursa dilde, değer yargılarında ve mantıksal ritüellerinde yeterlikle sonuçlanır.
Kültürleşmenin toplumsallaşma ile ilişkisi vardır. Kimi akademik alanlarda toplumsallaşma, bireyin kasıtlı biçimlendirilmesi anlamına gelir. Kimi alanlardaysa toplumsallaşma sözcüğü hem kasıtlı hem resmi olmayan kültürlenmeyi kapsar.

Ana Madde: Kültürleşme
İki ya da daha fazla kültürün etkileşimleri sonucu benzeşme yönünde değişmeye uğramalarıdır. Kültürel süreçlere örnekler şöyle sıralanabilir:

Suşi'nin Avrupa'da popüler olması
Birinin yeni bir dil öğrenmesi
Birinin bir yere göç ettikten sonra aksanının değişmesi

Bir kültürde ortaya çıkan maddi veya manevi kültür öğesinin dünyadaki başka kültürlere yayılmasıdır.

Kendi kültür ortamından başka bir kültür ortamına katılan bireylerin yaşadıkları bunalım ve uyumsuzluk durumudur.

Kültürel asimilasyon, ikincil grubun, anadilini ve kültürünü dominant kültür grubunun baskısıyla yitirmesi sürecidir. Örnek olarak;

İşgalci a toplumunun, işgal edilen b toplumunun kültürel ritüellerini yaşamalarını engellemesi ve bunun yerine onlara a toplumunun kültürel ritüellerini uygulatması b toplumunun asimile olmasına neden olur.
Ancak asimilasyonun bu yönünün ulus-devletlerin ilk çıktığı zamana dayanan bir strateji olduğu bilinmelidir. Asimilasyonun tarihin her döneminde var olduğunu söylemek mümkündür. Ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı dönemki strateji ise esasen asimilasyonculuk stratejisi olarak bilinmelidir. Buna göre farklılıkların eninde sonunda hakim kültür içerisinde erimeleri kaçınılmazdır. Ancak özellikle 70'lerden sonra geliştirilen teoriler asimilasyonu daha çift yönlü, yani azınlıklarla birlikte hakim kültürün de asimilasyondan etkilendiği bir süreç olarak göstermiştir.

Kültür tarihi belirli dönemlerin, ülkelerin ya da toplulukların düşünsel ve kültürel özelliklerini inceleyen bir bilim dalıdır.
Sözcük olarak kökeni Almanca Kulturgeschichte kavramına dayanmaktadır. Almancadan alınan bu kavram İngilizcede de "Cultural History" olarak adlandırılmıştır. Kültür tarihi çalışmaları aslında cultural studies (kültür çalışmaları) adı altına yapılan çalışmalarla benzerlik göstermektedir.
Bu kavram ilk ortaya çıktığında daha çok minimalist anlayışla ele alınmış ve belirli nesnelerin antropoloji ve tarihin gözüyle yorumlanması olarak görülerek "kahvenin kültür tarihi", "rakının kültür tarihi", "patatesin kültür tarihi" gibi başlıklarla özetlenebilen alanlarda çalışmalar yapılmıştır.
Kültür tarihi siyasi gelişmeler ve ülkeler(uluslar)-arası ilişkilerle doğrudan ilgilenmez. Bu nedenle hangi olayın hangi tarihte olduğunun bilinmesi kültür tarihi açısından çok önemli değildir.
Aslında, kültür tarihi kavramı 18. yüzyılda ortaya çıkan Aydınlanma döneminin (Kant, Voltaire) bir ürünü olan insanlığın sürekli ileriye doğru kültürel gelişimi anlayışına dayanmaktadır. Almanya'da Romantik dönemde her tür bilinçsiz yaratıcılık kültür tarihinin bir parçası olarak görüldüğü için bu tür olgular "halk ruhu"nun bir ifadesi olarak anlaşılmıştır. Bilgilerini insan topluluklarının karşılaştırmalı kültür tarihi çalışmalarından elde eden Arnold J. Toynbee ve Oswald Spengler gibi 20. yüzyıl felsefecilerinin yaptığı çalışmalar ise kültür felsefesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kavram, Alfred Weber tarafından kültür sosyolojisinin bir alt dalı olan düşünce tarihi doğrultusunda geliştirilmiştir.
Kültür tarihi kavramı altında daha çok sosyolojik açıdan aile, dil, gelenekler, din, sanat ve bilim alanlarında çalışmalar yapılır. Bu nedenle kültür tarihi diğer bilim alanlardan farklı olarak "günlük kaynaklar"dan da yararlanır.

Ancak, son yıllarda daha bütüncül bir anlayışla kavranan kültür tarihi çalışmaları belirli bir dönemde
Tarih biliminde kültür tarihi denilince çok farklı anlayışlarla karşılaşılmaktadır. Bunlar genel olarak iki farklı eğilimle özetlenebilir. Bazı tarihçiler "kültür tarihi" kavramı altında siyasi tarihten tamamen bağımsız olarak belirli araştırma nesnelerinin incelenmesini anlamaktadırlar. Son zamanlarda ortaya çıkan yeni eğilim ise kültür tarihi kavramını belirli nesnelerle ilişkilendirmekten özenle kaçınmaktadır. Bu "yeni" kültür tarihi anlayışında, bütün nesnelerin belirli bir bakış açısından, yani kültür tarihi açısından yorumlanması önemlidir. Böylece geleneksel kültür tarihi çalışmalarının ihmal ettiği ya da özenle kaçındığı alanlar da kültür tarihinin nesneleri arasına katılır; yani siyaset ve hukuk. Ancak, siyaset ve hukuk alanında yapılan kültür tarihi çalışmalarının odağında iletişim süreçleri yer almaktadır. Kültür tarihi açısından siyasi ve hukuksal kurumlar rasyonel olarak yapılandırılmış nesnel varlıklar değildir, bunlar iletişim aracığıyla talep, kabul ya da reddedilen iktidar isteklerinin yoğunlaşmış şekilleridir (Bkz. Jurgen Habermas). Buradaki iletişimden işaretlerin değişimi anlaşılmaktadır ki bunun sonucu olarak özellikle imgeler, ritüeller ve törenler gibi işaretler yeni kültür tarihi çalışmalarında ilk sıralara yükselmiştir.

Peter Burke, Was ist Kulturgeschichte?, Frankfurt am Main: Suhrkamp 2005, ISBN 3-518-58442-1
Peter Burke, What is Cultural History? (Cambridge: Polity Press, 2004)
Christoph Conrad, Martina Kessel, (Hg.), Kultur & Geschichte. Neue Einblicke in eine alte Beziehung, Ditzingen: Reclam 1998
Ute Daniel, Kompendium Kulturgeschichte, 4., erw. Aufl., Frankfurt am Main: Suhrkamp 2004, ISBN 3-518-29123-8
Lars Deile, Die Sozialgeschichte entlässt ihre Kinder. Ein Orientierungsversuch in der Debatte um Kulturgeschichte, in: Archiv für Kulturgeschichte, Bd. 87 (2005), S. 1-25
Michael Erbe: Die Erfindung der Antike - Das Altertum und der Aufbruch in die Neuzeit. Berlin 2005, wjs-Verlag, ISBN 3-937989-07-2
Philippe Poirrier, Les enjeux de l'histoire culturelle, Paris: Seuil, 2004.
Rebecca Spang, Paradigms and Paranoia: how modern is the French Revolution?, American Historical Review, 108 (2003) [1] 10 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barbara Stollberg-Rilinger, Was heißt Kulturgeschichte des Politischen? (= Zeitschrift für historische Forschung, Beih. 35), Berlin: Duncker & Humblot 2005, ISBN 3-428-11868-5
Hans-Ulrich Wehler, Die Herausforderung der Kulturgeschichte, München: C.H.Beck 1998
WerkstattGeschichte - Historische Fachzeitschrift für Alltags- und Kulturgeschichte 4 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sanat Tarihi
Dinler Tarihi

Küme, matematikte farklı nesnelerin topluluğu veya yığını olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdaki "nesne" soyut ya da somut bir şeydir. Fakat her ne olursa olsun iyi tanımlanmış olan bir şeyi, bir eşyayı ifade etmektedir. Örneğin, "Tüm canlılar topluluğu", "Dilimiz alfabesindeki harflerin topluluğu", "Masamın üzerindeki tüm kâğıtlar" tümcelerindeki nesnelerin anlaşılabilir, belirgin oldukları, kısaca iyi tanımlı oldukları açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu tümcelerin her biri bir kümeyi tarif etmektedir. O halde, matematikte "İyi tanımlı nesnelerin topluluğuna küme denir." biçiminde bir tanımlama yapılmaktadır.
Tanımda geçen nesne sözcüğü aslında yeterince açıklık ifade eden bir sözcük değildir. Ama sezgisel olarak, kümeyi oluşturan nesnelerin iyice tanımlı olduklarını; yani belirgin, başka nesnelerden ayırt edilebilir şeyler olduklarını düşünüyoruz demektir. Bir bakıma, bir kümeyi oluşturan nesnelerin tek tek neler olduklarını düşünmekten çok, bir arada düşünebilir olmaları önemsenir.
Bir kümeyi oluşturan nesnelere o kümenin ögeleri veya elemanları adı verilir. Güneş, evrendeki yıldızlar kümesinin bir ögesidir. Bir kümenin ögesi olan nesne o kümenin içinde veya kümeye aittir. Küme tanımına göre bir öge ya kümenin içinde ya da içinde değildir.

Küme kavramının matematiğe Georg Cantor (1845-1918) ile girdiği kabul edilir. Georg Cantor kümeyi iyi tanımlanmış ve birbirinden farklı nesneler topluluğu olarak tanımlamaktadır.  İyi tanımlanmış ile kastedilen, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılan bir tanımdır.
Cantor'dan öncede, adına küme denilmese bile matematikçiler bu kavramı yer yer örtülü bir şekilde kullanırdı. Cantor, kümeler kuramının temellerine ilişkin kapsamlı soruları ortaya koydu. Bu gelişmeler, matematiğe ve özellikle formalist akıma  20. yüzyılın ilk yarısında katkı verdi.
Almanca küme kelimesi "Menge", Bernard Bolzano tarafından Paradoxes of the Infinite adlı çalışmasında ortaya atıldı.

Küme teorisinin kurucularından Georg Cantor, transfinit küme teorisi üzerine yazdığı Beiträge zur Begründung der transfiniten Mengenlehre adlı çalışmasının başında şu tanımı verdi: Bir küme, algı veya düşüncemizin belirli, ayırt edilebilir nesnelerinin bir araya toplanmasıdır — ve bu nesnelere kümenin elemanları denir.
Bertrand Russell, küme ve sınıf arasındaki ayrımı (bir küme bir sınıftır, ancak tüm kümelerin sınıfı gibi bazı sınıflar küme değildir; bkz. Russell paradoksu) tanıttı:Matematikçiler bir manifold, aggregate, Menge, ensemble veya benzeri bir isimle uğraştıklarında, özellikle ilgili terimlerin sayısı sonlu olduğunda, ilgili nesneyi (ki aslında bir sınıftır) terimlerinin numaralandırılmasıyla tanımlanmış olarak kabul etmek ve bu durumda bir tek terimden oluşabileceği göz önünde bulundurulur, bu durumda o tek terim sınıftır.

Bir kümenin en önemli özelliği, elemanlara sahip olabilmesidir; bu elemanlar aynı zamanda üyeler olarak da adlandırılır. İki küme, aynı elemanlara sahip olduklarında eşittir. Daha kesin bir ifadeyle, A ve B kümeleri, A'nın her elemanı B'nin bir elemanıysa ve B'nin her elemanı da A'nın bir elemanıysa eşittir; bu özellik kümelerin genişletilebilirliği olarak adlandırılır.
Basit bir küme kavramı matematikte son derece faydalı olmuştur, ancak setlerin nasıl oluşturulabileceği konusunda herhangi bir kısıtlama olmadığında paradokslar ortaya çıkar:

Russell paradoksu, "kendilerini içermeyen tüm kümelerin kümesi"nin, yani {x | x bir küme ve x ∉ x}, var olamayacağını gösterir.
Cantor paradoksu, "tüm kümelerin kümesi"nin var olamayacağını gösterir.
Sezgisel kümeler kuramı, bir kümenin iyi tanımlanmış farklı elemanların bir koleksiyonu olarak tanımlar, ancak "iyi tanımlanmış" teriminin belirsizliği nedeniyle sorunlar ortaya çıkar.

Sezgisel küme teorisinin orijinal formülasyonundan bu yana, bu paradoksları çözmek için yapılan çabalarda, setlerin(küme) özellikleri aksiyomlarla tanımlanmıştır. Aksiyomatik küme teorisi, bir küme kavramını ilkel bir kavram olarak ele alır. Aksiyomların amacı, birinci dereceden mantığı kullanarak setlerle ilgili belirli matematiksel önermelerin (ifadelerin) doğruluğunu veya yanlışlığını çıkarmak için temel bir çerçeve sağlamaktır. Ancak, Gödel'in eksiklik teoremlerine göre, birinci dereceden mantığı kullanarak herhangi bir aksiyomatik küme teorisinin paradoks içermeyen olduğunu kanıtlamak mümkün değildir.

Matematik metinlerinde, kümeler genellikle A, B, C gibi büyük harflerle italik olarak gösterilir. Bir küme, özellikle elemanları da set olan durumlarda, bir koleksiyon veya aile olarak da adlandırılabilir.

Sıralı veya numaralı gösterim, bir kümenin elemanlarını süslü parantezler arasında virgülle ayrılarak listelemek suretiyle bir küme tanımlar:

  
    
      
        
          A
        
        =
        {
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        }
      
    
    {\displaystyle \mathrm {A} =\{1,2,3,4\}}
  

  
    
      
        B
        =
        {
        a
        l
        ,
        a
        k
        ,
        k
        a
        r
        a
        ,
        b
        o
        z
        }
      
    
    {\displaystyle B=\{al,ak,kara,boz\}}
  

Bir kümede, önemli olan her elemanın içinde olup olmadığıdır, bu nedenle sıralı gösterimde elemanların sıralaması önemsizdir (buna karşılık, bir dizide, demette veya bir kümenin permütasyonunda, terimlerin sıralaması önemlidir). Örneğin, {2, 4, 6} ve {7, 4, 8, 6}aynı kümeyi temsil eder.
Çok sayıda elemana sahip olan setler, özellikle örtük bir desene uyanlar, üyelerin listesi '...' işareti kullanılarak kısaltılabilir. Örneğin, ilk bin pozitif tam sayı kümesi, sıralı gösterimde aşağıdaki gibi belirtilebilir:
{1, 2, 3, 4 ... 1000}

Sonsuz bir set(küme), sonsuz bir eleman listesine sahip olan bir kümedir. Sonsuz bir seti sıralı gösterimde tanımlamak için, listeyin sonuna veya her iki ucuna da noktalama işareti konur ve bu şekilde liste sonsuz bir şekilde devam ettiği ifade edilir. Örneğin, pozitif olmayan tam sayıların kümesi aşağıdaki gibi sıralı gösterimde tanımlanabilir:
{0, 1, 2, 3, 4 ...}
ve tüm tamsayıların kümesi ise:
{... -3, -2, -1, 0, 1, 2, 3, 4 ...}

Bir küme tanımlamanın başka bir yolu, elemanların neler olduğunu belirlemek için bir kural kullanmaktır:
Bu tür bir tanım, bir anlamsal açıklama olarak adlandırılır.

Set-builder gösterimi, elemanlar üzerindeki bir koşula dayalı olarak daha büyük bir kümeden bir seçimi belirtir. Örneğin, F kümesi aşağıdaki gibi tanımlanabilir:
Bir F kümesi, şu şekilde tanımlanabilir:

  
    
      
        F
        =
        {
        n
        ∣
        n
        
           bir tam sayı, ve 
        
        0
        ≤
        n
        ≤
        19
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F=\{n\mid n{\text{ bir tam sayı, ve }}0\leq n\leq 19\}.}
  

Bu gösterimde, dikey çizgi "|" "şunu ki" anlamına gelir ve tanım, "F, n'nin 0 ile 19 (dahil) arasında bir tamsayı olduğu tüm n sayılarının kümesidir" şeklinde yorumlanabilir. Bazı yazarlar dikey çizgi yerine iki nokta üst üste ":" kullanır.

Felsefe, tanım türlerini sınıflandırmak için belirli terimler kullanır:

Bir niyetsel tanım, üyeliği belirlemek için bir kural kullanır. Anlamsal tanımlar ve set-builder gösterimi kullanan tanımlar buna örnek verilebilir.
Bir genişletici tanım, bir küme hakkında tüm elemanlarını listeleyerek tanımlar. Bu tür tanımlar aynı zamanda sayım(enumerative) niteliğindedir.
Bir örnekleme tanımı, bir küme hakkında örnekler vererek tanımlar; noktalama işaretleri içeren bir liste bunun bir örneğidir.

Eğer B bir küme ve x B'nin bir elemanı ise, bu kısaltma şeklinde x ∈ B olarak yazılır ve aynı zamanda "x B'ye aittir" veya "x B'de bulunur" şeklinde okunabilir. "y B'nin bir elemanı değildir" ifadesi y ∉ B şeklinde yazılır ve aynı zamanda "y B'de değil" şeklinde okunabilir.
Örneğin,
  
    
      
        
          A
        
        =
        {
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        }
      
    
    {\displaystyle \mathrm {A} =\{1,2,3,4\}}
  
, 
  
    
      
        B
        =
        {
        m
        a
        v
        i
        ,
        b
        e
        y
        a
        z
        ,
        k
        i
        r
        m
        i
        z
        i
        }
      
    
    {\displaystyle B=\{mavi,beyaz,kirmizi\}}
  
 ve 
  
    
      
        F
        =
        {
        n
        ∣
        n
        
           bir tam sayı, ve 
        
        0
        ≤
        n
        ≤
        19
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F=\{n\mid n{\text{ bir tam sayı, ve }}0\leq n\leq 19\}.}
  
 kümelere göre,
4 ∈ A ve 12 ∈ F; 20 ∉ F ve yeşil∉ B.

Hiçbir elemanı olmayan kümeye boş küme (veya null kümesi) denir ve hiçbir elemana sahip olmayan tek kümedir. Boş küme ∅, 
  
    
      
        ∅
      
    
    {\displaystyle \emptyset }
  
, ϕ, 
  
    
      
        {
      
    
    {\displaystyle \{}
  
 
  
    
      
        }
      
    
    {\displaystyle \}}
  
 veya ϕ sembolleri ile gösterilir.
Önemli Not: 
  
    
      
        {
        ∅
        }
      
    
    {\displaystyle \{\emptyset \}}
  
 kümesi, boş küme ifade etmemektedir. Bu küme bir elemana sahiptir.

Bir birim kümesi, tam olarak bir elemana sahip olan bir kümedir. Bu tür bir küme {x} şeklinde yazılabilir, burada x elemandır. {x} kümesi ve x elemanı farklı anlamlara gelir; Halmos, bir şapka içeren bir kutunun şapkayla aynı olmadığı benzetmesini çizer.

Eğer kümenin A her elemanı aynı zamanda B kümesinde yer alıyorsa, A kümesi B'nin bir alt kümesi veya B içinde yer alan bir küme olarak tanımlanır. Bu durumu ifade etmek için A ⊆ B veya B ⊇ A şeklinde yazılır. İkinci gösterim B A'yı içerir şeklinde okunabilir. ⊆ tarafından sağlanan kümeler arası ilişkiye dahil etme veya içermeyi denir. İki küme birbirlerini içerdiklerinde eşittirler: A ⊆ B ve B ⊆ A, A = B ile eşdeğerdir.
Eğer A, B'nin bir alt kümesi ise ancak A, B'ye eşit değilse, A B'nin bir gerçek alt kümesi olarak adlandırılır. Bu durum A ⊊ B şeklinde yazıl

Matbaacılık ya da basımcılık, metin ve görüntülerin genellikle kâğıt gibi yüzeyler üzerine basılarak çoğaltılma işidir.

Çinliler, MÖ 13. yüzyıldan beri belgeleri damgalamak için mühürler kullanıyorlardı. Çin mühürlerinin erken tipi Shang Hanedanlığı'nın sonlarında (MÖ 1600 - 1100) ortaya çıktığından beri, mühürlerin belirli unsurları ve mühürlü çerçeve tamamen gelişmiştir ve mühürlerin evrimi ve kullanımı hiç durmamıştır. Bu nedenle Çin'de matbaanın erken dönem keşfi sürpriz olmamıştır. Matbaanın ilk kez kullanılması Uzak Doğu’da başlamıştır. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, ilk basılı gazete de MS 700'de Pekin'de çıkmıştır. Dokuzuncu yüzyılda, Çin'de ilk basılı kitap, şu an İngiliz Kütüphanesi’de bulunan 11 Mayıs 868 tarihli Diamond Sutra’dır.
8. yüzyılda Japonya’da baskı yapıldığı, İmparatoriçe Shotoko'nun Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırdığı bilinmektedir. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen ruloları Çin'de 868'de basılmıştır. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Bi Sheng adında Çinli bir demircinin dökme harfler kullanarak denediği bilinmektedir.
Kore’de, 1377'de Goryeo Hanedanlığı döneminde basılmış ve hareketli metal tipiyle basılmış dünyanın en eski mevcut kitabı Jikji (Korece telaffuz: [tɕiktɕ͈i])’dir. Jikji "Büyük Budist Rahiplerin Zen Öğretileri Antolojisi" olarak çevrilebilecek bir Kore Budist belgesinin kısaltılmış başlığıdır. Jikji, Johannes Gutenberg'in bastığı ilk kitap "42 Satırlı Kutsal Kitap ya da diğer ismiyle Mazarin Kutsal Kitabı"ndan 78 yıl önce, Heungdeok Tapınağı'nda yayımlamıştır.

Tun-Huang mağarasındaki buluntular, matbaayı Çinlilerden alan Uygurların 9. yüzyıldan itibaren baskı yaptığını göstermektedir. Öte yandan, Çin'den mi geldiği yoksa bağımsız mı geliştirildiği bilinmese de, Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla baskı yapılmaktaydı. Arap dünyası'nda ise 9. yüzyılda ve 10. yüzyılda dualar için blok baskı geliştirildi. Bu baskı malzemelerinin ahşaptan değil de kil, bakır ve kalay gibi malzemelerden yapıldığını gösteren bazı bulgulara erişildiyse de kullanılan teknikler belirsizdir. İçeriklerinden dolayı etkisi İslam dünyası ile sınırlı kalmıştır. Baskının Kuran ve hadislerden belirli pasajlar için kullanılmaya geçilmesiyle Çin'deki gibi kâğıt üzerine baskı tekniğine geçildi ve bu sayede hadislerden pasajları içeren eserlerin üretiminde önemli bir artış oldu. Artık Mısır'da baskı, bu metinleri kâğıtlar üzerine çoğaltmak ve bu metinlere oluşan taleple birlikte onların farklı kopyalarının oluşturulması üzerine yoğunlaştı.

15. yüzyıl matbaacıları genellikle kitap formatını kullanmış olmalarıyla beraber, tahta kalıba baskı yöntemini de resim işlemek için kullanmışlardır. Tahta kalıba baskı, metale işleme tekniğinden daha önce uygulanmıştır. Albrecht Pfister 1461'te bastığı kitaplarda tahta kalıba baskı tekniğini kullanmaktaydı. Bakır oyma baskı tekniği daha ince çizgiler üretilmesi için kullanışlıydı ve haritaların basımında kullanılıyordu. Ancak bakırla üretilen görseller, kitap baskısından farklı bir baskı tekniği gerektirdiği için tahta kalıba baskılar kitap görselleri için yeterince tatmin ediciydi. 1550'lerinde sonrasında yeni tekniklerin üretimine kadar basımda görselleme tahta baskı yöntemiyle gerçekleşti.

Avrupa da ağaç oyma kumaş baskısını İslam dünyasından alarak başlamıştır. Özellikle 15. yüzyılda Avrupa'da matbaacılığın üssü olan Hollanda'da basım tekniği çok gelişmiştir. O dönemde hattatlarca yazılan ve hakkaklarca kazılan tahta kalıpların yanı sıra Harlem kentinde ilk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Lourens Janszoon Coster'in yaptığı sanılmaktadır.
Nihayet 1450'de Johannes Gutenberg, ortağı Fust ile birlikte Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulmuş ve matbaaya uygulamıştır. Gutenberg'in üretimi, özellikle de 1455'te bastığı ve Gutenberg Kutsal Kitabı olarak bilinen Kutsal Kitap, yüksek kalitesi ve ucuz fiyatıyla kısa sürede başarılı olmuş, yeni buluş Avrupa'dan başlayarak tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Daha sonra tipo baskı olarak adlandırdığımız bu matbaa tekniği sanayi devrimiyle doğan modern baskı makinalarının ve matbaacılık endüstrisinin temeli olmuş ve 20. yüzyıl sonlarına kadar gelmiştir.
Matbaa İngiltere'ye, kıta Avrupası'ndan daha geç, 1476'da ulaşmıştır. 1500'e gelindiğinde henüz yalnızca 5 matbaası bulunmaktadır. 1569'a kadar yazı malzemesini, 1589'a kadar ise kağıtları Avrupa'dan ithal etmeye devam etmiştir. Kral 3. Richard yerli üretimi desteklemek için yabancıların İngiltere'de kitap ticaretiyle uğraşmalarını kısıtlamıştır. Öncelikle Kral 6. Henry bu yasağı kaldırıp bazı tüccarlara özel serbest ticaret hakkı tanımış, daha sonra Kral 7. Henry yasakları tamamen kaldırmıştır. İngiltere kitap ticareti açısından kârlı bir ülke olmuş, 1530'lu yıllarda ülkede kitap ticaretiyle uğraşanların üçte ikisini yabancılar oluşturmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk matbaası daha 1493 yılında İspanyol göçmeni David ve Samuel İbn Nahmias Kardeşler tarafından İstanbul'da kuruldu. İlk kitap, Yakup ben Asher'in Arba'ah Turim eseri 13 Aralık 1493'te basıldı. Bu girişimin ardından Selanik, Edirne, İzmir şehirlerinde de matbaalar açılmış, basılan eserler İbranice, Yunanca, İspanyolca ve Latincce dilinde dini konular ağırlıklı olarak basılmıştır. Matbaada Türkçe, Arapça dillerinde eser basmak yasaktı. İtalik hurufatı, sayfa düzeni, folyo işaretleme tekniği, metin başının büyük harfle belirtilmesi gibi yenilikleri matbaa sanatına kazandıranlar da 1530'da İtalya yolu ile İstanbul'a gelip yerleşen Sonsino ailesidir.
Osmanlı'daki ilk Ermeni matbaasını 16. yy'da Apkar Tıbir kurmuştur. Apkar Tıbir, ilk Ermenice ilahi kitabını Venedik'te basmış olmakla birlikte, matbaayı İstanbul'a taşımaya karar vermiştir. Apkar Tıbir, İtalya'dan getirdiği basım aletleri ile, İstanbul'da Surp Nigoğayos Kilise'sinin avlusunda 1567 yılında ilk Ermeni matbaasını kurmuştur. Apkar, Venedik'ten beraberinde matbaacılığa ait malzeme ile İstanbul'a döndüğünde tutuklanmış, hakkında yapılan soruşturmanın akabinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığından serbest bırakılmıştır. Çıkan yangında kiliseyle birlikte matbaa da yanmıştır.
Osmanlı Devleti'nde Rumlar tarafından kurulan ilk matbaa ise Nicodimus Metaxas adında bir papaz tarafından 1627 yılında kurulmuştur. Bu matbaanın bastığı ilk eser “Yahudiler Aleyhinde Küçük Risale” (Court traite les Juifs) isimli kitaptır. Ancak bu matbaa, Cizvitlerin yeniçerileri tahriki üzerine tahribe uğramıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu hareketin matbaaya karşı değil Cizvitlerin kışkırtmalarının bir sonucu olmasıdır. En sonunda yapılan muhakemede, beraat etmesine rağmen Metaxax, matbaacılığa ait geriye kalan aletlerini alarak Osmanlı topraklarını terk etmiştir.
İlk Türk matbaasını da 16 Aralık 1727'de İbrahim Müteferrika kurmuştur. Basılan ilk Türkçe kitap ise Vankulu Mehmet Paşa'nın "Vankulu Lügati"dir, bu kitap yine ilk Türk matbaası olan İbrahim Müteferrika matbaasında 31 Ocak 1729 tarihinde basılmıştır.
Baskı yüzeyinin düz tabaka ya da rulo kâğıt (rotatif) dışında, matbaacılıkta kullanılan temel baskı yöntemleri şunlardır:

Formaları birleştirmek için kitabın sırtına tutkal sürülerek formaları dikilmeden bağlanan cilt şekli dört kenardan kesilerek ve sırtlarından plastik tutkalla formalar birbirine yapıştırılır. Tülbent ya da tel kullanarak cildin sırt yüzeyi daha dayanıklı hale getirilebilir. Türkiye'de Amerikan Cilt türü olarak tanımlanan kitaplar gündelik hayatta sürekli kullanmadığımız karton kapakla ciltlenmiş olan kitaplardır. Makinede harmanı çekilerek, özel tırtıllı bıçaklarla formaların sırt kısmı tıraşlanır. Kapağın takılıp preslenmesi için sırt kısmına tutkal sürülür. Daha hızlı üretmek ve daha ucuz olması için kullanılır, ancak kuşe kağıtların ciltlenmesi için uygun değildir.

Çapak
Baskı işlemi yapılırken, boya parçalarından ya da kağıdın tozundan oluşan ve bu yüzden imaj bozukluğuna sebep olan küçük noktadır.

Çiftleme
Flu ya da gölgeli bölgelerin oluşmasına sebebiyet veren baskı hatasıdır. Kağıtların düzgün gönderilememesi, kazanların aralarındaki paralelliğin bozulması, kağıtların transferlerinde sorun yaşanması veya kauçuğun oluşturduğu basınçlar ve üzerinde bulunan mürekkep yoğunluğundan ötürü meydana gelebilir.

Kısaca matbaacılık denilen karmaşık süreç, farklı teknolojilere ait çok sayıda işlemden oluşur. Uluslararası bir sektörel konsorsiyum olan cip4 tarafından hazırlanan JDF (Job Definition Format) iş tanımlama standardı kapsamında yüzden fazla işlem tanımlanmış, bunlar da geleneksel eğilime uygun olarak baskı öncesi, baskı ve baskı sonrası şeklinde üç alt süreçte toplanmıştır.

Öncelikle basılacak işin tasarımı yapılır. Bu aşamada yazıların ve fotoğrafların bilgisayara aktarılması gerekir. Bilgisayara aktarılan görsel öğeler mizanpaj yazılımında bir araya getirilerek baskıya uygun tasarım oluşturulur. Bilgisayar yardımıyla yapılan bu işleme masaüstü yayıncılık da denir. Sonrasında, yapılan çalışmanın film çıkışları alınır. Film, baskı için kullanılan kalıbı oluşturmak için kullanılır. Filmden sonra da prova alınabilir. Filmden alınan provaya analog prova (Dupont firmasının Cromalin sisteminden dolayı sektörde "cromalin" adı ile bilinir) denmektedir. Analog provanın dışında baskıyı taklit eden yazıcılarla dijital prova da alınabilir.

Film çıkışları alındıktan sonra alüminyum plakalar (kalıp) üzerine tasarımın görüntüsü çıkarılır. Kalıp çekme denilen bu işlem iki aşamada gerçekleşir: Film kullanarak kontakt baskı yani pozlandırma ve banyo. Günümüzde tasarımlar bilgisayardan direkt kalıba alınabilmekte, CTP adıyla anılan bu sistem ile film ve montaj işlemleri ortadan kalkmaktadır. Kalıp çekildikten sonra baskıya geçilir.

Baskı sonrasında selefon, lak gibi malzemelerle yüzey kaplama (laminasyon) uygulanabilir. Mücellithane makineleri kullanılarak da çok sayfalı ürünlerde katlama, harmanlama, iplik dikiş, tel dikiş gibi işlemler, kitap ve dergiler içi

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dâhil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, önsel olan hiçbir fizik üstü kavramı kabul etmeyen felsefe kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, var olan tek cevherdir. Maddecilik "fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu" yönündeki kuramdır.

Maddeci kuram, monist varlıkbilim sınıfına aittir. Böylelikle, düalizm veya plüralizmden ayrılır. Görüngübilim üzerine kurulmuş idealizm ve tinselcilik düşünce sistemlerinin  karşıtıdır.
Felsefi okulların çokluğuna ve aralarındaki farklara rağmen, tüm felsefi sistemlerin birbirlerine taban tabana zıt iki ana kategoride toplanabileceği söylenir: İdealizm ve materyalizm. Bu iki kategorinin temel önermeleri gerçeğin doğası hakkındadır ve aralarındaki temel fark "Gerçeklik neyden meydana gelir ve aslı nedir ?" sorusuna verdikleri yanıtta bulunur. İdealistler için ruh veya bilinç, akıl esasken, maddeciler için madde asıldır, ruh veya bilinç de, bu aslolanın sonucu olarak doğan ve ikincil olandır.
Maddeciler, varoluşun insan bilinci gibi maddi olmayan kavramlarla temellendirilmesine karşı çıkarlar. Onlara göre dış dünyanın gerçekliği sorgulanamaz ve insan da bu maddi dünyaya bağlıdır. Örneğin, antik maddeciler, insan ruhunun beden dışı ve ölümsüz bir varlık olarak düşünülmesini kabul etmezler. İnsanı dış dünyanın bir parçası olarak görmesi ve insan bilincinin doğa üzerindeki egemenliğini kabul etmemesi yönüyle determinizm düşüncesiyle paralelliktir.

Maddecilik bilginin yapısı ve oluşumu hakkında ki bir varsayımdır. Bütün bilginin gözlem veya deneyim sayesinde oluştuğunu savunulunur.
Maddecilik bilmenin yapısı için üç dayanak öne sürer:

Görüngüleri, Tanrı, ruh gibi kanıtlanmamış önermelerle açıklamaktan kaçınmak gerekir. Aksi takdirde, görüngülerin maddi kökleri yok sayılabilir. Örneğin bilinç, kaynağını beynin işleyişinden alan bir görüngüdür ve ona metafiziksel açıklamalar getirmek dış dünyanın gerçek olmayışı gibi yanılgılara yol açabilir.
Bütün önermeler gözlem veya deney ile kanıtlanmalı ve doğrulanmalıdır.
Her şey maddeden gelip madde olarak devam etmektedir.

Maddecilik, birbirinden bağımsız bir şekilde, Avrasya'nın ayrı coğrafi bölgelerinde, Karl Jaspers'in Aksiyal Çağ olarak adlandırdığı ve M.Ö 800 ila 200 yıllarını kapsayan dönemde gelişti.
Eski Hint felsefesinde, maddecilik Ajita Kesakambali, Payasi, Kanada'nın çalışmalarıyla ve Cārvāka felsefe okulunun önermeleriyle, M.Ö. 600 civarlarında gelişmeye başladı. Kanada atomist felsefenin öncüllerinden olmasını sağlayan önermeler geliştirdi. Nyaya–Vaisesika okulu (M.Ö 600-100) atomizmin ilk biçimlerini geliştirmekle beraber Tanrı kanıtlamaları ve bilincin maddi olmadığını öne sürüşleri onları maddeci olarak tanımlamamıza engel olmaktadır. Atomik gelenek Budist atomizmi ve Jaina okuluyla devam etti.
Eski Çin'de Xun Zi (tahmini olarak M.Ö. 312–230) gerçekçilik ve maddecilik üzerine kurulu Konfüçyüsçü bir öğreti geliştirdi. Dönemin diğer önemli Çinli maddecileri Yang Xiong ve Wang Chongdur.
Anaksagoras (tahmini olarak M.Ö. 500-428), Epiküros ve Demokritos gibi Antik Yunan filozofları daha sonraki maddeciliğin temellerini atmışlardır. Lukretius'un Latince şiiri De Rerum Natura Demokritos ve Epiküros'un mekanik felsefelerini anlatır. Bu görüşe göre var olan her şey madde ve hiçliktir ve bütün varlıklar "atom" adı verilen ve Eski Yunancada bölünemeyen anlamına gelen, küçük parçacıkların hareketleri ve birleşmeleri sayesinde oluşmuştur. De Rerum Natura erozyon, buharlaşma, rüzgâr ve ses için mekanist açıklamalar barındırır. "hiçbir şey hiçlikten gelemez" ve "maddeye maddeden başka hiçbir şey dokunamaz" gibi ünlü ilkeler ilk defa Lukretius'un çalışmalarında görülür.

Hint maddeci Jayaraashi Bhatta (MS 6. yy.) Tattvopaplavasimha ("Bütün ilkelerin devrilmesi") adlı çalışmasında Nyaya Sutra epistemolojisini çürüttü. Maddeci Cārvāka felsefesi MS 1400'lerde yavaş yavaş yok olduğu görülüyor.
12. yy.'ın başlarında Arap düşünür Endülüs'te İbn-i Tufeyl, felsefi romanı Hayy bin Yakzan diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye'da maddeci düşünce üzerine yazmıştır.

17. yy.'da Pierre Gassendi doğa bilimlerini düalist bir temele oturtmaya çalışan René Descartes'a karşı maddeci geleneği temsil etti. Onu maddeci ve ateist Jean Meslier, Julien Offroy de La Mettrie, Paul-Henri Thiry Baron d'Holbach, Denis Diderot ve diğer Fransız Aydınlanma Çağı düşünürleri, çağdaş maddeciliğin temellerini atan Ludwig Feuerbach ve İngiltere'de de John Stewart izledi.
Schopenhauer maddecilikten "kendini hesaba katmayı unutan felsefe" olarak bahseder. Ona göre maddecilik yanlıştır, çünkü bilen özneyi, ancak bu öznenin bilmesinden yola çıkarak var olan ve bu bilmeye göre var olan şeyle açıklamaktadır. Maddecilik dolayımsız olanı dolayımlı olanla yani daha fazla bilineni daha az bilinenle açıklamaya çalışmaktadır. 
Schopenhauer'e göre zihin ve madde (yani sırasıyla özne ve nesne) karşılıklı olarak birbirine bağlıdır. Özne ve nesne farklı yanlardan görünen aynı şeydir. Ele alınan ve elde edilen dünya, düşünce ve yer kaplamaya, zihin ve maddeye bölünemez.

Karl Marx ve Friedrich Engels, Hegelin idealist diyalektiğini ayakları üstüne oturttular. iki ayrı kavramı ortaya çıkardılar: diyalektik maddecilik ve tarihin akışına maddeci bir açıklama getiren tarihsel materyalizm. Marx'ın felsefesinin temelini üretici güçler ve bu güçlerin toplumsal hayata yansımaları olan ilişkileri(özellikle sınıf ilişkileri;serf-lord, işçi-işveren vb.) oluşturur. Bu temel toplumsal ilişkilerden bilimsel, ekonomik, hukuki, ahlaki ideolojik formlar ve değerler doğar. Bütün toplumsal değerler sınıf ilişkilerinin yansımasıdır ve toplumu şekillendiren bu değerlerin alt yapısını ekonomik çıkara dayalı sınıf ilişkileri oluşturur.
Marx ve Engels "maddecilik" terimini günlük ekonomik ve maddi ihtiyaçların tarihin dönemlerini oluşturan ve şekillendiren etkenler olduğu yönündeki tarihsel bakış açısı için kullandılar. Alman idealist felsefesine karşı maddecilik toplum ve gerçekliğin, insanların barınak, yiyecek, giyecek gibi maddi ihtiyaçlarını karşılamak için devam ettirdikleri basit ekonomik hareketlerden kaynaklandığını söyler. Maddecilik, insanların fiziksel emek ve üretici faaliyetler ile günlük ihtiyaçlarını karşıladıkları gerçeğini başlangıç noktası olarak alır. Tek başına bu ekonomik faaliyet, Marx'a göre, siyasi, yasal ve dini modelleri içinde barındıran toplumsal ilişkiler sistemine neden olur.
Bilimsel sosyalizm toplumsal ve ahlaki değerlerin, kültürel özelliklerin-idealizmde olduğu gibi-değişmez bir doğa yasasından değil, toplumsal çevre ve dolayısıyla da toplumun kendine özgü örgütlenme biçiminden kaynaklandığını savunur. Bu toplumsal ilişkiler, üretim ilişkileri, doğal çevre ve teknolojinin gelişmişliği gibi toplumdaki maddi etkenler tarafından belirlenir.

Daniel Dennett, Willard Van Orman Quine, Donald Davidson, Jerry Fodor gibi çağdaş analitik felsefeciler genel anlamıyla fizikalist veya bilimsel materyalist bir çerçeve içinde çalışıp zihnin nasıl işlediği hakkında işlevcilik, özdeşlik kuramı gibi kuramlar üretmişlerdir.

Gilles Deleuze, klasik materyalist düşüncelerin üzerinde yeniden çalışıp dönüştürmeye ve güçlendirmeye çalışmıştır. Onun devamında Manuel DeLanda yeni materyalizm adı altında sınıflandırılan felsefecilerdendir. Yeni materyalizm üniversitelerde açılan bölümler, bu başlıkta konferanslar ve yayınlarıyla başlı başına yeni bir alana dönüşmüştür.

Töz
Hilomorfizm
Monizm
Tarihsel materyalizm
Diyalektik materyalizm
Postmateryalizm
Ekonomik materyalizm
Fizikalizm

Mağara, yüzeyle bağlantısı olan ve gün ışığı ile bağlantısı kaybolacak derinliğe ve en az bir insanın sürünerek girebilmesine olanak verecek genişlik ve yüksekliğe sahip olan yeraltı boşluklarıdır. Speleoloji mağaraları inceleyen bilim dalıdır.
Gün ışığının kaybolmadığı boşluklara kovuk adı verilir.

Karstik mağaralar: Kireç taşı, dolomit, mermer, jips, tuz, kalsit, çimentolu konglomera ve kum taşı gibi erimeye uygun karbonatlı ve sülfatlı kayaların, yeraltı suları tarafından eritilerek aşındırılmasıyla meydana gelen mağaralara karstik mağaralar denir. Bu tür mağaralar oluşum açısından en zengin ve yaygın mağaralardır.
Lav tüpü mağaraları: Bazı mağaralar lavların soğuması sırasında içlerinde bulunan boşluklardan meydana gelir. Akışa geçen lav kütlesinin dış kısmı soğuyarak katılaşır, içinden kızgın lav akmaya devam eder. Lav çıkışı bittiğinde içerideki bu boşluk mağara şeklini alır. Fakat bu mağaralarda zehirli gaz çıkışları olması ihtimali nedeniyle girilmesi tehlikelidir.
Buzul mağaraları: Buzul içinde oluşan mağaralardır. Eriyen sular buzulun tabanından akışa geçer, burada tabandaki kaya ile buzul arasında boşluk oluşur.
Buz mağaraları: Herhangi bir mağaranın içinde buz oluşumu ile Buz mağaraları oluşur.
Rüzgâr mağaraları: Rüzgârın çöllerde yerden havalandırarak uçurduğu taneciklerin kayalarda açtığı mağaralardır.
Tuz mağaraları Kayatuzu blokları içinde suların oluşturduğu erime boşluklarıdır. İran, İsrail, Şili'de görülürler.
Deniz mağaraları:Dalgaların kıyıdaki dikliklerde açtığı oyuklardır. Bir kısmının denizden girilen ilginç girişleri vardır.

Vadoz mağaralar: Suyun bulunmadığı kuru ve aktif olmayan, aşınmanın durduğu fosil mağaralardır. Mağara içi hava doludur.
Freatik mağaralar: Mağara içinin su dolu olduğu, akım ve aşınmanın yatay yönde geliştiği alanlardır.

Sarkıt: yer altındaki suyun mağara tavanındaki materyalleri eritip aşağıya doğru sarkıtmasıyla oluşan şekillerdir.
Dikit: Mağara tavanından su sayesinde yere düşen ve yerden yükselip burada biriken materyallerin oluşturduğu şekildir.
Sütun: Sarkıt ve dikitin birleşmesiyle oluşan ve yerden tavana kadar uzanan şekildir.
Traverten: Yeraltı sularının eriterek bünyesine kattığı kalsiyum karbonatın, yüzeye çıktığında çökelmesiyle mağara içlerinde travertenler oluşur.

Mağaralar ısı, nem ve ışık vb. ekolojik faktörler açısından bölümlere ayrılır.

Giriş zonu: Mağaranın giriş bölümünde yer alır. Ekolojik şartlar mağara dışına benzer, sıcaklık ve nem dış ortama bağlı değişiklikler gösterir. Bu alan ışık da aldığı için nem ve soğuğa uyum sağlamış canlılar bulunur.
Alacakaranlık zonu: Girişten sonraki bölümdür. Işık azlığından dolayı girişteki bitkilerin çoğu yaşayamaz. Az sayıda bitkinin yaşadığı bu bölümde ısı ve nem sabitlense de, dışarıdan belli ölçüde etkilenir.
Karanlık zonu: Nem ve ısının çok az değiştiği ya da sabit olduğu bu bölümde ışık yoktur. Mutlak karanlığın hakim olduğu bu alanlarda gerçek mağara canlıları yaşar.

Mağara canlıları J. R. Schiner tarafından 1854 yılında, mağaraya olan bağımlılıklarına göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırma günümüzde de kullanılmaktadır.

Mağara ziyaretçileri; Mağara dışında yaşayan, fakat bazı zamanlarda mağarayı kullanan kara canlılarıdır. Güve, kurbağa ve kış uykusuna yatan ayılar gibi canlılar çoğunlukla giriş kısmını kullanırlar.
Mağara seven canlılar: Bunlar hayatlarının tamamını mağarada geçiren, fakat mağara ortamına yakın dış ortamlarda da yaşayabilen canlılardır. Bazı böcek türleri ve mağara çekirgeleri bu gruba örnektir.
Gerçek mağara canlıları; Mağara dışında yaşayamayan, tamamen bu ortama bağlı hayat süren canlılardır. Mağara ortamına uyum sağlamış bu canlılara, mağara semenderi ve mağara kereviti örnektir.

Mağaralardan genel olarak şu alanlarda yararlanılır: Turizm, doğal soğuk hava deposu, tulum peyniri ve yağ gibi gıdaların saklanması ve olgunlaşması, kültür mantarı yetiştiriciliği, solunum yolu rahatsızlıklarının tedavisi, askeri sığınak ve depo, yarasa gübresi (guano) üretme, doğalgaz, LPG ve akaryakıt depolama, mağaradaki yeraltı sularından yararlanma. Mağaraların yıl içinde sıcaklıklarının (17-24C) ve nemlerinin (%40-80) fazla değişmemesi mikroklima buralara özelliği kazandırır. Bu açıdan mağaralar sağlık turizmi bakımından önem taşır.

Dış kuvvetler
Grotto
Türkiye'deki mağaralar

Mekân veya yer, çeşitli yaklaşımlarca farklı ele alınmakla beraber geniş bir çerçeve ile 'insanı çevreden belli bir ölçüde ayıran ve içinde eylemlerini sürdürmesine elverişli olan boşluk' ve 'sınırları gözlemci(ler) tarafından algılanabilen uzay parçası' olarak tanımlanabilir.
Mekân mimarlık, peyzaj mimarlığı, iç mimarlık mesleklerinin konusunu oluşturmakta ve aynı zamanda bir mimari ürünün vazgeçilmez tek niteliği, bir mimari ürünü var eden temel koşuldur. Mekân var olmadan mimari bir eserin varlığından da söz etmek mümkün olmayacaktır.
Canlı varlığın korunma içgüdüsünün onu ittiği yapıcılık temelde canlıyı çevreden ayırma işlemidir, yani bir yalıtmadır. Özel bir kavram olarak kullanıldığı anlamda yapı, canlıyı içine alan, onu evrensel boşluktan ayıran bir uzay parçasını belirtmektedir. Mimari eylemin ilk basamağı olarak insan kendisini güvende hissettiği sınırlı bir hacim yaratmıştır. Kavramakta güçlük çektiği evrensel boşluğu ve doğal çevrenin bir parçasını bir veya birkaç yönde sınırlandırmış, onu içe dönük, kendisine özel bir boşluk haline getirmiştir.

Bir mekânı oluşturmak için onun mutlaka her yönden kesin engellerle sınırlanmış olması gerekmez. Bir mekânı bir hacimden ayıran en önemli fark da aslında bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mekânı oluşturan sınırlama hareketi önleyici şekilde fiziksel olabileceği gibi yalnızca başka duyularla algılanabilecek biçimde, örneğin sadece zemindeki bir doku gibi görsel de olabilir. Önemli olan mekânın net veya net olmayan sınırlarının algılanabilir olmasıdır. Mekân algısı ele alınırken her ne kadar ilk başta görme duyusu kaynaklı algıya ağırlık verilse ve diğer duyumlama şekilleri ihmal edilse de algılama aslında tüm duyulardan farklı oranlarda etkilenir. Algılamanın çeşitli duyuların birleşiminden oluştuğu ve mekân algısının da tüm duyuların etkisi altında oluştuğu göz önünde bulundurmak gerekir.
Mimari mekân, gözlemcinin algılayabileceği biçimde sınırlandırılmış uzay parçasıdır. Gözlemcinin mekânı tanımlayabilmesi için de bu mekânın gözlemci tarafından algılanabilir sınırlarının bulunması kaçınılmazdır. Ancak insan beyni tarafından kolaylıkla algılanabilen bu sınırlar her zaman net ve kesin olmayabilir. Bu sınırlar mekânı tam kapalı bir hacim olarak kapatmasa da çoğu zaman mekânı tam olarak tanımlamaya yetebilmektedir.
Bir mekânın bu kadar belirgin olması gerekirken sınırlarının bu netlikte olmayabileceği gerçeği mimar açısından çözülmesi gereken birçok belirsizlik doğurmaktadır. Mimari tasarım sürecinde mimar yapıyı şekillendirirken birçok ana ve alt mekânın da oluşumu sağlamaktadır. Bu belirsizlikler içerisinde mekân tasarımını sürdüren mimarın mekânı istenen biçimde oluşturup oluşturamaması açısından en önemli yardımcısı mesleki bilgi ve deneyimidir. Bu büyük oranda sezgisel bir süreçtir. Mimarın bu sezgisel süreç sonunda mekanları başarılı bir biçimde tasarlayıp tasarlayamaması ise bu bilgi ve deneyimlerine bağlı olacaktır.
Mimari veya peyzaj mimarisi mekân oluşturulmasında mimar, iç mimar, peyzaj mimarı, simetri ve geometri, fiziksel mekâna müdahale eder ve mekân belirleyici öğelerle bir bölge oluşturur. Başka bir söyleyişle mimari mekân kapatılır. Mekân genelde kütleler arasındaki boşluk olarak ele alınır. Fakat gerçekte mekân kendi olanaklarıyla mimari biçimlemeye sahip kütlelerin arasındaki bir biçimdir. İçeri ve dışarının değişkenliği mimarinin özünü oluşturur. İçeride olmak gözlemci tarafından dışarıda olmaya karşı her zaman tercih edilir. Mekân içinde oluşturulan sınırlayıcı öğeler, insanları psikolojik olarak rahatlatabilmektedir. Tüm duyularına farklı oranlarda etkiyen sınırlar ve vurgu elemanları ile bir gözlemci bulunduğu mekânı bir bütün olarak algılamaktadır. Bu şekilde bahsi geçen temel bileşenlerin varlığı ile o gözlemci için mekânın oluştuğundan bahsedilebilir.
Mekânın bileşen ve öğelerinin tanımı mekânın çevre sistemleri, peyzaj içerisindeki yeri ve işlevinin kapsamlılığına bağlıdır. Ölçü, oran ve denge ile bir kompozisyon üç boyutlu bir eleman olmaktan çıkıp mekânsal özellikler kazanmaya başlamaktadır. Elemanlar arası ilişki, bu elemanlara bir bütün olarak mekânsal özellik kazandırmakta, derinlik, yoğunluk ve açıklıkları ile de kompozisyon artık mekânsal bir tanıma sahip olmaktadır. Mekânı oluşturan çeşitli bileşen ve öğeler, mekân örgütlemede çok farklı roller üstlenmekte, mekânın bütünsel etkisi üzerinde son derece önemli olmaktadırlar. Mekân bileşen ve öğeleri kullanıldıkları yere göre mekânsal örgütlenmede sınırlayıcı, yönlendirici, odaklayıcı, birleştirici veya ayırıcı roller üstlenebilirler. Bu roller gözlemciye o mekânı kavrayabilmesi için gerekli ipuçları verir. Bir bina iç mekânı ele alınacak olursa bu bileşenler öncelikle yapısal bileşenler olacaktır. Bunlar sabit olmakla birlikte çoğunlukla sınırlayıcı roller üstlenirler. Duvar, kolon, kiriş ve çatı gibi elemanlar bu bileşenlerden sayılabilecektir. Kentsel ölçekte bir mekân örneği düşünülürse bu, binalar arasında kalan peyzaj alanları kamusal mekânlar olacaktır.
Sınırlayıcı öğeler mekân oluşumunda en önemli göreve sahiptirler. Sınırlamada var olan ya da kullanılan engeller sınırladıkları bölge kadar önem taşıyan öğelerdir. Bunlar sınırladıkları bölgenin mahremiyetinden kamusallığına kadar bir dizi anlam yüklenirler. Dış mekânlar ya doğal, siyasi ve yapısal sınırlarla var olurlar ya da işlevsel kargaşanın önlenmesi için, bir işlevin diğerini rahatsız etmeden gerçekleşmesi amacıyla bir dünya görüşü ve bilimsel bilgi doğrultusunda planlanırlar. İç mekânların sınırlanmalarının amacı ise insan konforunun sağlanması kadar mahremiyetin de sağlanmasına yöneliktir. Bölücü ve sınırlayıcı engel öğeleri gizlilik sağlamalarına bağlı olarak derecelendirilirler. Vurgular ise, sınırlanan bir mekânın işlevsel, simgesel veya biçimsel olarak genel kompozisyondan ayrımsanan güçlü öğelerdir. Çevre renklerinden ve dokusundan ayrışan elemanlar ve bileşenler ile fonksiyonel olarak merkez teşkil eden noktalar bunlar arasındadır. Anıtlar kentsel ölçekte sayılabilecek vurgu ve odak noktalarıdır. Binalarda ise girişler, düğüm noktaları bu odak noktalarından sayılabilir.

Mimarlık
İç mimarlık
Peyzaj mimarlığı
Bulanık mimari mekân analizi

Arabacıoğlu, B C (2007) Mimarlıkta mekan analizi için bulanık çıkarım sistemi temelli bir model önerisi, Arkitekt, 74, 512/513, 32-45
Ashihara, Y (1981) Exterior Design in Arhitecture, Van Nostrand Reinhold Press, New York
Atman, C J (1999) A comparison of freshman and senior engineering design processes, Design Studies Vol 20 No 2 S.131-152
Atman, C J vd. (2004) Comparing freshman and senior engineering design processes: an in-depth follow-up *Gür, S O (1996) Mekan Organizasyonu, Birsen Yayınevi, İstanbul
Hasol, D (1975) Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, YEM Yayınları, İstanbul
Kuban, D (1992) Mimarlık Kavramları, YEM Yayınları, İstanbul
Lang, J ve Ark, U (1982) Nature of spacial imagery, informing styles and ashtetic preferations, BTU Architectural Bulletin Vol 7 No 1 S.67-94
Lynch, K (1960) The Image of City, MIT Press, Massachusetts
Meis, P V (2002) Elements of Architecture: From Form to Place, Spon Press, New York
Özdemir, I M (1994) Mimari Mekanın Değerlendirilmesinde Mekan Örgütlenmesi Kavramı: Konutta Yaşama Mekanları, Doktora tezi KTÜ, Trabzon
Rapoport, A (1977) Human Aspects of Urban Form, Pergamon Press, Oxford
Rapoport, A (2004) Kültür Mimarlık Tasarım, YEM Yayınları, İstanbul
Simpson, J ve Weiner, E (eds) (1989) Space - The Oxford English Reference Dictionary, Clarendon Press, Oxford
Sözen, M ve Tanyeli, U (1994) Sanat Terimleri ve Kavramları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul

Menkıbe, din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye. Menkıbe kavramı ilk olarak hadis kitaplarının bir bölümü olarak dikkati çeker. Konularına göre düzenlenmiş hadis kitaplarında "Kitâbü'lmenâkıb" bölümleri bulunur. Buralarda  Muhammed ve ashâbının fazîletlerine dâir hadisler yer alır. Menkıbeleri masal ve efsanelerden ayıran yanı menkıbelerdeki şahısların gerçek hayattan alınmasıdır. Kahramanlık ve dini konuları ele almaktadır.

Arapça "nekabe" (isabet etmek, bir şeyden bahiste bulunmak, yahut haber vermek) kökünden türeyen "menkâbe" kelimesi Türkçede galat olarak "menkıbe" tarzında ifade edilmektedir. Çoğul hâli "menakıb"tır. Muallim Naci tarafından "öğünülecek vasıf, fazl, hal-i hasen" olarak tanımı yapılırken Ferit Devellioğlu tarafından ise "çoğu tanınmış veya tarihe geçmiş kimselerin ahvâline durumuna ait fıkralar, hikâyeler" şeklinde tanımlanmıştır. Tasavvufun III. (IX.) yüzyıldan sonra İslam dünyasında yaygınlık kazanmasıyla birlikte "menkıbe" kelimesi sufilerin hikmetli sözlerini ve örnek alınacak faziletli davranışlarını ifade etmek için kullanılmaya başlanmış.

Menâkıbnâme, velilerin daha çok kerametlerinin anlatıldığı eserlerin genel adıdır. Menâkıbnâmeler kurgusal olmakla birlikte içeriklerinde bazı tarihî unsurları da barındırmaktalar. XIII. yüzyıldan itibaren sadece tek bir velî hakkındaki menkıbeleri içine toplayan "menâkıbnâme" denilen eserler ortaya çıkmış oldu.  Başlangıçta Arapça, Farsça daha sonra da Türkçe olarak tarikat pîrleri, şeyhler ve halifeleri hakkında yazılmaya başlanan menâkıbnâmeler XIII. yüzyıldan itibaren menâkıbnâme geleneğini meydana getirmiştir. Türk edebiyatında ilk eser, Karahanlıların hükümdarı Satuk Buğra Han için yazılmış menkabeleri içinde barındıran Tezkire-i Satuk Buğra Han'dır. Türk tasavvuf düşüncesinin ve buna bağlı bir edebiyatın gelişip şekillenmesinde başlangıç noktası olarak kabul edilen kişi ise Ahmet Yesevî'dir.

Meton döngüsü adını Atinalı Meton'dan alan 19 güneş yılının 235 Ay döngüsüne (iki ardışık yeni Ay arasında geçen süre) veya 254 sidereal Ay döngüsüne (sabit bir yıldız konumuna bağlantılı olarak Ay'ın aynı konumu tekrar almasına kadar geçen süre) eşit olduğu döngüdür. Meton döngüsü güneş yılıyla lunar ay arasındaki ilişkiyi tanımlar. Yunan gök bilimci Meton Atina'daki Akropolis'in yakınlarında bulunan Pnyx (Pıniks) tepesinde M.Ö. 432 yılında yaptığı gözlemlerinin sonuçlarından yola çıkarak daha sonra Meton döngüsü olarak adlandırılan hesaplamaları yapmıştır. 

Eğer Meton'un hesaplamalarının günümüz bilgileriyle  sağlaması yapılırsa ;

  
    
      
        
          1 ay döngüsü
        
        =
        29.53059
        
           gün 
        
      
    
    {\displaystyle {\text{1 ay döngüsü}}=29.53059{\text{ gün }}}
  

  
    
      
        
          1 güneş yılı 
        
        =
        365.2425
        
           gün 
        
      
    
    {\displaystyle {\text{1 güneş yılı    }}=365.2425{\text{ gün }}}
  
  
  
    
      
        
          ise;
        
      
    
    {\displaystyle {\text{ise;}}}
  

  
    
      
        
          19 güneş yılı
        
        =
        19
        ×
        
          
            365.2425
            
              Y
              I
              L
            
          
        
        ×
        
          
            
              L
              u
              n
              a
              r
              A
              Y
            
            29.53059
          
        
        =
        234.997
        
           Ay döngüsüdür
        
      
    
    {\displaystyle {\text{19 güneş yılı}}=19\times {\frac {365.2425}{YIL}}\times {\frac {LunarAY}{29.53059}}=234.997{\text{ Ay döngüsüdür}}}
  

Meton döngüsü daha sonra Kallippus tarafından geliştirilmiştir. Meton döngüsünün geliştirilmiş hali de Kallipik döngü olarak adlandırılır. 

Meton
Antikythera düzeneği

Mezar, gömüt veya kabir, ölen birinin ya da bir hayvanın gömülü olduğu yer  (sin, makber) anlamına gelir. Bazı toplumlarda ölüler yakılırken İslam, Hristiyanlık ve Musevilik gibi tek tanrılı dinlerde ölülerin mezar içinde diğer hayata geçmek için beklediğine inanılır. Tarihte büyük devlet yöneticileri için anıt mezarlar yapılmıştır. Mısır'daki piramitler ve Tac Mahal bunlardan bazılarıdır. Mezarların topluca bulunduğu alana mezarlık denir. Mezarlarda mezar taşı olabilir veya olmayabilir.
İslamiyette ölüler genellikle kefenle toprağın altına gömülürken, isteğe bağlı olarak tabutla da gömülebilmektedir, Museviler kefene sardıkları ölüyü tabuta koyarak toprağa gömerler. Yalnız her iki inanç grubunda da bu tabutların ahşap ve tahta ürünlerinden yapılmasına, metal kısım içermemesine ve dolayısıyla bedenin doğal çürüme sürecini yavaşlatarak toprakla buluşmasını engellememesine özen gösterilir. Eğer bir Müslüman cenazesi toprağa tabutla beraber indirilecekse tabutun kapağı hafif aralık bırakılır ve tabutun içerisine de bir miktar toprak serpiştirilir.
Hristiyan inancında da toprağa gömülme esas defin şekli olsa da cesedin krematoryumda yakılmasına günümüzde Ortodoks Kilisesi haricinde birçok mezhepte izin verilmektedir. Yine çoğu Hristiyan mezarları, toprağa gömülü olarak yer altında bulunsa da tabutun yer yüzeyinden yüksekte bulunduğu mozole tarzında mezar odaları da kullanılmaktadır ve bu mozoleler genellikle tüm aile bireylerini alacak şekilde inşa edilmektedir.
İslam ve Musevilik inançlarında defin edilecek ölünün tahnit edilmesine cesedin toprakla buluşup ayrışmasını engelleyeceği için karşı çıkılır, fakat Hristiyanlık dinine mensup ölüler, tahnit edilebilir ve definden önce ölüye kozmetik uygulanabilir.
Mezarların genellikle baş tarafında isim-doğum tarihi-ölüm tarihinin yazılı olduğu bir tahta parçası ya da bir taş bulunur. Bazı kültürlerde isim-doğum tarihi gibi yazılar haricinde, ölünün hayattayken çok sevdiği şeylerin çizimleri de bulunabilir.
Ölü, mezara çoğunlukla yatay olarak konulur, ancak bazı kültürler ölülerini toprağa dik gömerler. Yine bazı kültürlerde bir mezarın içinde sadece bir adet ölü bulunabiliyorken evli çiftler, ranzaya benzeyen mezar tasarımları sayesinde aynı mezarda yatabilir.
Madagaskar adasında Famadihani festivalinde ölüler bir törenle her beş senede bir mezarlarından çıkarılır, kemikler yıkanır, sonra ailece bir araya gelinen bu törende oturulup köyde son zamanlarda olan bitenler onların da haberi olsun diye orada anlatılır.

Kenotaf
Mezar sanatı
Nekropol
Oda mezar
Toplu mezar
Tümülüs

Miladi takvim ya da Gregoryen takvimi, Roma İmparatoru Jül Sezar tarafından kabul edilen Jülyen takviminin yerine, Papa XIII. Gregorius tarafından yaptırılan bir takvimdir. İsa'nın doğduğu yılı milat olarak alan bu takvim, Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün, 6 saatlik zamanı "1 yıl" olarak kabul eder. Günümüzde dünyada en yaygın olarak kullanılan takvimdir.

Takvim, 4 Ekim 1582 tarihinde kabul edilmiştir. Değişik tarihlerde önce Avrupa'da, daha sonra diğer ülkelerde yayılmıştır.
Gregoryen takvimi oluşturulurken Jülyen takvimine on gün ilave edilmiştir. Jülyen takvimine göre 5 Ekim Cuma günü, yeni takvimin 15 Ekim Cuma günü olarak kabul edilmiştir. 1752 yılında kabul eden ülkeler ise takvime on bir gün ilave etmek durumunda kalmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde önce hicri takvim, daha sonra da 1 Mart'ı yılbaşı olarak kabul eden Rûmî takvim kullanılmıştı. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilanından sonra, 26 Aralık 1925'te kabul edilen "Takvimde Tarih Mebdeinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun" ve ortalama Güneş gününü getiren "Günün 24 Saate Taksimi Hakkında Kanun" adlı iki ayrı yasa ile birlikte 1 Ocak 1926 tarihinden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti'nde Gregoryen takvimini benimsendi.
Yılbaşını 1 Ocak olarak alan bu takvimin yanı sıra, günü 12 saat gündüz ve 12 saat gece dilimlerine ayıran saat sistemi yerine, 24 saatlik zaman dilimi kabul edildi.

Gregoryen takvimi, günümüze kadar kullanılan takvimler içinde en az hatalı olanıdır. Gregoryen Takvimi'nde ortalama yıl 365,2425 gündür ve gerçek yıl uzunluğuna oldukça yakındır.
Senede ortalama 0.000,125 günlük bu ufak hata, yıllık olarak 10,8 saniyeye tekabül eder. Takvim hesaplamasında bir günlük hatanın ortaya çıkması için yaklaşık 8.000 yıl geçmesi gerekir. Bununla birlikte 8.000 yıl içerisinde bir ekinoks yılının uzunluğu da sabit kalmayıp hangi uzunlukta olacağı tam olarak bilinemez. Bu nedenlerle Gregoryen Takvimi, yeterli hassasiyette ve güvenirlikte bir takvimdir.

Daha önce 25 Mart olan yılın ilk günü, daha sonradan 1 Ocak olarak kabul edildi. Şubat ayının 28 gün olması durumu da devam ettirildi.

Artık yıllar, Şubat ayının 28 yerine 29 gün çektiği yıllardır. Bu uygulama; Dünya'nın Güneş çevresindeki bir turunun 365 gün değil, yaklaşık olarak 365 gün 6 saat sürmesi nedeniyle, her sene sonunda artan 6 saatlik süreleri bir tam güne çevirmek için oluşturulmuştur.
Gregoryen takvimde sonu -00 ile bitmeyen ve 4'e kalansız bölünebilen tüm yıllar, artık yıldır. Sonu -00 ile biten yıllar, yani yüzüncü yıllar ise, eğer 400'e bölünebiliyorlarsa artık yıl olabilirler. Örneğin, 1900 yılı artık yıl değilken 2000 yılı artık yıldır.
Artık yıllar her dört senede bir tekrar ettiği için, en son artık yıl olan 2024'tenen itibaren 2028, 2032, 2036... şeklinde 2100 yılına kadar devam edecektir. 2100 yılı 400'e kalansız bölünmediği için artık yıl olmayacaktır.

2010 yılından beri, Jülyen takvimini Gregoryen takvime çevirmek için on dört gün ilave etmek gerekmektedir. Bu durum bazı Ortodoks kiliselerinin Noel kutlama tarihlerini 7 Ocak yerine 8 Ocak olarak değiştirmiştir.

Jülyen Takvimi

Milankovitch (Milankoviç) teorisi, I. Dünya Savaşındaki gözaltı sürecinde Sırp jeofizikçi ve gök bilimci Milutin Milankoviç'in Dünya'nın hareketlerindeki değişikliklerin iklim üzerindeki kolektif etkilerini açıklamaya çalıştığı bir kuramıdır. Milankovitch; Yerkürenin devinimi, eksen eğikliği ve eksen kaymasındaki değişimlerin yörüngesel baskı ile birlikte Yeryüzündeki iklim oluşumlarını belirlemiş olduğunu matematiksel olarak teorize etmiştir.
Dünya ekseni yaklaşık olarak her 26.000 yılda tam bir dairelik devinim (presesyon) gerçekleştirir. Aynı zamanda eliptik yörünge daha düşük hızda döner. Söz konusu iki devinimin toplam etkisiyle mevsimler ve yörünge arasında 21.000 yıllık bir süre oluşumuna neden olmaktadır. Ek olarak, Yeryüzü'nün ekseni ve yörüngesinin düzlemi (eğiklik) arasındaki açı 41.000 yıllık bir döngü boyunca 22,1 ile 24,5 dereceleri arasında gidip gelmektedir. Şu anda 23,44 derecelerinde bulunmakta ve giderek düşmektedir.
Joseph Adhemar, James Croll ve diğer gök bilimciler tarafından 19. yüzyılda benzer kuramlar öne sürülmüştür. Fakat hangi dönemlerin önem arz ettiği konusunda somut verilerin olmayışı nedeniyle bu kuramlara ilişkin geçerliliğin doğrulanması zor olmuştur. Hays, Imbrie ve Shackleton tarafından hazırlanan özgün çalışmalar (Science dergisindeki Yerküre Yörüngesindeki Değişiklikler: Buz Devirlerinin Öncüleri, 1976) ve derin okyanus çukurları araştırmalarından sonra söz konusu kuram şu anki halini almıştır.

Dünya kendi ekseni ve Güneş etrafındaki dönüşü sırasında, karşılıklı çekimsel etkileşimler nedeniyle bazı yarı dönemsel değişiklikler meydana gelmektedir. Eğrilerin çok miktarda sinüzoidal bileşene sahip olmasına rağmen, bu bileşenlerden çok azı baskın özelliktedir Milankovitch, Yeryüzü hareketlerindeki eksen eğikliği ve devinimindeki değişiklikleri incelemiştir. Söz konusu hareketteki bu tarz değişiklikler ve yönelimler Yeryüzüne ulaşan güneş ışınımının (radyasyonunun) miktarını ve yerini değiştirmektedir. Bu da güneş kuvveti (bir ışınımsal baskı örneği)olarak bilinmektedir. Kuzey Kutup bölgesinin yakınındaki (yaklaşık 65 Kuzey enlemi) değişiklikler çok büyük bir karayı kapsadığından ötürü büyük bir önem teşkil etmektedir. Yüzey ve derinlik sularının karışması ve katı kütlelerin spesifik ısısının sıvılardan genellikle daha düşük olmasından dolayı, buradaki kara kütleleri daha yüksek bir ısı kapasitesine sahip olan okyanuslara kıyasla ısı değişimine daha hızlı bir şekilde tepki verir.

Dünyanın yörüngesi elipstir. Eğiklik bu elips şekle ilişkin dairesel sapmanın ölçülmesi ile belirlenir. Yeryüzünün yörünge şekli 0.028'lik eğiklik derecesi ile dairesel (0.005'lik düşük eğiklik derecesi) ve hafif eliptik (0.058'lik yüksek eğiklik derecesi) şekil arasında zamanla değişiklik göstermektedir. Bu değişikliklerin ana bileşeni 413.000 yıllık bir süre içerisinde ortaya çıkar (±0.012'lik eğiklik değişimi). Diğer bileşenler ise 95.000 ile 125.000 yıl arasında değişiklik göstererek gün yüzüne çıkar (400.000 yıllık ısı dönemi) ve genel hatlarıyla 100.000 yıllık bir döngü içerisinde bir araya gelir (değişiklik −0.03 ile +0.02 arasında). Şu anki eğiklik 0.017'dir.
Eğer Dünya Güneş etrafında dönen tek gezegen olsaydı, yörünge eğikliğinde bir milyon yılı aşkın bir sürede bile gözle görülür bir şekilde değişiklik yaşanmazdı. Dünyanın eğikliği birincil olarak Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin çekimsel alanları ile olan karşılıklı etkileşimleri nedeniyle değişiklik göstermektedir. Yörünge eğikliği oluştukça, yörüngesel elipsin x ekseni değişiklik göstermemektedir. Yörünge değişimini hesaplamak için astronomi mekaniğinde kullanılan pertürbasyon teorisine göre, x ekseni adyabatik değişmezdir. Kepler’in 3. kuramına göre, yörünge süresi x ekseni ile belirlenir ve yörünge gelişip değiştikçe yıldız yılının süresi olan Dünya’nın yörüngesel süresinde bir değişiklik yaşanmamaktadır. X ekseni eğiklik derecesinin artışı ile düşüş gösterdikçe, mevsimsel değişiklikler de bir taraftan artış göstermektedir.  Kepler’in ikinci kuramına göre gezegenin ortalama güneş ışın yayımı, az miktardaki eğiklik nedeniyle pek fazla değişim göstermemektedir.
Aynı ortalama ışın yayımı ortalama ısı sıcaklıkları ile örtüşmemektedir (Stefan-Boltzmann kuramına göre bunun nedeni söz konusu eğriliktir). 20°C’ lik ışın yayımı ve % ± 50'lik simetrik değişikliği için (mevsim değişikliklerinde örneğin), ortalama 16 °C'lik (örneğin sapma −4 °C) asimetrik ısı değişimi ve gün boyunca gerçekleşen ışın yayımı değişikliği için −113 °C'lik ortalama ısı derecesi elde edilir (sıfır termal kapasite için).
Güneş’e en yakın bir mesafede var olan (günberi) ışın yayımındaki bağıl artış, en uzaktaki (günötesi) ışı yayımına kıyasla eğiklikten neredeyse 4 kat daha fazladır. Şu anki yörünge eğikliğine ilişkin olarak bu miktar, ışın yayımında yaklaşık %6.8’lik bir değişime tekabül ederken, günberi ile günötesi arasındaki mevcut değişiklik sadece %3.4’tür (5.1 milyon km.). Günberisi şu anda yaklaşık olarak 3 Ocak’ta gerçekleşirken, günötesi 4 Temmuz civarındadır. Yörünge en eliptik halini aldığında, günberisindeki ışın yayımı oranı günötesinden %23 daha fazla olacaktır.

Yörünge mekaniği mevsim sürelerinin bölgelerde yaşanan 4 tip mevsim süresine oranlanmasını istemektedir, çünkü eğiklik çok fazla artış gösterdiğinde, Dünyanın yörünge hareketi daha düzensiz olup mevsim süreleri değişiklik gösterir. Sonbahar ve kış mevsimleri Güneş'e en yakın konumda gerçekleştiğinde, Yerküre maksimum hızda hareket eder ve dolayısıyla sonbahar ve kış mevsimleri ilkbahar ve yaz mevsimlerinden bir miktar daha kısa geçer. Böylelikle kuzey yarımküredeki yaz mevsimi kıştan 4.66 gün, sonbahardan 2.9 gün daha uzun geçer. Bununla birlikte Yerkürenin yörünge düzlemi İlkbahar Ekinoksuna dair apsidal devinim nedeniyle dünyanın düzensiz hareketi tarafından etkilenen mevsim sürelerini değiştirmektedir. Yerkürenin apsideleri ekinokslarla aynı eksene geldiğinde, İlkbahar ve Yaz süreleri (bir arada) Sonbahar ve Kış süreleri ile eşitlenir, gündönümleri ile aynı eksene geldiklerinde ise ya İlkbahar-Yaz ya da Sonbahar-Kış mevsimleri en uzun dönemlerle yaşanır. Eğiklik derecesindeki artış günötesine yakın olarak harcanan zamanı uzatır, günberisine yakın olan zamanı ise kısaltır.
Eğiklikteki değişiklikler anomal yıl süresini ya da Yerkürenin yörüngesi boyunca gerçekleştirdiği ortalama hareketini kendi başlarına değiştirmezler çünkü her ikisi de x ekseninin fonksiyonları arasında yer alır.

Yerkürenin eksen eğikliği (eğimi) açısı yörüngesinin düzlemine ilişkin olarak değişiklik gösterir. 2.4°'lik bu küçük eğim değişiklikleri 22.1° ve 24.5° 'lik eksen değişiklikleri arasında yer alması için yaklaşık olarak 41.000 yıl periyodik olarak devam etmesi gerekir. Eğim artıkça, güneşlenmedeki mevsimsel döngü genliği artar, bu dayazları her iki yarım kürenin Güneş'ten daha fazla ışınım akısı almasına, kışlarda ise daha az ışınım akısı almasına neden olur.
Bununla birlikte yaz ve kış mevsimlerindeki ters işaret değişiklikleri Yerkürenin her yerinde aynı büyüklükte gerçekleşmemektedir. Yüksek enlem derecesinde ortalama yıllık güneşlenme süresi eğim ile birlikte artış gösterir, enlem derecesi düşük olan yerler ise güneşlenme süresinde bir düşüş yaşar. Serin geçen yazlar ve daha az kar erimeleri buz çağına girileceğinin bir göstergesi olabilir. Gezegenin neredeyse bütün karı ve buzu yüksek enlemlerde yer aldığından, daha düşük eğim derecesinin iki nedenden dolayı  buz çağına geçişi tetiklediği görüşü tartışılmaktadır, bunlar: toplam yaz güneşlenme süresindeki azalış ve yüksek enlem derecesindeki ortalama güneşlenme süresindeki ek düşüş.
Daha fazla eksen eğikliği olaylarını incelemek için bilgisayar programlarından faydalanan bilim insanları, yüksek dereceli eğimlerdeki sert iklimlerin özellikle Yerkürede mevcut olan ileri yaşam düzeylerini tehdit edeceği sonucuna varmışlardır. Ayrıca söz konusu Yüksek dereceli eğimlerin bir gezegeni tamamıyla verimsiz hala getiremeyeceğini fakat bugünkü hassas ve kolay etkilenebilecek bir özelliğe sahip olan toprağa dayalı yaşamımız için koşulları daha da zorlaştırabileceğini belirtmişlerdir.
Şu anda Yerküre yörüngesel düzleminde 23.44'lik bir eksen eğikliğinde olup aşağı yukarı en uç değerlerinin ortasında bir değerde yer almaktadır. Bu eğiklik Yerkürenin döngüsünde yaşanan düşüş evresi içerisinde yer alır ve yaklaşık olarak MS 11.800'de minimum değerine ulaşacaktır; maksimum değerine ulaştığı en son tarih ise M.Ö. 8.700'dir. Bu durum kış aylarını daha sıcak ve yazları daha soğuk yaparak genel serinleme eğilimi ile birlikte buz çağına geçişi gerçekleştirmektedir, bununla birlikte 20. yüzyıl sıcaklık ölçüm kayıtlarına göre, Yerküre sıcaklıklarında yaşanan ani artışın ve peşinden gelen buzul erimelerinin sonucunda, bilim camiası son zamanlarda gerçekleşen değişikliklerin nedenleri olarak sera gazı salınımlarını öne sürmüştür.

26.000 yıllık durağan yıldızlara ilişkin olarak söz konusu devinim Dünya'nın eksen hareketi yönünde yer almaktadır. Bu jiroskopik hareket,Güneş ve Ay'ın kutuplardan basık olan Yerküre üzerinde uyguladığı gel-git kuvvetleri nedeniyle oluşmaktadır. Güneş ve Ay bu etkiye aşağı yukarı eşit derecede katkıda bulunur.
Eksen günberisindeki Güneş'e doğru yöneldikçe, iki yarımküreden birisinde mevsimler daha ılık geçerken diğer yarım kürede yaşanan mevsimler arasında ise daha büyük farklılaşmalar ortaya çıkar. Yaz mevsiminde günberisinde yer alan bir yarım küre güneş ışınımında bir artış yaşar, bununla birlikte Kış mevsiminde günötesinde yer alan aynı yarım küre daha soğuk bir kış geçirir. Diğer yarım küre ise nispeten daha sıcak bir kış ve daha serin bir yaz mevsimi geçirecektir.
Yerküre aynı eksene gelip günötesi ve Günberisinin de ekinokslara yakın olarak gerçekleşmesi durumunda, Kuzey ve Güney Yarımküreler mevsimlerinde benzer farklılıklar yaşayacaktır.
Şu anda, günberisi güney yarımkürenin yaz mevsimi sırasında gerçekleşirken, günötesi ise kış mevsiminde gerçekleşir. Böylelikle güney yarım kürenin mevsimleri bir ölçüde kuzey yarımkürenin mevsimlerine nazaran daha ser

Milat, tarih hesaplamalarında İsa'nın doğduğu kabul edilen gün. İsa'nın doğum tarihine dair net bir bilgi olmamakla birlikte, miladi takvime göre oluşturulmuş zaman çizelgesinde başlangıç noktası yani 1 Ocak 1 tarihi olarak kabul edilir. Bu takvimde 0 yılı tanımlanmamıştır. Bu tarihten önceki tarihler milattan önce (MÖ), bu tarihten sonraki tarihler milattan sonra (MS) olarak tanımlanır. Ayrıca İsa'dan önce (İÖ) ve İsa'dan sonra (İS) terimleri de aynı anlamda kullanılır.
Tarihi metinlerde 1 yılından sonraki tarihlerin MÖ tarihler ile karıştırılmaması için MS tabiri özellikle ilk birkaç yüzyıl için veya özellikle belirtilmesi gereken durumlarda kullanılır. Günümüze yakın tarihler için MS tabiri kullanmaya gerek yoktur.

Milat, veladet (doğum) sözcüğünden gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.

İsa'nın MÖ 6 ila MÖ 2 yılları arasında doğduğu düşünülmektedir. İtalyan doktor Aloysius Lilius (yak. 1510-1576) tarafından hazırlanan ve Papa XIII. Gregory tarafından yürürlüğe konulan Gregoryen takvimine göre milat, 1 Ocak 1 olarak kabul edilmiştir.
1 Ocak tarihi Gregoryen takvimin bir önceki versiyonu olan Jülyen takvimine göre de yılbaşı idi. 1 Ocak tarihi MÖ 153 yılından beri Romalılarca yılbaşı kabul edilmiştir.

Orta Çağ Latincesinde "Anno Domini", "Efendimizin yılında" anlamına gelir. Batılı dillerde Anno Domini sözcüğünün kısaltması olan AD "milattan sonra" anlamında kullanılır. Benzer şekilde CE (Common Era/Christian Era) kısaltması da MS ile eşanlamlıdır.
BC (before Christ) ve BCE (before Common Era/before Christian Era) kısaltmaları ise MÖ anlamına gelirler.
Bu dört kısaltma kullanılırken rakamsal tarihler MÖ tarihler için kısaltmadan önce, MS tarihler için kısaltmadan sonra yazılır: AD 2012, CE 2012, 399 BC, 399 BCE vs.

Milliyetçilik ya da ulusçuluk, belirli bir milletin çıkarlarını, özellikle egemenliğini ve özyönetimini kazanmayı, daha sonra bunu ilelebet sürdürmeyi amaçlayan ideolojik fikir hareketi. Milliyetçilik, her ulusun kendisini dışarıdan gelecek olan müdahalelerden bağımsız olarak yönetmesi gerektiğini, ulusun bir yönetim için doğal ve ideal bir temel ve tek haklı politik güç kaynağı olduğunu savunmaktadır. Milliyetçilik, 19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa'da, 20. yüzyıldan itibaren ise tüm dünyada egemen politik düşünce tarzı haline gelmiştir. Bu dönemde dünya politik haritası milliyetçilik ilkelerine göre biçimlendirilmiştir. Günümüzde Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği düşüncesini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yüklenmiştir.

Milliyetçilik konusunda Benedict Anderson, Ernest Gellner, Eric Hobsbawm, Elie Kedourie gibi karşıtların yanı sıra, Anthony Smith, Nev Nikolayeviç Gumilyov gibi yazarların teorik çalışmaları olmakla birlikte konu henüz teorik bir dayanağa kavuşturulamamıştır. Bu çalışmalarda vatanseverlik, militarizm, şovenizm, etnik aidiyet, dilsel aidiyet, ulusalcılık, irredantizm, faşizm, militancılık, dinselcilik, otoriterlik, ırkçılık, anti-emperyalizm, asabiyet, hayali cemaatler, tarihsel kimlik, tarih bilinci, kahramanlık, maneviyat, atalar kültü, sadakat, egemenlik, ortak irade, vatan, romantizm, kamusallık, kültürellik kavramları açıklanmaktadır.

"Millet" sözcüğü aslen Arapça olup (Ar: ملة), "din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren aynı sözcük Fransızca/İngilizce nation kavramına karşılık olarak kullanılmıştır. Türkçe "ulus" (Orhun Yazıtları'nda uluş olarak yer alır) sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.Orhun Yazıtları ve Kâşgarlı Mahmud'un 1072-1074 yılları arasında yazdığı Dîvânu Lugâti't-Türk adlı kitabında millet sözcüğünün Türkçe karşılığı budun sözcüğüdür.
Latince kökenli olan "nation", kök anlamı itibarıyla "aynı atadan gelenler topluluğu" demektir. Dolayısıyla esasen Türkçe kavim veya aşiret karşılığıdır. Türkçe ulus ise siyasi amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu ifade eder (ayrıca eski Türkçedeki budun sözcüğü de aynı anlamı verir).

Milliyetçilik Kavramı Anthony D. Smith‘e göre, çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle de bağlantılıdır. Ernest Gellner ise, mevcut kültürün gerisine gidip ondan bir ulus yaratma, geçmiş bir kültürü bugünden keşfetme ve kurma eylemi olarak tanımlamıştır. Eric Hobsbawm ise ulusun oluşum sürecine değinerek 3 yöntemden bahsetmiştir. Bunlar; devlet eliyle yürütülen merkezi ve yaygın eğitim, devlet ve toplumu bütünleştiren kitlesel törenler ve ulusal anıtlar etrafında örülen sembolik birliklerdir. Benedict Anderson'a göre milletler "hayali cemaatlerdir." Yani sonradan üretilmiş olgulardır. Millet miti toplumlar tarafından matbuat yoluyla sonradan oluşturulmuştur.

Modern milliyetçi düşünce 1789-1799 Fransız Devrimi'nin fikirlerinden doğmuştur. Avrupa tarihindeki ilk milliyetçi hareketlere, I. Napolyon istilası (1804-1815) altındaki Almanya'da rastlanır. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da güçlü bir milliyetçi akım doğdu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek buldu. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşıdılar. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılandı. 1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk örneklerinden biri idi.
Milliyetçiliğe yol açan en önemli etken, daha önce hükümdar ve sülale zemininde tanımlanan siyasi aidiyet duygusunu, hükümdardan bağımsız olarak, "halk"a maletme gereğiydi. Siyasi aidiyet ve itaat, "halk"ın ortak iradesine dayandırılmalıydı. Bu nedenle 19. yüzyılda milliyetçilik, radikal, devrimci, anti-monarşist, yerleşik düzene zıt bir siyasi düşünce olarak değerlendirildi.
"Halk"ı tanımlamanın güçlüğü, milliyetçi düşünürleri —bazen olguları ve mantığı zorlama pahasına— olağanüstü duygusal anlamlar yüklemeye sevketti. Örneğin (ayrı lehçeler konuşan) Sicilyalılar veya Venedikliler ayrı bir ulus mu, yoksa İtalyan ulusunun parçası mıydı? Avusturya ulusu var mıydı? Makedonlar ayrı bir ulus mu, Bulgar mı, yoksa Güney Slavların bir boyu muydu? Bu konularda farklı görüşleri savunanlar, benimsedikleri ulusa hayali bir tarih ve hayali kökenler atfederek, onun ezelden beri "doğal olarak" varolduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Farklı lehçeler konuşan toplumlarda, ortak bir ulusal dil oluşturmaya büyük önem verildi.

Milliyetçilik türleri
Devletçilik
Şovenizm
Ulus devlet
Vatanseverlik
Atatürk milliyetçiliği

Millî marş ya da ulusal marş; bir ülkenin bağımsızlığının ve gücünün simgesi olan, yurtseverlik duygusunun ifadesi olarak hükûmet tarafından onaylanmış ya da halk arasında benimsenmiş, genellikle bestelenmiş hâliyle çeşitli etkinliklerde seslendirilen sözlü müzik parçası.

Ulusal marşların yazım amacının eski uygarlıklarda savaşta karşı tarafı ürkütmek, kaçırmak olduğu bilinir. İlk çağlarda sadece sözlü ve danslı olan marş, ileriki yıllarda Peru ve Yeni Zelanda yerlilerinin sesli müzik aletlerini kullanmasıyla, başka ülkeleri de teşvik etmiş ve birçok ülke aynı anda besteciler bularak marşlarını bestelemiştir.
En eski ulusal marş; İngiltere'de 18. yüzyılın ortalarından beri kraliyet törenlerinde söylenen ve 1825'te ulusal marş ilan edilen God Save the King/Queen (Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun) adlı marştır. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Avrupa ülkelerinin çoğunda ulusal marşlar bestelenmiş ya da var olan ezgiler bu amaca uyarlanmıştır.
Ulusal marşlar, müzik değerleri bakımından büyük farklılıklar gösterir; ayrıca söz ya da müzik yazarı, bazen yabancı bir milletten olabilir. Siyaset ya da uluslararası ilişkilerdeki değişiklikler de sözlerin değiştirilmesine ya da yeni bir ulusal marşın benimsenmesine yol açabilir. Örneğin 1944'te SSCB'de Gimn, Enternasyonal'in yerini almıştır.
Marşın yazarı, ünlü bir şair ya da bestecidir. Bunlardan Avusturya'nın ilk ulusal marşı olan Gott erhalte Fransz den Kaiser'in (1797; Tanrı İmparator Franz'ı Korusun) bestecisi Haydn'dır ve sözleri 1929'da değiştirilmiştir. Haydn'ın bestesiyle 1922'de Alman ulusal marşı olarak kabul edilen Deutschland, Deutschland über Alles (Almanya, Her Şeyin Üstünde Almanya) Einigkeit und Recht und Freihet (Birlik ve adalet ve özgürlük) sözleriyle başlayan üçüncü kıtası; bugün Almanya'nın ulusal marşıdır.

Ulusal marşlar, pek çok yerde kullanılabilir; özellikle ulusal bayram ve kutlamalarda yaygın olarak kullanıldığı gibi spor etkinliklerinde de çalınır. Başta Olimpiyat Oyunları olmak üzere çoğu sportif mücadele sonunda yapılan madalya törenlerinde altın madalya kazanan takımın veya sporcunun ülkesinin ulusal marşı çalınır.
Bazı ülkelerde okullarda dersler başlamadan önce ulusal marş okunur; radyo ve televizyonların yayınlarına başlamadan önce hatta bir tiyatro ya da sinema gösteriminden önce bile marş çalınabilir.
Bazı okullarda pazartesi günleri derslere başlamadan önce ve cuma günleri okul bittikten sonra tören yapılır. Bu, ulusal bütünlüğü destekleyici bir eylemdir.

ASEAN Yolu, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) marşı.
Enternasyonal Marşı, dünya sosyalist hareketinin marşı sayılır.
Neşeye Övgü; Ludwig van Beethoven'ın 1824 yılında tamamladığı 9. senfonisinin dördüncü ve sonuncu bölümlerini bu şiire uyarlamasından dolayı tanınmıştır ve Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği tarafından Avrupa Marşı olarak kabul edilir.
Olimpiyat Marşı; ilk kez 1896'daki ilk olimpiyat oyunlarında çalınmıştır, 1964'ten beri düzenlenen bütün Olimpiyat Oyunları'nda ev sahibi ülkenin dilinde seslendirilir.

Mit, esas olarak bir toplumda temel bir rol oynayan anlatılardan oluşan bir folklor türüdür. Âlimler için bu, mit teriminin yaygın anlamından tamamen farklıdır; çünkü bir folklor eserinin doğruluğu, onun mit olup olmadığını belirlemede tamamen önemsizdir.

Yunanca kökenli mitoloji kelimesi bu dilde μυθολογία olarak yazılmakta olup, μυθος (mithos) yani “söylenen ya da duyulan söz” ve λογος [logos] yani “konuşma” kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Antik Yunanistan'da “geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi” gibi bir anlam barındırmaktayken zamanla Doğu dillerinde efsane, Batı dillerinde ise mit anlamı kazanmıştır.
Türkçede aynı zamanda Arapça efsaneler veya mitoloji anlamına gelen أساطر (asāṭir) kelimesi kökenli êsâtir sözcüğü de kullanılabilir. Arapça sözcüğün kökeni Arapça aynı anlama gelen اوسطورة (usṭūra(t)) sözcüğünün afāˁil vezninde çoğuludur. Nihai olarak ya Grekçe "anlatı, tarih" manasındaki historía sözcüğüne ya da Aramice “yazıcı, vakanüvis, tarih-kaydeden” anlamına gelen שְתָרָא (şṭārā) kelimesine dayandığı düşünülmektedir. Kelime Kuran'da "esâtîrü’l-evvelîne" kalıbıyla kullanılmakta olup eski halkların inançlarına atıfta bulunmaktadır.
Mitoloji kelimesine karşılık söylenbilim veya söylencebilim isimleri önerilmiştir.

Söylenceler konu itibarıyla tanrıları, soylu kişileri asilleri kahramanları ve doğaüstü varlıkları konu alan anlatılardır. Uyumlu bir sistem içerisinde düzenlenmişlerdir ve çoğunlukla geleneksel sözlü aktarı yoluyla (ozanlar, rahipler) yayılarak canlı kalırlar. Sıklıkla, ilgili oldukları topluluğun dinî veya ruhânî yaşantılarıyla bağlantılı olan mitler, rahipler veya hükümdarlar tarafından onaylanır. Topluluktaki bu ruhânî mevkilerini kaybettikleri zaman, yani topluluğun ruhânî yapısıyla aralarındaki bağ koptuğunda, mitolojik niteliklerini yitirir ve folklora ait söylenceler veya peri masalları haline gelirler.
Bir mit gücünün bir kısmını topluluğun (en azından belirli bir kısmının) ona olan inancından ve doğru olarak kabul edilmesinden alır. Folklor, tüm kutsal geleneklerin birikimi vardır ve terimin kullanımında, günlük kullanımındakine benzer, herhangi bir kötüleme, aşağılama bulunmamaktadır. Örneğin bir dinin hem kendi mitolojisinden ve tekil olarak içerdiği mitlerden ayrı ayrı söz edilebilir. Bu durum tamamen bilimsel ve tarafsız bir yaklaşım olup, bahsedilen söylence ve kavramlara herhangi bir yalanlama atfetmediği gibi kötüleme ve aşağılama amacı da barındırmaz.
Söylenceler sık sık gerek evrenin gerekse yerel bölgenin ortaya çıkışını açıklama amacı taşır. Örneğin sırasıyla yaratılış söylenceleri ve kuruluş söylenceleri gibi. Ayrıca sık sık doğa olaylarının, başka şekilde açıklanamayan kültürel geleneklerin açıklanması amacını da taşır. Genel olarak söylencelerin doğal anlamda basit bir izah sunmayan herhangi bir şeyi açıklamak için sık sık kullanıldığı söylenebilir.
Mitoloji terimi Yunan mitolojisi veya Roma mitolojisi formunda olduğu gibi sıklıkla eski kültürlerin antik öykülerine atfen kullanılmaktadır. Bazı söylenceler orijinal olarak sözel bir geleneğin ürünüyken zamanla yazınsal duruma da gelmiştirler. Çoğu efsanenin başlangıç noktası aynı iken değişik coğrafya ve kültürlerden etkilenerek farklılaşmış birden farklı anlatı haline dönüşmüş, orijinal olanı ancak mitologların anlayabileceği kadar kompleks hale gelmişlerdir.
Mit kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda, "başlangıçtaki" masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır. Mit her zaman bir "yaratılış"ın öyküsüdür: Bir şeyin nasıl yaratıldığını, nasıl var olmaya başladığını anlatır.

Çoğu dinde mitolojinin çok önemli ve öncelikli bir yeri bulunur. Mit, günlük kullanımdakinin tersine, aslında bir hikâyenin nesnel anlamda yanlış veya doğru olduğunu tanımlamaz, daha çok, nesnel veya materyalist nosyonlardan ilgisiz bir şekilde, doğru veya gerçek kavramının ruhsal, psikolojik ve/veya sembolik yönlerine gönderme yapar.
Her ne kadar bugünkü yaygın dinlere mensup çoğu kişi dinlerinin kökeni ve gelişiminde yer alan anlatıları tarihî olaylar olarak ele alsalar da, bunları inanç sistemlerinin figüratif temsilleri olarak gören kişiler de mevcuttur. Bir dinin veya inancın sahip olduğu kavramlar ve anlatılar, karakteristikleri sebebiyle bilimsel anlamda mitik olabilirler ve buradan hareketle birisi Hristiyan mitolojisi, Hindu mitolojisi veya İslam mitolojisinden bahsedebilir. Bunun gibi terimlerden anlaşılması gereken o dindeki belirli kavramların, birer kültürel nesne olarak ruhâni, psikolojik ve/veya sembolik yönlerine yapılan atıf olmalıdır; bu dinlerin barındırdığı kavram veya anlatıların yanlış ve doğru olmadığı değil. Zira daha önce de tanımda belirtildiği gibi, mit ve dolayısıyla mitoloji, materyalist veya objektif bir doğruluk nosyonu barındırmadığı gibi bu tip amacı da barındırmaz.
Din ve mitoloji ilişkisindeki yaygın bir hata da, eski toplulukların inandığı dinlerin mitolojileri ile karıştırılmasıdır. Din ile mitoloji arasındaki içleyici yakın ilişki sebebiyle belirli bir nesne her iki kümenin de elemanı olabilir. Bununla birlikte genel anlamda din ile mitoloji tamamen farklı terim ve kavramlardır. Mitoloji salt mitolojik nesnelerle ilgilenirken, dinin çevrelediği alan ve nesneler daha farklıdır; liturjiden eskatolojiye kadar. Dinî kavramların mitolojik bir yönünün olabilir olması, dinî kavramın dinî oluşunu arka plana itmez. Bu sebeple örneğin Kelt mitolojisi ve Kelt dini ile kastedilen ayrı şeylerdir; bazı aynı elemanları barındırsalar ve birçok ilişkileri olsa dahi.

Ritüel mitleri, belirli dinî uygulamaların yapılışını veya anlamını açıklayan mitlerdir. Tapınma, ibadet eylemi ile yakın bir ilişki içerisindeki bu mitler, dinî veya ruhâni sistemin liturjik yapısında yer alabilirler. Köken mitleri bir töre, isim, nesne veya canlının kökenini açıklayan mitlerdir. Kült mitleri bir tanrının (veya tanrısal unsurlar taşıyan varlığın) gücünü gösteren kompleks kutlamaları açıklayan mitlerdir. Prestij mitleri genellikle tanrısal unsurlar veya kutsallık atfedilmiş belirli bir halk, kahraman veya şehirle ilgili mitlerdir. Eskatolojik mitler bilinen dünyanın sonunu getireceği öne sürülen bir mutlak sonu veya buna dair kavram ve olayları açıklayan, kısacası eskatolojik şeyleri konu alan, mitlerdir. Sosyal mitler ise o anki sosyal değer veya uygulamaları savunmak veya güçlendirmek amacı taşıyan mitlerdir. Bir mit birden çok kategoriye uyabilirse de konularına göre efsaneler kabaca 3 kategoride incelenebilirler.

1. Evren ve yaratılışa dair söylenceler
2. Tanrılara dair söylenceler
3. Kahramanlara dair söylenceler

Mitler öykünce, söylence, halk öyküsü (folklorik hikâye, folktale), peri masalı, anekdot veya kurgu gibi kavramlarla aynı (yani eşit) olmasa da, bu kavramlarla çakışabilir: örneğin bir öykü hem bir mit hem de bir efsane olabilir. Mitolojik temalar yazın(edebiyat)da sıklıkla ve bilinçli bir şekilde işlenir ve ortaya çıkan eser belirli mitolojik arka planlara gönderme yapsa da kendi bir mitler bütünü içerisinde yer almayabilir (Cupid ve Psyche).
Kültürel ve veyahut dinî bir paradigma kayması sonucu mitler pragmatik bağlamda kendilerine yer edinebilirler: örneğin Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte çeşitli pagan mitolojik nesnelerinin Hristiyanlaştırılması gibi. Böylece mitolojik nesneler değişime uğrayabilir, yeni kültür veyahut dinde kendilerine bir yer bulabilirler. Tersi yönde, kültürel veyahut dinî nesneler de mitolojik nesnelere dönüşebilir; zamanla tarihi veya edebî materyal mitolojik nitelikler kazanabilir. Mitolojinin bilinçli üretimine J. R. R. Tolkien tarafından mythopoeia ismi verilmiştir.
Otoriteler efsanelerin aslı konusunda ortak bir kanıya varamamışlar, bir kısmı yaşanmış ama unutulmuş veya eksik hatırlanan tarihin zamanla efsanelere, gerçek insanların tanrılara dönüştürüldüğünü diğer kısmı ise tamamen bilinçaltı ve hayal gücünün ürünü olduğunu ileri sürmüştü.
Mitoloji Güzel sanatlardan gelir, düşün ve duyguların töresel dışavurumudur.

Mitlerin geniş açıklayıcı özellikleri oluşumlarını belirli bir oranda muğlaklaştırmakta olup söylencelerin kökeni konusunda yazarlar arasında ortak uzlaşı bulunmamaktadır. Kimi yazarlar yaşanıp unutulmuş gerçek olaylara kimisi tamamen bilinçaltı ve hayal gücüne, antropolog Paul Radin'in başını çektiği bir grup ise toplumların var olma ve kaynak bulma ihtiyaçlarını sömüren dini ve siyasi önderler tarafından teşvik edilip oluşturulduğu görüşündedir.
Mitler kabile, şehir veya ulus gibi kültürel kurumları evrensel hakikatlere bağlayarak yetkilendirebilir (bunlara yetki verebilir).
Tüm kültürler kendi dinleri, kahramanları, tarihleri ve benzeri unsurlarına ilişkin anlatıları barındıran kendi mitlerini zamanla geliştirmişlerdir. Bu mitlerin, barındırdıkları sembolik anlamların gücünün, uzun süreler boyunca canlı kalabilmelerinin (bazen binlerce yıl boyunca) ana sebeplerindendir. Mâche, temel (ve öncül) ruhsal bir bağlamdaki görüntü olarak mit ile, bir tür mitolojiyi, bu görüntüler (mitler) arasında belirli bir uyumu sağlamaya çalışan bir sözcükler sistemi şeklinde ayrıştırma yapmaya çalışırlar.
Mitlerin toplamı, bütünü mitos olarak adlandırılır. Bunların (mitosların) toplamına, bütününe ise mitoi denir. Bunun önemli bir türü bir kültürün evrenin nasıl yaratıldığına ilişkin görüş ve inançlarını açıklayan ve tanımlayan Yaratılış Söylenceleridir.

Yıldız Savaşları veya Tarzan gibi film ve kitap serileri zaman zaman güçlü mitolojik yönler barındırırlar ki bu yönler bazen derin ve karışık felsefî sistemlere (doğru) gelişebilir. Bu nesneler mitoloji olmasalar da mitik temalar içerirler ki bunlar bazı kişilere göre benzer psikolojik ihtiyaçları karşılar. Bunun bir örneği J. R. R. Tolkien tarafından yazılan Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi isimli romanlarda ve yine yazarın notları incelenerek oğlu Christopher Tolkien tarafından yayına sunulan Silmarillion, Húrin'in Çocukları, Orta Dünya Tarihi, vd. eserlerinde anlatılan Orta Dünya evreninde görülebilir. Bazı sevenleri veya takipçileri kurgusal kompleks dünyaları, Star Trek serisindeki gibi, yanlış bir şekilde mitoloji olarak yoruml

Modern Avrupa tarihi modern dönemde Avrupa'da meydana gelen olayları kapsar.

19. yüzyılda genel olarak Avrupa devrimler ile çalkalanıyordu . Fransız ihtilalinden dolayı çıkan milliyetçilik Avrupa'nın dengelerini altüst etmişti. Bilimsel devrimler sayesinde  Avrupa'daki bakış açılarını değiştirdi.

Rönesans ve Aydınlanma Çağı gibi yenilikler Avrupa'nın bilim alanında yenilikler yapıldı. 18. yüzyılın ortasında başlayan sanayi inkılabı sonucunda buhar teknolojisi insanların hayatına girdi. Buhar teknolojisi sonucunda fabrikalar kuruldu. İlk kez buharlı lokomotif icat edildi. Bilimle uğraşmak ilk defa ayrı bir meslek sayılmıştı. Darwin'in yaptığı araştırmalar sonucunda Evrim teorisini ortaya attı. Evrim teorisi biyolojiye olan bakış açısını değiştirdi. Dimitri Mendeleyev periyodik tablo yaptı.

19. Yüzyılda aşağı yukarı 400 yıldan beri Dünya'ya kapitalizm hakimdi. Karl Marx, işçilerin acı çekmesinden dolayı Komünizm ideolojisini geliştirdi. Komünizm, halkların birliğini savunan ve insanların bir olduğu bir fikir akımıydı. Fransız ihtilalinin sonucunda Avrupa'da milliyetçilik hakimdi. Bütün milletler kendi devletlerini kurmak istiyor ve İmparatorluklar parçalanıyordu.

Değişen Avrupa'da insanlar iş imkanı bol olduğu için köylerden kentlere göç ediyordu. Sanayileşme sonucunda yeni iş imkanları ortaya çıkmıştı. Birçok yerde daha büyük iş merkezleri açılırken küçük iş yerleri ise kapanıyordu. Avrupa'da genel anlamda kölelik ve feodal sistem  gibi baskıcılar yapılar kalkmıştı ama bunun yerine  çocuklar işçi olarak çalıştırılmaya başlanmıştı ya da insanlara hakkını vermemeye başlamışlardı. Bunun üzerine çocuk, kadın, işçi ve özellikle insan hakları konusunda belli bir duyarlılık oluşmuş bunun üzerine ise Orta Çağ'daki loncaların yerine sendikalar kurulmuştu ve buna benzer çalışmalar yapılmıştı. Her ne kadar Avrupa'nın genelinde her ne kadar feodal sistem kalksa da Doğu Avrupa'da hala daha varlığını sürdürüyordu. Sanayileşmenin sonucunda çevre kirliliği de oluşmaya başlamıştı. Demir yolları ve buharlı gemiler sayesinde ulaşım daha da hızlanmış ve ucuzlamıştı.

Ana madde:
Napolyon Bonepart

Fransız ihtilali savaşları Fransız ihtilalini Avrupa'daki İmparatorluklara milliyetçilik akımını zorla dayatmak için başladı. Avrupa imparatorları bunlara seslerini çıkardı. Bu süreçte Napolyon, Fransa'da öne çıktı. Napolyon daha sonraları Fransa'da diktatörlüğünü ilan etti. Laiklik kavramının güç kazanmasını sağladı. Napolyon döneminde Rusya'ya kadar ilerledi. Kendini İtalya kralı ilan etti. Kutsal Roma devletinin yıkılmasına neden oldu. Napolyon bir ara iktidardan belli bir süre düşüp İngilizlerin korumasına sığındı. Napolyon sonrasında gene Fransa iktidarına gene yükseldi ama bu sefer güçlenmeden Waterlooda yenildi.

Artan milliyetçilik sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda da milliyetçi isyanlar baş gösterdi. Balkanlar'daki halklar kendi devletlerini kurmak için isyan etmeye başladı. 1821 yılında başlayan Yunan bağımsızlık sonucunda Yunanistan, Türklerden ayrılan ilk Balkan devleti oldu. Rusya'nın panslavizm politikası sonucunda Slav kökenli ülkelerde bağımsızlığını kazandı. Balkan savaşları sonucunda Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı.

Fransa, İtalya'dan çekildikten sonra eski devletlerin geri dönmesi planlanmıştı ama Savoy hanedanlığı İtalya'yı birleştirmeye kararlıydı. Savoy hanedanlığı İtalya birliğini kurdu. En son katılan devlet Papalık oldu ve İtalya birleşti.

Napolyon savaşlarının ardından Alman birliği kurulmuştu ama bu birlik çokta etkin değildi. O dönemde Avusturya ve Prusya, Alman birliği için yarışa girmişti. Prusya şansöylesi Otto Won Bismarc  Almanya'yı yeniden kurmayı kafaya takmıştı. İlk başta Avusturya ile Prusya, Danimarka'dan Almanların çoğunlukta olduğu şehirleri ele geçirdiler. Daha sonrasında Prusya ve Rusya, Polonya'yı işgal ettiler. Prusya, Avusturya'ya saldırarak Kuzey Almanları birliğini kurdu. En sonunda Fransa'yıda yenerek 1871 yılında kan ve çelik devleti olan Alman İmparatorluğunu kurdu. Almanya, daha sonraları hızla sanayileşip koloni yarışına katıldı.

Avrupa 15. yüzyıldan beri Dünya'yı kolonileştiriyordu. Kanada, Karayip kolonileri, Hindistan, Hong Kong, Malta, Singapur, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi birçok koloni ile bu yarışı Birleşik Krallık önde götürüyordu. Dünya, Avrupa'nın etrafında şekilleniyordu. Afrika özellikle en çok sömürülen kıtaydı.

Kolonileşme yarışı artık has safhaya gelmişti. Dünya artık Avrupa'nın oyun sahası idi. İngiltere ve Almanya artık geçinemiyorlardı. Bulgaristan, Balkan savaşlarında kaybettik toprakları geri almak isterken Osmanlı'da eski topraklarının peşindeydi. Fransa, Bismarc'ın aldığı toprakları geri almak istiyordu. Avusturya-Macaristan ile Rusya arasında da gerginlik tırmanıyordu. Bu siyasi sorunlardan dolayı devletler birbirine girmek için sebep arıyordu.

24 Haziran 1914 yılında bir Sırp milliyetçi tarikatı olan Kara el tarikatı tarafından   Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Arşidüşes Sophie'ya suikast düzenlendi. Avusturya-Macaristan hükûmeti bu suikasten Sırbistan'ı sorumlu tutu ve savaş ilan etti. Bunun üzerine Sırbistan'a destek için Rusya'da, Avusturya'ya savaş ilan etti. Almanya, Avusturya'ya destek çıktı. Fransa'da savaşa katıldı. Daha sonraları Birleşik Krallık, Osmanlı, Bulgaristan ve Yunanistan gibi devletlerde katıldı.

Almanya, 2 cephede birden savaştı. Bunlar Batı ve Doğu cepheleriydi. Doğu cephesinde Rusya'ya karşı savaştı ve kazandı. Batı cephesinde Fransa'yı işgal ermek için Belçika'yı işgal etti. Fransa ve Almanya aynı noktadan kaldılar ve bunun sonucunda cephe Savaşları gerçekleşti. Cephe Savaşları sonucunda İspanyol gribinin ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Batı cephesinde ayrıca Birleşik Krallık ve kolonilerine karşıda savaştı. ABD'nin savaşa dahil olmasının sonucunda Batı cephesinde kaybetti. Bunun dışında ayrıca Asya kolonilerinin bir kısmı Japonya tarafından işgal edildi.

Osmanlı birçok cephede savaşmıştı. Osmanlı, Rusya limanlarının bombalanması sonucunda savaşa dahil oldu. Osmanlı, Rusya'ya karşı kendini korumak için Kafkas cephesini açtı. Sarıkamış harekatı gerçekleşti ve birçok asker donarak öldü. Rusya'daki Devrim sırasında bazı Kafkas kentleri alınabilmişti. İtilaf devletleri İstanbul'a girebilmek için Çanakkale'ye saldırdı ama ordunun ve halkın savunması ile Osmanlı'nın tek kazandığı cephe oldu. Çanakkale savaşının sonucunda savaş biraz daha uzamıştı. Osmanlı, Mısır'ı almayı denemiş ama başarısız olmuştu. Ayrıca Mezopotamya'ya ve Arabistan'da savunma yapıp Kut'ül Amare zaferi gibi zaferler kazanılsa da cephelerde savaş kaybedildi.

Balkanlar savaşın ilk başladığı ilk yerdi. Avusturya-Macaristan, Sırbistan'a ve Rusya'ya karşı Savaşları başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bulgaristan savaşa katıldıktan sonra Avusturya-Macaristan bir nebze olsun rahatladı. Yunanistan savaşa katılınca Bulgaristan yenilerek çekildi.

Rusya'da halk yoksulluk ve savaşlardan dolayı bıkmıştı. Bunun sonucunda Lenin devrim gerçekleştirdi. Lenin, Rusya'yı hızla savaştan çıkardı. Kızıl ordu ve Beyaz ordunun iç savaşı sonucunda Ekim devrimi ile Sovyetler Birliğini kurdu. SSCB komünizmi benimsedi.

Kazanan devletler Paris'te toplandı ve yenilen devletlerin sınırlarını çizdiler. Polonya ve Yugoslavya gibi yeni devletler kuruldu. Avusturya-Macaristan bölündü. Almanya, Versay anlaşması gibi ağır bir anlaşmaya mahkûm edildi. Osmanlı yıkıldı ve topraklarının bir kısmı sömürgeleştirildi. Osmanlı yıkıldıktan sonra Kurtuluş savaşı sonucunda ardılı olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Moleküler saat, moleküler saat hipotezi (MSH) temelinde, jeolojik geçmişte iki türün veya diğer taksonların birbirinden ne zaman ayrıldıklarını tespit etmek için fosil sabitleri ve moleküler değişim oranlarının moleküler evrimde kullanıldığı bir tekniktir. Moleküler saat, türleşme ya da radyasyon olarak adlandırılan olayların ortaya çıkma zamanlarını tahmin etmek için kullanılır. Bu tür hesaplamalar için kullanılan moleküler veriler, DNA'larda genellikle nükleotid dizileri veya proteinlerdeki amino asit dizileridir. Moleküler saate, bazen gen saati, genetik saat ya da evrimsel saat dendiği de olur.
"Moleküler saat" diye bir kavramın olabileceği ilk kez 1962 yılında, farklı soylar arasında hemoglobindeki amino asit sayılarının fosil bulgularla saptanan zaman ile aşağı yukarı doğru orantılı olarak değiştiğini, yani iki tür birbirinden ne kadar uzun süre önce ayrılmışsa hemoglobin amino asitlerinin de o derece farklılaştığını fark eden Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling tarafından düşünülmüştür. Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling, belirlenen herhangi bir proteinin evrimsel değişim hızının zaman içinde ve farklı soylar üzerinde yaklaşık olarak sabit olabileceği düşüncesini bir hipotez altında ileri sürerken bu gözlemlerinde genelleme yapmışlar ve mutasyon oranlarının her protein için sabit olduğunu var saymışlardır. 1967 yılında Allan Wilson ve Vincent Sarich ise, özellikle Hominini evriminde (insanın ilk ataları) bu hipotezi uygulamaya çalışmışlardır.

Y kromozom Adem'i
Moleküler evrim

Morgan, G.J. (1998). "Emile Zuckerkandl, Linus Pauling ve Moleküler Evrimsel Saat, 1959-1965" (PDF). Journal of the History of Biology. 31 (2). ss. 155-178. doi:10.1023/A:1004394418084. PMID 11620303.  (İngilizce)
Zuckerkandl, E. and Pauling, L.B. (1965). Evrimsel ıraksama ve proteinlerde yakınsama Bryson, V.and Vogel, H.J. (editors) (Ed.). "Gen ve Proteinleri Evirmek". Academic Press, New York. ss. 97-166. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) KB1 bakım: Fazladan yazı: editör listesi (link)  (İngilizce)
San Mauro, D. (2010). "Moleküler sistematik: yaygın yöntemlerin sentezi ve bilimsel statüsü". Cellular & Molecular Biology Letters. 15 (2). ss. 311-341. doi:10.2478/s11658-010-0010-8.  (İngilizce)

Müzik bilimi ya da müzikoloji, müziği bilimsel açıdan ele alan ve inceleyen bilim dalıdır.

Müzikolojinin ilk olarak "müzik bilimi" anlamındaki kelimenin geçtiği Jahrbuch für musikalische Wissenschaft (1863) adlı eseriyle Friedrich Chrysander tarafından kurulduğu kabul edilir (Randel, The new Harvard Dictionary of Music, s. 521). Müzikolojinin o sıralarda henüz kendine özgü bir araştırma metodu yoktu. Eski yöntemlerle araştırmalarını yapıyordu. Üniversitelerde, konservatuvarlarda ve özel okullarda müzikoloji öğretimi başlayınca kendine özgü bilimsel metotlar geliştirdi. Büyük müzikbilimi okulları yöntemleriyle birbirinden ayrılırlar. Büyük Britanya Organoloji, Fransa arşiv çalışmalarına, tarihlemeye, Almanlar daha çok uslup karşılaştırması, biçimsel çözümleme (analiz), estetik ve yayınlar konusuna ağırlık vermişlerdir. Bu şekilde İtalya ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerinin de müzikolojik çalışmalara farklı eğilimleri vardır.
Müzikolojinin kurulmasını sağlayan Germen ülkeleri müzik biliminde önemli eserler hazırladılar. A. W. Ambros (1816-1876) ve H. Riemann (1849-1919), "Guido Adler" (1855- 1941), F. Blume (1893-1975) önemli müzikbilimi eserleri, külliyatlar hazırladılar. Adler müzikolojinin metotları, amaçları, sistemleştirilmesi gibi konularda önemli fikirleri ileri sürmüştür. XIX. yy. bilginleri arasında August Wilhelm Ambros, Geschichte der Musik (5 cilt, Leipzig 1862-82) adlı geniş çaplı bir eser yazmış ayrıca Bach, Händel gibi bestekârların eserlerini de düzenlemiştir. F. Blume'nin yöneticiliğinde yapılan Die Musik in Geschichte und Gegenwart (geçmişte ve günümüzde müzik) adlı eseri Alman müzikolojisinin gurur kaynağıdır. Almanlar müzik estetiğinde Stutgart ekolünü oluşturmuşlardır.
Fransa'da ilk büyük müzik biyograficisi, bibliyografici ve eleştirmen François J. Fetis'dir (1784-1871). Daha sonra Raphael Kiesewetter'in müzik tarihi, Albert Lavignac (1846-1942) ansiklopedik çalışmaları ile A. Pierro (1869-1943) modern Fransız müzikolojisinin kurucusu olarak bilinirler. İtalya'da G. M. Gatti (1892-1973) İtalyanca müzik sözlüğü, C. Sa (1904-1975), müzikoloji eseriyle D. Stevens (1922-), bir müzik tarihi ile birlikte müzik yazmaları üzerine çalışmalarıyla bilinen G. Reaney (1924-) burada çalışan büyük müzikologlardır. G. Grove'nin (1820-1900) müzik ve müzikçiler sözlüğü ölümünden sonra da yenilenerek birçok kez basılmıştır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'ye göçen Alman müzikologlar yeni teknik olanaklarla bilimsel müzikolojiyi ABD'ye taşımışlardır (Randel, The New Harvard Dictionary of Music, s. 522). ABD'de müzikolojinin kurucusu Kongre Kütüphanesi'in müzik bölümünü ve The Musical Quarterly dergisini yöneten Oscar G. T. Sonneck'tir (1873-1928). Amerikan müziği üzerine bibliyografya ve katalog çalışması yapmıştır. Harvard üniversitesi için bir müzik sözlüğü hazırlayan (Randel, The New Harvard Dictionary of Music, s.522) müzikolog Don Michael Randel'e göre ABD'de müzikoloji Cornell Üniversitesinde 1930'da Otto Kinkeldey tarafından kurulmuştur. Amerikalı müzikolog Baary S. Brook birçok müzikolojik çalışmanın yöneticiliğini yapmıştır.
Bununla birlikte müzikoloji sahasında önemli adımlar atan başkaları da olmuştur. Babillilerin (Sümerlerin) müzik ve çalgılarını Galpin gün ışığına çıkarmıştır. Orta Çağ müzik anlayışını modern zamana göre açıklayan Cousmaker'dır. Müziğin simgeleri üzerinde önemli çalışmaları ve çözümlemeleri Max Schneider yapmıştır. Bütün bu müzikologlar geniş bir kültürle birlikte bilim araştırmalarını seven ve sebep-sonuç ilişkisini sentez yapabilen kişilerdir.
Bugün gelinen noktada ise genel kabule göre Müzikoloji, bağımsız bir bilim dalıdır. Müzik tarihi, müzik teorisi gibi alt dallara müzik mitolojisine kadar varan araştırma alanına sahiptir. Bazıları "Etnomüzikoloji"yi "müzik tarihi"nin içinde bir araştırma alanı olarak kabul etmektedirler. Bununla birlikte Dünya müzikleri, "Karşılaştırmalı müzikoloji", "Kültürel müzikoloji" gibi adlandırılan alanlar da yine müzikolojinin alt dalı olan başlıklardır. Filiz Ali, A. Adnan Saygun, Ahmet Yürür, Rauf Yekta, Vural Yıldırım, Seyit Yöre, Yalçın Tura vb. bu alanda çalışan isimlerdir.

Kültürel müzikoloji, insan toplumunda müzik ve kültür ilişkisini inceler. Bu yaklaşımla kültürel müzikoloji tarih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve müzikolojinin metotlarından yararlanır. Müzikoloji ana biliminin alt dallarından biridir. Disiplinlerarası bir bilim alanıdır. Müzikoloji ve Etnomüzikolojinin alanlarını incelemeyi temel alan Ayten Kaplan, eserini "kültürel müzikoloji" başlığı altında yayınlamıştır. Bu bilim, kapsadığı geniş inceleme alanıyla etnomüzikolojiyi gölgede bırakmaktadır. Müzikoloji ve Kaynakları kitabında da bu konuya yer verilir.

Türkiye'de müzikoloji

Nesnellik, yaygın olarak her tür öznel etki ve ögelerden bağımsız olabilme durumunu ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Nesnel bilginin temellendirilmesinde ileri sürülen argümanları şekilde burada da geçerlidir. Nesnellikten kastedilen, özneden kesin bir şekilde bağımsızlıktır, daha doğru bir deyişle öznenin (tüm öznelliklerinin ötesinde kalarak) birebir nesnenin kendisine uygunluğudur. bunun nasıl olabildiği, kuramsal düzlemde açık değildir; dolayısıyla da bu haliyle nesnellik bir varsayımdan ibarettir. Örneğin resimde çizgi tekniği kullanılması.
Öznenin kendi duygu, bakış açısı ve değer yargılarından tamamen sıyrılması ve hiçbir etki altında olmaksızın bir nesneyi kavraması anlamında nesnellik nasıl mümkün olabilecektir?Bu anlamda nesnelliğin hiç olmadığı söylenebilir.Ama nesnellik öte yandan gündelik kullanımda genelgeçerlilik anlamına gelmektedir. Almancada obje, Fransızcada objektivite, İngilizcede obje olarak geçen kavramlar nesnellik anlamındadır.
Belli bir zamanda kabul edilegelmiş olan "genelgeçerliliği" dile getirmektedir nesnellik, ancak bununla birlikte kavrama yüklenen epistemolojik ayrıcalığın karşılığı yoktur.Genel geçer olanların, her zaman gerçek ya da nesnel olmadıkları bilinmektedir.Tek tek bireyler üstü bir gerçeklikten söz edilmesi anlamında nesnellikten söze dilmesi olanaklı olmakla birlikte, kategorik olarak birey-üstü ya da birey-ötesi, yani her tür öznellikten bağımsız ve yalıtık olma anlamında bir nesnellikten söz etmek olanaklı değildir.Nesnellik, yalnızca belli bir zamandaki genelgeçerlilikle sınırlıdır.

Görecelik
Bilim felsefesi
Kuşkuculuk

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Niccolò di Bernardo dei Machiavelli (3 Mayıs 1469 – 21 Haziran 1527), devlet adamı, askerî stratejist, şair ve oyun yazarı Floransalı düşünür, İtalyan Rönesans hareketinin en önemli figürlerindendir.
En ünlü eseri Prens'te, politik yazın tarihinde ilk kez iktidarın alınışı ve korunması gibi bir sorunu dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaksızın kendinde bir amaç olarak inceledi. Tüm yaşamı boyunca İtalya'nın birliği ideali için mücadele verdi.
Fikirleri politik yazında olduğu gibi yaygın düşünüşte de giderek büsbütün olumsuz ve ilkesiz bir politik hırsın anlatımı olarak görüldü, "Makyavelizm" terimi bir düşünce sisteminden çok "amaç için her yolu mübah gören" politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline geldi. Yine de Diderot, Rousseau, Fichte ve Hegel gibi büyük düşünürler Machiavelli düşüncesinin olumlu yönünü açığa çıkarmaya çalıştılar. Hegel'e göre "Machiavelli'nin gayesi, yani İtalya'nın bir devlet mertebesine çıkarılması, bu yazarın eserinde tiranlığın haklı gösterilmesinden ve muhteris bir despot için imal edilmiş altın yıldızlı bir aynadan başka bir şey görmeyen bütün görme özürlülerce anlaşılamadan kalmıştır." Hegel O'nun yöntemini şöyle özetler: "Kangren olmuş uzuvlar lavanta suyuyla iyileştirilemez." İtalyan komünist filozof Antonio Gramsci ise O'nu "erken gelmiş Jakoben" olarak tanımlar.

Floransa Cumhuriyeti'nin Floransa kentinde, ailesinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi zaman içinde soyluluktan burjuvalığa düşmüştü. Babası Bernardo orta hâlli bir avukattı. Öğrenim hayatı hakkında pek bilgi bulunmayan Machiavelli'nin Latinceyi, ayrıca klasik Latin ve Yunan edebiyatını öğrendiği bilinmektedir.
Floransa toprakları 1494'te Fransa Kralı VIII. Charles tarafından işgal edildiğinde, şehri yöneten Medici ailesi de kentten sürüldü. Bunun ardından Savonarola adlı bir rahip yönetimi ele aldı ve 4 yıl boyunca teokrasi temelli bir yönetim tesis etti. Fakat 4 yıl sonra burjuvalar, Savonarola'yı devirerek yeniden demokratik bir rejim kurdu. Bu yeni yönetime “Onlar Kurulu” adı verilen bir kurul liderlik etmeye başladı. Machiavelli, işte bu kurulun sekreterliğine atandı.
Sekreterliğe atandığında 29 yaşında olan Machiavelli, hem iç hem dış siyaseti tanıma fırsatı bulduğu bu görevini 14 yıl boyunca sürdürdü. 1512'de yapılan Ravenna Savaşı'nda İspanyollar, Floransa'yı işgal ederek Medici hanedanını yeniden yönetime getirdi. Dolayısıyla Machiavelli'nin sekreterliği de sona erdi. Machiavelli, görevine son verilmesinin üstüne ağır bir para cezasına çarptırıldı ve 1 yıl boyunca Floransa'yı terk etmesi yasaklandı.
1513'te, Medici ailesine düzenlenen bir komploya adı karışan Machiavelli, 3 ay hapis cezası aldı ve işkence gördü. Ardından serbest bırakıldı ancak işsiz kaldı. Bunun üzerine Floransa'ya birkaç kilometre uzaklıkta bulunan Sant'Andrea kasabasında bir çiftliğe yerleşti.

Machiavelli, çiftlik hayatında tanışıp dost olduğu Francesco Vettori'ye 10 Aralık 1513'te yazdığı bir mektupta De Principatus (Türkçe: Prenslikler Üzerine) adlı bir eser yazdığından söz eder. 6 yılda tamamladığı bu eseri sonradan Prens adıyla yayımlayacaktır. 1518'de farklı bir alana el atarak La Mandragola adlı bir satirik komediyi kaleme alır. Bu oyunlar 2 yıl içinde sahnelenir.
Bu yıllarda Floransa'nın yönetimine Kardinal Giulio de Medici geçer. Machiavelli, kardinalle ve Medici ailesiyle ilişkilerini güçlendirir ve onların himayesine girer. Bu sayede 1521'de Savaş Sanatı adlı kitabını yayımlama imkânı bulur. Giulio de Medici, Machiavelli'yi sadece himayesine almakla kalmaz, ona anayasa taslağı hazırlama ve Floransa tarihini yazma görevi verir.
Kardinal Giulio de Medici, 1524'te Papa seçilir ve VII. Clemens ismini alır. Yeni Papa'nın tutarsız dış politikası sebebiyle Kutsal-Roma İmparatoru Şarlken, 1527 Mayıs'ında Floransa'ya savaş açar ve şehri işgal eder. Böylelikle Floransa'daki Medici iktidarı bir kez daha sona erer.
Medicilerin yıkılmasının ardından burjuvalar yeni bir demokratik rejim kurar. Yeni yöneticiler, Medicilere yakın olan kimseye güvenmez ve hepsini devlet kurumlarından uzaklaştırır. Böylece diğer insanlarla beraber Machiavelli de işsiz kalır. Kendisine güvenilmediği için hayal kırıklığına uğrayan Machiavelli, hızla hastalanır ve 22 Haziran 1527'de hayata gözlerini yumar. Ertesi gün, Santa Croce Bazilikası'na defnedilmiştir.

Machiavelli, siyasal düşünüşün laikleştirilmesi ve bilimselleştirilmesi gerektiğini savunurdu. Ancak, her ne kadar kiliseye karşı olan Machiavelli, laikliği savunmuş biri olsa da hükümdarın gerektiği zaman dini de alet olarak kullanması gerektiğini belirtmiştir. Machiavelli, İtalyan birliğini kurmaya aday yöneticinin (dindar olsun ya da olmasın) son derece dindar görünmesini isterdi.
Kendini dünya olaylarını kader ile açıklayan dini görüşten tümüyle soyutlamıştır. Machiavelli, insan doğasını kötü ve bencil olarak tanımlardı. Ayrıca, başarıya ulaşmak için her yola, her araca başvurulması gerektiğini savunurdu.
Bir devlet adamının, siyasi tutumlarında bu gerçeği kabul ederek davranması gerektiğini ve hatta devlet adamı bu realiteyle birlikte, kendi de pragmatist davranmalı ve bencil olmak zorunda olduğuna inanırdı. Machiavelli'ye göre bencillerden oluşan bir toplumda bencil olmayan bir lider davasını başarıyla yürütemez. Siyasetin de kendine özgün özerk kuralları olduğunu belirten Machiavelli; siyasetin geleneksel ahlak kuralları çerçevesinde işleyen bir alan olmadığını belirtmektedir. Hatta siyasi liderlerin (hükümdarların) bir ülkeyi yönetirken ahlaki kurallar içerisinde hareket etmesinin zamanla ülkeyi bir yıkıma götüreceği fikrini savunmakta; yıkımlardan kaçınmanın yolunun ise gerektiğinde ahlak dışı yöntemlere başvurmak olduğunu ifade etmektedir.
Yazmış olduğu Prens kitabının 18. bölümünde hükümdarlara (o zamanın siyasi liderlerine) nasihat verirken, başarılı bir siyasetçi ve lider olmak için erdemli olmanın değil, sadece erdemli olarak görünmemin yeterli ve ideal olduğunu vurgulamaktadır. Aynı kitapta; siyasetin ahlaktan bağımsız, kendi kuralları ile işleyen bir alan olduğunu irdelemektedir.
Bununla beraber Machiavelli'ye göre, insanlar en çok mala mülke yani maddi şeylere önem verir. Machiavelli, İtalyan birliğinin kurulmasında önemli derecede çaba göstermiştir. Ona göre; İtalyan birliğinin sağlanmasının önündeki en büyük engellerden biri Papalık Devleti idi.
Cicero ve Seneca'nın çizdiği adil, cömert ve yüce gönüllü hükümdar idealini eleştirdi. Machiavelli, bu niteliklerin devlet işlerini yürütmede uygun olmayacağına inanıyordu.

Machiavelli, insanın özünde kötülük bulunduğunu düşünür. Bu kötülük yine bizzat insanın kendinden kaynaklanır. Özellikle insanlarda görülen ‘elde etme’ arzusu, bu kötülüğün en çok yansıdığı davranıştır.
Machiavelli'ye göre ahlakın kökenini toplum oluşturmaktadır. İnsanı evrensel bencil olarak tanımlamaktadır. Prensi ahlak dışı tutar ve toplumda düzeni sağlayacağına inanır. Ahlakın temel ilkesinin sevgi olduğu görüşündedir. Din, birleştirici olmalıdır. Bunun için de din, devlete bağlı durumda olmalıdır. Machiavelli, bu şekilde laikliği gerçekleştirmiş olur.
Ona göre insan, her şeye sahip olmak ister ve bu arzusunun sınırı yoktur. Ancak insanın hem ömrü, hem de maddî imkânları sınırlıdır. Dolayısıyla bir insanın her şeyi elde etmesi asla mümkün değildir. O hâlde bireyin, elde edemeyeceği şeylerin peşinden koşması da yanlış bir eylemdir.

En ünlü eseri Prens'te; bir kişinin hiçbir etik, ahlak veya hukuk kuralı olmadan tek başına nasıl iktidar haline gelebileceğinden bahseder. Kuvvetli bir iktidarın nasıl kurulabileceğini ele alır. Machivaelli, bunu yaparken felsefeden uzaklaşıp siyasete yaklaşmaktadır. Orta Çağ ile bağlantıyı kesmiş ve yepyeni bir sistem getirmiştir. Onun yaşamış olduğu devirde İtalya beş devlet arasında bölüşülmüş halde idi. Machiavelli'nin odak noktası İtalya'nın siyasal birliğinin sağlanmasıydı. Siyasal düşüncelerini bu amaca yönelik olarak oluşturmuştur. Bu önerileri ve geliştirdiği yöntemler de "Makyavelizm"in doğmasına neden olmuştur. Makyavelizm; her şeyi hiçbir sınır yokmuş gibi yapma düşüncesidir. Makyavelizm'in temeli "amaç, aracı haklı kılar" fikri etrafında şekillenir. Machiavelli, başarıya ulaşmada hiçbir koşul tanımaz.
Machiavelli'nin görüşüne göre İtalyan birliğinin sağlanabilmesi hem Papalık, feodal prensler gibi siyasal kalıntılar, hem de kent devletleri ile uğraşılmasına bağlıydı. İtalya'yı birliğe ulaştıracak tek yol mutlak monarşiydi. Yetkisiz ve sınırsız bir prensti. Prensin yetkileri sınırsız olmalıydı ve prensi bağlayan hiçbir kurum, sınıf veya yasa olmamalıydı. Hükümdar, kendini erdemli bir kimse olarak tanıtmalıydı fakat gerektiğinde hiç de öyle davranmamalıydı. Hükümdar, dindar biri gibi gözükebilirdi ama dini buyruklarını belirli şartlar altında çiğneyebilecek bir kimse olmalıydı.

Machiavelli, iktidar gücünü miktarı asla değişmeyen bir pastaya benzetir. Buna göre herhangi bir kişi, sahip olduğu iktidar gücünü ne kadar arttırırsa, muhaliflerin ve diğer kişilerin gücü de aynı ölçüde azalacaktır. Yani iktidar miktarı asla değişmeyecek; ancak bu miktarın payı her zaman değişecektir. Machiavelli, bu düşüncesini virtù kavramını kullanarak Discorsi adlı eserinde şöyle açıklar:

Dünya her zaman aynıydı, yalnızca şu fark vardı: İlk önce Asur'da bulunan büyük virtùlar, Med ülkesine yerleşti. Sonra da Pers ülkesine, oradan da Roma İmparatorluğu'na geçti. Roma'nın düşüşünden sonra dünya üzerinde var olan virtù miktarı, tek bir imparatorluk tarafından ele geçirilememişse de, birçok ulus tarafından paylaşılmış durumdadır. Eskiden Franklar, Türkler ve Mısır sultanları, bugün ise Alman imparatorları bu payı alanlar arasındadır. Bundan çok önce de büyük şeyler başarmış olan Roma İmparatorluğu'nun doğudaki topraklarını fethetmiş olan şu ünlü Araplar vardı.
İktidar mücadelesi veren tüm siyasal aktörler, Machiavelli'ye göre kuşku içinde hareket eder. Her insanın özünde kötülük bulunduğu için, siyasetçiler hiç kimseye güvenmemelidir. Böylece tüm siyasetçiler hem etraflarına güvenmezler, hem de etraflarındaki kişiler için güven

Nümizmatik, sikke veya kâğıt para koleksiyonculuğu ve paraları inceleyen çalışma sahası. Sikkecilik olarak da adlandırılır. Bu alanda uzman kişilere "nümismat" adı verilir. Nümismatik; kaybolmuş uygarlıkların, kentlerin ve yerleşim yerlerinin kesin olarak belirlenmesine katkı sağlar, tarihsel süreç içinde yok olmuş anıt ve yapılara ilişkin kanıtları bizlere anlatır. İmparatorların saltanatlarının başlangıç tarihlerinin, almış oldukları unvanların, imparatorluk dönemleri boyunca yaptıkları işlerin, kazandıkları zaferlerin ya da yenilgilerin kesin biçimde belirlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda nümizmatik Antik Sikke darbında kullanılan madenin türüne göre o toplumun, o dönemdeki ekonomik durumu konusunda ciddi ipuçları sağlamaktadır. Bir arkeoloğun kazı çalışmasında bulabileceği en iyi şeylerden biri Antik Sikkedir. Bulunmuş olan bir Antik Sikke yapılan arkeolojik çalışma katmanı için anında bir tarih sağlayabilir. Ek olarak Antik Sikkeler ticaret, ekonomi, sosyal organizasyon, mitoloji, ideolojiler, şahsiyetler, liderlik, askeri, önemli olayları anlatmaktadır. Antik Sikkelerin hangi devlet döneminde, hangi yıllarda, hangi İmparator adına darb edildiği gibi bulgular tarihsel gerçeklerin ortaya çıkarılmasında önemli rol oynamaktadır.

Türkçeye Fransızcadan geçen kavram, sikke ve para anlamındaki Yunanca "nomisma" sözcüğünden türemiştir. Arapça kökenli meskûkât sözcüğü ise "sikkeler" anlamına gelir. Nümismatik sözcüğü aynı zamanda "para ile ilgili" anlamında bir sıfattır.
Nümizmatik, incelediği nesnelerin zamanla bozulmaması sayesinde sikke ve madalyalarda kullanılan alaşımları ve bunların ağırlıklarını, paraların yeryüzünde dağılımı ve yayılım alanlarını ortaya koyarak; coğrafyanın, tarihin, dinler ve gelenekler tarihinin, sanat tarihinin ve çeşitli devirlerdeki ticaret sistemlerini inceleyen ekonomi tarihinin başlıca yardımcısı olmuştur.

Sikke koleksiyonculuğu muhtemelen eski zamanlarda var olmuş olabilir. Caesar Augustus, Saturnalia hediyesi olarak "kralların eski parçalarını ve yabancı para da dahil olmak üzere her türden madeni para" verdi.
Sık sık eski madeni paralarla bağcıların kendisine yaklaşıp hükümdarı satın almasını veya kimliğini belirlemesini istediğini bir mektupta yazan Petrarca, ilk Rönesans koleksiyoncusu olarak kabul edilir. Petrarca, 1355'te İmparator IV. Charles'a Roma sikkelerinden oluşan bir koleksiyon hediye etti.
Para koleksiyonculuğunun başlangıcı Romalılara dek ulaşır. Dünyaca ünlü Sezar, Pompeius ilk para koleksiyoncularındandır.
Madeni paralarla ilgili ilk kitap Guillaume Budé tarafından yazılan De Asse et Partibus (1514) idi. Rönesansın başlangıç döneminde eski madeni paralar Avrupa kraliyet ailesi ve soyluları tarafından toplandı. Madeni para koleksiyoncuları, Kutsal Roma İmparatorluğu İmparatoru Maximilian, Papa Boniface VIII,
Fransa Kralı XIV. Louis, I. Ferdinand, Berlin madeni para dolabını başlatan Brandenburglu Seçmen II. Joachim ve Fransa Kralı IV. Henry bunlardan birkaçıdır. Nümismatik, en saygın kurucuları nedeniyle "Kralların Hobisi" olarak anılır.
19. yüzyılda profesyonel topluluklar örgütlendi. Kraliyet Nümismatik Derneği 1836'da kuruldu ve hemen Numismatic Chronicle dergisini yayınlamaya başladı. Amerikan Nümismatik Derneği 1858'de kuruldu ve 1866'da American Journal of Numismatics 'i yayınlamaya başladı.
1931'de İngiliz Akademisi, Eski Yunan sikkelerinin koleksiyonlarını yayınlayan Sylloge Nummorum Graecorum'u başlattı. Sylloge of Coins of the British Isles'ın ilk cildi 1958'de yayınlandı.
20. yüzyılda madeni paralar arkeolojik nesneler olarak kabul gördü ve Viyana'daki Sanat Tarihi müzesi'nden Guido Bruck gibi akademisyenler, zamansal bir bağlam sağlamadaki değerlerini ve küratörlerin klasik edebiyatı kullanarak aşınmış madeni paraları tanımlarken karşılaştıkları zorluğu fark ettiler.
Almanya'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'da bulunan her madeni parayı kayıt altına almak için Fundmünzen der Antike (Klasik Dönem Madeni Para Buluntuları) projesi başlatıldı. Bu fikir birçok ülkede ardıllar buldu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, ABD Darphanesi, 1838'de baş madeni paracı Adam Eckfeldt kişisel koleksiyonunu bağışladığında madeni bir dolap yaptı. William E. Du Bois'nın Pledges of History... (1846) bu dolabı anlatır.
C. Wyllys Betts'in çağdaş madalyalarla resmedilen American colonial history illustrated by contemporary medals (1894) (tr: Amerikan sömürge tarihi), Amerikan tarihi madalyalarının incelenmesi için temel oluşturdu.
Helen Wang'ın "A short history of Chinese numismatics in European languages" (2012-2013), Batılı ülkelerin Çin nümizmatiği anlayışının ana hatlarını verir. Lyce Jankowski'nin Les amis des monnaies 'i, 19. yüzyılda Çin'deki Çin nümizmatiği üzerine derinlemesine bir çalışmadır.
Türkiye'de ise para kolleksiyonculuğu ancak 20. yüzyılın başlarında müzeciler tarafından başlatılmıştır. Türkiye'de de "Türk Nümismatik Derneği" adı ile kurulmuş olan dernek, tüm nümizmat ve para koleksiyoncularını bünyesinde barındırmaya çalışmaktadır.
İkinci anlamıyla nümismatik alanı içine giren konular kısaca, madeni ve kâğıt paralar, madalyalar, nişanlar, hatıra madalyonları ve jetonlar gibi ana dallara ayrılır.

Modern nümismatik, 17. yüzyılın ortalarından itibaren, makine darbeli madeni paralar döneminin madeni paralarının incelenmesidir. Çalışmaları, tarihçilerden çok koleksiyonerlerin ihtiyacına hizmet eder ve profesyonel bilim adamlarından çok amatör meraklılar tarafından daha başarılı bir şekilde takip edilir. Modern nümizmatiğin odak noktası, üzerinde çalıştıkları madeni paraların göreli nadirliğini belirlemek için darphane veya diğer kayıtları kullanarak tarihsel bağlamlarda para üretimi ve kullanımının araştırılmasında yatmaktadır. Çeşitler, darphane hataları, progresiv kalıp aşınmasının sonuçları, basım rakamları ve hatta madeni para basımlarının sosyopolitik bağlamı da ilgi çekici konulardır.

Exonumia, Jeton ve madalya gibi madeni para benzeri nesnelerin ve yasal para birimi yerine veya anma için kullanılan diğer öğelerin çalışmasıdır. Bu, uzun madeni paralar, kaplı madeni paralar, hatıra madalyonları, etiketler, rozetler, karşı darplı madeni paralar, ahşap jetonlar, kredi kartları ve diğer benzer öğeleri kapsar. Gerçek nümizmatikle ilgilidir (yasal para olan madeni paralarla ilgilidir) ve birçok madeni para koleksiyoncusu aynı zamanda exonumisttir.
Notafili, kağıt para veya banknotların incelenmesidir. İnsanların kağıt parayı kullanımda olduğu zamandan beri biriktirdiğine inanılmaktadır. Ancak insanlar, özellikle Serienscheine (Seri notlar) Notgeld olmak üzere, Almanya'da sistematik olarak kağıt para toplamaya ancak 1920'lerde başladılar. Dönüm noktası 1970'lerde notafilinin koleksiyoncular tarafından ayrı bir alan olarak kurulmasıyla gerçekleşti. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Fransa gibi bazı gelişmiş ülkeler, literatürün ana referans noktalarını temsil eden kendi ulusal kağıt para kataloglarını yayınlamaya başladılar.

Scripofili, hisse senedi ve tahvilller üzerine yapılan çalışma ve koleksiyondur. Hem bazı tarihi belgelerin doğal güzelliği hem de her belgenin ilginç tarihsel bağlamı nedeniyle bir koleksiyon alanıdır. Bazı hisse senetleri gravürleme için mükemmel örneklerdir. Nadiren, varisi bir şirkette hala hisse senedi olarak değeri olan eski bir hisse senedi belgesi bulunabilir.

Nümismatiğin en önemli nesnesi sikke'dir. Fakat kâğıt para, sikkeden önceki ödeme araçları ve madalyon, jeton ya da Tesserār’a (işaretler, ör. boyalı işaretler) kadarki dini madalyonlar gibi Sikke benzeri diğer para formundaki değerli nesneler de Nümismatiğin araştırma alanına girer. Sikke benzeri nesnelerin arasında Paranumismatik ya da Exonumia da vardır.
Bugüne kadar, dönemine ait az sayıda yazılı kaynak aktarılmış olan çağlarda Sikkeler oldukça büyük bir değere sahipti. Çünkü Sikkeler ekonomi ve kültür tarihine ilişkin çok önemli kronolojik kaynaklar niteliğindeydi. Bu durum özellikle Antik çağda Yunan ve Roma dönemi için, erken çağ, ortaçağ ve antik Akdeniz kültürleri dışında kalan bölgeler (Parthia ve İskitya İmparatorlukları) için geçerlidir.
Bu dönemler için sikke buluntuları, hatta kazılar sırasında diğer nesnelerle birlikte bulunan ya da defineler arasında tesadüfen ele geçirilen sikkeler, arkeolojik araştırmayla elde edilen bulguların dönemsel düzenleme için tarihlendirilmesinde kullanılan önemli bir kaynaktır.
Bugüne kadar Sikke kalıntılarının kaynak materyalleri giderek arttığı için, yeni metotlarla çalışan, bölümün en dinamik alanını oluşturan buluntu Sikkeleri inceleyen gerçek bir nümismatik alanı ortaya çıkmıştır. Erken dönemlerde de bulunan sikkeler (tekil bulgu ile kayıp bulgular) dikkate değer bulunmuş ve ayrıca buluntu dökümlerine (envanterlerine) de alınmıştır.
Ortaçağdan bu yana Nümismatik, gitgide artan yazılı kaynaklarla birlikte, hem tarihsel hem de toplumbilimsel yönleri olan para tarihiyle benzerliklere sahiptir. Çok değer kaybeden Sikke para, nümismatiğin temel araştırma noktasıdır.
Nümismatiğin bir yandan özelleşmiş tarihi ve arkeolojik yan dallarla, diğer taraftan da ekonomi tarihi, sosyal tarih, sanat tarihi ya da isim bilimi gibi yan alanlarla çok sayıda bağlantıları vardır. Bilhassa Antik tarihi bölümü içinde nümismatik en önemli yardımcı bilimlerden biridir.

Madenin dökümüyle elde edilmiş yuvarlak “Sikke”, az bulunan değerli bir madenden yapıldığı için diğer takas mallarına oranla daha uzun ömürlü bir değere sahiptir. 
Tahmini ilk metal paraların buluntularına Akdeniz bölgesi ve çevresinde rastlanmıştır ve buluntular MÖ 2000 tarihine dayanmaktadır. İlk buluntular içerisinde bronzdan yapılan evcil hayvan motifleri de tespit edilmiştir.

Sikkeler, devlet tarafından onaylanıp üretilen ödeme araçlarıdır. Modern sikkeler üzerinde üç yazıt bulunmaktadır: Ülke (yani Ülke Ortaklığı), değer (nominal ve para birimine göre) ve yıl. Bunun yanında istisnalar da bulunmaktadır: Bazı eski, yabancı, küçük sikke birimleri (örneğin Travancore'da 1949 yılına kadar basılmış tüm Cash-Sikkeler). İsviçre Rappen'i (İsviçre Franken'inin

Kuruluş, kurum, organizasyon veya teşkilat;  ortak bir amaç çerçevesinde kurulmuş, ortak bir çalışma düzenine sahip, kendi verimini yönetebilen toplumsal bir düzendir. Organizasyonlar sosyoloji, iktisat, işletme, siyaset bilimi ve psikoloji gibi birçok sosyal bilim dalının araştırma konusudur.
Organizasyon, belli bir hedefe ulaşmak için bir araya gelmiş bireylerin yapılanma şeklini, bu bireylerin tamamını veya bir kurum, kuruluş ya da teşkilatı belirtebilir.

Sosyolojide "Organizasyon", insanların elle tutulabilen veya tutulamayan bir ürün oluşturmak için belli bir amaç doğrultusunda yaptıkları planlı ve eş güdümlü hareketlerdir. Bu hareketler (işler) genellikle formel bir üyelik gerektirir ve belli bir yapı (kurallar) altında gerçekleşir. Sosyoloji organizasyonları planlanmış ve biçimsel organizasyonlar, plansız ve biçimsel olmayan (kendiliğinden oluşmuş) organizasyonlar olarak ikiye ayırmaktadır. Kurumsal bir perspektiften bakıldığında organizasyon ögelerin oluşturduğu sürekli bir yapıdır. Bu ögeler ve hareketleri kurallar tarafından belirlenir. Böylece belli bir iş, eş güdümlü, iş bölümüne ve uzmanlaşmaya dayalı bu sistem sayesinde yerine getirilebilecektir.
Bir organizasyon kendisini oluşturan ögeleri tarafından tanımlanır; belli bir ögenin organizasyona ait olma veya olmama nedeni, hangi ögelerin iletişim kurduğu ve nasıl kurduğu, hangi değişikliklerin organizasyon veya ögeleri tarafından yapıldığı (özerklik) ve hangi dış etmenlerin organizasyonun ortaklaşa bir aksiyon almasına neden olduğu bu tanımı belirleyen sorgulardır.
Organizasyon kültürü (kurum kültürü veya örgüt kültürü olarak da anılır) kısaca ögeler tarafından paylaşılan temel değerler olarak tanımlanabilir. İşlerin nasıl yapıldığına dair ortak görüşler, davranışlar, etkileme biçimleri, paylaşılan inanç, tutum, tahmin ve beklentiler, kullanılan semboller, ortak mitler ve organizasyonun kahramanları bu ortak kültürü oluşturur. Schein'a göre organizasyon kültürü zamanla öğrenilenlerin bir yansımasıdır. Örgütün üst yönetimi (özellikle kurucular, liderler) birey ve grup davranışını belirleyen ve bir hava gibi örgütü saran kültürün yaratılmasında etkili ve belirleyicidir. Organizasyon kültürü aynı zamanda, dış çevreye uyum ve iç bütünleşme sorunlarının çözülmesi sırasında geliştirilir ve tekrarlı hale gelir.
ögelerin bu planlı ve eş güdümlü iş birliği, organizasyonu oluşturan herhangi bir ögenin tek başına, kendi yetenek ve kapasitesiyle yerine getiremeyeceği işlerin yapılabilmesini sağlar. Bunun karşılığında ögelerin ödediği bedel özgürlüklerinin belli bir ölçüde sınırlanmasıdır.

İşletme yönetimi organizasyonu daha çok ulaşılması gereken hedefler kapsamında yönetsel bir enstrüman olarak görür. Organizasyonel Davranış bu doğrultuda çalışmalar içeren alanlardan biridir; organizasyonlarda insanların birey ve grup olarak gösterdikleri davranışları açıklamaya çalışır. Yakın bir alan olan Endüstriyel Psikoloji de çalışanların ruhsal sağlığı ve performans gelişimi üzerinde durur.

Teoriler arasında etkili olanlardan bazıları aşağıda sıralanmıştır:

Weber'in organizasyonel teorisi; (Max Weber'in "Ekonomi ve Toplum" adlı kitabında geçmektedir.)
Marksist organizasyonel analiz
Bilimsel Yönetim veya Taylorizm; (büyük oranda Frederick Winslow Taylor'un etkili olduğu teori)
İnsan İlişkileri Çalışmaları (Hawthorne etkisi, Maslow ve Hertzberg)
Yönetimsel Teoriler (Henri Fayol ve Chester Barnard teori üzerinde çalışanlardan bazılarıdır.)

Organizasyon yapıları belli bir amaç doğrultusunda bir araya gelmiş kişilerin, genellikle hiyerarşik bir düzendeki ast-üst ilişkilerini açıklar. Çeşitli tarzlarda oluşturulabilen bu yapılar, aynı zamanda işleyişin de göstergesidir; çeşitli fonksiyonlara ve süreçlere ilişkin sorumlulukların mevcut altyapılara veya kişilere paylaşımını, dağılımını yansıtır. Bölümler, tesisler, departmanlar, çalışma grupları veya bazen bireyler tipik altyapı örnekleridir. Kişiler bu yapılara genellikle belirli bir süre geçerli olan iş emirleri, proje bazlı anlaşmalar, taahhütnameler veya belirsiz (sınırlı olmayan) süreli sözleşmeler yoluyla dahil olurlar. 
Yönetim bilimlerine göre insanların oluşturduğu yapılar büyük oranda dört türden birinin özelliğini göstermektedir:

Piramit (veya hiyerarşik)
Komite, jüri
Matrix
Ekolojik

Hiyerarşi liderleri yöneten bir liderin bulunduğu, başka bir deyişle yöneticilerin yönetildiği bir yapıyı ifade eder. Bu nedenle genellikle bürokrasi ile ilişkilendirilir. Hiyerarşiye karşı en büyük eleştirilerden birini Peter İlkesi getirmiştir. Peter İlkesi'ne göre "hiyerarşik yapılarda her çalışan yetkinliklerinin yetersiz veya geçersiz kaldığı noktaya kadar yükselme (veya yükseltilme, atanma) eğilimindedir". Führerprinzip tarzı hiyerarşi sorumlulukların oldukça katı şekilde dağıtılmasına örnek olarak verilebilir. Askeri düzene oldukça benzeyen bu yapı, Nazi Almanyası sırasında pek çok sivil oluşumda uygulandı.

Üretim işletmelerine örnek bir unvan hiyerarşisi aşağıdaki şekilde olabilir. Bunlardan tamamı kullanılacak anlamına gelmemekle birlikte, bazı yapılarda bu kademelerin tamamı kullanılabilmektedir. Türkiye'de alışılmış organizasyonel unvanlar bu şekilde olsa da son zamanlarda isimlendirmeler değişmiş, unvan sayısının yedi kademede tutulmasının uygun olacağının savunulduğu kuramlar geliştirilmiştir.

Yönetim Kurulu Başkanı
İcra Kurulu Başkanı
Grup Başkanı
Genel Müdür
Genel Müdür Baş Yardımcısı
Genel Müdür Yardımcısı
Müdür
Müdür Yardımcısı
Şef
Mühendis
Bölüm Amiri
Teknisyen
Sorumlu
İşçi/Eleman/Memur

Komite veya jüri yapısı, eşit düzeyde kişilerden oluşan bir grup yapısıdır ve ortak karar söz konusudur. Oylama, kararları alabilmek için başvurulan yöntemlerden biridir. Ancak komite ile jürilerin kuruluş amaçları arasında fark vardır; komiteler bir grubun kararı sonrası daha ileri aksiyonları (veya işleri) yönetmek veya uygulamak için atanırken, jüriler bir karara varmak için bir araya gelir. Jüriler, mahkemeler, atletizm yarışmaları, edebiyat ödülleri ve benzeri birçok organizasyonda yer alabilirler. Bu kapsamda seçim komiteleri de jüriler gibi iş görür.
Komiteler çoğunlukla karar almada en güvenilir yapılardır. Condorcet Metodu'na göre eğer sıradan bir oy sahibi zar atışından veya bir yazı-turadan daha iyi oy kullanıyorsa, gruba yeni üyeler eklemek, iyi seçim yapabilecek çoğunluğu artırmak yani "doğru" seçim olasılığını kuvvetlendirmek anlamına gelecektir. Ancak süreç, sıradan oy sahibinin oyu zar atışından daha kötü olduğunda tersine işleyecek, seçim daha "yanlış" olacaktır. Buradaki doğru veya yanlış, durum için geçerli olan tanımlamaya bağlıdır.

Matrix yapılarda her çalışan en az iki ayrı hiyerarşiden iki yöneticiye bağlıdır. Bu yapılardan birisi fonksiyoneldir. Fonksiyonel yapıda tüm uzmanların eğitimlerinin tam olması vb. konular ön plandadır. Yöneticiler aynı alanda ileri seviyede uzmanlaşmış kişilerdir. Çeşitli projeler, örneğin A, B, C ürünlerinin geliştirilmesi süreçleri bu fonksiyonel ayrımı ifade eder ve yönetici aynı zamanda proje lideridir. İkinci yapı yönetseldir. Projelerin zamanında tamamlanması vb. konular ön plandadır. Yürütülmekte olan projeler ürüne, bölgeye, müşteriye vb. göre gruplanabilir.

Ekolojik yapıda yoğun rekabet vardır. Aynen bir ekosistemde olduğu gibi doğal sınırlar mevcuttur ve organizasyonun zayıf altyapıları veya bazı ögeleri (çalışanları) "aç" kalır. Bütün ögeler yaptıkları oranında karşılık görür ve her öge kâr sağlayacak işler peşinde koşar. Aksi halde ögenin yapıdan kovulması, işten atılması söz konusudur. Bu tür bir organizasyon yapısını kullanan şirketlerde olup bitenler hakkında tek yönlü bir bakış açısı hakimdir. Ekobölgelerde ise rekabet yoktur; bu düzeydeki yapılar özerkliğe sahiptirler.

İlk defa Frank Gehry tarafından dile getirilen bu yapıda, tasarım ve yaratıcılık gerektiren işlerin yapılması sırasında kontrol, yapıdaki sanatçı veya mimarlarda kalmaktadır. Bu tür yapılarda sanatçı inisiyatifi bilerek ön plana alınmaktadır. Burada amaç, politik çıkarların, pay sahiplerinin çıkar ve yönlendirmelerinin önüne geçmektir. Böylelikle sanatçının tasarımının gerçekleşmesi sağlanmakta, işinden ödün vermesini gerektiren bir noktaya gelmesi önlenmektedir. Gehry ayrıca, böyle bir yapıda projelerin ayrılmış olan bütçeye uygun şekilde ve zamanında bitirileceğini de öne sürmüştür.

Orta Çağ, tarihçiler tarafından 5. yüzyılın sonlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü söylenen tarihî dönemi ifade eden kavramdır. Orta Çağ dönemine verilen bir diğer isim olan "Klasik Sonrası Dönem" terimi, "Klasik Antik Çağ" döneminin adından türetilmiş olsa da, daha geniş bir coğrafi tanıma sahiptir. Orta Çağ, tarihçiler tarafından ihtilaflar olmasıyla birlikte, genel olarak MS 500–1500 aralığındaki dönemi kapsamaktadır ve Antik Çağ (MÖ 3000–MS 500) ile modern zamanlar arasında ayrı bir dönem olarak görülmektedir.
Genel kabule göre Orta Çağ, MS 375 civarında gerçekleşen Kavimler Göçü veya y. 476'da Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ile başlamış ve 1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul'un ele geçirilmesi ve Bizans İmparatorluğu'nun yıkılışı veya 1492'de Kristof Kolomb öncülüğünde Amerika kıtasının keşfedilmesiyle sona ermiştir. Ancak genel olarak Orta Çağ, 500 – 1500 yılları arasını kapsamaktadır.
Antik Çağ'ın en güçlü devletlerinden biri olan Roma İmparatorluğu'nun Doğu kanadı olan Bizans İmparatorluğu, Orta Çağ'ın sonlarına kadar varlığını sürdürdü. 7. yüzyıl başlarında, Orta Doğu'da, Muhammed önderliğinde yeni bir monoteist İbrahimî din olan İslam doğdu. Yeni inanç, Avrasya ve dünya tarihini köklü bir biçimde değiştirdi. Erken Müslüman fetihleri sonucunda Orta Doğu'nun tamamı, Kuzey Afrika, Batı Asya, Hint anakarası ve İber Yarımadası'nı kapsayan büyük ölçekte bir İslam İmparatorluğu ortaya çıktı. İslam dünyası, 8. yüzyılın ortalarından 15. yüzyılın sonlarına kadar bilim, teknoloji, sanat, kültür ve askerî alanlar başta olmak üzere pek çok alanda dünyanın en gelişmiş medeniyeti oldu. Bu bilgi birikimi, "İslam'ın Altın Çağı" olarak bilinen dönemi yaşattı.
Orta Çağ ayrıca; Haçlı Seferleri'nin başlangıcını, Mezoamerika'da medeniyetlerin gelişmesini ve etkileyici eserler inşa etmelerini, Hristiyan dünyasının 11. yüzyıl ortalarında ikili mezhep ayrılığına düşmesini, 13. yüzyıl başlarında Orta Asya'da başlayan Moğol istilalarını, Abbâsî Halifeliği'nin parçalanıp dünyanın farklı bölgelerinde farklı İslam devletlerinin ortaya çıkmasını, Batı Afrika'da Mali İmparatorluğu'nun yükselişini, 1299'da Batı Anadolu'da Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunu ve Orta Doğu ticaret yolları vasıtasıyla Avrupa ve Asya medeniyetleri arasında ekonomik ve kültürel temasın sağlanmasını kapsamaktadır.

Roma İmparatorluğu en geniş sınırlarına ikinci yüzyılda ulaştı. Bunu takip eden iki yüzyıl Roma İmparatorluğu'nun ağır ağır çöküşüne ve sınırlardaki kontrolü yitirmesine şahit oldu. 285'te imparator Diocletian, imparatorluğu doğu ve batı olmak üzere ikiye bölmüştü. Bu doğu-batı ayrımı imparatorluğun başkentini Konstantinopolis'e taşıyan Konstantin döneminde de devam etti.
Roma İmparatorluğu'nun sınır komşuları daha güçlü hâle geldiğinden, 4. yüzyılda imparatorluğun askerî harcamaları arttı. Daha önce ticaret ilişkileri içinde bulundukları kabileler imparatorluğun içine sızarak zenginliğinden yararlanmaya çalıştılar. Diocletian reformlarıyla vergi sistemini ve orduyu düzenledi ayrıca yönetimde güçlü bir bürokrasi oluşturdu. Bu reformlar imparatorluğa zaman kazandırdı ancak bu reformlar çok fazla para gerektirdi. Roma'nın düşen geliri imparatorluğu vergilere bağımlı kıldı. Gelecekte aksilikler Roma'nın zenginliğini ordusuna harcamasına neden olacaktı. Bu sınır genişletme döneminde ekonomik sorunlar kritik bir problem hâline gelecekti. 378'deki Hadrianapolis (Edirne) Muharebesi yenilgisi Roma ordusuna çok fazla zarar verdi ve imparatorluğun batısını savunmasız bırakılmasına neden oldu. Batı da güçlü ordu olmaması ve imparator Konstantin'den herhangi bir kurtuluş vaadi gelmemesinden dolayı imparatorluğun batısı uzlaşma yoluna girdi.
Geleneksel tarihte ‘Barbar akınları' olarak bilinen ‘Göç Dönemi' oldukça anlaşılması güç ve aşamalı bir dönemdi. Bazı tarihçiler bu döneme ‘Karanlık Çağ' adını verdi. Bu dönemdeki barbar kavimlerin bazıları Roma'nın klasik kültürünü inkâr ederken, bazıları ise tamamen kabullendi hatta göz dikti. Ostrogot lideri Thedoric bu kültürü kabullenen ve kendini Roma kültürünün mirasçısı olarak görenlere bir örnektir. Avarlar, Bulgarlar, Hunlar, Macarlar'ın yanında birçok Cermen kavim ve Slav halklar, Roma sınırlarına göç ettiler. Bazı gruplar Roma senatosu ya da imparatorunun onayıyla Roma sınırlarına yerleşti. Tarımsal arazi karşılığında bu kavimler Roma'ya askerî destek sundu. Diğer saldırılar küçük çaplı, yağmalama amaçlı saldırılardı. Bu saldırıların en bilineni 410'da Vizigotlar tarafından gerçekleştirilen ve Roma'nın yağmalanmasıyla sonuçlananıdır.
5. yüzyılda Roma'nın kurumları çökmeye başladı. Batı'nın son imparatoru Romulus Augustus 476'da barbar kral Odoacer tarafından tahttan indirildi. Doğu Roma İmparatorluğu (batının tamamen düşmesinden sonra Bizans İmparatorluğu) düzenini batıyı kendi kaderine terk ederek sağladı. Bizans imparatorlarının bu sınırlarda hak iddia etmesine rağmen barbar krallar kendilerini batının imparatoru olarak görmeye başladı. Bundan sonraki üç yüzyıl boyunca batının yasal bir imparatoru olmayacaktı. Bunun yerine barbar desteği sağlayan krallar tarafından yönetildi. Bazı krallar sadece vekillik alarak kral unvanıyla yönetirken bazıları kendi isimleriyle yönetti. 5. yüzyıl boyunca şehirler düşmeye başladı ve güçlendirilen duvarlarla korunmaya çalışıldı. İmparatorluğun batısı altyapısal olarak çöküşler yaşadı ve merkez yönetim tarafından müdahale edilmedi. Şehirlerde yapılan savaş arabası yarışları, yolların düzenlenmesi, su kemerleri gibi düzenlemeleri genellikle piskoposlar tarafından yapıldı. Hippo piskoposu Augustinus yönetici gibi davranan piskoposların bir örneğidir.

8. yüzyılda Roma merkezî otoritesini kaybetmiş, kırsallaşmış ve büyük güç olma özelliğini kaybetmişti. 5'inci ve 8'inci yüzyıllar arasında Roma merkezî yönetiminin bıraktığı boşluğu yeni halklar ve güçlü bireysel hareketler doldurdu. Cermen kabileleri imparatorluğun eski sınırlarında bölgesel egemenlikler kurdular. Bu kabileler İtalya'da Ostrogotlar, İspanya'da Vizigotlar, Gaul'de (Fransa) Franklar, Britanya'da Anglosaksonlar ve Kuzey Afrika'da Vandallar'dır. Roma'nın gücünü kaybetmesinin sosyal etkilerinin anlaşılması güçtür. Şehirler ve tüccarlar güvenli ticaretin ekonomik yararlarından mahrum kaldılar ve imparatorluğun entelektüel gelişimi kültürel ve eğitimsel birliğin olmamasından dolayı olumsuz etkilendi.
Roma sosyal yapısının bozulması dramatiktir. Ticaret yapmak ve şehirlerarası ulaşım eskisi kadar güvenli olmadığından ticarette ve üretimde düşüş görüldü. Uzun mesafeli ticarete dayanan sanayiler; örneğin çanak-çömlek ticareti kısa sürede ortadan kalktı.
7 ve 8. yüzyıllarda Müslümanların İspanya, Kuzey Afrika, Mısır, Pers İmparatorluğu, Portekiz, Suriye ve Akdeniz'in diğer kısımlarını ele geçirmesiyle deniz ticaretlerini artırdı.
Beceriksiz yöneticilerin üstünkörü çalışmaları kütüphane, umumi banyo, meydan ve eğitim kurumları kurmak için yeterli değildi. Yeni yapılar eskilerinden çok daha küçük ve gösterişsizdi. Şehir duvarları ardındaki Romalı mülk sahipleri büyük değişikliklere sıcak bakmıyorlardı ve kolayca topraklarını bırakıp başka bir yere hareket etmek istemiyorlardı. Bazılarının elinden malları alındı ve Bizans sınırlarına kaçtılar, diğerleri ise yeni yöneticileriyle iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştılar. İspanya ve İtalya gibi yerlerde Roma yasalarının ve inançlarının sürdürülmesi gerektiğine inanıldı. Diğer nüfusun yoğun olduğu bölgelerdekiler yeni giyinme şekilleri, yeni bir dil ve yeni gelenek ihtiyacı duydular.
Katolik Kilisesi'nin kültürel açıdan birleştirici bir etkisi vardı. Katolikler tarafından nüfuslanmış bazı bölgeler Aryan yöneticiler tarafından işgal edildi. Frankların lideri I. Clovis Aryanizme karşı Katolikliği seçen liderlerden biridir. I. Clovis'in Katolikliği benimsemesi Gaul'deki Frank kabileleri açısından bir dönüm noktasıdır. Piskoposlar aldıkları eğitimden dolayı Orta Çağ toplumunun merkezindeydi. Sonuç olarak yönetimde önemli rol oynadılar. Ancak Batı Avrupa'nın merkezinin dışında kalan bazı bölgeler Hristiyanlık ya da klasik Roma geleneğinden hiç etkilenmeden kaldılar. Avarlar ve Vikingler gibi savaşçı toplumlar Batı Avrupa'da yeni doğmakta olan toplumlar için hâlâ tehlike oluşturuyordu.
Erken Dönem Orta Çağı monastizmin doğuşuna da tanık oldu. Toplumdan ayrılıp ruhani hayata yönelmek kişilerin tercihiyken, Avrupa monastizmi şeklini Mısır ve Suriye'de meydana çıkan gelenek ve ideolojilerden aldı. Monastizmin ruhani uygulamalara yaklaşımına kenobitizm dendi ve öncülüğünü 4. yüzyılda Aziz Pachomius yaptı. Monastik düşünce Mısır'dan Avrupa'ya 5. yüzyılda hiyeroglif edebiyatla yayıldı. 6. yüzyılda Aziz Benedictus, monastismizin belirleyici kurallarını idare ve dinî âyinler hakkında detaylı bir şekilde yazdı. Orta Çağ'da manastırlar ve keşişler dinî konularda ve politik konularda derin etkiye sahipti, mesela zengin ailelerin toprak güvencesi, yeni fethedilen yerlerde kraliyet propagandası ve eğitim gibi konularda çok etkiliydiler.
Romanesk sanatın doğuşu olan 8. yüzyıla kadar İtalya dışında taş binalara ilgi yoktu. Roma'daki bina malzemeleri, bu türde eserler yapmak için çalındı. Roma ve Bizans etkisi baskın kalsa da Keltik ve Cermen barbar kavimlerin mimari şekilleri Hristiyan sanatıyla birleştirildi. Batı Avrupa'da yüksek kalitede mücevherler ve dinî sanat eserleri yapıldı. Charlamagne ve diğer krallar dinî sanat eserlerinin yapılmasına büyük destek verdiler. Bu dönemdeki bazı sanat eserlerinde altın gümüş ve değerli pigmentler kullanılarak İncil'den öyküler anlatılmaya çalışıldı.

Fransa'nın Gaul bölgesinde iki yeni güç ortaya çıktı; Avusturasya ve Neustrasya. Bu krallıklar efsanevi kralları Merovec'den sonra üç yüzyıl boyunca Merovenj Hanedanından gelen krallar tarafından yönetildi. Merovenj ailesi dönem dönem aile bireyleri arasında anlaşmazlıklar çıkan bir aileydi. Merovenj tahtına geçme kuralı kan bağıydı. Ancak 7. yüzyılda Austrasian ailesi güç kazandı ve Merovenjler geleneksel figür olarak korundu. Merovenjler Baltık üzerinden Avrupa ile ticaret ilişkilerinde bulundu. 

Otorite kontrolü, bilgi biliminde kütüphanecilikte katalog ve bibliyografik bilgilerin tek ve eşsiz bir ad verilerek düzenlenmesi sürecine verilen isimdir. Otorite kontrolündeki otorite kelimesi, insanların, yerlerin, şeylerin ve kavramların isimlerinin yetkilendirildiği, yani belirli bir biçimde oluşturulduğu fikrinden türemiştir. Farklı adlarla anılan aynı kişinin ya da aynı isme sahip farklı kişilerin tek bir eşsiz numara ile tanımlanarak karışıklıkların önlenmesini amaçlar. Bazı ülke ve kuruluşlar kendilerine özgü otorite kontrol sistemleri geliştirmişlerdir. Bu türünün tek örneği olan başlıklar veya tanımlayıcılar, ilgili otorite dosyasını kullanan kataloglar boyunca tutarlı bir şekilde uygulanır ve bağlantılar ve çapraz referanslar gibi diğer veri düzenleme yöntemleri için uygulanır. Her kontrollü giriş, kapsamı ve kullanımı açısından bir otorite kaydında tanımlanır ve bu düzenleme, kütüphane personelinin kataloğu korumasına ve araştırmacılar için uygun hale getirmesine yardımcı olur.
Katalogcular her konuya - yazar, konu, seri veya şirket gibi - belirli bir benzersiz tanımlayıcı veya başlık terimi atar ve daha sonra aynı konuya yapılan tüm referanslar için tutarlı, benzersiz ve açık bir şekilde kullanılır; bu da farklı yazımlardan, harf çevirilerinden, takma adlardan veya takma adlardan kaynaklanan varyasyonları ortadan kaldırır. Benzersiz başlık, kullanıcıları ilgili veya eş konumlu konular da dahil olmak üzere tüm ilgili bilgilere yönlendirebilir. Otorite kayıtları bir veritabanında birleştirilebilir ve otorite dosyası olarak adlandırılabilir ve bu dosyaların yanı sıra içlerindeki diğer dosyaları "mantıksal bağlantıları" korumak ve güncellemek kütüphanecilerin ve diğer bilgi katalogcularının işidir. Buna göre otorite kontrolü, kontrollü kelime dağarcığının ve bibliyografik kontrolün bir örneğidir.
Teorik olarak herhangi bir bilgi parçası, kişisel ve kurumsal isimler, standart başlıklar, konulacak seri adları ve konular gibi otorite kontrolüne uygun olsa da, kütüphane katalogcuları genellikle yazar adlarına ve eser başlıklarına odaklanır. Geleneksel olarak, dünya çapında en yaygın kullanılan otorite dosyalarından biri Kongre Kütüphanesi konu başlıklarıdır. Daha yakın zamanlarda, Vikipedinin makalelerine ve kategorilerine bağlantılar, ansiklopedinin popülaritesi nedeniyle bir otorite dosyası olarak işlev görmeye başlamıştır; burada her makale, diğer otorite dosyalarına benzer şekilde dikkate değer bir konu veya kavramdır.
Zaman geçtikçe bilgi değişir ve yeniden düzenleme ihtiyacı ortaya çıkar. Bir görüşe göre, otorite kontrolü mükemmel ve kusursuz bir sistem yaratmak değil, bu değişikliklere ayak uydurmak ve kullanıcıların bilgiyi bulmalarına yardımcı olma görevine "yapı ve düzen" getirmeye çalışmak için devam eden bir uğraşıdır.

Daha iyi araştırma. Otorite kontrolü, araştırmacıların belirli bir konuyu daha az çaba harcayarak anlamalarına yardımcı olur. İyi tasarlanmış bir dijital katalog/veritabanı, bir araştırmacının bir girdinin birkaç kelimesini sorgulayarak önceden belirlenmiş terimi veya ifadeyi getirmesini sağlar, böylece doğruluğu artırır ve zaman kazandırır.
Aramayı daha öngörülebilir hale getirir. Bir web tarayıcısında "ve" veya "değil" veya "veya" veya diğer Boole'ca operatörleri kullanılarak anahtar kelime araması ile birlikte kullanılabilir. Belirli bir aramanın ilgili öğeleri döndürme şansını artırır.
Kayıtların tutarlılığı.
Bilginin organizasyonu ve yapısı.
Katalogcular için verimlilik. Otorite kontrol süreci yalnızca belirli bir konuyu araştıran araştırmacılara yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda katalogcuların da bilgileri düzenlemesine yardımcı olabilir. Katalogcular yeni materyalleri kategorize etmeye çalışırken otorite kayıtlarını kullanabilir, çünkü hangi kayıtların daha önce kataloglandığını görebilir ve böylece gereksiz işlerden kaçınabilirler.
Kütüphane kaynaklarını maksimize eder.
Kataloğun bakımı daha kolaydır. Bu sayede katalogcular hataları tespit edebilir ve düzeltebilir. Bazı durumlarda, yazılım programları kataloğu korumakla görevli çalışanları otomatik temizleme gibi devam eden görevleri yapmaları için destekler. Metaveri yaratıcılarına ve kullanıcılarına yardımcı olur.
Tek tük hatalar. Bazen kalite kayması olarak da bilinen, zaman içinde birikebilen yazım hataları veya yazım yanlışlarından kaynaklanan hataların yakalanmasına yardımcı olabilir. Örneğin, makineler "İlkokul "öğretmenleri" ve "Balkabakları" gibi yazım hatalarını yakalayabilir ve bu hatalar kütüphane personeli tarafından düzeltilebilir.

Bazen bir katalogda, sadece bir kişi veya konu için farklı isimler veya yazılışlar vardır. Bu çeşitlilik araştırmacıların ilgili bilgileri gözden kaçırmasına neden olabilir. Otorite kontrolü, katalogcular tarafından mantıksal olarak birbirine ait olan ancak kendilerini farklı şekilde sunan materyalleri bir araya getirmek için kullanılır. Kayıtlar, belirli bir eserin tüm versiyonlarını, bu versiyonlar farklı başlıklar altında yayınlanmış olsa bile tek bir başlık altında bir araya getiren tek tip başlıklar oluşturmak için kullanılır. Otorite kontrolü ile tercih edilen tek bir isim tüm varyasyonları temsil eder ve farklı varyasyonları, yazılışları ve yazım hatalarını, büyük ve küçük harf varyasyonlarını, farklı tarihleri ve benzerlerini içerir. Örneğin, Vikipedi de 3. Charles'ın ilk eşi Diana, Galler Prensesi maddesi ve Prenses Diana gibi çok sayıda başka tanımlayıcı ile tanımlanır, ancak hem Prenses Diana hem de Diana, Galler Prensesi aynı kişiyi tanımlar, bu nedenle hepsi aynı ana maddeye yönlendirilir; genel olarak, tüm otorite kayıtları tutarlılık için tercih edilen bir başlık seçer. Çevrimiçi bir kütüphane kataloğunda, çeşitli girişler aşağıdaki gibi görünebilir:

Diana. (1)
Diana, Galler Prensesi. (1)
Diana, Galler Prensesi, 1961–1997. (13)
Diana, Galler Prensesi 1961–1997. (1)
Diana, Galler Prensesi, 1961–1997. (2)
DIANA, GALLER PRENSESİ, 1961–1997. (1)
Diana (Galler prensesi) (1)
Diana, (Galler prensesi) (1)
Galler Prensesi Diana (1)
Bu terimler aynı kişiyi tanımlamaktadır. Buna göre, otorite kontrolü bu girişleri bazen erişim noktası olarak adlandırılan tek bir benzersiz girişe veya resmi olarak yetkilendirilmiş başlığa indirger: Galler Prensesi Diana 1961-1997.

Genellikle, farklı ülkelerdeki farklı kütüphaneler tarafından kullanılan farklı otorite dosya başlıkları ve tanımlayıcıları vardır, bu da muhtemelen karışıklığa davetiye çıkarır, ancak karışıklığı azaltmaya çalışmak için uluslararası düzeyde farklı yaklaşımlar vardır. Bu tür karışıklıkları önlemeye yönelik uluslararası çabalardan biri, belirli bir konu için tek bir başlık sağlamaya yönelik ortak bir girişim olan Uluslararası Sanal Otorite Dosyası'dır (VIAF). Bu, Almanca konuşulan ülkelerdeki birçok kütüphane ve Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından ortaklaşa sürdürülen ve kullanılan Tümleşik Otorite Dosyası (GND) gibi dünya çapındaki farklı otorite dosyalarındaki bilgileri standartlaştırmanın bir yoludur. Amaç, dünya çapında tek bir sanal otorite dosyası oluşturmaktır. Örneğin, Prenses Diana için GND'deki kimlik 118525123 (tercih edilen isim: Diana < Wales, Prinzessin>) iken, Birleşik Devletler Kongre Kütüphanesi Diana, Princess of Wales, 1961-1997 terimini kullanır; diğer otorite dosyalarının başka seçenekleri vardır. Tüm bu varyasyonlar için Uluslararası Sanal Otorite Dosyası seçimi VIAF ID: 107032638 - yani tüm bu varyasyonları temsil eden ortak bir sayıdır.
Türkçe Vikipedi de "Diana (Galler prensesi)" terimini tercih ediyor, ancak onunla ilgili maddenin altında, referans amaçlı çeşitli uluslararası kataloglama çalışmalarına bağlantılar var.

Bazen iki farklı yazar aynı isim altında yayınlanabilmektedir. Bu durum, başka bir ünvanla veya ortak bir tek tip ünvanla aynı olan bir ünvan varsa meydana gelebilir. Bu da karışıklığa neden olabilir. Farklı yazarlar, örneğin isimlerden birinin ikinci ismi eklenerek birbirlerinden doğru bir şekilde ayırt edilebilir; ayrıca, konuyu netleştirmek için girişlerden birine doğum yılı, ölüm yılı, kişinin etkin olduğu 1918-1965 gibi aktif yıllar aralığı veya kısa bir tanımlayıcı sıfat gibi başka bilgiler de eklenebilir. Katalogcular benzer veya aynı başlıklara sahip farklı konularla karşılaştıklarında, otorite kontrolünü kullanarak bunları ayırt edebilirler.

Bir bibliyografik katalogda otorite kontrolünü uygulamanın alışılmış bir yolu, ana katalogda kullanılan başlıklarla ilgili ve onları yöneten ayrı bir otorite kayıtları dizini oluşturmaktır. Bu ayrı dizin genellikle "otorite dosyası" olarak adlandırılır. Belirli bir kütüphanedeki (ya da giderek artan bir şekilde kataloglama konsorsiyumundaki) katalogcular tarafından alınan tüm kararların indekslenebilir bir kaydını içerir ve katalogcular başlıklar hakkında karar verirken ya da kararlarını gözden geçirirken bu kayıtlara başvururlar. Sonuç olarak, kayıtlar belirli bir tercih edilen başlığı oluşturmak için kullanılan kaynaklar hakkında belgeler içerir ve başlığı araştırırken keşfedilen ve yararlı olabilecek bilgileri içerebilir.
Otorite dosyaları belirli bir konu hakkında bilgi sağlarken, birincil işlevleri bilgi sağlamak değil, organize etmektir. Belirli bir yazarın veya unvanın benzersiz olduğunu ortaya koyacak kadar bilgi içerirler, ancak hepsi bu kadardır; ilgisiz ancak ilginç bilgiler genellikle hariç tutulur. Uygulamalar uluslararası düzeyde farklılık gösterse de, İngilizce konuşulan dünyada otorite kayıtları genellikle aşağıdaki bilgileri içerir:

Başlıklar, resmi ve yetkili versiyon olarak seçilen tercih edilen başlığı gösterir. Başlığın benzersiz olması önemlidir; aynı başlıkla bir çelişki varsa, ikisinden birinin seçilmesi gerekecektir:Başlıklar erişim noktaları olarak işlev gördüğünden, farklı olduklarından ve mevcut girişlerle çelişmediklerinden emin olmak önemlidir. Örneğin, eserleri arasında Aytaşı ve Beyazlı Kadın da bulunan İngiliz roman yazarı William Collins (1824-89) daha çok Wilkie Collins olarak bilinir. Katalogcular, halkın en çok hangi isme bakacağına ve bir kişinin isminin altern

Paleografi (Yunanca: palaiós (παλαιός) eski, grapheía (γραφεία) yazım) eski yazı çeşitlerini inceleyen ve okunmasını sağlayan bilim dalıdır.
Tarih boyunca kullanılan alfabeleri çözerek bu alfabelerle yazılan belgelerin okunabilmesini sağlar; böylece tarihi olayların aydınlatılmasına katkıda bulunur. Örnek olarak, MÖ 1226'da yapılan Mısır-Hitit savaşı sonrasında imzalanan Kadeş Antlaşması'nın anlamının çözülmesi gösterilebilir.
Bir toplumun dilini bilmek, tarihi araştırma için yeterli değildir. Dille birlikte kullanılan yazının da bilinmesi gerekir. Mısır tarihini araştırmak için hiyeroglif yazısını; Mezopotamya tarihini araştırmak için çivi yazısını; Orta Asya Türk tarihini araştırmak için Orhun ve Uygur yazıları ile Çin yazısını; Osmanlı, İran ve Arap tarihi için Arap yazısını; Slav milletlerinin tarihi için Kiril yazısını; Avrupa milletlerinin tarihini araştırmak için de Latin yazısını bilmek gerekmektedir. Ancak çoğu kez mesele bununla da çözümlenemez. Çünkü bu yazıların da birtakım çeşitleri vardır. Bunların her birinin kullanılış yerleri de farklıdır. Gerekli yazıların okunması öğrenilmeden hiçbir zaman ciddi bir tarihi araştırma yapılması mümkün değildir.

Paleontoloji, palaeontoloji yahut taşıl bilim, fosilleri veri olarak kullanarak dünyada yaşamın tarihini inceleyen bilim dalıdır.
Yunanca palaios (eski), onto (varlık) ve logos (bilim) kelimelerinden türemiştir. Eski varlık bilimi olan paleontoloji; Stratigrafi, Sedimantoloji, Tarihsel jeoloji, Biyoloji, Ekoloji, Coğrafya, Klimatoloji ve Evrim ile yakın ilişkilidir.
Bir başka tanımlamayla, taşılların şekilleri ve yapıları, evrimsel kalıpları, birbirleriyle ve modern canlı türleriyle taksonomik ilişkileri, coğrafi dağılımı ve çevre ile ilişkisini inceler. İlk paleontoloji araştırmaları Leonardo da Vinci tarafından, Mısır'dan getirilmiş kireç taşında nummulitleri görmesiyle yapılmaya başlanmıştır. Da Vinci nummulitlerin bir organizma kalıntısı olduğunu anlamıştır.

Arkeolojiden farklı olarak taşıl bilimi, insan yapılarını ve salt insanlığı değil bir bütün olarak doğayı inceler.

Jeolojiden farklı olarak biyolojik sorular da sorduğu için jeolojiden farklı bir türdür. Taşılbiliminin amaçları, yüzyıllar boyunca, jeolojik zaman ölçeğinin gelişimi gibi jeolojik soruları yanıtlamaya odaklanmaktan, makroevrimsel süreçleri aydınlatmak gibi biyolojik soruları yanıtlamaya kadar çeşitlilik göstermiştir.

Taşıl bilim zamanla gelişerek bazı alt bölümlere ayrılmıştır. Bu bölümler şunlardır:
Mikropaleontoloji: Ait oldukları gruba bakılmaksızın genel olarak mikroskobik taşılların incelenmesi
Paleobotanik: Taşıl bitkilerin incelenmesi; geleneksel olarak kara bitkilerine ek olarak fosil algler ve mantarların incelenmesini içerir.
Paleoekoloji: Hem fosiller hem de diğer yöntemlerle ortaya konan geçmişin ekolojisi ve ikliminin incelenmesi.
Omurgalı Paleontoloji: İlkel balıklardan memelilere kadar omurgalı fosillerinin incelenmesi.
Omurgasız Paleontoloji: Yumuşakçalar, ekinodermler ve diğerleri gibi omurgasız hayvan fosillerinin incelenmesi.

Taşıl biliminin başat kaynağı taşıllardır. Taşıllar, geçmişteki bir yaşam formunun bir izi, kalıntısı olarak nitelendirilebilir. Taşıllar, bitki, hayvan, mantar, bakteri ve tek hücreli canlıların yerlerini kayadaki kalıntılarına bıraktığı biçimlerdir.

Paleontolojinin tarihi

Peloponez Savaşı (MÖ 431-404), Antik Yunanistan coğrafyasında yapılan, büyük şehir devletlerinden Atina ve onun imparatorluğunun, Sparta ve Peloponez Birliği karşısında yer aldığı savaştır. Korint ve kolonilerinden biri olan Korkyra arasındaki savaş Atina ve Sparta'nın karşı saflara geçmesiyle büyüdü ve MÖ 431'de Sparta ordusu Attika'ya yürüdü. Atina kuşatıldı. MÖ 460 yılında Atina şehrinin çevresine Pire'deki limanlarını kuşatan geniş bir sur inşa edilmiştir. Amaç donanma bağlantısının düşman tarafından kesilmesinin durdurulmasıdır. Kuşatmaya bu geniş surlarla direnmeye çalışmış ancak MÖ 430 yılındaki veba salgını, surların arkasına çekilmiş olan Atina nüfusunun üçte birini yok etmiştir. MÖ 405 Aegospotami Savaşı'nın kaybedilmesi ile yiyecek ikmali duran Atina açlıkla boğuşmaya başladı ve MÖ 404 yılında teslim olmak zorunda kaldı.
Savaş, zenginleşen ve güçlenen Atina'nın başta Sparta olmak üzere başka şehir devletleri tarafından bir tehdit olarak görülmesiyle artan gerilim sonucunda çıkmıştır. Demokrasiyle yönetilen Atina ile daha oligarşik bir yönetime sahip olan Sparta arasındaki bu savaşta Mora Yarımadası ve Makedonya'daki devletler Sparta'yı, Tesalya ve tüm Batı Anadolu'daki devletler de Atina'yı destekledi. Ayrıca Persler de, Sparta'ya destek oldu. Sparta donanması için parasal destek vermişler karşılığında Ionia üzerinde hak iddia etmişlerdir.
Savaşı Sparta kazanmasına rağmen, bu iktidar mücadelesinden zamanla Atina galip çıkmıştır. MÖ 480-479 Kserkes'in yenilgisinden Peloponez Savaşı'nın başlangıcına kadar olan süre başta Atina, tüm Yunan dünyası için bir altın çağ olarak görülebilir. Barış ve birlik getirmeyen bu savaşlar Antik Yunanistan'ın altın çağının da sonu olmuştur. Atina savaş sonucunda Sparta yanlısı aristokratik ve otuz tiranlar olarak adlandırılan bir despot yönetimin eline geçti. MÖ 404 Atina'ya oligarşinin geldiği tarih olmakla beraber, Sparta tarafından denetlenen bu oligarşik düzen Thrasybulos'un çalışmalarıyla sonlanmıştır. Kısa bir süre sonra Atina'da demokrasi tekrar yapılandırılmıştır. Ancak tüm Akdeniz coğrafyasında nihai galip Pers İmparatorluğu olarak gösterilebilir.

Yunanistan ve Dünya Tarihinde önemli bir yeri olan bu savaşa mitolojik ve siyasi pek çok anlam da yüklendi. Savaşçı bir toplum olan Spartalılar ve Sparta Ares ile, Atina ise Athena ile özdeştirildi. Mitolojide de Athena her seferinde, kaba güç kullanan Ares'i yener.
Realist okulun ilk mensubu ve bir Atina generali olarak görev yapmış, Thukydides Peloponez savaşının yirmi bir yılını güç mücadelesi çerçevesinde anlattığı bir çalışmaya sahiptir. Ona göre, Sparta ve müttefiklerinin güçlenen ve güç dengesini bozan Atina'dan duydukları kuşku savaşın asıl sebebidir ve Atina'nın daha da ilerlemesini önlemek adına başlatılan savaş bu açıdan meşrudur. Yani Thukydides Sparta'nın savaşa zorlandığını belirtir.

Yunanistan anakarasına yönelen Pers istila girişimleri, Grek kent devletlerinden bir kısmı arasında kurulan ve Atina ile Sparta'nın ana gücünü oluşturduğu ittifak tarafından MÖ 479 yılına geldiğinde artık başarısızlığa uğratılmıştı. Hemen ardından Ege Denizi kıyılarındaki ve Adalar'daki Grek kent devletleri, Atina önderliğinde Pers İmparatorluğu'na karşı günümüzde Attik Delos Birliği olarak tanımlanan ittifakı kurmuşlardı. Bu ittifak Ege Denizi'nde olduğu kadar kısmen ama büyük ölçüde Doğu Akdeniz'deki Pers hakimiyetini kırmıştı. Ancak Attik Delos Birliği'nin askeri liderliği gibi, katılan devletlerin katkı payları olan vergilerden oluşan mali kaynaklarının yönetimi de Atina'nın elindeydi. Atina, bu kaynakları ve askerî gücü kullanarak Attik Delos Birliği'ni bir süre sonra kendi imparatorluğu haline dönüştürdü ve tüm Ege ile kısmen Doğu Akdeniz deniz ticaretini kendi kontrolüne aldı.

Ancak bu durum, deniz ticaretinde önemli bir payı olan Megara, Aegina ve Korint açısından kabul edilmesi güç bir durumdu. Kısa süre sonra Atina, bu kent devletleriyle sıcak çatışma içine girmiştir. Günümüz araştırmacıları tarafından bazen I. Peloponez Savaşı olarak adlandırılan bir dizi çatışma Sparta'nın da fiilen katılmasıyla MÖ 460 yılında başladı ve MÖ 446 yılında Sparta ile kararlaştırılan Otuz Yıl Barışı ile sona erdi. Ancak bu barış, deniz ticareti konusunda Atina ile Korint ve Megara arasındaki temel çelişkiye bir sonuç getirmiş değildi. Tersine Atina, deniz ticaret etkinliğini genişletme stratejisini rahatlıkla sürdürme olanaklarına sahipti.

I. Peloponez Savaşı yıllarında Atina, Aegina'yla girdiği çatışmanın sonucunda bu kent devletini istila etmişti. Megara ise Atina'nın ittifakı altına girdi. Gerçekte fiilen istila edildi. Sonuç olarak Yunanistan anakarasında Atina ile deniz ticaretinde rekabet edebilecek tek güç olarak Korint kalmıştır. Diğer istila edilen iki kent devleti de Otuz Yıl Barışı ile her ne kadar istiladan kurtulmuş olsalar da fazlasıyla güçten düşmüşlerdi.
Atina ile Korint ilişkileri bekleneceği gibi çok geçmeden gerginleşti. Orta Akdeniz'e uzanan ticaret hattı üzerinde önemli bir konuma sahip olan Korkira (günümüzde Korfu) ile Korint arasındaki savaşa Atina, Korkira'nın müttefiki olarak katıldı. Dahası Korint, Sybota Deniz Muharebesi ardından, sırf Atina ile savaşa girerek Otuz Yıl Barışını ihlal etmemek için amacına ulaşamamış oldu. Bunun ardından Korint'in Atina'ya karşı bir misilleme arayışı, iki kent devletini Potidea'da doğrudan sıcak çatışma içine çekmiştir. Korint, Potidea Ayaklanması'nı desteklemek üzere bir askerî birlik göndermişti. Kent, iki yıldan uzun bir süre kuşatma altında direnmeyi başarmış, sonunda açlık yüzünden teslim olmuştu. Ama bu olmadan MÖ 432 yılının Temmuz ayında Sparta'da toplanan Peloponez Birliği konferansında, Atina'nın genişleyen ve baskıya dayanan tutumuna bir tepki olarak Otuz Yıl Barışı'nın ihlal edildiğine karar verilmiş ve Atina'ya savaş ilan edilmiştir. Bu konferansla ilgili olarak Thukydides, özellikle Megara'nın şikayetlerinden söz etmektedir. Atina ayını yıl kabul ettiği Megara Kararnamesi ile Megarid'de ağır bir ekonomik çöküntüye neden olmuştur. Bu kararname, Megaridlileri Atina İmparatorluğu'nun tüm liman ve pazarlarından dışlamaktadır. Esas olarak liman ve pazarlara alınmayan Megaridli tüccardır. Böylece Atinalı tüccar Megaridli tüccarın rekabetinden kurtulmuş ve bu ticarete rahatlıkla el koymuştur. Dış ticaretinin bu şekilde engellenmesi kuşkusuz Megarid'le ticari ilişkileri olan ya da müttefiki kent devletlerinin de büyük ölçüde etkilemişti.

Bütün bu gelişmelerden sonra Atina ile Peloponez Birliği arasında fiilen savaşın başlaması bir kıvılcım bekliyordu. Bu kıvılcım Thebai'nin, Atina'nın müttefiki olan Platea'yi ele geçirmek üzere bir operasyon hazırlığı içinde olduğunun ortaya çıkması olmuştur. Sparta kralı II. Arkhidamos komutasında bir Peloponez Birliği ordusu MÖ 431 yılının Mart ayında Attika'yı istila etti. Sparta, bunu her yıl aynı mevsimde yinelenen bir düzene oturtmuştur. Sparta ordusu hasat zamanı Attik'yı istila ediyor, kırsalı bir ay boyunca yağmalıyordu. Çiftlik binaları yakılıyor, meyve ve zeytin ağaçları ile üzüm bağları kesiliyordu. Atina ise Perikles'in stratejisini benimsemiştir. Perikles'in stratejisi Yunanistan'da Atina hakimiyeti uğruna, riskli girişimlere yönemlemeyi esas alıyordu. Bu strateji gereği Sparta kuvvetleriyle bir kara muharebesine girmekten elden geldiğince kaçındılar. Bunun için Attika kırsalı boşaltılarak halk Atina surları gerisine çekilmiştir. Fakat kara muharebesinden kaçınırken Atina donanması oldukça faaldir. Peloponez kıyılarına sıklıkla baskınlar yapılmakta, deniz ticaretini Orta Akdeniz'e genişletmek için ana güzergahlardaki noktalar ele geçirilmektedir.
Fakat savaşın ikinci yılında, MÖ 430'da Atina'da veba salgını ortaya çıkmış ve fazlasıyla kalabalık kentte hızla yayılmıştır.
Arhidamos Savaşı, MÖ 423 yılında bir yıllık ateşkes anlaşmasıyla bir kesinti yaşamıştır. Savaş, MÖ 421 yılında 50 yıllık bir barış antlaşmasıyla sona erdirilmiştir. Atinalı politikacı ve komutan Nikias'ın çabalarıyla sağlanmıştı ve günümüzde Nikias Barışı olarak tanımlanmaktadır. Fakat taraflar arasında Sparta dışında bir Peloponnes devleti bulunmuyordu. Bu sebeple antlaşma sadece kağıt üzerinde kaldı.

Kinder, Herman-Hilgemann, Werner (2007). Dünya Tarihi Atlası Cilt 1, ODTÜ Yayıncılık, Ankara. ISBN 9944-344-00-1
Arı, Tayyar (2008). Uluslararası İlişkiler Teorileri, MKM Yayıncılık, Bursa. ISBN 978-605-5911-07-2
McNeill, William (2005). Dünya Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara. ISBN 975-533-044-5
Antik Dünya Ansiklopedisi (2010). TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara. ISBN 978-975-403-544-5
Davies, Norman (2006). Avrupa Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara. ISBN 975-533-391-6

Peloponez veya Mora Yarımadası, bugünkü Yunanistan'ın güneyinde, ülkenin bir kısmını oluşturan, Avrupa kıtasına bağlı olan ve Ege Denizi'nde bulunan yarımadadır (1893'ten beridir teknik olarak ada). Adanın ismi Yunancada Peloponnesos (Πελοπόννησος) 'tur. Bu isim Yunancada Pelops'un Adası anlamına gelmektedir. Günümüzde Mora'nın kuzeybatı kesimi Batı Yunanistan bölgesine dahil edilmiştir. Resmi yüzölçümü toplam 15,511 km², bütün yarımada ise toplamda 21,550 km²'dir. Buna göre Mora, Yunanistan'ın Orta Makedonya (19,166 km²) ve Orta Yunanistan (15,561 km²) bölgelerinden sonra en geniş arazi yapısına sahip üçüncü bölgesidir. 

Mora Yarımadası antik dönemlerde Atina ve Sparta arasında meydana gelen meşhur savaşlara ev sahipliği yapmıştır. Dördüncü Haçlı Seferleri sırasında Franklar tarafından fethedilen yarımada Ahaya Prensliği'nin kuruluşuna tanıklık etmiştir. Aynı dönemde Venedik Cumhuriyeti Mora'nın güneyindeki liman şehirlerini ele geçirmiş ve Akdeniz'e doğru uzanan bir ticari ağ kurmuştur. Osmanlıların 1453'te İstanbul'u fethetmesi sonrası Bizans ardılları Mora'ya yerleşmiş ancak burada da kalıcı olamamışlardır. Osmanlılar güneydeki Modon, Koron gibi liman şehirleri haricinde bütün yarımadayı II. Mehmed döneminde, 1460 yılında ele geçirmiştir. II. Bayezid ve I. Süleyman döneminde ortaya çıkan Venedik Savaşları sonrası bütün yarımada Osmanlıların eline geçmiştir. 1685'te Venedikliler Osmanlılara savaş açarak Mora'yı ele geçirmiş, 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlılar yarımadadaki haklarını Venedik'e terk ettiğini doğrulamıştır. 1715'te Şehit Ali Paşa'nın askerî harekâtı sonrası tekrar Osmanlı egemenliği altına giren Mora, 1821'deki isyan sonrası Osmanlı'nın hakimiyetinden çıkmıştır.
2011'deki nüfus sayımına göre Mora'nın toplam nüfusu 577.903'tür. Bu nüfusun 291.777'si erkek, 286,126'sı ise kadınlardan oluşmaktadır.

Dağlık bir arazi yapısına sahip olan Mora'nın en yüksek noktası güneydeki Taygetus dağ silsilesinde yer alan 2,404 metre yüksekliğe sahip Profitis Ilias'tır. Onu kuzeyde 2,376 metrelik yüksekliğiyle Killene Dağı takip eder.
Mora'nın etrafı körfezlerle ve denizlerle çevrilidir. Güneyinde Akdeniz, doğusunda Ege Denizi ve batısında İyon Denizi yer alır. 1893'te açılan Korint Kanalı Mora'nın güneyini dolaşma zahmetini ortadan kaldırmış ve Korint Körfezi'ne açılan bir kapı olmuştur.

1348'de Manuil Kantakuzinos Rumeli'de büyüyen ve genişleyen Osmanlı Devleti akınlarına karşı Mizistre merkezli Mora Despotluğu'nu tesis etmiştir. Mora'ya atanan ilk despot Manuil Kantakuzinos'tur. Manuel yarımadadaki komşuları olan Latinlerle iyi ilişkiler kurarak I. Murad döneminde Osmanlı askerlerinin bölgeye akınlarını önlemiştir. Venedikliler ve Hospitallerin yardımlarıyla Megara'da 35 parçalık bir Türk donanmasını ateşe vermiştir.
Osmanlı Devleti'nin Mora'daki ilk başarılı akınları 1387'de gerçekleşmiştir. Yıldırım Bayezid dönemine tekabül eden bu akınlar sırasında Osmanlılar Mora'yı yağmalamıştır. Bu sırada Venedikliler Mora'nın güneyindeki Modon ve Koron limanlarına sahip olmalarının yanı sıra Arhos ve Anabolu'yu yıllık 700 duka altın karşılığında ele geçirmiştir.

Venedikliler Dalmaçya'dan Mora'ya kadar uzanan kıyı şeridindeki hakimiyetlerini güçlendirmek için 1417'de Navarin'i ele geçirmiş ve Koron'a kadar olan bölgelerdeki tahkimatlarını artırmıştır.
1423'te II. Murad, Ahaya Prenslerine ve Venediklilere karşı harekete geçmek üzere Turahan Bey komutasındaki 25,000 kişilik bir orduyu Mora'ya göndermiştir. Harap olmuş vaziyetteki Germehisarını (Hexamilion) aşan Turahan Bey ve ordusu Mora'nın iç kısımlarına doğru hareket ederek Mizistre, Leondari, Gardiki, Davia ve diğer pek çok Bizans şehrini yağmalamıştır. Venedikli tarihçiler Turahan Bey'in kendi şehirlerinden 1260, Bizans'a ait bölgelerden ise 6000'in üzerinde pek çok Arnavut esir ele geçirdiğini kaydetmiştir. Bu sırada Moralı Arnavutlar Osmanlılara karşı saldırıda bulunmak için Tripoliçe yakınlarındaki Davia'da bir araya gelerek kendilerine bir lider seçmiştir. Turahan Bey tuzağa düşmeyerek dağlık araziler yerine onları ovada karşılamış, birlikleri geri püskürtmüş ve ele geçirdiği 800 esirin başlarını vurdurtmuştur. 1425 yılında Venedik donanması amirali barış görüşmelerini Turahan Bey ile gerçekleştirmiştir.
1431'de Turahan Bey Germehisarı surlarını yeniden aşarak Mora'yı baştan başa dolaşmış ve yağmalamıştır.
Mora'ya yönelik bir diğer askerî harekât 1440 yılında düzenlenmiştir. II. Murad bu surların durumu hakkında bilgi almak için Teselya Sancak Beyi Turahan Bey'i yeniden görevlendirdi. Turahan Bey II. Murad'a Germe'de beş farklı yerde hisar yapıldığını, bu nedenle üç farklı cephede savaşılması gerektiğini bildirmiştir. Bunun üzerine II. Murad savaş hazırlığı yapılarak Mora'ya yürünmesini, Turahan Bey'in ise keşif maksatlı ordugâhtan önce surlara varmasını emretmiştir. Turahan Bey Germehisarına vardığında surların birbirine destekli olduğunu ve savaş durumunda birbirlerine yardım ettiklerini fark etmiştir. Bunun üzerine top çekilerek surlar dövülmeye başlanmıştır. Ayrıca hendekler kazılarak içine su doldurulmuş, sonra bu suların kurutularak surları zayıflatmasını ve akabinde yıkılmasını sağlamışlardır.
1444'te Mora despotu Konstantin Palaiologos Germehisarını güçlü bir şekilde yeniden tahkim etmiştir. Ancak II. Murad 1446'da surları yeniden yıkmıştır. 1460'ta II. Mehmed Mora'yı fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır.

Akdeniz'de hakimiyet kurmak isteyen II. Bayezid Venediklilerle ortaya çıkan savaşı fırsat bilerek Yakup Paşa'ya Modon'u kuşatma emri vermiştir. 9 Ağustos 1500'de uzun bir muhasara sonrası Modon fethedilmiş, Koron ve Navarin de kısa bir süre içerisinde Osmanlılara teslim olmuş, buradaki baş kiliseler Sultan'ın talimatıyla camiye çevrilmiştir. Böylece Osmanlı donanması Batı Akdeniz'de hakimiyet kurmak için yeni bir üs edinmiştir.

1521 tarihli bir belgeye göre Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kıtasındaki bütün toprakları Rumeli Eyaleti'ne bağlıydı. 11 kaza merkezine sahip olan Mora, Mîr-i Mîrân (28 kaza) ve Silistre (13 kaza) sancaklarından sonra en çok kazaya sahip olan üçüncü sancaktı. Bu kazalar Gördüs, Balyabadra, Kalavrita, Hulumiç, Arkadya, Kalamata, Karitene, Mezistre, Arhos, Moton ve Koron'du. Bir yıl sonra, Midilli adasının Mora'ya bağlı bir kaza merkezi olarak kaydedilmesiyle yarımadadaki kazaların sayısı 12'ye yükselmiştir.
1532'de Şarlken Mora'ya müdahale etmek için haziran ayında Messina'da büyük bir filo toplamıştır. Papalık, Saint-Jean Şövalyeleri, Cenevizliler ve Sicilyalıların desteğini arkasına alan Andrea Doria kanlı savaşların ardından Koron'u ele geçirmiştir. Daha sonra Balyabadra'ya yönelen Andrea Doria burayı da ele geçirerek yağmalamış ve büyük bir ganimetle memleketine dönmüştür.
1537'de Venedik'e savaş ilan eden I. Süleyman, Mora Sancak Beyi Kasım Paşa'ya Mora'da Venedik kalelerini zapt etmekle görevlendirmiştir. 1540'ta Cenevizlilerin elinde bulunan kolonileri kurtarmak isteyen Venedikliler I. Süleyman ile bir barış antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre Venedik Cumhuriyeti, Benefşe (Monemvasya) ve Anabolu üzerindeki haklarını Osmanlılara terk etmiştir. Böylece yarımada bütünüyle Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.
Mora'nın tamamen Osmanlıların eline geçmesiyle yarımadada bir dizi idari düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Andurusa (Androusa) ve Hulumiç (Chlemoutsi) bağlı bulundukları kazalardan ayrılarak bağımsız bir kazaya dönüştürülmüş, Midilli Adası Mora'ya bağlı olmaktan çıkarılmıştır. Böylece XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra Mora Yarımadası toplamda 14 kaza merkezine ulaşmıştır. Osmanlılar bu dönemde ele geçirdikleri toprakları iskan etmeye çalışmıştır. 1550 senesine doğru Mora'da 42.000 Hristiyan aile yaşamaktaydı.
16. yüzyılın ikinci yarısında Mora'ya bağlı kazaların akçe değeri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Yukarıdaki tabloda kazaların akçe değerleri göz önünde bulundurulduğunda Mora'daki başlıca nüfus yoğunluğunun Balyabadra, Gördüs, Mizistre ve Arkadya'da olduğunu söylemek mümkündür.

Navarin Katliamı

Plantin-Moretus Evi-Atölyeleri-Müze Kompleksi Belçika'nın Anvers şehrinde bir müzedir ve müze olan bina ise Cristoffel Plantijn ve Jan Moretus isimli ünlü matbacıları onurlandırıyor. Binanın kendisi hala orijinal konumu olan  Vrijdagmarkt (Cuma Pazarı) meydanında, Plantin Press matbaacılık yerleşkesindedir.

Plantijn Matbaası 16. yüzyılda Cristoffel Plantijn tarafından kuruldu. Ölümünden sonra damadı Jan Moretus tarafından devralınmıştır. Bu matbaa, Justus Lipsius ve Simon Stevin gibi hümanistlerin ve bilgelerin uğrak yeri de olmuştur.
1876'da Edward Moretus bu matbaayı tüm içeriği ile beraber Anvers şehrine ve Belçika devletine satar. Bir yıl sonra ise, 1877'de matbaanın kapıları halka açılmış olup, vatandaşların ziyaretine sunulmuştur. 1944'te bir Alman V2 raket tarafından ağır hasara uğrayan  müzenin kapıları 1951'de tekrar açılmıştır. 
Her ne kadar bu müzenin 2002'de UNESCO'nun Dünya miras listesi için adaylığı söz konusuysa da, ancak 2005 (tarihinde ilk müze olarak) resmen listeye dahil edilmiştir. Bu müze 16. yüzyıldan kalma tarihi bir matbaayı da içinde barındırdığı için hâlâ yüksek standartlarda koruma altına alınmaya devam ediyor.

Bütün ev tümüyle Flemenk mobilyası donatılmıştır.Sanatsal eşyaların yanında da altın derisi ile kaplanmış ağaç işlemeciliği vardır. Koleksiyonun içinde ise yine, ev arkadaşı olan, Rubens'e ait tuvaller de var. Müzenin içinde hazine değerinde tarihi kitaplar ve basımlar saklanmıştır ve koleksiyon toplam 30.000 civarı kitabı barındırmaktadır. Bu 30.000 kitap içinde inkünabel ve post inkünabel kitapların yanında orijinal müzik notaları için bile metal çubuklar mevcuttur.
Eski matbaada birkaç adet otantik ağaç yapımı tipografik baskı parçaları bulunmuştur. Eski dökümhanede metal harf baskı parçalarının yanında tamamıyla çok özel el dökümü kalıplar koleksiyonu da sergilenmektedir. Bunların yanında harf kalıpları da saklanmaktadır. Bu kalıplar ise 17. ve 18. yüzyılda Claude Garamond, Johan Van der Keere gibi o dönem ün salmış başka harf kalıpçılara atfen kaynaklandırılırlar, çünkü onlar tipografi mirası çerçevesinde önemli şahıslar olarak geçmektedirler.
Daha başka olarak hemen hemen 600'e yakın tarihi elyazmaları da saklanmaktadır. Özellikle Jean Froissart'ın 15. yüzyıldaki Kronikleri elyazmaları, birkaç adet Gerardus Mercator'un modellerine göre üretilen kartografik dünya küreleri ve Ortelius'a ait Theatrum Orbis Terrarum gibi atlaslarla oluşan bu el yazmaları arşiv olarak muazzam korunmaya devam edilmektedir.
Matbaanın aktif olduğu süre zarfı boyunca elde edilen muhasabesi ve arşivlerin tamamı da korunmuştur. Bu arşiv Anvers şehrinin sosyal tarihiyle  ve işçi sınıfın çalışma ortamlarıyla ilgili en önemli enformasyon kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir. Hatta işçi kurallarına göre çalışma süreleri kısıtlanmıştır. Sabah saat dörtten önce olmamak şartıyla, gece saat on birlere kadar çalışma saatleri belirlendi. Ayrıca baskıcılar ve kalıp koyucular ailelerini bakabilmek için uzun çalışma saatlerine boyun eğmek durumundaydılar. Kahya baskıcılar olarak isimlendirilen kişiler ise daha iyi maaşa tâbi tutuluyorlardı.

Beş lisanlı Kutsal Kitap: Biblia Polyglotta (1568-1573)
Cornelius Kiliaan'a ait Thesaurus Teutoniae Linguae
Abraham Ortelius tarafından yapılan Theatrum Orbis Terrarum isimli coğrafi kitap.
Rembert Dodens tarafından üretilen ve bitkisel bilgiler içeren Cruydeboeck kitabı
Andreas Vesalius ve Joannes Valverd'ın kalemlerinden anatomik çalışmaları
Simon Stevin'e ait decimal numaralar ile ilgili de thiende isimli kitap
Gutenberg Kutsal Kitabı'nın 36 satırlık bir numunesi
Peter Paul Rubens'e ait çizimler ve tablolar
Justus Lipsius isimli hümanistin etütleri ve daha başka çalışmaları

Müzenin UNESCO sayfası11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müzenin resmi sitesi24 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müze ile ilgili fotoğraflar 7 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mestrius Plutarkhos veya Plütark (Yunanca: Πλούταρχος, Plutarkhos; MS 46 - 120?), Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı. Ayrıca orta dönem Platonculardandır. Plutarkhos Delfi'nin yaklaşık 35 km doğusunda bulunan Chaeronea, Boeotia Yunanistan'da dünyaya gelmiştir. Plutarkhos'un ciltlerce eser yazmış olduğu belirtilmektedir. Lampria Katalogu adlı bir antik katalog listesinde 227 eseri olduğu bildirilmiştir. Paralel Yaşamlar ve Moralia adlı iki toplanmış eseri günümüze ulaşmıştır.

Plutarkhos MS 46 yılında Delfi'nin yaklaşık 35 km doğusundan bulunan Chaeronea şehrinde doğmuştur. Bu şehir Hesiodos ve Pindaros'un da doğum bölgesi olan Yunanistan'ın Beotia bölgesindedir. Şehir Makedonyalı II. Filip'in Yunanları yenmiş olduğu mevkii olarak bilinmektedir. Ailesi bu şehrin ileri gelen yerli zenginlerindendi.
Plutarkhos'un yaşamı hakkındaki bilgiler yazmış olduğu denemelere veya onları yorumlamayla dayanır. Örneğin Plutarkhos'un yazmış olduğu otobiyografik bir deneme (De sollertia animalium) yorumlanarak babasıyla arasının pek iyi olmadığı ama bu denemede isimleri anılan kardeşi (Lampria) ve büyükbabasıyla (Nikardo) iyi geçindiği sonucuna varılmıştır.
MS 60 yıllarında Atina'ya gidip oradaki Akademia'da Ammonio'nun derslerine devam ettiği ve onun çok iyi bir talebesi ve müridi olduğu ve retorik, matematik ve Platoncu felsefe derslerinde başarı kazandığı bildirilir.
Daha gençken Plutarkhos, şehir ile ilgili önemli bir sorunu görüşmek üzere oranın bağlı olduğu en yüksek Roma idarecisi olan Akhaia prokonsülüne elçi olarak gönderilir. Bu Roma'nın idareci çevreleriyle kurduğu ilk ilişki oldu. Bundan sonra daha birçok kere Roma'ya gitti. Oradan da kuzey İtalya'ya yolculuklar yaptı. Plutarkhos Roma'da akademik konularda konuşmalar ve konferanslar vermiştir. Bu arada zamanın ileri gelen Romalı idarecileri dostluk ilişkileri kurmuştur. Örneğin MS 90 ve MS 107de konsül seçilen Quintus Sosius Senecio ile yakın dost olmuştur. Plutarkhos yazmış olduğu denemelerin birkaçını, özellikle birkaç yaşam öyküsünü Quintus Sosius Senecio'ya adamıştır. MS 83-84 yıllarında Asia eyaletinde prokonsül olan Lucius Mestrius Florus da dostuydu. Plutarkhos'un Roma yurttaşlığına alınması Lucius Mestrius Florus yardımı ile olmuş ve buna gönül borcunu göstermek için de Plutarkhos adına Mestrius'u eklemiştir. Son yüzyıllarda ele geçirilen bir yazıtta adı Mestrios Plutarkhos olarak yazıldığı görülmektedir.
Plutarkhos bilgisiyle kültürüyle öz Yunan varlığını temsil ettiği için İmparatorluk sarayında bile saygı kazanmıştı. İmparator Trajan ona konsularis rütbesini vermiş ve Akhaia valilerine gönderdiği bir buyrukta eyaletin yönetiminde Plutarkhos'un öğütlerini dinlemelerini istemiştir. Hadrianus ise Plutarkhos'u Akhaia eyaleti için procurator yaparak onu ödüllendirmiştir.
Plutarkhos yüksek mevkilerdeki Romalılarla yakından ilişki kurmasına ve Roma'da onur kazanmasına rağmen kendi şehrine ve bölgesinin basit yaşayışına bağlılığını kaybetmemiştir. Roma'yla kuzey İtalya'dan başka ancak Mısır ile Anadolu'da seyahat yapmıştır. Sart ve Efes'te konferanslar verdiği bilinmektedir. Halbuki isteseydi Roma'da büyük bir idareci rolü oynayabilir yahut uzun gezilere çıkabilirdi. Roma dünyasında unlu bir yazar olduğu halde şehrini ve bölgesini sevmeyi ahlak borcu saymıştır. Bu nedenle Khaironeia'da yapıt denetmeni ve arkhont olmakla yetinip daha yüksek idareci görevleri almadı.
MS 70'de Plutarkhos Cheroneali Timossena adında bir kadınla evlilik yaptı. Bazı yorumcular bu evliliğin Eros'a çiftin yaptığı bir kurbandan sonra yapılmasına gelinin ailesini evlilik aleyhinde olduğunu çıkartmaktadırlar. Bu evlikten dördü erkek 5 çocukları oldu. Bunlardan ikisi erkek biri kız olmak üzere üçü çocukken öldü. Yaşayan iki erkek çocuğunun adları Autobulo ve Plutarkhos'tur (bu oğul babasının adını taşımaktadır). Karısı ile aynı adı taşıyan Timossena isimli kızı öldüğü zaman Plutarkhos'un, ölen kızını övmek ve karısının yasını paylaşmak için karısına yazdığı mektup denemelerinin arasında zamanımıza kadar gelmiştir. Plutarkhos'un karısı Timossena'nın, kocasına çok bağlı, kültürel bakımdan güçlü bir kadın olduğu bilinmekte ve kendinin de Aristilla'ya ithaf edilmiş lüks maddelere karşı sevgi hakkında bir denemesi bulunmaktadır.
Kendi şehri Chaeronea'ya çekildiği zaman şehir gençlerinin eğitimi ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Chaeronea şehrinde Atina'da Platon'un Akademia'sina benzer bir okul kurmuştur. Bu okulda verdiği dersler ve öğrencileriyle yaptığı konuşmaların birçoğunun zamanımıza gelen Plutarkhos denemelerinin köklerinde olduğu kabul edilmektedir. Bu okulun Sokrates ve Platon ile bilimsel ilişkileri olduğunu göstermek için onların doğum günleri için tören yapılırdı. Okulun hiçbir kamu yardımı sağlanmadan ve özel bir örgüt yapısı kurulmadan MS 3. yüzyıl sonlarına kadar devam ettiği bilinmektedir.
Plutarkhos antik Yunan geleneğini ve bu geleneğin bıraktığı anıtları sevip saydığı açıktır. Denemelerinde Yunanların "en soylu, tanrıların en çok sevdiği ulus" olduğuna inandığını bildirmiş ve bu inancıyla hem kendi Yunan ülkesinde hem de Romalılar elinde bulunan diğer ülkelerde Yunan kültürüne sevgi ve saygının canlanmasına çok yardım ettiği aşikardır.
Plutrakhos pagan tanrılarına bağlılığını hayati boyunca korumuştur. Fakat dinsel bakımdan hiçbir zaman tutucu olmamış ve eserlerinde devamlı düşünce aydınlığı göstermiştir.
Ancak yaşlılık çağlarında hazırladığı denemelerinde pagan inanışlarının daha gizemli etkileri altına girmiş olduğu görülmektedir. Plutarkhos'un Delhi'de önemli olarak tapılan tanrı Apollon'a bağlanmış; onun Delfi'deki rahipleriyle yakın ilişki kurmuş olduğu bilinmektedir. MS 95 yılından sonra, ta ölünceye kadar geçerli olarak, Delfi Apollon rahipliği görevi almıştır. Roma İmparatoru Trajan döneminde Apollon'a ve Delfi tapınağına verilen önemin Plutarkhos'un etkisinde olduğu iddia edilmiştir. Plutarkhos'un Delfi için yaptıklarına karşılık tapınakta Plutarkhos adına bir anıt dikildiği bu anıt yazıtının bulunmasıyla anlaşılmıştır. Bulunan bu yazıtta "Amphiktyonların kararına uygun olarak Delfililer Khaironeialılarla birlikte Plutarkhos adına bu yontuyu yaptılar" denilmektedir.
Tarihçi Cesareali Eusebio onun MS 119'da öldüğünü bildirmekle beraber çağımızdaki tarihçiler ölümünün 120-125 arasında olabileceğini kabul etmektedirler.

Plutarkhos'un felsefe eseri olarak kabul edilen Moralia (Yunancası "Ethikà") 60'a yakın sayıda değişik denemeyi içinde toplamaktadır. Genel olarak deneme konuları felsefe ile bağlantılı olmakla beraber içinde sadece felsefe konusunda değil tarih, din, edebiyat, fen, retorik konularını da içeren denemeler bulunmaktadır. Örneğin "Herodot'un Kötülüğü" adlı denemesi antik Yunan aleyhtarlığı ve içinde bulunan hatalar nedeniyle çok tenkit edilmiştir. Dinsel tarihle ilgili "Yunan ve Roma tarihi sorunları (Quasestiones Graecae Romanae) adlı denemesi sadece antik Yunan ve Roma dinlerinin tarihin vermekle kalmayıp kamu hayatına siyasi katkı yapmak kişilere verdiği siyasal nasihatleri da içermektedir. Büyük İskender'in hayatı ile ilgili denemesi Felek (Fortune) tanrısı hakkında retorik konuları ve şansın antik Yunan ve Roma tarihleri üzerindeki etkilerini de incelemektedir.
Felsefe bakımından Orta Platonculuğun, önemli düşünürü, ahlakçı ve tarihçisi kabul edilir. Tarihle ilgili çalışmaları yanında, Platon'un eserleri üzerine şerh ya da yorumlar yazmış olan filozofun düşüncesi, özü itibarıyla eklektik bir nitelik taşır. Buna göre, yalnızca Platon'dan değil, fakat Peripatetiklerden, Stoalılardan ve özellikle de Yeni-Pitagorasçılardan etkilenmiş olan Plutarkhos, Orta ve Yeni Akademilerin kuşkuculuğunun bir sonucu olarak, kuramsal spekülasyonun imkânı ya da yararı söz konusu olduğunda kuşkucu bir tavır almış ve Aşkın olanla sezgiye dayanan bir doğrudan temas üzerinde ısrarlı olarak Yeni Platoncu felsefeye çıkan yolda önemli bir adım oluşturmuştur.

Plutarkhos'un zamanımızda elimizde bulunan yazmalarının bazılarında Paralel Yaşamlar yazmasına ek olarak; bazen Moralia adlı eserine ek olarak, Roma İmparatorlarından Galba ve Otho'nun yaşam hikâyeleri bulunmakta ve bazı yazmalarda ise bunlarla beraber Damascasius adlı Romalı tarihçinin yazmış olduğu İmparator Tiberius ve Neron yaşamlarını anlatan parçalar bulunmaktadır.
Bunların Plutarkhos'un ana eseri olan Paralel Yaşamlar'in bir kısmı olmadığı; bu eseri yazmadan önce hazırlanmış olduğu ve İmparator Augustus'tan İmparator Vitellius'a kadar Roma İmparatorları Yaşamları eserinin kaybolmamış olan parçaları olduğu kabul edilmektedir. Buna göre bu kayıp eser ya Nerva'nin imparatorluk yıllarında ya da Flaviyen hanedanının hüküm sürdüğü dönemlerde Plutarkhos'un yazıp yayınladığı ilk tarihsel eserdir.

Plutarkhos'un en ünlü tarih eseri Paralel Yaşamlar adlı ünlü antik Yunan ve Romalı kişilerin yaşam öykülerini çifter çifter birbirlerine paralel olarak incelemektedir. Plutarkhos incelediği her antik Yunan ve Romalı çifti arasında etik ile ilgili olarak erdemsellik ve kötülük ilişkileri bulmakta ve bu şekilde karşılaştırmalı yaşam öyküleri ile okuyucuya bir etik ve ahlak dersi vermeyi hedef almaktadır.
Elimize geçen Paralel Yaşamlar eserinde 23 çiftin yaşamları ve 4 tane de çift olmadan tek kişi olarak incelenen yaşam bulunmaktadır: Bunlar Solon, Themistokles, Aristides, Perikles, Alkibiades, Nicias, Demosthenes, Philopoemen, Timoleon, Sirakuzalı Dion, Büyük İskender, Epiruslu Pyrrhus, Romulus, Numa Pompilius, Coriolanus, Aemilius Paullus, Tiberius Gracchus, Gaius Gracchus, Gaius Marius, Sulla, Sertorius, Lucullus, Pompey, Jül Sezar, Cicero, Marcus Antonius ve Marcus Junius Brutus.
Bu eserin içerdiği bazı kişilerin yaşam öykülerinin kaybolduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Herakles, Makendon II. Filip ve Scipio Africanus. Elimizde bulunan metinlerin çoğunun yazmalardan yazmaya geçirilirken kısaltıldığı bilinmektedir. Diğer taraftan çoğuna da yazmadan yazmaya geçirilirken diğer yazarlar tarafından katkılar ve değişiklikler yapılmıştır.
Plutarkhos eserinden tarihe verdiği önemi sadece incelediği bir kişinin iyi ve kötü k

Polybios (Yunanca: Πολύβιος;İngilizce: Polybius), (d. MÖ 203 – ö. MÖ 120), Helenistik dönemi ayrıntılarla ele alan antik Yunan tarihçisi. Yunanca (Ἱστορίαι, Historíai) (Tarihler) adını taşıyan 40 ciltten oluşan ama günümüze ancak ilk 4 cildi kalmış olan tarih eserinde MÖ 264 - MÖ 146 dönemindeki Akdeniz havzasındaki tarihsel gelişmeleri antik Grekler ve Romalılar görüş açısından ve evrensel tarih anlayışı ile ayrıntılı olarak incelemiştir. Bu dönemde Polybios, Antik Roma Cumhuriyeti'nin antik dönemde Akdeniz havzası dünyasında hakim devlet olmasına doğru gelişmeleri anlatmaktadır. Bu Romalılar üstünlüğünün en zirveye eriştiği Üçüncü Pön Savaşı'nı ve şahsen katıldığı MÖ 146'da Kartaca Muharebesi ve Kartaca'nın Romalılara tarafından alınıp talan edilip harap edilişini anlatmaktadır.
Polybios, Mora yarımadasında bulunan Arkadya bölgesinin Megalopolis kentinde doğup yetişmiştir. Babası o bölgede bulunan bağımsız şehir devletleri ve orta ve kuzeydeki şehir devletleri tarafından idare koordinasyonu için kurulmuş bir konfederasyon olan Achaea Ligi askerî gücü ve devlet idaresinde önemli rol oynamakta idi. Polybios da babasının yanında ve onu takiben Kuzey ve orta Mora yarımadasında yaşadığı dönemde yüksek bir yönetmen olmuştur. Tam bu sırada Roma Cumhuriyeti ile Makedonya Kralı Pirus ile Piros Savaşı'na girişmiş; Balkanlar, Atik yarımadası ve Mora yarımadası'nı eline geçirmek amacıyla Antik Romalıların saldırılarına sahne olmuştur. Achaea Ligi'ni ellerine geçiren Romalılar bu devletin önemli yöneticilerinden 1000 küsur Achea Ligi idareci asilini, bu arada Polybios'u, rehine olarak Roma'ya götürmüşlerdir. Polybios bundan sonra antik Roma'da 17 yıl yaşamıştır. MÖ 146'da Romalıların isyan eden Korint kentini alıp talan etmesinden sonra Polybios Mora yarımadasına dönmüştür. Roma'da önemli politikacıları tanımış olan Polybios bu bölgenin Roma'ya bağlı olarak yönetilmesi için atanmıştır. Polybios bu bölgenin Roma'ya bağımlı olarak idare edilebilmesi için yeni politik düzenleri ortaya çıkarmış ve bunların ilk işleyişlerinde devlet idaresini üzerine almıştır. Bu dönem yaşamı hakkında İskenderiye ve şart'ta gittiği; önemli Romalı genç Scipio Aemilianus ve Rodoslu Panetiatus ile siyaset hakkında mektuplaştığı ve Afrika Ekvator havzasında yaşananlar hakkında elimize geçmemiş bir risale yazdığı ancak bilinmektedir. Değişik kaynaklardan öğrenildiğine göre 80 yaşlarında iken Polybios attan düşerek ölmüştür.
Polybios'un hazırlamış olduğu tarih eseri ve bu eserinde analitik olarak ele aldığı konular, yaşadığı dönemlerden itibaren ve sonraki yüzyıllarda Antik Roma tarihi yazarlarını yakından etkilemiştir. Özellikle bu tarih kitabında ilk defa ele alınan devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığı prensibine göre yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmasını içeren "karışık anayasal" idare hakkındaki fikirleri daha sonra 18. yüzyılda Montesquieu tarafından De l'Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) ilkesi olarak ayrıntılı olarak ifade edilmiş  ve ABD Anayasası'nın hazırlanmasında kullanılmıştır. Polybios'un tarih eserindeki siyasi anlayışı, bugün Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler gibi çeşitli disiplinlerde çalışma malzemesi olarak kabul edilmektedirler.

Polybios'un yazdığı eserlerin çoğunluğu yüzyıllar geçtikçe kaybolup günümüze kadar gelememişlerdir. İlk eserlerinden biri, MÖ 253 – MÖ 183 döneminde yaşamış Yunan devlet adamı olan Philopoemen hakkındadır. Polybios'un bu eseri kaybolmakla beraber bu eserin içeriğinin Plutarkhos'un MS 2. yüzyıl sonunda yazmış olduğu Paralel Yaşamlar adlı tanınmış biyografi eserinde bulunan Philopoemen hayatına ait bölümün ana kaynağı olduğu kabul edilmektedir.
Polybios'un gayet ayrıntılı olarak işleyip "Taktikler" adını verdiği uzunca bir deneme eseri de kayıptır. Bu eserinde Polybios'un Antik Yunan ve Roma ordularının kullandıkları askerî taktikleri hakkında uzun detaylı tasvirler yaptığı bilinmektedir. Bu eserin bir kısmının Polybios'un "Tarihler" adlı eseri içeriğinde bulunduğu; ama Tarihler eserinin bu kısmının da kayıp olduğu kabul edilmektedir.
Polybios'un diğer bir kayıp olmuş eseri bir tarihi monograf olan Romalıların İspanya'da yaptıkları Kaltibriyan Savaşları'nın son safhasında Ebro Nehri kıyılarında yaşayan bir kabile ile yaptıkları Numentiyen Savaşı hakkında olduğu bilinmektedir.

Polybios'un en büyük ve en önemli eserinin adı Tarihler'dir. Bu eserin 40 cilt olduğu bilinmektedir. Fakat elimizde tümüyle detaylı olarak sadece ilk beş kitap (Kitap I 'den Kitap V'e kadar) bulunmaktadır. Kitap VI'nın bazı kayıp kısımları hariç önemli kısımları da elimize geçmiştir. Fakat diğer 34 kitaptan ancak kısa parçalar günümüze gelebilmiş ve diğer parçalar kaybolmuştur.
Bununla beraber elimize geçen kısımlara dayanarak Polybios'un Roma tarihinin incelemesi ve analizinde, tarihçi Yaşlı Cato (MÖ 234-149) ile birlikte tarihçiliğin babası olduğu kabul edilmektedir. Polybios'un Tarihler eseri MÖ 264-MÖ 146 dönemini kapsamaktadır. Bu dönemin içinde eserinin teksif olduğu dönem MÖ 220 - MÖ 167'de Roma'nın baş düşmanı olarak kabul ettiği Kartaca ile yaptığı Pön Savaşları ve bu savaşlarda etap etap Kartacalıları yenip Roma'nın Akdeniz'de en güçlü egemen devlet olması dönemidir.
Tarihler eserinin Kitap I ile Kitap V bölümü, Polybios'un yaşadığı dönemde Akdeniz'de kıyıları olan önemli devletlerin, bunlar arasında özellikle mevcut olan antik Yunan şehir devletleri ve Ptolemaios Hanedanı altında Mısır'ın politikalarına devlet devlet ayrıntılarla hasredilmiştir ve bundan sonra bunların birbirleri ile olan "karşılıklı ilişkileri" ortaya çıkartılmaktadır. Polybios Kitap VI'da antik Romlıların en sonunda Akdeniz'de en güçlü egemen devlet olmayı başarmasına önemli neden olan politik, askerî ve moral kurumları ele almaktadır. Birinci Pön Savaşı ve İkinci Pön Savaşı'nı Polybios bu eserinde incelemektedir. Polybios Hannibal ile Publius Cornelius Scipio Africanus Major arasında yapılan Ticinus Muharebesi, Trebia Muharebesi, Saguntum Kuşatması, Lilybaeum Muharebesi ve Ren Nehri Geçişi Muharebesi gibi askerî çatışmaları kronik olarak ele almıştır. Polybios, Roma'nın Akdeniz'de tek egemen güç olması sonucunun meydana çıkmasını, Romalıların gelenekleri ve kurumları ile asil faaliyetlere önem vermeleri, erdemliliği sevmeleri; ailelerine ve yaşlılarına hürmet göstermeleri ve tanrılarından korkmaları olarak açıklamaktadır.
Kitap VII'den ele geçen kısımlarda Polybios bu kitapta bir tarihçinin baş görevini belgelerin analizi, coğrafi bilgilerin yararlı olanların tekrar gözden geçirilmesi ve siyasi tecrübelilik olarak tanımlamaktadır. Polybios tarihinde kronik olarak ele aldığı olayların ancak bunlara katkıda bulunmuş olanların anlatıları ile teyit edilmesinden sonra yazıya geçirilebileceğini savunmakta idi. Böylece tarih yazmada tarihçinin aynı iyi ahlaklı bir gazeteci gibi ancak gerçekleri aksettirmesini savunanlardan ilki olmuştur. Polybios, tarih yazdığı dönemde profesyonel bir tarihçinin gerçeği ve uydurmayı birbirinden ayrıma gücünü kazanmak için politika tecrübesi gerektiğini ve yine bir profesyonel tarihçinin olayların doğruluğunu yargılayabilmesi için ele alınan konunun içinde geçtiği coğrafi mevkileri iyi bilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bu prensiplere uyan Polybios'un şahsen siyaset ve askerlik tecrübeleri bulunmaktaydı ve geniş olarak Akdeniz havzasında seyahat etmişti.
Polybios tarihini yazmakta iken antik Yunan ve Romalı yazılı kaynakları da elden geçirip bunlardan faydalandığını bildirmektedir. Ama faydalandığını iddia ettiği bu kaynakları hazırlayanların isimleri eserinde bulunmamaktadır. Ancak Kitap XII'den elimize geçen parçalarda kendinin ele aldığı dönemin tarihini ele alan Timaeus'un yazdığı eseri incelemektedir. Polybios Timeaus'un tarihinin Romalılar tarafında yanlı olduğunu ve doğruluğu şüpheli ve gerçeklere uymayan kısımlar ihtiva ettiğini iddia etmektedir.

Antik Yunanistan'da askerî ve ticari bilginin güvenli bir şekilde iletimini sağlayabilmek için Yunanlar bazı şifreleme sistemleri geliştirdiler. Polybios damatahtası denen bir cihaz kullanarak metin şifrelemenin temellerini ortaya koydu.

Polybios dama tahtasının, alfabenin harflerini içeren beşe beşlik bir ızgaradan oluştuğu bilinir. Ancak bu ızgara, kullanılan alfabenin, hatta şifrelenecek metnin içerdiği alfabe harfleri sayısına bağlı olarak istenen boyutta (n × m, n, m) tasarlanabilir. Her harf, ilki harfin bulunduğu satır ve ikincisi de sütun olmak üzere iki sayıya dönüştürülür. A için 11, B harfi için 12 ve sonraki harfler için ilgili sayılar eşleşir.

Polybios şifrelemesinde her sayı (ya da simge) tek bir harfi ifade ettiğinden, dilin yapısından hareketle böyle bir şifreyi çözmek zor değildir. Şifreli metnin boyunun uzun olması da deşifrelemeyi kolaylaştırır. Daha büyük damatahtaları kullanılarak ve alfabe bitiminde alfabeyi yeni baştan yazarak, aynı harfi birkaç sayıyla da göstererek şifreyi çözmek daha zorlaştırılabilir. Dilbilim kurallarına uymayan ya da çok sık şifreleme hatası yapan birinin şifresini çözmek zaman alabilir ama yine de metin çok uzunsa deşifrelemek zor değildir.

Şifrelenecek metnin her harfi için, dama tahtasında o harfe denk gelen satır ve sütun numarası ile bir sayı bulunur. Örneğin; şifrelenecek metin poliybius ise,

p harfi için 4. satır 5. sütun ---> 45,
o harfi için 6. satır 1. sütun ---> 61 ... şeklinde tüm harfler dama tahtasındaki sayılar ile eşleştirilerek her harf için birer sayı bulunur.
Sonuçta bu değerler birleştirildiğinde şifreli mesaj aşağıdakine benzer şekilde elde edilmiş olur.
polybius --> 4561...

Şifrelenmiş metin deşifrelenirken bu defa tablo, tersten kullanılır.Açmak istenilen metin 456123 olsun.Bu metni deşifrelemek için satır /sütun sırası kullanılır.

ilk sayı 4, dolayısıyla 4. satıra bakılır, ikinci sayı 5 dolayısıyla 5. sütuna bakılır –> p
üçüncü sayı 6, dolayısıyla 6. satıra bakıyoruz, dördüncü sayı 1 dolayısıyla 1. sütuna bakıyoruz –> o
şeklinde devam edilerek açık metin elde edilir.

Walbank, Frank W. (1972) Polybius, University of California Press (İngilizce)
Walbank, Frank W. A Histo

Postkolonyalizm sömürgeciliğin bıraktığı mirası sorunsallaştıran bir dizi felsefi, sosyolojik, psikolojik, edebi teoriyi içine alır. Bir edebiyat kuramı ve eleştirel yaklaşım olarak postkolonyalizm, bir zamanlar başka devletlerin, özellikle de Avrupa'nın büyük sömürgeci güçleri Britanya, Fransa ve İspanya'nın sömürgeleri olan ülkelerde üretilen edebi eserleri irdeler; hâla kolonyal düzenlemeleri bulunan ülkeleri (Kanada, Avustralya vb.) de ayrıca kapsar. Bunun yanında, postkolonyal edebiyat sömürgeci ülkelerin vatandaşları tarafından yazılan, sömürülen ülkeleri ve insanlarını ana konusu yapan eserleri de içine alır.
Sömürge ülkelerden, özellikle de İngiliz İmparatorluğu'nun sömürgelerinden insanların Britanya'daki üniversitelere gelmeleri, burada kendi topraklarında mevcut olmayan bir eğitimi almaları, postkolonyalizmin, çoğunlukla edebiyatta, özellikle de romanda yeni bir eleştiri anlayışı olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Postkolonyal teori 1970'lerde eleştiri alanının bir parçası haline gelmiştir. Postkolonyalizmle ilgilenen birçok düşünür, Edward Said'in Oryantalizm isimli kitabını bu teorinin baş eseri olarak kabul eder.

Kolonyalizm
Neokolonyalizm
Oryantalizm
Kültür emperyalizmi
Emperyalizm
Yeni Sömürgecilik

İngiliz Wikipedia'daki "Postcolonialism" makalesinin bir kısmı

Postmodernizm, modernizmin sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan postmodernizm; mimari, felsefe, edebiyat, resim gibi alanlarda kendini göstermiştir.
Bu kavram 1960'lı yıllardan itibaren kullanılmaktadır. 1979 yılında Jean François Lyotard "Postmodern Durum" adlı kitabıyla bir tartışma başlatmıştır. Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır. Bu tartışmalar zamanla diğer birçok alana ve disipline de yansımıştır ve sonuçta bir bütün olarak modernitenin sorgulanmasına ve aşılması arayışına dönüşmüştür. Bununla birlikte postmodernizmi yeni bir tarihsel evre olarak anlamaktansa modernizmi kendi içinde bir aşama ya da özgül bir dönem olarak anlama çabaları da söz konusudur. Postmodernizm, bu anlamda kendine yönelik itiraz ve eleştirileri de içine alacak şekilde süregiden bir modernizm/modernite/modernlik soruşturması ve tartışması olarak görülmektedir. Postmodernizm, tek bir doğruyu reddederek gerçekliğin söylemler tarafından inşa edildiğini savunur.

Çoklu yapısı ve karmaşık değerlendirilmeleriyle, "Postmodernizm tam olarak nedir?" sorusuna tek yanıt vermek mümkün değildir. Postmodernizm kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Buna nazaran, söz konusu dönem "Postmodern durum" (Lyotard) olarak adlandırılır. Aynı zamanda yeni bir felsefi konseptin, yeni bir düşüncenin, üslubun, yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun), yeni bir söylemin de adıdır postmodernizm. Bu, hem kültürel hem düşünsel hem de maddi nitelikler açısından bir dönemin sona ermesi ve kendi içinden ötesine geçilmesi anlamında ileri sürülen bir kavramlaştırmadır.
Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği varsayılan tarihtir. Nitekim temel olarak, Postmodernizm olarak anılan düşünce ve pratiklerin tamamının II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıktığı görülür. Kesin bir dönemleştirme yapmak ve tarihsel sınırları saptamak olanaklı görünmemekte; hatta öncüllerinin bizzat modernizm içinde yer almasıyla birlikte, Postmodernizm olarak ifade edilen süreci ve düşünceleri, tarihsel zaman dilimi açısından II. Dünya Savaşı sonrasından itibaren ele almak yerinde olacaktır.
Daha sonra, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren, Fransa'da görülen teorik çalışmaların ve felsefi tartışmaların sonucunda, Postmodernizm, felsefi olarak da kendini ifade etmeye başlar. Postyapısalcı felsefe, Postmodernizmin düşünsel felsefi arka planını doldurmaktadır. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiş ve bu ülkülere kaynaklık eden düşünce biçimleri ya da temel kuramsal kavram ve kategoriler açıktan sorgulanmaya başlanmıştır; bilim, teknoloji, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı ilerleme ve insanın özgürleşmesidir oysa varılan sonuçların böyle olmadığı açıklık kazanmıştır.
Bu sürecin sonucunda varılan noktayı Lyotard, (ya da Büyük Anlatılar'ın) sonu olarak adlandırır. Bunları Aydınlanma, İdealizm ve Tarihselcilik olarak belirtebiliriz.
Modernitenin projelerinin (Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik gibi) başarısızlıklarını değerlendirmek değil, bu başarısızlığın teorik temellerini anlamak ve aşmak postmodern düşüncenin temel hedefidir. Dolayısıyla yalnızca modern projelerin eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak değil, bizzat modernitenin kendisini tanımlamakta kullandığı temel argümantasyon yapısının yapıbozum'a (daha doğru bir deyişle yapısöküm'e) uğratılması gerçekleştirilmiştir.

Postmodernizmdeki post eki sonra anlamına gelmekle birlikte modernizmden devam eden, ondan kaynaklanan ve onun sorunsallaştırılması ve aşılmaya çalışılması anlamlarına gelir. Postmodernizm, söylemlerinde görülen aşırılıklara rağmen bir çağın kapanıp başka bir çağın açılması anlamında bir kopuşu ifade etmez. Burada modernizmle paradoksal bir ilişki söz konusudur. Modernizmin kendi içinde varılan sınırların sonrası, o sınırlardan itibaren geriye dönük bir kökten sorunsallaştırma girişimi ve yeniden değerlendirme çabası olarak belirtilebilir.
Arnold Toynbee Bir Tarih İncelemesi adlı eserinde modern dönemin I. Dünya Savaşı'yla sona erdiğini, bundan sonraki dönemin postmodern dönem olduğunu ileri sürerek ilk kez postmodern terimini kullanmıştır. Yine 1934 yılında Amerika'da yayınlanan bir şiir antolojisinde postmodern sözcüğü yer almıştır. 1950'lerde modernizmdeki hemen tüm olgulara bir tepki olarak ortaya çıkıp mimarlık, sanat, politika, eğitim, toplum gibi çok farklı alanda kendinden iyice söz ettirmeye başlayan postmodernizm 1980'lerin başlarında yaygın olarak kullanılan bir kavram olmuştur.
Post-modernizm, belli bir anlamda belli bir ideolojiyi ya da öğretiyi hedeflemez. Bazı postmodern teorisyenlerin özellikle belli başlı ideolojilerle polemik hâlinde olması bunu yadsımaz. Post ön eki burada, bir sonralık anlamına geldiği kadar, ötesi anlamına da gelir ve bu bağlamda tartışmalar belli bir ideoloji hakkında değil de daha çok ve asıl olarak ideolojinin ideoloji olması hakkında yürütülür. Belli bir öğreti ya da felsefi fikir değil asıl olarak bütün öğretilerin ve felsefi sistemlerin üzerinde durduğu kuramsal zemin sorunsallaştırılır. Bu anlamda modernleşme projesinin ve hatta Batı felsefesi ya da Batı düşüncesi denilen düşünce yapısının başlangıcından itibaren genel geçerliliğe sahip olan Hümanizm, özgürlük, kurtuluş, evrensellik, bilim ve akıl gibi nosyonlar da sorunsallaştırılır ve yerlerinden edilir.
Postmodernizmin, ekonomik ve toplumsal koşullar anlamında başlangıcı ve kaynakları II. Dünya Savaşı sonrasında bulunabilir. Düşünsel temelleri ise karmaşık bir şekilde çok daha öncelere uzanmaktadır ama yine de bir belirleme yapmak gerekirse Nietzsche ve sonrasında postmodernizmin düşünsel kavram ve kategorilerinin ipuçlarını bulabiliriz.

Postmodernizm, Postmodern durum, Postmodern felsefe, daha da özgül bir anlamda olan Postyapısalcı felsefe farklı anlamlarda ve içeriklerde ele alınıp değerlendirilmelidir.
Postmodernizm, belirli bir durum içinde ve olumlu ya da olumsuz anlamda modernizmden farklılaşan, tüm siyasal ve maddi/toplumsal değişimleri öte yandan düşünsel ve kuramsal ürünleri ve kültürel pratikleri kapsayan bir formülasyondur.
Postmodern durum, II. Dünya Savaşı sonrasında belirginleşen, sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlenişlerle bağlantılı olarak ortaya çıkan genel durumu işaret ederken, postmodern felsefe postmodernizmdeki tutum ve eğilimlerin felsefi/teorik arka planını göstermektedir.
Postmodern felsefe, genel olarak belirgin bir şekilde Platon'dan günümüze uzanan felsefe geleneğinin ("metafiziksel felsefe" olarak adlandırılan) yadsınması girişimidir. "Özcülük", "temelcilik", "gerçekçilik", "nesnellik", "özne" ya da "ben" gibi modern felsefeye içkin kavramların genel geçerlilikleri sorgulanmakta ve büyük ölçüde yadsınmaktadır. Postyapısalcı felsefe ise farklı düşünürlerce farklı şekillerde ortaya konulmuş yapısalcılık-sonrası belli bir felsefe eğiliminin genel adıdır ve postmodern düşüncenin en önemli kuramsal ayağını oluşturmaktadır.

Bu söylemde artık önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, doğruluk kategorisinin işleyiş mekanizmalarının deşifre edilmesi ve bu bağlamda yeni doğruların oluşturulmasıdır. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullar, çağın gerekliliğidir. Postmodern Etik, modernizmin evrensel ve sabit ahlak ilkelerinin geçersizliğini göstererek, genel ahlak ilkelerini görelileştirir. Dinden sonra bilimin egemenliğinin de yıkılmasıyla, "her şey uyar" noktasına varılmıştır. Bu önerme, öncelikle bilimin statüsünü ve doğruluk iddialarını görelilleştirmek üzere, bir bilim felsefecisi olan Paul Feyerabend'ten gelir.
Postmodernizmin, siyasal yönelimleri bakımından, hem radikal hem muhafazakâr olduğu söylenebilir. Hem her iki yönelimin postmodern temsilcileri söz konusudur, hem de belirli bağlamlarda her iki yönelimin de aynı noktada birlikte olması söz konusudur. Postmodernizmin tutarlılık kaygısı gütmeyişi (Eklektizm) siyasal alandaki konumlarda da görülebilir.
Birey, kimlik, kültür alanında radikal, sistemi değiştirme alanında muhafazakârdır. Ancak, radikallik ve muhafazakârlık kavramları da postmodern okumada anlam değişimlerine uğrar ya da başka bir deyişle bilinen anlam yapıları yapıbozuma uğratılır pek çok kavram ve kategoride olduğu gibi. Dolayısıyla postmodernizmin ne radikal ne de muhafazakâr olmadığı söylenebilir. Makro siyaset modeli Mikro siyaset anlayışıyla, majör olan minör olan ile yer değiştirir. Bunu geleneksel siyasal alanın kategorileriyle tanımlamak doğru sonuçlar vermeyecektir. Postmodernizm, en genel anlamda, "Büyük anlatılara", "Büyük projelere", "Büyük ilkelere" itirazdır ve bunların olanaksızlığı iddiasıdır. Buradan itibaren teorik ve politik alanda postmodern konumlanışların şeceresi çıkarılabilir.

Modernizm, aydınlanma ilkelerini temel alan toplumsal projenin adıdır. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Modernizm, aydınlanma düşüncesini temel alır. İlerlemeye inanır. Akıl ve bilimi ilerlemenin aracı olarak görür. Nesnel, evrensel ve yegâne bilginin akıl ve deney yoluyla edinilebilir olduğuna yönelik epistemolojik konum, bütün modernist öğretilerde sabit noktadır. Modernizm bu halde, her tür öğretiye dayanak olacak olan bir epistemolojik ve tarihsel bilinç zeminidir.
Kilisenin ve feodalizmin bin yıllık egemenliğine son veren burjuvazi 'eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvazi gerçekten bu ilkeleri gerçekleştireceğini düşünmüştü. Bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle insanlığın devamlı ileri gideceği ve özgür olacağı düşünülüyordu. Kendinin farkındalığı olarak öznenin bu ilerleme ve özgürleşmede tarihsel bil

17. yüzyıl felsefesi, Rönesans'ın etkisiyle ortaya çıkan gelişmelere dayanarak, Yeni Çağ düşüncesinin temellerini atmak üzere ortaya çıkan felsefe eğilimidir. Rönesansın ortaya koyduğu düşünsel gelişmeleri ve belirsiz kavram içeriklerini kullanan 17. yüzyıl düşünürleri, felsefi formüllerini tam bir sağlamlık ve kesinlik içinde ortaya koyma arayışı içinde olmuşlar ve ortaya koydukları çalışmalarla sistematik felsefeyi yeni bir derinlikle temellendirmişlerdir. Aydınlanma çağı düşüncesinin ilkeleri ve temel kavramları büyük ölçüde 17. yüzyıl felsefesinde hazırlanmıştır.

Rönesanstaki düşünce parçalılığı ve çeşitliliği bu dönemde belirli felsefe eğilimlerinde ve dünya görüşlerinde derli toplu ve bir örnek halde sistematikleştirilmeye yöneltilir.Descartes, Hobbes, Leibniz, Spinoza 17. yüzyıl felsefesinin en önemli isimleridir. Macit Gökberk, birlik ve kapalılığı dolayısıyla 17. yüzyıl felsefesinin antikçağ ya da rönesans felsefesine değil, Orta Çağ felsefesine benzediğini söyler. Bu birlik ve kapalılık durumu sağlayan ise Orta Çağ'dan tamamen farklı bir ilke, rasyonalizmdir.

17. yüzyılda rasyonalizmin kaynağında matematik ve fizik bulunmaktadır. Bu dönem belirleyici olmuş düşünürlerde matematik ve geometriye açık bir ilgi vardır. Kaydedilen gelişmelerle, doğanın da bir matematik formüllerle ya da kavramlarla anlaşılabileceği düşüncesine varılmıştır; doğa ile akıl, madde ile zihin arasında bir uygunluk fikrinden hareketle ünlü rasyonalizm düşüncesine ulaşılmıştır.  Genel bir eğilim olarak 17. felsefesinde rasyonalizm Kartezyen felsefe olarak adlandırılan eğilimi doğuracak, bu yönelim aydınlanma felsefesini derinden etkileyecektir. Düalist ya da monist rasyonalizm modelleri söz konusudur bu yüzyılda, ancak felsefe tarihinin ana yöneliminde düalist argümanların belirli bir süre egemenliği söz konusudur denilebilir. Descartes'ın ortaya attığı tartışmalar günümüze kadar sürüp gelmiştir, özellikle onun düalizmi şiddetli eleştiriler almıştır.
Doğabilimlerinde kaydedilen gelişmeler de, bu dönem felsefesinin gelişiminde belirleyici bir etki etmiştir. Bunlardan özellikle Kopernikus devrimi olarak adlandırılan gelişme, Giordano Bruno'nun evren tasarımı ve Galileo'nun ortaya koyduğu mekanikteki gelişmeleri anmak gerekir. Kopernikus tüm bir dünya görüşünü değiştirecek olan bir sistem geliştirmiştir. En temel sonucu, gerçeklik karşısında gören gözün yanılabilirliğini açık bir şekilde ortaya koyması olmuştur. Güneş, ay ve yıldızların dünyanın etrafında döndükleri yanılsamasını düzeltmiştir. Böylece gerçek dünyayı değil algıladığımız dünyayı bildiğimize dair derin bir çıkarsamayı belirginleştirmiştir.

Bunun dışında genel bir eğilim olan ama özellikle Hristiyan öğretide sistematik olarak bulunan evren modelini de geçersizleştirmiştir. İnsanmerkezcilik özellikle sorunlu bir hale gelmiştir. Böylece hem evrenin hem de doğanın hareketleri bir bütün niteliği kazanır. Galileo'nun kurduğu mekanik sistem ise, dönemin bilimsel gelişmelerinin bir başka evresidir. Süredurum yasası olarak adlandırılan yasa, bir hareketin karşı bir kuvvet olmadığı sürece itildiği doğrultuda düz bir şekilde gideceği önermesini ileri sürüyordu. Daha sonra buna Newton'un "genel çekim yasası" eklenecek ve doğanın yasalarının genelgeçerliliği üzerinden evrenin ve doğanın birliği düşüncesi kesinleştirilecektir.
Bu gelişmelerin öğretileri değiştirmesi ve belirgin bir şekilde bilgi teorilerinde değişikliklere götürmesi kaçınılmaz olmuştur. 17. yüzyıl felsefelerinde bu gelişmelerin etkilerini ve yeni epistemolojik katkıları görmek mümkündür. Daha sonra da bu etki devam edecek, aydınlanma düşüncesinde ve modern felsefelerde belirleyici bir rol oynayacaktır. Mateksel bilimlerin ve doğabilimlerinin bu kesin gelişmeleri, 17. yüzyıl filozoflarına doğanın matematiksel olarak kanıtlanabilir olduğu düşüncesini vermenin yanı sıra rasyonalizmi de vermiştir. 17. yüzyıl felsefesini genel olarak bıçakla keser gibi kesintilerle tarihsel dönemlere ayırmak, öteki dönemlere yapılamadığı gibi kolay değildir. Bir bakıma Francis Bacon'ı ve John Locke'ı da bu döneme ait görenler vardır. Yine de, 17. yüzyıl felsefesini belirlemiş ve daha sonraki felsefi gelişmelere doğrudan yön vermiş belli başlı (daha az etkili ve tanınmış, düşüncenin gelişiminde önemli olan başka pek çok düşünürler de olmakla birlikte) filozofları şu şekilde kısaca belirtmek ve değerlendirmek mümkündür.

Descartes modern düşüncede rasyonalizmin yalnızca babası sayılmamakta, bizzat modern düşüncenin kurucu isimlerinden birisi olarak değerlendirilmektedir. Modern zamanların ilk büyük sistemli düşünürü Descarteir ve bu nedenle bütün modern felsefi tartışmalar bir anlamda ona dönmektedir. Rönesansın bilimsel ve düşünsel gelişmeleri onun çalışmalarında sistemli bir bütünlük haline getirilmiş ve felsefe alanına taşınmıştır. Felsefeyi yöntem, bilgi ve düşünce konularında önemli sorularla geliştirmiştir. 17. yüzyıl felsefesinin çerçevesini ve niteliğini doğrudan belirleyen Descarteir.
Descartes şüphe ile işe başlar ve şüphe edilemeyecek bir noktaya varmak üzere hareket eder. Analiz ve sentez onun yönteminin başlıca ögeleridir. Şüphe ile işe başlayan Descartes, artık şüphe edilemeyecek son noktaya kadar ilerler, bu noktada apaçık bir doğruya ulaşacaktır: Düşünce. Cogito ergo sum (düşünüyorum o halde varım) noktasına ulaşan Descartes bunun şüphe edilemeyecek bir bilgi olarak belirler. Bu sağlam noktadan hareketle, bütün varoluşun ve gerçekliğin açıklamasına yönelinebilecektir. Varlık hakkındaki bütün kesin bilgilerimiz, bu bilincin kendi üzerine eğilmesinden, yani düşüncenin şüphe yöntemiyle kendinde bulduğu şüphe edilemez dayanak noktasından hareketle ortaya konulabilecektir. Açık ve seçik öncüllerden, bütün öteki bilgileri üretebilir ve temellendirebiliriz. Böylece her türlü bilginin başlangıç noktası düşünce ya da bilinçtekiler olarak belirlenmiş olur ki Descartesci rasyonalizmin en kısa ifadesi budur.

Yazar, matematikçi ve filozof özelliklerini bir arada barındıran önemli düşünürlerden birisidir. Jansenistler arasında yetişmiş, Descartes gibi rasyonalist düşüncenin temel ilkelerine ve matematiksel yönteme bağlı kalmıştır. Çok erken yaşta ölen Blaise Pascal, ana yapıtı "Din Hakkında Düşünceler" kitabıdır. Kartezyen felsefeden etkilenmiş ve benimsemiş olmakla birlikte, Pascal'da derin bir din duygusu vardır. Bu duyguyla onun rasyonalist felsefenin çerçevesinin dışına çıktığını, mistisizme varan bir yön izlediğini söylemek gerekir. Descartes felsefesinde, özellikle töz ve bilgi anlayışında mistisiszme varan bir yol söz konusudur; dünyayı ve beni bilmek mutlak ve sonsuz töz olan Tanrı'yı bilmek olarak belirlenince, buradan mistisiszme varacak bir yol bulmanın olanağı söz konusudur. Malebranche ve Spinoza'da aynı yoldan başka şekillerde bir tür mistisiszme varacaklardır. Akıl kendi çerçevesi içinde bulunan her şeyi açık ve seçik olarak ortaya koyabilir, ancak kendi sınırlarına geldiğinde ötesini kavrayamaz, "sonsuz varlık" akıl için kavranamaz olarak kalacaktır. İnsan, özü itibarıyla nasıl bir varlık olduğunu açıklayamaz, bunu ancak Pascal'a göre içimize, gönlümüze yönelerek başarmak mümkündür. Çünkü, insan sonsuzluk ile hiçlik arasında bulunan bir varlıktır. Hayatın ve varoluşun gerçek bilmecelerine akıl ya da bilim kendi başına yanıt veremez. Bu bakımdan insan, akılla kavranamayacak kanıtları olan gönül bilgisini de dikkate almalı ve ona kulak vermelidir. Bir rasyonalist olmakla birlikte Pascal, akla sınır çizmektedir ve duygu, gönül ve sezgiyi devreye sokmaktadır.
Bazı adamlar var ki bilimle ilerlemeye çalışır o adamlar benimle ilerleyemez.

Bayle, 17. yüzyıl felsefesinin şüpheci düşünürlerindendir. Akla yönelik şüpheyi derinleştirmiş ve sistematik bir septisizme varmıştır. Din ile bilim'in uzlaştırılamazlığı fikrinden hareket etmiştir, dinsel dogmalarla aklın bilgileri arasında bir uzlaşma sağlanamayacağını öne sürmüştür. Dolayısıyla -Pascal ile aynı şekilde- her şeyin akıl ile aydınlatılabileceğine inanmaz. Çifte doğruluk önermesini ileri sürer; aklın doğruları ve inancın doğruları. Bayledan, hem de matematik aksiyomların kesinliğinden şüphe eder. Ona göre bilginin hiçbir yerinde şüpheyi sona erdirecek bir kesinlik söz konusu olamaz.

Hobbes, 17. yüzyıl felsefecilerinin önemli isimlerinden biridir ve Descartes felsefesinden önemli ölçüde etkilenmiş olmasının yanı sıra, bu felsefeye karşı gelen ilk filozoflardan da birisidir. Hobbes doğalcı (natüralist) denilen felsefi düşüncenin önemli temsilcilerinden biridir ve bu temelde Descartes'ın idealizmine karşı gelmiştir. Daha sonra iyice sistemleşecek olan empirizmin ilk temellerini oluşturmuştur. Dönemin etkili matematiksel fizik yöntemini reddetmeyen, ancak her tür idealist, dinsel ya da aşkınsal düşünceleri yadsıyan bir tür deneyci görüşü geliştirmiştir. Siyaset felsefesinde etkili olmuştur. Hobbes, her tür olayı doğal nedenlere bağlar ve bu yönde bir felsefe kurar. Buna göre tanrı ve ruhsal olan her şey de doğal bir nedendir ya da nedenlere bağlıdır. Buna bağlı olarak istenç özgürlüğü gibi bir kavramı Hobbes kabul etmez. Bütün bunlar önyargılardır. Bütün nedenler doğaldır, yani cisimsel/ maddi niteliktedirler. Bilginin olanaklılığı üzerine çözümlemelerinde Hobbes addıcılığa ve duyumculuğa varır. Duyu verileri ona göre özneldirler, ancak duyumsayan bilinç yine de cisimseldir. Descartesci felsefede görülen töz kavramını değerlendiren Hobbes'a göre töz, doğal bir şeydir, ancak cisimsel bir şey olarak ele alınabilir. Dolayısıyla Hobbes hem siyasal felsefesini (özellikle de ünlü devlet öğretisini) hem de ahlak felsefesini bu yönde bir doğalcı görüşle temellendirir. Bilimin görevi görünenden hareketle bize asıl nedenleri vermektir. Daha sonraları gelişecek olan sistemli materyalizm de önemli öncüllerini Hobbes'ta bulur.

Malebranche, 17. yüzyıl felsefesinde, Descartes'ten sonra Fransa'daki en büyük filozoflardan birisi olarak kabul edilir. Bu yüzyıl filozoflarının genelinde olduğu gibi Malebranche'nin felsefi çıkış noktası da Descartes felsefesinde temellendirilen töz kavramı olmuşt

19. yüzyıl felsefesi, özellikle Alman felsefesi bağlamında romantizmin ve idealizmin doruk noktasına ulaştığı bir dönemdir. Aynı zamanda materyalizmin de yeni bir derinlik kazanarak öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde ise, bir yanda Charles Fourier, Pierre-Joseph Proudhon ve Claude Henri de Saint-Simon gibi reformcu düşünürler yer alırken; diğer yanda Auguste Comte ile pozitivizmin belirginleştiği dikkat çeker. Ayrıca tarihçi Alexis de Tocqueville ile sosyolog ve düşünür Émile Durkheim da bu dönemin önemli isimleri arasında sayılmalıdır.
19. yüzyıl genellikle bir "tarih yüzyılı" olarak tanımlanır. Bu tanım, hem tarih bilincinin gelişmesini hem de düşünce ve felsefenin tarihsel bağlamla birlikte ele alınarak değerlendirilmesi eğiliminin kuramsal bir nitelik kazanmaya başlamasını ifade eder. Bu süreçte, felsefe içinde siyasal teoriler ve sosyoloji gibi yeni disiplinler ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın genel çizgileriyle, Almanya' idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de ise iktisat teorisinin gelişip güçlendiği bir dönem olduğu söylenebilir. Bu yüzyılda felsefede; romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik ve pozitivizm gibi akımlar öne çıkmıştır.
19. yüzyıl, tarihsel açıdan siyasal ideolojilerin öne çıktığı bir dönem olarak öne çıkar. Bu dönemde, sosyalist düşünce ve onun felsefi temelleri belirginleşmiş; öte yandan liberalizm ve onun dayandığı felsefi kökenler de netleşmiştir. 18. yüzyıl Aydınlanması'nın felsefi yaklaşımı sürdürülmekle birlikte, aydınlanmacı kavramlara belirli ölçüde kuşkuyla yaklaşan bir yönelim gelişmiştir. Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklıklarının etkisi, 19. yüzyıl felsefelerinde açıkça görülür.

Gotthold Ephraim Lessing
Johann Gottfried Herder
Jeremy Bentham
Johann Gottlieb Fichte
Friedrich Schiller
Mary Wollstonecraft
Jean-Jacques Rousseau
Anne Louise Germaine Necker, Staël Baronesi
Bernard Bolzano
Georg Wilhelm Friedrich Hegel
Ludwig Feuerbach
Mihail Bakunin
Karl Marx
Friedrich Engels
Wilhelm von Humboldt
Arthur Schopenhauer
Herbert Spencer
Pierre-Joseph Proudhon
Henri de Saint-Simon
Alexander Herzen
John Stuart Mill
Auguste Comte
Friedrich Schleiermacher
Johann Friedrich Herbart
Friedrich Nietzsche
Wilhelm Dilthey
Henri Bergson
William James
Émile Durkheim
Friedrich Wilhelm Joseph Schelling
Søren Kierkegaard
Peter Kropotkin
Charles Darwin
Sigmund Freud
Fyodor Dostoyevski
Thomas Hill Green
Franz Brentano
Ernst Mach
Charles Sanders Peirce
John Dewey
Georg Cantor
Francis Herbert Bradley
Bernard Bosanquet
Hans Vaihinger
Josiah Royce
Edmund Husserl
Charlotte Perkins Gilman
Lou Andreas-Salomé
Alfred North Whitehead
George Santayana
J. M. E. McTaggart

İdealizm
Pozitivizm
Materyalizm
Yeni Kantçılık
Yeni Hegelcilik
Pragmatizm
Yaşam felsefesi
Yorumsamacılık
Rasyonalizm

Romantik düşünce, Aydınlanma ideallerinin ve bu ideallerin temelini oluşturan kuramsal yaklaşımların ilk eleştirisini ortaya koyan bir düşünce biçimidir. Büyük ölçüde Kant felsefesinden beslenmiştir. Doğa ve doğallaşma romantik düşüncenin temel önermeleri arasında yer alır. 
Romantizm, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde ortaya çıkar: İngiltere'de daha çok bir estetik teori ve pratik olarak; Fransa'da sosyal bir tepki ve yeni bir toplumsal sözleşme arayışı olarak; Almanya'da ise felsefi ve düşünsel bir hareket olarak gelişmiştir.
Romantik düşünce, insanın kavranışı bakımından Aydınlanma düşüncesinden köklü biçimde ayrılır. İnsan, her zaman belirli bir gelenek, kültür ve yaşam biçimi içinde doğar. Doğarken elbette tüm doğal varlıklar gibi çıplaktır; ancak sonrasında "giyinir" ve bu giyinmeyle insanlaşır. İnsanlaşma, bu bağlamda insanın kendi doğasına yabancılaşması; yani doğal bir varlık olmaktan uzaklaşıp yapaylaşmasıdır.
Romantik düşünce, Aydınlanmacılıktan yalnızca insan anlayışı bakımından değil, aynı zamanda kurtuluş teorisi açısından da temelden ayrılır. Kurtuluş, belirli bir gelenek ve kültüre ait olmakla kazanılan bir "doğallaşma" değil; aksine, bu gelenek ve kültüre katılım yoluyla yitirilen doğallığın yeniden kazanılması, yani doğaya geri dönülmesidir.
Romantizm, kuramsal soyutlamalara ve aklın aşkın bir konuma yerleştirilmesine derin bir kuşkuyla yaklaşır. Rasyonel analiz yerine sezgisel ve duyusal olana öncelik verir. Bilim yerine estetik deneyim ve yaratıcı coşku öne çıkarılır.

Klasik Alman felsefesi denildiğinde akla gelen başlıca akım, Alman idealizmidir. Bu akımın önde gelen temsilcileri Friedrich Schelling, Johann Gottlieb Fichte ve Hegel’dir. Alman idealizmi, özellikle Kant felsefesinin etkisi altındadır; Kant’ın kavramlarını ya devam ettirmiş ya da eleştirerek aşmaya çalışmışlardır.
Alman idealizmi içerisinde iki ana yönelim öne çıkar: öznel idealizm ve nesnel idealizm. Bu yönelimler bazen farklı filozoflarda ayrı ayrı görülürken, bazen de tek bir filozofun düşüncesinde bir arada bulunabilir.

19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişen bir düşünce akımıdır. Özellikle Almanya’da tarih biliminin ayrı bir disiplin olarak gelişmesiyle birlikte ortaya çıktığı söylenebilir. Bu akım, olayların değerlendirilmesinde tarihe ve tarihselliğe öncelik veren bir anlayışı benimser.
Tarihselcilik anlayışına göre, insanın varlığı anlamını ve açıklamasını tarihselliğinde bulur. Dilthey, bu düşünce eğiliminin önemli temsilcilerindendir.

19. yüzyılda, güçlü Alman idealizmine karşı gelişen bir diğer önemli eğilim materyalizm olmuştur. Ludwig Feuerbach, materyalizmi temel tezleri bakımından şekillendirmiş; maddi yaşamın önceliği ve belirleyiciliği fikrini felsefi olarak temellendirmiştir. Feuerbach'a göre: "Temel doğadır. Doğanın dışında hiçbir şey yoktur. Her şey gibi düşünce de doğanın ürünüdür." (Geleceğin Felsefesi adlı eserinde)
Felsefi materyalizm düzleminde düşünce-gerçeklik ilişkisini ele alan ilk düşünürlerden biri olarak Feuerbach öne çıkar. Dinin antropolojik yapısını açıklarken de materyalist bir yaklaşım izler. Onun doğalcı düşüncelerinden etkilenen pek çok filozof olmuştur; ancak en çok etkilediği isim Karl Marx’tır.
Marx, Feuerbach'ın materyalizmini "mekanik" bulup eleştirir; fakat temelde onun felsefi konumunu sürdürür. Özellikle erken dönem yapıtlarında, temel tezlerini Feuerbach'tan hareketle oluşturduğu görülür. Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler adlı taslak notlarında, Feuerbach'la ilişkisi açık bir şekilde ortaya konur. Bu tezlerde Marx, hem idealizme hem de Feuerbach'ın materyalizmine karşı çıkarak, materyalizmin toplumsal boyutunun anlaşılmasında insan pratiğini felsefi bir kategori olarak vurgular.
Feuerbach'ın materyalizmi, Marx dışında da çeşitli düşünürleri etkilemiştir. Gottfried Keller, Richard Wagner, Max Stirner, Friedrich Engels, Friedrich Nietzsche gibi isimler bu etkilenim örnekleri arasında sayılabilir.

Pozitivizm, 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve özellikle Auguste Comte tarafından sistemleştirilen bir düşünce akımıdır. 19. yüzyıldaki diğer felsefi eğilimlerde de pozitivist ögeler bulunabilse de, bu akım esas olarak Comte ile birlikte belirginleşmiş ve kuramsal bir yapı kazanmıştır.
Pozitivizm, kesin bir bilimsellik iddiasıyla hareket eder; her türlü teolojiden ve metafizikten arınarak yalnızca maddi gerçekliğin bilgisine ulaşmayı hedefler. Bu yaklaşımda, yöntem sorunu temel bir mesele olarak ortaya çıkar. Pozitivist anlayışa göre, önemli olan olguların araştırılmasıdır. Yani yapılması gereken, olgular arasındaki ilişkileri ve yasaları belirlemek ve bunları kesin ilkeler hâlinde ortaya koymaktır.
Comte, bu yönelimiyle sosyoloji disiplininin kurucusu kabul edilir. Pozitivizm, yalnızca gözlemlenebilir olgulara dayalı bilginin gerçek bilgi olduğunu savunur. Gözlem ise, her türlü öznel etkiden arındırılmış şekilde yapılmalıdır. Bu şekilde ulaşılan pozitif bilgi, bilimsel bilgi olarak kabul edilir.

Yeni-Kantçılık, 19. yüzyılın ortalarında Immanuel Kant'a dönüş hareketi olarak şekillenen felsefi eğilime verilen isimdir. Otto Liebmann'ın "Kant'a dönelim" çağrısı, bu eğilimin başlangıcı olarak kabul edilir. Üniversitelerde kürsü sahibi olan profesör filozoflar tarafından geliştirildiği için bu eğilim bazen kürsü felsefesi ya da akademik felsefe olarak da adlandırılır.
Yeni-Kantçılık, doğa bilimleri anlayışına, pozitivizme, Hegelci idealizme, Marksist materyalizme ve sosyal Darwinizme karşı bir felsefi tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünce yönelimi, bir tür kültür bilimleri epistemolojisi geliştirmeye çalışmıştır. Yeni-Kantçılık, temelde Kant'ın numen-fenomen ayrımını esas alır.
Günümüzde etkisi azalmış olsa da hâlen varlığını sürdüren bu felsefe eğilimi, özellikle 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuştur.

19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişmeye başlayan, Hegelci diyalektik yönteme dayanan bir felsefe akımıdır. 20. yüzyılda daha belirginlik kazanmıştır. Bu geleneğin özellikle doğa bilimlerine karşı tin bilimlerini geliştirmeyi hedeflediği ve bu doğrultuda kültür ve tarih felsefesinde yenilikler getirdiği söylenebilir. Başlıca temsilcileri arasında Freyer, Ludwig Glockner, Bradley, Benedetto Croce ve diğerleri sayılabilir. Almanya, İtalya, Fransa, İngiltere ve ABD gibi ülkelerde etkili olmuştur.

19. yüzyılın sonlarında Amerika ve İngiltere'de ortaya çıkan felsefe akımıdır. Genel anlamda doğruluğun ölçüsünü, pratik eylemliliğin sonuçları itibarıyla başarılarından hareketle değerlendirir. Bilginin ölçüsü olarak pratiği temel alır. Dolayısıyla eylem ve pratiği, felsefi ilke olarak bilgi ve düşünce karşısında üstün görür. William James felsefi pragmatizmin kurucusudur.

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bir felsefi tutumdur ve "yaşam felsefesi" olarak adlandırılır. Bu tutum, bir yanda romantizmin, öte yandan pozitivizmin kuramsal konumlanışlarından, özellikle varlık ve varlığın bilgisi gibi konulara ilişkin yaklaşımlarından ayrılır. Dilthey, Kierkegaard ve Friedrich Nietzsche bu anlamda yaşam felsefesi olarak adlandırılan eğilim içinde değerlendirilirler. Bu felsefe eğilimi, bireyi, tarihi ve yaşamı ön planda tutan bir konum benimsediğinden, söz konusu filozoflar bu alanda d

20. yüzyıl felsefesi, 19. yüzyıl sonlarından başlayıp günümüze kadar gelen ve devam eden düşünce geleneklerini ve felsefi akımları kapsar. Her çağın felsefesinin kendi toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla etkileşimli olduğu gibi, 20. yüzyıl felsefesi de kendi siyasal ve toplumsal gelişmelerinden etkilenmiştir. Çağın siyasal olayları, kültürel ve teknolojik gelişmeler, bilimsel alandaki yeni sonuçlar, ortaya çıkan yeni düşünce eğilimlerinin hepsi 20. yüzyıl felsefesinde görülen bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların, aklın sorgulanması girişimlerinin, dile yönelik ilginin, özne kavramı üzerinde yürütülen tartışmaların, zihin problemlerinin, yeni bir boyut kazanan bilgi sorununun, cinsellik soruşturmasının, yabancılaşma ve iktidar sorunsalının arka planını oluşturmaktadır. Bu çağın düşünürlerinin çoğunluğu bir şekilde çalışmalarında çağın kuramsal sorunlarını dillendirmiş ve yanıt arayışında olmuştur.

Analitik felsefe
Dil felsefesi
Yorumsamacılık
Yapısöküm
Varoluşçuluk
Mantıksal Pozitivizm
Nihilizm
Fenomenoloji
Yapısalcılık
Eleştirel teori

Analitik felsefe 20. yüzyılın ana akımlarından birisidir. Kökenleri Hume'ye kadar uzanan bir felsefe geleneği olarak analitik felsefe, bir yandan dünyanın çok büyük sayıda karmaşık olmayan öğeden meydana geldiğini, öte yandan felsefenin görevinin de bir senteze ulaşma çabası değil dilsel ya da mantıksal analiz olduğu iddiasından hareket eder. Bilimden yana tutum alıp metafiziğe karşı duran bu analitik düşünürler, belli bir şekilde realizmi savunurlar diyebiliriz. Bu akımın önemli farklılıklarıyla birlikte önde gelen temsilcileri George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein ve Viyana Çevresi ya da Viyana Okulu olarak bilinmektedir.

Mantıksal pozitivizm, sentetik önermeleri ve mantıksal önermeleri kabul eder, ancak felsefenin görevini metafizik önermeleri çözümlemek olarak belirtir. Felsefeden metafizik arındırmalı ve dünyanın bilimsel kavranışı ortaya konulmalıdır.

Yorumsama ya da hermenuitik yöntemine dayanan felsefe akımı. Felsefe tarihi boyunca yorumsamacılık denilen yaklaşım çeşitli biçimlerde ortaya çıkmış ve çok eski bir düşünme geleneği olmakla birlikte, asıl olarak Schleiermacher, Dilthey, Gadamer'ın katkılarıyla belirginlik kazanmış bir 20. yüzyıl düşüncesidir. Yorumsamacılık, anlam ve anlamlandırma meseleleri noktasında önceliği yorumlayıcıya veren bir yaklaşım gösterir. Genel olarak metin bilimi ya da metin okuması şeklinde anlaşılmış olsa da (kutsal metinlerin anlaşılması ve açıklanması), yorumsamacılık, 19. yüzyılın sonlarından itibaren bir felsefe eğilimi olarak sahneye çıkmıştır.

Kurucusu Edmund Husserl olan felsefe geleneğidir. 20. yüzyılın tüm felsefi gelişmesini etkilemiş, özne ve bilgi konularında geleneksel felsefe eğilimlerinin dışında bir yaklaşım biçimi geliştirmeye yönelmiştir. "Askıya alma" ve "fenomenolojik indirgeme" olarak adlandırılan ikili bir işlemle fenomenoloji, Kant'ın bilgi alanının dışında bıraktığı gerçekliğin bilinebilir olduğunu öne sürmüş, kendi epistemolojik konumunu bu anlamda öteki felsefelerden üstün tutmaya çalışmıştır. Fenomenoloji felsefesinde Hegel etkisi görülür ve bir akım olarak kendisi de öncelikle varoluşçu felsefeyi, daha sonra da tüm postmodern felsefe tartışmalarını etkilemiştir. Martin Heidegger, Maurice-Merlaue Ponty, Jean-Paul Sartre gibi aynı zamanda varoluşçu felsefenin öncüleri olarak kabul edilen filozoflar, fenomenolojiden etkilenmiş olmalarının yanı sıra, fenomenolojik felsefenin temsilcileri de sayılırlar.

Yapısalcılık, bir felsefe akımı olarak yapısalcı dilbilim ve onun öncüsü Ferdinand de Sausseure'den kaynaklanır. 20. yüzyılın en önemli akımlarından birisidir. Felsefe tarihi içindeki önemli dönüşümlerin kaynaklarından birisi olmuştur. Bilgi, özne, tarih, dil, benlik, bilinç, toplum vb. bütün teorik kavramlara ilişkin farklı bir perspektif ortaya koymuş ve kendisinden sonra postyapısalcılık olarak bilinen gelişmenin öncüsü olmuştur. Claude Levi-Strauss, Althusser gibi isimlerle anılır.

Özellikle Fransa'da yapısalcılıktan sonra gelişmiş olan ve kaynağında yapısalcılık, fenomenoloji, varoluşçuluk, Nietzscheci felsefe gibi felsefe geleneklerinin bulunduğu, köklü düşünce ve felsefe eleştirisiyle birlikte kendini gösteren felsefe geleneği postyapısalcı felsefe olarak adlandırılmaktadır. Aydınlanma Çağı felsefesi başta olmak üzere, tüm Batı felsefesi tarihine eleştirel bir yönelim gösteren, her tür özcü, ikici (düalist), akıl-merkezci yaklaşımı sorgulayan bir felsefi tutum söz konusudur burada. Başlıca temsilcileri Michel Foucault, Jacques Derrida, Ernesto Laclau, Jean Baudrillard, Julia Kristeva, Gilles Deleuze gibi isimlerdir.

Postmodern felsefe, modern düşüncenin ya da başka bir deyişle aydınlanmacılıktan gelen zihniyet yapısının temelleri bakımından sorgulanması ve genel olarak yadsınması biçiminde ortaya çıkan felsefe eğilimi olarak adlandırılabilir. Postmodern felsefenin soruşturması yalnızca modern düşünceyle sınırlı kalmaz, bir bütün felsefe tarihini hedefler. Postmodern felsefe olarak addedilen felsefeler, genel bir eğilim olarak, özcülük, temelcilik, gerçekçilik, nesnellik, öznelik, düalizm gibi modern felsefede doruğuna ulaşmış olan temel felsefi nosyonları kuşkuyla karşılar ve yadsır. Bu yaklaşım, Jacques Derrida gibi düşünürlerde görüldüğü üzere, Platon'dan beri süregelen ve Modernizmde doruğuna ulaşan metafiziksel felsefeyi sonlandırmaya yönelir.

Eleştirel realizm, özellikle realizmin kuramsal sınırlılıklarını ve sorunları aşarak yeniden değerlendirme yönelimidir. 20. yüzyıl felsefesinde yapısalcı, pozitivist, yorumsamacı yaklaşımların dışında yeni bir yönelim olarak belirir. Özellikle bilim felsefesi alanında söz sahibi olarak ortaya çıkar. Klasik realizmde bilimin, ampirik olguların gözlemlenmesine indirgenmesinden kaynaklanan sınırlılıkları eleştirel realizm yaklaşımıyla aşılmaya çalışılır. Nicolai Hartmann yüzyılın ilk yarısında bu akımın temsilcilerinden sayılır. Ayrıca en eski felsefi anlamında realizm, fikirlerin gerçekliğine inanmak anlamına geldiğinden, eleştirel realizm bu anlamda da bir ayrım koyar. Eleştirel realizm, buna göre, hem dünyanın gerçekliğini hem de yapısal mekanizmaları kabul eder. Ontolojik anlamda dünyadaki şeyler ya da varlıklar onu tasavvur eden bilinçten bağımsız olarak vardır. Realizm ve eleştirel realizm felsefe, bilim, edebiyat eleştirisi gibi alanlarda farklı boyut ve katmanlarda karşımıza çıkar. Fikirlerin gerçekliğine inanmak şeklindeki realizmin felsefi anlamından edebiyattaki realizmin gerçekçilik olarak anlaşılması bu anlam farklarını gösterir. Georg Lukács'ın tanımlamasına göre edebiyatta realizm, edebiyatın realitenin/gerçekliğin bir yansıması olduğu fikrinden hareket eder. Bilim felsefesi alanında da realizmin gerçekçilik şeklinde anlaşılması söz konusudur. Bu noktada eleştirel realizmin ya da gerçekçiliğin en önemli ismi Roy Bhaskar'dır. Felsefi anlamda eleştirel realistler Bhaskar'ın öncü açılımlarını değerlendirmişlerdir. Andrew Sayer bu felsefi akımın başka bir önemli ismidir.

20. yüzyıl, özellikle ikinci yarısından itibaren akla yönelik kuşkular, itirazlar ve yadsıyışlar yüzyılı olmakla birlikte, birçok önemli filozof akıl savunuları yapmaya çalışır. Bunların önemli bir bölümü, bilinen anlamda akıl ve akılcılık savunusunu değil, kendileri de sorguladıkları eleştirel bir akılcılık anlayışı geliştirirler. Habermas örneğin, Adorno ve Horkheimer'de görülen araçsal akıl eleştirisinin çok fazla genelleştirilmesine ve bir bütün aklın araçsal akla indirgenmesine karşıdır. Kendisi de akılcılığı eleştirmekte, fakat yine de akla bir pay bırakmaktadır. Öte yandan eleştirel rasyonalizm denilince ilk akla gelen isim bilim felsefecisi Karl Popper'dir. Öğrencisi Karl Feyerabend tarafından görüşleri yoğun eleştirilere maruz kalıp "Akla Veda" denilmeden önce Popper, eleştirel bir rasyonalizm yöntemi geliştirmeye çalışmıştır. Popper'in eleştirel rasyonalizme dayanan bilim felsefesi, temelde kesin doğrular anlamında bilimsel bilgilere ulaşmayı mümkün görür.

Frankfurt Okulu'nun teorik ve felsefi konumunu gösteren adlandırma. Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Jürgen Habermas, Walter Benjamin okulun en tanıdık simalarıdır. Bu düşünürler Marksizm içinde yer almaktadırlar, ancak Marksizmle ilişkileri özel bir nitelik arz eder; Ortodoks Marksizm'in tamamen dışında kalırlar. Aydınlanmacılıkla eleştirel bir ilişki kurarlar, akıl kavramına yönelik çeşitli boyutlarda eleştiriler getirirler. Postmodern soruşturmada görülen akıl eleştirilerinin ilk ipuçlarını Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür. Elbette Frankfurt Okulu'nun her üyesinde farklı boyutta bir eleştirellik söz konusudur, ama bu düşünürleri bir okul içinde birleştiren ögelerin temelinde eleştirel teoriyi benimsemeleri yatar. Eleştirel teori, hem teorinin/felsefenin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesini ve yeniden yapılandırılmasını, hem de uygulamada eleştirel bir yönelim gözetilmesini ifade eder. Okulun en genel anlamda eleştirel bir düşünce ve eleştirel bir toplum teorisi kurmayı amaçladığı, felsefi çalışmalarında bu eleştirelliğin ortaya konulduğu söylenebilir.

Rasyonalizm
Semiyoloji
Bilim felsefesi

20. Yüzyıl Düşünce Akımları/Yorumlar ve Eleştiriler, Nejat Bozkurt, Sarmal Yayınevi.
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş / Rousseau, Kant, Hegel'den Foucault ve Derrida'ya, David West, çeviren; Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Çağdaş Felsefe/Kant'tan Günümüze Felsefe Akımları, Bedia Akarsu, İnkılap Kitabevi.
Dile Gelen Felsefe, Taylan Altuğ, YKY.
Bilim Kuramına Giriş, Elisabeth Ströker, çeviren; Doğan Özlem, İnkılâp Yayınları.

Abdülbaha (/əbˈdʊl bəˈhɑː/; Farsça: عبد ;البهاء 23 Mayıs 1844 – 28 Kasım 1921), asıl adı Abbas (Farsça: عباس) olan, Bahai inancının kurucusu Bahaullah’ın en büyük oğludur. Bahaullah, onu 1892’den 1921’e kadar Bahai inancının halefi ve başı olarak tayin etmiştir. Abdülbaha, daha sonra Bahaullah ve Bab ile birlikte dinin üç “merkezî şahsiyetinden” sonuncusu olarak anılmış; yazıları ve tasdik edilmiş konuşmaları Bahai kutsal yazınının kaynakları arasında kabul edilmiştir.
Abdülbaha, asil bir ailede, Tahran’da doğdu. Sekiz yaşındayken, babası Babi inancına yönelik devlet baskısı sırasında hapsedildi; ailenin malları yağmalandı ve aile fiilen yoksulluğa sürüklendi. Babasının ana vatanı olan İran’dan sürgün edilmesi üzerine aile, Irak’taki Bağdat’a yerleşti ve burada on yıl kaldı. Daha sonra Osmanlı Devleti tarafından İstanbul’a çağrıldılar; ardından Edirne’de yeni bir hapis dönemi yaşadılar ve nihayet Akka hapishane-şehrine gönderildiler. Abdülbaha, 1908’de Jön Türk Devrimi ile 64 yaşındayken serbest bırakılana dek burada mahpus kaldı. Serbest bırakılmasının ardından, Bahai İnancını Orta Doğu’daki köklerinin ötesine taşımak amacıyla Batı’ya birçok seyahat gerçekleştirdi; ancak I. Dünya Savaşı’nın başlaması, onu 1914–1918 yılları arasında büyük ölçüde Hayfa’da kalmaya zorladı. Savaşın ardından, Osmanlı makamlarının yerini Filistin üzerindeki İngiliz Mandası aldı; bu dönemde Abdülbaha, savaş sonrasında kıtlığın önlenmesine yaptığı yardımlar nedeniyle Britanya İmparatorluğu Nişanı Komutan unvanına layık görüldü.
1892’de Abdülbaha, babasının vasiyetnamesiyle Bahai inancının halefi ve başı olarak tayin edildi. İlahi Plan Levihleri, Kuzey Amerika’daki Bahaileri öğretileri yeni coğrafyalara yayma konusunda harekete geçirdi; kendi Vasiyetnamesi ise günümüzdeki Bahai idari düzeninin temelini attı. Yazılarının, dualarının ve mektuplarının büyük bir bölümü günümüze ulaşmıştır; Batılı Bahailerle yaptığı görüşmeler, dinin 1890'ların sonlarına doğru gösterdiği büyümeyi vurgulamaktadır.
Abdülbaha’nın doğum adı Abbas idi. Bağlama göre ya Mirza Abbas (Farsça) ya da Abbas Efendi (Türkçe) olarak anılırdı. Bahai inancının başı olduğu sürenin büyük bölümünde, “Baha’nın hizmetkârı” anlamına gelen ve babasına atıfta bulunan Abdülbaha unvanını kullanmış ve tercih etmiştir.

Abdülbaha, 23 Mayıs 1844’te (Hicrî 1260, Cemâziyelevvel’in 5’i), Tahran, İran’da Bahaullah ile Navvab’ın en büyük oğlu olarak dünyaya geldi. Bab’ın emrini açıkladığı geceyle aynı gecede doğdu. Doğumda kendisine Abbas adı verildi; bu ad, nüfuzlu ve güçlü bir soylu olan büyükbabası Mirza Abbas Nuri’den geliyordu. Abdülbaha’nın erken yılları, babasının Babi toplumu içindeki belirgin rolüyle şekillendi. Çocukken, Babi olan Tahire ile yaşadığı etkileşimleri sevgiyle hatırlar; onun kendisini dizine oturttuğunu, okşadığını ve içten sohbetlere girdiğini, bunun üzerinde kalıcı bir iz bıraktığını anlatır. Çocukluğu mutluluk ve tasasız anlarla doluydu. Ailenin Tahran’daki ve kırsaldaki konutları yalnızca rahat değil, aynı zamanda güzel biçimde döşenmişti. Küçük kardeşleri—bir kız kardeş Behiyye ve bir erkek kardeş Mehdi—ile birlikte ayrıcalık, sevinç ve konfor dolu bir hayat yaşadı. Abdülbaha, küçük kız kardeşiyle bahçelerde oynamayı çok sever, aralarında güçlü bir bağ gelişirdi. Karakterinin şekillendiği yıllarda, ebeveynlerinin çeşitli hayır işlerine olan bağlılıklarını gözlemledi; bunlar arasında evlerinin bir bölümünü kadınlar ve çocuklar için bir hastane koğuşuna dönüştürmeleri de vardı.
Sürgün ve hapisle büyük ölçüde şekillenen bir hayat nedeniyle, Abdülbaha’nın resmî eğitim olanakları sınırlı kaldı. Gençliğinde, soylu ailelerin çocuklarının— Abdülbaha dâhil—geleneksel okullara devam etmemesi adetti. Bunun yerine, soylular genellikle evde kısa bir eğitim alır; kutsal metinler, hitabet, hat sanatı ve temel matematik gibi derslere odaklanılır, saray hayatına hazırlık vurgulanırdı.
Abdülbaha, yedi yaşındayken yalnızca bir yıl süreyle geleneksel bir hazırlık okuluna devam etti. Erken eğitiminin sorumluluğunu annesi ve amcası üstlendi; ancak öğreniminin başlıca kaynağı babasıydı. 1890’da Edward Granville Browne, Abdülbahayı şöyle tasvir etmiştir: “Sözde daha etkili, tartışmada daha hazır, örneklendirmede daha mahir; Yahudilerin, Hristiyanların ve Müslümanların kutsal kitaplarına daha aşina birini bulmak güç olurdu…”
Zamanındaki anlatımlara göre Abdülbaha, etkileyici ve cazibeli bir çocuktu. Yedi yaşındayken vereme yakalanmasıyla ciddi bir sağlık sınavıyla karşılaştı ve öngörüler ölüm olasılığına işaret ediyordu. Hastalık yatışmış olsa da, bu durum hayatı boyunca sürecek, çeşitli rahatsızlıkların tekrarladığı bir mücadelenin başlangıcı oldu.
Çocukluğunda Abdülbahayı derinden etkileyen olaylardan biri, sekiz yaşındayken babasının hapsedilmesiydi; bu durum ailenin ekonomik durumunda belirgin bir gerilemeye yol açtı, onu yoksulluğa sürükledi ve sokakta diğer çocukların düşmanlığına maruz bıraktı. Abdülbaha, annesiyle birlikte, o sırada meşhur yeraltı zindanı Siyah Çal’da tutulan Bahaullah’ı ziyarete gitti. Bunu şöyle anlatır: “Karanlık, dik bir yer gördüm. Küçük, dar bir kapıdan girdik ve iki basamak indik; fakat ondan ötesi görünmüyordu. Merdivenin ortasında, birden O’nun (Bahaullah’ın) sesini duyduk: ‘Onu buraya getirmeyin’; bunun üzerine beni geri götürdüler.”

Bahaullah sonunda hapisten serbest bırakıldı; ancak sürgüne gönderilmesi emredildi ve o sırada sekiz yaşında olan Abdülbaha, 1853 yılının kışında (Ocak–Nisan) babasıyla birlikte Bağdat’a yapılan yolculuğa katıldı. Yolculuk sırasında Abdülbaha donma yanığı yaşadı. Bir yıl süren zorlukların ardından, Mirza Yahya ile süregelen çatışmayla yüzleşmeye devam etmek yerine, Bahaullah Nisan 1854’te—Abdülbaha’nın onuncu yaş gününden bir ay önce—Süleymaniye dağlarında inzivaya çekildi. Karşılıklı hüzün nedeniyle Abdülbaha, annesi ve kız kardeşi sürekli birlikte oldular. Abdülbaha, her ikisine de özellikle yakındı; annesi onun eğitim ve yetiştirilmesinde etkin bir rol üstlendi.
Babasının iki yıl süren yokluğu sırasında Abdülbaha, Orta Doğu toplumunda olgunluk yaşı kabul edilen 14 yaşına gelmeden önce, ailenin işlerini yönetme sorumluluğunu üstlendi, ve okumakla meşgul olduğu biliniyordu; kutsal metinlerin yayımlanmanın başlıca yolunun el yazması olduğu bir dönemde, Bab’ın yazılarını kopyalamakla da uğraşıyordu. Abdülbaha, at binme sanatına da ilgi duydu ve büyüdükçe tanınmış bir binici hâline geldi.
1856’da, yerel sufi önderlerle sohbetler yapan bir münzevinin haberleri aile ve dostlara ulaştı; bunun Bahaullah olabileceğine dair umutlar doğdu. Derhal Bahaullah’ı aramaya çıktılar ve Mart ayında onu Bağdat’a geri getirdiler. Babasını gördüğünde Abdülbaha dizlerinin üzerine çöktü ve yüksek sesle ağlayarak “Bizi neden bıraktın?” dedi; annesi ve kız kardeşi de aynı şekilde davrandı. Abdülbaha, kısa süre sonra babasının sekreteri ve kalkanı oldu.
Şehirdeki ikamet sırasında Abdülbaha, bir çocuktan genç bir adama dönüştü. “Son derece yakışıklı bir genç” olarak anılır ve hayırseverliğiyle hatırlanırdı. Olgunluk yaşını geçtikten sonra, Bağdat camilerinde genç bir delikanlı olarak dinî konuları ve kutsal metinleri tartışırken sıkça görülürdü. Bağdat’ta bulunduğu sırada, babasının isteği üzerine, “Ben gizli bir hazineydim” şeklindeki Müslüman geleneği üzerine Ali Şevket Paşa adlı bir sufi önder için bir yorum kaleme aldı. Abdülbaha o sırada on beş ya da on altı yaşındaydı ve Ali Şevket Paşa, 11.000 kelimeyi aşan bu denemeyi yaşı için olağanüstü bir başarı olarak değerlendirdi.
1863’te, daha sonra Rızvan Bahçesi olarak anılacak yerde, Bahaullah birkaç yol arkadaşına kendisinin Tanrı Mazharı ve Bab tarafından gelişi haber verilen “Allah’ın zahir edeceği Kimse” olduğunu ilan etti. On iki günün sekizinci gününde, Abdülbaha’nın, Bahaullah’ın bu iddiasını kendisine açıkladığı ilk kişi olduğu aktarılır.

1863 yılında Bahaullah İstanbul’a çağrıldı; böylece ailesi—o sırada on sekiz yaşında olan Abdülbaha dâhil—110 gün süren yolculukta ona eşlik etti. İstanbul’a yapılan yolculuk, bir başka yorucu sefer oldu ve Abdülbaha sürgün edilenlerin geçinmesine yardım etti. İşte bu dönemde, Bahailer arasında konumu daha da belirgin hâle geldi. Bu durum, Bahaullah’ın Dal Levhi ile oğlunun erdemlerini ve makamını sürekli yüceltmesiyle daha da pekişti. Kısa bir süre sonra Bahaullah ve ailesi Edirne’ye sürgün edildi, ve bu yolculuk sırasında Abdülbaha yeniden donma yanığı yaşadı.
Edirne’de Abdülbaha, ailesinin—özellikle annesinin—tek teselli kaynağı olarak görülüyordu. Bu dönemde Bahailer arasında “Ağa” olarak, Bahai olmayanlar arasında ise Abbas Efendi adıyla tanınıyordu. Edirne’de Bahaullah, oğlundan “Allah’ın Sırrı” diye söz etti. Bahailere göre “Allah’ın Sırrı” unvanı, Abdülbaha’nın bir Tanrı Mazharı olmadığını; ancak “Abdülbaha’nın şahsında, insani tabiat ile insanüstü bilgi ve kemalin birbiriyle bağdaşmaz görünen özelliklerinin kaynaşıp bütünüyle uyum içinde birleştiğini” simgeler. Bahaullah, oğluna ayrıca “En Yüce Dal”, “Kutsallık Dalı”, “Ahit ve Misakın Merkezi” ve “gözümün nuru” gibi birçok başka unvan da verdi.
Bahaullah’ın bu kez Filistin’e sürgün edileceği haberini alan Abdülbaha, kendisi ve ailesinin Bahaullah’tan ayrı sürgün edileceğini duyduğunda derin bir yıkım yaşadı. Bahailere göre, onun aracılığı sayesinde bu fikirden vazgeçildi ve ailenin geri kalanının da Bahaullah ile birlikte sürgün edilmesine izin verildi.

Yirmi dört yaşında olan Abdülbaha, artık açık biçimde babasının baş vekili ve Bahai toplumunun seçkin bir üyesiydi. 1868 yılında Bahaullah ve ailesi, Filistin’deki Akka ceza kolonisine sürgün edildi; burada ailenin kaybolup unutulmasının beklendiği açıktı. Akka’ya varış, aile ve sürgünler için son derece sarsıcı oldu, zira düşmanca bir yerel halk tarafından karşılandılar. Kadınların karaya ulaşabilmesi için erkeklerin omuzlarına oturtulmaları gerektiği söylendiğinde, Abdülbaha kadınların karaya taşınması için sandalyeler temin etti. Kız kardeşi ve babası tehlikeli biçimde hastalandı. Abdülbaha bir miktar ilaç bulmayı başardı ve hastalara bizzat

Adi Şankara (MS 8. yy.) ya da tam adıyla Adi Şankaracharya (Sanskritçe: आदि शङ्कर, आदि शङ्कराचार्य; çev.: “İlk Shankaracharya”), Vedik dönemde faaliyet göstermiş bir Hint bilgini, filozofu ve Advaita Vedanta öğretmeniydi (acharya). Genellikle Hint felsefesinin en önemli düşünürü olarak kabul edilse de Şankara'nın yaşamına dair güvenilir bilgiler son derece sınırlıdır ve eserlerinin Hindu entelektüel düşüncesi üzerindeki tarihsel etkisi de çeşitli araştırmacılar tarafından sorgulanmıştır. Tarihsel Şankara'nın döneminde nispeten tanınmamış olduğu, hatta bazı yönlerden Vaişnava eğilimli olduğu düşünülür. Onun asıl etkisi, öğretilerinden ziyade, Hinduların büyük çoğunluğunun doğrudan Advaita Vedanta öğretilerine bağlı olmamasına rağmen Hindu dininin ve kültürünün simgesel bir temsilcisine dönüşmüş olmasıdır.
10. yüzyıla kadar Şankara, çağdaşı olan Maṇḍana Miśra'nın [Maṇḍana Miśra] gölgesinde kalmıştır ve buna ek olarak 11. yüzyıla kadar döneminin Hindu, Budist veya Jain kaynaklarında ondan hiç söz edilmemektedir. Efsanevi Şankara figürü, ölümünden birkaç yüzyıl sonra 14. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu dönem, Sringeri Matha adlı manastırın Vijayanagar İmparatorluğu hükümdarlarının himayesini kazandığı ve öğretilerini Advaitik Agamik Şaivizm'den Brahmanik Advaita ortodoksluğuna kaydırdığı süreci kapsar. 14.–17. yüzyıllar arasında kaleme alınan hagiografiler (aziz biyografileri) Şankara'yı ilahi bir bilge ve dünyadan çekilmiş bir hükümdar olarak yüceltir. Bu anlatılarda, onun tüm Hint altkıtasını dolaşarak (digvijaya) felsefesini yaydığı, teolojik tartışmalarda rakiplerini yendiği anlatılır.
Daha sonraki ünü sayesinde 300'den fazla metin Adi Şankara'ya atfedilmiştir. Bunlar arasında yorumlar (Bhāṣya), giriş niteliğinde tematik incelemeler (Prakaraṇa grantha) ve şiirsel ilahiler (Stotra) yer alır. Ancak bu eserlerin büyük bir kısmının, hayranları, taklitçileri ya da adı Şankara olan başka bilginler tarafından kaleme alınmış olması muhtemeldir.

Adi Şankara ile ilgili geleneksel kayıtlar Shankara Vijayams'da yer almaktadır. Biyografik ve efsanevi materyalin bir karışımı olan bu külliyatta filozofun hayatı şiirsel bir ifade biçimiyle anlatılır. Bunların arasındaki en önemli biyografler 14. yüzyıla tarihlenen Mādhavīya Śaṅkara Vijayaṃ, 15.-17. yüzyıl arasındaki bir tarihte yazılan Cidvilāsīya Śaṅkara Vijayaṃ ve 17.yüzyıldan sonrasına tarihlenen Keraļīya Śaṅkara Vijayaṃ'dır.
Adi Şankara, Nambodiri Brahmin topluluğu arasında şimdiki Kerala şehrinin yakınlarındaki Kaladi yakınlarında veya Aryamba'da dünyaya geldi. Anlatıya göre ailesi çocuksuz geçen uzun yıllardan sonra Vadakkunnathan tapınağındaki dualarından sonra Şankara'ya kavuşmuştur. Babası Şankara henüz daha küçük bir çocukken ölmüştür. Şankara'nın babası vefatında henüz üç yaşını doldurmamış olduğu söylenmiştir. Beş yaşında öğrencilik hayatı başlamış, sekiz yaşında Hindu kutsal metinleri olan dört Veda'ya hakim olmuştur.
Erken bir yaşta gezgin keşiş (sannyasa) olma eğilimi gösteren Şankara bu isteğine ancak annesinin ikna edip rızasını aldıktan sonra kavuşmuştur. Kerala'yı terk etmiş ve guru (Hint maneviyatında mürşitin karşılığı) aramak için Kuzey Hindistan'a doğru yola çıkmıştır. Narmada Nehri kıyılarında Gaudapada'nın müritlerinden olan Govinda Bhagavatpada ile karşılaşmıştır. Şankara'ya kim olduğunu soran Govinda Bhagavatpada'yı Advaita Vedanta felsefesinden alınma bir dörtlükle yanıt verdiğinde Govinda'yı etkiler ve onun müridi olur.
Gurusu Şankara'yı Brahma Sutraları üzerine tefsir yazmak ve Advaita felsefesini vaz' etmesi için eğitir. Kashi'ye seyahat eden Şankara orada ilk müridi olacak olan genç Sananda ile tanışır. Efsaneye göre talebeleriyle Vishwanath Tapınağı'na giden Şankara'nın yolunun üzerinde çevresinde dört köpek olan bir dokunulmaz çıkar. Müritlerinin yoldan çekilmesi ikazı üzerine dokunulmaz "Ebedi Atman'ımı mı yoksa bu tenden ibaret bedeni mi hareket ettirmemi istiyorsun?" diye sorar. Dokunulmazın tanrı Şiva'nın bir tezahürü, dört köpeğin de dört Veda olduğunu fark eden Şankara, dokunulmazın önünde saygıyla eğilir ve Manisha Panchakam adlı eserini kaleme alır. Badari'de ünlü Bhashya'larını (tefsirlerini) ve Prakarana granthaları (felsefi risaleler)ni kaleme alır.

Şankara Advaita Vedanta felsefe okulunun en ünlü zahit ve sözcüsü olmuştur. Tüm gerçekliğin Brahma dediği tek bir kaynaktan doğduğunu öne sürmüştür. Çokluk ve farklılık olarak görünen evren bir illüzyondan başka bir şey değildir. Bhagavad Gita, Upanişadlar ve Brahma Sutra yorumları Advaita Vedanta okulunun günümüzde hala önem verdiği metinler arasında yer alır.

Sri Sankara Granthavali - Complete Works of Sri Sankaracarya in the original Sanskrit, v. 1-10, revised ed., Samata Books, Madras, 1998. (Originally published from Sri Vani Vilas Press, Srirangam, 1910ff., under the direction of the Sringeri matha.)
Sankaracaryera Granthamala, v. 1-4, Basumati Sahitya Mandira, Calcutta, 1995. (complete works with Bengali translation and commentary)
Upanishad-bhashya-sangraha, Mahesanusandhana Samsthanam, Mt. Abu, 1979-1986. Sankara's bhashyas on the Katha, Mandukya, Taittiriya, Chandogya and Brihadaranyaka Upanishad, with Anandagiri's Tīkas and other sub-commentaries.
Prakarana-dvadasi, Mahesanusandhana Samsthanam, Mt. Abu, 1981. A collection of twelve prakarana granthas, with commentaries.
A Bouquet of Nondual Texts, by Adi Sankara, Translated by Dr. H. Ramamoorthy and Nome, Society of Abidance in Truth, 2006. A collection of eight texts. This volume contains the Sanskrit original, transliteration, word-for-word meaning and alternative meanings, and complete English verses.

Edited with Marathi translation, by Kasinath Sastri Lele, Srikrishna Mudranalaya, Wai, 1908.
Edited with vaiyasika-nyayamala of Bharatitirtha, and Marathi commentary, by Vishnu Vaman Bapat Sastri, Pune, 1923.
Selections translated into English, by S. K. Belvalkar, Poona Oriental Series no. 13, Bilvakunja, Pune, 1938.
Edited with Adhikarana-ratnamala of Bharatitirtha, Sri Venkatesvara Mudranalaya, Bombay, 1944.
Translated into English, by V. M. Apte, Popular Book Depot, Bombay, 1960.
Translated into English, by George Thibaut, Dover, New York, 1962. (reprint of Clarendon Press editions of The Sacred books of the East v.34, 38)
Sri Sankaracarya Granthavali, no. 3, 1964.
Translated into German, by Paul Deussen, G. Olms, Hildesheim, 1966.

Critically edited by Dinkar Vishnu Gokhale, Oriental Book Agency, Pune, 1931.
Edited with Anandagiri's Tika, by Kasinath Sastri Agashe, Anandasrama, Pune, 1970.
Alladi Mahadeva Sastri, The Bhagavad Gita: with the commentary of Sri Sankaracharya, Samata Books, Madras, 1977.
A. G. Krishna Warrier, Srimad Bhagavad Gita Bhashya of Sri Sankaracarya, Ramakrishna Math, Madras, 1983.
Trevor Leggett, Realization of the Supreme Self: the Bhagavad Gita Yogas, (translation of Sankara's commentary), Kegan Paul International, London, 1995.

Sitarama Mahadeva Phadke, Sankaracaryakrta Upadesashasri, Rasikaranjana Grantha Prasaraka Mandali, Pune, 1911. (with Marathi translation)
Paul Hacker, Unterweisung in der All-Einheits-Lehre der Inder: Gadyaprabandha, (German translation of and notes on the Prose book of the upadeSasAhasrI) L. Röhrscheid, Bonn, 1949.

Edited with English translation, by Mohini Chatterjee, Theosophical Publishing House, Madras, 1947.
Ernest Wood, The Pinnacle of Indian Thought, Theosophical Publishing House, Wheaton (Illinois), 1967. (English translation)
Swami Prabhavananda and Christopher Isherwood, Shankara's Crest-jewel of Discrimination, with A Garland of Questions and Answers, Vedanta Press, California, 1971.
Sri Sankara's Vivekachudamani with an English translation of the Sanskrit Commentary of Sri Chandrashekhara Bharati of Sringeri. Translated by P. Sankaranarayanan. Bharatiya Vidya Bhavan. 1999

Edited with Sureshvara's varttika and varttikabharana of Abhinavanarayanendra Sarasvati (17th cent.), Sri Vani Vilas Press, Srirangam, 1970.
Edited with Gujarati translation and notes, Sri Harihara Pustakalya, Surat, 1970.

Şankara, Tefrik Etme Hazinesi, Dergah Yayınları

Hinduizm
Şankara

Complete Works of Sri Sankaracharya (Sanskritçe)
Chandogya Upanishad İngilizce çevirisi
Shankara's Life 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hindu Books 8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika, Avrasya'dan sonra ikinci büyük kıtadır. Afrika nüfusu yaklaşık bir milyar insandır. Afrika, insanlığın atalarının evi olarak kabul edilmektedir: Burada Sahelanthropus tchadensis, Australopithecus africanus, A. afarensis, Homo erectus, H. habilis ve H. ergaster de dahil olmak üzere eski hominidlerin ve bunların muhtemel atalarının eski kalıntıları bulunmuştur.

Afrika'daki ortalama nüfus yoğunluğu 30.5 kişi / km²'dir ve bu da Avrupa ve Asya'dan çok daha azdır. Afrika'daki dev alanların zayıf nüfusunun başlıca nedenleri doğal koşullardır (çöller, ekvator ormanları, dağlık alanlar), Avrupa sömürgesinin tarihi mirası ve köle ticaret sisteminin sonuçlarıdır. Nüfus, büyük şehirlerin yoğunlaştığı kıyı bölgelerinde, limanlara ihraç ürünlerinde, tarımsal plantasyonlarda (Mağrip Akdeniz bölgesi, Gine Körfezi kıyıları, Nijerya ovaları) yoğunlaşmaktadır.

Kentleşme düzeyi itibarıyla, Afrika, diğer bölgelerin gerisinde kalıyor -% 30'dan az, ancak buradaki kentleşme oranı dünyadaki en yüksek seviyededir çünkü birçok Afrika ülkesi hatalı kentleşmeyle karakterize edilir. Afrika kıtasındaki en büyük şehirler Kahire ve Lagos'tur.

Yazılı bir geleneği pek bulunmamakla birlikte, Afrika'nın çoğunlukla sözlü gelenekleri ile örf ve adetlerinden beslenen bir felsefesi olduğundan bahsetmek mümkündür. Afrika'nın yazılı felsefesinin ilk ve ender ürünleri Eski Mısır'a aittir. Buna karşılık çağdaş Afrika felsefesine sözlü gelenek hakimdir.

Çağdaş Afrika felsefesinde dört temel anlayış belirlenmiştir: Etnik felsefe (etno-philosophy), bilgelik öğretileri, milliyetçi felsefe ve akademik felsefe.
Etnik felsefe Afrikalı etnik grupların düşüncelerine ve tasarım dünyalarına yoğunlaşırken, milliyetçi-ideolojik felsefe siyahilerin etkileyici bir felsefe ya da varlıkbilgisine sahip olduklarını göstermeye, bunu da temellendirmeye çalışmaktadır. Profesyonel akademik felsefe çalışmaları Afrika'yı sömürgeleştiren ve onun modern eğitim sistemini yaratan Avrupa ülkelerinden gelen felsefe geleneklerinin etkisi altındaki Afrikalı düşünürler tarafından gerçekleştirilirken, geleneksel bilgelik öğretileri Afrika halklarının tasarım dünyasının budunbilimsel (etnolojik) açıdan araştırılmasında kullanılan yöntemlere dayanır.

Heinz Kimmerle, Afrika'da Felsefe / Afrika Felsefesi. (Çev. Mustafa Tüzel, Kabalcı Yayınları, 1995)
Mubabinge Bilolo, Contribution à l’histoire de la reconnaissance de Philosophie en Afrique Noire Traditionnelle, (1978: Kinshasa, Facultés Catholiques de Kinshasa, Licence en Philosophie et Religions Africaines)
Mubabinge Bilolo, Les cosmo-théologies philosophiques de l'Égypte Antique. Problématiques, Prémisses herméneutiques et problèmes majeurs. Academy of Afrian Thought, Sect. I, vol. 1, (1986: Kinshasa-Munich-Libreville, African University Studies)
Peter O. Bodunrin Philosophy in Africa: Trends and Perspectives (1985: University of Ife Press)
Kwame Gyekye An Essay of African Philosophical Thought: The Akan Conceptual Scheme (1995: Temple University Press) ISBN 1-56639-380-9
Paulin J. Hountondji African Philosophy: Myth and Reality (1983: Bloomington, Indiana University Press)
Samuel Oluoch Imbo An Introduction to African Philosophy (1998: Rowman & Littlefield) ISBN 0-8476-8841-0
Bruce B. Janz "African Philosophy" PDF

Safro Kwame Reading in African Philosophy: An Akan Collection (1995: University Press of America) ISBN 0-8191-9911-7
Joseph I. Omoregbe “African philosophy: yesterday and today” (in Bodunrin; references to reprint in [E. C. Eze] [ed.] African Philosophy: An Anthology (1998: Oxford, Blackwell))
H. Odera Oruka [ed.] Sage Philosophy [Volume 4 in Philosophy of History and Culture] (1990: E.J. Brill) ISBN 90-04-09283-8, ISSN 0922-6001
Tsenay Serequeberhan [ed.] African Philosophy: The Essential Readings (1991: Paragon House) ISBN 1-55778-309-8
Placide Tempels, La philosophie bantoue (Bantu Philosophy), Elisabethville, 1945, Full text in French here.
Kwasi Wiredu Philosophy and an African (1980: Cambridge University Press)
Kwasi Wiredu [ed.] A Companion to African Philosophy (2004: Blackwell)
Kwasi Wiredu Toward Decolonizing African Philosophy And Religion In: African Studies Quarterly, The Online Journal for African Studies, Volume 1, Issue 4, 1998
Olabiyi Babalola Yai, Guest Editor: African Studies Quarterly, Volume 1, Issue 4 (1998): Religion and Philosophy in Africa

Afrika
Eski Mısır
Sömürgecilik

Pdf formatındadır: İoanna Kuçuradi, Afrika-Asya Felsefe Konferansı, Siyah Sanat ve Kültür Dünya Festivali, Lagos, Ocak 1977
Samuel Oluoch Imbo sitesi
Bruce Janz tarafından düzenlenmiş geniş kapsamlı site
Peter J. King tarafından hazırlanmış site
African Studies Center (Leiden) tarafından hazırlanmış site14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Making of a Tradition: African Philosophy in the New Millenium 9 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dismas A. Masolo tarafından hazırlanmış site]

Afroamerikalılar veya Siyahi Amerikalılar olarak da bilinen Afrikalı Amerikalılar, Afrika'nın Siyah ırk gruplarından herhangi birinden kısmen veya tamamen gelen Amerikalılardan oluşan etnik bir gruptur. Afrikalı Amerikalılar, Beyaz Amerikalılar ile Hispanik ve Latino Amerikalılardan sonra ABD'deki en büyük üçüncü ırksal veya etnik grubu oluşturmaktadır. "Afroamerikalı" terimi genellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde köleleştirilen Afrikalıların torunlarını ifade eder.
Afrikalı Amerikalıların çoğu, bugünkü Birleşik Devletler sınırları içinde köleleştirilmiş insanların torunlarıdır. Bazı siyahi göçmenler veya onların çocukları da kendilerini Afroamerikalı olarak tanımlayabilse de, birinci nesil göçmenlerin çoğunluğu bunu yapmamakta ve kendilerini köken uluslarıyla tanımlamayı tercih etmektedir. Afrikalı Amerikalıların çoğunluğu Batı ve Orta Afrika kökenli olup, bazı önemli Batı Avrupalı ve küçük Kızılderili soyları da bulunmaktadır.
Afroamerikan tarihi, 16. yüzyılda Batı ve Orta Afrika'dan gelen Afrikalıların, Avrupalı köle tüccarlarına satılması ve Atlantik üzerinden Batı Yarımküre'ye taşınmasıyla başladı. Amerika'ya vardıktan sonra Avrupalı sömürgecilere köle olarak satıldılar ve özellikle güney kolonilerindeki plantasyonlarda çalıştırıldılar. Çok az bir kısmı köle olmaktan kurtularak ya da kaçarak özgürlüklerine kavuşabildi ve Amerikan Devrimi öncesinde ve sırasında bağımsız topluluklar kurdular. Amerika Birleşik Devletleri'nin 1783'te kurulmasından sonra, Siyahların çoğu köleleştirilmeye devam edildi ve en yoğun olarak Güney ABD'de olmak üzere, dört milyon köle ancak 1865'te İç Savaş sırasında ve sonunda özgürlüğüne kavuştu. Yeniden yapılanma sırasında vatandaşlık ve yetişkin erkeklere oy kullanma hakkı kazandılar; beyaz üstünlüğünün yaygın politikası ve ideolojisi nedeniyle, büyük ölçüde ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüler ve kendilerini Güney'de kısa sürede haklarından mahrum bırakılmış buldular. Bu koşullar, Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri çatışmalarına katılım, Güney'den önemli ölçüde göç, yasal ırk ayrımcılığının ortadan kaldırılması ve siyasi ve sosyal özgürlük arayan sivil haklar hareketi nedeniyle değişti. Ancak Afrikalı Amerikalılara karşı ırkçılık 21. yüzyılda da bir sorun olmaya devam etmektedir. 2008 yılında Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri'ne başkan seçilen ilk ve şimdiye kadar da tek Afrikalı Amerikalı oldu.
Afroamerikan kültürü; görsel sanatlar, edebiyat, İngiliz dili, felsefe, politika, mutfak, spor ve müziğe sayısız katkılarda bulunarak dünya kültürü üzerinde önemli bir etkiye sahip oldu. Afroamerikalıların popüler müziğe katkıları o kadar derindir ki, caz, gospel, blues, rock and roll, funk, disko, hip hop, R&B ve soul dahil olmak üzere çoğu Amerikan müziğinin kökeni ya kısmen ya da tamamen Afroamerikan toplumuna dayanmaktadır.

Günümüzde hakaret kabul edildiği için artık kullanılmayan "negro" sözcüğü Latince "niger" (siyah) sözcüğünden İspanyolca ve Portekizceye geçmiştir. Türkçeye zaman zaman "zenci" olarak çevirilse de Arapça kökenli zenci sözcüğü ile negro sözcüğü arasında anlam benzerliği haricinde bir dilbilimsel ilişki yoktur fakat zenci kelimesi yer yer ve söylendiği zaman ve duruma göre hakaret anlamı taşımaktadır.

Şimdiki adıyla Amerika Birleşik Devletleri, o zamanki adıyla İngiliz Kuzey Amerikası'na gelen ilk Afrikalılar 1869 yılında, Jamestown bölgesine sözleşmeli hizmetliler olarak kayıtlara geçmişlerdir. Bölgenin sert koşullarından ötürü İngiliz göçmenlerin ölümleri arttığından daha fazla Afrikalı, işçi olarak bölgeye yerleştirilmiştir.

1790 yılında, ABD'de ilk nüfus sayımı yapıldığında, ABD'de yaklaşık 760.000 Afrikalı (özgür ve köleleştirilmiş) yaşıyordu, yani nüfusun %19,3'üydü. İç Savaş'ın başladığı 1860 yılında 4,4 milyon kişi vardı, ancak bu oran sadece %14'tü. Büyük çoğunluğu köleydi, sadece 400.000'i özgürdü. 1900 yılına gelindiğinde Afroamerikalıların sayısı iki katına çıkmıştı.
1910 yılında Afroamerikalıların yaklaşık %90'ı güneyde yaşıyordu, ancak birçoğu daha iyi fırsatlar aramak ve Jim Crow yasalarından kaçmak için kuzeye taşınmaya başladı. 1890'lar ile 1970'ler arasında Büyük Göç olarak bilinen bir dönem yaşandı. 1916 ile 1960'lar arasında 6 milyondan fazla Afroamerikalı kuzeye göç etti, ancak 1970'lere gelindiğinde kuzeyden güneye göç edenlerin sayısı güneyden kuzeye göç edenlerin sayısından daha fazlaydı.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Afroamerikan nüfusun zaman içindeki seyrine ilişkin aşağıdaki tablo, siyahların toplam ABD nüfusunun yüzdesi olarak 1930 yılına kadar nasıl azaldığını ve o zamandan beri nasıl arttığını göstermektedir.

1990 yılında Afroamerikan nüfusu 30 milyona ulaşmış ve ABD nüfusunun %12'sini oluşturmuştur; bu oran 1900 yılındaki oranla neredeyse aynıdır.

Afroamerikalıların çoğunluğu Protestan'dır ve çoğunlukla geleneksel olarak siyahların çoğunlukta olduğu Protestan mezheplerine mensuptur: Baptist, Metodist, Pentekostal. Ancak diğer Protestanlar, Katolikler ve Müslümanlar da bulunmaktadır.
Siyah Protestanlar takipçilerinin %59'unu oluştururken, Evanjelikler Afroamerikalıların %15'ini, diğer Protestanlar ise kalan %4'ünü oluşturmaktadır. Roma Katolikleri bunların %5'ini, Yehova Şahitleri ise yaklaşık %2'sini oluşturmaktadır.
Kuzey Amerika'ya sürgün edilen Afroamerikalıların yaklaşık %20'si Müslümandı, ancak kölelikleri sırasında Hristiyanlığa geçtiler. Daha sonra bazıları 20. yüzyılda Malcolm X, Kareem Abdul-Jabbar ve Muhammed Ali gibi siyah milliyetçi hareketler aracılığıyla İslam'a geçmişlerdir. Afroamerikalılar ABD'deki Müslüman nüfusun %20'sini oluşturmaktadır ve bunların çoğunluğu Sünni'dir.
Buna ek olarak, Afroamerikalıların yalnızca %0,4'ünü oluşturan küçük ama büyüyen bir Yahudi Afroamerikalı azınlık bulunmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde ırk ve etnisite

Jack Salzman, ed., Encyclopedia of Afro-American culture and history, New York, NY: Macmillan Library Reference USA, 1996
African American Lives, edited by Henry L. Gates, Evelyn Brooks Higginbotham, Oxford University Press, 2004 - more than 600 biographies
From Slavery to Freedom. A History of African Americans, by John Hope Franklin, Alfred Moss, McGraw-Hill Education 2001, standard work, first edition in 1947
Black Women in America - An Historical Encyclopedia, Darlene Clark Hine (Editor), Rosalyn Terborg-Penn (Editor), Elsa Barkley Brown (Editor), Paperback Edition, Indiana University Press 2005
van Sertima, Ivan "They Came Before Columbus"
"The Politicization of Changing Terms of Self Reference Among American Slave Descendants",  American Speech, v 66, no.2, Summer 1991, p. 133-46

Agnostisizm ya da bilinemezcilik, en yaygın ve bilinen tanımıyla, tanrı veya tanrısal varlıkların bilinemez veya varlığı ile birlikte yokluğunun da kanıtlanamaz olduğunu savunan bir felsefi görüştür. Agnostik düşünce epistemolojik alanda yer alan bir felsefi görüş olmakla birlikte, zayıf agnostisizm, güçlü agnostisizm gibi alt türlere ayrılır. Bununla birlikte agnostik felsefe varsayımların, özellikle tanrı gibi daha yüksek bir otoritenin varlığına veya yokluğuna ilişkin teolojik varsayımların bilimsel olarak hiçbir zaman açıklanamayacağı görüşündedir. Bu fikir akımının destekçilerine agnostik (veya bilinemezci) denir. Agnostisizm kendi içinde de farklı görüşlere ayrılır.
Bilinen tanımların birincisi, "Tanrı'nın ve ruhani, metafizik ve doğaüstü bir varlığın veya varlıkların bilimsel olarak hiçbir zaman kanıtlanamayacağını ve gözlemlenemedikleri için hiçbir zaman bilinemeyeceğini savunan bir görüştür." şeklindeyken ikincisi, "İnsan aklının, Tanrı'nın var olduğu inancını veya Tanrı'nın olmadığı inancını haklı çıkarmak için yeterli rasyonel gerekçeler sağlayamadığının öğretisidir." ve üçüncüsü, "maddesel fenomenlerin ötesinde herhangi bir varlığın veya 'varoluşsal ilk neden'in hiçbir zaman bilinemeyeceği ve bu nedenle de bilinemeyecek şeyin de üzerine yoğunluk vermenin gereksiz olduğunun doktrini veya öğretisidir." şeklindedir.

Agnostik (Antik Yunanca ἀ- (a-) 'yok' ve γνῶσις (gnōsis) 'bilgi') terimi ilk kez İngiliz doğa bilimci Thomas Henry Huxley tarafından 1869'da Metafizik Cemiyeti'nin bir toplantısında yaptığı konuşmada, her türlü manevi veya mistik bilgi iddiaları reddeden felsefesini tanımlamak için kullanıldı. Huxley,

"Bu basitçe bir insanın, bilmek veya inanmak konusunda bilimsel bir temeli olmadığını, yani bildiğini veya inandığını söyleyemeyeceği anlamına gelir." 
diyerek agnostisizmi özetlemiştir. Bununla birlikte eski kuşkucu filozoflar, herhangi bir ölüm sonrası yaşam hakkında agnostisizm ifade eden, MÖ 5. yüzyıldan kalma bir Hint filozofu Sanjaya Belatthaputta gibi agnostik bakış açısını destekleyen yazılar yazmışlardı. MÖ 5. yüzyılda yaşamış Protagoras "Tanrıların" varlığı hakkında agnostik bir bakış açısı gösteren ilk Yunan filozofudur.

Agnostisizm, ateizm ile aynı şey değildir. Ateizm, tanrının var olmadığını veya var olamayacağını savunur. Fakat agnostisizm, tanrının var olup olmadığının bilinmediğini veya asla bilinemeyeceğini savunur. Demografik araştırmalar için ise ateizm ve agnostisizm, diğer bütün dinsiz felsefelerle aynı kategoridedir. Bazı kaynaklar ise agnostisizmi "tarafsızlık" olarak açıklar. T. H. Huxley ise agnostisizm hakkında şunları söylemiştir:

Agnostisizm bir inanç değildir; ancak özü tek bir dinç uygulamaya yatan bir metottur. Bu ilke kesinlikle akıl olarak gösterilebilir; ancak sonuçlar kanıtlanmış veya kanıtlanabilir denebilecek kadar kesin gösterilmemelidir.

"Agnostik" sözcüğü Eski Yunanca olumsuz öneki olan "an+" ve yine aynı dilden "bilen, bilgisi olan" anlamına gelen "gnōstikós (γνωστικός)" sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Anlamı kabaca "bilgisi olmayan" demektir. Bu sözcük ise yine Eski Yunanca "bilmek" anlamına gelen "gignōskō, gnō- (γιγνωσκω, γνω-)" sözcüğünden türemiştir. İlk kullanımı T. H. Huxley tarafından 1869 yılında gerçekleştirilmiş ve Türkçeye Fransızca "agnostique" sözcüğünden geçmiştir.
Agnostisizm (Fr. agnosticisme, İng. agnosticism) bilinemezcilik demektir. En sık kullanım biçimi dini inançlara agnostik yaklaşımdır. Bertrand Russell'ın tarif ettiği agnostik bakış açısına göre, Tanrı'nın varlığı ve dünya sonrası hayat hakkında mevcut dinlerin öne sürdüğü iddiaların günümüzde doğrulanması mümkün değildir. Dolayısıyla herhangi bir dine mensup olmak anlamsız görülebilir. Diğer taraftan agnostisizm, kendini "Tanrı kesinlikle yoktur" diyen ateizmden de ayrı tutar.

Agnostik teizm, bir yaratıcının var olma ihtimalini daha yüksek gören ve yaratıcının varlığına inanan ama yaratıcının var olduğunun kanıtlanmasının mümkün olmadığını kabul eden bir felsefi görüştür. Bir deist kişi, yaratıcının varlığının akıl ve gözlem yoluyla anlaşabileceğini söyler ama agnostik teist ise yaratıcının varlığının bilinmesinin hiçbir yolunun olmadığını ama yaratıcının var olduğunu söyler.

Agnostik ateizm, bir yaratıcının var olmadığını düşünen ama yaratıcının yokluğunun kesin olarak bilinemeyeceğini savunan felsefi bir görüştür. Bir agnostik ateist yaratıcının yokluğuna dair net olarak bir yorumda bulunmaz.

Zayıf agnostisizm herhangi bir yaratıcının varlığının ya da yokluğunun şu anda bilinmediğini ancak tümüyle bilinmez olmadığını savunur; bu nedenle kişi herhangi bir kanıt öne sürülene kadar bir yargıda bulunmaz.

Agnostikler listesi
Ateizm
Septisizm
Teizm
Deizm
Apateizm
Panteizm
Gnostisizm

Agora (Yunanca : Ἀγορά, Agorá), antik Yunan kentlerinde, şehirle ilgili politik, dini, ticari her türlü faaliyetin gerçekleştiği, tüm kamu binalarının etrafında sıralandığı halka ait geniş açık alan olup, Helenistik dönemde şekillenip Roma İmparatorluğu'nda ortaya çıkan forumların öncülüdür.

Klasik agoranın öncülleri arkaik çağlarda da vardı, ancak henüz seçkin bir mimari biçime sahip değillerdi. Başlangıçta son derece basit olup, oturma yeri olarak hizmet veren birkaç taş sırasının bulunduğu mekanlardı. Dini içerikli şenlikler, coşkulu konuşmalar ve tiyatro gösterileri de ilk zamanlar agorada düzenleniyordu.
Helenistik dönem boyunca bu meydanlar daha da büyümüştür. Geç Helenistik döneme gelindiğinde, her tarafı sütunlarla çevrilmiş ve böylece peristil avlu şeklinde tamamen kapalı bir mimari birim oluşturmuşlardır. Roma döneminden beri agoralar, dört tarafı revaklarla çevrili bir alan şeklini almıştır.
Minos kentlerinde bulunan tiyatroya benzeyen alanlar da agoranın öncülleri olabilirler. Anadolu'da Pergamon (Bergama) ve Nysa agoraları Helenistik, Aizanoi, Assos, Ephesos (Efes) agoraları Roma döneminden kalmadır.
Agoralar MS 6. ve 7. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edilmiştir.

Agora, kentin ortasında ya da liman yakınında bulunmakta olup, etrafı dükkânlar, sütunlar, heykel ve ağaçlarla çevrilirdi.
Wycherley kentin bütünü gibi, agoranın da basit biçimde ortaya çıktığını, tek gerekenin, düz ve açık bir alan olduğunu, agoranın geniş anlamda, kent yaşamına ve yerleşme alanlarında kıvrılıp giden, sonra da kırlara doğru yayılan ana caddelere uygun bir odak sağlaması gerektiğinden, olanak varsa, kentin az çok merkezindeki bir alan-dan yararlandığını belirtmiştir.

Agoralar, MÖ 6. yüzyıldan beri ticari ekonomik bir öneme sahip olsalar da, sosyopolitik anlamda daha çok öne çıkan mekanlardır. Zira agoralar, aynı zamanda bouleuterion gibi siyasi ve idari sivil yapıların bulunduğu alanlardır. Burada bulunan heykeller ve onursal anıtlar, şehrin zenginliğine ve tarihine atıfta bulunan vitrinler gibidir. Agora'da bulunan heykellerin büyük çoğunluğu hükümdar heykelleridir. Agoralarda oturma sıralarının bulunması, buraların sosyal kaynaşma anlamında boş zamanların geçirildiği yerler olduğunu düşündürtmektedir. Bazı yerlerde agoraya hakim bir yükseklikte bir tepeye bir tapınak inşa edilerek, agora üzerinde etkili olması da sağlanmıştır.

Antik Grekçe'de Homeros'un İlyada Destanı'nda (M.ö. 8. yüzyıl) αγορα, (αγείρω "toplanmak" fiilinden türemiştir.) “toplantı, toplantı yeri, meclis” anlamını taşımaktadır.
Yunanca'da da agora, "toplanma yeri" anlamını korumaktadır. Agorastis "alıcı, pazara gelen müşteri" kelimeleri de Grekçe'den Yunancaya değişikliğe uğramadan geçmiştir.

Özhan Öztürk (2005). Karadeniz Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9
Wycherley. R. (1993), Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu? Arkeoloji ve Sanat Yayınları. İstanbul

Ahimsa (Sanskrit: अहिंसा, Pāli: avihiṃsā) ("merhamet"), genel olarak şiddete başvurmama, saldırmama, zarar vermeme anlamına gelen kadim bir Hint şiddetsizlik ilkesi olup Hinduizm, Budizm ve Jainizm inanç sistemlerinde önemli bir erdemdir. Buna göre insanlar, başkalarıyla ve genel olarak dünya ile barış içinde yaşamalı, asla bir canlıya zarar vermemeli, onu yaralamamalı ya da öldürmemelidir. Ahimsa aynı zamanda, kötülüğe karşı zora baş vurmadan dayanma şeklindeki bir dinî ahlâk görüşünü de ifade eder.
Ahimsa çok boyutlu bir kavramdır, onun 'incitme' önermesi kişinin düşüncelerini, sözlerini ve eylemlerini içerir ve tüm canlıların ilahi manevi enerjinin kıvılcımına sahip olduğu ön kabulünden esinlenilmiştir; bu nedenle başka bir varlığa zarar vermek kendine zarar vermektir. Ahimsa, herhangi bir şiddetin karmik sonuçları olduğu düşüncesi ile de ilgilidir. Ahimsa'nın ilkelerine kadim Hinduizm bilgeleri öncülük edip geliştirmiş olsalar da, bu kavram Jainizm'in ahlak felsefesinde de olağanüstü bir gelişmeye ulaşmıştır.
Ahimsa ilkesinin belki de en popüler savunucusu Mahatma Gandi idi. Daha sonra ABD'de 1950'ler ve 1960'larda siyahların eşit temel yurttaşlık haklarına kavuşması uğrundaki mücadelelere liderlik eden Martin Luther King de onu örnek almıştı.

Özel

Genel
Yitik, Ali İhsan (2003). "Felsefe Ansiklopedisi" cilt 1. ed. Ahmet Cevizci. Etik Yayınları. s. 86. ISBN 975-8565-11-7
Aydın, Mehmet (2005). "Ansiklopedik Dinler Sözlüğü". s. 11. ISBN 975-97046-6-8

Ahlakçılar listesi, konuları dışındaki otoriteler tarafından etik konusuna büyük katkıları olduğu öne sürülen kişileri bir araya getiren bir listedir. Bu kişiler, kısmen dînî veya politik kişiliklerdir.
Listedeki her kişi, etik çalışmaları ya da ele aldıkları problemleri açısından bilinmektedirler.

Pierre Abélard
John Stevens Cabot Abbott
Mortimer Adler
Thomas Aquinas
Ambrose
Rodoslu Andronikos
G. E. M. Anscombe
Aristoteles
Aristoksenos
Asoka
Hippolu Augustinus
Marcus Aurelius

Franz Xaver von Baader
Francis Bacon
Samuel Bailey
Marco Antonio Baratta
Friedrich Eduard Beneke
Jeremy Bentham
Thomas Berry
Maurice Blanchot
Dietrich Bonhoeffer
George Boole
Nathan Braun
Martin Buber
Gautama Buddha
Mario Bunge
Nasim Butt

Albert Camus

Partha Dasgupta
Abraham ibn Daud
Merryl Wyn Davies
Hugo de Garis
Philip Doddridge
Elliot N. Dorff
Ronald Dworkin

Hamid Enyat
Epikuros
Rudolf Christoph Eucken

Johann Albert Fabricius
Ismail Raji' al-Faruqi
Nosson Tzvi Finkel
John Finnis
Owen Flanagan
Joseph Fletcher
Philippa Foot
William Frankena
Alexander Campbell Fraser
R. Edward Freeman
Erich Fromm

Raimond Gaita
Mohandas Gandhi
Gazâli
Allan Gibbard
Carol Gilligan
Peter Goldie
Victor Gollancz
Thomas Hill Green
Stanley Grenz
Hugo Grotius
Tenzin Gyatso, 14. Dalai Lama

Hammurabi
R.M. Hare
John Harsanyi
Robert S. Hartman
Stanley Hauerwas
Henry Hazlitt
Paul Hawken
Erich Heller
Claude Adrien Helvétius
Frank Herbert
Abraham Joshua Heschel
Hierocles of Alexandria
Thomas Hill, Jr.
James Hinton
Wau Holland
Hans-Hermann Hoppe
David Hume
Patrick Hunout
John Peters Humphrey - Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin yazarı
Francis Hutcheson
Thomas Henry Huxley

Lauri Ingman

İbn-i Sînâ
Aliya İzetbegoviç

Jane Jacobs Kalım sistemleri (Systems of Survival)'in yazarıdır.
Paul Janet
Francis Jeffrey
Théodore Simon Jouffroy

Konfüçyüs
Immanuel Kant - Etiğin Metafiziği
Kınalızade Ali
Rushworth Kidder
Søren Kierkegaard
Israel Kirzner
Lawrence Kohlberg
Ksenokrates
Christine Korsgaard
David Korten
Peter Kropotkin
Hans Küng

Hugh LaFollette
Aldo Leopold
Emmanuel Levinas
John Locke
Alex John London
Moshe Chaim Luzzatto

Niccolò Machiavelli
J. L. Mackie
Fazlurrahman Malik
Mao Zedong
Markion
James Martineau
Ebu'l-A'lâ Mevdudî
John McDowell
Donella Meadows
Peter Medawar
Mensiyüs
Menedemus
Fatima Mernissi
James Mill
John Stuart Mill
Carol Moore
George Edward Moore
Radhakamal Mukerjee

Thomas Nagel
Nawab Haider Naqvi
James A. Nash
Seyyed Hossein Nasr
Oswald von Nell-Breuning
H. Richard Niebuhr
Reinhold Niebuhr
Friedrich Nietzsche
Carlos Santiago Nino
Karl Immanuel Nitzsch
David L. Norton
Robert Nozick
Martha Nussbaum

John O'Connor
Onora O'Neill
Isaac Obeso
David S. Oderberg

Lynn S. Paine
Blaise Pascal
Bahya ibn Paquda
Derek Parfit
Craig Paterson
Philip Pettit
Philon
Platon
Richard Price
Prodikos

Quintilianus

Ayn Rand
John Rawls
Martin Rees
George Croom Robertson
W. D. Ross
Murray Rothbard
Jean-Jacques Rousseau
John Ruskin
Bertrand Russell

Marquis de Sade
Edward Said
Rashtriya Swayamsevak Sangh
Ziauddin Sardar
John Ralston Saul
Geoffrey Sayre-McCord
Zalman Schachter-Shalomi
Friedrich Schiller
Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher
Karl Wilhelm Friedrich von Schlegel
Moritz Schlick
Frank Schmalleger
Arthur Schopenhauer
Albert Schweitzer
Amartya Sen
Lucius Annaeus Seneca
Russ Shafer-Landau
Muhammed Nicatullah Siddiki
Henry Sidgwick
Georg Simmel
Peter Singer
B. F. Skinner
J. J. C. Smart
Adam Smith
Margaret Somerville
Baruch Spinoza
John Shelby Spong
Charles L. Stevenson
Dugald Stewart
Stobaios
Jeffrey Stout
John C. Stennis
Leslie Stephen
David Friedrich Strauss
Sun Yat-sen
Randy Cohen

Jenny Teichman
Judith Jarvis Thomson
Paul Tillich
Hsun Tzu

Johann Georg Walch
William George Ward
Otto Weininger
William Whewell
Philip Wicksteed
Susan Wolf
Christian Wolff
William Wollaston

John Howard Yoder

Theodor Zwinger

Akademik disiplinlere genel bir bakış ve güncel bir rehber olarak aşağıda ana hatlar verilmiştir:
Akademik bir disiplin veya çalışma alanı, yüksek öğretimin bir parçası olarak öğretilen ve araştırılan bir bilgi dalıdır. Bir öğretmenin disiplini, genellikle ait oldukları üniversite fakülteleri ve öğrenilen toplumlar ile araştırma yayınladıkları akademik dergiler tarafından tanımlanır.
Disiplinler, hemen hemen tüm üniversitelerde var olan ve iyi tanımlanmış dergi ve konferans kadrolarına sahip olan ve sadece birkaç üniversite ve yayın tarafından desteklenen yeni başlayanlar arasında değişmektedir. Bir disiplinin dalları olabilir ve bunlara genellikle alt disiplinler denir.
Aşağıdaki anahat, akademik disiplinlere genel bir bakış ve rehber olarak hiyerarşik sırada verilmektedir.

Biyolojik antropoloji
Dilbilimsel antropoloji
Kültürel antropoloji
Sosyal antropoloji

Klinik Sosyal Hizmet
Toplum uygulama
Ruh sağlığı
Psikososyal rehabilitasyon
Kişi merkezli terapi
Aile terapisi
Mali sosyal hizmet

Soyut matematik

Uygulamalı Matematik

Astrostatik
Biyoistatistik

Kimya Mühendisliği

Chaos of Disciplines. University of Chicago Press. 2001. ISBN 978-0-226-00101-2. 
The Organization of knowledge in modern America, 1860-1920. 1979. ISBN 0-8018-2108-8. 
Eğitim Bilimleri Eğitim Enstitüsü ABD Bölümü. Sınıflandırma Öğretim Programları (CIP)2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ulusal Eğitim İstatistikleri Merkezi.

Sınıflandırma Öğretim Programları (CIP 2000)21 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: ABD tarafından Geliştirilen Eğitim Ulusal Merkezi Eğitim İstatistikleri sağlayan bir taksonomik düzeni bu olacak destek doğru izleme, Değerlendirme ve raporlama inceleme alanları ve programı tamamlama etkinliği.
Tam JACS11 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Ortak Akademik Sınıflandırma Konular) gelen Yüksek Öğrenim İstatistik Kurumu (HESA) yılında Birleşik Krallık
Avustralya ve Yeni Zelanda Standart Araştırma Sınıflandırma (ANZSRC 2008) (web sayfası12 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) Bölüm 3 ve Ek 1: alan araştırması sınıflandırma.
Alan Bilgisi3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., bir bakıştan göster izin akademik disiplinler ve alt disiplinler bu makale görüntülenmiştir.
Sandoz, R. (ed.), Etkileşimli Tarihi Atlas Disiplinleri, Cenevre Üniversitesi12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman felsefesi, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarından itibaren belirgin bir ağırlık kazanan, bir bakıma felsefenin yurdu hâline gelen Alman felsefe geleneğini ya da başka bir açıdan farklı felsefi eğilimlere sahip olan Alman felsefecilerinin bütünlüğünü ifade etmektedir.
Alman felsefecilerin bütünlüğünü ifade etmesi dolayısıyla Alman felsefesi belli bir düşünce geleneğine ya da filozof grubuna indirgenemez. Alman felsefesi denildiğinde akla ilk Klasik Alman idealizmi gelir ancak Alman felsefecilerinin bundan çok daha fazla olduğu ve karşıt felsefi eğilimleri temsil eden Alman filozofların bulunduğu bilinmektedir. Leibniz, Friedrich Schelling, Johann Gottlieb Fichte, Kant, Hegel, Feuerbach, Marx, Arthur Schopenhauer, Nietzsche, Karl Jaspers, Goethe gibi ünlü filozoflar bulunmaktadır. Bu filozoflar ise idealist, materyalist, duyumcu, rasyonalist, deneyci, aşkın idealist, diyalektik ya da diyalektik materyalist gibi düşünce eğilimlerini temsil etmektedir.
Klasik Alman felsefesi, Alman İdealizmi olarak adlandırılır ve ana gövdesinde Immanuel Kant ve Friedrich Hegel gibi isimler yer alır. Öte yandan Ludwig Andreas Feuerbach gibi klasik materyalizmin temsilcileri de bu felsefe içinde yerlerini almışlardır. Alman felsefesinin güçlü dalgasının geri çekilişi 20. yüzyılın başlarından itibaren görülebilir. Yine de bu dönemde Alman felsefesi fenomenolojinin ve varoluşçu felsefenin iki temel ismini ve 20. yüzyılın iki başlıca filozofu olan Edmund Husserl, Martin Heidegger, Hannah Arendt'i yetiştirmiştir. 20. yüzyıl, Alman felsefesinin etkisizleşme zamanı olmakla birlikte bu iki filozofun yanı sıra Frankfurt Okulu gibi felsefi düşünceyi ayakta tutan ve gelişim yönünü tayin eden okulun gerçekleşmesi söz konusu oldu; Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Herbert Marcuse, Habermas gibi isimler yetişti.

Immanuel Kant, eleştirel felsefenin öncü ismi olduğu gibi kendi felsefi çalışmalarını çoğu yerde transendental idealizm olarak da adlandırmaktadır. Felsefi eğitiminde Leibniz'den etkilendiği söylenebilir ancak esas olarak felsefi düşüncelerinin gelişimi David Hume ve Rousseau'nun etkisiyle ortaya çıkar. Empirizmin sınırlı bir felsefi yaklaşım olduğundan hareketle deney ve deneyim kategorilerini yeniden değerlendirir. Kendinde-şey ve kendi-için-şey (Noumenon ve Fenomen) kavramları onun felsefi çalışmasının temel ilkeleridir. Böylece epistemoloji ile ontoloji arasına kesin/kategorik bir ayrım koymuştur. Aklın sınırlarını soruşturmuş, metafiziğin olabiliriliğini değerlendirmiş, bir etik felsefesi kurmuş, bilgi ve inanç üzerie felsefi soruşturmayı kendine özgü felsefi sistemini kurarak yürütmüştür. Kant genel bir eğilim olarak felsefe tarihi içinde Alman idealizminin ilk kurucularından kabul edilmektedir. Kant, aklı kurucu ilke olarak belirlemenin yanı sıra felsefi çalışmasını aklın sınırlarını belirleme uğraşıyla da yönlendirir. O hem bilgiye geçerli bir kuramsal temel sağlamaya hem de inanca yer açmaya çalışmış, modern zamanlarda metafizigin yerini sorgulamıştır. Kant sonrası felsefe büyük ölçüde ve esas olarak Kant'ın koyduğu kavram ve kategorilerle çalışmıştır.

Felsefede idealizm, nesnelerin bize göründüklerinden daha başka bir şey olduklarını ve kendi içlerinde bizim deneyimimizin ötesinde, ulaşılmaz bir gerçeklik taşıdıklarını savunan düşünce biçimidir. Ding an sich (kendinde şey), zihnimizin nesneleri aslında oldukları gibi değil de göründükleri gibi algıladığı nosyonudur. Böylece zihinden bağımsız nesne düşüncesi İdealizm için anlamsız bir soru hâline gelir.

1787 yılında Friedrich Heinrich Jacobi, "İnanç Üzerine ya da İdealizm ve Gerçekçilik" (David Hume über den Glauben oder Idealismus und Realismus) adlı kitaplarında Kant'ın "kendinde şey" (Ding an sich) kavramına atıfta bulunur. Jacobi, kendinde şey'in asla doğrudan bilinemeyeceği fikrine varır. Buna çözüm olaraksa inancı ileri sürer. Bir özne, dış dünyadaki gerçekliğin temsille veya kendi zihnindekilerle ilgili olduğuna inanmalıdır. Bu inanç, bilinen ama mantıksal olarak kanıtlanmamış hakikatin sonucudur. Kendinde şey'in gerçek varlığı böylece kendini gözleyen özneye açık eder. Bu yolla özne; doğrudan zihnine görünenlerin ideal, öznel temsillerini bilir ve gerçek, nesnel kendinde şey'in kendi zihninin dışında olduğuna inanır. Heinrich Jacobi, dış dünyayı bir inanç nesnesine dönüştürerek inancı ve onun teolojik çağrışımlarını mazur göstermeye çalışmıştır.

Karl Leonhard Reinhold 1790 ve 1792 yıllarında Kantçı felsefeye ilişkin iki ciltlik yazılarını yayımlar. Bu yazılar karmaşık, teknik dili nedeniyle anlaşılmaz olan filozofun düşüncelerinin net bir açıklamasını vermektedir.
Ayrıca Reinhold, insanların ve diğer hayvanların, kendinde şeyl'eri değil, nesnelerin ancak zihinlerinde oluşan görüntülerini bilebilecekleri yönündeki Kantçı iddiayı kanıtlamaya çalışmıştır. Buna kanıt getirebilmek için asla şüphe edilmeyecek bir aksiyom ortaya atar. Bu aksiyoma göre bilincin tüm bilgisi anlaşılabilir olmaktadır: Aksiyom şöyledir: "Temsil özne tarafından bilinçte anlaşılır, bu anlama özneden nesneye doğru gerçekleşir ve ikisini de ilgilendirir."
Böylece Reinhold tanımlardan değil, bilinçli bir akıldaki zihinsel imgeleri ya da temsilleri ilgilendiren prensiplerden başlar. Bu yolla bilgiyi: 1) Bilen özne ya da gözlemci, 2) Bilinen nesne 3) Öznenin zihnindeki imge ya da temsil bakımından inceler. Aşkın idealizmi anlamak için üç bileşenden oluşan deneyimin derinlerine kadar düşünmek gerekir: Özne, temsil ve nesne.

Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling 19. yüzyılda Alman İdealizmi'nin öncü filozoflarından birisidir. Üniversitede Hegel ve Hölderlin ile birlikte Teoloji okumuştur. Üniversitede Kant ve Johann Gottlieb Fichte'nin felsefelerine yoğunlaşmıştır. Spinoza'nın onun üzerinde derin bir tesiri olmuştur, ayrıca Schelling de Hegel'i etkilemiştir. Klasik Alman İdealizmi olarak adlandırılan akımın kurucu isimlerindendir. Doğada tam anlamıyla bir amaçlılık bulunduğunu düşünür. Ona göre doğa bilinçsiz bir zekânın ürünüdür.

Hegel, Alman İdealizmi'nin doruk noktasıdır. Diyalektik yöntemden hareketle bütün idealist ögeleri sistematize etmiştir. Kurduğu sisteme ise "diyaletik mantık" denilir. Buna göre bir tez (bir fikir), anti-tez'le (karşısındaki başka bir fikirle) karışır ve bundan yeni bir anlayış doğar buna da sentez denilir. Hegel felsefesi, bireylerin kendi kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir, bilincin özgürleşmesi "Ruhun/Tinin Fenomenolojisi"nde betimlenen karmaşık bir süreçle gerçekleşir. Başlangıçta Schelling'in öznel idealizm felsefesine inanmış görünse de sonradan kendine ayrı bir sistem kurmuş ve onun savunmasını yapmaya başlamıştır. Schelling'in, Fichte'nin ve Kant'ın etkisi yapıtlarında görülmektedir. Kurduğu felsefe sistemini "Phänomenologie des Geistes" (Ruhun Fenomenolojisi) adındaki eserinde anlatmıştır.

Ludwig Andreas Feuerbach, 19. yüzyıl Alman felsefesinin materyalizm ayağını temsil etmektedir. Hristiyanlığın Özü (Das Wesen des Christentums) adlı eseri temel yapıtıdır. Felsefeye Hegel'in nesnel idealizmini benimseyerek başlamış ancak kendi felsefi görüşlerini materyalizm ekseninde şekillendirmiştir. Onun felsefesi bir hümanizm ve natüralizm olarak şekillenir. Karl Marx üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Karl Marx, Feuerbach'ın felsefi materyalizmini dönüştürerek kullanacaktır. Feuerbach, doğayı temel almış, her şeyin öncesinde doğanın önceliğini vurgulamış ve düşünceyi de doğanın bir ürünü olarak değerlendirmiştir.

Karl Marx, Klasik Alman felsefesinin her iki yönden akımlarını alan ancak her birisini dönüştürerek yeni bir felsefi düşünüşe dönüştürmüş olan bir Alman düşünürdür. "Diyalektik materyalizm" olarak bilinen felsefe geleneğinin öncü ismidir. Hegel'den diyalektiği ve Feuerbach'tan materyalizmi alan Marx, bunların kendince gördüğü sınırlılıklarını, mekanik ve idealist ya da metafizik yanlarını aşma ya da onları eleştirel olarak değerlendirme iddiasındadır. Marx, felsefi olarak maddenin düşünceden önce geldiği ilkesini benimsemek anlamında materyalist, maddenin ve düşüncenin sürekli değiştiğini söylemek anlamında diyalektik felsefinin sürdürücüsü ve geliştiricisidir. Ona göre, doğanın ve toplumun anlaşılması icin diyalektik ve materyalist bir görüş gereklidir. Böylece hem idealizmin soyut tasavvurları hem de materyalizmin mekanik sınırlılıkları aşılabilecektir.

Arthur Schopenhauer, ünlü Alman irrasyonalist düşünürlerin en belirgin isimlerinden biri sayılmaktadır. Schopenhauer felsefe tarihinin en aykırı filozoflarından biri kabul edilir. Karamsar ve kinik bir düşünce sistematiği geliştirmiş, akla kuşkuyla yaklaşmıştır. Friedrich Nietzsche üzerindeki derin tesiri dolayısıyla isminin onun gölgesinde kaldığı söylense de yakından incelendiğinde kendine özgülüğü ve düşünce yapısının çarpıcı yanları ortaya çıkar. İstenç ve Tasarım Olarak Dünya (Die Welt als Wille und Vorstellung) adlı yapıtı temel eserleri arasında gösterilmektedir. İstenç ve Tasarım Olarak Dünya'da ilkesel bir kavram olarak İstenç (Wille) kavramını ortaya koymuştur. İstenci varoluşun temeli olarak ele almıştır. İstenç kendini doğada bir zorunluluk olarak gösterir. İstencin buyruklarını en aza indirmeye çalışarak bu boyunduruktan nispeten kurtulan insanın; mutlu olamasa da en azından istencin sebep olduğu acı, keder ve zorluklardan uzaklaşacağını öne sürmektedir. Bu noktada Schopenhauer'in felsefi görüşleri Gautama Buda gibi filozoflarınkine ve bazı diğer Doğu felsefelerindeki görüşlere benzerlik göstermektedir.

Friedrich Nietzsche, yalnızca Alman felsefesinin değil genel olarak felsefe tarihinin en aykırı düşünürlerinden biri olarak değerlendirilir. Kendisinden sonraki felsefe ve düşünce yönelimlerini derinden etkilemiş bir düşünürdür. Felsefi söyleminde şiirsel ve anlaşılması zor bir dil kullanmıştır, bu nedenle yoruma açık ve çok katmanlı bir düşünür olarak ele alınmaktadır. Nietzsche, felsefe tarihi içindeki metafizik geleneğe, gelenekselleşmiş akılcı söylemsel yapıya, soyut öğretilere itiraz ed

Alman idealizmi, Almanya'da 1780'lerde gelişmeye başlayan romantizm ve Aydınlanma Çağı ile yakından alakalı felsefi bir akımıdır. 19. yüzyılın başlarına kadar süren bu akım Immanuel Kant'ın 1780'ler ve 1790'lardaki çalışmaları ile gelişmiştir. Kant sonrası dönemi Kant sonrası idealizm ya da kısaca Kant sonrası idealizm olarak da bilinir.
Alman idealizminin önemli düşünürleri Immanuel Kant, Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Schelling ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel'dir. Bununla beraber Friedrich Heinrich Jacobi, Gottlob Ernst Schulze, Karl Leonhard Reinhold ve Friedrich Schleiermacher de bu akıma önemli katkılarda bulunmuştur.
Alman idealistleri Kant ve Fichte ile ilişkilendirilen transandantal idealistler ve Schelling ve Hegel ile ilişkilendirilen mutlak idealistler olarak ikiye ayırır.

Özel

Genel
Cevizci, Ahmet (2003). "Alman İdealizmi". Felsefe Ansiklopedisi. 1. Etik Yayınları. ss. 282-283. 
Hançerlioğlu, Orhan. "Alman İdealizmi". Felsefe Ansiklopedisi: Kavramlar ve Akımlar. 1. Remzi Kitabevi. s. 47. 

Kırklareli Üniversitesi Felsefe Ansiklopedisi'nde Alman idealizmi

Amerika yerlileri, Avrupalılar'ın gelişinden önce Amerika kıtasında yaşayan Eskimo-Aleut halkları ile Kızılderilileri kapsayan ortak ad. Bazıları bu adı İngilizce Amerindian terimin karşılığı olarak yalnızca Kızılderililer için kullanır ve Eskimo-Aleut halklarını dâhil etmez. Alaska ve Kanada gibi hem Eskimo hem de Kızılderili nüfus barındıran yörelerde Amerika yerlisi adı her ikisi için kullanılırken, Kıta ABD'sinden Arjantin'e kadar Eskimo barındırmayan diğer yörelerde yalnızca Kızılderili anlamındadır.
ABD Nüfus Sayım Dairesi (Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu) ülkedeki yerlileri American Indian and Alaska Native adı altında topluca ele alır ve American Indian ("Amerikalı Hint") terimiyle Kıta ABDsi'ndeki yerliler (ki hepsi de Kızılderilidir) kastedilirken, Alaska Native ("Alaska Yerlisi") terimi Alaska'daki yerlilerin tamamı (Aleutlar, Alaska Eskimoları, Alaska Kızılderilileri) için kullanılır.
Kanada'da aboriginal peoples ("yerli halklar") olarak adlandırılır ve hem Kanada Eskimolarını (Inuit), hem Kanada Kızılderililerini (First Nations), hem de melez Métisleri nitelendirir. Kanada'da Indian ("Kızılderili") adı "aşağılayıcı" (pejorative) bulunduğu için resmî olarak fazla kullanılmaz. Kanada'da Indian adı resmî olarak yalnızca Hintler için kullanılır.
Amerika yerlilerinin sınıflandırılması kültür bölgelerine, coğrafyası ve dillerine göre ayrı ayrı sınıflandırılır. Antropologlar genellikle akışkan sınırlı kültür bölgeleri olarak sınıflandırma eğilimindedirler. Bu kültür bölgeleri şu anki sınırlara göre değil, yerlilerin Amerika'nın keşif sürecinde Avrupalılarca karşılaştığı 15. yüzyıl başlarındaki konumları baz alınarak düzenlenir.
Amerika yerli dilleri, üç ana filum olarak, Eskimo ile Aleutların konuştuğu Eskimo-Aleut dilleri, Kızılderili Na-Dene halklarının konuştuğu Na-Dene dilleri ile bunların haricindeki bütün Kızılderili halklarının konuştuğu Amerind dilleri biçiminde sınıflandırılır. Na-Dene dillerinin Asya'daki Yenisey dilleri ile Dene-Yenisey dilleri adı altında birlikte sınıflandırılması fikri 2008 yılında Edward Vajda tarafından ortaya konmuştur ve Eskimolar dışında Asya kökenli olduğu dil bilimi kriterlerine göre ortaya konan ilk ve tek Kızılderili grubu budur. Geriye kalan diğer Kızılderililerin dilleri 1960 yılında Joseph Greenberg tarafından Amerind dilleri adı altında birleştirilmesi fikri ortaya atılmıştır, fakat bu teoriyi tarihi dil bilimcilerin çoğu reddeder.
Na-Dene dillerini konuşan halklar, İnuitler ve Alaska yerlileri haplogrup Q (Y-DNA) mutasyonları sergiler; bununla birlikte, diğer Kızılderililerde (Amerind dillerini konuşanlar) bulunan mtDNA mutasyonlarından farklıdır. Amerika yerlileri DNA'sına göre 12 genetik gruba ayrılır ve Eskimolar ile Na-Dene Kızılderilileri haricindeki Kızılderililerde 10 ayrı genetik gruplaşma görülür.

Amerika yerli dilleri, üç ana filum olarak sınıflandırılır: Eskimo ile Aleutların konuştuğu Eskimo-Aleut dilleri, Kızılderili Na-Dene halklarının konuştuğu Na-Dene dilleri ile bunların haricindeki bütün Kızılderili halklarının konuştuğu Amerind dilleri. Bu ana dil filumları yanında hiçbir dil ailesine girmeyen izole diller de bulunmaktadır. UNESCO'ya göre birçoğu ya tükenmiş ya da konuşulabilirliği tehlikededir.

Amerika yerlileriyle ilişkili en yaygın haplogrup olarak Haplogrup Q1a3a (Y-DNA) verilmektedir. Tıpkı mtDNA gibi Y-DNA da diğer çekirdek kromozomlardan farklıdır ve Y kromozomu çoğunluğunda benzersiz olup mayoz bölünme sırasında rekombinasyona uğramaz. Bu etkiye sahip mutasyonların tarihsel dokusu kolayca incelenebilir. Bu dokular birbirinden oldukça farklı iki genetik bölüm oluşturur: birincisi, Amerika'nın başlangıç yerlileri; ikincisi, Amerika'nın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesinden sonraki sürecin yerlileri. Eski olan, kurucu haplotip ve gen çizgisi sayısı için belirleyici faktördür ve günümüzdeki Amerika yerlilerinde bulunmaktadır.
Kurucu nüfus için Beringia'da ilk 20.000 yıl konaklamayla birlikte Bering Denizi kıyılarında insan yerleşimi aşamalı oluşmuştur. Mikrosatelit çeşitliliği ve Y çizgisinin dağılımı ilk sömürgeleştirme döneminden beri izole edilmiş Güney Amerika bölgelerinde yaşayan Kızılderili gruplarına özgüdür.. Na-Dene, İnuit ve Alaska Yerlileri haplogrup Q (Y-DNA) mutasyonları sergiler; bununla birlikte, diğer Kızılderililerde (Amerind dillerini konuşanlar) bulunan mtDNA mutasyonlarından farklıdır. Bu da gösteriyor ki, Grönland ve Kuzey Amerika'nın kuzey uç içlerine en erken göç daha sonraki nüfustan kaynaklanır.
Human Y-chromosome DNA haplogroups baz alınarak yapılan çalışmalara göre:

Kuzey Amerika'da Kanada, Grönland, ABD ve Meksika'nın kuzeyindeki yerli halklar etnoğraflar tarafından 10 kültür bölgesine ayrılır. Bazı kültür gruplarının kapsamı araştırıcıya göre değişkenlik gösterebilmektedir.

Eskimo (Arktik) kültür bölgesi Arctic (→ Eskimo–Aleut dilleri)
Subarktik Kızılderilileri kültür bölgesi Subarctic (→ Na-Dene dilleri, Algonkin–Yurok dilleri)
Kuzeydoğu Kızılderilileri kültür bölgesi Northeast (→ Algonkin–Yurok dilleri, İrokua dilleri)
Pasifik Kuzeybatısı Kızılderilileri kültür bölgesi Northwest Coast (→ Haydaca, Çimşiyan dilleri, Vakaş dilleri)
Plato Kızılderilileri kültür bölgesi Plateau (→ Saliş dilleri)
Büyük Havza Kızılderilileri kültür bölgesi Great Basin
Ova Kızılderilileri kültür bölgesi Plains (→ Siyu dilleri)
Kaliforniya Kızılderilileri kültür bölgesi California
Güneydoğu Kızılderilileri kültür bölgesi Southeast
Güneybatı Kızılderilileri kültür bölgesi Southwest

Paleo-Eskimo, tarihöncesi kültürler, Rusya, Alaska, Kanada, Grönland, 2500 MÖ–1500 MS
Arctic small tool tradition, tarihöncesi kültürü, 2500 MÖ, Bering Boğazı
Pre-Dorset, doğu Arktik, 2500–500 MÖ
Saqqaq kültürü, Grönland, 2500–800 MÖ)
Independence I kültürü, kuzeydoğu Kanada ve Grönland, 2400–1800 MÖ
Independence II kültürü, kuzeydoğu Kanada ve Grönland, 800–1 MÖ)
Groswater, Labrador ve Nunavik, Kanada
Dorset kültürü, 500 MÖ–1500 MS, Alaska, Kanada (muhtemelen arkaik kalıntısı 1903 yılında tükenen Sallirmiut halkı)
Aleutlar, Aleut Adaları, Alaska ile Kamçatka Krayı, Rusya
İnuit halkları, Rusya, Alaska, Kanada, Grönland
Thule kültürü, Proto-İnuit, Alaska, Kanada, Grönland, 900–1500 MS
Birnirk kültürü, tarihöncesi İnuit kültürü, Alaska, 500 MS–900 MS
Grönland İnuitleri, Grönland
Kalaallit, batı Grönland
Avanersuarmiut, kuzey Grönland
Tunumiit, doğu Grönland
Batı Kanada İnuitleri, batı Arktik Kanada
İnyupikler, kuzey ve kuzeybatı Alaska
Yupik halkları, Alaska ve Rusya
Supikler, Alaska Yarımadası, güney orta Alaska'nın kıyıları ve adalar bölgesi
Alaska Yupikleri, batı orta Alaska
Chevak Çupikleri, Hooper Bay ve Chevak, Alaska
Nunivak Çupikleri, Nunivak Adası, Alaska
Sibirya Yupikleri, Rus Uzak Doğusu ve St. Lawrence Adası, Alaska
Chaplino Yupikleri, Sibirya
Naukan Yupikleri, Sibirya
Sirenik Yupikleri, Sibirya

Kaliforniya Kızılderili kültür grubu Kaliforniya eyaletinin sınırlarıyla uyumlu değildir ve buradaki bütün Kızılderilileri kapsamaz. Nevada ile birlikte doğu sınırındaki kabileler Büyük Havza Kızılderilileri kültür grubuna, Oregon sınırına yakın bazı kabileler ise Plato Kızılderilileri kültür grubuna dahildir

Cayuse, Oregon
Celilo (Wayampam)
Chinook
Columbian (Dialects: Wenatchee, Sinkayuse, Chelan)
Coeur d'Alene, Idaho
Colville, Washington
Upper Cowlitz
Flathead (Selisch veya Salish), Idaho ve Montana
Klamath, Oregon
Klickitat Tribe, Washington
Kootenai/Ktunaxa, British Columbia, Montana ve Idaho
Lower Snake (Chamnapam, Wauyukma, Naxiyampam)
Modoc, California ve Oregon
Molala (Molale), Oregon
Nimipular, Idaho
Nikola Atabaskları (soyu tükenmiş)
Nikola Salişleri (confederacy)
Nlakapamuklar, British Columbia, eski bilinen adıyla Thompson halkı
Okanaganlar (Syilx), British Columbia ve Washington
Palus (Palouse)
Pend'Oreilles (Kalispel), Washington
Rock Creek
Sanpoil (kabile)
Secwepemc (Shuswap), British Columbia
Sinixt (Lakes), British Columbia, Washington, Idaho
Spokane, Washington
St'at'imc (Lillooet)
Lil'wat
In-SHUCK-ch
Tenino (Warm Springs), Oregon
Dalles Tenino
Dock-Spus
Tygh
Wyam
Umatilla, Oregon
Upper Nisqually (Mishalpan)
Walla Walla, Oregon
Wanapum
Wasco-Wishram, Oregon
Yakama, Washington

Büyük Ovalar'daki yerliler Kuzey ve Güney Ova Kızılderilileri olmak üzere iki ana grupta toplanırlar.

Bazen Oasisamerica olarak adlandırılır ve Arizona, Colorado, New Mexico, Utah, Chihuahua ile Sonora bölgelerini kapsar.

Meksika, Mezoamerika ve Karayipler'deki yerli halklar genellikle, dil, çevre ve kültürüne göre sınıflandırılırlar.

Kısmen Handbook of South American Indians.'a göre düzenlenmiştir.

Antropolog Julian Steward, Trinidad ve Tobago hariç tüm Antiller ve Bahamalar'ı kapsayan Antil kültür alanını tanımlar.

Arawak
Taino, Greater Antilles, kuzey Lesser Antilles
Lucayan, Bahamas
Igneri, Lesser Antilles, 400-1000 MS
Nepoya, Trinidad
Suppoya, Trinidad
Caquetio, Aruba, Bonaire, Curaçao ve Venezuela
Carib, Lesser Antilles
Garifuna ("Black Carib"), AslıylaDominika ve Saint Vincent, şimdiki Belize, Guatemala, Honduras ve Nikaragua
Ciboney, Greater Antilles, ca. 1000-300 MÖ
Guanahatabey (Guanajatabey), Cuba, 1000 MÖ
Ciguayo, Hispaniola
Garifuna ("Black Carib"), Asıl Dominika ve Saint Vincent, şimdiki Belize, Guatemala, Honduras ve Nikaragua
Ortoiroid, ca. 5500-200 MÖ
Coroso culture, Puerto Rico, 1000 MÖ–200 MS
Krum Bay culture, Virgin Islands, St. Thomas, 1500-200 MÖ
Saladoid culture, 500 MÖ—545 MS

Orta Amerika kültürü El Salvador, Honduras, Nikaragua, Kosta Rika ve Panama ile Kolombiya ve Ekvador'un Pasifik Kıyılarında görülür.

Kolombiya ve Venezuela kültürü bugünkü Kolombiya ile Venezuela topraklarını içerir. Güney Kolombiya ve kültür sahasına girer. Doğu Venezuela Guyanalar kültür sahasındadır ve güneydoğu Kolombiya ile güneybatı Venezuela Amazonya kültür sahasına dahildir.

Kolombiya'nın kuzey kısımları, Fransız Guyanası, Guyana, Surinam, Venezuela ve Brezilya'daki Amazonas, Amapá, Pará, Roraima eyaletleri.

Brezilya'nın doğusundaki Ceará, Goiás, Espírito Santo, Mato Grosso, Mato Grosso do Sul, Pará ve Santa Catarina eyaletler

Anakronizm, kişi, nesne veya olayların kendi gerçek zaman ve mekânlarından kopartılıp farklı bir çerçeveye oturtulmasıdır. Edebiyatta kasıtlı olarak abartı, propaganda, komedi veya şok amacıyla da kullanılabilir. Bir yazar, sanatçı veya icracı; teknoloji, terminoloji ve dil; gelenek ve tutumlar ve hatta farklı tarihsel dönemler arasındaki moda farklılıklarının farkında olmadığında kasıtsız anakronizmler meydana gelebilir. Örneğin İbrani peygamber Yusuf'un ünlü hikâyesinde Mısırlı tüccarlar tarafından bulunarak kuyudan çıkarılan Yusuf, Mısır'a götürülür ve birkaç dirheme asillere satılır. Oysa dirhem, Yunanca kökenli drahmi sözcüğünden türetilen ve İslam'ın çıkış yıllarında da Sasaniler tarafından kullanılan bir para birimidir. Yusuf'un döneminde ise Mısır'da resmî olarak kullanılan bir para birimi yoktur.
Yunancadaki "karşısında" anlamına gelen ανά ile "zaman" anlamına gelen χρόνος kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan "anakronizm" kavramı, Türkçeye Fransızca anachronisme sözcüğünden geçmiştir. Gazeteci ve yazar Emre Aköz, herhangi bir şeyin, kasıtlı veya kasıtsız olarak, başka bir tarihe taşınması demek olan ve bilgi hatalarından çok, dönemler arasındaki zıplamalar anlamına gelen Yunanca kökenli "anakronizm" sözcüğüne Türkçe bir karşılık bulabilmek için okuyucuları arasında bir soruşturma başlatmış, bu arada kendisi de zaman–bozum sözcüğünü önermiştir.

1987 yapımı Alex Cox filmi Walker'ın konusu 1850'lerde geçmesine rağmen filmin çekildiği yıllarda Nikaragua'da yaşanan benzer olaylara dikkat çekmek için bilerek anakronizme başvurulmuştu. Acid Western türündeki bu filmde 1850'lerin dekorunda zaman zaman görüntüye o yıllarda olmaması gereken Marlboro sigarası paketi, Coca Cola şişesi, Zippo çakmak, Newsweek dergisi vb girer, hatta birdenbire bir Mercedes otomobil ve helikopter ortaya çıkıverir.
1999 Türkiye yapımı tarihsel parodi filmi Kahpe Bizans'ta taraflar bir kalenin burcunda kılıçlarla kıyasıya bir mücadele içindeyken üzerlerinden uçak geçer. Oysa uçak Doğu Roma'nın çöküşünden yüzlerce yıl sonra icat edilmiştir.
Don Siegel'ın Türkiye'de El Torida adıyla gösterilen "Two Mules for Sister Sara" adlı 1971 yapımı filminde Clint Eastwood'un bolca kullandığı bir patlayıcı olan dinamit, filmin konusunun geçtiği yıllarda (1861-1866) henüz kullanıma sunulmamıştı. İsveçli kimyager Alfred Nobel dinamiti 1866'da icat etmiş, 1867'de de patentini almıştı. Filmde dinamitin adı da zikrediliyordu. Oysa isim patenti de buluş patentiyle aynı anda alınmıştı.

TV dizisi Muhteşem Yüzyıl'da olaylar 1520 ilâ 1566 yılları arasında geçmesine rağmen çok daha sonraki yıllara ait nesneler ve coğrafi adlara yer verilmiştir. Örneğin Pargalı İbrahim Paşa birçok sahnede masa başında çalışırken gösterilmiştir. Oysa Osmanlı Sarayı'na masanın girmesi Abdülmecid'in (1823-1861) saltanatına rastlar. Sarayın mutfağında aşçı yamağı domates doğrarken gösterilmiştir. Oysa anavatanı Güney ve Orta Amerika olan bu meyve Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinden sonra Avrupa'da tanınmış ve yetiştirilmeye başlamıştır. Domatesin Osmanlı topraklarına girişi ise 1835'ten sonradır. Ayrıca, daha eski dönemlerdeki isimleri Karaamid, Amidiye veya Diyar-ı Bekir olan Diyarbakır'dan Muhteşem Yüzyıl'da "Diyarbakır" diye bahsedilmiştir, Kanuni Sultan Süleyman'ın Şehzade Mehmet'i ziyaret için gittiği Manisa Sarayı'nda yerlerde parke olduğu görülmüştür. Oysa parke (parquet de menuiserie) ilk kez 1684'te Versailles Sarayı'nda ortaya çıkmıştır.

İtalyan Barok dönemi ressamı Cesare Gennari'nin Klasik Yunan mitolojisinde yer alan Orfe söylencesiyle ilgili tablosunda bir keman resmedilmiştir. Oysa keman 16. yüzyıldan önce yoktu.
19. yüzyılda yaşamış Romen ressam Constantin Lecca'nın 1506'daki bir olayı resmeden "Moldavyalılar ve Muntenyalılar kardeş oluyorlar" adlı tablosunda görülen bayraklar 19. yüzyılda ortaya çıkmıştı.
Leonardo da Vinci'nin 1498 tarihli Son Akşam Yemeği adlı tablosunda İsa ve havarileri masada portakal yerken resmedilmiştir. Oysa bu meyve Avrupa'ya Hindistan'dan 15. yüzyılda Portekizli tacirler tarafından getirilmişti ve tablonun konusunun geçtiği çağda ve yerde henüz bilinmiyordu.

Analitik felsefe, felsefenin ana işlevinin analiz olması gerektiğini öne süren felsefe geleneğidir. Ezici çoğunlukla Anglosfer ve İskandinav dünyasında yaygındır. Kıta felsefesi ile birlikte, çağdaş felsefede ön planda olan iki gelenekten biridir. Nadir bir kullanım olsa da, çözümleyici felsefe ismiyle de bilinir.
Felsefe yaparken kullandıkları dilin analizine ve öne sürdükleri argümanların açık ve titiz olmasına önem göstermeleri, argümanlarını öne sürerken formel mantık ile matematik kullanmaları ve doğa bilimlerinden elde edilen verilerden yararlanmaları; analitik filozofların ayırt edici özelliklerindendir.
Analitik felsefenin ortaya çıkışında; Frege'nin mantık üzerine olan çalışmaları ile Moore ve Russell'ın İngiliz idealizmine karşı yaptıkları eleştiriler etkili olmuştur. Gelenek içinde; ideal dil felsefesi, mantıksal atomculuk, mantıksal pozitivizm ve gündelik dil felsefesi gibi akımlar ortaya çıkmıştır. Yukarıda ismi geçen kurucu kişilere ek olarak, diğer önemli analitik filozoflar arasında; Wittgenstein, Carnap, Ayer, Anscombe, Quine, Austin, Davidson, Armstrong, Lewis, Searle, Popper, Kuhn, Rawls, Kripke ve Plantinga'nın isimleri anılabilir.
Analitik felsefe terimi çoğunlukla; varoluşçuluk, fenomenoloji ve Hegelcilik gibi kıta felsefesi geleneklerinin zıttını kastetmek için kullanılır. Gelenek; felsefe tarihine olan ilgisizliği nedeniyle, karşıtları tarafından sıklıkla tarihdışıcılık ile itham edilmiştir.

Analitik felsefenin kurucuları Cambridge filozofları G.E.Moore ve Bertrand Russell olmakla birlikte her iki filozof da Alman filozofu ve matematikçi Gottlob Frege ve analitik filozofun öncülerinden olan ve Alman ve Avusturya asıllı Ludwig Wittgenstein, Rudolf Carnap, Kurt Gödel, Karl Popper, Hans Reichenbach, Herbert Feigl, Otto Neurath ve Carl Hempel gibi isimlerden etkilenmişlerdir. İngiltere'de Russell ve Moore'u C. D. Broad, L. Stebbing, Gilbert Ryle, A. J. Ayer, R. B. Braithwaite, Paul Grice, John Wisdom, R. M. Hare, J. L. Austin, P. F. Strawson, William Kneale, G. E. M. Anscombe ve Peter Geach, Amerika'da ise Max Black, Ernest Nagel, C. L. Stevenson, Norman Malcolm, W. V. Quine, Wilfrid Sellars ve Nelson Goodman Avustralya'da A. N. Prior, John Passmore ve J. J. C. Smart takip etmişlerdir.

Analitik felsefe, Hegel kökenli Mutlak Gerçeklik kavramına, ardından idealist senteze karşı bir reaksiyonu temsil eder. İdealist felsefede, gerçeğin görünen maddeden tamamen bağımsız olduğuna duyulan inanç, hareketi dışlamış, ardından "şey" kavramı türetilmişti. Dış gözlemde ise alandaki kutuplaşmaların bu bağımsız kavrama ulaşmak için uğraştıkları ayrımsanmaktadır. Ancak kutuplaşmaların çok fazla çoğalması ile analitik okulun kuruluşunun zamanı arasında bir bağ olduğuna yönelmiş bir kanıt bulunmaz. Aslında bunu her seferinde dile getiren Ludwig Wittgenstein'ın, orijinal fikirlerini oluştururken her birinde bulunduğu yaşam sahaları, filozofun problemler ile sadece "karşılaştığını" ancak hareketi dışlamak için hiçbir şekilde vakit "bulamadığını" düşündürürler. Aynı zamanda literatür, kurucuların sırasını değiştiren görüşler ile doludur. Her ne kadar karşıt madde gibi görünse de analitik felsefenin temel yaklaşımındaki felsefi işlev, duyularımızdan bağımsız olduğuna inanılan kavramla ilgili spekülasyon yapmak ile kendisini göstermez; bu işlev, bilgi dediğimiz şeyin hangi anlamdaki bilgi olduğunu semantik araştırmaları ile analiz ettikten sonra entelektüel kargaşa ve yanlış anlama gelen hatta yanlış sorulan soruları ayıklar ki bu şekilde kendisini kanıtlamaktadır.
20. yüzyılın başından itibaren, bilhassa Anglosakson coğrafyada tümü dil analizine dayanan felsefi araştırmaları belirtmek için yaygın olarak kullanılan analitik felsefe incelendiğinde, amaç, yöntem ve ilgi alanlarının çeşitliliği göze çarpar. Analitik felsefeyle yeni tanışanlar açısından görünüşte, B. Russell'ın belirli tasvirler teorisiyle L. Wittgenstein'ın dil oyunları teorisi arasında, R. Carnap'ın mantıksal sentaksıyla 70'li yıllarda geliştirilen doğal dillerin formel semantiği arasında, Viyana Çevresi'nin metafizik karşıtı tavrıyla zorunluluk ve olumsallık, mümkün dünyalar, ruh-beden ilişkisi konusundaki güncel tartışmalar arasında, hele hele Ockhamlı William'ın usturasını maharetle kullanan “büyük kadimler”in ontolojik ekonomi kaygısı ile, felsefenin nec plus ultra’sını oluşturuyor gibi görünen, fiilî olmayan imkânların, muhayyel objelerin ve bireysel özlerin serbest kabulü arasında hiçbir ortaklık yoktur.
Bununla birlikte, akımların, teorilerin ve uygulamaların çeşitliliği içinde bütün bu araştırmalar, “analitik felsefe” müşterek adıyla anılmalarını haklı gösteren ortak bir ilhama tanıklık eder. Bunların hepsinde, felsefî problemlere dil açısından yaklaşmak ve bu problemlere dil analizi yoluyla çözüm aramak söz konusudur.
Bu yine de, analitik felsefenin karakterini belirtmek için yetersiz kalır. Bir bakıma, gerçekten de Sokrates'ten bu yana filozoflar, kullandıkları dili sürekli yetkinleştirmeye çabaladılar ve felsefî refleksiyonu daima, kullanılan kelime ve kavramların anlamının belirlenmesiyle az çok ilişkilendirdiler; hatta pek de azınlıkta olmayan bazıları işi, felsefî faaliyeti bütünüyle kavram üretme sürecinden ibaret kılmaya kadar götürdüler.
Analitik felsefe taraftarlarına göre söz konusu olan, yalnızca bir aletin refleksiyona hazırlık aşamasında iyi işlemesini garanti altına almak değildir; bu aleti reel olana ilişkin her kavrayışa vasıta kılmaktır. Bu anlamda, analitik felsefe çok belirgin bir yeni-Kantçı karakter taşır; Kant'ın kritik teşebbüsünde duyarlılığın ve müdrikenin formlarının rolünü, bu kez (kendisiyle hangi surette karşılaşılırsa karşılaşılsın, yahut hangi veçhesine öncelik verilirse verilsin) dil oynar.
Dil karmaşık, çeşitli tarzlarda ve farklı eksenlerde kavranmaya elverişli bir fenomendir. Fiziksel, sosyal, psikolojik, vb. bir fenomen olarak ve düşünce, dünya, kültür, vb. ile bağlantısı açısından ele alınabilir. Analitik felsefenin dili hangi anlamda kavradığını da tespit etmek gerekir: realitenin kavranmasında bir aracı olarak. Analitik felsefecilerin çoğunluğunun dilbilimcilerle pek az ilişki içinde olmaları ve dilbilimden ödünç aldıkları şeylerin, bu disipline kattıklarının yanında pek az olması sahiden de dikkat çekicidir. Dilin imtiyazlı konuma geçtiği tek bakış açısı, mantıksal bakış açısıdır.
M. Dummet bu koşullarda, “analitik felsefe post-Fregeci felsefedir” iddiasıyla analitik felsefe konusunda bütünüyle kabul edilebilir bir tanım verir. Bunu söylerken, hem analitik felsefenin oluşumu içinde Frege'nin tarihsel önemini, hem de analitik felsefenin iyisiyle kötüsüyle Frege'den miras kalmış modern mantığa başlangıçtan itibaren bağlı olduğunu belirtir. Böylece, modern mantığın gelişimini incelemeyi, analitik felsefe hakkındaki tetkikimize kılavuz olarak alacağız. Gerçekten de, analitik felsefenin yüzyılın başından itibaren geçirdiği çeşitli evrimlere ve uğradığı dönüşümlere fon teşkil eden, Frege'nin ve takipçilerinin mantığıdır. Modern mantık gelişerek ve -zaten tehlikede olan mantığın tekliğinin- çeşitlenerek dilin mantıksal bir kavranışı olabilecek şeyi zenginleştirmeye ve derinleştirmeye katkıda bulundu.
Gerçekte dil, sentaktik, semantik ve pragmatik eksenlere ayrılan üç boyutlu bir konu olarak ele alınabilir. Yakın zamana kadar ve nicedir, dilin sadece sentaktik veçhelerinin mantığı ilgilendirdiği kanısı muteberdi. Frege'nin, Russell'ın ve Wittgenstein'ın kanısı da büyük ölçüde böyleydi. Dilin pragmatik görünümlerini hesaba katma kaygısını taşıyan filozofların bunun mantığa sırt çevirmek anlamına geleceği kanaatini, onlar da paylaşıyordu. Öte yandan mevcut haliyle standart mantık, semantik boyutu dikkate almaya müsaade etmiyordu. Russell dilin dünya ile bağlantısına kayıtsız kalmaktan uzak olsa bile, Principia'nın mantıksal sistemi aslında semantiği tamamen dışarıda bırakır. Dilin tüm -sentaktik, semantik ve pragmatik- veçhelerinin mantığın “sorumluluğunda olduğu” fikrinin doğuşu için, mantığın gelişmesi, açılarak çeşitlenmesi ve birbirinden farklı bir “mantıklar” çoğulluğunun oluşması gerekecektir.
O halde terimin geniş anlamında (teknik, standart mantığa ve onun sentaktik karakterine uyarlanmış özel anlamı dışında) mantığı, analitik felsefenin dile kendine özgü yaklaşımı olarak karakterize edebiliriz. Böylece bizzat analitik felsefenin, daima mantığın gelişiminin, uyandırdığı umutların ya da neden olduğu hezimetlerin, geçirdiği iyileştirmelerin, dönüşümlerin, düzenlemelerin ve ayarlamaların ışığında geliştiği anlaşılır. Tahlilimizin kolaylaşması ve sunumuzun açıklığı bakımından, analiz uygulamasının üç önemli formuna tekabül eden üç önemli etabı, analitik felsefecilerin üç kuşağını, analitik felsefenin gelişiminde kendimize kılavuz alacağız. Şöyle ki: Gündelik dildeki beyanların [énoncé] formel bir dilde yeniden ifade edilmesi biçiminde rehabilite edici bir amaçla dilin mantıksal analizine öncelik veren ve muzaffer bir mantıkçılılığı temsil eden bir çağdaş filozoflar kuşağının; dilin içinde kullanıldığı durumların, kontekstlerin ve koşulların açıklanmasına teşebbüs eden ve mantıkçılığın ricatıyla ön plana çıkmış bir filozoflar kuşağının; standart mantığın çerçevesinden dışarıya taşan mantık sistemlerinin kuruluşundan istifade eden ve sofistike teorik modelleri sık sık ince ayrımlara ve hatta gündelik dildeki sarih olmayan ifadelere uyumlu kılmaya çalışan bir filozoflar kuşağının, art arda ortaya çıkışına şahit olundu.
Biraz fazla şematize edersek diyebiliriz ki, birinci kuşak filozoflar dilin özellikle sentaktik veçhesiyle, ikinci kuşak pragmatik veçhesiyle ve üçüncü kuşak ise semantik veçhesiyle ilgilendi. Hatta, birinci kuşak filozofların doğal dilleri feda etme pahasına mantığa, ikinci kuşağın ise mantığa sırt çevirme pahasına gündelik dile öncelik verdiğini ve üçüncü kuşağın da (mantığın birliğini parçalamak pahasına) doğal dillerin mantıksal formelleştirilmesine teşebbüs ettiğini söyleyebiliriz.

Doktrin olarak Analitik felsefeyle çoğunlukla mantıkçı pozitivizm ve mantıkçı atomculuk ve daha az yakın 

Anarşizm, (Antik Yunanca'da an "-sız olumsuzluk eki" ve archos "yönetici" sözcüklerinden türetilmiştir, "yöneticisiz" anlamına gelir) toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddetmektir. Reddedilen bu otoritelere patriyarki ve kapitalizm de dahildir.
Klasik anarşist hareketler genellikle, merkezi politik yapılar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ekonomik kurumlar yerine toplumsal ilişkilere dayanan gönüllü etkileşim ve özyönetimi savunur, özgürlük ve otonomi ile karakterize edilen bir toplumu arzular. Bu felsefeler, anarşi terimiyle özgür bireylerin gönüllü etkileşimine dayanan bir toplumu, bireylerin ve toplulukların alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması düşüncesini ifade eder.
Zorlayıcı kurumlara ve toplumsal bazlı hiyerarşilere karşı olmak anarşizmin asli ilkelerindendir ve ayrıca anarşizm gönüllülüğe dayanan bir toplumun nasıl işleyeceği konusunda olumlu bir görüşü ifade eder. Anarşist felsefeler arasında hatırı sayılır bir çeşitlilik vardır. Şiddetin anarşizmdeki yeri, ne tür bir ekonomik sistemin olması gerektiği, çevre ve endüstriyalizm hakkında sorular ve diğer hareketlerde anarşistlerin rolleri gibi farklı alanlarda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Anarşist akımlar bu nedenlerle birbirlerinden çok farklı ve hatta karşı olabilirler. Örneğin anarşist komünizmin yanı sıra Hristiyan anarşizmi gibi anarşist akımlar da mevcuttur.

Anarşizm, geleneksel siyasete karşıdır; devletsizlik temel ilkelerdendir. Klasik anarşizmde parlamento sahte bir kurumdur, halkın iktidarı değildir, bu yüzden oy vermemek gerekir. Devlet, doğası gereği kötüdür, kötü olduğu için değil. Partiler düzenin elemanlarıdır.
Anarşizm değil anarşizmler vardır. Ortak özellikleri bütünsellikten yoksunluk, anti dogmatizm, devrimcilik, çelişki ve tutarsızlığı tutarlı kabullenme, birey özgürlüğüdür. Zerzan, kültür ve teknolojiyi ortadan kaldırıp neandertalizme gitmeyi önermiştir. İspanya İç Savaşında anarşistler de yer almış, yenilmişler ve marjinalize olmuşlardır. Birinci Enternasyonal'de güçlü bir anarşist akım vardır. Anarko komünistler, bireysel terörcüler, Malatestacılar, liberterler, genel grevciler ortaya çıkmıştır. Proudhon, mülkiyet hırsızlıktır demiştir. Anti politik politika üretenler, nonapolitik olanlar, anarşizmin çeşitli kollarda Stirner, Proudhon, Bakunin, Kropotkin, Godwin, Sorel, Goldman, anarşist teoriye katkılarda bulunmuştur.
Bireyci anarşizmde devlet yoktur, vergi yoktur, askerlik yoktur, polis yoktur, kanun yoktur, bütün kolektiviteler yoktur ve sonunda toplum yoktur. Bu kavramlar Warren, Spooner, Tucker'de belirgindir. Anarşistler bolşevik devrimine karşıdır. Devletin yok olmasını kabul eder, düzenin sağlanmasını doğal hale bırakır. Kendi kendine işleyen bir ahlak düzeni, yasasız ve devletsiz işleyebilir. Yerel cemaatler doğrudan dayanışma ile devlet, sermaye ve kiliseye karşı özgürlükleri savunabilir. Bu toplumsallıkta sınır tanımama ana ilkedir.
Bir anarşist kol ise şiddeti savunur. Eylem ile propagandayı itici güç olarak görür. Buna savunmacı şiddet diyen ve suikastlerle düzeni sarsmayı öngören devrimci Malatesta, Neçayev, Bakunin ortaya çıkmıştır. Kropotkin evrimci, Tolstoy pasifist, Gandhi boykotçu, Proudhon kooperatifçidir. Devletin emilmesini savunanlara göre halk bankaları kurulmalıdır. Postyapısalcı anarşistler ise merkezsizliği öne çıkarırlar.

Mutualizm, 18. yüzyılda İngiliz ve Fransız işçi hareketleri ile ortaya çıktı ve ardından Fransa'da Pierre-Joseph Proudhon, ABD'de diğer bazı düşünürlerle bağlantılı olarak anarşist görünüm kazandı.  Birleşik Devletler'de, örneğin Benjamin Tucker ve William B. Greene gibi bireyci anarşistler üzerinde etkisi görüldü.
Mutualizmin önemli kavramları arasında; federasyon, karşılıklılık, özgür ortaklık, gönüllülüğe dayanan sözleşmeler, kredi ve para reformu bulunur. Birçok mutualistin görüşüne göre hükûmet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa - emek değer teorisine göre - kar, kira ve faizi kaldırarak, fiyatları emek maliyetlerine çeker ve şirketler için işçilerin rekabeti yerine; firmaların ücretleri arttırarak işçiler için rekabet ettiği bir düzen sağlanır. 
Mutualizm, kimi zaman bireyci ve kollektivist anarşizm arasında bir yerlerde bir sentez olarak görülür. Bu düşünce mutualistlerin kendi eserlerinde dile getirilmiştir. "Mülkiyet Nedir?" adlı eserinde Proudhon "özgürlük" kavramına eşdeğer olarak komünizm ve mülkiyetin diyalektik sentezi olan "anarşi" kavramını önerir.  Pierre-Leroux'tan esinlenen Greene, mutualizmi üç felsefenin sentezinde arar:“komünizm, kapitalizm ve sosyalizm.  Sonraki bireyci anarşistler mutualist terimini “sentez” temasına çok az vurgu yaparak kullandılar.
Proudhon'dan önce, Josiah Warren'de başarısız Owencı deneyimin ardından benzer görüşler öne sürmüştür.  1840 ve 1850'lerde, Charles A. Dana  ve William B. Greene, Proudhon'un çalışmalarını ABD’de tanıttı. Greene Proudhon’un mutualizm kavramını ABD koşullarında yeniden değerlendirdi ve Benjamin R. Tucker'a bundan bahsetti. 

Kollektivist anarşizm (daha geniş anlamda komünal anarşizmle karıştırılmaması gerekir)  özellikle Mikhail Bakunin ve Birinci Enternasyonal’in anti-otoriter kesimi ile ifade edilen anarşist akımdır. Ayrıca Johann Most da bu yaklaşımın üyelerindendir. 
Mutualistlerden farklı olarak kollektivist anarşistler üretim araçlarının her türlü özel mülkiyetine karşıdırlar ve mülkiyetin kolektifleştirilmesini savunurlar. Fakat kolektifleştirme, gelir paylaşımına kadar genişletilmemelidir, çünkü işçiler anarko-komünizmin "herkesin ihtiyacına göre" anlayışından farklı olarak çalışma zamanına göre ücretlendirileceklerdir. 1880'li yılların ilk bölümünde, Avrupa anarşist hareketinin büyük kısmı temelde ücrete dayalı işçiliğin kaldırılması ve emeğine göre değil, ihtiyaca göre dağıtımı savunan anarko-komünist düşünceye bağlı bulunurken, İspanya'nın erken dönem anarşist hareketi bazı dönemlerde kollektivizmi benimsemiştir. Kollektivist anarşistler çalışma tazminatlarını desteklerler ve ihtiyaca göre komünist paylaşımı devrim sonrası süreçte olanaklı görürler.  Kollektivist anarşizm, devletsiz, kollektivist toplum için birlikte mücadele ettiği ve kendisiyle aynı dönemde yükselişe geçen marksizmin işçi diktatörlüğüne mesafeli yaklaşmış onu reddetmiştir. 

Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm bireysel bilincin ve bireysel çıkarın herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır.  Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünalist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunmasına olumlu yaklaşır. Bazı önemli temsilcileri: Henry David Thoreau, Josiah Warren ve Murray Rothbard’dır. Ayrıca genelde William Godwin de bireyci anarşist olarak değerlendirilir. Godwin, yardımseverlik düşüncesini savunurken bunun yanında her bireyin, kendi emek ve mülkiyeti üzerinde bireysel söz hakkını dile getirmiş ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan hükûmetin zamanla küçülmesine yol açacak ilerlemeci akılcılığa inanmıştır.
Max Stirner ise en tanınmış ayrıca ilk bireyci anarşisttir. Stirner’ın felsefesi bireyci anarşizmin egoist formudur; ona göre tanrı, devlet, ahlak kuralları ve toplumu dikkate almadan  istediği gibi eyleyen bireyin, toplum üyelerine karşı hiçbir sorumluluğu yoktur.  Stirner’a göre haklar insan aklındaki korkulardır ve toplum denen şey yoktur; “bireyler onun gerçekliğidir” Mülkiyeti haklarla değil, güç ve kudretle sahip olunan varlıklar olarak görür.  Stirner merhametsizliğe saygının gösterileceği egoistler birliğini insanları bir araya getirecek örgütlenme modeli olarak görür.
Daha az radikal olmak üzere farklı bir bireyci anarşizm türü, Boston Anarşistleri'nce savunuldu. Bunlar, serbest piyasa ve özel mülkiyeti destekliyorlardı.  Özgürlüğün ve mülkiyetin korunmasını özel sözleşmelerle sağlama taraftarıydılar. Bunun yanında emeğin, maaş karşılığı takasını öngörüyorlardı, buna rağmen devlet tekelinde kapitalizmin (devlet garantisinde tekel olarak tanımlanır)  emeğin karşılığını sağlamayacağı uyarısını da yapıyorlardı.
19. yüzyılda dahi Amerikalı bireyciler arasında çeşitli konularda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı ve bu yüzden bireyci anarşizm açısından belirli bir teoriden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Örneğin Tucker entelektüel mülkiyet haklarına karşı çıkarken; Spooner desteklemekteydi, Tucker sadece kullanıldığı sürece toprak mülkiyetini savunurken, Byington ve Spooner mülkiyet konusunda bu tür bir kısıtlamadan bahsetmiyordu. 
Önemli bir ayrışma, 19. yüzyılda Tucker ve bazı başka anarşistler, doğal haklar düşüncesini terkedip, Stirner'in felsefesi ışığında "egoizm"i benimsediklerinde görüldü.  Bu yüzyılın ardından “bireyci anarşizmin doruk dönemi kapandı”  Fakat, bireyci anarşizm, daha sonra Murray Rothbard ve 20. yüzyılın ortalarında anarko-kapitalistlerce daha geniş bir çerçevede özgürlükçü hareket akımlarından biri olarak çeşitli değişikliklerle benimsendi. Anarko-kapitalizm, kapitalist bir ekonomik sistem üzerine kurulduğundan; piyasaları, mülkiyeti ve hukukun bireyleri korumasını gerektirir ve bunları devletsiz bir düzende sağlamayı amaçlar.

 Anarko komünistler kolektif üretim araçlarına sahip özyönetimli komünlerden oluşan ve siyasal organizasyon biçimi olarak doğrudan demokrasinin işlediği, diğer komünlerle federasyon ilişkisinin geçerli olduğu bir toplumun olabilecek en özgür toplumsal örgütleme biçimi olduğunu savunurlar.  Fakat, bazı anarko komünistler, doğrudan demokrasinin çoğulcu yapısına karşı durmuş, bunun bireyesel özgürlüğü engellediğini dile getirmiş ve konsensusa dayanan bir demokrasi anlayışını öne sürmüşlerdir.
Joseph Déjacque ilk anarko komünistlerdendir ayrıca Déjacque kendini özgürlükçü olarak ifade eden ilk anarşisttir Diğer anarko komünistler Peter Kropotkin, Emma Goldman, Alexander Berkman ve Errico Maletesta'dır.
Anarko komünizm düşüncesinde, karın payl

Canterbury'li Anselmus, (1033, Aoste, Savoyard devleti - 21 Nisan 1109, Canterbury, İngiltere) Tanrı'nın varlığına ilişkin ontolojik kanıtıyla tanınan Benedikten keşişi, filozof ve ilahiyatçı. Felsefe tarihçilerine göre Anselmus Skolastiğin babasıdır ve "İkinci Augustinus". Öldükten sonra hemen Katolik Kilisesi tarafından Aziz olarak ilan edilmiştir. 1720'de Papa XI. Clemens tarafından Kilise Doktoru ilan edilmiştir. Yortusu 21 Nisandır.

Soylu bir aileden gelen Anselmus, babası ile yaşadığı ciddi bir münakaşa sonucu evini terk ederek 3 sene boyunca Fransa'da bir gezgin misali vakit doldurmuştur. 1060 senesinde ise yaşadığı bir takım çekince sonrası Normandiya'daki Bec Manastırı'na girme kararı almıştır. 1079 senesinde manastırdaki keşişlerin başrahibi seçilmiştir. Onun egemenliğinde, bulunduğu manastır, felsefe ve teoloji alanlarında örnek çalışmalara imza atacak önemli bir okul haline gelmiştir. 

Bec Manastırı'nın İngiltere'de bulunan mülk ve gelir kaynaklarının yönetimi için başrahibin bizzat konuyla ilgilenmesi gerekliliği dolayısıyla Anselmus Manş denizini geçerek İngiltere'yi ziyaret etmek durumunda kalmıştır. Ulviyetinin sebep olduğu şöhret, Canterbury Başpiskoposu Lanfranc'ın onu danışman olarak seçmesine ve Kraliyet Sarayına da tavsiye etmesine yol açmıştır. Lanfranc'ın ölümü ile birlikte; halk, episkoposlar, soylular ve bizzat İngiltere Kralı'nın isteği Anselmus'un yeni Canterbury Başpiskoposu olması yönünde olmuş olsa da Anselmus bu teklifi ancak 3 sene sonrasında kabul edebilmiştir. İngiliz Kilisesi'nde reform yapma isteği ve dahası kralın hegemonyasının olmadığı, dolayısıyla da müdahalede bulunamayacağı bir kilise yönetimi arzulamasından dolayı başı belaya giren Anselmus 1097 senesinde İngiltere'yi terk ederek Fransa'nın Lyon şehrinde 3 sene boyunca sürgünde yaşamak zorunda kalmıştır.
Sürgün dönemi boyunca, 1098 senesinde toplanan ve Latin Kilisesi'nin Yunan Kilisesi ile birleşmesini arzulayan Bari Konsili'nin yanı sıra kralların ve prenslerin, din adamları atamalarına müdahalesini kınayan Roma Konsili'ne de rehberlikte bulunmuştur.
1100 senesinde Kral I. Henry tarafından Canterbury'e tekrar davet edilen Anselmus'un, öleceği zamana kadar Kilise'yi monarşinin dini konular ve piskopos adaylıklarına yönelik müdahalelerinden korumak için, büyük zorluklarla baş etmesi gerekmiştir.

Anselmus, salt imanın Tanrı'ya ulaşmak için yeterli olmadığına inanan bir teologdu. Onun inancına göre aklın bu konuda üzerine düşen bir görevi bulunmaktaydı. Anselmus, iman hakkındaki hakikatlere (Tanrı'nın doğası) ulaşılabilmesi için iyi bir felsefi hazırlık ve Kilise Babaları’nın yazılarının, özellikle de Augustinus’un, yeterli bir düzeyde anlaşılmasının açıkça gerekli olduğunu düşünüyordu. Hristiyan imanı hakkındaki hakikatin ve Teslis ya da Tanrı’nın Vücut Bulması gibi dogmalarının salt akıl yürütme (Sola ratione) aracılığıyla analiz edilmesi ve kanıtlanması için çabalamıştır. Anselmus, tüm bu akıl yürütme yönteminde sağduyuya olduğu kadar mantığa da oldukça büyük bir yer vermiştir.

Anselmus, Felsefe ve ilahiyatın birlikteliğine öncülük eden, dinsel inancı akılla açıklamaya girişen düşünür, "İnanmak için, anlamaya çalışıyorum" değil de "Anlamak için inanıyorum" tavrının başlatıcısı olmuştur (Proslogion). İnanç - akıl ilişkisi söz konusu olduğunda, akıl karşısında inanç ya da imana, bilgi karşısında da otoriteye öncelik vermiştir.

De Grammatico
Monologion. Bu tezinde spekülasyona oldukça açık bir biçimde Tanrı'nın varlığını her iyi ve harikulade şeyin en temel nedeni olarak açıklayan Anselmus, Tanrı'yı ‘En Yüce İyi’ olarak tanımlamıştır. Ayrıca Tanrı'ya inanmak ve iman ile onun huzuruna erişmenin bir ve aynı şey olduğunu savunmuştur. (75. Bölüm)
Proslogion. Monologion'un bir ilavesidir. Anselmus'un Tanrı'yı ‘ondan öte daha yüce hiçbir şeyin tahayyül edilemeyeceği’ bir varlık olarak tanımladığı kitabıdır.
De Veritate (Hakikat Üzerine)
De Libertate Arbitrii (Özgür İrade Üzerine). Bu tezinde Anselmus özgür iradeyi kişinin iradesinin doğru yolda kalabilmesi için koruma sağlayacak bir güç olarak açıklamıştır. İnsanın günahını ise bu doğru yolu kaybetmesi olarak tanımlayan Anselmus'a göre sadece Tanrı insana düzgün bir iradeye sahip olabilme yetisini yeniden bahşedebilirdi. Bu tür bir kurtuluşun ölümden diriliş mucizesinden bile daha büyük bir mucize olduğu yönünde kanaat getirmiştir.
De Casu Diaboli (Şeytan hakkında). Bu kitabında Anselmus, melekler üzerine olan doktrinini geliştirmiştir. Kötü meleklerin tıpkı iyi olanlar gibi iyilikte sebat etme yetisine sahip olmalarına rağmen bunu gerçekleştirmemelerinin nedeninin sebat etmek istememelerinden kaynakladığı şeklinde açıklamıştır. Buna göre bu tür melekler kendi kararları neticesinde iyilikten sonsuza dek uzaklaştırılmıştır.
De Incarnatione Verbi olarak da bilinen De Fide Trinitatis. Papa II. Urbanus’a ithafen yazılan bu mektupta; Tanrı’yı bir ve tek özde tezahür eden üç kişi olarak ortaya koyan Katolik doktrinini detaylıca açıklayarak, mantığa dayalı bir biçimde savunmuştur. İmanı, hakikate doğrudan erişim sağlayan idrak etme yetisi için gerekli bir koşul olarak tanımladığı bu mektupta iman olmadan hiçbir şeyi deneyimlemenin mümkün olmadığı ve dolayısıyla deneyim olmadığı müddetçe de idrak etmenin mümkün olmayacağı düşünüldüğünde iman olmadan anlama yetisine sahip olmanın da mümkün olmayacağını savunmuştur. (2. Bölüm)

Cur Deus Homo (Tanrı Neden İnsan Oldu). İki ciltten oluşan bu çalışması Anselmus’un Boson isimli müridi ile arasındaki diyaloğa dayanmaktadır. Bu tezinde Anselmus, oldukça akılcı bir biçimde, Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için nasıl işe koyulduğunu açıklamıştır. Anselmus’un açıklamasına göre, insanın günahının bedelinin ödenebilmesi için Tanrı’nın insan olması bir gereklilikti. Ona göre, insanlık Tanrı’yı, düşkün doğaya sahip olması ve cennetten düşmesinden itibaren gücendirmiştir. İlahi adalet, günahın tazminini gerektirmekteyse de insanlar bunu yerine getirme konusunda acizdiler. İnsanın günahtan temizlenmesi yalnızca Tanrı sayesinde gerçekleşebilirdi. Bundan dolayıdır ki kurtuluş yalnızca, aynı anda hem tamamen tanrısal doğaya sahip hem de tamamıyla insani bir doğaya sahip olan, günahsız İsa’nın şahsiyeti aracılığıyla mümkün olabilirdi.
Bu tez Anselmus’un ‘neye inandığımızın idrak edilmesi için bir çaba’ isimli eserinde görülmektedir. (1 ve 2. Bölümler)

De Conceptu Virginali (Bakire anlayışı üzerine).
De Processione Spiritus Sancti (Kutsal Ruh Üzerine).
De Sacrificio Azymi et Fermentati.
De Sacramentis Ecclesiae.
De Concordia. Bu kitabında, Tanrı'nın öngörü, kader ve lütfunun, insanın özgür iradesi ile uzlaşması (hem her şeyin önceden belirlenmiş olması ve hem de aynı anda özgür iradeye sahip olunmasını olanağı) konusundaki zorlayıcı sorunu ele almıştır.

Antagonist, kurguda, ana karakterin (protagonist) rakibi veya düşmanı konumunda bulunan, onu engellemekle yükümlü kişidir. Karşı kişi ya da Muhalif düşman olarak da bilinir. Asıl karakterin zıttıdır. Antagonistler, çogu anlatıda kötü ahlaklı karakterler olarak tasvir edilirler.
Antagonist yapının insan olma zorunluluğu yoktur. Örneğin Goethe'nin büyük eseri Faust'ta antagonist olan karakter (Mephisto) şeytandır. Bununla birlikte, antagonist her zaman bir karakter veya karakterler değildir, bazı hikâyelerde ana karakterin önüne çıkan ve ona engel olan doğal olaylar, sosyal durumlar veya psikolojik etkenler de antagonist olabilir.
"Antagonizm ile yaratmak, üretmek"  biçiminde marksizmin kuramcısı Karl Marx'ın da kullandığı bir terimdir. Marx, kapitalizmin sömürüyü artırarak kendi antagonistlerini (karşıtlarını) ürettiğini ileri sürer. Ona göre bu süreç kapitalizmin aleyhine, sosyalizmin ise lehine işlemektedir.

Etimolojik kökeni; rakip, düşman anlamlarına gelen Antik Yunanca ἀνταγωνιστής (antagonistēs) kelimesinden gelir.

Antagonist çelişki
Protagonist

Antik Roma felsefesi, büyük oranda Antik Yunan felsefesinden ve özel olarak Helenistik felsefeden etkilenmiştir. Felsefe tarihi için kayda değer dönüm noktaları bu dönemde gerçekleşmiştir. Roma'da felsefeye ilgiyi Akademik kuşkucu Karneades, Stoacı Babilli Diogenes ve Peripatetik Critolaus uyandırmıştır.
Bu dönemde felsefenin merkezi olan Atina'ya Roma ve İskenderiye kentleri eklenmiştir.

Roma felsefesi, sadece Latince yazılan felsefe eserlerini değil Roma vatandaşları tarafından yazılan Yunanca eserleri de içerir. Latince yazan filozoflardan en önemlileri Lucretius, Cicero ve Genç Seneca'dır. Yunanca bu dönemde saygınlığını koruyan bir dil olarak tercih ediliyordu. Aynı zamanda Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius, kimi eserlerini bu dilde vermiştir. Sonrasında Hristiyanlığın Roma'da yayılmasıyla Augustinus'un Hristiyan felsefesi Roma'da gelişmeye başladı. Boethius, Orta Çağ'ın ilk döneminde Yunan felsefesine ilişkin temel kaynak olmuştur.
Filozoflar genellikle mensup oldukları ekollere göre sınıflandırılırken Roma döneminde eklektik inançlar ve öğretiler yaygındı. Stoacılık veya Epikürcülük yanında Aristoteles veya Platon'un düşünceleri, sonraki dönem ise Hristiyanlık harmanlanıyordu.

Felsefeye hayranlık, hukukçular ve aristokratlar arasında yaygınken İmparator Hadrianus buna ek olarak filhelenizm ile öne çıkıyordu. Hadrianus'un bizzat Epiktetos ve Favorinus'un derslerine katıldığını biliyoruz. Aynı zamanda, kendisinin Atina'yı yeniden bir kültür merkezi haline getirme projesi de vardı. Onun zamanına kadar felsefeye ilgi imparatorlar arasında görülmemiş şeydi. Felsefeye hayranlık, imparatorlar Neron, Julianus ve Marcus Aurelius'ta da görülmüştür. Hatta son ikisi filozof kabul ediliyor.
Flavius Hanedanı'nın otokratik yönetimi sırasında bir grup filozof belirgin olarak Domitianus ve Vespasianus döneminde emperyal hareketlere karşı ses çıkardı. Bu da Vespianus'un Gaius Musonius Rufus dışındaki tüm filozofları Roma'dan sürmesiyle sonuçlandı. Sonra, o da sürgün edildi. Muhalefet edenlerin çoğu Stoacı olduğundan bu olay, daha sonra Stoacı Muhalefet olarak anıldı. Stoacılar arasında olay çokça tartışıldı ancak "Stoacı Muhalefet" terimi 19. yüzyılda icat edildi.

Akademik şüphecilik

Cicero (MÖ 106–43)
Favorinus (MS 80–160)
Hristiyan felsefesi

İskenderiyeli Klement (MS 150–215)
Augustinus (MS 354–430)
Kinizm–Kinik felsefe İmparatorluk dönemi boyunca etkili oldu.

Kinik Demetrius
Epikürcülük

Sidonlu Zeno (MÖ 150–75)
Alcaeus ve Philiscus (MÖ 150)
Phaedrus (MÖ 138–70)
Gaius Amafinius (MÖ 125)
Titus Pomponius Atticus (MÖ 110–33)
Philodemus (MÖ 110–50)
Titus Albucius (MÖ 105)
Rabirius (MÖ 100)
Epikürcü Patro (MÖ 70)
Epikürcü Siro (MÖ 50)
Catius (MÖ 50)
Lucretius (MÖ 95–55)

Platonculuk

Alcinous (MS 2. yüzyıl)

Yeni Platonculuk

Plotinos (MS 205–270)
Porfirios (MS 234–305)
Julianus (MS 331–363)
Iamblichus (MS 242–327)
Damasko (MS 462–540)
Kilikyalı Simplikios (MS 490–560)
Boethius (MS 472–524)
Yeni Pisagorculuk

Yaşlı Quintus Sextius (MÖ 40)
Sotion (~1. yüzyıl)
Nigidius Figulus (MÖ 98-45)
Sessiz Sekundus (MS 2. yüzyıl)
Iamblichus (MS 245-325)
Peripatetik ekol

Afrodisyaslı İskender (MS 3. yüzyıl)
Pyrrhonizm

Laodikyalı Theudas (MS 2. yüzyıl)
Nikomedialı Menodotos (MS 2. yüzyıl)
Sextus Empiricus (MS 2. yüzyıl)

Sextii Okulu

Sotion (MÖ 200–170)
Papirius Fabianus (1. yüzyıl)
Crassicius Pasicles (?)
Stoacılık  

Publius Rutillius Rufus (MÖ 158–75)
Lucius Aelius Stilo Praeconinus (MÖ 154–74)
Stoacı Diodotus (MÖ 130–59)
Marcus Vigellius (MÖ 125)
Quintus Lucilius Balbus (MÖ 125)
Surlu Antipater (MÖ 100–45)
Genç Cato (MÖ 95–46)
Porcia Catonis (MÖ 70–43)
Apollonides (MÖ 46)
Yaşlı Quintus Sextius (MÖ 40)
Genç Seneca (MÖ 4–MS 65)
Attalus (MS 25)
Papirius Fabianus (MS 30)
Musonius Rufus (MS 30–100)
Epiktetos (MS 55–135)
Marcus Aurelius (MS 121–180)

Antik Yunan felsefesi, MÖ 6. yüzyılda başlamış ve Hellenistik çağ ile Roma İmparatorluğu arasında devam etmiştir. Felsefe kelimesi Yunanlar tarafından kullanılmaya başlandı. Önceleri bilimi, matematiği, siyaseti ve etiği de kapsayan bir terimdi. Yunan felsefesi Batı medeniyetinin bir ürünüydü. Roma'da, Rönesans'ta, Aydınlanma çağında ve İslam filozofları tarafından kullanıldı. Yunan felsefesi Antik Yakın Doğu felsefesinden etkilenmiş olabilir.
En önemli filozofların bazıları Sokrates, Aristoteles, Platon ve Pers İmparatorluğu'nu fethetmeden önce Yunan felsefesi öğrenmiş olan Büyük İskender şeklinde sıralanabilir.
Birçok filozof matematiğin tüm bilgelikler arasında en önemlisi olduğunu düşünmüştür. Elemanlar adında Geometri üzerine ünlü bir kitabı yazan Öklit matematiğin kurucularından birisidir.

Sokrates'in onlara karşı sözleriyle bilinen Protagoras dahil birçok sofist yaşıyordu.
Pisagor teoremi ile bilinen Pisagor bir gizemci ya da akılcı olabilir fakat bu konuda yeterince bilgi bulunmamaktadır.

Sokrates'in Atina'da MÖ 5. yüzyılda doğduğu düşünülmüştür. Atina öğrenme ve fikir alışverişinde bulunulan bir yer olmuştur. Yine de, felsefe bir suç haline gelmiştir.
Fakat Sokrates, MÖ 399 yılında idam edilen tek kişi olmuştur. Platon, Sokrates'in Savunması adında bir metin yazmıştır. Sokrates siyaset felsefesinin kurucusu sayılmaktadır.

Arap devletleri veya Arap dünyası, (Arapça: العالم العربي / ISO 233: al-ʻālam al-ʻarabi) çoğunlukla Batı Asya ve Kuzey Afrika'da bulunan geniş bir ülke grubundan oluşur. Arap ülkeleri batıda Atlantik Okyanusundan doğuda Umman Denizine, kuzeyinde Akdenizden, güneydoğusunda Afrika Boynuzu ve Hint Okyanusuna kadar uzanan ve Arapça konuşulan büyük bir coğrafyayı kapsar.

Arap ülkelerinin oluşturduğu en büyük siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik organizasyon Arap Birliği teşkilatıdır. Günümüzde bütün Arap ülkeleri 1945'te kurulan bu örgütün üyesi olmuştur.
Günümüzde Arap devletleri otokratik yöneticileri ve anti-demokrat tavırlarıyla tanınmaktadırlar. Tüm bunların sonucunda, yakın geçmişte meydana gelen 2010-2011 Arap dünyası protestolarıyla halk, otoriter devletlerine karşı gelmiş ve demokrasi yanlısı hareketlere girişmiştir. Buna 'Arap Baharı' da denir

"Arap devletleri" terimi yaklaşık 360 milyon kişinin yaşadığı toplamda 22 devlet ve bu devletlerin bölgelerini içine alır.

Aşağıda Arap ülkeleri nüfus ve yüzölçümleriyle birlikte listelenmiştir.

BM Arap İnsani Kalkınma Raporu

Aristotelesçilik, Platonculuğa paralel olarak, aynı zaman dönemleri içinde gelişen bir felsefi eğilimdir. Yeni bir dünya görüşü arayışı içinde rönesans felsefesinin Platon'a ve Aristoteles'e yönelmesi şaşırtıcı değildir. Her ikisi de klasik çağın en güçlü düşünürleriydi ve yapıtları bir anlamda ilk felsefeyi kurmaya yönelikti.

Aristoteles'in orta çağ felsefesinde de çok önemli bir rolü vardır; Aristotelesçiliğin bir biçimi bu tarihsel dönemde şekillenir. Bu dönemde, özellikle de Skolastik felsefe içinde temel dayanak noktası Aristoteles felsefesidir. Hristiyan dogmaların felsefe ile temellendirilmesini hedefleyen bu dönem felsefeleri, önemli bir kaynak olarak Aristoteles'i bulmuşlardır. Bundan kaynaklı olarak Aristoteles denildiğinde aynı zamanda akla Skolastik felsefe gelir. Rönesans felsefesi skolastikle savaşın içinde geliştiğinden dolayı, başlangıçta Aristoteles'e tepkili bir tavır geliştirir; ancak bu dönem felsefesi genel olarak antik çağ düşüncesini yeniden değerlendirmeye yöneldiğinden, Aristoteles'e tümden yadsınmaz.
Rönesans felsefesinin Aristoteles'le ilgisi, temel yönelimi olan hümanizm ile bağlantılıdır. Hümanizm öncelikli olarak antik çağ felsefesine ait metinlerin orijinal olarak konulmasını ve öyle değerlendirilmesini hedefler. Orta Çağ felsefesinin bu bakımdan Aristoteles'e kattıkları böylece ayıklanmaya çalışılmıştır. Rönesans felsefesinde Aristotelesçilik, Orta Çağ'ın ve Skolastik felsefenin Aristoteles üzerine eklemelerin ayıklanması biçiminde meydana gelmiştir diyebiliriz. Theodoros Gaza (1400'lü yıllar), Aristotelesçiliğin başaltılarından olan bir Bizanslı bilgindir.

Aristotelesçiliğin belirli bir akademisi olmamıştır, bu bakımdan Platonizmden daha farklı yönelimleri söz konusudur. Hümanistlerin yanı sıra İbni Rüştçüler (Avveroistler) ve Alexandristler olarak adlandırılan akımlar anılmaya değerdir. Birinciler İbni Rüşt'ün Orta Çağ'da Platon etkisinde işe karıştığı Aristoteles yorumunu temel alıyorlardı. İkincilerse, antik çağ sonlarında en büyük Aristoteles yorumcusu kabul edilen Aphrodisiaslı Alexandros'a dayanıyorlardı. Bu son iki eğilim Aristoteles doğrudan kaynaklardan değil yorumcularından hareketle değerlendiriyorlardı. Rönesans döneminde bu aristotelesçi yönelimler arasında çelişki ve çatışmalar meydana gelir.
Aristotelesçiliğin merkezi 14. yüzyıldan itibaren İbn Rüşdcülüğün etkili olduğu Padova'dır. Bütün Aristotelesçi kadroların burada toplanması söz konusudur. Bu dönem en büyük filozof Pietro Pomponazzi'dir (1462-1524). Birçok üniversitede görev yapan Pomponazzie, Aristotelesçiliğin merkezi tartışması olan ruhum ölümsüzlüğü konusunda doğalcı-materyalist bir düşüncenin savunusunu geliştirmiştir. "Çifte doğruluk" düşüncesiyle akli olan ile tanrısal olanı ayırmaya çalışmış buna rağmen kilise tarafından aforoz edilmekten kurtulamamıştır. Rönesans felsefesindeki Aristotelesçiliğin orta cağ'dan farkı, din dışı bir yönelimle Aristoteles felsefesini değerlendirmesidir.

Skolastik felsefe
Rönesans felsefesi
Töz
Platonizm

Arkhe (ἀρχή) (Yunancada "başlangıç," "ilk," "ilk neden"), Batı felsefesinin ve Sokrates öncesi Eski Yunan Felsefesinin en önemli kavramlarından biri. Felsefenin ana disiplini sayılan metafiziğin ve genellikle Bilimin, özellikle de fizik biliminin gelişmesinde önemli rolü olmuştur.
Sözcük, felsefe geleneği içinde, "fizikçiler" de denen, Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların kullanımlarıyla, "ilke", "temel", "ana madde" anlamlarını kazanmıştır.
Bilinen tarih içinde sözcüğü felsefi anlamda ilk kullanan, Batılı anlamda ilk filozof sayılan Thales'tir. "Her şeyin arkhe'si su'dur" düşüncesini dile getirmesiyle felsefenin kurucusu sayılan Thales, sözcüğü, her şeyin "ana madde"si, "dayandığı ilk", "çıktığı kaynak" gibi anlamlarda kullanıp, doğayı ve doğadaki gelişmeleri kendi içlerinde bulunan, doğaötesi açıklamalar gerektirmeyen bir kaynağa geri götürme çabasıyla, aynı zamanda bilimsel düşüncenin de öncüsü sayılır. Felsefe geleneği içinde, Thales'in bu düşünceye, yüksek dağlarda bulduğu deniz canlısı fosillerinden yola çıkarak, vardığı söylenir.
Geleneği sürdüren Thales'in öğrencisi ve izleyicisi Anaksimandros, varlığın arkhe' sini nitelemek için "su" gibi belirgin bir madde yerine, soyut bir kavram kullanır: apeiron. "Sınırsız", "sonsuz", "belirsiz" gibi anlamlara gelen bu kavram, Anaksimandros'un kullandığı tümceler içinde şöyle aktarılmıştır: "Varolan şeylerin arkhe'si apeiron'dur. Ama doğumları nereden gelmişse, ölümleri de zorunlu olarak oraya gider.".Daha sonra Anaksimandros'un genç yoldaşı Anaksimenes arkhenin hava olduğunu, kosmosun, düzenli evrenin, havanın sıkışıp genişlemesiyle meydana geldiğini söyler.
Bu düşünceyle bir yandan, bir düzen barındıran evrenin (kosmos) süreçlerden oluştuğu ve bunların düzenli bir biçimde yinelenerek sürüp gittiği gibi bilimsel bakışın temel bir varsayımı ortaya konmakta, bir yandan da düşünce tarihine metafizik düşüncenin temel bir bakış biçimi, olup bitenlerin temelinde hangi olumlu ya da olumsuz niteliklerin bulunduğunu ve dünyanın bir bütün olarak nasıl bir değer taşıdığını görme çabasını içeren bakış biçimi katılmaktadır. Öte yandan arkhe'nin yalnızca bir "ilk" kaynak değil, aynı zamanda değişimlerin temelinde yatan bir "ilke" olduğu düşüncesi de ilk kez belirmektedir.

Asuroloji (Yunanca: Grekçe: Ἀσσυρίᾱ, Assyriā ve Grekçe: -λογία, -logia), Asurlular ve ilgili Mezopotamya uygarlıklarını arkeolojik, tarihsel ve dilbilimsel yönlerden inceleyen bilim dalıdır. Sümer ve Babil uygarlıkları da Asurolojinin konuları arasında sayılmaktadır. Dalın odaklandığı zaman dilimi ise MÖ 3. binyıl ile İslam'ın Arap Yarımadası sınırlarını aştığı 7. yüzyıldır.
Yakın Doğu'nun eski uygarlıklarını incelemek için filoloji, tarih, arkeoloji ve diğer disiplinleri birleştiren bir araştırma alanıdır. Asuroloji, Yakın Doğu Çalışmalarının bir alt alanı olan eski Yakın Doğu çalışmalarının bir dalı olarak kabul edilir.
Eski Mezopotamya kültürünün incelenmesi, bölgeden ilk metinlerin İngilizceye çevrildiği 18. yüzyılın sonlarında başlamıştır. O zamandan beri bu alan Sümer, Akad, Asur, Babil ve antik Yakın Doğu'nun diğer dil ve kültürlerinin incelenmesini içerecek şekilde büyümüştür. Asuroloji, Mısırbilim, İncil çalışmaları ve Hititoloji gibi Yakın Doğu çalışmalarının diğer alanlarıyla yakından ilişkilidir, çünkü hepsi eski Yakın Doğu kültürü ve dilinin incelenmesini içerir.

Asurologlar dil, edebiyat, din, sanat, siyaset ve tarih gibi çeşitli konuları incelerler. Ayrıca eski Mezopotamya uygarlığıyla ilgili eserleri ve diğer kanıtları ortaya çıkarmak için arkeolojik araştırmalar yaparlar.

Ateizm ya da tanrıtanımazlık, tanrıların veya doğaüstü varlıkların mevcut olduğuna inanmama durumudur. Genellikle dini inançlara karşı eleştirel bir duruş içerir ve inanç yerine kanıt ve akla dayalı bir dünya görüşünü tercih eder. Ateistler, evrenin ve yaşamın doğa yasalarıyla açıklanabileceğini savunurlar. Ateizm, en az bir tanrının var olduğu inancı olan teizm ile karşılaştırılmaktadır.
Tarihsel olarak ateist görüşlerin izleri, Antik Çağ'a ve erken dönem Hint felsefesine kadar uzanmaktadır. Batı dünyasında Hristiyanlığın etkisinin artmasıyla birlikte ateizm geriledi. Ancak 16. yüzyıl ve Aydınlanma Çağı, Avrupa'da ateist düşüncenin yeniden yükselişe geçtiği dönem oldu. Ateizm, 20. yüzyılda dünya genelinde önemli bir konum kazandı. Tanrı inancının yokluğunu benimseyen kişi sayısının 500 milyon ile 1,1 milyar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ateist örgütler, bilimin özerkliğini, düşünce özgürlüğünü, sekülerizmi ve laik ahlakı savunmaktadır.
Ateizm için argümanlar, felsefi yaklaşımlardan sosyal yaklaşımlara kadar çeşitlilik göstermektedir. Tanrılara inanmamanın gerekçeleri arasında kanıt eksikliği, kötülük sorunu, tutarsız vahiyler argümanı, yanlışlanamayan kavramların reddi ve inançsızlık argümanı yer almaktadır. İnançsızlar, ateizmin teizme kıyasla daha sade ve tutarlı bir konum olduğunu savunurlar ve herkesin tanrı inancı olmadan doğduğunu öne sürerler; bu nedenle, tanrıların varlığını çürütme sorumluluğunun ateistlerde değil, teizmi savunanlarda olduğunu iddia ederler. Çünkü kanıt yükümlülüğü, varlığını iddia edene aittir.
Ateizm; yaratıcı ve müdahaleci bir Tanrı'yı kabul eden teizmden, yaratıcı ancak müdahaleci olmayan bir Tanrı'yı kabul eden deizmden, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğunu savunan panteizmden ve Tanrı'nın hem evrenin kendi hem de evrenin ötesinde (aşkın) olduğunu savunan panenteizmden; ayrıca, Tanrı'nın varlığı ve yokluğu konusundaki soruları "cevaplandırılamaz" diyerek cevapsız bırakan agnostizmden; Tanrı'yı, "kesin olarak" yok saymasıyla ayrılır.
Günümüzde, dünya nüfusunun %2,3'ü kendini ateist, %11,9'u dinlere inanmayan olarak tanımlamaktadır. Bu oran Rusya'da %48'in üzerine çıkmakta, Japonya'da ise %64 ila %65 arasında seyretmektedir. Avrupa Birliği'nde oran, %6 ile İtalya ve %85 ile İsveç arasında değişkenlik göstermektedir. 2006 yılı istatistiklerine göre ise Türkiye'de bu oran %2,5 civarındadır.

Ateist, evrenin kişileştirilmiş, aşkın bir yaratıcısının varlığını reddeden kişidir; böyle bir varlığı hesaba katmadan yaşayan kişi değildir. Teist ise böyle bir yaratıcının varoluşunu savunan kişidir. Bu nedenle, her türden ateizm tartışması aynı zamanda bir teizm tartışmasıdır.
Ateizmin nasıl tanımlanacağı ve sınıflandırılacağına dair fikir ayrılıkları vardır. Bazıları, ateizmin sadece tanrılara inanmama olduğunu düşünürken diğerleri ateizmin tanrıcılığa karşı aktif bir ret içerdiğini savunmaktadır. Bu konuda bir diğer tartışma noktası, ateizmin kendi başına bir felsefi görüş olup olmadığıdır. Yani, ateizmin sadece bir inançsızlık mı yoksa belirli bir düşünce sisteminin bir parçası mı olduğu konusunda anlaşmazlık yaşanmaktadır. Ayrıca, bazıları ateizmin bilinçli ve açık bir reddi gerektirdiğini düşünürken diğerleri bunun gerekli olmadığını savunmaktadır. Ancak genel kanı, ateizmin teizme karşı açıkça bir reddediş olduğu yönündedir.

Ateizmin tanımlanmasındaki belirsizliklerin bir kısmı, "tanrı" veya "ilahi varlık" gibi terimlerin tanımlarından kaynaklanmaktadır. Tanrı veya tanrılara ilişkin son derece farklı anlayışların çeşitliliği, ateizm teriminin kullanımı konusunda farklı fikirlere yol açmaktadır. Örneğin, eski Romalılar, Hristiyanları, pagan tanrılara tapmadıkları için "ateist" olarak suçladılar. Ancak, "teizm" kavramının ortaya çıkmasıyla bu görüş revaçtan düştü. Ateizm, reddedilen fenomenlerin çeşitliliği açısından, bir tanrının varlığından başlayarak, herhangi bir ruhani, doğaüstü veya aşkın kavramın varlığına kadar geniş bir perspektifte incelenebilir. Bazı tanımlar, bir kişinin tanrıya aktif olarak karşı çıkmasını veya reddetmesini gerektirirken diğer tanımlar sadece bir kişinin tanrıya dair bir inancının olmayışını belirtir. Bu tanım, yeni doğanları ve teistik fikirlere maruz kalmamış diğer insanları da kapsar. Henüz 1772 yılında Baron d'Holbach, "Bütün çocuklar Ateist olarak doğar; onların Tanrı hakkında hiçbir fikirleri yoktur." demiştir.
George H. Smith tarafından öne sürülen açık ve kapalı ateizm, ateizmi farklı şekillerde tanımlamak için kullanılan alt kümelerdir. Açık ateizm, bireyin bilinçli bir şekilde (bir doktrini reddederek) teistik bir inanca sahip olmamasını ifade ederken, kapalı ateizm herhangi bir doktrini bilmeden, teistik inancı reddetmeyi içerir. Açık ateistler, "Tanrı" kavramının varlığından haberdar olup çeşitli argümanlara dayanarak reddederken, kapalı ateistler, herhangi bir din, Tanrı veya inanç konusunda benimsenmiş bir görüşleri olmadığı için ateist olarak adlandırılırlar.
"Felsefi ateizm" konulu makalesinde Ernest Nagel, teistik inançların yokluğunun bir ateizm türü olarak ele alınıp alınmaması konusunu tartışmaya açmıştır. Graham Oppy ise Tanrı kavramını anlamayan ve bu nedenle Tanrı'nın varlığını düşünmemiş olan kişileri "masumlar" olarak sınıflandırmaktadır. Bu kişiler, örneğin bir aylık bebekler, Tanrı'nın ne olduğunu anlayacak bir bilgiye sahip olmadıkları için bu soruyu hiç düşünmemişlerdir.

Antony Flew ve Michael Martin gibi filozoflar pozitif (güçlü) ateizmi negatif (zayıf) ateizmle karşılaştırmışlardır. Pozitif ateizm, açıkça tanrıyı veya tanrıları rettir. Negatif ateizm, nonteizmin diğer tüm biçimlerini kapsar. Bu sınıflandırmaya göre teist olmayan herkes ya negatif ateisttir ya da pozitif ateisttir.
Örneğin, Michael Martin, agnostisizmin negatif ateizmi içerdiğini iddia eder. Agnostik ateizm, hem ateizmi hem de agnostisizmi kapsar. Ancak, birçok agnostik, görüşlerinin ateizmden farklı olduğunu düşünmektedir. Ateistlerin argümanlarına göre, diğer kanıtlanmamış iddiaların, kanıtlanmamış dinî iddialar kadar şüpheye değer olduğu ifade edilir. Ateizmin agnostisizmi eleştirisi, tanrının varoluşunun kanıtlanamazlığı her iki ihtimalin de eşit olasılığa tekabül etmeyeceği yönündedir. Avustralyalı filozof J.J.C. Smart, "belki de matematiğin ve formal mantığın doğruları dışında herhangi bir şeyi bildiğimizi söylemekten bizi alıkoyan mantıksız genelleştirilmiş felsefi şüphecilik nedeniyle, gerçekten kendini bir ateist olarak tanımlayan bir kişi, belki de tutkuyla, kendini bir agnostik olarak tanımlayabilir." şeklinde bir iddiada bulunmaktadır. Bu nedenle, Richard Dawkins gibi bazı ateist yazarlar; teist, agnostik ve ateist görüşleri, her birinin "Tanrı vardır" ifadesine atadığı olasılığa göre bir tanrısal olasılık yelpazesinde ayırt etmeyi tercih ederler.

18. yüzyıldan önce, Batı dünyasında Tanrı'nın varlığı o kadar kabul görmüştü ki gerçek ateizmin bile olasılığı sorgulanmaktaydı. Buna teistik doğuştancılık denir; tüm insanların Tanrı inancıyla doğduğu düşüncesidir. Bu görüşün içinde, ateistlerin inkâr içinde olduğu çağrışımı bulunmaktadır. Bazı ateistler "ateizm" teriminin gerekliliğine karşı çıkmıştır. Sam Harris, Letter to a Christian Nation adlı eserinde şöyle yazmıştır:Aslında, "ateizm" var olmaması gereken bir terimdir. Hiç kimsenin kendisini "astrolog olmayan" veya "simyacı olmayan" olarak tanımlamasına gerek yok. Elvis'in hâlâ hayatta olduğundan ya da uzaylıların galaksiyi yalnızca çiftçileri ve sığırlarını taciz etmek için dolaştıklarından şüphe duyan insanlara söyleyecek sözümüz yok. Ateizm, makul insanların, gerekçesiz dinî inançlar karşısında çıkardığı gürültüden başka bir şey değildir.

Grekçede sıfat átheos (Grekçe: ἄθεος, Grekçe: θεός "tanrı" sözcüğünün a(n)+ ön ekiyle türetilmesiyle) "tanrısız" anlamına geliyordu. İlk başta kabaca "tanrısız" veya "dinsiz" anlamına gelen bir kınama terimi olarak kullanıldı. MÖ 5. yüzyılda bu kelime, "tanrılarla ilişkiyi kesmek" veya "tanrıları inkâr etmek" anlamında daha kasıtlı ve aktif tanrısızlığı ifade etmeye başladı. Daha sonra, Grekçe: ἀσεβής (asebēs) terimi, başka tanrılara inansalar bile, yerel tanrıları reddeden veya saygısızlık edenlere karşı kullanılmaya başlandı. Klasik metinlerin modern çevirileri bazen átheos, "ateistik" olarak çevirir. Soyut bir isim olarak Grekçe: ἀθεότης (atheotēs) "ateizm" olarak geçmektedir. Cicero, Yunanca kelimeyi Latince: átheos diye çevirdi. Terim, ilk Hristiyanlar ile Helenistler arasındaki tartışmalarda sıklıkla kullanıldı ve her iki taraf da bu kelimeyi diğerini aşağılamak için kullanıyordu.
"Ateizm" sözcüğü, Fransızca athée "tanrı tanımaz" sözcüğünden +ism° ekiyle türetilmiştir. Fransızca: athéisme kelimesi "atheism" olarak 1587 civarında İngilizceye girmiş, Türkçeye de Fransızcadan benzer şekilde uyarlanarak "ateizm" olarak alınmıştır.
Karen Armstrong, "On altı ve on yedinci yüzyıllarda 'ateist' sözcüğü hâlâ polemik kapsamı içinde yer alıyordu. Gerçekten de, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında insanların 'anarşist' veya 'komünist' diye nitelendirilmeleri gibi, düşmanlarınıza 'ateist' demeniz mümkündü." demiştir. Ateizm, bireysel inanç durumunu ifade etmek için ilk defa 18. yüzyıl Avrupa'sında tek tanrılı İbrahimi dinlere inanmayışı ifade etmek için kullanılmıştır. Bu sözcüğün Tanrı'ya inanmayışı ifade etmesi için 20. yüzyıla gelinmesi beklenecekti.

David Hume'un fikirlerine dayanan kuşkuculuk, herhangi bir şey hakkında kesinliğin mümkün olmadığını, dolayısıyla bir tanrının var olup olmadığının bilinemeyeceğini ileri sürer. Ancak Hume, böylesi gözlemlenemez metafizik kavramların "safsata ve yanılsama" olarak reddedilmesi gerektiğini savunur.
Michael Martin, ateizmin rasyonel bir görüş olduğunu savunurken, bunu geniş bir epistemolojik gerekçeyle desteklemek yerine, günlük ve bilimsel mantığa uygun olan orta düzeyde gerekçelendirme prensiplerini öne sürmektedir. Martin'e göre, bu prensipler, ateizmin haklılığını desteklemek için yeterlidir.
Epistemolojik veya ontolojik olarak sınıflandırılabil

Atina Okulu (ya da İtalyanca: Scuola di Atene), İtalyan ressam Raffaello Sanzio tarafından 1509-1511 yılları arasında yapılmış fresk. Atina Okulunda ana konu felsefe ve astrolojiyi ilahiyat ile bağdaştırmaktır. Fresk Vatikan'da Stanza della Segnatura'da bulunmaktadır.

Raffaello, ilk çağın anıtsal mimarisi içinde bir yanda idealist Platon’u öte yanda realist Aristo’yu resimlemiştir. Felsefi inançlarına paralel olarak Platon göğü, Aristo yeri gösterir. Ayrıca resimde Öklid’den, Diyojen’e kadar pek çok ilk çağ filozofu ve matematikçisi de yer almıştır. Mekâna yerleştirilen ana figürlerden olan Platon ve Aristo’nun etrafında bulunan diğer filozof ve bilim adamlarıyla kalabalık bir görünüm izlenmektedir. Platon figürü için uzun sakallarıyla Leonardo da Vinci, ön plandaki basamaklardan birinde kolunu mermer bir bloğa dayayarak oturmuş matematikçi Herakleitos için ise Michelangelo modellik yapmıştır. Raffaello'nun kendisi ise basamakların altında en sağda resmin dışına bakmaktadır.

Raffaello "Atina ekolü" ismi verilen freskinde sıklıkla Antik Yunan'ı kendine rehber edinen iki adet kimliğe sahip çok sayıda kişilik yerleştirmiştir. Bu sayede merkezde duran yaşlı adam aynı anda hem Platon hem de Ressam olan Leonardo Da Vinci'dir.
Eskiler ekolü adlı freskte ilk olarak göze çarpan, eğilmiş bir vaziyette geometrik figürler çizen kişi aynı zamanda hem Yunan matematikçi Eukleides hem de kendisinin arkadaşı olan mimar Bramante'dir.
Rönesansın sanatçıları, sanatları, edebi birikimi ve pozitif bilimleri restore etme çalışmalarında onların bakış açılarına göre antik Yunan şehirlerinin
tanıtmak bakımından en iyi olduğu "düşüncenin altın çağı"na başvurmaktadır. Bu fresk günümüzde Vatikan'da Stanza della Segnatura'da bulunmaktadır.

Resimdeki, Platon ve Aristo gibi, bazı filozofların kimlikleri bellidir. Bunun ötesinde, Raffaello figürlerinin kimlikleri her zaman varsayımsaldır. Konuyu komplike bir hale getirmek için, Vasari'nin çabalarından itibaren bazıları birden fazla kimlik almıştır, sadece antik değil aynı zamanda Raffaello'nun çağdaşı olan figürlerdir.
Luitpold Dussler, kimlikleri kesin olarak belirlenebilenler ile birlikte bazılarını sayar: Platon, Aristoteles, Sokrates, Pisagor, Öklit, Ptolemaus, Zoroaster, Raffaello, Sodoma and Diyojen. Diğer kimlikleri "tahmin düzeyi yüksek veya düşük" olarak düzenler.
Önerilen kimliklerin daha kapsamlı bir listesi aşağıda verilmiştir:

1: Kıbrıslı Zenon
2: Epikür Büyük olasılıkla, Rönesans dönemindeki tipik bir figür olarak iki filozof resmi: "Ağlayan" filozof Herakleitos ve "gülen" filozof Demokritos.
3: bilinmeyen (Raffaello olduğu düşünülen)
4: Boethius veya Anaksimandros veya Empedokles?
5: İbn Rüşd
6: Pisagor
7: Alkibiades veya Büyük İskender?
8: Antisthenes veya Ksenophon veya Timon?
9: Raphael, Aşk'ın kişileştirilmesi olarak Fornarina or Francesco Maria della Rovere?
10: Aeschines veya Ksenophon?
11: Parmenides? (Leonardo da Vinci)
12: Sokrates
13: Herakleitos (Michelangelo)
14: Platon (Leonardo da Vinci)
15: Aristoteles (Giuliano da Sangallo)
16: Diyojen
17: Plotinos (Donatello?)
18: Öğrencileriyle Öklid veya Arşimet (Bramante?)
19: Strabon veya Zerdüşt? (Baldassare Castiglione)
20: Batlamyus?
R: Apelles (Raphael)
21: Protogenes (Il Sodoma, Perugino veya Timoteo Viti)

Antik Yunan insanlarının kutsal ve dinsel görüşünde, bu geleneğin yedi ana "liberal sanatı" insanlara gösterilmeye çalışılmıştır. Bu liberal sanatlar sırası ile;

Gramer
Retorik
Diyalektik
Müzik
Aritmetik
Geometri
Astronomi
olarak anlatılmaktadır.

Raffaello bu freskinde düşünürlere göre kendi yaşadığı 16. yüzyılda düşüncenin köreldiğini düşünen insanlardan biri idi. Düşüncenin körelmesini engellemek amacı ile bu freski yapıp insanlara sundu.
Raffaello insanlara bu freski sunduktan sonra çoğu kişi freskin üzerinde hiç kafa yormadan değersiz olduğuna karar verdi. Ancak bunu yorumlayan felsefeciler Raffaello'nun ne anlatmak istediğini insanlara kendilerince anlattılar. Felsefecilerin çabalarından sonra çoğu insan bu fresk üzerinde düşünmeye başladı. Raffaello'nun bu çabası düşüncenin kendine göre körelmeye başlamasını engelledi. Bunun sayesinde yedi ana liberal sanattan unutulmaya yüz tutmuş birçok sanat tekrar ivme kazandı.

Augustinizm, 4. yüzyılın Hristiyan teoloğu Augustinus'un düşüncelerine dayanan teolojik anlayış.
Kaynağında sistemleşmiş bir düşünce olmamakla birlikte, Augustinus'un düşüncesi belli bir dönemde çok etkili olan felsefi ve teolojik kimi tezlere yol açmıştır. Augustinizm bu söz konusu tüm tezlere verilen isimdir. Orta Çağ döneminden 17. yüzyıla kadar Augustinizm egemenliğini sürdürmüştür. Platoncu idealizm, Augustinus ile birlikte teolojiye hakim olmuştur. Augustinizm kurtuluş için ilahi lütfun, inançla akıl arasında bir uzlaşmanın gerekliliği ve Tanrı'nın kendiliğinden tabi bir bilgisi ve kötünün olumsuzlanması tezini içerir. Augustinus böyle bir sistemin doğuşunu oluşturan tek kilise azizidir.
Augustinizm'in yorumunun oluşturduğu tartışmalar, özgürlüğün ve insan tabiatının modern kavramsallaştırmasına yol açmıştır.

Augustinus, Latince adıyla Aurelius Augustinus veya yaygın kullanımıyla Hippo Regiuslu Augustinus ve Aziz Augustinus (13 Kasım 354, Thagaste – 28 Ağustos 430, Hippo Regius), Roma Afrikası kökenli geç antik dönem Hristiyan filozofu, ilahiyatçısı, vaizi ve Hippo Regius piskoposudur. Latin Kilisesi'nin en etkili Kilise Babalarından biri olarak kabul edilen Augustinus, Batı Hristiyan teolojisinin, Orta Çağ felsefesinin ve sonraki Batı düşüncesinin birçok alanında kalıcı bir etki bırakmıştır.
Augustinus'un yaşadığı dönemde bugünkü anlamıyla Roma Katolikliği, Doğu Ortodoksluğu ve Protestanlık ayrımları henüz ortaya çıkmamıştı. O, Latin dilinde yazan, İznik imanını benimseyen Kuzey Afrikalı bir Hristiyan piskopostu. Buna rağmen düşünceleri daha sonra özellikle Batı Hristiyanlığında, Katolik teolojide, Orta Çağ skolastik düşüncesinde ve Reformasyon tartışmalarında temel referans noktalarından biri hâline geldi.
Gençliğinde Maniheizmden, daha sonra Yeni Platonculuktan etkilenen Augustinus, Milano'da Ambrosius'un vaazları ve Pavlus'un mektupları aracılığıyla Hristiyanlığa yöneldi; 387'de vaftiz edildi. Afrika'ya döndükten sonra önce rahip, ardından Hippo Regius piskoposu oldu. Maniheizm, Donatusçuluk ve Pelagianizmle yürüttüğü tartışmalar onun kötülük, lütuf, özgür irade, Kilise ve sakramentler hakkındaki düşüncelerini derinlemesine etkiledi.
Başlıca eserleri arasında İtiraflar (Confessiones), Tanrı'nın Şehri (De civitate Dei), Üçlü Birlik Üzerine (De Trinitate), Hristiyan Öğretisi Üzerine (De doctrina christiana) ve Özgür İrade Üzerine (De libero arbitrio) yer alır. Augustinus'un yazıları; özgür irade, kötülük problemi, ilahî lütuf, aslî günah, zaman, hafıza, sevgi, sakramentler, Kilise birliği ve siyasal düzen gibi konularda hem Hristiyan teolojisini hem de Batı felsefesini derinden etkilemiştir.

Augustinus'un Latince adı Aurelius Augustinustur. Hipponensis sıfatı, piskoposluk yaptığı Hippo Regius'a atıfla “Hippolu” veya “Hippo Regiuslu” anlamında kullanılır. Bu nedenle Aurelius Augustinus Hipponensis ifadesi modern anlamda nüfus kaydındaki tam ad değil, onu diğer Augustinuslardan ayırt eden coğrafi ve episkopal bir nitelemedir.
Thagaste ve Hippo Regius, Roma İmparatorluğu'nun Kuzey Afrika eyaletleri içinde yer alıyordu; günümüzde bu yerler Cezayir sınırları içindedir. Augustinus bu bakımdan modern anlamda “Avrupalı” bir düşünürden çok, Roma kültürü içinde yetişmiş Kuzey Afrikalı Latin bir yazardı.
4. ve 5. yüzyıllar, Roma İmparatorluğu'nun siyasi dönüşüm, dinî çatışma ve kültürel yeniden yapılanma dönemiydi. Milano Fermanı'ndan sonra Hristiyanlık hukuken serbest hâle gelmiş, 380'deki Selanik Fermanı ile İznikçi Hristiyanlık imparatorluk içinde ayrıcalıklı konum kazanmıştı. Augustinus'un piskoposluğu, Batı Roma dünyasının çözülmeye başladığı ve Kuzey Afrika Kilisesi'nin Donatusçuluk gibi yerel bölünmelerle sarsıldığı bir döneme denk gelir.
Hristiyan terminolojisinde “aziz”, kutsallığı kilise geleneğince tanınan kişi anlamına gelir; peygamberlik veya vahiy almışlık anlamı taşımaz. “Kilise Babası” ve “Kilise Doktoru” unvanları ise sırasıyla erken Hristiyan öğretisinin oluşumunda otorite kabul edilen yazarlara ve Katolik gelenekte öğretici etkisi özellikle vurgulanan azizlere atıfta bulunur. Bu maddede “sakrament”, “lütuf” ve “Teslis” gibi terimler Hristiyan teolojisindeki teknik anlamlarıyla kullanılmıştır.

Augustinus 13 Kasım 354'te Thagaste'de doğdu. Babası Patricius geleneksel Roma dinine bağlıydı ve ölümüne yakın Hristiyan oldu; annesi Monica ise dindar bir Hristiyandı. Augustinus'un çocukluğu ve gençliği hakkındaki bilgilerin önemli kısmı, kendi eseri Confessionese dayanır. Bu eser yalnızca bir otobiyografi değil, aynı zamanda Tanrı'ya yöneltilmiş dua, iç muhasebe ve felsefi-teolojik yorum niteliği taşır.
İlk eğitimini Thagaste ve Madaura'da aldı; daha sonra Kartaca'ya giderek retorik eğitimi gördü. Roma dünyasında retorik, hukuk, siyaset ve kamu hayatı için temel bir eğitim alanıydı. Augustinus'un güçlü edebî üslubu, tartışmacı kabiliyeti ve vaazlarındaki ikna gücü bu klasik Latin eğitiminin sonucudur.
Genç yaşta, adını vermediği bir kadınla uzun süreli bir birliktelik yaşadı ve bu ilişkiden Adeodatus adlı bir oğlu oldu. Adeodatus'un annesinin kimliği bilinmemektedir. Bu birliktelik, modern evlilik kavramıyla birebir özdeşleştirilmemelidir; Roma toplumunun kendi hukuki ve toplumsal bağlamı içinde değerlendirilir. Augustinus daha sonra bu dönemi İtiraflarda hem kişisel hem de teolojik bir iç muhasebenin parçası olarak ele almıştır.

Augustinus'un düşünsel arayışında Cicero'nun günümüze ulaşmayan Hortensius adlı eseri önemli bir dönüm noktasıdır. Augustinus, bu eserin kendisinde bilgelik sevgisini uyandırdığını belirtir. Ancak aynı dönemde Kutsal Kitap'ın dili ve anlatım tarzı ona basit görünmüş, bu nedenle kilise otoritesinden bağımsız bir hakikat bilgisi vadeden Maniheizme yönelmiştir.
Maniheizm, iyi ve kötü arasındaki kozmik ikiliği merkeze alan, gnostik unsurlar taşıyan dualist bir dinî sistemdi. Augustinus yaklaşık dokuz yıl boyunca Maniheist çevrelerle ilişkili kaldı. Daha sonra bu öğretiyi, kötülüğü bağımsız bir ilke hâline getirdiği ve insanın ahlaki sorumluluğunu zayıflattığı gerekçesiyle eleştirdi. Onun olgun teolojisinde kötülük, bağımsız bir varlık değil, iyiliğin eksikliği veya bozulması olarak anlaşılır.
Maniheizmden uzaklaştıktan sonra kısa bir süre akademik şüpheciliğe yaklaştı. Bu dönem, daha sonra Contra Academicos adlı eserinde ele alacağı kesin bilgi ve şüphecilik sorunları bakımından önemlidir. Milano'ya gidişi ise hayatında yeni bir aşama başlattı. Burada hem Ambrosius'un vaazlarından hem de Yeni Platoncu metinlerden etkilendi. Yeni Platonculuk, ona maddî olmayan gerçeklik, ruh, hakikat ve Tanrı üzerine düşünmek için felsefi bir dil sağladı; fakat Augustinus bu mirası Hristiyan vahyi ve Kutsal Kitap çerçevesinde dönüştürdü.

384 yılında Milano'da retorik öğretmeni olarak göreve başladı. Batı Roma İmparatorluğu'nun önemli siyasi ve kültürel merkezlerinden biri olan bu şehirde, piskopos Ambrosius'un alegorik Kutsal Kitap yorumları, Augustinus'un daha önce “kaba” bulduğu kutsal metinleri farklı bir düzeyde anlamasına yardımcı oldu.
386 yılında yaşadığı iç krizden sonra Hristiyan olmaya karar verdi. İtiraflarda anlattığı ünlü bahçe sahnesinde, “al ve oku” çağrısı üzerine Pavlus'un Romalılara Mektubu'ndan bir pasaj okuduğunu ve bu olayın kararını kesinleştirdiğini aktarır. 387 Paskalyası'nda Ambrosius tarafından vaftiz edildi. Aynı yıl annesi Monica, Ostia'da öldü; Augustinus bu olayı İtirafların en dokunaklı bölümlerinden birinde anlatır.

388 yılında Afrika'ya dönen Augustinus, Thagaste'de dua, çalışma ve ortak yaşam üzerine kurulu bir topluluk oluşturmak istedi. 391'de Hippo Regius'ta halkın ısrarı ve piskopos Valerius'un onayıyla rahipliğe seçildi. 395 veya 396'da piskopos oldu ve ölümüne kadar Hippo Regius'ta görev yaptı.
Piskoposluk görevi, onun için yalnızca teolojik eserler yazmaktan ibaret değildi; vaaz verdi, kilise yönetimiyle ilgilendi, fakirlere yardım etti, yerel anlaşmazlıklara aracılık etti ve geniş bir mektup ağı üzerinden imparatorluk dünyasının dinî-siyasi sorunlarına müdahil oldu. Hippo'daki evi, din adamlarıyla ortak yaşam sürdüğü bir merkez hâline geldi; bu gelenek daha sonra Augustinusçu manastır ve kanonik yaşam biçimlerinin esin kaynaklarından biri sayıldı.

410 yılında Roma'nın Alarik önderliğindeki Gotlar tarafından yağmalanması, Roma dünyasında büyük bir zihinsel sarsıntıya yol açtı. Bazı pagan yazarlar bu felaketi eski Roma tanrılarının terk edilmesine bağladı. Augustinus, bu iddialara cevap olarak De civitate Deiyi yazmaya başladı. Eserin yazımı yaklaşık 413'ten 426'ya kadar sürdü.
429-430 yıllarında Vandallar Kuzey Afrika'yı istila etti ve Hippo Regius'u kuşattı. Augustinus 28 Ağustos 430'da, şehir kuşatma altındayken öldü. Öğrencisi ve biyografı Possidius'a göre son günlerinde tövbe mezmurlarını okuyarak dua etti.

Augustinus'un düşüncesi tek bir kaynağa indirgenemez. Klasik Latin edebiyatı, retorik eğitimi, Cicero'nun felsefi dili, Yeni Platonculuk, Pavlus'un mektupları, Ambrosius'un vaazları ve Kuzey Afrika Kilisesi'nin pratik sorunları onun düşüncesini birlikte şekillendirdi.
Cicero ona felsefeyi “bilgelik sevgisi” olarak tanıttı. Yeni Platoncu metinler, maddî olmayan hakikat ve ruhun Tanrı'ya yönelişi konularında güçlü bir felsefi çerçeve sundu. Pavlus'un mektupları ise günah, lütuf, iman ve Mesih aracılığıyla kurtuluş temalarını Augustinus'un düşüncesinin merkezine yerleştirdi. Ambrosius'tan öğrendiği alegorik yorum yöntemi, Eski Ahit metinlerinin Hristiyan yorumu için belirleyici oldu.
Donatusçu Kilise'nin bir üyesi olan Ticonius'un Kutsal Kitap yorum ilkeleri, Augustinus'un bazı görüşlerine itiraz etmesine rağmen kendi yorum teorisini geliştirmesinde önemli bir kaynak oldu. Bununla birlikte Augustinus, Yeni Platonculuğu bütünüyle benimsemedi. Özellikle yaratılış, bedenin değeri, Mesih'in aracı rolü ve tarihin doğrusal anlamı konularında Hristiyan öğretiyi felsefi mirastan ayırdı. Ona göre insan Tanrı'ya yalnızca soyut düşünceyle değil, Mesih'in aracılığı, Kilise'nin yaşamı ve ilahî lütufla yönelir.

Augustinus'un günümüze ulaşan külliyatı çok geniştir: felsefi diyaloglar, teolojik incelemeler, Kutsal Kitap yorumları, polemik eserleri, mektuplar ve vaazlar içerir. Eserlerinin büyük bölümü belirli tartışmalar, pastoral ihtiyaçlar veya kişisel sorgulamalar bağlamında yazılmıştır.

Bu bölüm Augustinus'un temel düşüncelerini konu bakımından özetler. Aşağıdaki “Kilise tartışmaları” bölümü ise bu düşüncelerin hangi tarihsel ve polemik bağlamlarda şekillendiğini açıklar. Augustinus'ta felsefi çözümleme, Kutsal Kitap yorumu, pastoral kaygı ve kilise tartışmaları çoğu zaman birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz.

Augustinus'a göre iman ile akıl karşıt değil, birbirini tamamlayan iki yoldur. Augustinusçu geleneği özetlemek için sık kullanılan yaklaşım, “anlamak için inan” anlamındaki Latince crede ut intelligas formülüyle ifade edilir. Augustinus çeşitli metinlerinde i

Aztek el yazmaları, Kolomb öncesi Amerika uygarlıklarından Aztekler'e ait el yazmalarıdır. Bu kitaplar, Aztek kültürü hakkında bilgi veren en iyi kaynaklar olarak kabul edilirler. Bunların büyük kısmı Aztek piktogramlardan oluşmakla birlikte, bazı el yazmaları Nahuatl dilinin Latin harfleriyle yazıya geçirilmesinden oluşmuştur. İspanyol koloni dönemine ait el yazmalarının sayısı 500 civarındadır.
Eski Aztek el yazmalarının en önemlileri şunlardır:

Borbonicus el yazması:
İspanyol istilasından önce Aztek rahiplerince yazılmıştır. Üç bölümden oluşur. İçeriğinin bir kısmı kutsal takvim, 52 yıllık periyot hakkındadır.

Boturini el yazması:
Meçhul bir Aztek ressamı tarafından oluşturulmuştur. Aztekler'in efsanevi anavatanı olan denizaşırı ülke Aztlan'dan Meksika'ya göç edişlerini konu alır.

Mendoza el yazması:
1541'de oluşturulmuştur. Üç bölümden oluşur. Fetihler, tarih ve Aztek günlük yaşamı hakkında bilgi verir.

Aubin el yazması
Azteklerin efsanevi denizaşırı anavatanları Aztlan'dan Meksika'ya göç edişlerinden İspanyol işgaline kadarki Aztek tarihi hakkında bilgi verir. 81 sayfadır.

Magliabechiano el yazması
Esas olarak dinsel bir metindir. 20 günün adları, 52 yıllık periyot, ilahlar, ayinler, kozmolojik inançlar hakkında bilgi verir.
Nahuatl dilinden Latinceye tercüme edilmiştir.

Libellus de Medicinalibus Indorum Herbis el yazması
Aztekler tarafından kullanılan çeşitli bitkilerin tıbbi özellikleri hakkında bilgi verir.

Florentine el yazması
Osuna el yazması
Cozcatzin el yazması
Ixtlilxochitl el yazması

Borgia el yazması
Cospi el yazması
Egerton Becker el yazması
Fejérváry-Mayer el yazması
Ixtlilxochitl el yazması
Laud el yazması
Magliabechiano el yazması
Mendoza el yazması
Selden el yazması
Vaticanus A el yazması
Vaticanus B el yazması
Vindobonensis Mexicanus 1 el yazması
Zouche-Nuttall el yazması
Telleriano-Remensis
Ríos  el yazması
Ramírez Codex  el yazması
Anales de Tlatelolco   el yazması
Durán  el yazması
Xolotl  el yazması
Azcatitlan  el yazması

Maya el yazmaları

library.albany.edu 23 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.thing.net30 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.famsi.org 10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bahaullah (Doğum adı Hüseyin Ali; 12 Kasım 1817 – 29 Mayıs 1892), Bahai inancını kuran İranlı bir dinî liderdi. İran’da soylubir ailede doğdu ve vaat edilen Babi dinine bağlılığı nedeniyle sürgüne gönderildi. 1863’te Osmanlı Irak’ında, Allah’tan bir vahiy aldığını ilk kez ilan etti ve hayatının geri kalanını Osmanlı İmparatorluğu’nda devam eden hapis ve sürgünler içinde geçirdi. Öğretileri, ahlaki ve ruhani ilerlemeden dünya yönetimine kadar uzanan, birlik ve dinî yenilenme ilkeleri etrafında şekillenmiştir.
Bahaullah resmî bir eğitim almadan yetişmişti; ancak iyi eğitim almış ve derin bir dindarlığa sahipti. Ailesi oldukça varlıklıydı ve 22 yaşında devlet görevini reddederek aile mülklerini yönetmeyi, zaman ve parasını hayır işlerine adamayı tercih etti. 27 yaşında Bab’ı kabul etti ve İslam hukukunun yürürlükten kaldırılmasını da savunan yeni dinin en açık sözlü destekçilerinden biri hâline geldi; bu durum yoğun bir muhalefeti beraberinde getirdi. Ayrılmadan hemen önce, Siyah Çal zindanında hapsedilmişken, ilahi görevinin başlangıcını işaret eden vahiyler aldığını belirtti. Irak’a yerleştikten sonra, Bahaullah yeniden İranlı yetkililerin tepkisini çekti ve onlar, Osmanlı hükûmetinden onu daha da uzağa göndermesini talep etti. İstanbul’da birkaç ay geçirdi; burada yetkililer dinî iddialarına karşı düşmanca bir tutum sergiledi ve onu Edirne’de dört yıl ev hapsinde tuttular; bunu Akka hapishane şehrinde geçen iki yıllık ağır bir hapis dönemi izledi. Kısıtlamaları zamanla hafifletildi ve son yıllarını Akka çevresinde görece bir serbestlik içinde geçirdi.
Bahaullah, bazıları kitap hacminde olmak üzere en az 1.500 levih yazmış ve bunlar en az 80 dile çevrilmiştir. Öne çıkan örnekler arasında Saklı Sözler, İkan Kitabı ve Akdes Kitabı yer alır. Bazı öğretileri mistiktir ve Allah’ın mahiyeti ile ruhun ilerleyişini ele alır; diğerleri ise toplumun ihtiyaçlarına, takipçilerinin dinî yükümlülüklerine ya da dinin yayılmasını sağlayacak Bahai kurumlarının yapısına odaklanır. İnsanları özünde ruhani varlıklar olarak görmüş ve bireyleri ilahi erdemleri geliştirmeye, toplumun maddi ve ruhani ilerlemesine katkıda bulunmaya çağırmıştır.
Bahaullah 1892 yılında Akka yakınlarında suud etti. Makamı, bugün 236 ülke ve bölgede yaşayan ve sayıları 5 ile 8 milyon arasında olan Bahailer için bir ziyaret mekânıdır. Bahailer, Bahaullah’ı Buda, İsa veya Muhammed gibi zatların devamında gelen bir Tanrı Mazharı olarak kabul ederler.

Bahaullah’ın doğum adı Hüseyin Ali idi ve Nur eyaletinde bir soylunun oğlu olması sebebiyle Mirza Hüseyin Ali Nuri olarak tanınıyordu. 1848'de, Tanrı'yı ​​yüceltmek amacıyla, Arapça'da "şan" veya "ihtişam" anlamına gelen Baha veya Bahaullah unvanını aldı.
Bahai inancının birçok sembolü ve ifadesi anlamını Baha kelimesinden alır. Örneğin, dokuz köşeli yıldız ya da dokuz kenarlı mabetler, ebced benzeri bir sayı sistemine göre Baha kelimesinin sayısal değerine (b=2, h=5, a=1, ʼ=1) atıfta bulunur; Bahai kelimesi, Baha’nın takipçisi anlamına gelir ve oğlu Abdülbaha (“Baha’nın Kulu”) unvanını, Bahaullah’a kulluğunu göstermek amacıyla seçmiştir.
1930’lu yıllarda Bahailer, Arapça’yı Latin alfabesine sadık biçimde aktaran standart bir transliterasyon sistemi benimsediler. Bu sistemde, işaretsiz ünlüler kısa, işaretli ünlüler ise uzundur. İsmin telaffuzu dört heceden oluşur.
İsmin yaygın kullanılan Latin harfli yazımları, işaretli veya işaretsiz olarak, Baha’u’llah, Bahaullah ve Bahá Alláh şeklindedir.
Bahaullah’a ait bilinen iki fotoğraf vardır ve her ikisi de Edirne’de çekilmiştir. Bahailer, Bahaullah’ın fotoğraflarının veya tasvirlerinin kamusal alanlarda ya da evlerde sergilenmesinden kaçınırlar ve başkalarının da bunları kitaplarda veya internet sitelerinde yayımlamamasını tercih ederler. Bu fotoğraflardan biri, düzenlenen bir kutsal mekan ziyaret kapsamında Uluslararası Arşivler binasında Bahailere gösterilmektedir; ayrıca bazı istisnai ve son derece önemli özel vesilelerle de gösterilebilir.

Bahaullah, 12 Kasım 1817’de İran’ın Tahran kentinde doğdu. Bahai yazarlar, onun soyunu İbrahim’e —hem Ketura hem de Sara yoluyla—, Zerdüşt’e, Davut’un babası Yesse’ye ve Sasani İmparatorluğu’nun son kralı III. Yezdigirt’e kadar uzandırırlar. Annesi Hatice Hanım, babası ise Mirza Abbas Nuri (Mirza Buzurg olarak bilinir) olup, Kaçar hükümdarı Feth Ali Şah’ın on ikinci oğlu İmam Verdi Mirza’ya vezirlik yapmıştır.
Bahaullah, 1835 yılında, 18 yaşındayken, bir soylunun kızı olan Asiye Hanım ile Tahran’da evlendi; eşi o sırada 15 yaşındaydı. Yirmili yaşlarının başlarında, aristokrat soyunun sunduğu ayrıcalıklı hayatı reddederek zamanını ve imkânlarını hayır işlerine adamayı tercih etti; bu tutumu onun “Yoksulların Babası” olarak tanınmasını sağladı.

Şirazlı 24 yaşında bir tüccar olan Bab, Mayıs 1844’te yalnızca İslam’ın vaat edilen kurtarıcısı (Kaim ya da Mehdi) değil, Musa, İsa ve Muhammed gibi Allah tarafından gönderilmiş yeni bir peygamber olduğunu ilan ederek İran’da büyük bir etki yarattı. Asıl adı Ali Muhammed idi; daha sonra, ilahi bilgiye açılan ruhani bir “kapı”yı ve gelişi yakın olan daha büyük bir ilahi eğiticinin yolunu hazırladığını ifade eden Bab unvanını aldı.
Bab, ruhani görevini Molla Hüseyin’e açıkladıktan kısa süre sonra onu Tahran’a göndererek, Allah’ın kendisini yönlendireceği bir kişiye ulaştırması için özel bir levih verdi. Molla Hüseyin, bir tanıdığı aracılığıyla Bahaullah hakkında bilgi edindikten sonra, levhin ona ulaştırılmasını sağlaması gerektiğini güçlü biçimde hissetti; bu haber, Molla Hüseyin’in kendisine yazması üzerine Bab’a büyük bir sevinç verdi. Bahaullah, 27 yaşındayken levhi aldığında, Bab’ın mesajının hakikatini derhal kabul etti ve onu başkalarıyla paylaşmak için ayağa kalktı.
Bahaullah, memleketi Nur bölgesinde tanınmış bir şahsiyet olması sayesinde, Babi inancını öğretmek için birçok fırsat buldu; yaptığı yolculuklar, aralarında Müslüman din adamlarının da bulunduğu pek çok kişiyi yeni dine çekti. Tahran’daki evi faaliyetlerin merkezi hâline geldi ve dine cömertçe maddi destek sağladı. 1848 yazında, Horasan eyaletindeki Bedeşt’te düzenlenen ve 22 gün süren bir toplantıya katıldı ve ev sahipliği yaptı; bu toplantıda 84 Babi inanan bir araya geldi. Konferansta, İslam hukukunun sürdürülmesini savunanlarla, Bab’ın yeni bir devir başlattığına inananlar arasında tarihî istişareler yaşandı ve Bahaullah ikinci görüş etrafında uzlaşmanın sağlanmasında etkili oldu. Bedeşt’te Mirza Hüseyin Ali Nuri, Baha adını aldı ve diğer katılımcılara da yeni isimler verdi; bundan sonra Bab levihlerini onlara bu isimlerle hitap ederek gönderdi. Konferansın ardından, Bab’ın en önde gelen kadın takipçisi olan Tahire tutuklandığında, Bahaullah onu korumak için devreye girdi. Ardından kendisi de geçici olarak hapsedildi ve falaka cezasına çarptırıldı.

Babi inancı, İran genelinde hızla yayıldı ve çok sayıda takipçi kazandı. Bu durum, cemaatlerini ve buna bağlı kazanımlarını kaybetmekten korkan İslam din adamları ile Babi toplumunun artan etkisinden endişe duyan sivil yetkililerden kaynaklanan yaygın bir muhalefeti tetikledi; bunun sonucunda aralıksız zulüm kampanyalarında binlerce Babi öldürüldü. Temmuz 1850’de Bab, 30 yaşındayken Tebriz’de kurşuna dizilerek idam edildi.
Bab, öğretilerinde kendisini, Yaratıcı tarafından insanlığın olgunluğa erişimini simgeleyecek kalıcı barışı başlatmak üzere gönderilen iki Tanrı Mazharından ilki olarak tanımlar; bu olgunluk, tüm insanların tek bir insan ailesi olarak birlik içinde yaşayacağı bir dönemi ifade eder. Bahailer, Bab’ın öğretilerinin, “milletlerin birliği, dinlerin kardeşliği, tüm insanların eşit haklara sahip olması ve şefkatli, meşverete dayalı, hoşgörülü, demokratik ve ahlaki bir dünya düzeniyle nitelenen bir toplumun nihai kuruluşu” için zemini hazırladığını kabul ederler. Bab’ın öğretilerinin tamamına, yolunu hazırladığı Vaat Edilen Zat olan “Allah’ın zahir edeceği Kimse”ye yapılan atıflar işlenmiştir. Birçok yazısında Bab, bir sonraki ilahi eğitmenin, kendi beklenen şehadetinden kısa bir süre sonra ortaya çıkacağını ifade etmiştir. Başlıca eserlerinden birinde Bab şöyle der: “Ne mutlu o kimseye ki, Bahaullah’ın düzenine gözünü diker ve Rabbine şükürlerini sunar.”

Bab’ın idamına giden süreç ve sonrasında yaşananlar, Babiler için son derece çalkantılı oldu. Müslüman liderler, fanatik kalabalıkları Babilere karşı şiddete kışkırtırken, birçok Babi—saldırganlara karşı saldırgan adımlar atmaktan kaçınmakla birlikte—kendilerini savunmaya yönelik bazı girişimlerde bulundu; ancak çoğu kez katledilmekten kurtulamadılar. 15 Ağustos 1852’de, iki genç Babi, Bab ve önde gelen müritlerinin öldürülmesine karşılık olarak İran şahına suikast girişiminde bulundu. Nasıreddin Şah halka açık bir yolda ilerlerken, bu iki kişi onu durdurup saçma ateşi açtı. Şah ciddi bir yara almadan kurtuldu; ancak bu olay, geçmiştekileri çok aşan bir zulüm dalgasını tetikledi.
Soruşturmalar, saldırıyı gerçekleştiren ikilinin tek başına hareket ettiğini ortaya koymasına rağmen, bir “dehşet dönemi” başladı ve aynı yıl içinde en az 10.000 Babi öldürüldü; hükûmet bakanları, aralarında Bahaullah’ın da bulunduğu, bilinen ya da şüphelenilen Babileri topluca cezalandırmak konusunda adeta birbirleriyle yarıştı. Babi inancına verdiği destekle tanınan Bahaullah tutuklandı ve Tahran’daki yeraltı zindanı Siyah Çal’a hapsedildi; burada, ömür boyu izler bırakacak kadar ağır zincirlerle bağlandı. Bahaullah, hükümdarın gözüne girmek isteyen yetkililer ve Şah’ın annesinin onu idam etmenin gerekçelerini aradığı bir dönemde, dört ay boyunca bu zindanda tutuldu.

Bahaullah, Siyah Çal zindanında hapsedildiği sırada, Bab tarafından müjdelenmiş olan Tanrı Mazharı ve Vaat Edilen Zat olarak görevini üstlendiği birkaç mistik tecrübe yaşadığını anlatır. Bahailer, Bahaullah’ın bu ruhani görevinin doğuşunu, Bab’ın “Allah’ın zahir edeceği Kimse” hakkındaki sözlerinin gerçekleşmeye başlaması olarak görürler. Bab ile Bahaullah’ın iki vahyinin “ayrılmaz” niteliği ve birliği, Bahailerin her iki inancı da tek ve bütünlüklü bir dinî varlık 

Bahai İnancı (Farsça: بهائی), bütün insanlığın ruhanî birliğini vurgulayan tek tanrılı bir dindir. Üç ana prensip Bahai öğretileri ve itikadı için bir temel oluşturur: Tanrı birliği, yani tüm yaratılışın kaynağı olan tek bir tanrı vardır, din birliği, yani tüm ilahi dinler aynı ruhanî kaynağa sahiptirler, aynı Tanrı'dan gelirler ve insanlığın birliği, yani bütün insanlar eşit yaratılmıştır, çeşitlilik içinde birlik ile bir araya getirilmiştir; ırkların ve kültürlerin bu çeşitliliği takdire ve kabule değer görülmelidir. Bahai İnancı'nın öğretilerine göre insanın amacı dua, tefekkür ve insanlığa hizmet yoluyla Allah'ı tanımayı ve sevmeyi öğrenmektir.
Bahai İnancı, 19. yüzyılda Bahaullah tarafından İran'da ortaya çıkmıştır. Bahaullah, Babîlik hareketiyle olan ilişkisi sebebiyle hapsedilmiş ve İran'dan Osmanlı İmparatorluğu'na sürgün edilmiştir. Öldüğü zaman kırk yıldan fazla bir süredir resmî olarak hâlâ ev hapsinde idi. Din, oğlu Abdülbaha'nın önderliğinde Avrupa'da ve Amerika'da ilerleme kaydetti, fakat doğduğu yerde, o zamanın İran'ında hâlen yoğun bir zulme maruzdu. Abdülbaha'nın ölümünden sonra ise Bahai toplumunun liderliği Şevki Efendi ve seçilmiş yapılar hem de atanmış kişilerden oluşan bir idarî düzene evrilerek yeni bir safhaya girdi. Bugün dünyada 200'den fazla ülkede 5 milyonun üzerinde Bahai olduğu tahmin edilmektedir.
Bahai öğretisine göre din tarihi, her biri zamanın ihtiyaçlarına ve insanların kapasitesine uygun bir din kuran ilahî elçiler dizisi sayesinde ortaya çıkmış olarak görülmektedir. Kutsal Bahai ayetleri özellikle Musa, İsa ve Muhammed gibi İbrahimî şahsiyetlerden bahseder ve ayrıca diğer Bahai yazını Krişna, Buda ve başkaları gibi Dharma dinlerindeki şahsiyetlerden de söz eder. Bahailer için en son gelen elçiler Bab ve Bahaullah'tır; fakat gelecekte, geleceğin ihtiyaçlarına ve insan kapasitesine göre yeni elçiler gönderilecektir. Bahai İnancına göre art arda gelen her peygamber, sonra gelecek peygamberin haberini vermiş ve Bahaullah'ın hayatı ve öğretileri önceki kutsal kitapların kıyamet (zamanın sonu) vaatlerini yerine getirmiştir. İnsanlığın kolektif bir evrim sürecinde olduğu anlayışı vardır ve şimdiki zamanın ihtiyacı barışın, adaletin ve birliğin küresel boyutta aşama aşama kurulmasıdır.

“Bahai” (بهائی) kelimesi, ya Bahai İnancı’na ait olan şeyleri nitelemek için bir sıfat olarak ya da Bahaullah’ın takipçisini tanımlamak için kullanılır. Dinî inancın doğru adı “Bahai İnancı”dır; yalnızca “Bahai” ya da akademik çevrelerde bir zamanlar yaygın olan fakat Bahailer tarafından küçültücü olarak görülen “Bahaizm” (Baháʼism) değildir. Bu ad, Arapça “Baháʼ” (بهاء) isminden türemiştir ve Bahaullah’ın kendisi için seçtiği bu isim “Tanrı’nın ihtişamı” ya da “görkemi” anlamına gelir.
Harflerin üzerindeki uzun ünlüleri gösteren aksan işaretleri, Arapça ve Farsça yazının Latin alfabesine aktarımı için Bahailer tarafından 1923 yılında benimsenen bir transliterasyon sistemine dayanır ve o tarihten bu yana neredeyse tüm Bahai yayınlarında kullanılmaktadır. Bahailer yazımda Bahai, Bab, Bahaullah ve Abdülbaha biçimlerini tercih ederler.

Bahai İnancı görece yeni bir dindir; tüm ilahi dinlerin özlerinde bir ve insanlığın tek olduğunu öğretir. Bahai İnancı, tüm ırkları ve tüm insanları evrensel bir amaçta ve ortak bir inançta birleştirmek isteyen evrensel bir dindir. Dinin, Bahailer olarak bilinen yaklaşık 5 ila 8 milyon inananı vardır ve dünyanın pek çok ülke ve bölgesine yayılmışlardır. Bahailer kâinatta var olan her şeyi yaratan Allah'ın tekliğine inanır; Bab ve Bahaullah'ı bu çağın İlahi Mazharları olarak kabul eder; Abdülbaha'nın, Şevki Efendi'nin ve Yüce Adalet Evi'nin yetkisini tanır; itaat etmeleri gereken ilahi kaynaklı yasaların ve öğretilerin varlığını kabul edip bunları hayatlarında uygulamaya çaba gösterirler. Bahai Dininde dinî vecibeleri yerine getirme ve ruhani anlayışını geliştirme sorumluluğu, bireyin kendisine emanet edilmiş bir görev olarak görülür. İnsanların bir araya gelerek kutsal yazıları incelemesi ve fikir alışverişinde bulunması teşvik edilmekle beraber bir insana dinî konularda nasıl davranması gerektiğini empoze etme hakkı hiç kimseye verilmemiştir; yani ruhban sınıfı kaldırılmıştır. Bununla beraber toplumsal yaşama dair konularda yetki sahibi olan ve üyeleri seçim yoluyla belirlenen mahalli, milli ve uluslararası kurumları vardır. Bu kurumlarda görev yapan kişilerin toplumda herhangi özel bir konumu ya da ayrıcalığı bulunmaz. Sadece Bahailere değil, tüm insanlığa hizmet etmekle görevli olan bu kurumlar, kararlarını Bahai yazıları çerçevesinde yürütülen meşveret prensibini uygulayarak alırlar. Bahai Dininin esasını oluşturan tüm anlayış ve öğretiler bahsi geçen merkezî şahsiyetlerin ve günümüzde de Yüce Adalet Evi kurumunun yazılarına dayanmaktadır.
Tanrı elçileri olarak adlandırılan şahsiyetlerin ortaya çıktığı ve dinlerin kurulduğu dönemleri tarif ederken, hepsinin ortak özelliklere sahip olduğu gibi her birindeki hakim sosyal düzende de birçok ortak yön bulunduğunu ifade eden Bahai yazıları bunlardan bazılarını temel toplumsal kurumların parçalanması, ahlaki normların terk edilmesi, akıl ve vicdanın bir yana bırakılması, insanları zayıflatan düşüncelerin yaygınlaşması ve insanlığı pençesine alan derin umutsuzluğun giderek artması şeklinde görmektedir. Bu bağlamda dinin doğduğu tarihte dünyanın ve özellikle İran'ın koşulları bu tarife uymaktadır. Kimi yorumlamalar Bahailiğin ortaya çıkışında İran toplumunun içinde bulunduğu sosyal ve kültürel şartların önemli bir yeri olduğu görüşündedir. 19. yüzyılın başları pek çok farklı toplumda bir kurtarıcının beklendiği bir dönemdir. Bu bekleyiş özellikle İran'da önemli bir yere sahiptir ve 1844 yılında Babi inancının ortaya çıkmasıyla belirgin bir şekil almıştır; Bahaullah ise kendini doğrudan tüm dinlerin haber verdiği ve Bab'ın gelişini müjdelediği mev'ud olarak ilan etmiştir. Bu döneme eşlik eden İran'daki koşulları anlatan kayıtlar genellikle idarenin son derece baskıcı bir yönetim anlayışı içinde olduğu, kitlelerin ekonomik olarak giderek ezildiği, iç ve dış karışıklıkların çözülemediği, halkın rahatsız olduğu, hükûmetin tam bir otorite kuramadığı, ulemânın halk üzerinde etkisinin arttığı yönündedir. Her ne kadar bu sebepler doğrultusunda bu inancın kendisine taraftar bulmakta zorlanmadığı ve renkleri, ırkları ve dinleri ne olursa olsun bütün insanların bir olduğu iddiasıyla ortaya çıkmakla dikkatleri üzerine toplamasının normal sayılabileceği şeklinde yorumlar olsa da bu inanca mensup olanlar en erken tarihlerinden itibaren idari ve dinî yönetim tarafından zulme uğratılmıştır; inananları saldırılara, halka açık infazlara ve işkencelere tabi tutulmuş, Bab'ın kendisi 1846'dan 1850'ye kadar hapsedilmiş ve ardından halka açık bir şekilde idam edilmiş ve 20.000'den fazla Babinin öldüğü kapsamlı bir kıyım yaşanmıştır. Bu baskılar Bahaullah'ın hapis ve sürgünlüğünü içeren, inananlarının benzer bir kaderle karşılaştığı ve etkisini günümüze dek gösteren Bahai döneminde de devam etmiş ancak inanç kesintisiz olarak varlığını sürdürmüş ve mümin kazanmaya devam etmiştir.
Doğduğu ülkeye coğrafi yakınlığı nedeniyle Bahai öğretilerinin ulaştığı ilk yerlerin başında Osmanlı İmparatorluğu gelmektedir. Osmanlı toprakları Bahai Dininin özellikle ilk yetmiş yıllık döneminde yaşanan en önemli olaylara sahne olmuştur. Bahai Dininin Türkiye ile olan bağı günümüzde de Türkiye Bahai Toplumu ile varlığını sürdürmektedir. İlahi dinlere atıfta bulunurken onları Tanrı Emri veya kısaca Emir olarak ifade etmek Türkçe Bahai literatüründe yaygın bir kullanımdır. Dinin ilk yıllarından itibaren Bahai kutsal yazıları Arapça ve Farsça asıllarından ve onaylı İngilizce tercümelerinden Türkçeye çevrilegelmiştir.
İki asra yaklaşan tarihi, zengin literatürü ve kendisine özgü birçok özelliği olan Bahai Dini tek bir Allah'ın var olduğu, O'ndan başka tapılacak hiçbir İlah olmadığı temel esası üzerine inşa edilmiştir. Kâinatta var olan her şeyin yaratıcısı ve koruyucusu olan o yüceler yücesi Yaradan, Türkçe Bahai yazılarında Allah, Tanrı, Hüda gibi isimlerle anılır. Bahailer esas itibarıyla Allah'ın dininin de tek olduğuna ve ilerleyerek devam ettiğine inanırlar. Buna göre, Bahai literatüründe Tanrı Mazharı olarak ifade edilen İlahi Elçiler insanlığı eğitmek üzere çağlar boyunca birbirleri ardına Allah tarafından gönderilegelmiştir; bunlarla kastedilen Allah'ın peygamberleri olan mukaddes Şahsiyetlerdir. İnsanlığın ruhani, zihinsel ve ahlaki kapasiteleri, bu Şahsiyetlerin birbirini izleyen öğretileriyle beslenmiştir. Bahai Dininin temel inançlarından biri de insanlığın birliğidir. Her birey, ırksal, kültürel, sınıfsal veya etnik farklılıklarının ötesinde ve gelenekleri, görüşleri veya mizacı ne olursa olsun harikulade çeşitliliğe sahip tek bir insanlık ailesinin üyesidir. Her eşsiz bireyin, durmadan ilerleyen maddi ve ruhani bir medeniyeti daha ileri taşımada oynayacak bir rolü bulunmaktadır.
Bahailerin inandıkları diğer prensipler arasında kadın-erkek eşitliği, bilim ve dinin uyumu, eğitimin gerekli ve zorunlu olduğu, önyargıların aşılıp gerçeğin serbestçe araştırılması gerektiği, dünya barışının bugünün acil ihtiyacı olduğu ve gerçek yaşamın ruhun yaşamı olduğu yer almaktadır.

Seyyid Ali Muhammed (Bab) (Arapça: بَاب, "kapı"), kendisinin tüm Müslüman âleminin beklediği kişi olan "Kāim", "Mehdî" olduğunu 23 Mayıs 1844'te Şiraz'da ilan etti. Binlerce kişi Bab'a inanarak "Babî" oldu. Bu gelişmeler ve onun eski dinî yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması, İran'da işkencelere ve baskılara yol açtı. Bab, 1850'de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi. Birçok Babî ise yine İran'da değişik feci işkence yöntemleri ile öldürüldü. Bab'ın ölümünden sonra Babîlere Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) liderlik etti. Bahaullah ve beraberindekiler, İran Kaçar yönetiminin baskısıyla Osmanlı Devleti ile yapılan görüşmeler sonunda Bağdat'a sürgün edildi. Bahaullah, 1863'te burada, Bab'ın gelişini müjdelediği kişinin kendisi olduğunu ve insanlık tarihinde bütün önceki dinlerin g

Batı Roma İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında İmparator I. Theodosius tarafından ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan bir devlettir. Diğer yarısı ise Doğu Roma İmparatorluğu olan devlet, MS 3. ile 5. yüzyıllar arasında var olmuştur. Batı Roma İmparatorluğu, ayrı bir bağımsız İmparatorluk mahkemesi tarafından yönetildikleri herhangi bir zamanda Roma İmparatorluğu'nun batı eyaletlerinden oluşuyordu. Batı Roma İmparatorluğu ve Doğu Roma İmparatorluğu terimleri modern zamanlarda fiilen bağımsız olan siyasi varlıkları tanımlamak için icat edildi; Çağdaş Romalılar İmparatorluğun iki ayrı imparatorluğa bölündüğünü düşünmediler, ancak onu iki ayrı imparatorluk mahkemesi tarafından yönetilen tek bir yönetim olarak idari bir çare olarak gördüler.
Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. Doğu Roma İmparatorluğu'nun 527-565 yılları arasında İtalya'nın büyük bir kısımını ele geçirmesi de Batı Roma İmparatorluğu'nun yeniden doğuşunu sağlayamamıştır. Ravenna'daki Batı imparatorluk mahkemesi 554'te Justinian tarafından resmen feshedildi. Doğu imparatorluk sarayı, 1453'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci padişahı olan II.Mehmed tarafından Konstantinopolis'in (günümüz İstanbul'u) düşüşüne kadar hayatta kaldı.
İmparatorluk daha önce birden fazla imparatorun birlikte yönettiği dönemler görmüş olsa da, tek bir imparatorun tüm İmparatorluğu yönetmesinin imkânsız olduğu görüşü, feci iç savaşlar ve krizin dağılmasının ardından İmparator Diocletian tarafından Roma hukukunda reformlar yapmak üzere kurumsallaştırıldı. Üçüncü yüzyılın 286 yılında, biri Doğu'da diğeri Batı'da olmak üzere Augustus adlı iki ayrı kıdemli imparatorla tetrarşi sistemini tanıttı ve her biri atanmış bir Sezar'a (küçük imparator ve atanmış halef) sahipti. Tetrarşi sistemi birkaç yıl içinde çökecekdi. Böylelikle Batı Roma İmparatorluğu, 3. ve 5. yüzyıllar arasında çeşitli dönemlerde aralıklı olarak var olacaktı. I. Konstantin ve I. Theodosius gibi bazı imparatorlar, Roma İmparatorluğu boyunca tek Augustus olarak hüküm sürdüler. Theodosius'in 395 yılında ölümü üzerine imparatorluğu iki oğlu arasında ikiye böldü.
476'da, Ravenna Savaşı'ndan sonra, Batı'daki Roma Ordusu, Odoacer ve onun Germen federasyonunun elinde yenilgiye uğradı. Odoacer, İmparator Romulus Augustulus'u görevden almaya zorladı ve Roma'nın ilk kralı oldu. 480 yılında, önceki Batı İmparatoru Julius Nepos'un öldürülmesinin ardından, Doğu İmparatoru Zeno, Batı sarayını feshetti ve kendisini Roma İmparatorluğu'nun tek imparatoru ilan etti. 476 tarihi, 18. yüzyıl İngiliz tarihçisi Edward Gibbon tarafından Batı İmparatorluğu'nun sonunu belirleyen bir olay olarak popüler hâle getirildi ve bazen Antik Çağ'dan Orta Çağ'a geçişi işaretlemek için kullanıldı. Odoacer'in İtalya'sı ve birçoğu askerî yardım karşılığında toprak verilmiş olan eski Batı Roma müttefiklerini temsil eden diğer barbar krallıkları, eski Roma idari sistemlerini kullanmaya devam ederek ve Doğu'ya nominal itaat ederek Roma sürekliliğini koruyacaklardı.
6. yüzyılda, İmparator I. Justinianus, Kuzey Afrika'nın müreffeh bölgeleri, İtalya'nın antik Roma merkezi ve Hispania'nın bazı kısımları dâhil olmak üzere eski Batı Roma İmparatorluğu'nun büyük bölümlerine doğrudan İmparatorluk yönetimini yeniden empoze etti. Doğu merkezlerindeki siyasi istikrarsızlık, yabancı istilalar ve dinî farklılıklar ile birleştiğinde, bu bölgelerin kontrolünü sürdürme çabalarını zorlaştırdı ve kademeli olarak tamamen kaybedildi. Doğu İmparatorluğu on birinci yüzyıla kadar İtalya'nın güneyindeki toprakları elinde tutsa da, İmparatorluğun Batı Avrupa üzerindeki etkisi önemli ölçüde azaldı. Frenk Kralı Şarlman'ın 800 yılında Roma İmparatoru olarak papalık taç giyme töreni, Batı Avrupa'da imparatorluk unvanının yeniden canlanmasını sunan ancak anlamlı bir şekilde Roma geleneklerinin bir uzantısı olmayan Kutsal Roma İmparatorluğu'na dönüşecek yeni bir imparatorluk çizgisini işaret ediyordu. Kurumlar. 1054'te Roma ve Konstantinopolis kiliseleri arasındaki Büyük Bölünme, Konstantinopolis İmparatoru'nun Batı'da uygulamak isteyebileceği her türlü yetkiyi daha da azalttı.

Roma İmparatorluğu genişledikçe, Roma'daki merkezi hükûmetin uzak vilayetleri etkin bir şekilde yönetemediği bir noktaya ulaştı. İmparatorluğun geniş kapsamı göz önüne alındığında, iletişim ve ulaşım özellikle sorunluydu. İstila, isyan, doğal afetler veya salgın haberleri, gemi veya atlı posta servisi tarafından taşındı ve Roma'ya ulaşmak ve Roma'nın emirlerinin iade edilmesi ve yerine getirilmesi için genellikle çok zaman gerekiyordu. Bu nedenle, eyalet valileri Roma İmparatorluğu adına fiili özerkliğe sahipti. Valilerin, ordu komutanlığı, eyaletin vergilerini idare etme ve eyaletin baş yargıçları olarak hizmet etme gibi çeşitli görevleri vardı.
İmparatorluğun kurulmasından önce, Roma Cumhuriyeti toprakları MÖ 43 yılında İkinci Triumvirlik üyeleri arasında bölünmüştü: Mark Antony, Octavian ve Marcus Aemilius Lepidus. Antonius, Doğu'daki eyaletleri aldı: Achaea, Makedonya ve Epirus (kabaca modern Yunanistan, Arnavutluk ve Hırvatistan kıyıları), Bitinya, Pontus ve Asya (kabaca modern Türkiye), Suriye, Kıbrıs ve Sirenayka. Bu topraklar daha önce Büyük İskender tarafından fethedilmişti; bu nedenle, aristokrasinin çoğu Yunan kökenliydi. Tüm bölge, özellikle de büyük şehirler, büyük ölçüde Yunan kültürüne asimile edilmişti.
Octavian, Batı'nın Roma eyaletlerini elde etti: İtalya (modern İtalya), Galya (modern Fransa), Gallia Belgica (modern Belçika'nın bazı kısımları, Hollanda ve Lüksemburg) ve Hispania (modern İspanya ve Portekiz). Bu topraklar aynı zamanda kıyı bölgelerindeki Yunan ve Kartaca kolonilerini de içeriyordu, ancak Galyalılar ve Keltiberler gibi Kelt kabileleri kültürel olarak baskındı. Lepidus, küçük Afrika eyaletini (kabaca modern Tunus) aldı. Octavian kısa süre sonra Afrika'yı Lepidus'tan aldı, Sicilya'yı (modern Sicilya) kendi topraklarına ekledi.
Mark Antony'nin yenilgisi üzerine muzaffer bir Octavian, birleşik bir Roma İmparatorluğu'nu kontrol etti. İmparatorluk pek çok farklı kültüre sahipti ve hepsi kademeli bir Romalılaşma yaşadı. Doğu'nun ağırlıklı olarak Yunan kültürü ve Batı'nın ağırlıklı olarak Latin kültürü entegre bir bütün olarak etkin bir şekilde işlev görürken, siyasi ve askeri gelişmeler nihayetinde İmparatorluğu bu kültürel ve dilbilimsel çizgide yeniden hizalayacaktır. Çoğu zaman, Yunanca ve Latince uygulamaları (ve bir dereceye kadar dillerin kendileri) tarih (örneğin Cato the Elder tarafından yapılanlar), felsefe ve retorik gibi alanlarda birleştirilirdi.

Küçük isyanlar ve ayaklanmalar İmparatorluk genelinde oldukça yaygın olaylardı. Barış zamanında bu süreç basitken, savaş zamanında çok daha karmaşık olabilirdi. Tam bir askerî harekâtta, lejyonlar çok daha fazlaydı - örneğin, Birinci Yahudi-Roma Savaşı'nda Vespasian liderliğinde olanlar gibi. Bir komutanın sadakatini sağlamak için pragmatik bir imparator, generalin ailesinin bazı üyelerini rehin alabilir. Bu amaçla Nero, Vespasian'ın küçük oğlu ve kayınbiraderi olan Ostia Valisi Quintus Petillius Cerialis'i etkin bir şekilde tuttu. Nero'nun yönetimi, Galba adına rüşvet verilen Praetorian Muhafızlarının isyanıyla sona erdi. Figüratif bir "Damokles kılıcı" olan Praetorian Muhafızları, çoğunlukla saray entrikalarındaki rolü ve Pertinax ve Aurelian dahil olmak üzere birkaç imparatoru devirmedeki rolü nedeniyle şüpheli bir sadakat olarak algılanıyordu. Onların örneğini takiben, sınırlardaki lejyonlar artan bir şekilde iç savaşlara katıldılar. Örneğin, Mısır ve doğu illerinde konuşlanmış lejyonlar, İmparator Macrinus ile Elagabalus arasında 218 yılında yaşanan iç savaşa önemli bir katılım göreceklerdi.
İmparatorluk genişledikçe, iki kilit sınır ortaya çıktı. Batıda, Ren ve Tuna nehirlerinin arkasında, Cermen kabileleri önemli bir düşmandı. İlk imparator olan Augustus onları fethetmeye çalışmış, ancak Teutoburg Ormanı'nın feci savaşından sonra geri çekilmişti. Cermen kabileleri zorlu düşmanlar iken, Doğu'daki Part İmparatorluğu, İmparatorluğa en büyük tehdidi oluşturuyordu. Partlar fethedilemeyecek kadar uzak ve güçlüydü ve sürekli bir Part istilası tehdidi vardı. Partlar birkaç Roma istilasını püskürttüler ve Trajan veya Septimius Severus tarafından uygulananlar gibi başarılı fetih savaşlarından sonra bile, fethedilen topraklar Partlarla kalıcı bir barış sağlama girişimlerinde terk edildi.
Roma'nın batı sınırını kontrol etmek oldukça kolaydı çünkü Roma'ya nispeten yakındı. Bununla birlikte, savaş sırasında her iki sınırı aynı anda kontrol etmek zordu. İmparator Doğu sınırına yakın olsaydı, hırslı bir generalin Batı'da isyan etme şansı yüksekti ve bunun tersi de geçerliydi. Bu savaş zamanı oportünizmi birçok yönetici imparatoru rahatsız etti ve gerçekten de gelecekteki birkaç imparator için iktidara giden yolu açtı. Üçüncü Yüzyılın Krizi sırasında, gasp yaygın bir halefiyet yöntemi haline geldi.

İmparator Alexander Severus'un 18 Mart 235'te öldürülmesiyle Roma İmparatorluğu, şimdi Üçüncü Yüzyılın Krizi olarak bilinen 50 yıllık bir iç savaş dönemine girdi. Savaşçı Sasani İmparatorluğu'nun Part yerine yükselişi, I.Shapur'in 259'da İmparator Valerian'ı ele geçirmesinin gösterdiği gibi doğuda Roma için büyük bir tehdit oluşturdu. Valerian'ın en büyük oğlu ve vârisi Gallienus, onun yerine geçti ve savaşa başladı doğu sınırında. Gallienus'un oğlu Saloninus ve Praetorian Prefect Silvanus, yerel lejyonların sadakatini sağlamlaştırmak için Colonia Agrippina'da (modern Köln) ikamet ediyorlardı. Yine de, Alman eyaletlerinin yerel valisi Marcus Cassianius Latinius Postumus isyan etti; Colonia Agrippina'ya saldırısı, Saloninus'un ve valinin ölümüyle sonuçlandı. Ardından gelen kafa karışıklığında, modern tarih yazımında Galya İmparatorluğu olarak bilinen bağımsız bir devlet ortaya çıktı.
Başkenti Augusta Treverorum'du ve tüm Hispania ve Britannia olmak üzere gemenve Galya eyaletleri üzerindeki kontrolünü hızla genişletti. Kendi senatosu vardı ve konsoloslarının kısmi bir listesi hala varlığını sürdürüyordu. Roma dinini, dilini ve kültürün

Batı felsefesi, Antik Yunan'dan başlayıp günümüze kadar gelen Batılı felsefe tarihi anlayışı. Özellikle Avrupa'nın ve batı olarak adlandırılan dünyanın 19. yüzyıl'da felsefe tarihini yazarken kategorize ettikleri düşünce geleneği Batı felsefesi olarak adlandrılır. Platon'dan başlayıp modern zamanlara uzanan belirli bir felsefe yapma tarzı batı felsefesinin ayırıcı özelliği, daha ayrıcalıklı özelliği olarak anlaşılır. Bu eğilim genel bir yaklaşımla "Doğu'da felsefe yoktur" savını ileri sürer. Antik Mısır, Mezopotamya, İran, Çin ve Hint kültürleri tarih olarak çok daha eski olmalarına ve buralarda yaşayan insanların belirli düşünce geleneklerine sahip olmalarına rağmen, Batı felsefesi Antik Yunan dönemiyle birlikte başlatılır ve bunlar dışta bırakılır. Doğu felsefesi, Hint ve Çin felsefeleri dahil olmak üzere çok önceleri başlamıştır, bu gelenekler etkileşimlerle sürekli varlıklarını devam ettirmişlerdir, ancak Batı felsefesi bu gelenekleri felsefe-dışı sayma yönelimindedir. Felsefe tarihi kitapları, genel bir eğilim olarak, MÖ 500'lerden başlayarak bugüne kadar, batı olarak addedilen bölgelerde ve batılı düşünürlerce ortaya konulan felsefe yapma geleneği Batı felsefesi olarak görülür.

Batı felsefe geleneğini oluşturan filozoflar belirgin ana çizgilerle verilecek olursa şöyle sıralanabilir: Herakleitos, Pisagor, Anaksagoras, Cicero, Parmenides, Demokritos, Epikuros, Sokrates, Platon, Aristoteles, Thomas Aquinas, Augustinus, Montaigne, Descartes, Francis Bacon, George Berkeley, David Hume, John Locke, Spinoza, Jean-Jacques Rousseau, Kant, Hegel, Marx, Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche, Henri Bergson, Bertrand Russell, Edmund Husserl, Ludwig Wittgenstein, Martin Heidegger, Hannah Arendt, Albert Camus, Maurice Merleau-Ponty, Jean-Paul Sartre, Simone de Bovaire, Theodor W. Adorno, Jacques Derrida, Willard Von Orman Quine, Karl Popper.

Batı felsefesi olarak kabul tanımlanan felsefenin bazı alt bölümleri:

Estetik: Sanatın ve güzelin ne olduğunu inceler. Bazı noktalarda Sanat Felsefesi olarak değerlendirilir.
Etik: Özel olarak ahlaki problemleri ve bunların temellendirilebileceği kuramsal ilkeleri inceler
Epistemoloji: Bilginin doğası, kaynağı ve geçerliliği ile ilgili felsefe alanı.
Felsefe tarihi: Felsefenin belirli bir başlangıç tarihinden itibaren gelişimini ele alan felsefe bölümü.
Mantık: mantıksal argümanların yapısının incelenmesi ve ortaya konulması.
Meta-felsefe: Felsefe yönteminin doğası ve felsefe kuramlarının niteliği üzerine disiplin. Felsefenin felsefesi olarak görülür.
Metafizik: Şeylere dair Varoluş, Gerçek, Nedensellik gibi temel kategoriler üzerine çalışma.
Tarih felsefesi: Tarih incelemesinin yöntem ve kuramları üzerine çalışma.
Dil felsefesi: Dil yapısı içinde hakikat ve anlam üzerine çalışma.
Matematik felsefesi:
Fizik felsefesi: Fiziğin temel kavramları (uzay, zaman vb.) üzerinde felsefi çalışma.
Psikoloji felsefesi: Psikoloji ve psikanalizin temel kavramları ve yöntemleri üzerine çalışma.
Din felsefesi: Tanrı kavramının anlamı ve tanrının varoluşunun kanıtlanmasının rasyonel olan ya da olmayan yolları üzerine çalışma.
Bilim felsefesi: Bilimsel yöntem, bilimsel bilgi ve bilimsel kuramların anlamı üzerinden felsefi çalışma.
Siyaset felsefesi: İktidar, devlet, politik özgürlük, politik adalet, hukukun doğası gibi alanlar üzerine felsefi çalışma.
Değer felsefesi: Değer kavramı üzerine felsefi çalışma. Etik, estetik ve politik alanlarda değer konusu üzerine felsefi soruşturmayı yürütür.

Felsefe
Bilim felsefesi
Analitik felsefe
Epistemoloji
Doğu felsefesi
Tarih felsefesi
Estetik
Etik

Batı Felsefe Tarihi, Bertrand Russell, Say yayınları.
Orta Çağ felsefesi Tarihi, Ahmet Cevizci, Asa yayınevi.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Büyük Filozoflar, Platon'dan Wittgensteion'e Batı Felsefesi, Bryan Magee, Paradigma yayınları.

Bağdat Kuşatması, Büyük Moğol Hanı Mengü Han'ın emriyle Hülagû Han'ın komutası altında birleşen Moğol ordularının, Abbâsî Halifeliği'nin başkenti Bağdat'ı almak için yaptıkları başarılı kuşatmadır. Bu kuşatma sonunda başkent Moğollar tarafında ele geçirilerek istila edilmiş, yağmalanmış ve tahrip edilmiştir. Moğol askerleri 7 gün boyunca şehirde bulunanları öldürmüştür. 200 bin ila 1 milyon arasında Bağdatlı'nın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Abbâsî Halifeliği de bu saldırı sonrası yok edilmiştir. Son Abbasi halifesi Müstasım, kanının dökülmesinin uğursuzluk getireceğine inanılarak oğullarıyla beraber bir halıya sarılmış ve ölene kadar atlar tarafından çiğnenmiştir. Şehrin yakılıp yıkılmasından ve halifenin öldürülmesinden dolayı Bağdat, İslam dünyasındaki kültür merkezi özelliğini kaybetmiştir.

1229 Mart'ında Büyük Han ilan edilen Ögeday, kurultayda Moğol işgal ve istilalarının devam edilmesine karar vermiştir. Bu sebeple Cormagon Noyan komutası altında 30.000 kişilik kuvveti İran ve Irak'ın işgal edilmesi için sevk etmiştir. 1231 yılında hilafet topraklarında tekrar görünen Moğol orduları, yağma ve çapul maksatlı saldırılarla Erbil ve çevresine hücum etmiştir. 1245 yılına kadar devam eden bu saldırılara karşı Abbâsî orduları başarı elde edememişlerdir.
1241 yılında Ögeday'ın ölümünün ardından 1246'da Büyük Han ilan edilen Güyük Han, Han olur olmaz batıdaki seferlere devam edilmesi kararını almış ve bu bölgeye Elçigidey Noyan'ı göndermek istemiştir. Fakat bu harekât Güyük'ün ani ölümü sebebiyle gerçekleştirilememiştir.
1251 yılına gelindiğinde Moğol İmparatorluğu tahtına 43 yaşındaki Mengü Han geçmiş ve devlet içi sorunları hallederek doğuda ve batıda sekteye uğrayan seferlere devam edilmesini sağlamıştır. Bu dönemden önce Irak bölgesindeki saldırı ve istilaların genel komutası Çormağan'ın vefatından dolayı Baycu Noyan'a geçmiştir. Baycu bölgeye geldikten sonra hilafet topraklarından çok Anadolu'ya sefer düzenleyerek istilaya devam etmiştir.

Mengü Han'ın Büyük Han seçildiği kurultayda, ondan önceki hanlarda olduğu gibi bütün prens ve devlet yöneticilerinin onayıyla Hülagû; İran, Anadolu, Ermenistan, Şam ve Mısır valisi seçilmiş, bu bölgelerin tamamen hakimiyet altına alınması kararlaştırılmıştır. Hülagû sefer öncesi hazırlıklara başlamış ve yine Mengü Han'ın emri üzerine her 10 Moğol erkeğinden 2'si orduya alınmıştır. Mengü Han bununla da yetinmeyerek vasal durumundaki Kirman, Fars, Musul Atabeylerine elçiler göndererek, sefer halindeki Moğol ordusuna asker, teçhizat ve erzak yardımında bulunmalarını emretmiştir. Ayrıca bölgede bulunan Baycu'ya da haber gönderilerek saldırılarını sıklaştırmasını ve Hülagû'ye destekte bulunmasını bildirmiştir.
Hülagû çıkacağı sefer için özel olarak kale kuşatmalarında ve zorlu yollarda geçiş kolaylığı sağlamak için 1.000 kişilik Hitaylı mühendisi de ordusuna dahil etmiştir. Ordunun gıda ve ihtiyaç stokları devletin bütün yörelerinde sağlanmıştır. Önden gönderilen mühendis alayı sayesinde ordunun izleyeceği güzergâh tespit edilmiştir. Bu hazırlıklar sırasında Ketboğa Noyan komutasında 10.000 kişilik öncü bir kol, 1252 Mayıs'ında Mazenderan ve Huzistan bölgesine gönderilerek, ana ordu gelene kadar bu bölgede bulunan Haşhaşiler'e saldırmasını emredilmiştir. Ocak 1254'te de büyük Moğol ordusu harekete geçmiştir. 1254 yılı sonlarına doğru Almalıg'a, 1255 Eylül'ünde ise Semerkant'a varan Hülagû ve ordusu burada İran'da bulunan sultanlara elçiler göndererek ilk olarak saldırıda bulunacağı Haşhaşiler'e karşı asker takviyesinde bulunmalarını istemiştir. Abbâsî Halifesi Mustasım Billah'a da elçi gönderen Hülagû, aynı talebi halifeden de istemiş ve Mengü Han'ın hükümdarlığını kabul etmesini istemiştir. Halifenin göndermiş olduğu mektupta istekleri reddedilen Hülagû, buna sinirlenerek halifeye hakaret dolu mektuplarla karşılık vermiş, yönetmiş olduğu devleti yıkmak ve kendisini öldürmekle tehdit etmiştir. Ocak 1256 yılında Amuderya'yı geçtikten sonra ilkbaharda vardığı Şuburkan otlağı mevkiinde ordusunu dinlendiren Hülagû, burada İran emiri Argun Ağa'nın getirmiş olduğu hediyeleri kabul etmiş, ona ikramda bulunmuş ve Mengü Han'ın yanına dönmesini emretmiştir. Bu bölgenin yönetimini ise geçici süreliğine oğlu Giray Melik, Ahmet Bitikçi ve Alâeddin Atâ Melik Cüveynîye bırakmıştır.

1253'te Ketboğa'nın bölgeye gelmesiyle Haşhaşiler'e karşı başlatmış olduğu geniş kapsamlı operasyonda, büyük Moğol ordusu gelene kadarki süre zarfı içerisinde kayda değer başarılar elde edilmiştir. Mazenderan bölgesinde bulunan yaklaşık 100 Haşhaşi kalesinin büyük çoğunluğunu ele geçiren Ketboğa, Mansûrîyye ve Rudbar'daki köylere saldırarak büyük talanlarda bulunmuş fakat Alamut, Lembeser, Gerdekuh gibi kuvvetli kalelerin direnmesine karşı kuşatmasını uzatmak zorunda kalmıştır.
1256 ilkbaharında Tus şehrine varan Hülagû komutasındaki Moğol ordusu, alınamayan kalelere karşı mancınıklar ve kuşatma kuleleri kurarak saldırılarını yoğunlaştırmışlardır. Alınamamış olan kaleler de bir bir zaptedilip istila edilmiş, savunucuları son askerine kadar kılıçtan geçirilmiştir. 20 Kasım 1256 yılında son İsmailî İmamı Rükneddin Hür Şah'ın teslim olmasına karşın hala ele geçirilememiş olan Alamut Kalesi'ni yok etmek için Hülagû, emrindeki Hitaylı mühendis alayına kalenin bulunduğu dağ'ın altına tüneller açılmasını, tünellerin içini ise petrol ve barut doldurmasını emretmiştir. Bu sayede dağ patlatılmak suretiyle son Haşhaşi kalesi de imha edilerek ele geçirilmiştir.

Haşhaşiler sorunu ortadan kaldırıldıktan sonra Hülagû, Mengü Han'ın kendi sorumluluğu altına vermiş olduğu toprakları ele geçirmek için ordusuna yürüyüş emri vermiştir. Müslüman topraklarına karşı yapmış olduğu sefer için Hristiyan ittifakı oluşturmak adına bölgede bulunan vasal durumundaki Gürcüler'e ve Ermeniler'e elçiler göndererek ordusuna takviyede bulunmalarını emretmiştir. Antakya'daki Haçlılar'a da savaş çağrısında bulunulmuş, Hülagû ile VI. Boemondo arasında topraklarına dokunulmamak kaydıyla yardımda bulunulacağı yönünde anlaşmaya varılmıştır. Bu sayede Moğol ordusuna 12.000 Ermeni Şövalye, 60.000 Gürcü piyade, 1.000 kadar da Frank asker eklemeyi başarmıştır. Ayrıca yaklaşan Moğol tehlikesine, karşı koyamayacağını önceden anlayan Musul Atabey'i Bedreddin Lülü de, topraklarına dokunulmamak kaydıyla Baycu Noyan komutası altında 5.000 kişilik teçhizatlı Türk askeri takviyesinde bulunmuştur.
1257 yılında Hamedan'a ordugahını kuran Hülagû, Mustasım Billah'a bir kez daha elçi göndererek Büyük Han'ın tebaası olma teklifini tekrar etmiştir. Mustasım Billah, veziri İbnü'l Alkami'nin etkisinde kalarak bu teklifi tekrar reddetmiş ve Moğol istilası tekrar başlamadan önce Müslüman topraklarında bulunan Emir ve Sultanlara Cihat çağrısında bulunmuştur. Bu çağrıya cevap verebilecek nitelikte Şam'da Eyyûbîler, Mısır da ise Memlüklüler bulunmaktaydı. Ancak onlar da kendi aralarında savaş halinde oldukları için asker yardımında bulunmaları pek mümkün değildir. Yine de Eyyûbî Sultanı bu çağrıya sağduyulu yaklaşarak, 
el-Melik en-Nasır Davud komutasında nispeten küçük bir birliği Bağdat'a göndermeye karar vermiştir. Bu birlik, yola çıkmakta geç kaldığı için yardımda bulunamamış ve Bağdat'ın düştüğü haberi öğrenilince geriye dönmüştür.
Hülagû kararını açıklayarak ordusunu Bağdat üzerine harekete geçirmiştir. 27 Mart 1257'de Hamedan'dan yola çıkan ordu, Dinever'e vardıktan sonra kuzeye Tebriz'e doğru yönelmiştir. Burada yaklaşık 2 ay kadar kalan Moğol ordusu, yörede bulunan Türkmen ve Kürtlerin denetimi altındaki sarp kalelere hücum ederek, bunları ele geçirmiş ve gövde gösterisinde bulunmuştur.

Hülagû, yaklaşık 120.000 kişilik ordusunu Bağdat'a gelebilecek takviye birlikleri engelleyebilmek adına 3 kısım'a ayırmıştır. Sağ kanadın genel komutasını Baycu Noyan'a vererek, bu kuvvetlerin Erbil üzerinden Musul'a, oradan da Bağdat üzerine yürüyerek şehri batı yönünden kuşatmaya almasını emretmiştir. Baycu, Musul'a vardığında Bedreddin Lülü'nün göndermiş olduğu birlikler ve Deşt-i Kıpçaktan yardıma gelen Balagay, Tutar ve Kuli Noyan komutasındaki birlikler eklenmiştir. Bunlara ek olarak Buka Timur da Baycu Noyan'ın yanında yer almıştır. Sol kanat ise Ketboğa Noyan komutasına verilmiş, bu kuvvetlerin de Luristan üzerine yürüyerek Bağdat'ı güney yönünden kuşatması emredilmiştir. Ketboğa'nın yardımına ise Köke İlga verilmiştir. Ordunun merkezinde ise bizzat Hülagû bulunmaktadır ve yanında yardımcı olarak Guo Kan ve kardeşi Sintay bulunmaktadır. Sağ ve sol kanatlar aynı zamanda yani Aralık 1257'de harekete geçerek eş güdümlü olarak şehrin kuşatılması hedeflenmiştir.
Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusunun batı yönünden yaklaştığını öğrenen Halife Mustasım Billah, bu orduyu durdurabilmek ve en azından bu yönden gelebilecek yardımcı birliklerin önünde engel olmaması adına, Moğollar üzerine Mücahidüddin Aybeg komutasında 20.000 kişilik bir ordu sevk edilmiştir. Yapılan Düceyil Muharebesi'nde Abbâsî orduları ağır bir yenilgi alarak hedeflemiş oldukları girişimden sonuç alamamışlardır.
Ketboğa komutasındaki ordu ise kendine emredilen bölge üzerine hareket ederek, fazla bir direnişle karşılaşmadan yoluna devam etmiş ve Bağdat'ın güney surlarına ulaşmıştır. Yaklaşık olarak Moğol ordusunun diğer 2 kolu da aynı sürede şehre varmış ve 22 Ocak 1258'de Bağdat muhasarası başlatılmıştır. Moğol ordusu içerisinde bulunan mühendisler kale kuşatmasında kullanılan mancınık, koç başları ve kuşatma kulelerini hazırlayarak surların tahribatına başlanmıştır. Yaklaşık 6 gün süren saldırının ardından surlarda açılan gediklerden şehre giren Moğol askerleri, şehirde bulunan sivil halkı katletmeye başlamıştır.

13 Şubat'ta Bağdat'ın yağmalanması başladı. Bu, genellikle sunulduğu gibi ahlaksız bir yıkım eylemi değil, Moğol İmparatorluğu'na meydan okumanın sonuçlarını göstermek için hesaplanmış bir karardı. Seyyidler, alimler, Moğollarla ticaret yapan tüccarlar ve şehirdeki, kendisi de bir Hristiyan olan Hülagu'nun karısı Dokuz Hatun adına Hristiyanlar, evlerinin bağışlanması için kapılarını işaretlemeleri tali

İndeterminizm (belirlenimsizlik) diye de adlandırılır, determinizmin karşıtı olarak kabul edilir ve evrendeki olayların kesin neden-sonuç ilişkileriyle belirlenmediğini savunan bir felsefi görüştür.

İndeterminizm, tarihsel olarak, özellikle 17. yüzyıldan itibaren felsefi düşüncede önemli bir yer edinmiştir. Özellikle kuantum fiziği alanındaki gelişmeler, indeterminizmin bilimsel temellerini güçlendirmiştir. Kuantum mekaniği, atomaltı düzeydeki olayların belirli bir kesinlikle tahmin edilemeyeceğini ve yalnızca olasılıksal olarak ifade edilebileceğini göstermiştir. Bu durum, determinizmin mutlak geçerliliğini sorgulamaya açmıştır.

• Charles Hartshorne’a göre; Süreç teizminin önde gelen isimlerinden biri olarak, mutlak determinizmi reddetmiştir ve evrende göreceli bir indeterminizm olduğunu savunmuştur. Hartshorne, doğanın ve insanın dünyasının hem teorik hem de pratik açıdan tutarlı ve anlamlı bir şekilde açıklanabilmesi için indeterminizmi önemli bir unsur olarak görmüştür.
• Peter van Inwagen’e göre indeterminizm özgür irade konusunda, özgür iradenin ne determinizm ne de indeterminizm ile uyumlu olduğunu öne sürmüştür. Bu görüş, özgür irade ile determinizm ve indeterminizm arasındaki ilişkiyi sorgulayan bir perspektif sunmuştur.

İndeterminizm, özgür irade ve ahlaki sorumluluk gibi kavramlarla yakından ilişkilidir. Bazı felsefi düşünürler, indeterminizmin özgür irade ile uyumlu olduğunu savunurken diğerleri bunun tersini söylemektedir. Örneğin, bazı görüşlere göre, eğer olaylar tamamen rastlantısalsa, bu durum bireyin özgür iradesini zayıflatabilir. Bu nedenle, indeterminizm ve özgür irade arasındaki ilişki karmaşık ve tartışmalı bir haldedir.

Sofist, MÖ 5. yüzyılda para karşılığında felsefe öğreten gezgin felsefecilerdir. Özellikle Atina’da çağın önde gelen bilgeleri var olan değerleri (kritias) eleştirmişlerdir. Göreceli ve kuşkucu düşüncenin köklerini atmışlar ve geliştirici olmuşlardır.

Sofist kelimesi "öğretici, alim, uzman" gibi anlamlara gelen Yunanca σοφῐστής (sophĭstḗs) kelimesinden gelir (çoğulu σοφῐσταί [sophĭstaí]). Bu kelime, "becerikli, mahir" anlamındaki σοφός • (sophós) kelimesinden türemiştir. Dönemin sosyal değişimleri ve siyasal gelişimleri (MÖ 5. yüzyıl Atina demokrasisi) sofistlerin etkili olmalarına yol açmıştır. Çünkü Sofizmin doğuş nedenleri arasında Atina demokrasisinin tamamen yeni türden bir eğitime ve pedagojiye duyduğu pratik gereksinim gerçek belirleyici bir nedendir. Bir anlamda ‘Yunan Aydınlanması' olarak adlandırılacak gelişmenin yaratıcılarıdır.
İlk sofistlerin toplumda büyük bir saygınlığı olmasına rağmen felsefe tarihinde sofist denildiğinde akla olumsuz bir anlam gelir. Bu anlam başta dönemin en önemli filozofları olan Platon'un, Sokrates'in ve Aristoteles'in sofistlere karşı yürüttüğü mücadeleden ileri gelmektedir. Sofistler sürekli bu düşünürler tarafından eleştirilmiş ve küçük görülmüşlerdir. Bir de para karşılığı ders vermeleri o dönemde yadırganmıştır. Bununla birlikte felsefe tarihi içinde erdemin, öğretilebilir olup olmadığı gibi çok önemli soruların sorulmasında ya da yeni yaklaşımlar geliştirilmesinde sofistler her dönem önemli etkilere yol açmışlardır.

Sofizm veya bilgicilik, Antik çağ Yunan felsefesinde önemli bir felsefi düşünce akımı.
Antik Yunan'da MÖ 5. yüzyılın ikinci yarısından MÖ 4. yüzyılın başlarına değin para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefecilerin (sofistler) oluşturdukları akıma bilgicilik denir.
Sofist deyimi, bilgeliği yeğleyen öğreti, bilgi öğretmeni, siyasada yararlı olma sanatı, söz söyleme sanatı anlamlarında kullanılmıştır. MÖ 5. yüzyıl, antik çağ Yunan felsefesinde bilgicilik akımının egemen olduğu çağdır. İlk düşünür sayılan Thales'den beri ortaya atılan sayısız varsayımlar, sonunda insan zekasını şahlandırmış ve bütün olup bitenleri yeniden gözden geçirerek kıyasıya eleştirmeye yöneltmişti. Doğa bilimlerinin denetiminden yoksun insan düşüncesi, varlığın temeli konusunda daldığı hayal aleminden kendisine dönüyordu. Bilgicilik akımının inceleme amacı, insanın kendisiydi. Protagoras'a göre, "İnsan her şeyin ölçüsü”ydü. Bilgi, teorik bir merak değil, pratik bir yarar olmalıydı.
Bilgiciler, özdekçi düşünceleri sürmekle beraber, ürünü oldukları idealist çizgiyi sürdürmüşler ve dünyayı tanıma olanağına da ulaşmışlardır. İşte bu idealist çizgidir ki, bir yandan bilgicilik akımını yozlaştırarak felsefeyi güzel söz söyleme sanatına dönüştürürken diğer yandan idealist ilkelerin gelişmesi sürecini doğurmuştur.
Platon'dan ve özellikle Aristoteles'den sonra küçümsenmeye başlanmış ve isim olarak yanıltmak amacıyla yapılan yanlış usavurma anlamına kaydırılmıştır. Mantıkta bu yanıltmacaların çeşitli biçimleri saptanmıştır. Genellikle bu yanıltmacalar uslamlamanın biçimsel kurallarına uygundur, karşısındakini kandırmaz ama kolaylıkla yadsıyamayacağı biçimde şaşırtır. Örneğin söz konusu olan sorundan büsbütün başka bir sorunu tanıtlamak, tanıtlanması gerekeni kendisiyle tanıtlamak, eksik tümevarım yapmak bunun gibi yanıltmacalardandır.
İngiliz düşünürü Bentham, dört çeşit parlamento yanıltmacası saptamıştır:

Bir konuda sağlanan söz üstünlüğünü büsbütün başka bir konuda kullanmak.
Dış ve iç tehlike kuruntusu yaratarak istenilen sonucu elde etmek.
İstenileni asla gerçekleşmeyecek koşullara bağlayarak kabul etmek.
Sorunları bilerek birbirine karıştırmak ve böylelikle istediğini elde etmek.

Protagoras (482-411)
Leontinoili Gorgias (483-375)
Antigone
Elisli Hippias
Alkidamos
Lykophron
Kallikles
Keoslu Prodikos
Kritias
Simonides
Khalkedonlu Thyrasymakos
Ahonymus Lamblichi

Birbirlerinden bağımsız olarak çalışan sofistler daha çok etik, siyasal ve toplumsal sorunlar üzerinde durmuşlardır. Bunlar;

Tek tek insana değer verilmesi,
Hakim olan dinin, devletin geçerlilikte var olan hukukunun bağlarından kurtarılması,
Her türlü yasanın yerine doğanın konulması,
Zayıf muhakemeyi kuvvetli muhakeme haline getirmektir.
Kendilerinden önceki doğa filozofları, temel maddenin ne olduğunu kendilerine sormuşlar; su, hava, ateş, toprak, atom vb. şeklinde cevaplar vermişlerdi. Sofistlerin ilki ve en ünlüsü olan Protagoras ise bu türden bir doğa felsefesinden uzaklaşmış, evreni bilmeyi dışta bırakmış ve temel nedenleri bu yönde arayışlara kuşkuyla yaklaşmıştır. İnsanı her şeyin ölçüsü kabul etmiş ve çelişmezlik ilkesini inkâr etmiştir. Aynı zamanda Herakleitos’un her şeyin değiştiği önermesini Protagoras, hiçbir şeyin belirli bir şey olamayacağı ve mutlak bir varlık aramanın anlamsız olduğunu öne sürerek reddeder. Bir diğer önemli Sofist düşünür Leontinoili Gorgias varoluşu ve varoluşa ulaşabilmeyi imkânsız sayıyordu. Ona göre ne varlık vardır ne de varlığın bilgisi mümkündür; bilginin bir başkasına aktarılması söz konusu değildir. Sofistler insanları yetiştirmek üzere onlara bilgi ve hitabet sanatını öğretmeye çalışmışlardır. Onlar aracılığıyla felsefe dış dünyadan insan dünyasına yöneltilmiş olmalıdır. Dil konusunda ilk incelemeler de bir anlamda Sofistlere bağlıdır. Gorgias, Prodikos ve Hippias'ın eşanlamlılık, gramer ve biçimsellik konularında açıklamaları olmuştur. Aynı şekilde Sofistler mantık üzerinde de durmuşlar ve önermelerin nasıl kanıtlanıp çürütüldüğüyle ilgilenmişlerdir. Felsefenin bir eğitim meselesi olarak uygulanması, toplumsal ayrımların ve eşitsizliklerin insan ürünü olarak değerlendirilmesi, herkesin eşit olduğu düşüncesinin geliştirilmesi, doğal hukukun savunulması, tanrıların doğasını anlamanın bir insan ömrüne sığmayacak kadar hummalı ve uzun bir araştırma konusu olduğu sofistlerin belli başlı felsefi konularıdır. Bu şekilde sofistler, otorite ve geleneği (yasa, hukuk, sosyal ve ahlaki normlar vb.) sarsmışlardır.
Sofistlerin görüşleri konusunda en önemli kaynak Platon diyaloglarıdır. Platon, ’Protagoras’ adlı eserinde bir Sofist toplantısının renkli betimlemesini verir. ’Sophistes’ adlı eserinde ise sofistlerin görüşlerini tartışır.

(Platon, Sofist, 231 D = 73 b 2)
‘Sofist’ sözcüğü önce zengin gençlerin peşinde koşan ve karşılığında ücret alan kişi için, sonra ruhla ilgili bilgiler ithal eden tüccar için, üçüncü olarak aynı bilgileri isteyene satan çerçi için, dördüncüsü manevi ürünlerini bize satan kimse için kullanılmıştır. Beşinci olarak bu tanımlama, söz savaşı sanatında bir yarışmacı, yani yükselme hırsına ‘tartışma sanatı'nı yer seçen bir kimse anlamına geliyordu. Altıncı kullanış şekli çok kuşkuludur; ama bununla, ruhu (gerçek) bilgiye engel teşkil eden kanılardan temizleyen bir kişinin tanımlandığını kabul ederek onu da diğerleri arasına katıyoruz.

(Ksenophon, Sokrates'ten Anılar 1.1, 11 = 73 b 2 a)
Bilgelik öğretmenlerinden birçoğunun aksine Sokrates evrenin doğası ya da diğer şeyler üstüne, Sofistlerin kozmos dediği yerde durumun nasıl olduğunu ve gökyüzündeki süreçlerin hangi zorunluluktan dolayı gerçekleştiğini araştırarak, görüş belirtmedi.

(Aristoteles, Sofistlerin Çürütülüşü 1.165 a 21 vd. =73 b 3)
Sofizm gerçek değil, sahte bilimdir ve Sofist de gerçek değil sahte bilim taciridir.

Sofistlerin devlet anlayışı

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi. 1. baskı sayfa 30-35
Düşünce Tarihi, Afşar Timuçin. 1. baskı sayfa 50-60
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci. 2. baskı sayfa 27-29
Wilhelm Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe, 2. Cilt 3. baskı sayfa 120 212
Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi 3. baskı sayfa 118-230
Felsefe Sözlüğü, M. Rosental, P. Yudin
Antik Felsefe, Kranz Walter, Sosyal Yayınları
İlkçağ Felsefesi, Çiğdem Dürüşken, Alfa yayınevi, 4. baskı sayfa 136-138

http://classics.mit.edu/Plato/sophist.html6 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilimsel sosyalizm terimi Friedrich Engels tarafından kullanılan, Karl Marx'ın öncülük ettiği sosyal-politik-ekonomik teoriyi tanımlar. Ütopik sosyalizme karşı, diyalektik materyalizme dayalı, eleştiren-yargılayan bilimsel olgular çerçevesinde evrensel tezler öne sürer.
Bilimsel sosyalizm, üstün kişilerin düşünsel tasarımlarına değil, nesnel gerçekliğin belirli yasalarına bağlıdır. Bilimsel sosyalizm, Marksizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve sosyo-ekonomik yasaların kesin bir zorunluğudur. Bu zorunluk, eskimiş üretim ilişkileriyle gittikçe gelişen üretim güçleri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın doğurduğu bilimsel bir zorunluktur.
Bilimsel sosyalizm; tarihsel akımları ve olayları sosyal, ekonomik ve nesnel koşullar çerçevesinde inceleyerek bugün için olası sonuçları ve gelişmeleri anlamak ve öngörmek için bilimsel bir metoda başvurur.  Bu açıdan bilimsel sosyalistler sosyal ve politik gelişmeleri 'diyalektiğin en elemanter iki unsuru olan zaman ve mekân kavramlarını dikkate alarak'  değerlendirirler.
Bilimsel olmayan sosyalizm öğretilerine feodal sosyalizm örnek gösterilebilir.

Marksizm
Leninizm
Maoizm

Birey, günlük konuşma dilinde genellikle bir tek kişiyi tanımlamak için kullanılan kelimedir. Farklı alanlarda birey sözcüğü, bir kişi anlamından ziyade herhangi bir tek değer, obje veya tanım tanımlamakta kullanılır.
TDK tanımına göre ise birey: 

Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert;
Doğa bilgisinde türü oluşturan tek varlıklardan her biri;
Mantık - Bir türün kapsamı içine giren somut varlık;
Psikoloji - İnsan topluluklarını oluşturan, insanların benzer yanlarını kendinde taşımakla birlikte, kendine özgü ayırıcı özellikleri de bulunan tek can, fert.
Sosyoloji - Toplumları oluşturan ve düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri, fert.
Birey terimi sadece yüklendiği birçok tanımdan değil, ideolojik planda yapılan farklı yorumlarıyla da önemli bir terim olmuştur. Özellikle 19. yüzyıldan bu yana gelişen felsefi, ekonomik ve ideolojik doktrinlerde çok önemli bir yer kaplamış, zaman zaman bazı ideolojilerin merkezi olmuştur.

Bireycilik
Atom
Kültürel kimlik
Kimlik
Kişi
Ben

^ TDK Güncel Türkçe Sözlük - birey 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyoloji felsefesi; biyoloji ve biyomedikal bilimlerle ilgili epistemoloji, metafizik ve etik sorularını inceleyen felsefe alanıdır. Bilim felsefesi çerçevesinde bulunan oldukça genç bir felsefe dalıdır. Biyolojinin temel prensip ve kuramlarını felsefi açıdan bir daha inceler. Bu cevaplar, sorulan soruya göre ontolojiye, epistemolojiye veya genel bilim felsefesine dayanır.
Klasik soruların bazıları:

Bir tür nedir?
Doğal seçilim nedir ve nasıl gerçekleşir?
Hastalık durumlarını sağlıklı durumlardan nasıl ayırırız?
Evrim nedir ve dinlerle uyumlu mudur?
Biyolojide kullanılan fonksiyonel açıklamalar ne türdendir?
Seçilim bireyleri nedir?
Yaşam nedir?
İnsanı insan yapan şeyler nelerdir?
Ahlaki düşünmenin temeli nedir?

Acta Biotheoretica dergisi: https://www.springer.com/journal/1044119 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anicius Manlius Severinus Boethius (Latince: Boetius; y. MS 480 - 524), Erken Orta Çağ'da yaşamış Romalı senatör, konsül, magister officiorum, polimat, tarihçi ve filozoftur. Yunan klasiklerini Latinceye çevirerek Skolastik hareketin öncüsü olmuş ve Cassiodorus ile birlikte 6. yüzyılın önde gelen Hristiyan bilginlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Pavia Piskoposluğu'ndaki yerel kült, 1883'te Kutsal Ayinler Kongregasyonu tarafından onaylanmış ve 23 Ekim, Boethius'u anma günü olarak belirlenmiştir.
Boethius, Batı Roma İmparatorluğu'nun son imparatoru Romulus Augustulus'un tahttan indirilişinden birkaç yıl sonra Roma'da doğmuştur. Anicii ailesine mensup olan Boethius, ailesinin ani çöküşüyle öksüz kalmış ve dönemin konsülü Quintus Aurelius Memmius Symmachus tarafından yetiştirilmiştir. Gençliğinde Latince ve Yunanca öğrenmiş, Ostrogot Krallığı'nda bir devlet adamı olarak hızla yükselmiş; 25 yaşında senatör, 33 yaşında konsül olmuş ve daha sonra Büyük Teoderik'in kişisel danışmanı seçilmiştir.
Boethius, Platon ve Aristoteles'in öğretilerini Hristiyan teolojisiyle uzlaştırmaya çalışarak Batılı bilim insanları için Yunan klasiklerini çevirmeye girişmiştir. Nicomachus, Porphyrios ve Cicero gibi isimlerin eserlerinin transkripsiyonlarını ve yorumlarını yayımlamış, müzik, matematik ve teoloji üzerine kapsamlı yazılar kaleme almıştır. Çevirileri tamamlanamasa da Aristoteles'in eserlerinin Rönesans'a kadar ulaşması büyük ölçüde onun çabaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Boethius, başarılı bir üst düzey yetkili olmasına rağmen, Ostrogot mahkemesinde yolsuzlukları kınadığı için ciddi bir şekilde popülerliğini yitirmiştir. 523 civarında, konsül arkadaşı Caecina Albinus'u komplo suçlamalarına karşı savunduktan sonra Theodorik tarafından hapsedilmiştir. Hapishanede kaleme aldığı Felsefenin Tesellisi (De Consolatione Philosophiae), talih, ölüm ve diğer konular üzerine bir felsefi inceleme olup, Erken Orta Çağ'ın en etkili ve en çok çoğaltılan eserlerinden biri olmuştur. Boethius, 524'te işkenceye uğrayarak idam edilmiş ve Hristiyan inancında geleneksel olarak bir şehit kabul edilmiştir.

Anicius Manlius Severinus Boethius, yaklaşık 100 yıldır Hristiyan olan Anicii ailesinden geliyordu. Eski bir Roma consulu olan, babasını küçük yaşta yitirdiğinde önemli bir devlet insanı ve aile dostu olan Quintus Aurelius Memmius Symmachus tarafından evlat edinilmesi, onun çocukluktan itibaren çok iyi bir eğitim almasına ve devlet kademelerinde hızla yükselmesine de olanak sağlamıştır.
Boethius için eğitim ve bilgi önemliydi ve yeteneklerini yazma ve çeviride kullandı. Bununla birlikte, matematik anlayışı oldukça sınırlıydı ve aritmetik üzerine yazdığı metin kalitesizdi ve geometri metni hayatta kalmamış olsa da, bunun daha iyi olduğuna inanmak için çok az neden var. Buna rağmen matematik metinleri mevcut olanların en iyisiydi ve Avrupa'da matematiksel başarının oldukça düşük bir noktada olduğu bir dönemde yüzyıllarca kullanıldı. Boethius'un Aritmetiği, Nicomachus'un çalışmasına dayanıyordu ve bu, ona bugünün matematiksel standartlarına göre garip bir karakter vermesine rağmen, Orta Çağ bilim adamlarına Pisagor sayı teorisini öğretti.
Boethius, dört konudan oluşan manastırlara tanıtılan bir eğitim kursu olan quadrivium için ana materyal kaynaklarından biriydi: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik teorisi. Bu son konu üzerine Boethius, müziğin bilimle ilişkisi üzerine yazdı ve bir notanın perdesinin sesin frekansı ile ilgili olduğunu öne sürdü.
Platon ve Aristoteles'in tüm eserlerini tercüme etmek ve üzerine yorumlar yazmak için iddialı bir proje başlattı. Amacı, bu en önemli iki Yunan filozofunun birbirleriyle ne şekilde anlaştıklarını göstermekti. Boethius'un asla bitiremeyeceği bir projeydi, özellikle Platon'un çalışmasını tercüme etmeden ve iki felsefeyi uyumlaştırma amacını gerçekleştirmeden önce öldü.
Boethius, ailesinin soylu adı ve iyi eğitimi sayesinde dönemin kralı Theodoricus Magnus'un (Büyük Theodoricus) güvenini kazanmakta gecikmemiştir. MS 510 yılında, yaklaşık otuz yaşındayken Roma'da konsül seçilmiş, 520 yılında kral tarafından Magister Officiorum unvanını alarak ayrıcalıklı ve onurlu bir göreve atanmıştır.
O sıralarda Roma'nın yöneticileri arasında baş gösteren güvensizlik, toplumu hem siyasal hem de dinsel anlamda gittikçe artan bir bunalıma sürüklemiştir, hatta yaşamını kabusa çevirecek olayların başlamasına ve vatan haini olarak suçlanmasına maruz bırakacak kuşku ortamının yaratılmasına neden olmuştur.
Ravenna Sarayı'nda çok rahat bir hayat yaşayan Boethius, kendisini evlat edinen Symmachus'la iyi bir dost olmuş ve kızı Rusticana ile evlenmişti. Bu evlilikten doğan iki oğlu Symmachus ve Boethius adını verdiği iki oğlu da 522 yılında consul seçilince ailenin sevinci iki kat artmıştı. Ama bu durum fazla sürmedi. Senatus'da Boethius'a karşı beslenen düşmanlık hisleri gittikçe yoğunlaştı ve rakiplerinin Kral'a zerkettiği kuşku tohumları ürünlerini vermede gecikmedi. Boethius hain planların kurbanı olarak Theodoricus'a karşı suikast planları hazırlayanların arasına karışmakla suçlandı.
Talihsizlikler, Boethius'un yakın arkadaşı senator Albinus'un suçlanmasıyla başladı. Suçlamanın nedeni, Albinus'un Doğu Roma İmparator'unun çevresindekilere Theodoricus'un küçük düşürücü ifadeler kullanmış olmasıydı. Onu suçlayanlar arasında özel danışmanı Cyprianus başı çekiyordu. Albinus suçlamaları reddetse de İmparator karşı tarafa gönülden inanmıştı.
Bu olaylar sonucunda Boethius, İmparator'un huzuruna çıkıp Albinus'u Cyprianus'a karşı savunmuş ve Roma'nın değerli bir senatörü olan Albinus'un bu suçu işlemiş olması durumunda, kendisinin ve Senatus'un bu suça iştirak etmiş sayılacaklarını, bunun ise asla mümkün olamayacağını belirtmiştir. Bu art niyetsiz söylemin Theodoricus tarafından dürüst bir açıklama olarak algılanması beklenirken, o, tamamen aksine Boethius'un sözlerini yanlış yorumladı ve böylece Boethius'un sonunu hazırlayan süreç başlamış oldu.
İmparator bu açıklamadan sonra suikast planları yapanın sadece Albinus olmadığını, Boethius ve Senatus'un da aynı plana ortak olduğu sanısına kapılınca Boethius da tutuklandı. Boethius'un savunduğu Senatus kendisine hiç de öyle davranmayarak, hatta hiçbir savunma tanımayarak hakkında hemen bir idam kararı çıkardı. Bir anlık cesareti yüzünden hem kendisinin, hem de ailesinin yaşamını altüst eden Boethius mahkemede yapamadığı savunmasını Consolatio (Philosophiae Consolatio) adlı yapıtında yapmıştır.
Boethius'un ölümüne dair kayıtlarda büyük işkenceler çekerek acılar içinde öldüğü yazılıdır. Alnına geçirilen bir sicim gözleri yuvalarından fırlayana dek gerilmiş ve o durumda kalın bir sopayla ölünceye dek dövülmüştür.
En önemli eseri Consolatio, Türkçeye 'Felsefe'nin Tesellisi' adıyla, İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Çiğdem Dürüşken tarafından Latinceden çevirilmiştir.

Boethius çok önemli bir filozoftur dönemi açısından. Öyle ki kendisi, Aristoteles'i Platon'u anlamış olan Orta Çağ felsefesine temel mantık öğretileriyle tanıştırmıştır. 11 ve 12. yüzyıl filozoflarına Aristoteles'le ilgili olarak sahip olabildikleri tüm bilgileri sağladığı söylenebilir. Boethius'a bu açıdan bakacak olursak, mantık ve yöntem konusunda Hrisityan düşüncesi veya kültürüne armağan eden kişi olduğu söylenebilir. Bu sebeple ve özellikle de teolojik problemlerin çözümünde sadece felsefe terimleri değil, mantıksal argümanları kullanması ve inanç ile akıl arasında ayrım yapması nedeniyle skolastik yöntemin öncülerindendir. Boethius yine bu bağlamda her bilimin kendine özgü ilkeleri olmasını düşündüğü tezinden ötürü teolojinin özerk bir bilim haline gelmesine önemli katkılarda bulunmuştur. O aynı zamanda tümeller konusunu Orta Çağ felsefesinin gündemine sokan filozoftur. Boethius'un hapisteyken yazdığı kitapta, yani Felsefenin Tesellisi'nde kader, talih, tanrısal öngörü ve irade özgürlüğü konularında Orta Çağ Hristiyan düşüncesine en temel referans olan bu eserde Boethius, felsefenin insanı Tanrı'ya götürecek en önemli araç olduğunu gösterme amacı güder. Boethius'un en önemli amacı Grek felsefesi ve Latin alemi arasında köprü olmaktı. Bu nedenle en baştaki niyeti Aristoteles'in eserlerini ve Platon'un eserlerini Latince'ye çevirmek ve birtakım yorumlar sayesinde iki doktrinin birbirleriyle ayrıldığı noktalar olsa da bir olduğu noktaları göstermekti (Boethius'tan akt. Dürüşken FT ''Sunuş'', 18). Tabii, kendisinin girmiş olduğu çeviri ciheti tamamlanamamıştır ama belirli eserleri çevirmiş ve yorumlar yazmıştır. Aristoteles'in Kategoriler, Birinci ve İkinci Analitiler, Sofistik Çürütmeler, Topikler kitaplarını tercüme etmiştir. Boethius genel olarak bu tercüme ve yazdığı yorumlar sayesinde, Aristoteles'in Organon'unun kapsamı içinde geçen diğer kitaplarını da Latince'ye tercüme edileceği 12. yüzyıla kadar, Orta Çağ Avrupa'sının mantık hocası olarak kalmıştır.
Boethius felsefeyi veya bilgeliği teorik ve pratik bilgelik olarak ikiye ayırmıştır. Teorik bilgelikte üç ayrı varlık türü vardır: dolayımsız olarak algılananlar, akledilebilir olanlar ve doğal olanlar. Doğal olanlardan kast ettiği fiziktir (astronomi, coğrafya vs). Birinci varlık türüyle Tanrı'yı melekleri vs. kast eder. Akledilir olanlar, yani ikincileri de Platon'un idealar alemi gibi aşağı düşerek cisimlerin içine düşmüş varlıklardır. Nasıl ki teorik bilgeliği üçe ayırdıysa pratiği de ayırır: Bunlardan birincisi etik, ikincisi politika felsefesi ve üçüncüsü iktisattır.
Boethius bu sınıflamanın ardından, Aristoteles'ten öğrendiği mantığı, öncelikle varlığa, sonra da tümeller meselesine uygulamıştır .Birincisinin amacı elbette Tanrı'yı diğer varlıklardan ayırt etmektir. Ayrıca o, Tanrı'yı saf formdan, maddeden ayrılmış olarak görür. Anlayacağımız şekilde Aristoteles'in madde-formundaki hareket etmeyen hareket ettiricinin nasıl ki maddeden bağımsızsa, Boethius'un Tanrı'sı da öyledir. Boethius'a göre Tanrı bir ve basit olan bir varlıktır. Özü varoluşunu içeren yetkin varlık olarak Tanrı, iyilik ve mutluluktur; her şeyin kayn

Hinduizm'de, Brahman (Sanskrit: ब्रह्मन्; IAST: Brahman) Nihai Gerçeklik anlamına gelir. Nihai evrensel prensip, Tanrı, evrensel töz gibi anlamlar için kullanılabilir.
Upanişadlara göre Brahman varlık ve yokluk ikiliğinin ötesindeki gerçekliğe işaret eder. Brahman, diğer tüm gerçekliğin nihai zeminidir. Tüm sınırlamalar ve kısıtlılığın ötesindeki değişmez, ezeli ve ebedi prensibi temsil eder. Tüm kısıtlamaları aştığı için, dil ile yapılan tanım veya kategorizasyonlara sığmaz.
Hinduizm'in ana ekollerinde Brahman, var olan her şeyin etkin nedenidir. Her şeye nüfuz eder, sonsuzdur, ezeli ve ebedi hakikattir, değişmeyen bilinç ve vecddir, yine de değişen her şeyin nedenidir. Metafiziksel konsept olarak Brahman, her şeyi bağlayan ayrımların ötesindeki birliktir.
Vedik Sanskrit bir kelime olan Brahman, Vedaların anahtar kelimelerinden biridir ve erken Upanişadlarca kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Vedalar Brahman'ı Kozmik Prensip olarak tasavvur eder, Upanişadlar ise sıklıkça Sat-cit-ānanda (Mevcudiyet-bilinç-vecd), ve değişmez, kalıcı, Nihai Gerçeklik olarak tarif eder.

Brahmanizm, MÖ 2000 öncesi Brahmanların kurduğu bir din.

Brahmanizm'in kutsal metinleri Brahmanalar ve Upanişadlardır. Upanişadlar, MÖ 600 ile 500 yılları arasında meydana getirilmişlerdir. Atman ile Brahman'ın özdeş olduğunu, insandaki ve güneşteki ruhun bir ve aynı şey olduğunu ve Tanrı'nın görünen her şeyin ta kendisi olduğunu anlatır. Brahmanizm'in ana tezleri bu terimlerden oluşur. Kainatın temel özü olan Brahman ile insanların derin benlikleri olan Atman'ın özdeşliği; daha önceki davranışların semeresi olan Karman ve buna bağlı olarak ruh göçü ya da tekrar tekrar doğuş zinciri anlamına gelen Samsara gibi terimleri anlatır. Animizm'den ölülerin sonradan yaşadıkları fikrini alıp muhafaza etmekle beraber, aynı varlık tarafından birbirini sonsuz şekilde takip eden hayatlar yaşanabileceğini kabul etmemektedir. Günümüzdeki Brahmanizm anlayışına göre, bu durumun tersi, yaratıkların sayısındaki düzenin önceki yaşamlardaki insan ve hayvan hayatlarının muhteva ve düzenine bağlı olduğu anlatılmaktadır. Her bir yaşamın, daha önceki bir yaşama göre olduğu zorunluluğu getirilmiştir ve buna "Karman" adı verilir.
Buna benzer görüşler Hinduizm'de de yer almaktadır. Ruhun defalarca bedenlenişine olan inancın Hindistan'da ne derecede yaygın olduğunu, XI. yüzyılda Hindistan'ı ziyaret etmiş olan Bîrûnî, "İçten gelerek söylenen şehadet kelimesi Müslümanların özelliği olduğu gibi, tanrı üçlemesi Hristiyanların, cumartesi gününe hürmet ise Yahudilerin alametidir. Aynı şekilde ruh göçü de Hint dininin nişanıdır. Buna inanmayan o topluluktan değildir." sözleriyle aktarır.

Az veya çok iyi bir hayat sürmüş olunduğuna göre, ölümden sonra da az veya çok yüksek bir hayata kavuşulur. Yani, yeni bir bedene giriş, daha önceki hâl ve gidişimize bağlı olan bir durumdur. Böylece din düşüncesi, ahlakın da özü hâline gelmektedir; insanın yaptıklarının iyi veya kötü oluşunun mükâfatı veya cezası, sonradan daha iyi ya da daha kötü bir bedene giriş şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Fakat yeniden doğmak "dünyanın ıstırabına" yeniden ortak olmak demektir. Hayatın böyle ebediyen yeniden başlayışı, ıstırapların da ebediyen yeniden başlayışı demektir. İnsan, Atman'la Brahman'ın tıpkılığına inandığı anda, arzu da sönecektir. İşte bu, bilgi yoluyla erişilen kurtuluştur.

Buddha, Sanskrit dilinde “uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek” anlamına gelen “budh” fiilinin geçmiş zaman kipidir. "Uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş” anlamına gelir.
Siddhartha Gautama, tarihte “Buda” sözcüğünü hem kendisi için, hem de ona inanan ve bir yol göstericisi olmadan kendiliğinden “uyanan” herkes için kullanmıştır.
Budizm'de “Buda” kavramıyla ifade edilen: kişinin ruhunun saflık, masumiyet ve mükemmelliğinin gücüne, kendiliğinden ulaşması ve böylece daha önce ortaya çıkarmadığı aydınlanmış (mükemmel) bilgeliğe ulaşmak (Prajna), ayrıca şefkat ve merhametten uzak sonsuz yaşamı sınırsızca geliştirmektir.
Buda, kendini dünyevi şeylere artık bağlı olmayacak derecede her şeyden arındırmayı başarmıştır (Nirvana). Böylece Budist inancına göre artık yeniden doğuş döngüsüne bağlı kalmamış olacaktır. Budizm, kişinin kendi beyniyle (aklıyla, zekâsıyla) konuşamayacağı için, ayrı bir varlık olarak “ego” düşüncesini reddetmiştir.
Uyanış; bilinçlenmemiş (uyanmamış), kendini dünyaya kaptırmış insanlardan uzak bir anlayışla, okyanus gibi derin ve anlaşılması zor, dünyevi duygulardan arınmış bir tabiattır (mahiyettir, yaratılıştır, karakterdir.). Bu nedenle, bu deneyimleri sıradan bir dille ya da bilimsel kavramlarla açıklamak mümkün değildir. Bu deneyimlerin (bilgilerin) değerini, kişi kendi yaşamadıkça anlayamaz. Bu Buda deneyimi, aynı Buda gelenekleriyle devam etmeyebilir, Buda'nın ortaya çıktığı mutlu, güzel zamanlardan sonra; Buda'nın olmadığı çok fazla karanlık, kötü dönemler yaşandığı için, hiçbir doktrin son kurtuluş öğretisi anlamına gelmez.
Kashyapa, Kanakamuni ve Dipamkara’dan sonraki dönemde Maitreya Buda olacaktır.
Özellikle Tantrik Budizm’i (Vajrayana), aşkın Buda’lar olarak, Adibuddhas veya Tathagata olarak adlandırılan birçok Buda’yı içermektedir.

Buda ya da Buddha, Sanskrit dilinde “uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek” anlamına gelen “budh” fiilinin geçmiş zaman kipi olup, Orta Hint dillerinden türetilmiş ve “uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda “aydınlanmış” anlamı da vardır. “Uyanmış, aydınlanmış” kişi, karanlık gecelere doğan güneş gibi, yanlışlarla, hatalarla dolu karanlığı bilgi ışığıyla aydınlatır.
Yalın haliyle “Buda” sözcüğünün, Sanskrit dilinde Buddhas, “Orta Hint Pali” dilinde “Buddho” şeklinde olması nedeniyle, bazı araştırmacılar bu sözcüğü Buddha, Buddho olarak da kullanmaktadır. Batı Bilimleri, Hintçe sözcükleri yerel sözlük yazarları ve dil bilgisi uzmanlarını örnek alarak yalın haliyle değil de, bu sözcüğün kök halini kullanır; ayrıca bu sözcüğün hemen hemen tüm yazılış şeklini kabul etmektedir.
Sanskrit dili, birçok Avrupa dili gibi Hint-Avrupa dil ailesindendir. Bu dil, kök sözcük biçiminde (örneğin Sanskrit dilinde sözcük kökü “budh” ve Hint-Avrupa dilinde kökü “bheudh” anlamı uyanmak, dikkat etmek, ikaz etmek) Avrupa dillerinde yeniden keşfedilmektedir. Almancada “Gebot” sözcüğü ve “Buddha” sözcüğü gibi birbiriyle bağlı örnekler bu dilbilimsel akrabalığa örnek verilebilir.

Üç çeşit Buda vardır:

“Tam uyanmış” denilen “Samyaksambuda”; mükemmel kurtuluş öğretisine yol gösteren, dünyevi kavramlardan uzaklaşmış, kendini yeniden keşfeden, kendisiyle özleşen, dünyayı öğreten, çeşitli yetenekleriyle ve deneyimleriyle birçok insana kurtuluş yolunu gösteren kişidir.
Samyaksambudalar tüm bilgileri ve mükemmelliğin gücünü daha önce duyulmamış şeylerin gerçekliğinde bulan insanlardır. Bu kişilere “Mükemmel Aydınlanmış” denir. Bütün bu Budalar, her defasında kendilerinde yeni şeyler keşfettiler. Yaşamın acılarını ifade eden ve Budizm'in temelini oluşturan “Dört Yüce Gerçek” öğretisindeki acıları ve bu acıları sona erdiren kurtuluş yolu olarak kabul edilen “Sekiz Aşamalı Asil Yol” öğretisini dünyaya yaydılar.
Samyaksambuda, tam uyanmış kişi olabilmenin yolu Bodhisattva (gerçek aydınlanma) yoludur. Çünkü Bodhisattva; tüm canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmak için kendini adayan kişidir.

“Kendiliğinden uyanan” kişi olarak adlandırılan Pratyekabuddha, uyanışını kimseye söylemeden, başkalarını aydınlatıp onları kurtuluş yoluna götürmeden ve sadece kendi kurtuluş yolunu kendi kendine bulan kişidir.

“Dinleyerek” (bir dinleyici olarak) uyanmış olan veya “Arhat” olarak da anılan Sravakabuddha, Sammasambuddha'nın öğrencisi olarak kazandığı deneyimlerle kurtuluş yolunu bulan veya duyarak öğrendiklerini tamamen uygulayan kişidir. Sravakabuddha aydınlanmaya ulaştıran öğretileri, diğer insanlara öğretebilecek ve onlara da kurtuluş yolunu gösterebilecek durumdadır.
"Her kim kibir, eğlence ve körelen duygularla yaşamaktansa, düzgün bir hayatı arzu ediyorsa, o insan mükemmel Azizdir (Arahan'dır).

Dictionnaire de la sagesse orientale, Kurt Friedrichs, Ingrid Fischer-Schreiber, Franz-Karl Ehrhard et Michael S. Deiner,

Gautama Buddha
Amitabha Buddha
Budizm'de Tanrı
Budizm tarihi
Buda'nın Diş Emaneti
Sirke Tadanlar

'Little Buddha', (1993) Fragman 6 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BuddhaNet 14 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Images of Buddha-worldwide submitted photos
What the Buddha Taught

Budist felsefe, Gotama Buda'nın (ayrıca kısaca Buda veya Siddhattha Gotama ve Siddhārtha Gautama ve Buddha Shakyamuni) ölümünden sonra Hindistan'daki çeşitli Budist okulları arasında gelişen ve daha sonra Asya'nın büyük kısmına yayılan felsefi araştırmalar ve araştırma sistemlerini ifade eder. Budist öğretilerinin yaşam, varoluş, bilgi, akıl, madde ve insan ahlakı değerlerine bakışı veya uygulanması, Budist felsefenin temel konusunu oluşturur. Buda’nın yaşamı boyunca kişisel olarak öğretilerini yazılı olarak kayıt etmemesinden dolayı, Budist felsefesi büyük oranda Budist okullarında geliştirilen Budist öğretilerinin yeniden inşası üzerine kurulmuştur. Budist felsefe’nin çalışma konusu, "Dukkha" kavramı ile başlar. Dukkha, Pali dilinde genellikle sefalet, mutsuzluk, keder, talihsizlik ve umutsuzluk anlamına gelir. Felsefe'nin amacına göre, Dukkha'dan Nirvana'ya ulaşmanın yolu (kurtuluş yolu dahil olmak üzere) dört asil hakikatte özetlenmiştir. Budizm’de Nirvana’ya ulaşmanın yolu hem felsefi akıl yürütme, hem de meditasyonu birleştirmekten geçer.
Budist felsefesinin bazı noktaları, genellikle farklı Budizm okulları arasındaki anlaşmazlıkların konusu olmuştur. Budizm, Theravada ve Mahayana gibi genel kabul görmüş iki düşünce okuluna dönüştüğü gibi, Budist felsefe çalışması da bu iki okulla ilgili birkaç Budist okuluna bölünmüştür. Bu okulların, daha sonra klasik ve çağdaş felsefenin inceleme konusu olan Budizm'deki çeşitli noktalara ilişkin farklı algıları bulunmaktadır.

Edward Conze, Budist felsefesinin gelişimini üç aşamada oluştuğunu ileri sürmektedir.

Buda'nın yaşamı sırasında ortaya çıkan ve Budizm'in daha sonraki tüm mezheplerinde ortak olan ve sözlü geleneklerden türetilen orijinal doktrinler aşaması.
MÖ 3. yüzyılda başlayan Abhidharma metinlerinde yer aldığı şekilde, sutralardaki materyalin skolastik olarak yeniden işlemesini ve şematik sınıflandırmasını içeren ve Budizm’in Mahayana kolu dışında kalan "skolastik" Budizm aşaması.
Manastır yaşamını ve bir Bodhisattva'nın (Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişi) yolunu vurgulayan, Mahayana "metafizik" aşaması.
Bu üç aşamanın çeşitli unsurları, daha sonra ortaya çıkan Budizmin çeşitli mezheplerinin felsefesine ve dünya görüşüne dahil edilip ve geliştirilebilir.

Buda'nın yaşadığı dönemde felsefi araştırmalarla meşgul olup olmadığı konusunda günümüz düşünürlerinin farklı görüşleri bulunmaktadır. Buda (MÖ 5. yüzyıl), Kuzey Hindistan bölgesinde bulunan Magadha Krallığı yaşayan bir Shramana (gezici rahip) idi. Buda'nın öğretileri, Pali dilinde yazılmış olan “Samyutta Nikaya” (külliyatlar), “Agama” (yazıtlar) ve diğer dağınık halde bulunan Budist yazıları sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır. Bu metinleri tarihlendirmenin zor olmasının dışında ne kadarının tek bir dini kurucuya dayandığı konusunda anlaşmazlık vardır. Buda'nın öğretilerinin tamamında, Nirvana'ya ulaşmak, Dört Yüce gerçek (Kısaca sorunlarımız ve ıstırabımızın üstesinden gelmemize yardımcı olacak bir yol haritası sunan temel unsurlar), kişisel kimliğimizin doğası ve yaşadığımız dünya hakkında bilgi edinme süreçleri bulunmaktadır.

Buda kendi öğretilerini “orta yol” (Pali: Majjhimāpaṭipadā) olarak adlandırmıştır. “Orta yol” kavramı, Buda'nın Dhammacakkappavattana Sutta'da (Gotama Buda'nın “Dört Yüce Gerçek” üzerine verdiği ilk vaazını içeren yazıt) bahsedildiği üzere, kendini dünya zevklerine bırakmak ile çile çekmek arasında bir orta yol olması gerektiği fikri sonucu ile oluşmuştur. Buda'nın zamanında yaşayan birçok shramana, zihinlerini bedenlerinden kurtarabilmek adına oruç tutmak gibi eylemlere büyük önem verdiler. Ancak Buda, zihnin beden tarafından somutlaştırıldığını ve bedene bağımlı olduğu için ayırmanın mümkün olamayacağını anladı. Yetersiz beslenen bir beden, zihnin eğitilmesine ve geliştirilmesini engelliyordu. Bu sebepledir ki, Budizm lüks veya yoksulluğa değil, insanın koşullara verdiği tepkiye odaklanır.

Dört yüce gerçek Buda öğretilerinin merkezinde yer alır. Genellikle “yaşam acısı” olarak tercüme edilen dukkha'nın varlığına ilişkin ilk gerçek, yaşamın doğal memnuniyetsizliği ile ilgilidir. Bu memnuniyetsizlik sadece fiziksel acı olarak değil, aynı zamanda ölümlülüğün kaçınılmaz gerçeklerinden ve nihayetinde tüm fenomenlerin süreksizliğinden kaynaklanan bir tür varoluşsal kaygı anlamına gelir. İkinci gerçek (Samudaya) ise bu kaygının başta açgözlülük ve cehalet olmak olan koşullardan kaynaklandığıdır. Üçüncü gerçek (nirodha) eğer arzuyu bırakır ve bilgi yoluyla cehaletten kurtulursanız, o zaman dukkha sona erecek ve nirodha başlayacaktır. Dördüncü gerçek (Magga), sekiz uygulamadan oluşan ıstırabı sona erdirme yolu ile ilgilidir. Bu yol "sekiz katlı asil yolu" olarak adlandırılır. Doğru görüş, Doğru Niyet, Doğru Söz, Doğru Eylem, Namuslu Kazanç, Doğru Çaba, Doğru Dikkat ve Doğru Konsantrasyon. Buda'nın öğretilerinin esas amacı nirvana'ya (kelimenin tam anlamıyla - dışarıya üflemek) ulaşmaktır. Bu açgözlülüğün, nefretin ve sanrının (Samsara tarafından yönlendirilen cehaletin) tamamen yok edilmesini ima eder. Nirvana ayrıca aydınlanmış bir varlığın, ölümünden sonra yeniden doğuşun olmayacağı anlamına gelir. Erken Budizmde, bağımlı köken (Pratitya-samutpada) kavramı, büyük olasılıkla tüm fiziksel fenomenlerden ziyade zihinsel koşulların süreçleriyle sınırlıydı. Buda dünyevi yaşamı, nesneler veya maddeler'den ziyade bir süreç olarak kavramıştır.

Dönemin önde gelen Hint-Budist felsefe okulları, erken Budist söylemleri (Sutra) ve öğretilerini sistemli hale getirmeye çalışarak, "Abhidharma" adını verdikleri bir analiz yöntemi uyguladılar. Abdiharma analizi, insan davranışlarını "Dharma" adını verdikleri anlık oluşan olağanüstü olaylar çerçevesinde incelemiştir. Dharmalar, diğer nedensel faktörlere bağlı olarak gelişen ve geçici olaylardır. Dharmalar, birbirine bağlı bir ağ sisteminden oluşur ve tek başlarına bulunmazlar. Abhidharma okulları, Buda'nın sutralardaki öğretilerinin sadece geleneksel olduğuna inanıyor ve Abdiharma analizinin "mutlak gerçek" olduğuna ve gerçekleşen olayların ancak aydınlanmış bir varlık tarafından görülebileceğini belirttiler. Abhidharma yaklaşımı, fenomenoloji veya süreç felsefesi olarak nitelendirilebilir. Abhidharma filozofları dharma kavramının detaylı bir tanımını yapmakla kalmayıp, kendi aralarındaki nedensel ilişkiyi açıklamaya çalıştılar. Abhidharma analizine göre; "mutlak gerçek" olan bir şey, aslında nedensel bir akış döngüsü içerisinde olan dharmaların etkileşimidir. Bunun dışında kalan her şey semboliktir. Mark Siderits, Abhidharma bakış açısını "Mereolojik indirgeme" (bir bütünün parçalarına indirgenebileceğini söyleyen bir doktrin) olarak tanımlanabileceğini belirtmiştir. Çünkü Abhidharma bakış açısına göre mutlak gerçek olan; bütün değil fakat onu oluşturan parçalarıdır.

MÖ 1. yüzyıl civarında Hindistan'da bulunan Budistler arasında, "Mahayana" (Sanskrit महायान mahāyāna, kelime olarak ‘Büyük Taşıt’ (“Maha” “büyük”, “yana” ise “taşıt” anlamına gelmektedir) adı verilen ve Hint-Budist felsefi görüşü olarak kabul gören, bir düşünce sistemi oluşmaya başladı. Budist felsefesi, daha sonra kuzey Hindistan'ın öğrenim merkezi haline dönüşecek olan, Nalanda ve Vikramasila gibi manastır-üniversitelerde tartışılmaya başladı. Mahayana filozofları, Abhidharma analizi ve görüşlerini kabul etmekle birlikte, bir yandan da eleştirlel yeni kavramlar ve fikirler oluşturmaya başladılar. Mahayana "mutlak gerçek" kavramını "manevi olarak faydalı olması koşuluna bağlı olarak" doğru kabul etikten sonra, oluşturulan yeni fikirler ve kavramlar bütününü "Upaya" (insanların aydınlanmalarına yardımcı olacak araçlar bütünü) olarak adlandırdı. Buna ek olarak Mahayana anlayışı, Bodhisattva (Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişi) fikrini büyük oranda destekledi. Başlıca Mahayana okulları arasında, Prajnaparamita, Madhyamaka, Tathagatagarbha, Dignaga epistemolojik okulu, Yogachara, Huayan, Tiantai ve Chan/Zen okulları sayılabilir. 

Dignāga (MÖ 480–540) ve Dharmakīrti (MÖ 6 ve 7. yüzyıllar arası) Brahmin filozoflarla Budist doktrinler üzerine yaptıkları tartışmalarda bir epistemoloji (daha sonra pramana olarak adlandırıldı) ve mantık sistemi geliştirdiler. Bu gelenek ve benimseyenler kendilerini "akıl yürütmeyi takip edenler" olarak adlandırdılar (günümüzde "Epistemolojik okul" veya Sanskritçe "pramāṇavāda" olarak biliniyor). Bu gelenek daha sonraları, Yogacara ve Sautrantika okullarıyla ilişkilendirilmiş ve bu okulların her ikisinin de sahip olduğu teorilerini savunmuşlardır. Dignāga'nın görüşleri, Hindistan'da yaşayan tüm Budistler arasında ebüyük etki yarattı. Sanskrit filozoflar, Dignāga'nın ölümünden sonra da, onun fikirlerini büyük ölçüde savunmuşlardır. Dignāga okulu ilerleyen yıllarda, Santabhadra, Dharmottara (8. yüzyıl), Jñanasrimitra (975–1025), Ratnakīrti (11. yüzyıl) ve Samkarananda gibi filozoflar yetiştirmiştir.

Tantra geleneği, MS 8. yüzyılda Kuzey Hindistan ve Tibet bölgesinde oluşturulan ve Vajrayana olarak adlandırılmış olan Budist tantraları'na dayanmaktadır. Bu dönemde Tantra Hint Budizminde çok önemli bir yere sahipti.Hint Tantra geleneğini benimsemiş olan filozoflar, özellikle Guhyasamāja Tantra ve Guhyagarbha Tantra gibi önemli tantralar üzerine yapılan yorumlar aracılığıyla, Budist Tantra sistemine eleştirel ve yorumlayıcı bir bakış açısı geliştirdiler. Vajrayana'da yer alan görüşler, büyük oranda Madhyamaka, Yogachara ve Buda-doğası teorilerine dayanmaktadır. Vajrayana Budizmi kendisini kurtuluşa giden yolda hızla ilerleyen bir taşıyıcı (Upaya) bir tantra ritüeline benzetmektedir. Tantralar, geleneksel Budist yaklaşımında uygulanan ritüellerden çok farklı bir şekilde, mantralar, alkol, kompleks olarak düzenlenmiş ve öfkeli tanrı figürleri bulunan mandalalar ve bunun gibi ritüeller kullandılar. 

Tibet Budizmi genel anlamda Madhamaka, Yogacara ve Dignaga-Dharmakīrti okulları tarafından geliştirilmiş ve Mahayana öğretilerinin daha gelişimiş bir

Ali Mehmet Celâl Şengör (d. 24 Mart 1955, İstanbul), Türk yer bilimci, akademisyen ve yazardır. Yapısal yer bilimi ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile tanınır. Şerit kıtaların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıtası adını verdiği bir şerit kıta keşfetmiştir.
Şengör; Türkiye Bilimler Akademisi, ABD Ulusal Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Topluluğu, Rus Bilimler Akademisi, Alman Leopoldina Ulusal Bilimler Akademisi, Avusturya Bilimler Akademisi ve Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi üyesidir. Mehmet Fuad Köprülü'den sonra Rus Bilimler Akademisi'ne seçilmiş ikinci Türk profesördür. 2010 yılında, Alman Jeoloji Derneği tarafından Gustav Steinmann Madalyası'na layık görülmüştür. Fransa, Birleşik Krallık, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunan Şengör, 1988 yılında Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi'nden şeref bilim doktoru ünvanına sahip oldu. 1990 yılında Avrupa Akademisi'ne kabul edilen Şengör, aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991'de ise Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. Yine 1991'de Kültür Bakanlığı'nın Bilgi Çağı Ödülü'nü kazandı. 1992'de İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji Ana Bilim dalında profesörlüğe yükseldi. Şengör, 2022 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nden emekliye ayrıldı.

Celâl Şengör, 24 Mart 1955 tarihinde Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. Babası Mehmet Asım Şengör, annesi Günseli Güler Şengör'dür. Ailesi; Kosova, Makedonya, Preveze ve Yanya'dan göçenlerin soyundan gelmektedir.

Eğitimine Şişli Terakki Lisesinin ilkokulunda başladı, ancak 5. sınıfta öğretmeni ile tartışması üzerine okuldan atıldı. Daha sonra Bayezid İlkokuluna kaydedildi ve ilkokulu orada tamamladı. İlkokuldan mezun olduktan sonra kimi özel okulların sınavlarına girse de hiçbirini kazanamadı ve Işık Lisesi Ortaokuluna girdi. Ortaokulu Işık'ta bitirdikten sonra 1969'da Robert Kolej'in sınavlarını kazandı. 1973'te mezun oldu. Robert Kolej'i bitirdikten sonra öğrenimine devam etmek üzere ABD'ye gitti.
1973 yılında Houston Üniversitesinde lisans eğitimine başladı. 2 buçuk yıl sonra, 1976'da New York Eyalet Üniversitesi, Albany'ye yatay geçiş yaptı. 1978'de bu üniversitenin jeoloji bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede 1979 yılında "Geometry and Kinematics of Continental Deformation in Zones of Collision: Examples from Central Europe and Eastern Mediterranean" (Tr. Çarpışma Alanlarında Kıtasal Bozulmanın Geometri ve Kinematiği: Orta Avrupa ve Doğu Akdeniz'den Örnekler) teziyle yüksek lisans derecesi aldı. 3 yıl sonra (1982) yine aynı kurumda "The geology of the Albula Pass area, eastern Switzerland in its Tethyan setting: Palaeo-Tethyan factor in Neo-Tethyan opening" adlı doktora teziyle doktora eğitimini tamamladı.

1981'de Türkiye'ye döndü ve İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi'nin Genel Jeoloji kürsüsünde asistan olarak görev yapmaya başladı. Emekli olana kadar hiç ara vermeden hep İTÜ kadrosunda yer aldı.
1984 yılında Londra Jeoloji Topluluğu'nun Başkanlık Ödülü'nü, 1986'da TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü aldı. Aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji ana bilim dalında doçent oldu.
1988'de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesinden fahri bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) derecesi aldı. Academia Europaea'ya 1990 yılında kabul edildi ve derneğin ilk Türk üyesi oldu. Aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında ise Avusturya Jeoloji Derneği fahri üyesi oldu. Yine 1991 yılında Kültür Bakanlığının "bilgi çağı ödülü"nü kazandı.
1992 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Genel Jeoloji ana bilim dalında profesörlüğe terfi etti. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisinin en genç kurucu üyesi oldu ve akademi konseyine seçildi. Aynı yıl TÜBİTAK Bilim Kurulu üyesi oldu. 1994 yılında Rusya Doğa Bilimleri Akademisi üyeliğine, Fransız ve Amerikan jeoloji dernekleri fahri üyeliğine seçildi. Ayrıca kendisine Fransız Fizik Derneği ve École Normale Supérieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi.

Şengör 1997 yılında, Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül (Lutaud Ödülü) ile ödüllendirildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde Collège de France'ta misafir profesör olarak bir kürsü hakkı elde etti. Burada "19. yüzyılda tektoniğin gelişmesine Fransız jeologlarının katkısı" konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998'de Collège de France'ın madalyasını aldı.
1999'da Londra Jeoloji Topluluğu kendisini Bigsby Madalyası ile ödüllendirdi. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçildi. Bu akademiye üye olarak seçilen ilk Türk biliminsanı oldu. Rusya Bilimler Akademisine Fuad Köprülü'den sonra seçilen ikinci Türk'tür. 2012 yılında Alman Leopoldina Ulusal Bilimler Akademisi üyeliğine seçilmiştir. 2017'de Amerikan Jeoloji Derneği'nin Mary C. Rabbitt Jeoloji Tarihi ve Felsefesi Ödülü'ne layık görülmüştür.

Şengör, yer biliminde özellikle yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Şerit kıtaların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıtası adını verdiği bir şerit kıta keşfetmiştir. Orta Asya'nın yerbilimsel yapısını ortaya çıkarmış, kıta-kıta çarpışmasının ön ülkeleri nasıl etkilediği konusunu çözmüştür. Yücel Yılmaz ile birlikte, levha tektoniği içinde Türkiye'nin yerini değerlendiren ve gönderme klasiği hâline gelen bir makale yazmıştır. Yerbilimi ve tektonik konularında 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300'e yakın deneme yazısı yayımlamıştır. ABD, Rusya, Avrupa ve Almanya'nın bilimler akademisine üye olan Şengör'ün yayımlanmış 1826 makalesi vardır ve bu makalelere 12658 gönderme yapılmıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki "Zümrütten Akisler" köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999'da "Zümrütnâme" başlığı altında kitaplaştırılmıştır.
Fransa, Birleşik Krallık, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde misafir öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunan Şengör, Collège de France dışında Birleşik Krallık'ta Oxford (Royal Society Araştırıcı bursuyla), ABD'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü (Moore Distinguished Scholar olarak) ve Avusturya'da Salzburg Lodron-Paris Üniversitesinde misafir profesörlük yapmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Celâl Şengör, 23 Mart 2022 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi'nde son dersini vererek 24 Mart 2022 tarihinde emekliye ayrılmıştır.
2023 yılında Avrupa'nın en köklü akademilerinden Accademia dei Lincei üyeliğine seçilmiştir.
Celal Şengör, ileri düzeyde İngilizce, Fransızca ve Almanca bildiğini söylemekle birlikte; Felemenkçe, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca ve Osmanlı Türkçesini okuyabildiğini de söylemiştir.

Şengör yer biliminde özellikle yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Bu konuda 17 kitap, 395 bilimsel makale, 217 tebliğ özeti, 74 popüler bilim makalesi; tarih ve felsefe ile ilgili popüler 13 kitap ve 500'ü geçen deneme yazısı yayımlamıştır. ResearchGate verilerine göre makaleleri 37,863 kez alıntılanmıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları tarafından 1999'da Zümrütnâme başlığı altında kitaplaştırılmıştır. 2003 yılında ise ikinci deneme kitabı Zümrüt Ayna başlığıyla yayımlanmıştır. Yaşam öyküsü 2010 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Nehir Söyleşi serisinde Bir Bilim Adamının Serüveni başlığı altında yayımlanmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Şengör, 1980 yılında yaklaşık 250-150 milyon yıl öncesi aralarında bir kara parçası keşfetmiş ve bu kara parçasına Kimmer Kıtası adını vermiştir. Bu kıta Avrasya Superterran'ına bağlı olup Alp ile eski Kimmerid dağlarını süper-orojenez ile birleştirip Şengör'ün Tetisid süper orojenez sistemi adını verdiği ve Neo-Tetis ile Paleo-Tetis'i ayıran 150 milyon yıl önce de Paleo-Tetis'i kapatan bir kıta olarak tanımlamıştır.

Şengör, 1986 yılında Oya Maltepe ile evlenmiştir. Tek çocuğu olan oğlu Hakkı Celâlettin Asım Şengör 1989 yılında dünyaya gelmiştir.

Jeolojiye olan merakının nasıl başladığı, "Bir Bilim Adamının Serüveni" adlı kitapta, Şengör'ün "Ben jeolojiyi küçük yaştan yani Jules Verne’in Arzın Merkezine Seyahat kitabını okuduğum günden itibaren sevmeye başladım. Hemen arkasından Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı okudum. Onu da okuduktan sonra kendi kendime, ‘Adam olmak demek, Jules Verne’in tarif ettiği gibi olmak demektir’ diye düşündüm. Bana jeolojiyi Jules Verne sevdirdi..." şeklindeki ifadeleriyle anlatılmıştır. Bir röportajında kendisine ait kütüphanesinde 30.000'in üzerinde kitabı olduğunu söylemiştir.

Celâl Şengör'e hafif Asperger Sendromu teşhisi konulmuştur ve bunu şu sözlerle anlatmaktadır: "Ben de hafif Asperger ile teşhis edilmiş bir insanım. Ve bu özelliğime şükran borçluyum. Otistik olmasaydım bilimde elde ettiğim başarıları elde edemezdim."

Celâl Şengör, verdiği bir söyleşide Kemalist olduğunu belirtmiştir: "Benim siyasi görüşüm tamamen Kemalizm'dir. Hem de en koyu hâliyle! Çünkü Kemalizm eşittir; akılizm demektir." Şengör'e göre, "Kemalizm; tenkittir, doğruyu aramaktır, bilimsel düşüncedir. Kemalizm ne sağdır, ne soldur; fakat aklın, bilimin, doğa ile insanın doğrudan temasının yoludur; Kemalist Türkiye belki de insanlık tarihinin ilk gerçek bilimsel yöntemle yaratılmış toplumudur. Atatürk, ‘Benim manevi mirasım ilimdir ve akıldır!’ diyor. Anlamalıyız ki Kemalizm'in kitabı ve defteri yok. Bu da demek oluyor ki takip edeceğin kuralları da yok. Kemalizm'in bir tek kuralı var: o da Aklını kullan!" Ayrıca, bir Kemalist olmasına karşın bir monarşist de olan Şengör'e göre monarşi yargı bağımsızlığını tam

Marcus Tullius Cicero (Türkçe telaffuz: [ˈtʃi.tʃe.ɾo]; Latince telaffuz: [ˈmaːrkʊs ˈtʊlli.ʊs ˈkɪkɛroː]; MÖ 3 Ocak 106 - MÖ 7 Aralık 43), Romalı bir devlet adamı, avukat, bilgin, filozof, hatip, yazar ve Akademik şüpheciydi. Roma İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açan siyasi krizler sırasında optimat ilkelerini savunmaya çalıştı. Retorik, felsefe ve siyaset üzerine kaleme aldığı eserleriyle tanınan Cicero, Roma'nın en büyük hatiplerinden ve düzyazı ustalarından biri olarak kabul edilir. "Ciceronian retorik" olarak bilinen üslubun öncüsü olan Cicero, eğitimini Roma ve Yunanistan'da aldı. Roma süvari sınıfına mensup varlıklı bir aileden geliyordu ve MÖ 63 yılında konsül olarak görev yaptı. Cicero, Latincenin hem antik hem de modern dönemdeki algısını büyük ölçüde etkiledi. Çalışmalarının önemli bir kısmı günümüze ulaştı ve hem antik hem de modern yazarlar tarafından hayranlıkla karşılandı. Helenistik felsefenin başlıca okullarının argümanlarını Latinceye uyarladı ve Latin felsefi terminolojisinin büyük bir bölümünü oluşturdu.
Usta bir hatip ve başarılı bir hukukçu olmasına rağmen Cicero, en büyük başarısının siyasi kariyeri olduğuna inanıyordu. Konsüllüğü sırasında başarısız bir darbe girişimi olan Catilina Tertibi meydana geldi. Kendi anlatımına göre Cicero, ayaklanmayı beş komplocuyu yargılamadan idam ettirerek bastırdı. Ancak bu tartışmalı karar, ilerleyen yıllarda sürgüne gönderilmesine neden oldu. MÖ 1. yüzyılın ortalarında, iç savaşlar ve Jül Sezar'ın diktatörlüğüyle şekillenen kaotik dönemde Cicero, Optimates fraksiyonunu destekledi. Sezar'ın ölümünden sonra, güç mücadelesinde Marcus Antonius'un en büyük siyasi rakiplerinden biri haline geldi ve ona karşı sert konuşmalar yaptı. Bunun üzerine İkinci Üçlü Yönetim tarafından devlet düşmanı ilan edildi. İtalya'dan kaçmaya çalışırken askerler tarafından yakalandı ve MÖ 43'te infaz edildi. Antonius'un emriyle kesilen başı ve elleri, onun Antonius'a karşı yürüttüğü mücadelenin bir sembolü olarak Rostra'da sergilendi.
Petrarca'nın Cicero'nun mektuplarını keşfetmesi, 14. yüzyılda kamu yönetimi, hümanizm ve klasik Roma kültürünün yeniden canlanmasını başlatan en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir. Polonyalı tarihçi Tadeusz Zieliński'ye göre, “Rönesans her şeyden önce Cicero'nun yeniden doğuşuydu; Antik Çağ'ın geri kalanı ancak onun aracılığıyla yeniden keşfedildi.” Cicero'nun en büyük etkisi ise 18. yüzyıldaki Aydınlanma döneminde görüldü. John Locke, David Hume, Montesquieu ve Edmund Burke gibi dönemin önde gelen düşünürleri ve siyaset kuramcıları üzerinde derin bir iz bıraktı. Eserleri, dünya kültürünün en etkili metinleri arasında yer almakla kalmadı, aynı zamanda Roma Cumhuriyeti'nin son dönemlerine dair tarih yazımı için bugün hâlâ en önemli kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.

3 Ocak MÖ 106 yılında Arpinum'da doğmuştur. Çocukluğundan itibaren harika bir öğrenci olmuş, eğitime olan tutkusu ve sevgisi ile ünlenmiştir. Yoğun bir hukuk öğrenimi görmüş, daha sonraları ise edebiyat ve felsefeyle daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Savaşı hiç sevmezdi, yine de orduya katıldı. Mahkemelere başkanlık yaptı, ünlü ve başarılı bir hukukçu oldu. Daha sonraları ise konsül oldu, daha önce ailesinden hiçbir kimse konsül olmamıştı, yani o bir homo novus idi. MÖ 60 yılında Caesar (Sezar), ilk Triumvirliği başlattı. MÖ 58 yılında Publius Clodius Pulcher'in koyduğu yasa ve aralarında gelişen sürekli muhalefet yüzünden İtalya'yı bir yıllığına terk etti. MÖ 50'li yıllarda, Cicero popülist Milo'yu Clodius'a karşı destekledi. Sonra 50'li yılların ortasında Clodius, Milo'nun gladyatörleri tarafından Via Appia'da öldürüldü. Cicero, Milo'yu savundu, bariz kanıtlar yüzünden pek başarılı olduğu söylenemez. Nitekim Milo sürgüne gitti ve uzun bir süre Marsilya'da yaşadı.
MÖ 50 yılında Caesar ile Pompey arasındaki gerilim iyice artmıştı, Cicero bu yıllarda Pompeius'in tarafını tuttu, yine de Caesar'ın düşmanı olmak istemiyor buna göre daha yumuşak bir politika izliyordu. MÖ 49 yılında Caesar İtalya'yı işgal ettiğinde, Cicero kaçmak zorunda kaldı. Daha sonraları Caesar onu geri dönmesi için ikna etmeye çalışınca, Cicero İtalya'yı terk ederek Selanik'e gitti. MÖ 48 yılında Pompeius taraftarlarıylaydı, bu dönemde onlarla arası açıldı, Ceasar'ın Pharsalus Muharebesi'ndeki zaferinin ardından Roma'ya geri döndü. Caesar'ın hükümranlığı altında sesini çıkarmadı, yazılarına konsantre olmuştu.
MÖ 45 yılının şubatında kızı Tullia öldü. Hayatı boyunca bu şoktan kurtulamadı.
MÖ 44 yılında Caesar öldürüldü. Bu dönemde popülaritesi arttı; Senatonun en güçlü, en sözü geçer adamı hâline geldi. Caesar'dan sonra giderek güçlenen Marcus Antonius'u sevmiyordu. Yine de Marcus Antonius ve Cicero dönemin en güçlü iki adamı olarak diğerlerinden daha öne çıkıyordu. Caesar'ın veliahtı Octavianus İtalya'ya varınca Cicero, Antonius'a karşı Octavianus'u savunmaya başladı. Sürekli Antonius'u eleştiriyor, Octavianius'u ise övüyordu. Senatoyu da Antonius'a karşı kışkırtmıştı. Bu dönemler Cicero'nun ününün doruğuydu. Zamanla Cicero'nun, Antonius'a olan kini arttı, kafasındaki plan hem Octavianus hem de Antonius'u aradan çıkarmaktı ama bu ikisi Lepidus ile beraber ikinci Triumvirliği kurunca, Cicero'yu devlet düşmanı ilan ettiler. Cicero kaçtı, fakat yakalandı.
MÖ 43 yılının 7 Aralık günü başı kesilerek idam edildi. Başı Forum Romanum'daki Rostra'da halka teşhir edildi, elleri ise Senato binasının kapısına çivilendi.

Hiç kuşkusuz Cicero'yu bu kadar büyük ve ünlü kılan özelliği onun inanılmaz hatipliği idi. Toplam 88 konuşması kayda geçirilmiş, bunlardan sadece 58'i bugüne ulaşabilmiştir.

In Verrem (MÖ 70)
Pro Lege Manilia veya De Imperio Cn. Pompei (MÖ 66)
De Lege Agraria contra Rullum (MÖ 63)
In Catilinam I-IV (MÖ 63)
Pro Marcello (MÖ 46)
Pro Ligario (MÖ 46)
Pro Rege Deiotaro (MÖ 46)
Philippicae (MÖ 44)

de Inventione (MÖ 84)
de Oratore (MÖ 55)
de Partitionibus Oratoriae (MÖ 54)
de Optimo Genere Oratorum (MÖ 52)
Brutus (MÖ 46)
Orator ad M. Brutum (MÖ 46)
Topica (MÖ 44)

Epistulae
de Republica (MÖ 51)
Hortensius (MÖ 45)
Lucullus or Academica Priora (MÖ 45)
Academica Posteriora (MÖ 45)
De Finibus, Bonorum et Malorum (MÖ 45)
Tusculanæ Quaestiones (MÖ 45)
de Natura Deorum (MÖ 45)
de Divinatione (MÖ 45)
de Fato (MÖ 45)
Cato Maior de Senectute (MÖ 44)
Laelius de Amicitia (MÖ 44)
de Officiis (MÖ 44)
Paradoxa Stoicorum (MÖ-)
de Legibus (MÖ-)
de Consulatu Suo (MÖ-)
de temporibus suis (MÖ-)
Commentariolum Petitionis (MÖ-, Cicero'ya atfedilse de büyük ihtimalle kardeşi Quintus Tullius Cicero tarafından yazılmıştır.)
NOT: Cicero Klasik Latincede "Kikero" şeklinde, Caesar ise "Kayzar" şeklinde okunur. Latince bir ismin İngilizcede farklı, Fransızcada farklı, İspanyolcada farklı yazılıp farklı telaffuz ediliyor olması oldukça kafa karıştırıcı olacağından, insan, ülke ve şehir adlarının asıllarındaki gibi yazılması ve okunması olabilecek en uygun ve akademik yöntemdir.

Ciceroculuk

Texas Üniversitesi, Cicero'nun hayatı, kronolojisi, bibliyografisi
İnternet Felsefe Ansiklopedisi, Cicero11 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cusco (Kusko) (Cuzco da denir, Keçuva dilinde Qusqu veya Qosqo), Peru'nun güneydoğusunda, And Dağları'nın Kutsal Vadi bölgesi ve Huatanay Nehri yakınlarında yer alan bir şehirdir. Şehir aynı zamanda kendi adını taşıyan ilin ve bölgenin de başkentidir. Peru Anayasası'nın (1993) 49. maddesi, şehri Peru'nun Tarihi Başkenti olarak tanımlar.
Cusco, Peru'nun nüfus bakımından yedinci en büyük şehridir; 2024 yılında nüfusu 505,000 idi. Aynı zamanda Peru Andları'nın en büyük şehri olup, bölge ülkenin yedinci en kalabalık metropol alanıdır. Şehrin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 3.400 m civarındadır.
Cusco şehri 16. yüzyıldaki İspanyol fethine kadar İnka İmparatorluğu'nun başkentiydi. 1983 yılında Cusco, UNESCO tarafından “Cusco Şehri” unvanıyla Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir. Günümüzde yılda 1.5 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlayan önemli bir turizm merkezi haline gelmiştir. Cusco ili aynı modern dünyanın yedi harikasından biri olarak tanınan dünyaca ünlü Machupicchu antik kentine ve çok sayıda İnka kalıntısına da ev sahipliği yapmaktadır.

İnka İmparatorluğu'nun başkenti olan Cusco şehri tarihte özellikle İmparator Pachacutec döneminde öne çıkmıştır. Adının anlamı "dünyayı değiştiren" olan bu imparator döneminde (1438-1471) Cusco tam anlamıyla bir başkent haline dönüşmüştür. Pachacutec döneminde kentte ciddi bir şehir planlaması yapılmış, kutsal alanlar belirlenmiş, dini merkezler ve Korikancha'nın da (Güneş Tapınağı) dahil olduğu birçok yapı inşa edilmiştir. Günümüzde Cusco şehrinin ana meydanı olan Plaza de Armas da temsili heykeli bulunur.  

İspanyol fatihi Francisco Pizarro'nun kuvvetleri Kasım 1533'te Cusco'yu işgal etti ve şehri yağmaladı. Pizarro, 1534 yılı Mart ayında İmparator Şarlken (Karl V - Carlos V) adına Cusco'nun belediye yönetimini resmen kurdu, ancak 1535'te başkentini kıyıdaki Lima şehrine taşıdıktan sonra Cusco önemini yitirmeye başladı.
1650 yılında meydana gelen büyük bir deprem, o dönemde Cusco'daki binaların büyük kısmını yıkıma uğratttı. Takip eden yeniden inşa çalışmaları sırasında kentte Barok etkisi görülmüştür. Bu dönemde şehir, taş işçiliği, resim, heykel, kuyumculuk ve süslemeli ahşap işçiliği alanlarında verimli bir sanatsal üretimin merkezi hâline geldi. Bu sanat üretimi, Roma Katolik rahipleri ve keşişleri tarafından yönlendirildi veya etkilendi; birçok önemli kilise ve diğer yapılar, İnka yapılarının yerine ya da üstüne inşa edildi.
Üç yüz yıl sonra, Mayıs 1950'de Cusco bir başka büyük deprem yaşadı; bu deprem tüm kiliselere ve konutların yaklaşık %90'ına zarar verdi.

 Wikimedia Commons'ta Cusco ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Municipalidad del Cusco
Main Travel Guide Of Cusco18 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A complete guide to Cusco Peru
Infos von Qosqo
Cusco travel guide16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cusco News3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gia del Cusco
Tourist Information10 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Casas en Cusco8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cusco'da dil okulu

David Hume (/hjuːm/; doğum adı David Home; 7 Mayıs 1711 – 25 Ağustos 1776), deneycilik, felsefi şüphecilik ve metafiziksel natüralizm alanlarındaki son derece etkili sistemiyle tanınan İskoç filozof, tarihçi, ekonomist ve deneme yazarıydı. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (1739–40) adlı eseriyle başlayarak Hume, insan doğasının psikolojik temellerini inceleyen doğalcı bir insan bilimi oluşturmaya çalıştı. John Locke'u izleyerek doğuştan gelen fikirlerin varlığını reddetti ve tüm insan bilgisinin yalnızca deneyimden kaynaklandığı sonucuna vardı. Bu yaklaşım, onu Francis Bacon, Thomas Hobbes, John Locke ve George Berkeley ile birlikte deneyci filozoflar arasında konumlandırır.
Hume, tümevarımsal akıl yürütmenin ve nedensellik inancının rasyonel olarak temellendirilemeyeceğini savundu; onlara yalnızca alışkanlık ve zihinsel süreçlerin yol açtığını öne sürdü. Bir olayın başka bir olaya neden olduğunu aslında hiçbir zaman algılamayız, yalnızca olayların "sürekli ardışıklığını" (constant conjunction) deneyimleriz. Bu tümevarım problemi, geçmiş deneyimlerden nedensel çıkarımlar yapabilmek için geleceğin geçmişe benzeyeceği varsayımını önkabul etmeyi gerektirir; ancak bu metafizik önkabulün kendisi önceki deneyimlere dayandırılamaz.
Felsefi rasyonalistlere karşı çıkan Hume, insan davranışını yönetenin akıl değil tutkular olduğunu savunmuş ve meşhur ifadesiyle "Akıl, tutkuların kölesidir ve öyle de olmalıdır" demiştir. Aynı zamanda bir duygucu (sentimentalist) olan Hume, ahlakın soyut ilkelerden değil duygu veya hislerden türediğini savundu. Ahlaki olgulara doğalcı açıklamalar getirme konusunda erken bir bağlılık gösterdi ve Avrupa felsefesi tarihçileri tarafından, bir olgu ifadesinin tek başına ne yapılması gerektiğine dair normatif bir sonuca asla ulaştıramayacağı fikrini (olan-olması gereken sorunu) ilk kez net bir şekilde ortaya koyan kişi olarak kabul edilir.
Hume, insanların "ben" kavramına dair gerçek bir anlayışa sahip olduğunu reddederek yalnızca bir duyumlar demeti deneyimlediğimizi ve benliğin, fikirlerin çağrışımıyla birbirine bağlanan bu algılar demetinden ibaret olduğunu öne sürdü. Bağdaşırcı nitelikteki özgür irade teorisinde, nedensel belirlenimciliği insan özgürlüğüyle tamamen bağdaşır görür. Onun din felsefesi, özellikle mucizeleri reddetmesi ve Tanrı'nın varlığına yönelik tasarım kanıtını eleştirmesi, dönemi için oldukça tartışmalıydı. Hume, faydacılık, mantıksal pozitivizm, bilim felsefesi, erken analitik felsefe, bilişsel bilim, teoloji gibi alanları ve pek çok düşünürü etkileyen bir miras bıraktı. Immanuel Kant, Hume'u kendisini "dogmatik uykusundan" uyandıran ilham kaynağı olarak gösterdi.

İnsan zihninde olup bitenleri Newton'un deneysel yöntemini uygulayarak, yeni bir insan bilimi kurmayı ve geliştirmeyi öneren Hume, tüm iyi niyetine ve yüksek amaçlarına rağmen, İngiliz empirizminin temel tezlerini koruduğu için son çözümlemede kuşkuculuğa düşmekten kurtulamamıştır. Bizim yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak tecrübe ettiğimiz ideleri, duyum ve izlenimleri bilebileceğimizi, bilgide kendi zihnimizin ötesine geçemediğimizi ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu söyleyemeyeceğimizi belirten Hume, insan zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini görmüştür, bu malzeme ise algılardan başka hiçbir şey değildir.
Gilles Deleuze'e göre, "Hume için söz konusu olan zihin psikolojisini, zihnin duygulanımlarının psikolojisiyle ikame etmektir. Zihin psikolojisi imkânsız, kurulamaz olandır, çünkü nesnesinde ne gerekli istikrarı ne de gerekli evrenselliği bulabilir; insanın gerçek bilimini yalnızca bir duygulanımlar psikolojisi kurabilir."

A Treatise of Human Nature (1739-1740, İnsanın Doğası Üzerine Bir İnceleme)
Essays Moral, Political and Literary (1742, Ahlak, Siyaset, Yazın Denemeleri)
An Enquiry Concerning Human Understanding (1751, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, çev. Oruç Aruoba, Hacettepe Üniversitesi Yayınları)
Political Discourses (1752, Siyasal Söylevler)
History of England (1754-1762, İngiltere Tarihi)

Dinin Doğal Tarihi (Natural History of Religion)
Tabiî Din Üzerine Diyaloglar (Dialogues on Natural Religion) (Bu iki kitabı beraber olarak çevrilmiştir: DİN ÜSTÜNE Çev. Mete Tunçay, İmge Yayınları)
İntihar ve Ruhun Ölümsüzlüğü Üstüne Deneme (On Suicide and On The Immortality of The Soul).

Gilles Deleuze, Empirisme et subjectivité, PUF, 1953 (Türkçesi: Ampirizm ve Öznellik, Ece Erbay (çev.), Norgunk Yayıncılık, İstanbul, 2008).
Hume, Prof. Dr. Örsan K. Öymen, Say Yayınları, İstanbul, 2010.

Davranışçılık veya behaviorizm, I. Dünya Savaşı sıralarında bir grup Amerikalı psikoloğun, yapısalcılığa ve işlevselciliğe karşı çıkmaları ve bilincin iç gözlem yöntemi ile incelenmesine kuşku ile bakmaları sonucu ortaya çıkan, bilinç hallerinin değil, davranışların, gözlenebilir durumların incelenmesi gerekliliğini savunan psikoloji kuramı akımıdır.
Davranışçıların önde gelen temsilcileri Watson ve Pavlov'dur. Bunlar bilinç kavramını bir yana bırakıp davranışları incelemişlerdir. Davranışçılara uyaran (stimulus)-tepki (response) psikologları da denir. Davranışçılara göre objektif tekniklerle gözlenebilen sadece insanların çevresel uyarıcılara karşı gösterdikleri tepkilerdir. Davranışçılar, gözlem ve deney yöntemini kullanırlar. Davranışçılar, organizma ve çevre ilişkilerinin insan ve hayvanlarda birbirinin aynı olduğu kanısındadırlar. Bu nedenle hayvanlar üzerinde psikolojik araştırmalar yapmışlardır. Örneğin Pavlov koşullu öğrenme deneylerini köpekler üzerinde yapmıştır.
Davranışçı psikologlar, insan davranışlarının açıklanmasında çevre faktörüne çok fazla önem verdikleri ve diğer etmenleri görmezden geldikleri gerekçesiyle diğer ekollerin savunucuları tarafından eleştirilmiştir.Bununla birlikte davranışçı akım, psikolojinin bir bilim niteliği kazanmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Yöntemsel: Watson'un davranışçılığı; davranışın nesnel çalışmasıdır. Bilişsel süreçler, içsel durum dikkate alınmaz.
Radikal: Skinner'in davranışçılığı; Yöntemsel Davranışçılığın aksine, davranış ilkelerine, organizmanın içsel süreçlerini dahil edecek biçimde genişletir; mekanik ve indirgemeci değildir; kuramsal olaylar davranışların nedeni olarak düşünülmez; olaylar, en azından onların yaşandığı bireyde gözlemlenebilir olmalıdır. Willard Van Orman Quine radikal davranışçılığın birçok fikrini dil eğitiminde kullanır.
Teolojik: Skinner sonrası; Bilişsel süreçlerin aksine nesnel gözlemlere odaklanır.
Teorik: Skinner sonrası; Gözlemlenebilir içsel süreçleri kabul eder, dinamiktir.
Biyolojik: Skinner sonrası; Algısal ve motor davranış modüllerini, davranış sistemlerinin teorisini temele alır.
Psikolojik Davranışçılık: İnsanı merkeze alan ilk genel davranışçı kuram. "mola", "sembolik pekiştirme" ve diğer analiz ve bulguları ortaya çıkardı. Bu kuram çocuk gelişiminin davranışsal incelemesinde, eğitimde, anormal ve klinik alanlarda kullanılır. PD, uygulamalı davranış analizi için yeni yollar sunar.

Özel

Genel
Altınörs, Atakan (2012), "Davranışçı Yaklaşıma Chomsky'nin İtirazı", Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Haziran 2012, s.65-90

Deizm, tüm dinleri reddeden ve din, peygamber veya vahiy aracı olmaksızın bireyin akıl, gözlem, sezgi gibi yollarla Tanrı'nın varlığına inanmasına dayalı bir felsefi görüştür. Deizm, Latince'de "Tanrı" anlamına gelen Deus sözcüğünden türemiştir. Türkçede yer yer "yaradancılık" olarak da anılır ve Deizm genellikle dini dogma içermeyen bir tanrı inanışını tanımlamakta kullanılır.
Deizm felsefesi doğal dünyaya dair gözlemlerin ve mantığın kaynağını oluşturduğu; dinsel bilgiye dolaysız biçimde, sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alır, bu sebeple vahiy ve peygambere dayalı tüm dinleri reddeder. İlk deist düşünürlerin çoğu Tanrı'nın Dünya'nın işleyişine doğrudan müdahale etmediği görüşündedir ve deist felsefe genel olarak canlılara müdahale edip dünya işlerine karışan bir Tanrı inancını kabul etmemektedir.
Deist felsefeye göre Tanrı vardır ve nihai olarak evrenin yaratılmasından sorumludur. Eş değer olarak deizm, Tanrı'nın varoluşunu her şeyin sebebi olarak ortaya koyan ve onun kusursuzluğunu (ve genellikle doğal hukuk ile takdir-i ilahinin varlığını da) kabul eden, ancak Tanrı'nın evrende mucizeler aracılığıyla ilahi vahyini veya doğrudan müdahalesini reddeden görüş olarak da tanımlanabilir.
İnanışın tanımlanmasında kullanılan doğal din ya da doğal inanç kavramları, hiçbir aracı olmaksızın sadece akıl yoluyla kavranabilecek yalın bir Tanrı inancını belirtir. Bu inancı benimseyen kişiye deist denir. Deizm kavramı ilk olarak 17. yüzyılda özellikle İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Deist kavramı yazılı olarak belki de ilk kez Pierre Viret'in İnanç ve İncil Öğretisi Eğitimi (Instruction Chrétienne en la doctrine de la foi et de l'Évangile) adlı 1564 tarihli yapıtında kullanılmış olup; Pierre Bayle'nin Tarih ve Eleştiri Sözlüğü adlı yapıtının Pierre Viret maddesinde ilgili bölüm yeniden basılmıştır. Terim Latince Tanrı anlamındaki Deus sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncelilerin Tanrı inancını belirtmede kullanılmıştır.

Evreni yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir tanrıya duyulan inanç deizmi ifade etmektedir. Deistler genellikle bu doğrultuda evreni Tanrı tarafından tasarlanan, hareketi başlatılan; dışarıdan müdahale olmadan doğa kanunlarına uygun şekilde işleyen bir bütünlük olarak görme eğilimindedir.
Kehanetlerin, mucizelerin, dinsel dogmaların, demagojilerin ve kaynağı ilahi ilan edilen dinlerin reddinden dolayı peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günâh, ibâdet, dua, vahiy, melek, cin, şeytan, cennet, cehennem, ahiret ve kader gibi kavramların genellikle bu inanışta yeri yoktur. Belirli bir öncüsü, merkezi bulunmaması sebebiyle deizmde ihtiyaç duyulan tek şey sağduyulu olmak ve her şeyi akıl süzgecinden geçirmektir.
Deizmin temel inançları dışında bazı deistler ölümden sonra yaşama veya reenkarnasyona inanabilir. Bununla birlikte deistlerin ruhun ölümsüzlüğüne dair inançları hayli çeşitlidir. Ruhların Tanrı tarafından ölümden önceki hayatlarındaki davranışlarına göre ödüllendirileceğine ya da cezalandırılacağına veya sadece ruhun ölümsüzlüğüne inanan, ruhun ölümsüzlüğü konusunda agnostik yaklaşım sergileyen ve ruhun ölümsüz olmadığını düşünen deistler vardır. Deist yazarlar Yüce Varlık, İlahi Saatçi, Evrenin Büyük Mimarı ve Doğanın Tanrısı gibi ifadeler kullanarak çeşitli şekillerde Tanrı'ya atıfta bulunmuştur.
Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, Tanrı'nın oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir Yaratıcıya inanmak, o Yaratıcının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine inanmayı gerektirmez. Evrim teorisine karşı ortaya atılan akıllı tasarım görüşü deizmde bulunmak zorunda değildir.

Deist düşüncenin eski zamanlardan beri var olduğu düşünülmektedir. Deizm kelimesi ise; 17. yüzyılda özellikle İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Doğal dine inanış 17. yüzyılda Avrupa'da bir devrim olmuş; birçok kültür bu akıma destek vermiştir. Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım; Avrupa'nın Klasik Roma ve Antik Yunan dönemindeki düşünceleri çalışmaya itmiştir. Mitoloji üzerine yapılan araştırmalarda da; birçok dinin kendinden önceki dinlerden örnekler alarak hikâyelerde karakterlerin isimlerini değiştirerek kullandığını ortaya çıkarmıştır. Bunun yanı sıra; eski dokümanların analiz edilmesi doğrultusunda ve bilimin de sunduğu olgularla tarihte ilk defa Hristiyan toplumlar tarafından İncil eleştirilmiştir. Yapılan araştırmalar doğrultusunda, dünya tarihinin Kitab-ı Mukaddes'te anlatıldığından çok daha farklı olduğu ortaya çıkmıştır. 16. ve 17. yüzyılda Avrupalıların Amerika, Asya ve Pasifik'i de keşfetmesinden sonra; aradaki farklılıklardan, dini Nuh'tan geliş inancının bozduğuna inanılmıştır. Bu konuda Herbert; De Religione Laici'de (1645) şu sözleri yazmıştır: Birçok inanış ya da din, açıkça, birçok ülkede uzun süredir vardı ve kesinlikle kanun koyucuların bahsetmediği bir tane bile yoktu, Wayfarer'ın Avrupa'da bir tane bulması gibi, başka biri Afrika'da, Asya'da ve bambaşka bir tanesi de Hindistan'da...
Bu doğrultuda, Hristiyanlığın birçok din arasındaki dinlerden biri olduğunun farkına varılmış ve hiçbir şeyin bir dinin diğerinden daha iyi ya da daha doğru olduğunu ispatlamayacağına inanılmıştır.

Bu akım, 17. yüzyılın ilk yarısında İngiliz düşünür Edward Herbert ile başladı ve en yaygın olduğu ülke İngiltere'ydi. Cherbury'li Lord Herbert İngiliz deizminin babası olarak kabul edilmekteydi. Onun takipçisi Charles Blount, bir deist olduğunu açıkça beyan eden ilk düşünürdür ve ölümünden sonra yayınlanan Summary Account of Deist’s Religion adlı eseri deist fikirlerin yayılmasında hayli etkili olmuştur. Daha sonra John Toland, Christianity Not Mysterious ve Matthew Tindal Christianity as Old as the Creation adlı eserinde deist fikirleri açıklamış ve yaygınlaştırmıştır. O, bu eserinde doğal dinin Hristiyanlıkla veya daha geniş bir ifade ile vahyedilmiş dinle aynı doğruluk ve mükemmelliğe sahip olduğunu ve yine hem doğal din hem de vahyedilmiş dinin aynı amaca sahip olduğu ve dolayısıyla onların ahlâki kurallarının da aynı olması gerektiğini ifade eder.
Deizmin en ünlü temsilcilerinden olan John Toland, bir doğal din kültürünün taslağını çizerek Pentheistikan adlı eserinde bunu izah etmiştir. Ona göre, böyle bir kültürün rahibi bilim, kahramanları ise insanlık kültürünün tarihindeki büyük yetiştiriciler olacaktı. Shaftesbury, deizm anlayışı içerisinde yer alan bir düşünürdür. Ona göre din, insanın hayatının yücelmesidir. Tanrı'yı biz evren gibi kendi mükemmel eseri içerisinde bulabiliriz; çünkü tabiat her yanı ile kendisine şekil vermiş olan büyük sanatçının izlerini taşır, Onun bu engin dünya görüşünün temeli “güzellik” idesine dayanır.
Fransız deistleri içindeki en önemli ve tanınmış sima olan Voltaire, Newton fiziği ve tabiat kanunu fikrini esas alan bir doğal din anlayışını savunmuştur. Evrensel çekim kanunundan hareketle Newton fiziğini yorumlayan Voltaire, Tanrı'nın sürekli yaratıcılığı inancı ile evrendeki tabiî süreklilik fikri çeliştiği için deizme ulaşmıştır.
Rousseau ise Voltaire'in akılcı ve katı deizmini romantik ve esnek bir anlayışla sürdürmüştür. Filozofa göre, insanda doğuştan mevcut olan iyilik ve adalet duygusu sonradan kötülüğe ve eşitsizliğe dönüşebilmekte, ancak insanın tabiatında var olan ışık ona yeniden yol gösterebilmektedir. Bu görüşler Hristiyanlığın doğuştan günahkar insan anlayışına ve dolayısıyla İsa'nın kurtarıcılığı inancına aykırıdır; ayrıca kilisenin yol gösterici rolünün ve ruhani otoritesinin yerine akli aydınlanmayı koymaktadır.

Rousseau ve Voltaire, deizm anlayışı içerisinde yer alan Fransız filozoflardır. Özellikle Voltaire, "Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır", "Tanrı olmasaydı biz O'nu icat etmek zorunda kalacaktık, ama bütün tabiat O'nun var olduğunu bize haykırmaktadır." demiştir. Rousseau'ya göre de din, yüksek bir varlığın bizlere verdiği yüksek bir duygudan ibarettir.

18. yüzyıl sonuna değin deizm, İngiliz, Fransız ve Alman aydınları arasında egemen dinsel görüş durumuna gelmiş, sonraları Amerikalıların da dinsel görüşlerinin biçimlenmesinde önemli rol oynamıştır. Amerika'daki deist düşünürlerin arasında en önemlisi Thomas Paine'dir. Paine, Akıl Çağı adlı eserinin ilk bölümünde açık bir şekilde Hristiyanlığa, özellikle de kurtuluş akidesi ve vahiy anlayışını eleştiriyor, Kitab-ı Mukaddes'teki vahiy, mucize, ahlak, enkarnasyon ve evren hakkındaki bilgileri açıkça eleştirerek reddediyor ve özellikle astronomi ilminin ortaya koyduğu evren telakkisiyle uyuşmazlığını göstererek diğer deistler gibi bilime verdiği önemi gösteriyordu. İkinci bölümde ise, doğal din anlayışını ortaya koyuyordu. Böylece Paine, birinci bölümde yıkmaya çalıştığı vahye dayalı Hristiyanlık yerine ikinci bölümde aklı esas alan doğal din sistemini anlatmaya çalışıyordu. Kısaca Paine, Paul Blanshard'a göre Amerika tarihinde en ünlü özgür düşünür olup dinleri eleştirmiş ve hem Tanrı'ya hem de ölümsüzlüğe inanmıştır.
Dünya Deistler Birliği (World Union of Deists)'nin web sitesinde bu birliğe üye olmak isteyenlerden önce Paine'in bu eserindeki öğretileri kabul etmelerini şart koşmaktadırlar.

Deist yazarlara bakıldığında genellikle benzer sebeplerden dolayı yüce bir varlık sonucuna ulaştıkları gözlenmektedir. Bunlar sırasıyla aşağıda belirtilmiştir.
Kozmolojik Argüman: Bu argüman, ilk neden ve nedensellik kanıtıdır. Hiçbir şey, nedensiz olarak meydana gelmez. Her şeyin bir nedeni vardır; her bir neden, başka bir nedenin sonucudur. Yani var olan her şeye, kendisinden önce gelen bir şey neden olmuştur. Bu nedenlere bakarak, ilk nedene kadar ineriz ve nedeni bulunmayan Tanrıyı buluruz. Tanrı var olma nedeni bulunmayan temel tek varlıktır. Sıralamasıyla şöyledir:

Var olmaya başlayan her şeyin bir sebebi vardır,
Evren var olmaya başlamıştır,
Demek ki evrenin bir sebebi vardır.
Doğa Yasası Argümanı: Bu argüman teleolojik argümanın farklı bir biçimidir. Doğa yasası argümanına göre doğada t

Desizyonizm yani Kararcılık(bazen metinlerde tercüme edilmeden karşılaşılan Almanca Dezisionismus'tan türetilmiştir), ahlaki veya hukuki ilkelerin siyasi veya hukuki organlar tarafından alınan kararların ürünü olduğunu ifade eden politik, etik ve içtihatcı bir doktrindir. Kararcılığa göre, kararın geçerliliğini belirleyen, kararın içeriği değil, uygun bir makam tarafından veya doğru bir yöntem kullanılarak alınmış bir karar olmasıdır.

Hukuk teorisinde, kararcılığın Alman hukuk bilgini Carl Schmitt gibi önemli bir savunucusu bulunmaktaydı. Schmitt, yasanın geçerliliğini belirleyen şeyin yasanın gerçek hükümleri değil, uygun makam tarafından yasa haline getirilmiş olması olduğunu belirtmiştir. Hayatının ilerleyen dönemlerinde Schmitt, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne üye olduğunda, kararcılığı Nazi politikasını haklı çıkarmanın bir yolu olarak kullanarak "Der Führer yasayı yaptı, der Führer yasayı koruyor" dediği aktarılmıştır.

İradecilik
Otoriteryanizm
Hukuk felsefesi

Carl Schmitt: Gesetz und Urteil, 2. baskı, Münih 1969.
Carl Schmitt: Politische Theologie: Vier Kapitel zur Lehre von der Souveränität, Münih 1922.
Wolin, Richard. “Carl Schmitt, Political Existentialism, and the Total State.” Theory and Society 19, no. 4 (1990)

Determinizm, belirlenircilik, gerekircilik veya belirlenimlilik evrenin işleyişinin, evrende gerçekleşen olayların çeşitli bilimsel yasalarla, örneğin fizik yasaları ile, belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu öne süren öğretidir. Yani öğretiye göre her şey belirlenmiştir ve değişmesi mümkün değildir. Bu görüş başta ahlak felsefesi olmak üzere felsefenin çeşitli dallarının uğraş ve çalışma alanına bir görüştür. Ahlak felsefesindeki "İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?" sorusunu yanıtlamaya çalışır.

Günlük hayatta aldığımız  kararlar, düşüncelerimiz, eylemlerimiz, ahlaki tercihlerimiz belirlenmiş ve kesin kurallar içerisindedir. Özgür irade yanılsamadır. Bize özgü sandığımız hareketlerimiz sadece bilimsel yasaların işleyişidir. İnsanın iradesi nedenler zinciri ile gelişen bir durumdur ve bu durumda insanın etkisi yoktur. Sadece nedenler ve sonuçlar vardır. Bu sebepten nedensellik ilkesi determinizmin temel taşıdır. Evrende bir düzen vardır ve nedenler-sonuçlar bu düzen içerisinde işler. Bu düzen çözüldüğünde nedenler ve sonuçların açıklanıp daha sonra gelişecek olayların bilgisini elde etmek mümkün olacaktır. Spinoza'nın 
determinizm anlayışına göre ise aklın tamamen objektif oluşu mutlak determinizm olarak nitelendirilir. Determinizmin klasik açıklamasını 18. yüzyılda  Pierre-Simon Laplace yapmıştır. Bu açıklamaya göre evrenin bugünkü durumu, evrenin önceki durumunun sonucu; sonraki durumunun ise nedenidir.

Determinizmin köklerini Thales'e kadar uzatmak mümkündür. Evrenin te­mel ilkesi olarak Thales 'su'yu, Anaksimandros apeiron(sınırsız, sonsuz)'u, Anaksimenes (miletli) hava­yı, Herakleitos logos'u tüm oluşu düzenleyen unsur olarak alır. Empedokles'in "dört unsur"u (su, hava, toprak ve ateş), Demokritos'un atomu, Aristoteles'in ilk hareket ettiri­ci ilkesi, Stoacıların evrensel logos'u birer belirleyici olarak düşünülür. Yeniçağ'da mekanikçi anlayış determinizmden beslenecektir. Çünkü mekanik ilişkilerin kesinliği evrendeki düzeni açıklamaktadır. Descartes Tanrı'yı ve tanrısal özelliklere sahip insanı özgür irade sahibi olarak tanımlarken maddenin ilahi bir yönlendirmeye uğradığı düşüncesine karşıdır. Spinoza  Tanrı'yı sonsuz, tek, mükemmel, zorunlu, basit, hareketsiz, ölümsüz ve bağımsız olarak tanımlar ve panteist bir anlayışı benimser. Bunun yanı sıra mutlak determinizm kavramıyla evrenin kesin bir düzeni olduğunu savunur. Spinoza'ya göre her eylemimiz bu düzenin kesin ölçütleri etrafında şekillenir dolayısıyla özgürlük olgusundan bahsedilemeyeceğini öne sürer. Claude Bernard ise : Şunu deneysel bir delil olarak benimsememek gerekir: Kaba cisimlerde olduğu gibi canlı varlıklarda da her olgunun varoluş şartları mutlak bir biçimde belirlenmiştir. Bir başka deyişle bir olgunun şartları bir defa bilindi ve yerine getirildi mi, bu olgu deneycinin isteğine göre her zaman ve zorunlu olarak gerçekleşebilecektir demiştir. Bu açıklama mekanikçi mantığın determinizm ile ilişkisini belirtmiştir.

1820'li yıllarda "determinizm" kavramı bir makinenin çalışmasını tanımlarken Simeon Poisson ve Laplace bu kavramı "makine gibi çalışan evren" modeli için önerdiler. Bu görüş "Evrenin parçası olan insan da kurallar içinde işler, insanın özgür iradesi yoktur" önermesini doğurdu. 19. yüzyılda pozitivist felsefenin etkileri artmaya başladı. Bu etkiler soyut ve somut kavramların, düşünce ile bilimin çatışmasına sebep oldu. Bu yüzyılın sonunda Bergson, Boutroux, De Broglie, Heisenberg, Max Planck, Von Neumann, F. Perrîn gibi filozoflar ve bilim adamları determinizmi eleştirmeye ve indeterminizm hakkında görüşlerini öne sürerek anlayışların değişmesine sebep oldular. Bu zamanlarda gelişen kuantum mekaniği, determinizm anlayışını; determinist olduğu düşünülen fizik yasalarının indeterminist olduğu düşünülen yanları açığa çıkardı.

Determinizm kararların sebeplerinin incelenmesi için farklı dallara ayrılmıştır:

Mekanik determinizm: insanın kararları kendi dışındaki nedenlerin sonucudur.
Ekonomik determinizm: ekonomik etkenler insanın kararlarında belirleyicidir.
Toplumsal(Oto) determinizm: insanın iradesi yaşadığı toplum değişkenleri(eğitim, ekonomi, sağlık, mal varlığı) ile belirlenir.
Tarihsel determinizm: insanın kararlarının belirlenmesinde tarihi olaylar etkilidir.
Deneysel determinizm: deney ile elde edilen veriler tekrar bağımsız olarak sabit sonuçlara sahiptir. Pozitif bilimlerin açıklanmasında etkili olan determinizmdir. Bu anlayışa göre mucize gibi olaylar yoktur. Bilimlerin kuralları sabittir ve bu da belirli durumları ortaya çıkarır.

Psikolojik kanıt: İnsan karar verirken dış uyarıcıların etkisindedir. Duygular bilinçaltının yansımasıdır. Bu nedenle insan özgür hissetse bile özgür değildir.
Sosyolojik kanıt: İnsan toplum içindeki diğer bireylerin davranışlarından etkilenebilir ve etkilenen insan özgür değildir.

Ortaöğretim Felsefe. Ankara: Pasifik Yayınları. 2012. ss. 112, 113.

Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır. Devlet siyasal bir birliktir. Bunun için her şeyden önce devleti kuran bireyler arasında kültürel bir birlik lazımdır. Ancak kültürel birlik devletin yaşaması için yeterli değildir. Tarihte görülen birçok iç savaş, kültürel birliğin devlet kurulmasında yeterli olmadığını göstermektedir. Amerikan İç Savaşı'nın anayasal düzenin kurulmasının ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyması ve savaş kültürü yerine hukuk devlet ilişkisinin kavranması açısından önemi büyüktür.
Bütün toplumlar, bir devletin varlığı ile nitelenmezler. Avcı ve toplayıcı kültürler ve küçük tarım toplumlarında devlet kurumları yoktur. Devletin doğuşu, insanlık tarihindeki ayırıcı bir geçişi göstermektedir, çünkü devlet oluşumunda söz konusu olan politik gücün merkezîleşmesi, toplumsal değişim süreçlerinde yeni dinamikleri ortaya çıkarır.
Thomas Hobbes, devleti Leviathan adlı eserinde Tevrat'ta bahsedilen Livyatan canavarına benzetmiştir. Max Weber ise devletin meşru şiddet kullanma aracı olduğunu söylemiştir.

Tarih boyunca birçok devlet tanımı yapılmıştır. Devletin ortaya çıkışı, işlevi ve geleceği hakkında felsefi çözümlemeler yapılmıştır. Devlet kurumunun oluşmasına yol açan etkenlerin başında tarım devrimi gelir. Özellikle Asya'daki tarım topluluklarının topluluk üzerinde bir devlet olgusunu ilk olarak oluşturduğu söylenebilir. Devlet felsefesi alanında fikir beyan eden filozoflardan Platon'da devlet “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan”, Aristoteles'te “doğal bir oluşum”, Ancillon'da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan, Hobbes'da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Hobbes ve Locke'da toplum sözleşmesinin sonucu, Fichte'de saf insan amacının yüce aracı, Schelling'de mutlak olan, Hegel'de tözel irade olarak ahlaksal tin, Cicero'da hukukun sonucu olarak betimlenir. Günümüzde de birçok siyaset bilimci ve filozofun farklı tanımları vardır. Hukuki açıdan devlet, genellikle unsurlarından hareketle tanımlanır. Buna göre devlet; "Ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir." Bu tanımdaki unsurlar şunlardır:

İnsan unsuru: Halk ya da millet unsuru olarak da adlandırılabilir. Belirli bir alanda birlikte yaşayan ve çeşitli bağlarla ortak yaşama iradesi gösteren insan topluluğudur. Bir devleti oluşturacak insanların sayısı hakkında bir alt sınır olmamakla birlikte devletin niteliğine göre makul bir alt sınır kabul edilebilir. Modern yaklaşıma göre millet unsurunun kurulabilmesi için manevi nitelikte bağlar yeterli olup bu manada birlikte yaşama iradesinin doğması yeterlidir.
Egemenlik unsuru: Siyasal iktidar unsuru olarak da adlandırılan bu unsur, devletin esas kurucu unsurudur. Belirli bir yeryüzü parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun üstün irade çerçevesinde örgütlenmesidir. Egemenlik kavramı otoriteden farklı olarak ülke içinde biricik meşru güç kaynağı olmayı ifade ederken ülke dışında (uluslararası alanda) bağımsız olmak anlamına gelmektedir.
Ülke unsuru: Ülke, coğrafi anlamda bir bütünlük teşkil eden ve sınırları belirlenebilir bir kara parçasını ifade eder. Ancak devletin sınırları konusunda bir tartışma bulunması mümkündür. Ancak devlet sınırları öngörülebilir bir toprağa sahip olmalıdır. Devletin ülkesi kara ülkesi, deniz ülkesi ve hava ülkesi olarak üçe ayrılır.

İnsanlar Mezopotamya ve Nil kıyıları gibi sulak alanlar çevresinde toplanmaya başlamıştır. Bu bölgelerde tarımın ortaya çıkması ve suyun paylaştırılması için verilen mücadele, devlet kavramının ortaya çıkmasının en önemli sebeplerindendir. İlkel toplumlarda devletin oluşumunun başlangıç noktası toplumdaki farklılaşmalardır. Bu farklılaşmalar; göçebeler ve yerleşik yaşama biçimine sahip olanlar, çiftçiler ve çobanlar, halk ve büyük adamlar arasında gerçekleşmiştir ve zamanla eşitliğin bozulmasına sebep olarak devlet kavramını yaratan sebeplere dönüşmüştür. Tarımla birlikte mülkiyet kavramı var olmuş ve tarımsal ürünün eşit paylaşılmamasından dolayı toplumsal katmanlar meydana gelmiştir. Bu durum devletin oluşumuna yardımcı olmuştur. Tarımdan elde edilen hasılanın kaydedilme ihtiyacı yazının icadı ile paylaşım ve mülkiyeti koruma ihtiyacı da hukuk ve dinin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Antik Çağ'da mülk sahiplerinin yaşadıkları kentin ve mülkiyetlerinin korunması ihtiyacı sonucu şehir devletleri ortaya çıkmıştır. Bu şehir devletlerine Antik Yunan'da Pôlis denmiştir. Bilinen ilk devlet olan Sümerlerin devletleşmesi güç ve mücadeleyle gerçekleşmiştir. Göçebe bir hayat tarzı olan Sümerlerin, Mezopotamya'da yerleşik hayat tarzı olan topluluklar üstünde egemenlik kurması ile birlikte ilk devlet ortaya çıkmıştır. Devletin kökeni aileye dayandırılmaktadır ve ailenin zaman içerisinde büyüyüp genişlemesiyle ve kan bağına sahip ailelerin de birleşmeleri ile birlikte devlet ortaya çıkmıştır.

Devlet nizamında bir araya gelen bireyler, devleti üstün bir otorite olarak kabul ederler. Devletin varlığı, bireylere göre üstün bir konuma sahiptir. Devletin işleyiş yapısını oluşturan, kendisini ve bazı ayrıcalıklarını bireylere karşı üstün tutan varlığa "itaat skalası" denilir. Devlet; itaat skalası için en üst seviyede kendisini, yapısının ve işleyişinin korunması içinse en alt seviyede bireyleri tutmaktadır. Bireyler, devletin meşruluğunu sorgulama çabasına girmezler, devlete açıkça itaat gösterirler. Devletin normlarına, yürütme biçimine ve devlete karşı olan sorumluluklarına saygı gösterirler. Devlet ise bu saygınlığın ve itaatin karşısında, kendi kimliğini taşıyan bireylerine dış dünyada egemenliğini ve bağımsızlığını ilan etme fırsatını sunar.

Devlet, hükûmetten daha geniştir. Hükûmet ise devletin bir parçasıdır.
Devlet, devamlı ve süreklidir. Hükûmet ise geçicidir, kısa ömürlüdür.
Hükûmet, devlet otoritesinin işletilmesini sağlayan bir araçtır. Hükûmet sadece devletin beyni olma görevindedir.
Devlet, kişisel olmayan bir otoritedir. Memurlar bürokratik usullere göre işe alınır ve görevliler, hükûmetin ideolojik isteklerine duyarsız olacak şekilde seçilir.
Devlet, ortak iyiyi ve genel iradeyi temsil etmeye çalışır. Fakat hükûmet ise belli ideolojileri temsil eder.

Modern devlet anlayışı 15 ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Modern devleti geleneksel devletten ayıran özellik; sahip olduğu egemenlik ve meşrutiyet anlayışıdır. Modern devlet anlayışı, belirli bir süreçteki ekonomik, sosyal, kültürel, toplumsal gelişmeler ışığında ortaya çıkmıştır. Oluşum süreci ilk olarak Machiavelli tarafından laik bir siyasal iktidar kurgusu temellerinin atılmasıyla başlayıp Jean Bodin'in egemenlik kavramını ortaya atmasıyla devam etmiş ve Thomas Hobbes'in toplum sözleşmesi kuramını geliştirmesiyle kendini geliştirmiştir. John Locke; serbest piyasa ekonomisi, kuvvetler ayrılığı, doğal haklar teorisi ve toplum sözleşmesiyle mutlakiyetçi görüşe karşı çıkmıştır. Locke'nin ardından Rousseau, toplumsal sözleşme kuramında egemenliğin kaynağını halka bağlamış ve devletin meşru kaynağını sağlamlaştırmıştır. Sieyés, "millet" kavramı ile modern devlet anlayışına katkıda bulunmuştur.
Modern devletin nitelikleri; gelecek planları yapabilen, varlığını uzun dönemlerde tehdit edecek olan gelişmeleri fark edebilen, kendini eleştirebilen, değişim ve dönüşüm yeteneğine sahip olan bir yapılanmaya sahip olmasıdır. Modern devlet, temsili devlet olup sadece bir kesimi değil herkesi temsil eder.

Siyasi otoritenin tek merkezde toplandığı, merkezî otoritenin tek bir anayasa ile sağlandığı devletlerdir. Yasama organının yaptığı kanunlar bütün ülkede uygulanır. (Örn.: Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık, İsrail, İtalya, İrlanda, Norveç, Yunanistan, Türkiye)

Birden fazla devletin kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir anlaşma ile birleşmeleri sonucu oluşan devletlerdir. İki şekilde olabilir:

Konfederasyon: Merkezî bir devlet olmamakla birlikte birden fazla bağımsız devletin bazı konularda iş birliği yapmak için oluşturduğu bir yapıdır. Her devlet kendi içinde bağımsızlığını korur. Ve istediği zaman konfederasyondan ayrılabilir.
Federasyon: Federe denilen birden çok devletin kendi istekleriyle bir araya gelerek ortak bir anayasa etrafında federal devlet (merkezî devlet) oluşturmasıdır. Her federe devlet federal anayasa dışına çıkmayarak kendi içinde yasama, yürütme, yargı olarak diğer federelerden ayrı bir hukuksal kimliğe sahiptir. Ancak dış ilişkilerde egemenliği temsil eden federal devlet bu örgütlenme dışında kalan diğer devletlere karşı siyasi ya da askeri diğer dış ilişkilerde tek bir güç olarak temsil yetkisine sahiptir. Bu devlet yapısına örnek olarak ABD; Rusya yazılabilir.

Yasama, yürütme, yargı yetkilerinin köklü bir hanedandan olan ve yönetimin miras usulü ile devredildiği bir kişi elinde toplandığı yönetim şekildir. Bu siyasal iktidarı elinde bulunduran güç farklı din ve kültürlerin getirdiği etki ile kral, han, sultan, padişah, imparator gibi unvanlar kullanabilir. Köklü bir yapıya sahip olan ve çok eski yıllara dayanan bu yönetim şekli farklı zaman dilimlerinde çağın değişmesi ile ayakta kalmak için gerektiğinde farklı biçimlere bürünmüştür. Monarşi çeşitleri ise;
1. Mutlak monarşi: Hükümdarın hakları sınırsız olarak mevcut olan ve tarihte bilinen en yaygın monarşi türüdür. Siyasi gücü elinde barındıran kişinin sözü kesindir. Yani yasama, yürütme ve yargı tek bir kişide toplanmaktadır.
2. Meşrutiyet: Mutlak monarşiye karşılık olarak meşrutiyette hükümdarın yetkileri bir anayasa ile sınırlandırılmıştır. Halk bir meclis seçer hükümdar en üst olarak bu birliği temsil eder ve bir onay makamıdır. Yani bu yönetim biçiminde hükümdarın yanında bir de halk tarafından seçilmiş bir meclis bulunmaktadır. Buna örnek olarak İngiltere, Danimarka, Hollanda, İspanya, Malezya, Nepal, Yeni Zelanda ve Tayland sıralanabilir.

İlk olarak antik yunanda ortaya çıkan kelime anlamı olarak en iyi ve kudret anlamına gelen eski Yunancada aristos ve krot

Değer kavramı, öncelikle genel anlamda kişinin nesne ile ilişkisinden doğan nitelik olarak anlaşılır. Bu anlamda değer öznel bir görüş açısından değerlendirilir. Dolayısıyla değer kişiden kişiye değişebilmekte, farklı türde değer düzeyleri ortaya konulabilmektedir. Değerin bir başka ya da ikinci bir anlamı ise, kişinin kendi kişiselliğinin dışında, yani insanın deneyimlerinin dışında kendi başına var olan kendinde bir nitelik olarak anlaşılır. Max Scheler ve Nicolai Hartman'da bu yönde bir görüş görülür. Buna göre değerler, biçimsel yönden ve içeriksel yönden olmak üzere ikiye ayrılırlar. Sonra bu alanlar da kendi alt bölümlerine ayrılabilirler. Değer kavramı hem nesne alanında hem de mantıksal alanda, ahlaksal alanda ve estetik alanda ortaya çıkar. Değerleri felsefenin ana konusu yapan ve ayrıca değerlerin incelenmesini hedefleyen felsefe eğilimi de söz konusudur ve değer felsefesi olarak adlandırılır.

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Dharma (Sanskrit: धर्म, dhárma) kelimesi birçok anlama gelebilmekte olup anlamlarından bazıları şunlardır;

Töre
Evrenin düzenini ve ruhsal gelişimi sağlayan kozmik doğa yasaları. Bu yasalardan ikisi karma yasası ve samsara yasası olarak bilinir.
Ulu düzen, gerçek doğa.
Gerçeklik
Görev
Doğruluk, erdem, ahlak, bilgelik.
Öğreti, yüksek gerçeklere götüren yol.
Dharma ile uyumlu bir hayat süren kişiler Mokşa veya kişisel özgürlüğe ulaşırlar.
Devanagari yazılışında "धर्म" veya Pali dilinde "dhamma" şeklinde ifade edilen Hint kökenli dharma terimi Hinduizm haricinde Budizm, Jaynizm ve Sihizmde de kullanılmaktadır.

Dharma çarkı (kurallar çarkı), Budizmde Buda öğretilerinin sembolü niteliğindedir. Dharma Çarkı sekiz çubuğuyla Buda kurallarını temsil eder. Diğer bir deyişle, Budizmde özgürlüğün sembolüdür.
1947 yılında, Hindistan bayrağında Bhimrao Ramji Ambedkar'ın da katkısıyla 24 çubuklu bir Dharma Çarkı amblemi yer almıştır. Bu sembolik şekil, MÖ 3. yüzyılda Maurya Kralı Ashoka tarafından Budizm kurallarının egemenliğini temsil ettiği düşüncesiyle farklı alanlarda kullanılmıştır.
22 Mayıs 1972 tarihinde Sri Lanka'nın cumhuriyet rejimini kabul etmesinden sonra, Dharma Çarkı ülkenin resmi amblemi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bu amblem, Tibet'te mühür olarak da kullanılmıştır.

Hinduizm
Dharma (Budizm)

Le Dictionnaire de la sagesse orientale, Kurt Friedrichs, Ingrid Fischer-Schreiber, Franz-Karl Ehrhard ve Michael S. Deiner

Dil felsefesi, analitik felsefede dilin doğası ve dili; dil kullanıcıları ve dünya arasındaki ilişkileri araştırır. Dil ile felsefe arasındaki ilişki temelde filozofların dili kullanarak felsefe yapmalarından kaynaklanmaktadır. Özelde ise bu araştırmalar anlamın doğası, kasıtlılık, referans, cümlelerin yapısı, kavramlar, öğrenme ve düşünce içerir; dil felsefesi başlığı altında dilin özü, anlamı, kökeni ve yapısı felsefî açıdan sorgulanmaktadır.
Bir araştırma konusu olarak analitik filozoflar, dil felsefesinin dört temel merkezi sorunu olduğunu varsayar: anlamın doğası, dil kullanımı, dil bilişselliği, dil ve gerçek arasındaki ilişki. Avrupa filozofları için dil felsefesi, aynı zamanda mantık, tarih ve siyasetin bir parçasıdır.
Gottlob Frege ve Bertrand Russell analitik felsefenin "dilbilimsel dönüşüm"ün önemli figürleridir. Bu yazarları Ludwig Wittgenstein (Tractatus Logico-Philosophicus), Viyana Çevresi grubu, mantıksal pozitivizm ve Willard Van Orman Quine takip etmiştir.

Dil felsefesi kavramının ortaya çıkışı çok eski bir geçmişe sahip olmasa da dil, eski çağlardan beri filozofların ilgisini çeken bir konu olmuştur. Yunan dünyasında adlar ile adlandırılan nesneler arasındaki ilişki önemli tartışma konularında biridir. Felsefe tarihinin dille ilgili en eski tartışması olan bu tartışmada bir taraf bu ikisi arasındaki ilişkinin doğal olduğunu, adların adlandırdıkları şeylerin özünü yansıttıklarını, bunu da adlandırdıkları şeyleri sesler aracılığıyla taklit ederek yaptıklarını ileri sürer. 
Felsefe tarihinde Pythagoras'a kadar geri götürülen bu doğalcı görüşe karşılık, Demokritos'a kadar götürülen karşı görüş uylaşımcılık, bu ilişkinin uylaşımsal olduğunu, adların nesnelere rastgele verdiklerini ileri sürer. Platon'un Kratylos diyaloğunda ayrıntılı bir biçimde işlediği bu tartışmanın arkasında, aslında eskiçağlardan bugüne sürekli sorulan bir soru vardır: Dil ile dünya arasındaki ilişki nedir? Aristoteles ile Orta Çağ filozoflarının düşünmenin yapısını, Aydınlanma dönemi filozoflarının bilginin kaynağını ve bilme yetisinin sınırlarını araştırırken değişik biçimlerde sordukları soru bundan başka bir soru değildir.
Ne var ki, eskiçağdan 20. yüzyılın başlarına dek, Frege ile Russell'ınkiler içinde olmak üzere yapılan bütün araştırmalar doğrudan doğruya dilin yapısını anlamak için yapılmış araştırmalar değildir. Dolayısıyla onları dil felsefesi araştırmaları görmek yanlış olur. Doğrudan doğruya dilin kendisinin bir sorun olarak görülmesi Gottlob Frege ile Russel'ın çalışmalarının; felsefenin dili konu edinen  bir alt alanı olarak dil felfesinin doğuşu ise Ludwig Wittgenstein'ın ilk dönem çalışmalarının bir sonucudur.
Dil felfesinin yüz yıllık kısa tarihinde yanıtı aranan iki ana soru vardır. Bu iki ana soru filozofların dil felsefesi tarihi içinde ele aldıkları iki ana soru olma ötesinde dil felsefesinin iki ana sorusudur. Bryran Magee'nin bakışıyla, dil kullanıldığında karşımıza çıkan iki uçtan, yani üzerine konuşulan dünyayı gösteren 'özne' ucundan çıkan iki ana sorudur bunlar. Tarihsel olarak bakıldığında başlangıçta ele alınıp yanıtı verilmeye çalışılan soru 'nesne' ucundan çıkar ve felsefe tarihinin o eski bilindik sorusunu sorar: Dil ile dünya arasındaki ilişki nedir? Ancak bu sorunun yanıtını arayanlar bununla yetinmezler ve ikisi arasında kurdukları (ya da götürdükleri) ilişkiden bir anlam kuramı türetirler. Frege ile Russel, ilk dönem çalışmalarıyla Wittgenstein, başta Rudolph Carnap olmak üzere mantıkçı pozitivistler, günümüzde Willard van Orman Quine ile Donald Davidson bu çizgide ürün veren kişilerdir.
Dil kullanımında 'özne' ucundan soruya gelince, bu 50'li yıllarda sorulmaya başlayan, dilsel davranışın nasıl bir davranış olduğu sorusudur. Dilin kullanım yönüne dikkat çekmesi ve dili bir insan davranışı olarak incelemenin öneminin vurgulaması bakımından ikinci dönemindeki Wittgenstein ile de ilişkilendirilebilecek bu çizgi, dil ile dünya arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusunun yanıtını aradıkları bu sorunun bir parçası olarak görür ve dilin dünyasıyla ilişkisini, dilse davranışı yöneten kurallarının belirlediğini ileri sürer. Bu çizginin önemli bir özelliği de dilsel davranışı yöneten kuralları ortaya çıkarmaya yönelik araştırmayı anlam sorunun çözümü olarak görmesidir. John L. Austin ile John R. Searle bu çizgide yer alan kişilerdir. Dil felsefesiyle ortak konuları olan diğer felsefe dalı zihin felsefesidir.

Dil felsefesi, analitik felsefenin dil ile ilgilenen bir dalıdır. Örneğin dil, bilinç ve gerçeklik arasındaki bağlamları ele alan bir felsefe dalıdır. Bu noktada iki araştırma alanı ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki dil ve gerçeklik arasındaki ilişki, ikincisi de dil ve bilinç arasındaki ilişkidir. Bundan dolayı dil felsefesi, bilgi felsefesinin (epistemoloji) birbirine komşu alanlarının ve akıl odaklı felsefenin yakın bağlamında yer almaktadır.
Dil felsefesi ve dil analizi birbirinden farklı alanlardır. Kavram analizi olarak da bilinen dil analizi Sokrates’ten bu yana bilinen bir felsefi yöntemdir ve bu içerisinde felsefi uygulamanın farklı alanlarının bulunduğu felsefi bir yöntemdir.
Dil felsefesi içerisinde bu yöntem özellikle dili tanımlamakta kullanılan kavramların analizi için kullanılmaktadır. Örnek olarak "anlam, anlayış" gibi kavramların analizi için kullanılmaktadır.
Dil felsefesi aynı zamanda da dilbiliminin bir alt alanıdır. Dil felsefesi hem yöntemleri büyük ölçüde deneysel olan genel dilbiliminin, hem de gösterge ve gösterge sisteminin kuramı olan göstergebilimin (semiyotik) bir dalıdır.

Dil felsefesinde dil için temel olarak iki farklı bağlantıdan söz edilebilir: Bunlar ideal dil felsefesi (ıdeal language philosophy) ve normal dil felsefesi (ordinary language philosophy) olarak adlandırılmaktadır. Her ne kadar bunlar tarihsel açıdan çelişkili olarak görülseler de, her iki bağlantı ve her ikisinin de bilgileri birine ve diğerine birlikte bağlıdırlar.

Geleneksel anlam kuramları bir nesnenin anlamıyla birlikte tanımlandığından yola çıkar; ama bu kuramların, bazı anlatımların bir cümlede hiçbir şey ifade etmediğine ilişkin bir sorunu vardır. Örneğin; “Pegasus kanatlı bir attır” cümlesinin bu kuramlara göre hiçbir anlamı yoktur. Bunun gibi, hiçbir şey ifade etmeyen bağlaç ve ilgeçlerin olduğu anlatımlarda da durum böyledir. Bu örnekteki Pegasus da tamamen tasavvur edilen kurgusal bir figürdür.
Normal dil felsefesinin modern anlam kuramları, bir göstergenin anlamının nasıl meydana geldiğini sorgular. Böylece şu sonuca varır: Bir ifadenin anlamı nesne değildir, göstergelerin kullanımıyla oluşur. Buna ilişkin geliştirilen farklı anlam kuramları şunlardır:

Ludwig Wittgenstein'ın yaklaşımı, herhangi bir açıklama olmaksızın sadece dilin tanımını ortaya koyar. Bu tanımda dil oyunu, dilbilgisi ve kural kavramları önemli rol oynar.
Willard Van Orman Quine’nin geliştirdiği yaklaşım, anlam kavramı yerine doğrulama kavramını benimser: Bir cümlenin ne anlama geldiği bu cümlenin nasıl doğrulandığı ile belirtilir. Quine aslında anlaşma durumundan yola çıkar: Dili tamamen yabancı olan bir konuşmacının anlatımı nasıl anlaşılır? Quine, bu durumda ifadenin anlamının belirsiz kaldığı yerde köklü bir çeviri yapılması gerektiğini vurgular.
Donald Davidson’ın yaklaşımı, bir dil konuşmacısının yeni bir cümleyi bir çırpıda anlayabilmesinin nasıl mümkün olduğunu cevaplamaya çalışır. Cevabı ise bir dilin bütüncül olması ve bir cümlenin anlamının bu cümlenin öğelerinin ve tamlamalarının anlamıyla belirlenmesidir. Davidson, bütüncül anlam kuramını Alfred Tarski’nin gerçeklik kuramı olarak ortaya koymaya çalışır. Davidson’ın anlam kuramı aslında yorumlama kuramıdır. O da hocası Quine gibi anlaşma durumundan yola çıkar ve köklü bir çeviri yerine köklü bir açıklama yapılması gerektiğini söyler. Bu kuramın oluşumu “iyi niyetli yorumlama” ilkesine dayanır. Michael Dummett, konuşmacının yeteneği kadar anlama ilişkin doğruluk şartlarının da önemli olduğunu söyleyerek Davidson'ın kuramına karşı çıkar.
Paul Grice geliştirdiği yaklaşım ile anlam kavramını çözümlemeye çalışır. Bir göstergenin ne anlama geldiği, konuşmacının onunla ne demek istediğidir; yani, konuşmacının maksadının ne olduğu ile ilgilidir.

İdeal dil felsefesi normal dilleri eksik olarak incelemektedir; çünkü bu felsefe farklı yanlışlıklar yüzünden mantığın kati talepleri karşısında yeterli olmamaktadır. Bu girişin hedefi, bilimlerin amacı için ideal ve biçimsel diller sayesinde doğal dillerin kontrol edilmesi veya tamamıyla değiştirilmesidir.
Bu proje uygulamada zor olarak kanıtlanmıştır. Temelde bulunan sebep şu şekilde açıklanabilmektedir: Biçimsel bir dil de dâhil olmak üzere her dil yorumlanabilir olmak zorundadır ve bu yorumlamanın dili prensip olarak bizim normal dilimizdir. Bununla beraber bu giriş, biçimi oldukça başarılı şekilde kanıtlanmıştır; çünkü mantıksal ve kavramsal bağlamların araştırılması sayesinde biçimsel bir dilin oluşumu hakkındaki önemli bilgiler ortaya çıkarılmıştır.
İdeal dil felsefesinin kurucusu olarak matematikçi, mantıkçı ve dil filozofu olan ve bu projeyi kendi kavram yazısında gerçekleştirmek isteyen Gottlob Frege kabul edilmektedir. İdeal dil felsefesinin diğer önemli temsilcileri: Alfred North Whitehead ile “Matematiğin Önceliklerini” (Principia Mathematica) yazan Bertrand Russell'dir. Ayrıca ilk yıllarındaki haliyle, yani “Tractatus Logico-Philosophicus” eserinin yazarı olarak Ludwig Wittgenstein diğer bir önemli isimdir. Diğer önemli temsilciler de Rudolf Carnap ve yapısalcılığın kurucuları olan Wilhelm Kamlah ve Paul Lorenzen'dır.

Gündelik dilin felsefesi, doğal dilleri (Türkçe, İngilizce vb.) eksik olarak incelememekte, aksine kullanılma amacı için tamamıyla ihtiyaç duyulan bir dil olarak ele almaktadır, yani sosyal çevrede anlaşmanın sağlanması için ihtiyaç duyulmaktadır. Dil felsefesinin görevi, normal dilleri değiştirmek veya normal dillerin yerine geçmek değildir, örneğin; aksine kavramsal veya düzenleyici bağlamların ispat edilmesi şeklinde normal dilleri tanımlamaktır. Diğer bir deyişle bazı temsilcilerin y

Din felsefesi, dinin kendiliğinden varoluşsal hareketi için bir tür rasyonel bir meşrulaştırma sağlayan felsefe dalıdır. Kutsallık, Tanrı, kurtuluş, ibadet, peygamber, kurban, dua, vahiy, ayin ve sembol gibi dinler tarihinin temel konularını analiz eden din felsefesi; dinin, dini tecrübenin ve onun ifadesinin doğasını belirler. Din felsefesi dini konu edinen, dinin insan var oluşunun kaynağı, insan doğasının ve kaderinin kaynağı ve değerleri ile ilgili sorunları ele alarak sorgulayan felsefe disiplinidir.
Din felsefesi yapmak, dinin temel iddiaları hakkında rasyonel (akılcı), objektif (nesnel), kapsamlı ve tutarlı bir biçimde düşünmek ve konuşmaktır. Dini ele alan tek disiplin din felsefesi değildir. Teoloji (tanrıbilim, ilâhiyat) de aynen din felsefesi gibi dini ve Tanrı'yı konu alır. Ama bunu yaparken belirli bir dinin kutsal kitabına, peygamberlerine ve din âlimlerinin görüşlerine sadık kalarak bunları esas alır. Ama din felsefesinde böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır.
Teolojinin en önemli amacı belirli bir dini temellendirmek, açıklamak ve o dinin inananlarının inançlarını güçlendirmeye çalışmaktır. Bundan dolayı her dinin teolojisi olabilir. Yahudi teolojisi, Hristiyan teolojisi, İslam teolojisi vb.

Tanrı var mıdır, yok mudur? Onun varlığını ya da yokluğunu gösteren bir takım kanıtlar gösterilebilir mi?

Tanrının Evren'e aşkın ya da içkin olduğuna ilişkin yaklaşımlar görülür. Tanrı'nın ebedi ve ezeli oluşu, her şeye gücünün yetmesi, yaratılmamış olması, her şeyi bilmesi gibi nitelikleri üzerinde durulur.

Evren yaratılmış bir varlık mıdır? Yoksa yaratılmamış (ezelî ve ebedî) bir varlık mıdır?

Tanrı vahiyle insana bir takım bilgiler verebilir mi?

Ölüm bir son mudur? Yoksa ölümden sonra bir hayat var mıdır? Sorularına cevap aranır.

Bütün varlıkların yaratıcısı olan bir Tanrı'nın var olduğuna inanmaktır. Bu yaklaşıma göre Tanrı, Evren ve canlılar ile sürekli ilişki içerisindedir. Teizm'e göre Tanrı vardır ve Tanrı'nın insanları doğru yola sokmak için insanlığa göndermiş olduğu peygamberler ve dinler vardır. Teizm dar anlamda tek bir Tanrı'ya inanmak anlamına gelen monoteizme eşitlenir. Monoteizm tek bir Tanrı'ya inanmak, Politeizm ise birden fazla Tanrı'ya inanma anlayışıdır. Tanrı'nın varlığını kabul eden diğer inanışlar Deizm, Panteizm ve Panenteizm'dir. Teizm'i bu inançlardan ayıran nokta, tanrının insanlara din gönderdiğine inanılmasıdır. Bu sebeple Teizm'de Tanrı dışında, peygamber, kutsal kitap, vahiy, melek, cin, şeytan, ibâdet, sevap, günâh, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem ve kader gibi kavramların hepsi yer alır.
Teist düşünürler Tanrı'nın varoluşunu akıl yoluyla açıklamak ve temellendirmek için bazı kanıtlar geliştirmişlerdir. Bu kanıtların başlıcaları:
Ontolojik Kanıt: Bu kanıtın temelinde Tanrı “kendisinden daha mükemmeli tasarlanamayan” varlıktır, düşüncesi vardır. Bu kanıt Tanrı'nın varoluşunun en yüksek varlık olarak tanrı tanımından zorunlu olarak çıktığını kabul eder.
Kozmolojik Kanıt: Kozmolojik kanıt Evren'in varlığından Tanrı'nın varlığına gitmeye çalışan kanıttır. Bu kanıtın temelinde nedensellik ilkesi yatar. Kendisinin nedeni olmayan varlık tanrıdır. Nedenler zincirini başlatan varlıktır.
Düzen ve Amaç Kanıtı: Bu kanıt doğal dünyaya baktığımızda her şeyin kendi işlevini yerine getirecek şekilde en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş ve ayarlanmış olduğunu göreceğimizi belirtir. Bu da düzenleyen tanrının varlığının kanıtıdır. Kindî, İbn Rüşd, Isaac Newton, Şihabeddin Sühreverdî ve daha birçok filozof önemli savunucularıdır.

Deizm iki temel ilkeye dayanır. Tanrı vardır, ama Evren'e hiçbir müdahalesi olmayan bir varlıktır. İnsan akla ve bilime güvenmelidir. İnsan Evren'i akıl ve bilimin ilkelerine göre açıklayabilir. Bu sebeple Deizm'de Tanrı dışında Teizm'de yer alan dinsel kavramların hiçbiri yer almaz. Aristoteles, J. Locke, J.J. Russeau, Voltaire önemli temsilcileridir.

Tanrı-Evren ikiliğini reddeder, Tanrı'nın her şeyi içerdiğini dolayısıyla doğanın ve insanın bağımsız varlıklar olmadığını öne süren bir yaklaşımdır. Panteizm'e göre Tanrı ve Evren bir bütündür. Spinoza, G. Bruno temsilcileridir.

Panteizm'de olduğu gibi Evren'in kendisinin Tanrı olduğunu, panteizmden farklı olarak ilk devindirici olan tanrının Evren ve tüm varlıkları özünden yarattığı ve Evren'e aşkın, Evren'in bilincinde mutlak ve değişmez bir varlık olarak egemen olduğu inancıdır. Panteizmde her şey Tanrı'dır. Panenteizmde ise, her şey Tanrı'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül'den geçmektir.

Ateizm (Tanrıtanımazlık): Tanrı'nın varlığını reddedenlerin görüşleri ateizm kavramı ile açıklanır. Ateistler tanrının varlığını reddederken şu kanıtları kullanırlar:
Kötülük Kanıtı: Tanrı olsaydı kötülük olmazdı. Evren'de bir kötülük mevcutsa tanrının varlığından söz edilemez.
Madde Kanıtı: Madde olduğuna göre maddi olmayan bir tanrının varlığından söz edilemez.
Toplum Kanıtı: Hayata düzen veren tanrı değil toplumun kendisidir şeklindeki düşünceyi kabul ederek tanrıyı reddeden anlayıştır.

Agnostisizm (Bilinemezcilik): Bizim tanrıya ilişkin bir bilgiye sahip olamayacağımızı, dolayısıyla var olduğunun da var olmadığının da kanıtlanamayacağını savunan öğretinin adıdır.
İgnostisizm: Varlığı ve yokluğu tartışılan "tanrı" kavramının tanımında bir tutarlılık bulunmadığını, tutarlı bir tanımı bulunmayan bir kavramın da varlık yokluk açısından tartışılmasının anlamsız olduğunu öne süren öğretinin adıdır.

Perennial felsefe
Dini dışlayıcılık
Agnostisizm
Ateizm
Teizm
Panteizm
Panenteizm
Din felsefecileri listesi

Diogenis Laertios (/daɪˌɒdʒɪniːz leɪˈɜːrʃiəs/ dy-OJ-in-eez lay-UR-shee-əs; Grekçe: Διογένης Λαέρτιος, Laertios; fl. MS 3. yüzyıl), Yunan filozoflarının biyografi yazarıydı. Hayatı hakkında kesin olarak çok az şey bilinmektedir, ancak günümüze ulaşan kitabı Lives and Opinions of Eminent Philosophers ("Ünlü Filozofların Yaşamları, Öğretileri ve Deyişleri") antik Yunan felsefesi tarihi için temel bir kaynaktır. 10 kitaptan oluşan bu yapıtında 84 düşünürün yaşamı, yapıtları, doktrinleri ve felsefe okullarıyla ilgili bilgiler verir; yapıtları günümüze ulaşamamış kimi filozofların düşüncelerinden, şiirlerinden, sözlerinden ve mektuplarından alıntılar yapar. Ünü akademisyenler arasında tartışmalıdır çünkü kaynaklarındaki bilgileri eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmadan sık sık tekrarlar. Çoğu durumda, öznelerinin yaşamlarının önemsiz ayrıntılarına odaklanırken felsefi öğretilerinin önemli ayrıntılarını görmezden gelir ve bazen belirli felsefi okulların önceki ve sonraki öğretileri arasında ayrım yapamaz. Bununla birlikte, diğer birçok antik ikincil kaynağın aksine, Diogenes Laertios felsefi öğretileri yeniden yorumlamaya veya genişletmeye çalışmadan rapor etme eğilimindedir ve bu nedenle anlatıları genellikle birincil kaynaklara daha yakındır. Diogenes'in dayandığı birincil kaynakların pek çoğunun kaybolması nedeniyle, eseri Yunan felsefesi tarihi konusunda günümüze ulaşan en önemli kaynak haline gelmiştir.

Laertios, bahsettiği Sextus Empiricus'tan (y. 200) sonra ve ondan alıntı yapan Byzantiumlu Stephanus ve Apamealı Sopater'den (y. 500) önce yaşamış olmalıdır. "Hevesli bir Platoncu" olan bir kadına hitaben yazılmış olmasına rağmen eserinde Yeni Platonculuktan hiç söz etmez. Bu nedenle 3. yüzyılın ilk yarısında, Alexander Severus (222-235) ve haleflerinin hükümdarlığı sırasında geliştiği varsayılır.
Adının kesin biçimi belirsizdir. Eski el yazmalarında her zaman bir "Laertius Diogenes"ten bahsedilir ve ismin bu şekli Sopater ve Suda tarafından tekrarlanır. Modern "Diogenes Laertius" şekli çok daha nadirdir, Byzantiumlu Stephanus tarafından ve Yunan Antolojisi'nin bir lemmasında kullanılmıştır. Ayrıca “Laertes” veya sadece “Diogenes” olarak da anılır.
“Laertios” isminin kökeni de belirsizdir. Bizanslı Stephanus ondan "Διογένης ὁ Λαερτιεύς" (Diogenes ho Laertieus) olarak bahseder, bu da onun bir kasabanın, belki de Karya'daki Laerte'nin (ya da Kilikya'daki başka bir Laerte'nin) yerlisi olduğunu ima eder. Bir başka öneri de atalarından birinin Romalı Laërtii ailesinin bir üyesi olduğudur. Yaygın modern teori, “Laertius”un onu antik dünyada Diogenes olarak adlandırılan diğer birçok kişiden ayırmak için kullanılan bir lakap (Odysseus'a hitap ederken kullanılan Homeros lakabı Diogenes Laertiade'den türetilmiştir) olduğudur.
Memleketi bilinmemektedir (en iyi ihtimalle Laertius'un kökenine atıfta bulunduğu hipotezine göre bile belirsizdir). Yazılarındaki tartışmalı bir pasaj, bunun Bitinya'daki Nikaia olduğunu öne sürmek için kullanılmıştır.
Diogenes'in Epikürcü ya da Pyrrhoncu olduğu öne sürülmüştür. Epikuros'a atfedilen ve Epikurosçu doktrinleri açıklayan üç uzun mektubu içeren yüksek kaliteli 10. Kitap'ta Epikuros'u tutkuyla savunur. Pyrrhoncular gibi tüm okullara karşı tarafsızdır ve Pyrrhonculuğun ardıllığını diğer okullardan daha ileriye taşır. Hatta bir noktada Pyrrhonculardan “bizim okulumuz” diye bahseder gibi görünmektedir. Öte yandan, bu noktaların çoğu kaynaklarından eleştirel olmayan bir şekilde kopya çekmesiyle açıklanabilir. Herhangi bir ekole bağlı olduğu hiçbir şekilde kesin değildir ve genellikle biyografik ayrıntılara daha fazla özen gösterir.
Diogenes, Yaşamlar adlı esere ilave olarak, Epigrammata veya Pammetros (Πάμμετρος) adını verdiği, ünlü kişiler üzerine çeşitli ölçülerde manzum olarak yazdığı bir başka eserden daha söz eder.

Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri (İngilizce: Lives and Opinions of Eminent Philosophers; Grekçe: Βίοι καὶ γνῶμαι τῶν ἐν φιλοσοφίᾳ εὐδοκιμησάντων; Latince: Vitae Philosophorum) adlı eseri Yunanca yazılmıştır ve Yunan filozoflarının yaşamlarını ve görüşlerini anlattığını iddia eder.
En iyi ihtimalle eleştirel ve felsefi olmayan bir derleme olmasına rağmen, Yunan bilgelerinin özel hayatlarına dair bir fikir vermesi bakımından değeri, Montaigne'in bir Laertios yerine bir düzine olmasını dilediğini yazmasına yol açmıştır. Öte yandan, modern akademisyenler Diogenes'in tanıklığına, özellikle de kaynaklarını belirtmediğinde, dikkatle yaklaşmamızı tavsiye etmişlerdir: "Diogenes değeriyle orantısız bir önem kazanmıştır çünkü birçok birincil kaynağın ve daha önceki ikincil derlemelerin kaybı onu kazara Yunan felsefesi tarihi için başlıca sürekli kaynak haline getirmiştir."

Diogenes konularını İyon ve İtalik olarak tanımladığı iki “ekol”e ayırır; bu ayrım biraz şüphelidir ve Sotion'un kayıp doksografisinden alınmış gibi görünmektedir. "İyonya okulu"nun biyografileri Anaksimandros ile başlar ve Clitomachus, Theophrastos ve Khrysippos ile biter; ‘İtalyan’ okulu Pythagoras ile başlar ve Epicurus ile biter. Sokratik okul, çeşitli kollarıyla birlikte, İyonik olarak sınıflandırılırken; Eleatikler ve Pyrrhonistler İtalik olarak ele alınır. Ayrıca, tartıştığı filozoflar hakkında sıradan da olsa kendi şiirsel dizelerine de yer verir.

Eser diğer birçok filozof hakkında tesadüfi açıklamalar içerir ve Hegesias, Anniceris ve Theodorus (Kirenikler); Persaeus (Stoacı); ve Metrodorus ile Hermarchus (Epikürcüler) hakkında faydalı açıklamalar vardır. VII. kitap tamamlanmamıştır ve Khrysippos'un hayatı sırasında kesilmiştir. El yazmalarından birindeki (el yazması P) içindekiler tablosundan, bu kitabın Tarsuslu Zeno, Diogenes, Apollodorus, Boethus, Mnesarchus, Mnasagoras, Nestor, Basilides, Dardanus, Antipater, Heraklides, Sosigenes, Panaetius, Hecato, Posidonius, Athenodorus, başka bir Athenodorus, Antipater, Arius ve Cornutus ile devam ettiği bilinmektedir. X. Kitabın tamamı Epikuros'a ayrılmıştır ve Epikuros tarafından yazılmış, Epikurosçu doktrinleri açıklayan üç uzun mektup içerir.
Başlıca otoriteleri Favorinus ve Magnesialı Diocles'tir, ancak eserinde Rodoslu Antisthenes, Alexander Polyhistor ve Magnesialı Demetrius'un kitaplarının yanı sıra Hippobotus, Aristippus, Panaetius, Atinalı Apollodorus, Sosicrates, Satyrus, Sotion, Neanthes, Hermippus, Antigonus, Heraclides, Hieronymus ve Pamphila'nın eserlerinden de (doğrudan ya da dolaylı olarak) yararlanmıştır.

Yaşamlar'ın günümüze ulaşan birçok el yazması vardır, ancak hiçbiri özellikle eski değildir ve hepsi ortak bir atadan gelmektedir, çünkü hepsinde VII. Kitabın sonu eksiktir. En kullanışlı üç el yazması B, P ve F olarak bilinir. B el yazması (Codex Borbonicus) 12. yüzyıldan kalmadır ve Napoli Ulusal Kütüphanesi'ndedir. P elyazması (Paris) 11./12. yüzyıla tarihlenir ve Bibliothèque nationale de France'dadır. F elyazması (Floransa) 13. yüzyıla tarihlenir ve Laurentian Kütüphanesi'ndedir. Modern baskılarda kullanılan bireysel biyografilerin başlıkları bu en eski elyazmalarında yoktur, ancak P elyazmasının boş alanlarına ve kenarlarına daha sonraki bir el tarafından eklenmiş olarak bulunabilir.
Bazı erken dönem Latince çevirileri varmış gibi görünmektedir, ancak bunlar artık günümüze ulaşmamıştır. Tractatus de dictis philosophorum başlıklı 10. yüzyıla ait bir eser Diogenes'in bazı bilgilerine işaret etmektedir. 12. yüzyılda Henry Aristippus'un eserin en azından bir kısmını Latinceye çevirdiği bilinmektedir ve 14. yüzyılda bilinmeyen bir yazar De vita et moribus philosophorum (yanlışlıkla Walter Burley'e atfedilmiştir) adlı eserinde Latince bir çeviriden yararlanmıştır.

İlk basılan edisyonlar, Latince çevirilerdi. İlki, Laertii Diogenis Vitae et sententiae eorum qui in philosophia probati fuerunt (Romae: Giorgo Lauer, 1472), Ambrogio Traversari'nin (Cosimo de' Medici'ye el yazması sunum kopyası 8 Şubat 1433 tarihli) çevirisini basmış ve Elio Francesco Marchese tarafından düzenlenmiştir. Aristoteles ve Theophrastus'un hayatlarının Grekçe metni 1497'de Aldine Aristoteles'in üçüncü cildinde yer almıştır. Tüm Yunanca metnin ilk edisyonu, 1533 yılında Hieronymus Froben tarafından yapılmıştır. 1692 yılında Marcus Meibomius tarafından yapılan Yunanca/Latince baskı, on kitabın her birini eşit uzunlukta paragraflara ayırmış ve bunları aşamalı olarak numaralandırarak bugün hala kullanılan sistemi sağlamıştır.
Tüm metnin H. S. Long tarafından Oxford Classical Texts'te yapılan ilk eleştirel baskısı, 1964 yılına kadar yapılmamıştır; bu baskının yerini Miroslav Marcovich'in 1999-2002 yılları arasında yayınlanan Teubner edisyonu almıştır. Tiziano Dorandi tarafından yapılan yeni bir basım 2013 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmıştır.

Thomas Stanley'in 1656 tarihli History of Philosophy ("Felsefe Tarihi"), Laertius'un eserinin biçim ve içeriğini İngilizceye uyarlamıştır, ancak Stanley kitabını bir dizi klasik filozof biyografisinden derlemiştir. İlk tam İngilizce çeviri on farklı kişi tarafından yapılan 17. yüzyıl sonlarına ait bir çeviridir. Charles Duke Yonge (1853) tarafından daha iyi bir çeviri yapıldı, ancak bu daha edebi olmasına rağmen, yine de birçok yanlışlık içeriyordu. Bir sonraki çeviri, Loeb Classical Library için Robert Drew Hicks (1925) tarafından yapıldı, ancak biraz sansürlendi. Pamela Mensch tarafından yapılan yeni bir çeviri, 2018 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanmıştır. Stephen White tarafından yapılan bir başka çeviri ise, 2020 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanmıştır.

Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Candan Şentuna tarafından çevrildi, Yapı Kredi Yayınları, 2003, ISBN 9789750805356 

Katanya başdiyakozu Henricus Aristippus, 1150'lerin sonlarında Güney İtalya'da Diogenes Laërtius'un kitabının Latince bir çevirisini yapmıştır, ancak bu çeviri o zamandan beri kayıp ya da yok olmuştur. Geremia da Montagnone, bu çeviriyi Compedium moralium notabilium (y. 1310) adlı eseri için kaynak olarak kullanmış ve anonim bir İtalyan yazar da Liber de vita et moribus philosophoru

Diyalektik Materyalizm (Eytişimsel Maddecilik ya da Eytişimsel Özdekçilik), materyalizmin Karl Marx tarafından yorumlanmış biçimi, Marksist felsefenin adlandırılma biçimi ya da Marksizmin felsefi öğretisidir.
Marx ve Engels'in öncülük ettiği, ancak Marx'tan çok -sistematik bir felsefe olarak- Engels'te açılımları bulunabilecek felsefe akımı. Engels, Marx daha hayattayken söz konusu kuramı şekillendirmeye başlamıştır ve Marx'ın buna yönelik bilinen bir itirazı yoktur. Bununla birlikte, Marx kendi felsefi çalışmalarını bu şekilde adlandırmaya ve kategorize etmeye çok eğilim göstermemiştir.
Marx, diyalektik yöntemin üstünlüğünü ve Hegel'de "idealist bir kabuk" içinde saklı ve "baş aşağı çevrilmiş" olarak bulunan diyalektiğin rasyonel özünü ortaya çıkarabilmek için onu tamamen materyalist temelde yeniden ele almak gerektiğini savunmuştur. Bu anlamda, Marx'ın diyalektik materyalizmden söz ettiği ve onu çalışmalarında kullandığı bilinir, ancak sistematize edilmiş bir disiplin ya da yöntem olarak diyalektik materyalizm daha çok Marx'ın ardılları tarafından onun teorik çalışmalarından ve analizlerinden yararlanılarak geliştirilmiştir.

"Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu "Fikir" ("Idea") adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir." (Das Kapital, Almanca ikinci baskıya sonsöz, 24 Ocak 1873)
Diyalektik materyalizm uzun bir felsefi geleneği, karşıt eğilimleri ve çatışmalarıyla birlikte mat ettiği ve onu aştığı iddiasındadır. Bir yandan Hegel'den diyalektiği, öte yandan Feuerbach'tan materyalizmi almıştır. Bunlar belirli bir anlamda işlemlerden geçirilmiş ve birleştirilerek her iki eğilimin kendinde taşıdıkları teorik sorunların bu şekilde aşıldığı ve yepyeni bir felsefi düzleme ulaşıldığı savunulmuştur. Böylece teorik düzlemde, diyalektiğin değişimci teorisi ile materyalizmin maddeci açıklaması birleştirilmek istenmiştir. Buradan da bilginin, düşüncenin, doğanın ve toplumun açıklanmasında başka tür bir teorik modellemeye gidilmiştir. Buna göre sürekli bir değişkenlik içindeki madde bu değişkenliği ile birlikte bilinebilmekte ve bilgi bu süreçlerin akışı içinde maddi gerçekliğe her geçen gün daha da çok yaklaşmaktadır. Dolayısıyla tek ve biricik olan gerçeğin, biricik yöntemi ve teorisi de diyalektik materyalizmdir. Diyalektik materyalizmin bu noktada hem bir yöntem hem de teori niteliğini kazanır.

Diyalektik Materyalizm, genel felsefi kategorileri ve kavramları (varoluş-öz, biçim-töz, gerçeklik-yanılsama, nesnellik-hakikat, nedensellik-olasılık, zorunluluk-özgürlük vb.) da kullanır ve onlarla çalışır. Aydınlanma Çağı'ndaki felsefi akımların çatıştıkları ve çözümleyemedikleri konuları (bilginin kaynağı, düşüncenin temeli, aklın yapısı ve işleyişi, duyumların yeri vb.) özgün -ve pozitif bilimlerce de kanıtlandığı üzere- çözümlere bağlamış, temel aldığı yasaların, gerçekliğin yasaları olarak formüle etmiştir. Yani, buna göre gerçekliğin(doğanın) işleyiş süreçlerinin yasaları, diyalektik materyalizmin bilgi mekanizmalarının da yasalarıdır. Düşünceyi maddenin, bilgiyi gerçekliğin bir yansıması olarak alması dolayısıyla Yansıma Teorisi olarak bilinen teoriyle aynı zemine dayandığı söylenebilir. Böylece de kendisini gerçekliğin işleyiş süreçlerine uyduran, daha doğrusu o süreçlerin zihinsel yansımalarının sonucu olan bir teori olarak ayrıcalıklı bir yere oturtur.

Rus Marksizminin kurucusu Georgi Plehanov ve ardından İlyiç Lenin diyalektik felsefi materyalizmi çeşitli eserlerinde geliştirmeye çalıştılar. Plehanov Militan Materyalizm, Monist Tarih Anlayışının Gelişimi gibi eserlerinde, Marks ve Engels'in ölümlerinin ardından Avrupa Marksizminde etkisini giderek arttıran "yeni-Kantçılık" eğilimine savaş açtı. E. Bernstein gibi düşünürlerin başını çektiği bu yeni eğilimin Marksist felsefeyi ileriye değil, geriye götüren bir hareket olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Lenin de onun izinden giderek materyalist diyalektiğin çok yönlü ve gelişmiş bir bilimsel yöntem olarak vazgeçilmezliğini savundu. Rusya'da kapitalist üretim biçiminin gelişimi üzerine ayrıntılı çalışmalarında bu yöntemi uygulamaya çalıştı ve diyalektik materyalizmin yeterince kavranamamasından doğan yanlış anlayışları göstermeye çalıştı. Lenin bir dizi makalesinde Felsefe Defterleri'nde Marks, Engels ve Plehanov'un izinden giderek diyalektik düşünceye Hegel'in yaptığı katkıların önemini ve büyüklüğünü vurguladı.
Lenin'in bu alandaki en önemli katkısı 1908 tarihinde yayınlanan Materyalizm ve Ampriokritisizm oldu. Burada Lenin bir tür fideizm olarak gördüğü ve özellikle Avusturyalı fizikçi Ernst Mach'ın felsefi çalışmalarının etkisinde kalan Bogdanov, Bazarov, Lunaçarski gibi bazı önde gelen Rus Marksistlerinin "diyalektik materyalizmi aşan" ve "en yeni bilimsel bulgulara uygun bir felsefe" olarak sundukları yeni-Kantçı "Ampiriokritisizm" felsefelerini kıyasıya eleştirdi. Bu eser aynı zamanda Lenin'in 1905 Rus devriminin yenilgisinden sonra gerek halk kesimleri, gerekse de aydınlar arasında hızla yaygınlaşan kaderci, fideist, tanrı-yaratıcı görüşlere karşı sert bir tepki niteliğindeydi. Lenin'in eseri Rus Marksistleri ve devrimci çevreleri arasında derhal büyük bir yankı uyandırdıysa da, Avrupa'daki Marksistler arasında Lenin'in uluslararası işçi hareketinin önde gelen bir otoritesi olarak kabul göreceği Ekim devrimi sonrasına kadar hemen hiç bilinmeden kaldı. Lenin bu eserinde ayrıca Marx, Engels ve Plehanov'un çalışmalarından olduğu kadar, "diyalektik materyalizm" felsefesini Marx ve Engles'den bağımsız olarak geliştiren işçi-filozof Joseph Dietzgen'in eserinden de yararlandı, büyük Rus devrimci yazar Çernişevski'nin bu alandaki katkılarını tekrar hatırlattı.
Stalin'e göre "Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşımı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır." (Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm, 1938)
Sovyet düşüncesinde oturmuş olan anlayışa göre : "Materyalist diyalektik, doğayı ve toplumu incelemenin felsefi yöntemidir. Nesnel gerçekliğin karmaşık niteliğini, bilimin gelişmesinin her aşamasında, mutlak ile göreli'nin, sabit ile değişir'in unsurları arasındaki ilişkiyi; bir dizi genelleştirme formundan, daha derin diğer formlara geçişin anlaşılmasını yalnız ve yalnız diyalektik yaklaşım tarzı sağlar. Hiçbir katılaşma ve kalıplaşma taşımayan materyalist diyalektik'in devrimci özü, toplumun yeniden kurulmasında anahtar vazifesi görür." (M. Rosenthal, P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü)
SSCB'de diyalektik materyalizmin toplum bilimlerinde olduğu kadar doğa bilimlerinde de uygulanması -her zaman eşit başarıyla olmasa da- teşvik edildi.
Geç sovyet felsefesinde özellikle Evald İlyenkov özgün çalışmalarıyla SSCB'de ve dışında adından söz ettirebildi. İlyenkov, Hegel diyalektiğini inceledi, bir dizi çalışmasında, Marx, Engels ve Lenin'in, eserlerinde diyalektik yöntemi çeşitli olguların analizine nasıl uyguladıklarını ayrıntılı olarak göstermeye çalıştı ve Lenin'in izinden giderek, yeni-Kantçı ve yeni-pozitivist okulların çağdaş biçimlerini diyalektik materyalizm açısından eleştirisine girişti.

Daha çok  ve asıl olarak Marx sonrası Marksizm'in benimsediği bir tanımlama olmuştur Diyalektik Materyalizm; özellikle Engels'in bu disiplini belirginleştirdiği söylenebilirse de daha çok Lenin'den sonra belirli yasaları ve formülasyonları olan bir yöntemsel disiplin olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Lenin sonrasında ise genel Marksizm yorumunda tamamen bir felsefi ilkeler ve prosedürler şeklini almıştır. Sovyet Rusya'da, Stalin'in formülasyonlarıyla  "Dia-mat" olarak aldığı biçim bunu gösterir.
Georgi Plehanov, 1891'de Alman Sosyal Demokrat Partisinin [['Neue Zeit']] dergisinde yazdığı "Hegel'in Ölümünün Altmışıncı Yıldönümü Adına" makalesinde Diyalektik Materyalizm terimini ilk kez kullanmıştır. Bu terim daha öncesinde Marx tarafından hiç kullanılmamıştır. Plahanov'un kendi oluşturduğu bir terimdir.

Felsefe Defterleri
Marksizm
Materyalizm

Dogmatizm, A priori ilkeler, çeşitli öğretiler ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa verilen isimdir. Bu tür savlara, öğretilere ve inançlara ise dogma veya nas denir.

Temelde skolastik bir anlayıştır, modern çağda değişme ve gelişmeyi yadsıyan öğretileri ve anlayışları adlandırır. Zira kendi fikir ve iddiasının mutlak doğru olduğunu ileri süren her kişi veya sistem dogmatiktir. Yani bu bağlamda; belirtilen görüş, bilgi ve yargıda, eleştirilmezlik, tartışılmazlık, değişmezlik ve net kesinlik olduğu takdirde bunlara dogma denilir. Özellikle metafizik öğretilerin tümü inakçı (dogmatik) öğretilerdir. Deney alanının dışında kalan bütün savlar inakçı olmak zorundadır. Başka bir yaklaşımla dogmatizm, aklın bir değere sahip olduğunu, böylece mutlak bir bilgiye (hakikat) ve varlığa ulaşılabileceğini ileri süren felsefî akımdır.
Dogmatizme primitif inançlardan modern bazı felsefi sistemlere kadar her yerde rastlanabilir. Bazı bağlamlarda Tanrı'nın sözü kavramı ile ortaya çıkıp Orta Çağ'da Aristoteles'in sözü kavramına kadar varmıştır. Örneğin, Orta Çağ Hristiyan kültüründe herhangi bir kuralın gerçek sayılması için Aristoteles’in söylemiş olması yeterli sayılıyordu.
Felsefi bir kavram olarak dogmatizm, düşünceye katı bir bağlılık anlamına gelmektedir. Eleştiriye kapalı, değişen bilgi ve verilere uyum sağlamayan, önceden belirlenmiş kabullere sıkı sıkıya bağlı kalan tutum olarak tanımlanır. Farklı düşüncelere veya perspektiflere düşünceye bağlılıktan dolayı yer yoktur. Her zaman fiziksel ya da siyasi bir baskıyı gerektirmese bile, özellikle Orta Çağ'da dogmatik düşünce   engizisyon mahkemelerinin temel düşünce temeli olarak zirve noktasına ulaşmıştır. Engizisyonun, dogmatik düşünce temelinden hareketle çıkardığı ve uyguladığı inançlardan bir örnek, masum bir kişinin ateşe atılsa bile yanmayacağı ve bundan dolayı ateşe atılınca yanan kişinin suçlu olduğu inancıdır.
İnak (dogma) ile inan arasındaki fark, inan’ın asla kanıtlanamayacak olanı kabul etmesi, inak’ın ise herhangi bir yetkeye bağlanan bir veriyi kanıtlamış olarak kabul etmesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi bunun en güzel örneği Orta Çağ skolastiğinde herhangi bir sözün, eğer Aristoteles tarafından söylendiği kanıtlanırsa, doğru olduğunun da kanıtlandığı fikridir.
Herhangi bir sistemin veya kişinin, her yerde ve her zaman geçerli olan değişmez formüller ve mutlak bilgiler olduğunu sunmasının dogmatizm olduğu savunulur. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur.
Dogmatik düşünce, "ileri sürülen düşünce ve ilkeleri; araştırmadan, kanıt aramadan, incelemeden, sınamadan ve tartışmadan doğru ve mutlak hakikat sayan anlayış" olarak da tanımlanabilmektedir.
Dogmatizmin Türkçe karşılığı olarak bağnazlık verilebilir. Örneklerine yalnız din alanında değil, pek çok alanda rastlanmıştır. Örneğin, geçmiş çağlarda bilimciler önce dünyanın düz olduğu, daha sonrasında Dünya'nın evrenin merkezi olduğu konusunda ısrar etmiştir. Ancak bu kanıları tekrardan sınayan da sonraki çağların bilim insanlarıdır. Bilimin herhangi bir inak ya da inan sisteminden en temel ve en önemli farkı, sınanabilir düşünce sistemini barındırmasıdır.

Genel dogmatik prensip ve inanışların, doğruluğunun tartışılamaz olması söz konusudur. Çoğu dogmatik düşüncenin değiştirilmesi imkansızlık düzeyinde zordur. Ancak bu durum, kurala uyma zorunluluğunu her zaman beraberinde getirmez. Teorik olarak zorunlu olsa bile uygulamada uyulmadığı görülür. Eğer teorik prensibi zorlayıcı bir mekanizma yoksa, insanların kuralı uygulamaktan kaçınma olasılığı mevcuttur. Teolojik görüşlerden bazıları kurallara uyup uymamanın  kendisinin özgürlük olduğunu, sorumluluğunun temelinde bu durumun yer aldığını savunmaktadır. 
Çoğu zaman bir dogmatik düşüncenin fanatik savunucuların bile kurala teorik kurala uymadığı veya teorik kuralın belirttiğini uygulamadığı görülür. Örneğin; Hristiyanlığın Katolik mezhebinde boşanma dinen yasaktır. Evli eşler ömürlerinin sonuna kadar hem ahlaken hem de hukuken birbirlerine sadık kalmak zorundadırlar. Ancak tüm Avrupa'da olduğu gibi Katolik mezhebinde de seküler yaşam içerisinde boşanma oranları oldukça yüksektir. Yasağın varlığı inkâr edilmez. Bu durum sorulduğunda benzer cevaplar verildiği görülür: "Tanrı'nın koyduğu kural doğrudur. İdeal olan boşanmadan ömrünün sonuna kadar aynı eşle evli kalmaktır. Bu emre uymadıkları için hatalı olan onlardır. İslam dünyası içerisinde de benzer örneklere rastlanır. Örneğin İslamiyet içerisinde alkollü içkiler yasaklanmış (haram kılınmış) olduğu halde müslüman nüfusa sahip ülkelerin bazılarında yüksek oranlarda bu yasağa uymama davranışına rastlanmıştır. Fakat içki içen insan günah işlediğini kabul etmektedir. Ancak yasağın doğru olduğuna inanmaktadır. Dünyanın her yerindeki farklı dinlerden bunlara benzer pek çok örnekler rastlanabilir. Dogmatik düşünceler, felsefî tanımında verildiği gibi yalnız düşünsel bir bağlılık olup pratikte karşılık bulmayabilmektedir. 

Dogmatik Hukuk alanında ise zorlayıcılık nedeniyle -devlet gücü bulunduğu için- daha fazla ön plana çıkmakta ve uyma davranışı artmaktadır. Ancak kişi yine de uymama yönünde bir tercihte bulunursa bu durumda hukuk sisteminin uygulayacağı yaptırımla karşılaşacaktır. Dogmatik hukuk aynı zamanda pozitif kuralları yorumlama ve sistematize etme işlevini de yerine getirmektedir. Hukukun doğruluğuna dair tartışmalar ise İdeal Hukuk alanında gerçekleşmektedir.

İnanç

Antidogmatik Hareket
HUKUK KAVRAMININ ANALİZİ, Prof.Dr. Sururi AKTAŞ 24 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 67 (2) 2018: 227-252, Makale Kabul Tarihi: 06.07.2018 (Dogmatik Hukuk kavramı için)

Doğruluk, hakikat olarak da kullanılan felsefe terimi ya da kategorisi. Felsefenin bütün gelişim aşamalarında, felsefe içi tartışmalarda ve tanımlamalarda belirleyici bir konu başlığı olarak yer almıştır. Dolayısıyla genel bir tanımı olmaktan çok, her felsefe eğiliminde ya da okulunda farklı şekillerde tanımlanışları söz konusudur. Yine de genel bir tanımlama yapılacak olursa, Doğruluk ya da Hakikat, gerçek'ten ya da gerçeklik'ten ayrı olarak belli bir gerçekliğin düşünsel ya da zihinsel olarak temsil edilmesi ve temsilin gerçeklige uygun olması halidir diyebiliriz. Bu son derece sorunlu bir tanımlamadır söz konusu felsefe-içi tartışma bağlamında; özellikle de günümüz felsefe tartışmalarının ya da bu tartışmaların sonuclarının boyutları dolayısıyla.
Her felsefe eğilimi ya da akımı belli bir epistemolojik model kullanmakta ve dolayısıyla Doğruluk kategorisi buna göre farklı niteliklerde ele alınıp değerlendirilmektedir.
Çok genel olarak, doğruluğun, felsefe bağlamında epistemolojik ve ontolojik olmak üzere iki ayrı bağlamda ele alındığını belirtmek mümkündür.
Epistemelojik olarak doğruluk, bilgi etkinliğinin temel bir kavramıdır ve bilgiyi bilgi olmayan biçimlerden ayırmak üzere kullanılır. Doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olan bilgi düzleminde ele alınır. Doğruluk, doğrulanabilir bilginin kuramsal ifadesidir. Buna göre doğruluk var olana dair bildirimde bulunan özneyle birlikte mümkündür. Özne-nesne ilişkisi bağlamında yer alan ve öznenin nesneyi bilişinin niteligini belirten bir kategoridir. Ontolojik doğruluk kavramı ise, doğruluğu varlığın özüyle özdeş olma hali olarak ele almak anlamına gelir. Burada bilginin doğruluğunun bir özne-nesne ilişkisi sorunu değil varlığın özüyle ilgili oldugu varsayılır.
Doğruluğun bir uygunluk hali mi, bir tutarlılık konusu mu, yoksa bir uzlaşım sorunu mu olduğu üzerine önemli kuramsal tartışmalar Platon'dan beri süregelmektedir ve postmodern durum içinde bu tartışmalar yön değiştirmiş ve yeni bir boyut kazanmıştır. Genelgeçer bir tanımın ötesinde, Felsefe tarihi içinde epistemelojik alandaki gelişmenin ayrıntılı bir dokümantasyonu ortaya konulmaksızın yeterli bir doğruluk ya da hâkikat tanımına ulaşmak olanaklı değildir.

Suskunluk sarmalı
Hakikat
Hakikat Kapısı

Doğu felsefesi denildiğinde genel olarak Hindistan ve Çin'de başlayan felsefe geleneği kastedilmektedir. Ancak buna Afrika felsefesi, Japon felsefesi, İslam felsefesi, İran felsefesi gibi gelenekleri de eklemek gerekir. Oryantalist düşünceyle (bkz. Oryantalizm) Batı felsefesi, kendi tarihini Antik Yunan felsefesi dönemiyle birlikte başlatmakta, rasyonel ve sistematik düşünce geleneğini kendisine ait kılarak kendisini bu eksende tanımlamaktadır. Bu anlamda doğu felsefesi, batı felsefe tarihinin dışında kalan felsefe geleneklerini adlandırmaktadır. Doğu düşüncesi bu anlamda felsefe-dışı olarak görülmektedir. Doğu felsefesi mitolojik ve mistik ya da gizemci ve simgesel yanları olan bir felsefe geleneği olarak değerlendirilir. Bu etki ve köken söz konusu olmakla birlikte, doğu felsefesinin felsefe-dışı sayılması ancak felsefenin belirli bir şekilde anlaşılması ve kategorize edilmesiyle olanaklı olmaktadır. Bu anlayış ve kategorizasyon ise Batı düşüncesinin kendini tanımlamasıyla bağlantılıdır. Oysa Doğu ve Batı felsefeleri olarak adlandırılan felsefe gelenekleri, farklılıklarıyla birlikte, karşılıklı etkileşim ve süreklilik halinde gelişim göstermiş felsefelerdir. "Doğu" bu anlamda, hem daha Batı felsefesi mevcut değilken felsefi içerimli zengin bir düşünce tarihine sahiptir, hem de örneğin Orta Çağ döneminde Batı felsefesi denilen felsefenin taşınması ve geliştirilmesi doğu sayesinde gerçekleştirilmiştir.

Vedacılık
Brahmanizm
Karma felsefesi
Dharma
Yoga
Samkya
Budizm
Jainizm
Nyāya
Mokşa
Nirvana
Dukkha
Samsara
Atman

Yin Yang
Konfüçyus felsefesi
Daoizm
Çin Budizmi
Zen
Zen Budizmi
Feng Shui
Mensiyüs
Zhuangzi
Yang Zhu

Şintoizm
Japonya'da Budizm
Legalizm

Kelam
İhvanü's-Safa
Sufizm
Eşarilik
Dürzilik
Mu'tezile
Maturidilik
İşrakilik
Selefiyye
Tabiiyyun
Dehriyyun
Meşşaîlik

Hurufilik
Maniheizm
Bahailik
Zerdüştilik

Ankara Üni. Dergisi 13 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Düalist kozmoloji veya Düalizm, genellikle birbirine karşı çıkan iki temel kavramın var olduğuna dair ahlaki veya ruhsal inançtır. Hem geleneksel dinler hem de kutsal kitap dinleri dahil olmak üzere çeşitli dinlerden çeşitli görüşleri kapsayan şemsiye bir terimdir.
Ahlaki düalizm, iyiliksever ve kötü niyetli olanın büyük bir tamamlayıcısı veya arasındaki çatışmanın inancıdır. Basitçe, "ahlaki" olabilecek herhangi bir yorumdan ve bunların nasıl temsil edilebileceğinden bağımsız olarak, iş başında iki ahlaki zıtlık olduğunu ima eder. Örneğin, bir tanrıya, birden fazla tanrıya sahip olan veya hiçbiri olmayan bir dünya görüşünde ahlaki zıtlıklar var olabilir. Buna karşılık, duoteizm, bitheizm veya ditheizm (en azından) iki tanrıyı ima eder. Bitheizm uyum anlamına gelirken, ditheizm, iyi ile kötü, aydınlık ile karanlık ya da yaz ve kış gibi rekabet ve muhalefeti ima eder. Örneğin, dinsiz bir sistem, bir tanrının yaratıcı ve diğerinin yıkıcı olduğu bir sistem olabilir. teoloji, Düalizm ayrıca tanrı ile yaratılış veya tanrı ile evren arasındaki ilişkiye de atıfta bulunabilir (teistik düalizme bakınız). Bu düalizm biçimi, belirli Hristiyanlık ve Hinduizm geleneklerinde paylaşılan bir inançtır. Alternatif olarak, ontolojik düalizmde dünya iki kapsayıcı kategoriye ayrılmıştır. Evrenin yin ve yang'ın iki temel ilkesinin karşıtlığı ve birleşimi, Çin felsefesinin büyük bir parçasıdır ve Taoizm'in önemli bir özelliğidir. Konfüçyüsçülük'te de tartışılmaktadır.
İkili kozmolojilere sahip birçok efsane ve yaratılış motifi etnografik ve antropolojik literatürde tanımlanmıştır. Motifler, dünyayı, birbirleriyle rekabet eden veya dünyayı yaratmada, düzenlemede veya etkilemede tamamlayıcı bir işleve sahip olan iki düşkün, kültür kahramanı veya diğer mitolojik varlıkların yarattığı, düzenlediği veya etkilediği olarak algılar. Bu tür kozmolojilerin muazzam bir çeşitliliği var. Chukchi gibi bazı durumlarda, varlıklar rekabet etmek yerine işbirliği yaparlar ve yaratıma eşitsiz bir şekilde katkıda bulunurlar. Diğer birçok durumda, iki varlık aynı öneme veya güce sahip değildir (bazen bunlardan biri saf olarak bile tanımlanır). Bazen iyiye karşı kötü olarak karşılaştırılabilirler. Sıklıkla ikiz veya en azından erkek kardeş olduklarına inanılır. Mitolojilerdeki düalistik motifler, yerleşik tüm kıtalarda gözlemlenebilir. Zolotaryov, bunların yayılma veya ödünç alma ile açıklanamayacağı, daha çok yakınsak kökenli oldukları sonucuna varmıştır. Toplumun düalistik bir organizasyonuyla (kısımlar) ilişkilidirler; bazı kültürlerde sosyal organizasyon sona ermiş olabilir, ancak mitoloji hafızayı gittikçe daha gizli şekillerde korur.

Ahlaki düalizm, iyiliksever ve kötü niyetli arasındaki büyük tamamlayıcı veya çatışmanın inancıdır. Ditheism/Biteism (aşağıya bakınız) gibi, ahlaki düalizm de monist veya tek tanrılı ilkelerin yokluğunu ima etmez. Ahlaki düalizm, basitçe, "ahlaki" olabilecek herhangi bir yorumdan ve - Ditheizm/Bitheizmden farklı olarak - bunların nasıl temsil edileceğinden bağımsız olarak, iş başında iki ahlaki karşıtlık olduğunu ima eder.
Örneğin, Mazdaizm (Mazde Zerdüştçiliği)  hem düalistik hem de tek tanrılıdır (ancak tanım gereği monist değildir) çünkü bu felsefede Tanrı —Yaratıcı— tamamen iyidir ve aynı zamanda yaratılmamış olan antitez de mutlaktır. Zurvanizm (Zurvanite Zerdüştlük), Maniheizm ve Mandaeizm, düalist ve monist felsefelerin temsilcileridir, çünkü her biri, daha sonra iki eşit ama zıt varlığın ortaya çıktığı yüce ve aşkın bir İlk İlkeye sahiptir. Bu aynı zamanda daha az bilinen Hristiyan gnostik dinler, örneğin Bogomiller, Catharism vb. İçin de geçerlidir. Tekçi Düalizmin Daha karmaşık formları da örneğin, mevcut Hermetizm, Nous yarattık tarif -yani "düşünce" Tanrı'dan ya Demon sormadan alıp almadığını, ileri iyi ve kötü, yorumlama bağımlı hem insan-getiriyor. Çoğulculuk ile dualite mantıksal bir yanılgı olarak kabul edilir.

Ahlaki düalizm teolojik bir inanç olarak başladı. Düalizm ilk olarak Mısır dini inançlarında örtük olarak tanrılar Set (düzensizlik, ölüm) ve Osiris'in (düzen, yaşam) zıtlığı ile görüldü. İlk açık düalizm anlayışı, MÖ beşinci yüzyılın ortalarında Eski Pers Zerdüştlük dininden geldi. Zerdüştlük, Ahura Mazda'nın her güzel şeyin ebedi yaratıcısı olduğuna inanan tek tanrılı bir dindir. Ahura Mazda'nın düzenine yönelik herhangi bir ihlal, yaratılmamış her şey olan ilaçtan kaynaklanmaktadır. Bundan insanların yapması gereken önemli bir seçim var. Ya Ahura Mazda için insan hayatına tamamen katılırlar ya da vermezler ve uyuşturucu gücü verirler. Kişisel düalizm, sonraki dinlerin inançlarında daha da belirgindir.
Hristiyanlığın iyi ve kötü arasındaki dini ikilik, Tanrı (iyi) kaçınılmaz olarak Şeytan'ı (kötülüğü) yok edeceği için mükemmel bir ikilik değildir. Erken Hristiyan düalizmi, büyük ölçüde Platonik Düalizme dayanır (Bkz: Neoplatonizm ve Hristiyanlık). Ayrıca Hristiyanlıkta, maddi olmayan bir Hristiyan ruh fikrine dayanan bir ruh-beden ayrımı ile kişisel bir ikilik vardır.

Çoklu tanrılarla ilgili olarak kullanıldığında, düalizm duoteizmi, bitheizmi veya ditheizmi ifade edebilir. Diyetçilik / bitheizm ahlaki ikiliği ima etse de, eşdeğer değiller: ditheism / bitheism (en az) iki tanrı anlamına gelir. Ahlaki düalizm ille de teizmi (teos = tanrı) ima etmez.
Hem bitheism hem de ditheizm, tamamlayıcı veya zıt özelliklere sahip iki eşit derecede güçlü tanrıya olan inancı ifade eder: Bununla birlikte, bitheizm uyumu ima ederken, ditheizm rekabet ve muhalefeti ima eder, Iyi ile kötü, aydınlık ve karanlık ya da yaz ve kış gibi. Örneğin, dinsiz bir sistem, bir tanrının yaratıcı, diğerinin yıkıcı olduğu bir sistem olabilir (teodise). Orijinal Zerdüştlük anlayışında, Örneğin, Ahura Mazda nihai iyiliğin ruhuydu, Ahriman (Angra Mainyu) ise nihai kötülüğün ruhuydu.
Bunun tersine, iki tanrının çatışmada ya da muhalefette bulunmadığı bitheistik bir sistemde, biri erkek, diğeri kadın olabilir (bkz. Duoteism). Cinsiyet kutupluluğuna dayanan bir bitkinlik veya duoteistik teolojinin iyi bilinen bir örneği, neopagan dininde Wicca'da bulunur. Wicca'da Düalizm, bir tanrı ve tanrıçanın inancında, evreni yönetmede ikili bir ortaklık olarak temsil edilir. Bu, âşık olarak kabul edilen ilahi bir çift olan Ay Tanrıçası ve Boynuzlu Tanrı'ya tapınmaya odaklanır. Bununla birlikte, Boynuzlu Tanrı'nın -gündüz / gece, yaz / kış ile ilgili- Wiccan mit ve ritüelinde Oak King ve Holly King olarak ifade edilen aydınlık ve karanlığın ikili yönleri olduğu için, geleneksel Wicca'da ditheist bir tema da vardır. Tanrıça'nın eli için yılda iki kez savaşa girdiği söyleniyor ve bu da değişen mevsimlerle sonuçlanıyor. (Wicca içinde, aydınlık ve karanlık "iyi" ve "kötü" kavramlarına karşılık gelmez, ancak Taoizm'deki yin ve yang gibi doğal dünyanın veçheleridir.)

Radikal Düalizm - ya da iki eşit ilahi gücü ortaya koyan mutlak Düalizm. Maniheizm, daha önce bir arada var olan iki ışık ve karanlık aleminin, ikincisinin kaotik eylemleri nedeniyle çatışmaya karışmış halini tasavvur eder. Daha sonra, ışığın belirli unsurları karanlığın içinde hapsoldu; Maddi yaratımın amacı, sonunda ışık krallığının karanlığa galip geleceği bu bireysel unsurların yavaş çıkarılma sürecini canlandırmaktır. Maniheizm, muhtemelen bu Düalistik mitolojiyi Zerdüştlükten miras alır; burada ebedi ruh Ahura Mazda'nın antitezi Angra Mainyu; ikisi de kozmik bir mücadeleye giriyor ve sonucu aynı şekilde Ahura Mazda'yı muzaffer görecek. "İnci İlahisi", maddi dünyanın, karanlığın güçlerinin, içinde hapsolmuş ışığın unsurlarını sarhoş bir dikkat dağınıklığı durumunda tutmak için getirdiği bir tür kötü niyetli sarhoşluğa karşılık geldiği inancını içeriyordu.
Azaltılmış Düalizm - iki ilkeden birinin bir şekilde diğerinden aşağı olduğu yerdir. Sethianların maddi dünyayı, bağlılıklarının nesnesi olan gerçek Tanrı'dan daha az bir tanrısallık tarafından yaratıldığını düşündükleri gibi klasik Gnostik hareketler. Manevi dünya, maddi dünyadan kökten farklı olarak, gerçek Tanrı ile birlikte geniş olarak ve insanlığın belirli aydınlanmış üyelerinin gerçek yurdu olarak düşünülmektedir; bu nedenle, bu sistemler dünya içinde şiddetli bir yabancılaşma hissinin dışavurumuydu ve sonuçta ortaya çıkan amacı, ruhun fiziksel alemin sunduğu kısıtlamalardan kaçmasına izin vermekti.
Bununla birlikte, bir tanrının yazın ve kuraklığın, diğerinin ise kışın ve yağmurun / doğurganlığın temsilcisi olduğu bir sistemde, bitheistik ve ditheistik ilkeler her zaman bu kadar kolay karşılaştırılamaz (bkz. Persephone mitolojisi). Erken bir Hristiyan mezhebi olan Markiyonizm, Eski ve Yeni Ahit'in iki karşıt tanrının eseri olduğunu kabul etti: her ikisi de İlk İlkelerdi, ancak farklı dinlerden.

Teolojide Düalizm, Tanrı ile yaratılış veya Tanrı ve evren arasındaki ilişkiye işaret edebilir. Bu düalizm biçimi, belirli Hristiyanlık ve Hinduizm geleneklerinde paylaşılan bir inançtır.

Tanrı ve Yaratılış arasındaki ikilik, Marcionism, Catharism, Paulicianism ve diğer Gnostik Hristiyanlık formları dahil olmak üzere, Hristiyanlığın birçok tarihi mezhep ve geleneğinde merkezi bir inanç olarak var olmuştur. Hristiyan düalizmi, Tanrı ve yaratılışın farklı olduğu, ancak bölünmez bir bağ yoluyla birbiriyle ilişkili olduğu inancına işaret eder. Bununla birlikte, Gnostisizm, genel olarak yüce, aşkın bir Tanrı ile maddi evreni yaratmaktan sorumlu kör, kötü bir demiurge arasındaki bir inançta bir araya gelen çeşitli inanç sistemlerinden oluşan çeşitli, senkretistik bir dini harekettir ve böylece ilahi kıvılcımı madde içinde hapseder.
Cathars ve Paulicians gibi mezheplerde bu, kötü bir tanrı ile ahlaki bir tanrı tarafından yaratılan maddi dünya arasındaki bir ikiliktir. Tarihçiler, Hristiyan düalizmini, iyi ve kötü tanrıların eşit derecede güçlü olduğunu kabul eden mutlak düalizme ve maddi kötülüğün manevi iyiliğe tabi olduğunu savunan hafifletici düalizme bölerler. Özgürlükçü ya da bağdaşmacı bir özgür irade görüşüne bağlı olan Hristiyan ilahiyatçıların, özgür iradenin insanlığı Tanrı'dan ayırdığına dair inançları da bir Düalizm biçimi ol

Eleştirel teori; Immanuel Kant, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Max Weber, Karl Marx ve Sigmund Freud'un düşüncelerinin etkisi temelinde; sosyal ve beşeri bilimler bilgisiyle toplum ile kültür inceleme ve eleştirisine dayanan sosyal teori. Eleştirel teori, epistemolojik olarak; nesnelleştirici değil, düşünsel olduğu için doğabilimsel teorilerden farklıdır.
Kavramın farklı köken ve geçmişlerle iki boyutu vardır: sosyoloji ve edebiyat teorisi. Diğer yandan "eleştirel teori", eleştiri üzerine kurulu teoriler için genel olarak kullanılan bir kavramdır. Eleştirel teorisyen Max Horkheimer'e göre bir teori; insanları, bulundukları kısıtlayıcı koşulları değiştirerek onları özgürleştirdiği kadar eleştireldir.
Eleştirel teori, dar anlamda Frankfurt Okulu'nun 1930'lu yıllarda Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud gibi düşünürlerin eserlerine oluşan eğilimle gelişen Batı Marksizmi, diğer bir deyişle neo-Marksist felsefesine dayanır.
Frankfurt Okulu'ndan beş teorisyen, eleştirel teorinin temel anlamıyla var olmasına olanak sağlamıştır: Herbert Marcuse, Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin ve sonradan kısmen Jürgen Habermas. Jürgen Habermas ile, eleştirel teori Alman idealizminden uzaklaşmış ve Amerikan faydacılığına yaklaşmıştır. Sosyal yapı ve üstyapı düşüncesi, eleştirel teoride kalmış az miktardaki Marksist kavramdan biridir.

Modernist eleştirel teori, politik-ekonomik bir sistem olarak kapitalizm ve endüstrinin evrimine eşlik eden hakimiyet ve adaletsizlik biçimleri ile ilgilenir. Postmodern eleştirel teori ise sosyal sorunları tarihsel ve kültürel bağlamlara dayandırarak, bu bağlamları veri toplama ve analiz etme süreçlerine dahil ederek ve bulguları göreceleştirerek siyasallaştırır.
Postmodern eleştiri araştırmaları, karakterinde aynı zamanda temsil krizini barındırır. Temsil krizi ise araştırmacıların eserlerinin, diğer durağan eserlerin objektif tasvirleri olduğu fikrinin reddedilmesidir. Bunun yerine pek çok postmodern araştırmacı, çalışmalarında ve yazılarında; eserlerinin politika ve yazınlarında fikirlerin çeşitlendirilmesini tercih eder.

1960 ve 1970'li yıllardan itibaren dil, sembolizm, metin ve anlam; Ludwig Wittgenstein, Ferdinand de Saussure, George Herbert Mead, Noam Chomsky, Hans-Georg Gadamer, Roland Barthes, Jacques Derrida ile dilbilim, analitik felsefe, yapısal dilbilimi, yorumbilim, göstergebilim, yapısöküm alanlarındaki diğer düşünürlerin etkisiyle, beşeri bilimlerin teorik alanında görülmeye başlanmıştır.
1970 ve 1980'li yıllarda Jürgen Habermas, eleştirel teoriyi bir "iletişim teorisi" olarak yeniden tanımladığında, o zamana kadar var olan eleştirel teorinin yolu ikiye ayrıldı ve iki farklı tür oldu. Eleştirel teorinin bu her iki türü de insan tarafından yaratılan iletişim, kültür ve politik bilinç üzerine odaklanmaktadır.

Frankfurt Okulu
Edebiyat teorisi

Atıflar

Genel
Balkız, Bekir. "Frankfurt Okulu ve Eleştirel Teori: Sosyolojik Pozitivizmin Eleştirisi". 19 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2012. 
Bohman, James (8 Mart 2005). "Critical Theory (Stanford Encyclopedia of Philosophy)". Stanford University. 13 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2012. 
Horkheimer, Max (1982). Critical Theory (İngilizce). New York: Seabury Press. 
Lindlof, T. R.; Taylor, B. C. (2002). Qualitative Communication Research Methods (İngilizce). California: Thousand Oaks. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Outhwaite, William (1988). Habermas: Key Contemporary Thinkers (İngilizce). New York. 

"Using Critical Theory to Understand the Meaning of Educational Quality"22 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Death is Not the End" "N+1" dergisinin akademik eleştirel teori hakkındaki kısa öyküsü
Critical Legal Thinking4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Politika ve hukuk incelemelerinde eleştirel teori

Eleştiri, bir kişi, eser ya da konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünde açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazıdır.
Eleştirinin Özellikleri;

Eleştiri objektif olmalıdır.
Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.
Eleştirmenin kişisel duyguları kattığı eleştirilere öznel eleştiri, kişisel duyguları katmadığı, objektif olduğu eleştirilere de nesnel eleştiri denir.
Eleştiri her yönden yapılabilir.
Eleştiride yazar okuyucuyla konuşma halindedir.

Tanzimat dönemi Romantik eleştiri yazarları Şinasi, Namık Kemal, Abdülhak Hamid; Realist eleştiriciler Samipaşazade Sezai, Beşir Fuad, Nabizade Nazım, Mizancı Murat olup Servet-i fünun döneminde, Cenap Şahabettin intikad (sahte parayı gerçeğinden ayırmak) anlayışıyla tenkit eder. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit dönemin eleştirici.
Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin iki öznelci eleştirmendir.

Sistematik eleştirmenler Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk bağımsız yöntemi geliştirdi. Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol hümanist eleştirmenlerdir. Çağdaş eleştirmenler Mehmet Kaplan, Tahsin Yücel, Adem Serin, Özkan Çam, Akşit Göktürk, Şara Sayın, Ünsal Oskay, Murat Belge, Orhan Burian, Tahir Alangu, Memet Fuat, Mehmet Doğan, Bedrettin Cömert, Enis Batur, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, Kenan Akyüz, Melih Cevdet, Konur Ertop, Orhan Şaik Gökyay, Alpay Kabacalı, Cevdet Kudret, Agah Sırrı, Berna Moran, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi, Ahmet Oktay, Atilla Özkırımlı, Nermi Uygur ve Fuad Köprülü.

Öğretici metinler

Enformasyon felsefesi ya da Bilgi felsefesi, bilgi işleme, temsil sistemi ve bilinç, bilgisayar bilimi, bilgi bilimi ve bilgi teknolojisi ile ilgili konuları inceleyen bir felsefe dalıdır.
Enformasyon felsefesinin inceleme konuları:

Dinamikleri, kullanımı ve bilimleri dahil olmak üzere, bilginin kavramsal doğasının ve temel ilkelerinin eleştirel olarak incelenmesi.
Felsefi problemlere bilgi teorisi ve hesaplama metodolojilerinin detaylandırılması ve uygulanması.

Bilgi felsefesi, yapay zeka, bilgi mantığı, sibernetik, sosyal teori, etik ve dil ve bilgi çalışmasından gelişmiştir.

Bilgi teorisi olarak da bilinen bilgi mantığı, başlangıçta Charles Sanders Peirce tarafından geliştirilen satırlar boyunca mantıksal işaretlerin ve ifadelerin bilgi içeriğini dikkate alır.

Bilgi felsefesi için araştırma kaynakları Norbert Wiener, Alan Turing, William Ross Ashby, Claude Shannon, Warren Weaver ve üzerinde çalışan diğer birçok bilim insanının teknik çalışmasında bulunabilir.
Bilgi ve iletişim üzerine bazı önemli çalışmalar Gregory Bateson ve meslektaşları tarafından yapıldı.

Bilgi kavramı birçok teorisyen tarafından tanımlanmıştır.

Charles S. Peirce'in enformasyon teorisi, semiyotik olarak adlandırdığı daha geniş sembolik iletişim teorisine gömülüydü, şimdiyse göstergebilimin önemli bir parçasıdır. Peirce'e göre bilgi, bir yanda düz anlam ve uzam kavramları, diğer yanda yan anlam ve kavrayış kavramlarıyla ayrı ayrı kapsanan işaret ve ifadelerin yönlerini bütünleştirir.

Gregory Bateson, Donald M. MacKay'den yola çıkarak bilgiyi "fark yaratan bir fark" olarak tanımladı: Bilgi, fark yaratan bir ayrımdır.

Adriaans, Pieter (Autumn  2013). "Information".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Floridi, Luciano (Spring 2015). "Semantic Conceptions of Information".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
IEG site 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., the Oxford University research group on the philosophy of information.
It from bit and fit from bit. On the origin and impact of information in the average evolution - from bit to atom and ecosystem. Information philosophy which covers not only the physics of information, but also how life forms originate and from there  evolve to become more and more complex, including evolution of genes and memes, into the complex memetics from organisations and multinational corporations and a "global brain", (Yves Decadt, 2000). Book published in Dutch with English paper summary in The Information Philosopher, http://www.informationphilosopher.com/solutions/scientists/decadt/ 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Luciano Floridi, "Where are we in the philosophy of information?" University of Bergen, Norway. Podcast dated 21.06.06.

Epikürcülük, MÖ 307'de kurulan ve Antik Yunan filozofu Epikür'un öğretilerine dayanan bir felsefe sistemidir.
Epikür, Demokritos aşamalarını izleyen atomik bir materyalistti. Materyalist fikirleri, onu dini şüpheciliğe, batıl inançlara ve kutsal müdahaleye karşı genel bir saldırıya yöneltti. Epikürcülük başlangıçta Platonculuğa karşı çıkan bir düşünce olmakla birlikte, zamanla Stoacılıkla ana karşıt düşünce haline geldi. Epikürcülük, hazzı en önemli içsel amaç olarak gördüğü için bir tür hedonizmdir. Bununla birlikte, acı ve korkunun olmadığı bir durumun en büyük zevki oluşturduğu düşüncesi ve basit bir yaşamı savunması, onu halk arasında anlaşıldığı şekliyle hedonizmden çok farklı kılmaktadır.
Epikür, Kireneli filozof Aristippos'u izleyerek, en büyük iyinin, dünyanın işleyişi hakkında bilgi sahibi olmak ve arzuları sınırlandırmak yoluyla ataraksiya (sükûnet ve korkudan kurtulma) ve aponi (bedensel acının yokluğu) hali şeklinde mütevazı, sürdürülebilir bir haz aramak olduğuna inanmıştır. Bu iki durumun birleşimi, en üst düzeyde mutluluk sağlar. Bu nedenle, Epikür ve takipçileri genellikle siyasetten çekilmişlerdir; çünkü siyaset, erdem ve huzur arayışlarıyla çatışabilecek hayal kırıklıklarına ve hırslara yol açabilir.
Epikür'ün çok az yazısı günümüze ulaşmıştır. Diogenis Laertios, Epikür'ün yazdığı üç mektubu ve Temel Öğretilerinin bir bölümünü muhafaza etmiştir. Ancak, daha sonraki öğrencilerinden Epikür'ün fikirlerine ilişkin bağımsız kanıtlar da bulunmaktadır. Lucretius'un epik şiiri De rerum natura (“Şeylerin Doğası Üzerine”), Epikürcülüğün temel argümanlarını ve teorilerini ortaya koymaktadır. Herkulaneum'daki Villa dei Papiri'de ortaya çıkarılan parşömenlerde, çoğunlukla Epikürcü filozof Philodemus veya hocası Sidonlu Zeno tarafından yazılmış eserlerin yanı sıra Epikür'ün kendi eserlerinden parçalar da bulunmuştur. MS 2. yüzyılda, varlıklı bir Epikürcü olan Oenoandalı Diogenes, Likya'daki (günümüzde Türkiye) Oenoanda'da, felsefesinin ilkelerinin yazılı olduğu bir revaklı duvar inşa ettirmiştir.
Epikürcülük, Geç Helenistik dönemde ve Roma döneminde gelişti; Antakya, İskenderiye, Rodos ve Herkulaneum gibi yerlerde birçok Epikürcü topluluk kuruldu. MS 3. yüzyılın sonlarında, Epikürcülük diğer yükselen felsefeler (özellikle Yeni Platonculuk) tarafından karşı çıkılarak neredeyse tamamen ortadan kalktı. Aydınlanma Çağı'nda Epikürcülüğe olan ilgi yeniden canlandı ve modern çağda da devam etmektedir.

Epikür, Midilli Adası'nın başkenti Midilli'de ve daha sonra Lampsakos'ta eğitim vermiş ve takipçiler kazanmıştır. Atina'da Epikür, okulu için daha sonra Epikür'ün okulunun adı olacak olan “Bahçe” adlı bir mülk satın almıştır. Bu okulun üyeleri arasında Hermarchus, Idomeneus, Colotes, Poliainos ve Metrodorus bulunmaktaydı. Epikür, dostluğu mutluluğun önemli bir bileşeni olarak vurgulamıştır ve okul, Atina felsefesinin siyasi ilgi odağını reddedip kısmen münzevi bir topluluk gibi görünmektedir. Bu topluluk, Atina standartlarına göre oldukça kozmopolitti ve aralarında kadınlar ile köleler de bulunuyordu. Topluluk faaliyetleri, özellikle de her ay düzenlenen sosyal bir toplantı olan Eikas'a katılmak büyük önem taşıyordu. Her ne kadar et yemeye karşı bir yasak getirilmemiş olsa da, elde edilen küçük kanıtlara göre Epikür et yemediği için bazı üyeler vejetaryendi.
Bu felsefenin popülaritesi zamanla artmış ve Stoacılık, Platonculuk, Peripatetikçilik ve Fironculuk ile birlikte Helenistik felsefenin baskın okullarından biri haline gelerek Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerine kadar güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Herculaneum'daki Villa dei Papiri kütüphanesinden elde edilen deşifre edilmiş karbon kaplı parşömenler, geç Helenistik Epikürcü Philodemus'un ve Epikür'ün kendisinin çok sayıda eserini içermekte ve okulun kalıcı popülaritesini kanıtlamaktadır. Jül Sezar da Epikürcülüğe önemli ölçüde meyletmiştir, bu da Stoacı Cato'ya karşı konuştuğu Catiline komplosu sırasında Catiline'e karşı yapılan yargılama sırasında ölüm cezasına karşı savunma yapmasına yol açmıştır. Aynı zamanda, kayınpederi Lucius Calpurnius Piso Caesoninus da bu okulun bir mensubuydu. MS 2. yüzyılda, komedyen Samsatlı Lukianos ve zengin felsefe destekçisi Oenoandalı Diogenes önde gelen Epikürcülerdendi.
Ancak, bu felsefenin milattan sonra üçüncü yüzyılın sonlarına gelindiğinde varlığına dair çok az eser kalmıştı. Yeni Platonculuk ve Peripatetikçiliğin ve daha sonra Hristiyanlığın artan hakimiyeti ile Epikürcülük düşüşe geçmiştir.

Epikür, Herodot'a yazdığı mektupta fiziksel dünyanın doğasına ilişkin üç ilke ortaya koymuştur: var olanın var olmayandan meydana gelemeyeceği, parçalananın var olmaktan çıkmayacağı ve şu anda var olan her şeyin her zaman var olduğu ve her zaman var olacağı. Bu ilkelerin amacı, dünyayı oluşturan her şeyin kalıcı ve değişmez olduğu gerçeğini ortaya koymaktır. Epikür fiziğine göre tüm evren madde ve boşluk olmak üzere iki şeyden oluşuyordu. Madde, yalnızca şekil, boyut ve ağırlık gibi değişmeyen niteliklere sahip küçük cisimler olan atomlardan meydana gelmektedir. Epikürcüler, atomların değişmez olduğuna inanıyorlardı; çünkü dünyanın düzenli olduğu ve değişimlerin belirli ve tutarlı kaynaklara sahip olması gerektiğini düşünüyorlardı. Örneğin, bir bitki türü yalnızca aynı türden bir tohumdan büyüyebilir, ancak evrenin varlığını sürdürebilmesi için nihai olarak oluştuğu şeyin değiştirilememesi gerektiğine inanıyorlardı. Aksi takdirde, evrenin esasen yok olacağını düşünüyorlardı.

Epikür, sonsuz miktarda atom olması gerektiğinin yanı sıra, yalnızca sonlu sayıda atom türü ve sonsuz miktarda boşluk olması gerektiğini düşünür. Epikür bu görüşünü Herodot'a yazdığı mektupta açıklar:Dahası, hem atomların çokluğu hem de boşluğun kapsamı nedeniyle şeylerin toplamı sınırsızdır. Eğer boşluk sonsuz ve cisimler sonlu olsaydı, cisimler hiçbir yerde duramaz, sonsuz boşluktaki rotalarında dağılırdı ve onları geri gönderecek bir destek ya da kontrol mekanizması olmazdı. Yine, eğer boşluk sonlu olsaydı, cisimlerin sonsuzluğu hiçbir yerde duramazdı.Atom sayısı sonsuz olduğu için, sonsuz sayıda dünya ya da kozmos vardır. Bu dünyalardan bazıları bizimkinden çok farklı, bazıları ise oldukça benzer olabilmektedir ve tüm dünyalar birbirlerinden geniş boşluk alanları (metakosmi) ile ayrılmıştır. Epikürcülük, atomların daha küçük parçalara ayrılamayacağını, çünkü maddenin hareket edebilmesi için boşluğun gerekli olduğunu belirtir. Hem boşluk hem de maddeden oluşan herhangi bir şey parçalanabilirken, eğer bir şey boşluk içermiyorsa o zaman parçalanmasının bir yolu da yoktur çünkü maddenin hiçbir parçası maddenin daha küçük bir alt bölümüne parçalanamaz. Atomlar sürekli olarak dört farklı yoldan biriyle hareket etmektedir. Atomlar basitçe birbirleriyle çarpışabilir ve sonra birbirlerinden geri sekebilirler. Atomlar birbirleriyle birleşip daha büyük bir nesne oluştururken, daha büyük nesnenin genel şeklini korumaya devam ederken birbirlerine çarparak titreşebilirler.
Diğer atomlar tarafından engellenmediği zaman, tüm atomlar dünyanın geri kalanıyla ilişkili olarak doğal bir şekilde aşağıya doğru aynı hızda hareket etmektedir. Bu aşağı doğru hareket atomlar için doğal bir durumdur ancak dördüncü hareket aracı olarak atomlar zaman zaman aşağı doğru olan olağan yollarından rastgele sapabilirler. Bu savrulma hareketi evrenin yaratılmasını sağlayan şeydir, çünkü gittikçe daha fazla atom savruldukça ve birbirleriyle çarpıştıkça, atomlar bir araya geldikçe nesneler şekillenebilmiştir. Savrulma olmasaydı, atomlar birbirleriyle asla etkileşime girmez ve aynı hızda aşağı doğru hareket etmeye devam ederlerdi. Epikür de insanlığın özgür iradesini açıklayan şeyin bu sapma olduğunu düşünüyordu. Eğer sapma olmasaydı, insanlar hiç bitmeyen bir neden-sonuç zincirine tabi olurlardı. Bu, Epikürcülerin Demokritos'un atom teorisini eleştirmek için sıklıkla kullandıkları bir nokta olmuştur.

Epikür felsefesi duyulara dayalı ampirik bir epistemolojiyi benimser.

Epikürcüler duyuların da atomlara dayandığına inanmaktaydı. Her nesne sürekli olarak kendisinden parçacıklar yayıyordu ve bunlar daha sonra gözlemciyle etkileşime giriyordu. Görme, koklama veya ses gibi tüm duyumlar bu parçacıklara dayanıyordu. Yayılan atomlar duyu organlarının algıladığı niteliklere sahip olmamakla birlikte, yayılma biçimleri gözlemcinin bu duyumları deneyimlemesine neden olmuştur; örneğin kırmızı parçacıkların kendileri kırmızı değildir, ancak izleyicinin kırmızı rengi deneyimlemesine neden olacak şekilde yayılmışlardır. Atomlar tek tek değil, daha ziyade çok hızlı hareket ettikleri için sürekli bir his olarak algılanır.
Epikürcüler tüm duyu algılarının doğru olduğuna ve hataların bu algıları nasıl değerlendirdiğimizden kaynaklandığına inanıyorlardı. Nesneler hakkında yargılar oluşturduğumuzda (hupolepsis), bunlar daha fazla duyusal bilgi yoluyla teyit edilebilir ve düzeltilebilir. Örneğin, birisi uzaktan yuvarlak gibi görünen bir kule görürse ve kuleye yaklaştığında aslında kare olduğunu görürse, ilk yargısının yanlış olduğunu anlayacak ve yanlış fikrini düzeltecektir.

Epikür'ün üç hakikat ölçütü önerdiği söylenir: duyumlar (aisthêsis), önyargılar (prolepsis) ve duygular (pathê). “ Düşünsel uygulamalar” (phantastikai epibolai tês dianoias) olarak adlandırılan dördüncü bir kriterin daha sonraki Epikürcüler tarafından eklendiği söylenir. Bu ölçütler Epikürcülerin bilgi edindiğimizi düşündükleri yöntemleri oluşturuyordu.
Epikürcüler duyumların aldatıcı olamayacağını düşündükleri için, duyumlar Epikürcüler için gerçeğin ilk ve temel ölçütüdür. Duyusal girdinin yanlış yönlendiriyor gibi göründüğü durumlarda bile, girdinin kendisi doğrudur ve hata girdi hakkındaki yargılarımızdan kaynaklanmaktadır. Örneğin, suya düz bir kürek yerleştirildiğinde, kürek bükülmüş görünür. Epikürcü, küreğin görüntüsünün, yani kürekten gözlemcinin gözlerine giden atomların kaydırıldığını ve bu nedenle gözlemcinin gözlerine gerçekten de bükülmüş bir kürek şeklinde ulaştığını ileri sürecektir. Gözlemci, aldığı görüntünün kür

Epistemoloji (Grekçe: ἐπιστήμη, epistēmē 'bilgi' ve -loji) ya da bilgi felsefesi, bilgiyle ilgilenen bir felsefe dalıdır. Epistemologlar, bilginin doğası, kaynağı ve kapsamı, epistemolojik gerekçelendirme, inancın rasyonelliğini ve diğer çeşitli konuları incelemektedir. Epistemoloji, felsefenin etik, mantık ve metafizikle birlikte dört ana dalından biri olarak kabul edilir.
Epistemolojideki tartışmalar genel olarak dört ana alanda toplanmıştır:

Bilgi doğasının felsefi analizi ve bir inancın bilgiyi oluşturması için gereken gerçeklik ve gerekçelendirme gibi koşullar
Algı, gerekçe, bellek ve tanıklık gibi potansiyel bilgi ve gerekçeli inanç kaynakları
Tüm gerekçelendirilmiş inançların birer gerekçeli temel inançtan mı türetilmesi gerektiği yoksa gerekçelendirmenin yalnızca bir dizi tutarlı inanca mı dayalı olması gerektiği soruları da dahil olmak üzere, bir bilgi bütününün veya gerekçelendirilmiş bir inancın yapısı
Bilginin olabilirliğini sorgulayan felsefî şüpheciliğin yanı sıra, şüpheciliğin sıradan bilgi iddialarımıza bir tehdit oluşturup oluşturmadığı ve şüpheci argümanları reddetmenin mümkün olup olmadığı gibi sorunlar
Epistemoloji, bu ve diğer tartışmalarda "Ne biliyoruz?", "Bir şeyi bildiğimizi söylemek ne anlama gelir?", "Gerekçelendirilmiş inançları gerekçelendirilmiş kılan nedir?" ve "Bildiğimizi nasıl biliyoruz?" gibi soruları cevaplamayı hedefler.

Bilgi nedir?
Bilginin kaynağı nedir?
Bilginin değeri nedir?
Doğru bilgi var mıdır?
Bilginin sınırı nedir?
Bilginin yöntemi nedir?
İnsan neyi bilebilir?
Doğru bilginin ölçütü olarak farklı felsefi yaklaşımlar aklı, deneyleri, gözlemlenebilir olguları, faydayı, sezgileri ya da özleri (fenomen) kabul etmiştir. Ancak yaklaşımlar bunlarla sınırlı değildir.

Sosyal epistemoloji: Bilgi yüklemelerinde bireyler arasındaki ilişkiler ve inançların sosyal bağlamlardaki yerini araştırır.
Formal epistemoloji: Bilgi yüklemelerinde karar, mantık, olasılık ve hesaplanabilirlik gibi kavramların etkisini araştırır.
Metaepistemoloji: Epistemolojinin konusu, yöntemleri ve amaçlarını araştırır. Epistemoloji alanında bilgi edinmek için sorulan soruların ve bu sorulara verilen cevapların gerekliliği ve doğruluğu üzerinde durur.
Evrimsel epistemoloji: İnsanlar ve hayvanlarda, bilginin ve bilişsel mekanizmaların geçirdiği evrimsel süreçleri araştırır.
Uygulamalı epistemoloji: Araştırma sistemlerinin doğru bilgiye erişmede işe yarayıp yaramadığını araştırır.

Doğru bilginin mümkün olmadığını savunan görüşler, duyuların insanı aldatması, bilginin göreceli olması ve her şeye şüpheyle yaklaşılması gerektiği gibi bakış açılarıyla, herkesin doğru kabul edebileceği kesin bilgilere ulaşılamayacağını savunmuşlardır. Antik Yunan’da, zenginlerin çocuklarına para karşılığında eğitim veren sofistler ve şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan septikler, doğru bilginin mümkün olmadığını savunan filozoflar arasında yer almaktadır.

Sofizm, bilgiye ulaşma yolunda temel kaynağın duyular olduğunu ve duyuların verdiği bilgilerin de aldatıcı olduğunu savunmuş, bu nedenle bilginin herkes için farklı olabileceğini öne sürmüştür. Rölativizme öncülük eden sofistler, felsefe tarihi boyunca birçok eleştiriye de maruz kalmıştır.
Başlıca temsilcileri: Protagoras ve Gorgias

Septisizm, şüpheyi bir sistem haline getirerek, bilgi üzerine doğru-yanlış şeklinde bir ayrım yapmayı reddetmiştir. Hiçbir konuda yargıda bulunulmaması gerektiğini savunan septikler, bu anlayışlarına “epokhe” ismini vermişlerdir.
Başlıca temsilcileri: Pyrrhon ve Timon

Doğru bilginin mümkün olduğunu savunan dogmatizm ise, “bilginin kaynağı nedir” sorusuyla kendi içerisinde birçok farklı görüşe ayrılmaktadır.

Rasyonalizm, bilgiye akıl yoluyla ulaşılabileceğini ve algılarla elde edilen bilgilerin genel-geçer olamayacağını savunmaktadır. Sokrates'in Atina sokaklarında insanlara sorduğu sorularla, doğuştan getirdiklerine inandığı bilgiyi açığa çıkartma çabası, rasyonalizmin tarihteki ilk örneğidir. Platon ise ontolojide idealar ve görüntüler dünyası arasında yaptığı ayrımı temel alarak, idealar dünyasından gelen bilgilerin doğru, görüntüler dünyasında elde edilen bilgilerin ise aldatıcı olduğunu dile getirmiştir. Aristoteles, diğer rasyonalist filozoflardan farklı olarak doğuştan bilgiye değil, doğuştan bilme potansiyeline vurgu yapmıştır. Duyulardan bağımsız, sadece akla dayalı bilginin var olamayacağını savunarak Platon'u eleştirmiştir.

Farabi, dine dayalı bir rasyonalizm anlayışı geliştirmiştir. Aristoteles'ten etkilenmiş, aklın hem Tanrı'nın varlığının hem de kendi varlığının bilincinde olduğunu düşünmüştür. René Descartes şüphecilikten yola çıkarak doğuştan gelen bilgi ve duyulardan elde edilen bilgi tanımlarını yapmış, doğuştan gelen bilgilerin apaçık olduğunu dile getirmiştir. Georg Wilhelm Friedrich Hegel ise, doğru bilgiye mantık yoluyla ulaşılabileceğini savunmuş, rasyonalizme bağlı olarak diyalektik kavramını ortaya koymuştur.
Başlıca temsilcileri: Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, René Descartes ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel

Empirizm, bilgiye deney yoluyla ulaşılabileceğini ve doğuştan gelen hiçbir bilginin olamayacağını öne sürmektedir. John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme'de insan zihnini boş bir levha olarak nitelendirmiş ve bilginin a-posteriori yöntemlerle elde edilebileceğini dile getirmiştir. Deney ve gözlemi merkeze aldığı yaklaşımı içerisinde, birçok kavram geliştirmiştir:
Dış deney ve iç deney: Duyu verilerinden elde edilen bilgiler, dış deneyler olarak tanımlanır. Bu dış deneyler, insan zihninin değerlendirmeleriyle işlenerek iç deneyleri oluşturur.
Yalın tasarım ve karmaşık tasarım: Nesnelerin, duyu verilerine bağlı olarak algılanan renk ve koku gibi özellikleri üzerinden, yalın tasarımlara ulaşılır. Bu yalın tasarımlar, akıl yoluyla birleştirilerek, daha büyük bilgiler olan karmaşık tasarımların temellerini atar.
Birincil nitelikler ve ikincil nitelikler: Birincil nitelikler, nesnelerin oluşabilmesi için zorunlu olan kütle, hacim ve atomik yapı gibi özellikleri ifade eder. İkincil nitelikler ise, duyu verileri ve birincil niteliklerin arasındaki etkileşimlerden oluşmaktadır. Nesneler, ikincil niteliklere doğrudan sahip olmaktan ziyade, algılanma süreçlerinde bu özellikleri taşırlar.
Thomas Aquinas'ın bilginin saf akılsal yöntemlerle elde edilemeyeceği ve aklın asıl görevinin duyu verilerini işlemek olduğu yönündeki görüşleri, İngiliz felsefesinin empirist yaklaşımı üzerinde belirleyici olmuştur. Hristiyan teolojisi ve Aristoteles fiziğinden yararlanarak kozmolojik argümanı geliştirilen filozof, peripatetik aksiyomdan oldukça etkilenmiştir. Roger Bacon'un görüşleri sayesinde temelleri atılan ve Francis Bacon tarafından felsefenin yeni bir alt dalı haline getirilen bilim felsefesi de, deneysel bilgi ve tümevarımsal yöntemin gelişmesini sağlamıştır.
Zihin felsefesinde, empirist filozoflar arasında bazı görüş ayrılıklarının bulunduğu görülmektedir. Aristoteles'in görüşlerini sürdüren Thomas Aquinas, gerçekliğin olduğu gibi algılandığını savunarak doğrudan realizmi benimserken, John Locke ve David Hume gibi İngiliz empiristleri, gerçekliğin algılanmasında bilişsel süreçlerin önemini vurgulayarak dolaylı realizmi tercih etmişlerdir. George Berkeley ise, dolaylı realizmin varsayımlarını daha da ileriye götürerek idealizm ve empirizmi uzlaştırmaya çalışmıştır.
David Hume, John Locke'un tanımlarında yaptığı değişikliklerle, İngiliz felsefesi içerisinde de yeni görüşlerin oluşmasına neden olmuştur. Dış deneyler yerine izlenimler, iç deneyler yerine ise fikirler kavramlarını kullanmıştır. Olaylar arasında tümevarımsal olarak doğrulanabilecek bağlantılar yerine, düzenli olarak birbirlerini takip etme ilişkisi olduğunu düşünmüş ve nedensellik ilkesine şüpheyle yaklaşmıştır.
İslam'ın Altın Çağı'nda yaşamış olan birçok bilim insanı da, deney ve gözlemi öncelikli bilgi kaynakları olarak görmüşlerdir. Aristoteles'in gözlemler üzerinden akıl yürütmeye dayalı olan mantığının, öznenin aktif bir unsur olarak kontrollü deneyler yaptığı tümevarımsal yöntemle değiştirilmesinde rol oynamışlardır. Doğa bilimlerinin sorgulama ve araştırmaya dayalı olmasına dikkat çekmişlerdir. Önceki dönemlerde geliştirilen fizik ve kimya teorilerinin doğruluklarını, doğaya bakarak test etmişlerdir.
İbn-i Heysem, aynalar ve mercekler üzerinde yaptığı deneylerden yola çıkarak büyük bir optik sistemi geliştirmiştir. Isaac Newton'un ışığın yansıması ve renk teorisi üzerine yaptığı çalışmalarda, İbn-i Heysem'in etkilerini görmek mümkündür. Cabir bin Hayyan'ın organik maddeler ve elementler hakkındaki görüşlerini deneyler üzerine inşa etmesi, İbn-i Sina'nın felsefesinde akıl ve deney arasında kurulan ilişki gibi örnekler de, İslam filozofları arasında empirist yaklaşımın gelişmiş olduğunu göstermektedir.
Empirizm, doğa bilimlerinin yöntemsel gelişimi sürecinde en çok etkilendiği görüşler arasında yer almaktadır. John Locke'un bilginin algılanmasına dair görüşlerinde fizikçi olmasının etkileri görülmektedir. Isaac Newton'un optik ve mekanik çalışmalarının yanı sıra, Charles Darwin'in doğal seçilim süreçlerini incelerken ve evrim teorisini geliştirirken empirizmden etkilendiğini dile getiren kaynaklar da bulunmaktadır.
Bilimsel yöntem üzerine devam eden tartışmalarda, varsayımsal tümdengelimciliğe karşı en güçlü alternatif olarak kabul edilen tümevarımcılık da, empirizmin ortaya koyduğu bilgi anlayışından yararlanmaktadır. Francis Bacon ve Isaac Newton'un bilimin doğası üzerine görüşlerinden etkilenen tümevarımcılık, son halini John Stuart Mill sayesinde almıştır.
Başlıca temsilcileri: İbn-i Heysem, Thomas Aquinas, Francis Bacon, John Locke ve David Hume

Sensüalizm, John Locke ve David Hume gibi İngiliz empiristlerinin dışarıdan elde edilen bilginin zihinde işlendiği görüşüne karşı çıkmaktadır. Duyu organlarının elde ettiği veriler dışında hiçbir bilgi elde edilemeyeceğini savunmakta ve İngiliz empirizmine göre daha duyumcu bir tutum sergilemektedir.
Başlıca temsilcileri: Étienne Bonnot de Condillac

Kritisizm, bilginin kaynağının hem akıl hem de den

Erken modern felsefe (ayrıca klasik modern felsefe), Batı düşüncesinin gelişen bir hareketiydi. Madde ve zihin gibi konuları teoriler ve söylemlerle inceleyen felsefe tarihinde, modern felsefe olarak anılan dönemin başlangıcıyla örtüşen bir dönemdir. Ortaçağ felsefe döneminin ardından gelmiştir. Erken modern felsefenin genellikle 16. ve 18. yüzyıllar arasında meydana geldiği düşünülse de bazı filozoflar ve tarihçiler bu dönemi biraz daha erkene çekmektedirler. Bu dönemde, felsefenin günümüzdeki anlayışına katkı sağlayan Descartes, Locke, Hume ve Kant gibi etkili filozoflar yer almaktadır.

Tarihsel olarak erken modern dönem, yaklaşık 1500-1789 yılları arasındadır, ancak "erken modern felsefe" adı altında genellikle daha dar bir zaman dilimini ifade etmek için kullanılmaktadır.
En dar anlamda, terim esas olarak 17. ve 18. yüzyıl felsefesini tanımlar ve genellikle René Descartes ile başlar. Bu tür analizlere genellikle dahil olmuş 17. yüzyıl filozofları arasında Thomas Hobbes, Blaise Pascal, Baruch Spinoza, Gottfried Wilhelm Leibniz ve Isaac Newton yer almaktadır. 18. yüzyıl, genellikle Aydınlanma Çağı olarak bilinir ve bu dönemde John Locke, George Berkeley ve David Hume gibi erken modern figürleri bulunur.
Terim bazen daha geniş bir bağlamda ele alınarak, 16. yüzyıldan önceki düşünürler Niccolò Machiavelli, Martin Luther, John Calvin, Michel de Montaigne ve Francis Bacon  gibi isimleri kapsar. Bazı tanımlar ise Voltaire, Giambattista Vico ve Thomas Paine gibi düşünürleri de "erken modern" etiketi altında değerlendirir. En geniş tanıma göre, erken modern dönemin Immanuel Kant'ın 1804'teki ölümüyle sona erdiği söylenir. Bu şekilde bakıldığında, dönem son Rönesans filozoflarından Aydınlanma Çağı'nın son günlerine kadar uzanmaktadır. Çoğu uzman, dönemin René Descartes'ın 1641'de Paris'te yayınlanan Meditationes de Prima Philosophiae (İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar) eseri ile başlayıp, Alman filozof Immanuel Kant'ın 1780'lerdeki Critique of Pure Reason (Saf Aklın Eleştirisi) eseriyle sona erdiğini kabul eder.
Bu dönemde çeşitli düşünürler zorlayıcı felsefi problemlerle karşı karşıya kaldılar: Klasik Aristotelesçilik ve Hristiyan teolojisinin ilkelerini, Kopernik, Galileo ve Newton'un ardından gelen yeni teknolojik gelişmelerle bağdaştırmak. Cansız nesnelerin hareketini fiziksel olmayan bir şeyin müdahalesi olmadan yöneten, matematiksel olarak tanımlanabilen evrensel yasaların hükmettiği modern bir mekanik kozmos imgesi, özellikle zihin, beden ve Tanrı hakkındaki yerel düşünce biçimlerini ciddi şekilde zorladı. Buna karşılık, deneysel gelişmelerde yer alan birçok filozof, insanların evren ile ilişkisine dair çeşitli bakış perspektifler geliştirip mükemmelleştirdiler.
Batı düşüncesini derinlemesine şekillendiren üç kritik tarihsel olay, Keşif Çağı, modern bilimin gelişmesi ve Protestan Reformasyonu ile sonuçlanan mezhep çatışmalarıydı. Felsefe ile bilimsel araştırma arasındaki ilişki karmaşıktı, çünkü birçok erken modern bilim insanı kendilerini filozof olarak tanımlamakta ve bu iki disiplini birbirine karıştırmaktaydı. Bu iki alan sonunda birbirinden ayrılacaktı. Bilimsel kesinlik konusundaki çağdaş felsefenin epistemolojik ve metodolojik kaygıları, böyle bir ayrılığa rağmen devamlılığını sürdürdü.
Erken modern entelektüel dönem de Batı felsefesinin gelişmesine katkı sağladı. Metafizik, toplumsal varlık, epistemoloji ve akılcı düşünce gibi yeni felsefi teoriler ortaya atıldı. Gerçekliği araştırmak için akılcılığın, mantığın ve akıl yürütmenin ön plana atıldığı rasyonalizmin ilerletilmesi ve genişletilmesi üzerine güçlü bir vurgu vardı.

Aydınlanma, aynı zamanda Aydınlanma Çağı olarak da tanımlanan 18. yüzyıl Avrupa'sında fikirler dünyasına hakim olan bir felsefi harekettir. Bu hareket, aklın temel güç ve meşruiyet kaynağı olduğu ilkesine dayanmaktaydı ve özgürlük, ilerleme, hoşgörü, kardeşlik, anayasal yönetim ve kilise-devlet ayrımı gibi prensipleri savunuyordu. Aydınlanma, bilime ve indirgemeciliğe odaklanmanın yanı sıra, dini baskıya karşı artan bir şüphecilik ile tanımlandı. Aydınlanma idealleri, monarşi ve kiliseye meydan okuyarak 18. ve 19. yüzyılların siyasi sorunlarının temelini attı. Fransız tarihçilere göre, Aydınlanma Çağı, Louis XIV'nin öldüğü 1715 yılında başlamış ve Fransız Devrimi'nin gerçekleştiği 1789 yılında sona ermiştir. Bazı çağdaş tarihçilere göre ise, bu dönem 1620'lerde, Bilimsel Devrim'in doğuşuyla başlamaktadır. Ancak, 18. yüzyılın ilk birkaç on yılı ve 19. yüzyılın ilk birkaç on yılı boyunca, hareketin çeşitli ulusal varyasyonları gelişmiştir.
17. yüzyılda Aydınlanma'nın önemli öncüleri olan İngiliz Francis Bacon ve Thomas Hobbes, Fransız René Descartes ve Galileo Galilei, Johannes Kepler ve Gottfried Wilhelm Leibniz gibi Bilimsel Devrim'in önde gelen doğa filozoflarıydı. Aydınlanma'nın kökenleri genellikle 1680'ler İngiltere'sine dayandırılır; bu dönemde Isaac Newton "Principia Mathematica" (1686) adlı eserini yayımlamış ve John Locke "Essay Concerning Human Understanding" (1689) adlı eserini kaleme almıştır. Bu iki eser, Aydınlanma'nın bilim, matematik ve felsefede büyük ilerlemeler kaydetmesinin temelini oluşturmuştur.
Aydınlanma Çağı hızla Avrupa'nın geneline yayılıyordu. On yedinci yüzyılın sonlarında Isaac Newton gibi bilimciler ve John Locke gibi yazarlar mevcut düzeni sorguladılar. Newton'un yerçekimi ve hareket yasaları, evreni herhangi bir manevi olgudan bağımsız doğal ilkeler açısından tanımladı. Locke, İngiltere'nin siyasi istikrarsızlığının ardından, halkın doğal yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını savunmayan bir hükûmeti değiştirme özgürlüğüne sahip olduğunu savundu. İnsanlar, insanları sonsuz lanetlenmeye kader koyabilen ve despotik bir hükümdarın yönetmesine güç sağlayan bir Tanrı'nın varlığına olan güvenlerini kaybetmeye başladılar. Bu fikirler Avrupa'yı kalıcı olarak değiştirecekti.

18.yüzyılın ortalarında Avrupa, yerleşik teorilere ve dogmalara meydan okuyan bir felsefi ve bilimsel etkinlik patlaması yaşadı. Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau, felsefi hareketin öncülerinden olarak, din ve Katolik teoloji yerine akıl üzerine kurulu bir toplum, doğal hukuk temelli yeni bir sivil düzen ve deney ve gözleme dayanan bir bilim savundular. Siyaset filozofu Montesquieu, ABD Anayasası'nı hazırlayanlar tarafından coşkuyla kabul edilen hükûmetin güçler ayrılığı fikrini önerdi.
İki ayrı Aydınlanma felsefesi okulu vardı. Spinoza'nın teorisinden esinlenilen radikal Aydınlanma, demokrasi, bireysel özgürlük, ifade özgürlüğü ve dini otoritenin kaldırılmasını savundu. René Descartes, John Locke, Christian Wolff ve Isaac Newton tarafından desteklenen ikinci, daha ılımlı tür, reform ile eski güç ve dini kurumlar arasında bir denge politikasını amaçladı.
Bilim, sonunda Aydınlanma söylemini ve düşüncesini domine etmeye başladı. Sayısız Aydınlanma yazarı ve düşünürü bilimsel geçmişe sahipti ve bilimsel ilerlemeyi, özgür konuşma ve fikirlerin gelişmesi konusunda dinin ve geleneksel otoritenin çöküşü ile eş değer olarak nitelendirdi. Genel olarak, Aydınlanma bilimi, ampirizme ve mantıksal akıl yürütmeye büyük önem verdi ve Aydınlanma'nın ilerleme ve gelişme idealiyle yadsınamaz bir şekilde bağlantılıydı. Bununla birlikte, Aydınlanma ideallerinin çoğunda olduğu gibi, bilimin avantajları genel olarak kabul görmüyordu.
Aydınlanma, geleneksel olarak, günümüz Batı siyasi ve entelektüel kültürünün temelini attığı kabul edilir. Batı'da demokratik ilkeler ve kurumlar üzerine odaklanan ve modern, liberal demokrasilerin kurulmasıyla sonuçlanan bir siyasi modernleşme dönemi başlattı. Avrupa liberal düşüncesinin temelleri arasında bireysel hak, tüm insanların doğal eşitliği, güçler ayrılığı, siyasi düzenin yapay doğası (bu da sivil toplum ve devlet arasındaki sonraki ayrımı tetikledi), tüm meşru siyasi gücün "temsilci" olması ve halkın rızasını gerektirdiği ve liberal yorumculuk yer alır.
Aydınlanma dönemi eleştirisi, Avrupa'nın önceki yüzyılındaki dini kargaşaya bir tepkiydi. Aydınlanma entelektüelleri, örgütlü dinin siyasi hakimiyetini sınırlamayı, böylece bir başka hoşgörüsüz dini şiddet dönemini önlemeyi amaçladılar. Deizm (Tanrı'nın Yaratıcı olduğuna, ancak İncil veya diğer otoriter kaynaklara referans olmaksızın inanma) ve ateizm gibi birçok yeni kavram ortaya çıktı. İkincisi oldukça tartışıldı, ancak az sayıda destekçi kazandı. Voltaire gibi birçok kişi, yanlış yapanları cezalandıran bir Tanrı'ya inanılmadığında, toplumun ahlaki düzeninin bozulma tehlikesiyle karşı karşıya kalınacağına inanıyordu.

Erken modern dönem, insan çabasının birçok alanında meydana gelen dramatik değişimlerden doğmuştur. En önemli özellikler arasında bilimin şekillenmesi, bilimsel ilerlemenin hızlanması ve sekülerleştirilmiş siyaset, hukuk mahkemeleri ve ulus devletin oluşturulması yer alır. Modern döneme ait geleneksel kavramlara, örneğin empiristler ve rasyonalistler arasındaki ayrım gibi, bazı şüpheler vardı; bu, etik, siyasi felsefe ve metafizik epistemolojiden uzaklaşan felsefi ve tarihi bir değişimi temsil ediyordu.
Bireycilik de inanç ve otoriteye bir tepki olarak ortaya çıktı, o dönemin istenilen siyasi lideri kim olursa olsun Hristiyanlık ve Hristiyanlaştırılmış felsefenin onunla birleşmesine meydan okudu. Burjuvazinin süregelen yükselişi, Kilise'nin gücüne meydan okuyacak ve sonunda kilise ile devletin ayrılmasına giden yolculuğa başlatacaktı Modern Avrupa'nın siyasi ve ekonomik durumu, özellikle etik ve siyaset felsefesi olmak üzere felsefi düşünce üzerinde etkili olacaktı.
Bu dönemde Bilimsel Devrim de meşruiyet kazandı. Sonsuzluk felsefesiyle başa çıkma girişimleri, akademik felsefi gelenekte kökenleri olan üç temel anlaşmazlık üzerine odaklandı ve tartışıldı. Leibniz ve Spinoza gibi filozoflar, Tanrı'nın niteliksel sonsuzluğunu matematiksel soyut sonsuzluk kavramından ayırmak için bu tanımı kullandılar. Erken modern düşünürler, fiili sonsuzluk ile potansiyel sonsuzluk arasında bir ayrım yaptılar. Akademik gelenek, yaratılmış dünyada fiili sonsuzlukların varlığını geleneksel olarak reddetmiş, ancak Aristote

Estetik, güzel duygu ya da bedii, güzelliği ve güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerini konu olarak ele alan felsefe dalıdır.
Estetik, Antik Çağ'dan bugüne kadar felsefe tarihi boyunca birçok filozof tarafından incelenmiştir. Antik Çağ'da Platon ve Aristoteles, Aydınlanma Çağı'nda ise Leonardo Da Vinci, Alexander Gottlieb Baumgarten ve Immanuel Kant, felsefenin estetik dalıyla ilgilenen filozoflar arasında yer almaktadır.

Estetik, Antik Yunanca duymak ve algılamak anlamına gelen aísthēsis (αἴσθησις) sözcüğünden gelmektedir. Güzelin değerlendirilmesi, beğenilerin yargılanması ve duyusal değerlerin incelenmesi gibi konular üzerine çalışmalarda bulunan bir felsefe dalıdır.
Sanat felsefesiyle yakından ilişkilidir. Sanatın yanında kültür ve doğa gibi alanları da kapsaması bakımından sanat felsefesinden ayrılmaktadır.
Estetik, ilk kez 1750 yılında Alman filozof Alexander Gottlieb Baumgarten tarafından, konusu duyusal yetkinlik olan duyusal bilgi bilimi olarak tanımlanmıştır. Baumgarten'a göre estetik, güzel üzerine düşünmek, gerçekleştirilmek isteneni incelemek ve güzel olanı aramak gibi anlamlara gelmektedir.
Baumgarten'dan önce estetiği bir felsefe dalı olarak tanımlayan önemli filozofların başında Immanuel Kant gelmektedir.

Yansıtma olarak sanat, taklit kuramı ya da mimesis kuramı, sanatçıların doğayı taklit etmesi sonucunda sanatın oluştuğunu öne sürmektedir. Platon ve Aristoteles'in sanat üzerine ortaya koyduğu görüşlere dayanmaktadır.
Platon, ontolojide idealar ve görüntüler dünyası arasında yaptığı ayrımı temel alarak, sanatın görüntüler dünyasının bir taklidi olduğunu dile getirmiştir. Aristoteles ise, sanatın doğanın taklidi olduğuna katılmakla birlikte, sanatçının olanı değil olması gerekeni yansıtmakla sorumlu olduğunu düşünmüştür.
Başlıca temsilcileri: Platon ve Aristoteles

Yaratma olarak sanat, sanatçıların doğayı yeniden yaratması sonucunda sanatın oluştuğunu savunmaktadır. Benedetto Croce'nin doğanın sanatçı için model değil, esin kaynağı olması gerektiği görüşü üzerine kuruludur.
Yaratma olarak sanat, doğa ve hayal gücünün birleşimi yoluyla mükemmelliğe ulaşmayı amaçlayan idealist bir sanat anlayışı ortaya koymaktadır.
Başlıca temsilcileri: Benedetto Croce

Oyun olarak sanat, gündelik yaşamdan uzaklaşma ve özgür bir dünya oluşturma amacıyla sanatın yapıldığını öne sürmektedir. Friedrich Schiller, sanatın insanı zamandan uzaklaştıran bir etkinlik olarak, fayda beklentisi olmadan yapılması gerektiğini savunmuştur.
Başlıca temsilcileri: Friedrich Schiller

Platon, görüntüler dünyasındaki güzeli idealar dünyasına dayandırmıştır. Özgün ve sürekli olan bir güzel anlayışı ortaya koymuştur.
Aristoteles, güzelin matematiksel olarak ölçülü ve kurallı olduğunu savunmuştur.
Plotinus, ilahi aklın evrende ışıması sonucunda güzelin oluştuğunu dile getirmiştir.

Immanuel Kant, etikte iyiliğin karşılık gözetilmeden yapılması gerektiği görüşünü temel alarak, güzelden de beklenti içerisinde olunmadan hoşlanılması gerektiğini düşünmüştür. Objenin amacına uygun olması şeklinde değerlendirdiği güzeli, subjektif olarak ele almıştır.
Friedrich Schiller, güzelliği duygusal güzellik ve akli güzellik olarak ikiye ayırmıştır.
Hegel, tabiatın soyut bütünlüğünün duyusal görünüşünün güzeli oluşturduğunu savunmuştur.

Estetik ve sanat felsefesi, bazı durumlarda birbirlerinin yerine kullanılmakla birlikte, aralarında farklılıklar bulunan iki felsefe dalıdır.
Estetik, felsefenin güzeli inceleyen dalıdır. Doğal güzellik ve sanatsal güzellik, estetiğin konusudur. Sanat felsefesi ise, felsefenin yalnızca sanatsal güzelliği inceleyen dalıdır. Bu durumda, estetiğin inceleme alanının sanat felsefesine göre daha geniş olduğu söylenebilmektedir.
Sanat felsefesinin diğer inceleme alanları arasında sanatın toplumdaki yeri ve işlevi, sanatın insan üzerindeki etkisi ve sanatsal eserlerin anlamları gibi konular da yer almaktadır.

Felsefenin bir dalı olan estetik, bazı ölçütlerden hareketle edebiyat estetiği ve resim estetiği gibi alt dallara ayrılabilmektedir. Bu alt dallar da kendi içerisinde şiir estetiği, öykü estetiği, roman estetiği, eleştiri estetiği, drama estetiği ve masal estetiği şeklinde detaylandırılabilmektedir. Edebiyat estetiği, yabancı kaynaklarda en çok incelenen estetik alt dallarından biridir. Bu alanda ortaya konulan eserlerden bazıları aşağıdaki gibidir:

Horst Redeker, Edebiyat Estetiği (Çev. Aziz Çalışlar), Kuzey Yayınları, Ankara, 1986, 286 s.
Stein Haugom Olsen, "Edebiyat Estetiği ve Edebiyat Uygulaması" (Çev. Yrd. Doç. Dr. Adem Çalışkan), Studies of the Ottoman Domain / Osmanlı Hakimiyet Sahası Araştırmaları, C. 5, S. 9, Ağustos 2015, ss. 1-29.
Stein Haugom Olsen, "Edebiyat Teorisi ve Edebiyat Estetiği" (Çev. Yrd. Doç. Dr. Adem Çalışkan), Studies of the Ottoman Domain / Osmanlı Hakimiyet Sahası Araştırmaları, C. 5, S. 9, Ağustos 2015, ss. 30-52.

Güzel nedir?
Güzellik nesnel midir?
Güzelliğin iyi veya kötüyle ilişkisi var mıdır?
Güzel denen nesneleri güzel kılan şey nedir?

Etik veya ahlak felsefesi, doğru davranışlarda bulunmak, iyi bir insan olmak ve insani değerler hakkında düşünme pratiğidir. Etik sözcüğü Yunanca "kişilik, karakter" anlamına gelen "ethos" sözcüğünden türemiştir.
Her ne kadar birbirlerinin yerine kullanılsalar da ahlak ve etik farklı kavramlar olarak değerlendirilebilir. Etik daha çok felsefenin bir alanı olarak, doğru bir biçimde yaşamaya dair yapılan araştırmaları ve bu alanda geliştirilmiş fikirleri kapsarken; Ahlak toplumsal kabuller, gelenekler, varsayımlar, kurallar ve yasalar üzerine kuruludur. Elbette bu kavramlara dair tartışmalar birbirlerine yönelik iddiaları da kapsamaktadır.
Etik farklı disiplinlerdeki pek çok konuyu ve tartışmayı da kapsar. Antropoloji, ekonomi, politika, sosyoloji, hukuk, kriminoloji, psikoloji, biyoloji, ekoloji gibi daha pek çok alanda var olan etik problemler bu alanların kendi etik prensiplerini oluşturmalarına temel teşkil etmektedir. Etik evrensel değerleri konu edindiği için insanların bütün pratikleri hakkında yargılar üretebilir. İyilik, kötülük, doğruluk, adalet, suçluluk, masumiyet, değer, erdem, vicdan, gibi kavramları temel alan etik farklı alt dallara ayrılmaktadır.

Her ne kadar etik anlayışının tam olarak ne zaman başladığı bilinmese de Dünya'nın farklı yerlerinde birçok farklı toplulukta çok eski çağlardan beri ahlaki anlayışının var olduğu bilinmektedir. Dinler târihi, felsefe tarihiyle antropolojik ve arkeolojik bulgular bunu kanıtlar nitelikte ilgiye dayalıydı. Sokrates'in etik düşüncesi bilgiye dayalı etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir.
Platon, etik sorunlarını devlet ve toplum kavramlarıyla birlikte ele almıştır; bireysel etikten ziyade toplumsal etik üzerine yoğunlaşmıştır. Platon'un etik anlayışı da çoğu Yunan filozofu gibi soylulara, köle olmayan özgür yurttaşlara yöneliktir. Ona göre toplumun çoğunu oluşturan kitle ahlâklı olma, erdem edinme gibi yeteneklerden yoksundu. Bu nedenle bu toplumsal etikte sınıflar arasında bir ahlâksal bağ olduğu söylenemez.
Aristoteles'in etik anlayışı da yine yoğun toplumsal unsurlar barındırmış, dönemin târihsel ve toplumsal gelişmelerinden de büyük oranda etkilenmiştir. Aristoteles'in etik anlayışındaki en önemli noktalardan biri onun zoon politikon kavramıdır. Zoon politikon özgür insandır, toplumsal (sosyal) insandır. Bu, "insan" varlığının toplumsal oluşunun kabulü açısından ilk adımdı. Aslında Aristoteles de kölelerin diğer vatandaşlarla bir tutulamayacağı fikrindeydi, köleler birer cansız nesneden farksızdılar ona göre de; yine de teorik zoon politikon tanımı etiğin tarihsel gelişimi açısından önemlidir. Özünde erdem sahibi olabilme yetisine sahip insan, vasat olursa ideal etik seviyeye ulaşır. İki uç kötü davranışın ortası, vasatı, erdemdir. Örneğin kendini çok küçük görmeyle kendini çok büyük görme arasındaki orta nokta, erdemli olan durumdur.
Etik konusundaki fikirleriyle daha farklı bir anlayış ortaya çıkaran ve adından çok söz ettiren bir başka Antik Çağ filozofu da Epiküros'tur. Epiküros'un Ateist etik anlayışında, insanlığın amacı hazza ulaşmaktır. Her ne kadar genelde farklı zannedilse de Epiküros'un haz kavramı bedensel hazdan öte acının yokluğudur. Mutluluk kişinin acı, ıstırap, sefalet ve elemden kurtulmuş olduğu durumdur. Acıdan kurtulmak için önerilen hayat tarzı ise sosyal yaşamdan uzak, münzevi ve sade bir hayat tarzıdır. Epiküros'un düşüncesinde insan sosyal bir varlık değildir, sosyal bağları onun doğasından gelen doğal oluşumlar değildir.
Antik Çağ'dan sonra Hristiyanlığın Batı'daki yükselişiyle kaynağı ebedi ve ilâhî olan bir etik anlayışı yükselişe geçmiştir. Bu dönemdeki en önemli etik anlayışlarından biri Aquinolu Thomas'ın etik anlayışıdır. Bu anlayışta Skolastik felsefenin etik anlayışıyla Hristiyan ahlâk ve erdem görüşleri bir araya gelir. Akılcı bir etik anlayışı olan bu anlayışta irade konusu da irdelenir. Akla dayanan özgür bir irade fikri mevcuttur, aklî olumlu davranışlar mümkündür, kişi iyiyi seçerek mutluluğa erişme şansına sahiptir, fakat son noktada gerçek ve nihai mutluluğa ancak Tanrı'nın istemesiyle kavuşulabilir. Bundan sonra uzun bir süre etik sadece Tanrı kaynaklı görüşlere yer vermiştir.
15. yüzyıldan başlayarak bu Tanrı ve din merkezli etik anlayışından kaymalar görülmeye başlar. Örneğin Campanella'nın ütopik eseri Güneş Ülkesi dinî etikten öte etikle günlük bireysel ve sosyal davranışlar arasındaki bağlar vurgulanır. Giordano Bruno dogmatik din etiğine karşı çıkan isimlerdendir. Daha sonraki dönemlerde birçok yazar ve düşünürün eserlerinde din ve dogmadan soyutlanmış, kaynağı zaman zaman halâ ilâhî olsa da, pratikte ilâhiyattan uzaklaşmış, akla dayanan etik anlayışı tekrar yükselişe geçmiştir. Montaigne ve Charron'un çalışmalarında bunun izleri bulunabilir.
Bu dönemin sonlarında felsefî açıdan yerini genişleten İngiliz ampirik düşüncesi etik anlayışlarını da etkiler. Thomas Hobbes geleneksel etik görüşlerine aykırı, materyalist felsefesiyle uyumlu bir etik anlayışına sahiptir. Bireyin öncelikli hedefi kendi varlığını korumak ve sürdürmektir, bencillik insanın doğasında vardır, bu bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüşmesi olumlu sonuçlar doğurur bu sebeple bireysel bencillikle toplumun çıkarının örtüştüğü noktalar erdemlerdir. Bireyin bencil yönelimiyle toplumun çıkarının örtüşmediği ve hatta toplumun çıkarının zarar gördüğü davranışlarsa kötü davranışlardır.
Doğu felsefelerindeki erdem ve ahlâk anlayışına benzer unsurlar taşıyan bir etik anlayışı da ünlü filozof Spinoza tarafından ortaya atılmıştır. Bu anlayışta kişi doğal durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten kurtulabilir. Bu sebeple aklî davranmakla ahlâkî davranmak aslında aynıdır. Bilgi vurgusu taşıyan bir etik fikrine sahip olmuş bir başka ünlü filozof John Locke'dir. Ampirik felsefesinden hareketle ahlâkî olguların da deneyimlerin ürünü olduğunu ortaya koymuştur.
Bir diğer ünlü filozof Kant ise etiği davranış, eylem ve tutkuların bulunduğu düzlemde değil fenomenlerin ötesindeki düzlemde tanımlar. Kant'ın etik üzerine tanınmış eserleri bulunur; Pratik Aklın Eleştirisi ve Töreler Metafiziği gibi. Alman filozof Feuerbach ise materyalist bir etik anlayışı ortaya koyar. Hümanist vurgular da taşıyan bu anlayışta birey yaşayışı ve ilerlemesi için diğer birey(ler)le ilişkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) ilişkiyle ahlâk oluşur. Sosyal ilişkilerin olduğu her durumda ahlâk da olur. Feuerbach'ın felsefî bencillik tanımı bu etik düşünceye farklı bir açı da katar; bireyin mutluluğu için çabalamasını bencillik olarak kabul etmez ve bireyle genelin çıkarlarının uyumunu garanti edecek genel bir sevgiyi tanımlar.
Alman filozof Schopenhauer ise çok daha karamsar bir etik görüşünü benimsemiştir. Varolmanın, yaşamanın acıdan ibaret olduğunu savunur; insan istemlerinin esiridir. Bu etik görüşü çeşitli Doğu felsefelerine ve etik görüşlerine büyük benzerlik taşır. Bu etik anlayışından çok daha farklı ve genel düşünceye karşı devrim niteliği taşıyan etik anlayışı ise ünlü Alman filozof Nietzsche'nin etik anlayışıdır. Felsefesindeki güç kavramı üzerin inşa ettiği etik anlayışında, çoğu etik anlayışında erdem olarak nitelenen birçok davranış güçsüz ve dolayısıyla da olumsuz olarak nitelendirilmiştir. Nietzsche'nin üstün insanı birçok etik anlayışta ahlâkî olarak tanımlanabilecek şekilde değildir. Nietzsche'nin ortaya koyduğu ahlâk ve erdem, geleneksel ahlâkî standartların, iyiyle kötünün ötesindedir. İyi bireyin gücüne güç katan şey, kötü ise onu güçsüz kılan şeydir. Kısacası Nietzsche'nin etik anlayışı ortaya attığı güç kavramı temellidir.

Uygulamalı etiğin bir şekli, normatif etik teorilerinin belirli (spesifik) tartışmalı meselelere uygulanmasıdır. Bu durumlarda, etikçi savunulabilir bir teorik yapı benimser ve sonra teoriyi uygulayarak normatif tavsiyeler türetir.
Fakat, çoğu kişiler ve durumlar, özellikle de geleneksel dindarlar ve hukukçular, bu yaklaşımı ya kabul edilmiş dînî doktrine karşı bulur ya da var olan yasa ve mahkeme kararlarına uymadığı için uygulanamaz ve pratikten yoksun bulurlar. Bunun dışında uygulamalı etikte kullanılan farklı yöntem ve yaklaşımlar da vardır. Bu yöntem ve yaklaşımlara safsatalar (veya safsatacılık) örnek olarak verilebilir.
Her ne kadar uygulamaları etikte incelenen soruların çoğu kamu politikasını içerse ve doğrudan kamusallaşmış uygulama ve olaylara dâir olsa da, uygulamalı etik başlığı altında farklı sorular da incelenebilir. Örnek vermek gerekirse: "Yalan söylemek her zaman yanlış mıdır? Eğer değilse, hangi zamanlarda izin verilebilirdir?" Bu tip etik hükümleri oluşturmak her türlü normdan önceliklidir.
Uygulamalı etiğin farklı uzmanlıklardaki etik sorunları inceleyen bazı alt dalları (disiplin) mevcuttur, örneğin: iş etiği, tıbbi etik, mühendislik etiği ve yasal etik gibi. Her alt bu uzmanlıkların etik kuralları içerisinde ortaya çıkan yaygın meseleleri karakterize eder ve bunların kamuya olan sorumluluklarını tanımlar.

Kürtaj, yasal ve ahlâkî meseleler
Hayvan hakları
Biyoetik
Meslek etiği
Kriminal adalet
Çevresel etik
Feminizm
Eşcinsel hakları
İnsan hakları
Gazetecilik etiği
Tıbbi etik
Faydacı etik
Faydacı biyoetik

Konu hakkında daha fazla bilgi için: Dinde etik.
Dinî etik, gerek uygulamalı etik gerekse (genel) geleneksel dinî etik başlığı altında incelenebilen bir etik perspektifi ve anlayışıdır. Bu tutumda, etiğin temelleri dinîdir. Dinlerdeki ahlâk kavramının çeşitliliği ve dinlerin çeşitliliği nedeniyle, dinî etik kavramı da ayrıntılar açısından farklılık ve çeşitlilik gösterir.

Erdemler etiği insanın nasıl birisi olması gerektiğini söylemeye çalışır. Erdemler etiği ilk olarak Eski Yunan'da ortaya çıkmıştır. Platon'un Symposium'unda insanların sahip olması gereken dört erdem olarak Basiret, Adalet, Cesaret ve İtidal gösterilmiştir. Aristoteles erdemleri ahlâkî ve aklî olarak ikiye ayırmıştır. Dokuz aklî erdemin en üstünde sophia yani teorik hikmet ve phronesis yani pratik hikmet gelmektedir. Aristoteles de ahlâkî erdemler olarak basiret, adalet, cesaret ve itidali verir. Aristoteles'e göre her

Tümel, külli veya evrensel (İngilizce: Universal), bütün varlıkları ve var olan her şeyi kapsayan, düşünülen şeyleri içine alan; özel ve birbirinden ayrı özellikler taşıyan şeylerin (tikel) paylaştığı ortak özelliği dile getiren felsefe ve metafizik kavramıdır. Tümel, insanın nesnel ilişkileri bilme derecesini dile getiren  tekil ve tikel kavramlarıyla birlikte birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olan üç felsefe kavramından biridir.
Örneğin: tekerlek, yemek tabağı ve halka birbirinden ayrı özellikteki "tekil" nesnelerdir. Bu nesnelerde ortak olan dairesellik özelliğinin evrensel yani tümel olduğu söylenebilir. Dairesel olan nesneler, tümel olanın, daha doğru bir deyişle belirli bir evrenselin birer örneğidirler. Dikkat edilirse buradaki açıklama düzlemi dünya ölçekli olup tüm evreni kapsamak durumunda olmadığından evrensel sözcüğünün simgesel olduğunun ayırt edilmesi onun yanlış kullanımının önlenmesi bakımından önemlidir.
Adcılık anlayışı tümellerin gerçek ya da nesnel hiçbir varlığa sahip olmadıklarını, gerçek olarak dünyada var olanların tikeller olduğunu; Kavramcılık ise tümellerin sadece insan zihninde bir "kavram" olarak var olduğunu savunur. Realizm fikri ise tümellerin gerçek ve bağımsız bir varoluşa sahip olduğunu savunur.

Tümeller problemi

Evrimcilik, evrim teorisini belirtmek için  kullanılan bir terimdir. Evrim çalışmaları ilerledikçe tam anlamı da zaman ile birlikte değişti. 19. yüzyılda, organizmaların ilerici kalıtsal değişim yoluyla kendilerini bilinçli olarak geliştirdikleri inancını tanımlamak için kullanıldı. Teleolojik inanç, kültürel evrimi ve sosyokültürel evrimi de kapsayacak şekilde devam etti. 1970'lerde "Neo-Evrimcilik" terimi, "insanoğlunun, kendi kontrolü dışındaki faktörler tarafından değişime zorlanmadığı sürece alışılagelmiş bir yaşam tarzını korumaya çalıştığı" fikrini tanımlamak için kullanıldı.
Bu terim çoğunlukla yaratılışçılar arasında evrim konusundaki bilimsel uzlaşıya bağlılığı kendince seküler bir dine eşdeğer olarak tanımlamak için kullanılır. Bu terim bilim camiasında çok nadiren kullanılmaktadır, çünkü evrim konusundaki bilimsel tutum bilim insanlarının çok büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir. Evrimsel biyoloji bilimsel açıdan kabul gören bir görüş olduğu için, aksi özellikle belirtilmedikçe "bilim insanları" veya "biyologların" "evrimci" olduğu farz edilir. Dini gruplar tarafından evrimin reddi konusunda yaratılışçılar, modern evrim sentezinin geçerliliğini kabul edenleri sıklıkla "evrimciler" ve teorinin kendisini de "evrimcilik" olarak adlandırmayı tercih ederler.

Biyolojik evrimi tarif etmek için kullanılmadan önce, "evrim" terimi başlangıçta sonucu bir şekilde başlangıçta bulunan herhangi bir düzenli olaylar dizisine atıfta bulunmak için kullanılıyordu. Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının ilk beş baskısında "evrimleşmiş" kelimesi kullanılmıştı, ancak "evrim" kelimesi ancak ilk basımda 13 yıl sonra 1872 yılındaki altıncı baskısında kullanıldı O zamana kadar Herbert Spencer, 1862'de organizmaların içsel bir "itici güç" (ortogenez) nedeniyle evrimleşmeye çalıştıkları kavram teorisini geliştirmişti  Edward B. Tylor ve Lewis H Morgan, "evrim" terimini antropolojiye getirdiler ama Trigger'ın Antiquarianism-Imperial Sentez dönemi (yaklaşık 1770-1900 arası) adını verdiği şeyin daha sonraki bölümünde kullanılan tek hatlı(sosyal) evrim kavramının oluşturulmasına yardımcı olan Spencer öncesi eski tanıma yöneldiler. Evrimcilik terimi daha sonra, evrimin, en iyinin hayatta kalması yoluyla rastgele varyasyondan faydalı özelliklerin seçilmesinden ziyade, kasıtlı bir bileşen içerdiğini öne süren, ama geçerliliğini yitirmiş olan teori için kullanılmaya başlanmıştır.

Evrim terimi yaygın olarak kullanılmaktadır, ancak evrimcilik terimi gereksiz ve anakronik olduğu için evrimsel biyolojiye atıfta bulunmak için kullanılmamaktadır.
Ancak bu terim yaratılışçılar tarafından Dini gruplar tarafından evrimin reddinde tartışılırken kullanılmıştır. Örneğin Yaratılış Araştırmaları Enstitüsü, evrimin ateizm, faşizm, hümanizm ve okültizmi de içeren 'dinler' kategorisine bilinçli olarak yerleştirildiğini ima etmek için, ana akım bilim ve bilim adamlarının fikir birliğini tanımlamak için yaygın olarak evrimcilik ve evrimci kelimelerini kullanmaktadır. Teistik evrim fikrini savunan bir kuruluş olan BioLogos Vakfı, "evrimcilik" terimini "kamusal söylemde biyolojik evrimin kabulüne sıklıkla eşlik eden ateist dünya görüşünü" tanımlamak için kullanmaktadır. Bunu bilimciliğin bir alt kümesi olarak görmektedir.

Darwinizm
Teori ve olgu olarak evrim
Evrimin kanıtları
Sosyal Darvinizm
Yaratılışçılık

Carneiro, Robert, Evolutionism in Cultural Anthropology: A Critical History 0-8133-3766-6
Korotayev, Andrey (2004). World Religions and Social Evolution of the Old World Oikumene Civilizations: A Cross-cultural Perspective (First bas.). Lewiston, New York: Edwin Mellen Press. ISBN 978-0-7734-6310-3.  (on the applicability of this notion to the study of social evolution)
Review of Buckland's Bridgewater Treatise, The Times Tuesday, November 15, 1836; pg. 3; Issue 16261; col E. ("annihilates the doctrine of spontaneous and progressive evolution of life, and its impious corollary, chance")
Review of Charles Darwin's The Expression of the Emotions in Man and Animals The Times Friday, December 13, 1872; pg. 4; Issue 27559; col A. ("His [Darwin's] thorough-going 'evolutionism' tends to eliminate...")
Ruse, Michael. 2003. Is Evolution a Secular Religion? Science 299:1523-1524 (concluding that evolutionary biology is not a religion in any sense but noting that several evolutionary biologists, such as Edward O. Wilson, in their roles as citizens concerned about getting the public to deal with reality, have made statements like "evolution is a myth that is now ready to take over Christianity").
Singh, Manvir (2011). The Evolutionist's Doodlebook. New Jersey: Fuss Klas Publishing. ISBN 978-0-9832930-0-2. 
Trigger, Bruce (2006). A History of Archaeological Thought. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-84076-7.

Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanlığı, (İngilizce: United States Department of Education, ED), Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin kabine düzeyinde bir departmanıdır. Başkan Jimmy Carter'ın 17 Ekim 1979 tarihinde imzaladığı Eğitim Bakanlığı Organizasyon Yasası ile Sağlık, Eğitim ve Refah Bakanlığı'nın Eğitim Bakanlığı ve Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı olarak ikiye ayrılmasının ardından 4 Mayıs 1980 tarihinde faaliyete geçmiştir.
Eğitim Bakanlığı, Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanı tarafından yönetilmektedir. Kabine kurumları arasında en küçük kadroya sahiptir ve 4.400 çalışanı ve yıllık 68 milyar dolarlık bütçesi bulunmaktadır. Başkanın 2023 Bütçe talebi 88,3 milyar olup, diğer programların yanı sıra engelli çocuklar (IDEA), pandemiden kurtulma, erken çocukluk eğitimi, Pell Grants, Title I, çalışma yardımı için finansman içermektedir. Resmi kısaltması ED'dir ("DOE" Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı anlamına gelmektedir) ancak gayri resmi olarak "DoEd" olarak da kısaltılmaktadır.

Resmi site

Eş'ârîyye veya Eş'ârîlik, (Arapça: الأشعرية, çoğ. الأشاعرة) İslâm içinde bir teoloji ekolü ve Sünnî itikadi mezheplerinden birisidir. Kurucusu Ebü'l Hasan Eş'arî'dir. Sünnî Müslümanlar arasında Mâtûrîdîlik ve Selefîlik gibi yaygındır. İtikadî konularda aklı esas alıp nakli gerektiğinde tevil ettiğinden bazı Selefiler tarafından ehli sünnet olarak kabul edilmemektedir.

Eş'arîler için ilk dönemde (mütekaddimun) aklı ve nakli beraber götüren yöntemleri olduğu söylenmektedir. Ancak bu Eş'arî'nin düşünmeden inananların (mukallit) mümin olmadığını söylemesinden dolayı sıkıntılı gözükmektedir. Bu görüş, akıl ve düşünme olmadan dine inanmanın ona göre geçersiz olduğunu göstermektedir.
Sonraki dönem (muteahhirun) Eş'arîleri ise aklı birincil konuma almış ve nakli ikinci plâna atmışlar, naklin akla asla karşı gelemeyeceğini söylemişlerdir. Bunlara örnek olarak Cüveynî, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, Beyzâvî verilebilir. Eş'arîlerin çoğunluğu daha da ileri giderek sadece aklın kesin bilgi verdiğini, naklin ise sadece zandan ibaret bir şey olduğunu, bilgi ve kesinlik veremeyeceğini söylemişlerdir. Bu görüşlerden dolayı Selefîler tarafından eleştirilmişlerdir.
Buna aykırı olarak mezhep içinde bazıları, mesela Teftâzâni, bazen naklin de bilgi ifade ettiğini söylemiş, İbnü't-Tilimsânî ise Fahreddin er-Râzî'yi eleştirmiş, bütün nakil zandan ibaretse o zaman fıkıh hükümlerinin nereye dayandırılacağını sormuş ve naklin hepsinin tamamen zan olamayacağını söylemiştir.

Eş'ârîlik, genellikle itikadda düşünceleri hususunda orta bir konumda olsa da sık sık Selefîliğe Mu'tezile'den daha yakındır. Tabiî olaylar, nedenleri bilinmeyen (onlara göre bilinen) sırf bir ilâhî ilkenin ürünüdürler ve bu ilkece yönetilirler. Bu anlayış, bütün tabiat olaylarını Allah'ın fiilleri yapmaktadır. Mâturîdîler de tabiî nedensellik konusunda aynı görüştedir. Bu düşüncenin tam karşısında ise Mu'tezile ve filozoflar bulunmaktadır. Onlar ise teveelüd veya tabiat fillerini kabul etmişler, Allah'ın nedensel olarak etki ettiğini söylemişlerdir. Ancak Mutezile ve filozoflar arasındaki fark ise filozofların Allah'ın bir sebep yaratmadığını ve yoktan var etmenin mümkün olmadığı görüşüdür. Bu düşünce ise Allah inancı olarak diğer Müslümanların hepsinden farklı bir inançtır. Filozofların düşünceleri genellikle Aristoteles felsefesi etrafında toplanmakta olup bazıları neredeyse sırf Aristo'yu taklit ediyordu. Sonraki dönemlerde ise Eş'arîler de bu akımdan etkilenmiş ve görüşlerini Antik felsefenin alt yapısı üzerine bina etmiş, nedensellik dışında (bkz. Aristoteles'in dört sebebi) Aristoteles mantığını kabul etmişlerdi.
Eş'ârîliğin en büyük tenkitçilerinden birisi, meşhur filozof İbn-i Rüşd'dür. Aslında genel olarak kelâm ve kelâmcılara karşı çıkmış olsa da İbn-i Rüşd, tenkitlerini en çok Gazzali ve Eş'ariyye üzerinde yoğunlaştırır.
Eş'ârîyye ismi her ne kadar Ehl-i Sünnet'e mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da bu ekolün ortaya çıkışı dikkate alındığında Ehl-i Bid'ata mukabil kullanılması itibarıyla genel anlamda Mâtûridîyyeyi de içine alarak Ehl-i Sünnet'in genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zîrâ o yıllarda akaidin önemli meselelerinden birini teşkil eden Allah'ın sıfatları meselesinde birbirine zıt iki görüş ileri sürülüyordu. Bunlar, sıfatları kabul eden Selefiyye görüşü ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattıla görüşü idi. Selefiyyeye sıfatları kabul etmesi sebebiyle "Sıfâtiyye" deniliyordu. Eş'ârî, Selefiyyeye geçtikten ve Eş'ariyye ekolünün temsilcisi olduktan sonra sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnet'e "Eş'ârîyye" denilmiştir. İşte bu bakımdan Eş'ârîyye, Ehl-i Bid'ata mukabil olarak kullandığı takdirde Maturidiyyeyi de içine almaktadır.
Eş'ârîyye Mezhebi, Mu'tezileye karşı bir anti-tez olarak doğmuş ve başlangıçta Selef akidesini esas almıştır; fakat akaid meselelerinin ele alınışında kelâm bir istidlâl olarak kullanılmış ve te'vile yer verilmiştir. Eş'ariyyeye mensup kelâm âlimleri zamanla te'vile daha çok yer vermiş, zaman zaman da kelâmda yenilikler yaparak Kelâmı felsefe metotlarla tartışabilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Gazzâlî'nin faaliyetleri bu hususun en canlı örneği olarak ele alınabilir. Kısacası Eş'ârî kelâmında aklın büyük önemi vardır. Eş'ariliğin  çıkışındaki ortam da bunun böyle olmasını zorunlu kılıyordu.

Eş'ârî ekolü 10. ve 11. yüzyıllarda (hicri 4. ve 5.) önce Irak ve Suriye'de yaygınlık kazanmaya başlamış, daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş'ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır. İmam Bakillâni ve Ebül Maâli gibi düşünürlerin yönetimi altında gittikçe gelişen bu öğreti baskısını diğer i'tikādî fırkalar üzerine öylesine arttırmıştır ki Eş'arilik karşıtı akımlar, 12. yüzyıl'da batıya geçerek inançlarını Endülüs Arapları arasında yaşamak zorunda kalmışlardır.
Eş'ârî'den sonra bu ekole mensup olarak ortaya atılan fikirleri geliştiren âlimler arasında şunları saymak mümkündür: Ebû Bekir el-Bâkıllânî (403/1012-1013); İmâmu'l-Haremeyn Cüveynî (478/1085-86); Ebû Hâmid Gazzâli (505/1111); Şehristânî (548/1153-54); Fahreddin er-Râzî (606/1209-10); Sayfullah Âmidî (631/1233-34); Beydâvî (685/1286-87); Sa'dud-din Teftâzânî (793/1390-91); Seyyid-i Şerif-i Cürcânî (816/1413-14); Celâlu'd-din Devvâni (908/15025-03).

Eş'arilik, farklı görüşleri içerme bakımından diğer Sünnî mezheplerinden daha geniş durumda bulunmaktadır: Mesela Ebu İshâk İsferâyînî ve Halîmî'nin velilerin keramet göstermesinin mümkün olmadığını söylemeleri, Cüveynî ve bazılarının büyük-küçük günah diye bir ayrımın ontolojik olarak olmadığını iddia etmeleri, Eş'ari'nin mukallidinin (aklıyla düşünmeden İslâm'a inanan kimse) mü'min olamayacağını, ama kâfir veya müşrik de olmadığını söylemesi (bu sadece Eş'arî'nin kendi görüşü olup mezhebi bu görüşte değildir), yine Eş'arî'nin kadınlardan da dört peygamber (nebî) olduğunu söylemesi (bu sadece Eş'arî'nin kendi görüşü olup mezhebi bu görüşte değildir), yine Cüveyni'nin peygamberler için küçük günah işlemiş olmalarının mümkün olduğunu söylemesi, mezhebin kurucusu hariç diğer Eş'arilerin Varlığın mahiyetten (idealardan) farklı ve ona ilâve olduğunu kabul etmeleri, Kâdı Bâkıllâni'nin Allah'ın duyma, koklama, doku idrakleri olan üç subûtî sıfatı daha olduğunu iddia etmesi gibi daha çok örnekler verilebilir. Mezhebin kendi içinde ihtilafları gerçekten çok olduğu için Yusuf Şevki YAVUZ, mezhebin görüşlerinin bir noktada toplanamayacağını ifade etmiştir.

Eş'ârî ekolünün ana hatlarıyla genel görüşleri;

Marifetullah: Akıl hiçbir şeyi vâcip kılamaz. Akıl, Allah'ı bulabilecek güçte bile olsa Allah'ı bilmek şer'ân vâciptir. Aklen bir vucûbiyyet yoktur. Şeriattan ve dinden haberi olmayan insan, hiçbir şeyden sorumlu değildir.
Nübüvvet: Nübüvvet için erkek olmak şart değildir. Kadın da peygamber olabilir.
Cüz'î İrâde: Cüz'î irade müstâkil değildir, onu da Allah yaratır. Eş'ariyye, böylece Cebriyye'ye yaklaşır.
Kesb: Kesb, insan gücünün güç yetirilen şeyle birlikte olmasıdır. Eş'ârîyye ekolünde kesb anlayışı kapalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu yüzden anlaşılması diğer meselelere göre daha zordur.
Husn ve Kubh: İyi ve kötü şer'îdir, akıl ile idrak olunamaz. Ancak Allah'ın emir ve yasağı ile bir şeyin iyi ya da kötü olduğu bilinir. Bir şey emredilmiş ise iyidir, nehyedilmiş ise kötüdür. Emir ve nehiy olmadan iyilik ve kötülük bilinemez.
Tekvîn: Tekvin hakiki bir sıfat olmayıp itibarî bir sıfattır, kudret sıfatının bir taallukudur.
Sebep: Allah'ın fiilleri garazlarla talîl edilmez. Yani Allah bir fiili bir gaye sonucunda yapmaz. Bununla birlikte Allah Hâkimdir, yani hikmet sahibidir. Hikmet ise eşyayı nasılsa öylece bilmek ve gereği gibi fiil yapmaktır. Delil: Eğer yüce Allah'ın fiili, bir maslahatın elde edilmesi yahut bir mefsedetin giderilmesi gibi bir garazdan dolayı olsaydı yüce Allah zâtı nedeniyle eksik olur ve o garazla yetkinleşirdi. Çünkü bir şeyin bir fâilin garazı olabilmesi için fâile nispetle onun varlığının yokluğundan daha iyi olması gerekir. Bunun nedeni şudur: Fâile nispetle varlığı ve yokluğu eşit olan yahut varlığı yokluğunun aşağısında olan şey, zorunlu olarak fâili fiile sevkedemez ve onun fiile teşebbüs etmesine sebep olamaz. Dolayısıyla garaz olan şeyin varlığı fâil için daha iyi ve ona yokluğundan daha layık olmak zorundadır. Yetkinliğin anlamı budur. Öyleyse fâil, garazın varlığıyla yetkinleşir ve o olmadan da eksik kalır.
Güç yetirilemeyen şeyle teklif: Allah'ın insanın gücünün dışında kalan bir şeyin yapılmasını emretmesi ve kullarını bununla mükellef tutması caizdir. Böyle bir durumun vaki olup olmadığı konusu mezhep içinde tartışmalıdır.
İbâdet mükellefiyeti: Kâfirler, iman etmekle mükellef oldukları gibi ibâdet etmekle de mükelleftirler. İbâdet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir.
İrtidad: Dinden çıkmış olan kimse yeniden iman ederse önceki âmelleri de kendisiyle geriye dönmüş olur.
Kelâm-ı Nefsî: Allah'ın kendi kendine konuşması demek olan kelâm-ı nefsînin işitilmesi caizdir.
Kur'an: Kur'an'ın mahluk olup olmadığı problemi; Kelâm-ı nefsî durumundaki Kur'an mahluk olmayıp Allah'ın kelâmıdır. Ses ve harflerden oluşmaz. Elimizde bulunan mushaf ise ses ve harflere muhtaç olan kelâm-ı lâfzîdir ve mahluktur. Eş'arilere göre "Bir şeyi dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona 'Ol!' dememizden ibarettir. O da derhal oluverir." (En-Nahl: 40) ayeti, bunun delîlidir. Kur'an yaratılmış olsa idi Allah, kendi sözü olan Kur'an'a 'Ol!' demiş olacaktı. Halbuki 'Ol!' sözü de Kur'ân'dadır. Ayrıca Eş'arilere göre Kur'ân'ın bazı âyetleri, bazılarından daha büyük değerdedir. Matüridîlere göre ise böyle bir şey söylemek doğru olmaz.
Ezelde Ma'dûma Hitab: Allah'ın hitâbının ezelde ma'duma (yokluk) taalluk etmesi caizdir. Buna göre Allah ezelde mütekellimdir. Eş'ariler, bu şekilde yaratılmışlara ait bir özellik olarak gördükleri değişim olayını Allah'ın üzerinden nefyederler. (bkn. Antropomorfizm)
Tevbe-i Ye's: Ümitsizlik hâlinde yapılan tevbe makbuldur.
Şefaat: Şefaat haktır ve Kıyâmet Günü gerçekleşecektir.
Ru'yetullah: Yüce Allah'ın Âhiret'te mü'minl

Fatalizm, yazgıcılık, kadercilik, tüm eylemlerin ya da olayların evrendeki yasaların boyunduruğunda olduğunu vurgulayan bir felsefi öğretidir. İslam düşüncesinde bu görüşe yakın olan akım Cebriyyedir. Fatalizm pozitivizm ve bilime atıfta bulunurken, cebriyye Tanrıya atıfta bulunur.
Fatalizm genel olarak şu anlamlardan herhangi birine gelebilir:

Yapmakta olduğumuz şeyden başka bir şeyi yapmaya gücümüzün olmadığı görüşü. Buna göre, insanın ne geleceği ne de kendi eylemlerini belirlemeye gücü yetmez.
Gelecekteki ya da kaçınılmaz olduğu düşünülen olaylar karşısında boşvermişlik benzeri bir tutum. Friedrich Nietzsche yazgıcılığın bu biçimini Türk yazgıcılığı olarak adlandırır.
Eylemler özgürdür, ancak kaçınılmaz bir sona doğru işler. Bu inanç uzlaşmacı yazgıcılığa çok benzer.
Yazgıcılığı kabullenmek, kaçınılmazlığa direniş göstermekten daha uygundur. Bu inanç bozgunculuğa çok benzer.

Felsefe, felsefe biçimleri, tanımları veya düşünce akımlarını listeler.

Absürdizm -
Aktivizm -
Adcılık -
Adem-i merkeziyetçilik -
Advaita Vedanta -
Agnostik ateizm -
Agnostik teizm -
Afrika felsefesi -
Agnoioloji -
Agnostisizm -
Aksiyoloji -
Amor Fati -
Ampirizm - 
Animizm -
Anti emperyalizm -
Antikomünizm -
Antinatalizm -
Antiteizm -
Antipozitivizm -
Antipsikiyatri -
Anakronizm -
Analitik felsefe -
Anarşizm -
Antik Çağ felsefesi -
Antroposantrizm -
Aristotelesçilik -
Ateizm -
Atomculuk

Baasçılık -
Bâtınîlik -
Bengi dönüş - 
Belirimcilik - 
Bilimsel sosyalizm -
Biyoetik -
Bilişim etiği -
Budizm -
Burjuva sosyalizmi

Kapitalizm -
Kaos kuramı -
Şovenizm -
Hristiyan teolojisi -
Kristoloji -
Klasik liberalizm -
Cogito ergo sum -
Bilişim etiği -
Konfüçyüsçülük -
Kıta felsefesi -
Kültürel hegemonya -
Eleştirel rasyonalizm

Davranışçılık -
Diğerkâmlık -
Taoizm -
Darwinizm -
Demokratik konfederalizm -
Yapısöküm -
Dehriyyun -
Deizm -
Deneycilik -
Deontoloji -
Determinizm -
Diktatörlük -
Diyalektik -
Diyalektik Materyalizm -
Dogmatizm -
Doğa felsefesi -
Düalizm

Eğitim felsefesi -
Estetik -
Ekümeniklik -
Eşitlikçilik -
Ezoterizm -
Çevrecilik -
Entüisyonizm -
Epistemoloji -
Eskatoloji -
Etik - 
Evanjelizm -
Varoluşçuluk

Faşizm -
Safsata -
Fanatiklik -
Falanjizm -
Federalizm -
Feminizm - 
Feodal sosyalizm -
Fetişizm -
Fütürizm -
Masonluk -
Özgür irade -
Köktendincilik

Alman idealizmi -
Alman felsefesi -
Gnostisizm -
Türk felsefesi

Hegelcilik -
Hazcılık -
Hermeneutik -
Hermetizm -
Tarihsel materyalizm -
Tarihselcilik -
Hocaizm -
Holizm - 
Antroposantrizm -
Sovyetler Birliği'nde felsefe - 
Doğu felsefesi -
Batı felsefesi -
Hümanizm -
Hasidizm

Irkçılık -
İdealizm -
İdealar teorisi - 
İgnostisizm -
İmmateryalizm - 
İlerlemecilik -
İrredantizm -
İşrakilik -
İndirgemecilik -
İşlevselcilik -
Bireycilik -
Tümevarım -
Tümdengelim -
Sezgici matematik -
İslam felsefesi -
İslami sosyalizm

Jainism -
Adil savaş kuramı -
Jineoloji -
Juche

Kaizen -
Kantçılık -
Kapitalizm -
Kemalizm -
Kinizm -
Komünizm -
Konfederalizm -
Konfüçyüsçülük -
Köle ahlakı - 
Kuantum metafiziği -
Keşmir Şivacılığı -
Kuşkuculuk -
Kutubçuluk

Edebiyat teorisi -
Mantık -
Mantıksal pozitivizm -
Laiklik (Laisizm) -
Legalizm -
Lamarkizm -
Leninizm -
logos - 
Liberteryenizm -
Liberalizm

Marksist-Leninist ateizm -
Materyalizm (Maddecilik) -
Matematiksel mantık -
Mazdekçilik -
Maoculuk -
Tıp etiği -
Orta Çağ felsefesi -
Meta-felsefe -
Metafizik -
Metodizm - 
Makyavelizm -
Mani dini -
Marksizm - 
Meşşaîlik -
Modernizm -
Monizm -
Tektanrıcılık -
Mistisizm -
Muhafazakârlık

Nasyonal sosyalizm -
Natüralizm - 
Naturizm -
Narsizm -
Nöroteoloji -
New Age -
Yeni Dünya Düzeni -
Hiççilik -
Adcılık -
İkiliksizlik -
Yeni-Kantcılık -
Yeni Platonculuk -
Neokonfüçyüsçülük -
Neo-Nazizm -
Neopaganizm

Oryantalizm -
Ockham'ın Usturası -
Oluşturmacılık -
Ontoloji -
İyimserlik - 
Oportünizm -
Otoriteryenizm -
Özeğitimcilik -
Objektivizm

Paganizm -
Pandeizm -
Panenteizm -
Panteizm -
Paradigma -
Patafizik -
Perennial Felsefe -
Kişiselcilik -
Pasifizm -
Psikanaliz -
Kötümserlik -
Fenomenoloji -
Felsefi antropoloji -
Felsefi Satanizm -
Estetik -
Biyoloji felsefesi -
Felsefe ve ekonomi -
Eğitim felsefesi -
Pozitivizm -
Dil felsefesi -
Matematik felsefesi -
Zihin felsefesi -
Fizik felsefesi -
Din felsefesi -
Bilim felsefesi -
Postyapısalcı felsefe -
Savaş felsefesi -
Platonizm -
Siyaset felsefesi -
Poligami -
Pozitivizm - 
Pisagorculuk -
Polyannacılık
Pragmatizm-

Rastafaryanizm -
Rasyonalizm -
Realizm -
Akılcılık -
Gerçekçilik -
Görecilik -
Romantizm

Cinsiyetçilik -
Şamanizm -
Separasyonizm -
Sekülerizm -
Sihizm -
Simüle gerçeklik -
Spiritüalizm -
Sosyal felsefe -
Sosyalizm -
Skolastik felsefe - 
Bilimcilik - 
Seküler hümanizm -
Solipsizm -
Bilgicilik -
Stoacılık -
Yapısalcılık -
İmmateryalizm -
Özne -
Siyonizm -
Sufi metafiziği -
Sunyata -
Gerçeküstücülük -
Stalinizm

Tabiiyyun -
Tabula rasa - 
Taoizm -
Totoloji -
Teleoloji -
Teizm -
Thelema -
Teoloji -
Teozofi -
Totemizm -
Tradisyonalizm -
Transhümanizm -
Troçkizm

Utilitaryanizm -
Ütopya

Varoluşçuluk - 
Vitalizm -
Varlık birliği - 
Batı felsefesi - 
Vika

Yapısalcılık -
Yapısalcı Marksizm -
Yararcılık -
Yaratılışçılık -
Yeni yaradılışçılık -
Yeni Platonculuk -
Yeniden kurmacılık -
Yoga felsefesi

Zen -
Zerdüştlük -
Zurvanizm

Felsefi kuruluşlar listesi

Felsefe ve edebiyat, filozofların ve felsefi konuların edebiyat ile ilişkilerini (felsefenin edebiyatı) ve edebiyat tarafından ortaya atılan konuların felsefe ile ilişkilerini içeren daldır.
Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkiler çok yönlü, karmaşık ve etkileşim içindedir. Ele aldıkları konu bakımından benzer ve uyumlu tarafları olduğu gibi amaç ve araçlar yönünden (edebiyatın estetik, felsefenin ise göndergesel bir işlevi olması gibi) farklılaştıkları taraflar da vardır.

Felsefe ve edebiyat ilişkisi anlatıda başlar. Her ikisi de anlatısını kurabilmek için ortak dili kullanır, hem felsefe hem de edebiyat metinleri dil yapıtlarıdır. Ve iki bilim çoğu konuda birbirinden yararlanır. Felsefi düşünceleri aktarmak edebi eserler ile mümkündür ve edebiyat eserlerinde felsefi içeriklere düşünceler, sorular ve eser karakterlerinin diyalogları şeklinde yer verilir. Yazarların belirli bir konuyu eserlerinde aktarmasıyla dönemin filozoflarının o konu/problem üzerine tartışmaya başlamış olmaları gibi örnekler felsefenin de edebiyattan etkilendiğini, kaynaklık ettiğini gösterir.
Felsefe bir dünya görüşü, düşünce, duygu, varoluş ve hayata dair fikirlerin düşünülmesi, geliştirilmesi olabilir ama genel kanının aksine kavranması zor, gizemli ve çelişkili değildir.
Edebiyat ise epey kaba bir tarifle duygu, düşünce ve hayata dair fikirlerin estetik ve sanatsal bir biçimde ifade edilmesidir. Her ikisi de müşterek kaynaklardan, hayattan, varlıktan, doğa ve evrenden, insandan, iletişimden, bireyin ya da toplumun deneyimlerinden, bilinçten, tarihten ve bunların yansımasıyla ortaya çıkan soyut meselelerden beslenseler ve ifade aracı olarak ortak bir dili sistemli bir şekilde kullansalar da yöntem olarak farklılaşırlar. Felsefe daha  ziyade genel ve kapsayıcı olanla ilgilenirken, edebiyat özel ve farklı olanın peşindedir. Felsefenin amacı bir konu/problemde sistematik bir düşünce ortaya koymak iken ve dilin göndergesel işlevi kullanılırken; ebediyatın amacı okuyucuda estetik duygusu uyandırmaktır ve dilin sanatsal işlevi kullanılır.
Jacques Derrida'nın ifade ettiği gibi edebiyatı "insanın her şekilde her şeyi söylemesine olanak tanıyan kurgusal bir kurum" olarak düşünüldüğünde, felsefenin zorunluklarının edebiyat için geçerli olmadığı sonucuna varılabilir. Edebiyat, dili yalnızca estetik bir kaygıyla, çağrışımlarla, betimlemelerle kullanma özgürlüğüne sahiptir. Bilhassa kurmaca söz konusu olduğunda felsefenin gerektirdiği akıl işin içinden tamamen sıyrılarak, yerini hayal gücüne ve bunun sağladığı özgürlüğe bırakır. Felsefecilerin ve edebiyatçıların iki alan arasında edebiyat eleştirisinden bağımsız bir ilişki kurma ve onu anlamlandırma çabaları yıllardır devam ediyor. Şimdilik edebiyatın bilindik felsefi tartışmalar aracılığıyla elde edebileceğimiz kavrayışı sağlayıp sağlayamayacağı, dahası böyle bir yükümlülüğünün olup olmadığı konusunda bir uzlaşmaya varamamış olsalar da, edebiyatın  okura olasılıklar üzerine düşündürerek ve hayal gücünü teşvik ederek felsefi bir bakış açısı sağladığı konusunda hemfikirlerdir. Amerikalı felsefeci Martha Nussbaum, edebi eserlerin toplumsal kavrayışı ve anlayışı geliştirdikleri  için ahlak felsefesinin ürünleri olarak görülebileceğini savunmasına rağmen edebiyatın bizi daha duyarlı, daha yeterli insanlara dönüştürmek için yeterli olmayacağını söylemektedir. Felsefi kurmaca, tanımı üzerinde mutabakat sağlanmamış bir edebi tür olmasına rağmen, felsefi görüşleri konu edinen kurgu eserler genellikle bu kategoride değerlendiriyor. Bunu da pek çok alt türe ayırmak mümkün elbette, ama temelde ikiye ayrılabilir. Bunlar felsefeyi edebiyatın konusu olarak görenler ve edebiyatı felsefenin bir yöntemi olarak benimseyerdirler. Felsefe denince akla gelen yazarlar arasında Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Franz Kafka, William Faulkner, Fyodor Dostoyevski, Iris Murdoch, Ahmet Hamdi Tanpınar, David Foster Wallace, Lars Iyer ve David Markson'ı saymak mümkündür. Bunların arasında Sartre, Camus, Iyer gibileri felsefi sorulara yanıt aramak için edebiyatın betimleyici ve canlı dilini kullanarak kurmacayı bir araç gibi gören yazarlar da varDavid Markson, r; Murdoch, Tanpınar, Wallace gibi kurduğu metne felsefi dokunuşlarla yeni katmanlar ekleyenler, hatta kurguyu felsefi bir soru haline getirenler de vardır.

The Oxford Companion to Philosophy, Ted Honderich, ed., (Oxford University Press, 1995) 0-19-866132-0
Borges, Jorge Luis, Collected Fictions, 1998. Translated by Andrew Hurley. 0-14-028680-2.
Magee, Bryan, The Philosophy of Schopenhauer (Oxford University Press, revised edition, 1977) 0-19-823722-7.

Philosophy and Literature (kuruluşu 1977)
Zeno (kuruluşu 1980)

Andrew Miller, The Truth Value of Statements Containing Names of Literary Characters as Subjects (2002 thesis)
Philosophy and Literature 25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Paideia Archive.
Philosophy and Literature at Stanford 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., yöneticileri R. Lanier Anderson ve Joshua Landy.
Duke's Center for Philosophy, Arts, and Literature, yöneticisi Toril Moi.

Felsefi antropoloji, genel olarak insanbilim ya da antropoloji olarak bilinen disiplinin ekseninde tanımlanan bir felsefe etkinliğidir. İnsanın özü ve bunun belirli somut yaşam içinde gerçekleştirilmek üzere kuruluşu ya da oluşturulması üzerine felsefi ve kuramsal etkinlikler ve öğretiler bu alana girer. İlk biçimleri Kant'a ve Herder'e kadar uzanmaktadır. 19. yüzyıl felsefesi içinde de etkisi görülür. 20. yüzyıl felsefesinde ise Max Scheler, William James, John Dewey felsefi antropolijinin önemli isimleridir. Bu felsefe tutumu, bir yandan bilimlerin geliştirdiği bilgilerden yararlanarak belirgin bir insan fikrini şekillendirmeye çalışırken, bir yandan da doğa bilimleri ile insan bilimleri ya da tin bilimlerinin sonuçlarını ilişkilendirmeye çalışır. Bütün bunlar insan varlığının temel niteliğini ya da özünü kavramaya ve daha da ötesi bu varlığın anlamını metafizik yönden değerlendirmeye yönelik bir ilginin ögelerini meydana getirir. Bu felsefe tutumu, genel anlamda insan varlığının bir felsefesi olmak iddiasıyla ortaya çıkar.

Antropoloji
Doğa bilimleri
Kültür felsefesi

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Feminizm, kadınların haklarını tanıyarak bu hakların korunması amacıyla eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik çeşitli ideolojiler, toplumsal hareketler ve kitle örgütlerinden oluşan hareket. Sözcüğün köken olarak Latince "femina" ve onun Fransızca türevi olan "féminisme" sözcüğünden geldiği ve Türkçe eş anlamlısının hatunculuk olduğu belirtilmektedir. Kadın hareketi doğrudan kadınları ilgilendiren ve dolaylı olarak kültürü ilgilendiren konularda bilinç uyandırır. Feminizmin temel amaçları; eğitim, iş, çocuk bakımı, yönetim gibi konularda eşit haklara sahip olmaktan, yasal kürtaj hakkından, kadın sağlığı konusunda ilerlemelere, tacizin ve tecavüzün engellenmesinden lezbiyen haklarına kadar uzanır.
Kadınların hakları ve ilgi alanlarını konu alan ayrışık anlayışın belirleyicisi kadındır. Kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliğin süregelmesi, feminizmin amacının kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesi ve toplumda gerçek bir eşitlik durumunun sağlanması olmasına neden olmuştur. "Feminizm" kavramı altında sayısız hareket özetlenmiştir.
Cinsiyet eşitliğinden ise cinsiyetlerin, tüm yaşam alanlarında gerçek bir eşitliğe sahip olmaları anlaşılır. "Kadının erkek egemenliğinden kurtulması"nın asıl amacı ekonomik, toplumsal, siyasal haklar; eşitlik ve daha da ayrıntılı anlatmak gerekirse: Yasadan önce eşitlik, inanç özgürlüğü, mal ve mülk sahibi olabilme özgürlüğüdür. Kadının erkek egemenliğinden kurtulması, cinsiyet yüzünden yapılan ayrıma karşıt bir düşünce yapısıdır. Asıl olarak kadın ve erkek eşitliği; bugün yalın olarak "cinsiyet" kavramının kullanılmasındansa, biyolojik ve toplumsal cinsiyetler arasındaki farklara daha ayrıntılı olarak girilmesini tercih eder.
Feminizm, sosyoloji, politik akım ve etik alanlarından oluşur; temeli kadın özgürlüğüne dayanmaktadır. Bazı yorumları geçmiş ve şimdiki toplumsal ilişkilere karşı eleştireldir. Çoğunun toplumsal cinsiyet ve cinselliğe ilişkin toplumsal yapı olduğuna inandığı ögeleri çözümlemeye odaklanmıştır. Yine çoğu feminist, cinsiyet eşitsizliği ve kadın hakları, ilgileri ve kadın sorunlarını araştırmaya odaklanmıştır.
Feminist teori toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin doğasını anlamayı amaçlar ve toplumsal cinsiyet politikaları, iktidar ilişkileri ve cinsellik üzerine odaklaşır. Feminist hareket içinde kadın ve erkeğin eşitliğini savunan gruplar olduğu gibi kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin "tamamlanmamış kadın" olduğunu savunan daha "köktenci" gruplar da yer almaktadır.

Feminizm, bir teori olduğu gibi aynı zamanda da "hak eşitliği, insanlık şerefi ve kadınlara karar verme özgürlüğü" amaçlarıyla, politik bir harekettir. Feminizm, kadınlara cinsiyet hiyerarşisi baskısının sona ermesi ve toplumsal cinsiyet tutumlarının aynı değerde olması için toplumun değişimini amaçlar.
Haziran 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, uluslararası kadın hareketi için oldukça önemli olmakla beraber kadınlar için insan hakları kavramı ilk olarak burada Birleşmiş Milletler sürecine dahil edilmiştir. Harekete geçen dünya kadınları, dünyanın her yerinden kadın kuruluşlarının ve bağımsız kadınların katıldığı büyük bir Kadının İnsan Hakları kampanyası düzenleyip sonucunda “kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının, evrensel insan haklarıyla ayrılmaz, bölünmez ve vazgeçilmez” olduğu tezini ilan etmiştir. Bu haliyle de resmi konferanslarda gündem oluşturucu bir konuma erişmişlerdir.

Aralık 1993'te özel olarak kadına karşı şiddeti ele alan ilk insan hakları belgesi olan "Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Bildirge" Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi.
1994'te BM İnsan Hakları Komisyonu'na kadına yönelik şiddet konusunda özel bir raportör atanması ve kadın haklarının BM İnsan Hakları mekanizmaları içine dahil edilmesi kararlaştırıldı.
Süreç, 1994'te Kahire'de yapılan ICPD, 1995'te Pekin'de yapılan Dünya Kadın Konferansı ve 2000'de New York'ta yapılan Pekin+5 BM Özel Oturumuyla devam etti.
Uluslararası kadın hareketi, insan hakları kapsamında kadın hakları bakımından köklü değişikliklere sebep oldu. Aile içi şiddet, toplu tecavüzler, kadının beden bütünlüğüne yönelik hak ihlalleri, cinsel hakların, doğurganlık haklarının ihlali böylelikle BM kararlarında ve uluslararası sözleşmelerde insan hakları olarak yer almaya başladı. Ancak, tutucu kesimler bu ihlalleri, insan hakları kapsamı dışında bırakmak için yoğun çabalar harcadılar.
Bu kavram altında birçok hareket ve birbirine kısmen bağlı, ama aynı zamanda da farklı iz bırakan darbe geliştirmiştir. Bunların dikkat çeken önemli bir kısmını kadınların erkeklere karşı mağduriyeti, ihmal edilmiş kadınsı düşünceler, değerler ve projeler oluşturur. Feminist Bilimsel Eleştiri ve feminist araştırmalar, birçok alanda günümüze kadarki karartılmış kadın tarihini ve kadınların yeteneklerini günışığına çıkarmayı ve bu konularda çalışma yapmayı kendilerine amaç edinmişlerdir.
Feminist Bilimsel Teori; feminizmi, bilimsel teori alanlarına cinsiyet tanımları bakımından faydalı hale getirmeyi amaçlar. Feminist Felsefe, bazen de Bilimsel Sosyoloji ve Bilim Tarihi'nin alt alanı olarak kabul edilir. Feminist Bilim Teorisi, insani bilimlere cinsiyet tanımları konusunda temel araştırma malzemesi olarak hizmet eder. Feminist hamleler, genel bilimsel teorik sorunları konu aldığı için, temel bilimsel sorunların içinde tartışılır.

Feminizm üzerine yapılan temel tartışmalar günümüzde hâlâ değişim sürecindedir. 1960'lı yıllardan beri aşağıdaki konular ana başlıklar olarak benimsenmiştir:

Hukuki eşitlik (örn; kadınların kazançtaki payları, ücret eşitsizliği)
Diğer toplumsal akımlarla olan ilişkisi
Cinsiyet kimliklerinin yaratılması
Cinsel özerklik

Modern anlamda bir felsefe ve bir hareket olarak feminizmin kökeni kadının eğitimi hakkını savunan Lady Mary Wortley Montagu ve Marquis de Condorcet gibi özgür düşünürlerin de içinde yer aldığı Aydınlanma dönemine götürülmektedir. Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyetinin güneyinde yer alan bir şehir olan Middelburg'de 1785 tarihinde kurulmuştur. İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir. Feminizm 19. yüzyılda kadınlarda adaletsiz davranıldığına ilişkin inanç arttıkça organize bir hareket hâline geldi. Feminist hareketin kökleri ilerlemeci hareket özellikle de 19. yüzyıldaki reform hareketi içinde yer almaktadır. Harekete féminisme adını veren kişi ütopyacı sosyalist Charles Fourier'dir (1837). Fourier, 1808 gibi erken bir tarihte kadın haklarının genişletilmesini tüm toplumsal ilerlemenin genel prensibi olduğunu öne sürmüştür. İlk kadın hakları toplantısı New York, Seneca Falls'da 1848 yılında yapılmıştır. 1869 yılında John Stuart Mill The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) kitabını yayınlamıştır. Adı geçen kitabında Mill, "bir cinsin diğer bir cinse hakimiyeti yanlış... ve... insanoğlunun gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir." demiştir.
Pek çok ülke 20. yüzyılın ilk yıllarında özellikle de I. Dünya Savaşı'nın son yıllarında kadınlara oy hakkını tanımıştır.

Feminizm kavramı ilk olarak sosyal filozof Charles Fourier (1772-1837) tarafından ortaya atılmıştır. Fourier sosyal gelişmenin kadınlara verilecek daha fazla özgürlükle mümkün olduğunu savunmaktaydı. Bugün “Yeni Kadın Hareketleri” olarak da adlandırılmaktadır ve temelde kısmen birbiriyle iç içe kısmen de ayrı teorik yapılardan oluşmaktadır.

Feminizmle ilgili ilk yaklaşımlar 17. yüzyılda (insan haklarının da desteğiyle) Marie Le Jars de Gourney'ın yazılarında ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra Christine de Pizan, Olympe de Gouges, Mary Wollstonecraft ve Hedwig Dohm'un da eserleri feminizm filozofisinin ilkleri arasında sayılabilir.
Teori olarak feminizm ilk olarak 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarına denk gelen zaman aralığında temel haklar kategorisinde dünya sahnesine çıkmıştır. Başlarda temel haklara sahip olanların sadece erkekler olduğu düşünülürdü; çünkü topluma ataerkil gelenekler hâkimdi; ancak 1793 yılında Fransa da Olympe de Gouges bu durumu protesto etti. Gouges İnsan Hakları olarak görünen “Erkek Hakları”nın on yedi maddesinin kadınlara uyarlanmasını önerdi. Bunu da şu ünlü sözüyle dile getirdi: “Eğer kadının idam sehpasına mahkûm olma hakkı varsa, tribünden izleme hakkına da sahip olmalıdır.” Fransa'da elde edilen bu haklar kadınlar için bir ilktir.

19. yüzyılın son yıllarına doğru birçok Avrupa ülkesinde; Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya'da feminizm ve özellikle de kadın hareketlerinin kitlesel ilk dalgası olan birinci dalga feminizm başladı. Bu hareketin başlamasına sebep olan şey sözcülerine göre erkeklerle politik olarak eşit haklara sahip olma isteği, aynı iş için erkeklerle eşit ücret alma isteği ve kadınların da üniversiteye gidip her işte çalışma isteğiydi. Bu akım 19. yüzyılın sonlarına kadar birçok ülkeyi etkiledi. Bundan önce üniversitelerde erkeklere oranla daha az kadın eğitim almaktaydı. Kadınlara seçme hakkı, ilk olarak 1893 yılında Yeni Zelanda'da tanındı, yaygınlaşması ise 20. yüzyılda oldu. Almanya ve Sovyetler Birliği'nde 1917-1918 yıllarında sosyalist devrimin sonucunda, Amerika ve Büyük Britanya'da aynı zamanlarda savaş döneminde kadınların ülkeye olan katkılarından dolayı ödül olarak verildi. Fransa ve İtalya gibi başka ülkeler ise kadınlara seçme hakkını II. Dünya Savaşı'nın sonunda vermeye başladılar.

Sivil kadın hareketlerine karşılık olarak proleter kadın hareketleri ortaya çıkmıştır. SPD ve SDAPR gibi sosyal demokrat partiler etrafında toplanmışlardır. 19. yüzyılın sonlarında düzenledikleri toplantılarla taleplerini dile getirmişlerdir. Öncelikle yapı ve tekstil sektöründe çalışan kadın işçilerle ilgili bir organizasyon düzenlediler. Düzenledikleri aktiviteler proleter kadınların yaşam standartlarını daha iyi hale getirme amacını taşımaktaydı (çalışma saatlerinin kısaltılması, sağlık sigortası, işsizlik gibi). Ayrıca kadınların hem ev kadını olmaları hem de iş 

Fenomenoloji veya görüngü bilimi (Osmanlı Türkçesinde zahiriye), kurucusu Edmund Husserl olan bir felsefe akımı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felsefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, Metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır.[kime göre?] Çünkü fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir. Fenomenolojik yöntemin ilk önemli ismi Alfred Schütz 'dur.
Fenomenoloji, 20. yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir. Heidegger'den Sartre'a, Frankfurt Okulu'ndan Foucault'a ve postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.
Fenomenoloji, genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği "şey"ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm ile aynı noktada dursa da, temelde fenomenoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız rastlantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.
Fenomenoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, "öz"lerin araştırılması konusudur. Çünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; fenomenoloji, "öz"lerin bilimi değil, "öz"ü görüleyen "bilinç"in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin "öz"ünün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.
Fenomenolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinç tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, bilincin sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.
Böylece "fenomenolojik yöntem" ortaya çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluştuğu/oluşturulduğu anlaşılmaya çalışılır. Fenomenoloji bu noktada özgün yöntemsel kategoriler geliştirir. Bu yöntemin iki temel kategorisi vardır: Askıya alma ve fenomenolojik indirgeme.
Bunlar, kısaca belirtilecek olursa, bir yandan verilmiş ögelerin, yani dış görünümlerin rastlantısallığının paranteze alınarak dışta bırakılmasını ve öte yandan da, bilimsel ya da mantıksal olsun, çıkarsama yoluyla türetilmiş olan her tür yargıların ve çıkarsamaların dışta bırakılmasını ifade ederler.
Böylece, ikili bir işlemle hem özne hem de nesne askıya alınmış ve hem rastlantısal olgular dünyasından hem de bilinci yönlendiren öznel yargılardan kurtulunmuş olunur ki sonuçta rastlantısal dış görünümleri bir yana bırakılarak dünyanın özü ortaya konulabilsin. Salt öze ancak bu şekilde varılabilecektir.

Fenomenologlar listesi

Edebiyat Kuramları, Terry Eagleton, Ayrıntı Yayınları.
Newsletter of Phenomenology. (online-newsletter)
Research in Phenomenology. Duquesne Univ. Pr., Pittsburgh Pa 1.1971ff. ISSN 0085-5553
Studia Phaenomenologica. ISSN 1582-5647

Bu, filozofların alt alan, milliyet, din ve zaman dilimine göre düzenlenmiş bir listeler listesi listesidir.

Estetikçiler listesi
Eleştirel teorisyenler listesi
Çevre filozofları listesi
Epistemologlar listesi
Ahlâkçılar listesi
Varoluşçular listesi
Feminist filozoflar listesi
Seküler hümanistler listesi
Mantıkçılar listesi
Kadın mantıkçılar listesi
Metafizikçiler listesi
Sosyopolitik düşünürler dizini
Fenomenologlar listesi
Dil filozofları listesi
Zihin felsefecileri listesi
Din felsefecileri listesi
Bilim filozofları listesi
Siyaset felsefecileri listesi
Siyaset kuramcıları listesi
Rasyonalistler listesi
Faydacılar listesi

Afgan filozoflar listesi
Amerikalı filozoflar listesi
Amerikalı Yahudi filozoflar listesi
Ermeni filozoflar listesi
Bask filozofları listesi
İngiliz filozoflar listesi
Kanadalı filozoflar listesi
Çinli filozoflar listesi
Fin filozoflar listesi
Fransız filozoflar listesi
Almanca konuşan filozoflar listesi
İzlandalı filozoflar listesi
Hint filozoflar listesi
İranlı filozoflar listesi
İtalyan filozoflar listesi
Koreli filozoflar listesi
Kürt düşünürler listesi
Litvanyalı filozoflar listesi
Romanyalı filozoflar listesi
Rus filozoflar listesi
Sloven filozoflar listesi
Türk filozof listesi

Ateist filozoflar listesi
Budist filozoflar listesi
Katolik filozoflar ve teologlar listesi
İslam filozofları kronolojisi
Yahudi filozoflar listesi

Filozoflar listesi (A-C)
Filozoflar listesi (D-H)
Filozoflar listesi (I-Q)
Filozoflar listesi (R-Z)

Antik Yunan filozoflar listesi
Antik Platoncular listesi
Kinik filozoflar listesi
Epikürcü filozoflar listesi
Stoacı filozoflar listesi
Skolastik filozoflar listesi

MÖ yüzyıllarda doğan filozoflar listesi
1. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar doğan filozoflar listesi
11. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar doğan filozoflar listesi
15. ve 16. yüzyıllarda doğan filozoflar listesi
17. yüzyılda doğan filozoflar listesi
18. yüzyılda doğan filozoflar listesi
19. yüzyılda doğan filozoflar listesi
20. yüzyılda doğan filozoflar listesi

Doğu filozofları zaman çizelgesi
Batılı filozoflar zaman çizelgesi

Kadın filozoflar listesi
Filozofların takma adları listesi
Filozofların ölümleri

Fironculuk (Yunanca: Πυρρωνισμός, Pyrrhōnismos), MÖ 1. yüzyılda Giritli Aenesidemus tarafından kurulan ve adını MÖ 4. yüzyıl filozofu Firon'dan alan Antik Yunan felsefî kuşkuculuk okuludur.
Bu felsefe, dogmaları, yani açık olmayan konular hakkındaki kesin inançları reddeder ve her türlü inancın doğruluğu hakkında yargıyı askıya almayı (epokhe) savunur. Modern kuşkuculuğun genellikle bilginin imkanını sorgulamasının aksine, Fironculuk öncelikli olarak bir inanca sahip olmanın rasyonelliğini sorgular. Pyrrhoncu, her argümana karşı eşit güçte bir argüman bulma yeteneğine sahip bir araştırmacıdır ve bu yeteneğin kullanılması, herhangi bir konuda yargının askıya alınmasına ve nihayetinde okulun temel hedefi olan ataraksiya'ya, yani ruh dinginliğine ve sarsılmazlık hâline ulaşmaya götürür.
Pyrrhoncular, kendilerini felsefî araştırmaya yönelik üç temel yaklaşımdan biri olarak konumlandırırlar. Sextus Empiricus'a göre filozoflar üçe ayrılır:

Gerçeği bulduklarını iddia eden Dogmatikler (Aristotelesçiler, Epikürcüler, Stoacılar gibi).
Gerçeğin bulunamayacağını iddia eden Akademik Kuşkucular (Karneades gibi).
Aramaya devam eden Pyrrhoncular.
Bu nedenle Fironculuk, bir inançlar sistemi olmaktan çok, bir yetenek, bir pratik ve sürekli devam eden bir araştırma faaliyeti olarak tanımlanır.
Pyrrhonculuğun merkezinde, görüngüler (phainomena) ve açık olmayan şeyler arasında yapılan temel bir ayrım yatar. Pyrrhoncular, şeylerin kendilerine nasıl göründüğünü (örneğin, "balın tatlı göründüğü") pasif bir şekilde kabul ederler ancak bu görüngünün ardındaki nesnel gerçekliğin doğası hakkında (örneğin, "balın doğası gereği tatlı olduğu") yargıda bulunmaktan kaçınırlar.
Antik Fironculuk sadece soyut bir epistemolojik problem değil aynı zamanda dogmatik inançların neden olduğu zihinsel rahatsızlık ve endişeden kurtulmayı amaçlayan pratik ve ahlakî bir yaşam biçimi olarak anlaşılmalıdır. Felsefî argümanlar, bu bağlamda, dogmatizmin yarattığı zihinsel gerilimi iyileştiren birer araç işlevi görür. Çağdaş epistemoloji Pyrrhonculuğu sık sık "Agrippa Üçlemi" veya "Pyrrhoncu Sorunsal" gibi çözülmesi gereken bir gerekçelendirme problemi olarak çerçevelese de, bu modern yaklaşım, felsefenin asıl pratik ve yaşamsal amacını göz ardı etme eğilimindedir. Pyrrhonculuğun temel amacı, bilgiye ulaşıp ulaşamayacağımızı kanıtlamaktan ziyade, bu tür kesinlik iddialarının peşinde koşmanın getirdiği huzursuzluktan kurtulmaktır.

Kuşkuculuğun kurucusu olarak kabul edilen Elisli Pyrrhon, Abdrealı Anaksarhos'un öğrencisiydi. Hayatındaki en belirleyici olaylardan biri, hocasıyla birlikte Büyük İskender'in Hindistan seferine katılmasıdır. Bu Doğu etkileşimi, Pyrrhon'un dünyaya karşı kayıtsızlık ve acıya aldırmama gibi tutumları benimsemesine yol olabilir; zira Hint çilecilerinin acıya ve ölüme aldırmadan dingin bir yaşam sürdüklerini gözlemlemiştir. Elis'e döndükten sonra hemşerileri tarafından o kadar saygı görmüştür ki onuruna heykeli dikilmiştir.
Pyrrhon, Sokrates gibi, arkasında hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Felsefesi büyük ölçüde öğrencisi Phliuslu Timon'un yazıları ve daha sonraki yorumcular aracılığıyla bilinir. Timon'a atfedilen bir pasaja göre Pyrrhon, şeylerin gerçek doğası hakkında üç temel tespitte bulunmuştur: Onlar doğaları gereği farksız (adiaphora), değişken ve ölçülemez (astathmēta) ve yargılanamazdır (anepikrita). Bu tespitlerden hareketle, ne duyularımızın ne de kanılarımızın doğru ya da yanlış olduğu söylenemez. Bu nedenle her şey hakkında yargıdan kaçınmak (epokhe) gerekir.

Pyrrhon'un en önemli öğrencisi olan Timon, hocasının aksine üretken bir yazardı ve Pyrrhon'un felsefesini yayma konusunda kilit bir rol oynamıştır. Pyrrhon'un felsefesini, özellikle hicivli şiirler içeren Silloi adlı eseriyle geniş kitlelere duyurmuştur.
Silloi, dogmatik filozoflarla alay eden, onların iddialarını parodileştiren ve kuşkucu bir bakış açısıyla eleştiren şiirlerden oluşuyordu. Timon, bu eserlerinde Pyrrhon'un temel öğretisini, yani şeylerin belirsiz doğası karşısında yargıyı yaskıya almanın ve kayıtsız kalmanın gerekliliğini aktarmıştır.
Silloi'nin yanı sıra, Fizikçilere Karşı ve Pyrrhon'un yaşamını anlatan Python gibi düz yazı eserleri de olduğu bilinmektedir. Timon'un yazıları, Pyrrhonculuğun ilk dönemine dair en önemli birincil kaynaktır ancak eserlerinin çoğu kaybolmuş ve sadece sonraki yazarların alıntıladığı parçalar günümüze ulaşmıştır.

Giritli Aenesidemus, muhtemelen Platon'un Akademisi'nde eğitim görmüş ancak Akademi'nin o dönemdeki tutumunu dogmatik bularak onlardan ayrılmıştır. Akademi'nin, özellikle Karneades sonrası dönemde, olasılıkçılığı benimsemesi ve "hiçbir şeyin bilinemeyeceği" gibi negatif dogmatik iddialarda bulunması Aenesidemus'un eleştirilerinin merkezindeydi. Ona göre Akademiciler "Stoacılara karşı savaşan Stoacılar" hâline gelmişlerdi, yani kendi dogmalarıyla başka dogmalara karşı çıkıyorlardı.
Aenesidemus, İskenderiye'de ders vererek Pyrrhoncu kuşkuculuğu yeniden canlandırdı ve Pyrrhonculuğu sistematik bir felsefe hâline getirdi. Pyrrhonca Söylemler (Pyrrhoneioi logoi) adlı günümüze ulaşmamış eserinde Pyrrhoncu felsefeyi tutarlı bir temele oturtmaya çalışmıştır. Bu eser Pyrrhoncular ile Akademik Kuşkucular arasındaki farkları net bir şekilde ortaya koymuş ve yargıyı askıya almayı sağlamak için kullanılan On Mod'u (veya tropos) sunmuştur.

Hayatı hakkında çok az şey bilinen Agrippa, Pyrrhoncu argümantasyon yöntemini daha soyut ve mantıksal bir seviyeye taşıyan Beş Mod'u formüle etmesiyle tanınır. Bu modlar Aenesidemus'un daha çok algısal göreleliğe dayanan On Mod'unu tanımlar ve onlardan daha radikal bir kuşkuculuk bakış açısı sunar. Agrippa'nın modları (Anlaşmazlık, Sonsuz Gerileme, Görelilik, Varsayım, Döngüsellik), herhangi bir iddianın gerekçelendirme zincirini sistematik olarak çökertmeyi hedefler. Bu modlar modern epistemolojide "Agrippa Üçlemi" veya "Pyrrhoncu Sorunsal" olarak bilinen ve gerekçelendirme teorileri için hâlâ aşılamamış bir sorun olarak kabul edilen yapıyı oluşturmaktadır.

Muhtemelen bir hekim olan ve tıp alanında Empirik Okul'a mensup olduğu düşünülen Sextus Empiricus, Fironculuk hakkında günümüze ulaşan en kapsamlı ve sistematik metinlerin yazarıdır. En önemli eserleri, üç kitaptan oluşan Pyrrhonculuğun Esasları ve on bir kitaptan oluşan Matematikçilere Karşı'dır. Bu eserler sadece Fironculuk için değil aynı zamanda Stoacılık ve Epikürcülük gibi diğer Helenistik felsefeler hakkında da paha biçilmez birer bilgi kaynağıdır çünkü Sextus, eleştirdiği görüşleri uzun uzadıya alıntılama ve özetleme alışkanlığına sahiptir.
Sextus, Pyrrhonculuğun Esasları'nın ilk kitabında kuşkuculuğun ne olduğunu, temel kavramlarını, yöntemlerini ve ifadelerini tanımlayarak Pyrrhonculuğu tutarlı bir felsefî yol olarak tanımlar. İkinci ve üçüncü kitaplarda ise bu kuşkucu yöntemi sırasıyla mantık, fizik ve etik alanlarındaki dogmatik iddialara uygulayarak onları çürütür.

Pyrrhonculuğun merkezindeki zihinsel eylemdir. Herhangi bir konuda, lehte ve aleyhte sunulan argümanların eşit derecede ikna edici (isostehenia) olduğu anlaşıldığında, akıl yürütme doğal olarak bir denge durumuna gelir ve zihin ne olumlayıcı ne de olumsuzlayıcı bir yargıda bulunamaz hâle gelir. Bu, bir kararsızlık veya eylemsizlik değil, aksine dogmatik iddiaların yarattığı zihinsel gerilimden bilinçli bir şekilde geri çekilmektir. Sextus, kuşkucu ifadelerin ("Her şey belirsizdir" gibi) bile dogmatik olarak değil, o anki zihinsel durumu ifade eden raporlar olarak anlaşılması gerektiğini vurgular.

Epokhe'nin bir sonucu olarak ortaya çıkan nihai hedeftir. Dogmatikler şeylerin doğası gereği iyi veya kötü olduklarına inandıkları için sürekli bir arayış, kaçınma ve hayal kırıklığı döngüsünde yaşarlar ve bu da onları rahatsız eder. Pyrrhoncu ise, hiçbir şeyin doğası gereği iyi ya da kötü olmadığı konusunda yargıyı askıya aldığı için olaylar karşısında sarsılmaz bir iç huzura kavuşur.

Epokhe'ye giden yoldur. Pyrrhoncu, herhangi bir dogmatik iddia (P) ile karşılaştığında, onun karşıtı olan (P'nin değili) iddiayı destekleyen ve P'yi destekleyen argümanlar kadar güçlü görünen argümanlar bulma veya kurma yeteneğine sahiptir. Bu denklik durumu, zihni bir seçim yapmaktan alıkoyar ve yargıyı askıya almaya zorlar.

Pyrrhonculuğa yöneltilen en yaygın ve en eski eleştiri, eğer her şeyden şüphe ediliyorsa ve hiçbir şeye inanılmıyorsa, yaşamın imkânsız hâle geleceği, yani kuşkucunun eylemsizliğe mahkum olacağıdır.
Sextus Empiricus, bu eleştiriye, kuşkucunun dogmatik inançları olmasa da, yaşamını yönlendirmek için pratik kriterleri olduğunu söyleyerek cevap verir: kuşkucu, görüngülere (phainomena) göre yaşar. Yani, şeylerin gerçekte ne olduğu hakkında bir iddiada bulunmadan, onların kendisine nasıl göründüğünü pasif bir şekilde kabul eder ve eylemlerini buna göre düzenler. Kuşkucu, bir önermenin doğruluğuna inanmaz ancak pratik amaçlar için ona göre hareket eder.

Pyrrhoncular, yargıyı askıya alma (epokhe) durumuna ulaşmak için Modlar veya Tropoi (Yunanca: τρόποι, "yollar", "usuller") adı verilen standartlaştırılmış argüman setleri geliştirmişlerdir. Bu modlar dogmatik iddiaların temelsizliğini göstermek için kullanılan diyalektik araçlardır. Pyrrhoncu kuşkuculuğun kendi içindeki entelektüel gelişimini ve soyutlama seviyesindeki artışı gösteren bu modlar algının göreliliğinden başlayarak her türlü rasyonel gerekçelendirmenin yapısını sorgulayan bir mantıksal eleştiriye evrilmiştir.

Aenesidemus tarafından derlendiği veya sistematize edildiği düşünülen bu on mod, temel olarak duyusal algının ve yargının göreliliğine odaklanır ve şeylerin göründükleri gibi olup olmadıkları konusunda neden yargıyı askıya almamız gerektiğini gösterir.

Hayvanlar arasındaki farklılıklar: Farklı hayvan türleri, farklı duyu organlarına sahip oldukları için aynı nesneleri farklı şekillerde algılar. Örneğin gübre insanlara itici gelirken köpeklere hoş gelebilir; zeytinyağı insanlar için faydalıyken arılar için öldürücüdür. Hangi algının "doğru" olduğuna karar verecek nesnel bir ölçüt yoktur, bu nedenle n

Frankfurt okulu, Almanya'da 1923 yılında kurulan ve sosyoloji, siyaset bilimi, psikanaliz, tarih, estetik, felsefe, müzikoloji gibi farklı disiplinlerden insanları bir araya getiren Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün bir düşünce akımı olarak ifade edilmesidir.  Okulun genel yaklaşım biçimi eleştirel teori olarak adlandırılmaktadır.

20. yüzyılın temel düşünce geleneklerinden birini temsil eden Frankfurt okulu, kapitalist sistem ve onun bir ürünü olarak görünen tüketim toplumuna karşı eleştirel bir tutum takınmıştır. Marksizmin eleştirel bir edinimine yönelmiş ve bu doğrultuda yeni bir eleştirel toplum teorisi kurmaya çalışmışlardır. Rus Devrimi'nin Stalinizm'e dönüşerek yozlaşması, Avrupa'da sol kanat hareketlerin yenilgisi ya da düşüşü, giderek yükselen Nazizm ve faşizm olguları, kapitalist sistemde baş gösteren yeni iktisadi ve siyasal ivmeler, Okul'un ortaya çıkış koşullarını gösterir. Hem kapitalizmin hem de Sovyet sosyalizminin eleştirisi, Frankfurt Okulu'nun ana düsturu olarak belirtilebilir.
Marksist eleştirel toplum teorisinin tıkanmış olduğu ve sergilenen pratiği ile çözümsüz bir noktaya ulaştığı düşünülmektedir. Bu tarihsel koşullarda Frankfurt Okulu, tıkanmış olan teorik alanı aşarak yeni bir eleştirel toplum teorisi ortaya koymaya yönelmiştir. Her ne kadar eleştirel kuram başlığı altında toplanarak bir bütün oluşturduğu söylenebilse de, tek tek yazarların özgünlüklerinin dışında daha genel farklı birkaç yönelim tespit edilebilir. Bir yandan, 1923'te kurulup Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno'nun 1933'te sürgün edilmesiyle sonuçlanan ve ardından ABD'deki 1950'lere kadar sürgünlüğün ardından Frankfurt'ta yeniden kurulan Enstitü'nün çalışmalarına işaret edilebilir. Friedrich Pollock, Herbert Marcuse, Walter Benjamin, Leo Lowenthal bunlar arasında sayılabilir. Bir yandan da Jürgen Habermas'ın yoğunluklu felsefi ve sosyolojik çalışmalarıyla okulun eleştirel kuramını yeniden temellendirmeye yönelik çabaları söz konusudur. Bu noktada Albrecht Wellmer, Claus Offe ve Klaus Eder'den sözedilebilir.

Dolayısıyla da Okul üyelerinin çalışmaları birbirine sıkıca bağlı belli bir projenin hayata geçirilmesi değildir. Kısmen Horkheimer, Adorno, Marcuse, Lowenthal, Pollock arasında paralel çalışmalar olsa bile, yine de temel fikir ayrılıkları söz konusudur. Meşru olarak belli bir okuldan sözedilmesi, ortak fikir birliğinin hayata geçirilmesinden değil, araştırmacıların benimsedikleri eleştirel kuram anlayışından ileri gelir.
Başlangıçtaki amaç, bir dogmaya dönüştüğü düşünülen Marksizmi özüne döndürmek ve felsefeyle ilişkisini kurmaktı. Yani, Marksistler olarak Marksizmin eleştirisini yaparak, bu öğretinin kendi içinde eleştiriyi doğurabilecek üstünlüğe sahip olduğunu göstermek ve Marksizmi kemikleşmiş ortodoks yorumlardan kurtarmaktı. Ancak zamanla Marksizme mesafeli olmaya ve gittikçe Weber'in etkisine girmeye başlamışlardır. Bunda, Sovyetler Birliği'ndeki uygulamaların da etkisi olmuştur.
Okul, daha postmodernizm'in esamesinin okunmadığı erken bir dönemde, düşün dünyasına tüm postmodern tezlere kaynaklık edecek tohumlar atmıştır. Özellikle modernitenin ve modern toplum bağlamında kapitalist toplumun eleştirisi çarpıcıdır ve günümüzde normal karşılanan postmodern söylemin temeli olarak okunabilir. Örneğin moderniteyi aklı araçsallaştırma, aklı dogmalardan kurtarırken aklın kendisini dogmaya çevirmesi bağlamında eleştirmiştir. Yine kültür endüstrisi bağlamında, kapitalist topluma yoğun eleştirilerde bulunmuşlar, kapitalizmin tüm bireyleri birbirine benzeterek bireyi tek boyutlu kıldığını iddia etmişlerdir (bkz. Marcuse). Yaşayan en büyük temsilcisi aynı zamanda modernitenin bitmemiş bir proje olduğunu belirten Jürgen Habermas'tır.

Frankfurt Okulu, Batı Marksizmi olarak bilinen ve genelde bir iç eleştiriyle teoriye özgül yorum getirmeye çalışan teorik eğilimli Marksizmin ana akımlarından birisini oluşturur. Okulun Marksizmi edinme biçimleri de eleştireldir. Her şeyden önce Marksizmin ortodoks yorumunda görülen bazı kategorilere önemli itirazlar yapılır ve Marksizmin içinde doğup geliştiği modernizmle bağlantıları sorunsallaştırılır.
Frankfurt Okulu'nun mensupları yazılarını, toplumsal gelişme için alternatif bir yol imkânı oluşturma anlayışı içinde yazmışlardır. Bu bakımdan, sistem eleştirisinin yanı sıra kendi dayandıkları düşünce yapısının geleneksel yaklaşımlarını da eleştiri süzgecinden geçirmeye yönelirler. Ortodoks Marksizm'in dışta bıraktığı kültür ögeleri, altyapı üstyapı ayrımı, bürokrasi ve otoriterlik gibi konular üzerinde önemle durulmuştur. Bolşevik radikalizmin eleştirisi önemli bir başlıktır. Bunların dışında, Okul'un geliştirdiği Marksizm anlayışının genelgeçer kabullere müdahale ettiği ve bu nedenle Marksizm içinde oldukça tartışmalı bir konuma sahip olduğu söylenebilir.
Marksizmin, doğası gereği hakikati açıklayan bir anahtar konumda olmadığının ilanı, eleştirel kuramcıları özgül bir Marksist olma konumuna getirir. Böylece klasik Marksizmin birçok kavramının yalnızca yetersiz değil, o kavramların temel dayanaklarının da aşılması gerekliliği ortaya sürülmüş olundu. Eleştirel kuramcılar bu noktada, Marksist olamayan düşünce biçimlerinden yararlanarak Marksizmi teorik düzlemde yeniden varetmek ve geliştirmek yoluna gitmişlerdir. Negatif diyalektik (bkz: Horkheimer, Adorno), Marksizmin temelini oluşturan diyalektik anlayışın yeniden kurgulanmasıdır. Ayrıca, Tarihsel Materyalizm'in determinist ve pozitivist yorumunun dışında kaldıklarını ve hatta bu yönlü egemen yorumun ciddi bir eleştirisini yaptıklarını belirtmek gerekir.
Okul mensupları altyapı üstyapı kavramlarını bilinen anlamlarıyla kullanmazlar, çünkü kendi yaşadıkları dönemlerde bu alanların giderek daha iç içe geçmekte olduğunu ve kenetlendiğini tespit ederler. Bu, ekonomik ve siyasal alanın daha çok bütünleşmiş olması anlamına gelmektedir. Bu noktada Marksist ekonomi politikten ayrılırlar. Bu yeni durumu açıklayabilmek için Kültür endüstrisi dedikleri yeni bir kavram geliştirmişlerdir. Bu noktada siyaset bilimi, kültürel eleştiri, psikoanaliz, sosyoloji ve diğer disiplinler eleştirel kuramın içinde yer bulurlar. Mülkiyet, iş, işbölümü, bürokrasi, aile, kültürel ağlar, ideolojinin görünür ve görünmez mekanizmaları Frankfurt Okulu'nun başlıca ilgi alanlarıdır.
Frankfurt Okulu'nun müdahaleleri, Marksizmin kendi içinden aşılmasını sağlamamıştır, aksine müdahaleler Marksizmin teorik sınırlarını oldukça zorladığı için ana gövde tarafından sürekli dışlanmış, ancak Okul'un geliştirdiği perspektifler ve kavramsal araçlar, genel olarak 20.yüzyıl düşünce yaşamının gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Theodor W. Adorno
Max Horkheimer
Walter Benjamin
Herbert Marcuse
Jürgen Habermas
Alfred Sohn-Rethel
Leo Löwenthal
Franz Neumann
Franz Oppenheimer
Friedrich Pollock
Erich Fromm
Alfred Schmidt
Oskar Negt
Karl A. Wittfogel
Susan Buck-Morss
Axel Honneth
Wilhelm Reich

Friedrich Wilhelm Nietzsche (Almanca telaffuz: [ˈfʁiːdʁɪç ˈvɪlhɛlm ˈniːt͡sʃə]  ( dinle); 15 Ekim 1844, Röcken, Almanya - 25 Ağustos 1900, Weimar, Almanya), Alman klasik filolog ve filozoftur. Nietzsche'nin fikirleri ve üslubu, yerleşik düşünce kalıplarını kırmıştır, bu nedenle yaşadığı dönemde var olan bir klasik disipline sokulamamıştır. Nietzsche, günümüzde yepyeni bir felsefi ekol olarak yaşam felsefesi disiplininin kurucusu olarak kabul edilmektedir.
Nietzsche, eğitiminin ardından 24 yaşında Basel Üniversitesi'nde klasik filoloji öğretmeni olarak atandı. Daha önce Prusya vatandaşıydı ancak 1869'da İsviçre'ye taşındıktan sonra kendi isteğiyle vatansız kaldı. Sadece on yıl sonra, 1879'da sağlık nedenleriyle akademik öğretmenlik görevinden istifa etti. O tarihten itibaren, havasının hastalıklarına iyi geleceği bir yer bulabilmek amacıyla seyahat etti ve çoğunlukla İtalya ve İsviçre'de kaldı. 1889'da, 45 yaşında, zihinsel sorunlar nedeniyle bedensel yetilerini kaybetti ve tek başına iş yapamaz hâle geldi. 1890'ların başında başlayan şöhretini bilinçli olarak yaşamadı. Hayatının geri kalanını önce annesinin, sonra da kız kardeşinin bakımına muhtaç bir hasta olarak geçirdi ve 1900'de 55 yaşında öldü.
Nietzsche'nin hastalığının seyrinde frenginin geç etkilerinin rol oynamış olabileceği varsayımı, neredeyse 100 yıl kadar sürdü. Ancak tıp biliminin gelişmesi ile uzmanlar, bu varsayım hakkında giderek artan şüpheler ortaya koydu. Nietzsche'nin tedavi kayıtları üzerinde yapılan daha yeni değerlendirmeler, CADASIL gibi bir hastalığın da aynı şekilde yaşamının sonundaki zihinsel iflasa yol açmış olabileceği sonucuna varmıştır.
Nietzsche, gençliğinde özellikle Schopenhauer'in felsefesinden etkilenmişti. Daha sonra onun kötümserliğinden uzaklaştı. Çalışmaları ahlak, din, felsefe, bilim ve sanat biçimlerine yönelik keskin eleştiriler içermektedir. Çağdaş kültür onun gözünde Antik Yunan kültüründen daha zayıftı. Hıristiyan ahlakı ve Platoncu metafizik, Nietzsche'nin en şiddetli eleştirdiği konuların başında geliyordu. Genel olarak, hakikatin değerini sorgulamış ve böylece postmodern felsefi yaklaşımların öncüsü olmuştur. Nietzsche'nin "üst insan", "güç istenci" ya da "bengi dönüş" kavramları da günümüzde yorumlara ve tartışmalara yol açmaktadır.
Nietzsche sistematik bir felsefe yaratmamıştır. Düşüncelerini ifade biçimi olarak sıklıkla aforizmaları seçmiştir. Düzyazıları, şiirleri ve Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün patetik-lirik tarzı da ona bir yazar olarak tanınırlık kazandırdı. Hobi olarak klasik müzik ile ilgilenmiş, kendi kendine besteler de yapmıştı.
Felsefesinin merkezini oluşturan şey, kişinin coşkun enerjisini sömüren her türlü öğretinin, toplumsal olarak ne kadar geçerli olursa olsun sorgulanarak "hayatın olumlanması"dır. Hakikatin değeri ve nesnelliği üzerine yürüttüğü kökten sorgulaması, geniş çaplı yorumların odağını oluşturur ve etkisi özellikle kıta felsefesi geleneğinde varoluşçuluk, postmodernizm ve postyapısalcılık da dâhil olmak üzere devam etmektedir. 
Nietzsche, kariyerine felsefeye dönmeden önce klasik filolog (Yunan ve Roma metin eleştirmeni) olarak başladı. 1869'da yirmi dört yaşındayken Basel Üniversitesinde klasik filoloji kürsüsüne, bu yeri alan en genç kişi olarak atandı. 1879 yazında, hayatının büyük bölümünde kendisine dert olacak olan sağlık sorunları yüzünden istifa etti. 1889'da kırk dört yaşında zihinsel yetilerinin tamamının kaybıyla sonuçlanan bir çöküş yaşadı. Çöküşü sonraları, frengi hastalığının yol açtığı, nadir görülen bir genel pareziye yoruldu; fakat bu teşhiste soru işaretleri vardı. Nietzsche, kalan yıllarını 1897'de ölümüne kadar annesinin, 1900'de kendi ölümüne kadar kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche'nin yanında bakıma muhtaç bir şekilde geçirdi.
Bakıcısı olarak kız kardeşi, Nietzsche'nin el yazmalarının idareciliğini ve editörlüğünü üstlendi. Förster-Nietzsche, tanınmış bir Alman milliyetçisi ve antisemitist olan Bernhard Förster ile evliydi ve Nietzsche'nin yayımlanmamış yazılarını, kocasının ideolojisine uyarlamak üzere, Nietzsche'nin belirttiği, antisemitizm ile milliyetçiliğe sert ve bariz biçimde karşı çıktığı görüşlerine genellikle ters düşecek biçimde yeniden düzenledi. Förster-Nietzsche'nin yaptığı değişiklikler sebebiyle Nietzsche'nin adı, sonraları yirminci yüzyıl bilim insanları Nietzsche'nin fikirlerinin yanlış yorumlanmasına karşı harekete geçmiş olsalar da, Alman militarizmi ve Nazizm ile birlikte anılır olmuştur.

Prusya Krallığı'nın Saksonya eyaletinde bulunan Leipzig yakınlarındaki Röcken adlı küçük bir kasabada büyümüştür. Adını, Nietzsche'nin doğum gününde kırk dokuz yaşına giren Prusya Kralı IV. Frederick William'dan aldı (Nietzsche daha sonra ikinci adı olan "Wilhelm"i atmıştır). Nietzsche'nin ebeveynleri Lutherci bir papaz ve eski öğretmen olan Carl Ludwig Nietzsche (1813-49) ile Franziska Oehler (1826-97), oğullarının doğumundan önceki yıl olan 1843'te evlenmişlerdi. İki çocukları daha vardı: 1846 doğumlu bir kız, Elisabeth Förster-Nietzsche ve ikinci oğulları, 1848 doğumlu Ludwig Joseph. Nietzsche'nin babası 1849'da bir beyin hastalığından öldü; bir sonraki yıl da erkek kardeşi Ludwig Joseph iki yaşında öldü. Bunlar üzerine ailece, Nietzsche'nin anneannesi ve iki bekar halası ile yaşayacakları Naumburg'a taşındı. Aile, Nietzsche'nin anneannesinin 1856'da ölmesinden sonra, şimdi müze ve Nietzsche çalışma merkezi olan kendi evlerine taşındı.
Nietzsche bir erkek okuluna, ardından da son derece saygın ailelerden olan Gustav Krug, Rudolf Wagner ve Wilhelm Pinder ile arkadaş olduğu özel okula gitti.
1854'te Naumburg'da Domgymnasium'a katıldı, ancak müzik ve dil alanında özel yetenekler gösterdiğinden uluslararası tanınmışlığa sahip Schulpforta onu öğrencisi olarak aldı. Oraya giderek 1858'den 1864'e kadar orada okudu ve Paul Deussen ile Carl von Gersdorff ile arkadaş oldu. Şiirler ve besteler üzerinde çalışmaya da zaman buldu. Schulpforta'da önemli bir dil altyapısı (Yunanca, Latince, İbranice ve Fransızca) edindi ve böylece önemli eserleri birinci kaynaktan okuma imkanı buldu; ayrıca ilk kez küçük bir kasabanın tutucu ortamındaki aile hayatından uzakta olmayı deneyimledi. 1864 Martının dönem sonu notlarında Din ve Almanca 1; Yunanca ve Latince 2a; Fransızca, Tarih ve Fizik 2b ve İbranice ile Matematik "sönük" bir 3'tü.
Pforta'da uygunsuz sayılan konuların peşinden koşma tutkusu ve eğilimi edinmişti. O zamanlar neredeyse hiç bilinmeyen şair Friedrich Hölderlin'in eserleriyle tanıştı. Hölderlin'den "en sevdiğim şair" diye bahsediyordu ve bir denemesinde bu çılgın şairin "en yüce düşüncelliğe" farkındalık getirdiğini yazıyordu. Denemeyi gözden geçiren öğretmen ona iyi bir not verdi, ancak Nietzsche'nin gelecekte daha sağlıklı, daha duru ve daha "Alman" yazarlar üzerine eğilmesinin uygun olacağı yorumunu yaptı. Nietzsche ayrıca tuhaf, dinsiz ve genellikle sarhoş bir şair olan Ernst Ortlepp'i de tanıyordu; Ortlepp, genç Nietzsche ile tanıştıktan birkaç hafta sonra bir hendekte ölü bulundu, ancak onun Nietzsche'yi Richard Wagner'in yazılı eserleriyle ve müziğiyle tanıştıran kişi olması muhtemeldir. Nietzsche, belki de Ortlepp'in etkisiyle Richter adında bir öğrenciyle birlikte okula sarhoş dönüp bir öğretmenle karşılaştı ve bu Nietzsche'nin sınıf birinciliğini kaybederek sınıf başkanlığının elinden alınmasıyla sonuçlandı.

1864'te mezuniyetinden sonra Bonn Üniversitesinde teoloji ve klasik filoloji alanında çalışmalara başladı. Nietzsche ve Deussen, kısa süreliğine Burschenschaft Frankoniaya üye oldular. Nietzsche, bir sömestr sonra (ve annesine olan öfkesi üzerine) teolojik çalışmalarını durdurdu ve inancını kaybetti. Daha 1862'de, yazdığı "Yazgı ve Tarih" adlı denemesinde tarihi araştırmaların Hristiyanlığın temel öğretilerini geçersiz kıldığını öne sürüyordu, ancak David Strauss'un "İsa'nın Hayatı" adlı eseri de bu genç adamı derinden etkilemişe benziyor. 1865'te 20'sindeyken, çok dindar biri olan kız kardeşi Elisabeth'e inancını kaybetmesiyle ilgili bir mektup yazdı. Mektup, şu cümleyle bitiyordu:

"Sonuç olarak insanların yolu ikiye ayrılıyor: huzur ve zevk diye didinip durmak istiyorsan, inan; hakikatin tutkunu olmak istiyorsan, sorgula..."

Bunların ardından Nietzsche, sayesinde gelecek yıl Leipzig Üniversitesine yöneleceği Friedrich Wilhelm Ritschl'in denetiminde filoloji çalışmaya yoğunlaştı. Orada akranı bir öğrenci olan Erwin Rohde ile yakın arkadaş oldu. Nietzsche'nin ilk filolojik yayımları bundan kısa süre sonra ortaya çıktı.
1865'te Arthur Schopenhauer'ın eserlerini enikonu inceledi. Felsefi ilgisinin uyanışını Schopenhauer'ın İstenç ve Tasarım Olarak Dünya'sına borçluydu ve daha sonra Schopenhauer'ın saygı duyduğu birkaç düşünürden biri olduğunu Çağa Aykırı Düşünceler'deki Eğitimci Olarak Schopenhauer adlı denemesinde kabul etti.
1866'da, Friedrich Albert Lange'ın Materyalizmin Tarihi'ni adlı eserini okudu. Lange'ın anti-materyalist Kant felsefesini betimleyişi, Avrupa materyalizminin doğuşu, Avrupa'nın bilimle artan yakınlığı, Charles Darwin'in evrim teorisi ve gelenek ile otoritelere karşı genel bir ayaklanma, Nietzsche'de büyük ilgi uyandırdı. Bu kültürel çevre, onu ufuklarını filolojiden öteye taşıyarak felsefi çalışmalarına devam etmeye teşvik etti.
1867'de Nietzsche Naumburg'daki Prusya ağır silah bölüğünde bir yıllık gönüllü hizmete kaydoldu. Akranı acemi erler arasında en iyi binicilerden biri olarak görülüyordu ve subayları, Nietzsche'nin kısa sürede yüzbaşı rütbesine ulaşacağını öngörüyordu. Ne var ki 1868 Mart'ında, atının eyerine atlarken Nietzsche'nin göğsü eyer kaşına çarptı ve sol yanında iki kası aylarca yürüyememesine sebebiyet verecek şekilde yırtıldı. Bunun sonucunda Nietzsche, ilgisini çalışmalarını yeniden tamamlamaya ve Richard Wagner ile o yıldan sonra ilk kez görüşmeye çevirdi.

Kısmen Ritschl'in desteğiyle Nietzsche, İsviçre'de Basel Üniversitesinde klasik filoloji profesörlüğü gibi hatırı sayılır bir teklif aldı. Henüz 24 yaşındaydı ve ne doktorasını tamamlamış, ne de öğretim sertifikası almıştı. Teklif tam da filolojiyi b

Gazzâlî (Farsça: الغزّالی, d. 1058 - ö. 19 Aralık 1111), İranlı Sünni İslam âlimi, mutasavvıfı ve müderrisidir. İslam düşünce tarihindeki en önemli ve en etkili fakih, müftü, filozof, teolog, mantıkçı ve mistiklerden biri olarak kabul edilmektedir. XI. yüzyılın müceddidi olarak nitelendirilmektedir. Gazzâlî'nin çalışmaları çağdaşları tarafından büyük bir önem ve övgüyle karşılanmış ve "İslam'ın delili" anlamına gelen "Hüccetü'l-İslâm" unvanını almıştır.
Felsefe ilmine vakıf olduktan sonra çeşitli yönlerden felsefeyi eleştirmesi ve dönemin bazı filozoflarını tekfir etmesiyle de bilinir. "Hükemâ" sıfatıyla da anılmıştır. Fars asıllı olduğu sanılan Gazzâlî'nin lakapları "Hüccetü'l-İslâm" ve "Zeynüddîn"dir. Genel olarak "Gazzâlî" ve "İmam-ı Gazzâlî" isimleriyle tanınmaktadır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde yaşamış en ünlü İslam bilginlerinden biridir.

Gazzâlî, Hicri 450 (Miladi 1058) yılında İran'ın Horasan bölgesinin Tus şehrinde doğmuştur. İlk öğrenimini Tus'ta Ahmed bin Muhammed er-Razikânî'den almış, daha sonra Cürcân şehrine giderek Ebû Nasr el-İsmailî'den eğitim görmüştür. Ardından 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi'nde öğrenim görmüş, itikadi düşünce olarak Ebü'l Hasan Eş'arî'den, ameli görüş olarak ise İmam Şafiî'den etkilenmiştir.
Hocası, "İmam-ı Harameyn" lakaplı Abdülmelik el-Cüveynî, 1085 yılında ölünce Gazzâlî, Nişabur'dan Büyük Selçuklu Devleti'nin veziri Nizâmülmülk'ün yanına gitmiştir. Nizâmülmülk'ün huzurunda düzenlenen bir toplantıda verdiği cevaplarla diğer bilginlerden üstünlüğünü kanıtlayarak 1091 yılında Bağdat'taki Nizamiye Medresesi'nin baş müderrisliğine tayin edilmiştir. Burada sahip olduğu bilgi ve yetiştirdiği öğrenci topluluğuyla kısa sürede ün ve saygınlık kazanmıştır. Daha sonra tasavvufa yönelmiş ve Ebû Alî Farmedî'nin de tesiriyle bu alanda yoğunlaşmıştır. Bu ilgi ve hac arzusuyla 1095 yılında medresedeki görevini bırakarak Bağdat'tan ayrılmış ve Şam'a gitmiştir
Şam'da iki yıl kadar kaldıktan sonra 1097 yılında hacca gitmiştir. Hac dönüşünde tekrar Şam'a geçmiş, ardından Bağdat yoluyla tekrar Tus'a dönmüştür. Şam ve Tus'ta bulunduğu sürede uzlet hayatı yaşamış ve tasavvuf alanında ilerlemiştir. Bağdat'tan ayrılışından 11 yıl sonra, 1106 yılında Nizâmülmülk'ün oğlu Fahrülmülk'ün ricası üzerine Nişabur Nizamiye Medresesi'nde tekrar eğitim vermeye başlamıştır. Buradan kısa süre sonra Tus'a dönerek yaptırdığı tekkede müritleriyle birlikte sufi hayatı sürdürmüştür.
Gazzâlî, 1111 (Hicri 505) yılında doğum yeri olan İran'ın Tus şehrinde öldü.

Gazzâlî'nin yaşadığı dönemde İslam âleminde siyasî ve fikrî olarak büyük bir karmaşa hâkimdi. Bağdat'ta Abbasi halifelerinin gücü zayıflarken, Büyük Selçuklu Devleti'nin sınırları giderek genişliyor ve nüfuzu da artıyordu. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah'ın veziri Nizâmülmülk, savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, ilim meclisleri denilen tartışma ortamlarını ve medreseleri açıyordu. Bu dönemde Mısır'da, İslam hilâfetinin başında, Şiî mezhebine bağlı Fâtımîler bulunuyordu. Avrupa'da ise Endülüs Emevî Devleti gerileme sürecine girmişti.
Birinci Haçlı Seferi de Gazzâlî'nin yaşadığı dönemde gerçekleşmiş; Gazzâlî 40 yaşında iken Antakya, Haçlılar tarafından kuşatılmış, bir yıl sonra ise Kudüs Haçlıların eline geçmiştir.
Bu dönemde Haşhaşîler tarikatının kurucusu Hasan Sabbah ve İranlı gök bilimci Ömer Hayyam da Gazzâlî ile aynı çağda yaşayan tanınmış şahsiyetlerdir. İslam âlemindeki bu siyasi kargaşaya fikrî bir çöküntü de eşlik etmekteydi.

Gazzâlî'nin öğrenme merakı, onun çok sayıda dini ve fikrî akımı araştırmasına neden oldu. Yaşadığı dönemde hakikati bulmak isteyen insanların dört gruba ayrıldığını ve her birinin hakikati kendi yolunda aradığını gördü. Bunlar; felsefeciler, kelâmcılar, sûfiler ve Bâtınîlerdi. Hepsinin görüşlerini inceleyerek kelâm, felsefe ve Bâtınîlik yolunu kitaplarında ayrıntılarıyla eleştirdi ve sûfilerin yolu olan tasavvufa yönelerek hakikati bu yolda aradı. Gazzâlî, bu süreci el-Münkız Mine'd-Dalâl adlı kitabında şöyle anlatır:

"Gençliğimden itibaren, 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım. Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her zorluğun içine apansız girdim. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bid'at sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum. Bâtınîlik yolunu tutmuş her fırkanın bu düşünceyle ne hedeflediklerini öğrenmeye çalıştım. Zâhirîlik yolunu tutmuş olanların bununla neler elde ettiklerini ortaya çıkarmaya gayret ettim. Felsefe yolunu tutmuş olanların sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim. Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelâmdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim.
Bütün gücümle, ne kadar sûfî varsa onların sûfîlikteki sırlarını öğrenmeye, ne kadar âbid varsa bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım. Bütün zındıkların, Allah'ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin bu inanış veya inkârlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık, baştan beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur. Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir.
Bunun sonucunda, çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum. Hristiyan çocuklarının hepsinin bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarının ise istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim. Yaratılıştan gelen asli hakikati ve anne-baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esaslarını ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük bir istek oluştu.
Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: 'Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.'"

Gazzâlî'ye göre, yaşadığı dönemde İslamiyet'in birliğini bozacak fikirler hızla yayılıyordu. Bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden şekillendirmeye çalışan filozoflar, diğer yandan Kur'an'ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu eden Bâtınîler, İslam dinine ve Ehl-i Sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu.
Bâtınîlik, Gazzâlî'nin döneminde ortaya çıkmış ve Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, bu görüşün üyeleri tarafından öldürülmüştür. Gazzâlî, bu dönemde Ehl-i Sünnet dışı grupların görüşlerine karşı reddiyeler yazarak mücadele etmiş, Mutezile ve Bâtınîlik'e karşı altı eser kaleme almıştır.
Felsefeye karşı verdiği mücadele ile İslam dünyasında felsefi düşüncenin gelişmesini engellediği düşünülmektedir. Yunan felsefesine karşı yazdığı reddiyeler sonucunda İbn Rüşd, İbn-i Tufeyl ve İbn Bacce gibi düşünürler felsefeyi ona karşı savunma ihtiyacı duymuşlardır. Gazzâlî, felsefe öğrenerek ve felsefi yöntemler kullanarak filozoflarla tartışmış, sert eleştirilerini reddiyeler şeklinde yazarak Aristoteles, İbn Sina ve Fârâbî'yi hedef almıştır.
Gazzâlî'nin felsefeye yönelik olumsuz tutumuna karşın mantığın birçok yönünü İslam din bilimlerine dadil etmede önemli katkısı olmuştur.

Gazzâlî, İslam inanç felsefesi olan kelâmın daha çok akaid kısmına önem vermiş ve akıl yerine sezgiyi ön planda tutmuştur. Mantık ve münazara ilkelerini kullanmıştır. Bununla birlikte, kelamla tatmin olmayan Gazzâlî, tasavvufa yönelerek aklın yerine mükâşefeyi koymuştur. Sûfizm ve şeriat alanında büyük rol oynamış, sûfizm kavramını şeriat yasalarıyla birleştirmiş, eserlerinde tasavvufu ilk olarak teorik anlamda açıklamıştır. Çalışmalarında Ehl-i Sünnet görüşünü benimsediği ve diğer görüşlere karşıt olduğu da söylenebilir. Katkılarıyla tasavvufun uzun süre yaşayabilmesini sağlamıştır.
Gazzâlî, Orta Çağ Müslüman ve Hristiyan filozoflarını büyük ölçüde etkilemiş, çalışmaları İslam dünyasında Avrupalı bilginlerin dikkatini çeken ilk eserlerden olmuştur. Aziz Thomas Aquinas (1225-1274) bunlardan biridir. Gazzâlî'nin etkisi, Aziz Thomas Aquinas'ın Hristiyan teolojisi ile ilgili çalışmalarıyla karşılaştırılsa da ikisi arasında metot ve inanç bakımından bazı büyük farklılıklar vardır. Gazzâlî, Müslüman inancına sahip olmayan Aristoteles ve Sokrates gibi Antik Yunan filozoflarını ve onların fikirlerini reddederken, Thomas Aquinas, Yunan ve Latin etkilerini çalışmalarında göstermiş ve daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsemiştir.
Gazzâlî'nin kitapları birçok Batı diline çevrilmiştir. Eyyühe'l Veled adlı kitabı, UNESCO tarafından 1951'de Fransızcaya, İngilizceye ve İspanyolcaya tercüme edilmiş ve bunun gibi birçok eseri çeşitli dillere çevrilerek yayımlanmıştır.

Gazzâlî'nin doğduğu ve büyüdüğü yer olan Tus, o yüzyılda büyük bir tasavvuf merkezi olarak anılıyordu. Ancak Gazzâlî'nin öğrencilik hayatında tasavvuf geri planda kaldı. Geçirdiği ruhsal bunalım sonrasında tasavvufa yöneldi. Silsile-i saâdât'tan olan hocası Ebu Ali Farmedî'den dersler alarak tasavvuf konusunda icazet aldı.
Gazzâlî'ye göre tasavvuf, insanın manevi hastalıklarından kurtulmasında en önemli etkendir. Kimya-i Saadet adlı eserinde şöyle der:

"Beden, kalbin ülkesidir. Bu ülkede kalbin birçok askeri vardır. Kalp, ahiret için yaratılmıştır. Allah'ı tanımak ise onun yarattıklarını bilmekten geçer. İnsanın bâtınında olan sıfatların bir kısmı genel hayvanlara, bir kısmı yırtıcı hayvanlara, bir kısmı şeytanlara ve bir kısmı da meleklere aittir. İnsan, bunlardan hangisine ait olduğunun farkına varmalıdır. Çünkü insan bunları bilmezse doğru yolu bulamaz. Bu saydığımız sıfatların her birinin gıdası farklıdır. Hayvanların gıdası yemek, uyumak ve

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (d. 27 Ağustos 1770, Stuttgart - ö. 14 Kasım 1831, Berlin), Alman filozof.
Günümüzde Almanya'nın güneybatısında yer alan Stuttgart, Baden-Württemberg'de doğan idealist Alman filozof. Etkisi, hem onu takdir edenler (Bradley, Sartre, Küng, Bauer, Stirner, Marx) hem de acımasızca eleştirenler (Kierkegaard, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger, Schelling) gibi çok farklı konumlardaki kişiler üzerinde çok geniş bir yelpazede olmuştur. Felsefenin sürekli tartışılan sorunlarının fasit dairesinin dışına çıkmak için, muhtemelen felsefede ilk kez, tarih ile yapının önemli olduğunu ileri sürdü. Efendi-köle diyalektiğinin kavramsallaştırması öz farkındalık oluşması için ötekinin öneminin altını çizdi.
Bir memurun oğluydu. Tübingen'de ilahiyat okuduktan sonra Bern ve Frankfurt'ta felsefe öğretmenliğine başladı. 1805'te Jena Üniversitesine profesör oldu. Başlangıçta Schelling'in öznel idealizm felsefesine inanmış görünüyordu, sonradan kendine ayrı bir sistem kurup onun savunmasını yapmaya başladı. Kurduğu bu felsefe sistemini "Phänomenologie des Geistes" adındaki eserinde anlatmıştır. Bir süre Nürnberg'de kaldıktan sonra Berlin ve Heidelberg Üniversitesinde profesörlük yaptı. Bu devrede yazdığı eserler arasında "Mantık Bilimi" ve "Felsefe Ansiklopedisi" dikkati çekti.
Hegel, Kant'ın felsefesine inanmakla beraber onun fikirlerini yetersiz buluyordu. Kant'ın aksine insanların her şeyi öğrenebileceğine inanmıştı. Hegel'e göre dünya demek mantık demekti. İnsanlar mantığın sınırlarını çözdüğü anda beşerin sınırlarını da çözmüş olacaktı. Hegel'e göre, biricik, canlı felsefe, çelişmelerin, daha doğrusu karşıtların-l, felsefesidir; çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kalkması gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği, hem çiçek hem meyve olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.
Hegel ömrünün son yıllarını Berlin'de geçirdi. 1831 yazı ve sonbaharı boyunca süren kolera salgınının son kurbanlarından biri oldu. 14 Kasım'da kısa süren bir hastalıktan sonra aniden ölmüştür.

Hegel felsefesi her şeyden önce bireylerin kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir; bilincin özgürleşmesi Tinin Fenomenolojisi'nde betimlenen karmaşık bir süreçle gerçekleşir.
Bu eserde Hegel, bilincin, bütün dünya ölçeğinde kendini nasıl sınadığını ve yalın bir öznel kesinlikle kendi nesnel bilgisine nasıl ulaştığını ortaya koyar. Bilinç, dünyanın bilincine vararak, kendi bilincine de, efendi ile köle arasındaki diyalektik olarak adlandırılan yolla varacaktır. Gerçekte bu diyalektik, her biri kendini olduğu gibi tanıtmak isteyen iki bilinç biçimi arasındaki kölelik ve egemenlik ilkelerini insanlık içinde -çünkü insanlık hayvanlardan kesinlikle farklı olarak, yaşamı aşma yeteneğine sahiptir- betimler. Her biri bunu bir ölüm kalım savaşı içinde, hem kendi hem öteki için yapacaktır. Köle kaybedecek, yaşam önünde diz çökecek ve efendi için çalışarak ona hizmet edecektir. Ancak köle (Marx'ta proleter), esaretinden de bu çalışma içinde ve bunun sayesinde kurtulacaktır; çünkü dünyayı dönüştürerek, kendi kendine bağımsızlığa ulaşmanın somut araçlarını verecektir.
Bu süreç sonunda, bilinç Akıl'a ulaşır. Dünya ona yabancı olmaktan çıkar; dünyaya ilişkin bilgisi onun gerçek bilgisidir ve onun gerçek bilgisi de dünyaya ilişkin bilgisidir. Ama bilinç artık sadece bireyin bilinci değildir; bilinç, içinde "Benin biz olduğu, Biz'in ben olduğu" tinsel bir topluluğun bilincidir. Ve bu da "tin"den başka bir şey değildir. Tin, tarihsel gelişim kilit anları olan belli sayıda "figures" aracılığıyla tarih boyunca kendini ortaya koymuştur. Bu kilit anlar Yunan etiğinden, Hegel'in dönemindeki çağdaş Prusya'ya kadar uzanır. Bu süreç sonunda ancak bilinç, tinin kendi bilinci hâline gelerek mutlak bilgiye ulaşır; filozof da böyle bir bilginin yorumcusu olur.

Mutlak, kendi kendini temsil eden öznedir ve kendine ilişkin bilgisini de felsefe aracılığıyla elde eder. Bu nedenle felsefi düşüncenin kendisi mutlak bilgidir. Felsefi Bilimler Ansiklopedisi bu bilgiyi oluşturan kavramların nasıl eklendiklerini ve "doğru"ya ulaşmasına nasıl olanak sağladıklarını gösterecektir. Tarih olarak felsefe, önceki bütün felsefeleri kendi içinde bütünleştirir ve aşar. Ancak bunu yalın bir toplama işlemi biçiminde değil, doğrunun kendisine ulaşmak üzere gerçekleştirdiği eyleme göre yapar. Felsefenin her parçası bir bütündür, her felsefe bir dairededir ve ansiklopedi dairelerin dairesidir; bunun sonunda ideye ulaşılır ve orada felsefe gerçekleşir.

Tin (geist)(Almanca telaffuz: [ˈɡaɪst]), kendini kültür dünyasında diyalektiğin üçlü hareketi gereğince, Öznel Tin, Nesnel Tin ve Mutlak Tin olarak açar. Buna göre, Öznel Tin en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendine yönelmiş özgür bir varlık, kendini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik hâline gelmek için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır. O, henüz gelişmemiş bir ruh hâlindedir ve bu hâliyle antropoloji biliminin araştırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doğadan tümüyle sıyrılamadığı bu aşamada, ona karşılık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aşamada "duygu" ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en gelişmiş ve tamamlanmış şekli "kendini hissetmek"tir ve bu bilince giden bir ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aşamalarından geçerek kendini özgür bir "ben" (ruh, zihin) olarak tanır.
O, bundan sonra başka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, geist kendini nesnel tin olarak gerçekleştirir ve ortaya ahlaklılık ve devlet çıkar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten nesnelliğe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel tin ortaya çıkmış olur. Tarih dediğimiz şey, Hegel'e göre, halklarda beliren tinin gelişmesinden başka bir şey değildir. Tarihin belli bir anında, belli bir halk, tinin gelişmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleşmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıması, mutlak ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eğilimlerin alanında, herkes için geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet şeklinde kabul eden ruh, bütün koşullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü fark etmeye başlar. Böylelikle, mutlak tin hâline gelir.
Mutlak tin de üç adımlı bir hareketle gerçekleşir. Birinci aşaması sanat (tez), ikinci aşaması ise dindir (antitez). Buna karşın, üçüncü aşaması felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel'e göre, hem sanatın hem de dinin aşılması ve onların içlerinde taşıdıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır. Felsefe, geist'ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak kavrar.

Birçok alana ışık tuttuğu gibi sanat tarihine de güçlü katkıları olmuştur. Hegel'e göre sanat doğanın taklidi değildir, yine de idealdir. "Vorlesungen über die Aesthetik" (Estetik Dersleri) isimli notları ölümünden sonra bir araya getirilerek yayımlanmıştır. Bu notlarda dünya sanatına olan bakış açısını üç büyük çağ ile bağdaştırır.

Sembolik Sanat: Kaynağı doğu olan bu sanat fantastik ve karışıktır.
Klasik Sanat: Kaynağı Grekler olup amacı ideal olanı meydana getirenlerin yani ruh ile maddenin ahengini oluşturmaktır.
Romantik Sanat: Kronolojik olarak sanatın şekillendiği son dönemdir. Bu sanat sembolik sanatın tam tersi olup kaynak olarak Hristiyanlık ve modern çağ belirtilmektedir.

Friedrich Nietzsche

Diyalektik idealizm
Tanrının ölümü

HegelWiki 10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Grafikli Hegel biyografisi 16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hegel.net16 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Hegel Society of America 15 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel çalışmaları – Gutenberg Projesi
Philosophy of History Introduction 22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hegel's The Philosophy of Right 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hegel's The Philosophy of History 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vorlesungen über die Aesthetik
The Philosophy of Fine Art

George Berkeley, (12 Mart 1685 - 14 Ocak 1753) dünyada yalnızca ruhların ve bu ruhların idelerinin var olduğunu, buna karşılık maddenin var olmadığını öne süren düşünür, Hristiyan din adamı ve Anglikan episkopostur.

Berkeley, Dublin’de Trinity College’de eğitim görmüş İrlandalı bir Protestandır. Bugün yakından bilinen bütün felsefi çalışmalarını (1709’da Yeni Bir Görme Kuramı Yönünde Deneme, 1710’da Beşeri Bilginin Prensipleri Hakkında Bir Eser ve 1713’te Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma) henüz yirmili yaşlarındayken yayımlamıştır.
Yeni Dünya’da yükseköğretimi geliştirmek için çok uğraştı; bu amaçla üç yılını Bermuda Amerikan kolonilerinde geçirdi. Daha sonra İrlanda'da Cloyne piskoposu yapıldı.
Rhode Island’daki çiftliğini ve kütüphanesini, 1701’de kurulan Yale Üniversitesi’ne bıraktı. Yale’in fakültelerinden birine onun adı verildi. California’daki Berkeley kenti de onun adını taşımaktadır. Berkeley 67 yaşında Oxford’da öldü.

Berkeley, Locke’dan büyük miktarda etkilenmiştir. İkisi de insanın doğrudan algıladığı şeylerin sadece zihindeki ideler olduğu konusunda hemfikirlerdi. Örneğin Locke nesnelerde birincil ve ikincil niteliklerin var olduğundan söz ederken Berkeley bunu reddeder, ikisinin ayrılamaz olduğunu ve ikincil niteliklerin sadece zihinde var olduğunu savunur. Çünkü ona göre ancak duyumsanabilir niteliklere sahip varlıkları kavrayabiliriz. Yani varlık algıladığımız niteliklerden oluşur ve algılarımız da zihnimizde gerçekleşir. Bu yüzden Berkeley, felsefesinde materyalist tutum sergilemekten kaçınarak onun ortaya koyduğu varlıkların zihinde var olduğu immateryalizm görüşünü ortaya koymuştur. İmmateryalizm, Berkeley'in idealizmine verilen addır.
Berkeley; bu görüşünde maddi dünyanın varlığını reddeder ve görülen, duyulan ya da temel olarak algılanan tüm şeylerin algılandıkları için var olduklarını söyler. “Varlık, algılanmaktır” der. Yani Berkeley'e göre varlıkların var olma sebebi öznelerin onları algılamasıdır yani bir şeyin var olma koşulu algılanmış olmaktır. Ona göre “masayı algılıyorum” önermesiyle “masa vardır” önermesi birbirinden farklı değildir. Burada masanın varlığını renk, şekil, dokunma vb. olarak algılamaktadır. Ancak bu, gözlerimizi kapattığımızda veya algılamayı bıraktığımızda her şey yok olur demek değildir. Berkeley, insan hiç algılamasa bile sonsuz güçte bir Tanrı olduğunu ve Tanrının hiç ara vermeden sürekli olarak algıladığından bahseder. Varlıkların sürekliliğine ve yok olma problemine bu şekilde bir çözüm önermektedir.

Berkeley'in Dil ve Anlam Teorisi konulu bir Türkçe makale  15 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Felsefe Sözlüğü - Sarp erk ulaş - Bilim ve Sanat Yayınları - Ankara - 2002 - s. 209-211 ISBN 975-7298-45-X

Gerçek veya hakikat, felsefi bir kavram olarak, genel anlamda, düşüncede var olan şeylere karşıt anlamda var olan, düşünülmüşün dışında olan anlamındadır.
Felsefe tarihinin en eski ve köklü tartışması bu gerçek kavramı üzerinde yürümüştür. Tasarım ve imgelemden bağımsız olarak var olanlar gerçek olarak ileri sürüldüğü gibi, bunu olanaksız gören ve gerçekliği bir tür tasarımların parçası olarak değerlendirilen eğilimler de vardır.
Ontoloji ve epistemoloji alanında, bazen bu alanları birbiriyle ilişkilendiren bazen ayrıştıran anlam katmanlarıyla kullanılan bir kavramdır gerçek. Gerçeklik kavramı da buradaki gerçek kavramından hareketle kullanılan, gerçek olarak var olan şeylerin tümünü ifade eden bir kavramdır. Tarih boyunca bu kavram üzerinden birçok farklı ya da karşıt felsefe akımları ve okulları ortaya çıkmıştır.

İdealizm
Materyalizm
Rasyonalizm
Realizm
Pozitivizm
Nesnellik
Hakikat

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Gerçeklik veya hakikat, günlük kullanımdaki anlamıyla, "var olan her şey" demektir. Bilimde, dinde ve felsefede farklı anlamları vardır. Düşünceden bağımsız olarak zamanda ve mekanda yer kaplayan her şey gerçektir. Herhangi bir şeyin gerçekliği insan zihnine bağlı olmaksızın var olmasıdır.

Gerçeklik, günlük kullanımıyla, haddi zatında var olan şeylerin durumudur. Gerçeklik terimi, en geniş anlamıyla, görülebilir yahut idrak edilebilir olsun ya da olmasın her şeyi içerir. Gerçeklik, bu bağlamda; varlık, varoluş ile sınırlı tutulmuş olsa da, varlık ve yokluğu kapsar. Diğer bir deyişle, gerçeklik, felsefi alanda hiçliğin ve onun fiziksel obje ya da süreçlere sahip diğer konseptlerle uyuşmasının biçimsel bir mefhumu, bir kavrayışıdır. Batı felsefesinde kullanılan anlamıyla, gerçeklik tasavvuru ve doğasının seviye ya da düzeyleri vardır. Bu seviyeler; en özelinden en disiplinli, ihtiyatlısına doğru: Fenomenolojik gerçeklik, hakikat, doğruluk ve aksiyomdur.

En esaslı ve en öznel seviyede, bir tek birey tarafından görülen gerçekliği kişisel tecrübeler, merak, sorgulama ve vakanın öznel yorumu gerektiren seçicilik şekillendirir. Ve bu sebeple fenomenolojik olarak isimlendirilir. Gerçekliğin bu formu diğerleri tarafından da içeriliyor olabilir, ama zaman zaman başka bir kimse tarafından kabul edilmemiş ya da tecrübe edilmemiş olması hasebiyle emsalsiz olabilir. Deneyim çeşitlerinin birçoğunun tinsel farz edildiği form, gerçekliğin bu düzeyinde bulunur. Fenomenolojik bakış açısıyla; gerçeklik hayret verici nitelikte gerçektir ve gerçek-dışılık ise var olmayandır.
Bu gerçeklik bireyin kavrayışı, bireyin şahsiyetine, mihrak ve salahiyetine isnat edilebilir, kişinin sadece doğru olduğuna inanmak istediği şeyi görmesine yol açar. Bu fenomenolojik tanım kesinlikle Husserlci değildir. Bakıldığında Husserl'in fenomenolojisi; bilincin dışındaki birçok şey ve bilinç doğasının temelinde yatanı görmeyi içeren bilincin içyapısının bir analizidir.

Post-modernizm ve Post-yapısalcılık gibi, felsefedeki daha az realist eğilimlere göre hakikat öznel bir niteliğe sahiptir. Bir ya da iki birey tarafından belirli bir olayın açıklaması ve deneyiminde fikir birliğine varıldığı zaman, olay ya da deneyim ile ilgili görüş birliği şekillenmeye başlar. Bu birkaç birey ya da daha büyük gruplar tarafından da paylaşılır, sonra insanların kesin bir tespiti yoluyla kabul edilip anlaşılan bir hakikat olur.-umumun fikri olan gerçeklik. Bu suretle, belirli bir grup kabul görmüş hakikatlerin kesin bir bilgisine sahip olurken, bir diğeri farklı hakikat bilgilerine sahiptir. Bu da farklı topluluk ve milletlerin, dış dünyanın çeşitli ve son derece farklı hakikatine ve gerçekliğin bilgisine sahip olmalarına yol açar. İnsanlar ya da toplumların din ve inançları, sosyal yapılarına uygun gerçeklik düzeyinin güzel bir örneğidir. Eğer biri konuşup diğeri dinliyorsa, hakikat yalnızca hakikat olarak düşünülemez, çünkü bireysel eğilim ve hata yapabilirlilik, kesinlik ya da nesnelliğin kolay elde edilebilir olduğu fikrine meydan okur. Anti-realistler için herhangi bir son, nesnel hakikate erişme olanaksızlığı, sosyal olarak kabul görmüş umumun fikri olanın ötesinde bir hakikatin olmadığı anlamına gelir. (Buna rağmen, bu hakikatler olduğuna, tek bir hakikat olmadığına delalet eder.) Realistler için, dünyanın belirli doğruların bilgisi olması, insanların bağımsızlığını ele geçirir ve bu doğrular hakikatin son hakemidirler. Michael Dummet bunu “bivalens prensibi” terimiyle açıklar. ‘Bayan Macbeth üç çocuğa sahipti ya da değildi, bir ağaç yıkılır ya da yıkılmaz.’ Bir açıklama, şayet bu doğrulara tekabül ederse, doğru olacaktır, uygunluk onaylanamasa dahi... Bu yolla hakikatin realist ve anti-realist tasavvuru arasındaki çatışma; doğruların bilinebilirlik, elde edilebilirlik anlamında epistemik erişebilirliğine yönelttikleri karşı koyuşlarda kendini gösterir.

Doğru esaslı bir prensip olarak anlaşılan bir fenomendir. Nadiren kişisel bir yoruma konu olabilir. Çoğu zaman doğal dünyanın gözlemlenen bir fenomenidir. ‘dünyanın birçok yerinde güneşin doğudan yükseldiği’ savı, bir doğrudur. Hangi yarım küreden olursa olsunlar, hangi dili konuşursa konuşsunlar, bu sav, herhangi bir gruba ya da ulusa ait olan tüm insanlar için doğrudur. Kopernik teorisiyle desteklenen, Galileo'nun ‘güneş, güneş sistemin merkezidir’ savı doğal dünyanın bir doğrusunu dile getirmektedir. Buna karşın, yaşamı süresince Galileo, bu doğru sav için gülünç bulunmuştur, çünkü çok az insan, bu savı bir hakikat olarak kabul etmeye ilişkin fikir birliğine varmıştır. Daha az sayıda sav, çeşitli toplumlar tarafından paylaşılan birçok hakikat ile karşılaştırıldığında, dünyada muhteva açısından gerçekçidir. Bunlar ise, sayısız bireysel dünya görüşünden çok daha azdırlar.
Bilimsel keşif, deneyim, yorum ve analizin birçoğu bu düzeyde yapılır. Gerçekliğin bu bakış açısı Philip K. Dick'in açıklaması olan “Gerçeklik, ona inanmayı bıraktığın vakit, kaybolup gitmeyendir.” cümlesi ile çok güzel bir şekilde dile getirilmiştir.
Gerçeklik, yalnızca hayali olanın, var olmayanın veya gerçek olmayanın aksine, evrende gerçek olan veya var olan her şeyin toplamı veya tümüdür. Terim aynı zamanda varlıkların varlığını belirten ontolojik statüye atıfta bulunmak için de kullanılır. Fiziksel anlamda gerçeklik, hem bilineni hem de bilinmeyeni kapsayan bir sistemin bütününü oluşturur.
Gerçekliğin veya varlığın doğasına ilişkin felsefi sorular, Batı felsefe geleneğinde metafiziğin önemli bir dalı olan ontoloji başlığı altında ele alınmaktadır. Ontolojik sorular aynı zamanda bilim felsefesi, din, matematik ve felsefi mantık dahil olmak üzere felsefenin çeşitli dallarında da yer alır. Bunlar arasında yalnızca fiziksel nesnelerin gerçek olup olmadığı (yani fizikalizm), gerçekliğin temelde maddi olmayan olup olmadığı (örneğin idealizm), bilimsel teoriler tarafından öne sürülen varsayımsal gözlemlenemeyen varlıkların var olup olmadığı, bir 'Tanrı'nın var olup olmadığı, sayıların ve diğer soyut ve somutsoyut nesnelerin var olup olmadığı ve olası dünyaların var olup olmadığı hakkındaki sorular yer almaktadır. Epistemoloji neyin ve nasıl bilinebileceği veya muhtemel olarak çıkarılabileceği ile ilgilenir; modern dünyada gerçekliği belirlemek veya araştırmak için kaynak ve yöntem olarak akıl, ampirik kanıt ve bilime vurgu yapılır.

Yaygın bir günlük kullanımda "gerçeklik", "gerçekliğe yönelik algılar, inançlar ve tutumlar" anlamına gelir ("Benim gerçekliğim senin gerçekliğin değil." örneğinde olduğu gibi). Bu genellikle bir konuşmanın taraflarının neyin gerçek olduğuna dair derinden farklı anlayışlar üzerinde tartışmama konusunda hemfikir olduklarını veya aynı fikirde olmaları gerektiğini belirten bir konuşma dili olarak kullanılır. Örneğin, arkadaşlar arasındaki dini bir tartışmada kişi şöyle diyebilir (mizah amaçlı): "Aynı fikirde olmayabilirsiniz ama benim gerçekliğimde herkes cennete gider."
Gerçeklik, onu dünya görüşlerine veya bunların bir kısmına (kavramsal çerçeveler) bağlayacak şekilde tanımlanabilir: Gerçeklik, gözlemlenebilir olsun veya olmasın her şeyin, yapıların (gerçek ve kavramsal), olayların (geçmiş ve şimdiki) ve fenomenlerin bütünlüğüdür. Bu, (ister bireysel ister ortak insan deneyimine dayalı olsun) bir dünya görüşünün nihai olarak tanımlamaya veya haritalandırmaya çalıştığı şeydir.
Bir Dünya görüşü veya Weltanschauung, bir bireyin veya toplumun tüm bilgisini, kültürünü ve bakış açısını kapsayan temel bilişsel yönelimdir. Bir dünya görüşü doğa felsefesini içerebilir; temel, varoluşsal ve normatif önermeler; veya temalar, değerler, duygular ve etik.
Fizik, felsefe, sosyoloji, edebi eleştiri ve diğer alanlardaki belirli fikirler, çeşitli gerçeklik teorilerini şekillendirir. Böyle bir teori, her birimizin gerçeklikle ilgili sahip olduğu algıların veya inançların ötesinde, kelimenin tam anlamıyla ve basitçe hiçbir gerçekliğin olmadığıdır. Bu tür tutumlar şu popüler ifadede özetlenmiştir: "Algı gerçekliktir" veya "Hayat, gerçeği nasıl algıladığınızdır" veya "gerçeklik, yanına kalabileceğiniz şeydir" (Robert Anton Wilson) ve anti-realizmi belirtirler; yani, açıkça kabul edilsin ya da edilmesin, nesnel bir gerçekliğin olmadığı görüşü.
Bilim ve felsefe kavramlarının çoğu sıklıkla kültürel olarak ve sosyal olarak tanımlanır. Bu fikir Thomas Kuhn tarafından Bilimsel Devrimlerin Yapısı (1962) adlı kitabında detaylandırılmıştır. Peter L. Berger ve Thomas Luckmann tarafından yazılan bilgi sosyolojisi hakkında bir kitap olan Gerçekliğin Sosyal İnşası 1966'da yayınlandı. Gerçeğin anlaşılması için bilginin nasıl elde edildiğini ve kullanıldığını açıkladı. Tüm gerçeklikler arasında, günlük yaşamın gerçekliği en önemlisidir çünkü bilincimiz, günlük yaşam deneyiminin tamamen farkında olmamızı ve dikkatli olmamızı gerektirir.

Latince: A priori ("önceden") ve Latince: a posteriori ("sonradan"), felsefede bilgi, gerekçe veya argüman türlerini deneyime güvenmelerine göre ayırmak için kullanılan Latince ifadelerdir. Latince: A priori bilgi herhangi bir deneyimden bağımsızdır. Örnekler arasında matematik, totolojiler ve saf akıldan çıkarım yer alır. Latince: A posteriori bilgi ampirik kanıtlara dayanır. Örnekler çoğu bilim alanını ve kişisel bilginin yönlerini içerir.

Felsefede 'potansiyellik ve asıllık, Aristoteles'in Fizik,Metafizik, Nicomachean Ethics ve De Anima eserlerinde hareket, nedensellik, etik ve fizyolojiyi analiz etmek için kullandığı birbiriyle yakından bağlantılı bir çift prensiptir.
Bu bağlamda potansiyel kavramı genel olarak bir şeyin sahip olduğu söylenebilecek herhangi bir "olasılığı" ifade eder. Aristoteles tüm olasılıkları aynı saymamış, koşullar uygun olduğunda ve hiçbir şey onları durduramadığında kendiliğinden gerçekleşen olasılıkların önemine vurgu yapmıştır.
Asıllık, potansiyelin aksine, bir olasılığın tam anlamıyla gerçek hale geldiği durumda, bir olasılığın uygulanmasını veya gerçekleşmesini temsil eden hareket, değişim veya faaliyettir.

İnanç, bir önermenin doğru olduğuna ya da bir durumun söz konusu olduğuna ilişkin 

Gestalt psikolojisi (Geştalt psikolojisi şeklinde okunur) veya gestaltizm (Almancada şekil ve form anlamlarına gelmektedir), bilişsel süreçler içerisinde özellikle algı ve algısal örgütlenme konularında yoğunlaşmış psikoloji teorisidir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Gestalt psikolojisi kaotik görünen bir dünyada anlamlı bir algıya sahip olmamızın temelde hangi kanunlara dayandığını anlamaya çalışır. Gestalt psikolojisinin ana prensibi zihnin kendi kendisini algıladığı şeylerde bir bütün görmeye organize etmesidir.
Bu prensip şu düşünce üzerine kuruludur: İnsan zihni (algı sistemi), gerçekliğin kendisinin onu oluşturan parçalardan bağımsız bir bütünlüğe sahip olduğu algısını oluşturur. Gestalt psikoloğu Kurt Koffka'nın bu konudaki ünlü söylemi şu şekildedir: “Bütün kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden farklı bir şeydir.” Ancak çeviri şu şekilde yayılmıştır: “Bütün kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazlasıdır.” Bu çeviri hatası nedeniyle gestalt psikolojisi yanlış anlaşılmış ve sistem teorisine yanlış uygulanmıştır. Koffka ise bu yeni çeviriden hoşlanmamış, çevirisini kullanan öğrencilerine ısrarla hatalı kelime kullanımını düzelttirmiştir. “Bu prensip bir toplama işlemi değildir.” demiştir. Bütün bağımsız bir varoluşa sahiptir.
Gestalt psikologları algı konusunda birçok uyaranın karışık bağlantıları sonucu insan algısının ürün çıkardığını öne sürmüşlerdir. Uyaran-sonuç ilişkisine odaklanan davranışçıların aksine Gestalt psikologları bilişsel sürecin organizasyonununu anlamaya çalışmışlardır (Carlson and Heth, 2010). Gestalt etkisi beynimizin, özellikle basit ve bağlantısız ögeleri (çizgiler, noktalar, eğriler...) görsel olarak bir araya getirerek, tanıdık ve bütün figürler çıkarma kabiliyetine denir.
Psikolojide Gestaltizm sıklıkla yapısalcılığa (Structuralism) karşıt olarak görülür. Gestalt teorisi bütünün parçalanarak içinde ögelerin bulunmasına da izin verir.

Gestalt konsepti felsefe ve psikoloji alanlarında ilk kez 1890'da Christian von Ehrenfels (the School of Brento'nun bir üyesi) tarafından getirildi. Bu fikrin kökleri David Hume, Johann Wolfgang, Wolfgang von Goethe, Immanuel Kant, David Hartley ve Ernst Mach gibi kişilerin teorilerinden alınmıştır. Max Wertheimer'ın yaptığı eşsiz katılım ise Christian von Ehrenfels'in düşündüğünün aksine Gestalt teorisine göre algısal olarak öncül analizin bir bütünün parçalarını algılamak olduğu konusunda ısrarcı olmasıdır.
Hem von Ehrenfels, hem de Edmund Husserl gestalt konseptini ifade ederken Mach'ın Beiträge zur Analyse der Empfindungen (Contributions to the Analysis of Sensations, 1886) eserinden ilham almışlardır.
20. yüzyılın başlarında Kurt Koffka, Max Wertheimer ve Wolfgang Köhler (Carl Stumpf'ın öğrencisi) gibi teorisyenler şunu fark ettiler ki bir ortamdaki objeler, kendisinin tüm parçalarının yanı sıra ortamın kendisiyle ilişkili ve bütün olarak algılanırlar. Bu bütünsel yaklaşım obje algısının ilkel zihinsel yasalarından çıkan prensiplerini açıklamaya çalışır. Bu algı o ana, mekana ve objenin o anda nasıl göründüğüne dayanır. Görsel arka plan ve figür olmak üzere ayrılabilir. Soru ise şu: İlk bakışta neyi algılarız: figürü mü, arka fonu mu?
Bu algı yasası farklı formlar alabilir. Gestalt teorisi sadece tanımsal olmakla eleştiriliyor olsa da kendisinden sonra gelen davranış, düşünce, sorun çözme, psikopatoloji, desen ve obje algısı araştırmaları için bir temel olmuştur.

Gestalt teorisinin kurucuları olan Fritz ve Laura Perls, Gestalt prensiplerini organizmanın işleyişine uygun hâle getiren nörolog Kurt Goldstein ile birlikte çalışmışlardır. Laura Perls, Fritz Perls ile birlikte Gestalt terapisini geliştirmeye başlamadan önce psikoanalist olmuş; ondan da önce Gestalt psikoloğu olmuştur. Gestalt psikolojisinin Gestalt terapisini ne boyutta etkilemiş olduğu tartışılmaktadır. Fakat hiçbir durumda birebir aynı oldukları söylenemez. Laura Perls terapinin isminde “Gestalt” kullanılmamasını tercih etmiştir çünkü Gestalt psikologlarının buna itiraz edeceklerini düşünmüştür. Öte yandan Fritz ve Laura Perls açıkça Goldstein'in çalışmalarının bir kısmını benimsemişlerdir. Sonuç olarak, tarihsel bağlantısı ve ilham almış olma durumu herkesçe tanınıyor olsa da çoğu Gestalt psikoloğu Gestalt terapisinin Gestalt psikolojisinin bir formu olmadığını vurgular.

Gestalt okulu, psikolojik araştırmalara yaklaşımı yeniden tanımlamak için girişimlerde bulunan bir dizi teorik (kuramsal) ve metodolojik (yöntembilimsel) ilkeler üzerinde çalıştı. Bu, 20. Yüzyılın başında geliştirilen, geleneksel bilimsel metodolojiye dayalı olan ve çalışma konusunu, onun karışıklığını azaltma amacıyla ayrı ayrı analiz edilebilecek bir dizi parçalara ayıran araştırmalara terstir.
Teorik (kuramsal) ilkeler şunlardır:

Bütünlük (Bütünsellik) İlkesi: Bilişsel deneyimler global (küresel) olarak düşünülmelidir (bireylerin tüm fiziksel ve zihinsel yanlarını aynı anda hesaba katarak) çünkü zihnin doğası her bir bileşenin, dinamik ilişkiler sisteminin bir parçası olarak düşünülmesini gerektirir.
Ruhsal-Fiziksel Eşyapılılık İlkesi: Bilişsel/bilinçli deneyimler ile serebral (beyinsel) aktiviteler arasında bir ilişki vardır. Yukarıdaki ilkelere dayanarak şu metodolojik (yöntembilimsel) ilkeler tanımlanmıştır:
Deneysel Analiz Olgusu: Bütünlük ilkesiyle ilişkili olarak her psikolojik araştırma bu olguyu bir başlangıç noktası olarak almalı ve yalnızca duyumsal özelliklere odaklanmamalı.
Biyotik (Canlılara Özgü) Deney: Gestalt okulu, klasik laboratuvar deneylerine karşı olan ve onlarla keskince (ağır biçimde) çatışan reel (gerçek) deneyler yapmaya olan ihtiyacı belirlemiştir. Bu; doğal ortamdaki, gerçek durumlarda gelişen ve daha yüksek bir uygunlukla bir canlı için habitüel (her zamanki gibi) olanı yeniden üretmeyi mümkün hale getiren deneyimi (deneylemeyi) gösterdi.

1940'larda ve 1950'lerde nöroloji bilimi laboratuvar çalışmaları ve kurbağaların gözlerinin mekanizmasındaki sibernetik çalışmalar, gestalt algısının öylesine "görmek”ten daha temel ve ilkel olabileceğini gösterdi:Kurbağalar karada görme duyusunu kullanarak avlanır. Kurbağalar, resmin parçalarının merkezde toplanmasını sağlayan ve gözün en büyük görüş keskinliğinin olduğu bir parçası olan foveaya sahip değillerdir. Foveaya sahip olmadıklarını düşündüğümüzde kurbağaların görmediği sonucunu çıkarabiliriz, veya, çevrelerindeki hareketsiz kısımlarındaki detaylarla ilgilenmediklerini sonucuna varabiliriz. Yani, bir kurbağanın çevresi hareketsiz besinlerle çevrili olsa açlıktan ölür. Kurbağa hangi yiyeceği seçeceğine, nesnenin şekline ve hareketine bakarak karar verir. Eğer bir böcek ya da solucan boyutunda ve onlar gibi hareket eden bir nesneyi kurbağanın görüş alanına yerleştirirsek, onu yakalamak için zıplayacaktır. Bir kurbağa sadece sarkık bir etle değil aynı zamanda hareket eden herhangi bir nesneyle de kolayca kandırılabilir. Kurbağa görüş alanında olan hareketli nesneleri görür ve diğer nesneler onun dikkatini dağıtmaz.Sibernetist Valentin Turchin çoğunlukla hayal ettiğimiz imgelerde görülen geştaltların durağan görüntüler olduğunu ve tam olarak kurbağa retinasının tepki verdiği hareket eden objeler olduğuna işaret eder:İnsan için görsel algıyla ilgili en küçük düzey kavramlar muhtemelen kurbağanın kavramlarından çok az farklıdır. Her halükarda, memelilerdeki ve insanlardaki retinanın yapısı iki yaşamlı canlıların yapısıyla aynıdır. Retinadaki görüntü sabitleştiren algının bozulması olayı hiyerarşinin sonraki düzeylerinin kavramları hakkında bize fikir verir. Bu olay gerçekten çok ilginçtir. Bir insan hareketsiz bir objeye bakarsa, bu objeyi gözleriyle sabitler, göz yuvarlağı tamamıyla hareketsiz kalmaz, küçük istemsiz hareketler yapar. Bunun sonucunda, retinadaki nesnenin görüntüsü sürekli maksimum hassasiyet noktasına geriye doğru atlayan ve savrulan hareket halindedir. Görüntü bu noktanın yakın çevresinde bekler. 

Gestalt sisteminin dört anahtar prensibi vardır: ortaya çıkış, cisimleştirme, çoklu stabilite, değişmezlik.

Bu prensip köpek resmiyle açıklanır. Bu resimde bir Dalmaçya köpeği tepesinde sarkan ağacın gölgesinde yeri koklamaktadır. İlk başta köpek, bedeninin parçaları (ayak, kulak, burun, vb.) tanımlanarak fark edilmez. Buna karşılık, köpek bir bütün olarak görünür birdenbire. Kimse resme bakıp köpeğin parçalarından yola çıkarak köpek gördüğünü söylemez. Köpeği bir bütün olarak birdenbire görür. Gestalt teorisinin köpeğin algısının nasıl oluştuğuna dair bir açıklaması yoktur.

Cisimleştirme algının yapıcı ve üretken yönüdür. Bu yönü deneyimlediğimiz algıların, duyusal dürtülere dayanan bilgiden daha net uzaysal bilgileri içermesiyle açıklanabilir.
Örneğin, resim A'da bir üçgen olmamasına rağmen üçgen algılarız. Resim B ve D'de gözlerimiz farklı şekilleri tek bir şekle aitmiş gibi tanır. Resim C'de, gerçekte böyle bir şey çizilmemesine rağmen gözlerimiz üç boyutlu, bütün bir şekil görür.
Cisimleştirme, görsel sistemlerle gerçek kenar olarak işlenen yanılsamalı kenarlar araştırmasındaki gelişmelerle açıklanır.

Çoklu stabilite (veya çoklu stabilite algısı), dengesiz bir şekilde belirsiz algısal deneyimlerin 2-3 alternatif yorum arasında gidip gelme eğilimidir. Bunun örneklerini, yandaki resimlerde gösterilen Necker kübü ve Rubin figürü/Vazo illüzyonunda görebiliriz. Diğer örnekler de üçayaklı blivet ve M. C. Escher'in çizimleri ve kayanyazı ışıklarının bir yönden aniden diğer yöne ilerlemesi görünümüdür. Gestalt, çoklu stabilitenin nasıl oluştuğunu da açıklamaz.

Değişmezlik, basit geometrik şekillerin dönme, öteleme ve ölçeğinden, bunun yanı sıra bir sürü çeşitlilikten, mesela esnek şekil bozulması, farklı ışıklandırmalar ve farklı parça özelliklerinden bağımsız olarak algılanmasıdır. Örneğin, resim A'daki objeler ilk görüldüğü andan itibaren aynı basit şekiller olarak algılanır, bu objeler anında resim B'deki biçimlerden ayırt edilir. Bu objeler resim C'de gösterilen perspektif ve elastik şekil bozukluklarına ve resim D'de gösterilen farklı grafik elementlerine 

Sidarta Gotama, yaygın olarak Buda olarak bilinir, MÖ 6 veya 5. yüzyılda Hindistan'da yaşadığı tahmin edilen ve Budizm'in kurucusu olduğu düşünülen din adamı. "Buda" bir lakap olup kendisine ölümünden yüzyıllar sonra atfedilmiştir. Sanskritçede "uyanmış kişi" anlamına gelen Buda, peşine düştüğü yaşam ve ölümün ardındaki gerçeğin arayışı sonucu Sidarta Gotama'da oluşan ruhani aydınlanmayı anlatmak için kullanılan bir ünvandır.
Başka dinlerde de kutsal bir figür olarak kabul edilir. Kimi Hindu metinlerde insanları Vedik dinden soğutmaya çalışan tanrı Vişnu'nun avatarı olarak betimlenmiş, Bahailikte ise bir peygamber sayılmıştır. Bazı Müslümanlar da Buda'nın peygamber olduğunu iddia etmiştir.

Sidarta, ailesinin ona verdiği bir isimdir. “Amacına ulaşmış” demektir. Gotama ise, Buda'nın mensup olduğu ailenin ismidir. Gautama, Shakyamuni (Pali'deki Shakya'nın bilgesi, "śakamuṇi" 釋迦牟尼), olarak da bilinir. 
Buda olarak bilinen Sidarta Gotama, Tathagata (kusursuz bilgeliğe ulaşmış kimse) olarak da anılır.

Doğum ve ölüm tarihleri kesin değildir. MÖ 563 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Ancak yapılan yeni araştırmalar bu tarihi değiştirmiştir. Elde edilen bu yeni bilgilere göre; Siddharta tahmin edilen tarihten on yıl, belki de yüz yıl sonra doğmuştur. 20. yüzyıl bilim adamlarının çoğu İsa'dan Önce 560-483 tarihlerini uygun bulurken, ölümü için 410 ile 400 yıllarını öneren tarihçiler de bulunmaktadır. Bir rivayete göre; Siddharta'nın Hindistan'ın kuzeydoğusunda bugünkü Nepal sınırının yakınlarında yer alan Lumbini'de doğmuştur. Nepal sınırının yakınlarında Kapilavastu şehrinde hüküm süren Sakya hanedanına mensuptur.
Babası Suddhodana (bugünkü Hindistan - Nepal sınırları içinde bulunur) Şakya kabilesinin kralıdır. Buda'nın kral olan babasının saray törenlerinin ihtişamlı ve abartılı olması, muhtemelen asil bir aileden gelmelerinden kaynaklanmaktaydı. Annesi Maya ve babası Suddhodana, ona “amacına ulaşan” anlamına gelen “Siddharta” ismini verdiler. Lakabı “Shakyamuni” ise kökenini belirtir ve “Shakya ailesinden gelen” anlamını taşır. Siddharta'nın doğumundan sonra onun, dünyaya egemen olacak veya acı dolu dünyaya bilgelik getirecek kişi olacağı tahmin edilmiştir.
Sidarta Gotama her şeye sahip olduğu, dünyadaki tüm sorunlardan uzak kaldığı bir sarayda yaşamıştır. Babası, oğlu Siddharta'nın ondan sonraki kral olmasını istemiş, oğlunun sokaklarda yaşlılığı, hastalığı ve ölümü görmemesi için kraliyet sarayından uzaklaşmasına fazla izin vermemiştir.
Sidarta Gotama, Hint Tanrısı Brahma’ya hayatının sonuna kadar, kendini insanlığı acıdan kurtarmaya adayacağına söz vermiştir. Nedeni ise 29 yaşındayken hayatın gerçekte ne olduğunun,zenginliğin, lüks hayatın hiçbir mutluluk getirmediğinin, insanların yaşadıkları acıların ve önceki hayatının ne kadar anlamsız olduğunun farkına varmış olmasıdır.
Efsaneye göre; bir keşiş ateşli hastalığı ve çürümekte olan bir cesedi görmüş ve bunun üzerine tüm bu acılara çıkış yolu bulmaya karar vermiştir. (Aslında Buda’nın hayatında efsaneleri gerçekten ayırmak çok zordur.)
Siddharta Buda 29 yaşındayken tek oğlu Rahula’nın doğumundan kısa bir süre sonra, çocuğunu, karısı Yasodhara’yı ve şehrini terk edip çilenin ve acıların kurtuluş yolunu aramaya koyulmuştur.
Altı yıl boyunca Ganj vadisinde çilekeşler gibi dolaşmış, ünlü din eğitmenleriyle (adamlarıyla) bir araya gelmiş, onların yöntemlerini takip etmiş, çalışmış ve çilecilik öğretilerini sıkıca uygulamıştır. Fakat belli bir süre sonra bu dinlerin ve bilgilerinin onun amacına yönelik olmadığını anlayarak vazgeçmiştir. Onları bıraktıktan sonra, öncelikle derin düşünme (Meditasyon) teknikleriyle kendi yolunu aramaya başlamıştır. Diğer din öğretilerinin aşırılığını önlediği için bu durumu “orta yol” şeklinde tanımlamıştır.
Siddhartha Gautama'nın ölümünden sonra, hayat hikâyesi öğrencilerinden oluşan Sangha Topluluğu tarafından derlenmiş ve çok uzun bir süre sözlü olarak aktarılmıştır.

Lumbini, Budizmin kurucusu Siddhartha'nın doğduğu yerdir. Bugünkü Nepal sınırı yakınlarında bulunmaktadır (Rupandehi Bölgesi). Himalaya’nın eteklerinde ve Hindistan’ın kuzeydoğusunda yer almaktadır. 1896 yılında yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu bulunmuştur. Burada bulunan en önemli kalıntı, MÖ 245 yılında Budist Kral Ashoka’nın yaptırdığı 6,5 m yüksekliğindeki dikili taştır. Bu dikili taşta yazılanlar Hintçe ve Magadhi dilinde şu şekilde ifade edilmiştir:
“Budist Kral Devanampiya Piyadasi (Ashoka), taç giydikten 20 yıl sonra buraya geldi ve Sakya kabilesinden olan Buda burada doğduğu için hayranlığını dile getirdi. Bu yüce insanın burada dünyaya gediğini gösteren bir dikili taş yaptırdı. Lumbini halkından vergi almadı ve doğal kaynaklardan alınan payı sekizde bire düşürdü”. (Hindular, “Durga Puja” bayramında özellikle önem verdikleri tanrılarının heykellerini yaparlar. Onların günahlarını aldıklarına inanırlar. Bu heykelleri Ganj Nehri'ne veya bu nehir gibi kutsal sulara atarlar.)

Gotama, Sakya kabilesindendir. Bugünkü Nepal sınırı yakınlarında bulunan Kapilavastu şehrinde hüküm süren kral Shuddhodana ve kraliçe Mahamaya'nın oğludur. Askeri ve yönetici sınıf olan Kshatriya (Kast sistemi) ailesine mensuptur.
Siddhartha'nın doğumundan önce, annesinin onu rüyasında beyaz bir fil şeklinde gördüğü söylenir. Daha sonra Siddhartha, Lumbini'de dolunaylı bir gecede doğmuştur. Birçok Hindistan ülkesinde Vesak Bayramı kutlanmaktadır. Bu önemli Budist Bayramı'nda Siddhartha'nın yaşamından üç önemli olay anılmaktadır: Siddhartha'nın doğumu, Budizme başlaması ve Nirvana'ya ulaşması.
Bir kâhin, kral Shuddhodana'ya oğlunun ya çok büyük bir kral ya da çok büyük bir bilge olacağını söyler. Shuddhodana, oğlunu kral olarak yetiştirmek istediği için ona din dersleri verdirtmez. Ancak daha çocukken Siddhartha olağanüstü yetenekli ve çok zeki olduğunu gösterir. 16 yaşındayken Prenses Yasodhara'yla evlenir. Yaşadığı ve ileride başına geçeceği yeri görmeden sarayda yıllarca yaşar.

Kapilavastu, Siddhartha Gautama'nın gençlik yıllarını geçirdiği yerdir. Burada Yashodra ile evlenmiş ve oğlu Rahula dünyaya gelmiştir. Bir gün Kapilavastu'yu gezen Siddhartha, daha önce hiç bilmediği bazı kavramlarla karşılaşmıştır: Yaşlılık, hastalık ve ölüm. Daha sonra Kapilavastu'yu Budistler için hac yeri ilan etmiştir. 29 yaşında acılardan kurtulmak ve aydınlığa kavuşmak için buradan ayrılmış ve yollara düşmüştür.
Fa-hsien, 5. yüzyılda yaşamış Çinli Budist, keşiş ve gezgindir. Kapilavastu'yu “boşluğun ve yalnızlığın muhteşem bir manzarası” olarak nitelendirmiştir. Burası birkaç keşişin ve en az iki ailenin yaşadığı, aslan, beyaz fil gibi tehlikeli hayvanların olduğu bir yerdir. Fa-hsien, geleceğin Buda'sının keşfedildiği Sakya sarayına, annesinin geleceğin Buda'sını doğurduğu ve banyosunu yaptırdığı Lumbini bahçelerine gidip görmüştür. Buralar az bilinen yerlerdir. Ayrıca tepeler, Stupa'lar (Budistlerin ibadetlerini yaptıkları yer) ve diğer kalıntılar Budizmin eski zenginliklerinin kanıtlarıdır.
Budist kral Ashoka, MÖ 3. yüzyılda Nepal'i ziyaret etmiştir. Orada bir Stupa ve dikili taş yaptırmıştır. Yapılan kazı çalışmalarıyla Stupa'lar, manastır evler ve havuzlar gün yüzüne çıkartılmıştır. Yıldırım düşmesi sonucu ikiye bölünen Ashoka Sütunu 1896 yılında bulunmuştur. Lumbini'ye gidip görülebilir. Son yıllarda Lumbini'nin yakınlarına Tibet ve Theravada manastırları inşa edilmiştir. Bu manastırlar, hac merkezine uzaktır. Ancak dört ana Budist hac sitelerinden bir olan Lumbini, eski önemini yeniden kazanmıştır. (İngiliz arkeologlar, Nepal'de yaptıkları kazı çalışmaları sonucunda Kapilavastu'nun yerini bulduklarını iddia etmektedirler.)
Kapilavastu, Hindistan'ın kuzeydoğusunda yer alan Nepal ve Nepal yakınlarındaki Lumbini'de yer almaktadır. Bu tarihi yer, turistlerin akınına uğramaktadır. Bu turist akını, Kapilavastu'daki tarihi sarayın bu dünya ile öteki dünya arasında bir sınır olup olmadığı konusundaki tartışmalara da bir açıklık getirmektedir.

Gotama, bu varlığa rağmen yine de memnun değildir. 29 yaşında, oğlu Rahula’nın doğumundan hemen sonra tasasız bir hayat geçirdiği saraydan ayrılır ve gezmeye başlar. Önce hayatın gerçek yüzüyle tanışır. Rivayete göre; sakat, yaşlı bir adamla, hasta biriyle, bir cesetle ve bir dervişle karşılaşmıştır (“Dört Gerçek”). Siddhartha, bu gerçekleri -yaşlılık, hastalık, ölüm ve acıyı- hayatın ayrılmaz parçaları olarak görmüştür. Diğer yandan refahın ve zenginliğin hiçbir faydasının olmadığını anlamış ve gerçeği aramaya karar vermiştir.
Her şeyi arkasında bırakmış ve münzevi bir hayat yaşamaya başlamıştır. İki önemli bilge kişi Alara Kalama ve Udaka Ramaputta'nın öğrencisi olmuştur. Onlardan yoga ve meditasyon yapmayı öğrenmiştir. Ganj vadisinde altı yıl geçirmiş; ancak orada ne iç huzuru ne de aradığı cevapları bulabilmiştir. Oruç tutmuş; ama bunun da bir kurtuluş yolu olmadığını fark etmiştir. Bu yüzden geleneksel dinleri ve onların yollarını denemeyi bırakmış ve kendini meditasyon yardımıyla bulmaya çalışmıştır.

Siddhartha, dolunaylı bir gecede Hindistan'ın kuzeydoğusunda yer alan Body-Gaya'daki Neranjara Nehri kıyısında Bodi (incir) ağacının altında meditasyon yaparken aydınlığa ulaştı. Böylece nefret, hırs ve cehaletten arındı ve böylelikle Buda “Uyanmış” olur. Siddharta Guatama bu sırada 35 yaşındadır. Ayrıca Bodhi ağacı “bilgelik ağacı” olarak sayılır.
Uyandıktan sonra Benares (bugünkü Sarnath) yakınlarında yer alan Isipatana'daki geniş vahşi ormanda beş keşişten oluşan bir gruba ilk öğreti sohbetini yaptı. Bu beş kişi, Budist Keşişler Topluluğu'nun (Sangha) ilk üyeleriydi. Ayrıca bu beş keşişe "Beşli Asket" de denmektedir. Siddhartha, Hindistan'ın kuzeydoğusunda 45 yıl boyunca her gün “orta yol” u öğretmeye çalışmış, her kesim önünde konuşmuştur. Hiçbir şekilde sınıf ayrımı yapmadan kadın erkek tüm halka, krallara ve köylülere, kendilerini dine adayanlara Brahman'lara, dinden uzaklaşanlara, borç verenlere, dilenenlere, azizlere ve hırsızlara bilgi vererek onları aydınlatmak için bütün öğretilerini anlatmıştır.. Kadın-erkek herkes onun öğrettiklerini anlamaya ve on

Gottfried Wilhelm Leibniz (1 Temmuz 1646, Leipzig - 14 Kasım 1716, Hannover), Alman matematikçi, filozof, hukukçu ve dönemin idarecilerine danışmanlık yapmış bir entelektüeldir. Matematik tarihi ve felsefe tarihinde önemli bir yer tutar. Leibniz, Isaac Newton'dan bağımsız olarak "Sonsuz küçük" teorisini geliştirdi. Leibniz'in bu formülü yayınlandığından bu yana hâlâ kullanılmaktadır. Geliştirdiği homojenitenin deneyüstü kanunu ve süreklilik yasası yirminci yüzyılda matematiksel karşılık buldu (standart dışı analiz aracılığıyla). Mekanik hesaplayıcılar alanında en üretken insanlardan biri oldu. Pascal’ın hesaplayıcısına otomatik çarpma ve bölme fonksiyonlarını eklemeye çalışırken, 1685'te çarklı hesaplayıcıyı ilk tanımlayan insan oldu ve aritmometre -ilk toplu üretilen mekanik hesaplayıcı- kullanarak Leibniz çarkını icat etti. Ayrıca ikili sayma sistemini rafineleştirdi, bu çalışması tüm dijital hesaplayıcıların soyut temelini oluşturdu.
Leibniz felsefede optimizmi ile tanınır. Örnek olarak, evren hakkındaki çıkarımı, sınırlı bir algıyla büyük olasılıkla tanrının yaratılmış olduğudur. Leibniz, Rene Descartes ve Baruch Spinoza ile beraber rasyonalizmin 17. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri oldu. Leibniz'in çalışmaları öncelikli olarak modern mantık ve analitik felsefe üzerine yoğunlaşmıştı, fakat felsefesi skolastik geleneği de irdeledi. Çıkarımları ampirik kanıtlarla değil, geçerli sebeplerin ilk prensipleri ve öncel tanımları ile oluşturuldu.
Leibniz fizik ve teknolojiye büyük katkılar sağladı ve öngördüğü kavramlar çok daha sonra felsefe, olasılık teorisi, biyoloji, tıp, jeoloji, psikoloji, dil bilim ve bilgisayar bilimi alanlarında su yüzüne çıktı. Felsefe, politika, hukuk, etik, teoloji, tarih ve filoloji alanlarındaki çalışmalarını yazdı. Leibniz'in tüm bu alanlara yaptığı katkılar çeşitli mecmualara, on binlerce mektuba ve yayınlanmamış el yazılarına dağılmıştı. Yazılarında birkaç dil kullandı, fakat öncelikli olarak Latince, Fransızca ve Almanca dillerinde yazdı. Leibniz'in tüm yazılarının toplandığı eksiksiz bir kaynak bulunmamaktadır.

Gottfried Leibniz 1 Temmuz 1646'da (1648'de bitecek Otuz Yıl Savaşları'nın son dönemlerinde) Friedrich Leibniz ve Catharina Schmuck'un oğlu olarak Leipzig'de doğdu. Leibniz'in doğduğu gün babası Friedrich aile güncesine; “Oğlum Gottfried Wilhelm 21 Haziran [NS: 1 Temmuz] 1646 akşam saat altıdan sonra dünyaya geldi.” notunu düştü. Babası Leibniz henüz altı yaşındayken öldü ve bu olaydan sonra annesi tarafından büyütüldü. Annesinin öğrettikleri Leibniz'in felsefi düşüncelerini ileriki yaşamında etkilemiştir.
Leibniz'in babası Leipzig Üniversitesi'nde Ahlak Felsefesi Profesörüydü ve kendisine babasının kişisel kütüphanesi miras kaldı. 7 yaşından sonra bu kütüphaneye ücretsiz erişim hakkı kazandı. Leibniz'in o dönemki okul işleri dinî otoritelerin öğretilerine yoğunlaşmışken, babasının kütüphanesi geniş bir çeşitlilikte olan felsefi ve teolojik çalışmaları araştırmasına olanak sağladı. Babasının kütüphanesine erişiminin olması ve çoğunlukla Latince yazılmış olan kaynaklar 12 yaşındayken Latincede uzmanlaşmasına önayak oldu. Buna ek olarak, 13 yaşındayken üç yüz adet altı ayaklı dizeden oluşan bir şiiri okul tarafından düzenlenen özel bir etkinlikte yazdı.
15 yaşındayken babasının eski üniversitesine kaydoldu ve felsefe bölümündeki lisans öğrenimini 1662 yılında tamamladı. 9 Haziran 1663'te bireyselleşme prensibi üzerine yazdığı DisputatioMetaphysica de Principio Individui tezini savundu. 7 Şubat 1664'te felsefe üzerine yaptığı yüksek lisansını tamamladı. Aralık 1664'te felsefe ve hukuk arasındaki teorik ve pedagojik bağı irdelediği Specimen Quaestionum Philosophicarum ex Jure collectarum uzmanlık tezini yayınladı ve savundu. Bir yıllık resmî çalışma döneminden sonra, 28 Eylül 1665 tarihinde hukuk lisans diplomasını aldı.
1666'da henüz yirmi yaşındayken ilk kitabı olan De Arte Combinatoria kitabını yayınladı ve bu kitabın ilk kısmını felsefe doktorası tezine ayırdı. Bir sonraki hedefi 3 yıl sürecek bir eğitimle hukuk üzerine lisans ve doktorasını yapmaktı. Leipzig Üniversitesi 1666'da Leibniz'in doktora başvurusunu yaşının fazla genç olmasından dolayı reddetti. Bunun ardından Leibniz Leipzig'den ayrıldı.
Leibniz bundan sonra Altdorf Üniversitesi'ne kaydoldu ve neredeyse hemen, muhtemelen daha önceden Leipzig Üniversitesi'nde çalıştığı bir tezini yayınladı. Tezin başlığı Disputatio Inauguralis De Casibus Perplexis In Jure idi. Kasım 1666'da Leibniz hukuk lisansı ve hukuk doktorasını tamamladı. Daha sonra “fikirlerim tamamen farklı bir yöne kaydı” diyerek Altdorf Üniversitesi'nin akademik atamasını geri çevirdi.
Yetişkinlik döneminde kendisini “Gottfried von Leibniz” olarak tanıttı. Öldükten sonra yayınlanan yazılarında ise adı “Freiherr G. W. von Leibniz.” olarak geçti. Fakat, herhangi bir modern devletin dokümanlarında böyle bir asillik unvanı bulunamadı.

Leibniz Nuremberg'de maaşlı simyacı olarak çalıştı, fakat bu konumda adı fazla duyulmadı. Yakın bir zaman sonra Mainz'in seçmen prensi Johann Philipp Schönborn'un görevinden azledilmiş başvekili Johann Christian von Boyneburg ile tanıştı. von Boyneburg Leibniz'i asistanı olarak işe aldı ve kısa bir zaman sonra seçmen prense tanıttı. Leibniz iş kazanmak umuduyla hukuk üzerine yazılmış bir makalesini seçmen prense adadı. Strateji işe yaradı ve seçmen prens Leibniz'den seçmenleri için yeni bir kanunname yazmaya yardım etmesini teklif etti. Leibniz 1699'da Temyiz mahkemesi'nde yargıç yardımcılığına atandı. von Boyneburg'un 1672'deki ölümüne rağmen, Leibniz 1674'e kadar von Boyneburg'un dul eşi için görevinden azledilene kadar çalıştı.
von Boyneburg Leibniz'in itibarını fazlasıyla artırdı, sonrakinin muhtırası ve mektupları olumlu bildirimler almaya başladı. Leibniz'in seçmen prensine yaptığı hizmetleri diplomatik bir rol takip etti. Polonyalı imgesel bir asilzadenin mahlası altında isimdi makalesini yayınladı ve bu makalesinde (başarısız bir şekilde) Alman bir adayın Polonya tahtına aday olma durumunu irdeledi. Leibniz'in yetişkinlik döneminde Avrupa jeopolitiği üzerindeki en etkin güç ardındaki askeri ve ekonomik kudret ile Fransa kralı XIV. Louis'in hırsıydı. Aynı süreçte 30 Yıl Savaşları Avrupa'daki Almanca konuşan nüfusu fazlasıyla yordu, ayrıştırdı ve ekonomik olarak geriye sürükledi. Leibniz Almanca konuşan Avrupa'yı korumak için Louis'in dikkatinin dağıtılması gerektiğini önerdi. Mısır'ın alınması sıçrama tahtası olarak kullanılarak hemen ardından plana koyulacak Hollanda Doğu Hint Adaları'nın işgali ile Fransa ikna edilebilirdi. Buna davete karşılık, Fransa Almanya'dan ayrılmaya karar verebilir ve Hollanda işin içine karıştırılmayabilirdi. Bu plan seçmen prensin temkinli desteğini aldı. 1672'de Fransa hükûmeti Leibniz'i Paris'e görüşmeye davet etti, fakat Fransa-Hollanda Savaşı'nın patlak vermesiyle beraber arka plana atıldı ve durum ile ilişkisiz bir hale geldi. Napolyon'un 1798 Mısır işgalinde başarısız olması Leibniz'in planının geç bir uygulaması olarak görülebilir.
Bundan dolayı, Leibniz Paris'teki birkaç yılına başladı. Vardıktan hemen sonra Hollandalı fizikçi ve matematikçi Christiaan Huygens ile tanıştı ve kendi matematik-fizik bilgisinin yarım yamalak olduğunu fark etti. Huygens'i akıl hocası aldı ve ileride diferansiyel-integral kalkulus'un keşfi de ek olarak bu iki disipline büyük büyük katkılar sağlayacağı bireysel çalışmalarına başladı. O zamanların önde gelen Fransız filozofları Nicolas Malebranche ve Antoine Arnauld ile tanıştı. Descartes ve Pascal'ın yayınlanmamış yazılarını yayınlandıkça çalışmaya devam etti. Alman matematikçi Ehrenfried Walther von Tschirnhaus ile arkadaş oldu ve yaşamlarının sonuna kadar yazışmayı sürdürdüler. 1675 yılında akademiye olan ilgi yoksunluğuna rağmen Fransa Bilim Akademisi'nden onursal üyelik verildi.
1673'te Fransa'nın Leibniz'in Mısır planını uygulamayacağı netleşince, seçmen prens Leibniz'i Londraya seçmen prensin kuzeninin de ona eşlik etmesiyle beraber gönderdi ilişkili bir görev için gönderdi. Kendi tasarladığı ve 1670'ten bu yana üzerinde çalıştığı hesap makinesini Kraliyet Cemiyeti'nde tanıttı. Makine dört temel işlemi yapabiliyordu (toplama, çıkarma, çarpma ve bölme) ve Kraliyet Cemiyet'i onu hemen harici üye yaptı. Seçmen prensin ölüm haberiyle beraber görevi yarıda kesildi ve Leibniz acilen Paris' döndü. Ardından planlandığı gibi Mainz'e gitti.
İki patronunun erken ölümünden dolayı Leibniz'e yeni bir kariyer zemini gerekiyordu. Bu bakımdan, 1669'daki Brunswick Dükü'nün daveti vahimdi. Leibniz daveti reddetti fakat 1671'de Dük ile yazışmalara başladı. 1673'te entelektüel dürtülerini tatmin edebilen şehir olan Paris'te iş olasılığı kalmayınca isteksiz bir biçimde Dük'ün danışmanlık teklifini kabul etti.

Leibniz Hannover'e 1676'daki varışını daha sonra Newton tarafından Newton'un kalkulus üzerine yayınlanmamış çalışmalarını göstermekle suçlanacağı Londra'ya kısa bir gezi için erteledi. Bu gezi on yıllar sonra suçlamanın bir kanıtı olarak iddia edilecekti. Leibniz Londra'dan Hannover'e olan gezisinde mikroorganizmaları bulan Leeuwenhoek ile tanıştığı The Hague'de konakladı. Ayrıca birkaç gününü the Ethics başyapıtını henüz tamamlamış olan Spinoza ile yoğun tartışmalara ayırdı. Leibniz onun güçlü zekasına hayran kaldı fakat, Spinoza'nın Ortodoks Hristiyanlık ve Yahudilik üzerine yaptığı çalışmalarında karşısına çıkan ikilemler, daha sonra bu varsayımları kavrayacak olan Leibniz'i dehşete düşürdü. '1677'de kendi teklifiyle ve desteklenerek hayatının sonuna kadar aynı makamda kalacağı adalet özel danışmanlığına atandı. Leibniz tarihçi, politik danışman ve Dük'ün kütüphanecisi olarak Brunswick Evi'nde ardı ardına üç Dük'e hizmet etti. Özel kalemini Brunswick Evi de ek olarak çeşitli politik, tarihi ve teolojik konular üzerine çalıştırdı; bu dokümanlar o dönemki tarihi kayıtların değerli bir bölümünü oluşturur.
Leibniz bu dönem içerisinde Dük'ün eşi seçmen prenses Sophia (1630-1714), onun kızı olan Prusya Kraliçesi Charlotte (1668-1705) ve II. George'un eşi ola

Greko-Romen, İlk Çağ sonlarında Akdeniz havzasına egemen olan kültürdür.
Greko-Romen kültürün yayıldığı saha, Herkül Sütunları'ndan (Cebelitarık Boğazı) İndus Nehri'ne kadar uzanan bölgedir. Temeli, Büyük İskender'in istilası sonucu Yunan kültürünün Asya kültürleriyle harmanlanması sonucu ortaya çıkan Helenistik kültüre dayanır. Roma çatısı altında Helenistik kültür, Akdeniz kıyılarındaki diğer kültürlerin (Etrüsk, Kartaca, Kelt vs) de katılımıyla Greko-Romen'e dönüşmüştür.
Greko-Romen dünya, Kavimler Göçü sırasında istilaya uğrayarak yok olma tehlikesiyle karşılaştı. Ancak istilacı Cermenleri kendi bünyesinde eriterek Avrupa kültürünün iki ayağından birini oluşturdu.
Greko-Romen dünyada egemen dilin Latince olması, daha sonra Avrupa'da bilim, teknik, din ve felsefe gibi konularda Latincenin kullanılmasına neden olmuştur. Romalıların kendilerini evrenin merkezine koyması, kendi tarihlerini dünya tarihi olarak görmeleri ve barbar diye niteledikleri diğer halkları dışlamaları da Avrupa'nın ilerideki düşünce yapısının özünü oluşturmuştur. Grek, Yunan kültürünü; Romen de Roma'ya ait anlamında Roma'yı temsil eder. Bu iki akım Avrupa kıtasının Cermen göçünden önceki yerlileridir.
Grek kültürü daha çok felsefe, din, insan eksenli iken Roma kültürü devlet, güç, egemen olma gibi emperyalizm eksenli bir yapıya sahiptir.
Daha başka bir tabirle bu iki akımı doğu Roma ve batı Roma olarak da tanımlamak mümkündür. 
Şimdiki Avrupa kültürüne de büyük ölçüde yön vermiştir.

Görecilik ya da rölativizm, felsefe tarihinde sürekli gündemde yer almış olan bir yönelim biçimidir. Felsefenin alt bölümlerinden epistemoloji ve etik alanlarında göreceli yaklaşımlar özellikle etkili olmuştur. Bilgi anlayışında mutlak ve nesnel gerçek anlayışından ayrılır, bilginin kesinliğinden ve genel geçerliliğinden şüphe eder. Bütün bilgilerin göreli olduğu önermesi bu akımın başlıca argümanıdır. Etikte ise görecilik mutlak ahlaki değerlerin varlığını ve olabilirliğini yadsır. Bunlara göre bilgi ya da ahlaki değerler tarihsel koşullara, dönemlere, toplumlara, kültürlere ve kişilere göre değişim gösterir. Bilim felsefesinde de etkili olmuştur; özellikle 20. yüzyılda Kuantum fiziğine bağlı bilimsel ve kuramsal gelişmelerden sonra görecelilik gelişme göstermiştir.
İlk olarak sofistlerle tohumları atılmış, ardından David Hume'un etkisiyle Immanuel Kant tarafından üretilen Numen ve Fenomen fikirleriyle günümüzdeki haline yaklaşmıştır. En önemli fikri kuşkusuz Schopenhauer yapmıştır. İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya kitabının giriş cümlesi "dünya benim tasavvurumdur" şeklindedir. Bundan etkilenen Nietzsche ise modern rölativizmin kurucusu konumuna yükselmiştir.

Sofistler
David Hume
Immanuel Kant
Arthur Schopenhauer
Friedrich Nietzsche
George Berkeley
Maurice Merleau-Ponty

Nesnellik
Bilim felsefesi
Fenomenoloji
Kuşkuculuk

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Gündelik dil felsefesi (İngilizce: Ordinary language philosophy), 20. yüzyılda ortaya çıkan bir dil felsefesi akımıdır. Bir felsefe yapma tarzı olarak, mantıkçı pozitivizmin ideal dil anlayışını eleştiren Austin, Searle, Grice gibi filozofların çalışmalarını nitelendirmektedir. Bu filozoflara göre, gündelik hayatta kullanılan dil eksik ve kusurlu değildir, bilakis dilin gündelik kullanımını analiz ederek, dil ve insan hakkında önemli bilgilere ulaşılabilir.
Gündelik dil filozofları, mantıkçı pozitivistlerin ideal dil anlayışının, doğal dillerin olağan kullanımı olan gündelik konuşma formlarını ihmâl ettiğini düşünerek bu formları temel alan bir anlam teorisi geliştirmiştir. Onlar, man­tıkçı pozitivistlerin aksine, gündelik dilin bayağı ve göz ardı edilebilir olduğunu düşünmemektedir.

Felsefe tarihinde dilin, insanı tanımlayan özelliği ilk dönemlerden itibaren fark edilmiştir. Bu yüzden dile dair felsefi düşünme faaliyeti, muhtemelen felsefe tarihinin kendisi kadar eskidir. Filozoflar dili, varlık, düşünce ve kelime ilişkisi ekseninde incelemişlerdir. Nitekim bu konuda müstakil ilk eseri, Platon vermiştir. Dil üzerine yürütülen felsefi çalışmalar, Yeniçağda özellikle Locke ve Leibniz ile dil, felsefi düşüncede gittikçe artan bir önemi haiz olmuştur ve dil felsefesi en parlak dönemini şüphesiz 20. yüzyılda yaşamıştır. Dil felsefesinin yükselişe geçtiği ilk dönemde, bilhassa Leibniz'in etkisiyle, gündelik dilin felsefe ve bilim alanında yetersiz olduğu önkabülünden yola çıkılmıştır. Bu anlayış ilk olarak Ludwig Wittgenstein tarafından sorgulanmaya başlamıştır. Wittgenstein eleştirisinin temelinde dilin, nesne ve isim ilişkisine indirgenemeyeceği kanaati yatmaktadır.
Felsefenin ancak ve ancak gündelik dilde geçen sözcüklerin anlamlarının, yapı ve kökenlerinin analiz edilmesi suretiyle gelişebileceğini, felsefenin anlamsız ve sonuçsuz spekülasyonlardan, yalnızca gündelik dilin felsefi çerçevesinin ve gerçeklikle ilgili önkabülleri araştırılması yoluyla kurtarılarak, problemlerinin çözülebileceğini savunan bu felsefe anlayışı, geleneksel felsefe anlayışına ve metafiziğe karşı çıkmaktadır. Buna göre gündelik dilin felsefesi amaçlar için fazlasıyla uygundur ve bu dil özü itibarıyla doğru olan bir gerçeklik görüşüne dayanmaktadır. Gündelik dil felsefesi, çözülemez felsefi problemlerin, gündelik dilden uzaklaşıp, temeli olmayan metafiziksel bir dil yaratmaktan, gündelik dilde geçen sözcükleri yanlış kullanıp anlamlarını çarpıtmaktan kaynaklandığını savunmaktadır.

Güzellik, bir canlının, somut bir nesnenin veya soyut bir kavramın algısal bir haz duyumsatan; hoşnutluk veren hususiyetidir.
Güzellik, estetiğin, toplumbilimin, toplumsal ruhbiliminin ve kültürün bir parçası olarak incelenmektedir.
Gözle görülen nesneler (güzel bir yüz, güzel bir bina gibi), kulakla işitilen bir müzik, dil ile tadılan bir yemek, koklanan bir çiçeğin kokusu gibi beş duyu ile algılananlar yanında güzel ahlak gibi soyut kavramlar da güzellikle ilgilidir.
Felsefedeki estetik yaklaşımda ruhbilimsel güzellik tanımı tarihte felsefenin incelediği bir konu ve felsefenin temel dallarından bir oldu. Değişik çağlarda filozoflar güzelliğe farklı tanımlar getirdiler. Eski Yunan filozoflarından Plotinus güzelliğin ilahi aklın eşya alemindeki ışıltısı olarak tanımladı. 19. yüzyılda Alman filozof Hegel'e göre güzellik, tabiatın kendisinin bütünündeki Mutlak Ruhun görüntüsüydü. Kant güzelliğin subjektifliğini vurguladı, ancak onun sadece duyumsama ile ilgili değil kişinin güzel ve çirkin ile ilgili yargılarının sonucu olduğunu ortaya koydu. Güzel olanın bakılana değil bakana göre belirlendiğini, öznel olduğunu yaklaşıma karşılık; bir başka yaklaşım, güzelliğin tanımını, bakana değil bakılana özgü olan ve simetri, oran gibi tartışılmaz matematik formüllere bağlanmış bir kurallar dizgesi olduğunu savunan, fenomenik güzellik tanımıyla açıklar. Toplumların beğenileri kültürlere ve zamana göre değişim gösterdiğinden mutlak ve ideal güzellikten bahsedilebilmenin mümkün olmadığı öznel güzellik tanımını destekleyen örneklerdir.

Felsefe disiplininde güzelliği onun ve tabiatını anlamanın anahtar temalarından biri estetiktir. Yunanca duygu, duyum ve algı anlamlarına gelir. Felsefede doğruluğu temel alan mantığın ve iyiliği temel alan ahlakın yanında üçüncü inceleme alanı güzelliği temel alan estetiktir.
Besteci ve eleştirmen Robert Schuman iki çeşit güzellik ayırt etmiştir, tabii ve şiirsel. İlki tabiatın tefekküründe görünür, hâlbuki ikincisi insanın bilincinde ve tabiata yaratıcı müdahalesinde yatar. Schuman, müzikte veya başka bir sanatta her iki türlü güzelliğin de ortaya çıktığını ama tabii güzelliğin duyumsanan zevkler olduğuna işaret eder. Şiirsel güzellik tabii güzellğin bittiği yerde başlar.

Güzellik meselesi üzerine Alman felsefesi ve özellikle Alman Romantizmi ile birlikte belirgin bir teorik gelişme döneminin başladığı söylenebilir. Estetik terimi ilk olarak Alman Filozof Alexander Gottlieb Baumgarten aynı isimli kitabında kullanmıştır. Estetik kuramıyla bu konuda söz sahibi olan filozof Immanuel Kant, güzelliğin hem öznel hem de nesnel niteliklere sahip olduğunu kaydetmiştir. Buna göre "güzellik, sonsuzun sonlu olarak kendini göstermesidir". Kant, güzellik deneyimini vurgular; burada özne ya da nesneden öte, deneyimin kendisi önemsenir. Çünkü Kant için güzellik, farklı bir felsefi kategori olarak, nesnelerin duyusal görünümleridir ve duyusallık bu anlamda deneyimle ilintilidir. Hegel'de güzelliği bir idea olarak değerlendirmiştir. Bu düşüncede güzellik-doğruluk ilişkisi bir özdeşlik olarak ele alınmaktadır. Güzellik, idea'nın bir sanat yapıtı olarak gerçekleşmesidir. Hegel'e göre tabiatın kendisi mutlak ruhun bir yansımasıdır ve duyular ile algılanan aslında maddeden ayrılmış olan mutlak ruhun kendisidir.
Bakan kişide beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin niteliği ya da özelliği olarak tanımlanması genel olarak fenomenolojik estetik (estetik gerçekçilik) olarak adlandırılır. Öte yandan güzellik duyumunun, nesnenin bir niteliği olmaktansa, öznenin duyumsayış şeklinin yapılanmışlığıyla ilintili olduğu varsayımı vardır. Buna göre güzellik, bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse psikolojik estetik (estetik öznelcilik) olarak adlandırılır. Güzellik kavramının nesnel mi yoksa öznel temelli mi olduğu süregiden bir tartışma konusudur. Estetik gerçekçiliğin güzelliği belirlediğini ve nesnel olduğunu savunanlar objedeki simetrinin, altın oran'a uygunluğun ve Fibonacci serisine göre dizilişin tabiatta varlığını savunurlar. Estetik öznelciliğin ağır bastığını vurgulayanlar ise tarih boyunca güzel diye tanıtılan insanların vasıflarının zaman içinde ne kadar farklılaştığını ortaya koyarlar. Güzel denilenin dış etkenlere göre nasıl değişiklik gösterdiğini irdelerler. Buna göre 1800'lü yıllarda yapılmış bir Goya tablosundaki tombul görünüşlü güzel kadın tasviri ile günümüz süpermodel'leri arasında çok büyük farklar vardır. Toplumların beğenileri estetik öznelciliğe göre zaman içinde farklılaşmıştır.

Güzelliğin varlık alanı ile bakışın bununla ilişkisi sorunu, estetik kuramların önemle üzerinde durdukları temel meselelerden biridir. Güzellik ve Doğruluk, Güzellik ve İyi, Güzellik ve Yücelik güzel ile ilişkili olarak değerlendirilen öteki konu başlıklarının bazılarıdır. 
Güzel, güzel olan ve güzellik gibi kavramlar üzerine Platon'dan beri süregelen birtakım tartışma ve değerlendirmeler söz konusu olmakla birlikte, felsefe-içinde güzellik kuramı gibi çok geliştirilmiş bir alan yoktur. Platon, güzelliğin mutlak olduğunu ideal bir güzelliğin var olması gerektiğini açıklar. Güzellik, güzel kadın duyumunun ideal formudur. Buna göre, güzellik, duyumların ötesinde var olan ve tek tek güzellik duyumlarını şekillendiren bir idea'dır. Plotinus'a göre güzellik, ilahi akıl'ın dünyadaki yansımasıdır. Aristoteles, "güzel olan, salt kendisi için arzulanabilir olandır" demektedir. Ayrıca ona göre, güzellik matematiksel bir orantı gibi ele alınır. Güzel olan kavranabilir olmalıdır ve bu da oran ve ölçü ile ilgilidir. 

Güzelliğin batı teorisindeki en erken tanımı Sokrates öncesi dönemden İyonyalı Pythagoras (Pisagor) gibi düşünürlerin çalışmalarında yer bulur. Pisagor'cu okul, matematik ve güzellik arasında güçlü bir bağ olduğunu keşfetmişti. Bilhassa, nesnelerin altın oran'a göre oranlandığında daha çekici göründüğünü kaydettiler. Antik Batı Anadolu ve Atina mimarisi, bu simetri ve oran görüşüne dayanmaktaydı. Modern araştırmacılar altın orana göre ölçülendirilmiş ve simetrik olan insan yüzlerinin olmayanlarınkinden daha çekici olduğunu belirtirler.
Simetri de güzellikte çok önemlidir çünkü kalıtsal veya edinilmiş bir kusurun olmamasına işaret eder. Biçem ve modanın çok geniş ölçüde farklılık göstermesine rağmen, kültürler arası araştırmalar, insanların güzelliği algılamalarında çeşitli ortak noktalar bulmuştur. Örneğin, büyük gözler ve açık ten rengi bütün kültürlerde güzel bulunmuştur. Bebek özellikleri bütün kültürlerde tabiatından gelen bir çekiciliktedir ve gençlik, güzellik ile ilişkilidir. Güzel yüz tercihinin insanların bebeklik devirlerinden edinilmiş bir duyum olduğu ve değişik cinsiyet ve kültürlerde benzer çekicilik taşıdığı görüşü mevcuttur.
Batı uygarlığında erkek güzelliği standardı için Yunan ve Roma sanatçıları temeller koyarlar. Bu tanım hala erkeklerde yakışıklılık ve etkileyici iyi görünme tasviri olarak kabul görür.

Bir kişinin "güzel" olarak vasıflandırılması, ister şahsi görüş olsun ister toplumun ortak değer yargısı olsun sıklıkla, kişilik, zeka, zarafet, cazibe gibi "iç güzelliğinin" ve sağlık, gençlik, ortalamaya yakınlık ve yaygınlık, cilt gibi "dış güzelliğin" bir birleşimine dayanır. Araştırmalar insanlarda beğenilerin ortaya çıkmasında, hayvanlarda olduğu gibi eş seçimi kriterlerinin en etkili fenomen olduğu olduğunu ortaya koymuştur.
Dış güzelliği ölçmenin ortak bir yolu toplumun ortak kararı veya genel kanısı Güzellik yarışması gibi törenlerde ortaya konur. Ancak iç güzelliğin ölçülebilmesi, her ne kadar güzellik yarışmaları sıklıkla bunu dikkate aldığını iddia etse de daha zor olan bir konudur. 

Fizikî güzelliğin kuvvetli bir göstergesi, yaygınlık ve eş arama davranışıdır. Bir karma görüntü oluşturmak maksadıyla insan yüzleri görüntülerinin bir ortalaması alındığında "ideal" görüntüye tedricen daha yakın olur ve daha çekici olarak algılanır. Bu durum ilk olarak 1883 yılında Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton tarafından vejetaryenlerin yüzleri ve et tüketenlerin yüzleri fotoğrafik olarak üst üste bindirilip birleştirildiğinde her birinde tipik bir yüz görüntüsü olup olmadığının araştırılması sırasında fark edildi. Bunu yaptığı zaman fark etti ki, birleştirilmiş yüz görüntüleri herhangi bir tek fotoğraftaki yüzden çok daha çekiciydi. Araştırmacılar sonuçları daha kontrollü deney koşullarında tekrarladıklarında ve bilgisayar ortamında elde edilmiş, matematik olarak ortalaması alınmış bir dizi yüz resminin tek bir resimden daha güzel olduğunu buldular. Evrimsel olarak eşeyli canlıların kendilerini baskın olan yaygın ve ortalama şekle sokarak çekmeleri gerektiği bir anlam ifade eder. Doğal seçilim sonuçları, nesillerin değişiminde faydalı niteliklerin mahzurlu yanları ile yer değiştirir. Bu durum evrimi açıklayan temel kuvvettir ve Darwin'i biyolojide unutulmaz kılan ana kavramdır. Böylece tabî seçilim, faydalı özelliklerin gittikçe bir sonraki nesilde yaygınlaşır öte yandan mahzurlu özelliklerin gittikçe azalır. Eşeyli bir canlı bu yüzden uygun bir partneri ile eşleşmek isterken tuhaf, sıra dışı görünüşlü özellikleri olan bireylerden kaçınması gerekirken ortalamaya yakın ve baskın yaygınlıkta olan bireyleri bilhassa tercih etmesi gerekirdi. Bu durum eş seçimi olarak tanımlanır.

Genel olarak beğenilen bir kadının araştırmalar sonucunda belirlenmiş bir diğer dış özelliği bel/kalça ölçüsü oranının 0.7 civarında olmasıdır. Bel/kalça oranı kavramı, Austin, Texas Üniversitesi fizyolojistlerinden Devendra Singh tarafından geliştirilmiştir. 
Fizyolojist, bu orantının tam olarak kadının doğurganlığına işaret etmekte olduğunu göstermiştir. Geleneksel olarak modern çağ öncesinde yiyecek daha kıt olduğu zamanlarda kilolu insanlar zayıflara göre daha çekici bulunuyordu.

Öte yandan güzellik ideali ırkî birliği güçlendirir. Karışık ırktan çocuklar genellikle ebeveynlerinden daha çekici görünürler çünkü kalıtsal çeşitlilik kendi ebeveynlerinde bulunan genetik miraslarındaki hatalardan korur.

İç güzelliği' fizikî olarak gözlemlenemeyen bir şeyin olumlu 

Hak, kişilerin hukuk düzenince korunan menfaatleridir. Kişilerin lehlerine olan bir durumun kanunlar tarafından korunması, bu korumaya uymayan kişilere karşı ise kanuni girişimlerde bulunulması gibi yetkiler verir. Esasen Arapçada hukuk kelimesinin tekil hâli olan bu kelime, zamanla kişilerin hukuken korunan menfaatlerini tanımlamak için kullanılırken, hakların oluşturduğu düzene ise hukuk adı verilmiştir.
Hak kavramının tam olarak ne olduğuna dair çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Bazı hukukçulara göre, hak, ilgilisine ait bir irade kudreti iken, bazılarına göre ise bu iradeyi harekete geçiren şey, yani menfaattir (yarar). Bazı yazarlar ise bu iki görüşü birleştirerek hukuken korunan menfaate hak denildiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık, Duguit ve Kelsen gibi bazı yazarlar ise hak diye bir şeyin olmadığını savunmaktadır.

Hak, kişinin hukuken korunan ve sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi veren bir menfaattir. Hak, esasen Arapça hukuk kelimesinin tekil hâlidir. Günümüzde ise hak kavramı, kişilerin hukuken menfaati olarak tanımlanmaktadır.
Hak kavramı, hukuk doktrininde üzerinde uzlaşma sağlanmış bir kavram değildir. Yazarlar, hakları kendilerince tanımlamışlar ve böylece kendilerine ait teoriler oluşturmuşlardır. Bununla birlikte, hak kavramını reddeden yazarlar da vardır.
Haklar çeşit çeşittir, bu nedenle doktrinde de haklar türlere ayrılarak incelenmiştir. Bu ayrım, hakkın niteliğine ve uygulanma alanına göre yapılabildiği gibi; para ile ölçülebilme, kullanımının etkisi, kullanma yetkisi ve hakkın bağımsız olup olmamasına göre de yapılabilir.
Hak sahibi, hakkından onu kullanarak yararlanır. Bu kullanım sırasında hak sahibinin dikkat etmesi gereken noktalar vardır. Buna göre, hak sahibi hakkını dürüstlük kuralına uygun olarak kullanmalıdır. Dürüstlük kuralı ise, kişinin bir olayda namuslu, dürüst ve makûl bir insanın sergilemesi gereken tavrı sergilemesidir. Aksi hâlde, hakkın kötüye kullanıldığı sonucuna ulaşılır. Hakkın kötüye kullanımını ise hukuk düzeni korumaz.
Haklar, hukuki işlemlerle kazanılır ve kaybedilir. Hukuki işlem, tarafların hukuki bir sonuç doğurmak kastıyla yapmış oldukları işlemlerdir. Bu işlemler, türlerine göre çeşitli geçerlilik şartları barındırabilirler. Bu şartları taşımayan bir işlem geçersiz sayılacağından, ortada korunacak bir hak da olmayacaktır. Fakat bazı hâllerde, iyi niyet de varsa, hukuken geçersiz olan bir işleme rağmen hak geçerli bir işlem varmış gibi kazanılabilecektir. Ancak bunun istisnaları sınırlı olup anca kanunlarda öngörülebilen hâllerde geçerli olabilecektir.

İrade teorisi, Alman hukukçusu Friedrich Carl von Savigny ve öğrencisi Bernhard Windscheid tarafından açıklanan bir teoridir. Bu teoriye göre hak, hukuk düzenince tanınan ve korunan kişiye ait bir irade kudretidir. Windscheid, hak sahibinin iradesinin diğer kişiyi etkilediğini savunmuştur. Ona göre, bir kişi başkalarını kendi iradesine göre harekete zorlayabilirse hak sahibi olabilir. Bu teori, kısaca bir iradenin diğerine karşı üstünlüğü anlamına gelmektedir. Haklar kişilerin yaptıkları tercihleri korurlar, bu yönüyle de haklar kişilerin hukuken korunan tercihleri olarak da tanımlanabilir.
İrade teorisi, hakkı sadece irade kudreti ile ilişkilendirdiği ve içeriğini belirtmediği için eleştirilmiştir. Bu teorinin doğru olduğu varsayıldığında, çeşitli nedenlerle irade kudretinden geçici ya da kalıcı olarak yoksun kalan kişilerin hak sahibi olamayacağının kabul edilmesi gerekir. Halbuki bu durumda olan kimseler de hak sahibi olabilmektedir.

Menfaat teorisi de Alman hukukçu Rudolf von Jhering tarafından savunulmuştur. Jhering'e göre, hak sahibi olan iradeyi harekete geçiren sebebi de araştırmak gerekir. Ona göre hakkın özü menfaattir, bu nedenle hak da hukuken korunan kişisel menfaattir. Önemli olan, bu menfaatin hukuk düzeni tarafından korunuyor olmasıdır, korunmayan menfaatler hak olarak kabul edilemez. Hakların esası ise hak sahiplerinin menfaatlerini korumak ve hatta artırmaktır.
Menfaat teorisi bir yönüyle de hakları ödevlerin dayanağı ya da gerekçesi olarak görmektedir. Bu görüşte olan yazarlara göre, bir kişinin çıkarı, ancak başka bir kişiyi ödev sorumluluğu altına itmeye yeterliyse onu hak sahibi hâline getirir. Teoriye yönelen eleştiriler de, bu teorinin hakla ödev arasındaki bu bağından kaynaklanmaktadır. Bu görüşü eleştirenlere göre, haklar ödevlerin yansıması olarak görülmektedir ve bu yanlıştır. Bir diğer eleştiri ise, hak ile menfaatin ayrılabilmesinin göz ardı edilmesi üzerinedir. Söz konusu menfaatten istifade etmeyen hak sahipleri de olabileceği gibi, o menfaatten istifade eden ama hak sahibi olmayan kişiler de vardır. Bir diğer eleştiri ise, teorinin iradeye önem vermemesi üzerine olmuştur.

Bu iki teoriyi birleştiren karma teoriye göre hak, insana irade kudreti tanınarak korunan menfaattir. Bu teoriyi savunan Alman hukukçu Georg Jellinek'e göre, hak kavramını tanımlamak için sadece irade ya da menfaat kavramları yeterli değildir. Bu iki unsurun da birlikte yer alması gerekir. İrade teorisinden farklı olarak, karma teoride menfaat sahibi kişinin iradesinin olması gerekli değildir.

Hak kavramını reddeden iki teori vardır. Bunlardan ilki Fransız hukukçu Léon Duguit'e aittir. Duguit'e göre hukuk metafizik kavramların egemenliğinden kurtulamamıştır. Hak da bu nedenle hayali, fizikötesi bir kavramdır. Gerçekliğe sahip olan yalnızca hukuk kurallarıdır. Bu kurallar da hak yaratmaz, hukukî durum yaratır.
Bir diğer teori ise Avusturyalı hukuk teorisyeni Hans Kelsen'e aittir. Kelsen'e göre, hak hukuk kuralı olduğu için vardır. Hukuk kuralı hakkı belirtmez, hukukî yükümlülükleri ve ödevleri belirtir. Bu nedenle hak hukuktan farklı bir şey değildir, yalnızca hukukun bireyselleştirilmesi ve somutlaşmasıdır.

Hakkın üç unsuru vardır. Bunlar; irade, menfaat ve hukuki korumadır. Hak ancak kişilere ait olabilir ve kişinin iradesi ile kullanılır. Bu kişiler gerçek (insan) ya da tüzel (insan ya da mal topluluğu) kişi olabilirler. Kişilere ait olan hakkın özü menfaat olmalıdır. Menfaat ise korunmaya değer bir iyilik, avantaj olarak tanımlanır. Son olarak ise, kişilerin sahip olduğu bu menfaatin hukuk düzenince korunuyor olması gerekir.

Haktan bahsedilebilmesi için ortada bir kişi olması gerekir. Bu kişi gerçek bir kişi olabileceği gibi, tüzel kişi de olabilir. Hukuken kişi, hak ve borçlara sahip olabilen varlık olarak tanımlanır. Kişi olmadan hak olamaz.
Gerçek kişiden kasıt, insandır. Kişilik, çocuğun tam ve sağ olarak doğmasıyla başlar. Tam ve sağ doğmak şartıyla, anne rahmine düşen çocuk da hak sahibi olabilir. Fakat doğuma kadar geçen sürede sahip olduğu hak ehliyeti sınırlıdır. Tüzel kişi ise belirli bir amacı gerçekleştirmek için bağımsız bir varlık hâlinde örgütlenen, hak ve borç sahibi olabilen kişi veya mal topluluklarıdır. Bu kişiler, idare hukukuna tâbi kamu hukuku tüzel kişileri (devlet, mahallî idareler ve kamu kurumları) olabileceği gibi; dernek, vakıf ve şirketler gibi özel hukuk tüzel kişileri de olabilir.
1. İrade (İstenç): Hak aslında kişilere hukuk sistemi tarafından verilen irade gücüdür. Kişi bu güç ile kendi iradesini başka birisine/birilerine -hukukun çizdiği sınırlar içerisinde- kabul ettirebilmekte ve belirli bir yönde davranmaya zorlayabilmektedir. (Elbette ki herkesin eşit haklara sahip olduğu konularda bu zorlama ortaya çıkamayacaktır. Ancak bu durumda yine de hak başkası tarafından çiğnendiğinde kişi kendisine tanınan bu iradenin korunması yönünde diğer kişilerin zorlanmasını devletten talep edebilecektir.) Buna göre hak, bir kişinin iradesinin diğer kişilerin iradelerinin üzerindeki üstünlüğüdür. İrade hakkın biçimsel yönünü tanımlar ve içeriği (özü) ile ilgilenmez.
2. Menfaat (Yarar): Hak, hukuk düzeni tarafında korunmakta olan bir menfaattir. Başka bir deyişle hakkın özünü kişinin lehine olan bir menfaat (fayda, yarar) oluşturmaktadır. Ancak buna karşın her menfaat (çıkar) hak olarak kabul edilemez çünkü hukukun tanımlamadığı bir menfaat hak olarak nitelendirilemez. Mantıksal olarak da hukuka aykırı çıkarlar hukuk düzeni tarafından korunmadıklarından birer hak değildirler. Ayrıca kimi menfaatler hukuk sistemi tarafından korunmakla beraber sahibine yararlanıp yararlanmama yönünde seçme hakkı verilmiştir. Kimi durumlarda ise bazı haklar kişinin kendisi istemese bile korunur. Menfaat, bir kişi için iyi, önemli olan, kendisine avantaj sağlayan bir şeydir. Hakkın özü, menfaattir, bu yüzden haktan bahsedilmek için ortada bir menfaat olması gerekir. Menfaatin ne olduğu somut olarak tespit olunamaz. Her olayda ve durumda bunun ayrı ayrı tespit edilmesi gerekir. Bu menfaatin, kişiye kendi düşüncesine göre maddi veya manevi bir iyilik, avantaj, getiri sağlaması gerekir.

Bir kişinin bir menfaatinin hak kabul edilebilmesi için o hakkın hukuk düzenince tanınması ve korunması gerekir. Korunmayan bir menfaat hak olarak kabul edilemez. Her menfaat hukuk düzenince tanınmaz ve korunmaz. Bu nedenle ortada bir hak varsa menfaatin olduğu kabul edilirken, menfaatin olduğu her durumda hakkın da olduğu ise kabul edilmez. Menfaatler, kanunlarda düzenlenir ve böylece koruma altına alınırlar. Haklar, hukuk düzenince korunurlar. Bu nedenle hakkı ihlal edilen kişi, hakkını ihlal eden kişiden ihlale sebep olan fiilini sonlandırmasını istemesine rağmen bir sonuç alamıyorsa, hukuk düzenince görevlendirilmiş ve yetkilendirilmiş mercilerden hakkının korunmasını istemesi gerekir. Bu isteme dava denir.

Hukuk düzenlerince tanınan ve korunan birçok hak vardır, bu yüzden hak çeşitleri doktrinde de kabul görmüş bir listelemeye tâbî değildir. Yazarlar, kitaplarında farklı farklı listelemeler yapmışlardır. Yine de, özellikle Roma Hukukunda yapılan ayrıma göre, haklar, mutlak ve nisbî olmak üzere iki kategoride incelenir. Mutlak haklar, hak sahibinin herkese karşı ileri sürebileceği haklar iken, nisbî haklar ise hakkın doğası gereği sadece belirli kişi ya da kişilere karşı ileri sürülebilen haklardır.
Haklar kişi ile devlet arasında ve kişiler arasında olmasına göre de bir ayrıma tâbî tutulmaktadır. Kişi ile 

Sami Harun Tekin (d. 28 Haziran 1977, Ankara), Türk müzisyen ve köşe yazarı. Mor ve Ötesi'nin vokalist ve gitaristidir. 2013'te yazmaya başladığı BirGün'den 2015 yılında ayrılmıştır.

1988 yılında eğitimine başladığı Alman Lisesi'nde Kerem Kabadayı ile tanışarak 1990'da kurdukları Decision grubu ile mor ve ötesi'nin temellerini attılar. Harun Tekin 1991 yılında grubun tarzının belirlenmesi ile gitar çalmaya başladı. Decision 1995'te mor ve ötesi olarak kurulduğunda, Derin Esmer'in teşvik ve yardımları ile şarkı söylemeye başladı. Harun Tekin mor ve ötesi ile 1996 yılının Haziran ayında "Şehir" albümünü çıkarmış, aynı yılın Ekim ayında Boğaziçi Üniversitesindeki felsefe öğrenimine başlamıştır.
Yıllar geçtikçe Harun Tekin için müzik daha ön plana çıksa da, dersin kendisinden çok konularıyla ilgilenmesi ve akademik okumalardan sıkılmaması, üniversitede başarılı olmasını sağlamıştır.
Harun Tekin 1999'da çıkardığı Bırak Zaman Aksın albümünün ardından Marmara Depremi sonrası Açık Radyo Deprem İletişim Merkezi'nde çalıştı. Bu dönemde iki yayın dönemi boyunca programcı olarak yer aldı. Ayrıca 1999 yılının Nisan ayında kendisine gönderilen e-maillere cevap vermek için okulunu dondurarak ertesi sene eğitimine devam etti.
2001 yılı fiziksel olarak en çok zorlandığı yıl oldu. Gül Kendine albümü hayatının her alanını amansızca kapladı. Bir yandan Boğaziçi Üniversitesindeki felsefe ve psikoloji eğitiminin son yılını yaşarken, bir yandan da grubun tarihindeki en yoğun dönemlerinden birine tanık oldu. Eylül ayında Boğaziçi Üniversitesinden mezun oldu. mor ve ötesi ile katıldığı Eurovision'da "Deli" isimli şarkıyla 7. oldu.
Aynı zamanda Star TV'de yayınlanmış olan Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi adlı dizide başrol oyuncusu Behzat Ç.'nin kızı Berna'nın sevgilisi rolünü oynamıştır. Birden fazla bölümde görülmüştür.

Hasan Âli Yücel (17 Aralık 1897, İstanbul - 26 Şubat 1961, İstanbul), Türk felsefe öğretmeni, eski millî eğitim bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusudur.

Hasan Âli Yücel, 17 Aralık 1897'de İstanbul'da doğdu. Baba tarafından Posta Nazırı Giresun, Göreleli Hasan Ali Efendi'nin, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albay Ali Bey'in torunudur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım'dır. 
Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmânî, Vefâ İdâdîsi, Cağaloğlu Darülmuallimîn-i Aliyye (Yüksek öğretmen okulu) okullarında sürdürdü. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde hukuk öğrenimi gördü. 1919 yılında bu fakülteden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi ve 19 Aralık 1922'de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden İzmir milletvekili olarak meclise girdi ve art arda dört dönem milletvekilliği yaptı. 
Oğlu şâir Can Yücel, babası için "Hayatta ben en çok babamı sevdim" başlıklı bir şiir yazmıştır.

28 Aralık 1938'de Hasan Âli Yücel, 2'nci Celal Bayar hükûmetinde Millî Eğitim Bakanlığı'na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu'nun İTÜ'ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi'nin kurulması), Köy Enstitüleri'nin kurulması, dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi ve ilk resmî ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi'nin ön çalışmaları, hep onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. 1942 yılında kendisine bir suikast girişiminde bulunulmuştur.
20 Mayıs 1940'ta Devlet Konservatuvarı'nın kurulması, Türkiye'nin UNESCO'ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946'da Üniversiteler Yasası çıkartılmıştır. "Bu yasayla, yükseköğretim kurumlarının bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilip mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturularak üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç ise "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."

5 Ağustos 1946'da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü bakanlık görevinden istifa ettikten sonra gazetecilik görevine geri döner; Ulus'ta yazılar yayınlar, 21 Kasım 1950'de, söz konusu gazeteyle ilişkisi bozulunca, Cumhuriyet Halk Partisi’nden de ayrılır, politik hayatını noktalar.
1950-1960 arası yıllarda Cumhuriyet gazetesinde "Köşemden" başlığı altında yazılar yazar, yurtdışı gezilere çıkar;
Kıbrıs ve İngiltere gezilerinden sonra izlenimlerini, düşüncelerini Kıbrıs Mektupları ve İngiltere Mektupları adıyla yayınlar. Bir süre İş Bankası Yayın İşlerini yönetir, 1960'ta bu görevini bırakır.

Hasan Ali Yücel; 26 Şubat 1961 sabahı, İstanbul'da misafir olarak kaldığı Prof.Dr. Tevfik Sağlam'ın evinde enfarktüs'ten vefat eder. Cenazesi, 3 Temmuz 1943'te açılışını yaptığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği'nden alınarak Ankara'ya getirilir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde katafalka konulur ve 2 Mart'ta büyük bir törenle Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verilir.

Giresun'un Görele ilçesinde adına "Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi" kurulmuştur. İstanbul Üniversitesi'nin eğitim fakültesi de "Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi" adıyla kurulmuştur.

1926: Sûrî, Tatbîkî Mantık
1932: Goethe: Bir Dehanın Romanı
1936: Fransa'da Kültür İşleri
1938: Türkiye'de Ortaöğretim
1947: Davam
1950: Hasan Âli Yücel'in Açtığı Davalar ve Neticeleri
1952: Mantık Dersleri
1956: İyi Vatandaş İyi İnsan
1957: Edebiyat Tarihimizden
1958: İngiltere Mektupları
1960: Hürriyet Gene Hürriyet cilt 1
1961: Allah Bir
1964: Hürriyet Gene Hürriyet cilt 2
1970: Atatürk(Salih Omurtak ile)
1974: Kültür Üzerine Düşünceler
1990: Geçtiğim Günlerden
1998: Hürriyet Gene Hürriyet cilt 3
1998: Pazartesi Konuşmaları
1998: Dinle Benden

1998: Mustafa Çıkar, Hasan Âli Yücel ve Türk Kültür Reformu, Ankara, İş Bankası Kültür Yayınları
2000: Şinasi Sönmez, Eğitimde ve Siyasette Hasan Âli Yücel, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları
2001: Celâl Şengör, Hasan-Âli Yücel ve Türk Aydınlanması
2007: Alev Coşkun, Hasan Âli Yücel-Aydınlanma Devrimcisi, Ankara, Cumhuriyet Kitapları
2009: Mehmet Başaran, Öğretmenim Hasan Âli Yücel, Ankara, İş Bankası Kültür Yayınları
2021: Tanıl Bora, Hasan Âli Yücel, İstanbul, İletişim Yayınları

MEB'deki Hasan Âli Yücel'in yaşamöyküsü 20 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hasan Âli Yücel Hatıra Parası 18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir Kültür Adamı Olarak Hasan Ali Yücel, Doç. Dr. Azmi Bilgin

Haskala (İbranice: השכלה; "aydınlanma", "eğitim", "akıl", "zihin duyusu" anlamındaki שכל "seẖel" kökünden gelir), Yahudi Aydınlanması, 18. ve 19. asırlarda Avrupa Yahudileri arasında ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Hareketin savunucuları, aynı devirde Avrupa'da tezahür eden Aydınlanmanın öne çıkardığı fikirleri benimsemekten yana tavır aldı. Yahudilerin Avrupa cemiyet hayatına entegre olması için bunun gerekli olduğunu, dindışı bilimler, İbrani dili ve Yahudi tarihi konusunda eğitimin artırılmasını teşvik etti. Haskala, bu yönüyle, Avrupa Yahudilerinin seküler dünyayla iç içe hâle gelmesinin başlangıcıdır. Bunun neticesinde ilk Yahudi siyasi hareketleri doğdu ve Yahudilerin, içinde yaşadıkları Avrupa toplumlarında onlarla eşit haklara sahip bir hayat sürme kavgaları başladı. Aşkenazi Yahudiliğinin -özellikle Kuzey Amerika'da ve İngilizce konuşulan diğer Amerika ülkelerinde- farklı dini akımlara veya mezheplere bölünmesinin tarihteki başlangıcı, Haskala savunucularının içtihatlarına karşı alınan çeşitli tavırlardır. Haskala hareketinin liderlerine Maskil (מַשְׂכִּיל) denir.
Daha dar anlamıyla haskala Tanah İbranicesi ve ayrıca şiirsel, ilmi ve İbrani edebiyatının eleştiriye müsait kısımları üzerinde yapılan çalışmaları anlatırken kullanılır. Günümüzde bu terim ayrıca Mişna ve Talmud gibi ikincil derecedeki Yahudi dini kitapları hakkında yapılan son devre ait eleştirel incelemeleri anlatırken bunların Ortodoks Yahudilerin bu kitapları analiz yaklaşımından farklılığını göstermek için dile getirilir.
Haskala, Avrupa Aydınlanmacılığından, Yahudi inançlarının felsefesinde ve temellerinde değişikliğe yol açan bir reform olmakla ayrılır. Haskalacılar, Yahudilerin Avrupa toplumları içinde eşit haklara sahip bir konuma gelebilmesi için Yahudilerin günlük yaşamlarında yapmaları gereken değişiklikleri öneriyordu. Hareketin Ortodoks Yahudiliğe yönelik reddiyeci temayülleri Yahudi asimilasyonuna etken oldu, Doğu Avrupa'da ise yeniden filizlenen Yahudi tasavvufu ve geleneksel hahamlık sistemiyle çatıştı. Bu cümleden olarak Reform Yahudilik ve Yeni Ortodoks Yahudilik mezhepleri dallandı. Spinoza ve Salomon Maymon gibi erken dönem Haskala savunucuları ladinî bir kimliğe bürünmeyi savunmuşlarsa da 19. asra kadar seküler Yahudi akımların Yahudiliğin yerini alması gerçekleşmedi (burada zikredilenlerden birincisi etnik Yahudilik ikincisi dini Yahudilik anlamındadır).20. asırda Gerşom Şolem Haskalacı tarihçiler tarafından göz ardı edilen Yahudi tasavvufuna yeniden önem verilmesine öncülük etti.

Yahudi Aydınlanma Hareketi: Haskala (Ali Osman Kurt)

Felsefede, hazcılık veya hedonizm, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüş. Hedonizm terimi felsefe, sanat ve psikolojide hem duyusal hazzı hem de daha entelektüel veya kişisel arayışları kapsayan bir dizi teori veya uygulamayı kapsayabilmektedir. Aynı zamanda bu terim günlük dilde başkalarının zararı pahasına kısa vadeli haz peşinde koşan egoist kişiler için de bir aşağılama ifadesi olarak kullanılabilmektedir. Felsefede hedonizmin temsilcisi olarak gözüken Kirene Okulu, Sokrates'in öğrencisi Aristippos (MÖ 435-355) tarafından kurulmuş, daha sonra Epikür tarafından devam ettirilmiştir.
Antik Yunanistan'da ortaya çıkan hazcılık, 19. yüzyılda ortaya çıkan İngiliz faydacılığını etkilemiştir.

Haz, hedonizmin her türünde merkezi bir rol oynar. İyi hissettiren ve bir şeyden keyif alınmasını içeren deneyim anlamına gelmektedir. Haz, kötü hissetme halleri olan acı veya ıstırap ile zıtlık gösterir. Hedonizm tartışmaları genellikle daha çok hazza odaklanmaktadır, ancak hazzın olumsuz tarafı olarak acı da bu tartışmalarda eşit derecede yer almaktadır. Hem haz hem de acı dereceler halindedir ve pozitif derecelerden nötr bir noktaya ve negatif derecelere doğru giden bir ölçek olarak düşünülmüştür. "Mutluluk" terimi bu gelenekte genellikle hazzın acı üzerindeki etkisini ifade etmek için kullanılır.
"Haz" terimi genellikle günlük hayatta yemekten ya da cinsellikten alınan keyif gibi duyusal zevklerle ilişkilendirilir. Bununla birlikte, en genel anlamıyla, spordan keyif almak, güzel bir gün batımı görmek veya entelektüel açıdan tatmin edici bir faaliyette bulunmak da dahil olmak üzere her türlü olumlu veya hoş deneyimi kapsamaktadır. Zevk üzerine teoriler, tüm bu zevkli deneyimlerin ortak noktalarını ve onlar için neyin gerekli olduğunu belirlemeye çalışır. Bunlar geleneksel olarak nitelik teorileri ve davranış teorileri olarak ikiye ayrılır. Nitelik teorileri, hazzın haz verici deneyimlerin bir niteliği olduğunu savunurken, davranış teorileri hazzın bir anlamda deneyimin dışında olduğunu, çünkü öznenin deneyime karşı tavrına bağlı olduğunu ifade eder.
Hedonizmin çeşitli versiyonlarının makul olup olmadığı, hazzın doğasının nasıl algılandığına bağlıdır. Hedonizmin birçok biçiminin önemli bir özelliği, kendi alanlarına dair basit ve bütüncül açıklamalar yapabilmeleridir. Ancak bu, yalnızca hazzın tek bir olgu olması durumunda mümkündür. Bu durum, temelde ortak bir özelliği yokmuş gibi görünen çok çeşitli haz deneyimleri nedeniyle sorgulanmaktadır. Nitelik teorisyenlerinin bu duruma verdikleri karşılık genellikle haz deneyimlerinin haz verici kısmının sıradan bir nitelik değil, daha üst düzey bir nitelik olduğunu belirtmektir. Davranış teorileri bu argümana daha kolay cevap verebilmektedir, çünkü tüm zevkli deneyimler için ortak olanın, genellikle arzu ile özdeşleştirilen benzer bir davranış biçimi olduğunu kabul edebilirler.

Güdüsel hedonizm olarak da bilinen psikolojik hedonizm, bizi neyin motive ettiğine dair deneysel bir teoridir. İnsanların tüm eylemlerinin hazzı artırmayı ve acıdan kaçınmayı amaçladığını ifade eder. Bu genellikle egoizm ile birlikte anlaşılmaktadır, yani her insan sadece kendi mutluluğunu hedefler. Örneğin Thomas Hobbes, bir kişinin egosunun davranışlarını belirlemede birincil dürtü olduğunu teorileştirmiştir. İnsan eylemleri, hazza neyin sebep olduğuna dair inanışlara dayanır. Yanlış inanışlar yanlış yönlendirebilir ve dolayısıyla her bir kişinin eylemleri haz ile sonuçlanamayabilir, ancak psikolojik hedonizme göre başarısız eylemler bile haz düşünceleri tarafından güdülenir. Hazcılık paradoksu, haz arayışının, diğer güdüleri izlemekten elde edilecek olandan daha az gerçek haz ile sonuçlanması anlamında kendi kendini yenilgiye uğrattığı tezini ele alır.
Psikolojik hedonizm, insan davranışını açıklayan basit bir teori sunar. Haz arama davranışı, sıradan bir olgu olduğu için sezgisel olarak akla yatkındır ve zaman zaman insan davranışlarına hakim olabilir. Bununla birlikte, psikolojik hedonizmin tüm davranışları açıklayan bir teori olarak genelleştirilmesi oldukça tartışmalıdır. Buna karşı çıkanlar, zevkten başka şeyler için egoist güdüler (sağlık, kişisel gelişim, ölüm sonrası şöhret gibi) ve özgeci güdüler (kişinin çocuğunun mutluluğunu gözetmesi, daha büyük bir amaç için hayatını feda etmesi gibi) içeren ve zevk açısından makul bir açıklaması yokmuş gibi görünen eylemleri örnek gösterir. Psikolojik hedonistler bu tür durumları haz arama davranışı açısından yeniden yorumlarlar. Örneğin, kişinin çocuklarını mutlu görmesinin veya ölümünün anlamlı olacağını bilmesinin, anlık hazlarından fedakârlık eden kişiye haz getirdiğini ortaya koyarlar.
Eleştirmenler ayrıca, bir kişinin iç gözlem yoluyla haz arayışının sadece diğerleri arasında bir tür motive edici güç olduğunu fark edebileceğini ve her durumu haz/acı açısından yeniden yorumlamanın bu sonuca aykırı olduğunu iddia ederler. Ayrıca eleştirmenler, psikolojik hedonizmin insanları neyin motive ettiğine dair temel iddiasının felsefeden ziyade psikoloji biliminin alanına girdiğini ve bu nedenle onu doğrulamak veya çürütmek için deneysel kanıtlar gerektirdiğini öne sürmektedir.

Aristippos'a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamın gereği hazdır. Haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bundan öteye geçmez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiği hazza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler.
Aristoppos'a göre bedensel hazlar tinsel hazlardan daha önemlidir ve hazzın niteliği önemsizdir. Onun için haz geçmişte ya da gelecekte değil, şimdide aranmalıdır.

Epikür de hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. Ne var ki Epikür, Aristippos'un bedensel hazzına karşı tinsel hazzı yeğler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde koşmakla değil, bilgelikle varılır. En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza da bilgelikle varılabilir.
Epikür'e göre hazzın niteliği önemlidir. Ona göre, şiddetli hazlardan kaçınılmalı ve dingin hazlar tercih edilmelidir. Ayrıca, kişi anlık olarak haz veren şeylerin gelecekteki hazları azaltabileceğini öngörerek hareket etmelidir.
Epikür'ün hazcılığını anlatan bir hikâye şöyledir:

Ünlü bir sporcu arabasına binmek üzereyken yanına bir kadın yaklaşır. Sporcuya küçük bir bebeğinin olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadığını, onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatır. Kadının anlattıkları sporcuyu etkiler. Hemen çek defterini çıkarır ve yüklüce bir para meblağı yazarak kadına verir ve Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın der. Sporcu ertesi gün kulüpte öğle yemeği yerken yanına bir arkadaşı yaklaşarak, Geçen gün çocuklar, bir kadının sizinle konuştuğunu ve o kadına yüklüce bir çek verdiğinizi söylediler der. Ünlü sporcu, 'Evet, ne olmuş' der. Arkadaşı, 'O kadın bir sahtekar, zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyerek para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.' der. Sporcu büyük bir sevinçle, 'Öyle mi, yani ölümü beklenen bir bebek yok mu? İşte bu hafta duyduğum en güzel haber bu.' der.

Hegelcilik, asıl olarak Hegel sonrası Hegelcilerin özellikle onun mutlak idealizmini ve diyalektik yöntemini benimseyen ve bu yönde sistematik bir yönelim gösteren felsefe eğilimidir. 19. yüzyıl felsefesinin önemli akımlarından biri olmuştur; özellikle 19. yüzyılın ilk yarısında Almanya'nın en güçlü akımlarından biridir. Hegel felsefesinin mantıksal sistematikliği ve yöntemsel ilkelerindeki kategorik kesinlik ve kapsamlılığı bunda etkili olmuştur.
Hegel sonrası Hegelcilik farklı yönlerde gelişme göstermiştir; bu yönelimlerde özellikle din ve siyasal konular belirleyici olmuştur. Çünkü Hegel'in bu konularda kesin olmayan ya da farklı yönlerde geliştirilebilecek tutumları söz konusudur. Hegel'in “Was vernünftig ist, ist wirklich; was wirklich ist, ist vernünftig’ (Akli olan şey gerçek, gerçek olan şey aklidir) sözü öğrencilerinin sağ ve sol Hegel'ciler olarak ayrılmasına neden olmuştur. Sağ Hegel'ciler bu sözün ‘var olan gerçekliğin halihazırda akli olduğu anlamına geldiğini’ iddia ederken, sol Hegel'ciler aynı sözün ‘gerçekliğin gerçekten akli olabilmesi için değiştirilmesi gerektiği’ anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Sağ-Hegelciler (Hinrich, Gabler vb.) ve Sol-Hegelciler (Ruge, Bruno Bauer, Strauss, Feuerbach, Marks) bu eksende meydana gelmiştir. Daha sonra bu alt bölümlerde yeni dallara ayrılacak ancak hepsi etkili olmayacaktır. Sol-Hegelcilik içinde belirli bir akım, aynı zamanda materyalizmin felsefi doğrultusunda en önemli gelişmeleri kaydedecektir. Hegel'in en etkili sürdürücüsü belirgin bir şekilde Karl Marx'ın felsefesi olacaktır. Hegel felsefesi Marks'ın özellikle gençlik çalışmalarıyla birlikte önemli olmuştur diyebiliriz.
20. yüzyıl felsefesinde ise Hegelcilik yeniden canlanacak ve bu akım Yeni-Hegelcilik olarak adlandırılacaktır. Yeni-Hegelcilik Almanya dışında da (özellikle İngiltere, Fransa, Hollanda, İtalya, Amerika gibi yerlerde de) etkili olmuş olan bir akımdır.

Tarihsel Materyalizm
Feuerbach
20. yüzyıl felsefesi

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.

Herakleitos (Grekçe: Ἡράκλειτος, Herákleitos; d. MÖ 535? - ö. MÖ 475), Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olan Efes'te yaşamış Pre-sokratik Antik Yunan bir filozoftur. Platon, Aristoteles, Hegel ve Heidegger'in de eserleri dahil olmak üzere antik ve modern Batı felsefesini geniş bir ölçüde etkilemiştir. Herakleitos'un yaşadığı şehir daha sonra ilk Yunan filozoflarının yaşadığı Miletos'a yakındır fakat Miletoslu düşünürlerden (Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes) herhangi biriyle tanıştığına ve hayatı boyunca seyahat edip etmediğine dair bir bilgi yoktur.
Efes Yunanlarından ve babasının adının Blyson olduğu dışında hayatı hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Yaşamı boyunca yalnızca bir eser kaleme almıştır ve bu eseri günümüze yalnızca fragmanlar (kalıntılar) olarak ulaşmıştır. Antik kaynaklarda hakkında rivayet edilen pek çok bilginin, yazdığı tek eserden yola çıkılarak uydurulduğu düşünülmektedir.

Herakleitos'un hayatı hakkında hemen hemen kesin olan hiçbir şey bilinmemektedir. Yaşamına ilişkin pek çok bilgiyi Diogenes Laertios'tan öğreniyoruz. İyonya'nın sonuncu ve en büyük filozofu olan Herakleitos'un Bloson'un oğlu olduğu ve MÖ 540 civarında Efes'te doğdu söylenmektedir. Apollodoros'a göre 69. Olimpiyatta sivrilmiştir (MÖ 504-501). Efes'te kral-rahipler veren bir aileden geldiği anlaşılmaktadır. Antisthenes bu görevi kullanma sırası Herakleitos'a geldiğinde, bu hakkını kardeşine bıraktığını söyler.
Kendisinin çağdaşları ile karşıtlık içinde bulunduğunu görmüş ve topluluk içinde yaşamaktan uzaklaşmıştır. Bu büyük filozofun söylediklerinden döneminin siyasal durumundan hoşlanmadığı ve sert bir dille bu durumu eleştirdiği anlaşılıyor. Yalnızca siyasal durumu değil, kendi yurttaşlarını da eleştiriyor. Arkadaşı Hermodoros'u sürgüne yolladıkları için Efeslilere şöyle diyor:
"Bütün yetişkin Efesliler kendilerini asıp kenti çocuklara bıraksalar iyi olur; çünkü onlar 'hiç kimse bizden çok değerli olmamalı; böyle biri varsa, gitsin, başka yerde başkalarının arasında yaşasın!' diyerek, aralarındaki en değerli adamı, Hermodoros'u sürgüne yolladılar."
Yurttaşları ondan kanunlar yapmasını isteyince, kent artık kötü yönetim biçiminin hâkimiyetinde olduğundan bu isteği geri çevirmiştir. Herakleitos'un zenginleşmiş yeni sınıfa karşı duyduğu nefreti şu parçadan anlıyoruz:
"Hiç eksik olmasın zenginliğiniz Efesliler. Olmasın ki alçaklığınız belli olsun."
Bir öyküye göre Herakleitos Artemis Tapınağına çekilerek aşık oynuyormuş. Efesliler çevresinde toplandıklarında şöyle demiş: "Ne şaşıyorsunuz, reziller? Yoksa böyle yapmak sizinle birlikte devlet yönetmekten daha iyi değil mi?"
Halka "yığın, anlayışsızlar" gözüyle bakıyor, bu küçümseme onların geleneksel inançlarını da içine alıyordu. Herakleitos'un Ksenophanes'in yerleşik din anlayışına eleştirici tutumunu sürdürdüğünü görüyoruz:
"Gece dolaşanlar, Magos'lar, Bakkhos rahipleri, Dionysos'un rahipleri, gizemlere erenler. Ölümden sonra ceza çekmekle tehdit ediyorlar ve ateşte yanacaklarını kehanet ediyorlar; halkın arasında kabul gören bu gizli ayinler böyle kutsal olmayan tarzda cereyan eder."
"Kana bulanarak arındırmaya çalışıyorlar kendilerini, çamura batmış birinin kendini çamurlu suyla yıkaması gibi. Çamurla temizlenen birine herkes deli der. Karşılarındaki tanrı heykellerine yakarıyorlar, konuşur gibi duvarlarıyla evlerin. Ne tanrılar ne de kahramanlar hakkında bir şey bildikleri var"
"İnsanlar bu töreni Dionysos'a saygıda bulunmak için düzenlemeyip, sadece Phallus'a övgüler düzseydiler, o zaman bu gerçekten utanmazca bir iş olurdu. Oysa kendilerinden geçerek saygıda bulundukları Dionysos ile Hades tek ve aynı şeydir."
Bu büyük filozof, daha önceki büyük Yunan bilginlerini, filozoflarını ve şairlerini de küçümsüyor:
"Homeros'u yarışmalardan kovmalı ve sopalamalı, aynı şekilde Arkhilokhos'u da."
"Çok bilgi insanı uslandırmaz; öyle olsa Hesiodos'u, Pisagor'u, Ksenophanes'i ve Hekataios'u uslandırırdı."
Herakleitos'un yukarıdaki parçalarından anlaşıldığı gibi Yunan dünyasında kabul görmüş bu isimleri eleştiriyor. Platon da Herakleitos gibi Yunan dünyasında çok önemli olan Homeros ve Hesiodos'u insanları yanlış şekillendirdikleri konusunda eleştirmiştir. Platon'un beğenmediği o efsanelerdeki evren tasarımıdır.
Diogenes'e göre Herakleitos çocukluğundan beri olağanüstü bir kişiydi; gençliğinde hiçbir şey bilmediğini ileri sürerdi ve kendini incelediğini söylerdi: "Kendimi keşfettim", "Ruhun ucu bucağı yok".
Herhangi bir filozofun öğrencisi olmamasına karşın Ksenophanes'in derslerini dinlediğini söyleyenler vardır. Herakleitos, Miletli filozoflardan da etkilenmiştir. Zıtlıkların çatışması ve birliği ana öğretisinde Anaksimandros ve Pisagor'dan etkilendiği görülmektedir. Ruh öğretisinde de Anaksimenes'ten etkilenmiştir.
Şu ana kadar ele geçen kayıtlarda Herakleitos'un bir eserinden çokça parça bulunan ilk filozoftur. Eserinin adı "Doğa üzerine". Diogenes'ten öğrendiğimize göre eseri üç bölümdür; Birinci evren üzerine, ötekiler siyaset ve tanrı bilim üzerine. Bu eser atasözlerini andırır ifadelerden oluşan şiirsel bir düz yazıdır. Yığına karşı gösterdiği küçümseme üslubunda da kendini gösterir. Geniş halk yığınları tarafından anlaşılmayı isteyen bir insanın diliyle konuşmaz. Bilmeceyi andıran sözleri ancak kendisini anlayabilecek niteliği olan seçkinlere hitap etme arzusunun ifadesidir. Dilinin bu özelliklerinden dolayı kendisine "karanlık" denmiştir.
Herakleitos'un sözlerini anlamak için çaba harcamak gerekir. Bilmeceyi çözmek gerekir. Çünkü ona göre hakikat gizlenmeyi sever:
"Delphoi'daki [kâhin] tanrının kehaneti ne açıklıyor ne de gizliyor, yalnızca işaret ediyor."
Kitabını adak olarak Artemis Tapınağına koydu. Diogenes'ten öğrendiğimize göre eseri o kadar ünlü oldu ki Herakleitosçular denen ardılları ondan kaynaklandı.

Herakleitos, nesnelerin kendisinden gelip, kendisine gittikleri ilk maddenin ateş olduğunu söylemiştir. Ona göre dünyamız sonsuz canlı ateşten değişmeyle meydana gelmiştir ve bir vakit gelecek sonunda tüm-ateşe girecektir, böylece akış yeniden başlayacaktır:
"Bütünün kendisi olan bu evreni ne bir tanrı, ne de bir insan oluşturmuştur. O, sürekli belli ölçülere göre yanan, belli ölçülere göre sönen ezeli ve ebedi ateştir."
Ona göre ateş hem gereksinim ve hem de tokluktur. Çünkü gereksinim ya da açlık, ateşin evrensel düzenine işaret eder; tokluk ise bir nesnenin ölümü, ateşe dönüşmesi anlamına gelir.
Herakleitos'a göre her şey ateşten geldi ve yok olup yeniden ateşe dönecek. Ateşin gelip her şeyi yargılayıp mahkûm edeceğini söyler. Ateşin kendisinden meydana gelen şey değiştiği hâlde, ateşin kendisi değişmez. O hep var olan ateştir.
Belli bir ölçü içerisinde ateş ile maddeler karşılıklı olarak birbirlerine dönüşürler. Bu dönüşümler evren düzenini oluşturur:
"Her şey ateşle takas olur, ateş de her şeyle; tıpkı altın ile malların ve mallar ile altının takas edilmesi gibi"

Karşıtların savaşı, oluşun zorunlu ve tek koşuludur. Eğer karşıtlıklar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Evren karşıtlıkların savaşının oluşturduğu bir uyum harmonia'dır:
"Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda oluşur."
Varlıkların oluşumu ancak birbirlerine zıt olan ve bundan ötürü birbirlerini sürdüren zıtların çatışmasına bağlıdır. Herakleitos savaşın her şeyin babası ve kralı olduğunu; kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkardığını; kimini köle, kimini özgür kıldığını söyler.
Herakleitos, tanrılarda, insanlarda yok olsun o kavga diyen ozanı kınıyor. O, pes ve tiz sesler olmazsa uyum olmaz, birbirine karşıt erkek ve dişi olmazsa canlı varlıklar olmaz, diyerek gerekçesini sunar.
Evren zıt öğelerden oluşmuştur. Bu zıtlıklar arkasında ise "bir olan" hep durmakta olup tanrı adıyla anılır. Bu ayrılıklı birliği filozof çeşitli simgelerde ve şekillerde görüyor. İnen ve çıkan yolun aynı olduğunu, iyi ile kötünün aynı olduğunu, çemberin çevresinde başlangıç ve sonun ortak olduğunu, yazının yolunun düz ve eğri olduğunu, soğuğun ısınıp, sıcağın soğuduğunu; nemlinin kuruyup kurunun nemlendiğini söylüyor. Bütün bu zıtlıklar, ikililiklerine karşın aynı şey olup birin ayrı ayrı yanlarıdır. Parçalarında şöyle sıkça belirtiyor:
"Bağlanışlar; bütünler ve bütün olmayanlar, bir arada duran ve ayrı duran, birlikte söylenen ve ayrı söylenen. Her şeyden bir, birden her şey."
"τω ουν τοξω ονομα βιος, εργον δε θανατος."
"Yayın adı yaşamdır, işi ise ölüm."
"αθανατοι θνητοι θνητοι αθαντατοι ζωντες τον εκεινων θανατον τον δε εκεινων βιον τεθνεωτες."
"Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri ötekinin ölümünü yaşar, öteki de ötekinin yaşamına ölür."

Herakleitos'a göre her şey akar ve sürekli değişir. Ana madde olarak gördüğü Ateş bir an için bile hareketsiz kalmayan bir maddedir. Bu büyük filozofun akış öğretisini ifade eden sözleri şunlardır:
"ποταμοῖσι τοῖσιν αὐτοῖσιν ἐμϐαίνουσιν, ἕτερα καὶ ἕτερα ὕδατα ἐπιρρεῖ."
"Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar"
"Ποταμοῖς τοῖς αὐτοῖς ἐμβαίνομέν τε καὶ οὐκ ἐμβαίνομεν, εἶμέν τε καὶ οὐκ εἶμεν."
"Aynı ırmaklara gireriz ve girmeyiz. Hem varız hem yokuz."

Logos sözcüğü dillere çevrilmesi çok zor bir kelimedir. Söz, düşünce, akıl, anlam anlamlarına gelir. Herakleitos'un logos'u halen tartışılmaktadır. Değişmenin kendisine göre gerçekleştiği yasaya logos diyor. Ateş ölçüyle yanar ve ölçüyle söner. O halde her şeyin kaynağı olan ve ateşin en saf biçimde kendisinde bulunduğu güneş bile bu yasaya uymaktadır. Güneşin ölçülerini aşmayacağını, eğer bunu yaparsa adaletin hizmetkarları olan Erinys'lerin onu yakalayacağını söyler. Herakleitos eserine logos ile başlıyor:
"Bu her zaman var olan logos'u insanlar yalnızca işitmeden önce değil, işittikten sonra da anlamıyorlar. Her şey bu logos'a göre olup bittiği ve ben her şeyi doğasına göre ayırt ettiğim ve nasıl olduğunu bildirip açıkladığım halde, söylediklerimle ve yaptıklarımla karşılaştıklarında acemi gibi davranıyorlar. Uykudayken ne yaptığını unutan öteki insanlar gibi bunlar da uyanıkken ne yaptıklarının farkında değiller."
Logos her

Alman edebiyatı, Orta Avrupa'da yaşayan Almanca konuşan toplulukların edebi yaratısıdır. Almanya, Avusturya, İsviçre ve bunların yanındaki Alsas (Fransa), Bohemya (Çekya) ve Silezya (Polonya) gibi bölgelerdeki çalışmaları kapsar.

Diğer Avrupa edebiyatlarıyla karşılaştırıldığında Alman Edebiyatı diğerlerine oranla daha fazla yerel farklılık gösterir. Bunun sebeplerinden biri, 1800'lerde Berlin'in ortaya çıkmasına kadar, Almanca konuşan toplulukların Fransa'nın Paris'i ya da İngiltere'nin Londra'sı gibi bir başkentinin olmamasıdır. Daha doğrusu, Almanya uzun süre ayrılıklar ve bölünmeler yaşamıştır. Bu tip bölünmeler, 1600'lerdeki din savaşları boyunca ve 1900'lerin ortasında başlayan Soğuk Savaş döneminde sıklıkla yaşanmıştı.
Almanya, Reform denen dini hareketin merkezi olması nedeniyle 1500'lerde Protestanlığın ortaya çıktığı yerdir. Reform, kişinin içsel ruhani özgürlüğünü vurguluyordu. Alman edebiyatını şekillendiren içsellik ve felsefi yansıma da bu tip bir ruha sahiptir.

MÖ. 1000 yıllarda Germen kabileleri şimdiki Almanya'ya kuzey Avrupa üzerinden göç etmişlerdi. Bu kabileler, nesilden nesile, besteledikleri baladları ve hikâyeleri anlatırlardı. Göçler yaklaşık MÖ. 800 civarında sona erdi. O zamanlarda manastırlar eğitim ve edebiyatın merkezi hâlindeydiler. Rahipler, İncil ve Hristiyan efsaneleri üzerine kurdukları şiir ve hikâyeleri yayıyorlardı. Anonim bir destan olan The Savior (yaklaşık 820-840), İsa'yı bir Sakson lideri olarak resmeder. Rahip Otfrid von Weissenburg, adıyla bilinen ilk Alman yazardır ve şiir kafiyeleriyle The Book of Gospels (863-871 arasında bitirilmiştir) kitabını yazmıştır.
Rahipler aynı zamanda eski kahramanlık destanlarını kaydetmeye ve zamanlarının feodal lordlarını yücelten yenilerini yazmaya başlamışlardı. Almanca yazılmış bu kahramanlık hikâyelerinden günümüze ulaşan Hildebrandslied, bir baba ile oğlu arasındaki savaşı anlatır. MS 9. yüzyılda, Germen destanı Güçlü Elli Walther, sonradan bir Latin efsanesi olan Waltharius'a dönüşmüştür. St. Gallen'de bir rahip olan Notker Labeo, Romalı filozof Boethiues ve Eski Yunan filozofu Aristo'nun yapıtlarından bazılarını Almancaya çevirmiştir.

Alman destanları Birinci Altın Çağ'daki ana edebi ürünlerdir. Bunların en ünlüsü 12000 dizelik intikam, ihanet ve sadakati anlatan büyük olasılıkla Passau, Avusturya'da yazılan Nibelungların Şarkıları (Nibelungenlied)'dır.

Kahramanlar ve asıl gerçekleri anlatan Romans (Romance), bu dönemdeki başka bir ana edebi yazın biçimidir. Antik edebiyatın başyapıtları olarak sayılan önemli romanslar Wolfram von Eschenbach'in Parzival'i (1200-1210), Gottfried von Strassburg'un Tristan ve Izolde'sidir (13. yüzyıl başları). Parzival, uzun sure şövalye olmak için uğraşan ama bunun için uzun yargılamalardan geçen ve sonunda kutsal toprakların kralı olan birisidir. Tristan ve Izolde'de Gottlieb, aşkları ölümleriyle biten iki gencin aşkını anlatır.

Eski Alman Edebiyatı dönemine damgasını vuran bir başka şey de Şövalye Edebiyatı'dır. Bir şövalyenin tek özelliği savaşması değildi. Şövalye beğenisi yüksek olan, sanat ve edebiyatla uğraşan bir insandı. Minnesanglar onların elinden çıkmıştır. Bu Minnelerin çoğu, aşk ve kavalyeliği anlatan Fransız troubadorların sarklılarının lirik şairlerini taklit etmişlerdir. Kadına duyulan aşk anlatılmaktadır. Burada anlatılan kadın, saray kadınıdır. En ünlü troubador Walther von der Vogelweide'dir. Şair, traubadorların samimiyetsiz ve soğuk şiirlerini sıcak ve orijinal aşk yorumlamalarına çevirmiştir. Walther'in aynı zamanda o dönemde Papalıkla uzun süren güç savaşına giren Orta Avrupa'daki Germen asıllı Kutsal Roma İmparatoru'nu öven ve savunan eserleri de vardır.

1250'den 1600'e kadarki bu dönem Alman şehirlerine artan ticari büyüme ve zenginlik getirmişti ve yeni bir ekonomik-sosyal sınıf olan Orta-sınıf ortaya çıkmıştı. Orta-sınıf kültürel liderliği ele geçirmişti. Bu aşkın aristokrat tanımı orta sınıf gerçekliği, taslaması ve ciddiyetine yol açmıştır. Bahçıvan Wernherin Meier Helmbrecht 'i (yaklaşık 1250-1280) gibi destanlar, şövalyeliğin düşüşünü anlatmaktaydılar. Pratik dersleri ögretmek için fabllar önem kazandı ki bunları satirik destan Tilki Reynard (1487), Sebastian Brant'in ahlaki ve satirik şiiri Aptallar Gemisi (1494) ve komik hikâyeleriyle Till Eulenspiegel'de görürüz (1500). Nürembergli ayakkabı ustası Hans Sachs, antik şarkıcıları taklit ederek yüzlerce oyun ve şarkı yazmıştır. Redentin Easter Play (1464) ve Oberammergau Passion Play (1634) gibi dini oyunlar, dinsel duyguları saf mizahla birleştirmiştir.
Rönesans, Almanya'ya, insanların dünyevi yeri ve doğasını anlama vurgusunu getirdi. Bu entelektüel alim hümanizm olarak bilinir. Alman Rönesansı'nın hümanizmi Avrupa tarihindeki en önemli değişim hareketlerinden birine, Reform'a yol açmıştır.

1350 yılında üniversitelerin kurulmasıyla Bohemya'da başlamıştı. Bu dönemim en bilinen Alman eseri, Johannes von Tepl (Johannes von Salz olarak da bilinir) tarafından yazılan ve ölümle vasat bir çiftçi arasındaki diyaloğu anlatan Bohemyalı Çiftçi'dir (1400). Hümanizm, doruk noktası 1480'den 1530'a kadar geçen süre içindedir. İnsanlık için yeni idealler arayışı içinde hümanistler Eski Yunan'ın tarih ve felsefesini keşfe çıktılar. Eserlerinin çoğunu Almancadan çok Latince yazdılar. En ünlü Alman hümanistleri, İbranice'nin önde gelen ustalarından Johannes Reuchlin ve Reform'u başlatmada Martin Luther'in baş yardımcısı Philipp Melanchton'dur.

1517'de başlayan Reform hareketi, Alman kültür ve yaşamında hala etkisini gösteren bir etki bırakmıştır. Reformca etkilenen edebiyatın çoğu dinsel yazınlar ve bildirgelerdi. Reform lideri Martin Luther, İncil'i Saksonya Almancasi'na çevirmişti. Luther'in 1534'te bitirdiği İncil çevirisi, Alman edebiyatının en etkileyici olaylarından biridir. İncil'in Kral James versiyonu İngiliz yazarları ne kadar etkilemişse, Luther'in Almanca versiyonu da Alman yazarları o derece etkilemişti. Bu çevirisinin yanı sıra Luther daha birçok dini ve politik metinler yazmıştı.

Barok Edebiyatı genellikle fazla şişirilmiş ve abartılarla doludur. Barok şiiri ise inanç ve çaresizlik, maddecilik ve maneviyat, şiddet ve erdem arasında gidip gelmiştir. Andreas Griphius, Alman barok çağının en büyük lirik şairi olarak tanımlanır. İlahi yazarları ise en ünlü Alman ilahilerini bu dönemde yazmıştır.
Hans Jakob Christoffel von Grimmelshausen'ın Simplicissimus (1668)'u çok canlı ve gerçekçi bir romandır. Alman nüfusunun üçte birinin öldüğü Otuz Yıl Savaşları'ndaki (1618-1648) acıyı resmeder. Romanın kahramanı Simplicius Simplicissimus, en başta aptaldır ancak acı deneyimlerle zamanla erdem kazanır ve en sonunda dini bir keşiş olarak yaşamak için dünyadan elini çeker.

1700'lerin sonuyla 1800'lerin başı, Germen dünyasında “Alimler Çağı” olarak bilinir. Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig van Beethoven gibi besteciler ve Immanuel Kant ve G. W. F. Hegel gibi filozofların çalışmalarıyla felsefe ve müzikte ilerleme kaydedilmiştir.
Diğer Avrupa yazarlarının ötesinde, Alman yazarlar sanatı eğitime giden bir yol olarak gördüler. Büyük Alman dramatisti Friedrich Schiller, görüşlerini sanatın kişiyi ve toplumu değiştirme gücüyle ifade eden Mektup Serilerinde İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine (1795)'de belirtmiştir. Aynı ruhla Immanuel Kant da modern estetiğin kuruluş yazını olarak kabul gören Yargılamanın Kritiği (1790)'nde bu şekilde davranmıştır.

Neden Çağı ya da Aydınlanma, gerçeği anlamanın en iyi yolunun nedenleri kullanma ve sorgulama olduğuna vurgu yapan tarihsel dönemdir. Bu çağ Almanya'da, Fransa ve İngiltere'de olduğundan daha kısa sürdü (1700'lerin ortasi). Aydınlanmış reformların ruhu Alman edebiyatının milli gururu yükselttiği gibi onu Fransız etkisinden de çıkarmıştır.
Almanya'nın ilk önemli edebiyat eleştirmeni Gotthold Ephraim Lessing, 1700'lerin sonunda başlayan Alman milli edebiyatının hızlı gelişiminin temellerini atmıştır. Lessing ilk önce Antik Yunan ve Roma klasiklerini taklit eden Fransız Neoklasizm fikirlerini reddederek işe başlamıştı. Bunun yerine kendi oyunlarını İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in dramları üzerine modelledi. Lessing'in en bilinen oyunu Bilge Nathan (1779) dinsel toleransı tartışmaya açmıştı.

Alman Preromantizmi ya da daha iyi bilinen tanımıyla Fırtına ve Baskı hareketi, 1770'te başladı ve otoriteye karşı güçlü arzu, orijinallik ve başkaldırıya vurgu yaptı. İsa'nin yaşamını anlatan, Friedrich Klopstock'un Mesih (1748-1773) adlı dini destanı bir başyapıttır.
Fırtına ve Baskı, orta sınıf sosyal değerlerine, geleneğine ve politika, siyaset ve teolojideki otoritesine karşı isyankar, genelde kaotik bir hareketti. Genç Schiller ve Johann Wolfgang von Goethe bu akımın iki önemli dramatistiydi. Schiller'in ilk romanı Soyguncu (1781) iki kardeşin hikâyesini anlatır. Kardeşlerden biri babasını öldürmeyi hedefler, diğeri ise bir soyguncu çetesi kurar ve ormanları gezer. Schiller'in diğer gençlik romanları baskıcı sosyal kuralları, tiranlığı ve politik yozlaşmayı anlatır. Bir fahişeyi seven asilin hikâyesini anlatan Merak ve Aşk (1784), bir İspanyol prensinin babası Krala karşı duyduğu nefreti anlatan Don Carlos (1787) bu eserlerdendir. Goethe'nin melankolik ilk romanı Genç Werther´in Acıları (1774–1787'de tekrar gözden geçirildi) Avrupa'da fırtınalar estirdi. Romanın çoğunluğu, Werther adındaki genç bir adamın evli bir kadına yazdığı umutsuz aşk mektuplarından oluşmaktaydı.
Bu akımın felsefi ilham kaynağı, Goethe'nin de hocası büyük filozof ve tarihçi Johann Gottfried Herder idi. Herder, Alman yazarlarını, eski Yunan trajedilerini taklit eden Fransız Neoklasistlerin'in etkisinden çıkarmaya çalışmıştı. Shakespeare'in doğanın kanunlarını anlayan bir "alim" olduğunu düşünüyordu. Herder tüm dünyadan şiirler toplayıp onları Almancaya çevirip, her birinin kendi essiz gücünü kanıtlamasına yardımcı olmuştur.

Alman Klasizmi Goethe, Schiller ve Almanya'nın en büyük lirik şairi Friedrich Hölderlin tarafından idare ediliyordu. Klasizm yaklaşık 30 sene boyunca gelişti, ta ki 1787'de Goethe'nin İtalyan k

Alsas ya da Alzas (Fransızca: Alsace [[alˈzas]]; Almanca: Elsass ya da Elsaß), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Yukarı Ren Nehri'nin batı kıyılarında Fransa'nın doğu sınırında bulunan Alsace bölgesi Almanya ve İsviçre ile komşudur.
Alsace Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçasıydı ve hâlen Yukarı Almanca lehçesiyle konuşanların yerleşik olduğu bir bölgedir. 17. yüzyılda Alsace Fransa buyruğu altına girmiş ve eyaletlerinden biri olmuştur. Merkezi aynı zamanda en büyük şehri de olan Strazburg'tur. Alsace genellikle Lorraine ile birlikte anılır çünkü bu iki bölge (Alsas-Loren olarak) 9. yüzyılda Şarlman'ın halefleri arasında yapılan paylaşma sonrasında tarih boyunca anlaşmazlıklara neden olmuştur.

Tarihi Alsace bayrağı iki yatay banttan oluşur: yukarıda kırmızı ve aşağıda beyaz. 19. yy.da yayılmıştır. Kaynağı Alsace kent ve soylu armalarında en çok kırmızı ve beyaz rengin kullanılmasıdır. 1871-1918 döneminde özellikle Prusya merkezîyetçilerine karşı bir tutum olarak bayrağın Alsace'ın sembolü olması kabul görmüştür. 25 Haziran 1912 Alsace-Lorraine parlamentosu bu bayrağı ulusal sembol olarak kabul eder. Günümüzde bu bayrağın karşısına tarihî geçmişi olmayan ve yakın geçmişte üretilen yeni bölge bayrağı konulmuştur. Alsace bayrağı Alzas lehçesinde "Rot un Wiss" (kırmızı ve beyaz) olarak adlandırılır.

Colmar
Haguenau
Molsheim
Mulhouse
Ribeauvillé
Saint Louis
Saverne
Selestat
Strazburg
Wissembourg

Charles Munch, Fransız orkestra şefi, ünlü Berlioz yorumcusu (1891-1968)
Otfried de Wissembourg, benedikten keşiş, şair
Georges Mittelhus, 15. yy. matbaacı
Ehrenfried Stoeber, avukat ve şair
Auguste Stoeber, (1808-1884)
Adolphe Stoeber, (1811-1892)
Johann-Georg-Daniel Arnold, öğretmen ve şair
Bruno d'Eguisheim-Dagsbourg, papa Léon IX oldu (1002~1054)
Jean Arp (1887-1966), sanatçı

Frédéric Auguste Bartholdi (1834-1904), heykeltıraş
Hippolyte Bernheim (1837 - 1919), doktor
Sébastien Brant (1458-1521)
Ferdinand Braun (1850-1918), fizikçi, Nobel fizik ödülü 1909
Martin Bucer (1491-1551)
Robert de Cotte (1656-1735)
Christophe-Guillaume Koch (1737-1813), profesör, hukukçu ve tarihçi.
Philippe-Frédéric de Dietrich (1748-1793), bilim ve siyaset adamı
Gustave Doré (1832-1883), ressam
Jean Daum (1852-1891), kristal fabrikasının kurucusu
Albin Haller (1849-1925), eczacı, kimyacı, L'Académie des sciences (Fransa Bilimler Akademisi) başkanı
Charles François Hannong (1669-1739)
Philippe Husser (1862-1951), ilkokul öğretmeni, günlük yazarı.
Alfred Kastler (1902-1984), fizikçi, Nobel fizik ödülü 1966
Jean Geiler de Kaysersberg (1445-1511), ön reformcu vaiz
François-Christophe Kellermann (1735-1820), mareşal
Jean-Baptiste Kléber (1753-1800), mareşal
Germain Muller (1923-1994), sanatçı ve siyaset adamı
Otto Meissner (1880-1953), Alman devlet adamı
Pierre Pflimlin (1907-2000), hükûmet başkanı ve Avrupa Parlamentosu başkanı
Beatus Rhenanus (1485-1547), hümanist ve tarihçi
Léo Schnug (1878-1933), desinatör-ressam
Albert Schweitzer (1875-1965), dinbilimci, müzisyen, düşünür ve doktor, 1952 Nobel Barış Ödülü
Charles Spindler, (1865-1938)
Gustave Stoskopf (1869-1944)
Tomi Ungerer (1931-), sanatçı
Thomas Voeckler (1979-), bisiklet yarışçısı
Jean-Jacques Waltz, Hansi de denir (1873-1951), sanatçı
Eugène Noack (1908-1985), ressam
Arsène Wenger Arsenal teknik direktörü (Londra)
Guy Roux (1938-) AJA (Association de la Jeunesse Auxerroise), Auxerre şehri futbol kulübünün teknik direktörü.
Sébastien Loeb WRC 2004 ve 2005 Dünya Ralli şampiyonu
Alain Bashung şarkıcı
Jérôme Schmitt 2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda bronz madalya almış basketbolcu
Johann Heinrich Lambert (1728-1777) matematikçi, fizikçi ve gök bilimcisi.
Jean-Marie Lehn 1987 Nobel kimya ödülü
Frères Schlumberger Jeofizik ve Petrol ile ilgili çözümlerin mucidi.
Maurice ve Katia Krafft (1946-1991)(1942-1991), volkanbilimciler

Alsace-Lorraine
Alsas Müzesi

Alt metin (İngilizce: subtext), karakterler veya yazar tarafından açıkça söylenmeyen, örtülü olan, seyirci veya okuyucu tarafından anlaşılan yaratıcı bir sanat çalışmasının herhangi bir içeriğidir. Alt metin, tarihsel olarak, sansürcülerin dikkatini çekmeden tartışmalı konuları ima etmek için kullanılmıştır. Bu özellikle komedide kullanıldı. Şimdiki zamandan farklı bir zamanda geçiyorsa, sosyal bir eleştiri sunmanın daha kolay ve/veya daha güvenli olduğu bilimkurguda da yaygındır.

Alt metin  "alt" yani "altında gizli" anlamında kullanılır. Metnin açık ve tam bir şekilde anlaşılması için okuyucu ya da izleyicilerin alt metni anlaması gerekir. Bunun için "satırlar arasında okumaları" veya anlam çıkarımı yapmaları gerekir. Açıkça ifade edilen bir anlam, tanım gereği alt metin değildir (gizleme eksikliği nedeniyle) ve yazarlar, alt metni ustaca oluşturup kullanmadıkları için eleştirilebilirler. Bu tür eserler, karakterlerin kelimenin tam anlamıyla söylediklerini kastettikleri, dramatik gerilimi baltaladıkları ve işi fazla yavan bıraktığı için eleştirilebilirler.

Alt plan herhangi bir hikâye veya ana kurgu için destekleyici bir yan hikâye veya ikincil bir kurgu koludur. Alt plan, zaman ve yerine göre veya konusal anlam içinde, ana kurguya bağlanabilir. Alt plan genellikle kahraman ya da antagonist dışında olan destekleyici karakterleri konu alır.
William Shakespeare'in IV. Henry, Bölüm 2 eserinin, ana kurgu olarak Henry'nin prens hali olan Hal dan kral hali olan Henry'e kadar büyümesini ve Fransız topraklarının fethini konu alır. Alt plan ise, savaşlara Falstaff'in katılımı ile ilgilidir. Falstaff ve Henry birkaç noktada karşılaşır ve Falstaff, Henry'nin tanıdığı birisi haline gelir ancak onun kurgusu ile Henry'nin kurgusu birbirine karışmaz. Aralarında tematik bir bağ olsa da, eylemsel bağa dönüşmez.
Alt plan, ana kurgudan, tüm hikâyede daha az yer almasıyla, daha az önemli olayların oluşmasıyla, hikâyenin bütününe daha az etki etmesiyle ve daha az önemli karakteri ortaya çıkarmasıyla ayrılır. Yapılarından dolayı genellikle kısa hikâyelerde alp plan olmaz.

Rivayet, Anlatı veya kıssa; roman, hikâye, masal, senaryo vb. kurgusal veya kurgusal olmayan edebî türlerde bir olay dizisini anlatma biçimidir. Anlatı insan yaratıcılığının ve toplumu etkileme sanatının bir yüzüdür.
Bazen "hikâye" sözü "anlatı"'nın eş anlamlısı olarak kullanılabilir. Ama aynı zamanda tasvir edilen olaylar dizisi de bir anlatıdır. Anlatı, bir karakterin anlatım tarzına göre geniş bir çeşitlilik gösterebilir. Hikâyeciliğin önemli bir parçası ise anlatıcıdır. Anlatıcının kullandığı iletişim yöntemleri dizisi, hikâyeleme diye isimlendirilen bir süreci geliştirir.
Anlatılar tema ve stil açısından birkaç bölüme ayrılabilir;

Tarihsel olayların yapay karakterlerle anlatılması (Kıssacılık); Anekdotlar, mitoloji ve masallar; Toplumları ve inanç yapılarını etkileyen bu türden çok sayıda anlatılar bulunur. Bu anlatılar belirli tarihsel veya yarı mitolojik kişilikler ve mekanlar üzerine kurgulanıp anlatılır. Ayrıca aynı amaçla (ders verme, ibret, korkutma) anlatılan, bazı araştırmacılar tarafından zaman, mekan, kişiler ve olay örgüsünün yeniden kurgulanması dışında birbirinin devamı kabul edilen hikâyeler günümüze kadar anlatılagelmektedir. Örneğin, Habil ve Kabil, tufan, Ashab-ı Kehf, Karun hikâyeleri gibi.
Yapay gerçeklik; Şiir ve dramalarda da yer alabilen kısa hikâye ve hikâyeler, roman, senaryo vb.
Yapay olmayanlar (non fiction); Yeni gazetecilik, yaratıcı non fiction, biografi, historiografi

Kıssa

Anlatıcı, edebiyat metinleri, sinema, tiyatro, televizyon dizileri vesaire gibi alanlarda söz konusu olan olayı anlatan hayalî varlıktır. Anlatıcıların olayda çeşitli fonksiyonları vardır: olayları yorumlarlar, yönlendirici görevi üstlenirler, tanıklık ederler vs.
Edebiyat ürünleri (roman, öykü vs) genelde bir anlatıcı tarafından anlatılır. Anlatıcıların insan olmadığı durumlarda olabilir. Örneğin Mark Twain'in Mikroplarla Üç Bin Yıl adlı eserinde, anlatıcı bir kolera mikrobudur.
Kimi edebiyat eserlerinde anlatıcı tek kişi değildir, birden fazla anlatıcı mevcuttur. Örneğin Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanında farklı anlatıcılar yer alır.
Tayyib Salih'in Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl adlı romanındaki anlatıcı ise, ismi hiç açıklanmayan bir karakterdir. Ancak bu adsız anlatıcının, yazarın diğer kitaplarındaki Muhaymid adlı karakter ile bağdaştığı öne sürülmüştür.

Ayyıldız, Esat (2018). et-Tayyib Sâlih’in “Mevsimu’l-Hicre İle’ş-Şemâl” Adlı Romanının Tahlili 10 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 58(1), 662-689. doi:http://dx.doi.org/10.33171/dtcfjournal.2018.58.1.31

Anlatım biçimleri, anlatılacak olay veya kavramların nasıl anlatıldığını belirten edebiyat terimidir; yazarın anlatımını yaparken kullandığı üsluba, başvurduğu yönteme anlatım biçimi denir. Anlatılacakların türüne ya da amacına göre değişik anlatım biçimleri kullanılır. Örneğin romanda kullanılan anlatım biçimi ile bir makalede kullanılan anlatım biçimi birbirinden farklıdır.
Bir olay anlatımı ile, düşünce anlatımı aynı yöntemle olmaz. Düşünce yazılarında ve resmi mektuplarda anlatım daha ciddi; özel mektuplarda, anılarda daha içten; olay yazılarında sürükleyici, heyecan doludur.
Anlatımda kimi zaman konuşma dili, kimi zaman şiir dili kullanılır. Her ikisi için de iki anlatım biçimi vardır: Dolaylı anlatım, doğrudan anlatım.
Dolaylı Anlatım;
Herhangi bir konuda başkasından öğrendiğimiz  bir haberi başkasına aktarmamıza denir.
Örneğin: Arkadaşım okula geleceğini söyledi.
Doğrudan Anlatım;
Öykü, roman gibi yazın türlerinde, olayların kahramanın ağzından anlatılmasıdır. Dolaylı anlatım bir şeyi dolandıra dolandıra, farklı yollardan anlatmaktır ama dolaysız anlatım bir şeyi direkt söylemektir.

Okuyucuya bilgi vermek, okuyucuyu bir konuda aydınlatmak, bir konuyu açıklamak, bir şey öğretmek amacıyla kullanılan anlatım biçimine açıklayıcı anlatım denir. Açıklayıcı anlatım genellikle makale, deneme, sohbet, fıkra, eleştiri gibi eser türlerinde kullanılır. Başlıca özellikleri şunlardır;

Genellikle nesnel anlatım kullanılır.
Sanatlı söyleyişlere yer verilmez.
Dili yalın ve anlaşılırdır.
Daha çok düşünce yazıları, bilimsel yazılar, ders kitapları, ansiklopedilerde rastlanılır.
Örnek
...Evrende sayısız gök cisminin oluşturduğu kümelere galaksi; çevresine ısı ve ışık yayan gök cisimlerine ise yıldız denir. Güneş bir yıldızdır. Bir galakside yer alan yıldızlardan bazılarının bir araya gelerek oluşturduğu gruplara ise sistem denir. Dünya Samanyolu Galaksisi’nde bulunan Güneş Sistemi’nde yer alır...

Canlı ve cansız varlıkları en ince ayrıntılarına kadar anlatma sanatına tasvir (betimleme) denir. Çevremizde gördüğümüz her şey betimlenebilir. Betimleyici anlatımın genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

Betimlemelerde görsellik vardır. Genellikle görülen varlıklar betimlenir.
Betimlemelerde görmenin dışında koklama, tatma, duyma, dokunma gibi diğer duyulardan da yararlanılabilir.
Betimleyici anlatımın kullanıldığı yazılarda niteleyici sözcüklere sıkça rastlanılır.
Betimleyici anlatımı kullanan bir yazar ayrıntılara çok dikkat eder ve varlıkları birbirlerinden ayıran özelliklere bolca yer verir.
Örnek
Çoban Mehmet ile evlenecek olan Zehra, insanın rüyasına girse korkutacak kadar acayip bir mahluk, bir nevi delidir. Kına renginde çalı gibi sert, karmakarışık saçları, balmumu gibi renksiz yüzünde yine o renkte çilleri, daracık alnı ile bir hizada korkunç gözleri vardır.
Betimleyici anlatım yazarın anlatıma kendi duygu ve düşüncelerini katıp katmamasına göre izlenimsel ve nesnel (açıklayıcı betimleme) olmak üzere ikiye ayrılır:

Yazarın kendi duygu ve düşüncelerini de içeren betimleme türüdür. Öznel bir anlatıma sahiptir. İçerdiği yargıların doğruluğu kişiden kişiye değişebilir. Edebi eserlerin birçoğunda da izlenimsel betimleme kullanılır. Çünkü yazarlar genellikle gördüklerine kendi yorumlarını da katarlar.

Örnek
Eylül sabahının bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık... Havuzların suları, bulutlu gökyüzünün yansımalarıyla kirli bir katran renginde...Neşesiz fıskiyeler havada tutunamıyor. Derinden derine, perişan kuş feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları duyuluyor. İnsan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

Yazarın kendi duygu ve düşüncelerini içermeyen betimlemelerdir. Bu tür bir betimleme yazmakta olan bir yazar anlatıma kendi duygularını katmamaya, yani objektif kalmaya titizlik gösterir.

Örnek
Numaralı maroken koltukları yataklı vagon gibi önceden kiralanan lüks otokarlardan minimini kaptıkaçtılara kadar son derece zengin çeşitler. Kamyonlar vardır ki İstanbul’daki benzin kamyonları gibi alçak kenarlı bir tekneden ibarettir. Yalnız bunlara teneke yerine insan oturtulacağından içlerine bir miktar arkalıksız kahve iskemlesi konmuş, dört köşesine dikilen dört sırığa da bir tente çekilivermiştir.
İnsanları anlatan betimlemelere portre denir. İnsanın dış görünüşünü anlatan betimlemelere fiziki portre; insanın iç dünyasını, ruhsal yapısını, karakterini anlatan portrelere de ruhsal portre denir. Ruhsal portrelerde görsel ayrıntılar bulunmaz. Ruhsal portreler kişilerin görülebilen özelliklerinden çok karakterlerini betimler.

Herhangi bir alanda ileri sürülen bir görüşün yanlışlığını kanıtlamak, o tezi çürütmek veya değiştirmek amacıyla yazılan yazılarda kullanılan bir anlatım biçimidir.
Tartışmacı anlatımın genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

Daha çok eleştiri, ale, deneme... gibi düşünce yazılarında kullanılır.
Ortaya atılan görüşler genellikle kanıtlanır.
Yazının başında yazarın karşı çıktığı düşünce belirtilir. Daha sonra yazar bu düşünceleri hangi yönden ve neden yanlış bulduğunu açıklar. Sonra da bunları kanıtlarla desteklemeye çalışır.
Gerek duyuluyorsa örnekler, bilirkişi raporları, konunun uzmanlarının sözleri, bilimsel araştırma sonuçları, sayısal veriler... gibi kanıtlar gösterilerek okuyucu ikna edilmeye, inandırılmaya çalışılır.
Devrik cümlelere de rastlanılabilir.
Sohbet ve söyleşi gibi rahat, samimi bir dile sahiptir.
Örnek
Türkçenin kurallarına uygun olarak dikkatle türetilen güzel, yeni terimlere Türkçe yerine Öztürkçe diyerek bir ayrım yapmak, hele hele bu terimlere uydurmaca demek büyük bir hatadır. Kaldı ki diğer Türk budunları [halkları, toplulukları] ile dil birliğimizi bozuyor diye, Türkçe terimlere karşı çıkanlar herhalde çoğu kez yanılmışlardır. Çünkü o ‘yeni’ terimlerin bir çoğuna ya da benzerine Kazak, Özbek gibi Türk lehçelerinde rastladım.

Olayları bir akış halinde; yer, zaman, kişi ögeleri üzerine kurulmuş bir anlatım biçimidir. Bu anlatımda amaç okuyucuyu olay içinde yaşatmaktır.Olaylar birbiri üzerinden gelişir ve zaman hızlı akar. Daha çok roman, hikâye, anı, gezi, biyografi, otobiyografi, tiyatro... gibi eser türlerinde kullanılır.
Olay: eserde yer alan kişi ya da kişilerin yaptıkları işlerdir. Olaylar olağanüstü olabileceği gibi günlük yaşantımızda sık sık karşılaştığımız türden de olabilir. Olaylar yer, zaman ve kişilere bağlı olarak gerçekleşir.
Öyküleyici anlatımın genel özelliklerinden bazıları şunlardır:

Betimleyici anlatımdan farklı olarak zaman ve olay kavramlarına sahiptir. Betimleyici anlatımdaki bir resim karesi gibi tek bir zamanın anlatılmasının aksine öyküleyici anlatımda zaman hareket halindedir ve gerçekleşen olaylar barındırır.
Olaylar genellikle geçmiş zaman kullanılarak anlatılır; ancak şimdiki zaman kullanılmış anlatıma sahip eserler de vardır.
Olaylar oluş sırasına göre anlatılır.
Anlatılmak istenen düşünceler olayların içindedir.
Örnek
Yusuf’u çenesinin altından tuttu, başını yukarıya doğru kaldırdı. Fakat Yusuf silkindi ve başını geri çekti. Yavaş yavaş odanın bir köşesine çekildi. Tahkikat bitip hiçbir iz bulunmadan kasabaya dönülürken Yusuf da beraberdi. Köyden tedarik edilen küçük bir atın üzerinde dimdik duruyordu. Yalnız gece, Kaymakam’ın evinde yatağa yatırıldığı zaman, kendini kaybetti ve iki gün ateşler içinde sayıkladı.
Kadın bir gözyaşı seline boğulur gibi ağlayıp dövünmeye başladı. Kübra başını kaldırarak anasına baktı, fakat bir şey söylemeden ve en küçük bir harekette bulunmadan başını tekrar yorganların arasına soktu. Bu sefer de onu teskine filan çalışmayarak susmasını bekledi. Kadın biraz sonra gözlerini koltuğunun yenine silerek tekrar anlatmaya başladı. İlk zamanlarda sözlerini hıçkırıklar kesiyor ve hiçbir şey anlaşılmıyordu...

Antihümanizm ya da anti-hümanizm sosyal bilimler ve felsefede geleneksel hümanizme yöneltilen eleştirilerden meydana gelen düşünce akımıdır.

18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılda hümanizm felsefesi Aydınlanma'nın köşe taşlarından biri olagelmiştir. Tarih insanların düşünce ve eyleminin bir ürünü olarak anlaşıldı. İnsanların temelde aynı öze sahip olduğu da düşünülüyordu. Bu inançtan yola çıkarak çok genel ahlak kuramları üretildi. Bunu doğal olarak bütün insanların eşit ve özgür olduğu takip etti. Immanuel Kant gibi liberal hümanistler aklın evrensel yasasının her çeşit zorbalıktan kurtulmak için bir rehber olduğunu düşünüyordu.
Fazlasıyla idealist bu düşüncelere karşı ilk eleştiriler 19. yüzyılda Friedrich Nietzsche ile başladı. O, hümanizmin boş konuşmak dışında bir şey olmadığını ve teizmin seküler bir versiyonu olduğunu savunuyordu. Max Stirner'in Biricik ve Mülkiyeti kitabı Nietzsche'nin Ahlakın Soykütüğü çalışmasından onyıllar önce yayınlanmıştı. Burada o, insan haklarını zayıfın güçlüyü baskı altında tutması olarak yorumladı.
Karl Marx ilk döneminde insan hakları düşüncesine insandışılaştırmanın bir belirtisi olarak karşı çıktığı için kimi zaman hümanist olarak anlatılır. Kapitalizm, insanı egoist davranmaya zorluyordu. Gerçek kurtuluş yalnızca mülkiyeti ortadan kaldıran komünizmin inşasıyla sağlanabilirdi. Louis Althusser gibi birçok antihümaniste göre Marx'ın sonraki dönemlerinde "insanlık" idesi düşman sınıflar arasındaki çatışmayı gizlemeye yarayan gerçekdışı bir soyutlama olarak görülüyordu. Çünkü insan hakları adalet ve eşitlik gibi soyuttu ve aşırı derecede eşitsizliğe neden oluyordu.
20. yüzyılda, insanının yalnızca aklıyla yönetilen bir varlık olduğu düşüncesi insanın genel olarak güdüleriyle hareket ettiğini düşünen Sigmund Freud tarafından sorgulandı.
Martin Heidegger hümanizmi insanlığa evrensel bir öz yaratan ve onu diğer varoluşlardan ayıran metafizik felsefe olarak görüyordu. Heidegger'e göre hümanizm bilinci odağa koyan bir felsefi paradigmaydı. Kendisinden önceki Hegel gibi, Heidegger de Kantçı otonomi  fikrini reddederek, insanların sosyal ve tarihsel varlıklar olduğu kadar Kant'ın kurucu bilinç kavramına işaret etti. Heidegger'in felsefesinde varlık (Sein) ve insan varlığı (Dasein) esas birliktir. Özne ve nesne, bilinç ve varlık, insanlık ve doğa düalizmleri, özgün olmayan bir şekilde bu birlikten türetilmiştir.

Pozitivizm, doğa bilimlerinde olduğu kadar sosyal bilimlerde de duyusal deneyimlerden elde edilen bilgilerin ve bu tür verilerin mantıksal ve matematiksel işlemlerinin birlikte tüm yetkin bilginin tek kaynağı olduğu görüşüne dayanan bir bilim felsefesi akımıdır. Pozitivizm, geçerli bilginin yalnızca bilimsel bilgi olduğunu varsayar. Duyulardan alınabilecek verileri elde etmek ve doğrulamak, deneysel kanıt olarak bilinir. Bu görüş, toplumun fiziksel dünyada ontolojik olarak gerçek nesnelerin varlığını ve etkileşimini belirleyen genel yasalara göre işlediğini savunmaktadır. İçe dönük ve sezgisel bilgi edinme girişimleri reddedilir. Pozitivist yaklaşım, Batı düşünce tarihinde yinelenen bir tema olmasına rağmen, kavram modern anlamda filozof ve kurucu sosyolog Auguste Comte tarafından 19. yüzyılın başlarında geliştirildi. Comte, toplumun kendi yarı-mutlak yasalarına göre işlediğini, tıpkı fiziksel dünyanın yerçekimine ve diğer mutlak doğa yasalarına göre işlediğini savundu.

Yapısalcılık, savaştan sonra Paris'te felsefenin özgür öznesiyle sosyal bilimlerin sınırlı nesnesi arasındaki çelişkilere bir yanıt olarak ortaya çıktı.
Roland Barthes'in 1977 tarihli göstergebilim eseri yazarın ekolünü kınadı ve tamamen bittiğini ilan etti.
Brecht'in burjuva ve sosyalist hümanizme yönelik ikiz saldırısından yola çıkan yapısal Marksist Louis Althusser, konumunu revizyonist bir hareket olarak gördüğü Marksist hümanistlere yönelik bir saldırıda "antihümanizm" terimini kullandı. Hümanizmin, otantiklik ve ortak insani amaç potansiyeli olan bir "insan özü" öne süren burjuva bireyci bir felsefe olduğuna inanıyordu. Bu öz yoktur: içeriği her tarihsel çağın baskın çıkarları tarafından belirlenen biçimsel bir düşünce yapısıdır. Sosyalist hümanizm benzer şekilde etik ve dolayısıyla ideolojik bir olgudur. Argümanı ahlaki ve etik bir temele dayandığından, onu ortaya çıkaran sömürü ve ayrımcılık gerçekliğini yansıtır, ancak asla düşüncede gerçekten anlamaz. Marksist teori, bunun ötesine, ekonomik ilişkiler ve sosyal kurumlar gibi altta yatan güçlere yön veren bilimsel bir analize gitmelidir.
Althusser, özne felsefesine karşı çıkarak, "yapı" ve "sosyal ilişkiler" in bireysel bilinçten üstün olduğunu düşünüyordu . Althusser'e göre, bireyler sosyal sürecin oluşturucusu değildir, bunun yerine destekleri veya etkileridir. Toplum, ideolojileri aracılığıyla bireyi kendi görüntüsünde inşa eder: İnsan bireyin inançları, arzuları, tercihleri ve yargıları sosyal uygulamaların etkileridir. Georg Lukács gibi Marksist hümanistlerin, devrimin tarihsel bir öznenin - proletaryanın - sınıf bilincinin gelişimine bağlı olduğuna inandıkları yerde Althusser'in antihümanizmi, insan failliğinin rolünü ortadan kaldırdı; tarih, öznesi olmayan bir süreçti.

Postyapısalcı Jacques Derrida, yapısalcılığı bilime olan bağlılığı dışında genel ilkeleriyle kabul etti.  Dilin temelde muğlak doğasının niyeti örttüğünü iddia etti. Aydınlanma'ya saldırdı, bunun yanında Varoluşçuluğu da yadsıdı. Metin dışında bir şey yoktur ve dil öncesi saf bir anlama yapılan atıf söze dökülemez. Özne bir tür üst-dilbilimsel öz ya da kimlik değildir, öz-varoluşun her zaman dilde yazılı olan saf bir cogitosudur.
Michel Foucault, Aydınlanma hümanizminin temel yönlerini sorguladı. Nietzsche'nin felsefi ikame olarak akıl, ahlak, ruh, ego, motivasyon kategorilerini daha önce reddetmesinden farklı olmayan bir şekilde, epistemoloji (gerçek veya kesinlik) ve felsefi antropolojinin (özne, etki, gelenek, sınıf bilinci) mutlak kategorilerini reddetti. Foucault, modern değerlerin ya doğrudan kurtuluşa karşı sonuçlar ürettiğini ya da artan "özgürlüğü" artan ve disipliner normatizasyonla eşleştirdiğini savundu. Onun anti-hümanist kuşkuculuğu, teoriyi insan aklına olduğu kadar insan duygusuna da dayandırma girişimlerini genişletti ve her ikisinin de sürdürülen evrensel hümanizmden ziyade tarihsel olarak olumsal yapılar olduğunu iddia etti. Foucault, The Archaeology of Knowledge adlı kitabında tarihi "hümanist antropoloji" olarak görmezden geldi. Çalışmasının metodolojisi, "delilik", "suç", "suç" ve "cinsellik" kategorilerinin arkasında yatan gerçekliğe değil, bu fikirlerin söylemler tarafından nasıl inşa edildiğine odaklandı.

Anı, edebiyatta kişisel yaşantının bütününü veya belli bölümlerini kapsayan, bu dönemlerdeki gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış metinlerdir. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal olaylara verdiği önem ile ayrılır. Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar öncelikle kendilerini konu edinirken anı yazarları çoğunlukla çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış veya bu olayların yakın gözlemcisi olmuş kişilerdir.

Anılar genellikle siyasi anı ve edebi anı olmak üzere iki kategoriye ayrılır ancak bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasi anı kitabında edebî anılar da olabilmektedir. Kimi anı kitapları da toplum içinde belli özellikleriyle seçilmiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır.
Anı türünün en bilinen örnekleri Cevat Şakir Kabaağaçlı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edib Adıvar ve Falih Rıfkı Atay vermiştir. Mavi Sürgün, Falih Rıfkı'nın Çankaya, Halide Edib'in Mor Salkımlı Ev ile Türk'ün Ateşle İmtihanı ve Yakup Kadri'nin Gençlik ve Edebiyat Hatıraları anı türünün cumhuriyet dönemindeki en güzel örnekleridir.
Anılar iki başlık halinde incelenir:
A) Olay merkezli anılar: Bu tür metinlerde yazar yaşadığı ya da tanık olduğu olayları anlatır.
B) Kişi merkezli anılar: Bazı kişilerin yazar üzerinde bıraktığı izlenimlerin ya da onlarla yaşanan bazı olayların anlatımı üzerinde kurulmuş kişilerin türlü özellikleri üzerinde yoğunlaşmış metinlerdir. Yazar tanıdığı kişilerin portrelerini çizer onların kendisinde bıraktığı izlenimleri aktarır onlarla yaşanmış ilginç ve önemli olayları dile getirir.

Geçmiş, bir kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.
Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
Okur düşünülerek yazıldığından içtendir ve bu yönüyle çok tutulur.
Her zaman nesnel anlatım söz konusu değildir, genellikle öznel anlatım görülür.
Yazar, çoğu zaman geçmişte yaşadığı olayları anlatır.

Batı'da çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. Yunan filozofu Eflatun’un birçok eseri bu türdendir.
18. yüzyılda J. J. Rousseau’nun “ İtiraflar”, Goldoni’nin “İyilik Sever Somurtkan”, Goethe’nin “Şiir ve Gerçek”, Andre Gide’nin “Jurnaller” adlı eseri bu alanda önemli eserlerdir.
19. yüzyılda Fransız edebiyatında Victor Hugo’nun ”Gördüklerim”, Stendhal'ın “Bir Bencilin Anıları``, Verlaine’nın "İtiraflar“ Rus yazar Tolstoy'un İtiraflarım” adlı eseri bu alanda önemli eserlerdir.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük oranda Fransız etkisindeki Tanzimat Dönemi'nde ilk örnekler görülmeye başlandı. Akif Paşa'nın Tabsıra, Namık Kemal'in Magosa Mektupları ve Ziya Paşa'nın Defter-i Amâl eserleri bu türün ilk örnekleri olarak kabul edilmiştir.

Anı ile günlük karıştırılmamalıdır. Anı geçmişe dönüktür. Yaşanmış, bitmiş olayların üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra yazılan yazı türleridir. Günlük ise içinde bulunulan zamana yöneliktir.

Anı da günlük gibi bir kişinin başından geçen gerçek yaşantılardan kaynaklanan yazı türüdür.
Günlük yaşanırken anı ise yaşandıktan sonra yazılır.
Anılar, yazarların yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları kafasında iz bırakmış olan olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır. Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen anlık duygu ve düşünceler hakimdir.
Anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Günlükler ise kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.

Aşk romanı, edebiyat′da bir roman türü.
Aşk romanı İngilizce konuşulan ülkelerde başta olmak üzere, Batı kültüründe gelişen bir edebi türdür. Bu tarz romanlar ikili ilişki üzerine odaklanır. İki kişi arasındaki romantik aşk bu romanların karakteristik özelliyidir. Bu romanların sonunun "duygusal tatmin edici ve iyimser biten" olması gerekmektedir.

Aşk romanının bir sürü türleri vardır. Örneğin, tarihi aşk romanı, romantik aşk romanı, paranormal aşk romanı, fantezi aşk romanı, erotik aşk romanı ve bşk.

Tarihi aşk romanı iki edebi türün, bir alt türüdür. Bu türler Aşk romanı ve Tarihi roman türleridir. Bu alt tür II. Dünya Savaşı′ndan önce yaranmıştır.
Tarihi aşk romanlarının bir sürü türleri vardır. Örneğin, Dark Ages veya Orta Çağ boyunca Vikingler özelliğinde Viking türü yaranmıştır. 938-1485 arasındaki devrdeyse ise Medieval türü mevcut olmuştur. Tudor türü 1485 ve 1558 yılları arasında İngiltere'de meydana gelmiştir. 1558 ve 1603 yılları arasında Elizabethan, 1714 ve 1810 yılları arasında Georgian, 1810 ve 1820 yılları arasında Regency, 1832 ve 1901 yılları arasındaki devrin tarihi aşk romanı Victorian adlanıyor.
2001 yılında, 778 tarihi aşk romanı romantik yayınlanmıştır.

Erotik aşk romanı denilen romanlar, romantizm ile erotikanın bir karışımıdır. Dünya genelinde, bu türdeki romanların büyük çoğunluğu sansürlenmiştir. Hatta yasaklananları da olmuştur. Erotik aşk romanları, güçlü cinsel içeriği ile karakterize olunur; ama diğer romantizmin herhangi unsurlarını içerebilir. Erotik aşk romanları daha samimi dil ile yazılıyor. Bu romanlar genellikle daha fazla seks sahneleri içerir.
Erotik aşk romanları adanmış en büyük online sitesi Internet Yetişkin Kitap veritabanıdır.

Kişiselleştirilmiş aşk romanları, okuyucuların hayal güçlerini harekete geçirmek için tasarlanmıştır. Bu tür romanlar, okuyucunun kendisini kahraman olarak görmesine imkan tanır ve roman kurgusu okuyucunun kişisel tercihlerine göre şekillenir. Profesyonel yazarlar tarafından hazırlanan bu romanlar, okuyucuların verdikleri cevaplar doğrultusunda kişiselleştirilir ve romanın içeriği okuyucunun isteklerine göre değişebilir.
Kişiselleştirilmiş aşk romanının yazarı da okuyucunun tercihine göre belirlenebilir. Kişiselleştirilmiş aşk romanları, okuyucuların isteklerine göre değişebilen hikâye kurguları ile dikkat çeker ve okuyucuların hayal güçlerine hitap eder.
Bu tür romanlar, okuyucuların beklentilerine göre şekillenen karakterler ve olaylar sayesinde okuyucuların daha fazla zevk almasını sağlar. Kişiselleştirilmiş aşk romanları, okuyucuların kendilerini kahraman olarak görmelerine ve hayal güçlerini harekete geçirmelerine imkan tanır. Bunun yanı sıra, bu tür romanlar, okuyucuların aşk hikâyelerini daha da özelleştirmelerine ve yönlendirmelerine olanak tanır.

Roman (edebiyat)

Batı edebiyatlarının temelini Yunan ve Latin edebiyatı oluşturur. Yunan edebiyatı'nda İlyada ve Odysseia destanlarıyla Homeros, trajedileriyle Aiskhylos, Sophokles ve Euripides, komedileriyle Aristophanes, tarih eserleriyle Herodotos, felsefe eserleriyle Eflatun, Aristoteles, fablleriyle Ezop kendinden sonrakileri etkilemiştir. Yunan edebiyatı MÖ 2. yüzyılda biter.
Latin edebiyatı ise Yunan edebiyatının bitiminde başlar. Söylev dalında Cicero, pastoral, epik ve lirik şiirde Vergilius yetişmiştir. Bu şairin ayrıca Aeneis adlı ünlü bir destanı vardır. Satirik ve didaktik şiirde Horatius tanınır. Felsefe ve trajedide ise Seneca kalıcı eserler bırakmıştır.
Bu dönemden sonra Avrupa'da yaklaşık 100 yıllık bir karanlık devir başlar. Bu dönem içinde kayda değer pek bir edebiyat çalışması görülmez. Bu sessizlik Rönesans devriyle sona erer. Rönesans'ın beşiği İtalya'da 13. yüzyılda Dante ortaya çıkar ve İtalyan dilini bir edebiyat dili haline getirir.
Dante'nin en önemli eseri İlahi Komedi'dir. Eser öbür dünyada Dante'nin yaptığı 7 günlük seyahati anlatır. Cennet, Cehennem ve Araf'tan bahseder. Dante ayrıca Beatrice adlı sevgilisi için yazdığı şiirlerle tanınır. O, bu ismi bir sembol haline getirmiştir.
Rönesans döneminde ayrıca lirik şiirleriyle tanınan Petrarca ve küçük hikâye türünün kurucusu Boccaccio, Avrupa edebiyatının temelini oluşturur. Rönesans döneminin destan türündeki en büyük yazarı ise Kurtarılmış Kudüs adlı eserin yazarı Tasso'dur.
İtalyan edebiyatındaki bu parlak dönemden sonra Fransız edebiyatı etkisini göstermeye başlar ve 20. yüzyılın sonlarına doğru süren edebiyatın merkezi Fransa olur. Fransız edebiyatı, Klasisizm döneminden önce, Hümanizm adı verilen bir hür düşünce ortamı yaşamıştır. Özellikle Montaigne denemeleriyle, Ronsard şiirleriyle, Rabelais ilk roman denemeleriyle yeni bir anlayışın sinyallerini vermiştir. Bundan sonra birbirini izleyen edebiyat toplulukları, edebiyatın akımlarını oluşturmuştur.

Batı edebiyatındaki akımlar;

Klasisizm
Romantizm
Realizm
Naturalizm
Parnasizm
Sembolizm
Fütürizm
Dadaizm
Sürrealizm
İzlenimcilik
Hümanizm
Ekspresyonizm
Kübizm
Egzistansiyalizm

Belgesel filmler belli konular üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarının estetik kaygılarla seyirciye yansıtılmasına dayanan sinema yöntemidir.

Belgesel sinemasının ustası Türk yönetmen Suha Arın, belgesel sinema, bilim ve sanatın buluştuğu bir kavşak noktasıdır. Bu yüzden belgeselci hem bilim insanı hem de sanatçı olmalıdır. Belgeselin bilim ve sanatı birleştiren yaratıcı yaklaşımını çözümlemektir. Arın öncesinde gerçekleştirilen belgesellerin büyük çoğunluğu, sinema estetiğinin geri planda olduğu birtakım öğretici yapımlardır. Sinemanın teorisiyle de ilgilenen Arın, bu tür çalışmaları, “bilgisel” olarak adlandırmanın daha doğru olacağını ifade etmiştir.
Tarih araştırmacı Türk belgesel yapımcısı ve yönetmeni Tekin Gün, Belgesel film gerçekliğin yaratıcı bir şekilde ele alınması ve yaşamı olduğu gibi materyaller ile bir araya getirilip kurgusal niteliklerden uzak tutulduğu görsel çalışma yöntemidir. Yapısındaki temel documentary belgeleyen konu ile izleyici arasında açık bir diyalog üretme biçimi olarak yoğrulmalı ve reel olguyu üreterek ele alınması, ''bilimsel'' amaç ile yorumlanarak aktarılması gerekmektedir. Ayrıca amaçlanan konu üzerinde belgeli araştırmaların sonucunda görsel anlatı seyirci (İzleyici) arasında gözlemsel eğitici, bilgilendirici becerisini arttırdığı gözükmektedir.

Belgeseller, belli bir amaca hizmet etmektedirler. Bu bir propaganda gereksinimi nedeniyle olabildiği gibi, modern deneyimlerin yüzeyinin ortaya konulması şeklinde de olabilmektedir. Örneğin, belgeselin diyalektik amaçla kullanımını ele aldığımız zaman, bugünkü mirasımızın kaynaklarına inmek olanaklı olabilmektedir. Çeşitli görünümler belgeseller ile dramatik şekillerde vurgulanmaktadır. İnsan zihnindeki temel duyumlar, çok amaçlı olarak çözümlenebilmekte ve parçalara ayrılabilmektedir. Belgesel yöntemler ile, modern düşüncenin tüm görünümleri açıklanabilmektedir. Daha net çözümlemeler sonrasında kesin sonuçlara varılır.. Belgesel film birçok işleve sahiptir. Bu işlevleri üç ayrı zaman diliminde toplamak mümkündür: Geçmişte yaşanılanlara bugünden bakabilmek, şimdiyi kaydedebilmek ve bugünün kaydıyla yarına bir köprü kurup yarına aktarımda bulunabilmek gibi dün, bugün ve yarın bağlamında işlevselliği vardır.

Tarihteki ilk belgesel denemeleri ve tanımı yapan Polonyalı film yapımcısı Bolesław Matuszewski, belgesel değerini dikkate alan ilk yazılı çalışması olarak kabul ediliyor. Yazılı eserler arasında geçen en eski metinleri 1898 yılında Fransızca olarak yayınlandı. Matuszewski belgesel film ve fotoğraf arşiv oluşturmayı güvenli görsel materyalleri toplanarak saklandığını öneren ilk film yapımcılarından ve belgesel filmin tarzını belirleyenler arasında yer almaktadır.

Türkiye'de belgesel sinema çalışmaları dönemlere ayırdığımızda sıralama şöyle,

1914-1950
1950-1960
1960 sonrası

(1914-1934)
Türkiye'de belgesel filmin başlangıcı konusunda net bir tarih tahmin etmek zor olsa da, sinematograf'la kaydedilen ilk görüntülerin belge niteliğine sahip olduğu kabul edilmektedir. Fuat Uzkınay 14 Kasım 1914 tarihinde Ayastefanos’taki Rus anıtının yıkılışını gösteren film çalışması tarihi kayıtlarda Türk belgesel filmci olarak kayıtlarda yer almaktadır. Aradan geçen 1 yıl sonrası 1915 te Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulmuş,1917 yılında yarı askeri bir kurum olan Müdafaa-I Milliye Cemiyeti izlemiştir. Fuat Uzkınay Türk belgesel filmci olarak kabul edilmektedir. 1915 yılında ise Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulmuş, bunu 1917 yılında yarı askeri bir kurum olan Müdafaa-I Milliye Cemiyeti izlemiştir. Sırasıyla 1915 yılında Çanakkale Savaşlarını yansıtan “Anagartalar Muharebesinde İtilaf Ordularının Püskürtülmesi, Galiçya Harekâtı, Galiçya’da On dokuzuncu Süvari Müfrezesi” gibi belgeselleri çekilmiştir.

Etnografik belgeseller
Doğa belgeselleri
Bilimsel belgeseller
Sanat belgeselleri
Şiirsel belgesel
Belgesel türleri hakkında yazılmış makale ve araştırmalara bakıldığında belgesel film türü ayırımında belli sorunlar yaşandığı gözükmektedir. Belgesel eleştirmeni ve yönetmen Tekin Gün, belgesel film türlerinin bu türün örneklerinde görüldüğü gibi ilk amacın bilgilendirmek olduğu anlaşılmaktadır. Fakat yapılan çalışmalar belgesel filmlerin kendi içinde belgesel materyalin türlere ayırma konusunda benzer sorunlar yaşandığını göstermektedir. Ayrıca Belgeselci tanımı ve anlamı, belgesel konulu reel filmleri belge niteliğinde bilgilendiren, üreten - (Çeken), barındıran görsel ve işitsel materyallerin bir araya gelmesini sağlayan, Documentary ile ilgili çalışan kimselerdir.

TDK'ye göre belgeselci tanımı, ''Belgesel filmleri çeken veya bunun üzerinde çalışan kişiler''

TDK'ye göre belgeselci anlamı, Belgesel niteliğindeki eserleri seven veya bunlarla ilgilenen kimse

Belgesel filmleri listesi

Betimleme veya tasvir, kelimelerle resim çizme sanatıdır. Betimlemede amaç, anlatılan varlık ya da nesneyi okuyucunun hayalinde canlandırabilmesini sağlamaktır. Betimleme yapılırken anlatılan varlık ya da nesnenin tüm özellikleri ayrıntılı bir biçimde okuyucuya aktarılır.
Betimlemeler genelde ikiye ayrılır. Bunlar;

İnsan tasviri
İç tasvir ve
Dış tasvirdir.

İnsanların ayrıntılı bir şekilde, özelliklerinin anlatılması ile oluşturulur. İnsan betimlerinin diğer adı portredir. İnsan betimi kendi içerisinde ikiye ayrılır; İç tasvir (ruhsal tasvir) ve dış tasvir (fiziksel tasvir) olmak üzere.

İnsanların gözle görülmeyen; sevecenlik, sevimlilik, çalışkanlık, karamsarlık, fesatlık, iyi kalplilik, kıskançlık gibi özelliklerinin anlatılmasına iç (ruhsal) betimleme denir.

Kişilerin gözle görülen; boyu, kilosu, saçı, kıyafeti, ayakkabıları gibi özelliklerinin ayrıntılı olarak anlatılmasına dış tasvir denir.

Bir konunun zaman içerisindeki akışı dikkate alınarak, sürecin yansıtıldığı betimleme türleri ardışık betimlemelerdir. Çizgi romanlar ardışık betimlemeyi sık sık kullanırlar.

Vasf

Beşerî çevre bilimleri (ekolojik beşeri bilimler), özellikle çevre literatürü, çevre felsefesi, çevre tarihi, çevresel antropoloji, çevre iletişimi, bilim ve teknoloji çalışmaları olmak üzere son birkaç on yılda beşeri bilimlerde ortaya çıkan birçok çevresel alt disiplinden yararlanan disiplinler arası bir araştırma alanıdır. Beşerî çevre bilimleri, önemli çevre sorunlarını ele almak için kültür, değerler, etik ve sorumluluklar hakkında insancıl soruları ele alır. Beşerî çevre bilimleri, bilimler ve beşeri bilimler arasındaki ve ayrıca batı, doğu ve yerli halklar kültürlerinde doğal dünya ve onun içindeki yeri ile ilişki kurma biçimleri arasındaki geleneksel ayrımları kapatmaya yardımcı olmayı amaçlar. Bu alan aynı zamanda "doğa" ve "kültür" arasındaki geleneksel ayrıma da değinerek, adalet, emek ve siyaset gibi insani sorularda birbirinden farklı "çevresel" sorunun iç içe geçtiğini gösteriyor. Beşerî çevre bilimleri, aynı zamanda çevre sorunları üzerinden yeni düşünme biçimleri yaratmak için farklı alanlardan yöntemleri sentezlemenin bir yoludur.

Bildungsroman (Türkçe: “Eğitim romanı” ya da  “Oluşum romanı”), Başkahraman`ın ahlaki ve psikolojik olarak nasıl geliştiğini betimleyen ve inceleyen roman türü. Almanca bir sözcük olan Bildungsroman, “eğitim romanı” ya da “oluşum romanı” anlamına gelir.
Eğitim romanı (Erziehungsroman ya da Bildungsroman), XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Eğitim romanı terimi, XIX. yüzyılın yirmili yıllarında edebiyat kuramında kullanılmaya başlanmıştır. Eğitim romanlarında, genel olarak ana kahramanın belirli bir manevi değere sahip olma sürecine odaklanılmaktadır. Böylelikle hem odaklanılan kahramanın hem de okurların eğitildiği görülmektedir. Eğitim romanı türünde tarihsel süreç içinde yaşanan siyasi ve toplumsal olayların kişiler üzerinde yarattığı birtakım sorunlar ele alınmaktadır. Eğitim  romanında  kahramanın  kendisinde  gözlenen  değişiklikler, olay  örgüsü  bakımından  önem kazanır. Bu nedenle olay örgüsünün bütünü yeniden değerlendirilip yapılandırılır. Sovyet döneminin önde gelen edebiyat eleştirmen Bahtin’e göre eğitim romanı, esas olarak kahramanın kişilik oluşumunu ya da değişimini konunun merkezinde konumlandırır. Kahraman karakter olarak herhangi bir dönüşüm yaşamaz, ancak toplum 
içindeki yerinde ve yazgısında değişiklikler gözlenir. Dolayısıyla kahramanın karakteri, kişilik oluşumu ya da değişimi, eğitim romanında işlenen ana konu olarak değerlendirilmez. Eğitim romanında işlenen ana konu, belirli bir sosyo-kültürel bağlamda kahramanın karakterinin oluşum sürecidir.
Safdil kahramanın serüven peşinde dünyayı dolaşmaya çıkması ve uğradığı yenilgilerle yavaş yavaş olgunlaşarak bilgelik kazanmasını konu alan halk masalları, Wolfram von Eschenbach’ın Orta Çağ destanı Parzival (13. yy başları) ve Hans Grimmelshausen’in pikaresk öyküsü Simplicissimus’da (1669) edebi niteliğe kavuştu. Bu temayı roman düzeyinde ilk kez Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları (1795-96) adlı yapıtıyla Goethe ele aldı. Yapıt günümüzde de bu türün klasik örneği sayılmaktadır. Türün öbür örnekleri arasında Adalbert Stifter’in Der Nachsommer (1857; Yaz Sonu) ve Gottfried Keller’in Der grime Heinrich (1854-55; Yeşil Heinrich, 1947-48) adlı romanları yer alır. Eğitim romanı nostalji ve teslimiyet gibi temalara yer verse de, kahramanın olgunlaşmasıyla mutlaka olumlu bir havada sona erer. Roman kahramanının gençliğindeki büyük düşler yok olmuştur, ama ona acı veren düş kırıklıkları ve hatalar da geride kalmıştır. Eğitim romanının sık rastlanan bir türü, bir sanatçının gençliğini ve gelişimini konu alan Künstlerroman dır. Öteki türlerinden Erziehungsroman (“eğitim romanı”) kahramanın yetişme/eğitim sürecini, Entwicklungsroman (“gelişim romanı”) ise karakter gelişimini konu alır. Bu terimler bazen birbirinin yerine kullanılabilirse de, eğitim romanının gelişim romanından temel farkı, kahramanının içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesini, olgunluğa ve uyuma erişmesini anlatmasıdır. Arap edebiyatında bildungsroman kültürünün köklü bir geçmişi bulunmaktadır. Bu alanın öncülerinden birisi İbn Tufeyl'dir. Modern Arap edebiyatında ise, Tayyib Sâlih'in Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl adlı eseri çok tanınan bir bildungsromandır.

Hayy bin Yakzan, İbn Tufeyl
Lazarillo de Tormes

The History of Tom Jones, a Foundling, Henry Fielding (1749)
Candide, Voltaire (1759))
The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman, Laurence Sterne (1759)

Jane Eyre, Charlotte Brontë (1847)
Pendennis, William Makepeace Thackeray (1848–1850)
David Copperfield, Charles Dickens (1849)
Green Henry, Gottfried Keller (1855)
Great Expectations, Charles Dickens (1861)
What Maisie Knew, Henry James (1897)
Jude the Obscure, Thomas Hardy

Martin Eden , Jack London (1909)
The Book of Khalid, Ameen Rihani (1911)
Sons and Lovers, D. H. Lawrence (1913
Maurice, E. M. Forster
Of Human Bondage, W. Somerset Maugham (1915)
A Portrait of the Artist as a Young Man, James Joyce (1916)
Demian: The Story of Emil Sinclair's Youth Hermann Hesse
This Side of Paradise F. Scott Fitzgerald (1920)
Gone With the Wind, Margaret Mitchell (1936)
Pather Panchali, Bibhutibhushan Bandopadhyay (1929)
Black Boy, Richard Wright (1945)
The Voyage of the Dawn Treader, C. S. Lewis (1952)
Goodbye, Columbus, Philip Roth (1959)
To Kill a Mockingbird, Harper Lee (1960)
Dune, Frank Herbert (1965)
The Outsiders, S.E. Hinton (1967)
Bless Me, Ultima, Rudolfo Anaya (1972)
The Princess Bride, William Goldman (1973)
Bright Lights, Big City, Jay McInerney (1984)
Ender's Game, Orson Scott Card (1985)
Oranges Are Not the Only Fruit, Jeanette Winterson (1985)
Norwegian Wood, Haruki Murakami (1987)
English Music, Peter Ackroyd (1992)
His Dark Materials serisi, Philip Pullman (1995-2005)
Harry Potter serisi, J. K. Rowling (1997-2007)
Mevsimu'l-Hicre ile'ş-Şemâl, Tayyib Sâlih (1966)

The Secret Life of Bees, Sue Monk Kidd (2002
The Kite Runner, Khaled Hosseini (2003)
Never Let Me Go, Kazuo Ishiguro (2005)
Indecision, Benjamin Kunkel (2005)
Black Swan Green, David Mitchell (2006)
Züleyha Gözlerini Açıyor, Guzel Yahina (2015)

Ayyıldız, Esat (2018). et-Tayyib Sâlih’in “Mevsimu’l-Hicre İle’ş-Şemâl” Adlı Romanının Tahlili 10 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 58(1), 662-689. doi:http://dx.doi.org/10.33171/dtcfjournal.2018.58.1.31

Bilgelik; bilgi edinme, idrak, görgü, sağduyu ve sezgisel anlayış ile birlikte bu hususiyetleri özümseyebilme ve uygulayabilme kapasitesidir. Aynı zamanda akıl ya da sağgörü; bilgi, deneyim, anlayış, sağduyu ve içgörü kullanarak düşünme ve hareket etme yeteneği olarak da tanımlanır. Bilgelik, tarafsız yargılama, merhamet, deneyimsel öz-bilgi, kendini aşma ve bağlanmama gibi öz niteliklerle ve etik ve iyilik gibi erdemlerle ilişkilidir. Bu vasıfları taşıyan kişiye bilge denir.
Bilgelik, bilgeliğe atfedilen özellikleri değerlendirmek için birkaç farklı yaklaşım da dahil olmak üzere birçok farklı şekilde tanımlanmıştır.
Akıl ve Bilgelik anlamları bazı durumlarda birbiriyle örtüşür. Bilgelik veya derin görüş, bir meziyet olarak kültürel, felsefi ve dinî kaynaklarda geçmektedir.

Oxford English Dictionary bilgeliğini “Yaşam ve davranışla ilgili konularda doğru bir şekilde değerlendirme kapasitesi; araçların ve amaçların seçiminde yargının sağlamlığı; bazen, daha az kesin olarak, özellikle pratik ilişkilerde, sağlıklı duyu, : karşıtı. aptallık; " ayrıca "Bilgi (özellikle de yüksek veya derin); aydınlanma, öğrenme, dürüstlük" şeklinde tanımlamaktadır. Charles Haddon Spurgeon, bilgeliği “bilginin doğru kullanımı” olarak tanımlamıştır. Robert I. Sutton ve Andrew Hargadon “bilgeliğin tutumunu" “bir kişinin kendi bildiğinden şüphe ederken bilgiyle hareket etmesi” olarak tanımladı. Sosyal ve psikolojik bilimlerde, bilgeliğin psikolojik bir yapı olarak operasyonelleştirilmesi ve ölçümü konusunda son yirmi yılda yapılan büyük ilerlemelerle birlikte, bilgeliğe birkaç farklı yaklaşım vardır.

Eski Yunanlar, bilgeliği, tanrıçalar Metis ve Athena olarak temsil edilen önemli bir erdem olarak görüyorlardı. Metis, Hesiodos'un anlatımına göre, onu hamile bırakan Zeus'un ilk karısıydı; Zeus bu olaydan sonra, Metis bilgeliğin bir cisimleşmesi olduğu için Mêtieta ("Bilge Danışman") unvanını kazandı ve sonra Zeus, başından fırladığı söylenen Athena'yı doğurdu. Athena güçlü, adil, merhametli ve iffetli olarak tasvir edilmiştir. Apollo da, bilimlerin ve ilham veren ve şiirsel sanatların kişileşmeleri olan Müzlerin şefi olarak atanmış bir bilgelik tanrısı olarak kabul edildi; Platon'un Kratylos diyaloğuna göre, Apollon'un adı "Ballon" ve "Omopoulon" anlamına da gelebilir, çünkü bu tanrı ilahi ve hakiki ilhamlardan sorumluydu, böylece her zaman şifa ve kehanetleri doğru olan bir okçu olarak kabul edilirdi. Apollon, “kendini bil”  özdeyişinin (Delfi özdeyişleri bilgeliğinin bir parçası) yazılı olduğu Apollon Tapınağı'ndaki rahibeler (Pythia) aracılığıyla peygamberlik eden tanrı olarak kabul edildi. Bilimle ve teknik bilgiyle ilgili olan Hermes'le karşılaştırıldı ve, İsa'nın ardından ilk yüzyıllarda, bir Mısır senkretizminde Hermes Trismegistos adı altında Thoth ile ilişkilendirildi. Yunan geleneğinde, Yunanistan'ın Yedi Bilgesi ile bilgeliğin ilk tanıtımları tarihe geçti.
Sokrates ve Platon için felsefe, kelimenin tam anlamıyla "bilgelik aşkı"ydı (philo-sophia (bilgelik). Bu Platon'un diyaloglarına nüfuz eder; Devlet adlı eserinde, filozof krallar, önerilen ütopyanın liderleridir ve neyin iyi olduğunu anlayan ve buna göre hareket edebilecek cesaret sahibi olan kişilerdir. Aristoteles, Metafizik'te, bilgeliği, şeylerin neden olduğu gibi olduğunu anlamak olarak tanımladı (nedensellik) ve bu şeylerin sadece oldukları gibi olduklarını bilmekten daha derindir. “Phronesis” ve “sophia” arasındaki ayrımları yapan ilk kişiydi.
Platon ve Ksenophon'a göre, Delfi Kehaneti'nin Pythia'sı “Yunanistan’daki en bilge adam kim?” sorusunu Sokrates'in en bilge olduğunu belirterek cevapladı. Platon'un Sokrates'in Savunması eserine göre Sokrates, ondan daha akıllı sayılabilecek insanları aramaya karar verdi ve doğru bilgiye sahip olmadıkları sonucuna vardı:

Ben bu adamdan daha bilgeyim; çünkü ikimiz de doğru ve iyi bir şey bilmiyoruz, ama bu adam bilmediği zaman bir şey bildiğini sanıyor, oysa ben hiçbir şey bilmediğim gibi, bildiğimi de düşünmüyorum.
Böylece, insanın kendi cehaletinin farkında olmasının ve epistemik alçakgönüllülüğe değer vermesinin bilgece olduğu, “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” ifadesiyle ölümsüzleştirildi.
Eski Romalılar da, Minerva veya Pallas olarak kişileştirilmiş olan bilgeliğe değer verdi. Ayrıca yetenekli bilgiyi ve erdemleri, özellikle de iffeti temsil eder. Onun sembolü, hala bilgeliğin popüler bir temsili olan baykuş idi, çünkü karanlıkta görebiliyordu. Jüpiter'in alnından doğduğu söylenir.
Bilgelik Hristiyanlık içinde de önemlidir ve İsa vurgulamıştır. Havari Pavlus, Pavlus’un Korintlilere birinci mektubu içinde, hem dünyevi hem de ilahi bilgeliğin olduğunu savundu ve Hristiyanları ikinciyi takip etmeye çağırdı. Bilgelikle yakından ilişkili olan akıl, Katolikliğin dört temel erdeminden biri haline geldi. Hristiyan filozofu Thomas Aquinas, bilgeliği tüm erdemlerin “babası” (yani nedeni, ölçüsü ve şekli) olarak değerlendirmiştir.
Bilgeliğin nasıl geliştirileceğine dair kapsamlı rehberliğin sağlandığı Budist geleneklerinde, bilgeliğin geliştirilmesi, merkezi bir rol oynar. İnuit halkları geleneğinde, bilgeliğin geliştirilmesi öğretmenin amaçlarından biriydi. Bir İnuit yaşlısı, bir kişinin ne yapılması gerektiğini görebildiğinde ve ne yapılması gerektiği söylenmeden başarılı bir şekilde yapabildiğinde, bilge olduğunu söyledi.
Birçok kültürde, son büyüyen dişler olan üçüncü azı dişlerinin adı, etimolojik olarak bilgelikle bağlantılıdır, örneğin, İngilizce "wisdom tooth" da (bilgelik dişi) olduğu gibi. Takma adı, geç ergenlik döneminde ve erken yetişkinlik çağında göründüklerinden, Hipokrat yazılarında halihazırda sóphronistér ve Latince de dens sapientiae (bilgelik dişi), (Yunanca'da, moderasyon veya ders öğretmenin anlamı ile ilgili) olarak adlandırılmıştır ve klasik geleneğe dayanmaktadır.

Devlet okulları ABD'de karakter eğitimine yönelik bir yaklaşıma sahiptir. Benjamin Franklin gibi on sekizinci yüzyıl düşünürleri bunu bilgelik ve erdem eğitimi olarak adlandırıyordu. Geleneksel olarak, okullar, ebeveynler ve toplumla birlikte karakter ve bilgelik oluşturma sorumluluğunu paylaşır.
Birleşik Krallık'ta çağdaş bir filozof olan Nicholas Maxwell, akademi'nin odak noktasını bilginin kazanılmasından, bilgeliği aramak ve teşvik etmek olarak değiştirmesi gerektiğini savunuyor. Bunu, insanın kendisi ve diğerleri için yaşamda neyin değerli olduğunu anlama kapasitesi olarak tanımlar. Yeni bilginin ve teknolojik "know-how"ın hareket gücümüzü arttırdığını söyler. Yine de, bilgelik olmadan, Maxwell bu yeni bilginin, insan yararına olduğu kadar insan zararına da neden olabileceğini iddia ediyor.

Psikologlar, bilgelikle ilgili yaygın olan inançlar veya halk teorileri hakkında veri toplamaya başladılar. İlk analizler, “zeka, algı, maneviyat ve cin gibilik ile bilgelik teorisinin örtüşmesine rağmen, bilgeliğin zor yaşam soruları ile başa çıkmada ve karmaşık gereksinimlere uyum sağlamada bir uzmanlık olduğu açıktır" durumunu işaret etmektedir.
Bu tür örtülü teoriler, açık teorilerin ve bilgeliğin temelinde ortaya çıkan psikolojik süreçlerle ilgili deneysel araştırmalara karşıt durmaktadır.
 Bilgeliğin kesin psikolojik tanımları hakkındaki görüşler değişebilir, ancak, bilgelik için kritik olanın, yaşam hakkında derin düşünceleri ve kritik yaşam meseleleri hakkındaki yargıyı destekleyen belirli üstbilişsel süreçler olduğu konusunda bir fikir birliği vardır. Bu süreçler arasında kişinin kendi bilgisinin sınırlarını tanıma, belirsizliği ve değişimi kabul etme, bağlam ve daha büyük resme dikkat etme ve bir durumun farklı bakış açılarını entegre etme sayılabilir. Bilişsel bilim insanları, birinin yaşamını yönetmek için içgörülü çözümler sağlayabileceğinden, bilgeliğin bu tür akıl yürütme süreçlerini koordine etmesi gerektiğini öne sürmektedir. Özellikle, böyle bir muhakeme hem teorik hem de deneysel olarak genel zekadan farklıdır. Robert Sternberg, bilgeliğin genel (akışkan veya kristalize) zekayla karıştırılmaması gerektiğini önerdi. Bu fikir doğrultusunda araştırmacılar deneysel olarak bilgece mantığın IQ'dan farklı olduğunu göstermiştir. Bilgeliğin birkaç farklı karakterizasyonu aşağıda listelenmiştir.
Baltes ve meslektaşları Bilgelik: Yaşam boyu başarılı gelişmeyi düzenlemedeki yapısı ve işlevi adlı eserlerinde, bilgeliği, "belirli bir durumun çelişkileriyle başa çıkabilme ve bir eylemin kişinin kendisi ve diğerleri için sonuçlarını değerlendirebilme yeteneği" olarak tanımladılar. Somut bir durumda, kişisel, kişiler arası ve kurumsal çıkarlar arasında bir denge kurulabileceği zaman elde edilir ". Dengenin kendisi, bilgeliğin eleştirel bir ölçütü gibi görünüyor. Deneysel araştırmalar, bilgeliğe bağlı akıl yürütmenin, kişisel yaşam zorluklarıyla karşı karşıya kalındığında kişisel ve kişiler arası çıkarlar arasında denge sağlamakla ve kişiler arası çatışmaları yönetirken hedefler belirlemekle ilişkili olduğunu gösteren bu fikri desteklemeye başladı.
Pozitif psikoloji alanındaki araştırmacılar, bilgeliği "bilgi ve deneyimin" eşgüdümü ve "refahı geliştirmek için kasıtlı kullanımı" olarak tanımlamışlardır. Bu tanım altında, bilgelik ayrıca aşağıdaki yönlere sahip çok boyutlu bir yapı olarak tanımlanır:

Kendi kendine bilgi ve sürdürülebilir eylemlerle problem Çözme.
Olumsuz ve olumlu yanları bilinen durumlara bağlamsal samimiyet.
Etik görüşlerde çeşitlilik bilgisi ile değere dayalı tutarlı eylemler.
Koşulsuz kabul ile yaşamdaki belirsizliğe karşı tolerans.
Kişinin kendi duygularını, ahlakını vb. anlayabilmek için kendisiyle empati kurabilmesi ve kendini daha büyük bir bütünün parçası olarak görebilme yeteneği de dahil olmak üzere diğer hisler.
Bu teorik model, bilgelikle ilgili muhakeme ve iyilik hali arasındaki geniş bir bağlantı dışında, deneysel olarak test edilmemiştir.
Grossmann ve meslektaşları, önceden tanımlanmış psikolojik literatürü sentezleyerek, kötü tanımlanmış yaşam durumları karşısında, bilgeliğin tarafsız ve sağlıklı yargı içeren belirli bilişsel süreçleri içerdiğini belirtir: (i) entelektüel alçakgönüllülük veya kişinin kendi bilgi sınırl

Bilinç akışı karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi tekniktir. Yapıtlarda iç diyalog şeklinde göze çarpar. Bilinç akışı tekniğini kullanan yazarlara örnek olarak James Joyce, William Faulkner ve Virginia Woolf gösterilebilir. Bilinç akışsal edebiyat modernist akımla yakından ilişkilidir. Psikolojiden edebiyata girişi May Sinclair sayesinde olmuştur.

Bilinç akışsal edebiyati genellikle bir iç monolog halindedir ve metnin takibini zorlaştıran, karakterin parça parça olan düşüncelerini veya anlık duygularını yansıtan çeşitli anlam ve noktalama hatalarıyla biçimlenir. Bilinç akışı ve iç diyalog, konuşmacının bir dinleyici veya 3. şahsa hitap ettiği ve genelde şiir veya dramalarda görülen dramatik monologlardan ayrılmaktadır. Bilinç akışında, konuşmacının düşünce süreci kişinin kendisine yönelmiştir ve biz buna sadece kulak misafiri oluruz. Bu iç monologlar, öncelikli olarak kurgusal bir araçtır.

Muhtemelen bu tekniği kullanan ilk edebi ürün Ovidius'un Methamorphoses'udur. Sir Thomas Brown'a ait olan “The Garden of Cyrus” (1658), nesnelerin, geometrik şekillerin ve numerolojinin hızlı ve bağlantısız kullanımı ile bilinç akışsal yazının ilk ürünleri arasında yerini almaktadır. [Gyula Krudy]’nin bazı ürünleri de (“The Adventures of Sindbad”) bilinç akışının müjdecisi olan kimi teknikler içermektedir. Bu tarzın gelişiminde incelenebilecek diğer örnekler Laurence Sterne'ün “The Life and Opinions of Tristram Shandy” ve “Gentleman”’i (1760), Edgar Allan Poe'nun Nantucketlı Arthur Gordon Pym'in Öyküsü (1837/1838) ve Édouard Dujardin’in “Les Lauriers sont coupés”udur (1888). Tolstoy Anna Karenina’nın (1877) düğüm kısmına ulaşan bölümlerde bilinç akışına benzer bir yöntem kullanmıştır. Arthur Schnitzler'in erken dönem işlerinden “Leutnant Gustl”da (1900) da bilinç akışı tekniği görülmektedir. Ancak bilinç akışsal yazın asıl yükselişini 20. yüzyılda yakalamıştır. Virginia Woolf, James Joyce ve William Faulkner’ın eserleri bu yükselişe öncülük etmiştir.
Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış önemli eserlerden birkaçı:

J.D. Salinger -Çavdar Tarlasında Çocuklar
Dorothy Richardson - Pilgrimage
James Joyce - Ulysses (özellikle de Molly Bloom’un iç monologları)
Virginia Woolf - Deniz Feneri, Dalgalar, Mrs. Dalloway
William Faulkner - Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken
Robert Anton Wilson ve Robert Shea - Illuminatus!
William Styron - Lie Down in Darkness
Allen Ginsberg - "Uluma" ("Howl")
Jack Kerouac - Yolda
Samuel R. Delany - Dhalgren
Hubert Shelby Jr. - Last Exit to Brooklyn
Hunter S. Thompson - Fear and Loathing in Las Vegas
Jerzy Andrzejewski - Gates to Paradise
A.B. Yehoshua - A Late Divorce
Will Christopher Baer - Phineas Poe Trilogy (Kiss Me, Judas ve Hell's Half Acre''ın tamamında, Penny Dreadful'un bazı bölümlerinde görülür)
Ezgiler Ezgisi
Oğuz Atay - Tutunamayanlar
Orhan Pamuk - Sessiz Ev
Yusuf Atılgan - Anayurt Oteli

Teknik sadece edebi eserlerde değil, görsel eserlerde de kullanılmıştır. Çeşitli İngiliz komedi tiyatro toplulukları, absürdlükle bilinç akışını harmanlayarak yeni bir yorum yaratmışlardır.
Müzik dünyasında ise bu tekniği rap şarkıcısı Ghostface Killah kullanmıştır. Sözlerini, kişisel fikirlerini ve ruh halini yansıtan karmaşık ve anlık ifadelerle oluşturmuştur.

İç monolog
Serbest çağrışım
Modernizm

Bilinç dışı, Sigmund Freud'un psikanaliz kuramında geliştirilmiş bir kavramdır. Buna göre; bilinç yapısı ikili bir nitelik taşır, yani görülen bilinç durumlarının gerisinde çok daha derinde ve görünmez bir bölgede işleyen başka bir yapı daha söz konusudur. Bu bölgenin adı bilinç dışıdır ve bilinç durumunu etkileyen asıl şey bu yapıdır. Freud'un bilinç dışı ile ilgili imgelemeyi güçlendiren bir yorumu vardır. Freud bilinci okyanustaki buz dağına benzetir. Suyun altında kalan kısım bilinç dışı, su üzerinde kalan kısım bilinçtir. Bu yoruma göre bilinç dışıyla ilgili araştırma ve sentezlerde bulunmuştur. Bilinç dışının rüyalarla açığa çıkacağını savunmuş ve hastalarıyla bunu örneklendirmiştir.

Organizmanın iç yaşantıları ve dış dünyanın farkında olmadan yaptığı davranışların tümü. İnsanı bir bilgisayara benzetecek isek, bilinç dışı kuşkusuz bir şekilde insanın "Hard Disk"i olacaktır. Organizmanın yaşadığı olayların önemli/önemsiz kaydedildiği ve hayatının gelecek aşamalarında alınacak kararlara ve yapılacak eylemlere dolaylı yönden etki ettiği bir bölümdür. Aynı zamanda yine bir bilgisayar benzetmesinde bulunacak olursak bilinç dışı insan için bir antivirüs görevi görmektedir.

Bilinçte olmayan ancak kapsamındakilerin istendiğinde bilince çağırabileceği eşik bölgesi. Bilincin farkında olmadığımız alanı.

Psikanalizde kullanılan İd (temel benlik), Ego (bilinç) ve Süperego (toplumsal kurallar; din, ahlak, töre, gelenek gibi) üçlemesi, ilahi dinlerdeki şeytan, nefis ve inanç üçlemesine benzemektedir.

Bilinçaltı(Bilinç dışı) Nasıl Çalışır? 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birinci şahıs anlatıcı, bir öykünün bir kişi tarafından, kendi adına ve kendisi hakkında konuşarak anlatıldığı anlatım türüdür. Anlatıcı karakterlerden biridir. Birinci şahıs anlatıcı tekil veya çoğul olabilir, eserdeki belli bir bakış açısını temsil eder.
Anlatıcı kendisine "ben" ve /veya "biz" olarak hitap eder. Bu okuyucuya sadece anlatıcının duygu ve düşüncelerini görme fırsatı verir; fakat başkalarınınki görülemez. Bazı hikâyelerde birinci şahıs anlatıcılar başka kişilerden duyduklarını yer vererek daha geniş bir bakış açısından olayı anlatmayı hedefleyebilirler. Diğer bazı hikâyelerde ise anlatıcı çeşitli bölümlerde başka kişiler olabilir, bu da okuyucuya birden fazla karakterin duygu ve düşüncelerini görme imkânı tanır.
Birinci şahıs anlatıcı bir bilinç akışı, bir günlük gibi çeşitli formlarda olabilir.
Birinci şahıs anlatıcı öznel ve güvenilmez olması nedeniyle eleştirilmektedir.

Biyografi ya da yaşam öyküsü, bir kişinin yaşamını ayrıntılı bir biçimde açıklayan bir edebiyat türüdür. Kişi kendi hayatını anlatıyorsa buna otobiyografi, şairlerin yaşam hikâyesi anlatılıyorsa da buna tezkire denir. Biyografiler eğitim, iş, ilişkiler ve ölüm gibi temel olaylardan daha fazlasını içerir. Bir biyografi, bir konunun yaşam öyküsünü sunar, deneyimle ilgili samimi ayrıntılar da dahil olmak üzere yaşamlarının çeşitli yönlerini vurgular ve öznenin kişiliğinin bir analizini içerir.
Biyografik eserler genellikle kurgusal değildir, ancak kurgu bir kişinin hayatını betimlemek için de kullanılabilir. Biyografik kapsamın derinlemesine bir biçimine eski yazı denir. Edebiyattan filme kadar çeşitli mecralarda yapılan çalışmalar biyografi olarak bilinen edebiyat türünü oluşturur.
Plutarkhos'un Paralel Yaşamlar'ı klasik biyografi yazımını etkileyen bir eserdi.

Biyografi sözcüğü biyo+grafi sözcüklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. "Bio" sözcüğü, Fransızca “[bileşik adlarda] can, yaşam” anlamında olup, Eski Yunancada da aynı anlama gelen bíos, biot- βίος, βιοτ- sözcüğünden alıntıdır. "Graf" Bu ek Eski Yunanca graphḗ γραφή “yazı, çizgi” sözcüğünden alıntıdır.
Türkçeye, Fransızcadan geçmiştir.

Bilimsel biyografi(Monografi): bireyin hayatının eleştirisel bir tutumla, araştırma ve incelemelere dayalı olarak anlatıldığı biyografi türüdür.
Biyografik roman: Kişinin yaşıyormuş gibi ve roman kurgusuyla anlatılıp kişisel özellikleri ve hayatının tanıtıldığı biyografi türüdür.
Nekroloji: Yakın zamanda ölmüş kişilerin iyi özelliklerinin anıldığı, genellikle gazete ve dergilerde yayımlanan biyografi türüdür.
Portre: Ele alınan kişinin kronolojik olarak hayatını aktarmak yerine, kişiliğinin nitelikleri tasvirlenerek anlatılır.

Şevket Süreyya Aydemir: Tek Adam, Menderes'in Dramı, Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa
Oğuz Atay: Bir Bilim adamının Romanı
Yusuf Ziya Ortaç: İsmet İnönü: Bir Hayatın Romanı

Bohemya (Çekçe: , Almanca: , Fransızca: Bohême, Lehçe: Czechy), Çekya'da bir bölgedir. Bohemya'nın toplam yüzölçümü yaklaşık 52.060 kilometrekaredir. Bohemya, Bohemya kralları tarafından yönetilen Moravya ve Çek Silezyası dahil geniş tarihsel Bohemya krallığı toprakları olarak da söylenebilir. 1918'e kadar Bohemya eyaleti Avusturya'ya aitti.
Bohemya, Büyük Morevya'nın düklüğü altındaydı. Sonra ise Kutsal Roma İmparatorluğu altında ise özgür bir krallıktı. Daha sonra Avusturya İmparatorluğu ve Habsburg monarşisisinin altında bir parçaydı. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturulan özgür çekoslavak devletinde, Bohemya'nın tamamı Çekoslavakya'nın bir parçası oldu. Almanca konuşan yerliler ise çoğunluğu Almanca konuşan bölgelerin Almanya-Avusturya'nın bir parçası olması iddiaları, 1938 ve 1945 yılları sırasında bu bölgeler Nazi Almanyası'nın Sudetenland toprağı olmuştur.
Kalan Çek bölgeleri ise İkinci Çekoslav Cumhuriyeti olmuştur. Ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Bohemya ve Moravya himayesi altında işgal edilmiştir. Sonrasında ise Bohemya yenilenmiş Çekoslavakya'nın parçası oldu. 1969'da, Çek topraklarına(Bohemya dahil olarak) Çek Sosyalist Cumhuriyeti'nde Çekoslavakya olarak özerklik verilmiştir. 1990'da ülkenin ismi Çek Cumhuriyeti olarak değiştirilen 1993'te Çekoslavakya'nın dağılmasıyla ayrı bir devlet olmuştur.
1948'e kadar Bohemya, Çekoslavakya'nın bir yönetim parçasıydı. O zamandan sonra yönetim değişiklikleriyle birlikte kendi kendini yöneten bölgeler olarak ayrıldı ve bu değiştirilen yönetim tarihsel çek topraklarını dahil etmiyordu(ya da 1960 ve 2000'den kalan bölgeleri). Ancak üç toprak Çek anayasasında "Biz, Bohemya, Moravya ve Silezya'daki Çek Cumhuriyeti vatandaşlarıyız" olarak anıldı.
Bohemya 52.065 kilometre kare alanı vardı, bugün ise bu bölge 10.5 milyon nüfusluk Çek Cumhuriyeti'nin 6.5 milyon vatandaşına ev sahipliği yapmaktadır. Bohemya, Yukarı ve Aşağı Avusturya bölgesinde, Bavyera'nın batısında (Almanya) ve Saksonya ve Lusatia'nın kuzeyinde, Silezya'nın kuzeydoğusunda, Moravya'nın doğusunda sınırlandırılmıştır. Bohemya'nın sınırları genellikle Bohemya Ormanı, Maden Dağları ve Devasa Dağları gibi dağlar tarafından işaretlenmiştir. Sudetes'in bir parçası, Bohemyalı-Moravyalı sınırı kabaca Elde-Danube havzasını takip etmektedir.

Bohemya Krallığı
Moravya

Büyülü gerçekçilik, olağan ya da gerçekçi bir çizgide ilerleyen sanat akımlarında bulunmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımıdır.

Büyülü gerçekçilik; gerçekçilikte akılla çözümlenemeyen, büyülü olarak adlandırıp geçiştirilen olayları kapsayacak biçimde kurgusal gerçekliği genişleten bir edebi gerçekçiliktir.
Terim, ilk defa Alman sanat eleştirmeni Franz Roh tarafından kullanılmıştır. Roh, gerçekliği gösteren bir tabloyu tanımlamak için bu terimi kullanmış olsa da, Novalis mahlasını kullanan erken dönem Alman romantik şair ve düşünür Georg Philipp Friedrich von Hardenberg, Roh'dan çok daha önce, on sekizinci yüzyılın sonlarında, büyülü gerçekçi kişiden söz eder. Roh'nun resim sanatı için kullandığı Magischer Realismus kavramının İtalyancadaki karşılığı Realismo Magico'yu ilk defa hem sanat hem de edebiyat için kullanan kişi İtalyan eleştirmen, şair, oyun, roman ve öykü yazarı Massimo Bontempelli'dir. Daha sonraları ise Bontempelli'nin yakın arkadaşı Arturo Uslar Pietri büyülü gerçekçilik kavramını ilk kez Latin Amerika edebiyatı için kullanarak birçok Latin Amerikalı yazarın eserlerini büyülü gerçekçi olarak sınıflandırmıştır.
Kübalı yazar Alejo Carpentier Bu Dünyanın Krallığı (El Reino de Este Mundo, 1949) isimli romanın önsözünde Latin Amerika'ya özgü olduğunu iddia ettiği bir gerçekliği olağanüstü Amerika gerçekliği diye tanımlar. Ona göre tuhaf olanın sıradan olduğunu söylediği kıtaya özgü bu gerçekliği de ancak Latin Amerikalı yazarlar aktarabilirdi. Carpentier'in bu görüşleri büyülü gerçekçiliğin politik yorumlamalarında ve Latin Amerika'ya özgü bir tarz olarak algılanmasında etkili olmuştur. Bu algı, 1960'lı-70'li yıllarda Gabriel Garcia Marquez gibi yazarlarla Latin Amerika edebiyatının uluslararası başarı kazanması sonrasında daha da pekişmiştir. Ancak Büyülü gerçekçilik Latin Amerika'ya özgü bir edebi tarz değildir. Latin Amerika edebiyatıyla ilişkilendirilmesi ve dolayısıyla bu edebiyatta yaşanan patlamanın kendisine kazandırdığı ivme sayesinde büyülü gerçekçilik özellikle post-kolonyal durum ile ilgili hassasiyetlerini dile getirmek isteyen yazarların da sıkça yararlandığı bir edebi tarz olmuştur.
Günümüzde ise büyülü gerçekçilik kimliği ne olursa olsun her coğrafyadan hem post-kolonyal hem de Batılı yazarların kullandığı uluslarararsı edebi bir tarz haline gelmiştir. Nitekim Salman Rüşdi, Gabriel García Márquez, Ben Okri, Isabel Allende gibi postkolonyal yazarlardan başka Günther Grass, Jeanette Winterson, Angela Carter, Robert Nye, Marina Warner, hatta Latife Tekin ve Nazlı Eray gibi batılı ya da kolonyal geçmişe sahip olmayan ülkelerin yazarlarının da büyülü gerçekçi bir tarzda yazmaları bu durumu yansıtmaktadır.

Büyülü gerçekçilik, fantastik unsurlara bolca yer veren postmodern edebiyat kuramında merkez teşkil edecek akımlardandır. Köken itibarıyla, Latin Amerika'da doğmuş ve en önemli örnekleri Latin Amerikalı yazarlar tarafından verilmiştir. Dünya ölçülerinde incelendiğinde üçüncü dünya ülkelerinin; Batı kapitalizmi, eğitimi ve teknolojisi ile karşılaşması sonucunda, bu ülkelerde edebiyat alanında büyülü gerçekçilik akımı görülmeye başlamıştır. Sömürgecilik sonrası söylemle ilişkilendirildiğinde, fantezi ve gerçek olmak üzere iki farklı özelliği birleştirmesinden dolayı melezlik (hybridity) ve ‘öteki’ kavramlarına değinilmesi eserin önemli özelliklerini teşkil eder. Üçüncü dünya ülkelerindeki insanların bireysel, toplumsal, ekonomik sorunlarını işlemek için kullanılan, dolayısıyla politik kaygı taşıyan bir akım olmuştur.
Büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastik, alışılmış ve alışılmamış olanı bir arada kullanır. Fantastik veya alışılmamış olan, eserde büyülü bir hale dönüşür. Dolayısıyla, büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastiğin mükemmel oranda bileşimi olarak algılanmalıdır. Büyülü gerçekçi bir eser, doğal olan ile doğaüstü olanı okuyucuyu şaşırtmadan kaynaştırmalıdır.
Büyülü gerçekçi bir eserde doğaüstü, perilerle, cinlerle, hayaletlerle dolu masalların, destanların, efsanelerin ve halk hikâyelerinin yararlanılması sonucu mitsel bir geleneğin yansıması olarak ortaya çıkar. Bu mitsel yansımalar eserin fantastik kısmını oluşturur. Yani, esere doğaüstü unsuru katabilmek için yerel folklordan yararlanılır. Geleneksel sözlü edebiyatın kullandığı anlatım teknikleri kullanılabilir.
Büyülü gerçekçi bir eserde anlatıcı, okuyucunun tuhaf olandaki mantıksızlığı fark etmemesini sağlamak amacıyla, hiçbir açıklamada bulunmadan, bir uzaklık duygusu yaratarak olayları okuyucuya aktarır. Anlatıcının ketumluğu sayesinde uzaklık ve uzaklaşma duyguları yaratılırken, olaylar ve bu olayların akışı ön plana çıkmaktadır. Büyülü gerçekçilikte sıkça kullanılan ironi de anlatıcının yaratmış olduğu büyülü dünyadan kendisini uzak tutmasını sağlar.
Anlatıcının ketumluğu ve ironinin kullanılması, eserde karakterlerin sunumunu, yer ve zaman algılarını etkilemektedir. Büyülü gerçekçilikte karakterler daha çok gerçekleştirdikleri eylemlerle tanıtılmakta, karakterlerin ruhsal, psikolojik ve ahlaki özellikleri açıklanmamaktadır. Yer ve zaman, eserde belirsiz kalır. Mitsel mekânlar kullanılır. Düz çizgisel bir zaman algısı yoktur, daha çok çevrimsel zaman algısı hâkimdir. Bazen semboller ve çağrışımlar, bazen de halk hikâyeleri, masallar, efsaneler, destanlar ve düşler yardımıyla geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe geçer. Üslup açısından bakıldığında büyülü gerçekçilik, benzetme, mecaz, mübalağa, tekrarlar, sembolizm, ironi ve paradoks gibi pek çok söz sanatını kullanmaktadır.

Büyülü gerçekçilik akımının edebiyatta önde gelen yazarlarından bazıları ve ünlü eserleri şöyle sıralanabilir:

Jorge Luis Borges - Alçaklığın Evrensel Tarihi (Historia Universal de la Infamia)
Jacques Stephen Alexis - Haitililerin Büyülü Gerçekçiliği (Realisme Merveilleux des Haitiens)
Isabel Allende - Ruhlar Evi (La casa de los espíritus)
Miguel Ángel Asturias - Men of Maize (Hombres de maíz)
Miguel Ángel Asturias - Başkan (El Señor Presidente)
Mihail Bulgakov - Usta ile Margarita (Master i Margarita)
Italo Calvino - Görünmez Şehirler (Le città invisibili)
İhsan Oktay Anar - Suskunlar
Hasan Âli Toptaş - Gölgesizler
Otar Çiladze — Yolda Bir Adam Gidiyordu (გზაზე ერთი კაცი მიდიოდა)
Peter Carey - Illywhacker
Alejo Carpentier - Bu Dünyanın Krallığı (El reino de este mundo)
Angela Carter - The Magic Toyshop
Louis-Ferdinand Céline - Journey to the End of the Night (Voyage au bout de la nuit)
José Donoso - The Obscene Bird of the Night (El obsceno pájaro de la noche)
Ralph Ellison - Invisible Man
Laura Esquivel - Acı Çikolata (Como agua para chocolate)
Janet Frame - The Carpathians
Carlos Fuentes - Artemio Cruz'un Ölümü (La muerte de Artemio Cruz)
Sara Gallardo - January (Enero)
Gabriel García Márquez - Yüzyıllık Yalnızlık (Cien años de soledad)
Günter Grass - Teneke Trampet (Die Blechtrommel)
Hans Henny Jahnn - The Shoreless River (Fluss ohne Ufer)
William Kennedy - Ironweed
Thomas King - Green Grass, Running Water
Milan Kundera - Veda Valsi (The Farewell Waltz)
Hubert Lampo - De komst van Joachim Stiller
Curzio Malaparte - Kaputt (Kaputt)
Yann Martel - Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
Toni Morrison - Solomon'un Şarkısı (Song of Solomon)
Haruki Murakami - İmkânsızın Şarkısı (Noruvei No Mori)
Ben Okri - Aç Yol (The Famished Road)
Juan Rulfo - Pedro Páramo (Pedro Páramo)
Salman Rüşdi - Geceyarısı Çocukları (Midnight's Children)
José Saramago - Baltasar ve Blimunda (Baltasar and Blimunda)
Patrick Süskind - Koku (Das Parfum)
Michel Tournier - Kızılağaçlar Kralı (Le Roi des Aulnes)
Jeanette Winterson - Vişnenin Cinsiyeti (Sexing the Cherry)
Ngugi wa Thiong'o- The Wizard of the Crow
Louis de Bernières-Don Emmanuel'in Alt Tarafları (The War of Don Emmanuel's Nether Parts)
Latife Tekin- Sevgili Arsız Ölüm (Dear Shameless Death)
Bahtiyar Ali- Êvara Perwaneyê (Pervanenin Akşamı, Hinara Dawîya Dinyayê Dünyanın Son Narı)

Dans (Fransızca: danse) ya da raks (Arapça: رَقْص), tüm vücudun bir müzik ritmi eşliğinde estetikle birlikte çalıştırılabildiği bir gelenek, sanat, bir tedavi şekli veya sadece bir ifade şekli olabilir. Dans, koreografisine, hareket repertuarına, dans tarihi veya menşe yerine göre kategorize edilebilir ve tanımlanabilir. Dans genellikle müzik eşliğinde ve bazen dansçının kendi ile aynı anda bir müzik enstrümanı kullanılarak gerçekleştirilir.
Dövüş sanatları, jimnastik, ponpon kız gösterileri, artistik buz pateni, artistik yüzme, bandolar ve diğer birçok atletizm türü dahil olmak üzere diğer insan hareketi biçimlerinin bazen dansa benzer bir kaliteye sahip olduğu söylenir. Dans yalnızca performansla sınırlı değildir, çünkü dans bir egzersiz biçimi olarak diğer spor ve aktiviteler için eğitim olarak kullanılır. Dans, dünya çapında çeşitli farklı tarz ve standartların sergilendiği dans yarışmalarıyla bazıları için bir spor haline geldi. Dansın birçok insan için estetik bir çekiciliği bulunur.
Dünya dans günü 29 Nisan'dır.

Alternatif dans
Bale
Balo dansı
Breakdance
Broadway
Buz dansı
Caz dansı
Ça-ça
Çağdaş dans
Direk dansı
Disko
Erotik dans
Foxtrot
Halk dansı
Hip hop dansı
Jive
Kalipso
Kucak dansı
Latin dansları
Lirik dans
Mambo
Masa dansı
Modern dans
Oryantal dans
Partner dansı
Pasodoble
Pop
Postmodern dans
Punk
Rock
Roman
Rumba
Salsa
Salsa
Samba
Sirtaki
Sokak dansı
Solo dans
Sosyal dans
Swing
Tango
Tap dansı
Türk halk oyunları
Vals
Yorumlayıcı dans
Zeybek
Zorunlu dans
Zumba

Danslar listesi
Ulusal danslar listesi
Modern Dans Topluluğu
Dans çılgınlığı
Yok Böyle Dans
Dans salonu
Dans müziği
Müzikalite
Dansöz

Deneme, sanat esirleri belli bir konuya ilişkin kişisel duygu ve düşüncelerini anlattığı metinlere denir. Bu türde ilk yazıları 16. yüzyılda Fransız yazar Michel de Montaigne yazdı ve Essais (Denemeler) adıyla yayımladı. Bugün birçok ülkede ilgiyle okunan edebiyat türünün de adını koymuş oldu. 
Son biçimine ulaşmamış taslaklar olarak da tanımlanmaktadır. Deneme terimi Fransızca essai teriminin çevirisidir. 20. yüzyıl başında tecrübe-i kalemiye adlı terim de kullanılmıştır.

- Deneme, yazarın belli bir konuda görüşlerini kısa biçimde anlattığı edebiyat türüdür. Denemelerde edebiyat, sanat, insanlar, gelenekler, hatta gülünç olaylar gibi değişik konular ele alınabilir. Örneğin, İngiliz yazar Charles Lamb 19. yüzyılın başlarında, "Domuz Rostosu Üzerine" adlı bir deneme yazmıştı. Bu denemede ateşle oynamayı seven bir Çinli çocuğun rastlantı sonucu kızarmış domuz etini tadan ilk insan olduğu mizah yollu anlatılıyordu.

İyi bir deneme yazmanın yollarından biri, belli bir konudaki düşünceleri önce bir kâğıda gelişigüzel not etmektir. Bundan sonra not edilen düşünceleri, anlaşılmalarını kolaylaştıracak bir düzene sokmak gerekir. Bir deneme için her zaman, okurun ilgisini çekecek ve denemeyi sonuna kadar okunmasını sağlayacak bir giriş cümlesi çok önemlidir. Deneme, aynı ölçüde dikkat çekici bir biçimde de bitirilmelidir. Denemeyi okurken yazarla birlikte düşünsel yolculuğa çıkan okurun sonunda düş kırıklığına uğramaması, deneme yazarı açısından dikkat edilmesi gereken bir noktadır.
Öte yandan, düşüncelerin paragraflara göre düzenlemesi gerekir. Öne sürülen her yeni düşünce için ayrı bir paragraf kullanılmalı ve her paragrafta bir ana düşünce işlenmelidir. Birçok deneme üç ya da daha fazla paragraftan oluşur. Denemenin paragraflara bölünmesi, söylenmek istenilenin kolay ve açık bir biçimde ortaya koyulmasını sağlar.

Deneme Fransız yazar Montaigne ile başlamış olmasına karşın, daha sonraki yıllarda İngiliz yazarlar tarafından geliştirilmiştir. Ünlü İngiliz denemecileri arasında Sir Francis Bacon, Joseph Addison ile İrlandalı en ünlü deneme yazarları Ralph Waldo Emerson ile Henry David Thoreau'dur. Edgar Allan Poe ve Ozkhanov Chaowh şiir üstüne; James Thurber de mizah türünde yazdığı denemelerle okurlarını etkilemişlerdir.
Montaigne'den sonraki ünlü Fransız deneme yazarları arasında Theophile Gautier, Anatole France ve Hippolyte Taine sayılabilir. Diğer yabancı yazarlar arasında Francis Bacon, Remy de Gourmont, Julien Benda, Albert Camus, Jean-Paul Sartre gibi yazarlar sayılabilir.
Türk edebiyatına deneme türü, batı edebiyatlarının etkisiyle Tanzimat'tan sonra girmiş ve Cumhuriyet'ten sonra gelişmiştir. Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Azra Erhat, Bedri Rahmi Cumhuriyet dönemi yazarlarındandır. Tanzimat döneminde ise Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi bazı yazarlar Cumhuriyet edebiyatından öncesi dönemde deneme yazısı yazan yazarlardandır.

Deneysel edebiyat, teknik ve stil açısından çeşitli yeniliklere büyük ölçüde vurgu yapan ve bunlarla karakterize olan edebiyat türü, yazındır. Genelde bu kategoride sayılan ilk eser 1759 tarihli, Laurence Sterne'nin The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman isimli eseridir. Deneysel edebiyat klasik yazından oldukça farklılaşabilir ve dil, hakikat (gerçeklik) gibi kavramların farklı tanımları ve bu kavramlara dair farklı bakış açılarından etkilenmiştir. Deneysel edebiyat özellikle postmodernizmin edebiyattaki etkilerinden büyük ölçüde etkilenmiş, birçok deneysel edebiyatçı aynı zamanda postmodernist bir çizgide yazmışlardır.
Bugün, Italo Calvino, Michael Ondaatje, Gertrude Stein, E.E. Cummings ve Julio Cortazar gibi isimler deneysel yazına katkıda bulunmuş deneysel edebiyatçılardır. Bu isimler deneysel edebî çalışmalarında gerek form, gerekse stil, dil, yapı, ses ve diğer birçok edebî öğeyle oynamış, yenilikler ve değişiklikler getirmişlerdir.

Ecriture - A Journal of Challenging and Experimental Literature

Deneysel edebiyatın bir kolu olan deneysel şiir, şairin daha önceki tarzından çok farklı kelime deneyleri üzerine kurduğu şiirdir. Teknik olarak da farklılıklar içeren bu tarz şiirde anlatım tekniğinin yanında anlamsal kırılmalar da söz konusudur. Fransız filozof Jacques Derrida'nın dekonstrüktivizm felsefesinden de yola çıkılarak anlatım ve anlam, obje ile suje arasındaki "geleneksel" bağlar yeniden inşa edilmeye çalışılır. Daha çok 18. yüzyıl düşünürlerin felsefeleriyle temellenmiş de olsa bu tür düşünüş tarzlarına Sokratesçi ve Platoncu düşünceye kadar gidilebilir. 19. yüzyıl Fransız şiiri ve 20. yüzyıl'da özellikle Fransa'dan Orta Avrupa'ya yayılmış olan devrimci edebiyat, Türkiye'deki deneysel şiir gelişimine kaynaklık etmiştir

Arif Dino'nun Düş ve Uykusuzluk, Asaf Halet Çelebi'nin Kitaplar, Nâzım Hikmet'in Kızkapan Oğlu Vehpi ve Çocuk Muhittine Dair, Seyhan Kurt'un Hüznün Sözyitimleri, Efe Murat Balıkçıoğlu'nun Sistem, Yusuf Bal'ın Müberra, Revan ve Ölmeyen Ölülerin Vedasında şiirleri bu tarz şiirlere örnek olarak verilebilir.

Devlet (Grekçe: Πολιτεία, Politeía), Sokrates'in sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için düşündüğü devlet modelini anlatan Platon'un bir eseridir. Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir metindir. Eserde Platon'un hocası olan Sokrates'in konuşmaları yer almaktadır.
Platon, "Devlet" adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir.
Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Ayrıca bu toplumda kadın-erkek eşitliği mevcuttur.
Platon'un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem Doğu hem de Batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî'de görmekteyiz.

Kitap Sokrates'in anlatıcı olarak sahneye çıktığı bir çerçevede başlar. Glaukon ile birlikte Atina'dan Pire'ye, Bendis şölenine katılmak üzere yola çıkmışlardır. Eve dönüş yolunda henüz Pire'de iken yolları şölene katılan bir grup insan tarafından kesilir. Sokrates, onu kalmaya ikna eden bu grupla birlikte Polemarkhos'un evine doğru yola koyulur. Sokrates, Polemarkhos'un evinde onun yaşlı babası Kephalos ile sohbet eder. İkili arasında yaşlılığın avantajları ve dezavantajları üzerine gerçekleştirilen sohbet, zenginliğin faydaları üzerine yapılan bir başka sohbet ile sürdürülür. Kephalos'a göre zenginlik, zengin kişinin kimseye borçlu olmaması hasebiyle faydalı ve önemlidir. Öte yandan zengin insan, diğer insanları kandırmak ve yalan söylemek zorunda da kalmamaktadır. Ona göre zengin insanın kötülük yapması için hiçbir sebep yoktur. Kephalos, yabancıların emanetine saygı göstermeyi ve doğru olanın daima söylenmesini adalet olarak kabul etmektedir. Bu duruma karşın Sokrates, bir deliye gerçeği söylemenin ya da o deliden, o delirmeden önce ondan alınmış olan silahları geri vermenin adil bir davranış olamayacağını ifade eder. Kephalos Sokrates'in tezini kabul eder.

Tartışmaya müdahale eden Polemarkhos, babası Kephalos ile aynı düşünceleri savunmaktadır. Polemarkhos'a göre dostlara faydalı, düşmana zararlı olmak gerekmektedir. Buna göre Sokrates'in örnek gösterdiği sonradan deliren kişi bir dost ise, onun iyiliğini düşünen kişi, silahlar ona ait olsa bile silahlarını ona geri vermeyerek adil bir davranış sergilemektedir. Öte yandan Polemarkhos düşmanlara sadece kötülüğün borçlu olduğu inancını taşımaktadır. Polemarkhos'un iddialarına karşın Sokrates, aslında iyi ve adil olan bir insanın yanlış bir biçimde düşman olarak görülebileceği bir durumu ele alır. Buna göre, iyi bir insanı yanlış olarak düşman olarak kabul eden kişi, adil değildir. Ancak, düşmanını tanımadığı için kendi davranışını adil kabul etmektedir. Nesnel olarak ise böyle bir insana kötülük yapmak doğru değildir. Bu duruma alternatif olarak sadece iyi insanlara iyi davranmak ve kötü insanlara kötü davranmak düşünülebilir. Ancak bu sefer de, sadece kötü insanlar ile arkadaş olanlar, arkadaşlarına kötülükte bulunmak zorunda kalırken, düşmanlarına iyilikte bulunmak durumunda olmaktadırlar. Konu ile alakalı Sokrates'in öne sürdüğü bir diğer tez oldukça dikkat çekicidir. Buna göre insan, zarar verdiği her şeyi daha kötü yapmaktadır. Kötü bir insana kötü davranmak, onu daha da kötü yapmaktadır ve dolayısıyla adaletsizce davranmaktadır. Adil olan bir insan ise böyle bir davranıştan sakınmalıdır.

Polemarkhos ve Sokrates arasında geçen konuşmaları sabırsızca dinleyen Thrasymakhos, söze girerek Sokrates'in boş konuştuğunu, sorulara yanıt vermek yerine soru sorup durduğunu ve adaletin ne olduğunun yanıtının kendisinde olduğunu iddia eder. Thrasymakhos'a göre adalet ya da adil olan her şey, güçlünün işine gelen şeydir. Ona göre devletler, yöneticiler tarafından kendilerine uygun gelecek şekilde kanunlar koymakta ve bu sayede adaleti, adilliğin ne olduğunu belirlemektedirler. Sokrates, Thrasymakhos'un bu iddialarına karşılık, devlet yöneticilerinin de hata yapabileceği gerçeğini öne sürerek bir devlet yöneticisinin istemeden de olsa hata yaparak esasen işine gelmeyen bir şeyi kanun olarak açıklayabileceğini öne sürer. Bu örneğe göre, adalet Thrasymakhos'un iddia ettiği gibi her zaman güçlünün yanında olamamaktadır. Bu esnada Kleitophon söze girerek, adil olanın, güçlünün işine gelip gelmesinden bağımsız olarak güçlünün istediği olduğunu söyler. Thrasymakhos bunu kabul etmeyip, adaletin, güçlüye hizmet ettiğini yeniden vurgular. Sık sık söze giren Sokrates, karşılıklı atışmalar halinde devam eden konuşmalarda Thrasymakhos'un tezini çürütmeye çalışır.
Sokrates ile olan konuşması sonrası Thrasymakhos uzun bir monolog ile kendisinin adaletten ne anladığını anlatır. Ona göre şiddet kullanan, vatandaşlarını soyan ve onları köleleştiren bir yönetici en adaletsiz insanlardan birisidir ancak aynı zamanda bu insan en mutlu insanlardan da birisidir. Buna karşılık dürüst ve adil insanlar, rüşvet yememeleri ile hem sevilmez, hem de iş hayatında dürüstlükleri sebebiyle kendilerine zarar vermektedirler. Özetle Thrasymakhos'un anladığı şekliyle adaletsizlik, makul olandır. Öne sürülen bu tezlere cevaben Sokrates çeşitli sorular ile Thrasymakhos'u anlamaya çalışır. Burada ele alınan düşüncelerden birisi de, güçlü ve başarılı çalışmanın, diğer insanlar ile birlikte çalışmayı gerekli kıldığı meselesidir. Adil olmayan bir yönetici, eğer gerçekten adil değilse, onunla birlikte çalışan insanlara da adil bir biçimde davranmayacaktır. Ancak bu durum yöneticinin kendi kuyusunu kazması anlamına gelmektedir. Yani adil olmayan insanların başarıya ulaşmak yolunda tek çözümleri, kendi aralarında birbirleri ile olan ilişkilerinde birbirlerinin haklarını gözetmeleri ve birbirlerini adil bir biçimde değerlendirmeleridir. Sokrates'in öne sürdüğü bu örneğe göre, adil olmayan insanlar da başarılarını adaletsizliğe değil, kendi içlerinde sağladıkları adalete borçludurlar. Diyalogun sonunda nihayet Thrasymakhos Sokrates karşısında pes etse de, fikrini değiştirmemiştir.

İlk kitapta Sokrates Thrasymakhos'u inandırmayı başarmıştı. Platon'un yetişkinlik döneminde yazıldığı bilinen İkinci kitap, Glaukon'un Sokrates'in iddialarının inandırıcılıktan uzak olduğunu ileri sürmesi ile başlar. Bu bölümde Sokrates manidar bir biçimde ilk kitap hakkında konu kapandı sanıyordum, meğer hepsi bir girişmiş diyerek birinci kitabı devlet teorisi öncesi bir giriş olarak niteler.
Glaukon'a göre Sokrates adaleti adaletin kendisi için değil, adil olmanın getirdiği avantajlardan ötürü överek göklere çıkarmaktadır. Peki adalet, getireceği avantajlar, şan ve saygınlık ötesinde de sırf kendisi uğruna çabalanmaya değer bir şey midir? Glaukon'un bu meseleyi ele alırken savunduğu düşünce oldukça ilginçtir. Ona göre adil olmak, insanın kendisine fayda sağlayacağını ya da zarar gelmeyeceğini bildiği bir toplumsal uzlaşma ve anlaşmadır. Negatif sonuçlara maruz kalmayacağını bilen her insan, adaletten uzak olmayı tercih edecektir. Zira bu sayede adaletsizliğin sağladığı faydalardan yararlanacak, ama zararlardan ise etkilenmeyecektir. Öte yandan adaletsizlik sonucu ortaya çıkan zarar, adaletsizliğin sağlayacağı yarardan daha büyüktür ve kimse bu zarara uğramak istememektedir. Bu durumdan ötürü, böylesi bir zararın önüne geçmek amaçlı adaletsizliğin yasaklanması gerektiği konusunda uzlaşılmıştır. Ve buna verilen ad da adalettir. Adalet toplum tarafında arzu edilmekte ve adilce davranışlar ödüllendirilmekte ve övülmektedirler. Yani adalet, kendisinden ötürü değil, daha ziyade yukarıda özetlenen sebeplerden ötürü istenen bir şeydir. Öyleyse kimsenin farkında olmadan adaletsizlik yapmak ama buna rağmen yine de adil gibi görünmek, büyük bir erdemdir.
Glaukon iddialarını örneklendirmek için bulduğu bir yüzük ile görünmezlik kazanan Lidyalı çoban Gigis'in efsanevi hikâyesini aktarır. Gyges görünmezlik sayesinde, türlü oyunlarla kraliçenin kanına girerek, kralın tahtını ele geçirmiştir. Tüm bu örnekler Glaukon'a göre adaletin anlamsız ve uğrunda çabalanacak bir şey olmadığını gözler önüne seren örneklerdir. Glaukon'un açıklamalarını takiben söze giren Adeimantos, tanrıların adaletsizliği cezalandıracaklarının bilindiğini, ancak alınan bu cezaların, tanrılara rüşvet (kurban, hediye vs.) verilerek aşılabileceği tezini ileri sürer. Eğer bu doğru ise, adaletin kendisi gerekli değil, onun izlenimini uyandırmak daha yerindedir.

Bu iddialara yanıt olarak Sokrates, adaletin anlaşılabilmesi için, onun sosyal ve toplumsal bir bağlamda ele alınması gerektiğini söyler. Metnin yazıldığı dönemde bu sosyal bağlam, içinde yaşanılan yunan şehir devletidir. Böylesi bir devletin meydana gelişi, iş bölümünün gerekliliğinin ve işleri paylaşmanın zorunluluğunun bir sonucudur. Zamanla kendi aralarında takas yaparak geçimlerini sürdüren küçük gruplardan, parayı kullanmaya başlayan büyük topluluklar meydana gelir. Başlangıçta basit ve mutlu gibi gözüken böyle bir devlette yaşam, devletin üyelerinin artması sonucu yetersizleşmeye başlar. Yetersizlik, komşu ülkelere savaş ilan etme durumu ile sonuçlanır. Bir devlet savaşa hazırlıklı olmalı ve bir devlet savaşa hazırlıklı olmak istiyorsa profesyonel askerlere sahip olmalıdır. Bu şekilde Sokrates çeşitli iş gruplarının meydana gelişlerini ve meydana geliş sebeplerini anlatır.

Sokrates bir önceki kitapta devletin savaş ile yüzleşmesi ve dolayısıyla savaşçılara ve askerlere ihtiyaç duyulduğuna değindikten sonra, dış güçlere karşı mücadele etmek üzere eğitilecek olan bu insanlara bekçi adını verir. Bekçiler meslekleri gereği kuvvetli insanlardır. Bu durum dış güçler için mantıklı bir tehdit olsa da, bekçilerin doğru eğitilmediği durumlarda devletin kendi üyeleri ya da 

Devrimci, devrime etkin biçimde katılan ya da onu destekleyen kişidir. Ön ad olarak kullanıldığında ise, toplum ya da insan davranışı üzerinde derin etkiler bırakan olguları belirtir.

Direnişçi-devrimci "baskı altındaki topluluk, toplum veya halkların bu baskıya karşı koyarak mevcut sistemi yıkma ve bunun yerine yeni bir sistem yaratma çabası" olarak tanımlanmaktadır. Sistemin ne ve nasıl olacağı direnişçi-devrimci duruş tarafından değil, söz konusu kişi ya da kişilerin yapacağı direniş ve yaratacağı devrimin karakteri tarafından belirlenmektedir. Devrimci sözcüğü çoğu kez Marksist-Leninistler, komünistler ve sosyalistler ile özdeşleşmiştir lakin mevcut sistemin yerine farklısını tesis etmek isteyen anarşistler, demokratlar, faşistler, İslamcılar, liberaller, liberteryenler, milliyetçiler ve cumhuriyetçiler için de kullanılır.

Bu sayfada evrensel bağlamdaki ve dilbilimdeki deyim kavramından söz edilmektedir. Türkçedeki deyimlerle ilgili bilgi almak için, Türkçede deyim maddesine bakınız.
Deyim; dilbilimde, kavramları, durumları hoşa giden bir anlatımla ya da özel bir yapı veya sözdizim içinde belirten ve çoğunlukla gerçek anlamlarından ayrı anlamlara gelen sözcüklerden oluşan kalıplaşmış sözcük topluluğu ya da cümledir. İki veya daha çok sözcükten kurulu bir çeşit dil ifadesi olan deyimler, duygu ve düşünceleri dikkati çekecek biçimde anlatan ad, önad, belirteç, yalın ve birleşik eylem görünüşlü dilsel yapılardır. Ya tam bir tümcedirler ya da bir söz öbeğidirler.

Deyim sözcüğü Türkiye Türkçesinde ortaya çıkmıştır. Bu sözcükten önce onun yerine Arapça kökenli "tabir" sözcüğü kullanılmaktaydı. Öz Türkçe kökten gelen deyim sözcüğü, demek eyleminin de- kökünden, eylemden ad türeten -im yapım eki kullanılarak; y kaynaştırma harfi yardımıyla türetilmesiyle oluşmuştur. Terim anlamı dışındaki en yalın haliyle deyim "denen şey", "denmiş şey" anlamlarındadır.

Atasözleri gibi kalıplaşmış oldukları için çoğunlukla, bir deyimin sözcükleri değiştirilip yerlerine - eşanlamlı da olsa - başka sözcükler konulamaz ya da sözdizimi bozulamaz.
Atasözleri gibi kısa ve özlü anlatım araçlarıdır.
Deyimler herhangi bir kavramı çekici bir biçimde belirtmeyi, ortaya koymayı amaçlar.
Deyimin bütününden çıkan anlam her zaman deyimi oluşturan sözcüklerin gerçek anlamlarından farklı değildir.
Deyimlerin sözdizimi bozulamasa da, söylendiği duruma göre adıllar ve kişilere göre çekimler değişebilir.
Aynı dildeki deyimler, farklı bölgelerde farklı sözcüklerle söylenebilir.
Bir dildeki deyimler, o dili konuşan ulusun kültür birikimini ve değerlerini barındırır.

Çoğunlukla gerçek anlamları dışında kendilerine özgü anlamlara gelen deyimler, karşılık gelen sözcükler ve aynı dil bilgisi biçimleriyle başka dillere çevrilemezler. Gerçek anlamındaki deyimler ise çevrilebilir. İki durumda da genellikle çeviri diğer dilde bir anlam ifade etmez. Çünkü, dillerdeki her deyim bir kültür birikiminin sonucunda oluşmuştur. Aynı anlamı verilebilse bile, diğer dilde deyimin hoşa gitme, çekicilik özellikleri sağlanamaz.

Deyim, bir kavramı belirtmek için üretilmiş özel bir anlatım kalıbıdır; atasözleri ise genel kural belirtme niteliğine sahip sözlerdir.
Atasözünün amacı yol göstermek, ders ve öğüt vermek, ibret alınması için gerçekleri bildirmek iken, deyim herhangi bir kavramı çekici bir biçimde belirtmeyi, kolay anlaşılmayı sağlamayı amaçlar. Atasözleri gibi deyimlerin de dilin ortak kullanımına girme vasfı son derece yüksektir.
Adından da anlaşılacağı üzere; atasözleri deyimlere göre genellikle, ilk kullanımından çok daha uzun süre sonra dile yerleşmiş söz öbekleri / söz kalıplarıdır.
Her iki kavramın da tanımına giren bazı söz öbekleri bulunmaktadır.

Atasözü
Sözdizim

TDK Türkçe Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü
Çok dilli bir deyimler sözlüğü

Aksoy, Ömer Asım. Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü. 1.cilt: Atasözleri Sözlüğü s.38-52, İstanbul: İnkılâp (1998). ISBN 975-10-0125-0.
Ercilasun, Ahmet Bican; Leyla Karahan. Türk Dili IV. s.30-32, MEB Lise Ders Kitapları.

Dijital beşeri bilimler ya da dijital insani bilimler, bilgi teknolojileri ve bilgisayar kullanımı ile beşeri bilimler disiplinlerinin ortak paydasında meydana gelmiş bir bilimsel faaliyet alanıdır. Bu alan hem dijital kaynakların beşeri bilimler alanındaki araştırmalarda sistematik bir biçimde kullanılmasını destekler hem de bu uygulamaları ve etkilerini analiz eder. Dijital beşeri bilimler, bilimsel araştırmaların, yayınların ve öğretimin işbirlikçi, disiplinler arası ve bilgisayar kullanımlı-hesaplamalı yapıldığı bir alandır. Bu alan, basılı kaynakların artık bilgi üretimi ve dağıtımı için ana araç olmadığı bilinciyle, beşeri bilimlere dijital araçlar ve yöntemler sunmaktadır.
Bu bilim dalı, yeni uygulamalar ve tekniklerin üretilmesiyle yeni bir çeşit öğrenim ve araştırma imkânı sağlamaktadır. Bunları yaparken aynı zamanda yaşanan bu değişimin kültürel miras ve dijital kültür üzerine olan etkisini de incelemektedir. Bu nedenle en ayırt edici özelliği, beşeri bilimler ve dijitallik arasında kurduğu iki yönlü ilişkidir.

Metin madenciliği
Coğrafi bilgi sistemi
Görüntü işleme
Bilgi çekme

Digital Medievalist

Din bilimleri, dinle teolojik bakış açısıyla ve normatif yöntemlerle ve apolojetik (dini savunma) amaçla ilgilenen ilahiyatın aksine dinleri sosyal bilimler perspektifinden ve herhangi bir dini veya dinleri apolojetik (savunmacı) gaye gütmeden ve ideolojik muhalefet tavrı içine girmeden olgusal temelde araştıran ve analiz eden çeşitli sosyal bilim disiplinlerinin ortak adı.
Araştırma Yöntemleri ve metodolojileri farklı olduğundan din bilimleri (İngilizce: Religious studies veya Almanca: Religionswissenschaft) ile teoloji (ilahiyat) birbirinden tümüyle olmasa da önemli ölçüde ayrılmaktadır. Bir teolog ile din bilimci arasındaki fark, birinin dini vahiy eksenli anlamaya diğerinin ise bilim perspektifi içinden bir dini veya tüm dinleri anlama ve açıklamaya çalışmasıdır. Hristiyanlıkta üniversitelerin teoloji bölümlerindeki Kutsal Kitap çalışmaları, misyonoloji (misyon bilimi); İslam'da ilahiyat fakültelerindeki fıkıh; hadis, tefsir, kelam gibi alanlarla dinleri sosyoloji; psikoloji, antropoloji, tarih gibi sosyal ve beşeri bilimler perspektifinden ele alan din sosyolojisi, din psikolojisi, din antropolojisi ve din fenomenolojisi gibi çeşitli alanlar birbirlerinden önemli ölçüde ayrılmaktadır.

Din araştırmalarına duyulan ilginin tarihi Miletli Hekataios'a (MÖ 550-476) ve Herodotos'a (MÖ 484-425) kadar geri götürülebilir. Daha sonra Orta Çağ'da İslam bilginleri İran, Yahudi, Hristiyan ve Hint inanç ve pratiklerini araştırmışlardır. Dinler tarihi alanında ilk eser Müslüman araştırmacı Muhammed Şehristani'nin kısaca El-Milel ve Nihal (Dinî Felsefi Gruplar üzerine Risale) olarak bilinen eseridir. 12. yüzyılda Peter the Venerable İslam'ı araştırmış ve Kur'an'ı Latinceye çevirmiştir.
Farklı dinlere olan bu ilginin tarihi eski de olsa akademik bir disiplin olarak dinî araştırmaların tarihi yenidir. Bir bilim olarak dinî araştırmaların on dokuzuncu yüzyılda başladığı söylenebilir. Oxford Üniversitesi'nde karşılaştırmalı dinler alanındaki ilk profesör Max Müller olmuştur. Müller'in bu alanın ilk önemli eserlerinden biri olan kitabının adı "Introduction to the Science of Religion" (Din Bilimine Giriş)'tir.
18. ve 19. yüzyıllardaki bilim, biyoloji, kültür ve tarih şeklinde ayrımlaşan bilgi dallarından kültür ve tarih daha sonra yine 19. yüzyılda "beşeri bilimler" adını almıştır. 18. yüzyılda Almanya'da irrasyoneli; yani duygu, arzu ve hayalin rolünü ön plana çıkaran Fırtına ve Coşku hareketi ve Johann Gottfried Herder ile mitolojinin bir dünya görüşü olduğu ifade edilmeye başlanmıştı. Fransız ihtilali sonrasında geçmişe uygarlıklara yönelik (Hindistan, Mısır, İran medeniyetleri) araştırmalar ile arkeoloji, filoloji, etnografi gibi tarihi bilimler doğmuş böylelikle mukayeseli dinler ve filoloji çalışmalarına yol açılmış oldu. Bu gelişmeler sonucunda Hollanda'da C. P. Tiele (1830-1902) tarafından yönetilen düşünürler grubu, teoloji yerine dinler bilimini başlatmışlardır. İlk din bilimleri çalışmaları dinî fenomenin araştırmacının teolojik ve bilimsel yargılarını parantez içine almasını gerektirdiği fenomenoloji ile başladı.
Dinî fenomen üzerine yoğunlaşan araştırmalar Fransa'ya da sıçradı ve orada College de France'da tesis edilen Dinler Tarihi kürsüsü Albert Reville'e (1826-1906) teslim edildi. Ernest Renan (1823-1892) bu harekete katıldı. Tiele ekolü çizgisinde bu hareket; dinin tarihî formlarından çok, özü üzerine durdu.
18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında; Hollanda, Paris, Brüksel, Louvain'de dinler tarihi kürsüleri kurulmuş; Paris'te, Revue de l'Histoire des religions ve Revue des religions dergilerinin, Louvain'de de Meseon'un çıkmaya başlaması, 11-23 Eylül 1893'te Chicago'da World's Parliament of Religions'un toplanması gibi din bilimleri açısından önemli olaylar gerçekleştirilmiştir.
Doğmakta olan dinler bilimi, beşeri bilimlerin tarihi-kültürel ekseninde dokümanter bilgi ve teorik açılımlarla bugüne kadar gelişmiştir.

Farklı disiplinlere mensup bilim adamlarının dinlere getirdiği tanımlar bulunmaktadır. Din tanımlarını genel olarak; teolojik, ahlaki, felsefi, psikolojik ve sosyolojik kategoriler altında ele alınmaktadır.

Dinin teolojik tanımları: Teolojik tanıma göre din; "Tanrı’ya inanma", "manevi varlıklara inanç" yahut da "korkutucu hem de cezbedici olan bir gizem" şeklinde tanımlanabilmektedir.
Dinin ahlaki tanımları: Buna göre din, "duyguyla karışık ahlak" ve görevleri yerine getirme bilincidir.
Dinin psikolojik tanımları: Friedrich Schleirmacher'e göre din, "derin deruni tecrübenin bir türüdür".
Dinin sosyolojik tanımları: Alman felsefecisi Harald Hoffding’e atfedilen; ancak Durkheim, Bronislaw Malinowski gibi antropologlar tarafından da kabul edilen sosyolojik din tanıma göre din "değerlerin muhafazası" olarak görülür. Karl Marx ise "din halkın afyonudur" görüşünü benimser. Zira Marx'a göre din, sosyal ve ekonomik gücü ellerinde bulunduranların kalabalıkları hakimiyetleri altına almakta kullandıkları bir güç unsurudur.
Dinin felsefi tanımları: Paul Tillich'e göre din, hususi özneler, semboller ya da kavramlarda ifade edilen soyut bir ideayı ifade eden manevi varlıkla ilişkiye yönelik "nihai bir ilgidir".

Din araştırmalarında kullanılan araştırma yöntemleri çeşitli başlıklar altında kategorize edilmeye çalışılmıştır. Peter L. Berger “işlevsel ve özsel” (functional and substantive); Robert Wuthnow “ikilik ve bütünsel” (dualistic and wholistic); Robert Segal ise, diğer birçokları tarafından kullanılan, “indirgemeci ve indirgemeci olmayan” (reductionistic and nonreductionistic) biçiminde ayrımlar yapmıştır.
Bazı araştırmacılar ise Dilthey'den aldıkları terimlerle kullanılan metodolojiyi iki ana başlık altında toplamaktadırlar. Buna göre din araştırmalarında kullanılan yöntem "Verstehen" (anlama/understanding) ve "Erklären" (açıklama/explanation) şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Anlama yöntemi dini inananın bakış açısından "anlamaya" çalışırken; açıklama yönteminde tümdengelimsel mantık kurallarını takip eden tabii bilimler model alınmıştır. Bu modelde inanan kişinin seçiminden bağımsız olarak dinî eylemleri "beyin faaliyetleri" veya "organizmanın çevresine tepkileri" şeklinde daha ziyade niceliksel yaklaşımla analiz edilmeye çalışılmaktadır. Marx, Freud, Ralph Burhoe, Radcliffe-Brown, Claude Levi Strauss araştırmalarında "açıklama" üzerine durmakta olan bilim insanlarından bazılarıdır.
Yukarıda kısaca ifade edilen iki metodolojik yaklaşım olmasına rağmen her iki yöntemi de kullanan bazı araştırmacılar bulunabilmektedir. Örneğin Weber, dinin kökenini ve tarihini açıklamaya çalışmakla birlikte karakteristik tipler ve fikri sistemleri de dinin anlaşılmasında kullanabilmektedir.

Din bilimleri, dinin ve dinlerin teolojik metotlar yerine sosyal bilim alanı içinde araştırılması amacıyla Avrupa'da doğmuştur. Başlangıçta sosyoloji, antropoloji, tarih gibi çeşitli alanlarda gelişmiş ve uzmanlaşma ile bu dalların alt dalı olarak gelişmesini sürdürmüştür. Örnek olarak din sosyolojisinin kurucusu sayılan ve aynı zamanda sosyolojinin de isim babası olan Auguste Comte'dur. Durkheim ve Weber'in de din sosyolojisine katkısı olan eserleri bulunmaktadır.

İslam ülkelerinin tarihi incelendiğinde farklı dinlere olan ilginin kaynağının oldukça eski tarihlere kadar geri gittiği görülmektedir. Özellikle Hindistan'daki Türk-Moğol hakimiyeti sırasında Hint dinlerine geniş bir ilgi olmuştur. Harezmli Biruni'nin gittiği Hindistan'da Sanskritçe öğrenip yazdığı Kitab'üt Tahkîk Mâli'l Hint, Hint dini ve kültürü hakkında geniş bilgi veren dikkat çekici eserlerden biridir. Yine Ekber Şah, Hint kutsal metinlerini çevirmiştir ve Din-i İlahi adında farklı dinlerden unsurları bir araya getirdiği senkretik bir hareket ortaya çıkarmıştır.
Türkiye'de İslam diniyle ilgili bilimsel çalışmaların tarihi de oldukça yenidir. Başta Ziya Gökalp olmak üzere Hilmi Ziya Ülken, Erol Güngör gibi yazarlar İslam'ın toplumsal yönü üzerine ilk öncü araştırmaları yapmışlar ancak genel olarak İslam ve özelde de diğer dinler üzerine Batı'daki sosyal bilim disiplini içerisinden yapılan araştırmaların çok kısıtlı sayıda kaldığı görülmüştür. Bunun başlıca iki ana sebebi olduğu söylenebilir: 
1- Türkiye'de din bilimlerinin ilahiyat alanı içinde ve ona destek olmak üzere okutulması gerektiği şeklindeki inanç ve düşünce. Bu yaklaşım sebebiyle din bilimleri alanındaki çalışmaların bir kısmı temel yaklaşımları itibarıyla hala ilahiyat çizgisinden ayrılabilmiş değildir.
2- Dinin ve dinlerin sosyal bilim mantığı içerisinde araştırılmasının önünde duran engellerden diğeri din veya dinlerin ret veya kabul, iman ve inkâr şeklindeki ideolojik ve siyasi seçimlerin çerçevesi içerisinden değerlendirilmeye çalışılmasıdır. Söz konusu iki kutuplu yaklaşımın tarihsel, siyasal ve kültürel bazı gerekçeleri olsa bile günümüzün sosyal bilimlerinin ve din bilimlerinin temel mantığının dinlerin kökenlerini araştırmak, bir jenealoji çıkarmak değil dinlerin toplum, kültür ve birey ile ilişkisini olgular düzeyinde araştırmak olduğu unutulmamalıdır.

Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, 1845
Karl Marx, Das Kapital, 1867
James Frazer, Altın Dal, 1890
William James, Dini Deneyimlerin Çeşitlilikleri (The Varieties of Religious Experience), 1902
Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, 1905
Émile Durkheim, Dini Hayatın İlkel Biçimleri, 1912)
Sigmund Freud, Totem ve Tabu, 1913
Sigmund Freud, Bir İllüzyonun Geleceği, 1927
Rudolf Otto, The Idea of the Holy, 1917
Carl Jung, Psikoloji ve Din: Doğu ve Batı, 1938
Joseph Campbell, The Hero With a Thousand Faces, 1949
Joseph Campbell, The Power of Myth, 1988
Alan Watts, Myth and Ritual in Christianity, 1953
Mircea Eliade, The Sacred and the Profane, 1957
Huston Smith, The Religions of Man, 1958 (The World's Religions başlığıyla 1991'de tekrar basıldı)
Clifford Geertz, The Religion of Java, 1960
Wilfred Cantwell Smith, The Meaning and End of Religion, 1962
E.E. Evans-Pritchard, Theories of Primitive Religion, 1965
Peter L. Berger, The Sacred Canopy, 1967
Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind, 1969 (1991 baskısının adı The Religious Experience

Distopya (anti-ütopya Yunanca dystopia), çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır.
Distopik bir toplum otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.
Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. Filozofun Yunanca bilgisi göz önüne alınırsa, kelimeyi "ütopyanın tersi" olarak değil, "kötü bir yer" anlamında kullandığı anlaşılır.
Yunanca bir ön-takı olan dys/dis, "kötü", "hastalıklı" ya da "anormal" anlamını taşır. ou takısı ise "yok", "değil" anlamını taşır ki, ütopya (outopia) Yunancada "olmayan yer" demektir. Aslında ütopya, "güzel yer" anlamına gelen Eutopia 'ya bir gönderme yapar (eu öntakısı "iyi, güzel" anlamı katar). Yani distopya ile ütopya, dysphoria ile euphoria 'nın birbiriyle karşıt olduğu gibi karşıt değildir.
Distopik toplumlar özellikle konusu gelecek zamanlarda geçen hikâyelerde yer alır. Bunlardan en ünlü olanları George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya adlı romanlarıdır. Distopik toplumlar edebiyatın birçok alt türünde görülmektedir ve genellikle toplumdaki politik, ekonomik, teknolojik ve dini problemlere dikkat çekmek için kullanılır.

Labirent - James Dashner
Efendi Uyanıyor − H.G.Wells
Biz − Yevgeniy İvanoviç Zamyatin
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört − George Orwell
Ben − Ayn Rand
Cesur Yeni Dünya − Aldous Huxley
Fahrenheit 451 − Ray Bradbury
Damızlık Kızın Öyküsü − Margaret Atwood
Demir Ökçe − Jack London
Açlık Oyunları − Suzanne Collins
Uyandığında − Hillary Jordan
Uyumsuz − Veronica Roth
Swastika Geceleri − Katharine Burdekin
Hayvan Çiftliği − George Orwell
Karanlık Zihinler − Alexandra Bracken
Son Ada − Zülfü Livaneli
Lanark — Alasdair Gray
Azrail Koşuyor-Stephen King
Uzun Yürüyüş-Stephen King

Metropolis − Fritz Lang'ın çektiği sessiz bilimkurgu filmi.
Son Umut − Alfonso Cuarón'un çektiği futuristik film
FAQ: Frequently Asked Questions − Carlos Atanes'un çektiği futuristik film
Bıçak Sırtı − Ridley Scott
İsyan − Kurt Wimmer
Brazil − Terry Gilliam'ın 1985 tarihli filmi
Vampir İmparatorluğu −  Spierig kardeşler tarafından 2009 yapımı Amerikan vampir bilimkurgu filmi
V for Vendetta − Wachowski kardeşler tarafından 2005 yapımı Amerikan bilimkurgu filmi
Ergo Proxy − Şukou Murase tarafından 2006 yapımı Japon animesi.
The Lobster − Yorgos Lanthimos tarafından 2015 yapımı - Colin Farrell'in başrolde oynadığı film.

Black Mirror - Distopik eleştiri tarzında bir dizi.
The Handmaid's Tale (dizi)
Snowpiercer (dizi)
Squid Game - 2021 yapımı Hwang Dong-Hyuk tarafından yönetilen dizi.

Divan edebiyatı (Klasik Türk edebiyatı, divan edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı, havas edebiyatı, saray edebiyatı, enderun edebiyatı, klasik edebiyat, eski edebiyat veya tarzıkadim olarak da bilinir), Türk kültürüne has süslü ve sanatlı bir edebiyat türüdür. Bu edebiyata genellikle "divan edebiyatı" adı uygun görülmekte olup bunun en büyük nedenlerinden birisinin şairlerin manzumelerinin (yani şiirlerinin) toplandığı kitaplara "divan" denilmesi olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan, divan edebiyatı gibi tabirlerin modern araştırmacılar tarafından geliştirildiğini ve halk-tekke-divan edebiyatları arasındaki ayrımların bazen oldukça muğlak olduğu ve bu edebiyatlar arasında ciddi etkileşimlerin de bulunduğu vurgulanmalıdır.
Divan edebiyatını Osmanlı'nın Anadolu ve Balkanlar coğrafyasındaki diğer Türk edebiyatı formları olan halk ve tekke edebiyatlarından ayıran temel farkın kitlesi olduğu düşünülebilir. Zira divan edebiyatı daha çok saray ve medrese çevresindeki "okuryazar kesime" hitap etmektedir.

Anadolu'daki Arap/Fars İslami edebiyatlarının etkisi altında gelişen bir edebi kültürün oluşumu Osmanlı'dan çok daha önce bir dönemde, Anadolu Selçuklu döneminde (1077-1308) başlamıştır. Bu çerçevede Konya merkezli Anadolu Selçuklu sultanlarının özellikle Farsça edebi eserlerin üretimini teşvik ettiği görülmektedir. Bu açıdan da Anadolu'da bu dönemdeki İslami (yazılı) edebi kültürün çoğunlukla Farsça olduğu vurgulanmalıdır.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin otoritesinin 13. yüzyılın sonlarından itibaren zayıflamasıyla birlikte Anadolu'da ortaya çıkan Türkmen beylikleri döneminin temel ayırıcı özelliği ise eserlerde kullanılan dildir. Zira bu dönemde üretilen İslami edebi eserler daha çok Eski Anadolu Türkçesi ile yapılır hale gelmiştir. Bunun temel nedenlerinden biri dönemin Türkmen beylerinin Arapçadan ve özellikle de Farsçadan Türkçeye çeviriler yapılmasını teşvik etmiş olmasıdır. Bu çerçevede bahsi geçen dönemde Fars ve Arap edebiyatlarına ait eserlerdeki temaların ve unsurların yeni gelişen Türkçe edebî eserlere aktarıldığı görülmektedir. Bu açıdan aşk, serüven ve tasavvuf konularını işleyen ve Farsça ve Arapça mesnevilerin etkisi altında olan Türkçe mesnevilerin ilk olarak bu dönemde yazılmaya başlanması şaşırtıcı değildir. Örneğin, Şeyyad Hamza'nın (ö. 1350'den sonra) Kur'an'da geçen Yûsuf Peygamber kıssasının anlatıldığı Destân-ı Yûsuf mesnevisini, Anadolu sahasında kaleme alan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. Yine dönemin en üretken şairlerinden olan Gülşehrî'nin (ö. 1317'den sonra) de Fars edebiyatındaki önemli şahsiyetlerden olan Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr adlı eserini genişleterek Türkçeye çevirdiği de vurgulanmalıdır.
14. ve 15. yüzyılda ise Anadolu'daki İslami ve Türkçe edebi kültürün gelişmesinde yani divan edebiyatında Osmanlı sultanlarının hamiliği egemen olmaya başlar. Bu çerçevede özellikle II. Murad'ın divan edebiyatı tarzındaki eserlerin üretimini teşvik ettiği görülmektedir. Bu dönemdeki divan şairlerinin en başında Şeyhî (ö. 1429'dan sonra) anılabilir. Germiyanoğulları beyliğinde yetişen Şeyhî, sırasıyla Emir Süleyman, I. Mehmed ve II. Murad'a musahip olmuştur. Şeyhî de selefleriyle benzer şekilde Fars edebiyatından ilham alarak Hüsrev ü Şirin (1421-1429) adlı mesneviyi yazmıştır ve bu eseri II. Murad'a sunmuştur. Fakat Şeyhî'nin aynı zamanda konu bakımından akranlarına göre "yenilikçi" bir eser ortaya koyduğu da görülmektedir. Bu eserinin adı da Harnâme'dir. Bu mizahi eserin konusu ise şöyledir: Aynı zamanda bir hekim olan Şeyhi; Çelebi Mehmed'i tedavi edince, Çelebi Mehmed ona bir köy hediye eder. Köye doğru giderken Şeyhî, yolda soyulur ve dövülür. Bunun üzerine Harnâme'yi kaleme alır. Eserde kaderi yük taşımak olan bir eşeğin semiren öküzlere özenmesi üzerine başına gelenler mizahi bir dil ile hicvedilmiştir.
Divan’ı ve Çengnâme (1405) isimli mesnevisiyle tanınan Ahmed-i Dâ'i (ö. 1421’den sonra) de ilk önce I. Bayezid daha sonra Emîr Süleyman'ın hizmetine girmiş fakat daha önce Germiyan beylerine hizmet etmiş şairlerdendir. Dâ'i'nin en bilinen eserlerinden Çengnâme devrinin yaşantısını, özellikle de Emir Süleyman'ın işret meclislerini anlatır. Dâ'i, Emir Süleyman’ın Edirne'deki sarayında, onun işret meclislerinin baş konuğu olup bu meclisleri anlattığı Çengnâme'nin konusunu oluşturan çeng, kanuna benzeyen, dik tutularak çalınan bir sazdır. Eser, çengin 24 teli ve klasik musikinin 24 makamından hareketle 24 bölüme ayrılmıştır. Bu eserde varlıklar konuşmakta ve kendilerini anlatmaktadır. Bu mesnevide konuşan varlıklar çeng isimli çalgı aleti ve onu oluşturan ipek teller, servi ağacı, ceylan derisi ve at kılıdır.
Bu dönem ile ilgili vurgulanması gereken son isim ise Ahmedî (ö. 1412-13) olabilir. Ahmedî'nin Edirne'de Emîr Süleyman’a sunduğu ve sekiz bin beyitten oluşan İskendername mesnevisi divan edebiyatında kaleme alınan ilk İskender mesnevisidir. Ahmedî'nin, yine 1403 yılında Emir Süleyman'ın isteği üzerine kaleme aldığı Cemşid ü Hurşid adlı mesnevisi onun en çok tanınan eserlerinden biridir. Ahmedî, Çemşid’i Hurşid’i Türkçede "yeniden yazarken" bu eserde çok sayıda değişikliğe gittiği ve bu hikâyeyi bir nevi "yerelleştirdiği" vurgulanmalıdır.

II. Murad döneminden sonra, II. Mehmed (1451-1481) ve daha da önemlisi II. Bayezid (1481-1512) dönemlerinden itibaren divan edebiyatı önemli bir atılım yapmaya başlar. Bu dönemi öne çıkaran en önemli unsurlardan biri, edebiyatçıların Fars ve Arap edebiyatlarından eserler çevirmeye ek olarak, artık Osmanlı Türkçesinde yazmanın daha da yaygın olmaya başlamasıdır. Keza dönem şairleri yaptıkları bu uğraşı "Rûmî" ya da "Türkî" kılmak şeklinde kavramsallaştırmışlardır.
Bu çerçevede ilk kuşakta üç şairin adı öne çıkmaktadır: Ahmed Paşa, Necâtî ve Zâtî. Bu şahıslardan Ahmed Paşa (ö. 1496-97), II. Mehmed ve II. Beyazıd dönemlerinde kazaskerlik, vezirlik, sancak beyliği ve kadılık gibi yüksek görevlerde bulunmuş ve kendi çağında hem gazel hem de kaside nazım şekillerinde ortaya koyduğu eserleriyle oldukça şöhret sahibi olmuştur. Divan edebiyatının bu dönemdeki bir diğer öne çıkan şairi Necâtî (ö. 1509) ise Ahmed Paşa'dan farklı olarak Fars edebiyatına daha mesafeli durmuş ve eserlerinde yerel unsurlara daha çok yer vermiştir. Bu dönemde öne çıkan üç şairden bir diğeri olan Zâtî'nin (ö. 1546) ise Latifi'ye göre 3000 gazeli, Âşık Çelebi'ye göre ise 1600-1700 gazeli ve 400 kasidesi bulunduğu belirtilmektedir. Nihayetinde, Zâtî'nin döneminden itibaren ise Osmanlı Türkçesinde eser üretmenin belli bir seviyeye geldiği düşünebilir.
Bu ilk kuşak şairlerden sonra sonraki dönemde divan edebiyatı daha da yaygınlaşmaya başlamıştır. Örneğin, Bâkî (ö. 1600) bu dönemde yaşamıştır ve kendisi döneminde de oldukça ilgi görmüştür. Kanunî Sultan Süleyman ile yakın ilişkiler geliştirmiş, daha sonra II. Selim ve III. Murat dönemlerinde de hem saraydan hem de toplumdan büyük bir itibar görmüştür. Nihayetinde bu dönemin sonuna gelindiğinde divan edebiyatı artık kendi içinde "kanon metinleri" -yani kendi "klasik eserleri"- olan bir edebiyat haline gelmiştir. 

Bâkî'den sonra yani 17. yüzyılda ise divan edebiyatında artık daha önceki dönemden farklı tarzlarda eserlerin üretilmeye başlandığı görülmektedir. Örneğin, Nâbi (ö. 1712), oğluna nasihat vermek maksadıyla yazdığı Hayriyye isimli mesnevisi ile divan edebiyatında didaktik tarzda eserlerin yazılmaya başlandığı görülmektedir. Diğer taraftan Nef'i'nin (ö. 1635) hiciv tarzı eserleri de bu dönemin "renkliliğini" göstermektedir. Benzer şekilde, Evliyâ Çelebi'nin (ö. 1684?) 10 ciltlik Seyahatnâmesi de yine bu dönemde yazılmıştır.
18. yüzyılda ise bu yenilikçi yaklaşım devam etmiş ve bu çerçevede zaten divan edebiyatında hem dil (daha toplumsal) hem de içerik (daha dünyevi duygular) bakımından birçok yenilik yapan Nedîm (ö. 1730) de bu dönemde yaşamıştır. Yine, sebk-i Hindi tarzının önemli bir temsilcisi sayılan Şeyh Galip (ö. 1799), Hüsn ü Aşk adlı eserini bu dönemde yazmış ve Şeyh Galip bu eserinde geleneksel tasavvufi kavramlara yeni bir bakış sunmuştur.

19. yüzyıldan sonra divan edebiyatına olan ilgi Osmanlı dünyasında giderek zayıflamaya başlamıştır. Bunun en büyük nedenleri arasında Fransız, Alman, İngiliz gibi Avrupa edebiyatlarının ve değerlerinin Osmanlı dünyasında hızla egemen olması öne sürülebilir.

Divan edebiyatındaki eserler nazım (şiir) ve nesir (düzyazı) olarak iki biçimde yazılmıştır.

Divan edebiyatındaki nazım biçiminde eserler aruz veznine bağlı belli kurallara tabiydi. Şairler eserlerini meydana getirirken aruz vezni bazlı kalıplara göre şiirlerini şekillendirirdi. Aruz vezni nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılırdı. Örneğin; rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir. Bununla beraber, bazı divan şairlerinin (örneğin, Nedîm) hece ölçüsüyle şiirlerine rastlamak da mümkündür. Fakat hece ölçüsüyle eser meydana getirmek Osmanlı dünyasında 19. yüzyıla kadar yaygın bir temayül olmamıştır.
Nazım biçimindeki eserleri oluşturan iki temel unsur vardır. Bunların ilki mısra, ikincisi ise beyittir. Mısra, divan edebiyatında aruz vezniyle meydana getirilmiş ifadelerin tek satırlık temel hâli olarak tanımlanabilir. Aynı vezinle yazılmış ve art arda gelen iki mısraya ise beyit adı verilir. Beyit, nazım biçimindeki eserlerdeki en önemli birimdir, zira nazım biçimindeki eserler beyitlerden oluşmaktadır.
Divan edebiyatındaki nazım eserlerdeki beyitler bir araya gelerek nazım şekillerini oluşturur. Bunlar gazel, rubai, kaside, tuyuğ, mesnevi, murabba, kıt'a, şarkı, müstezat, terkib-i bent, terci-i bent, musammat olmak üzere on iki türe ayrılır. Bu nazım şekillerinden özellikle mesnevi şekliyle çok sayıda hikâyenin (kahramanlık, aşk, tasavvufi vb.) yazıldığının altı çizilmelidir (Örneğin, İskendernameler, Yusuf u Züleyhalar ve Ferhad ü Şirinler gibi).

Divan edebiyatındaki nesir metinleri, içeriklerindeki Arapça ve Farsça kelime kullanımı ve gramer yapıları gibi çok sayıda unsura göre üçe ayırmak mümkündür: Yalın, sanatlı (seci', ﺳﺠﻊ) 

Dram (Yunanca: δρᾶμα dráma “Hareket”) trajedi, komedi veya trajikomedi türünde tiyatro eseri. Dramatik, epik ve liriğin yanı sıra üçüncü esaslı edebi türdür.
Tiyatro eserini, opera metnini, bale senaryosunu, radyo tiyatrosunun el yazmasını ya da bir senaryoyu kapsar, bazen de sadece konuşma tiyatrosu ya da “keyif verici” (ya da tam tersi; heyecan verici ya da duygusal) bir çevreleme olarak kullanılır. Dram, önceden yazılmamış, doğaçlama tiyatrodan farklı olan metin tabanlı tiyatrodur.
Aristoteles'e göre (“Poetica” adlı eserinde) dramın temel özelliği, olayın diyaloglarla ifade edilmesidir. Bundan dolayı antik destanlardan farklıdır. Modern çağdan beri bilhassa romandan farklıdır. Modern düşünceden sonra dramlar oyuncular tarafından tiyatroda oynanması için yazılmıştır. Diyalog metinlerinin yanında sık sık oyuncular ve 19. yüzyıldan sonra yönetmenler için direktifler içerirler. Okuma dramları, dram'ın özel bir çeşididir. Bunlar özellikle sahneye konulmazlar, aksine bir roman gibi okunurlar.
Dramın işleyişi genelde perdelerdedir; diğer taraftan sahnelerle sunulur. Eğer her perdede çok fazla dekorasyon varsa o zaman resimlerle ek bölümler konulur. Klasik Fransız Dramı (Racine, Corneille) beş perdeden oluşur. Geleneklerine çok fazla bağlı olan İtalyan dramı ise üç perdeyi tercih eder. Bir perdelik oyun tarzı üç-beş bölümlük dram bölümlerinin aralarındaki ara oyunlardan (intermezzo) meydana gelir.

Avrupa dramı MÖ 5. yüzyılda Atina’da şu anki Yunan Antiklerinde oluşmuştur. Aeskilos, Sophokles, Euripides trajedinin en önemli şairlerindendir. Aristoteles ileriki yüzyıllarda dramın türlerini, trajedi ve sonradan yazılmaya başlanan komedi olarak ikiye ayırmıştır.
Aristoteles’in, seyircinin trajedi yoluyla korku ve acıma duyarak arınması (Katharsis) teorisi Avrupa dram tarihinin bir ana fikri niteliğindedir.
Orta çağın dini oyunları ne trajedidir ne de komedidir. Ancak Rönesans’la beraber antik dramın tekrar canlandırılarak (Lat. re-nascere; yeniden doğ(ur)mak) geliştirilmesine başlanmıştır. Uzun süreler nazım şeklinde dramlar en baskın türdü. Yeniçağla beraber konuşma oyunlarındaki özgür düzyazı çok baskın olmuştur. Bir drama konuşulursa, açık bir şekilde anlaşılmaz. Opera 1600’lü yıllara kadar klasik Yunan dramının yeni bir tarzı olarak anlaşılmıştır.
1600’lü yıllarda İspanyol ve İngiliz dramları (Lope de Vega, Shakespeare) hala Orta çağ geleneksel tiyatrosunun teorik arka planları olmayan yapılarıyken, Fransız klasiği antik dramı anımsatıyordu ve örneğin; Aristoteles’in üç birlik ilkesi (eylem/dramın birliği; zaman ve mekân birliği ve karakterlerin birliği; yani zamanda, olayda ve şahıslarda birlik) olarak bilinen kesin kuralları vardı. O zamandan bu yana dram teorilerinin çok önemli toplumsal işlevi vardır. Bunlar ya normlar ortaya koyarlar ya da olan normlar karşısında mücadele eder.
18. yüzyıldan beri gösteri, güldürü, trajik komedi, acıklı komedi, orta sınıf trajedisi gibi semboller kullanımda üst üste binmiş anlamlar taşırlar. 19. yüzyıldan itibaren duygusal ya da sürükleyici özelliği olan melodram, dram kavramını artık daha dar bir anlama indirgemiştir.
Bazen dram diğer tiyatro çeşitlerinden ayrılır. Johann Wolfgang Goethe dramın sınırlarını trajediden şöyle ayırır: “Modern dram ‘isteklere’, eski trajedi ‘zorunluluklara’ dayalıdır.” Gustav Freytag ise, tiyatro oyunlar konusunda şu ayrımı yapar: “Daha düşük düzeyde duran bir tür.”
20. yüzyıl tiyatro teorisinde sosyal dram, analitik dram ya da dramda açık ve kapalı şekil gibi bölümlemeler ortaya çıkmıştır. Bu yıllarda teknolojinin gelişmesi sayesinde radyofonik oyun ve film dramı gibi dramatiğin yeni çeşitleri ortaya konmuştur.
Bir psikodramdaki rol dağılımı esasen bir dramatik metin değil, daha ziyade bir terapi yöntemi anlamına gelmektedir. Son yüzyılda birçok tiyatro çeşidi dram metni olmadan oluşturulmuştur. Bunlar “Postdramatik Tiyatro” adı altında özetlenmiştir. Karşıt olarak internetteki (Chat) rol dağılımı ve oyunu çeşitleri doğaçlama ve yazılı olarak kararlaştırılan diyaloglar arasındaki farkı yumuşatmıştır.

Konusu günlük hayattan veya tarihin herhangi bir devrinden seçilebilir. Herhangi bir sınır yoktur.
Hem acıklı hem komik olaylar aynı oyunda iç içe bulunur.
Kahramanlar hem soylulardan hem sıradan insanlar arasından seçilebilir.
Üçbirlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
Her türlü olay seyircinin karşısında gerçekleştirilebilir.
Trajedi ve Komedi türlerinin aksine şiir okur gibi konuşma zorunluluğu yoktur.
5 perde olma zorunluluğu kalkmış, kaç perde olacağı yazarın kararına bırakılmıştır.

İngiliz yazar Shakespeare dramın ilk ürünlerini vermiştir. Ancak bu türün özelliklerini Victor Hugo belirlemiştir. Schiller, Goethe diğer ünlü dram yazarlarıdır.
Türk edebiyatı'nda Batılı anlamda sahne Tiyatro'su Tanzimat'tan sonra görülür. Bundan önce halk arasında yüzyıllardır sürmüş seyirlik oyunlar vardı. Ortaoyunu, meddah, Karagöz ile Hacivat bunların başlıcalarıdır.

Drama, lider ve katılımcıların atölye ortamında rol oynama, doğaçlama gibi tiyatro tekniklerini kullanarak bir olayı, anıyı, kavramı, konuyu, düşünceyi canlandırmasıdır. Sözcük kökeniyle ilgili birçok görüş vardır. Birçok kaynak Drama şehrinde büyük olasılıkla TrakyalIların yaşadığını, bunun uzun bir süre önce şehirde bulunan kitabelerdeki Trakyalı isimleriyle de desteklendiğini göstermektedir. Buna göre 'Drama' (Trakya kökeniyle) “bir tepe ve bol su yanındaki yer” anlamına gelmektedir.
Drama, yaparak ve yaşayarak öğrenme fırsatı verdiğinden insan gelişiminde ve eğitimde en etkili yöntemlerden biri olarak kabul edilmektedir. Drama uygulamaları bireyin düşündüğü, planladığı, organize ettiği ve düşüncesini eyleme dönüştürdüğü süreçleri içermektedir. Hayal gücü, bir şeyi betimlemekte veya canlandırmakta kullanılır. Bu süreç esnasında yeni davranışlar sergilenir, farklı duygular deneyimlenir ve böylece yaşayarak elde edilmiş benzersiz bir tecrübe kazanılır. Bu tecrübe, bireyin duygularını kontrol edebilme, düşüncelerini ifade edebilme, konuşarak ve davranışlarıyla iletişim kurabilme gibi yeteneklerine muazzam bir katkı sağlamaktadır.

Lider, katılımcılar, ortam ve malzeme dramada yer alan dört önemli öğedir:

Lider: Drama lideri, etkinliklerin amacına ulaşmasını sağlamak için büyük bir öneme sahiptir. Lider, güvenli bir ortam yaratmalı, katılımcıların duygularını ifade etmelerine rehberlik etmelidir. Oyunu, oyuncu grubuna uygun hale getirmeli ve oyunun sürekliliğini sağlamalıdır. Ayrıca liderin, tecrübe ve bilgisi ile empatik ve esnek bir tutum sergilemesi beklenir. Drama liderinin bir öğretmen, oyuncu ve psikolog gibi çeşitli rolleri vardır.
Katılımcılar: Katılımcılar, drama etkinliğine aktif katkıda bulunmalıdır. Katılımcıların gelişim özellikleri ve ilgileri göz önünde bulundurularak etkinlikler yönlendirilir. Her birey, kendisini rahat ve güvenli hissederek yeni şeyler keşfetmeye istekli olmalıdır.
Ortam (Mekan): Drama etkinliklerinin yapılacağı ortam, katılımcıların rahatça hareket edebileceği ve güven içinde olabilecekleri şekilde düzenlenmeli ve uygun büyüklükte olmalıdır. Ortamda, akustik, ışıklandırma, havalandırma, zemin uygunluğu gibi durumlar dikkate alınmalıdır.
Araç-Gereçler: Drama etkinliklerinde araç-gereç kullanımı, canlandırma ve rol yapmayı kolaylaştırır. Herhangi bir malzeme kullanılmadan da drama yapılabilir, ancak malzemeler yenilikçi ve üretken düşünmeyi destekler ve etkinlikleri daha ilginç hale getirmeyi sağlar. Sahne malzemeleri, dekor, kostümler, ses ve ışık sistemleri kullanılabilir.

Eğitimde drama, çocukların çeşitli beceriler geliştirmelerini sağlamak için kullanılan en değerli etkinliklerden biridir. Drama sayesinde öğrenme sadece bilişsel bir etkinlik olmaktan çıkıp yaşantısal olarak gerçekleşmektedir. Böylece çocukların edindiği bilgileri öznelleştirmesine, yararlı ve işlevsel hale gelmesine imkan oluşmaktadır.
Drama, çocukların eğlenmesini ve mutlu olmalarına katkı sağlamakla birlikte, aynı zamanda onların hayal güçlerini geliştirir, bağımsız düşünme yetilerini artırır ve iş birliği yapabilme özelliklerini güçlendirir. Birlikte başarma duygusu oluşturur. Eğitimde dramanın faydaları şu şekilde sıralanabilir:

Sosyal ve Psikolojik Duyarlılık: Drama, çocukların sosyal ve psikolojik duyarlılıklarını artırır. Çocuklar, çeşitli toplumsal ve bireysel durumlar karşısında duyarlı hale gelirler. Olaylara nasıl yaklaşılması gerektiği, tepkilerin ve davranışların nasıl ayarlanacağı, olayları canlandırarak keşfedilir. Herhangi bir durum hakkındaki gerçeklerin daha iyi kavranmasına yardımcı olur.
Dil Becerilerinin Gelişimi: Konuşma, dinleme, okuma ve yazma becerilerini kazandırarak, dilin kullanım alanlarını zenginleştirir.
Hayal Gücü ve Estetik Gelişim: Drama, çocukların hayal güçlerini ve estetik duygularını geliştirir.
Etik Değerler ve Güven: Çocukların etik değerlerini geliştirmelerine yardımcı olur. Aynı zamanda, kendine güven ve karar verme becerilerini geliştirir.
Birlikte Çalışma: Drama etkinlikleri sırasında çocuklar arkadaşları ile uyum halinde hareket etmeyi ve birlikte başarmayı öğrenirler. Birbirlerine destek olurlar ve diğerlerinin eksiklikleri tamamlamak için çaba gösterirler.
Fiziksel Gelişim: Drama etkinlikleri, çocukların kaslarını hareket ettirmelerine ve bedenlerini çok yönlü geliştirmelerine yardımcı olur.
Duygusal Rahatlama: Drama her şeyden önce keyiflidir. Tüketen bir toplumda yaşayan çocuklar bir şeyler üretmenin mutluğunu yaşarlar. İletişim kurmanın farklı yollarını keşfederek kendini daha iyi ifade edebilmenin rahatlığını hissederler.

Dramatik yapı, film ya da oyun gibi bir dramatik işin yapısı. Birçok alim dramatik yapının analizini yapmıştır. Bu analizler ilk kez Aristoteles tarafından Poetika eserinde başlatılmıştır. Bu da MÖ 335 senesine denk gelir.

Antik Yunanistan filozofu Aristoteles, Poetika adlı eserinde "Bütün; bir başlangıcı, ortası ve sonu olan bir şeydir" fikrini ortaya koydu. Romalı drama eleştirmeni Horatius Ars Poetica isimli eserinde 5 bölümlü yapıyı savunan kadar Aristoteles'in bu üçlü bakışına ikna olunmadı. Horatius eserinde şöyle diyordu; "Bir oyun, 5 bölümden ne uzun ne de kısa olmalıdır."
5 bölümlü kullanım terk edildikten sonra, Rönesans oyun yazarları bunu tekrar dirilttiler. 1863'te Henrik Ibsen gibi oyun yazarları 5 bölümlü yapıyı terk ederek 3 ve 4 bölümlü yapıyı denediler. Alman oyun ve roman yazarı Gustav Freytag "Die Technik des Dramas" isimli eserinde 5 bölümlü dramatik yapının kesin bir çalışmasını yaptı. Bu yapı, Freytag'ın Piramidi diye bilinmeye başlandı. Freytag'ın Piramidi'nde hikâye 5 parçadan oluşurdu. Bunlar; Serim, yükselen aksiyon, zirve, düşen aksiyon ve vahiy/felâket bölümleriydi.

Freytag'a göre, bir drama 5 parçaya ya da bölüme bölünürdü. Bazıları bunu dramatik kavis olarak adlandırır. Bu bölümler; Serim, yükselen aksiyon, zirve, düşen aksiyon ve sonuç bölümleridir.
Freytag'ın bu 5 bölümlü dramatik yapı analizi tiyatro oyunlarına dayanarak yapılmıştı. Ama bu kısa hikâyelere ve romanlara da uyarlandı. Bu uyarlama bazen değişiklikler içeriyordu. Yine de piramidin kullanımı o kadar kolay değildir. Özellikle, Alfred Uhry'nin 25 bölüme bölünmüş Driving Miss Daisy oyunu gibi modern oyunlarda elle tutulur bölümler (perdeler) yoktur.

Serim ya da sergileme bölümü hikâyenin tam anlamıyla anlaşılabilmesi için gerekli arka plan bilgisinin verildiği bölümdür. Bu bölümde izleyici olayların yaşandığı mekan ve zaman ile birlikte filmin kahramanları ve onların durumuyla tanışır. Bu bölümde filmsel olaylar ve kahramanlar arasındaki dramatik anlaşmazlık çok zayıftır. Buna rağmen izleyici filmin türünün (drama, komedi vb.) ne olduğunu tahmin edebilir. Sergileme bölümünün en karakteristik özelliği güçler arasındaki mücadelenin çok sayıda çözümleme çeşidini içermesidir. Bununla birlikte sergileme bölümünün bu çözümlerden birisini içermesi ise yapıya dair en büyük sorundur.

Yükselen aksiyon ya da düğüm ve gelişme bölümü, senaryoda mevcut güçlerin arasındaki dengenin bozulması, iç ve dış çelişkilerin derinleşmesi ve şiddetlenmesi ile oluşur. Senaryo'nun serim bölümünde temelleri kurulan dramatik anlaşmazlık bu bölümde hızla gelişmeye başlar. Bu bölümde kimin kimin tarafını tuttuğu ve ne için mücadele ettiği ortaya dökülür. Dramatik anlaşmazlık tamamen ortaya serilir. Ve bölümün en önemli özelliklerinden biri de yazarın kahramanlarla ilgili tutumunu artık belli etmesidir. Böylece seyirci de kiminle özdeşleşeceğini saptar.

Jo-ha-kyū – Japon estetiğinde dramatik kavis
Kishōtenketsu - Geleneksel Çin ve Japon anlatılarında kullanılan yapı düzenlemeleri
Sonat formu
Üç perdeli yapı

Duygu, bireyin ruh hâlinde biyokimyasal (içsel) ve çevresel tesirlerle etkileşiminden doğan kompleks psikofizyolojik bir değişimdir. Kişiye özgü sağlık duyusunu belirleyen temel faktör olup, insanın günlük yaşamında merkezi bir rol oynar. Bu yüzden pek çok bilim dalı ve sanat biçimi tarafından araştırılmıştır. Duyguların sayısı ve sınıflandırılması konusu tartışmalıdır.
Etnograflar, her dilde aynı olmayan kültürlere özgü duyguları tanımlamışlar ve bunlar kültüre özgü duygu kavramları olarak adlandırılmıştır. Duygular her dilde ve kültürde farklı ifade edilmektedir. Taşıdığı değer farklılaşmakta, ifade sayısı azalmakta ya da artmaktadır. Bazı dillerde sadece basit ayrımlar varken bazı dillerde duygu ifade ayrımları binlerle ifade edilmektedir. Duygusal ifade ayrımlarına hâkim olan kişilerin topluluk psikolojisinde etkinlikleri artmakta, anlaşılabilme yetilerindeki gelişimlerle daha hızlı ilerleme kaydedebilmekte ve buna bağlı olarak duygusal ayrımların eğitsel entegrasyonu yoğun olan ülkelerde ilerleme daha hızlı olmakta. Duygu ayrımında rekor kırabilecek diller Farsça, Arapça, Çince gibi diller olmasına karşın bu dillerin konuşulduğu ülkelerin eğitsel yoğunlukları az olduğu için başarılı olma oranları çok düşük olan ülkelerdir.

Kişisel gelişimde önemli rol oynayan duygu dağarcığını geliştirmek için her dilde kullanılan farklı hislerin ifadesi, derecelendirmeler arasındaki doyum farklarının ve hatta karışımlarının bilinmesi için bu ifadeler ayrımlarıyla incelenmelidir. Duygu ve doyum hâllerinde bulunan kişilere takılan sıfatlar konusu da incelenerek duygu konusu kişilikte gelişir.

Duygu, bireyin iç dünyasında dış uyaranlara karşı oluşan psikolojik ve fizyolojik tepkidir. Psikoloji ve felsefe alanlarında, duygular insan davranışlarını ve düşünce sistemlerini şekillendiren ana faktörlerden biri olarak kabul edilir.

Psikolojide duygu, bireyin ruhsal durumunu yansıtan ve davranışlarını etkileyen bir süreçtir. Sevinç, korku, üzüntü, öfke, şaşkınlık gibi temel duygular, insan biyolojisinin ve evrimsel süreçlerinin bir sonucudur.

Sanat ve edebiyat alanında duygular, eserlerin duygusal derinliğini ve estetik etkisini belirler. Özellikle yazma terapisi (terapötik yazma) gibi uygulamalarda duygular, kişinin kendini ifade etme ve iyileşme sürecinde merkezi bir rol oynar.

"Duygu" ismi, "duy-" kökünden türetilmiştir. Bu kök, "duymak", "algılamak", "hissetmek" anlamlarına gelir. İsim olarak tercih edilmesinin altında Türk kültüründe "içsel bilgelik" ve "hassasiyet" gibi değerlerin etkisi bulunur.

Emotion (İngilizce karşılığı)

Dylan Marlais Thomas (d. 27 Ekim 1914, Swansea, Galler - ö. 9 Kasım 1953, Greenwich Köyü, Amerika Birleşik Devletleri) Galli şair. Modernizm ve Romantizm akımlarından etkilenmiş olan şair, 20. yüzyılın en etkili şairlerindendir.
Thomas'ın babası İngilizce öğretmeniydi. Okul çağında okul gazetesinde çalışan ve bu gazete için yazılar yazan Thomas, 16 yaşında bu okuldan ayrıldı. Sonrasında bir gazetede muhabir olarak görev yapan şair, 1934'te 20 yaşındayken İngiltere'ye taşındı.
Yine 1934'te önemli eserlerinden olan 18 Şiir'i yayınladı. 1937'de tanıştığı Caitlin MacNamara ile evlenen Thomas, Laugharne'e yerleşti. II. Dünya Savaşı döneminde bir süreliğine Londra'da kalan sanatçı, bu dönemde BBC televizyonundaki şiir programlarında okuduğu şiirlerle büyük ilgi gördü. Savaş bittiğinde sanatçı Laugharne'e geri döndü ve doğa imgelerini konu alan şiirler yazdı.
Savaş bitince Thomas Laugharne'e geri döndü ve bu dönemde doğa imgeleriyle yüklü şiirler yazdı. Fern Hill (Fern Tepesi) başlıklı şiirinde doğup büyüdüğü Galler'deki kırsal manzarayı şu dizelerle betimler:

Thomas şiirlerinde doğa sevgisini, doğum ve ölüm arasındaki gizemli ilişkiyi canlı ritimler, alışılmamış imgeler ve oluşturduğu yeni sözcüklerle dile getirmiştir.
Dylan Thomas edebiyat konulu konferanslar vermek üzere ilk kez 1950 ilkbaharında ABD'ye gitti. Daha sonraki yıllarda alkol bağımlılığı yüzünden sağlıği giderek bozuldu. 1953'te radyo oyunu Under Milk Wood'un (Korunun Dibinde) yayımlanması nedeniyle New York'a gittikten birkaç gün sonra, aşırı miktarda alkol aldığı için öldü.

18 Poems (18 Şiir)
Fern Hill (Fern Tepesi)
Under Milk Wood (Korunun Dibinde)
Collected Poems (Toplu Şiirler)
Portrait of the Artist as a Young Dog (Sanatçının Genç Bir Köpek Olarak Portresi)
Adventures in the Skin Trade and Other Stories (Deri Ticareti Serüvenleri ve Öbür Öyküler)
The Hand that signed the paper

Düşünce ya da fikir, dünya modellerinin var  oluşuna izin veren ve böylece etkin olarak onların amaçlarına, planlarına, sonlarına ve arzularına bağlı olan uğraştır. Kelimeler bilmeye, sezgiye, bilince, idealarına ve imgeleme içeren benzer kavramların süreçlerine başvurur.
Düşüncenin daha sistematik bir tanımını yapacak olursak öncelikle beyin ve zihin kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Zihni, beyindeki biyolojik aktivitenin bir yansıma alanı olarak görebiliriz. Bir diğer deyişle zihin, somut olan beyinden beslenen, soyut bir karalama tahtasıdır.
Bu noktada soyut ve somut kavramlarını da değerlendirmek gerekir. Kısaca, somut bir nesneyi evrende var olan soyutu ise evrende var olmayan diye tanımlayabiliriz. Örneğin, bu tanıma göre matematiksel anlamda üçgen soyut bir nesnedir. Üçgen, bir kalınlık özelliği içermez. Kenarları sadece çizgiden ibarettir. Evrende bu özellikte bir üçgenin olması, fizik yasaları gereğince, mümkün değildir. (burada atıf gerekli) Diğer taraftan, kolaylıkla somut nesne örneği verebiliriz. (Örneğin bir ağaç)
Bu tanımlara göre, bir düşünce, soyut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyettir. Herhangi bir düşünce beyinde de faaliyete neden olacaktır, biyolojik olarak. Fakat, bu faaliyet, bahsi geçen düşüncenin bir parçası olarak nitelendirilmez. Düşünce, sadece zihinle ilişkilendirilir.
Diğer taraftan, somut bir nesnenin, insanın zihninde oluşturduğu faaliyeti de algı diye nitelendirebiliriz. Aynı şekilde, bir algının oluşmasında beynin rolü vardır, ama algı insanın zihninde oluşur. Örneğin, bir ağaca gözlerimizle bakarız. Ağaç, bu bağlamda somut bir nesnedir. Ağacı görürüz, ama görme işlemi (yani algılama) gözlerde olmaz, insanın zihninde gerçekleşir. Tabii ki bu algının gerçekleşmesi için beyinde birçok işlemden geçmesi gerekir (buna gözlerdeki işlev de dahildir). Aynı şekilde, bu örneksemeyi 5 duyumuza da uyarlayabiliriz. Bir koku, bir renk zihindeki bir algıdır, somut bir şekilde tanımlanamaz. (Örneğin, bazı renk körlerine göre yeşil ya da kırmızı farklı bir algıyı tanımlar vb.)
Bu tanıma karşı bir tez şöyle olacaktır. 'Benim bu ağaçla (ya da genel olarak bir palmiye ağacı ile) ilgili düşüncelerim var.' Fakat burada bahsi geçen 'ağaç' acaba somut bir nesne midir? Ya da soyut mudur? Kısacası, savunulan tez şudur: Somut bir nesne de insanın zihninde düşünce oluşturabilir. Evet, bu mümkündür. Ama arada atlanan bir adım vardır. Bahsi geçen 'ağaç' bir algılamanın ürünüdür. Ya da daha önceden algılanmıştır, birincil olarak ya da dolaylı yoldan (bir başkasının betimlemesiyle). Dolayısıyla, 'ağaç' burada somut bir nesneden çok, bahsi geçen somut oluşumun önce algılanması ve sonucunda zihinde oluşan soyut bir algıyı nitelendirir. Bu işlem kısaca şöyle özetlenebilir: Somut nesne -> Algılama -> Soyut nesne -> Düşünce. Yani arada algılama adımı gerekir.
Özetle, düşünce soyut bir nesnesin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Algı ise somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır.
Kavramaları biçimlendirirken problemlerin çözümlerinde sebeplerde ve kararlar vermede meşgul olmak gibi düşünce bilginin beyinsel işletiminin ortaya çıkmasıdır.

Dışa vurumculuk (ekspresyonizm), doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20. yüzyıl sanat akımıdır. Politik istikrarsızlık ve ekonomik çöküntü ortamında Almanya'da pozitivizm, naturalizm ve empresyonizm akımlarına karşı olarak ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıl gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğe sahip bir bakış açısı içerir. Ayrıca kuzeyli, Cermen halk sanatı biçimleri ve kabile sanatları da etkilendiği diğer kaynaklardır. Dışa vurumcu sanatın amacı, sanatçının duyguları ve iç dünyasını renk, çizgi, düzlem ve kütle aracılığıyla dışa vurmasıdır. Bu duyguları daha iyi yansıtabilmek için sanatçı geleneksel kuralların dışına çıkarak gerçeğin biçimini bozma yöntemini kullanır ve sanatçının öznel duygularına dayanmaktadır.
Dışa vurumculuk, bu terim kullanılmadan da sanatta ifade edilmekteydi. Örneğin; İspanya'da ressam El Greco (d. 1541 – o. 1614) ve Alman rönesans ressamı Matthias Grünewald (d. 1470 – ö. 1528) içerikleri dışa vurumculuk ögelerinden oluşmuş sanat eserleri vermekle beraber dışa vurumculuk sıfatı sadece XX. yüzyıl sanat eserlerine verilmektedir. Dışa vurumculuk birçok sanat formlarını kapsamaktadır: edebiyat, film, heykeltıraşlık, mimarî, müzik, resim, tiyatro.

Bozulmuş çizgiler, şekiller ve abartılı renklerle sanatçının duygusal dünyasını aktarmayı hedefler. 19. yüzyıl gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğe sahip bir bakış açısı içerir.
Edvard Munch'un Çığlık adlı tablosu, bunun belirgin bir örneğidir.
Ekspresyonist bir sanat eserini yorumlarken çizgilerin, renklerin kullanımına dikkat edilmelidir. Sivri keskin çizgiler, kırmızı ve tonları öfkeyi ön plana çıkarırken, dairesel oluşumlar, mavi ve tonları daha çok sakinliği vurgular.
Die Brücke (Köprü) 1905-1912 Dresden - Kirchner, E. Nolde, Mueller, Rottluf, E. Heckel
Der Blaue Reiter (Mavi süvari) Münih - F. Marc, Mache, Kandinsky, Jawlensky, P. Klee
Önemli dışa vurumcu ressamlar arasında Edvard Munch, Vincent Van Gogh, Ernst Ludwig Kirchner, James Ensor ve Oscar Kokoschka sayılabilir. Edward Munch, Ensor ve Kokoschka, kaynaklarda ekspresyonist öncüler olarak geçmektedir.

1910 ve 1930 yılları arasında özellikle Almanya'da etkisini gösteren ekspresyonist mimarî, bu anlamda da Bauhaus okuluyla paralellikler taşır.
Bunun yanında kendine özgü dinamiklerini de belirler. 90 derecelik açıyı ortadan kaldırmak temel teknik olarak düşünülürken, işlevselliği formla bütünleştirme amacı, alışılmamış formların ve yeni malzemelerin kullanılmasıyla ifadeci mimarlık anlayışının kendine özgü dinamiklerini oluşturur. Bireysel ve dolayısıyla duygusal tasarım anlayışı, ekspresyonist mimarlığın felsefesidir.
Bruno Taut'un 1914'te Köln'deki "Werkbund Sergisi" için hazırladığı "Cam Pavyon" ve Erich Mendelsohn'un 1921'de bitirilmiş olan Potsdam'da bulunan "Einstein Kulesi" ve Hans Poelzig'in tiyatro direktörü Max Reinhardt için hazırladığı Berlin'deki "Große Schauspielhaus" tiyatrosu iç dekorasyonu ekspresyonist mimarlığın önemli örnekleri olarak bildirilir. Bauhaus okulunun kurucusu Gropius, ekspresyonist mimarlığın erken döneminin temsilcisi konumundadır.
1933 yılında nazi yönetiminin Almanya'da başa geçmesinden beş yıl sonra ekspresyonist sanat yok olmuştur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise brütal bir anlayışla etkinliğini yeniden göstermiştir. Çoğu ekspresyonist sanatçının kaybedilen savaşta yer almasıyla oluşan stres yüklü duygulanımları da dışa vurumculuğu doğuran bir faktör olmuştur.
1960'larda yapılan Sydney Opera Binası ise, postmodern ifadeciliğin en önemli yapıtları arasında gösterilir. Dışa vurumculuk, kübist, minimalist ya da fütürist anlayışlarla da özdeşleşerek temel bir sanatsal ifade olarak canlılığını sürdürür.

Aralarında Ernst Barlach'ın da bulunduğu bazı heykeltıraşlar dışa vurumculuğu benimsemişlerdir. Erich Heckel gibi bazı ressamların da dışa vurumcu heykel çalışmaları bulunmaktadır.

İlk dışa vurumcu tiyatro eserinin 1909'da Oskar Kokoschka'nin yazdığı "Cinayet, Kadınlar için Umut (Mörder, Hoffnung der Frauen)" adlı küçük bir oyun olduğu kabul edilir. Sonra 20. yüzyıl başlarında Alman tiyatrosunda odaklanan ekpresyonist tiyatro akımı ortaya çıkmıştır. Bunlardan en çok tanınmışları Georg Kaiser, Ernst Toller, Reinhard Sorge, Walter Hasenclever, Hans Henny Jahnn ve Arnolt Bronnen'dir. Bunlara drama denemelerinin başlangıcını Alman oyun yazarı ve aktörü Frank Wedekind ve İsveçli oyun yazarı August Strindberg olarak görmüşlerdir.

Franz Kafka tarafından Almanca yazılmış romanlar çok kere dışa vurumcu olarak isimlendirilmektedir.
Genel olarak konuşulan lisanı Almanca olan ülkelerde dışa vurumcu şiir de büyük gelişme göstermiştir. Bunlar arasında en çok etkili olanlar Georg Trakl, Georg Heym, Ernst Stadler, Gottfried Benn ve August Stramm'dır.

Dışa vurumcu müzik bir müzik türü olarak 20. yüzyılın en önemli müzik akımlarından biri olmakla beraber bu akımı tam olarak tanımlamanın çok zor olduğu ifade edilmektedir.
"İkinci Viyana Ekolü" adı altında müzik bestecileri Arnold Schönberg ile öğrencileri Anton Webern ve Alban Berg, ekpresyonist adını verdikleri müziksel parçalar bestelemişlerdir.
Bunları aynı zamanda eserler veren bestecilerden (mesela Maurice Ravel ve İgor Stravinsky) ayıran özellik eserlerinde geleneksel tonalite prensiplerinden ayrılıp açıkça "atonalite" prensibini içeriklemeleridir. Ayrıca çok "ahenksiz (dissonant)" müzikleri ile şuuraltı, "içsel gereklilik" ve "acı çekme" duygularını ifade etmeye çalışmalarıdır.
Schönberg'in "Orkestra için beş parça, op. 10 (1911-13)" eseri, "Erwartung (Bekleyiş) (1909)" monodraması ve Die Glückliche Hand (Mesut el) dramatik eseri; Alban Berg'in Wozzeck operası ekpresiyonist yapıtlara iyi örneklerdir.

Film sanatı alanında da çoğu zaman Alman Dışa Vurumculuğu adı ile anılan bir ekpresiyonist film sanatı akımı bulunmaktadır. Bu filmlerin ana özellikleri gerçek-dışı ve çoğunlukla absürt dekorlar, çarpıtılmış perspektifler, ışığın ve gölgelerin abartılı kullanımıdır.
Bunlar arasında başta gelen sanatkâr-yönetimciler ve eserleri: Robert Weine'nin Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (Das Cabinet des Dr. Caligari) filmi; Paul Wegener ve Carl Boese'nin "Golem: Dünya'ya nasıl geldi (Der Golem, wie er in die Welt kam)" filmi; F. W. Murnau'nun Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi filmi sayılabilir.

Alman Dışavurumculuğu
Soyut dışavurumculuk

Ekspresyonizm Nedir / Ekspresyonizm Akımının Özellikleri 5 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edebî tarzlar (veya edebî türler), edebî eserlerin bir kategorilendirme biçimidir. Tarzlar edebî teknikler, ses, içerik ve kurgusal eserler söz konusu olduğunda eserin uzunluğu ile belirlenebilir. Tarzlar eserlerin yetişkin, gençlik ve çocuk olarak sınıflandırılabileceği yaş kategorileri ile karıştırılmamalıdır. Bunun yanı sıra çizgi roman gibi kategorileri kapsayan format ile de karıştırılmamalıdır. Tarzlar arasında ayrımlar genellikle esnektir ve pek çok tarzın alt tarzları bulunur.
Bir eserin düz yazı veya şiir şeklinde olması onun tarzını etkilemez. Tarzların karışımlarından oluşan eserler de mevcuttur. Yazıldıkları döneme dayanılarak da bir eserin tarzı sınıflandırılabilir. "Tarz" kavramı Jacques Derrida tarafından eleştirilmiştir.

Edebiyat türlerini önce ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi nazım, ikincisi nesirdir. Nazım belli bir ölçü ve kalıp esas alınarak üretilmiş edebiyat ürünleridir. Ya da kısaca bütün şiir ve şiirsel metinlerdir. Hece vezni gibi belli bir kalıp ve ölçü kaygısı güdülerek yazılır. Nesir ise serbest, ölçüsüz düz yazıdır. Nazım genel olarak bütün şiir türlerini kapsar. Nesir ise edebiyatın şiir dışındaki tüm biçimlerini. Roman, öykü, tiyatro, deneme gibi.

Edebiyat çeşitleri
Fantastik edebiyat
Gotik edebiyat
İktisadi edebiyat
Divan edebiyatı
Halk edebiyatı
Varoluşçu edebiyat
Post modern edebiyat
Yeraltı edebiyatı
Nazım
Şiir
Destan
Ağıt
Mesnevi
Eleji
Nesir (düz yazı)
Roman
Öykü
Masal
Tiyatro
Deneme
Fıkra
Makale
Biyografi
Otobiyografi
Eleştiri
Anı
Gezi yazısı
Mizah
Edebi destan
Sohbet
Sözlü Anlatım
Nutuk (Söylev)
Mülakat (Görüşme)
Röportaj
Sempozyum
Forum
Münazara
Konferans

Edebiyat tarihi; okuyucuya/dinleyiciye/gözlemciye eğlence, aydınlanma veya eğitim vermeye çalışan nesir veya şiir yazılarının tarihsel gelişimi ve bu eserlerin iletişiminde kullanılan edebi tekniklerin yıllar içindeki gelişimidir. Her yazı edebiyat değildir. Veri derlemeleri gibi bazı kayıtlı materyaller literatür olarak kabul edilmez.

Erken dönem edebiyatı, avcı-toplayıcı gruplarda mit ve folklor dahil olmak üzere sözlü gelenek yoluyla anlatılan hikâyelerden türetilmiştir. Hikâye anlatımı, insan zihninin nedensel muhakeme uygulamak ve olayları bir anlatıya dönüştürmek için gelişmesiyle ortaya çıktı ve dil, ilk insanların birbirleriyle bilgi paylaşmasına izin verdi. Erken hikâye anlatımı, dinleyicileri eğlendirirken aynı zamanda tehlikeler ve sosyal normlar hakkında bilgi edinme fırsatı sundu. Efsaneler dünyayı anlamlandırmak için tüm kalıpların ve hikâyelerin kullanımını içerecek şekilde genişletilebilir ve psikolojik olarak insanlara özgü olabilir. Epik şiir, antik edebiyatın zirvesi olarak kabul edilir. Bu eserler genellikle ülkenin erken tarihinde yer aldığı söylenen efsanevi kahramanların başarılarını anlatan uzun anlatı şiirleridir. 
Yazı tarihi, MÖ 3200 dolaylarında Mezopotamya, MÖ 1250 dolaylarında Antik Çin ve MÖ 650 dolaylarında Mezoamerika dahil olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde bağımsız olarak başladı. Literatür, öncelikle muhasebe gibi daha basit amaçlar için kullanıldığı için başlangıçta yazılı olarak kullanılmadı. Hayatta kalan en eski edebiyat eserlerinden bazıları, Eski Mısır'dan  Ptahhotep özdeyişleri ve Wenamun'un Hikayesi, Mezopotamya'dan Shuruppak'ın Talimatları ve Nippur'un Zavallı Adamı ve Antik Çin'den Klasik Şiir Klasiği'dir .

Sanat Tarihi
Kitapların tarihi
Fantezi tarihi
Film tarihi
Fikirler tarihi
Şiir tarihi
Bilimkurgu tarihi
Tiyatro tarihi
Yazı tarihi
Entelektüel tarih

Edebiyat Ansiklopedisi 7 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edebiyat teorisi, edebiyatta bir eleştiri akımıdır. Sıkı bir anlamda edebiyat doğasının ve edebiyat analiz yöntemlerinin sistematik çalışmasıdır.
Sonuç olarak, "teori" kelimesi bilimsel yaklaşımların çeşitliliği için bir şemsiye terim hâline gelmiştir. Bu yaklaşımların çoğu Kıta felsefesi ve sosyoloji çeşitli kolları tarafından bildirilir.
Edebiyat teorisinin başlıca önemi edebiyatın temel sorulardan birini çözmesidir. Bu soru şöyle: "Edebiyat nedir?"
İlk sistematik edebiyat teorisi olan “Edebiyat Teorisi” adlı eseri edebiyat eleştirmenleri René Wellek ile Austin Warren yazmışlardır. “Edebiyat Teorisi” adlı eser özel bir moda olan edebiyat eleştirisine çok yakındır.
René Wellek 1960'ların başında, adlarını "yapısalcı-taklitçi edebiyat teorisi yapma" sıfatına mahkûm edenlere karşı, Yeni Eleştirmenleri savunmuştur. Bu sebepten dolayı, o bazen, bugünün muhafazakâr edebiyat aydını olarak düşünülür.

EDEBİYAT TEORİSİ TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ4 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adem Çalışkan, “Edebiyat Teorisi Üzerine-1: İlk Belirlemeler / On Literary Theory-1: Preliminary Orientations”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research, Volume. 3, Issue: 12,Summer 2010, ss. 89-108.
John Lye, “Çağdaş Edebiyat Teorisi”, (Çev.: Dr. Adem Çalışkan), Yedi İklim, Edebiyat, Kültür, Sanat, Aylık Dergi, Cilt: XIX, Sayı: 195, [İstanbul] Haziran 2006, ss. 39-47.
Hans Peter Rickman, “Bir Üst-Disiplin Olarak Edebiyat Teorisi” (Çev.: Yrd.Doç.Dr.Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 121, Temmuz 2012.
Patrick Colm Hogan, “Edebiyat Teorisinin Alanı” (Çev.: Yrd.Doç.Dr.Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 122, Ağustos 2012, ss. 25-29.
Michael Sprinker (1950-1999), “Prague’tan Paris’e: Edebiyat İncelemesinde Bir Yöntem Olarak Biçimcilik” (Çev.: Yrd.Doç.Dr. Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 125, Kasım 2012, ss. 6-11.
D.G. Myers, “Edebiyat İncelemesinde Yeni Tarihselcilik” (Çev.: Yrd.Doç.Dr. Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 11, Sayı: 126, Aralık 2012, ss. 3-10.
Munazza Yaqoob, “Okur ve Metin: Yirmibirinci Yüzyılda Edebiyat Teorisi ve Edebiyat Öğretimi-I” (Çev.: Yrd.Doç.Dr. Adem Çalışkan), Berceste, Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl: 12, S.139, Ocak 2014, ss. 37-39.

NURSEL UYKUN. R. Wellek’in “EDEBİYAT TEORİSİ” KİTABININ ÖZETİ 14 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edebiyat

Edebiyat akımı veya edebî akım, belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içerik olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisini ifade eden edebiyat anlayışıdır. Her edebiyat akımı bir önceki akıma tepki olarak ya da önceki akımın uzantısı olarak doğar.
Edebi akımlarının gelişimine bakıldığında, bu akımların salt yazına özgü olmadığı genel, bir sanat akımı olarak başlayıp geliştikleri görülür. Üstelik hemen hepsi, genelde doğdukları çağın toplumsal yapısının, bu yapıya bağlı düşünüş biçiminin, ideolojinin ürünüdürler. Çağın felsefesinin sanat üzerindeki etkisi akım olarak ortaya çıkar ve bütün sanat türlerinde ortak özellikler çevresinde gelişir.
Rauf Mutluay'ın tanımı bu açıdan önemlidir: "... Toplumsal düzenin ve onun değişiminin bir gereği olarak, dünya görüşü ve sanat anlayışı bakımından birleşen kişilerin, eserleriyle ortaya koydukları ve sürdürdükleri ilkelerin toplamından doğan tutarlılığa bir edebiyat akımı denir."

Edebî mektup; bir yazarın, sanatçının, din büyüğünün vs. bir konudaki görüşlerini ve duygularını açıklamak için yazdığı nazım veya nesir türünde mektup. Bazen alıcının şahsında geniş bir kitleye hitap etmek amacıyla yazılır ve çeşitli organlarda yayımlanır. Bazı edebî yazışmaların tamamı sonradan kitap hâline getirilmiştir.
Edebî mektuplardan, yazıldıkları döneme dair "edebî akımlar, fikir olayları, siyasî gelişmeler" gibi pek çok konuda bilgi edinmek mümkündür. Örneğin Hristiyanlığın kutsal metinlerinden Yeni Ahit'in önemli bir kısmı edebî mektuplardan oluşur. Bu mektuplar Hristiyanlığın ilk dönemleri ve bu dönemdeki kişiler ve olaylar hakkında kapsamlı bilgiler barındırır ve Hristiyanlığın yayılmasında oldukça önemli bir rol oynamıştır.
Batı edebiyatında edebî mektup formatını kullanmış yazar ve sanatçılara örnek olarak Ben Jonson, John Dryden, William Congreve ile yakın zamanlarda W. H. Auden ve Louis MacNeice verilebilir. Türk edebiyatında edebî mektuplara örnek olarak ise Cahit Sıtkı Tarancı'nın yakın arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı Ziya'ya Mektuplar'ı ve Nâzım Hikmet'in Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar'ı verilebilir.

Edgar Allan Poe (19 Ocak 1809 - 7 Ekim 1849), Amerikalı şair, yazar, editör ve edebiyat eleştirmeni. Çoğunlukla şiir ve kısa öykü yazdı. Özellikle gizem ve macabre öyküleri ile tanınır. ABD'de ve Amerikan edebiyatında Romantizm akımının önemli figürlerinden biri olmasının yanı sıra ülkesinde kısa öykünün ilk yazarlarından sayılır. Genellikle polisiye türünün mucidi olarak kabul edilmesinin yanında ayrıca yeni ortaya çıkmakta olan bilimkurgu türüne de katkıda bulunduğu öne sürülür. Yaşamını yalnızca yazdıkları ile sürdürmeye çabalayan ilk tanınmış Amerikan yazarı olan Poe'nun yaşamı ve kariyeri ekonomik güçlükler içinde geçmiştir.
Poe Boston'da oyuncu anne-babanın ikinci çocuğu olarak doğdu. 1810 yılında babası ailesini terk etti ve bir yıl sonra annesi öldü. Böylece yetim kalan Poe'yu Richmond, Virginia'lı John ve Frances Allan çifti evlerine aldı. Resmî olarak evlat edinmemelerine karşın Poe gençlik dönemine kadar onlarla birlikte kaldı. Daha sonra, kumar borçları ve Poe'nun eğitim masrafları nedeniyle John Allan ve Edgar'ın arası bozuldu. Poe Virginia Üniversitesi'ne bir yıl devam ettikten sonra parasızlıktan okulu bırakmak zorunda kaldı. Eğitimi için para ayrılması konusunda Allan ile tartıştıktan sonra takma ad kullanarak 1827 yılında orduya katıldı. Bu dönemde, mütevazı de olsa yayımcılık kariyeri başladı. Yalnızca "Bir Bostonlu" olarak imzaladığı Timurlenk ve Diğer Şiirler 1827'de yayımlandı. 1829'da Frances Allan'ın ölümünün ardından Poe ve John Allan geçici bir yakınlaşma yaşadılar. Ancak şair ve yazar olmak isteyen Poe West Point'te de başarılı olamayıp ayrılınca John Allan ile ilişkisi de sona erdi.
İlgisini düzyazıya yönelten Poe sonraki birkaç yılını edebiyat dergileri için çalışarak geçirdi ve kendine özgü edebi eleştiri tarzı ile tanındı. İşi nedeniyle Baltimore, Philadelphia ve New York'un de bulunduğu çeşitli şehirlerde yaşamak zorunda kaldı. 1836 yılında Richmond'da 13 yaşındaki kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1845 Ocak ayında yayımladığı Kuzgun şiiri ile büyük bir başarı kazandı. Şiirin yayımlanmasından iki yıl sonra eşi veremden öldü. Yıllar boyunca, sonradan The Stylus diye adlandırılan The Penn adını verdiği kendi dergisini yayımlamayı planlamıştı ama dergi basılamadan, Baltimore'da 7 Ekim 1849'da 40 yaşında öldü. Ölüm sebebi bilinmemekle birlikte hastalık, alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı, intihar veya diğer sebeplerden öldüğü ileri sürüldü.
Poe ve eserleri dünya çapında edebiyat üzerinde etkili olmasının yanı sıra edebiyat dışında kozmoloji ve kriptografi üzerinde de etkisini gösterdi. Poe ve eserlerine edebiyat, müzik, film, televizyon ve popüler kültürün tüm alanlarında sıkça karşılaşılmaktadır. Yaşadığı evlerin bazıları müze hâline dönüştürüldü. Mystery Writers of America (Amerika Gizem Yazarları) gizem türü edebiyat dalında seçkin eserlere yıllık olarak Edgar Ödülü vermektedir.

İngiliz doğumlu aktris Elizabeth Arnold Hopkins Poe ile aktör David Poe Jr.'ın ikinci çocuğu olarak 19 Ocak 1809'da Boston'da doğdu. William Henry Leonard Poe adında bir ağabeyi ile Rosalie Poe adında bir kız kardeşi vardır. Büyükbabası David Poe Sr. 1750 yılı civarında İrlanda'dan göç etmiştir. Edgar'ın adı, ebeveyninin 1809'da birlikte oynadığı William Shakespeare'in Kral Lear oyununun karakterlerinden birinden gelmiş olabilir. Babası aileyi 1810 yılında terk etti, annesi de bir yıl sonra veremden öldü. Tütün, kumaş, buğday, mezar taşının yanı sıra köle ticareti de yapan ve Richmond, Virginia'da yaşayan İskoç kökenli John Allan, Edgar'ı evine aldı. Allan ailesi resmî olarak Poe'yu evlat edinmemişler ama "Edgar Allan Poe" adını onlar vermişlerdir.
Allan ailesi 1812'de Poe'yu Episkopal Kilise'de vaftiz ettirdi. John Allan üvey oğlunu bir yandan şımartırken bir yandan da katı bir disiplin uyguluyordu. Aile 1815'te Büyük Britanya'ya gittiğinde Poe kısa bir süreliğine John Allan'ın İskoçya'da doğduğu şehir olan Irvine'e yerleşip ilkokula devam etmiş. Daha sonra 1816 yılında Londra'ya dönüp 1817 yılın yazına kadar Chelsea'de yatılı bir okulda okumuş. Daha sonra, Londra'nın 6 km. kuzeyindeki Stoke Newington banliyösunda Rahip John Bransby'in okuluna katıldı.
Poe, Allan ailesi ile birlikte 1820'de Virginia Richmond'a döndü. 1824 yılında Marquis de Lafayette'in Richmond'ı ziyareti sırasında Poe gençlik merasim kıtasında teğmenlik yaptı. 1825 Mart'ında John Allan'ın amcası ve o zamanlar Richmond'un en zengin adamı olduğu söylenen William Galt öldü. Galt mirasında Allan'a $750,000 değerinde olduğu tahmin edilen bir miktar arazi bıraktı. 1825 yazında artan serveti sayesinde Allan Moldavia adı verilen iki katlı tuğla bir ev satın aldı.
Poe 1826 Şubat ayında antik ve modern diller üzerine eğitim görmek üzere bir yıl önce açılmış olan Virginia Üniversitesi'ne kaydolmadan önce Sarah Elmira Royster ile nişanlanmış olabilir. Yeni açılan üniversite, kurucusu Thomas Jefferson'ın idealleri üzerine şekillenmişti. Kumara, atlara, silahlara, tütün ve alkol kullanımına karşı katı kuralları vardı, ama bu kurallar genel olarak uygulanmıyordu. Jefferson öğrencilerin kendi eğitim alanlarını seçebildikleri, barınma ihtiyaçlarını kendilerinin ayarladığı ve tüm hatalı hareketlerin fakülte kadrosuna bildirildiği, öğrencilerin kendilerini yönettiği bir sistem kurmuştu. Bu kendine özgü sistem henüz karmaşa hâlindeydi ve okuldan ayrılma oranı çok yüksekti. Üniversitede olduğu dönemde Poe Royster ile olan bağlantısını kaybetti ve kumar borçları yüzünden manevi babasıyla arası açıldı. Poe derslere kaydolmak, ders metinlerini satın almak ve barınacak yer bulmak için Allan'ın kendisine yeterli para vermediğini iddia etti. Allan fazladan para ve elbise göndermesine rağmen Poe'nun borçları arttı. Bir yıl sonra sevgilisi Royster'in Alexander Shelton ile evlenmesinin ardından kendisini Richmond'da iyi hissetmeyen Poe üniversiteden ayrıldı. 1827 Nisan ayında Boston'a gitti ve burada kâtiplik ve gazete yazarlığı gibi işlerle idare etmeye çalıştı. Bu sıralarda Henri Le Rennet müstear ismini kullanmaya başladı.

Geçinme güçlüğü çeken Poe "Edgar A. Perry" takma adıyla 27 Mayıs 1827'de Amerika Birleşik Devletleri Ordusuna er olarak yazıldı. 18 yaşında olmasına rağmen orduya girerken yaşını 22 olarak gösterdi. İlk görev yeri Boston Limanında Fort Independence idi ve aylığı beş dolardı. Aynı yıl 40 sayfalık şiir koleksiyonundan oluşan Timurlenk ve Diğer Şiirler adlı ilk kitabını "Bir Bostonlu" adı ile yayımladı. Yalnızca 50 kopyası basılan kitap hemen hemen hiç ilgi görmedi. Poe'nun görev yaptığı alay Charleston, Güney Karolina'da Fort Moultrie'ye gönderilince 8 Kasım 1827'de Waltham briği ile Charleston'a gitti. Poe top güllelerini hazırlayan uzman er olarak terfi aldıktan sonra maaşı iki katına çıktı. Başçavuş rütbesine kadar geldiği iki yıllık hizmetin ardından beş yıllığına yazıldığı ordudan erken ayrılmak istedi. Komutanı Teğmen Howard'a gerçek adını ve orduya yazılışını açıkladı. Howard Poe'nun ordudan ayrılmasına izin vermesi için John Allan ile barışmasını şart koştu. Geçen birkaç ay süresince Poe'nun yalvarmalarına Allan cevap vermedi; hatta Poe'yu üvey annesinin rahatsızlığından bile haberdar etmemiş olabilir. Frances Allan 28 Şubat 1829'da öldü ve Poe cenazesinden bir gün sonra evini ziyaret etti. Belki de eşinin ölümü nedeniyle yumuşamış olan John Allan Poe'nun ordudan ayrılmasına ve West Point Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okuluna girmesini desteklemeye razı oldu.
Hizmet süresinin geri kalanını kendi yerine bitirmek üzere birini bulduktan sonra Poe 15 Nisan 1829'da görevinden ayrıldı. West Point'e girmeden önce bir süreliğine Baltimore'a giderek dul halası Maria Clemm, kuzeni Virginia Eliza Clemm, ağabeyi Henry ve yatalak babaannesi Elizabeth Cairnes Poe ile birlikte kalmıştır. Bu sırada ikinci kitabını Al Aaraaf, Tamerlane and Minor Poems (Araf, Timurlenk ve Önemsiz Şiirler) 1829'da Baltimore'da yayımladı.
Poe 1 Temmuz 1830'da West Point'e askerî öğrenci olarak kaydoldu. John Allan 1830 Ekim ayında ölen eşinin ardından Louisa Patterson ile evlendi. Evlilik ve Allan'ın ilişkilerinden doğan çocukları nedeni ile Poe ile sert tartışmaları sonucu Allan Poe ile ilişkisini tamamen koparmış ve mirasından mahrum etmiştir. Poe West Point'ten ayrılabilmek için bilerek kendini mahkemeye verdirtti. 8 Şubat 1831'de askerî mahkemede görevi ağır ihmâl, içtimaya çıkmamak, sınıflara girmemek ve kiliseye gitmemek ile emre itaâtsizlikten yargılandı. Mahkemede suçlu bulunacağını bilmesine rağmen kendini attırmak için suçsuz olduğunu iddia etti.
1831 Şubat ayında New York'a gitti ve adını yalnızca Poems (Şiirler) koyduğu üçüncü kitabını yayımladı. Poe kitabın basımı için West Point'ten askerî öğrenci arkadaşlarının bağışladığı 170 $'ı kullanmıştır. Arkadaşları bu kitapta okuldaki komutanlar hakkında yazdığı hicivlere benzer şiirler olacağını ummuşlardı. New York'ta Elam Bliss tarafından basılan kitap "İkinci Baskı" olarak belirtilmiş ve ABD Askerî Öğrencileri Kıtasına ithaf edilmiştir. Bu üçüncü kitapta yeniden basılan "Timurlenk" ve "Araf" şiirlerinin yanı sıra önceden basılmamış altı şiir daha vardır ki bunların arasında "To Helen", "Israfel" ve "The City in the Sea" şiirlerinin ilk versiyonları da bulunur. Poe 1831 Mart'ında Baltimore'a halasının yanına döndü. Kısmen alkolizm nedeniyle kaynaklanan sorunlardan rahatsız olan ağabeyi Henry 1 Ağustos 1831'de öldü.

Ağabeyinin ölümünün ardından Poe yazar olarak kariyerine başlamak için daha ciddi olarak gayret sarf etmeye başladı. Zamanlaması ABD yayımcılığı için zor zamanlara denk gelmişti. Geçimini yalnızca yazarlık yaparak sağlamaya çalışan tanınmış ilk Amerikalıdır ve uluslararası telif hakkı yasalarının olmaması nedeniyle bu çabasında engellerle karşılaşmıştır. Yayıncılar Amerikalı yazarlara yeni eserler için para ödemek yerine İngiliz yazarların eserlerini izin almadan kopyalamayı tercih etmekteydiler. Yayımcılık endüstrisi ayrıca 1837 Paniği adı verilen finansal krizden de etkilenmişti. Bu dönemde kısmen yeni teknolojiler sayesinde desteklenen süreli yayınlarda bir artış görülmüş olsa da bu birkaç s

Epik şiir; kahramanlık, yurt sevgisi gibi liriklik bildiren şiirdir. Epik şiirler oluşum tarihlerine göre "doğal epik" ve "yapay epik" olarak ikiye ayrılır. Aynı anlamda hamasi şiir, kahramanlık şiiri, destansı şiir adında da kullanılır.

Çok eski tarihlerde oluşmuştur ve her anlatandan bir şeyler eklenerek büyümüştür. Bir halkın hayatını etkileyip, derin izler bırakan tarihi olayları, kahramanlık yönü ile işleyen manzum hikâyelerdir.
Türk destanları, Yunanlar'ın İlyada Destanı, Finler'in Kalevala Destanı, Hinduların Mahabharata Destanı doğal epiğe birer örnektir.

Yakın çağdaki milletlerin hayatlarına ait tarih ya da toplum olaylarını anlatan şiirlerdir. Olay da yazan da bellidir ve yaratıldığı anda yazıya geçirilmiştir.
İtalyan Tasso'nun Kurtarılmış Kudüs'ü, Firdevsî'nin Şehnâmesi, John Milton'un Kayıp Cennet'i yapay epiğe birer örnektir. Yakın dönem Türk şairlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Üç Şehitler Destanı ve benzeri eserler de yapay epik şiirlere örnek gösterilebilir.

Eşcinsel edebiyatı, lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender topluluk tarafından/için üretilen ya da erkek-kadın eşcinsellerin davranışlarını sergileyen karakter, plan ve temaları içinde barındıran kolektif bir terimdir.

Tarihsel bir anlamda, edebiyat bizim anladığımız anlamda oldukça yeni bir değişim ve mevcut eşcinsellik kavramı, kültürel fırından daha dinçtir. Bunda, şaşkınlık verecek bir şey yok, o halde, eşcinsel edebiyatı — ya da edebiyatta eşcinsel karakterler — parlamak için nispeten daha yeni.

Eşcinsel yazarlar, karakterler ve temalar, edebiyatın tüm türlerinde ele alınmaktadır fakat son yıllarda gelişmekte olan eşcinsel edebiyatın yükselişi, gizem, korku, aşk ve gay teen olmak üzere çeşitli (resmî olmayan) alt türler oluşturmuştur.

Birçok mitoloji ve dini anlatılar, erkekler ya da kadınlar arasındaki seks veya romantik ilişki hikâyeleri anlatmaktadır ya da cinsiyet değişimiyle sonuçlanan ilahi eylemleri işlemektedir. Bu mitler, eşcinsel edebiyatının ilk biçimleri olarak yorumlanmıştır. Mitolojinin durumu, kültürlere göre değişmektedir. Mitler genel olarak toplum içinde tam anlamıyla gerçek olduğuna inanılmaktadır. Diğer kültürler, psikolojik ya da arketipik gerçekleri içeren mitlere önem verebilir. Mitler, belli bir kültürün sosyal kurumlar açıklamak ve doğrulamak bunun yanında o kültürün üyelerini yetiştirmek için kullanılmaktadır.
Antik Yunan: Antik Yunanistan'da eşcinsellik bir utanç ya da sapkınlık olarak değil, elitlerin bir oluşumu olarak görülüyordu. Bu durumda antik edebiyatın bu konuya tabu olmadan yaklaşması şaşırtıcı değildir. Topluluğun kurucu metinleri olan Yunan mitleri, Olimpos tanrılarının kralı Zeus'un güzel ve genç Ganimed'e yenik düştüğünü anlatır.
Eski zamanlarda, yaşlı erkekler genç erkeklere hayattaki her şeyi, sevişme sanatı da dahil olmak üzere öğrettiler. Bu ilişkiler normal kabul edildiğinden, Platon'un Felsefesinde para, güç veya eğitim temalarını ele aldığı gibi bunlara da değinmesi oldukça doğaldır.

Gey pulp edebiyatı ya da gey pulp'ları, erkek eşcinselliğine ya da daha belirgin olarak gey sekse referanslar içeren, saman kâğıt hamurundan yapılmış ve çoğunlukla kurgusal olan kâğıt kapaklı yayınlara verilen isim. Lezbiyen pulp edebiyatı, kadınlar ile ilgili benzeri eserlerden oluşur. Bir gey pulp edebiyatı antolojisinin editörü Michael Bronski, kitabın giriş kısmında yazdığına göre: "Gey pulp tam bir terim değildir ve çok farklı kökenlere ve pazarlara sahip olmuş çeşitli kitapları gevşek bir şekilde kastetmek için kullanılır." Terim sıkça 1970'ten önce üretilen "klasik" gey pulp romanlarını kastetmek için kullanılır, fakat o tarihten beri üretilen kâğıt kapaklı gey erotik ya da pornografik romanları ya da küçük format dergileri de kastetmek için kullanılabilir.

Toplumda tabu haline gelen eşcinsellik, yüzyıllardır edebiyatta yer bulmuştur. Çağlar boyunca, bu tema insanoğlunu hem büyüledi hem de endişelendirdi. Burada eşcinselliğin kabulüyle ilgili bazı önemli bilgileri bulabilirsiniz. Fransız edebiyatında eşcinsellik temasını en derinden ve çoklukla işlemiş yazar belki de Honoré de Balzac'tır, eşcinselliği işlediği bazı romanları şunlardır ;

Sönmüş Hayaller 1837-1843 (Illusions perdues)
Goriot Baba 1835 (Père Goriot)
Altın Gözlü Kız 1835 (La fille aux yeux d'or)
LGBT yazarlarının listesi

Fabl ya da öykünce sonunda ders verme amacı güden, güldüren, düşündüren ve genellikle manzum öykülerdir. İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesidir. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve insanlar gibi davranır.
Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop, La Fontaine ve Beydeba'dır. Ezop'un fablları MÖ 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir. Amerikalı James Thurber ve İngiliz George Orwell, çağdaş fabl yazarlarıdır. Fablı ilk olarak yazanlar Friglerdir. Hititler fablları taş tabletlere yazıp resimliyorlardı. Fabllar günümüzde eğitimde çok kullanılmaktadır. 
"Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikâye" manasına gelen "fabıla"'dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikâye türünün adı olmuştur.
Türkçeye "fabl" kelimesi Fransızcadan geçmiştir.
Türk edebiyatında ise ilk fabl örneği, 126 beyitten oluşan Harnâme adlı bir mesnevidir.

Kişiler kısaca tanıtılır, olayın geçtiği çevre belirtilir, olay başlatılır.

Çatışma ortaya konur ve olay düğümlenir. Olayın ayrıntılarına girilir. Merak duygusu yoğunluk kazanır.

Düğüm çözülür, çatışma sona erer.

Olayla ilgili ana fikir, öğüt biçiminde verilir.

Richard Bach, Martı
George Orwell, Hayvan Çiftliği
Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens
Jean de La Fontaine, La Fontaine Masalları
Ezop, Ezop Masalları
Ezop, Aslan ile Fare
Ezop, Karga ile Tilki
Ezop, Ağustos Böceği ile Karınca
Şeyhî, Harnâme
Ahmed Midhat, Kıssadan Hisse

Fantastik edebiyat, fantezi edebiyatı veya fantazya, gerçeğe dayalı olmayan yazılı anlatım tarzıdır. Genelde hikâye, roman, oyun ve drama gibi yazım biçimlerini içerir. Klasik fantezi edebiyatının en tanınmış örnekleri arasında masalların bir kısmıyla birlikte Alice Harikalar Diyarında gösterilebilir. Modern fantezi edebiyatının tanınmış örnekleri arasında J.R.R. Tolkien'in Hobbit, Yüzüklerin Efendisi, Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz Büyücüsü ve C.S. Lewis'in Narnia Günlükleri gibi eserleri sayılabilir.
Bilimkurgu ile fantastik kurgu karıştırılmamalıdır. Her ne kadar yakın türler olsalar da evren oluşturma şekilleri çok farklıdır. Bilimkurgu eserlerde yaşadığımız dünyanın da içinde bulunduğu evrenin farklı bir zaman dilimindeki hali yer alırken fantastik eserlerin kendi evrenleri vardır. Bu gelenek, Tolkien tarafından Orta Dünya ile akıma kazandırılmıştır ve o zamandan beri özgün fantastik edebiyat yazarları kendilerinden öncekilerden de esinlenerek kendi evrenlerini yaratırlar. Daha genç yaş grupları için yazılmış bazı fantastik temalı eserler (bkz. J.K. Rowling - Harry Potter ve Rick Riordan - Percy Jackson ve Olimposlular) alternatif tarih yazımından da faydalanarak yaşadığımız dünyada geçerler ve bu dünyanın aslında bilmediğimiz gizli bir bölgesinde gizli hayatlar süren karakterlerin hikâyeleri konu alınır.
Fantezi edebiyatının popülerleşmesinin öncüsü olarak genel kabul görmüş isim John Ronald Reuel Tolkien'dir. Bu edebiyat tarzının içeriğini oluşturan kimi ırk isimleri (orklar, elfler, cüceler vb.) dahil, harita kullanarak kitap yazma akımı onun öncülüğünde popülerleşmiştir. Günümüzde dünya çapında milyonlarca kişiye ulaşmış olan birçok bilgisayar oyununun da temelinde fantezi edebiyatının zenginliklerinden istifade ettiğini görüyoruz. Bir takım fantezi edebiyat eserleri, video oyunlarına uyarlanmıştır. CD Projekt Red firmasının oyun üçlemesi The Witcher, Andrzej Sapkowski'nin aynı adlı romanından uyarlanmıştır.
Fantezi edebiyatının özelliklerinden birisi de eserlerde sözü edilen mekan, canlı türleri ve diğer öğelerin her eserde kendilerine özgü özellikleri olmasıdır. Fantezi edebiyatı edebiyat dünyasında sevildiği kadar birçok eleştirinin de odağı olmuştur. Fantezi edebiyatının kişileri yeni dünyalarla tanıştırıp bir süre oraya misafir ettikleri doğrudur ancak, bir şeyin doğruluğunu veya gerçekliğini tam olarak anlatamadığınız zaman nasıl benzetmelere başvurursanız, fantezi edebiyatı da gerçek dünya öğeleri kullanılarak anlatılamayacak durum, düşünce ve diğer içerikleri anlatmak için alternatif bir yöntem kullanır. Tüm eserler bu amacı taşımasa da neredeyse tamamının gerçek dünyaya ilişkin eleştirileri, yorumları, mesajları vardır. Fantastik Edebiyat gerçek manada "Formal" yani biçimsel bir hayal dünyası kurmaktadır. Yoksa anlatılan bütün olgular görünenlerden elenip kavram bazında düşünüldüklerinde gerçek hayatta yaşadığımız duygulardır. Her ne kadar dışarıda gördüğümüz dünyadan yola çoğunlukla çıkılmıyor ve ne kahramanları, ne mekanları ne de gözlemlenen diğer birçok şeyler her gün gördüğümüz tarzda olmasa da karakterler bizler gibi sevmekte, düşünmekte, kötü eylemlerde bulunmaktadırlar. İşte bu noktada Fantastik Edebiyat "Gerçeklik" dahilinde "Gerçekçi" olmayandır.
Fantezi edebiyatı günümüzde Robert Jordan, George R.R. Martin ve Stephen King gibi isimlerle zenginlik kazanmaktadır.

Büyü ve korkunç canavarlar içeren öyküler, basılı edebiyatın ortaya çıkmasından çok önce sözlü biçimlerde var olmuştur. Klasik mitoloji, içlerinde en iyi bilinenleri (ve muhtemelen modern fantastik kurgu için en ilgili olanları) Homer’in (Yunan) ve Virgil’in (Roma) eserleri olmak üzere, sayısız fantastik öykü ve karakter barındırır.
Platon’un felsefesi, fantastik edebiyat türü üzerinde büyük etki bırakmıştır. Hristiyan Platoncu gelenekte, başka dünyaların gerçekliği ile büyük metafizik ve ahlaki öneme sahip aşkın bir yapının varlığı, modern eserlerin fantastik dünyalarına derinlik ve ağırlık kazandırmıştır.
Empedokles’le (y. MÖ 490 – y. 430) birlikte, elementler fantastik eserlerde doğa güçlerinin kişileştirmeleri olarak sıkça kullanılır.
Hindistan’ın, Vedik mitolojiye kadar uzanan köklü bir fantastik hikâye ve karakter geleneği vardır. Panchatantra, bazı araştırmacıların MÖ 3. yüzyıl civarında kaleme alındığına inandığı bir derlemedir. Eser, aralarında “hayal edebildiğimiz kadar eski olan hayvan masalları”nın da bulunduğu daha eski sözlü geleneklere dayanır.
Eser, Avrupa ve Orta Doğu’da etkili olmuştur. Merkezî Hint siyaset bilimi ilkelerini açıklamak için çeşitli hayvan fablları ve büyülü hikâyelerden yararlanır. İnsani özelliklerle donatılmış, konuşan hayvanlar ise artık modern fantastik edebiyatın temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Baital Pachisi, bir çerçeve öykü içine yerleştirilmiş çeşitli fantastik hikâyeler derlemesidir ve Richard Francis Burton ile Isabel Burton’a göre Binbir Gece Masalları'nda doruğuna ulaşan, ayrıca Apuleius’un Altın eşeğine (MS 2. yüzyıl), Boccaccio’nun Decameronuna (yaklaşık 1353), Pentameroneye (1634, 1636) ve bu türdeki bütün nükteli kurgusal edebiyata esin kaynağı olan “çekirdek” eser olarak kabul edilir.
Orta Doğu kökenli Binbir Gece Masalları, Antoine Galland tarafından 1704'te Arapçadan Fransızcaya çevrilmesinden bu yana Batı'da etkili olmuştur. Özellikle Fransa'da olmak üzere, çok sayıda taklit eser kaleme alınmıştır.
Fornaldarsaga'lar ile Nors ve İzlanda sagaları, kadim sözlü geleneğe dayanmalarıyla, Alman Romantikleri üzerinde olduğu kadar William Morris ve J. R. R. Tolkien üzerinde de etkili olmuştur. Anglo-Sakson destan şiiri Beowulf da fantastik edebiyat türü üzerinde derin bir etki bırakmıştır; yüzyıllar boyunca bilinmediği ve bu yüzden ortaçağ efsane ve romanslarında işlenmediği hâlde, John Gardner'ın Grendel'i gibi pek çok fantastik eser bu hikâyeyi yeniden anlatmıştır.
Kelt mitolojisi, birçok fantastik esere ilham kaynağı olmuştur.

Galler geleneği, Kral Arthur ile bağlantısı ve epik Mabinogion içinde bir araya getirilmiş olması nedeniyle özellikle etkili olmuştur. Bunun etkili bir yeniden anlatımı, Evangeline Walton'ın fantastik eserleridir. İrlanda Ulster Döngüsü ve Fenian Döngüsü de fantastik edebiyat için bolca kaynaklık etmiştir. Bununla birlikte en büyük etkisi dolaylı olmuştur. Kelt folkloru ve mitolojisi, şövalye romansı niteliğindeki Arthurcu döngü için başlıca kaynaklardan birini sağlamıştır. Konu yazarlar tarafından yoğun biçimde yeniden işlenmiş olsa da, bu romanslar içlerindeki olağanüstü unsurları geliştirerek özgün folklordan bağımsız, bütünüyle kurmaca hâle gelmiş ve bu durum fantastik edebiyatın gelişiminde önemli bir aşama oluşturmuştur.

Fantezi, sinema, resim gibi çeşitli sanat dalları ve edebiyatta gerçek olmayan hikâyelerin anlatımıdır. Fantezi hayale dayalı anlatım tarzı olup, retorikte dört temel durumdan biridir.
Bilimkurgu fantezi tarzının en bilinen türlerinden olup genelde gelecek bir zaman diliminde geçen olayları veya bugün olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını temel alır.
Bu tarza ait biçimler hikâye, roman gibi edebî biçimlerle beraber film ve çizgi romanı da içerir.

Fantezi edebiyatı, gerçeğe dayalı olmayan yazılı anlatım tarzıdır. Genelde hikâye, roman, oyun ve drama gibi yazım biçimlerini içerir. Klasik fantezi edebiyatının en tanınmış örnekleri arasında Alice Harikalar Diyarında yer alır. Modern fantezi edebiyatının tanınmış örnekleri arasında J. K. Rowling'in Harry Potter ve J. R. R. Tolkien'in Hobbit, Yüzüklerin Efendisi gibi eserleri sayılabilir.

Fars edebiyatı, Farsça sözlü kompozisyonlardan ve yazılı metinlerden oluşan dünyanın en eski edebiyatlarından biridir. 2500 yıldan uzun bir dönemi kapsayan Fars edebiyatına ait kaynaklar bugünkü İran sınırlarının ötelerine, Orta Asya, Batı Asya, Anadolu, Hint alt kıtası, Mısır ve Balkanlar'a yayılmıştır. Gaznelilerin Orta ve Güney Asya'yı fethinden sonra Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya'ya yayılmıştır. Yalnız İranlılar değil, Türk, Kafkas, Hint, Pakistanlı ve Slav şair ve yazarların Fars dilinde oluşturdukları eserler de Fars edebiyatı içinde sayılmaktadır.
Fars edebiyatının kökleri, Antik Çağ'da Birinci Pers İmparatorluğu döneminde konuşulan Eski Farsça ve daha sonra Sasaniler Orta Farsçası döneminden kalıp günümüze kadar ulaşmış eserlere dayanmaktadır. Ancak, İskender'in fethi sonrası Pers İmparatorluğu başkenti Persepolis'teki kütüphanelerin yakılıp yıkılması nedeniyle Antik Çağ'a ait Fars edebiyatı eserlerinin çoğu yok olmuştur. Bu dönemden korunmuş olarak günümüze ulaşan Behistun Yazıtı'nın tarihi MÖ 6. yüzyıla uzanmaktadır. Yazıt üzerindeki çivi yazısı yazmalar Eski Farsçanın yanı sıra diğer Antik Çağ uygarlık dilleri olan Elamca, Babilce ve Akadca metinler de içermektedir. Bunlara bağlı olarak Fars edebiyatının günümüze ulaşan ürünlerinin büyük bir kısmı, Müslümanların İran'ı ele geçirmesini takip eden dönemlerde oluşturulmuştur. Abbâsîler'in iktidarı ile birlikte (MS 750), İranlılar İslam Halifeliğinin katipleri ve bürokratları ve giderek artan bir şekilde yazarları ve şairleri haline gelip Farsça ve Arapça yazmaya başlamıştır.
Firdevsî, Sadî, Hafız Şirazi, Attar, Nizamî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Rudekî, Dakîkî ve Hayyam gibi şair ve yazarlar Fars edebiyatının önde gelen şair ve yazarlarıdır ve birçok farklı ülke edebiyatı ve yazarlarını etkilemiştir.
Gazâlî, Fârâbî,, Bîrûnî', İbn Sina,Tûsî, Nizâmülmülk, Taberî, Buhârî, Tirmizî, Müslim, Hârizmî, Zemahşerî, Hallâc-ı Mansûr, Bâyezid-i Bistâmî, Abdülkâdir Geylânî, Molla Câmî, Nesâî, Râzî, Fergânî, Konevî, Hucendî, Cüveynî, İbn Mâce, İbn Heysem ve Sultan Veled, din, tasavvuf, felsefe, tıp, doğa bilimleri, kimya, fizik, matematik, geometri, astronomi, coğrafya, tarih gibi farklı alanlarda Farsça eserler vermiş diğer İranlı yazarlardır.
Sohrab Sepehri, Ali Şerîatî, Füruğ Ferruhzad ve Sâdık Hidâyet'in eserleri de Türkçeye kazandırılmıştır.
İslamiyeti kabul ettikten sonra yüzyıllar boyunca edebiyatımıza büyük etkileri olmuş olan ve Divan edebiyatımızın başlıca kaynağını meydana getirmiş olan İran edebiyatı, İslamiyetin kabul edilmesinden önce ve İslam medeniyetinin etkisi altında olmak üzere başlıca iki bölüme ayrılır.
İslamiyetin kabul edilmesi ile başlayan İran edebiyatı, başlıca şu bölümlere ayrılabilir:

İskender'in fethi sonrası Birinci Pers İmparatorluğu'nun ve başkent Persepolis'teki kütüphanelerin yakılıp yıkılması nedeniyle Antik Çağ'a ait Fars edebiyatı eserlerinin çoğu yok olmuştur. Geriye kalanların çoğu I. Pers İmpatatorluğu krallarının, özellikle de Büyük Darius (MÖ 522-486) ve I. Serhas'ın kraliyet yazıtlarından oluşmaktadır. Bu dönemden korunmuş olarak günümüze ulaşan Behistun Yazıtı'nın tarihi MÖ 6. yüzyıla uzanmaktadır. Yazıt üzerindeki çivi yazısı yazmalar Eski Farsçanın yanı sıra diğer Antik Çağ uygarlık dilleri olan Elamca, Babilce ve Akadca metinler de içermektedir.
İslam öncesi İran edebiyatına ait eserler Eski Farsça, Orta Farsça, Partça, Soğdca gibi dillerde oluşturulmuştur. Bu dönemdeki eserler dini eserler, inançsal konulardaki tefsir eserleri ve din dışı eserler olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Avesta külliyatı, dini eserler bağlamında Avesta metinlerinin tefsirini, açıklamalarını, yorumlarını ve çevirilerini içermektedir. Denkard, Bundahişn, Pursishin-nameg, Vichitakiha i Zatsparam, Arda-Viraf Namag, Daedestan i Menog-i Khrad, Jamasp Namag, Zand-i Wahman, Shikand-gumanic Vichar, Shayast ne-shayast, Zaratosht-nama, Wizidagiha-i Zadspram bu dönemdeki inançsal konuları ele almış eserlerdir. Bunların yanı sıra Kar-Namag i Ardashir i Pabagan, Ayadgar-i Zariran, Shahrestaniha i Eranshahr, Andarz yazıları, Wizarishn i Chatrang, Drakht i Asurig, Abdih ud Sahigih i Sagistan, Khusraw va Redag ve Mah farvardin Ruz khordad din dışı konuların ele alındığı eserlerdir. Frahang-i Pahlavig, Frahang-i Oim-evak Fars edebiyatına ait İslamiyet öncesi derlenmiş sözlüklerdir. Yine bu dönemde Khwaday Namag (Krallar Kitabı) Sasani sarayına bağlı rahipler tarafından derlenen Sasani krallarının tarihi ve efsanevi bir soyağacını içeren kroniklerdir.

Bu devrin başlıca şairleri, en eski Acem şairi sayılan Rûdegî, Keygâvus, Ulusrî, Dakikî ve Şehnâme adlı Acemlerin en büyük kahramanlık destanını yazan Firdevsî'dir. Şehnâme'den:
« بسی رنج بردم در این سال سی                             «Otuz yıl çok acı ve zorluk çektim
عجم زنده کردم بدین پارسی »                                  Farsça ile Acem'e hayat ve can verdim»

Arap medeniyetinin İran'da yer etmeye başlaması üzerine zümre edebiyatı olan yeni bir şiir meydana gelmiştir. Bu devrin en ünlü şairleri Anyarî ve Nizamî'dir.

Selçuk devri Iran edebiyatının en parlak devri olan bu yüzyılda, Tasavvuf edebiyatı yolunda. şiirler yazan Senasî ve Attar önemli şairlerdendir. Lirik ve melânkolik bir şair olan Selman ve Gülistan ve Bostan  adlı eserlerin şairi Sadî, bu yüzyılda yetişmiş önemli şairlerdendir.

Bu yüzyılda İran saray şiiri, en parlak devrini yaşamış ve Hafız. Vassaf gibi şairler, yalnız İran edebiyatının değil, dünya edebiyatın da en büyük lirik şairleri olduklarını gösteren eserler meydana getirmişlerdir.

İran şiiri, artık eski parlak devrini kaybetmiştir. Bu yüzyılda yetişen Cami, İran edebiyatının son büyük, şairidir.

Eski önemini kaybetmesine rağmen İran edebiyatı şiir ve nesir alanında önemli sanatçılar yetiştirmiştir. Sadî, Seyyit Yahya, Kelim, Mirza, Sadık yetişen ünlü şairlerdendir. Bu devirde-Iran nesiri Hace Abdullahîî Ensarî tarafından kurulmuştur.

Bu çağda yetişen İran sanatçıları, eski geleneği devam ettirmek isteyenler, modern Avrupa edebiyatı yolunda eserler vermek, isteyenler ve bu iki grubun arasında kalanlar olmak üzere başlıca üç ayrı gruba ayrılmış gibidirler. Bu bakımdan çağdaş Iran edebiyatında, eski Fars şiir ve nesir geleneğini devam ettirerek o yolda eser veren sanatçıların yanında; İran dilini Arapça ve Türkçe kelimelerden kurtararak yalın bir Fars dili meydan getirmek isteyen sanatçılar da eserlerini vermektedirler. Bunlar arasında, eski geleneği tamamen yıkmak, Arap yazısını değiştirmek taraftarı olanlar da bulunmakta, İran dilinin ve edebiyatının değişmesi zorunluluğunu savunmaktadırlar. Bu İki grubun arasında kalan bazı sanatçılar da eski gelenekleri tamamen muhafaza etmedikleri gibi, yenileşmenin de savunmasını yapmamaktadırlar. Mahmud Devletabadi, Sadık Hidayet, Sadık Çubek, Bozorg Alevi çağdaş İran edebiyatının önde gelen yazarları arasında görülmektedir.

Kalagh az khoshhali dar poste khod nemi gonjeshk, Reza Ghani Rayeni tarafından yazılmış bir eserdir. Kitap, dil ve anlam ilişkisini yapıbozum yaklaşımı çerçevesinde ele almaktadır. Eserde, anlam ve kavramın sürekli ertelenmesi düşüncesi üzerinden dilin işleyişi incelenmekte; yazı, belirsizlik ve çelişki kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir. Şiir türünde kaleme alınan eser, Fars dili ve edebiyatında yapıbozum (déconstruction) kavramına odaklanan çalışmalardan biri olarak değerlendirilmektedir.

Lisan-ı farisi21 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Felsefi roman, bir roman türüdür. Bu tür romanlarda genelde eserin önemli bir bölümü felsefi sorulara ve tartışmalara ayrılır. Bu konular toplumun rolü ve özellikleri, hayatın amacı, gelenekler, sanatın insan yaşamındaki yeri veya deney ile nedenlerin bilginin gelişimindeki rolü olabilir. Bu soruların tartışılması kurgusal olaylar çerçevesinde yapılır. Bu türün bir alt türü de "fikir romanları"dır, bu romanlar bilimkurgu ve ütopya ve distopya kurgusu ile benzer konulara eğilebilir.
Donald Pizer, "fikir romanı adının fikirlerinin kurgulanmasının edebiyatta özel bir olay olduğu"nu ve bu nedenle felsefi romanların edebiyatta ayrı bir yeri olduğunu iddia etmiştir.

Felsefi romanın evrensel olarak kabul görmüş bir tanımı yoktur; ancak aşağıdaki gibi bazı eserler bu türün tarihi ve gelişiminde rol oynamıştırlar. Bu türde yazılmış romanların bazı örnekleri aşağıdadır:

Film yapımı ya da film çekimi, bir film yapmak için takip edilmesi gereken birkaç aşamayı içeren bir süreçtir. Bir filmin yapılması ilk olarak hikâyenin fikrini bulmakla ya da fikri satın almakla başlar. Daha sonra bu fikir senaryoya dökülür. Film çekilir, kurgulanır ve son hâlini aldıktan sonra seyirciye sunulur. Prodüksiyon daha sonra senaristlik, rol dağıtımı, yapım öncesi, çekim, ses kayıt ve reprodüksiyonu, yapım sonrası ve bitmiş ürünün izleyici önünde gösterilmesiyle devam ediyor. Bu genellikle büyük bir insan kapasitesi gerektirmektedir ve bunun tamamlanması birkaç aydan birkaç yıla kadar geçen bir süre alabilir. Film yapımı ekonomik, sosyal ve politik açıdan dünya üzerinde büyük bir yer kaplamaktadır. Ve film yapımında çeşitli teknolojiler ve film teknikleri kullanılır.

Film yapımının üretim sürecinin beş ana basamağı vardır:

Senaryo hazırlığı - Senaryo üzerinde daha detaylı çalışabilmek için yazılır ya da taslak hâline getirilir.
Çekim öncesi - Filmi çekmek için hazırlıklar tamamlanır. Oyuncular ve film ekibi işe getirilir. Mekânlar seçilir. Setler kurulur.
Çekim - Film için gereken ham elementler çekilir.
Çekim sonrası - Görüntü kurgulanır, diyaloglar kurgulanır, müzikler bestelenir ve kaydedilir; foley efektleri hazırlanır ve kaydedilir, eğer kullanılacaksa bilgisayar efektleri eklenir, daha sonra sesler ayrı kanallarda kodlanır ve nihayet görüntü ile birleştirilir. Böylece film tamamlanmış olur.
Dağıtım - Film, potansiyel dağıtıcılara izletilir. Ve bir dağıtıcı tarafından alındığında sinemada gösterilir ve evde izlemek ve koleksiyonerler için ev formatında piyasaya sürülür.

Bu aşamada filmin yapımcısı hikâyeyi bulur. Bu bir kitaptan, oyundan, başka bir filmden, gerçek bir hikâyeden gelebilir ya da orijinal bir fikir olabilir. Bir tema ya da temel bir mesaj bulduktan sonra film yapımcısı senaristlerle çalışarak hikâyenin sinopsisini yazar. Daha sonra film öyküsü üretilir. Bu, hikâyenin bir paragraflık sahnelere bölünmesidir ve senaryonun dramatik yapısının oluşturulduğu bir bölümdür. Daha sonra bir tretman hazırlanır. Bu, 25-30 sayfa arası hikâyeyi, hikâyenin ruh hâlini ve karakteri tanımlayan bir yazıdır. Tretman kısmında nadiren diyalog ve sahne hareketleri yazılır. Tretman daha çok anahtar noktaları göz önüne getirebilmemiz için sahne yönergelerini kapsar.
Bir sonraki aşamada senarist birkaç ay boyunca senaryoyu yazar. Senarist senaryoyu birkaç kez yazabilir. Çünkü dramatizmi, netliği artırmak; iskeleti sağlamlaştırmak; karakterleri, diyalogları ve tüm görünüşü gözden geçirmek isteyebilir. Filmin ticari başarısını ve olası pazarı değerlendirmek için ilk basamakta bir film dağıtımcısı ile görüşülmüş olunmalıdır. Hollywood dağıtıcıları bu konuda kararlı ve gerçekçi bir iş anlayışı benimsemiştir. Ve filmin hitap ettiği yaş aralığı, hedef seyirciler, tarihte benzer filmlerin başarıları, rol alabilecek aktörler, potansiyel yönetmenler gibi faktörleri değerlendirirler. Tüm bu faktörler filmin cezbedeceği potansiyel izleyicileri ve sinema gösteriminde dolu olacak sandalyelerin sayısını ima etmektedir. Filmler sadece sinema gösterimlerinden kâr etmezler, film şirketleri DVD satışlarından ve dünya çapında dağıtım haklarından da para kazanırlar.
Daha sonra senaryonun bir tretmanı ya da potansiyel yatırımcıları çekmek için özel hazırlanmış bir örneği potansiyel yatırımcılara sunulur. Eğer başarılı olursa filme "yeşil ışık" yakıldığı anlamına gelir. Ve finansal destek sağlanmış olur. Bu yatırımcılar genellikle büyük stüdyolar, film kuruluşları ve bağımsız yatırımcılardır. Sonra ortaklar bir söze varırlar ya da kontrat imzalarlar.

Prodüksiyon öncesinde film planlaması ve tasarlanması yapılır. Prodüksiyon şirketi yaratılır ve prodüksiyon bürosu kurulur. Akış, storyboard şeklinde, illüstrasyonların ve sanatçıların düşüncelerinin yardımıyla görselleştirilir. Ayrıca filmin masrafları için bir prodüksiyon bütçesi hazırlanır.
Yapımcılar insanları aşağıdaki görevleri yerine getirmeleri için seçer ve kiralar:

Öncelikle filmdeki oyunculuktan ve yaratıcı ögelerin yönetiminden sorumlu olan yönetmen.
Yardımcı yönetmen çekim tarihini ve prodüksiyonun lojistiği içinde diğer görevleri idare eder.
Kast yönetmeni senaryodaki bölümler için oyuncu bulur. Genelde oyuncudan bir yetenek isterler. Başroller çoğunlukla oyuncunun şöhreti veya 'yıldız gücü' temel alınarak dikkatlice seçilir.
Lokasyon sorumlusu filmin yerlerini bulur ve idare eder. Bir stüdyo ses sahnesinin önceden bildirilebilir ortamında çoğu resim sahne olur ama ara sıra dışarıda yapılan sekanslar film alındığı yere göre belirlenebilir.
Prodüksiyon amiri filmin bütçesini ve üretim programını idare eder. Ayrıca o, stüdyonun yetkilileri veya finansmanlarına prodüksiyon bürosunu adına rapor verir.
Görüntü yönetmeni filmin görselliğini yaratır. Yönetmen, ses yönetmeni ve sanat yönetmeni ile yardımlaşır.
Sanat yönetmeni çekim yapılacak setleri kuran, dekore eden; kostüm, makyaj ve saç servislerini sağlayan sanat bölümünü idare eder.
Prodüksiyon tasarımcısı çekimi yapılacak setlerin görünüşünü ve duygusunu; kostüm, makyaj ve saç tarzlarını sanat yönetmeniyle birlikte çalışarak yaratır.
Storyboard sanatçısı yönetmene ve prodüksiyon tasarımcısının fikirleri doğrultusunda prodüksiyon ekibi için görsel referans yaratır.
Prodüksiyonun sesçisi filmin üretim basamakları boyunca ses deneylerini idare eder. Yönetmen, görüntü yönetmeni ve sanat yönetmeniyle yardımlaşır.
Ses tasarımcısı filmin işitsel duygularını seslendirme sanatçılarının yardımıyla artırır ve yeni sesler yaratır.
Besteci film için yeni müzik besteler.
Koreograf dans ve hareketleri yaratır ve koordine eder - çoğunlukla müzikaller için. Ayrıca bazı filmlerde, örneğin dövüş sahneleri için koreograflar çalışır.

Burada film gerçekten yaratılır ve çekilir. Dekorcu, Senaryo denetçisi, Asistan yönetmen, Fotoğrafçı, Kurgucu ve Ses kurgucusu gibi birçok ekip bu basamakta işe alınır. Film yapımında bunlar sadece genel görevlerdir ve üretim bürosu bir filme özel uygunluk için eşsiz rollerin karışımını yaratmakta özgürdür.
Bir tipik çekim günü çekim programını takip ederek bir asistan yönetmen ile başlar. Filmin seti inşa edilir ve sahne donanımı hazırlığı yapılır. Işıklar donatılır, kamera ve ses kayıt ekipmanları kurulur. Aynı zamanda kostüm, saç ve makyaj bölümleri hazırlanır.
Oyuncular senaryonun provasını ve yönetmen ile bloklama yapar. Sonra da görüntü ve müzik ekipleri oyuncular ile prova yapar. Son olarak yönetmenin uygun gördüğü aksiyonlar birçok defa çekilir.
Her alınan çekim bir izleği takip eder ve kurgucuya alınan her parçayı üretim sonrasında tutmasına yardımcı olan çekim tahtasının üstüne işaretlenir. Çekim tahtası sahneleri, alınanı, yönetmeni, görüntü yönetmenini, tarihi, filmin adını kayıt eder ve kamerayı gösteril. Ayrıca çekim tahtası senkronize etmek ve sesleri almak için gerekli işaretleme fonksiyonlarına yardım eder. Sesler filmden ayrı bir cihaza kayıt edilir ve üretim sonrasında senkronize edilmelidir.
Yönetmen çekimlerin iyi olup olmadığını kontrol eder. Senaryo denetçisi ses ve kamera ekipleri her işlemi kişisel rapor tablolarına iyi olup olmadığını kaydederler. Her rapor tablosuna her işlem hakkında önemli gerçekleri kayıtlıdır.
Sahnelerin çekimi bittiğinde yönetmen bir wrap'i ilan eder. Ekip bu sahneler için seti söker veya bırakır. Yönetmen gelecek gün çekim programını yoklar ve günlük ilerlemenin raporunu üretim bürosuna gönderir. Buna devamlılık, ses ve kamera ekiplerinden raporlar dâhildir. Çağrı kağıdı, kasta ve ekiplere gelecek günkü çekimlerin nerede ve ne zaman çevrileceğini anlatmak için dağıtılır.
Üretim için geleneksel fotoğrafik film kullanılır, işlenmemiş günün çekilen negatifleri geceki işlem için film laboratuvarına yollanır. Negatifler bir defada laboratuvardan günlük çekim veya pozitif olarak geri döner ve akşam yönetmen, sözü geçen ekip ve bazen kast tarafından görünür.
Üretim için dijital teknolojiler kullanılır, negatif olarak göstermek için çekimler bilgisayara yüklenir ve organize edilir.
Bütün üretim evresi bittiğinde, üretim bürosu genelde tüm kasta ve ekibe teşekkür etmek için bir Wrap partisi hazırlar.

Burada film kurgucu tarafından birleştirilir. Videonun modern kullanımı film yapımı işleminde filmi tamamen kullanarak veya videonun ve filmin bir karışımını kullanarak iki iş akışı seçeneğinde sonuçlanır.
Filmin iş akışında, tek-ışık filmin deneme baskısının (pozitif) mekanik kurgulama marinası ile kurgulanması için orijinal kamera filmi (negatif) kopyalanır ve açındırılır. Bir Köşe kodu filmin üstünde resim çerçevelerin uygun yerine kaydedilir. Avid, Quantel veya Final Cut Pro gibi doğrusal olmayan kurgulamanın açındırma sistemlerinden beri, film iş akışı çok az üretim tarafından kullanılmıştır.
Video iş akışında, bilgisayar yazılımları ile kurgulama için orijinal film kamarası negatifleri video haline açımlandırılır ve televizyon filmine dönüştürülür. Zaman düzgüsü filmin üstünde videokasetin uygun yere kaydedilir. Ayrıca bu işlem boyunca üretim sesleri video resim çerçeveleri ile senkronize edilir.
Film kurgusunun ilk işi kişisel çekimlere dayanan sekanslardan (veya sahnelerden) alınmış kaba kesimleri inşa etmek olur. Kaba kesimin amacı en iyi sahneyi seçmek ve düzenlemektir. Sonraki basamak muntazam bir öyküde alınan tüm sahnelerden hazır film yaratılır.Kesilerek birkaç dakika kadar kısa sahnelerin işleyişi veya hatta film kareleri bu evrede tamamlanır. Hazır film yönetmen ve prodüktör tarafından perdelendikten ve tasdiklendikten sonra resimler kitlenir, hiçbir değişiklik yapılmayacağı anlamına gelir. Sonra kurgucu bir negatif kesim listesinde (köşe kodu kullanarak) otomatik veya bir kurgu karar listesi (timecode kullanarak) elle yaratır. Bu edit listeleri kaynakları ve hazır filmdeki her çekimin resim karesini tanımlar.
Bir kere resimler kitlendikten sonra film müzik parçalarının oluşturulması için müzik bölümdeki kurgucuların ellerine geçer. Ses kayıtları senkronize edilir ve final müzik ve final müzik karışımı yaratılır. Müzik karışımı Müzik efektleri, arka 

Halk bilimi veya folklor, bir ülkede veya bölgede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten, kaynak, evrim, yayılım, değişim, etkileşim vb. sorunlarını çözmeye, sonuç, kural, kuram ve yasaları bulmaya çalışan bilim dalıdır.
"Halk bilimi", Arapça kökenli bir sözcük olan halk ve Türkçe bilim sözcüklerinin bir tamlama oluşturmasıyla ortaya çıkmıştır. En basit haliyle halkla ilgilenen bilim anlamındadır.
"Folklor" terimi ise Türkçeye Fransızcadan geçmiş olup, folk (halk) ve lore (bilgi)'den gelmektedir. Terim ilk kez İngiliz araştırmacı William Thoms (1803-1885) 1846 yılında, Londra'da yayınlanan “Athenaeum” adlı bir dergideki yazısında kullanmıştır. Thomas söz konusu yazısında halk edebiyatı ve halk gelenekleri konularındaki ürünleri inceleyen bilim dalına ad olarak Folklore teriminin kullanılmasını önermiştir. Johann Gottfried von Herder de Alman halkının otantik ruhu, geleneği ve kimliğinin belgesi olan folklorün kaydedilmesi ve korunması gerektiğini ilk savunan kişilerden biri olmuştur.

Metin merkezli kuramlar halk edebiyatını temel alır. Daha eski bir yöntemdir. Kültürü incelerken edebi ürünlerden yararlanır. Geçmişe dönüktür. Tamamlanmış ürünler olarak bakılan halk bilimi verileri, derlenip toplanması gereken birer obje olarak görülür. Fonetik yöntemler, motif ve epizotlar ile metinler incelenir. 

İngiliz halk bilimci Edward B. Tylor'un öncülüğünde kurulmuş, kültürlerin nasıl oluştuğuna ve gelişim gösterdiğine değinilmiştir. Farklı toplumlardaki benzer özelliklerin gösterilmesi esastır. Kuramın en önemli iddiası "insan ruhu her yerde bir ve aynıdır ve bu özelliği dolayısıyla zaman içinde, birbirinden habersiz olarak gereksinim duyduğu anda benzer ürünler yaratacaktır." Birbirinden çok uzakta ve tarihin hiçbir döneminde birbiriyle ilişkisi olduğunu bilinmeyen farklı toplumlardaki benzer kültürel yaratmaların bulunmasını "gelişme kuramı" yukarıdaki nedenle açıklar.

Finlandiya, İsveç, Norveç gibi İskandinav ülkelerinde ortaya çıkan halk edebiyatı faaliyetlerini incelemede ortaya çıkmıştır. Sözlü anlatıların, özellikle de masalların nerede ve ne zaman oluştuğu üzerinde durulur. Benzer metinler incelenerek bir anlatının ilk şeklini bulmak hedeflenir. Herder ve Krohn'un öncülüğünde gelişmiştir. Yaratıcı ve yaratım ortamından soyutlanarak incelemesi nedeniyle eleştirilmiştir. Axel Olrik'in Epik Yasaları bu kuram içerisindedir. Buna göre halk anlatıları temel yapılara sahiptir. On beş ayrı kuram ile ürünler arasındaki ilişkiler ortaya konur. Antti Aarne Masal Tipleri Kataloğu eserinde masallara numaralar vermek ve beş ana gruba ayırdığı masalları 2500 farklı ilinti ile sınıflandırmaktadır. Stith Thomson ve Halk Edebiyatı Motif İndeksi de motifleri alfabetik sıraya göre sıralamıştır.

Farklı toplumlarda benzer özellikler görülmesinden hareket eder. Dünyada ilk olarak bir kültür merkezinin bulunma olasılığını sorgulamıştır. Elliot Smith ve arkadaşları bu kuramın öncüsüdür. Onlara göre Mısır ilk kültür merkezidir. Friedrich Ratzel ve İkinci Viyana Yayılmacıları (Diffizyoncular) olarak bilinen grup da göç olgusu üzerinde durmuştur. İnsanların yaptıkları göçlerle kültürel değerlerini taşıdıkları, farklı toplumlarda benzer özelliklerin görülmesinin bu göçlerle ilgili olduğu savındadırlar. Friedrich Ratzel'in öğrencisi Leo Frobenius eski dönemlerden itibaren tek değil pek çok kültür yaratma çevresi bulunduğunu, bunların sayılabilenlerin on iki olduğunu ve bu kültür çevrelerinden zamanla göç başta olmak üzere çeşitli nedenlere bağlı olarak yayılma meydana geldiğini iddia etmiştir. Leo Frobenius iddialarında yer alan önemli noktalardan biri de, belirlenebilen kültür çevrelerinden birinin "Bozkır Kültür Çevresi" olmasıdır. Bu da Türklerin dünya kültürünün temelinde var olan yaratmaların ilk şekillerini yaratan toplumlardan biri olduğunu göstermektedir.

Sigmund Freud ve çevresi, halk bilimi ürünlerinin kaynağı olarak insanın düş ve imgelerini öne sürer. Çocukluk döneminde arzu edilip sahip olunamayan istekler ve korkular halk anlatılarındaki sembollerin temelidir. Bilinçaltını bir açıklama alanı olarak gören Wundt, Carl Jung da benzer yöntemlerle çalışmıştır.

Halk edebiyatı ürünlerinin yapısal özelliklerini inceler. Bir anlatı grubu üzerinde inceleme yapıp yapısını formül haline getirir ve formülü evrensel düzeyde uygulanabilir kılmayı umar. Kahramanın Biyografisini Çözümleyen Yapısal Kuram gibi bir yöntem farklı dini, epik kahramanların ortak bir kahraman modeline dayandığını savunur. Vladimir Propp ve Masalların Yapısal Çözümlemesi bir masalın değil, tüm masalların kökenini araştırır. Tarihi Coğrafi Fin Metodu'nun aksi bir görüştür. Fonksiyon ve rol olarak iki kavram üzerinde temellenen bu çalışma, çeşitli masallardaki aynı işlevleri sergilemeye çalışır. Levi Strauss ekolüne göre doğal yapıyı açığa çıkarmak için mitlerdeki öykülendirme ögeleri bölünmeli ve yeniden düzenlenmelidir.

Bağlam merkezli yöntemde halk bütün olarak ele alınır. Halk bilimi bitmiş bir obje değildir. Yaşayan, anlatılan, dinleyen yaratıcı bir süreçtir. Yalnızca metinler değil, metnin işlendiği toplumsal çevre de değerlendirilmelidir. 

Antropoloji kökenlidir. Malinowiski, Boas, Herkovist, Margerat gibi bilimciler metnin yaratıldığı bağlamı incelerler. Halk bilimi ürünlerinin derlenip yazılması ile birlikte kültürel ve fiziki şartlar da dikkate alınmalıdır. Anlama ve dinleme olayı da önemlidir. Kültürü oluşturmada insanın temel ihtiyaçlarının rolü göz önünde bulundurulmalıdır.

Homeros Meselesi olarak da bilinir. 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Milmen Parry ve Albert Bateslord tarafından, İlyada ve Odysseia eserlerinin nasıl ortaya çıktığı sorusu ile geliştirilmiştir. Homeros'un bu destanları sözlü olarak öğrenmesi ve sonrasında yazıya geçirmesine vurgu yapılır. Destanların günümüze nasıl geldiği böylece açıklanır.

Halk bilimi dinamik bir iletişim sürecidir. Roman Jacobson ve Saussure gibi dilbilimciler ile ortaya çıkmıştır. Alan Dundes, Rager Abraham, Don Ban Amos gibi Amerikalılar da dahil olmuştur. Halk kültürü ögelerinin genel dokusu ile birlikte dinsel ögelerinin de incelenmesi gerekir. Dundes, metin ve bağlam kavramları üzerinde durarak; metnin toplumdan topluma aktarıldığını, oysa sözlü ürünün aktarılmasının olanaksız olduğunu söyler. Toplumsal bağlam her yaratmada değişkendir. Performans kuramında halk bilimi sanatsal bir eylemdir. Ürünlerin geçtiği çevre kültür olarak ele alınır. Halk bilimi ürünlerinin anlatımında yeniden yararlanma değil, kültürel yeniden üretim vardır. Ürünlerin özü tarihsel dokuya bağlı kalır, anlatıcı yalnızca bunun aktarımını yapar.

Folklor kavramı 19. yüzyılın sözlü gelenekleri modern ideolojik amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi arzulayan romantik ulusalcı ideolojinin bir parçası olarak gelişmiş ancak 20. yüzyılda etnograflar politik amaçlar dışında folklor kayıtları yapmaya başlamışlardır.
Folklor kavramı 19. yüzyılın sözlü gelenekleri modern ideolojik amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi arzulayan romantik ulusalcı ideolojinin bir parçası olarak gelişmiş ancak 20. yüzyılda etnograflar politik amaçlar dışında folklor kayıtları yapmaya başlamışlardır.

Uygulamalı halk bilimi
Antropoloji
Sosyal bilimler

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, Gerçek Yayınları, İstanbul, 1969.
Özhan Öztürk. Folklor ve Mitoloji Sözlüğü. Phoenix Yayınları. Ankara, 2009. 1054 sayfa. ISBN 978-605-5738-26-6
Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003.
Kenneth S. Goldsein, Sahada Folklor Derleme Metodları, MİFAD Yayınları, Ankara, 1977.
Sedat Veis Örnek, Türk Halkbilimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1977.
Toplumbilim Sayı: 6 Haziran 1997 / Nasreddin Hoca Özel Sayısı, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, Haziran 1997
Halk Edebiyatı Dersleri, Tercüme: Pertev Naili Boratav; Ekler: Arnold van Gennep, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Mart 2000 ISBN 975-7306-64-9

American Folklore Society29 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Folklore society30 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halk Bilimi 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Kaynak tanıtımları, makaleler)

Arzu Öztürkmen (1998) Türkiye'de Folklor ve Milliyetçilik (İstanbul, İletişim Yayınları)

Fransız edebiyatı, Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini kapsar. Dünyanın en zengin ve en etkileyici edebiyatlarından biridir. Fransız yazarlar başta epik şiir, lirik şiir, drama ve kurgu olmak üzere edebi yazınların tümüne katkıda bulunmuşlardır.
Fransız edebiyatı birçok ülkedeki yazarların çalışmalarını derinden etkilemiştir. 1600'lerde, Klasizm denen Fransız kültürel hareketi tüm Avrupa edebiyatında önemli etki bırakmıştır. 1700'lerin Fransız yazarları Avrupa edebiyatını kontrol altına almışlardı. 1800'ler boyunca, realizm ve sembolizm, birçok dilde yazan yazarların çalışmalarını şekillendirmesine yardımcı olmuştu. 1900'lerde ise, Gerçeküstücülük (Sürrealizm) ve Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) Fransa sınırlarının dışına çıkarak diğer yazarlar, sanatçılar ve düşünürlerin çalışmalarını geniş ölçüde etkilemiştir. 
Birçok Fransız yazar, biçim, dil, tarz ve geleneğe önem vermişlerdi. Diğer dillerde yazan yazarlardan daha fazla kurallar ve modellere bağlı kalmışlardı. Genelde, Akılcılık (rasyonalizm) Fransız yazınını elinde tutmuştur. Akılcılık, insan eylemlerinde nedenselliği temel alır. Akılcılık; temiz, kendi kendini kontrol edebilen ve sanatsal ustalığa ulaşmış bir yazı yaratmıştır.
Her ne kadar akılcılık Fransız edebiyatında hayatî bir rol oynadıysa da, güçlü bir deneysel nitelik de zamanla Fransız yazınında öne çıkmıştır. Örneğin 1800'lerin başındaki Romantizm hareketi gibi dönemlerde, bu deneysellik duygu dolu ve bazen de tutkulu bir sanat yaratabilmiştir. Bu aynı zamanda teorik ve biçimsel konuları işlemede de kullanılmıştı; örneğin 1900'lerin Yeni Roman´ında olduğu gibi.

En erken yazınlara MÖ. 800´de rastlanır. Şiir, antik Fransız edebiyatında baskındır. Birçok şiir, eğitimsiz insanlara gezgin jongleurlerce (jonklör) söylenmek ya da oynanmak içindi. Zaman içinde, iki ana şiir tarzı ortaya çıkmıştı: lirik ve öyküsel.

Lirik şiir 1100´lerden 1400´lere kadar yaygınlaştı. Trobador denen şair-müzisyenler, Provens lehçesiyle aşk şarkıları yazmaya güney Fransa´da başladı. Bu şiirlerin bazıları kuzey Fransa´ya da trovör denen şairlerce taşınmıştı. Hem trobadorlar hem de trovörler kadınları ve aşk ideallerini anlatan lirik şiirler bestelediler. Bu şiirler kasıtlı olarak tekralamalardan ibaretti. Eğlenceden çaresizliğe geçişleri büyük bir ustalıkla, duygusal koşullara yoğunlaşarak resmetmişlerdi. 
Orta Çağ´ın en tanınan Fransız lirik şairi François Villon´dur. Üç eşit stanzin ardından daha kısa bir bitiriş stanzini içeren bir yazın biçimi olan çeşitli balatlar besteledi. Aynı zamanda aşk, başarısızlık ve ölüm temalarıyla ilgilenen uzun şiirler de yazdı. Villon´un yazını geniş bir ton aralığında, kinayeli aşağılama ve grotesk görsellikten tutku gibi konulardaki daha narın pasajlara uzanmıştı. Başyapıtı 2000 dizelik otobiyografik şiiri Grand Testament´tir (1461).

Öyküsel şiirin dört biçimi vardır: (1) epik şiir, (2) romans, (3) ilahiler ve öyküler ve (4) fabliaux. Orta sınıf için yazılan fabliaux dışında hepsi aristokrat izleyiciler için yazılmıştı. Epik şiirler genelde savaş ve savaş kahramanlıkları üzerinedir; chansons de geste (büyük eylemlerin şarkıları) diye adlandırılırlar. Jonklörler chansonları müzikle birleştirmişlerdi. En ünlüleri Roland´in Şarkısı´dır (1100). Ünlü komutan Charlemagne tarafından yönetilen bir askeri talim sırasındaki bir olayı anlatır.
Romanslarsa sıklıkla fantastik maceralarla dolu uzun kurgusal çalışmalardı. Yedi tipi vardı. Romans antiques (klasik romanslar) Troya Savaşı gibi tarihi olaylar üzerine temellenmişti. Romans bretons (Breton romansları) ise eski Büyük Britanya´daki Yuvarlak Masa Şövalyeleri ve Kral hakkında hikâyeler anlatırdı.
Belki de en çok okunan ve en etkileyici Fransız romansı Gül Romansı'dır. Guillaume de Lorris ilk kısmını yazmıştı (1230) ve şair Jean de Meung 1275´te daha karamsar ve kinayeli bir ruh haliyle bitirmiştir. Şiir, aşkın gelişimini anlatmak için karmaşık alegoriler (sembolik hikâyeler, insanlar ve görüntüler) kullanmıştı.
İlahiler ve öyküler aşk, şövalyelik ve metafizikle ilgili kısa manzumelerdi. İlahiler daha çok Celtic kaynaklarına dayanıyordu. Öyküler ise genelde Latin kaynaklıydı. 100´lerde şair Marie de France birçok önemli öykü yazmıştır.
Fabliaux kısa, genellikle taşlamalarla dolu mizahi öykülerden oluşmaktadır. En önemlisi, hayvan karakterlerin insani toplumunu eleştirdiği Renard Romansı (1175-1205) denen koleksiyonda bulunur.
Erken Yazın manzume romanslardan sonra ortaya çıkan romanslardan oluşur ve genelde aynı hikâyeleri anlatır. Tarihi belgeler bu tip yazının ana unsurudur. En bilinen tarihi yazarlar Philippe de Commines, Jean Froissant, Jean de Joinville ve Geoffroy de Villehardouin´dir.
Erken Drama öncelikle manzume şeklinde yazılmıştı ve dini temalarla ilgileniyordu. Dini dramlar üçe ayrılıyordu: Gizem Oyunları Skripturlarından (İncil ayetleri) bölümler sahneledi. Mucize oyunları Meryem Ana ve incilden portreler sunuyordu. Ahlaki oyunlar eğitim amaçlı sembolik dramlardı. Seküler (dinsel olmayan) komediler - farslar – dini dramların sahnelenmesi sırasındaki girişlerdi. 1200´lerde dramatist Adam de la Halle realizmin çarpıcı etkilerini ve yüksek psikolojik derinlik seviyesini yakalayan seküler oyunlar yazdı.

Fransız edebiyatında Rönesans 1500´lerin başından 1600´lara kadar uzanmıştı. Fransız rönesansı İtalyan sanat ve edebiyatındaki gelişmeler ve eski Yunan ve Latin modellerinden etkilenen edebiyatın ve öğrenimin çiçek açması olarak nitelenebilir. Yazarlar ve bilgeler – Hümanistler – Rönesans´ta önemli rol oynamışlardı. Hümanistler öğrenmenin temelini dini temalardan çok dünyevi konulara çekmişlerdi.
1494´ten 1525´e kadar Fransız ordusu İtalya´yi işgal altında tuttu. Bu istilalar İtalyan edebiyatı ve sanatıyla teması da beraberinde getirmişti. Bu ilişki sayesinde Fransız rönesansı hız kazandı. 1500´lerin başında Kral I. Francis ve kız kardeşi Marguerita de Navarre hümanistlerin ve tebalarındaki diğer yazarların taslaklarıydı. Marguerite kendisi de bir yazardı. Kendi hikâye koleksiyonu Heptameronu (1558) İtalyan Rönesans yazarı Giovanni Boccaccio´nun 1300´lerde yazdığı Decam
François Rabelais Fransız Rönesansının en ünlü kurgu yazarı ve döneminin önde gelen tip otoritelerinde biriydi. Ana eseri Gargantua ve Pantagruel´dir. Bu neşeli, çoğu zaman da patavatsız beş parçalık anlatı 1532 ile 1564 arasında yayımlandı. Rabelais, çarpıcı öğretilerin ham sahnelerinin ve genelde vahşi fiziksel komedilerin anlık değişimlerle birleştirildiği bir biçimde yazmıştı. Bu çalışma, dönemin yasal, politik, dini ve toplumsal kurumlarını eleştirmekteydi.
Pleiade, geleneksel tarzı kırıp Yunan ve Roma modelli yeni bir Fransız edebiyatı yaratmaya çalışan yedi şairden oluşan bir gruptu. Pierre de Ronsard grubun önderiydi. Şiirleri aşk ve gençliğin geçmesi gibi temaları betimleyen pastoral tarzda eski yazı biçimlerini kullanır. Ronsard´in şiirlerinin kolay çekiciliği, dünyevi tecrübenin önemine derin adamışlığı saklar. Yazını, yaşlılık ve ölüm gibi bu tecrübelerin acı yanlarının korkusuzca üzerine gitme becerisini gösterir.
Joachim du Bellay, Pleiade´nin başka bir üyesiydi. Fransız edebiyatında İtalyan Rönesansı´ndan ödünç aldığı söne biçimini ilk kullanan şairdir. dü Bellay, Fransız Edebiyatı´nın Savunması ve Yüceltilmesi adlı önemli bir makale yazdı (1549). Makalede, Orta Çağ boyunca çoğu şair tarafından kullanılan Latince´yi savunan şairlere karşı Fransızcayı savundu. Du Bellay, Fransızcanın Latince ya da Yunancanın rakibi olamadığını kabul etmekle beraber bu iki dilin olanaklarının çokça kullanılması nedeniyle solmaya yüz tuttuğunu, ancak Fransızcanın bu sorunun çözümüne yeni bir soluk getirebileceğini düşünmekteydi. Fransız yazarlarını, Fransızca´yi Yunanca ve Latinçe´den alıntılarla, lehçe ve teknik deyimler açısından güçlendirme çağrısı yaptı.
Pleiade´nin başka bir üyesi Etienne Jodelle bir dramatistti. İlk Fransız komedisi Eugene (1552) ve ilk trajedi Kleopatra Mahkûmu (1552) onun eserleridir.
Lyon, güneydeki Lyon kentinde ortaya çıkan ve bünyesinde Maurice Sceve ve Parnette dü Guilliot´yu barındıran başka bir şairler grubuydu. Sceve´nin şiiri, gramer ve imgelerin karmaşıklığıyla ünlüdür. En önemli eseri, Delie (1544) adındaki dikkatle hazırlanmış 459 dizain (10 dizelik stanzlar) serisidir. Delie, şairin, Pernette de Guillot olduğu düşünülen bir kadına olan aşkını, aşıkların birbirlerine karşı kullandığı genelde erotik bir dille anlatmaktadır.
Michel de Montaigne denemeleri bir edebi biçim olarak kurgulamıştı. Bir deneme, resmi olmayan konuşma dilinde yazılıyordu. Montaigne´nin Denemeler'i geniş bir klasik eğitimle şekillenmişti. Tamamen kişisellerdi ve yazarın kendisi, bilgi, alışkanlıklar, ölüm, geziler ve öğrenim gibi konular üzerindeki gevşek meditasyonlardan oluşuyorlardı.

Kral 13. Louis ve özellikle Kral 14. Louis´nin iktidar dönemleri klasik dönem olarak bilinir. 1600'lerin başından 1700'lere kadar geçen süre Fransız edebiyatının yüksek dönemi olarak düşünülür.
Klasik yazarlar Rönesans fikrini reddetmediler; bu dönem daha geniş bir düzen ve gelişim ruhu geliştirmişti. Fransız yazarları özellikle insani davranışları ve idealleri inceleyen nedenler ve düşünüşleri vurgulamıştı.

Francois de Malherbe ilk önemli Klasik şair ve en etkileyici olandı. 1600'lerin başında Malherbe, Klasik yazının temelini atan temiz, akılcı ve ayık şiirler yazdı. Jean de La Fontaine ve Nicolas Boileau-Despreaux da Klasik dönemin önde gelen şairlerindendiler. La Fontaine, Fabl (1668-1694) denen hayvan karakterleri üzerinde yazdığı kinayeli, öğretici, derinlikli ünlü hikâyeler koleksiyonunu yazdı. Boileau da bu dönemde, zamanının Klasik şiirinin etkilenimlerini belirleyen yönetim ve asillik prensiplerini anlatan Şairlik Sanatı (1674) eserini kaleme aldı.
Klasik drama uzun zaman Fransız Klasizminin en büyük ifadesi olarak kabul gördü. Bu dönem boyunca, 12-hecelik dizeler – alexandrine - Fransız dramasının baskın şiirsel ölçütü olarak kurulmuştu. Bu dönemin en ünlü yazarları Pierre Corneille, Jean Racine ve Moliere´dir.
Corneille ilk önemli trajedi yazarı Klasik

Gazel, Türkçe Divan edebiyatının en yaygın nazım şeklidir. Gazel sözcüğü sözlük tarifi ile "kadınlarla sevgi üzerine konuşmak, söyleşmek" anlamına gelir.

Gazel Arapça edebiyatta bir nazım şekli değildir bir kasidenin başında bulunan aşktan, sevgiliden söz eden kısımlara verilen addır. Diğer bir adla "nesîb" olarak bilinir. Fakat sonraları bir şairin bahar, aşk, sevgili, şarap vb. coşkulu haller karşısındaki duygularını, kısa veya uzun olarak, ele alan şiirlere gazel denilmiştir. Arap şiirinde nesib anlamında kadın ve aşktan söz eden kaside şeklinde yazılmış şiirlere "tegazzül" denir.
Klasik Arap şiirinde gazel genel olarak üç başlık altında incelenmektedir. Bunlardan en önemlisi saf, temiz ve iffetli duyguların işlenmiş olduğu "'Uzrî Gazel"dir. Diğer ikisi ise "Sarih (Açık) Gazel" ve "Sınaî (Yapay) Gazel"dir. Her ne kadar Cemil b. Ma'mer'in ve Mecnunu Leylâ'nın öncülüğünü üstlendiği "'Uzrî Gazel" 2016 yılında dilimizde detaylı şekilde ele alındıysa da Arap gazelinin diğer iki kolu henüz Türkçede işlenmemiştir.
Islâmiyet’i kabulünden sonra İran’da Arap şiirinin etkisi altında oluşturulan "yeni İran edebiyatı" içinde gazel lirik şiirin en tercih edilen nazim şekillerinden biri olmuştur. Yeni İran şiirinde Arap edebiyatında kasidenin bir bölümü olan gazel Fars edebiyatında nazım şekli haline gelmiştir. Farsça gazel söyleyen ilk "Şehidi Belhi"'dir.
Batı Türkçesi ile ilk gazel 13.yy. ikinci yarısında ve Anadolu'daki ilk menakıbname olan "Menakıbı Evhaduddini Kirmani" adlı eserdeki gazel ile Mevlana'ya ait gazeldir.

Kafiye örgüsü "aa,ba,ca" şeklinde olur. İlk beyite "matla", matladan sonraki beyite "hüsn-i matla"; son beyite "makta", maktadan önceki beyite "hüsn-i makta" denir. En güzel beyite "beyt'ül gazel" ya da "şah beyit" denilir. Şairin "mahlas"ının geçtiği beyite "Taç Beyit" ya da "tahallüs" denir. Matla mısrası gazelin sonunda tekrarlanırsa "reddi matla" denir. Matladan başka mısra tekrarlanırsa "reddi mısra" denir.
Bu uygulama Tanzimat döneminde yapılmıştır. "Sebki hint" şairleri iki matla kullanır. Böyle gazellere "zul metali" denir. Gazeldeki beyitler sadece kafiye, vezin değil anlam bakımından da birbirine bağlanmış ise buna yek ahenk denir. Bütün beyitler aynı güzellikte ise yek avaz denir. Mahlas beyitten sonra birkaç beyit eklenerek biri övülürse ona müzeyyel gazel denir. Arapça, Farsça, Türkçe ile karışık söylenmiş gazellere mülemma gazel denir. İki şairin birlikte veya beyit beyit söyledikleri gazele müşterek gazel denir. Matladan sonra gelen beyitlerin ortalarI ilk beyit ile kafiyeli ise musammat gazel denir.
Kafiyesine de "iç kafiye" denir. Musammat gazeller
mefâ'ilün mefâ'ilün mefâ'ilün mefâ'ilün ya da 
Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün şeklinde yazılır. Her mısrada aks sanatı yapılmış gazellere "mükerrer gazel" denir.
Gazellerde beyit sayısı genellikle 5-15 arası değişir. Ortalama olarak gazel beyit 5-7-9 arası yazılır. Gazeller her aruzun kalıbıyla yazılır.
Bir şairi aynı vezin ve kafiyeyle gazeline başka gazel yazmaya "tanzir" denir. Gazele de "naziri" denir. Eğer nazire ters anlamda yazılmışsa buna "nakize" denir.
Gazelde en çok aşk konusu işlenir. Rindlik, tasavvuf, şarap zevki diğer konulardır. Aşkla ilgili gazellere "aşıkane"; beşeri aşkı anlatan gazellere "şuhane"; yaşamdan zevk almayı anlatan gazellere "rindane"; gazel öğretici gazellere "hakimane" gazel denir.

Gazel, beyit denilen ikili dizelerden oluşur.
Konusu genellikle liriktir.
Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten oluşan gazellere mutavvel gazel denilir.
Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özellikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir.
Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.
En güzel beytine beyt'ül gazel denir.
Gazelin ilk beytine matla, matladan sonraki beytine hüsn-i matla; son beytine makta, maktadan önceki beytine hüsn-i makta, denir.

Klasik Arap edebiyatında gazel, şiirin en yaygın konularından biridir. el-Abbâs b. el-Ahnef, Kays b. Mulavvah, Ebû Nuvâs gazel söylemiş şairlerdendir.

Ayyıldız, Esat (2019). el-‘Abbâs B. El-Ahnef: İdealize Edilmiş Ask Temalı Gazellerin Abbâsî Dönemindeki Özgün Bir Temsilcisi. Uluslararası Bilim, Teknoloji ve Sosyal Bilimlerde Güncel Gelişmeler Sempozyumu, 3, 209-216.
Ayyıldız, Esat (2016). Abbasî Dönemine Kadar 'Uzrî Gazel 1 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

Pala, İskender (1999 27.bas. 2016), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul:Kapı Yayınları, ISBN 9758950218, Sayfa
Dilçin, Cem (1983) Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara:Türk Dil Kurumu Yayınları ISBN 9789751604897
İpekten, Haluk (1994, 14.bas.2011), Eski Türk Edebiyatı Nazım şekilleri ve Arûz, İstanbul:Dergah Yayınları, ISBN 9759953539
Muallim Nâci, (haz. M. A. Yekta Saraç), (2004) Edebiyat Terimleri: Istılahât-ı Edebiyye, İstanbul:
Tural, Sadık Kemal (ed.) (2001, 2003, 2004, 2005, 2006), Türk Dünyası Edebiyat Terimleri ve Kavramları Ansiklopedik Sözlüğü 5 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, ISBN 3990000025722
İsen, Mustafa; Macit, Mahsun; Horata, Osman; Kılıç, Filiz; ve Aksoyak, İ. Hakkı, (2002) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, İstanbul:Grafiker Yayınları ISBN 9786054512232

İpekten, Haluk (1996) "Gazel", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.13 say. 440-442 Online: [2]

Gazetecilik, olayların, olguların, fikirlerin ve insanların etkileşimi üzerine toplumu en azından bir dereceye kadar doğru bilgilendiren raporların araştırılması, yayınlanması ve dağıtımıdır. Bir isim olarak gazetecilik mesleği (profesyonel olsun ya da olmasın), bilgi toplama yöntemleri ve editoryal edebi tarzlar için geçerlidir. Gazetecilik mesleğini yapan kişilere gazeteci denir.
Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Gerektiğinde hükûmetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı "gazetecilik etik kuralları" içerisinde göze alan insan, gazetecidir. Gazeteler en etkili basın-yayın araçlarından biridir.
Gazetecilik için uygun rol ülkeden ülkeye değiştiği gibi, mesleğe ilişkin algılar ve bunun sonucunda ortaya çıkan statü de değişir. Bazı ülkelerde haber medyası hükûmet tarafından kontrol edilir ve bağımsız değildir. Çoğu ülkede ise haber medyası hükûmetten bağımsızdır ve özel sektör olarak faaliyet gösterir. Buna ek olarak, ülkeler ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, iftira ve hakaret davaları ile ilgili farklı kanun uygulamalarına sahip olabilmektedir.
İnternet ve akıllı telefonların yaygınlaşması, 21. yüzyılın başından bu yana medya ortamına önemli değişiklikler getirmiştir. Bu durum yazılı medya kanallarının tüketiminde bir değişim yaratmıştır; zira insanlar daha geleneksel formatlar olan gazete, dergi ya da televizyon haber kanalları yerine e-okuyucu, akıllı telefon ve diğer kişisel elektronik cihazlar aracılığıyla giderek daha fazla haber tüketmektedir. Haber kuruluşları, tüm gelirlerini dijital kanatlarından kazanmanın yanı sıra basılı yayınları da geliştirmeye zorlanmaktadır. Gazetelerin basılı gelirleri, dijital gelirlerin büyüme oranından daha hızlı bir şekilde düşmüştür.

Gazetecilik, yüksek öğretim kurumlarında verilen dört yıllık lisans eğitimi sonucu edinilen bir meslektir. Üniversitede Gazetecilik bölümü okuyanlar, akademik olarak da başarılı olabilir, serbest piyasada veya kurum çatısı altında da çalışabilirler.
Gazetecilik gelenekleri ve kuralları ülkelere göre değişir. Amerika Birleşik Devletleri'nde gazetecilik medya kuruluşları ya da bireyler tarafından yapılır. Blog yazarları genellikle gazeteci olarak kabul edilir. Federal Ticaret Komisyonu, promosyon hediyesi olarak alınan ürünler hakkında yazan blog yazarlarının, ürünleri ücretsiz olarak aldıklarını açıklamalarını şart koşmaktadır. Bunun amacı çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmak ve tüketicileri korumaktır.
ABD'de birçok güvenilir haber kuruluşu anonim şirketlerdir, bir yayın kuruluna sahiptir ve ayrı editoryal ve reklam departmanları vardır. Birçok güvenilir haber kuruluşu ve gazeteciler genellikle American Society of News Editors, Society of Professional Journalists vb. ya da Online News Association gibi meslek örgütlerine üyedir ve bu örgütlerin etik kurallarına uyar. Birçok haber kuruluşunun da gazetecilerin profesyonel yayınlarına rehberlik eden kendi etik kuralları vardır. Örneğin, The New York Times standartlar ve etik kuralları açısından özenli olduğu düşünülmektedir.
Farklı çalışma ve araştırma konuları da olsa haber hikâyeleri hazırlanırken adalet ve taraflılık genel olarak gazetecileri ilgilendiren konulardır. Bazı yazılar yazarın kendi görüşünü yansıtmayı amaçlar; bazıları ise daha tarafsızdır veya dengeli bakış açıları içerir.
Geleneksel basılı bir gazetede ve onun çevrimiçi versiyonunda bilgiler bölümler halinde düzenlenir. Bu, gerçeğe ve görüşe dayalı içerik arasındaki ayrımı netleştirir. Diğer medyada bu ayrımların çoğu ortadan kalkar. Okuyucular, gazetecinin amacını anladıklarından emin olmak için başlıklara ve diğer tasarım unsurlarına dikkat etmelidir. Görüş yazıları genellikle düzenli köşe yazarları tarafından yazılır veya "Op-ed" başlıklı bir bölümde yer alır, bunlar bir gazetecinin kendi görüşlerini ve ideolojisini yansıtır.
Robert W. McChesney'e göre, demokratik bir ülkede sağlıklı gazetecilik, iktidardaki ve iktidarda olmak isteyen kişilerin görüşlerine yer vermeli, farklı görüşlere yer vermeli ve tüm insanların enformasyon ihtiyaçlarını gözetmelidir.
Birçok tartışma, gazetecilerin "objektif" ve "tarafsız" olmaları "gerekip gerekmediği" üzerine odaklanmaktadır; tartışmalar, gazetecilerin belirli bir sosyal bağlamın dışında ve bir parçası olarak haber ürettikleri ve mesleki etik kuralları tarafından yönlendirildikleri ve tüm meşru bakış açılarını temsil etmek için ellerinden geleni yaptıkları gerçeğini içermektedir. Buna ek olarak, bir öznenin karmaşık ve akışkan anlatısını yeterli doğrulukta sunma becerisi bazen öznelerle geçirilebilecek zaman, hikâyeyi anlatmak için kullanılan aracın olanakları veya kısıtlamaları ve insanların kimliklerinin değişen doğası nedeniyle zorlanmaktadır.

Farklı kitlelere hitap eden çeşitli gazetecilik türleri vardır. Tek bir yayın (örneğin bir gazete), her biri farklı formatlarda sunulabilen birçok gazetecilik biçimini içerir. Bir gazete, dergi veya web sitesinin her bölümü farklı bir kitleye hitap edebilir.

Haberciliğe daha ciddi yaklaşan gazeteler okuyucularına dünyada olup bitenlere ilişkin olabildiğince fazla ve doğru bilgi vermek amacındadır. Gazetecilik, haberi doğru kaynaktan almakla yükümlüdür ve kulaktan dolma bilgilerle yapılmaz. Şantaj, karalama, kirletme, yalan haber, yıpratma gibi unsurları içermez.
Gazetecilik içinde muhabir, araştırmacı, yorumcu, köşe yazarı, röportajcı, editör, grafikçi, foto muhabiri, yazı işleri müdürü, sorumlu yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni gibi unvanlar yer alır. Televizyonlarda da haber programları yapabilir, gazete ve dergilerde de çalışabilirler. Ayrıca kurumların basın yayın müdürlüklerinde de çalışma imkanlarına ulaşabilirler.

1954 yılında kabul edilen "Bordeaux Bildirgesi" Uluslararası Gazeteciler Federasyonu'ndaki (IFJ) gazetecilerin davranışlarına ilişkin ilkeleri içeriyordu. Bu bildirgenin tamamlayıcısı niteliğinde olan "Gazetecilik Etik İlkeleri Küresel Bildirisi" 
Tunus'ta 12 Haziran 2019 tarihinde düzenlenen 30. IFJ Dünya Kongresi'nde kabul edilmiştir.
Etik ilkeler başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmak üzere uluslararası hukukun temel metinlerine dayanmaktadır. Bildirge, 16 madde ve bir önsözden oluşmakta ve gazetecilerin etik konusundaki görev ve haklarını tanımlamaktadır.
Bu uluslararası etik ilkeleri gazetecilerin bilgi toplama, araştırma, yayma, yayınlama ve yorumlama aşamalarını gerçekleştirirken ve olay, olgu ve haberlerin düzenlemesi ve betimlemesi yapılırken her türlü medya aracında uymaları gereken davranış ilkelerini oluşturur.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 19. maddesinde beriltilen "herkesin bilgi ve fikirlere erişim hakkı", gazetecilik misyonunun temelini oluşturur.
Herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, önyargılardan uzak ve kişilik haklarına saygılı olmak, gazeteciliğin temel ahlak konularını oluşturur. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü (gazete, radyo, televizyon, internet gibi kitlesel yayın organları) demokratik toplumlarda anayasanın öngördüğü üç devlet gücü yanında (yasayıcı-meclis, yürütücü-hükûmet, yargılayıcı-mahkemeler) dördüncü denetleyici devlet gücü olarak anılmaktadır.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu
Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri
Gazetecilik Meclisi Girişimi
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı
Gazeteciler ve Basın Bayramı
Gazeteciler Cemiyeti
Gazetecileri Koruma Komitesi
Haber sunucusu
Basın özgürlüğü
Elektronik gazete
Haber ajansı
Sahte haber
Alternatif medya
Adam köpeği ısırdı

Gelecek zaman, dilbilgisinde şu andan sonraki bir zamanda gerçekleşen bir olayı veya durumu anlatan zaman yapısıdır.

Türkçede gelecek zaman kipi fiil sonuna büyük ünlü uyumuna uyacak şekilde eklenen -ecek ve -acak ekleri ile oluşturulur. Ünsüzden sonra ek doğrudan gelirken, ünlü ile biten eylemlere eklenmeden önce yardımcı ünsüz gelir.

yaz-acak (ünsüz ile biten fiil)
oku-y-acak (ünlü ile biten fiil)
Türkçede farklı şahıslara göre basit gelecek zaman, çeşitli örneklerle aşağıda gösterilmiştir:

İsim cümlelerinin gelecek zaman hâli yoktur. Farklı zamanlardaki isim cümleleri, "olmak" fiili eklenerek gelecek zamana dönüştürülür. Olmak fiili eklendiğinde cümle fiil cümlesine dönüşür:

Bugün hava çok güzel. (geniş zamanlı isim cümlesi)
Yarın hava çok güzel olacak. (gelecek zamanlı fiil cümlesi)

Gelecek zamanda süreklilik, şimdiki zaman kipi (-iyor) ve gelecek zaman kipi eklerinin bir arada kullanılması ile gerçekleştirilir:

Yarın bu saatlerde Ankara'ya doğru uçuyor olacağım.

Karahanlı Türkçesine veya Türkçenin Karahanlı dönemine verilen isim olan Hakaniye Lehçesi'nde gelecek zaman çekiminin -ġa; -ge, -ġay; -gey ve -ġu; -gü ekleri ile yapıldığını göre biliriz.
ol yag korgay; ol ewge bargay; ol manga kelgey; barġay men ve katıġlanġa men gibi asıl kelimeye yapılan ekler Çiğil, Yağma, Toxsı, Argu, yukarı Çin'e kadar Uygur dillerinde bir kuraldır.
Eski Türkçede sıkça kullanılan -daçı; -deçi, -taçı; -teçi ekinin ise Hakaniye Lehçesi'nde çok az kullanılmıştır.
Hakaniye Lehçesi'nde "yakın gelecek zaman" şeklinde ikinci bir gelecek zaman -ġalır; -gelir, -galur; -gelür gibi eklerden söz edilmektedir.
Böyle eklerin örnekleri şöyledir:
alġalır, atġalır, köngelir, yetgelür, barġalır men... gibi.

Gələcək zaman
Azericede gelecek zaman tablosu (-(y)acaq-, -(y)əcək- Gelecek Zaman Eki + Kişi Ekleri) böyledir:

Türkmence gelecek zamanda şahıslara göre fiil çekimi yoktur. Gelecek zaman yerine zamirler kullanılır.

Kelasi Zamon 

Balkanlar'da konuşulan doğu Romen dili olan Ulahçada gelecek zaman, "va" (düslemek) yardımcı değişmeyen cüzü ve dilek kipi kullanarak, aynen eski Rumencedeki gibi oluşturuluyor.

Gelecekte gerçekleşecek olayları anlatmaya yarayan zamandır. Göreceli olarak kolay bir yapılışı vardır:

Mastar eki -ti atılır,
Gelecek zaman son eki -s- eklenir,
Son olarak, uygun sonlandırma yapılır.

dirbsiu = 'Çalışacağım', norėsi = 'İsteyeceksin', skaitysime = 'Okuyacağız'

4 Future Tenses Explained

Georgiy Valentinoviç Plehanov (Rusça: Геoргий Валентинович Плеханов; 29 Kasım 1856 - 30 Mayıs 1918), Rus devrimci, Marksist teorisyen ve filozof. Rusya'da sosyal-demokrat hareketin kurucusu ve kendini "Marksist" olarak tanımlayan ilk Ruslardandır.
Rusya'daki Çarlık rejimine son vermeye yönelik politik faaliyetleri nedeniyle siyasi zulüm gördü 1880 yılında İsviçre'ye göç ederek faaliyetlerine orada  devam etti.
Felsefe alanında ve toplumda sanatın ve dinin rolü konularında Marksizme katkıda bulundu. Fakat bu çalışmaları siyasi mücadeleden ayrı olarak düşünmeyip Emeğin Kurtuluşu Grubu'nu kurarak işçilerin bağımsız bir siyasi parti olarak örgütlenmesi için çalıştı. Siyasi mücadelenin önemi konusunu işlediği Sosyalizm ve Siyasi Mücadele (1883) adlı kitabında anarşizm ve narodnizme karşı Marksizmi savundu. Ayrıca, Komünist Parti Manifestosu'nun ilk defa Mihail Bakunin tarafından yapılmış olan Rusça çevirisindeki anlam ve çeviri hatalarını gideren yeni bir çevirisini yaptı.
1903'te Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin 2. Kongresi'nde Bolşevik kanadı desteklemekle birlikte, kısa süre sonra demokratik merkeziyetçilik fikrine karşı çıkarak partinin Menşevik kanadına katıldı ve 1905 Devrimi döneminde St. Petersburg Sovyeti'nde Lenin ve Troçki'nin başlıca karşıtlarından biri oldu.
I. Dünya Savaşı sırasında Almanya'ya karşı Üçlü İtilaf güçlerinin yanında yer alan Plehanov bu nedenle Lenin tarafından sosyal yurtsever olmakla suçlandı. 1917 Şubat Devrimi'nin ardından Rusya'ya döndü. Bolşeviklerin 1917 Ekim Devrimi ile iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıkan yeni Sovyet rejiminin muhalifi olan Plehanov ertesi yıl veremden öldü. Plehanov, ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından Rusya'da Marksizmin kurucu babası ve filozof olarak hep saygı ile anıldı.

Türkçeye çevrilmiş olanlar koyu yazılmıştır.

Sosyalizm ve Siyasi Mücadele (1883)
Farklılıklarımız 21 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1885)
G. İ. Uspenski (1888)
Otokrasinin Yeni Bir Savunucusu 9 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1889)
S. Karonin (1890)
Burjuva Devrimi (1890-1891)
Materyalist Tarih Anlayışı 2 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1891)
Hegel'in Ölümünün Altmışıncı Yıldönümü (1891)
Anaşizm ve Sosyalizm (1895)
Monist Tarih Anlayışının Gelişimi 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1895)
Materyalizmin Tarihi Üzerine Denemeler (1896)
N. İ. Naumov (1897)
A. L. Volinski: Rus Eleştirmenler. Edebi Denemeler (1897)
N. G. Çernişevski'nin Estetik Teorisi (1897)
Belinski ve Rasyonel Gerçeklik 15 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1897)
Tarihte Bireyin Rolü Üzerine (1898)
N. A. Nekrasov (1903) Rusça
Bilimsel Sosyalizm ve Din (1904)
İki Cephede: Toplu Politik Makaleler (1905) Rusça
Sosyolojik Açıdan On Sekizinci Yüzyıl Fransız Tiyatrosu ve Fransız Resmi (1905)
Proleter Hareket ve Burjuva Sanatı (1905)
Henrik İbsen (1906)
Biz ve Onlar (1907) Rusça
İşçi Hareketinin Psikolojisi Üzerine (1907)
Marksizmin Temel Sorunları (1908)
Günümüz Filistinizm İdeolojisi (1908)
Tolstoy ve Doğa (1908)
Rusya'daki Sözde Dinsel Arayışlar (1909)
N. G. Çernişevski (1909)
Karl Marx ve Lev Tolstoy (1911)
A. İ. Herzen ve Serflik (1911)
Dobrolyubov ve Ostrovski (1911)
Sanat ve Toplumsal Hayat (1912–1913)
Anavatan Yılı: Toplu Yazıları ve Konuşmaları, 1917-1918, İki Cilt. 1. Cilt; 2. Cilt (1921) Rusça

Gerilim; edebiyat, film, video oyunu ve televizyon türü. Endişe, gerilim ve ajitasyon duyguları bu türün ana öğeleridir. Bu türün ana alt türü psikolojik gerilim türüdür. John F. Kennedy Suikastı sonrası politik gerilim ve paranoya gerilim türleri aşırı popülerlik kazanmıştır. Gerilim filminin en iyi örneklerinden bazılarını gerilim ögesini ustaca kullanan Alfred Hitchcock vermiştir.
Gerilim tarzı seyirciyi bazı ruh hallerine girmeye teşvik eder. Bunlar; yüksek seviyede beklenti veya ümit etme, kararsızlık, anksiyete, endişe, heyecan, gerginlik ve dehşet gibi duygulardır. Red herring ve Cliffhanger gibi edebi teknikler sıklıkla kullanılır. En önemli bilgiyi seyirciden gizlemek, dövüş ve takip sahneleri tüm gerilim alt türlerinde sıklıkla kullanılan metotlardır. Buna rağmen her alt kategori kendi karakteristiğine ve metotlarına da sahiptir.
Suç gerilim alt türünde genellikle; fidye, rehine, silahlı soygun, intikam ve adam kaçırmak gibi metotlar kullanılır. Gizem gerilim alt türünde ise genellikle soruşturma ve polisiye gibi ögeler kullanılır. Psikolojik gerilimlerde; akıl oyunları, psikolojik temalar, sinsice yaklaşmak, hapsedilme/ölüm tuzağı, takıntı ve dehşet saçan kişilik gibi metotlar vardır. Paranoya, işlenmeyen suçtan cezalandırma gibi ögeler ise paranoya gerilim alt türünde kullanım görürler.
Batı dünyasının en eski hikâyelerinden biri Homeros'un Odysseia eseri, gerilim türünün ilk örneklerinden biridir. Bu; kahramanın, kötü adamın hareketlerinin üstesinden gelmesi gerektiğine dair bir gerilimdir.

Gerçeküstücülük ya da sürrealizm, Avrupa'da birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişmiştir. Temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadaistlerin eserlerinden alır. Sürrealizm, aklın kontrolünden kaçan şuur akışının, rastlantıya bağlı ruh durumlarının, düzensiz hayallerin ve rüyaların sanata aktarılmaya çalışıldığı bir edebiyat akımıdır.
1924'te "Manifeste du Surrealisme"i (Sürrealizm Manifestosu) hazırlayan şair Andre Breton'a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Gerçeküstücülük akımı, gerçek dışı anlamında değil aksine gerçeğin insandaki iz düşümü şeklinde bir yaklaşımdır.
Sigmund Freud'un teorilerinden etkilenen Andre Breton için, bilinçdışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğiydi.
Breton’un yanı sıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi söylemleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın imgelerini geliştirmeye" başladılar.
Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.
1925'ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, başka akımlara yönelmeye başladı. Ancak bu akım, resimden, sinemaya, tiyatroya kadar birçok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton'un yanı sıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Artaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char, Federico Garcia Lorca, Salvador Dali, Rene Magritte gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir.

Gerçeküstücü sanat, bunun altında şiir, düz yazı ve resim, üretim aşamasında birçok özgün teknik ve oyun kullanmaktadır. Bunlardan birçoğu özgür hayalgücünü artırmak ve bilincin etkisini azaltmak üzerine kuruludur. Bilinçdışı üretim gerçeküstücülükte merkezdedir.

Otomatizm olarak da bilinen bu teknik, gerçeküstücülüğün en önemli tekniklerinden biridir. Önemli örnekleri şunlardır;

Kendiliğinden çizimin amacı bilinçaltını ortaya çıkarmaktır. El çizim yapılan ortam üzerinde rastgele hareketler yapar. Şans eseri ve/veya hatalar ile bilinçaltı ortaya çıkarılmaya çalışılır.
İlk örneklerini André Masson üretmiştir. Ünlü uygulayıcıları Joan Miro, Salvador Dali, Jean Arp ve Andre Breton'dur. Daha sonraları ressamlar bunu resimlerinde de uygulamışlardır. Elektronik ortamlarda da örnekleri bulunur. Pablo Picasso'da, eskiz ve litografi çalışmalarında bu tarz denemelerde bulunmak istediğini belirtmiştir.
Diğer yandan bu tür çalışmalar ana akım gerçeküstücülük tarafından eleştirilmiştir de. Çizimin doğası ve yapılan hatalardan dolayı hiçbir zaman bilinçdışında kalınamayacağı ileri sürülmüştür; "Masson'a göre kendiliğinden görseller iki farklı aşama içerir, bilinç ve bilinçsiz." 

Kendiliğinden yazın, bilinçli bir süreçten geçmeyen yazma tekniğinin ürünüdür. Bu teknikte yazan kişi yazıya bilinciyle müdahale etmez, akıcı bir şekilde yazar. Daha sonra da yazısı üzerinde düzeltmeler, eklemeler yapmaz. Bazı durumlarda ise yazan kişi trans halindedir.

En eski gerçeküstücü tekniktir. Dadaist kökleri bulunur.

Guillaume Apollinaire tarafından geliştirilmiştir. Kendiliğinden şiire benzer. Şiirde kelimeler ve harfler bir şekli tamamlar, bu şekil şiirin konusuyla ilgili olur.

Max Ernst uygulayıcılarındandır. Tuvale kalın bir boya tabakası sürüldükten sonra boya hala kurumamış iken, üstü folyo türü malzemeyle kaplanır. Malzeme kaldırıldıktan sonra, tuvalde kalan kısım resmin iskeletini oluşturur.

Max Ernst ve Joan Miró'nun uyguladıkları bu teknik, tuvalden kurumuş boyanın kazınmasıyla yapılır.

Farkında olmadan, bilinçsizce cisimlerin formlarını değiştirmektir.
Bu cisimler ataş, kâğıt parçası gibi sıradan şeyler de olabilirler.

Kolaj
Kesip biçme
Yansılama
Üst Özdevim

Gezi yazısı ya da diğer adıyla seyahatname bir yazarın gezdiği, gördüğü yerleri edebi bir üslûpla anlattığı yazı türü. Genellikle yazılan bu tür yazılarda betimleme tekniği kullanılır. Yazarın kendi düşüncesi çok önemli olan bir faktördür Türk edebiyatındaki ilk örneği Seydi Âli Reis'in Mir'atü'l-memalik adlı eseridir. Bu türün Türk Edebiyatı'ndaki en bilinen örneği ise  Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme adlı eseridir.
Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine sahip olmalıdır.
Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plan uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.

Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.
Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Anlattıkları, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
Betimleyici anlatımdan yararlanılır.
Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslûpla anlatılır.
Gezi yazısı görülen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünce içerebilir.
Anlatılanlar hayal ürünü değil gerçektir.
Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır.
Gezi yazıları özneldir.

Evliya Çelebi—Evliya Çelebi Seyahatnamesi
Piri Reis—Kitab-ı Bahriye
Seydi Ali Reis—Mir'at-ül Memalik
Ahmet Haşim—Frankfurt Seyahatnamesi
Mustafa Said Bey—Avrupa Seyahatnamesi
Ömer Lütfi—Ümit Burnu Seyahatname
Abdurrahman Efendi—Brezilya Seyahatnamesi
Mehmed Hurşid Paşa—Seyahatname-i Hudud'u
Nabi—Hicaz Seyahatnamesi
Şirvanlı Ahmed Hamdi Efendi—Şirvanlı Ahmed Hamdi Efendi Seyahatnamesi
Yirmisekiz Mehmed Çelebi—Fransa Sefaretnamesi
Reşat Nuri Güntekin—Anadolu Notları
Ahmed Midhat Efendi—Avrupada Bir Cevelan

İbn Battuta Seyahatnamesi
İbn Fazlan Seyahatnamesi

Doğuya Yolculuk (Gerard de Nerval)
Joseph de Tournefort Seyahatnamesi
İstanbul (Edmondo de Amicis)
İstanbul Seyahatnamesi (Josephus Grelot)
Sultanlar kentine yolculuk (Salomon Schweigger)
Bir oryantalistin doğu seyahatnamesi (Alexander William Kinglake)
Erzurum'a yolculuk (Aleksandr Puşkin)
Şövalye Taitbout de Marigny'nin Çerkesya Seyahatnamesi (Taitbout de Marigny)
İsfahan Seyahatnamesi (Pierre Loti)
Dünyanın hikâye edilişi (Marco Polo)
Seyir defterleri ve keşif yolculukları günlüğü (Kristof Kolomb)
Timur Devrinde Kadis'ten Semerkant'a Seyahatname (Ruy Gonzales de Clavijo)

Biladiye

Mystery, (İngilizce “mystery” kelimesinden gelir; ‘gizem’, “bilmece” anlamına gelir), Türkçede popüler edebiyatta bir türü tanımlamak için kullanılan, aslen İngilizce kökenli bir terimdir. Bu tür, korku ve fantezi unsurların bir karışımı olarak tanımlanabilir; nadiren de olsa bilimkurgu ile bağlantıları da vardır (ör. 1998 tarihli Karanlık Şehir filmi). Mystery türünü karakterize eden unsurlar, özellikle doğaüstü, gizemli ve açıklanamayan unsurlardır.
1990'lar ve 2000'lerdeki gizem dalgasının öncülü olarak genellikle Gizli Dosyalar (1993–2002) televizyon dizisi ve M. Night Shyamalan'ın 1999 yapımı Altıncı His filmi gösterilebilir.

Stop, You're Killing Me! 24 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. is an Anthony Award-winning website that compiles resources for lovers of mystery, crime, thriller, spy, and suspense books.
Mystery Weekly Magazine 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. presents crime and mystery short stories by some of the world's best established and emerging mystery writers.

Sunum sanatları, bireyselleşen sanat veya bütünselleştiren sanat olarak sanat falliyetlerini ikiye ayrımak olasıdır.
Örneğin bir edebiyat eserini kişi kendisi tek başın okuyabilir ve kendi kişisel değerlerine göre değerlendirebilir. Sonuç olarak herkesin bir eserde beğeneceği yön kadar beğenemeyeceği yönlerinde var olduğu ortadadır. Bu açıdan bütünselleştiren sanat eşzamanlı olarak herangibi bir topluluğa veya topluma sunulan sanatlar olarak tanımlandırılır. Örnek vermek gerekirse
Canlı performans gerektiren tüm sahne ve gösteri sanatları
Canlı konserler canlı şiir dinletileri ve canlı performans isteyen tiyatro oyunları ve birer sunum sanatıdır.
Ama sinema veya playback gibi bireysel olarak istenildiği zaman istenildiği gibi tüketilebilinir olan sanatlar türleri topluluk içerisinde bile kullanılsa bunlar sunum sanatına girmez
Sunum sanatı canlı ve karşılıklı iletişime esas olan sahnede gösteri yapılan sanat türlerine verilen bir akademik bir tanımlamadır.

Günlük ya da günce, bir kişinin yaşadıklarını, duygu ve izlenimlerini, tarih belirterek günü gününe anlatmasıyla oluşan edebî türdür. Günlükler her gün yazıldığı için çoğunlukla kısadır. Bu yazılar yazarın yaşamından izler taşır. Anı ile günlük çoğu zaman karıştırılmaktadır. Günlük adından anlaşılacağı üzere; yaşanırken, günü gününe yazılır. Anı ise aradan zaman geçtikten sonra yazılır.

Kişinin başından geçen olayları yaşadığı günde yazıya döker. Samimi bir tür olup yazar dışa vurduğu veya vuramadığı her türlü duygusunu dile getirebilir. Bunun yanı sıra, kaleme alındığı tarihe ışık tutmaları bakımından belge niteliği taşırlar.

Osmanlı tarihinde Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi Sefaretnâmesi gibi günlük ile yakından ilişkili örnekler yer alsa da bu türün modern anlamda ilk örnekleri, Türk edebiyatına Tanzimat Dönemi'nden sonra verilmiştir. Edebiyatımızda Batılı anlamdaki ilk günlük Direktör Âli Bey'in Seyahat Jurnali adlı eseridir. Bunu şair Nigâr Hanım'ın Hayatımın Hikâyesi adlı eseri takip eder. Türk edebiyatında kendine tam manasıyla yer edinmesi Cumhuriyet dönemine rastlar. Bu dönemde Nurullah Ataç, Salah Birsel gibi yazarlar öne çıkmaktadır. 1970'lerden itibaren günlük türündeki eser sayısı dikkate değer biçimde yükselmiştir.

Duygu günlüğü

Güvenilmez anlatıcı, edebiyatta, filmlerde ya da tiyatro oyunlarında güvenilirliği ciddi anlamda riskli olan anlatıcı. Terim, 1961 senesinde Wayne C. Booth'un The Rhetoric of Fiction eserinde ortaya çıkmıştır. Bu tarz bir anlatım yöntemi yazar tarafından belirli nedenlerle seçilmiş olabilir. Bu genelde seyirciyi ya da okuyucuyu kandırmak içindir. Bu tarzda anlatıcı genelde birinci şahıs anlatıcıdır. Aynı zamanda üçüncü şahıs anlatıcının da güvenilmez anlatı olarak kullanıldığı olur.
Bu anlatıcının doğası bazen çok çabuk açığa çıkar. Örneğin; Hikâyenin başında anlatıcı açık bir hataya düşebilir, kuruntulu iddialarda bulunabilir ya da bazen şiddetli akıl hastası olabildiğini kabul eder. Bu anlatım aracının dramatik şekilde kullanımında ise anlatıcı açığa çıkacak gerçeği hikâyenin sonuna kadar erteleyebilir.

Ken Kesey'in ünlü romanı Guguk Kuşu'nda "Şef" Bromden karakteri şizofrenidir. Ve hikâyeyi anlatırken ara ara akli dengesini kaybederek insanların küçülüp büyüdüğü kısımlar anlatır. Bu kısımlarda duvarlar gülmekte ve ortalığı bir sis kaplamaktadır.

Amadeus filminde Antonio Salieri karakterinin yaşlı hali, rakibi Wolfgang Amadeus Mozart'ı öldürdüğünü iddia ettiği için akıl hastanesine kapatılmıştır. Hikâyenin gerçekte var mı olduğunu yoksa sadece Salieri'nin kuruntularından ibaret mi olduğunu bilemeyiz. Hastanede Salieri'nin Mozart'ı öldürdüğüne dair herhangi bir bulgu olmadığından, bu hikâyenin gerçekçiliği özellikle belirsiz kalmıştır.
Yurttaş Kane filminde Charles Foster Kane karakterinin hikâyesi, 5 farklı tanıdığı tarafından anlatıldığından ve hepsinin karakter için farklı görüşleri olduğundan belirsizdir. Bu da Güvenilmez anlatıcı(lar)a güzel bir örnektir.
Raşomon filminde ölen samurayın hikâyesi birçok farklı anlatıcı tarafından anlatılmaktadır. Ve bu anlatıcıların her biri olayları kendi açılarından ya da kendi çıkarlarına göre anlatır. Bazısı anlattığı hikâyede çaldığı eşyayı saptırırken bazısı gururundan dolayı hikâyeyi kendini şereflendirecek şekilde anlatır. Bu anlatım tarzı Raşomon etkisi olarak Karl G. Heider tarafından incelenmiştir.
Olağan Şüpheliler filminde masum görünen ayağı sakat "Roger 'Verbal' Kint" karakteri hikâyeyi film boyunca kendini temize çıkaracak şekilde anlatır. Onu sorgulayan polis memuru ise onun anlattıklarına güvenmiyordur. Lakin mecburen onu serbest bırakırlar. Filmin sonunda Kint karakterini lüks bir arabayla şehir içinde kaybolurken izleyici onun ayağının sakat olmadığını anlar.

Martin Amis - Time - Arrow
Emily Brontë -  Uğultulu Tepeler
Angela Carter -  Wise Children
Geoffrey Chaucer -  Canterbury Hikâyeleri
Wilkie Collins -  The Moonstone
Bret Easton Ellis en belirgin eseri, Amerikan Sapığı
William Faulkner -  The Sound and the Fury
F. Scott Fitzgerald -  Muhteşem Gatsby
Ford Madox Ford -  The Good Soldier
Kazuo İshiguro -  When We Were Orphans
Henry James -  Yürek Burgusu
James Lasdun -  The Horned Man
Anita Loos -  Gentlemen Prefer Blondes
Vladimir Nabokov -  Pale Fire
Vladimir Nabokov - Lolita
Salman Rushdie -  Geceyarısı Çocukları
Robert Shea & Robert Anton Wilson -  The Illuminatus! Trilogy
Gene Wolfe'nin en belirgin eseri The Book of the New Sun ve The Fifth Head of Cerberus
Güvenilmez bakış açısından ya da açılarından anlatılan filmler;

Amarcord, yönetmen Federico Fellini
Big Fish, yönetmen Tim Burton
Dr. Caligari'nin Muayenehanesi, yönetmen Robert Wiene
Fight Club, yönetmen David Fincher
Kahraman (2002), yönetmen Zhang Yimou
Akıl Defteri, yönetmen Christopher Nolan
Rashomon, yönetmen Akira Kurosawa 
Stage Fright, yönetmen Alfred Hitchcock
The Usual Suspects, yönetmen Bryan Singer

Haiku (Japonca 俳句, Türkçesi eğlenceli mısra) bugün tüm dünyada meşhur olan geleneksel bir Japon şiir türüdür. Dünyanın en kısa şiir türü sayılır.
En önemli haiku şairleri arasında Matsuo Bashō (1644-1694), Yosa Buson (1716-1783), Kobayashi Issa (1763-1827) ve Masaoka Shiki (1867-1902) gösterilebilir. Bashō öğrencileriyle Haikai şiirini yenilemiş ve ona ciddi bir edebiyat saygınlığı kazandırmıştır. Shiki modern Haiku'nun kurucusu sayılır. Aynı zamanda Haiku kavramının (Haikai veya Hokku karşısında) yerleşmesini sağlayan da o olmuştur.
Japon Haiku'ları çoğunlukla 5-7-5 ölçülü üçlü kelime öbeklerinden oluşup kelimeler sütun halinde yan yana sıralanır. Haiku'nun vazgeçilmez bir unsuru da somutluğu ve halihazıra olan bağlantısıdır. Bilhassa geleneksel Haikular Kigo ile mevsimlere imada bulunurlar. Temel özellikleri olarak okuyanın kendi tecrübesiyle tamamladığı bitmemiş, açık metin karakteri de gösterilebilir. Metinde her şey söylenmezken duygular nadiren isimlendirilir ve bunların şiirde yer alan somut şeyler ve bağlamdan çıkarılmaları lazım gelir.
Modern Haiku ekolleri tüm dünyada sadece geleneksel şekilleri değil, aynı zamanda bazı metin biçimlendirme kurallarını da sorgulayıp yeni yollar bulmaya çalışıyorlar.

Japon şiiri hece ölçüsünden ziyade niceliğe bakar. Geleneksel örneklere göre bir Haiku her biri beş, yedi ve beş Japon ses birimi olan üç kelimeden müteşekkil birer mısradan oluşur: 5-7-5.
Bir Japon hecesi, kısa sesli ve sonu açık bitiyorsa bir birim taşır. Uzun sesler iki birim taşır. Hece sonunda n harfi veya çift sessiz varsa da tek birim gelir. Saf Japonca kelimelerin çoğu tek birimli hecelerden oluşur. Çoklu birimi olan heceler genelde Sino-Japon kökenlidir.
Mesela:
Nippon wa bir Haiku'nun ilk hecesidir ve aşağıdaki gibi beş birimden oluşur:

Ni + p + po + n + wa

905 yılında yazılmış Kokinshu'da (eski ve yeni şiirler derlemesi) şu alıntı yer alır:

Japon şiirinin tohumu insan kalbidir ve ondan kelimelerin sayısız yaprakları yeşerir. İnsanlar hayatta birçok şeyi kavrarlar: sonra da hislerini, görüp duyduklarından aldıkları resimlerle ifadeye çalışırlar.
Dietrich Krusche geleneksel Haiku'nun kuralları arasında şu prensipleri zikreder: Haiku somuttur. Haiku'nun konusu insan tabiatının dışındaki bir tabiat cismidir. Bir defalık bir durum veya olay tasvir edilir. Bu durum veya olay şimdi oluyormuş gibi gösterilir. Haiku'da mevsimlere bağlantı bulunur.
Mevsimlere bağlantı Japonya'da genelde belli bir mevsimle irtibatlandırılan özel kelimeler veya deyişler anlamındaki Kigo ile sağlanır.
Gösterilen şeyler yaşanmış anların ve bunlara bağlı duyguların temsilleridir. Tabiat ruhu yansıtır. Nesneler temsili ve semboliktir. Örnek bir imaj: Düşen yapraklar, Çağrışımı: Güz, Duygu: Melankoli. Diğer taraftan bazı yazarlar daha kapsamlı, kültüre has bir sembolizmin olabileceğini belirtmektedir. Mesela Bodmershof aşağı düşmekte olan yağmuru ölümün, evi dünyevi vücudun sembolü olarak görür.
Samuraylar, Japoncası jisei olan, ölüm Haikusu ismi verilen şiirler yazmışlardır.
Birçok Haiku kaligrafik şekilde gösterilir. Hece sayısı Japoncada, Türkçedeki kafiyeler gibi akılda kalıcı bir ritim bırakır.

Haiku'nun akrabası olarak geleneksel 5-7-5 veya 7-7'li hecesi olan Tanka ve Tankalar zinciri olarak görülebilecek Renga türleri vardır. Başlangıçta çok sayıda şair Tanka'yı tuluat yaparak sosyal vesilelerde yazıyorlardı. İlk şair Hokku'yu (üst kıta, 5-7-5), ikinci şair de Matsuku'yu (alt kıta, 7-7) yapıyordu. Bu tür ortaklaşa şairlik Waka (cevap şiiri) olarak da anılıyordu. Sonraları daha büyük cemiyetlerde 36 kıtalı Kasen gibi büyük zincirleme şiirler de meydana geldi.
13. yüzyılda ilk defa Hokku'nun başlı başına bir şiir türü olarak diğerlerinden ayrıldığına dair belgeler bulunmaktadır. Sonraki zamanlarda Hokku, saray erkanı ve Samuraylar arasında şaka ve nükte şiiri olarak sevilir oldu. 15. yüzyıl itibarıyla Hokku, Tanka'nın yanında müstakil bir şiir türü olarak yerleşmeye başladı. Henüz konusu öncelikli olarak kelime ve imajlarla oynamaktı.
16. yüzyılda Edo Devri'nin başlamasıyla, bugün klasik Haiku olarak nitelediğimiz tür ortaya çıktı. Edo Devri'nin bazı özellikleri bunun şartlarını hazırladı. Toplumda feodal bir sınıf ve statü sistemi hakimdi. Buna ilaveten Japonya neredeyse tamamen dışa kapanmıştı. Böylelikle kendi içinde kapalı, görünürde değişmez bir dünya oluşmuştu. Bu tam tanımlı değerler ve semboller sistemi sayesinde şairler ve alımlayıcılar yüzyıllar boyu müşterek, sınırları net çizilmiş bir anlayış zeminine sahip oldu. Değişiklikler sadece detaylarda vuku buluyordu.
Günümüzde Matsuo Bashō (1644–1694) ilk büyük Haiku şairi sayılmaktadır. Kurbağa Haikusu dünyanın belki de en çok alıntılanan Haiku'sudur.

Aynı zamanda Buson ve Kobayashi Issa da büyük Haiku şairlerindendir. Issa bazen geleneksel 5-7-5 formunu bozmuştur. Haiku'nun artan sofistikeleştirilmesine bir red mahiyetinde olan eserlerinin temelinde mizahla karışık derinden bir insan ve mahlukat sevgisi varmış gibi görünür:

Haiku kavramının ilk ne zaman kullanıldığı bilinmemektedir. Haikai no Renganın haisi ve hokku kavramının kusundan ortaya çıkmış olması muhtemeldir. Genel bir yaygınlığa Haiku şiirinin yenileyicisi Masaoka Shiki (1867-1902) sayesinde kavuşmuştur.
Masaoka Shiki'den sonra Haiku şiiri iki istikamete dağılmıştır. En önemli iki öğrencisi Takahama Kyoshi (1874-1959) ve Kawahigashi Hekigotō (1873-1937) Japon Haikusu'na etkisi bugüne kadar süren belirleyici bir hareket vermişlerdir. Hekigotō, Shiki'nin reformlarını devam ettirmiş ve yeni formlar denemiştir. Kyoshi bu tecrübelere karşı bir hareket olarak "geleneksel Haiku'yu" keşfetmiştir. Kyoshi'nin gözle görülür etkisi bugün bile Japonya'da "geleneksel Haiku'nun" yaygınlığında kendini göstermektedir. Kyoshi Ekolü'nden çok muteber şairler çıkmıştır (Mizuhara Shuōshi (1892-1981)). Hekigotō hareketinden ise Haiku'nun serbest şekli gelişmiştir. Ippekiro Nakatsuka (1887-1946), Ogiwara Seisensui (1884-1976), Ozaki Hōsai (1885-1926) ve bilhassa Japonya'nın en çok okunan Haiku yazarlarından olan Taneda Santōka (1882-1940) gibi önemli şairler bu çizgiden gelmektedir.
Günümüz (gendai) Japon Haikusu'nun da köklerinden biri buradadır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Japon aşırı milliyetçiliği tecrübeleri sebebiyle liberal bir Haiku hareketi ortaya çıkmıştır. Takahama Kyoshi'ye uyarak "Geleneksel Haiku" kurallarına riayet etmeyen shinkō haiku undô (yeni çıkan Haiku hareketi) Haiku şairleri takibe uğramış, tutuklanmış ve işkence görmüş, dergileri de yasaklanmıştır. Takahama Kyoshi'nin kendisi savaş sonrası baş sorumlu olarak görülmüştür. Kyoshi, istihbarat servisinin altında çalışan kültürel faaliyetleri denetlemek için devletin propaganda teşkilatı olan "Japon Edebiyatı Vatansever Cemiyeti"nin (Nihon bungaku hōkoku kai) Haiku bölümü başkanıydı.
Bugünkü Gendai Haiku hareketinde karşılıklı müsamaha içinde olan muhtelif şair pozisyonları bulunmaktadır. Bazı şairler 5-7-5 kalıbında, bazıları sadece mevsim kelimesinde devam ederken, yine bazıları da ikisini birden reddetmektedir.

Edo Devri
Matsuo Bashō (1644–1694)
Yosa Buson (1716–1783)
Kobayashi Issa (1763–1827)
Meiji Devri'nden Beri
Masaoka Shiki (1867–1902)
Kawahigashi Hekigotō (1873–1937)
Takahama Kyoshi (1874–1959)
Taneda Santōka (1882–1940)
Ozaki Hōsai (1885–1926)
Mizuhara Shūōshi (1892–1981)
Yamaguchi Seison (1892–1988)
Saitō Sanki (1900–1962)
Hino Sōjō (1901–1956)
Yamaguchi Seishi (1901–1994)
Nakamura Kusatao (1901–1983)
Ōno Rinka (1904–1982)
Katō Shūson (1905–1993)
Furusawa Taiho (1913–2000)
Suzuki Masajo (1906–2003)
Mori Sumio (1919–2010)

Japon Haikular normalde Hiragana, yani anlamı spesifikleştiren işaretler olmadan sesleri saf halinde veren bir yazı ile yazılır. Meşhur bir Haiku örnek verilecek olursa:

Ayrıca Haiku Japoncada genelde satırlara bölünmez, yani bu Haiku bu durumda şöyle yazılır:

ひるからはちとかげもあリくものみね
Japoncadaki eşanlamlı kelimelerin çokluğu bu şiirin tamamen farklı iki şekilde anlaşılmasını sağlar ki bu aşağıdaki Kanji'yle yazılan kısımda anlaşılırken bundan bilinçli olarak vazgeçilmesiyle açıkta da bırakılabilmektedir:

Bu nevi çok anlamlılıkların cazibesi neredeyse sadece Japon dilinde verilebilir, başka dilde benzer bir uyarlama mümkün değil gibidir.

Dietrich Krusche (Hrsg.): Haiku. Japanische Gedichte. Dtv, München 2002, ISBN 3-423-12478-4.

Reginald H. Blyth: A History of Haiku. Hokuseido Press, Tokio 1976-1977.
From the beginnings up to Issa. 1976.
From Issa to the present. 1977.
Andreas Wittbrodt: Hototogisu ist keine Nachtigall. Traditionelle japanische Gedichtformen in der deutschsprachigen Lyrik (1849–1999). Vandenhoeck & Ruprecht, Göttingen 2005, ISBN 3-89971-257-9.
Annika Reich: Was ist Haiku? Zur Konstruktion der japanischen Nation zwischen Orient und Okzident. Reihe: Spektrum. Berliner Reihe zu Gesellschaft, Wirtschaft und Politik in Entwicklungsländern, Bd. 73, Lit-Verlag, Hamburg 2000.
Günter Wohlfart: Zen und Haiku. Philipp Reclam jun., Stuttgart 1997, ISBN 3-15-009647-2.
Arata Takeda: Überschwang durch Überschuss. Probleme beim Übersetzen einer Form – am Beispiel des Haiku. Eine theoretische Überlegung und ein praktischer Vorschlag. In: arcadia. 42/1 (2007), S. 20–44 (Nachdruck in: Sommergras XXI, 83 (2008), S. 4–33.)

[1]

Hatalı başkahraman, kurguda, romanın konusunun daha sarsıcı ve unutulmaz olabilmesi için, izleyicileri önyargılarla kandırarak yapılan edebî bir tekniktir. Bu teknikte bir karakter kurgu boyunca izleyiciye başkahramanmış gibi gösterilir ve sonradan aslında öyle olmadığı anlaşılır. Başlangıçta izleyici tarafından, sunulan karakter kurgunun ana karakteri sanılır ve ilerleyen kısımlarda genellikle bu yaratılan karakter öldürülerek (şok yaratabilmek veya kurguda kırılma noktası oluşturabilmek için) aslında bu yaratılan karakterin başkahraman olmadığı gösterilir. Bazen de yaratılan karakterler arasında sadece rolleri değişerek şaşırtma yapılabilir. Kurgu da ilk başta başkahraman sayılan kişi daha önemsiz bir role düşer ve kurgudan ayrılır ya da daha etkili bir şaşırtmayla öncesinde baş kahraman sanılan kişi sonrasında izleyicinin karşısına baş düşman olarak çıkartılabilir.
Birden fazla kahramanı olan kurgularda özellikle hikâyenin ilerleyen kısımlarında kahramanlardan birisinin ölmesi hatalı başkahraman yaratma tekniği ile aynı şey değildir. Bu teknikte izleyiciyi şaşırtma esastır ve izleyici bir karakterin esas görevine yoğunlaşmışken genellikle daha öncesinde çok da ortaya çıkmamış başka bir karakterle rol değiştirmesi sayesinde seyirciyi yanıltma amaçlanır.

Filmlerde değişik teknikler kullanılarak bir karakter başkahramanmış gibi gösterilebilir. Mesela star gücü çok etkili bir yöntemdir. Seyirciler genellikle filmdeki en büyük ismin en önemli rolü oynayacağına inanırlar. Yakın çekimlerin bolluğu da seyircinin bilinçaltında hatalı başkahraman yaratabilmek için kullanılan metotlardan biridir. Genellikle filmin yıldızı diğer oyunculardan daha uzun ömürlü ve daha fazla yakın çekim alan kişi olacaktır. Fakat bu metot filmin sonlarına kadar nadiren devam eder. Bu yöntemlere alternatif olarak, hatalı başkahraman seyircilere, asıl kahramanların yaşadıklarını anlatan kişi olarak da seçilebilir.

Hatalı başkahramanın en önemli örneği Janet Leigh'ın Alfred Hitchcock'un Sapık filmde Marion Crane rolüyle ana karaktermiş gibi filme başlaması verilebilir. Filmin akışında Marion'un ölümüyle meydana gelen cinayet, Bates karakterinin başına kötü adam olabilmesi için çok daha beklenmedik ve şok edici gelişmeler sarar. Hitchcock, Janet Leigh ile hatalı başkahraman olarak başlayan ilk sahnelerin etkisini hissettiğinden dolayı, filmin tiyatro gösterimlerinde, tiyatro sahiplerine "geç giriş kabul edilmez" politikasını uygulamalarını mecbur etti.
Sapık filmiyle aynı yıl çıkan, Michelangelo Antonioni'nin Macera isimli filmi başlangıçta Anna karakterini baş karakter olarak verdi. Anna sevgilisi Sandro ile birlikte birkaç arkadaşını da yanlarına alarak yat turuna çıkarlar ve daha filmin 25. dakikasında hatalı başkahraman olan Anna kaybolur. Filmin bu noktasında seyircinin dikkati Anna'nın başına gelenleri bulmasında Sandro'ya yardımcı olan Claudia karakterine kayar. Sandro bu çelişkili seyahatte  Claudia'ya karşı bir şeyler hissetmeye başlar ve zamanla kurtarma çalışmalarından ilgisizleşerek kendi dünyalarına dönen arkadaşlarının da etkisiyle başlangıçta ana karakter olarak verilen Anna'nın esrarengiz kayboluşunun sebebi hiçbir zaman çözülmez. Film ana karakteri kurtarmadığından veya kaybolmasındaki sır perdesini çözmediğinden dolayı Anna karakteri hatalı başkahramandır.

HBO'nun 2011 yılında izleyiciye sunduğu George R.R. Martin'in "Buz ve Ateşin Şarkısı" kitabından uyarlanan Game of Thrones dizisinde Stark Hanesi'nin başı Eddard "Ned" Stark ilk sezon boyunca seyirciye ana karakter gibi sunulduktan sonra sezon finalinde çocuk-kral Joffrey Baratheon'un ani karar değişikliği sonucunda karakter ölür ve hikâyeden çıkarılır.

Protagonist
Baş düşman
İkincil oyuncu

Decoy Protagonist 8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Rüya ya da düş, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların ve deneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar hâlen esrârını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. Rüyaların bilimsel incelenmesi oneiroloji adını alır.

"Rüya" sözcüğü Türkçeye Arapça رؤيا (ruˀyāˀ) kelimesinden geçmiştir ki bu kelime رَأَى (raˀā), yani "görmek" kökünden gelmektedir.
Düş sözcüğüyse Öz Türkçe bir kelime olup Uygurca Maniheist metinlerde tül, Kaşgarlı Mahmud'un Divân-ı Lügati't-Türk'ündeyse tǖş şeklinde ortaya çıkmıştır. "Tǖş" kökü, zaman içerisinde anlam kaymasına uğramış, daha eskiden "durmak" anlamına gelirken anlamı "dinlenmek, öğle uykusu" şeklinde evrilmiş, "rüya" anlamına evrilmesi de oradan olmuştur. "Düşünmek" fiilinin kökü de bu kelimeden gelmektedir.

Rüyaların gerek tahminlere konu oluşturması bakımından, gerekse ilham kaynağı olması bakımından uzun bir geçmişi vardır. Tarih boyunca insanlar mesaj taşıdığına inandıkları rüyalardan anlamlar çıkarmaya çalışmış ve rüyalar aracılığıyla gelecek hakkında tahminlerde bulunmuşlardır. Rüyalar, fizyolojik açıdan uyku sırasındaki nöral süreçlere bir tepki ya da yanıt olarak tanımlanır, psikolojik açıdan bilinçaltının yansımalarıdır, maneviyat açısından ise en azından bazı rüyalar ya gelecek hakkında ya da başka bir konu hakkında (uyarı, yardım vs. amaçlı) haber içeren, ilahî âlemden gelen mesajlar olarak kabul edilmişlerdir. Birçok kültürde ilahî âleme danışmak ya da bir konu hakkında bilgi edinmek üzere istihare yöntemlerine başvurulduğu görülür.

Rüya yorumları Eski Mısır, Yunan ve Asur toplumlarında büyücüler ve kahinler tarafından yapılmıştır. Eski Mısır'da bu görevi yerine getiren kahinler, insanları rüyaları konusunda uyardığına inandıkları Tanrı Serapis adına yapılan tapınaklarda oturmuşlardır. Rüya tabirleri ile ilgili ilk eserlerin Asurlular tarafından yazıldığı bilinmektedir. M.Ö. 2000 yılına ait bir Mısır papirüsü ise 200'e yakın rüya tabirini içermektedir. Bu eser günümüzde British Museum'da muhafaza edilmektedir. Rüya konusunun işlendiği görülen eski metinlerden biri de Asurbanipal Ninova'sının büyük kütüphanesine aittir. Bu eser sonradan Arapçaya çevrilmiştir.
Eski Yunan mitolojisinde Hypnos'un (uyku) ve Nyx'un (gece) oğlu Morfeus “düş”leri ifade eder; kendisine uçma ve aynı anda her yerde olabilme olanağını sağlayan kanatlarını hızla, fakat sessizce çırparken temsil edilir. Uykudaki insanları bir haşhaş çiçeğiyle okşayarak onların rüya görmesini sağlar. Ölümlülere sırları açıklama üzere gönderilir. Morfeus uykuda ifşa olan “biçim”i ifade eder, çünkü arzu ettiği biçmi alabilen bir varlıktır. Geceleyin bir tür yolcu sayılabilecek uykudaki kişi yeraltı âlemindeki nehirlerden Styx’in veya Mnemosyne nehrinin (hatırlamayı sağlayan) ya da Lethe nehrinin (unutmaya neden olan) sularından içebilir ve Hypnos bıraktığında kişi uyanır. Bir başka eski Yunan geleneğine göre rüya ilahı Oneiros'tur, günümüze diğeri kadar ünlü olarak gelmemişse de, adı, “rüya” anlamına geldiğinden, rüya terminolojisinde (oneiromansi, oneiroloji vs.) sıkça kullanılmıştır.
Eski Yunan kültüründe rüya ile ilgilenmiş ünlü isimlerden biri tıbbın babası olarak anılan İyonyalı hekim Hipokrat’tır (d. M.Ö. 460 - ö. M.Ö. 377). “Uyku hali vasıtasıyla insan vücudundaki hastalıkları önceden bilme” ya da “Hipokrat’ın Sağlık Bilgisi Kitabı” adlı çalışması bazı rüyaların çeşitli hastalıklar ile ilgili olabileceği düşüncesi üzerine kuruludur. Hipokrat’a göre rüyalar kişinin sağlık durumunu önceden haber verici nitelikte olabilmekteydiler. Hipokrat ayrıca “rüya anahtarları” denilen sembolik kalıplarla kodlanmış olduğu düşünülen rüyalardaki verilerin “haberci” değerleriyle ilgili rüya yorumları üzerinde çalışmıştır. Rüyalar hakkındaki bir başka çalışma Aristo’nun “Rüyalar” adlı kitabıdır. Antik çağda rüyaların yorumlanması konusunda en tanınmış isimlerden biri oniromansi uzmanı Efesli Artemidorus’tur.

Honorius ve Arcadius döneminde (395–423) yaşayıp, eserler vermiş olan Romalı dilbilgisi uzmanı ve neoplatonist filozof Ambrosius Theodosius Macrobius çalışmasında rüyaları şöyle sınıflandırmıştır:

İnsomnium: Korku, kaygı gibi manevi hallerle ilgili veya yemek, içmek yoluyla vücuda alınan maddelerden kaynaklanan rüyalar.
Visum ya da phantasma: Yarı-uyku rüyaları.
Oraculum: Kehanete ilişkin rüyalar.
Visio: İlahî kaynaklı peygamberane rüyalar.
Somnium: Bilmecemsi rüyalar.
Papalığın 590’da rüyaları ilahî ve şeytani olarak ayırt etmesinden sonra oniromansi yasaklanmıştır. Kimi araştırmacılara göre, bu ayrımın aşılmasında 12. yy.’daki bir Cistercian keşişi olan Alcher de Clairvaux tarafından kaleme alınan « Ruh ile Can » (Liber de spiritu et anima) adlı eser bir dönüm noktası olmuştur. Bu eserde rüyalar Macrobius’un sınıflandırmasına benzer şekilde şöyle sınıflandırılmıştı:

İnsomnium: Hiçbir yararı olmayan alelade rüya.
Phantasma: Uykunun ilk evresinde ya da uyku-uyanıklık arasında görülen hayali görüntüler ve kabuslar.
Oraculum: Tanrı tarafından vazifelilere gönderilen rüya.
Visio: Açık peygamberane rüya.
Somnium: Yorum gerektiren rüya.

Rüyalardan bazılarının ilahî kökenli oldukları inanışı çok yaygın bir inanıştır. Orfecilikte ve Pisagor ekolünde insanın semavi âlemle ilişkisinin ancak uyku sırasında gerçekleşebildiği öğretilmekteydi. Orta Çağ’daki Yahudi ve Arap yazarlarının eserlerinde de benzer öğretiler görülmektedir. Haberci (salih) rüyalar konusunu işlemiş İslam bilginlerinden biri İbn-i Haldun’dur (d. 1332 – ö.1406). Oniromansi alanında Babil kültürünün eski Yunan kültürüne kıyasla daha ileri bir düzeyde bulunduğu söylenebilir. Sami dillerini konuşanlar özellikle "peygamberane rüya"yı iyi bilmekteydiler. Ayrıca Musevilik’te rüyalarla ilgili, hatovat chalom denilen geleneksel bir uygulama bulunur. (Hatovat chalom adının sözcük anlamı “hayırlı ya da iyi rüya görme”dir.)
Somnium denilen rüyalar ile visio denilen vizyonlar (rüyet) Eski Ahit’te ve Yeni Ahit’te önemli bir yer işgal ederler. Görme organının yardımı olmaksızın oluşan vizyonlarda, gelen tesirlerin kişinin şuurundaki imajlara bürünerek algı alanında görüntü oluşturması söz konusudur. Yeni Ahit’in sonundaki, Yuhanna'nın Vahyi adıyla bilinen kısım, vizyon tarzında alınan kutsal metinlerin bilinen örneklerinden biridir.
Musevi bilgin Musa ibn Meymun’a (1135-1204) göre, melek vasıtasıyla olsa da olmasa da ve yol ve araçlardan söz edilse de edilmese de, peygamberlere tüm ifşa olunanlar onlara vizyon olarak nakledilmiştir. Ona göre "vahiy" vizyonda içerilmiş haldedir ve peygamber "uyanık şuur hali"ne geçer geçmez mânâsını sezer. Peygamber olmayan bizler ise uyanınca rüyamızı birine anlatır ve onun yorumuna gerek duyarız. Uyku ya da trans denilen hal, cismani duyulardan yalıtılmış olma imkânı sağlamaktadır. İlahi tesirin alınabilmesini İbn Meymun böyle açıklar.
İslam bilgini İbn-i Haldun’a (1332-1406) göre esas olarak iki tür rüya vardır. Bunlardan biri ilahî varlığın kuşku götürmez vahyi olan "salih rüya"lardır; derhal uyanmayı zorunlu kılarlar ve kişide öylesine derin bir iz bırakırlar ki, kolay kolay unutulamazlar. Diğer gruptakiler ise  hatırlanması için çaba harcanılan ve yorumlanmak ihtiyacındaki olağan rüyalardır. Eski Ahit’teki Yusuf’un rüyası (Tekvin, Bap-41’de) bu tip rüyalara bir örnek oluşturur. İbn-i Haldun’a göre aracı melekler vasıtasıyla aktarılanların yorum gerektirmesine karşılık, doğrudan doğruya gelen "salih rüya"lar yorum gerektirmeyecek derecede açık olurlar. Muhyiddin İbn Arabi’ye göre de, veliler bilgilerini, peygambere vahyi getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar. İlham, söz veya yazı (İng. inspirational writing) tarzında dışarı yansıdığında vahiy (İng. revelation) adını alır.
Hristiyanlık’ta kutsal kitapları "haberci rüya" örnekleriyle zengin olmasına karşılık, 6. yy. sonlarından itibaren rüyalara temkinle yaklaşıldığı ve Batı'da okültistler ve gizli tarikatlerin engizisyondan gizli olarak yürüttükleri çalışmalar hariç tutulursa, 12. yy.’a kadar rüyalar üzerinde pek fazla bir çalışma yapılmadığı görülür. Bu tutumun kökeninde başında Papa Gregory I’in (540–604) bulunduğu papalığın rüyaların bir kısmını şeytani olarak değerlendirmesi bulunmaktadır. Gregory I, 590 yılında rüyaları üç gruba ayırmıştır: Yiyecek ve açlıktan kaynaklananlar, şeytan ya da cin (İng. demon) kökenli olanlar ve ilahî kökenli olanlar.

Kuran’da rüya hakkında çok fazla bilgi verilmez, rüyaya Kur'an'da özellikle Yusuf Suresi’nde yer verilir. Rüya sözcüğü Saffat ve Fetih surelerinde de kullanılır.
İslam peygamberi Muhammed'in rüya hakkında şu hadisleri rivayet edilir:

Buharî'nin kaydettiği bir hadiste ”Zaman yaklaşınca mü'minin rüyası neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü'minin rüyası, peygamberliğin kırkaltı cüzünden bir cüzdür." denir. Buharî'nin rivayetinde şu ziyade vardır: "Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz."
Ebu Hüreyre’nin naklettiği bir hadiste “artık yeryüzünde müjdeleyicilerden başka, peygamberlikten hiçbir şey kalmadı; müjdeleyiciler (mübeşşirât) güzel rüyalardır” denir.
Bir başka hadiste de mealen “Peygamberlere ilk önce gelen, kalpleri alışıp yatışıncaya kadar, uykularında olur. Bundan sonra vahiy indirilir” denir.
İslam peygamberi Muhammed'in ve sahabelerinin gördükleri birçok rüyanın (prekognitif rüya) gerçekleştiği bilinmektedir. Tasavvufiî menkıbelerin çoğu rüyalara dayanır. Mürşidler rüya yoluyla ölen insanların ahiret durumları hakkında da bilgi verebilirlerdi. Allah insanların Levh-i Mahfuz'daki durumlarına muttali 

Hermenötik, hermeneutik (/ˌhɜːrməˈnjuːtɪks/) veya yorumsamacılık, yorumlama teorisi ve metodolojisidir. Özellikle İncil metinleri, bilgelik edebiyatı ve felsefi metinlerin yorumlanması ile ilgilidir. Bir süre sonra terim teolojik sahanın dışına çıkmış ve daha genel anlamda yorum araştırmalarıyla ilgili felsefi bir disiplin haline gelmiştir. Hermenötik (Hermeneutics) sözcüğü bir metnin içrek (ezoterik) anlamının bulunması, bir metnin asıl maksadının anlaşılması anlamlarında kullanılmaktadır ve yorum ilmi olarak kabul edilir. Doğrudan kavrayış başarısız olduğunda kullanılan yorumlayıcı ilke veya yöntemlerden daha fazlasıdır; anlama ve iletişim sanatını içerir. Saltık ve nesnel olması gereken bir bilim dalına (felsefeye) böyle bir kuram getirmek bazı felsefeciler tarafından mantık dışı bulunmuştur.
Modern hermenötik sözlü ve sözlü olmayan iletişimi semiotik, varsayımlar ve ön kabulleri içerir. Hermenötik, beşeri bilimlerde, özellikle hukuk, tarih ve teolojide geniş bir şekilde uygulanmıştır.
Hermenötik başlangıçta kutsal yazıların yorumu veya tefsirine uygulandı ve daha sonra genişletildi.
Hermenötik ve tefsir (exegesis) terimleri bazen birbirinin yerine kullanılır. Hermenötik, yazılı, sözlü ve sözlü olmayan iletişimi içeren daha geniş bir disiplindir. Tefsir, öncelikle metinlerin kelime ve gramerine odaklanır.

Hermenötik, Yunanca Grekçe: ἑρμηνεύω kelimesinden türetilmiştir. (hermēneuō, "tercüme et, yorumla") Grekçe: ἑρμηνεύς (hermeneus, "tercüman, tercüman"), etimolojisi belirsiz (RSP Beekes (2009), Yunan Öncesi bir kökene işaret ediyor). Teknik terim Grekçe: ἑρμηνεία (hermeneia, "yorumlama, açıklama") felsefeye esas olarak Aristoteles'in Grekçe: Περὶ Ἑρμηνείας adlı eserinin başlığı aracılığıyla girmiştir. Batı geleneğinde dil ve mantık arasındaki ilişki kapsamlı, açık ve biçimsel bir şekilde ele alınır:

"Hermenötik"in erken kullanımı onu kutsalın sınırlarına yerleştirdi. Bir ilahi mesaj, doğruluğuna ilişkin kesin bir belirsizlikle alınmalıdır. Bu muğlaklık bir mantıksızlıktır; mesajın alıcısına uygulanan bir tür deliliktir. Yalnızca rasyonel bir yorumlama yöntemine (yani bir tefsir bilimine) sahip olan kişi mesajın doğruluğunu veya yanlışlığını belirleyebilir.

Antik Yunan tanrısı Hermes, yer (insanlar) ile gök (tanrılar) arasında bağ kurucu ve yeryüzünde yukarının (tanrısal olanın) yorumcusu (hermesneuta) olarak kabul görmekte idi. Halk etimolojisi göre “Hermenötik” denilen bu kelime kaynağını Hermes'in bu fonksiyonundan alır. O Tanrılar ve tanrılar ile insanlar arasında arabulucu olmasının yanı sıra, ölümden sonra ruhları yeraltı dünyasına götürürdü.
Hermes ayrıca dil ve konuşmanın mucidi, tercüman, yalancı, hırsız ve düzenbaz olarak kabul edilmişti. Bu roller, Hermes'i hermenötik için ideal bir temsili figür yapar. Sokrates'e göre, kelimeler açığa çıkarma veya gizleme gücüne sahipti ve belirsiz bir şekilde mesajlar iletebilirdi. Yunan görüşünde gerçeğe ya da yanlışa götürebilecek işaretlerden oluşan dil, ilettiği mesajları alanların huzursuzluğundan zevk aldığı söylenen Hermes'in özüydü.

Batı dünyasında metnin yorumu bilgisi anlamında hermenötiğin iki kaynağı vardır: İlki İskenderiye'deki Antik Yunan retorikçilerinin metin araştırmaları diğeri de Helenistik kültürle çağdaş olan Kitab-ı Mukaddes'in Kilise Babalarına ve Yahudi Midraşik
 yorum geleneğidir.
Yorumsamacılığın önemli isimlerinden Gadamer'e göre, insan davranışını anlayabilmek için, bu davranışın anlamını yorumlamak gerekir.
İnsan davranışları, doğa olayları gibi yasalarca yönetilen ya da neden-sonuç ilişkisi ile açıklanamaz. Örneğin, bir trafik kazasında, yaralanan kişinin bilerek mi arabanın önüne atladığı yoksa dikkatsizliği nedeniyle mi yaralandığı davranışına yüklediği anlam ile ortaya çıkar ve iki durum da sosyal bilimler açısından farklı anlamlar taşır.
Yorumsamacılara göre, doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasında farklılıklar vardır. Doğa olaylarını, anlamdan yoksun şekilde olaylar arasındaki ilişkileri yasalar şeklinde açıklamak mümkündür.
Yorumsal yaklaşım özellikle sosyal bilimlerin konusu olayların öznelerinden algılayışından bağımsız anlaşılamaması üzerine kuruludur. Sosyal bilimci belirli kültürel, tarihsel, ideolojik etkilerin altında olduğunu kabul etmeli ve onlara eleştirel yaklaşmalı, olumlu ve olumsuz yönlerini değerlendirebilmedir.
Yorumsamacılar, toplumsal olayları açıklamada öznelerin düşünsel süreçlerine ağırlıklı yer verdikleri ve öznelerin dışında işleyen süreçleri göz ardı ettiği için eleştirilmiştir. Oysa öznelerin yaklaşımları ideolojik olabilir. Öznelerin eylemleri amaçlanmayan sonuçlara yol açabilir.

Tora'nın yorumlanabileceği ilkelerin özetleri, en azından Yaşlı Hillel'e kadar uzanır, ancak Haham İsmail'in Baraita'sında belirtilen on üç ilke belki de en iyi bilinenidir. Bu ilkeler, standart mantık kurallarından (örneğin, a fortiori argümanı) bir pasajın, içinde aynı kelimenin geçtiği başka bir pasaja atıfta bulunularak yorumlanabilmesine ("Gezerah Shavah") kadar değişiklik gösterir. Hahamlar, çeşitli ilkelere eşit ikna gücü atfetmediler.
Geleneksel Yahudi tefsiri, hahamların Tanah'ı hatasız kabul etmeleri bakımından Yunan yönteminden farklıydı. Herhangi bir bariz tutarsızlık, belirli bir metnin diğer metinler bağlamında dikkatli bir şekilde incelenmesi yoluyla anlaşılmalıydı.
Farklı yorumlama seviyeleri vardı: Bazıları metnin sade anlamına ulaşmak, bazıları metinden yasa çıkarımı ve diğerleri metnin gizli veya mistik anlamlarını ortaya çıkartmak içindi.

Vedik tefsir, Hinduizm'in en eski kutsal metinleri olan Vedaların tefsiridir. Mimamsa önde gelen tefsir okuluydu ve birincil amaçları, Vedaların ayrıntılı bir tefsir çalışmasının içerdiği Darma'nın (doğru yaşam) ne olduğunu anlamaktı. Ayrıca çeşitli ritüeller için kesin olarak yerine getirilmesi gereken kurallar çıkardılar.
Temel metin, Jaimini'nin Mimamsa Sutra'sıdır (MÖ yaklaşık 3. ila 1. yüzyıl), Śabara'nın (MS yaklaşık 5.-6. yüzyıl) büyük bir yorumuyla birlikte. Mimamsa sutrası, Vedik yorum için temel kuralları özetledi.

Budist tefsiri, engin Budist edebiyatının, özellikle de Buda ve diğer aydınlanmış varlıklar tarafından konuşulduğu söylenen metinlerin yorumlanmasıyla ilgilenir. Budist tefsir, Budist ruhani pratiğine derinden bağlıdır ve nihai amacı, ruhani aydınlanma veya nirvanaya ulaşmanın ustaca yollarını ortaya çıkarmaktır. Budist tefsir biliminde merkezi bir soru, hangi Budist öğretilerinin açık olduğu, nihai gerçeği temsil ettiği ve hangi öğretilerin yalnızca geleneksel veya göreceli olduğudur.

İncil yorumbilimi, İncil'in yorum ilkeleridir. Yahudi ve Hristiyan tefsiri bazı örtüşmelere sahip olsa da, belirgin şekilde farklı geleneklere sahiptirler.
Erken patristik gelenekleri çok az birleştirici özelliğe sahipken sonraki İncil tefsir okulları birleştirmeye yöneldi.
Augustine, De doctrina christiana adlı eserinde hermenötik ve homiletik sunar. Kutsal Yazıları incelerken alçakgönüllülüğün önemini vurguluyor, Matta 22'deki çift yönlü sevgi emrini Hristiyan inancının kalbi olarak görüyor.
Augustinus'un yorumbiliminde işaretler önemli bir role sahiptir. Tanrı, işaretler aracılığıyla inananla iletişim kurabilirdi. Bu nedenle, Kutsal Yazıların sağlıklı bir şekilde yorumlanması için alçakgönüllülük, sevgi ve işaretlerin bilgisi vazgeçilmezdi. Augustine, zamanının bazı Platonizm öğretilerini onaylasa da, onu İncil'in teosentrik doktrinine göre yeniden şekillendiriyor. Benzer şekilde, klasik hitabet teorisini Hristiyanlaştırır. Mukaddes Kitabı gayretle inceleme ve dua etmenin saf insan bilgisi ve hitabet becerilerinden daha fazlası olduğunun altını çiziyor. Son bir söz olarak Augustine, Mukaddes Kitabın tercüman ve vaizini iyi bir yaşam tarzı arama ve en önemlisi Tanrı'yı ve komşuyu sevmeye teşvik eder.
Geleneksel İncil yorumbiliminin dört yönü vardır: Literal, ahlaki, alegorik ve anagojik.

Encyclopædia Britannica, edebi analizin "bir İncil metninin, dilsel yapısı ve tarihsel bağlamı tarafından ifade edilen 'sade anlamı'na göre deşifre edilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Yazarların niyetinin gerçek anlama karşılık geldiğine inanılıyor. Edebi hermenötik genellikle Mukaddes Kitabın sözel ilhamıyla ilişkilendirilir.

Ahlaki yorum, İncil'deki yazılardan ahlaki dersleri çıkartır. Alegoriler genellikle bu kategoriye yerleştirilir.

Alegorik yorum, İncil anlatılarının bahsedilen kişiler, olaylar ve eşyadan daha fazla bir referans düzeyine sahip olduğunu ileri sürer. Bu tür yorum, Eski Ahit'in kilit figür, olay ve kurumlarının "tipler" (tipoloji, kalıp) olarak görüldüğü anlayıştır. Bu teoriye göre, örneğin Nuh'un Gemisi, katılanların kurtuluşa ereceği bir Hristiyan kilisesinin bir “tipolojisi” olabilirdi.

Bu yorum türü daha çok mistik yorum olarak bilinir. İncil'deki olaylar ve bunların geleceğe ait şeylerle ilişkili olduğu veya kehanet ettiğini iddia ediyor. Bu, İbranice kelime ve harflerin sayısal değerlerinin önemini ileri süren Yahudi Kabala'sında belirgindir.
Yahudilikte, anagojik yorum Orta Çağ Zohar'ında da belirgindir. Hristiyanlıkta, Mariolojide görülebilir.

Hermenötik disiplini, tarihsel ve eleştirel bir metodoloji olarak 15. yüzyılın yeni hümanist eğitimi ile ortaya çıkmıştır. İtalyan hümanist Lorenzo Valla, tefsir biliminin bir zaferiyle 1440'ta Konstantin Bağışı'nın bir sahtekarlık olduğunu kanıtladı. Bu, metnin kendisinin içsel kanıtları aracılığıyla yapıldı.
Bununla birlikte, İncil yorumbilimi ölmedi. Örneğin  Martin Luther ve John Calvin, scriptura sui ipsius interpres'i (kutsal metin kendi kendini yorumlar) vurguladı. Calvin, brevitas et facilitas'ı teolojik yorumbilimin bir yönü olarak kullandı.
Akılcı Aydınlanma, Protestan tefsircilerin Kutsal Kitap metinlerini seküler klasik metinler olarak görmelerine yol açtı. Kutsal Yazıları, örneğin Yeni Ahit'teki bariz çelişkiler ve zor pasajları, tarihsel veya toplumsal güçlere verilen tepkiler olarak yorumladılar.
Friedrich Schleiermacher (1768-1834), tüm insan metinleri ve iletişim biçimleriyle ilgili olarak anlamanın doğasını araştırdı.
Bir metnin yorumlanması, içeriğin genel organizasyonu çerçeve

Hiciv, hicviye ya da yergi, edebiyat ve sanatta, bir kişi, bir olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirildiği bir türdür.

Hiciv (Arapça: هجو) terimi, Türkçeye Arapça üzerinden geçmiştir. Buna karşın Arap dilinde daha çok hicâ' (هجاء) terimiyle karşılık bulmaktadır. Hicâ' "sözcüğü ise sözlükte "şiirle sövmek" anlamına gelmektedir. Söz konusu terimin edebiyattaki terminolojik anlamını İslam öncesinde kazandığı anlaşılmaktadır. Bu ıstılahın türediği h-c-v kökü, Sami dillerinde köklü bir geçmişe sahiptir. Örneğin; İbranicede h-g-v (הגה) kökü Arapçadakiyle eşasıllıdır ve "kısık sesle bir şeyler söylemek, mırıldanmak" anlamına gelmektedir. Bu anlam, hiciv ile büyücülük aralarındaki kadim ilişkiye işaret etmektedir.

Hiciv sanatı, muhtemelen ilk önce eski Mezopotamya'da yahut Eski Mısır'da ortaya çıkmıştır. Eski Mısırda, yergicilikle iştigal edildiği bilinmektedir. Belirli meslekleri yeren "Meslekler Hicvi" (Dua-Kheti Öğretisi) adında bir metin bulunmuştur.

Klasik Arap şiirinde hiciv teması, oldukça geniş şekilde işlenmiştir. Arap hicvinin tarihi seyrine bakıldığında, Sümer, Eski Mısır, Babil ve Yahudi geleneklerinden etkilenildiğine dair bazı önemli ipuçlarına rastlanmaktadır. Ayrıca eski Arap hicvinin başlangıcı büyücülükle yakından ilişkilendirilmektedir. Nitekim bu dönemde kahinler, düşmanlarını lanetlemek için bir takım secili sözler söylemişlerdir. Bu secili sözlerin zamanla standartlaştırılmış hiciv dizelerine ilham verdiği düşünülmektedir.

Hiciv sanatı, muhtemelen ilk önce eski Mezopotamya'da ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatında hicvin ortaya çıkışı, daha geçtir. Eleştirici bir anlatımı olan şiirler Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi olarak anılmaktadır. Bu tür şiirler didaktik özellikler içerdiğinden didaktik şiir içinde değerlendirilmesi mümkündür. Ancak açık bir eleştiri söz konusu olduğundan ayrı bir sınıfta ele alınması tercih edilir. Divan edebiyatında Bağdatlı Ruhi ve Nef'î, Tanzimat edebiyatında Ziya Paşa, Abdülhamit devrinde Eşref, Millî Edebiyat döneminde ise Neyzen Tevfik, Halit Nihat Boztepe, İhsan Hamami hiciv dalında önemli eserler vermişlerdir.

Hicviye
Nakâ'id
Münazara
el-Mehâsin ve'l-Mesâvi'

Hikâye aracı tek amacı anlatının ilerlemesini sağlayan veya altarnetif olarak hikâyedeki bölümlerde zorluklar çıkmasına sebep olan, hikâyedeki nesne veya karakterlere verilen addır. Hikâyedeki, okuyucuyu rahatsız edebilen veya aşırı şaşırtan, yapmacık ya da keyfi olarak oluşturulmuş kurgusal bölümler okuyucunun güven derecesini azaltabildiği gibi iyi hazırlanmış bir kurgu veya kendiliğinden ortaya çıkan karakter ya da bölümler okuyucu tarafından kabul görüp hatta tahmin edilebilir. Hikâye araçları bu kurguların oluşmasını sağlayan baş etkenlerdir.

Özellikle fantezi türü olmak üzere birçok hikâye türü nesne veya nesneleri büyük güçlere sahip şekilde sergilerler. Genellikle hikâyeyi sürükleyen etki bu nesnenin kahraman tarafından karşıt kişiden önce bulunması ve bu gücün kötülük yerine iyilik amaçlı kullanılması olmaktadır. Eğer nesne karşıt kişi ise bu sefer de bu karakteri yok etme amaçlı bir kurgu kurulabilir. Bazı durumlarda hikâye aracı olan nesnenin yok edilmesi karşıt kişinin de yok edilmesini sağlayacaktır. Indiana Jones film serilerinde, Jones genellikle mistik eserlerin peşinde koşmaktadır. Kristal Kafatası Krallığı'nda Kristal Kafataslarını, Son macera'da Kutsal Kase'yi aramaktadır.
Hikâye aracı kavramı, Arap gecelerinin binbir gece masallarından olan ve arkeolojik keşif üzerinde seyahat eden bir grubu anlatan Pirinçten Şehir ile Orta Çağa kadar uzanmaktadır. Sahra Çölü'ne yapılan yolculuk bir keresinde Süleyman'ın Cin'i tuzağa düşürebilmek için kullandığı pirinç gemisini bulabilmek adına yapılır.
Harry Potter serilerinin birçoğunda da hikâye için bir araç kullanılmıştır. Örneğin Harry Potter ve Felsefe Taşı'nda Harry  Hogwarts da özel güçleri olan büyülü bir taş olduğuna inanır. Lord Voldemort'un vücudunu geri kazanabilmesi için bu taşa ihtiyacı vardır ve kurgu boyunca Harry taşı Voldemort'dan önce bulup onun geri dönüşünü engellemeye çalışır.
J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi romanında da özel güçleri olan bir yüzüğü yok etme çalışmaları tüm roman boyunca hikâye için kullanılan başlıca araç olmuştur.

http://tvtropes.org/pmwiki/pmwiki.php/Main/PlotDevice7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hintler, Hintliler veya Hindistanlılar, geniş anlamda etnik vurgu yapmayan Hindistan vatandaşları, dar anlamda ise anadili Hintçe olan etnik grup. Türkçede Hint kelimesi esas olarak hem Hintler hem de Hint toprakları (Hindistan) için kullanılır. İngilizcede Hintler için kullanılan Indian kelimesi Yeni Dünya'nın keşfinden sonra Kızılderililer için de kullanılmaya başlanmış, son dönemlerde ise bu ikili karışık anlamı bertaraf etmek için Kızılderililer American Indian («Amerikalı Hint») tamlamasından kısaltma Amerindian adıyla da anılmaktadır. 1 milyar 250 milyonluk nüfuslarıyla dünya nüfusunun %17,31 kadarını oluştururlar.

Hindistan coğrafyasındaki ilk medeniyet İndus Vadisi Uygarlığı'dır. İndus Vadisi Uygarlığı'nın alfabesi hala daha tartışmalıdır. İndus Vadisi Uygarlığı'nın siyasi yapısı da belirsizdir ve ayrıca barışçıl oldukları düşünülmektedir. Nasıl yıkıldığı da bir muammadır. Hint-Avrupa dili konuşan Aryanlar, Hindistan'a göçerek etnik yapısını değiştirmiştir. Aryan göçü ile birlikte Veda Uygarlığı doğdu. Veda Uygarlığı döneminde birçok devlet kuruldu ve Veda metinleri bu dönemde yazıldı. Daha sonraları Budizm doğdu. Hindistan, Pers ve Makedonya İşgaline Uğradı. Makedonya işgalinden sonra oluşan iktidar boşluğundan yararlanan Chandragupta Maurya, Maurya İmparatorluğunu kurdu, Maurya İmparatorluğu, ilk Hint İmparatorluk gücü idi. Maurya İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Songha İmparatorluğu gibi birçok devlet kuruldu. Hindistan, Gupta hanedanlığı döneminde altın çağını yaşadı. Gupta hanedanlığından sonra Hindistan parçalandı. Araplar sayesinde bölgede İslam yayıldı. Hindistan, Delhi sultanlığı, Timurlular ve Babürler tarafından feth edildi. 15. Yüzyıldan itibaren Hindistan kolonileştirildi. 7 yıl savaşları ile birlikte Hintlerin çoğu Britanya sömürgesine girdi. 19. Yüzyılda Britanya Hindistan'ı kuruldu. 18. Yüzyılda Nepal birleşti. Britanya Hindistan'ı, 1. ve 2. Dünya savaşında yer aldı. Hindistan, Mahatma Gandhi önderliğinde bağımsızlığını kazandı. Ülkedeki Müslüman ve Hindu kavgalarından dolayı Hindistan, Hindistan ve Pakistan diye bölündü. Pakistan ve Hindistan arasında yaşanan bölünme sonrasında Keşmir krallığının topraklarını Hindistan'a devrettikten Pakistan bölgenin Müslümanların çoğunlukta olmasından dolayı hak iddia etti ve Keşmir savaşları gerçekleşti. Daha sonraları  Pakistan iç savaşa sürüklendi ve Pakistan ve Bangladeş diye bölündü. Nepal'de iç savaşa sürüklendi. Günümüzde, Hintler Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka ve Nepal'de yaşamaktadır.

Hipermetin romanı veya Hiper-roman (İngilizce: Hypertext fiction), edebiyatta bir roman türü. Hipermetin ile yaratılan edebiyattır. Bu tür şiirsel metinlere ise Hiper Şiir denir. Bu türler günümüzde elektronik edebiyata ait en iyi örneklerdir.
Geleneksel olarak yayımlanmış kitapları tanımlamak için öykü ve interaktif anlatım iç referansları sayesinde kullanılır.
Hipermetin romanı bilgisayar yazılımları yardımıyla XX. yüzyılda, 1980'li yıllardan itibaren ortaya çıkmıştır ama buna kadar da bir sürü örnek gösterilebilir. İspanyol yazar Enrique Jardiel Poncela'nın "La Tournée de Dios" romanı ve Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov'un "Solgun Ateş" romanını bu türde yazmıştır. Vladimir Nabokov'dan bir yıl sonra ise Julio Cortázar "Rayuela" isimli romanı yazmıştır. Bu 3 roman hiper-roman türüne en iyi erken örneklerdir.
Teknolojinin ilerlemesi, HTML dilinin geliştirilmesi ile hiper-romanların hızla artması mümkün olmuştur. Hipermetin romanların yazılımı zamanı HTML (Hypertext Make-up Language) isimli programlama dilinden istifade ediliyor. HTML dilinin sağladığı avantajlar ile 1990'lı yıllardan itibaren diğer hipermetinler gibi hiper-roman türü de hızla yaygınlaştı.
Disket içinde yayımlanan ilk hipermetin kurgu romanı Michael Joyce'un "Afternoon: A Story" isimli eseri olmuştur. Türkçesi "İkindi: Bir Hikâye" olan bu roman 1990'da yayımlanmıştır.
Hiper-roman diğer Elektronik edebiyat tanıtımıyla meşgul olan pek çok kuruluşun da ilgisini çekmiştir. Bununla ilgili çok sayıda site kurulmuştur. Günümüzde sayıları artmaya devam ediyor. "The Electronic Literature Directory" sitesinde İngilizce ve diğer dillerde elektronik edebiyatın birçok eser listesi vardır.

Gunder, Anna: "Hyperworks. On Digital Literature and Computer Games.", Diss. Uppsala University 2004
Haider, Jutta: „Programmierte Literatur: Deutschsprachige Hyperfiction und Internet-Literatur im WWW.“  Dipl. Arb. Universität Wien 1999
Heibach, Christiane: "Literatur im Internet: Theorie und Praxis einer kooperativen Ästhetik." Diss. Universität Heidelberg 2000
Suter, Beat: „Fluchtlinie. Zur Geschichte deutschsprachiger Hyperfictions.“ (Online-Publikation 1999)
Calvino, Italo (1985). "Lezioni americane – Sei proposte per il prossimo millennio", Mondadori.

James Augustine Aloysius Joyce (2 Şubat 1882 - 13 Ocak 1941) İrlandalı yazar, şair, öğretmen ve edebiyat eleştirmeni. Modernist avangart akıma katkıda bulunduğu için 20. yüzyılın en etkili ve önemli yazarlarından biri olarak kabul edilmektedir. Joyce'un Ulysses (1922) adlı romanı, Homeros'un Odisseia'indeki bölümlerinin, özellikle bilinç akışı olmak üzere çeşitli edebi tarzlarda paralelleştirildiği bir dönüm noktasıdır. Diğer bilinen eserleri kısa öykü derlemesi Dublinliler (1914) ile Sanatçının Gençlik Portresi (1916) ve Finneganın Vahı (1939) romanlarıdır. Diğer yazıları arasında üç şiir kitabı, bir oyun, mektuplar ve zaman zaman gazetecilik bulunmaktadır.
Joyce, Dublin'de orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. County Kildare'deki Cizvit Clongowes Wood Koleji'ne, ardından kısa bir süreliğine Hristiyan Kardeşler tarafından işletilen O'Connell Okulu'na devam etti. Babasının öngörülemeyen mali durumunun dayattığı kaotik aile yaşamına rağmen, Cizvit Belvedere Koleji'nde başarılı oldu ve 1902'de Dublin Üniversitesi Koleji'nden mezun oldu. 1904 yılında müstakbel eşi Nora Barnacle ile tanıştı ve Avrupa topraklarına taşındılar. Kısa bir süre Pula'da çalıştıktan sonra Avusturya-Macaristan'daki Trieste'ye taşındı ve İngilizce eğitmeni olarak çalıştı. Roma'da yazışma memuru olarak çalıştığı sekiz aylık bir süre ve Dublin'e yaptığı üç ziyaret dışında Joyce 1915'e kadar orada ikamet etti. Trieste'de şiir kitabı Oda Müziği'ni ve kısa öykü derlemesi Dublinliler'i yayımladı ve İngiliz The Egoist dergisinde Sanatçının Gençlik Portresi'ni seri olarak yayımlamaya başladı. Birinci Dünya Savaşı'nın büyük bölümünde Joyce, İsviçre'nin Zürih kentinde yaşadı ve Ulysses üzerinde çalıştı. Savaştan sonra kısa bir süre Trieste'ye döndü ve ardından 1920'de Paris'e taşındı ve 1940'a kadar birincil ikametgâhı oldu.
Ulysses ilk olarak 1922'de Paris'te yayımlandı, ancak müstehcen olduğu gerekçesiyle Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yayımlanması yasaklandı. Kopyalar her iki ülkeye de kaçırıldı ve 1930'ların ortalarına kadar korsan versiyonları basıldı, sonunda yayın yasal hale geldi. Joyce bir sonraki büyük eseri Finneganın Vahı romanına 1923'te başladı ve on altı yıl sonra 1939'da yayımladı. Bu yıllar arasında Joyce çok seyahat etti. Nora ile 1931'de Londra'da sivil bir törenle evlendiler. Giderek ağırlaşan göz sorunları için tedavi görmek ve kızı Lucia için psikolojik yardım almak amacıyla sık sık İsviçre'ye gitti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa, Almanya tarafından işgal edilince, Joyce 1940'ta Zürih'e geri taşındı. Burada 1941 yılında, 59. doğum gününe bir aydan kısa bir süre kala, ülser ameliyatı sonrası öldü.
Ulysses, büyük edebiyat kitapları listelerinde sıklıkla üst sıralarda yer alır ve eserini analiz eden akademik literatür kapsamlı ve devam etmektedir. Birçok yazar, film yapımcısı ve diğer sanatçılar, detaylara gösterdiği titizlik, iç monolog kullanımı, kelime oyunları ve geleneksel olay örgüsü ve karakter gelişimini radikal bir şekilde dönüştürmesi gibi üslup yeniliklerinden etkilendi. Yetişkinlik hayatının büyük bir kısmı yurtdışında geçmesine rağmen, kurgusal evreni Dublin'i merkez alır ve büyük ölçüde orada geçirdiği zamanlardaki aile üyelerine, düşmanlarına ve arkadaşlarına benzeyen karakterlerle doludur. Özellikle Ulysses, şehrin sokaklarında ve ara sokaklarında geçer. Joyce'un şu sözleri aktarılır: "Kendi adıma her zaman Dublin hakkında yazarım, çünkü Dublin'in kalbine inebilirsem dünyanın tüm şehirlerinin kalbine inebilirim. Tikel olanın içinde evrensel olan vardır."

James Joyce, 1882 yılında Dublin'de doğdu. Babası, John Stanislaus Joyce ve annesi, Mary Jane Murray Joyce'un beşi yaşayan on çocuğunun en büyüğüydü. Babası ile çeşitli sorunlar yaşasa da annesi ile daha yoğun bir ilişkisi vardı. Cizvit okullarında eğitim gördü; ailenin maddi durumu bozulunca Dublin'deki University College'de felsefe ve sanat okudu. İngiltere'ye karşı bağımsızlık düşüncesini destekleyen İrlanda milliyetçiliğinin yoğun olduğu bir dönemde yetişen Joyce, katolik eğitiminin ardından dini inançlarını sorgulayarak Dublin'den ayrıldı. 1902'de tıp okumak için Paris'e gitse de ertesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaret için Dublin'e geri döndü ve edebi eserleri üzerine yoğunlaştı. 1904'te Dublin'i yeniden terk etti. Ancak maddi kısıtlar yaşamını oldukça etkiledi ve bir yandan da eserlerini bastırmakta zorlandı.
1900'de, henüz üniversite öğrencisiyken Ibsen'in bir oyunu üzerine kaleme aldığı uzunca yazı Fortnightly Review dergisinde yayımlandı. O sıralar, daha sonra Chamber Music (Oda Müziği) adlı kitapta toplanacak olan lirik şiirlerini yazmaya başladı. 1904'ten sonra Nora Barnacle'la yaşamaya başladı. 1905'ten 1915'e kadar Trieste'de yaşadılar. 1906 yazında Roma'ya giden Joyce yaklaşık dokuz ay boyunca bir bankada çalıştı. Roma'dan sıkılınca 1907 kışında tekrar Trieste'ye döndü. Trieste'de Berlitz School'da İngilizce öğretmenliği yaptı.

George Russell'ın önerisiyle Irish Homestead için yazmaya başladığı öykü kitabı Dublinliler, yazımından 9 yıl sonra 1914 yılında Birleşik Krallık'ta yayımlandı. Joyce, 1915'te tek oyunu olan Sürgünler'i yazdı. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adli otobiyografik romanı 1916 yılında yayımlandı. Aynı yıl Joyce ve ailesi Zürih'e taşındı. Burada İngiliz Oyuncuları Tiyatrosu'nu kurdu. Büyük bir yoksulluk içinde yaşadıkları Zürih'te en büyük eseri olan Ulysses üzerine çalıştı ve bu kitap Little Review adlı bir Amerikan dergisinde dizi halinde yayımlanmaya başladı. Dizileştirme 1918'de başladı; ancak kitap hakkında ahlaksız ve erotik bulunduğu için dava açılması nedeniyle, 1920'de diziye ara verildi. Yayımcılarla yaşadığı çeşitli zorlukların ardından Ulysses kitap olarak ilk kez Şubat 1922'de Paris'te basıldı. 16 Haziran 1904 günü Dublin'de geçen 24 saati anlatan roman Homeros'un Odysseia'sı üzerine kuruludur. Pek çok yeni tekniğin kullanıldığı roman yayınlandığında büyük yankı uyandırmıştır ve yayınlanmasından çok sonra dahi farklı yorumlama biçimleriyle ele alınmıştır. Kitap 1924'te yeniden basıldı.
Joyce ailesi iki büyük savaş arasında Paris'te kaldı. Bu dönemde son romanı olan Finnegans Wake üzerinde çalıştı. Eşinin Dublin'e dönüşünün etkisiyle 1923'te yazmaya başladığı bu kitap, önce çeşitli bölümleri dergilerde yayınlandıktan sonra, 1939'da basıldı. 1927'de son şiirlerini Poems Penyach adıyla yayınladı. 1929'da edebi çevrelerdeki arkadaşları, Joyce hakkında bir kitap yayınladı. Bu süreçte Nora Barnacle'la resmen evlendi; aynı yıl oğlu da evlendi. 1932'de kızları Lucia'nın şizofreni olması, gelininin de akli dengesini yitirmesiyle ailevi sorunlarla uğraştı.
Ağır hipermetrop olan ve gözlerinden defalarca ameliyat geçiren Joyce, ülser teşhisiyle ameliyat edilse de kurtarılamadı ve 13 Ocak 1941'de öldü. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nin ilk taslağı olan Stephen Hero yazarın ölümünden sonra, 1944 yılında basıldı. İlk basımı birçok dizgi yanlışı içeren Ulysses'in aslına uygun halde basılması 1984 yılında gerçekleşti.
Ulysses'in ilk Türkçe çevirisi Nevzat Erkmen tarafından yapıldı ve Yapı Kredi Yayınları tarafından 1996 yılında basıldı. 2012 yılında ise Armağan Ekici çevirisi ile Norgunk Yayıncılık tarafından basıldı.

Dublinliler
Sürgünler
Giacomo Joyce
Sanatçının Mektupları
Oda Müziği (Şiirler)
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
Ulysses
Finnegans Wake

Chamber Music 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dubliners 11 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
A Portrait Of The Artist As A Young Man 28 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ulysses 30 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Finnegans Wake (İngilizce)

James Joyce Centre (Dublin)

Joseph Conrad (d. adı Józef Teodor Konrad Korzeniowski; 3 Aralık 1857 - 3 Ağustos 1924), Polonya asıllı İngiliz yazardır. Çarlık Rusya'da (günümüzde Ukrayna) doğdu. Eserlerinin kimisi romantik olarak yazılmışsa da Conrad'ın romantizmi belli bir alaycılıkla ve insanın kendi kendini aldatma gücüne dair sağlam bir farkındalıkla dengelenmiştir. Birçok eleştirmence modernizmin öncülerinden kabul edilir.

Conrad, Józef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Çarlık Rusya'nın Berdychiv (eski adı Berdyczów) adlı şehrinde, son derece yurtsever bir Polonyalı asil ailede (Nałęcz hanedanı soyundan) doğdu.
Conrad'ın bir yazar (en çok milliyetçi tragedyalarıyla tanınır) ve Fransızca ile İngilizce çevirmeni olan babası, Çarlık Rusya'ya karşı 1863 isyanlarına destek veren eylemleri nedeniyle Varşova'da Rus yetkililerce tutuklanmış ve Sibirya'ya sürülmüştü. Annesi veremden 1865'te, babası da dört sene sonra Kraków'da öldü; böylece Conrad on bir yaşında öksüz kalmış oldu.
Ebeveynlerinin ölümünü takiben, Krakow'da yaşayan dayısı Tadeusz Bobrowski'nin himayesine verildi.

"The Idiots" (Conrad'ın ilk kısa hikâyesi; balayında yazdığı eseri Savo 'da 1896'da basıldı ve 1898'de Tales of Unrest koleksiyonunda hikâyeye yer verildi).
"The Black Mate" (Conrad 1886'da yazdı ve düzenledi; 1908'de basıldı; Tales of Hearsay koleksiyonunda 1925'te yer aldı).
"The Lagoon" (composed 1896; published in Cornhill Magazine 1897; collected in Tales of Unrest, 1898).
"An Outpost of Progress" (written 1896 and named in 1906 by Conrad himself, long after the publication of Lord Jim and Heart of Darkness, as his 'best story'; published in Cosmopolis 1897 and collected in Tales of Unrest 1898; often compared to Heart of Darkness, with which it has numerous thematic affinities).
"The Return" (written circa early 1897; never published in magazine form; collected in Tales of Unrest, 1898; Conrad, presaging the sentiments of most readers, once remarked, "I hate it").
"Karain: A Memory" (written February–April 1897; published Nov. 1897 in Blackwood's and collected in Tales of Unrest, 1898).
" Youth" (written in 1898; collected in Youth, a Narrative and Two Other Stories, 1902)
"Falk" (novella/story, written in early 1901; collected only in Typhoon and Other Stories, 1903).
"Amy Foster" (composed in 1901; published the Illustrated London News, Dec. 1901 and collected in Typhoon and Other Stories, 1903).
"To-morrow" (written early 1902; serialized in Pall Mall Magazine, 1902 and collected in Typhoon and Other Stories, 1903).
"The End of the Tether" (written in 1902; collected in Youth, a Narrative and Two Other Stories, 1902)
"Gaspar Ruiz" (written after "Nostromo" in 1904–05; published in Strand Magazine in 1906 and collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US. This story was the only piece of Conrad's fiction ever adapted by the author for cinema, as Gaspar the Strong Man, 1920).
"An Anarchist" (written in late 1905; serialized in Harper's in 1906; collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Informer" (written before January 1906; published in December 1906 in Harper's and collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Brute" (written in early 1906; published in The Daily Chronicle in December 1906; collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Duel" (aka "The Point of Honor": serialized in the UK in Pall Mall Magazine in early 1908 and in the US periodical Forum later that year; collected in A Set of Six in 1908 and published by Garden City Publishing in 1924. Joseph Fouché makes a cameo appearance)
"Il Conde" (i.e., 'Conte' [count]: appeared in Cassell's [UK] 1908 and Hampton's [US] in 1909; collected in A Set of Six, 1908 UK/1915 US.)
"The Secret Sharer" (written December 1909; published in Harper's and collected in Twixt Land and Sea 1912)
"Prince Roman" (written 1910, published in 1911 in the Oxford and Cambridge Review; based upon the story of Prince Roman Sanguszko of Polonya 1800–1881)
"A Smile of Fortune" (a long story, almost a novella, written in mid-1910; published in London Magazine in Feb. 1911; collected in Twixt Land and Sea 1912)
"Freya of the Seven Isles" (another near-novella, written late 1910–early 1911; published in Metropolitan Magazine and London Magazine in early 1912 and July 1912, respectively; collected in Twixt Land and Sea 1912)
"The Partner" (written in 1911; published in Within the Tides, 1915)
"The Inn of the Two Witches" (written in 1913; published in Within the Tides, 1915)
"Because of the Dollars" (written in 1914; published in Within the Tides, 1915)
"The Planter of Malata" (written in 1914; published in Within the Tides, 1915)
"The Warrior's Soul" (written late 1915–early 1916; published in Land and Water, in March 1917; collected in Tales of Hearsay, 1925)
"The Tale" (Conrad's only story about WWI; written 1916 and first published 1917 in Strand Magazine)

The Mirror of the Sea (Otobiyografik denemeleri çeşitli dergilerde 1904-6 yılları arasında yayımlandı), 1906
A Personal Record (Some Reminiscences adıyla da bilinmektedir), 1912
Notes on Life and Letters, 1921
Last Essays, 1926

Zdzisław Najder, Joseph Conrad: a Life, translated by Halina Najder, Rochester, Camden House, 2007.
J.H. Stape, ed. The Cambridge Companion to Joseph Conrad, Cambridge University Press, 2006.
John Stape. The Several Lives of Joseph Conrad, Pantheon, 2008.

ORP Conrad - a WWII Polish Navy cruiser named after Joseph Conrad
T. Scovel, 1988. "A Time to Speak: A Psycholinguistic inquiry into the critical period for human speech." Cambridge MA: Newbury House.
List of atheists.

The Joseph Conrad Society (U.K) 26 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Conrad First 3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: a digital archive of every newspaper and magazine in which the work of Joseph Conrad appeared between 1896 and 1935
The Complete works are available from eBooks@Adelaide8 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Joseph Conrad çalışmaları – Gutenberg Projesi
Free audiobook 14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of The Secret Agent from LibriVox10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Penn State's Electronic Classics Series has 26 Works of Joseph Conrad available for free Joseph Conrad at Penn State's Electronic Classics
Joseph Conrad at kirjasto.sci.fi
Heart of Darkness text at American Literature14 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chinua Achebe: The Lecture Heard Around The World
Collected Letters, vol. 6 (1917-1919) 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - PDF
Find-A-Grave profile for Joseph Conrad 15 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Conrad's page at Literary Journal.com 22 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.-a number of research articles on Conrad's work

Karakter, bir kişinin, roman, tiyatro veya film gibi anlatı veya etkileyici bir sanat türünde sunum şekline denir. Eski yunanca olan kharaktêr (χαρακτήρ) kelimesinden türeyen kelimenin bu anlamdaki ilk kullanımı İngilizcenin restorasyon döneminde görülmüştür. Özellikle 1749 yılında Henry Fielding'in eseri olan The History of Tom Jones adlı kitapta gözüktükten sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Karakter kelimesinin yaygın bir şekilde kullanımından sonra, "bir oyuncu tarafından oynanan kısmı" duygusu gelişmiştir. Karakter özellikle tiyatro veya sinemada bir oyuncu tarafından canlandırıldığı vakit insana ait olma özelliği içermektedir. Edebiyatta, karakterler, okuyuculara hikâye boyunca, kısımları anlamaları ve temaları düşünebilmeleri için kılavuz olurlar. 18.Yüzyılın sonlarından itibaren karakter ifadesi bir oyuncu tarafından etkili bir kimliğe bürünmeyi tanımlayabilmek için kullanılmıştır. 19.Yüzyıldan itibaren oyuncu ve yazarların karakter yaratmak sanatlarına karakterizasyon ismi verildi.
Belirli bir sınıf ya da insan grubunun temsilcisi olarak duran karakter bir tür olarak bilinmektedir. Bu türler hazırda bulunan karakterleri de daha çok bireyselleştirilmiş karakterleri de kapsar. Mesela Henrik Ibsen'in 1891'de yayınladığı Hedda Gabler ve August Strindberg'in 1888'de yayınladığı Miss Julie romanlarındaki karakterler, belirli sınıfların sosyal ilişkilerdeki belirli pozisyonlarının temsilcisi olarak, bu karakterleri çatıştırıp, bu sınıflar arasındaki ideolojik çatışmaları ortaya koyar.
Bir karakter çalışması o karakterin diğer bütün karakterlerle olan ilişki analizinin yapılmasını gerektirir. Bir karakterin bireysel durumu her bir karakter için ayrı ayrı kullanımsal, dilbilimsel ve proksemik yönden diğerleri ile ilgili ilişkisi sayesinde oluşturulacak ağ sisteminde gösterilmelidir. Hikâyelerdeki karakterler ve hareketler arasındaki ilişki genellikle toplumda mimiksel değişim ve bireysellik, özgüven ve toplumsal düzen hakkında verdiği fikirler doğrultusunda tarihsel değişim gösterir.

Karşıt kişi
Baş düşman
İkincil oyuncu
Hatalı başkahraman
Odak karakter
Tezat karakter
Protagonist
Yardımcı karakter
Üçüncü oyuncu
Gören karakter

Kurgusal eserlerin yaratılmasında ve eleştirisinde, karakter kusuru, (İngilizce: Character flaw) kurgusal karakterde bulunan bir önyargı, kısıtlama, sorun, kişilik bozukluğu, ahlaksızlık, fobi, önyargı veya eksikliktir. Kusur, şiddetli bir öfke gibi karakterin eylemlerini ve yeteneklerini doğrudan etkileyen bir sorun olabilir. Ya da karakterin güdülerini ve sosyal etkileşimlerini etkileyen basit bir zayıflık veya kişilik kusuru olabilir.
Kusurlar, bir anlatıdaki karakterlere karmaşıklık, derinlik ve insanlık katabilir. Örneğin, kumar bağımlısı bir şerif, yükseklik korkusu olan bir aksiyon kahramanı ya da kellik konusundaki güvensizliğini yenmesi gereken bir romantik komedi başrol oyuncusu, kusurları anlatıya yardımcı olan karakterlerdir. Belki de en çok alıntılanan ve klasik karakter kusurları, Aşil'in ünlü topuğudur.
Genel olarak kusurlar küçük, büyük veya trajik olarak kategorize edilebilir.

Küçük bir karakter kusuru, okuyucunun / izleyicinin / oynatıcının / dinleyicinin zihninde karakteri ayırt etmeye hizmet eden, onları unutulmaz ve bireysel kılan, ancak aksi takdirde hikâyeyi hiçbir şekilde etkilemeyen bir kusurdur.
Bunun örnekleri arasında gözle görülür bir yara izi, farklı bir aksanla konuşma veya parmak çıtlatmak gibi bir alışkanlık sayılabilir.
Kahramanlar ve diğer ana karakterler birden fazla küçük kusura sahip olabilir (ve genellikle vardır), bu onları daha erişilebilir hale getirir ve okuyucunun / izleyicinin / dinleyicinin karakterle (sempatik bir karakter olması durumunda) ilişki kurmasını sağlar.
Yalnızca bir kez veya nadiren karşılaşılan birçok önemsiz veya arketipsel karakter, yalnızca tek bir küçük kusurla tanımlanır ve onları bağlı oldukları kalıp karakter veya arketipten ayırır.

Büyük bir karakter kusuru, bireyi fiziksel, zihinsel veya ahlaki olarak gerçekten bozan çok daha belirgin ve önemli bir engeldir. Bazen büyük kusurlar aslında kendi başına olumsuz değildir (dini inançlara veya katı ahlaki kurallarına bağlı olmak gibi), ancak genellikle bir şekilde karakteri engellemeye veya kısıtlamaya hizmet ettikleri için bu şekilde sınıflandırılır.
Bu tür kusurlara örnek olarak körlük, hafıza kaybı veya açgözlülük verilebilir.
Küçük kusurların aksine, büyük kusurlar ya karakterin ya da hikâyenin gelişimi için önemlidir.

Kötü adamlar için, en büyük kusurları genellikle kaybetmelerinin nedenidir.
Kahramanlar genellikle hikâyenin bir noktasında kendi kararlılıkları veya becerileriyle (geçici veya kalıcı olarak) kusurlarının üstesinden gelirler
Tarafsız karakterler veya bağlılığı değişen karakterler için, ana kusur genellikle onların yozlaşmasının, kurtuluşunun veya her ikisinin de nedenidir.
Kahraman için, en görünür kusur genellikle daha hayati bir olaya hizmet eder ve aynı zamanda onun temel sorununu tanımlar. Bu kusur hikâyenin omurgasını oluşturan, bazen olay örgüsünü canlandırmak için MacGuffin gibi davranan, kahramanın bu sorunu çözmeye yönelik isteksiz (ve genellikle bilinçsiz) yolculuğudur.

Bu, Aristotelesçi trajik kahramanların sahip olduğu, "Hamartia " olarak da bilinen belirli bir kusur türüdür. Karakterin kendi çöküşünü ve genellikle nihai ölümlerini meydana getirmesine neden olan bir kusurdur.
Bunun örnekleri arasında kibir, yanlış kişiye duyulan güven, aşırı merak, gurur ve özdenetim eksikliği sayılabilir.
Bu düşüş genellikle hikâyenin başlangıcında meydana gelir ve hikâyenin kendisi, düşüşün sonuçlarına veya telafisine odaklanır.

Oidipus'un düşüşü doğrudan kibirle bağlantılıdır: Oidipus Rex
Macbeth, İskoçya kralı I. Duncan'ın öldürülmesine yol açan kibirden muzdariptir; daha sonra paranoyaklaşır ve bu Banquo'nun ve Macduff ailesinin ölüm emrini vermesine yol açar: Macbeth
Victor Frankenstein, hayatını mahveden canavarın yaratılmasına yol açan aşırı merak ve sorumsuzluktan muzdariptir  Frankenstein
Ichabod Crane bencildir ve Katrina ile parası için evlenmek ister.
Sigurd ejderhanın kanı ile yıkanırken sırtına bir ıhlamur yaprağı düşer ve bu onun savunmasız noktasıdır: Völsunga destanı
Odysseus'un kusuru, onu tanrı Poseidon'u küçük düşürmeye iten aşırı bir kibirdi : Odyssey
Cyrano De Bergerac, birçok başarısına rağmen, sevdiği kadının peşinden gitmesini engelleyen kocaman burnu nedeniyle kendinden şüphe duyar.
Athena'nın dediği gibi Percy Jackson'ın aşırı kişisel sadakat gibi ölümcül bir kusuru vardır, arkadaşlarını kurtarmak için dünyayı feda eder: Percy Jackson ve Olimposlular
Jo March'ın açık sözlülüğü ve asabiliği ailesiyle çatışmaya neden olur: Küçük Kadınlar

Rocky Balboa kendini boks ringinde başarısız bir kaybeden olarak görür: Rocky
Rick, kendisini Ilsa ile başarısız bir aşk ilişkisinin acısını ve hayal kırıklığını inkâr eden duygusuz bir alaycı olarak görür: Casablanca
Kaptan Kanca, Peter Pan'a takıntılıdır.
Travis Bickle, 1970'lerin Manhattan'ının karanlık ve acımasız sokaklarına karşı neredeyse mazoşist bir saplantıya sahiptir ve kendisini kentsel bozulmaya maruz bırakmak ve iç öfkesini körüklemek için sık sık taksisiyle bu sokakların etrafından dolaşmaktadır: Taksi Şoförü

Walter White'ın zeki, güçlü ve başarılı olarak görülme konusundaki ihtiyacı vardır ve bu güvenliğini, özgürlüğünü, aile ilişkilerini veya gelecekteki suç girişimlerini büyük riske atsa da  bundan vazgeçmez: Breaking Bad
BA Baracus uçmaktan korkar: A Takımı
Philip J. Fry (genellikle) ciddi bir zeka eksikliğine sahiptir: Futurama
Bay Spock, büyük ölçüde mantığa güvenir ve daha insani duygularını bastırır: Star Trek
Peter Griffin son derece dürtüseldir ve ailesi ve arkadaşları için birçok soruna neden olur: Family Guy
Zuko, zalim babasının kabulünü kazanmak için yanlış kararlar verir: Avatar: Son Hava Bükücü
Aang çok kaygısızdır ve başlangıçta sorumluluklarıyla yüzleşmek yerine onlardan kaçmaya çalışır: Avatar: Son Hava Bükücü
Onuncu Doktor sürekli olarak başkalarının hayatlarını kurtarmaya ve yardım etmeye çalışıyor ve bazen daha sonra korkunç sonuçları olan öfkeden şeyler yapıyor: Doctor Who

Kaside (Arapça: قصيدة), genellikle din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan bir şiir formudur. Ancak kaside biçiminin şiirin farklı konuları için de kullanıldığı vakidir. Kaside sanatı, öncelikli olarak Araplar tarafından geliştirilmiştir. Kaside, klasik Arap şiirinin en yüksek hali kabul edilmektedir. Eski Arap edebiyatında kasideler birkaç farklı dahili kısımdan oluşacak şekilde nazmedilmiştir.
Türk edebiyatına 13. yüzyılda Araplardan geçmiş bir nazım şeklidir. Türk edebiyatında Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir.

Nazım birimi beyittir.
Beyit sayısı en az 15-30-33 ile en çok 99 arasında değişir.
Kasidenin ilk beyitine "matla beyit", son beyitine "makta beyit" denir.
Kasidenin ikinci beytine "hüsn-i matla"; sondan bir önceki beytine "hüsn-i makta" denir.
Şâir kasidesi içinde matlayı tekrar ederse tecdid-i matla denir.
Matlayı birden çok tekrar ederse bu zat-ül metali veya zül metalidir.
Şairin mahlasının bulunduğu beyite taç beyit denir.
Kasidenin en güzel beyiti beyt-ül kasid olarak isimlendirilir.
Aruz ölçüsüyle yazılır.
Kafiye düzeni gazelle aynıdır. Yani aa, ba, ca, da, ea, fa ... Ancak gazelden daha uzun bir nazım şeklidir.

Kasidenin methiye bölümünden bahsedilene göre kasideler sınıflandırılır.

Allah'ın birliğinden bahsediliyorsa tevhid,
Konusu Allah'a yakarış ise münacaat,
Muhammed'i övmek amacıyla yazılmışsa naat,
Devlet büyüklerini övmek için yazılmışsa methiye,
Birini yermek için yazılmışsa hicviye,
Birinin ölümü anlatılmışsa mersiye adını alır.

Kaside, nesip (teşbib) bölümünde anlatılana göre isimler alır. Baharın tasviri yapılıyorsa: Bahariye, Kışın tasviri yapılıyorsa: Şitaiye, Temmuzun tasviri yapılıyorsa: Temmuziye, Ramazanın tasviri yapılıyorsa: Ramazaniye, Atın tasviri yapılıyorsa: Rahşiye, Hamamın tasviri yapılıyorsa: Hamamiye vb.

Kaside, redifindeki harf ya da kelimeye göre isimler alır. Lamiyye, su kasidesi, Kerem kasidesi, Güneş kasidesi gibi vs.

Kasidenin ilk bölümüdür, şiir yönünden en ağır bölümdür.
Genelde 15-20 beyit olur.
Şair bu bölümde betimleme yapar. Kadın, kış, at, bahar vs. Bu bölüm, mevsim vb. betimlemesi içeriyorsa teşbib adını alır. Diğer durumlarda nesip denir.
Ramazan tasvirleri yapılır.

Nesip bölümünden methiye bölümüne geçerken söylenen ve basamak görevinde olan beyitlerdir.
Şair bu bölümde övgüye başlayacağını haber verir.
1-2 beyitten oluşur.

Rahîl, şairin çölde devesi veya atıyla çıktığı yolculuğu anlattığı kısımdır.

Kasidenin sunulduğu kişinin övüldüğü bölümdür.
Şiir yönü çok zayıf, dil yönü diğer bölümlere göre çok ağırdır.
Bu bölümde abartılı bir anlatım göze çarpar.
el-Mutenebbî, el-Ahtal ve Hassân b. Sâbit önemli methiye şairlerindendir.

Gazel söyleme anlamına gelir, bütün kasidelerde yoktur.
Şair zaman zaman monotonluğunu kırmak için kasidenin içinde, aynı ölçü ve uyakla gazeller yazar.

Şairin kendini övdüğü bölümdür.
Nefi'nin bazı kasideleri sadece fahriyeden oluşur.
Alkame b. Abade'nin şiirlerinde Fahriye bölümlerine rastlamak mümkündür.

Şairin kendisi hakkındaki yeni düşüncelerini söylediği bölümdür.
İki üç beyit bulunur.
Taç şairin isminin geçtiği beyittir.

Kasidenin son bölümüdür.
Birkaç beyit olur.
Şair burada övdüğü kişinin başarılı, uzun ömürlü, talihinin iyi olması yönünde dua eder.

Kasideler, sosyal ve kültür tarihi araştırmacısı için önemli bir belge ve bilgi kaynağı olarak değerlendirilebilirler. Resmî tarihi vesikalar kadar, edebî metinlerin de tarih araştırmacısı için önemli bir belge olduğunu ispatlayacak mühim kaynaklar arasındadır.
Kasideler, ideal devlet adamı profili çizme, sosyal ve ekonomik konularda devrin özelliklerini yansıtma, sosyal hayatın değişik sahnelerini anlatma, tarihî şahsiyetlerin biyografik bilgilerine katkıda bulunma, siyasal ve kültürel tarihin pek çok değişik safhası için yazılmış edebi eserlerdir. Namık Kemal'in Hürriyet Kasidesi buna örnek verilebilir.

Pala, İskender (1999 27.bas. 2016), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul:Kapı Yayınları, ISBN 9758950218, Sayfa
Dilçin, Cem (1983) Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara:Türk Dil Kurumu Yayınları ISBN 9789751604897
İpekten, Haluk (1994, 14.bas.2011), Eski Türk Edebiyatı Nazım şekilleri ve Arûz, İstanbul:dergâh Yayınları, ISBN 9759953539
Muallim Nâci, (haz. M. A. Yekta Saraç), (2004) Edebiyat Terimleri: Istılahât-ı Edebiyye, İstanbul:
Tural, Sadık Kemal (ed.) (2001, 2003, 2004, 2005, 2006), Türk Dünyası Edebiyat Terimleri ve Kavramları Ansiklopedik Sözlüğü 5 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, ISBN 3990000025722
İsen, Mustafa; Macit, Mahsun; Horata, Osman; Kılıç, Filiz; ve Aksoyak, İ. Hakkı, (2002) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, İstanbul:Grafiker Yayınları ISBN 9786054512232

Pala, İskender, (2010) "Kaside. Türk Edebiyatı ", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.24 say. 564-566 Online: [2] 29 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Katolik Kilisesi (Latince: Ecclesia Catholica), 2025 itibarıyla dünya çapında 1,27 ila 1,41 milyar vaftiz edilmiş Katolik ile en büyük Hristiyan kilisesidir. Dünyanın en eski ve en büyük uluslararası kurumları arasında yer almakta olup Batı medeniyetinin tarihinde ve gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Kilise, her biri bir veya daha fazla piskopos tarafından yönetilen ve dünya genelinde yaklaşık 3.500 piskoposluk ve eparklıktan meydana gelen Latin Kilisesi ve 23 Doğu Katolik Kilisesi de dahil olmak üzere 24 adet sui iuris (özerk) kiliseden oluşur. Roma piskoposu olan Papa, kilisenin lideridir.
Katolikliğin temel inançları İznik İnancı'na dayanır. Katolik Kilisesi, kendisinin İsa Mesih tarafından Büyük Görev Emri'nde kurulmuş tek, kutsal, katolik ve apostolik kilise olduğunu; piskoposlarının Mesih'in havarilerinin halefleri olduğunu ve Papa'nın, İsa Mesih tarafından kendisine öncelik tanınan Aziz Petrus'un halefi olduğunu öğretir. Kilise, havariler tarafından öğretilen özgün Hristiyan inancını uyguladığını; bu inancı, kilisenin magisterium'u (öğretme yetkisi) aracılığıyla otantik bir şekilde yorumlandığı üzere Kutsal Yazılar ve kutsal gelenek aracılığıyla yanılmaz bir şekilde koruduğunu savunur.
Yedi sakramentinden Efkaristiya (Komünyon) en temel olanıdır ve Missa Ayini'nde litürjik olarak kutlanır. Kilise, bir papaz tarafından takdis etme yoluyla kurbanlık ekmek ve şarabın Mesih'in bedenine ve kanına dönüştüğünü öğretir. Meryem Ana'ya, Tanrı'nın Annesi ve Göklerin Kraliçesi olarak hürmet edilir; günahsız gebeliği, ebedi bekâreti ve göğe alınışı gibi dogmalarda ve ibadetlerde onurlandırılır. Katolik Kilisesi, dünya çağında on binlerce Katolik okulu, üniversite ve kolej, hastane ve yetimhane işletmektedir ve dünyadaki en büyük sivil toplum eğitim ve sağlık hizmeti sağlayıcısıdır. Diğer sosyal hizmetleri arasında çok sayıda hayırsever ve insani yardım kuruluşu bulunmaktadır.
Papa tarafından yönetilen Roma Piskoposluğu, onun yerel yetki alanını oluştururken, Kutsal Makam olarak anılan Roma Episkoposluk Makamı ise Katolik Kilisesi'nin merkezî yönetim otoritesidir. Kutsal Makam'ın idarî organı olan Vatikan Divanı, ana ofislerini; Papa'nın devlet başkanı ve mutlak seçimli hükümdarı olduğu, Roma şehri sınırları içinde yer alan küçük, bağımsız bir şehir devleti olan Vatikan'da bulundurur.

Katolik terimi, ilk olarak 2. yüzyılın başlarında kiliseyi tanımlamak için kullanılmıştır. "Katolik kilise" ifadesinin bilinen ilk kullanımı, Antakyalı Aziz İgnatius'un yaklaşık MS 110 yılında İzmirlilere yazdığı mektupta geçmektedir: "Piskopos nerede olursa, halk orada olsun; tıpkı İsa'nın olduğu yerde evrensel [katholike] Kilise'nin olduğu gibi." Kudüslü Aziz Kiril'in Kateşizm Dersleri'nde (yaklaşık MS 350), "Katolik Kilise" adı, kendilerini "kilise" olarak adlandıran diğer gruplardan ayırt etmek için kullanılmıştır.
1054'teki Doğu-Batı Ayrılığı'ndan bu yana Doğu Ortodoks Kilisesi, Ortodoks sıfatını ayırt edici bir lakap olarak benimsemiştir; resmî adı ise Ortodoks Katolik Kilisesi olmaya devam etmektedir. Ayrıca Latin Kilisesi de Katolik olarak tanımlanmıştır. Bu niteleme, 16. yüzyıldaki Reform sonrasında, Kutsal Makam ile birlik ilişkisini kesenlerin Protestan olarak anılmaya başlamasıyla, Kutsal Makam ile birlik hâlinde olanları belirtmek için kullanılmıştır.

Yeni Ahit, özellikle de İnciller, İsa'nın faaliyetlerini ve öğretilerini, On İki Havari'yi atamasını ve havarilere görevini sürdürmeleri talimatını verdiği Büyük Görev Emri'ni kaydeder. Elçilerin İşleri kitabı, Hristiyan kilisesinin kuruluşunu ve mesajının Roma İmparatorluğu'na yayılışını anlatır. Katolik Kilisesi, kamusal hizmetinin Pentekost'ta başladığını öğretir; bu da Mesih'in dirildiğine inanılan tarihten elli gün sonraya denk gelir. Pentekost'ta havarilerin Kutsal Ruh'u aldıklarına inanılır; bu da onları kiliseye liderlik etme misyonlarına hazırlamıştır. Katolik Kilisesi, Roma piskoposu tarafından yönetilen piskoposlar kolejinin Havarilerin halefleri olduğunu öğretir.
Matta İncili'nde bulunan Petrus'un Mesih'i Tanıması anlatısında, Mesih, Petrus'u üzerine kilisesini inşa edeceği "kaya" olarak belirtir. Katolik Kilisesi, Roma piskoposu olan Papa'yı Aziz Petrus'un halefi olarak kabul eder.
Pek çok akademisyen, Roma'da birden fazla presbiterden/piskopostan oluşan bir kilise yapısının 2. yüzyılın ortalarına kadar devam ettiğini, bu dönemde tek bir piskopos ve birden fazla presbiterden oluşan bir yapıya geçildiğini ve sonraki yazarların geriye dönük olarak "Roma piskoposu" terimini erken dönemdeki ruhban sınıfının en önde gelen üyelerine ve Petrus'un kendisine de atfettiklerini savunur.
Raymond E. Brown, Petrus'tan Roma'nın yerel piskoposu olarak bahsetmenin anakronik olduğunu ancak o dönem Hristiyanlarının Petrus'u "sonraki kilisede papalığın rolünün gelişimine esaslı bir şekilde katkıda bulunacak rollere sahip biri" olarak görmüş olabileceklerini söyler. Brown'a göre bu roller, "Petrus'un öldüğü ve Pavlus'un Mesih'in gerçeğine tanıklık ettiği şehrin piskoposunun, evrensel kilisenin gözetiminde Petrus'un halefi olarak görülmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuştur".

Roma İmparatorluğu'ndaki şartlar, yeni fikirlerin yayılmasını kolaylaştırdı. İmparatorluğun sahip olduğu geniş yol ve su yolu ağları seyahati kolaylaştırdı ve Pax Romana ise yolculukları güvenli hâle getirdi. İmparatorluk, fikirlerin daha kolay ifade edilip anlaşılmasını sağlayan Yunan kökenli ortak bir kültürün yayılmasını teşvik etti.
Ancak, Roma İmparatorluğu'ndaki çoğu dinden farklı olarak, Hristiyanlık kendi mensuplarından diğer bütün tanrıları inkâr etmelerini istiyordu. Hristiyanların pagan kutlamalarına katılmayı reddetmesi onların toplumsal hayatın büyük bir kısmından dışlanmalarına yol açtı. Bu durum, hükûmet yekilileri dahil olmak üzere Hristiyan olmayanların, Hristiyanların tanrıları öfkelendirdiğini ve böylelikle İmparatorluğun huzurunu ve zenginliğini tehlikeye attığını düşünerek endişelenmesine neden oldu. Bunun sonucunda yaşanan zulümler Hristiyanlığın 4. yüzyılda yasal olarak tanınmasına kadar devam etti.
MS 313 yılında İmparator I. Konstantin'un Milano Fermanı ile Hristiyanlık yasal hâle geldi. 330'da ise Konstantin, imparatorluk başkentini günümüzde İstanbul olan Konstantinopolis'e taşıdı. 380'de Selanik Fermanı, İznik Hristiyanlığını Roma İmparatorluğu'nun resmî devlet dini haline getirdi. Diğer bölgelerde ise kilise imparatorluktan bağımsızdı; bu durum özellikle Doğu-Batı Ayrılığı ile daha da belirginleşti.
MS 451'de Kalkedon Konsili, geçerliliği tartışmalı bir kanun maddesiyle, Konstantinopolis episkoposluk makamını, "Roma piskoposundan sonra saygınlık ve yetki bakımından ikinci" bir mertebeye yükseltmiştir. Yaklaşık MS 350'den 500'e kadar Roma piskoposları, yani papalar, tartışmalarda diğer liderlere sürekli müdahalede bulunarak destek vermeleri sayesinde otoritelerini istikrarlı bir biçimde artırmışlardır. Kendi kontrolü altındaki topraklarda bir sezaropapizm (devlet başkanının kilise üzerinde mutlak otorite sahibi olması) biçimi tesis eden İmparator I. Jüstinyen, Roma ve Batı'nın diğer bölgeleri üzerinde imparatorluk otoritesini yeniden kurarak Bizans Papalığı (537-752) olarak adlandırılan dönemi başlatmıştır. Bu dönem boyunca Roma piskoposları göreve atanabilmek için Konstantinopolis'teki imparatorun veya onun Ravenna'daki temsilcisinin onayını almak durumundaydı.
Takip eden yıllarda Roma İmparatorluğu'nu istila eden Cermen kabilelerinin çoğu, İznik Konsili'nin sapkın ilan ettiği Ariusçuluğu benimsemiştir. Cermen yöneticiler ile Katolik tebaa arasındaki bu dinî anlaşmazlık, MS 497'de Frenk hükümdarı I. Clovis'in Katolikliğe geçerek papalıkla ittifak kurmasıyla son bulmuştur. İspanya'daki Vizigotlar MS 589'da, İtalya'daki Lombardlar ise 7. yüzyıl içerisinde bu örneği takip etmişlerdir.

Katolik Kilisesi, Geç Antik Çağ'dan modern çağın başlangıcına dek Batı medeniyeti üzerinde yoğun bir etkiye sahip olmuştur. Kilise; sanat, mimari ve müzikte Romanesk, Gotik, Rönesans, Maniyerist ve Barok üsluplarının başlıca destekleyicisi konumundaydı. Raffaello, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Botticelli, Fra Angelico, Tintoretto, Titian, Bernini ve Caravaggio gibi Rönesans dönemi şahsiyetleri, Kilise tarafından desteklenen çok sayıda görsel sanatçıya örnektir. Stanford Üniversitesi'nden tarihçi Paul Legutko, Katolik Kilisesi'nin "Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız yapıyı oluşturan değerlerin, fikirlerin, bilimin, yasaların ve kurumların gelişiminin tam merkezinde yer aldığını" ifade etmiştir.
Batı Hristiyan âleminde, Avrupa'daki ilk üniversiteler rahipler tarafından kurulmuştur. 11. yüzyıldan itibaren, Oxford Üniversitesi, Paris Üniversitesi ve Bologna Üniversitesi gibi daha eski tarihli bazı katedral okulları üniversiteye dönüşmüştür. Bu dönemden önce yükseköğrenim, rahip ve rahibeler tarafından idare edilen Hristiyan katedral okulları veya manastır okullarının yetki alanındaydı. Bu tür okulların varlığına dair kanıtlar MS 6. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Bu yeni üniversiteler, müfredatlarını din adamları, hukukçular, kamu görevlileri ve hekimlere yönelik akademik programları da kapsayacak şekilde genişletmiştir. Üniversite, genel kabul gören görüşe göre, kökenini Orta Çağ Hristiyan ortamından alan bir kurumdur.
7. yüzyılın ortalarında başlayan yoğun İslamî fetihler, Akdeniz Havzası genelinde Hristiyanlık ve İslam arasında uzun soluklu bir mücadelenin fitilini ateşlemiştir. Bizans İmparatorluğu, kısa bir süre sonra doğudaki Kudüs, İskenderiye ve Antakya patrikhanelerinin topraklarını yitirmiş ve yalnızca imparatorluk başkenti İstanbul Patrikhanesi'nin hâkimiyet alanıyla sınırlı kalmıştır. Akdeniz'deki İslamî hâkimiyet neticesinde, bu denize uzak bir bir coğrafyada konumlanan Frank devleti, Orta Çağ Batı Avrupa'sını şekillendiren güç olarak yükselebilmiştir.
Toulouse ve Puvatya muharebeleri Batı'daki İslamî ilerleyişi durdururken, Konstantinopolis'in başarısızlıkla sonuçlanan kuşatması ise Doğu'daki ilerleyişi engellemiştir. Bundan yirmi otuz yıl sonra, MS 751'de Bizans İmparatorluğu, Roma d

Kendini gerçekleştirme (Self-Realization), Batı felsefesi, psikolojisi ve ruhsal öğretilerinde olduğu kadar Doğu ruhsal öğretileri için de kullanılan bir terim. Genel olarak bireyin kişilik ve karakterindeki imkanları ortaya koymasını ifade eder. Türkçede Abraham Maslow'un Self-actualization terimiyle aynı şekilde çevrilmektedir.

Batı dünyasında Hümanist psikolojide temelleri atılan kavramı ilk kullanan Carl G. Jung olmuştur.
Maslow kendini gerçekleştirme sürecinden geçmiş kişilerin bazı nitelikleri arasında şunları saymaktadır: gerçekliğe yönelik gelişmiş bir algı ve onunla daha rahat temas kurabilmek, (benlik, öteki ve doğayı) kabullenmek, davranışlarda kendiliğindenlik, sorunları ego merkezlilikleri dışında cözümlemeye çalışmak, kargaşaların üstünde kalabilecek şekilde kendisini tecrit edebilmek, fiziksel ve sosyal çevreden göreceli bağımsızlık, eksiklik motivasyonundan ziyade büyüme motivasyonuyla hareket edebilmek, başkalarının gözünde önemsiz olan hayatın bazı unsurlarını takdikle, huşuyla hatta bazen coşku/vecd ile karşılamak.
Hümanist psikolojide otantik varoluşu yaşamayı becerebilen ya da başka bir deyişle kendini gerçekleştirmeyi becerebilen insanların şu temel nitelikleri paylaştıkları söylenebilir:
1 - İç ve dış gerçekliği dolaysız algılama ve kavrama yeteneği 
2- Engelleme, yoksunluk ve baskılara karşı direnme gücü anlamında gelişmiş bir benlik (ego gücü). 
3- Farklılıklara tolerans anlamında hoşgörü ve değerler dünyasındaki geniş esneklik. 
4- Mizah ve nükte ile gerçeklere yaklaşma. 
5- Doruk deneyimlere ve coşkulu yaşantılara yatkınlık.

Marinela Rusu,"The Process of Self-Realization—From the Humanist Psychology Perspective, Psychology, 2019, 10, s.1095-1115
A. H. Maslow, Toward a psychology of being. Princeton: D. Van Nostrand Company, 1962.
C. N. Winston, "To be and not to be: A paradoxical narrative of self-actualization", The Humanistic Psychologist, 2018, 46(2), s.159–174
P. C. Vitz, Psychology as religion: The cult of self-worship. Wm. B. Eerdmans Publishing, 1994.
Abraham Maslow, Motivation and Personality, Harper & Row, 1954
Henry, Venter, Self-Transcendence: Maslow's Answer to Cultural Closeness, Journal of Innovation Management, 2017, 4 (4), s.3-7.
I. Itai, "Self actualisation: For individualistic cultures only?", International Journal on Humanistic Ideology, 2008, 1(02), s.113-139.
M. Daniels, Shadow, self, spirit: essays in transpersonal psychology, Imprint Academic, 2005
Keiji Nishitani ve Shojun Bando, The Awakening of Self in Buddhism, The Eastern Buddhist NEW SERIES, Vol.1, No.2 (September 1966), s.1-11
Yedullah Kazmi, "Historical Consciousness and the Notion of the Authentic Self in the Quran: Towards an Islamic Critical Theory", Islamic Studies, 2000, 39 (3). s. 375-398

Carl G. Jung, İnsan Ruhuna Yöneliş, çev.Engin Büyükinal, Say Yayınları, 2001.
Karen Horney, Nevrozlar ve İnsan Gelişimi : Kendini Gerçekleştirme Mücadelesi, çev.Emre Erbatur, Sel Yayıncılık, 2015.
Anil Ananthaswamy, Ya Ben Yoksam? - Kendiliğin Labirentinde Bir Gezinti, çev.Duygu Akın, YKY Yayınları, 2017.
Bruce Hood, Benlik Yanılsaması, çev.Eyüphan Özdemir, Ayrıntı Yayınları, 2019.
Erol Göka, Hümanistik Psikoloji Açısından Kaygı Sorunsalı ve Kendini Gerçekleştirme Kavramı, Doğu Batı Dergisi, Sayı.6, 2004, s.171-177.
Hacer Çakmak, Abraham Maslow'un Kendini Gerçekleştirme Kavramının Aziz Nesefi'nin İnsan-Kâmil Kavramıyla Karşılaştırılması, (Master Tezi), Eskişehir, 2018.
Aliye Mürvet Oğlu, Kendini Gerçekleştirme ve Kişilik, (Master Tezi), İstanbul Arel Üniversitesi, 2014.

Hümanist psikoloji
Transpersonel psikoloji
Kendini aşma
Abraham Maslow
Carl Jung
Mistisizm
Ruhsal kriz
Atma Bodha
Perennial felsefe
Dini deneyim

Maslow ile Kendini Gerçekleştirme Söyleşisi (Alt yazı çeviri)
Viktor Frankl - Self-actualization is not the goal
Gabor Mate - Find Your True Self
Self-Knowledge and Self-Realization
Marco Sander - The Untold Science of Self-Actualization
What is Self-Reflection?
The Psychology of Self Realization
Differences Between Self-Realization and Self-actualization
Self-Actualization: The Most Inspiring Concept
Self,Actualisation A Documentary
Self Realization: One Truth in Alla Religions
Buddhism and Self-Realization
Self Realization Concept in Hinduism
Self-Realization in Hinduism
Self Realization in Shaivism
Self-Realization in Bible
Usman Jimoh Muhammad - Self-Realization in Islam
Self-Knowledge in Sufism

Tarih Obası - Maslow Kendini Gerçekleştiren İnsanın Özellikleri
Sinan Canan-Kendini Gerçekleştirmek
Evrim Ağacı - Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi

Kentsel romanlar, bir kentte geçen bir konunun anlatıldığı bir roman türüdür. Genelde kentlerin "karanlık" yönlerine odaklanır. Şiddet, küfür ve cinsellik genelde bu tür romanlarda yer alır. Bu açıdan kentsel romanlar distopyaya benzetilebilir.
Kentsel romanların konuları arasında sokaklarda hayatta kalmak ve bir gencin sokaklarda yaşadıkları gibi konular olabilir. Cinayet, uyuşturucu, fuhuş ve çeşitli suçlar sık işlenen konular arasındadır. Sokak kültürü bu tür romanlarda ön plandadır. Kentsel romanlar hip hop ile özdeşleştirilir. Hikâyeler genelde 1980 veya 90'larda yer alır.
Türün okuyucuları genelde gençler ve mahkûmlardır. Bu türün edebiyatın bir parçası sayılıp sayılmaması gerektiği yönünde tartışmalar yaşanmıştır. Tür "suçu yücelttiği" nedeniyle eleştirilmiştir. Kentsel romanların gençlere "ne yapmamaları gerektiğini" öğrettikleri için önemli olduklarına yönelik görüşler  de vardır.
Bu tür romanlarda sık sık şiirlere, şarkı sözlerine, bilinç akışlarına ve mektuplara rastlanabilir. Başlıklar genelde birden fazla anlama gelir. Kentsel romanlarda şiveli konuşmalara ve eğer eser İngilizce ise Afrika asıllı Amerikalıların aksanına rastlanabilir.
Bu tür romanlar "sokak edebiyatı" ve "hip hop romanları" olarak da adlandırılır.

Bazı kentsel roman yazarlarının adları aşağıdadır:

Dwan Abrams
Takerra Allen
T. N. Baker
Kole Black
Tracy Brown
Jordan Charles
Chunichi
Rasheed Clark
Wahida Clark
JaQuavis Coleman
Renea Collins
Keshia Dawn
L. Divine
Keisha Ervin
Nina Foxx
Treasure Hernandez
Erick S. Gray
Tia Hines
Shannon Holmes
La Jill Hunt
Brenda Jackson
Jihad
Antonne M. Jones
Janice Jones
Solomon Jones
K'wan
Paul Langan
Michelle Larks
Darien Lee
Sherri L. Lewis
Thomas Long
Luke
Victor L. Martin
Walter Dean Myers
Noire
Kendra Norman-Bellamy
Eric Pete
Gary Phillips
Daaimah S. Poole
Sofia Quintero, aka Black Artemis
Sapphire
Anne E. Schraff
Teresa Seals
Pat Simmons
Sister Souljah
Vickie Stringer
Nikki Turner
K. Roland Williams
KaShamba Williams
LaTonya Williams
Saul Williams
Camille Yarbrough

Kiev (Ukraynaca: Київ, romanize: Kıyiv, Kırım Tatarcası: Kıyiv, Qıyab), Ukrayna'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. Ülkenin kuzey-orta kesiminde yer alan şehir, Dinyeper Nehri'nin her iki yakasına da yayılmıştır. 1 Ocak 2022 itibarıyla nüfusu 2.952.301 olup, bu da Kiev'i Avrupa'nın yedinci en kalabalık şehri yapmaktadır.
Kiev, Doğu Avrupa'nın önemli bir sanayi, bilim, eğitim ve kültür merkezidir. Birçok yüksek teknoloji endüstrisine, yüksek öğrenim kurumuna ve tarihi simge yapılara ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Kiev metrosu da dahil olmak üzere kapsamlı bir toplu taşıma ve altyapı sistemine sahiptir.
Kentin adının, dört efsanevi kurucusundan biri olan Kyi'nin adından geldiği söylenmektedir. Doğu Avrupa'nın en eski şehirlerinden biri olan Kiev, tarihi boyunca pek çok önem ve bilinmezlik döneminden geçmiştir. Şehir muhtemelen 5. yüzyılın başlarında bir ticaret merkezi olarak var olmuştur. İskandinavya ve Konstantinopolis arasındaki büyük ticaret yolu üzerinde bir Slav yerleşimi olan Kiev, 9. yüzyılın ortalarında Varegler (Vikingler) tarafından ele geçirilene kadar Hazarların bir koluydu.
Varangian yönetimi altında, şehir ilk olarak Kiev Rus'unun başkenti oldu. Doğu Slav devleti. 1240'taki Moğol istilaları sırasında tamamen yıkılan şehir, gelecek yüzyıllar boyunca etkisinin çoğunu kaybetti. Güçlü komşuları, önce Litvanya, sonra Polonya ve nihayetinde Rusya tarafından kontrol edilen bölgelerin eteklerinde, marjinal öneme sahip bir eyalet başkentiydi.
Şehir, 19. yüzyılın sonlarında Rus İmparatorluğu'nun Sanayi Devrimi sırasında yeniden zenginleşti. 1918'de Ukrayna Halk Cumhuriyeti'nin Sovyet Rusya'dan bağımsızlığını ilan etmesinden sonra Kiev başkenti oldu. 1921'den itibaren Kiev, Kızıl Ordu tarafından ilan edilen Sovyet Ukrayna'nın bir şehriydi ve 1934'ten itibaren Kiev başkentiydi. Şehir, II. Dünya Savaşı sırasında önemli bir yıkıma uğradı, ancak savaş sonrası yıllarda hızla toparlandı ve Sovyetler Birliği'nin üçüncü büyük şehri olarak kaldı.
1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Ukrayna'nın bağımsızlığının ardından Kiev, Ukrayna'nın başkenti olarak kaldı ve ülkenin diğer bölgelerinden sürekli bir etnik Ukraynalı göçmen akını yaşadı. Ülkenin piyasa ekonomisine ve seçim demokrasisine dönüşümü sırasında Kiev, Ukrayna'nın en büyük ve en zengin şehri olmaya devam etti. Silahlanmaya bağımlı sanayi üretimi, Sovyet çöküşünden sonra düştü, bilim ve teknolojiyi olumsuz etkiledi, ancak hizmetler ve finans gibi ekonominin yeni sektörleri Kiev'in maaş ve yatırımdaki büyümesini kolaylaştırdı ve konut ve kentsel altyapının gelişimi için sürekli fon sağladı. Kiev, Ukrayna'nın en Batı yanlısı bölgesi olarak ortaya çıktı; Avrupa Birliği ile daha sıkı bütünleşmeyi savunan partiler seçimlerde baskın çıkıyor.

Kiev adının Eski Doğu Slavcası Kyjevŭ'dan evrildiği kabul edilir. Bu kelimeye köken olarak Proto Slavca "Kyi'nin kalesi" manasına gelmiş *Kyjevŭ gordŭ kelimesinden türemiş olabileceği varsayılmıştır. Kyi, şehrin üç kurucu kardeşi arasında sayılan ve şehrin isminin atfedildiği efsanevi bir karakterdir. Sambat, şehrin eski kaynaklarda geçen ve Hazarlara atfedilen bir diğer ismidir. Kiev bazen Kıyiv olarak da isimlendirilir. Buna karşın şehrin isminin Hazarca "kıyı ev" söz öbeğinden türediği de Julius Brutzkus tarafından öne sürülmüştür.

Kiev'in kuruluşunun efsanesine göre, Kiev'in Polyany prensleri Kyi, Shchek, Khoriv ve kız kardeşleri Lybid tarafından kurulduğuna inanılıyor. Dinyeper kıyısına kurulmuş şehrin Hazarlar mı yoksa Kiev Knezliği tarafından mı kurulduğu hakkında sağlam bir bilgi yoktur.
İlk Vakayiname isimli tarihsel belgede Kiev şehrinin yerel bir yöneticisi olmadığı ve 9. yüzyıldan itibaren Hazarlara haraç verdikleri yazmaktadır. Eski Türkçede yüksek yer anlamına gelen ve Sarkel'e benzeyen Sambat kalesi Hazarlar tarafından şehri korumak için inşa edilmiştir.Günlüklere göre Viking veya Vareg olduğu düşünülen Askold ve Dir'in 9. yüzyıl veya erken 10. yüzyılda Kiev'i yönettiği sanılmaktadır, ancak Kiev'in 920'lere kadar Hazarlar kontrolünde olduğu da öne sürülmektedir. Kiev, Vareglerden Yunanlara uzanan ticaret yolu üzerinde konumlanmıştır.
860 ve 882 arasında Prens Oleg tarafından sinsice öldürülen Askold ve Dir saltanatı var olmuştur. 882'de Kiev, Kiev Knezliği'nin başkenti oldu. 912 ve 945 arasında Rurik Hanedanı'na mensup I. İgor'un hükümdarlığı sürdü. 945 ve 957 arasında Olga oğlu I. Svyatoslav için naiplik yaptı. 957'de naiplik bitti ve 972'ye kadar I. Sviatoslav'un hükümdarlığı devam etti. 972'den 978'e I. Yaropolk hüküm sürdü.
Büyük Dük I. Vladimir (980-1015) döneminde, Kiev'in Dytynets bölgesi genişletildi ve güçlendirildi ve 10 hektara ulaştı. Tarih yazımında buna "Vladimir şehri" denir. 988'de Kiev Knezliği'nin Hristiyanlaştırılmasından sonra Kiev, Konstantinopolis Patrikhanesi'nin metropolünün merkezi oldu. Ana şehir kilisesi Tithe Kilisesi idi.
Vladimir'in oğlu Bilge Yaroslav (1019-1054), Yaroslav'ın şehrini savunma surlarıyla inşa ederek çevreleyen Dytynets'i daha da genişletti. Altın Kapı yeni ana kapı oldu ve ana kilise görevini St. Sophia Katedrali üstlendi. Yaroslav'ın torunları I. İzyaslav ve I. Sviatopolk yeni bir tahkimat yaptı. Merkezi Kiev-Mikhailovsky Altın Kubbeli Katedrali idi.
1240 yılında Kiev, Batu komutasında Moğol İmparatorluğu'nun birlikleri tarafından ele geçirildi. Prensin kalesi tamamen yok edildi. Kiev, takriben Altın Orda egemenliğine girdi

1363'te şehir, Litvanya Büyük Dükalığı'nın hükümdarı Olgerd tarafından ele geçirildi ve ilhak edildi. 1470 yılında Kiev Beyliği'nin Litvanya Büyük Dükalığı tarafından tasfiye edilmesinden sonra, şehir Litvanya'nın (ve Polonya-Litvanya Birliği'nin) bir parçası olarak Kiev Voyvodalığı'nın merkezi oldu. 1497'de Litvanya Büyük Dükü Alexander Jagiellon, Kiev'e Magdeburg Yasasını verdi. 15. yüzyılın sonunda, şehirde bir kale, Kiev voyvodasının evi ve bir belediye binası, Kiev sulh hakimlerinin bir buluşma yeri vardı.
1596'da Kiev, Litvanya Büyük Dükalığı ile Polonya Krallığı arasındaki Lublin Birliği'nin kararı ile, bağlı olduğu voyvoda ile birlikte Polonya tacının bir parçası oldu.
1625'ten itibaren Kiev, bağımsızlık savaşlarının bir sonucu olarak 1649'da Zaporijya Siçi'nin bir parçası haline gelen Kazak Kiev Alayının merkezi idi.

Rus İmparatorluğu'nun 18. ve 20. yüzyılların hükümdarlığı döneminde, Sankt-Peterburg, Moskova, Varşova ve Odessa'dan sonra imparatorluk şehirleri arasında beşinci büyük olan büyük bir taşra şehriydi.
Ukrayna Devrimi sırasında, Kiev Ukrayna devletliği için mücadelenin merkeziydi. 3 Mart 1917'de çarlık rejiminin çöküşünden sonra şehirde Ukrayna Merkez Radası kuruldu. 20 Kasım 1917'de Ukrayna Halk Cumhuriyeti'ni Üçüncü Evrensel ve Kiev'in başkenti ilan etti.
8 Şubat 1918'de şehir Bolşevikler tarafından ele geçirildi, ancak Brest-Litovsk Antlaşması'nın sona ermesinden sonra, Merkezi Güçler'in birlikleri tarafından kurtarıldı. 29 Nisan - 14 Aralık 1918 arasında Kiev, Hetman Pavlo Skoropadsky tarafından yönetilen Ukrayna Devleti'nin başkentiydi. Hetmanatın 14 Şubat 1919'a kadar devrilmesinden sonra, Ukrayna Halk Cumhuriyeti Rehberi Kiev'de kuruldu. 7 Mayıs 1920'de Kiev, Sovyet-Polonya Savaşı sırasında UPR ordusunun ve Polonya ordusunun müttefik kuvvetleri tarafından yeniden ele geçirildi. Ancak Bolşevik karşı saldırının bir sonucu olarak nihayet Sovyet yönetimine geri döndü.
19 Eylül 1941'de, II. Dünya Savaşı sırasında, 78 günlük savunmadan sonra Kiev, Sovyetler tarafından terk edildi ve Alman birlikleri tarafından yakalandı. 6 Kasım 1943'te Sovyet yetkilileri şehri geri aldı.

1991'de Kiev bağımsız Ukrayna'nın başkenti oldu. Kasım 2013'ten Şubat 2014'e kadar Kiev, şehir merkezinde özel kuvvetlerle çıkan çatışmalarda yüzden fazla protestocunun öldürüldüğü ve birkaç yüzünün ağır yaralandığı Onur Devrimi'nin (ve Yevromaydan'ın) merkezi oldu.

Coğrafi olarak Kiev, Polesia ormanlık ekolojik bölgesi, Avrupa karma orman alanının bir parçası ve Doğu Avrupa orman bozkırı biyom sınırındadır. Ancak şehrin eşsiz manzarası onu çevresindeki bölgeden ayırır. Kiev tamamen Kyiv Oblastı ile çevrilidir.
Başlangıçta batı yakasında bulunan bugünkü Kiev, şehrin güneyine Karadeniz'e doğru akan Dinyeper'in her iki tarafındadır. Şehrin daha eski ve daha yüksek batı kısmı, vadiler ve küçük nehirler ile çok sayıda ağaçlık tepede (Kiev Tepeleri) bulunur. Kiev'in coğrafi rölyefi, Podil (daha alçak anlamındadır), Pechersk (mağaralar) ve uzviz (dik sokak, "iniş") gibi yer adlarına katkıda bulundu. Kiev, akışın ortasında Dinyeper'in batı yakasına bitişik ve şehrin yükselti değişikliğine katkıda bulunan daha büyük Dinyeper Yaylasının bir parçasıdır.
Kentin kuzey etekleri Polezya Ovası ile sınır komşusudur. Kiev, 20. yüzyılın sonlarında sol yakada ("doğuya") Dinyeper Ovası'na doğru genişledi. Kiev'in Dinyeper'ın sol kıyısındaki tamamına genellikle “Sol kıyı” (ukraynaca:Лівий берег, Livyi bereh) denir. Sol kıyı Dinyeper vadisinin önemli alanları yapay olarak kumla kaplanmış ve barajlarla korunmuştur.
Şehirde Dinyeper Nehri, şehir sınırları içinde kollar, adalar ve limanlardan oluşan bir kol sistemi oluşturur. Şehir kuzeyde Desna Nehri ve Kyiv Rezervuarı'nın ağzına, güneyde Kaniv Barajı'na yakındır. Hem Dinyeper hem de Desna nehirleri Kiev'de tekneyle gezilebilir ancak rezervuar nakliye kilitleri tarafından düzenlenir ve gezi kışın nehirlerin donmasıyla sınırlıdır.
Kiev sınırları içinde, Dinyeper'ın kendisini, rezervuarlarını ve birkaç küçük nehir, düzinelerce göl ve yapay olarak oluşturulmuş göletleri içeren toplam 448 açık su kütlesi vardır. Bunlar 7.949 hektarlık alanı kaplarlar. Ayrıca, şehirde 16 gelişmiş plaj (toplam 140 hektar) ve 35 suya yakın rekreasyon alanı (1.000 hektardan fazla) vardır. Su kütlelerinin bir kısmı yüzmeye uygun olmasa da birçoğu eğlence ve dinlenme için kullanılır.
Birleşmiş Milletler 2011 değerlendirmesine göre, Kiev'de ve Kyiv metropol alanı'nda doğal afet riski yoktu.

Kiev'de sıcak bir yaz nemli kıtasal iklimi vardır (Köppen Dfb). En sıcak Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarının ortalama sıcaklıkları 13.8 °C-24.8 °C arasında

Klasik çalışmalar, klasik antik dönem hakkında çalışmalardır. Greko-Romen dünyasının, özellikle dilleri ve edebiyatları ve aynı zamanda Greko-Romen felsefesi, tarihi ve arkeolojisi hakkındaki çalışmaları da kapsamaktadır. Geleneksel olarak Batı'da, Yunan ve Roma klasikleri incelemesi beşeri bilimin temel taşlarından biri ve yuvarlak bir eğitimin gerekli bir parçası olarak görülüyordu. Klasik çalışması geleneksel olarak seçkin bir eğitimin temel taşıdır.
Çalışma, özellikle M.Ö. 2. binyılın ortalarından MS 6. yüzyıla kadar olan bir tarih dönemini kapsamaktadır.

Klasik çalışmaların en dikkat çekici özelliklerinden biri, alanın çeşitliliğidir. Geleneksel olarak antik Yunan ve Roma'ya odaklanmış olsa da, günümüzde bu çalışma alanı tüm antik Akdeniz dünyasını kapsayacak şekilde Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun bazı bölgelerini de içerecek şekilde genişlemiştir.

Filoloji, yazılı kaynaklarda korunmuş dillerin incelenmesidir; bu nedenle Klasik Filoloji, klasik dönemden kalma Latince ve Grekçe metinleri anlamakla ilgilenir. Klasik filolojinin kökleri, hümanist aydınların özellikle Cicero'nun klasik dönem Latincesine dönmeye çalıştığı ve bilim insanlarının antik metinlerin daha doğru baskılarını üretmeye gayret ettiği Rönesans'a dayanır.
Günümüzde hala kullanılan bazı filoloji prensipleri bu dönemde geliştirilmiştir. Örneğin, Angelo Poliziano tarafından 1489 gibi erken bir tarihte, bir el yazmasının daha eski ve mevcut bir el yazmasının kopyası olduğu gösterilirse, orijinal metin hakkında başka bir kanıt sunmayacağı gözlemi yapılmıştır. Diğer filolojik araçların geliştirilmesi ise daha uzun sürmüştür. Örneğin, daha zor bir okumanın daha basit bir okumaya tercih edilmesi ilkesi, ilk kez 1697'de Jean Le Clerc tarafından ifade edilmiştir.
Klasik filolojinin modern disiplini, 19. yüzyılın başında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, bilim insanlarının en doğru el yazmalarını belirlemesine yardımcı olacak kurallar bütünü oluşturulmuş ve filolojinin bilimsel ilkeleri tutarlı bir bütün haline getirilmiştir. "Yeni filoloji" olarak bilinen bu yaklaşım, el yazmalarının bir soy kütüğünü oluşturmaya odaklanmıştır. Bu sayede, mevcut herhangi bir el yazmasından orijinal metne daha yakın olan, varsayımsal ortak bir atanın yeniden inşası mümkün olmuştur.

Klasik arkeoloji, arkeolojinin en eski dalıdır. Kökleri, J. J. Winckelmann'ın 1760'larda antik İtalyan yarımadasında eski bir Roma kenti olan Herculaneum üzerine yaptığı çalışmalara kadar uzanmaktadır.
Ancak, klasik arkeolojinin Batı klasik bilim geleneğinin bir parçası haline gelmesi 19. yüzyılın son on yıllarına kadar gerçekleşmemiştir. Cambridge Üniversitesi'nin "Classical Tripos" programına ilk kez 1880'lerdeki reformlardan sonra dahil edilmiş, ancak Oxford Üniversitesi'nin "Greats" programına çok daha sonra katılmıştır.
19.yüzyılın ikinci yarısında, Schliemann'ın Troya ve Miken'deki kazıları, Olimpia ve Delos'taki ilk kazı çalışmaları ve Arthur Evans'ın Girit'te, özellikle de Knossos'ta yaptığı çalışmalar gerçekleşmiştir. Bu dönemde ayrıca, 1879'da kurulan Amerika Arkeoloji Enstitüsü (Archaeological Institute of America) gibi önemli arkeoloji derneklerinin yanı sıra, Atina ve Roma'da birçok yabancı arkeoloji enstitüsü de kurulmuştur. Bunlar arasında 1881'de Atina Amerikan Klasik Çalışmalar Okulu (American School of Classical Studies at Athens), 1886'da Atina İngiliz Okulu (British School at Athens), 1895'te Roma Amerikan Akademisi (American Academy in Rome) ve 1900'de Roma İngiliz Okulu (British School at Rome) yer almaktadır.
Daha yakın zamanlarda, klasik arkeoloji disiplininin geri kalanındaki teorik değişimlere pek katılmamıştır. Bu durum, 1960'larda maddi kültürün incelenmesinden türetilen genel yasaların geliştirilmesini vurgulayan "Yeni Arkeoloji" akımının popülerliğinin büyük ölçüde göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. "Yeni Arkeoloji", temel teknikleri geniş çapta kabul görmesine rağmen, hâlâ klasik arkeolojinin geleneksel görüşlü akademisyenleri tarafından eleştirilmektedir.

Bazı sanat tarihçileri, çalışmalarını klasik dünyadaki sanatın gelişimine odaklar. Gerçekten de, antik Roma ve Yunan sanat ve mimarisi oldukça değerlidir ve günümüz sanatının çoğunun temelinde yer almaktadır. Örneğin, antik Yunan mimarisi bize Dor, İyon ve Korint gibi klasik düzenleri vermiştir. Parthenon, hâlâ klasik dünyanın mimari sembolü olarak kabul edilir.
Antik Yunan heykeli de oldukça iyi bilinir ve Phidias gibi bazı antik Yunan sanatçılarının isimlerini bilinmektedir.

Filoloji, arkeoloji ve sanat tarihi gibi disiplinlerle bilim insanları, antik dünyanın ve halklarının sürekli bir tarihi anlatısını oluşturmak ve yerleştirmek amacıyla, mevcut edebi ve fiziksel eserlerin eleştirel bir incelemesi yoluyla bir medeniyetin tarihini ve kültürünü anlamaya çalışır. Bu görev, fiziksel kanıtların yetersiz olması nedeniyle zordur. Örneğin; Sparta, önde gelen bir Yunan şehir devleti olmasına rağmen, incelenecek çok az kanıtı günümüze ulaşmıştır ve mevcut olanlar da Sparta'nın baş rakibi olan Atina'dan gelmektedir. Benzer şekilde, Roma İmparatorluğu da Etrüskler gibi daha önceki fethettiği medeniyetlerin kültürel eserlerinin çoğunu yok etmiştir.

Felsefe sözcüğü Türkçeye; Arapça "Rumi bilgelik geleneği" anlamına gelen falsafa (فلسفة) sözcüğünden geçmiştir. Arapçaya ise Eski Yunancadaki "bilgelik sevgisi" anlamına gelen philosophía (φίλος, phílos: "sevmek"; ve σοφία, sophía: "bilgelik") sözcüğünden geçmiştir ve muhtemelen Pythagoras tarafından kullanılmıştır. Kelimenin kendisiyle birlikte, bugün anladığımız şekliyle felsefe disiplininin kökleri de antik Yunan düşüncesine dayanır. Martin West'e göre, "anladığımız şekliyle felsefe bir Yunan yaratımıdır."
Antik felsefe geleneksel olarak üç ana dala ayrılmıştır: mantık, fizik ve etik. Ancak, tüm antik filozofların eserleri bu üç daldan birine tam olarak uymamaktadır. Örneğin, Aristoteles'in Retorik ve Poetika adlı eserleri Batı'da geleneksel olarak "etik" kategorisinde sınıflandırılırken, Arap dünyasında mantık ile gruplandırılmıştır. Gerçekte ise bu eserler, her iki kategorinin de sınırlarını aşmaktadır.
18.yüzyılın son on yılından itibaren, antik felsefe üzerine çalışan akademisyenler bu disiplini tarihsel olarak incelemeye başlamıştır. Bundan önce, antik felsefe üzerine yazılan eserlerde kronolojik sıra ve antik düşünürlerin akıl yürütme biçimlerini yeniden inşa etme kaygısı yoktu. Wolfgang-Ranier Mann'ın "Yeni Felsefe" olarak adlandırdığı bu yaklaşım ile durum değişmiştir.

Mackay, Christopher (1997). "Philology". 19 Şubat 1999 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Shorey, Paul (1906). "Philology and Classical Philology". The Classical Journal. 1 (6). 
Mann, Wolfgang-Ranier (1996). "The Modern Historiography of Ancient Philosophy". History and Theory. 35 (2): 165-195. doi:10.2307/2505360. JSTOR 2505360. 
Dyson, Stephen L. (1993). "From New to New Age Archaeology: Archaeological Theory and Classical Archaeology – A 1990s Perspective". American Journal of Archaeology. 97 (2): 195-206. doi:10.2307/505656. JSTOR 505656. 
Renfrew, Colin (1980). "The Great Tradition versus the Great Divide: Archaeology as Anthropology". American Journal of Archaeology. 84 (3): 287-298. doi:10.2307/504703. JSTOR 504703. 
Stray, Christopher (2010). "'Patriots and Professors': A Century of Roman Studies". Journal of Roman Studies. doi:10.1017/s0075435810000018. 
West, Martin (2001). "Early Greek Philosophy".  Boardman, John; Griffin, Jasper; Murray, Oswyn (Ed.). The Oxford History of Greece and the Hellenistic World. Oxford, England: Oxford University Press. 

Classical Resources on Internet17 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Department of Classical Philology, University of Tartu.
Electronic Resources for Classicists by the University of California, Irvine.
Illustrated History of the Roman Empire12 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Perseus Digital Library10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Alpheios Project29 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klasisizm, Antik Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. "1660 ekolü" olarak da bilinir.
Klasisizm kelimesinin kökeni Fransızca olan "klasik" kelimesidir, bu da "seçme" demektir. Klasisizm'in temel ögeleri kendi içinde soyluluk, sağ duyu ve akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik ve görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasisizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasisizm bir bakıma aristokrasinin ürünüdür. Kuralcılık olarak da bilinir.
Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir.

Klasisizm, 17. yüzyıl'ın II. döneminde Fransa'da ortaya çıkmıştır.  Konusu eski Yunan ve Roma mitolojisinden alınmıştır. Mükemmeliyetçidir ve ana dil esas alınmıştır. Bir eserin klasik sayılabilmesi için soylu, akılcı, uyumlu, açık, evrensel, idealist, ölçülü, dengeli, güzel ve görkemli olması gerekir. "Sanat, sanat içindir." anlayışı benimsenmiştir. Sanatçılar eserlerinde kişiliklerini gizlemişlerdir. Eserlerde klasik, değişmeyen tipler oluşturulmuştur. Fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir çünkü değişkendir. Kullanılan dil, seçkinlerin dilidir. Anlatım süssüz ve yalındır.

Özellikle tiyatro ve deneme türlerinde gelişmiştir. Tiyatro eserlerinde "Üç birlik kuralı"na (Olay-yer-zaman birliği) uyulur. Önemli olan konu değil, konunun işlenişidir. Kahramanlar ruhsal özellikleriyle ele alınır. Akıl, sağduyu ve doğaya önem verilir. Konular, eski Yunan ve Latin kaynaklarından alınır. Düş ve duygu değil, mantık ve ölçü önemlidir.

Montaigne: Denemeler
La Fontaine: Fabl
Racine, Corneille: Trajedi
Moliere: Komedi
Nicolas Boileau: Eleştiri
Fenelon, Madame de la Fayette: Roman
Jean de La Bruyère: Karakterler
Jacques-Bénigne Bossuet: Hitabet
Descartes, Pascal: Felsefe-Düşünce
Direktör Âli Bey: Türk edebiyatı
Türk edebiyatı sanatçıları Klasisizm akımının tüm özelliklerini göstermez. Örneğin Şinasi, Ahmet Vefik Paşa ve Direktör Âli Bey, "Sanat, sanat içindir" anlayışını benimsemek yerine "Sanat toplum içindir" anlayışını benimsemişlerdir.

Bir diğer önemli husus ise bu akımın daha çok tiyatro akımı olmasıdır.
Şinasi'nin La Fontaine'den, Ahmet Vefik Paşa'nın da Moliere'den yaptığı çeviri ve uyarlamalar ile klasizm Tanzimat edebiyatı döneminde tanınmaya başlanmıştır.

Komedi romanı veya güldürü romanı, edebiyatta bir roman tarzıdır.
Bu tür romanların kahramanları adeta sıradan insanlardır. Birçok hallerde onlar eğitim görmemiş ya da sonradan görme kişilerdir.
Komedi romanlarını 3 türe (veya daha fazla) ayırmak olar:

Karakter komedi romanları — bu tür romanlarda insan karakterinin ilginç ve gülünç yanları anlatılır;
Töre komedi romanları — bu tür romanlarda ilginç ve gülünç yanlarını anlatılır;
Entrika komedi romanları — bu tür romanlarda olaylar merak uyandırıcı şekilde işlenir.
Melvin Helitzer ve Mark Shatz göre komedi romanı yazmak için için altı temel öğe vardır. Onların "Comedy writing secrets" kitabında şöyle sıralanmıştır: Hedef, düşmanlık, gerçekçilik, abartı, duygu, sürpriz.
Bazı Amerikalı komedi romancılarına örnek olarak John Kennedy Toole, Robert Clark Young, James Wilcox, John Swartzwelder, Carl Hiaasen, Joseph Heller, Peter De Vries, Flannery O'Connor ve Terry Southern isimleri verilebilir.
En iyi komedi romanı yazarlarına, 37 yaşında ölmüş Melissa Nathan'ın anısına, 2007 yılından beri Melissa Nathan Award (Melissa Nathan Ödülü) adıyla bir edebiyat ödülü verilmektedir. İlk Melissa Nathan Komedi Roman Ödülü'nü 13 Haziran 2007′de "Anybody Out There" romanıyla Marian Keyes almıştır. Ardından 2008′de Lisa Jewell "31 Dream Street" ile, 2009′da ise Farahad Zama "The Marriage Bureau for Rich People" romanıyla bu ödüle sahip olmuştur. Son 2010 yılındaki ödülün sahibi ise Janet Skeslien Charles olmuştur. Charles, bu ödülü "Moon Light in Odessa" romanıyla kazanmıştır. 2011 yılının Komedi Roman Ödülü ise 15 Haziran′da Londra'da verilecektir.

Roman (edebiyat)
Komedi

Konuşma, kendi içinde bir düzeni ve bütünlüğü olan, sözeylemlerden oluşabilen ve kişiler arası iletişimin temelini oluşturan çok yönlü bir edimdir. Konuşma eylemi, insanların belirli bir dili kullanarak sesli şekilde iletişim kurmasını sağlar. Birçok hayvan duygularını dile getirecek çeşitli seslere sahiptir ancak insanlar bu sesleri gırtlak ve ağızda değiştirerek anlaşılabilir ve kompleks bir konuşma diline çevirmeyi öğrenmişlerdir.
Konuşma özünde insanın doğal vücut fonksiyonlarının bir yan ürünüdür. Solunum amacıyla ciğerlere doldurulan hava, karbondioksit yüklü şekilde boşaltılır. Normalde nefes alıp verme sessiz şekilde gerçekleşir; ancak insan, vücudunu çeşitli şekillere sokarak, ses yolundaki organ ve yapılara müdahale ederek, vücuttan çıkan (egresif) havaya şekil verir ve çeşitli sesler çıkarır. Bu sesler, belirli bir düzende, konuşma birimlerinin oluşturulmasında kullanılırlar.

FOXP2
Dil edinimi
Topluluk önünde konuşma
Konuşmanın kökeni
Dilin kökeni

Korku kurgu, korku edebiyatı ve korku fantezi bir edebiyat türüdür ve okurlarına korku ve terör hissi vermeyi hedefler. Edebiyat tarihçisi J. A. Cuddon, korku hikâyelerini "farklı uzunluklarda bir kurgu... okurlarını şaşırtıyor ve hatta korkutuyor, ya da belki de onlara nefret ve tiksinme hislerini aşılıyor." sözleri ile tanımlar. Korku kurgu, genellikle tedirgin edici ve korkutucu bir atmosfer yaratır ve yine genellikle doğaüstüdür ancak bu onun her zaman doğaüstü olacağı anlamına da gelmez. Bir korku kurgu çalışması genellikle toplumun genelinin korktuğu bir benzetme olarak da tanımlanabilir.

Korku türünün antik kökeni folklorda ve dînî geleneklerde yatar. Korku, genellikle ölüm, ölümden sonra yaşam, şer, demonik  ve bir kişinin içine girmiş şeylere odaklanır. Bunlar hikâyelerde cadılar, vampirler, kurt adamlar, canavarlar, mumyalar ve hayaletler olarak belirir.

18. yüzyıl Gotik korkusu, bu kaynaklara, Horace Walpole'un 1764 yılında yayımladığı The Castle of Otranto (Türkçe: Otranto Kalesi) adındaki eseri ile cevap verdi. Bu eser, o güne kadar yayımlanmış eserler arasında gerçekçilikten ziyade doğaüstü öğelere yer veren ilk eser oldu. Aslında, eserin basılan ilk sürümü, İtalya'da bulunan ve hayalî bir çevirmen tarafından yayımlanan bir Orta Çağ romanı olarak tanıtıldı. Önceleri modern olarak görülse de o dönemde yaşayan pek çok kişi, eseri anakronistik, irticai ya da özetle zevksiz buldu ancak buna rağmen eser kısa sürede büyük bir popülerlik kazandı. Gotik korku romanının bu ilk örneği, ardından gelen William Beckford'ın 1786 tarihli Vathek, 1794 tarihli The Mysteries of Udolpho, Ann Radcliffe'in 1796 tarihli The Italian ve Matthew Lewis'in 1797 tarihli The Monk romanlarına ilham kaynağı oldu. Bu dönemde yayımlanan korku kurgu eserlerinin büyük çoğunluğu kadın yazarlar tarafından yazıldı ve kadın okurlara pazarlandı. Eserler genellikle varlıklı bir kadın protagonistin kasvetli bir şatoda başına gelenleri konu edindi.

Gotik geleneği, modern okurların korku edebiyatı olarak adlandırdıkları türe 19. yüzyılda giriş yaptı. Günümüz film ve sinema endüstrisindeki karakterlere ve çalışmalara ilham vermeye devam eden ilk eserler arasında Mary Shelley'nin 1818 tarihli Frankenstein isimli eseri, Edgar Allan Poe'nun çalışmaları, Sheridan Le Fanu'nun çalışmaları, Robert Louis Stevenson'ın 1886 yılında yazdığı Strange Cases of Dr Jekyl ve Mr. Hyde isimli eseri, Oscar Wilde'ın 1890 yılında yazdığı Dorian Gray'in Portresi isimli eseri ve Bram Stoker'ın 1897 tarihli Drakula isimli eseri yer alır. Tüm bu romanlar ve novellalar, günümüz sahne ve sinema eserlerinin ilham aldığı kalıcı birer simge konumundadırlar.

20. yüzyılın başlarında ucuz süreli yayınların çoğalması, korku eserlerinin sayısında bir patlamaya yol açtı. Tod Robbins, All-Story Magazine isimli dergi gibi büyük çoğunluğun ilgisini çeken korku kurgu eserlerinde uzmandı. Onun kurguları genellikle delilik ve zalimlik gibi konulara değindi. Daha sonra korku yazarlarına kendilerini tanıtma şansı veren bazı özel yayınlar piyasaya sürüldü. Bunların arasında Weird Tales (Türkçe: Garip Hikâyeler) ve Unknown Worlds (Türkçe: Bilinmeyen Dünyalar) isimli yayınlar da yer alıyordu.
20. yüzyılın başlarında etkileyici korku yazarları bu alanlarda ilerleme kaydettiler. Özellikle kendisine büyük saygı gösterilen korku yazarı H. P. Lovecraft ve onun ölümsüz eseri Cthulhu Mitosu, kozmik korku türüne öncülük ederken M. R. James, hayalet hikayesini yeniden yaratmış olmasıyla bilinir.
Sinemanın erken örnekleri, korku edebiyatından oldukça faydalandı ve korku sinemasının erken örnekleri, günümüze değin korunan korku kurgunun alt türlerinin oluşmasını sağladı. 1960'ların ver 1970'lerin işkenceci filmleri popülerlik kazanana kadar, EC Comics gibi firmaların yayımladığı Mahzenden Masallar gibi çizgi romanlar, beyaz perdenin o günlerde yayımlayamadığı vahşi görüntüleri görmek isteyen korku okurlarını tatmin etti.
Modern romanların birçoğu, modern zombi masallarının atası olarak H.P. Lovecraft'ın 1925 tarihli "Cool Air", 1926 tarihli "In The Vault" ve yine aynı yıl yazdığı "The Outsider" isimli romanlarını ilham almıştır. Richard Matheson'ın 1954 tarihli romanı Hepimiz Vampiriz (İngilizce: I Am Legend), George A. Romero'nın kıyamet sonrası zombi filmlerine de ilham kaynağı olmuştur.

Günümüzün en popüler korku yazarlarından birisi, Carrie, Medyum, O, Sadist ve diğer pek çok romanın yazarı Stephen King'dir. 1970'lerden itibaren King'in hikâyeleri geniş kitlelerin ilgisini çekmeyi başardı ve King, 2003 yılında Birleşik Devletler Ulusal Kitap Vakfı tarafından ödüllendirildi. Diğer popüler modern korku yazarları arasında Brian Lumley, James Herbert, Dean Koontz, Clive Barker, Ramsey Campbell, ve Peter Straub yer alır.

Modern zamanların çok satan romanları arasında korku kurgu türüne ait romanlar da mevcuttur. Bu romanlar arasında Carrie Vaughn'un Kitty Norville karakterinin yer aldığı kurt adam kurgu şehir fantazi romanları, Anne Rice'ın erotik gotik kurgu eserleri ve R.L. Stine'ın Goosebumps serisindeki eserleri yer almaktadır. Korku türüne ait öğeler, diğer türlerde de görülmeye devam etti. The Terror gibi alışılagelmiş tarihî korkunun alternatif tarih romanları, mağaza raflarında Pride and Prejudice and Zombies ya da tarihi fantezi ve korku çizgi romanı Hellblazer ve Mike Mignola'nın Hellboy gibi eserlerinin yanında yer alır. Korku, aynı zamanda Mark Z. Danielewski'nin A.B.D. Ulusal Kitap Ödülleri finalisti House of Leaves isimli eseri gibi daha karmaşık modern çalışmaların merkezinde yer alan bir türdür.

Korku türünü tanımlayan özelliklerden birisi de okuyucusuna duygusal, psikolojik ya da fiziksel olarak korkmasına yol açmasıdır. H.P. Lovecraft, korku türünü şu sözlerle tanımlar: "İnsanoğlunun en eski ve güçlü korkularından biri, bilinmeyen bir şeyden duyulan korkudur.".
"Hoşnutsuzluk Öğeleri" isimli yazısında Elizabeth Barrette, modern dünyanın korku masallarına duyduğu ihtiyacı şu sözlerle dile getirir.

Evrimsel atalarımızın verdiği "savaş ya da kaç" tepkisi, her insanın hayatında büyük bir rol oynadı. Atalarımız tepki vererek hayatta kalmayı başardı ya da verdikleri bu tepkiler üzerine hayatlarını kaybetti. Ardından birisi medeniyet oyununu icat etti ve bunun üzerine işler sakinleşmeye başladı. Bunun üzerine yaşanan gelişmeler, kırsal kesimleri yerleşim yerlerinden uzaklaştırdı. Medeniyetle birlikte savaş, suç ve diğer toplumsal vahşet olaylarının belirmesi ile birlikte insanlar birbirlerini avlamaya başladı ancak buna rağmen günlük yaşam büyük ölçüde sakinleşti. Bunun üzerine kendimizi rahatsız hissetmeye başladık. Hayatımızda "sınırda yaşamak" ve "avcı ile av arasındaki gerginlik" artık yoktu. Bunun üzerine birbirimize uzun ve karanlık gecelerde hikâyeler anlatmaya başladık. Ateşler söndüğünde, birbirimizi korkutmak için elimizden geleni yaptık. Adrenalin kendimizi iyi hissettiriyordu. Kalp atışlarımızın güçlenmesi ve nefes alıp verişimizin hızlanması sayesinde kendimizi sınırda hissetmeye başladık. Buna rağmen korkunun bilgilendirici yanlarını da takdirle karşıladık. Bazen bir hikâye bizi şaşırtmayı ya da ondan iğrenmemizi sağlamayı hedefler ancak korkunun en iyi örnekleri bizi bilerek sinirlendirmeyi ve bizi rahatsız etmeyi amaçlar. Bizi düşünmeye, normalde görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz düşüncelerle bizi yüzleştirmeye ve pek çok önyargıları altüst etmeyi amaçlar. Korku, bize dünyanın her zaman göründüğü kadar güvenli bir yer olmadığını ve bu sebeple bize daima dikkatli olmamızı hatırlatır.
Bazıları, edebiyatta karakterlerin ve okurların, normalde görmezden gelecekleri fikirlerle yüzleşmelerini, Hamlet'in Yorick'in kafatası ile birlikte derin düşüncelere dalmasının insanlığın ahlâki değerler üzerindeki etkileri ve bedenlerin eninde sonunda yüzleşecekleri dehşet verici son ile özdeşleştirebilir. Korku kurguda normalde görmezden gelinecek fikirlerle yüzleşilmesi, genellikle yazarla aynı çağda yaşayan insanların yüzleştiği problemlere mecazi bir yaklaşım olarak gösterilir.
Stephanie Demetrakopoulos, korku edebiyatına ait kanunların ortak ölçütlerinden birisini tanımlamıştır. Tina Broussard, Drakula'nın açıklamalı bibliyografyasında Demetrakopoulos'un tezini şu şekilde yorumlamıştır:

Bu bilimsel dergi makalesi, "Drakula"nın cinselliğini ele almaktadır. Makalede, ya namuslu bir kadının ya da agresif bir kadın vampirin bir yansıması olan agresif erkek ve kadın cinselliği ele alınır. Demetrakopoulos, Drakula'nın Viktorya dönemi toplumundaki temsîli grup seks alemleri, erkeklerin cinsel anlamda agresif kadınlara olan arzusu, anneliğin reddedilmesi gibi konuların bir yansıması olduğunu öne sürer ve kadınların, iki cinsiyet arasındaki sınırları zeka gibi genellikle eril özellikleri barındırarak aştığını belirtir.
Günümüzde Drakula'nın vampir betimlemesinin, cinselliğin bastırılmış Viktorya çağı'ndaki bir yansıması olduğuna inanılmaktadır. Ancak bu görüş, Drakula metaforunun pek çok farklı yorumlamasından sadece birisidir. Judith Halberstam, bunların pek çoğunu Canavarlığın Teknolojisi: Bram Stoker'ın Dracula'sı isimli çalışmasında ele alır:

Pek çok millete ait kullanılmamış tozlu altınlar, paralar ve takılmamış mücevherler, Drakula'yı doğrudan aristokrasinin fazlalıklarına, ulusların korsanlıklarına ve bozulmuş sınıfların mirasına bağlar.

Yukarıda gösterilen çalışmaların yanı sıra, korku kurgu için verilen burslar, neredeyse korku kurgu eserlerinin kendisi kadar eskidir. 1826 yılında gotik romancı Ann Radcliffe, korku kurgunun iki öğesi olan "terör" ve "korku" arasındaki farklılıkları ele aldığı bir çalışma yayımlar. Radcliffe'e göre terör, bir olay olmadan önce oluşan endişe hissi iken korku, bir olay gerçekleştikten sonra hissedilen tepki ve tiksinti hissidir. Radcliffe, terörü, "ruhu genişleten ve onu hayatın bir adım ötesine taşıyan bir öğe" olarak tanımlarken, korkunun okurlarını neredeyse "dondurduğunu ve yok ettiğini" söyler.
Korku kurgu için verilen burslar pek çok farklı kaynaktan faydalanır. Devandra Varma'nın ve S.L. Varnado gotik romanın tarihi üzerine yaptığı çalışm

Afrika müziği, Afrika kıtasında yer alan toplumların geleneksel ve modern müzik kültürlerini kapsayan geniş bir müzik alanıdır. Bu müzik türü, farklı etnik gruplar ve kültürel geleneklerin etkisiyle çeşitlilik gösterir.
Afrika müziği genellikle ritim odaklıdır ve çok katmanlı ritmik yapılar (poliritim) ile karakterize edilir. Davul ve vurmalı çalgılar müzikte önemli bir yer tutar. Bunun yanı sıra kora, balafon ve mbira gibi yerel enstrümanlar da yaygın olarak kullanılır. Müzikte çağrı-cevap (call and response) tekniği sıkça görülür.
Afrika müziği tarih boyunca dini törenler, kutlamalar ve toplumsal etkinliklerle yakından ilişkili olmuştur. Sözlü geleneklerin güçlü olduğu birçok Afrika toplumunda müzik, tarih ve kültürel bilgilerin aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Günümüzde Afrika müziği, caz, blues, rock ve pop müzik gibi birçok modern müzik türünü etkilemiştir. Aynı zamanda afrobeat ve dünya müziği gibi çağdaş türlerin gelişiminde de önemli bir rol oynamıştır.

Dünya müziği
Afrobeat
Geleneksel müzik

Akrobasi geleneksel olarak yerde, ip, tel, bisiklet veya at üstünde yapılan; insan bedeninin denge, koordinasyon ve kıvraklıkla ilgili tüm yetkinliklerinden yararlanan, vücut kontrolüne dayalı bir gösteri sanatıdır. Günümüzde spor olarak da kabul edilir.

Batı kültüründe kökenleri oldukça eskiye dayanır. Minoan Uygarlığı'ndan (M.Ö. 2000) kalma eserlerde boğa sırtında akrobasi sergileyen figürler yer alır. Bunların o döneme ait dinsel ritüeller oldukları sanılmaktadır.
Orta Çağ'da ise, Avrupalı asillerden oluşan meclislerde çeşitli hokkabazlık gösterileri yapıldığı bilinir. Önceleri ip üstünde yapılan gösteriler için kullanılmakla birlikte tanım, daha sonraları jimnastik sporunu ve bazı sirk gösterini de kapsayacak şekilde genişledi. Akrobasi ve jimnastik yarışmaları 19. yüzyılda Avrupa'da yaygınlaşmıştır.

Çin kültüründe akrobasi, 2500 yıl önce yapılmakta olan hasat festivallerine dayanır. Tang Hanedanlığı boyunca, Orta Çağ avrupasında oldugu gibi önem kazanmış ve imparatorlar için gösteriler yapılmıştır. Günümüzde Çin'de yüz yirmiden fazla akrobasi grubu ülke çapında gösteriler düzenlemekte, Çinli akrobatlar uluslararası festivallerde başarılar kazanmaktadır.

Türkiye'de akrobasinin, dünya turları düzenleyen avrupalı akrobatların Türkiye'ye gelmeleri sonucu sevildiği sanılır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İp ten tele geçiş ile birlikte bu sanata ilgi duyulmuş çeşitli akrobatlar yetişmiştir.
Bu dönemde yetişen akrobatlardan Muğlalı Yakup ya da halk arasında bilinen adıyla Tel Cambazı Yakubi ve Farabi takma adıyla bilinen Selanik 'li sihirbaz Selim Öktülmüş bunlardan birkaçıdır.
O dönemlerde akrobatlık Cambazhane adı verilen yerlerde yapılırdı. Cambazhanelerde tel cambazlığının dışında Karagöz ve Hacivat, Kukla tiyatrosu, Meddah, Sihirbaz, Ateş yutan adam ve Tahta bacak gibi vazgeçilmez geleneksel etkinliklere yer verilirdi.

Aerobasi

Ali Ufkî Bey ya da doğum adıyla Wojciech Bobowski, Klasik Türk musikisi bestekârı, santûrî, müzikolog ve "Mecmua-i Sâz ü Söz" adlı nota ve güfte mecmuasının müellifi, Kitâb-ı Mukaddes'i Türkçeye ilk çeviren mütercimdir.

Doğum adı ile Wojciech Bobowski, Leh kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1610 yılında Gorlice yakınlarındaki Bobowa'da doğmuştur. Protestan bir ailede büyümüş ve kariyerine kilise müzisyeni olarak başlamıştır.
Esir edilişi ve İstanbul'daki ilk yılları ile ilgili farklı bilgiler mevcuttur. Kırım Hanlığı ordusu tarafından bir savaşta esir alınmış ve İstanbul'a gönderilmiştir. Daha sonra Müslüman olarak "Ali Ufkî" adını almış ve Enderun'da eğitim gördükten sonra sarayda, hanende olarak ve tercüme odasında çeşitli görev yaptı. Claes Nicholas Ralamb, 1657'de bizzat kendisinden dinlediğini belirterek onun 1645'te Venedikliler'le yapılan savaşta Osmanlılar'a esir düştüğünü, sarayda Enderun'a alınarak yetiştirildiğini ve burada on yıl hânendelik yaptıktan sonra padişah tarafından âzat edilerek sipahi ulûfesi aldığını nakletmektedir. Polonya kaynaklarına dayanan Franz Babinger ise önce sarayda esir olarak çalıştığını, adını belirtmediği bir Türk asilzadesinin hizmetine girdiğini, bir müddet sonra da âzat edildiğini yazmaktadır.
Çeşitli Türk sazlarını ve bilhassa "santûrî" olarak anılacak derecede santûr çalmayı öğrendi. Kendisine "Bey" unvanı verildi. Eserlerinde kendisinden daima "Ali Ufkî Bey" olarak bahsetmektedir. Bir rivayete göre 1676 yılında, bir başka ve daha kuvvetli rivayete göre ise 1685 yılında öldü. Ali Ufki Bey III. Murat'ın yazdığı "uyan ey gözlerim gafletten uyan" güfteleri ile başlayan eserini de bestelemiştir. Sarayda mütercim, hazinedâr ve bestekâr olarak hizmet vermiştir. Lehçenin yanı sıra Türkçe, Arapça, Fransızca, Almanca, Yunanca, İbranice, İtalyanca ve Latin dilleriyle birlikte 16 dil bilmekteydi.
Ölümü ile ilgili bilgiler farklılık arz etmekte olup, hayatının büyük bölümünü geçirdiği İstanbul'da öldüğü kesin olarak bilinmemekte, ölüm tarihi konusunda ise çeşitli kaynaklarda 1672, 1675, 1676 veya 1680 tarihleri gösterilmektedir.

Ali Ufki Bey, dini meselelerle derinden ilgileniyordu. Anglikan ilm-i hâl'ini Osmanlı Türkçesine çevirmiştir. En büyük başarılarından biri Kitâb-ı Mukaddes'i Türkçeye çevirmesidir.

Kitâb-ı Mukaddes'in Mezmurlar kısmını Osmanlı Türkçesine çevirmiş ve melodilerini de Türk musikisine adapte etmeye çalışmıştır. 1665 yılında yayımlanmıştır.

1666 yılında Osmanlı Türkçesi ile ilgili bir gramer kitabı yayımlamıştır.

Behar, Cem. Ali Ufki ve Mezmurlar. Pan Yayıncılık, İstanbul, 2000, ISBN: 9789757652067.
Neudecker, H. (1996). "Wojciech Bobowski and his Turkish grammar (1666)". Dutch Studies in Near Eastern Languages and Literatures, 2, pp. 169–192.
Neudecker, H. (2000). "Ordinal numbers in Bobowski’s Turkish Bible translation (1662–1664)." Folia Orientalia, 36, pp. 219–225.
Bakalarz, A. (2005). "Polaków odkrywanie Arabii Saudyjskiej", Księgarnia Akademicka, University of Michigan, str. 57–62, ISBN 9788371887987.
F.Siarczyński, Wiadomość o Woyciechu Jaxie z Bobowej, "Czasopisma Naukowego Księgozbioru Ossolińskich", 1/1, Lwów 1828.
Florczak, Joanna, “17. Yüzyıl İstanbul’unda Çok Kültürlülük ve Bilgi Aktarımı”, Toplumsal Tarih Dergisi, s. 252, Aralık 2014.

Bale, geçmişte Avrupa saraylarında bir saray dansı olarak icra edilen, zamanla büyük bir evrim geçirerek bir sahne sanatı haline gelen; belli figürlere, adım atışlara dayalı, dünya çapında yaygın bir danstır.
Sözcük olarak kökeni, İtalyanca dans etmek anlamındaki "ballare"den gelir. Temelleri İtalya'da, İtalyan Rönesansı döneminde, mim sanatçılarının tiyatro ve gösterilerdeki dansları ile atılmıştır. Bir tür saray eğlencesi olarak Avrupa'da soyluların yaşamında yer almış; tüm kıtada önemli toplumsal dönüşümlerinin yaşandığı 1900'lerde yeni bir anlayışla icra edilmeye başlamış ve teatral bir sanat olarak gelişmiştir. Bu dansı icra eden kadın dansçılara balerin, erkek dansçılara balet denir.

14. ve 15. yüzyıllarda, İtalya'da sokak ve meydanlarda halkı eğlendiren gezici toplulukların gösterilerinde pantomim sanatçılarının sergilediği danslı, mimikli oyunlar, İtalyan sarayına da taşınmış ve baletti  adı ile bazı temsiller gelişmiştir. Saraydaki temsillerde temalar genellikle Antik Çağ'da inanılan tanrılar ve yarı tanrıların yer aldığı konuları ele alırdı.  O zamanlarda koreografik bir düzeni olmayan bale için ilk dans koreografilerini Dominic de Piacenza adlı dans ustası yaptı. Piacenza 'nın "Dans Etme ve Dansları Yönetme Sanatı" (1416) adlı kitabı, bale hakında bilinen ilk yazılı kaynaktır.
Bale, 16. yüzyılda Avrupa saraylarında tıpkı yüzme, güreş, kılıç kullanma gibi bir soyluluk göstergesi haline geldi ve askerî eğitimin bir parçası kabul edildi. Bir şenlik kutlaması olarak soyluların düğün, kutlama, şölen eğlencelerinde sergilenmekteydi, belli bir sürekliliğe ve bütünlüğe sahip değildi ve günümüzdeki gibi seyircisi yoktu.  Balelerin sonunda genellikle herkesin katıldığı büyük bir balo da düzenlenmekte idi. Kralın zenginlik ve gücünün sembolleri olarak etkileyici eğlenceler yaratma baskısı, balenin gelişmesinde rol oynadı. Bale, 16. ve 17. yüzyılın sonlarında Danimarka ve İsveç'e kadar yayıldı.
İtalya'da doğan bale, Floransalı Medici hanedanından Catherine de Medici'nin Fransa Kralı'nın oğlu II. Henry ile evlenmesi ile  Fransa'da da saray dansı haline gelmiştir. 1573 yılında Paris'teki Tuileries Sarayı'nda sahneye konulan "Ballet des Polonais" (Polonyalılar Balesi)  ve 1580'de bir nişanı kutlamak amacıyla Louvre Sarayı'nda  sahnelenen ve on bin soylu tarafından izlenen ‘‘Le Balet Comique de la Reine  (Kraliçenin Komik Balesi) tarihteki ilk bale eserleridir.

Fransa Kralı XIV. Louis dönemi, balenin altın çağının başlangıcı oldu; bugünkü balenin temeli olan klasik teknik ortaya bu dönemde çıktı. XIV. Louis'nin kendisi de uzun yıllar dans eğitimi almıştı; dansı mutlak gücünü yansıtmanın bir yolu olarak kullanmayı seviyordu. 1653'te Fronde İsyanı bastırıldığında gösterişli bir bale gösterisi hazırlattı. Babası XIII. Louis'in ölümü ile Fransa'nın üstüne çöken karanlık geceyi  başarıyla yenmesini ve ulusu belirsizlikten çıkarıp ilahi gücü sayesinde aydınlığa kavuşturmasını anlatan Ballet Royal de la Nuit (Gecenin Balesi) adlı bu efsanevi balede altı farklı rolü canlandırarak  sarayın ve kalabalık bir seyirci topluluğunun karşısına çıktı.
Kral, 1661'de Kraliyet Dans Akademisi'ni kurdurdu. Akademi, dansın sistemleşmesini  sağladı. Bu kurumda dans öğretmeni olan Pierre Beauchamps'ın sistemleştirdiği ayak hareketleri, günümüzdeki bale hareketlerin temelini oluşturmuştur. Bale tekniklerinin oluşması sayesinde, bale saraydan çıkarak, opera sahnesine taşındı; amatör soylular yerine profesyonel dansçılar tarafından maske ve peruklar kullanarak icra edilmeye başladı. Bale performansları sıradan insanlara açık hale geldi. İlk defa 1681 senesinde bir kadın, profesyonel balerin olarak sahneye çıktı.

Bir saray dansı olduğu dönemde bale, duygusallık ifade etmekten uzak, hiç bir anlatı içermeyen; asaleti sergilemek için bir araç olarak kullanılan bir performanstı. 18. yüzyılda Fransız dans hocası Jean Georges Noverre sayesinde duygu ve öykü anlatan, operadan ayrı, özgün bir sanat haline geldi.
Bale sanatının reformcusu Noverre, sahnede zerafetin abartılarak kibarlık budalalığına vardırılmasını, ayak uçlarının 180 derecelik bir açıda tutulmaya zorlanmasını eleştirdi, doğallığı savundu.  1760  tarihli Dans ve Baleler Üzerine Mektup  (Lettres Sur la Dance altes Balets) adlı kitabında dansın önemli kurallarını ve prensiplerini, pozisyonlarını ve adımlarını belirledi. Onun öncülük ettiği fikirlerin etkisiyle saray balelerinin katı kurallarının sonu geldi; duyguların ve bir öykünün anlatıldığı 'dramatik bale' (konulu bale)  ortaya çıktı. Noverre'in fikirlerinden etkilenen koreograf Jean Dauberval, 1786'da yaptığı Şımarık Kız balesinde, ilk kez insanın günlük yaşamından konuları işledi. Paris Operası'nda baba-oğul dansçılar Gaetano Vestris ve Auguste Vetris sahnedeki maskelerinin kaldırılmasını, kostümlerinin tamamen değiştirilmesini sağladı.
Fransız İhtilali'nin ardından bale, Fransa'da eski monarşik rejimle ilişkilendirildiğinden Noverre dahil pek çok bale dansçısı ve koreograf sanatlarını icra etmek için Londra'ya göç etti, göç edemeyenler hapse mahkûm edildi. Böylece Londra dramatik balenin merkezi oldu.

19. yüzyılın başlarında dramatik bale, uluslararası bir türe dönüştü. Sanat ve edebiyattaki Romantik akım bale sanatını da etkisi altına aldı. Bu dönemde erkek dansçıların yerine kadın dansçılar ön plana geçti; parmak ucunda tekniği gelişti (point'e kalkmak), kostüm olarak "romantik tütü" denilen giysi kullanılmaya başladı. La Sylphide, Giselle, Coppélia baleleri romantik dönemde oraya çıkan en önemli bale eserlerindendir.

Rusya'da Çariçe Anna Ivanovna, 1738'de bir Fransızı, aristokratların çocukları için Sen Petersburg'da bir dans okulu açmakla görevlendirmiş ve Rusya'da bale zamanla gelişmişti. 1847'de Petersbug'a gelen Fransız dansçı Marius Petipa'nın, geleneksel Rus balesine Fransız tarzı ile İtalyan balesinin mim özelliklerini eklemesi sonucunda klasik bale ortaya çıktı. Petipa, yardımcısı Lev İvanov ve besteci Çaykovski ile Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel, Fındıkkıran gibi popülaritesini  halen koruyan önemli baleler meydana getirdi.

Petersburg balesinin bazı genç üyeleri ise Petipa'nın koruduğu klasik geleneğe karşı çıkarak balede bir ifade birliği olması gerektiğini savundular; devrim niteliğinde yenilikler yaptılar. Erkek dansçılar da kadın dansçılar kadar önem kazandı. Organizatör Sergei Diaghilev, Rus balesini  Avrupa'ya taşıyıp bu yeniliklerden Avrupa izleyicisini haberdar etti. 19. yüzyıl sonunda Rusya'da bale gelişirken Avrupa'da bu sanata ilgi azalmış, opera ön plana çıkmıştı. Rus sanatını Avrupa'ya tanımak için Diaghilev'in öncülüğünde bir araya gelen besteci, koreograf, ressam, dekor ve giysi tasarımcıların meydana getirdiği  Ballets Russes (Rus Balesi) topluluğu, balenin yeniden Avrupa'da çok izlenilen bir sanat dalı olmasını sağladı. Topluluk, yeni koreografik dans adımlarının oluşturulmasına, modernizmin akımının sahnelere taşınmasına öncülük etti.

1900'lerin başında faklı disiplinlerden sanatçıların, aşırı süslemeye dayanan sanat anlayışlarına karşı çıkarak klasik dönemi anımsatan daha sade bir tarza geri dönmeyi tercih etmesi eğilimi neoklasizm olarak adlandırılır. Balede bu anlayış, Ballets Russes koreograflarından George Balanchine ile özdeşleşmiştir. Balanchine, Ballets Russes'in dağılmasından sonra bir bale topluluğu kurmak üzere New York'a gitti. Concerto Barocco (1941), Four Temperaments (1946), Agon (1957) ve Episodes (1959) gibi tanınmış neoklasik balelerin koreografileri New York'ta yapıldı.

Geleneksel bale kurallarını reddedip daha özgür ve deneysel bir tarz benimseyen dansçılar, modern baleyi geliştirdiler. Modern bale; zaman zaman caz, sokak dansı, multimedya ve tiyatro unsurlarını da içeren ve bu unsurları klasik balenin tekniği ve hassasiyeti ile birleştiren karma bir tarzdır. Moden balenin öncüsü sanatçılardan bazıları, William Forsythe, Jiří Kylián, Twyla Tharp'tır.

Ballet: The Art of Dance, Bale tarihi hakkında belgesel, Lucasfilm, 2007
Inside the Point, Belgesel, Stash Free Documentaries, 2022
ballet.org.uk30 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Barok müzik (UK /bəˈrɒk/ veya US /bəˈroʊk/), Batı Avrupa kökenli yaklaşık 1600 ile 1750 yılları arasında Batı klasik müziği'nin bir dönemi veya tarzıdır. Bu dönem, Rönesans müzik dönemi’ni izledi, ardından Klasik dönem takip etti ve galant stili Barok ve Klasik dönemler arasındaki geçişi sağladı. Barok dönemi üç ana aşamaya ayrılmıştır: erken, orta ve geç. Zamanla örtüşecek şekilde bu üç dönem, geleneksel olarak 1580'den 1650'ye, 1630'dan 1700'e ve 1680'den 1750'ye dek olan süreçleri kapsar. Barok müzik, "klasik müzik" kanonu'nun önemli bir bölümünü oluşturur ve şu anda yaygın olarak çalışılmakta, çalınmakta ve dinlenmektedir.

"Barok" terimi, "şekilsiz inci" anlamına gelen Portekizce "barroco" kelimesinden gelir.
Jean Jacques Rousseau'ya göre "barok müzik, armoninin açık seçik olmadığı, modülasyonlar ve uyumsuzlukla dolu entonasyonları güç ve hareketi zor olan müziktir". Yapı sanatı ile ilgili ilk tanımla 1788 yılında Encyclopédie méthodique'te karşılaşılmaktadır: "Mimarlıkta barok, tuhaflığın bir nüansıdır". Öyle anlaşılıyor ki bu isim, dönemin başlangıcında resim ve heykel çalışmalarındaki değişikliklere gösterilen şaşırmış reaksiyon sonucu çıkmıştır.
Barok müzik dönemi eserleri batı klasik müziği içinde çok önemli bir yer almakta ve dönemimizde de popüler olarak çalınmakta ve dinlenmektedir.
Barok müzik dönemi Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Jean-Baptiste Lully, Arcangelo Corelli, Claudio Monteverdi, Jean-Philippe Rameau ve Henry Purcell gibi bestecilerin eserlerini kapsamaktadir. Barok müzik dönemi müzikteki başlıca büyük yeniliği "fonksiyonel tonalite" kavramının çok geliştirilmesindedir. Bu dönemdeki besteciler ve çalgıcılar çok daha ayrıntılı ve incelikli müziksel süsler uygulamaya başlamışlar; müziksel notasyon şeklini değiştirmişler ve müziksel çalgıları yeni teknikler kullanarak çalmaya başlamışlardır. Barok müziği döneminde müziksel çalgılarla müzik icra edilmesinin ebadı, kapsam genişliği ve karmaşıklığı artmıştır. Barok müzik dönemi opera görsel sanatının kurulup, geliştirilip ve yaygınlaştırılması dönemidir. Bugün kullanılan müzik terimleri ve kavramlarının çoğunluğu barok müzik doneminde ortaya çıkartılmış ve o zamandan beridir kullanılagelmiştir.

Müzikte barok dönem, 1600 ile 1750 yılları İtalya'daki opera denemeleriyle başlamış; Johann Sebastian Bach'ın ölümüyle sona ermiş ve tüm müzik türlerinde günümüze kadar kalıcı olan değişikliklerin oluşmasına neden olmuştur. Rönesans müzik dönemi, tüm sanat dallarında sadelik, temizlik ve saflık dürtülerini güçlendirmesine ve duyguları daha yumuşak bir anlatımla ifade etmesine karşın, özellikle müzik alanında, sürekli kullandığı tekdüzelikten dolayı giderek sıkıcı olmaya başlamıştır. O kadar ki, rönesans dönemi bestelerinin en belirgin özelliği, çalgıların aynı anda başlayıp aynı anda eseri bitirmeleri olarak anlatılabilir.
Barok dönemle birlikte, müzik "kontrast" kavramı ile tanışır. Aynı tınılardaki çalgılar birbirleriyle savaşırcasına, birbirleri ile karşıtlık oluşturarak eserde yerlerini alırlar. Klasik Dönem sanatçıları dahi, her ne kadar Barok dönem eserlerini karmaşık, süslü, zevksiz ve abartılı olarak adlandırsalar ve "Barok" kelimesini aşağılayıcı manada kullansalar da kendi kullandıkları ve günümüze kadar uzanan birçok armoni kuralını bu dönemin ustalarından öğrenmişler ve yer yer kopyalamışlardır. 150 yıla yayılan bir süreci etkileyen Barok akımı, kimi müzik tarihçilerine göre 2, kimine göre 3 evreli bir dönemdir. Herkesin kabul ettiği ortak düşünce ise "Olgun Barok" olarak adlandırılan son dönemde Johann Sebastian Bach'ın önemli bir yere sahip olduğudur.
Barok müziğinin yapısında en belirgin özellik, müzikte "kontrast"lar kullanılması olmuş ve bununla birlikte konçertolar devri başlamıştır. Müziksel ifadeyi güçlendirmek için kullanılan ses düzeyinin alçalıp yükselmesi Barok dönemde keşfedilen ve gelişen işaretlerle başlar. Orta Çağ ve Rönesans'ta ses şiddeti, hep aynı seviyede kullanılmaktaydı. Barok dönemde piyano (düşük ses) ve forte (gür ses) terimleri ile eserlerde ses şiddetinin önemi ve katkısı görülmeye başlar.
Barok dönemin bir diğer yeniliği, bu döneme kadar olan müzikal yapıda bulunmayan ve eserin başka bir bölüme geçeceğini veya bittiğini belirten bir olgunun kullanılmasıdır. Eserlerde kapanışlar ve geçişler daha güçlü yer alır.
Kontrastlar üzerine kurulan Barok müzikte ritmik yapıda da büyük gelişmeler olur. Rönesans'tan Barok müziğe sıçrayan, metine bağlı müzikal anlatım, konuşma dilindeki vurguların abartılmasına neden olur. Barok dönemde doğan opera ve kantatlar günümüzde de aynı kurala bağlı kalınarak abartılı bir dilde seslendirilirler. Barok dönemle beraber çalgı müziği büyük ilerleme gösterir. Yalnız çalgılar için bestelenen yapıtlar çoğalır. 
Ses müziği ve çalgı müziğinin birleştirilmesi de Barok dönemde filizlenir. Eşlik görevi gören sürekli bas çalgıları ve insan sesi birleşir. Kontrast oluşturmak amacıyla eşlik çalgıları tekdüze hareket ederken, vokal hareketli ve süslü davranır.
16. yüzyılın sona ermesiyle birlikte İtalyan besteciler madrigal adını verdikleri, şiirler üzerine yazdıkları çok sesli müzikler üzerine yoğunlaşmaya başlamıştı. 

Monteverdi'nin opera eserleri ve madrigalleri, barok dönemin ilk zamanlarının zirve noktası olmuş ve daha sonra gelecek müziğe liderlik etmiştir. Dinsel bir tema üzerine kurulu dramatik eserler olan oratoryolar, kökünü Roma'dan alır. Avrupa'ya yayılması ise Alman-İngiliz besteci George Frideric Handel sayesinde olmuştur. Handel, ünlü Messiah oratoryosunu İngiltere'de bestelemiştir (1741).
Sonat, kendini barok dönemin ilk zamanlarında bulmuş bir başka müzik formudur. İtalya'da sonat, yavaş ve hızlı dans parçalarından oluşan eser veya yavaş-hızlı kontrastlarıyla gelişen eserlere denirdi (daha sonra bu tarz kiliselerde de kullanılmıştır). Arcangelo Corelli gibi her iki tarzda da müzik yapan besteciler olmuştur. 
İtalya'nın dışında ise süit adı verilen dans parçaları besteleniyordu. Barok dönemde sonatlar kadar yaygın olan süit formu, zamanla popülaritesini yitirmiş ve sonat formu kadar kalıcı olamamıştır. Süitler, kantatlarda olduğu gibi tek bir çıkış noktasından hareketle iki veya üç bölümlü forma ulaşırdı (örneğin Domenico Scarlatti'nin klavye sonatları gibi, Bach'ın bestelediği birden çok formlu eserler gibi). İlk sonatlar, ya tek bir enstrüman ya da küçük bir grup için yazılırdı. 
17. yüzyılın sonlarına doğru (barok dönemin ortaları), bu sonat formu konçerto grosso şekline dönüştü. Solist grup ise genellikle konçertino (iki keman ve continuo) olurdu. Daha sonra ise konçerto durumuna dönüştü. Şüphesiz ki Bach'ın Brandenburg Konçertoları konçerto grosso stilinin bu dönemdeki en iyi örneklerinden birisidir. Ayrıca Antonio Vivaldi'nin solo konçertoları da bu dönemin en önemli modellerinden olmuştur.
Sonat, konçerto ve vokal formları gelişiminin ortalarında, barok dönemin bir başka önemli özelliği ortaya çıkmaya başladı: Tonalite. 16. yüzyılın ortalarında eski kilise modları, yeni anahtar bağları konseptiyle yer değiştirmeye başladı. Barok dönemle birlikte besteciler bir anahtardan diğerine atlamaya başlamıştı. Zamanın kromatik müziğini üretmeye başlamışlardı.
Zamanla, anahtarlar arasındaki bağ ve geçişler bir sistem halini aldı. Bach'ın İyi Düzenlenmiş Klavye (das wohltemperierte klavier) adlı eseri bu bağı anlamak için iyi bir örnektir. Bu eser ayrıca bir başka iki önemli barok formu yapısı içinde barındırmaktadır: prelüd ve füg.
Barok dönemin en gözde çalgılarından biri klavsen (harpsikort)'di. Klavsen, seslerin hafif veya kuvvetli çıkmasına olanak sağlamayan bir düzeneğe sahipti. Yine de dönemin favori enstrümanı olmuş, gerek solo gerek eşlik göreviyle pek çok eserde kullanılmıştır.
Barok dönemde icat edilmesine karşın dönemin bestecileri piyano için eser yazmamıştır. Klavsene göre cılız bir sese ve sert tuşeye sahip piyanoya eser veren ilk besteci Muzio Clementi'dir. 1773'te daha on sekizindeyken piyano için üç sonat yazmış, çalgıyı popüler hale getirmiştir. Barok dönem bestecilerinin günümüzde piyanoda çalınan eserleri aslında piyano için yazılmamıştır. Dolayısıyla piyano ve forte gibi nüanslar ve staccato gibi çalım tekniklerinin hiçbiri eserlerin aslında yoktur veya çok azdır.
Bütün bu değişiklikler birbirlerine paralel olarak gelmiş ve barok dönemi oluşturmuştur. Eski kurallardan ve polifonik takıntılardan kurtulunması, yeni bir tarz ve kural geleneği yapma gereğini doğurdu. Bu da, kadanslar veya armonik geri planlar üzerine doğal olarak solistlik yapan, melodiyi ortaya çıkardı. Bu armoniler içinde sequence'ı (zincirleme) getirdi ve tüm bu armonik gelişimler bir yandan da ritmik gelişmeleri doğurdu. Bas bölümleri, Orta Avrupa dans müziğinin tipik ritimleriyle kaynaştı ve tüm bunlar barok müziğini barok müzik yaptı.
Barok dönemde müzik, modern müzikal dilin gelişiminde kuşkusuz en önemli kilometre taşı olmuştur. Bu 1,5 yüzyıl içerisinde, müzikal formlar değişip geliştikçe bir yandan da daha sonrasının ve bugünün müzik standartlarını belirlemeye başlamıştı. Tonalite ve akor tonlaması çok büyük önem taşımaktadır.
18. yüzyıl, bilindiği gibi, Avrupa'da müziğin Barok yüzyılıdır. Händel gibi, Bach gibi, Barok müziğin büyük ustaları eserlerini bu yüzyılda vermişlerdir. Ancak Barok müzik, diğer sanatlarda olduğu gibi, feodal aristokrasiye hizmet eden bir yapı sergilemektedir.
Salon müzik ilişkisine örnek: Barok dönemde besteciler kiliselerde, belediye ve saraylarda veya bir operada görevliydiler. Bu yerlerin ortak özellikleri küçük olmaları idi. Genellikle dikdörtgen şeklinde yansıtıcı yüzeylere sahiptiler. Bu akustik çevrelerdeki yankılanma süresi kısadır. Böyle bir çevrede çalınan müzik çok parlak olur ancak seslerin dolgunluğu azdır. 
Klasik dönem Haydn, Mozart, Beethoven, bu dönemdeki orkestrada 40 kadar çalgıcı bulunuyordu. Yaylı, ağaç üflemeli, pirinç üflemeli, vurmalı çalgılar kullanılıyordu. O zamanki konser salonları şimdikilerden küçük, dinleyiciler ise 300-400 kişi kadardı. Bu salonlar, tümüyle doluyken yankılanma süresi 1,5 saniye olmaktadır. 19. yüzyılda daha büy

Beste, müzik notasyonu kullanılarak yazılmış veya icra sırasında kaydedilmiş müzik yapıtı. Vokal veya enstrümantal olabilir.
Beste; kişiden kişiye değişen, kültürler arasında farklılık gösteren müzikal elementler içerir. İcra öncesinde yapılmış besteler müziğin, daha sonra yazılı notasyon kullanılarak veya hafızadan tekrar çalınabilmesine olanak tanır.
Besteciliğin özü olan emprovizasyon yani doğaçlama; performans sırasında müzik yapıtının oluşturulması, anında ortaya çıkan müzikal elementlerin bir araya getirilmesidir.
Yeni besteler yaratan kişilere besteci denir. Şarkıların bestecilerine genellikle şarkı yazarı denir. Şarkılarda, güfte yazan kişi söz yazarıdır. Popüler müzik ve geleneksel müzikte, şarkı yazarlığı, şarkının ana sayfası adı verilen temel bir taslağının oluşturulmasını içerebilir. Klasik müzikte, orkestrasyon tipik olarak besteci tarafından yapılır.
Bir müzik parçası kelimelerle, resimlerle veya 20. yüzyıldan beri bilgisayar programı ve grafik gösterimi ile de bestelenebilir.

Ses kaydı
Müzik teorisi
Müzik tarihi
Armoni
Ritim

Blues, 400 yıllık geçmişi olan ve temeli Afrika'ya dayanan bir müzik türüdür. Blues terimi Batı Afrika kültüründe cenaze ve yas törenlerinde ''acının ifadesi'' olarak kullanılan "çivit rengi" üzerinden mistisizme dayanır. Kökleri Afrika'da bulunan blues, 17. yüzyıldan itibaren Afrika'dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılardan doğmuştur. İlk yayınlanan Blues notası Hart Wand'ın 1912 tarihli "Dallas Blues"udur.
Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde yayılmaya başlar ve buradan da zaman içerisinde tüm dünyaya yayılır. 1910'lu yıllardan itibaren ise blues, Amerika'da birçok şehre yayılır. Bu şehirlerdeki kültürle ve müzikle harmanlanır ve yeni Blues türleri ortaya çıkar. Bunlardan bazıları British Blues, Delta Blues, Memphis Blues, Texas Blues'dur. 1930'lu yıllara gelindiğinde Blues, Caz müzik ile harmanlanarak Robert Johnson, Big Bill Broonzy, Sonny Boy Williamson, Lonnie Johnson ve Tampa Red idi.
Blues'un formu, genellikle Afrika ve Afro-Amerikan müziğinde bulunan "çağrı ve cevap" düzeniyle akor dizilerinin tekrarlayan döngüsüdür. 12 ölçülük Blues, popüler müzikte en çok kullanılan akor yürüyüşüdür. Blues notaları, genellikle bemolleştirilmiş üçlü, bemolleştirilmiş beşli ya da bemolleştirilmiş yedili olarak isimlendirilirler.
Blues, özünde en çok ritim özellikleriyle dikkat çekmektedir. Ancak günümüzde icra edilmekte olan Electric Blues yüksek enstrüman hakimiyeti ve güçlü ritim kabiliyetiyle birlikte iyi bir armoni bilgisini de gerektirmektedir. Zira Modern Blues, Afrika kökenlerinin yanında çok yüklü bir etkileşime uğramış ve pek çok müzikten izler barındırır hale gelmiştir.

Oakley, Giles (2004). Blues Tarihi: Şeytan'ın Müziği. Aydemir Özügül tarafından çevrildi. Ayrıntı Yayınları. ISBN 9755393889.

Caz, ilk kez ABD'nin güney eyaletlerinde, 1900'lerin başında gelişmeye başlamış bir Afro-Amerikan müzik türüdür. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında New Orleans, Louisiana'daki Afrikalı-Amerikalı topluluklarda ortaya çıktı. Caz müziği, mavi notalar, senkop, swing, çoklu ritim, atışma ve doğaçlama tekniklerini kullanır; Afrikalı-Amerikalı ve Batı müziği tekniklerinin harmanlanmasıdır. Bu müziğin dünya ile tanışması ise 1917 yılında Dixieland Jazz Band'in ilk plaklarının piyasaya çıkmasıyla olmuştur. 1920 ile 1930'larda popülerliğinin artmasıyla başta ABD olmak üzere tüm dünya genelinde Caz Çağı yaşanmıştır. Caz yalnızca geçmişte değil, bugün dahi çok sevilen ve ünü gün geçtikçe artan müzik türlerinden biridir. 1920'lerin Caz Çağı'ndan bu yana, geleneksel müzik ve popüler müzikte önemli bir müzikal ifade biçimi olarak kabul edilmiştir.
Caz müziği yirminci yüzyıl başlarında keşfedildiği topraklar olan ABD'den çıkıp dünyaya yayılma sürecinde ve günümüze gelene kadar birçok alt türe (New Orleans, Swing, Kansas, Çingene cazı, bebop, cool, avangart, serbest caz, Latin caz, soul, füzyon, caz rock, smooth, caz funk, etno caz, asit caz) ayrılmış ve sayısız müzik türü ve geleneğiyle etkileşime girmiştir.

Cazın kökeni; Eski Afrika ruhani törenleri, blues, ragtime ve Avrupa ordu bandoları gibi Batı dünyası geleneklerine dayanır. 19. yüzyılın sonlarında oluşmasından sonra caz stilleri yayılmaya ve diğer müzik akımlarını etkilemeye başlamıştır. Caz kelimesinin kökeninin o dönemin argosundan geldiği düşünülmektedir; önerilen anlamlar enerjik, ruhani ve titreşimlidir.
Cazın ilk yıllarında en çok beslendiği akım blues'dur. Blues, Amerika'ya getirilen köle Afrikalıların halk müziğidir. Caz da Afrika'daki geleneksel müzik köklerinden beslenmiştir. Bu nedenle caz, pek çok caz müzisyeni için Güney Afrikalıların icat ettiği bir müziktir.
Caz müziği 1880'lerde New Orleans'ta gelişmeye başladı ve 1920'lerin başında New York, Los Angeles ve Chicago'da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı.
Ordu bandolarının müzik aletleri caz müziğinin en önemli enstrümanları olmaya başlamıştır: üflemeli çalgılar ve vurmalı çalgılar. Geneli alaylı olan Afrika kökenli müzisyenler, kendi ufak gruplarını kurmaya başlamış; gezici olan ve cenazelerde çalan bu gruplar, müziğin kısa sürede çok sayıda kişiye ulaşmasını sağlamıştır.
Savaş sonrasında açılan siyahilere özel okullar ve sivil topluluklar daha fazla eğitimli müzisyen yetişmesine olanak sağlamıştır. Lorenzo Tio ve Scott Crabbe klasik Avrupa müzik eğitiminden geçen ilk caz müzisyenlerindendir. Eğitilmiş yetenekler, eserlerinin daha uzun ömürlü olmalarını sağlamış ve doğaçlama tekniklerine katkıda bulunmuştur.

1920'den 1933'e kadar ABD'de içki yasağı dönemi'nde alkollü içkilerin satışı yasaklandı, bu ise yasadışı gizli içki satılan barların ortaya çıkmasına neden oldu; bunlar popüler müzik, dans şarkıları, yeni şarkılar ve şov melodileri yapılan "Caz Çağı"nın canlı mekanları haline geldi. Caz ahlaksızlık olarak ünlenmeye başladı ve eski nesillerin birçok üyesi, Kükreyen 20'lerin çökmekte olan değerlerini destekleyerek onu eski kültürel değerlere tehdit olarak gördü.
Princeton Üniversitesi'nden Henry van Dyke şöyle yazdı: "... bu müzik değil. Bu sadece işitme sinirlerinin tahrişi, fiziksel tutku tellerinin şehvetli bir alayı." The New York Times Sibirya köylülerinin ayıları korkutmak için caz kullandığını, ancak köylülerin tencere ve tava kullandığını bildirdi; Başka bir hikaye, ünlü bir orkestra şefinin ölümcül kalp krizine cazın neden olduğunu iddia etti.

1919'da, Kid Ory'nin New Orleanslı müzisyenlerden oluşan Orijinal Creole Jazz Band'ı, 1922'de kayıt yapan New Orleans kökenli ilk siyah caz grubu oldukları San Francisco ve Los Angeles'ta çalmaya başladı. Aynı yıl Bessie Smith ilk kayıtlarını yaptı. Chicago "Hot Jazz"ı geliştiriyordu ve King Oliver, kontrabascı Bill Johnson'a katıldı. Bix Beiderbecke, 1924'te The Wolverines'i kurdu.
Güney siyahi kökenlerine rağmen, beyaz orkestralar tarafından çalınan caz dans müziği için daha büyük bir pazar vardı. 1918'de Paul Whiteman ve orkestrası San Francisco'da hit oldu. Victor Talking Machine Şirketi ile sözleşme imzaladı ve 1920'lerin en iyi grup lideri oldu, sıcak caza beyaz bileşen katarak Bix Beiderbecke, Jimmy Dorsey, Tommy Dorsey, Frankie Trumbauer ve Joe Venuti gibi beyaz müzisyenleri işe aldı.
1924'te Whiteman, George Gershwin'in orkestrası tarafından ilk kez seslendirilen Rhapsody in Blue adlı eserini ısmarladı. Caz kayda değer bir müzik formu olarak tanınmaya başladı. Olin Downes, The New York Times'daki konseri değerlendirirken, "Bu beste olağanüstü bir yeteneği gösteriyor, çünkü kendi türünün çok ötesinde amaçları olan, ustası olmaktan uzak olduğu bir formla mücadele eden genç bir besteciyi gösteriyor.... Bütün bunlara rağmen, kendisini önemli ve genelde son derece özgün bir biçimde ifade etmiştir. ... İlk teması ... sadece bir dans melodisi değildir. ... dinleyicinin ilgisini hemen çeken, değişen ve zıt ritimlerde ilişkilendirilen ve birleştirilen bir fikir veya birkaç fikirdir."

Ragtime: Bunun başlangıcı, siyahilerin, çeşitli törenlerde söyledikleri eski şarkılardır. Parçayı, ritmik bir şekilde ayrı ayrı ve birçok sesin meydana getirdiği ses dizisi takip eder. Cazın 1917 yılına kadar sürmüş olan bu devresinde yetişen musikişinasların en ünlüsü Jelly Roll Morton'dır. Bu devrede çalınan parçalardan günümüze tek bir plâk bile kalmamıştır.
Blues: Amerikalı siyahilerin çalışma sırasında söyledikleri halk şarkılarından oluşan blues, cazı meydana getiren en önemli unsurdur. İfade muhtevası bakımından siyahilerin iç sıkıntısını, hüznünü ifade eder.
Hot Caz: Cazın perdeye ve sahneye geçmesinden sonra gelişen melodilerle meydana gelmiştir. Bu gelişmede herkes kendi stilinde bir solo yapar.
Cuse: Hot Caz'ın devamı ve daha olgunlaşmışıdır. Bu gelişimle cazın karakteri kesin olarak belli olmuş, caz bütün yönleriyle olgunlaşmış ve tamamlanmış bir müzik haline gelmiştir. Bütün bu gelişim içinde özellikle klasik müzik parçalarının caz müziğine uydurulması ön planda yer alır. Bu çağda, Louis Armstrong, Coleman Hawkins, Lester Young, Roy Eldridge, Glenn Miller gibi büyük caz sanatçıları yetişmiştir.
Cazda ölçü dört zamanlıdır. Dört zamanlı ölçünün zayıf zaman denilen ikinci ve dördüncü vuruşlarının vurgulanmış ve temponun dinleyenlere dans etme arzusu verecek şekilde hafiflik ve rahatlıkla yaşatılması cazın başlıca özelliğidir. Caz, armoni bakımından da müziğin doğasını beslemiş ve klasik armoniden ayrı bir armoni şekli geliştirilmiştir.
Bir caz topluluğu, çalgılar bakımından melodi (ezgi) ve ritim (dizem) olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ezgi bölümünde trompet, trombon, klarnet, saksofon, gibi nefesli çalgıları; dizem bölümünde piyano, kontrbas, gitar ve davul vardır. Keman, flüt, akordiyon, mandolin gibi çalgılar ya az kullanılır ya da hiç kullanılmaz. Caz müzik topluluklarında genelde saksofon, trompet, klarnet, trombon, piyano, kontrbas, gitar gibi çalgılar kullanılır. İnsan sesi ön plandadır. Bestelenmiş şekliyle seslendirilmiş olmasının yanı sıra genellikle doğaçlama olarak çalınması en büyük özelliğidir.

Caz müziğini tanımlamak güçtür, ama olası tanımları arasında genel kabul gören, önemli bir öğesinin doğaçlama olduğudur. Doğaçlamanın kökenleri yine Afrika'ya dayanmaktadır. Özellikle blues'da sık rastlanan atışma, tek başına doğaçlamadır.
Doğaçlamanın formu zamanla değişmiştir. İlk zamanlarda sadece atışma iken, daha sonra sözlere ve nihayetinde melodiye yerleşmiştir. Dixieland cazında, müzisyenler sırayla melodiler çalarak, bir şekilde atışmaktadırlar. Daha sonra oluşan klasik caz formunda ise müzisyenler belirli bir melodiye bağlı kalarak doğaçlama yapmaktadır. Bu nedenle caza sürekli yeni bir yorum getirilmektedir.
Swing döneminde, büyük bandolar notalarla düzenlemeler yapmışlar, diğer yandan solo müzisyenleri doğaçlamalarına bu çerçevede devam etmişlerdir. Bebop'ta ise doğaçlama daha fazla alan bulmuş, en başta, çalınan melodi doğabilir olmuştur.
Müzisyenlerden biri doğaçlamaya başlayınca diğer müzisyenler ona eşlik edebilir ya da birkaç akor ile arka plana geçebilir.

Caz ana hatları
Caz türleri listesi

Country (ayrıca country ve western olarak da bilinir), Amerika Birleşik Devletleri'nin güney bölgelerinde, hem Amerika'nın Güneyi'nde hem de Güneybatı'da ortaya çıkan bir müzik türüdür. İlk olarak 1920'lerde üretilen country müziği, öncelikle işçi sınıfı ve mavi yakalı Amerikan yaşamıyla ilgili hikayeler söylemeye odaklanır.
Country tarzı, 1920'lerde ABD'nin güney eyaletlerindeki yoksul ve beyaz köylüler arasında ortaya çıktı. Country, ilk sömürgecilerin torunlarının kuşaktan kuşağa aktardıkları Galler, İskoçya ya da İrlanda'ya özgü eski halk şarkılarının ya da baladlarının Amerikan zevkine uyarlanmasıyla oluşturulmuştur. Eşlik eden başlıca çalgılar bir banjo ya da gitar ve bir kemandır. Bu müzik, köylerin çevreleriyle iletişim olanaklarını artıran radyo sayesinde tüm güney eyaletlerinde yayıldı. Güneyli halk, bu tarzı büyük bir ilgiyle karşıladı.
Nashville, çıkışından bu yana bu türün merkezi olarak bilinir. 1930'lu yıllarda, bu müzik tarzına "Hillbilly Music" (Orman Köylülerinin Müziği) de dendi. Türün ilk büyük yıldızı, kovboy müziğiyle Hillbilly müziğini birleştirerek, "Country And Western" tarzını yaratan Jimmie Rodgers'tır (1897-1933). Şarkıcı ve oyuncu Roy Rogers rol aldığı çok sayıda filmle "Country And Western" tarzının dinleyici kitlesini büyük ölçüde genişletti. Savaşın ardından Hank Willimas (1923-1953) bu türün temsilciliğini üstlenerek yürüttü. Bill Haley, Elvis Presley gibi güneyin ilk Rock And Roll şarkıcıları, sanat yaşamlarına Country ile başladılar. Johnny Cash ve Carl Perkins bu türün en ünlü iki savunucusudur. Country müzik üzerinde Meksika, İspanya ve Latin Amerika etkileri de görülmektedir.
1950'li yılların sonlarından başlayarak, Amerikan rock gruplarının bir bölümü sürekli olarak Country'den esinlendi. Bazı Country şarkıcılarının da Rock'tan etkilenmesi sonucunda, Country Rock tarzı doğdu. Günümüzde Nashville'deki stüdyoların üretimi, bölgesel özelliklerden oldukça uzaklaşmıştır. Bugün Country, daha ağırbaşlı ve daha gelenekçi sözlerle Rock'ın saygın bir türüdür.

Amerikan halk müziği ile popüler müziğinin bir sentezi şeklinde de özetlenebilecek country, caz gibi, gerek ABD gerekse diğer dünya ülkeleri tarafından sevilip sayılan bir müzik tarzıdır.

Country Music Birliği19 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GAC - Great American Country TV 2 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coast to Coast - The Legend of Country 15 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aranjman veya cover, müzik alanında önceden seslendirilmiş bir eserin farklı sanatçılar tarafından yeniden icra edilmesi anlamına gelmektedir. "Cover" (Okunuşu kavır), kökeni eski Fransızcaya (coverir, 13. Yüzyıl) dayanan İngilizce bir sözcük olmasına rağmen birçok dilde değiştirilmeden kullanılmıştır. Türkçedeki en yaygın karşılığı aranjmandır.

"Aranjman" (veya Düzenleme): Müzikle ilgili "teknik bir terim olarak" ele alındığında "aranjman", orkestrasyondan farklı olarak bestesi daha önceden yapılmış bir melodinin stilini muhafaza etmek şartıyla çeşitli enstrümanlara dağıtılarak yeniden düzenlenmesi (İng. Arrangement) ve bu sırada parçanın akışı ve armonizasyonunun yeniden yazılması, kısaca, mevcut melodiye müzikal bir çeşitlilik kazandırmak anlamına gelmektedir. Bu teknik işleme "aranje etmek" bunu yapan kimseye "aranjör", ortaya çıkan yeni esere de "aranjman" adı verilir.

"Aranjman müzik akımı": Aranjman sözcüğü, teknik anlamı dışında "bir müzik akımı"nı tanımlamak için de kullanılmaktadır. "Aranjman müzik" türü bir dönem Türkçeleştirilmiş yabancı dildeki şarkılara verilen addır, yani kısaca "aranjman" olarak adlandırılan bu şarkılar yabancı dildeki müziklerin Türkçe cover'larıdır. Bu maddede ele alındığı anlamıyla "aranjman müzik akımı" 1960'ların hemen başında ortaya çıkmış ve 10 yıl boyunca hüküm sürdükten sonra 1970'lerin başında yerini Anadolu Pop (veya Anadolu Rock) akımına bırakmıştır. Bu tür şarkılara verilen bir başka ad da "Türkçe sözlü hafif Batı müziği"ydi. "Türkçe pop", "Türk popu" "Türk pop müziği" veya TRT'nin kullandığı "Türk hafif müziği" terimleri zaman zaman aranjman yerine kullanılmış olsalar da bunlar Türkçe besteleri de içine alan daha geniş bir kavramı temsil ediyordu ve gerçek anlamıyla "Aranjman müzik"in tam karşılıkları değillerdi.

1960'lara gelinceye kadar Türkiye'de pop şarkılar Türk şarkıcılar tarafından orijinal dillerinde yani İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca söyleniyordu. 1961 yılında Fecri Ebcioğlu ilk kez Fransız pop şarkıcısı Bob Azzam'ın "C'est écrit dans le Ciel" adlı parçasına Türkçe sözler yazıp "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" adıyla İlham Gencer'e söyletmesi ile aranjman akımı başlamış oldu. Bu parça Türkçe söylenmiş ilk pop şarkısıdır. Şarkı büyük bir ilgiyle karşılanınca devamı çığ gibi geldi. Ebcioğlu'na Sezen Cumhur Önal'ın da katılması ile yüzlerce yabancı pop şarkısına Türkçe sözler yazılarak plaklar dolduruldu. Bu şekilde aralarında Ajda Pekkan, Alpay, Ertan Anapa'nın da olduğu onlarca şarkıcı ülke çapında ünlü oldular. Talep o kadar fazlaydı ki bu iki söz yazarı daha da ileri giderek şarkıların orijinal bestecilerini ve yorumcularını Türkiyeye getirterek kendi bestelerine Türkçe sözler yazarak bizzat kendilerine plak doldurttular. Bunlar arasında Adamo, Marc Aryan, Johnny Hallyday, Sacha Distel, Peppino di Capri, Mina ve Patricia Carli gibi Avrupa'nın tanınmış şarkıcıları da vardı. Avrupalı şarkıcıların kendi şarkılarını kırık bir Türkçeyle söylemeleri insanlara o denli sempatik gelmişti ki aynı aranjmanları seslendiren Türk şarkıcılar da tıpkı onlar gibi kırık bir Türkçe kullanmaya başladılar. Örneğin aranjmanını Fecri Ebcioğlu'nun yaptığı "Her Yerde Kar Var"ı kendi bestecisi Salvatore Adamo nasıl bozuk bir Türkçe ile söylediyse aynı aranjmanı Ajda Pekkan da tıpkı onun gibi bozuk bir aksanla söylemişti.
Aranjman akımının (modasının) bu iki öncüsü Fecri Ebcioğlu ve Sezen Cumhur Önal'a bir süre sonra Fikret Şeneş ve Ülkü Aker, 1970'lerde de Norayr Demirci katıldı. Uzun yıllar bu alanda sadece bu isimler vardı. Bu isimlerin yazdıkları Türkçe sözlerle plak yapılmış birçok şarkı orijinallerinden daha başarılı olmuştur, başarının payı bazen düzenlemede bazen de yazılan başarılı Türkçe sözlere aittir. "Kimler Geldi Kimler Geçti", "Memleketim", "Son Verdim Kalbimin İşine", "Bu Ne Dünya", "Sev Kardeşim" orijinal versiyonunun önüne geçmiş olan şarkılardan bazılarıdır. Sezen Cumhur Önal'a göre Kamuran Akkor için sözlerini yazdığı "Aşk Eski Bir Yalan" adlı aranjmanı, şarkının orijinali olan Enrico Macias'ın "S'il Fallait Tout Donner"den daha fazla satmıştı.
Gönül Yazar, Nesrin Sipahi, Gönül Akkor ve İnci Çayırlı gibi Türk müziğinin tanınmış isimleri de bir zamanlar aranjman söylemişlerdi. Hatta Ahmet Sezgin, Orhan Şener ve Ayla Büyükataman'ın da aranjman plakları vardır.

Fecri Ebcioğlu
Sezen Cumhur Önal
Türk pop müziği

Elektronik müzik, elektronik müzik aletleri ve teknolojik araçlar kullanılarak üretilen bir müzik türüdür. Bu müzik türünde kullanılan elektronik müzik aletleri, düşük kuvvetli sistemlerdir. Bu sistemler transistor, tümleşik devre gibi parçalar kullanırlar. Elektromekanik anlamda ses üreten elektronik müzik aletleri ile elektronik ögeler kullanarak ses üreten enstrümanlar arasında ayrım yapılabilir. Elektromekanik enstrümanlara Telharmonium, Hammond org ve elektro gitar; elektronik enstrümanlara ise Theremin, synthesizer ve bilgisayar örnekleri verilebilir.

Elektronik müzikten önce müzisyenlerin teknolojik gelişmeleri müzikal amaçlar için kullanma isteği vardı.Elektromekanik tasarımlara sahip birkaç enstrümanın geliştirilmesiyle, diğer elektronik enstrümanlara yol açıldı. Telharmonium adında bir elektromekanik enstrüman, 1897'de, Thaddeus Cahill tarafından icat edildi. Enstrüman yedi ton olması ve bir yük vagonu büyüklüğünde olması gibi bazı özellikleri, Telharmonium'un yaygınlaşmasını önledi. Telharmonium'unılan gelişmiş versiyonu olan 1907 modeli ise 200 tondu.
Genellikle ilk icat edilen elektronik enstrüman Theremin olarak bilinmektedir. Theremin, Profesör Leon Theremin tarafından 1919-1920 arasında bir tarihte icat edilmiştir. Başka bir elektronik enstrüman ise Ondes Martenot'tur. Ondes Martenot, Olivier Messiaen'in "The Turangalîla-Symphonie"sinde kullanıldıktan sonra ünlenmiştir. Ayrıca Ondes Martenot, Andre Jolivet gibi birçok Fransız müzisyen tarafından da kullanılmaya başlanmıştır.

Makaralı teyp, Almanya'da II. Dünya Savaşı sırasında icat edilmiştir. Müzisyenlerin, manyetik bandı musique concrète adını verdikleri yeni bir müzik besteleme tekniğinde kullanmaları uzun sürmedi. Bu teknik, doğal ve endüstriyel seslerin beraber kaydedilip ardından düzenlenmesini içeriyordu. Besteciler, sıkça müzikal bir amaç için yaratılmamış olan elektronik aletlerden çıkan sesleri kullandılar. Musique concrète'in ilk örnekleri Pierre Schaeffer tarafından bestelemiştir. Schaeffer; daha sonra Pierre Henry, Pierre Boulez ve Karlheinz Stockhausen gibi birçok avant-garde müzisyenle çalışmıştır. Amerika'da magnetik teyp için bestelenen ilk eser Louis ve Bebe Barron tarafından 1957'de tamamlandı.
1957'de iki yeni elektronik enstrüman daha ortaya çıktı. Daha önceki Theremin ve Ondes Martenot'tan farklı olarak bu yeni enstrümanları kullanmak zordu ve zorlu bir programlama gerektiriyordu, ikisi de gerçek zamanlı çalınamıyordu. Bu enstrümanlardan ilki Max Mathews'un "Music 1" adlı bir programla kullandığı bilgisayarıydı. Enstrümanlardan ikincisi ise RCA Martk II Sound Synthesizer adındaki ilk elektronik birleştiriciydi. RCA tarafından tasarlanan alet the Colombia-Princeton Electronic Music Center'da kurulmuştur ve hâlâ oradadır.
The Columbia-Princeton Electronic Music Center, bilgisayar müziği merkezi olarak biliniyordu. Bu merkez, türünün Amerika'daki en yaşlısıdır. 1958'de 1950'lerin başından beri manyetik teyp manipülasyonuyla igilenen Vladimir Ussachevsky ve Otto Luening tarafından açılmıştır. Merkezde, Peter Mauzey yardımıyla bir stüdyo kurulmuştu ve 1980lere kadar elektronik müzik merkezi olarak görevini korudu.

1960'lardan 1980'lere uzanan dönemde, modüler synthesizer'ların yükselişi elektronik müziğin seyrini kökten değiştirdi. Bu devrimin en önemli aktörlerinden biri Robert Moog oldu. 1964'te geliştirdiği Moog synthesizer, modüler yapısı ve klavye kontrollü osilatörleri sayesinde elektronik müziği, deneysel çevrelerden çıkarıp rock, pop ve film müziklerinin içine taşıdı. Aynı yıllarda, Almanya'da kurulan WDR Studio Köln, Karlheinz Stockhausen ve Herbert Eimert gibi öncü bestecilerle Avrupa'daki elektro-akustik müziğin kalbinin attığı yer hâline geldi. Stüdyoda yapılan çalışmalar, elektronik seslerin ciddi bir müzikal dile dönüşebileceğini gösterdi.
Bu dönem aynı zamanda elektronik rock ve disko'nun yükselişine de sahne oldu. Kraftwerk, Pink Floyd gibi gruplar analog synthesizerları ve efekt birimlerini müziklerine entegre ederek elektronik müziği altkültürden çıkarıp geniş kitlelerle buluşturdu. Bu sayede elektronik sesler artık sadece akademik stüdyoların ya da avangart çevrelerin değil, dans pistlerinin ve popüler müziğin de ayrılmaz parçası haline geldi.

1980'lerle birlikte başlayan dijital devrim elektronik müziğin üretim biçimlerini tamamen değiştirdi. 1983 yılında tanıtılan MIDI (Musical Instrument Digital Interface) standardı ve Yamaha DX7 gibi dijital FM synthesizer'lar sayesinde elektronik müzik üretimi çok daha erişilebilir ve taşınabilir hale geldi. Bu teknolojiler yalnızca profesyonel müzisyenlere değil, amatörlere ve ev stüdyolarına da kapı açtı. Aynı zamanda Cubase, Pro Tools gibi DAW (Digital Audio Workstation) yazılımları sayesinde ses kaydı, düzenleme ve mix işlemleri bilgisayar ortamında yapılabilir hale geldi; böylece stüdyo prodüksiyonları evlere taşındı.
2000'lerden itibaren elektronik müzik, EDM (Electronic Dance Music) çatısı altında küresel bir fenomene dönüştü. Trance, House, Dubstep ve Trap gibi alt türler, devasa festivallerde ve dijital platformlarda milyonlarca dinleyiciye ulaştı. Spotify ve SoundCloud gibi dijital yayın mecraları sayesinde müzisyenler aracı kurumlara ihtiyaç duymadan doğrudan dinleyiciyle buluşabildi. Böylece elektronik müzik, hem teknolojik gelişmelere öncülük eden hem de bu gelişmelerle evrilen bir kültürel dalga haline geldi.

Yaratıcılarından olan Brian Eno'nun gelişimine ışık tuttuğu Ambient; FSOL (Future Sound of London), The Orb, Biosphere ve Woob gibi yeni akımlarla günümüzdeki düşündürücü, derin ve farklılığı her zaman ön planda hissettiren şeklini almıştır. Diğer bütün elektronik müzik dallarından farklı olarak Ambient müzik; davul vuruşları ve ritim içermeyen daha ziyade doğa sampleları, melodiye ve ambiyansa ağırlık veren bir müzik tarzıdır. Ayrıca sinema ve video oyunlarında atmosfer yaratmak amacıyla da sıkça kullanılır. William Basinski, Tim Hecker, Stars of the Lid gibi sanatçılar da türün çağdaş ve deneysel sınırlarını genişletmiş isimler arasında yer alır. Ambient, sadece bir müzik tarzı değil, aynı zamanda bir ses manzarası (soundscape) ve mekân hissi yaratma biçimi olarak da değerlendirilmektedir.

Tutku dolu vokallerle süslenmiş olan trip hop, genelde acı keder ve üzüntü gibi koyu (derin) hislere hitap eder. Portishead, Cold Cut, Massive Attack, Archive ve Télépopmusik bu tarzın önde gelen isimleri arasında yer almaktadır.

Dj Spooky ile özdeşleştirilmiş olan bu tarz, Trip Hop-Dub-Ambient karışımı ortaya çıkmıştır.

Jazz'ı geleceğe taşıyan ve bu aşamada jazz üzerine çeşitli elektronik ses modifikasyonların gerçekleşmesi ile ortaya çıkmış olan önemli bir biçimdir. Özetlemek gerekirse temalar Jazz üzerine kurulu, destekler ve enstrümanlar elektronik ağırlıklıdır. Modaji, United Future Org., Gotan Project, Ian O’Brein, Fauna Flash ve Jamiroquai önemli isimler arasında yer almaktadır.

4/4 vuruşluk house ve benzeri tarzlara alternatif olarak ortaya çıkan Breakbeat'in kökenleri hip hop'a dayanmaktadır. Old-School Techno ve Acid house'dan da esinlenmelerin gözlendiği Breakbeat'in önde gelen isimleri Meat Katie, Adam Freeland'dir. Breakbeat, adını funky davul bölümlerinin ("breaks") parçalanarak ve yeniden düzenlenerek oluşturulmasından alır. Bu yapı, parçaya hem enerjik hem de kaotik bir dinamik kazandırır. Genellikle karmaşık ritim yapıları ve hızlı tempolarla karakterize edilen Breakbeat, hem dans pistlerinde hem de underground sahnelerde kendine sağlam bir yer edinmiştir. Big Beat, Nu Skool Breaks ve Jungle gibi alt türlerle birlikte evrim geçiren Breakbeat; sinema müziklerinden video oyunlarına kadar geniş bir yelpazede etkisini sürdürmektedir.

Jungle, 1990'ların başında İngiltere'de ortaya çıkan ve özellikle siyahi Britanyalı gençlik kültürüyle özdeşleşmiş, yüksek tempolu ve yoğun ritmik yapıya sahip bir elektronik müzik türüdür. Temelinde breakbeat ritimleri, ağır baslar (basslines) ve reggae/dub etkileri barındırır. Jungle parçalarında genellikle "Amen break" gibi ikonik breakbeat örnekleri kullanılırken, vokal sample'ları da sıklıkla ragga, dancehall ya da hip hop kökenli olur. Bu yapı, türü hem enerjik hem de kültürel olarak çok katmanlı bir hale getirir.
Jungle, rave kültürünün yükselişiyle birlikte hızla yayılmış, illegal partilerden korsan radyo yayınlarına kadar uzanan bir sahnede gelişmiştir. Genellikle 160-180 BPM aralığında seyreden tempoları ve karmaşık davul programlamaları ile öne çıkan bu tarz, dans müziğinde bir devrim niteliği taşımıştır. Goldie, LTJ Bukem, Shy FX, DJ Hype gibi öncü isimler sayesinde Jungle, kısa sürede büyük bir kitleye ulaşarak Drum and Bass'in doğmasına da zemin hazırlamıştır. Bugün hâlâ birçok prodüktör ve DJ tarafından yaşatılmakta, yeni nesil elektronik müzik akımlarıyla harmanlanarak evrim geçirmeye devam etmektedir.

Akılda kolay kalan sample'larıyla parti ortamlarının vazgeçilmez müziğidir. Alçak sesle dinlemenin Big Beat tarzına haksızlık olacağı düşüncesiyle hareket eden birçok insanın ortak görüşü “yüksek çıkış gücün yoksa dinlemenin de bir manası yoktur” şeklinde biçimlenmiştir. Anavatanı Brighton olan bu tarzın bayraktarlığını Fatboy Slim yapmaktadır.

Kraftwerk, Afrika Bambaataa ve Electron'dan etkilenmiş(ilk albümleri) ve ilham almış olan Funky Breaks ilk tohumları, meyvelerini Birleşik Amerika'nın batı sahillerinde vermiştir.

Dance Müziğin omurgası olarak da nitelendirilebilir. Elektronik Müziğini en popüler kolu olarak kabul edilen Dance'de trackler genel olarak bir vokalist eşliğinde ve House Music benzeri bir formda yapılandırılır. Günümüzde Sasha, bu tarzın en önde gelen isimlerinden birisidir. Dance müziği daha çok electronica ile harmanlanır bu tarzın iyi temsilcileri arasında David Guetta, Laurent Wolf, Yves Larock, Desaparecidos, Akcent gibi isimler vardır.

Euro Cheese ve Euro Trash olarak da bilinen dans müziğin basit, eğlenceli ve tempolu kolu olarak bilinen Euro Dance, ana kolu olan Dance Müziğin popülaritesinden geri kalmayarak dünyanın birçok radyosunda boy göstererek ön saflarda yerini

Etnomüzikoloji, müzik biliminde tarihsel müzikolojinin komşu disiplinidir ve aynı zamanda etnolojinin (eskiden Halk Bilimi) bir dalıdır. Tüm dünyada müziğin ve dansın ses, kültür ve sosyal bağlamlarını araştırır. Müzik etnolojisi, Kültürel müzikoloji veya karşılaştırmalı müzik bilimi de dendiği gibi "Sosyolojik ve antropolojik yaklaşımla müzik" olarak da tanımlanmaktadır.
İngilizcesi olan Ethnomusicology terimi Hollandalı müzik etnoloğu Jaap Kunst (1891-1960) tarafından 1950 yılında tanıtılmış ve programlı olarak yayılmıştır. Kunst'un amacı o zamana kadar comperative musicology (karşılaştırmalı müzikoloji) olarak tanımlanan müzikal yapı ve stillerin karşılıklı ve karşılaştırmalı analiz çalışmalarında ana vurgunun araştırma alanına ilişkin kültürel bağlamlara kaydırılmasıdır.
Etnomüzikologlar arasında müzikbilimcisi (müzikolog) müziğin kendisi üzerine çalışırken, etnomüzikolog ise tıpkı kültürel müzikolojide olduğu gibi müziği daha geniş kültürel çerçevesde inceler görüşü yaygındır. Etnomüzikologların, sadece derlemeci olduğuna dair yaygın ancak "yanlış" söylentiler vardır.
Günümüzde etnomüzikologlar her ne kadar popüler kültür alanındaki ürünlere yönelmiş olsalar da, kimileri yeni notasyon teknikleri ve açıklamalı çaışmalar içerisinde yer almaktadırlar.
Etnomüzikoloji disiplinler arası önemli bir yerde bulunmakta ve antropoloji, tarih, sosyoloji, etimoloji, semiotik, matematik ve birçok başka bilim dalından yararlanmaktadır. Bunun en büyük nedeni ise çalışılmakta olunan alan üzerinde hakimiyetin büyük ölçüde kurulabilinmesini sağlamaktır.
Etnomüzikologlar ilk zamanlarında kayıtlarını işitsel olarak alıyor olsalar da günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle görsel ve işitsel kayıtları çok daha çağdaş bir biçimde kendi lehlerine çevirmektedirler.

Constantin Brăiloiu
Batuhan Aydın
Melih Duygulu

Ezgi ya da melodi (Yunanca: μελῳδία - melōidía) sözcüğü ses dizisi anlamına gelmektedir. Belli bir duyguyu yansıtması için yan yana getirilen notalar dizisine işaret etmektedir.

Duygular sanatın her türü ile yansıtılabilir. Şiir, öykü, roman, destan, resim, mimari yapıt ile. Elbette müzik ile de. Dahası duyguların anlatımı bakımından müziğin eşsiz benzersiz bir güce sahip olduğu dahi söylenebilir. Bu güç müziği en eski sanat türü kılan nedendir. Gerçekten de müzik en eski sanat türü olmalıdır. İnsanların yaşadıkları en eski mağaralarda resimlere rastlanmış olması resmin en eski sanat türü olduğunu göstermez; müziğin böyle bir iz bırakabilme özelliğinden yoksun oluşu, onun en eski sanat türü oluşunun fark edilmesini engelleyen başlıca etkendir. Gene de farklı dilleri konuşan insanlar açısından müziğin ortak bir dil oluşturması değinilen konuda güçlü bir kanıt olarak değerlendirilebilir. Nitekim kendi diline benzemeyen dillerde söylenen müzikal yapıtlardan insanların hüzünlenebilmesi, bu sanat türünün bir ortak dil oluşu ve eskiliği konusunda sugötürmez bir kanıt sunmaktadır.

Burada müzikal yapıtın hüzün yaratabilme özelliği, onun içerdiği ezgiden kaynaklanmaktadır; çünkü ezgi müziğin somutlaşmış ortak dilidir; o, sanat yapıtı olarak kendisini ortaya koyan müzikten başka bir varlık değildir.

Fârâbî (Farsça: الفارابي) (872, Fârâb - 950/951, Şam), 8. ve 13. yüzyıllar arasındaki İslam'ın Altın Çağı'nda yaşamış ünlü filozof ve bilim insanıdır. Aynı zamanda gök bilimci, mantıkçı ve müzisyendir.
Mantık ilmine yapmış olduğu katkıları ve düzenlemeleri sayesinde Fârâbî Orta Çağ İslam aydınları arasında Muallim-i Sânî ya da Hace-i Sâni (İkinci Üstat / Magister secundus) olarak bilinir. Hace-i Evvel (Birinci Üstat / Magister Primus) ise Aristo'dur. Farabi'nin hayatı, halefi olduğu Kindi gibi çok az bilinir. Bağdat, Halep ve Mısır'da bulunduğu, hayatının önemli bir kısmında Halep'teki Şii Hamdani hanedanı tarafından desteklendiği bilinmektedir. Etnik kimliği tartışmalıdır. Kimi kaynaklara göre Fars kimilerine göre Türk kökenlidir. Ancak Farabi, bütün eserlerini Arapça yazmıştır. Farabi, Aristo'nun temel eserlerinin birçoğunu Arapçaya yeniden çevirmiş, bu eserlerin daha iyi anlaşılabilmesini sağlayan şerhler yazmıştır. Bu yanıyla hem İslam dünyasında antik felsefenin anlaşılmasını sağlamış hem de Arapçanın bir felsefe dili hâline gelmesine büyük bir katkı yapmıştır.
Farabi'nin bu büyük katkısının yanında İkinci Üstat kabul edilmesinin ana nedeni İbn-i Haldun'a göre onun mantık alanında yaptığı çalışmalardır. Farabi, Aristo'nun 6 ciltlik temel mantık kitabı Organon'un tüm bölümlerini içeren çeviriler ve şerhler kaleme aldı ve Organon'u iki bölüm daha ekleyerek 8 cilte çıkardı. Mantık ifadeleri, onu ifade etmek için kullanılan dil ve bilgi ile ilişkili olduğu için Farabi'nin mantık dışında dil felsefesi ve epistemoloji üzerinde de yoğun şekilde durduğu görülür. Farabi'nin diğer bir çalışma alanı doğa felsefesi, metafizik ve psikoloji olmuştur. Doğa anlayışı dönemin Batlamyusçu dünya merkezli görüşüne uygundur. Farabi'nin geliştirdiği sudûr teorisi ise Neoplatoncu ve İsmaili kökenlere dayanır. Bu anlayış daha sonra İbn-i Sina tarafından geliştirildi. Farabi'ye atfedilen kitapların sayısı 100 ile 160 arasındadır.
Farabi, Kindi'nin kurucusu olduğu kabul edilen ve İslam felsefesi içinde rasyonal/Aristocu eğilimi ifade eden Meşşaîlik akımının ikinci kurucusudur. Pek çok takipçisi olduğu için bazı felsefe tarihçilerine göre bir Farabi okulundan söz edilebilir. Yahudi filozof Maymonides etkilendiği felsefeciler içinde en büyük övgüyü ona yapar: "Mantık hakkındaki eserlere gelince, sadece Ebu Nase el-Farabi'nin eserlerinin çalışılması yeterlidir. Onun tüm eserleri kusursuz ve mükemmeldir. O eserler incelenmeli ve anlaşılmalıdır. Çünkü o büyük bir adamdır." Batı'da Farabi'nin eserleri İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd'ün eserlerinden daha az tercüme edilmişse de Farabi'nin eserleri Aristo düşüncesinin yeniden anlaşılmasında merkezi bir öneme sahip olmuş, arkadan gelen felsefi zenginliğe ilk açılımı yapmıştır. İbn-i Rüşd ve Endülüslü filozoflar Farabi'yi mantık, psikoloji ve siyaset konularında önemli bir otorite olarak görürler.

Farabi'nin kökenine ve soyağacına ilişkin elde bulunan temel kayıtlar, diğer çağdaşlarında da olduğu gibi onun yaşadığı dönemde yazılmış olan biyografiler değil, sonraki dönemlerde rivayetlerden veya tahminlerden yola çıkarak yazılmış olan belgelerdir. Yaşam öyküsüne ilişkin kaynaklar oldukça yetersiz ancak hakkında genel bir bilgi verebilecek düzeydedir. En erken ve güvenilir sayılabilecek kaynaklar ancak 6./12. yüzyıla kadar geriye gider. Farabi'nin, düşünce dünyası üzerinde önemli etkisi olmasına rağmen ne ardılları ne izleyicileri ne de diğer araştırmacılar onunla ilgili bir biyografi hazırlamışlardır. 6./12. yüzyıldan önceki kaynaklar iki gruptan oluşur:

Farabi tarafından kaleme alınmış ve İbn Ebî Useybia ([:en:Ibn Abi Usaibia]) tarafından saklanmış olan otobiyografik bir metin parçası. Bu metinde Farabi, Antik Çağ'dan o güne kadar mantık ve felsefe eğitiminin nasıl geliştiğini açıklar,
El-Mesûdî, İbn Nedim ve İbn Havkal ile ona bir biyografi adamış olan Said el-Endülüsi'nin (d. 1070) notları.
Belli başlı Arap biyografi yazarları Farabi hakkında kapsamlı biyografiler oluşturmaya kalkıştıklarında, ellerinde o kadar az bilgi vardı ki bu durum Farabi hakkında bilinen bazı küçük detayların üzerine kurulan tahmini öykülerden taraflı şekilde yeniden kurulmuş yaşam öykülerine hatta efsanelere kadar bir dizi uydurma öykünün ortaya çıkmasına neden oldu. Filozofun sonraki dönemlerde yazılan birçok modern biyografisi de işte bu uydurulmuş malzemelerden yeniden türetildi. 6./12. yüzyıl ve sonrasına ait bu biyografiler esas olarak üç biyografi metninden oluşur, diğerleri ise bu üç metni esas alan ya da bunların sonraki yeniden kurgulamalarından ibarettir:

İbn Ebî Useybia tarafından temsil edilen Suriye ekolü,
İbn-i Hallikân'a ait olan Wafayāt al-aʿyān wa-anbāʾ abnāʾ az-zamān (Ünlü kişilerin ölümleri ve çağın evlatlarının tarihi) adlı eseri,
Ẓahīr-al-Dīn Beyhaki'nın (d.1097) temsil ettiği yetersiz ve efsanevi doğu ekolü.
Kendi eserlerinden tesadüfen elde edilmiş bilgilere göre zamanının önemli bir kısmını Bağdat'ta Yuhanna bin Haylan, Yahya bin Adi ve Abu İshak İbrahim el-Bağdadi gibi Hristiyan alimlerle geçirmiş olduğu rivayet edilir. Daha sonra ise Şam, Suriye ve Mısır'da yaşamış ve 950-951 yıllarında Şam'da ölmüştür.
Farabi'nin hayatı ve ölümü üzerine çok sayıda hikâye aktarılmış olmasına rağmen, bunların çoğu güvenilir değildir. Farabi'nin El-Medinetü'l-Fazıla (Türkçe: Fazilet Şehri: Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap) adlı el yazmalarındaki bazı notlardan öğrenebildiğimiz kadarıyla 942 yılı Eylül'üne kadar Bağdat'ta kaldı, daha sonra Bağdat'tan ayrılıp Suriye'ye, Halep'e gitti, bir dönem Halep'te de yaşadı ve dersler verdi. Daha sonra Mısır'ı ziyaret etti ve El-Medinetü'l-Fazılasını özetleyen 6 bölümü 948'de Mısır'da kaleme aldı. Ardından Suriye'ye geri döndü. Suriye'deki Hamdani hanedanından Seyfüddevle'nin koruması altında kaldı ve onore edildi. Bu ilişki sonraki dönem biyografi yazarları tarafından süslenmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan tarihçi El-Mesûdî'ye göre 339 yılı Recep ayında (14 Aralık 950 ile 12 Ocak 951 arası) Şam'da ölmüştür.
Bu dönemde Suriye'yi kontrolü altında tutan Hamdani hanedanı Şii eğilimli bir hanedandı. Seyfüddevle'nin Farabi'ye büyük saygı duyması ve onu koruması Henry Corbin'e göre nedensiz değildir. Farabi'nin felsefesi ile Şii imamların nübüvvet ve vahiy temelli öğretileri arasında önemli ortaklıklar vardır. Henry Corbin, bu tarihsel ve felsefi değerlendirmelerden yola çıkarak Farabi'nin Şii olduğunu ileri sürer.

Tam adı tüm kaynaklarda, özellikle de en eski ve güvenilir olanlardan biri olan El-Mesûdî'nin kabul ettiği gibi Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Farabi'dir. Ancak Farabi'ye ait bazı el yazmalarında Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Tarkanî olarak da geçer. Buradaki Tarkan ailevi kökeni ya da bir unvanı belirtmekte kullanılan bir nisbet (Nisbat (onomastics)) gibi durmaktadır. Farabi'nin yaşadığı dönemde ve hemen sonrasında büyükbabasının adına ilişkin bir şey görünmemesine karşın, sonraki dönem metinlerinde şaşırtıcı şekilde Farabi'nin soyağacına ilişkin yeni bir isim belirir: Avzalağ. Avzalağ, İbn Ebî Useybia'ya göre Farabi'nin dedesinin adıyken, İbn Hallikân dedesinin babası olduğunu ileri sürer. Bu iki yazar aynı dönemlerde yaşamış olmalarına karşın Avzalağ ismini ilk kullanan İbn Ebî Useybia'dır, İbn Hallikân ise nasıl telaffuz edildiğini yazmıştır. Modern Türk yazarlar ve bazı başka kaynaklar ise yeterli bir açıklama yapmaksızın ismin Avzalağ şeklinde değil Uyluğ şeklinde telaffuz edilmesi gerektiğini yazarlar.

Doğum yeri bazı kaynaklarda Büyük Horasan'daki Faryab olarak bazı kaynaklarda ise bugünkü Kazakistan topraklarında bulunan Seyhun kıyısındaki Farab şehri olarak gösterilir. Farabi ile hemen hemen aynı dönemlerde yaşamış olan İbn Havkal Farabi'nin ölümünden 27 yıl sonra yazdığı Yollar ve Ülkeler (el-mesâlik-ü ve 'l-memâlik) adlı eserinde Farabi'nin küçük bir kale olan Vesic'de doğduğunu söyler. Vesic küçük bir yer olduğu için nisbesinde bağlı olduğu Farab şehrini kullanmış olmalıdır. Buna karşın İbn-ül Nedim ve Beyhaki Horasan'daki Faryab'ı işaret ederler. Farabi'nin etnik kökeninin Türk mü, Fars mı olduğu çerçevesindeki tartışmaya benzer şekilde doğum yeri konusunda da bir tartışma süregelmiştir. Buna göre Fars kökenli olduğunu söyleyenler Büyük Horasan'daki Faryab'da doğduğunu, Türk kökenli olduğunu söyleyenler de daha doğuda, şimdiki Kazakistan'daki Farab'da doğduğunu ileri sürerler.
Eski Farsçada Pārāb (Hudûd el-âlem'de belirtildiğine göre) ya da Fāryāb (Pāryāb da denilir), "nehir yatağını değiştirerek sulanmış toprak" anlamında kullanılan yaygın bir yer adıdır. 13. yüzyılda ise Farab, Seyhun kıyısındaki Farab şehrinin adı olarak bilinir.

Farabi'nin etnik kökenine ilişkin farklı birçok görüş vardır. Dimitri Gutas'a göre "[...] sonuç olarak, Farabi'nin etnik kökenini bulmaya çalışmak, bu konuda karar vermek için yeterli delil olmadığı için, yararsız bir çabadır." David C. Reisman'a göre [...] bu biyografik olgular karanlıkta kalmış, önemli olmayan ayrıntılardır, ancak yine de Orta Çağ biyografi yazarlarının yaptığı gibi hayali öykülerle bezenmiş abartmalara veya modern yazarların yaptığı gibi eserlerinin uydurma yorumlarından yola çıkarak Farabi'nin etnik kimliği ve dinsel aidiyetine ilişkin bir çekişmeye girilmesine karşı durmalıyız." Oxford Encyclopaedia of African Thought 'a göre ise "[...] Farabi'nin kökeni kendi yaşadığı dönemde veya 950'deki ölümünden kısa süre sonra kimse tarafından kayda geçirilmemiş olduğu için, onun etnik kökenine ve doğum yerine ilişkin kayıtların hepsi rivayetlere dayanmaktadır."

Orta Çağ Arap tarihçisi ve Farabi'nin "ʿOyūn" adlı ilk biyografisinin yazarı olan İbn Ebî Useybia, Farabi'nin babasının Farslı olduğunu yazar. Yine 13. yüzyılda yaşamış olan ve Farabi'nin erken dönem biyografilerinden birini yazan Şemseddin Şehrezuri'ye göre Farslı bir ailede dünyaya gelmiştir. Ayrıca Farabi'nin, eserlerinde Farsça ve Soğdca çok sayıda kaynak ve dipnot kullanmasına hatta Yunancadan alıntılar yapmasına karşın, ilginç şekilde Türkçeden hiçbir alıntı yapmamıştır. Farabi'nin ana dili Soğdca veya Türk dillerinden biri de olabileceği g

Güfte, (Farsça: گفته) müzik eserlerinin yazılı metni, sözü veya bir müzik yaptının bestelenmiş sözleri'ne verilen isimdir. (Arapça: نشيده) Şiir veya besteli ve güfteli esere de neşîde denir.

Örneğin, Uygur Oniki Muqamlarından Çebbayat (Čäbbiyat) makamında 23 nağme ve 251 mısralı güfte bulunmaktadır. Çoñ Neğme (Büyük Nağme) kısmında 12 ezgi ve 137 mısralı güfte destan kısmında sekiz ezgi ve 76 mısralı güfte; meşrep kısmında 3 ezgi ve 38 mısralı güfte yer alır.
Klasik Türk mûsikisinin büyük bestekârlarından Hacı Faik Bey’in II. Abdülhamid’e övgü olarak bestelediği "Şerefnüma" makamındaki II. bestesinin güftesi şöyledir;

Ey Şehenşâh-ı cihân, âmâde-i ihsânınım,
Pâdişâhım, ömrünü efzûn ede hak dâima,
Şevketinle kâmuran ol devletinle bin yaşa
Görmemiş emsâlinî şâhım efendim nev-felek.

19. yüzyılın sonlarına doğru Türk mûsikîsinde güftenin önemi azalmış yerini saz icralarına bırakmıştır.

Günümüzde, şarkı sözlerini (güfteleri) yayınlayan bir sürü web sitesi var. Fakat, bazı siteler izin almaksızın telif hakkı korunan güfteleri yayınlamaya başladığından beri, bu hizmet tartışmaya açık hale gelmiştir. Nota kağıdı (beste) şirketlerini temsil eden, ABD Müzik Yayıncıları Birliği (Music Publishers' Association), Aralık 2005'te, bu gibi sitelere karşı yasal bir kampanya başlattı. Yayıncılar Birliği başkanı, Lauren Keiser, "Bedava şarkı sözü siteleri tamamen yasa dışıdır." dedi ve bazı site yöneticilerinin hapis cezasına çarptırılmasını istedi.

Beste
Şarkı
Besteci

Halk müziği, bir yörenin yerleşik insanları tarafından üretilen, insandan insana aktarılarak yaşayan, sürekliliği bulunan, yüzyıllar boyunca toplumların kendi öz kültürleri ile bezenen, halk tarafından genel kabul görerek yaşayan ve yaratıcılarının adları   çoğunlukla belirsiz olan bir müzik türüdür. Dünyanın neresinde olursa olsun halk şarkıları, kent kültürünün dışında üretilmiştir. Bu müzik ve onun eşliğinde yapılan danslar, kırsal kesimin yaşamında kendine özgü anlam ve amaçlar içerir. Ana tema aşktır. Yöresel dil ve üslup özelliklerini yansıtırken sanat kaygısı, yapmacık bir değiş, böbürlenme, kabalık, sertlik, ikiyüzlülük yoktur. Gösterişten arınmış, alçak gönüllü, yalın, gerçekçi içtenlikli, yürekten gelen bir değiş bulunur.
Neredeyse yeryüzündeki her millete ait bir halk müziği bulunur. Halk müziğinin Türkler'e has biçimine Türk halk müziği adı verilir. Bu tür müzik yine Türkler'e has Türk halk müziği çalgıları eşliğinde icra edilir.

Hip hop (bazen hip-hop, rap müzik, hip-hop müzik şekillerinde de anılır), rap eşliğinde ritmik bir müzik ve kafiyeli ifadelerle oluşturulan bir müzik tarzıdır. Hip hop kültürünün bir parçasıdır.

David Toop (1984/1991). Rap Attack II: African Rap To Global Hip Hop. New York. New York: Serpent's Tail. ISBN 1-85242-243-2.
McLeod, Kembrew. Interview with Chuck D and Hank Shocklee. 2002. Stay Free Magazine.
Corvino, Daniel and Livernoche, Shawn (2000). A Brief History of Rhyme and Bass: Growing Up With Hip Hop. Tinicum, PA: Xlibris Corporation/The Lightning Source, Inc. ISBN 1-4010-2851-9
Hess, Mickey (2009). Hip Hop in America: A Regional Guide: Volume 1: East Coast and West Coast Greenwood. ISBN 0313343233
Rose, Tricia (1994). "Black Noise". Middletown, Connecticut: Wesleyan University Press. ISBN 0-8195-6275-0
Potter, Russell (1995) Spectacular Vernaculars: Hip-Hop and the Politics of Postmodernism. Albany: SUNY Press. ISBN 0-7914-2626-2
Light, Alan (ed). (1999). The VIBE History of Hip-Hop. New York: Three Rivers Press. ISBN 0-609-80503-7
George, Nelson (2000, rev. 2005). Hip-Hop America. New York: Penguin Books. ISBN 0-14-028022-7
Fricke, Jim and Ahearn, Charlie (eds). (2002). Yes Yes Y'All: The Experience Music Project Oral History of Hip Hop's First Decade. New York: Da Capo Press. ISBN 0-306-81184-7
Kitwana, Bakar (2004). The State of Hip-Hop Generation: how hip-hop's culture movement is evolving into political power Retrieved December 4, 2006. From Ohio Link Database
Chang, Jeff (2005). Can't Stop Won't Stop: A History of the Hip-Hop Generation. Picador, ISBN 0-312-42579-1.

Hip hop türleri listesi
Hip hop müzikte kadınların tarihi
Hip hop müzikte kadın düşmanlığı
En İyi Solo Kadın Rap Performansı Grammy Ödülü
En İyi Solo Erkek Rap Performansı Grammy Ödülü
Trap müzik
Beatmaker
Track
Diss
Sokak performansı
Hip hop üretimi
Hip hop modası

Hokkabaz ya da illüzyonist; göz yanılması veya el çabukluğuna dayalı numaralar yaparak izleyicileri eğlendiren sirk veya sahne sanatçısı. Hokkabazlık, büyücülükten ayırmak için zaman zaman sahne sihiri olarak adlandırılır.

Türkçedeki hokkabaz sözcüğü Arapça kökenli "hokka" (mürekkep kabı) ve Farsça kökenli "-baz" (oynatan) yapım eki ile oluşturulmuştur.

Hokkabazlık sahne sanatlarının en eskilerindendir. Orta Çağ'da, Avrupa'da saz şairleri, okudukları iki şarkı arasında hokkabazlık yaparlardı. Modern hokkabaz, seyirciyi hayretler içinde bırakmak için en olmayacak nesneleri seçer: Şapka, sigara, yanan meşale gibi. Ve numarasını ekseriya akrobatik hareketlerle yapar. Hokkabaz, eline çabuk, hünerli olduğu kadar, yaratıcı yeteneğe sahip bir sanatçıdır. O, hem gülünç hem de şaşırtıcı hareketleriyle seyircilerin ilgisini çeker.

Sihirbazlar listesi

Imperial College London (Londra Emperyal Koleji), kısaca Imperial, Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da üniversite. 1907 yılında kraliyet lisansı edinerek Royal College of Science, Royal College of Mines ve City and Guilds College'ın birleşmesiyle kuruldu. Kuruluşunun ardından 1907'de Londra Üniversitesi'ne girdi ve 2007'ye dek bu üniversitenin bir koleji statüsünde kaldı. İlk olarak mühendislik, fizik, metalürji gibi alanlarda eğitim veren Imperial College, zaman içinde beşeri bilimler bölümünün kurulması ve hastanelerle ilişkili tıp okullarıyla birleşmesiyle beraber kapsamını genişletti. Son olarak 2004 yılında Imperial College İşletme Okulu açıldı.
Üniversitenin 22,445 öğrencisi ve 1,335 akademik personeli vardır. Fen bilimleri, mühendislik, tıp ve işletme fakültelerine ayrılır. Günümüzde Imperial College'ı oluşturan kurumların bünyesinde yapılan önemli çalışmaların arasında penisilinin keşfi ve holografinin geliştirilmesi bulunur.
Times Higher Education Dünya sıralamalarına göre 2024 itibarıyla dünyanın en iyi sekizinci üniversitesidir. Üniversitenin mezunları ve öğretim üyeleri arasında 14 Nobel Ödülü, iki Fields madalyası sahibi ve 73 Royal Society üyesi bulunur.
Ana kampüsü South Kensington'da, Doğa Tarihi Müzesi, Victoria ve Albert Müzesi, Royal Albert Hall, Bilim Müzesi, Kraliyet Coğrafya Topluluğu gibi kültürel kurumlarla aynı bölgede bulunur. Tıp fakültesinin eğitimi St Mary's Hastanesi ve Charing Cross Hastanesi'nin dahil olduğu hastaneler merkezli gerçekleştirilir.
Dünyaca ünlü bir işletme okulu olan London Business School, 1965 yılında Imperial College London ve London School of Economics ile ortak girişimler sonucu açılmıştır.

J-pop, Japanese Pop (Japon pop müziği) öbeğinin kısaltmasıdır ve popüler Japon şarkıcılarına atıfta bulunur. Japon medyası tarafından Japon şarkıcıları yabancı şarkıcılardan ayırmak için ortaya çıkarılmıştır.

J-Pop'un izi Shōwa döneminde (1926-1988) popüler olan Caz müziğe kadar sürülebilir.Caz pek çok müzikal enstrüman içerir. Caz önceden sadece barlarda ve kulüplerde klasik müzik ve millî marşlar için kullanılırdı. Caz aynı zamanda Japon müziğine "eğlence" unsurunu da ekledi. Sonuç olarak "Ongaku Kissa" ("音楽喫茶" –"müzik kafesi") insanların canlı caz müzikle buluştuğu mekanlar haline geldi.
II. Dünya savaşı yıllarında ise Japon imparatorluk ordusunun da baskısıyla caz müzikte geçici bir durgunluk yaşandı. Savaş sona erdikten sonra Japonya'yı işgal eden Amerikan askerleri ve "Far East Network"(Amerikan ordusu radyosu) ülkeye yeni müzik çeşitleri tanıttı. Boogie-woogie, Mambo, Blues ve Country amerikan birliklerine Japon müzisyenler tarafından çalındı. Shizuko Kasagi'den "Tokyo Boogie-Woogie" (1948), Chiemi Eri'den "Tennessee Waltz" (1951), Hibari Misora'dan "Omatsuri Mambo" ve Izumi Yukimura'dan "Omoide no Waltz" çok popüler oldular. Louis Armstrong ve JATP gibi isimleri içeren yabancı müzisyenler ve gruplar Japonya'ya müzik yapmak için geldiler. 1952 yılı "Caz patlaması yılı" ilan edildi, fakat caz yüksek teknik yeterlilik istiyordu ve caz müziği zor bir alandı. Bunun sonucu olarak pek çok Japon müzisyeni, öğrenmesi ve çalması daha kolay olan Country müziğine döndü. Bu durum Country temelli müziğin yayılmasına yardımcı oldu.
1956 yılında Rock and Roll hayranları "Kosaka Kazuya and the Wagon Masters" olarak bilinen country müzik grubuna Elvis Presley'in Heartbreak Hotel'ini sunduğu için teşekkür etmeye başladı. Rock and Roll hareketi 1959 yılında bazı filmlerde japon rock and roll gruplarının göze çarpmaya başlamasıyla birlikte zirveye ulaşacaktı. Bu süre içerisinde bazı müzisyenler geleneksel japon pop müziğini rock and roll ile karıştırmaya çalıştılar. Bu denemeyi başarabilen birkaç kişiden biri (dünyanın geri kalanında Sukiyaki olarak da bilinen) "Ue wo Muite Arukō" ("Let's look up and walk") isimli şarkısıyla Kyu Sakamoto idi. Bu şarkı Amerikan müzik listelerinde 1 numaraya yerleşen ilk Japon şarkısıydı. (Cashbox dergisinde 4 hafta, Billboard dergisinde 3 hafta tepede kaldı). Bu şarkı Japoncaydı ve aynı zamanda 1 milyon kopya sattığı için altın plak ödülünü de kazandı. Öteki sanatçılar ise müzik çalmayı ve popüler amerikan şarkılarını çevirmeyi öğrendiler, bunu sonucu ise "cover pop"un ortaya çıkışı oldu. Fakat, bu hareketler artık her evde bulunmaya başlamış olan radyo ve televizyonlardan özgün sanatçıların izlenmeye başlanmasıyla soldu.

Utaite (歌い手) önceden çıkmış şarkılara cover yapıp bunları Nico Nico Douga adlı sosyal video paylaşım sitesine veya YouTube'ye utattemita kategorisi altında yükleyen kişilere hitap etmek için kullanılan Japonca bir kelimedir. Utaite kelimesi sadece Nico Nico Douga şarkıcılarına özeldir, yani 'şarkıcı' anlamına gelen Kashu (歌手) dan farklı yazılır.
Utaite'ler genellikle; VOCALID orijinal şarkılarına, anime ve oyun için yayımlanmış şarkılara ve J-pop türü şarkılara cover yaparlar. Ayrıca eğlence amaçlı olarak popüler şarkılara değişik sözlerle parodi yaparlar. Çoğu utaite yaptıkları coverları 'utattemita' kategorisi altında yükler, ama bazıları doujin circlelara sahiptir ve Comiket veya VOCALOID M@ster gibi etkinlikler sırasında müzik/drama CDleri çıkartırlar. Birkaç utaite kısmen ya da tamamen de olsa profesyonel şarkıcıdır ve kendi resmi etiketleri altında müzik albümlerini çıkartırlar. Bu utaitelere örnekler; Valshe, Piko, clear, 96Neko ve Lon' dur.

°C-ute
19
3B Lab
3nin Matsuri
54-71
The 5.6.7.8's
7 House

Aa!
AAA
Abby
Abe, Natsumi
Abe, Yasuhiro
Abe, Yoshiharu
Abe, Asami
Abingdon Boys School
access
Acid Android
Acid Black Cherry
Aco
Acogijuku
Adachi, Yuji
Agatsuma, Hiromitsu
Aida, Shinichi
Aida, Shoko
Aikawa, Hiroki
Aikawa, Nanase
Aiko
Ai (singer)
Air
Aiso, Haruhi
Aiuchi, Rina
Ajico
AKB48
Akashi, Momoka
Akeboshi
Ali Project
Aki, Angela
Akiyama, Satoko
Asian Kung Fu Generation
The Alfee
Amber, see Eto, Rie
Ameku, Minako
Ami Suzuki
Amuro, Namie
Anai, Yuko
Aonishi, Takashi
Aoyama, Thelma
Aoyama, Yōichi
Aqua Timez
Arakaki, Hisako
Arashi
Arashiro, Beni
Asakura, Daisuke
Ayaka
Ayana

B'z
BaBe
Back-On
Base Ball Bear
Beat Crusaders
BeForU
Bennie K
Berryz Kobo
The Blue Hearts
Bluem of Youth
BoA
Bon-Bon Blanco
Bonnie Pink
Breath
The Brilliant Green
Bump of Chicken
Buono!
Buzy

Canary Club
Candies
Capsule
Changin' My Life
Chara
Charcoal Filter
Chatmonchy
Chemistry
Chihara, Minori
Church of Misery
Chieko Kawabe
Chiba, Saeko
Chinen, Rina
Chinpara
Coconuts Musume
Cool Joke
CooRie
Core of Soul
Country Musume
Crystal Kay

Dish
D&D
D-51
Da Pump
Day After Tomorrow
Deen
DEPAPEPE
Dicot
Dizon, Leah
DJ Ozma
DJ Taka, see Ishikawa, Takayuki
Do As Infinity
Dohzi-T
Dōmoto, Kōichi
Dōmoto, Tsuyoshi
Dream
Dreams Come True
DRM

E.mu
Ellegarden
Emyli
Eto, Rie
Every Little Thing
Exile

Fairy Fore
Fanatic Crisis
Favorite Blue
Fayray
Field of View
FictionJunction Yuuka
Flipper's Guitar
FLOW
Folder 5
Four Leaves
Fujii, Fumiya
Fukada, Kyoko
Fukuyama, Masaharu
FUNKY MONKEY BABYS

Gackt
Garnet Crow
Glay
Globe
Go-Bang's
GO!GO!7188
The Gospellers
Goto, Maki
GReeeeN
Guardians 4

H-wonder
Hajime, Chitose
Hal
HALCALI
HaLo
Hamasaki, Ayumi
Harada, Shinji
Hayashi, Asuca
Hayashibara, Megumi
Head Phones President
Hey! Say! JUMP
HIGH AND MIGHTY COLOR
High-King
Hikashu
Hinoi, Asuka
Hinoi Team
Hinouchi, Emi
Hirahara, Ayaka
Hirai, Ken
Hirano, Aya
Hirose, Kōmi
Hisakawa, Aya
Hitomi
Hitomi Shimatani
Hitoto, Yō
Home Grown
Home Made Kazoku
Honda, Minako
Heartsdales
Hearts Grow
Horie, Yui
Horie, Mitsuko
Hoshimura, Mai
Hosono, Haruomi
HY
Hyde
Hysteric Blue

I WiSH
Ice Creamusume
Iceman
Ichii, Sayaka
Idoling!!!
Iijima, Mari
Iizuka, Mayumi
Ikeda, Ayako
Ikimonogakari
Ikuta, Aiko
Imai, Miki
Inaba, Koshi
the Indigo
Ishida, Yoko
Ishii, Tatsuya
Ishikawa, Chiaki
Ishikawa, Rika
Ishikawa, Takayuki
Isoya, Yuki
Itō, Yuna
Iwata, Sayuri
Irino Miyu

Janne Da Arc
Judy and Mary
June
Jungle Smile
Jyongri
Jyukai

Kahala, Tomomi
Kahimi Karie
Kaji, Meiko
Kajiura, Yuki
Kamiki, Aya
Kanjani Eight
Kanno, Yoko
Katakiri, Rekka
KAT-TUN
Kato, Miliyah
Kawabe, Chieco
Kawada, Mami
Kawase, Tomoko
Kawashima, Ai
Kawasumi, Ayako
Kayo, Aiko
Ketsumeishi
Ketchup Mania
Kick the Can Crew
Kids Alive
Kikkawa, Kōji
Kimeru
Kimura, Kaela
Kimura, Takuya
Kingetsu, Mami
KinKi Kids
Kotani, Kinya
Kiroro
Kishimoto, Hayami
Kitade, Nana
Kiyokiba Shunsuke
Kobukuro
Kōda, Kumi
Kōda, Mariko
Kokia
Kome Kome Club
Kosaka, Riyu
KOTOKO
Koyanagi, Yuki
Kumaki, Anri
Kumika Kurata
Kuraki, Mai
Kuroishi, Hitomi
Kusumi, Koharu
Kuwata, Keisuke

Leilani
Leah Dizon
Last Alliance
Lia
Lindberg
Lisa
Little by Little
L'luvia
LM.C
Love Planet Five
Love Psychedelico

M.ejkdejdo.v.eedekfbj
Maeda, Naoki
Maeda, Yuki
Mai
Makihara, Noredir[2h3euf4uiiyuki
Makino, Anna
Makino, Yui
Mano, Erina
marble
Marumoto Tomiko
Matsu, Takako
Matsuda, Ritsuko
Matsuda, Seiko
Matsutoya, Yumi
Mawatari, Matsuko
Matsuura, Aya
MAX
May J.
Mell
Melocure
melody.
Melon Kinenbi
Metis
M-Flo
mihimaru GT
MilkyWay
Minawo
Minekawa, Takako
Mini Moni
Mink
Minmi
MIQ
Misia
misono
Mitsuki, Aira
Miyasato, Kumi
Miyano, Mamoru
Miyazaki, Ayumi
Miz
Mizuki, Nana
Momoi, Haruko
Momoiro Clover Z
MONGOL800
Mori, Kiyoharu
Morikawa, Miho
Moritaka, Chisato
Moriyama, Naotarō
Morning Musume
Move
Mr.Children
My Little Lover

Nakagawa, Shōko
Nakahara, Mai
Nakajima, Miyuki
Nakamori, Akina
Nakamura, Masato
Nakanishi, Toshio
Nakashima, Mika
Nakayama, Miho
Natsukawa, Rimi
News
Nightmare (band)
Nishikawa, Takanori
Nobodyknows+
Nomiya, Maki

Oblivion Dust
Oda, Kazumasa
Odani, Misako
Ogura, Kei
Ohguro, Maki
Okada, Junichi
Okamura, Yasuyuki
Okazaki, Ritsuko
Okuda, Miwako
Okuda, Tamio
Okui, Masami
Olivia Lufkin
ON/OFF
Onitsuka, Chihiro
Ono, Lisa
Orange Pekoe (band)
Orange Range
Oshima, Hanako
Oshio, Kotaro
Otsuka, Ai
Otsuki, Maki
Ozaki, Ami
Ozawa, Kenji

P-chicks
Paris match
Perfume
Pink Lady
Pistol Valve
Pizzicato Five
Plastics
Porno Graffitti
Princess Princess
Psychic Lover
Puffy AmiYumi

Quruli

Radwimps
Rag Fair
Rats & Star
Remioromen
Rie fu
Rin Toshite Shigure
Rina Koike
Rip Slyme
Rinoie, Joe
Romantic Mode
Round Table
Run&Gun
Rurutia
Rythem

Sada, Masashi
Sads
Saijo, Hideki
Sakai, Mikio
Sakai, Noriko
Sakakibara, Yui
Sakamoto, Kyu
Sakamoto, Maaya
Sakamoto, Miu
Sakamoto, Ryuichi
Sakanoue, Yosuke
Salyu
Sano, Motoharu
Sandii & the Sunsetz
Satō, Hiromi
savage genius
Sawada, Kenji
SCANDAL
The Scanty
Seagull Screaming Kiss Her Kiss Her
See-Saw
Sharam Q
Shibasaki, Kou
Shibata, Jun
Shiina, Ringo
Shimabukuro, Hiroko
Shimamiya, Eiko
Shimatani, Hitomi
Shimizu, Ai
Shimokawa, Mikuni
Shinohara, Tomoe
Shintani Ryōko
Shintani, Sanae
Shishido, Rumi
Shonen Knife
Siam Shade
Sifow
SMAP
Snow
Soft Ballet
Sonim
Sophia
Southern All Stars
Sowelu
SPEED
Spitz
Straightener
Suga, Shikao
Sukima Switch
Super Monkey's
Sunny Day Service
Suzuki, Ami
Suzuki, Masayuki
SweetS
S/mileage

T-Bolan
Tackey and Tsubasa
Tainaka, Sachi
Takahashi, Hitomi
Takahashi, Yoko
Takushi, Nanako
Tamaki, Nami
Tamura, Eriko
Tamura, Yukari
Tanimura Nana
Tarako
Tanaka, Rie
Tange, Sakura
Teresa Teng
Tenjochiki
Teriyaki Boyz
Terra
Teshima, Aoi
Tetsu
THE Possible
Thee Out Mods
TiA
tiaraway
TM Network
TM Revolution
Togawa, Jun
Tohoshinki
Tokio
Tokumaru, Shugo
Tokyo Jihen
Transtic Nerve
TRF
Tsuchiya, Anna
Tsuchiya, Masami
Tsunku
Tsuyuzaki, Harumi (Lyrico)
Tube
Two-Mix

U-ka saegusa IN db
UA
Uchida, Yuki
Uehara, Azumi
Uehara, Takako
Ueto, Aya
Ulfuls
Utada, Hikaru
Utatsuki, Kaori
Utoku, Keiko
Uverworld

v-u-den (aka Biyuuden)
V6
Van, Tomiko

W (Double You)
w-inds.
Wada, Kōji
Wada, Shizuo
Wands
Wao, Yōka
WaT
Watanabe, Miho
Watanabe, Misato
Whiteberry
Wink
wyse

Xinlisupreme
XL

Yaida, Hitomi
Yamada, Keiko
Yamaguchi, Momoe
Yamaguchi, Mayumi
Yamashita, Tatsuro
Yamashita, Tomohisa
Yamazaki, Masayoshi
Yano, Maki
Yellow Generation
Yokota, Susumu
Yonekura, Chihiro
Yorico
Yoshida, Takuro
Yoshida, Miwa
Yoji Biomehanika
Yoshiki
Younha
Yui
Yuka

Olimpiyatlarda yarışma düzenlenen dalı için bakınız: Artistik jimnastik
Jimnastik veya cimnastik, bedeni, fiziksel yapısını düzeltme güçlendirme ve geliştirme amacıyla düzenli hareket ettirme sanatıdır. Denge, güç antrenmanı, esneklik, çeviklik, koordinasyon ve dayanıklılık gerektiren fiziksel egzersizleri içerir. Bedeni çevikleştirmek ve güçlendirmek için yapılan alıştırmaların tümü jimnastiğin kapsamına girer. Bu disiplin; erkeklerde, yer alıştırmaları, halka, halat tırmanma, kulplu beygir, paralel bar, barfiks; kadınlarda yer hareketleri, atlama masası, asimetrik bar ve denge aleti alıştırmalarını içerir.
İyileştirme ve öğrenme amaçları güden tıbbi jimnastik ve eğitim jimnastiğiyse  sanattan çok bilim ulamı içinde sayılmaktadır. İnsanın fiziksel ve ahlaki yetilerini eğitmek, fiziksel ve ruhsal verimini artırmak amacıyla beden çalışmalarından yararlanan "fiziksel eğitim", jimnastikten ayrı bir daldır.
Jimnastikte yapılan hareketler kol, bacak, omuz, sırt, göğüs ve karın kas gruplarının gelişimine katkı sağlar. Jimnastik, eski Yunanlar tarafından ata binme ve inme becerilerini içeren egzersizlerden ve sirk performans becerilerinden gelişmiştir. Jimnastikle ilgili sporlara katılanlar arasında küçük çocuklar, eğlence düzeyindeki sporcular ve her düzeydeki rekabetçi sporcular bulunur.
Dünya çapında jimnastik müsabakalarının yönetim organı Uluslararası Jimnastik Federasyonu'dur (FIG). Herkes için jimnastik, erkekler ve kadınlar için artistik jimnastik, ritmik jimnastik, trambolin jimnastik, (çift mini trambolin dahil), yuvarlanma, akrobatik jimnastik, aerobik jimnastik ve parkour dahil olmak üzere sekiz spor FIG tarafından yönetilmektedir. Şu anda FIG tarafından tanınmayan disiplinler arasında tekerlek jimnastiği, estetik grup jimnastiği, TeamGym ve Mallakhamba bulunmaktadır.
Jimnastik kelimesi, ortak Yunanca γυμνός ve γυμνάζω'dan türemiştir; genellikle "egzersiz yapmak, antrenman yapmak" anlamına gelir. Friedrich Ludwig Jahn modern jimnastikin kurucusudur.

Jimnastikte Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (erkekler)
Jimnastikte Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (kadınlar)
Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası
Akdeniz Oyunları'nda jimnastik
Yaz Olimpiyatları'nda jimnastik
Türkiye Cimnastik Federasyonu

K-pop (/keɪ pɔp/; İngilizce "Korean pop" ifadesinden kısaltma), Güney Kore kökenli bir pop müzik türüdür. K-pop, geleneksel Kore müziğinin yanı sıra pop, deneysel, rock, caz, gospel, hip hop, R&B, reggae, elektronik dans, folk, country ve klasik müzik  gibi müzik türlerinden ilham alır. K-pop müziğinin modern biçimi, en eski K-pop gruplarından biri olan erkek grubu Seo Taiji and Boys'un 1992'de kurulmasıyla ortaya çıktı. Grubun farklı müzik tarzları ve türleri ile yaptıkları deneysel çalışmalar ve yabancı müzik unsurlarını Kore Pop'una entegre edebilmeleri, Güney Kore'nin çağdaş müzik sahnesini yeniden şekillendirmesine ve modernize etmesine yardımcı olmuştur.
K-pop sanatçılarına "idol" denilir. Modern K-pop "İdol" kültürü, 1990'larda, K-pop'un genç ve genç yetişkinlerden oluşan fandomları toplayan bir alt kültüre dönüşmesiyle başladı. K-pop kendilerini idollere adamış ve idollerini her platformda destekleyen hayranları-fan kulüpleri ile bilinir. 2003'ten itibaren TVXQ ve BoA gibi isimler, müzik türünü komşu Japon pazarına sokan ve bugün uluslararası alanda K-pop'u popülerleştirmeye devam eden yeni nesil K-pop idollerini başlattı. Çevrimiçi sosyal ağ hizmetlerinin artışı ve Güney Kore TV dizileriyle birlikte, K-pop ve Güney Kore eğlence endüstrisinin şu anki popülerliği yalnızca Doğu Asya'da değil, aynı zamanda  Hindistan, Latin Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Orta Doğu ve Batı dünyası genelinde de uluslararası olarak görülmektedir.
Bu tür, sadece müzikleriyle değil senkronize danslarıyla da ünlüdür. Çoğunlukla 3-5-7-13-24 kişilik erkek veya kadın olarak ayrı gruplardan oluşur. Gruplardaki sayı fazlalığının sebebi bir grubun hem sahnede hem de sahne dışında yoğun promosyon yapması gerektiği için pazarlama açısından karlı oluşu, ayrıca daha çok üyenin daha çok hayran kazandıracağı düşünüldüğünden tercih edilmesidir. Büyük gruplar, şarkı söyleme ve dans etme işini kendi aralarında daha kolay bölebilir ve genellikle gruplar, farklı alt birimlerin farklı bölgelerdeki izleyiciler için performans gösterdiği alt gruplara bölünür. Örneğin EXO, iki alt birimden oluşur: biri esas olarak Korece performans sergiler, diğeri ise esas olarak Çin pazarı için Çince performans sergiler. Bir K-pop şarkısında Batı popundan farklı olarak her zaman rap molası vardır.
2018'de K-pop önemli bir büyüme yaşadı ve gelir artışında %17,9'luk bir artış oldu. 2019 itibarıyla, K-pop, Uluslararası Fonografi Endüstrisi Federasyonu'nun "Küresel Müzik Raporu 2019"a göre dünya çapındaki ilk on müzik piyasası arasında altıncı sırada yer aldı ve BTS ve Blackpink, pazar büyümesine öncülük eden sanatçılar olarak gösterildi. 2020'de K-pop, %44.8'lik bir büyüme yaşadı ve kendisini yılın en hızlı büyüyen ana pazarı olarak konumlandırıp, rekor kıran bir yıl yaşadı.

K-pop genellikle Güney Kore pop müziğine atıfta bulunsa da, bazıları onun geniş bir müzikal ve görsel öğeler yelpazesi sergileyen her şeyi kapsayan bir tür olduğunu düşünüyor.

Modern K-pop'ta geleneksel olarak, idoller çıkış yapmadan önce belirsiz bir süre boyunca sıkı bir eğitim sisteminden geçerler. Bu yöntem, S.M. Entertainment'in kurucusu Lee Soo-man tarafından popüler hale getirildi. The Verge bunu sanatçı yönetiminin "aşırı" bir sistemi olarak tanımladı. Universal Music'in Güneydoğu Asya şubesinin CEO'suna göre, Koreli idol stajyer sistemi dünyada benzersizdir.
Güney Koreli yönetim ajansları, yetenek seçmeleri aracılığıyla bulduğu, küçük yaştaki potansiyel sanatçılara bağlayıcı sözleşmeler sunar. Stajyer adı verilen potansiyeli olan yetenekler, bir yurtta birlikte yaşarlar ve şarkı söylemeyi, dans etmeyi, yabancı dilleri konuşmayı ve çıkışlarına hazırlanırken başka beceriler kazanmayı öğrenmek için şirketteki derslerde birçok saat harcarlar. Eğitim süreci boyunca her hafta dans ve vokalle ilgili haftalık sınavlar olur ve elemelerden geçilir. Bu süreç çıkış yapana kadar devam eder ve psikolojik dayanıklılık ve azim gerektirir. Her hafta elenme ihtimali stajyerler arasında rekabete de neden olur. Bu "sıkı" eğitim sistemi, Batılı medya kuruluşları tarafından sıklıkla eleştirilir. 2012'de The Wall Street Journal, SM Entertainment altında bir Koreli idolü eğitmenin maliyetinin ortalama 3 milyon ABD Doları olduğunu bildirdi. Genellikle stajyerler eğitim sürecince oluşan borçlarını şirkete geri ödemek için çıkış yaptıktan sonra ilk birkaç yıl çok büyük para kazanmazlar. Bunun yanında yıllarca eğitim alsa da hiç çıkış yapamama ihtimali de çok güçlüdür. Eğer stajyerler çıkış yapmazsa, şirket politikasına göre değişmekle birlikte genelde herhangi bir borç ödemezler.
Uzun yıllar sürebilen eğitim süreci ve kursiyerlerine ayırdığı önemli miktarda yatırım acentesi nedeniyle sektör, yeni sanatçıları piyasaya sürme konusunda oldukça ciddidir. Stajyerler, yetenek seçmeleri veya sokak-castingi yoluyla bir ajansa girebilir ve işe alındıklarında, ilk çıkışlarına hazırlanırken kalacak yer ve dersler (genellikle şarkı söyleme, dans etme, rap yapma ve Mandarin, İngilizce ve Japonca gibi yabancı dil eğitimi) verilir. Genç kursiyerler bazen aynı anda okula giderler. Stajyer olmak için bir yaş sınırı ve bir stajyer olarak geçirilebilecek sürenin bir sınırı yoktur. Ama genellikle pazarlama ve kar nedeniyle çok genç yaştaki kişiler tercih edilir.
İdollerin stajyerken ve çıkış yaptıklarında takip etmeleri gereken yasaklar vardır. Bunlar genelde stajyerken ve çıkış yaptıktan sonraki ilk yıllar boyunca dikkatlerinin dağılmasını önlemek için flört yasağı, kaza riskinden dolayı araba kullanmama, ilk müzik şovları galibiyetini kazanana kadar telefon yasağı, haftalık kilo kontrolü, siyasi söylemlerden ve etik dışı tavırlardan kaçınma ve okul geçmişinde zorbalık olmaması gibi şeylerdir.
Blackpink üyesi Rose; YG ENTERTAINMENT çatısı altında stajyer erkek ve kızların aynı saat diliminde yemek bile yemesine izin verilmediğini söyledi. Blackpink grubundan Jennie çıkış yaptıktan 3 yıl sonra EXO üyesi Kai ile paparazzi tarafından ifşa edildikten sonra halka açık bir aylık ilişki yaşamıştır. İkili 3-4 ay gizli; 1 ay halka açık ilişkilerinden sonra yoğun iş programları nedeniyle ayrıldıklarını bildirmişlerdir. Sanatçıların menajerleri düzenli olarak şirketi sanatçının her şeyi ile ilgili bilgilendirmekten sorumludur. JYP Entertainment sanatçılarına çıkış yaptıktan sonra 3 yıl flört yasağı uygular. K-pop stajyerleri her zaman 7/24 sıkı bir diyet planı altında yaşarlar. Diyet planı ile birlikte haftalık kilo kontrolü de yapılır.

K-pop, "katı olarak ticari değerlerinin ötesine geçen kimlik ve anlamlar" içeren kültürel bir üründür. Modern Batı seslerinin ve Afro-Amerikalı etkilerin (Hip-hop, R&B, Caz, Black pop, Soul, funk, tekno, disko, house ve Afrobeats) bir karışımı ile Korece dilinde bir performans yönü ile karakterize edilir (senkronize dans hareketleri, dans düzeni değişiklikleri, tekrarlayıcı hareketlerden oluşan "ana koreografisi" dahil). Bazıları için, başarısından K-pop'un ulusötesi değerleri sorumludur. Farklı etnik, ulusal ve dini kökenlerden gelenlere hitap edebilecek K-pop'un doğasında bulunan ulusötesi değerler, idollerin yüksek kaliteli sunumuna bağlılığın yanı sıra stajyerlik dönemindeki eğitimin mümkün kıldığı iş ahlakı ve ince düşünceli tavırları da içerir.

Modern K-pop, İngilizce ifadelerin kullanımıyla dikkat çeker. Şarkılarda İngilizce ifadelerin kullanımının başlangıcını, "ABD'de eğitim görmüş Koreli-Amerikalılar ve Kore'de yaygın olarak bulunmayan İngilizce akıcılığından tam olarak yararlanan Koreli müzisyenler" den kaynaklı olabileceği şeklinde teoriler vardır. Giderek artan bir şekilde, K-pop idolleri için şarkılar üzerinde çalışmak üzere yabancı şarkı yazarları ve yapımcılar istihdam edilmektedir.
Eğlence şirketleri, bir dizi farklı yöntemle K-pop'un dünyanın diğer bölgelerine yayılmasına yardımcı oluyor. Şirketler Asya'nın diğer bölgelerindeki pazarları istedikleri için şarkıcıların İngilizce kullanmaları gerekiyor, bu da sonunda Batı pazarına açılmalarını sağlıyor. Çoğu K-pop şarkıcısı, müzik dünyasında ortak bir dil olduğu için İngilizce öğreniyor, ancak bazı şarkıcılar Japon pazarına yaklaşmak için Japonca gibi diğer yabancı dilleri de öğreniyor. Benzer şekilde, artan sayıda K-pop grubu Korece yerine İngilizce isimler kullanıyor. Bu, şarkıların ve sanatçıların dünya çapında daha geniş bir kitleye pazarlanmasına olanak tanıyor.

Güney Kore'de, yükselişinden bu yana türün kimliği konusunda eleştirel tepkiler oldu. Bölgedeki önemli müzik eleştirmenlerinden bazıları K-pop'u "başlangıçtan itibaren ulusal markayı küresel pazarda tanıtmak için tasarlanmış bir endüstriyel etiket" olarak eleştirdi ve "bir pop kültürü olarak kendiliğinden oluşmadığını, ancak ticari kaygılarla hükûmet tarafından yönetilen planla birlikte yaratıldığını savundu" ve aslında "türün geleneksel Kore kimliğiyle pratikte hiçbir bağı yoktur" eleştirisini getirdi. Ayrıca türün adının Japon-pop'tan geldiğine dair bir bakış açısı da var.
K-pop zaman zaman müziği kalıplaşmış ve orijinal olmayan olarak algılayan gazetecilerin eleştirileriyle karşı karşıya kaldı.
K-pop grupları, özellikle idol gruplarının sahne stillerinde sık sık cornrows ve bandana kullanmaları nedeniyle, Afro-Amerikan kültüründen değerler çalmakla suçlanıyor. Bununla birlikte, kültürel öğelerin Kore dışındaki kültürlerden ödünç alınmasının gerçekten kültürel ödenek oluşturup oluşturmadığı veya bu kültürel ödeneğin olumsuz olup olmadığı konusunda tartışmalar mevcuttur. Akademisyen Crystal S. Anderson, "bir kültürün öğelerini orijinal bağlamlarından çıkararak ve tamamen farklı bir şekilde kullanarak sahiplenmenin, otomatik olarak olumsuz kültürel temellük teşkil etmediğini" yazıyor.

Birçok ajans, radyo yerine çevrimiçi pazarlama ve televizyon yayını promosyonlarından oluşan bir "ilk gösterim" aracılığıyla izleyicilere yeni idol grupları sunar. Gruplara bir isim ve bir "konsept" verilir. Bu konseptler, idol gruplarının çıkışları veya geri dönüşleri sırasında kullandıkları görsel ve müzikal tema türüdür. Konseptler çıkışlar arasında değişebilir ve hayranlar genellikle erkek 

Klasik müzik veya klasik Batı müziği, kökeni Antik Yunan müzik kültürüne dayandırılan, daha sonra Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle başlayan Orta Çağ ve Gotik dönemde çok sesliliğin gelişimiyle beraber daha da biçimlenmiş, kilise ve saray baskısı altında Rönesans'ın erken yüzyılında vokal polifoni çerçevesi içinde gelişmiş, Yüksek Rönesans ile beraber çalgı müziğinin de yükselişiyle içeriği bugünün klasik müzik olarak adlandırılan biçimleri ve teknikleriyle gelişimini sürdürmüş bir kurumsal müziğin, kilise baskısına direnen halk müziğinin dans ve şarkı biçimleriyle karşılıklı etkileşimi sonucu gelişimini sürdürmüş olan, uluslararası olarak kabul görmüş müzik türüdür. En önemli özelliği, çok sesli ya da çok ezgili (polifonik) ve çok ritmli (poliritmik) olmasıdır.

Yeniden doğuş (Fr. Re-naissance) anlamına gelen Rönesans, Orta Çağ döneminin çözülüp Aydınlanma Çağı'nı oluşturacak düşüncelerin belirmeye başladığı yaklaşık 200 yıla yakın bir süreci kapsar. Kilisenin bağnaz baskısından kurtulmaya çalışan insan, bu dünyanın yalnız ölümden sonrası için hazırlık aşaması olmadığını, bugünün yaşanması gerektiği düşüncesini yaymaya başlarlar. Dolayısıyla sanatçılar da eserlerini bu düşüncenin etkisiyle üretmeye ve geliştirmeye başlarlar. Rönesans ile başlayan yaşam sevinci ile oluşan danslar ve bu danslarda da çalgılar artar. Çalgılar yalnız eşlik etmekle kalmaz, vokal müzikten bağımsız bir çalgı müziği de gelişir. Bu dönemde İtalyan besteciler müzikte egemenliği ele almışlardır.
Rönesans döneminde Kilise'nin sanat üzerindeki etkisi zayıflamıştır, besteciler ve müzisyenler yeni sanatsal fikirlere hazırdır. Özellikle Flaman besteciler ve müzisyenler, İtalyan saraylarında eğitim vermek ve icra etmek için görevler almışlardır. Matbaanın icadı ile metotlar ve şarkı kitaplarının basımı yaygınlaşmış ayrıca burjuva sınıfının yükselişiyle birlikte, hem eğitsel hem de amatörler için eğlence olarak müziğe olan talep artmıştır.
Rönesans Dönemi Müziğinin Genel Özellikleri;
• Vokal polifonik stil doruğa erişir, besteciler öylesine ustalaşmıştır ki kilise müzik ile ilgili kurallardan ödün vermek zorunda kalır.
• Din dışı müzik önem kazanır. 1550'lerden itibaren bağımsız bir çalgı stili kendini göstermektedir.
• Önceleri aynı aileden çalgı gruplarıyla yapılan müzik daha karma gruplarla yapılmaya başlamıştır.
• Matbaanın gelişmesi ile birlikte ilk çalgı metotları yazılmaya ve yayımlanmaya başlamıştır.
Müzik bu dönemde giderek Orta Çağ'daki kısıtlamalardan kurtulmuş, ritimde, armonide, biçimde daha fazla çeşitliliğe izin verilmiştir. Rönesans'ta müzik kişisel bir ifade için bir araç haline gelmiştir. Besteciler, vokal müziği oluşturdukları metinleri daha iyi ifade etmenin yollarını bulmuşlardır. Din dışı müzikte, dinsel müziğin yazım tekniklerinden faydalanılmış, dinsel müzikte ise çalgılara ve halk müziğinin ritmik unsurlarına yer verilmeye başlanmıştır. Şarkı (Chanson) ve madrigal gibi popüler formlar tüm Avrupa'ya yayılmış, saraylar, hem şarkıcıları hem de çalgılarında virtüöz sanatçıları bünyesinde görevlendirmiş, işveren kurumlar olmuştur. Rönesans döneminde birçok tanıdık modern çalgının (lute, viyol ailesi, keman ailesi, mandolin, gitar, nefesli çalgılar ve klavyeli çalgılar dahil) öncül versiyonları yeni biçimlere dönüşmüş ve yeni müzikal fikirlerin gelişimine cevap verecek şekilde geliştirilmiştir. Bestecilere ve müzisyenlere yeni müzikler yaratabilmeleri için daha iyi olanaklar sunulmuştur. Dönemin ünlü bestecileri Guillaume Dufay, Johannes Ockeghem, Giovanni Pierluigi da Palestrina ve Carlo Gesualdo'dur.

Portekizcede kıvrımlı, düz olmayan inci anlamına gelen Barok sözcüğü, 1700'lü yılların ortalarında Fransız yazar Noël-Antoine Pluche tarafından müzik yapıtlarını sınıflandırması için kullanılmıştı. Pluche 1746'da yayımlanan Spectacle de la Naturale (Doğanın Gösterisi) adlı yapıtında, müzikleri artık ülkelerine göre sınıflamak yerine musique chantante (şarkılı müzik) ve musique baroque (barok müziği) olarak ikiye ayırmak gerektiğini belirtiyordu. Burada barok sözcüğünü kaba, biçimsiz anlamında kullanmıştı. Ayrıca iki müzisyenin çalışını karşılaştırırken, fazla ağdalı ve geçmiş dönemin zevklerine uygun bulduğu yorum için ‘Yeryüzündeki pırlantalar yerine, denizin dibindeki eğri incileri (barok) zorla sökmeye uğraşıyor’ ifadesine yer vermişti. Değerlendirmenin özünde bir küçümseme ve fazla ağdalı bulma vardı.
Müzikte çok önemli bir çağın tanımında kullanılan bu küçümseyici sıfatlar, Barok'un genel anlamından bizi uzaklaştırır. Barok, en kısa tanımıyla saray sanatıdır. Beğeni düzeyi de doğal olarak soylular sınıfının (aristokrasinin) süslemeye yakınlık duyan incelikli anlayışını yansıtır. Barok sözcüğü bugün anlaşıldığı anlamda, müzik tarihinde bir dönemi adlandırmak için ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanmıştır.
Barok müziğin en önemli kurallarından biri vokal ve çalgısal güçlerin birleştiği ve karşı karşıya geldiği concertato stilidir. Bu stilin kaynağı, Andrea Gabreli ve Giovanni Gabreli'nin polikoral motetleri ve Lodovico Grossi da Viadana (c. 1560-1627) gibi 17. yüzyıl başlarında yaşamış bestecilerin sürekli bas tekniğini geliştirmelerine dayanır.
Sürekli bas (Basso Continuo) barok dönemde ortaya çıkmış olan, genellikle bir klavyeli ve telli çalgı ile müziğin bas çizgisinde -ince ses aralığındaki ezgiye karşı- çalınan bir eşlik etme tarzıdır. Genellikle bir viyolonsel ya da fagot bas partisini çalarken bir klavsen, lut ve bazen bir orgun bu bas partisi üzerine kısmen doğaçtan armonizasyon yaptığı, müzikteki armoni boşluklarını doldurarak zenginleştirdiği bir müzik yapma yöntemdir.
Ortaya çıkışı, Rönesans çok sesliliğinin dokusal homojenliğine karşı ince sesin üstünlüğünü ilan eden devrimin (c. 1600) akla yatkın bir gelişmesi olarak açıklanabilir. Çok sesli müziğin armonik temeli şimdi tam anlamıyla bir çalgıcının iki eli arasındadır. Hem dinsel hem de dünyasal müziğin yan etkileri Agostino Agazzari'yi (1578-1640), 1607 gibi erken bir tarihte bir kılavuz kitap yayınlamaya yönlendirdi; Del Sonare sopra'l basso con tutti l’stromenti (Tüm Çalgılarla Birlikte Bas Partisi Çalma Üzerine).
Barok müzik dönem Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Jean-Baptiste Lully, Arcangelo Corelli, Claudio Monteverdi, Jean-Philippe Rameau, Henry Purcell, George Frideric Handel ve Georg Philipp Telemann gibi bestecilerin eserlerini kapsamaktadır. Barok stilin Rönesans stilinden farkı, daha süslü bir anlatıma sahip olmasıdır. Dönemin en ünlü çalgısı klavsendir. Klavsen neredeyse her müzik çeşidinde kullanılıyordu (çoğu zaman eşlik etmek amacıyla da olsa bkz. sürekli bas). Dönemde vokal müziğin yanı sıra çalgısal müzik de gelişmiştir; sonat, konçerto grosso, solo konçerto ve süit, bu dönemin yaygın çalgısal müzik türleridir.
Barok müzik dönemi müzikteki başlıca büyük yeniliği 'fonksiyonel tonalite'nin (Majör ve minör kavramı) geliştirilmesindedir. Bu dönemdeki besteciler ve çalgıcılar çok daha ayrıntılı ve incelikli ezgisel ve ritimsel süsler uygulamaya başlamışlar; müzikal notasyon şeklini değişmiş ve çalgıları yeni teknikler kullanarak çalmaya başlamışlardır. Barok müziği döneminde çalgılarla müzik icra edilmesinin ebadı, kapsam genişliği ve karmaşıklığı artmıştır. Barok müzik dönemi opera görsel sanatının kurulup, geliştirilip ve yaygınlaştırılması dönemidir. Bugün kullanılan müzik terimleri ve kavramlarının çoğunluğu İtalya'da, barok müzik dönemde ortaya çıkmış ve hala yaygın olarak kullanılmaktadır.

Klasik stilin Barok stilden farkı, Klasik stildeki eserlerin Barok stildeki eserlerden daha sade olmasıdır. Barok dönemin kapanmasına yol açan etkenlerden biri de piyanonun icadıdır. Klasik dönemde her orkestrada klavyeli çalgı bulundurma zorunluluğu kalkmış, piyano orkestraya katıldığı zaman da mutlaka solist görevi görür olmuştur. Dönemi seçkinleştiren bir başka şeyse senfoninin yaygınlaşmasıdır. Dönemin ünlü bestecileri Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Christoph Willibald Gluck ve Muzio Clementi'dir.

Müziğin kilise ve saray egemenliği altından çıkıp halka yayıldığı, kalıpların ve düzenin yıkılıp yerine daha özgür olan romantizmin geldiği dönemdir. Kendi içinde 3 döneme ayrılır:

Erken Romantik Dönem: Romantik anlatımın Klasik dönem içinde doğduğu, ilk dönemidir. Bu anlatımın öncüsü Ludwig van Beethoven olarak kabul edilir. Bu dönemin diğer ünlü bestecileri de Franz Schubert, Carl Maria von Weber ve Gioacchino Rossini'dir.
Orta Romantik Dönem: Romantizmin tüm Avrupa'da egemen olduğu dönemdir. İlk ışığı yakan da, programlı senfonisi Symphonie fantastique ile Hector Berlioz olmuştur. Ardından Franz Liszt, Felix Mendelssohn Bartholdy, Niccolo Paganini, Robert Schumann, Frederic Chopin, Johannes Brahms gelmiştir. Giuseppe Verdi ve Richard Wagner'in opera alanındaki çalışmalarıyla doruğa ulaşmıştır.
Geç Romantik Dönem: Müziğin denetiminin "Almanya-İtalya-Fransa" üçgeninden çıktığı dönemdir. Ulusalcılık akımı ile birlikte Mikhail Glinka, Aleksandr Borodin, Modest Musorgski, Nikolay Rimski-Korsakov, Peter İlyiç Çaykovski gibi Rus; Bedrich Smetana, Antonin Dvorak gibi Çek; Edvard Grieg, Jean Sibelius gibi İskandinav besteciler klasik batı müziğine dahil olmuşlardır.

Modern dönem içerisinde Romantizmi sürdürenler (Richard Strauss, Gustav Mahler, Sergey Rahmaninov, Edward Elgar) olduğu gibi müziğin genel kimliğini değiştiren asıl Modern besteciler (Claude Debussy, Maurice Ravel, Bela Bartok, İgor Stravinski, Dimitri Şostakoviç, Sergey Sergeviç Prokofyev) kendilerine has bir stil geliştirmiş Alban Berg ile Aşlerdir. George Gershwin klasik müzikle cazı birleştiren besteciler arasında en ünlüsüdür. Edgard Varèse, elektronik müzik akımını başlatmıştır. Arnold Schönberg ve öğrencilerinden Anton Webern atonal müzik akımının yaratıcısı ve ilerleticisi olmuşlardır. Carl Orff, ilkel çağların müzikleri ve metinlerini yeniden canlandırıp modernize etmiştir. Ayrıca Türkiye'de çok sesli müziğin başlaması da bu döneme rastlar (Cemal Reşit Rey, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses). Günümüzde Krzysztof Penderecki, Arvo Pärt, Peter Machajd

Kukla tiyatrosu, kuklalar ile oynanan bir tiyatrodur. Genellikle insan veya hayvan figürüne benzeyen cansız nesneler, bir kuklacı tarafından hareketlendirilir. Kuklacı vücut, baş, uzuvları ve bazı durumlarda kuklanın ağzını ve gözlerini hareket ettirmek için elleri, kolları ya da çubuklar ya da ipler gibi hareket nesnelerini kullanır. Kuklacı çoğunlukla kukla karakterini kendisi seslendirir ve daha sonra kuklanın ağzının hareketlerini bu konuşma kısmı ile senkronize eder. Kuklalar tarafından hareketlendirilen eylemler, jestler ve konuşulan kısımlar genellikle öykü anlatımında kullanılır.
Kukla tiyatrosunun yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülmektedir.

The Center for Puppetry Arts 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Puppetry Museum and Theater in Atlanta, GA, US.
The Puppetry Homepage 8 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Contains links and information about all types of puppets and puppetry.

Uluslararası İzmir Kukla Günleri
Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu
Ahşap Çerçeve Kukla Atölyesi
Oyuncak tiyatrosu
Kuklacı
Kuklacılık

Ludwig van Beethoven (vaftiz: 17 Aralık 1770, Bonn - ölüm: 26 Mart 1827, Viyana), Klasik dönemden Romantik döneme geçiş sürecine büyük katkı sağlamış ve gelmiş geçmiş en ünlü ve etkileyici bestecilerden biri olarak kabul edilen Alman piyanist ve bestecidir. 9 senfonisi, 5 piyano konçertosu, 32 piyano sonatı, 16 yaylı dörtlüsü ve hayatı boyunca yazdığı tek opera olan Fidelio en çok bilinen eserlerindendir.

Beethoven'ın kendisiyle aynı adı taşıyan dedesi Ludwig Van Beethoven (1712-1773) Belçika'nın Mechelen kentinde doğduktan sonra 20 yaşında Almanya'nın Bonn kentine taşınır ve bir sarayda bas koristi olarak iş bulmasının ardından 1761'de o sarayın Kapellmeisterı olarak atanır ve Bonn'un seçkin müzisyenleri arasına girer. Ludwig'in tek çocuğu olan Johann van Beethoven (1740-1792) babası gibi Bonn'da aynı sarayda tenor olarak çalışır ve ayrıca klavye ve keman dersleri verir. 1767'de Johann Heinrich Keverich (1701-1751)'in kızı olan Maria Magdalena Keverich (1746-1787) ile evlendi.
Beethoven Bonn'da gerçekleşen bu evlilikten sonra dünyaya gelen yedi çocuktan ikincisidir. Bu evlilikten doğan yedi çocuktan sadece Beethoven ve diğer iki kardeşi Kaspar Anton Karl van Beethoven (1774-1815), Nikolaus Johann van Beethoven (1776-1848) hayatta kalır. Beethoven'ın gerçek doğum günü hakkında kesin bir bilgi olmamasına rağmen vaftiz ediliş tarihi kilise kayıtlarına 17 Aralık 1770 olarak geçmiştir. O dönemlerde yeni doğan bebekler doğdukları günden bir gün sonra vaftiz edilirler ve bu yüzden Beethoven'ın doğum günü ailesi ve öğretmeni Johann Albrechtsberger (1736-1809) tarafından 16 Aralık'ta kutlanır.
Beethoven'ın ilk müzik öğretmeni babasıdır. Daha sonra Gilles van den Eeden'den organ ve aile dostu olan Tobias Friedrich Pfeiffer'den klavye dersleri alır. Aynı zamanda Franz Rovantini'den keman ve viyola dersleri alır. Beethoven 5 yaşından itibaren çok yoğun müzik dersleri almaya başlar klavye öğretmeni Pfeiffer bazen onu gece yatağından kaldırarak zorla dersler verir. Johann van Beethoven Mozart'ın babası olan Leopold Mozart'ın oğlu ile birlikte çıktığı turnelerden ve başarılarından haberdardır. Bu onlarla aynı yolu izlemeye başlar Beethoven ilk halka açık konserini 1778'de henüz yedi yaşında iken verir. 1779'da Beethoven Christian Gottlob Neefe'den ilk bestecilik dersleri almaya başlar. 1783'te Christian Gottlob Neefe'nin yardımıyla Beethoven ilk bestesini yayınlar (WoO 63 klavye varyasyonları) daha sonra Beethoveen Neefe'nin asistanı olarak çalışır. 1784 yılından itibaren ilk parasını asistanlıktan kazanmaya başlar. İlk 3 piyano sonatı (Kurfürst) 1783'te yayınlanır. Beethoven'ın bu muazzam yeteneği başpiskopos Maximilian Friedrich tarafından fark edilerek maddi ve manevi yönden desteklenir.
O sıralarda baş gösteren aydınlanma çağı ve masonluk Beethoven'ı derinden etkiler Neefe ve Beethoven'ın çevresindekilerin çoğu aydınlanmışlar (Order of the Illuminati) üyesidir. 1787'de Beethoven, Mozart'la çalışmak umuduyla Viyana'ya gider fakat varışından 2 hafta sonra annesinin hastalığını öğrenir ve geri döner. Beethoven aynı yıl içinde annesini kaybeder ve babası alkolik olur. Bunun sonucunda Beethoven küçük kardeşlerinin sorumluluğunu almak zorunda kalır ve 5 yıl boyunca Bonn'da kalmaya karar verir. Bu sıralarda Franz Wegeler ile tanışır ve onun sayesinde o zamanın seçkin ailelerinden olan von Breuning ailesi ile tanışır. Beethoven sıkça von Breuning ailesinin evine ziyaretlere gider ve çocuklarına müzik dersleri verir. Bu sıralarda Almanya'nın soylularından Count Ferdinand von Waldstein ile tanışır ve ondan maddi destek görür. Daha sonra Beethoven onun adına bir sonat yazacaktır. Beethoven 1789'da babasının alkolizm bataklığına düşmesinin ardından yasal yollara başvurarak babasının maaşının yarısının kendine ödenmesini sağlar bu sayede ailesine destek olabilecektir. Aynı zamanda seçkin sarayların orkestralarında viyola çalarak ailesine maddi katkı sağlamaya devam eder, Bu sayede Mozart'ın operalarıyla tanışır ve ünlü flüt virtüözü Anton Reicha ile arkadaşlık kurar.

1792'de Viyana'ya giden Beethoven klasik müziğin ünlü bestecisi Joseph Haydn'ın yanında çalışmaya başladı. Joseph Haydn kısa sürede Beethoven'ın üstün yeteneğini fark etti ve her konuda ona destek oldu. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyurdu. Daha sonra yaptığı bestelerle klasik müziğin 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm müzisyenleri etkiledi.
Beethoven'ın dokuz senfonisi, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece bir opera (Fidelio) bestelemiştir. İlk senfonisini 1800'de yapmıştır. Eroica olarak da bilinen 3. senfonisini, Avrupa'ya demokrasi getirdiği için Napolyon’a adamıştır. Ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri almıştır. 9. senfoni ise en çok bilinen ve bugün Avrupa Birliği marşı da olan en çarpıcı senfonisidir.
Beethoven çok titiz çalışan bir müzisyendi. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedeydi. Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun besteler yazdı ve daha tutkulu, dramatik eserler oluşturdu. Özellikle Op. 109 piyano sonatıyla Klasik müziğin Romantik Dönemi'ni başlatmıştır.
Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. 9. senfoniyi sağırlık döneminde bestelemiştir.
1827 yılında 56 yaşındayken dünyaca tanınan bir besteci olarak siroz hastalığı nedeniyle ölmüştür ve cenazesine otuz bine yakın insan katılmıştır.

[1]19 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ludwig Van Beethoven Klasik Müzik Sitesi
[2]6 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Beethoven'ın müzik tarihindeki yerini biliyor musunuz?"
Müzik galerisi18 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kara sevda, melankoli ya da mâl-i hülyâ (Grekçe: μελαγχολία - melankolia, "üzüntü" < Grekçe μέλας (melas), "kara, siyah", + χολή (kholi) kara safra), günümüzde yaygın olarak kişinin az hareketli ve normalden daha heyecansız bir hayat tarzını sürdürdüğü depresyondan kaynaklanan bir duygudurum bozukluğu anlamında kullanılır.
Melankoli sangvinik, kolerik ve flegmatikle de beraber humoral patoloji teorisinde dört mizaçtan biridir.

Psikanalitik ekolde melankoli kelimesi ilk olarak Sigmund Freud'un 1917 yılında yayınladığı Yas ve Melankoli (Trauer und Melancholie) makalesinde geçmektedir.
Freud'a göre melankoli durumunun oluşabilmesi için süjenin, sırasıyla aşağıdaki beş aşamadan geçmesi gerekmektedir;

Süjenin, bir sevgi nesnesini (love object) kaybetmesi.
Kaybedilen sevgi nesnesinin ardından normal bir süreç olarak yaşanan bir yas döneminin (mourning period) başlaması.
Normal şartlar altında, belirli bir süre sonra bitmesi gereken yas döneminin sona ermemesi nedeniyle yeni bir sevgi nesnesi arayışının başlayamaması.
Süjenin, yeni bir sevgi nesnesi arayışına girememesi nedeniyle, yeni sevgi nesnesine aktarılamayan libido'nun zorunlu olarak Ego'ya aktarılması ve orada birikmesi.
Ego'nun kaybedilen sevgi nesnesi ile kendini özdeşleştirmesi.

Kişinin, sevgi nesnesini kaybetmesinin ardından yaşadığı yas dönemi normal bir süreç olup, melankoli durumunu yaratan asıl neden; belirli bir süre yaşandıktan sonra bitmesi gereken yas döneminin hiçbir zaman bitmemesidir. Dolayısıyla yas döneminin bitmemesi kaçınılmaz olarak, yeni bir sevgi nesnesi arayışına başlanmasını imkânsız kılacak ve herhangi bir sevgi nesnesine aktarılamayan "libidinal enerji" Ego'da birikecektir. Ego'da gerçekleşen bu içsel birikim en nihayetinde, kaybedilen sevgi nesnesinin Ego tarafından içselleştirilmesi sonucunu doğuracaktır.
Öte yandan, yas sağlıklı ve doğal bir süreç olarak değerlendirilirken, melankoli patolojik bir içeriğe sahiptir ve süjede genel anlamda disforik bir tablo şeklinde kendini gösterir. Süje, çoğu zaman içinde bulunduğu durumun farkına varamaz.

17. asrın başlarında İngiltere'de, edebiyatta ve günlük yaşamda melankoliye yönelik bir ilgi yükseldi. Batı Avrupa halklarında din alanında yaşanan Reform'un İngilizlerde yol açtığı neye inanacakları yönündeki belirsizlikler ve günah, lanet, dinsel kurtuluş mefhumlarına artan ilgi melankoliye olan ilgiyi de artırdı.
Elizabeth sonrası dönem melankolisinin müzikteki en önemli ismi, slogan haline getirdiği "Semper Dowland, semper dolens" (Daima Dowland, daima matem) sözüyle John Dowland'dır. O devrin insanları tarafından "huzursuz tip" olarak adlandırılan melankolik adam tiplemesinin meşhur bir örneği Shakespeare'in Hamlet'indeki Melankoli Dane karakteridir. Hüzün edebiyatında eserler veren diğer bazı yazarlar ise şunlardır: Hydriotaphia, Urn Burial 'ın yazarı Thomas Browne, Holy Living and Holy Dying 'ın yazarı Jeremy Taylor. Her iki eserde de ölüm konusu üzerinde çok durulur.
Melankoli ismiyle anılmasa da benzer konulara eğilen Sturm und Drang (yaklaşık Türkçesi, "Fırtına ve Bunalım") akımı da o devirde Almanya'da etkili olan hüzün kültü olarak tarihteki yerini aldı. Goethe'nin Genç Werther'in Acıları eseri de bunun örneklerindendir.

Teber, Serol (2001). Melankoli: Normal bir anomali. Say. ISBN 978-975-468-215-1.

Michael Joseph Jackson (29 Ağustos 1958 - 25 Haziran 2009), Amerikalı şarkıcı, söz yazarı, dansçı ve hayırseverdi. "Popun Kralı" olarak anılan Jackson, 20. yüzyılın kültürel açıdan en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir. Müzikal başarıları Amerikan ırksal engellerini yıktı ve onu dünya çapında baskın bir figür haline getirdi. Şarkıları, konserleri ve modasıyla, popüler müzikteki sanatçılar için görsel performansı yaygınlaştırdı ve moonwalk, robot ve anti-gravity lean gibi sokak dansı hareketlerini popülerleştirdi. Jackson genellikle tüm zamanların en büyük eğlence sanatçısı olarak kabul edilir.
Jackson ailesinin sekizinci çocuğu olan Jackson, altı yaşında Jackson 5'in baş vokalisti olarak sahneye çıktı. Jackson, Off the Wall (1979) albümüyle solo yıldızlığa yükseldi ve tarihin en çok satan albümü olan Thriller (1982) ile eşi benzeri görülmemiş bir küresel başarı elde etti. "Thriller", "Beat It" ve "Billie Jean" single'larının müzik videoları, bu mecrayı yeniden tanımladı. Bad (1987), ABD Billboard Hot 100 listesinde bir numaraya yükselen beş single'ı ("I Just Can't Stop Loving You", "Bad", "The Way You Make Me Feel", "Man in the Mirror" ve "Dirty Diana") çıkaran ilk albümdü. Dangerous (1991) ve HIStory (1995) albümleri ise ABD'de bir numaraya yükselen "Black or White" ve "You Are Not Alone" single'larını çıkardı. Jackson'ın son albümü Invincible (2001), bugüne kadar yapılmış en pahalı albümdür.
1980'lerin ortalarından itibaren Jackson, görünümündeki, ilişkilerindeki, davranışlarındaki ve yaşam tarzındaki değişiklikler nedeniyle kamuoyunun dikkatini çekti. 1993 yılında bir çocuğu cinsel istismar etmekle suçlandı, ancak bu suçlama cezai kovuşturmaya yol açmadı. 2005 yılında Jackson, bu tür iddialardan ve diğer suçlamalardan beraat etti. "This Is It" adlı geri dönüş konserleri serisine hazırlanırken, 2009 yılında kişisel doktoru Conrad Murray tarafından verilen aşırı dozda propofol nedeniyle hayatını kaybetti. Jackson'ın ölümü, internet trafiğinde benzeri görülmemiş bir artışa ve müzik satışlarında bir yükselişe neden oldu. 
Jackson, solo sanatçı olarak dünya çapında 500 milyondan fazla plak satışı ile tüm zamanların en çok satan müzik sanatçılarından biridir. Hem solo sanatçı olarak hem de bir grubun ana üyesi olarak 100 milyondan fazla plak satan üç müzisyenden biridir. Jackson, 13 Billboard Hot 100 bir numaralı single ile erkek solo sanatçılar arasında rekoru elinde tutuyor ve altı on yılda ABD'de ilk on single'a sahip olan tek sanatçıdır. Aldığı ödüller arasında 13 Grammy Ödülü, Grammy Efsane Ödülü, Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 26 Amerikan Müzik Ödülü, 12 Dünya Müzik Ödülü, 8 MTV Video Müzik Ödülü, 6 Brit Ödülü ve 3 ABD başkanlık onuru bulunmaktadır. İki kez Rock and Roll Şöhretler Salonu'na, Şarkı Yazarları Şöhretler Salonu'na ve Dans Şöhretler Salonu'na dahil edilmiştir. Tahmini 500 milyon dolar bağışta bulunan Jackson, ünlülerin hayırseverliği için bir standart belirlemiştir.

Michael Joseph Jackson, 29 Ağustos 1958'de Indiana'nın Gary şehrinde doğdu. Jackson ailesinin on çocuğundan sekizincisiydi ve aile, Jackson Sokağındaki iki odalı bir evde yaşıyordu. Annesi Katherine Jackson (doğumdaki soyadı Scruse), klarnet ve piyano çalardı, country ve western müzik sanatçısı olmayı hayal etmişti ve Sears'ta yarı zamanlı çalışıyordu. Katherine bir Yehova'nın Şahidi'ydi ve çocuklarını da bu inançta yetiştirmiştir. Babası Joseph Jackson, eski bir boksördü, US Steel'de vinç operatörü olarak çalışıyordu ve ailenin gelirini artırmak için yerel bir ritim ve blues grubu olan Falcons'ta gitar çalıyordu. Joe'nun büyük büyükbabası July "Jack" Gale, ABD Ordusu'nda izci olarak görev yapmıştı; aile hikâyelerine göre aynı zamanda Kızılderili bir şifacıydı. Michael, üç kız kardeşi (Rebbie, La Toya ve Janet) ve beş erkek kardeşiyle (Jackie, Tito, Jermaine, Marlon ve Randy) birlikte büyüdü. Marlon'un ikiz kardeşi Brandon, doğumdan kısa bir süre sonra ölmüştür.
60'lı yılların başlarında büyük erkek kardeşleri, Jackie, Tito ve Jermaine, babaları tarafından organize edilen "The Jacksons" adında bir grup kurarak kulüplerde şarkı söylemeye ve yarışmalara katılmaya başladılar. Jackson'ın sahip olduğu ses ve dans yeteneği, kısa zamanda fark edildi. Henüz yaşı küçük olmasına rağmen, özellikle solo şarkılardaki performansı nedeniyle, 1963'te, diğer kardeşi Marlon'la birlikte gruba dâhil edildi. Artık beş üyeden oluşan kardeşler, grubun adını "The Jackson 5" olarak değiştirdi.
1968'e kadar geçen süreçte, amatör çalışmalarına gece kulüplerinde ve barlarda devam eden grup, Harlem, New York'ta bulunan Apollo Tiyatrosu'nda düzenlenen bir yarışmada birinci gelerek dönemin en ünlü R&B plak şirketi Motown'ın kurucusu Berry Gordy'nin dikkatini çekti. 1968'de Motown'la imzaladıkları sözleşmeden sonra Kaliforniya'ya taşınan grubun yıldızı hızla parlamaya başladı.

Söz konusu şirketten Suzanne de Passe'ın menajerliğinde çıkan ilk dört tekli, "I Want You Back", "ABC", "The Love You Save", "I'll Be There" listelerde bir numaraya oturdu. O-Jays grubu ve James Brown gibi soul müziğin önderlerinin izinden giden The Jackson 5, 70'lerin başında zenci pop ve soul vokal gruplarının dünya çapında bir numaralı temsilcisi hâline gelmişti. Michael Jackson ise bu yeni müzik tarzını kendi içerisinde, dansıyla birlikte harmanlayarak özgün bir tarza dönüştürecek, kendi kulvarında yalnız koşacaktı. Grubun bu hızlı yükselişinden sonra, güçlü sesiyle, farklı dansıyla oldukça sivrilen ve öne çıkan Michael Jackson, 1971-1976 yılları arasında yine The Jackson 5'a bağlı olarak Motown'dan, "Got To Be There", "Ben", "Music and Me" ve "Forever Michael" adlı ilk solo albümlerini çıkardı. Artık Jackson için bireysel kariyerin önü açılmıştı.
Walt Disney Pictures tarafından, 1971'de grubun çizgi filmi yapıldı ve yayına verildi. Ününü tüm dünyaya duyuran Jackson kardeşler, uluslararası konserler serisine 1972'de İngiltere'den başladılar ve gittikleri her yerde kapalı gişe yaptılar. Bu dünya turnelerinde Commodores ve Lionel Richie, The Jackson 5'ın alt grupları olarak sahneye çıkmıştı. 1973'ten itibaren grubun satış rakamlarının düşme eğilimi göstermesiyle birlikte, Motown kontrolü ele alarak bundan böyle şirket tarafından seçilecek şarkıların seslendirilmesi konusunda Jackson'lara baskı yapmaya başladı. Sıkıntılı günler geçiren grup, 30 Haziran 1975'te şirketten ayrılma kararı alarak Epic Records'la sözleşme imzaladı.
Şirketin sahibi Berry Gordy'nin kızıyla evli olan Jermaine Jackson, taraflar arasındaki bu ihtilaftan dolayı, gruptan ayrılarak Motown'da kaldı. İsim hakkını kaybeden Jackson kardeşler ise Jermaine'in yerine en küçük kardeşleri Randy'yi gruba dâhil ederek The Jacksons olarak ismini değiştirdi. Yenilenen grup için artık yeni bir dönem başlıyor; Michael ise zirveye doğru koşar adım ilerliyordu. The Jacksons kısa zamanda toparlandı ve 1976 - 1984 yılları arasında, ağırlıklı kendi parçalarından oluşturdukları albümler ve teklilerle kariyerlerinde yükselmeye devam etti. Yeni şirketlerinden altı yeni albüm çıkaran grubun, 1978'deki Destiny çalışması neredeyse patlama yaptı ve Jackson kardeşlerin en başarılı albümleri arasında yer aldı.
Bu albümün Michael için de ayrı bir önemi oldu. Çünkü kendi bestelediği şarkılar, dünya çapında büyük beğeni topladı ve grubun klasikleri arasına girmeyi başardı. Böylece Michael'ın "beste yapabilme" gibi başka bir yeteneği daha ortaya çıkmış oldu. Söz konusu albüm iki milyondan fazla satarak grubun ve özellikle de Michael'ın ününe ün kattı.

1978'e gelindiğinde ise Michael için farklı tecrübeler söz konusu olacaktı. Jackson, korkuluğu canlandırdığı "The Wiz" adlı müzikal filmde, aralarında aşk dedikodusunun çıktığı Diana Ross ile birlikte rol aldı. Tam da bu dönemde, müzikalde kullanılacak olan şarkıları aranje eden Quincy Jones'la Michael'ın yolları kesişti. Jones, ünlü pop starın gelecekteki başarısının ortaklarından biri olacaktı. Çünkü film prodüksiyon aşamasındayken, Jackson'la Jones oldukça uyumlu bir ortaklık kurdular ve Michael'ın bağımsız ilk solo albümünü birlikte yapmak için anlaştılar. Böylece 1979'da, ünlü şarkıcının ilk bağımsız solo albümü olan "Off the Wall", Jones'un yapımcılığında Epic Records'tan çıktı. "Don't Stop 'Til You Get Enough", "She's Out Of My Life", "Off The Wall", "Rock With You" gibi dünya çapında ses getiren birçok hit parçayı içinde barındıran bu albüm, inanılmaz satış rakamlarına ulaşarak Michael'ı pop müzik ve eğlence dünyasının idolü hâline getirecek; sanatçıya ilk önemli ödüllerini kazandırmaya başlayacaktı. 1980 yılında, American Music Awards tarafından 3 dalda ödüle layık görülen albüm (En İyi Soul/R&B Albümü - Off the Wall, En İyi Soul/R&B Erkek Şarkıcı, En İyi Soul/R&B Şarkı - Don't Stop 'Til You Get Enough), birçok liste başarı ödülünün de sahibi oldu. Aynı yılın Şubat ayına gelindiğinde, Michael yine "Don't Stop 'Til You Get Enough"la "En İyi R&B Erkek Vokal" dalında ilk Grammy ödülünü aldı.
Bir caz müzisyeni olan Jones'un, albümdeki parçalarda bu müzik türünü altyapıya yerleştirmesi doğal karşılanırken, bununla yetinilmeyip disco ve funky tarzı ritimlere de yer vermiş olması, sadece Michael'a özgü yeni bir müzik türünün ortaya çıkmasına neden oldu. Elbette bu da, Jackson'a benzersiz ve evrensel bir ün getirdi. İlk olarak yakın arkadaşı Elizabeth Taylor tarafından kendisine atfedilen ve sonraları yaygın bir ifade şeklini alan "pop idolü" benzetmesi, özellikle bu dönemlerde anılmaya başladı.
İlk solo albümünün getirdiği başarıların yanı sıra, Jackson kardeşlerle de çalışmaya devam eden Michael, 1980'de grupla birlikte "Triumph" albümünü çıkardı. Bestelediği şarkılar ve bunlara yazdığı sözlerle Triumph'a damgasını vuran yine Michael oldu. "Can You Feel It"e çekilen farklı klip de büyük ses getirdi ve sanatçının dans yeteneği milyonlarca müziksever tarafından yansındı. 1982'de ise ünlü pop yıldızına, En İyi Çocuk Albümü dalında Grammy ödülü kazandıracak olan E.T. (Extra-Terrestrial) filminin orijinal soundtrack'i "Someone in the Dark" şarkısını seslendirdi.

1982 yılı, ünlü pop yıldızı iç

Bir müzik albümü, aslen içinde müzikal kayıt bulunduran plak ve uzunçalar biçimindeki çalışmalardır. Zamanla gelişerek kaset, compact disc ve MP3 olarak dijital biçimleri de ortaya çıkmıştır. Müzik albümleri fiziksel olarak genellikle dekoratif kapakları (albüm kapağı) ve albüm notları ile satışa sunulur. Albüm notları; müzik ve kayıt hakkındaki ekleri, arka plan bilgilerini, kaydın analizini, şarkı sözleri ile librettoları, sanatçı fotoğrafları ile diğer görüntüleri ve metinleri, buna ek olarak iş birliğine katılanlara teşekkür yazısını içerebilir. Compact disc formatının ortaya çıkmasından sonra albüm notları, CD kitapçığı olarak da anılmaya başladı.

Stüdyo albümü, bir kayıt stüdyosunda kaydedilen parçalardan oluşan albüm. Bir stüdyo albümü, yeni yazılmış ve kaydedilmiş ya da daha önce yayımlanmamış şarkılar ile remikslerden oluşur. Kendisini daha önceden kaydedilen parçalar içermemesi sayesinde derleme albümlerden ayırt ettirir. Bir stüdyo albümünün yapımı genellikle önceden planlanarak gerçekleştirilir, tamamlanması birkaç gün veya birkaç yıl sürebilir. Bu albümler bazen bir veya birden çok cover kaydı ya da konserlerde yapılmış canlı ses kaydı içerebilir.

Albüm kapağı
Derleme albüm
Extended play
Konser albümü
Soundtrack albümü

Müzik kuramı terimi genel olarak iki farklı ama birbiriyle ilgili anlamda kullanılır:

Müziğin temel yapıtaşları.
Bu yapıtaşları ile müziğin incelenmesi, sınıflandırılması ve hatta bestelenmesini konu alan bilim dalı.
İlk anlamdaki müzik kuramı, müziğin temel yapıtaşlarını tanımlar (porte, nota, artikülasyon, anahtarlar, ton, gam, ritim, melodi, armoni vb.)
Diğer bir deyişle müzik dilinin kurallarını belirler ve bunların kullanılışlarını açıklar.
İkinci anlamdaki müzik teorisi 1950'lerden sonra özellikle Kuzey Amerika kıtasında müzikolojiden özerkleşerek kendi başına müziği inceleyen bir bilim dalı haline gelmiştir. Müzikoloji (veya tarihsel müzik) ve etnomüzikolojiden farklı olarak pozitif bilimleri (matematik, fizik vb.) de kullanması gerekçe olarak gösterilmektedir. Kıta Avrupası'nda ise müzik teorisi, müzik tarihi gibi müzikolojinin bir alt dalı olarak kabul edilmektedir, dünyada yaygın olan kanaât de budur.
Müziğin yapıtaşlarının tüm müzisyenler tarafından öğrenilmesi her durumda aranılan bir nitelik olsa da müziğin bilimsel olarak incelenmesi özel olarak müzik kuramcıları tarafından gerçekleştirilir. Doğu müziğinde genellikle Edvarlar müzik kuramı eserleridir.

Müzik teorisinin Pisagor'dan başlayan çok eski ve uzun bir tarihi vardır. Doğu müziğinde ise teori tarihi Kindi ile başlar. Anadolu'da ilk müzik teorisi 15. yüzyıl başlarında Yusuf Kırşehri tarafından yazılmıştır.

Akustik
Martin Luther

Müzikolog Sosyal Paylaşım Platformu
Society for Music Theory4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Music Theory Online4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
RowyNet15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Almanca, İngilizce, Felemenkçe ve Fransızca müzik sözlüğü

Müzik notasyonu veya müzikal nota, dinlenme gibi sesin olmadığı süreler için notasyon da dahil olmak üzere yazılı, basılı veya başka şekilde üretilmiş semboller kullanılarak enstrümanlarla çalınan veya insan sesiyle söylenen işitsel olarak algılanan müziği görsel olarak temsil etmek için kullanılan herhangi bir sistemdir.
Notalama türleri ve yöntemleri kültürler arasında ve tarih boyunca değişiklik göstermiştir ve eski müzik notalarıyla ilgili çoğu bilgi parça parçadır. 2010'lu yıllarda olduğu gibi aynı zaman diliminde bile farklı müzik tarzları ve farklı kültürler farklı müzik notalama yöntemleri kullanır; örneğin, profesyonel klasik müzik icracıları için, çıta ve nota başları kullanan notalar, müziği not almanın en yaygın yoludur, ancak profesyonel country müziği seans müzisyenleri için, Nashville Sayı Sistemi ana yöntemdir.
Kullanılan semboller arasında, taşa oyulmuş, kil tabletlerde yapılmış, papirüs veya parşömen veya el yazması kağıt üzerine kalem kullanılarak yapılmış semboller gibi herhangi bir ortam üzerine yapılmış eski semboller ve modern semboller; bir matbaa (yaklaşık 1400'ler), bir bilgisayar yazıcısı (yaklaşık 1980'ler) veya başka bir baskı veya modern kopyalama teknolojisi kullanılarak basılmıştır.
Pek çok eski kültür melodileri ve ritimleri temsil etmek için semboller kullansa da hiçbiri özellikle kapsamlı değildi ve bu da günümüzün müzik anlayışını sınırladı. Sonunda modern Batı notasyonu haline gelecek olan şeyin tohumları, Hıristiyan Kilisesi'nin dini tekdüzelik hedefinden başlayarak, Orta Çağ Avrupa'sında ekildi. Kilise, aynı ilahilerin kilisenin her yerinde kullanılabilmesi için sade melodileri not etmeye başladı. Müzik notasyonu Rönesans ve Barok müzik dönemlerinde daha da gelişti. Klasik dönemde (1750–1820) ve Romantik müzik döneminde(1820–1900), yeni müzik aleti teknolojileri geliştirildikçe notasyon gelişmeye devam etti. 20. ve 21. yüzyılın çağdaş klasik müziğinde, bazı modern besteciler tarafından grafik notasyonun tanıtılması ve 1980'lerden beri müzik notasyonu için bilgisayar tabanlı partisyon yazar programlarının kullanılmasıyla müzik notasyonu gelişmeye devam etti. Müzik notasyonu, klasik müzik, popüler müzik ve geleneksel müzik dahil olmak üzere birçok müzik türüne uyarlanmıştır.

Müzik, geçmiş ve şimdiki bilinen her kültür ve dinde zaman ve mekânlar arasında büyük çeşitlilik gösterir. En izole edilmiş kabile grupları da dâhil olmak üzere dünyadaki tüm insanlar bir müzik türüne sahip olduklarından, müziğin, insanların dünyaya yayılmasından önce atalardan oluşan topluluklarda mevcut olduğu sonucuna varılabilir. Sonuç olarak, ilk müzik Afrika'da icat edilmiş ve daha sonra çeşitli çalgılar yapmak için çeşitli materyaller kullanarak insan hayatının temel bir bileşeni hâline gelmiş olabilir.
Bir kültürün müziği, sosyal ve ekonomik organizasyonu ve deneyimi, iklimi, teknolojiye erişimi ve dine inanılan bir kültürün tüm yönlerinden etkilenir. Müziğin ifade ettiği duygu ve fikirler, müziğin çalındığı ve dinlendiği durumlar ve müzik icra edenlere ve bestecilere yönelik tutumların tümü bölgeler ve dönemler arasında farklılık gösterir. 'Müzik tarihi' müziği (özellikle Batı sanat müziği) kronolojik açıdan inceleyen müzikoloji ve tarihin ayrı bir alt alanıdır.

Daha yaygın olarak ilkel müzik denilen tarih öncesi müzik, jeolojik tarihin çok geç bir zamanında başlamış olan tüm müziklere verilen isimdir. Tarih öncesi müzik, Avrupa'nın genelinde (ve Avrupa'dan etkilenmiş bölgelerde) Antik Müzik (MÖ 1500) ile devam etmiştir; ancak yine de izole bölgelerde mevcudiyetini sürdürmüştür.
Tarih öncesi müzik, bu nedenle teknik olarak, bu müzikle ilgili şu anda var olan herhangi bir tarihsel kaynağın ortaya çıkmasından önce var olan tüm dünya müziğini, örneğin geleneksel yerli Amerikan kabileleri müziği ve Avustralya Aborijin müziği içerir. Bununla birlikte, Avrupa dışı kıtaların -özellikle hâlâ hayatta kalanların- 'tarih öncesi' müziğine halk, yerli ya da geleneksel müzik olarak değinmek daha yaygındır. Müziğin kökeni, kayıtlı tarihten önce olduğu için bilinmiyor. Bazıları müziğin kökeninin doğal olarak oluşan seslerden ve ritimlerden kaynaklandığını düşündürmektedir. İnsan müziği, bu fenomenleri kalıplar, tekrarlar ve tonalite kullanarak yansıtabilir. Bugün bile, bazı kültürlerin müziğinin doğal sesleri taklit etmek için belirli örnekleri vardır. Bazı durumlarda, bu özellik şamanistik inançlar veya pratiklerle ilgilidir. Aynı zamanda eğlence (oyun) veya pratik (avdaki hayvanları avlama) işlevlerine de hizmet edebilir.
İlk müzik aletinin şarkı, uğultu ve ıslık çalmaya, tıklamaya, öksürmeye ve esnemeye kadar çok çeşitli sesler çıkarabilen insan sesinin kendisi olması muhtemeldir. Diğer müzik aletlerine gelince, 2008'de arkeologlar Almanya'nın Ulm yakınlarındaki Hohle Fels mağarasında kemikten yapılmış bir flüt keşfettiler. Yaklaşık 35.000 yaşında olduğu düşünülen beş delikli flüt, V şeklinde bir ağızlığa sahiptir ve akbaba kanadı kemiğinden yapılmıştır. Bilinen en eski tahta flütler 2004'te Greystones, İrlanda yakınlarında keşfedildi. Ahşap kaplı bir çukur, porsuk ağacından yapılmış 30 ila 50 cm arasında, bir ucunda konik; fakat parmak deliği olmayan altı flüt içeren bir grup içeriyordu. Bir zamanlar birbirine bağlanmış olabilirler.
50.000 ile 60.000 yaşları arasında bir mağara ayı uyluk kemiği olan "Divje Babe Flüt"ünün dünyanın en eski müzik aleti olduğu ve Neandertaller tarafından üretildiği öne sürülmüştür. Ancak uyluk kemiğinin gerçekten bir müzik aleti olduğu iddiaları, uyluk kemiğinin delik üretmek için etoburlar tarafından kemirilmiş olabileceği önerisini içeren alternatif argümanlarla tartışılmaktadır.

''Antik müzik'' ya da "Eski müzik", tarih öncesi çağın müziğini takip eden müziğe verilen isimdir. "Bilinen en eski şarkı", Suriye'deki Ugarit'te 3400 yıl öncesine dayanan çivi yazısı ile yazılmıştır. Hürrian şarkılarının bir parçasıdır, daha özel olarak Hürrian ilahi no. 6. Anne Draffkorn Kilmer tarafından deşifre edilmiş ve antik gymel gibi üçlü armoniden oluştuğu ve ayrıca diyatonik dizinin bir Pisagor akortlaması kullanılarak yazıldığı gösterilmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinden müzik notaları da dâhil olmak üzere eksiksiz bir müzik parçasının hayatta kalan en eski örneği, MS 1. veya 2. yüzyıla tarihlenen Seikilos kitabesidir.
Antik Yunanlar tarafından kullanılan çift borular ve antik gaydanın yanı sıra; vazo ve duvarlardaki antik çizimler ve yazılar (örneğin Aristo, Sorunlar, Kitap XIX.12 olduğu gibi) zamanın müzik tekniklerini betimler, polifoninin göstergesidir. Aulos'un çift borularından biri muhtemelen bir dem veya uzun ses görevi görürken diğeri ezgisel hatlar çalardı. Yedi delikli flüt ve çeşitli telli çalgılar gibi çalgılar, İndus Vadisi uygarlığı arkeolojik alanlarından kurtarılmıştır.
Hint klasik müziği (marga) Hindu geleneği, Vedaların kutsal kitaplarında bulunabilir. Dört vedadan biri olan Samaveda müziği uzunca anlatıyor.
Ravanahatha (ravanhatta, rawanhattha, ravanastron veya ravana hasta veena) Batı Hindistan'da popüler olan bir yaylı çalgıdır. Kral Ravana ve Sri Lanka'nın Hela medeniyeti arasında bir zamana ait olduğuna inanılıyor. Bu yaylı çalgı, dünya tarihindeki en eski yaylı çalgılardan biri olarak kabul edilmiştir.
İran (Pers) müzik tarihi prehistorik (tarih öncesi) zamana dayanır. Büyük efsanevi kral, Jamshid'in müziği icat ettiğine inanılır. İran müziğinin izi Elamite İmparatorluğu (MÖ 2500-644) günlerine kadar sürülebilir. Farklı dönemlerden kalma parça parça ve eksik hâlde bulunan belgeler, Antik Perslilerin müziği detaylı olarak geliştirdiklerini kanıtlar niteliktedir. Sasani dönemi (MS 226-651) özellikle, Fars'ta canlı bir müzik yaşamının varlığına işaret eden bol miktarda kanıt bırakmıştır. Barbod, Nakissa ve Ramtin gibi bazı önemli müzisyenlerin isimleri ve bu kişilerin çalışmalarından bazılarının isimleri günümüze kadar gelmiştir.
Erken müzik dönemi, Asya, Fars, Hint, Yahudi, Yunan, Roma, Mezopotamya, Mısır müziği ve Müslüman müziği de dâhil olmak üzere çağdaş ancak geleneksel veya halk müziğini içerebilir.
Yunanistan
Yunan yazılı tarihi, Antik Yunan'a kadar uzanır ve Antik Yunan tiyatrosunun önemli bir parçasıdır. Eski Yunanistan'da, karma cinsiyet koroları eğlence, kutlama ve manevi ihtiyaçlar nedeniyle icralar gerçekleştirilirdi. Çalgılar arasında çift gövdeli-çift kamışlı aulos ve telli çalgılardan lir ve özellikle kitara adı verilen özel tür vardı. Müzik, Antik Yunan'da eğitimin önemli bir parçasıydı ve erkeklere altı yaşından itibaren müzik öğretildi.

Easton'un İncil Sözlüğü'ne göre Jubal, İncil tarafından müzik aletlerinin mucidi olarak adlandırılmıştır (Gen. 4:21). İbraniler müziğin geliştirilmesine çok şey verdi. Bütün tarihleri ve edebiyatları bunun bol kanıtlarıyla doludur. Tufan'dan sonra, müzikten ilk Laban ve Yakup arasındaki konuşmalarda bahsedilir (Gen. 31:27). Kızıldeniz'e zaferle geçtikten sonra, Musa ve İsrail çocukları kurtuluş şarkılarını söylediler (Örn. 15). Ancak Samuel, David ve Solomon dönemi, İbranice şiirde olduğu gibi İbranice müziğin de altın çağıydı. Müzik ilk kez sistematik olarak geliştirildi. Peygamberlerin okullarında eğitimin önemli bir parçasıydı (1 Sam 10: 5). Artık bir grup profesyonel şarkıcı da ortaya çıktı (2 Sam. 19:35; Eccl. 2: 8). Bununla birlikte Solomon Tapınağı büyük müzik okuluydu. Hizmetlerinin yürütülmesinde sürekli olarak eğitimli şarkıcı ve çalgılar çalan gruplar sürekli olarak kullanıldı (2 Sam. 6: 5; 1 Chr. 15:16; 23; 5; 25: 1-6). Özel hayatta da müzik İbraniler arasında önemli bir yer tutmuş gibi görünmektedir (Ekl. 2: 8; Amos 6: 4–6; İsa. 5:11, 12; 24: 8, 9; Ps. 137; Jer. 48: 33; Luka 15:25).
Semitik ve erken Yahudi-Hristiyan kültürünün tarihini ve antropolojisini inceleyen müzik ve tiyatro akademisyenleri, İbranilerin klasik kültürlerindeki tiyatro ve müzik etkinliği ile Yunanların ve Romalıların daha sonraki kültürlerinin kültürleri arasında ortak bağlantılar keşfettiler. Ayin denilen bir sosyal olgu içinde, bir dizi çağrışım veya yakarış içeren dua etme biçimi, performansın ortak alanı olarak bulundu. Journal of Religion and Theatre (Din ve Tiyatro Dergisi), en eski ayin formları arasında, "İbrani ayininin zengin bir müzikal geleneğe eşlik ettiğini" belirtmektedir:

Eski müzik, MS 476'da, Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından 18. yüzyılın ortalarında Barok döneminin sonuna kadar Avrupa klasik geleneğinin müziğidir. Bu muazzam zaman dilimi içinde müzik son derece çeşitlidir ve geniş bir coğrafi alanda çok sayıda kültürel geleneği kapsar; Orta Çağ Avrupa'sının geliştiği kültürel grupların çoğunda zaten çok az şey bilinen müzikal gelenekler vardı. Bu kültürleri Orta Çağ'da birleştiren Roma Katolik Kilisesi'ydi ve müziği bu dönemin ilk bin yılı boyunca müzikal gelişimin odak noktasıydı.

Erken Orta Çağ'da müzikal yaşam kuşkusuz zengin olmasına rağmen, sanatsal tasvirleriyle, müzikle ilgili yazılarla ve diğer kayıtlarla kanıtlandığı gibi MS 800 öncesinden günümüze kalabilen ve en büyük kısmı olan Gregoryan ilahisi denilen, Roma Katolik Kilisesinin yalın ezgileri olan dinsel ayin müziğidir. Papa I. Gregory'nin, adını müzik repertuvarına verdiği ve kendisi de bir besteci olduğu, genellikle ayininin müzikal bölümünün şu anki hâliyle yapıcısı olduğu iddia edilir; ancak katkıları hakkında ayrıntılar veren kaynaklar ölümünden sonra yüz yıldan fazla bir tarihe aittir. Birçok müzik bilgini, bu şöhretin bir efsanenin abartılmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Ayin repertuvarının çoğu Gregory ve Charlemagne arasındaki yüzyıllarda anonim olarak oluşturulmuştur.
9. yüzyıl boyunca birkaç önemli gelişme yaşanmıştır. Birincisi, Kilise tarafından birçok ilahi geleneği birleştirmek ve birçoğunu Gregoryan ayini lehine bastırmak için büyük bir çaba verilmiştir. İkincisi, en eski polifonik müzik, organum olarak bilinen paralel olarak söylenen bir şarkı biçimidir. Üçüncüsü ve müzik tarihi için en büyük önemi olan notasyon, yaklaşık beş yüz yıllık bir aradan sonra yeniden icat edilmiştir; ancak modern müzisyenlerin verdiği hassasiyet ve esnekliğe sahip bir perde ve ritim gösterimi sisteminin gelişmesi birkaç yüzyıl daha alacaktır.
1100'den sonraki dönemde gelişmiş olan birkaç polifoni okulu: müziğin genellikle uzayan bir ses üzerinde hızla hareket eden bir parti ile karakterize edilen St. Martial organum okulu; besteci Léonin ve Pér

Müzik tarzı, müziklerin taşıdığı geleneklere göre kategorilendirilmesi sonucu ortaya çıkar.

Müzik bazen ait olduğu döneme göre kategorilendirilebilir. Örneğin 1950'lerin rock müziği veya 17. yüzyıl müziği.

Müziği coğrafyaya göre kategorilendirmek mümkündür. Örneğin Avustralya müziği; Avustralya rock müziği, Avustralya geleneksel müziği, Avustralya klasik müziği gibi alt kategorileri kapsar.

Müzik ayrıca teknik olarak, kullanılan çalgılara göre kategorilendirilebilir. Örneğin rock müzik, elektronik gitar etrafında döner ve elektronik dans müziği synthesizerlar ve davul makineleriyle desteklenir.

Müzik tarzları sosyal tarzlarına göre belirlenebilir. Örneğin Noel müziği.

Holt, Fabian (2007). Genre in Popular Music. Chicago: University of Chicago Press. 
Negus, Keith (1999). Music Genres and Corporate Cultures. New York: Routledge. ISBN 0-415-17399-X. 
Starr, Larry; Waterman, Christopher Alan (2010). American popular music from minstrelsy to MP3. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-539630-0.

Müzik ve siyaset arasındaki bağlantı, özellikle şarkılardaki politik ifadeler, birçok kültürde görülmektedir. Müziğin, protesto veya karşıtlık ifadeleri başta

olmak üzere, savaş karşıtı şarkılar, millî marşlar, yurtsever şarkılar ve siyasi kampanyalar gibi birçok farklı temada, siyaset ile kesiştiği noktalar bulunmaktadır. Bu tür şarkıların çoğu güncel şarkılar kapsamında tanımlanabilirler.

Müzik, politik hareketleri ve ritüelleri etkilese de, genel izleyicilerin müzikle politik düzeyde nasıl veya ne ölçüde ilişkili olduğu çok açık değildir. Şarkılar, belirli bir siyasi mesajı tasvir etmek için kullanılabilir. Ancak bu tür mesajların iletilmesinde engeller olabilir; açıkça politik kabul edilen şarkılar bile çoğu zaman çağdaş politik bağlamları tarafından şekillendirilir ve bunlara atıfta bulunur, bu da mesajı tam olarak anlamak için müziğe ilham veren tarihi ve dönemin olaylarını anlamayı gerekli kılar. Bu mesajın doğası da belirsiz olabilir, çünkü "politik müzik" etiketi ya yalnızca siyasi konuları gözlemleyen şarkılara, ya partizan bir görüş sunan şarkılara ya da daha ileri giden ve belirli bir siyasal eylemi savunan şarkılara uygulanabilir. Bu nedenle, örneğin, müziğin farkındalığı arttırma aracı olarak kullanımı ile savunuculuk olarak müzik arasında bir ayrım yapılmıştır.
Ayrıca, The Beatles gibi Batılı pop/rock gruplarının 1960'larda ve 1970'lerde Doğu Bloku'nda Devlet tarafından sansürlenmesinin kanıtladığı gibi, bazı müzik biçimleri, siyasi içerikten bağımsız olarak kültürel açısından siyasi olarak kabul edilebilir ve dışlanabilir. Diğer taraftan aynı unsurlar, genç insanlar tarafından sosyal değişimin sembolü olarak benimsenmiştir. Bu, müzisyenlerin (eğer varsa) politik niyetleri ile müziklerinin daha geniş toplum kesimleri tarafından kabulü arasındaki tutarsızlık olasılıklarına da işaret etmektedir. Tersine, kasıtlı siyasi içeriğin anlamının hedef kitlesi tarafından kaçırılması olasılığı vardır, bunun nedenleri arasında belirsizlik veya mesajın iletilmesi ya da izleyici kayıtsızlığı veya antipatisi olabilir.
Son zamanlarda, çağdaş demokratik ülkeler de dahil olmak üzere, Dünya üzerindeki pek çok ülkenin okulları üzerinde yapılan araştırmalarda müzik eğitiminin bazen ideolojik telkin amacıyla kullanıldığı ve özellikle savaş döneminde vatansever şarkılarla yurtseverliği çocuklarda yıkıcı bir şovenizm aşamasına çıkarabilmektedir.
Platon şöyle yazmıştır: "Müziksel yenilikler tüm devlet için tehlikelerle doludur ve yasaklanmalıdır. Müziğin modları değiştiğinde, devletin temel yasaları da onlarla birlikte değişir." Platon bunu bir uyarı olarak yazmış olsa da, müziğin sadece melodi ve armonilerden çok daha fazlası olduğu, tüm insanların hayatında önemli bir hareket olduğu devrimci bir ifade olarak ele alınabilir.

" We Shall Overcome" şarkısı belki de politik folk müziğinin en bilinen örneğidir, bu örnekte ABD Sivil Haklar Hareketi için bir toplanma çığlığıdır. Joan Baez gibi Pete Seeger da şarkının popülerleşmesine katkı verdi. 20. yüzyılın başlarında, kötü çalışma koşulları ve sınıf mücadelesi, işçi hareketinin büyümesini, sosyal ve politik reformları savunan çok sayıda şarkıya yol açtı. 20. yüzyılın başlarındaki en ünlü söz yazarı "Wobblies" Joe Hill idi. Daha sonra, 1940'lardan 1960'lara kadar, Almanac Singers ve The Weavers gibi gruplar bu tür sosyo-politik müziğin yeniden canlandırılmasında etkili oldular. Woody Guthrie'nin "This Land Is Your Land" adlı şarkısı en ünlü Amerikan halk şarkılarından biridir ve sözleri Guthrie'nin sosyalist vatanseverliğini örneklemektedir. Pete Seeger'ın "Where Have All the Flowers Gone?" şarkısı, popüler bir savaş karşıtı protesto şarkısıydı. Bu tür şarkıların çoğu Vietnam Savaşı döneminde popüler oldu. Bob Dylan'ın "Blowin' in the Wind", Peter, Paul and Mary için bir hit şarşısı oldu ve genç bir neslin, eski nesillerin çoğundan daha fazla küresel sorunların farkına vardığını öne sürdü. 1964'te Joan Baez, "There but for Fortune" (Phil Ochs tarafından) ile Birleşik Krallık'ta ilk ona girdi, şarkı, önyargı ve insanlık dışı politikaların masum kurbanları için bir savunmaydı. Bob Dylan, Joan Baez, Phil Ochs, Tom Paxton, Buffy Sainte-Marie, Judy Collins, Arlo Guthrie dahil olmak üzere birçok sanatçı 1960'ların halk müziği canlanması sırasında, sosyal ve politik mesajlar içeren birçok güncel şarkı yazarı ortaya çıktı.
Folk müziğinin canlanması, geleneksel müziğin politik olarak yeniden icadı olarak kabul edilebilir, Sol eğilimli folk plak şirketleri, Broadside ve Sing Out! gibi dergiler tarafından teşvik edilen bir gelişmedir. Canlanma 1930'larda başladı ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra devam etti. Bu dönemin eerleri, eski ilahiler ve şarkılar kullanılarak, ancak sözleri günümüz sosyal ve politik koşullarına uygun hale getirilerek popülerlik kazanmıştır. Alan Lomax, Lead Belly ve Woody Guthrie gibi arşivciler ve sanatçılar halk müziğini popülerleştirmede çok önemliydi ve ikincisi Lomax şarkıcıları olarak bilinmeye başladı. Bu, bazı sanatçıların ve şarkılarının kamuoyunu etkilemek ve destek toplamak amacıyla açık siyasi mesajlar ifade ettiği bir halk müziği dönemiydi. Birleşik Krallık'ta, Ewan MacColl ve AL Lloyd, folklorist olarak Lloyd ve MacColl (genellikle Peggy Seeger ile birlikte) ile benzer roller üstlendiler ve geleneksel şarkıları Büyük Britanya Komünist Partisi aktivizmlerinden etkilenen daha yeni politik materyallerle harmanlayan düzinelerce albüm yayınladılar.

Anarko punk
milli marşların listesi
Nazi punk
Pasif direniş
Nueva canción
Oi!
Osseily Hanna
Protest müzik

Biley, Ron (2007). "Woody Guthrie and the Christian Left: Jesus and "Commonism"" (PDF). Journal of Texas Music History (İngilizce). Center for Texas Music History. 16 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Temmuz 2021. 
Brand, Oscar (1962). "The Ballad Mongers: the Rise of Modern Folk Song" (İngilizce). Funk & Wagnalls. 
Brown, Courtney (2008). "Politics In Music: Music and Political Transformation from Beethoven to Hip Hop" (İngilizce). Atlanta: Farsight Yayınları. ISBN 978-0-9766762-3-2.  
Denselow, Robin (1989). "When The Music's Over: The Story of Political Pop" (İngilizce). Londra: Faber and Faber. ISBN 978-0-571-13906-4. 
Doggett, Peter (2008). "There's A Riot Going On: Revolutionaries, Rock Stars, and the Rise and Fall of '60s Counter-Culture" (İngilizce). Edinburgh: Canongate. ISBN 978-1-847-67114-1. 
Dunson, Josh (1965). "Freedom in the Air: Song Movements of the Sixties" (İngilizce). Greenwood Yayınları. ISBN 9780313223938. 
Fanning, David (2006). "Shostakovich studies" (İngilizce). Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-521-02831-8. 8 Ağustos 2018 tarihinde  arşivlendi.  
Garofalo, Rubee, (Ed.) (1992). "Rockin' the Boat: Mass Music and Movements" (İngilizce). South End Yayınları. 
Goodyer, Ian (2009). "Crisis Music: The Cultural Politics of Rock Against Racism" (İngilizce). Manchester: Manchester Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-719-07924-5.  
Greenway, John (1953). "American Folksongs of Protest" (İngilizce). Pennsylvania Üniversitesi Yayınları. 
Karakayali, Nedim (5 Eylül 2010). "Two Assemblages of Cultural Transmission: Musicians, Political Actors and Educational Techniques in the Ottoman Empire and Western Europe" (PDF). Journal of Historical Sociology (İngilizce). 23 (3): 343-371. doi:10.1111/j.1467-6443.2010.01377.x. hdl:11693/22234. 
Keller, Marcello Sorce (April 2007). "Why is Music So Ideological, and Why Do Totalitarian States Take It So Seriously? A Personal View from History and the Social Sciences". Journal of Musicological Research (İngilizce). 26 (2-3): 91-122. doi:10.1080/01411890701361086. 
Lieberman, Robbie (1988). My Song is my Weapon: People's Songs, American Communism, and the Politics of Culture, 1930-50, Illinois Üniversitesi Yayınları
Lynskey, Dorian (2011). "33 Revolutions Per Minute: A History of Protest Songs" (İngilizce). Londra: Harper Collins. ISBN 978-0-062-07884-1.  
Pace, Ian (Sonbahar 2006 - Bahar 2007). ""The Best Form of Government...": Cage's Laissez-Faire Anarchism and Capitalism". Open Space Magazine (İngilizce). ss. 91-115.  
Peddie, Ian (2006). "The Resisting Muse: Popular Music and Social Protest" (İngilizce). Farnham: Ashgate. ISBN 978-0-754-65114-7.  
Perone, James E. (2004). "Music of the Counterculture Era" (İngilizce). Westport: Greenwood Yayınları.  
Daniel, Rachel (2016). "Walls Come Tumbling Down: The Music and Politics of Rock Against Racism, 2 Tone and Red Wedge" (İngilizce). Londra: Picador. ISBN 978-1-44727-268-7.  
Reuss, Joanne C & Reuss, Richard A. (2000). American Folk Music and Left-Wing Politics, Scarecrow Yayınları
Rodnitsky, Jerome (1976). Minstrels in the Dawn: The Folk-Protest Singer as a Cultural Hero, Chicago: Nelson Hall
Roy, William G (2014). "Reds, Whites and Blues: Social Movements, Folk Music, and Race in the United States". New Jersey: Princeton Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-691-16208-9.  
Seeger, Pete (1985). "Carry It On! A History in Song and Picture of the Working Men and Women of America". New York: Simon and Schuster. ISBN 978-0-671-60347-2. 
Serge Denisoff, R. (1971). Great Day Coming: Folk Music and the American Left. Champaign: Illinois Üniversitesi Yayınları
Street, John (1986). "Rebel Rock: The Politics of Popular Music". Oxford: Blackwell. ISBN 978-0-631-14345-1.  
Street, John (1997). "Politics and Popular Culture". Philadelphia: Temple Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-1-566-39603-5. 
Street, John (2011). "Music & Politics". Cambridge: Polity Yayınları. ISBN 978-0-745-63544-6. 
Strom, Yale (2002). "The Book of Klezmer: the History, the Music, the Folklore". Chicago: Chicago Review Yayınları. ISBN 978-1-55652-445-5. 
Volkov, Solomon (2004). "Shostakovich and Stalin: The Extraordinary Relationship Between the Great Composer and the Brutal Dictator". New York: H. Holt. ISBN 978-0-375-41082-6.  
Werner, Craig (2000). "A Change is Gonna Come: Music, Race and the Soul of America". Edinburgh: Payback Yayınları. ISBN 978-1-841-95050-1.  
Whiteley, Sheila (2012). "Countercultures: 

Müzisyen, çalgı çalabilen veya müzikal yetenek sergileyen sanatçıdır. Müzik besteleyen, icra eden veya orkestra yöneten kişiler müzisyen olarak kabul edilir. Çalgı çalabilen müzisyenlere çalgıcı da denir. Müzisyenler tek başlarına (solo) çalışabilecekleri gibi grup veya orkestra üyesi de olabilirler.

Besteci, müzikal kompozisyonlar yaratan bir müzisyendir. Bu ünvan esas olarak klasik müzik veya film müziği yazanlar için kullanılır. Popüler şarkılar için müzik yazanlar şarkı yazarı olarak adlandırılabilir. Çoğunlukla şarkıların sözlerini yazanlar söz yazarı olarak adlandırılabilir.

Bir orkestra şefi bir müzik performansını yönetir; orkestra şefliği "jest ve mimik kullanarak birkaç oyuncu veya şarkıcının eşzamanlı performansını yönetme sanatı" olarak tanımlanmıştır. Şef, yükseltilmiş bir podyumda durur ve müzisyenlerle el hareketleri veya göz teması yoluyla iletişim kurar.

Sanatçılara örnek olarak, bunlarla sınırlı olmamak üzere, seyirci karşısında performans sergileyen enstrümantalistler ve şarkıcılar verilebilir. Bir müzisyen solo sanatçı olarak veya bir topluluğun parçası olarak (örneğin bir orkestra, bir koro veya bir pop grubu) performans sergileyebilir.

Besteci
Şarkıcı
Aranjör
Orkestra şefi
Müzik bilimi
Plak yapımcısı

Opera, genellikle konusunu tarihten, mitolojiden, efsanelerden veya güncel olaylardan alan, sözlerinin tümü veya birçoğu müzikle bestelenmiş, içinde güzel sanatların tümünü barındırabilen (Dans, Dekor, Kostüm, Işık vb.), teatral formda bir sahne eseridir.

Bir orkestra veya müzik topluluğunun eşliğinde sunulan eserin, yazılı metnine "libretto" adı verilir. Oyun süresinin çoğunu sözlü bölümler oluşturur. Sözler, konunun akışına göre belli başlı şu müzik türleri içinde bestelenir: Arya bir kişinin duygu ve düşüncelerini yansıtır. Düet, terzet, kuartet, kentet vb iki, üç, dört ve beş kişinin duygu, düşünce ve konuşmalarını iletir. Resitatif kişilerin sözlerini konuşurcasına bir şarkıyla söyledikleri bölümdür. Koro ise oyundaki kamu vicdanının sesini ortaya koyar. Bunların dışında oyun başlarken genellikle bir giriş parçasına (uvertür) ve oyun içinde yer yer orkestra bölümleri ya da geçitleri gibi çalgısal bölümlere yer verilir. Bazı operalarda bale sahneleri de bulunur. Bir opera eserinde, genellikle bahsedilen bu müzik türleri ayrı parçalar halinde, ardıl olarak sunulmakla birlikte, bazılarında (örn. Richard Wagner'in eserleri) müzik bir perde boyunca kesintisiz olarak sürer.

Opera sanatının anavatanı İtalya'dır. Rönesans'ın başlıca merkezlerinden biri olan Floransa, müzikli sahne eserlerinin de beşiği sayılır. İncelemelerden, opera fikrinin bu şehirdeki bazı müzikçi ve şairlerin birleşerek eski Yunan oyunlarına benzer eserler yazmak istemelerinden doğduğu anlaşılıyor. Örnek olarak “Yunan Trajedisi” alınınca eşlik edecek müziğin nasıl olacağı problemi tartışmalara yol açmış, mısraları Renuccini tarafından yazılan ve Peri tarafından 1594'te bestelenen Euridice adlı ilk opera sanat çevrelerinde büyük heyecan uyandırmıştı.
Operada ilk gelişimi Claudio Monteverdi'de görüyoruz. 1607 yılında bestelediği L'Orfeo adlı operasıyla orkestrayı birinci plana almış, ses türlerini zenginleştirmiştir. Burjuvaların da opera istemesi nedeniyle sanatçılar aryalar yazmış ve 30 yıl sonra Venedik'te para karşılığı opera izlenebilen ilk opera binasının açılmasıyla sanatın merkezi Floransa'dan bu şehre geçmiştir. Burada koro ikinci plana alınmış, Venedik üslubu opera doğmuştur. 17. yüzyıl sonlarına doğru Napoli, İtalyan operasının merkezi olmaya başladı. İtalyan operası Avrupa'ya kısa zamanda yayıldı. Opera sanatı en büyük gelişmeyi 19. yüzyılda gösterdi. Yüzyılın ilk yarısında opera buffa, İtalya'da Rossini, Donizetti ve özellikle de Mozart ile dikkate değer örnekler kazandı.
° Almanya'da ilk defa Schütz “Daphne” adlı Floransa stili bir opera besteledi. Müzikli sahne eserleri Alman şehirlerinde yer buldu. Oynanan eserler İtalyancaydı. Ulusal Alman Operası, Staden tarafından yazılan ve ilk Almanca opera olan ‘Seelewig’ adlı eserle başlamış, Hamburg, Alman operasının belli başlı ilk merkezi olmuştur. Strung, Kusser ve Keiser gibi besteciler de ilk önderlerdir. Hasse ve Graun “opera buffa” türünde başarı gösterdiler. Gülünçlü opera, Mozart'la en üstün, en zarif örneklerini kazandı.

İngiltere: İngiltere'de saray maskeleri bu sanata rakip görünüyordu. Genellikle ilk İngiliz operası sayılan John Blow'un ‘Venüs ile Adonis’ adlı eseri de "maske" başlığını taşır. Henry Purcell'in opera türündeki tek şaheseri Dido ve Aeneas‘tan sonra İtalyan sanatının etkisiyle bozulan İngiliz operası John Gay ve Johann Christoph Pepusch'un hazırladıkları "Dilenci Operası (The Beggars Opera) " ile yeniden hayat buldu.
Fransa'da opera zevki 1645 senelerinden sonra memlekete gelen İtalyan opera gruplarının etkisiyle uyandı. İlk opera binası Académie Royale de Musique, Cambert adlı bestecinin ‘Pomane’ adlı eseriyle açıldı. Fransız operası uzun süre Gluck'un etkisinde kaldı. 19. yüzyıl boyunca devam eden bu etki Beethoven'ın tek operası Fidelio ile bu etkiden kısmen kurtulmuş, insan sesini çalgı gibi kullanmış, süreli bir sahne senfonisi vermemiştir. Fransa'da da gülünçlü opera sevildi. Bu türe “opera comique” denildi. Rousseau da Fransız operasına katkıda bulunan önemli sanatçılardan biridir.
Rus operası Glinka ile doğdu. Dargomişski, Borodin (Prens İgor) ve Rimsky-Korsakov'la güzel eserler kazandı. Rubinstein ve Çaykovski daha çok lirik Fransız dramları etkisinde eserler verdiler. Rus beşleri, Rus operasında önemli izler bıraktı.

20. yüzyıl'ın ilk yarısında opera sanatı türlü etkilerle oldukça karışık bir durum gösterir. Bazılarına caz ve romantizm katılmıştır. Bunun nedenlerini çağımızın bestecilerinin daima yenilik yolunda yaptığı denemelerde aramak yerinde olur. Yalnız Hindemith kısa operalarıyla biçim denemelerinin en parlağını yapmış, Orff, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra verdiği sahne oratoryaları ile bu denemelerin son zamanlarda en çok tutulan örneklerini bestelemiştir. Günümüzde opera ikinci bir dünya savaşının sarsıntılarından diğer sanat kolları gibi yavaş yavaş kurtulmaktadır. Bu da operanın gelişimine yardımcı olmaktadır.

Kayda değer operalar listesi
Opera janrları listesi
Opera evleri listesi
Opera bestecileri listesi
Opera bestecileri zaman tablosu

Yener, Faruk (1964), 100 Opera 2.ed (Son baskı 1992), İstanbul: Bateş Yayınları ISBN 975-95339-1-X.
"Opera Turkiye" websitesi (Erişme:17.2.2009)
İnternet üzerinden Opera bileti alınabilen Devlet Opera ve Balesi Resmi Sitesi (Erişme:17.2.2009)
Semiha Berksoy Opera Vakfı Resmî İnternet Sitesi30 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Erişme:17.2.2009)
İngilizce uluslararası Operabase websitesi27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:31.7.2010)

Orta Doğu müziği, Orta Doğu coğrafyasında yer alan ülkelerin geleneksel ve modern müzik kültürlerini kapsayan geniş bir müzik alanıdır. Bu müzik türü, Türkiye, İran, Arap ülkeleri ve çevre bölgelerde gelişmiş olup, farklı kültürel ve tarihsel etkilerin birleşimiyle oluşmuştur.
Orta Doğu müziği, makam sistemi, mikrotonal sesler ve karmaşık ritmik yapılar ile karakterize edilir. Bu müzikte melodi ön plandadır ve doğaçlama önemli bir yer tutar. Kullanılan başlıca enstrümanlar arasında Ud, Kanun, Ney ve Darbuka gibi çalgılar bulunur.
Bu müzik geleneği tarih boyunca Pers, Osmanlı ve Arap müzik kültürlerinden etkilenmiştir. Saray müziği, dini müzik ve halk müziği gibi farklı alanlarda gelişmiş olan Orta Doğu müziği, zamanla modern müzik türleriyle de etkileşime girmiştir.
Günümüzde Orta Doğu müziği, popüler müzik ile birleşerek hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmaktadır.

Türk müziği
Arap müziği
İran müziği

Palyaço, İtalyanca (Pagliaccio) kökenli bir sözcük olup, Türk Dil Kurumuna göre tanımı; "Kendisini seyredenleri güldüren ve eğlendiren, acayip kılıklı, yüzü aşırı ve komik biçimde boyalı oyuncu." şeklindedir.
İlk görülüşü MÖ 1600'lere dayanan palyaçoluk, bugün dünyanın birçok yerinde bir sanat dalı olarak algılanmakta olup, eğlence ve çocuk kavramlarıyla birlikte anılmaktadır. Bazı kaynaklara göre 18. yüzyıla kadar saraylarda palyaço (ya da soytarı) bulundurulması geleneği sürdürülmüştür.
Palyaçolar, grotesk görünümüyle kişiliklendirilmiş, komik tipli sanatçılardır. Bunu sağlamak için, renkli ve abartılı peruklar, değişik biçemde makyajlar, olağandışı büyük ayakkabılar ve garip kostümler kullanılır. Amerikalı sosyolog Peter Berger, bu konuyla ilgili olarak; "Bu maskaralık ve şaklabanlıkların, din ve sihir gibi, insan topluluğunun bazı derin ihtiyaçlarını yerine getirmesi mantıklı görünüyor." demektedir. Bu nedenle palyaçoluk, fiziksel performans gerektiren eğitimin bir parçası olarak kabul edilmektedir. İlk palyaçoluk türlerine Antik Yunanistan'da, İtalyan Sokak tiyatrosunda (Commedia dell'Arte), Fransız kökenli pandomim ve Japon Kabuki geleneklerinde ve Avrupa'da rastlanmaktadır. Türkiye tarihinde de Osmanlı'da padişahı eğlendiren "dalkavuk" vb. kişilikler görülür.
Genel olarak çalışma alanları sirkler olan palyaçolar, bunun dışında sokaklarda, özel toplantılar, davetler, eğlence ve parti vb. oluşumlarda, şirket tanıtımlarında etkinlik gösterirler. İtalya'da "Arlecchino" (Harlequin) karakteri, aşk nedeniyle başı dertten kurtulmayan bir uşak rolüyle ün kazanmıştır. İngiltere'de William Kempe ve Robert Armin ile belirginleşen palyaçoluk sanatı, Almanya ve Fransa'da farklı şekillerde belirginleşmişse de (Fransa'da kaba ve budala Pedrelino gibi), genel olarak biçimsel değişiklik göstermemiştir. İngiltere'de doğarak ünlenen "Şarlo" tiplemesinin ünlü oyuncusu Charlie Chaplin ise, önce Avrupa'ya, sonra da dünyaya yayılan ünüyle unutulmaz bir karakter oluşturmuştur.
Dayak yemek, düşmek, ıslanmak, şaşırmak, komik hareketler yapmak palyaçoların doğasında vardır, sıradan olaylardır. Gösterileri genellikle 5-10 dakika sürer. Sirklerde ise ara gösteriler için 1-3 dakika süreyle geçiş oyunları sergilerler.

İlk gerçek sirk palyaçosu olarak bilinen Joseph Grimaldi, İngiltere'de 1850'te sahneye çıktı. İlerleyen süreçte, birçok palyaçonun takma adı haline gelen "Joey" adıyla tanındı.
ABD'de ilk palyaçolarından biri, Amerikan İç Savaşı sürecinde (1861-1865) ünlenen Dan Rice oldu. Rice'ın ABD ordusunu simgeleyen Sam Amca'ya esin kaynağı olduğu sanılmaktadır.
Avrupa'da ise Coco (Raoul Jouin), Toto (Armando Novello), Grock (Charles Adrien VVettach) ve SSCB'nin en sevilen palyaçolarından Oleg Popov sayılabilir.

En bilinen palyaço tiplemesidir. Yüzünü beyaz boyayla kaplayan palyaço, burnunu büyük ve kıpkırmızı yuvarlak şekilde çizer. Ağzı da kırmızı ve yayvan çizimli renkle belirginleştirilmiştir. Kel görünmek amacıyla, başını sıkıca saran ve ten renginde bir başlık giyer.

Şapşal palyaçonun da burnu kırmızı renkte ve yayvandır. Abartılı büyük giysileri, yüksek siyah kaşları, kocaman bir ağzı vardır. Sakar ve dağınıktır. 1865'te ortaya çıkan ve Auguste olarak bilinen bu palyaço adını, bu türün ilk örneğini sergileyen Fransız palyaçosu Auguste'ten aldı. Genellikle ikili olarak gösteriye çıkan Auguste palyaçolardan biri aklı başında adamı, şapşal ise ortalığı karıştırarak gülünç duruma düşen iyi ve saf kişiyi temsil eder.

Tanınmış Amerikalı oyuncu Emmett Kelly'nin yarattığı kederli serseri, maddi çıkarlara değer vermeyen, insancıl bir tiptir. Uzun bir palto, çok renkli eski ve yamalı pantolon, yamuk bir şapka ve yırtık ayakkabı giyer.

Amatör palyaçoluk
Kızılderili palyaço
Rodeo palyaço
Sokak palyaçosu

Bir parça iple yaptığı hareketlerle, izleyenlere bir boa yılanıyla güreşiyormuş hissi verebilir.
Bir ata, zebraya, eşek, fil hatta bir deve kuşuna bile binebilir.
Aslan terbiyecisi rolünü iyi bir şekilde komikleştirerek oynar.
Bir orkestrada önemli bir noktada önemli bir enstrüman kullanabilir.
İzleyicilerin arasında yer alıp, bir orkestranın önemli bir yerinde rol oynayabilir.
Boyutları çok çok küçük bir araba ya da bisiklete ustalıkla binerek kullanabilirler.
3 top ya da labut gibi materyalleri döndürerek gösteri yapabilirler.
Sosis balon denilen ince uzun balonlardan yeteneklerine göre çeşitli şekiller yapabilirler.

Tip karakter
Sirk
Palyaço Shakes
Krusty
Ronald McDonald
Palyaçolar
Dario Fo

Pandomim, pantomim, sözsüz oyun ya da mim sanatı, en basit anlatımıyla sözsüz tiyatro oyunudur. Gösteri sanatının dallarından biridir. İngiliz pandomimi (panto) ile karışmaması için kısaca "mim" olarak ifade edilir.
Pantomimde mim sanatçısı, yüz mimiklerini, el-kol ve beden hareketlerini kullanarak temayı anlatmaya çalışır. Bir anlamda pantomim, evrensel bir tiyatro dili olarak kabul edilir. Milattan önceki dönemlerde Mim sanatının uygulandığı görülmüştür. Zaman zaman "sessiz dil" olarak anılan pantomim, 17. yüzyıldan sonra, bale içinde de yer almaya başlamıştır. Oyunlar, Yeni Çağ ve yeni tiyatroyla beraber mistik konulardan uzaklaşıp gerçekçi dünyaya geçmiştir. Realist akımlar ve akılcılık akımları bunda etkili olmuştur.
Charlie Chaplin, Laurel ve Hardy, sessiz sinema döneminde bu türün ilk temsilcilerinden olmuşlardır. Türkiye'de pantomim sanatının öncüsü olarak Erdinç Dinçer kabul edilir. Türkiye'de Taner Barlas Mim Tiyatrosu bu konuda etkinlik göstermiştir. Günümüzde, Türkiye'de bu sanatı Erdinç Dinçer'in de asistanlığını yapmış olan ve Sözsüz Tiyatro tarihi üzerine çalışmalar yapan, bu konuda Türkiye'de bir ilk olan kitabı yazan Ulvi Arı, Vecihi Ofluoğlu ve diğer sanatçılar başarı ile yürütmektedir. Ayrıca Vecihi Ofluoğlu; İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Pantomim Sanat Dalı'nı kurarak 12 yıl öğrenci yetiştirmiştir.Bölüm 2018 yılında kapatılmıştır.

Mim sözcüğü, "taklit etmek" veya "temsil etmek" anlamına gelen Yunanca "mimeisthai" sözcüğünden gelir. Fransızcadan Türkçeye geçen pantomime ise yine Yunanca kökenli bir sözcüktür ve "her şeyi taklit eden" anlamına gelir.
En ünlü pantomim sanatçılarına örnek olarak Marcel Marceau gösterilebilir. 1975 yılında Marcel Marceau “Kalbin Dili” (“Language of the Heart”) olarak adlandırılan pantomim sanatı ve kendi hayatı ile ilgili kısa sessiz bir film yaptı.
Pantomimin kelime anlamı her şeyi taklit edendir (Yunanca: παντόμῑμος pantómīmos). Pantomim, oyuncularının kelime kullanmaksızın çoğu durumu anlattığı ya da sahneleri, yerleri ve karakterleri jest ve mimikler sayesinde anlaşılır hale getirdiği gösteri sanatının bir biçimini tanımlamaktadır. Pantomimde maskeler ya da makyaj maskeleri kullanılabilmektedir.
Sessiz filmlerde bilinen ve dans ile sirk artistliğinden meydana gelen pantomimin aslı ile ilişkili, önemli şeyleri kısıtlanmış "özerk" pantomim, bir çağdaş sanat biçimi olarak gelişmiştir. Ancak bu pantomim bazen diğer tiyatro türleriyle bağlantılıdır, örneğin karanlık tiyatroda, daha nadiren de tek ışıklı tiyatroda bunu görmek mümkündür. Bir palyaçonun gösterisi ayni şekilde pantomime ait öğeler barındırabilmektedir.
Örneğin kendilerini bir yabancı dilde ifade edebilen insanların açıklamaları aynı şekilde sık sık “pantomime özgü” olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca müzik 18. yüzyıldan bu yana sık sık pantomime özgü sanat olarak tanımlanmaktadır.

Roma Pantomimus'u virtüöz solo dansının bir türüydü. Hristiyanlık kamuda yürütülen gösterimlerin bütün türlerini yasaklayıncaya kadar Roma Pantomimus'u geniş bir alana yayılmıştı. Roma Mimus'unun (oyuncu) Orta Çağ'a kadar varlığını sürdürdüğü iddia edilmektedir. Fakat bu henüz kanıtlanmamıştır. Ayrıca Yakın Çağ'dan itibaren sürekli farklı tiyatro türlerinin antik çağlara yönelme yoluyla haklı çıkarılmasına uğraşılmıştır.
Rönesans zamanındaki İtalyan doğaçlama tiyatrosu “Commedia dell’arte” ile 16. yüzyıldan beri Avrupa'nın metropolü Paris üzerinden tüm batı dünyasına yayılan pantomimin Yakın Çağ'daki biçimi ortaya çıkmıştır. Burada her ne kadar dil kullanılsa da “Pagliaccio” (Türkçedeki “Palyaço”nun isim babasıdır) ya da “Pedrilino” (Pierrot) veya Arlecchino (Fr. Harlekin) figürleri gibi sadece maskelerin sonraki pantomime etkisi olmamıştır.
Pantomim kavramıyla dil ve ülke sınırları üzerine genel bir anlaşılırlık düşüncesi birbirine bağlıdır. Bu bağlamda 1600 yılında Avrupa kıtasını dolaşan İngiliz gezici tiyatro oyuncuları uğradıkları ülkelerin dillerine hâkim olmaksızın gelişimlerine katkıda bulunmuşlardı. Bu gezici tiyatro oyuncularının “Commedia dell’arte” üzerine etkileri olmuştur.

Commedia dell'arte'nin dansla temsil edilen bir biçimi 18. yüzyılda saray balesinin gözde nesnesi olarak sıradan bir hale gelmişti ve bu Pantomim olarak adlandırılmıştı. Avrupa'nın her yerinde müziğin ağırlıklı olduğu sahnede sık sık kostüm değiştirilmesiyle ve dönüşümlerle sunulduğu dans kumpanyaları bulunmaktaydı.
Paris yıllık pazar tiyatrosunda sessiz tiyatro ortaya çıkmıştı, çünkü resmi Paris tiyatroları moda olan bu oyun yerlerinin ekonomik rekabetinden korkusundan dolayı onlar aleyhine zaman zaman metin yasağı koyabilmekteydi.
18. yüzyılın estetiğinde elit bir toplumsal ortamda pantomimin bir başka işlevi daha bulunmaktaydı. Pantomim, yerleşik dansı savunan Kral XIV. Louis'in 1715 yılında ölmesinden sonra dansı ve tiyatroyu istismar eden Fransız saray geleneklerinden kopmayı haklı çıkarmıştı. Pantomim terbiye kuralları olmayan bir hareketi simgeleştirmişti. Toplum dansının düzenli adımlarından, opera melodisinin daralan korsesinden, trajik oyuncuların duruş ve etkili konuşmalarından kurtulma… Bütün bunlar sınır tanımayan özgürlüğün, gerçekliğin ve doğallığın hayali olarak görülen, dahası antik çağlara dayanarak ondan uzak duran pantomime duyulan sempati olarak adlandırılmıştı. Jean-Baptiste Dubos ile başlayan, Denis Diderot ile devam eden ve Johann Georg Sulzer'e kadar uzanan pantomim sanatçılarının, pantomimin insanları doğaya yönelttiğine dair sayısız açıklamaları bulunmaktadır.

Jean-Baptiste Dubos (Réflexions critiques sur la poésie et la peinture, 1719)
Denis Diderot (De la poésie dramatique, 1758)
Georg Sulzer [Allgemeine Theorie der Schönen Künste (Güzel Sanatların Genel Kuramları), 1771]
Fransız İhtilali'nden sonra Pantomimin yükselmeye çalışmasının her şeyden önce katı tiyatro sansürüyle ilgisi bulunmaktadır. Pantomim metinsiz gösterimleri ve aynı zamanda politik açıklamaların tehlikesi olmaksızın yoğun bir şekilde desteklenmiştir. Pantomim kavramı bu yüzden ince bir toplum eleştirisine de maruz kalmıştır.

Popüler pantomim 19. yüzyılda hâlâ saray balesinin bir unsuruydu ve henüz böylesi bir temsilin yer almadığı Viyana'daki tiyatroda olduğu gibi tiyatrolarda sergilenmişti. Önemli bir “Pantomim üstadı” “Paris Théâtre de l’Ambigu-Comique” tiyatrosundaki Luis Milon'du. Bu bale-pantomimi sirkle yakın ilgisi bulunan ve Josep Grimaldi'nin (Palyaçoluğun bulucusu) ünlü bir şekilde yorumladığı “İngiliz pantomiminden” ileri gelmekteydi.
Daha 20. yüzyıla kadar “pantomimler” sirklerin ana programlarını oluşturmaktaydı. Bu sirkler günümüzdeki kostüm ve tarih filmlerindeki yoğun sahnelere benzemekteydi. Bu sahneler kapsamlı bir tutumla, birçok karakterle ve bir o kadar da egzotik hayvanlarla sunulmaktaydı. Etki bırakan resimler burada dilden daha önemliydi. Bu sözlü pantomimlerin komik varyasyonları günümüzde yılbaşı eğlencelerinde dünyanın İngilizce konuşulan birçok bölgesinde hâlâ gösterilmektedir. Pantomim insanın sessiz film komedilerinde hayran kalabileceği ticari mükemmeliyetçiliği Music Hall'de (1850–1860 yılları arasında popüler olan bir Britanya tiyatro eğlencesidir) 1850 yılından bu yana elinde bulundurmaktadır.

Carl Godlewski gibi artistlerin kariyerleri 1900 yılından sonra da pantomim, sirk akrobatlığı ve dans arasındaki sınırların yüksek bir seviyede akıcı olduğunu göstermiştir. Fakat bu durum bazı sanatçıları memnun etmemiştir. Étienne Decroux'a kadar uzanan 20. yüzyıl pantomimi sadece müzik salonlarının küçük sanatlarından ve sessiz filmlerdeki oyun tekniklerinden etkilenmemiştir. Aynı zamanda da François Delsarte'ın (bakınız: 19. yüzyıl) başlangıcını yaptığı ve ifade dansı olarak adlandırılarak Emil Jaques-Dalcroze ya da Rudolf von Dies tarafından sürdürülen bale dansının reform çalışmalarından da etkilenmiştir. Bu dansın hareket denemeleri Monte Verità sahnesinde daha büyük bir ilgiyle karşılaşmıştır. Pantomim böylelikle Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar ne bale ne de toplum dansı olan hareketli tiyatronun bir türü olarak biçimlenmiştir.
“Arı/saf” bir pantomim yaratma çabalarına rağmen pantomim kavramı bugün hâlâ oldukça geniş kapsamlıdır ve dans tiyatrosuna ya da dans performansına geçişi akıcıdır. Sokak tiyatrosunda, diskolarda ya da gençlik kültürü bulunan alanlarda da az ya da çok "pantomime özgü” çeşitli temsiller vardır. Günümüzdeki “Breakdance” (sokak dansı) “pantomime özgü” olma durumuna örnek gösterilebilir. Hatta bu noktadaki unsurlar “Marceaus” okulundan alınmaktadır. Yaya kaldırımlarında kimi zaman yaşayan heykelleri temsil eden sokak sanatçıları ortaya çıkarlar. Bu sokak sanatçıları hareket ettikleri zaman başlıca hareketlerin azaltılmasında olduğu gibi pantomime özgü hareketleri kullanırlar (bakınız ilerleyen konu: Temel öğeler ve teknik).
“Klasik Pantomim”in popüler eğlence sektörü tarafından sınırlandırılmasına Decoux’tan başlayarak Marceaue’ya kadar birçok sanatçı karşı çıkmıştır. Popüler eğlence pantomimi önemli ölçüde toplumun dışına itmiştir. Bu olay 20. yüzyılın başlarında üst sınıftan oluşan diğer elit kesimlerin kendilerini tiyatrodan ve müzikten soyutlamasına benzemektedir. Konuşulan dilden gönüllü olarak vazgeçme durumu bir zamanlar var olan sansür kurallarından, sessiz filmde müziğin olmamasından ya da yıllık pazarların ve müzik organizasyonların anlaşılmaz tonlarından ortaya çıkan zorlamalardan daha az etki yapmaktadır. Ünlü Marceau devasa salonları doldurmayı başarabilse de çağdaş pantomimin her zaman daha az sahnelenme şansı bulunmaktadır. Bu durum sessizlikte temsil edilen "sessiz sanat pandomimin" çok sessiz olduğunu göstermektedir (L'Art Avantgarden du silence, Marceau).

Decroux okulundan ve öğrencilerinden birisi olan Jean Soubeyran tarafından bu okulda kullanılan edebiyattan sonra pantomim cümlelerden oluşan bir sunum gibi işlev görmeye başlamıştır. Bir sunum gibi işlev görmeye başlayan “pantomim oyuncularının nefesi” olan heyecan ve eğlence araçları sayesinde izleyicilerini hayran bırakmaya çalışmıştır. Pantomimlerdeki bu cümleler sözlü sunumlarda olduğu gibi kullanılmı

Pop müzik, 1950'lerin ortalarında ABD ve İngiltere'de ortaya çıkmış bir popüler müzik türüdür. “Popüler müzik” ile “pop müzik” terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılmasına rağmen, “popüler müzik” terimi popüler olan tüm müzikleri tanımlar ve pop müzik dışındaki türleri de kapsar. 1960'ların sonlarına dek “pop” ve rock" terimleri de sıklıkla birbirinin yerine kullanılıyordu, ancak zaman içinde bu türler birbirinden ayrılmıştır.
Pop müziğin temel özellikleri, enstrümantal kısmın sadeliği, ritim, vokal vurgusudur. Pop müzikteki ana ve pratik olarak tek beste biçimi şarkıdır. Şarkılar mısra ve nakarat şemasına göre inşa edilmiştir. Bir pop şarkısı basit, okunması kolay melodiler gerektirir. Pop müziğin ana enstrümanı insan sesidir. Eşliğe ikincil bir rol verilir. Eşlik eden pop müzisyenleri solo çalmazlar ve çoğu zaman ne şarkı yazarı ne de grup lideridirler. Ritmik yapı pop müzikte önemli bir rol oynar: birçok pop şarkısı dans etmek için yazılır ve net, değişmeyen bir ritmi vardır.
Pop şarkılarındaki metinler, kural olarak kişisel deneyimlere, duygulara ayrılmıştır: aşk, üzüntü, neşe. Şarkıların görsel sunumu da büyük önem taşıyor. Pop müzikler bir konser gösterisi ve video klipler şeklinde tanıtılır.
Pop müzik, müzik listelerinde en çok karşılaşılan müzik türüdür. Pop müziği meydana getiren bazı öğeler urban, dans, rock, Latin ve country gibi türlerden ödünç alınsa da bu müzik türünü tanımlayan temel öğeler de vardır: Pop müzik parçaları genellikle kısa veya orta uzunlukta, basit formatta yazılmış, parça içinde aynı ezgilerin tekrarlandığı ve hook'ların sıkça kullanıldığı parçalardır.

Profesyonel güreş veya Amerikan güreşi, bir güreş türüdür. Tohumları Avrupa'da atılmış, sektörel atılımını ABD'de tamamlamıştır. Günümüzün en fazla tanınan profesyonel güreş organizatörü World Wrestling Entertainment (WWE) isimli ticari kuruluştur.
Amerikan güreşi, Türkiye dışında daha çok profesyonel güreş olarak bilinir. Bir spor türüdür ve dövüş ve güreş ögeleri içeren resmi ve gerçek bir rekabet sporudur. Sonucu önceden belirlenmiş olan güreş tarzını belirtmek için kullanılır. Modern amerikan güreşi bir tür spor müsabakası formudur. Katılımcıların amacı, güreş ringi içinde önceden planlanmış fiziksel bir güreş maçı sunarak izleyicileri eğlendirmektir. Güreş maçlarında alınan darbeler gerçektir. Amerikan güreşinde sonuçlar önceden belirlenir ama bunu sadece o maçtaki güreşçiler ve hakemler bilir. Hareketlerin güreşçiler üzerindeki etkisi asla abartılmaz. Birçok kişiye göre Amerikan güreşi bir spor müsabakası olarak kabul görür ve "gerçek" kelimesi tercih edilir. Birçok güreş hareketi gerçek acı doğurabilir ve doğru uygulanırsa bile sakatlıkla ve ölümle sonuçlanabilir. Maçların sonucu ve genel gidiş önceden bellidir. Genelde maçlar face olarak tanımlanan iyi karakterli güreşçiler ve heel olarak bilinen kötü karakterli güreşçiler arasında gerçekleşir. Bir güreşçi kariyeri boyunca hikâyeler gereği hem iyi hem de kötü güreşçi durumuna geçebilir.

WWE Resmi Websitesi4 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Profesyonel güreş maç türleri
World Wrestling All-Stars
Turkish Power Wrestling
Face (profesyonel güreş)
Feud (profesyonel güreş)
Heel (profesyonel güreş)

PubMed, öncelikle yaşam bilimleri ve biyomedikal konulardaki referans ve özetlerin MEDLINE veritabanına erişen ücretsiz bir arama motorudur. Ulusal Sağlık Enstitülerindeki Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Tıp Kütüphanesi (NLM), Entrez bilgi erişim sisteminin bir parçası olarak veritabanını korumaktadır.
1971'den 1997'ye kadar MEDLINE veri tabanına çevrimiçi erişim, öncelikle üniversite kütüphaneleri gibi kurumsal tesisler aracılığıyla sağlanmıştır. İlk olarak Ocak 1996'da yayınlanan PubMed, özel, ücretsiz, ev ve ofis tabanlı MEDLINE arama dönemini başlattı. PubMed sistemi Haziran 1997'den itibaren halka ücretsiz olarak sunulmuştur.

MEDLINE'a ek olarak, PubMed aşağıdakilere erişim sağlar:

Index Medicus'un basılı versiyonundan 1951 ve öncesine ait daha eski referanslar
Science, BMJ ve Annals of Surgery gibi Index Medicus ve MEDLINE'da indekslenmeden önce bazı dergilere yapılan atıflar
Medical Subject Headings (MeSH) ile indekslenmeden ve MEDLINE'a eklenmeden önce bir makale için kayıtlara çok yeni girişler
NLM kayıtlarının tam metnine ve diğer alt kümelerine ulaşılabilen bir kitap koleksiyonu
PMC atıfları
NCBI Kitaplığı
Birçok PubMed kaydı, bazıları PubMed Central ve Europe PubMed Central gibi yerel ayna sitelerde ücretsiz olarak bulunan tam metin makalelere bağlantılar içerir.
MEDLINE'da indekslenen ve PubMed aracılığıyla ulaşılabilen dergiler hakkında bilgi NLM Kataloğu'nda bulunmaktadır.
23 Mayıs 2023 itibarıyla PubMed'de 1966'ya, seçmeli olarak 1865 yılına ve çok seçmeli olarak 1809'a kadar uzanan 35 milyondan fazla alıntı ve özet bulunmaktadır. Aynı tarih itibarıyla, PubMed kayıtlarının 24,6 milyonu özetleriyle birlikte listelenmiştir ve 26,8 milyon kaydın tam metin sürümlerine bağlantıları vardır (bunlardan 10,9 milyon makale ücretsiz olarak tam metin olarak mevcuttur). Son 10 yılda (31 Aralık 2019'da sona eriyor), her yıl ortalama yaklaşık bir milyon yeni kayıt eklenmiştir.
2016 yılında NLM indeksleme sistemini değiştirerek yayıncıların PubMed indeksli makalelerdeki yazım hatalarını ve yanlışları doğrudan düzeltebilmelerini sağlamıştır.
PubMed'in yağmacı dergilerde yayınlanan bazı makaleleri içerdiği bildirilmiştir. Veritabanına dahil edilecek dergilerin seçiminde MEDLINE ve PubMed politikaları biraz farklıdır. PubMed Central'da dergilerin indekslenmesine yönelik kriter ve prosedürlerdeki zayıflıklar, yağmacı dergilerdeki yayınların PubMed'e sızmasına izin verebilir. Ulusal Tıp Kütüphanesi, araştırma fon sağlayıcılarının kamu erişim politikalarını desteklemek için bireysel dergi makalelerinin PMC'ye dahil edilebileceğini ve dergiler ve yayıncılarla ilgili titiz politikaların NLM literatür veritabanlarının bütünlüğünü sağladığını söylemiştir.

Ekim 2009'da yeni bir PubMed arayüzü başlatılmış ve bu tür hızlı, Google benzeri arama formülasyonlarının kullanımı teşvik edilmiştir; bunlar aynı zamanda 'telegram' aramaları olarak da tanımlanmıştır. Varsayılan olarak sonuçlar en sona göre sıralanır, ancak bu en iyi eşleşme, yayın tarihi, ilk yazar, son yazar, dergi veya başlık olarak değiştirilebilir.
PubMed internet sitesi tasarımı ve alan adı Ocak 2020'de güncellendi ve 15 Mayıs 2020'de güncellenmiş ve yeni özelliklerle varsayılan hale geldi. Siteyi sıklıkla kullanan birçok araştırmacıdan eleştirel bir tepki geldi.

PubMed/MEDLINE'a, örneğin NLM tarafından oluşturulan "PICO" seçeneği (odaklanmış klinik sorular için) kullanılarak el cihazları üzerinden erişilebilir. Mobil uyumlu, basitleştirilmiş bir PubMed sürümüne erişim sağlayan bir "PubMed Mobile" seçeneği de mevcuttur.

PubMed'de basit aramalar, PubMed'in arama penceresine bir konunun temel yönleri girilerek gerçekleştirilebilir.
PubMed bu ilk arama formülasyonunu tercüme eder ve otomatik olarak alan adlarını, ilgili MeSH (Tıbbi Konu Başlıkları) terimlerini, eş anlamlıları, Boole operatörlerini ekler ve ortaya çıkan terimleri uygun şekilde 'yuvalar', özellikle metin kelimelerini ve MeSH terimlerini rutin olarak birleştirerek (OR operatörünü kullanarak) arama formülasyonunu önemli ölçüde geliştirir.
PubMed eğitiminde verilen örnekler bu otomatik sürecin nasıl çalıştığını göstermektedir:

Causes Sleep Walking is translated as ("etiology"[Subheading] OR "etiology"[All Fields] OR "causes"[All Fields] OR "causality"[MeSH Terms] OR "causality"[All Fields]) AND ("somnambulism"[MeSH Terms] OR "somnambulism"[All Fields] OR ("sleep"[All Fields] AND "walking"[All Fields]) OR "sleep walking"[All Fields])
Aynı şekilde

soft
 Attack Aspirin Prevention is translated as ("myocardial infarction"[MeSH Terms] OR ("myocardial"[All Fields] AND "infarction"[All Fields]) OR "myocardial infarction"[All Fields] OR ("heart"[All Fields] AND "attack"[All Fields]) OR "heart attack"[All Fields]) AND ("aspirin"[MeSH Terms] OR "aspirin"[All Fields]) AND ("prevention and control"[Subheading] OR ("prevention"[All Fields] AND "control"[All Fields]) OR "prevention and control"[All Fields] OR "prevention"[All Fields])

PubMed'de en iyi aramaları yapabilmek için, temel bileşeni olan MEDLINE'ı ve özellikle MEDLINE makalelerini indekslemek için kullanılan MeSH (Medical Subject Headings) kontrollü kelime dağarcığını anlamak gerekir. Ayrıca karmaşık arama stratejileri, alan adlarının (etiketlerin) kullanımı, limitlerin ve diğer özelliklerin doğru kullanımı gerekebilir; referans kütüphanecileri ve arama uzmanları arama hizmetleri sunmaktadır.
PubMed'in arama penceresinde arama, yalnızca henüz bir MeSH başlığı oluşturulmamış kesin konuların veya yeni müdahalelerin yanı sıra ticari ilaç markalarının ve özel isimlerin aranması için önerilir. Uygun bir başlık olmadığında veya tanımlayıcı kısmi bir yönü temsil ettiğinde de kullanışlıdır. MeSH eş anlamlılar sözlüğü kullanılarak yapılan arama daha doğrudur ve daha az alakasız sonuç verecektir. Buna ek olarak, yazım, tekil/çoğul veya kısaltma farklılıklarının dikkate alınması gereken serbest metin aramasının dezavantajını ortadan kaldırır. Diğer taraftan, henüz tanımlayıcıların atanmadığı veri tabanına daha yeni dahil edilmiş makaleler bulunamayacaktır. Bu nedenle, kapsamlı bir aramayı garanti altına almak için, kontrollü dil başlıkları ve serbest metin terimlerinin bir kombinasyonu kullanılmalıdır.

Bir dergi makalesi indekslendiğinde, çok sayıda makale parametresi çıkarılır ve yapılandırılmış bilgi olarak saklanır. Bu parametreler şunlardır: makale türü (MeSH terimleri, örneğin "Klinik Araştırma"), ikincil tanımlayıcılar (MeSH terimleri), dil, derginin ülkesi veya yayın tarihi (e-yayın tarihi, basılı dergi yayın tarihi).

Yayın türü parametresi, çeşitli klinik araştırma türlerinin raporları da dahil olmak üzere yayın türüne göre arama yapılmasını sağlar.

Temmuz 2005'ten bu yana MEDLINE makale indeksleme süreci, makale özetinden tanımlayıcıları çıkarmakta ve bunları İkincil Tanımlayıcı (SI) adı verilen bir alana yerleştirmektedir. İkincil tanımlayıcı alanı, moleküler dizi verileri, gen ifadesi veya kimyasal bileşikler ve klinik çalışma kimliklerinin çeşitli veritabanlarına erişim numaralarını saklamak içindir. Klinik çalışmalar için PubMed, en büyük iki çalışma kaydı için çalışma kimliklerini çıkarır: ClinicalTrials.gov (NCT tanımlayıcı) ve Uluslararası Standart Randomize Kontrollü Deneme Numarası Kaydı (IRCTN tanımlayıcı).

Özellikle ilgili olduğu düşünülen bir referans işaretlenebilir ve "ilgili makaleler" tanımlanabilir. İlgili ise, birkaç çalışma seçilebilir ve 'İlgili verileri bul' seçeneği kullanılarak hepsiyle ilgili makaleler oluşturulabilir (PubMed veya diğer NCBI Entrez veritabanlarından herhangi birinde). İlgili makaleler daha sonra "ilişkililik" sırasına göre listelenir. Bu ilgili makale listelerini oluşturmak için PubMed, güçlü bir kelime ağırlıklı algoritma kullanarak her bir alıntının başlığındaki ve özetindeki kelimelerin yanı sıra atanan MeSH başlıklarını karşılaştırır. 'İlgili makaleler' işlevinin o kadar hassas olduğuna karar verilmiştir ki bir makalenin yazarları tam bir arama yerine kullanılabileceğini önermiştir.

PubMed otomatik olarak MeSH terimlerine ve alt başlıklarına bağlantı verir. Örnekler şunlar olabilir: "ağız kokusu" "halitosis"e, "kalp krizi" "miyokard enfarktüs"e, "meme kanseri" "meme neoplazmları"na bağlanır (ve aramaya dahil edilir). Uygun olduğunda, bu MeSH terimleri otomatik olarak "genişletilir", yani daha spesifik terimler eklenir. "Hemşirelik" gibi terimler otomatik olarak "Hemşirelik [MeSH]" veya "Hemşirelik [Alt Başlık]" ile ilişkilendirilir. Bu özellik Otomatik Terim Eşleme olarak adlandırılır ve varsayılan olarak serbest metin aramasında devreye girer, ancak tam ifade aramasında (yani arama sorgusunu çift tırnak içine alarak) devreye girmez. Bu özellik PubMed aramalarını daha hassas hale getirir ve tıbbi terminolojinin çeşitliliğini telafi ederek yanlış negatif (cevapsız) isabetleri önler.
PubMed, aşağıdaki durumlarda terimin otomatik eşlemesini uygulamaz: alıntılanan ifadeyi yazarak (örn., "böbrek allogrefti"), yıldız işaretinde kesildiğinde (örn., böbrek allogrefti*) ve alan etiketleriyle bakıldığında (örn., Kanser [ti]).

PubMed isteğe bağlı "My NCBI" tesisi (ücretsiz kayıt ile) aşağıdakiler için araçlar sağlar

aramaları kaydetme
arama sonuçlarını filtreleme
e-posta ile gönderilen otomatik güncellemeleri ayarlama
PubMed aramasının bir parçası olarak alınan referans setlerini kaydetme
görüntüleme biçimlerini yapılandırma veya arama terimlerini vurgulama
ve çok çeşitli diğer seçenekler. "My NCBI" alanına web erişimi olan herhangi bir bilgisayardan erişilebilir. "My NCBI"ın daha önceki bir versiyonu "PubMed Cubby" olarak adlandırılıyordu.

LinkOut, tam metin yerel dergi varlıklarını birbirine bağlayan ve kullanıma sunan bir NLM tesisidir. Danimarka'daki Aalborg Üniversitesinden Seattle'daki ZymoGenetics'e kadar yaklaşık 3.200 site (çoğunlukla akademik kurumlar) bu NLM tesisine katılmaktadır (Mart 2010 itibarıyla). Bu kurumlardaki kullanıcılar PubMed arama sonucu içinde kurumlarının logosunu görürler (eğer dergi o kurumda tutuluyorsa) ve tam metne erişebilirler. Link out, 2019 Yazında yapılacak büyük platf

Reggae, Jamaika'ya özgü bir müzik türü. Ritmini kalp atışından aldığı söylenir. Jamaika usulü rock olarak da geçer. Kökleri calypso, ska/rocksteady, rock'n roll ve hatta rythm and blues'a dayanır.

Reggae'nin, genel olarak ska, dub ve ragga gibi Jamaika'ya özgü tüm müzik türlerini tanımlamak için kullanıldığı sanılsa da yanlış bir algıdır, reggae ska ve rocksteady ile akraba fakat başlı başına apayrı bir türdür. 1960'larda Jamaika'da ska ve rocksteady müziklerinden esinlenilerek doğmuştur. Temposu ska ve rocksteady'ye göre daha yavaştır. Özellikle roots reggae türü rastafarianizm ile içiçedir. İnanç, aşk, barış, yoksulluk, eşitsizlikler gibi temalar barındırır. 1970'lerden itibaren dünyada popülarite kazanmıştır. Efsanevi sanatçı Bob Marley reggaenin dünya çapında tanınmasını sağlamıştır.
Reggae müziğinde baslar büyük önem taşır. Davul/perküsyon ritimleri Afrika kökenli olup en ünlüsü Nayahbingi ritmidir. Bir diğer ünlü ritim one droptur ve üçüncü zamana vurgu yapar. Bas ve davul arasındaki ilişki son derece ritmiktir. Ayrıca her temel davul ritmi için bir isim vardır. Örneğin warrior, foundation, stepper, rubadub, rockers veya two step gibi.
1960'ların sonunda o dönem ska/rocksteady yapan Toots and The Maytals'ın "Do The Reggay" isimli parçası ilk reggae parçası olarak kabul edilir. Reggae müziğin gelişmesinde, 1950'lerden beri Jamaika'ya müzik sağlayan (ilk başlarda Amerika'dan getirttikleri Rythm&Blues plaklarını çalıyorlardı sonradan lokal prodüksiyona başladılar) efsane prodüktör Sir Coxone Dodd ve stüdyosu Studio One'ın çok önemli bir payı vardır. Bütün büyük isimler işe O'nun sayesinde başlamıştır. O dönemin iki diğer önemli plak şirketi Treasure Island ve Trojan'dır.
Reggae 1970'lerde analog imkânlarla yapılan bir müzik iken 1980'lerin ortalarından itibaren dönemin teknolojik gelişmeleriyle doğru orantılı olarak dijital bir sounda doğru yol almıştır.
1980'lerde yapılan prodüksiyonlar dijital ve analog soundun bir sentezidir. 1990'lı yıllarda kaliteli reggae/dub prodüksiyonu daha çok İngiltere'ye kaymış, özellikle 2000'lerde Jamaika'da az da olsa oldschool yapımlar devam etse de sound dancehall/ragga ya dönmüştür.
Shaggy gibi isimler ragga/dancehall tarzında çalışmalar yapıp Jamaika'yı yine popülerleştirdiler. Son yıllarda Sean Paul, Kevin Little ve Kid Kurup ragga/dancehall'un tanınmasında büyük rol oynadı. Ancak yukarıda da bahsettiğimiz gibi reggae nin bugün popüler olan dancehall ragga ile alakası yoktur, ne vibes olarak ne sound olarak ne de sözler ve kafa olarak. Bugün artık Jamaika'da roots reggae prodüksiyonu yapan yeni isimler çıkmamakta ve sadece kalça sallama üzerine bir müzik anlayışı devam ettirilmektedir. Buna karşılık roots rastafarian reggae bütün dünyada bu müziğe gönül verenleri etkisine almış ve pozitif dalgalarını yaymıştır.

Rhythm and Blues (R&B veya RnB); caz, rap, gospel ve blues karışımı, ilk olarak Afrika kökenli Amerikalıların ürettiği müzik türü.

İlk kez müzikal terim olarak 1949'da Jerry Wexler tarafından Billboard dergisinde kullanılmıştır. Özellikle 1950'ler ve 1960'lar boyunca klasik tarzda örneklerini vermeye başlayan R&B, dijital müziklerin yapılmaya başlandığı 1970'lere kadar, caz müziği gibi hep bir salon müziği olarak tanınmıştır.
"Rhythm and Blues" tanımı, caz veya blues gibi ögeler içermeyen ve siyahilerin yaptığı müzik olarak tanıtılmıştır. Kısacası yavaş tempolu tüm siyahi müzikler, 1970'lere kadar hep "Rhythm and Blues" olarak anılmıştır.

Rhythm and Blues, zamanla değişim göstermiş, özellikle 1970'lerin ortalarından sonra hızlı tempolu dijital müziklerle de kendinden söz ettirmiştir. Özellikle 1980'lerde R&B olarak anılmaya başlanan bu tür, disko müziğiyle beraber en popüler müziklerden biri haline gelmiştir.
Kimi eleştirmenler, siyahilerin yaptığı pop'a R&B demeye başlamıştır. Sonuçta "Contemporary R&B" denilen çağdaş R&B ortaya çıkmıştır. 90'larda ise bu iyice yayılmış ve listelere giren hemen hemen tüm şarkılar R&B türündekiler olmuştur. 2000'lerde ise tamamen hip hop ile beraber anılan bu müzik türünde yapılan şarkıların çoğunda rap bölümleri yer almaktadır. Eskiden "yavaş ve ritimli siyahi popu" olarak tanınan R&B, bu tarihlerde tam bir "yavaşlatılmış vokalli rap" haline gelmiştir.

İlk R&B örnekleri Stevie Wonder, Michael Jackson, Dionne Warwick ve Aretha Franklin gibi sanatçılar tarafından verilmeye başlanmıştır. Her ne kadar Michael Jackson pop yönüyle, Aretha Franklin soul yönüyle tanınsalar da, R&B'nin ataları olarak kabul edilmektedirler. 1980'lerdeki rock'n'roll havasının geçmeye başladığı sıralarda, Janet Jackson, Whitney Houston, Mariah Carey gibi sololar belirmiştir. Sonrasında gruplar içinden satış rekortmeni Boyz II Men ve Milli Vanilli ortaya çıkmıştır.
Sonrasında Mary J Blige, Brandy Toni Braxton gibi sanatçılarla kendini belli eden R&B, 2000'lere gelindiğinde Jennifer Lopez, Alicia Keys, Black Eyed Peas, Keyshia Cole,Usher, Destiny's Child, Beyoncé, Pussycat Dolls, Justin Timberlake, Missy Elliot,Rihanna Chris Brown ve Craig David, Natasha Bedingfield, Amy Winehouse
gibi daha sayısız sanatçıyı ortaya çıkarmıştır.

Caz
Rap
gospel
Blues
Funk
New jack swing

Rock, 1950'lerde ABD'de "rock and roll" olarak doğan, 1960'larda ve sonrasında farklı tarzlara ayrılarak özellikle İngiltere ve ABD'de gelişen bir müzik türüdür. Kökleri 1940'ların ve 1950'lerin rock and roll'una dayanır. Rock and roll ise blues, rhythm and blues ve country müzikten yoğun biçimde esinlenmiştir. Rock müzik; electric blues ve folk, caz, klasik müzik gibi diğer müzik kaynaklarından da esinlenir.
Müzikal açıdan rock, elektro gitar merkezlidir ve genellikle elektro bas gitar ve davulun da dahil olduğu rock grupları tarafından icra edilir. Tipik rock şarkıları dört dörtlük ölçüde olsa da tür, giderek çeşitlenen bir hale gelmiştir. Pop müzikte olduğu gibi şarkı sözleri sıklıkla romantik bir aşkı konu alır, ancak sosyal ve politik konuların vurgulandığı çeşitli temalara da sıkça rastlanır. Rock müzisyenlerinin çoğunluğunu beyaz erkeklerin oluşturması, rock müzikte değinilen konuların şekillenmesinde temel faktörlerden biri olarak görülmektedir. Rock, pop müziğe kıyasla müzisyenliğe, canlı performanslara ve özgünlüğe daha fazla önem verir.
“Altın çağ” veya “klasik rock dönemi” denilen 1960'ların sonlarında farklı rock alt türleri ortaya çıkmaya başladı. Bunlar arasında blues rock, folk rock, country rock, raga rock ve jazz-rock gibi melez türler de sayılabilir. Bu alt türlerin çoğu, 1960'larda karşı kültür hareketinden etkilenen psikedelik rock’ın gelişimine katkıda bulundu. Bu hareketten doğan diğer alt türler arasında sanatsal öğeleri daha yoğun kullanan progresif rock; şovmenliği ve görselliği öne çıkaran glam rock; kendi içinde büyük bir çeşitliliğe sahip olan ve yüksek ses, güç ve hıza vurgu yapan heavy metal sayılabilir. 1970'lerin ikinci yarısında doğan punk rock; bu türlerin abartılı, özgünlükten uzak ve ana akıma dönüşen yanlarına bir tepki olarak doğdu. Punk rock, çoğunlukla sosyal ve politik eleştiriler içeren şarkı sözlerine sahip, daha ham ve enerjik, abartıdan arındırılmış bir formdur. Punk, 1980’lerde ortaya çıkan new wave ve post-punk gibi diğer alt türlerin ve alternatif rock hareketinin gelişimine öncülük etti. 1990’lardan itibaren alternatif rock; rock müzik alanında öne çıkmaya; grunge, Britpop ve indie rock formlarıyla ana akım olmaya başladı. Ardından pop punk, rap rock ve rap metal gibi yeni füzyon alt türler ortaya çıktı. 2000’li yılların başlarında ise bazı gruplar, garage rock/post-punk ve synthpop gibi türlerle “geri dönüş” yaparak rock'ın köklerine dönme denemelerinde bulundu.
Rock müzik, çeşitli kültürel ve sosyal hareketleri de içine aldı ve onlar için bir ifade biçimi haline geldi. 1960'larda İngiltere'de mod ve rocker alt kültürleri, ABD'de San Francisco'dan yayılan hippie alt kültürü örnek gösterilebilir. Benzer şekilde, 1970'lerde punk kültüründen doğan fakat ondan görsel olarak ayrılan goth ve emo alt kültürleri ortaya çıktı. Folk müzik geleneğinden gelen protest şarkı geleneğini benimseyen rock müzik; politik aktivizmin yanı sıra ırkçılık, seks ve uyuşturucu kullanımıyla ilgili sosyal mesajlarla da ilişkilendirilir. Ayrıca tüketim çılgınlığına ve uyguculuğa bir başkaldırı olarak görülür.

Geleneksel olarak rock sound'unun merkezinde yükseltilmiş elektro gitar vardır. 1950'lerde rock and roll'un popüler hale gelmesiyle modern şeklini alan rock sound'u, electric blues gitaristlerinin sound'larından da etkilenmiştir. Rock müzikte elektro gitar sesi genellikle bir elektro bas gitarla, davul ve zillerden oluşan bir bateri kitiyle desteklenir. Elektro bas gitar kullanımının öncüsü, aynı dönemin caz müzisyenleridir. Bu üç çalgıya ek olarak piyano veya org gibi klavyeler ve synthesizer'lar da sıklıkla kullanılır. Temel rock çalgı düzeni, temel blues grubu düzeninden (dikkat çekici ön gitar, ikinci bir telli çalgı, bas ve davul) esinlenilmiştir. Rock müzik yapan müzisyenlerden oluşan gruplara “rock grubu” denir. Rock grupları genellikle üç (özellikle rock, metal ve punk rock'ta) ila beş üyeden oluşur. Üyeler vokal, ön (lead) gitar, ritim gitar, davul ve bazen klavye veya diğer çalgılar gibi bir veya daha fazla görev üstelenebilir.
Popüler müziğin daha önceki türlerini aksine, rock şarkı sözleri oldukça geniş bir konu yelpazesine sahiptir. Aşkın yanı sıra seks, düzene başkaldırı, sosyal sorunlar ve yaşam biçimleri ele alınır. Bu temalar; Tin Pan Alley pop geleneği, folk müzik ve rhythm and blues gibi çeşitli kaynaklardan miras alınmıştır. Rock müzikte beyaz, erkek ve çoğunlukla orta sınıf müzisyenlerin ağırlığı dikkat çeker. Bu durum, müzik tarzına ve şarkı sözlerine de yansır.
1960 sonlarında “rock and roll” yerine “rock” terimi kullanılmaya başlandığından beri rock, pop müzikle kıyaslanmıştır. Rock'ın pop müzikle ortak birçok karakteristik özelliği olmasına rağmen müzisyenliğe ve canlı performanslara verdiği önem, ele aldığı ciddi konular ve özgünlük ideolojisiyle poptan farklılaşır. Rock müzisyenleri genellikle türün geçmişi ve gelişimi hakkında bilgi sahibidir. Sosyomüzikolog Simon Frith şöyle der: “Rock, poptan ve rock and roll’dan öte bir şeydi. Rock müzisyenleri beceri ve tekniğe verdikleri önemi, romantik bir sanatsal ifade kavramıyla özgün ve içten bir şekilde birleştiriyordu.”

Rock müzik akımının başlamasında Rock and Roll (veya Rock'n Roll) ve rockabilly gibi müzik türleri önemli rol oynamışlardır. Rock müzik Blues adlı müzik türünden doğrudan olarak etkilenmiştir. Onun için Blues felsefesini incelemeden rock müzik felsefesi incelenemez. Blues'u icat eden siyahlar, beyazlardan gördüğü zulüm karşısında sistemlerini üstü kapalı bir şekilde belirtmişlerdir. Bunu gittikçe geliştiren blues sanatçıları bu sistemin üzerindeki örtüyü yavaş yavaş kaldırmaya, müziklerini de aynı şekilde daha açık hale getirmeye başlamışlardır. Sözlerin ve müziğin sistemi yansıtması artık gittikçe isyan boyutuna girmeye başladı. İşte böyle bir dönemde rock adını duyurmaya başladı. Caz'dan etkilenen Blues artık Rock'ı doğurmuştu. Müzikte elektro gitarın kullanılmasının en büyük sebebi ise distortion adı verilen ses efektinin kulakları tırmalayıcı tınısının isyanı ve acıyı en iyi şekilde yansıttığının düşünülmesidir.
1950'lerin Rock sanatçıları, Sam Phillips, Jackie Brenston ("Rocket 88" adlı albümüyle), Bill Haley, Elvis Presley, Chuck Berry, Bo Diddley, Fats Domino, Little Richard, Jerry Lee Lewis, Gene Vincent ve diğerleridir.
İngiliz rock'ının 1960'larda gelişmesiyle "rock müzik" tanımı yaygınlaşmıştır. "İngiliz Fethi" olarak adlandırılan bir akımla, bu müzik tarzı tekrar Amerika'da yayıldı ve hatırı sayılır bir etkiyle uluslararası bir fenomen haline geldi. Rock günümüzde birçok türü altında barındırarak oldukça yaygın olarak dinlenen bir müzik türü haline gelmiştir.
1970 dönemine kadar ortaya çıkan Rock müzik sanatçılarından bazıları şunlardır:Aerosmith, The Rolling Stones, The Animals, Pink Floyd, Cream, The Yardbirds, Black Sabbath, The Who, The Pretty Things, Queen, Deep Purple, Led Zeppelin, Bob Dylan, Golden Earring, The Doors, The Byrds, Steve Harly,The Beatles ve diğerleridir.
1980 dönemi, Rock müziğin önemli bir dönemidir. Sözler ve müzik gitgide sertleşmeye başlar.
Hard rock'tan sonra, müzik ve sözler tamamen sertleşmeye başlar ve ortaya heavy metal çıkar. 1980 sonrası rock müzik sanatçıları, Sex Pistols, Metallica, Nirvana, The Clash, The Damned, Black Flag, Bad Brains, Twisted Sister, Mötley Crüe, Muse, Green Day, The Killers, Guns N' Roses, Slayer, Manowar, King Diamond ve diğerleridir.

Rock müzik, birçok dala ayrılır. Ancak rock müzik, asıl olarak 3 ana türe ayrılır.

Bu Rock türü, normal rocktır ve Rock türleri arasında en hafif olanıdır. Bu tür de kendi arasında dallara ayrılır:

Rock and roll
Alternatif rock
Anadolu rock
Indie rock
Psychedelic rock
Punk rock
Senfonik rock
Folk rock
Glam rock
Arena rock
Blues rock
Garaj rock
Soft Rock
Grunge

Rock müzikte, müzik ve sözler gittikçe sertleşmeye başlar. Bu durum hard rock'ı ortaya çıkarır. Müzik artık sadece siyahların acılarını ve sistemleri anlatan ulusal bir yapıdan, bütün dünyayı ilgilendiren sorunlara ve siyasete karılan evrensel bir yapıya yol almaya başlar.
Hard Rock, kökenleri 1960 başları Garaj Rock'ı ve Jazz'a dayanan bir rock and roll tarzıdır. Elektro gitar, bas gitar ve davulların sert şekilde kullanılması tipik özelliğidir. Hard rock terimi, overdrive kullanımı yoğun, daha melodik gitarlara sahip, jazz ve blues'tan sert heavy metal'den yumuşak bir tarzı betimler. Deep Purple ve Led Zeppelin bu tarzın başını çeken gruplardandır.

Rock müziğin muhalif yanını gittikçe kaybettiğini düşünenlerin başlattığı müzik türüdür. Heavy metal; karanlık, sert ve geneli ölümü ya da kötü şeyleri anlatan tarzdır. Heavy metalciler siyahı benimsemişlerdir. Siyah onlar için vazgeçilmezdir. Kısaca siyah heavy metal'in rengidir diyebiliriz. Heavy metal kendi arasında yüzlerce türe ayrılır. Bazıları şunlardır:

Thrash metal
Death metal
Black metal
Power metal
Folk metal
Alternatif metal
Nu metal
Endüstriyel metal

Türkiye'de rock müzik anlayışı, ilk olarak Anadolu halk müziği ile rock müziğin birleşimi olan müzik türü Anadolu rock olarak ortaya çıkmıştır. Anadolu rock müziğinin kurucusu ve öncüsü Murat Ses olup sürdürücüleriyse Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Edip Akbayram ve Moğollar gibi isimler ve gruplardır. İlhan İrem ise Senfonik rock'ın Türkiye'deki ilk temsilcilerinden olmuştur. 90'lı yılların başında Türk rock müziğini yeniden canlandıran ve Türkiye'de rock müziğin temelini oluşturan; Pentagram, Haluk Levent, Kurban, Dr. Skull ve Bulutsuzluk Özlemi gibi gruplar albümler çıkarmışlardır. 90'lı yılların sonunda ise Özlem Tekin, Şebnem Ferah, Teoman, gibi solo sanatçıların yanı sıra Mor ve Ötesi, Kargo, Vega, Ayna gibi gruplar albüm yapmışlardır. 2000'li yıllarda ise solo çalışmalar yapan Barış Akarsu, Hayko Cepkin ve Emre Aydın ve bar performansları yapan gruplardan Pinhani, Redd, Duman, Malt da rock müzik piyasasında yer almışlardır. maNga  ile nu metal, Kurban Athena  Deli ile punk rock, Grup Yorum ile folk rock, Yavuz Çetin ile blues rock tanınmaya başlanmıştır. 2010'lu yıllarda Murat İlkan gibi solo sana

Romantik müzik, Batı Klasik müziğinde, genellikle Romantik dönem olarak adlandırılan 19. yüzyıl dönemiyle ilişkili stilistik bir harekettir. Yaklaşık 1800'den 1910'a kadar Avrupa'da öne çıkan entelektüel, sanatsal ve edebi hareket olan  Romantizmin  bir parçasıdır.
Romantik besteciler, bireysel, duygusal, dramatik ve sıklıkla   Romantik edebiyat, şiir, sanat ve felsefe hareketleri içinde daha geniş eğilimleri yansıtan programatik müzik yaratmaya çalıştılar. Romantik müzik  genellikle görünüşte doğa, edebiyat, şiir veya güzel sanatlar gibi müzikal olmayan uyaranlardan esinlenmiştir (ya da ilham aramışlardır).
Erken Romantik dönemin etkili bestecileri şunlardır; Adolphe Adam, Daniel Auber, Ludwig van Beethoven, Hector Berlioz, François-Adrien Boieldieu, Frédéric Chopin, Sophia Dussek, Ferdinand Hérold, Mikhail Glinka, Fanny Mendelssohn, Felix Mendelssohn, John Field, Ignaz Moscheles, Otto Nicolai, Gioachino Rossini, Ferdinand Ries, Vincenzo Bellini, Franz Berwald, Luigi Cherubini, Carl Czerny, Gaetano Donizetti, Johann Nepomuk Hummel, Carl Loewe, Niccolò Paganini, Giacomo Meyerbeer, Anton Reicha, Franz Schubert, Clara Schumann, Robert Schumann, Louis Spohr, Gaspare Spontini, Ambroise Thomas ve Carl Maria von Weber . Daha sonraki 19. yüzyıl bestecileri, genişletilmiş kromatik armoni ve genişletilmiş orkestrasyon kullanımı gibi belirli erken romantik fikirler ve müzik teknikleri üzerine inşa etmiş gibi görünmektedir. Bu şekilde sonra gelen bu romantik besteciler şunlardır Albeniz, Bruckner, Granados, Smetana, Brahms, Mac Dowell'la, Tchaikovsky, Parker, Mussorgsky, Dvořák, Borodin, DELIUS, Liszt, Wagner, Mahler, Goldmark, Richard Strauss, Verdi, Puccini, Bizet, Lalo, Rimsky Korsakov, Schoenberg, Sibelius, Stanford, Parry, Scriabin, Elgar, Grieg, Saint-Saëns, Fauré, Rachmaninoff, Glazunov, Chausson ve Franck.

Romantik hareket, Avrupa'da 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan, Sanayi Devrimine tepki olarak güçlenen sanatsal, edebi ve entelektüel bir hareketti. Kısmen, Aydınlanma Çağı'nın sosyal ve politik normlarına ve de doğanın bilimsel rasyonelleştirilmesine karşı bir tepkiydi (Casey 2008). En çok görsel sanatlar, müzik ve edebiyatta somutlaşmış olsa da tarihçilikte (Levin 1959) ve eğitimde (Gutek 1995) büyük bir etkisi olmuştur ve de doğa tarihindeki gelişmelerden de etkilenmiştir Nichols 2005   .
Romantizm teriminin müzikteki ilk önemli uygulamalarından biri 1789'da Fransız André Grétry'nin Mémoires'indeydi ancak 1810'da çıkan Ludwig van Beethoven'ın Beşinci Senfonisi üzerine uzunca bir incelemeyi 1813'te makale olarak yayımlayan ve müzikal romantizmin ilkelerini gerçekten kuran ETA Hoffmann'dı. Bu denemelerin ilkinde Hoffmann, müzikal Romantizmin başlangıçlarını Haydn ve Mozart'ın sonraki eserlerine kadar dayandırmıştır. Müziği ve özellikle enstrümantal müziği Romantizmde  duyguların ifadesine en uygun sanat olarak üstün bir konuma yükselten, Hoffmann'ın zaten "Romantik" terimiyle ilişkilendirilen, Klasik modellerin kısıtlama ve formalitesine karşı kullanılan fikirlerin kaynaşmasıydı. Alman müziğinin müzikal Romantizmin merkezine getirilmesi de Hoffmann ve diğer Alman yazarların yazıları aracılığıyla olmuştur (Samson 2001)   .

Genellikle Romantizme atfedilen özellikler:

Doğa ile yeni bir meşguliyet ve Doğa'ya teslimiyet
Geçmişe, özellikle Orta Çağ'a ve Orta Çağ şövalyeliği efsanelerine duyulan hayranlık
Hem dini hem de sadece ürkütücü mistik ve doğaüstü olana bir dönüş
Sonsuzluğa duyulan özlem
Uzaklığın gizemli çağrışımları, olağandışı ve inanılmaz, tuhaf ve şaşırtıcı
Geceye, hayalete, ürkütücü ve korkunç olana odaklanma
Fantastik görüş ve ruhsal deneyimler;
Ulusal kimliğe verilen yeni bir dikkat
Öznelliğin üstünde aşırı durma
Otobiyografiye ilgi
Müzikal formüllere ve anlayışa karşı hoşnutsuzluk.
Bununla birlikte, zamanla çoğalan bu tür listeler bir "antitetik fenomenler kaosu" ile sonuçlandı. Yüzeysel olduğu için, esas anlamından uzak birçok anlam ifade eden şeyler olduğu için eleştirildi. Sıfatlara yüklediği anlamlar da çok belirsiz ve anlaşılmaz oldukları için eleştirildi. Örneğin, "hayalet ve doğaüstü" özellikleri, Mozart'ın 1787'deki Don Giovanni'sine ve Stravinsky'nin  1951'deki The Rake's Progress'ine karşılık gelebilir. (Kravitt 1992, 93-95)
Müzikte, Beethoven'ın ölümünden sonra müzikal yapı ve formda nispeten net bir ayrım vardır. Beethoven "romantik" bir besteci olarak kabul edilsin veya edilmesin, eserinin kapsamı ve gücü, klasik sonat formunun, daha doğrusu, senfoni yapısının, sonatın ve yaylı çalgılar dörtlüsünün tükenmiş olduğu hissini doğurdu. Schumann, Schubert, Berlioz ve diğer erken Romantik besteciler alternatif yollar arama eğilimine girdi. Romantik müziğin bazı karakteristik özellikleri şunlardır:

Geleneksel klasik türlerin yanında şarkı döngüsü, gece, konser etüdü, arabesk ve rapsodi gibi yeni veya daha önce çok yaygın olmayan müzik yapılarının kullanılması. Program müziği biraz daha yaygın hale geldi;
Dizinin ilk derecesinden (Toni)) ana notanın üstündeki dördüncü notasına kadar  (subdominant) veya alternatif şifreler yerine geleneksel dominantın harekete dayalı harmonik bir yapısı ve harmonik akor dizisinin daha ayrıntılı kullanımı  (Wagner ve Liszt deneysel akor dizileriyle bilinir);
Müzikal ilgiyi sürdürmek için melodide daha fazla vurgu. Klasik dönem genellikle kısa, hatta parça parça tematik materyal kullanırken, Romantik dönem daha detaylı tanımlanmış ve daha tatmin edici temalardan daha fazla yararlanma eğilimindeydi;
Büyük bir orkestrasyonun desteklediği, daha geniş bir dinamik yelpazenin kullanımı; örneğin  ppp den  fff ye;
Daha büyük bir ton aralığı (piyanonun en düşük ve en yüksek notalarını kullanarak).

Fikirler, insanların tutumları, tarihi olaylar, keşifler ve icatlar gibi toplumdaki değişimler ve olaylar genellikle müziği etkiler. Örneğin, Sanayi Devrimi 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında tamamen etkiliydi. Bu olayın müzik üzerinde derin bir etkisi oldu: Çoğu nefesli çalgıların ve üflemeli çalgıların bağlı olduğu mekanik valflerde ve anahtarlarda büyük gelişmeler oldu. Yeni ve yenilikçi enstrümanlar daha kolay çalınabiliyordu ve daha güvenilirlerdi (Schmidt-Jones and Jones 2004, 3).
Müziği etkileyen bir diğer gelişme de orta sınıfın yükselişidir. Bu dönemden önceki besteciler aristokrasinin himayesinde yaşamışlardı. Çoğu zaman seyircileri azdı ve çoğunlukla üst sınıftan, müzik hakkında bilgisi olan kişilerden oluşuyordu (Schmidt-Jones and Jones 2004, 3). Diğer yandan, Romantik besteciler genellikle, herhangi bir müzik dersi almamış müşterilerin ödeme yaptığı geniş katılımlı halka açık konserler ve festivaller için yazmışlardır. (Schmidt-Jones and Jones 2004, 3). Elgar gibi Romantik Dönem bestecileri, dünyaya "müzik zevkleri arasında ayrım olmaması" gerektiğini (Young 1967, 525)   ve "amacın duyulacak bir müzik yazmak olduğunu" gösterdi.(Young 1967, 527).

Romantik dönemde, müzik genellikle çok daha milliyetçi bir amaç üstlendi. Örneğin, Jean Sibelius'un Finlandiya'sı, bir gün Rus kontrolünden bağımsızlığını kazanacak olan yükselen Finlandiya ulusunu temsil edecek şekilde yorumlanmıştır (Child, 2006). Frédéric Chopin, milliyetçi unsurları bestelerine dahil eden ilk bestecilerden biriydi. Joseph Machlis, Polonya'nın çarlık yönetimine karşı verdiği  özgürlük mücadelesinin Polonya'da milli şairliği uyandırdığını belirtmiştir. Romantik dönemin eserlerinde çok sayıda müzikal milliyetçilik örnekleri bulunur. Chopin'in Mazurkalarında halk deyimi öne çıkar. (Machlis 1963, 149-50). Mazurkaları ve polonezleri, milliyetçi ritimler kullanmalarıyla özellikle dikkate değerdir. Ayrıca, "İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, bu eserlerde bulunan güçlü sembolizm nedeniyle Chopin'in Polonezlerinin Varşova'da çalınmasını yasakladılar (Machlis 1963, 150). Bedřich Smetana gibi diğer besteciler, anavatanlarını müzikal olarak tanımlayan parçalar yazdılar; özellikle, Smetana'nın Vltava'sı günümüz  Çekya'daki Moldau Nehri hakkında bir  senfonik şiirdir ve Ma Vlast (Benim Vatanım) başlıklı altı milliyetçi senfonik şiirden oluşan bir döngünün ikincisidir (Grunfeld 1974, 112-113). Ayrıca Smetana hepsi repertuvarda kalan sekiz milliyetçi opera besteledi. Onu ilk Çek milliyetçisi besteci hem de 1860'larda öne çıkan kuşağın en önemli Çek opera bestecisi kabul ederler. (Ottlová, Tyrrell, and Pospíšil 2001).

müzik tarihi
Romantik dönem bestecilerinin listesi
Neoromantizm (müzik)

Özel

Genel
Beard, David, and Kenneth Gloag. 2005. Musicology: The Key Concepts. Cornwall: Routledge. 
Salonen on Sibelius". Performance Today. National Public Radio.
Encyclopædia Britannica (n.d.). "Romanticism". Britannica.com. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2010. 
Summary of Western Classical Music History". Linked from John Ito, Music Humanities, section 16. New York: Columbia University (accessed 11 April 2016).
Grétry, André-Ernest-Modeste. 1789. Mémoires, ou Essai sur la musique. 3 vols. Paris: Chez l’auteur, de L'Imprimerie de la république, 1789. Second, enlarged edition, Paris: Imprimerie de la république, pluviôse, 1797. Republished, 3 vols., Paris: Verdiere, 1812; Brussels: Whalen, 1829. Facsimile of the 1797 edition, Da Capo Press Music Reprint Series. New York: Da Capo Press, 1971. Facsimile reprint in 1 volume of the 1829 Brussels edition, Bibliotheca musica Bononiensis, Sezione III no. 43. Bologna: Forni Editore, 1978.
Grunfeld, Frederic V. 1974. Music. New York: Newsweek Books. 0-88225-101-5 (cloth); 0882251023 (de luxe).
Gutek, Gerald Lee. 1995. A History of the Western Educational Experience, second edition. Prospect Heights, Ill.: Waveland Press. 0881338184.
reference=Hoffmann, Ernst Theodor Amadeus. 1810. "Recension: Sinfonie pour 2 Violons, 2 Violes, Violoncelle e Contre-Violon, 2 Flûtes, petite Flûte, 2 Hautbois, 2 Clarinettes, 2 Bassons, Contrabasson, 2 Cors, 2 Trompettes, Timbales et 3 Trompes, composée et dediée etc. par Louis van Beethoven. à Leipsic, chez Breitkopf et Härtel, Oeuvre 67. No. 5. des Sinfonies. (Pr. 4 Rthlr. 12 Gr.)". Allgemeine musikalische Zeitung 12, no. 40 (4 July

Ruhsal bozukluk, akıl hastalığı ya da mental bozukluk, sıkıntı, bilişsel işlevlerin bozulması, atipik davranış ve/veya maladaptif davranış ile tanımlanan akıl sağlığı durumlarından birini ifade eder. Mental bozuklukların tanım, değerlendirme ve sınıflandırmaları farklılık gösterebilir; bununla birlikte, Hastalıkların ve Sağlıkla İlgili Sorunların Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması (ICD) ve Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabında (DSM) yer alan kriterler konunun uzmanları tarafından yaygın biçimde kabul görmektedir. Bu çerçevede tanı kategorileri duygudurum veya  duygulanım bozuklukları, yaygın gelişimsel bozukluklar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygusal ve davranışsal bozukluklar, obsesif kompulsif bozukluk, psikopatik bozukluklar, kaygı bozuklukları, psikotik bozukluklar, sanrısal bozukluk, yeme bozuklukları ve kişilik bozukluklarını içerebilir.
Ruhsal bozuklukların nedenleri genellikle belli değildir. Zihinsel bozukluklar genellikle bir kişinin nasıl davrandığı, hissettiği, algıladığı veya düşündüğünün bir kombinasyonu ile tanımlanır. Bu genellikle sosyal bağlamda, beynin belirli bölgeleri veya işlevleriyle ilişkilendirilebilir. Ruhsal bozukluk teşhisi yapılırken kültürel ve dini inançların yanı sıra sosyal normlar da dikkate alınmalıdır.
Ruhsal bozukluk hizmetleri ruh ve sinir hastalıkları hastanesi, psikiyatri hastanelerinde veya dispanserlerde verilir ve değerlendirmeler, psikiyatristler, psikologlar, psikiyatri hemşireleri ve klinik sosyal hizmet uzmanları gibi ruh sağlığı uzmanları tarafından, psikometrik testler gibi çeşitli yöntemler kullanılarak, ancak genellikle gözlem ve sorgulamaya dayanılarak gerçekleştirilir. Tedaviler çeşitli ruh sağlığı uzmanları tarafından verilmektedir. Psikoterapi ve psikiyatrik ilaç tedavisi iki ana tedavi seçeneğidir. Diğer tedaviler arasında yaşam tarzı değişiklikleri, kişisel gelişim, sosyal müdahaleler, akran desteği veya kendi kendine yardım etme bulunur. Çok az vakada, istem dışı gözaltı veya istemsiz tedavi olabilir. Önleme programlarının çoğu zaman depresyonu azalttığı gösterilmiştir.
2019'da dünya genelinde yaygın zihinsel bozukluklar arasında yaklaşık 264 milyonu etkileyen depresyon, yaklaşık 45 milyonu etkileyen bipolar bozukluk, yaklaşık 50 milyonu etkileyen bunama ve yaklaşık 20 milyon insanı etkileyen şizofreni ve diğer psikozlar yer alıyor. Nörogelişimsel bozukluklar ise genellikle bebeklik veya çocukluk döneminde ortaya çıkan zihinsel engellilikleridir ve otizm spektrum bozukluklarını içerir. Toplumda ayrımcılık, çeşitli sosyal hareketlere yol açarak, zihinsel bozukluklarla ve ilişkili acıya katkıda bulunabilir. Değişik sosyal hareketler böyle insanlara karşı anlayışı arttırmaya ve böyle insanların sosyal dışlanmalarına engel olmaya çalışmaktadır.

Mental bozuklukların sınıflandırılması
Ruhsal bozukluklar listesi
Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı

Sayısal nesne tanımlayıcısı (İng. digital object identifier veya DOI) elektronik bir belgenin güncel konumuna bağlı olmayan kalıcı bir tanımlayıcıdır. Bir DOI için tipik bir kullanım, bilimsel bir makaleye eşsiz bir tanımlayıcı sağlamak içindir, böylece herhangi bir kişi bu makalenin ayrıntılarını ve belki makaleninin tamamını elde edebilir. Bu anlamda bir sabit bağlantı (permalink) işlevi görür. İnternet'teki Web sayfaları için kullanılan URL sisteminden farklı olarak, makalenin yeri değişse de DOI zaman içinde değişmez. Bunun mümkün olabilmesi için makalenin yeri değiştiği zaman DOI çözünüm sisteminin güncellenmesi gerekir.
DOI sistemi Corporation for National Research Initiatives (CNRI) tarafından geliştirilmiş olan Tutamaç Sistemi'ni (İng. Handle system) kullanır. Bu, nesnelere ad vermek için geliştirilmiş jenerik bir sistemdir. Bu sistemde DOI'ler "10" ön ekini taşırlar, diğer isim alanlarının ise başka önekleri vardır. DOI'lerin çözümlenmesi için http://dx.doi.org 'da bulunan DOI çözümleyicisi kullanılabilir, ama DOI'ler aynı zamanda birer tutamaç olduklarından global tutamaç çözümleyicisi http://hdl.handle.net  ile de çözümlenebilir.
Tipik bir DOI olarak 10.1000/182 örneğinde, 10.1000 ön ekinin ilk kısmı (10) bu dizini bir DOI olarak tanımlar, kalanı ise (1000) yayımcının kayıt numarasıdır. 182 takısı veya nesne tanımlayıcısı, tek bir nesneyi tanımlar. (Tipik takılar bu örnektekinden daha uzundur.)
DOI'lerdeki ön ek, bir DOI kayıt kurumu tarafından tayin edilir. Takı kısmı, nesnenin kaydedicisi tarafından belirlenir ve ön eki içinde eşsiz olmak zorundadır. Bu amaç için mevcut standart tanımlayıcılar (ISBN, ISSN gibi) kullanılabilir.
Bir yayın veya Web sitesinde bir DOI'ye atıfta bulunmanın biçimi doi:10.1000/182 gibidir.
DOI'lerin çözümlenmesi Tutamaç sistemi teknolojisi aracılığıyla sağlanır. Bir DOI'yi çözümlemek için Web tarayacısının adres çubuğuna "http://dx.doi.org/" ve ardından DOI tanımlayıcısı yazılır. Örneğin "http://dx.doi.org/" DOI'si çözümlemek için ağ tarayıcısına http://dx.doi.org/10.1000/182 adresi girilir.

DOI El Kitabı
Tutamaç sistemi
The Digital Object Identifier System  Uluslararası DOI Vakfı'ndan (İngilizce)

Ses, canlıların işitme organları tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. Fiziksel boyutta ses, katı, sıvı veya gaz ortamlarda oluşan basit bir mekanik düzensizliktir. Bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur.
Ses bir enerji türüdür. Ses titreşimle oluşur, titreşimi enerjiye dönüştürür. Sesin kuvvetine gürlük denir ve "Desibel (dB)" ile ölçülür. Örneğin kalkış yapan füze 120 desibel ses üretir. Yüksek sesli müzik 90 desibel üretir. Normal insanın konuşması 50-60 desibel gücüne eşittir.

Sesin yayılması için maddesel ortama ihtiyaç vardır. Yani boşlukta ses yayılmaz. Ses dalgalar hâlinde yayılır. Ses kaynağından çıkan ses, maddenin taneciklerini titreştirir. Bu nedenle ses yayılır. Ses dalgasının her bir tam devrinde bir sıkışma ve bir seyrekleşme serisi vardır. Ses, tanecikler hâlinde yayılır; tanecikler ne kadar sık ise, ses o kadar hızlıdır. Sesin yayılma hızı sırasıyla katıdan sıvıya, sıvıdan gaza azalır. Hız (V) = uzaklık (D) / süre (T) biçiminde gösterilen genel hız formülü aslında teorik bir değer niteliği taşımamaktadır. Çünkü bu formülde göz önüne alınmayan dış faktörler, ses dalgalarının hızı üzerinde bir dizi etki yaratır. Örneğin rüzgâr sesi uzaklara taşır, gece ve gündüzün sıcaklık farkları ses dalgalarını etkiler. Ses dalgaları katılarda yaklaşık olarak 5000 m/s hızla yayılır. Suda 1453 m/s hızla yol alır. Havada 340 m/s yol alır. Ses kaynakları ikiye ayrılır: doğal ses kaynakları ve yapay ses kaynakları.

Ses veren her madde bir ses kaynağıdır. Sesler, kaynaktan aldığı enerjiyle titreşerek yayılırlar. Titreşen cisimler esnek olup sesi oluşturur. Esnek olan cisimler ses dalgaları meydana getirebilir ve ses dalgalarını iletebilir. Ses mekanik bir dalga olduğundan yayılması için bir ortama ihtiyaç duyar. Ses dalgaları ortamlarda sıkışma ve genleşme şeklinde, boyuna ilerleyen dalgalardır. Ses dalgalarının basıncı olup girişim ve vuruş oluştururlar.

Yağmur, rüzgâr, akarsular, gök gürültüsü, canlı sesleri ve doğa sesleri gibi kendiliğinden ses çıkaran ses kaynaklarıdır.

Makine ve enstrüman gibi üretilmiş araç veya gereçler yapay ses kaynaklarıdır.

Sesin bir frekansı, boyu, periyodu (T) ve hızı bulunmaktadır. Sesin birim zamandaki (genellikle saniye) titreşim sayısına "frekans" denir. Birimi ise Hertz (Hz)'dir. Dalga boyu, bir ses dalgasının oluşması için sesin aldığı yoldur. Sesin hızı normal koşullarda; havada 340, tahtada 4000-6000, suda 3000-5000, çelikte ise 8000 m/s'dir. Ses boşlukta yayılmaz. Çünkü titreşen bir cismin sıkışıp genleşmesine yol açabilecek atom ya da molekül gibi tanecikler yoktur.

Sesleri ya da infrasound olarak nitelendirilen ses frekansları, 20 Hertz'ten azdır. Böylece insan kulağının duyamayacağı kadar düşük, fakat hava basıncı değişiklikleriyle oluşan ses dalga frekanslarından daha yüksektirler.
İnsan kulağının teorik olarak 20 Hertz ile 20.000 Hertz arasını duyduğu söylense de, en iyi 250 Hertz ile 3000 Hertz arasındaki konuşma frekansı bölgesini duyar. Hayvanlar, insanların duyamadığı ses frekanslarını bile algılayabilirler. Örneğin fillerin ayağında çok alçak frekansları algılayan doğal alıcılar vardır.

Ses-ötesi ya da ultrasound, insan kulağının duyamayacağı çok yüksek frekanstaki seslere verilen addır. Frekansı 20.000 Hertz'in üstündedir.
Hayvanlar 20.000 Hertz'ten yukarısını duyabilirler. Francis Galton (1822-1911), köpeklerin bu özelliğinden yararlanarak Galton Köpek Düdüğünü tasarlamıştır. Sadece köpeklerin duyabileceği frekanslardaki sesleri veren bu düdük, köpek terbiyeciliğinde ve istenmeyen köpeklerin uzak tutulmasında kullanılmaktadır. Frekansı 16.000 ile 22.000 Hertz arasındadır. Uygulamada bu kadar yüksek sıklığa sahip ses, insan kulağı tarafından duyulamamaktadır.

Sesin havada yayılırken oluşturduğu dalganın yoğunluğunun niceliğidir. Bir sesin şiddeti, ses dalgasının genliğiyle doğru orantılıdır. Sesin şiddeti arttıkça, sesin direnebileceği süre artar. Yani ses daha uzağa yayılabilir. Ses şiddetinin birimine "Desibel (dB)" denir ve "Desibelmetre" ile ölçülür. İnsan kulağı, 0-140 dB arası sesleri sorunsuz duyar. 140 dB'den şiddetli sesler kulağa zarar verir. Ses bilim ve ses bilgisinin temel konusu, dil veya konuşma sesidir. Ses, akciğerlerden gelen havanın ses organlarında biçimlendirilmesiyle oluşan, kulakla veya hassas aletlerle algılanabilen titreşim olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun kendi ses organlarıyla üretip kullandığı bu sesler, konuşma dilinin görece en küçük parçasını ve dilin temelini oluşturur. Sesler, anlam ayırt edici olup olmadıklarına bakılarak, sesbirim (fonem) ve ses değişkesi (allofon) olmak üzere iki kategoride ele alınabilir.
Akciğerlerden gelen havanın ses yolunda meydana getirdiği titreşime ses denir. Çevremizde ses çıkaran sayısız varlık vardır. İnsanlar, hayvanlar, taşıtlar, müzik aletleri, şelale, rüzgâr, yağmur ses çıkaran varlıklardandır.
Kendiliğinden ses çıkaran varlıklara doğal ses kaynakları denir. Ses kaynaklarının ses çıkarabilmesi için titreşim gerekir. Müzik aletlerinde bunu çok net görebiliriz. İnsanların ses çıkarması da titreşimle olur. Gırtlağımızda bulunan ses telleri, akciğerlerimizde bulunan hava ile titreşerek ses çıkmasını sağlar.

Ses oluşturan her varlık ses kaynağıdır. Üç çeşit ses kaynağı vardır:

Canlı Varlıklar: Hayvanlar, insanlar…
Cansız Varlıklar: Davul, gitar, bağlama, flüt sesi vs.
Doğal Afet: Gök gürültüsü, rüzgâr, şimşek vs.

Sesin yayılması için maddesel ortama ihtiyaç vardır. Yani boşlukta ses yayılmaz. Ses dalgalar hâlinde yayılır. Ses kaynağından çıkan ses, maddenin taneciklerini titreştirir. Bu nedenle ses yayılır. Ses dalgasının her bir tam devrinde bir sıkışma ve bir seyrekleşme serisi vardır. Ses, tanecikten taneciğe yayılır; tanecikler ne kadar sık ise o kadar hızlıdır. Sesin yayılma hızı sırasıyla katıdan sıvıya, sıvıdan gaza azalır. Hız (V) = uzaklık (D) / süre (t) biçiminde gösterilen genel hız formülü aslında teorik bir değer niteliği taşımamaktadır. Çünkü bu formülde göz önüne alınmayan dış faktörler, ses dalgalarının hızı üzerinde bir dizi etki yaratır. Örneğin rüzgâr sesi uzaklara taşır, gece ve gündüzün sıcaklık farkları ses dalgalarını etkiler. Ses dalgaları katılarda yaklaşık olarak 5000 m/s hızla yayılır. Suda 1453 m/s hızla yol alır. Havada 340 m/s yol alır.

Bir saniyelik zaman içerisinde değişken hareketin ya da titreşimlerin sayısı frekans olarak tanımlanır. Frekans arttıkça ses tizleşir. Sesin yapısal yönünü frekans belirler.

Sesin tınısı, aynı frekansta olduğu hâlde kaynaklar farklı ise seslerin farklı olarak algılanmasıdır. Sesler arasındaki renk farkıdır. Ses kendine özgü olan bu rengi, taşıyıcı bir titreşimin (asal dalganın) üzerine "oranlı" olarak, yan titreşimlerin (harmoniklerin) binmesiyle oluşan karmaşık titreşimlerin sonucunda kazanır. Frekansı oluşturan saniyedeki periyot sayısı ne kadar fazla olursa ses o kadar tiz; ne kadar az olursa o kadar pes niteliğe bürünür. Bir şarkının hangi sanatçı tarafından seslendirildiğini sanatçının sesinden anlamamızı sesin tınısı sağlar.

Sesin tınısını etkileyen etkenlerden biri ses zarfıdır. Ses zarfı, ses yoğunluğunun zaman içindeki değişimini ifade eder ve üç evre ile açıklanabilir.

Çıkış (attack): Bir ses kaynağının titreşmeye başladığı nokta ile en üst seviyeye (tepe noktasına) ulaştığı mesafe arasındaki yükselme zamanıdır.
Kalış (sustain): Sesin en yoğun seviyede ya da tepe noktasında kalma zamanıdır.
Düşüş (decay): Sesin en yoğun seviyeden sessizliğe inme süresidir.

Basit (genleşme değerlerinin düzenli olması; örneğin düzensiz; 1/500, ikincisi 1/400, üçüncüsünün 1/485 olması gibi) frekanslar seste ton farkını meydana getirir. Frekansları aynı olan seslerin tonları da aynı olur. Seslerin periyodik karakteri dörde ayrılır:
Temel ses: Titreşimleri basit sinüs eğrisi karakteri taşıyan seslere "saf/temel ses" denilir. Bir diyapazonanın çıkardığı ses bunun en yalın örneğidir. Doğada "saf/temel" ses bulunmaz. Doğadaki sesler her zaman karmaşık yapıya sahiptir.
Karışık ses:
Gürültü: Periyodik olmayan düzensiz ses titreşimlerine gürültü denir. 
Patlama: Kısa süreli hızlı bir hava yoğunlaşması sonucunda oluşup kulağımıza çarpan seslere ise "patlama" denilir.

Anlam ayırt edici sestir. Bir dildeki sesbirimleri tespit etmek için zıtlaşan çiftlerden yararlanılır. Zıtlaşan çiftler, tek bir ses özelliğiyle başkalarından ayrılan kelimelere denir. Söz gelişi, *ada* ve *ata* kelimelerini birbirinden ayıran /d/ ve /t/ sesleridir. Bunlardan /d/ ötümlü, /t/ ötümsüzdür. Aynı şekilde *ara*, *ana*, *aya*, *ala*, *aba* kelimelerinde anlam farkı yaratan sesler sırasıyla /r/, /n/, /y/, /l/, /b/'dir. "Ara"yı "arı"dan ayıran /a/ ve /ı/, "ver"i "var"dan ayıran /e/ ve /a/ sesleridir. İşte bu türden sesler birer sesbirimdir. Sesbirimler /a/, /b/, /e/, /t/ gibi iki eğik çizgi arasında gösterilir.

Dilde anlam ayırt etmeyen, ancak farklı telâffuz edilen seslere ses değişkesi denir. Örneğin *bana* ve *banka* kelimelerindeki [n] sesleri farklı söylenir. İlki bir diş sesi olan [n], ikincisi bir damak sesi olan [ŋ]'dir. Buna göre Türkçede /n/ sesbiriminin, [n] ve [ŋ] olmak üzere en az iki ses değişkesinden söz edilebilir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi ses değişkeleri köşeli ayraç içinde gösterilir. Dilin sesleri incelenirken sesbirimler ve onların değişkeleri ayrıntılı olarak ele alınabilir; ancak bu çalışmada ağırlıklı olarak sesbirimler üzerinde durulmaktadır.

Ses sinyali
Ses hızı
Açıklanamayan sesler listesi

Single ya da tekli, müzisyenlerin, çıkarmayı planladıkları albümlerinden seçtikleri bir veya iki parçadan oluşan müzik kaydıdır. Toplam süresi 10 dakika civarındadır. Genelde A ve B yüzü olarak iki bölümden oluşur. B yüzünde, A yüzündeki parçaların tekrar düzenlenmiş hâlleri (remix) ve uzunçalar albümlerde yayımlanmayan şarkılar bulunur.
İnternetin yaygınlaşmasıyla müziği dinleme ya da satın alma alışkanlıkları değişse de tekliler radyolarda çoğunlukla çalınması nedeniyle şarkıların halka duyurulmasında hâlâ etkilidir.  Ayrıca 1980'lerde kliplerin artmasıyla, klip sürümleri de sıklıkla kullanılır oldu. Farklı türleri vardır:

Taş plak tekli: Her ne kadar ilkel bir ses kayıt tarzı olsa da, hâlâ müzisyenler taş plak kaydı teklileri piyasaya sürmektedirler. A ve B olarak iki yüzlü olabilmekle birlikte, çift A yüzlü (veya AA, her iki yüzde de eşit önemde kayıtlar olduğunu gösterir) de olabilirler.
Kaset tekli: 1990'larda yaygın olarak kullanılan manyetik bantlarda yayımlanan tekliler. Genelde A ve B olarak iki yüzlü olarak kaydedilmişlerdir.
CD tekli: Tek yüzlüdür. Fakat birden fazla CD'den oluşabilir. İkinci CD, diğerlerindeki B yüzü olarak algılanır.
Sınırlı sürüm CD: (Delüks sürüm, özel sürüm veya koleksiyoncu sürümü) Normal bir teklinin, koleksiyoncular için sınırlı sayıda yayımlanan ve içeriğinde bazı eklemeler bulunan sürümüdür.
VHS tekli: VHS manyetik video bandından oluşan, videolu teklidir.
DVD tekli: DVD formunda hazırlanmış tekliler. İçeriğinde genelde konser veya video klip kayıtları bulunur.
İndirme tekli: Sanatçıların internet üzerinden yüklenmek üzere dijital olarak yayımladığı teklilerdir.

Smooth Criminal, Amerikalı şarkıcı Michael Jackson'ın yedinci stüdyo albümü Bad'in (1987) yedinci teklisi (single) olarak 13 Ekim 1988'de yayımlanmıştır. Sözleri ve müziği Jackson tarafından yazılmış, yapımcılığını ise Jackson ve Quincy Jones üstlenmiştir. Şarkının sözleri, dairesinde saldırıya uğrayan bir kadının hikâyesini anlatmaktadır.
"Smooth Criminal"ın müzik videosu, uluslararası alanda ilk kez 13 Ekim 1988'de MTV'de yayımlanmış ve 1988 yapımı Moonwalker filminin merkezine yerleştirilmiştir. 1930'ların atmosferini yansıtan bu video, Jackson'ın beyaz takım elbisesi ve fötr şapkasıyla Fred Astaire'in 1953 tarihli müzikal filmi The Band Wagon'a açık bir saygı duruşudur. Videonun en çarpıcı anı ise Jackson ve dansçıların sergilediği, fizik kurallarını hiçe sayan "yerçekimsiz eğilme" (anti-gravity lean) hareketidir.

"Smooth Criminal", Jackson'ın daha önce yazdığı ve gerçek hayattaki gangster Al Capone'dan adını alan "Al Capone" adlı şarkıdan evrilmiştir; bu erken versiyon 2012'de yayımlanan Bad 25 özel baskısında yer almıştır. Şarkı La minör tonundadır ve Jackson'ın vokali G3'ten (Sol3) C3'ya (Do3) uzanan geniş bir ses oktav aralığı kapsamaktadır. Sözler, kan lekeli bir halı ve baygın yatan bir beden bulan bir anlatıcının hikâyesini aktarmaktadır. Nakarattaki "Annie, are you OK?" ifadesi ise kaynağını, Kalp-akciğer canlandırması (CPR) eğitimlerinde kullanılan ilk tıbbi manken olan Resusci Anne'den alır. Eğitim sırasında uygulayıcılar mankene müdahale ederken "Annie, iyi misin?" diye sormayı öğrenir; Jackson bu kalıbı şarkısına taşımıştır. Şarkının orijinal karışımında ise bambaşka bir detay dikkat çeker: Jackson'ın hızla atan kalp sesi ve ağır nefes alışları, Hugo Zuccarelli'nin Holophonics sistemi sayesinde kulakta soldan sağa doğru ilerleyen üç boyutlu bir ses deneyimi yaratmaktadır.
Şarkı, Bad şarkısıyla birlikte ön plana çıkmış ve döneminin meşhur bir şarkısı olmuştur. Şarkının farklı versiyonları vardır. Uzun videoda şarkıya eklemeler yapılmıştır. Dansçıların motivasyonu için Michael'ın fikri olarak klibin ortasında müzik kesilir ve herkes çığlıklar atmaya başlar. Bu sahne biter ve şarkı kaldığı yerden devam eder.
Uzun video Moonwalker'da yer almaktadır. Smooth Criminal, bir hukuk terimidir. Tam çevirisi Kusursuz Cinayet anlamındadır. Şarkıda kötü suçlara yer verilmiştir. Şarkının konusu, Annie adındaki bir kadının evine giren bir suçlunun saldırısına uğraması ve kaçamamasıdır. "Moonwalker" filminin ana teması da bu şarkı üstünedir. Jackson'ın bu şarkıda geliştirdiği Anti-Gravity Lean hareketinin sırrı ayakkabısındadır. Hareketin patenti Michael Jackson'a aittir.

Şarkı ilk olarak Jackson'un Bad World Tour'unun ikinci ayağında sergilenmiştir. Ancak bu konserlerde meşhur Anti-Gravity Lean hareketi kullanılmamıştır. Jackson, şarkıyı Dangerous World Tour'da (1992-1993) dördüncü parça olarak seslendirdiğinde ise bu hareketi sağlayan ayakkabının patenti alınmıştı ve Michael, bu hareketi turnenin tüm ayaklarında sergiledi. 1996-1997 yılları arasında yapılan HIStory World Tour'da da şarkı beşinci sırada seslendirildi ve yine Anti-Gravity Lean hareketi bu konserlerde kullanıldı. Jackson'un ani ölümü üzerine iptal edilen turne olan This Is It'te de sergilenmesi planlanan şarkı, bu konserlerde de Anti-Gravity Lean ile sergilenecekti.

Michael Jackson'ın web sitesi
Smooth Criminal resmi klibi

Türk Dil Kurumu (TDK), Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan, Türk  dili üzerine çalışmalar yapan ve eserler yayımlayan bir devlet bilim kurumudur.
Türkçeyi incelemek ve Türkçenin gelişmesi için çalışmak amacıyla  Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatı ile 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla bir dernek olarak kurulmuştur. 1983'ten itibaren Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesinde bir devlet kurumu olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

Türkiye'de cumhuriyetin ilanından sonra, ülkenin ulusal dili kabul edilen Türkçeyi geliştirip bir bilim ve kültür dili içeriğine kavuşturabilmek için Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Dil Heyeti adlı özel bir kurul oluşturulması öngörülmüş; ancak söz konusu kurul uzun bir süre oluşturulamamıştı. 23 Mayıs 1928'de Dil Heyeti ya da Alfabe Encümeni diye anılan dokuz üyeli özel bir kurul oluşturuldu. Kurul, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın da katıldığı çalışmalarını Dolmabahçe Sarayı'nda Elifba (abece) ve Gramer (dil bilgisi) diye iki kolda sürdürdü.
1 Kasım 1928'e Latinceye dayalı yeni alfabe kabul edildikten sonra üye sayısı 17'ye çıkarılan kurul, Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı; Türkçe dil bilgisi kurallarını saptama, bir okul sözlüğü ve bir yazım kılavuzu hazırlama, Fransızca Larousse'ın saf Türkçe olarak çevrilmesi amacıyla çalışmalar yürüttü. İmla Lügati'nin  12 Aralık 1928'de yayımladıktan sonra 1929'da Türk Söz Kitabı adlı sözlük çalışmasına başladı. Sözlüğe hangi sözcüklerin alınacağı, terimlerin nasıl Türkçeleştirileceği, sözlüğe lehçelerin alınıp alınmaması konusunda kurulda yapılan tartışmalar, TBMM'ye de yansıdı; çalışmaları "uydurmacılık" olarak gören meclis üyelerinin girişimiyle heyetin ödeneği kesilen kurulun çalışmaları Temmuz 1931'de durdu.
Sözlük çalışmalarının sürmesi için, herhangi bir bakanlığa ya da resmî kuruma bağlı olmayan, siyasal baskı altında kalmayacak yeni bir örgüt kurma gereksinimi ortaya çıktı. Tarih çalışmaları için 15 Nisan 1931'de kurulmuş olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti örnek alınarak bir dernek kurulmasına karar verildi.

Birinci Tarih Kurultayı çalışmalarının sürdüğü 10 Temmuz 1932 gecesi, kurultay üyelerinden bir bölümünü ve bazı arkadaşlarını Çankaya Köşkü'ne çağıran cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, onlarla Tarih Kurultayı çalışmalarının değerlendirdi ve ve dil sorununun nasıl çözüleceğini tartıştı. 11 Temmuz 1932 akşamı ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyeleri ile birlikte Falih Rıfkı  ve Ruşen Eşref Beyleri Çankaya Köşküne çağırdı. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'ne benzer bir cemiyet kurulmasını ve Türk Dil Tetkik Cemiyeti olarak adlandırılmasını istedi.
Cemiyetin taslak tüzüğü, kurucu üyeleri, nasıl çalışacağı da Gazi Mustafa Kemal tarafından belirlenmişti. Samih Rıfat’ın başkan, Ruşen Eşref Bey'in ise genel yazman olmasını istedi. Ruşen Eşref Bey'in önerdiği Yakup Kadri Bey ile Celal Sahir Beylerin diğer iki kurucu üye olmasını uygun gördü.
Böylece Türk Dili Tetkik Cemiyeti, 12 Temmuz 1932'de hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Samih Rıfat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri tarafından kuruldu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Türk Dili Tetkik Cemiyeti gibi bu cemiyetin de koruyuculuğunu üstlendi. Cemiyet, o yıl açılmış olan Ankara Halkevi'nde ayrılan bir odada çalışmalara başladı.

Cumhurbaşkanı, derneğin tüzük taslağına son biçimini vermek ve yönetim kurulunu oluşturmak için Kurultaya yazarların ve edebiyat öğretmenlerinin yanı sıra halkın her kesiminden vatandaşların katılması öngörüldü. 4 Eylül 1932'de gazetelerde yayımlanan bildiride ilk dil kurultayının 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayında yapılacağını ilan edildi. Bildiride, “Kadın erkek her Türk yurttaş Türk Dili Tetkik Cemiyeti üyesidir. Kendini kurultaya çağırılmış saymalıdır" ifadesi yer aldı.
"Türkçe Kurultay" adı verilen ilk genel kurul 26 Eylül -5 Ekim 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayında gerçekleşti. Katılımcı sayısı 917 idi. 19 madde olarak düzenlenen tüzük taslağı kurultayın son günü ele alındı. Derneğin amacı şöyle belirlendi:

Türk Dili Tetkik Cemiyetinin maksadı, Türk dilinin öz zenginliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.
Genel Merkez Kurulunun kurultayın belirlediği bir başkan, bir genel yazman ve bir sayman dışında altı üyeden oluşmasına karar verildi. Eğitim Bakanı'nın derneğin fahri reisi olması kabul edildi. Halit Fahri Bey'in önerisi ile her yıl 26 Eylül'ün cemiyetçe Dil Bayramı olarak kutlanması kabul edildi. Cemiyetin çalışmalarının altı kol halinde yürütülmesi kararlaştırıldı. Belirlenen kollar şunlardır: Lengüistik-Filoloji, Etimoloji, Gramer-Sentaks, Lügat-Istılah, Derleme-Neşriyat.
Bu kurultayda alınan kararlar gereği, ikinci kurultaya kadar Türkçeye Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelere karşılık halk ağzından sözler derlendi ve 640 kelime  Merkez Heyet tarafından kabul edildi. On kitap yayımlandı. Cemiyetin yayın bülteni olarak ‘Türk Dili’ dergisi hazırlandı ve II. Kurultay'a kadar yedi sayı çıkartıldı.

İkinci kurultay, 18 - 23 Ağustos 1934 tarihlerinde gerçekleşti. Bu kurultayda daha çok dillerin gelişim süreci üzerinde duruldu. Kurumun adı Türk Dili Araştırmaları Kurumu olarak değiştirildi.
İkinci kurultayı izleyen yıllar dilde devrimin en yoğun yaşandığı günler oldu. Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunması için gazeteler yoluyla halkın katkısı istendi. 1935 baharında Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu yayımlandı. Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu ise Dil Bayramının üçüncü kez kutlandığı 26 Eylül 1935'te satışa çıkarıldı. Bu kılavuzun önsözündeki  ‘karşılığı bulunmamış mefhumlar için söz yaratma yolu ile yapılacak karşılıklar’dan bahsedilmesi, ileride ‘uydurmacılık’ olarak nitelenmiş ve kurumun eleştirilmesine neden olmuştur.

Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı, 1935 güzüne değin sürdü. Bu süreçte bizzat Atatürk yeni sözcükler buldu. Soyadı Kanunu uygulamaya geçildiğinde bu yolla Türkçeye yüzlerce yeni sözcük kazandırıldı. Halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden 1935'in güz aylarında vazgeçildi ancak terim çalışmalarında öz Türkçe karşılıklar üretme çabası kararlılıkla sürdürüldü.

Cemiyetin üçüncü kurultayı 24-31 Ağustos 1936 tarihlerinde yine Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleşti. Bu kurultayda tüzükte  bazı değişiklikler yapıldı. Cemiyetin adı, "Türk Dil Kurumu" (TDK) olarak değiştirildi. Altı çalışma kolunun adları ise şu şekilde yenilendi: Lengüistik-Filoloji Kolu, Gramer-Sentaks Kolu, Lügat-Filoloji Kolu, Terim Kolu, Derleme Kolu, Yayın Kolu. Millî Eğitim Bakanlarının  "fahri reis" değil doğrudan doğruya kurum başkanı olmaları; TBMM başkanı, başbakan ve genelkurmay başkanları ise onursal başkan olmaları kabul edildi. Kurultayların üç yılda bir toplanması, Halkevleri'ndeki Dil, Tarih ve Edebiyat Komitelerinin, Kurumun taşra teşkilatı olması kararlaştırıldı.
Kurultaya yurt dışından önemli dil bilimciler, Türkologlar da katıldı ve bilimlik bildiriler tartışıldı. Atatürk'ün öngördüğü, günümüzde dil bilimi alanında kabul görmeyen Güneş Dil Kuramı bu kurultayda konuşuldu.

Atatürk, Üçüncü Türk Dil Kurultayı'ndan sonra 1 Kasım 1936'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 5. dönem 2. yasama yılının açılış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun gelecekte birer akademi durumuna gelmesi dileğini ifade etmişti. Düzenlediği vasiyetnamesinde, İş Bankası'ndaki payının yıllık gelirlerinin ölümünden sonra Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmasını istedi.
Atatürk yaşadığı dönemde TDTC ve TDK'nin giderleri Eğitim Bakanlığı yoluyla devletçe karşılanmaktaydı. Atatürk'ün vefatı sonrası vasiyeti gereği, İş Bankasındaki hisselerinin geliri iki kurum arasında eşit paylaştırıldı, ayrıca yetmediği durumda Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden mali destekte bulunuldu.

Kurum, 1940'ta Bakanlar Kurulu kararıyla "kamu yararına çalışan dernek" statüsü kazandı.

Türk Dil Kurumunun dördüncü kurultayı 1942'de Ankara'da yapıldı. Dördüncü kurultaydan itibaren tüm TDK kurultayları Ankara'da gerçekleşti. Bu kurultaylar birer dernek genel kurulu niteliğindedir. İlk üç kurultaylardaki gibi bilimlik bildiriler sunulmamış; derneğin, yönetim organlarının seçildiği, çalışmaların ve harcamalarının incelenip, yeni dönem çalışma programının kabul edildiği toplantılardır.
1951, 1964 ve 1973 yıllarında Olağanüstü Türk Dil Kurultayı toplanarak tüzük değişikliği yapılmıştır. 1951'deki Olağanüstü Kurultay'da cumhurbaşkanlarının derneğin koruyucu başkanı olduğu ifadesi tüzükten çıkarıldı; Eğitim Bakanlarının doğal başkanlıkları kaldırıldı; yönetim, denetleme, haysiyet kurulları oluşturuldu. 1940-1950 yıllarında yarı resmî bir devlet dairesi gibi tasarlanmış olan TDK'nin devletle bağları, 1951 Olağanüstü Kurultayı'nda kesildi. 1951'de Demokrat Parti iktidarı da bütçe görüşmeleri sırasında kurumun ödeneğinin kesilmesine karar verdi. Kurum, çalışmalarını Atatürk'ün mirası ve yayın satış geliriyle sürdürdü.

Türk Dil Kurumu, dernek olduğu dönemde bir yandan Türkçenin varsıllaştırılmasını sağlamak, diğer yandan yabancı kökenli söz varlıklarının Türkçe karşılıkları bulunarak özleşmek amacıyla çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalardan bazıları şunlardır:

Derleme ve tarama çalışmaları sonucunda Türkçeye binlerce söz varlığı kazandırdı. 1936 yılında başlayan Türkçe sözlük çalışmaları sonucuda Mehmet Ali Ağakay'ın hazırladığı sözlüğün ilk baskısı 1945'te yapıldı. 1955, 1959 ve 1966'da geliştirilmiş yeni baskıları yapıldı. 1974'teki beşinci baskıdan itibaren sözlüğü bir kurul hazırlamaya başladı.
Resimli Türkçe Sözlük, Resimli İlkokul Sözlüğü gibi birçok yayın üretildi. Bilim terimlerine Türkçe karşılıklar bulunarak 1983' sayısı 102'yi bulan terim sözlüğü yayımlandı.
1965'te Yeni İmla Kılavuzu hazırlandı. Kılavuzun 11. baskısı 1981'de Yeni Yazım Kılavuzu adıyla yayımlandı.
Kurumun popüler dil ve edebiyat dergisi Türk Dili, 1933 yılından bu yana dört dizi hâlinde yayımlandı. Belleten, Türk Dil Kurumu Haberleri gibi süreli yayınlar çıkarıldı.
27-29 Eylül 1972'de Türk Dili Bilimsel Kurultayı gerçekleştirildi.
Dil, edebiyat

Türk pop müziği, Türk popu, Türkçe pop, Anadolu pop veya T-pop modern popüler müzik kalıplarıyla oluşturulmuş ya da yoğun modern müzik kalıplarının üzerine hafifçe alaturka ve halk müziği ezgileri monte edilmesiyle oluşturulmuş Türk müziği çeşididir.
Batı Avrupa melodileri baz alınarak geliştirilen Türk pop müziği, Klasik Türk müziğinden ve halk müziğinden yoğun olarak beslenirken popüler müziğin evrensel çizgilerine sadık kalmıştır.

Pop müziğin temelleri Osmanlı Devleti'nde ıslahat hareketlerinin görüldüğü II. Mahmut döneminde atıldı. Bu dönemde Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi besteciler klasik üsluptaki eserlere göre  daha hafif nitelikte şarkı formunda eserler verdiler.
1870 sonrasında ortaya çıkan kantolar, başlangıçta Fransız opera şarkılarından ve İtalyan müzik türlerinden etkilenen bir türdü. Zamanla yerli motiflerle kaynaşarak  ülkenin ilk popüler müzik türü haline geldi. 1900'lerin başında  ise tango dönemin en popüler müziği oldu ve özgünleşerek Türk müziğini şekillendirmede rol oynadı.

Cumhuriyet döneminde, Türkiye'de Osmanlı müziğini tamamen reddeden, batı müziğini esas alan bir anlayış hakim oldu. Resmî müzik politikasına göre halk batı müziğine yönlendirilmeye çalışılırken, radyo dinleyicilerinin Arap radyosu dinlemeye başlaması ile Doğu etkisi Türk müzik zevkine işledi.
1950'li yıllarda caz, rock-n-roll, cha cha, mambo gibi yeni batılı türler ilgi görmeye; pek çok müzisyen kendi orkestrasını kurarak gece kulüplerinde bu müzikleri çalmaya başladı.

1960'lar Türkiye'de meşhur yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılarak  oluşturulan aranjmanların popüler olduğu dönemdir. Aranjmanlar TRT tarafından Türk Hafif Müziği olarak adlandırılmıştır. Fecri Ebcioğlu’nun Fransızca şarkılara Türkçe sözler yazarak oluşturduğu "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" ile "Her Yerde Kar Var" şarkıları, bu türün en önemli örneklerinden kabul edilir. Sezen Cumhur Önal, bu dönemde yaptığı aranjmanlarla tanınmış; Erol Büyükburç taş plakta dinleyiciye ulaşan "Little Lucy’’ adlı şarkıyla büyük ilgi görmüştür. 1962 yılında o sırada Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olan Barış Manço, Harmoniler adlı grubu ile ilk Batı müziği 45’liğini çıkardı.
1964’te Tülay German, Burçak Tarlası adlı albüm ile Anadolu-pop akımının öncülerinden oldu. Bu akım, yerli melodilerin batı sazları ile yorumlanmasını içermekteydi. Cem Karaca ve Erkin Koray'ın besteleri Anadolu pop akımının oluşmasında rol oynadı. Anadolu Pop ismini ilk defa 1970 yılında Moğollar grubu telaffuz etti. Anadolu pop akımı etkisini 1970'lerde de sürdürdü.
Hürriyet gazetesinin 1965 yılından itibaren düzenlediği Altın Mikrofon yarışması ile Milliyet gazetesinin organize ettiği “Liselerarası Müzik Yarışması”  Türk pop müziğini etkileyecek birçok müzisyenin adını duyurmasında etkili oldu.
1960'lar boyunca Anadolu pop akımının yanı sıra aranjmanlar da varlığını sürdürdü. Kimi Avrupalı şarkıcılar popüler şarkılarını Türkçe söyleyip plağa döndürdüler. 1960'ların sonunda Ajda Pekkan İki Yabancı albümü ile dönemin ünlü yıldızlarından biri oldu. Bora Ayanoğlu ve Timur Selçuk gibi bestecilerin  Türkçe sözlü özgün besteler yapmalarıyla aranjmanlar etkisini yitirdi.

1970'lede teknolojik gelişmeler ve yapım şirketi girişimleri müzik piyasasında büyük bir canlanmaya neden oldu. Besteci Ali Kocatepe’nin kurduğu 1 Numara Plak Şirketi ile  Şanar Yurdatapan ve Atilla Özdemiroğlu’nun kurduğu ŞAT Yapım dönemin önemli girişimlerindendi. Nükhet Duru, Nilüfer, Sezen Aksu, Erol Evgin, besteci Melih Kibar ve söz yazarı Çiğdem Talu dönemin en önemli pop müzik sanatçılarındandır. Türkiye ilk defa 1975’te Seninle Bir Dakika adlı şarkı ile Eurovision’a katıldı.
Bu dönemde devrin toplumsal atmosferine bağlı olarak politik müziğe ilgi arttı. Cem Karaca, Edip Akbayram gibi sanatçılar sloganlaşan şarkılar üretti.

1980 sonrasında Türkiye’de müzik piyasasında Batı teknolojisinin eş zamanlı olarak uygulanmaya başlaması; 1990’larda özel radyo ve televizyonların açılması pop müziğini etkiledi. Kaset üretimi artmasına rağmen 1980’li yılların başında Türk pop müziği 1980 askeri hareketinin etkisiyle bir krize girdi. Anadolu – Pop’un özellikle politik karakterli bir müzik tavrını savunan şarkıcıları piyasadan çekildi, kimisi yurtdışına yerleşti.
1980'lerin ortasından itibaren piyasa yeniden canlandı. Sezen Aksu’nun Sen Ağlama, Mazhar-Fuat-Özkan üçlüsünün Ele Güne Karşı albümleri pop müzik piyasasında yeniden canlanmada etkili oldu Türk Sanat Müziği formlarının yoğun biçimde pop’un içinde yer alması bu yıllardaki Türk pop müziğinin ayırıcı bir özelliği oldu.
1990’lı yıllarda çok sayıda müzik albümü yapıldı ancak türlerin birbirinin içine geçtiği görüldü. Yonca Evcimik'in Aboneyim ve hemen ardından çıkan Harun Kolçak'ın "Gir Kanıma" şarkıları ile 90'lar pop şarkıları dönemi başladı. 24 saat Türk pop müziği yayını yapan kanallar pop müzikteki canlanmayı destekledi.

Türk pop müziği kronolojisi

Tını, aynı zamanda ses rengi veya ton kalitesi (psikoakustikten) olarak da bilinir, bir müzik notasının, sesin veya tonun algılanan kısmıdır. Tını, koro sesleri ve müzik aletleri gibi sesleri kaynaklarına göre ayırt etmeyi sağlar. Ayrıca dinleyicilerin aynı kategorideki enstrümanları (örneğin, her ikisi de nefesli çalgı olan obua ve klarnet ) ayırt etmelerini de mümkün kılar.
Basitçe ifade etmek gerekirse, tını, belirli bir müzik aletinin veya insan sesinin, aynı notayı çalarken veya söylerken bile, diğerinden farklı bir sese sahip olmasını sağlayan şeydir. Örneğin, aynı notayı aynı ses seviyesinde çalan bir gitar ve bir piyano arasındaki ses farkıdır. Her iki enstrüman da aynı notayı çalarken birbirlerine göre eşit derecede akortlu ses çıkarabilir ve aynı genlik seviyesinde çalarken bile her enstrüman kendine özgü tını rengiyle farklı bir ses çıkaracaktır. Müzisyenler, aynı perde ve ses seviyesinde notaları çalan enstrümanları bile farklı tınılarına göre ayırt ederler.
Tınıyı belirleyen fiziksel özellikler arasında spektral yoğunluk ve zarf bulunur.
Müzisyenler, şarkı söyleme veya çalma tekniklerini değiştirerek tınıyı değiştirebilirler. Örneğin, bir kemancı farklı yay çekme stilleri kullanabilir veya telin farklı bölümlerine yay çekebilir. Örneğin, "sul tasto" (klavye üzerinde) çalmak hafif, havadar bir tını üretirken, "sul ponticello" (köprü üzerinde) sert, düzgün, agresif bir tını üretir. Elektrikli gitar ve elektrikli piyanoda ise, icracılar efekt üniteleri ve grafik ekolayzırlar kullanarak tınıyı değiştirebilirler.

Ses kalitesi ve ses rengi, tını ile eş anlamlıdır, ayrıca "tek bir enstrümana atfedilen doku" anlamına da gelir. Bununla birlikte, doku kelimesi, birden fazla, iç içe geçmiş melodi çizgisi ile eşlik eden alt akorlar eşliğinde söylenebilir bir melodi gibi düzenleme veya kompozisyonu da ifade edebilir. Hermann von Helmholtz Almanca "Klangfarbe" terimini kullandı ve John Tyndall İngilizce çevirisi olan "clangtint"i önerdi, ancak her iki terim de Alexander Ellis tarafından onaylanmadı; Ellis ayrıca register ve color (renk) terimlerini de önceden var olan İngilizce anlamları nedeniyle geçersiz saymaktadır.

Amerikan Akustik Derneği'nin (ASA) Akustik Terminoloji tanımı 12.09'da tını, "bir dinleyicinin, benzer şekilde sunulan ve aynı ses yüksekliğine ve perdeye sahip iki özdeş olmayan sesin birbirinden farklı olduğunu değerlendirmesini sağlayan işitsel duyum özelliği" olarak tanımlar ve ekler: "Tını, öncelikle Spektral yoğunluğa bağlıdır, ancak aynı zamanda ses basıncına ve sesin zamansal özelliklerine de bağlıdır."

"Parlaklık" terimi, görsel parlaklığa kabaca bir benzetmeyle, ses tınılarının tartışmalarında da kullanılır. Tını araştırmacıları, parlaklığı sesler arasındaki algısal olarak en güçlü ayrımlardan biri olarak kabul eder ve spektral merkez gibi bir ölçü kullanarak, bir sesteki yüksek frekanslı içeriğin miktarının bir göstergesi olarak akustik olarak resmîleştirir.

Formant

American Standards Association (1960). American Standard Acoustical Terminology. New York: American Standards Association. 
Dixon Ward, W. (1965). "Psychoacoustics". In Audiometry: Principles and Practices, edited by Aram Glorig, 55. Baltimore: Williams & Wilkins Co. Reprinted, Huntington, N.Y.: R. E. Krieger Pub. Co., 1977. 0-88275-604-4.
Dixon Ward, W. (1970) "Musical Perception". In Foundations of Modern Auditory Theory vol. 1, edited by Jerry V. Tobias, . New York: Academic Press. 0-12-691901-1.
Erickson, Robert (1975). Sound Structure in Music. Berkeley and Los Angeles: University of California Press. ISBN 0-520-02376-5. 
McAdams, Stephen, and Albert Bregman (1979). "Hearing Musical Streams". Computer Music Journal 3, no. 4 (December): 26–43, 60.
Schouten, J. F. (1968). "The Perception of Timbre". In Reports of the 6th International Congress on Acoustics, Tokyo, GP-6-2, 6 vols., edited by Y. Kohasi, 35–44, 90. Tokyo: Maruzen; Amsterdam: Elsevier.

John Grey, 1975. An Exploration of Musical Timbre (Ph.D. Thesis)

Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi (İngilizce: National Archives and Records Administration (NARA)), Amerika Birleşik Devletler hükûmetinin hükûmet ve tarihi kayıtların korunması ve belgelenmesinden sorumlu bağımsız bir kurumudur. Aynı zamanda Ulusal Arşivi oluşturan belgelere halkın erişimini artırmakla da görevlidir. NARA, Kongre yasalarının, başkanlık direktiflerinin ve federal düzenlemelerin yasal olarak orijinal ve yetkili kopyalarını korumaktan ve yayınlamaktan resmi olarak sorumludur. NARA ayrıca Seçim Kurulunun oylarını Kongreye iletir.
Ulusal Arşivler ve orijinal Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, Amerika Birleşik Devletleri Haklar Bildirgesi ve diğer birçok tarihi belgeyi içeren, halka açık olarak sergilenen Özgürlük Bildirgesi'nin merkezi Washington D.C'deki Ulusal Arşivler binasındadır.

"Sixty-Ton Statue Is Carved from a Single Slab of Stone". Popular Mechanics. 64 (2): 256. August 1935. 4 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Haziran 2021.  The statue Gladiator commissioned for the main national archive building in Washington, D.C. in 1935.
"Ten-Ton Door Made of Bronze is Thirty Five Feet High". Popular Mechanics. 62 (4): 519. October 1934. 4 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Haziran 2021. 

Resmî site
Federal Register.gov: Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi 26 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi'nin 6 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.— Ulusal Arşivler Kataloğu
Ulusal Arşivler Binası'ndaki açık hava heykelleri 21 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Footnote.com: NARA 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FamilySearch.org: NARA− Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi 3 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—research Wiki for genealogists
National Archives and Records Administration's Our Archives wiki 11 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—information about NARA + its archived records
"Things to Do in D.C.—National Archives and Library of Congress" 22 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Roaminghistorian.com on visiting the National Archives

Voyager Altın Plakları 1977'de fırlatılan Voyager uzay araçlarında bulunan gramofon kayıtlarıdır. Plakta, dünya dışı akıllı yaşam formlarının ya da gelecekteki insanların bulması niyetiyle dünyadaki hayatın ve kültürlerin çeşitliliğini gösteren seçilmiş sesler ve görüntüler bulunmaktadır. Voyager-1 40.000 yıl sonra Zürafa takımyıldızındaki 17,6 ışık yılı uzakta bulunan AC+79 3888 yıldızına ulaşacaktır.
Uzay araçları yıldızlar arası mesafelerle kıyaslandığında çok çok küçük olduğundan uzayın derinliklerindeki uygarlıklar tarafından bulunma ihtimali çok düşüktür, özellikle de araçlar bir süre sonra elektromanyetik ışımayı tamamen kestiğinde. Voyager uzay araçları dünya dışı uygarlıklar tarafında bulunsa bile Voyager-1'in en yakın yıldıza 40.000 yılda ulaşabileceği düşünüldüğünde bu çok uzak bir gelecekte olacaktır.

Plağın içeriği, başkanlığını Carl Sagan'ın yaptığı bir komite tarafından seçilmiştir. Sagan ve çalışma arkadaşları 115 görüntüyü ve dalga, rüzgar, gök gürültüsü, hayvan sesleri gibi çeşitli doğal sesleri bir araya getirmişlerdir. Ayrıca değişik kültürlerden ve dönemlerden müzikleri, 55 dilde sesli dilek ve selamlamaları ve Başkan Jimmy Carter ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'im yazılı mesajları eklenmiştir.
Görüntü koleksiyonu siyah-beyaz ve renkli fotoğraflardan ve diyagramlardan oluşmaktadır. İlk görüntüler matematiksel ve fiziksel nicelikleri, güneş sistemini ve gezegenleri, DNA'yı, insan anatomisini ve üremesini gösteren bilimsel içeriklidir. Koleksiyonda sadece insanların değil hayvanların, bitkilerin ve doğal manzaraların da bulunmasına dikkat edilmiştir. İnsanlığa ait görüntüler, kültürleri geniş kapsamlı bir şekilde resmetmektedir. Bu görüntüler yemekleri, mimari eserleri, insan portrelerini ve insanların günlük yaşamlarını göstermektedir. Birçok fotoğrafa zaman, boyut ya da kütle ölçekleri eklenmiştir. Bazı görüntüler kimyasal bileşiklerin gösterimini içermektedir. Görüntülerde kullanılan tüm ölçü birimleri uzayın her köşesinde ve aynı tutarlılıkta bulunabilecek fiziksel niceliklerdir.
NASA'nın Pioneer plağındaki çıplak kadın ve erkek çizimlerinden aldığı tepkiler ve eleştirilerden sonra ajans Sagan ve iş arkadaşlarına çıplak kadın ve erkek fotoğraflarını plağa eklemelerine izin vermemiştir. Sadece bir çiftin silüeti eklenmiştir.
Pioneer plağında bulunan pulsar haritası ve hidrojen molekülü diyagramı da plaklara eklenmiştir.
115 görüntü 512 dikey çizgiden oluşan analog bir formda kodlanmıştır. Plağın geri kalanı 16⅔ devir/dak hızında dinlenebilen ses kayıtlarıdır. Ses kayıtları NASA tarafından yayınlanmıştır.

Plak kutusunun sol üst köşesinde kolayca fark edilen gramofon kaydının ve gramofon iğnesinin çizimi bulunmaktadır. Iğne kaydı baştan çalacak şekilde doğru pozisyondadır. Plağın bir turuna karşılık gelen 3,6 saniyelik zaman, hidrojen atomunun temel geçiş süresi olan saniyenin 0,70 milyarda birine karşılık gelen zaman birimi cinsinden ikilik sayı sistemi kullanılarak yazılmıştır. Çizimler plağın dıştan içe doğru çalınması gerektiğini göstermektedir. Bu çizimin altında plağın ve iğnenin yandan görünüşü çizilmiş, plağın bir yüzünün çalma süresi (1 saat) ikilik sayı sistemiyle yazılmıştır.
Sağ üst köşede görüntülerin kayıtlı sinyallerden nasıl geri oluşturulacağı gösterilmiştir. Üstteki çizim bir görüntünün başlangıcındaki tipik sinyali göstermektedir. Görüntü bu sinyalden elde edilmektedir. Sıradan bir televizyondaki gibi dikey çizgilerin seri halinde taranmasıyla görüntü oluşur. Her çizgi için tarama süresi 8 milisaniyedir.
Sol alttaki çizim daha önce Pioneer 10 ve 11'deki plaklarda da bulunan pulsar haritasıdır. Bu haritada güneş sisteminin yeri 14 pulsar referans alınarak belirtilmiştir. Sağ alt köşedeki iki çember hidrojen atomunun en düşük iki durumunu göstermektedir. Bu durumlardan birinden diğerine geçiş süresi temel zaman birimi olarak kullanıldığını belirtmek için iki çember arasına bir çizgi çizilmiş ve 1 rakamı konmuştur.

Plak altın kaplama bakırdan yapılmıştır. Plak kutusu alüminyumdur ve ultra saflaştırılmış uranyum-238 izotopuyla kaplanmıştır. Uranyum-238'in yarı ömrü 4,51 milyar yıldır. Plağa ulaşan bir uygarlık uranyumun, radyoaktif bozunmadan oluşan elementlere olan oranına bakarak plağın yaşını belirleyebilir.

Plaktaki 116 görsel 4 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plakta kayıtlı sesler 7 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voyager Altın Plak Kaynak 15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Wayback Machine, kâr amacı gütmeyen Internet Archive adlı kuruluş tarafından geliştirilmiş bir sayısal zaman kapsülüdür. Alexa Internet'ten derlenen içerikle çalışan, 1996'da oluşturulan ve 2001'de halka açılan Wayback Machine, kullanıcının "zamanda geriye" gitmesini ve web sitelerinin geçmişte nasıl göründüğünü görmesini sağlar. Kurucuları Brewster Kahle ve Bruce Gilliat, Wayback Machine'i feshedilmiş web sayfalarının arşivlenmiş kopyalarını koruyarak "tüm bilgiye evrensel erişim" sağlamak için geliştirdi.
Wayback Machine, 2009'un sonunda 38,2 milyondan fazla web sayfasını kayıt altına almıştı. 13 Mart 2023 itibarıyla Wayback Machine, 800 milyardan fazla web sayfasını arşivlemiştir.

Wayback Machine önbelleğe alınmış web sayfalarını arşivlemeye 1996'da başlamıştır. Bilinen en eski sayfalardan biri 10 Mayıs 1996 tarihinde saat 14:08'de (UTC) arşivlenmiştir.
Internet Archive'ın kurucuları Brewster Kahle ve Bruce Gilliat, Ekim 2001'de San Francisco, Kaliforniya'da Wayback Machine'i, öncelikle web içeriğinin değiştirildiğinde veya bir web sitesi kapatıldığında kaybolması sorununu çözmek için halka açtı. Kahle ve Gilliat makineyi tüm interneti arşivlemek ve "tüm bilgiye evrensel erişim" sağlamak umuduyla yarattı. "Wayback Machine" ismi, The Adventures of Rocky and Bullwinkle and Friends adlı çizgi filmde Mister Peabody ve Sherman karakterleri tarafından kullanılan kurgusal bir zaman yolculuğu ve çeviri cihazı olan "Wayback Machine"e bir göndermedir.
1996'dan 2001'e kadar bilgiler dijital kasette tutuldu ve Kahle zaman zaman araştırmacıların ve bilim insanlarının "hantal" veri tabanına girmesine izin verdi. Arşiv, 2001 yılında beşinci yıldönümüne ulaştığında, Berkeley'deki California Üniversitesi'nde düzenlenen bir törenle halka açıldı. Wayback Machine hizmete girdiğinde 10 milyardan fazla arşivlenmiş sayfa içeriyordu.
Internet Archive 2016 yılında tüm dijital koleksiyonlarının bir kopyasını Kanada'da tutma kararı aldı.
30 Ekim 2020'de Wayback Machine, bazı içerikleri dezenformasyonla mücadele amaçlı teyit etmeye başladı.
Mayıs 2021'de, Internet Archive'ın 25. yıldönümü için Wayback Machine, kullanıcıların "bilginin kuşatma altında olduğu 2046'daki internete seyahat etmelerine" olanak tanıyan "Wayforward Machine"i tanıttı.

9 Ekim 2016'dan itibaren Türkiye'de erişimi engellenmiştir.
2020 itibarıyla yeniden kullanılabilir olmuştur. Ancak bu engelleme nedeniyle Türkiye'deki Wayback Machine tarafından yedeklenmiş web sitesi sayısı diğer ülkelere göre daha az kalmıştır.

Yunan mitolojisi, Antik Yunanistan'da dünyanın yaratılışı, tanrı, tanrıça ve kahramanların hayatı hakkındaki söylence ve öğretileri içermekle kalmayıp aynı zamanda Eski Yunan dininin gövdesini oluşturmaktadır. Günümüzde bu mitoloji hakkındaki bilgileri, bu sözlü edebiyatın yazılı hâllerinden alıyoruz. Tarihçiler, mitoloji hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için o dönemin sanatındaki ipuçlarını bile toplar.
Genel olarak Yunan mitolojisi Yakın Doğu ve birçok Avrupa mitolojisini etkilemiştir. Yunan Tanrılarının her biri Romalılar tarafından kabul görmüş ve farklı isimler kullanılmıştır. Roma mitolojisi neredeyse tamamen Yunan mitolojisini baz almıştır. Yunan mitolojisindeki çoğu efsaneler de insan şeklindedir. Yunan tanrılarının yaratılış hikâyeleri seçilmiş 12 tanrı (bu 12 tanrı, 4 kadın ve 8 erkekten oluşmaktadır.) Olimpos Dağı'nda otururlar, her şey Olymposlu Tanrılarla Titanların savaşlarıyla başlar ve Olymposluların zaferiyle son bulur. Savaştan sonra Titanlar cezalandırılır. Gaia, Khaos (Khaos zaten Titanlar tarafından yok edilmişti.), Phoebe ve Kronos gibi Titanlar Tartaros'a gönderilir (Tartaros bir titan fakat Tartarus sonsuzluğa kadar giden bir yer altı yeridir.). Tartarus'ta sonsuza kadar süren bir cezaya Olimpos Tanrıları tarafından bırakılır. Yerküreyi taşımak ile cezalandırılan Atlas gibi, bununla birlikte Titanlardan Olimposluların yanına geçen Titan tanrıları da vardır (örn. Prometheus). Yunan Tanrıları dünyayı Olympos Dağının tepesindeki bulutların üzerinden idare ederler. Toplamda 12 Tanrı bulunur. Bu 12 sayısı hiç bozulmaz, bir tanrı eklenirse bir başkası bu listeden çıkar. Örneğin Dionysos panteona dâhil olduğunda Hestia Olimpos'tan ayrılmıştır. Şimşeklerin efendisi Zeus nice savaşlar vererek yönetimi babası Kronos ve onun yardakçıları titanların elinden almış, 3 erkek kardeşiyle dünyayı bölüşmüştür. Çekilen kuraya göre gökyüzü Zeus'a, denizler Poseidon'a, yer altı da Hades'e düşer. Herkes görev dağılımından sonra Olimpos'a çıkar ve dünyayı yönetmeye başlarlar ama Olimpos'un ve Olimpos tanrılarının kralı Zeus'tur.

Yunan mitolojisi bugün öncelikle Yunan edebiyatı ve görsel medyadaki Geometrik Dönem ile MÖ 900 ila MÖ 800 ve sonrasıdır. Aslında, edebi ve arkeolojik kaynaklar bütünleşir, bazen birbirini destekler, bazen de çatışır; ancak, birçok durumda, bu veri külliyatının varlığı, Yunan mitolojisinin birçok unsurunun güçlü olgusal ve tarihsel köklerine sahip olduğunun güçlü bir göstergesidir.

Mitolojik anlatım, Yunan edebiyatının hemen hemen her türünde önemli bir rol oynar. Ancak, Yunan antik döneminden günümüze kalan tek genel mitografik el kitabı, Sahte-Apollodoros'un Kütüphane'siydi. Bu çalışma, şairlerin çelişkili hikâyelerini uzlaştırmaya çalışır ve geleneksel Yunan mitolojisi ile kahramanlık efsanelerini kapsamlı olarak özetler. Atinalı Apollodoros MÖ 180-125 arasında yaşadı ve bu konuların çoğu hakkında yazdı. Yazıları koleksiyonun temelini oluşturmuş olabilir ancak Apollodoros'a atfedilen "Kütüphane" eseri, Apollodorus'un ölümünden çok sonra meydana gelen olayları tartışır, dolayısıyla Sahte-Apollodorus'un Kütüphanesi olarak adlandırılmıştır.

En eski edebi kaynaklar arasında Homeros'un iki destansı şiiri İlyada ve Odysseia vardır. Diğer şairler Epik Döngü'yü tamamladı, ancak bu daha sonraki ve daha küçük şiirler şimdi neredeyse tamamen kayboldu. Geleneksel isimlerine rağmen Homerik İlahiler‘in Homeros ile doğrudan bağlantısı yoktur. En eskileri, sözde Lirik çağ'ın önceki bölümünden koro ilahileridir.
Homeros'un olası çağdaşı olan Hesiodos, Theogonia (Tanrıların Doğuşu) adlı eserinde tanrıların soy kütüklerini, halk hikâyelerini ve etiyolojik efsanelerini ayrıntılı şekilde anlatarak dünyanın yaratılışını, tanrıların kökenini, Titanlar ve Devler gibi en eski Yunan efsanelerini tam olarak açıklar.
Hesiodos'un çiftçilik hayatı hakkında öğretici bir şiir olan İşler ve Günler, Prometheus, Pandora ve “İnsanın Çağları” efsanelerini de içerir. Şair, tanrıları tarafından daha da tehlikeli hâle getirilen tehlikeli bir dünyada başarılı olmanın en iyi yolunu önerir.
Lirik şairler genellikle konularını efsanelerden aldılar ancak eserleri giderek daha az anlatılı ve daha imalı hâle geldi.
Pindaros, Bakkhylides ve Simonides dâhil olmak üzere Yunan lirik şairleri ve Theokritos ve Bion gibi pastoral şairler, bireysel mitolojik olaylarla ilgilidir.
Mitoloji klasik Atina draması‘nın merkeziydi. Trajik oyun yazarları Aiskhylos, Sophokles ve Euripides olay örgülerinin çoğunu kahramanlar çağı ve Truva Savaşı efsanelerinden aldılar. Büyük trajik öykülerin çoğu (örneğin Agamemnon ve çocukları, Oedipus, İason, Medea, vb.) bu trajedilerde klasik biçimlerini aldı. Komik oyun yazarı Aristofanes ayrıca Kuşlar ve Kurbağalarda efsaneleri kullandı.
Tarihçiler Herodotos ve Diodorus Siculus ve coğrafyacılar Pausanias ve Strabon, Yunan dünyasında dolaşıp ve duydukları hikâyeleri kaydederek, birçok yerel mitoloji ve efsaneleri genellikle az bilinen alternatif versiyonlarıyla sundu. Özellikle Herodot, çeşitli gelenekleri araştırdı ve Yunanistan ile doğu arasındaki çatışmalarda tarihî ya da mitolojik kökenleri buldu.
Herodot, kökeni ve farklı kültürel kavramların harmanlanmasını bağdaştırmaya çalıştı.
Helenistik ve Roma çağlarının şiiri, öncelikle kült egzersizinden daha ziyade edebi bir besteden oluşur. Ancak, aksi takdirde kaybolacak birçok önemli ayrıntıyı içerir. Bu kategori aşağıdaki yazarların çalışmalarını içerir:

Romalı şairler Ovidius, Statius, Valerius Flaccus, Seneca ve Vergilius ile Servius'un yorumu.
Geç Antik Çağ‘ın Yunan şairleri: Nonnus, Antoninus Liberalis ve Quintus Smyrnaeus.
Helenistik dönem Yunan şairleri: Rodoslu Apollonios, Kallimakhos, Sözde-Eratosthenes ve Parthenius.
Aynı dönemlerden mitlere atıfta bulunan nesir yazarları arasında Apuleius, Petronius, Lollianus ve Heliodoros sayılabilir.
Şiirsel olmayan diğer iki önemli kaynak, Romalı yazar tarzındaki Taklit-Hyginus, Yaşlı Philostratus ve Genç Philostratus‘un Hayalleri ve Callistratus'un Açıklamaları adlı "Fabulae" ve "Astronomica"dır.
Son olarak, birkaç Bizanslı Yunan yazar, daha önce Yunan eserlerinden çokça türetilmiş ama artık kayıp olan mitolojinin önemli ayrıntılarını verir. Bu efsane koruyucularının arasında Arnobius, İskenderiyeli Hesykhios, Suda'nın yazarı, John Tzetzes ve Selanik'li Eustathios vardır. Genellikle mitolojiyi Hristiyan bakış açısıyla ele almışlardır.

On dokuzuncu yüzyılda Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafından Miken uygarlığı'nın keşfi ve İngiliz arkeolog Arthur Evans tarafından yirminci yüzyılda Girit'te Minos medeniyeti'nın keşfi, Homeros destanları hakkındaki birçok sorunun açıklanmasına yardım etti, tanrılar ve kahramanlar hakkında da birçok mitolojik ayrıntıya arkeolojik kanıt sağladı. Ne yazık ki, Miken ve Minos bölgelerindeki efsaneler ve ritüeller hakkındaki kanıtlar, tanrıların ve kahramanların belirli isimleri geçici olarak tanımlanmış olmasına rağmen Linear B yazısı (hem Girit'te hem de Yunanistan anakarasındaki eski bir Yunanca biçim) esasen envanterleri kaydetmede kullanıldığından tamamen anıtsaldır.
MÖ 8. yüzyıl çanak çömleğinin üzerindeki geometrik tasarımlar, Truva döngüsünden ve Herakles'in maceralarından sahneleri betimler. Efsanelerin bu görsel temsilleri iki nedenden dolayı önemlidir. Birinci neden, birçok Yunan efsanesi, edebi kaynaklardan daha önce vazoların üzerine işlenmiştir: Örneğin, Herakles'in on iki çalışmasından yalnızca Kerberos serüveni çağdaş bir edebi metinde gerçekleşir. İkinci neden, görsel kaynaklar bazen mevcut herhangi bir edebi kaynakta kanıtlanmayan efsaneleri veya efsanevi sahneleri temsil eder. Bazı durumlarda geometrik sanatta bir efsanenin bilinen ilk temsili, geç arkaik şiirdeki bilinen ilk temsilinden birkaç yüzyıl önce gelir. Arkaik dönem (MÖ 750-500), Klasik (MÖ 480-323) ve Helenistik (MÖ 323-146) dönemlerinde, Homerik ve diğer çeşitli mitolojik sahneler belirir ve mevcut edebi kanıtları tamamlar.

Yunan mitolojisine göre başlangıçta Khaos vardı. Yunanca anlamı açık ya da boşluk olan Khaos, Hesiodos'a göre sonsuz bir boşluktur. Bu boşluktan ilkin Gaia doğar, sonrasında Ölüler Ülkesi'nin en derin yeri Tartaros; daha sonra Eros (bazı kaynaklara göre Aphrodite'nin oğlu); sonra yer altı karanlığını simgeleyen Erebos ve yeryüzü karanlığını simgeleyen Nyks (Gece) doğar.

Hesiodos'un Thegonia'sında Khaos ve sonrasında olanları şöyle anlatır:

Khaos'tu hepsinden önce var olan,
sonra geniş göğüslü Gaia, Ana Toprak,
sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin,
onlar ki tepelerinde otururlar karlı Olympos'un
ve yol yol toprağın dibindeki karanlık Tartaros'ta...
Khaos'tan Erebos ve kara Gece doğdu,
Gecedense Esir ve Günışığı doğdu,
Erebos'la sevişip birleşmesinden.

Düzensiz boşluktan çıktıktan sonra Gaia bir başına Uranos (Gök) ve Pontos'u (Deniz) doğurur, dağları yaratır. Ardından oğulları Uranos ve Pontos ile birleşir ve yaratılan evreni tanrısal varlıklar ile doldurur.
İlkin Uranos ile birleşir. Bu birleşmeden altı erkek: Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetos, Kronos altı dişi: Theia, Rhea, Themis, Phoebe, Tethys ve Mnemosyne olmak üzeri on iki tane titan, Türkçeye tepegöz olarak çevrilen ve tanrılara benzeyen üç Kyklop: Brontes (Gök gürültüsü), Steropes (Şimşek), Arges (Yıldırım) ve yüz kollu olarak anılan Hekatonkheirler: Kottos, Briareus, Gyes doğdu.

Annesi Gaia ile Pontos'un birleşiminden deniz tanrıları ve tanrıçaları oluşur.
Nereus, Phorkys, Thaumas, Toprak Ana ve Deniz'in üç oğlu, Eurybia ve Keto iki kızıdır.

Titanların devrilmesi ile Olymposlu tanrıların başa geçmesinden sonra farklı bir düzen oluşur. Yeni tanrı ve tanrıçalar tayin edilir. Olymposlu on iki büyük tanrı Olimpos Dağı'nda Zeusun gözetimi altında ikâmet eder. Olymposlu tanrıların yanı sıra Yunanlar farklı kırsal tanrılara da inanırdı.

Pan: Çobanların tanrısı
Nymphe: Kırlarda, su ve ormanlarda yaşayan ikinci derece önemli tanrıçalar.
Naiadlar: Suda yaşayan, dere veya ırmağa bağlı periler. (Salmakis)
Dryades: Ağaç perileri. (Eurydike)
Hamadryades: Dryadeslerin kardeşi. Ağaç ve ormanları korur

Zeus (Eski Yunanca: Grekçe: Ζεύς, Zeús; Modern Yunanca: Δίας, Días), "Tanrıların ve İnsanların Babası" ve Yunan mitolojisinde en güçlü ve önemli tanrıdır. Roma'da Jüpiter olarak da bilinir. Göklerin, şimşeklerin ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. Titan Kronos'un ve eşi Rhea'nın en küçük çocuğu ve oğludur. Tanrıça Hera'nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir. Ayrıca Athena'nın ona hediyesi olan Aegis'in de taşıyıcısıdır. Zeus'un en eski kült ve bilicilik merkezi Yunanistan'daki Dodona antik şehirdir. Habercisi oğlu Hermes'tir. Gigantlar arasındaki karşıtı Kral Porphyrion'dur.
En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Antiope için satir, Aegina için ateş, Danae için altın yağmuru, Alkmene için kocasının kılığına, Hera için guguk kuşu, Callisto için Bakire Tanrıça Artemis'in kılığına, Mnemosyne için yakışıklı bir çoban, İo için bulut, Demeter için geyik, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir. Tanrı Zeus'un tahtı için yaptıkları şeylerin başlıcaları şunlardır: Eşi Metis'i yutması, Prometheus'u zincirlemesi, Thetis'i bir ölümlü ile evlendirmesi.

Babası olan Titan Tanrı Kronos'u diğer Olimpos tanrılarının yardımıyla yer Tartarusa hapsetti. Sonra Atlantisliler Tanrı Zeus'un takipçilerini (yani Yunanları) ellerinde olmadan (çünkü onlara tuzak kurulmuştu) yok ederek Olimposlu tanrıların gücünü azaltıp Kronos ve yanındaki diğer Titanları serbest bıraktılar.
Zeus ayrıca İksion, Salmoneus, Arkadya Kralı Lykaon ve ateşi çalan Prometheus'u küstahlıkları nedeniyle cezalandırmıştır.

Tanrı Zeus'un en bilinen efsanesi Hera'nın yanına Poseidon, Apollon ve Athena'nın desteğini alarak kronos'u devirme girişiminde bulunmasıdır:
Zeus'un diğer kadınlarla ilişkisine kızan Hera bir plan kurar ve bu plan Baş tanrıyı devirmektir Poseidon, Apollon, Athena ve Hera yani bir İtilâf yapan bu dört tanrı Zeus'u altın bir ağ ile bağlar fakat Thetis, Olimpos'ta oluşabilecek karışıklığı önceden görür ve yüz elli Briareus'tan yardım ister ve Briareus'un ağı çözmesiyle Zeus kurtulur ve hepsini cezalandırır: Hera'yı yüksek bir yere asarak, ayaklarına ağırlık bağlar ve tanrıların teker teker sadakat yemini etmediği müddetçe Hera'yı serbest bırakmayacağını söyler. Bunun ardından isyana karışmış Poseidon ile Apollon'u da ceza olarak Truva Kralı Laomedon'a hizmet etmeye yollar. Laomedon Apollon'a çobanlık yapmasını yani sürülerini otlatma emri verir. Poseidon'a ise çıplak elleriyle Truva şehrinin etrafına yeni duvarlar yapma emrini verir. Uzun bir zaman sonra Poseidon ve Apollon'un sürgünü biter ve Zeus onları Olimpos'a geri alır. Dionysos'a ise 100 yıl şarap içmeme cezası verir ama kısa bir zaman sonra onun üzüntüsüne dayanamayıp cezasını bitirir.

Tanrı Zeus Yunan Tanrıları arasında en çapkını ve en çok çocuğu olan Tanrı'dır. Öyle ki çapkınlığı tanrıçaları, kadınları, nemfleri, Titanları bile kapsamaktadır. Yaptığı kandırmacalar ile herkesi elde edebilmektedir. Kız kardeşleri Hera ve Demeter'in yanı sıra kendi kızı Persephone'ye bile aşık olmuş hatta ondan Zagreus isminde bir oğlu olmuştur.

Kronos ile Rhea'nın evliliklerinden Hestia, Demeter, Hera adlarında üç kızla, Hades, Poseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk dünyaya gelir. Babası Uranüs'e yaptıklarını unutmayan Kronos kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden korkar ve bu yüzden karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutup, karnında saklar. Bu duruma üzülen Rhea ise Gaia'nın öğütleri ile yalnız Zeus'u onun elinden kurtarır. Tanrıça, Zeus'u yanına alarak gecenin karanlığından faydalanarak çabucak koşup Girit Adası'nda İda Dağı'nın tepesine çıkar. Orada Gaia çocuğu alır ve onu bir mağaranın dibine saklar. Rhea ise geri dönüp bir kocaman taşı kundak bezlerine sarıp Kronos'a verir.

Rhea, Zeus'u Girit'teki İda Dağı'ndaki bir mağarada saklar. Bundan sonra Zeus, hikâyenin değişen sürümlerine göre sırayla;

Rhea tarafından bırakıldıktan sonra Gaia tarafından yetiştirilir.
Amalthea adlı bir keçi ile Kourete'ler tarafından yetiştirilir. Ormanların sık dalları arasında büyüyen Zeus'un ağlamalarını babası Kronos duymasın diye Koureteler da onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkarırlar.
Adamanthea adlı bir nemf tarafından bir ağaca asılarak Yer'e, Göğ'e ve Deniz'e hükmeden Kronos'tan gizlenerek yetiştirilir.
Cynosura adlı bir nemf tarafından yetiştirilir. Zeus da buna şükran olarak onu yıldızlar arasına koyar.
Sürülerini kurtlardan koruması sözü üzerine Giritli çoban bir ailenin yanında yetiştirilir.

Olgunluk çağına gelince Zeus, saklandığı mağaradan çıkar. Ve savaşa hazırlanır. İlk iş olarak yer altı ülkesine gider ve Kronos'un hapsettiği kiklopları ve elli başlı, yüz kollu hekatonkheirleri serbest bırakır. Kikloplar ise buna karşılık yıldırımlarını hediye eder. Savaş, Kiklopların hekatonkheirlerle birlikte devasa büyüklükteki kayaları gökyüzündeki titanlara savurmasıyla başlar. Her bir hekatonkheir, yüz koluyla aynı anda yüz taş atabildiğinden aynı anda çok büyük miktardaki iri kayayı titanlara atarak onları geri püskürtürler. Bu esnada Zeus da şimşekleri ile Titanlara saldırır. Sonra da Rhea'nın verdiği kusturucu bir içecek ile Kronos'u yuttuğu tanrıları ve taşı çıkarmaya zorlar. Titanomachy (Titan - Tanrı savaşları) adlı savaşta Zeus ve kardeşleri, Hekatonkheirler ile Kikloplarlarla beraber Kronos ile titanlara karşı savaşırlar. Sonra da Kronos ve titanları gökten kovup dünyanın dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına, Tartarus'a atar. Bu savaşta Zeus'a karşı savaşan titanlardan biri olan Atlas, Zeus tarafından gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır. Bunların ardından Tanrılar arasında kura çekilir. Ve Hades'e yer altı, Poseidon'a denizler Zeus'a ise gökler düşer. Bu savaştan sonra Hikmet ve Akıl Tanrısı Okeanid Metis, Zeus'tan hamile kalır. Zeus ise Gaia'nın 'Metis'in doğuracağı erkek çocuğun iktidarına el koyacak' şeklindeki kehanetine uyarak Metis hamileyken onu yutar. Ama Athena ölmez daha sonra Zeus'un kafasından doğar. Zeus kızının kendini affetmesi için ona mızrak, miğfer ve kalkan verir. Böylece Zeus, kuşaktan kuşağa geçen iktidar lanetini yok eder ve böylece değişmez bir düzen kurar.
Fakat bu savaşta Tanrıların savaşıp Tartarus'a attıkları Titanlar, gökyüzünü sırtında taşımak zorunda kalan Atlas ve Kafkas dağlarına zincirlenmiş Prometheus, Gaia'nın çocukları olduğundan Gaia buna öfkelenir. Ve bu yüzden çocukları Typhon ile Ehidna, Olimpos tanrılarına saldırır. Tanrılar bu savaşta birçok gigant(dev) ile savaşır. Bunun üzerine Zeus da Typhon ile savaşıp onu yener ve Ehidna ile beraber Etna Dağı'nın en dibine kapatır.

Hera, Zeus'un kardeşi aynı zamanda tek resmi karısıdır. Bir bahar günü Zeus, tapınağında dinlenirken, pencerenin kıyısına gider. Ve bahçede çiçek toplayıp şarkı söyleyen dünyalar güzeli bir kız görür ve ona aşık olur. Zeus daha önce de yaptığı gibi farklı bir kılıkta görünerek, soğuk bir gecede soğuktan titreyen bir guguk kuşu olur. Hera kuşa acıyıp avuçlarına alır ve onu göğsüne bastırır. Bu sırada Zeus, gerçek haline bürünür. Ve şu sözleri söyler:
"Hera, istiyorum ki sen benim karım olasın, büyük gözlü güzel tanrıça benim peşimden gel, Olimpos'ta parlak bir taht üzerinde ve benim sağımda oturarak saltanat sür."
Bunun üzerine Hera bu teklifi kabul eder. Hesperidlerin bahçesinde bütün tanrıların ve perilerin katıldığı görkemli bir düğünle evlenirler. Gaia, Hera'ya doğurganlık simgesi olarak nar verir. Hera onu Hesperidlerin bahçesine diker. Bu düğün yeryüzünde bolluk ve verimlilik simgesidir. Bu nedenle bu düğüne “Hieros Gamos”(kutsal evlilik) adı verilir. Düğüne yalnız Khelone adındaki bir peri kızı gelmemişti. Bu yüzden tembelliğinin cezası olarak onu ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağaya çevrilir.
Zeus ile Hera'nın evliliğinden Ares, Hephaistos, Angelos, Heusha, Hebe ve Eileithyia doğar.

Zeus'un ''Bulutları Devşiren'', ''Tanrıların Ve İnsanların Babası'', ''Tanrıların Kralı'' dışında birçok sıfatı daha vardır. Bunlar:

Pantokrator: ''Her Şeye Gücü Yeten, Kainatın Efendisi'' anlamına gelir. Bu unvanı Nikia (İznik) konsülü ile İsa'ya verilmiştir.
Zeus Olympios: Zeus'un diğer Olimpos tanrılarının üstün olduğunu vurgular.
Zeus Aegiduchos veya Aegiochos: Aegis'in taşıyıcısı anlamına gelir.
Zeus Horkios: Zeus'un yeminlerin tutucusu olduğunu belirtir.
Zeus Xenios, Philoxenon veya Hospites: Zeus'un misafirperverliğini belirtir.

Zeus kültü ilk olarak Girit adasında ortaya çıktıysa da en önemli kült merkezi Olimpia'dadır. Olimpia'daki Zeus tapınağındaki Zeus heykeli Dünyanın 7 Harikasından biridir. Ayrıca ilk olimpiyatlar yine bu şehirde bu tanrı adına başlamıştır.

Yunan kolonilerinde bile önce, tarım için yağmura muhtaç Anadolu coğrafyasında gökyüzü ve yağmur tanrısı hep önemli rol oynamıştır. Hitit baş tanrısı olan Teşup elinde şimşekle betimlenen ve boğa ile özdeşleşen Zeus gibi bir gökyüzü tanrıdır. İkisi de aynı şekilde ev ve yuva ile ilişkilendirilen tanrıçalarla evlidir. Bu açıdan tanrının kökeni sırf Yunan uygarlığında aranmamalıdır. Zaten yerel inançlarda da var olduğu için Anadolu'da saygı görmüş ve adına birçok tapınak yapılmıştır.
İstanbul Boğazı'nın, yabancı dillerdeki karşılığı olan "Bosphorus" yani "İnek Geçiti" ismi Zeus'un eşi Hera'dan saklamak için inek şekline soktuğu sevgilisi İo'dan gelir. Bunun dışında Türkiye'de Zeus ile ilgili veya Zeus inancının olduğu yerler

Adatepe Zeus Sunağı, Zeus'un Truva Savaşını izlediği söylenen sunak, altar.
Ankyra
Didim
Labranda, Zeus Labrandenos
Magnesia, Zeus Sosipolis
Mylasa, Zeus Osogoa
Olbe
Smyrna
Stratonikeia, Zeus Khrysaoreus
Tralles, Zeus Larisaios
Tyana

Zeus, 1990'lardan bu yana ortaya çıkan, çeşitli şekillerde eski Yunan dini uygulamalarını canlandı

Édouard-Léon Scott de Martinville (25 Nisan 1817 – 26 Nisan 1879), Paris'te yaşamış Fransız matbaacı, mucit ve sahaftır. Fonotograf adlı, bilinen en eski ses kayıt cihazını icat etmiştir, 25 Mart 1857 Fransa patentlidir. 9 Nisan 1860 tarihinde kaydettiği on saniyelik Fransız halk şarkısı Au Clair de la Lune ile tarihin ilk ses kaydını yaparak Guinness Dünya Rekorları'na girmiştir.

Aslen matbaacı olan Édouard-Léon Scott de Martinville, en son bilimsel gelişmelerden haberdar oluyordu ve bu nedenle mucit olmaya karar verdi. Scott de Martinville, insan konuşmasını ışık ve görüntü için fotoğrafçılık yoluyla elde edilene benzer şekilde kaydetmekle ilgilendi. Başlangıçta yeni bir stenografi formuyla ilgileniyordu ve 1849'da konunun tarihi hakkında bir kitap yazmanın yanı sıra stenoya ilişkin birkaç makalenin de yazarıydı. 1857'de konuyla ilgili makale.

2008 yılında bir kütüphanedeki bir grup araştırmasında keşfedildi. Fonotografta ses dalgaları içeren bir fonogram buldular. Makine sesleri çalamadı ancak araştırmacılar lazer tarayıcı kullanarak çalmayı başardılar. 150 yıldan beri ilk defa çaldılar. Fonogram, Léon Scott tarafından Paris'teki iki arşivde biriktirilen birkaç kişiden biriydi ve henüz yeni ortaya çıktı. Fransız halk şarkısı Au Clair de la Lune’un bir parçası olan kayıt, başlangıçta sıradan bir müzikal tempoda şarkı söyleyen bir kadının veya çocuğun sesinin 10 saniyelik bir kaydı olduğuna inanılıyordu. Daha sonra projeye liderlik eden araştırmacılar, dahil edilmiş bir referans frekansı hakkında yanlış anlamanın, doğru çalma hızının iki katına çıkmasına yol açtığını ve aslında 20 saniye kayıt bir adamın sesi çıktı, muhtemelen Scott'ın kendisinin şarkıyı çok yavaş söyleyerek kaydettiğini buldular. Şimdi dünya tarihinin en eski kaydı oldu. Au clair de la Lune keşiften önce Thomas Edison'un “Mary had a little lamb” dünyanın en eski kaydıydı o 1887'de kaydedildi ve Fransız halk şarkısının kaydı 27 yılık daha eskiydi. 28 yıl boyunca, birkaç 1888 Edison balmumu silindiri fonografı rekorunu elinde tutuyor. 1863 yılında Scott'un fonografinin, Abraham Lincoln'ün sesini Beyaz Saray'da kayıt altına almak için kullanıldığı iddia edildi. Lincoln'ün sesinin bir fonogramı, sözde Thomas Edison tarafından tutulan eserler arasındaydı. FirstSounds.org'a göre, bu hikâyeler, ilk olarak 1969 yılında yayınlanan ve bir efsane olarak kategorize edilen ve "çarpık hesaplara" dayanarak işten çıkarıldığı antika koleksiyonculuk üzerine basılmış bir efsanenin varyasyonlarıdır.

1853 itibaren vokal sesleri kopyalayan mekanik bir araçla büyülendi. Bir fizik ders kitabı için bazı gravürleri okurken, işitsel anatomi çizimlerine rastladı.Ses toplamak için, fonograf, diyafram üzerine tutturulmuş bir korna kullandı; bu lamba, bir lamblack kaplı, elle kranklanmış bir silindirin üzerine bir görüntü yazan sert bir kılı titretti. Scott, akustik enstrüman üreticisi Rudolph Koenig'in yardımıyla birkaç cihaz yaptı. Thomas Edison’un 1877'den sonraki icadından farklı olarak, fonotograf, sesin yalnızca görsel görüntülerini yarattı ve kayıtlarını oynatma yeteneğine sahip değildi. Scott de Martinville'in amacı cihazın dalgaların insanlar tarafından okunabilmesi için okunmasıydı ki bu da yazılamazdı. Scott de Martinville, ses araştırmalarında kullanılmak üzere bilimsel laboratuvarlara birçok fontograf satmayı başardı. Ünlü seslerinin çalışmasında faydalı oldu ve Franciscus Donders, Heinrich Schneebeli ve Rene Marage tarafından kullanıldı. Ayrıca, Koenig'in manometrik alevi gibi ses görüntüleyebilecek araçlar konusunda daha fazla araştırma başlattı. Bununla birlikte, icadından kâr elde edemedi ve hayatının geri kalanını Paris'te 9 Rue Vivienne'de baskı ve fotoğraflarla uğraşan bir kitapçı olarak geçirdi.

İlahi, Allah'ı veya çeşitli kutsal kişi ya da varlıkları övmek amacıyla bestelenen sözlü dinî şarkılar. İlahi kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir ve "Ey Tanrım!" anlamına gelmektedir.
İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dine mensup kişilerin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inançlarda ilahi söylemek bir tür ibadettir. Fakat, ilahi söylemek çoğu inançta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.
İlahiler, Allah'ı övmek, O'na dua etmek ve en büyük aşkın O'na olan aşk olduğunu belirtmek amacıyla yazılmış, bestelenip belirli makamlarla okunan dini/tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Türk müziğinde ilahi formu, Klasik Türk müziği formlarından biridir. 7'li, 8'li ve 11'li hece ölçüsü ile yazılır. Dörtlük sayısı 3 ila 7 arasındadır.

İsrail Milli Kütüphanesi (İbranice: הספרייה הלאומית‎, romanize: HaSifria HaLeumit), eski adı Yahudi Milli ve Üniversite Kütüphanesi olan, kendisini İsrail ve Yahudi miraslarını toplamaya adayan kütüphanedir. 5 milyondan fazla kitabı içinde bulundurur. Kudüs İbrani Üniversitesi’sinin Givat Ram kampüsünde yer almaktadır.
Milli Kütüphane, dünyanın en büyük İbranice diline ve Yahudi seremonik sanat eserlerine ait koleksiyonları bünyesinde barındırır. Ayrıca, birçok nadir el yazımı eserlerin, kitapların ve tarihî eserlerin deposu olmuştur.

1892 yılında kurulan, B'nai Brith Kütüphanesi, Yahudiler için Filistin’de kurulan ilk halk kütüphanesiydi. Kütüphane B’nai Brith caddesinde, Mean Shearim ve Rusların bulunduğu muhitlerin arasındaydı. On yıl sonra, Bet Midrash Abrabanel kütüphanesi olarak bilinen kütüphane, Etiyopya Caddesi’ne taşındı. 1920 yılında, İbrani Üniversitesi için planlar çizilirken, B’nai Brith koleksiyonu, üniversite kütüphanesinin temelini oluşturdu. Beş yıl sonra, üniversite açıldığında, kitaplar Scopus Dağı’na taşındı.
1948 yılında, Scopus Dağı’ndaki üniversite kütüphanesine giriş engellendiğinde, kitapların birçoğu, üniversitenin Rehavia’daki Terra Sancta binasına taşındı. Üniversitenin kitap koleksiyonu bu döneme varıldığında bir milyonu geçmişti. Yer sorunundan dolayı bazı kitaplar, şehrin birçok yerindeki depolara yerleştirilmişti. 1960’da kitaplar, Givat Ram’daki Yahudi Milli ve Üniversite Kütüphanesi’nin yeni binasına taşındı. 
1970’lerin sonlarına doğru, üniversitenin Scopus Dağı’ndaki yeni kampüsü açıldığında ve Hukuk, Beşeri Bilimler ve Sosyal Bilimler fakülteleri bu kampüse taşındığında, departman kütüphaneleri açıldı. Bu ayrı kütüphanelerin açılması sonucunda, Givat Ram kütüphanesinin ziyaretçi sayısı düştü. 1990’larda bina, su sızması ve böceklenme gibi bazı bakımsal problemlere maruz kaldı.
Kütüphane, 2007 yılında, Milli Kütüphane kanunun geçmesiyle, İsrail Devleti’nin Milli Kütüphanesi olarak resmen tanındı. Yasa, 23 Temmuz 2008 tarihinde yürürlüğe girdi, kütüphanenin adını “İsrail Milli Kütüphanesi” olarak değiştirdi ve geçici olarak üniversiteye bağlı bir alt şirket haline getirdi. Daha sonra bağımsız bir işletmeye dönüştürüldü. İsrail Hükûmeti 50% sine, İbrani Üniversitesi 25% ine ve diğer kurumlar da kalan kısmına sahip oldu. 
2011'de kütüphane websitesini açtı ve koleksiyonlarındaki kitap, süreli yayın, haritalar, fotolar ve müzikleri halka açtı.
2014 yılında, kütüphaneye Kudüs'te başka bir ev yaratma projesi açığa çıktı. 34,000 metrekarelik bina, Basel'de bulunan Herzog & de Meuron mimarlık şirketi tarafından tasarlandı ve projesi 2021 yılında tamamlanmak üzere zamanlandı.

Kütüphanenin misyonu, İsrail'de yayınlanan, İsrail, İsrail Vatanı, Yahudilik ve Yahudiler ile ilgili bütün dillerdeki materyallerin kopyalarına sahip olmaktır. Ayrıca diğer bütün ülkelerde, İbranice veya Yiddiş ve Ladino gibi Yahudi diyasporasının kullandığı bütün dillerdeki yayınları toplamaktır. 
Kanuna göre, İsrail'de basılan her yayının iki kopyası, Milli Kütüphane'de saklanmalıdır. 2001 yılında, kanuna yapılan bir ekle, ses, video kayıtları ve diğer basılı olmayan yayın ürünleri de saklanmaya başlandı. Birçok el yazması eser taranarak, internet sitesinde yayınlandı.

Kütüphanenin özel koleksiyonları arasında, önemli Yahudi figürlerin kişisel yazıları, Milli Ses Arşivleri, Laor Harita Koleksiyonu ve birçok sayıda Yahudilikle ilgili koleksiyon vardır. Ayrıca kütüphane İsaac Newton’un din üzerine olan el yazılarına sahiptir. Koleksiyonda, koleksiyoncu Abraham Yahuda’nın ailesinin bağışladığı, Newton’a ait tasavvuf, dini kitapların analizleri, dünyanın sonu üzerine tahminler ve Kudüs’teki antik Tapınağın görünüşü gibi çalışmalar vardır. Ayrıca yine Newton’a ait, mitolojik olayların işaretlendiği, dünyanın sonuyla ilgili tahmin çalışmalarında kullandığı bir harita bulunmaktadır. Kütüphane aynı zaman Martin Buber ve Gershom Scholem’in kişisel arşivlerine sahiptir.

Batı Kudüs’ün, Haganah güçleri tarafından Mayıs 1948’de işgal edilmesiyle, ülkeyi terkeden bazı Filistinlilerin kütüphaneleri ve diğer zengin Filistinlilerin kütüphaneleri, Milli Kütüphaneye taşındı. Bu koleksiyonlar arasında, Henry Cattan, Khalil Besidas, Khalil Al-Sakakini ve Arif Hikmet Nashashibi koleksiyonları vardı. 30,000 civarında kitap, Batı Kudüs’teki evlerinden taşındı ve diğer 40,000 kitap ise Filistin Mandası’ndaki şehirlerden alındı. Bu kitapların 6000 kadarı, “terkedilmiş” olarak etiketlidir. Kitapların hepsi kataloglanmış olup, dünyanın her tarafından gelen Arap bilim insanları tarafından erişilmektedir.

İsviçre Tarihsel Sözlüğü (Almanca: Historiches Lexikon der Schweiz (HLS); Fransızca: Dictionnaire histrorique de la Suisse (DHS); İtalyanca: Dizionario stroico della Svizzera (DSS); Romanşça: Lexicon istoric retic (LIR)), bir İsviçre tarih ansiklopedisidir. Ansiklopedi 1998 yılında kurulmuş olup İsviçre tarihi hakkında modern tarihsel araştırmanın sonuçlarını daha geniş bir izleyici kitlesinin erişebileceği bir şekilde dikkate almayı amaçlamaktadır.
Ansiklopedi, İsviçre Beşeri Bilimler ve Sosyal Bilimler Akademisi ve İsviçre Tarih Kurumu himayesinde bir vakıf tarafından yayınlanır ve ulusal araştırma hibeleri ile finanse edilir. Merkez ofislerdeki 35 kişilik bir personelin yanı sıra, katkıda bulunanlar arasında 100 akademik danışman, 2500 tarihçi ve 100 çevirmen bulunmaktadır.

Historisches Lexikon der Schweiz (HLS), Schwabe AG, Basel, 3-7965-1900-8 (2002–)
Dictionnaire historique de la Suisse (DHS), Editions Gilles Attinger, Hauterive, 2-88256-133-4 (2002–)
Dizionario storico della Svizzera (DSS), Armando Dadò editore, Locarno, 88-8281-100-X (2002–)
Lexicon Istoric Retic (LIR), Kommissionsverlag Desertina, Chur, 978-3-85637-390-0 (vol.1: Abundi à Luzzi), 978-3-85637-391-7 (vol. 2: Macdonald à Zwingli)

Resmî site (Almanca) (Fransızca) (İtalyanca)
Resmî site (Romanşça)

Şizofreni (Yunanca: σχίζειν s’chizein "bölünmek, yarılmak, ayrılmak, parçalanmak" ve φρήν phrēn "akıl,huy, hissiyat"), benzer belirtilere sahip hem ruhsal hem de akılsal yönleri etkileyen karmaşık bir psikiyatrik hastalıktır.
Hastalık, algılama ve düşünme yetilerinde meydana gelen bozukluklara bağlı olarak kişinin davranışlarında da değişime, bozulmalara yol açar. Bu bozulmalar, şizofreni hastasının kendisini rahatsız etmeye başlayan dış dünyadan bağımsız, kişiler arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak kendi kendine yeni bir dünya kurmasına neden olur.
Diğer yaygın belirtiler arasında halüsinasyonlar (tipik olarak sesler duymak), sanrılar (yani paranoya), düşünce bozukluğu, tecrit ve duygusal küntlük yer alır. Şizofreni hastalarının çoğunda, özellikle madde kullanım bozuklukları, duygudurum bozukluğu, anksiyete bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk gibi ruhsal bozukluklar da vardır.
Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen "şizo" (schizein, Yunanca: σχίζειν) ve akıl anlamına gelen "frenos" (phrēn, phren- Yunanca: φρήν, φρεν-) sözcüklerinin birleşiminden gelir. Anlatılmak istenen kişinin iki kişilikli olması değil, aynı anda iki farklı gerçekliğe inanmasıdır. "Gerçek gerçeklik" normal, sıradan bir insanın algılamasına denk düşerken, "ikinci gerçeklik" sağlıklı bir insanın anlayamayacağı, çoğu kez belli bir sisteme dayalı bir gerçekliktir.
Şizofreninin ömür boyu görülme sıklığı genel nüfusta %0,5-1'dir. Ancak kan bağı olan akrabaları arasında şizofreni hastaları bulunanlarda, şizofreni görülme sıklığı genel toplumdan daha yüksektir. Tamamen aynı genetiğe sahip tek yumurta ikizleri üzerindeki çalışmalar, bir kardeşte hastalığın var oluşunda, diğer kardeşte de %83 oranında hastalığın görüldüğünü ortaya koymuştur. Yapılan çalışma tek yumurta ikizi kardeşlerin aynı kültürel ve çevresel faktörlerle yetiştiği yönüyle eleştiri almıştır. Ayrıca aynı çalışmada vakaların teşhis edildiği ortalama yaş 28,9 olarak saptanmıştır.
Şizofrenide genetik faktörlerin rolü iyi tanımlanmış olmakla beraber, bu hastalık yalnızca kalıtımsal faktörlerin değil, birçok koşulun bir araya gelmesi ile oluşur. Yani şizofreni genetik ve çevresel faktörlerin rol aldığı bir hastalıktır.
Günümüzde şizofreni tedavisinde çok yönlü bir yaklaşım yararlı bulunmaktadır. Güncel tedavide temelde antipsikotik ilaçlar kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra psikoterapiler ve diğer psikososyal yaklaşımlara da başvurulmaktadır. Antipsikotik ilaçların şizofrenide dopamin varsayımını doğrular biçimde dopamin üzerinden etki ettikleri düşünülmektedir. Hastalığın özellikle akut döneminde hastaların hastanede yatarak tedavi görmesi gerekebilir.
Birçok alt tipi bulunan şizofreni çok değişik gidiş ve sonlanış gösteren süreğen bir bozukluktur. Şizofrenide hastalığın gidişi her birey için farklı biçimde gelişebilir. Hastalığın popüler kültürdeki olumsuz imajına rağmen, hastaların çok büyük kısmı tedaviden fayda görebilirler. Buna karşılık şizofreni hastalarının yaklaşık %25-30'unda, ne tür sağaltım yapılırsa yapılsın, belirgin bir iyileşme görülmez ve bu hastalarda ciddi ölçüde yetiyitimi olabilir.

20. yüzyılın başlarına kadar henüz psikolojik hastalıkların tasnif edildiği sistematik bir düzenleme yapılmamıştı. Hastalık ilk olarak 1853 yılında Bénédict Morel tarafından, genç erişkin ve gençleri etkileyen bir sendrom olarak tanımlanmış ve démence précoce (Fransızca: "erken bunama") ismiyle adlandırıldı. Bu kavram, 1891'de Arnold Pick tarafından psikozu olan bir hastanın vaka raporunda kullanıldı. Yine 19. yüzyılda hebefreni ve katatoni gibi şizofreni türleri de tanımlanmıştır.
1893'te Alman ruh hekimi Emil Kraepelin, duygudurum bozuklukları ve démence précoce ve benzeri zihinsel hastalıkların sınıflandırılmasında yeni bir yaklaşım geliştirdi. Kraepelin, dementia praecox'ın esasen bir beyin hastalığı olduğuna ve bilhassa dementia yani bunamanın ileri yaşta gelişen diğer formlarından farklı bir çeşidi olduğuna inanıyordu. Ayrıca, Kraepelin paranoid ve basit tiplerini de eklemiş ve hepsini bir tanı altında toplamıştır. Bu tanıya göre hastalıkta erken başlama ve bunama olması gerekmektedir. Ancak bu tanım hastalığı erken başlama ve bunama gerektiren dar bir alanda sınırlamaktadır. 20. yüzyılda İsviçreli Eugen Bleuler hastalığın erken yaşlarda başlamasının ve bunamayla sonuçlanmasının zorunlu olmadığını ortaya koymuştur. Bu hastalıkta hastanın ruhsal hayatındaki yarılmaya önem veren Bleuler, schizophrenia (şizofreni) terimini önermiştir. Günümüzde şizofreni tek bir hastalık türü olarak görülmemekte; bir bozukluklar kümesi olarak kabul edilmektedir.
Şizofreni terimi ilk olarak 1908 yılında İsviçreli Eugen Bleuler tarafından kişilik, düşünce, hafıza ve algılamadaki fonksiyonel ayrılmayı tarif etmek için kullanılmıştır. Bleuler, Kraepelin'in ileri sürdüğü gibi her hastada yıkımın ("detoriorasyon"un) olmadığını; duygu, düşünce ve davranışta yarılmayı (skizis) ortaya atmıştır. Bleuler, hastalığın etkilerini temel ve ikincil belirtiler olmak üzere iki kümeye ayırmıştır. Şizofrenide çağrışımlarda (Assosiasyonda) enkoherans (çağrışımlarda sapma, parçalanma ve yarılma), duygulanımda (Affektivitede) kısıtlılık (küntlük), duygu düşünce ve davranışta ikilemler (Ambivalans), kişinin dış alemden çekilerek kendi iç alemine dönmesi (Autism) 4A belirtisinin olduğu birincil; hezeyan, halüsinasyonlar ve diğer belirtileri ikincil belirtiler olarak değerlendirmiştir. Bleuler'e göre temel belirtiler her şizofreni hastasında bulunması gereken belirtilerdir. İkincil belirtiler ise temel belirtilerin üzerine eklenen belirtilerdir ve başka ruhsal hastalıklarda da görülebilmektedir.
Alman psikiyatr Kurt Schneider şizofreninin tanısı ve bu hastalığı anlama ile ilgili birçok çalışma yaptı ve şizofreni hastalığını diğer psikoz türlerinden ayırmaya çalıştı. Çalışmaları sonucunda hastalığın belirtilerini birincil ve ikincil dereceden semptomlar olmak üzere ikiye ayırdı. Günümüzde bu tanımların yerini DSM-IV ve ICD-10 tarafından yapılan tanımlamalar almıştır.

Şizofreninin önlenmesi zordur çünkü bozukluğun daha sonraki gelişimi için güvenilir belirteçler yoktur. 2011 yılı itibarıyla şizofreninin prodrom aşamasındaki hastaların tedavi edilmesinin fayda sağlayıp sağlamadığı belirsizdir. Psikoza yönelik erken müdahale programlarının uygulanmasındaki artış ile altta yatan ampirik kanıtlar arasında bir tutarsızlık var.
2009 yılı itibarıyla, ilk dönem psikozu olan kişilere erken müdahalenin kısa vadeli sonuçları iyileştirebileceğine dair bazı kanıtlar vardır, ancak beş yıl sonra bu önlemlerin çok az faydası vardır. Bilişsel davranışçı terapi, yüksek risk altındaki kişilerde bir yıl sonra psikoz riskini azaltabilir ve bu grupta Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü (NICE) tarafından önerilmektedir. Bir başka önleyici tedbir, esrar, kokain ve amfetaminler de dahil olmak üzere bozukluğun gelişimiyle ilişkilendirilen ilaçlardan kaçınmaktır.
İlk atak psikozdan sonra antipsikotikler reçete edilir ve remisyondan sonra nüksetmeyi önlemek için koruyucu bakım kullanımına devam edilir. Ancak bazı kişilerin tek bir atak sonrasında iyileşebildiği ve uzun süreli antipsikotik kullanımına gerek kalmayacağı kabul edilmektedir ancak bu grubu tanımlamanın bir yolu yoktur.

Şizofrenin ömür boyu görülme sıklığı -hayatlarının herhangi bir evresinde başlamak üzere- genel nüfusta %0,5-1'dir. Şizofreni her toplumda ve her türlü sosyo-ekonomik sınıfta görülmektedir. Kadın-erkek arasında sıklık bakımından önemli bir fark görülmemekle beraber kadınlarda başlangıç yaşı (26-32), erkeklerdeki başlangıç yaşından (20-28) daha geç olmakta ve genellikle erkeklere göre daha iyi bir gidiş göstermektedir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde sıklığı gelişmiş ülkelere göre daha düşüktür. Son yıllarda çok geç yaşlarda başlangıçlı şizofreni üzerine yayınlar görülse de, hastalığın genellikle gençlik çağında başladığı kabul edilmektedir. Geç ya da çok geç başlayan şizofreniler üzerinde araştırma yapan bir grubun görüş birliğini içeren son rapora göre 40 yaşından sonra başlayan şizofreni hastalığının geç-başlangıçlı şizofreni; 60 yaşından sonra başlayanların ise çok geç-başlangıçlı şizofreni-benzeri psikoz olarak tanımlanması önerilmektedir. Erken başlangıçlılarda (çocukluk dönemi başlangıçlı) ise kalıtımın görece daha önemli etken olduğu sanılmaktadır. Ayrıca çocukluk çağında başlayan şizofreniyi ayrı bir hastalık türü olan çocukluk şizofrenisinden ayırt etmek gerekmektedir.

Şizofrenik hastalar hastalık öncesi sessiz, arkadaşı az, yalnızlığı seven, tuhaf, güvensiz kişilerdir. Bu özellikler ayırıcı tanıda yardımcı olmaktadır. Aileler genelde çocuklarının hastalık başlamadan önce hep çalışan, sessiz, uyumlu, arkadaşsız olduklarını anlatırlar. Şayet hasta bu özelliklere uymuyorsa tanı için duygudurum bozuklukları gibi diğer hastalıklar düşünülmelidir. Şizofreni, daha önce de belirtildiği gibi, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabilir. Kişinin benliğine darbeler, delikanlılık çağında dürtülerin aşırı şiddet kazanması, cinsel ya da saldırgan dürtülere karşı denetim zayıflığı gibi durumlara, psikozun başlamasından önce sık rastlanmaktadır.

Şizofrenide bilinç ve yönelim genellikle yerindedir. Zekâ seviyesinde belirgin bir gerileme olmasa da, soyutlama yetisinde zayıflamanın ve belirgin bir yıkımın görüldüğü kimi süreğen hastalarda zekâ seviyesinde de eksilme, gerileme, azalma olduğu izlenimi edinilebilir. Örneğin hastanın ilgisi kolayca dağılabilir, sorulara yanıtları geç ya da yanlış olabilir. Son yıllarda temelde var olan negatif belirtilerin baskın olduğu şizofreni türlerinde bir eksiklik sendromundan söz edilmekte ve bu türlerde beyin patolojisinin incelenmesine ağırlık verilmektedir. Eksiklik sendromu, bilişsel yetilerdeki eksikliklerdir. Bu sendrom, "kalıcı ve başka nedenlere bağlı olmayan, özgün, olumsuz belirtiler" olarak tanımlanmaktadır.
Şizofrenide; içgörü, düşüncelerin içeriği ve oluşturulması, duyguların deneyimlenmesi ve ifade edilmesi, algılama, davranışlar ve bilişsel işlevler gibi bir

Aile benzerliği, Ludwig Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde kullandığı önemli bir analoji olup kelimelerinin anlamları üzerine nasıl düşündüğümüzü açığa kavuşturmak için kullanılmıştır.
Wittgenstein, ilk eseri Tractatus Logico-Philosophicus'ta dil ve dünya arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmış ve önermelerin gerçeğin resimleri oldukları sonucuna varmıştır. Önermelerin sadece gerçeği temsil ettikleri zaman anlamlı olabildiklerini söylemiş ve onları belli konuların resimleri olarak görmüştür. Bu teori sayesinde o ana kadar birçok filozofun konuştuğu konuların anlamsız ve gereksiz kılınmış olmasına rağmen daha sonraki döneminde insan dillerinin bulanıklılığı nedeniyle bu fikir konusunda şüphelere kapılmıştır. Bir kelime birçok değişik anlama gelebildiği için, günlük yaşamda anlamı pek çok kez bağlamdan çıkarırız. Bu sebepten her ne kadar kelimeleri nesnelere, fikirlere, duygulara, vs. yapıştırdığımız etiketler gibi görsek de bu Wittgenstein'a göre hatalı bir görüş olup kelimenin anlamının toplandığı tek bir merkez arama eğiliminden kaynaklanmaktadır. Asıl anlamı bulmak için karmaşık bir benzerlikler ağında dolaşmak gerekmektedir.

Polifili
Kümeleme analizi

Akademik sanat veya akademizm, Avrupa sanat akademilerinin etkisi altında üretilen bir resim ve heykel tarzıdır. Özel olarak, Neoklasizm ve Romantizm hareketleri altında uygulanan Fransız Académie des Beaux-Arts standartlarından etkilenen sanat ve sanatçılar ile bu iki akımı takip eden ve her iki tarzı da sentezleme girişiminde bulunan sanatı tanımlamak için kullanılır. Bu sanat stili en iyi William-Adolphe Bouguereau, Thomas Couture ve Hans Makart'ın resimlerinde yansıtılır. Bu bağlamda genellikle "akademizm", "akademisizm", " art pompier " (aşağılayıcı bir şekilde) ve "eklektizm" olarak adlandırılır ve bazen de "tarihselcilik" ve "senkretizm" ile ilişkilendirilir. Akademik sanat, aynı yerde gelişen ve benzer bir klasikleştirme idealine bağlı kalan Beaux-Arts mimarisiyle yakından ilişkilidir.

 Wikimedia Commons'ta Akademizm ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Aksiyoloji (Yunanca ἀξίᾱ, axiā, "değer"; ve -λογία, -logia, "bilim"), etik ve estetik olmak üzere ikiye ayrılır. Etik, insanların ahlaki değerlerini sorgular; estetik ise neyin güzel olduğuyla ilgilenir. Neyin etik, neyin estetik olduğunu açıklamak oldukça güçtür, buradan hareketle aksiyoloji, bireylerin davranışlarına temel teşkil eden değerleri araştırmaktadır.
Felsefe klasikleşmiş bir ayrımla ontoloji (varlık felsefesi), epistemoloji (bilgi felsefesi) ve aksiyoloji (değerler felsefesi) başlıkları altında üç bölümde incelenir.
Bir değer araştırması olarak aksiyoloji olanla olması gereken arasındaki ilişkiye cevap arar. Değerin doğası, ölçüsü ve metafiziksel statüsüne ilişkin araştırmalar yapar.
Yaygın olarak aksiyoloji; etik ve estetik olmak üzere ikiye ayrılır.
Estetik, kelimesi Yunanca “aisthesis“ veya “aishanesthai“ kelimelerinden gelir. Duyum, duyular, algı, duygu ile algılamak gibi anlamlar taşır. Bu kelimelerden çıkarılabilecek olan, estetiğin duygusallığın sağladığı bilgilerin bilimi olmasıdır. Estetiğin kurucusu Alexander G.Baumgarten'dir (1714-1762). Ona göre estetik duyu ve duygulara bağlı bilgilerin doğruluğunu inceleyecekti. Yani estetik mantığın ikiz kardeşi veya duyulara dayalı bilgilerin mantığı olarak konmuştu.
Estetik duyusal alanın bütün genişliğini değil, özellikle güzel olan kısmını inceler. Bu nedenle bir ara estetik kelimesi yerine güzellik bilimi veya felsefesi kavramları da önerilmiştir. (J.G. Herder ve G.W.F. Hegel tarafından.)
Etik ise davranışları yönlendiren davranış standartlarını (veya sosyal normları) belirlemektedir. Etikçiler (veya ahlak felsefecileri) davranış standartlarını incelemektedir. Bir inceleme alanı olarak etik, temel işlevi tamamlayıcı ve açıklayıcı olmayan, daha çok sıkı kurallara ve değerlendirmeye dayalı normatif bir disiplindir.
Davranış standartları hakkında düşünürken etik ve ahlak arasında bir ayrım yapmak gerekir. Ahlak, Latince mores kelimesinden gelir. Mores; uzlaşılar, pratikler, davranış kodları. Kısaca kişinin içine doğduğu kültür ve toplumda halihazırda mevcut bulunan, çoğunlukla bilinçli bir seçim ve değerlendirme olmaksızın alışkanlıkla edinilmiş, doğru ve yanlışa ilişkin ölçütlerdir. Yani ahlak, bir toplumun en genel standartlarını içerir. Bu standartlar bireylerin mesleki veya kurumsal rollerinden bağımsız olarak toplumun tümü için geçerlidir.
Etik ise ethics karşılığıdır ve daha çok mevcut ahlak üstüne betimleyici ve/veya eleştirel bir düşünce ve bundan hareketle bireysel ahlaki tavır geliştirmeyi ifade ediyor. Yani etik, genel davranış standartları değil toplumdaki belirli bir mesleğin, işin, kurumun veya grubun standartlarıdır. Üç tür etikten söz edilmektedir:
Betimleyici: Ahlak ve ahlaklar üstüne düşünme,
Normatif: Davranışlarımıza rehberlik edecek ahlaki normları bulma,
Çözümleyici (meta-etik): Doğru ve yanlışa ilişkin önermelerin analitik çözümlemesidir.
Tüm bu etik ve estetik çalışmalarının aksiyoloji adıyla anılmasını sağlayan Karl Robert Eduard von Hartmann'dır. Philosophie des Schönen (1887: “Güzellik Felsefesi“) adlı çalışmasıyla terimi ilk kez kullanmıştır.

Alev sanatı, sıcak cam çalışma tekniklerinden biridir. Boncuk yapımında ve küçük cam objelerin yapımında kullanılır. Gaz, gaz + oksijen, oksijen + hidrojen ya da gaz + hava kullanılan şalümolar ile 800-1200 derece arasında çubuklar halindeki cam eritilir, çevirme hareketi ve yerçekiminden faydalanılarak istenen şekil ve desen çalışılır. İngilizcesi "Flameworking" olarak geçer.
Teknik eski Yunan'a ve Mısır'a kadar dayanmaktadır, günümüzde çalışma metodu çok değişmemiş, kulanılan aletler modernleşmiştir. Ateşten çıkan sıcak camın soğumaya bırakılmadan önce tavlanması, termal şoka maruz kalmaması için önemlidir. Bu teknikte ağrlıklı olarak kullanılan cam sodalı cam dediğimiz, kolay ısınan ve çabuk soğuyan bir cam türüdür.
Çalışma ortamında sağlık ve güvenlik kurallarına dikkat edilmesi şarttır.

Alt kültür, alçak kültür veya popüler kültür; üst kültür içindeki din, dil, töre ve etnik köken bakımından kendine özgü özelliklere sahip toplulukların kültürüdür. Örneğin; Türkiye'deki Kürt, Laz, Alevi, Yörük kültürü, Amerika’daki Kızılderili, zenci, göçmen kültürü gibi… ‘Alçak kültür’ terimi incitici olduğu için, onun yerine kimileri ‘popüler kültür’, kimileri ‘kiç kültür’, kimileri de ‘kitle kültürü’ terimini kullanmayı tercih etmiştir. Alt kültür genellikle kitle iletişimiyle iletilen kültürdür. Ana akım görüşlere göre popüler kültür yüksek kültürün öğelerine sahip değildir. Günümüzde popüler kültür, kitle üretimi yapan pazarın ekonomik, siyasal ve bilişselliğinin ifadesi olan kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslararası pazarın değişmelerine ve gereksinimlerine göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenip sunulmuş bir kültürü anlatır.

Andy Warhol (6 Ağustos 1928 - 22 Şubat 1987), Amerikalı ressam, film yapımcısı ve yayıncı. Pop art akımının en önemli temsilcilerinden kabul edilir. Seri üretimin, seri üretim nesnelerinin sıkça kullanıldığı bir sanat türünü kullanır. Sanatçı, resimlerini afiş tekniği ile çoğaltmıştır. Bu radikallik aslında bir tepkidir ve çağın toplumsal olaylarıyla bir bütünlük içindedir.
Ayrıca Nico ve The Velvet Underground'ı Andy Warhol keşfetmiştir.
Andy Warhol'un pop-art'ı, The Velvet Underground'ın bütün etkinliklerinde kendisini gösterir. Grubun vokalisti Lou Reed 80'li yılların Chuck Berry'si olarak sunulacaktı.

Nico, Andy Warhol'la tanıştığında henüz bir manken ve film yıldızıydı. Warhol onu Chelsea Girls adlı süperstarları arasına soktuktan sonra, Lou Reed'e Velvet Underground'ın bazı vokal parçalarını ona söyletmesini önerdi. Nico duygu yüklü solo kariyerine başlamadan önce, grubun ilk albümüne katkıda bulunacaktı.
Warhol çektiği kısa filmlerle Bağımsız Film Ödülü'nü kazandı. Ayrıca "Empire" ve "Sleep (uyku)" isimli iki deneysel uzun film çekti. Bu filmlerden 'Empire' 8 saat sürüyordu ve yapımı, Empire State Binası'nın karşısına konulmuş bir kameranın 8 saat boyunca sabit bir noktada çalıştırılmasıyla gerçekleşmişti. 'Sleep'in konsepti de buna benziyordu. Uyumakta olan birinin 6 saatlik uykusunu görüntülüyordu. Warhol, kendisiyle yapılan bir röportajda 'Birisinin yazdığı kitabı okumaktansa, kendine iç çamaşır alışını seyretmeyi tercih ederim' demişti.
Warhol'un 1966'da yaptığı "Chelsea Girl" adlı filmi, ticari salonlarda gösterilen ilk underground film olarak tarihe geçti. '67 yılında Warhol üniversitelerde konuşmalar yapmaya başladı. Konuşmaları o kadar başarılı olmuştu ki, bazı üniversiteler, onun yerine konuşma yapması için Warhol'a benzeyen tiyatrocularla anlaşmaya başladı. 3 Haziran 1968'de Warhol'a, radikal feminist bir grubun üyesi olan Valerie Solanas tarafından suikast girişiminde bulunuldu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Warhol göğsünden aldığı üç yara nedeniyle önce öldü sanıldı, kalp masajıyla hayata döndürüldü, ancak iki ay sonra ayağa kalkabildi. Solanas önce akıl hastanesine ardından da 3 yıllık cezasını çekmek üzere ceza evine gönderildi. Bu olayı anlatan I Shot Andy Warhol adlı bir film çekildi.

Land art, 1960'ların sonunda ABD'de ortaya çıkmış, 1970'lerde tüm batı ülkelerini etkilemiş avant-garde sanat türüdür. Çağdaş sanatın non–art veya anti-form hareketleri içinde yer alan Land art akımı hiçbir sanatsal -izm ile açıklanamaz. Bu akım, doğanın geniş alanlarına insan müdahalesi olarak düşünülebilir. Taş, toprak ve birçok doğal malzemenin kullanılmasıyla gerçekleştirilen bu sanatta, çok çeşitli uygulama biçimleri vardır, örneğin doğada hendekler açma, toprağa gömme, galeri mekanı içinde toprak, gübre, taş ya da insan ürünü çevresel nesneler... 
II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yenilikçi sanat tavrı resim, heykel ve benzeri disiplinler arasındaki sınırları kaldırırken sınırsız malzemeyi barındıran çevreye yönelim başlamıştır
Doğa sanatı niteliği altında toparlanmış sanatsal çalışmalar iki düşünce altında irdelenebilir. Birincisi, sanatsal malzeme ile doğaya uyumlu çalışma ve ikincisi doğadan sanata aktarma. Doğaya uyumlu çalışmada ‘sanat doğa içindir’ düşüncesi ile birlikte sanatsal biçimlendirme yolu seçilmiştir. Yani zaman aynı anda bir sanatsal etken de olmaktadır. Sanat yapıtları zaman içinde yok olurlar.
Land-art aynı zamanda galericilik düzenine karşı oluşmuş bir akımdır. Land-art akımı içerisinde yer alan sanat eserleri zaman zaman galerilerde sergilenmiştir, ancak bu işlerin asla satışı yapılamamıştır. Çünkü Richard Long’un Wyoming Çemberi isimli eserinde olduğu gibi oluşturulan düzenleme, aynı şekilde bir kez daha asla oluşturulamaz ya da Andy Goldsworthy’nin ‘Çamur Kaplı Taş’larında ve kardan,buzdan yaptığı heykellerinde olduğu gibi zamana karşı koyamayarak yok olur.

New Jersey, Rutherford’da doğan ve çok iyi eğitim alan sanatçı jeoloji, kristalografi, endüstriyel artıklar ve bilimkurgu gibi alanlarda çalıştı. İlk olarak 1960’larda modüler birimleri ile çoğunlukla kristal yüzeyleri anımsatan minimalist çelik heykelleri ile dikkat çekmiştir. Daha sonraki işlerinde heykelle alakalı olan oluşmaya karşı özellikle yere atma ve dökme gibi işlemlerin farkında olduğunu ortaya çıkarıyor. ‘Yavaş akış’ kavramını sürdürerek yerçekimi kuvvetine karşılık verir.
1970 Nisan'ınında Smithson, en ünlü yeryüzü eseri haline gelecek olan Spiral Jetty’i (Spiral Mendirek) Utah’taki büyük Tuz Gölü'nün kuzeydoğusundaki dondurucu kıyılarına inşa etti.
Spiral Jetty dağınık konmuş kayalık bir alandır, kendi etrafında sarmalanmış ve bir çıkmazla sonlanmıştır. Spiral Jetty sezon ve iklimsel değişimlere şaşırtıcı derecede duyarlı olmuştur. Su yosunlarının miktarlarına ve değişen tuz tabakalarına maruz kalan kayalara bağlı olarak su renk değiştirir.
Smithson, Spiral Jetty’i yaptığı gibi kazıklarla eseri oluşturmak için gölün içine tıkaçlar yaptı. 20 Haziran 1973’te Smithson ve bir profesyonel fotoğrafçı, alanın keşif ve dokümanlarını oluşturmak için küçük bir uçakla havalandılar ve uçak bir süre sonra düştü, içindeki üç kişi de öldü.
Otuzbeş yaşında hayatını kaybeden sanatçının yarım kalan işi Amarillo Ramp'i eşi Nancy Holt tamamladı.

Michael Heizer temiz kesim geometrik soyutlamalar yapmak peşindeydi. 1972’de Heizer 1800 dönümlük Nevada’da, Los Angeles’in yaklaşık yüz seksen mil kuzeyinde Garden Valley’i satın aldı. Burada,masif toprak ve beton formlardan oluşan bir çeşit yeryüzü işleri şehri inşa etmeye başladı. İlk eleman ‘Complex One’ 1974'te tamamlandı ve bir mastabayı anlatıyordu.
1980'e kadar Heizer Complex Two, Complex Three ve Complex Four üzerinde çalışmıştır. ‘Complex Two’ çeyrek milden daha uzundur ve yarısı yeryüzüne, yarısı da yeraltına yerleştirilmiştir.
Heizer'in Double Negative’i ve Smithson’un Spiral Jetty’si hiç şüphesiz, çağdaş sanatın daimi klasikleri haline gelerek, en etkileyici ve üzerinde en çok konuşulmuş erken dönem yeryüzü eserlerindendir. Ama Landart’ta minik patlamaya katkısı olan pek çok eser vardır.’ (Bourdon David,1995

Arkeolojik kültür, belirli bir dönem ve yerde yaşamış belirli bir insan topluluğuna ait, çömlek, eşya ve mimari yapılar gibi eserleri içeren maddi kültür kalıntıları esas alınarak oluşturulan bir kavram. Eserler arasındaki bağlantı, arkeologların anlayış ve yorumlarına dayanmaktadır ve geçmişteki gerçek insan grupları ile ilgili olmak zorunda değildir.
Arkeolojik kültür kavramı, kültürtarihsel arkeoloji için temel oluşturur. Kültürtarihsel arkeolojinin savunucuları, maddi kültürün geçmişte yaşamış insan topluluklarının kendilerini ait gördükleri toplum veya etnik grubun tespitinde kullanılabileceğini iddia ederler.
Çoğu arkeolojik kültür, ismini kültürü tanımlayan eserlerden veya keşfedildiği bölgeden alır. Örneğin, Çukur Mezar kültürü ve İp Baskılı Seramik kültürü adlarını karakteristik eserlerden alırken, Halstatt kültürü veya Clovis kültürü gibi diğerleri kültürün bulunduğu alanlar göz önünde bulundurularak isimlendirilmiştir.

Childe, V. Gordon (1929). The Danube in Prehistory. Oxford: Oxford University Press. 
Polomé, Edgar Charles (1982). Language, Society and Paleoculture. Stanford University Press. 8 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Ocak 2020. 
Trigger, Bruce G. A history of archaeological thought (2.2yıl=2006 bas.). Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-60049-1.

Arthur Coleman Danto (1 Ocak 1924; Ann Arbor, Michigan - 25 Ekim 2013, Manhattan) Amerikalı sanat eleştirmeni, profesör ve filozoftur. Günümüz estetik teorisinin önemli isimlerindendir.
Arthur C. Danto, New York'ta Columbia Üniversitesi'nde felsefe dalında emeritus profesördür. İki kez Guggenheim ve ACLS ve Fulbright dahil olmak üzere pek çok ödül ve bursa layık görülmüş Amerikan Felsefe Birliği ve Amerikan Estetik Derneği gibi kuruluşların başkanlığını yapmıştır. Karşılaşmalar ve Yansımalar: Tarihsel Günümüzde Sanat ("Encounters and Reflections: Art in the Historical Present") eseri ile eleştiri alanında National Book Critics Circle ödülünü almıştır.
Danto, özellikle 1984'te yazdığı, Hegel'in sanatın sonu tezinin çağdaş versiyonu olan Sanatın Sonu ("The End of Art") isimli makalesi ve sonradan geliştirdiği Sanatın Sonunun Ardından ("After the End of Art") ile tanınır. Danto'nun tezi, artık sanat yapılmadığı veya eskisi kadar iyi yapılmadığı değil, Batı sanatı tarihinde bir dönemin kapandığı ve apayrı başka bir dönemin başladığıdır. Bu görüşe göre daha önce sanat tarihinde ideoloji temsili takip etmiş, şimdi ise her şeyin meşru olduğu tarih sonrası bir döneme girilmiştir. Sanat üretiminde izlenilmesi gereken felsefi veya üsluba dair kısıtlamalar kalkmış, sanat tarihi anlatısı sona ermiştir.
İlgi alanları: Düşünce, Duygu, Sanat felsefesi, Temsil teorisi, Felsefi Psikoloji, Hegel Estetiği ve filozoflardan Maurice Merleau-Ponty and Arthur Schopenhauer.

Özel

Genel
Danto, Arthur C. (1997): After the end of art - Contemporary art and the pale of history: Princeton University Press, Princeton, NJ

Askeri sanat - askeriye ile bağlı sanat türüdür. Savaş sahnesi, gelişmiş uygarlıklarda en eski sanat türlerinden biridir, çünkü yöneticiler her zaman zaferlerini kutlamaya ve potansiyel rakiplerini sindirmeye istekli olmuşlardır. Savaşın diğer yönlerinin, özellikle de kayıpların ve sivillerin acısının tasvirinin geliştirilmesi çok daha uzun sürdü.
Deniz sahneleri çok yaygındır ve savaş sahneleri ve "gemi portreleri" çoğunlukla denizcilik sanatının bir dalı olarak kabul edilir. Anno Domini ve eski zamanlarda ağırlıklı olarak askeri seferlerin veya avlanmanın ayrıntılı sahnelerini gösteren anıtsal sütun ve büyük taş kabartmalar yayğın idi. Antik çağlardan günümüze kalan savaş sahnelerinin çoğu, heykel ve kaplı taş kabartmalardadır. Daha sonra ressamların farklı savaş sahnelerini gösteren portre ve tablo'ları yaygın olmuştur.

Savaş fotoğrafçılığı
Askerî hatıra
Arma bilimi
Savaş sanatçısı

Avangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızcada gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, "yenilikçi" kişiler veya "deneysel" işler anlamına gelir.
Sanat ve siyaset alanında kullanılan avangart terimi, Rönesans'ın askeri teorisinden devşirilmiş bir mecazdır: Battaglia, retrogard, avangard, hareket halindeki bir ordunun üç bölümünü temsil eder. Bu terimi sanat alanında kullanan ilk kişi Saint-Simon'dur. Bundan sonra devrimci siyasi hareketlerin, özellikle komünist hareketlerin jargonuna girer.
Saint-Simon, etkili bir toplum ve verimli bir ekonomi için ihtiyaç duyulan işçi sınıfının yalnızca kol işçilerini değil   iş adamları, yöneticiler, bilim insanları ve bankacılar gibi, toplum yararına üretim yapan tüm çalışanları kapsadığını düşünmektedir ve bu bağlamda sanatçıya  biçtiği rol, toplumun hayal gücüyle donanması ve ilerici fikirleri benimsemesi için öncülük etmesidir. 1825 tarihinde yayınlanan “L'artiste, le savant et l'industriel” (“Sanatçı, Bilim İnsanı ve İşçi”) başlıklı makalede bunu şöyle ifade etmiştir:

Biz sanatçılar, sizlere Avangart olarak hizmet edeceğiz. Aslında en dolaysız ve en hızlı olan şey sanatın gücüdür. Her türlü silaha sahibiz. Yeni fikirleri,  insanlar arasında yaymak istediğimizde onları mermere ya da tuvale işleriz. Tüm entelektüel yetilerin gelişiminin zirveye ulaştığı bu çağda, sanat için, toplum üzerinde pozitif bir güç kullanmaktan, gerçek anlamda rahiplik yapmaktan ve toplumu ileriye doğru yükseltmekten daha iyi bir kader mümkün mü? 
Avangart sanat; kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

Benedetto Croce (25 Şubat 1866, Pescasseroli, İtalya Krallığı - 20 Kasım 1952, Napoli, İtalya), 20. yüzyılın ilk yarısının en önemli İtalyan filozoflarından, estetik tarihinin en önemli düşünürlerinden birisi.
Klasik romantik felsefenin rasyonalizmini örnek alan bir tin felsefesi geliştirmiş ve tinin tek gerçek olduğunu savunmuş olan Croce'ye göre, ten kendisini diyalektik bir biçimde, düşünce ve eylem olarak iki basamakta gerçekleştirir. Bunlardan düşünce ve eylem basamakları da, kendi içlerinde ikiye ayrılır. Buna göre, birinci basamak sezgi, sezgisel bilgi ya da sanat, ikincisi mantıksal bilgi ya da mantıktır.

25 Şubat 1866 tarihinde Pescasseroli'de doğdu. 17 yaşındayken depremde ailesini kaybetti, ardından Roma'ya amcasının yanına gitti. Roma ve Napoli Üniversitelerinde önce edebiyat ve tarih, daha sonra felsefe eğitimi gördü. 1900 yılından sonra Napoli'ye yerleşti, Napoli Üniversitesi'nde profesörlük yaptı. 1910 senesinde İtalyan Parlamentosunda senatör oldu. 1944'te devlet bakanı oldu, İtalya Liberal Partisi şefliğini yaptı. 1947 yılında kendi evinin, Piano nobile'nin geniş salonlarında İtalyan Tarih araştırmaları Enstitüsünü (Istituto italiano per gli studi storici) kurdu, 50.000 ciltlik bir kitaplığı içine aldı. Yaşamının son günlerine kadar bu kitaplıkta çalıştı, 1952 senesinde ise Napoli'de öldü.

Bienal, Fransızca "her bir diğer yıl" anlamına gelen ve iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen addır. Çoğunlukla kültürel veya sanatsal faaliyetler için kullanılan bir terimdir. En eski bienal 1895'ten beri düzenlenen Venedik Bienali'dir.
Türkiye'de de 1987 yılından beri düzenlenen ve her iki senede bir tekrarlanan Uluslararası İstanbul Bienali bulunmaktadır.
Dünyada düzenlenen belli başlı uluslararası bienaller şunlardır:

Kore: Gwangju Biennale
Brezilya: Bienal de São Paulo
Avustralya: Biennale of Sydney
İspanya: Bienal de Valencia
Senegal: Dak’Art, la Biennale de l’art africain contemporain
Almanya: Documenta (Kassel)
İtalya: la Biennale di Venezia
Türkiye: İstanbul Bienali Sinopale Uluslararası Çanakkale Bienali Mardin Bienali Adıyaman Komagenne Bienali
Küba: Bienal de La Habana
Mali: Rencontres de la photographie africaine de Bamako

Bilgisayar sanatı yapımında veya gösteriminde bilgisayar kullanılarak gerçekleştirilen her türlü sanat eserini kapsayan bir sanat biçimidir.
Sanat eserleri, resim, ses, animasyon, görüntü sinyali, DVD-ROM, CD-ROM,video oyunu,web sitesi, algoritma, performans ya da galeri enstalasyonlarından oluşabilir. Günümüzde çoğu geleneksel disiplinin dijital teknolojileri entegre etmesi sonucunda, geleneksel çalışmalarla bilgisayarlar kullanılarak yapılan yeni medya çalışmaları arasındaki hat belirsizleşmektedir. Örneğin, bir sanatçı geleneksel bir resim ile  algoritma sanatını veya diğer dijital teknikleri birleştirebilir. Bu nedenle, elde olan tamamlanmış ürünlere bakarak bilgisayar sanatını tanımlamak zor olabilir.
Bilgisayar sanatı yazılım ve teknolojideki değişimlerden doğrudan etkilenebildiği kadar, doğası gereği evrimsel bir sürecin içerisindedir. Kayda değer Bilgisayar sanatçıları arasında James Faure Walker, Manfred Mohr, Ronald Davis, Joseph Nechvatal, Matthias Groebel, George Grie, Olga Kisseleva, John Lansdown, Perry Welman ve Jean-Pierre Hébert gibi isimler bulunmaktadır.

Bilgisayar sanatının uygulanmasında iki temel teknik uygulanmaktadır. Bunlardan ilki bilgisayar yardımıyla resimsel bir yapıt üretmeye yardımcı olurken, ikincisinde ise bilgisayar izleyici ve sanatçı arasında aracı görevi üstlenir ve bağlantıyı sağlar. Misalen burada bilgisayarlar eye tracking gibi araçlarla izleyiciyi takip edip, ona uyum sağlayarak farklı formlarda yanıt vermektedir. Metin Sözen ve Uğur Tanyeli'ne göre bilgisayarın yardımı kullanılarak resim üretildiğinde, bunu "sanatsal bir etkinlik olarak düşünmek olanaksız"dır, zira "sanatsal üretim basit bir resmetme çalışmasına indirgenemez." Böyle bir durumda "bir vesikalık fotoğrafı bile sanat yapıtı saymak gerekecektir." Bilgisayarların izleyici ve sanatçı arasında bağlantıyı sağladığı yöntemde ise, verdiği sonuçtan bağımsız olarak, özü açısından sanatsal bir üretim ve yaratım vardır. Çünkü fırça ve boyalar nasıl bir resmin üretiminde kullanılıyorsa, burada da bilgisayar aynı şekilde kullanılmaktadır.

1956-1958 yılları arasında ilk defa bir pin-up kızı resminin SAGE hava savunma enstalasyonunda bilgisayar ekranında oluşturulması (George Petty-inspired), günümüzde bilgisayar sanatının öncülerinden kabul edilir.
Geçmişte, bilgisayar sanatıyla ilgilenen bireyler genelde mühendisler ve bilim adamları olsa da, 1984'te ilk Macintosh bilgisayarının çıkışıyla birlikte, grafiksel kullanıcı arayüzü kullanımının yaygınlaşmasıyla çoğu grafik tasarımcı yaratıcı projeleri için bilgisayarları kullanmaya başladılar.

Algoritma sanatı
Dijital resim
Dijital sanat
Üretici sanat
Yeni medya sanatı
Yazılım sanatı
Sistemler sanatı
Sufle mühendisliği
Midjourney
DALL-E
Yapay zekâ

Honor Beddard and Douglas Dodds. (2009). Digital Pioneers. London: V&A Publishing. ISBN 978-1-85177-587-3
Timothy Binkley. (1988/89). "The Computer is Not A Medium", Philosophic Exchange. Reprinted in EDB & kunstfag, Rapport Nr. 48, NAVFs EDB-Senter for Humanistisk Forskning. Translated as "L'ordinateur n'est pas un médium", Esthétique des arts médiatiques, Sainte-Foy, Québec: Presses de l'Université du Québec, 1995.
Timothy Binkley. (1997). "The Vitality of Digital Creation" The Journal of Aesthetics and Art Criticism, 55(2), Perspectives on the Arts and Technology, pp. 107–116.
Thomas Dreher: History of Computer Art 27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Art: From Illusion to Immersion (MIT Press/Leonardo Books) by Oliver Grau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charlie Gere (2002). Digital culture. ISBN 978-1-86189-143-3. 
Charlie Gere. (2006). White Heat, Cold Logic: Early British Computer Art 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., co-edited with Paul Brown, Catherine Mason and Nicholas Lambert, MIT Press/Leonardo Books.
Mark Hansen. (2004). New Philosophy for New Media. Cambridge, MA: MIT Press.
Dick Higgins. (1966). Intermedia. Reprinted in Donna De Salvo (ed.), Open Systems Rethinking Art c. 1970, London: Tate Publishing, 2005.
Lieser, Wolf. Digital Art. Langenscheidt: h.f. ullmann. 2009
Lopes, Dominic McIver. (2009). A Philosophy of Computer Art.15 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. London: Routledge
Lev Manovich (7 Mart 2002). The language of new media. The MIT Press. ISBN 978-0-262-63255-3. 
Lev Manovich. (2002, October). Ten Key Texts on Digital Art: 1970-2000. Leonardo - Volume 35, Number 5 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., pp. 567–569.
Frieder Nake. (2009, Spring). The Semiotic Engine: Notes on the History of Algorithmic Images in Europe. Art Journal, pp. 76–89.
Perry M., Margoni T., (2010) From music tracks to Google maps: Who owns computer-generated works? in Computer Law and Security Review, Vol. 26, pp. 621–629, 2010
Edward A. Shanken. (2009). Art and Electronic Media. London: Phaidon.
Grant D. Taylor (2014). When The Machine Made Art: The Troubled History of Computer Art. New York: Bloomsbury.
Rainer Usselmann. (2003). "The Dilemma of Media Art: Cybernetic Serendipity at the ICA London"4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Journal - Volume 36, Number 5, October 2003, pp. 389–396.

Cam sanatı, tamamen veya bir kısmı camdan yapılmış bir çeşit sanat işidir. Anıtsal eserler ve montaj parçalarından, duvar askılarına ve pencerelere, cam takılar ve sofra takımları da dahil olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadır.
Dekoratif ve işlevsel bir ortam olarak cam, Mısır ve Asur'da kapsamlı bir şekilde geliştirilmiştir. MÖ 1. yüzyılda icat edildiği düşünülen cam üfleme, lüks bir pazar için kafes fincan gibi formlarla  olan Roma camında yoğun bir şekilde yer almıştır. Erken Orta Çağ'da İslami cam sanatı en çok gelişmiş sanatlardan biriydi. Daha sonra Avrupa'nın büyük Norman ve Gotik katedrallerinin inşaatçıları, vitray pencereleri önemli bir mimari ve dekoratif unsur olarak kullanarak cam sanatını yeni zirvelere taşımışlardır. Venedik Lagünü'ndeki Murano'dan cam (Venedik camı olarak da bilinir), yüzlerce yıllık arıtma ve geliştirmenin bir sonucudur. Murano hala modern cam sanatının doğum yeri olarak kabul edilmektedir.

Sıcak camın şekillendirilmesinin yanı sıra, son yüzyıllarda şekillendirilmiş parçalar üzerinde kullanılan üç ana geleneksel dekoratif teknik; emaye cam, oymalı cam ve kesme camdır. İlk ikisi çok eskidir, ancak üçüncüsü 1730 civarında bir İngiliz icadıdır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren bir dizi başka teknik de eklenmiştir.
19. yüzyılın dönüşü, eski cam sanatı hareketinin zirvesiydi, fabrika cam üfleyicilerinin yerini mekanik şişe üfleme ve sürekli pencere camı aldı. Tiffany, Lalique, Daum, Gallé, yukarı New York eyaletindeki Corning okulları ve Steuben Glass Works gibi büyük atölyeler cam sanatını yeni seviyelere taşıdı.

En iyi bilinen cam heykeller, Livio Seguso, Karen LaMonte ve Stanislav Libenský ve Jaroslava Brychtová tarafından yaratılan heykelsi veya anıtsal eserlerdir. Bir başka örnek is René Roubíček yönettiği şişirilmiş ve sıcak olarak çalışılmış "Nesne" (1960) adlı eseridir. Bu eser 2005 yılında Corning Cam Müzesi'ndeki "Zorluk Çağında Tasarım" sergisinde sergilenmiştir. 2021'de sanatçı Guillaume Bottazzi, Villa Cavrois'e bitişik Mallet-Stevens bahçesinin uzantısındaki “Domaine des Diamants Blancs” üzerinde üç metre yüksekliğinde bir cam heykel yapmıştır.

Bir 21. yüzyıl cam heykel örneği:

20. yüzyılın başlarında, çoğu cam üretimi fabrikalarda gerçekleşmekteydi. Kendi kişisel tasarımlarını yapan bireysel cam üfleyiciler bile işlerini bu büyük ortak binalarda yapıyordu. "Sanat camı" fikri, genellikle içinde tasarımlar veya nesneler bulunan sanattan yapılmış küçük dekoratif eserlerle gelişiyordu. Stanislav Brychta'nın lamba işi figürleri gibi küçük üretim serilerinde üretilen parçalara genellikle cam sanatı adı veriliyordu. 1970'lere gelindiğinde, daha küçük fırınlar için iyi tasarımlar vardı ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bu, camlarını fabrikaların dışında, genellikle kendi stüdyolarında üfleyen cam üfleyicilerin "stüdyo camı" hareketine yol açtı. Bu hareket dünyanın diğer bölgelerine de yayıldı.

20. yüzyıl stüdyo cam örnekleri:

Clement Greenberg (16 Ocak 1909 - 7 Mayıs 1994), 20. yüzyılın en etkili sanat eleştirmenlerinden olup soyut sanatın yayılmasına katkıda bulunmuştur. Özellikle Jackson Pollock tarafından başlatılan soyut dışavurumculuk (kendi tabiriyle resimsel soyutlama) akımının savunucularından olmasıyla tanınır. Bunun yanında zamanla daha saf olduğuna inandığı geç resimsel soyutlamayı desteklemeye başlamıştır.

Greenberg ilk olarak 1939'da yayınlanan Avant-garde ve Kitsch isimli makalesiyle ün yapmıştır. Bu makalede Greenberg Modernist sanatın tüketim kültürüne karşı bir direnme yolu olduğunu öne sürmüş, kiç terimini popülerleştirmiştir. Modern sanat ona göre içinde bulunup anlamaya çalıştığımız dünyanın koşullarını incelemek için bir araçtı.

Greenberg'in görüşüne göre Modernizm, sürekli değişip gelişen kiç kültürüne karşı gelmek için uyum sağlamak durumundaydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Greenberg avant-garde sanatta artık ABD'nin söz sahibi olduğunu düşünüyordu. Jackson Pollock, Willem de Kooning, Hans Hofmann, Elyssa Rundle gibi sanatçıları destekleyerek modern sanatın resim yüzeyinin düzleştirilmesine doğru gittiğini iddia ediyordu. Tüm bunlar Greenberg'ün 1960'larda ortaya çıkan pop sanatını reddetmesine neden oldu. Greenberg, daha sonraki nesil eleştirmenlerinden Michael Fried ve Rosalind Krauss üzerinde de etkili olmuştur.

Greenberg'ün görüşüne göre sanat tarihindeki tüm akımlar nihai olarak geç resimsel soyutlamaya doğru ilerlemekte idi. Buna göre bu son basamak sanatın arındırılmasıydı. Saf sanat, Greenberg'e göre, konu, sanatçının kişiliği ile bağlantılar, fırça izleri gibi öğelerden arındırlmış olmalıydı. İlüzyonlara yer verilmemeli, tuvalin iki boyutluluğu öne çıkarılmalıydı. Bu özellikleri Greenberg, geç resimsel soyutlamayı, daha önceki dönemde yaygın olan soyut dışavurumculuktan ayırmak için belirtmiştir. Frank Stella bu görüşte sanat yapan ilk örnektir.

Dada, Dadaizm veya Dadacılık, I. Dünya Savaşı yıllarında Avrupa'da başlamış kültürel ve sanatsal bir akımdır. Dada, Dünya Savaşı'nın barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa ve erotizme bir protesto olarak ortaya çıkmıştır. Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dada'nın ana karakteridir.
İlk Dada merkezi İsviçre'nin Zürih kentinde 1916'da kuruldu. Hugo Ball tarafından arkadaşı Emmy Hennings ile birlikte 1917'de de Berlin'de kuruldu. Amerika'da 1915; Fransa'da 1920 yılları civarında yaygınlaştı ve Dadaist faaliyetler 1920'lerin ortalarına kadar sürdü.
Dada isminin nereden geldiği konusunda kesin bilgi olmamakla beraber Fransızcada oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada"nın, bu kişilerin yarattığı edebî akımın ismi olarak seçildiği yönünde bir görüş vardır.
Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır.
Dadacı yazarlar, kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılagelmiş olan estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini, pisliğini, iğrençliğini, berbatlığını, rezilliğini vurguluyorlardı.
Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupault, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes'in yazılarının yer aldığı "De Litterature"dü (dö Literatür). Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı ve Dadaistler sürrealizm akımına yöneldiler.

Dadaizm akımının yaratıcıları akımın ismini koymakta sözlükten yararlanmışlardır. Rastgele bir sayfa açan ve Fransızca çocuk dilinde "tahta at" anlamına gelen bu kelimeyle karşılaşan sanatçılar da akıma Dadaizm, Dadacılık adını vermiştir. Akımları edebiyatımızla karşılaştırıldığında Cumhuriyet Sonrası Edebiyat Döneminde ortaya çıkan 'Garip' topluluğuyla normları tanımamak, tabuları yıkmak gibi benzerlikler göstermektedir.

Neo-Dada
Marcel Duchamp
L.H.O.O.Q.

Dada Manifestosu Hugo Ball (1916) 24 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tristan Tzara'nın Dada Manifestosu (1918) ve Dada Dersi (1922)9 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada Manifestosu Tristan Tzara (1918) 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada Manifestos (1921) 24 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Dada Arşivi.23 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yayınlanmış birçok Dada eserinin taratılmış görsellerini içerir.
Dada Manifestosu 2001
Dada Online 13 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dadaizmin tanımı 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dadaizm Kronolojisi 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada Sanatçıları 24 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dada art.10 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dada'nın karakterlerini gösteren görseller içerir.
Kes & Yapıştır - Fotomontaj Tarihi
Bilgisayar üretimi rastgele metin.5 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dijital sanat veya sayısal sanat, genel anlamda üretilişinde bilgisayarın rol aldığı, fiziksel olmayan nesnelerin üretilmesiyle gerçekleşen sanat biçimine denir. Bu süreçte bilgisayar geleneksel anlamda bir yardımcı araçtan, vazgeçilmez bir ortak yaratıcı konumuna kadar uzanan tayfın herhangi bir yerinde bulunabillir. Sürecinde bilgisayarın sadece alışılageldik kullanımının rol aldığı işler genelde bu sınıflandırmaya alınmazlar. 1990'lardaki dijital devrim sonrası sayıları artan dijital ressamlar ve baskıcılar sanat çevreleri ve müzeleri tarafından fazla kabul görmeseler de internet sanatı ve yazılım sanatı gibi dallar sanat müzelerine girmiştir. Yeni medya sanatı da denmektedir.
Dijital tekniklerin sağladığı imkânların çeşitliliği, sanatçılara bunları araç, ortam veya konu olarak kullanabilme seçimi yaratmıştır. Dijital sanata temelde bu seçimler doğrultusunda bakabiliriz:

Üretimin bütünü veya bir kademesinde dijital teknolojiler kullanımı.

Fotoğraf manipülasyonu, Photoshop ile rötuşlamak,
Video montaj, post-prodüksiyon, video efekt yapmak,
Ses manipülasyonu, DJ dijital miksaj teknikleri,
Dijital baskı, yazıcı, plotter, vb ile yapılan üretimler,
Web tasarımı için üretim teknikleri,
Programlama, programlama dilleri.

Üretilmesinden sunumuna kadar dijital teknolojileri kullanıp olanaklarının irdelenmesi:
Yerleştirme (Enstalasyon)
Dijital Performans
Film, video ve animasyon
Internet ve ağ sanatı
Yazılım sanatı ('Software art')
Sanal gerçeklik (VR), artırılmış gerçeklik (AR) ve genişletilmiş gerçeklik (XR)

En etkili şekilde dijital teknolojiler tarafından ifade edilebileceği düşünülen konuların kullanılması:

Yapay Yaşam
Sanal Gerçeklik
Veritabanları ve veri görsellemesi
Metin ve anlatı ortamları
Oyunlar
Aktivizm ve hacktivism
Elektronik müzik

Dijital sanat eseri, dijital olarak kaydedilmiş bir resim verisi, bir hiper-metin (hypertext), bir veritabanı veya bir program olabilir. Geleneksel sanat eserinin aksine, insan tarafından algılanan biçimiyle sanat objesi aynı şey değildir. Temel biçim, teknik bir ortam yoluyla insan tarafından görülür/duyulur/hissedilir hale getirilir. Bu "yeniden sunum"un biçimi sanat eseriyle değil, onu insana ileten teknik ortamla bağlantılıdır. Bu bakımdan dijital sanat ile gösteri sanatları arasında bir benzerlik vardır; bir tiyatro oyunu için yazılan senaryo ile salonda oynanan oyun arasındaki farklılığa benzer bir durum örnek olarak gösterilebilir.

1960'ların başında, John Whitney matematiksel işlemler kullanarak ilk bilgisayar tarafından üretilen sanatı geliştirdi. 1963'te, Ivan Sutherland Sketchpad olarak bilinen ilk kullanıcı etkileşimli bilgisayar grafik arayüzünü icat etti.

ASCII sanatı
bilgisayar sanatı
bilgisayar müziği
çip sanat
Dijital illüstrasyon
Dijital görüntüleme
Dijital edebiyat
Dijital boyama
Dijital Fotoğrafçılık
Dijital şiir
Dijital heykel
Dijital mimari
Dinamik Boyama
Elektronik müzik
Evrimsel sanat
Fraktal sanat
GIF sanatı
interaktif sanat
internet sanatı
Hareket grafikleri
kripto sanat (NFT)
Müzik görselleştirme
fotomanipülasyon
Piksel sanatı
Render
Siber sanatlar
Sistem sanatı
Tradijital sanat
üretken sanat
üretken müzik
yazılım sanatı

Paul, Christiane (2003): Digital Art: Thames & Hudson Ltd, London
Manovich, Lev. (2001): The Language of New Media. Cambridge: The MIT Press.

Doğu Ortodoks Kilisesi veya Bizans Ortodoks Kilisesi, Bizans ayininin Reform öncesi kiliseleridir. Başlangıçtan itibaren hem katolik hem de havarilerin ardıllığında havariseldirler.
4. ve 8. yüzyıllar arasında toplanmış Ekümenik Konsillerin kanonik olduğunu kabul eden bir Hristiyan mezhebidir. Dünyada yaklaşık 225-300 milyon kişilik cemaati vardır. Bu yönüyle sayı bakımından Roma Katolik Kilisesi ve Protestan Kilisesi'nden sonra üçüncü büyük Hristiyan mezhebidir.
Ortodoks Kilisesi, genellikle Doğu Ortodoks Kilisesi olarak anılır. Kilisenin başı (eşitlerin birincisi) İstanbul'daki İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi Başpiskoposu I. Bartholomeos'dur. Doğu Ortodoks Kilisesi'ni oluşturan başlıca kiliseler İstanbul Patrikhanesi, İskenderiye Patrikhanesi, Antakya Patrikhanesi, Kudüs Patrikhanesi, Rusya Ortodoks Kilisesi, Sırbistan Ortodoks Kilisesi, Rumen Ortodoks Kilisesi, Bulgaristan Ortodoks Kilisesi, Gürcü Ortodoks Kilisesi, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi, Rum Ortodoks Kilisesi, Polonya Ortodoks Kilisesi, Arnavutluk Ortodoks Kilisesi, Çek ve Slovak Ortodoks Kilisesi, Ukrayna Ortodoks Kilisesi, kiliseleridir. Bununla birlikte bazı Asya ve Afrika kiliseleri de Doğu Ortodoks Kilisesi sınıflamasına dahil edilebilirler.

Ortodoks kelimesi Yunanca "orthos" (ορθός) doğru, düzgün ve "doksa" (δόξα, δοξασία) düşünce, inanç sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Genelde iki şekilde kullanılır:

Meşru kilisenin resmi kararlarına uygun öğreti ve düşüncelerin bütünü.
Doğu Hristiyan kiliselerince sürdürülen, Yunan ve Slavların çoğunun benimsediği mezhep.
Katoliklik gibi Ortodoksluk da 4. Ekümenik konsil olan Kalkedon Konsili'nin kararlarını tanıyan bir kilisedir ancak Ortodoks Kilisesi sadece ilk 7 konsili tanımış bundan sonra yapılanları geçersiz saymıştır.

İsa'da hem insani hem de tanrısal özellikler bulunmaktadır. Bu özellikler Meryem İsa'yı doğurmadan önce de bulunmaktaydı. İsa Tanrı olarak baba ile aynı özden, insan olarak da günahlar hariç insanlarla aynı özdendir. Dolayısıyla Meryem sadece insan olan İsa'nın değil, Tanrı olan İsa'nın da anasıdır ve ona Tanrı Doğuran anlamına gelen Theotokos denilmelidir.
Bu farklı doğalar birleşmeden sonra hiçbir şekilde değişime uğramayıp kendi özelliklerini muhafaza etmişlerdir.
Çarmıhta acı çeken İsa'nın sadece insani doğasıdır. Dolayısıyla bu acı Tanrısal Doğa'ya dokunmamıştır.
Aslında Diofizit görüşe yakın olan bu karara itiraz eden Monofizit piskoposlar kendi bağımsız kiliselerini kurmuşlardır.

Ortodoks Kilisesi, her ülkede ayrı örgütlenmiştir. Her bağımsız Ortodoks kilisenin bir başpiskoposu ve ona bağlı piskoposları bulunur. Başpiskopos kendi piskoposlarını seçer ve piskoposlarından oluşturduğu meclis (Sen Sinod) ile şehirlerin veya bölgelerin başında bulunan piskopos ya da metropolitleri vasıtasıyla tüm ülkedeki kiliselerin dinî reisi olur.
Patrik, Katolik Kilisesi'ndeki gibi devlet başkanı statüsünde değildir. Kendisi de bir başpiskopos olup sadece saygınlık bakımından diğerlerinden üst seviyededir ve diğer başpiskoposların yönetim bölgelerine müdahale yetkisi yoktur.
Ortodokslukta Patriklerin ya da piskoposların yanılmazlık özellikleri yoktur.

Katolik Kilisesi ile Kutsal Ruh'un kaynağıyla ilgili bir tartışma sonucu görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ortodoks mezhebine göre Kutsal Ruh, Baba'dan çıkmışken Katolik mezhebine göre Baba ile Oğul'dan çıkmıştır.
Bu ayrım sonucu Roma Kilisesi 1054 yılında Ayasofya'ya gönderdiği bir belge ile Ortodoksluk'la tamamen ayrı düştü ve iki kilise karşılıklı birbirlerini aforoz etti.
1204 yılında 4. Haçlı seferleri sırasında Haçlı ordusunun Konstantinopolis'i (İstanbul'u) yağmalayıp, Ortodoks kiliselerini basıp, Ortodoks rahiplerini öldürmesi üzerine nefret daha da artmıştır.
1964 yılında dönemin Papa'sı VI. Paul ile Ekümenik Patrik I. Athenagoras karşılıklı olarak aforozları kaldırmışlardır.

Patrik ruhani başkandır, yanılabilir.
Kutsal Ruh sadece Baba'dan çıkmıştır.
İsa hem insan hem tanrı tabiatına sahiptir.
Meryem ve aziz ikonalarına saygı gösterilir.
Komünyon (Kudas) ayininde ekmek mayalı olmalıdır ve şarap sulandırılmalıdır.
7 sakrament vardır.
Patrik, başpiskopos, piskopos ve keşişler dışındaki papazlar evli olabilir ve diyakozlar evlenebilir.
Sadece ilk 7 konsilin kararları kabul edilmelidir.

İstanbul Ekümenik Patrikhanesi
Finlandiya Ortodoks Kilisesi
Özerk Estonya Apostolik Ortodoks Kilisesi
Özerk Girit Kilisesi
Özerk Athos Dağı Manastır Topluluğu
Batnaz Piskoposluğu
Thyateira ve Büyük Britanya Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
İtalya ve Malta Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
Amerika Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
Avustralya Rum Ortodoks Başpiskoposluğu
Kore Metropolitliği
Filipinler Piskoposluğu
Batı Avrupa'daki Rus Ortodoks Eksarhlığı
İskenderiye Rum Ortodoks Patrikhanesi
Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi
Kuzey Amerika Antakya Ortodoks Hristiyan Başpiskoposluğu
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi
Özerk Sina Kilisesi
Rus Ortodoks Kilisesi
Japon Ortodoks Kilisesi
Çin Ortodoks Kilisesi
Letonya Ortodoks Kilisesi
Estonya Ortodoks Kilisesi (Moskova Patrikliği)
Rusya Dışındaki Rus Ortodoks Kilisesi
Sırp Ortodoks Kilisesi
Ohri Ortodoks Başpiskoposluğu
Rumen Ortodoks Kilisesi
Besarabya Metropolitliği
Bulgar Ortodoks Kilisesi
Gürcü Ortodoks Kilisesi
Kıbrıs Ortodoks Kilisesi
Yunan Ortodoks Kilisesi
Polonya Ortodoks Kilisesi
Arnavut Ortodoks Kilisesi
Ukrayna Ortodoks Kilisesi
Amerika Ortodoks Kilisesi
Çek ve Slovak Ortodoks Kilisesi
Estonya Apostolik Ortodoks Kilisesi

Yunanistan Orijinal Ortodoks Hristiyanlar Kilisesi
Yunanistan Ortodoks Kilisesi (Kutsal Sinod Direnişi)
Eski Takvim Rumen Ortodoks Kilisesi
Eski Takvim Bulgar Ortodoks Kilisesi
Amerika'da Rus Ortodoks Kilisesi
Rus Ortodoks Eski-Rite Kilisesi
Lipova Ortodoks Eski-Rite Kilisesi
Pomoren Eski Ortodoks Kilisesi
Abhazya Ortodoks Kilisesi
Özerk İskenderiye Doğu Pan Ortodoks Kilisesi
Belarus Otosefal Ortodoks Kilisesi
Bulgar Alternatif Sinod
Kuzey Amerika'daki Kutsal Ortodoks Kilisesi
Makedon Ortodoks Kilisesi
Karadağ Ortodoks Kilisesi
İtalya'daki Ortodoks Kilisesi
Rus Gerçek Ortodoks Kilisesi
Türk Ortodoks Patrikhanesi
Ukrayna Ortodoks Kilisesi (Kiev Patrikhanesi)
Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi
Kutsal Ukrayna Otosefal Ortodoks Kilisesi

Orthochristian.com 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rus Ortodoks Kilisesi 8 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rumen Ortodoks Kilisesi 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Drone sanatı veya drone ışık gösterisi, birden fazla insansız hava aracının (drone), genellikle dört pervaneli robot helikopterle, ışık fikstürleri takılı olarak koordineli bir şekilde uçması ile yapılmaktadır. Genellikle birden fazla LED ile donatılmıştır ve bu gösteriler geceleri yapılmaktadır. İlk drone gösterisi 2012 yılında Linz/Avusturya'da Ars Electronica Futurelab'ın SPAXELS'i ("uzay elemanları "nın kısaltması) ilk kez tanıttığı yerde sunulmuştur. Dronların akın veya sürü davranışını kullanabileceği gösteriler eğlence amaçlı olabilmektedir. İnsansız hava araçları da görüntü üretmek üzere koordine edilebilir. Gelişmekte olan bu teknoloji kullanılarak, reklam amaçlı görüntüler de kullanılmaya başlanmıştır.
Intel, ışık gösterilerinde kullanılmak üzere bir tür drone olan Shooting Star'ı üretmiştir. Bunlar 2018 Kış Olimpiyatları'nda, 2017'deki Super Bowl LI devre arası şovunda ve 2018'deki ABD Bağımsızlık günü 4 Temmuz kutlamalarında kullanılmıştır.
Drone ışık gösterilerinin havai fişek gösterilerinden farkı, drone'ların yeniden kullanılabilir olması ve hava ve gürültü kirliliği yaratmamasıdır. Ancak, drone gösterileri yağmur veya şiddetli rüzgar sırasında gerçekleştirilemez. 2020'lerde Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bazı şehirler, yangın riskini, hava kirliliğini ve köpeklerin ve Travma sonrası stres bozukluğuna sahip kişilerin rahatsızlığını azaltmak için Bağımsızlık Günü atılan havai fişek gösterilerini drone veya lazer ışık gösterileriyle değiştirmiştir. Güvenlikle ilgili endişeler, 2023 FIFA Kadınlar Dünya Kupası'ndaki bir maçtan önce, gösteri yapan 500 drone'dan 350'sinin bir arıza nedeniyle suya düşmesi gibi, halka açık drone ışık gösterilerinin arızalanmasına tepki olarak da ortaya çıkmıştır.

Havadan reklam
Lazer aydınlatma ekranı
Işık sanatı

Duvar resmi, çoğunlukla bina cephelerine ve iç mekanlara mekân veya bina sahibinin izni ile çizilen, büyük boyutlu resimlerdir. Fresk, mozaik, grafiti ve maruflaj gibi tekniklerle yapılır.
Geçmişi mağara resimlerine kadar dayandırılsa da esas oluşumu ve gelişimi, insanların yerleşik yaşama geçmesi ve duvarın mimari bir unsur olarak var oluşuyla başlar. Antik Çağ ve Orta Çağ'da daha çok elitler ve dini figürler tarafından siyasi propaganda, toplumu eğitime gibi amaçlarla yapılırdı. 19. yüzyıldan itibaren, duvar resimleri halkın politik mesajlarını ve toplumsal taleplerini görsel olarak ifade etme, devrimci düşünceleri yayma aracı olarak işlev gördü. Günümüzde bir sokak sanatı olarak  sokaklara renk ve güzellik katarak kamusal alanları dönüştürmek, tarihî bir olayı anmak veya kaydetmek, halka politik veya sosyal bir mesaj vermek gibi amaçlarla icra edilmektedir.

"Duvar resmi" ifadesinin yanı sıra,  İngilizce karşılığı olan "mural" sözcüğü Türkçe'de bu sanatı ifade etmek için aynı anlamda bir kelime olarak kullanılır ve  duvar resmi yapanlar kendilerine "muralist" demektedir. Duvar resmi festivalleri "mural festivali" olarak adlandırılmaktadır.

Duvar resmi, insanların yerleşik yaşama geçmesi, korunma ve barınma maksadıyla dört duvar ve çatının ortaya çıkmasıyla birlikte başlamıştır. Hitit, Antik Yunan, Eski Mısır, Roma gibi medeniyetlerinin sanatında anıt, tapınak, mezar gibi mimari mekânlarda duvar resmi ve diğer sanatsal disiplinler birlikte bütünsel bir biçimde gelişti. Antik Roma'da büyük kamu binalarının duvarları kralların ve devlet yetkililerinin başarılarını ifade eden görsellerle süslendi. Hindistan'da da  zengin bir duvar resimleri geleneği oluştu.
Batı Roma İmaparatorluğu çöktükten sonra duvar resmi sanatı Avrupa'da bir süre kayboldu ancak Doğu Roma İmparatorluğu'nda varlığını sürdürdü. Bizans sanatının en iyi duvar resimleri Ayasofya, Ravenna Katedrali, San Marco Katedrali gibi ibadet yapılarında mozaik sanatı ile meydana getirilidi. Orta Çağ boyunda duvar resimleri genellikle ibadet mekânlarında dini ve toplumsal mesajları yansıtmak için yapıldı. 

14. yüzyılda Rusya'dan gelen ressamlar Kiev'n kiliselerini İncil'den sahnelerin yanı sıra yerel azizlerin ve tarihi şahsiyetlerin hayatlarını tasvir eden canlı fresklerle bezedi. Batı Avrupa'da ise Rönesans'ın doğuşu ile birlikte yeniden binalar duvar resimleri ile bezendi. 18. yüzyılda  Osmanlı Devleti'nde Avrupa'daki Barok ve Rokoko üsluplarından etkilenerek hem başkentte, hem de Anadolu ve Rumeli'de manzara, natürmort ve figürlü kompozisyonların resmedildiği bir duvar resmi geleneği meydana geldi.
Avrupa'da  Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimi ile birlikte sanatlar birbirinden ayrı disiplinler olarak gelişti. Duvar resmi, diğer sanatsal öğelerle birlikte değil, sonradan mekâna eklenen bir sanatsal uygulama haline geldi. Gustav Klimt, Marc Chagall, Rene Magritte, Andre Masson, Roy Lichtenstein gibi pek çok sanatçı özel alanlar için duvar resmi üretti.

Duvar resimleri çeşitli sosyalist hareketlerin ve işçi sendikalarının etkisiye Avrupa şehirlerinde sosyal adalet ve eşitlik taleplerini görsel olarak ifade eden önemli bir araca dönüştü ve küresel bir feneomen haline geldi.  Kamusal alanda duvar resmi uygulamaları, 20. yüzyıl başındaki Meksika'daki duvar resmi hareketinden etkilendi. Meksika Devrimi'nin liderleri, duvar resmi yapmaları için genç sanatçıları destekledi; böylece birçok kamu binasının iç ve dış duvarlarına gerek Meksika tarihinden gerekse devrim sürecinden sahneler boyandı. Genç sanatçıları ressam Diego Rivera, José Clemente Orozco ve David A. Siqueros yönlendirdi. Rivera, 1930'lu yıllarda ABD'de duvar resminin öncülüğünü yaptı. Gerek ABD'deki ve Avrupa'daki toplumsal temelli duvar resmi hareketleri, gerekse SSCB ve Çin'de devlet desteğiyle gerçekleştirilen propaganda niteliğindeki anıtsal çalışmalar bu kaynaktan beslendi.
1960'lardaki öğrenci ve işçi hareketlerinin etkisiyle birçok şehrin duvarlarında politik ve sosyal mesajlar içeren eserler arttı. Latin Amerika'da, özellikle  Arjantin ve Şili'de, duvar resimleri ve grafitiler, askerî diktatörlüklere muhalefet ve direnişin sembolleri haline geldi. Soğuk Savaş döneminde Berlin Duvarı üzerindeki graffiti ve duvar resimleri, bir protesto ve kültürel ifade aracı olarak işlev gördü.

ABD'de 1960'ların ortalarından itibaren, duvar sanatçılarının haklarını koruma, çalışmaları için fon bulma ve  onlara iş alanı sağlamak için çalışma grupları oluşturuldu. ABD'deki duvar resmi hareketinin etkisi Avrupa'ya da sıçradı ve duvar resmi çalışma grupları oluştu. Almanya'nın  Berlin, Bremen,  Münih gibi şehirlerinde, İsveç'in Stockholm metrosunda pek çok duvar resmi boyandı.
Günümüzde duvar resmi uygulamaları, bir 'sokak sanatı' olarak gerçekleştirilmektedir. Eskiz hazırlamanına yerini hızla oluşturulabilen dijital tasarımlar; fırçanın yerini sprey boya ve ruloların kullanımı, yüzeye doğrudan fotokopiler ve dijital çıktıların yapıştırılması, stencil (şablon) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Çevre bilinci, sosyal sorunlar gibi konularda mesajlar vermede duvar resimleri kullanılmaktadır. Sosyal medya platformları siyasi duvar resimlerinin fotoğraflarını ve videolarını paylaşılarak sanatçıların ve toplumsal hareketlerin görünürlüğünü artırmada etkili olmuştur.

Duvar resmi ve grafiti birbirinden etkilenmiş ve iç içe geçmiş sokak sanatı türleridir. Benzer tekniklerle yapılırlar, hangi çalışmanın grafiti hangisinin duvar resmi olduğunu söylemek kolay değildir.  Duvar resimleri mekân sahibinin izni ile yapılır ve genellikle büyük yüzeyleri kapar. Grafiti ise izinsiz yapılır. Resmin boyutu küçüldükçe izinli olarak yapılmış olma olasılığı düşüktür. Grafitilerin kimisi anonimdir, özgün değildir ve aralarında bir sanat değeri taşımayanlar da vardır. Grafitilerde sıklıkla politik mesajlar verilir. Duvar resminde ise politik mesajlar yerine evrensel mesajlar tercih edilmektedir.

Dini sanat, dini ideolojilerin ve insanlarla olan ilişkilerinin görsel temsilidir. Kutsal sanat, amacının ibadet ve dini uygulamalar olması anlamında doğrudan dini sanatla ilgilidir. Bir dizi tanıma göre dinden ilham alan ancak geleneksel olarak kutsal kabul edilmeyen sanat eserleri, dini sanat şemsiyesi altındadır ancak kutsal sanat değildir.
Çeşitli dinlerin sanatı için genelde kullanılan diğer terimler; genellikle bir ibadet yerindeki ana görüntü için kült imgesi, daha genel anlamda ikon (Doğu Ortodoks imgeleriyle sınırlı değil) ve genellikle bir ibadethane için daha küçük bir resim anlamına gelen ve özel dua veya ibadet için kullanılan  "adanmışlık imgesi"dir. Görüntüler yalnızca bir veya daha fazla figürü gösteren "ikonik görüntüler" ve kutsal figürleri içeren bir bölüm veya hikâyeden anları gösteren "anlatı görüntüleri" olarak ayrılabilir.
Resimlerin kullanımı birçok dinde tartışmalı olmuştur. Bu tür bir karşıtlık için kullanılan terim olan ikonoklazm, aynı dinden insanlar tarafından görüntülerin kasıtlı olarak yok edilmesidir.

Dini resim
Spiritüalist sanat

Evans, Helen C.; Wixom, William D. (1997). The glory of Byzantium: art and culture of the Middle Byzantine era, A.D. 843–1261. New York: The Metropolitan Museum of Art. ISBN 978-0-8109-6507-2.  
Hein, David. “Christianity and the Arts.” The Living Church, May 4, 2014, 8–11.
The Vatican: spirit and art of Christian Rome. New York: The Metropolitan Museum of Art. 1982. ISBN 978-0-87099-348-0. 
Morgan, David (1998). Visual Piety: A History and Theory of Popular Religious Images. 29 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Berkeley, CA: University of California Press.
Sauchelli, Andrea (2016). The Will to Make‐Believe: Religious Fictionalism, Religious Beliefs, and the Value of Art. Philosophy and Phenomenological Research, 93, 3. 29 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charlene Spretnak, The Spiritual Dynamic in Modern Art : Art History Reconsidered, 1800 to the Present.
Veith, Gene Edward, junior. The Gift of Art: the Place of the Arts in Scripture. Downers Grove, Ill.: Inter-Varsity Press, 1983. 130 p. 978-0-87784-813-4ISBN 978-0-87784-813-4

Dünya Sanat Günü, her yıl Nisan ayının 15. günü kutlanan, sanat etkinlikleri düzenlenip cadde ve sokakların sanat eserleri ile süslendiği bir gün olarak kabul edilir. 2012 yılı itibarıyla kutlanmaya başlanmıştır.

Türk sanatçı ve Ulusal Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Başkanı Bedri Baykam, International Associations of Art (IAA), (Türkçe:Uluslararası Sanat Derneği)'ın 2011 yılında Meksika'da yapılan genel kuruluna Türkiye temsilcisi olarak katılmıştır. Baykam, toplantıda Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önerdi. Bu öneri çoğunluk oyu alarak, her yıl 15 Nisan tarihinde World Art Day (WAD) olarak kutlanılması kararı alındı.
Kısaca Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan 2011 yılından itibaren Dünya Sanat Günü olarak kutlanır.

Kutlamaların ilki 15 Nisan 2012 tarihinde İstanbul Abdi İpekçi caddesinde kurulan sahnede yapıldı. Ayrıca Maçka Demokrasi Parkı'nda bulunan UPSD Sanat Galerisi'nde gerçekleşen Dünya Sanat Günü Sergisi'nin ardından Bring your own Bottle (Kendi Şişeni Getir) partisi düzenlenmiştir. Türkiye'nin çeşitli illerinde ise bazı sanatsal etkinliklerle kutlanmıştır. İzmir'de Sokak tiyatrosu, dans - müzik, Resim - Fotoğraf - Heykel - Seramik, Sinema, Müzik, Bildiri, Söyleşi, Edebiyat ve Tiyatro sanat dallarında kutlamalar ve gösteriler yapılmıştır.

Resmî site
Resmî site
Resmî site
UPSD 2012 Etkinlik İlanı

El sanatları, kişinin kendi elleriyle üretimde bulunduğu hobi ve faaliyetleri kapsayan bir sanat dalıdır. Bu üretim zevk ya da ticari amaçlı olabilir. Bazı el sanatları halk sanatı olarak yüzyıllardan beri geçerli olan geleneklere dayanmaktadır. El sanatlarında plastik, cam, metal, ahşap, kağıt, karton, tekstil, seramik, çömlek, porselen, lif, taş gibi malzemeler kullanılır.
El sanatları insanoğlu var olduğundan beri tabiat şartlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, giyinmek ve korunmak amacı ile ilk örneklerini vermiştir. Daha sonra gelişerek çevre şartlarına göre değişimler gösteren el sanatları, ortaya çıktığı toplumun duygularını, sanatsal beğenilerini ve kültürel özelliklerini yansıtır hale gelerek "geleneksel" vasfı kazanmıştır.

El sanatları stüdyosu
El sanatları üretimi
Arts and Crafts akımı
El işi
Zanaat
Sanatkar
Atölye
Dekoratif sanat
Kazaziye
Telkârî
Kakmacılık
Ebru Sanatı

Elektronik Sanat  elektronik ortam kullanılarak yapılan sanat biçimidir. Teknoloji'iden yaralandığı için sürekli farklı  ve daha kaliteli ürünler ortaya çıkarma olanağı vardır. İlişkili olduğu konular information art, new media art, video art, dijital sanat, interaktif sanat, internet sanatı ve electronik müziktir. Kavramsal sanat ve sistem sanatı'ndan gelişerek büyüdüğü kabul edilmektedir.

Elektronik Sanat büyük ölçüde bilgisayar sanatı ve dijital sanat ile aynı anlamda kullanılır. Son iki terim, özellikle computer-generated art bilgisayar ortamında yaratılan görsel sanat ürünleri için kullanılır. Fakat elektronik sanat daha geniş bir anlamı çağrıştırır, müzik, dans, mimari and performans. gibi alanlarda herhangi bir elektronik parça kullanıldığında ortaya çıkan ürün elektronik sanatın bir ürünü olur. disiplinlerarası bir sanat dalı olduğu için, sanatçılar ürünlerini ortaya koyarken bilim adamlarıyla ve mühendislerle birlikte çalışırlar. Deneysel yeni medya sanatı alanında sanat tarihçisi, Edward A. Shanken günümüzün ve geçmişin deneysel sanatını sanatın, bilim ve teknoloji ile birleşmesi çerçevesinde belgelendirmektedir, önemli tarihçiler Frank Popper ve Dominique Moulon, Fransa.
Elektronik sanat çoğu zaman interaktiftir.  Sanatçılar İnternet, bilgisayar ağlarıs, robotik, giyilebilir teknoloji, dijital resim, kablosuz ağ teknolojisi ve üç boyutlu görsel gerçeklik teknolojisi gibi aletlerden faydalanırlar. Bazı elektronik sanat eserlerinin kullandığı kanalların artık insanlar tarafından kullanılmaması bu sanat eserlerin varlığını ciddi şekilde tehlikeye atar. Tehlike altında olan sanat eserlerinin korunmasını ve belgelenmesini geliştirmek için araştırma projeleri günümüzde büyük bir hızla yapılmaktadır. (bakınız DOCAM - Documentation and Conservation of the Media Arts Heritage).

International Symposium for Electronic Art (ISEA), 1988'den beri her yıl uluslararası olarak organize edilir;
Ars Electronica Symposium, 1979'dan beri her yıl  Ars Electronica tarafından Linz, Avusturya 'da organize edilir;
Dutch Electronic Art Festival (DEAF), 1994'ten beri her yıl V2 Institute for the Unstable Media tarafından Rotterdam, Hollanda'da organize edilir.
Electronic Language International Festival (FILE) 2000'den beri her yıl  São Paulo, Brezilya'da organize edilir.
Prix Ars Electronica elektronik sanat dalında değişik kategorilerde her yıl verilen en büyük ödüldür.

Elektronik Sanat alanında çalışan önde gelen sanatçılar:

Laurie Anderson
Roy Ascott
Maurice Benayoun
Mez Breeze
Maurizio Bolognini
Angie Bonino
Miguel Chevalier
Douglas Cooper
Heiko Daxl
Elizabeth Diller
David Em
Ken Feingold
Ingeborg Fülepp
Peter Gabriel
Pietro Grossi
Genco Gulan
Perry Hoberman
Jodi (art collective)
Eduardo Kac
Knowbotic Research
Liu Dao
George Legrady
Rafael Lozano-Hemmer
Chico MacMurtrie
Sergio Maltagliati
Jennifer & Kevin McCoy
Yucef Merhi
Joseph Nechvatal
Yves Netzhammer
Graham Nicholls
Melinda Rackham
Martin Rev
Ken Rinaldo
David Rokeby
Stefan Roloff
Don Ritter
Lillian Schwartz
Ricardo Scofidio
Michael Snow
Stelarc
Survival Research Laboratories
Gianni Toti
Norman White

Sibernetik Sanat
Algoritma Sanatı
Bilgisayar Sanatı
Dijital Resim
Dijital şiir
Dijital sanat
Tradigital art
Evrimsel Sanat
Fraktal Sanat
Generative art
Image development
İnteraktif Sanat
Yeni Medya Sanatı
İntermedya
Multimedya
Music visualization
System Sanatı
Bilgisayar
Bilgisayar Grafikleri
Demoscene
Bilgisayar Müzikleri
Dijital Gösterim
EVA Conferences (Electronic Visualisation and the Arts)
Artmedia

Sarah J. Rogers (ed), Body Mécanique: Artistic Explorations of Digital Realms, Columbus, Ohio, Wexner Center for the Arts, The Ohio State University, 1998
Christine Buci-Glucksmann, "L’art à l’époque virtuel", in Frontières esthétiques de l'art, Arts 8, Paris: L'Harmattan, 2004
Frank Popper, Art of the Electronic Age, Thames & Hudson, 1997
Joline Blais and Jon Ippolito, At the Edge of Art 17 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Thames & Hudson Ltd, 2006
Oliver Grau (2003). Virtual Art: From Illusion to Immersion (Leonardo Book Series). Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Books. ISBN 0-262-07241-6.
Oliver Grau (Ed.): Media Art Histories, MIT Press/Leonardo Books, 2007.
Christiane Paul, Digital Art, Thames & Hudson Ltd
Donald Kuspit "Del Atre Analogico al Arte Digital" in Arte Digital Y Videoarte, Kuspit, D. ed., Consorcio del Circulo de Bellas Artes, Madrid, pp. 33–34 & 3 color images
Lopes, Dominic McIver. (2009). A Philosophy of Computer Art. 15 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. London: Routledge
Robert C. Morgan Digital Hybrids, art press volume #255
Frank Popper, From Technological to Virtual Art 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., MIT Press/Leonardo Books, 2007
Alan Liu The Laws of Cool, Chicago Press, pp. 331–336 & 485-486
Bruce Wands Art of the Digital Age, London: Thames & Hudson
Donald Kuspit The Matrix of Sensations 13 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  VI: Digital Artists and the New Creative Renaissance
Frank Popper, Origins and Development of Kinetic Art, Studio Vista and New York Graphic Society, 1968
Frank Popper, Die Kinetische Kunst-Licht und Bewegung, Umweltkunst und Aktion, Dumont Schauberg, 1975
Frank Popper, Le Déclin de l'objet, Le Chêne, 1975
Lev Manovich (2001). [Leonardo Books, The Language of New Media] Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Books. ISBN 0-262-63255-1
Dick Higgins, ‘Intermedia’ (1966), reprinted in Donna De Salvo (ed.), Open Systems Rethinking Art c. 1970, London: Tate Publishing, 2005
Nicolas Bourriaud, (1997) Relational Aesthetics, Dijon: Les Presses du Réel, 2002, orig. 1997
Rainer Usselmann, (2003)"The Dilemma of Media Art: Cybernetic Serendipity at the ICA London" 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge, Massachusetts: The MIT Press/Leonardo Journal - Volume 36, Number 5, October 2003, pp. 389–396
Charlie Gere, (2002) Digital Culture, Reaktion  ISBN 978-1-86189-143-3
Lev Manovich, Ten Key Texts on Digital Art: 1970-2000 Leonardo - Volume 35, Number 5, October 2002 25 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., pp. 567–569
Charlie Gere, (2006) White Heat, Cold Logic: Early British Computer Art 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., co-edited with Paul Brown, Catherine Mason and Nicholas Lambert, MIT Press/Leonardo Books
Mark Hansen, (2004) New Philosophy for New Media (Cambridge, MA: MIT Press
Frank Popper, Art—Action and Participation, New York University Press, 1975
Frank Popper, Origins and Development of Kinetic Art, New York Graphic Society/Studio Vista, 1968
Frank Popper, Réflexions sur l'exil, l'art et l'Europe : Entretiens avec Aline Dallier, Klincksieck 1998
Yucef Merhi, Artists' Fellowship - 2009 Digital/Electronic Arts, New York Foundation for the Arts, 2009
Margot Lovejoy Digital Currents: Art in the Electronic Age Routledge 2004
Frank Popper Ecrire sur l'art : De l'art optique a l'art virtuel, L'Harmattan 2007
Fred Forest Art et Internet, Editions Cercle D'Art / Imaginaire Mode d'Emploi
Edward A. Shanken Selected Writings on Art and Technology https://web.archive.org/web/20110811210325/http://artexetra.com/
Edward A. Shanken Art and Electronic Media. London: Phaidon, 2009. ISBN 978-0-7148-4782-5

Stephen Wilson: extensive list of "information arts" links 29 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
newArteest 18 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., list of prominent digital artists
New Media Art book (wiki edition)10 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Enformasyon Sanatı ('data sanatı' ya da 'enformatizm' ) elektronik sanatı'ndan yeni gelişen bilgisayar bilimi, bilişim teknolojisi ve ayrıca klasik sanat dalları performans sanatı, görsel sanat, yeni medya sanatı, kavramsal sanat gibi alanları sentezleyen bir sanat dalıdır. Enformasyon Sanatı, genellikle büyük çapta bilgi işleyerek sanatsal içerik üreten bilgisayarlarla etkileşim halindedir.

Enformatizm'in, Kynaston McShine tarafından 1970 yılında Museum of Modern Art'ta düzenlenen Enformasyon adlı sergi ile başladığı kabul edilir. O dönemde Birleşik Devletler'de yükselen bir eğilim olan kavramsal sanat ile eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.

Enformasyon sanatı bilgi havuzu fotoğraflar, nüfus sayımı, mikro ödeme, kişisel profil ve ifadeler, video kayıtları, arama motoru sonuçları, dijital resimcilik, şebeke sinyalleri ve düzyazılar tarafından oluşturulur.

Alan Liu (2004). "The Laws of Cool: Knowledge Work and the Culture of Information", University of Chicago Press
Kenneth R. Allan, "Understanding Information," in Michael Corris (ed.), Conceptual Art, Theory, Myth, and Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 2004), 144-68.
Roy Ascott (2003). Telematic Embrace. (Edward A. Shanken, ed.) Berkeley: University of California Press. ISBN 0-520-21803-5
Barreto, Ricardo and Perissinotto, Paula  “the_culture_of_immanence”, in Internet Art. Ricardo Barreto e Paula Perissinotto (orgs.). São Paulo, IMESP, 2002. ISBN 85-7060-038-0.
Jack Burnham, (1970) Beyond Modern Sculpture: The Effects of Science and Technology on the Sculpture of this Century (New York: George Braziller Inc.
Bullivant, Lucy (2007). 4dsocial: Interactive Design Environments (Architectural Design). London: John Wiley & Sons. ISBN 978-0-470-31911-6
Bullivant, Lucy (2006). Responsive Environments: architecture, art and design (V&A Contemporary). London:Victoria and Albert Museum. ISBN 1-85177-481-5
Bullivant, Lucy (2005). 4dspace: Interactive Architecture (Architectural Design). London: John Wiley & Sons. ISBN 0-470-09092-8
Oliver Grau, Virtual Art, from Illusion to Immersion21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., MIT Press/Leonardo Books, 2004, pp. 237–240, ISBN 0-262-57223-0
Paul, Christiane (2003). Digital Art (World of Art series). London: Thames & Hudson. ISBN 0-500-20367-9
Peter Weibel and Shaw, Jeffrey, Future Cinema, MIT Press 2003, pp. 472,572-581, ISBN 0-262-69286-4
Wilson, Steve Information Arts: Intersections of Art, Science and Technology Information Arts: Intersections of Art, Science, and Technology21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISBN 0-262-23209-X
Kynaston McShine, "INFORMATION", New York, Museum of Modern Art., 1970, First Edition. ISBN LC 71-100683
Jack Burnham, ‘Systems Esthetics,’ Artforum (September, 1968); reprinted in Donna de Salvo (ed.), Open Systems: Rethinking Art C. 1970 (London: Tate Publishing, 2005)
Edward A. Shanken, ‘Art in the Information Age: Technology and Conceptual Art,’ in Michael Corris (ed.), Conceptual Art: Theory, Myth and Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 2004).
Marga Bijvoet, (1997) Art as Inquiry: Toward New Collaborations Between Art & Science, Oxford: Peter Lang
Frank Popper (1993) Art of the Electronic Age, Thames and Hudson Ltd., London, and Harry N. Abrams Inc, New York, ISBN 0-8109-1928-1
Pavilion: Experiments in Art and Technology. Klüver, Billy, J. Martin, B. Rose (eds). New York: E. P. Dutton, 1972
Dick Higgins, ‘Intermedia’ (1966), reprinted in Donna De Salvo (ed.), Open Systems Rethinking Art c. 1970 (London: Tate Publishing, 2005)
Nicolas Bourriaud, Relational Aesthetics (Dijon: Les Presses du Réel, 2002, orig. 1997)
Charlie Gere Digital Culture (Reaktion, 2002) ISBN 978-1-86189-143-3

Intersections of Art, Technology, Science and Culture- Links 1 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Danish Artnode Foundation-Links
(FILE) 18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Electronic Language International Festival.
Leonardo/The International Society for the Arts, Sciences and Technology 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erotik sanat, görsel sanatların geniş bir alanıdır. Genellikle insan çıplaklığını tasvir eden ve cinsel uyarılmayı amaçlayan herhangi bir sanat eserleridir. Bu, çoğu zaman sanatsal özgürlük olarak kabul ediliyor. Çizimler, gravürler, filmler, resimler, fotoğraflar ve heykeller de dahil olmak üzere tüm görsel çalışmalar içeriyor. Bilinen en eski sanat eserlerinden bazıları, tarih boyunca farklı toplumlarda tekrarlanan erotik temaları içerir. Bununla birlikte, bunlar "pornografik", "ahlaksızlık" veya "müstehcenlik" olarak kabul edildiğinde, birçok toplumlarda bunların yaratılmasını, dağıtılmasını ve bulundurulmasını kısıtlayan yasalar da yaygın olarak tabu olarak kabul edilmiştir. 

Erotik sanatın günümüze ulaşan en eski örneklerinden bazıları Paleolitik mağara resimleri ve oymalarıdır, ancak tarih boyunca birçok kültür erotik sanat yaratmıştır. Antik erotik sanatın bir örneği, antik Mısır'daki Ramesside dönemine (MÖ 1292-1075) tarihlenen bir parşömen olan Turin Erotik Papirüsü'dür. Parşömen, kadın ve erkekleri çeşitli cinsel pozisyonlarda tasvir eden on iki parçadan oluşmaktadır. Çizimlerdeki erkekler çekici olmayan ve abartılı derecede büyük cinsel organlara sahip olarak tasvir edilirken, kadınlar gençtir ve aşk tanrıçası Hathor ile ilişkili nesnelerle gösterilir.
Antik erotik sanatın diğer örnekleri arasında Sümer ve Orta Asur kurşun adak figürinleri yer almaktadır; bu figürinlerde sırasıyla misyoner pozisyonunda frontal seks ve bir sunağın üzerinde duran bir kadın ile bir erkeğin cinsel ilişkisi tasvir edilmiştir. Antik Mezopotamya'da eserlerde açık heteroseksüel seks tasvir edilmiş, Antik Yunan'da ise seramiklerde erotik temalar sıklıkla resmedilmiştir. Antik Roma'da, Pompeii'deki binaların duvarlarında cinsel içerikli resimler bulunmuş ve Peru'nun Moche halkı çanak çömleklerinde açık seks sahneleri çizmiştir.

Doğu kültürlerinde, 13. yüzyıldan fotoğrafın icat edildiği 19. yüzyılın sonlarına kadar gelişen Japonya'nın shunga geleneği gibi uzun bir erotik sanat geleneği vardır. Hindistan'da, insan cinsel davranışı üzerine bir inceleme olan Kama Sutra, çeşitli cinsel pozisyonların illüstrasyonlarını içerir.Avrupa'da aristokrasinin eğlenmesi için erotik eser üretme geleneği Rönesans döneminde başlamıştır. Kayda değer bir örnek, Giulio Romano'nun tasarımlarına dayanan Marcantonio Raimondi'nin gravürleriyle 1510-1520 yılları arasında yaratılan erotik bir kitap olan I Modi'dir. Erotik sanat sıklıkla sansürlenmiş ya da tabu haline getirilmiş, Caravaggio ve Egon Schiele'nin eserleri gibi bazı eserler yok edilmiş ya da yaratıcılarının hapsedilmesine neden olmuştur.
20. yüzyıl ve sonrasında sanatçılar kübizm, sürrealizm ve realizm gibi farklı sanat akımları aracılığıyla erotik olanı keşfetmeye başladılar. Birçok sanatçı da geleneksel cinsiyet rollerine meydan okumak ve cinsiyet, güç ve cinsellik konularını keşfetmek için kendi bedenlerini bir araç olarak kullandı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında feminizmin, cinsel devrimin ve kavramsal sanatın yükselişi sanatçı, sanat eseri ve izleyici arasındaki ilişkiyi anlamanın yeni yollarını ortaya çıkarmış ve sanatta erotik olanı keşfetmek için yeni yollar açmıştır.

Dionysos sanatı
Erotik fotoğrafçılık
Hentai
Erotik tasvirlerin tarihi
Pornografi
Cinsel uyarılma
Yiff
Çıplak fotoğrafçılık (resim)
Erotik edebiyat
Seks müzesi
Fetiş sanatı
Erotik çizgi roman

Etimoloji veya kökenbilim, sözcüklerin köklerini, hangi dile ait olduklarını, ne zaman ortaya çıktıklarını, ilk olarak hangi kaynakta kayıt altına alındıklarını, ses ve anlam bakımından geçirdikleri dönüşümleri inceleyen bilim dalıdır.

Etimoloji sözcüğü Türkçeye Fransızca aynı anlama gelen étymologie sözcüğünden geçmiştir ve Türkçede en eski kullanımı 1910'a tarihlenmektedir. Fransızca sözcük Eski Yunanca ετυμολογία (etymología) sözcüğünden alıntıdır. Bu kullanım Grekçe asıl, hakiki, gerçek anlamındaki έτυμον (étymon) köküne akıl, bilim, söz anlamlarındaki λόγος (lógos) ekinin eklenmesinden türetilmiştir. Dala Osmanlıcada ilm-i iştikak adı verilir.
Etimoloji uzmanları etimolog, kökenbilimci veya iştikakçı olarak adlandırılır.

Bir dildeki sözcüklerin kökenlerini (menşeini) ve bunun bir gereği olarak o dilin diğer dillerle ilişkilerini ve zorunlu olarak gerektiği kadar kültürel ilişkilerini araştırır. Bir sözcüğün ya da dildeki benzer bir kullanımın gelişme sürecinin ilk ortaya çıkışından itibaren izlenmesi, hangi dillerde ne şekilde yayıldığının tespit edilerek parça ya da bileşenlerinin analiz edilmesi bilimidir.
Ayrıca, etimologlar artık doğrudan bilgi edinilemeyecek ölü diller hakkında, kalıntı ve bulguları takip ederek çeşitli sonuçlar çıkartırlar. İlgili dillerdeki sözcükleri karşılaştırarak ortak ana dil hakkında daha fazla bilgi elde edilebilir. Bir sözcüğün en eski, kaynak şekline '"Etymon" (τὸ ἔτυμον) (Türkçe söyleyiş ile Etimon) denmektedir.
Etimoloji kavramı Türkçede bir bilim dalını ("Kökenbilim") tanımlamanın yanında bir sözcüğün kökenine dair bilgi manasına da gelir ki, bu bağlamda aynı zamanda "Sözkökü" demektir.

Etimologlar, sözcüklerin kökenlerini incelemek için bir dizi yöntem uygularlar, bunlardan kimileri şunlardır:

Filolojik araştırma. Sözcüğün biçimindeki ve anlamındaki değişiklikler, eğer varsa, eski metinlerin yardımıyla izlenebilir.
Lehçebilim verilerden yararlanma. Sözcüğün şekli veya anlamı, lehçeler arasında farklılıklar gösterebilir, bu da o sözcüğün daha önceki tarihi hakkında ipuçları verebilir.
Karşılaştırma yöntemi. Akraba dillerin sistematik bir karşılaştırmasıyla, Kökenbilimciler genellikle hangi sözcük ortak ata dillerinden türediğini ve hangilerinin daha sonra başka bir dilden ödünç alındığını tespit edebilirler.
Anlamsal değişimin incelenmesi. Kökenbilimciler genellikle belirli sözcüklerin anlamındaki değişiklikler hakkında varsayımlar yapmak zorundadır. Bu tür varsayımlar, anlambilimsel kaymaların genel bilgisine karşı test edilir. Örneğin, belirli bir anlam değişikliği varsayımı, aynı tür değişikliğin diğer dillerde de meydana geldiği gösterilerek doğrulanabilir.

Her dilin ses sistemi (fonoloji) zaman içinde değişime uğrar. Buna paralel olarak sözcüklerin telaffuzu ve bazen yazımı değişir.
Yazım daima telaffuzdan daha muhafazakârdır; yani telaffuz yazımdan daha hızlı değişir.
Ses değişimleri genel ve istisnasızdır, yani aynı anda bir dildeki tüm sözcükleri aynı şekilde etkiler. Ses değişimi, sesin sözcüğün başında, ortasında veya sonunda, vurgulu veya vurgusuz hecede bulunmasına ve bitişik seslerin niteliğine bağlı olarak farklılık gösterebilir.
Ses değişimi genellikle bir kuşak, yani ortalama otuz yıl içinde gerçekleşir.
Bir dilden diğer dile aktarılan sözcükler, ses değişimine uğrayarak alıcı dilin fonetik sistemine uyarlanırlar. Ses değişim kuralları genel ve istisnasızdır, ancak dilden dile değişir ve zaman içinde değişikliğe uğrar. Belli bir tarihî dönemde belli bir dilden diğerine aktarılan tüm kelimeler aynı ses değişim kurallarına uyar.
Fonetik bozunumlar (asimilasyon, disimilasyon, metatez, jeminasyon vd.), insan hançeresinin yapısından kaynaklanır ve belli ses çiftlerini içeren sözcükleri etkiler. Bozunum biçimleri evrenseldir; yani tüm dillerde benzer biçimlerde ve oranlarda ortaya çıkar.
Genel ve kanıtlanmış ses değişim kurallarına göre açıklanamayan biçim değişimleri etimolojik açıdan geçersizdir ya da en azından şüphe ile karşılanmalıdır.
İki dil arasındaki temas belirli bir kültürel ortamda gerçekleşir. Belli bir tarihî dönemde, bir dil diğerinden belli sosyal ve kültürel niteliklere sahip kelimeleri alır.
Alıntı genel kural olarak yüksek saygınlığa sahip dilden düşük prestijli dile doğru gerçekleşir. Düşük saygınlığa sahip olan dilden yüksek saygınlığa sahip olan dile ancak argo ve avam sözcükler veya ender olarak, düşük saygınlığa sahip dili konuşan topluma ait töre, nesne ve özellikleri ifade eden sözcükler alınır.

Bilinen en eski ve ilk Türkçe etimoloğunun Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün yazarı Mahmud el-Kaşgarî olduğu rahatlıkla söylenebilir. 7000’e yakın sözcük bulunan yapıtında türemiş ya da şekil değiştirmiş sözcüklerin yapılarını açıklamıştır. Hasan Eren’in "Türk Dili'nin Etimolojik Sözlüğü" (1999) adlı eseri Türkçe sözcüklerin kökenlerinin incelenmesi açısında Türkiye'deki ilk önemli çalışmalardan biridir. Yaklaşık 5000 sözcük ile sınırlı olsa özellikle de Anadolu ağızlarındaki çalışmaları inceleyen ve her maddeyi farklı açılardan ele alan bir kitaptır.
Nişanyan Sözlük Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, Sevan Nişanyan tarafından yayımlanan ve modern Türkçenin etimolojisi üzerine yoğunlaşan bir sözlüktür. İlk kez 2002'de Sözlerin Soyağacı adıyla yayınlanmıştır. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş yedinci basımı 2018'de yayımlanmıştır.

Halk etimolojisi

Barnhart, Robert K. & Sol Steinmetz, eds. Barnhart Dictionary of Etymology. Bronx, NY: H. W. Wilson, 1988. (İngilizce)
Durkin, Philip. The Oxford Guide to Etymology. Oxford: Oxford University Press, 2011. (İngilizce)
Liberman, Anatoly. Word Origins and How We Know Them: Etymology for Everyone. Oxford: Oxford University Press, 2005. (ISBN 0-19-516147-5) (İngilizce)
Mailhammer, Robert, ed. Lexical and Structural Etymology: Beyond Word Histories. Boston–Berlin: de Gruyter Mouton, 2013. (İngilizce)
Malkiel, Yakov. Etymology. Cambridge: Cambridge University Press, 1993. (İngilizce)
Snoj, Marko. "Etymology", in Encyclopedia of Linguistics, vol. 1: A–L. Edited by Philipp Strazny. New York: Fitzroy Dearborn, 2005, pp. 304–6. (İngilizce)
Harri Meier: Prinzipien der etymologischen Forschung. Carl Winter-Universitätsverlag, Heidelberg 1986, ISBN 3-533-03645-6. (Almanca)
Vittore Pisani: Die Etymologie. Geschichte – Fragen – Methode. Fink, München 1975. (Almanca)
Eyüboğlu, İsmet Zeki (1988), Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İstanbul, 406 s.
Güner, Galip (2006), “Türkiye’de kelime etimolojisi üzerine yayımlanan makalelere dair bir bibliyografya denemesi”, Türklük Bilgisi Araştırmaları (Journal of Turkish Studies) 30/II, s. 77-93.

TÜRK DİLİNİN ETİMOLOJİK SÖZLÜĞÜ (Örnekler), Prof. Dr. Hasan EREN, ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etkileşimli sanat, izleyiciyi sanatın amacına ulaşmasını sağlayacak şekilde dahil eden bir sanat biçimidir. Bazı interaktif sanat enstalasyonları bunu, gözlemcinin ya da ziyaretçinin onların içinde, üzerinde ve çevresinde "yürümesine" izin vererek başarır; bazıları ise sanatçıdan veya izleyicilerden sanat eserinin bir parçası olmalarını ister.
Bu tür sanat eserlerinde sıklıkla hareket, ısı, meteorolojik değişiklikler veya yapımcılarının etkileşmek üzere programladığı diğer girdi türlerine yanıt vermek için bilgisayarlar, arayüzler ve bazen sensörler bulunur. Sanal internet sanatının ve elektronik sanatın çoğu örneği oldukça etkileşimlidir. Bazen ziyaretçiler bir hiper metin ortamında gezinebilir, bazı işler dışarıdan metinsel veya görsel girdi kabul eder, bazen bir seyirci bir performansın gidişatını etkileyebilir veya hatta ona katılabilir. Diğer bazı etkileşimli sanat eserleri, etkileşimin kalitesi, çevreleyen uyaranların tüm spektrumunu içerdiğinden sürükleyici olarak kabul edilir. Maurice Benayoun ve Jeffrey Shaw'ın eserleri oldukça etkileşimli sanat eserleridir
Etkileşimli sanatın en eski örneklerinden bazıları 1920'lere dayanmasına rağmen, çoğu dijital sanat 1990'ların sonlarına kadar sanat dünyasına resmi olarak girmedi. Bu sanat türünün ilk çıkışından bu yana, sayısız müze ve mekan, dijital ve etkileşimli sanatı bünyelerine daha fazla dahil etmeye başlamıştır. Bu sanat türü, internet sosyal alt kültürü ve büyük ölçekli kentsel kurulumlar aracılığıyla hızlı bir şekilde büyümeye ve gelişmeye devam etmektedir.

Etkileşimli sanatın birçok farklı biçimi vardır. Bu tür formlar; etkileşimli dans, müzik ve hatta dramdan oluşur. Başta bilgisayar sistemleri ve bilgisayar teknolojisi olmak üzere teknoloji, yeni bir etkileşimli sanat sınıfını mümkün kılmıştır. Bu tür etkileşimli sanat örnekleri, enstalasyon sanatı, etkileşimli mimari, etkileşimli film ve etkileşimli hikâye anlatımıdır. Etkileşimde varsayılan bir katılımcı veya aracı olduğu için, etkileşimli sanatın performans sanatıyla derin bir bağlantısı vardır.

Etkileşimli sanatın estetik etkisi beklenenden daha derindir.
Daha "geleneksel" çağdaş sanatın destekçileri, bilgisayarların kullanımında, sanatsal eksiklikleri dengelemenin bir yolunu gördüler, bazıları ise sanatın artık eserin biçimini elde etmede değil, kuralların tasarımında olduğunu düşünmektedir.

Wiring – bir programlama dili, entegre bir geliştirme ortamı (IDE) ve tek kartlı bir mikro denetleyiciden oluşan ilk açık kaynaklı elektronik prototipleme platformu. 2003 yılında Hernando Barragán tarafından geliştirildi ve Arduino adı altında popüler hale getirildi.
Arduino – etkileşimli nesneler ve kurulumlar için fiziksel bilgi işlem/elektronik araç takımı
I-CubeX – interaktif medya için sensörler, aktüatörler ve arayüzler
Max/MSP – etkileşimli medya için programlama dili
Processing – birçok etkileşimli sanat projesi için kullanılır
OpenFrameworks - birçok etkileşimli proje için kullanılan Processing benzeri açık kaynak aracı
Pure Data – etkileşimli bilgisayar müziği ve multimedya çalışmaları için açık kaynak programlama dili

Yanan adam
Coachella Vadisi Müzik ve sanat festivali
Video oyun sanatı

Frank Popper, Sanat—Eylem ve Katılım, New York University Press, 1975
Ascott, R.2003. Telematik Kucaklama: vizyoner sanat, teknoloji ve bilinç teorileri . (Edward A. Shanken, ed.) Berkeley: California Üniversitesi Yayınları.
Roy Ascott. 2002. Technoetic Arts (Editör ve Korece çevirisi: YI, Won-Kon), (Media & Art Series no. 6, Institute of Media Art, Yonsei Üniversitesi). Yonsei: Yonsei University Press
Ascott, R. 1998. Sanat ve Telematik: Yeni Estetiğin İnşasına Doğru . (Japonca çev. E. Fujihara). A. Takada ve Y. Yamashita ed. Tokyo: NTT Yayıncılık Co.,Ltd.
Barreto, Ricardo ve Perissinotto, Paula “the_culture_of_immanence”, İnternet Sanatında. Ricardo Barreto ve Paula Perissinotto (org.). Sao Paulo, IMESP, 2002.85-7060-038-0ISBN'si 85-7060-038-0 .
Brown, Kathryn, Interactive Contemporary Art: Participation in Practice, (IB Tauris, 2014).
Bullivant, Lucy, Duyarlı Ortamlar: mimari, sanat ve tasarım, V&A Contemporary, 2006. Londra: Victoria ve Albert Müzesi.1-85177-481-5ISBN'si 1-85177-481-5
Bullivant, Lucy, 4dsocial: Etkileşimli Tasarım Ortamları . Londra: AD/John Wiley & Sons, 2007.978-0-470-31911-6ISBN'si 978-0-470-31911-6
Bullivant, Lucy, 4dspace: Etkileşimli Mimari . Londra: AD/John Wiley & Sons, 2005.0-470-09092-8ISBN'si 0-470-09092-8
Dinkla, Söke, "Pioniere Interaktiver Kunst von 1970 bis heute". Hatje Cantz Verlag, 1997.9783893229239ISBN'si 9783893229239
Dreher, Thomas, Happenings ve bağlama duyarlı yerleştirmelerde aktör olarak gözlemci. Yeniden ve etkileşimli sanatın kısa bir tarihi/Der Beobachter als Akteur in Happenings und umweltsensitivn Installationen. Eine kleine Geschichte der re- & interaktiven Kunst, Almanca olarak http://dreher.netzliteratur.net/4_Medienkunst_Text.html 8 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ]
Thomas Dreher: Bilgisayar Sanatının Tarihi 27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., böl. V: Reaktif Kurulumlar ve Sanal Gerçeklik
Fleischmann, Monika ve Reinhard, Ulrike (ed.). Dijital Dönüşümler - Sanat, Bilim, Ekonomi ve Toplum Arasındaki Arayüzde olduğu gibi Medya Sanatı 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çevrimiçi olarak netzspannung.org 9 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2004,3-934013-38-4
Ernest Edmonds, Linda Candy, Mark Fell, Roger Knott, Sandra Pauletto, Alastair Weakley. 2003. Görsel Programlama Kullanarak Etkileşimli Sanat Geliştirme . İçinde: Constantine Stephanidis & Julie Jacko (Editörler), İnsan-Bilgisayar Etkileşimi: Teori ve Uygulama, (Bölüm II). Cilt 2. (Proceedings of the 10th International Conference on Human-Computer Interaction, Girit, 23-27 Haziran), Lawrence Erlbaum Associates, Londra, Haziran 2003, s. 1183-1187,0-8058-4931-9
Ernest Edmonds, Greg Turner, Linda Candy. 2004. Etkileşimli sanat sistemlerine yaklaşımlar Avustralasya ve Güney Doğu Asya'da Bilgisayar grafikleri ve etkileşimli teknikler üzerine 2. uluslararası konferansın bildirileri, 15-18 Haziran 2004, Singapur
Fleischmann, Monika; Strauss, Wolfgang (ed.) (2001). »CAST01//Karma Gerçekliklerde Yaşamak« 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tutanakları 27 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Uluslararası Konf. Sanat, Bilim ve Teknoloji İletişimi Üzerine, Fraunhofer IMK 2001, 401. ISSN 1618-1379 24 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Baskı), (İnternet).
Oliver Grau Sanal Sanat, Illusion'dan Immersion'a, MIT Press 2004, s. 237-240,0-262-57223-0
Christiane Paul (2003). Dijital Sanat (World of Art serisi). Londra: Thames & Hudson.0-500-20367-9ISBN'si 0-500-20367-9
Peter Weibel ve Jeffrey Shaw, Future Cinema, MIT Press 2003, s. 472,572-581,0-262-69286-4
Wilson, Steve, Bilgi Sanatları: Sanat, Bilim ve Teknolojinin Kesişimleri0-262-23209-X
Edward A. Shanken, Sanat ve Elektronik Medya . Londra: Phaidon, 2009.978-0-7148-4782-5ISBN'si 978-0-7148-4782-5
(İspanyolca) Juan Martín Prada, Interactividad electrónica e interacción sosyal, (Prácticas artísticas e Internet en la época de las redes sociales, Bölüm 7), AKAL, Madrid, 2012
(Fransızca) Jean-Robert Sédano, L'art Interactif en jeu, Un livre interactif avec QR kodları ve anaglyphes, 2016, Éditions Ludicart,978-2-9555803-0-1

Eğlence, insanların boş vakitlerini keyifli şekilde geçirmek için yaptığı çeşitli faaliyetler. Eğlenceli yapımları üreten ekonomik sektöre ise eğlence sektörü denir. Bir komedi filmi, spor karşılaşması veya pornografi eğlence sektörü ürünlerine örnek olabilir. Bir filmin veya görselin eğlenceli yapım olabilmesi için ön koşul yapımın bireyler tarafından eğlendirici olarak görülebilmesidir.

Oyunun oyalayıcı ve gevşetici özellikleri vardır. Oyun toplu veya kişisel olarak oynanabilir. Bunun yanında oyun etkinliklerinde bulunanlarda izlenebilir. Futbol ve basketbol gibi kitlesel oyunlar buna örnektir. Oyun ana olarak uzmansal ve özel ilgili olarak ikiye ayrılır. Uzmansal oyunlar parasal kaygı güder ve genellikle büyük izleyici kitleleri karşısında oynanır, özel ilgili oyunlarsa daha çok kişiseldir ve oynayana büyük bir toplumsal merak uyandırmaz.
Özel ilgili oyunların en önemli dallarından biri de çocuk oyunlarıdır. Çocuk oyunları yaşamlarının ilk yıllarını geçiren küçük bireylerin deneyim kazanmalarını sağladığı için önemlidir. Bunun içindir ki bu konuda özellikle Uzak Doğu ülkeleri oyuncak üreten türlü yatırımlar yapmıştır.

Okumak en öz ve en eski eğlendirişlerden biridir. Neredeyse tüm ülkeler bireylerine okuma olanağını sağlar. Yazın, insanlara seslenir ve bunu yaparken kitap, dergi ve gazete gibi araçları kullanır. Sözlü yazın dönemlerini saymazsak, ilk yazınsal eserlerin Sümerlerle başladığı düşünülmektedir. Sümerlerden beri süregelen yazın, günümüzde de iletişimin ve bilgi alışverişinin belkemiğini oluşturmaktadır. Bundan dolayın eğlendiriş olarak okuma gereçleri, hem kullanışlılığıyla hem de içsel anlatımlarıyla var olmuştur.

Özellikle çocuklar için üretilir. Gerçek yaşamdaki unsurları benzetimleyerek değişik tonlamalarda yeniden oluşturur. Bunun içindir ki olağanüstülük ve görsel zenginliği fazladır. Son zamanlarda canlandırmalar yalnız çocuklar tarafından değil yetişkinler tarafından da ilgi çekebilmektedir. Özellikle Şirek gibi yapımlar sayesinde bu ilgi sağlanmıştır.

Sinema ve tiyatronun diğer eğlenceli yapımlara göre olanakları daha fazladır. Özellikle göstermeye bağlı sanatlar olduklarından, sinemada oyun alanında her türlü oynayışı yapma olanağı vardır. Ayrıca, sinemanın izleyiciye sunumu cansız olduğu için çeşitli görsel gösterilerin sinemada yapılması diğer sanat dallarına göre daha olasıdır. Beyaz perde eğlence işleyişinin en büyük kollarından birini oluşturur. Örneğin yalnızca Titanic adlı yapımın bütçesi 280 milyon Dolar'dır. Bu para, birçok işleyişin toplam parasal alanından dahi büyüktür.

Başlarda daha çok trajedi olarak doğan bir tiyatro türü olsa da günümüz çağdaş dünyasında bu anlamından öte, insanları türlü sözcük ve akıl oyunlarıyla güldürmeyi amaç edinen bir etkinlik olmuştur. Tek başına güldürü gösterileri yapılabildiği gibi birçok görsel yapımda da kısa bölümler halinde güldürü ögelerine başvurulabilir.

Karikatürlerin insanları güldürmek, düşündürmek veya herhangi bir olayı değerlendirmek amacıyla üretilen, genellikle abartılı çizimlerdir.

Süpermen ve Batman gibi düşsel kahramanların bile yapımlarında güldürücü ögelere bolca yer verilir. Dünyaca ünlü çizgi film yapım şirketleri Marvel Comics ve DC Comics güldürücü iki kitap yayınlamıştır. Manga, ilk sürümü Japonca dünyaca ünlü birçok çizgi filme imza atmıştır.

Fıkralar türlü oyunlarla süslüdür ve keskin zeka ürünleridir. İnsanları eğlendirirken düşündürürler. Nasrettin Hoca halka mal olmuş önemli fıkra ustalarındadır.

Müzik birçok insanın rahatlama yolu olarak kullandığı eğlenceli yapımdır. Türlü çeşitleri ve akımsal özellikleri vardır. Yazınla iç içe olup, sözleri bir edebi metin olarak onanır. Müziksel eserler ortaya koyan kişilere şarkıcı denir. Türk Halk Yazını'nda yer alan türkü biçimini söyleyen sanatçılara ise türkücü denir.
Dansla müzik birbirinden ayrılamaz iki güzel sanattır. Dans genellikle müzik eşliğinde yapılır. Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki parçada incelenir. Flamenko, Tango ve Ça ça gibi danslar bu kümeye girer; Zeybek ve Horon gibi yerel oyunlarsa geleneksel danslardır. Geleneksel danslar, düğün ve sünnet gibi törel uygulamalarda en çok kullanılan eğlenceli yapımlardır. Çağdaş dans günümüzde bir spor dalı olarak da onaylanmıştır.

Cinsellik içeren yapımların artışıyla birlikte başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde uzmansal işletim şirketleri kuruldu. Varış noktaları doğrudan insan dürtüleri olduğundan bu şirketler küresel bir güç haline geldi. Özellikle ABD ekonomisi için sayılı dışsatım unsurlarından oldu ve eğlence işleyişi denildiğinde ABD'deki sektör akla gelmeye başladı. Ülkelerinde pornografik film oyuncusu olmaya karar veren birçok yıldız; ABD'ye göçerek iş yaşamını burada geliştirdi. Bundan dolayı Amerika Birleşik Devletleri için bu sektörün gelirlerini belirlemek kolay olmadı. ABD'de 1970'te yürütülen Federal bir çalışmada öngörüsel olarak toplam işletim genliğinin en fazla 10 milyon Amerikan doları olabileceği düşünüldü.
1998'de, Forrester adlı araştırma şirketinin verilerine göre Amerikalı eğlence işleyişi yıllık 700 milyon Dolar'dan 1 milyar Dolar arasında değişen kazancı vardı. Eric Schlosser'ın Yeraltı Ekonomisi adlı kitabındaysa bu işleyimin genel toplam girdisinin 7-8 milyon Dolar'a vardığını söyledi. Sektörün gerçekte 10 milyon Dolar'lık bir işletim olduğunu ve bunun asla kanıtlanamayacağını da belirtti. 200'deki bir araştırmaya göre ise sektörde 2-3 milyon Dolarlık sıcak para olduğu verilendi.
Eğlence işleyişinde en etkili olan yapımsal biçimler VHS, Blu-ray ve Betamax arasında sürekli bir iş savaşı sürdü Şu an en çok istem gören biçim YT DVD'dir..

Dünya üzerinde çekilen uzmansal cinsellik içeren yapımların büyük çoğunluğu San Fernando Vadisi'nde çekilir. Burası Los Angeles'tan birkaç kara mili uzaklıktaki yeşili bol bir eğlence kentidir.
Kent 1970'lerden bugüne ABD'de cinsellik içeren yapımlara öncülük etti. İşletimde yer alan: Pornografik film oyuncuları, yapım şirketleri, yönetmenler ve dağıtıcıların dünya üzerindeki odağı San Fernando Vadisi oldu. San Fernando Vadisi'nde önemli oluşumlar yapılandırıldı. Bunların en önemlisi AVN Dergisi ve düzenlemeleri oldu. AVN'nin düzenlediği AVN Yetişkin Eğlencesel Fuarı bu düzenlemelerin en önemlisi olmayı başardı.
AVN Ödülleri de AVN Yetişkin Eğlencesel Fuarı sırasında The Venetian Resort Hotel Casinoda sahibini bulmaktadır. YEF Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük canlı eşeysel gösteri fuarıdır. 2007'de yapılan fuara 30,000 kişi katılımcı ve 355 de sergileyici şirket katılmıştır. 2008 YEF 9-12 Ocak arasında yapılmıştır.
Pornografik yapımların en çok üretildiği ve pazarının oluştuğu yer ABD olsa da,İngiltere gibi hardcore yapımlara izin veren ülkelerde de eşeysel eğlence işletmeleri kurulmuştur. Ayrıca genellikle softcore ve pembe benekli yapımlar veren, Japonya gibi büyük ekonomiler de vardır. Dünyanın geri kalan ülkelerindeyse yapım alanında genellikle dergiler bulunur, film yapımları kişisel girişimcilik üzeredir, büyük yapım şirketleri bulunmaz.

Türkiye müslüman çoğunluğu ve laik ülke yapısıyla, dünyada ilk cinsellik içeren yapımları çıkaran halkının çoğu müslüman olan ülke oldu. 1970'lerde İtalyan biçeminde, softcore ve güldürüyle iç içe yapımlar üretildi, ilk dağıtılan hardcore yapım 1979 yapımı Öyle Bir Kadın Ki oldu. 1980 Darbesi'nden sonra sinema alanlarında ilişkisel her türlü görsel ve filmin gösterimi yasaklandı. 1990'ların sonlarında, Türk pornosu, ucuz, düşük kaliteli yapımlar üreten küçük bir gelişim dönemi yaşadı. Bu dönemden sonra Türkiye'de Şahin K'nın Almanya merkezli Trimax'ı dışında üretici çıkmadı. 2004'ten sonra genel ağ ve porno yapımlarına yoğun bir inceleme başlatıldı. hardcore yayın yapan tüm genel ağ alanlarının engellenmesi yönünde karar alındı, İnternet İhbar Hattı adıyla gençliği koruma amaçlı bir bildirim düzeni kuruldu ve Sorumlu Vatandaş Hareketi 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. gibi sivil oluşumların desteğini aldı.

Bakınız eğlence işleyişi

Fovizm, 1898-1908 yılları arasında Henri Matisse tarafından Fransa'da geliştirilen bir sanat akımıdır. En önemli özelliği, tüpten çıkmış gibi çiğ ve bağıran renklerin doğrudan kullanımıdır.
Henri Matisse, André Derain ve Jean Puy, Paris'te 1898'de ressam Eugène Carrière tarafından kurulan akademide tanıştılar ve fovizmin temellerini burada attılar. Fovizm terimi ilk defa Matisse, Derain ve Vlaminck'in Paris'te açtıkları bir sergiden sonra kullanıldı. 1905 yılında gerçekleşen bu sergi, modern resme birçok katkıda bulunmuştur. Sergiye gelenler daha önce hiç karşılaşmadıkları bir anlatımla karşılaşmışlardır. Tuval üzerine sürülmüş doğrudan renkler, bozuk perspektif gelenleri şaşırtmıştır. Sergide bulunan ünlü eleştirmen Louis Vauxcelles bu gruba "Les fauves" (vahşi hayvanlar) olarak hitap etmiştir. Akım adını buradan alır. Fovizm'de görsellik ön plandadır.
Vincent van Gogh ve Paul Cezanne'dan, Seurat'ın puantilizminden etkilenmişlerdir. Noktalarla boyama stili, yerini; düz motifler hâlinde özgürce uygulanan, çarpıcı saf renklere, geniş kesik fırça darbelerine bırakmış olsa da renk uyumu merkezli bir akım olmuştur.
Derain'in "Renk için Renk" ideali böylece somutlaşmış, artık bir nesne kendi parlaklığını yaratabilirdi. Akımda ilham kaynağı olan önemli unsurlardan biri, Güney Fransa'daki Collioure şehridir.

3 Haziran 1887 tarihinde Fransa'nın Le Havre kentinde doğdu. Fovizm akımının en ünlü ve üretken isimlerinden biridir. 50'ye yakın kitabın kapak tasarımını da yapan Raoul Dufy'nin birçok eseri, Shimane Sanat Müzesinde sergilenmektedir.

Nice'te Bir Casino, Mozart'a Saygı, Paris'e Bakış, Yelkenliler

Andre Derain, Henri Matisse ile birlikte fovizm akımının öncü isimleri arasında yer alır. Julian Akademisinde resim eğitimi gören Derain, 1928 yılında Carneige ödülüne layık görüldü.

Charring Crose Köprüsü, Ressam ve Ailesi, Bir Kadının Portresi, Baker'ın Oteli, Stüdyo'da Otoportre ve Lucien Gilbert'in Portresi

Fransız fovist ressam Henri Matisse 1869'da Le Cateau-Cambrésis'de doğdu. 1887 yılında hukuk öğrenimi için Paris'e gitti. İlk olarak 1889 yılında resim yapmaya başladı. Cenneti keşfettiğini düşünerek bir sanatçı olmaya karar verdi. 1891'de, Académie Julian'da sanat eğitimi için Paris'e döndü ve William Adolphe Bouguereau ve Gustave Moreau'nun öğrencisi oldu. Başlangıçta geleneksel bir tarzda yaşamdan kesitler ve peyzaj çalıştı. Matisse, öncelikle Jean-Baptiste-Siméon Chardin, Nicolas Poussin ve Antoine Watteau gibi eski ustalarının eserlerinden etkilendi. Daha sonra Édouard Manet ve Japon sanatının etkisi ağır basmaya başladı.

Peçeli Kadın, Kırmızı Stüdyo, Silahşör, Faslılar, Mavi Pencere

Feminist sanat eleştirisi, daha geniş boyuttaki feminist hareket içinden, hem sanatta hem de kadınlar tarafından üretilen sanatta kadınların görsel temsillerinin eleştirel bir incelemesi olarak ortaya çıkmıştır. Feminist sanat eleştirisi, sanat eleştirisinin önemli bir alanı olmaya devam etmektedir.

Linda Nochlin'in 1971'de çığır açan, "Neden Büyük Kadın Sanatçı Yoktur?" makalesinde, sanat dünyasında ağırlıklı olarak beyaz, erkek, Batılı olan kişilerin sahip olduğu yerleşik ayrıcalığı analiz ederek kadınların "yabancı" statüsünün onlara yalnızca kadınların sanattaki konumunu eleştirmek için değil, aynı zamanda disiplinin cinsiyet ve yetenek hakkındaki temel varsayımlarını incelemek için benzersiz bir bakış açısı sağladığını savundu.  Nochlin'in makalesi, hem resmi hem de sosyal eğitimin sanatsal gelişimi erkeklerle sınırladığı, kadınların (nadir istisnalar dışında) yeteneklerini geliştirmelerini ve sanat dünyasına girmelerini engellediği argümanını savunur.  1970'lerde feminist sanat eleştirisi, sanat tarihinin, sanat müzelerinin ve galerilerin kurumsallaşmış cinsiyetçiliğine yönelik bu eleştiriyi ve aynı zamanda hangi sanat türlerinin müzeye layık görüldüğünü sorgulamayı sürdürdü. Bu konum sanatçı Judy Chicago tarafından dile getirilmiştir: "...erkek deneyiminin öneminin iletilme yollarından birinin müzelerimizde sergilenen ve korunan sanat objeleri olduğunu anlamak çok önemlidir. Sanat kurumlarımızda erkekler "var olmayı" deneyimlerken, kadınlar kendi algılarını yansıtması gerekmeyen görüntüler dışında, öncelikle yokluğu deneyimler."

Nochlins'in kadınların sanat dünyasındaki konumuna ilişkin iddialarına benzer şekilde, sanat tarihçisi Carol Duncan 1989 tarihli “The MoMA Hot Mamas” makalesinde MoMA gibi kurumların erkekleştirildiği görüşünü savunur. MoMA'nın koleksiyonunda, eserleri dahil edilen kadın sanatçıların oranına kıyasla, sergide eseri bulunan erkek sanatçılar tarafından orantısız miktarda cinselleştirilmiş kadın bedenleri sunulmaktadır.  Guerilla Girls feminist eleştiri grubunun  derlediği verilere göre, "New York Metropolitan Sanat Müzesi'nin Modern Sanatlar bölümündeki sanatçıların %3'ünden azı kadın olmasına rağmen, nülerin %83'ü kadın temalıdır", "Oysa görsel sanatçıların %51'i kadındır.” Duncan, kadın sanatçılarla ilgili olarak şunları iddia ediyor:

MoMA ve diğer müzelerde, kadın sayısı, erkekliğin etkili bir şekilde seyreltilebileceği noktanın çok altında tutuluyor. Kadın varlığı yalnızca imgelem biçiminde gereklidir. Tabii ki, erkekler de zaman zaman temsil edilir. Öncelikle cinsel olarak erişilebilir bedenler olarak görülen kadınların aksine erkekler, dünyalarını yaratıcı bir şekilde şekillendiren ve anlamlarını düşünen, fiziksel ve zihinsel olarak aktif varlıklar olarak tasvir edilir.
Bu makale, nihayetinde kurumların ataerkil ve ırkçı ideolojilerde nasıl suç ortağı olduklarını göstermek için örnek olarak bir kuruma odaklanmıştır.

Film, hareketli resimlerin seri şekilde gösterilmesi ile ortaya çıkan bir yapıttır. Filmin eş anlamlısı yanka sözcüğüdür. Filmler, gerçek insan ve objelerin kamerayla kayıt edilmesiyle veya animasyon teknikleri, özel efektler gibi teknikler ile her iki unsurun yaratılmasıyla ortaya çıkar. Filmlerde bir seri tekil çerçeveler oluşturulur ancak bu çerçeveler ardışık ve hızlıca gösterildiğinde, optik illüzyon oluşur ve bu optik illüzyon izleyicinin, sırayla hızla izlenen ayrı çerçeveler arasındaki sürekli hareketi algılamasına neden olur (Phi fenomeni nedeni ile). Film yapım süreci hem bir sanat hem de bir endüstridir. Sinematografinin kısaltması olan "sinema" kelimesi genellikle film yapımcılığını, film endüstrisini ve ilgili sanatları ifade etmek için kullanılır.

İki boyutlu imajların hareketli olarak gösterilmesi mekanizmasının varlığı 1860'lı yıllara kadar geri gider. Bu yıllarda zoetrope ve praxinoscope denilen basit optik aygıtların gelişmişi olan aygıtlar kullanılmaktaydı.
Fotoğrafçılıkta hâlâ kullanılan selüloit filmin geliştirilmesiyle nesnelerin gerçek zamanlı hareketini yakalamak mümkün olmuştur. İlk versiyonlarda izleyicinin akış halindeki resimleri görmesi için özel bir aygıtın içine bakması gerekiyordu. 1880'lere kadar olan gelişmelerle kameraların gerçek zamanlı görüntüleri yakalaması filme kayıt etmesi ve perde üzerine yansıtarak tüm bir izleyici kitlesine izletilmesi mümkün olmuştur. "Hareketli resimler" (motion pictures) denilen bu gösterilerde görüntüler üzerinde herhangi bir sinema tekniği kullanılarak oynanamamaktaydı.
İlk öykülü film 1902 yılında Georges Méliès tarafından  Le Voyage dans la Lune (Aya Seyahat) adlı filmle gerçekleştirildi. 19. yüzyıla kadar hareketli resimler tamamen görsel bir sanat olmasına karşın ilk sessiz filmlerin kamu tarafından beğenilmişti. 20. yüzyılın başında filmler öyküsel bir yapı geliştirmeye başladı. Kamera hareketleri filmin hikâyesini daha etkili kılacak şekilde uygulanmaya başladı. Filmler sessiz olduğundan seyirciler salon sahipleri filmdeki hikâyenin geçiş şekline göre müzik üretecek bir piyanist veya orkestra kiralamaya başladılar. 1920'lerin başlarında çoğu film için bu amaçla hazır müzik listeleri oluşturuldu.

Film kuramı film/sinemaya bir sanat olarak uygulanacak özlü, sistematik kavram arayışıdır. Klasik film kuramı teknik, öyküleme, tür, öznellik, yazarlık gibi klasik konular için uygulanacak yapısal bir çatı sağlamaktadır. Daha yakın dönemde analizler psikoanalitik film kuramı, yapısalcı film kuramı, feminist film kuramı ortaya çıkmıştır.

Film eleştirisi filmlerin analiz ve değerlendirmesidir. Genellikle akademisyenlerce yapılan akademik eleştirmenlik ile gazete ve diğer medyalarda görülen gazeteci film eleştirmenliği şeklinde ikiye ayrılır.
Gazete, dergi ve kablolu yayıncılıkta görülen film eleştirmenliği temelde yeni yapımlara göz atıştır. Bu alanlarda yer alan eleştirmenlerin filmleri seyredip görüşlerini yayına hazırlamaları için önlerinde kısa bir süre vardır. Bundan dolayı bu tarz eleştiriler, derin bir film analizi olmayıp izleyicileri filmin konusu, türü, yönetmeni hakkında kısaca bilgilendiren ve filme karşı eleştirmenin tavrını (beğeni ya da hoşnutsuzluğunu) gösteren tanıtıcı makalelerden ibarettir. Kitlesel tüketime giren aksiyon, korku ve komedi filmleri için yapılan eleştirilerin bu tarz filmlerin hasılatına yapabileceği etki azımsanamayacak boyuttadır. Kitleleri etkileme gücü nedeniyle gazeteci film eleştirileri, sinema sektöründe önemli bir yere sahiptir.
Akademik film eleştirmenleri ise filmlere daha akademik bir bakış açısıyla yaklaşır, filmi gerçek anlamda analiz etmeyi amaçlar. Bu tip çalışmalar film kuram veya film çalışmaları şeklinde bilinir. Bu film eleştirilerinde filmin niçin yapıldığı, nasıl sürdüğü ve insanlar üzerindeki etkileri anlaşılmaya çalışılır. Bu tip eleştiriler bilimsel dergilerde veya kitap olarak yayımlanır.

Bağımsız filmler genellikle Hollywood dışında veya diğer büyük stüdyo sistemleri tarafından yapılır. Bağımsız bir film büyük sinema stüdyoları tarafından finansmanı veya dağıtımı yapılmayan filmdir. Alternatif arayışlar, iş dünyası ve teknolojideki gelişmeler 20. yüzyılın sonunda ve 21. yüzyılın başlarında bağımsız film yapımının gelişmesine katkıda bulunan unsurlardır.

Filmografi
Film festivali
Film endüstrisi
Dizi film
Film türü
Film terapisi
Film afişi
Etnolojik film

Fotoğrafçılık, Kullanılacak düzene göre farklı sistemleri içermekle beraber, görüntü sensörü (fotoğraf makinesi, video kamera vs), film, karanlık oda, lens ve ışık kullanarak, gözle görebildiğimiz cisim ve şekilleri, film ya da dijital ortam üzerine kaydederek görüntü oluşturma işidir. İşlevsel uygulamaları nedeniyle bir zanaat olduğu gibi, estetik yönüyle bir sanat olarak kabul edilir.
Fotoğrafçılık ile uğraşan kişi Fotoğrafçı olarak tabir edilir. Alanlarında uzmanlaşmış fotoğrafçılar ise, ilgilendiği ve/veya meslek olarak icra ettiği fotoğraf türüne göre bir veya daha fazla unvan alabilir. (Ör; foto muhabiri, fotoğraf sanatçısı, belgesel fotoğrafçısı...vs)
Bilim, imalat (örneğin fotolitografi) ve iş dünyasının birçok alanında, ayrıca gazetecilik, sanat, sinematografi, videografi ve video üretimi, eğlence amaçlı, hobi ve kitle iletişimi için kullanılmaktadır.
Tipik olarak, nesnelerden yansıyan veya yayılan ışığı, zamanlanmış bir pozlandırma sırasında bir fotoğraf makinesinin içindeki ışığa duyarlı yüzey üzerinde gerçek bir görüntüye odaklamak için lens kullanılır. Elektronik görüntü sensörü ile bu, her pikselde elektronik olarak işlenen ve sonraki görüntüleme veya işleme için dijital bir görüntü dosyasında saklanan bir elektrik yükü üretir. Fotoğrafik emülsiyonla elde edilen sonuç, görünmez bir gizli görüntüdür. Bu, daha sonra, fotoğrafik malzemenin amacına ve işleme yöntemine bağlı olarak, negatif ya da pozitiv, görünür bir görüntüye kimyasal olarak "geliştirilir". Film üzerindeki negatif bir görüntü, bir agrandisör kullanarak veya kontakt baskı ile kağıt tabanı üzerinde fotoğrafik olarak pozitif bir görüntü oluşturmak için kullanılır.

Bildiğimiz kadarıyla Mart 14 1839'da Sir John Herschel Royal Society of London'da bir dersinde fotoğrafçılık (photography) kelimesini dünyaya tanıtmıştır. Ancak aynı senenin 25 Şubat'ında Vossische Zeitung adında bir gazetede Johann Heinrich von Mädler bu kelimeyi kullanmıştır. Fotoğrafçılık (photography)kelimesi Yunancadan gelmektedir; φωτός (phōtos).

Fotoğrafçılık birkaç teknik buluşun bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur. İlk fotoğraflar yapılmadan uzun zaman önce Çinli filozof Mo Di ve Yunan matematikçiler Aristoteles ve Öklid M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda bir iğne deliği kamerasından bahsetmişlerdir. MS 2. yüzyılda Bizanslı matematikçi Anthemius deneylerinde bir tür karanlık oda kullanmıştır. Ünlü optik bilimci İbn-i Heysem'in (965-1040) karanlık odalar ve iğne deliği kamerası hakkında araştırmaları vardır. Albertus Magnus (1193-1280) gümüş nitratı (AgNO3) keşfetti ve Georges Fabricius (1516-1571) gümüş klorürü (AgCl) keşfetti. Wilhelm Homberg 1694 yılında bazı kimyasalları ışığın nasıl kararttığını (fotokimyasal etki) açıklamıştır. Fransız yazar Tiphaigne de la Roche'nin 1760 senesinde yayınlanan Giphantie adlı romanında fotoğrafçılığın ne anlama geldiği hakkında önemli yorumlar yapmıştır.
19. yüzyılın ilk on senesinde icat edilen fotoğrafın (kamera yolu ile) resim ve heykel gibi geleneksel sanatlardan daha fazla bilgi ve ayrıntı yakaladığı görülmüştür. 1820 senesinde kimyasal fotoğrafçılığın keşfedilmesi modern fotoğrafçılığın önemli dönüm noktalarında biri olmuştur. İlk kalıcı iz bırakan fotoğraf (photoetching) Fransız mucit Nicéphore Niepce tarafından 1822 senesinde üretilmiştir. Ancak Niepce fotoğrafı çoğaltmak isterken tahrip etmiştir. 1825 senesinde ise Niepce yeniden başarılı olmuştur. İlk kalıcı doğa fotoğrafını karanlık oda ile 1826 senesinde yapmıştır. Ancak fotoğrafları çok uzun sürede  (8 saat)  çekim yapabildiği için yeni sistemler üzerinde çalışmıştır. Louis Daguerre ile birlikte, 1816'da Johann Heinrich Schultz tarafından keşfedilen gümüş ve kireç karışımlarının ışığa maruz kaldığında kararmasının sonucu olarak gümüş bileşimlerle çalışmışlardır. Niépce 1833 yılında öldü, fakat Daguerre çalışmalarına devam etti. Daguerre, 1838'de, Paris sokaklarının dagerotipni çekerken bir yaya ayakkabısını boyatıyordu (pozlamada görülebilecek kadar uzun bir süre-birkaç dakika) ve bu fotoğraf dünyanın ilk insan fotoğrafı olarak kabul edilmiştir. En sonunda Fransa 1839 yılında Daguerre'in buluşunu tüm dünyaya Fransa'nın hediyesi olarak tanıtma sözü karşılığında (ki bunu gerçekleştirmiştir) Daguerre'e emekli aylığı ödemeyi kabul etmiştir.
Bu arada, Hercules Floransa ve İngiliz mucit William Fox Talbot zaten 1832 yılında Brazilya'da Photographie olarak adlandırdığı çok benzer bir işlemle daha önceden gümüş işleme resmi düzeltebilmişlerdir ancak bunu gizli tutmuşlardır. Talbot, Louis Daguerre'nin icadını duyduktan sonra insanların kolayca portre fotoğraflar çektirebilmeleri için kendi işlemini saflaştırmıştır.
1840'ta Talbot negatif görüntüler oluşturan kalotip işlemini icat etmiştir. Talbot'un 1835 basımlı "Oriel window in Lacock Abbey" adlı fotoğrafı bilinen en eski negatiftir. John Herschel'in birçok yeni yönteme önemli katkıları olmuştur. Herschel cyanotype işlemini icat etmiştir, bugünkü ozalit (mavi baskı). Herschel fotoğrafçılık, pozitif, negatif gibi terimleri kullanan ilk kişidir.
19. yüzyıl boyunca fotoğrafik cam levhalar ve baskı alanında birçok gelişmeler yaşanmıştır. 1884 senesinde Kodak kurucusu George Eastman fotoğrafik levhaların yerini alacak olan filmi icat etmiştir. 1908 senesinde Gabriel Lippmann, Lippmann levhası olarak da bilinen girişim fenomenine dayalı ışığın fotoğrafik olarak yeniden çoğalması metoduyla fizik alanında Nobel Ödülü'nü kazanmıştır.

Astrofotoğrafçılık
Belgesel fotoğrafçılığı
Foto muhabirliği
Gezi ve sokak fotoğrafçılığı
Hava fotoğrafçılığı
Hayvan ve vahşi yaşam fotoğrafçılığı
Konser fotoğrafçılığı
Makro fotoğrafçılık
Manzara fotoğrafçılığı
Mimari fotoğrafçılık
Moda fotoğrafçılığı
Natürmort(still life) fotoğrafçılığı
Parti, düğün ve özel organizasyon fotoğrafçılığı
Portre fotoğrafçılığı
Sanat fotoğrafçılığı
Soyut fotoğrafçılık
Spor fotoğrafçılığı
Stok fotoğrafçılığı
Sualtı fotoğrafçılığı
Ürün fotoğrafçılığı
Yemek fotoğrafçılığı
Yeni doğan fotoğrafçılığı
Adli fotografçılık
Polis Fotografçılığı

Tüm fotoğraflar aslında monokromdu yani siyah-beyazdı. Renkli film kullanılabilir hale getirildiği zaman dahi siyah-beyaz filmler hem düşük maliyeti hem de fotoğraflar "klasik" görünüm verdiği için uzun seneler renkli filmlere karşı baskınlığını korumuştur. Şunu da belirtmek lazım ki tüm siyah beyaz resimler sadece siyah ve beyaz değildir, işlemelere bağlı olarak başka renkler de barındırırlar. Bazı tam renkli dijital fotoğraflar çeşitli teknikler kullanıp işleyerek siyah-beyaz hale getirilebilir. Hatta bazı üretici firmalar sadece monokrom fotoğraf çekebilen dijital makineler üretmiştir.

Renkli Fotoğraf 19. yüzyılın ortalarından itibaren icat edilmiş ve geliştirilmiştir. Renkli fotoğraflar üzerinde yapılan ilk deneyler son derece uzun pozlamalar gerektirmiş (saatler hatta bazen günler) ve beyaz ışığa maruz kalan renkli fotoğraflar kısa sürede solmuştur.
İlk kalıcı renkli fotoğraf, fizikçi James Clerk Maxwell'in  üç renk ayrımı ilkesine dayanarak 1861 senesinde çekilmiştir. Kağıda renkli baskı, 1860'ların sonlarında Louis Arthur Ducos du Hauron tarafından öncülük edilen eksiltici bir renk üretimi yöntemi olan çıkarmalı renklerde yapılan üç görüntünün karbon baskılarının üst üste bindirilmesiyle üretilebilir. Rus fotoğrafçı Sergey Prokudin-Gorski, bu renk ayırma tekniğini kapsamlı bir şekilde kullandı. İlk ticari olarak başarılı renk işlemi olan otokrom, 1907'de Auguste ve Louis Lumière kardeşler tarafından tanıtıldı.

İlk dijital fotoğraf makinesi 1975 yılında Kodak'ta mühendis olarak çalışan Steven Sasson ve bir grup teknisyen tarafından yapıldı.Kitlesel pazara sunulan ilk renkli dijital fotoğraf makinesi ise 1994 yılında Apple tarafından ABD'de piyasaya sürüldü.

Fotoğraf makinesi görüntüyü oluşturan cihazdır ve fotoğraf filmi ya da elektronik sensör algılayıcı ortamdır. Fotoğrafçılar makineyi ve lensi kontrol ederek, ışık kaydeden maddeye (mesela film) gerekli ışığı pozlayarak "gizli resim" (filmde) veya "raw" (dijital makinelerde) dosyalarının bazı işlemler sonucu oluşmasını sağlarlar. Dijital fotoğraf makineleri ışığa duyarlı elektronik görüntü sensörü kullanır.

Fotoğrafçılık türleri listesi
Kamera türleri listesi
CMYK renk modeli
RGB renk modeli
Karşılıklılık (fotoğrafçılık)
Fotoğraf kabini
Doğa fotoğrafçılığı
Kuş fotoğrafçılığı
Panorama
Camera obscura
Hamile fotoğrafçılığı
HDR
Flaş (fotoğraf)
Kompozisyon (görsel sanatlar)
Altın Oran (fotoğrafçılık)
Kirlian fotoğrafçılığı
Basamaklama

Fresk, ıslak kireç sıva üstüne, ezildikten sonra su ya da su ve kireç bileşimi bir bağlayıcı ile karıştırılan pigmentlerle yapılan resim. Yüzey kurudukça kireç, pigmentin sıvaya nüfuz etmesini sağlar.
Fresk tekniği Antik Çağlardan beri kullanılmaktadır ve İtalyan Rönesansı'nda resimle yakından ilişkilidir.

Bu usulde boyalar sıvanın içine geçerek kalınca bir renkli sıva tabakası oluşturduğundan resim çok sağlam olur. Eski zamanlarda binaların duvarlarına hep bu yolla suluboya resimler yapılarak tezyin edilirdi. Gayet basit görünen bu usulde resim yapmak epeyce güç bir iştir. Resmi çok dikkatle ve kararlı yapmak gerekir. Üzerine resim yapılacak duvar ister taş, ister tuğladan olsun önemi yoktur. Fakat resmin uzun zaman dayanabilmesi için üzerine resim yapılacak sıva tabakası iyi hazırlanmalıdır. Duvarın harcından ve sıvasında rutubet ve güherçile olmamalıdır. Üzerindeki sıva alçılı olursa renkler bozulur. Bu sıvanın mutlaka iyi yıkanmış dere kumu ve sönmüş kireçten ibaret olması lazımdır. Resim yapılacak duvar evvela ıslatılır ve kalınca harç tabakasından bir astar çekilir. Bu astar iyice kuruyunca ikinci bir astar harç vurulur. Boyalar bu ikinci harç tabakası daha yaşken sürülür.
Bunun için ressam bir günde ne kadar yer işleyebilecekse duvarı o kadar kısımlara ayırarak yalnız her gün işleyebileceği kadar yeri astarlamakla yetinir.

Fresklerin uygulandığı yüzeyler, uygulama teknikleri ve kullanılan boyalar diğer resimlere göre oldukça farklıdır. Doğal malzemeler zamanla oldukça kötü bir yıpranma ve bozulma sürecine girer, hatta çürürler. Onarım yapılmazsa yok olma riskiyle karşı karşıya kalırlar.

Fresk çıplak duvar yüzeyine uygulandığı için, duvarın maruz kaldığı her türlü kötü şartlardan etkilenirler. Freske en fazla zararı rutubet verir. Bu durumda kabarma ve dökülmeler görülür. Ayrıca freskler yer altında veya mahzenlerde bulunuyorsa, karanlık ortamdan etkilenerek bozulabilirler.

Özellikle vandalizm başlıca bozulma sebebidir. Hatalı sergileme ve hatalı korumalar da bozulmaya neden olmaktadır. Eseri bulunduğu ortamdan başka bir ortama taşımak hatalı koruma örneğidir. Diğer bir bozulma sebebi de hatalı onarımlardır. Sıkça rastlanılan bu tür bozulmalar bütün tarihî eserler için geçerlidir. İşin uzmanı olmayan kişilerce yapılan onarımların esere yarardan çok zarar vereceği bir gerçektir.

Fresk 24 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Milliyet Sanat

Gastronomi, eski Yunanca γαστήρ -τρός "mide" ve -νομία "-kural" sözcüklerinden türetilen bileşik bir kelimedir. Yemek ve kültür arasındaki ilişkiyi, zengin veya hassas ve iştah açıcı yiyecekleri hazırlama ve sunma sanatı, belirli bölgelerin pişirme stilleri ve iyi yeme biliminin incelenmesidir. Gastronomide çok bilgili olan kişiye gastronom denir, gastronomist ise gastronomi çalışmasında teori ve pratiği birleştiren kişidir. Pratik gastronomi, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerden çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazırlanması, üretimi ve servisinin uygulanması ve çalışılmasıyla ilişkilidir. Teorik gastronomi, pratik gastronomiyi destekler. Tariflere, tekniklere ve yemek kitaplarına odaklanan bir sistem ve süreç yaklaşımı ile ilgilidir. Yemek gastronomisi, yiyecek ve içeceklerle ve bunların oluşumuyla bağlantılıdır. Teknik gastronomi, gastronomik konuların değerlendirilmesine titiz bir yaklaşım getirerek pratik gastronominin temelini oluşturur.

Gastronomi, yemek hazırlama ve bir bütün olarak insan beslenmesinin duyusal niteliklerini keşfetmeyi, tatmayı, deneyimlemeyi, araştırmayı, anlamayı ve yazmayı içerir. Ayrıca beslenmenin daha geniş kültürle nasıl etkileşim kurduğunu da inceler. Yemek pişirmenin biyolojik ve kimyasal temeli Moleküler gastronomi olarak bilinirken, aslında gastronomi çok daha geniş, disiplinler arası bir zemini kapsıyor. 

Mutfak terimi ilk kez Joseph Berchoux'un 1801'de "Gastronomi" adlı şiirinde geçmiştir. Fransız tarihçi Pascal Ory, gastronomiyi yeme ve içme kurallarını kurulmasının, bir "masa sanatı" olarak tanımlar ve onu iyi yemek pişirmek (bonne mutfağı) ve çok iyi yemek pişirmek (haute mutfağı) diye ikiye ayırır. Ory, gastronominin kökenini, insanların iyi ve kötü tarzı ayırt etmek için kurallar geliştirmeye ilgi duydukları ve düşüncelerini iyi yemek zevkini tanımlamak için genişlettikleri Louis XIV Fransız saltanatına kadar izler. Fransız sarayının cömert ve sofistike mutfağı ve uygulamaları Fransızlar için mutfak modeli haline geldi. Alexandre Grimod de La Reynière, Fransızca: Almanach des gourmands gastronomi çalışmasını yazdı. (1803), Fransız geleneği ve ahlakına ilişkin görüşlerine dayanarak yemek söyleminin statüsünü disiplinli bir düzeye yükseltti. Grimod, devrimden sonra kaybedilen düzeni yeniden tesis etmeyi ve gastronomiyi Fransa'da ciddi bir konu olarak kurmayı amaçladı. Grimod, gastronomi literatürünü türün üç formuna genişletti: rehber kitap, gastronomik inceleme ve dergi. Gastronomi literatürünün icadı, Fransa'da konunun alaka düzeyini artıran önemli kültürel dönüşümlerle aynı zamana denk geldi. Fransa'da asaletin sona ermesi, insanların yiyecekleri nasıl tükettiğini değiştirdi; daha az zengin hane aşçı çalıştırıyordu ve yeni burjuvazi sınıfı elitist yiyecekleri tüketerek statülerini savunmak istiyordu. Restoranın ortaya çıkışı bu sosyal ihtiyaçları karşıladı ve popüler tüketim için iyi yiyecekler sağladı. Fransa'daki mutfak mükemmeliyetinin merkezi Ver Say'dan, rekabetçi ve yenilikçi bir mutfak kültürüne sahip bir şehir olan Paris'e kaydı. Grimod ve diğer gastronomların mutfak yorumları, tüketici-şef etkileşiminde üçüncü bir taraf olarak tüketicilerin zevklerini ve beklentilerini benzeri görülmemiş bir şekilde etkiledi.
Fransız gastronomi kökenleri, Fransız terminolojisinin gastronomi literatüründe yaygın kullanımını açıklamaktadır. Pascal Ory, bu literatürü kavramsal olarak belirsiz olmakla eleştirir; büyük ölçüde anekdot niteliğindeki kanıtlara güvenerek ve kafa karıştırıcı, yetersiz tanımlanmış bir terminoloji kullanmak. Yine de gastronomi, Fransa'da marjinal bir konudan dünya çapında ciddi ve popüler bir ilgi alanına dönüştü.
Türev Gurme, Physiology of Taste (Fransızca: Physiologie du goût) klasik Fransız mutfağını tanımlamayı amaçlayan bir avukat ve politikacı olan Jean Anthelme Brillat-Savarin'in 1825 yemek pişirme çalışmasıdır. Çalışma bazı gösterişli tarifler içerse de Fransız yemekleri ve misafirperverliği hazırlama teorisine giriyor.  Brillat-Savarin'e göre: "Gastronomi, yediği gibi insanla ilgili her şeyin bilgisi ve anlaşılmasıdır. Amacı, mümkün olan en iyi yiyeceği kullanarak erkeklerin korunmasını sağlamaktır."  

Dünyanın dört bir yanında gastronomi üzerine yazılmış birçok yazı, tarihinin bir döneminde bir kültürün mutfağının düşüncelerini ve estetiğini yansıtıyor. Bazı çalışmalar, kendi kültürlerinin çağdaş gastronomik düşüncesini ve mutfağını tanımlamaya veya etkilemeye devam ediyor.
Bazı ek tarihsel örnekler:

Latince: Apicius or Latince: De re Coquinaria (On the Subject of Cooking): A 1st-to-5th-century collection of ancient Roman recipes, often attributed (without clear evidence) to the gourmet Marcus Gavius Apicius, it contains instructions for preparing dishes enjoyed by the elite of the time. A new English translation was published in 2009 as Cookery and Dining in Imperial Rome.
Çince: Suiyuan Shidan (Çince: 隨園食單, The Way of Eating, also known in English as Recipes from the Garden of Contentment): An 18th-century manual on Chinese cuisine of Qing dynasty by the poet Yuan Mei, it contains recipes from different social classes at the time along with two chapters on Chinese gastronomic and culinary theory. The first translation into English was completed in 2017.

Gastronomi ve mutfak sanatları
Gastronomi turizmi
Gastronomi fotoğrafçısı
Uzman
Gurme
Tabak (yemek)

"What Is Gastronomy?". Gastronomy Blog. Metropolitan College, Boston University. 6 Haziran 2011. 30 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020. 
Traité de la gastronomie: Patrimoine et culture (Fransızca). Sang de la Terre. 2012. 
"Chemistry is bringing chefs 'a new revolution of cooking' — here's what the food of tomorrow looks like". Business Insider. 12 Şubat 2016. 13 Şubat 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Molecular Gastronomy: The Food Science". Splice. BioSistemika LLC. 24 Eylül 2015. 18 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020. 

Starr, Frederick, (Ed.) (2009) [1st–5th C.]. De re Coquinaria [Cookery and Dining in Imperial Rome]. Vehling, Joseph Dommers tarafından çevrildi. Project Gutenberg. 14 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020.   İngilizce çeviri; çeşitli formatlar mevcuttur.
"隨園食單" [Way of the Eating]. Chen, Sean Jy-Shyang tarafından çevrildi. 2017 [1792]. 10 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.   Orijinal Çince ile İngilizce çevirisi, yorumlarla birlikte web sitesi biçiminde. Ayrıca aynı çevirmen tarafından Hoşnutluk Bahçesi'nden Tarifler (2018) olarak ciltli kitapta ve Yemek Yeme Yolu (2019) olarak ciltsiz ticarette yayınlanmıştır.
Franks, Charles, (Ed.) (2004) [1825]. The Physiology of Taste: Or Meditations on Transcendental Gastronomy. 10th. Robinson, Fayette tarafından çevrildi. Project Gutenberg. 30 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2020.    İngilizce çeviri; çeşitli formatlar mevcuttur.
ABD Kongre Kütüphanesi'nin Nadir Kitaplar ve Özel Koleksiyonlar Bölümü'nde 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Gastronomi Kitapları Dijital Koleksiyon 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yükseköğretim kurumlarında lisans düzeyinde eğitim verilen bölümün adı.
Bu bölümde gastronomi bilimi ile ilgili konularda teorik ve mutfak ile ilgili konularda da uygulamalı ve sanatsal dersler verilmektedir. Bu süre zarfında kurumlar arasında farklılık arz edebilmekle beraber temel mutfak teknikleri, mutfak uygulamaları, beslenme, hijyen ve sanitasyon, menü planlaması, pastacılık, ekmek yapma teknikleri gibi dersler bulunmaktadır.
Bölümü başarı ile tamamlayan bireyler yiyecek içecek profesyoneli olarak sektörde aşçı, menü planlamacısı, yemek yazarı, yemek stilisti, yemek fotoğrafçısı gibi farklı unvanlar ile çalışabilirler. Ayrıca hedefi akademik kariyer yapmak olanlar ise yüksek lisans ile akabinde doktora yapabilirler. Üniversitelerde çalışabilirler. Hedefi öğretmenlik olanlar ise gastronomi ve mutfak sanatları alanında öğretmen olarak atabilirler. Bunların dışında özel eğitim kurumlarında da eğitmen, eğitmen şef, usta öğreticilik yapabilirler.

Tarihte ilk profesyonel aşçılık okulları 19. yüzyıl sonlarında açılmaya başlanmıştır. 1883 yılında Paris'te aşçılıkla ilgili eğitim vermeye başlayan Le Cordon Bleu formal aşçılıkta öncüler arasında gösterilen bir eğitim kurumudur. Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü Türkiye'de lisans düzeyinde ilk olarak 2008 yılında Yeditepe Üniversitesi tarafından açılarak eğitim verilmeye başlamıştır.
2023 yılı itibarıyla Türkiye'de lisans düzeyinde eğitimi verilen bölüm ayrıca KKTC'de bulunan Girne Üniversitesi, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi ve Kıbrıs İlim Üniversitesi'nde de okutulmaktadır.

Gençlik kültürü, çocukların, ergenlerin ve genç yetişkinlerin yaşama şekli ve paylaştıkları normlar, değerler ve pratiklerdir. Daha sonra farklı gençlik altkültürü türleri yaranmıştır. Kültür, paylaşılan sembolik sistemlerdir ve bu sistemleri korumak ve dönüştürme süreçleridir. Gençlik kültürü eski nesillerin kültüründen farklıdır.
Bu daha çok giysi, popüler müzik, spor, teknoloji, eğitim, sanat, yaşam tarzı ve bu gibi türlere etkisini gösterir. Gençlik kültüründe birçok farklı ve sürekli gençlik alt sınıfları bulunmaktadır. Bu alt kültürlerde norm, değerler, davranışlar ve stiller yaygın olarak değişir ve genel gençlik kültüründen farklı olabilir. 20. yüzyılda, gençlerin hem yaşam tarzı hem de kültür üzerinde güçlü bir etkisi vardı. Flapper ve modlar, gençlik kültürünün toplum üzerindeki etkisinin iki büyük örneğidir.

Altkültürler listesi
Z kuşağı
Y kuşağı
X kuşağı
Beat Kuşağı
Baby Boomer

Giyilebilir sanat veya Giyim sanatı, genellikle güzel veya etkileyici biçimde yapılmış el yapımı giysi veya mücevherlerin ayrı ayrı tasarlanmış parçalarını ifade eder. Herhangi bir giyim eşyası veya başka giyilebilir bir nesnenin yapımı tipik olarak estetik kaygılar içerse de, giyilebilir sanat terimi, eserin ciddi ve benzersiz bir sanatsal yaratım veya ifade olarak kabul edilmesinin amaçlandığını ifade eder. Sanat parçaları satılabilir ve/veya sergilenebilirler.

Giyilebilir sanatın ortaya çıkışı 60'lı yıllara dayanmaktadır. 70'li yıllardan itibaren büyüme kaydetmiş, en büyük ilerlemesini ise 2000'li yıllarda yaşamıştır. Muhtemelen en kötü şöhretli parçalar, 2015'in sonbahar defilelerinde bulunmuş Victor and Rolf'a ait parçalardır. Özenle yapılmış bu el yapımı giysiler, kendi kendini ifade etmenin bir aracı ve büyük ölçekli üretime meydan okumak için bir strateji olarak kabul edildi. Bugün, giyim parçalarını bir tür kendini ifade etme olarak gören hareketin bu iyimser başlangıcı, yeni ve taze bir giysi tarzına dönüşmüştür. Bugünlerde eserler daha çok galeriler, mağazalar ve ihtisas fuarları aracılığıyla sergilenmekte ve satılmaktadır.
1987'den beri Yeni Zelanda'da düzenlenen Giyilebilir Sanat Dünyası ödülleri, sanatçıların şaşırtıcı yeteneklerini gözler önüne seren önemli bir etkinliktir. Giyilebilir sanatların çoğu, elyaf malzemelerden yapılır ve bu nedenle, kumaş ve diğer elyaf ürünlerini kullanan hem giyilebilir hem de giyilemez sanat biçimleri, daha geniş elyaf sanatı alanının bir dalını oluşturur. Sanatsal bir alan olarak giyilebilir sanat, takı veya deri, plastik kaplama, metal vb. gibi elyaf olmayan malzemelerden yapılmış giysileri de içerebilir.

Giyilebilir elyaf sanatıyla uğraşan sanatçılar, kullanılmış kumaş veya diğer malzemeleri kullanarak onları benzersiz giysiler haline getirebilir veya işlenmemiş kumaşları boyayabilir ve yeniden düzenleyebilir. Sanatın pahalı bir şey olduğu inancına karşı çıkan bazı giyim sanatçıları, makul bir fiyata kaliteli sanat eserleri ve giysiler üretmeye başlamışlardır.
Diğer sanat dallarında olduğu gibi, sanatçıların bu alandaki yetenek ve becerileri çok çeşitlidir. Ortamın doğası, sanatsal becerilerin yanı sıra zanaat becerileri de gerektirdiğinden, ileri düzey bir sanatçı, renk çarkı, kimya, dikiş, giysi tasarımı veya bilgisayar yazılımları üzerinde de çalışmak zorunda kalabilir. Bazı üniversitelerde giyilebilir sanata yönelik dersler verilmektedir.

Zaman içerisinde sanatçı ve tasarımcılar, bazı değerli taş ve kumaşları insan vücudunu güzelleştirmek için kullanmaya başlamışlardır. 1940'lı yıllarla beraber Amerikalı modernist sanatçılar ve 1950'li yıllarla beraber Alman kuyumcularının deneme çalışmaları, modern anlamda mücevherciliğin başlangıcını oluşturmuştur.

Grafik sanatı veya Grafik sanatları, geniş bir kapsamda ele alınabilecek bir sanat türüdür. Grafik sanatı genellikle iki boyutlu kaligrafi, fotoğraf, çizim, resim, özgün baskı, litografi (taş baskı), tipografi, serigrafi (ipek baskı) ve ciltlemeyi içerir. Ayrıca grafik sanatı iç mekan ve mimari tasarımlar için çizilmiş planları ve düzenleri de kapsar.

Tarih boyunca, teknolojik icatlar grafik sanatının gelişimini şekillendirmiştir. MÖ 2500'de Mısırlılar, düşüncelerini hiyeroglif olarak bilinen yazılı bir biçimde iletmek için grafik semboller kullanmışlardır. Mısırlılar, hikayelerini ve sanatlarını başkalarıyla paylaşmak için papirüs rulolarına öyküler yazmış ve resimlerle süslemişlerdir. 
Orta Çağ'da, katipler kutsal öğretileri korumak için el yazmalarının her bir sayfasını elle kopyaladılar. Katipler, sanatçıların çizimler ve süslemeler ekleyebilmesi için sayfanın belirli bölümlerini boş bırakırlardı. Dikkatle yazılmış metinlerin yanında sanatın kullanılması, dini okuma deneyimini zenginleştirdi. 1450 yılında Johannes Gutenberg, matbaa adı verilen ilk gelişmiş hareketli tip mekanik ekipmanı yarattı. Matbaası, metin ve görsel sanatların kitlesel olarak üretilmesine yardımcı oldu ve sonunda elle kopyalama ihtiyacını ortadan kaldırdı.
Rönesans döneminde de yine baskı biçimindeki grafik sanat, Avrupa'da klasik öğrenimin yayılmasında önemli bir rol oynadı. Bu el yazmalarında kitap tasarımcıları büyük ölçüde yazı tipine odaklandılar.

Grafik tasarım bir mesajı iletmek, bir görseli geliştirmek veya bir düşünceyi görselleştirmek için metnin ve görsellerin algılanabilir ve görülebilir bir düzlemde, iki boyutlu, üç boyut ve dört boyut olarak organize edilmesini içeren yaratıcı bir süreçtir. Baskı, ekran, hareketli film, animasyon, iç mimari, ambalaj tasarımı gibi birçok ortamda dijital veya dijital olmayacak bir şekilde uygulanabilir. Grafik sanatı ve grafik tasarımlarda, görsel sanatların temel ilkeleri olan hizalama, denge, karşıtlık, vurgulama, hareket, görüntü, oran, yakınlık, tekrarlama, ritim ve birlik geçerlidir. Grafik tasarım için grafik tablet, grafik yazılımı, uygulama yazılımı ve programları kullanılır.
Grafiker, Almanca Graphiker kelimesinin karşılığı, Grafik Tasarımcı ise İngilizce Graphic Designer kelimesinin karşılığı olup aynı manaya gelmektedir.

Grafik tasarım tarihi, MÖ 14,000'lerde yapılmış mağara resimlerine ve İÖ 4. yüzyılda yazının başlamasına dayandırılabilir. Sonraları daha çok el yazması dini içerikli kitaplar ilk yayınlar olacaktır. Johann Gutenberg'in Avrupa'da 1450'lerde hareketli matbaayı icadı ile kitaplar yaygınlaşmaya başlamıştır. O dönemlerde entelektüel düşünce, din etrafında olduğundan ilk basılıp dağıtılmaya başlanan kitaplar dinsel kitaplardır. Basılı yayınlar için harf ve metin dizimi erken dönem grafik tasarım pratikleridir.
Asıl çıkış noktası ise; sanayileşme ve modern yaşama geçiş ile, özellikle de fotoğrafın keşfi ile ortaya çıkan İzlenimcilik ve Post-İzlenimcilik akımlarının sonrasında başlamıştır. Çünkü resim sanatı farklı bir yöne ilerlemeye başlamış ve grafik, afiş, ürün katalogları vb. öne çıkmaya başlamıştır. Gazetenin ortaya çıkmasıyla reklam ve tanıtım öne çıkmıştır. Örneğin; ürün katalogları ilk önceleri fotoğraflarla değil gravür baskılar ile yapılmaktaydı. İşlerin tanıtımını ve duyurusunu yapan afişler de kendi içerisinde ayrı bir alan haline geliyordu. Bu alanlarda ilk çalışanlar da grafiker, grafik sanatçısı veya tasarımcı değil ressamlardı. Bu yüzden resimsel özellikleri önde, tipografik özellikleri geri planda kalıyordu. Fakat baskı tekniklerinin ilerlemesi, fotoğrafın geliştirilmesi ve tipografinin önem kazanması ile özellikle afiş tasarımı ve dolayısıyla grafik sanatlar resimden ayrı, tasarımın birer dalı olarak ortaya çıkmıştır.

Türkiye'de İbrahim Müteferrika ilk defa 14 Aralık 1727'de Müteferrika Matbaası kurulmuştur. Burada basılan kitaplar dünya kitap tarihine ve Osmanlı kültürü tarihine dair önemli bilgiler vermektedir. Bu matbaada 1729-1742 tarihleri arasında 16 kitap basılmıştır. 1729'da "Vankulu Lugati" Arapça harflerle ilk basılan kitaptır. Katip Çelebi'nin 1732'de basılan "Cihannuma"sı içinde harita ve çizimler vardır. J. B Holderman'ın "Grammaire Turque" kitabı 1730'da Osmanlı'da Latin alfabesini kullanan ilk baskı olmuştur. 1732 yılında basılan "Tarih-i Hind-i garbi" (Amerika'nin keşfi), Amerika hakkında Müslüman bir yazar tarafından yazılan ilk kitaptır, 13 tahta baskı içerir.
II. Meşrutiyet'in sağladığı özgürlük ortamında, grafik sanatının günlük uygulamalarda kullanımına ilişkin ilk ciddi girişim olarak 1909 yılında İlâncılık Kolektif Şirketini görmekteyiz. Basın ilanı alanında yapılan çalışmalar, önce Balkan Savaşı, ardından yaşanan 1. Dünya Savaşı nedeniyle yaşamını sürdürememiştir. Bilinen ilk sanatsal grafik uygulaması Ferah Tiyatrosu için hazırlanan afiş çalışmasıdır. Bu dönemde yurt dışından gelen tüketim ürünlerinin afişleri de yapılmıştır.
1891-1896 arasında William Morris tasarladığı kitaplarla zamanına göre çok başarılı grafik tasarım işler üretmiştir. William Morris'in isleri, grafik tasarım için bir pazar olduğunu göstermiştir. Bu dönemler tasarımın sanattan ayrılmaya başladığı dönemlerdir. Ayrıca Münch pre-refaeritler ortaya çıkmıştır. Bu pre-refaeritler; resimleri idealize edilmiş, hayali, gerçek dışı kadın ve erkek tipolojisi, duygunun ve aşkın yüceliğine yönelik resimlerdir. Bu resimlerde anlatım yalınlaşmış, detaylar kaybolmuştur. İzleyenin baktığında hemen anlayabilmesi amaçlanmıştır. Münch'ün resimleri de grafik tasarım alanında yapılan ön hazırlık çalışmaları olarak kabul edilmektedir.
Birinci Dünya savaşı sonrasında 19. yüzyılın sanat ve tasarım görüşlerine tepki olarak yeni düşünceler oluşmaya başlamıştır. 1919'da Almanya'nın Weimar şehrinde kurulan Bauhaus okulu sanat ve tasarım alanında birçok yeniliğin öncüsü olmuştur.
Günümüzde Grafik tasarım büyük ölçüde bilgisayar programları aracılığı ile yapılmaktadır.[kaynak belirtilmeli]

1980'lerin ortalarında, masaüstü yayıncılık ve grafik sanatı yazılımı uygulamaları, daha önce manuel olarak yürütülen bilgisayar görüntüsü işleme ve oluşturma yeteneklerini tanıttı. Bilgisayarlar, tasarımcıların mizanpaj veya tipografik değişikliklerin etkilerini anında görmelerini ve geleneksel medyanın etkilerini simüle etmelerini sağladı. Kalemler gibi geleneksel araçlar, sonlandırma için bilgisayarlar kullanıldığında bile faydalı olabilir. Bir tasarımcı veya sanat yönetmeni, yaratıcı sürecin bir parçası olarak çok sayıda kavramın taslağını çizebilir. Stiluslar, el çizimlerini dijital olarak yakalamak için tablet bilgisayarlarla birlikte kullanılabilir.

Çoğu tasarımcı, geleneksel ve bilgisayar tabanlı teknolojileri birleştiren karma bir süreç kullanır. İlk olarak, bir fikri yürütmek ve onay almak için elle işlenmiş düzenler kullanılır, ardından cilalanmış görsel ürün bir bilgisayarda üretilir.
Grafik tasarımcıların görüntü oluşturma, tipografi ve mizanpaj için yazılım programlarında yetkin olmaları beklenir. 1990'ların başından beri grafik tasarımcılar tarafından kullanılan popüler ve "endüstri standardı" yazılım programlarının neredeyse tamamı Adobe Inc.'in ürünleridir. Adobe Photoshop (fotoğraf düzenleme için raster tarama tabanlı bir program) ve Adobe Illustrator (çizim için vektör tabanlı bir program) genellikle son aşamada kullanılır. Dünyanın her yerinden bazı tasarımcılar CorelDRAW kullanıyor. CorelDraw, Corel Corporation tarafından geliştirilen ve pazarlanan bir vektörel grafik düzenleme yazılımıdır. Vektör grafiğini düzenlemek için kullanılan açık kaynaklı yazılım Inkscape'dir. Inkscape'te kullanılan birincil dosya biçimi Ölçeklenebilir Vektör Grafikleri'dir (SVG). Dosyayı başka herhangi bir vektör biçiminde içe veya dışa aktarabilirsiniz. Tasarımcılar, çalışmalarında genellikle çevrimiçi tasarım veritabanlarından önceden tasarlanmış raster grafik ve vektör grafikleri kullanırlar. Raster görüntüler Adobe Photoshop'ta, vektör logolar ve çizimler Adobe Illustrator ve CorelDraw'da düzenlenebilir. Nihai ürün, InDesign, Serif PagePlus ve QuarkXPress gibi başlıca sayfa düzeni programlarından birinde birleştirilebilir.
Birçok ücretsiz ve açık kaynaklı program, hem profesyoneller hem de sıradan kullanıcılar tarafından grafik tasarım için kullanılır. Bunlardan bazıları vektör grafikleri için Inkscape, fotoğraf düzenleme ve görüntü işleme için GIMP, dijital boyama için Krita ve sayfa düzeni için Scribus'u içerir.

Grafik tasarım kariyer yolları, yaratıcı yelpazenin tüm bölümlerini kapsar ve çoğu zaman örtüşür. Çalışanlar, tasarım hizmetleri, yayıncılık, reklamcılık ve halkla ilişkiler gibi özel görevleri yerine getirir. 2023 itibarıyla ortalama maaş yıllık 50.710 dolardı. Sektördeki ana iş unvanları genellikle ülkeye özgüdür. Grafik tasarımcı, sanat yönetmeni, yaratıcı yönetmen, animatör ve giriş seviyesi prodüksiyon sanatçısını içerebilirler. Hizmet verilen sektöre göre sorumluluklar "DTP ortağı" veya "Grafik Sanatçısı" gibi farklı unvanlara sahip olabilir. Sorumluluklar, videografi, video sanatı, video üretimi, video editörü, illüstrasyon, fotoğrafçılık, animasyon, görsel efektler veya etkileşimli tasarım gibi özel becerileri içerebilir.
Grafik tasarımcılar, tasarım danışmanlıkları veya marka ajansları gibi şirketlerde çalışabilir, diğerleri ise yayıncılık, pazarlama veya diğer iletişim şirketlerinde çalışabilir. Özellikle kişisel bilgisayarların kullanılmaya başlanmasından bu yana birçok grafik tasarımcı, tasarım odaklı olmayan organizasyonlarda şirket içi tasarımcı olarak çalışmaktadır. Grafik tasarımcılar ayrıca kendi şartları, fiyatları, fikirleri vb. üzerinde çalışarak serbest meslek ve uzaktan çalışma yapabilirler.
Bir grafik tasarımcı genellikle sanat yönetmenine, kreatif direktöre veya kıdemli medya kreatifine rapor verir. Bir tasarımcı daha kıdemli hale geldikçe, tasarım yapmak için daha az, marka geliştirme ve kurumsal kimlik geliştirme gibi daha geniş yaratıcı faaliyetlerde diğer tasarımcılara liderlik etmek ve onları yönlendirmek için daha fazla zaman harcarlar. Müşterilerle daha doğrudan etkileşim kurmaları, örneğin özetleri almaları ve yorumlamaları beklenir.

Hareket grafikleri
Tipografi
İllüstrasyon
Karikatür
Serigrafi
İmlek
Dijital tasarım
Gravür, Klişe, Trio
Buklet, Broşür, Katalog, Afiş, Kartpostal, Dergi, Etiket, Çıkartma, Billboard, Tabela, Branda, Pano
Dizgi Kitap tasarımı
Ambalaj tasarımı
Stand tasarımı
Web tasarımı (Arayüz tasarımı)

İnteraktif tasarım
Animasyon 3D Tasarım
Fotoğrafçılık
Kurumsal kimlik (Logo, Antedli, Zarf, Kartvizit, Fatura, Dosya, Promosyon ürünleri; (Otokoku, Pad, Magnet, Kalem, Bardak))Tasarımı

[1] 27 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yazılar "Grafikerler Meslek Kuruluşu" 1990 s.11

Grafiti, çoğunlukla kamusal bir alanda yer alan bir duvar ya da yüzeye çizilmiş, kazınmış veya püskürtülmüş yazı ve çizimlerdir.
Kelime, Yunanca   "graphein" (yazmak) kelimesinden  gelmiş ve İtalyanca "sgraffio" (karalamak) kelimesinden türemiştir. İlk çağlardan beri bir durumu resmetme, tanımlama ya da dikkat çekme yöntemlerinden birisidir.  Bugün bilinen anlamıyla grafiti, 1960'ların sonlarında Amerika Birleşik Devletleri'nin hip hop kültürüyle birlikte doğmuştur.
Modern şehirlerde otobüslerin içlerine sivri bir aletle kazınan yazılardan sokak duvarlarına sprey boyayla çizilen resimlere kadar pek çok uygulama grafitinin kapsamına girmektedir. Kimi çevrelerce bir sanat dalı olarak kabul edilirken, bir başka bakış açısı da, grafitiyi vandalizm olarak değerlendirmekte ve suçla ilişkilendirmektedir.

Tarihsel olarak grafitinin mağara duvarlarına çizilen şekillere dayandığı düşünülür. Antik Yunan’da bugünkü Türkiye’de Efes antik kalıntılarındaki fahişelik ilanı bilinen ilk grafiti olarak kabul edilir. Pompei kentindeki buluntularda da duvara kazınmış benzer  ilanlara rastlanmıştır. Eski Mısır'da yolculuğa çıkanlar da geçtikleri yerlerin duvarlarına adlarını ya da resimlerini çizerek kendilerinden iz bırakmışlardır; Bu antik dönem duvar yazılarına ve resimlerine de ‘graffito’ denilmektedir.
II. Dünya Savaşı'nda propaganda aracı olarak kullanılan grafiti, günümüzdeki anlamıyla 1960'lı yıllarda Amerika'da, özellikle New York'ta  politik eylemciler ve sokak çeteleri, seslerini duyurmak ve kendi çetelerinin sınırlarını belirlemek için benimsenen bir yöntem olarak ortaya çıktı. 1970'li yıllarda ortaya çıkan rap ve hip-hop kültürü, grafitinin dünyada yaygınlaşmasını sağladı.
Kendisini tarihteki ilk yazıcı (writer) olarak tanımlayan ‘Corn Bread’ ilk grafitisini 1967 yılında yapmıştır ancak bu tarihten önce de grafiti çalışmalarına rastlanmaktadır. Grafiti yapmakla ünlenen ilk yazıcı, 1969 yılında yaşadığı New York'un  Yunan mahalesinde duvarlara keçeli kalemle imza atmaya başlayan TAKIdir. Grafiti sanatının  ilk kez  dünya kamuoyunda duyulması, "TAKI183" takma ismiyle duvarlara  imza  atan postacı hakkında 21 Temmuz 1971'de New York Times gazetesinde yayımlanan bir makale ile gerçekleşti. New York'ta hip hop kültüründen beslenen grafiti, şehirde binaların dış cephelerine koruyucu kaplamalar kapatılmaya başlanması üzerine  duvarlardan metrolara yani yer altına indi ve imza atma geleneği New York şehir metrosunda otoriteye karşı çıkma ritüeline dönüştü.‘Futura2000’, ‘Revolt’, ‘Haze’, ‘Skeme’ ve  ‘Vandal Squad’ gibi yazıcılar, metro grafiti sanatının ortaya çıkmasını sağladı. Yazar sayısının artması ile rekabet de arttı ve tanınır olma kaygısı ile bireyselleşme çabaları görüldü; pek çok el yazısı ve hat tarzı geliştirildi. New York banliyölerinde  yaşayan yazıcılar içinde ‘Dondi’, grafitinin küresel bir sanat hareketi olarak doğuşunda temel bir rol oynadı.   Grafiti, 1970'lerde ABD'nin hemen hemen tümüne yayıldı. Ancak o dönemde grafiti kamuoyunda suçla ilişkilendirilmekte idi.

Grafiti, “tag" adı verilen grafiti yazarları tarafından özel konutlar ve tarihsel eserler dahil herhangi bir yeri grafiti zemini kabul edip rastgele boyayarak uygulanmış; bunun sonucu olarak vandalizm kabul edilip  grafitiler silinmiş; uygulayanlar hakkında yasal işlemler yapılmıştır. Grafiti yapanlar kendini gizlemekte papo184, junior 161, barbara 62, TAKI 183 gibi takma isimler kullanmıştır. Günümüzde kimliğini açıklamaktan çekinmeyen, bu konuda yasal dernekler, sinema filmleri, bilgisayar oyunları, web siteleri, grafik bilgisayar programları vb. oluşturanların temsilciliğinde, çeşitli iniş çıkışlarla varlığını sürdürmektedir.
Grafiti altkültürünün merkezindeki rekabet ve “Stil Savaşları" balon şeklinde olan harflerden, “stamp” (damga) olarak bilinen üç boyutlu grafitilere ve karmaşık  “wild style” (vahşi stile) doğru bir evrimleşmeyi sağlamıştır.
1980'lerde “Style Wars” ve “Wild Style” adlı iki belgesel grafiti ve hip hop kültürünün geniş kitlelere yayılmasında rol oynadı. Avrupa'nın ve Güney Amerika'nın politik sorunlar yaşayan bölgelerinde yoğun olarak görülmeye başladı. Doksanlı yıllarda grafiti kendine özgü bir giyim, yaşam tarzı ve literatür oluşturdu. Thiery Noir adlı bir sokak sanatçısının Berlin Duvarı'nın  yıkılışına eşlik eden grafitileri uluslararası bir ün kazanarak grafiti üzerinden özgürlük 
isteminin sanatsal bir ifadesi oldu.
Grafitinin kaligrafik biçimi, ikibinli yılların sunduğu kültürel ve teknik olanaklar ile yepyeni bir boyut kazanmıştır. Günümüzde sokak sanatçısı, ismini değil, vermek istediği mesajı yaymayı amaçlamakta ve çok daha çeşitli materyalleri kullanmaktadır.

Piece; görüntüler içinde isim ya da harf, çizikler.
Stencil, kâğıt, karton, metal malzemelerden kesilerek oluşturulmuş; karikatür, rakam, harf, resim ve baskı kalıplarının boyanması ile yüzeye çıkan görüntüler.
Poster, kâğıt malzemelerin tutkal gibi malzemelerle yüzeye yapıştırılması
Mozaik, seramik malzemelerin yüzeye tutturulması
Light grafiti, ışıkla yapılan, kalıcı olmayan grafitidir ve bu özelliğinden ötürü yasal kabul edilir.
3B Tebeşir sanatı, kaldırıma tebeşirle üç boyutlu görünen resim çizilmesi.
Tag, Yazarların seçtiği nicklerin (lakap) yüzeylere marker kalemlerle aktarılması
Stencil, kâğıt, karton, metal malzemelerden kesilerek oluşturulmuş; karikatür, rakam, harf, resim ve baskı kalıplarının boyanması ile yüzeye çıkan görüntüler.
Etiket, Yapıştırılmaya hazır, kesilmiş kâğıtların üzerine tag (paraf), desen çizmek veya yapılmış hazır yapışkan yüzeyli grafiklerin yüzeylere uygulanması

Writer, Grafiti yapan sanatçı.
Sketch, duvara çizilecek grafitinin defter, tablo ya da sunta üzerine çizilen taslağı.
Blackbook, tasarladığı sketchleri çizmek için writerların taşıdığı defter.
Character, grafiti bittiği zaman yanlarına yapılan genellikle insan şeklinde olan karikatür.
Marker, taslak yapılırken kullanılan farklı renk ve değişik kalınlıkları olan kalem. Grafiti bittikten sonra imza atmak için de kullanılır.
Firstline, Grafiti yapılırken atılan ilk çizgi.
Outline, grafiti harf çizgileri ya da dış çizgileri.
Secondline, dış çizgileri çevreleyen çizgi.
Highlights, grafitinin bazı noktalarına, genellikle harflerin sağ alt köşesine verilen parlaklık ya da ışık efekti.
Fill in, grafiti dış çizgileri yapıldıktan sonra içini boyanması. Tek renk veya çok renkli olabilir.
Toy, daha acemi olduğu parçalarından anlaşılan kişilere takılan hakaretvari lakap.

Duvar resmi
Hip Hop
Sokak Sanatı
M. Chat

Style Wars belgeseli 11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sokak Sanatı Grafiti ve Writer Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Gravür, bir baskı tekniği olarak matbaacılıkta ve sanat ürünlerinin yaratımında kullanılan bir kazıma şekli, çukurbaskı veya oyma baskı olarak adlandırılabilir. Baskı yapılacak görüntü ahşap, metal veya taş levha üzerine çeşitli yöntemler (elle kazıyarak veya asite yedirme) aktarıldıktan sonra levha mürekkep ile sıvanır. Levhanın yüzeyi temizlenince mürekkep yalnız çukur yerlerde kalır ve levhanın üzerindeki görüntü baskı uygulanarak kağıda aktarılır.
15. yüzyıldan sonra ortaya çıkışından itibaren gravür, günümüze kadar sanatçıları tarafından yaygın bir biçimde kullanılmış ve geliştirilmiştir. Günümüzde birçok sanatçı gravür baskı tekniğinden sanat baskılarının üretilmesinde yararlanmaktadır. Matbaacılıkta ise 19. yüzyılın sonlarına kadar basımı yapılan kitaplarda yer alan resimlerin kaliteli reprodüksiyonu için kullanılan gravür, bir baskı tekniği olarak günümüzde fotogravür ya da tifdruk baskı (rotagravür) biçiminde kullanılmaktadır.
Genel olarak gezi eserleri içine serpiştirilen gravürler kimi eserlerde ayrı bir ciltte albüm ya da taşbaskılarını albüm şeklinde yayınlamıştır.

Batı dünyasında yayınlanan kaliteli dergilerde Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili daha çok haber niteliğindeki yazılar gravürlerle süslenerek zenginleştirilmiştir. 1854-1856 Kırım Savaşı ve 1877-1878 Türk-Rus savaşı sırasında başta İstanbul Ve İstanbul'da günlük yaşam olmak üzere, İmparatorluğun diğer kentlerinin görüntüleri bu dergilerde oldukça çoktur. Bu dergilere örnek olarak Paris'te yayınlanan L'Illustration, Londra'da yayınlanan The Illustrated London News ve The Graphic gösterilebilir. Bunun yanı sıra İstanbul ile ilgili gravürler içeren Leipzig'de yayınlanan “Hesperos”ta ve Londra’da yayınlanan “He brettanikos aster” adlarında kaliteli iki Rumca dergi vardır. İstanbul'da çıkan Servet-i Fünûn da gravür ve taşbaskı resimleriyle yayınlanan dergilerden biridir.

Bu tür eserlerin başında Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili tarihi ve sosyal içerikli yayınlar gelir. Mouradgea d'Ohsson'un “Tableau général de l’Empire Othoman”, Dimitri Kantemir’in “The history of the growth and decay of the Ottoman Empire”, 1877-1878 Türk-Rus savaşı kaleme alınan “Cassell’s illustrated history of the Russo-Turkish war” ve "Russed et Turcs: la guerre d’Orient” adlı eserleri örnek olarak gösterebiliriz.

Güvenlik kültürü; grup üyelerini ve amaçlarını kazadan beladan korumak için takip edilen kurallar, alışkanlıklar, yöntem ve alet-edavatlar bütününe verilen isimdir. Grup, rakipleri ya da düşmanları olan bir ülke; bir politik, askeri, ticari veya ideolojik örgüt olabilir. Grup, toplumdaki egemen kültürün tasvip etmediği, bazen kanunların da yasakladığı bir yaklaşımı savunan kişilerin bir araya gelmesiyle de oluşmuş olabilir.
Genelde güvenlik kültürünün amacı (veya başarı ölçüsü) rastgele oluşumların veya ummadık aktörlerin kasıtlı sinsi girişimlerinin gruba verebileceği zararların olasılığını azaltmak, casusların gruba sızmalarını önlemek, hassas bilgilerin grup dışındakilerce öğrenilmesine fırsat vermemektir.

Güvenlik
Gizlilik

Özel

Genel
(İngilizce) Security Culture article in Wild Resistance

Güzel sanatlar, güzellik ve zevkle ilgilenen sanatlar için kullanılan bir ifadedir.
Resim, heykel, mimarlık, müzik ve şiirden oluşan beş başlıca sanat alanını kapsar. Zaman zaman yazarların kendine özgü görüş ve anlayışlarının sonucu olarak başka birtakım sanatlar bu şemaya dahil edildiği görülür; örneğin bahçe düzenleme, gravür ve dekoratif sanatlar, dans, tiyatro, kimi zaman opera, hitabet ve edebi düzyazı.
Bu terim ilk defa Fransızcada "beaux arts" olarak 18. yüzyılda doğmuştur. Güzel sanatlar teriminin ortaya çıkışındaki motivasyon; resim, heykel gibi görsel sanat dallarını tekstil, seramik ahşap işlemeciliği gibi zanaat ve uygulamalı sanatlar ile popüler sanatlardan  (hikâye anlatıcılığı, popüler şarkılar gibi) ayırmaktı. "Güzel sanatlar" diye isimlendirilen şey, esin ve deha ile ilgili bir meseleyken zanaatların ve popüler sanatların hedefi sadece kullanım değeri sunma veya eğlendirmekten ibaretti. Böylece eski çağlarda birçok dilde görülen sanat/zanaat özdeşliği; kullanılmak için değil de, hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnızca hoşlanmak amacıyla seyredilmek için nesneler üretilmesinin birbirinden ayrılmasıyla ortadan kalktı. Buradaki güzel, sanat eserinin niteliğini değil, disiplinin estetikle bağlantısını vurgulamak için kullanılmıştır.
Günümüzde güzel sanatlar daha çok, klasik veya akademik sanatla bağlantılı olan geleneksel görsel sanatlar anlamına gelir. Türkiye'de geçmişte bir dönem güzel sanatlar için Arapça "fen"in çoğulu "funun-u nefise", daha sonra "sanayi-i nefise" kullanılmıştır.

Geleneksel veya diğer bir deyişle klasik sınıflandırmaya göre güzel sanatlar, sanatı icra ederken kullanılan malzemeye göre yapılan sınıflandırmadır. Bu bağlamda üç farklı sanat grubu oluşturulabilir;

Çeşitli malzemeler kullanmak suretiyle maddeye biçim verilen sanatlar kabaca görsel sanatlar başlığı altında toplanmaktadır. Şekil verilebilen (plastik niteliğe sahip) boya, kil, alçı gibi   maddelerle yapılan bu sanatlara plastik sanatlar da denmektedir. Bu tarz sanatlar yoğun olarak göze hitap etmektedir.

Resim
Heykel
Mimarlık
Kabartma

Sese ve sözlere biçim verilerek yapılan sanatlara işitsel veya fonetik sanatlar denmektedir. Bu sanatlar ağırlıkla kulağa ve işitmeye yöneliktir.

Edebiyat
Müzik

Dramatik veya karma sanatlar olarak da adlandırılan ritmik sanatlar hareketlere, jest ve mimiklere yön vermek suretiyle hem göze hem de kulağa hitap eden sanatlardır.

Tiyatro
Bale
Dans
Opera
Sinema

Güzel sanatların geleneksel biçimde sınıflandırılması, bazı sanat dallarının nasıl kategorize edileceği konusunda tartışmalar ve belirsizlikler yaratmıştır. Bu yüzden sanatların ele alınış biçimleri değiştirilmiş; daha ayrıntılı ve kapsamlı bir sistematik geliştirilmiştir. Modern sınıflandırma sisteminde güzel sanatlar yedi başlık altında incelenmektedir:

Kağıt, tuval, cam, deri veya kumaş gibi belli bir yüzeye yapılan ve temel malzemesi boya olan tüm iki boyutlu sanat çalışmaları yüzey sanatları grubuna girmektedir.

Resim
Çizim
Yağlıboya
Karakalem
Ebru
Minyatür
Hat
Grafik
Afiş
Karikatür
Fotoğraf

Temel malzemesi toprak, taş, ahşap, mermer ve diğer madenler olan üç boyutlu sanat çalışmalarına hacim sanatları denir. Yüzey sanatlarından farklı olarak; eserlerin en ve boya ilave olarak bir de derinlikleri (hacimleri) vardır.

Heykel
Kabartma
Seramik
Porselen
Çini
Azulejo
Çömlek
Vitray
Çeşm-i bülbül
Ahşap oyma

Mekan sanatları; iç ve dış mekanları düzenleyen, genel olarak mimarlıkla alakalı olan sanat dallarıdır.

Mimarlık
İç mimarlık
Peyzaj mimarlığı

Yazı ve gramer kullanılarak oluşturulan sanat eserlerine dil sanatı veya edebiyat denir.

Temel aracı notalar olan müzik sanatı ve ona ait olan alt türler ses sanatlarına dahil edilirler.

İnsan bedeninin, jest ve mimiklerin belli bir koreografi çerçevesinde şekillendirilmesine dayanan sanatlara hareket sanatları denir.

Bale
Pandomim
Dans

Belirli bir hikâyenin veya kurgu metnin canlandırılmasına dayanan, senaryonun oyuncular tarafından eyleme dönüştürülerek sergilenmesine bağlı olarak oluşan sanatlara dramatik sanatlar denir.

Tiyatro
Sinema
Gölge oyunu
Opera
Müzikal

Halk sanatı, folklor ve halk kültürü bağlamında yapılmış her türlü görsel sanatları kapsar. Genellikle nesneler, yalnızca dekoratif olmaktan ziyade, pratik kullanıma da sahiptir. El sanatları, halk destanı, halk dansı, halk çalgısı, halk müziği, halk oyunu, halk güreşi yaygın halk sanatı türleridir.
Halk sanatları, bir topluluğun kültürel yaşamına dayanır ve onu yansıtır. Folklor ve kültürel miras alanlarıyla ilişkili etkileyici kültür gövdesini kapsar. Maddi kültür, tarihsel olarak geleneksel bir topluluk içinde hazırlanmış ve kullanılmış nesneleri içerir. Somut olmayan kültürel miras müzik, dans ve anlatı yapıları gibi biçimleri içerir.

Folkloristik
Halk hikâyesi
Halk etimolojisi
Dekorativ sanat
Halk sanatında kavramlar
Vizyoner sanat
Naif sanat
Kabile sanatı
Siper sanatı
Tür resmi
Indigenouism
Americana
Art brut

Happening, 1950'lerin sonu ve 60'ların başında sanatçılar tarafından düzenlenen teatral etkinliklerdir. Dada ve Sürrealizm'den etkilenmiş, performans sanatının öncülü olmuştur. Terim olarak ilk defa Allan Kaprow'un "6 Bölümlük 18 Happening" (18 Happenings in 6 Parts) isimli eserinde kullanılmış ve yaygınlaşmıştır. Slayt gösterileri, dans, koku ve tat gibi hislere hitap eden etkinliklerin sahnelenmesi ve tecrübe edilmesi ön plana çıkar ve senaryoya bağlı rollerle değil, sanat ile çevresi arasında organik bir bağ içerisinde gerçekleşir. Birçok örneğinde izleyici katılımı önemlidir ve ortaya çıkan estetik etki, tecrübe edilen etkinliklerin bileşimidir. Claes Oldenburg'un "Dükkân" (Store) (1961), "Oto-bedenler" (Autobodies) (1963) ve "Yıkamalar" (Washes) (1965); Robert Rauschenberg'ün "Harita Odası II" (Map Room II) (1965); Robert Whitman'ın "Amerikan Ayı" (The American Moon) (1960); ve Kaprow'un "Çağrı" (Calling) (1965) isimli eserleri önemli happening'ler arasında sayılabilir.

Hüsn-i hat, Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatıdır. "İnce, uzun, doğru yol, birçok noktanın birbirine bitişerek sıralanmasından meydana gelen çizgi, çizgiye benzeyen şeyler ve yazı" anlamlarına gelen hat; İslam kültüründe "yazı" ve "güzel yazı" (hüsn-i hat, hüsnü'l hat, el-hattu'l hasen) manalarında kullanılmıştır. Hat sanatkarına verilen isim olan "hattat" tahminen 4. - 5. yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanmıştır. İlk hattat Ali, hat sanatını kullanarak Kur'an-ı Kerim'in güzel biçimde yazılmasını sağlamıştır.

Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan başlıca yazı çeşitlerin Makîlı ve Kûfi'dir. Bu yazıların köşelenmesi ve yuvarlanıp yumuşatılması halinde ortaya çıkmış diğer yazı çeşitleri Muhakkak, Nesih, Rika, Reyhânî, Sülüs ve Tevkî gibi çeşitlerdir. Bunların geneline Aklam-ı Sitte
denir. bunlar dışında Tâlik, Tomar, Divâni, Sümbüli, İcaze ve Gubarî gibi hat çeşitleri de vardır. Bölgelere göre hatlar Mağribî (Kayrevânî, Endülüsî, Fâsî, Mağribî, Sudanî), Tâlik (Tâlik, Nestâlik, Divanî, Şîkeste, Divanî Celî) ve Uzakdoğu (Sinî, Cavî) olarak da adlandırılabilecek çeşitleri vardır.

Ali Alparslan, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, 2nd ed. (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004)
Wolfgang Kosack: Islamische Schriftkunst des Kufischen. Geometrisches Kufi in 593 Schriftbeispielen. Deutsch – Kufi – Arabisch. Christoph Brunner, Basel 2014, ISBN 978-3-906206-10-3
Mühittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, 2nd ed. (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, 2003)

Kültür Bakanlığı 24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İslam Hat Sanatı Örnekleri
Library of Congress'deki Hat Koleksyonu 13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ottoman Calligraphers and Their Works 13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aşağıda adlarına göre alfabetik olarak heykeltıraşların listesi yer almaktadır. Listeye ek yaparak Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.

Agasias
Andrea del Verrocchio (c.1435 - 1488)
Annibale Caccavello (1515 - 1595)
Aleijadinho - Antonio Francisco Lisboa (1730 veya 1738 - 1814)
Alessandro Algardi (1595 - 1654)
Ali Hadi Bara
Ali Teoman Germaner
Auguste Rodin  (1840 - 1917)
Alberto Giacometti  (1901 - 1966)
Alexandre Falguière (1831 - 1900)
Alfred Barye (1839 - 1982)
Alfredo Bai (1913-1980)
Antoine-Louis Barye
Antoine Bourdelle (1861 - 1929)
Arnold Henry Bergier
Adrian Jones (1845 - 1938)
Adolph Alexander Weinman (1870 - 1952)
Alexander Ney
August Leimbach (1882 - 1965)
Alessandro Leopardo (1512-?)
Alexander Calder (1898 - 1976)
Alexander Milne Calder (1845 - 1923)
Alexander Stirling Calder (1870 - 1945)
Antonio Canova (1757 - 1822)
Agostino Carlini (1718 - 1790)
Adelaide Johnson (1859 - 1955)
Alison Wilding (1948 -)
Antony Gormley (1950 - )
Alceo Dossena (1878 - 1937)
Antonio del Pollaiolo
Agostino di Duccio (1418 - 1481)
Anish Kapoor, (1954 - )
Augustus Saint-Gaudens (1848 - 1907)
Albert Stewart (1900 - 1965)
Alexandre Colin
Antoine Coysevox
Albert Toft (1862 - 1949)
Antoine-Denis Chaudet (1763 -1810)
Allen Jones (born 1937)
Andrea Pisano (1270-1348)
Amedeo Modigliani (1884 - 1920)
Alexander Sokolov (1955 - )
Aristide Maillol (1861 - 1944)
Andreas Schlüter (1660 - 1714)
Arturo Martini (1889 - 1947)
Antonin İdrac (1849 - 1884)
Alain-Marcel Linse (1956 - )
Antonin Mercié (1845 - 1916)
Auguste Présult
Anne Truitt (1921 - 2004)

Baccio Bandinelli (1493 - 1560)
Bülent Çınar
Benvenuto Cellini (1500 - 1571)
Benjamin Creswick
Rembrandt Bugatti (1884 - 1916)
Michelangelo Buonarroti (1475 - 1564)
Barış İlkhan (1985 - )
Barbara Hepworth (1903 - 1975)
Benjamin Paul Akers (1825 - 1861)
Bartolomeo Ammanati (1511 - 1592)
Bill Woodrow (1948 - )
Bertel Thorvaldsen (1770 - 1844)
Bruce McLean
Benedetto da Maiano

Charles Daudelin (1920 - 2001)
Claus Sluter (14th century)
Charles Degeorge (1837 - 1888)
Carl Paul Jennewein (1890 - 1978)
Carl-Henning Pedersen (1913-2007)
Clement Meadmore (1929 - 2005)
Cathy de Monchaux (1960 - )
Cosimo Cenni
Camille Claudel (1864 - 1943)
Clodion
Cameron Cross (1963- )
Constantine Andreou (1917)
César Baldaccini
Cesare da Bagno (1530-1564)
Constantin Brancusi (1876 - 1957)
Caspar Buberl (1834 - 1899)
Charles Despiau (1874 - 1946)
Christopher Ross (1931 - )
Constantino Nivola
Caner Karakaş, (1981 - )
Corrado Parducci (1900 - 1981)
Charles Keck, (1875 - 1951)
Claes Oldenburg
Chana Orloff (1888 - 1968)
Carl Milles (1875 - 1955)
Clark Mills (1810-83)

Daniel Chester French (1850 - 1931)
Danese Cattaneo
Dante Parini (1890 - 1969)
David Smith (1906 - 1965)
eJagger
Donatello (1386 - 1466)
David Ascalon (d. 1945)
Duane Hanson (1925 - 1996)
Desiderio da Settignano (c.1430 - 1464)

Engin Yontunç (1929- )
Etienne Maurice Falconet
Enrique Alvarez
Ernst Barlach
Earl W. Bascom (1906 - 1995)
Ejler Bille (1910 - 2004)
Eduardo Chillida (1924-2002)
Edward Onslow Ford (1852 - 1901)
Eric Gill (1882 - 1940)
Emmanuel Frémiet (1824 - 1910)
Émile Guillemin (1841 - 1907)
Erik Thommesen (1916 - 2008)
Ernesto Bazzaro (1859-1937)
Einar Jonsson (1874 - 1954)
Edward Clark Potter (1857 - 1923)
Erol Uysal (1963-)
Emmet Sullivan (1895-?)

François-Raoul Larche (1860 - 1912)
Francesco Laurana
Frédéric Bartholdi (1834 - 1904)
Frederick Roth (1892 – 1944)
François-Joseph Duret (1804 - 1865)
Francavilla
François Joseph Bosio (1769 - 1845)
Filippo Brunelleschi
Frederic Remington (1861 - 1909)
François Griardon
Frederick Hart (1943 - 1999)
Frederick Ruckstull (1853 - 1942)
Frederick William MacMonnies (1863 - 1937)
François Rude (1784 - 1855)
Felix de Weldon (1907 - 2003)
Franz West (1947 - )
Franz Xaver Messerschmidt (1736 - 1783)

George Papashvily (1898-1978)
Gerhard Henning (1880 - 1967)
Gertrude Vanderbilt Whitney (1875-1942)
Giannino Castiglioni (1884–1971)
Giovanni della Robbia
Gustav Vigeland (1869 - 1943)
George Rennie (heykeltıraş) (1801 or 2 - 1860)
George Rickey (1907 - 2002)
Giambologna (1529 - 1608)
Gilbert & George (born 1943 & 1942)
Georges Braque (1882 - 1963)
Giovan Battista Foggini
Giovanni de Martino (1870 - 1935)
George Grard (1901 - 1984)
Giuseppe Grisoni (1699 - 1796)
Giovanni di Balduccio
Gian Lorenzo Bernini
Gutzon Borglum (1867 - 1941)
Georges Lacombe (1868 - 1916)
Giovanni Pisano (c. 1250 - 1314)
Gislebertus
Giuseppe Sammartino (1720 - 1793)
George Minne
Giovanni Strazza

Harold Parker (1873 - between 1960 - 2)
Herbert Haseltine (1877 - 1962)
Horatio Greenough (1805 - 1852)
Helena Hietanen (1963 - )
Hüsamettin SAYLIK (1975 - )
Harriet Hosmer (1830 - 1908)
Haluk Tezonar
Hamo Thornycroft (1850 - 1925)
Hüseyin Gezer
Harry Bates (1850 - 1899)
Hans Bellmer (1902 - 1975)
Henri Gaudier-Brzeska (1891 - 1915)
Henri Laurens (1885 - 1954)
Hiram Powers (1805 - 1873)
Henry Moore (1898 - 1986)
Hippolyte Moulin (1832 - 1884)

Igor Mitoraj (1944 - )
Ivan Meštrović (1883 - 1962)
Isamu Noguchi
Ivan Shadr (1887-1941)
Imogen Stuart (1927 - )

İdel İanchelevici (1909-1994)
İlhan Koman
İsmail Fatah Al Turk (1934-2004)
İvan Martos (1754-1835)
İsmet Değirmenci (1964-)

Joan Miró (1893 - 1983)
John Hogan (1800-1858)
Jules Dalou (1838 - 1902)
Jean-Baptiste Carpeaux (1827 - 1875)
J. Seward Johnson, Jr. (1930 - )
John Gibson (1790 - 1866)
Jean-Yves Gosti (1960 - )
Jawad Saleem(1920-1961)
Jean Arp (1886 - 1966)
John Bacon (1740 - 1799)
John Beckley (1930 - )
John Blakeley (1946 - )
Jean Antoine Houdon (1741 - 1828)
Jan de Weryha-Wysoczanski (1950 - )
James Sanborn (1945 - )
Jacopo Sansovino (1486 - 1570)
Jacques Lipchitz (1891 - 1973)
Javier Marchán (1967 - )
James Pradier (1790 - 1852)
Joseph Nollekens (1737 - 1823)
Jean Tinguely (1925-1991)
Johan Tobias Sergel (1740 - 1814)
John Skeaping (1901 - 1980)

Kai Nielsen (1882-1924)
Kiki Smith
Kuzgun Acar
Kamuran Aydogan
Kenan Yontunç (1904-1998)
Karl Bitter (1867 - 1915)
Kinji Akagawa (d. 1940)

Leonardo da Vinci (1452 - 1519)
Lorenzo Ghiberti (1378 - 1455)
Landolin Ohmacht (1760-1834)
Lee Lawrie (1877 - 1963)
Lucas Sithole (1931-1994)
Luca della Robbia (1400 - 1482)
Ludovico Cardi (Cigoli olarak da bilinir)
Luigi Acquisti (1745-1823)
Louise Bourgeois (1911 - )
Louis-François Roubiliac (1695-1792)

M. Scott Johnson (1968- )
Magdalena Abakanowicz (1930-2017)
Malvina Hoffman (1885 - 1966)
Marino Marini (1901 - 1980)
Mariotto Romanelli
Michelangelo (1475 - 1564)
Michelozzo
Martıgül Kalkan
Milton Horn (1906 - 1995),
Mino da Fiesole (c.1429 - 1484)
Mücahit BORA
Moshe Ziffer (1902 - 1989
Mehmet Aksoy
Maurice Ascalon (1913 - 2003)
Miguel Berrocal (1933 - )
Machado de Castro (1731 - 1822)
Marie-Anne Collot
Max Magnus Norman

Niki de Saint-Phalle (1930 - 2002)
Nicola Pisano (c. 1220 - 1278)
Natalie Krol
Nermin Farukî
Nir Alon (d. 1964)
Nurettin Bektaş (1962 -)
Naum Gabo (1890 - 1977)
Nikolaus Gerhaert (works ca. 1460 - 1473)

Olin Levi Warner (1844 - 1896)
Oskan Efendi (Yervant) (1855-1914)
Ossip Zadkine (1890 - 1967)
Oskar Schlemmer (1888 - 1943)

Paolo di Giovanni
Prince Paul Troubetzkoy (1866 - 1938)
Pierre Toutain-Dorbec (1951)
Per Hasselberg (1850 - 1894)
Per Kirkeby, (1938-)
Paul Manship (1885 - 1966)
Peter Geebelen (born 1965)
Peter Scheemakers (1691 - 1781)
Phidias (c. 490 BC - c. 430 BC)
Phillip King (1934 - )
Pablo Picasso (1881 - 1973)
Pietro Masni
Piotr Tayozhny (1887-1952)
Pierre Cartellier (1757-1831)
Polykleitos (5th century BC)
Paul Niclausse (1879 - 1958)
Paul de Vigne (1843-1901)
Praxiteles (4th century BC)
Pirre Puget
Patrick Pye (1929 - )
Pereira da Silva, Manuel (1920 - 2003)
Pietro da Barga
Peter Brandes (1944 - )
Pierre Granche (1948 - 1997)
Paul Granlund (1925 - 2003)
Paul Dubois (1829 - 1905)
Paula Sigley (1970 - )

Robert Jacobsen (1912-1993
Raymond Duchamp-Villon (1876 - 1918)
Reinhoud d'Haese (1928-2007)
Raymond Mason
Rikardur Jonsson (1888 - 1972)
Richard Hunt (1953 - )
Richard Long
René Iché (1897-1954)
Ron Mueck (1958 - )
Robert Irwin (1932 - )
Rayner Hoff (1894 - 1937)
Rene Paul Chambellan (1893 - 1955)
Rossella Cosentino
Richard Deacon (1949 - )
Robert Deurloo (1946- )
Robert Graham (1938 - )
Richard Serra (1939 - )
Rudolf Belling (1886-1972)

Salvatore Garau (1953 - )
Saskia Pfaeltzer (1955 - )
Sencer Sarı (1982 - )
Simeon Nelson
Sol LeWitt
Starr Kempf, (1917 - 1995)
Shinkichi Tajiri (1923-2009)
Simone di Francesco Talenti
Steve Fiorilla
Anthony Caro (1924 - )
Seyhun Topuz (1942-)

Şadi Çalık

Tankut Öktem (1940 - 2007)
Tiiu Kirsipuu (1957 - )
Tilman Riemenschneider (1460 - 1531)
Takashi Murakami (1962 - )
Tommaso Geraci (1931 - )
Tom Friedman
Tribolo
Treffle Berthlaume (1803 - 1884)
Tony Cragg (1949 - )

Ulrich Rückriem

Ünal Cimit (1934-1993)

Vadim Kosmatschof, (1938 - )
Vasko Lipovac (1931–2006)
Vincenzo Cinque (1852 - 1929)
Vincenzo de Rossi
Varol Topaç (1967 - ...)
Victor Fisher (1938-)
Vincenzo Gemito (1852 - 1929)

William Nutt
Wayne la Vardesti (1103 - 2005)
Wilhelm LehmbruckEdmonia Lewis (1845 - 1911)
William Reid Dick (1879 - 1961)
Wäinö Aaltonen (1894 - 1966)
Wilfried Behre
William Bloye

Yves Klein, (1928 - 1962)
Yaacov Agam (d. 1928)

Zoltán Kemény (1907 - 1965)
Zühtü Müridoğlu
Zbigniew Wąsiel (1966 -)

Işık sanatı genel olarak, fiziksel ışığın bir görsel sanat formunda kullanıldığı anlamına gelir, ancak bu terimin kullanımları ve tanımları oldukça çeşitlidir. Işık, görsel algıyı etkileyen bir araç olduğundan, birçok görsel sanat eseri bu nedenle ışık sanatı olarak kabul edilebilir. Ancak bu tanım, çoğu sanat eserinin temel algısal gerçeğini yansıtmaz. Bazı yaklaşımlar, ışığın sanat eserine katkıda bulunan bir araç olduğunu belirtirken, diğerleri ise tasvir edilen sanat biçimlerini de ışık sanatına dahil eder. Bu nedenle, ışık sanatı terimi geniş bir yelpazede kullanılmaktadır ve farklı anlayışlara sahiptir. Dolayısıyla, "lüminizm" terimi ışık sanatına atıfta bulunabilir; ancak daha önceki kullanımları resim tarzlarına işaret etmişti. Bu terim, genellikle Caravaggisti tarzındaki barok dönem ressamlarını veya 19. ve 20. yüzyıldaki temelde izlenimci okulları tanımlamak için kullanılmıştır.
Sanat aracı olarak ışıkla ilgili olarak, tarihsel olarak ışık sanatı genellikle sanat eserlerinde yapay ışığın kullanımıyla sınırlı kalmıştır. Bu durumda, ışık üreten makineler sanat eserinin bir parçası olarak değil, sanat eserinin kendisini oluşturan çevreleri nasıl modüle ettiğiyle ilgilenmiştir. Böylece, ışığın sanat eserindeki rolü, çevresini nasıl değiştirdiği ve görsel algıyı nasıl etkilediği paradoksal bir durum yaratmıştır.
Gerhard Auer'in 2004'te belirttiği geniş anlamda:

"Belgelenmemiş bir terim olarak, Işık Sanatı son zamanlarda kendini doğal hale getirmiştir; ne bir tür ne de bir üslup terimi olarak, birçok simbiyotik ilişkide yapay ışığın oynadığı rolün büyük olduğu gözlenmiştir. Yapay ışık, sadece ilham kaynağı olarak hizmet etmek yerine, kendisinden yararlanan çeşitli sanat akımlarını adlandırmak yerine kendini daha doğal bir şekilde sunmuştur."
Işık yayan bir şey içeren herhangi bir sanat eseri, bir ışık sanatı parçası olarak kabul edilebilmektedir.

Grimanesa Amoros
Tracey Emin
Yayoi Kusama
Rafael Lozano-Hemmer

Minimalizm
Dan Flavin
François Morellet
James Turrell
Robert Irwin

Kahve kültürü, kahve tüketimini çevreleyen gelenekler ve sosyal davranışlar dizisidir. Terim ayrıca kahvenin yaygın olarak kültürel yayılımı ve benimsenmesi anlamına gelir. 20. yüzyılın sonlarında, espresso, özellikle Batı dünyasında ve dünyanın diğer merkezlerinde, giderek daha popüler bir içecek haline geldi.
Kahve ve kahvehaneleri çevreleyen kültür, 14. yüzyıla, Osmanlı İmparatorluğuna kadar uzanmaktadır. Türk kahvesi Türkiye, Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Avrupa'da popülerdir. Kahvehane kültürü, eski Türk İmparatorluğu'nun çoğunda, güçlü bir kültürel nüfuza sahipti. Batı Avrupa ve Doğu Akdeniz'deki kahvehaneler sadece sosyal merkezler değil, aynı zamanda sanatsal ve entelektüel merkezlerdi. Şu anda popüler bir turistik yer olan Paris'teki Les Deux Magots kahvehanesi, bir zamanlar Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi entelektüellerin bulunduğu yer idi. 17. ve 18. yüzyılların sonlarında, Londra'daki kahvehaneler sanatçılar, yazarlar ve sosyalistler için popüler buluşma yerleri, ayrıca siyasi ve ticari faaliyet merkezleri haline geldi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, kahve kültürü, büyükşehir bölgelerindeki espresso standlarının ve kahve dükkânlarının varlığı ve Starbucks gibi büyük, uluslararası franchise'lerin yayılması ile bulundu. Birçok kahve dükkânı, müşteriler için ücretsiz kablosuz internet erişimi sunarak iş veya kişisel çalışmaları teşvik eder. 

Barista

Kamusal sanat, sanat eserlerinin, genelde açık alanda veya halka açık yerlerde, belirli plan ve uygulamalara göre sergilenerek yorumlanması anlamına gelen bir sanat terimidir.  Kamusal sanatın sergileneceği arazi veya bina için, o ülkenin hükûmetinden veya oraya sahip şirketten veya kişiden izin ve destek alınır. Heykeller ve anıtlar  kamusal sanatın en eski örnekleridir. Heykeltıraşlık kamu sanatının en çok tercih edilen dalıdır çünkü heykeller, pek çok dış etken ve vandalizme dayanıklı ve nispeten ucuz sanat eserleridir.
Kamusal sanat, sadece fiziksel objelerle sınırlandırılmamalıdır; danslar, geçit töreni, sokak tiyatrosu ve şiirin bile kamu sanatında kendine ait yerleri vardır. Kamu sanatçıları Michelangelo, Pablo Picasso ve Joan Miró gibi üstatların yanı sıra, sadece bu alana yoğunlaşmış Claes Oldenburg ve Pierre Granche gibi kişilerden oluşur.

Kavramsal sanat terimi, 1960'larda artık kendilerini alışılageldik sanat eseri biçiminde göstermeyen sanat eserleri için kullanılmaya başlanmıştır. Fikir sanatı olarak da geçer. Kavramsal sanatçılar, bir resim veya heykel yapmak üzere yola koyulup bu amaca yönelik fikirler üretmek yerine geleneksel gereçlerin ve biçimlerin ötesinde düşünüp fikirlerini uygun malzemeler ile ifade etme amacı güderler. Klasik anlamda resim veya heykel tarzı nesneler, ticari mal olmaya elverişli olduklarından sanatsal yaratı ve beğeninin dışında tutulur.
İlk olarak 1960'ların başında Henry Flynt tarafından bir Fluxus yayınında kavram sanatı olarak anılmıştır. Kavram sanatı, Joseph Kosuth ve Art & Language grubu tarafından daha sonra farklı anlamlarda kullanılmış, 1970'lerden itibaren ise "kavramsal" kullanımı yaygınlaşmıştır.
Kavramsal sanatta öncelik kavramda olduğundan ve metin (anlatı) ile de yakından bağlantılı olduğundan, bu sanat üretim şekli kendini her biçim ve malzemede gösterebilir. 1960'lardan itibaren özellikle performans sanatı, arazi sanatı, Arte Povera eğilimleri yaygınlaşmıştır. Bazı kavramsal sanat eserleri atık, buluntu nesneler, karalamalar, yazılı ifadeler veya kılavuzlardan oluştuğu gibi fotoğraf, film ve video da kullanılan gereçler arasındadır. Temel olarak 1960 ve 1970'lere ait bir akım olmasına rağmen hala etkisi büyüktür.

"Kavramsal sanatta fikir veya kavram, sanat eserinin en önemli kısmıdır... tüm planlamalar ve karar almalar önceden yapılır ve fikrin uygulamaya geçirilmesi ikinci planda kalır. Fikir, sanat yapan bir makine haline gelir."
Sol LeWitt (Amerikalı kavramsal sanatçı, 1928-2007), "Paragraphs on Conceptual Art" ; Artforum, yaz sayısı, 1967.
Ek olarak ayni makale de Sol LeWitt; "Kavramsal bir sanat eseri ancak fikir iyiyse iyidir", "İşini görsel olarak çekici kılıp kılmamak tamamen sanatçıya kalmıştır", "Başarılı düşünceler (Sol LeWitt`in modülleri gibi) genellikle görüntü düzleminde basit görünürler çünkü onlar kaçınılmazdırlar". Konuyu anlamak açısından, en önemlisi olarak da "Kavramsal sanat izleyicinin gözüne hitap etmekten çok beynine hitap eder" der.
Joseph Kosuth, Art After Philisophy adli kitabında şöyle demektedir: "Duchamp'tan sonra doğası gereği yapılan her türlü sanat kavramsal sanattır. Çünkü sanat sadece kavramsal olarak var olur."

Art & Language, Beuys, Broodthaers, Burgin, Craig-Martin, Gilbert & George, Klein, Kosuth, Latham, Long, Manzoni, Smithson, Gulan, Ai Wei Wei.

https://web.archive.org/web/20060421030334/http://www.tate.org.uk/collections/glossary/

Kavramsal Sanatta İletişim Sorunsalı (Bilimsel Bildiri) 24 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arkeolojide kaya sanatı, doğal yüzeylere, tipik olarak dikey taş yüzeylere yerleştirilen insan yapımı işaretlerdir. Hayatta kalan tarihi ve tarih öncesi kaya sanatının büyük bir kısmı mağaralarda veya kısmen kapalı kaya sığınaklarında bulunur; bu tip aynı zamanda mağara sanatı veya paryetal sanatı olarak da adlandırılabilir. Küresel bir fenomen olan kaya sanatı, dünyanın kültürel açıdan farklı birçok bölgesinde bulunur. İnsanlık tarihi boyunca birçok bağlamda üretilmiştir. Teknik açıdan ana gruplar şunlardır: kaya yüzeyine oyulmuş veya kazınmış petroglifler, mağara resimleri ve oyulmuş kaya kabartmaları. Başka bir teknik, zeminde oluşan jeogliflerdir. Bilinen en eski kaya sanatı, Avrupa, Avustralya, Asya ve Afrika'da bulunan Üst Paleolitik dönemden kalmadır. Bu sanat eserlerini inceleyen antropologlar, bunların muhtemelen büyülü-dini önemi olduğuna inanmaktadır.
Kaya sanatı çalışmalarının arkeolojik alt disiplini, ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında Batı Avrupa'nın bazı bölgelerinin mağara sistemlerinde bulunan Üst Paleolitik kaya sanatını inceleyen Frankofon bilim adamları arasında gelişti. Kaya sanatı, onları hem kutsal öğeler hem de kültürel miraslarının önemli bileşenleri olarak gören dünyanın çeşitli yerlerindeki yerli halklar için önemli olmaya devam ettiğini gösterdi. Bu tür arkeolojik alanlar kültürel turizm için önemli kaynaklar haline gelebilir ve estetik nitelikleri nedeniyle popüler kültürde kullanılmış olabilir.

Kaya sanatı örnekleri Türkiye'de de bulunmaktadır. Bunlardan biri, tarihsel Klarceti bölgesinde, günümüzde Artvin ilinin merkez ilçesine bağlı Pırnallı köyünde bulunan ve Dahatula olarak bilinen mevkideki kaya resimleridir. Dahatula (დახატულა), Gürcüce bir kelime olup "resimlenmiş" anlamına gelir.

Kaya sanatı terimi, 1940'ların başlarında yayınlanmış literatürde yer almaktadır. Aynı zamanda "kaya oymaları", "kaya çizimleri", "kaya gravürleri", "kaya yazıları", "kaya resimleri", "kaya fotoğrafları", "kaya kayıtları", ve "kaya heykelleri olarak tanımlanmıştır.

David, Bruno, Mağara Sanatı, 2017, Thames ve Hudson,9780500204351
Malotki, Ekkehart and Weaver, Donald E. Jr., 2002, Stone Chisel ve Yucca Brush: Colorado Plateau Rock Art, Kiva Publishing Inc., Walnut, California,1-885772-27-0 (kumaş). "Genel halk" için; bu kitabın, fotoğrafların çekildiği her sitede yorum içeren 200'den fazla renkli baskı var; organizasyon erken sanatla başlar ve modern zamanlara gider.
Indian Rock Paintings: Their Chronology, Technique and Preservation. 1968. 19 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Aralık 2020. 
Rohn, Arthur H. ve Ferguson, William M, 2006, Puebloan Ruins of the Southwest, University of New Mexico Press, Albuquerque NM,0-8263-3970-0 (pbk, : alk. kağıt). Harabelerin birincil tartışmasına ek olarak, sitelerde kaya sanatının renkli baskıları ve yorumları içerir.
Zboray, András, 2005, Libya Çölü Kaya Sanatı, Fliegel Jezerniczky, Newbury, Birleşik Krallık (1. Baskı 2005, 2. genişletilmiş baskı 2009). Orta Libya Çölü'ndeki (Arkenu, Uweinat ve Gilf Kebir platosu) bilinen tüm tarih öncesi kaya sanatı alanlarının resimli bir kataloğu ve bibliyografyası. İkinci baskı, siteleri belgeleyen 20000'den fazla fotoğraf içeriyor. DVD-ROM'da yayınlanmıştır.

Bradshaw Foundation 6 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünyanın her yerinden rock sanatı üzerine kapsamlı arşiv.
Altarockart.no 13 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alta, Norveç Kaya Sanatının dijital arşivi
Global Rock Art Database (RADB) 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. rockartdatabase, Global Rock Art Database (RADB) uluslararası rock sanatı arşivleri için arama aracı
Maira Vadisi, Piedmont, Maira Vadisi'ndeki İtalya Kaya Sanatı, Piedmont, İtalya
Chauvet Mağarası 31 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Tarih Öncesi Sanatı Veritabanı
İngiltere'nin Web'deki Rock Sanatı 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resimleri ve 3B modelleriyle 1500'den fazla rock sanat paneli kaydı içeren ERA veritabanına erişim.
Tassili N'Ajjer, Merkezi Tassili N'Ajjer Kaya Sanatı (Tamrit, Sefar, Tin Tazarift, Jabbaren)
Uweinat ve Gilf Kebir 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Jebel Uweinat'ın Kaya Sanatı ve Gilf Kebir platosu ("Yüzücüler Mağarası")
Upper Brandberg 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yukarı Brandberg'in 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kaya resimleri, Namibya
Libya Çölü 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Libya Çölü 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kaya Sanatı ve merkezi Libya Çölü'nün tarih öncesi kaya sanatının resimli kataloğu ve bibliyografyası
Rupestreweb.info 12 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Latin Amerika rock sanatı. Makaleler, Bölgeler, Haberler, Kaya sanatı araştırmacıları dizini
Tanums Hällristningsmuseum 25 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kaya Sanatı Araştırma Merkezi ve Dünya Mirası Arşivi, Tanum, İsveç'te bulunmaktadır.
Rock Art Studies (RAS) 27 Ocak 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bancroft Kütüphanesi'nde dünya rock sanatı literatürüne 18.000'den fazla alıntı içeren bir Bibliyografik veritabanı.
Kaya Sanatı Örnekleri ve Görüntü Yakalama 27 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Portekiz'deki Côa Vadisi ve Magdalenian Kaya Sanatı'ndan örnekler.
Rock Art Foundation 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Güneybatı Teksas'ın Aşağı Pecos bölgesindeki Kızılderili Kaya Sanatı
Afrika Rock Sanatına Güven 26 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beckensall Arşivi 6000 ila 3500 yıl önce İngiltere'nin kuzeydoğusundaki Northumberland'de Neolitik ve Erken Tunç Çağı insanları tarafından yapılmış kaya oymaları.
British Rock Art Collection Birleşik Krallık'taki 1200'den fazla rock sanatı sitesinin 16.000'den fazla fotoğrafı, ilgili bilgiler ve bağlantılar ile.
Kırık Kaya 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Galerisi ve Petroglyph Tasarımları.
ARARA 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amerikan Kaya Sanatı Araştırma Derneği.
Rupestre.net 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Esas olarak Valcamonica ve Alpine Rock Art'a ayrılmış bir kaya sanatı sitesi.
EuroPreArt 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Prehistorik Sanatı veritabanı.
Murujuga Kaya Sanatı (Burrup Yarımadası) Batı Avustralya 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güney Afrika'da Kaya Sanatı
UNESCO Dünya Mirası: Bhimbetka'nın Kaya Barınakları 8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bundelkhand Kaya Resimleri, Hindistan 13 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SpiralZoom.com 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., desen oluşumu bilimi, doğadaki spiraller, efsanevi hayal gücündeki 13 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. spiraller ve spiral kaya sanatı hakkında bir eğitim sitesi.
Dünya Çapında Rock Sanatı Seçkisi
İsrail'de Kaya Sanatı 23 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İran'da Tarih Öncesi Kaya Sanatı 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İran'da Petroglifler (Farsça)
Sidney Rock Sanatı 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oregon'da Kaya Sanatı

Kent kültürü veya kent kimliği, mekân ve uzam boyutuyla kent bünyesinde yaşayan insanlarca, ortak bir paydaya istinaden üretilen maddi veya manevi değerlerin oluşum sürecidir. Burada önemli olan kente dair bir bellek oluşumu ve üretilen kültürel çıktıların kentli insan vasıtasıyla anlamlanıyor oluşudur. Bir başka görüşe göre ise kent kültürü, gelenek ve görenekleri farklı, değişik kültürlerden gelen kişilerin, bireysel hak ve sorumluluklarının bilincine vararak, yaşadıkları kente özgün görgü ve nezaket kuralları çerçevesinde bir arada yaşama kültürüdür. Kent kültürünü en çok etkileyen faktörlerin başında o kentin fiziksel, sosyoekonomik, kültürel ve tarihsel özellikleri gelmektedir.
Kent kimliği kavramı aynı zamanda o kentte ikamet edenlerin yaşadıkları yere yükledikleri anlamlandırma ve değerler kümesi olarak da nitelendirilebilir. Örnek vermek gerekirse Vatikan şehri bir din kenti iken, New York şehri Özgürlük Heykeli ve gökdelenlerle özdeşleştirilir; Paris denince kültür şehri ve Eyfel Kulesi, İstanbul denilince Ayasofya ve Sultanahmet Camii akla gelmektedir.

Kinetik sanat, izleyici tarafından algılanabilen hareketi içeren veya etkisi için harekete bağlı olan bir sanat türüdür. İzleyicinin sanat eserine bakış açısını genişleten ve çok boyutlu hareketi içeren kanvas tablolar, kinetik sanatın en eski örnekleridir. Daha yerinde bir ifadeyle, kinetik sanat, günümüzde en sık üç boyutlu heykellere ve doğal olarak hareket eden veya makineyle çalıştırılan cep telefonları gibi figürlere atıfta bulunan bir terimdir. Hareketli parçalara genellikle rüzgar, motor veya gözlemci tarafından güç verilir. Kinetik sanat, çok çeşitli birbiriyle örtüşen teknikleri ve stilleri kapsar.

Kasım 2013'te, MİT Müzesi tarafından, 5000 Hareketli Parça adlı bir kinetik sanat sergisi açıldı. Arthur Ganson, Anne Lilly, Rafael Lozano-Hemmer, John Douglas Powers ve Takis adlı sanatçıların çalışmaları burada sergilendi. Sergi, müzede sanat formuyla ilgili özel programlamayı içeren bir "kinetik sanat yılı"nı başlattı.
Neo-kinetik sanat, etkileşimli kinetik heykeller bulabileceğiniz Wuhu Uluslararası Heykel Parkı, Pekin, Çin'de oldukça popüler olmuştur.
Changi Havalimanı, Singapur,  uluslararası sanatçılar ve Christian Moeller'ın büyük ölçekli kinetik enstalasyonlarını içeren bir sanat eseri koleksiyonuna sahiptir.

Yaacov Agam
Uli Aschenborn
David Ascalon
Fletcher Benton
Mark Bischof
Daniel Buren
Alexander Calder
Gregorio Vardanega
Martha Boto
U-Ram Choe
Angela Conner
Carlos Cruz-Diez
Marcel Duchamp
Lin Emery
Rowland Emett
Arthur Ganson
Nemo Gould
Gerhard von Graevenitz
Bruce Gray
Ralfonso Gschwend
Rafael Lozano-Hemmer
Chuck Hoberman
Anthony Howe
Irma Hünerfauth
Tim Hunkin
Theo Jansen
Ned Kahn
Roger Katan
Starr Kempf
Frederick Kiesler
Viacheslav Koleichuk
Gyula Kosice
Gilles Larrain
Julio Le Parc
Liliane Lijn
Len Lye
Sal Maccarone
Heinz Mack
Phyllis Mark
László Moholy-Nagy
Alejandro Otero
Robert Perless
Otto Piene
George Rickey
Ken Rinaldo
Barton Rubenstein
Nicolas Schöffer
Eusebio Sempere
Jesús Rafael Soto
Mark di Suvero
Takis
Jean Tinguely
Wen-Ying Tsai
Marc van den Broek
Panayiotis Vassilakis
Lyman Whitaker
Ludwig Wilding

Nadir Afonso
Getulio Alviani
Marina Apollonio
Carlos Cruz-Díez
Ronald Mallory
Youri Messen-Jaschin
Vera Molnár
Abraham Palatnik
Bridget Riley
Eusebio Sempere
Grazia Varisco
Victor Vasarely
Jean-Pierre Yvaral

Gaz heykeltıraşlığı
Kinegram
Lumino kinetik sanat
Robotik sanat
Ses sanatı

The Birth of Contemporary Art: 1946-1968. Rizzoli Publishing. 2008. ISBN 9788861301948. 
The Technique of Kinetic Art. David and Charles. 1971. ISBN 9780713425185. 
Theories of Modern Art: A Source Book by Artists and Critics. University of California Press. 1984. ISBN 9780520052567. 
Fletcher Benton: The Kinetic Years. Hudson Hills Press. 2009. ISBN 9781555952952. 
Op-Tricks: Creating Kinetic Art. Lippincott Williams & Wilkins. 1972. ISBN 9780397312177. 
Vasarely. Crown Publishing Group. 1991. ISBN 9780517508008. 
Rodchenko: Design. Antique Collector's Club. 2009. ISBN 9781851495917. 
Tatlin: Art for a New World. Hatje Cantz Verlag GmbH & Co KG. 2012. ISBN 9783775733632. 
Jackson Pollock. Yale University Press. 2012. ISBN 9780300192506. 

Kinetic Art Organisation (KAO) - KAO - En Büyük Uluslararası Kinetik Sanat Organizasyonu (Kinetik Sanat film ve kitap kütüphanesi, KAO Müzesi planlanmıştır)

Kitap Sanatı, kitapların yapısal ve kavramsal özelliklerini kullanan veya bunlara atıfta bulunan eserlerin yaratılmasını içeren sanat alanıdır. Kitap sanatı aynı zamanda bu alanda üretilen sanat eserlerini tanımlamak için de kullanılır. Bu eserler metin ve/veya resim içerebilir veya heykelsi olabilir.
Kitap sanatı binlerce yıldır var olmuştur ve Mısır papirüslerinde, Çin, Japon ve Kore parşömenlerinde ve kitaplarında, Mezoamerikan yazmalarında ve tüm insanlık tarihi boyunca görülebilir. Cathy Courtney'nin Speaking of Book Art (Kitap Sanatından Konuşmak) adlı kitabında yer alan bir röportajda kitap sanatçısı Helen Douglas, önceki nesillerden kitap sanatı örnekleri olarak livres d' artiste ve yirminci yüzyıl Rus kitapları hakkındaki bilgilerini tartışıyor. Röportajın ilerleyen saatlerinde Douglas, Kitap Sanatı türü hakkında yazmaya devam ediyor, "...bir "resim" ve "heykel" hakkında konuşabilirsiniz, "kitap" hakkında da konuşabilmeniz gerekir." "Kitap Sanatları" terimi, baskı, kağıt yapımı, tipografi ve ciltleme gibi kitap sanatı üretmek için kullanılan yaratıcı ve zanaat disiplinlerini ifade eder. Çağdaş sanatın bir alanı olarak Kitap Sanatı, 1960'lardan bu yana çarpıcı bir şekilde büyümüştür. Oakland, Kaliforniya'daki Mills College'da Kitap Sanatı ve Yaratıcı Yazarlık yüksek lisans programı gibi birçok üniversitede Kitap Sanatı programları mevcuttur.
Kolej Kitap Sanatı Derneği (CBAA) 2008 yılında kurulmuştur. CBAA yıllık konferanslar düzenler, Openings: Studies in Book Art başlıklı açık erişimli bir dergi yayınlar ve Kitap Sanatı Teorisi üzerine bir blog tutar.
Kitap Sanatı içinde, ince baskı kitapları, heykel kitap çalışmaları, sanatçı kitapları, değiştirilmiş kitaplar, tasarımcı ciltleri, enstalasyonlar ve performanslar dahil olmak üzere çeşitli alt alanlar vardır.
İnce baskı Kitap Sanatı, kitap geleneğini değerli bir nesne olarak takip eder. İngiliz Sanat ve El Sanatları hareketinden William Morris'in Kelmscott Press'i gibi yayıncılar, kitap sanatlarının önemli öncülerindendir. 20. yüzyıla ait kaliteli baskı Kitap Sanatı örnekleri, Arron Press ve The Gahenna Press tarafından yayınlanan çalışmaları içermektedir.

Kitsch, (Kiç diye okunur), tüketicilerinde (seyreden, izleyen, dinleyen, okuyan, bakan kişilerde) estetik etki yaratan ancak
herhangi bir sanat akımı kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayan ürünleri ifade eden bir sanat terimidir. Genellikle var olan bir tarzın "aşağı bir kopyası" olan sanatı sınıflandırmak, ifade etmek için kullanılmıştır.
Kitsch terimi, 19. yüzyılda Almanya'da ucuz ve popüler resimleri veya eskizleri betimlemek için kullanılmaya başlanmış ve ardından pek çok dile aynı kelime çevirisi yapılmadan kavramsal olarak yerleşmiştir. Modernist dönemde "taklit, popüler, değersiz, klişe, dekoratif ve kitlelere hitap eden" anlamında ve "yüksek sanat"ın karşısında konumlandırılmış ve olumsuzlama üzerinden neyin sanat olduğunu tanımlayan bir işlev de görmüştür. Zaman içinde hem anlamı hem kullanımı evrilen ve değişen kitsch, güncel sanatın benimsediği, kullandığı, ironisini sahiplendiği bir kavrama dönüşmektedir.

Kitsch kelimesi, Almanca'ya ait bir kelimedir ve Fransızca'ya acotille  ya da art tape-à-l'oeil şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu kelime, günümüzde tüm Avrupa dillerinde aynı şekilde ve aynı anlamda kullanılır. Sıfat olarak kullanıldığında, kitleler için tasarlanmış ve büyük çoğunluk tarafından beğenilen kültür ürünlerini niteler. İsim olarak ise bir zevk kategorisini tanımlar.
Bir görüşe göre kelime İngilizce'de gelişigüzel yapılmış karalama, müsvedde anlamına gelen "sketch" kelimesinin Almanca'da yanlış telaffuz edilmesinden doğmuştur. Bir başka görüşe göre Bavyera yöresinde yaygın olarak kullanılan ucuzlatmak, ayağa düşmek, bayağılaştırmak anlamlarına gelen, kimi yerel lehçelerde eski eşyadan yenisini yapmak, sokaktan çöp toplamak gibi anlamlar da kazanan "verkitschen" kelimesinden türemiş olabilir. Verkitschen fiilinden türeyen bu kavram, bir şeyin yerine başkasını satmak anlamına gelir.
Kitsch uzun zaman "çirkin", "rüküş", "zevksiz" gibi kelimelerle tanımlanmış, bu kelime akla kaba bir zevksizlik anıtı ya da kullanım eşyalarındaki gülünç ve naif bir tutumu getirmiştir. Ancak zamanla kitsch kavramının  "estetik zevkten yoksunluğu" değil, estetik kalitenin özel bir türünü nitelediği kabul edilmeye başlanmıştır.
Kavram, sanat dünyasına ilk olarak resim dalından girmiş, ardından edebiyat otoriteleri tarafından ele alınmış ve bazı eserler acımasızca eleştirilip "kitsch" ilan edilmiştir.  Mimaride kitsch yapıtlar, komik, yerine uygun olmayan, aniden insanın karşısına çıkmış bir şekil alırlar.

19. yüzyılda Almanya'da ve Avusturya'da yaygın olarak kullanılan kitsch  kelimesinin ilk olarak 1860'lar ve 1870'lerde Münih'in sanat piyasasında ortaya çıktığı ve kolayca pazarlanabilen, ucuz ve çokça rağbet gören resimleri ve eskizleri tarif etmek için kullanıldığı konusunda mutabakat vardır.   Dramatik etki, duygusallık, dokunaklı olma gibi özellikleri vurgulayan Romantizmin, kitsch ile yapısal olarak benzediği düşünülmektedir.  Kitsch'in özünü oluşturan şey onun açık uçlu belirlenemezliği, bulanık "halüsinasyon" gücü, aldatıcı düşselliği, kolay bir katharsis vaadidir.  Kitsch, kendisini ironiye bırakır, bu da onun sanat alanında yeniden ortaya çıkmasına yön veren tarafı olmuştur.
Kitsch tanımlaması ve analizi oldukça zor bir kavramdır. Net ve katı bir tanımını yapmak neredeyse imkansızdır. Kitsch, modern estetiğin en şaşırtıcı ve en belirsiz kategorilerinden biridir; sanatın kendisi gibi kitsch de tek bir noktadan tanımlanamaz. Kitsch, herkesin anlayabileceği yaygın bir dil konuşmalıdır. Kitsch kafa karıştırıcı değildir, her zaman doğrudan temsili kullanır.
Sanat eleştirmeni Clement Greenberg, 1939 yılında Partisan Review dergisinde yayımlanan "Avangard ve Kitsch" başlıklı makalesinde sanat ve kitsch'i karşıt iki kavram olarak ele almıştır: "Kitsch mekaniktir ve formüllere dayanır. Kitsch zamanımızda sahte olan her şeyin özüdür. Kitsch müşterilerinden paraları hariç hiçbir şey talep etmez – zamanlarını dahi". Kitsch, avangarda ve modernizme karşıt bir estetik anlamında yaygınlaşmaya bu makaleden sonra başlamıştır. Gillo Dorfles'e göre, "kitsch sanatın özelliklerini taşır, oysa gerçekte sanatın yanıltılmasıdır". Matei Calinescu'ya göre ise "Bütün kitsch kavramı, taklit, sahtekarlık, karşıtlık ve aldatma-estetiği etrafında döner."  Kitsch, gotik, rokoko ve barokun çağdaş biçimidir. Jean Baudrillard kitsch'i kültürel bir kategori olarak gerçek olmayanla, simülasyonla ve taklitle özdeşleştirir.  Yazar Milan Kundera'ya göre ise "Ne kadar aşağılık bulursak bulalım, kitsch insanlık durumunun vazgeçilmez bir parçasıdır."

"Kitsch! Kültürel politikalar ve beğeni" kitabının yazarları Ruth Holliday ve Tracey Potts'a göre günümüzde kitsch, "şüpheli geçmişinden sıyrılarak biyografisinin 'eğlence' aşamasına giriyor gibi görünmektedir" ve "muhtemelen dokunmak için güvenli olacak kadar soğumuştur".
Cool kitsch, havalı-yapan-kitsch'tir ve havalı-yapan-kitsch, yoğunlaştırılmış bir kendi kendine yapım tekniğidir. Bazı kitsch nesnelerini havalı bir şekilde sahneye koymaya ve yeniden değerlendirmeye yardımcı olan karmaşık manevralara dikkat etmektir, bir dizi gizlenmiş sınıf eylemini açığa çıkarır.

Kültür tarihçisi Celeste Olalquiaga, Yapay Krallık kitabında, bilim ve endüstri tarafından dönüştürülen bir dünyanın ortaya çıkardığı kayıp duygularıyla ilişkilendiren bir kitsch teorisi geliştirir. Kâğıt ağırlıkları, akvaryumlar, deniz kızları ve Kristal Saray gibi örneklere odaklanan Olalquiaga, Benjamin'in "diyalektik görüntü" kavramını, daha yaygın olarak tartışılan "nostaljik kitsch" ten farklılaştırdığı "melankolik kitsch" in ütopik potansiyelini tartışmak için kullanır.
Bu iki tip kitsch, iki farklı bellek biçimine karşılık gelir. Nostaljik kitsch, "bilinçli veya uydurulmuş bir devamlılık duygusu için deneyim yoğunluğunu feda eden" "anımsama" yoluyla çalışır: "Anın yoğunluğunu tolere edemeyen anımsama, bir olayın kabul edilebilir kısımlarını seçer ve tamamlanmış olarak algılanan bir bellekte birleştirir. […] Yeniden inşa edilen bu deneyim, kendisinin bir amblemi olarak dondurularak kültürel bir fosil haline gelir."
Buna karşılık, melankolik kitsch, Olalquiaga'nın "bir nesne aracılığıyla yoğunluk ve dolaysızlık deneyimini yeniden ele geçirmeye" çalışan "hatıra" ile ilişkilendirdiği bir bellek biçimi olan "hatırlama" yoluyla işlev görür. Anımsama, hatırlanan bir olayı sembolik aleme çevirirken ("temsili anlam lehine dolaysızlıktan yoksun bırakılmış"), hatırlama "bilinçdışının anısıdır."

Endüstri Ürünleri Tasarımcısı Sebahat Karcı, mimar ve akademisyen Emre Demirtaş ve İrem Uslu danışmanlığında yürüttüğü “Araştırma Tabanlı Tasarım Projesi” kapsamında kitsch kavramı üzerinden kent kimliği analizi yaparak İstanbul'a dair bir  “Kitsch Pop-Up Kitap” (üç boyutlu katlanabilir kitap) üretti (2019).
19. yüzyıldan bu yana anlamı değişikliğe uğrayan kitsch kavramı üzerine Ulya Soley küratörlüğünde İstanbul'da Pera Müzesi'nde bir grup sergisi açıldı (2021).< Sergide, Alex Da Corte ve Jayson Musson, Bruno Miguel, Cameron Askin, FAILE, Farah Al Qasimi, Gülsün Karamustafa, Hayırlı Evlat, Miao Ying, Nick Cave, Olia Lialina ve Mike Tyka, Pierre et Gilles, Slavs and Tatars ve Volkan Aslan'ın  yapıtları yer aldı.

Camp
Parodi
Klişe

Yunan mitolojisinde, Kleio (Yunanca: Κλειώ)  tarihin ilham perisidir veya birkaç mitolojik hikâyede, lir çalmanın ilham perisidir.

Kleio'nun adı etimolojik olarak Yunanca κλέω/κλείω kökünden ("anlatmak", "ünlü yapmak" veya "kutlamak" anlamına gelir) türetilmiştir. İsim Kleio olarak latinleştirilmiştir. Ancak Amerikan Kütüphane Birliği-Kongre Kütüphanesi sistemi gibi bazı modern sistemler, orijinal Yunanca kappa'yı temsil etmek için K'yi ve ει (epsilon iota) diftongunu temsil etmek için ei'yi kullanır.

Tüm ilham perileri gibi, Kleio da Zeus ile hafıza tanrıçası ve titan olan Mnemosyne'nin kızıdır. Kız kardeşi Müzler ile birlikte, ya Helikon Dağı'nda ya da Parnassos Dağı'nda yaşadığı düşünülmektedir. İlham perileri için diğer ortak yer ise Teselya'daki Olimpos Dağı'na yakın Pieria'dır.
Kleio, Hyacinth (Sümbül) adında bir oğula sahiptir. Babası mitlere göre değişiklik göstermektedir. Bunlar Pierus veya Sparta kralı Oebalus ya da Sparta'da yaşayan Amyclae halkının atası olan kral Amyclas'tır. Bazı kaynaklara göre Kleio, Hymenaios'un da annesidir. Ayrıca bazı kaynaklar onu Argos'ta gömülü bir şair olan Linus'un annesi olarak kabul eder. Ancak kaynağa göre Linus'un ebeveynleri değişkenlik gösterir. Örneğin bazı kaynaklara göre annesi Kleio'nun kız kardeşlerinden Urania ya da Calliope'dir.

Korku kültürü (veya korku iklimi ), insanların duygusal önyargı yoluyla siyasi veya iş hedeflerine ulaşmak için genel kamuoyunda korkuyu teşvik edebileceğini gösteren kavramdır. Frank Furedi  tarafından sosyolojik bir çerçeve olarak geliştirildi ve son zamanlarda Amerikalı sosyolog Barry Glassner tarafından popüler bir hale getirildi.

Nazi Alman siyasetçi Hermann Göring, insanların nasıl korkutulabileceğini ve normalde karşı çıkacakları bir savaşı nasıl destekleyebileceklerini şöyle anlattı:

Halk savaş istemez ama her zaman liderlerin emrine amade kılınabilir. Bu çok kolaydır. Tek yapmanız gereken onlara saldırıya uğradıklarını söylemek ve barış yanlılarını vatanseverlikten yoksun olmanın yanı sıra ülkeyi tehlikeye atmakla suçlamaktır. Bu her ülkede aynı şekilde işler.
Maria Helena Moreira Alves, Askeri Brezilya'da Devlet ve Muhalefet adlı kitabında, 1964'ten bu yana siyasi baskının bir parçası olarak bir "korku kültürü" uygulandığını tespit etti. Kendisi bu terimi Brezilya'nın milli güvenlik aygıtının siyasi katılımı tutuklanma ve işkence riskiyle eşitleme çabasında uyguladığı yöntemleri tanımlamak için kullandı. Cassação (Türkçe: temyiz), ordu mensuplarını yasal olarak öldüklerini ilan ederek onları cezalandırmak için kullanılan bu tür bir yöntemdir. Bu, muhalefete karşı caydırıcı bir unsur olarak korku kültürünü güçlendirerek siyasi kontrol potansiyelini artırmıştır.
Alves, 1969 Ulusal Güvenlik Yasası'nda yapılan değişikliklerin, Brezilya'da bir "korku kültürü" oluşturmak için " ekonomik sömürü, fiziksel baskı, siyasi kontrol ve katı sansürün " kullanılmaya başlandığını gösterdi. Korku kültürünün üç psikolojik bileşeni arasında sansür yoluyla sessizlik, izolasyon duygusu ve "tüm muhalefet kanallarının kapalı olduğuna dair genelleştirilmiş bir inanç" yer alıyordu. "Muhalefet faaliyetlerinden geri durma "nın yanı sıra "tam bir umutsuzluk hissi" de hüküm sürüyordu.
Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, ABD hükûmetinin " terörizmle savaş " terimini kullanmasının kasıtlı olarak bir korku kültürü yaratmayı amaçladığını, çünkü bunun "mantığı kararttığını, duyguları yoğunlaştırdığını ve demagog politikacıların halkı harekete geçirmesini kolaylaştırdığını" öne sürmektedir.
Eski Sosyoloji profesörü ve Spiked dergisi yazarı Frank Furedi, günümüz korku kültürünün 11 Eylül saldırılarıyla başlamadığını söylemektedir. Daha önce, genetiği değiştirilmiş gıdalardan cep telefonlarına, küresel ısınmadan şap hastalığına kadar her konuda halk paniğinin yaygın olduğunu savunuyor. Furedi, risk algılarının, güvenlikle ilgili fikirlerin ve sağlık, çevre ve teknolojiyle ilgili tartışmaların bilimle veya ampirik kanıtlarla çok az ilgisi olduğunu savunmaktadır. Bunlar daha ziyade insanların savunmasızlığına ilişkin kültürel varsayımlarla şekillenmektedir. Furedi, "11 Eylül sonrası dünyamız hakkında, geleceğe yönelik irrasyonel korkulardan ziyade mevcut tüm kanıtların mantıklı bir değerlendirmesine dayanan yetişkinlere özgü bir tartışmaya ihtiyacımız var" diyor.
İngiliz akademisyenler Gabe Mythen ve Sandra Walklate, 11 Eylül saldırıları, 2004 Madrid tren saldırıları ve 2005 Londra saldırılarının ardından hükûmet kurumlarının korku ve belirsizlikle dolu kültürel bir ortamda "yeni terörizm" söylemi geliştirdiğini öne sürmektedirler. İngiliz araştırmacılar, bu süreçlerin kamu güvenliği kavramlarını azalttığını ve Birleşik Krallık'taki etnik azınlık grupları için olumsuz sonuçları olan, beyaz olmayan "terörist öteki" imajını yarattığını savundu.
Gazeteci Adam Curtis , The Rise of the Politics of Fear alt başlıklı 2004 BBC belgesel film dizisi The Power of Nightmares'da politikacıların korkuları toplum üzerindeki güçlerini ve kontrollerini artırmak için kullandıklarını savunuyor. Her ne kadar "korku kültürü" terimini kullanmamış olsa da Curtis'in filminde anlattığı şey bu kavramın bir yansımasıdır. Amerikan yeni muhafazakar hareketine ve bu hareketin önce Sovyetler Birliği'nden, sonra da radikal İslamcılardan gelen tehdidi nasıl tasvir ettiğine bakmaktadır. Curtis, 11 Eylül saldırılarından bu yana Batı'da büyük ölçüde yanıltıcı bir terör korkusunun olduğu ve George W. Bush ve Tony Blair gibi politikacıların güçlerini ve otoritelerini yeniden tesis edecek yeni bir güçle karşılaştıklarında ısrar ediyor. Curtis'in filmi medyayı, güvenlik güçlerini ve Bush yönetimini güçlerini bu şekilde genişlettikleri için eleştiriyordu. Filmde, o zamanki Uluslararası Güvenlik Analizi Merkezi Direktörü ve King's College London Uluslararası Politika Enstitüsü Kıdemli Araştırma Görevlisi olan Bill Durodié, bu ağa "icat" demenin çok güçlü bir terim olacağını söyleyerek, bunun yerine muhtemelen var olmayan ve büyük ölçüde "kendi en kötü korkularımızdan oluşan bir yansıma olduğunu ve gördüklerimizin yaratılmış bir fantezi olduğunu" ileri sürmüştür.

Ashforth, liderliğin potansiyel olarak yıkıcı yönlerini ele almış ve küçük zorbalar olarak adlandırdığı liderleri "zorba bir yönetim tarzı uygulayan ve işyerinde korku iklimine yol açan liderler" olarak tanımlamıştır. Kısmi veya aralıklı olumsuz pekiştirme, etkili bir korku ve şüphe ortamı yaratabilir. Çalışanlar zorbaların hoş görüldüğünü hissettiklerinde, bunun sonucunda bir korku iklimi ortaya çıkabilir. Birçok çalışma, bir yandan zorbalık ile diğer yandan otokratik liderlik ve otoriter bir şekilde çatışmaları çözme veya anlaşmazlıkları ele alma arasında bir ilişki olduğunu doğrulamıştır. Otoriter bir liderlik tarzı, diyaloğa çok az yer veren ya da hiç yer vermeyen ve şikayet etmenin beyhude olarak görüldüğü bir korku iklimi yaratabilmektedir.
Kamu sektöründeki sendika üyeleri üzerinde yapılan bir araştırmada, yaklaşık her beş çalışandan biri, zorbalığa şahit olmaları sonucunda işyerinden ayrılmayı düşündüklerini bildirmiştir. Rayner bu verileri, yönetimin zorbalığın varlığından haberdar olmasına rağmen daha önce zorbalara müsamaha gösterildiği, çalışanların ihbarda bulunmayı güvensiz olarak gördüğü bir korku ortamının varlığına işaret ederek açıklamıştır. Ödül, ceza ve motivasyona duyarlılıktaki bireysel farklılıklar, pekiştirme duyarlılığı teorisi kapsamında incelenmiş ve işyeri performansına da uygulanmıştır. İşyerindeki korku kültürü, W. Edwards Deming'in yöneticiler için iş etkinliğini dönüştürmeye yönelik oluşturduğu "temel ilkelere" aykırıdır. On dört ilkesinden biri, herkesin şirket için etkili bir şekilde çalışmasına olanak sağlamak amacıyla korkuyu ortadan kaldırmaktır.

Terör eylemleri nadir görülen bir olgu olmasına rağmen, kitle iletişim araçlarının tüketimi Amerika Birleşik Devletleri'nde terör korkusunun aşılanmasında derin bir etkiye sahiptir. George Gerbner ve meslektaşları 1960'lardan itibaren medya tüketimi ile suç korkusu arasında var olan ilişkinin incelenmesine hız vermişlerdir. Gerbner'e göre televizyon ve diğer kitle iletişim araçları, gerçekliğe dayalı bir dünya görüşünden ziyade "tekrarlayan medya mesajlarını" yansıtan bir dünya görüşü yaratmaktadır. Birçok Amerikalı günlük olarak medyanın bir çeşidine maruz kalmaktadır; televizyon ve sosyal medya platformları hem yerel hem de uluslararası haberleri almada en çok kullanılan yöntemlerdir ki şiddet suçları ile terör eylemlerini merkeze alan haber ve ayrıntılar da bu yolla öğrenilmektedir. Akıllı telefonların ve sosyal medyanın kullanımının artmasıyla birlikte insanlar sürekli haber bombardımanına maruz kalmakta ve dünyanın her köşesinden gelen terörizmle ilgili hikâyeleri okuyabilmektedir. Medya, terörizm korkusunu ve ulusal güvenliğe yönelik diğer tehditleri körüklemektedir; bunların hepsi de halk üzerinde depresyon, anksiyete ve uykusuzluk gibi olumsuz psikolojik etkilere neden olmaktadır. Siyasetçiler, seçmenlerinin zihninde terör korkusunu daha da pekiştirmek için şiddet suçları ve terör eylemlerinden hemen sonra televizyona çıkarak ya da başka şekillerde röportajlar düzenlemekte ve sosyal medya platformlarını kullanmaktadırlar.

Sürü psikolojisi
Terörizm
Histeri
Nazi Almanyası'nda propaganda
Gestapo
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Mobbing
Propaganda teknikleri
Tecavüz kültürü

Sanat eserini içinde bulunduğu kültüre bağlı olarak tanımlamaya yönelik bir kuramdır.
Kurumsal sanat kuramının temelleri ilk olarak Arthur Danto'nun 1964'te yazdığı, Andy Warhol'un Brillo Kutuları eserinin, sanat eseri olarak kabul edilmeyen gerçek Brillo kutularından görünürde ayırt edilemez olmasından yola çıkan The Artworld ("Sanat Dünyası") makalesiyle atılmıştır. Bir şeyin sanat eseri olarak kabul edilmesi için gözle görünen, kendi içindeki özellikler dışında sanat teorisi, sanat tarihi bilinci gibi bağlamların da gerekli olduğunu sanat dünyası adını verdiği bir çevre ile bağıntılı bir şekilde öne sürmüştür.
Danto'nun görüşleri daha sonra kurumsal teoriden semantik bir teoriye doğru kayarken, yazdığı makaleden etkilenip yola çıkan George Dickie bu teoriyi geliştirmiş ve 1974'te yazdığı Art and the Aesthetics ("Sanat ve Estetik") isimli kitabında sanatın tanımını:
"Bazı taraflarının kendisine, sosyal bir kurumu (sanat dünyası) temsil eden bazı kişi/kişiler tarafından beğenilmeye aday olmaya hak kazandırdığı özgün bir yapıt"
olarak yapmıştır. Bu tanımda sanat eseri değerlendirmeye alınmayıp tarafsız bir anlamda kullanılmış, sadece değerlendirmeye aday olduğu belirtilmiştir.
1997'de tekrar gözden geçirdiği tanımda şu değişiklikleri yapmıştır:

Sanat eseri, sanat dünyası ahalisine sunulmak üzere yaratılmış özgün bir yapıttır.
Sanatçı, sanat eseri yaratımına bilinçli olarak katkıda bulunan bir kişidir.
Ahali, kendilerine sunulan sanat nesnesini anlamak için belli bir birikime sahip kişilerdir.
Sanat dünyası, tüm sanat dünyası sistemlerinin bütünüdür.
Sanat dünyası sistemi, bir sanat eserinin bir sanatçı tarafından bir sanat dünyası ahalisine sunulmasına yarayan bir çerçevedir.

Yapıt (Eser): İnsan tarafından kasıtlı olarak yapılan bir eylemin mevcut olduğunu belirtir. Örneğin doğadan seçilen bir nesne veya Marcel Duchamp'ın hazıryapımları da kasıtlı olarak seçildiklerinden bu kapsama girerler.
Beğeni kazanmaya aday: 'Sanat eseri olarak kabul edilmeye aday' anlamına da gelir; hiç kimse tarafından beğenilmesine gerek yoktur, sadece sanat dünyası tarafından önerilmiştir.
Kurum: Koleksiyonerler, küratörler, müze yöneticileri, galericiler, pazarlamacılar, eleştirmenler buna dahildir.

The Encyclopedia of Aesthetics, ed. Michael Kelly: Oxford University Press, 1998

Institutional Theory of Art and the Artworld4 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kübizm, 20. yüzyıl başındaki temsile dayalı sanat anlayışından saparak devrim yapan Fransız sanat akımıdır. Pablo Picasso ve Georges Braque, nesne yüzeylerinin ardına bakarak konuyu aynı anda değişik açılardan sunabilecek geometrik şekilleri vurgulamışlardır.

20. yüzyıl başlarında ortaya çıkmıştır. Kübizm terimi I. Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda Paris'te gelişen bir resim akımını belirtir. O dönemde Avrupa'da biçimlenmekte olan modern sanatın ışığın geçici etkilerini resmetmek olan izlenimcilerden hoşnut olmayan bir genç ressamlar kuşağı yetişiyordu; bunlar, Matisse'in çevresinde toplanmış olan fovların çok renkli resim sanatından da hoşlanmıyorlardı. Kübist sanatçılara göre dış dünyanın nesneleri sadece göründükleri yanıyla değil görünmeyen tüm yanları ile ele alınmalıydı. Empresyonizm'e egemen olan görme duygusu yerine, Kübistler aklın başatlığına dayanan aklın gücünü ortaya koymak istiyorlardı.Tablolarını sağlam temellere oturtmak istiyor ve bu konuda ressam Paul Cezanne'ın izinden gidiyorlardı. Nitekim bu ressamlar, Cezanne'dan, onun son Provence manzaralarından ve natürmortlarından esinlenecekler, bundan da kübizm doğacaktı. Manifestosu yazan Apollinair, bir taklit sanat değil tasarım sanatı olduğunu söyler.
1907'den 1912'ye değin süren kübizmin dönemi analitik kübizm olarak da bilinmektedir. Bu dönemde doğa, geometrik biçimlere silindir, küre, koni ya da prizma gibi bileşimlere sahip gibi düşünülerek tasvir edilmiştir.

Kübizm adı, Georges Braque'ın bir tablosunu gören bir sanat eleştirmeni olan Louis Vauxcelles'in bu tablo için «küçük küpler» sözünü kullanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bir yanılgı sonucu yeni resme uygulanan bu deyim, Picasso ve Georges Braque'ın o tarihlerde birbirine pek benzeyen ilk kübist eserleri konusunda bir fikir verebilir. Her ikisi de hacimlerin iç içe geçtiği portreler, manzaralar, natürmortlar çizmekteydi. Onlar iki boyutlu (en ve boy) olan tuvalin yüzüne doğada üç boyutlu (en, boy, derinlik) olan nesneleri çizebilmenin çarelerini araştırıyorlardı. Bu, yeni bir sorun değildi; bütün resim sanatının sorunuydu; ama o zamana kadar, derinlik izlenimi perspektif aracılığıyla verilebiliyordu.
Picasso ile Braque, her şeyden önce bir tablonun ne olduğunu unutturan bu çözüm yolunu bir yana bıraktılar: Tablo, aslında dümdüz bir yüzeydir. Braque ile Picasso, biçimleri tuvalin üzerine kademeli sıralayarak üst üste yerleştirdiler. Zaten onların niyeti, gerçeği gördüğümüz gibi değil, olduğu gibi göstermekti: Yerimizi değiştirmeden bir nesneye baktığımız zaman onun sadece bir kısmını, bir köşesini veya bir yüzünü görürüz
Kübistler ise nesneleri, sanki çevresinde dolaşıyorlarmış gibi, birkaç bakış açısından, cepheden, yandan, üstten, alttan bakarak aynı imge üzerinde göstereceklerdir. Aynı şekilde, bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü görülecek biçimde (karmaşık görüntü) vereceklerdir.
1911'e doğru Braque ve Picasso için, nesneleri kat kat açıp saydam küçük yüzeylere bölmek, kenar çizgilerini kırmak, gerçek bir oyun haline geldi; o kadar ki, neyin resmini yaptıklarını anlamak giderek zorlaştı. İki ressam o sıralarda Avrupa'nın başka merkezlerinde doğmakta olan soyut sanata çok yaklaşmış.
Kübistler, sanatlarını geliştirirken gerçeği tamamen özgün bir biçimde resim sanatına sokmak amacını güttüler: resme tamamen yabancı öğeleri (kâğıt, gazete parçaları, kibrit çöpleri) tablolarına yapıştırdılar. Üstelik boyalarına kum karıştırdıkları da oluyordu. Bütün bunlar günümüz resim sanatında sık sık rastlanan şeylerdir, ama o dönemde hiç görülmemişti. Kübistler bunu hem gerçek ile ilişkilerini yitirmediklerini göstermek, hem de resimde imtiyazlı madde diye bir şey olmadığını, bir tablonun herhangi bir şeyle yapılabileceğini göstermek için yaptılar. Yeter ki, tablo, biçimlerin tutarlı bir kompozisyonunu oluştursun.
Açıklık kaygısıyla, yapısal çizgileri iyice azalttılar ve kompozisyonlarına, hemen belirli bir nesneyi akla getiren resmedilmiş biçimleri eklediler: söz gelimi, bir gitarı belirtmek için teller ve bir eğri, keman için üzerindeki delikleri, şişe için ise şişenin boynunu çizmekle yetindiler.
Sanat felsefesi olarak, ayrı ayrı yerlerde geçen şeylerin birlikte ve aynı zamanda cereyan ettiğini tasavvur ve tasvir etmek düşüncesi ile, karışıklıktan hoşlanma zevkinin birleştirilerek ifade edilmesi esasına dayanır. Nitekim kübistlerin eserlerinde karmakarışık imajlara ve dağınık kelimelere rastlanır.
Kübistler, herhangi bir şeyde gözün türlü yönlerden görebildiği özellikleri, bir arada geometrik şekillerle göstermeye çalışır. Bu tarz resimlere kübik resim adı verilir. Kübizm, eşyanın uzaklık ve yer içinde kapladığı hacim kanununu temel hareket noktası olarak alır. Bu akıma mensup sanatçılar, resimde özün, değişmeyenin peşinde koştuklarını savunurlar. Onlara göre, konunun sadece görünen yönünü değil, görünmeyen tarafını da göstermek gerekir.
Bu akıma mensup olan edebiyatçıların gayesi ise, duygularla olayları birbirine karıştırmak, ayrı ayrı yerlerde geçen olayların birlikte, aynı anda olduğunu kabul etmek ve bu anlayışta eser vermektir. Bu yüzden kübistlerin eserleri oldukça karmaşıktır.
Kübistler, resimde renk oyunlarının yankılarını, güneş ışınlarının tabiat içinde uyandırdığı parıltıları bir yana bırakarak, eşyanın geometrik yapısına önem vermişlerdir. Bu bakımdan Kübizm, tabiatın yepyeni bir anlayışla değerlendirilmesidir denilebilir. Onlar sanatlarının kaynağını duygudan çok, düşüncede aramışlar, esere düşünceyi katarak empresyonistlerin aksine, ilim yoluyla değil sanat yoluyla sanata varmak prensibini seçmişlerdir.

Kübizm etkisi, 20. yüzyıl başlarında resim ve heykel sanat dallarında ortaya konan eserlerde görülmektedir. Ancak Fransa'da o dönem yaşanan toplumsal gerginlikler nedeniyle Kübizm edebiyat alanına da taşınmıştır. Şiirleri ile meşhur olmuş Guillaume Apollinaire Kübist şiirler yazarak Kübizm'i edebiyat alanına taşıyan isim olmuştur. Kübizm'in önce parçala sonra birleştir yönteminin Max Jacob tarafından şiirde kullanılmıştır.

Albert Gleizes
Alberto Giacometti
Aleksandra Ekster
Alexander Archipenko
Alexandra Nechita
Amadeo De Souza Cardoso
André Lhote
Ang Kiukok
Auguste Herbin
Daniel-Henry Kahnweiler
David Hockney
Diego Rivera
Doménikos Theotokópoulos (El Greco)
Emil Filla
Emiliano Di Cavalcanti
Emilio Pettoruti
Fernand Léger
Francis Bacon
Francis Picabia
Franz Marc
Frida Kahlo
George Braque
Gino Severini
Henri Laurens
Henri Le Fauconnier
Jacop Lawrence
Jacques Lipchitz
Jacques Villon
Jean Metzinger
Juan Gris
Kazimir Maleviç
Lyonel Feininger
Lyubov Popova
Marc Chagall
Marcel Duchamp
Maria Blanchard
Marie Laurencin
Mikhail Larionov
Natalia Goncharova
Pablo Picasso
Paul Cézanne
Paul Klee
Piet Mondrian
Raoul Dufy
Raymond Duchamp-Villon
Robert Delaunay
Roger de La Fresnaye
Romero Britto
Rufino Tamayo
Salvador Dali
Vicente Manansala
Victor Vasarely

Kültür Bolşevizmi, Nazi Almanyası'nda devlet destekli eleştirmenler tarafından, seküler, modernist ve ilerici kültürel hareketleri kınamak için kullanılan bir terimdi. Bu ifade, özellikle sanat, müzik ve cinsellik gibi alanlarda "Bolşevizm" olarak adlandırılan değişimleri hedef alırdı ve zaman zaman "Sanat Bolşevizmi," "Müzik Bolşevizmi" veya "Cinsel Bolşevizm" gibi alt terimlerle de anılırdı. Bu kavram, antisemitik bir bağlama sahip olan Yahudi Bolşevizmi komplo teorisiyle yakından ilişkilidir ve modern kültürel değişimleri Yahudilikle ve Marksizmle ilişkilendirerek karalamayı amaçlardı.
Kültür Bolşevizmi konusu ilk olarak 1920'lerde Weimar Almanya'sında gündeme gelmiştir. Bu dönemde, Max Ernst ve Max Beckmann gibi Alman sanatçılar, Adolf Hitler, Nazi Partisi ve diğer Alman milliyetçileri tarafından "Kültür Bolşevikleri" olarak suçlanmıştır. Naziler, aile, kimlik, müzik, sanat ve entelektüel yaşam kavramlarındaki değişim ve dönüşümleri ulusa yönelik bir saldırı olarak görmüş ve bu değişimleri genel olarak “Kültür Bolşevizmi” olarak adlandırmıştır. Bu terim, Bolşeviklerin Rusya’daki Marksist devrimci hareketiyle ilişkilendirilerek, modernist kültürel hareketleri karalama yöntemi olarak kullanılmıştır.
Kültürel Marksizm komplo teorisine adını veren "Kültürel Marksizm" terimi, "Kültür Bolşevizmi"nin modern bir çeşididir. Terimin bu çeşidi aşırı sağcı terörist Anders Breivik tarafından yayınladığı manifestonun giriş bölümünde kullanılmıştır.

Her ne kadar kökleri 1860'lara kadar uzansa da, 20. yüzyılın başında modern sanatın gelişimiyle birlikte geleneksel sanatsal değerler yerine, sanatçıların bireysel algı ve duygularına dayanan devrim niteliğinde bir sapma yaşanmıştır. Sanayi Devrimi, Aydınlanma Çağı'nın bireyci değerleri ve demokrasinin Batı'da tercih edilen yönetim biçimi olarak gelişmesiyle yakından bağlantılı olan geleneksel otoritenin reddi, bazıları için heyecan verici bir yenilikti. Ancak bu durum, eski düzende hissettikleri güveni yitiren pek çok kişi için son derece tehdit edici bir hal aldı. Dönemin birçok Almanı ve özellikle de Nazizm taraftarları, bu kültürel değişimleri Batı kültürü ve medeniyetinin bütünlüğüne yönelik büyük bir tehlike olarak görüyordu.
Bununla birlikte, modernist kırılma Rusya'daki 1917 Ekim Devrimi'yle aynı dönemde gerçekleşmiş ve bu yeni sanat bakış açısını tehdit olarak görenler, onu devrimden sonra iktidara gelen grupla, yani Marksist-Leninist siyasi felsefeye sahip Bolşeviklerle ilişkilendirmişlerdir. Aslında modernizm ve Bolşevizm arasındaki bağlantı son derece zayıf olup, aralarındaki bağlantı bulundukları dönmeden ortaya çıkmaktaydı. Öte yandan, Batı Avrupa'daki bazı sanatçılar devrim ideallerinden ilham almıştır. Öyle ki, Dadaist Richard Huelsenbeck 1920'de kendinden emin bir şekilde Dada'nın “Alman Bolşevik meselesi” olduğunu söylemiştir.

Yeni sanatın Bolşevizm ile ilişkilendirilmesi, sonraki yıllarda sağcı ve milliyetçi söylemlerde sıkça dile getirilmiş ve Adolf Hitler’in Kavgam kitabında bir bölüme konu olmuştur. Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Naziler, başta soyut sanat ve Bauhaus mimarisi olmak üzere birçok çağdaş tarzı “Kültür Bolşevizmi” olarak suçlamışlardır. Tipograf Paul Renner, modern sanata olan sempatisi nedeniyle bir meslektaşının Nazi destekçileri tarafından dövüldüğünü gördükten sonra, Nazi estetiğine karşı “Kulturbolschewismus?” başlıklı bir makale yayımlamıştır. Aynı dönemde Carl von Ossietzky, Nazi eserlerinde bu terimin esnek kullanımıyla dalga geçmiştir:Kültür Bolşevizmi, orkestra şefi Klemperer’in meslektaşı Furtwängler’den farklı bir tempo tutmasıdır; bir ressamın gün batımına Aşağı Pomeranya’da görülmeyen bir renk katmasıdır; doğum kontrolünü desteklemektir; düz çatılı bir ev inşa etmektir; sezaryen doğumun beyaz perdede gösterilmesidir; Chaplin’in performansına ve Einstein’ın matematiksel sihirbazlığına hayranlık duymaktır. Buna Kültür Bolşevizmi denir ve bunlar Bay Stalin'e yapılan özel bir iyiliktir. Bu aynı zamanda Heinrich ve Thomas Mann kardeşlerin demokratik zihniyetidir, Hindemith veya Weill'in bir müzik parçasıdır ve bir delinin kendi ninesiyle evlenmesine izin veren bir yasanın çıkarılması için histerik ısrarıyla aynı anlama gelir.Naziler, iktidarı ele geçirdikten sonra modern sanatı baskılamak ve sanatı ulusal ve ırksal temalarla desteklemek için harekete geçmiştir. Renner, Huelsenbeck ve Bauhaus tasarımcıları da dahil olmak üzere Weimar döneminin çeşitli sanatçıları ötekileştirilmiştir.

Dejenere sanat
Yahudi Bolşevizmi
Alman fiziği
Kültürel Marksizm komplo teorisi
Nazi Almanyası'nda sansür

Büyük Proleter Kültür Devrimi (Çince (basitleştirilmiş): 无产阶级文化大革命; Çince (geleneksel): 無產階級文化大革命; pinyin: Wúchǎnjiējí Wénhuà Dàgémìng) ya da kısaca Kültür Devrimi (Çince: 文化大革命; pinyin: Wénhuà Dàgémìng; lit. 'Büyük Kültür Devrimi'), Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Mao Zedong'un iktidardaki son 10 yılı içinde (1966-1976) Çin Devrimi'nin ruhunu yeniden canlandırmak için başlattığı hareket.

Sovyetler Birliği'nde Nikita Kruşçev'in Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olmasının ardından, daha önceki genel sekreter olan Stalin'i açıktan kınaması ve Marksist-Leninist ilkeleri "yumuşatır" görünmesi Çin Komünist Partisi ileri gelenlerinden bazılarına ilham ve cesaret vermişti. Bununla paralel olarak çıkan Çin-Sovyet ayrılığı sonucu ÇKP'nin bölünmesi ve bilhassa devlet başkanı Liu Şao Çi ve Pekin belediye başkanı Peng Çen'in muhalefete geçmesi Mao önderliğindeki kanadı endişelendirmişti. Çin'deki durumların Ekim Devrimi'nin amacından uzaklaştığı kanısına varan Mao ve ekibi, ülkesinin aynı yolu izlemesinin son derece tehlikeli olduğunu belirtmiş ve bu durumla mücadele etmeye başlamıştır. Bu kanatta önder isimlerden biri olan Savunma Bakanı Lin Piao, çeşitli broşürler ve makaleler yayınlayarak "Çinli revizyonistler" olarak tanımladığı bu kişileri kıyasıya eleştirmiş ve orduda bu görüşte olanları tasfiye etmiştir.
Mao Zedong ve ekibi, SSCB'de var olduğunu iddia ettiği "bürokratik komünizm" anlayışının Çin'deki varlığını bitirmek amacıyla, 1966'dan 1976 yılına kadar sürecek olan Çin Kültür Devrimi'ni başlattığını duyurdu. Bu dönemde bütün okullar ve üniversiteler, radikal bir şekilde komünizm savunucusu Kızıl Muhafızlar (Çince: 红卫兵） aracılığıyla Mao'nun bildirilerini takip edecek şekilde organize edilmiştir. Bu örgütlenmede Lin Piao büyük rol üstlenmiştir. Bu örgütlenmeyle birlikte opera, tiyatro vb. kültür etkinliklerinde eski ve klasik eserler yasaklanmış, sadece "devrimci" eserlerin yer alması sağlanmıştır. Başlangıçta kültür ve sanat alanında bir reform olarak ortaya atılan Kültür Devrimi fikri, partideki tasfiyeler ve ordudaki hareketlerle genel bir siyasi hamleye dönüşmüştür. Bu kapsamda Çinli gençler üniversiteleri, kütüphaneleri, müzeleri basıp "eski toplumu" ve "eski alışkanlıkları" temsil eden eserleri tahrip etmişler, birçok ibadet yerini ateşe vermişler, mağazaları işgal edip buraları artık halk adına yöneteceklerini ilan etmişlerdir. Alman yazar Jürgen Dennert gördüklerinin bir bölümünü şu şekilde aktarmıştır;

"Tercümanım Lo, beni Pekin'deki "Uyuyan Buda" heykeline götürdü. Dünya tarafından değeri biçilemeyen tarihi heykel, Kızıl Muhafızlar tarafından parçalanmıştı. Heykellerin üstünde ve duvarlarda, Kızıl Muhafızlar tarafından asılmış pankartlarda şu satırlar okunuyordu: "Eski dünyaya lanet olsun", "Geçmişi hatırlatan her şeye lanet olsun, "Feodalizmi ve burjuvazizmi hatırlatan her şeyi tahrip edin". ... Şehrin caddelerinde kamyonları doldurmuş bir şekilde dolaşan gençler, devrim şarkıları söylüyorlardı. Şehirde her şey değişmişti. Sokakların isimleri, mağazaların tabelaları. Mesela "Altın sükunet" caddesine "Anti-emperyalizm caddesi adı verilmişti. Sonra 8-10 yaşlarındaki çocuklardan oluşan bir grup gördüm. Ellerinde kızıl bayraklar, avazları çıktığı kadar geçmişe lanet ediyorlardı."
Mao, şehirli gençleri Kızıl Muhafızlar adıyla kurulan organizasyona katılmaya teşvik etmiş ve güvenlik güçlerine Kızıl Muhafızlar'a müdahale etmemelerini emretmiştir. "Devrimci şiddet" adı verilen  yöntemin kullanıldığı bu dönemde, Kızıl Muhafızlar arasında bir hiyerarşi veya herhangi bir liderlik durumu bulunmadığından dolayı, zaman zaman çeşitli fraksiyonlar ortaya çıkmış ve Çin'in bazı bölgelerinde iç savaşa varan durumlar baş göstermiştir. Bunu gören Mao, Kızıl Muhafızlar arasında ortaya çıkan hizipleri bastırmak; Kızıl Muhafızları yeniden Çin Komünist Partisi çerçevesinde bir araya getirme kararı almıştır.
Geniş halk kitlelerinin radikal değişimini  hedef alan Çin Kültür Devrimi, Çin Halk Cumhuriyeti'nin hem SSCB hem de Batı Bloku ile ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Mao'nun ölümüyle birlikte sona eren Kültür Devrimi, batılı yazarlara göre bir neslin eğitimsiz kalması, halkın gruplaşması, milyonlarca insanın işinden ve konumundan olması ve ekonomik yavaşlama gibi çok ciddi sonuçları olmuştur.

Bazı yazarlara göre; Kültür Devrimi'nin başlama amacının kitlelerle ilişkisi yoktu, söz konusu mücadele iktidara egemen olmak isteyen bürokrasinin iki kanadı arasında geçti. Buna göre; 1940'lı yılların sonunda Mao Zedong, devlet başkanı unvanını korumasına rağmen gerçek iktidarın dışına itilmişti. Mao, iktidarı yeniden elinde toplayabilmek için çeşitli adımlar atmış fakat başarılı olamamıştır. Sonraki süreçte, 1966 yılının başında Mao, egemen bürokrasi içindeki mücadelesini Çin Komünist Partisi'nin dışına taşırmış, Mayıs ayında öğrencileri "ülkeyi diktatörce yöneten yerel ve ulusal liderliğe karşı ayaklanmaya" çağırmıştır. Bu çağrı sonrasında lise ve üniversite öğrencileri, Mao'nun bu çağrısına uymuşlar ve sokaklara çıkmışlardır. İlk hedef okulların yöneticileri olmuştur. Öğrenciler, okul yöneticilerini ve bir kısım yerel parti yöneticisini sokaklarda aşağılayarak dolaştırıp, geçmiş suçlarını ve hatalarını itiraf etmeye zorlamışlardır. Yine bu görüşlere göre; Mao'nun merkezden başlattığı bu harekete karşı, yerel yöneticiler de yerel "Kızıl Muhafız" grupları kurarak yanıt vermiştir. Bu kızıl muhafızlar çoğu zaman fabrika işçileri veya yerel yönetim memurlarıydı ve öğrenci hareketine kuşku ile bakıyorlardı.

Şangay Halk Komünü
Çin-Sovyet ayrılığı
Kültür Devrimi (Sovyetler Birliği)

50. yıl dönümünde Çin Kültür Devrimi21 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC Türkçe

Kültür emperyalizmi, bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir.

Emperyalizm veya yayılmacılık, bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışmasıdır. Kültür emperyalizmi, bu etkinin ilk öğesinin kültür olduğu emperyalizm türüdür. Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş diğer kültürleri, özellikle kitle iletişim araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzetmesi olarak da tanımlanabilen kültür emperyalizmi, sömürgeciliği kolaylaştırmaktadır. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması üzerine, her devlet kendi kültürel değerlerini başka devletlerin halklarına iletme olanağına kavuşmuştur. Bir ulusun ya da toplumun öz değerlerine olan bağlarını zayıflatmak için etkin bir kontrol yöntemi olarak kabul edilebilir. Kültür emperyalizmi, diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm türüdür. Klasik emperyalizme göre, daha yumuşak görünen bir yöntem olması, toplumların verdikleri anî tepkileri minimum düzeye indirmektedir.
Kültür emperyalizmi, modern çağlarda çeşitli yer ve zamanlarda uygulama alanı bulmuştur. Ciddi biçimde uygulandığı ilk örnek olarak Afrika'nın sömürgeleştirilmesi verilebilir. Afrika örneğinde, sömürgeci uluslar tarafından silahlı faaliyetlerin yanı sıra; yerel dillerin edilgin hâle getirilmesi, yerel kültürlerin unutturulması ve son olarak Hristiyanlığın kıtanın güneyi ve orta kısımlarında yaygın bir biçimde kabul edilmesi ile kapsamlı olarak uygulanmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise kültür emperyalizminin en önemli kaynağı Anglosfer olarak da adlandırılan ortak Anglo-Amerikan kültürüdür. Yine bir başka örnek olarak, Soğuk Savaş sırasında Komintern'in bütün ülkelerdeki üye komünist partilerin Sovyet dış politikasını ve kültürünü desteklemesi yolundaki çalışmaları verilebilir.
Batı kültürü 20. yüzyıl itibarıyla, televizyon programları ve filmleriyle diğer kültürleri giyim, eğlence ve tüketim alışkanlıkları bakımından kendine benzetmektedir. Böylece Batı, ürettiği ürünlere daha çok pazar bulmaktadır. Kültürel emperyalizmin sahip olduğu bakış açısı; otomobillerden dövüş sanatlarına, filmlerden yayıncılık ve kitaplara, yiyecekten giyeceğe kadar her türlü kültür alanını, özellikle de en çok tüketilen malzeme olan popüler kültür alanına uygulanmaktadır. Uygulamaların sonuçları ülkeden ülkeye farklılık gösterebilmekle beraber, genel olarak kültür emperyalizminin matematiği aynı kalmaktadır. Amerikalı NPQ dergisinin editörü Nathan Gardels, derginin Türkiye'de yayınlanan ilk nüshasında kültür emperyalizmine ilişkin, "Amerika, CIA ya da ordusu ile giremediği yerlere MTV ve Hollywood'u gönderir." açıklamasında bulunmuştur. Yaptığı müzik temelli yayınla popüler kültür üzerinde etkisi olan ve ayrıca yaptığı programlarla gençlerin ilgisini ve kültür konusunda muhafazakâr kesimlerin tepkisini çeken bir kanal olan MTV, tıpkı Coca-Cola ve McDonald's gibi kapitalizmin ve Amerikan kültürünün dünyaya empoze edilmesinin simgeleri olarak görülmüştür. Özellikle yoğun olarak yayınladığı Yeşil Kart reklamları ile gençleri ABD lehine etkilediği konusunda eleştirilere ve tartışmalara sebep olmuştur.
Kültür emperyalizmi kavramı, modern dünyada kültür endüstrisi olgusu ile göbekten bağlı bir kavramdır. Frankfurt Okulu'nun, özellikle Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından geliştirilen ve kullanılan ve Okul'un genel yaklaşımını ifade ana kavramlardan birisi olan kültür endüstrisi, kültürün kendisinin bir endüstri olduğunu ve kültür ürünlerinin de metalar hâline geldiği savını taşımaktadır. Adorno ve Horkheimer'a göre kültür endüstrisi, modern sistemin -günümüzde kapitalizm- ve endüstri toplumunun kendini her düzeyde, altyapıda ya da üstyapıda yeniden üretmekte ve meşrulaştırma yöntemini izlemektedir. Emperyal kültürün ürünleri dünya çapında standartlaştırılarak ve buna karşı farklılıklar marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtım ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesi, kültür emperyalizminin önemli bir tekniğidir. Yine kültür endüstrisine değindikleri Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerine göre; ana akım medyanın insanı düşünemez hale getirdiği savından hareketle, sanal ihtiyaçlar yaratıldığını öne sürmektedirler. Toplumun sahip olduğu eski kültürel öğeler, toplum tarafından yoz olarak algılanmaktadır. Zira yaygın medya, topluma, kültürel öğeleri seçim ve analiz şansı vermemektedir. Bu durumun sonucunda, kültür emperyalizmine maruz kalan toplumlar, emperyal kültürü eninde sonunda büyük ölçüde benimseyecekler ve bu durumdan rahatsız olmayacaklardır.
Egemenlik konusunda daha hassas toplumlar, bu konuda dikkatli davranarak, kendi adlarını ve giysilerini özüne sadık olarak koruyarak Batılı yaşam tarzından kendilerini kurtarabileceklerini ve dolayısıyla bağımlılıklarından kurtulabileceklerini düşünmektedirler.
Kendi kültürel ve inanç bağlarından koparılan insanlar, kültür erozyonuna uğrayarak, popüler olarak onlara hazır sunulan hegemonik emperyalist kültüre teslim olurlar. Teslimiyet gerçekleşince inanç ve kültürel değerler yozlaşarak ortadan kalması da sağlanmış olur. Yerel kültürü ve dolayısıyla toplumsal hafızası silinen bu topluma, “Üst Kültür” olarak sunulan popüler kültür, kişilerin yerel inanç ve değerlerinden kopardığı ölçüde başarı kazanmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin dış politikasının eleştirisi

Frankfurt Okulu'nun, özellikle Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından geliştirilen ve kullanılan ve Okul'un genel yaklaşımını ifade ana kavramlardan birisi de kültür endüstrisi. Okul'un özgül Marksizm anlayışlarını açıkça gösterir bu kavramlaştırma, çünkü geleneksel Marksizm düşüncesindeki altyapı-üstyapı ya da ekonomi-kültür gibi temel ayrımları dışta bırakır. Geleneksel Marksizm altyapı-üstyapı kavramlarıyla ve özellikle de altyapıya verilen ağırlıklı rol ile ilgilenir. Frankfurt Okulu'nda ise bu anlayış, yerini yeni bir durum olarak tespit ettikleri altyapı-üstyapı kaynaşması fikrine bırakır.
Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de metalar haline geldiği iddiası kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkışına kaynaklık eder. Bu kavramlaştırma, bir anlamda sistemin (kapitalizmin ve endüstri toplumunun) kendini her düzeyde, altyapıda ya da üst yapıda nasıl yeniden ürettiği ve meşrulaştırdığını açıklayan bir yön izler. Kültürel ürünler standartlaştırılarak ve buna karşı farklılıklar marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtılma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesidir  Kültür endüstri'sinde anlatılan. Böylece, Kültür ile Endüstri'nin bileşiminden doğan yeni bir ekonomik-toplumsal-siyasal gerçekliğin eleştirel değerlendirilmesi hedeflenmektedir.
Bu endüstri, sanatsal biçimin bütünselliğine önem vermez, etkinin öncelikli hakimiyetini düşünür. Öncelikli amacı gündelik yaşamın sıkıcılığına karşı geçici bir kaçış olanağı sunması, bu şekilde oyalanma ve zihinsel uzaklaşma sağlayarak tam da bu zeminde sistemin sürekliliğini sağlamasıdır. Ancak, elbette kaçış geçicidir ve gerçek değildir, insanların yaşamlarındaki temel gerçeklikleri, yani baskıları ve yoksunluklarını unutmaları ve çalışma azimlerini yeniden bulmaları amaçlanır. Üretim ve tüketim bu noktadan itibaren sistemin, kendini yeniden ürettiği araçlarıdır artık.
Adorno, özellikle endüstri ürünlerinin insanları kaçındıkları dünyaya nasıl yeniden eklemlediğini ve böylece sistemi güçlendirdiğini göstermeye çalışmıştır. Burada söz konusu olan ikili bir süreçtir, bir yanda endüstri kültürelleşmekte ve öte yandan kültür de endüstrileşmektedir. Kültür endüstrisi, ürünleriyle, yaşamdaki olumsuz faktörlerin doğal nedenlere ya da tesadüflere bağlı olduğunu düşündürür. Böylece bağımlılık ve yükümlülük bilinci genelleşir. Kültür endüstrisi bu anlamda, ideolojinin (Endüstri ideolojisinin) kültürel metalar aracılığıyla  yayılmasını ve içselleştirilmesini hedeflemektedir denebilir.
Mevcut düzen içinde "ideoloji bir tür toplumsal harç" olarak anlaşılabilirse, kültür endüstrisinin bu  harcı yeniden üretip görünmez kılarak dolaşıma soktuğu ve böylelikle mevcut toplumsal-siyasal yapıyı sıvadığı söylenebilir. Boş zamanın, yani iş dışındaki zamanların nasıl denetlendiğini, kontrol edildiğini  ve yönlendirildiğini anlamak da kültür endüstrisi anlayışının araştırma konusudur. Birey, hem üretim hem de tüketim alanlarında belirlenmiş ve yönlendirilmiştir. Kültür endüstrisi, bu anlamda sistemin yeniden ve yeniden üretiminin hem maddi hem de düşünsel gerçekliğidir.
Yine de, tüm bu kuşatıcı durumla birlikte ve bu durumun içinde eleştirel teoriye bir alan ve imkân kalmaktadır. Eleştirel teori, bu özgül alanda kurulup kültür endüstrisine karşı deşifre edici/aydınlatıcı etkinliğini sürdürebilecektir. Bunun nasıl mümkün olabildiği, bu mümkünlüğün kuramsal düzlemde nasıl temellendirileceği elbette çeşitli itirazlara ve eleştirilere maruz kalmıştır, ancak kültür endüstrisi kavramlaştırması bu sorunlara rağmen 20.yüzyıldaki kültür kuramının gelişimine ve dolayısıyla da kapitalist toplum yapısındaki yeni durumlara/ olgulara açıklık getirmekte önemli başarılar göstermiştir. Popüler kültür, kitle kültürü, egemen kültür, yüksek kültür, pop kültürü vb. türde eski-yeni kavramlar ve bunlar etrafında dönen politik-teorik tartışmalar birçok bakımdan ve özellikle de köken itibarıyla Frankfurt okulu kaynaklıdır ve Kültür Endüstrisi kavramından gelmektedir.
Kültür endüstrisi kavramlaştırması, sonuç olarak, hem derin yapısı hem de gündelik yaşamdaki mekanizmaları itibarıyla yabancılaşmanın nasıl meydana geldiğini, üretim ve tüketim süreçlerinin bütünlüğünde anlama ve değerlendirme imkânı sunmaktadır, diyebiliriz.

Kültür felsefesi, genel anlamda kültürün özünü, yapısını ve gelişimini açıklamaya yönelik felsefe çabaları adlandırmak için kullanılır. Tarih felsefesi ile ortak bir alana yönelik ilgileri vardır. Kültür felsefesi adlandırması çok sonraları söz konusu olakla birlikte, bu alanda görülen türde etkinlikler daha Sokrates-öncesi filozoflara kadar uzanmaktadır. Sofistlerde görülen doğal olan ile yapıntısal olanın ayrıştırılması girişimi bu tür bir etkinliğin başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte bilinen anlamda kültür felsefesi asıl anlamını ve içeriğini 18. yüzyıl felsefesi içinde almıştır. Özellikle kültür felsefesinin sistemleşmesinde Dilthey'in bu noktada ismini anmak gerekir. Rousseau gibi filozoflarda kültür felsefesi bir tür kültür eleştirisi ve reddiyesi biçimine büründüğüde olur. Bu yönelim Nietzsche ile derinleşecektir.

Antropoloji
Yapısalcı antropoloji
Sofistler
Nihilizm
Romantizm

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsa, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Kültür savaşı, kendi erdemlerini, inançlarını ve uygulamalarını topluma empoze etmek için mücadele eden farklı sosyal gruplar arasındaki kültürel bir çatışmadır. "Savaş" kavramı, yerleşik değerlere ve ideolojilere sahip sosyal grupların, siyaset, kamu politikası veya tüketim konularında genel toplumsal anlaşmazlık ve kutuplaşmanın olduğu "sıcak düğme" konuları etrafında nasıl düşmanca anlatılar oluşturduğuna dair bir metafordur. Kültür savaşları genellikle değerlere, ahlaka ve yaşam tarzına dayanan ve genellikle siyasi bölünmeye yol açan ihtilaf meseleleri etrafında gelişir.

Kültür savaşı terimi Almanca Kulturkampf ('kültür mücadelesi') teriminin çevirisidir ve tarihsel bir olaya atıfta bulunmaktadır.

Kulturkampf (Almanca telaffuz: [kʊlˈtuːɐ̯kampf]  ( dinle), 'kültür mücadelesi') 1872'den 1878'e kadar Papa IX. Pius liderliğindeki Katolik Kilisesi ile Otto von Bismarck liderliğindeki Prusya hükûmeti arasında yaşanan siyasi bir çatışmaydı. Ana meseleler eğitimin ruhban kontrolü ve eklesiastik atamalardı. Diğer ülkelerdeki devlet ve Katolik Kilisesi arasındaki diğer mücadelelerle karşılaştırıldığında Kulturkampf'ın benzersiz bir özelliği, Prusya'nın Polonya karşıtı bileşeniydi.
Kulturkampf terimi bazen laik ve dini otoriteler arasındaki herhangi bir çatışmayı veya bir ulus, topluluk veya başka bir grup içindeki büyük gruplar arasındaki derin karşıt değerleri ve inançları tanımlamak için kullanılır.

James Davison Hunter'ın kültür savaşları kavramını Amerikan yaşamına ilk kez uyguladığı zamandan bu yana, bu fikir "kültür savaşları"nın gerçek bir olguyu adlandırıp adlandırmadığı ve eğer öyleyse, tanımladığı olgunun siyasi partiler ve dinler gibi gruplara üyeliğin bir nedeni mi yoksa yalnızca bir sonucu mu olduğu ile ilgili sorulara maruz kalmıştır. Kültür savaşları aynı zamanda kültürler arasındaki gerçek farklılıkların bir sonucu olmaktan ziyade yapay, dayatılmış veya asimetrik çatışmalar olduğu eleştirilerine de maruz kalmıştır.
Araştırmacılar kültür savaşı kavramının bilimsel geçerliliği konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları bunun gerçek bir davranışı tanımlamadığını ya da sadece küçük bir siyasi elitin davranışını tanımladığını iddia etmektedirler. Diğerleri ise kültür savaşının gerçek ve yaygın olduğunu, hatta Amerikalıların siyasi davranış ve inançlarını açıklamak için temel olduğunu iddia etmektedirler.
2023 yılında sosyal medyada komplo teorilerinin dolaşımı üzerine yapılan bir çalışmada, dezenformasyon aktörlerinin bir tarafı ya da diğerini tutarak kültür savaşlarına kutuplaştırıcı iddialar ekledikleri ve böylece taraftarların dezenformasyonu algılanan rakiplerine karşı retorik bir mühimmat olarak dolaşıma sokup papağan gibi tekrarladıkları belirtilmiştir.
Siyaset bilimci Alan Wolfe, 1990'lı ve 2000'li yıllarda Hunter'a karşı bir dizi akademik tartışmaya katılmış ve Hunter'ın kültür savaşları kavramının, Wolfe'un kutuplaşmadan ziyade birleşmiş olduğunu iddia ettiği Amerikalıların görüşlerini veya davranışlarını doğru bir şekilde tanımlamadığını iddia etmiştir.
American Political Science Review'da yayınlanan 1992-2012 yılları arasındaki kamuoyu verilerinin meta-analizi, siyasi parti ve dini üyeliğin kültür savaşı konularındaki görüşleri şekillendirdiğine dair yaygın inanışın aksine, kültür savaşı konularındaki görüşlerin insanların siyasi parti ve dini yönelimlerini gözden geçirmelerine yol açtığı sonucuna varmıştır. Araştırmacılar, kültür savaşı tutumlarını "sıradan vatandaşların siyasi ve dini inanç sistemlerindeki temel unsurlar" olarak görmektedir.

Bazı yazarlar ve akademisyenler kültür savaşlarının siyasi özel çıkar grupları, gerici toplumsal hareketler, parti dinamikleri veya bir bütün olarak seçim siyaseti tarafından yaratıldığını veya sürdürüldüğünü söylemiştir. Bu yazarlar kültür savaşını yaygın kültürel farklılıkların kaçınılmaz bir sonucu olarak değil, siyasi bir amaç için iç gruplar ve dış gruplar yaratmak için kullanılan bir teknik olarak görmektedir.
Siyaset yorumcusu E. J. Dionne, kültür savaşının farklılıkları ve şikayetleri istismar etmek için kullanılan bir seçim tekniği olduğunu yazmış ve gerçek kültürel bölünmenin "kültür savaşı isteyenler ile istemeyenler arasında" olduğunu belirtmiştir.
Sosyolog Scott Melzer, kültür savaşlarının muhafazakar, tepkisel örgütler ve hareketler tarafından yaratıldığını söylüyor. Bu hareketlerin üyeleri "liberal bir kültürün ellerinde mağduriyet duygusuna sahiptir. Onların gözünde göçmenlere, eşcinsellere, kadınlara, yoksullara ve diğer gruplara (hak etmedikleri halde) özel haklar ve ayrıcalıklar tanınmaktadır." Melzer, muhafazakar grupları, özellikle de beyaz erkek gruplarını ortak bir tehdit algısına karşı birleştirmek için kasıtlı olarak bir kültür savaşı yarattığını söylediği Amerika Ulusal Tüfek Derneği örneğinden bahsediyor.
Benzer şekilde, din bilimci Susan B. Ridgely de kültür savaşlarının Focus on the Family tarafından mümkün kılındığını yazmıştır. Bu kuruluş, Amerikan medya tüketimini ikiye bölmeye başlayan muhafazakar Hristiyan "alternatif haberler" üreterek nüfusun bir kısmına, özellikle de muhafazakar dindar kadınlara belirli bir "geleneksel aile" arketipini tanıttı. Ridgely, bu geleneğin liberal saldırı altında gösterildiğini ve geleneği savunmak için bir kültür savaşına ihtiyaç varmış gibi göründüğünü söylüyor.
Siyaset bilimciler Matt Grossmann ve David A. Hopkins, ABD'nin iki büyük siyasi partisi arasındaki asimetriden bahsederek Cumhuriyetçi Partinin siyasi çatışma yürütmek üzere inşa edilmiş ideolojik bir hareket, Demokrat Partinin ise üyelerine ideolojik disiplin dayatma kabiliyeti daha az olan bir sosyal gruplar koalisyonu olarak anlaşılması gerektiğini belirtmişlerdir. Bu durum Cumhuriyetçileri kültür savaşlarını sürdürmeye ve bu savaşlara yeni konular eklemeye teşvik etmektedir, çünkü Cumhuriyetçiler bu tür savaşları yürütmek için iyi bir donanıma sahiptir.
The Guardian'a göre, "soldaki pek çok kişi bu tür [kültür savaşı] mücadelelerinin sınıfsal ve ekonomik konulardaki gerçek mücadeleden 'dikkat dağıtıcı' olduğunu savunuyor."

İnternet manipülasyonu, algoritmalar, sosyal botlar ve otomatik komut dosyaları dahil olmak üzere çevrimiçi dijital teknolojilerin ticari, sosyal, askeri veya siyasi amaçlarla kullanılması anlamına gelmektedir. İnternet ve sosyal medya manipülasyonu, medya tüketimi ve günlük iletişim için dijital platformların önemi nedeniyle dezenformasyon yaymak için başlıca araçlardır. Siyasi amaçlarla kullanıldığında, internet manipülasyonu kamuoyunu yönlendirmek, vatandaşları kutuplaştırmak, komplo teorilerini yaymak ve siyasi muhalifleri susturmak için kullanılabilir. İnternet manipülasyonu, örneğin kurumsal veya siyasi rakiplere zarar vermek ve marka itibarını artırmak gibi kâr amacıyla da yapılabilir. İnternet manipülasyonu bazen internet sansürünün seçici olarak uygulanmasını veya ağ tarafsızlığının seçici olarak ihlal edilmesini tanımlamak için de kullanılır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde etnokültürel siyaset (veya etnik-dini siyaset), belirli kültürel veya dini grupların ağırlıklı olarak bir partiye oy verme eğilimini ifade eder. Gruplar etnik kökene (Hispanikler, İrlandalılar, Almanlar gibi), ırka (Beyazlar, Siyahlar, Asyalı Amerikalılar) veya dine (Protestan [ve daha sonra Evanjelik] veya Katolik) veya örtüşen kategorilere (İrlandalı Katolikler) dayanabilir. Güney'de ırk belirleyici faktördü. İki büyük partinin her biri, İkinci Parti Sisteminde (1830'lardan 1850'lere) ve Üçüncü Parti Sisteminde (1850'lerden 1890'lara) etnik-dini grupların bir koalisyonuydu.

Amerikan kullanımında "kültür savaşı" gelenekçi ya da muhafazakar olarak kabul edilen değerler ile ilerici ya da liberal olarak kabul edilen değerler arasındaki bir çatışmayı ifade edebilir. Bu kullanım 1920'lerde kentsel ve kırsal Amerikan değerlerinin daha yakın bir çatışmaya girmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu durum, daha önceki Avrupalı göçmenlerin 'yabancı' olarak gördüğü insanların Amerika'ya onlarca yıl süren göçünü takip etmiştir. Ayrıca, 1928'de Al Smith'in başkanlık kampanyasıyla doruğa ulaşan Kükreyen 20'li yılların kültürel değişimlerinin ve modernleşme eğilimlerinin bir sonucuydu. Bu terim, 20. yüzyıl boyunca sonraki yıllarda da zaman zaman Amerikan gazetelerinde yayınlanmıştır.

Virginia Üniversitesinde sosyolog olan James Davison Hunter, 1991 yılında yayınladığı Culture Wars: The Struggle to Define America (Kültür Savaşları: Amerika'yı Tanımlama Mücadelesi) adlı kitabında bu ifadeyi yeniden gündeme getirmiştir. Hunter, Amerikan siyasetini ve kültürünü dönüştüren dramatik bir yeniden hizalanma ve kutuplaşma olarak gördüğü şeyi tanımladı.
Kürtaj, silah politikaları, kilise ve devletin ayrılması, mahremiyet, eğlence amaçlı uyuşturucu kullanımı, eşcinsellik, sansür gibi giderek artan sayıda "sıcak konu" üzerinde tanımlanabilir iki kutbun var olduğunu savunmuştur. Dahası, sadece bir dizi bölücü mesele değil, aynı zamanda toplum da bu meselelerde temelde aynı çizgide bölünmüştü; öyle ki, öncelikle nominal din, etnik köken, sosyal sınıf veya hatta siyasi bağlılıkla değil, daha ziyade ideolojik dünya görüşleriyle tanımlanan iki savaşan grup oluşturmuştu.
Hunter bu kutupluluğu, İlerlemecilik ve Ortodoksluk olarak adlandırdığı zıt dürtülerden kaynaklanıyor olarak nitelendirmiştir. Diğerleri de bu ikilemi farklı etiketlerle benimsemişlerdir. Örneğin, muhafazakar bir siyasi yorumcu ve Fox News Channel'da The O'Reilly Factor adlı talk show programının eski sunucusu Bill O'Reilly, 2006 yılında yayınlanan Culture Warrior adlı kitabında "Seküler-İlericiler" ile "Gelenekçiler" arasındaki farklılıkları vurgulamaktadır.
Tarihçi Kristin Kobes Du Mez, 1990'larda kültür savaşlarının ortaya çıkışını 1991'de Soğuk Savaş'ın sona ermesine bağlıyor. Evanjelikal Hristiyanların, belirli bir Hristiyan eril cinsiyet rolünü Amerika'nın komünizm tehdidine karşı tek savunması olarak gördüklerini yazıyor. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bu tehdit de sona erince, Evanjelikal liderler tehdit algısını yabancı komünizmden toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsellikteki iç değiş

Kültür toplumbilimi, sosyal hayatın yorumlanmasında kültür çözümlemesi kullanılmasına dayanan bir toplumbilim yöntemidir. Özellikle ABD toplumbiliminde yaygın olarak kullanılır.
Kültür toplumbilimcileri, pek çok sosyal ve kültürel kuramdan etkilenmiştir. Toplumbilimin diğer yöntem ve sahalarında göre, kültür toplumbiliminde sosyal ve kültürel disiplinler arası yaklaşım daha çok kullanılır. Bu yaklaşımlara postmodern ve yapısalcılık sonrası kuramlar dahildir. Buna karşın, pek çok kültür toplumbilimcisi, klasik bilimsel araştırmadan, yani deneysel olarak sınanabilir kuram ve çözümlemelerden uzak durur.
İncelediği konuyla tanımlanan toplumbilim türlerinden (hukuk toplumbilimi gibi) farklı olarak, kültür toplumbilimi, bir paradigmalar bütünüdür. Amerikan Toplumbilim Derneği'ne göre, kültür toplumbilimi, "maddi ürünleri, fikirleri ve simgesel araçları inceleyen bir bakış açısıdır".

Kültür varlıkları veya kültürel miras, daha az somut olan kültürel ifadelerin aksine, bir grubun veya toplumun kültürel mirasının parçası olan fiziksel öğeleri kapsar. Kültür varlıkları; kültürel peyzajlar, tarihi binalar, sanat eserleri, arkeolojik alanlar ile kütüphane, arşiv ve müze koleksiyonları gibi öğeleri içerir.
Kültür varlıkları, bir dizi uluslararası anlaşma ve ulusal yasa ile yasal olarak korunmaktadır. Kültürel malların korunması konusunda Birleşmiş Milletler, UNESCO ve Mavi Kalkan arasında yoğun bir işbirliği bulunmaktadır.

Bu ifade, 19. yüzyılda farklı bağlamlarda kullanılmıştır. 1891'de, Amerika Birleşik Devletleri Balıkçılık Komisyonu Bülteni, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Hollanda dahil olmak üzere çeşitli ülkelerin balıkçılıkla ilgili kültür varlıklarına ilişkin durumlarını tanımlamıştır. 1899'da bu ifade, Hollanda'daki istiridye avcılığı bağlamında da kullanılmıştır.
Kültür varlıklarının evrensel olarak kabul edilmiş bir tanımı bulunmamaktadır. Yaygın olarak kullanılan tanımlardan biri, 1954 tarihli Lahey Silahlı Çatışma Durumlarında Kültür Varlıklarının Korunması Konvansiyonu'nin 1. maddesinde verilmiştir:

" 'Kültür varlıkları' terimi, kökeni veya sahipliği ne olursa olsun şunları kapsar:
(a) dini veya laik olsun, mimari, sanat veya tarih anıtları gibi her halkın kültürel mirası için büyük önem taşıyan taşınır veya taşınmaz mallar; arkeolojik alanlar; bir bütün olarak tarihi veya sanatsal açıdan ilgi çekici bina toplulukları; sanat eserleri; sanatsal, tarihi veya arkeolojik açıdan ilgi çekici elyazmaları, kitaplar ve diğer nesneler; ayrıca bilimsel koleksiyonlar ve önemli kitap veya arşiv koleksiyonları ya da yukarıda tanımlanan malların suretleri;
(b) ana ve etkin amacı, (a) alt paragrafında tanımlanan taşınır kültürel malları korumak veya sergilemek olan binalar; örneğin müzeler, büyük kütüphaneler ve arşiv depoları, ayrıca silahlı çatışma halinde (a) alt paragrafında tanımlanan taşınır kültürel malları barındırmak amacıyla tasarlanmış sığınaklar;
(c) (a) ve (b) alt paragraflarında tanımlanan kültürel malların büyük bir bölümünü içeren ve 'anıtları içeren merkezler' olarak bilinecek merkezler."
Kültürel miras, bir kültürün 'en belirgin ifade biçimi' olarak tanımlanmış olup, 'geleneksel danslar, gelenekler ve törenler' gibi somut olmayan unsurları da içerir. Kültür varlıkları, bir kültürün belirlenmesini ve tanımlanmasını sağlayan temel unsurlardır.

Konvansiyon'un 16. maddesi, kültür varlıkları için uluslararası düzeyde tanınan işareti şu şekilde tanımlamaktadır:

(1) Konvansiyon'un ayırt edici amblemi, aşağıya doğru sivrilen, mavi ve beyaz çapraz çizgili bir kalkan şeklini alır (bir köşesi kalkanın sivri ucunu oluşturan kraliyet mavisi bir kareden ve karenin üzerinde yer alan kraliyet mavisi bir üçgenden oluşan, her iki yanındaki boşluğun beyaz üçgenlerle doldurulduğu bir kalkan).
Amblemin kullanımı uluslararası insancıl hukuk kapsamında kısıtlanmıştır. Amblemin kullanımına ilişkin rehberlik, Mavi Kalkan ve UNESCO'dan tarafından sağlanmaktadır.

1998 ve 1999 Uluslararası Müzeler Günü'nün teması "Kültür Varlıklarının Yasadışı Ticaretine Karşı Mücadele" olmuştur.

Kültürel miras varlığı
Kültürel miras alanı
Dünya Mirası Alanı
Ulusal Miras Alanı
Ulusal Anıt
Filipinler Kültürel Varlıklar Sicili
Ulusal Kültür ve Sanat Komisyonu

Kültür yağmacılığı, bir kültür veya kimliğin herhangi bir unsurunun başka bir kültür veya kimliğe ait kişiler tarafından taklit edilmesidir. Baskın bir kültürün üyesi dezavantajlı azınlığın kültürünü kendi çıkarı için benimsediğinde bu durum tartışma konusu hâline gelebilir.
Uygulamayı eleştirenlere göre kültür yağmacılığı; kültürleşme, asimilasyon veya kültürel etkileşimden farklıdır; çünkü bu sahiplenme durumu bir "sömürgecilik" biçimidir. Kültürel unsurlar baskın bir kültürün üyeleri tarafından azınlık kültüründen kopyalandığında ve bu unsurlar orijinal kültürel bağlamlarının dışında kullanıldığında bu kültür yağmacılığı olarak kabul edilir.
Kültür yağmacılığı, kültürlerini muhafaza etmeye çalışan koruma için çalışan yerli halklar, kökenlerin toplu fikrî mülkiyet haklarını savunanlar, sömürge yönetimi altında yaşamış veya yaşamakta olanlar dahil olmak üzere çeşitli grup ve bireyler tarafından zararlı bir eylem olarak kabul edilir. Kültür yağmacılığı; başka bir kültürün dinî ve kültürel geleneklerinin, modasının, sembollerinin, dilinin ve müziğinin sömürülmesini içerebilir.
Bu tür yağmacılığı sömürü olarak görenler; kültürel ögelerin kendi bağlamlarından çıkarıldığında kaybolduğunu veya sömürenler tarafından çarpıtıldığını belirterek bu tür eylemlerin saygısızlık olduğunu ifade ederler. Azınlık kültürde derin bir anlam taşıyabilecek kültürel ögeler, baskın kültürden gelenler tarafından "egzotik" moda veya oyuncaklara indirgenebilir. Kjerstin Johnson, bu tür bir yağmacılık yapıldığında "baskıyı deneyimlemeyen taklitçinin, başka kültürlerin karşılaştığı ayrımcılıkların hiçbirini yaşamadan geçici olarak" egzotik bir "ötekiyi" oynayabileceğini yazmıştır. Afrikalı-Amerikalı akademisyen, müzisyen ve gazeteci Greg Tate de kültürlerin sahiplenilmesinin ve "fetişleştirilmesinin" kültürüne el konulanları yabancılaştırdığını savunmaktadır.
Kültür yağmacılığı ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Eleştirmenler; kavramın genellikle halk tarafından yanlış anlaşıldığını, bazen "kültürel sahiplenme" suçlamalarının farklı bir kültürden yemek denemek veya farklı kültürler hakkında bilgi edinmek gibi durumlara yanlış şekilde yöneltildiğini belirtiyorlar. Bazı eleştirmenler de "kültür yağmacılığı" teriminin kavramsal tutarlılıktan yoksun olduğunu belirterek tanımlandığı şekliyle başka bir kültürü taklit etme eyleminin genellikle sosyal zarara sebep olmadığını söylemektedirler. Bunlara ek olarak terim, "entelektüel özgürlüğe ve sanatçıların kendilerini ifade etmelerine keyfi sınırlar koyabilmekle beraber toplum ayrışmalarını güçlendirerek kurtuluştan ziyade düşmanlık oluşturarak şikayet duygusunu sürekli hâle getirebilir."

Kültürel ödenek, fikirlerin, sembollerin, eserlerin veya insan yapımı görsel veya görsel olmayan kültürün diğer yönlerinin kullanımını içerebilir. Uygulamalarında tartışmalı bir kavram olarak, kültürel ödeneğin uygunluğu birçok tartışmanın konusu olmuştur. Kültürel ödeneğin muhalifleri, özne kültürü bir azınlık kültürü olduğunda veya sosyal, politik, ekonomik veya askeri statüde baskın kültüre tabi tutulduğunda veya etnik veya ırksal çatışma geçmişi gibi başka sorunlar söz konusu olduğunda birçok örneği haksız ödenek olarak görmektedir. Linda Martín Alcoff, bunun genellikle kültürel yabancıların ezilen bir kültürün sembollerini veya müzik, dans, manevi törenler, giyim tarzları, konuşma ve sosyal davranış gibi diğer kültürel öğelerini kullanmasında görüldüğünü, bu öğelerin orijinal kültürel bağlamları içinde saygı görmek yerine önemsizleştirildiğini ve moda için kullanıldığını yazar. Muhalifler, sömürgecilik, bağlam ve sahiplenme ile karşılıklı değişim arasındaki fark konularını kültürel sahiplenmeyi analiz etmenin merkezi olarak görüyorlar. Karşılıklı değişimin "eşit bir oyun alanında" gerçekleştiğini, sahiplenmenin ise ezilen bir kültürün parçalarının, tarihsel olarak aldıkları kişileri ezmiş ve bu unsurları doğru bir şekilde anlayacak, saygı gösterecek veya kullanacak kültürel bağlamdan yoksun bir halk tarafından bağlamından çıkarılmasını içerdiğini savunuyorlar.

Kültürel ödeneklerin yaygın bir örneği, başka bir kültürün ikonografisinin benimsenmesi ve orijinal kültür tarafından amaçlanmayan veya hatta o kültürün adetlerine aykırı amaçlar için kullanılmasıdır. Örnekler arasında, spor takımlarının maskot olarak yerli Amerikan kabile isimlerini veya resimlerini kullanması; orijinal kültürden olmayan kişilerin tıp çarkı gibi dini sembolleri içeren şeyleri mücevher veya moda için takması veya savaş başlığı gibi hak kazanılarak giyilmesi gereken derin kültürel öneme ve statüye sahip eşyalar giymesi sayılabilir. Orijinal yerli Amerikan savaş başlıkları, askeri madalyalar gibi, geleneksel bir kabile toplumunda yüksek statüye sahip kişiler tarafından kazanılan kutsal törensel öğelerdir. Bu kutsal giysilere sahip kültürlerden gelen insanlar, hak kazanmamış birinin, yerli Amerikalı gibi davranmanın bir parçası olarak veya bir kostüm veya moda ifadesi olarak, orijinal veya taklit bir başlık takmasını genellikle saygısız ve saldırgan olarak görürler. Polinezya kabile dövmeleri, Çin karakterleri veya Kelt sanatı gibi başka bir kültürün tarihinden ikonografiyi kopyalamak ve bunları orijinal kültürel önemlerine bakılmaksızın giymek de sahiplenme olarak kabul edilebilir. Kültürel sahiplenme uygulamasının eleştirmenleri, bu ikonografiyi kültürel bağlamından ayırmanın veya onu kitsch olarak ele almanın, kültürel geleneklerine saygı duyan ve onları korumak isteyen insanları rencide etme riski taşıdığını ileri sürmektedir.
Tarihsel olarak, kültürel ödeneklerin en hararetli şekilde tartışıldığı vakaların bazıları, kültürel alışverişin en yüksek olduğu yerlerde, örneğin güneybatı Asya ve güneydoğu Avrupa'daki ticaret yolları boyunca meydana gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu ve antik Mısır'ın bazı bilginleri, Osmanlı ve Mısır mimari geleneklerinin uzun zamandır yanlış bir şekilde Fars veya Arap olarak iddia edildiğini ve övüldüğünü savunmaktadır.

Modern Yeni Çağ hareketi sıklıkla Batı dışı kültürlerden gelen ruhsal fikirleri ve uygulamaları benimser; York'a göre bunlar arasında "Hawaiye ait Kahuna büyüsü, Avustralya Aborijinlerine ait  Rüya zamanı, Güney Amerika Kızılderiline ait  Ayahuska ve San Pedro törenleri, Hindulara ait Ayurveda ve yoga, Çine ait Feng Shui, Çigong ve Taiciçüen" yer alabilir. Hareket, Yerli halkların fikri ve kültürel mülkiyetini sömüren kültürel emperyalizm nedeniyle eleştirilere maruz kalmıştır.

Kültürel ödenek, bazı eğilimlerin Yerli kültürlerin kadim mirasını ticarileştirdiği ve ucuzlattığı inancı nedeniyle moda endüstrisinde tartışmalıdır. Tasarımcıların ve moda evlerinin, farklı kültürlerden aldıkları kıyafetlerin arkasındaki tarihi anlayıp anlamadıkları konusunda tartışmalar vardır, ayrıca bu kültürlerin ortak fikri mülkiyetini izin, onay veya tazminat olmaksızın kullanmanın etik sorunları vardır. The Atlantic için yazan Minh-Ha T. Pham'e göre, kültürel ödenek suçlamaları genellikle kültürel takdir olarak savunulmaktadır.

Kravat, XIII. Louis için savaşan Hırvat paralı askerler tarafından giyilen bir atkıdan türetilmiştir ve İngiltere Kralı II. Charles tarafından popüler hale getirilen parlak renkli ipek yelekler, zengin Avrupalı gezginler tarafından edinilen Osmanlı, Hint ve Fars kıyafetlerinden esinlenmiştir.
Regency ve Viktorya dönemlerinde, özellikle tartan olmak üzere Highland kıyafetleri, İskoç Ovalıları (ve Britanya Adaları'nın diğer bölgelerinden gelen insanlar) tarafından, İskoç ulusal kimliği üzerindeki romantik milliyetçiliğin etkisi sonucunda benimsendi. Bu, Sir Walter Scott ve James Logan gibi yazarlar tarafından öncülük edildi ve Logan'ın romantik milliyetçi eseri The Scottish Gael (1831), İskoç tartan endüstrisinin belirli Highland klanlarıyla sahte bir ilişkiye sahip klan tartanları icat etmesine öncülük etti. Tartan, "tartancılık" olarak bilinen sürecin bir parçası olarak Batı dünyasında hızla elbiseler, yelekler ve kravatlar için arzu edilen bir malzeme haline geldi. Amerika Birleşik Devletleri'nde, ekose flanel, Amerika'nın batıya doğru genişlemesi sırasında iş kıyafeti haline gelmişti ve İskoç kökenli olmayan Eski Batı'daki beyaz öncüler ve kovboylar tarafından yaygın olarak giyiliyordu.
19. yüzyılda, Avrupalıların hayranlığı Asya kültürüne kaymıştı. Regency döneminin bazı zenginleri, Hint churidarlarını dar paça pantolonlara uyarladılar ve kendi evlerinde sık sık türban taktılar. Daha sonra, Viktorya dönemi beyefendileri Osmanlı feslerine dayanan smoking cap taktılar ve yüzyılın başındaki şık hanımlar Oryantalist Japon esintili kimono elbiseler giydiler. Dahası, Oryantalizme olan bu saplantı, bir şirketin yolcu taşımacılığı hattına "The Orient Line" adını vermesinde de görülüyordu. 1950'lerin tiki kültürü çılgınlığı sırasında, beyaz kadınlar Hong Kong'u ziyaret ettikleri izlenimini vermek için sık sık Cheongsam giyerlerdi, ancak elbiseler genellikle Amerika'daki terziler tarafından gerçek ipek yerine rayon kullanılarak yapılırdı. Aynı zamanda, genç Teddy Girls egzotik çağrışımları nedeniyle Asyalı konik şapkalar giyerlerdi.
Meksika'da, mestizo köylü sınıfıyla ilişkilendirilen sombrero, 18. yüzyılda İspanyol sömürgeciler tarafından tanıtılan daha eski bir şapkadan uyarlandı. Bu da, ABD İç Savaşı'ndan sonra Amerikan kovboyları tarafından giyilen kovboy şapkasına uyarlandı.
Amerikan Batı kıyafetleri, özellikle sivri kovboy çizmeleri ve işlemeli Batı gömleğine uyarlanan guayabera olmak üzere 19. yüzyıl Meksika Vaqueros'larının iş kıyafetlerinden kopyalandı. Meksika kadınlarıyla ilişkilendirilen China poblana elbisesi, 17. yüzyıldan itibaren Asya'dan gelen Catarina de San Juan gibi Hint hizmetçilerin giydiği choli ve lehengadan uyarlandı.

Britanya'da, flat şapka ve İrlanda şapkası dahil olmak üzere İngiliz, İrlandalı ve İskoç köylülerinin kaba tüvit kumaştan giysileri, avcılık veya balıkçılık gibi sporlar için giyilen İngiliz kır giysileri olarak üst sınıflar tarafından benimsendi. Kır giysileri ise, hem pratikliği hem de İngiliz üst sınıfıyla ilişkisi nedeniyle 1950'ler ve 1980'ler

Kültür şoku, kişinin alışkın olduğu kültürel ortamdan farklı bir ortama girdiğinde yaşayabileceği durumdur. Kültür şoku ayrıca göç veya yeni bir ülkeyi ziyaret, sosyal çevrede değişiklik ya da yeni bir hayat tarzına geçiş halinde kişinin alışkın olmadığı hayat tarzı nedeniyle hissedebileceği yönelim bozukluğudur. Kültür şokunun en önemli kaynaklarından biri kişinin yabancı bir çevrede bulunmasıdır. Kültür şoku, dört belirgin aşamanın en az birine sahip olmakla da tanımlanabilir: gözlem, endişe, kabullenme, geri dönüş.
Kültür şokunun yaygın problemleri bilgi bombardımanı, dil engeli, kuşak farkı, teknoloji farkı, beceri bağlılığı, formülasyon bağımlılığı, sıla özlemi (kültürel), sonsuz gerileme (sıla özlemi), buhran (işe bağımlılık), cevap yeteneği (kültürel beceri grubu). Bireylerin kültürel farklılıklardan etkilenmesi toplumdan topluma farklılık gösterdiği için kültür şokunu tamamen ortadan kaldıran bir yöntem mevcut değildir.

Neofobi
Kültürel zeka
Kültür çatışması
Kültürel utanç
Kültürel şema teorisi
Expatriate
Fresh off the boat
Gelecek Şoku
Kültürler arası iletişim
Jet lag
Öğrenci değişim programı

Afetler coğrafyası, doğal ve beşerî afetlerin yeryüzündeki dağılışını, oluş nedenlerini ve etkilerini inceleyen coğrafya dalıdır. Bu alan, özellikle Doğal afet ve Afet risk yönetimi gibi konularla yakından ilişkilidir. Deprem, sel, heyelan ve kuraklık gibi afetlerin hangi bölgelerde daha sık görüldüğünü araştırır. Bu sayede riskli alanlar belirlenebilir. Yer şekilleri afetlerin oluşumunda önemli bir rol oynar. İklim özellikleri de afetlerin türünü etkiler. Örneğin, fazla yağış alan yerlerde sel olayları daha sık görülür. Kurak bölgelerde ise kuraklık yaygındır. Bazı bölgeler birden fazla afet türüne açıktır. Bu durum riskleri daha da artırır.
Nüfus yoğunluğu ve plansız kentleşme afetlerin etkisini artırabilir. İnsan faaliyetleri doğal dengeyi bozarak bazı afetlerin daha şiddetli yaşanmasına neden olabilir. Afetler hem ekonomik kayıplara hem de can kayıplarına yol açar. Bu nedenle afetlere karşı önlem almak büyük önem taşır. Erken uyarı sistemleri ve afet eğitimi zararların azaltılmasına katkı sağlar. Devletler ve kurumlar bu doğrultuda çeşitli planlar geliştirir. Afet yönetimi çalışmaları, riskleri azaltmayı ve toplumun güvenliğini artırmayı amaçlar. Bu çalışmalar bilimsel verilere dayanır. Afetlerin etkilerini azaltmaya yönelik uygulamalar, afetler coğrafyasının sağladığı bilgilere dayanmaktadır.

Deprem
Sel
Heyelan (toprak kayması)
Volkanik patlama
Tsunami
Kuraklık
Çığ
Fırtına

Yangın
Savaşlar
Nükleer kazalar
Endüstriyel kazalar
Çevre kirliliği

Ahmed bin Sehl el-Belhî, Ebu Zeyd Ahmed bin Sehl el-Belhî bazen sadece Ebu Zeyd el-Belhî (850 - 934), İranlı Müslüman coğrafyacı, matematikçi, hekim ve psikolog.
Ayrıca bunların dışında ilahiyat ile de uğraşmış, ilahiyat dahilinde kelam ve fıkıh gibi dallarla ilgilenmiştir. Bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh şehrinde doğmuş, Kindî'nin öğrencilerinden biri olmuştur.
Her ne kadar ilgilendiği birçok dalda önemli eserler yazmış olsa da bugüne ulaşan yegâne eseri Mesalik-ül-Ebdan vel-Enfüs isimli tıp kitabıdır.

Mesalihü'l-Ebdân ve'l-Enfüs: Bugüne iki yazması ulaşan eserin yazmaları İstanbul'da Süleymaniye Kütüphanesi'ne kayıtlıdır. Birçok açıdan tıp tarihi için önemli olan eserde ortaya atılan ve konu edilen akıl sağlığı ve akıl hastalığı gibi kavramlar İslam psikolojisi ve sinirbilimi tarihinde ilk kez Belhî tarafından ortaya atılmaktaydı. Bu kavramların dışında, eserde medikal psikoloji ve bilişsel psikoloji ve terapi de konu edilmekte, psikofizyoloji ve psikosomatik tıbba da değinilmektedir. Kitap, Beden ve Ruh Sağlığı ismiyle Türkçeye çevrilmiştir.
Ebu Zeyd el-Belhî, akıl sağlığını ve akıl hastalığını genellikle 'ruhani sağlık' ile ilişkilendirmiş ve ilk kez bu eserinde gerek beden gerekse 'ruh' hastalıklarını konu almıştır. Ruhani ve psikolojik sağlığı tanımlamak için 'el-Tıbb el-Ruhanî' (yani "Ruhanı Tıp") terimini, akıl sağlığı ile ilgilenen tıp kolu içinse içinse Tıbb el-Kalb terimini kullanmıştır. Ayrıca eserinde, döneminin hekimlerinin fiziksel hastalıklara ve sağlığa önem verip, psikolojik veya akılsal hastalıkları ve sağlığı göz ardı ettiklerini belirtip bu davranışı eleştirmektedir. Ebu Zeyd el-Belhî ayrıca bilinen ilk bilişsel psikolog ve medikal psikolog, nevroz ile psikozu ayrıştıran ilk kişidir. Ayrıca, nevrotik hastalıkları sınıflandıran ve bu sınıflandırılmış hastalıkların her birinin tedavisi için farklı bilişsel terapileri öneren bilinen ilk hekimdir.
Diğer eserleri de şunlardır:

Ahlak'ul Umem
Aksam-u Ulum'il Felsefe
Aksam'ul Ulum
Beyan-u Vucuh'il Hikmet-i fi'l Evamir-i ve'n Nevahi'iş Şer'iyyeti
Edeb-üs-Sultan ver-Raiyye
El-Esma vel-Küna vel-Elkab
El-İlm vet-Ta'lim
Kitabu Emed-il-Aksa fil-Hikmeti
Kitab'un fi'l Hilaf
Kitab-us-Siyaset-is-Sagir
Kitab-us-Siyaset-il-Kebir
Ma Yasıhhu min Ahkam-in-Nücum
Nazm-ul-Kur'an
Suvar-ul-Akalim-il-İslamiyye
Şerai-ul-Edyan

İslam Düşünce Atlası'nda Ebû Zeyd Belhî

Amerigo Vespucci (9 Mart 1454 - 22 Şubat 1512), İtalyan kâşif ve kartograftır.

Amerigo Vespucci 9 Mart 1454'te dünyaya gelmiştir. İtalyan kâşif Amerika kıtasını bulduğuna inanıp İtalya'ya yazdığı mektuplarda bildirmektedir. Amerika adı, Vespucci’nin adından esinlenilerek Martin Waldseemüller tarafından verilmiştir.
Özellikle iki mektubunun: "Mundus Novus" (Yeni Dünya) ve "Lettera" (ya da "Dört Deniz Yolculuğu") güvenilirliğine gölge düşmüş olması nedeniyle Vespucci'nin rolü çok tartışılmıştır. Bazıları Vespucci'nin kendi rolünü abarttığı ve kasıtlı olarak sahte kanıtlar ürettiğini, diğerleri iki mektubun da sahte olduğu ve aynı dönemde başkaları tarafından yazıldığı düşüncesini savunurlar. Amerigo, Güney Amerika kıyısı açıklarına vardıktan sonra İtalya'ya yazdığı mektupta, keşif yaptığı kara parçalarının beklenenden çok daha geniş olduğunu, daha önce Avrupalıların anlattıkları Asya gibi bir yer olduğunu ve bu yüzden de bir Yeni Dünya, yani Avrupa'da önceden bilinmeyen dördüncü bir kıta (Asya ve Afrika'dan sonra) olması gerektiğini yazdı.
Amerigo'nun mektuplarının yayımlanarak yaygın bir şekilde benimsenmesi Martin Waldseemüller'ın 1507 yılındaki "Universalis Cosmographia" (ya da Waldseemüller Haritası) isimli dünya haritasında bu yeni kıtaya Amerika adını koymasına yol açtı. Vespucci, Latince yazdığı yazılarını kendi adının Latincesi olarak düşündüğü Americus Vespucius adıyla imzalamıştı. Waldseemüller o yüzden bu yeni kıtaya, Vespucci'nin ilk adının Latince formundan yola çıkarak, feminin şekli olan America ismini koydu. Amerigo isminin kendisi Orta Çağ Latincesindeki Emericus isminin İtalyanca hali olup, Almancadaki Heinrich yoluyla (İngilizcedeki Henry), Cermence bir ad olan Haimrich'den türemiştir.
Bu tartışmalı iki mektup Vespucci'nin Amerika'ya toplam dört deniz yolculuğu yaptığını iddia ederken bunlardan ancak ikisi diğer kaynaklarca doğrulanabilmektedir. Tarihçiler genel olarak 1497'de hiçbir keşif yolculuğu yapılmadığı konusunda birleşmektedirler (İspanya'nın Cádiz limanından aynı yılın 10 Mayıs'ında başladığı iddia edilen yolculuk).
Amerigo'nun bundan sonraki yolculuğu 1499 yılında Hojeda'nın komutasındaki bir İspanyol filosuyla gerçekleşti. Venezuela sahili boyunca seyretti. Kesin bilinen en son yolculuğu Portekiz hizmetinde 1501-1502 yılları arasında gerçekleşti ve sonradan Rio de Janeiro kentinin kurulduğu körfeze kadar ulaştı. Bu seferki yolculuğun lideri Gonçalo Coelho'ydu. Bu yolculuk sırasında Güney Amerika sahilleri boyunca güneye kadar indi. Yazılarına inanılacak olursa geriye dönüş yapmadan önce Patagonya enlemine kadar ulaştı. Ancak bu şüpheyle karşılanmalıdır; çünkü o kadar güneye inseydi, Río de la Plata halicini görmüş olması gerekirdi. Ancak yazılarında bundan hiç söz edilmemiştir. Coelho ve Vespucci'nin bu yolculuğundan sonra Portekiz'de yapılan Güney Amerika haritalarında 25º güney enleminde bulunan bugünkü Cananéia'dan daha güneyde hiçbir kara parçası gösterilmemektedir ve bu noktanın gittikleri en güney nokta olduğu düşünülebilir. 1501'deki seferlerinin ilk yarısında, Vespucci gökteki iki yıldızı haritasında belirledi, Alfa Centauri ve Beta Centauri ve ayrıca Crux takımyıldızına ait yıldızları işaretledi. Bu yıldızlar Eski Yunanlar tarafından bilinmesine rağmen, aşamalı takaddüm dolayısıyla bu yıldızlar Avrupa ufuklarının altına kaydı ve bu yüzden de unutulmuşlardı. 1503-1504 yılları arasındaki deniz seyahati hakkında çok az bilgi mevcuttur. Hatta bu yolculuğun gerçekten yapıldığı dahi şüphelidir. Amerigo Vespucci 1512 yılında İspanya'nın Sevilla kentinde 58 yaşında öldü.
Vespucci'nin tarihteki önemi, yaptığı keşiflerden ziyade, kendi yazmış olsun veya olmasın, mektuplarında yatmaktadır. Bu mektuplardan dolayı Avrupalı halk Amerika hakkında ilk kez bilgi sahibi oldu. Amerika'nın varlığı bu mektupların yayımlanmasından sonraki birkaç yıl içinde Avrupa'da yaygın olarak bilinir hale geldi.

Siyasi coğrafyada, tamamen başka bir siyasi bölgenin sınırları dâhilinde yer alan siyasi bölgeye anklav (fra. enclave'dan) toprak denmektedir. Eksklav (fra. exclave'dan) toprak ise, siyasi olarak bağlı olduğu bölgeye coğrafi açıdan bağlı olmayan, bu bölge ile arasında başka bir siyasi bölge bulunan siyasi bölgedir. Her iki tarafa da uygun olan tanımlar olsa da iki ayrı kavram vardır. Şekil: 1'de C, B'nin eksklavıdır ve ayrıca A içerisinde bulunan bir anklavdır. Eğer C, bağımsız bir siyasi bölge olsaydı bir anklav olurdu ancak eksklav olmazdı. Şekil: 2'de C bölgesi, B bölgesinin bir eksklavıdır ancak anklav değildir. Çünkü birden fazla ülke ile sınırı vardır.

Anklav toprak, bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprak parçasıdır. Diğer devlet sınırları içerisinde kalan bu toprak parçası bir devletin toprağı olabileceği gibi bağımsız bir devlet de olabilir.
Güney Afrika'nın çevrelediği Lesotho anklav topraktır. Türkiye'nin eksklav toprağı, Suriye'deki Caber Kalesi'dir. İsviçre içinde de iki anklav bulunur: Almanya'ya ait olan Büsingen ile İtalya'ya ait olan Campione d'Italia.
Siyasi anklavlar olduğu gibi etnik anklavlar da vardır. Etnik anklavlar, farklı bir kültürün yaşandığı bölgelerde yaşanan kültürlerdir. Etnik anklavlarda, bir kültür diğer bir kültür alanı ile sınırlandırılmıştır. Bu tip alanlarda birden fazla diller, dinler, kültürler görülür. Etnik anklavlara gettolar, küçük İtalyan bölgeleri, banliyöler ve Çin mahalleleri örnek verilebilir.

San Marino, İtalya içerisinde
Vatikan Şehri, İtalya'da Roma şehri içerisinde
Lesotho Krallığı, Güney Afrika içerisinde

Bir devletin başka bir devlet tarafından kendisiyle bağlantısı kesilmiş toprağına eksklav toprak denir.
Eksklav toprağa Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti örnek verilebilir. Azerbaycan'ın toprağı olan Nahçıvan Bölgesi, Ermenistan'ın sınırlarının oluşturduğu bölge ile Azerbaycan ile bağlantısı kesilmiş, eksklav toprağa dönüşmüştür.
21. yüzyılda iletişim şartları ve teknolojinin gelişimi, eksklav topraklar arasında iletişimin kolaylıkla yapılmasına imkân sağlamaktadır.

Angola: Cabinda
Avusturya: Jungholz
Azerbaycan: Nahçıvan, Kerki, Yukarı Eskipara, Berhudarlı, Yaradullu
Ermenistan: Artsvaşen
Bangladeş: Cooch Behar
Belçika: Baarle-Hertog
Bruney: Temburong
Doğu Timor: Oecussi-Ambeno
Hindistan: Cooch Behar
İtalya: Campione d'Italia, Vatikan
Almanya: Büsingen am Hochrhein
Kırgızistan: Barak
Malavi: Likoma Adası
Umman: Musandam ve Madha
Rusya: Kaliningrad Oblast
İspanya: Ceuta, Llívia ve Melilla
Tacikistan: Vorukh ve Kayragach
Türkiye: Süleyman Şah Türbesi
Amerika Birleşik Devletleri: Alaska
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti: Erenköy
Özbekistan: Şahimerdan, Qal'acha ve Khalmion

Baraj, eski zamanlardan beri insanlığın su ihtiyacını karşılamak ve tarımsal alanların sulanması amacıyla inşa edilen su yapılarıdır. Günümüzün modern barajları stratejik öneme sahiplerdir. Çünkü;

Enerji üretiminde gelişmekte olan ülkelerde büyük pay sahibidirler.
Ülkenin tarımsal hayatı için büyük önem taşırlar.
Taşkın önleme amacıyla inşa edildiklerinden, yıkılmaları halinde büyük alanlarda su baskınları yaşanmaktadır.
Bir ülkenin enerji üretiminin en doğal ve en ucuz yoludur. Hidroelektrik enerji üreten barajlar, diğer enerji üretim türlerine göre daha çevrecilerdir. Yalnız son zamanlarda büyük barajların inşaları durdurulmuştur. Alansal olarak çok büyük barajlar, bulunduğu bölgenin iklimini değiştirmekte ve ekolojik dengeyi değiştirmektedirler.
Özellikle bol yağış alan yerlerde taşkın önleme amacıyla bağlamalar, barajlar ve göletler inşa edilmektedir.
Tarımsal arazilerin sulanması için büyük önem taşırlar. Barajlardan arazilere açılan kanallarla su taşınır.

Dünyadaki ilk barajın MÖ 4000'li yıllarda Mısır'da Nil Nehri üzerinde yapıldığı değerlendirilmektedir. 12 m yükseklik, 110 m uzunluğa sahip barajdan içme ve sulama suyu temin edilmekteydi. MÖ 2950-2750 arasında Nil Üzerinde Sadd-el Kafara barajı yapılmıştır. MÖ 200 yıllarında Çin'de hâlen kullanılmakta olan Tu-Kiang barajı inşa edilmiştir. Seylan ve Hindistan'da 2000 yıl evvel yapılmış barajlar bulunur. İlk kâgir baraj Urartular'ın Van tepelerinde 2700 yıl önce yaptığı Turna (Keşiş–Rusa) Gölü'dür.

Barajlar aşağıdaki amaçların bir veya birkaçı için yapılır:

İçme ve kullanma suyu temini
Sanayi suyu kullanımı
Sulama suyu
Hidroelektrik üretimi
Su ürünleri üretimi
Mesire alanı oluşturma

Baraj gövdesi: Vadiyi kapatarak baraj gölü oluşumunu sağlayan yapıdır. Beton, kaya, toprak
Baraj gölü: Baraj gövdesinin gerisinde suların biriktiği kısımdır. Baraj gölünün boşaltılamayan bölümüne ölü hacim, kullanılabilen bölümüne faydalı hazne hacmi denilir.
Su alma yapısı: Barajdaki suyu almaya yarayan yapıdır.
Dip savak: Zorunlu olduğunda baraj gölünün tamamen boşaltılmasını sağlayan tesis.
Dolu savak: Barajın alamayacağı fazla gelen suların boşaltılmasına yarayan kanallardır. Üstten aşmalı, yandan çevirmeli ve kuyu tipi dolu savaklar uygulanır. Monticello Barajı'nda kuyu tipi dolu savak kullanılmıştır.
Çevirme (Derivasyon) tesisleri: Akarsu yatağı tabanında kuru zeminde çalışmayı sağlamak amaçlı, inşaat süresince akarsuyu yatağından uzaklaştıran açık veya kapalı iletim sistemleridir.

1. Beton barajlar: Genel olarak ağırlık barajlarıdır. Baraj gölü sularının itme gücüne ağırlığı ile karşı koyarlar.
a) Ağırlık barajları: Geniş kanyon vadiler için uygundur.
b) Kemer barajları: Akarsuyun geliş yönüne (memba) doğru kavisli tek duvar şeklinde yapılır. Kavisli yapı su basıncını yamaçlara iletir. Yapılacağı yerde yamaçların sağlam olması gerekir.
c) Payandalı barajlar: Suların itme kuvvetine payandaları ve eğimli veya düz beton gövde ile temele aktarırlar. Geniş kanyonlara uygundur. Az malzeme ile ekonomik yapılabilir.
d) Silindirle sıkıştırılmış beton baraj: Bant sistemi veya kamyonla taşınan beton vibrasyonlu silindir ile sıkıştırılır.
2. Dolgu barajlar: Çakıl, kum, kil ve silt gibi malzemeler kullanılır. Geçirimsiz, heterojen tabanlı, geniş vadilerde kullanılır. Malzeme baraj yeri çevresinden alınır, ağır makineler ile sıkıştırma yapılır.
a) Toprak: Malzemenin %50'sinin toprak olduğu barajlardır. İnce tabakalı veya üniform gövdeli yapılabilir. Burdur Yapraklı barajı örnektir.
b) Kaya: Baraj alanına yakın malzeme bulunabilirse kaya gövdeli barajlar yapılabilir. Malzemenin %50'sinden fazlası kayadır. Sızdırmazlık için beton, kil, asfalt gibi malzemeler kullanılabilir. Atatürk Barajı kaya dolguludur.
c)Toprak+kaya: Toprak ve kayaların birlikte kullanıldığı baraj tipi.

Akarsulardan akan suyun elektrik üretimi için biriktirilmesi, yaklaşık 100 yıldır uygulanan bir yöntem. Barajların da dahil olduğu elektrik üretim sistemine hidroelektrik santral diyoruz. Çoğu hidroelektrik santral, dört ana bölümden oluşur. Baraj-türbin-jeneratör-enerji iletim hattı. Baraj sayesinde akarsuyun su düzeyi yükseltilir, çok miktarda suyun biriktiği geniş bir baraj gölü yaratılır. Barajın göl tarafına bakan duvarının alt kısımlarında, suyun diğer tarafa geçmesini sağlayan, isteğe göre açılıp kapanabilen kapaklar vardır. Kapaklar açıldığında, su aşağı doğru eğimli olan yoldan hızla akmaya başlar ve yolunun üzerindeki türbinin pervanelerine çarparak dönmelerini sağlar. Bir türbin 172 ton ağırlığında olabilir ve dakikada 90 tam devir yapabilir. Su türbinler, yapı olarak yel değirmenlerine benzer. Tek farkları, dönmeyi sağlayan enerji kaynağının rüzgâr değil, su olmasıdır. Bu türbin, hareket eden suyun kinetik enerjisini mekanik enerjiye çevirir. Türbin şaft denen bir çubukla jeneratöre, yani elektriği üreten motora bağlıdır. Türbinin hareketiyle jeneratörün içindeki bir dizi elektromıknatıs dönmeye başlar. Bu büyük elektromıknatıslar bir bakır tel bobininin iç kısmında yer alır. Jeneratördeki mıknatıslarla bobinin arasında oluşan manyetik alan, bir elektrik akımı üretir. Böylece türbinden gelen mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. Burada oluşan akımda transformatörle yüksek voltajlı akım haline dönüştürülür. Daha sonra da enerji nakil hatlarıyla evlere ve iş yerlerine iletilir. Baraj gölünden alınarak türbini döndüren suysa boru hatlarıyla dışarı taşınır ve tekrar akarsuya karışır.

Barajlar ve HES'lerin yerel ve bölgesel etkileri şunlardır:

Türlerin ve doğal yaşam alanlarının yok olması: Barajlar akarsuların doğal yapısını ve akışını değiştirir. Canlıların habitatlarının bozulmasına türlerinin yok olmasına neden olabilmektedir.
Deltaların gerilemesi: Deltanın uç kısımlarına ulaşıp, deltanın genişlemesine katkı yapacak tortular baraj içinde kalır. İlerleyemeyen delta, dalga aşındırması ile kıyı gerilemeye başlar. Denize ulaşması gereken besin miktarı baraj nedeniyle azalır.
Doğal göllerin ve yeraltı sularının zayıflaması: Suyun yetersiz olduğu alanlardaki barajlar mevcut suları havzanın yüksek kısımlarında tutar. Havzanın alçak kısımlarında yeraltı suları ve göller zarar görür. Aral Gölü ve Urmiye Gölü'nün kurumasının temel nedeni budur. Türkiye son kırk yılda sulak alanlarının yarısını kaybetmiştir.
Ekonomik verimsizlik: Barajlar bazen beklenenden pahalıya mal olur ve tamamlandıktan sonra beklenen gelir elde edilemez. Baraj altında kalan verimli ova toprakları geri dönüşümsüz olarak kaybedilir. Barajdan sonra akarsu boyunca zararlar devam eder. Bu alanda balıkçılık, saz kesimi geriler.
Sosyal ve ekonomik bozulma: Baraj alanındaki insanlar başka alanlara göç etmek zorunda kalmaktadır. Yeni şartlara uymakta zorluk çekmektedir. Göç edenlere ait kırsal bilgi kaybedilmektedir. Barajlar ancak beklenen taşkınları durdurabilmekte, büyük taşkınları önleyememektedir. Barajdan sonraki sahaya taşkın olmayacağı inancıyla yerleşimler olmakta, ani bir taşkında daha fazla zarar oluşmaktadır.
Fiziki çevrenin olumsuz etkilenmesi: Akarsu akış süzeni değişmekte, baraj gölleri büyük alanları su altında bırakmakta, yeraltı suları yükselmekte, toprak tuzlanmakta ve barajdan çıkan sularda bulunan fazla milden dolaya erozyon şiddeti artmaktadır.
Canlı çevrenin etkilenmesi: Çevrenin sürekli nemli olmasından dolayı nemli ortamları seven parazitler yaygınlaşmaktadır. Parazit, sarıhumma, sıtma, ciğer trematodu gibi hastalıkları yapan canlılar çoğalmaktadır. Ortamda doğal yağış-kuraklık döngüsünden daha fazla hastalık yapıcı canlı bulunur.

Türkiye'deki barajlar listesi

Bartolomeu Dias (1450 - 29 Mayıs 1500), Portekizli denizci ve kâşiftir. Afrika kıtasının güney ucu olan Ümit Burnu'nu gemiyle aşan ilk Avrupalıdır.

Dias'ın keşif gezilerinden önceki hayatı tam olarak bilinmemektedir. Büyük ihtimalle Gil Eanes ile 1434 yılında Kap Bojador'u dolaşan Joao Dias'ın ve tüccar, kâşif olan 1444 yılında Afrika'nın en batı ucunu keşfeden, bugünkü Senegal kıyılarına ulaşan, Terra dos Guineus'un kâşifi Diniz Dias ile akrabalığı olduğu tahmin edilmektedir.

Dias 1486'da Portekiz Kralı II. Joao'dan gizli tutulması gereken bir görev alır. Bu görev Afrika kıtasının en uç noktasına gitmek, burayı dolaşmak ve eğer mümkünse Hindistan'a kadar giderek bu deniz yolunu keşfetmektir.
Kendisine bu görev için 3 gemi verildi. Filo Afrika kıyıları boyunca ilerleyerek, daha önce Portekizlilerin inmediği kadar güneye inerek bugünkü Namibya kıyılarına çıktı. Daha sonra Golfo de São Tomé'yi (bugünkü Spencer Bai) geride bırakan Dias bugünkü Güneybatı Afrika'da Lüderitz Körfezi'nde karaya çıktı. Burada Padrão denilen Portekiz Krallığını simgeleyen ve burasının Portekiz'in egemenliğine geçtiğini vurgulayan kraliyet armalı ilk taştan direkleri dikti. Daha sonra şiddetli kuzey rüzgârına ve fırtınaya tutulan filo rotasını güneye kaydırmak zorunda kaldı.
Birkaç gün sonra hava sıcaklığı iyice düşünce rotasını tekrar kuzeye çeviren Dias, burada üzerinde yaşam olan bir koya rastladı ve buraya Angra dos Vaqueiros adını verdi. Bugün burasının Afrika'nın güney kıyılarındaki Mosselbai olduğu tahmin ediliyor. Buradan rotasını doğuya çevirip Algoa Bai'ye girdi ki 12 Mart 1488 tarihinde, buraya yakın Kap Padrone'de bir armalı direk daha dikti. Mürettebattaki huzursuzluğun yavaş yavaş artması neticesinde, isteği dışında doğuya yöneldi ve Groot Vis nehrinin ağzına ulaştı. Burada artık yönün kuzeye doğru döndüğü fark ediliyordu. Böylece Dias 70 yıldır aranan, Afrika'yı dolaşarak Hindistan'a açılan yolu keşfettiğini fark etmiş oldu. Dias aslında Ümit Burnu'nu dolanmıştı. Ancak mürettebatında baş gösteren bir hastalıktan dolayı geri dönmek zorunda kaldı.
Geri dönüş yolunda Ümit Burnu'nu Fırtınalar Burnu olarak adlandırdı. Bugünkü isim olan Ümit Burnu, Portekiz Kralı Joao tarafından, yakında Hindistan yolu keşfedilecek ümidiyle verilmiştir. Bazı kaynaklar ise bu ismin, gemicilerin moralini bozmamak gayesi ile değiştirildiğini söyler.
Dönüşte Tafelbai körfezinde (bugünkü Capetown) 1 Mayıs 1488 tarihinde son arma direğini dikti. Angola sahillerinde bir müddet konaklayan Dias 16 ay sonra, Aralık 1488 sonunda Portekiz'e geri döndü.
Bu seyahat gizli tutulduğundan elde yazılı olarak detayları anlatan bir belge ve çizimler hiç mevcut olmamıştır.
Dias'ın dönüşünden sonra ilk Hindistan yolculuğu için sadece danışmanlık yapmış, bu yolun deniz haritalarını oluşturmuş ve bu yolu takip edecek gemilerin donanımlarından sorumlu olmuştur. Bununla birlikte yolculuğa çıkan Vasco da Gama'ya Cabo Verde (Yeşil Burun Adaları) Adaları'na kadar eşilk etmiştir. Kral II. Joao'nun yerine geçen I. Manuel'in niçin Dias'ı degil de Vasco da Gama'yı görevlendirdiği bilinmiyor.
Dias 29 Mayıs 1500'de Güney Afrika açıklarında (kendi keşfi olan Ümit Burnu yakınlarında) yakalandığı bir fırtınada bütün mürettebatıyla birlikte ölmüştür.

Dutra, Francis A. (2007). "Dias, Bartholomew". The Oxford Companion to World Exploration. Oxford University Press.
Howgego, Raymond John, ed. (2003). "Dias, Bartolomeu". Encyclopedia of Exploration to 1800. Hordern House. ISBN 1875567364.
Ravenstein, Ernst Georg (2010). Bartolomeu Dias. William Brooks Greenlee, Pero Vaz de Caminha. England: Viartis. ISBN 978-1-906421-03-8. OCLC 501399584.

Portekiz coğrafi keşifleri
Coğrafi keşifler listesi

Bataklık, yer altı sularının çok yüksek olduğu, çoğu zaman yüzeye çıktığı, toprağı aşırı ıslak olduğu, su göllenmelerinin görüldüğü yerlerdir. Bataklıklar çevrelerine göre alçakta, çanak-çukur şeklinde yerlerdir. Donmuş sahaların yüzeyinde yazın çözülmeye bağlı bataklık oluşabilir. Kurak alanlarda tuzlu bataklıklar oluşabilir.

Bataklıklar üstüne basıldığında ya da bir ağırlık geldiğinde içine batabilen, rutubetli ve çamurlaşmış toprak alanlardır. Bataklığın çevresinde kil vb. su geçirmez katmanlar bulunur.
Bataklıklar; nehirler, taşkın düzlükleri, turbalıklar, tuzlalar, göller, deniz çayırı yatakları, mangrovlar, sığ gel-git alanları, mercanlar ve barajlar ile birlikte sulak alan tanımı içine girmektedir. Suya doygun toprakların bulunduğu bu alanlarda hidrofitler (su bitkileri) bulunur.
Bataklık ve sazlıklar, yüzeysel akış, yer altı suları ve yağış ile beslenirler. Seller ve taşkınlar da bu alanların beslenmesinde önemlidir. Taşkınlar ile bataklıklara gelen kil, silt, kum gibi malzemeler bu alanların gözenekliliğini artırırken, geçirimliliğini düşürür. Hidrolojik olarak bataklıklar yarı geçirimli veya geçirimsiz ortam kabul edilir.

Sıtma hastalığının kaynağı olması ve tarım arazisi elde etme nedenleriyle bataklıklar kurutulmaya çalışılır. Ayrıca bataklıklar çevre halkı tarafından kötü koku yayması ve burada barınan yaban domuzu gibi hayvanların ekinlerine zarar vermesi gibi nedenlerle de istenmemektedir. Orduların geçiş yolunu zorlaştırması, bataklıkların kurutulmak istenmesinin eski bir nedenidir.
Yerkürenin tatlı sularının %11'i bataklık-sazlık alanlarda bulunur. Bataklıklar, sularını açık denizlere ulaştıramayan kapalı havzalı akarsuların sona erdiği yerlerinden biridir. Bataklık ve sazlıkların çevreleri yazın da kurumadıkları için küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar için otlanma alanıdır.

Bataklıklar genellikle en yakın akarsuya doğru açılan kanallarla kurutulmaya çalışılır. Bazı bataklık alanlarına kurutulması için okaliptüs gibi yoğun su tüketen ağaçlar dikilmiştir. Fakat bataklık kuruduktan sonra hâlen su tüketen bu bitkiler kesilmeye çalışılmaktadır. Bataklık sularından kirlilik ve kötü koku nedeniyle çoğunlukla yararlanılamaz. Bu durumlarda bataklık sularının sondaj delikleri açılarak yer altı sularına aktarılması teklif edilmektedir. Bu yöntem yer altı sularını da desteklemektedir.

Belde (kelimenin tam anlamıyla "kasaba" anlamına gelir), Türkiye Cumhuriyeti'nin idari yapılanmasında yönetsel açıdan köy ile ilçe arasında, bucaktan aşağı ya da eşiti bir konumda yer alan yerel yönetim birimine verilen ad.
Mülki idare bölünüşü içinde görev alan kentsel yerleşmelere il merkezi, ilçe merkezi unvanları verilmektedir. Mülki idare bölünüşü içinde il merkezi, ilçe merkezi görevi alamamış belediye örgütlü yerleşmelere yerel yönetimle ilgili bir yönetsel statü kazandırılarak belde unvanı verilmiştir. Siyasi partilerin ülke düzeyinde teşkilatlanmaları, seçime katılacakları il ve ilçe merkezlerinde “il teşkilatı”, “ilçe teşkilatı” şeklinde olurken; il merkezi, ilçe merkezi durumunda olmayan, belediyesi bulunduğu için belediye başkanlığı seçimleri yapılan yerleşmelerde ise “belde teşkilatı” adıyla olmaktadır. Aslında belde, şehir anlamında Arapça bir sözcük olup, genelde tüm belediye örgütlü yerleşmeleri (il merkezlerini, ilçe merkezlerini ve belde denilen yerleşmeleri) kapsamaktadır. Gerçek anlamıyla uyuşmasa da Türkiye'nin yönetsel sistemi içerisinde yerel yönetimle ilgili bir terim olarak yer almaktadır.
Beldeler jandarma gücü dışında olmaksızın yargı ve yürütme birimlerinin olmadığı ama sadece belediye teşkilatının olduğu yerleşim birimleridir. Beldelerde ve bucaklarda bir Mülki İdare Amiri bulunmamaktadır.
Günümüzde mülki ve mahalli idare açısından bucak merkezi ve kasaba belediyesi olarak ikiye ayrılan beldelerin günümüzdeki toplam sayısı 394'tür.

2013 Türkiye yerel yönetim reformu

Türkiye'nin beldeleri listesi

Bitki coğrafyası ya da fitocoğrafya, bitki örtüsünün yeryüzündeki dağılışı, bu dağılışa etki eden faktörleri ve çevre ile ilişkilerini inceleyen fiziki coğrafyanın dalıdır. Fitocoğrafya, vejetasyon coğrafyası da denir. Botanik bitkileri tek tek incelerken, Bitki Coğrafyası bitki topluluklarıyla ilgilenir. Bitki coğrafyası, bitkilerin, anatomi, morfoloji, fizyolojilerini değil, yetişme şartları ve yeryüzüne dağılışlarını inceler. Dağılış şartlarını açıklamaya çalışır. Bitki örtüsü  pek çok açıdan coğrafyanın konusudur.
Bitki örtüsü genel olarak bulunduğu alanın iklimini yansıtır. Zeytin Akdeniz iklimini, iğne yapraklı ağaçlar soğuk iklimi, hurma ve muz tropikal iklimi, kışın yaprağını döken ağaçlar ılıman okyanusal iklimi temsil eder.
Bitki örtüsü erozyonu önler. Türkiye'nin iç kısımlarındaki karasal iklim bölgelerinde olduğu gibi bitki örtüsünün tahrip edildiği yerlerde yoğun erozyon oluşur. Bu durumu engellemek için ağaçlandırma çalışması yapılır.
Bitki artıklarının ayrışmasıyla humus oluşur. Humus toprağa verim katar, rengini koyulaştırır. Yağışın, sel ve taşkın yapmasını önler, yeraltına sızmasını sağlayarak, yeraltı suyunu destekler.
Botanik, klimatoloji, jeomorfoloji ve pedoloji bitki coğrafyasının yardımcı bilimleridir. Bitkilerle ilgili Botanikten, İklimle ilgili klimatolojiden destek alır. Pedoloji bitkilerin yetişme alanı olan toprağı inceleyen bilimdir. Bitki dağılışını etkileyen yükselti ve bakı gibi yer şekilleri için jeomorfolojiden destek alır.

Boylam, başlangıç meridyeninin doğusundaki veya batısındaki herhangi bir noktanın açısal mesafesi. Boylam anlamında tul derecesi, tul dairesi ve uzunluk dairesi sözleri de kayıtlıdır. Boylamlar, doğu ve batı boylamları olmak üzere ikiye ayrılır; derece, dakika ve saniye cinsinden ifade edilir. Dünya üzerindeki aynı boylama sahip noktaların birleşmesi ile oluşan yarım daire şeklindeki varsayımsal yaylara ise meridyen denir. Meridyenler bir kutuptan diğerine uzanır ve Dünya'yı portakal dilimi gibi dilimlere ayırır.
Meridyenler, Ekvator'a dik açı yapacak şekilde yerküreyi 360 eşit parçaya bölen ve uçları kutuplarda birleşen, yay şeklindeki varsayımsal çizgilerdir. Her meridyen, bir büyük çemberin yarısıdır ve tüm meridyenler aynı uzunluktadır. Zaman zaman meridyen kavramı herhangi bir boylamdan ve kutuplardan geçen "tam" çember anlamında kullanılır. Karışıklıkları önlemek açısından bu yazıda meridyen sözcüğü her zaman yarım çember anlamında kullanılacaktır.

İngiltere'nin Greenwich gözlemevinden geçen meridyen, başlangıç meridyeni kabul edilir ve 0 derece olarak gösterilir. Doğusunda kalan yerlere doğu yarımküre, batısında kalan yerlere batı yarımküre denir. Başlangıç meridyeninin 179 doğusunda, 179 batısında ve tam karşısında (180. meridyen) olmak üzere toplam 360 meridyen yayı vardır. 0 (Greenwich) ve 180 derece meridyenleri karşı karşıyadır ve birbirini daireye tamamlar. Bu nedenle 180. meridyene "antimeridyen" de denir.

Her bir meridyen bir büyük dairenin yarısıdır.
Tüm meridyenlerin uzunlukları aynıdır.
Ekvator ve diğer paralelleri boylamasına keserler.
Herhangi iki meridyen arası en uzun mesafe Ekvator üzerinde görülür (111 km). Ekvator'dan kutuplara gidildikçe merdiyenler arası mesafe kısalır. Bir enlemdeki meridyenler arası uzaklık; α enlem olmak üzere, 
  
    
      
        c
        o
        s
        a
      
    
    {\displaystyle cosa}
  
 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 
  
    
      
        111.000
      
    
    {\displaystyle 111.000}
  
 metreye eşittir.
Her meridyen arasında 4 dakikalık zaman farkı vardır.
Kutup noktalarında birleşirler.
0 ve 180 derece meridyenleri karşı karşıyadır ve birbirini daireye tamamlar.

Meridyenler "üzerindeki" (iki paralel arasındaki) her 1 dakikalık açı 1 deniz miline (1 852 m) eşittir.
Herhangi bir harita üzerinde iki nokta arasındaki mesafe ölçülürken, harita projeksiyonlardan kaynaklanan hataları minimum düzeye indirmek için, iki nokta arasındaki doğrunun uzunluğu, ortasından geçen bir meridyen üzerindeki açılar ile kıyaslanır. Örneğin iki nokta arasındaki mesafe bir pergel ile ölçülüp doğru üzerindeki bir meridyenle (mümkünse tam ortadaki) kıyaslandığında 10 dakikalık açıya denk geliyorsa, o iki nokta arasındaki gerçek mesafe yaklaşık olarak 10 deniz milidir. (18 520 m) Paraleller üzerindeki dakika aralıkları -ekvator haricinde- meridyenler ile aynı olmadığından mesafe hesaplaması için kullanılmaz.

Enlem
Koordinat
Tarih değiştirme çizgisi

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Boğaz, kara parçaları arasında denizin çok daralmış yeridir. İki kara parçası arasında uzanan geçit biçimindeki coğrafi şekillere verilen addır. Bir başka deyişle boğaz, doğal kanallara verilen isimdir. Boğazlar, iki farklı noktadan deniz ulaşımını kolaylaştırdığı gibi, boğazların yetersiz kaldığı yerde insan eliyle kanallar açılmaktadır.
Boğaz, kıstağın zıddıdır. Kıstak; denizler arasında, iki kara kütlesini birleştiren dar, ince kara parçası iken boğaz, bunun tersidir. Boğazlar denizleri birbirine bağlayan dar su yollarıdır. Birbirine yaklaşan kara kütlelerinin deniz suları ile ayrıldığı yerdir.

Boğazlar kanallar ile beraber dünya çapında jeopolitik, jeoekonomik, jeostratejik açıdan önemlidir. Kullanan ülkeler bakımından küresel öneme sahiptir. Boğazlar karaları ayırsalar da birleştirici bir yanları da vardır. Dünya ticaretinin %80'i boğaz ve kanallar üzerinden işlemekte, yılda milyonlarca tanker, yolcu ve yük gemileri buralardan geçmektedir. Dünyanın büyük devletleri ekonomik özellikleri yanında askerî açıdan da su yollarına hâkim olmak istemektedir. Kendi topraklarında olmasa bile yapılan anlaşmalar ile büyük devletler su yollarını kontrol altına almaya çalışmaktadır.
Boğaz ve kanallardaki bir diğer sorunda çevresel risklerdir. Genişlik, uzunluk ve akıntılar açısından açık denizlere benzemeyen bu alanlarda krizler çıkaran çevre sorunları ve gemi kazalarına neden olmaktadır.

Dünyada adından sıkça söz ettiren boğazlar şunlardır: İstanbul, Çanakkale, Cebelitarık, Malakka, Babülmendep, Macellan, Hürmüz, Bering, Messina, Florida ve Formoza boğazları. Boğazlardan bir günde geçen gemi sayıları ise şöyledir: Dover Boğazı 350 gemi, Cebelitarık 200 gemi, Malakka Boğazı 140 gemi, Hürmüz Boğazı 80, Babülmendep Boğazı 50 gemi.

Cebelitarık Boğazı
İstanbul Boğazı
Çanakkale Boğazı
Macellan Boğazı
Bering Boğazı
Hürmüz Boğazı
Babülmendep Boğazı
Malakka Boğazı
Danimarka Boğazı
Dover Boğazı

Bucak veya nahiye; coğrafya, ekonomi, güvenlik ve mahalli hizmet bakımlarından aralarında ilişki bulunan kasaba ve köylerden meydana gelen, ilçeden küçük idari bölüm.

Osmanlı İmparatorluğu'nda nahiyeler 1871 yılında kurulmuş olup kaza ve köy arasında bölümlerdi ve birer nahiye müdürü tarafından idare edilmekteydiler. Osmanlının son döneminde 440 kazaya bağlı 948 nahiye bulunmaktaydı.

1923-1970 döneminde bucaklar ulaşım ağı yönünden birbiriyle bağlantılı, jeomorfolojik ünite ve birimler itibarıyla aynı coğrafi ortamı paylaşan köylerin (muhtarlık alanlarının) bir sınır içine alınmasıyla oluşturulmuş idari alanlardı. Bu alan içinde merkezi konumlu bir yerleşme (köy, kasaba veya şehir) bucak merkezi olurdu ve bucak müdürlüğü teşkilatı burada yer alırdı.
1949'da kabul edilen 5442 sayılı İl İdaresi Kanununa göre bucak "coğrafya, ekonomi, güvenlik ve mahalli hizmet bakımlarından aralarında münasebet bulunan kasaba ve köylerden meydana gelen bir idare bölümü" olarak tanımlanmıştır. Bucaklar il ve ilçelerde olduğu gibi kanunla değil bir idari işlemle kurulurlar. Bu idari işlem İçişleri Bakanlığının kararı ve Cumhurbaşkanının onayıdır.
İçişleri Bakanlığı'na bağlı İller İdaresi Genel Müdürlüğü'nün bünyesinde 1971'de kurulan Dördüncü Şube, “il, ilçe, bucak kurulması, kaldırılması, merkezlerinin değiştirilmesi, mülkiye müfettişlerinin raporlarının izlenmesi ve Genel Müdürlük Yönergesinde belirtilen diğer iş ve işlemlerin yürütülmesiyle” görevlendirilmiştir.
5442 sayılı İl İdaresi Kanununa göre Türkiye'nin en küçük mülki idare birimi olan bucaklar günümüzde (2014) idari olarak da kaldırılmıştır. Bu yüzden, artık Türkiye'nin en alt kademedeki mülki idare bölümü bucak değil ilçedir. Hukuki anlamda 2014'e kadar bucak teşkilatları varlığını sürdürmekteydi, istatistik tablolarda bilgiler bucak düzeyinde veriliyordu. Türkiye İstatistik Kurumu'nun yayımladığı Genel Nüfus Sayımı İdari Bölünüş bültenlerinde ve Harita Genel Müdürlüğü'nün yayımladığı Türkiye Mülki İdare Bölümleri haritalarından hâlâ bucak ve bucak merkezi terimleri geçmekteydi. 1970'li yıllarda bucakların fonksiyonuna son verilmeye başlanmış ve boşalan bucak müdürlerinin yerine tayin yapılmamıştır. 2011 senesi  itibarıyla Türkiye'de 634 bucak teşkilatı mevcuttu. Çoğu eski bucak merkezinin belediye teşkilatı dahi yoktur.
Eskiden bucaklar, kendilerine bağlı olan köylerin devletle ilişkilerini yerinde çözerek kaymakamlık ve valiliklerin yükünü azaltmaktaydı. Ancak ulaşım ve haberleşme olanaklarının gelişmesi ile bunlara olan gerek azalmıştır. Buna rağmen, bucak teşkilatların tasfiye edilmesinden sonra ilçe teşkilatlarının yükü artmıştır. İçişleri Bakanlığı 1984'te bucak müdürü olmayan köy, kasaba ve bucakta, törenlerde devleti temsil etme yetkisine sahip başka bir "mahalli mülkiye amiri" olmadığını belirtilmiştir.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Büyükşehirler Kanunu ile Türkiye'deki en büyük 27 ildeki tüm bucak tüzel kişilikleri ve teşkilatları kaldırılmıştır.
2014 yılında bucaklar resmi olarak da kaldırılmıştır.

İl İdaresi Kanununa göre Bucak idaresi bir bucak müdürü, bucak meclisi ve bucak komisyonundan oluşur.

Bucak müdürü bucaktaki işlerin yürütülmesinden sorumludur. Görev yetkileri esas itibarıyla kaymakamınkilere benzer. Örneğin: bucak içerisinde işlenen suçları savcıya bildirmek, olağanüstü bir durumu bağlı olduğu kaymakam veya valiye bildirmek. Bucak müdürü İçişleri Bakanlığı tarafından valilik emrine atanır. Bucak müdürünün hangi bucakta görev yapacağını vali belirler. Bucak müdürü olmak için lise veya dengi bir okuldan mezun olmak yeterlidir.
Bucak meclisi biri seçimlik, diğeri doğal olmak üzere iki tür üyeden oluşur. Bucak meclisinin seçimlik üyeleri, bucak sınırları içinde bulunan belediye meclisi ve köy ihtiyar kurulları tarafından kendi üyeleri arasından ya da kendi köy veya kasabaları halkından olmak üzere dışarıdan seçilen birer üyeden oluşur. Seçimlik üyelerin sayısı en az on ikidir ve dört 4 yıl için seçilirler. Doktor veya sağlık memuru, veteriner, tarım öğretmeni, başöğretmenler meclisin toplantılarına doğal üye olarak katılırlar.
Bucak komisyonu  Bu kurula bucak müdürü başkanlık ettiği dört üyeden oluşur. Bucak komisyonu üyeleri bir yıl süre ile bucak meclisi tarafından kendi üyeleri arasından seçilir. Uygulamada, doğal üyeler bu komisyona seçilmemektedir. Bucak komisyonu en az ayda bir kez toplanır. Bucak komisyonu, bucak meclisi toplantı halinde bulunmadığı zamanlarda bu meclisin görevlerini yapar.

Bu terim Sırp Prensliği (1817–1833) ve Karadağ Prensliği'nde (1852–1910) nahija (нахија) adıyla ve sonradan bucak adı ile anılmaya başlanana kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında da kullanılmış olup günümüzde ise Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde ve Tacikistan'da kullanılmaktadırlar.

Burun, deniz ya da gölde bulunan dışa çıkıntılı karanın son kısmı olup, 3 tarafı su ile çevrilmiş kara anlamına gelir. Çoğunlukla fener bulunur. Eğer büyükse yarımada denir. Körfez veya koyun karşıtıdır. Burun oluşumunda dirençli kayaçlar (granit, kireç taşı) etkilidir.
Burunlar yüksek enerjili dalgalar, kayalık kıyılar, yoğun erozyon ve sarp kayalıklarla karakterizedir.

Plajların ilerleme gerileme gibi jeolojik dinamik özellikleri vardır. Plajı dalgalar, gel-git, rüzgâr ve akıntılar etkiler. Plaj istikrarını insanda etkiler (baraj, sıvı çekilmesi)
Burun ve Koy plaj sedimantasyonu 3 şekilde sınıflandırılır:

Kıyı sürüklenmesi
Tortu birikimi
Erozyon
Dalgalar genellikle burundan etrafa ve sahile doğru yayılır. Dinamik denge oluştuğunda plaj tortulları eşit oranda yayılır veya aşınır. Plajlara yakın nehirler tortu sağlar. Eğer nehir yoksa plaja aşınmaya uğrar. Kararsız plajlar genellikle insan etkisinin (dalga kıran) bir sonucudur. Kararsız plajlarda sürekli erozyon ya da biriktirme devam eder, plaj dengeye ulaşana kadar bu aşınım ve birim devam edecektir.

Easterbrook, Don (1999). Surface Processes and Landforms (2nd ed.). Prentice Hall.
"Landforms, Erosion, and Longshore Drift". 2001. Retrieved 9 October, 2012.
Schwartz, M. (2005). "Encyclopedia of Coastal Science". Springer. ISBN 978-1-4020-1903-6 p399
Benedet, L., Klein, A., and Hsu, J. (2004). "Practical Insights and Applications of Empirical Bay Shape Equations". ICCE.

Buzdağı; büyük bir su kütlesinde serbest yüzen, tatlı sudan müteşekkil, büyük buz kütlesi. Buzdağlarına Kuzey ve Güney Kutbu çevresindeki denizlerde ve Arktik bölgelerdeki buzul göllerinde ve haliçlerinde (fiyord) rastlanır.

Buzdağları genellikle buzullardan kopmuş büyük parçalardan oluşur. Devamlı soğuk olan bölgelerde karın üst üste yığılması, kardan bir dağ ve sonra da bir buz katmanı teşekkül ettirir. Bu katman zamanla kıyıya doğru kayar ve denizde parçalanır. Böylece muazzam buzdağları meydana gelir. Uzunlukları birkaç kilometreyi ve kalınlıkları 300 metreyi bulabilir. Deniz üstünde sallanmadan dururlar. Her yıl Güney Kutbu Antarktika, her boydan binlerce buzdağı teşkiline sebep olur.
Kuzey kutbundaki Grönland Adasının iki milyon km²ye yaklaşan yüzeyi tamamen buz tabakası ile kaplıdır. Her sene buradan da 10-15 bin kadar buz dağı kopar. Buzdağları zamanla meydana gelen çatlak veya dalgaların aşındırması ile yerlerinden büyük bir gürültü ile ayrılırlar. Ayrılır ayrılmaz deniz içinde harekete geçerler. Özgül ağırlığı 0,9 g/cm³ olan buzdağının deniz üstünde görünen kısmının sekiz veya on katı su içindedir. Başıboş büyük denizlerde dolaşan bu buz dağlarının ağırlığı milyonlarca tonu bulur.
Grönland'dan kopup gelen buz dağları ilkbaharda ve yazın ilk aylarında Kuzey Atlas Okyanusunda sefer yapan gemiler için büyük tehlike teşkil ederler. Bunların yanında Kanada'nın kuzeydoğu kesiminden gelen buzdağları Labrador Akıntısı ile Yeniel kıyılarından güneye doğru sürüklenir. Buralardan Golfstream Akıntısına kapılarak Ekvator'a doğru yol alırlar. Bazıları tamamen erimeden önce 27°'lik arz derecesine kadar ulaşırlar. Antarktika buzullarından kopanlar ise kuzeye doğru yol alırlar. Bunlar Hint ve Büyük Okyanusta çalışan gemiler için pek tehlike teşkil etmezler. En fazla kuzeye gidebilen buzdağı, Avustralya'nın 100 mil kuzeyine kadar yaklaşabilmiştir.
Buzdağlarının rengi genellikle beyazdır. Mavi ve yeşil de olabilir. Güneşli havalarda eriyen kısımlar yüzeyde gölcükler meydana getirir. Suları tatlıdır. Bu sebepten büyük buzdağlarından istifade edilmesi düşünülmektedir. Su sıkıntısı çeken, bilhassa Aden Körfezi devletlerine getirilmesinin yolları araştırılmaktadır. Büyük römorklarla konvoy halinde getirilmesi düşünülen buz dağlarının Aden Körfezine gelmesi tahminen 6-7 ay sürecektir. Güç gibi görünmesine rağmen, milyonlarca insanın susuzluk çekmesi göz önünde tutulursa, gayretli bir çalışma sonunda netice vereceği tahmin edilmektedir.

Buzdağları gemiler için büyük tehlikedir. Zamanının en büyük transatlantik gemisi olan Titanik, 14/15 Nisan 1912'deki ilk seferinde gece bir buzdağına çarparak parçalandı. Çarpışmadan 2 saat 40 dakika sonra gemi tamamen battı ve içinde bulunan 2224 yolcudan 1513'ü boğulup, 711 kişi ancak kurtarılabildi. Bu olay üzerine, buzdağlarının sebep olacağı felaketleri önlemek için tedbirler alındı. ABD'nin kıyı koruma teşkilatına ait gemiler, Kuzey Atlas Okyanusundaki buzdağlarını gözetleme görevlerini de yaparlar. Ayrıca Seyir ve Hidrografi Bürosu, Buzdağlarının bulunduğu yerleri, bunlardan emin olan yolları belirten haritalar yayınlar. Alınan bu tedbirlerden başka deniz suyu sıcaklığı ölçülerek de buz dağlarının yerleri bulunabilir. Bu işlem çok hassas, santigrat derecenin (°C) birkaç binde birini gösterebilen özel aletlerle yapılır. Bugünkü gemiler hassas radarlarla donatıldığından, buzdağları bunlar için büyük tehlike teşkil etmez.

Bölgeler coğrafyası, toprak parçasını inceleyen beşeri coğrafyanın dalıdır. Bölge coğrafyasının üzerine 19. yüzyılda çalışmaya başlanmıştır, başlarda kıtaları belirleyen dal günümüze kadar hep değişkenlik içerisindedir ve gelecekte değişmeye devam edecektir. Şehir fonksiyonları ve coğrafi özellikler değiştikçe bölgesel coğrafya değişmeye devam edecektir. 

Bölge sınırları belirlenirken idari, coğrafi, hizmet, sosyal ve ekonomik faktörler etkilidir. Coğrafi bölgeselleşmeye iklim bölgeleri örnek verilebilir. İdari bölgeler ise eyalet, il, ilçe gibi birimlere bölünmüşlerdir. Tarım bölgeleri, tarımsal faaliyetlerin benzerlik gösterdiği yerlerin toplanması sonucu oluşur örnek olarak pamuk kuşağı, mısır kuşağı ve Tennesse Bölgesi verilebilir.
Bölge türleri homojen (türdeş), nodal (polorize) ve planlama bölgeleri olarak üçe ayrılır.
Homojen (türdeş) bölge, mekanda aynı özellikleri taşıyan gruplar ile oluşur. Gruplaşma belirli bir ürün tipinin tarımı, bitki örtüsü, yağış rejimi, toprak türü, vb. faktörlerinin benzerliği halinde oluşur. Nodal (polorize) bölge, mekanın fonksiyonel işlevine göre bir polar/kutup üzerine kurulmuş bölgelerdir. Çoğunlukla sanayi ve pazarlama bölgelerinin tayininde, satış bölgelerinin belirlenmesinde kullanılır. Planlama bölge ise fonksiyon veya coğrafi özelliklere göre ayrılmaz. Tamamen algı ile işleyen bu bölgeler kültürel ve sosyal algı, önyargılar tarafından insan beyninde varolan bölgelerdir. İncil Kuşağı buna örnek verilebilir.
Coğrafi bölgeler şu etkenlere göre ayrılır;
a) Fiziki Coğrafya Özellikleri

Jeomorfolojik elemanlara göre bölgeler ; Yüksek toprak şekilli, çukur toprak şekilli bölgeler
Klimatik bölgeler; Nemli, kurak, ılıman bölgeler
Hidrografik bölgeler; Açık havza, kapalı havza bölgeleri
Bitki örtüsüne göre bölgeler; İğne yapraklı orman, Ekvatoral bölgeler
b) Beşeri Coğrafya Özellikleri:

Nüfus yoğunluğuna göre; Ökümen, Anökümen, sık ve seyrel nüfuslu bölgeler
Yerleşmeye göre; kırsal ve kentsel yerleşim bölgeleri
c) Ekonomik Coğrafya Özellikleri:

Tarım Bölgeleri
Madencilik Bölgeleri
Sanayi Bölgeleri
Turizm Bölgeleri

Arınç, K. (2013). Coğrafi metodoloji açısından bölgesel coğrafya, bölge bilimi ve coğrafi bölgeler . Türk Coğrafya Dergisi, (60), 13-24 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/tcd/issue/27627/227755 12 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bölgesel coğrafya, coğrafyanın araştırma konularını belli bir alanda incelendiği çalışma yöntemidir. Sistematik coğrafyada olay veya konunun mekana dağılışı incelenirken, bölgesel coğrafyada bölgeye özelliklerini veren olaylar ve ilişkiler incelenir. Sistematik coğrafyada esas olan konu iken, bölgesel coğrafyada mekandır.
Bir mekanı çevresinden ayırıp Bölge olarak tanımlayabilmek için iki unsur önemlidir. İlki bölge kendi içinde ilgili konular açısından benzer olmalıdır. Örneğin: Sanayi bölgeleri; çevresine göre sanayi tesislerinin yoğun olduğu, bunun mekanda farklı ilişkiler ve sonuçlar oluşturduğu alandır. İkincisi kendi dışındaki alanlardan farklı olmalıdır. Karadeniz iklim bölgesi; iklim şartları bakımından karasal iklim alanlarından ayrılır. Fakat bölge sınırları aniden değişmez. Geçiş alanlarında iki iklimin özelliklerinin karışımı bir durum görülür.
Geleneksel anlayışta bölgenin coğrafi özellikleri sıralanıp, tanımlama yapmaya çalışılırken, modern görüşte değişiklikler olmuştur. Artık bölgenin diğer yerlerden farklı olmasına neden olan unsurlar önem kazanmıştır. Bölgesel coğrafyada; genel coğrafya bilgileri doğrultusunda bir bölge içinde sentez yaparak, bu mekana ait renk ve karakterleri belirlenmeye çalışılır.
Bölgesel coğrafya (Regional Geography) ilk çağlardan itibaren gelişmeye başlamış, Bernhardus Varenius ile Paul Vidal de la Blache'ın çabalarıyla coğrafyada önemli bir yer edinmiştir. İlk bölge tasniflerini Alman bilimadamları 19. yüzyılın ortalarında yapmış bunu İngilizler takip etmiştir. H.J. Mackinder İngiltere ve Avrupa'nın bölge haritalarını ilk yapan bilim insanıdır. W. Köppen dünyayı bu günde geçerliliği koruyan iklim bölgelerine ayırmıştır. Köpen'in bölgeleri iklime göre oluşturma fikrine itiraz eden Fransız bilim adamları, iklimle birlikte yeryüzü şekilleri, maden kaynaklarının da göz önüne alınmasını savunmuşlardır.
Türkiye'de yakın zamanda Coğrafya eğitiminde Bölge kavramında değişikliğe gidilmiş, akademik camiada tartışmalara sebep olmuştur. Daha önce Coğrafya biliminden kopan Jeoloji, Demografi, Meteoroloji, Şehir ve Bölge Planlama alanlarında olduğu gibi Bölgesel coğrafyanın zayıflatılmasının "Bölge Bilimi" adında yeni bir kopuşa evrileceğinden endişe edilmektedir.

Columbia Brodcasting System, Inc. (CBS) Amerikalı bir televizyon ve radyo kuruluşudur.
CBS daha önceleri United Independent Broadcasters Inc. adı altında hizmet vermekteydi. 16 radyo istasyonuna sahip olan bu yayın ağı daha sonra  William S. Paley tarafından 1928 yılında satın alındı ve adı Columbia Broadcasting System olarak değiştirildi. Paley'nin yönetiminde, CBS önce ABD'deki en büyük radyo ağı haline geldi ve daha sonra ABD'nin en büyük üç televizyon yayın şirketi arasına girdi. 1974'te, Columbia Broadcasting System adını CBS Inc. olarak kısalttı. 2000'de, Viacom'un yönetimine girdi. Last.fm'i satın almıştır. Eskiden ABD dışına da yayın yapan CBS Radio artık bu yayınını kesmiştir.
Türkiye'de de yayınlanan bazı CBS programları:

How I Met Your Mother
Extant
Two and a Half Men
The New Adventures of Old Christine
Ghost Whisperer
Cold Case
Blue Bloods
CSI: NY
CSI: Miami
Criminal Minds
Without a Trace
Moonlight
The Big Bang Theory
The Mentalist
Person of Interest
The Amazing Race
Under The Dome
Limitless

Cadde, bir yerleşim birimindeki ana yollardan her biri. Bununla birlikte bazı tali yollar da cadde olarak adlandırılabilir. Caddeler genellikle sokaklardan büyüktür ve ağırlıklı olarak taşıt trafiğine ayrılmıştır. Genellikle her iki yanında sıralı ağaçlar bulunan kaldırımlar ve binalar bulunur ve bazı caddeler orta refüje de sahiptir.
Büyük şehirlerde caddeler çoğunlukla asfalt yüzeylidir.

Cadde sözcüğü Türkçeye Arapça cadde (ana yol, geniş yol) kavramından geçmiştir.

Caddeler, çok eskilerden beri ulaşımda kullanılmaktadır. Özellikle Mezopotamya'da bulunan Ur şehrindeki caddeler, Çin'de, Roma'da ve Antik Yunanistan'da rastlanan yollar dünyanın en eski caddelerini oluşturmaktadır.
Cadde tanımı çağlara göre değişiklik göstermiştir. Başta, taştan örülmüş tüm yollar cadde niteliği görürken, günümüzde özellikle otomobilin icadıyla beraber asfalt yollar cadde standardını oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında ise caddeler, günlük yaşamda oldukça yoğun bir dolaşıma sahip, yayalara ve taşıtlara hizmet eden bir tür ulaşım birimi olarak görülmektedir.

Cihannüma, Katip Çelebi'nin 1648 yılında yazmaya başladığı nesir türünde eserdir. Bu eserin Türk coğrafya tarihinde klasik devirden modern devire geçişi başlattığı kabul edilir.

Katip Çelebi katıldığı Girit seferinde kitabı yazmaya karar vermiştir. Coğrafya kitapları ve haritalar ile uğraşmaya başlamış, seferden sonra yazım işine başlamıştır.
Cihannüma'nın yazımı 1648'de başlanmış, kısa bir aranın ardından 1654'te Katip Çelebi tarafından yeniden yazılmaya başlanmıştır. Kitabın yazımı 1657'de Katip Celebi'nin ölümüne kadar devam etmiştir. 1732'de Osmanlı matbaacılığının öncüsü kabul edilen İbrahim Müteferrika tarafından eklemeler yapılarak basılmıştır. Eseri tam olarak bitirmeye yazarın ömrü yetmemiştir. Yazıldığı devirde batıdan yapılan tercümeler ve yararlanılan kaynakları ile dikkat çekse de asıl ününü İbrahim Müteferrika'nın basımından sonra kazanmıştır. Müteferrika'nın bastığı 11. kitaptır.
Kitab-i Cihannüma olarak da bilinen Cihannüma, 1732 yılında İbrahim Müteferrika tarafından 698 sayfa olarak basılmıştır. Ancak eserin 325 sayfası, İbrahim Müteferrika'nın eklemelerinden oluşmuştur. Bu eser 2008 yılında Boyut Yayıncılık tarafından yeni düzenlemeler yapılarak yeniden basılmıştır.

Kitabın ilk kısmı önsöz ile başlar, yerküre, okyanuslar, kutuplar ve kıtalar ile ilgili genel bilgiler verilir. İkinci bölümde; batıdan başlayarak doğuya doğru: Endülüs, Bosna, Macaristan ve Rumeli topraklara dair bilgiler verilir. Yazar Venedik, Anadolu, Fransa, Vatikan, Britanya ile ilgili yeterli bilgilere ulaşamadığı için kitabına alamamıştır.

Coğrafi bilgi sistemi (CBS); Dünya üzerindeki karmaşık sosyal, ekonomik, çevresel vb. sorunların çözümüne yönelik mekana/konuma dayalı karar verme süreçlerinde kullanıcılara yardımcı olmak üzere, büyük hacimli coğrafi verilerin toplanması, depolanması, işlenmesi, yönetimi, mekansal analizi, sorgulaması ve sunulması fonksiyonlarını yerine getiren donanım, yazılım, personel, coğrafi veri ve yöntem bütünüdür.
CBS genel bir kavram olup, çeşitli kullanım alanlarına ve tematik konulara yönelik olarak geliştirilen CBS uygulamaları vardır. Bu CBS uygulamaları, Kent Bilgi Sistemi, Orman Bilgi Sistemi, Karayolları Bilgi Sistemi, Arazi Bilgi Sistemi, Tapu ve Kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS), Lojistik Bilgi Sistemi, İç Güvenlik Bilgi Sistemi, Araç İzleme Bilgi Sistemi, Trafik Bilgi Sistemi, Kampüs Bilgi Sistemi, Deprem Bilgi Sistemi, Harita Bilgi Sistemi vb. şekilde adlandırılırlar.
CBS, kavramsal bir sınıflamada hiyerarşik olarak öncelikle Sistem, sonra Bilgi Sistemi kategorisi altında yer alır. İşlevsel bir sınıflamada ise CBS, öncelikle Teknoloji, sonra Bilgi Teknolojisi altında yer alır.
Coğrafi bilgi sistemi, coğrafya, haritacılık ve bilgisayar bilimleri ile ilgili bir teknoloji olup Coğrafi Veri Altyapısı bileşenlerinden Bilgi Teknolojileri kapsamında yer alır. Görsel tabanlı verilerin işlenip amaca uygun kullanılmasında olanak sağlar.
Coğrafi bilgi sistemleri (CBS), İngilizce Geographical Information Systems (GIS) ifadesinin Türkçeye çevrilmiş hali olup kullanıcıların çok farklı disiplinlerden olması nedeniyle, bu kavram da değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Özellikle CBS'nin dünyada konumsal bilgi ile ilgilenen kişi, kurum ve kuruluşlar arasında geniş bir merak uyandırması, gelişmelerdeki hızlı değişiklikler, özellikle ticari beklentiler, farklı uygulama ve fikirler, CBS'nin standart bir tanımının yapılmasına henüz izin vermemiştir. CBS, bazı araştırmacılara göre konumsal bilgi sistemlerin tümünü içeren ve coğrafi bilgiyi irdeleyen bir bilimsel kavram, bazılarına göre; konumsal bilgileri dijital yapıya kavuşturan bilgisayar tabanlı bir araç, bazılarına göre de; organizasyona yardımcı olan bir veritabanı yönetim sistemi olarak nitelendirilmektedir. Buna göre en genel haliyle CBS tanımı aşağıdaki şekildedir;
"Coğrafi Bilgi Sistemleri; konuma dayalı gözlemlerle elde edilen grafik ve grafik-olmayan bilgilerin toplanması, saklanması, işlenmesi ve kullanıcıya sunulması işlevlerini bütünlük içerisinde gerçekleştiren bir bilgi sistemidir."
Zamansal Coğrafi Bilgi Sistemi (ZCBS) Coğrafi varlıkların gerek grafik gerekse grafik olmayan konumsal bilgilerinde zamanla meydana gelen değişimleri izleyebilen ve analiz edebilen coğrafi bilgi sistemidir.

CBS teknolojisi bilimsel araştırmalar, kaynak yönetimi, varlık yönetimi, alt yapılar (doğalgaz, elektrik, su, vb.), arkeoloji, jeoloji, jeokimya, çevresel etki değerlendirmesi, peyzaj mimarlığı, kentsel planlama, kartografya, kriminoloji, coğrafi tarih, pazarlama, lojistik, maden haritalama, haritacılık, tarım (ekili tarım alanlarının tespiti ve toplam mahsulün hesaplanması, tarımsal ürünler için en uygun yerlerin belirlenmesi), askeri uygulamalar, hayvancılık (hayvancılığın yapılabileceği en uygun arazilerin tespiti), hava, deniz ve kara trafiği izleme (araç takip sistemleri), meteoroloji, arama kurtarma ve diğer amaçlar için kullanılabilir. Örneğin, CBS doğal afetlerde acil müdahaleleri kolaylaştırmak için hesaplamalar yapmaya olanak tanır. CBS yeni sulak alanların bulunmasında ve bu alanların korunmasında kullanılabilir. CBS bazı şirketler tarafından avantaj sağlaması amacıyla yeni pazar alanları bulmak için kullanılabilir.
Daha genel manada CBS, analizler yapma imkânı sunan ve bu analiz sonuçlarına göre doğru kararlar vermeyi kolaylaştıran bir sistemdir.

Coğrafi bilgi sistemleri ilk olarak Roger Tomlinson'un öncü çalışmaları sayesinde ortaya çıkmıştır. Tomlinson 1963'te ilk bilgisayar destekli haritalama işlemini gerçekleştirmiştir.

Tobler'in temel coğrafya yasası

Keşifler Çağı olarak da bilinen Coğrafî keşifler dönemi, 15. yüzyılın ilk yarısından 17. yüzyılın ortalarına kadar Portekizli ve İspanyol kaptanlar tarafından Asya'daki baharat ve değerli maden zenginliğine ulaşacak alternatif ticaret yollarının bulunması amacıyla başlatılıp bu yolda yeni kıtalar, okyanuslar ve denizaşırı toprakların Eski Dünya tarafından keşfedilmesine sebep olan tarihsel aralıktır.
Avrupa'yla Asya arasındaki en büyük kara ticareti ağı olan İpek Yolu'nun, Osmanlı İmparatorluğu tarafından vergilendirilmesi ve Avrupalıların talep ettiği ürünün denetlenerek verilmesi, Avrupalı yönetimleri rahatsız ediyordu. Asya'ya ulaşmak için kara yoluna alternatif bir yol bulmak gerekliydi; denizi bir alternatif olarak gören Avrupa'da–özellikle güneybatı Avrupa'da–denizciliğe olan önem arttı ve uzun deniz seferlerine çıkabilecek cesur kaptanların yetiştirilmesi için çaba sarf edildi. Avrupa kültürünün hızla yayılmasına, Avrupa'nın zenginleşmesine ve küreselleşmenin ilk tohumlarının atılmasına yol açan Keşifler Çağı, aynı zamanda sömürgeciliğin ve merkantilizmin, Avrupa'daki ulusal politik sistemin koyu bir şekilde benimsenmesini sağlamıştır. Bu dönem, yerliler tarafından "bilinmeyen kıtalardan işgâlcilerin gelişi" olarak yorumlandı.
İlk olarak Portekizli kaptanlar tarafından, 1419 ile 1427 arasında Atlas Okyanusu'ndaki Madeira ve Azor takımadaları keşfedildi. 1434'ten önce Portekizliler ilk olarak Afrika'nın batı kıyılarına, ikinci olarak ise Ümit Burnu'nu fark ederek Hindistan'a uzanacak güzergâhı keşfettiler. Kaptan Kristof Kolomb'un 1492 ile 1502 arasındaki Atlantik-ötesi keşfi olan Amerika seferlerinden, 1543'e kadar Japon adasının, Sri Lanka'nın ve diğer Asya topraklarının keşfine kadar Portekiz ve İspanya deniz seferlerine, keşiflerine, ülkelerine ve Avrupa'ya zenginlik getirmeye devam etti. Bu sayısız deniz seferleri Atlantik, Hint ve Büyük Okyanus ve onlarca deniz aşırı toprağın Avrupalılar tarafından keşfedilmesi, 19'uncu asrın dördüncü çeyreğine kadar devam eden Amerika, Afrika, Asya ve Okyanusya deniz seferlerine ve 20'nci asrın ilk yarısında kutup bölgelerinin araştırma hedefi olmasına yol açtı.

12. ve 15. yüzyılları arasında Avrupa ekonomisi, nehir ve deniz ticaret yollarının birbirine bağlanmasıyla olumlu yönde dönüşmüştür ve Avrupa'nın, dünyadaki en müreffeh ticaret ağlarından biri olmasına neden olmuştur. 12. asırdan önce, Cebelitarık Boğazı'nın doğusunda ticaretin önündeki en büyük engel, yetersiz gemi tasarımından ziyade ticari bir teşvik eksikliğiydi. İspanya'nın ekonomik büyümesi Al-Andalus'un (Endülüs) fethedilmesini ve 1147 Lizbon kuşatmasını izledi. Birinci Haçlı Seferi'nden önce başlayan Fatimid Halifeliği, İspanyol ve Portekiz deniz gücünün gerilemesine ancak Venedik, Cenova ve Pisa gibi denizci İtalyan devletlerinin Doğu Akdeniz'de ticarete egemen olmasına yardımcı oldu ve İtalyan tüccarların zengin olmasında etkili oldu.
11. yüzyılın dördüncü çeyreğinde Büyük Britanya, Normanlar tarafından fethedilince, Kuzey Denizi'nde barışçıl ticarete izin verdi. Kuzey Germen toprakları ve Kuzey Baltık Denizi boyunca kuzey Almanya'daki ticaret lobisi konfederasyonu olan Hansa Birliği, bölgenin ticari gelişiminde etkili oldu. 12'nci yüzyılda Flanders, Hainault ve Braband bölgesi, Cenova ve Venedik'teki tüccarları doğrudan Cenova'dan yola çıkmaya teşvik eden Kuzey Avrupa'daki en kaliteli tekstilleri üretmeye başladı. İki geç yelken kulesi ve bir başucu ile bir Caravel. Caraveller Portekizliler tarafından icat edildi, daha fazla manevra kabiliyetine sahiptiler ve Keşif Çağı için gerekliydi.

Coğrafi keşifler dönemini tetikleyen önemli teknolojik yenilikler, manyetik pusulanın benimsenmesi ve gemi tasarımındaki ilerlemelerdi. Pusula, güneşin ve yıldızların referansına dayanan eski navigasyon yöntemine göre daha kullanışlıdır. Pusula 11. yüzyılda Çin'de navigasyon için kullanılmış ve Hint Okyanusu'ndaki Arap tüccarlar tarafından benimsenip kullanılmıştır. 12. yüzyılın sonlarına ve 13. yüzyılın başlarına doğru Avrupa'ya yayıldı. Hint Okyanusu'nda navigasyon için pusulanın kullanımı ilk olarak 1232'de, Avrupa'da ise 1180'de kaydedilmiş.

Denizcilik için Malay halkı, MÖ 1'den en az yüz yıl önce, bambu ile güçlendirilmiş dokuma hasırlardan yapılan kendilerine özgü yelkenleri bağımsız olarak icat etmişti. Han hanedanı zamanında (MÖ 206 ila MS 220) Çinliler, güney kıyılarını ziyaret eden Malay'lardan bu teknolojiyi öğrendiler. Bu tür yelkenlerin yanı sıra, denge yelkenleri de yaptılar (tanja yelkenleri).

Bilimsel ve teknolojik alandaki gelişmeler
Doğu ülkelerinin zenginliği
Cesur gemicilerin yetişmesi
Avrupalıların dünyayı tanıma merakı ve Hristiyanlığı yayma amaçları
Avrupalıların Hindistan'a ulaşmak için yeni yollar aramaları (İpek ve Baharat Yolları Osmanlı Devletinin elindeydi.)
Kralların Coğrafi Keşifleri teşvik etmeleri (özellikle Portekiz ve İspanyol krallar)
Ticaret yollarının Türklerin elinde olması
Kristof Kolomb (1451 – 1506), 1492 senesinde baharat, altın ve diğer zenginliklerin fazlasıyla bulunduğu Hindistan'a ulaşma ümidi ile istemeden Amerika Kıtası'nı bulmuştur. Portekizli kaptan Bartolomeu Dias'ın Ümit Burnu'nu keşfetmesinden sonra Vasco da Gama, buradan dolaşarak Hint Okyanusu ve Hindistan'a ulaştı. Portekizli Macellan ve Del Kano, dünyayı dolaşarak geçtiler ve bunun sonucunda dünyanın yuvarlaklığına dair kesinleştirici sonuçlara ulaşmışlardır. Venedikli gezgin Marco Polo (1254 – 1324) Asya gezilerinin anlatımlarıyla Avrupa'nın Doğu uygarlıklarını tanımasını sağlamıştır.

İpek ve Baharat yolları önemini kaybetti yerine Atlantik Okyanusu kıyısındaki limanlar (Lizbon, Amsterdam, Rotterdam ve Londra) önem kazandı. Bu durum özellikle Osmanlı’yı ekonomik açıdan olumsuz etkilemiştir.
Yeni bulunan topraklardan Avrupa'ya bol miktarda altın ve gümüş girdi. Keşfedilen yerlere özellikle Amerika Kıtasına Avrupa'dan büyük göçler oldu. Avrupa kültürü bu bölgeye yayıldı.
Avrupa'da zengin ve sanattan zevk alan bir sınıf olan Burjuva sınıfı ortaya çıktı. Bu durum, Rönesans hareketlerinin başlamasında etkili olmuştur.
Avrupalılar bilinmeyen birçok bitki ve hayvan türünü Avrupa'ya taşıdı.
Avrupalılar keşfedilen yerlerde sömürge imparatorlukları kurdular.
Hristiyanlık dini geniş alanlara yayıldı. Fakat bilimsel gelişmeler sonucu ortaya çıkan gerçekler kiliseye ve din adamlarına olan güveni azalttı.
Reform ve Rönesans hareketlerinin etkileriyle gelişmiş oldukları gibi kendileri de bu hareketlerin gelişimini etkilemişlerdir. Bu keşifler sonucunda Avrupa yeni kıtalara yayılma ve onların zenginlik kaynaklarını ele geçirme olanağı elde etmiştir. Avrupa düşüncesi ve kültürü, evrensel bir değer olarak bu süreçten itibaren yayılmaya ve egemen kılınmaya başlanmıştır. Bunu yaparken Avrupalılar, yerli halkları ve yerel yaşamı dağıtmış ve hatta yok etmiş, Avrupa kültürünü egemen kılma sürecini şekillendirmiştir. Hem doğal hem de kültürel farklılıkları yok eden bir süreç olmuştur. Bu klasik sömürgecilik olarak bilinen sömürgecilik süreci bu dönemle başlamıştır.
14. yüzyılın sonlarından başlayarak 16. yüzyıla kadar Avrupalıların yeni ticaret yolları keşfetmek adına yeni deniz yolları araması sonucu oluşturdukları organizasyon, gezi Amerika da dahil pek çok popüler kıtanın keşfiyle son bulmuştur.
15. yüzyılda özellikle birçok Avrupa ülkesi, Avrupa'da son derece pahalı olan ipek ve baharatın önemini anlamış ve Hindistan'a ulaşmanın, ticaret yapmanın bir yolunu aramasıyla başlamıştır. Hindistan'a karadan ulaşmak o dönem ve koşullar içinde oldukça zorluydu bu yüzden Hindistan'a ulaşmanın yeni bir deniz yolunun keşfedilmesiyle mümkün olacağı fikri pek çok krala cazip gelmiştir. Lakin bu fikirlerle pek çok cimri kral bile dönemin önde gelen denizcilerine hazinesinden yüklü miktarda servet ödemiştir.
Özellikle Portekiz tahtına prens Henry'nin geçmesiyle başlayan coğrafi keşifler, onun kurduğu okullardan çıkmış Vasco da Gama, Bartolomeo Diaz gibi pek çok ünlü denizcilerle başarılı sonuçlar elde etmiştir.
Fakat bugün Amerika'yı keşfetmesiyle ünlenen ve en popüler denizci olarak tanınan Kolomb bile Amerika kıtasına doğru gitmeyi tercih ederken yeni bir kıta için değil, dünyanın diğer tarafından dolanıp Hindistan'a ulaşabileceğini düşünmüş ve İspanyol ile Portekiz krallarına bu şekilde bir fikir ortaya atarak onların desteğini almaya çalışmıştır. Bunun imkânsız olduğu ancak günümüz şartlarında anlaşılacaktı.

Avrupa'nın, Osmanlı Devleti'ne bağımlılığı azaldı.
Akdeniz limanlarının önem kaybetmesi, Osmanlı Devleti'nin ticari gelirlerini önemli ölçüde azalttı.
Osmanlı Devleti, Coğrafi Keşiflerin getirdiği olumsuzlukları önlemek için Süveyş Kanalı Projesi'ni oluşturdu. Lakin bunu ancak 1869'da Fransızlar gerçekleştirdi.
Hint Okyanusu'nda Portekizliler ile savaştı fakat galibiyet elde edemedi.
Don - Volga Kanalı Projesi'ni gerçekleştirerek İpek Yolu'nu tekrar canlandırmak istedi. Ancak bunda da başarılı olamadı.
Akdeniz limanlarını yeniden canlandırarak gümrük gelirlerini artırmak için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.

Aydınlanma Çağı
Rönesans
Reform (tarih)
Sanayi Devrimi
Fransız Devrimi
Kolomb takası

Coğrafya (Grekçe: Γεωγραφικά, Geōgraphiká), Yunan coğrafyacı Strabon'un (MÖ 64-MS 24) yazdığı, ilkçağın önemli coğrafya kitabıdır.
İlkçağın en önemli coğrafyacılarından biri olan Strabon ömrü boyunca iki eser yazmıştır. Bunlardan biri Tarih Notları, diğeri Coğrafya'dır. Tarih Notları günümüze ulaşamamıştır.
Coğrafya 17 ciltten oluşan bir coğrafya ansiklopedisidir. Küçük bazı eksikliklerle eser bütün ciltleriyle günümüze ulaşmıştır. Strabon 56-57 yaşlarında iken MS 7 yılında ilk kez yayınlanmıştır.
Coğrafya kitabında ilk ciltte coğrafyanın felsefesinden bahsedilir. Diğer ciltlerde bilinen kıtalar, Afrika, Asya ve Avrupa'daki yerleşim yerleri ile ilgili bilgiler yer alır. Türkiye ile ilgili kısımları Antik Anadolu Coğrafyası adıyla Türkçeye çevrilmiş, tamamı tercüme edilmemiştir.
Coğrafya'da ciltlerde şu alanlar anlatılmıştır: 1. ve 2. cilt tarih felsefesi, 3. cilt İspanya, 4. cilt İngiltere, 5. ve 6. cilt İtalya, 7. cilt kuzey Avrupa, 8., 9. ve 10. ciltler Yunanistan ve adalar, 11. ve 16. kitaplar arası Asya, 17. cilt Afrika.

Davranışsal coğrafya, çevreyi nasıl algıladığımızı, düşüncelerimiz ile algılarımızın davranışlarımızı nasıl etkilediğini inceleyen beşeri coğrafya bilim dalıdır.
Coğrafyada gerçek mekânın araştırılmasından çok algılanan mekânın incelenmesi de önem taşımaktadır. 1960'lı yıllardan sonra bu mekân algısının insan-çevre ilişkisinde daha önemli olduğu fark edilmiş ve davranışsal coğrafya doğmuştur. İnsanların nereye yerleşeceği, nerelerden alışveriş yapacağı, tatilde nerelere gideceği çevresel algısıyla ilgilidir. Bu algı, geçmiş bilgilerden, deneyimlerden, hayal dünyasından, okuduğu kitaplardan, gördüğü sanat eserlerinden izler taşır.
Coğrafya 1950'li yıllara kadar mekânı gerçek fiziksel mekân olarak inceliyordu. İnsanın içinde olmadığı bu modelleme hümanist eleştirilere sebep olmaktaydı. Özellikle 1970'lerden sonra mutlak mekân anlayışı terkedilerek, görece mekân anlayışı yaygınlaştı.
Davranışsal coğrafya çevreyi öznel yorumlar, buna göre herkesin kendi özel coğrafyası vardır. Özel coğrafya bireyin yaş cinsiyet, tecrübe, arzu ve ihtiyaçları etkisiyle oluşur. Davranışsal coğrafya ile daha önce coğrafyacıların kullanmadığı bazı kavramlar (algı, imaj, zihin haritası..) coğrafyacıları ilgi alanına girmiştir.
Türkiye'de ilk davranışsal coğrafya uygulaması 2002 yılında H. Tunçel tarafından, coğrafya öğrencilerine uygulanmıştır. “Türk Öğrencilerinin Zihin Haritalarında İslam Ülkeleri” adlı çalışmada öğrencilere taslak haritalar çizdirilerek, İslam dünyası algısı anlaşılmaya çalışılmıştır. Zihin haritalarının oluşumunda; eğitim sistemi, alan, nüfus, yakınlık, kültürel benzerlik, güncellik ile tarihi faktörlerin etkili olduğu anlaşılmıştır.

Delta ya da çatal ağız, bir ırmağın çatallanarak denize döküldüğü yerdir. Eski Yunan tüccarların Nil Nehri'nin denize ulaşan kısmında üçgen biçiminde kara parçaları olduğunu gördüler. Oluşan şekiller Yunan alfabesinin dördüncü harfi Δ (delta) ile aynı olduğu için tüccarlar buraya delta adını verdiler.
Hızlı akan suların içerisindeki alüvyon, hız sebebiyle dibe çökme fırsatı bulamaz. Ancak akarsuların denize döküldüğü yerlerde akış hızı düşer. Böylece akarsunun yol boyunca içinde taşıdığı alüvyon dibe çökme fırsatı bulur. Bu çöküntü birikerek yükselir. alüvyon su bitkileri tarafından sıkıca bir arada tutulur. Bir süre sonra verimli toprakların birikmesiyle delta ovası oluşur.

Bir nehir deltası, akış ağzından ayrılırken ve daha yavaş hareket eden veya durgun suya girerken bir nehir tarafından taşınan tortu birikimi ile oluşturulan bir yeryüzü biçimidir. Bir nehrin bir okyanusa, denize, haliç, göl, rezervuar veya (daha nadiren) tedarik edilen tortuları taşıyamayan başka bir nehre girdiği durumlarda oluşur. Bir deltanın boyutu ve şekli, tortu sağlayan havza süreçleri arasındaki dengeyle ve bu tortuyu yeniden dağıtan, sıralayan ve ihraç eden havza süreçleri arasındaki denge tarafından kontrol edilir. Alıcı havzanın boyutu, geometrisi ve konumu da delta evriminde önemli bir rol oynamaktadır. Nehir deltası, büyük tarımsal üretim merkezleri ve nüfus merkezleri oldukları için insan uygarlığında önemlidir. Kıyı şeridi savunması sağlayabilir ve içme suyu arzını etkileyebilir. Peyzaj konumlarına bağlı olarak farklı türlerin toplulukları ile ekolojik olarak da önemlidir.

Nehir deltaları, tortu taşıyan bir nehir göl, okyanus veya rezervuar gibi bir su kütlesine ulaştığında delta oluşumunu durduracak kadar hızlı bir şekilde tortuları gideremeyen başka bir nehir veya suyun yayıldığı ve çökeltiler bıraktığı iç bölge. Gelgit akımları da çok güçlü olamaz, çünkü tortu su kütlesinde nehir biriktiğinden daha hızlı yıkanır. Nehir zaman içinde deltalara katmanlaşmak için yeterli tortu taşımalıdır. Nehrin hızı hızla azalır ve yükünün çoğunu olmasa da çoğunu çökelmesine neden olur. Bu alüvyon, nehir deltasını oluşturmak için oluşur. Akış durgun suya girdiğinde, artık kanalı ile sınırlı kalmaz ve genişliği genişler. Bu akış genişlemesi, akış hızının azalmasına neden olur, bu da akışın tortu taşıma yeteneğini azaltır. Sonuç olarak, tortu akıştan düşer ve tortular. Zamanla, bu tek kanal ağzını duran suya iten deltaik bir lob (Mississippi veya Ural nehri deltasının kuş ayağı gibi) inşa eder. Delta lob ilerledikçe nehir kanalının eğimi azalır, çünkü nehir kanalı daha uzundur ancak yükseklikteki aynı değişikliğe sahiptir (eğime bakınız).
Nehir kanalının eğimi azaldıkça, iki nedenden dolayı kararsız hale gelir. Birincisi, yerçekimi su akışını en doğrudan gidiş aşağı akışında yapar. Nehir doğal leve'lerini (yani bir sel sırasında) ihlal ederse, okyanusa daha kısa bir rota ile yeni bir rotaya dökülür ve böylece daha kararlı bir dik eğim elde edilir. İkincisi, eğimi azaldıkça, yatak üzerindeki kayma gerilmesi miktarı azalır, bu da kanal içindeki tortu birikmesine ve taşkın yatağına göre kanal yatağında bir artışa neden olur. Bu, nehrin kaldıraçlarını ihlal etmesini ve daha dik bir eğimle duran su kütlesine giren yeni bir kanalı kesmesini kolaylaştırır. Genellikle kanal bunu yaptığında, akışının bir kısmı terk edilmiş kanalda kalır. Bu kanal değiştirme olayları meydana geldiğinde, olgun bir delta bir dağıtım ağı geliştirir.
Bu dağıtıcı ağların oluşmasının bir başka yolu, ağız çubuklarının (bir nehrin ağzında orta kanal kumu ve/veya çakıl çubukları) birikmesidir. Bu orta kanal çubuğu bir nehrin ağzına bırakıldığında, akış onun etrafına yönlendirilir. Bu, nehri iki dağıtım kanalına ayıran ağız çubuğunun akış yukarı ucunda ek birikim ile sonuçlanır. Bu sürecin sonucuna iyi bir örnek Balmumu Gölü Deltası'dır.
Bu iki durumda da, biriktirme süreçleri birikimin yüksek birikim alanlarından düşük birikim alanlarına yeniden dağıtılmasını zorlar. Bu, kanallar yüzey boyunca ilerledikçe ve tortu tortusu ilerledikçe deltanın planform (veya harita görünümü) şeklinin yumuşatılmasına neden olur. Tortu bu şekilde döşendiğinden, bu deltaların şekli bir fana yaklaşır. Akış ne kadar sık seyrederse, şekil ideal bir fana daha yakın olarak gelişir, çünkü kanal pozisyonundaki daha hızlı değişiklikler delta cephesinde daha düzgün tortu birikimi ile sonuçlanır. Mississippi ve Ural Nehri deltaları, kuş ayakları ile, simetrik bir fan şekli oluşturmak için yeterince sık avulse olmayan nehirlere örnektir. Alüvyal fandeltalar, adlarından da anlaşılacağı gibi, avulse sık sık ve daha yakından ideal bir fan şekline yaklaşmaktadır.
Çoğu büyük nehir deltası, Mississippi, Nil, Amazon, Ganges, Indus ve Yangtze gibi büyük nehirlerin çoğunluğunun pasif kıta kenarları boyunca boşalması nedeniyle pasif marjların arka kenarlarındaki kraton içi havzalara akar. Topoğrafisi, lavabo alanı ve lavabo yükseklik: Bu olgu nedeniyle üç büyük faktörlerdir. Topoğrafi pasif kenar yığmak için tortu sağlayan daha büyük bir alana daha fazla kademeli ve yaygın olma eğilimindedir ve büyük akarsu farkları meydana getirmek üzere zaman içinde birikir birlikte. Aktif kenar boşlukları boyunca topoğrafya daha dik ve daha az yaygın olma eğilimindedir, bu da tortuların sığ bir kıta sahanlığı yerine dik bir çökme hendeğine girmesi nedeniyle birikme ve birikme yeteneğine sahip olmamasına neden olur.

Nehir deltalarının çoğunun neden aktif marjlar yerine pasif marjlar boyunca oluştuğunu açıklayabilen daha birçok küçük faktör vardır. Aktif marjlar boyunca, orojenik diziler tektonik aktivitenin aşırı dik yamaçlar, breşleşmiş kayalar ve volkanik aktivite oluşturmasına neden olur ve sonuçta tortu kaynağına daha yakın delta oluşumu meydana gelir. Tortu kaynaktan uzak gitmediğinde, biriken tortular daha kaba taneli ve daha gevşek bir şekilde bir araya getirilir, bu nedenle delta oluşumunu zorlaştırır. Aktif marjlardaki tektonik aktivite, kanal avülsiyonunu, delta lob anahtarlamasını ve otomatik döngüyü etkileyebilecek tortu kaynağına daha yakın nehir deltalarının oluşumuna neden olur. Aktif marj nehir deltaları çok daha küçük ve daha az bol olma eğilimindedir, ancak benzer miktarlarda tortu taşıyabilir.  Bununla birlikte, tortu, sediment seyahat, kalın dizilerinde yığılı ve derin yitim çukurlarda yatırma hiçbir zaman.

Delta tipik nehir, bir kombinasyonudur birikimi ile ilgili ana kontrol göre sınıflandırılır dalga ve gel-git işlemler her gücüne bağlı olarak değişebilir. Bir rol oynayan diğer iki faktör yatay pozisyon ve nehir delta giren kaynak tortu dane boyutu dağılımı vardır.

Dalga hakim deltalarda, dalga güdümlü tortu taşınması deltanın şeklini kontrol eder ve nehir ağzından çıkan tortuların çoğu sahil şeridi boyunca saptırılır. Dalgaları ve nehir yatakları arasındaki ilişki oldukça değişkendir ve büyük ölçüde alıcı havzanın derin deniz dalga rejimleri ile etkilenir. Kıyıya yakın yüksek dalga enerjisi ve kıyıdan daha dik bir eğimle, dalgalar nehir deltalarını daha pürüzsüz hale getirecektir. Dalgalar ayrıca çökeltilerin nehir deltasından uzağa taşınmasından ve deltanın geri çekilmesine neden olabilir. Bir haliçte daha yukarı yükselen deltalar için rüzgarlar, gelgitler, nehir akıntısı ve delta su seviyeleri arasında karmaşık ama ölçülebilir bağlantılar vardır.

Erozyon da, esas olarak denizaltı olabilecek Ganges Deltası gibi gelgit hakim deltalarda önemli kum kontrolleri ve sırtları ile önemli bir kontroldür. Bu, "dendritik" bir yapı üretme eğilimindedir. Gelgit deltaları, birkaç ana dağıtıma sahip olma eğiliminde olan nehir ve dalga egemen deltalardan farklı davranırlar. Dalga ya da nehir baskınlığında bir dağılma silindikten sonra terk edilir ve başka bir yerde yeni bir kanal oluşur. Gelgit deltasında, taşkın veya fırtına dalgalanmaları gibi çok fazla suyun olduğu zamanlarda yeni dağıtımlar oluşur. Bu dağıtıcılar, köpürene kadar az çok sabit bir oranda yavaşça siltiler.

Gilbert deltası (adını Grove Karl Gilbert'ten almıştır), Mississippi'ninki gibi hafif eğimli çamurlu deltaların aksine kaba tortulardan oluşan bir tür deltadır. Örneğin, bir tatlı su gölü içine tortu bırakan bir dağ nehri bu tür deltayı oluşturur. Bazı yazarlar Gilbert deltas'ın gölsel ve denizsel yerlerini tanımlarken diğerleri oluşumlarının nehir suyunun göl suyu ile daha hızlı karışmasının daha kolay olduğu tatlı su göllerinin daha karakteristik olduğunu belirtmektedir (denize düşen bir nehrin veya nehrin getirdiği daha az yoğun tatlı suyun daha uzun süre kaldığı bir tuz gölünün aksine).
Gilbert kendini ilk on deltanın bu tip açıklanan Gölü Bonneville 1885 yılında  Başka bir yerde, benzer yapılar, örneğin birkaç derelerin ağızlarında akar meydana olduğunu Okanagan Gölü içinde British Columbia ve en belirgin yarımadalar oluşturan Naramata, Summerland ve Peachland.

Bir gelgit tatlı su deltası, "alt dönem" olarak bilinen bölgede, bir yayla deresi ile bir haliç arasındaki sınırda oluşan tortul bir çökeltidir. Geç Pleistosen ve daha sonraki Holosen sırasında yükselen deniz seviyelerinin sular altında bıraktığı boğulmuş kıyı nehir vadileri, birçok besleyici kolu ile dendritik haliçlere sahiptir. Her bir kol, bu tuzluluk derecesini ana haliç ağzı ile acı kavşaklarından gelgit yayılımının başını besleyen taze akıntıya kadar taklit eder. Sonuç olarak, kollar "alt bölgeler" olarak kabul edilir. Bir gelgit tatlı su deltasının kökeni ve evrimi, tüm deltalar için tipik olan süreçleri ve gelgit tatlı su ortamına özgü süreçleri içerir. Gel-git bir tatlı su deltası oluşturan işlemlerin kombinasyonu, belirgin bir morfoloji ve eşsiz çevresel özellikler ile sonuçlanır. Günümüzde var olan birçok gelgit tatlı su deltasına, doğrudan ormansızlaşma, yoğun tarım ve kentleşme olmak üzere tarihi arazi kullanımının başlangıcı veya değişiklikleri neden olmaktadır. Bu fikirler, ABD'nin doğu sahil şeridi boyunca Chesapeake Körfezi'ne doğru ilerleyen birçok gelgit tatlı su deltası tarafından iyi bir şekilde tasvir edilmiştir. Araştırmalar, bu haliçteki biriken tortuların Avr

Dolin karstlaşma sonucu oluşmuş (lapyaların birleşmesiyle), boyutları bölgenin karstik özelliklerine bağlı olarak değişen, kapalı veya yarı açık çukurluklar. Kalkerli arazilerde erime ve çökme sonucu oluşan tava şeklindeki çukurluklardır.

Dolin, Türkçeye Slav kökenli dolina sözcüğünden girmiştir. Dolinlere Türkiye'de yöresel olarak; koyak, tava, kokurdan, alan, dölek gibi isimler verilir. Dünya genelinde sinkhole, swallet, swallow veya sink terimleri kullanılır.

Kireçtaşlarının kimyasal çözülmesiyle çevresine göre çukurda kalmış alanlardır. Batı ve orta Toroslar'da yaygındır. Birkaç metre derinlik, birkaç metre genişliğe sahiptir. Çoğunlukla genişlikleri fazla, derinlikleri daha azdır. En küçük karstik şekil lapyadır, lapyadan büyüğü dolin, dolinlerin birleşmesi/büyümesiyle oluşanlar Uvala adını alır. En büyükleri ise polyedir.

Dolinler genel olarak çözünme ve çökme dolinleri olarak ikiye ayrılırlar. Çökme dolini, donmuş topraklar hariç tüm iklim bölgelerinde görülebilir. Çözünme dolinleri ise buharlaşmadan fazla yağışın olduğu nemli ılıman bölgelerin karstik platolarında görülür. Örneğin; Orta Toroslar'da 140 binden fazla, Dinar Alplerinde 376 binden fazla dolin bulunur.
Çözünme dolinlerinin oluşumu, gelişimi, tipi ve dağılımı üzerinde tektonik çatlaklar etkilidir.
Erime çukurlarından obruk ve dolinin ayrımında çukurun çapı ile derinliği arasındaki oran kullanılır. Derinlik, çap veya uzun eksenin 1/10'undan büyük ise obruk, daha küçükse dolin kabul edilmektedir.
Dolin ile uvala ve polye gibi daha büyük karstik erime çukurları arasında ayrım için kesin bir sınır yoktur. Genellikle çapı 200 m'den küçük olanlar dolin büyük olanlar uvala veya polye olarak adlandırılmaktadır. Sınıflandırmada bir kriter de karstik depresyonun başka bir karstik çukurluk ile birleşmesidir. Başka karstik çukur ile birleşme varsa Uvala, yoksa Dolin olarak isimlendirilir.

Dış kuvvetler

Düden, obruk, dolin, uvala ve polye gibi yüzeyden kapalı havza ya da çukurlukların tabanında veya kenarında bulunan ve buralara gelen suları yer altına boşaltan karstik şekillerdir. Konya'nın Ereğli ilçesindeki Akgöl Düdeni Türkiye'deki güzel örneklerdendir. Batı Toroslar ve İç Anadolu'da görülür. Karstik ovaların düdenleri tıkanırsa ovayı su basar. Kovada Gölü'nün sularını da düdenler boşaltır.
Düdenlere subatan, suyutan veya sifon denildiği de olur. Düden yer altı ve yer üstü sularının bağlantı yeridir. Beyşehir Gölü'nün suları 1960-1972 yılları arasında 5,64 m yükselmiştir. Bu yükselmeye, göle dökülen akarsuların getirdiği materyallerin dipteki ve yanlardaki düdenleri tıkaması sonucu olduğu anlaşılmıştır. Kili çökeller ile tıkanan düdenler içinde su birikmesi ile küçük Düden Gölü oluşmaktadır. Adana, Kozan'daki Gezit Polyesi'nde birkaç düden gölü bulunur. Karstik arazilerde yüzey suları düdenler ile yer altına indiğinden yüzeysel akış oldukça zayıftır.

Dış kuvvetler

Ekonomik coğrafya (İktisadî coğrafya), ekonomi ve ticaret (üretim ve pazarlama) konularını inceleyen Beşeri coğrafya dalıdır. Ekonomik etkinliklerin mekan olarak neden belli alanlarda gerçekleştiği, toplandığını inceler.
Ekonomik faaliyetler incelenirken genel olarak üç ana sektöre ayrılır.

Birincil ekonomik faaliyetleri: Ürettiği ürünleri doğrudan veya dolaylı olarak doğadan elde eden ekonomik faaliyetlerdir. Avcılık ve toplayıcılık, tarım, ormancılık, balıkcılık, maden çıkarma gibi faaliyetler bu gruba örnektir.
İkincil ekonomik faaliyetler: Birincil ekonomik faaliyetlerden elde edilen ürünleri insanların kullanabileceği, mamül madde, haline getiren faaliyetlerdir. Doğadan elde edilen demir cevherinden metal eşya yapımı, orman ürünü tomruklardan mobilya yapmak bu gruba dahil uğraşlardır.
Üçüncül ekonomik faaliyetler: Birincil ve ikincil faaliyetlerin dışında kalan, insana hizmet eden faaliyetlerdir. Bunların dışında son yıllarda yeni iki ekonomik sektör ayrışmaya başlamıştır. Gelişmiş ülkelerde üçüncül sektörün dışında bilgi toplama, işleme, yayma görevi yapan, basit bilgiyle yapılamayacak, uzmanların işine Dördüncül ekonomik faaliyetler denilmeye başlanmıştır. Yine büyük firmaların yöneticilerinin işleri beşincil ekonomik faaliyet grubuna girmektedir.
Ekonomik faaliyetlerin coğrafi değerlendirmesi için; faaliyetin nerede olduğu, özellikleri, başka olaylarla ilgisi, neden bu alanda olduğu, yerinin uygunluğu incelenir. Ekonomik coğrafya kavramlarını ekonomiden, çalışma yöntemlerini coğrafyadan alır.
Ekonomik coğrafyanın alt bilim dalları şunlardır:

1-Sanayi Coğrafyası
2-Tarım Coğrafyası
3-Turizm coğrafyası
4-Ulaşım Coğrafyası
5-Ticaret Coğrafyası
6-Madencilik
7-Enerji Kaynakları

Eleştirel coğrafya, toplumsal adalet, eşitsizlik, güç ilişkileri ve etik gibi konuları merkeze alan; coğrafya disiplininin kuramsal ve metodolojik açıdan dönüşümünü savunan bir yaklaşımdır. Marksist, feminist, postkolonyal, queer ve postyapısalcı kuramlar gibi çeşitli eleştirel düşünce geleneklerinden beslenir. Eleştirel coğrafya, mekânın toplumsal olarak nasıl üretildiğini, mekânsal adaletsizlikleri ve kimlik, temsil, iktidar ilişkilerini sorgular.

Kuramsal çeşitlilik, eleştirel coğrafyanın en belirgin yönlerinden biridir; Marksist, anarşist, postkolonyalist, feminist, queer, postmodern ve postyapısalcı yaklaşımlar bu alanda birlikte değerlendirilir.
Toplumsal dönüşüm ve adalet arayışı, sosyal adaletsizlik, soylulaştırma, ırkçılık, cinsiyetçilik ve mekânsal eşitsizlik gibi sorunların tanımı ve çözümünde etik ve eleştirel düşünceyi ön plana çıkarır.
Disiplinlerarası yaklaşım, sosyoloji, antropoloji, felsefe ve siyaset bilimi gibi alanlarla kurulan yakın ilişkiler ve interdisipliner metodolojilerle kendini gösterir.
Mekânın yalnızca fiziksel bir varlık değil, toplumsal ilişkilerin, iktidarın ve kimliklerin üretildiği bir alan olduğu savunulur.
Toplumsal sorunların çözümünde etik ilkelere ve eleştirel etik yaklaşımlara başvurulur; dönüştürücü bir pratik geliştirmek amaçlanır.

Eleştirel coğrafya, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Batı’da yükselen toplumsal hareketlerin (politik, çevresel ve cinsiyet temelli) etkisiyle, coğrafya disiplinindeki pozitivist ve determinist yaklaşımlara karşı bir eleştiri olarak doğmuştur.
Bu dönemde Frankfurt Okulu'nun geliştirdiği eleştirel teori, coğrafya disiplinine de yansımış; toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkilerin mekânsal bağlamda ele alınmasını teşvik etmiştir.
1970'lerde radikal coğrafya hareketiyle birlikte Marksist ve politik ekonomi temelli analizler öne çıkarken, 1980'lerde postyapısalcı, feminist ve kültürel yaklaşımlar disipline entegre olmuştur.
Özellikle 1980'lerden itibaren coğrafya, çok paradigmalı bir yapıya evrilmiş; güç, kimlik, temsil ve mekân ilişkileri daha derinlemesine sorgulanmaya başlanmıştır. Postmodern eleştirilerle birlikte, mekân kavramı yalnızca fiziksel bir unsur olmaktan çıkarak sosyal teori içinde çok daha merkezi bir konuma gelmiş, yapı ve tasarım olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu dönüşüm, beşeri coğrafyada epistemolojik ve metodolojik değişimlere yol açmıştır.
Türkiye'de eleştirel coğrafya, özellikle son yıllarda toplumsal eşitsizlik, kentleşme, kimlik, temsil ve mekânsal adalet gibi başlıklarda gelişmektedir. Bu alanda yayımlanan eserler, Batı literatürünü Türkçe'ye kazandırmakla kalmayıp, yerel toplumsal dönüşümler ve ihtiyaçlar bağlamında da kuramsal tartışmalar sunar.

Eleştirel coğrafya, özellikle nicel yöntemler ve fiziksel coğrafya ile uğraşan coğrafyacılar tarafından çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirilerin başında, eleştirel coğrafyacıların nicel coğrafya hakkındaki bilgi eksikliği ve bazen bilim karşıtı bir tutum sergiledikleri iddiası gelir. Nicel coğrafyacılar, eleştirel coğrafyanın öne sürdüğü bazı eleştirilerin güncel teknolojik ve metodolojik gelişmelerle aşıldığını savunmaktadır.
Ayrıca, eleştirel coğrafyanın ortak bir kuramsal veya metodolojik zemine sahip olmadığı, disiplin içinde neye karşı ve ne için eleştiri yapıldığı sorularının yeterince tartışılmadığı belirtilmiştir. Eleştirel coğrafyanın açıklayıcı analizlerde başarılı olmasına karşın, geleceğe dair vizyoner ve alternatif toplumsal modeller sunmakta yetersiz kaldığı da bazı akademisyenler tarafından dile getirilmiştir.
Bir diğer tartışma noktası, eleştirel coğrafyanın kurumsallaşmasıdır. Eleştirel coğrafyacılar kendilerini çoğunlukla isyancı ve marjinal olarak tanımlasalar da, günümüzde eleştirel yaklaşım coğrafya disiplininin merkezine yerleşmiştir. Bu durumun, eleştirel coğrafyanın politik dönüşüm iddiasını zayıflatabileceği, hatta disiplinin ana akımına eklemlenerek eleştirel niteliğini yitirebileceği yönünde endişeler bulunmaktadır.
Son olarak, eleştirel coğrafyanın Anglosakson dünyası dışındaki uygulamalarının ve katkılarının yeterince dikkate alınmadığı; küresel ölçekte daha kapsayıcı bir yaklaşım geliştirilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır.

Enlem, Ekvator'un kuzeyindeki veya güneyindeki herhangi bir noktanın Ekvator'a olan açısal mesafesi. Enlemler, kuzey ve güney enlemleri olmak üzere ikiye ayrılırlar; derece, dakika ve saniye cinsinden ifade edilirler. Dünya üzerindeki aynı enleme sahip noktaların birleşmesi ile oluşan varsayımsal çemberlere ise paralel denir.

Ekvator'un güneyinde 90, kuzeyinde 90 adet olmak üzere toplam 180 paralel vardır.
0 derece paraleli Ekvator'dur.
90 derece kuzey paraleli Kuzey Kutup noktasıdır.
90 derece güney paraleli Güney Kutup noktasıdır.
66 derece kuzey paraleli Kuzey Kutup dairesidir
66 derece güney paraleli Güney Kutup dairesidir.
Her paralel aralığı bir enlem derecesidir.
Bütün paralel dairelerinin arasındaki uzaklık birbirine eşit ve 111 km'dir.
Paraleller birbirlerini hiçbir zaman kesmezler.
Ekvator hariç, her bir çaptaki paralelden -biri kuzey yarıküre, diğeri güney yarıkürede olmak üzere- ikişer tane vardır.
Paralellerin çevre uzunlukları Dünya'nın şekline bağlı olarak ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe kısalır.
Başlangıç paraleli Ekvatordur. Ekvator Dünyayı Kuzey Yarım Küre ve Güney Yarım Küre olmak üzere iki eşit parçaya böler.
Enlem(paraleller)lerin uzunlukları gittikçe kısalır.

Paraleller arasındaki mesafelerin hesaplanması işleminde şu yol takip edilir:
Aralarında uzaklığı sorulan noktalar arasındaki enlem farkı bulunur. İstenilen merkezlerin her ikisi de aynı yarım kürede ise, numarası büyük paralelden küçük paralel çıkarılır. Farklı yarım küredeler ise paraleller toplanır.
Bulunan paralel farkı sabit uzaklık olan 111 ile çarpılır.

Enlem; iklimi güneş ışınlarının düşme açısını, sıcaklık dağılışını, denizlerin tuzluluk oranlarını, gece ile gündüz arasındaki zaman farkını, kalıcı kar sınırı yükseltisini, yerleşme ve tarım faaliyetlerinin sınırını, bitki örtüsü çeşitliliğini, toprak çeşidini, akarsu rejimlerini, tarım ürünleri çeşitliliğini, yerleşme biçimini, hayvanların dağılışını, vs. etkiler.

Güneş ışınlarının düşme açısı kutuplara doğru küçülür. Işınların atmosferdeki yolu uzar. Tutulma artar ve sıcaklık da kutuplara doğru azalır.
Denizlerin sıcaklığı ve tuzluluğu kutuplara doğru azalır.
Matematik iklim kuşakları oluşur
Bitki örtüsü kutuplara doğru aralıksız kuşaklar oluşturur.
Tarımın yükselti sınırı, Toktağan kar sınırı (Daimi kar sınırı), Orman üst sınırı kutuplara doğru azalır.
Akarsuların donma süresi kutuplara doğru kısalır.
Gece-gündüz arasındaki zaman farkı kutuplara doğru artar.

Ekvator'a ve kutuplara eşit uzaklıktadırlar.
Güneş ışınlarını aynı açıyla alırlar.
Gece-gündüz süreleri birbirine eşittir.
Dünyanın çizgisel dönüş hızı aynıdır.
Aynı iklim kuşağındadırlar. Fakat aynı iklim özelliği görülmeyebilir (özel konumdan dolayı).
İki paralel arasındaki mesafe aynıdır.
Başlangıç Paraleli Ekvator'dur(0 derece ile gösterilir) ve en büyük paraleldir.
Bir paralel üzerinde bulunan bütün noktaların Ekvator ve kutup noktalarına uzaklıkları eşittir.
Ardışık iki paralel arası uzaklık 111 km'dir.
Merkezden alınan 1˚ lik açı farkı karşılığında çizilirler.
Paralellerin dereceleri, Ekvatordan kutuplara doğru büyür.
Çevre uzunlukları Ekvatordan kutuplara doğru kısalır ve kutuplarda nokta şeklini alır. Bu nedenle, aralarındaki alanlar da kutuplara yaklaştıkça küçülür.
Paralel daireler meridyenlere diktir.
Doğu-batı yönlü uzanırlar.
Tam çemberdirler.
Paralel daireler meridyenlere diktir. 90 kuzeyde ve 90 güneyde olmak üzere 180 paralel vardır. 360 meridyen olmasına rağmen 180 paralel olmasının nedeni paralellerin tam daire olmasıdır.

Boylam
Koordinat
Büyük daire

Eratosthenes (Eratosten; Grekçe: Ἐρατοσθένης, MÖ 276 - MÖ 194), Yunan matematikçi, coğrafyacı, astronom ve filozoftur.
Eratosthenes, Geography (Türkçeye Arapça üzerinden Yunancadan geçen coğrafya) kelimesini kullanan ilk kişidir ve coğrafya biliminin temellerini atmıştır. Ayrıca enlem ve boylam sistemini icat etmiştir.
Dünya'nın çevresini hesapladığı bilinen ilk insandır. Dünya'nın çevresini stadyum uzunluk birimine göre dikkate değer bir doğruluk ile hesaplamıştır. Bunun yanında eksen eğikliğini hesaplayan ilk kişidir (yine dikkate değer bir doğrulukla), Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını tam olarak hesaplamış ve 29 Şubat'ı kullanarak takvimde ortaya çıkan senkronizasyon problemini ortadan kaldırmıştır. Coğrafi ve kartografik bilgilerini kullanarak paralel ve meridyenlerle yapılmış  ilk Dünya haritasını çizmiştir. Ayrıca Eratosthenes, bilimsel kronolojinin kurucusudur ve Truva'nın fethinden Büyük İskender'e kadar yaşanan edebi ve politik olayları saptamak için çalışmalar yapmıştır.
Suda tarihi ansiklopedisine göre dünya ikincisi olduğuna inandığı için Eratosthenes'e aynı dönemde yaşayan insanlar Yunancanın 2. harfi olan Beta lakabını takmışlardır.

Eratosthenes, günümüzde Libya sınırları içinde bulunan Kirene şehrinde doğmuştur. Tarihi tam olarak bilinememekle birlikte MÖ 276 ile MÖ 273 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Yüksek öğrenimi için Atina'ya gitmiştir. Atina'da Kireneli Lysanias'den dil bilgisi, Sakız Adalı Ariston'dan Stoa felsefesi ve Arkesilaos'tan Platon Felsefesi alanlarında eğitim görmüştür. Başta etik ve gereksiz bilimsel çalışmalar yaptığını düşündüğü Aristo'nun üzerinde büyük bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Hayatı boyunca felsefeye Platocu bir yaklaşımla bakması bunu kanıtlar niteliktedir. Eratosthenes'in ünlü bilgin Kireli Callimachus'un öğrencisi olduğu söylenir ancak bu bilgi pek güvenilir değildir. Kinisist felsefeci Bion von Borysthenes ve Arkesilaos'un öğrencisi Apelles von Chios etkilendiği diğer filozoflardır. Kıbrıslı Zenon ile öğrenci-öğretmen ilişkisi iddiası ise kronolojik olarak problemlidir.
Eratosthenes, iyinin ve kötünün tüm milletlerde olduğuna inanır ve Aristo'nun "İnsanlık ikiye ayrılır: Yunanlar ve Barbarlar" düşüncesini eleştirmiştir.
Tahminen MÖ 245 yılında Ptolemaik kralı, Eratosthenes'i başkent İskenderiye'ye getirtti. Eski dönemin eğitim ve bilim merkezi olan İskenderiye Kütüphanesi'nde baş kütüphaneci olarak görevlendirildi.
Eratosthenes hakkında bu noktadan sonra güvenilir kaynak bulunmamakla birlikte ölene kadar kütüphanecilik görevini sürdürdüğü söylenmektedir. Ölümü ile ilgili değişik bilgiler bulunmaktadır. Bizans döneminde yazılmış Suda ansiklopedisinde (ölümünden yaklaşık 11 yüzyıl sonra yazılmış) yemek yemeyi reddederek açlıktan öldüğü yazmaktadır. Ölmeden bir süre önce kör olduğu bilinmektedir. Hiç evlenmemiştir.

Eratosthenes'in metodu
Eratosthenes Mısır'da yaptığı bir deneyle Dünya'nın çevresini ölçmüştür. Antik Mısır'da Asvan (Grekçe ismi Syene, Antik Mısırda Swenet olarak adlandırılmıştır.) şehri Yengeç Dönencesi'nde olduğu için yaz gün dönümünde Güneş tam tepedeydi (yani gölge boyu sıfır olur). Eratosthenes bunu biliyordu. Gnomonu kullanarak öğle vaktinde İskenderiye'deki gölge açısını ölçtü. Güneye doğru 7° 12' olarak buldu ve pusula yardımı ile gölge açısını tespit etti. Dünya'nın tam küre olduğunu varsaymıştır. Bu varsayımla İskenderiye Asvan'nın kuzeyinde olduğundan aradaki yay farkı oranı 1/50=7°12'/360°dir. Yani bu iki şehir arasındaki mesafe Dünyanın çevresinin 50'de 1'idir. Firavunun defterdarları tarafından yapılmış ölçülere göre iki şehir arası mesafe 5.000 stadyumdur (927,7 km ya da 500 mil). Eratosthenes, yaptığı geometrik hesaplama sonucunda 1 dereceye 700 stadyum düştüğünü buldu. Bu durumda Dünya'nın çevresi 252.000 stadyumdur. 1 stadyum 185 metreye tekabül eder diye kabul edilirse çevre 46.620 km olarak bulunur ve %16,3 hata payı ile gerçek değere yaklaşılır ancak Antik Mısır'da 1 stadyum 157,5 metredir, bu durumda ölçüm 39,690 km olur, yani hata payı %1,6 ile gerçek değere yaklaşılır. Cleomedes'in basitleştirilmiş versiyonu
Eratosthenes'in Dünya'nın çevresini hesaplama yöntemi kayboldu; korunduğu kadarı, keşfi popülerleştirmek için Cleomedes tarafından açıklanan basitleştirilmiş versiyondur. Cleomedes okuyucusunu iki Mısır şehrini düşünmeye davet ediyor, İskenderiye ve Syene, modern Asvan:

Cleomedes, Syene ile İskenderiye arasındaki mesafenin 5.000 stadia olduğunu varsayar (bu rakam profesyonel bematist'ler tarafından her yıl kontrol edilen bir rakamdı, mensores regii);
Syene'nin tam olarak Yengeç Dönencesi'nde olduğu şeklindeki basitleştirilmiş (ama yanlış) hipotezi varsayar, yerel öğle yaz gündönümünde Güneş'in doğrudan tepede olduğunu söyler;
Syene ve İskenderiye'nin aynı meridyen üzerinde olduğu basitleştirilmiş (ama yanlış) hipotezi varsayar.
Cleomedes, önceki varsayımlar altında, İskenderiye'de yaz gündönümünün öğle saatlerinde, bilinen uzunlukta dikey bir çubuk (bir gnomon) kullanarak ve yerdeki gölgesinin uzunluğunu ölçerek Güneş'in yükselme açısını ölçebileceğinizi söylüyor; o zaman Güneş ışınlarının açısını hesaplamak mümkündür, 7° 12', 7.2° veya bir dairenin çevresinin 1/50'si olduğunu iddia eder. Dünya'yı küresel kabul edersek, Dünya'nın çevresi İskenderiye ile Syene arasındaki mesafenin elli katı, yani 250.000 stadyum olacaktır. 1 Mısır stadyumu 157,5 metreye eşit olduğundan, sonuç 39.375 km'dir, bu da gerçek sayı olan 40.076 km'den %1,4 daha azdır.

Eusebius, Preparatio Evangelica kitabının astronomik mesafeler bölümünde Eratosthenes'ten 3 cümle ile bahsetmiştir. Erastosthenes Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplamıştır  "σταδίων μυριάδας τετρακοσίας καὶ ὀκτωκισμυρίας" (400  ve 800 myriad stadyum olarak) ve Ay'ın uzaklığını da 780.000 stadyum olarak ölçmüştür. 1903 yılında E. H. Gifford tarafından 4.080.000 stadyum olarak çevrilmiş ve 1974–1991 yılları arasında bu sayının aslında 804.000.000 stadyum olması gerektiği anlaşılmıştır. Bir stadyum 185 metre olduğundan bu hesap 149.000.000 kilometreye tekabül eder ve bu sayı gerçek uzaklığa (149.597.870 km) çok yakındır.

Eratosthenes asal sayıları bulmak için basit bir algoritma geliştirmiştir. Bu algoritma Eratosten kalburu (İngilizce: Sieve of Eratosthenes) olarak bilinir. Matematikte Eratosthenes kalburu (Grekçe: κόσκινον Ἐρατοσθένους) asal sayıların seçilmesinde temel algoritmadır. Algoritma asal sayıları bir sınır olmadan bulabilmeyi sağlar. Algoritma kısaca şöyledir: 1,2,3... dizisi yazılıp 2'den başlayarak her sayı için sırası ile katları silinir, silinmeden kalanlar (herhangi bir doğal sayının tam katı olmayanlar) kalır ve bunlar asal sayı olarak adlandırılır.

Eratosthenes, zamanının en seçkin bilimsel şahsiyetlerinden biriydi ve kütüphanede geçirdiği süre öncesinde ve sırasında geniş bir bilgi alanını kapsayan eserler üretti. Coğrafya, matematik, felsefe, kronoloji, edebiyat eleştirisi, gramer, şiir ve hatta eski komediler gibi pek çok konuda yazdı. Ne yazık ki, İskenderiye Kütüphanesi'nin tahrip edilmesinden sonra çalışmalarından geriye sadece parçalar kaldı.

Platonikos
Hermes
Erigone
Chronographies
Olympic Victors
Περὶ τῆς ἀναμετρήσεως τῆς γῆς (On the Measurement of the Earth, Dünya'nın Ölçümü Üzerine) (kayıp, Cleomedes tarafından özetlenmiş)
Гεωγραϕικά (Geographika) (kayıp, Strabon tarafından incelenmiş)
Arsinoe (kraliçe Arsinoe anısına; kayıp; Athenaeus tarafından Deipnosophistae adlı eserde alıntılanmıştır)
Ariston (Sakız Adalı Aristo'nun lükse bağımlılığıyla ilgili); kayıp; Athenaeus tarafından Deipnosophistae adlı eserde alıntılanmıştır)
Catasterismi (Katasterismoi) olarak adlandırılan takımyıldız ile ilgili Hellenistik mitlerin parçalara ayrılmış kayıp bir koleksiyon, belki de güvenilirliğini artırmak için Eratosthenes'e atfedildi.

Ay'daki Eratosthenes krateri
Ay'ın jeolojik tarihi skalasında Eratosthenian dönemi

Eratosten kalburu
Doğu Akdeniz'de Eratosthenes Deniz Dağı.
Antarktika'daki Eratosthenes Noktası.
Ay jeolojik zaman ölçeği içindeki Eratosthenian dönemi.
Sisamlı Aristarkus, (y. 310 – y. 230 BC) Dünya'dan güneşe olan mesafeyi hesaplayan başka bir Yunan matematikçi.
Hiparchus (y. 190 – y. 120 BC), Dünya'dan uzaklıklarının yanı sıra Güneş ve Ay'ın yarıçaplarını da ölçen bir Yunan matematikçi.
Poseidonius, (y. 135 – y. 51 BC) Dünyanın çevresini hesaplayan başka bir Yunan filozofu

 Vikikaynak'ta Eratosthenes  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar
"English translation of the primary source for Eratosthenes and the size of the Earth". Roger Pearse. 16 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Bernhardy, Gottfried: Eratosthenica" (Latince). Reprinted Osnabruck 1968 (Almanca). Berlin. 1822. 2 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eratosthenes' sieve in Javascript". 1 Mart 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"About Eratosthenes' methods, including a Java applet". 19 Haziran 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"How the Greeks estimated the distances to the Moon and Sun". 2 Aralık 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Measuring the Earth with Eratosthenes' method". 10 Mart 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"List of ancient Greek mathematicians and contemporaries of Eratosthenes". 11 Ocak 1997 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"New Advent Encyclopedia article on the Library of Alexandria". 5 Mart 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eratosthenes' sieve in classic BASIC all-web based interactive programming environment". 23 Ocak 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"project [La main à la pâte]" [International pedagogical project]. 14 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Open source Physics Computer Model about Eratosthenes estimation of radius and circumference of Earth". 5 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Şubat 2021. 
"Eratosthenes, video". 30 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eratosthenes, Katasterismoi (or Astrothesiae), original text". 4 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Erozyon, diğer adıyla aşınım, yer kabuğunun üzerindeki toprakların, başta akarsular olmak üzere türlü dış etkenlerle aşındırılıp, yerinden koparılması, bir yerden başka bir yere taşınması ve biriktirilmesi olayına denir.
Tarımda kullanılan alanların %70'i özelliklerini kaybederek dünya genelinde toplam kara üzerinde %30 civarında çölleşmeye sebep olmuştur. Dünyada erozyon sebebiyle çölleşme tehlikesi bulunan 110 ülke bulunmaktadır. Bu çerçevede Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yapılan hesaplamalarla, dünyada çölleşme ve erozyonun önüne geçebilmek için yılda 42 milyar dolar harcanması gerektiği bulunmuştur.
Türkiye topraklarının ise, %90'ı su erozyonu, %1'i de rüzgâr erozyonuna maruz kalmaktadır. Tarım topraklarında bu oran su erozyonu için %75 civarındadır. Türkiye'deki erozyon sonucunda yılda 500 milyon ton verimli toprak kaybedilmektedir.
Doğal şartlarda gerçekleştiğinde kaybedilen verimli topraklar, doğal döngü çerçevesinde telafi edilebilmektedir. Erozyon bilinçsizlik ve insan etkisiyle telafi edilemez boyutlara ulaşabilmektedir. Erozyonun etkisi sebebiyle kaybedilen verimli topraklar tarımsal üretim kapasitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Erozyonun oluşması doğal faktörler ile gerçekleşmekte ancak erozyonun telafi edilemez zararlara sebep olması, insanların bu faktörleri hızlandırmasıyla gerçekleşmektedir.
Erozyon çeşitlerinden olan su erozyonu en etkili erozyondur. Bu erozyonda yağmur damlalarının aşındırmasının yanında yüzey akışa geçen suların da önemli bir etkisi bulunmaktadır. Diğer bir erozyon çeşidi olan rüzgâr erozyonu ise rüzgârın etkisiyle gerçekleşen aşınım ve taşınım olayıdır.
Erozyonun verimli toprakların kaybına yol açmasının yanında peri bacalarının oluşumuna yol açması, doğal bir güzelliğin meydana gelerek turizm bölgeleri oluşturmasına ve bir tezat oluşturmasına neden olmaktadır. Uzun yıllar sonunda özel erozyon çeşitlerinden olan korunmuş sütun erozyonu bu oluşumlara sebep vermektedir.

Erozyon oluşumunun nedenleri bazı doğal unsurlardır. Diğer bir söylemle erozyon tabiatın kuruluşundan bu güne kadar gerçekleşen ve tabii bir olaydır. Doğal yolla gerçekleşen bu erozyon tabiat tarafından toprak oluşumu ile dengelenebilmektedir. Ancak doğal yolla gerçekleşen erozyon insanların etkisiyle tabiatın karşılayamayacağı oranda artabilmektedir. Bu şekildeki erozyona "hızlandırılmış erozyon" denilir. Erozyonun tanımından da anlaşılacağı gibi erozyonun en önemli nedeni, toprağın aşınıp taşınmasına etki edebilecek faktörlerin etkisinin arttırılmasıdır. Bitki örtüsü yönünden zayıf toprakların taşınımı oldukça kolaydır. Rüzgâr,yüzey akışa geçmiş yağış ve sulama suları, yerçekiminin eğim ile birleşerek toprağı taşıyabilmesi bitki örtüsünün varlığı ile yakından ilgilidir. Bitki örtüsü topraktaki eğime rağmen toprak parçalarının önünde set oluşturarak taşınımını engelleyebilir. Rüzgârın ve yağmur damlalarının etkisini azaltarak aşınımı ve taşınımı yavaşlatabilir. Erozyonun en önemli sebeplerinden bir tanesi de bilgisizliktir. Özellikle tarım yapılan arazilerde, bilinçli olunmadan erozyonun artması sağlanmaktadır. Tarımsal arazilerde anızların yakılması kısa vadeli ürün artışına sebep olur. Bunun sonucunda yeterli bilgi sahibi olmayan çiftçi anızları yakarak toprak yapısı ve toprakta yaşayan canlılara zarar vererek dolaylı yollarla erozyona sebep olabileceği gibi, eğim yönünde tarlasını sürerek toprağın yerçekimi, su veya rüzgârın etkisiyle taşınımına sebep olabilir. Orman yangınları da doğal bitki örtüsü ve yaşayan organizmaların yok olması ile erozyonun artışına sebep olmaktadır. Özellikle dağlık alanlardaki ormanların yanarak yok olması erozyonu daha fazla etkiler. Erozyon yağışın dışında mevcut akarsu, dere veya göller ile de gerçekleşebilir. Örneğin akarsular, suyun aşındırma gücü sayesinde toprağı aşındırarak bir başka yere taşıyabilirler. Yoğun yağışlar sonrasında taşkınların olması ile de toprak taşınabilir. Suyun aşındırma gücü oldukça fazladır. Örnek olarak deniz tabanındaki taşların büyük bir kısmı yuvarlak şekillidir. Bunun sebebi taşların yeterince sert olmaması değil, suyun aşındırma gücünün oldukça yüksek olmasıdır. Toprağın bünyesi de erozyonun başlıca nedeni olabilmektedir. Kumsallarda rahatlıkla görebildiğimiz kum bünyeli topraklar erozyona dayanıksızlıkları nedeniyle erozyona neden olabilir.

Erozyonun gerçekleşmesinde toprak özelliklerinin de önemli bir etkisi vardır. Toprak oluşumuna etki eden faktörler, toprak özelliklerini de etkileyerek, erozyon gerçekleşme olasılığını artırır. Toprak oluşumunun erozyona etkileri 5 farklı şekilde olur.
Zaman, Toprak oluşumunda etkili olan faktörlerden bir tanesi zamandır. Her bir toprağın oluşması için aynı miktarda zamana ihtiyaç duyulmaz. Bazı topraklar daha uzun zamanda oluşurken bazıları için daha kısa zaman yeterli olur. Örnek olarak yumuşak ana materyalden daha kısa sürede toprak oluşur. Erozyona uğrayan topraklarda toprak derinliği azaldıkça oluşum hızı artar. Böyle topraklardan toprağın derinliğinin artması, aşınım hızı ve oluşum hızı arasındaki dengeye bağlıdır. Buna göre;

Oluşum hızı > Aşınım hızı ise, Derinlik artar
Oluşum hızı < Aşınım hızı ise, Derinlik azalır
Oluşum hızı = Aşınım hızı ise, Derinlik değişmez
İklim, Toprak oluşumunda etkili olan ikinci önemli faktör ise iklim faktörüdür. İklim olayları toprağın oluşma hızını etkilediği gibi aşınımı ve oluşacak toprak çeşidini de etkileyebilmektedir. Örneğin yağışın etkisi ile toprak oluşumunda toprağa düşen suyun bir kısmı toprağın içine sızar, bir kısmı da yüzey akışa geçer. Toprak içine sızan su, profil boyunca yıkanmalara neden olarak toprak oluşumu ve erozyona etkide bulunur. Sıcak ve az yağışlı bölgelerde su aşınımı az olur. Sıcak ve kurak ya da soğuk ve kurak yerlerde rüzgâr aşınımı ortaya çıkar.
Topoğrafya ve drenaj, İklim etkisi dışında topografya ve drenajın da önemli etkisi bulunmaktadır.
Topraktaki eğim, yükselti vb. tüm faktörler, gerek yağışların, gerekse yer çekiminin etkisiyle o bölgenin topraklarının taşınımı üzerinde etkili faktörlerdir. Bu taşınım toprağın alt katmanlarının aşınması ve toprak oluşumunu etkileyeceği gibi toprağın derinliği ve erozyona uğramasını da doğrudan etkileyecektir. Tüm bu etmenler topoğrafya ve drenajın erozyona etkisini göstermektedir.
Canlılar, Doğada toprağın oluşumu, aşınımı ve erozyona etkisi olan önemli faktörlerden bir tanesi de canlılardır. Mikro ve makro organizmalar toprak oluşumunda, salgıları veya hareketleri ile toprak oluşumunu hızlandırırlar. Toprak oluşumunun hızlanması ile toprak derinliği artar. Bu çerçevede toprak oluşumu ve erozyona dolaylı olarak etkisi bulunan canlıların varlıkları erozyon ile mücadelede önemli bir yer tutar. Örnek olarak tarımda anızların yakılarak yok edilmesi, toprakta yaşayan mikroorganizmaların ölmesine neden olarak toprak oluşumuna engel olur. Aynı zamanda bu canlıların sayılarının azalması ile topraktaki bitki besin elementlerinin bitkilerce kullanılabilir forma dönüştürülmesinin de imkânı kalmaz. Sonuç olarak bitkiler besin maddelerinden yararlanamayarak ölürler. Toprakların çoraklaşarak erozyonun önü açılır.
Ana materyal, Toprağın oluştuğu bölgedeki ana materyal, toprağın çeşidini ve erozyona dayanımını etkileyen bir diğer önemli faktördür..
Diğer bir deyişle ana materyal, oluşacak olan toprağın özelliklerini oldukça önemli bir şekilde etkiler. Örneğin yumuşak kalkerlerden rendzina topraklar, sert kalkerlerden ise terra rosa toprakları oluşur. Rendzina topraklar erozyona karşı daha duyarlı, terra-rosa topraklar ise daha dirençlidir.

En yoğun görülen erozyon çeşididir. 
Suyun toprağı aşındırıp taşıma şekli açısından bakıldığında ise;

Damla erozyonu
Yüzey akış erozyonu
Oluk erozyonu
Yarıntı erozyonu
Akarsu yataklarının yarattığı erozyon
olarak 5'e ayrılabilir.
Damla erozyonu, Damla erozyonu, yağış esnasında damlanın düştüğü sırada toprağı aşındırması ve mevcut enerjisi ile toprağı sıçratarak taşıması sonucu oluşan erozyondur. Bu sıçramalar 60 cm yukarıya 100 – 150 cm uzağa kadar olabilmektedir. Bu erozyon çeşidi en ciddi aşınım ve taşınım yaratan erozyondur. Toprakların bitki örtüsü ile kaplı olması bu erozyonu önlemenin en önemli etmenlerindendir.
Damla erozyonuna etki eden unsurlar ise aşağıdaki gibidir.

Şekil açısı
Sıçrama açısı
Krater genişliği
Damlanın yüksekliği
Eğer yüzeyde birikmiş su tabakası varsa sıçrama açısı küçülür ve yaklaşık 85 - 90 derece civarında bir açı oluşur. Bu erozyon çeşidi yağmurun ilk başladığı sırada etkili olan bir erozyon olmasına karşın akan suya oranla daha etkilidir. Damlanın çapı da verdiği zarar ile doğru orantılıdır. Bir örnek ile anlatmak gerekirse 2 mm çapındaki bir yağmur damlası limit hızda yere çarptığında yaklaşık olarak 40 g ağırlığındaki bir toprağı 1 cm kadar havalandırabilir..

Bu erozyonda yağışın etkisi ile toprak sıkıştırılarak yüzeyde geçirimsiz olan bir tabaka oluşumunada neden olur.
Yüzey akış erozyonu, İnfiltre olmayan suyun, yüzey akışa geçerek toprak yüzeyinde bulunan tanecikler ve parçalanmış agregatlar ile karışıp yaratmış olduğu erozyon çeşididir.
Yüzey akış erozyonu her zaman gözlemlenemez özellikle toprak renginin koyu olması gözlemlemeyi oldukça zorlaştırır.
Oluk erozyonu, 
Yüzey akışın devam etmesi ile aşınım artar ve belirli bir aşamadan sonra oluklar oluşur.
Oluşan oluklar aracılığı ile erozyon hızlanarak devam eder. Bu şekildeki erozyona "Oluk erozyonu" denilmektedir. Yağışlardan sonra oluşan yüzeysel erozyon sonucunda oluşabilmektedir. Akıntıların kanalize olması ile birkaç santimetreden oluşan küçük yarıklar gelişerek oyuntu erozyonuna dönüştüğü gözlemlenmiştir. Yarıkların parmak büyüklüğünde olmasından dolayı parmak erozyonu olarak da adlandırılmaktadır. Literatürde yüzeysel erozyon ile oyuntu erozyonu arasında köprü görevi gördüğü söylenmektedir. Toprağın aşınmaya karşı direnci ve akışın aşındırma şiddeti erozyonun da şiddetini belirlemektedir. Akışlar ile küçük kanallar oluşturan erozyon tipi, kanalların küçük olmasına rağmen zamanla önemli toprak kayıplarına sebep olmaktadır.
Yarıntı erozyonu (Gully), Oluk erozyo

Derviş Mehmed Zıllî veya bilinen adıyla Evliyâ Çelebi (Osmanlıca: اوليا چلبی; d. 25 Mart 1611, İstanbul – ö. 1681/82/84), 17. yüzyılın önde gelen bir Osmanlı seyyahı ve nesir yazarıdır. Evliyâ Çelebi, imparatorluk kültürel zirvesinde iken, elli yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını (Balkanlar, Anadolu, Batı Asya, Orta Doğu, Mısır) ve komşu toprakları gezmiş, gördüklerini ve yaşadıklarını Seyahatnâme adlı 10 ciltlik ünlü eserinde toplamıştır. Hayatı boyunca gezdiği şehir sayısı 257'dir.

Ailesi ile ilgili bilgiler bizzat Seyahatnâme adlı eserinde paylaşmıştı. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul'a yerleşmiş, zaman zaman Kütahya'da da kalmışlardır. İstanbul'un Fethi sırasında Evliya Çelebi'nin dedesi Kara Ahmet Bey'in dedesi olan Yavuz Özbek (Er), Fatih Sultan Mehmed'in akıncılarından olup fetih ganimeti ile Unkapanı'nda yüz dükkân, bir cami ile beraber bir ev yaptırmıştır. Eski adıyla Sağrıcılar Camii olan bu cami Yavuz Sinan Camii'dir. Evliya Çelebi'nin dedesi Kara Ahmet Bey, Kütahya'daki evlerinin önündeki türbede medfundur. Babası Derviş Mehmed Zıllî,I. Süleyman'dan I. Ahmed'e kadarki padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş pek çok sefere katılmış, çok yaşlı iken ölmüştür. Annesi Abhaz'dır. Annesinin kardeşi Melek Ahmed Paşa'nın validesi olduğu için Melek Ahmed Paşa'nın himayesinde bulunmuştur. Amcası Firâki Abdurrahmân Çelebi'dir. Babası, annesi ve büyük annesi Beyoğlu'nda şimdiki Lohusa Sultan Türbesi yakınındaki Meyyit Mezarlığı'nda gömülüdür Unesco tarafından doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2011 yılı, Evliya Çelebi yılı ilan edilmiştir.

Hicri 10 Muharrem 1020, Miladi 25 Mart 1611'de İstanbul'da doğmuştur.
Evliya Çelebi, çok iyi bir öğrenim gördü. Önce mahalle mektebine gitti. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi'ne girdi. Burada yedi yıl okuduktan sonra saraya özgü bir okul olan Enderun'a devam etti. Enderûn'da sarf (dil bilgisi), nahiv (gramer), kâfiye, hüsn-ü hat dersleri gördüğü gibi Enderûn musikişinaslarından Musâhip Derviş Ömer Ağa'dan da musikî öğrendi.
Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur'an, Arapça, güzel yazı, musikî, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur'an'ı ezberleyerek hafız oldu. Öğrenimini bitirdikten sonra 25 yaşında iken Ayasofya Camii'nde mukabele okuduğu sırada camiye gelen IV. Murad'ın iradesiyle saraya alınıp musahipler arasına katıldı. Saraya alınmasına o sırada silahtar olan akrabası Melek Ahmed Paşa, Ruznâmeci İbrahim Efendi ve Hattat Hasan Paşa yardımcı olmuşlardır. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı. IV. Murad'ın ölümüne kadar sarayda zekâ ve güzel konuşma kabiliyeti sayesinde pâdişahın teveccühünü kazandı. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu.
Seyahatlerini Melek Ahmed Paşa, Defterdarzâde Mehmed Paşa, Köse Ali Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Kırımı Hanı ve sairenin refakatinde yaptı ve bunlarla beraber yabancı ülkeleri de gördü. Vezirlerle seyahatleri sırasında onların imam ve müezzinliklerinde ve iç ağalıklarında bulunarak pek çok defa haber götürme göreviyle İstanbul'a ve başka yerlere gidip geldi.
1685 yılından sonra Mısır'da öldüğü tahmin edilmektedir. Ölüm yeri ve mezarı bilinmemektedir. Kabri bir ihtimal, şimdi Lohusa Sultan Türbesi yanındaki Meyyit Mezarlığı'nda, ailesi yanındadır.

Zamanına göre iyi derecede tahsil gören Evliya Çelebi, nazımla meşgul olmuş ve musikiyle uğraşmıştır. Birçok harbe katılmış, hatırı sayılır tehlikeler atlatmıştır.
Mizaçgir ve hayırsever olması, kendisini birçok tehlikeden kurtarmıştır. Hayatının son demlerinde bile içinde seyahat aşkı bulunduran Evliya Çelebi, her fırsatta istifade ederek gezmekten bıkmamıştır. Vezirler arasındaki husumet ve rekabetten hâsıl olan kırgınlıkları güzel bir şekilde idare ederek aralarını uzlaştırarak düzeltmeye çalışmıştır. Kendisi hiç evlenmemiş, elde ettiği tüm hediyeleri, para ve ganimet mallarını kız kardeşlerine sarf etmiştir.

Evliya Çelebi'nin düşünceleri ise çok farklıydı. Daha küçük yaşlarından itibaren içinde müthiş gezi arzusu vardı. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak istiyordu. Bu yüzden sarayda fazla kalamadı. Kendisinin anlattığına göre bir rüya üzerine meşhur gezilerine başladı. 1040 Muharrem ayının Aşure Gecesi (19 Ağustos 1630) gördüğü rüya şöyledir: Rüyasında İstanbul'da Yemiş İskelesi civarında Ahi Çelebi Camii'ndedir. Orada muazzam bir cemaat vardır. Dikkat eder, İslam peygamberi Muhammed'i baş tarafta görür. Dört sadık halifesi ve diğer ashabı da hep oradadır. Muhammed'in yanına gidip ondan şefaat dilemek arzusundadır. Ama bir türlü cesaret edip de gidemez. En sonunda bir cesaretle gidip "Şefaat ya Resulullah" diyeceğine, "Seyahat ya Resulullah" der. Böylece, 70 yaşına kadar sürecek ve çeşitli tehlike, sıkıntı ve hadiseler geçirmesine rağmen vazgeçmeyeceği seyahati başlar.
İlk gezisini, İstanbul ve çevresine yaptı. Daha sonra İstanbul dışına çıktı. 1640 başlarında babasından habersizce Bursa'ya gitmek üzere İstanbul'dan tekrar ayrıldı. Bu seyahatten 35 gün sonra geri döndü. Oğlunun seyahat aşkını gören babası bundan sonra seyahatine müsaade etti ve kendisini zamanın önemli şeyhlerinden Abdü'l-ahat Nûri Efendi ve diğer şeyhlere götürüp el öptürerek hayır dualarını niyaz etti.

Evliya Çelebi ikinci seyahatini Temmuz 1640'ta İzmit'e yaptı. Bu suretle 1630'dan 1681'e kadar sürecek olan elli yılı aşkın bir seyahat hayatı yaşadı. Gezdiği yerler arasında o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen bütün yerler vardı.

Seyahatnâme, Evliya Çelebi tarafından 17. yüzyılda yazılmış olan çok ünlü bir gezi kitabıdır. 10 ciltten oluşur. Gerçekçi bir gözle izlenen olaylar, yalın ve duru, zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmış, yine halkın anlayacağı şekilde deyimler çokça kullanılmıştır. Halk etimolojisi de bolca görülür
Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde gezip gördüğü yerleri kendi üslûbu ile anlatmaktadır. Evliya Çelebi'nin 10 ciltlik Seyahatnâmesi, bütün görmüş ve gezmiş olduğu memleketler hakkında oldukça önemli bilgiler içermektedir. Eser bu yönden Türk Kültür tarihi ve gezi edebiyat açısından önemli bir yere sahip olmuştur.
42 yıl boyunca yaptığı seyahatleri 10 cilt olan Seyahatnâme eserinde ele almıştır. Bu seyahatler tarihleri ve kitabındaki cilt numarası sırasıyla şunlardır:

1630 - İstanbul ve çevresi
1640 - Anadolu, Kafkaslar, Girit ve Azerbaycan
1640 - Suriye, Filistin, Ermenistan ve Rumeli
1655 - Doğu Anadolu Bölgesi, Irak ve İran
1656 - Rusya ve Balkanlar
1663/1664 - Macaristan'da askeri seferler
1664 - Avusturya, Kırım ve ikinci kez Kafkaslar
1667-1670 - Yunanistan ve ikinci kez Kırım ve ikinci kez Rumeli
1671 - Hac için Hicaz, Mekke ve Medine
1672 - Mısır ve Sudan

Az Gittik Uz Gittik adıyla 1986-1991 yılları arasında TRT'de 57 bölüm olarak yayınlanan belgesel yapımın ana kurgusu Evliya Çelebi'nin seyahatnâmelerine dayanmaktadır. Belgeselin animasyon kısımlarında da Evliya Çelebi canlandırılmış ve Erol Kardeseci tarafından seslendirilmiştir. Muhteşem Yüzyıl Kösem adlı tarihi-kurgu dizisinde Necip Memili tarafından canlandırılmıştır.

Hezârfen Ahmed Çelebi
Lâgarî Hasan Çelebi
MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Ak, Mahmut (1999) "Evliya Çelebi" Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi Cilt:1 sayfa:426-428, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, ISBN 975-08-0071-0
Tezcan, Nuran  ve Tezcan, Semih (ed.), (2011) Doğumunun 400. Yılında Evliya Çelebi, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları
Dankoff, Robert  ve Tezcan, Nuran (2011)  Evliya Çelebi'nin Nil Haritası - Dürr-i bî misîl în ahbâr-ı Nîl, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Evliya Çelebi, (1996-)  Evliya Çelebi Seyahatnâmesi. 10 Cilt, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Kahraman, Seyit Ali  ve Dağlı, Yücel (2013) Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, 2 Cilt, İstanbul:Yapı Kredi Yayınları ISBN 9789750824326.
Evliya Çelebi, (2005) Seyahatnâmesi. 2 Cilt. Berlin: Cocuk Klasikleri Dizisi. ISBN 975-379-160-7 (Günümüz Türkçesi ile çocuklar için hazırlanmış seçmeler)
Dankoff, Robert (Tr.çev.: Müfit Günay) (2010), Seyyah-ı Âlem Evliyâ Çelebi’nin Dünyaya Bakışı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, ISBN 9789750818790

İlgürel, Mücteba (2001) "Evliya Çelebi", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.11 say. 529-533 Online: [1]
Evliya Çelebi (1935) Evliya Çelebi Seyahatnâmesi (9.cilt), İstanbul: Devlet Matbaası, e-book:[2]
Sami Baybal, "Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde Gayrimüslümlerin Durumu 9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeliz Özay (2009), "Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde İstanbul'un Tılsımlarının Hikaye Edilişi, Milli Folklor Dergisi, yıl 21, sayı 81, s.54-63
Sorularla EVLİYA ÇELEBİ12 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hacettepe Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü
Evliya Çelebi en önemli 20 kişi arasında 25 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fay ya da kırık, iki kıta sahanlığının birbirlerine sürtünerek zıt yönlerde hareketleri sonucu oluşan yapıya verilen isimdir. Kırıkların uzunlukları boyunca jeolojik tabakalar iki ayrı blok halinde yer değiştirir. Buradaki "kırık" terimi çatlaklarla karıştırılmamalıdır. Zira çatlaklarda kırılma yüzeyleri boyunca bir yer değiştirme, bir kayma söz konusu değildir. Bir çatlağın fay olabilmesi için fay aynası, tavan ve taban blokları ve atıma gerek vardır.

Faylarda kayma hareketi bir düzlem boyunca oluşmaktadır. Bu düzleme fay düzlemi (= kırık aynası) adı verilir. Bu düzlem üzerinde sürtünme sebebiyle kayma çizikleri (kırık çizikleri) bulunur. Bu kırık çizikleri bize kaymanın doğrultusunu bulmamıza yardımcı olur.
Faylar da tabakalar gibi birer düzlemsel yapı elemanıdırlar. Dolayısıyla fayların da doğrultuları ve eğimleri vardır. Fay düzlemleri iki bloku birbirinden ayırır. Bu iki blok, fay düzlemi üzerinde birbirine nazaran hareket ederler. Bu bloklardan fay düzleminin üzerinde bulunan bloğa tavan bloku, fay düzleminin altında bulunan bloğa ise taban bloku adı verilir.

Fay terimi kayaçlarda gözle görülecek kadar kayma hareketi gösteren kırıklara verilen genel bir isimdir. Kayaçlar bu kırıklar boyunca koparak birbirinden ayrılırlar. Genel bir tanımlama ile kayaçların bir düzlem boyunca gözle görülecek derecede kayma göstermesi olayına faylanma, bu olay sonucu meydana gelen şekle Fay denir. Faylanma olayı sonucu çoğunlukla birbirine paralel bir veya birkaç kayma düzlemi meydana gelebilir veya fay zonlarındaki kayaçlar kırılıp parçalanabilir. Faylar ve çatlaklar mekanik bakımdan birbirlerine benzeseler de, çatlaklarda genellikle kırılma düzlemleri boyunca yanlara doğru bir açılma olmasına karşılık Faylarda ise kırılma düzlemine paralel olarak ve değişik yönlere doğru bir kayma hareketi söz konusu olmaktadır.

Eğim atımlı faylarda hareket fay düzleminin eğimi boyunca aşağıya ve yukarıya doğru meydana gelir.

Bu faylarda tavan bloku fay düzlemi üzerinde aşağıya doğru hareket eder, bu suretle iki blok birbirlerinden uzaklaşır. Blokların fay düzlemi üzerinde yapmış olduğu bu hareketler oransal hareketlerdir. Blokların hangisinin hareket ettiğini saptamak imkânsızdır. Bu nedenle bu tür faylarda sadece blokların birbirine nazaran yaptığı kaymalar göz önüne alınır. Bu faylar çok kısa olabildiği gibi kilometrelerce uzunluğa da erişebilir. Fay düzleminin eğimi değişken olup 0 ile 90 derece arasında herhangi değerde olabilir. Çoğunlukla 45 dereceden büyüktür.

Bu tür faylarda, tavan bloku fay düzlemi üzerinde yukarıya doğru veya taban bloku fay düzlemi üzerinde aşağıya doğru hareket etmiştir. Bu suretle iki blok birbirine yaklaşır veya biri diğerinin üzerine abanır. Eğim atımlı ters faylar çok kısa olabildiği gibi kilometrelerce uzunluğa da erişebilir. Tıpkı normal faylarda olduğu gibi, fay düzleminin eğimi 0 ile 90 derece arasında herhangi bir değerde olabilir, ancak genellikle 35 ile 75 derece arasında değişir. Bazı hallerde eğim 0 ile 35 derece arasında olabilir ve bu takdirde bindirme fayları veya şaryajlar söz konusu olmaktadır. Şaryaj veya bindirme fayları, gerek saha çalışmalarında ve gerekse jeolojik harita yapımlarında sıklıkla karşılaşılan büyük jeolojik yapı çeşitleridir. Büyük kayaç kütleleri uzun mesafeler boyunca yer değiştirir. Bu tür faylardan eğim dereceleri 0 ile 10 derece arasında olan bindirme faylarına Nap fayı veya Örtü fayı adı verilmektedir.

Bu tür faylar, fay düzleminin her iki yanında bulunan blokların fay düzleminin doğrultusu boyunca kaymaları sonucu meydana gelir. Doğrultu atımlı faylar kayma hareketinin yönüne göre ikiye ayrılır; sağ yönlü atımlı faylar ve sol yönlü atımlı faylar.
Doğrultu atımlı faylarda her iki blok yatay istikamette birbirinden uzaklaşır. Bunların sağ yönlü mü yoksa sola yönlü mü olduğunu anlamak için blokların hareket yönlerine bakmamız gerekir. Doğrultu atımlı faylar, sıkışmalı, kıvrılmalı ve bindirmeli bölgelerin tipik yapılarındandır. Çoğunlukla büyük basınç kuvvetlerine uğrayan bölgelerin son dönemlerinde ortaya çıkar; dolayısıyla büyük dağ oluşum olayları ile yakın ilişkilidir.

Doğada gerilmelerin yönü, kayaçlarda oluşan kırılmaların doğrultusu ile aynı olmadığından, gerilme sonucu oluşan faylar da genellikle tek bir yöne atım göstermez. Bu durum, fayların hemen tamamında değişik miktarlarda gözlenen ikincil nitelikli ve farklı yönlerde gelişen atımların oluşmasını sağlar. Ana hareket yönüne ek olarak ikincil harekete sahip olan bu tür faylara oblik atımlı faylar denir.

Fay bloku

Feminist coğrafya, coğrafyanın inceleme alanındaki kadınlarla ilgili konuların, bilimsel çerçevede incelenmesini amaçlar. Kadınların hayat şartları, iş bulma imkanları ve çalışma hayatındaki güçlükleri inceleyen Coğrafyanın alt bilim dalıdır. Feminist coğrafya sosyal alanda çalıştığından, konuları insan hayatındaki zorluklar üzerinedir. Bu alanda yeni bir anlayış, çerçeve ve yaklaşım getirmiştir. Feminist coğrafyacılar kadın ve çevre konularına özel ilgi duyarlar.
1970'li yıllarda kadının çalışma hayatına katılması ve toplumsal radikalleşme beşeri coğrafya konularına feminist bakış açısını doğurmuştur. Feminizmin tanınma görünürlük ve eşitlik tezleri coğrafyada kadınların öne çıkmasına katkısı olmuştur. Beşeri coğrafya araştırmalarının erkekler tarafından ve erkek bakış açısıyla yapılması, kadınların sorun yaptığı olaylarla ilgilenmediklerini düşündürmüştür. Evde iş bölümü, evdeki iktidar paylaşımı, kadınların eğitim, ücretli iş, sağlık hizmetlerine ulaşımı, toplumsal rol ve etkinlikleri genel araştırma alanlarıdır.

Ferdinand Macellan (Portekizce: Fernão de Magalhães, Portekizce telaffuz: [fɨɾˈnɐ̃w dɨ mɐɣɐˈʎɐ̃jʃ]; İspanyolca: Fernando de Magallanes, İspanyolca telaffuz: [feɾˈnando ðe maɣaˈʎanes]; y. 1480 – 27 Nisan 1521), 1519'dan 1522'ye kadar Doğu Hint Adaları'na beraber sefer düzenlediği dostu Juan Sebastián Elcano ile birlikte, dünyanın çevresini dolaşan ilk insan olan Portekizli kaptan ve kâşiftir. İspanyol İmparatorluğu'nun desteğiyle denize açıldı. Hikâyesi, bu seyahate eşlik eden Antonio Pigafetta'nın anılarını yazması sayesinde günümüze ulaşmıştır.
Macellan son yolculuğunu tamamlayamadan Filipinler'deki Mactan Savaşı'nda öldürüldü. Ancak daha önce ziyaret ettiği Baharat Adaları'nın ötesine giderek tüm meridyenlerden geçen ilk insanlardan olmayı başardı. Büyük Okyanus'a seferi esnasında okyanusu çok sakin gördüğü için "pasifik" (sakin) ismini veren, ayrıca Güney Amerika'da keşfettiği boğaza kendi ismi verilen Portekizli denizci Macellan, Büyük Okyanus'u aşan bir araştırma gezisi yapmış ilk insandır.
Dünyayı dolaşmak üzere denize açılan 237 (diğer bir kaynağa göre 270) denizcinin sadece 18'i İspanya'ya dönerek seyahatini tamamlamayı başardı. Bu denizcilere Macellan'ın ölümünden sonra yönetimi devralan Juan Sebastián Elcano adlı İspanyol liderlik etmiştir.

Macellan ilk deniz yolculuğuna 1505 yılında, henüz 25 yaşındayken çıktı. Görevi Francisco de Almeida'yı Portekiz genel valisi olarak Hindistan'a götürmekti. Yerel bir kral üç yıl önce Vasco da Gama'ya vergi verdiği halde Almedia'ya vermeyi reddedince Macellan bu yolculuğunda ilk kez bir savaş görmüş oldu. Almedia bugünkü Tanzanya'da bulunan dönemin başkenti Kilwa'ya saldırıp bu bölgeyi ele geçirdi.
1506 yılında Macellan doğu Hindistan'a giderek Baharat Adaları'na keşif gezilerinde bulundu. Şubat 1509'da, Osmanlı Devleti'nin bölgedeki gücünün gerilemesinin başlangıcı olarak da görülen Diu Muharebesi'ne katıldı. 1510 yılında kaptanlığa getirildi, fakat bir yıl içinde doğuya izinsiz gemi götürmek yüzünden bu yetkisini kaybetti ve Portekiz'e geri dönmeye zorlandı.
1511'de Fas'a gönderildi ve burada Azamor Savaşı'na katıldı. Bu savaşta dizinden ciddi biçimde yaralandı. İzin almadan savaşı terk edince Almedia'nın gözünden düştü, ayrıca Emevilerle yasadışı ticaret yapmakla suçlandı. Suçlamaların birçoğu zamanla etkisini kaybetse de, Macellan Portekiz kralı I. Manuel'in gözünden düştü. Kral, Macellan'ın ücretini artırmayı reddetti ve 15 Mayıs 1514'ten sonra yeni iş teklifinde bulunmayacağını bildirdi. Bunun üzerine Macellan hizmetini İspanya Krallığına sunmaya karar verdi.

10 Ağustos 1519'da Macellan'ın emrindeki beş gemi Sevilla'dan ayrıldı ve Guadalquivir Nehri'ni geçerek nehrin ağzında yer alan Sanlúcar de Barrameda'ya ulaştı. Gemiler burada beş haftadan daha uzun süre bekledi. İspanyol yöneticiler Portekizli amiral konusunda şüpheci ve ihtiyatlıydı, neredeyse Macellan'ın denize açılmasına karşı çıktılar ve Portekizli gemi tayfasının hemen hemen tamamını İspanyol denizcilerle değiştirdiler. Ama sonunda Macellan, 20 Eylül'de emrindeki yaklaşık 270 denizciyle birlikte Sanlúcar de Barrameda'dan yola çıktı.
Kral Manuel Ferdinand, yakalamak üzere bir deniz müfrezesi yolladıysa da Macellan Portekiz güçlerinden kaçmayı başardı. Kanarya Adaları'nda bir mola verdikten sonra Yeşil Burun Adalarına ulaştı, buradan Brezilya'daki Cape St. Augustine'ye doğru yola çıktı. 20 Kasım'da ekvatoru geçtiler ve 6 Aralık'ta Brezilya göründü.
Brezilya Portekizlilere ait olduğundan Macellan burada durmaktan kaçındı ve 20 Aralık'ta bugünkü Rio de Janeiro yakınlarına demir attı. Burada çeşitli takviyeler yapıldı ama kötü koşullar yüzünden gecikmeler oldu. Daha sonra, Güney Amerika'nın doğu kıyılarına doğru yelken açarak, Macellan'ın Baharat Adaları'na ulaştığını düşündüğü boğazı aradılar. Filo 10 Ocak 1520'de Río de la Plata'ya ulaştı.

31 Mart'ta mürettebatın bir kısmı Puerto San Julian adını verdiği bir grup oluşturdu.  Beş gemiden ikisinin kaptanlarının da katıldığı bir isyan çıktı. Mürettebat genel olarak sadık çıktığı için isyan başarısız oldu. Quesada idam edildi, Cartagena ve bir keşiş de ıssız bir kıyıda bırakılarak terk edildi.
Yolculuk devam etti. Santiago gemisi gözlem yapmak için kıyılara yaptığı bir gezide fırtınaya yakalanarak battı. Tüm mürettebatı karaya çıkmayı başaran gemiden iki kişi Macellan'a haber ulaştırdı, kıyıdakilere yardım geldi. Ancak Macellan bu maceradan sonra yeniden yola koyulmadan önce birkaç hafta beklemeyi tercih etti.
Filo, 24 Ağustos 1520'de 52° güney enleminde Cape Virgenes'e ulaştı. Deniz tuzlu ve derin olduğu için geçişi buldukları kanısına vardılar. Dört gemi çetin bir yolculuk sonunda, Macellan'ın 1 Kasım Tüm Azizler Günü'nde aştıkları için Estreito de Todos los Santos (Bütün Azizler Kanalı) adını verdiği 373 mil uzunluğundaki kanalı geçtiler. Bu boğazın günümüzde adı Macellan Boğazı'dır. Macellan öncelikle Concepcion ve San Antonio'yu boğazı keşfetmekle görevlendirdi ancak Gomez tarafından yönetilen San Antonio kaçarak İspanya'ya döndü. 28 Kasım'da kalan üç gemi Büyük Okyanus'a ulaştı. Macellan buranın adını suyun durağanlığından ötürü Mar Pacifico (Pasifik Okyanusu → pasif, durağan deniz) koymuştur.
Kuzeybatıya giden ekip 13 Şubat 1521'de ekvatora ulaştı. 6 Mart'ta Marianas'ta, 16 Mart'ta ise kalan 150 kişi ile Filipinler'deki Homonhon adasındaydılar. Macellan Malay tercümanı sayesinde yerli halkla anlaşabiliyordu. Limasawa Adası'ndan Rajah Kolambu ile karşılıklı hediyeler alıp verdiler ve onun önderliğinde 7 Nisan'da Cebu Adası'na gittiler. Cebu Adası'ndan Rajah Humabon onlara dostça davrandı, hatta Hristiyanlığa geçmeyi bile kabul etti.
Filipinli yerlilerle geçen ilk dostluk günlerinin aldatıcı olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Macellan 27 Nisan 1521'de Lapu-Lapu önderliğindeki yerlilerle girdiği Mactan Savaşı'nda öldü. Yolculuğa para vererek katılan Antonio Pigafetta adlı zengin turist Macellan'ın ölümü ile sonuçlanan olaylara tanıklık etmiştir ve bunu anılarında yazar:

Sabah olduğunda 49 kişi belimize kadar gelen suya atladık ve suyun içinden kıyıya ulaşana değin iki ok atımı mesafe kadar yürüdük. Botlarımız suyun içindeki kayalardan ötürü daha ileri gidemiyordu. 11 adamı botları korumak üzere geride bırakarak devam ettik. Kıyıya ulaştığımızda 1500 kadar yerli üç bölüm halinde gruplanmıştı. Bizi gördüklerinde savaş çığlıkları atmaya başladılar. Tüfekli adamlar ve okçular yarım saat kadar savaştılar ancak bir işe yaramadı. Kaptanı tanıyan bazıları üzerine saldırdı ve kafasından miğferini düşürdüler. Bir yerli yüzüne doğru bambu bir mızrak savurdu, fakat kaptan kargısıyla onu derhal öldürdü, kargıyı vücudunda bırakarak. Sonra kılıcına el attı fakat yarıya kadar çekebildi, çünkü bambu mızrakla kolundan yaralanmıştı. Bunu gören yerliler topluca üstüne çullandılar. Biri sol bacağına bir pala ile vurdu, bu, kaptanın yüzüstü düşmesine sebep oldu. Derhal üzerine bambu ve demir mızraklarla, palalarla saldırdılar. Bizim ışığımızı, aynamızı, yardımcımızı, gerçek önderimizi öldürene değin. Onu yaraladıklarında hepimizin botlara bindiğinden emin olmak için birçok kez geriye dönüp baktı. Sonra onu ölü bir şekilde geride bırakarak biz yaralanmışlar, yenilmişler, elimizden geldiğince, hareket etmeye başlayan botlara doğru çekildik..

Macellan vasiyetnamesinde, köle olan Malay tercümanının özgür bırakılmasını istemişti. Enrique adını kullanan, Henry the Black olarak vaftiz edilmiş tercüman, Sumatralı köle tüccarları tarafından yurdunda ele geçirilip satılmıştı. Macellan ile yaptığı birçok yolculukla dünyayı tam anlamıyla dolaşmış ilk kişi Enrique'dir. Macellan'ın Malacca'ya yaptığı ilk seferlerde hizmetine giren Enrique, Afrika'daki savaşlarda, sahibinin Portekiz'de kralın huzurunda gözden düşüşünde ve yeniden başarılı bir şekilde filosuyla denizlere açılışında hep yanındaydı. Ama geminin yeni kaptanı Mactan'da Enrique'yi serbest bırakmayı reddetti.
Enrique 1 Mayıs'ta Rajah Humabon'un yardımı ile 30 kadar ölü denizcinin arasına karışarak kaçmayı başardı. Antonio Pigafetta dille ilgili notlar tutmaktaydı ve görünüşe göre yolculuğun geri kalanında iletişimi sürdürebildi.
Filipinler'de uğradıkları kayıplar keşif ekibinin sayısını ciddi biçimde azalttı, kalan üç gemiyi idare edemez hale geldiler. Bu sebeple 2 Mayıs 1521'de Concepción'u terk ettiler ve kendilerine karşı kullanılmasını önlemek amacıyla yaktılar. Artık sadece Trinidad ve Victoria'dan ibaret kalan filo batıya, Palawan'a doğru ilerledi. 21 Haziran 1521'de bu adadan ayrıldılar ve sığ sularda yol bulabilen Moro rehberler yardımı ile Brunei - Borneo'ya ulaştılar.
Brunei'nin dalgakıranlarında 35 gün demir attılar. Venedikli Pigafetta burada gördüğü Rajah Siripada'nın altınlarından ve yumurta büyüklüğündeki incilerden bahseder. Brunei ayrıca övündüğü evcil fillere ve 62 toptan oluşan bir kuvvete sahipti ki bu Macellan'ın gemilerinin gücünü beşe katlıyordu. Pigafetta ayrıca Avrupa'da henüz çok nadir bulunan porselen ve gözlük gibi örnekler aracılığıyla krallığın sahip olduğu teknolojiden de söz eder.
Maluku Adaları'na (Baharat Adaları) 6 Kasım 1521'de ulaştıklarında 115 kişi kalmışlardı. Portekizlilere yakın olan Ternate sultanının rakibi Tidore sultanı ile biraz ticaret yapmayı başardılar.
Kalan iki gemi değerli baharatlarla dolu olarak batıya, İspanya'ya doğru yola çıkmaya çalıştı. Ancak Molucca'yı terk ettiklerinde Trinidad'ın su aldığını keşfettiler. Mürettebat deliği bularak onarmaya çalıştı fakat başaramadı. Trinidad için çok zaman harcamak zorunda kalacaklarını anladılar, daha küçük olan Victoria ise kalan denizcilerin hepsini alacak durumda değildi. Sonuç olarak bir grup denizciyle birlikte Victoria İspanya'ya doğru yola çıktı. Birkaç hafta sonra da Trinidad Büyük Okyanus rotasını izleyerek İspanya'ya varmak amacıyla Molucca'yı terk etti, fakat gemi Portekizliler tarafından yakalandı ve onların gözetimi altındayken fırtına sonucu battı.
Victoria Hint Okyanusu'ndan eve doğru 21 Aralık 1521'de yola çıktı. 6 Mayıs 1522'de Juan Sebastián Elcano yönetimindeki gemi Ümit Burnu'nu geçerken tayın olarak sadece piri

Fiyort, denizin buzul vadilerini basması sonucunda oluşan ve çoğunlukla iç kesimlere kadar sokulan; ince, uzun, genellikle çok derin ve kenarları çok dik körfez. Fiyortlar; genellikle Norveç, Grönland, Alaska gibi kuzey ülkelerinde görülen ilginç bir kıyı tipidir. Norveç'teki Sognefjord' un derinliği 1.234 m, Şili'deki Messier kanalının derinliği ise 1.270 m'dir. Bu fiyortlardan özellikle Norveç'tekiler dünyanın en güzel görünümlerini oluştururlar. Suya gömülü bu vadiler bu kadar derin olması, buzul kökenli olmalarıyla açıklanır. Bu vadilerde oluşan çok iri, kalın ve ağır buzulların, okyanus sularına karışmadan önce vadi tabanını deniz düzeyinin altına inecek kadar aşındırdığı sanılmaktadır. Buzullar eridikten sonra bu vadileri deniz suyu kaplamıştır. Fiyortların orta ve üst kesimleri denize açılan kesimlerinden genellikle daha sarptır. Bu durum, buzulların kaynaklarına yakın bölgelerde daha hızlı hareket etmesinden ve bu nedenle aşındırma etkisinin daha fazla olmasından ileri gelir. Fiyortları eşik bölgeleri sığdır bu nedenle de çoğunun dibinde, durgun su ve hidrojen sülfür içeren siyah çamur bulunur.
Buzul aşındırması U biçiminde vadileri oluşturduğundan fiyortlar çoğunlukla bu biçimdedir. U'nun alt kesimi su altında kaldığından, fiyortların duvarları su kıyısından dikey olarak yüzlerce metre yükseğe çıkabilir ve kıyı yakınlarında da su derinliği birkaç yüz metreyi bulabilir. Dünyanın en büyük çavlanlarından bazıları, bu tür fiyortların üstünden dökülen küçük akarsularca oluşturulur. Fiyortların genellikle kıvrımlı kanalları ve bazen de keskin köşeleri vardır. Tabanı buzul döküntüleriyle kaplı olan vadi çoğu durumda içerilerdeki dağlara kadar uzanır. Vadinin tepesinde bazen küçük bir buzul kalıntısı bulunur. Özgün vadiyi oluşturmuş olan akarsu, buzun ortadan kalmasından sonra çoğunlukla üst vadinin tabanında yeniden ortaya çıkar ve fiyordun ağzında bir delta yaratmaya başlar. Ancak asıl fiyordun sarp kıyılarında, pek eğimli yamaçlarında, tarım yapılamaz. Topraklar verimli olmadığı gibi iklim de elverişli değildir; vejetasyon dönemi kısa sürer. Ayrıca gemiler için doğal barınak işlevine sahip fiyordlar genellikle gemiciliğin, balıkçılığın gelişmesi açısından da önemlidir. Norveç ekonomisinde deniz teciminin, balıkçılığın bir numara yer tutmasında fiyordların birinci derecede önemi bulunmaktadır.

Fotogrametri, fotoğrafik görüntüleri ve elektromanyetik radyant görüntü ve diğer fenomenlerin desenlerini kaydetme, ölçme ve yorumlama sürecinde fiziksel nesneler ve çevre hakkında güvenilir bilgi edinme bilim ve teknolojisidir.
Fotogrametri 19. yüzyılın ortalarında, neredeyse aynı zamanda fotoğrafın kendisiyle ortaya çıktı. Topografik haritalar oluşturmak için fotoğrafların kullanılması ilk kez Fransız sörveyör Dominique F. Arago tarafından yaklaşık 1840 yılında önerildi.
Fotogrametri terimi, 1867 tarihli "Die Photometrographie" adlı makalesini yayınlayan Prusyalı mimar Albrecht Meydenbauer tarafından üretildi.
Fotogrametrinin birçok çeşidi vardır. Örnek olarak, iki boyutlu verilerden (yani görüntüler) üç boyutlu ölçümlerin çıkarılmasıdır; örneğin, fotoğrafik görüntü düzlemine paralel bir düzlemde yatan iki nokta arasındaki mesafe, eğer görüntünün ölçeği biliniyorsa, görüntü üzerindeki mesafeleri ölçülerek belirlenebilir. Başka doğru renk aralıkları ve albedo, speküler yansıma, metallicity veya ortam oklüzyon fiziksel tabanlı render amacıyla malzemelerin fotoğraflardan gibi miktarları temsil eden değerlerin ekstraksiyonudur.
Yakın mesafeli fotogrametri, geleneksel hava (veya orbital) fotogrametrisinden daha kısa bir mesafeden fotoğraf koleksiyonunu ifade eder. Bir fotoğrafa fotogrametrik analiz uygulanabilir veya ölçümleri ve görüntü analizlerini artan doğrulukla art arda tahmin etmek amacıyla hesaplama modellerine besleyerek karmaşık 2D ve 3D hareket alanlarını tespit etmek, ölçmek ve kaydetmek için yüksek hızlı fotoğraf ve uzaktan algılama kullanabilir, gerçek, 3B göreli hareketler.
Topografik haritalarda kontur çizgileri çizmek için kullanılan stereoplotlar ile başlangıcından beri, sonar, radar ve lidar gibi çok geniş bir kullanım yelpazesine sahiptir. 

Fotogrametri, optik ve projektif geometri dahil olmak üzere birçok disiplinin yöntemlerinden faydalanır. Dijital görüntü yakalama ve fotogrametrik işleme, nesnenin nihai ürün olarak 2D veya 3D dijital modellerinin oluşturulmasına izin veren birkaç iyi tanımlanmış aşama içerir. Sağdaki veri modeli, ne tür bilgilerin fotogrametrik yöntemlere girip çıkabileceğini göstermektedir.
3B koordinatlar 3B boşluktaki nesne noktalarının konumlarını tanımlar. Görüntü koordinatları, nesne noktalarının görüntülerinin film veya elektronik görüntüleme cihazındaki konumlarını tanımlar. Bir kameranın dış yönü, uzaydaki yerini ve görüş yönünü tanımlar. İç yön, görüntüleme işleminin geometrik parametrelerini tanımlar. Bu öncelikle lensin odak uzaklığıdır, ancak mercek bozulmalarının tanımını da içerebilir. Daha fazla ek gözlemler önemli bir rol oynamaktadır: ölçek çubukları, temelde uzayda iki noktanın bilinen bir mesafesi veya bilinen düzeltme noktaları ile, temel ölçüm birimlerine bağlantı oluşturulur.
Dört ana değişkenin her biri bir fotogrametrik yöntemin bir girdisi veya çıktısı olabilir .
Fotogrametri için algoritmalar tipik olarak, referans noktalarının koordinatları ve bağıl yer değiştirmeleri üzerindeki hata karelerinin toplamını en aza indirmeye çalışır. Bu minimizasyon, demet ayarı olarak bilinir ve genellikle Levenberg-Marquardt algoritması kullanılarak gerçekleştirilir.

Global Positioning System (kısaca GPS veya Türkçe karşılığıyla Küresel Konumlama Sistemi), ABD hükümetine ait ve ABD Uzay Kuvvetleri tarafından yönetilen uydu tabanlı radyonavigasyon sistemidir. Dünya'daki ve Dünya yakınındaki GPS alıcılarına, en az dört GPS uydusunu görebilmeleri şartıyla coğrafi konum ve saat bilgisi sağlayan küresel uydu navigasyon sistemlerinden biridir. Uydular bir tür radyo sinyali yayarlar ve yeryüzündeki GPS alıcıları bu sinyalleri alıp yorumlayarak konum belirlenmesini gerçekleştirir.
GPS projesi, öncelindeki navigasyon sistemlerinin kısıtlı işlevselliklerini aşabilmek amacıyla 1960'lardan gelen bir dizi gizli mühendislik çalışması da dahil olmak üzere ilk denemelerde ortaya çıkan birkaç görüşün de bütünleştirilmesi ile, 1973 yılında geliştirilmişti. GPS, ABD Savunma Bakanlığı (DoD) tarafından esas olarak 24 uydu ile çalışacak şekilde tasarlanıp yapılmış ve devreye alınmıştı. 1994 yılında tam olarak işler hale gelmiştir. Sistem, Bradford Parkinson, Roger L. Easton ve Ivan A. Getting'in icatları ile güçlendirildi.
GPS sistemi, var olan sistem üzerinde teknoloji ilerlemeleriyle ve yeni taleplerle artık yenileştirilme ve Yeni Nesil Operasyonel Kontrol Sistemi (OCX) destekli, gelişmiş GPS III uydularının hayata geçirilmesi çabalarına yol açmıştır. Beyaz Saray ve Başkan Yardımcısı Al Gore 1998 yılında duyurular ile bu değişimi başlattı. 2000 yılından beri, GPS III yenileştirilmeleriyle ilgili kararlarda ABD Kongresi yetkilidir.
Ek olarak diğer sistemlerin kullanımında GPS geliştirilme aşamasındadır. Rus navigasyon sistemi GLONASS, GPS ile birlikte çağıldaşı olarak geliştirilmektedir; ama O, 2000'li yılların ortalarına kadar dünyayı tam olarak kapsamadan çalışmıştır. GPS'in yanı sıra AB tarafından geliştirilen Galileo, Çin tarafından geliştirilen Compass ve Hindistan tarafından geliştirilen IRNSS adlı konumlandırma sistemleri de vardır.

GPS sistemi ilk askeri gereksinimler için tasarlanmıştı. Tasarımı kısmen 1940'lı yılların başlarında geliştirilen, II. Dünya Savaşı sırasında kullanılan ve daha sonra da uzun süre kullanılmış o dönem için bir çözüm olan LORAN (LORAN - Long Range Navigation) ve Decca Gezgini gibi benzer yer tabanlı radyo-seyir sistemlerine dayanmaktadır. GPS'in ilk kullanımı İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasına dayanır. Sistem, sinyal alıcıları ile yön bulmakta, askeri planlarda ve konum hesaplamalarında ve güdümlü roketlerin kontrolünde kullanılmak üzere tasarlanmıştı. GPS sistemi, ancak 1980'lerde sivil kullanıma açılmıştır.

1956 yılında, Alman-Amerikan fizikçi Friedwardt Winterberg yapay uydular içinde yörüngeye yerleştirilen hassas atom saatleri kullanılarak genel görelilik denemesi (güçlü bir yerçekimi alanındaki yavaşlayan süre için) önerdi. Genel görelilik kullanılmaksızın, yörüngede günde 38 mikrosaniye daha hızlı bir şekilde süre düzeltmesi çalıştırmak için GPS brüt arızalanmasına yol açardı. Sovyetler Birliği 1957 yılında ilk insan yapımı peyk olan Sputnik'i fırlattı; bu, GPS için ilave bir esin kaynağı oldu. İki Amerikan fizikçi, William Guier ve George Weiffenbach, Johns Hopkins'in Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda (APL), Sputnik'in radyo sinyali iletimlerinin izlenmesine karar verdi. Doppler etkisi nedeniyle peykin, yörünge boyunca nerede olunduğunun bilgisini içindeki saatleri ile kesin olarak verebileceğini fark etti. APL Müdürü onlara gereken yoğun hesaplamaları yapmak için kendi UNIVAC bilgisayarına verileri giriş iznini verdi. Bir sonraki bahar, Frank McClure, APL müdür yardımcısı, Guier ve Weiffenbach'a, verilen ters problemi araştırmak için bu uydunun kullanıcının yerini saptamasını sordu. Bu, (denizaltıdan-fırlatılan Polaris füzesini geliştiren Donanma'nın, denizaltı konumunu bilebilmesi için gerekliydi.) onların ve APL'nin Transit sistemini geliştirmesine yol açtı. 1959 yılında, ARPA'da (adı 1972 yılında DARPA olarak değiştirildi) Transit sisteminin geliştiriminde rol aldı.
Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılan ilk uydu navigasyon sistemi, Transit, 1960 yılında başarıyla test edildi. Yaklaşık saatte bir seyir düzeltmesi sağlayabilir bir uydu takımında (satellite constellation) beş uydu kullanıldı. 1967 yılında, ABD Deniz Kuvvetleri, GPS sisteminde gerekli bir teknoloji olarak uzay şartlarında, yüksek doğruluklu saat ölçümü için Timation uydusunu geliştirerek yeteneğini kanıtladı. 1970'lerde, yer tabanlı Omega Navigasyon Sistemi, faz karşılaştırmasına dayanarak istasyon çiftlerinden sinyalin aktarımı ile dünya çapında ilk telsiz konumlandırma sistemi olmuştur. Bu sistemlerin sınırlandırılmaları daha fazla doğruluk ile daha evrensel bir navigasyon çözümüne ihtiyacı sürdürdü.
Geliştirilme eylemlerinin hemen hemen hiçbiri uydu takımının milyarlarca dolara mal olacak araştırmalarda, askeri ve sivil 
işkollarındaki doğru konumlandırma için kapsamlı ihtiyaçların temininde bir gerekçe olarak görülmedi. ABD Kongresi'nin bu harcamaları, Soğuk Savaşın silahlanma yarışı sırasında, ABD'nin varlığına nükleer bir tehdit görünümü gibi haklı bir ihtiyaca yönelik olarak yaptığı düşüncesini oluşturdu. Bu nedenle caydırıcı etkisi görülerek gizlice GPS finanse edildi. Ayrıca bu, o dönemdeki aşırı dereceli gizlilik nedeniylede dir. Nükleer üçlüsü, ABD Hava Kuvvetleri'nin stratejik bombardıman uçakları ile birlikte kıtalararası balistik füzeler (ICBM) ve ABD Donanması'na ait denizaltıdan fırlatılan balistik füzelerden (SLBM) oluşuyordu. Nükleer caydırıcılık duruşu için hayati önem arz eden, SLBM fırlatma konumunun doğru belirlenmesi bir kuvvet çarpanı olmuştur.
ABD'nin balistik füze taşıyan denizaltı konumlarının hassas biçimde hesaplanması için yüksek doğruluklu konum belirleme gereksinimi doğdu. Nükleer üçlüden ikisi için ABD Hava Kuvvetleri'nin, aynı zamanda daha doğru ve güvenilir bir navigasyon sistemine gereksinimi vardı. Paralelinde Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde, temelde aynı tür sorunların çözümü için ne yapılabileceği ile ilgili, kendi teknolojileri geliştirilmekte idi. ICBM'lerin beka kabiliyetlerini artırmak için, taşınabilir fırlatma platformları kullanmak gibi (Rus SS-24 ve SS-25 sistemlerindeki gibi) öneriler vardı ve bu yüzden SLBM durumundaki gibi benzer fırlatma konumunu düzeltme ihtiyaçları oluştu.
1960 yılında, Hava Kuvvetleri aslında 3 boyutlu konum hesaplamaya imkân veren bir LORAN olan MOSAIC (MObile System for Accurate ICBM Control) adlı bir radyo-navigasyon sistemi önerdi. Takiben Proje-57 üzerinde çalışmalar başladı; 1963 yılında bu sistem denendi ve bu çalışmadan sonra GPS kavramı doğdu. Devamında aynı yıl GPS'te şimdi gördüğünüz özelliklerin birçoğunun ilk tasarılarını barındıran Proje 621B çalışmalarına yönelindi; hem ICBM'ler hem de Hava Kuvvetleri bombardıman uçaklarına gereken hassas konum hesaplamaları için çözümler üretilmeye başlandı. Deniz Kuvvetleri Transit sisteminin güncellemeleri Hava Kuvvetleri operasyonlarının yüksek hızları için çok yavaş kalmaktaydı. Deniz Araştırma Laboratuvarı'nın kendi sisteminin geliştirmeleri devam ederken, ilk kez 1967 yılında ve üçüncüsü 1974 yılında fırlatılmak üzere, içinde atom saati bulunan uzaydaki ilk araç olan Timation (Time Navigation) uydusu yörüngeye oturtuldu.
GPS, ABD ordusunun bir diğer önemli, farklı bir dalı haline geliyordu. 1964 yılında, ABD ordusunun, jeodezi ölçümlerinde kullanılacak SECOR (Sequential Collation of Range) jeodezi yer uydusu yörüngede ilk turuna çıktı. Henüz belirlenmeyen bir konumunda iken karada üslenen dördüncü bir istasyondan, tam olarak konumu düzeltmek için daha sonra bu sinyalleri kullanabilirdi. Son SECOR uydusu (SECOR 13) 1969 yılında fırlatıldı. Onyıllar sonra ilk yıllarında GPS, sivil yer araştırması için yeni teknolojilerinden sürekli olarak yararlanılabilen ilk sahalardan biri haline geldi. Çünkü sivil yer araştırması bilirkişilerine (surveyors) yarayan GPS uydu takımıdan gelen daha eksiksiz sinyaller, yıllar önce operasyonel ilan edilmişti. GPS sisteminin, yer tabanlı vericileri yörüngeye taşınan, SECOR sisteminin evrim geçirmiş bir türü olduğu düşünülebilir.

1960'larda, paralelindeki gelişmelerle; Transit, Timation, 621B kodlu proje ve SECOR gibi bir dizi çoklu hizmet programından en iyi teknolojileri sentezleyerek üstün bir sistem geliştirilebileceği anlaşıldı.
1973 yılında hafta sonu, İşçi Bayramı boyunca, Pentagon'daki yaklaşık 12 askeri yetkili tarafından Savunma Navigasyon Uydu Sistemi (DNSS) konusunu işleyen bir dizi toplantı kararı alındı. Bu toplantıda, "GPS sisteminin oluşturulması yolunda gerçek bir sentez" yapılmıştır. Daha sonra O yıl, DNSS programı, Navstar veya Navigation System Using Timing and Ranging (Zamanlama Kullanımı ve Menzilleme Navigasyon Sistemi) adını almıştır. Navstar ile ilişkili olan özgün uyduların adı (önceki Transit ve Timation adlandırmaları gibi), Navstar uydu takımını tanımlamak için daha kapsamlı bir tam ad olarak Navstar-GPS şeklinde ve daha sonra da sadece kısaltılmış biçimde GPS olarak söylenegelmiştir.
Kore Hava Yolları'na ait 007 uçuş numararalı, 269 kişi taşıyan bir Boeing 747, Sovyetler Birliği'nin yasak hava sahası içine sapması sonrasında Sahalin ve Moneron Adaları dolaylarında 1983 yılında düşürülmüştü. ABD Başkanı Reagan, yeterli derecede geliştirilmiş olan, GPS sisteminin sivilde, serbest bir şekilde kullanılabilir olması için bir yönerge yayınlattı. İlk uydu 1989 yılında fırlatıldı ve 24. uydu 1994 yılında fırlatıldı. Roger L. Easton GPS birincil mucidi olarak yaygın bir şekilde yansıtılır.

Başlangıçta en yüksek kalitede sinyal, askeri kullanım için ayrılmıştı ve sivil kullanıma hazır olacak olan sinyal bilerek bozulmuş oldu (Selective Availability). Bu, seçici durumun kapatılabilir olması için 100 metreden (330 ft) 20 metreye (66 ft) sivil GPS sinyallerinin hassas iyileştirilmesi, Başkan Bill Clinton'ın siparişi ile 1 Mayıs 2000'de gece yarısı değişti. 2000 yılında seçici durumu kapatmak için 1996 yılında imzalanan talimat ABD Savunma Bakanı William Perry tarafından önerilmişti; çünkü diferansiyel GPS hizmetlerinin yaygın büyümesi için sivil doğruluğunu geliştirmek ve ABD askeri

Gayzer (Türkçe: Kaynaç) kesintili bir biçimde sıcak su ya da sıcak buhar fışkırtan, kükürt yayan kaynarca.
Geysir, İzlanda dilinde, fışkırmak demektir. Volkanoloji literatürüne İngilizceden geyser olarak geçmiştir. Gayzer kesintili bir biçimde sıcak su ya da sıcak buhar fışkırtan, kükürt yayan kaynarcadır. Yer altı sularının magmaya dokunması ya da magmanın çok yakınından geçmesi sonucunda ısınmasıyla oluşurlar.

Sıcak su kaynakları, volkanik ve kırıklı (fay) bölgelerde görülür. Bu nedenle kutuplara yakın bir bölge olmasına rağmen İzlanda'da birçok gayzer ve sıcak su kaynağı bulunmaktadır. Kaynak su belirli bir yerde ısınınca (kaynayınca), bir patlama yapar ve bu kaynar su yeryüzüne fışkırarak çıkar.

Gayzerlerde yer altı suyunun içinde toplandığı doğal kuyu, düşey doğrultuda sıralanmış ve birbirine dar kanallarla bağlanmış bölümlerden oluşur. Böyle bir kuyunun çeşitli derinliklerdeki bölümlerinde yer alan suların kaynama noktaları, basınç farklılıklarından dolayı, birbirinden farklıdır. Örneğin; su, 300 metrede su ile dolu hazne altında kaynamak için yaklaşık 230 °C'ye ulaşmalıdır.
Basınç arttıkça suyun kaynaması için daha yüksek bir sıcaklığa ihtiyaç vardır .Bu nedenle, derinlerde yer alan bölümlerin içindeki sular, daha büyük bir basınç altında olduklarından, daha geç, yüzeye yakın olanların içindeki sular ise daha çabuk kaynarlar. Sonuçta en üst bölümdeki su önce kaynar ve oluşan buhar basıncı nedeniyle kuyunun ağzına yükselir ve hatta dışarı çıkar. Bu durum altta yer alan bölmeler içindeki suların üzerindeki basıncı birden azaltır. Böylece zaten normal kaynama noktasının üzerinde bir sıcaklığa sahip olan fakat basınç altında oldukları için kaynayamayan bu sular aniden ve hızla kaynamaya başlar ve kısa sürede oluşan büyük bir buhar basıncı ile su ve buhar sütunu halinde kuyunun ağzından dışarı fışkırır. Patlama sonrası soğuk yer altı suyu tekrar rezervuara sızar ve döngü yeniden başlar.
Sıcak kaynaklar ve gayzerlerdeki yer altı suları yüzeye aktığı zaman, bu akışkandaki malzemeler genellikle çözünür ve kimyasal tortullu kaya birikimi oluşur. Su çözünmüş silika içerdiği zaman bu malzemeye silisli sinter adı verilir ve bu malzeme gayzerit kaynağının etrafında toplanır. Su, çözünmüş kalsiyum karbonat içerdiği zaman traverten ya da kalkerli tüfler çökelir. Gayzerlerin püskürttüğü suyun içinde farklı kimyasal maddeler vardır. Suyun içinde, ilerlediği yoldaki yapıya göre silisyum dioksit (SiO2), kalsiyum karbonat (CaCO3), arsenik (As), cıva (Hg), karbondioksit (CO2), hidrojen sülfür(H2S) ve başka kimyasal maddeler bulunabilir.

Gayzerler, ekseriya yeni bir volkanik aktiviteye sahip bölgelerde ortaya çıkmaktadır. Gayzerlerde peşpeşe iki fışkırma arasındaki zaman periyodu genelde düzensizdir. Amerika'da Yellowstone Millî Parkındaki gayzerin suyu aralıklarla, saatte bir, 50 m yüksekliğe fışkırmaktadır. Bazı yerlerde gayzer faaliyeti gösteren soğuk su kaynakları da vardır. Yeni Zelanda'da ve İzlanda'da gayzerler bulunmaktadır. Yeni Zelanda'da 1886'daki Taravera volkanik püskürmesinden sonra su, buhar, çamur ve taşları 4 saat müddetle 240 m kadar yükseğe püskürten yedi adet gayzer oluşmuş ve 1904'te bitişik Taravera Gölünün sularının akıtılmasıyla bu gayzerlerden 450 metreye kadar su püskürten birinin faaliyeti durmuştur. Dünya genelindeki 1000 kadar gayzerin yaklaşık yarısı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Yellow Stone Millî Parkı'nda bulunuyor. Tüm gayzerler arasında en bilineni ise bu parkın içindeki Old Faithful'dur. Yine aynı park içinde yer alan Steamboat isimli gayzer ise yaklaşık 100 m ile hâlen en yükseğe su püskürten gayzerdir. Gayzerlere Rusya, Şili, Yeni Zelanda ve İzlanda'da sıkça rastlanır. Türkiye'de ise gayzer bulunmuyor.
Gayzer faaliyetlerinin anlaşılması için püsküren suyun kimyasal ve hacimsel incelemeleri ile sıcak su kaynaklarının bulunduğu yerde açılan kuyuların etüdünden istifade edilmektedir. Bununla beraber gayzerlerin periyodik olarak püskürme mekanizması halen tam anlaşılamamıştır. İzlanda'daki bir gayzerin incelenmesi ile bulunan sonuçların diğer gayzerlere de uygulanmasına çalışılmışsa da bir başarı sağlanamamıştır.

Gayzer  elektrik üretimi, ısıtma ve turizm gibi çeşitli faaliyetler için kullanılmaktadır. Jeotermal rezervleri tüm dünyada bulunur. İzlanda daki bazı gayzer alanları dünyanın ticari açıdan en değerli alanlarıdır. 1920'lerden bu yana gayzerlerden  yönlendirilen sıcak su seraların ısınmasında kullanılmaktadır. Bu sayede İzlanda'nın soğuk ikliminde bitkisel üretim yapılabilmektedir. Gayzerlerden gelen  buhar ve sıcak su 1943 yılından bu yana  evleri ısıtmak için kullanılmaktadır. Bunun  yanı sıra gayzerlerden çıkan buhar denetim altına alınır ve türbinler kurularak elektrik üretilir. ABD, İtalya, İzlanda, Rusya, Yeni Zelanda,Japonya bu yolla elektrik üretip endüstriyi geliştirmekte, kırsal alanları kalkındırmaktadır.

Gelişim coğrafyası, insanların yaşam standartları ve yaşam kalitesindeki değişimleri mekânsal açıdan inceleyen bir coğrafya dalıdır. Gelişim, birey ve toplumların yaşam koşullarında meydana gelen değişim ve dönüşüm süreçlerini kapsar. Bu süreçler, kimi zaman yaşam kalitesinde iyileşme, kimi zaman ise olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Gelişim coğrafyası, gelişimin mekânsal dağılımını, nedenlerini ve sonuçlarını araştırır. Gelişmiş (MEDC-More Economically Developed Countries) ve az gelişmiş (LEDC-Less Economically Developed Countries) ülkeler arasındaki farklar, ayrıca ülkeler içindeki bölgesel gelişmişlik farklılıklar (örneğin, Türkiye'de batı ve doğu bölgeleri arasındaki farklar) bu disiplinin temel inceleme alanları arasındadır.. Benzer şekilde, ABD'de kıyı bölgeleri ve büyük metropoller, ülkenin iç kesimlerine göre ekonomik ve sosyal açıdan daha gelişmiştir.
Bölgesel kalkınma kavramı, coğrafyanın gelişim süreçlerini anlamada önemli bir yere sahiptir. Türkiye'de GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) ve DOKAP (Doğu Karadeniz Projesi) gibi bölgesel kalkınma projeleri, mekânsal eşitsizlikleri azaltmayı ve geri kalmış bölgelerin gelişimini hızlandırmayı hedefler.

Kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH): Norveç, kişi başına düşen gelirde dünyanın en üst sıralarında yer alırken, Nijer gibi ülkelerde bu değer oldukça düşüktür.
Okuryazarlık oranı: Japonya'da okuryazarlık oranı %99'un üzerindeyken, Afganistan'da bu oran %40'ın altındadır.
Temiz suya erişim: İsveç'te nüfusun tamamı temiz suya erişebilirken, Sahra Altı Afrika'da bazı ülkelerde bu oran %50'nin altındadır.

İnsani Gelişme Endeksi (HDI): 2022 verilerine göre İsviçre, Norveç ve İrlanda en yüksek HDI değerlerine sahipken, Çad ve Güney Sudan en düşük değerlere sahiptir.
Toplumsal Cinsiyetle İlgili Gelişme Endeksi (GDI): İskandinav ülkeleri cinsiyet eşitliğinde önde gelirken, bazı Orta Doğu ve Afrika ülkelerinde kadınların eğitim ve iş gücüne katılımı oldukça düşüktür.

Yolsuzluk algısı: Danimarka ve Yeni Zelanda, en düşük yolsuzluk algısına sahip ülkeler arasında yer alırken, Somali ve Güney Sudan gibi ülkelerde yolsuzluk yaygındır.
Güvenlik: Kanada ve Japonya, yüksek güvenlik düzeyleriyle öne çıkar. Buna karşılık, Suriye ve Yemen gibi ülkelerde güvenlik sorunları gelişimi olumsuz etkiler.

Dünya genelinde gelişmişlik düzeylerinde belirgin mekânsal farklılıklar gözlenir. Kuzey-Güney ayrımı kavramı, zengin Kuzey ülkeleri (Almanya, ABD, Japonya) ile yoksul Güney ülkeleri (Çad, Nijer, Bangladeş) arasındaki gelişmişlik farkını açıklar . Ancak, Güney Kore ve Singapur gibi bazı Asya ülkeleri hızlı sanayileşme ile bu ayrımı aşmıştır.
Türkiye'de ise, bölgesel kalkınma projeleriyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyinin artırılması amaçlanmaktadır. GAP ve DAP gibi projeler, tarımsal sulama, enerji üretimi ve altyapı yatırımları ile bölgesel eşitsizliklerin azaltılmasına katkı sağlamaktadır.

Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği: Sahra Altı Afrika'da çocukların önemli bir kısmı ilkokula erişememektedir.
Zayıf siyasi ve ekonomik kurumlar: Afganistan ve Haiti gibi ülkelerde siyasi istikrarsızlık gelişimi engeller.
Çevresel sorunlar: Bangladeş, sık sık sel felaketleriyle karşılaşır ve bu durum kalkınmayı yavaşlatır.
Borçluluk ve dışa bağımlılık: Latin Amerika'da bazı ülkeler dış borç yükü nedeniyle kalkınma yatırımlarını sürdürememektedir.
Gelir dağılımı eşitsizliği: Güney Afrika, yüksek gelir eşitsizliğiyle bilinir.
İklim koşulları ve çatışmalar: Orta Doğu'da süregelen çatışmalar, gelişimi ciddi şekilde sekteye uğratmaktadır.
Türkiye'de ise, bölgesel kalkınma ajansları ve teşvik politikalarıyla bu engellerin aşılması hedeflenmektedir. Özellikle kırsal alanlarda altyapı eksikliği ve göç, gelişimi olumsuz etkileyen başlıca faktörlerdendir.

İkili ve çok taraflı yardımlar: Avrupa Birliği, Afrika ülkelerine kalkınma yardımı sağlamaktadır.
Kısa vadeli yardımlar: Deprem sonrası Türkiye'ye yapılan uluslararası insani yardımlar.
Uzun vadeli yardımlar: Dünya Bankası'nın eğitim ve altyapı projeleriyle Kenya'da tarımsal verimliliği artırmaya yönelik çalışmaları.
Türkiye'de bölgesel kalkınma ajansları, yerel projelere finansman ve teknik destek sağlayarak sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmektedir.

Hellenizm Öncesi Klasik Yunanistan

Homeros
Anaksimandros
Miletli Hekaitos
Massaliote Periplus
Skylax (MÖ 6. yüzyıl)
Herodot
Helenistik dönem
Piteas (MÖ 310 dolaylarında öldü)
Pseudo-Skylaks'ın Periplusu ( MÖ 3. veya 4. yüzyıl)
Megasthenes (MÖ 290 dolaylarında öldü)
Çandarlılı Autolycus (MÖ 290'da öldü)
Dicaearchus (öldü yaklaşık MÖ 285'te)
Deimakos (MÖ 3. yüzyıl)
Timosthenes (MÖ 270'ler)
Eratosthenes (yaklaşık MÖ 276-194)
Scymnus (MÖ 180'ler)
Hipparkos (yaklaşık MÖ 190-120)
Agatharchides (MÖ 2. yüzyıl)
Poseidonius (MÖ 135-51)
Pseudo-Scymnus (yaklaşık MÖ 90)
Diodoros (MÖ 90-30)
Alexander Polyhistor (MÖ 1. yüzyıl)

Roma İmparatorluğu dönemi

Periplus Maris Erytharei
Strabon (MÖ 64 - MS 24)
Pomponius Mela (MS 40'lar)
Isidorus Characenus (MS 1. yüzyıl)
Mucianus (MS 1. yüzyıl)
Yaşlı Plinius (MS 23-79), ünlü kitabı ise Naturalis Historia(Doğa Tarihi)
Tireli Marinus  (yaklaşık. 70-130)
Batlamyus (90-168), ünlü kitabı ise Coğrafya El Kitabı
Pausanias (2. yüzyıl)
İskenderiyeli Agathedaemon (2. yüzyıl)
Bizanslı Dionysius (2. yüzyıl)
Agathemerus (3. yüzyıl)
Tabula Peutingeriana (4. yüzyıl)
Antakyalı Alypius (4. yüzyıl)
Heraclealı Marcian (4. yüzyıl)
Expositio totius mundi et gentium (MS 350-362)
Julius Honorius (çok belirsiz: 4., 5. veya 6. yüzyıl)
Bizans İmparatorluğu
Hierokles (Sinekdimos'un yazarı) (6. yüzyıl)
Cosmas Indicopleustes (6. yüzyıl), ünlü kitabı ise Hristiyan Topoğrafyası
Stephanos Byzantinos (6. yüzyıl)

Coğrafya tarihi

Karl Wilhelm Ludwig Müller :
Geographi graeci minores, Carolus Muellerus (ed.), 2 cilt., Parisiis, başyazı Firmin-Didot vd ., 1855-61: cilt. 1 (1882 yeniden basım), cilt. 2 30 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tablo .
Gottfried Bernhardy :
Geographi graeci minores, Godofredi Bernhardy (ed.), Lipsiae in libraria Weidmannia, 1828: cilt. 1 .

Hayvan coğrafyası ya da zoocoğrafya, biyocoğrafya biliminin bir alt dalı olup yeryüzündeki hayvan türlerinin dağılımını (bugün bulundukları alanları ve geçmişteki yayılışlarını) ve bu dağılımın nedenlerini inceler.
İlk olarak Sümerler çevrelerindeki bitki ve hayvanları tanımlamaya başlamalarına rağmen zoocoğrafyanın atası bilimsel metot uyguladığı gerekçesiyle Aristo sayılır.

Hayvan türlerinin dağılışı açısından kendine has özelliklere sahip, komşu bölgelerden belli bir sınırla ayrılan alanlara Zoocoğrafik bölge adı verilir. Önce R.L Schlaret'ın kuşlar için geliştirdiği bölümlemeyi, Alfred Russel Wallace memelilere uygulayarak yeryüzünü 6 karasal zoocoğrafik bölgeye ayırmıştır.

Palearktik biyocoğrafik bölgesi: Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'yı içine alan, bölgedir. Avrupa, Akdeniz, Sibirya ve Akdeniz alt bölgelerine ayrılır.
Nearktik zoocoğrafik bölgesi: Grönland, K. Amerika ve Meksika'nın kuzey bölgelerini kapsayan bölgedir.
Palearktik ve Nearktik zoocoğrafik bölgeleri bazı araştırmacılar tarafından Holarktik zoocoğrafik bölgesi olarak tek parça kabul edilmektedir.
Hintmalay (Oryantal) zoocoğrafik bölgesi: Hindistan, Güney Çin, Seylan, Güney Asya, Malezya bazı Batı Hint adaları, Bali, Borneo, Java ve Filipinler adaları bu bölgeyi oluşturur.
Avustralasya (Avustralya) zoocoğrafik bölgesi: Avustralya, Yeni Gine, Yeni Zelanda, Batı Hint adalarının bir kısmı bu bölgeyi oluşturur.
Afrotropikal (Etiyopya) zoocoğrafik bölgesi: Sahra Çölü'nün güneyi, Etiyopya (Habeşistan) ve Madagaskar adasını kapsayan bölgedir.
Neotropikal zoocoğrafik bölgesi: Güney ve Orta Amerika, Meksika'nın ovaları, Karayip adaları ve Florida'nın güneyini kapsar.
Hintmalay biyocoğrafik bölgesi ile Avustralasya biyocoğrafik bölgesi arasında her iki bölgeye de dahil edilemeyen bir geçit bölgesi yer alır: Wallace Çizgisi. Bu alan barındırdığı faunanın bileşimi açısından özeldir. Endonezya adaları üzerinde Hintmalay faunasıyla Avustralasya faunası arasında karşılaşma, bir arada bulunma ve geçiş alanıdır. Birbirlerine 30 km uzaklıkta olan Lombok ve Bali adaları Asya ve Avustralya hayvanları türleri için sınır oluşturur.

Herodot Tarihi veya Tarihler (Yunanca: Ἱστορίαι; Tarih olarak da bilinir), Herodot'un Batı edebiyatı'nda tarihin kurucu eseri olarak kabul edilir. Tamamen tarafsız bir kayıt olmasa da, Batı'nın bu konulardaki en önemli kaynaklarından biri olmaya devam etmektedir.
MÖ 430'da klasik Yunanca İyon lehçesi ile yazılan Tarihler, Yunanistan, Batı Asya ve Kuzey Afrika o zamanda bilinen eski geleneklerin, siyasetin, coğrafyanın ve çeşitli kültürlerin çatışmalarının bir kaydı olarak hizmet eder. Tamamen tarafsız bir kayıt olmasa da, Batı'nın bu meselelerle ilgili en önemli kaynaklarından biri olmaya devam eder. Üstelik Batı dünyasında tarih biliminin tür ve araştırma biçimini (öncesinde tarihsel kayıtlar ve kronikler olmasına rağmen) kurmuştur.
Tarihler aynı zamanda Ahameniş İmparatorluğu'nun yükselişini ve MÖ 5. yüzyılda Pers İmparatorluğu ile Yunan şehir devletleri arasında gerçekleşen Pers-Yunan savaşları'nın olaylarını ve nedenlerini anlatan en eski anlatımlardan biridir. Herodot, çatışmayı bir yanda kölelik güçleri (Persler) ve diğer yanda özgürlük güçleri (Atinalılar ve istilacılara karşı birleşen Yunan şehir devletleri) arasındaki bir çatışma olarak tasvir eder. "Tarihler" bir noktada, geleneksel olarak dokuz Müzler olarak adlandırılan modern baskılarda görünen dokuz kitaba bölündü.
Tarihçi Barry S. Strauss, Herodot tarafından yazılan "Tarihler"in mirası hakkında şunları yazar:

O sadece şimdiye kadar yazmış en büyük hikaye anlatıcılarından biridir. Herodot'a tarihin babası diyenlerin sebeplerinden biri de anlatı yeteneğidir. Şimdi bu unvan onun fazlasıyla hak ettiği bir unvan. MÖ beşinci yüzyılda yaşayan bir Yunan olan Herodot, bir yol göstericiydi. Yunanistan'dan İran'a, Mısır'ın kumlarından İskit bozkırlarına ve Lidya nehirlerinden Sparta'nın kuru tepelerine kadar insan meseleleri üzerine araştırma yapmak için Doğu Akdeniz'i ve ötesini gezdi. "Araştırma" kelimesinin Yunancası, "tarih" kelimemizin geldiği historia'dır... Herodot büyük bir tarihçidir. Modern bilimin ölçütlerine göre değerlendirildiğinde, çalışmaları çok iyi sonuç verir. Ama o bir tarihçiden daha fazlasıdır. Üç büyük temaya sahip bir filozoftur: Doğu ve Batı arasındaki mücadele, özgürlüğün gücü ve imparatorlukların yükselişi ve düşüşü. Herodot, okuyucuyu Pers İmparatorluğu'nun yükselişinden Yunan bağımsızlığına karşı yürüttüğü haçlı seferine ve Helenik özsavunma hareketlerinden Atina'yı kendi başına yeni bir imparatorluğa dönüştürecek olan sınırların aşılmasına kadar götürüyor. Bir yanda kader ve tanrılar, diğer yanda bireyin fark yaratma yeteneği arasında değişen evrenden atoma gider. Bir de yazılarının saf anlatı gücü var... Yaşlı usta bizi geri çağırıp duruyor.

Herodot, antik dünya çevresinde kapsamlı bir şekilde seyahat ettiğini, neredeyse tamamı Pers İmparatorluğu topraklarını kapsayan kitabı için röportajlar yaptığını ve hikayeler topladığını iddia eder. "Tarihler"in başında Herodot, onu yazma nedenlerini şöyle sıralar:

Burada Halikarnaslı Herodot'un yaptığı araştırmanın sonuçları sunulmaktadır. Amaç, insani olayların izlerinin zamanla silinmesini engellemek ve hem Yunanlar hem de Yunan olmayanlar tarafından üretilen önemli ve dikkat çekici başarıların ününü korumak; ele alınan konular arasında özellikle Yunanlar ve Yunan olmayanlar arasındaki düşmanlıkların nedeni yer almaktadır.

Paris'in Helen'i kaçırmasına sebep olan İo, Europa ve Medea'nın kaçırılması. Müteakip Truva Savaşı, Asya ve Avrupa halkları arasında daha sonra yaşanacak çatışmaların habercisi olarak değerlendirilir.(1.1–5)
Kolhis, Kolhisler ve Medea.(1.2.2–1.2.3)
Lydia hükümdarları (Küçük Asya'nın batı kıyısında, bugün modern Türkiye): Candaules, Gigis, Ardis, Sadyattes, Alyattis, Kroisos
(1.6–7)

Candaules korumasına Gigis karısının çıplak vücudunu nasıl gösterdi? Keşfedince, Gigis'e Candaules'u öldürmesini ya da ölümle yüzleşmesini emretti.
Gigis krallığı Candaules'dan nasıl aldı (1.8–13)
Şarkıcı Arion'un yunus yolculuğu(1.23–24)
Solon'un Kroisos'un Tellus dünyanın en mutlu insanı olduğu sorusuna verdiği yanıt(1.29–33)
Kroisos'un oğlu Atys'i koruma çabaları, oğlunun Adrastus tarafından kazara ölümü (1.34–44)
Kroisos'un kehanet testi (1.46–54)
Kroisos'un Persliler'e (belirsizliğiyle ünlü) saldırması gerekip gerekmediğine ilişkin Delphi Oracle'ın yanıtı: "Saldırırsanız, büyük bir imparatorluk düşer".
Pisistratus' Atina'nın tiranı olarak iktidardan yükselir ve düşer
(1.59–64)

Sparta'nın yükselişi (1.65–68)

Kapadokyalılar, Matieni, Frigler ve Paflagonyalılar dahil olmak üzere birçok Anadolun kabilesinin coğrafi konumunun tanımı.(1.72)
Tutulma Muharebesi; Thales MÖ 28 Mayıs 585 güneş tutulmasını tahmin eder (1.74)
Kroisos'un Pers Kralı II. Kiros tarafından yenilgiye uğratılması ve daha sonra nasıl Kiros'un danışmanı olduğu (1.70–92)
Tirenlilerin Lidyalılardan inişi: "Sonra bir grup kura çektikten sonra ülkeyi terk etti ve Smyrna'ya geldi ve gemilere taşınabilecek tüm mallarını yükledikleri gemiler inşa ettiler ve geçim kaynağı ve bir ülke aramak için bir gemi ile yola çıktılar.; sonunda, birbiri ardına insanlarla konakladıktan sonra, şehirler kurdukları ve o zamandan beri yaşadıkları Ombrici'ye geldiler. Artık kendilerine Lidyalılar değil, Tirenliler diyorlar, kralın oğlunun adıyla onları oraya kim götürmüştü”. (1.94)
Medler'in hükümdarları: Deioces, Fraortis, Siyaksares, Astyages, Pers Kralı II. Kiros (1.95–144)
Deioces'in Medler üzerindeki yükselişi
Astyages'in Kiros'u yok etme girişimi ve Kiros'un iktidara yükselişi
Harpagus oğlunu yemesi için kandırdı, Kiros'a yardım ederek Astyages'ten intikamını aldı.
Pers kültürü
İyonyalılar'ın tarihi ve coğrafyası ve Harpagus'un ona yönelik saldırıları
Pactyes, Lidyalıları isyana ikna eder. İsyan başarısız olur ve Mazaris'ten kaçarak Kyme'ye sığınır.
Asur kültürü, özellikle Babil şehrinin tasarımı ve gelişimi ve halkının yolları
Kiros'un Babil'e saldırısı, Gyndes nehrindeki intikamı ve şehre girmek için kullandığı ünlü yöntemi
Kiros'un Massagetler'e yaptığı talihsiz saldırı ve ölümü.
İnsanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın. Yunan ve olmayanların yarattığı harikalar isimsiz kalmasın. Amacım bir de bunlar neden savaşırlardı, anlaşılsın. Herodot Kliodan alıntı.

Herodot (Tr.çev.:Perihan Kuturman) (1973) Herodot Tarihi, İstanbul:Hürriyet Yayınları

Heyelan ya da toprak kayması, zemini kaya veya yapay dolgu malzemesinden oluşan bir yamacın yer çekimi, eğim, su ve benzeri diğer kuvvetlerin etkisiyle aşağı ve dışa doğru hareketidir.
Kayalardan, döküntü örtüsünden veya topraktan oluşmuş kütlelerin, çekimin etkisi altında yerlerinden koparak yer değiştirmesine heyelan denir. Bazı heyelanlar büyük bir hızla gerçekleştikleri halde bazı heyelanlar daha yavaş gerçekleşirler. Heyelanlar yeryüzünde çok sık meydana gelen ve çok yaygın bir kütle hareketi çeşididir. Aşınmada önemli rol oynarlar. Büyük heyelanlar aynı zamanda topoğrafyada derin izler bırakırlar. Türkiye'de en fazla görülen yerler Karadeniz Bölgesinde özellikle Doğu Karadeniz şerididir.
Eğimlerin fazla olduğu sahalarda heyelan riski artmaktadır. Bazı sahalarda fay yamaçları dik eğimlerin oluşmasına neden olarak heyelanları kolaylaştırırlar. Yine insanlar kanallar ve yollar açarak ya da yol ve maden kazılarından çıkan toprakları denge açısına erişmiş bulunan yamaçlar üzerine atarak heyelan oluşumuna neden olan koşulları hazırlarlar. Gevşek unsurların denge açısını herhangi bir nedenle aştığı durumlarda heyelan oluşur. Toprağın çökmesidir.

Yağışın ve eğimin fazla olmasıdır ve toprağın killi olmasıdır. En fazla görüldüğü dönem ilkbahardır. Sebebi kar erimeleri ile toprağın suya doygun hale gelmesidir.
Heyelanların doğal nedenleri şunlardır:

Yağmur sularının sızmasıyla toprağın suya doygun hale gelmesi. Karların ve buzulların erimesi.
Yeraltı suyunun yüklenmesi veya gözenekli su basıncının artması (Örneğin, yağmurlu mevsimlerde akiflerin yeniden dolması veya yağmur sularının sızması);
Çatlaklarda ve kırıklarda hidrostatik basıncın artması;
Dikey bitki örtüsü kaybı ya da eksikliği, toprak besinleri ve toprak yapısı (Örneğin, orman yangınından sonra yangının 3-4 gün sürmesi);
Fiziksel ve kimyasal ayrışma (Örneğin, tekrarlanan donma ve çözünme, ısıtma ve soğutma, yeraltı suyunda tuz sızıntısı veya mineral çözünmesi ile oluşan ayrışmalar);
Depremlerin neden olduğu zemin sarsıntısı, eğimi doğrudan istikrarsızlaştırabilir (toprak sıvılaşmasına neden olur) veya malzemeyi zayıflatabilir ve sonunda bir heyelan üretecek çatlaklara neden olabilir;
Volkanik püskürmeler.
Heyelanlar insan faaliyetleriyle de şiddetlenir:

Ormansızlaşma, toprak işleme (tarımsal) ve inşaat;
Makine veya trafikten kaynaklanan titreşimler;
Patlama ve madencilik;
Hafriyat (örneğin, bir eğimin şeklini değiştirerek veya yeni yükler uygulayarak yapılması);
Toprağa sızan su miktarını değiştiren tarım veya odunculuk gibi ormancılık faaliyetleri ve kentleşme.
Arazi kullanımı ve arazideki zamansal değişim. Arazi bozulması ve aşırı yağış, erozyon ve heyelan olaylarının sıklığını artırabilir.

Geleneksel kullanımda, heyelan terimi, Dünya yüzeyindeki kayaların ve regolitin neredeyse tüm kitle hareketlerini kapsamak için kullanılmıştır. 1978'de, David Varnes bu kesin olmayan kullanıma dikkat çekti, kitle hareketlerinin ve çökme süreçlerinin sınıflandırılması için yeni, çok daha sıkı bir plan önerdi. Bu şema daha sonra 1996'da Cruden ve Varnes tarafından değiştirildi, daha sonra 1988'de Hutchinson, 2001'de Hungr tarafından düzenlendi. Genel olarak kütle hareketleri için aşağıdaki şema gösterilir; kalın yazı tipi heyelan kategorilerini gösterir: 

Bu tanıma göre, heyelanlar "görünür olan veya makul bir şekilde çıkarsanan bir veya birkaç yüzey boyunca veya nispeten dar bir bölge içinde kesme gerinimi ve yer değiştirmenin hareketi ..." ile sınırlıdır. Heyelanların bir anda gerçekleşebileceğini veya yüzeydeki hareketin kademeli ve ilerici olabileceğini belirtti. Düşmeler (serbest düşüşte izole bloklar), devrilmeler (dikey bir yüzden dönerek uzaklaşan malzeme), yayılır (bir tür çökme), akar (hareket halindeki sıvılaştırılmış malzeme) ve sürünme (yeraltında yavaş, dağıtılmış hareket) hepsi açık bir şekilde heyelan teriminin dışında tutulmuştur.
Plana göre heyelanlar, hareket eden malzemeye ve hareketin gerçekleştiği düzlem veya düzlemlerin biçimine göre alt sınıflandırılır. Düzlemler, yüzeye geniş ölçüde paralel ("translasyonel sürgüler") veya kaşık şeklinde ("rotasyonel sürgüler") olabilir. Malzeme kaya veya regolit (yüzeydeki gevşek malzeme) olabilir, regolit enkaz (iri taneler) ve toprak (ince taneler) olarak alt bölümlere ayrılmıştır. Bununla birlikte, daha geniş kullanımda, Varnes'in hariç tuttuğu kategorilerin çoğu, aşağıda görüldüğü gibi heyelan türleri olarak kabul edilmektedir.

Su ile doygun hale gelen eğim malzemesi, enkaz akışına veya çamur akışına dönüşebilir. Ortaya çıkan kaya ve çamur bulamacı ağaçları, evleri ve arabaları toplayabilir. Bununla birlikte köprüleri ve nehrin kollarını bloke edebilir. Sonucunda ise sel felaketleriyle karşı karşıya kalınabilir.
Enkaz akışı genellikle ani sel ile karıştırılır, ancak bunlar tamamen farklı süreçlerdir.
Alp bölgelerindeki çamurlu enkaz akışları, yapılara ve altyapıya ciddi zararlar verir ve genellikle insan hayatına mal olur. Eğimle ilgili faktörlerin bir sonucu olarak çamurlu döküntü akışları başlayabilir ve sığ toprak kaymaları dere yataklarına zarar vererek geçici su tıkanıklığına neden olabilir. Su birikintileri başarısız olduktan sonra, akış kanalındaki döküntüleri kaplayan akan kütlenin hacminde dikkate değer bir büyüme ile bir "domino etkisi" yaratılabilir. Katı-sıvı karışımı 2,000 kg/m3'e (120 lb/cu ft) kadar yoğunluklara ve 14 m/s'ye (46 ft/s) kadar hızlara ulaşabilir. Bu süreçler normalde, yalnızca yolda biriken tortullardan (birkaç metreküpten yüzlerce metreküpe kadar) dolayı değil, aynı zamanda bazı durumlarda nehir kanalını geçen köprülerin, karayollarının veya demiryollarının tamamen kaldırılmasına bağlı olarak ilk ciddi yol kesintilerine neden olur. Hasar, genellikle çamur döküntüsü akışlarının genel bir eksik tahmininden kaynaklanır: örneğin dağ vadilerinde köprüler, genellikle akışın çarpma kuvveti tarafından tahrip edilir çünkü bunların aralıkları genellikle yalnızca bir su tahliyesi için hesaplanır. Enkaz akışından etkilenen İtalyan Alplerindeki küçük bir havza için (alan 1,76 km² (0,68 mil kare)), ana kanalın orta kısmında yer alan bir bölüm için 750m³ / s' lik (26.000 cu ft / s) bir tepe deşarjı tahmin edilmiştir. Aynı kesitte, maksimum öngörülebilir su deşarjı (HEC-1 ile), meydana gelen enkaz akışı için hesaplanandan yaklaşık 40 kat daha düşük bir değer olan 19m³/s (670 cu ft/s) idi.

Toprak akışı, çoğunlukla ince taneli malzemelerin eğim aşağı hareketidir. Yer akışları, 1 mm / yıl (0,039 inç / yıl) ile 20 km / saat (12,4 mil / saat) gibi çok geniş bir aralıktaki hızla hareket edebilir. Bunlar çamur akışlarına çok benzese de, genel olarak daha yavaş hareket ederler ve içeriden akışla taşınan katı malzeme ile kaplanırlar. Daha hızlı olan sıvı akışlarından farklıdırlar. Kil, ince kum ve silt ve ince taneli, piroklastik malzeme toprak akışlarına duyarlıdır. Toprak akışının hızı, akışın ne kadar su içerdiğine bağlıdır: akıştaki su içeriği ne kadar yüksek olursa, hız o kadar yüksek olur.
Toprak akışları, toprağı doyuran ve eğim içeriğine su ekleyen yüksek yağış dönemlerinde çok daha fazla meydana gelir. Çatlaklar, kil benzeri malzemenin yer akışlarına su girmesine neden olan hareketi sırasında gelişir. Su daha sonra gözenek-su basıncını artırır ve malzemenin kesme direncini azaltır.

Bir enkaz kayması, kayaların, toprağın ve döküntülerin su ve / veya buzla karışmış kaotik hareketi ile karakterize edilen bir türüdür. Genellikle kalın bitkili yamaçların doygunluğuyla tetiklenir ve bu da kırık kereste, daha küçük bitki örtüsü ve diğer kalıntıların tutarsız bir karışımına neden olur. Enkaz çığları enkaz kaymasından farklıdır, çünkü hareketleri çok daha hızlıdır. Bu genellikle daha düşük kohezyon veya daha yüksek su içeriğinin ve genellikle daha dik eğimlerin bir sonucudur.
Dik kıyı kayalıkları, yıkıcı enkaz çığlarından kaynaklanabilir. Bunlar, Hawaii Adaları ve Yeşil Burun Adaları gibi okyanus adası volkanlarının batık yanlarında yaygındır. Bu türden bir başka kayma da Storegga heyelanıydı.
Enkaz kayması, çığ düşmesinden çok daha yavaştır. Enkaz çığları çok hızlıdır ve yamaçtan aşağı doğru kayarken tüm kütle sıvılaşır. Bu, doymuş malzemenin ve dik eğimlerin bir kombinasyonundan kaynaklanır. Enkaz yamaçtan aşağı doğru hareket ettikçe, genellikle akış kanallarını takip eder ve tepeden aşağı doğru hareket ederken v şeklinde bir iz bırakır. Enkaz çığları, muazzam hızlarından dolayı eğimin eteğini de geçebilir. 

Sturzstrom olarak da adlandırılan bir kaya çığı, büyük ve hızlı hareket eden bir heyelan türüdür. Diğer heyelan türlerinden daha nadirdir ve bu nedenle tam olarak anlaşılamamıştır. Düşük açılı, düz veya hatta biraz yokuş yukarı bir arazide çok uzağa akan tipik olarak uzun bir salgı sergiler. Uzun salgıyı destekleyen mekanizmalar farklı olabilir, ancak bunlar tipik olarak hız arttıkça kayan kütlenin zayıflamasına neden olur.

Kayma yüzeyinin toprak örtüsü veya aşınmış ana kaya (tipik olarak birkaç santimetreden birkaç metre derinliğe kadar) içinde yer aldığı bir heyelana sığ heyelan denir. Bunlar genellikle enkaz kaymasını, enkaz akışını ve yol kesme yamaçlarının arızalarını içerir.
Sığ toprak kaymaları genellikle düşük geçirgen taban topraklarının üzerinde yüksek geçirgen topraklara sahip eğimli alanlarda meydana gelir. Düşük geçirgen, alt topraklar, suyu daha sığ, yüksek geçirgen topraklara hapsederek üst topraklarda yüksek su basıncı oluşturur. Üst topraklar su ile dolup ağırlaştıkça, eğimler çok dengesiz hale gelebilir ve düşük geçirgen taban topraklarından kayabilir. Diyelim ki üst toprağında silt ve kum, alt toprağında ise ana kaya olan bir eğim var. Yoğun bir yağmur fırtınası sırasında, ana kaya, silt ve kumun üst topraklarında sıkışıp kalan yağmuru koruyacaktır. Üst toprak doymuş ve ağır hale geldikçe, ana kaya üzerinde kaymaya başlayabilir ve sığ bir heyelan haline gelebilir.

Derin oturmuş heyelanlar, kayan yüzeyin çoğunlukla ağaçların maksimum köklenme derinliğinin altında (tipik olarak on metreden daha büyük derinliklerde) olduğu yerlerdir. Genellikle derin regolit, yıpranmı

Hidrografya veya hidrografi (sular coğrafyası), yeraltı ve yer üstü sularının oluşum ve dağılımlarını araştıran ve insan yaşamı üzerine etkilerini inceleyen bilim dalıdır.
Yunanca hidro (su) ve graphein (tasvir) kelimelerinden oluşan hidrografya, yeryüzünde bulunan suları (kaynak, akarsu, göl, deniz ve okyanus) ve yeraltı sularını inceler.
Fiziki coğrafyanın bir kolu olan hidrografya, okyanus ve deniz çanaklarının morfolojik karakteriyle bunları dolduran su kütlesinin yüzeyinde ve içinde meydana gelen olayları (deniz suyunun sıcaklığı, tuzluluğu ve hareketleri) ve karalar üzerindeki göllerin nasıl oluştuğunu, göl sularını ve göllerdeki seviye değişikliklerini, kaynakları ve akarsuları (bilhassa akarsu rejimlerini) inceler.
Hidroloji, akarsu bilimi (potamoloji), göl bilimi (limnoloji) ve okyanus bilimi (oseonografya) hidrografyanın yararlandığı bilim dallarıdır.

Su bilimi ya da hidroloji, suların yerküre üzerindeki dağılımını ve mekanik, fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini inceleyen disiplinler arası bir bilimdir.
Yeryüzünde canlıların yaşamını devam ettirmek için suyu kullanmak ve kontrol altına almak istemesi gerektiğinden insanlar tarihin başlangıcından beri su ile ilgilenmişler, suyun her türlü özelliklerini tanımaya, hareketini yöneten kuramları belirlemeye, oluşturabileceği tehlikeleri belirlemeye, önlemeye ve sudan en iyi şekilde yararlanmaya çalışmışlardır. Suyun hareketini inceleyen bilime hidromekanik, bu bilimin teknikteki uygulamasına da hidrolik denir. hidroloji veya su bilimi ise suyun dünyadaki dağılımını ve özelliklerini inceler.
Hidrolojinin en geniş tanımı, 1962 senesinde ABD Bilim ve Teknoloji Federal Konseyi Bilimsel Hidroloji Komisyonu tarafından önerilmiştir ve önerdikleri tanım ise: "Hidroloji, yerküresinde (yani yeryüzünde, yeraltında ve atmosferde) suyun çevrimini, dağılımını, fiziksel ve kimyasal özelliklerini, çevreyle ve canlılarla karşılıklı ilişkilerini inceleyen temel ve uygulamalı bir bilimdir".
Bu tanımıyla hidroloji diğer birçok bilimlerin alanlarına da girmektedir. Disiplinler arası bir niteliği olan hidroloji bilimi matematik, fizik ve kimya gibi bilimlerle çok yakın bir ilişki içindedir. Hidrolojiyle diğer bilimler arasındaki sınırları kesin olarak belirginleştirmek çok güçtür. Ancak atmosferdeki su ile daha çok meteorolojinin, denizlerdeki su ile oşinografinin, yerin derinliklerindeki su ile de hidrojeolojinin uğraştığı söylenebilir.

Su bilim çalışmalarında genelde şu yöntemler kullanılır:

Bütün hidrolojik çalışmalarda ilk adım gerekli doğal verilerin toplanması için ölçümler yapılmasıdır. Hidrolojik olayları laboratuvarda benzeştirmek bugün için mümkün olmadığından ölçümlerin doğrudan doğruya doğada yapılması gerekmektedir. Bunun için yeteri sıklıkta bir ölçme ağının kurulması, bu ağdaki istasyonların yeterli hassasiyeti olan araçlarla donatılması ve bu ölçeklerin itinalı bir şekilde okunması gerekir. Hidrolojik veriler gerek zamanla gerekse yerden yere çok değiştikleri için ölçmelerin sık noktalarda ve sürekli olarak yapılması gereklidir. Son yıllarda hidrolojik ölçümlerde hassasiyeti arttıran araçlar kullanılmaktadır, bu arada nükleer tekniklerin kullanılması gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Ölçmeler sonunda elde edilen bilgiler çok sayıda ve dağınıktır. Bu verilerin insan eliyle kaydedilmesi yerine otomatik olarak kartlara, şeritlere geçirilmesi ve veritabanları halinde saklanması uygundur. Bu kayıtları en iyi şekilde yararlanılabilecek hale getirmek gerekir. Bu iş için günümüzde ileri bilgi işlem metotları kullanılmakta, işlemler bilgisayarlarla yapılmaktadır.

Bütün hidrolojik verileri ölçerek elde etmek ekonomik olmayacağı gibi birçok hallerde mümkün de olmadığından ölçümlerin bulunmadığı ya da yetersiz olduğu hallerde hidrolojik olayları yöneten kanunların belirlenmesi için bu olayların matematik modellerinin kurulması ve bunların doğruluğunun ölçme sonuçlarıyla karşılaştırılarak kontrol edilmesi gerekir. Fizik kanunları esas alınarak kurulan bu modeller doğadaki hidrolojik sistemlerin soyutlanmış benzerleri olarak düşünülebilir. Bu modellerin kurulmasında sistem analizi metotları önem kazanmaktadır. Hidrolojik modeller insanların doğada yapacakları değişikliklerin sonunda hidrolojik büyüklüklerde oluşacak değişmelerin tahmininde de kullanılır.

Hidrolojik olaylar değerleri zaman içinde değişen çok sayıda değişkenin etkisi altında meydana geldikleri için önceden kesinlikle belirlenemeyen bir nitelik taşırlar. Örneğin elde bulunan 30 yıllık ölçme sonuçlarını kullanarak bir akarsuda gelecek 100 yıl içinde görülecek en büyük taşkını kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Bu bakımdan olasılık teorisi ve istatistiğin hidrolojide kullanılması büyük önem taşır. Ancak bu bilimler yardımıyla 100 yıllık taşkın debisi için tahminler yapmak mümkün olabilir. Bu bilimlerin hidrolojideki önemleri son yıllarda daha iyi anlaşılmış ve hidroloji öğretiminde bu gibi metotlara büyük bir yer verilmeye başlanmıştır. Ancak unutulmaması gereken bir nokta bu metotları gözü kapalı olarak uygulamamak, daima önce hidrolojik olayın fiziksel yönlerini incelemek zorunluluğudur.
Hidrolojik olayların incelemesinde değişkenlerin çokluğu ve aralarındaki ilişkilerin karmaşıklığı yüzünden teorik bir analiz çoğu zaman mümkün olmadığından yaklaşık yöntemler kullanmak gerekir. Bu sebeple birçok problemlerin çözümü için birden fazla yöntem kullanılabileceği görülür. Bunların arasında uygun bir seçim yapmak bilgi ve deneyimi gerektirir. Kullanılacak metot incelenen olayın zaman ölçeğiyle de ilişkilidir.

Su doğada çeşitli yerlerde ve çeşitli hallerde bulunmakta ve yer küresinin çeşitli kısımları arasında durmadan dönüp durmaktadır. Yerküresinin iklim sistemi ile yakından ilişkili olan hidrolojik çevrim günlük ve yıllık periyotları olan bir süreçtir.
Atmosfer biriktirme sisteminden yüzeysel biriktirme sistemine düşen yağışın bir kısmı sızma yoluyla zemin nemi biriktirme sistemine, oradan da perkolasyon yoluyla yer altı biriktirme sistemine geçmektedir. Her üç sistemin de buharlaşma ve terleme yoluyla atmosfer ile ilişkileri bulunduğu gibi yüzeysel biriktirme sistemine düşen yağış eklenip buharlaşma kayıpları çıktıktan sonra geriye kalan su akarsularda akış şeklinde denizlere veya göllere ulaşmakta, oradan buharlaşma ile atmosfere geri dönmektedir. Hidrolojik çevrim sırasında su aynı zamanda yer yüzeyinden söktüğü katı taneleri akarsular yoluyla göl ve denizlere taşıyarak yerkabuğunun biçim değiştirmesine sebep olur.
Sistem, düzenli bir şekilde birbirleriyle ilişkili olan ve çevresinden belli bir sınırla ayrılan bileşenler takımı olarak tanımlanır. Sistemi çevresinden ayıran sınırın çizilmesi incelenen problemin özelliklerine bağlıdır. Hidrolojik çalışmalarda göz önüne alınan sistem bir akarsu havzasının bir bölümü olabileceği gibi bir havzanın tümü de olabilir, birkaç havza bir arada bir sistem olarak da düşünülebilir. Bir sistemin çevresiyle olan ilişkileri girdi ve çıktı vektörleriyle belirlenir.
Yerküresinde insanın varlığı hidrolojik çevrimi etkilemektedir. Bu diyagram hidrolojinin mühendislikteki önemini de ortaya koymaktadır. Mühendislik hidrolojisinde yüzeysel akışını aynı çıkış noktasına gönderen bölge olarak tanımlanan su toplama (drenaj) havzasını esas ünite olarak ele almak uygun olur. İnsanın hidrolojik çevrim üzerindeki etkisi yağış safhasında suni yağış şeklinde görülür. Diyagramda bir havzaya düşen yağışın bir kısmının buharlaşma ve terleme ile atmosfere geri döndüğü bir kısmının zemine sızarak yer altı taşıma ve biriktirme sistemine katıldığı, bir kısmının da yüzeysel taşıma ve biriktirme sisteminde yüzeysel akış haline geçtiği görülmektedir. İnsan doğal bitki örtüsünü değiştirerek tutma, terleme ve sızma kayıplarını etkileyebilir. Bunun sonunda yüzeysel akış değişir. Örneğin ormanların kesilmesi sonunda yüzeysel akış hacminin ve taşkınların büyüdüğü görülmüştür. Şehirleşme de sızma kayıplarını azaltacağından yüzeysel akış üzerinde etkili olur, yer altı biriktirme sistemini de etkiler. Bir yandan da kirli artıkların akarsulara dökülmesiyle insan doğada suların kirlenmesine, böylece su kalitesinin düşmesine sebep olmaktadır. Şehirleşmenin ve endüstrinin ilerlemesiyle daha da önem kazanan bu sorun insanın hidrolojik çevrim üzerine etkisinin olumsuz bir yönünü yansıtmaktadır. İnsanlar tarafından meydana getirilen büyük biriktirme hazneleri akarsulardaki akış rejimini değiştirirler, bu hazneler aynı zamanda önemli miktarda buharlaşmaya yol açtığı için haznelerden buharlaşma diyagramda ayrıca gösterilmiştir.
İnsan kendisi için gerekli olan suyu akarsular ve haznelerden su alarak yüzeysel sistemden ve yerçekimi ya da pompajla yer altı sisteminden elde edebilir. Bir havzada mevcut toplam su miktarı hidrolojik çalışmalarla belirlenir. Bu miktarı ihtiyaçla karşılaştırarak suyun en ekonomik şekilde kullanılmasını sağlamak ise su kaynaklarını geliştirme çalışmalarının konusudur.

Yeryüzüne düşen yağış yoluyla oluşan sular, yağış esnasında daha yere ulaşmadan, arazi üzerinden akarken ve bitkiler tarafından alınıp terleme yolu ile dışarı çıkıp buharlaşır. Bu suyun kısa dolaşım yapması ve tekrar atmosfere dönmesi olayıdır.
Aynı şekilde oluşan suların bir kısmı ise yüzeyde akar ve çeşitli akarsuları oluşturur. Diğer bir kısmı da yeraltına sızar; buralarda birikir ve yeraltısularını meydana getirir. Yeraltına sızan bu sular boşlukları ve çatlakları doldurur; bu boşluk ve çatlaklar boyunca derinlere kadar gider; ya da bir noktadan "Kaynak" şeklinde yeryüzüne yeniden çıkar, akarsulara, göllere veya denize boşalır. Bu yüzden su daha uzun yollu Büyük dolaşım yapmış olur. Suyun çeşitli şekillerde yapmış olduğu bu dolaşımlarına "Hidrolojik Dolaşım" adı verilir. Bu devam edegelen döngü, güneş kaynaklı ısı enerjisi ve yerçekimi ile oluşmaktadır.

Hidrometri

Temel Britannica Ansiklopedileri
Bilim ve Teknik TÜBİTAK

Bu liste, hükûmet biçimlerini ve siyasi sistemleri farklı kategorilere ayırma şekillerine göre listelemektedir. Listelenen sistemler birbirleriyle örtüşebilir ve sıklıkla çakışan tanımlamalara sahip olabilir.
Yale profesörü Juan José Linz'e göre günümüzde üç ana siyasi sistem türü bulunmaktadır: demokrasiler, totaliter rejimler ve bu iki türün arasında yer alan otoriter rejimler ile hibrit rejimler. Başka bir modern sınıflandırma sistemi, monarşileri ayrı bir varlık veya ana üçün hibrit bir sistemi olarak içermektedir. Akademisyenler genellikle diktatörlüğü otoriterlik veya totaliterlik biçimi olarak nitelendirir.
Antik Yunan filozofu Platon, Devlet adlı eserinde aristokrasi, timokrasi, oligarşi, demokrasi ve tiranlık olmak üzere beş tür rejimi tanımlamaktadır.

Hükûmet Biçimleri Dizini:

Bu liste, siyasi sistemlerin egemenlik ve devlet içinde bölgelerin yönetimi konusundaki farklı yaklaşımlarına dayanmaktadır.

Oligarşi, ayrıcalıklı bir azınlık sınıfınca kontrol edilen ve düzenlenen toplumlardır ve çoğunluk tarafından herhangi bir müdahale olmaksızın yönetilirler; bu küçük seçkin grup, ortak bazı özellikleri paylaşanlar olarak tanımlanır.
De jure demokratik hükûmetler, de facto oligarşi ile, genellikle benzer çıkarları veya aile ilişkilerini paylaşan, ayrıcalıklı veya etkili bir küçük grup tarafından yönetilirler. Bu kişiler gücü yayabilir ve adayları eşit veya eşit olmayan şekilde seçebilirler. Oligarşi, çok az sayıda insanın şeyleri değiştirme şansı verilen bir gerçek demokrasiden farklıdır. Oligarşinin miras veya monarşik olması gerekmez. Oligarşide tek bir belirgin yönetici olmaz, ancak birden fazla yönetici bulunur.
Tarihsel örneklerinden bazıları, sadece soylulardan gelen erkeklerin görev için aday olabildiği ve yalnızca varlıklı erkeklerin oy kullanabildiği Roma Cumhuriyeti ve adayları seçmek için kura çekimini kullanan Atina demokrasisidir; neredeyse her zaman erkek, Yunan, eğitimli yurttaşların, belirli bir toprak, servet ve statü sahibi olmaları gerekiyordu. Kapitalizm ve/veya temsilî demokrasi eleştiren bazı kişiler, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ı oligarşi olarak düşünürler.
Not: Bu kategoriler birbirinden bağımsız değildir.

Otokrasiler, mutlak güce sahip olan ve kararları ne dışsal yasal kısıtlamalara ne de düzenli halk denetim mekanizmalarına tabi olan tek bir varlık tarafından yönetilen sistemlerdir. Bu varlık, bir diktatörlükte olduğu gibi bir birey olabilir ya da bir parti devleti gibi bir grup olabilir. Despotizm terimi, "despotların tarzında yönetmek" anlamına gelir ve genellikle otokrasiyi tanımlamak için kullanılır.
Tarihsel otokrasi örnekleri arasında Roma İmparatorluğu, Kuzey Kore, Afganistan İslam Emirliği, Eritre ve Nazi Almanyası bulunmaktadır.

Hangi hükûmet şekli olursa olsun, gerçek yönetim, resmi hükûmetin bir parçası olmayan siyasi güce sahip sektörler tarafından etkilenebilir. Bu terimler, yöneticilerin belirli eylemlerini vurgular; örneğin, yolsuzluk, demagogluk veya korku gibi durumlar, yeterince yaygınsa, hükûmetin çalışma şeklini bozabilir. Bu etkiler, hükûmetin amaçlanan işleyişini olumsuz yönde etkileyebilir.

Monarşiye sahip ülkeler, kraliyet adı verilen bir aile veya aile grubunun (nadiren başka türden bir grup) ulusal kimliği temsil ettiği ve gücün geleneksel olarak bir bireyine verildiği ülkelerdir. Bu bireye kral veya kraliçe genellikle krallıkları yönetirler. Kralın ve diğer kraliyet üyelerinin gerçek rolü, sembolik (taç giymiş cumhuriyet) ile kısmi ve kısıtlanmış (anayasal monarşi) arasında değişebilir ve tamamen despotik (mutlak monarşi) olabilir. Geleneksel olarak ve çoğu durumda, kralın görevi veraset yoluyla devralınır, ancak kralın seçildiği seçimli monarşiler de vardır.

Halkın veya önemli bir kısmının, hükûmetin üst kontrolüne sahip olduğu ve devletin makamlarının seçildiği veya seçilmiş kişiler tarafından belirlendiği bir yönetim biçiminde hükûmet. Bir cumhuriyetin yaygın ve basitleştirilmiş bir tanımı, devlet başkanının monark olmadığı bir hükûmet biçimidir. Montesquieu, halkın tamamının yönetimde pay sahibi olduğu demokrasileri ve sadece bazı kişilerin yönetimde pay sahibi olduğu aristokrasiler veya oligarşileri, cumhuriyet biçimleri olarak içermiştir.
Not: Bu kategoriler münhasır değildir.

Birçok siyasi sistem, sosyoekonomik ideolojiler olarak tanımlanabilir. Bu akımların iktidardaki deneyimleri ve belirli hükûmet biçimleri ile güçlü bağları, onları kendileri de birer hükûmet biçimi olarak kabul edilmesine neden olabilir.
Not: Bu kategoriler münhasır değildir.

hükûmetler ayrıca boyutlarına ve etki alanlarına göre de sınıflandırılabilir:

Bazı belirli özellikler, belirli türleri tanımlayan niteliklere sahiptir; diğerleri ise tarih boyunca belirli hükûmet türleriyle ilişkilendirilmiştir.

Sivil ordu ve stratokrasi
Çoğunluk veya parlamenter egemenlik ve haklar beyannamesi veya keyfilik ile güçler ayrılığı ve üstünlük, Çoğunluğun tiranlığı ve azınlık haklarını korumak için alınan önlemler
Yüksek yasalara göre hukuk (yazılı olmayan etik ilkeler) ve anayasacılık
Din ve devletin ayrılması ve devlet dini
Totalitarizm veya otoriteryanizm ve liberteryenizm

Bu liste, siyasi sistemlerin egemenlik dağılımına ve devlet içindeki bölgelerin şekillerine yönelik farklı yaklaşımlara odaklanmaktadır.

Egemenlik, münhasıran siyasi yargı yetkisinin merkezinde yer almaktadır.
İmparatorluk
Merkezde ve çevre bölgelerde egemenlik
Federal monarşi
Hegemonya
Farklı egemenlik dereceleri
İttifak
Asimetrik federalizm
Ayrıcalıklı şirket
Bağımlı devlet
İlişkili devlet
Bağımlı toprak
Himaye
Kukla devlet
Uydu devlet
Vasal devlet
Koloni
Taç kolonisi
Milletler Topluluğu
Corpus separatum
Ademi merkeziyetçilik ve yetki devri (merkezi yönetimden bölgesel veya yerel yönetimlere yeniden dağıtılan yetkiler)
Federelik
Manda
Askeri sınır
Tarafsız bölge
Kendi kendini yönetemeyen bölgeler
İşgal edilmiş bölge
Geçici hükûmet
Talassokrasi
Tanınmayan devletler
Sürgündeki hükûmet
Mikro ulus
Ayrılıkçı hareket
Sınırlı tanınan devletler

Bunların, spekülasyon ve bilimsel tartışma dışında kesin tarihsel veya güncel örnekleri yoktur.

Yönetim biçimlerine göre ülkeler listesi
Siyasi ideolojiler listesi
Cybersyn Projesi, 1970'lerde Şili'de, vatandaşlarla hiçbir etkileşimi olmayan, ancak gerçekleri yalnızca yöne karar vermek için kullanan veri akışları ve teknolojiyi kullanarak kamusal ve özel hayatın yönlerini düzenleyen, veriyle beslenen, gözlerden uzak bireylerden oluşan bir grup.
Toprak anlaşmazlıkları listesi

Phrontistery Kelime Listesi: Yönetim Türleri ve Liderlik 9 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
20. Yüzyıl Tarih Atlası'ndan hükûmet Türleri 26 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
20. Yüzyıl Tarihsel Atlası'ndan diğer sınıflandırma örnekleri 10 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya İşleri: hükûmet Türleri 22 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CBBC Newsround: hükûmet türleri 5 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Immanuel Kant (22 Nisan 1724 - 12 Şubat 1804), Prusya kökenli Alman filozof. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş, Aydınlanma Çağı ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirgin olarak etkilemiştir. Bugün Rusya topraklarında bulunan Königsberg'de doğan Kant'ın epistemoloji, metafizik, etik ve estetik alanlarındaki kapsamlı ve sistematik çalışmaları, onu modern Batı felsefesinin en etkili isimlerinden biri hâline getirmiştir.
Aşkın idealizm doktrininde Kant, uzay ve zamanın tüm deneyimi yapılandıran yalnızca "sezgi biçimleri" olduğunu ve deneyim nesnelerinin yalnızca "fenomen" olduğunu savunmuştur.
Kendi içlerinde oldukları şekliyle "şeylerin" doğası bizim için bilinemez iddiasını ortaya atmıştır. Felsefi şüphecilik doktrinine karşı koyma girişimi kapsamında en tanınmış eseri olan Saf Aklın Eleştirisi'ni (1781/1787) yazmıştır. Kant, deneyim nesnelerinin bizim uzamsal ve zamansal sezgi biçimlerimize ve anlayışımızın kategorilerine uygun olduğunu düşünme önerisi ile Kopernik Devrimi arasında bir paralellik kurmuş, böylece bu nesneler hakkında "a priori" bir bilgiye sahip olduğumuzu varsaymıştır.
Kant, aklın ahlakın kaynağı olduğuna ve estetiğin tarafsız bir yargılama yetisinden doğduğuna inanıyordu. Kant'ın dinî görüşleri, onun ahlak teorisiyle derinden bağlantılıydı. Bununla birlikte, Kant'ın dinî teorilerinin kesinlikleri hâlâ tartışılmaktadır. Devletler arasında ebedi bir barışın evrensel demokrasi ve uluslararası işbirliği yoluyla sağlanabileceğini umuyordu. Bununla birlikte, uluslararası itibarı, hayatının son on yılında bu görüşlerini değiştirmiş olsa bile, kariyerinin büyük bir bölümünde bilimsel ırkçılığı savunması nedeniyle lekelidir.

Üniversite kayıtlarında adı "Emanuel Kandt" olarak geçen filozof, 22 Nisan 1724 tarihinde bir daha sınırlarından çıkmayacağı Königsberg'de dünyaya gelmiştir. Üniversite yıllarında adını Kitab-ı Mukaddes'te geçtiği biçimde Immanuel olarak düzelttirmiştir. Nürnbergli bir saracın kızı olan annesi Anna Regina Dorothea Reuter (1697-1737), oldukça dindar ve otoriter bir ev kadınıdır. Kant henüz 14 yaşındayken ölmüştür. Klaipėda kentinden göçen ve İskoç asıllı olduğu Kant tarafından ifade edilen babası Johann Georg'un (1683-1746) mesleği de saraçlıktır.
Kant'ın ailesi pietizm inancına bağlı dindar ve disiplinli bir ailedir. Kant soyadının Kantvainiai (Almanca: Kantwaggen) köyünden almış olması olasıdır. Kant ailenin dokuz çocuğunun dördüncüsüdür, kardeşlerinden üçü yetişkinliğe erişemeden ölmüştür.
Annesi, teoloji öğretmeni olan Franz Albert Schultz'un önerisine uyarak yine Schultz'un görev yaptığı okula kaydını yaptırmıştır. Genç Immanuel'in eğitimi katı, cezalandırıcı ve disiplinliydi ve matematik ve bilim yerine Latince ve dinî eğitime odaklanmıştı.
Buradaki eğitiminden sonra Kant, 1732 yılında Frederik Koleji'nde eğitimine devam etti. Bu kolejde ise Latince, filoloji, matematik, mantık ve teoloji eğitimi aldı. Kant, Almanya'da yalnızca 27 üniversite ve toplamda 9000 öğrencinin bulunduğu 18. yüzyılın ilk yıllarında, 1740 yılında, on altı yaşındayken Königsberg Üniversitesine, diğer adıyla Albertina'ya kabul edilmiştir. Üniversite eğitimi sırasında birkaç yıl öğrencilere özel dersler verdi.
Eğitimi sırasında Leibniz ve Wolff'tan etkilenmiştir. İngiliz felsefesi ve bilimindeki gelişmelere de aşina olan, Kant'ı Isaac Newton'un matematiksel fiziği ile tanıştıran ve aynı zamanda da bir rasyonalist olan Martin Knutzen ile birlikte çalışmıştır. Knutzen, Kant'ı "tembel zihnin yastığı" olarak gördüğü önceden kurulmuş uyum teorisinden vazgeçirmiştir. Ayrıca Kant'ı, 18. yüzyıldaki çoğu filozofun olumsuz bir ışık altında gördüğü idealizmden, yani gerçekliğin tamamen zihinsel olduğu fikrinden de vazgeçirmiştir. Kant'ın daha sonra Saf Aklın Eleştirisi 'ne dâhil ettiği transandantal idealizm teorisi kısmen geleneksel idealizme karşı geliştirilmiştir.
Yerel Mason locasına sık sık giden öğrencileri, meslektaşları, arkadaşları ve dostlarıyla temasları vardı.
Babasının felç geçirmesi ve ardından 1746'da ölmesi çalışmalarını kesintiye uğrattı. Kant, Ağustos 1748'den kısa bir süre sonra Königsberg'den ayrıldı; Ağustos 1754'te oraya geri dönecekti. Königsberg'i çevreleyen kasabalarda özel öğretmenlik yaptı, ancak bilimsel araştırmalarına devam etti. 1749'da ilk felsefi çalışması olan Thoughts on the True Estimation of Living Forces'ı (1745-47'de yazılmıştır) yayınladı.
1755 tarihinde doçent derecesi aldıktan sonra üniversitede çeşitli sosyal bilimler alanlarında dersler vermeye başladı. Kant başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazdı. 1755 yılında "Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi" adlı eserini yazdı. Bu eserinde Kant, güneş sisteminin büyük bir gaz bulutu olan nebuladan oluştuğu sonucuna vardığı Nebular hipotezini ortaya koymuştur. Kant ayrıca Samanyolu'nun büyük bir yıldız diski olduğunu ve bunun da çok daha büyük bir dönen gaz bulutundan oluştuğunu doğru bir şekilde saptamıştır. Ayrıca uzaktaki diğer "nebulaların" başka galaksiler olabileceğini öne sürmüştür. Bu varsayımlar astronomi için yeni ufuklar açmış, ilk kez güneş sisteminin ötesine geçerek galaktik ve galaksiler arası âlemlere uzanmıştır. 1756 yılında, 1755 Lizbon depremi üzerine de üç makale yayınladı. Kant'ın sıcak gazlarla dolu devasa mağaralardaki kaymaları içeren teorisi yanlış olsa da, depremleri doğaüstü terimlerden ziyade doğal terimlerle açıklamaya yönelik ilk sistematik girişimlerden biriydi. Kant 1757'de coğrafya üzerine ders vermeye başlayarak coğrafyayı kendi konusu olarak açıkça öğreten ilk öğretim görevlilerinden biri oldu. Coğrafya Kant'ın en popüler ders konularından biriydi ve 1802'de Friedrich Theodor Rink tarafından Kant'ın ders notlarından derlenen "Fiziksel Coğrafya" adlı bir kitap yayınlandı.
Bu tarihten itibaren Kant, hayatı boyunca çeşitli bilim dalları üzerine yazmaya devam etmesine rağmen, giderek artan bir şekilde felsefi konulara yöneldi. 1760'ların başında felsefe alanında bir dizi önemli eser üretti. Bir mantık çalışması olan Dört Kıyas Figürünün Sahte İncelikleri 1762'de, Negatif Büyüklükler Kavramını Felsefeye Sokma Denemesi ve Tanrı'nın Varlığının İspatını Destekleyen Tek Mümkün Argüman ise 1763'te yayımlandı. 1764'e gelindiğinde Kant, Güzel ve Yüce Duygusu Üzerine Gözlemler adlı eseriyle dikkat çeken popüler bir yazar hâline gelmişti; Doğal Teoloji ve Ahlak İlkelerinin Farklılığına Dair Soruşturma (genellikle "Ödül Denemesi" olarak anılır) adlı eseriyle Berlin Akademisi'nin ödüllü yarışmasında Moses Mendelssohn'un ardından ikinci oldu.
Kant 1770'te, 45 yaşındayken, profesör olduktan sonra, derslerinin konularını diğer konuların yanı sıra doğal hukuk, etik ve antropoloji derslerini de içerecek şekilde genişletti. Königsberg'de mantık ve metafizik kürsüsüne atandı. 1770'ten sonra Hume ve Rousseau etkisiyle eleştirel felsefesini geliştirdi. Filozof, metafiziğin yanında her zaman fen bilimleri ve kozmolojiye de büyük bir ilgi duymuştur.
Kant'ın geç gelişen bir filozof olduğu, ancak 50'li yaşlarının ortalarında daha önceki görüşlerini reddettikten sonra önemli bir filozof hâline geldiği sıklıkla iddia edilir. Kant'ın en büyük eserlerini nispeten geç bir dönemde yazdığı doğru olsa da, erken dönem eserlerinin değerini küçümseme eğilimi vardır. Son dönem Kant araştırmaları bu "eleştiri öncesi" yazılara daha fazla ilgi göstermiş ve olgunluk dönemi çalışmalarıyla bir dereceye kadar devamlılık olduğunu kabul etmiştir.
Kant, yaşadığı dönemde katı bir şekilde düzenlenmiş bir hayat yaşamıştır. Komşuların günlük yürüyüşlerine göre saatlerini ayarladıkları söylenmektedir. Hiç evlenmemiş ancak sosyal hayatının da renkli olmuş olabileceği düşünülmektedir. Büyük felsefi çalışmalarına başlamadan önce bile, mütevazı derecede başarılı bir yazar olduğu kadar, popüler de bir öğretmendi. Filozofun şehirden ayrılmamasının altında yatan neden ise şehrin soylu aileleriyle kurduğu kişisel ilişkileri nedeniyle şehirde oldukça tanınması, verdiği özel derslerden iyi paralar kazanması ve edindiği saygınlıktır.
Immanuel Kant'ın en etkin, en verimli ve en sansasyonel dönemi kuşkusuz "eleştiriler" dönemidir. Profesörlüğü elde ettikten sonra tam on yıl boyunca ortadan kaybolan Kant, yoğunlaştığı çalışmalarının neticesinde 1781 yılında sansasyonel kitabı olan Saf Aklın Eleştirisi'ni yayımlar. Ardından kitabın oldukça zor bir dili olması ve anlaşılamaz bulunması dolayısıyla Prolegomena'yı kaleme almıştır. Her iki eserde de Kant 18. yüzyıl felsefesine hâkim olan empirizm ve rasyonalizm arasındaki tartışmayı sonlandırma iddiasındadır. Bunu iddiasını her iki görüşü de eleştirerek, "nasıl biliyoruz?" sorusuna empirizm ve rasyonalizmden sonra verilen üçüncü bir yanıtı tespit etmeye çalışarak destekler. Hemen hemen Kant'ın felsefesini işleyen bütün kitaplarda sembolleştirildiği şekliyle, bu çabası kozmolojideki “Kopernik Devrimi”nin felsefede cereyan etmiş hâlidir ve temelde bilgi nesnesinin bilen özneden bağımsız olmadığını savunmaktadır. Bu şekilde adlandırılmasının en büyük nedeni Kant'ın, empirizm ve rasyonalizm arasındaki nesne temelli tartışmayı, dolayısıyla her iki düşüncenin eksiklikleri ve zayıflıklarını eleştirmesi ve her iki düşüncenin de özneyi temel almadan bir sonuca ulaşılamayacağını ortaya koyarak, özne temelli, onun aklını temel alan ve bilginin kaynağının nesnede değil öznede aranması gerektiğini savunan bir görüşte olmasıdır. Özne-nesne ilişkisinin dönüşümü neticesinde ahlak, özgürlük, estetik ve siyaset gibi konular da dönüşüme uğrayacaktır.
Kant ve onun eleştirileri ile birlikte, aklın sınırları kapsamında, metafizik ögelerin, rasyonalistlerin savunduğu gibi deneyden önce yani a priori olarak bilinemeyeceği, onların sadece düşünülebileceği, bu yüzden de bilim yapılabilmesi için metafizik nesnelerin bilimin alanının dışına itilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmıştır. Bir başka değişle Tanrı, ölümsüzlük özgürlük gibi konular, bilimin alanının dışında bulunan inanç alanının ögeleri hâline gelmiştir. Böylelikle Rönesans'tan sonra yükselerek devam eden teolojinin, bilim ve felsefe üze

James Cook (27 Ekim 1728, Middlesbrough - 14 Şubat 1779, Kealakekua Bay) İngiliz denizci ve kâşif. Özellikle Büyük Okyanus'ta yaptığı seyirleri ve bu seyirlerde yaptığı ada keşifleri ile ünlüdür. Yeğeni Tahora, Osmanlılı din alimi Ebubekir Efendi ile evliydi.

İngiltere'de Yorkshire'de doğdu. 5 kardeş olan Cook ailesi ile Great Ayton'daki Airey Holme çiftliğine taşındı ve burada okula gitti. 13 yaşında babasına çiftlikte yardım etmeye başladı.
18 yaşında Whitby limanından yola çıkan Free Love adlı kömür gemisinde miço olarak ilk deniz yolculuğuna adım attı. Kaptanlık için gerekli cebir, trigonometri, denizcilik ve astronomi çalışan Cook, kısa zamanda dikkat çekti. 24 yaşına geldiğinde ikinci kaptanlığa kadar yükselmişti.
1755'te gönüllü olarak Kraliyet Donanması'na katıldı ve İngiltere ile Fransa arasında patlak veren Yedi Yıl Savaşları sırasında Quebec City kuşatmasına katıldı. Haritacılık konusunda başarısı dikkat çekti; kaptanlığa yükseldi.
1760'ta Kanada'daki görevi sırasında St. Lawrence Kanalı'nın haritasını çıkararak 200 İngiliz gemisinin kayıp vermeden Quebec Koyu'na demirlemesini sağladı. 1763 ve 1767 yılları arasında ise Newfoundland adasıyla Labrador Yarımadası'nın haritalarını çıkarmayı başardı.

1768 yılı Mayıs ayında Cook, Büyük Okyanus'u keşfetmekle görevlendirildi. Cook'un yolculuklarının tarihteki önemli etkilerinden biri Avrupa ülkelerinin Büyük Okyanus'ta kurduğu sömürgelere öncülük etmesi oldu.

İlk yolculuk için Whitby limanından Earl Of Pembroke adlı kömür gemisi satın alındı ve Endeavour olarak adlandırıldı. Gemi Rio de Janeiro'dan Tahiti'ye ulaştı.
3 Ocak 1769'da gerçekleşecek Venüs'ün Güneş önünden geçişini gözlemlemek Cook ve ekibinden bu yolculukta beklenen görevlerden biriydi. Geçiş süresi saptanarak önce Venüs'ün dolayısıyla diğer gezegenlerin Güneş'e olan uzaklığı hesaplanacaktı. Ne yazık ki, ölçümlerdeki hata payının beklenenden fazla olması bu gözlemin başarısına gölge düşürdü. Cook daha önce 1766'daki güneş tutulmasını gözlemlemişti.
Ekim 1769'da Cook Yeni Zelanda'yı ziyaret eden ikinci Avrupalı oldu. Daha önce tek bir ada olduğu düşünülen Yeni Zelenda'nın iki adadan oluştuğunu keşfetti ve Kuzey Adası ile Güney Adası arasındaki boğaz Cook Boğazı adını aldı.
Nisan 1770'te Avustralya'nın güney kıyıları keşfedildi. 16 Haziran'da Endeavour Avustralya'nın güney doğusu açıklarında karaya oturduğunda gemi kıyıda onarıma alınırken; Avustralya bitkileri üzerine ilk koleksiyonları oluşturdular. Ardından gemi Afrika'nın güney ucundaki Ümit Burnu'na (Cape of Good Hope) ilerledi. 1771'de Endeavur İngiltere'ye geri döndü. Dönüşünden sonra günlükleri yayınlanan Cook bilim dünyasında da tanındı.

18. yüzyılda Ekvator'un güneyinde keşfedilmemiş topraklar olduğuna inanılıyordu. Cook'un ikinci yolculuğu öncelikle bunu kanıtlamaya yaradı. Bu yolculukta Cook daha önce hiçbir Avrupalı'nın ilerlemediği kadar güneye ilerledi. Antarktika'nın çevresini dolaştı. Ancak kıtayı çevreleyen buzlar karanın görünmesini engellediğinden Antarktika'nın varlığı 1840'a kadar kanıtlanamadı. 1775'te İngiltere'ye döndüğünde Kraliyet Donanması Cook'a onursal emeklilik hakkı tanısa da bu Cook'u denizlerden uzak tutmadı.

Cook Temmuz 1776'da üçüncü yolculuğuna çıktı; bu kez Avrupa ve Asya arasında kuzeyden bir bağlantı olup olmadığını araştırdı. Bu başarısız girişimin ardından 1778'de Hawaii Adaları'na ulaşan ilk Avrupalı oldu. Daha sonra Afrika'nın güney ucunu dolaşarak, Hint Okyanusu'na yöneldi. Kuzey Amerika'yı keşfetmek üzere doğuya yöneldiğinde bilmeden Juan de Fuca Boğazı'nı geçti. Arktik Okyanusu'na ulaşmayı hedeflediğinde dev buz kitleleri yolunu kesti ve Hawaii'ye geri döndü. Geminin teknelerinden birinin çalınması üzerine yerlilerle çıkan tartışmada Cook öldürüldü (14 Şubat 1779).

Jeoistatistik mekansal ya da zamanmekansal veri kümelerine odaklanan istatistiklerin bir dalıdır. Madencilik faaliyetleri için cevher notlarının olasılık dağılımlarını tahmin etmek için geliştirilen, şu anda petrol jeolojisi, hidrojeoloji, hidroloji, meteoroloji, oşinografi, jeokimya, jeometalurji, coğrafya, ormancılık, çevre kontrolü, peyzaj ekolojisi, toprak bilimi ve tarım gibi (özellikle Hassas tarım olarak) farklı disiplinlerde uygulanır. Jeoistatistik coğrafyanın çeşitli dalları, hastalıkların yayılması (epidemiyoloji), ticaret ve askeri planlama (lojistik) uygulaması ve etkin mekansal ağların gelişmesini ilgilendiren özelliklerde uygulanır. Jeoistatistiksel algoritmalar coğrafi bilgi sistemleri (CBS) ve R istatistik ortamında dahil olmak üzere birçok yerde, birleştirilmiştir.

Jeoistatistik aradeğerleme yöntemleri yakından ilişkili olduğu, ancak çok basit bir aradeğerleme problemlerinin ötesine uzanır. Jeoistatistiksel teknikler mekansal tahmin ve simülasyon ile ilgili belirsizliği modellemek için rastgele fonksiyonu (veya rastgele değişken) teorisine dayalı istatistiki modellere dayanmaktadır. Böyle ters uzaklık ağırlığı, çiftdoğrusal aradeğerleme ve en yakın komşu aradeğerleme olarak basit aradeğerleme yöntemleri/algoritmaları, bir dizisi zaten iyi Jeoistatistikte önce biliniyordu. Jeoistatistik bağıntılı rassal değişkenler kümesi olarak bilinmeyen yerlerde dikkate alarak aradeğerleme sorununun ötesine geçer.
Z(x) belirli bir konum x ilgili değişkenin değeri olsun. Bu değer bilinmiyor (örneğin sıcaklık, yağış, Piezometrik seviye, jeoloji fasiyesi, vb.). Ölçülebilir konum x değeri var olmasına karşın, jeoistatistikte ölçülen değil ya da henüz ölçülmüş değildir çünkü bu değer rastgele düşünülmektedir. Ancak, Z(x) rastlantısallığı eksiksiz, ancak değer Z hakkında bilinen bazı bilgilere bağlıdır birikimli dağılım fonksiyonu (BDF) tarafından tanımlanan değildir Z(x):

  
    
      
        F
        (
        
          
            z
          
        
        ,
        
          x
        
        )
        =
        Prob
        ⁡
        {
        Z
        (
        
          x
        
        )
        ⩽
        
          
            z
          
        
        ∣
        
          information
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F({\mathit {z}},\mathbf {x} )=\operatorname {Prob} \lbrace Z(\mathbf {x} )\leqslant {\mathit {z}}\mid {\text{information}}\rbrace .}
  

Genellikle Z değeri x'e yakın yerlerde biliniyor ise (ya da x bölgesinde yer alıyorsa) bu komşuluk tarafından Z(x) ve birikimli dağılım fonksiyonu sınırlanabilir: bir yüksek uzamsal süreklilik varsayılır ise Z(x) sadece komşuluk bulunabilir benzeyen değerlere sahip olabilir. Tersine, uzamsal süreklilik Z(x) yokluğunda herhangi bir değer alabilir. Rastgele değişkenlerin uzamsal süreklilik gibi çoklu nokta simülasyonu ya da pseudo gibi diğer yöntemleri kullanarak varyogram tabanlı jeoistatistik durumunda parametrik fonksiyon ya olacak ya da parametrik olmayan forma sahip olabilir mekansal süreklilik modeli genetik teknikleri ile tanımlanır.
Tüm etki alanında tek bir uzamsal modeli uygulayarak, tek Z durağan süreç varsayımına dayanır. Aynı istatistiksel özellikleri, tüm etki alanında geçerli olduğu anlamına gelir. Birkaç jeoistatistiksel yöntem bu durağanlık varsayımı rahatlatıcı yollarını sağlamaktadır.
Bu çerçevede, bir iki modelleme hedeflerini ayırt edebilirsiniz:

Tipik olarak beklenti, medyan veya birikimli dağılım fonksiyonu f(z,x) modu ile, Z(x) değerini tahmindir. Bu, genellikle bir tahmin sorunu olarak ifade edilir.
Tüm olasılık yoğunluk fonksiyonu f(z,x) örnekleme aslında her yerde bunun her olası sonucu göz önüne alınır. Bu genellikle Z birkaç seçeneğin haritaları oluşturarak yapılır. N ızgara düğümleri (ya da piksel)'de ayrıklaştırılmış bir etki düşünür. Her gerçekleşme tam N-boyutlu ortak dağılım fonksiyonunun bir örneğidir.

  
    
      
        F
        (
        
          z
        
        ,
        
          x
        
        )
        =
        Prob
        ⁡
        {
        Z
        (
        
          
            x
          
          
            1
          
        
        )
        ⩽
        
          z
          
            1
          
        
        ,
        Z
        (
        
          
            x
          
          
            2
          
        
        )
        ⩽
        
          z
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        Z
        (
        
          
            x
          
          
            N
          
        
        )
        ⩽
        
          z
          
            N
          
        
        }
        .
      
    
    {\displaystyle F(\mathbf {z} ,\mathbf {x} )=\operatorname {Prob} \lbrace Z(\mathbf {x} _{1})\leqslant z_{1},Z(\mathbf {x} _{2})\leqslant z_{2},...,Z(\mathbf {x} _{N})\leqslant z_{N}\rbrace .}
  

Bu yaklaşımda, enterpolasyon sorununa birden çok çözümün varlığı kabul edilmiştir. Her gerçekleşme gerçek değişkenin ne olabileceğinin olası bir senaryosu olarak kabul edilir. Tüm ilişkili iş akışları daha sonra gerçekleşmelerinde topluluk dikkate alınarak ve dolayısıyla olasılık tahmini izin tahminlerinden bir araya gelirler. Bu nedenle, jeoistatistiği genellikle oluşturmak veya ters problemleri çözerken uzamsal modelleri güncellemek için kullanılır.
Bir dizi yöntem, her iki jeoistatiksel tahmini ve birden fazla gerçekleşmelerinin yaklaşımları mevcuttur. Birçok danışma kitapları disipline kapsamlı bir bakış sağlar.

Kriging rastgele alanının değeri enterpolasyonu yapmak jeoistatiksel tekniklerin bir grubu olduğu (örneğin, yükseklik, z, coğrafi konum bir fonksiyonu olarak manzara) yakın yerlerde değeri gözlemlerinden gözlemlenmeyen bir konumda olduğu varsayılır.

Çoklu Gösterge krige yöntemi (ÇGK) gibi sıradan kriging mineral mevduat modelleme ve kaynak blok model tahmininde diğer teknikler, bir son ilerlemedir. Başlangıçta, ÇGK daha doğru genel küresel maden yatağı konsantrasyonlarını veya notları tahmin verebilecek yeni bir yöntem olarak önemli olacağını gösterdi.

Toplama
Ayrıştırma
Dönüşlü bantlar
Cholesky Ayrışımı
Törpülenmiş Gaussian
Plurigaussian
Tavlama
Tayfsal simülasyon
Ardışıl Gösterge
Ardışıl Gaussian
Dead Leave
Geçiş olasılıkları
Markov zinciri jeoistatistik
Markov örgü modelleri
Destek vektör makinesi
Boolean simülasyonu
Genetik modelleri
Sözde genetik modelleri
Hücresel özdevinirler
Çoklu Nokta Jeoistatistik (ÇNJ)

Bölgeselleştirilmiş değişken teorisi
Kovaryans fonksiyonu
Yarı değişiklik
Varyogram
Krige yöntemi
Menzil (jeoistatistik)
Denizlik (jeoistatistik)
Nugget etkisi
Eğitim görüntüsü

Su Kaynakları Araştırma19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Su Kaynakları konusundaki gelişmeler5 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeraltı Suyu7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Matematiksel Yerbilimleri
Bilgisayar ve Yerbilimleri8 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hesaplamalı Yerbilimleri15 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
J. Soil Amerika Bilimi Derneği19 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevremetrik
Çevre Uzaktan Algılama5 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stokastik Çevre Araştırma ve Risk Değerlendirmesi

R programlama dili jeoistatistik için adanmış yaklaşık 20 diğer paketleri23 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vardır ve yaklaşık 30 uzamsal istatistik diğer alanlar için adanmıştır.
D-STEM11 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. zamanmekansal tek değişkenli ve çok değişkenli veri kümeleri idare edebilir MATLAB diline dayalı bir yazılımdır.

Uzaktan algılama

Armstrong, M and Champigny, N, 1988, A Study on Kriging Small Blocks, CIM Bulletin, Vol 82, No 923
Armstrong, M, 1992, Freedom of Speech? De Geeostatisticis, July, No 14
Champigny, N, 1992, Geostatistics: A tool that works, The Northern Miner, May 18
Clark I, 1979, Practical Geostatistics13 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Applied Science Publishers, London
David, M, 1977, Geostatistical Ore Reserve Estimation, Elsevier Scientific Publishing Company, Amsterdam
Hald, A, 1952, Statistical Theory with Engineering Applications, John Wiley & Sons, New York
Honarkhah, M and Caers, J, 2010, Stochastic Simulation of Patterns Using Distance-Based Pattern Modeling, Mathematical Geosciences, 42: 487 - 517 (best paper award IAMG 09)
ISO/DIS 11648-1 Statistical aspects of sampling from bulk materials-Part1: General principles
Lipschutz, S, 1968, Theory and Problems of Probability, McCraw-Hill Book Company, New York.
Matheron, G. 1962. Traité de géostatistique appliquée. Tome 1, Editions Technip, Paris, 334 pp.
Matheron, G. 1989. Estimating and choosing, Springer-Verlag, Berlin.
McGrew, J. Chapman, & Monroe, Charles B., 2000. An introduction to statistical problem solving in geography, second edition, McGraw-Hill, New York.
Merks, J W, 1992, Geostatistics or voodoo science, The Northern Miner, May 18
Merks, J W, Abuse of statistics, CIM Bulletin, January 1993, Vol 86, No 966
Myers, Donald E.; "What Is Geostatistics?22 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Philip, G M and Watson, D F, 1986, Matheronian Geostatistics; Quo Vadis?, Mathematical Geology, Vol 18, No 1 
Sharov, A: Quantitative Population Ecology, 1996, https://web.archive.org/web/20020605050231/http://www.ento.vt.edu/~sharov/PopEcol/popecol.html
Shine, J.A., Wakefield, G.I.: A comparison of supervised imagery classification using analyst-chosen and geostatistically-chosen training sets, 1999, https://web.archive.org/web/20020424165227/http://www.geovista.psu.edu/sites/geocomp99/Gc99/044/gc_044.htm
Strahler, A. H., and Strahler A., 2006, Introducing Physical Geography, 4th Ed., Wiley.
Tahmasebi, P., Hezarkhani, A., Sahimi, M., 2012, Multiple-point geostatistical modeling based on

ISO/TC 211 standart serisinde geomatik; "coğrafi verilerin ya da bilgilerin toplanması, dağıtımı, depolanması, analizi, işlenmesi ve sunumuyla ilgilenen disiplin" olarak tanımlanmaktadır.

Mekânsal bilgilere odaklanan, hızla gelişen bir mühendislik disiplinidir. Konum, mekânsal analiz ve görselleştirme için çok çeşitli verilerin entegrasyonunda kullanılan birincil faktördür. Geomatik mühendisleri; kara, okyanuslar, doğal kaynaklar ve beşeri yapılar hakkında mekânsal bilgileri toplamak ve analiz etmek için sistemler tasarlar, geliştirir ve işletir. Geomatik mühendisleri veya geomatik uzmanları, mühendislik prensiplerini mekansal bilgilere uygular ve ölçüm bilimlerini içeren ilişkisel veri yapılarını hayata geçirir; böylece geomatikten yararlanır ve mekansal bilgi mühendisleri olarak görev yaparlar. Disiplin, coğrafya ve bilgisayar biliminin kesişme noktasında yer alırlar. Geomatikçi, "geo" (yer) kavramını bilgi ve otomasyonla birleştirerek geomatik alanında faaliyet gösteren kişileri ifade eder.
Özetle, geomatik mühendisliğinin başlıca amacı; yaşadığımız yeryüzünü daha iyi anlamak, planlamak, düzenlemek, izlemek ve yönetmek için uydu, uzay ve bilişim teknolojileri gibi modern teknolojilere dayalı çeşitli mekansal tekniklerin geliştirilmesi ve kullanımı, ülke ihtiyaçlarına (planlama, kalkınma, imar, mülkiyet, savunma vb.), mühendislik projelerine ve topluma yönelik çeşitli haritaların ve mekansal verilerin/bilgilerin üretimi, mekan veya arazi ile ilgili çeşitli uygulama alanlarına ait bileşenlerin yeryüzündeki (yer altı, yer üstü, deniz ve iç mekanlar dahil) yatay ve düşey konumunun hassas olarak belirlenmesidir. Başka bir ifadeyle, hem harita veya coğrafi bilgi sistemi biçiminde mekansal modellerin oluşturulması, hem de bilgisayar ortamında oluşturulan çeşitli projelerin (örn. inşaat, imar ya da diğer mühendislik projeleri) (iç/dış) mekana ya da araziye yüksek metrik doğrulukla uygulanmasıdır.

Jeo: yer, dezi: ölçme anlamına gelen iki kelimenin birleşmesiyle oluşur. Basit tanım olarak yer ölçmesi anlamına gelir. Genel bir ifadeyle, zamana bağlı olarak yerin şeklini, büyüklüğünü ve yeryuvarının gravite (ağırlık) alanını belirlemekle uğraşan bilim dalıdır. Yerin geometrik şeklinin belirlenmesi ve haritaya aktarılması matematiksel jeodezinin, gravite alanının belirlenmesi fiziksel jeodezinin konusudur.

Fotogrametri eski yunancadaki Photos+Grama+Metron (Işık+çizim+ölçme) kelimelerinden oluşan ve ışık ile çizerek ölçme anlamına gelen bir kelimedir.
Fotogrametri anabilim dalında hava fotogrametrisi ve yersel fotogrametri uygulamaları yapılmakta ve eğitimleri verilmektedir. Fotogrametri anabilim dalı'nın araştırma ve eğitim konularından bazıları şunlardır:

Fotogrametri
Uzaktan algılama
Görüntü işleme
Lazer tarayıcılar (yersel ve havadan)
Hava kameraları (klasik ve dijital)
Sensör tabanlı mekansal veri üretimi
Görüntü bazlı mekansal veri analizi
Radar verilerinin işlenmesi ve analizi
Mekansal nesne çıkartımı

Uygarlık ilerledikçe ve insanlar arasındaki ilişkiler arttıkça, mülkiyet kavramının önemi anlaşılmış ve insanlar sahip oldukları arazileri ölçme gereksinimi duymuşlardır. Türkiye'de önceleri kadastro haritaların oluşturulmasında önemli bir rol oynayan ölçme tekniği, günümüzde tüm meslek disiplinlerinin gereksinimi olan bir dal haline gelmiştir.
Teknolojideki değişime paralel olarak sürekli gelişen uydu bazlı konum belirleme sistemleri (GPS) ve uygulamaları, yatay ve düşey jeodezik kontrol ağları tesisi, mühendislik yapılarının deformasyon ve deplasman ölçmeleri, yerkabuğu hareketlerinin izlenmesi, hidrografik ölçmeler, kara yolu, demiryolu, köprü, baraj, tünel projeleri ve uygulamaları, vb. Ölçme Tekniği Anabilim Dalının çalışma alanlarıdır.

Kartografya anabilim dalı, coğrafi/mekansal verilerin/bilgilerin modellenmesi, işlenmesi, analizi, sunumu, görselleştirilmesi, yönetimi ve harita tasarımı, üretimi ve kullanımı üzerine araştırma ve eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunmaktadır.
Kartografya'nın başlıca çalışma konuları;

Topoğrafik kartografya
Tematik kartografya
Harita tasarımı ve üretimi
Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS)
Mekansal Bilişim (jeoenformatik)
Mekansal veritabanları
Genelleştirme ve çok ölçekli mekansal gösterim
Coğrafi görselleştirme ve sanal gerçeklik
Web CBS ve kartografya
Mobil CBS ve kartografya
Konum temelli servisler
Akıllı şehirler
Mekansal veri/bilgi modelleme, işleme ve analiz teknikleri
Sayısal arazi ve yükseklik modelleri
Harita projeksiyonları
Mekansal Veri Altyapısı

Kamu ölçmeleri anabilim dalı; ülke toprak politikası temelinde iyelik hakları, çevresel değerler ve toprak kullanım verilerine göre arazi yönetimi, kadastro, kentsel ve kırsal toprak düzenlemesi, taşınmaz değerlemesi ve finansmanı, kamulaştırma; kısacası mülkiyet haklarının düzenlenmesi ve biçimlendirilmesi konuları ile ilgilenmektedir.

Mezunlar, mesleki faaliyetlere altlık oluşturacak yatay ve düşey kontrol ağlarının oluşturulması, yeryüzü hareketlerinin izlenmesi ve mühendislik yapılarının kontrolü için deformasyon ölçmeleri ve değerlendirilmesi, kara yolu, demiryolu, köprü, baraj, metro, tünel projeleri ve araziye uygulanması, uydulardan yararlanarak konum belirleme ve araç takip sistemleri, hava fotoğrafları, lazer tarama ve uydu görüntüleri yardımıyla veri toplama ve işleme, yersel fotoğraflarla restorasyon faaliyetlerine altlık oluşturacak planların çizimi, çeşitli çalışmalara altlık oluşturacak büyük, orta ve küçük ölçekli sayısal (dijital) ve basılı topografik ve tematik haritaların üretimi, mekansal analizler, mekansal verilere ve haritalara ilişkin çeşitli multimedya, görselleştirme çalışmaları ve internet ve mobil cihazlar aracığıyla sunumları, akıllı şehir teknolojileri, çeşitli uygulama alanlarına yönelik mekansal veritabanlarının ve coğrafi bilgi sistemlerinin oluşturulması, kentsel ve kırsal alan düzenlemeleri ve ilgili hukuki çalışmalar, imar uygulamaları, kadastro çalışmaları, kamulaştırma, taşınmaz (gayrimenkul) değerlemesi üzerine faaliyet gösteren resmî (hemen hemen tüm bakanlıkların çeşitli birimleri, belediyeler vb.) kurum ve kuruluşlarda ve özel şirketlerde (harita, imar, planlama, inşaat, altyapı, ulaştırma, lojistik, enerji, gayrimenkul, bankacılık, telekomünikasyon, bilişim, yazılım vb.) çalışmaktadırlar.

 Wikimedia Commons'ta geomatik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Jeopolitik, siyasi coğrafyadan doğan bir bilim dalıdır. Bu bilim siyasi coğrafyanın devletlere sağladığı avantaj ve dezavantajları inceler.
Devletlerin ulusal güçlerini ve dış politikadaki tutumlarını yönlendiren temel faktörlerden biri olan Jeopolitik kavramı, ülkelerin coğrafi konumları, nüfus özellikleri, doğal kaynaklar ve topoğrafya özellikleri ile ilişkilendirilebilir. Jeopolitik kavramı üzerinde uzlaşılmış bir kısa tanım yoktur. Jeopolitik, devletlerin coğrafi özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalıdır denilebilir. Kavramın isim babası İsveçli Rudolf Kjellen (1864-1922)'dir. Jeo ve Politik sözcükleri ayrıştırıldığında Jeopolitik sözcüğü yer-siyaseti anlamını akla getirir. K. Haushofer jeopolitiği içinde yaşadığı coğrafi bölgenin ve tarihî gelişmelerin etkisi altında değişen siyasal hayat şekli olan devletin, üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisi olarak tanımlar.
Jeopolitik bilimi, coğrafyacı ve siyasi coğrafyacıların öncülüğünde ortaya çıkmış ve onların çalışmalarıyla kurumsallaşmıştır. Öte yandan siyaset bilimciler de bu bilimin gelişmesini sağlamışlardır. Askeri stratejistler için de, jeopolitik önemli bir rehberdir. Dünyanın dört bir yanındaki karar alıcılar 20. yüzyılın başından itibaren jeopolitikten yararlanmıştır.
Jeopolitik kelimesini kelime olarak incelersek “ jeo ” kelime olarak coğrafyada yer anlamına gelirken politik kelimesi politikadan gelmektedir. Jeopolitik ülkelerin bulunduğu konum ile ülkenin toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal durumunu ve bunların getirisi olarak askeri, iç ve dış politikasını inceleyen bilim dalıdır. Bu kavram ilk kez İsveçli Coğrafyacı “ Rudolf Kjellen “ tarafından kullanılmıştır. Halk arasında Jeopolitik kavramı, Coğrafi konum ile çok karıştırılmaktadır. Devletlerin uluslararası olarak izlediği yola dış politika adı verilir ve bunda coğrafı konumun önemli bir yeri vardır. Jeopolitik kavramında diğer kavramlar gibi incelendiği farklı başlıklar vardır.
Bunlardan birincisi jeokültür kavramıdır. Jeokültür kavramı, Coğrafyanın kültürel etkilerinden yola çıkar. Her millet ister istemez kültüründen izler taşır ve kültürler arasında ancak benzerlikler olabilir. Kültür milletin kimliğidir, bu kimlik avantaja çevirilebildiği gibi dezavantaja da çevirilebilir. Bunlara örnek verecek olursak Türk devletlerinin yaşadığı herhangi bir olay bizim de politikamızı etkiler, bunun yanında bir örnek daha verecek olursak Birinci Dünya Savaşı'nda Türkler'in savaşa katılması ile boğazlarımızın değeri tekrar gözler önündeydi. Bunlar Jeokültür için çok güzel örneklerdir. 
Bir diğer başlık ise Jeoekonomidir. Bu bilim dalı ülkelerin coğrafi konumu ve gücü ile ekonomik gücü arasındaki bağı inceler. Bunun yanında teknoloji ve doğal kaynakların siyasi olarak küresel bir güç şeklinde nasıl kullanıldığını inceler. Buna bir örnek verecek olursak Asya ile Avrupa'nın ticaretini kolaylaştıran Türk Boğazları diyebiliriz. 
Başlıklardan sonuncusu olan jeostrateji dalı ise ülkelerin coğrafi stratejilerini inceler (askeri strateji, politika stratejileri vb.). Buna ise en güzel örnek Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Boğazları kapatması olabilir. 
Jeopolitik başlığı incelediğinde değişebilen ve değişemeyen şeyler olmak üzere iki başlık altında inceleniyor. Değişemeyenlerden başlayacak olursak ülkelerin paralaller ve meridyenler cinsinden bulunduğu konum (aldığı yağış, nem oranı, yükselti, sıcaklık  vb. için önemli.), coğrafi şekil, yüzölçümü, ulaşım bunlara örnek olabilir. Değişebilenler ise dış politika gibi dönemine, teknolojiye bağlı değişiklik gösteren şeyler örnek verilebilir.
Jaque Attali'ye göre, 20. yüzyılın başında dünyada jeopolitik güç merkezleri Birleşik Krallık, Fransa, ABD, Almanya ve Rusya idi. Oysa 21. yüzyılın başında, bu güç merkezleri ABD, AB, Çin, Rusya ve İslam dünyası olabilecektir.

Arabölge

Kanyon, Dünya yüzeyinde nehirlerce oluşturulmuş derin vadilere denir. Türkçeye Frenk dillerden gelen Kanyon adı, kaynağı İspanyolca asıllı olan cañón sözüdür.

Kanyon kelimesi İspanyolca kökenlidir. Kanyon kelimesi genellikle Kuzey Amerika'da kullanılır, gorge ve ravine (Fransızca kökenli) kelimeleri Avrupa ve Okyanusya'da ve Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde kullanılmaktadır.

Kalker kayalar içinde, akarsuyun derine aşındırmasıyla oluşur. Kanyon, güçlü ırmakların kireçli olan bölgelerde kazdıkları derin vadileri belirtir. Kanyonların kenarları çok sarp boğazlar biçiminde ortaya çıkar. Kayaların kenarları aşındırmaya karşı gösterdikleri dirence bağlı olarak çeşitli şekiller alır. Kolorado Nehri ve Küçük Colorado Nehri'nin birleştiği yerde, Büyük Kanyon, Arizona Bir kanyon veya vadi, hava koşullarından ve bir nehrin jeolojik zaman ölçekleri üzerindeki aşındırıcı aktivitesinden kaynaklanan yamaçlar veya kayalıklar arasındaki derin bir yarıktır. Nehirler, alttaki yüzeyleri kesmeye doğal bir eğilime sahiptir ve sonunda tortular aşağıya doğru kaldırılırken kaya katmanlarını aşındırır. Bir nehir yatağı kademeli olarak, nehrin aktığı su kütlesiyle aynı yüksekliğe sahip bir taban çizgisine ulaşacaktır. Hava koşulları ve erozyon süreçleri, nehrin kaynak suları ve haliç önemli ölçüde farklı yüksekliklerde olduğunda, özellikle daha yumuşak kaya katmanlarının hava koşullarına karşı daha dirençli sert katmanlarla iç içe geçtiği bölgelerde kanyonlar oluşturacaktır.
Bir kanyon ayrıca, Rocky Dağları, Alpler, Himalayalar veya And Dağları gibi sıradakiler gibi iki dağ zirvesi arasındaki bir yarıktan da görülebilir. Genellikle bir nehir veya dere, dağlar arasında bu tür yarıklar açar. Dağ tipi kanyonların örnekleri, Utah'daki Provo Kanyonu veya Kaliforniya'nın Sierra Nevada'sındaki Yosemite Vadisi'dir. Dağların içindeki kanyonlara veya sadece bir tarafında açıklığı olan kanyonlara kutu kanyon denir. Yarık kanyonlar, genellikle düz duvarlara sahip çok dar kanyonlardır.
Kıta yamacının deniz tabanındaki dik kenarlı vadiler, denizaltı kanyonları olarak adlandırılır. Karadaki kanyonların aksine, denizaltı kanyonlarının bulanıklık akıntıları ve heyelanlardan oluştuğu düşünülüyor.
Birçok kanyonu; uzun süreli erozyonların, yaylalar üzerinde oluşturduğu bilinmektedir. Kanyon yapılarının iki yanlarındaki duvarlar, erozyon ve aşınmaya dayanıklı sert kayalardan oluşur. Bunlar granit ya da kumtaşı gibi oluşumlardır. Kanyon oluşumunda hızlandırıcı etkisi olan hava akımları kuru alanlarda sulak bölgelere nazaran daha etkili olduklarından, kanyonlara bu tür bölgelerde daha sık rastlanır. Sualtı Kanyonları adından da anlaşılacağı üzere, deniz taban seviyesinde oluşan kanyon yapılarıdır. Karasal olanlarla hemen hemen aynı özelliklere sahip olan ve genellikle nehir ağızlarında vücut bulan bu yapıların oluşumlarında, sualtı akıntıları temel etkendir.
Kanyonlar kurak bölgelerde ıslak alanlardan çok daha yaygındır, çünkü fiziksel ayrışma kurak bölgelerde daha lokalize bir etkiye sahiptir. Nehirden gelen rüzgar ve su gibi daha az dirençli malzemeleri aşındırmak ve kesmek için birleşir. Suyun donması ve genişlemesi de kanyonların oluşmasına yardımcı olur. Su, kayalar arasındaki çatlaklara sızar ve donar, kayaları birbirinden ayırır ve sonunda Don sıkışması olarak bilinen bir süreçte büyük parçaların Kanyon duvarlarını kırmasına neden olur.
Bu doğal oluşumun Dünya'da en bilinen ve en büyük örneği Amerika'da bulunan Antilop Kanyonu ile Arizona'da bulunan Büyük kanyon'dur. Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğusunda yer alan bu kanyon arkeolojik önem taşır; bunun nedeni Amerika kıtasının ilk sahipleri olarak da bilinen Kadim Pueblo Halkının bu çevrede geniş yerleşimler kurmuş olmasıdır.
Kanyon, Karstik kalkerli arazilerde oluşan çok derin vadilerdir.Türkiye'de kanyon vadilere Kapız adı da verilir.
Geniş bir kanyonun içinden akan bir nehir, duvarları jeolojik bir merdiveni andıran kanyonlar oluştururabilir. Bunlar siperli nehir (entrenched river) olarak anılırlar zira bu tip nehirlerin akış yollarını değiştirmeleri epey zordur. Kolorado Nehri ve Snake Nehri (ABD kuzey-doğu) bu yapılara örnek teşkil edebilecek iki nehirdir.

Bir kutu kanyonu, genellikle bir nehir kanyonundan daha kısa ve daha dar olan, üç tarafı dik duvarlara sahip, sadece kanyonun ağzından erişime ve çıkışa izin veren küçük bir kanyondur. Kutu kanyonları, Batı Amerika Birleşik Devletleri'nde, girişlerinin çitle çevrili olduğu uygun ağıllar olarak sıklıkla kullanılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Colorado eyaletinde Ouray ilçesinde Box Canyon (Kutu Kanyon) yer almaktadır. Bir maden kampı olarak kuruldu ve Ouray şehrinin kendisini kalıcı bir topluluk olarak kurmasına yardımcı oldu. Box Canyon, şelalenin yaklaşık yüz metre uzadığı kuvarsit duvarlara sahip 285 feet (87 m) bir şelale olan Box Canyon Falls'a ev sahipliği yapmaktadır. Kanyona erişim, şelalenin tabanına kısa, 500 feet (150 m) ayak izi veya şelalenin tepesine giden dik bir iz ile yapılır.Kanyona giden parkurları kullanmak için bir ücret gereklidir.

Büyük Kanyon 'un bir Avrupalı tarafından fark edilmesi ilk kez 1540 yılında; İspanyol Garcia Lopez de Cardenas tarafından olmuştur. İlk bilimsel araştırma ise John Wesley Powell eşliğinde 1869'da gerçekleşmiştir. Kızılderililer ise kanyonun duvarlarında yerleşim birimleri kurmuşlardır. ABD'de yer alan kuzey Arizona'daki büyük kanyon ortalama 1600 m derinliktedir ve 4.17 trilyon metreküp hacme sahiptir. Bu kanyon, Dünyanın Yeni Yedi Harikası anketinde 28. finalist idi. Bazıları bunu dünyanın yeni doğal harikası olarak isimlendirdi.
Not: En büyük demek kesinlik içermez çünkü bir kanyonun derinliği, uzunluğu, sisteminin toplam alanı olmak üzere büyüklüğü değerlendirilir. Himalayalar'daki büyük kanyonların erişilemez oluşu en büyük kanyon tanımı için yeterli değildir. En derin kanyon tanımı özellikle daha kanyonlarının yanı sıra düz platolardan (kenar yüksekliğine sahip) kanyonları içeriyorsa bu tanım da doğruluğu göstermemektedir.
Tibet'teki Yarlung Tsangpo Nehri boyunca uzanan Yarlung Tsangpo Büyük Kanyonu kimileri tarafından 5500 m olarak dünyanın en derin kanyonu kabul edilmektedir.Bu kanyon ABD'deki kanyondan biraz daha uzundur. Boğazları nehrin seviyesi ile onu çevreleyen tepeler arasında 6400 m (21.000 ft)farkla orta batı Nepal'deki Kali Gandaki vadisinin En derin kanyon olduğunu düşünmektedir.
Cotahuasi Kanyonu Ve güney Peru'daki Colca kanyonu Amerika'nın en derin kanyonu olmakta birbirini izlemektedir, her ikisi de 3500 metre derinliğe sahiptir.
Afrika'daki en büyük kanyon ise Namibya'daki Balık Nehri kanyonudur.
2013'ün ağustos ayında Ice Bridge operasyonunda (kutup buzundaki değişiklikleri izleyen NASA görevidir) edilen analize dayanarak Grönland Büyük Kanyonun keşfi bildirildi. Bir buz tabakasının altında bulunan bu kanyon 750 km uzunluğunda ölçülerek dünyanın en uzun kanyonu olduğu çıkarımı yapılmıştır.
Avustralya'daki Capertee Vadisi genişlik bakımından dünyanın en büyük ikinci kanyonu olarak bilinmektedir.

Bazı kanyonlar kayda değer kültürel öneme sahiptir. Afrika'da Olduvai Vadisinde insan kalıntılarına rastlanmıştır ABD'nin güney batısında kanyonlar eski Pueblo halkı tarafından inşa edilen çok sayıda uçurumdan dolayı arkeolojik öneme sahiptir.
Dünyada modernleşmenin beraberinde getirdiği yeni yaşam şekli, insanları başta çevre sorunları olmak üzere yoğun iş hayatı, trafik, stres, çevre sorunları gibi çağımızın sorunlarıyla karşı karşıya bırakmıştır.
Özellikle doğa sporlarına düşkün olanların ilgisini çekiyorlar. Anadolu coğrafyası oldukça zengin doğası ile bünyesinde çok sayıda kanyon barındırıyor
Kanyonların turizm destinasyonlarının odağında olmaları Kanyonlar Bölgesi olarak isimlendirebileceğimiz, özellikle Pınarbaşı, Azdavay, Şenpazar, Küre ve Cide ilçelerinin bulunduğu Kastamonu'nun Kuzey Batı bölgesinde turizm yönlendirmesinde temel değer olarak yer alacaktır.

Fish River Kanyon

Blyde River Canyon
Oribi Gorge

Atuel Kanyon, Mendoza Bolgesi

Itaimbezinho Kanyonu, Rio Grande do Sul

Büyük Stikine Kanyonu, Britanya Kolumbiyası
Horseshoe Kanyonu, Alberta
Niagara Boğazı, Ontario
Ouimet Kanyon, Ontario

Chicamocha Kanyonu, Santander Department

Barranca de Oblatos, Jalisco
Copper Kanyonu, Chihuahua
Sumidero Kanyonu, Chiapas

Del Pato Kanyonu, Ancash Region
Colca Kanyonu, Arequipa Region
Cotahuasi Kanyonu, Arequipa Region

Antelope Kanyonu, Arizona
Elma Nehri Kanyonu, Illinois
Gunnison Siyah Kanyonu, Colorado
Siyah Su Kanyonu, West Virginia
Breaks Kanyonu, Kentucky Ve Virginia
Cane Creek Kanyonu, Alabama
Kanyon Chelly, Arizona
Cheat Kanyonu, West Virginia
Clifton Boğazı, Ohio
Clifty Creek Falls, Indiana
Cloudland Kanyonu, Georgia
Kolombiya Nehri Boğazı, Oregon ve Washington
Conkle’s Hollow, Ohio
Crooked Nehri Boğazı, Oregon
Dismals Kanyonu, Alabama
Glen Kanyonu, Utah ve Arizona
Glenwood Kanyonu, Colorado
Büyük Kanyon, Arizona
Yellowstone Büyük Kanyonu, Wyoming
Gulf Hagas, Maine
Hells Kanyonu, Idaho, Oregon, Washington
Leslie Gulch, Oregon
Linville Boğazı, North Carolina
Little Büyük Kanyonu, Illinois
Little Nehri Kanyonu, Alabama
McCormick's Deresi Kanyonu, Indiana
New Nehir Kanyonu, West Virginia
Oneonta Boğazı, Oregon
Palo Duro Kanyonu, Texas
Pine Deresi Kanyonu, Pennsylvania
Providence Kanyonu, Georgia
Quechee Boğazı, Vermont
Red Nehri Kanyonu, Kentucky
Rio Büyük Boğazı, New Mexico
Yılan Nehri Kanyonu, Idaho
Tallulah Gorge, Georgia
Tennessee Nehri Kanyonu, Alabama ve Tennessee
The Trough, West Virginia
Waimea Kanyonu, Hawaii
Walls of Jericho, Alabama
Zion Kanyonu, Utah
Royal Kanyonu,Kolorado
Kings Kanyon Ulusal Parkı, Kaliforniya

Üç Vadi, Chongqing
Zıplayan Kaplan Vadisi, Yunnan
Yarlung Zangbo Büyük Kanyon, Tibet Özerk Bölgesi

Gandikota (Kapada,Andhra Pradesh)
Raneh Şelaleleri (Madhya Pradesh, Chhatarpur)
Garadia Mahadev, (Kota,Rajasthan)
Batı Gat Dağları, İdukki (Kerala)

Kahverengi Kanyon, (Semerang, Orta cava)
Cukang Taneuh (Pangandaran, Batı Cava)

Tarako Vadisi (Hualien)

Afganistan,Tang-e Gharu
Japonya- Tenryü-kyö
Kazakistan-Charyn Kanyonu
Nepal-Kal

Kartografya ya da haritacılık, harita yapımı ve kullanımı bilim, sanat ve teknolojisidir. Harita kavramı geniş kapsamlı olup, coğrafi/mekansal referanslı bilgileri sunan çeşitli grafik gösterimleri ve materyalleri de kapsamaktadır. Bu tanım hâlen geçerli olmasına rağmen güncel bir kartografya tanımı aşağıdaki gibi yapılabilir: Kartografya, mekansal bilgileri analog ya da sayısal biçimde toplayan, modelleyen, yapılandıran, değerlendiren, saklayan, çeşitli ortamlarda anlaşılır ve yansız (objektif) biçimde sunan (coğrafi bilginin kartografik iletişim bağlamında kullanıcıya iletilmesi) bir disiplindir.
Günümüzde kartografik çalışmalar, büyük oranda coğrafi bilgi sistemi (CBS) teknolojisi aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Mekansal veri işleme bağlamında Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) hangi disiplinde uygulanırsa uygulansın, mekansal veriler obje tabanlı bir yapıya dönüştürülmeli, saklanmalı, analiz edilmeli ve kartografik olarak sunulmalıdır. Bu kapsamdaki işlemler ya kartografyanın uygulama alanındadır ya da kartografyanın uygulama alanını tamamlayıcı niteliktedir.
Kartografya alanında çalışan kişiler kartograf olarak adlandırılır. Kartograflar, yeryüzü üzerinde gördükleri gerçek objeleri ya da elde ettikleri bilgiler ile şekillendirdikleri konuları belirli kartografik kurallar çerçevesinde bir haritaya aktarırlar. Bu bilgilerin haritaya aktarılmasındaki amaç, haritaya aktarılan bilginin diğer insanlara ulaştırılması ve diğer bilim dalları tarafından kullanılmasına imkân vermektir.

Uluslararası Kartografya Birliği (International Cartographic Association - ICA) 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TMMOB HKMO Kartografya ve Mekansal Bilişim Komisyonu 10 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kasaba, köyden büyük şehirden küçük yerleşim yeri. Henüz kırsal özelliklerini yitirmediği için şehir değildir fakat belirli oranda sanayi ve ticaret faaliyetlerine sahip olduğu için de köy olarak adlandırılamaz. Köy Kanunu, 2.000 ilâ 20.000 arası nüfusa sahip yerler için "kasaba" demektedir.
1924 kabul tarihli ve hâlen yürürlükte olan Köy Kanunu'nda kasabanın ne olduğu tanımlansa da (m.1) Türk hukukunda "kasaba" diye bir kamu tüzel kişisi bulunmamaktadır. Bu fark, söz konusu kanunun eski ve günümüz şartlarına yönelik revize edilmemiş olmasından dolayı süregelmektedir. Kısaca, bu nüfus aralığındaki idari birimlere kasaba denmesinin hukukî bir dayanağı yoktur; bunlar, büyüklük ve konumlarına göre köy, mahalle, belde veyahut ilçe merkezi olarak  farklı idari statülerde bulunurlar.

Kasaba merkezi
Askerî kasaba
Pazar kasabası
Balıkçı kasabası
Sahil kasabası
Banliyö kasabası
Belde
Mahalle
Belediye
Banliyö
Kenar şehir

Kitâb-ı Bahriye (Osmanlıca: كتاب بحرية), Osmanlı Kaptan-ı Deryası (amirali) Piri Reis'in hazırladığı Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir harita-kılavuzdur. Kitap, denizcilere Akdeniz kıyıları, adaları, geçitleri, boğazları, körfezleri, fırtına halinde nereye sığınılacağı, limanlara nasıl yaklaşılacağı hakkında bilgiler, ayrıca limanlar arasında gitmek için kesin rotalar verir.
Kitab-ı Bahriye'nin iki versiyonu vardır. Birincisi 1521 tarihlidir ve denizcilerin kullanımı için yapılmıştır. İkincisi 1526'da Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmak üzere hazırlanmış daha ayrıntılı ve süslü bir eserdir.

Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı da olan Piri Reis, gezip gördüğü yerler hakkında bilgileri kaydetmiş ve onların haritalarını çizmiştir. 1511-13 yılları arasında birinci dünya haritasını çizerken seyir notlarını da bir kitap olarak düzenlemeye başlamıştır. Sonunda, yabancı kaynaklardan da yararlanarak bu yerlerin tarihî ve coğrafi özelliklerini 1521 tarihinde tamamladığı Kitab-ı Bahriye'de toplamıştır.
1524 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı ve sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa, Mısır'a sefer yaparken, Piri Reis'i de yanına kılavuz kaptan olarak alır. Piri Reis'in sefer sırasında kendi hazırladığı kılavuzdan yararlandığını fark eden Sadrazam, Piri Reis'ten eserin temize çekilerek Kanuni Sultan Süleyman'a sunulmasını ister. Piri Reis, usta hattatlar ve çizimcilere yaptırılan yeni Kitab-ı Bahriye'sini 1526'da Kanuni'ye armağan eder.
Ancak 15 Kasım 2005 tarihinde hattat Fuat Başar tarafından haritanın orijinali üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda, Piri Reis Haritası üzerinde oynama yapıldığı sonucuna varılmıştır. Gerek haritadaki yazılar gerekse Kitab-ı Bahriye adlı eserin tüm ciltlerinde inceleme yapılmış, kitabın tüm ciltlerindeki yazıların aynı kalemden çıktığı ve yazıların talik kırması tarzında yazıldığı ortaya konmuştur. Yine Piri Reis'in 1513 tarihli Dünya Haritası üzerindeki Osmanlıca yazılar da aynı tarzda, yani talik kırması ve aynı kalemden çıkmadır. Ancak ilginç olan nokta ise sol tarafta, Güney Amerika hattı üzerindeki yazılar nesih kırmasıdır ve farklı bir kişi tarafından yazılmıştır. Usta bir hattat bu farkı görebilir. Ayrıca bu yazılar alelade kâtip yazılarıdır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman'a hediye edilmesi gereken Kitab-ı Bahriye'nin hattat yazısı ile özel işlenmeli olması gerekliyken, bu özelliğe rastlanmaması da dikkat çekicidir.
Kitab-ı Bahriye'nin 1526 sürümünde Akdeniz ve Ege'nin 290 haritası vardır. Bunu izleyen yüzyıl boyunca Kitab-ı Bahriye'nin ilk nüshasından daha da gösterişli çeşitli kopyaları yapılır. İşlevselliği artsın diye sonraki yıllarda yapılan kopyalarına Marmara Denizi kıyı ve adaları ile İstanbul da ilave edilir.

Güzelliği bir yana, bu ikinci sürüm denizcilikle ilgili pek çok bilgi içerir: Birinci bölümün konuları fırtınalar, pusula, portolan (bir limanın ya da kıyının bir bölümünün, büyük ölçekte yapılmış haritası) haritaları, yıldızlarla yön bulma, okyanuslar ve onları çevreleyen kara parçalarıdır. Ayrıca Avrupalı kâşiflerin seyahatleri hakkında da bilgiler vardır, bunların arasında Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'yı keşfine ve Portekizlilerin Hint Okyanusu'na seferlerine değinilir.
İkinci kısım, portolan tarzı harita ve seyir kılavuzlarından oluşur. Her bölüm söz konusu ada veya kıyının bir haritasını içerir. Bu bölümlerden birinci kitapta 132, ikincisinde 210 tane vardır. Kitab-ı Bahriye'nin ikinci bölümü, Çanakkale Boğazı ile Sultaniye ve Kilitbahir kalelerinin anlatımı ile başlar. Ege Denizi adaları ve kıyıları, Yunanistan kıyıları, Mora Yarımadası, Adriyatik kıyıları, İtalya kıyıları, Sicilya, Sardinya, Korsika adaları, Fransa kıyıları, İspanya kıyı ve limanları, Kanarya Adaları, Kuzey Afrika kıyıları, Mısır ve Nil nehri, Doğu Akdeniz kıyıları, Girit ve Kıbrıs, Anadolu'nun güney ve Ege kıyıları ve adaları, Gelibolu ile Saros Körfezi anlatılır. Kentlerdeki önemli anıt ve binaların çizimlerinin de yer aldığı kitapta ayrıca Piri Reis'e ait biyografik bilgiler de bulunur.
Kitapta, Piri Reis, Akdeniz'le ilgili bunca bilginin büyük bir parşömen üzerine çizmek yerine bir kitapta toplamasının nedenini açıklamış, elindeki bilgilerin tek bir haritaya sığdırılmasının kullanışsız olacağını belirtmiştir.
Kitabı Bahriye, Anadolu sahillerinin özelliklerini karış karış veren değerli bir coğrafya kitabı olarak bugün dahi geçerlidir.

Kitab-ı Bahriye'nin kopyaları Avrupa'nın çeşitli kütüphanelerinde bulunur. Birinci kitabın suretleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda, Nurosmaniye Kütüphanesi'nde ve Süleymaniye Kütüphanesi'nde, Bolonya'da Bibliotheque de l'Universite'de, Viyana'da Nationalbibliothek'te, Dresden'de Staatbibliotek'te, Paris'te Bibliotheque Nationale'de, Londra'da British Museum'da, Oxford'da Bodlein Library'de, Baltimore'da Walters Art Gallery'de bulunur. İkinci kitabın suretleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda, Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa Kütüphanesi'nde, Süleymaniye Kütüphanesi'nde ve Paris Kütüphanesi'nde bulunur.

Kitabı Bahriye, Pirî REİS, TTK Yayınları, 2002; ISBN 975-16-1544-5

Yelkenci Deniz Portali: "Kitab-ı Bahriye"
muslimheritage.com: "Piri Reis and the Book of Sea Lore (Kitab-I Bahriye)" 29 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"The Ottomans and Their Rivals, Galleys and Galleons, Portolan Charts and Isolarii" Kitab-ı Bahriye'deki tekne türleri (İngilizce).

Nemlioğlu Koca, Yasemin (Temmuz 2020). "Coğrafyayı okumak: Kitab-ı Bahriye nüshaları üzerine sistematik bir değerlendirme". lnternational Journal of Geography and Geography Education. Marmara Üniversitesi (42): 504-526. doi:10.32003/igge.734091. 16 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi14 Ocak 2021. 

Kongre Kütüphanesi nüshası7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İklim bilimi ya da klimatoloji, atmosfer içerisinde meydana gelen hava olayları ile yeryüzünde görülen iklim tiplerini inceleyen bilim dalı. Klimatoloji ile ilgilenen bilim insanlarına klimatolog denir.
İklim biliminin konusu olan iklim, geniş bir sahada uzun yıllar boyunca görülen atmosfer olaylarının ortalama hâlidir. İklim coğrafi yeryüzünün şekillenmesi ve tüm yaşamı çok yakından kontrol etmektedir. İklim bilimi, hava olaylarını yakından tanımak için fiziğin bir alt dalı olan meteorolojinin verilerinden geniş ölçüde yararlanır. Meteorolojinin yaptığı gözlemleri alır ve insan, canlı yaşamı açısından inceleyerek açıklamaya çalışır.
Yeryüzünde görülen başlıca iklim tiplerini, oluşum nedenlerini, özelliklerini ve insan yaşamı üzerine etkilerini, iklim elemanlarını (sıcaklık, basınç ve rüzgârlar, nemlilik ve yağış) konularını inceleyen fiziki coğrafya alt dalıdır. Ortalama 50-100 yıllık hava durumu ortalamaları alınarak iklim hakkında bilgiler oluşturulabilir.

Atmosfer (Havaküre): Yer çekiminin etkisiyle yer küreyi çepeçevre saran ve çeşitli gazlardan oluşan doğal bir ortamdır.
İklim olayları bu katmanda gerçekleşir. Bu katmanda meydana gelen olaylar Klimatoloji tarafından incelenir. Bu bilim dalıyla ilgilenen her kimseye Klimatolog denir.

Litosfer (Taşküre): Dünya'nın kabuklaşmış ve tamamen soğumasıyla katılaşmış dış yüzeydir. Dağ, plato, ova ve vadi gibi yer şekilleri kayaç ve toprakları oluşturan unsurlardır.
Litosferde meydana gelen olaylar Jeomorfoloji' 'tarafından incelenir. Bu bilim dalıyla ilgilenen her kimseye Jeomorfolog denir.

Hidrosfer (Suküre): Okyanus, deniz, göl, akarsu, kaynak suları, buzullar ve yer altı sularının hepsine verilen isimdir. Yer üstündeki su kaynakları Hidrografya tarafından incelenir.
Biyosfer (Canlı Küre): Taş küre, hava küre ve su küre içinde yaşayan canlılardan oluşur. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve çeşitli mikroorganizmalar biyosferi oluşturan başlıca unsurlardır.
Biyosferdeki canlılar Biyocoğrafya tarafından incelenir.

Küresel koordinat sistemi, üç boyutlu uzayda nokta belirtmenin bir yoludur.
Küre üzerindeki bir nokta bu sistemde üç tane bileşenle ifade edilir, bunlar r, 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 ve 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
' dir. Koordinatların tanımlı oldukları aralıklar ve tanımları şu şekilde verilir.

  
    
      
        r
        
      
    
    {\displaystyle r\,}
  
: Yarıçap P ve (0,0,0) noktası arasındaki uzaklıktır. Tanım aralığı 
  
    
      
        0
        ≤
        r
        <
        ∞
      
    
    {\displaystyle 0\leq r<\infty }
  
 olarak verilir.

  
    
      
        θ
        
      
    
    {\displaystyle \theta \,}
  
: Enlem, z-ekseni ve çap arasındaki açıdır. 
  
    
      
        0
        ≤
        θ
        ≤
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 0\leq \theta \leq 180^{\circ }}
  
 aralığında tanımlıdır. Polar açı olarak da adlandırılır.

  
    
      
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle \phi \,}
  
: Boylam, x-ekseni ile çapın xy-düzlemine izdüşümü (
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
) arasındaki açıdır. 
  
    
      
        0
        ≤
        ϕ
        <
        
          360
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 0\leq \phi <360^{\circ }}
  
 aralığında tanımlıdır. Diğer bir adı azimütal açıdır.
Bu sistem, dünya üzerinde coğrafi konum belirlerken kullanılan sistemdir. Dünya' nın yüzeyi üzerinde her noktada yarıçap aynı olduğundan, sadece enlem ve boylam ile bir yer belirlenebilir. Ayrıca fizikte küresel yapıya sahip sistemler, (dünya, güneş, yüklü bilye vs.) ele alınırken yine küresel koordinatlara geçiş yapılır. Küresel koordinatlarla Kartezyen koordinatlar arasındaki bağıntılar şu şekildedir.

  
    
      
        x
        =
        r
        sin
        ⁡
        θ
        cos
        ⁡
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle x=r\sin \theta \cos \phi \,}
  

  
    
      
        y
        =
        r
        sin
        ⁡
        θ
        sin
        ⁡
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle y=r\sin \theta \sin \phi \,}
  

  
    
      
        z
        =
        r
        cos
        ⁡
        θ
        
      
    
    {\displaystyle z=r\cos \theta \,}
  

Küresel koordinatlarda Laplasyen, diverjans ve gradyan Kartezyen koordinatlardakinden farklıdır. Jakobyen kullanılarak diferansiyel eleman hesaplanabileceği gibi şekilden de P noktası etrafında sonsuz küçük bir hacim elemanının büyüklüğü şu şekilde hesaplabilir.

  
    
      
        d
        V
        =
        (
        ρ
        d
        ϕ
        )
        (
        r
        d
        θ
        )
        d
        r
        =
        
          r
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        r
        d
        θ
        d
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle dV=(\rho d\phi )(rd\theta )dr=r^{2}\sin \theta drd\theta d\phi \,}
  

Bu hacim elemanı bütün küre üzerinden integral alınarak R yarıçaplı kürenin hacmi bulunur.

  
    
      
        V
        =
        ∫
        d
        V
        =
        
          ∫
          
            r
            =
            0
          
          
            R
          
        
        
          r
          
            2
          
        
        d
        r
        
          ∫
          
            θ
            =
            0
          
          
            π
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        θ
        
          ∫
          
            ϕ
            =
            0
          
          
            2
            π
          
        
        d
        ϕ
        =
        
          
            4
            3
          
        
        π
        
          R
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle V=\int dV=\int _{r=0}^{R}r^{2}dr\int _{\theta =0}^{\pi }\sin \theta d\theta \int _{\phi =0}^{2\pi }d\phi ={\frac {4}{3}}\pi R^{3}}
  

Kalınlığı olmayan bir hacim elemanı, alan elemanı olacağından sonsuz küçük yüzey elemanı şu şekilde ele alınır.

  
    
      
        d
        A
        =
        (
        ρ
        d
        ϕ
        )
        (
        r
        d
        θ
        )
        =
        
          r
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        θ
        d
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle dA=(\rho d\phi )(rd\theta )=r^{2}\sin \theta d\theta d\phi \,}
  

Bu eleman bütün küre yüzeyi üzerinden integre edilirse R yarıçaplı kürenin alanı da bulunabilir.

  
    
      
        A
        =
        ∫
        d
        A
        =
        
          R
          
            2
          
        
        
          ∫
          
            θ
            =
            0
          
          
            π
          
        
        sin
        ⁡
        θ
        d
        θ
        
          ∫
          
            ϕ
            =
            0
          
          
            2
            π
          
        
        d
        ϕ
        =
        4
        π
        
          R
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=\int dA=R^{2}\int _{\theta =0}^{\pi }\sin \theta d\theta \int _{\phi =0}^{2\pi }d\phi =4\pi R^{2}}
  

Fizikte bu integraller herhangi bir yoğunluk fonksiyonuyla verilmiş elektrik ve yerçekimi alanındaki küreler için sıklıkla çözülür.

Aşağıdaki denklemler varsayımı şu θ  eğim z den  (polar) axis (belirsiz x, y ve z ile karşılıklı olarak normaldir):
çizgisel öge için 
  
    
      
        (
        r
        ,
        θ
        ,
        φ
        )
      
    
    {\displaystyle (r,\theta ,\varphi )}
  
 dan 
  
    
      
        (
        r
        +
        
          d
        
        r
        ,
        
        θ
        +
        
          d
        
        θ
        ,
        
        φ
        +
        
          d
        
        φ
        )
      
    
    {\displaystyle (r+\mathrm {d} r,\,\theta +\mathrm {d} \theta ,\,\varphi +\mathrm {d} \varphi )}
  
 ya sonsuz yer değiştirmedir.

  
    
      
        
          d
        
        
          r
        
        =
        
          d
        
        r
        
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        +
        r
        
        
          d
        
        θ
        
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        +
        r
        sin
        ⁡
        
          θ
        
        
        
          d
        
        φ
        
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} \mathbf {r} =\mathrm {d} r\,{\boldsymbol {\hat {r}}}+r\,\mathrm {d} \theta \,{\boldsymbol {\hat {\theta }}}+r\sin {\theta }\,\mathrm {d} \varphi \,\mathbf {\boldsymbol {\hat {\varphi }}} .}
  

burada

  
    
      
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        =
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
        cos
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        +
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
        sin
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ȷ
              ^
            
          
        
        +
        cos
        ⁡
        (
        θ
        )
        
          
            
              k
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\hat {r}}}=\sin(\theta )\cos(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\imath }}}+\sin(\theta )\sin(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\jmath }}}+\cos(\theta ){\boldsymbol {\hat {k}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              θ
              ^
            
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        θ
        )
        cos
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        +
        cos
        ⁡
        (
        θ
        )
        sin
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ȷ
              ^
            
          
        
        −
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
        
          
            
              k
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\hat {\theta }}}=\cos(\theta )\cos(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\imath }}}+\cos(\theta )\sin(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\jmath }}}-\sin(\theta ){\boldsymbol {\hat {k}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              φ
              ^
            
          
        
        =
        −
        sin
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        +
        cos
        ⁡
        (
        φ
        )
        
          
            
              ȷ
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\hat {\varphi }}}=-\sin(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\imath }}}+\cos(\varphi ){\boldsymbol {\hat {\jmath }}}}
  

  
    
      
        r
        ,
        θ
        ,
        φ
      
    
    {\displaystyle r,\theta ,\varphi }
  
 yükselen yön içinde yerel ortogonal birim vektörlerdir, sırasıyla
ve 
  
    
      
        
          
            
              ı
              ^
            
          
        
        ,
        
          
            
              ȷ
              ^
  

Koridor, iki devlet arasında uzanan dar toprak parçası. Genellikle bir devletin komşu bir devlet veya bölgeye, açık denizlere doğru uzanan parçası şeklindedir. Siyasi, stratejik amaçlarla oluşturulmuştur. Bir bölgeye ulaşma veya başka bir devletin ulaşmasını engellemeye yöneliktir.

Danzig Koridoru, Versay Antlaşması'yla Polonya'nın denize ulaşmasını sağlamış, fakat iki Alman toprağının karadan bağlantısının kesilmesine neden olmuştur.
Laçın Koridoru, Ermenistan ile Dağlık Karabağ'ı birbirine bağlar.
Siliguri Koridoru, Hindistan'ı Bangledeş, Nepal ve Bhutan arasından kuzeydoğu topraklarına bağlayan koridor.
Çek Koridoru, I. Dünya Savaşı sonunda teklif edilen, Çekoslovakya'ı Yugoslavya'ya bağlamayı amaçlayan, uygulanmamış koridor.
Vahan Koridoru, Pakistan ve Tacikistan'ı (eski SSCB) birbirinden ayıran, Afganistan'ı Çin'e ulaştıran koridor.

Koy, göl, deniz veya okyanusların karaların içine doğru yaptığı görece sığ girintidir. 

Bir körfez, okyanus, göl veya başka bir körfez gibi daha büyük bir ana su kütlesine doğrudan bağlanan, girintili, kıyı su kütlesidir. Bazen küçük körfez (bight), geniş boğaz olarak da bilinir.
Büyük bir koy genellikle körfez veya deniz olarak adlandırılır. Bir körfez, dairesel girişi ve dar girişi olan daha küçük bir koy türüdür.

Bir fiyort, buzul aktivitesi ile şekillendirilmiş özellikle dik bir koydur.
Koylar iç içe olabilir; Örneğin, James Bay kuzeydoğu Kanada'da Hudson Bay bir koludur. Bengal Körfezi ve Hudson Körfezi gibi bazı büyük koylar çeşitli deniz jeolojisine sahiptir.
Bir Körfezi çevreleyen arazi genellikle rüzgarların gücünü azaltır ve dalgaları engeller.
Koylar, diğer kıyı şeritleri kadar çeşitli kıyı şeridi özelliklerine sahip olabilir. Bazı durumlarda, koyların "genellikle geniş, düz ön teraslı dik bir üst kıyı ile karakterize edilen" plajları vardır.
Koylar, balıkçılık için güvenli yerler sağladıkları için insan yerleşimi tarihinde önemliydi. Daha sonra deniz ticaretin in gelişmesinde önemli hale geldi. Çünkü sağladıkları güvenli demirleme, liman olarak seçimlerini teşvik etti.
Küçük koylar Fırtınalı havalarda deniz taşıtlarına sığınak olurlar. 
Koy oluşumunda ise direnci düşük çabuk çözülen kayaçlar (Kum,Kil) etkilidir.
Koylar genellikle düşük enerjili dalgalar ve genellikle kumsal plajlara sahip alanlardır.

Koyları oluşturabilecek çeşitli yollar vardır.Büyük koylar kıta kayması sonucu oluşmuşlardır.Süper kıta olarak gondvana kavisli ve girintili fay hatları boyunca dağıldı, kıtalar birbirinden ayrıldı ve dünyanın en büyük koyları oluşmuştur.
Bunlar; Gine körfezi, Basra Körfezi, Alaska Körfezi, Meksika Körfezi ve dünyanın en büyük körfezi Bengal Körfezidir.
Koyları oluşturan diğer yollar buzul ve nehir erozyonlarıdır. Buzulların oluşturduğu koylar fiyort olarak bilinir.Çoğu koy ise dalga, akıntı ve kıyı erozyonu tarafından oluşturulmaktadır.Yumuşak kayaçlar erozyonun gücünü artırır.Sert kayaçlar var ise burun oluşumuna olanak sağlar.
Ayrıca Kaliforniya Körfezi jeolojik süreç tarafından oluşturulan koya örnektir.

Liman (doğal oluşum)
Haliç
Buhta
Havan
Burun
Quba
Lagün
Ria
Koy Platformu
Büyük Pelerinler

Easterbrook, Don (1999). Surface Processes and Landforms (2. bas.). Prentice Hall
"Landforms, Erosion, and Longshore Drift". 2001. Retrieved 9 October, 2012.
Schwartz, M. (2005). "Encyclopedia of Coastal Science". Springer. ISBN 978-1-4020-1903-6 p399
Benedet, L., Klein, A., and Hsu, J. (2004). "Practical Insights and Applications of Empirical Bay Shape Equations". ICCE.
Carreck, Rosalind, ed. (1982). The Family Encyclopedia of Natural History. The Hamlyn Publishing Group. p. 202. ISBN 978-0-11-202257-2.

Kumullar, rüzgâr tarafından uçurularak bir yerde yığılan ve toplanan kum yükseltileridir. Kumul oluşumu için, ortamda kum'un bulunması ve çevrede kapalı bir bitki örtüsünün olması gerekir. Bazı çöl kumulları kilometrelerce uzunlukta ve birkaç yüz metre yükseklikte olabilir. Gevşek yapılı kumullar sürekli yer değiştirir. Bazı çöllerde kumulların yer değiştirme hızları yılda 100 metreye kadar çıkar. Kumullar Dünya'da yoğunluklu olarak sıcak ekvator kuşağında bulunurlar ve Venüs'te Mars'ta ve Satürn'ün uydularından Titan'da farklı karışım ve yoğunlukta bulunabilirler.

Kumullar, rüzgâr ve dalga faaliyetleri ile akarsu yataklarında suyun türbülanslı akış gösterdiği yerlerde oluşur. Rüzgârların biriktirmesi ile oluşan kum tepeleri, bir metre ile 200 metre yükseklikte ve birkaç metre ile yüzlerce metre uzunlukta olabilir. Dünya üzerindeki kurak alanların %20 kadarı kumullar ile kaplıdır. (1)
Kumul oluşumu için, ortamda kumun bulunması ve çevrede kapalı bir bitki örtüsünün olması gerekir. Bunun dışında, kumulların oluşup şekillenmesinde esas rol rüzgâra aittir. Hakim rüzgâr yönü ve hızları  önemlidir. Ayrıca bitki örtüsü, kum kaynağına olan mesafe, zeminin nem içeriği, zeminde yer yer bulunabilen küçük göller ve bataklıklar, zemindeki kayalık çıkıntılar gibi çeşitli tümseklerle çalı ve otsu bitkilerden oluşan engellerin de rolleri bulunur. Kumullar tüm bu etmenlere bağlı olarak farklı şekil ve boyutlarda oluşabilirler. Gevşek yapılı kumullar sürekli yer değiştirir. Bazı çöllerde kumulların yer değiştirme hızları yılda 100 metreye kadar çıkar. Rüzgârların kumları yukarı doğru itmesi ile kayma-akma yüzeyleri (slip-face) oluşur. Tepeciklerin arasında bulunan vadi veya çukurlara bolluk denir. Bir kumul alanı çeşitli şekil ve boyutlarda kumullar ile kaplı olabilir. Büyük kumul alanlarına erg denir.

Kumların birleşerek hilal şeklini oluşturduğu büyük ve geniş kumullardır. Rüzgârın tek yönden esmesi ile oluşurlar. Kayma-akma yüzeyi konkav tarafındadır. Dünya üzerindeki en büyük enine kumullar Çin'de bulunan Taklamakan Çölü'nde bulunmaktadır. (3 Kilometre)

Uzantılı kumullar olarak da bilinirler. Kum ya da hafif engebeli kum tepeleridir. Oldukça uzun olabilirler(En fazla 160 kilometre). Bazı küçük tepecikler birleşerek Y şeklindeki birleşik tepeleri oluştururlar. Oluşumlarında rüzgârın birçok yönden esmesi etkilidir. Pahas olarak bilinen bu kumullar, lös tepeleriyle benzerlik gösterebilir. Son Buzul Çağı'nda oluştukları tahmin edilmektedir.

Radyal simetrik şeklinde olan yıldız kumulları, piramidal kum tepeleridir. Çok yönlü rüzgâr rejimlerinin etkili olduğu yerlerde görülür. Üç ya da daha fazla akma-kayma yüzeyi olabilir. Yıldız kumulları yanal yerine, yukarı doğru gelişme gösterir. Hakim olarak Büyük Sahra Çölü’nde bulunurlar. Dünya üzerindeki en uzun yıldız kumulları 500 m uzunluk ile Çin’in güneydoğusundaki Badain Jaran Çölü’nde bulunmaktadır.

Kumların birleşerek yuvarlak oluşturduğu kumul şeklidir. Oval ya da dairesel şekilde olan kubbe kumullarının akma-kayma yüzeyleri genellikle bulunmaz. Yaygın bir tür değildir.

Bitki örtüsünün sınırlı veya toprakların biraz nemli olduğu alanlarda oluşur. Bunlar şapka veya firkete şeklinde bir sıralama gösterebilirler.

Uzunlamasına olarak gelişen Seif tepeleri, kıvrımlı bir yapıya sahiptir Dünya üzerinde birçok farklı türü bulunmaktadır. Çoğunlukla hâkim rüzgâr yönüne paralel uzanarak, büyük olan kumulların parçalanması ile oluşurlar. Sarp ve katı bir görünüme sahip olsa da, yer yer gevşek kumlara rastlanır. Sahra’da yaygın olarak bulunurlar bunlar içerisinde en büyük ve bilinen olanı Arap Yarımadası'nın güneyinin üçte birini kaplayan Rub’al Khali adındaki ergdir.
Rüzgâr yönünün değişmesi durumunda, Seif tepelerinde minyatür barkanlar meydana gelmektedir. Meydana gelen barkanlar uzun süre hâkim olduktan sonra yerini eski forma bırakır. Rüzgârın tek yönden estiği zamanlarda minyatür barkanların arasında korunaklı oluklar oluşur. Uzunlamasına kumullar, kayma-akma yönünün kaynağını rüzgârın kuvvetlice estiği yerden alır.
Uzunlamasına olarak gelişen bir kumul, bazı durumlarda rüzgârın esme durumuna bağlı olarak dik bir şekilde oluşur.

Hakim rüzgârların ters yöne esmesiyle meydana gelir. Bu tepelerin üç çeşidi vardır; Basit, bileşik, karmaşık. Basit tepelerin temel şekli geometriktir. En az kayma-ama yüzeyine sahip olan tepelerdir. Bileşik ve karmaşık tepelerde rüzgârın esme yönü ve şiddeti oldukça etkilidir.

Jeolojide “mega ripple” olarak bilinir. Su akışının etkili olduğu kum veya çakıl yataklarında oluşur. Doğal (nehir ve haliç gibi)ya da yapay (kanallar ve boru hatları gibi)olarak her yerde meydana gelebilir. Bu tepelerin en dikkat çekici özelliği, dalga boyu ve yüksekliğinin bir tren oluşturacak şekilde aynı olmasıdır.

Kumların, dalgalar ve rüzgârlar yardımıyla sıkışıp sertleşmesiyle oluşur. Bu tabakalı kum tepeleri için, Güneybatı Devletleri argo bir terim olan “Slickrock” kullanır. Örneklerine Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Zion National Park da sıkça rastlanır.

Kurak bölgeler dışında kumulların en fazla görüldüğü sahalar kıyı bölgeleridir. Bu bölgedeki kumullara kıyı kumulları denir.
Rüzgâr tarafından plajdan kaldırılan kumullar geride kendileri tutacak herhangi bir engele rastladıkları takdirde orada birikmekte ve tepecikler meydana getirmektedir. Bunların boyutları yani uzunluk ve yükseklikleri çok değişiktir. Serbest olarak oluşan her bir kumulun rüzgâra bakan tarafı az eğimli diğer tarafı fazla eğimlidir. Bu sebeple bir tepenin profilinde belirgin bir disimetri bulunur.
Kıyı kumulları yeni ve eski olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Yeni kumullar ön tarafta bulunurlar. Bunların başlıca özelliği hareket halinde oluşları ve değişikliklere uğramalarıdır. Bazılarının üzerinde yer yer bitkiler bulunmakla birlikte, çoğu çıplaktır ve hepsinde de rüzgârın erozyon ve taşıma faaliyeti kendini kuvvetle gösterir. Bunun sonucu olarak bu tepecikler sık sık yer değiştirirler. Daha doğrusu bunlar ortadan kalkarak biraz ötede yenileri oluşur. Kumulların bazen uçları rüzgârın geldiği tarafından aksine dönük hilaller (barkanlar) şeklini de almaktadır.

Kum tepelerinin canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Kum tepeleri farklı yollar ile hareket eder. Rüzgârlara bağlı olarak kum parçacıkları zıplayan bir top gibi değişik yönlere savrulur. Rüzgârın şiddeti artıkça parçacıklar havada çarpışır büyük toz fırtınaları meydana gelir.Kumlar Afrika, Orta Doğu ve Çin’de beşeri yapıları büyük ölçüde etkiler. Bazı yerlerde biriken kumların etrafa dağılmasını önlemek için yolların kenarına çitler yapılır.

Atalay, İ., Açıklamalı Türkçe-İngilizce Doğa Bilimleri Sözlüğü.Coğrafya-Ekoloji-Ekosistem: META Basım Matbaacılık Hizmetleri, Bornova, İzmir.
Atalay, İ., (2005), Genel Fiziki Coğrafya(5.Baskı),META Basım Matbaacılık, İzmir

Kurutulmuş arazi, deniz, göl veya bataklık gibi sulak alanlardan suyun uzaklaştırılması ile elde edilen topraklardır. Denizden kurutma yöntemi ile arazi kazanan en önemli ülke Hollanda'dır. Polder adı verilen topraklar denizden elde edilmiştir.
Türkiye'de bataklıklar uzun yıllar sıtma kaynağı ve kazanılacak tarımsal arazi olarak görülmüştür. Sakarya Gökçeören Gölü kurutma çalışmaları aynı nedenlerle Osmanlı devrinde 1890 yılında başlamıştır. 1950 yılında bataklıkların kurutulması ile ilgili kanun yayınlanmıştır. Kanunun bataklıkların kurutulmasını teşvik ettiği görülür. Vatandaş bir bataklığı kuruttuğunda arazi kendisine verilecek, tapusuna sahip olacaktır.
Kurutulan sulak alanlar ekosistem açısından oldukça önemli yerlerdir:

Tropikal bölgelerden sonra en büyük organik madde üreten alanlardır.
Büyük miktarda karbon depo alanlarıdır. Karbonun atmosferden çekilmesi küresel ısınmayı yavaşlatır.
Su kirletici maddeleri çekerek nehir ve göllerin temiz kalmasını sağlarlar.
Sel sularının toplanma alanıdır. Çevrenin bu açıdan zarar görmesini engellerler.
Pek çok kuş türünün yaşam alanıdır. Özellikle kışın topraklar kar örtüsü altında kaldığında, kuşların temel beslenme alandır.
Göçmen kuşların uğrak yerleridir.
Türkiye'de 1991 yılında Çevre Bakanlığı kurulmuş, Sulak alanlar birimi oluşturulmuştur. 1993 yılında sulak alanların korunması genelgesi yayınlanmıştır. 1994'te Ramsar Sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşme tüm sulak alanların korunmasını amaçlamaktadır.
Türkiye son 60 yılda Marmara Denizi büyüklüğünde, 1.400 hektar sulak alanını kaybetmiştir. Kurutma iki yolla olmaktadır:

Doğrudan kurutma:1953 yılından sonra DSİ (Devlet Su İşleri) tarafından 375 bin hektar alan kurutulmuştur.
Dolaylı kurutma: Su rejiminde yapılan yanlış uygulamaların doğurduğu sonuçlar. Zayıf akarsular üstüne yapılan barajlar, yoğun yeraltı suyu kullanımı, göllere giden suların engellenmesi gibi etkinlikler.
Dünyanın diğer ülkelerinde sulak alanlar kurutulmuştur. Bazı ülkelerin sulak alanları kurutma oranı şöyledir: ABD %54, İngiltere kıyı sulak alanların %60'ı, Yeni Zelenda %90, Fransa'da güney batıdaki bataklıkların %80'i.

Kuvaterner bilimi; son 2,6 milyon yıl olan Kuvaterner dönemini inceleyen bilimdir. Bu alan son buz çağını Holosen dönemi inceleyerek geçmişteki çevreyi ve iklimsel değişimleri anlamaya çalışır.
Kuvaterner adı, 1800'lerde jeologların fosillerden yola çıkarak yerkürenin jeolojik tarihini dört bölüme ayırmasıyla gündeme gelmiştir. Jeolojik olarak oldukça kısa olmasına (2,6 milyon yıl) rağmen Kuvaterner bilimi içinde pek çok bilime ait çalışma alanları barındırır. Bu zamanda oluşan buzullarla; jeoloji, coğrafya, jeomorfoloji, klimatoloji, nesli tükenen mamutlarla; paleontoloji, biyoloji ilgilenir. Bu devirde ortaya çıkan insan ve uygarlıkları prehistoryanın, arkeoloji, antropoloji bilimlerinin inceleme alanındadır. Jeofizik, oşinografi, prehistorya, dendrokronoloji gibi bilimlerinde Kuvaterner biliminin içinde çalışma alanları vardır.
Kuvaterner bilimi, son 2,6 milyon yılda neler olduğunu, nelerin değiştiğini anlamaya çalışır. Bitkilerin, hayvanların ve insanların yeryüzüne yayılması, yerkürenin şekillenmesi, ilk insanlar, kültürleri, yaşam tarzları, yerkabuğundaki aşınma ve taşınma geçmişi, yerin depremselliği ve doğal afetler inceleme alanlarıdır.
Kuvaterner zamanında iki alt devre vardır, Pleistosen ve Holosen. 2,5 milyon yıl önce başlayan Pleistosen çağında aşırı soğuma ile iklim değişimleri sonucunda da buzul dönemi oluşmuştur. Günümüzden 12.000 yıl önce sıcaklıklar artmış Holosen çağı başlamıştır. Yaşadığımız zaman buzul dönemleri arasındaki sıcak dönem olup, daha sonra buzul döneminin başlayabileçeği değerlendirilmektedir. Son 400 bin yıllık devrede 70 ile 90 bin yıl buzul çağı, 10 ile 30 bin yıl saıcak buzularası dönemin yer aldığı belirlenmiştir. Buzullar günümüzde yerkürenin %10'unu kaplarken, buzul dönemlerinde %30'u bulmuş, sonuçta deniz seviyesi bugüne göre 130 m alçalmıştır. Holosen devrindeki ısınma ile günümüz seviyesine ulaşmıştır.

Kâtip Çelebi ya da Hacı Halife (Şubat 1609, İstanbul - 6 Ekim 1657, İstanbul); tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografi ile ilgili çalışmalar yapmış Türk bilim insanı ve aydınıdır. Dünya bilim edebiyatında en ünlü ve bilinen eseri; İslam dünyasının en değerli eserlerini içeren 15.000'e yakın kitabı ve 10.000'e yakın müellifi (yazar) alfabetik dizin sistemine göre tanıtan  Keşf ez-zunûn 'an esâmî el-kutub ve'l-fünûn ve daha sonra İbrahim Müteferrika tarafından basılan meşhur coğrafya ansiklopedisi Cihannümâ ile tanınır. Kâtip Çelebi, 17. yüzyıl Osmanlı nesir yazarları arasındadır.

1609 yılında İstanbul'da doğdu. Babasının adı Abdullah'tı. Babası, Osmanlı devlet ve siyaset adamlarının yetiştirildiği Enderûn kurumunda eğitim görerek yetişmiş bir askerdir. Kâtip Çelebi'nin asıl adı Mustafa bin Abdullah'tır. Ordu kâtipliğinde bulunduğu için ulema ve halk arasında Kâtip Çelebi lakabı ile tanındı. Doğuda Hacı Halife, batıda ise Hacı Kalfa olarak tanınır. Hacca gittiği ve uzman memur (halife) olduğundan ötürü bu lakap ile de anılmıştır.

6 yaşına geldiğinde ilk eğitimini almak için babası tarafından görevlendirilen İmam İsa Halife El-Kırımî'den Kur'an okumayı, tecvid kurallarından Mukaddime-i Cezeriyye' yi ve namazın şartlarını öğrendi. Devrin adeti üzerine, öğrendiklerini Mesih Paşa Darülkurrâsı'nda ezbere dinletti. Zekeriya Ali İbrahim Efendi ile Nefes-zâde'den ders gördü, Kur'an'ı yarısına kadar ezberleyerek aynı Darülkurrâ'da okudu. İlyas Hoca'dan tasrif (Arapça kelime bilgisi) ve avâmil (Arapça dilbilgisi üzerine yazılmış eser) öğrendi.
Böğrü Ahmet Çelebi adlı hattattan yazı dersleri aldı. On dört yaşına geldiğinde babasının aylığından 14 dirhem harçlık bağlanılarak babasının yanında Anadolu Muhasebesi Kalemi'nde şakird (stajyer) olarak devlet görevine başladı (1622-23). Kalemdeki halifelerin (uzman memur) birinden hesap-muhasebe sistemini, Erkam adı verilen yazışma kurallarını ve dönemin devlet belgelerinde kullanılan Siyakat yazısını öğrendi.

1624 yılında Abaza Mehmed Paşa İsyanı'nı bastırmak amacıyla hazırlanan ordunun defterlerini tutan birimde (Silâhdar Alayı) yer alarak babası ile birlikte Tercan Seferi'ne katıldı. Kayseri yakınlarında Abaza Mehmed Paşa birlikleriyle yapılan savaşa (7 Eylül 1624) tanıklık etti. Eseri Fezleke'de bu seferin ayrıntılarını ve anılarını bildirmektedir. Ordu ile birlikte Musul'a geldiklerinde (Ağustos-Eylül 1626) babası öldü ve Camii Kebir Mezarlığı'na defnedildi. Babasının vefatından bir ay sonra, aynı sefer kuvvetinde görev yaptıkları amcası da Nusaybin-Cerahlu bölgesinde öldü. Kâtip Çelebi bunun üzerine orduda görev yapan başka bir akrabasıyla birlikte Diyarbakır'a geldi. Diyarbakır'da kaldığı sırada babasının arkadaşlarından Mehmed Halife adlı bir yüksek bürokrat tarafından Süvari Mukabelesi'ne tayin edilerek İstanbul'a döndü (1627-1628). Burada Kâdızâde'nin derslerini takip etmeye başladı. Aynı yıl içinde Erzurum Kuşatması'na katıldı. Erzurum'dan Tokat'a dönüş yolunda, kış mevsiminin bastırması sebebiyle orduyla birlikte büyük zorluklar yaşadı.
Kâtip Çelebi, 1630 yılında Hüsrev Paşa'nın maiyetinde bulunarak Hamedan ve Bağdat Seferi'ne katıldı. Bu seferle ilgili olarak Cihannümâ''da ve Fezleke'de, uğradığı şehir ve bölgeler ile ordu tarafından ele geçirilen şehir, kale ve menzillerin bilgilerini vermektedir. Bağdat Kuşatması'nda ordunun defterini tuttu. Seferden sonra tekrar İstanbul'a dönerek Kâdızâde'nin derslerine katıldı. Bu zaman aralığında, Kâdızâde'den Tefsir, İhya-i Ulûm, Şerh-i Mevakıf, Dûrer ve Tarikat (Tarikat-ı Muhammediyye) okudu. 1633-1635 yılları arasında, Halep Seferi'nde hacca gitme fırsatı buldu.
Çatışma ve sefer olmadığı zamanlarda Halep'te kitapçıları ve kütüphaneleri gezerek ileride yazacağı büyük eseri Keşf ez-Zunûn 'an Esâmî el-Kutub ve'l-Fünûn (‏كشف الظنون عن أسامي الكتب والفنون‎) için biyografik ve bibliyografik temeli teşkil edecek notları hazırlamaya başladı. Halep Seferi yıllarında, sahaflarda kitap toplayıp elde ettiği hazineyi okuyarak kendini geliştirdi. Dönüşte bir kış Diyarbakır'da kalıp oradaki bilgin ve aydınlarla görüştü. 1635 yılında IV. Murad ile Revan Seferine katıldı. On yıl kadar çeşitli savaşlarda bulunduktan sonra İstanbul'a döndü ve çeşitli alanlardaki bilimlerle uğraşır oldu.
A'rec Mustafa Efendi, Ayasofya Dersiâmı (öğretim görevlisi) Molla Kürt Abdullah Efendi ve Süleymâniye Dersiâmı Mehmed Efendi'den ders aldı. A'rec Mustafa Efendi'yi kendisine üstad edindi. Bir yandan kendisi öğrenirken diğer yandan birçok öğrenciye ders verdi.
1645 yılında Girit Seferi'ne katılması sayesinde haritaların nasıl yapıldığını inceleme fırsatını buldu ve bu konuyla ilgili eserlerde çizilen haritaları gördü. Bu arada görevinden ayrılarak üç yıl devlette çalışmadı. Bu üç yıl içinde kimi öğrencilerine çeşitli konularda dersler verdi. Bu zaman içinde sık sık hastalandığı için tedavi çareleri bulmak amacıyla çeşitli tıp kitaplarını okudu. Pek çok eserini bu yıllarda yazmıştır. 1648'de Takvimü't-Tevarih adlı eseri nedeniyle dönemin Şeyhülislamı Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifelik görevine atandı.

Kâtip Çelebi 1657 yılında öldü. Mezarı, Vefa'dan Unkapanı’ndaki Unkapanı Köprüsü'ne inen büyük caddenin sağ kenarındaydı.
Kâtip Çelebi çalışkan, iyi huylu, vakarlı, az konuşan, çok yazan biri olarak bilinir. Arapça, Farsça yanında Latince'yi de bilirdi. Osmanlı Devleti'nde Batı bilimleriyle fazla ilgilenen ve bu bilimleri Doğu bilimleriyle karşılaştırıp sentezini yapan ilk Türk bilim insanlarından biridir. Unesco tarafından doğumunun 400. yılı münasebetiyle 2009 yılı Kâtip Çelebi Yılı ilan edilmiştir.

Levâmiu’n-Nur fi Zulmeti Atlas Minur
Müntehab-ı Bahriye (Kitab-ı Bahriye)
Cihannümâ

Fezleket Akvâl’l-Ahyâr fi ilmi’t-târîh ve’l-ahbâr: Bir mukaddime, üç usûl ve bir son sözden oluşan Arapça fezleke. Elimizde olmayan 1300 adet yazma kaynak kullanılarak yazılan bu eser; varlıkların başlangıcı, peygamberlerin ve hükümdarların tarihi olarak özetlenebilecek bir tarih kitabıdır.
Türkçe Fezleke
Tuhfet el-Kibâr fi Esfâri el-Bihâr (Tuhfetü'l-Kibâr fi Esfâri’l-Bihâr)
Takvîmü't-Tevârîh: 1648 tarihine kadar yaşanmış olayların kronolojik açıklamasını içerir. Eser, Arapça ve Farsça basılmış; İtalyanca, Latince ve Fransızcaya çevrilmiştir.
Târîh-i Frengi tercümesi
Revnaku’s-Saltana (Târîh-i Kostantiniyye ve Kayâsire) tercümesi
Düstûrü'l-Amel lî Islâhi'l-Halel
İrşâdü'l-Hıyâfâ ilâ Târîhi'l-Yunân ve'r-Rûm ve'n Nasârâ (Yunan, Rum ve Hristiyan Tarihi Hakkında Doğrulukları Gösterme) risâlesi

Keşf el-Zunun an Asâmi el-Kutub ve el-Fünûn: Arapça yazılmış 15.000'e yakın kitap ve 10.000'e yakın yazarı tanıtan büyük bir bibliyografya ansiklopedisi mâhiyetindedir. Mısır’da, Almanya’da, İstanbul’da basıldı. Latince ve Fransızcaya çevrilmiştir. İlimlerin sayımını ve taksimini konu edinecek ölçüde, kitapları (kütüb) ve ilmî disiplinleri (fünûn) içeren geniş muhteviyatlı bir eserdir. Müellifi tarafından sonradan "Keşfü'z-Zunûn an Esamü'l-Kütübi ve'l-Fünûn" şeklinde adlandırılmıştır.
Süllemü'l-Vüsûl ilâ Tabakâti'l-Fuhûl
Câmi el-Mütûn Min Cüll el-Fünûn

Mîzânü’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehakk

İlhâm el-Mukaddes Min el-Feyz el-Akdes (el-İlhâmü'l-Mukaddes Mine'l-Feyzi'l-Akdes) risâlesi

Tuhfetü el-Ahyâr fi el-Hikem ve el-Eş’âr (Tuhfetü'l-Ahyâr fi'l-Hikem ve'l-Emsâl ve'l-Eş'âr)
Dürer-i Müntesire ve'l Gurer-i Münteşire (Dağılmış İnciler ve Saçılmış Yıldızlar)
Recmü’r-Râcim Bi’s-Sîn ve'l-Cim
Beyzâvi Tefsiri Şerhi
Muhammediyye Şerhi
Kanunnâme
Tütün Risâlesi

MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Katip Çelebi'nin Hayatı ve Eserleri 12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bekir Karliga, "The Horizon of Katip Celebi’s Thought", Kaynak: The MuslimHeritage.com
[1]9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Körfez, denizin kara dışına çıkarak oluşturduğu, göle benzer, ancak dar bir boğazla denize açılan su çıkıntısıdır. Körfezin meydana gelmesinde kıyı gerisindeki arazi yapısının çok önemli rolü vardır. Eğer dağlar kıyıya paralel olarak uzanıyorsa böyle kıyılarda girinti çıkıntı azdır. Böyle yerlerde körfezlere rastlanmaz. Dağların kıyıya dik olarak uzandığı yerlerde ise kıyı girintili çıkıntılıdır. Böyle kıyılarda deniz, vadiler boyunca, toprağı aşındırmak suretiyle içerilere doğru girerek körfezleri meydana getirmiştir. Körfezlerin biçimleri deniz suları altında kalmış bulunan kara topoğrafyasının jeomorfolojisiyle yakından ilgilidir.
Körfezler limanların kurulması ve gemilerin barınması için çok uygun yerlerdir. Bu nedenledir ki, dünyanın büyük ve ticaret hacmi geniş limanları hep böyle körfezlerde bulunurlar. Mesela Hamburg, Cenova, Napoli, Pire, İzmir limanları bu çeşit limanlara örnek olarak sayılabilir.

Afrika
Avrupa - Atlas Okyanusu
Avrupa - Baltık Denizi/Kuzey Denizi
Finlandiya Körfezi Finlandiya ve Estonya arasında
Avrupa - Akdeniz
Asya
Basra Körfezi - Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve İran arasında
Kızıldeniz
Kuzey Amerika, Orta Amerika ve Karayipler
Fundy Körfezi, Yeni İskoçya ve New Brunswick arasında
Meksika Körfezi Meksika ve ABD arasında
Güney Amerika
Okyanusya

Koy

GeoResources - diagrams of headland and bay formation

Köy, toplumsal, ekonomik, coğrafi ve nüfus özellikleri ile şehirden ayrılan düşük nüfus yoğunluğa sahip kırsal alan birimleri olup, ekonomik olarak genelde çiftlik, hayvancılık, tarıma dayalı ve iş bölümünün gelişmediği yerleşimlerdir. Köylerde dağ, ova, yayla, orman, yaylak, kışlak gibi birimler yaygın bulunur. Köyler doğa ve tarihsel bakımından bir turizm merkezi olabilir. 

Köy yerleşimleri görece düşük nüfusa (birkaç yüz ile birkaç bin arasında) sahiptir. Köyler, şehirlere göre geniş aile tipinin yaygın olduğu, komşuluk ilişkilerinin, geleneksel dayanışma ve yaşam biçimlerinin sürdüğü sosyal yapılardır. Köy nüfuzuna köylü de denir. Köylerin yönetiminde köy ihtiyar heyeti, köy muhtarlığı, belediye ve ilçe yönetmenliği önemli role sahiptir.
Köyler çoğunlukla kırsal alanlarda bulunsa da, kentsel köy terimi belirli kentsel mahalleler için de kullanılmaktadır. Köyler normalde sabit konutlarla kalıcıdır; ancak geçici köyler oluşabilir. Ayrıca, bir köyün evleri birbirine oldukça yakındır ve dağınık bir yerleşim yeri olarak araziye geniş bir şekilde dağılmamıştır.
Geçmişte köyler, geçimlik tarımla uğraşan toplumlar ve ayrıca tarım dışı bazı toplumlar için olağan bir topluluk biçimiydi. Pek çok kültürde kasaba ve şehirler az sayıdaydı ve buralarda nüfusun yalnızca küçük bir kısmı yaşıyordu. Sanayi Devrimi çok sayıda insanı fabrikalarda çalışmaya çekti; insanların yoğunlaşması birçok köyün kasaba ve şehirlere dönüşmesine neden oldu. Bu aynı zamanda emek ve zanaatlarda uzmanlaşmayı ve birçok zanaatın gelişmesini de sağladı. Kentleşme eğilimi devam ediyor, ancak her zaman sanayileşmeyle bağlantılı değil. Tarihsel olarak evler sosyalleşme ve savunma amacıyla bir arada bulunuyordu ve yaşam alanlarını çevreleyen arazilerde tarım yapılıyordu. Geleneksel balıkçı köyü zanaatkar balıkçılığa dayanıyordu ve balıkçılık alanlarının bitişiğinde bulunuyordu.

 Wikimedia Commons'ta köy ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Planning A Village (İngilizce)
Types of villages (anthropogenic biomes)14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Türkiye'nin köyleri
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Kenar mahalle
Ekistik
Bairro
Barrio
Varoş
Semt
Mezra

Kültürel coğrafya ya da Kültür coğrafyası, kültürü coğrafi bakış açısıyla inceleyen beşeri coğrafya disiplinidir. Coğrafyada çevrenin kültürler tarafından farklı algılanması önemlidir. Kültür coğrafyası fiziki çevreden çok kültürel ortamla ilgilenir. Bir kültüre ait insanların çevreyi anlama şekillerini inceler.
İnsanlar karşılaştığı coğrafi unsurları kültürlerine göre anlamlandırırlar, bazı kültürlerde önemli olan unsurlar, diğer kültürlerde önemli olmayabilir. İnsanların yaşam tarzı, düşünme ve davranış biçimleri belli bir mekanla ilgili olduğu için, coğrafya kültür ile ilgilenir. İnsanların kültürünü oluşturan yaşanılan mekanın coğrafi konumunun yanı sıra din, dil, tarih, ekonomi ve sosyal unsurların da etkisi vardır. Bu özellikler dünyanın değişik yerlerinde farklı kültür toplumları ve kültürel bölgelerin oluşumuna neden olur.
Kültür; belirli bir yerde, belirli bir zamanda yaşayan insanların, yaşam tarzı olarak tanımlanabilir. Sadece sanat, müzik ya da edebiyat değil; günlük alışkanlıklar, giyim tarzı, yemek türleri, mesken mimarisi, tarla ve bahçelerin şekli, eğitim-öğretim yöntemleri, idare sistemleri de kültürü oluşturur. Kültürlerin ve toplumların mekansal farklılıkları Kültür coğrafyası tarafından incelenir.
Kültür ocağı denen yerden doğan kültürün, hızlı ya da yavaş çevreye doğru yayılmasına kültürel yayılma denir. Yabancı bir kültürün bir kısmını benimsemeye kültür edinme, o kültürü tamamen benimseyip, o kültürden farkın kalmamasına asimilasyon denir. Bir kültürün hakim olduğu alan kültür alemidir. Her kültürün üzerinde diğer kültürlerin baskısı bulunur. Kültür coğrafyası bir kültür elemanının (fikir, alet, araç, teknik) kültür ocağından çevreye, dünyaya nasıl yayıldığını araştırır. Fikir ve nesnelerin yayılma süreci inceleme konusudur.

Kıstak veya berzah, deniz içinde iki adet kara parçasını birbirine bağlayan dar kara parçasıdır. Yunanistan'da Mora Yarımadası'nı Yunanistan Yarımadası'nın geri kalanına bağlayan Korint Kıstağı, Kuzey ve Güney Amerika'yı bağlayan Panama Kıstağı, Mısır'ı Afrika'ya ve Asya'ya bağlayan Süveyş Kıstağı bu coğrafi oluşumlara verilebilecek  örneklerdir.
Kıstaklarda açılan kanallarla komşu denizlerin birbirine bağlanır. Bu masraflı ve yorucu işlemdir. Açılan kanal deniz trafiğini kolaylaştırmakta, ticaret canlanmaktadır. Dolayısıyla eski çağlardan beri önemli liman kentlerin kuruluş yeri olmuşlardır. Holosen'de en fazla değişime uğramış kıyı alanlarının başında kıstaklar gelir. Buradaki topoğrafya değişiminde, doğal etkenlerinde önemli payı vardır. Depremler, tektonik yükselme, deniz seviyesi değişimleri, akarsu taşkınları, dalgalar, kıyı boyu akıntıları ve tsunami kıstaklarda kaçınılmaz doğa olaylarıdır.

İskenderiye ile Pharos adasını bağlayan Mansheya Kıstağı

Carlos Ameghino Kıstağı – Chubut
Quetrihué Kıstağı – Quetrihué Yarımadası ile Nahuel Huapi Gölü arasındadır.

Doğu Falkland Kıstağı

Avalon Kıstağı
Chignecto Kıstağı
Sechelt Kıstağı

Panama Kıstağı
Rivas, Nicaragua Kıstağı

Brunswick Yarımada Kıstağı
Muñoz Gamero Yarımada Kıstağı
Ofqui Kıstağı – Aisén Bölge

La Dune Kıstağı

Tehuantepec Kıstağı

Koronado, Kaliforniya
Catalina Adaları Kıstağı
Yakın Kıstak – Fidalgo Adası
Madison Kıstağı
Maui Adası, Hawaii
Seattle, Washington
Lyme, New York

Médanos Kıstağı – Venezuela ve Paraguay arasındadır.

Kra Kıstağı – Malay Yarımadası, Tayland
Suveyş Kıstağı – Sina Yarımadası, Akdeniz ve Kızıl Deniz bölgesi arasında sınır oluşturur.

Perekop Kıstağı – Kırım ve Ukrayna arasındadır.

Westfjords Kıstağı

Cape Clear Adası Kıstağı
Sutton, Dublin Kıstağı

Catanzaro Kıstağı – İtalya
Korint Kıstağı – Mora Yarımadası Yunanistan
Gibraltar Kıstağı – İspanya
Potidea Kıstağı – Yunanistan
Ierapetra Kıstağı – Girit
Datça Yarımadası Kıstağı – Türkiye

Karelya Kıstağı – Ladoga Gölü ve Baltik Denizi arasındadır. (Finlandiya Körfezi)
Olonets Kıstağı – Onega Gölü ve Ladoga Gölü arasındadır.
Onega Kıstağı – Onega Gölü ve Beyazdeniz arasındadır.

Bardsey Adası Kıstağı
La Coupée ve Sark arasında bulunan kıstak – Channel Adaları
Forth-Clyde Kıstağı – İskoçya
Man Adası Kıstağı – Langness Yarımadası, Man Adası
Llandudno Kıstağı
Mavis Grind Kıstağı – Shetland
Portland Adası Kıstağı
Rhins of Galloway Kıstağı – İskoçya
Stornoway Kıstağı – Lewis Yarımadası, İskoçya

Eaglehawk Boyunu yakınlarında Tazmanya Kıstağı
Bruny Ada Kıstağı – Tazmanya Kuzey ve Güney Burnunu bağlar.
Yanakie Adası Kıstağı – Wilsons Burnunu Victoria anakarasına bağlar.

Auckland Kıstağı
Rongotai Kıstağı – Wellington

Coğrafya

Kıta ya da ana kara, yeryüzünü oluşturan büyük kara parçalarıdır.
Kıtayı tanımlayan tek bir standart yoktur ve bu yüzden farklı kültürler ve bilimler neyin kıta olarak yorumlanacağına ilişkin farklı listelere sahiptirler. Genelde, bir kıta geniş alanlı olmalı, sualtında olmayan topraklardan meydana gelmeli ve önemli jeolojik sınırları olmalıdır. Bazıları en fazla dört ya da altı kıta olduğunu düşünürken, en yaygın kullanımda yedi kıta sayılmaktadır. Bazıları Afrika, Avrupa ve Asya'nın birleştiği yeri Avrasya kıtası olarak görür, ancak burası sanıldığı gibi ayrı bir kıta değil sadece o bölgenin takma adıdır. Dolayısıyla kıtaların sayısı, hangi kara parçalarının ayrı bir kıta olarak kabul edildiğine göre değişiklik gösterir. Yine de günümüzde en yaygın olarak yedi kıta modeli kullanılmaktadır. Ancak Avrupa ile Asya tek bir kıta (Avrasya) olarak değerlendirildiğinde toplam altı kıta olur. Benzer şekilde, Kuzey ve Güney Amerika'nın birleşik bir kıta olarak kabul edilmesi de kıta sayısını altıya indirir. Eğer hem Avrupa-Asya hem de Amerika kıtaları birleştirilirse, bu kez beş kıta ortaya çıkar. Bu tür farklı sınıflandırmalar yapılabildiği için, kıta sayısı konusunda kesin bir standart yoktur ve bazı sınıflandırmalar bilimsel gerekçelerden çok tarihsel veya kültürel tercihlere dayanır.

Dünyanın yedi kıtası şunlardır:

Avrupa
Afrika
Antarktika
Asya
Kuzey Amerika
Güney Amerika
Okyanusya
Ayrı olduğu savunulan (ara) kıtalar:

Zelandiya
Avustralya
Takım kıtalar:

Avrasya
Afrika-Avrasya
Amerika

Kıyı coğrafyası, kıyıların ve kıyıdaki yer şekillerinin oluşumu, oluşum koşulları ve dağılımı ile ilgilenen Fiziki coğrafya bilim dalıdır.
Kıyı; suyun aşındırma, biriktirme ve yığma yapmasıyla oluşan yer şeklidir. Kıyılar okyanus, deniz, göl akarsu gibi her türlü suyun çevresini kaplayan yatay ve dikey kapsamı olan, suyun oluşturduğu kumsal, çakıl depoları, bataklık ve sazlıkları da kapsar.

Kıyı coğrafyası, okyanus ve kara arasında sürekli değişen bölgenin, hem fiziki coğrafyayı (yani kıyı jeomorfolojisi, jeoloji ve oşinografi) hem de kıyıların beşeri coğrafyasını (sosyoloji ve tarih) içeren bir çalışmadır. Kıyı ayrıştırma süreçlerini, özellikle dalga hareketi, tortu hareketi ve hava durumunu ve insanların kıyı ile etkileşme yollarını anlamayı içerir.
Kıyıların oluşumuna etki eden faktörler:

a) Kıyıdaki kayaçların yapısı; aşınıma dirençli veya dirençsiz olması, tabaka uzanışının yatay veya açılı olması, aşınım ve oluşan şekiller üzerinde etkilidir.
b) İç kuvvetler (Deprem, dağ oluşumu, epirojenez, volkanizma); genel olarak tüm yeryüzü şekillerinin oluşumunda etkidirler, bu yolla kıyıda da genel anlamda etkili olurlar. Yükselen kıyılarda taraçalar oluşur.
c) Dış kuvvetler (Rüzgâr, Akarsular, Buzullar, Dalgalar), kıyının genel görünümünde etkili oldukları gibi, gelgit, akıntılar, kütle hareketleri, ayrışma, seller yoluyla da etkide bulunurlar.
d) Kıyının topoğrafik özellikleri, kıyı ve gerisindeki yeryüzü şekilleri kıyının genel görünümünü, oluşacak kıyı tipi, kıyının gelişimi ve işlenmesi üzerinde etkilidir.
e) Zaman; Yer şekillerinin oluşumu için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. uzun sürede oluşan bir yerşekli, zamanla yok olur (atol gibi) veya yeni şekillere dönüşebilir. Örnek:Bir adanın zaman içinde kıyı ile birleşerek tomboloya dönmesi.
Kıyıları oluşturan etkenler ve süreçler::
Dalgalar: Dalgalar birkaç yolla şekillendirmede etkilidir: Suların kıyıya vurma güçü (hidrolik) etkiyle aşındırma yapar. Dalgaların içindeki kum ve çakıl tanelerinin kayalara çarparak yaptığı korrazyon yoluyla kıyıyı aşındırır. Dalganın taşıdığı malzemenin kıyıya ve birbirlerine çarparak-sürterek kendilerinin parçalanması (atrisyon) etkisiyle. Suyun eritme gücü (Korrozyon) kayaları aşındırması yoluyla kıyıları şekillendirler.

Akıntılardan; gelgit, alt, kıyı ve rip akıntıları kıyılarda etkilidir. Gelgit akıntısı; büyük su kütleleri kıyıyı doldurur ve geri çekilir, bu arada aşındırma ve sürükleme faaliyetleri gerçekleşir. Wattlı kıyı ve haliçler bu şekilde oluşur. Alt akıntılar ve rip akıntıları kıyıya vurduktan sonra geri çekilirken ince kumları açığa doğru çekerler. Kıyı akıntıları kıyı çizgisinin düz olduğu alanlarda sahildeki ince malzemeyi taşıyarak kıyı oku, kıyı setti devamında tombolo, lagün gibi şekillerin oluşmasına neden olur.
Canlılar:İnsanlar, algler, yosunlar, mercanlar ve mangrovlar kıyı şekillenmesinde etkili olan canlı unsurlardır. En önemlisi sıcak sularda yaşayan Mercanlardır. Mercanların kalkerli iskeletlerinin üst üste birikmesiyle oluşan resifler okyanuslardaki canlı hayatı açısından önemlidir. Mangrovlar gelgit alanlarında sığ alanlarda denize doğru geniş ormanlar oluştururlar. Buralarda zamanla genişleyen bataklıklar oluşur. Işıktan yararlanmak amacıyla ilk 200 m'de yaşayan Algler, sudaki kalsiyum karbonatın ayrışarak zemine birikmesine neden olurlar. İnsan da yaptığı faaliyetlerle kıyı çizgisinde geçici ve kalıcı etkide bulunur.
Kıyı tipleri:

Buzullaşma etkisiyle oluşmuş kıyılar:Fyordlu kıyılar, Fyerdli kıyılar, Föhrdler, Skyer kıyıları.
Akarsu işlenmesiyle oluşmuş kıyılar: Haliçli kıyılar, Rialı kıyılar, Kalanklı kıyılar, Dalmaçya kıyıları, Setli kıyılar, Sürempoze  kıyılar.
Düzenlenmiş (konstrüktif) kıyılar: Volkanik kıyılar, Mercan kıyıları, Tektonik kıyılar, Alüvyal birikme kıyıları.

Kıyı şeridine sürekli vuran farklı güç dalgaları, kıyı şeridinin birincil taşıyıcıları ve şekillendiricileridir. Bu sürecin basitliğine rağmen, dalgalar ve vurdukları kayalar arasındaki farklar çok değişken şekillerle sonuçlanır.
Dalgaların etkisi kuvvetlerine bağlıdır. Yıkıcı dalgalar olarak da adlandırılan güçlü dalgalar, yüksek enerjili plajlarda meydana gelir ve kışa özgüdür. Deniz altındaki barlara taşıyarak sahilde bulunan tortu miktarını azaltırlar. Yapıcı, zayıf dalgalar düşük enerjili plajlara özgüdür ve en çok yaz aylarında görülür. Yıkıcı dalgaların tersini yaparlar ve tortuyu berm üzerine yığarak plajın boyutunu arttırırlar.
En önemli taşıma mekanizmalarından biri dalga kırılmasıdır. Dalgalar nadiren dik açılı bir kıyıya kırıldığından, suyun sahile doğru yukarı hareketi (eğiklik) eğik bir açıda meydana gelir. Bununla birlikte, suyun geri dönüşü (geri yıkama) plaja dik açılardadır ve bu da plaj malzemesinin yanal olarak net hareketine neden olur. Bu hareket kumsal kayması olarak bilinir (Şekil 3). Sonsuz çalkalama ve geri yıkama döngüsü ve bunun sonucunda ortaya çıkan plaj kayması tüm plajlarda görülebilir. Bu sahiller arasında farklılık gösterebilir.
Muhtemelen en önemli etki uzun kıyı sürüklenmesidir (LSD) (Littoral Drift olarak da bilinir), tortunun dalga eylemi ile plajlar boyunca sürekli olarak hareket ettirildiği süreç. LSD, dalgaların kıyıya bir açıyla vurması, kıyıdaki tortu (kum) alması ve bir açıyla sahile doğru indirmesi (buna çalkalama denir) nedeniyle oluşur. Yerçekimi nedeniyle, su daha sonra plaja dik olarak geri düşer ve enerji kaybederken tortusunu düşürür (buna geri yıkama denir). Tortu daha sonra bir sonraki dalga tarafından alınır ve biraz daha aşağıya doğru itilir, bu da bir yönde sürekli tortu hareketi sağlar. Bu, sahil şeridinin ana kaynakları olan sadece nehir ağızlarının çevresindeki alanların değil, uzun sahil şeritlerinin tortuda kaplanmasının nedenidir. LSD, nehirlerden gelen sürekli bir tortu kaynağına bağımlıdır ve tortu kaynağı durdurulursa veya tortu, sahil boyunca herhangi bir noktada denizaltı kanalları, bu sahil boyunca çıplak plajlara yol açabilir.

LSD, bariyer adaları, körfez plajları ve tükürükler dahil birçok yeryüzü biçiminin oluşturulmasına yardımcı olur. Genel olarak LSD eylemi sahili düzleştirmeye hizmet eder, çünkü bariyerler denizden koyları keser, tortu genellikle koylarda oluşur, çünkü oradaki dalgalar daha zayıftır (dalga kırılması nedeniyle), tortu maruz kalan başparmaklarından taşınır. Sürülmemiş arazilerdeki tortu eksikliği, dalgaların onlardan korunmasını ortadan kaldırır ve onları hava şartlarına karşı daha savunmasız hale getirirken (kıyı şeridi sürüklenmesinin onu kaldıramadığı yerlerde) tortuların toplanması, koyları daha fazla erozyondan korur ve onları keyifli eğlence plajları yapar.

Kıyı rüzgârları kumsalın yukarısına üflenir, kum toplanır ve kum tepeleri oluşturmak için kumsala doğru hareket ettirilir.
Yağmur kıyıya çarpar ve kayaları aşındırır ve yıpranmış materyalleri kıyı şeridine taşır ve plajlar oluşturur.
Sıcak hava biyolojik süreçlerin daha hızlı gerçekleşmesini teşvik edebilir. Tropik bölgelerde bazı bitkiler ve hayvanlar taşları yıpranmaya karşı korurken diğer bitkiler ve hayvanlar aslında kayalarda yiyor.
Donma noktasının altında, donma noktasının üzerinde değişen sıcaklıklar donmaya karşı hava koşullarına neden olurken, donma noktasının birkaç derecenin altındaki havalarda deniz buzu oluşturur.

Özellikle tropik bölgelerde, bitkiler ve hayvanlar sadece kayaların ayrışmasını etkilemekle kalmaz, aynı zamanda bir tortu kaynağıdır. Birçok organizmanın kabukları ve iskeletleri kalsiyum karbonatlıdır ve bu parçalandığında çökelti, kireçtaşı ve kil oluşturur.

Plajlardaki ana fiziksel ayrışma süreci tuz-kristal büyümesidir. Rüzgar, tuz spreyi kayaların üzerine taşır, burada küçük gözeneklere emilir ve kayaların içindeki çatlaklar. Orada su buharlaşır ve tuz kristalleşir, basınç oluşturur ve çoğu zaman kayayı parçalar. Bazı plajlar kalsiyum karbonat olarak formu için birlikte diğer tortuları bağlamak yapabiliyor Yalıtaşı ve sıcak alanlarda dunerock. Rüzgar erozyonu da bir tür erozyon, toz ve kum havada taşınır ve yavaşça kayayı aşındırır, bu tuz ve kum kayaların üzerine yıkandığında denizde de benzer şekilde olur.

Dünyadaki deniz seviyesi, iklim değişiklikleri nedeniyle düzenli olarak yükselir ve düşer. Soğuk dönemlerde Dünya suyunun daha fazlası buzullarda buz olarak depolanırken, sıcak dönemlerde serbest bırakılır ve deniz seviyeleri daha fazla araziyi kapsayacak şekilde yükselir. Deniz seviyeleri şu anda oldukça yüksekken, sadece 18.000 yıl önce Pleistosen buz çağında oldukça düşüktü. Küresel ısınma gelecekte daha fazla artışa neden olabilir, bu da kıyı şehirleri için risk oluşturur çünkü çoğu sadece küçük artışlardan etkilenir. Deniz seviyesi yükseldikçe fiyortlar ve yanlılıklar oluşur. Fiyortlar su dolu buzul vadileridirve rias su dolu nehir vadileridir. Fiyortlar tipik olarak dik kayalık kenarlara sahipken, rias drenaj bölgelerine özgü dendritik drenaj desenlerine sahiptir. Gibi tektonik plakalar Earth ile ilgili hareket onlar yükselip nedeniyle değişen basınç ve buzulların varlığına düşebilir. Bir plaj diğer levhalara göre yukarı doğru hareket ediyorsa buna izostatik değişim denir ve yükseltilmiş plajlar oluşabilir.
Ayrıca bakınız: Plajın evrimi

Bu İngiltere'de yıkamadan Severn Haliç çizgisinin üzerinde olduğu gibi, toprak son buz çağında buz tabakaları ile kaplıydı. Buzun ağırlığı kuzeydoğu İskoçya'nın batmasına neden oldu, güneydoğuyu değiştirdi ve yükselmeye zorladı. Buz tabakaları geri çekilirken, arazi ağırlıktan serbest bırakıldığı için ters işlem gerçekleşti. Mevcut tahminlere göre güneydoğu yılda yaklaşık 2 mm oranında batmaktadır ve kuzeydoğu İskoçya aynı miktarda artmaktadır.

Sahil aniden yön değiştirirse, özellikle bir Haliç civarında, tükürüklerin oluşması muhtemeldir. Kıyı şeridi kaymasıçökeltiyi sahil boyunca iter, ancak şemadaki gibi bir dönüşe ulaştığında, uzun kıyı sürüklenmesi her zaman kolay bir şekilde dönmez, özellikle bir nehirden dışarı doğru akışın tortuyu sahilden uzaklaştırabileceği bir haliç yakınında. Alan ayrıca çok uzun kıyı sürüklenmesini önleyerek dalga hareketinden korunabilir. Sürülmemiş alanın daha zayıf

Labrador akıntısı, Arktik Okyanusu'nda Grönland'ın batısı, Labrador kıyıları boyunca güneye doğru akan soğuk okyanus akıntısı. Arktik bölgenin soğuk sularını 35. kuzey enlemine kadar taşır.
Kuzey Amerika kıtasının doğu kıyılarından ilerlerken Newfoundland adası civarı Golfstream akıntısı ile karşılaşır. Güneyden gelen Gulf Stream besince zengin, kuzeyden gelen soğuk sular oksijence zengin olduğundan karşılaşma alanı balıkçılık açısından zengindir. Ayrıca bu alan yoğun sis bölgesidir. Akıntıyı oluşturan güç kutuptan 60. enleme doğru esen soğuk karakterli Kutup Rüzgarlarıdır.
Labrador Akıntısı'nın sıcaklığı 7-10 °C civarında, hızı ise 1,5 km/h'dır. Kutup bölgesinden kopan aysbergleri güneye doğru sürükler. Titanik faciasında olduğu gibi Amerika-Avrupa deniz seferlerini tehdit eder. Bu nedenle aysberg hareketleri gözlenerek, düzenli olarak rapor edilir.

Lagün, Kıyı set gölü veya deniz kulağı dalgalar tarafından oluşturulan kıyı birikim şekillerindendir. Oluşumunda, kıyı akıntılarının da etkisi vardır. Kıyılardaki koyların ve girintilerin ağız kısımlarının dalga biriktirmesiyle oluşan kıyı kordonları ile kapanması sonucunda meydana gelirler. Lagünler genellikle kıyı lagünleri ve atol lagünleri olmak üzere iki gruba ayrılır. Karışık kum ve çakıl kıyılarında oluşur. Kıyı lagünleri olarak sınıflandırılan su kütleleri ile haliç olarak sınıflandırılmış su kütleleri arasında bir çakışma vardır. Lagünler dünyanın birçok yerinde ortak kıyı özellikleridir.

Lagünler; sığ veya açık mercan resifi veya benzer özellikler ile daha büyük bir su kütlesinden ayrılan, genellikle uzun su kütleleridir. Bazı araştırmacılar lagünü tatlı su kütleleri olarak tanımlarken diğerleri lagünü, belli bir derecede tuzluluk derecesine sahip su kütleleri olarak tanımlar. "Lagün" ve "haliç" arasındaki ayrım da araştırmacılar arasında değişir. Richard A. Davis Jr. "lagün"ü gelgit ile sınırlar. Düzenli olarak temiz su akışı alan herhangi bir körfezi ise "haliç" olarak adlandırır. Davis, "lagün" ve "haliç" terimlerinin "bilimsel literatürde" ne kadar ciddiye alınmadığını göstermiştir. Timothy M. Kusky, lagünleri kıyıya paralel olarak uzatılmış olarak nitelendirirken, haliçleri ise genellikle kıyıya dik uzatılmış parça olarak nitelendirir.

Mercan kayalığı ekosistemlerin ayırt edici bir kısmı bağlamında kullanıldığında, "lagün" terimi, mercan kayalığı, bilimciler tarafından aynı alana atıfta bulunmak için daha yaygın olarak kullanılan "arka kayalık" veya "arka kaya" terimi ile eş anlamlıdır. Kıyı lagünleri deniz içi kütleleri olarak sınıflandırılır.

Birçok lagünde lagün ismi kullanılmaz. Albemarle ve Pamlico, Kuzey Carolina'da. Long Island ve New York'taki Fire Island'ın.  bariyer plajları arasında Büyük Güney Körfezi, Ocean City, Maryland'i Worcester County, Maryland'in geri kalanından ayıran Wight Körfezi, Florida'daki Banana Nehri, Yeni Güney Galler'deki Illawarra Gölü, İskoçya'daki Montrose Havzası ve Galler'deki Geniş Su adlarına rağmen lagün olarak sınıflandırılmıştır. İngiltere'de Chesil Plajı'ndaki Filo'da bir lagün vardır.
Bazı dillerde lagün kelimesi sadece bir göl türüdür: Türkçede göl, göl; lagün, gölcüktür. Benzer şekilde, Çincede bir göl hú (湖), bir lagün xì​hú'dur. (潟湖)
Diğer bazı dillerde bu tür su kütleleri için özel kelimeler vardır: İspanyolcada, kıyı lagünleri genel olarak laguna costera'dır, ancak Akdeniz kıyısındakiler özellikle albufera olarak adlandırılır. (Albufera) Rusça ve Ukraynacada Karadeniz (лиман), geneline ise laguna (Лагуна). Benzer şekilde, Baltık ülkelerinde, Dancanın kendine özgü Nor (Nor) ve Almancaya özgü ''Bodden'' ve Haff (Haff) ve "laguna"dan türetilen jenerik terimler vardır. Yeni Zelanda Maori hapua kelimesi, karışık kum ve çakıl plajlarının olduğu örgülü bir nehrin ağzında oluşan bir kıyı lagününü ifade ederken, waituna kelimesi daha genel bir terimdir.
Bazı diller kıyı ve atol lagünleri arasında ayrım yapar: Fransızcada lagon (Lagon), özellikle bir atol lagününü ifade ederken, kıyı lagünleri, bir göl veya göletin genel kelimesi olan etang (Étang) olarak tanımlanır. Vietnamcada, Đầm san hô bir atol lagününü ifade ederken, Đầm phá kıyıya aittir.

Latin Amerika'da, lagünün tercüme ettiği İspanyolca laguna terimi, küçük bir tatlı su gölü için benzer şekilde bir derenin küçük bir nehir olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte, ülkenin bölgeye göre üçüncü büyük gölü olan Meksika'daki Laguna Catemaco gibi tam boyutlu bir gölü tanımlamak için yaygın olarak kullanılır. Tuzlu su lagünü bu nedenle açıkça "kıyı lagünü" (laguna costera) olarak tanımlanır. Portekizcede aynı kullanım bulunur: lagoa sığ bir deniz suyu kütlesi veya denize bağlı olmayan küçük bir tatlı su gölüdür.

Lagün, Venedik çevresindeki suları, Venedik Lagünü'nü ifade eden İtalyan lagunalarından türetilmiştir. Laguna kelimesi, İngilizce olarak 1612'de onaylanmıştır ve 1673'te "lagune" olarak İngilizceleştirilmiştir. 1697'de William Dampier Meksika sahilinde bir "Lagune veya Tuzlu Su Gölü" keşfetti. Kaptan James Cook, 1769'da "ortasında bir Lagün ile oval formda bir ada" keşfetti.

Mercan resifleri yukarıya doğru büyüdükçe atol lagünleri oluşur, resiflerin çevrelediği adalar azalır, en sonunda sadece resifler deniz seviyesinin üzerinde kalır. Saçak resiflerin kıyılarını oluşturan lagünlerin aksine, atol lagünleri genellikle bazı derin (> 20m) den uzun bölümleri vardır.

Kıyı lagünleri, bariyer adalarının veya resiflerin kıyıdan gelişebileceği hafifçe eğimli kıyılarda oluşur ve deniz seviyesi kıyı boyunca karaya göre yükselir (ya deniz seviyesinde içsel bir artış ya da arazinin çökmesi nedeniyle). Kıyı lagünleri sarp veya kayalık kıyılarda oluşmaz. Deniz seviyesindeki göreceli bir düşüş, bir lagünü büyük ölçüde kuru bırakabilirken, deniz seviyesindeki bir artış, denizin bariyer adalarını ihlal etmesine veya yok etmesine ve lagünü koruyan resifleri su altında bırakabilir. Kıyı lagünleri genç ve dinamiktir ve jeolojik açıdan kısa ömürlü olabilir. Kıyı lagünleri yaygındır ve dünya kıyılarının yaklaşık yüzde 15'inde görülür. Amerika Birleşik Devletleri'nde, lagünler Doğu ve Körfez kıyılarının yüzde 75'inden fazlasında bulunur.
Kıyı lagünleri genellikle bariyer adaları arasındaki girişlerle açık okyanusa bağlanır. Girişlerin sayısı ve boyutu, yağış, buharlaşma ve tatlı su girişi lagünün doğasını etkiler. Açık okyanusla çok az veya hiç değişimi olmayan lagünler, çok az tatlı su girişi veya hiç su girişi (Güney Afrika'daki St. Lucia Gölü) yüksek buharlaşma oranları yüksek oranda tuzlu hale gelir. 19. yüzyılın ortalarında Florida'daki Lake Worth Lagünü gibi açık okyanusa bağlantısı olmayan önemli miktarda tatlı su girişi olan lagünler tamamen taze olur. Öte yandan, Wadden Denizi gibi birçok geniş girişe sahip lagünlerin güçlü gelgit akımları ve karışımı vardır. Kıyı lagünleri, akan nehirlerden, lagünün kıyılarından akıntıdan ve gelgit tarafından lagüne giriş yoluyla tortulardan taşınan tortulardan tortu biriktirme eğilimindedir. Fırtına dalgaları bariyer adalarını yıkadığında zaman zaman büyük miktarlarda tortu birikebilir. Mangrov ve bataklık bitkileri bir lagünde tortu birikimini kolaylaştırabilir. Bentik organizmalar tortuları stabilize edebilir veya dengesini bozabilir.

Haliç
Kıyı boyu sürüklenme
Sediment taşınması

Karstik sahalarda,kalkerlerin yüzeyinde görülen ve oluşumlarında rol oynayan faktörlere(kalkerlerin saflık derecesi ve masif veya diyaklazlı yapıda olması gibi litolojik özellikler ile kalker zeminin yatay veya eğimli olması ve çıplak veya bitki-humus örtüsüyle kaplı bulunması gibi özellikler) bağlı olarak oyuk, delik, çukur, oluk,kanal gibi çok çeşitli tiplerde olabilen küçük yer şekilleridir.
Kireçtaşlarının yağış suları tarafından eritilmesi ve aşındırılması veya toprak altında biyolojik CO2'nin yoğun eritme gücü sonucu oluşan oluk şekilli çukurluklarla bunlar arasındaki genellikle keskin görünüşlü sırtçıklardan oluşan mikro karstik şekillerdir.
Mikro karstik şekiller olarak da tanımlanan lapyaların boyutları, ortalama olarak, birkaç mm ile birkaç metre arasında değişir.Oluk ve kanal şeklindeki lapyaların boyları;bazen, 15-20 metreyi bulabilir.Oyuk, oluk ve kanalcıkların arasında genellikle sivri, keskin, bazen de yuvarlak profilli küçük sırtlar yer alır.
Topografya yüzeyinin yatay veya çok az eğimli olduğu yerlerde, genellikle, delik, oyuk, çukur ve kazan şeklinde, düşey doğrultuda gelişmiş, lapyalar meydana gelmektedir.Buna karşılık eğimli yüzeylerde oluk ve kanal şeklinde lapyalar gelişmektedir.Lapyaların oluşumlarında erime sürecinin yanı sıra, oyuk, delik, oluk ve kanalcıkları genişletmek ve derinleştirmek suretiyle fiziksel parçalanma da rol oynamaktadır.
Lapyaların çok gelişmiş oldukları sahalarda topoğrafya yüzeyi; yürünmesi güç, çok arızalı bir özellik kazanabilir.Bu gibi sahalara karrenfeld(çapır arazi) adı verilmektedir. Türkiye'de en fazla görüldüğü alanlar Toros Dağları ve Bolkar Dağları'dır.

Dış kuvvetler

Lav ya da püskürtü, yanardağ patlaması sırasında çıkan çok sıcak, sıvı ve akıcı erimiş maddeye denilmektedir. Lav, onlarca veya yüzlerce kilometre derinlikteki magma odalarından yeryüzüne ulaşmış magmadır. Yanardağ ağzından ilk çıktığında sıvı halde bulunmaktadır. Lavın sıcaklığı "700 °C "ile "1200 °C" arasında değişmektedir.
Lavın, viskozitesi sudan 100.000 kat daha fazla olabilse de, soğuyup katılaşmadan önce onlarca kilometre akabilmektedir. Bunun nedeni ise havaya maruz kalan lav, hızlı bir zaman diliminde katı bir kabuk geliştirmektedir. Bu kalan sıvı lavı yalıtır, sıcak ve viskoz olmamasına yardımcı olmaktadır.
Lav kelimesi Fransızca lave "yanardağ akıntısı" sözcüğünden alıntılanmaktadır. İlk kullanımı 1739 yılında "Charles de Brosses" adlı bilim insanı tarafından kullanılmıştır. Bir diğer düşünce ise İtalyancadan türetilmiş bir kelime olduğu düşüncesidir ve muhtemelen düşme veya kayma anlamına gelen Latince "labes" kelimesinden türetilmiştir. Dünya yüzeyinin altındaki erimiş kaya ile bağlantılı olarak ilk kullanım, görünüşe göre Francesco Serao tarafından 1737'de" Vezüv patlaması" üzerine yazılan kısa bir hesapta bulunmuştur. Serao, "ateşli lav akışını" şiddetli yağmurun ardından volkanın kenarlarından aşağı su ve çamur akışına bir benzetme olarak tanımlanmıştır.

Lavlar, ağırlıkları bakımından %45-%70 SiO2 arasında değişen silikat eriyikleridir. Çoğunlukla feldispatlar, feldspatoidler, olivin, piroksenler, amfiboller, mikalar ve kuvars yapılarında hakimdir. Bütün lavların bileşiminde silikat bulunmaktadır. Nadir silikatsız lavlar, silikat olmayan mineral yataklarının yerel erimesi sonucunda oluşmaktadır.

Silikat lavlar, yapısında daha az alüminyum, kalsiyum, magnezyum, demir, sodyum ve potasyum gibi birçok elementin az miktarı ile dünyanın en bol elementi olan "oksijenin" "silikonile etkileşmesiyle hakim olunan karışımdır. Silikat magmaların fiziksel davranışlarında "silis" bileşeni hakimdir. Lavda bulunan silikon iyonları, dört yüzlü bir düzenlemede dört oksijen iyonuna güçlü bir şekilde bağlanmaktadır. Bir oksijen iyonu eriyikte bulunan iki silikon iyonuna bağlanırsa, bu bir köprü olan oksijen olarak tanımlanmaktadır. Oksijen iyonlarını köprü görevinde kullanarak birbirine bağlanan birçok silikon iyonu kümesine veya zincirine sahip "lav" olarak tanımlanmaktadır. Alüminyum, alkali metal oksitlerle (sodyum ve potasyum) kombinasyon halinde lavı polimerize etme eğiliminde bulunmaktadır. Demir, kalsiyum ve magnezyum gibi diğer katyonlar, oksijene çok daha zayıf bağlanmaktadır ve polimerleşme eğilimini azaltabilmektedir. Kısmi polimerizasyon lavı yapışkan hale getirmektedir. Bu nedenle silika bakımından yüksek lav, silika bakımından düşük lavdan çok daha viskoz durumda olabilmektedir.
Silikanın viskoziteyi belirlemedeki rolü ve bir lavın sıcaklığı gibi diğer birçok özelliğinin silika içeriği ile ilişkili olduğu gözlemlendiğinden dolayı silikat lavlar silika içeriğine göre dört kimyasal türe ayrılmaktadır:

Felsik Lavlar
Ortaç Lavlar
Mafik Lavlar
Ultramafik Lavlar

Felsik veya silisli lavların "silis içeriği %63'ten" fazla bulunmaktadır. Riyolit ve dakit lavları içerirler. Böylesine yüksek bir silis içeriğiyle, bu lavlar, 1.200 °C'de sıcak riyolit lav için 108 cP'den 800 °C'de soğuk riyolit lav için 1011 cP'ye kadar değişen son derece viskozsuz bir yapıya sahiptirler.
Karşılaştırma için, suyun viskozitesi yaklaşık 1 cP'dir. Bu çok yüksek viskozite nedeniyle, felsik lavlar genellikle patlayarak parçalı tortular oluşturmaktadır. Bununla birlikte riyolit lavlar, lav dikenleri, lav kubbeleri veya "kuleler" oluşturmak için zaman zaman etkin bir şekilde püskürmektedirler. Lavlar tipik olarak dışarı çıktıkça parçalanmaktadır ve bunun sonucunda blok lav akıntıları oluşturur. Bunlar genellikle yapılarında obsidyen içermektedir. Kısaca tipik olarak 1 kilometre mesafeden az aktıkları için kırılmış veya parçalanmış bir durumda gözüktüğünü söylenebilmektedir.

Ara veya andezit lavlar, yapılarında %52 ile %63 arasında silika maddesi içermektedir. Alüminyum oranı daha düşük olduğu için genellikle magnezyum ve demir oranları felsik lavlara göre biraz daha zengindir. Ayrıca 850 ile 1.100 °C aralığında daha sıcaktırlar. Ortaç lavlar daha yavaş akım gücüne sahip olmaktadırlar. Akış mesafeleri ise 10 kilometreden az ilerleyebilmektedir. Volkan ağzının üzerindeki tümsekten viskoz olarak yavaş yavaş akar ve dış bölümleri soğuk kesikli olarak akmaktadır. Ara lavlar, fenokristal oluşturma eğilimi göstermektedirler. Daha yüksek demir ve magnezyum, amfibol veya piroksen fenokristalleri de dahil olmak üzere daha koyu bir ana kütle olarak tezahür etme eğilimindedirler.

Mafik veya bazaltik lavların silika içeriği %52 ile %45'tir. Yüksek ferromagnezyen içerikleri ile tipiktirler ve genellikle 1.100 ile 1.200 °C sıcaklıklarda ortaya çıkmaktadırlar. Bazalt lavlar, düşük profilli kalkan volkanları veya taşkın bazaltları üretme eğilimindedir. Akışkan lav, havalandırma deliğinden uzun mesafeler boyunca akmaktadır. Bazalt lavın kalınlığı, özellikle düşük bir eğimde, herhangi bir anda hareket eden lav akışının kalınlığından çok daha büyük olabilmektedir çünkü bazalt lavlar, katılaşmış bir kabuğun altındaki lav tedarikiyle "şişebilmektedir". Örnek olarak "AA" veya "pāhoehoe" lavları örnek olarak gösterilebilir. Su altında, yapısı "pahoehoe lavlara" oldukça benzeyen yastık lavlar oluşturabilmektedir.

Boninit oluşturan komatit ve yüksek magnezyen magmalar gibi ultramafik lavlar, püskürmelerin bileşimini ve sıcaklıklarını en uç noktalarına taşımaktadır. Hepsi %45'in altında silika içeriğine sahiptedirler. Komatitler, %18'in üzerinde magnezyum oksit içerir ve 1.600 °C sıcaklıklarda patladığı düşünülmektedir. Dünya'nın mantosu yüksek derecede magnezyum magmalar üretemeyecek kadar soğuduğu için, hiçbir modern komatit lavı bilinmemektedir.

Bazı silisli lavlar, özellikle kıtasal çatlak bölgelerinde, derine batmış plakaları örten alanlarda veya plaka içi sıcak noktalarda yüksek alkali metal oksit (sodyum ve potasyum) içeriğine sahip olmaktadırlar. Silika içerikleri, ultramafik maddelerden (nefelinitler, basanitler ve tefritler) felsik maddeler (trakitler) arasında değişebilmektedir. Subalkalin magmalardan daha fazla manto derinliklerinde üretilmeleri daha olası durumdadır. Olivin-nefelinit lavları hem ultramafiktir hem de oldukça alkali özellikler taşımaktadır. Ve Dünya'nın mantosunun diğer lavlardan çok daha derinden geldiği düşünülmektedir. 

Dünya yüzeyine sıra dışı bileşime sahip bazı lavlar günümüze kadar püskürmüştür. Bunlar yapısında şunları içerir:

Karbonatit ve natrokarbonatit lavları, aktif karbonatit yanardağının tek örneği olan Tanzanya'daki Ol Doinyo Lengai yanardağından olduğu bilinmektedir.Jeolojik kayıttaki karbonatitler tipik olarak "%75" karbonat mineralleridir ve daha az miktarda doymamış silikat mineralleri (mikalar ve olivin gibi), apatit, manyetit ve piroklor içermektedir. Bu, daha sonra hidrotermal aktivite ile uzaklaştırılan sodyum-karbonat içeren lavın orijinal bileşimini yansıtmayabilir ancak laboratuvar deneyleri kalsit açısından zengin bir magmanın mümkün olduğunu göstermektedir. Ol Doinyo Lengai'nin natrokarbonatit lavları çoğunlukla sodyum karbonattan, yaklaşık yarısı kadar kalsiyum karbonattan ve yine yarısı kadar potasyum karbonattan ve az miktarda halojenür, florür ve sülfattan oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Lavlar son derece akışkandır, viskoziteleri sudan yalnızca biraz daha yüksektir ve 491 ile 544 °C arasında ölçülen sıcaklıklarla çok soğuk durumda oldukları gözlemlenmektedir.
İsveç'in Kiruna kentinde Proterozoik sırasında oluşan demir cevherinin kaynağının demir oksit lavları olduğu düşünülmektedir. Şili-Arjantin sınırındaki El Laco volkanik kompleksinde Pliyosen yaşlı demir oksit lavları bulunur. Demir oksit lavlarının veya alkali bileşimli bir ebeveyn magmadan karışmaz şekilde ayrılmasının bir sonucu olduğu düşünülmektedir.
Şili'deki Lastarria yanardağında 250 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğe kadar kükürt lav akmaktadır. Kükürt yataklarının 113 °C kadar düşük sıcaklıklarda erimesi ile oluşmuşlardır. "Lav" terimi, Güneş Sistemi'nin gaz devlerinin buzlu uyduları üzerindeki patlamalarda erimiş "buz karışımlarını" ifade etmek için de kullanılabilmektedir.

Lav akışlarının davranışı çoğunlukla lavın viskozitesine göre belirlenmektedir. Sıradan silikat lavlardaki sıcaklıklar felsik lavlar için yaklaşık 800 °C olabilmektedir. Bu durum mafik lavlar için 1.200 °C bir sıcaklık bandında görülmektedir. Lav viskozitesi, lav patladığında meydana gelen volkanik aktivitenin türünü belirlemektedir. Viskozite ne kadar yüksek olursa, püskürmelerin efüzif olmaktan çok patlayıcı olma olasılığı o kadar artmaktadır. Sonuç olarak, Dünya, Mars ve Venüs'teki lav akışlarının çoğu bazalt lavlardan oluşmaktadır. Yeryüzünde lav akışlarının%90'ı mafik veya ultramafiktir. Akışların%8'ini orta lav ve akışların sadece%2'sini felsik lav oluşturmaktadır. Viskozite ayrıca akışların yönünü yanal boyuta göre kalınlık, akışların hareket etme hızını ve akışların yüzey karakterini belirlemektedir. Etkili bir şekilde püskürdüklerinde, yüksek viskoziteli lavlar yalnızca yüksek açılı akışlar veya kubbeler şeklinde patlamaktadır. Akışlar AA veya "Pahoehoe "yerine blok lav şeklini alır. Obsidyen akışları yaygındır. Orta dereceli lavlar, efüzif püskürmelerden kaynaklanan lav yatakları ve patlayıcı püskürmelerden kaynaklanan tefra ile birlikte dik "Stratovolkanlar "oluşturma eğilimindedir. Mafik lavlar, büyük mesafeleri hareket ettirebilen nispeten ince akışlar oluşturan ve çok yumuşak eğimli kalkan volkanları oluşturmaktadır. Lavların çoğu, çeşitli minerallerin katı kristallerini, ksenolit olarak bilinen egzotik kayaların parçalarını ve önceden katılaşmış lav parçalarını içerir. Lavların çoğunun kristal içeriği onlara tiksotropik ve kayma inceltici özellikler vermektedir. Başka bir deyişle, lavların çoğu akış hızının kayma gerilmesiyle orantılı olduğu Newton sıvısı gibi davranmamaktadır. Bunun yerine tipik bir lav, akma gerilimi olarak adlandırılan b

Adam Smith FRSA (/ˈædəm smɪθ/; y. 16 Haziran [E.U. 5 Haziran] 1723 – 17 Temmuz 1790), "Ekonominin Babası" ve "Kapitalizmin Babası" olarak anılan İskoç ekonomist, ahlak filozofu, politik ekonominin öncüsü ve İskoç Aydınlanması sırasındaki önemli bir figürdü.
Smith, Ahlaki Duygular Teorisi (İngilizce: The Theory of Moral Sentiments) (1759) ve Yaratılışın Sorgulanması ve Ulusların Zenginliğinin Nedenleri (İngilizce: An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations) (1776) adlarında iki klasik eser yazdı. Kısaca Ulusların Zenginliği olarak bilinen ikinci kitabının, Smith'in başyapıtı ve ilk modern ekonomi çalışması olduğu düşünülür. Adam Smith bu eserinde mutlak üstünlükler teorisini öne sürmüştür.
Genellikle etik problemleri üzerine filozofluk yapması nedeniyle ekonomik açıklamalarında asıl işinin etkileri yoğun görülür. Ekonomide ve doğal olaylarda bir düzen olduğunu ve bunun gözlem ve ahlâk hissi ile tespit edilebileceğini söyler.

Adam Smith, İskoçya'nın Kirkcaldy şehrinde çalışan bir gümrük denetleyicisinin oğlu olarak dünyaya geldi. Kesin doğum tarihi kayıtlarda olmasa da 5 Haziran 1723'te, babasının ölümünden 6 ay sonra vaftiz edilmiştir. Yaklaşık 4 yaşlarında bir çingene çetesi tarafından kaçırılmış, ama kısa zamanda amcası tarafından kurtarılıp annesine geri teslim edilmiştir. Smith bu sıkıntıyı kısa sürede atlatıp annesi ile eski yakınlığını kısa zamanda yakalamıştır.

On dört yaşında Glasgow Üniversitesi'nde ahlak felsefesi konusunda, Francis Hutcheson'ın yanında eğitim görmeye başlamıştır. Özgürlük, hukuk ve ifade özgürlüğü konularındaki tutkusu burada alevlenmiştir. 1740 yılında Oxford'daki Balliol Koleji'nde okumaya başlamış fakat 1746 yılında okulu terk edip Oxford'un imtiyaz denetimi konusunda eleştirmenlik yapmaya başlamıştır.

1748 yılında Edinburgh Üniversitesi'nde Lord Kames'in koruması altında kamu konferansları vermiş, konuşma sanatı ve belles-lettres konularına değinmiştir. Sonraları "servet yönetimi" konusunu ele almış ve bu dönemde, yani yirmili yaşlarının sonlarına doğru, daha sonra Ulusların Zenginliği adlı kitabında dünyaya açıklayacağı "doğal özgürlüğün açık ve basit sistemi" konusuna el atmıştır. 1750 yılı civarlarında ileride çok yakın arkadaş olacağı David Hume ile burada tanışmıştır. İskoç Aydınlanması'nın ortaya çıkışında önemli rol oynayan diğer arkadaşları ile Edinburgh Poker Kulübü'nün müdavimi olmuştur.
Smith'in Hristiyan olan babası dinine çok bağlıydı ve İskoç Kilisesi'nin ılımlı kanadına üyeydi. Smith'in İngiltere'ye gidişinin arkasındaki sebebin İngiltere Kilisesi'nde kariyer yapmak istemesi olduğu söylense de bu konu hakkında kesin bir kanıt yoktur ve aksine Smith'in İskoçya'ya deizm yanlısı olarak döndüğü bilinmektedir. Ayrıca çocukken babası tarafından gönderildiği kiliseden kaçarak geri dönmüştür. Smith, felsefi olarak dini ekonominin önünde bir engel olarak görmüş ve ateizm üzerinden düşünmüştür. Birçok yönden Darwin ile aynı görüştedir.
1751 yılında Smith Glasgow Üniversitesi'nin mantık profesörü, ertesi sene de ahlak felsefesi profesörü olarak atanmıştır. Derslerinde etik, konuşma sanatı, hukuk, politik ekonomi ve "polis ve gelir" konularını işlemiştir. 1759'da Glasgow'daki bazı konferanslarını bir araya getirdiği Ahlaki Duygular Kuramı adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap çıktığı dönemde Smith'in itibarının yayılmasını sağlamıştır. Kitabın ana teması insan ilişkilerinin verici ve alıcılar (yani birey ve toplumun diğer üyeleri) arasındaki sempatiye ve anlayışa ne kadar bağlı olduğu üzerineydi. Lord Monboddo'nun 14 yıl sonra yayımlanan Of the Origin and Progress of Language kitabındaki detaylı incelemesinde gösterildiği üzere, Smith'in bu ilk kitabındaki dil evrimi analizi yüzeyseldi. Yine de Smith'in akıcı ve ikna edici savunmaları belagatlı olsa da tartışılmazdır. Smith açıklamalarını Lord Shaftesbury ve Hutcheson gibi "ahlak duygusu" ya da Hume gibi faydaya (İngilizce: ''utility'') değil, anlayışa dayatmaktadır.

Smith bu dönemden sonra konferanslarında ahlak teorilerinden hukuk ve ekonomi konularına ağırlık vermeye başladı. Bir öğrencisinin 1763 civarından konferans notlarından Edwin Cannan tarafından derlenip yayınlanan Lectures on Justice, Police, Revenue and Arms adlı kitapta Adam Smith'in politik ekonomi hakkındaki fikirlerinin gelişimi hakkında bir izlenim edinilebilir. Bu kitabın daha kapsamlı bir uyarlaması 1976 yılında Lectures on Jurisprudence adlı Glasgow baskısı tarafından yayımlanmıştır.

Smith ile David Hume sayesinde tanışan Charles Townshend, 1763 yılı sonunda Smith'ten üvey oğlu genç Buccleuch Dükü'ne özel ders vermesini rica etti. Smith, gelecek iki sene boyunca talebesi ile, çoğunlukla Fransa'da yaptığı yolculuklar sırasında Turgot, Jean D'Alembert, André Morellet, Helvétius ve özellikle çalışmalarına itibar ettiği fizyokratik düşüncenin başkanı François Quesnay gibi öncü aydınlarla tanıştı. 

Kirkcaldy'ye döndükten sonraki 10 seneyi Yaratılışın Sorgulanması ve Ulusların Zenginliğinin Nedenleri (İngilizce: An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations) adlı, 1776'da yayımlanan başyapıtı üzerinde çalışarak geçirdi. Kitap büyük çoğunluk tarafından hüsnükabul gördü ve revaçta kalarak Smith'in meşhur olmasını sağladı. 
1778'de Smith İskoçya'da vergiden sorumlu bir devlet bakanı olarak atandı, Edinburgh'ya annesinin yanına yerleşti.

17 Haziran 1790 tarihinde ağır bir hastalık sonrası öldü. 

Bilindiği kadarıyla gelirinin büyük bir kısmını gizli yardım fonlarına bırakmıştır.
Smith'in edebi vasiyetini yerine getirenler İskoç akademik dünyasından iki eski arkadaşıdır: fizikçi/kimyacı Joseph Black ve öncü yerbilimci James Hutton. Yazar arkasında pek çok not ve yayımlanmamış yazılar bırakmıştır ama yayımlanmaya uygun olmayan her şeyin imha edilmesi için talimat vermiştir. History of Astronomy adlı yayımlanmamış bir makalesini basıma uygun görmüştür ve bununla beraber diğer eserleri Essays on Philosophical Subjects adlı kitapta 1795 yılında okuyucuyla buluşturulmuştur.

Bu kitabın ana konusu ekonomik büyümedir.
Ölümünden kısa bir süre önce Smith, neredeyse bütün yayımlanmamış yazılarını yok etmişti. Sanıldığı kadarıyla, son yıllarında iki büyük tez üzerinde çalışıyordu; bir tanesi hukuk teorisi ve tarihi, diğeri de bilim ve sanat hakkında. Ölümünden sonra, 1795'te yayımlanan Essays on Philosophical Subjects muhtemelen ikinci tezinin bir kısmını kapsamaktadır.
Ulusların Zenginliği, ekonomik disiplinin ortaya çıkmasını ve aynı zamanda özerk ve sistematik hale gelmesini sağladığı için döneminde etkili bir eserdi. Batı dünyasında, konusundaki yayımlanan en nüfuzlu kitap olduğu söylenebilir. 1776'da piyasaya çıktığında, İngiltere ve Amerika'da serbest ticaret anlayışı yaygınlaşmaktaydı; ve kitap ekonomik başarı için büyük külçe rezervlerinin önemli olduğunu savunduğu teori olan merkantilizme karşı klasik bir bildirge haline geldi. Bu dönemde Amerika'nın içinde bulunduğu, kurtuluş savaşı sonrasında ortaya çıkan fakirlik ve sıkıntılı koşullar, bu anlayışı doğurmuştur. Yine de kitap piyasaya çıktığı dönemde, serbest ticaretin yararları konusunda herkes ikna olmamıştı: İngiltere halkı ve parlamentosu merkantilizme uzun süre bağlı kalmıştır.
Ulusların Zenginliği, aynı zamanda, fizyokratik anlayışın toprağın önemini vurgulayışına karşı çıkıyordu. Smith bunun yerine işgücünün üstünlüğüne inanmaktaydı ve işçi sınıfının (İngilizce: ''division of labor'') üretimin artmasında etkili olacağını savunuyordu. Uluslar o kadar başarılı oldular ki, bu başarı eski ekonomik ekollerin terk edilmesine yol açtı. Thomas Malthus ve David Ricardo gibi ekonomistler Smith'in bugün klasik ekonomi olarak bilinen teorisini rafine etmeye yöneldiler ve bu zamanla modern ekonominin gelişmesini sağladı. Malthus, Smith'in nüfus fazlalığı konusundaki düşüncelerini geliştirdi. Ricardo "ücretlerin demir kanunu"na (İngilizce: ''iron law of wages''), yani nüfus fazlalığının asgari geçim düzeyinin önüne geçeceğine inanıyordu. Smith, bugün daha doğru olduğuna inanılan, artan üretimle artan ücretler varsayımını önermişti.
Ulusların Zenginliği 'nin ana konularından bir tanesi, serbest piyasanın her ne kadar karmaşık ve denetsiz gözükse de aslında sözde bir "görünmez el" tarafından doğru miktarda ve çeşitlilikte üretim yapmak için yönlendirildiğidir. Smith bu simgeyi Ahlaki Duygular Teorisi (İngilizce: The Theory of Moral Sentiments) adlı kitabında daha önce kullanmış olsa da fikri ilk olarak Astronomi Tarihi adlı denemesinde kaleme almıştır. Örneğin, bir üründe üretim eksikliği olduğunda fiyatı artar ve bu durum ortaya bir kâr marjının çıkmasını sağlayarak başkalarını bu ürünü üretmeye teşvik eder ve nihayet kıtlığa son verir. Eğer pazara çok fazla üretici girerse, üreticiler arasındaki artan rekabet ve artan stok, yani arz, fiyatların üretim maliyetine düşmesini sağlayarak; ürünün "doğal fiyatına", yani ortalama piyasa fiyatına ulaşmasına yol açar. Kâr oranı bu ortalama piyasa fiyatında sıfırlansa da mal ve hizmet üretimi için teşvikler ortadan kalkmaz çünkü bütün üretim masrafları, mal sahibinin işgücü de dahil, üretilenin fiyatına yansımaktadır. Eğer fiyatlar sıfır kâr oranının altına düşerse, üreticiler piyasadan çekilmeye başlarlar. Kâr oranları sıfırın üzerinde olduğu sürece üreticiler piyasaya girmeye devam edecektir. Smith, insanların harekete geçmelerini sağlayan nedenlerin, bencil ve açgözlü olmalarından kaynaklandığına inanıyordu. Bunun olumlu sonucu olarak da serbest piyasadaki rekabetin, fiyatların aşağıda kalmasını sağlayarak halkın tamamına faydalı olmasını gösteriyordu. Ona göre bu rekabet aynı zamanda çok çeşitli mal ve hizmet üretilmesini teşvik etmekteydi. Yine de, işadamlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini ve tekelleşmenin yanlış olduğunu savunuyordu.
Smith, tüm gücüyle sanayi gelişimini engelleyen modası geçmiş devlet kısıtlamalarına saldırıyordu. Nitekim, ekonomik sürece olan çoğu hükûmet müdahalesinin, gümrük vergileri (İngilizce: Tariff) de dahil, verimsizliğe ve uzun dönemde yüksek fiyatlara yol açtığını savunuyordu. Her şeyin oluruna bırakı

Adaptif beklentiler diğer bir ifadeyle "Uyarlayıcı bekleyişler" Ekonomi'de, insanların geçmişte olanlara dayanarak gelecekte ne olacağına dair beklentilerini oluşturdukları varsayılan bir süreçtir. Örneğin, insanlar gelecekteki enflasyon oranına ilişkin bir beklenti oluşturmak istiyorlarsa, bazı tutarlılıklar çıkarmak için geçmiş enflasyon oranlarına başvurabilirler ve daha fazla yılı dikkate aldıkça daha doğru bir beklenti elde edebilirler.
Uyarlanabilir beklentilerin basit bir versiyonu aşağıdaki denklemde belirtilmiştir, burada 
  
    
      
        
          p
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle p^{e}}
  
 bir sonraki yılın beklenen enflasyon oranını 
  
    
      
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{-1}^{e}}
  
 geçen yıl beklenen enflasyonun bu yılki oranıdır; ve 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 bu yılın gerçek enflasyon oranıdır:

  
    
      
        
          p
          
            e
          
        
        =
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
        +
        λ
        (
        p
        −
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle p^{e}=p_{-1}^{e}+\lambda (p-p_{-1}^{e})}
  

burada 
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
 0 ile 1 arasındadır. Bu, gelecekteki enflasyona ilişkin mevcut beklentilerin geçmiş beklentileri ve mevcut beklentilerin gerçekleşen enflasyon ile önceki beklentiler arasındaki farka göre yükseltildiği (veya düşürüldüğü) bir "hata-ayarlama" terimini yansıttığını söyler. "Kısmi düzeltme" olarak da adlandırılan hata düzeltme terimi, özellikle anormal derecede yüksek veya düşük oranlara sahip yıllar olmak üzere, önceki yıllardaki enflasyon oranlarındaki değişikliklere izin verir.

  
    
      
        λ
        (
        p
        −
        
          p
          
            −
            1
          
          
            e
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \lambda (p-p_{-1}^{e})}
  

Yukarıdaki terim "kısmi düzeltme" hata terimidir, bu terim gerçek değerler ile beklenen değerler arasında meydana gelen varyanslara izin verir. Hatayı dikkate almanın önemi, yukarıdaki örnekte enflasyon oranlarının aşırı veya eksik beklenmesini önler. Düzeltme, beklentinin gelecekteki beklenen değerin gerçek değere daha yakın olacağı yönüne doğru eğilebileceği anlamına gelir, bu da bir tahminde bulunulmasına ve gelecekteki beklentinin doğru olması için dikkate alınmasına veya çıkarılmasına olanak tanır. Bu değerlendirme veya hata terimi, tahmin edilen değerin uyarlanabilir olmasını sağlayan şeydir, böylece çıkarılan beklentiye uyarlanabilir bir denklem yaratır.
Uyarlanabilir beklentiler teorisi, mevcut enflasyonist beklentilerin eşit olması için önceki tüm dönemlere uygulanabilir:

  
    
      
        
          p
          
            t
          
          
            e
          
        
        =
        λ
        
          ∑
          
            j
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        (
        1
        −
        λ
        
          )
          
            j
          
        
        
          p
          
            t
            −
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{t}^{e}=\lambda \sum _{j=0}^{\infty }(1-\lambda )^{j}p_{t-j}}
  

burada 
  
    
      
        
          p
          
            t
            −
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{t-j}}
  
 geçmişteki 
  
    
      
        j
      
    
    {\displaystyle j}
  
 yıllık gerçek enflasyona eşittir. Beklenti denklemlerine bir Zaman serisi kısmının eklenmesi, gelecekteki enflasyon oranının yukarıdaki örneğinde olduğu gibi tahminlerde birden fazla geçmiş yılı ve ilgili oranları hesaba katar. Böylece, mevcut beklenen enflasyon geçmişteki tüm enflasyon oranlarının ağırlıklı ortalamasını yansıtır ve geçmişe doğru gidildikçe ağırlıklar gittikçe azalır. İlk önceki yıl en yüksek ağırlığa sahiptir ve sonraki yıllar denklem ne kadar geriye giderse o kadar az ağırlık alır.
Bir temsilci bir tahmin hatası yaptığında (bir değeri yanlış kaydetmek veya yanlış yazmak gibi), stokastik şok, fiyat seviyesi başka şoklar yaşamasa bile, önceki beklentiler hatalarının yalnızca bir kısmını içerdiğinden, temsilcinin fiyat beklenti seviyesini tekrar yanlış tahmin etmesine neden olacaktır. Beklenti formülasyonunun geriye dönük doğası ve bunun sonucunda temsilciler tarafından yapılan sistematik hatalar beklentilerin nasıl oluştuğuna dair Rasyonel bekleyişler adı verilen alternatif bir modelin geliştirilmesinde önemli rol oynayan John Muth gibi ekonomistleri tatmin etmemiştir. Rasyonel beklentilerin kullanımı, varsayımlarının ekonomik teori ile tutarlı bir optimal beklentiler yaklaşımına dayanması nedeniyle makroekonomik teoride büyük ölçüde uyarlanabilir beklentilerin yerini almıştır. Bununla birlikte, uyarlanabilir beklentiler ile rasyonel beklentilerin karşı karşıya gelmesinin her iki kullanım tarafından da haklı gösterilmesi gerekmediği, başka bir deyişle, uyarlanabilir şemayı izlemenin rasyonel bir yanıt olduğu durumlar olduğu vurgulanmalıdır.
Uyarlanabilir beklentiler hipotezinin ilk kullanımı Irving Fisher (1911) tarafından yazılan The Purchasing Power of Money (Paranın Satın Alma Gücü) adlı eserde ajan davranışını tanımlamak için olmuş, daha sonra Philip Cagan (1956) tarafından Hiperenflasyon gibi modelleri tanımlamak için kullanılmıştır.  Uyarlanabilir beklentiler, Milton Friedman tarafından ana hatları çizilen tüketim fonksiyonu (1957) ve Phillips eğrisi'nde etkili olmuştur. Friedman, işçilerin enflasyon oranına ilişkin uyarlanabilir beklentiler oluşturduğunu, hükûmetin beklenmedik para politikası değişiklikleri yoluyla onları kolayca şaşırtabileceğini öne sürmektedir. İşçiler para illüzyonu tarafından tuzağa düşürüldükleri için fiyat ve ücret dinamiklerini doğru algılayamazlar, bu nedenle Friedman'ın teorisine göre işsizlik her zaman parasal genişlemeler yoluyla azaltılabilir. Hükûmet düşük bir işsizlik oranını sabitlemeyi seçerse, sonuç uzun bir süre boyunca artan bir enflasyon seviyesidir. Ancak bu çerçevede, uyarlanabilir beklentilerin neden ve nasıl sorunlu olduğu açıktır. Temsilcilerin, aksi takdirde beklentilerini etkileyecek bilgi kaynaklarını keyfi olarak görmezden gelmeleri beklenir. Örneğin, hükûmet duyuruları bu tür kaynaklardır. Ekonomi politikasındaki değişiklikler bunu gerektirdiğinde, aktörlerin beklentilerini değiştirmeleri ve eski eğilimlerinden kopmaları beklenir. Uyarlanabilir beklentiler teorisinin genellikle rasyonel iktisat geleneğinden bir sapma olarak görülmesinin nedeni budur.

Arz Esnekliği
Rasyonel bekleyişler
Beklenti etkisi
Phillips eğrisi

George W. Evans and Seppo Honkapohja (2001), Learning and Expectations in Macroeconomics. Princeton University Press, ISBN 978-0-691-04921-2.

Anarşist ekonomi, anarşizm felsefesinin kapsamındaki ekonomik teori ve uygulamaların bütünüdür.

Anarşist ekonomiyle ilgili ilk görüşler İngiliz anarşist William Godwin tarafından ileri sürülmüştür. Bir insanın en yetenekli olduğu zanaat konusunda yönlendirilmesi ve uzmanlaştırılması, bu uzmanlaşan kişinin de ürettiklerini ihtiyacı olanlara dağıtması ve ihtiyaç duyduğu ürünleri de, bunları üreten kişilerden alması gerektiğini, ancak bu dağıtımın her zaman için bedava olmasını, takas usulünün kesinlikle kullanılmaması gerektiğini düşünür. Her ne kadar gelecekteki makineleşme sürecinden bahsetse de, Godwin'in ideal toplumu el becerisi ve tarım ekonomisi merkezlidir.
Alman bireyselci anarşist felsefeci Max Stirner; özel mülkiyeti, kanunun lütfuyla yaşayan ve sadece kanunun tesiriyle birine ait olabilen bir hayalete benzetmiş, başka bir deyişle, özel mülkiyetin sadece devletin korumasıyla ve lütfuyla varlığını koruyabileceğini dile getirmiştir. Stirner; anarşist ekonominin uygulanabilmesi için özel mülkiyetin, özel mülkiyetin olmaması için de devletin ortadan kaldırılması gerektiğini savunur.

Otonomizm
Alexander Berkman
Politik iktisat

Juan Gamero, 'Vivir la utopía', (1997). Film İspanya'da anarşizm ile ilgilidir.

Anarşist ekonomi12 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Economics Kiosk
Institute for Social Ecology11 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Parecon.org22 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anarchist Economics18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arpa (Hordeum vulgare L.) buğdaygillerden taneleri malt ve yem olarak kullanılan önemli bir tahıl bitkisidir. Tarih öncesi devirlerdeki en önemli kültür bitkilerinden biri olmakla birlikte, ekonomik önemi olan bitkilerin başında gelmektedir.

Türkçede arpa sözcüğüne ilk olarak, 9. yüzyıldan kalma Karabalgasun Yazıtı'nda rastlanmıştır ve Türkçede hem “bitki (Hordeum vulgare L.)” hem de “bu bitkinin ürünü olan tahıl” olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılmaktadır.

Yaklaşık 10.500 yıl önce, bugünkü İsrail, Ürdün, Lübnan, batı Suriye, batı İran, Irak ile güneydoğu Türkiye'yi kapsayan ve Bereketli Hilal olarak isimlendirilen bölgede kültüre alındığı bilinmektedir. O zamanlarda ekimi yapılmakta olan arpa, bugün yabani arpa (Hordeum vulgare L. ssp. spontaneum (K. Koch.) Thell.) olarak da bilinen ve ilk defa Türkiye'de keşfedilmiş olan bir alt türdür. Bu alt türü, insanlar en az 18.000–19.000 yıldan beri, önemli bir besin kaynağı olarak kullanmaktadırlar. İnsanlar arpayı 10.000 yıl öncesinde Orta Doğu'dan başlayarak, 2.000 yıl öncesinde Çin'e kadar, dünyanın farklı yerlerinde ıslah etmişler böylece bugün kullanılan arpayı (Hordeum vulgare ssp. vulgare L.) elde etmişlerdir.

Dünyada, tahıllar arasında üretimde mısır, buğday ve pirinçten sonra 4. sırada yer alır. 2008'de dünya genelinde toplam üretimi 157.644.721 ton olmuştur. Üretimde başı çeken ülkeler sırasıyla, Rusya, Ukrayna, Fransa, Almanya, Kanada ve İspanya'dır. Arpanın ekimi dünyada 56.774.297 hektarlık alana yapılmaktadır.

Arpa neolitik dönemden itibaren milyonlarca insan tarafından önemli bir besin kaynağı olarak tüketilmiş olsa da, bugün daha çok hayvan yemi ve bira yapımında kullanılmaktadır. 1980'lerde Avrupa ve Amerika'da besin değerinin anlaşılmasıyla gıda sektörüne yeniden girmiştir. Ancak, Asya ve kuzey Afrika'daki bazı kültürlerde arpanın gıda sektöründeki yeri eski çağlardan beri değişmemiştir. Bunun yanı sıra, buğdayın ekilemediği kutup bölgelerinde ve yüksek dağlık bölgelerde arpa ekilerek besin maddesi olarak kullanılmaktadır. Bugün dünyada ekimi yapılan arpanın %65'i hayvan yemi olarak, %33'ü maltlık olarak bira ve viski yapımı ile biyodizel üretiminde, %2'si de insan besini olarak gıda endüstrisinde kullanılmaktadır. Türkiye'de ise tüketimin %90'ı hayvan yemi olarak, kalan kısmı maltlık olarak bira sanayinde ve gıda endüstrisinde kullanılmaktadır. Gıda endüstrisinde kullanılan oran çok düşük olup, bira sanayinde kullanılan oran her geçen yıl artmaktadır.
Hayvan yemi olarak kullanılan arpalarda protein oranının fazla olması gerekmektedir. Kavuzun fazla olması besleyicilik değerini düşürür. Bu nedenle, protein değeri yüksek ve kavuzca yoksul olan altı sıralı arpa, yemlik arpa olarak kullanmaktadırlar. Biralık arpalarda ise protein oranının düşük olması istenmektedir (%9 – 10,5). Bu amaçla, bira üretimi için gerekli olan malt iki sıralı beyaz arpalardan elde edilir
Kısa yaşam döngüsü, tek yıllık bir bitki olması ve genomunun yedi çift kromozomdan oluşması, arpayı moleküler çalışmalar için önemli bir model bitki yapmaktadır. Fizyolojik, morfolojik ve genetik açıdan büyük çeşitlilik göstermesi, geniş ölçüde genetik stokların ve haritaların bulunması ve kendi kendine döllenebilmesi sayesinde çok yönlü testlerin uygulanabilmesi, arpanın fizyolojik ve moleküler çalışmalar için önemini daha da artırmaktadır.
Arpa, tarih boyunca maruz kaldığı gerek ıslah çalışmaları gerekse doğal seleksiyonlar sonucunda, tarımsal üretimini kolaylaştıracak fenotipik özellikler kazanmıştır. Bu fenotipik özelliklerin yanında, erken olgunlaşma ve stres koşullarına yüksek oranda uyum sağlayabilme gibi nitelikleri, kutuplardan ekvatoral bölgelere kadar tüm dünya çapında, ekime uygun bir ürün olmasını sağlamıştır. Bu stres koşulları, çok soğuk ve sert iklimleri, kuraklığı, alkali ve tuzlu topraklarda yetişmeyi kapsamaktadır. Bugün arpa, kuzey kutbundan tropik bölgelere, her türlü iklim koşulları altında yaygın bir şekilde ekili olmakla birlikte, ılıman bölge tarım ekonomilerinde kilit rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra, yabani arpanın aşırı iklim koşullarına uyum sağlayabilme yeteneği ve henüz açığa çıkmamış olası uyum yeteneği göz önüne alındığında, gelecekte arpanın germplazm kaynaklarına başvurularak bu potansiyellerin kullanılabileceği düşünülmektedir.

Arpa üretimine göre ülkeler listesi

Mikroekonomi teorisinde, arz ve talep arasındaki karşılıklı dengeye dayanan ekonomi modeli, rekabet içindeki piyasalardaki ürünlerin fiyatlarını ve satışlarını tanımlamak, açıklamak ve tahmin etmek için, Alfred Marshall ve Leon Walras tarafından geliştirilmiştir. Bu model sadece önemli görülen stilize edilmiş gerçekleri inceleyip teorinin gelişmesine yardım etmeyen gerçekleri bir kenara iterek (yani Ockham'ın Usturasını kullanarak) bilimsel hipotezlerin nasıl ortaya çıkarıldığına güzel bir örnektir. Bu nedenle belirsiz bir pazarı tanımlamak için kullanılan yaklaşımdır.

Tarihte, piyasadaki bir mal için gösterilen taleple o malın fiyatı arasındaki ters yönlü ilişkiye değindiği bilinen ilk kişi İbrahim ibn Edhem'dir (718-782). İbrahim ibn Edhem bir gün bir malın fiyatını sordu ve fiyatın pahalı olduğundan kendisine şikâyet edilmesi üzerine şöyle dedi; "Almamakla onu ucuzlatınız". Arz ve talep yasası 1776'da Adam Smith tarafından popüler hale getirilmiş bir ekonomik teoridir.

Talep yasası (The Law of Demand), bir piyasada bulunan satın alıcıların davranışlarını, yani taleplerini, açıklama hedefli bir teoriye dayanır. Bir mal için olan talep miktarını belirleyen en önemli unsurun o malın fiyatı olduğuna dayanır. Talep yasası o malın satın alıcıları tarafından istenen talep miktarı ile o malın mümkün piyasa fiyatları arasındaki ters yönlü kısmi ilişkiye verilen addır. Bir malın fiyatı arttıkça o mal piyasasında o maldan satın alınmak istenen miktar azalmakta, bir malın fiyatı azaldıkça o maldan alınmak istenen miktar artmaktadır. Unutulmamalıdır ki bir piyasada satın alıcıların o maldan ne kadar miktar satın alma davranışlarına, o malın kendi fiyatının yanında, (ortalama gelir, gelir dağılımı, diğer malların fiyatları, psikolojik etkenler gibi) başka değişkenler de tesir etmektedir. Bu talep miktarı ile malın kendi fiyatı arasındaki ters yönlü kısmı ilişkinin mal piyasasındaki diğer değişkenlerin değişmeden sabit kaldığının kabul edilmesinden kurulduğu devamlı olarak hatırlanmalıdır.
Bunu biraz matematiksel terimlerle açıklamak da mümkündür. i adlı malın piyasası içinde malın satın alıcılarının talep ettikleri miktar bir DMi değişkeni ile ifade edilir. Bu talep miktarını belirleyen bazı açıklayıcı etken değişkenler: Pi: i malının kendi fiyatı, Ps, Pc: diğer s ve c mallarının fiyatları, GO: ortalama gelir, GD: gelir dağılımı, U:ekonomik olmayan diğer değişkenler olsun. Bu halde satın alıcıların davranışı (D fonksiyon işareti ile gösterilen) bir talep fonksiyonu ile tanımlanır:

i malı Talep Fonksiyonu: DMi = D( Pi, Ps, Pc, GO, GD, U )
İşte bu talep fonksiyonun ne şekilde olduğunu açıklamak için talep yasası geliştirilmiştir.
Malın kendi fiyatından başka diğer değişkenler (yani Ps, Pc, GO, GD, U) sabit tutulmuş olduğu kabul edilsin. O zaman talep miktarı DMi ile Pi arasındaki kismî ilişkiye talep yasası adı verilir. Bu kısmi ilişki birbirine ters yönlüdür; yani fiyat artarsa talep edilen miktar azalır ve fiyat azalınca talep edilen miktar çoğalır. 
Tek bir mal piyasası içinde talep fonksiyonu olduğunu kabul etmek, piyasaların gözümlenmesinden sonra ortaya atılan pratik bir hipoteze dayandırılabilir. Fakat iktisatçılara bu hipotezi daha derin ayrıntılı tüketici (satın alıcı) davranışları teorisinden de çıkartmıslardır. Bunlardan birisi ikame etkisi (substitution effect) olur. Yine diğer her şey aynı kaldığı ve piyasada bulunan bir satın alıcı için piyasadaki malın fiyatının  arttığı düşünülsün; bu halde rasyonel bir satın alıcı o malı istediği miktarda almayıp benzer malları daha fazla alacaktır, yani fiyatı artan maldan daha az alacak ve onu başka mallarla ikame edecektir.
Talep edilen mallarla ikamesi olan mallara tercihinden kazanç fırsat maliyeti adı verilir.

Arz Yasası (Law of Supply), malın fiyatı ile o malın arzı arasındaki pozitif ilişkiye arz yasası denir. Bir malın fiyatı yükseldikçe üretici firma o malı daha yüksek fiyatlardan satmak ister. Malın fiyatı düştükçe o malı daha düşük fiyatlardan satma eğilimi gösterir. Arz eğrisinin pozitif eğimli olması aslında artan marjinal maliyetler veya artan ortalama maliyetlerle açıklanır ki bu da üretim ve prodüktivite şartlarına bağlıdır.

Ekonomi ve MBA derslerinin ortak konularından biri olup serbest piyasadaki ürünlerin istek ve sunulan ürün miktarına göre düzenlenmiş ve (denge noktası Equilibrium Point) yani arz ve talep eğrilerinin kesiştiği nokta olan denge fiyatının oluşmasını sağlayan teori olarak bilinir.
Piyasa dengesini açıklamak için dinamik inceleme gerekmektedir ve belirli bir dinamik şartın konulması gerekir. İktisatın gelişmesinde genel olarak iki türlü dinamik şart incelenmiştir:

Belirli bir piyasa fiyatında piyasada bulunan talep fazlalığına bakar ve fiyatın bu talep fazlalığına göre değişeceğini önerir. 

Belli bir piyasa fiyatında eğer talep miktar fazlalığı pozitif ise - yani talep miktarı arz miktarından fazla ise - o zaman (satıcıların tatmin edilmemiş talebi görüp daha fazla fiyat koyup kârlarını artırmak isteği dolayısıyla ve satın alıcıların tatmin edilmemiş talepleri olunca daha fazla fiyata razı olacakları için) malın fiyatı artar.
Eğer talep miktar fazlalığı negatif ise - yani talep miktarı arz miktarından azsa - o zaman (satıcıların ellerindeki malı elden çıkartmak için fiyat indirecekleri ve piyasada arzın istekten çok yüksek olması nedeniyle alıcıların daha düşük fiyatlar teklif etmek isteyecekleri için) fiyat düşer.
Hem satıcıların arz miktarı hem de alıcıların talep miktarı aynı zamanda tatmin edilmesi için belirli bir fiyatta talep fazlalığının sıfır olması - yani arz miktarı ile talep miktarının aynı olması - gerekmektedir.
Böylece Marshall dinamik şartına göre talep miktar fazlalığı "gösterge değişken" ve fiyat da "uyum sağlama değişkeni" olmakta ve piyasa bir denge noktasına gelmektedir.

Walras belirli bir piyasa miktarındaki durumu inceler ve miktarda satıcıların istedigi arz fiyatı ile alıcıların teklif ettikleri talep fiyatı arasindaki talep fiyat fazlalığına bakar.
Bu talep fiyat fazlalığı pozitif ise, piyasada miktar artar ve negatif ise piyasada miktar azalır.
Bu Walras dinamik şartına göre talep fiyat fazlalığı "gösterge değişken" ve miktar" da "uyum sağlama değişkeni" olmaktadır. Piyasa denge noktasında talep fiyat fazlalığı sıfır olmakta yani arz fiyati ile talep fiyatı ayni olmakta ve hem satıcılar hem de alıcılar miktar değiştirmek istemektedirler.

Asya ekonomisi, 49 farklı devlette yaşayan 4.4 milyardan fazla insandan (dünya nüfusunun %60'ı) oluşur. Altı devletin kısmen Asya'da olmakla birlikte, ekonomik ve siyasi açıdan başka bir bölgeye ait olduğu düşünülmektedir. Asya dünyadaki en hızlı büyüyen ekonomik bölge ve SAGP'ye göre GSYİH bakımından en büyük kıtasal ekonomidir. Çin, Japonya ve Hindistan dünyanın en büyük on ekonomisi arasındadır. Dahası, Asya, Japon ekonomik mucizesinden (1950-1990) başlayarak, Güney Kore'deki Han Nehri Mucizesi (1961-1996) ve Çin'deki ekonomik patlama (1978-2013) ile dünyanın en uzun ekonomik patlamasının merkezidir.
Tüm dünya bölgelerinde olduğu gibi, Asya'nın zenginliği de ülkeler arasında ve içerisinde farklılık göstermektedir. Bunun nedeni, büyük kültür çeşitlilikleri, ortamlar, tarihi bağlar anlamına gelen ve hükûmet sistemleri gibi geniş bir boyuta sahip olmasıdır. Asya'da SAGP gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) açısından en büyük ekonomiler Çin, Japonya, Güney Kore, Rusya, Hindistan, Endonezya, Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Tayvan, Tayland, Pakistan, Malezya ve Filipinler'dir ve nominal GSYİH açısından da yine Çin, Japonya, Güney Kore, Hindistan, Rusya, Endonezya, Türkiye, Filipinler, Suudi Arabistan, Tayvan, Birleşik Arap Emirlikleri, Tayland, İran, Malezya, Bangladeş ve Singapur en büyük ekonomilerdir.
Zenginlik (kişi başı GSYİH ile ölçülürse) çoğunlukla Doğu Asya'da Çin, Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Makao, Singapur ve Tayvan toprakları ile Batı Asya'daki petrol zengini Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, İran, Kuveyt ve Umman (örneğin Suudi Arabistan) gibi ülkelerde yoğunlaşmaktadır. İsrail ve daha az bir ölçüde Türkiye istisnadır: her ikisi de çoğunlukla böyle sayılmamasına rağmen Asya topraklarında bulunur. İsrail (çeşitlendirilmiş sanayiler üzerine girişimcilik) gelişmiş bir ülke iken Türkiye (OECD'nin kurucu üyesi) gelişmiş yükselen bir ülkedir. Japonya (ağır sanayi ve elektronik işkolunda gelişmişlik), Güney Kore (ağır sanayi ve bilgi ve iletişim teknolojisi), Tayvan (hafif endüstri ve yüksek teknoloji parçaların imalatı), Hong Kong (finansal sanayi ve hizmetler) ve Singapur hariç olmak üzere dünyanın en hızlı büyüyen iki ana ekonomisi Çin'in başını çektiği (imalat ve DYY ile öncü büyüme) ve Hindistan (emtia, dış kaynak kullanımı hedefi ve bilgisayar yazılımı) ile ön plana çıkan Asya'da hızlı büyüme ve sanayileşme yaşanmaktadır. Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkeleri genel olarak imalat ve ticarete (ve sanayi ve ticarete) ve büyümek için ileri teknoloji endüstrilere ve finans endüstrisine odaklanırlar, Orta Doğu'daki ülkeler ise üretim üzerine daha fazla ve ekonomik büyüme için esas olarak ham petrole bağımlıdırlar. Yıllar geçtikçe, hızlı ekonomik büyüme ve dünyanın diğer ülkeleriyle büyük ticaret fazlalığı nedeniyle Asya'da, 4 trilyon ABD doları üzerinde döviz rezervi - Dünyanın toplamının yarısından fazlası - birikmiş durumdadır, ekonominin üçüncül işkolu ve ekonominin dördüncül işkolu Asya ekonomisinin payını genişletecektir.

Çin ve Hindistan, M.S. 1'den 1800'e kadar dünyanın en büyük ekonomileri arasında yerini almışlardır, ve birçokları için efsanevi servetiyle Hindistan antik kültürünün Asya'da refahında, Avrupa ticaretini, arama ve sömürgeciliği kendine çekmiştir. Hindistan'ı aramak için Kolomb'un Amerika'yı yanlışlıkla keşfetmesi bu derin hayranlığın göstergesidir. İpek Yolu Asya iç bölgelerinde ana Doğu-Batı ticaret yolu haline geldi, Malacca Boğazı büyük bir deniz yoludu.

II. Dünya Savaşı'ndan önce, Asya'nın çoğu sömürge yönetimi altındaydı. Sadece nispeten az sayıda devlet, Avrupa gücünün uyguladığı sürekli baskı karşısında bağımsız kalmayı başardı. Bunlara örnekler Çin, Siam Japonya ve Türkiye'dir.
Özellikle Japonya 19. yüzyılda reformlarla ekonomisini geliştirmeyi başarmıştı. Yenileşmeler kapsamlıydı ve günümüzde Meiji Restorasyonu olarak bilinir. Japon ekonomisi 20. yüzyıla kadar iyi bir şekilde büyümeye devam etti ve ekonomik büyümesi sırasında, ekonomik büyüme için gerekli olan çeşitli kaynaklar yetersiz kaldı. Sonuç olarak, Japon genişlemesi, Kore'nin ve Çin'in büyük bir bölümüyle başladı ve böylece Japonların stratejik kaynaklara kavuşmasının önü açıldı.
Aynı zamanda Güneydoğu Asya'da, ticaret o tarihte çeşitli yeni teknolojilerin tanınması nedeniyle gelişti. Ticaret hacmi, 1860'lı yıllarda Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla birlikte artmaya devam etti. Manila'da Filipinler'deki ürünlerin Avrupa'ya satıldığı Manila kalyonu bulunmaktaydı. Filipinler, Acapulco yoluyla Latin Amerika ile ticaret yapan ilk Asya ülkesiydi. Tütün, hindistan cevizi, mısır ve şeker ticareti o dönemde talep gören en yüksek emtialardı. 1819'da kurulan Singapur, doğu ile batı arasındaki ticaretin inanılmaz bir hızda artmasıyla ön plana çıktı. Malezya'nın bir parçası olan İngiliz Malezya kolonisi, dünyanın en büyük kalay ve kauçuk üreticisi konumuna ulaştı. Öte yandan, Hollanda Doğu Hint Adaları, şimdiki Endonezya, baharat üretimi ile biliniyordu. Hem İngiliz hem de Hollandalılar, Asya'daki ticaret akışlarını yönetmek için kendi ticaret şirketlerini kurdu. İngilizler İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'ni kurarken Hollandalılar Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'ni kurdular. Her iki şirket kendi kolonileri ile ticaret tekelliliklerini sürdürdü.
1908'de, günümüzde İran'da bulunan bölgede petrol ilk defa keşfedildi. Daha sonra birçok petrol sahası keşfedildi ve ardından Ortadoğu'nun dünyanın en büyük petrol yataklarına sahip olduğu öğrenildi. Bu, Arap ülkelerinin yöneticilerini çok zengin yaptı, ancak o bölgedeki sosyo-ekonomik gelişim güçsüz kaldı.
1930'ların başında, dünya Ekonomik Bunalıma girdi; bugün ise bu Büyük Buhran olarak biliniyor. Asya kaçınılmaz olarak Avrupa ve ABD ile aynı acıyı çekti. Ticaret hacmi, Asya'nın ve aslında dünyanın her yerinde önemli ölçüde azaldı. Düşen taleple birlikte düşmeye başlayan çeşitli malların fiyatları ile yerli halk ve yabancılar yoksullaşmıştı. 1931'de Japonya, II. Dünya Savaşı'nı Asya'ya taşıyan olay olarak, Mançurya'yı istila etti. 7 Aralık 1941'de Japonya, Pearl Harbor'daki ABD askeri üssüne sürpriz bir saldırı yaptı ve sonucunda ABD Japonya'ya savaş ilan etti.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Asya nüfusunun yarısını oluşturan Çin ve Hindistan, yerel ekonomilerini teşvik etmek için sosyalist politikaları benimsemişlerdi. Bu politikalar bölgenin ekonomik büyümesini sınırladı. Hindistan'da siyasetler terk ediliyor ve Çin'de yenileşme hareketleri yapılıyordu. Buna karşılık, Japonya ekonomisi ve Dört Asya Kaplanı (Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong), ekonomik başarılarda Batı Dünyası dışındaki tek başarılı ekonomilerdi. Bu dört ekonominin başarısı, diğer Güneydoğu Asya ülkelerini, yani Endonezya, Malezya ve Tayland'ı, ekonomilerini dünyaya açmaya ve 1980'ler ve 1990'lar boyunca büyümelerini hızlandıran ihracata yönelik üretim üsleri kurma konusundaki politikaları takip etmeye yöneltti.
Bu süreçte en belirgin Asya ekonomik olgularından biri olan savaş sonrası Japon ekonomik mucizesi, dünyanın geri kalanını büyük ölçüde etkiledi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Japon hükûmetinin merkezi yol göstericiliğinde, ekonominin tamamı yeniden yapılandırıldı. Hükûmet, şirketler ve bankalar arasındaki yakın işbirliğini ve çok ihtiyaç duyulan sermeyeye kolay ulaşımı kolaylaştırdı ve keiretsu olarak bilinen büyük holdingler, tüm işkollarında yatay ve düşey bütünleşmeleri hızlandırdı ve yabancı rekabetini engelledi. Bu uygulamalar, askeri harcamaların terk edilmesine ek olarak olağanüstü bir şekilde çalıştı. Sonuç olarak Japon şirketleri, "Yükselen Güneş'in Ülkesi"nden dış satım atağına başladı ve halen yüksek kaliteli ürünleri büyük miktarlarda ihraç etmektedirler.
Ekonomik başka bir başarı öyküsü de, Han Nehri üzerindeki mucize olarak da bilinen Güney Kore'nin ekonomik başarı hikâyesidir. Güney Kore Kore Savaşı'ndan sonra yoksul bırakılmış ve 1970'lerin başına kadar dünyanın fakir ülkelerindendi (hatta Kuzey Kore'den daha fakir). Bununla birlikte, o zamandan beri çift haneli yıllık büyüme oranları ile toparlanabildi. Bu dönemde, Samsung, LG, Hyundai, Kia, SK Group gibi çaebollardan oluşan çoğu konglomera büyüdü. Güney Kore şimdi dünyanın en iktisadi nüfuzlu ülkesi olmuştur.
Tayvan ve Hong Kong, 1990'lı yıllara kadar hızlı bir büyüme yaşadı. Tayvan halen tüketici elektroniği AR-GE'sinin ve imalatın başlıca merkezlerinden biri haline geldi. Bununla birlikte, Japonya ve Güney Kore'nin aksine, Tayvan ekonomisinin büyük kısmı küçük ve orta ölçekli işletmelere bağımlıdır. Öte yandan Hong Kong, serbest pazar politikaları nedeniyle finans işkolunda hızlı bir büyüme yaşamış ve birçok finans kuruluşu Asya merkezlerini Hong Kong'da kurmuştur. Günümüze kadar Hong Kong, uzun yıllar dünyanın en özgür ekonomileri arasında yerini aldı ve dünyanın en büyük 5 önde gelen finans merkezleri arasında yer almaktadır.
Güneydoğu Asya'da, ekonomik gelişme bambu ağının (Çin Milletler Topluluğu) büyümesiyle tetiklendi. Bambu ağı söylemi, ortak aile ve kültürel bağları paylaşan Güneydoğu Asya pazarlarında etkinlik gösteren yurt dışındaki Çinli işletmeler ağına işaret etmektedir. 1949'da Çin Komünist Devriminden sonra Çinli mülteciler Güneydoğu Asya'ya göç ettikleri için ağ genişledi. Singapur, Malezya ile iki yıllık federasyonun ardından 1965'te bağımsızlık ilan ettikten sonra özellikle çok hızlı ekonomik büyüme yaşamıştır. Hükûmet, elverişli bir ekonomik ve siyasi ortam yaratmanın yanı sıra, çok ırklı işgücünün becerilerini geliştirdi ve yabancı yatırımcıları üretimde bölgesel operasyonlar düzenlemeye teşvik ederek ihracata yönelik sanayileri kurdu. Hükûmet ayrıca Singapur'un önemli finansal ve ticari hizmetler merkezi olmasında önemli bir rol oynamıştır. Singapur bugün kişi başına GSMH ve kişi başına GSYİH (SAGP) açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir.
Bu dönemde askeri çatışmalarda gözlemlendi. Özellikle Vietnam ve Afganistan'da Soğuk Savaş tarafından yönlendirilen savaşlar, bu ilgili ülkelerin ekonomilerini bozdu. Sovyetler Birliği 1990-91 yıllarında çöktüğünde, birçok Orta Asya devleti serbest kaldı ve demo

Avrupa Konseyi (İngilizce: Council of Europe, Fransızca: Conseil de l'Europe), Avrupa'da insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü desteklemeyi amaçlayan uluslararası kuruluştur. 1949 yılında kurulan konsey, Avrupa'nın en eski hükûmetlerarası örgütü olup, 2023 itibarıyla yaklaşık 675 milyon nüfusa sahip 46 üye devleti temsil etmektedir ve yıllık yaklaşık 500 milyon Avro bütçeyle faaliyet göstermektedir.
Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nden farklı bir kuruluştur, ancak Avrupa Birliği ile aynı bayrağı ve marşı kullanmaları nedeniyle, iki kuruluş birbirine karıştırılmaktadır. Daha önce Avrupa Konseyi'ne üye olmayan hiçbir ülke Avrupa Birliği'ne katılmadı. Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler'in resmi gözlemcisi konumundadır. Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'nden farklı olarak bağlayıcı yasalar yapamaz; ancak 1953 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok uluslararası antlaşma hazırladı. Bu sözleşmenin hükümleri, birçok üye ülkenin iç hukukuna dâhil edildi. Konseyin en bilinen organı, AİHS ihlalleriyle ilgili davalara bakan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'dir. Konseyin iki ana organı, her üye devletin dışişleri bakanlarından oluşan Bakanlar Komitesi ve ulusal parlamentoların üyelerinden oluşan Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'dir. İnsan Hakları Komiseri, üye devletlerde insan hakları bilincini artırma ve bu haklara saygıyı teşvik etme görevine sahiptir. Örgütün sekreterliğini genel sekreter yönetir. Avrupa İlaç ve Sağlık Kalitesi Müdürlüğü (EDQM) ile Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi de Avrupa Konseyi'nin önemli organları arasındadır.
Avrupa Konseyi'nin merkezi ve İnsan Hakları Mahkemesi, Fransa'nın Strazburg kentinde yer alır. Konseyin resmî dilleri İngilizce ve Fransızcadır. Bakanlar Komitesi, Parlamenter Meclisi ve Avrupa Konseyi Kongresi bazı çalışmalarında Almanca ve İtalyanca da kullanır. 16 Mart 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle Rusya, Avrupa Konseyi'nden çıkarılan ilk devlet oldu.

5 Mayıs 1949'da 10 ülke - Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç - merkezi Strazburg olmak üzere Avrupa Konseyi'ni kuran antlaşmayı imzalamıştır. Şu an Avrupa Konseyi'nde 46 üye ülke bulunmaktadır. Türkiye, anlaşmayı 1949 yılında imzalamıştır. Konsey'in çalışma alanları insan hakları, medya, hukukî iş birliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınırötesi iş birliği çevre ve bölgesel plânlamadır. Türkiye, Yunanistan ile birlikte Avrupa Konseyi kurulduktan sonra konseye ilk giren üyeler oldukları için "kurucu üye" statüsündedirler.

Kurum, Avrupa Birliği ile herhangi bir organik bağı bulunmayan ayrı bir uluslararası teşkilattır. Ancak günümüzde Avrupa Birliği'nin Avrupa Konseyi'ne ait bayrağı kullanıyor olmasının yanı sıra Avrupa Konseyi ile AB'nin yakın iş birliği söz konusudur. Birçok ülkede Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi'nin müşterek projeler gerçekleştirilmektedir. Avrupa Konseyi, AB Bakanlar Konseyi ile de karıştırılmamalıdır. Konsey'in bütçesi üye ülkelerin nüfus ve GSMH'sine göre hesaplanan katkılarından oluşmaktadır. 2002 yılı bütçesi yaklaşık olarak €169 milyondur. Konsey'in resmî dilleri İngilizce ve Fransızcadır. Konsey Genel Sekreterliği'ni 2019 yılında beş yıllığına seçilen Marija Pejčinović Burić yürütmektedir.

AİHM Avrupa Konseyi'ne bağlı bir kurumdur.
İnsan hakları kavramı, genel olarak, kişilerin insan olmaları nedeniyle insanlık onuruna uygun olarak sahip oldukları hakların bütünüdür. Geniş anlamıyla iç hukukta temel haklar ve kamu özgürlüklerin tümünü ve uluslararası hukukta öngörülen ve korunan hakları kapsar. Bu haklar tüm insanları ilgilendirdiğinden, bu hakların uluslararası alanda koruma altına alınmaları gerekmiştir. İnsan haklarının korunmasına dair ilk uygulamalar daha çok ulusal düzeydedir. İnsan haklarının uluslararası düzeyde korunması çalışmalarına 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılda rastlanmaktadır. Uluslararası hukukun insan haklarını genel bir biçimde ele alması Birleşmiş Milletler antlaşması ile gerçekleşir. Bu antlaşma, insan haklarından çokça söz etmesine rağmen bu hakların neler olduğuna dair bir açıklama içermez. Bu nedenle Ekonomik ve Sosyal Konsey'e bağlı olarak bir İnsan Hakları Komisyonu kurulmuş ve bu konuda çalışma yapmakla görevlendirilmiştir. Komisyon, bu amaçla hazırladığı tasarıyı 12.12.1948 günü Genel Kurul'un bir kararı ile İnsan Hakları Evrensel Bildirisi olarak kabul etmiştir. Bu bildirinin B.M. Genel Kurul kararı olarak kendiliğinden bağlayıcı niteliği bulunmaması ve herhangi bir güvence mekanizmasını düzenlememesi nedeniyle bildiriden sonraki gelişmeler, bu eksikleri gidermeye yönelik olmuştur. Bu çerçevede iki düzeyde yeni düzenlemelere rastlanmaktadır. Bu düzenlemeler: Evrensel düzeyde “Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme” ve “Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme”, bölgesel düzeyde “Amerika-Afrika İnsan Hakları Sözleşmesi” ve “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” ile gerçekleştirilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi diğer antlaşmalardan farklıdır. O yüzden de insan haklarının anayasası olarak ele alınan da diğer sözleşmeler değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'dir. Bu farklılığı sağlayan özellikler; metindeki maddelerin açıklığa sahip olması, kesin, ayrıntılı, doğrudan uygulanabilir kurallar olmasıdır.

Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Avrupa Konseyi'nin danışman organıdır ve Avrupa Konseyi içinde mahalli yönetimleri temsil ederek yerel demokrasiyi destekler. Biri yerel yönetimler odası, diğeri de bölgesel yönetimler odası olmak üzere iki meclise bölünmüştür, bir sekreterlik ve kongre tarafından 5 yılda bir seçilen bir genel sekretere sahiptir.

5 Mayıs 1949'daki kuruluşta 10 üye vardı:

Katılım tarihine göre ülkeler:

a Avrupa Konseyi kurucu üyesi sayılır.
b 1950'de Batı Almanya ve Fransız işgalindeki Saarland, ortak üyeler oldular. 1951'de (Batı) Almanya tam üye olurken Saarland, Federal Cumhuriyet'e 1955'te bir referandumdan sonra katılınca 1956'da ortak üyelikten çekildi. Sovyet işgalindeki Doğu Almanya, daha sonra Doğu Almanya, hiçbir zaman Avrupa Konseyi'ne üye olmadı. 1990'daki Alman Yeniden Birleşmesi'nden sonra, Doğu Almanya'daki beş eyalet, Almanya Federal Cumhuriyeti'ne katıldı ve Avrupa Konseyi'nde temsil edilmeye başladı. Çoğu ülke, ülkeyi anayasal ismiyle tanır.
d Başlangıçta Sırbistan-Karadağ olarak katıldı.
Eski Üyeler:

Avrupa Konseyi'ne Potansiyel Aday Ülkeler:

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Nezdinde Gözlemci SIfatını Taşıyan Ülkeler:

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Nezdinde Gözlemci Sıfatını Taşıyan Ülkeler:

Avrupa Konseyi, anlamlı bir amacı olmamakla ve amaçlarında Avrupa Birliği ve AGİT de dahil olmak üzere diğer pan-Avrupa organlarına göre gereksiz olmakla suçlanıyor. 2013 yılında The Economist, "Avrupa Konseyi'nin güvenilirliğinin tehlikede olduğunu" söyleyerek bu görüşe katıldı. Hem İnsan Hakları İzleme Örgütü hem de Avrupa İstikrar Girişimi, Avrupa Konseyi'ni "insan haklarını koruma ve güvence altına alma yönündeki orijinal misyonuna" geri dönmeye istekli ve yetenekli olduğunu göstermek için somut eylemlerde bulunmaya çağırdı.
Ekim 2022'de, büyük ölçüde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından düzenlenen yeni bir forum olan "Avrupa Siyasi Topluluğunun açılış zirvesi" olarak 44 devletin katılımıyla yeni ve farklı bir Pan-Avrupa toplantısı düzenlendi. Bir kenara atılan Avrupa Konseyi'nin bu gelişme karşısında "şaşkın" olduğu bildirilirken, bir sözcü şunu belirtti: "İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanında böyle bir pan-Avrupa topluluğu zaten mevcut: bu Avrupa Konseyi'dir". Yeni forumun bir özelliği de Rusya ve Beyaz Rusya'nın kasıtlı olarak hariç tutulmasıdır; bu, o zamanlar Rusya'nın artık üye olmadığı göz önüne alındığında, farklı bir varlığa olan ihtiyacı açıklayacak gibi görülmüyordu.

Resmî site

Avrupa ekonomisi, 50 farklı ülkede 740 milyondan fazla kişi kapsayan bir ekonomik alanı tanımlamaktadır. Avrupa Birliği'nin oluşumu ve 1999 yılında, ortak bir para biriminin kullanıma girmesi - euro, katılımcı Avrupa ülkelerini ortak bir para birimi aracılığıyla ekonomik olarak yaklaştırır - daha güçlü bir Avrupa nakit para akışına yol açmıştır. Avrupa'daki zenginlik farkı, eski Soğuk Savaş dönemi bölünmesinde kabaca görülebilirdi; bazı ülkeler bu bölünmeyi ihlâl eder (Yunanistan, Polonya, Romanya, Slovenya ve Çek Cumhuriyeti). Çoğu Avrupa ülkesi kişi başına düşen GSYİH'da dünya ortalamasından daha yüksek ve çok gelişmiş olsa da (Lihtenştayn, Lüksemburg, Monako, Andorra, Norveç, İsveç, Hollanda, İsviçre, Birleşik Krallık), bazı Avrupa ekonomileri, İnsani Gelişme Endeksinde dünya ortalamasının üzerindeki konumlarına rağmen, daha yoksul durumdadır.
Bu makale boyunca "Avrupa" ve sözcüğün türevleri, toprakları kısmen Avrupa'da bulunan - Türkiye (bir tanıma bağlı olarak bütün ülke veya sadece Trakya), Azerbaycan (Kafkaslar) ve Rusya (Ural Dağları'nın batısında kalan bölümü) gibi - ve coğrafi olarak Asya'da olan, Avrupa'yı sınırlayan ve kıtaya kültürel olarak bağlı olan ülkeleri (Ermenistan, Gürcistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti gibi) içerecek şekilde alınmıştır.
2010 yılında Avrupa, 19.920 trilyon dolar (dünyanın %30.2'si) nominal GSYİH'ya sahipti. GSYİH'ya (nominal) göre 1 trilyon ABD doları üzerinde büyüklüğe sahip Avrupa'nın en büyük ulusal ekonomileri:

Almanya (yaklaşık 4.7 trilyon dolar),
İngiltere (yaklaşık 3 trilyon dolar),
Fransa (yaklaşık 3 trilyon dolar),
İtalya (yaklaşık 2.2 trilyon dolar),
Rusya (yaklaşık 2 trilyon dolar),
İspanya (yaklaşık 1.8 trilyon dolar),
Hollanda (yaklaşık 1 trilyon dolar),
Diğer büyük Avrupa ekonomileri ise Türkiye, İsveç, Polonya, Belçika, İsviçre, Norveç ve Avusturya'dır. Avrupa Birliği (yaklaşık 20 trilyon ABD doları GSYİH), Avrupa GSYİH'sının yaklaşık %75-80'ini oluşturmaktadır.
Bir bütün olarak AB, dünyanın en zengin ve en büyük ekonomisidir ve ABD'yi mali kriz anında 2 trilyondan daha yüksek bir değerle geride bırakmıştır. 2009 yılında Avrupa dünyanın en zengin bölgesi olarak kaldı. Yönetimi altındaki 33 trilyon dolarlık varlık, dünya servetinin üçte birinden fazlasını temsil ediyordu. Kuzey Amerika'nın aksine ($29,3 trilyon ABD doları) servetin kriz öncesi yıl sonu zirvesini aştığı birkaç bölgeden biriydi.
Gelirlerine göre ölçümlenen en büyük 500 şirketten (2010 yılında Fortune Global 500), 184'ünün merkezi Avrupa'da bulunmaktadır. Bu kuruluşların 161'i AB sınırları içinde, 15'i İsviçre'de, 6'sı Rusya'da, 1'i Türkiye'de, 1'i de Norveç'te yer almaktadır.
İspanyol sosyolog Manuel Castells tarafından 2010 yılında belirtildiği gibi, Batı Avrupa'da ortalama yaşam standardı çok yüksektir: "Batı Avrupa'daki nüfusun büyük kısmı hala dünyadaki ve dünya tarihindeki en yüksek yaşam standartlarına sahiptir."

II. Dünya Savaşı öncesi büyük finans ve endüstri devletleri Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İtalya idi. Endüstri devrimi Büyük Britanya'da başladı ve hızla Avrupa'ya yayıldı. İngiltere'de başlayan Sanayi Devrimi, Avrupa'ya hızla yayılmıştı ve çok geçmeden tüm kıta yüksek bir endüstri seviyesine ulaşmıştı. I. Dünya Savaşı kısaca bazı Avrupa devletlerinin sanayilerinin durmasına neden olmuş ancak II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa kısa sürede toparlanmış ve Amerika Birleşik Devletleri'nin gittikçe artan ekonomik gücüyle rekabet edebilir hale gelmişti.
Bununla birlikte, II. Dünya Savaşı, Avrupa'nın sanayi merkezlerinin çoğunun tahrip olmasına neden olmuş ve kıtanın altyapısının çoğunu boşa çıkarmıştı.

II. Dünya Savaşı'nı takiben Avrupa'nın hükûmetleri perişan haldeydi. Pek çok sosyalist olmayan Avrupa hükûmeti, ekonomilerini birbirine bağlayarak, Avrupa Birliği haline gelecek olgunun temelini attı. Bu, ortak altyapı ve sınır ötesi ticarette büyük bir artış anlamına geliyordu. Bu Avrupa ülkeleri ekonomilerini hızla geliştirirken, 1980'lerde, COMECON ekonomisi, esas olarak Soğuk Savaş'ın büyük maliyetleri nedeniyle mücadele ediyordu. Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin GSYİH ve yaşam standartları, Avrupa'nın diğer bölgelerinden daha düşüktü.
Avrupa Topluluğu, II. Dünya Savaşı sonrasında 6 asıl üyeden bu dönemde 12 üyeye yükseldi.
Avrupa'da ortalama yaşam standartları, bu bulgularla nitelendirildiği gibi, savaş sonrası dönemde önemli ölçüde artmıştır:
1980'de kişi başına özel tüketim (PPS, Pay per sale, Satış başına ödeme)

Lüksemburg: 5495
Fransa: 5395
Almanya Federal Cumhuriyeti: 5319
Belçika: 5143
Danimarka: 4802
Hollanda: 4792
Birleşik Krallık: 4343
İtalya: 4288
İrlanda: 3029
1980 yılında kişi başına düşen kişisel harcanabilir gelir (PPS)

Belçika: 6202
Fransa: 6044
Almanya, Federal Cumhuriyeti: 5661
Hollanda: 5490
İtalya: 5378
Danimarka: 4878
Birleşik Krallık (İngiltere): 4698

Doğu Bloku 1991 civarında çözüldüğünde, bu devletler serbest piyasa sistemine uyum sağlamak için mücadele içine girdi. Orta Avrupa ülkelerinden olan Macaristan, Slovenya, Romanya ve Polonya kabul edilebilir çabuklukta adapte olurken; Sovyet Devletleri'nden Rusya ve Ukrayna kolayca ufalanabilen alt yapılarını reforme etmek için uğraşıyorlardı.
Birçok gelişmiş Avrupa ülkesi, demokrasinin yeniden gündeme getirildiği diğer Avrupa devletleriyle ekonomik bağlar geliştirmekte hızlıydı. 1989'daki devrimlerden sonra, Orta Avrupa ve Baltık devletleri değişimle uğraşmış, eski Yugoslav Cumhuriyetleri savaşa girmiş ve Rusya, Ukrayna ve Belarus hala eski sistemleriyle mücadele etmekteydi.
Avrupa'nın en büyük ekonomisi olan Almanya, 1991'de Sovyetler Birliği'nden etkilenen eski komünist Alman Demokratik Cumhuriyeti veya Doğu Almanya ile birleşmek için mücadele etti. DAC, Soğuk Savaş sırasında endüstriyel altyapısının çoğunu kaldırmıştı ve bu yüzden uzun yıllar Birleşik Almanya, eski Doğu Almanya'daki altyapıyı eski Batı Almanya seviyesine çıkarmak için mücadele etti.
Barış on yıl boyunca Yugoslavya'ya gelmemiş ve 2003 yılına kadar Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova'da hala birçok NATO ve Avrupa Birliği barış gücü bulunmaktaydı. Savaş, ekonomik büyümeyi ciddi şekilde engellemiş ve sadece Slovenya 1990'larda gerçek bir ilerleme kaydetmişti.
Avrupa ekonomisi, 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 11 Eylül saldırılarından etkilenmiş ve Almanya, İsviçre, Fransa ve Birleşik Krallık en kötü etkilenen ülkeler olmuştu. Ancak, 2002-2003'te ekonomi ABD'deki saldırıların etkisinden kurtulmaya başladı.
Avrupa ekonomisi, bu güne kadar tam üye olan 15'i büyük Avrupa devletinin bir ekonomik ve politik örgütü olarak Avrupa Birliği tarafından yönetildi. Avrupa Birliği üyeliği istenilen bir şey olarak görülüyordu ve AB, giriş kriterlerini karşılayan ekonomilere ulaşmak için çalışmaya istekli olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine önemli destek ve yardım sağladı. Bu süre içinde, AB'nin 15 üyesinden 12'si, 1999'da yürürlüğe giren bir para birimini tanımlayan Euro bölgesinin bir parçası haline geldi ve bu sayede her üye, eski ulusal para birimlerinin yerini alan ortak bir para birimi olan Avro'yu kullanmaya başladı. Üç ülke Euro bölgesi (Eurozone) dışında kalmayı ve kendi para birimleriyle (Danimarka, İsveç ve Birleşik Krallık) devam etmeyi seçmişti.

2004 yılının başlarında, çoğunlukla eski komünist 10 ülke, şimdiye kadarki en büyük genişlemesinde AB'ye katılmış ve Birliği 25 üyeye genişletmiş ve sekiz tane de ilişkili ticaret anlaşması yapmıştı. Birliğe katılan ülkeler Euro bölgesine de katılmak ve gelecekte ortak para birimi Euro'yu benimsemek zorundadır. Süreç, bu ülkelerin bazılarının zaten bir parçası olduğu Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasını da içermektedir.
Çoğu Avrupa ekonomisi çok iyi durumdadır ve kıta ekonomisi de bunu yansıtıyor. Bununla birlikte, bazı eski Yugoslavya eyaletlerinden olan devletlerde ve Kafkasya devletlerinde çatışma ve huzursuzluk, bu devletlerdeki ekonomik büyümeyi engellemektedir.
Büyük AB genişlemesine karşıt olarak, 2005'te Rusya'nın egemen olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), önceki herhangi bir SSCB devletine (hem Avrupa hem de Asya Devletleri dahil) açık olan Avrupa Birliği'ne rakip bir ticaret bloğu oluşturmuştur. 15'in 12'si ile üç Baltık ülkesi AB'ye uyum sağlamaya karar verdi. Buna rağmen, üç Kafkasya devleti, bir gün başta Gürcistan olmak üzere AB üyeliğine başvurmayı düşüneceklerini söylediler. Bu, Turuncu Devrim'den beri Ukrayna için de geçerlidir.

Slovenya, 2007 yılında AB para birimi olan avroyu benimseyen ilk komünist ülke olmuş ve bunu 2008'de Malta ve Kıbrıs Cumhuriyeti ve 2009'da da Slovakya izlemiştir. 2011 yılında Estonya, eski Sovyetler Birliği'nden ayrılmış Euro'yu benimseyen ilk Cumhuriyet oldu, ardından 2014'te Letonya ve 2015'te Litvanya onu takip etti. Hırvatistan, Temmuz 2013'ün 1. gününde Avrupa Birliği'ne katılan 28. üye ülke oldu.
2008'de, ABD'deki konut fiyatları balonunun tetiklediği Küresel Mali Kriz, Avrupa ekonomilerinin çoğunluğunun GSYİH'sinde ciddi bir düşüşe neden olmuş; Güneydeki ekonomilerin çöküşünü tehdit eden, özellikle Yunanistan, İtalya son zamanlarında devam etmekte olan siyasi krizden, Portekiz ve İspanya'dan etkilenmiştir. Ayrıca sert bir şekilde etkilenen İrlanda, 2013 ortalarında krizden çıkmıştır. Bu arada, Uluslararası Para Fonu ve Avrupa Merkez Bankası'nın artan kurtarmaları, Almanya'nın liderliğindeki Orta ve Doğu Avrupa ekonomilerinin 2010'ların borç krizinin en kötüsünden kurtulmasını sağlamış, borç sıkıntısı çeken ülkelerde durumun bir şekilde hafiflemesine neden olmuştur.
2010'ların ortalarında, 2014-2015'te, İrlanda, kurtarma programından başarıyla çıkarken istikrârlı bir hızda iyileşiyordu. Euro Bölgesi bir bütün olarak daha dengeli hale gelmiş, ancak Yunanistan'daki sorunlar ve İtalya ve İberya'daki (İspanya ve Portekiz) yavaş toparlanma, Euro bölgesindeki büyümeyi en aza indirmeye devam etmekteydi. Almanya istikrâr ve büyümede Avrupa'yı yönetmeye devam ederken, hem İngiltere hem de İrlanda %3-4'lük güçlü büyüme göstermiştir. İrlanda'daki işsizlik, Avrupa'daki en hızlı seviyelerde azalırken, 2016'da %8'e ulaşması bekleniyordu; 2011'de iki katına çı

Avusturya Okulu, sosyal olguların yalnızca bireylerin motivasyonlarından ve eylemlerinden kaynaklandığı kavramı olan metodolojik bireyciliğe sıkı sıkıya bağlı kalmayı savunan heterodoks bir ekonomik düşünce okuludur. Avusturya Okulu teorisyenleri, ekonomik teorinin yalnızca insan eyleminin temel ilkelerinden türetilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Avusturya Okulu, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Viyana'da Carl Menger, Eugen von Böhm-Bawerk, Friedrich von Wieser ve diğerlerinin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Metodolojik olarak, Methodenstreit veya metodoloji mücadelesi olarak bilinen bir anlaşmazlıkta Almanya merkezli Tarihsel Okul'a karşı çıkmıştır. Günümüzde bu gelenek içinde çalışan iktisatçılar birçok farklı ülkede bulunmaktadır, ancak çalışmaları hala Avusturya iktisadı olarak anılmaktadır. Avusturya Okulu'nun ilk yıllarındaki teorik katkılar arasında öznel değer teorisi, fiyat teorisinde marjinalizm ve ekonomik hesaplama probleminin formülasyonu yer almakta olup, bunların her biri ana akım iktisadın kabul edilen bir parçası haline gelmiştir.
20. yüzyılın ortalarından bu yana, ana akım iktisatçılar günümüz Avusturya Okulu'nu eleştirmekte ve matematiksel modelleme, ekonometri ve makroekonomik analizi reddetmesini ana akım iktisadın dışında veya "heterodoks" olarak değerlendirmektedir. 1970'lerde Avusturya Okulu, Friedrich Hayek'in 1974 Nobel Ekonomi Bilimleri Ödülü'nü Gunnar Myrdal ile paylaşmasının ardından yeniden ilgi görmeye başlamıştır.

Avusturya Okulu adını, 19. yüzyılın sonlarında Avusturyalıların tarihsel durumların incelenmesi veya derlenmesinden farklı olarak iktisatta teorinin rolünü savunduğu Methodenstreit ("metodoloji mücadelesi") sırasında Avusturyalılara karşı çıkan Alman tarihsel iktisat okulu üyelerine borçludur. Menger 1883'te, tarihsel okulun yöntemlerine saldıran Ekonomiye Özel Referansla Sosyal Bilimlerin Yöntemi Üzerine İncelemeler'i yayınladı. Tarihsel okulun liderlerinden Gustav von Schmoller, okulu dışlanmış ve taşralı olarak nitelendirmek amacıyla "Avusturya Okulu" terimini ortaya atarak olumsuz bir eleştiriyle karşılık verdi. Bu etiket kalıcı olmuş ve taraftarların kendileri tarafından da benimsenmiştir.

Okul, Avusturya İmparatorluğu'nun Viyana kentinde ortaya çıkmıştır. Carl Menger'in 1871 tarihli Ekonominin İlkeleri kitabı genellikle Avusturya Okulu'nun kurucusu olarak kabul edilir. Kitap, marjinal fayda teorisini geliştiren ilk modern çalışmalardan biriydi. Avusturya Okulu, 1870'lerin marjinalist devriminin üç kurucu akımından biriydi ve en büyük katkısı ekonomide öznelci yaklaşımın tanıtılmasıydı. Bu iddiaya karşın, John Stuart Mill 1848'de Principles of Political Economy'de kullanım değerini bu anlamda kullanmıştır, "Kullanım değeri ya da Thomas de Quincey'nin deyimiyle teleolojik değer, değişim değerinin en uç sınırıdır. Bir şeyin değişim değeri, kullanım değerinin herhangi bir miktarda altında kalabilir; ancak kullanım değerini aşması bir çelişki anlamına gelir; insanların bir şeye sahip olmak için, kendi eğilimlerini tatmin etme aracı olarak ona yükledikleri en yüksek değerden daha fazlasını vereceklerini varsayar."
Marjinalizm genel olarak etkili olsa da, Menger'in çalışmaları etrafında birleşmeye başlayan ve "Psikoloji Okulu", "Viyana Okulu" veya "Avusturya Okulu" olarak bilinen daha spesifik bir okul da vardı. Menger'in ekonomi teorisine katkılarını Eugen Böhm von Bawerk ve Friedrich von Wieser yakından takip etmiştir. Bu üç iktisatçı Avusturya Okulu'nun "ilk dalgası" olarak bilinir. Böhm-Bawerk 1880'lerde ve 1890'larda Karl Marx'ın kapsamlı eleştirilerini yazdı ve Avusturyalıların 19. yüzyılın sonlarında tarihsel okulun Hegelci doktrinlerine saldırdıkları Methodenstreit'a katılımının bir parçası oldu.

Frank Albert Fetter (1863-1949) Avusturya düşüncesinin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki liderlerinden biriydi. Doktorasını 1894 yılında Halle Üniversitesi'nden almış ve ardından 1901 yılında Cornell Üniversitesinde Politik Ekonomi ve Finans Profesörü olmuştur. Birçok önemli Avusturyalı iktisatçı 1920'lerde Viyana Üniversitesi'nde eğitim görmüş ve daha sonra Ludwig von Mises tarafından düzenlenen özel seminerlere katılmıştır. Bunlar arasında Gottfried Haberler de vardı, Friedrich Hayek, Fritz Machlup, Karl Menger (Carl Menger'in oğlu) Oskar Morgenstern, Paul Rosenstein-Rodan, Abraham Wald, ve Michael A. Heilperin, diğerlerinin yanı sıra sosyolog Alfred Schütz.

 1930'ların ortalarına gelindiğinde, çoğu ekonomist ilk Avusturyalıların önemli katkıları olarak gördükleri şeyleri benimsemişti. Fritz Machlup, Hayek'in "bir okulun en büyük başarısı, temel öğretileri genel kabul görmüş düşüncenin bir parçası haline geldiği için varlığının sona ermesidir" sözünü aktarmıştır. Avusturya ekonomisi, 20. yüzyılın ortalarında, ekonomi çalışmalarında model oluşturmayı ve matematiksel ve istatistiksel yöntemleri reddettiği için ana akım ekonomistler tarafından göz ardı edilmeye veya alay konusu olmaya başlamıştır. Mises'in öğrencisi Israel Kirzner, Kirzner'in doktorasına devam ettiği 1954 yılında ayrı bir Avusturya Okulu olmadığını hatırlıyor. Kirzner hangi yüksek lisans okuluna gideceğine karar verirken, Mises ona Johns Hopkins'ten gelen kabul teklifini kabul etmesini tavsiye etmişti çünkü orası prestijli bir üniversiteydi ve Fritz Machlup orada ders veriyordu.
1940'lardan sonra Avusturya iktisadı iki iktisadi düşünce okuluna ayrılabilir ve bu okul 20. yüzyılın sonlarında bir dereceye kadar "bölünmüştür". Avusturyalıların Mises tarafından örneklendirilen bir kampı, neoklasik metodolojinin telafi edilemez bir şekilde kusurlu olduğunu düşünürken; Friedrich Hayek tarafından örneklendirilen diğer kamp, neoklasik metodolojinin büyük bir bölümünü kabul etmekte ve ekonomiye devlet müdahalesini daha fazla kabul etmektedir. Henry Hazlitt, 1930'lardan 1980'lere kadar çeşitli yayınlar için ekonomi köşe yazıları ve başyazılar yazdı ve Avusturya ekonomisi konusunda birçok kitap yazdı. Hazlitt'in düşünceleri Mises'ten etkilenmiştir. Tek Derste İktisat (1946) adlı kitabı bir milyondan fazla satmıştır ve John Maynard Keynes'in Genel Teori'sinin satır satır eleştirisi olan Yeni Ekonomi "nin Başarısızlığı" (1959) adlı kitabıyla da tanınmaktadır.
Avusturya Okulu'nun itibarı 20. yüzyılın sonlarında kısmen Israel Kirzner ve Ludwig Lachmann'ın New York Üniversitesi'ndeki çalışmaları ve 1974 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü'nü kazanmasının ardından Hayek'in çalışmalarının kamuoyunda yeniden bilinir hale gelmesi sayesinde artmıştır. Hayek'in çalışmaları 20. yüzyılda laissez-faire düşüncesinin yeniden canlanmasında etkili olmuştur.

Ekonomist Leland Yeager 20. yüzyılın sonlarındaki ayrışmayı tartışmış ve Murray Rothbard, Hans-Hermann Hoppe, Joseph Salerno ve diğerlerinin Hayek'e saldırdıkları ve onu küçümsedikleri bir tartışmaya atıfta bulunmuştur. Yeager şöyle demiştir: "Mises ve Hayek'in arasını (ekonomik hesaplamada bilginin rolü) konusunda açmaya çalışmak, özellikle de Hayek'i küçümsemek, bu iki büyük adama haksızlıktır ve ekonomik düşünce tarihine sadakatsizliktir". Bu ayrılığın ekonomik analize ve Doğu Avrupa komünizminin çöküşünün tarihsel olarak anlaşılmasına zarar verdiğini ifade etti.
1999 yılında Mises Enstitüsü tarafından yayınlanan bir kitapta, Hoppe, Rothbard'ın "Avusturya İktisadı içindeki ana akımın" lideri olduğunu ileri sürmüş ve Rothbard'ı, İngiliz bir ampirist ve Mises ve Rothbard'ın düşüncelerine muhalif olarak tanımladığı Nobel Ödüllü Friedrich Hayek ile karşılaştırmıştır. Hoppe, Hayek'in akademide en önde gelen Avusturyalı iktisatçı olduğunu kabul etmiş, ancak Hayek'in Carl Menger ve Böhm-Bawerk'ten Mises'e ve Rothbard'a uzanan Avusturyalı geleneğe karşı olduğunu belirtmiştir. Avusturyalı iktisatçı Walter Block, Avusturya Okulu'nun diğer iktisadi düşünce okullarından iktisat teorisi ve siyaset teorisi olmak üzere iki kategori ile ayrılabileceğini söylemektedir. Block'a göre Hayek Avusturyalı bir iktisatçı olarak kabul edilebilirken, siyaset teorisine ilişkin görüşleri Block'un Avusturya Okulu'nun ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü özgürlükçü siyaset teorisiyle çatışmaktadır.
Hoppe ve Block'un Hayek'e yönelttiği her iki eleştiri de Avusturya Okulu'nun kurucusu Carl Menger'e yöneliktir. Hoppe, kendisine göre İngiliz ampirik geleneğinden gelen Hayek'in Avusturya Okulu'nun sözde rasyonalist geleneğine karşı olduğunu vurgulamaktadır; Menger de eserlerinde Hayek'inkine benzer şekilde rasyonalizme güçlü eleştiriler getirmiştir. Kasıtlı olarak yaratılmamış, bir tür "üstün bilgeliğe" sahip ve toplum için önemli işlevler gören çeşitli kurumlar olduğu fikrini vurguladı. Ayrıca Burke'den ve İngiliz geleneğinden bahsederek bu pozisyonlarını destekledi.
Liberteryen siyaset teorisinin Avusturya Okulu'nun ayrılmaz bir parçası olduğunu söylerken ve Hayek'in özgürlükçü olmadığını varsayarken Block, Menger'i de Avusturya Okulu'nun dışında bırakmaktadır çünkü Menger, Hayek'ten daha geniş devlet faaliyetlerini savunuyor gibi görünmektedir - örneğin, artan oranlı vergilendirme ve kapsamlı çalışma mevzuatı.
Hayekçi görüşe sahip ekonomistler, diğer kurumların yanı sıra Cato Enstitüsü, George Mason Üniversitesi (GMU) ve New York Üniversitesi ile bağlantılıdır. Bunlar arasında Peter Boettke, Roger Garrison, Steven Horwitz, Peter Leeson ve George Reisman bulunmaktadır. Mises-Rothbard görüşündeki ekonomistler arasında Walter Block, Hans-Hermann Hoppe, Jesús Huerta de Soto ve Robert P. Murphy yer almakta olup, bunların her biri Mises Enstitüsü Bazıları da akademik kurumlarlardadır. Murphy'ye göre, "George Mason Üniversitesi Avusturya-liberteryenleri ile Auburn Avusturya-liberteryenleri arasında ateşkes" 2011 yılı civarında imzalanmıştır.

"Birinci dalga" Avusturyalı iktisatçılar tarafından geliştirilen birçok teori uzun zamandır Ana akım iktisat tarafından benimsenmektedir. Bunlar arasında Carl Menger'in marjinal fayda, Friedrich von Wieser'in Fırsat maliyeti ve Eugen Böhm von Bawerk'in zaman tercihi teorilerinin yanı sıra Menger ve Böhm-Bawerk'in Marksist iktisada yönelik eleştirileri de y

Aşırı insan nüfusu artışı, bir gruptaki insan sayısının o grubun bulunmuş olduğu bölgenin taşıma kapasitesini aşması sonucu gerçekleşir. Uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında ise aşırı nüfus artışı hızla azalan yenilenemeyen kaynaklara karşılık nüfusun korunamaması veya doğanın nüfusa vermiş olduğu desteğin kapasitesinin bozulması olarak da düşünülebilir.

"An expansion of the demographic transition model: the dynamic link between agricultural productivity and population" (PDF). Russel Hopfenberg, Psychiatry and Behavioral Sciences Department, Duke University, USA. Journal Biodiversity, 15:4, 246-254, Taylor & Francis Online. 14 Nisan 2021 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
"The Neolithic Demographic Transition, Population Pressure and Cultural Change Cultural Change". Bocquet-Appel, Jean-Pierre. Comparative Civilizations Review: Vol. 58 : No. 58, Article 6. 7 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Haziran 2021. 
"Detonator of the population explosion" (PDF). Vaclav Smil, Department of Geography, University of Manitoba. Nature volume 400. Macmillan Magazines Ltd. 6 Nisan 2021 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
"Human Population Numbers as a Function of Food supply" (PDF). Russel Hopfenberg (Duke University) and David Pimentel (Cornell University). Environment, development and sustainability 3.1: 1-15. 23 Kasım 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Banka, faizle para alınıp verilebilen, kredi, iskonto, kambiyo işlemleri yapan, kasalarında para, değerli belge, eşya saklayan ve bunun dışındaki diğer ticari, finansal ve ekonomik etkinliklerde bulunan kuruluşlara denir. En yaygın üçüncül sektörlerden biridir. Banka sözcüğü İtalyanca banca sözcüğünden Türkçeye geçmiştir. Para bozma gişesi, para bozma yeri anlamına gelir. Kredilendirme faaliyetleri doğrudan banka tarafından veya sermaye piyasaları aracılığıyla dolaylı olarak da yapılabilir. Bankalar genellikle uluslararası bir dizi sermaye standardı olan Basel Anlaşmalarına dayanan asgari sermaye gereksinimine tabidir. Bankalar bir ülkenin finansal sistem ve ekonomisinde önemli bir rol oynadıklarından, yargı alanlarının çoğu bankalar üzerinde yüksek derecede düzenleme uygulamaktadır.
Bankalar, sermaye, para ve kredi işlemlerini yapan ticari kuruluşlardır. Evrensel bir banka kişi ve kuruluşlara kredi tahsis eder, mevduat hesaplarını korur, sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapar. Örneğin Almanya'daki bir kredi kurumu, kanunen (kredi yasalarınca) banka muamelelerinin icra edildiği bir müessese olarak tanımlanır.
Bankalar tarafından üstlenilen faaliyetler arasında para basımı, kişisel bankacılık, etik bankacılık, tam rezerv bankacılığı, kesirli rezerv bankacılığı, mevduat bankacılığı, kurumsal bankacılık, yatırım bankacılığı, özel bankacılık, işlem bankacılığı, perakende bankacılık, toptan bankacılık, borsa, menkul kıymet, hisse senedi, stok, tahvil, sigorta, istikraz, kredi, tüketici finansmanı, ticaret finansmanı, yatırım, sermaye ve diğer ilgili alanlar bulunmaktadır. Ayrıca telefon bankacılığı, video bankacılığı, dijital bankacılık, internet bankacılığı, SMS bankacılığı, mobil bankacılık da popüler banka hizmetleridir.
Mevcut en eski perakende bankası Banca Monte dei Paschi di Siena (1472'de kuruldu), mevcut en eski ticaret bankası ise Berenberg Bank'tır (1590'da kuruldu).

Banka sözcüğü, Orta Fransızcada, "masa" anlamına gelen "banque" ve eski İtalyancada "banca"dan alınmıştır. Daha sonra Orta İngilizceye geçti. Eski Yüksek Almancada, banka "bank, sayaç" anlamında idi. Banklar, Rönesans döneminde Floransalı bankacılar tarafından derme çatma masalar veya döviz tezgâhları olarak kullanıldı.

Bankacılık, Orta Çağ'da Vatikan'a bağlı kiliselerin kutsal topraklara yapılan seyahatlerde hacı adaylarının kıymetli eşyalarını korumak amacı ile zamanın ihtiyaçları gereğince doğmuş kuruluşlardır.
Bankacılığın başlangıcı konusunda çeşitli görüşler vardır. Bunlardan biri insanların uzak yerlere seyahate giderlerken para ve değerli madenlerini güvenli olduğu düşüncesiyle kilise papazına emanet etmeleriyle başladığıdır. Bu şekilde biriken paralardan zaman zaman ihtiyaç sahiplerine papazlar tarafından ödünç verilmesi suretiyle geliştiği rivayet edilir. Uzak bir şehre ticari iş için giden bir tacirin gittiği yerde kendini tanıtabilmek için kendi şehrindeki tanınmış, önemli, güvenilir bir kişiden mektup alması da bankacılık hizmetlerinden "teminat mektubu"nun ortaya çıkışının başlangıcı olduğu söylenir.
Modern bankacılığın ise tarihte ilk kez Mezopotamya'da başladığı bilinmektedir. İkinci yüzyıl itibarıyla kefalet karşılığı kredi işlemleri yapılmış, bununla beraber sermaye ve bankalardan alınan borç paralar için tahviller, çek ve kambiyolar kullanılmaya başlanmıştır.
Avrupa'da ilk evrensel etkin banka 13. yüzyılda faaliyete geçmiş, Floransa'da ticaret makamına yükselmiş ve banka işlemleri artık oturmaya başlamıştır. Eskiden mal tüccarları, komisyoncular ya da nakliyeciler olarak var olan ilk bankalar, mali işler üzerine kredi ve mevduatlarını tahsis eden bankacılık hizmeti sunan kuruluşlar haline dönüşmüştür.
Bardi, Peruzzi ve Floransalı Acciauioli tanınan ilk ünlü bankacılardır. Bunlar 14. yüzyılın başında Avrupa'nın önemli şehirlerinde banka şubeleri açmıştır. Üçüncü İngiliz Kralı Eduard hükümdarlık yaptığı 1345 senesine kadar birikmiş borçları geri ödemek için Yüz Yıl Savaşları'nda direnmiş, büyük zorluklara katlanmıştır; fakat bu çabaları sonuç vermemiş ve etkisini kaybetmiştir. O zamanların en önemli bankacısının iflas etmesinden sonra Vieri di Cambio de' Medici 1348 ve 1392 yılları arasında Avrupa'nın en önemli şehirlerinde, birçok şubesi olan geniş çaplı bir banka kurmuştur. Kendi yetiştirdiği ve ayrıca yeğeni olan Giovanni di Bicci de' Medici Roma'da ilk şubeyi kurmuş ve 1393 yılında da bunları devralmıştır. Bir zamanların başarı elde etmiş bankası Vieri Di Cambio de' Medici, 1393'te kendisinin geri çekilmesiyle iki oğlunun yönetimi altına girmiştir ve banka iflas etmiştir. Yönetime yeğeninin geçmesiyle banka tekrar başarıya kavuşmuştur. Amcasının ölümünden sonra Giovanni di Bicci de' Medici 1397 yılında etkinliklerini Floransa'ya taşımış ve Banco Medici'yi kurmuştur.
Bu girişimle birlikte 1407 yılında Ceneviz'de Banco di San Giorgio kurulmuştur. O ana kadar kurulan aile bankalarıyla arasındaki fark, bu bankanın kamusala benzer bir banka düzeninde kurulmuş olmasıydı. Bu banka dünyanın en eski bankası olarak bilinmektedir. Uzun bir süre kendi alanında tek discontobank ve afiş bankası olarak ticaret yapmıştır. 1805 yılında Napolyon'un iktidarı ele geçirmesiyle Napolyon tarafından kapatılmıştır.
1462 yılında Perugia'da ilk Monte de Pieta kurulmuştur, bunu ise birçok İtalyan şehri takip etmiştir. Bunlar birbirine bağlantılı olarak kurulmuşlardır. Monte di Pieta o zamanlarda Fransisken tarikatı tarafından emniyet sandığı olarak kurulmuştu. Kuruluş amacı ise her şeyden önce kredi ve kambiyo muameleleri ile ilintili olarak mal ticareti ile uğraşan o zamanların Medici ve Strozzi gibi bankacı ailelerinin yoksul ve yardıma muhtaç insanlara destek vermesiydi. 1472 yılında Siena'da Monte Di Penta olarak kurulan Banca Monte dei Paschi di Siena, hala varlığını sürdüren dünyanın en eski bankasıdır.
Bankalar siyasi iktisattaki iş bölümleri için gerekliydi, çünkü ekonomi faillerinin performansları maddi durumlarda takas yapılıyordu. Bu para akımının aracısı ise kredi kurumlarıydı. Ayrıca yıpranma payı istekleri ve kredi ihtiyaçları arasındaki takası sağlıyordu. Kredi kurumları ekonomi dairesindeki özel önemlerinden dolayı ulusal ve uluslararası yasal ve düzenleyici yönetmelikleri vardır (örneğin yönetim, muhasebe) ve özel bir makam tarafından da denetime tabidir.

Türkiye'de öteden beri gayrimüslimler para piyasasında etkindi. Galatalı bankerler ve ecnebi tüccarlar Müslümanlara yasak olan faiz işleri ile para alım satımını yürütüyordu. Daha sonra 1845'te, İstanbul'da ilk banka benzeri kurum, İstanbul Bankası adıyla kurulmuştur. Ödenmiş sermayesi olmayan bu kurum 1850'lerde kapanmıştır. 1856'da kurulan Ottoman Bank, 1863'te Osmanlı Bankası adıyla çalışmaya başlamıştır. 1908'de iktidara gelen İttihat Terakki yönetimi Türk şirket ve bankalarının kurulmasına ve çalışmasına devlet desteği sağlamıştır. Yahudi, Rum, Ermeni tefecilerin hükümranlığına son vermek ve büyük bir kalkınma hamlesi oluşturmak için kamu teşebbüslerine girişilmiştir. Mithat Paşa daha önceleri Ziraat Bankasının çekirdeği olan "Memleket Sandıkları"nı kurmuştu. Bu dönemde de millî bankacılık girişimlerine devam etti.
Ekonomi hâlen Ahilik benzeri kurallar ile yürütülüyordu. Dükkân açmak, meslek sınavını kazanmaları yanında, kethüda sisteminin iznine bağlıydı. Adam kayırmaya yol açan Lonca ve Kethüdalık sistemini kaldıran Esnaf Kararnamesi 26 Ocak 1910'da kabul edildi. Böylece "Esnaf Cemiyetleri" kurulmasının yolu açılmış oldu. Kara Kemal'in yönlendirdiği esnaf derneklerinin girişimi ile; Milli Mahsulât Osmanlı Anonim Şirketi, Milli İthalat Kantariye Anonim Şirketi, Milli Ekmekçi Anonim Şirketi kuruldu. Bu dönemde İstanbul Bankası(İstanbul 1911), Emlak ve İkrazat Bankası (İstanbul 1914), Milli Aydın Bankası (Aydın 1914), İslam Ticaret Bankası (Adapazarı 1914), Karaman Milli Bankası (Karaman 1915), Kayseri Kök İktisat Bankası (Kayseri 1916), Akşehir Osmanlı İktisat Bankası (Akşehir 1916), Eskişehir Çiftçi Bankası (Eskişehir 1916), Ticaret ve İtibari Umumi Milli Bankası (İstanbul 1917), Konya Milli İktisat Bankası (Konya 1917), Manisa Bağcılar Bankası (Manisa 1917), Adapazarı Emniyet Bankası (Adapazarı, 1919) gibi bankalar da kurulmuştur.

Bankalar, çeşitli yollarla elde ettikleri mevduatı, bazı kişi ve kuruluşlara kredi şeklinde tahsis eden; sermaye, para ve kredi ile ilgili her türlü işlemi yapan mali aracılardır. Ticari kuruluşlar oldukları için temel hedefleri, karlarını azami hale getirmektir. Ancak bu arada yaptıkları faaliyetin mahiyeti icabı kamu yararı açısından önemli sonuçlar doğururlar. Bu sebeple kamu yararını da azamileştirmek için devlet tarafından özel kanunlarla kontrol altında tutulurlar. Kamu yararına sonuç veren fonksiyonlarından en önemlisi topladığı fonları en verimli alanlarda kullandırmakla millî gelirin daha hızlı artmasına katkıda bulunmaktır. Bu fonksiyonları serbest faiz sisteminin mevcudiyeti halinde gerçekleşir. Faizin serbest olmadığı sistemlerde devlet teşvik ve selektif kredi yöntemleriyle bu sonucu elde etmeye çalışır.
Diğer önemli fonksiyonlarından biri de yaptığı çeşitli bankacılık hizmetleri vasıtasıyla ekonomik faaliyetlerin daha verimli bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunur.
Bankalar güvene dayalı müesseselerdir, herkes birbirini tanımaz ve güvenemez, ancak herkes bankayı tanır ve banka da herkesi tanır. Bu şekilde birbirini tanımayan birçok kişi bankanın aracılığıyla güven içinde iş ilişkilerine girebilirler.
Bu özellikleri dolayısıyla bankalar diğer ticari kuruluşlardan farklıdırlar ve devlet tarafından da farklı muamele görürler. Fonksiyonlarının başarıyla devamı için bankalara olan güvenin sarsılmaması önemlidir.

Hizmet Verme
Kredi Verme
Parasal İşlemler (Bütün Ödeme İşlemleri)
Para Politikası Teşvikinin Aktarımı (Faiz)
Yatırım İşlemleri (Menkul Kıymetler)
Ekonomik Fonksiyonlar

Bankalar, bankacılık ve diğer hizmetlerine erişmek için birçok farklı kanal sunar:

Banka şubesi, perakende bir yerde yüz yüze bankacılık hizmeti verir.
Bankaya bitişik veya bankadan uzakta ATM bankacılığı
Posta yoluyla banka: Çoğu bank

Batık maliyet (İngilizce: sunk cost), geçmişte yapılmış ve artık geri kazanılması mümkün olmayan harcamaları ifade eden bir ekonomi terimidir. Bir kez harcanan ve telafisi olmayan bu tür maliyetlerin, gelecekte alınacak kararlar açısından dikkate alınmaması gerekirken, bireylerin ve kurumların çoğu zaman bu harcamalara psikolojik olarak bağlı kalmasını ve kararlarını geçmişteki yatırımları göz önünde bulundurarak şekillendirmesini, böylelikle bu durumun mantıklı bir karar sürecini engelleyerek gereksiz kaynak israfına ve zararların derinleşmesine neden olmasını ifade eder.
Özellikle duygusal yatırımın yüksek olduğu durumlarda, insanlar ve organizasyonlar "bu kadar çaba, zaman ya da para harcadık, devam etmeliyiz" düşüncesiyle hareket eder. Bu eğilim, gelecekte daha iyi alternatifler olsa bile geçmiş harcamaları kurtarmaya çalışmak için hatalı kararların sürdürülmesine yol açar. Ekonomi ve psikoloji literatüründe bu durum batık maliyet yanılgısı (sunk cost fallacy) olarak adlandırılır ve bireylerin ya da kurumların rasyonel karar alma süreçlerinden sapmasına neden olabilir.

Batık maliyetler aşağıdaki temel özelliklere sahiptir:

Geri dönüşsüzdür: Batık maliyetler, geçmişte yapılan harcamalar olduğu için geri kazanılamaz. Örneğin, bir şirketin başarısız bir proje için yaptığı Ar-Ge harcamaları artık geri getirilemez.
Karar almada rehber olmamalıdır: Rasyonel karar verme sürecinde, gelecekteki maliyetler ve getiriler göz önünde bulundurulmalı, ancak batık maliyetler hesaba katılmamalıdır.
Psikolojik etkiler taşır: İnsanlar genellikle kayıptan kaçınma (loss aversion) nedeniyle geçmiş yatırımları göz ardı edemez ve yanlış kararlar alabilir.

Bir şirket, başarısız olacağı açık olan bir projeye büyük yatırımlar yapmış olabilir. Ancak, "bu kadar para harcadık, devam etmeliyiz" mantığıyla projeye yatırım yapmaya devam etmek, rasyonel olmaktan çok batık maliyet yanılgısının bir sonucudur.

Bir kişi pahalı bir sinema bileti almış ve filmden hoşlanmamış olabilir. Ancak, “parasını verdim, sonuna kadar izlemeliyim” düşüncesi, batık maliyet yanılgısının bir örneğidir.

Bir yatırımcı, zarar eden bir hisse senedini satmak yerine “zaten çok kaybettim, beklersem belki yükselir” diyerek daha fazla zarara girebilir.

Batık maliyet yanılgısı, bireylerin ve organizasyonların yanlış kararlar almasına neden olabilir. Özellikle aşağıdaki alanlarda olumsuz etkileri görülür:

İşletmeler: Zarar eden projeleri sürdürerek kaynak israfı yapabilirler.
Devlet politikaları: Hatalı altyapı projelerine devam edilerek kamu kaynakları boşa harcanabilir.
Kişisel finans: Kötü yatırımlara devam ederek bireyler maddi kayıplarını artırabilir.

Kararları geleceğe yönelik değerlendirmek: Geçmişte yapılan harcamalar yerine gelecekteki fayda ve maliyetler dikkate alınmalıdır.
Duygusal bağlılığı azaltmak: Karar alırken duygusal bağlılık yerine objektif veriler göz önüne alınmalıdır.
Maliyet-fayda analizi kullanmak: Batık maliyetleri göz ardı ederek, yalnızca mevcut seçeneklerin getiri ve maliyetlerini analiz etmek daha sağlıklı sonuçlar doğurur.

Kahneman, D., & Tversky, A. (1979). "Prospect Theory: An Analysis of Decision under Risk". Econometrica.
Thaler, R. H. (1980). "Toward a Positive Theory of Consumer Choice". Journal of Economic Behavior & Organization.
Arkes, H. R., & Blumer, C. (1985). "The Psychology of Sunk Cost". Organizational Behavior and Human Decision Processes.

Davranışsal ekonomi

Belirsiz, matematikte bize verildiği haliyle değerini belirleyemediğimiz ifadelere denir. Daha önce tanımlanmadığı için bir anlam ifade etmeyen   tanımsız ifadelere kıyasla belirsiz ifadeler, eldeki verinin daha dikkatli incelenmesi sonucu bir değere sahip olurlar. Özellikle fonksiyonların limiti konusunda karşımıza çıkan bu durum, kötü bir yazım tercihinden dolayı çok kafa karışıklığına yol açmaktadır. Örneğin '0/0 belirsizliği' adındaki durum, aslında limitleri sıfıra giden iki fonksiyonun oranı ile ilgilidir, 0 sayısının 0 ile bölümü ile ilgili değil. Eğer bir noktada hem f(x), hem g(x) fonksiyonunun limiti sıfıra gidiyorsa, bu iki fonksiyonun oranının limiti '0/0 tipindeki belirsizlik' olarak geçer, sayısal değeri bu fonksiyonların ne olduğuna göre değişir. Ancak fonksiyonlar belirlendikten sonra oranlarının limiti de belirlenmiş olur.

          0
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle 0^{0}}
  
 belirsizliği

          ∞
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \infty ^{0}}
  
 belirsizliği

          1
          
            ∞
          
        
      
    
    {\displaystyle 1^{\infty }}
  
 belirsizliği

        ∞
        +
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty +-\infty }
  
 belirsizliği

        ln
        ⁡
        
          log
          
            sin
            ⁡
            cos
            ⁡
            cot
          
        
      
    
    {\displaystyle \ln \log _{\sin \cos \cot }}
  
 belirsizliği

        0
        ×
        ∞
      
    
    {\displaystyle 0\times \infty }
  
 belirsizliği

        ∞
        ×
        0
      
    
    {\displaystyle \infty \times 0}
  
 belirsizliği

          ∞
        
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty  \over \infty }
  
 ve 
  
    
      
        ∞
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty -\infty }
  
 belirsizliği

          0
        
        0
      
    
    {\displaystyle 0 \over 0}
  
 belirsizliği

Bilgi ekonomisi, bilginin iktisadı ve iktisadi kararları nasıl etkilediğini ele alan mikroekonomi dalı. Bilginin kolay yaratılmasına karşın güvenirliliğinin görece güç sağlanıyor oluşu, çabuk yayılmasına karşın kolaylıkla kontrol altında tutulamaması gibi temel özellikleri iktisadi kuramların karmaşık bir biçim almasına yol açmaktadır.
Bilgi ekonomisinin birçok alt türü bulunmaktadır. Bunlardan biri bilgi ürünlerini konu alır. Bakışımsız bilgi konusunda yaşanan son gelişmeler sözleşme kuramını da etkilemiştir.

İktisadı çözümlemenin ilk adımı bilginin bir iktisadi değerinin bulunduğunu anlamaktır. Bu değer; bireylerin, bilginin bulunmadığı bir duruma göre daha yüksek gelir elde etmelerini sağlayan kararlar almalarına yardımcı olmaktadır.

Bilgi ekonomisi konulu çalışmaların büyük kısmı Friedrich Hayek'in bilgi sorunu ve tutarın iletişim işlevine ilişkin eserlerine dayanmaktadır. Abba Lerner, Tjalling Koopmans, Leonid Hurwicz ve George Stigler bu alanda ürün vermiş olan diğer iktisatlardır.

Bakışımsız bilgi, bir tarafın belirli bir konuda diğer tarafa göre daha çok bilgi sahibi olduğu durumları ele almaktadır. Bilginin taraflar arasındaki dengesiz dağılımı iktisadi etkinliklerin olması gerektiği gibi sonuçlanamamasına neden olabilmektedir. Olumsuz seçim ve manevi zarar bu durumlara örnek olarak gösterilebilir.
George Akerlof'un The Market for Lemons adlı eseri olumsuz seçimi ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bu sorunun sinyal verme ve gözleme olmak üzere iki temel çözüm yolu vardır.

Sinyal verme düşüncesi ilk kez Michael Spence tarafından ortaya atılmıştır. Spence, bakışımsız bilginin var olduğu bir ortamda taraflardan birinin kendi durumuna ilişkin ayrıntıları karşı tarafa aktarmasının olanaklı olduğunu, olumsuz seçimin böylece ortadan kalkacağını savunmuştur.
Bu düşünce iş arama örneğiyle somutlaştırılmıştır. Bir işveren öğrenme becerisi yüksek çalışanları işe almak isteyecektir. İş başvurusu yapan adayların tümüyse bu konuda yetkin olduklarını öne süreceklerdir. Adayların bu alanda gerçekten donanımlı olup olmadıkları yalnızca kendileri tarafından bilindiğinden ortaya bakışımsız bilginin egemen olduğu bir tablo çıkacaktır.
Spence'e göre, bir yükseköğretim kurumuna gitmiş olmak öğrenme becerisini açığa çıkaran güvenilir bir araç olarak değerlendirilebilir. Öğrenme becerisine sahip kişilerin bir yükseköğretim kurumunu bu beceriye sahip olmayanlara göre daha kolay tamamlayacakları kabul edilirse, yükseköğrenimlerini tamamlayan kişiler becerilerini işverene göstermiş olacaklardır. Okulun yalnızca bir sinyal olduğu bu durum, kişilerin bu süreçte ne öğrendikleriyle ilintili değildir.

Gözleme kuramına ilişkin çalışmalar Joseph E. Stiglitz tarafından başlatılmıştır. Bu yöntemle bilgisi az olan taraf karşı tarafı ayrıntıları açıklamaya yöneltebilmektedir.

Bilgi ticareti diğer malların alım-satımına göre bazı farklılıklar göstermektedir. Bunların başında, bilginin tüketim sürecinin rekabetten olumsuz etkilenmemesi gelmektedir. Bilginin marjinal tutarının genellikle sıfır olması ise bir diğer farklılıktır. Bu, bilginin bir kez üretildikten sonra sıfır ya da çok düşük bir gider karşılığında yeniden üretilebilmesi anlamına gelmektedir.
Diğer bir farklılık ise bilginin doğası gereği soyutlanabilir olmayışıdır. Bu olgu, bilginin tüketim rekabetinden etkilenmeyişiyle birlikte ele alındığında bilgi bir kamu malı olarak yorumlanabilir.
Bilgi piyasasının şeffaf olmayışı onu diğer pazar türlerinden ayıran bir diğer özelliktir. Bilginin değerlendirilebilmesi için öncelikle elde edilmesi gerekir.

Bilgi ürünlerinden kazanç sağlamanın en verimli yolu paketlemedir. Benzer ürünleri bir araya getirerek bir paket oluşturma anlamına gelen bu kavram, satıcının pakete yönelen talebi daha kolay görebilmesine olanak tanımaktadır. Ne var ki, bu yolla alıcının paketteki hangi ürünleri almaya değer bulduğu tam olarak anlaşılamamaktadır. Bu yöntem az talep edilen ürünler için de işe yaramamaktadır.

Manevi zarar

Borsa, alınıp satılabilir menkul kıymetler, stok, hisse senedi, emtialar, döviz, istikraz, vadeli kontratlar ve opsiyon sözleşmelerinin halka açık satıldığı veya satın alındığı organize bir piyasadır. Sermaye piyasası, üretken faaliyetleri destekleyen bir yatırım mekanizması oluşturur ve borsa ise bu amaca ulaşmak için kullanılan bir pazardır. Borsa, yatırımcıların faaliyetleri için güvenli bir ortam yaratmasının yanı sıra düzenli işlem mekanizmasına, güncel fiyatlara ve gerçek zamanlı alışveriş yapmaya sahip olmasından dolayı popülerdir.
Yaygın borsa türlerine hisse senedi piyasası, menkul kıymetler borsası, mal piyasası, para piyasası, opsiyon borsası, emtia borsası, kripto para borsası, uluslararası döviz piyasası, tezgâh üstü piyasa, türev piyasası, spot piyasa aittir.
Borsa, ilk defa 1409'da Brugge, Belçika'da kurumsallaştı ve hızla bulunduğu bölgenin yakınlarına yayıldı: Flandre, Gent, Amsterdam gibi. Modern borsa sistemine en benzer sistem Anvers, Belçika'da kurulan Anvers Borsası'dır ve belgelenen ilk borsa iflası, 1636'da Hollanda'da gerçekleşmiştir.

"Borsa" teriminin etimolojisi günümüzde hâlâ bir tartışma konusudur, ancak bununla ilgili oluşturulmuş üç teori bulunmaktadır: (1) Bruggeli soylu aile van der Beurse'dan gelen bir kelimedir ve 16. yüzyılda önce Latinceye (Boursa), sonra diğer Avrupa dillerine geçmiştir. (2) Aşağı Hollanda'da bulunan (günümüzde Belçika) Brugge şehrinden gelmiştir. (3) İtalyan tüccarların düzenli olarak iş çalışması yapmasını organize eden Bruggelili asil aile de Beurse'den gelmiştir.

İthal ve tarımsal malların ticaretine yönelik yapılan ticarî mal borsaları, borsa türlerinin ilk örnekleridir. Daha sonra ise paslanmayan değerli kaynakların ticaretinde uzmanlaşmış uzman ürün borsaları ve özel borsalar ortaya çıkmıştır.

Futures mal işlemlerin tasfiye edildiği ve türevlerle işleme konulduğu futures borsalar ya da mala yönelik futures borsalar.
Hisselerle ve sabit faizli değerli kâğıtlarla yapılan ticaret için değerli kâğıtlar borsaları ya da hisse senetleri borsaları (borsa tanımı sık sık borsaların bu özel biçimi olarak kullanılır).
Yabancı paraların ticareti için döviz piyasaları
Borsaya benzer organize piyasalar mevcuttur, örneğin ulaşım ve sigorta alanı için hizmet borsaları, somut olarak örneğin gemicilik borsası.

Bir ticari mal borsası – diğer adıyla ürün borsası– hammadde, tarım ürünleri ya da gıda malzemeleri gibi geri ödenebilir malların işlem gördüğü borsadır. Burada normalde tarım ve sanayi hammaddeleri, mineraller ve de diğer doğal ürünler söz konusudur, ancak sanayi ürünleri bu kapsama girmez.
İnsan tarihinin en eski borsaları ticari mal borsalarıdır. Bu borsalar yoğun mal değiş tokuşu yapılan yerlerdeki pazar yerlerinden ve ticaret pazarlarından meydana gelmiştir. Bununla birlikte değerli kâğıt borsalarından birkaç yüzyıl daha eskidirler, günümüzde endüstri ülkelerinde bir zamanlar sahip olduğu anlamlarını geniş ölçüde yitirmişlerdir. 1409'da Brugge'de ilk borsa kuruldu; “borsa” kavramı da orada ortaya çıkmıştır. Avrupa borsaları arasında en eski Alman ticari mal borsası 1541'de kurulan Augsburg Borsasıdır; tahminen Lyon Borsası aynı yıl ortaya çıkmıştır. 1611 yılında işlemlerine başlayan Amsterdam Borsası 17. yüzyılın en önemli ticari mal borsasıydı.
Bir ticari mal borsasındaki ücretler sadece arz ve talep yoluyla değil, aynı zamanda spekülasyon yoluyla belirlenmektedir. Ticari mal borsasındaki işler ya hemen bitirme süresiyle lokomotif işler olarak ya da futures işler (futures ticari mal borsası) olarak yürütülür.
Bugün ticari mal borsalarında ticaretin devamı ağırlıklı olarak arka alana bağlıdır. Buna rağmen bölgenin satıcıları, alıcıları ve üreticileri için kota etme (listeleme) önceden olduğu gibi öneme sahiptir. Kota etmelerden kasıt hemen teslimatta gerçekten işlem gören ürünler için bölgesel ücretlerdir. Bu, uluslararası ticaret yerlerinde kota edilen ücretlerin bilgisi olarak bölgelerde günlük iş için oldukça önemlidir.

Bir futures borsası (türev borsası ya da seçenekli borsa) futures işlerin (seçeneklerin) tasfiye edildiği borsadır. Burada söz konusu gelecekte tasfiye edilecek işlemlerdir. Sözleşmeler bugünden yapılmıştır.

Zamanlı iş olarak da bilinen futures iş, anlaşmadan sonra belli bir süreyi kapsayan, kesin bir şekilde kararlaştırılmış fiyat üzerinden malın alışı ya da satışı üzerinden yürütülen iştir. İki günden daha fazla bir süreçten itibaren genel olarak bir futures işten bunun yanı sıra bir değerli kâğıt alım satımından bahsedilir.

Türleri
Şartsız futures iş hem alıcı hem satıcı hem de alıcı tarafından her durumda - aynı zamanda şartsız olarak - yerine getirilmek durumundadır. Hakların ve yükümlülüklerin paylaştırılması yoluyla sözleşme imzalanması sırasında prim akışı olmaz. İşin, yerine getirilmesinde nakit dengelemesi ya da verimli bir teslimat ortaya çıkar. Türler genelde aşağıda olduğu gibi birbirinden ayrılır: 

Future: (borsada işlem gören şartsız futures iş)
Forward veya alivre: (borsa dışı şartsız futures iş)
Şartlı futures işte, işin gelecekte uzlaşılan şartlarda yürütülüp yürütülmeyeceğini belirlemedeki seçim hakkı, sözleşme partisine dâhil edilir. Şartlı futures işler opsiyonlar olarak da adlandırılır. Onaylı opsiyonlar opsiyon belgesi olarak tanımlanır. Yürütme biçimi “Amerika tarzı” ya da “Avrupa tarzı” olabilir. Amerika tarzı yürütme, temelde var olan bir işin toplam süre (serbest zaman seçimi) esnasında opsiyonun ya da bir opsiyon belgesinin alıcısı tarafından onaylanabilir olması anlamına gelir. Avrupa tarzı yürütmede sadece süre sonuna kadar uygulanabilir.

Futures işleri yürütmek isteyen müşterilere söz konusu ülkenin Değerli Kâğıtlar Yasasının ilgili maddesi gereğince değerli kâğıt hizmeti şirketince ortaya çıkan riskler hakkında ayrıntılı bilgi verilmelidir. Futures işler kaldıraç etkisi nedeniyle başarı durumunda yüksek kar payını mümkün kılan, fakat yüksek riskleri de ortadan kaldıran aşırı riskli para yatırımları olarak bilinir. Böylesi bir bilgilendirme verildiği takdirde banka ya da broker, müşterinin zararını karşılamakla yükümlüdür. Futures işler aynı zamanda işletmelere özgü riskleri güvence altına almak için işletmeler tarafından işleme konulur. Bu nedenle futures işler birçok işletme için risk yönetiminin tümleyici oluşumunu oluşturur.

Kıymetli kâğıt borsası, diğer ismiyle hisse senedi borsası ya da etki borsası ulusal değerli kâğıt ticareti yasası bağlamında kıymetli kâğıtların, hisselerin ve türevlerin işlendiği bir borsadır.
Burada büyük izleyici toplumunun hisse kurları, tabiri caizse standart kâğıtlar sürekli not edilir. Değerli kâğıt borsaları unvanların emisyonuna hizmet etmez, hatta yatırımcıların az masrafla ve mümkün mertebe düşük maliyetlerle değerli kâğıtları elde etmelerine ve onlardan tekrar kurtulmalarına olanak sağlayan sirkülasyon (para piyasası) piyasası olarak vazife görür. Bu durumda değerli kâğıt borsaları çağdaş finans piyasası kuramı olarak bağımsız kurum, işlevi sözleşme ortaklarının bir araya gelmesinden oluşan bir hizmet işletmesi olarak görülür.
Örneğin Almanya'da öncelikli ticaretin işlendiği yedi tane çağdaş kıymetli kâğıt borsası vardır (Ocak 2009). Bunların en büyüğü FWB, yani Frankfurt Kıymetli Kâğıt Borsasıdır. Elektronik üzerinden ticaret yapmanın (Almanya'da örneğin XETRA) ve yerel banka üzerinden hemen hemen gerçek zamanda borsalarda dünya çapında doğrudan işlem yapabilmeksizin özel yatırımcılara da erişme olanaklarının gelişmesi yoluyla sonu kestirilemeyen uluslararası bir yapı dönüşümüne doğru yol almıştır. Bu noktada uluslararası tanınan işletmelerin hisselerinin dünya çapında farklı borsa merkezlerinde işlem görebildiği (örn. Frankfurt, Londra, New York) ve böylelikle açılış saatlerinden kaynaklanan daralmalar olmadığı için her bir borsanın bulunduğu noktanın bağımsızlığı söz konusudur.
Hem borsa hem de kıymetli kâğıt ticareti kıymetli kâğıt borsası için eş anlam olarak yorumlanır. Borsalar işlem gören malın biçimine göre adlandırılır: kıymetli kâğıt borsaları bu nedenle ticari mal borsalarından, futures borsalardan ve döviz borsalarından ayrılırlar.

Borsa, denetimli fiyatlandırma altında olan karşılanabilir malların zamansal ve yerel olarak yoğunlaştırılmış ticarete hizmet eder. Hedefler; menkul kıymetler, verimlilik artışı, Pazar likiditesi, manipülasyonlara (müdahalelere) karşı koruma gibi işlem maliyetlerinin azaltılması adına artan bir pazar şeffaflığıdır. Daha önce adı geçen borsa dışı ticaretin aksine borsa ticareti, genelde borsa denetleyicisi olan bir kurum, Almanya örneğinde konuşmak gerekirse, Alman Finans Denetim Makamı aracılığıyla ve her ülkenin kendine özgü borsa denetim organları ile kontrol altında tutulmaktadır.
ISO 10383 Pazar Tanımlayıcı Kodu sayesinde her bir borsa diğer ticaret platformu gibi dünya çapında tanımlanabilir.
Finansal ürünleri satın almak ve satmak için borsalar, merkezi olan karşı tarafın (sözleşmede) önemli faaliyetlerini üstlenmektedir.

Takas Edilebilirlik kolayca değiştirilebilir malların, dövizlerin ve menkul kıymetlerin bir özelliğidir. Karşılanabilir (değiştirilebilir) değerler bireysel değildir, aynı zamanda kesin olarak diğer parçalar sayesinde cinsi ve miktarı değiştirilebilir. Takas edilebilirlik, borsa (ticareti) için bir ön koşuldur ve kalite normlarının saptanması sayesinde oluşturulur.

Pazar Şeffaflığı ekonomide bir pazarın içerisi hakkındaki bilgilerin mevcut olması anlamına gelmektedir. Bir pazar hakkında ne kadar çok bilgi varsa, o pazar o kadar çok şeffaflaşır.
Harika ya da mükemmel pazar şeffaflığı mükemmel rekabetin teorik modeli için bir varsayımdır ve tüm pazar katılımcıları alınıp satılan mallar hakkında, bu malların fiyatları ve diğer koşulları (örnek: yer-teslimat) hakkında eksiksiz bilgi sahibi olmaları gerçeği vardır.

Likidite kavramı genel anlamda pazar içerisinde ekonomik cinsten bir malın çabucak bir diğerine karşı değiş tokuş edilmesi anlamına gelir. Likidite, döviz piyasalarının dışında en az bir iki varlığın (ekonomik malın) parasal ödeme aracıdır. Likidite bu nedenle yeterli nakit durumunu da

Borç, geniş anlamda, bir borç ilişkisini, dar anlamda ise borçlu tarafın ödemekle yükümlü olduğu parasal değeri ya da yerine getirme taahhüdünde olduğu edimi ifade eder. Hukuki alanda kullanılışı, geniş anlamıdır. Borç ilişkisi, borçlu ve alacaklı olmak üzere iki taraf arasında bir edimin yerine getirilmesine dayanan hukuki bağdır. Edim, borçlu açısından bakıldığında borç, alacaklı açısından bakıldığında ise alacaktır. İki farklı kelime aynı davranışın iki farklı açıdan bakılması ile oluşturulmuş adlandırmalardır. Edim fiili, yapma, yapmama veya verme olarak üç şekilde tezâhür edebilir.

Kıta Avrupası Hukuk Sistemi'nin kökeni olan Roma Hukuku'nda "borç" ve "alacak" kavramları yoktur. Dava kavramı vardır. Bir hakkın temin edilebilmesi için o hakka ilişkin bir dava hakkı olması gerekir.

Her borç ilişkisinde üç unsur vardır.

Borçlu, alacaklı ile aralarındaki bir borç ilişkisi dolayısıyla bir edimi yerine getirmekle yükümlü olan taraftır.
Alacaklı, borç ilişkisine konu olan edimin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olan taraftır. Bu edimin yerine getirilmesini isteme hali, borçlunun edimi kendiliğinden yerine getirmemesi halinde ortaya çıkar ve alacaklının talep hakkı olarak tanımlanır. Alacaklı bu talebinin yerine getirilmemesi durumunda yasal yollara başvurarak borçlunun edimi yerine getirmesini sağlayabilir. Buna dava hakkı denilmektedir.
Edim, borçlunun bir şey vermek, bir şey yapmak ya da bir şey yapmamak şeklindeki yükümlülüğüdür.

Edimlerin bazı ayrımları:

Müspet edim ve menfi edim,
Kişisel edim ve maddi edim,
Ani edim ve sürekli edim,
Bölünebilen edim ve bölünmez edim
Sorumluluk, borçlunun malvarlığının alacaklının alacağının güvencesini oluşturmasıdır. Borçlu borcunu ifâ etmediği takdirde alacaklı mahkemeye ya da icrâya başvurabilir. Borcun ödenmemesi durumunda alacaklı borcun ifâsını borçlunun vücudu veya özgürlüğü üzerinde gerçekleştiremez. Borçlu borcunu ifâ etmediği takdirde alacaklı devlet organları aracılığıyla borçlunun mal varlığına başvurur. Mal ile sorumluluk da sınırsız sorumluluk ve sınırlı sorumluluk biçiminde ikiye ayrılır. Kural olarak, borçlu borcundan mal varlığı ile sınırsız olarak sorumludur. Alacaklı, borcun ifâ edilmesi için sınırsız olarak borçlunun malvarlığına başvurabilir. Bu kural olmakla birlikte, bunun istisnaları vardır. Sınırlı sorumluluk, belli mallarla veya belli miktarlarla sınırlandırılmış olabilir. Örneğin, borçlunun mirasçısı yoksa, mirasçı devlettir. Devlet sadece kendisine intikal eden malvarlığı kadar sorumludur. Alacaklı, ölmüş olan borçludan devlete intikal edenden daha fazla alacak hakkına sahip ise de fazlayı temin edemez. Sınırlı sorumluluğa başka bir örnek de kefâlet sözleşmesinde görülür. Kefâlet sözleşmesinde kefil, asıl borçlunun borcundan sadece sözleşmede belirtilen miktar ile sınırlıdır (Kefâlet sözleşmesinin geçerli olması için yazılı olması ve ne kadar miktarla kefilin sorumlu olduğunun sözleşmede yazıyor olması gerekir).

Borç ilişkisinden doğan haklar nispî nitelik taşır. Bunun anlamı, sadece hukuki ilişkinin tarafları arasında ileri sürülebilmesidir. Nispîliğin esâsı, herkesi değil sadece hukuki ilişkinin taraflarını ilgilendirmesidir (Mefhum-u muhalifinden yola çıkarak izah edilmesi gerekirse, mülkiyet hakkı, mutlak bir haktır, herkese karşı ileri sürülebilir). Örneğin, satıcı ile alıcı arasındaki bir satış sözleşmesinde satıcının yükümlülüğü sözleşme konusu malı alıcıya teslim etmektir, alıcının yükümlülüğü ise satım bedelini satıcıya ödemektir. Alacaklının burada malın teslimine ilişkin bir alacak hakkı vardır ve bu nispî niteliktedir. Nispîlik ilkesinin istisnâları vardır.
İstisnâların bir örneği bazı hakların tapuya şerh edilerek güçlendirilmesidir (Tapuya şerh edilerek güçlendirilmesi, bir hakkı aynî hakka dönüştürmez). Bu şekilde güçlendirilmiş haklar üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir nitelik kazanmaktadır ve bu yüzden artık nispî değildir. Bu haklar taşınmazlara ilişkin haklardır. Sınırlı sayı ilkesi geçerlidir. Dolayısıyla her nispî hak güçlendirilemez. Hangi hakların güçlendirilebileceğine dair numerus clausus ilkesinin geçerliliğine dair bir örnek, Türkiye'de Türk Medeni Kanunu'nun 1009. maddesinde görülmektedir:

TMK 1009: Arsa payı karşılığı inşaat, taşınmaz satış vaadi, kira, alım, önalım, gerialım sözleşmelerinden doğan haklar ile şerhedilebileceği kanunlarda açıkça öngörülen diğer haklar tapu kütüğüne şerhedilebilir.Bunlar şerh verilmekle o taşınmaz üzerinde sonradan kazanılan hakların sahiplerine karşı ileri sürülebilir.
Nispîliğin istisnâlarının başka bir örneği, borç ilişkisinin dışında olan üçüncü bir kişinin, o borç ilişkisinden kaynaklanan bir edimi talep etme hakkının söz konusu olduğu durumlarda görülür. Örneğin, A şahsı C şahsı adına B şahsından bir çiçek sipariş ettiğinde, sözleşme A şahsı ile B şahsı arasındadır. Fakat, çiçeğin C şahsına ulaştırılmaması durumunda C şahsı B şahsından çiçeği talep edebilir. Burada C şahsı, sözleşmede üçüncü kişi durumundadır. Bununla birlikte B'den sözleşmenin gereğini yerine getirmesini talep edebilme hakkı, nispiliğin bir istisnasıdır. Nispîliğin aynı türden istisnalarına başka bir örnek, A şahsının B kargo firması vasıtasıyla C şahsına bir kargo yollamasında görülür. C şahsı, bu sözleşmede üçüncü kişi durumunda olmasına rağmen, B kargo firmasından -şâyet kargo kendisine ulaşmamışsa- kargoyu talep edebilir.
Nispiliğin bir başka istisnâsı, borç ilişkisinin tarafı olmayan bir üçüncü kişinin, tarafı olmadığı borç unilişkisine dayanarak tazminat talebinde bulunabilme hakkıdır. Bunlar üçüncü şahsı koruyucu etkili sözleşmelerle güvence altına alınmaktadır. Örneğin, A şahsı arkadaşı B'yi bir C firmasına ait bir kafeye götürmüş ve orada arkadaşı için bir kahve almıştır. Kahvede meydana gelebilecek bir tehlikeden B'nin zarar görmesi durumunda, B, C firmasını dava edip tazminat talebinde bulunabilir. Burada borç ilişkisinin tarafları A şahsı ve C firmasıdır, B ise üçüncü kişidir. Bununla birlikte, nispiliğin bir istisnası olarak, C firması üçüncü şahsı koruyucu etkili önlemleri almakla yükümlüdür.

Borç ilişkileri, Türkiye'de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile düzenlenir. Bu kanundan önce yürürlükte olan ve 6098 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılan 818 sayılı Borçlar Kanunu, İsviçre'den iktibas edilmişti ve 22 Nisan 1926 târihinde yürürlüğe girmişti. Bu inkılapla birlikte, kanunun kökeni olan ülkenin kanunu yazmada kullandığı dil olan Almanca, Türk Borçlar Hukuku'nda uzmanlaşmak için gerekli bir dil hâline geldi. Almancada edim leistung olarak ifade edilir. Üç türü olan vermek übergeben, yapmak tun, yapmamak unterlassen olarak kullanılmaktadır. 1926'dan önce Türkiye'de borç ilişkilerini düzenleyen başlıca kanunî düzenleme, Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir heyet tarafından 1868-1876 yılları arasında hazırlanan Mecelle idi.

Borcun kaynakları, taraflar arasında bir borç ilişkisi doğmasına yol açan olaylar, olgulardır. Borçlar Kanunu, borcun kaynaklarını üç grupta düzenlemiştir.

Bir hukuki işlemden doğan borçlardır. Hukuki işlem, hukuki bir sonuç doğurmak amacıyla, irade beyanında bulunmaktır. Hukuki işlemler, irade beyanında bulunan tarafların sayısı açısından, tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere iki grup içinde düzenlenmişlerdir. Tek taraflı hukuki işlemler, sadece bir tek tarafın -doğal olarak borçlu tarafın- irade beyanıyla hüküm ifade eden borç ilişkileridir. Bir borç ilişkisi, tek bir kişinin irade beyanıyla gerçekleşmiştir. Çok taraflı hukuki işlemler, birden çok tarafın karşılıklı ve birbiriyle örtüşen irade beyanlarıyla ortaya çıkan hukuki işlemlerdir. Günlük hayatta en sık rastlanan türü, iki taraflı hukuki işlemlerdir. Hukuk literatüründe bu tarz hukuki işlemlere sözleşmeler denilmektedir. Eski dilde akit ya da mukavele denirdi.

Haksız fiiller, Türk Borçlar Kanunu'nun 49.-76. maddelerinde tanımlanmıştır, çağdaş hukuk düzeni açısından kabul edilemez tutum ve davranışlar sonucunda karşı tarafın uğrayacağı kaybı ifade etmektedir.

Çoğu kez, haksız iktisâb olarak da geçen bu hukuk terimi, herhangi bir kimsenin mal varlığının, hukuk düzeni açısından kabul edilir bir nedene dayanmaksızın, başka bir kimsenin mal varlığı zararına olacak şekilde artmasıdır.

Borç ilişkilerinde sorumluluk

Busra (Arapça: بصرى) ya da resmî olarak Busra el-Şam (Arapça: بصرى الشام, Türkçe: Busra el-Şam) Suriye'nin Dera İli'nin, Dera İlçesi'ne bağlı, kuruluşu çok eskilere dayanan bir şehir. Başkent Şam'ın 120 kilometre (75 mi) güneyinde Ürdün sınırına yakın antik şehir.

Şehir, Ürdün'de yer alan Petra ile birlikte tarihi Nebatî Krallığı'na başkentlik yapmıştır. MS 106 yılında Roma İmparatorluğu tarafından fethedilen kent, 395 yılında anılan devletin "doğu" ve "batı" olarak ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu topraklarında kalmıştır.
Sasani-Doğu Roma mücadelesi sırasında bir ara Sasani Devleti ordularınca ele geçirilen kent, 634 yılında Halid bin Velid komutasındaki Arap ordusu ile Doğu Roma ordusu arasındaki Busra Muharebesi sonucunda Arap topraklarına katıldı.
İyi korunmuş ve geniş kapasiteli Roma dönemi amfitiyatrosu ile tiyatroya hasar gelmemesi için etrafına Selahaddin Eyyubi tarafından yaptırılan kale şehirdeki en önemli tarihî eserdir. Bölgedeki volkanik kayalarla inşa edilen antik şehir ve tiyatro Dünya Mirası listesinde yer almakta, her yıl önemli sayıda turist çekmektedir.

Büyük Britanya, İrlanda adasının doğusunda yer alan, üzerinde İngiltere, Galler ve İskoçya devletlerinin bulunduğu ve Birleşik Krallık devleti idarî sınırlarına bağlı adadır. Büyük Britanya, Britanya Adaları'nın en büyüğüdür.
Adanın yüzölçümü  209.331 km² dir. Kuzey-güney doğrultusunda uzun bir ada olan Büyük Britanya'nın batı kesimi genellikle dağlıktır. Ancak yükseklikler fazla değildir. İskoçya'da Ben Nevis Tepesi 1.340 m, Galler'de Snowdon Tepesi 1.084 m'dir. Bütün ada hafif tepelerle düzlükler hâlinde uzayan çayır ve ağaçlıklarla kaplı yeşil bir ülkedir. İklim batıdan gelen okyanus etkisiyle yumuşak ve nemlidir. Batı kesimi daha çok yağış alır. Yıllık yağışlar 700-1.200 mm arasında değişir. Mevsimler arası sıcaklık farkı da çok azdır (Londra'da ocak ayı ortalaması 5 °C, temmuz ayı ortalaması 16,7 °C). Adanın en geniş yeri 130 km'yi geçmediği için ırmaklar kısadır. En önemli ırmaklar Thames, Trene, Severn'dir.

Adadaki 3 ülke ayrı futbol ligleri kullanmaktadır. İngiliz, İskoç ve Galler takımları sıra ile Premier League, İskoç Premier League ve Galler Premier League'lerinde oynarlar.

Büyük Britanya Adası iklimi
Britanya Adaları (terminoloji)

Büyük Buhran, Büyük Depresyon veya 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, 1929'da başlayan (etkilerini ancak 1930 yılının sonlarında tam anlamıyla hissettiren) ve 1930'lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrana verilen isimdir. Buhran, Kuzey Amerika ve Avrupa'yı merkez almasına rağmen, dünyanın geri kalanında da (özellikle de sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.
Büyük Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş, bu kentlerde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. Bunalımdan etkilenen birçok ülkede inşaat faaliyetleri durmuş; tarım ürünü fiyatlarındaki %40,60'lık düşüş, çiftçileri ve kırsal bölge nüfusunu kötü etkilemiştir. Talebin beklenmedik düzeyde düşmesi nedeniyle madencilik alanı buhranın en fazla etkilendiği sektörlerden biri olmuştur. Büyük Buhran farklı ülkelerde farklı tarihlerde sona ermiştir.
1929 Bunalımı temelde ABD'de borsanın çöküşüne ithaf edilse de o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hak ettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.
Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.
I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı ABD, Birleşik Krallık ve Almanya oldu.
Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kan kaybeden bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika'dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına, bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.
O yıllarda Almanya ise Amerika'nın savaş sonrasında istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya'da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1926 yılında Amerika'nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu plana göre ABD Almanya'ya yeniden yapılanması için kredi verecek, yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra ABD'ye borçlandığı tazminatı ödeyecekti.

ABD ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrikle çalışan makineler gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı.
1920'lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve istihdam oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hâlâ aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu daha önce hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarf ederek zengin olma isteği hâkimdi. İnsanların bu ruh hâllerine ve spekülasyonun piyasaya ne derece hâkim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida'da meydana gelen gayrimenkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.

Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida'daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida'nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hâkimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül'ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.

Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın sebepleri hakkında da çok sayıda araştırma ve yorum yapıldı. Bu araştırma ve yorumlarda genel olarak yer alan ortak birkaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi; Amerika'daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870'li yıllarda ABD'de irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı'nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50'si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.
İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı hisse senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.
Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi, 1920'lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı olamamıştı. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısmasının ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükûmetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükûmet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti.
Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi ABD'nin dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere'den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve var olan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da ABD'nin kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.
Bir başka sebep ise 1929 Wall Street çöküşünden kaynaklanıyordu. Eylül 1929’da aşırı değerlenmiş hisse senetleri zirveye ulaştıktan sonra yatırımcılar satışa başladı. 24 Ekim 1929’daki “Kara Perşembe”de satış dalgası panik hâlini aldı; 28 ve 29 Ekim’de (Kara Pazartesi ve Kara Salı) panik büyüdü ve borsa çöktü. Endeks birkaç günde %30'dan fazla değer kaybetti. Ayrıca zayıf dış talep ve para politikalarındaki hatalar krizi derinleştirdi. Çöküş, ABD’de binlerce bankanın batmasına, işsizliğin yüzde 25’e yaklaşmasına ve dünya ticaretinin daralmasına yol açtı.

New York Menkul Kıymetler Borsası 1928 yılının başından 1929 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve bu da fiyat/kazanç oranının yükselmesi sonucunu getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın yükselişi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri değer yitirmişti. Bu kayıplar, 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların hisse senetlerini ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin kârının bile yitirildiği görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328'den 230'a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur.
Buhranın etkilediği insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna gitmek zorunda kaldı ve bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı'na kadar yaklaşık on yıllık bir süreçte devam etti.
Krizin sanayileşmiş ülkeler üzerindeki etkileri hemen hemen aynıydı. Toptan fiyat endekslerindeki düşüş (%40,60 arası), hammadde fiyatlarının dibe vurması (%50 civarı), menkul kıymet fiyatlarının ve borsanın gerilemesi (%30,40 civarında), dünya sanayi üretiminin düşmesi (%35,45 arası), işsiz sayısındaki artış (50 milyon kişi işsiz kaldı), ticaretin dibe vuruşu (%55,80) ve iflasların çoğalması oldu.

Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover'ın başkan seçilmeyeceği aşikârdı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vadeden Franklin D. Roosevelt seçildi. Roosevelt "New Deal"ı 1930 ila 1937 yılları arasında uygulama fırsatı buldu. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla his

Chicago ekonomi okulu, Chicago Üniversitesi'ndeki öğretim üyelerinin çalışmalarıyla ilişkilendirilen ve bazıları ilkelerini inşa eden ve popülerleştiren neoklasik bir ekonomik düşünce okuludur. Milton Friedman ve George Stigler, Chicago okulunun önde gelen akademisyenleri olarak kabul edilir.
Chicago makroekonomik teorisi, 1970'lerin ortalarına kadar Keynesçiliği monetarizm lehine reddetmiş, bu tarihten sonra ise ağırlıklı olarak rasyonel beklentiler kavramına dayanan yeni klasik makroekonomiye yönelmiştir. Tatlı su-tuzlu su ayrımı günümüzde büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir, zira iki gelenek de birbirlerinden yoğun bir şekilde fikir almıştır. Özellikle, yeni Keynesyen iktisat, yeni klasik iktisada bir yanıt olarak geliştirilmiş ve geleneksel Keynesyenlerin eksik rekabet ve yapışkan ücretlere odaklanmasından vazgeçmeden rasyonel beklentiler anlayışını dahil etmeyi seçmiştir.
Chicago ekonomistleri, özellikle siyaset bilimi ve hukuk çalışmalarında devrim niteliğinde değişikliklere yol açan öncü kamu tercihi teorisi ve hukuk ve ekonomi gibi diğer alanlarda da entelektüel etkilerini bırakmışlardır. Chicago'ya bağlı diğer ekonomistler, sosyal ekonomi ve ekonomi tarihi gibi çok çeşitli alanlarda etkilerini göstermişlerdir. Kaufman (2010), Chicago ekolünün genel olarak şu şekilde karakterize edilebileceğini söylemektedir:

Titiz akademik çalışmalara ve açık akademik tartışmalara derin bir bağlılık, neoklasik fiyat teorisinin yararlılığına ve içgörüsüne tavizsiz bir inanç ve ekonomik liberalizmi ve serbest piyasaları destekleyen ve teşvik eden normatif bir konum.
2018 yılı itibarıyla dünyanın en önde gelen ekonomi bölümlerinden biri olarak kabul edilen Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü, diğer tüm üniversitelerden daha fazla olmak üzere 14 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü'ne layık görülmüş ve altı John Bates Clark Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Bölümün tüm üyeleri, bir organizasyondan ziyade bir düşünce okulu olan Chicago ekonomi okuluna mensup değildir.

Bu terim 1950'lerde Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde ve Booth İşletme Okulu, Harris Kamu Politikası Okulu ve Hukuk Okulu gibi üniversitenin yakından ilgili akademik alanlarında ders veren ekonomistleri ifade etmek için ortaya atılmıştır. Makroekonomi bağlamında, kıyı üniversitelerinde (özellikle Harvard, Yale, Pensilvanya, UC Berkeley ve UCLA) bulunan tuzlu su okulunun aksine, tatlı su makroekonomi okulu ile bağlantılıdır.
Chicago ekonomistleri sık sık bir araya gelerek fiyat teorisi temelinde ekonomik meselelere ilişkin bir grup bakış açısı oluşturmaya yardımcı olan yoğun tartışmalar yürüttüler. 1950'lerde Keynesyen iktisat okulunun popülaritesi zirveye ulaşmıştı, bu nedenle Chicago Üniversitesi üyeleri ana akımın dışında kabul ediliyordu. Halk arasında "Chicago okulu" olarak bilinen ekolün yanı sıra, Frank Knight, Henry Simons, Lloyd Mints, Jacob Viner, Aaron Director ve diğerleri gibi daha önceki nesil ekonomistlerden oluşan "Eski Chicago" veya birinci nesil Chicago ekonomi okulu da vardır. Bu grubun farklı ilgi alanları ve yaklaşımları vardı, ancak özellikle Knight, Simons ve Director genel dengeden ziyade teşviklerin rolüne ve ekonomik olayların karmaşıklığına odaklanılmasını savunuyordu. Chicago dışında, bu ilk liderler Virginia politik ekonomi okulu üzerinde önemli etkilere sahipti. Bununla birlikte, bu akademisyenler, ikinci nesil Chicago okulunun liderleri olan Milton Friedman ve George Stigler'in düşünceleri üzerinde, özellikle fiyat teorisi ve işlem maliyeti ekonomisinin geliştirilmesinde önemli bir etkiye sahipti. Chicago ekonomisinin üçüncü kuşağı Gary Becker'in yanı sıra makroekonomistler Robert Lucas Jr. ve Eugene Fama tarafından yönetilmektedir.
Chicago düşüncesinin bir diğer önemli dalı George Stigler tarafından "Chicago ekonomi politiği" olarak adlandırılmıştır. Kurumların Pareto verimliliğini en üst düzeye çıkarmak için evrimleştiği yönündeki Coasian görüşünden esinlenen Chicago politik ekonomisi, politikanın verimliliğe yöneldiği ve politika tavsiyesinin önemsiz olduğu yönündeki şaşırtıcı ve tartışmalı görüşe geldi.

2018 itibarıyla, Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü, ödülün ilk kez verildiği 1969 yılından bu yana 14 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü'ne layık görülmüştür (ödül sahipleri, ödülleri alırken bölümle ilişkilendirilmiştir). Buna ek olarak, Ekim 2018 itibarıyla, Ekonomi alanında Nobel ödülü alan toplam 81 kişiden 32'si mezun, öğretim üyesi veya araştırmacı olarak üniversiteye bağlıydı. Bununla birlikte, bölümün tüm üyeleri Chicago ekonomi okuluna ait değildir.

2019 yılı itibarıyla, Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü, madalyanın ilk kez verildiği 1947 yılından bu yana 6 John Bates Clark Madalyası ile ödüllendirilmiştir (madalya sahipleri madalyalarını alırken bölüme bağlıydılar). Bununla birlikte, bazı madalya sahipleri Chicago ekonomi okuluna ait olmayabilir.

Frank Knight (1885-1972) Chicago Üniversitesi bölümünün ilk üyelerinden biriydi. Iowa Üniversitesi'nden gelerek 1929 yılında bölüme katılmıştır. En etkili çalışması, Knightian belirsizlik teriminin türetildiği Risk, Uncertainty and Profit (1921) idi. Knight'ın bakış açısı ikonoklastikti ve daha sonraki Chicago okulu düşünürlerinden belirgin bir şekilde farklıydı. Serbest piyasa verimsiz olabilirken, hükûmet programlarının daha da az verimli olduğuna inanıyordu. Kendi incelikli bakış açısını oluşturmak için kurumsal ekonomi gibi diğer ekonomik düşünce okullarından yararlandı.

Henry Calvert Simons (1899-1946) lisansüstü çalışmalarını Chicago Üniversitesi'nde yapmış ancak derece almak için bitirme tezini sunmamıştır. Aslında, 1925'ten 1927'ye kadar Iowa Üniversitesi'nde yardımcı doçentlik yaparken Frank Knight'tan etkilenmiş ve 1927 yazında Simons Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü'ne katılmaya karar vermiştir (Knight'tan daha önce). Chicago ekonomi bölümünde uzun süre görev yapan Simons, en çok antitröst ve monetarist modelleriyle dikkat çekmiştir.

Jacob Viner (1892-1970) 30 yıl boyunca (1916-1946) Chicago'nun ekonomi bölümünde öğretim üyeliği yapmıştır. Chicago'da aralarında Milton Friedman'ın da bulunduğu bir iktisatçı kuşağına ilham verdi.

Aaron Director (1901-2004) 1946'dan beri Chicago Hukuk Fakültesi'nde profesör olarak görev yapmaktadır. Hukuk ve ekonomi alanının kurucusu olarak kabul edilen Director, 1958 yılında The Journal of Law & Economics dergisini kurmuştur. Director, aralarında Richard Posner, Antonin Scalia ve Baş Yargıç William Rehnquist'in de bulunduğu yeni nesil hukukçuları etkilemiştir.

Theodore Schultz (1902-1998) ve D. Gale Johnson (1916-2003) liderliğindeki bir grup tarım ekonomisti 1940'ların ortalarında Iowa State'ten Chicago Üniversitesi'ne taşındı. Schultz 1946'dan 1961'e kadar ekonomi kürsüsü başkanı olarak görev yaptı. 1960'ta Amerikan Ekonomi Derneği'nin başkanı oldu, 1967'de emekli oldu, ancak 1998'deki ölümüne kadar Chicago Üniversitesi'nde aktif olarak kaldı. Johnson 1971-1975 ve 1980-1984 yılları arasında bölüm başkanı olarak görev yaptı ve 1999 yılında Amerikan Ekonomi Derneği'nin başkanlığını yürüttü. Çiftlik ve tarım ekonomisi alanındaki araştırmaları geniş çapta etkili olmuş ve Rockefeller Vakfı'ndan üniversitedeki tarım ekonomisi programına fon çekmiştir. İkilinin 1940'lı ve 1950'li yıllarda birlikte çalıştığı lisansüstü öğrencileri ve öğretim üyeleri arasında Clifford Hardin, Zvi Griliches, Marc Nerlove ve George S. Tolley de vardı. Schultz, 1979 yılında beşeri sermaye teorisi ve ekonomik kalkınma alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görüldü.

Milton Friedman (1912-2006) yirminci yüzyılın sonlarının en etkili ekonomistlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Frank Knight'ın öğrencisi olan Friedman, diğer eserlerinin yanı sıra A Monetary History of the United States (1963) adlı kitabıyla 1976 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. Friedman, Büyük Buhran'ın 1920'ler boyunca Federal Rezerv'in politikalarından kaynaklandığını ve 1930'larda daha da kötüleştiğini savundu. Friedman, laissez-faire hükûmet politikasının ekonomiye hükûmet müdahalesinden daha arzu edilir olduğunu savundu.

En büyük hatalardan biri, politika ve programları sonuçlarından ziyade niyetlerine göre değerlendirmektir.
Hükûmetler, para arzını kademeli olarak genişleterek uzun vadeli ekonomik büyümeye yönelik tarafsız bir para politikası hedeflemelidir. Paranın miktar teorisini, yani genel fiyatların para tarafından belirlendiğini savunmuştur. Bu nedenle, aktif para (örneğin kolay kredi) veya maliye (örneğin vergi ve harcama) politikasının istenmeyen olumsuz etkileri olabilir. Kapitalizm ve Özgürlük (1992) kitabında Friedman şöyle yazmıştır:

Eyleme geçme ihtiyacı ile hükümetin bu ihtiyacı fark etmesi arasında bir gecikme olması muhtemeldir; eyleme geçme ihtiyacının fark edilmesi ile eyleme geçilmesi arasında bir gecikme daha vardır; ve eylem ile etkileri arasında bir gecikme daha vardır.
"Para önemlidir" sloganı Friedman ile özdeşleşmiştir, ancak Friedman ideolojik karşıtlarına da sert eleştiriler yöneltmiştir. Thorstein Veblen'in iktisadın insanları gerçekçi olmayan bir şekilde "zevk ve acının yıldırım hesaplayıcıları" olarak modellediği iddiasına atıfta bulunan Friedman şöyle yazmıştır:

Bu türden eleştiriler, eleştirilen teoriden şu ya da bu açıdan farklı bir hipotezin, geniş bir olgu yelpazesi için daha iyi tahminler verdiğine dair kanıtlarla desteklenmedikçe, büyük ölçüde konu dışıdır.

George Stigler (1911-1991) tezini Frank Knight'tan almış ve 1982 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. Stigler en çok, çıkar gruplarının ve diğer siyasi katılımcıların hükûmetin düzenleyici ve zorlayıcı güçlerini kullanarak yasa ve yönetmelikleri kendilerine faydalı olacak şekilde şekillendireceğini söyleyen ve düzenleyici ele geçirme olarak da bilinen Ekonomik Düzenleme Teorisi'ni geliştirmesiyle tanınır. Bu teori, Kamu Tercihi ekonomi alanının önemli bir bileşenidir. Ayrıca iktisadi düşünce tarihi üzerine de kapsamlı araştırmalar yapmıştır. 1962 tarihli "İşgücü Piyasasında Bilgi" başlıklı makalesi arama işsizliği t

Cornell University Press, Henry William Sage'in eski evi olan Sage House'da bulunan Cornell Üniversitesi'nin bir bölümüdür. İlk kez 1869'da kuruldu ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk üniversite yayın kuruluşu oldu, ancak 1884'ten 1930'a kadar aktif değildi.
Bu kuruluş Makine Sanatları (19. yüzyılda makine mühendisliği olarak adlandırıldı) Koleji'nde kuruldu çünkü mühendisler buharla çalışan baskı makineleri işletmeyi edebiyat profesörlerinden daha fazla biliyorlardı. Kuruluşundan bu yana, kuruluş part-time çalışma için maddi yardım sundu: basım işlemlerinde daha önce tecrübesi olan öğrencilere ders kitapları, broşürler, haftalık bir öğrenci dergisi ve resmi üniversite yayınları basan baskı makinelerinin dizgilenmesi ve çalıştırılması için para ödendi.
Bugün, ABD'nin en büyük üniversite yayınlarından birisidir. Antropoloji, Asya çalışmaları, biyolojik bilimler, klasikler, tarih, endüstri ilişkileri, edebiyat eleştirisi ve teorisi, doğa tarih, felsefe, siyaset ve uluslararası ilişkiler, veterinerlik bilimi ve kadın çalışmaları dahil olmak üzere her yıl çeşitli disiplinlerde 150' ye yakın kurgusal olmayan (nonfiction) başlık üretir. Şu anda faaliyetlerinin finansı büyük ölçüde kitap satışına bağlıdır.

Cornell University Press Online 25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Davranışsal iktisat, zihindeki ekonomik karar alma mekanizmalarının sosyal, zihni ve duygusal önyargılardan nasıl etkilendiği üzerine çalışır. Bu çerçevede pazar fiyatlarının ve kaynak kullanımının neden değiştiği sorusu önemlidir. Ekonomik modellerdeki bireyin nedenselliği ne ölçüde kullanıp kullanmadığı, bu bilim dalının araştırma konuları içerisindedir. Psikoloji ve neo-klasik ekonomi yaklaşımları ile çok yakından ilgili olan bu dal, pazar kararları kadar, toplum seçimleri ve bu kararların kaynakları üzerine de araştırmalar içerir. En önemli olan dalı finans kararlarının ele alınmasındadır. Günümüzde hakim iktisadi görüş olan neoklasik ekol iktisat bilimine matematiksel modelleri fazlasıyla dahil etmiştir. İnsan psikolojisi dışsallandırılmış ve tüketici davranışlarının yalnızca matematik formülleriyle açıklanamayacağı gözden kaçırılmıştır.

1978'de Herbert Simon, "ekonomik organizasyonlarda karar verme sürecine yönelik öncü araştırması nedeniyle ve daha sonra, 2002 yılında psikolog Daniel Kahneman ve ekonomist Vernon L. Smith, Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görüldü.
Davranışsal iktisat alanına katkılarından dolayı 2017 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülen Amerikalı iktisatçı Richard H. Thaler ise başkalarının kararlarını seçim özgürlüklerini kısıtlamadan dolaylı yollardan etkilemenin mümkün olduğunu savunmuştur.

2019 yılında Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı tarafından 1. Ulusal Davranışsal Kamu Politikaları Konferansı 24 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. gerçekleştirildi. 3-4 Mayıs 2019 tarihlerinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri ve akademisyenlerinin katıldığı Nudge Bootcamp düzenlendi.

Dağıtım, ihtiyaç duyan tüketici veya işletme kullanıcısı için bir ürün veya hizmet hazırlama sürecidir. Bu, doğrudan üretici ya da servis sağlayıcı tarafından yapılabilir ya da distribütörler ya da aracılar ile dolaylı kanallar kullanılarak yapılabilir..
Dağıtım, üretici veya hizmet sağlayıcı tarafından doğrudan veya dağıtımcılar veya aracılar aracılığıyla dolaylı kanallar kullanılarak yapılabilir. Dağıtım pazarlama karmasının dört unsurundan biridir: diğer üç unsur ürün, fiyatlandırma ve promosyondur.
Dağıtımla ilgili kararlar, şirketin genel stratejik vizyonu ve misyonu doğrultusunda alınmalıdır. Tutarlı bir dağıtım planı geliştirmek, stratejik planlamanın merkezi bir bileşenidir.

Dağıtım merkezi
Dağıtım kaynakları planlaması
Dağıtım (ekonomi)
Sürdürülebilir dağıtım
Dijital dağıtım
Elektrik dağıtımı
Linux dağıtımı
Pazarlama kanalı

pierce college.edu PDF, Product Distribution
entrepreneur.com Distribution Models 27 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Difference between an agent, distributor and franchise 7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomide dağıtım, toplam çıktının, gelirin veya servetin bireyler arasında veya üretim faktörleri (emek, toprak ve sermaye gibi) arasında dağıtılma şeklidir.
Genel teoride ve örneğin ABD Ulusal Gelir ve Ürün Hesaplarında, her çıktı birimi bir gelir birimine karşılık gelir. Ulusal hesapların kullanımı, faktör gelirlerini sınıflandırmak ve Ulusal Gelirde olduğu gibi ilgili paylarını ölçmek içindir. Ancak, kişilerin  veya hanelerin gelirine odaklanıldığında, ulusal hesaplarda veya diğer veri kaynaklarında yapılan düzeltmeler sıklıkla kullanılır. Burada, ilgi genellikle hane halkının en tepedeki (veya en alttaki)  x yüzdesine, sonraki x 'yüzdesine vb. (eşit aralıklı kesme noktalarıyla tanımlanır, beşte birlik diyelim) giden gelir payı ve onları etkileyebilecek faktörlerin (küreselleşme, vergi politikası, teknoloji vb.) üzerindedir.

Gelir dağılımı, ekonominin ileriye dönük gözlemlenebilir bir elemanını tanımlayabilir. Gelir dağılımı, insan sermayesi teorisi ve ekonomik ayrımcılık teorisi (Becker, 1993, 1971) gibi gelir dağılımını açıklayan teorileri denemede girdi olarak kullanılmıştır.
Refah ekonomisinde, uygulanabilir çıktı olasılıklarının düzeyi, genellikle bu çıktı olasılıkları için gelir dağılımından ayırt edilir. Ancak resmi sosyal refah teorisinde uygulanabilir gelir ve çıktı dağılımlarından seçim yapma kuralları normatif ekonomiyi yüksek bir genellik seviyesinde temsil etmenin bir yoludur.

Neoklasik ekonomi'de, her bir üretim faktörünün arz ve talebi, denge çıktısını, geliri ve gelir dağılımını belirlemek için faktör piyasalarında etkileşime girer. Faktör talebi ise, çıktı pazarında o faktörün marjinal-verimlilik ilişkisini birleştirir. Analiz sadece sermaye ve arazi için değil aynı zamanda emek piyasalarındaki gelir dağılımı için de geçerlidir.
Neoklasik büyüme modeli, rekabetçi piyasalarda sermaye ve emek arasındaki gelir dağılımının makroekonomik düzeyde zaman içinde teknolojik değişim ve sermaye stoku ile işgücünün büyüklüğündeki değişimlerle nasıl belirlendiğini açıklar. Beşeri sermaye ile fiziksel sermaye arasında ve sosyal sermaye ile kişisel sermaye arasındaki ayrımla ilgili daha yeni gelişmeler, dağıtım analizini derinleştirmiştir.

Vilfredo Pareto, gelir dağılımının bir güç kanunu ile tanımlanabileceğini öne sürdü: buna artık Pareto dağılımı denilmektedir.

Ekonomik eşitsizlik (dünya çapında genel bakış; nedenler, etkiler, normatif bakış açıları)
Gini katsayısı
Lorenz eğrisi

Mal (ekonomi)
Mal
Gelir
Zenginlik dağılımı
Servet konsantrasyonu
Servet

Klasik iktisat: değer teorisi

Marksist ekonomi: Marx'ın ekonomik teorileri
Değerli ürün

İşgücü piyasası talep ve arzının neoklasik mikroekonomik modeli
Üretim fonksiyonu
Endüstriyel organizasyonun ana hatları
Üretim teorisi temelleri

Refah ekonomisi
Dağıtıcı adalet
Adalet (ekonomi)
Sosyal seçim teorisi
Sosyal refah fonksiyonu

Anthony Barnes Atkinson ve F. Bourguignon, 2000 baskısı. Handbook of Income Distribution, v. 1. Elsevier. Açıklama ve bölüm önizlemesi links.
_____ (2001). "Income Distribution," International Encyclopedia of the Social & Behavioral Sciences, sayfa 7265–71. Abstract.
Gary S. Becker (1971). The Economics of Discrimination. 2nd. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-04115-5.  (UCP descr)
Gary S. Becker (1993). Human Capital: A Theoretical and Empirical Analysis, with Special Reference to Education. 3rd. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-04120-9.  (UCP descr)
Harry Brighouse ve Adam Swift (2008). "egalitarianism." The New Palgrave Dictionary of Economics. 2. Baskı. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sheldon Danziger ve Peter Gottschalk (1995). America Unequal, Harvard University Press, Cambridge, MA 0-674-01810-9 (book abstract) 21 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sheldon Danziger, Robert Haveman, Robert Plotnick (1981). "How Income Transfer Programs Affect Work, Savings, and the Income Distribution: A Critical Review," Journal of Economic Literature 19(3), pp. 975–1028 29 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Milton Friedman ve Simon Kuznets (1945). Income from Independent Professional Practice National Bureau of Economic Research.
Julian Lamont (2003). "Distributive Justice" 9 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stanford Encyclopedia of Philosophy.
Gian Singh Sahota (1978). "Theories of Personal Income Distribution: A Survey", Journal of Economic Literature, 16(1), pp. 1–55.
Xavier Sala-Martin (2006)."The World Distribution of Income: Falling Poverty and… Convergence, Period,"(+ button to enlarge), Quarterly Journal of Economics," 121(2), Mayıs, sayfa 351–97.
Paul A. Samuelson ve William D. Nordhaus (2004). Economics (ders kitabı), 18. baskı,
ch. 12: How Markets Determine Incomes
ch. 13: The Labor Market
ch. 14: Land and Capital
ch. 14: Appendix Markets and Economic Efficiency .
ABD Sayım Bürosu ([1999] 2004). "Income Inequality (1947–1998)." 3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The New Palgrave: A Dictionary of Economics (1987)'den bazı dağıtım kayıtları:

"distribution, law of," v. 1, pp. 869–72, J.B. Clark [1926].
"distribution theories, classical," v. 1, pp. 872–76, Luigi Pasinetti.
"distribution theories, Keynesian," v. 1, pp. 876–78, Mauro Baranzini.
"distribution theories, Marxian," v. 1, pp. 878–83, David M. Gordon.
"distribution theories, neoclassical," v. 1, sayfa 883–86, Christopher Bliss.
"distributive justice," cilt 1, sayfa 886–88, Edmund S. Phelps.
"imputation," cilt 2, sayfa 838–39, Murray N. Rothbard.
"inequality between persons," cilt 2, sayfa 821-24, Anthony F. Shorrocks.
"interest and profit," cilt 2, sayfa 877–79, Carlo Panico.
"marginal productivity theory," cilt 3, sayfa 323–25, Robert F. Dorfman.
"Marxian value analysis," cilt 3, sayfa 383–87, John Roemer.
"profit and profit theory," cilt 3, sayfa 1014–21, Meghnad Desai.
"wages, real and money," cilt 4, sayfa 840–42, Henry Phelps Brown.
The New Palgrave Dictionary of Economics (2008), 2. Baskısından bazı dağıtım kayıtları:

"classical distribution theories", Massimo Pivetti. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"convergence", Steven N. Durlauf ve Paul A. Johnson. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"equality of opportunity" John Roemer. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"income taxation and optimal policies" Louis Kaplow. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"national income" Thomas K. Rymes. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"skill-biased technical change" Giovanni L. Violante. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"wage inequality, changes in" Stephen Machin ve John Van Reenen. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"women's work and wages" Francine D. Blau ve Lawrence M. Kahn. Abstract. 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

U.S. National income by type of income, 1959–2005 10 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 Başkanın Ekonomik Raporu'dan St. Louis Federal Rezerv Bankası aracılığıyla.

Deneysel İktisat (ekonomi), ekonomik soruları incelemek için deneysel yöntemlerin uygulanmasıdır. Deneylerde toplanan veriler etki büyüklüğünü tahmin etmek, ekonomik teorilerin geçerliliğini test etmek ve piyasa mekanizmalarını aydınlatmak için kullanılır. Ekonomik deneyler, gerçek dünyadaki teşvikleri taklit etmek amacıyla denekleri motive etmek için genellikle nakit para kullanır. Deneyler, piyasaların ve diğer değişim sistemlerinin nasıl ve neden bu şekilde işlediğini anlamaya yardımcı olmak için kullanılır. Deneysel ekonomi aynı zamanda kurumları ve hukuku (deneysel hukuk ve ekonomi) anlamak için de genişletilmiştir.
Konunun temel bir yönü deney tasarımıdır. Deneyler ister bireysel ister grup davranışı olsun, sahada ya da laboratuvar ortamında gerçekleştirilebilir.
Konunun bu tür resmi sınırlar dışındaki varyantları arasında doğal ve yarı doğal deneyler yer almaktadır.

Devletçilik, devletin ekonomiyi veya sosyal hayatı ya da her ikisini de belirli bir dereceye kadar kontrol etmesi gerektiği inancıdır. Bu anlamıyla devletçilik, anarşizmin tersidir. Devletçilik totalitarist, refah devleti, minarşizm, büyük devlet gibi çeşitli şekillerde olabilir.

Marx'a göre devlet, sınıf egemenliğinin bir aygıtıdır. Burjuva sınıfının siyasi egemenliği elinde bulundurduğu durumda devlet, burjuvazinin devletidir, dolayısıyla devlet mülkiyeti de burjuvazinin kolektif mülkiyetidir.
Marksizm; işçi sınıfının siyasal mücadelesini burjuva devleti parçalamak ve onun yerine özyönetim organları (Sovyetler, konseyler, şuralar vb.) üzerinde yükselen işçi iktidarını (yani işçi devletini) kurmayı hedefler. Bu anlamda özel mülkiyetin işçi sınıfının egemenliği altında devletleştirilmesi, kapitalist düzen altındaki devletleştirmelerden tamamen farklı bir içerik taşır. Marksist felsefeye göre; kapitalist devlette devletleştirme egemen olan burjuva sınıfına kaynak aktarma yöntemidir. Zarar eden ya da batma durumuna gelen işletmelerin bedeli burjuvaziye ödenir. Bu yöntemle burjuvazi hem yükten kurtarılır hem de daha kârlı alanlara yatırım yapabilmesi için ona sermaye aktarılmış olur. İşçi devletinde ise devletleştirme, sömürüyü ve sömürücü sınıfları ortadan kaldırmak amacıyla yapılır. Üretim araçlarına el koyarken burjuvaziye herhangi bir bedel ödemez.
Marx ve Engels devlet konusunu ele aldıkları Gotha Programı'nın Eleştirisi adlı eserde, devletçi sosyalizm anlayışını mahkûm etmiş, kendileri ile "küçük-burjuva sosyalistler" olarak tanımladıkları kesim ile aralarındaki ayrımı vurgulamışlardır.
Bazı marksist yorumlara göre (özellikle troçkistler), işçi devletini hiçbir koşulda kutsanmaz. Her devletin nihayetinde proletarya diktatörlüğünün bir aracı olduğunu belirtirler. Buna karşın Stalin taraftarları kapitalizm ile savaş durumlarında işçi devletinin her pahasına karşın korunmasını söyleyerek "işçi devleti" ne özel bir anlam yükler. Bu ayrım 1930'lara damgasını vuracak ve Troçkist grupların SSCB'de mahkûm edilmesine kadar süregelecektir.

Kapitalizm koşullarında devletçilik (devlet kapitalizmi), devletin ticari işletmelere sahip olduğu, dolaylı yollardan ekonomiyi planladığı sistemi ifade etmektedir.

Anarşizm
Anti-devletçilik
Atatürk İlkeleri
Voluntarizm

Döviz, dar anlamda (çek, poliçe gibi) yabancı parayı temsil eden belgeler. Türkçede yabancı ülkelerin paralarına da döviz denmektedir. Herhangi bir ülkenin parasının, başka bir ülkenin (veya ülkelerin) parasına dönüştürülmesiyle ilgili işlemlere de döviz işlemi veya kambiyo işlemi denir. Döviz kelimesi Türkçeye Fransızcadaki deviseden geçmiştir. Genel olarak döviz dendiğinde milletlerarası ödemelerde kullanılan ödeme araçlarının tamamı ifade edilir.

Ekonomik açıdan bakıldığında döviz, iktisadi anlamda bir mal niteliğindedir. Döviz borsaları bazı özel nitelikleri olan piyasalardır. Kısaca belirtmek gerekirse; New York, Londra, Tokyo, Frankfurt, Zürih ve Paris en büyük döviz borsalarıları arasında bulunmaktadır. Ancak, döviz piyasalarını belirli bir yer veya mekanla sınırlı piyasalar olarak düşünmek doğru değildir.
Döviz borsaları, muayyen coğrafi bölgelerde faaliyet gösterseler de, çeşitli elektronik haberleşme araçlarıyla birbirleriyle sürekli olarak ilişki içinde bulunurlar. Denilebilir ki, günün her saatinde dünyadaki döviz piyasalarından herhangi birisi açık bulunur. Mesela ABD'in batısında yer alan San Fransisco'da borsalar kapandığında Uzak Doğuda Tokyo, Hong Kong ve Singapur borsaları, ayrıca bu borsalardaki çok uluslu Amerikan ve Avrupa bankalarının şubeleri yeni açılmışlardır. Uzak Doğu borsaları kapandığında ise Orta Doğunun mali piyasaları ve merkezleri iki saatten beri çalışmakta olup Avrupa borsaları mesaiye yeni başlamaktadır. Avrupa ile ortak çalışma saatleri sırasında New York borsasında faaliyet hacmi yoğunlaşmaktadır. Londra bankaları coğrafi konumları dolayısıyla, günlük çalışma süresi içinde öteki Avrupa piyasaları ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere, Uzak Doğu ve Orta Doğu piyasalarıyla işlem yapabilmektedirler.
Milletlerarası döviz borsaları 24 saat sürekli olarak çalıştıkları için döviz fiyatları (kurları) sürekli olarak değişirler. Döviz bir iktisadi mal gibi işleme tabi tutulduğundan, dövizin bir arz ve talebi ve dolayısıyla da bir fiyatı vardır. Döviz fiyatlarına döviz kuru (exchange rate) denmektedir.
Döviz kurları genellikle bir birim döviz başına (veya bununla değiştirilebilen) millî para miktarı olarak tanımlanır. Döviz kurları 1 birim millî paranın karşılığı olan döviz miktarı olarak da tanımlanabilir. Bu şekilde düşünüldüğünde kurlar 1 USD = 1,35 TL veya 1 TL = 0,74 USD olarak ifade edilebilir. Bu iki sistem birbirinin tersidir. Birincisinde dövizin, millî para cinsinden değeri ifade ediliyor; buna direkt-kotasyon sistemi deniyor. İkincisinde ise millî paranın dış değeri, yani döviz cinsinden fiyatı gösteriliyor; buna da indirekt kotasyon sistemi deniyor.
Milletlerarası borsalarda döviz kurları ABD dolarıyla millî paralar arasındaki değişim oranı şeklinde ifade edilince, ABD doları dışında iki para arasındaki değişim oranı bunların dolar cinsinden fiyatlarına göre dolaylı olarak hesaplanabilir. Mesela, 1 USD = 1,35 TL ve 1 USD = 0,83 EUR ise; 1 EUR = 1,63 TL olur. Bu şekilde dolar dışındaki paralar arasında hesaplanan kurlara çapraz kur (cross-rate) denilmektedir. Yani iki para arasındaki dolaylı değişim oranına çapraz kur adı verilir.
Yabancı paraların çapraz kurları arasında da bir uyum vardır. Çapraz kurlar arasındaki uyum bozulur, yani dövizin ucuz olduğu yerden satın alınıp pahalı olduğu yerde satılması işleri ortaya çıkabilir. Bu farklardan yararlanarak kazanç sağlanması işlemine arbitraj denir. Geniş anlamda döviz ticareti; döviz bazında mevduat bulundurmayı, döviz piyasaları arasındaki kur farkından kâr elde etmeyi (döviz arbitrajı), zaman içindeki kur değişmelerinden kar elde etmeyi (döviz spekülasyonu) de kapsamına almaktadır.
Döviz piyasaları vadeli piyasa (forward market) ve vadesiz piyasa (spot market) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Vadesiz piyasalarda döviz işlemleri herhangi bir işgününde o günün döviz kuru üzerinden yapılmaktadır. Vadeli piyasalarda ise tarafların sözleşme ile tespit ettikleri gelecekteki bir gün ve döviz kuru üzerinden (vadeli döviz kuru) döviz alım ve satımının taahhüt edilmesi şeklinde yapılmaktadır.
Vaktiyle altın para sisteminin yürürlükte olduğu yıllarda ülke paraları, bulundurdukları veya temsil ettikleri altın miktarına göre birbirleriyle mübadele edilirlerdi. Mesela Türk lirası 2 gr altını, dolar 6 gram altını temsil ediyorsa, 1 dolar = 3 TL olarak belirlenirdi. Böylece belirlenmiş olan kurların değişmeleri de mümkün olmazdı. Altın para sisteminin çok önemli bir üstünlüğü olarak nitelenen bu husus, daha sonra kâğıt para sistemine geçirilmesiyle birlikte geçerliliğini kaybetti. Döviz kurları sabit veya esnek olarak belirlenebilmesinin fayda ve mahzurlarını esas alan tartışmalar iktisat literatüründeki canlılığını hala korumaktadır.
II. Dünya Savaşı sonlarından 1973 başlarına kadar dünyada geçerli olan ve Bretton Woods Sistemi diye bilinen para sistemi bir sabit kur sistemiydi. 1973 başlarından itibaren Batılı ülkeler esnek veya değişken kur sistemini benimsemişlerdir. Ne var ki, Avrupa Topluluğu ülkeleri gibi bazı sanayileşmiş ülkeler paralarını sabit kurlardan birbirine bağlayarak bir para sahası oluşturmuşlardır. Belirtmek gerekir ki, günümüzde tam bir esnek kur sistemi hemen hemen hiçbir ülkede uygulanmamaktadır. Hemen hemen her ülke döviz kurlarının nisbi de olsa istikrarlı oluşunu özlemektedir. İstikrar arayışları ise döviz piyasalarına müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.
Türkiye'de 1929 yılına kadar Lozan Antlaşmasında yer alan hükümler dolayısıyla döviz piyasalarına fazla bir müdahalede bulunulamamıştır.
Lozan Antlaşmasının koyduğu sınırlamaların sona ermesiyle birlikte, 20 Şubat 1930 tarihinde çıkartılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz işlemlerini düzenleme yetkisi Maliye Bakanlığına verilmiş ve yoğun bir şekilde döviz kontrolü uygulanmaya başlanmıştır.
Özellikle 1983'ten sonra Türk lirasına konvertibilite sağlamak yönünde getirilen bazı düzenlemelerle 1567 sayılı kanunun uygulamaları yerine geniş ölçüde bir serbesti ortamı getirilmiştir. Sabit döviz kuru sistemi fiilen terk edilmiş ve kurların önce kısa aralıklarla, sonraları Merkez Bankasınca her gün belirlenmesi yoluna gidilmiştir. Hükûmet 1989'da aldığı bir kararla banka ve yetkili kurumlara 3000 dolar veya eşdeğer döviz satabilme hakkı verildi. Mart 1990'da 32 sayılı karar olarak bilinen Türk Parasını Koruma Hakkındaki Karar'da yapılan değişiklikle, Türkiye'de yerleşik kişilere sınırsız döviz bulundurma ve transfer etme gibi haklar tanındı (1993).
Yabancı ülke paralarına veya para yerine geçen her türlü ödeme araçlarına Döviz denir.
Bankacılık uygulamalarında nakit yabancı paralara efektif kolayca nakte dönüştürülebilen varlık biçiminde olanlarada döviz işlemi adı verilir.

Döviz sözcüğünden genellikle herkes yabancı para anlamını çıkarır. Oysa döviz, banka ekonomisiyle ilgili genel anlamda yabancı para birimi olarak anlaşılır. Yurt dışındaki yerlerde (havaleler, para değişimi ve çekler aracılığıyla) dar anlamda sadece borçların yurt dışı bankalarına ödenmesidir.

Dövizin diğer kullanım şekilleri şöyledir:

Yurt dışı hesapları ve Menkul Kıymetlerde
Ülke içerisinde yabancı para cinsinden yönetilen hesaplarda - döviz hesaplarında
Döviz cinsinden para değişiminde, çekler ya da havalelerde.
Döviz çeşitleri terimsel olarak farklılık gösterir. Nakit para (banknotlar ve madeni paralar) yabancı para cinsindendir.
Dövizler sıklıkla fiyat belleği olarak kullanılır. Ulusal para biriminin değeri ya da bu cinsten olan taleplerin değeri gelecek için aşağı yukarı sabit olarak kabul edilmektedir. Bu etki beklenen yüksek enflasyonu ortaya çıkarmaktadır.
Döviz olarak bir nakit para birimini kullanmak, döviz sahipleri adına da riskler doğurur, zira nakit para biriminin dolaşım hızı, değer belleği olarak temel kullanım işlevi aracılığıyla oransız bir şekilde düşüşe geçer. Yurt içi para dolaşımı durdurulur durdurulmaz, savunmasız enflasyon adına para biriminde her bir merkez bankasının döviz cinsinden para miktarı (burada nakit para) arttırılır. Rastlantısal sapmalar (dalgalanmalar) aracılığıyla dolaşım çok az artar (ve bundan dolayı fiyatlar buna göre yükselir), daha sonra önceden var olan çok miktardaki nakit para dolaşıma geçebilir. Bu durum enflasyonu kaçınılmaz kılar; böyle bir etki Japon Yeni'ni ve Amerikan doları'nı olumsuz yönde etkiler.
Dövizleri beklenmeyen bir enflasyon altında bulunan bir döviz sahibi risk alabilir. Örneğin Avrupalı yatırımcılar 2002 yılında ABD dolar kurunun Avro karşısında değer yitirmesi nedeniyle Amerikan Hisse Senetleri'nde kayba uğramışlardır; fakat bunun yanı sıra Amerikan Doları'nda hisse senetleri ciddi şekilde düşüş yaşamıştır.

Serbestçe bozdurulabilen dövizler kısıtlamalar olmadan başka para birimlerine dönüştürülür. Konvertibiliteye sahip dövizler olarak da adlandırılır.
Kısıtlı konvertibiliteye sahip dövizler değişim esnasında kısıtlamalar ile karşılaşmaktadır. Bu dövizler örneğin sadece belli kişi çevrelerince ya da belli amaçlar için başka para birimlerine dönüştürülebilinir. Değişime (değiş-tokuş) sadece belirli kısıtlamalara da maruz kalabilir. Bu para birimleri kolay para olarak da tanımlanmaktadır.
Bundan başka, yerli ve yabancı para çevrilebilirliği (konvertibilitesi) arasında fark vardır. Bir yerli vatandaş ülkesinde ulusal parasını yabancı paraya çevirebiliyorsa, o para birimi yerli çevrilebilirliğe sahiptir. Aynı şekilde bir yabancı, söz konusu bu ülkede yabancı parayı bozdurabiliyorsa, bu takdirde o para birimi yabancı çevrilebilirliğe sahiptir.
Çevrilmeyen dövizler bir döviz kontrolü altında bulunur. Değişim (değiş-tokuş) diğer para birimlerinde yasaklanmıştır ya da sadece bireysel onay (Döviz Kontrolü Yönetimi) ile mümkündür.

1 Ocak 1999'da Euro’nun yürürlüğe girmesiyle Almanya’daki döviz kurları resmi olarak belirlenmiştir. Avro’nun gelmesiyle döviz borsaları tedavülden kaldırılmıştır.
Diğer bir değişiklik ise dövizler adına fiyat sunma yöntemindeki değişiklikti. Almanya'da uygulanan fiyat sunma, yeni fiyat kaydının yürürlüğe giriş tarihine kadar uygulanan bir yöntemdi. Döviz ticaretinde 1 Ocak 1999’dan itibaren döv

Dünya ekonomisi veya küresel ekonomi, parasal hesap birimleri cinsinden ifade edilen uluslararası mal ve hizmet değişimi olarak kabul edilen Dünya'nın ekonomisidir.
Bazı bağlamlarda "uluslararası ekonomi" veya "küresel ekonomi" terimleri kullanılmaktadır. Bu terimler, ulusal ekonomilerden ayrı bir şekilde ölçülmekte ve tanımlanmaktadır. Dünya ekonomisi ise farklı ülkelerin ekonomik ölçümlerinin toplamını ifade eder. Üretimdeki değerin ötesinde, dünya ekonomisinin tanımı, temsili, modellemesi ve değerlemesi çeşitli şekillerde yapılabilmektedir. Dünya ekonomisinin incelenmesi, ülkeler arasındaki ilişkilerin dikkate alınmasını gerektirir; zira ülkeler, kendi aralarındaki diyaloglar sonucunda çatışma veya bütünleşme süreçlerine girebilirler.
Geçmişte yaşanan birçok ticari bloklaşma, ülkelerin kendi içlerinde çeşitli pazarlar oluşturarak dünya ekonomisinin karmaşık yapısına katkıda bulunmuştur. Ancak bu pazarlar, kendi içlerinde tam anlamıyla bir bütün oluşturmayabilirler; çünkü ülkelerin kendi aralarındaki ilişkiler, bu pazarlara da yansıyabilir. Dolayısıyla, evrensel bir bütünleşmeden bahsedilmesi zordur. Bu pazarların şekillenmesinde rol oynayan bazı kuruluşlar arasında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü  (OECD) gibi örgütler bulunmaktadır.

OECD – Economic Outlook6 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
US Bureau of Labor and Statistics, Major Economic Indicators7 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMF – World Economic Outlook26 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UN DESA – World Economy publications25 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CIA – The World Factbook – World12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Bank Summary Trade Statistics for World21 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya savaşı, dünyanın büyük güçlerinin çoğunu veya tamamını kapsayan uluslararası bir çatışmadır.  Geleneksel olarak bu terim, 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen iki büyük uluslararası çatışma için ayrılmıştır; Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) ve İkinci Dünya Savaşı (1939–1945), ancak bazı tarihçiler Dokuz Yıl Savaşları, İspanya Veraset Savaşı, Yedi Yıl Savaşları, Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları, Soğuk Savaş ve Teröre Karşı Savaş gibi  küresel çatışmaları da dünya savaşı olarak tanımlamıştır.

Oxford İngilizce Sözlüğü, İngiliz dilinde bilinen ilk kullanımı 1848 yılında bir İskoç gazetesi olan The People's Journal'a dayandırmaktadır: "Büyük güçler arasındaki bir savaş artık zorunlu olarak bir dünya savaşıdır."
"Dünya savaşı" terimi Karl Marx ve ortağı Friedrich Engels tarafından 1850 civarında yayınlanan Fransa'da Sınıf Mücadeleleri adlı bir dizi makalede kullanılmıştır. Rasmus B. Anderson 1889'da Cermen mitolojisindeki bir bölümü "dünya savaşı" (İsveççe: världskrig) olarak tanımlamış ve bu tanımı Eski İskandinav epik şiirindeki "Völuspá: folcvig fyrst I heimi" ("Dünyadaki ilk büyük savaş") dizesiyle gerekçelendirmiştir.  Alman yazar August Wilhelm Otto Niemann, 1904'te İngiliz karşıtı romanı Der Weltkrieg: Deutsche Träume'nin (Dünya Savaşı: Alman Rüyaları) başlığında "dünya savaşı" terimini kullanmış ve İngilizce olarak The Coming Conquest of England (İngiltere'nin Yaklaşan Fethi) adıyla yayımlanmıştır.
"Birinci Dünya Savaşı" terimi ilk kez Eylül 1914'te Alman biyolog ve filozof Ernst Haeckel tarafından kullanılmış ve 20 Eylül 1914 tarihli Indianapolis Star gazetesinde yer alan bir telgraf haberine atıfta bulunarak ve "korkulan 'Avrupa Savaşının' gidişatının ve karakterinin olduğuna şüphe yok... kelimenin tam anlamıyla birinci dünya savaşı olacak" demiştir. İngilizcede "Birinci Dünya Savaşı" terimi Yarbay Charles à Court Repington tarafından anılarına başlık olarak kullanılmıştı (1920'de yayınlandı); Repington 10 Eylül 1918 tarihli günlük kaydında Harvard Üniversitesi'nden Binbaşı Johnstone ile bu konuda yaptığı tartışmayı not etmişti.
"I. Dünya Savaşı" terimi Time dergisi tarafından 12 Haziran 1939 tarihli sayısının 28b sayfasında kullanılmıştır. Aynı makalenin 32. sayfasında "İkinci Dünya Savaşı" terimi ilk kez spekülatif olarak yaklaşan savaşı tanımlamak için kullanılmıştır. Gerçek savaş için ilk kullanım 11 Eylül 1939 tarihli sayısında gerçekleşti. Bir hafta önce, 3 Eylül'de, Fransa ve Birleşik Krallık'ın Almanya'ya savaş ilan etmesinden bir gün sonra, Danimarka gazetesi Kristeligt Dagblad terimi ilk sayfasında "İkinci Dünya Savaşı dün saat 11'de patlak verdi" diyerek kullandı.
Milo Hastings'in distopik romanı City of Endless Night'ı yazdığı 1919 ve 1920 yıllarında spekülatif kurgu yazarları İkinci Dünya Savaşı kavramına dikkat çekmişlerdi.
Diğer diller de "dünya savaşı" terminolojisini benimsemiştir; örneğin Fransızcada "dünya savaşı" guerre mondiale olarak çevrilir; Almancada Weltkrieg (savaştan önce daha soyut bir küresel çatışma anlamında kullanılıyordu); İtalyancada guerra mondiale; İspanyolca ve Portekizcede guerra mundial; Danca ve Norveççede verdenskrig; Rusçada мировая война (mirovaya voyna); ve Fincede maailmansota.

Birinci Dünya Savaşı

Birinci Dünya Savaşı 1914'ten 1918'e kadar sürmüştür. İnsanlığın teknolojik tarihi açısından, I. Dünya Savaşı'nın ölçeği, ikinci sanayi devriminin teknolojik ilerlemeleri ve bunun sonucunda küresel güç projeksiyonuna ve askeri donanımın seri üretimine izin veren küreselleşme ile mümkün olmuştur. Birbirine karşıt askeri ittifaklardan oluşan karmaşık sistemin (İngiliz, Rus ve Fransız İmparatorluklarına karşı Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları), savaş çıkması halinde dünya çapında bir çatışmaya yol açabileceği fark edilmişti. Bu da iki ülke arasındaki çok küçük bir çatışmanın, ittifaklar arasında domino etkisi yaratarak bir dünya savaşını tetikleme potansiyeline sahip olmasına neden oldu. İlgili güçlerin büyük denizaşırı imparatorluklara sahip olması, sömürgelerin kaynakları çok önemli bir stratejik faktör olacağından, böyle bir savaşın dünya çapında olacağını neredeyse garanti ediyordu. Aynı stratejik mülahazalar, savaşan tarafların birbirlerinin sömürgelerine saldırmasını ve böylece savaşların Kolomb öncesi dönemlere kıyasla çok daha geniş bir alana yayılmasını da sağlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı

İkinci Dünya Savaşı 1939'dan 1945'e kadar sürmüştür ve nükleer silahların kullanıldığı tek çatışmadır; Japon İmparatorluğu'ndaki Hiroşima ve Nagazaki, Amerika Birleşik Devletleri tarafından atılan atom bombalarıyla harap olmuştur. Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası, başta Holokost olmak üzere, yaklaşık 6.000.000 Yahudi'nin öldürülmesi, Romanlar ve eşcinseller de dahil olmak üzere Naziler tarafından zulüm gören 11.000.000 kişinin öldürülmesi gibi soykırımlardan sorumluydu. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve Kanada kendi sınırları içindeki azınlık gruplarını sınır dışı etti ve enterne etti ve büyük ölçüde çatışma nedeniyle birçok etnik Alman daha sonra Doğu Avrupa'dan sürüldü. Japonya, Pearl Harbor saldırısı gibi savaş ilanı olmaksızın tarafsız ülkelere saldırmaktan sorumluydu. Ayrıca Müttefik savaş esirlerine ve Asya'da yaşayanlara karşı acımasızca muamele etmesi ve onları öldürmesiyle de bilinmektedir. Ayrıca Asyalıları zorunlu işçi olarak kullanmış ve 250.000 sivilin Japon birlikleri tarafından vahşice öldürüldüğü Nankin Katliamı'ndan sorumlu olmuştur. Muharip olmayanlar da en az muharipler kadar ya da onlardan daha fazla acı çekmiş ve muharipler ile muharip olmayanlar arasındaki ayrım, her iki çatışmada da topyekûn savaşan taraflarca sıklıkla bulanıklaştırılmıştır.
Savaşın sonucu dünya tarihinin gidişatı üzerinde derin bir etki yaratmıştır. Eski Avrupa imparatorlukları, savaşın ezici maliyetlerinin doğrudan bir sonucu olarak çöktü ya da parçalandı ve bazı durumlarda çöküşlerine emperyal güçlerin yenilgisi neden oldu. Amerika Birleşik Devletleri, yakın rakibi ve ideolojik düşmanı Sovyetler Birliği ile birlikte baskın küresel süper güç olarak sağlam bir şekilde yerleşti. Bu iki süper güç, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra on yıllar boyunca dünyadaki ulus-devletlerin çoğu üzerinde siyasi nüfuz sahibi oldu. Modern uluslararası güvenlik, ekonomik ve diplomatik sistem savaş sonrasında oluşturulmuştur.
Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, bir başka genel savaşın patlak vermesini önlemek amacıyla uluslararası ilişkileri kolektifleştirmek için kuruldu. Savaşlar günlük yaşamın gidişatını da büyük ölçüde değiştirdi. Savaş sırasında geliştirilen teknolojiler, jet uçakları, penisilin, nükleer enerji ve elektronik bilgisayarlardaki ilerlemeler gibi barış zamanı yaşamı da derinden etkiledi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılmasından bu yana, nükleer silahlı güçler arasında olası bir üçüncü dünya savaşından yaygın ve uzun süreli bir korku duyulmaktadır. Bunun bir nükleer savaş olacağı ve hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşlarından daha yıkıcı ve şiddetli olacağı sıklıkla öne sürülmektedir. Albert Einstein'ın 1947'de "Üçüncü Dünya Savaşı'nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı sopa ve taşlarla yapılacak" dediği sıklıkla aktarılır. Askeri ve sivil yetkililer tarafından öngörülmüş ve planlanmış, ayrıca birçok ülkede kurgusal olarak araştırılmıştır. Senaryolar konvansiyonel savaştan sınırlı veya tam nükleer savaşa kadar çeşitlilik göstermiştir[kaynak belirtilmeli].
Çeşitli eski hükûmet yetkilileri, politikacılar, yazarlar ve askeri liderler (James Woolsey,[kaynak belirtilmeli] Alexandre de Marenches, Eliot Cohen, ve Subcomandante Marcos dahil) "Üçüncü Dünya Savaşı" ve "Dördüncü Dünya Savaşı" etiketlerini, sırasıyla Soğuk Savaş ve Terörle Savaş gibi İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana çeşitli geçmiş ve mevcut küresel savaşlara uygulamaya çalışmışlardır. Ancak, bu savaşların hiçbiri genel olarak dünya savaşı olarak kabul görmemiştir.
21. yüzyılın başlarında, Afganistan'daki savaş (2001-2021), Arap Baharı (2010-2012), Suriye iç savaşı (2011'den günümüze), Irak'taki savaş (2003-2011), Rusya-Ukrayna Savaşı (2014'ten günümüze), Yemen İç Savaşı (2014'ten günümüze) ve bunların dünya çapındaki yayılmaları bazen ABD ve Rusya tarafından yürütülen vekalet savaşları olarak tanımlanmaktadır, bu da bazı yorumcuların durumu, birçok ülkenin birbiriyle örtüşen çatışmalara karıştığı bir "proto-dünya savaşı" olarak nitelendirmesine yol açmıştır.

Dışsallık; bir ekonomik birimin kendi faydasını artırmak için aldığı kararın, aslında hiçbir organik bağı olmayan başka bir ekonomik birimin aldığı kararının sonuçlarını dolaylı ya da dolaysız etkilediği durumlarda ortaya çıkan bir kavramdır. Buna göre bir ekonomik birimin seçimleri, diğer birime fayda ya da zarar olarak etki edebilir. Dışsallıklar genelde pozitif dışsallıklar ve negatif dışsallıklar olarak iki grupta toplanır.

Pozitif dışsallık ya da bir diğer adıyla toplumsal yarar gözetimi; bir kişinin ya da kurumun aldığı bir kararın birincil kişi dışında başka kişi ya da kurumlara da yarar sağlayıcı nitelikte olma durumudur.

Örnekler
Devletin en çok kullandığı pozitif dışsallık yöntemleri vergi barışı ve teşvik politikalarıdır. Ülkelere göre vergilendirme sistemi farklı olmakla beraber genelde devlet, mükelleflerinden tahsil edemediği verginin faizinden vazgeçerek geçmişte alamadığı vergi ücretlerini kazanırken mükellef de daha önce yaşadığı borç ve hukuki yaptırım risklerinden kurtulur. Bu noktada vergi barışı pozitif bir dışsallık olur. Yine aynı şekilde teşvik politikasında da teşvikin niteliğine bağlı olarak devlet bazı haklarından vazgeçerek yatırımcıya daha kolay yatırım yapılabilir bir ortam hazırlar. Bunun sonucunda işsizlik azalırken, yatırımcının karı ve devletin vergi gelirleri görece artar.
Arı yetiştiricisi ve elma bahçesi sahibinin komşu olduğunu düşünün. Arı yetiştiricisi, arılarının polen taşıması sonucu komşu elma bahçesinin sahibine bir dışsallık aktarmış olur. Arı sayısı ne kadar çok olursa, elma bahçesinde de o kadar fazla elma yetişir. Aynı şekilde elma bahçesi de arıcı üzerinde olumlu dışsallık aktarmaktadır. Elma bahçesinde ne kadar çok arı olursa, arıcı da arılardan o kadar çok bal alacaktır.
Komşusu yüksek sesle klasik müzik dinleyen bir ev sahibi eğer bir klasik müzik hayranıysa, komşusunun müzik dinleme işinden yarar gördüğü için müzik bir pozitif dışsallık olur.

Negatif dışsallık, kişinin ya da kurumun aldığı bir kararın başka bir ekonomik birime zarar verme durumudur. Bu noktada bir birim fayda sağlarken diğer birim bu faydadan açık bir şekilde zarar görür. Kurumlar noktasında negatif dışsallıklar genelde maliyetlendirilen bir unsurdur.

Örnekler
Her yapının bir ömrü olduğu gibi otoyolların, köprülerin de bir ömrü vardır ve köprüyü kullanan her bir araç, köprünün kullanım ömrünü kısaltmaktadır. Öte yandan araç sahipleri köprü sayesinde daha önce gidemedikleri ya da daha fazla yakıt yakarak gidebildikleri yerlere daha kısa yoldan gitme fırsatına erişirler. Bu noktada köprü, devlet için negatif bir dışsallık örneği gösterir. Zira araç sahiplerinin köprüyü kullanma kararı, devletin daha yakın zamanda köprüyü yenilemesine neden olabilir. İşte bu noktada devlet bu negatif dışsallığı maliyetlendirerek zararını minimuma indirmeye çalışır.
Otobüste sigara içen birinin, içmeyen birisini etkilemesi de bir negatif dışsallıktır. Yolculukta sigara içme kararı, sigara içen için keyif verici iken sigara içmeyen için negatif bir etki oluşturur. Bu noktada sigara bir negatif dışsallık olur.

Efektif talep; mal veya hizmeti alma konusunda etkin olma durumu, başka bir deyişle, o mal veya hizmeti alabilmek için yeterli para veya benzerlerinin mevcut olması durumudur.
Klasik okulun fiyat teorilerinin temelini oluşturur. Adam Smith ve diğerlerine göre piyasa fiyatı (cari fiyat) o mal veya hizmetin efektif talebi ile arzının kesiştiği noktada belirlenir. Burada efektif talebi mutlak talebten ayırmak gerekmektedir. Mutlak talep mal veya hizmeti alabilecek durumu olmasa dahi o mal veya hizmete sahip olma duygusudur.
Keynes'e göre Büyük Buhran toplam efektif talep yetersizliğinden dolayı olmuştur. O dönemin iktisat düşüncesi olan baskın iktisat düşüncesine göre (klasik okul), her arz kendi talebini yaratır (Say kanunu). Fakat klasik okulun görüşünün aksine, finansal sistem geliştikce her arz kendi efektif talebini yaratmamaktadır. Gelişmiş ülkelerin sömürge ülkelere ve gelişmemiş ülkelere uyguladıkları baskılar sonucu gerçekleştirilen üretime yeterli efektif talep bulunamamaktadır.
Keynes, klasik iktisatçıların Mahreçler kanunu yerine efektif talep teorisini getirmiştir. Efektif talep, toplam arzın toplam talebe eşit olduğu yerdeki talep hacmidir. Keynes'e göre efektif talep girişimcilerin üretecekleri mallara gelecekte yapılacak tüketim ve yatırım harcamaları toplamıdır.

Arz Esnekliği

Ekonometri, iki veya daha fazla verinin, birbirleri arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkiden yola çıkarak, matematik, istatistik ve bilgisayar bilimi aracılığıyla ekonomik ilişkilerin ampirik bir biçimde değerlendirilerek, bu veriler arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalıdır. Daha açık olmak gerekirse, "sonucu uygun metodlarla ilişkilendirilmiş, teori ve gözlemin eşzamanlı gelişimi tabanlı mevcut ekonomik olgunun nicel çözümlemesidir." Bir ekonomiye giriş ders kitabı ekonometriyi: "dağlarca verinin arasından basit ilişkileri çıkarmak için titizlikle araştırmak" olarak açıklamıştır. "Ekonometri" terimi ilk olarak Polonyalı ekonomist Pawel Ciompa tarafından 1910 yılında kullanılmıştır. Bugünkü kullanım şekline getiren ise Ragnar Frisch'dir. Günümüzde daha güçlü bilgisayar yazılımların varlığıyla ekonometrik analizlerin gücü artmıştır.
Etimolojik olarak "ekonomik ölçüm" anlamına gelmektedir. Matematiksel İktisat, İstatistik ve Ekonomi Teorisi'nin bir birleşiminden oluşur. Ekonomik teorinin, ampirik analizle sınanmasını mümkün kılar. Örneğin, talep eğrisinin Ekonomi Teorisinin öngördüğü gibi aşağı doğru eğimli (negatif eğimli) olup olmadığı ekonometrik yöntemlerle test edilir. Ekonomi Teorisi eğim katsayısının kesin değeri hakkında bir yorumda bulunmazken, Ekonometri ile eğim katsayısının değeri kestirilmeye çalışılır. Talep eğrisi örneğinde bir malın fiyatında meydana gelen bir birimlik artışın, talep miktarında herhangi bir azalmaya yol açıp açmadığı, azalma oluyorsa belli bir aralıkta yaklaşık olarak ne kadar bir azalmayı beraberinde getirdiği ekonometri ile ölçülür.
Ekonometrinin en çok kullanılan yöntemi Regresyon analizidir.
Ekonometrik çözümlemeler iki ana dalda incelenebilir. Birincisi zaman serisi analizi, bir diğeri ise yatay kesit analizidir. Zaman serisi analizi değişkenlerin bir zaman aralığı üzerindeki değerlerini ve bu değerlerin farklı değişkenler için birbirleriyle karşılaştırılmasına dayanır. Yatay kesit analizi ise tek bir zaman noktasında farklı değişkenlerin incelenmesine dayanır. Örneğin 1990-2000 yılları arasında ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki tek bir ülke için incelendiğinde zaman serisi analizi, 1990 yılı üzerinde farklı ülkelerin istihdam ve ekonomik büyüme rakamları incelendiğinde yatay kesit analizi yapılmış olur.
Zaman serileri ve yatay kesit verileri bir arada kullanıldığında ise panel veri analizi denen yöntem uygulanır. Örneğe göre bu analiz 1990 ile 2000 yılları arasında 20 farklı ülkenin istihdam ve ekonomik büyüme rakamları analiz edildiğinde panel veri teknikleri kullanılır.

Yt = βo + β1Xt + ut

Yt: Bağımlı (açıklanan) değişken
Xt: Bağımsız (açıklayıcı) değişken
Örneğin:
Harcamalar ile gelir arasında doğrusal bir bağlantı olduğu kabul edilirse bu bağlantı için anakitle doğrusal model şöyle tanımlanabilir:
Kişisel harcamalar = Sabit (otonom) harcama + Harcama eğilimi X Gelir + Tesadüfi bir hata değişkeni
Y = β0 + β1t + ut
Değişkenler:

Yt: Kişisel harcamalar
Xt: Gelir
ut: Rassal (tesadüfî) bir hata değişkeni
Regresyon katsayıları

β0: sabit terim katsayı
β1: eğilim katsayı
Böyle bir modelin regresyon katsayılarının klasik regresyon analizi en küçük kareler yöntemiyle kestirimi yapılabilir yani
Y = b0 + b1t 
Burada

b0: sabit terim katsayı kestirimi;
b1: eğilim katsayı kestirimi
olur. Bu katsayı kestirimleri kullanılması ile her bir gelir miktarı için yaklaşık ne kadar harcama yapılacağı hakkında tahminler elde edilebilir.
Bu iki değişkenli doğrusal modelin sağlıklı tahmin vermesi için bu doğrusal modelin özellikle hata teriminin istenen temel varsayımlara sahip olması gerekir. Aksi takdirde yanıltıcı sonuçlar elde edilebilir.

Yt = βo + β1X1,t + β2X2,t + ... + βkXk, t + ut

Yt: Bağımlı (açıklanan) değişken
Xi, t: Bağımsız (açıklayıcı) değişken(ler), i = 1 ... n
βk: Parametre(ler), k = 0 ... n
ut: Hata terimi

Granger Nedenselliği
Birim kök

Temurlenk, Sinan (2010) EKONOMETRİ 1-2 (3.Baskı) Erzurum Atatürk Ü. İİBF
Kılıçbay, Ahmet (1965), Ekonometri, (Birinci baskı),İstanbul: İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 160.
Kılıçbay, Ahmet (1975), Ekonometrik Metotlar ve Araştırma,İstanbul: İ.Ü. İşletme Fakültesi yayını No: 52.
Kılıçbay, Ahmet (1980), Ekonometrinin Temelleri,,İstanbul: İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 454.
Gujarati, Damodar (çev. Ümit Şenesen, Gülay Günlük Şenesen) (2008) Temel Ekonometri, Literatür Yayınları ISBN 975-7860-99-9.
Güriş, Selahattin ve Ebru Çağlayan (2005), Ekonometri Temel Kavramları,İstanbul: Der yayınları, Yayın No:282 ISBN 975-353-210-5.

Ekonomi eğitimi veya iktisat eğitimi, iktisat içinde iki ana temaya odaklanan bir alandır: (i) iktisat müfredatının mevcut durumu ve iyileştirme çabaları, tüm eğitim seviyelerinde iktisat öğretmek için kullanılan materyaller ve pedagojik teknikler; ve (ii) iktisatta alternatif öğretim tekniklerinin etkinliği, çeşitli grupların iktisadi okuryazarlık düzeyi ve ekonomik okuryazarlık düzeyini etkileyen faktörlerin araştırılması. Ekonomi eğitimi, eğitim kurumunun ekonomisine odaklanan eğitim ekonomisinden farklıdır. Bu makale alanı kavramsal olarak tartışmakta ve ayrıca tipik müfredatın genel bir taslağını sunmaktadır.

Ekonomi eğitimi bir süreç, bilim ve ürün olarak görülebilir:

bir süreç olarak - ekonomi eğitimi, öğrenenlere ihtiyaç duyulan becerileri ve değerleri aşılamanın bir zaman aşamasını içerir, başka bir deyişle, öğrencilerin iktisat eğitmeni (öğretmenler) için hazırlanmasını ve öğrenciler hakkında değerli iktisat bilgilerinin yayılmasını gerektirir. Anlamlı girişimlerde bulunarak yaşam standartlarını iyileştirmeleri için diğer;
bir bilim olarak, bilimsel teste tabi tutulan organize bir bilgi bütünü olduğu anlamına gelir;
bir ürün olarak, ekonomi eğitimi, emek işverenleri ve genel olarak toplum tarafından arzu edilen satılabilir değerlerin / becerilerin / eğilimlerin telkin edilmesini içerir.

Dünyanın her yerindeki çok sayıda kuruluş, kaynaklarını ekonomi eğitimine ayırmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, temel amacı ekonomi eğitimini ilerletmek olan kuruluşlar arasında Ekonomik Eğitim Konseyi (CEE) ve onun konsey ve merkezi, Öğretim Ekonomisi ve Genç Başarı Vakfı bulunmaktadır. ABD Ulusal Ekonomik Eğitim Araştırma Merkezi, ekonomide araştırma ve eğitim değerlendirmesi için bir kuruluştur. İktisat eğitimine önemli kaynaklar ayıran daha geniş ABD kuruluşları arasında Federal Rezerv Sistemi bulunmaktadır .
Birleşik Krallık'ta, Yüksek öğretim bağlamlarında ekonomi eğitimini desteklemek için hükûmet tarafından finanse edilen bir ulusal proje olan The Economics Network ve orta öğretim için kâr amacı gütmeyen Ekonomi ve İşletme Eğitimi Derneği (EBEA) kuruluşu bulunmaktadır. Kâr amacı gütmeyen kuruluş Rethinking Economics, ekonomi eğitiminde daha eleştirel katılım, teorilerin çoğulculuğu ve disiplinin gerçek dünyada uygulanabilirliğine doğru bir değişikliği teşvik eden uluslararası bir öğrenci ve öğretmen ağıdır. Hareket, diğerlerinin yanı sıra İngiltere Merkez Bankası tarafından da yaygın bir şekilde desteklendi.
Küresel ölçekte, özellikle Asya ve Afrika'da, geleneksel müfredatı günlük yaşam ve gerçek dünya sorunlarına uyumlu, ücret talep etmeyen, etkileşimli öğrenme platformlarına dönüştüren, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Global Association of Economics Education (GAEE) kuruluşu bulunmaktadır.
Ukrayna Eğitim ve Bilim Bakanlığı'na göre, tüm öğrencilerin% 28,4'ü ekonomi, ticaret ve işletme alanlarında uzmanlık alıyor. Birkaç yıl önce Ukrainian Economic Review adlı Batı tarzı bir Ukrayna dergisi yaratma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Ukraynalı bilim adamlarının Batı ekonomi dergilerinde yayınlanmaması, sorunun ciddiyetine işaret ediyor.
Ekonomi eğitimi konusuna ayrılmış dergiler arasında Journal of Economic Education, International Review of Economics Education, Australasian Journal of Economics Education, ve Computers in Higher Education Economics Review bulunmaktadır .
The Economist, Financial Times, Royal Economic Society, ve Institute of Economic Affairs gibi birçok kuruluş, ekonomi öğrencileri için deneme yarışmaları sunmaktadır ve düzenlemektedir.
Üniversite düzeyinde ekonomi müfredatı, özellikle giriş dersleri, neoklasik ekonomiye—bir sonraki bölümde açıklanan bireysel rasyonalite ve piyasa dengesi ile ilgili temel varsayımlarıyla - gereksiz yere vurgu yaptığı ve gerçek dünya ekonomik fenomenlerini açıklamadığı için eleştirildi. 2007–2008 mali krizi ; bkz. Ana akım ekonomi # Eleştiriler ve Finansal ekonomi # Zorluklar ve eleştiri .

Bakınız: Ekonominin ana hatları
Ekonomi, büyük bir konu olarak ve genellikle uzmanlık derecesi olarak sunulur. Ekonomi ayrıca, yönetimi veya yatırım kararı verme sürecini bilgilendirmek amacıyla işletme ve finans derecelerinde bağımsız bir ders olarak incelenir.

Tipik ekonomi müfredatı ve derece yapısı aşağıdaki gibidir. Çekirdek teori, mikroekonomi ve makroekonominin yanı sıra ekonometri ve matematiksel ekonomiden oluşur ; öğrenci ilerledikçe kapsam daha soyut ve matematiksel hale gelir. Ekonominin çeşitli dalları ve uygulama alanları bu temel üzerine inşa edilmiştir. Aslında bazı dereceler uygulamalı ekonomi, ekonometri, politik ekonomi veya ekonomi tarihinde uzmanlaşmıştır. Daha fazla tartışma için bakınız Ekonomi Lisansı ve Ekonomi Yüksek Lisansı; İktisatta uzmanlaşmış üniversitelerin listesi için bkz. Kategori: İktisat okulları.

İşletme derecelerinde - lisans ve yüksek lisans - "yönetim için ekonomi" veya benzeri bir ders tipik olarak bir program gerekmektedir. Burada makroekonomik unsur, enflasyon, iş çevrimleri, döviz kurları, bankacılık sistemi ve para arzı gibi ticaretle ilgili konuları ele alır; mikroekonomik unsur, esas olarak ürün fiyatlandırması, endüstri yapısı ve rekabet ile ilgili yönetim ekonomisine odaklanır. Teori büyük ölçüde "arz ve talep" düzeyindedir. Ekonometrinin unsurları bir işletme istatistikleri veya işletme matematiği dersine dahil edilebilir. Bkz. Master of Business Administration #Content . Lise kursları büyük ölçüde bu içeriği yansıtır; onların teori tartışmaları ana daldaki ilk derslerle çakışabilir. Çoğu lisansüstü işletme derecesi, çoğu kez daha az teorik ve matematiksel dersler içermesine rağmen, büyük ölçüde yukarıdaki yapıya sahip olan ekonomiyi ana olarak sunar.

Finans programlarında, genellikle lisansüstü, makroekonomik unsur işletme derecelerine benzer olacaktır, ancak aynı zamanda, varlık tahsisinde ve finansal modellemede yaygın olarak uygulanan ve daha sonra (biraz) daha teorik olan tahmini vurgulayabilir. Yönetim tipi mikroekonomi, Finans Yüksek Lisansı gibi güçlü bir iş odaklı programlara dahil edilebilir. Aksi takdirde, mikroekonomi, yalnızca daha teorik Finans Yüksek Lisans programlarına açıkça dahil edilir - burada beklenen fayda gibi finansal ekonomiden kavramları vurgular - ancak bunlar genellikle opsiyon fiyatlandırması ve portföy optimizasyonu gibi modüllere dolaylı olarak dahil edilir. Uygulamalı veya finansal ekonometri genellikle dahil edilir. CFA ve CIIA gibi profesyonel sertifika programları genellikle ekonomi konularını içerir. Ekonomi genellikle bir lisans çift anadal olarak Finans ile birleştirilir; programa bağlı olarak, ekonomi kapsamı standart derece için teorik veya işletme dereceleri için pratik olabilir.

Kategori: Ekonomi okulları
Ekonomi el kitapları
Eğitim ekonomisi
Ekonomi eğitiminde simülasyonlar ve oyunlar

Organizasyonlar

Ekonomi Ağı 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekonomi ve İşletme Eğitimi Derneği 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Economic Association (Ekonomistler için Kaynaklar) 7 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ekonomik eğitimler ve alıştırmaların listesi
Tartışma

Ekonomistler: Eğitim 16 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu
Ekonomi derecesi ile ne yapabilirsiniz? 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Times Higher Education
Ekonomi Bölümleri İçin Kariyer Önerileri 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Forbes

Ekonomi sınıfı hava ve demiryolu ulaşımında en düşük koltuk sınıfıdır. Koltuk araları kısadır ve koltuklar geniş değildir. Bu koşullar nedeniyle konforlu bir yolculuk sağlamazlar. Ancak ucuz fiyatları nedeniyle pek çok yolcu tarafından tercih edilirler.

Ekonomi sınıfı, pazarlama nedenlerinden dolayı pek çok demiryolu şirketi tarafından isim değişikliğine uğramıştır. Pek çok Avrupa ülkesinde ekonomi sınıfı yerine ikinci sınıf denilmektedir. İngiltere ve İrlanda'da ise standart sınıf olarak isim değiştirilmiştir. Genellikle ekonomi sınıfı bir demiryolu koltuğu, gece yolculuklarının yapıldığı trenlerde koltuklar geriye doğru yatabilir. Ancak koltuk mesafelerinin darlığından dolayı tam bir konfor sağlanamaz. Çalışmak veya yemek yemek için bir katlanır tepsi bulunmaktadır. Ayrıca koltukta dergi ve gazete gibi materyalleri koymak amacıyla tasarlanmış bir cepte bulunabilir. Kuzey Amerika'daki ekonomi treni vagonları tamamen ayrılmıştır. Dışarıdan bakıldığında vagonun modelinden ekonomi sınıfı olduğu anlaşılabilmektedir. İngiltere'deki ekonomi sınıfı yolcuları özellikle dizüstü bilgisayarlarını kullanabilmeleri için elektrik prizleri ve Wi-Fi İnternet hizmeti bulabilirler.
Uçak yolculuklarında ise, bazı düşük-fiyatlı havayolu şirketleri yalnızca ekonomi sınıfı koltukar sağlarlar. Düşük-fiyatlı havayolu şirketlerinde koltuklar dardır, yiyecek ve içecek servisi yoktur, ayrıca okumak amacıyla materyaller ya çok az ya da hiç bulunmaz. Bu havayolu şirketlerine örnek verilmek gerekirse easyJet, Ryanair ve bmiBaby sayılabilir. Diğer havayolu şirketlerinde de ekonomi sınıfı veya premium ekonomi sınıfı bulunabilmektedir.

Ekonomi tarihi veya iktisat tarihi, geçmişte yaşanan ekonomik olguların nasıl geliştiği konusunda çalışan bilim dalı. Ekonomi tarihinin analizi; tarihsel durumlara ekonomik teorilerin uygulanması, tarihsel yöntemler ve istatistiksel yöntemlerin bir kombinasyonu kullanılarak ele alınır. Bu başlık, sosyal tarihin örtüşen bazı alanları (demografik tarih gibi) ve işletme tarihi konularını içerir. Ekonomi tarihinin kantitatif incelenmesine, cliometri de denmektedir.

Yale Üniversitesi'nden ekonomist Irving Fisher'ın, ekonomi ve ekonomi tarihi arasındaki ilişki 1933 tarihli "Debt-Deflation Theory of Great Depressions" çalışmasında ele alınmış ve bu çalışmasında 1873 yılındaki ekonomik panik ele alınıp deflasyon ve diğer durumların, ekonomik buhranlardan nasıl etkileneceğini çalışmıştır. Amerikalı ekonomi tarihçisi Charles P. Kindleberger 1990 tarihli Historical Economics: Art or Science?. adlı kitabında geçmişteki ekonomik olayların nasıl ele alınması gerektiği konusunu ele almıştır.
Tarihsel ekonomi yaklaşımlarından biri de cliometri'dir. Bu terimin anlamı, ekonomi tarihinin incelenmesinde ekonomik teori ve ekonometri tekniklerinin sistematik kullanımıdır. Terim ilk kez 1960'ta Jonathan R.T. Hughes ve Stanley Reiter tarafından kullanılmış ve Yunan mitolojisindeki ilham perilerinden biri Clio'dan esinlenilmiştir. Cliometristler kendi yaklaşımlarının gereklilik arz ettiğini, çünkü sağlam ekonomi teorilerini formulayonunda tarihsel olayların incelenmesinin hayati olduğunu savunurlar. Cliometri, karşıolgusal tarihin (counterfactual history) bir tipidir.

Milton Friedman, 1976 yılında "tüketim analizi, para tarihi ve teorisi alanlarındaki başarısı için ve istikrar politikasının karmaşıklığını gösterdiği için" Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. Robert Fogel ve Douglass North 1993 yılındaki Nobel Ödülü'nü "ekonomik ve kurumsal değişmeleri açıklamak için ekonomik teori ve kantitatif yöntemler uygulayarak ekonomi tarihi konusundaki araştırmaları yeniledikleri için" kazanmıştır. Akademik kariyerine Londra Ekonomi Okulu okulunda ekonomi tarihi konusunda okutmanlık yaparak başlayan Merton Miller, 1990 yılında Harry Markowitz ve William Sharpe ile birlikte Nobel Ödülü kazanmıştır.

Robert Fogel
Eli Heckscher
Eric Hobsbawm
Paul Krugman
Douglass North
Karl Polanyi
Merton Miller
Ömer Lütfi Barkan
Şevket Pamuk
Carlo Maria Cipolla

Büyük Buhran
Antik Yunanistan'da ekonomi
Japonya'nın ekonomik tarihi
1948 Türkiye İktisat Kongresi

Rondo Cameron and Larry Neal (2003, 4th ed.) A Concise Economic History of the World: From Paleolithic Times to the Present, 480 pp., Oxford. Description 21 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and Table of Contents, 25 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
N.F.R. Crafts (1987). "economic history," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 2, pp. 37–42.
Milton Friedman and Anna Jacobson Schwartz (1963). A Monetary History of the United States, 1867-1960. Princeton. Page-searchable links to chapters on 1929-41 29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and 1948-60 29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. A Monetary History of the United States, 1867-1960. Princeton: Princeton University Press.
Joel Mokyr, ed. (2003), The Oxford Encyclopedia of Economic History. Oxford, U.K.: Oxford University Press, 5 vols. Description.

Economic History Society (UK) 19 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Economic History Review
Economic History Association (US)2 Nisan 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Journal of Economic History
The European Association for Banking and Financial History e. V. 1 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Financial History Review
International Economic History Association (IEHA)9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Groningen Growth and Development Centre Total Economy Database -Series on GDP, Population, Employment, Hours worked, GDP per capita and productivity (per person and per hour)  from 1950 up to 200620 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Finance data series 1 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Historicalstatistics.org - Links to historical economic statistics for different countries and regions.25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maddison (2006), The World Economy, OECD, Paris. 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

EH.Net25 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ekonomi Tarihi Hizmetleri - Şunları içerir: Ekonomi Tarihi Ansiklopedisi, Kitap İncelemeleri, veritabanları, dizinler, bibliyografyalar, e-posta listeleri ve enflasyon hesap makinesi.
EH.Net Encyclopedia:
Avustralya
Hawaii
Hong Kong
21 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İsrail 29 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japonya
Kore
Malezya
Yeni Zelanda
Norveç28 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Portekiz
İsveç
Tayvan
Uruguay2 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomik ayrımcılık, ekonomik faktörlere dayalı ayrımcılıktır. Bu faktörler arasında iş bulunabilirliği, ücretler, mal ve hizmetlerin fiyatları ve/veya bulunabilirliği ve iş için azınlıklara sağlanan sermaye yatırım fonu miktarı sayılabilir. Bu, işçilere, tüketicilere ve azınlıklara ait işletmelere karşı ayrımcılığı içerebilir.
Bu, tekelcilerin (ve daha az ölçüde oligopolcülerin ve tekelci rakiplerin) farklı alıcılara ödeme isteklerine göre farklı fiyatlar talep etme uygulaması olan fiyat ayrımcılığı ile aynı şey değildir.

Ekonomik ayrımcılığın tanınması, 1845 tarihli İngiliz Demiryolu Maddeleri Konsolidasyon Yasası'nda başladı; bu yasa, sıradan bir taşıyıcının bir kişiden yük taşımak için aldığı ücreti aynı hizmet için başka bir müşteriden aldığından daha fazla ücret almasını yasakladı. 19. yüzyıl İngiliz ve Amerikan ortak hukukunda ayrımcılık, ekonomik işlemlerde uygunsuz ayrımlar olarak nitelendirildi; İngiliz Demiryolu Maddelerinde yukarıdaki konuya ek olarak, bir otelcinin belirli bir müşteriye oda vermeyi kaprisli bir şekilde reddetmesi ekonomik ayrımcılığı teşkil edecektir. Bu ilk yasalar, Katoliklere karşı ayrımcılık yapabilecek Protestanlardan veya Yahudilere karşı ayrımcılık yapabilecek Hristiyanlardan gelen ayrımcılığa karşı koruma sağlamak için tasarlandı.
20. yüzyılın başlarında ekonomik ayrımcılık, diğer şirketlere veya rakip şirketlere karşı önyargıılı veya eşit olmayan terimleri içerecek şekilde genişletildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde eyaletler arası ticarette mal satıcılarının benzer kalite ve kalitedeki malları satın alanlar arasında fiyat farkı gözetmelerini önleyen Robinson-Patman Yasası (1936), dikey olarak bütünleşmiş tröstlerin daha küçük rakipleri pazardan sürmesini önlemek için tasarlandı.
1941'de ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, bir hükûmet savunma sözleşmesi kapsamında çalışan bir şirket tarafından istihdamda ayrımcılığı yasaklayan bir yürütme emri çıkardığında, ekonomik ayrımcılığın bugün sahip olduğu, azınlıklara karşı ayrımcılığın izlerini sürmesine kadar değinildi. 1960 yılına gelindiğinde, anti-tröst yasaları ve eyaletler arası ticaret yasaları, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında çok sorunlu olan şirketler arası ayrımcılığı etkin bir şekilde düzenlemişti, ancak azınlıklara karşı ekonomik temelde ayrımcılık sorunu yaygınlaşmıştı.

Ekonomik ayrımcılığın temel nedenleriyle ilgili geniş bir teori yelpazesi vardır. Ekonomik ayrımcılık diğer birçok ayrımcılık türünden benzersizdir çünkü bunun yalnızca küçük bir kısmı ırkçılıktan kaynaklanmaktadır, bunun yerine "azınlıkların her zaman en iyi müşterileriniz olmadığına dair alaycı bir kavrayıştan" kaynaklanmaktadır. Çoğu iktisat teorisyeninin muhtemelen kök nedenler olduğu konusunda hemfikir olduğu üç ana neden vardır:

Irkçılık, cinsiyetçilik, yaş ayrımcılığı ve bir başkasının dinine, etnik kökenine veya milliyetine karşı düşmanlık, diğer tüm ayrımcılık biçimleri gibi her zaman ekonomik ayrımcılığın bileşenleri olmuştur.
ABD ve Avrupa'daki ayrımcılığın çoğunun ırksal ve etnik ayrımcılığa dayandığı iddia ediliyor. (ABD'de çoğunlukla siyahlar ve Hispanikler, Avrupa'da Müslümanlar). Dünyanın birçok yerinde, kadınlar daha düşük pozisyonlarda, daha düşük ücretlerde ve arazi mülkiyeti veya işletmelere girmek veya onları başlatmak için sunulan ekonomik teşvik fırsatları kısıtlı tutuluyor. Bu durum, bazı ülkelerdeki ırksal azınlıklar için aynı kalmaktadır. Örneğin, Birleşik Krallık'ta Nuffield College tarafından yürütülen bir araştırma, aynı özgeçmişleri ve ön yazıları kullanan BAME iş başvuru sahiplerinin, beyaz başvuru sahipleriyle aynı sayıda geri arama almak için %60 daha fazla işe başvurmaları gerektiğini buldu.
Bu ekonomik ayrımcılık biçimi, genellikle o sırada "iktidarda" olarak kabul edilen gruplar tarafından gerçekleştirilir. Örneğin, Amerika'da ayrımcılık genellikle Kafkasyalıların bir eyaleti olarak kabul edilirken, Suudi Arabistan'da ayrımcı olarak kabul edilenler erkeklerdir. Bir çalışma, fırsat eşitliği davalarındaki artışın Amerika'da bu tür ayrımcılığı büyük ölçüde azalttığını gösteriyor.

Bazı azınlıklarla, özellikle de ayrımcılığa müsamaha gösterilen çok bölünmüş uluslarda veya uluslarda, belirli bir fırsat maliyeti vardır.
Bu tür bir ayrımcılığın ikinci yaygın nedeni, işçi veya tüketicinin maliyet etkin olmamasıdır. Örneğin, Kuzeybatı ABD'deki bazı mağazalar, çok düşük bir getiri için maliyetin çok yüksek olduğunu düşündükleri için, taleplere rağmen etnik gıdaları stoklamamaktadır.
Ek olarak, ABD'deki yasadışı göçmenlik tartışması, bazı işletmelerin para cezasına çarptırılacağı ve aleyhinde dava açılacağı ihtimaline dayanarak bu tür işçileri işe almayı reddetmesine neden oldu.

Bazı durumlarda, azınlıklara, adil bir tahsiste uyumlu bir çaba göstermenin verimsiz olması nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Örneğin, azınlıkların nüfusun çok küçük bir bölümünü oluşturduğu veya ortalama olarak nüfus ortalamasından daha az eğitimli olduğu ülkelerde, nadiren azınlıkların istihdamına odaklanma girişimi vardır.
Son çalışmalara göre, ABD'deki Fırsat Eşitliği İstihdam Yasası, bu tür ayrımcılık gerekçesini neredeyse sıfıra indirdi.
Ekonomik teori, verimlilik ve ayrımcılık ya da "ayrımcı zevkler" arasındaki ilişkiler çok daha problemlidir.

Ekonomik ayrımcılığın temelleri ve kökleri tarihte yatmaktadır. Azınlık ayrımcılığı, tarihsel görüşler ve aradan geçen nesiller nedeniyle tüm dünyada kendini tekrar etmeye devam eden bir döngüdür.
Kölelik genellikle Amerika'nın 'ilk günahı' olarak anılır, çünkü tüm çağdaş ırksal sorunların kökü çağdan kaynaklanır. Çağdaş ABD toplumunda Afrikalı Amerikalılar için büyük ekonomik sorunlara neden olmaya devam eden ırksal yerleşim ayrımı gibi sorunlara neden olan, bunun gibi ırksal önyargılı olaylardır. 2020'de beyaz bölgelerdeki okulların finansmanı, geleneksel olarak Afro-Amerikan bölgelerindeki okulların finansmanından 28 milyar dolar daha fazlaydı.
Azınlıklar için ücret farkları da tarihte kurulmuştur. Yüksek ücretli işlerde kadınlara karşı önyargı, tarihin ve geleneğin onlara verdiği ev işçisi rolü nedeniyle, kadınlarla birlikte nesiller boyunca taşınmıştır. 2011 yılında, CMI tarafından cinsiyetler arası ücret farkının 2109'a kadar kapanmayacağını öngören bir araştırma yapıldı. Ayrıca, ABD'deki ırksal ücret farkı, geleneksel ırkçı görüşlerin önyargısından kaynaklandı. 2020'de siyah ailelerin medyan hane geliri 41.000 doların biraz üzerindeydi, ancak beyaz ailelerin medyan hane geliri 70.000 dolardan fazlaydı. Tarih boyunca "iktidarda" olan gruplar aynı kaldı ve azınlıklar için ekonomik ayrımcılığa neden olmaya devam etti.

Ekonomik ayrımcılığın çeşitli biçimleri vardır. Ayrımcılığın en yaygın biçimi ücret eşitsizliğidir ve bunu eşit olmayan işe alım uygulamaları izlemektedir. Ancak bazı alanlarda azınlık tüketicilere ve azınlık işletmelerine karşı ayrımcılık ve Amerika Birleşik Devletleri dışındaki ülkelerde dini veya etnik ayrımcılık da vardır.

Azınlıklara karşı ayrımcılığın çoğu biçimi, daha düşük ücretler ve eşit olmayan işe alma uygulamalarını içerir.

Birkaç çalışma, Amerika Birleşik Devletleri'nde, siyah erkekler ve kadınlar, Hispanik erkekler ve kadınlar, beyaz kadınlar, herhangi bir ırktan gey erkekler ve herhangi bir ırktan trans insanlar dahil olmak üzere birkaç azınlık grubunun, düşük ücret kazancından muzdarip olduğunu göstermiştir. Rakamlar çalışmadan çalışmaya değişir, ancak çoğu, azınlık ve diğer gruplar arasında ortalama olarak %5 ila %15 daha düşük kazanç farkı olduğunu gösterir.
Harvard Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi'nden uzmanlar tarafından yapılan araştırmalar, en azından MBA mezunlarınınki gibi bazı kariyer yollarında, kadınlar arasındaki ücret farkının büyük ölçüde çocuklara bakmak için ayrılan zamandan kaynaklandığını göstermiştir. Çalışmaları, ABD'deki en iyi işletme okullarından MBA mezunlarının erkek ve kadınlarının kazançlarının, kariyerlerinin başlangıcında neredeyse aynı olduğunu göstermiştir. Ancak, diplomalarını tamamladıktan on yıl sonra erkek mezunlar, kadın mezunlardan daha fazla kazanmaya başlar. Araştırmacılar, kazançlardaki boşluğu üç faktörün açıkladığını buldu: MBA mezuniyetinden önceki eğitimdeki farklılıklar, kariyer kesintilerindeki farklılıklar ve haftalık saatlerdeki farklılıklar. Kadın mezunlar, resmi MBA dışında daha az eğitim aldılar, tam zamanlı çocuk bakımı sağlamak için daha fazla zaman ayırdılar ve haftada ortalama olarak daha az saat çalıştılar. Bununla birlikte, daha fazla erkek çocuk bakımında esnekliğe izin veren kariyerler aradıkça ve kadın doğum gibi bazı kadınların baskın olduğu alanlar iş-yaşam dengesini artırmak için yeni yollar geliştirdikçe, bu bulgular değişir.
Yakın zamanda yapılan bir araştırma, ABD'de siyahi ücretlerinin 1954-1999 arasındaki tüm dönem için beyaz ücretlerin %70 ila %80'i arasında dalgalandığını ve bu dönem için siyahlar ve beyaz kadınlar için ücret artışlarının yarı yarıya arttığını gösterdi. Diğer çalışmalar Hispanikler için benzer örüntüler göstermektedir. Kadınları içeren araştırmalar, benzer veya daha kötü oranlar buldu.
Başka bir araştırma, Müslümanların Fransa, Almanya ve İngiltere'de beyazlardan ortalama olarak neredeyse %25 daha az kazandığını, Güney Amerika'da ise karışık ırktan siyahların Brezilya'da Hispaniklerin kazandığının yarısını kazandığını gösterdi.
Ücret ayrımcılığının çoğu, düşük ücretli pozisyonlarda meydana gelme eğiliminde olması ve ayrımcılık davası açma veya şikayet etme konusunda yetkili hissetmeyebilecek azınlıkları içermesi gerçeğiyle maskelenir.
Birleşik Krallık'ta 10 Ekim 2018'de Başbakan Theresa May, büyük işletmelerin farklı etnik kökenlerden personel arasındaki ücret farkını ne kadar rapor etmesi gerektiği konusunda işletmelerle üç aylık bir istişare başlattı

İşe alma ayrımcılığı, ücret ayrımcılığına benzer. Tipik olarak, bir pozisyonu doldurmak için bir azınlık adayı yerine belirli bir yarış adayını veya bir kadın aday yerine bir erkek adayı işe almayı seçen işverenlerden oluşur. ABD'deki istihdam modelleri üzerine yapılan bir araştırma,

Ekonomik belirlenimcilik ya da ekonomizm, insanlık tarihinde sadece iktisadi yapının politikaya yön verdiğini söyleyen teori. Karl Marx'ın görüşleriyle ilişkilendirilir, ama birçok Marksist düşünür buna katılmaz ve Engels'in sözüne atıfta bulunur: "Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son tahlilde, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx, ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını dile getirmedik. Eğer sonradan, biri çıkıp da, bunun anlamını, ekonomik etken tek belirleyicidir diyecek kadar zorlarsa, bu ifadeyi, boş, soyut ve saçma bir söz haline getirmiş olur."
Ekonomizm konusu 2. Enternasyonal'den bu yana tartışma konusu olmuştur. 2. Enternasyonal'de Vladimir İlyiç Lenin'le çekişen Karl Kautsky devrime giden sürecin tamamlanmadığını, zaten iktisadi ve maddi koşullar gereği kendiliğinden gerçekleşeceğini söylerken, Lenin devrim koşullarının oluştuğu her zaman devrimin gerçekleşmeyeceğini ve Marx'ın bir belirlenimci olmayıp insan iradesine bağlı bir devrim gerçekleşeceğini öngördüğünü söyler.
György Lukács, Antonio Gramsci, Louis Althusser, Edward Palmer Thompson, Maurice Godelier, Franz Jakubowski ve Michael Lowy gibi Marksist düşünürler de bu ekonomik belirlenimcilik modeline karşı çıkar. Gramsci kültürel hegemonya görüşünü geliştirirken, ayrıca Rusya'da gerçekleşen devrimi Kapital'e Karşı Devrim isimli bir makalesiyle anar.

Ekonomik birlik, gümrük birliği ile ortak pazardan oluşan bir tür ticaret bloğudur. Katılımcı ülkeler hem ürün düzenlemesi, malların, hizmetlerin ve üretim faktörlerinin (sermaye ve emek ) serbest dolaşımı hem de ortak bir dış ticaret politikası konusunda ortak politikalara sahiptir. Ekonomik birlik para biriminin birleştirilmesini içerdiğinde, ekonomik ve parasal bir birlik hâline gelmekte.
Ekonomik birlik kurmanın amaçları normalde ekonomik verimliliğin artırılmasını ve üye ülkeler arasında daha yakın siyasi ve kültürel bağların kurulmasını içermektedir.
Ekonomik birlik ticaret antlaşmasıyla kurulmakta.

Şablon:World economic integration

CARICOM Tek Pazar ve Ekonomi
Orta Amerika Ortak Pazarı - 1960'tan beri ortak pazar, 2004'ten beri gümrük birliği.
Avrasya Ekonomik Birliği - 2010'dan beri gümrük birliği, 2012'den beri ortak pazar.
Avrupa Birliği (AB) - 27 Avrupa devletinden oluşan ekonomik birlik, ancak sadece 20'si Avro Bölgesi içindedir ve aynı zamanda ekonomik ve parasal birliğin de parçasıdır.
Avrupa Ekonomik Alanı (AEA) – Avrupa Birliği ile EFTA üye ülkeleri (İsviçre hariç) arasındaki ekonomik bölge.
Körfez İşbirliği Konseyi 
Mercosur
Not: Her ekonomik ve parasal birlik, bir ekonomik birlik içerir.
Ek olarak, bazı AB üye devletlerinin özel bölgeleri gibi özerk ve bağımlı bölgeler, bazen kendi anakara devletlerinden ayrı anakara ile ve üçüncü ülkelerle ilgili olarak anakara devletinin imzaladığı ticaret anlaşmaları yoluyla gümrük bölgeleri olarak ele alınır veya resmî veya fiilî gümrük birliği, ortak pazar ve para birliği (veya bunların kombinasyonları) konusunda çeşitli düzenlemelere sahiptir.

Afrika Ekonomik Topluluğu (AEC) - 2023 için öngörüldü
And Topluluğu (CAN)
Arap Gümrük Birliği ve Ortak Pazar - 2020 için öngörüldü 
CANZUK
Orta Amerika Ortak Pazarı (CACM)
Avustralya ve Yeni Zelanda'nın Daha Yakın Ekonomik İlişkileri
Doğu Afrika Topluluğu (EAC) - 2015'te mevcut gümrük birliğinin genişletilmesi öngörüldü
Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECCAS)
Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS)
Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) - 2015 için öngörüldü
Güney Amerika Milletleri Birliği (USAN)

Ekonomik Entegrasyon: Genel Bakış

Ekonomik büyüme, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış olmasıdır ve para yaratımında artış olmasına bağlıdır. Büyüme, geleneksel olarak reel (gayri safi yurt içi hasıla) veya reel GSYİH artış oranı yüzdeleriyle ölçülür. GSYİH genellikle reel olarak hesaplanır. Örneğin "enflasyona göre düzeltilmiş" terimi, mal ve hizmet üretiminin fiyatı üzerindeki enflasyonun net satış etkileri için kullanılır. Ekonomide, "ekonomik büyüme" veya "ekonomik büyüme teorisi", potansiyel üretimin büyümesi manasına gelir. Örneğin, toplam talep veya gözlenen satıştaki büyümenin neden olduğu, "tam istihdam"daki üretim.
Çalışma alanı olarak, ekonomik büyüme ana hatlarıyla ekonomik kalkınmadan ayrılmaktadır. Eskiden dar bir açıyla ekonomik çıktıdaki nicel artışa odaklanmış (genel olarak Gayri safi yurt içi hasıla, GSYİH ile ölçülür); daha sonra daha genel olarak ekonomik nitel dönüşümlerin nasıl olacağını araştırmaya başlamıştır, özellikle yüksek katma değerli sektörlerin geliştirilmesi açısından, mesela doğal kaynakları çıkarmak yerine yüksek teknoloji ürünlerinin imalatı.
GSYİH alınan parayı önemsemeksizin sadece ülkedeki tüm nihai mal ve hizmetler için parasal işlemleri ölçtüğünden, kişi başına GSYİH işçi başına kazanç aynı şey değildir. Örneğin, ABD'de 1990 ile 2006 yıllarında özel sanayi ve hizmetlerde (enflasyona göre düzenlenmiştir) kişi başına kazanç yıl başına %0,5'ten az artmışken, GSYİH (enflasyona göre düzenlenmiştir) aynı zaman diliminde yıl başına yaklaşık %3,6 oranında artmıştır.

Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi
Satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi
Kişi başına nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi
Kişi başına satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi

Barro, Robert J. 1997. Determinants of Economic Growth: A Cross-Country Empirical Study. MIT Press: Cambridge, MA.
Erber, Georg, and Harald Hagemann, Growth, Structural Change, and Employment, in: Frontiers of Economics, Ed. Klaus F. Zimmermann, Springer-Verlag, Berlin – Heidelberg – New York, 2002, 269-310.
Foley, Duncan K. 1999. Growth and Distribution. Harvard University Press: Cambridge, MA.
Garrison, Roger. 1998 Time and Money
Hamilton, Clive 2002. Growth Fetish.
Jones, Charles I. 2002. Introduction to Economic Growth. 2nd ed. W. W. Norton & Company: New York, N.Y.
Kirzner, Israel. 1973. Competition and Entrepreneurship
Lucas, Robert E., Jr., "The Industrial Revolution: Past and Future," Federal Reserve Bank of Minneapolis, Annual Report (2003) online edition
Mises, Ludwig E. 1949 Human Action 1998 reprint by the Mises Institute
Schumpeter, Jospeph A. 1912. The Theory of Economic Development 1982 reprint, Transaction Publishers
Schumpeter, Jospeph A. 1942. Capitalism, Socialism, and Democracy Harper Perennial
Weil, David N. 2008. Economic Growth. 2nd ed. Addison Wesley.

Paul Romer. Economic growth. The Concise Encyclopedia of Economics. 19 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Economic growth." Encyclopædia Britannica. 2007. Encyclopædia Britannica Online. 17 Kasım 2007. 16 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Does Economic Growth increase Living Standards? 22 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyond Classical and Keynesian Macroeconomic Policy.
Size of Government and Economic Growth 11 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarihi veriler - 1954'ten beri - ABD GSYİH büyüme oranı ile ABD federal fon oranlarının karşılaştırılması 27 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angus Maddison'ın Tarihi Veriserileri - Seriler 0'dan 2003 yılına kadar, hemen hemen tüm ülkeler için GSYİH, kişi başına GSYİH ve nüfus hakkındaki bilgileri içerir 28 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OECD Ekonomik büyüme istatistikleri

Ekonomide ekonomik değer, bir mal veya hizmetin ekonomik aktöre sağladığı faydanın bir ölçüsüdür ve paranın değeri, bu tür bir faydayı güvence altına almak için finansal veya diğer kaynakların etkili bir şekilde kullanılıp kullanılmadığının değerlendirmesini temsil eder. Ekonomik değer genellikle para birimleriyle ölçülür ve bu nedenle yorum şu şekildedir: "Bir kişinin bir mal veya hizmet için ödemeye razı olduğu ve ödeyebileceği maksimum para miktarı nedir?" 
Paranın karşılığı genellikle "daha iyi" veya "paranın karşılığının en iyi değeri" gibi karşılaştırmalı terimlerle ifade edilir, ancak aynı zamanda bir anlaşmanın paranın karşılığını verip vermediği gibi mutlak terimlerle de ifade edilebilir.
Rakip ekonomik teori okulları arasında farklı değer teorileri vardır.
Ekonomik değer piyasa fiyatıyla aynı şey olmadığı gibi ekonomik değer de piyasa değeriyle aynı şey değildir. Bir tüketici bir malı satın almaya istekliyse, bu, müşterinin mala piyasa fiyatından daha yüksek bir değer verdiği anlamına gelir. Tüketiciye sağladığı değer ile piyasa fiyatı arasındaki farka "tüketici fazlası" denir. Gerçek değerin piyasa fiyatından oldukça yüksek olduğu durumları görmek kolaydır: içme suyu alımı buna bir örnektir.

Bir malın veya hizmetin ekonomik değeri, bu bilim dalının başlangıcından bu yana ekonomistlerin kafasını karıştırmıştır. İlk olarak, ekonomistler bir malın değerini yalnızca bir birey için tahmin etmeye ve bu tanımı takas edilebilecek malları da kapsayacak şekilde genişletmeye çalıştılar. Bu analizden kullanım değeri ve değişim değeri kavramları ortaya çıktı.
Değer, değişim mekanizması yoluyla fiyata bağlıdır. Bir iktisatçı bir alışverişi gözlemlediğinde iki önemli değer işlevi ortaya çıkar: alıcı ve satıcınınkiler. Alıcı, belirli bir miktar mal için ne kadar ödemeye hazır olduğunu açıkladığı gibi, satıcı da o maldan vazgeçmenin kendisine ne kadara mal olacağını açıklamaktadır.
Piyasa değeri hakkında ek bilgi, işlemlerin gerçekleşme hızıyla elde edilir ve gözlemcilere malın satın alınmasının zaman içinde ne kadar değer taşıdığını söyler.
Başka bir deyişle değer, arzu edilen bir nesnenin veya koşulun diğer nesne veya koşullara göre ne kadar değerli olduğudur. Ekonomik değerler, arzu edilen bir koşul veya maldan "ne kadar" vazgeçileceği veya başka bir arzu edilen koşul veya mal karşılığında vazgeçileceği olarak ifade edilir. Rakip ekonomik teori okulları arasında değer değerlendirmesi için farklı ölçümler vardır ve ölçümler bir değer teorisinin konusudur. Değer teorileri, çeşitli ekonomik teori ekolleri arasındaki farkların ve anlaşmazlıkların büyük bir bölümünü oluşturur.

Neoklasik ekonomi okullarında, bir malın ya da hizmetin değeri açık veya rekabetçi bir pazarda genellikle belirlenen fiyatı haricinde yok kabul edilmektedir. Bu temelde tam rekabetçi bir pazarda arza bağlı talep ile belirlenmektedir. Birçok neoklasik ekonomi teorisi, pazar rekabetçi olsun ya da olmasın bir malın değerini fiyatı ile eşdeğer tutmaktadır. Bu açıdan her şey bir mal olarak görülmekte ve eğer fiyatı belirleyecek bir pazar yoksa ortada ekonomik bir değer de olmamaktadır.

Ekonomik düşünce tarihi ilk çağdan günümüze kadar siyasi iktisat ve iktisat konusundaki  farklı düşünürlerle ve teorilerle ilgilenir. İktisadi düşünce tarihi farklı birçok İktisadi düşünce okullarını kapsar. Yunan düşünür Aristoteles para kazanma sanatını ve mülkiyetin devlet tarafından mı yoksa özel yoldan mı olması gerektiğini sorgulamıştır. Orta Çağ zamanlarında ise Thomas Aquinas ürünlerin adil bir fiyata satılmasının ahlaki bir zorunluluk olduğunu söylemiştir.
İngiliz düşünür Adam Smith'in tezi The Wealth of Nations (1776)'dan çoğu kez modern iktisadın temeli olarak bahsetmiştir. Adam Smith'in fikirlerinin büyük bir kısmının temelini özellikle 18. yüzyıldaki Fizyokratlardan edindiği fiziksel güç oluşturur. The Wealth of Nations kitabında Sanayi Devrimi zamanındaki büyük değişimlerin iktisat alanında olduğu görülür. Smith'den sonra Rev. Thomas Malthus, Jean-Baptiste Say, David Ricardo ve John Stuart Mill Klasik iktisatçılar olarak devam ettiler. Onlar toprak sahibi, kapitalist ve işçi sınıfına dahil olanların olanaklarını, millî gelir dağılımını ve bunların uluslararası ticarete ve nüfusa etkisini incelediler. Londra'da Karl Marx kapitalist sistemi, insanları sömürücü ve yabancılaştırıcı olarak tanımladı ve eleştirdi. 1870'lerde neoklasik iktisat girişimleri tavan noktasına ulaştı, matematiksel ve bilimsel tabanda kaideci politikaların üzerine çıktı.

Uluslararası ticareti serbestleştirme çabalarını bir bölümünü oluşturan uluslararası birleşme ya da diğer ifadesiyle uluslararası ekonomik entegrasyonların tanımı entegrasyon kavramı çerçevesinde yapılabilir. Ekonomik birleşme, birleşmeye giden ekonomilerde mal ve hizmet akımlarına serbesti sağlayıp, ticarete engel olan kısıtlamaları kaldırarak, bir ortak pazar yaratmak şeklinde tanımlamaktadır. Bugün için dünyadaki bölgesel ekonomik entegrasyonlara verilebilecek en önemli örnek; temelleri 1957 yılında atılan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)'dir.
Bir diğer önemli bölgesel ekonomik entegrasyon hareketi, üye ülkelerin arasındaki ticareti yeniden düzenleyerek yeni avantajlar elde etmek amacıyla ABD ve Kanada arasında 1992 yılında başlamış, 1994 yılında Meksika'yı da içine alarak Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) adı altında faaliyete geçmiştir. Üçüncü bir ekonomik grup da Japonya ve çevresindeki Güneydoğu Asya ülkelerinin oluşturdukları ekonomik entegrasyon hareketidir. Söz konusu bu üç kutup, dünyadaki bölgeselleşme eğiliminin de odakları haline gelmiştir.

Ülkeler ekonomik bakımdan üretim kapasitelerini genişleterek verimliliği artırmak ve bunun neticesinde de toplumsal refah düzeyini yükseltmek amacıyla ekonomik entegrasyonlara girerler. Böylece ekonomik ve siyasal egemenliklerinden kısmî olarak vazgeçmeleri karşısında toplumsal refahı arttırıcı garantiler alabilirler. Ülkelerin bölge dışı bloklara karşı daha büyük bir rekabet gücüne sahip olarak, politik alanda daha etkili olmak istemeleri yani politik potansiyelin yükseltilmek istenmesi de bir nedendir. Ekonomik entegrasyonun bir diğer nedeni ise, bölgesel olarak bir arada yaşamak durumunda olan komşu ülkelerin birbirleri ile çatışmaları yerine güçlerini bir araya getirerek çıkar çatışmalarını önlemektir.

Ekonomik yapı ve teknolojinin değişmediği varsayımında, üretim faktörlerinin yeniden dağılımından doğacak etkilerle ilgilidir. Statik etkiler, ticaret yaratıcı ve ticaret saptırıcı olarak iki şekilde ortaya çıkar.

Ticaret yaratıcı etki; Entegrasyon dahilindeki ülkenin, ortaklık içindeki diğer bir ülkeden daha ucuza ithalat yapabilmesiyle ortaya çıkar.
Ticaret saptırıcı etki; Entegrasyon dışındaki ülkeden daha düşük maliyetle ithalat yapmak yerine, birlik üyesi bir ülkeden daha yüksek maliyetli ithalat yapma durumunda ortaya çıkar.

Rekabet artar. (Rekabet diğer taraftan kalkınma ve ileri teknoloji kullanımını teşvik eder.)
Pazarın genişlemesi sonucu ortaya çıkan ölçek ekonomilerinden faydalanma imkânı doğar.
Rekabet ve genişleyen pazarın yatırımcılar için cazip hale gelmesi sonucu yatırımların artması sağlanır.
Dışsal ekonomilerin oluşması (Genellikle kamu kesiminde, herhangi bir iktisadi birimin, üretim faaliyetleri sırasında, maliyeti içinde yer almayan ekonomik faaliyetin sonuçlarından yararlanmasıdır.)
Üretim faktörlerinin serbest dolaşımı sonucu kaynak etkinliği sağlanır. (Entegrasyon içinde emek ve sermaye gibi üretim faktörlerinin serbestçe dolaşması, ekonomide kaynakların daha etkin kullanılmasını sağlar).
Döviz tasarrufu yaratır.

İki ya da daha çok ülke arasında malların ve hizmetlerin serbest dolaşımındaki engeller olan gümrük tarifeleri ve miktar kısıtlamalarını kaldırmaktadır. Ancak bu aşamada anlaşmaya üye olmayan ülkelere karşı her ülke bağımsız tarifelerini uygulamaya devam etmektedir. Dolayısıyla ekonomik entegrasyonun bu türünde uyulması zorunlu tek bir dış tarife sistemi bulunmamaktadır. Serbest ticaret bölgesi aşamasında ülkelerin diğer ülkelere ortak gümrük tarifesi uygulamaması, ulaştırma masrafları aradaki farkı bertaraf etmemesi koşuluyla ithalatçıların tarifenin düşük olduğu ülkeden ithalat yapıp başka ülkeye satmalarına yol açar. Yani kâr elde etmeye çalışır. Bunun kontrolü için, serbest ticaret bölgesinde mallar bir taraftan bir tarafa giderken, menşei şehadetnamesi gerekir. Serbest ticaret bölgesine en iyi örneği Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) oluşturmaktadır.

Gümrük birliği, serbest ticaret bölgesinin ileri safhasını ifade eder. Üye ülkeler kendi aralarında gümrük tarifelerini ve miktar kısıtlamalarını kaldırmanın yanı sıra üye ülkeler dışında kalanlara ortak dış tarife ya da diğer ifadesiyle ortak gümrük tarifesi (OGT) uygularlar. Birbirlerinden gümrük almama esasına dayanan bölgesel bir birlik olan gümrük birliği, serbest ticaret bölgesindeki koşullara ek olarak birliğe üye ülkelerin serbest dış ticaret politika izlemelerini sınırlandırmış olduğundan daha ileri bir aşamayı ifade etmektedir. Üretim faktörlerinin hareket serbestisi yoktur ama, özellikle sanayi mallarında ortak gümrük tarifesinin uygulanması ve her türlü kısıtlamanın kaldırılması sözkonusudur. Kısaca; gümrük birliğinde sanayi malları ticaretinde bütünleşme söz konusudur. Mal, işgücü, hizmet ve sermaye dolaşım serbestisinden sadece bir tanesi konu dahilindedir: Mal. Ama tarım ürünleri kapsam dışında olduğundan tam olarak malların serbest dolaşımı da denemez. Gümrük birliğinde aynı zamanda üçüncü ülkelere ortak bir ticaret politikası zorunlu olarak uygulanır ve kaçınılmaz olarak mevzuat uyumu sağlanır. Bu açıklama bütünleşme kavramı ile gümrük sistemlerinin birlikte düşünüldüğünü göstermektedir. Gümrük birliği ile üye ülkelerde katma değeri arttırıcı (trade creation) ve ticaret saptırıcı (trade diversion) etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu da refah azaltıcı bir sonuç ortaya koymaktadır. Böylece, gümrük birliği bütünleşme sürecinin ilk aşamasıdır ve bütünleşmenin statik etkileri ile ilgilenmektedir" denebilir. Gerçekten de gümrük birlikleri, gümrük indirimi ve üçüncü ülkelere ortak gümrük tarifesi uygulamakla yetindikleri takdirde, birlik bir süre sonra verimsizleşerek dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Faydanın sürekli olabilmesi için birliğin "ekonomik bütünleşme" yolunda gelişmesi gerekecektir. Bu da, bütünleşme sürecinin dinamik etkiler doğurduğu sürece varlığını sürdürebileceği sonucunu ortaya çıkartmaktadır.
Türkiye ile AB arasında 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bir Gümrük Birliği kurulmuştur.

Ekonomik entegrasyonlarda gümrük birliğinden sonraki aşama ortak pazardır. Ortak Pazar anlaşması üye ülkeler arasında iç ticarette tüm tarifeleri ve diğer kısıtlamaları kaldırırken, ortak dış tarifeler koyar ve üye ülkeler arasında emek ve sermaye ve bilgiyi içeren üretim faktörlerinin bölge içinde serbest dolaşımına olanak sağlar. Üretim faktörlerinin serbest dolaşımı bu bütünleşme şeklini öncekilerden ayırmaktadır. Avrupa Ekonomik Topluluğu, bu aşamaya da örnek olarak gösterilebilir. Yukarıdaki tartışmalar göstermektedir ki, bütünleşmenin dinamik etkisi; gümrük birliği oluşturmuş ülkeleri bu birlik kurallarına uymak için ek bazı faaliyetlere zorlamaktadır. Birliğe üye ülkeler aralarındaki emek, sermaye, girişimci gibi üretim faktörlerinin serbest hareketliliğini sağlayarak sınır engellerini kaldırır ve aralarındaki gümrük birliği ülkelerini de korurlar ise, ortak pazar oluşturmuş olurlar.
Ortak pazar, her bir üye ülkenin iç pazarından oluşmuş "genişletilmiş bir iç pazar"dır. İç pazarın temel prensipleri: Vergi politikalarının uyumu, iktisat politikalarının göreli uyumu, üretim faktörleri hareketliliğini sağlayarak sınır engellerinin kalkmasıdır. Sınırların kalkması ise üç anlamda ele alınmaktadır:

Fiziksel sınırların kalkması (kişiler, mallar için)
Teknik sınırların kalkması (normlar, hukuk prosedürleri, radyo-TV yayınları, sermaye hareketleri, hizmet dolaşımı),
Mali sınırların kalkması ve vergi uyumu.

Bu aşama iktisadi birleşme hareketlerinin en ileri aşamasıdır. İktisadi birlik ile; iç tarife engellerinin kaldırılması, ortak dış engellerin konması ve faktörlerin serbest dolaşımının yanı sıra birlik içinde ekonomik ve sosyal politikaların koordine edilip uyumlulaştırılması da sözkonusudur. İktisadi birlik aşamasında politikaların belirlenmesinde, üye ülke temsilcilerinden oluşan bir kurul karar organı durumundadır. Ancak uygulamayı her bir ulusal devlet kendisi yürütmektedir. Mal ve faktör piyasalarında sağlanacak bütünleşme, sadece gümrük engellerinin kaldırılması ya da sermaye ve emek dolaşımının serbestleştirilmesiyle gerçekleşmez. Üye ülkelerin ellerinde standartlardan vergilemeye, çeşitli teşviklere kadar uzanan, bu akımları engelleyici politika araçları kalmaktadır. Bu nedenle sözkonusu alanlarda bir uyuma gidilmesi; etkileri uluslararası düzeyde görülen çevre sorunları gibi konularda ortak politikaların izlenmesi, tek bir ülkenin çözemeyeceği büyük ölçekli teknoloji, bilimsel araştırmalar ve kaynakların harekete geçirilmesini gerektiren alanlarda ortak projelerde olduğu gibi uluslararası politikaların izlenmesi ve topluluk içinde rekabetçi yapıları bozan ve tekelleşmeyi ortaya çıkaran uygulamaları önlemeye dönük politikalarda işbirliğine gidilmesi olarak sıralanabilir.
Bu aşamaya verilebilecek örnek Maastricht Antlaşması'na uygun olarak 1 Ocak 1993 tarihinde adını Avrupa Birliği olarak değiştiren Avrupa Ekonomik Topluluğu'dur.

Ülkelerin para ve maliye politikalarını uyumlulaştırmaları, ekonomik olarak tek elden idare edilmelerine yol açacaktır. Ekonomik konularda birlikte hareket eden birlik, güvenlik ve savunma gibi konularda da birlikte hareket edecektir. Bu aşamayı bir önceki aşamadan ayıran yön, bu aşamada ulusal ekonomik bağımsızlığın büyük ölçüde kaldırılması ve bunun yerini bir uluslar üstü otoritenin almasıdır. Yukarıda açıklanan entegrasyon aşamalarını birbirlerinden kesin çizgilerle ayırmanın mümkün olmadığı; özellikle siyasi birlik aşaması ile iktisadi birlik aşaması arasındaki ayrımın belirsiz olduğu iddia edilmektedir. Birçok araştırmacı da siyasi birlik aşamasına değinmemeyi yeğlemekte; son aşamayı iktisadi birlik olarak belirtmektedir.
Bir bütünleşme sürecinin siyasal birlik aşamasına ulaşabilmesi için, ekonomik birlikte olduğu gibi bazı elverişli koşulların bulunması gerekmektedir. Bunlar, şu biçimde özetlenebilir:	

Ortak siyasal ve hukuksal değerler ile uygulamaların varlığı.
Kültürel göreli homojenite.
İşbirliğinin basit bir düzeyden başlatılması.
İleriye yönelik ortak bir amaç yoğunluğ

Ekonomik eşitsizlik, a) gelir eşitsizliği veya gelir dağılımı (insanlara ödenen toplam paranın onlar arasında nasıl dağıtıldığı), b) servet eşitsizliği veya servet dağılımı (İnsanların sahip olduğu toplam servetin sahipleri arasında nasıl dağıtıldığı) ve c) tüketim eşitsizliği (insanların harcadığı toplam paranın harcama yapanlar arasında nasıl dağıtıldığı) için kullanılan bir şemsiye terimdir. Bunların her biri iki veya daha çok ulus arasında, tek bir ulusda veya alt nüfuslar arasında ve içinde (örneğin az gelirli grupta, yüksek gelirli grupta ve bunlar arasında, bir yaş grubunda ve nesiller arası gruplarda, bir cinsiyet grubunda ve bunların arasında vb., bir veya birden çok ülkeden) ölçülebilir.
Gelir eşitsizliği ölçümleri gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılır; Gini katsayısı yaygın olarak kullanılan bir katsayıdır. Diğer bir ölçüm türü ise eşitsizliği hesaba katan istatistiksel bir bileşik endeks olan Eşitsizliğe Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi'dir. Eşitlik, sonuç eşitliği ve fırsat eşitliği, eşitliğin önemli kavramlarıdır.
Ekonomik eşitsizlik; toplumlar, tarihsel dönemler, ekonomik yapılar ve ekonomik sistemler arasında değişiklikler gösterir. Bu eşitsizlik, gelirin ya da servetin herhangi bir periyottaki yatay seyri ve gelir ya da servetin uzun süreler içerisindeki değişimi anlamını taşır.
Bazı çalışmalar, ekonomik eşitsizliğin toplumsal bir sorun olduğunu ortaya koymuştur Örneğin yüksek değerdeki eşitsizlik yıkıcı olabilir çünkü bu eşitsizlik uzun vadeli büyümeye engel olur. Yüksek değerdeki gelir eşitliği de aynı şekilde yıkıcıdır çünkü verimliliği azaltır, risk alma ve servet edinme isteğini köreltir.

Ekonomistler, ekonomik dağılımı ölçerken genellikle üç kıstası dikkate alır: servet, gelir ve tüketim. Profesyonel bir uzmanın, öğrencilik döneminde az serveti ve az geliri olabilir ve kariyer sürecinde az serveti ve yüksek geliri, kariyer sonrasında ise çok serveti ve az geliri olur. İnsanların tercihleri kazançlarını hemen tüketmeyi ya da tüketimi geleceğe saklama alternatifini belirler. Bu ayrım ekonomi seviyesinde ayrıca önemlidir:

Bazı ülkelerin yüksek gelir eşitsizliği ve buna kıyasla az servet eşitsizliği vardır, örneğin Japonya ve İtalya
Bazı ülkelerin nispeten az gelir eşitsizliği ancak buna kıyasla yüksek derecede servet eşitsizliği vardır, örneğin İsveç ve Danimarka

1820'de dünya nüfusunun en üstteki yüzde 20'si ile en alttaki yüzde 20'sinin geliri arasındaki oran üçe birdi. 1991'de bu oran bire seksen altıydı. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) 2011 yılında yaptığı "Bölünmüşüz: Eşitsizlik Neden Yükseliyor" başlıklı bir araştırma, OECD ülkelerindeki ekonomik eşitsizliği araştırarak bu artan eşitsizliğin nedenlerini açıklamaya çalıştı; aşağıdaki faktörlerin rol oynadığı sonucuna vardı:

Hanehalkı yapısındaki değişiklikler önemli rol oynayabilir. OECD ülkelerindeki tek reisli hane halkı oranı 1980'lerin sonlarında ortalama %15'ten 2000'lerin ortalarında %20'ye yükseldi ve bu da eşitsizliğin artmasına neden oldu.
Sınıflandırıcı eşleşme insanların benzer geçmişli insanlarla evlenmesi olgusunu ifade eder. Örneğin doktorlar hemşireler yerine başka doktorlarla evlenir. OECD, her iki partnerin de çalıştığı çiftlerin yüzde 40'ının aynı ya da komşu gelir dilimlerine ait olduğunu ortaya çıkardı; bu oran 20 yıl önce yüzde 33'tü.
En alt yüzdelik dilimlerde çalışılan saat sayısı azaldı.
Eşitsizliğin artmasının ana nedeni, beceri talebi ve arzı arasındaki fark gibi görünmektedir.
Çalışma ekonomik eşitsizliğin düzeyi hakkında şu sonuçlara varmıştır:

OECD ülkelerinde gelir eşitsizliği son yarım yüzyılın en yüksek seviyesindedir. En alt %10 ile en üst %10 arasındaki oran 25 yılda 1:7'den 1:9'a çıktı.
OECD ülkeleri genelinde eşitsizlik seviyelerinin ortak ve daha yüksek bir ortalama seviyeye doğru yakınlaşmasına dair geçici işaretler mevcuttur.
Çok az istisna dışında (Fransa, Japonya ve İspanya), en iyi maaşı alan %10'luk kesimin ücretleri, en düşük maaşlı %10'luk kesime göre arttı.
2011 yılında yapılan bir OECD araştırması, Arjantin, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Rusya ve Güney Afrika'daki ekonomik eşitsizliği araştırdı. Bu ülkelerdeki temel eşitsizlik kaynaklarının arasında, "büyük, kalıcı kayıt dışı ekonomi, yaygın bölgesel ayrımlar (örneğin kentsel-kırsal), eğitime erişimdeki boşluklar ve kadınlar için istihdam ve kariyer ilerlemesinin önündeki engeller" olduğu sonucuna varılmıştır.

Birleşmiş Milletler Üniversitesi'ndeki Dünya Kalkınma Ekonomisi Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, 2000 yılında yetişkinlerin en zengin %1'inin tek başına küresel varlıkların %40'ına sahip olduğunu bildirdi. Dünyadaki en zengin üç kişi en yoksul 48 ülkenin toplamından daha fazla finansal varlığa sahiptir. "10 milyon dolarlık milyonerlerin" toplam serveti 2008'de yaklaşık 41 trilyon dolara çıktı.
Oxfam'ın 2021 küresel eşitsizlik raporunda COVID-19 salgınının ekonomik eşitsizliği önemli ölçüde artırdığı belirtildi; dünyanın dört bir yanındaki en zengin insanlar salgından en az etkilenenler oldu ve servetleri en hızlı şekilde toparlandı, milyarderlerin servetleri 3,9 trilyon dolar artarken, aynı zamanda günde 5,50 dolardan az parayla yaşayan insanların sayısı muhtemelen 500 milyon arttı. Ekonomist Joseph Stiglitz'e göre, salgının "en önemli sonucu" Amerika Birleşik Devletleri'nde ve gelişmiş ve gelişmekte olan dünya arasında artan ekonomik eşitsizlik olacaktır. 2024 Oxfam raporu, yaklaşık beş milyar insanın daha fakirleşirken aynı zamanda en zengin beş kişinin servetlerinin iki katına çıkmasıyla eşitsizlikte önemli bir artış buldu. Raporda, mevcut eğilimlerin on yıl içinde dünyanın ilk trilyonerinin önünü açtığı ve küresel yoksulluğun ortadan kaldırılmasının 229 yıl ertelendiği konusunda uyarmaktadır.

PolitiFact'e göre, en zengin 400 Amerikalı "tüm Amerikalıların yarısından daha fazla servete sahiptir." The New York Times'ın 22 Temmuz 2014 tarihli haberine göre, "Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en zengin yüzde 1 artık en alttaki yüzde 90'dan daha fazla servete sahip". Miras alınan servet, zengin olan birçok Amerikalının neden "önemli bir başlangıç avantajına" sahip olduğunu açıklamaya yardımcı olabilir. IPS'in 2017 tarihli bir raporunda, Jeff Bezos, Bill Gates ve Warren Buffett adlı üç kişinin, nüfusun alt yarısı veya 160 milyon kişi kadar servete sahip olduğu ve zenginler ile fakirler arasındaki büyüyen uçurumun bir "ahlaki kriz" yarattığı belirtilirken, "bir asır önceki ilk Yaldızlı Çağdan beri bu kadar aşırı yoğun zenginlik ve güç seviyelerine tanık olmadık" denildi. 2016'da, dünyanın milyarderleri toplam küresel servetlerini rekor seviye olan 6 trilyon dolara çıkardı. 2017'de toplam servetlerini 8,9 trilyona çıkardılar. 2018'de, ABD'deki gelir eşitsizliği, Nüfus Sayımı Bürosu tarafından kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştı.

Toplumlardaki ekonomik eşitsizliğin, hem küresel pazar işlevleri (ticaret, kalkınma ve düzenleme gibi) hem de sosyal faktörler (cinsiyet, ırk ve eğitim dahil) dahil olmak üzere çeşitli nedenleri vardır. En azından OECD ülkeleri içinde genel gelir eşitsizliğindeki artış, çoğunlukla ücretler ve maaşlardaki eşitsizliğin artmasından kaynaklanmaktadır.

Jamie Galbraith geniş finans sektörüne sahip ülkelerde ekonomik eşitsizliğin daha yüksek olduğunu ve finans sektörü hacmi ile eşitsizlik arasındaki bağlantının tesadüf olmadığını savunur.

Ekonomist Thomas Piketty, sermayenin getiri oranının (r) ekonominin büyüme oranından (g) daha yüksek olduğu durumlarda, genişleyen ekonomik eşitsizliğin kaçınılmaz bir serbest piyasa kapitalizm olayı olduğunu savunur. 2016 yılında yayınlanan bir IMF raporuna göre, neoliberalizmin kırk yıllık dönemi incelendikten sonra, özelleştirme, kamu harcamalarında kesintiler ve deregülasyon gibi bazı neoliberal politikaların "eşitsizliğin artmasına" yol açtığı ve küresel olarak ekonomik büyümeyi engellediği konusunda uyarıda bulunulmuştu.

Modern piyasa ekonomilerinde, eğer rekabet kusurluysa; bilginin eşit olmayan şekilde dağıtılması; eğitim ve beceri edinme fırsatlarının eşit olmaması; piyasa başarısızlığı ile sonuçlanır. Bu tür kusurlu koşulların çoğu hemen hemen her pazarda mevcuttur. Joseph Stiglitz'e göre bu, hükümetin bu tür piyasa başarısızlıklarını düzeltme konusunda çok büyük bir potansiyel rolü olduğu anlamına gelir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, otomobil tamircisi, kasiyer, doktor ve yazılım mühendisi gibi gelir ve eğitim düzeylerindeki mesleklerde gerçek ücretler son 40 yılda sabit kaldı. Bununla birlikte, hisse senedi sahipliği daha yüksek gelir ve eğitim düzeylerine fayda sağlar, bu da farklı yatırım gelirlerine yol açar.

Bir diğer neden ise gelirin vergilendirildiği oran ve vergi sisteminin artan oranlı olmasıdır. Artan oranlı vergi, vergi oranının vergiye tabi taban miktarı arttıkça arttığı bir vergidir. Artan oranlı vergi sisteminde, en yüksek vergi oranının seviyesi, vergi rejimindeki değişiklik sonucu gelir değişmediği takdirde, genellikle toplumdaki eşitsizlik seviyesi üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olacak, onu artıracak veya azaltacaktır. Ek olarak, sosyal harcamalara uygulanan daha dik kademeli vergilendirme, gelirin genel olarak daha eşit bir şekilde dağılmasıyla sonuçlanabilir. ABD'deki Kazanılmış Gelir Vergisi Kredisi gibi vergi kredileri de gelir eşitsizliğini azaltabilir.  Vergilendirmeden önce bir gelir dağılımı için Gini endeksi ile vergilendirmeden sonra Gini katsayısı arasındaki fark, bu tür vergilendirmenin etkilerine ilişkin bir göstergedir.

Eşitsizliğin oluşmasında önemli bir faktör, bireylerin eğitime erişimindeki çeşitliliktir. Eğitim, özellikle işçilere olan talebin yüksek olduğu alanda, bu eğitimi olanlar için yüksek ücretler yaratır. Ancak, eğitimdeki artışlar önce büyümeyi ve gelir eşitsizliğini artırır ve sonra azaltır. Sonuç olarak, eğitim almaya gücü yetmeyen veya isteğe bağlı eğitim almamayı seçenler genellikle daha az ücret alır. Bunun gerekçesi, eğitim eksikliğinin doğrudan daha az gelirlere ve dolayısıyla daha düşük toplam tasarruf ve yatırıma yol açmasıdır. Tersine, kaliteli eğit

Ekonomik gösterge, bir ekonomik faaliyet hakkında istatistik'tir. Ekonomik göstergeler, ekonomik performansın ve gelecekteki performans tahmin analizine olanak sağlar. Ekonomik göstergelerin kullanıldığı uygulamalardan birisi İş döngüsü çalışmalarıdır. Ekonomik göstergeler çeşitli endeksleri, kazanç raporlarını ve ekonomik özetleri kapsar: örneğin işsizlik oranı, işten ayrılma oranı, konut başlangıçları, tüketici fiyat endeksi (enflasyon), Ters verim eğrisi, tüketici kaldıraç oranı, sanayi üretimi, iflaslar, gayri safi yurt içi hasıla, internet erişimi, perakende satışlar, fiyat endeksi ve para arzı değişiklikleri vb.
Amerika Birleşik Devletlerindeki iş döngü tarihleme komitesi özel bir Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu'dur. Çalışma İstatistikleri Bürosu, çalışma ekonomisi ve istatistikleri alanında ABD hükûmetinin başlıca bilgi aldığı kurumudur. Diğer ekonomik gösterge üreticileri ise Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu ve Amerika Birleşik Devletleri Ekonomik Analiz Bürosu‘dur.

Ekonomik göstergeler iş çevrimi ile ilgili olağan zamanlamalarına göre üç kategoriye ayrılabilir: öncü göstergeler, gecikmeli göstergeler ve çakışan göstergeler.

Öncü göstergeler, her zaman olmasa da genellikle ekonominin tamamı değişmeden önce değişen göstergelerdir. Bu nedenle, ekonominin kısa vadeli tahmin edicileri olarak faydalıdırlar. Öncü göstergeler arasında tüketici beklentileri endeksi, inşaat ruhsat izinleri ve para arzı yer alır. Konferans Kurulu, ABD ekonomisinde altı ila dokuz ay sonraki faaliyeti tahmini için tasarlanmış on göstergeden oluşan bileşik bir Öncü Ekonomik Endeks yayınlar.
Konferans Kurulunun Öncü Ekonomik Göstergeler Endeksinin Bileşenleri şunlardır:

Ortalama haftalık saat (üretim) — Mevcut çalışanların çalışma saatlerinde yapılan ayarlamalar genellikle yeni işe alımlar veya işten çıkarmalar öncesinde yapılır, bu nedenle haftalık ortalama saat ölçüsü işsizlikteki değişiklikler için öncü bir göstergedir.
işsizlik sigortası için haftalık ortalama ilk işsizlik başvuruları — CB bu bileşenin değerini pozitiften negatife çevirir çünkü pozitif bir okuma iş kaybını gösterir. İlk işsizlik başvuru verileri, iş koşullarına diğer işsizlik ölçütlerinden daha duyarlıdır ve bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri Çalışma Bakanlığı tarafından yayınlanan aylık işsizlik verilerini yönlendirir.
Üreticilerin tüketim malları/malzemeleri için yeni siparişleri — Tüketim malları ve malzemeleri için yeni siparişlerdeki artış genellikle fiili üretimde olumlu değişiklikler anlamına geldiğinden, bu bileşen bir öncü gösterge olarak kabul edilir. Yeni siparişler envanteri azaltır ve gelecekteki gelirin habercisi olan doldurulmamış siparişlere katkı yapar.
Satıcı performansı (daha yavaş teslimatlar difüzyon endeksi) — Bu bileşen, siparişlerin endüstriyel şirketlere teslimi için geçen süreyi ölçer. Satıcı performansı, iş döngüsüne öncülük eder çünkü teslimat süresindeki artış, imalat malzemelerine yönelik artan talebi gösterebilir. Satıcı performansı, Ulusal Satın Alma Yöneticileri Birliği'nin (NAPM) aylık bir anketiyle ölçülür. Bu difüzyon endeksi, yanıt verenlerin yarısının değişiklik olmadığını ve tüm yanıtlayanların teslimatın daha yavaş olduğu bildirimini ölçer.
Üreticilerin savunma dışı sermaye malları için yeni siparişleri — Yukarıda belirtildiği gibi, yeni siparişler iş döngüsüne öncülük eder çünkü siparişlerdeki artışlar genellikle fiili üretimde ve belki de artan talepte olumlu değişiklikler anlamına gelir. Bu önlem, üreticinin tüketim malları/malzemeleri bileşeni (#3) için yeni siparişlerinin karşılığıdır.
Yeni özel konut birimleri için yapı ruhsatları.
500 adi hisse senedinin hisse senedi fiyatları — Hisse senedi fiyatlarındaki değişimler, yatırımcıların ekonominin geleceğine ve faiz oranlarına ilişkin beklentilerini yansıttığından, hisse senedi piyasası getirileri öncü gösterge kabul edilir. .
Para Arzı (M2) — Para arzı vadesiz mevduatları, seyahat çeklerini, tasarruf mevduatlarını, para birimini, para piyasası hesaplarını ve küçük- nominal değerli vadeli mevduatları ölçer. Burada M2, federal hükûmet tarafından GSYİH raporunda yayınlanan deflatör aracılığıyla enflasyona göre ayarlanır. Hesap mevduatına katkı yapan bir faktör olan banka kredileri, genellikle enflasyonun para arzından daha hızlı artması durumunda azalır ve bu da ekonomik genişlemeyi daha zorlaştırabilir. Böylece vadesiz mevduattaki bir artış, enflasyonun yükseleceği beklentisini gösterecek ve bu ise banka kredilerinin azalmasına ve tasarrufların artmasına neden olacaktır.
Faiz oranı farkı (10 yıllık Hazine - Federal Fon hedefi) — Faiz oranı farkına genellikle verim eğrisi denilir ve kısa, orta ve uzun vadeli faiz oranlarını kasteder. Verim eğrisindeki değişiklikler, ekonomik döngüdeki gerilemelerin en doğru tahmin edicileri olmuştur. Bu, özellikle eğri tersine döndüğünde, yani uzun vadeli getirilerin kısa oranlardan daha düşük olması beklendiğinde doğrudur.
Tüketici beklentileri endeksi — Öncü göstergelerin yalnızca beklentilere dayanan tek bileşenidir. Bu bileşen iş döngüsüne öncülük eder çünkü tüketici beklentileri gelecekteki tüketici harcamalarını veya sıkılaştırmayı gösterebilir. Bu bileşen için veriler Michigan Üniversitesi'nin Anket Araştırma Merkezi'nden gelir ve ayda bir kez yayınlanır.

Gecikmeli göstergeler, genellikle ekonominin tamamı değiştikten sonra değişen göstergelerdir. Tipik olarak gecikme, bir yılın birkaç çeyreğidir. İşsizlik oranı gecikmeli bir göstergedir: İstihdam, genel ekonomideki bir toparlanmanın ardından iki veya üç çeyrek artma eğilimindedir. Bir performans ölçüm sisteminde, bir işletmenin elde ettiği kar, tarihsel bir performansı yansıttığı için gecikmeli bir göstergedir; benzer şekilde artan müşteri memnuniyeti geçmişte gerçekleştirilen girişimlerin sonucudur.
Gecikmeli Göstergeler Endeksi, endeksin değerini yedi bileşenden belirleyen bir sivil toplum kuruluşu olan “Konferans Kurulu“ tarafından aylık olarak yayınlanır.
Endeks, genel ekonomideki değişiklikleri “takip etme” eğilimindedir.
Konferans Kurulu endeksindeki bileşenler şunlardır:

işsizlik ortalama süresi (ters çevrilmiş)
Olağanüstü ticari ve sanayi kredilerin değeri
Hizmetler için Tüketici Fiyat Endeksi'ndeki değişiklik
Çıktı birimi başına işçilik maliyetindeki değişim
İmalat ve ticaret stoklarının satışlara oranı
Tüketici kredisinin kişisel gelire oranı
Bankalar tarafından tahsil edilen ortalama ana faiz oranı

Çakışan göstergeler yaklaşık olarak tüm ekonomi ile aynı anda değişir ve böylece ekonominin mevcut durumu hakkında bilgi verir. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, sanayi üretimi, kişisel gelir ve perakende satışlar gibi birçok çakışan ekonomik gösterge vardır. Olaydan sonra, iş döngüsündeki iniş ve çıkışların tarihlerini belirlemek için tesadüf indeksi kullanılabilir.
Çakışan Ekonomik Göstergeler Dizinini oluşturan dört ekonomik istatistik vardır:

Tarım dışı bordrolu çalışan sayısı
Kişisel gelirsiz transfer ödemeleri
Sanayi üretimi
İmalat ve ticari satışlar
Philadelphia Federal Rezervi, eyalet düzeyindeki 4 değişkene dayalı olarak eyalet düzeyinde çakışan endeksler üretir:

Tarım dışı bordrolu istihdam
Üretimde çalışılan ortalama saat
İşsizlik oranı
Ücret ve maaş ödemeleri tüketici fiyat endeksine göre azaltılmıştır (ABD şehir ortalaması)

Genel ekonominin yönüne göre bir ekonomik göstergenin yönünü tanımlayan üç terim de vardır:

Döngüsel göstergeler
genel ekonomi ile aynı yönde hareket eder: ekonomi iyi giderken artar; kötü gittiğinde azalır. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) döngüsel bir göstergedir.
Döngüsel karşıtı göstergeler
genel ekonomiye ters yönde hareket eder. işsizlik oranı ve ücret payı konjonktür karşıtıdır: kısa vadede ekonomi kötüye gittiğinde yükselirler.
döngüsel olmayan göstergeler
iş çevrimiyle çok az veya hiç ilişkisi olmayan göstergelerdir: genel ekonomi iyi giderken yükselebilir veya düşebilir ve iyi gitmediğinde yükselebilir veya düşebilir.

Yerel yönetimlerin genellikle gelecekteki vergi gelirlerini tahmin etmesi gerekir. Örneğin San Francisco şehri, Craigslist'teki tek yatak odalı bir dairenin fiyatını, hafta sonu metroya binen yolcu sayılarını, kapalı otopark kullanımını ve şehrin havaalanındaki yolcu inişleriyle ilgili aylık raporları kullanır.

Big Mac Endeksi
Tüketici Güven Endeksi
Tüketici fiyat endeksi
Gayri safi yurt içi hasıla
Enflasyon
Ruj endeksi

OECD Economic Indicators 6 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Economic Indicators Mobile App 15 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Bureau of Labor Statistics 25 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Conference Board - Economic Indicators 25 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FED101 - Economic Indicators
International Conference on Indicators and Survey Methodology 22 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Economic Indicators 17 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Monthly analysis from American Institute for Economic Research (AIER)
U.S. Economic Indicators
United States Economic Indicators (current and historical, open data) (quandl.com)
GPO Economic Indicators 9 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomik güç, diğer adıyla iktisadi güç ülkelerin, işletmelerin veya bireylerin yaşam standartlarını iyileştirme kabiliyetini ifade eder. Kendilerine fayda sağlayacak kararları kendi başlarına alma kabiliyetlerini artırır.Uluslararası ilişkiler akademisyenleri de bir ülkenin ekonomik gücüne, uluslararası ilişkilerdeki gücünü etkileyen bir faktör olarak atıfta bulunurlar.
Ekonomistler güç kelimesini içeren çeşitli kavramlar kullanırlar:

Piyasa gücü, bir firmanın bir mal veya hizmetin piyasa fiyatını marjinal maliyetin üzerinde karlı bir şekilde yükseltme yeteneğidir.
Tekel gücü, piyasa gücünün güçlü bir biçimidir - fiyatları veya ücretleri tek taraflı olarak belirleme yeteneği. Bu, arz ve talebin fiyatları belirlediği tam rekabetçi bir piyasadaki durumun tam tersidir.
Satın alma gücü, yani herhangi bir miktarda paranın mal ve hizmet satın alma kabiliyeti. Daha fazla varlığa ya da daha doğru bir ifadeyle net değere sahip olanlar bu tür bir güce daha fazla sahiptir. Kişinin varlıklarının likiditesi ne kadar büyükse, satın alma gücü de o kadar büyüktür. Satın alma gücü paritesi, döviz kuru değerlemelerini, belirli bir para birimi karşılığında satın alınabilecek gerçek mal veya hizmetleri yansıtacak şekilde ayarlamanın bir yoludur.
Şirket gücü, şirketlerin ve büyük ticari çıkar gruplarının, düzenleyici kurumların politikaları ve siyasi kampanyaları etkilemek de dahil olmak üzere hükûmet politikası üzerinde güç ve etkiye sahip olduğu kurumsal kapitalizmin dönüm noktası.
Pazarlık gücü, yani bir pazarlık oyununda oyuncuların bir şey için (bir ödül, bir pasta veya kaynaklara erişim) kural paylaşımı olan sonucu etkileme yeteneği Bilgi, pazarlık gücüne katkıda bulunan bir unsurdur. İki temsilcinin bir sözleşmeye girmesi durumunda, eğer bir temsilci kendi anlaşmasının diğer şüphelilerden önemli ölçüde daha iyi ya da daha kötü sonuçlanacağını biliyorsa, o zaman bir tür bilgisel ekonomik güç kullanmaktadır (bkz. bilgi asimetrisi).
Yönetsel güç, yani yöneticilerin çalışanlarını yönetmeliklere, işyeri kurallarına uymadıkları veya tatmin edici raporlar vermedikleri için işten çıkarma veya diğer cezalarla tehdit etme yeteneğidir. Bu, özellikle işsizliğin varlığı ve işçilerin ücret karşılığı çalışmadan hayatta kalmak için yeterli varlığa sahip olmaması nedeniyle iş kaybının bir maliyeti varsa mevcuttur.
İşçi gücü, yani işçilerin tatmin edici çalışma koşulları sağlamadıkları için yöneticilerini iş bırakmaya zorlayıp, taviz elde etme kabiliyetidir. Bu, özellikle düşük işsizlik, işe alma maliyetleri veya eğitim maliyetleri nedeniyle işe almanın önemli bir maliyeti varsa mevcuttur.
Sınıf gücü, Marksist politik ekonomide, kapitalizmde toplumdaki bir azınlığın (kapitalistler) üretim araçlarını kontrol ettiği ve dolayısıyla çoğunluğu (işçileri) sömürebildiği bir durumu ifade eder.

Vatiero M. (2009), Understanding Power. A 'Law and Economics' Approach, VDM Verlag. 978-3-639-20265-6.

Ekonomik kalkınma, bir ülkenin ekonomik, siyasi ve sosyal refahının geliştiği süreçtir.
Bir ülkenin ekonomik kalkınması nüfusun yaşam düzeyi, ekonominin rekabet yeteneği, ülkenin gayri safi yurt içi hasılası, kişi başına düşen millî gelir ve ekonomik özgürlüğün olumlu yönde değişmesi ile tanımlanan bir süreçtir.
Ekonominin gelişmenin temel dinamiği insan sermayesi ve yarattığı yeniliklerdir. İnsan sermayesi insanların eğitim, sağlık, bilim, çalışma koşullarına ve yaşam kalitesinin artırılmasına yapılan harcamaları öngörür.

Ekonomik kalkınmanın kesin tanımına itiraz edildi: 20. yüzyıldaki iktisatçılar kalkınmayı esasen ekonomik büyüme açısından görürken, sosyologlar onun yerine daha geniş değişim ve modernleşme süreçlerini vurguladılar. Kalkınma ve kentsel çalışmalar uzmanı Karl Seidman, ekonomik kalkınmayı "bir topluluk veya bölge için gelişmiş ve geniş çapta paylaşılan ekonomik refah ve yaşam kalitesi oluşturmak için fiziksel, insani, finansal ve sosyal varlıklar yaratma ve kullanma süreci" olarak özetler.
Daphne Greenwood ve Richard Holt, "toplumdaki bireyler için genel hayat standardında geniş tabanlı ve sürdürülebilir artışın" olduğu ekonomik kalkınmayı, kişi başına düşen gelir gibi büyüme ölçütlerinin hayat kalitesindeki gelişmelerle zorunlu olarak ilişkili olmadığı ekonomik büyümeden temelinde ayırır.
Ekonomik kalkınma daha geniş bir kavramdır ve niteliksel boyutları vardır. Ekonomik gelişme, ekonomik büyüme artı insanların refahını belirleyen belirli önemli değişkenlerde (örneğin sağlık, eğitim) ilerici değişiklikleri ifade eder.
Iowa Üniversitesi'nin Uluslararası Finans ve Kalkınma Merkezi şunu belirtir:

 'Ekonomik kalkınma', uygulayıcıların, ekonomistlerin, politikacıların ve diğerlerinin 20. yüzyılda sıklıkla kullandığı bir terimdir. Ancak, kavram Batı'da yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. Modernleşme, Batılılaşma ve özellikle Sanayileşme, insanların ekonomik kalkınmayı tartışırken kullandıkları diğer terimlerdir. Ekonomik gelişmenin çevre ile doğrudan ilişkisi vardır.

Kavramın kökeni belirsiz olsa da, bazı akademisyenler gelişimin kapitalizmin evrimi ve feodalizmin ölümüyle yakından bağlantılı olduğunu iddia eder. Diğerleri onu sömürge sonrası duruma bağlar.
Mansell ve Wehn de ekonomik kalkınmanın, II. Dünya Savaşı'ndan beri uygulayıcı olmayanlar tarafından ekonomik büyümeyi içerecek yani kişi başına düşen gelirdeki artışlar ve sanayileşmiş ülkeler ile eşdeğer bir yaşam standardına ulaşılması şekilde anlaşıldığını ifade eder. Ekonomik gelişme, bir ekonominin belirli bir andaki durumunu belgeleyen statik bir teori olarak da düşünülebilir. Schumpeter ve Backhaus'a (2003) göre, ekonomik teoride belgelenen bu denge durumundaki değişikliklere ancak dışarıdan gelen müdahaleci faktörler neden olabilir.

Ekonomik kalkınma, savaş sonrası ABD tarafından başlatılan yeniden yapılanma döneminden kaynaklandı. 1949'da açılış konuşması sırasında Başkan Harry Truman gelişmemiş alanların gelişimini batı için bir öncelik olarak tanımladı:

“Dünyadaki insanların yarısından fazlası sefalete yaklaşan koşullarda yaşıyor. Yiyecekleri yetersiz, hastalığın kurbanları. Ekonomik yaşamları yalın ve durgundur. Yoksullukları hem onlara hem de daha müreffeh alanlara yönelik bir engel ve tehdittir. Tarihte ilk kez insanlık, bu insanların acılarını dindirmek için gerekli bilgi ve beceriye sahiptir ... Barışsever insanlara, onları gerçekleştirmelerine yardımcı olmak için teknik bilgi depomuzun faydalarını sağlamamız gerektiğine inanıyorum. onların daha iyi bir yaşam beklentileri… Öngördüğümüz, demokratik adil ticaret kavramlarına dayanan bir kalkınma programı ... Daha fazla üretim, refah ve barışın anahtarıdır. Ve daha fazla üretimin anahtarı, modem bilimsel ve teknik bilginin daha geniş ve daha güçlü bir uygulamasıdır.

Bir ülkenin kalkınması farklı kavramlarla ilişkilendirilmiştir ama genellikle daha çok üretkenlikle ekonomik büyümeyi, vatandaşlarının tercihlerini olabildiğince doğru şekilde temsil eden siyasi sistemleri, hakların tüm sosyal gruplara yayılmasını ve bunları elde etme fırsatlarını, teknik ve lojistik açıdan daha karmaşık görevleri (yani vergileri artırmak ve kamu hizmetlerini sunmak) yerine getirebilen kurum ve kuruluşların uygun işlevselliğini sağlamayı kapsar. Bu süreçler, Devletin ekonomisini, yönetimini, toplumunu ve kamu yönetimini yönetme yeteneklerini tanımlar. Genellikle ekonomik kalkınma politikaları bu konulardaki sorunları çözmeye çalışır.
Bunu göz önünde bulundurarak, ekonomik gelişme genelde belirli ekonomik kalkınma programlarının sonuçlarından ziyade ekonomik kalkınmanın nedenleri olabilen göstergelerdeki (okuryazarlık oranları, ortalama yaşam süresi ve yoksulluk oranları) gelişmelerle ilişkilendirilir. Örneğin sağlık ve eğitimdeki gelişmeler ekonomik büyüme ile yakından ilişkilidir ama ekonomik gelişme ile olan nedensellik pek net olmayabilir. Her halükarda, belirli ekonomik kalkınma programlarının birçok sorunu bir kerede çözebileceğini beklememek önemlidir çünkü bu onlar için ulaşılması pek mümkün olmayan aşılamaz hedefler belirleyecektir. Herhangi bir kalkınma politikası, Prittchet, Woolcock ve Andrews'un "erken yük taşıma" dediği durumun kurbanı olmaktan kaçınmak için sınırlı hedefler ve kademeli bir yaklaşım belirlemelidir.
Çoğu zaman belirli ülkelerin ekonomik kalkınma hedeflerine ulaşılamaz çünkü bu ülkeler Devletin bunu yapacak kapasitesinden yoksundur. Örneğin, bir ulusun güvenlik ve emniyet veya temel hizmet sunumu gibi temel işlevleri yerine getirme kapasitesi azsa, bir serbest ticaret bölgesini (özel ekonomik bölgeler) teşvik etmek veya savunmasız nüfuslara aşı dağıtmak isteyen bir programın hedeflerine ulaşması pek olası değildir. Bu, çok sayıda uluslararası kuruluş, yardım programı ve hatta başka yerlerden 'en iyi uygulamaları' aynen çok az başarı ile başka yerlerden karbon kopya şeklinde gerçekleştirmeye çalışan katılımcı hükûmetler tarafından göz ardı edilen bir şey olmuştur. Bu eşbiçimli taklit - başka yerlerde başarılı olan ancak kurumsal işlev bozukluğunu kendi ülkesinde çözmeden yalnızca gizleyen örgütsel biçimleri benimsemek - ülkelerin kalkınma hedeflerinde ilerlemediği "yetenek tuzaklarına" saplanmasına katkıda bulunabilir. Bunun bir örneği, dış yardım ve ülkelerin kalkınmasına yardım etmedeki başarı oranına yönelik bazı eleştirilerde görülebilir.
Dış yardım bağışlarının başına gelebilecek teşvik uyumluluğu sorunlarının ötesinde - dış yardım veren ülkelerin, ekonomik büyümenin çok az sonucu olan ülkelere vermeye devam etmesih, ama bağış yapan ülkelerin jeopolitik çıkarları ve gündemleriyle uyumlu yozlaşmış liderler ile – önemli miktarda devlet gelirinin dış yardım yoluyla alınmasıyla ilgili mali kırılganlık sorunları vardır. Bu kaynaktan önemli miktarda gelir elde edebilen hükûmetler, bu kaynakları meşru bir şekilde kullanma konusunda daha az baskıya sahip olduklarından vatandaşlarına karşı daha az sorumludurlar (daha özerktirler). Tıpkı petrol gibi bol miktarda doğal kaynaklı ülkeler için belgelendiği gibi, hükûmet bütçesi düzenli vergiler yerine büyük ölçüde dış yardım bağışlarından oluşan ülkelerin etkili kamu kurumlarını geliştirmede teşviklere sahip olma olasılığı daha azdır. Bu da ülkenin kalkınma çabalarını baltalayabilir.

Belirli bir bölgenin veya ulusun göreli ekonomik ilerlemesini değerlendirmek için ekonomistler ve coğrafyacılar tarafından kullanılan çeşitli makroekonomik ve sosyokültürel göstergeler veya "metrikler" vardır. Dünya Bankası'nın "Dünya Kalkınma Göstergeleri" resmi olarak tanınan uluslararası kaynaklardan yıllık olarak derlenir ve ulusal, bölgesel ve küresel tahminleri içerir.

Kişi başına GSYİH, yıl ortası nüfusa bölünen gayri safi yurtiçi hasıladır. GSYİH, ekonomideki tüm yerleşik üreticilerin brüt katma değeri artı tüm ürün vergileri ve eksi ürünlerin değerine dahil olmayan tüm sübvansiyonların toplamıdır. Fabrikasyon varlıkların amortismanı veya doğal kaynakların tükenmesi ve bozulması için herhangi bir kesinti yapılmadan hesaplanır.

Avrupalı kalkınma ekonomistleri, hızlı tren altyapısı gibi modern ulaşım ağlarının varlığının bir ülkenin ekonomik ilerlemesinin önemli bir göstergesini oluşturduğunu ileri sürdüler: bu bakış açısı, özellikle Temel Demiryolu Ulaşım Altyapısı Endeksi (BRTI Endeksi olarak bilinir) ve (Değiştirilmiş) Demiryolu Taşımacılığı Altyapısı Endeksi (RTI) gibi ilgili modeller aracılığıyla gösterilir.

BM, toplumsal cinsiyet eşitliğini ölçmeye yardımcı olacak bir gösterge oluşturma çabasıyla iki ölçü oluşturdu: Cinsiyetle İlgili Gelişme Endeksi (GDI) ve Cinsiyet Güçlendirme Ölçüsü (GEM). Bu göstergeler ilk olarak 1995 UNDP İnsani Gelişme Raporu'nda tanıtıldı.

Cinsiyet Güçlendirme Ölçüsü (GEM), kadınların elde ettiği ekonomik, politik ve mesleki kazanımları yakalamaya odaklanan çeşitli göstergeleri bir araya getirmeye odaklanır. GEM yalnızca üç değişkenden oluşur: gelir elde etme gücü, profesyonel ve idari işlerdeki pay ve parlamento koltuklarının payı.

Cinsiyet Gelişimi (GDI), insani gelişme başarılarındaki cinsiyet farkını ölçer. Sağlık, bilgi ve yaşam standartları olmak üzere üç değişken aracılığıyla kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği hesaba katar.

Ekonomik küreselleşme, malların, sermayenin, hizmetlerin, teknolojinin ve bilginin yaygın uluslararası hareketini ifade eden bir küreselleşmedir. Ekonomik küreselleşme, akademik literatürde yaygın olarak bulunan küreselleşmenin üç ana boyutundan biridir. Malların, hizmetlerin, teknolojilerin, enformasyon ve sermayenin sınır ötesi hareketinin yoğunlaşmasıyla dünya genelinde ulusal, bölgesel ve yerel ekonomilerin artan ekonomik entegrasyonu ve karşılıklı bağımlılığıdır. Ekonomik küreselleşme, öncelikle üretim, finans, piyasalar, teknoloji, örgütsel rejimler, kurumlar, şirketler ve insanların küreselleşmesini içerir.
Uluslararası ticaretin ortaya çıkışından bu yana ekonomik küreselleşme genişlerken, uzun mesafeli taşımacılığın verimliliğindeki gelişmeler, telekomünikasyondaki gelişmeler, bilim ve teknolojideki gelişmelerle modern ekonomide fiziksel sermayeden çok bilginin önemi nedeniyle artan bir oranda büyümüştür. Ülkelerin kademeli olarak ticaret engellerini kaldırdığı, cari hesaplarını ve sermaye hesaplarını açtığı Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması ve Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde küreselleşme hızı da artmıştır. Bu son patlama, büyük ölçüde, doğrudan yabancı yatırım, iş yapma maliyetlerinin düşürülmesi, ticaret engellerinin azaltılması ve birçok durumda sınır ötesi göç yoluyla gelişmekte olan ülkelerle bütünleşen gelişmiş ekonomiler tarafından desteklenmiştir.

Neoliberalizm

İktisadi metodoloji iktisadın ve iktisadi düşüncenin temelini oluşturan prensiplerin üzerindeki çalışma yöntemleridir. Bu çalışma yöntemlerinin çoğunu bilimsel yöntem oluşturur. Bu terim aynı zamanda, bir veya birkaç yöntemin teorik veya sistematik yönünü vurgulamakta kullanılır. İktisat metodolojisi, konuları ve yöntemi bakımından, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerle pek çok benzerlik taşır.

1970'lerden beri iktisat metodolojisi, iktisatçıların çeşitli yöntemlerinin ve saha araştırmalarının sonucu pek çok değişiklik yapılmasında kullanılmıştır.

Felsefe ve ekonomi
Normatif iktisat

Davis, John B., et al., ed., 1998. Ekonomi Metodolojisinin El Kitabı. Yayıncının açıklaması.
Hands, D. Wade, ed. (1993). Ekonomi Metodolojisi ve Felsefesi, Edward Elgar. 3 v. Contents list.
Hausman, Daniel M., 1984. Ekonominin Felsefesi: Antoloji. New York : Cambridge University Press, ISBN 0-521-45929-X. Ch.-preview links, pp. v 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.-vi. 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ch. 1-3, 5, 7-16, & 19-22 esp.
1992. Felsefe ve Ekonomik Metodoloji Üzerine Yazılar. Açıklama 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ch. 1 link 10 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bağlantılar. 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Düppe, T. (2011). How Economic Methodology Became a Separate Science 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Journal of Economic Methodology, 18 (2): 163-176.

Journal of Economic Methodology — Aims & Scope 21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. & links to issues and abstracts. 9 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
On the Methodology and History of Economics — New School
Daniel M. Hausman, 2003. "Philosophy of Economics" 14 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stanford felsefe ansiklopedisi
Milton Friedman, 1953. "The Methodology of Positive Economics," 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (in 3 links)
Lionel Robbins, 1935, 2nd ed. An Essay on the Nature and Significance of Economic Science
Waleed Addas, 2008. Methodology of Economics: Secular versus Islamic 18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homophileconomicus 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ekonomik sistem, bir toplumda mal ve hizmetlerin üretimini, ticaretini, dağıtımını ve kaynakların üretime tahsis edilmesini düzenleyen, ayrıca üretimi kimlerin yapacağına karar veren uygulama ve ilkeler bütünüdür.
Ekonomik sistemleri salt ticari açıdan ele almak mümkün değildir. Aksine ekonomik sistemlerin en belirleyici özelliği politik ve ideolojik kökenli olmalıdır. Bu önermenin tersi de doğrudur, yani siyasi yaklaşımları şekillendiren temel unsur ekonomidir. Siyaset ve ekonomi iç içe geçmiştir ve birbirinden ayrışamazdır. Bu açıdan bakıldığında dünyadaki siyasi yapıları ekonomi temelinde sınıflandırmak en uygun yöntem olarak görünmektedir. Günümüzde veya yakın tarihte uygulanan ya da etkileri devam eden ekonomik sistemlere dair bir sınıflandırma şu şekilde yapılabilir.

Sosyalizm, devletçi bir modeldir. Kelime anlamı (Sosio: Toplum, Halk) itibarıyla bakıldığında üretici gücün insan, insan emeği ve dolayısıyla toplum olduğu düşüncesinden yola çıkılarak oluşturulmuş bir sistemdir. Devletçilik prensibi mutlak olarak geçerlidir. Devlet üretime hakim güç olarak ön plana çıkar. Bu modeli savunan iktisatçılar tarafından toplumun esas alındığı iddia edilse de, yetkiyi toplum adına devlet kullandığı için, etkin güç daima devlettir. Kişilerarası eşitlik vurgusu yapılır. Kamu yararı ve toplum ön plandadır. Kolektif (topluluk olarak, kitle halinde) hareket etme ve buna uygun bir biçimde örgütlenme ve çalışma planlanır.
Devletin, ticari amaçlı üretim araçlarına (fabrikalara, maden ocakları ve yeraltı kaynaklarına, tarım arazilerine, hayvan çiftliklerine) ve temel tamamlayıcı kurumlarına (bankalar, kooperatifler) mutlak egemen ve sahip olmasıdır. İşçi sınıfı yani fabrikalar ve maden ocakları çekiç ile, köylü sınıfı yani hayvan çiftlikleri ve tarım arazileri ise orak ile sembolize edilir. Bunlar üretici güç olarak görülen iki toplumsal sınıftır. Üretim araçlarında özel mülkiyet sosyalist sistemlerin katı biçimde uygulandığı ülkelerde tamamen kaldırılmıştır. Özel teşebbüs, üretim araçlarına sahip olamaz. Devlet toplum adına tüm piyasayı kontrolü altında tutar. Serbest Piyasa Ekonomisi geçerli değildir. Bunun yerine Merkezi Planlama esastır. Bir yıl içinde tüm ülkede ne üretilip ne kadar tüketileceği önce yerel ve bölgesel olarak hesaplanır, daha sonra tek merkezde (başkentte) eşgüdümlü olarak değerlendirilir ve düzeltmeler yapılır. Özetle temel prensipleri şunlardır:

Üretici güç olarak Emek öne çıkar.
Devletçi Ekonomi (Üretim araçlarında devlet mülkiyeti) esastır.
Merkezi Planlama vardır.
Kamu Yararının (Genel Hukukun / Kamu Hukukunun) ön plana çıkması çok belirgindir.
Tek partili siyaset tercih edilir, çünkü burjuva siyasetinde olan siyasal yapının işçileri böldüğü görüşü savunulur.
Toplumların çeşitli sınıflardan oluştuğu gerçeği dikkate alınarak hangi sosyal sınıfın yönetime egemen olması gerektiği ve asıl üretici gücün hangi sınıf olduğu sorusundan hareket edilir. Bu yaklaşıma göre tarih, aslında sınıf mücadelelerinin toplamından ibarettir. İşçi Sınıfı (Proleteraya)’nın egemenliği esastır, halk her yerde (fabrika, okul, çiftlik vb.) kendini yönetmek üstüne yönetim şeklini belirler. İşçi sınıfına özel bir önem verilir, çünkü emeği ile üreten ve toplumu kalkındıran sınıftır. Bankacılık sistemi etkin değildir, çünkü ihtiyaç duyulmaz. Faiz büyük oranda ortadan kalkmıştır (Bu sömürüye karşı yönüyle İslami söylemlere de uyar. Çünkü İslamiyet'te de faiz haramdır). Sosyalist sistemler değişik aşamalardan geçebilir.

Önce üretim araçları devletleştirilir. Özel sektör üretimden dışlanır.
Yabancı sermaye dahil, tüm özel sektör kamu kurumuna dönüştürülmüştür. Özel sektöre gerek yoktur.
Daha sonra gayrimenkuller (evler, arsalar, araziler) devletleştirilir. Sömürüye yol açtığı için özel mülk sahibi olunamaz.
Devlet evleri ve arazileri yurttaşlarına kullanmaları için verir. Karşılığında kira almaz.
Temel hizmetler (elektrik, su, telefon, toplu taşıma, okul, sağlık) ücretsiz hale gelir, çünkü bunlar üzerinden kendini zenginleştirecek bir sınıfa izin verilmez.
Zaten devletleştirilmiş olan bu hizmetlerin kamu yararına ücretsiz hale kullanılır.
Tek partili rejimlerdir. (Bu partinin adı çoğu zaman sınıfsız topluma gidecek komünist toplumu hedeflediğinden “Komünist Parti”dir. Ama değişik isimler de kullanılabilir, örneğin “Sosyalist Parti”, “İşçi Partisi” veya “Emek Partisi” gibi) Devlet ve parti örgütü ayrı ayrı iki koldan en küçük yerleşim birimlerine kadar indirilmiştir ve yönetime üretici güçler nezdinde katılımcılık vardır.
Olumsuz yönleri:

Çoğunlukla baskıcı ve antidemokratik uygulamalarda bulunmuşlardır.
Merkezi planlama verimli ve etkin olamamıştır.
İçe kapalı ekonomiler sebebiyle hayat standartları gelişmemiştir.
Kapalı toplum anlayışı, gelişen Dünya'ya ayak uyduramamıştır.
Halkçılık iddialarına karşın, halkın istekleri dikkate alınmamıştır.
Sosyalist görüşlerin savunmaları:
Burjuva sistemlerinde parasal güç kadar "güçlü" birey vardır. Dolayısıyla sosyalist sistemler tarafından da burjuva sistemleri antidemokratik olarak mahkûm edilirler. Sosyalist toplumlarda din doğrudan karşıya alınmaktan ziyade, egemen sınıfın bir sömürü aracı haline getirildiği ölçüde karşıya alınmıştır. Burjuva sistemleri bunu "Komünist sistemler din olgusuna karşıdırlar" şeklinde çarpıtıp, din ile sömürmeye devam etmeye çalışmışlardır. Oysa sosyalist toplumlardaki egemen görüş "Din olgusunun egemenlerin elinden alındıktan sonra tarihsel olarak incelenmesi" gerektiğidir. Emperyalist saldırganlık ve ekonomik ablukaların unutulduğu bir iddiadır. Sovyetler Birliği'nin bilimi kullanarak kendi imkanlarıyla uzaya çıkması ve birçok alanda bilimsel keşifler yapması, bu iddiaya cevap niteliğindedir.

Doğu toplumlarını inceleyen ve bazılarında devlet mülkiyeti ve ortak çalışma kavramına rastlayan Karl Marx, bu uygulamaları teorik olarak geliştirmiş ve ilk defa Das Kapital (The Capital) adlı eserinde Sosyalizmin esaslarını ortaya koymuştur. Karl Marx'dan etkilenen pek çok düşünürün katkılarıyla Sosyalizm kavramı daha da çok rağbet görmüş ve 1917 yılında Vladimir Lenin önderliğinde Rusya'da bir devrim yapılarak Dünya tarihinde ilk kez bir Kapitalist rejim yıkılarak yerine Sosyalist bir sistem (Sovyetler Birliği) kurulmuştur. Kapitalizme tepki olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Orta Asya'da pek çok devlet Sovyetler Birliği'ne katılmıştır. Ayrıca daha sonra Çin'de gerçekleşen bir devrim ile de Çin Halk Cumhuriyeti sosyalizme geçmiştir. Doğu Avrupa ülkeleri de sosyalist rejimler kurarak Doğu Blokunu oluşturmuşlardır. Bazı Uzak Asya ülkeleri ve Arap ülkeleri de yine sosyalist ekonomiye yakın modele geçmişlerdir. Ancak "Soğuk Savaş" yıllarında yaşanan emperyalist saldırganlıklar ve iç olumsuzluklar sebebiyle 1980'li yılların sonunda başlayarak ilk önce Sovyetler Birliği dağılmış, ardından da Doğu Bloku çökmüştür. Fakat emperyalist saldırganlığa karşı "Bağımsız Devletler Topluluğu" ve "Şanghay İşbirliği Örgütü" gibi yapılar eski sovyet ülkelerinin beraber hareket ettiği uluslararası kuruluşlardır.

Dağılanlar / Terk edenler: Sovyetler Birliği (Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Ukrayna, Tacikistan, Ermenistan, Kırgızistan, Litvanya, Estonya, Moldova), Doğu Bloku (Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Doğu Almanya, Bulgaristan), Arnavutluk, Yugoslavya, Güney Yemen, Afganistan, Kamboçya, Benin, Etiyopya, Kongo, Somali, Moğolistan, Libya
Sürdürenler: Çin (Karma Ekonomiye dönüşmektedir), Küba, Vietnam, Kuzey Kore

Komünizm, Marksizm'e göre Sosyalizm'den sonra hedeflenen nihai noktadır. Sözcük anlamı ortak çalışma, ortak bilinç (Komün: Kamu, Ortakyaşam) vurgusunu öne çıkarır. Kimi yaklaşımlar aslında Sosyalizm ile aynı şey olduğunu savunur. Üretim araçları tüm toplumun ortak malıdır. Fakat yaygın bir kabule göre temel belirleyici özelliği; sınıfsız bir toplum oluşturulmak istenmesidir. Sosyalizmden en önemli farkı budur. Çünkü sosyalizmde işçi sınıfının egemenliği savunulur, yani sınıf kavramı belirleyicidir. Komünizmde insanlar eşittir. Komünizm'i, sınıflar ve meslekler arası gelir, eğitim, statü, yaşam standardı farklarını elden geldiğince en aza indirmek olarak algılayan daha gerçekçi yaklaşımlar da mevcuttur.

Eski Sovyetler Birliği, Stalin dönemindeki hızla gelişen ekonomik gelişmeleri takiben Kruşçev tarafından Komünizm'e geçtiğini ilan etmiştir. Fakat bu durum yalnızca bir propagandadan ibarettir (Dönemin destalinization propagandası). Çünkü Sovyetler Birliği'nde sınıflar kaldırılmasına rağmen tüm toplumu kapsayacak ekonomik üretim (fazla artı değer) henüz üretilememiştir.

Bahsedilen kriterler dikkate alındığında sosyalizmdeki üretim fazlası sonrası yapıyı kapsar. Dolayısıyla üretimin çok yüksek seviyede olduğu devletler bu yapıya geçebilir. Emperyalizmin sosyalizmi yıkma çabasını da göz önüne aldığımızda günümüzde bu durum çok zor görülmektedir.

Kapitalizm bireyci bir modeldir. Sözcük köküne bakıldığında (Kapital: Sermaye, Anapara, Anamalcılık), üretici gücün para ve dolayısıyla sermaye yani sermaye birikimine sahip olan herkes ticaret ve üretim yapabilir. Kamu hukuku ve kamu yararı kavramı da bulunmakla birlikte özel hukuk ve kişi hakları ön plandadır. Özel teşebbüsün üretim ve ticareti gerçekleştirdiği sistemlerdir. Sermaye gücü ve birikimi önemlidir. Sermaye az sayıda insanın elinde yoğunlaşır. Özel sektör esastır. Serbest Piyasa Ekonomisi geçerlidir. Piyasadaki üretim ile ürün ve hizmet fiyatları arz ve talep kanunları çerçevesinde serbestçe şekillenir. Yani ürün az bulunuyorsa ve ona yönelen talep de mevcutsa, fiyatı yüksek olur, ürün çoksa fiyatı düşer. Özetle yeterli sermayesi olanlar bir işletme kurup, üretim veya ticaret yapar, ürünü piyasaya sunar ve fiyat belirler. Fiyat uygunsa alınır, değilse fiyatı azaltır. Ya da aşırı talep varsa fiyatı yükseltir. Rekabet önemli bir unsurdur. Burjuva sınıfının, parasal gücü olanların piyasaları ve siyasi hayatı yönlendirmesi göz ardı edilemez bir gerçektir.

Üretici güç Sermaye olarak görülür.
Özel Sektör ve Üretim araçlarında özel mülkiyet esas alınır.
Serbest Piyasa Ekonomisi geçerlidir.

Ekonomik sosyoloji veya ekonomi sosyolojisi; ekonomik olay, olgu ve ekonomik çıkarları, tek­nolojiye dayalı sosyal  ilişkiler ağı içinde ele alan bir bi­lim dalıdır. Bilim dalının kurucuları Weber ve Durkheimdir.

Konusu, sosyolojinin model, bakış açısı, değişken ve tercihlerinin; kıt mal ve hizmetlerin üretim, alışveriş, piyasa, bölüşüm ve tüketim faaliyetlerinin açıklamasında kullanılmasıdır.

Bu iki bilim dalının karar birimleri (aktörleri) farklıdır.
Ekonomik faaliyetin tanım ve içeriği farklıdır.
İki bilim dalının ekonomik faaliyetlere ilişkin kısıt ve kriterleri farklıdır.
Her iki bilim dalında ekonominin toplum bütünü içindeki algılanışı farklıdır.
İki bilim dalında analiz amaçları farklıdır.

Modern Marksist düşünce, Kapitalizm'in toplumsal etkilerine ve onları üreten ekonomik ilişkiler sistemi içindeki ekonomik gelişmeye odaklanmıştır. Önemli teorisyenler arasında Georg Lukács, Theodor Adorno, Max Horkheimer, Walter Benjamin, GuyDebord, Louis Althusser, Nicos Poulantzas, Ralph Miliband, Jürgen Habermas, Raymond Williams, Fredric Jameson ve Antonio Negri bulunur.

Sosyo-Ekonomiyi Geliştirme Derneği (SASE), üyeleri ekonomi ve ekonomik süreçlerin sosyal çalışmalarıyla ilgilenen uluslararası bir akademik dernektir.
Amerikan Sosyoloji Derneği'nin Ekonomik Sosyoloji bölümü Ocak 2001'de kalıcı bir Bölüm haline geldi. Web sitesine göre yaklaşık 800 üyesi var.
2011 yılında kurulan Ekonomik Sosyoloji ve Politik Ekonomi (ES/PE), ekonomik sosyoloji ve ilgili konularla ilgilenen araştırmacıları bir araya getiren çevrimiçi bir bilimsel topluluktur.

Ekonomik yaptırımlar, bir veya daha fazla ülke tarafından hedeflenen bir devlete, gruba veya bireye karşı uygulanan ticari ve finansal cezalardır. Ekonomik yaptırımlar çeşitli siyasi, askeri ve sosyal konular için uygulanabilir. Ekonomik yaptırımlar yerel ve uluslararası amaçlara ulaşmak için kullanılabilir.
Ekonomik yaptırımlar genellikle yaptırımları uygulayan ülke ile söz konusu yaptırımları alan ülke arasında iyi ilişkiler kurmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte, yaptırımların etkinliği tartışmalıdır ve yaptırımların istenmeyen sonuçları olabilir.
Ekonomik yaptırımlar, çeşitli ticaret engelleri, gümrük vergileri ve finansal işlemlerle ilgili kısıtlamaları içerebilir. Bir ambargoya benzerdir, ancak ambargo genellikle doğrudan uçuşa yasak bölge veya deniz ablukası ile daha ciddi bir yaptırım anlamına gelir.

Ekonomik yaptırımların kullanımı, 20. yüzyılda, özellikle 1919'da Milletler Cemiyeti'nin kurulmasıyla çok daha yaygın hale geldi. Habeşistan Krizi, 1935'te Mussolini'nin İtalya'sına, antlaşmanın 16.Maddesi uyarınca yaptırımlarla sonuçlandı. Ancak petrol tedariki durdurulamadı, Süveyş Kanalı İtalya'ya kapanmadı ve işgal devam etti. Yaptırımlar 1936'da kaldırıldı ve İtalya 1937'de birlikten ayrıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1945'te Cemiyetin yerini daha kapsamlı olan Birleşmiş Milletler aldı.
Yaptırımlar, 21.yüzyılda anlaşmazlıklardan düşmanca çatışmalara kadar sayısız durumda yaygın olarak kullanılan bir dış politika aracı haline gelmiştir.

1807 Amerika Birleşik Devletleri ambargosu, Başkan Thomas Jefferson'un ikinci döneminde ABD Kongresi (1806-1808) tarafından kabul edilen bir dizi yasayı içeriyordu. İngiltere ve Fransa dördüncü koalisyon Savaşına katıldılar; ABD tarafsız kalmak ve her iki tarafla da ticaret yapmak istedi, ancak her iki ülke de Amerika'nın diğer tarafla ticaretine itiraz etti. Amerikan politikası, savaştan kaçınmak ve hem Fransa hem de İngiltere'yi Amerikan haklarına saygı duymaya zorlamak için yeni yasaları kullanmayı amaçladı. Ambargo hedeflerine ulaşamadı ve Jefferson Mart 1809'da yasayı yürürlükten kaldırdı.

ABD'nin Küba ambargosu, diktatör Fulgencio Batista'nın yönetimi sırasında 14 Mart 1958'de başladı. İlk başta, ambargo sadece silah satışlarına uygulandı, ancak daha sonra diğer ithalatları da içerecek şekilde genişledi ve sonunda 7 Şubat 1962'de neredeyse tüm ticarete yayıldı. Küba tarafından " el bloqueo'' (abluka) olarak adlandırılan ABD'nin Küba ambargosu 2021 itibarıyla modern tarihin en uzun süredir devam eden ambargolarından biridir. Amerika Birleşik Devletleri'nin müttefiklerinden çok azı ambargoyu benimsedi ve birçoğu bunun Küba hükûmetinin davranışını değiştirmede etkisiz olduğunu savundu. Amerika Başkanı Barack Obama, Küba ile bazı sınırlı ekonomik adımlar atarken, yine de 2011'de politikayı yeniden teyit etti ve Küba'nın mevcut hükûmeti tarafından iyileştirilmiş insan hakları ve özgürlükleri tanınmazsa, ambargonun devam edeceğini belirtti.

Rusya'nın siyasi hedeflerine ulaşmak için ekonomik yaptırımlar kullandığı bilinmektedir. Rusya'nın odak noktası esas olarak eski Sovyetler Birliği devletlerinin Batı yanlısı rejimlerine karşı yaptırımlar uygulamaktır. Kremlin'in amacı özellikle Sırbistan, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan gibi Avrupa Birliği ve NATO'ya katılmak isteyen devletler üzerinedir.

2004 yılında seçilen Ukrayna'nın üçüncü cumhurbaşkanı Viktor Yuşçenko, NATO ve AB'ye kabul edilmek için görev süresi boyunca lobi yaptı. Yuşçenko göreve geldikten kısa bir süre sonra, Rusya, Batı Avrupa devletlerinden aldığı enerji maliyetinin aynısını Kiev'den istedi. Bu, Ukrayna'nın enerji faturasını bir gecede dört katına çıkardı. Rusya daha sonra 2006 yılında doğal gaz arzını kesti. Bu adım Ukrayna ve Rusya ekonomilerine önemli zarar verdi. Ukrayna ekonomisi zorlanmaya devam ettikçe, Yuşçenko'nun toplum içindeki onayı önemli ölçüde düştü. Bunun sonucu olarak 2010'da Rus yanlısı Viktor Yanukoviç Ukrayna'nın dördüncü cumhurbaşkanı oldu. Seçimden sonra, gaz fiyatları önemli ölçüde azaldı.

Gürcistan'daki Gül Devrimi, Miheil Saakaşvili'yi ülkenin üçüncü Cumhurbaşkanı olarak iktidara getirdi. Saakaşvili, Gürcistan'ı NATO ve AB'ye sokmak istedi ve Irak ile Afganistan'daki ABD liderliğindeki savaşın güçlü bir destekçisi oldu. Rusya, Gazprom aracılığıyla doğal gaz fiyatlarını ve Gürcistan ekonomisini, özellikle de Gürcistan'ın şarap, narenciye ve maden suyu ihracatını etkileyen daha geniş ticaret yaptırımları da dahil olmak üzere Gürcistan'a bir dizi farklı yaptırım uyguladı. 2006 yılında Rusya, Gürcistan'dan tüm ithalatı yasakladı ve bu da Gürcistan ekonomisine önemli bir darbe indirdi. Rusya ayrıca sınırları içinde çalışan yaklaşık 2.300 Gürcüyü sınır dışı etti.

Birleşmiş Milletler, büyük uluslararası olaylara yanıt olarak Güvenlik Konseyi ve/veya Genel Kurul'un rızası ile yaptırımlar uygular ve bunu Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 7. bölümünün 41. maddesi uyarınca yapar. Bu yaptırımların niteliği değişebilir ve finansal, ticari veya silah kısıtlamalarını içerebilir. Birleşmiş Milletler tarafından 1945'teki kuruluşundan bu yana iki düzineden fazla yaptırım uyguladı.

BM, Somali İç Savaşı sırasında Siad Barre'nin darbeyle devrilmesinden sonra Nisan 1992'den itibaren Somali'ye karşı yaptırımlar uygulamaya başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 751 sayılı kararı, üyelerin Somali'ye herhangi bir askeri teçhizat satmasını, finanse etmesini veya devretmesini yasakladı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin (DPRK) Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'na aykırı olarak yürüttüğü nükleer teste cevaben 2006 yılında 1718 sayılı kararı kabul etti. Karar, askeri ve lüks malların satışını yasakladı ve hükûmet varlıklarını dondurdu. O zamandan beri, Birleşmiş Milletler daha sonra Kuzey Kore'ye yönelik yaptırımları genişleten çok sayıda karar aldı. 2016 tarihli 2270 sayılı karar, Kuzey Kore tarafından istihdam edilen nakliye personeli ve araçlarına kısıtlamalar getirirken, uçaklar için doğal kaynakların ve yakıtın satışını da kısıtladı.

26 Şubat 2011'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Birinci Libya İç Savaşı'nda meydana gelen insani suistimallere yanıt olarak 1970 Güvenlik Konseyi kararı ile Libya'ya karşı bir silah ambargosu uyguladı. Ambargo daha sonra 2018'in ortasına kadar uzatıldı. Ambargo altında Libya, mal ithal etmek için özel sektöre olan bağımlılığın artması nedeniyle enflasyona maruz kaldı. Yaptırımlar sağlık ve eğitimde büyük kesintilere yol açarak sosyal koşulların azalmasına neden oldu. Yaptırımlar insan haklarına tepki olarak olsa da, etkileri sınırlıydı.

Apartheid politikaları için Güney Afrika'yı cezalandırmak amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Kasım 1987'de Güney Afrika'ya karşı bir uluslararası petrol ambargosunu kabul etti; bu ambargo 130 ülkenin desteğine sahipti.

Çin (AB ve ABD tarafından), 1989 Tiananmen Meydanı protestolarına yanıt olarak yürürlüğe giren silah ambargosu.
Küba (Amerika Birleşik Devletleri'nin Küba ambargosu), 1958'de yürürlüğe girdi.
AB, ABD, Avustralya, Kanada ve Norveç (Rusya tarafından) Ağustos 2014'ten bu yana sığır eti, domuz eti, meyve ve sebze ürünleri, kümes hayvanları, balık, peynir, süt ve süt ürünlerinde yaptırım. 13 Ağustos 2015'te ambargo Arnavutluk, Karadağ, İzlanda ve Lihtenştayn'a genişletildi.
Gazze Şeridi, 2001'den beri İsrail tarafından, savaş için kullanılan yasadışı silah trafiği nedeniyle.
Guatemala
Endonezya (Avustralya tarafından), Endonezya'da acımasız sığır kesme yöntemleri nedeniyle.
İran, ABD ve müttefikleri tarafından, İran'ın nükleer faaliyetleri nedeniyle: petrol, gaz ve petrokimya, rafine petrol ürünleri ihracatı, bankalar, sigorta, finans kurumları ve nakliye alanlarında yaptırım.
Japonya,  2011 Tohoku depreminden sonra altyapı eksikliği ve radyasyon sorunu nedeniyle hayvan sevkiyatlarına kısıtlama.
Myanmar, demokrasi ve insan hakları ihlalleri nedeniyle Avrupa Birliği'nin yaptırımları.
Kuzey Kore
Kore Savaşı'ndan bu yana Kuzey Kore'ye uygulanan uluslararası yaptırımlar, Güney Kore Cumhurbaşkanı Kim Dae Jung ve ABD Başkanı Bill Clinton'un Günışığı Politikası adı altında hafifletildi. Ancak 2010 yılında tekrar sertleşti.
BM, ABD, AB, tarafından 2006 yılında yürürlüğe giren yaptırım.
Rusya: 2 Ağustos 2017'de Başkan Donald Trump, Rusya, İran ve Kuzey Kore'ye karşı yaptırımları bir araya getiren ABD'nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasasını imzaladı.
Sudan, 1997'den beri ABD tarafından.
Suriye (AB, ABD), silah ve petrol ithalatı yaptırımları.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, (BM tarafından), 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.
Venezuela, (AB ve ABD tarafından), 2015 yılından bu yana.

Bu sayfada tanınmış iktisatçıların bir listesi bulunmaktadır.

Daron Acemoğlu
George Akerlof
Armen Alchian
Maurice Allais
R. G. D. Allen
Elisabeth Altmann-Gottheiner
Takeshi Amemiya
Kenneth Arrow
Thomas Attwood
Robert Aumann

Ludwig Bamberger
Paul A. Baran
Robert Barro
Frederic Bastiat
Robert Dudley Baxter
Gary Becker
Truman Bewley
Jagdish Bhagwati
Fischer Black
Walter Block
Eugen von Boehm-Bawerk
Giovanni Botero
William Brainard
William Breit
Donald Brown
James M. Buchanan
Raymond Burgess

Bryan Caplan
Henry Charles Carey
Edward Chamberlain
Alfred D. Chandler Jr.
Colin Clark
John Bates Clark
John Maurice Clark
Ronald Coase
Jean Baptiste Colbert
Mikolaj Kopernik
Antoine Augustin Cournot
Caio Koch-Weser

Hernando de Soto
Gerard Debreu
Harold Demsetz
Peter A. Diamond
Maurice Dobb
Evsey Domar
Rudi Dornbusch
Jules Dupuit

Francis Ysidro Edgeworth
Massimo Ellul
Kenneth G. Elzinga
Friedrich Engels
Robert Engle
Mahfi Eğilmez

Günter Faltin
Henry Fawcett
Irving Fisher
Marcus Fleming
Robert Fogel
Bruno Frey
David Friedman
Milton Friedman
List Friedrich
Ragnar Frisch
Masahisa Fujita
Celso Furtado

John Kenneth Galbraith
John Geanakoplos
Henry George
Silvio Gesell
Edward Glaeser
Clive Granger
Alan Greenspan

Ha-Joon Chang
Trygve Haavelmo
Gottfried Haberler
Mahbub ul Haq
Arnold Harberger
Sir Roy F. Harrod
John Harsanyi
Oliver Hart
Jerry A. Hausman
Robert Havemann
Fumio Hayashi
Friedrich Hayek
Henry Hazlitt
James Heckman
Eli Heckscher
Hazel Henderson
Noreena Hertz
Robert Heilbroner
John R. Hicks
Jack Hirshleifer
Hans Hermann Hoppe
Bengt R. Holmström
Branko Horvat
Leonid Hurwicz
Otto Hübner

Otmar Issing

William Jevons
Marshall Jevons
Leif Johansen

Michal Kalecki
Leonid Kantorovich
John Maynard Keynes
Daniel Kahneman
Steve Keen
Charles Kennedy
Israel Kirzner
Lawrence Klein
Frank Knight
Karl Marx
Nikolay Kondratyev
Tjalling Koopmans
Janos Kornai
Andrey Korotayev
Jan Kregel
Paul Krugman
Simon Kuznets
Finn Kydland

Ludwig Lachmann
Art Laffer
Steven Landsburg
Oskar Lange
Wassily Leontief
Richard Levin
Steven Levitt
Harvey Liebenstien
Evsei Liberman
Erik Lindahl
Friedrich List
Max O. Lorenz
Robert Lucas, Jr.
Edward Luttwak

Bennett McCallum
Edmond Malinvaud
Thomas Malthus
Gerard de Malynes
N. Gregory Mankiw
Harry Markowitz
Alfred Marshall
Karl Marx
Eric Maskin
Richard Maybury
Daniel McFadden
Carl Menger
David Miles
John Stuart Mill
Jacob Mincer
James Mirrlees
Ludwig von Mises
Franco Modigliani
Herbert Mohring
Gustave de Molinari
Michio Morishima
Dale T. Mortensen
Robert Mundell
John Muth
Roger B. Myerson
Alva Myrdal
Gunnar Myrdal

John Forbes Nash
John von Neumann
Douglass North

Bertil Ohlin
Arthur Melvin Okun
Elinor Ostrom

Vilfredo Pareto
Luigi Pasinetti
Carlota Perez
William Petty
Edmund Phelps
Arthur Cecil Pigou
Christopher A. Pissarides
Edward Prescott

François Quesnay

Frank Plumpton Ramsey
Daniel Raymond
George Reisman
David Ricardo
Lionel Robbins
Abraham Robinson
Denis Robertson
Joan Robinson
Llewellyn Rockwell
Sherwin Rosen
Murray Rothbard
Ariel Rubinstein
Bert Rürup
Tadeusz Rybczynski
Paul Romer

Jeffrey Sachs
Henri de Saint-Simon
Paul Samuelson
Thomas Sargent
Jean-Baptiste Say
Louis Say
Herbert Scarf
Thomas Schelling
Gustav von Schmoller
Theodore Schultz
Ernst Friedrich Schumacher
Joseph Schumpeter
Amartya Sen
Nassau William Senior
G. L. S. Shackle
Robert Shiller
Findlay Shirras
Andrei Shleifer
Martin Shubik
Ota Sik
Herbert Simon
Julian Simon
Christopher A. Sims
Aloysius Siow
Adam Smith
Vernon Smith
Manmohan Singh
Robert Solow
Werner Sombart
Thomas Sowell
Michael Spence
Piero Sraffa
T. N. Srinivasan
Joseph E. Stiglitz
Lawrence Summers
William Graham Sumner
Paul Sweezy

Robert Thaler
Lester Thurow
Jan Tinbergen
James Tobin
Michael Todaro
Anne Turgot
Amos Tversky

Christopher Udry
Kazuhide Uekusa
Hirofumi Uzawa

Alexander Van der Bellen
Eugen Varga
Thorstein Veblen
Jacob Viner
William Vickrey

Léon Walras
John Glen Wardrop
Alfred Weber
Max Weber
Knut Wicksell
Philip Wicksteed
Friedrich von Wieser
Oliver Williamson

Xavier Sala-i-Martin

Arthur Young

Saleha Zhowandai

Enerji dönüşüm verimliliği (η), enerji dönüşümünün faydalı çıkışı ile girişi arasındaki oranın enerji olarak ifadesidir. Faydalı çıkış elektriksel güç, mekanik güç veya ısı olabilir.

Enerji dönüşüm verimliliği tek başına tanımlanmaz, faydalı çıkışa bağlıdır. Yakıtın yanması sonucu oluşan ısının tümü veya bir kısmı atık ısıya dönüşür. Örneğin iş, bir termodinamik çevrimdeki çıkışı ifade edebilir. Enerji dönüştürücü enerji dönüşümüne bir örnektir. Enerji dönüştürücüsüne başka bir örnek ampul verilebilir. 
Verimlilik matematiksel olarak şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        η
        =
        
          
            
              P
              
                
                  o
                  u
                  t
                
              
            
            
              P
              
                
                  i
                  n
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \eta ={\frac {P_{\mathrm {out} }}{P_{\mathrm {in} }}}}
  

Verimlilik, bir teknik veya fiziksel terim olarak ifade edilir.
Genellikle enerji dönüşüm verimliliği, 0 ile 1 veya %0 ile %100 arasında boyutsuz bir sayı ile ifade edilir. Verim hiçbir zaman %100'ü aşamaz, örneğin, bir devridaim makinası için. Yine de diğer verimler, ısıyı dönüştürmek yerine onu taşımak amacıyla kullanılan, ısı pompası ve diğer cihazlar için 1'i aşabilir.
Soğutma çevriminde veya elektrik santralinde verimlilikten bahsedilirken dönüşüm bir hal olabilir.
Verimlilikle ilgili özel terimler şunlardır:

Elektriksel verimlilik, harcanan elektriksel güce karşı faydalı güç;
Mekanik verimlilik, bir mekanik enerji biçimi (örneğin suyun potansiyel enerjisi);
Isıl verim veya yakıt verimliliği, faydalı ısı ve/veya iş çıkışı bölü (harcanan yakıt gibi) giriş enerjisi;
Toplam verimlilik, örneğin; kojenerasyon için, faydalı elektriksel güç ve ısı çıkışı bölü tüketilen yakıt enerjisi. Isıl verim ile aynıdır.
Aydınlatma verimliliği, belirli bir enerji girdisine karşılık elde edilen ışık akısı.

Enerji dönüşümü
Ekserji verimi
Yakıt verimliliği
Isıl verim
Elektriksel verimlilik
Mekanik verimlilik

Enflasyon veya parasal şişkinlik, ekonomideki mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki genel artıştır. Bu genellikle tüketici fiyat endeksi (TÜFE) kullanılarak ölçülür. Genel fiyat seviyesi yükseldiğinde, her bir para birimi daha az mal ve hizmet satın alır; sonuç olarak, enflasyon paranın satın alma gücünde bir azalmaya karşılık gelir. TÜFE enflasyonunun tersi, mal ve hizmetlerin genel fiyat seviyesinde bir düşüş olan deflasyondur. Enflasyonun yaygın ölçüsü, genel bir fiyat endeksindekinin yıllık olarak yüzde değişimi olan enflasyon oranıdır. Hanelerin karşılaştığı fiyatların hepsi aynı oranda artmadığından, bu amaçla genellikle tüketici fiyat endeksi (TÜFE) kullanılır.
Enflasyondaki değişiklikler, yaygın olarak mal ve hizmetlere yönelik reel talepteki dalgalanmalara (maliye veya para politikasındaki değişiklikler de dâhil olmak üzere talep şokları olarak da bilinir), enerji krizlerinde olduğu gibi mevcut arzdaki değişikliklere (arz şokları olarak da bilinir) veya kendi kendini gerçekleştirebilen enflasyon beklentilerindeki değişikliklere bağlanır. Ilımlı enflasyon, ekonomileri hem olumlu hem de olumsuz yönde etkiler. Olumsuz etkiler arasında para tutmanın fırsat maliyetinde artış, yatırım ve tasarrufları caydırabilecek gelecekteki enflasyona ilişkin belirsizlik ve enflasyonun yeterince hızlı olması durumunda tüketicilerin gelecekte fiyatların artacağı endişesiyle stok yapmaya başlaması nedeniyle mal kıtlığı sayılabilir. Olumlu etkiler arasında nominal ücret katılığı nedeniyle işsizliğin azaltılması, merkez bankasına para politikasını yürütmede daha fazla özgürlük tanınması, para istifleme yerine kredi ve yatırımın teşvik edilmesi ve deflasyonla ilişkili verimsizliklerden kaçınılması yer almaktadır.

Avrupa'nın enflasyonla ilk karşılaşması olan fiyat devrimi ilk olarak tefecilerin günahkarlıklarına bağlandı. 1550'den itibaren de, Salamanca Üniversitesinin araştırmaları yoluyla İspanyol altınının ve gümüşünün kıta içine akmasına bağlandı. "İspanya'yı yoksul yapan" diye yazıyor bir yorumcu "onun zenginliğidir". Çağdaş tarihçilerin görüşü fiyatların vahşice dalgalanması ve hükûmetlerin bununla baş edebilmek için madenî paralarındaki altın ve gümüş miktarını tekrar tekrar azaltma çabalarıyla bulansa da, on altıncı yüzyıldaki genel eğilimin düzenli fiyat artışı olduğu tümüyle ortadadır. Örneğin madenî para kaynağı kısmen kısıtlı olan Fransa'daki tahıl fiyatları 1600'de 1500'e göre yedi kat fazlaydı.

Enflasyon, genellikle talep şişkinIiği ve maliyet masraflarının kabarmasından ileri gelebilir. Maliyet enflasyonu ile talep enflasyonu, tavukla yumurta gibi, biri diğerinin sebebidir. Her ikisinin sebebi de ekonomide dengelerin bozulmasıdır. Bir diğer enflasyon türü de yerleşik enflasyondur.

Talep enflasyonu: (En çok rastlanan) Talep enflasyonu, para bolluğundan dolayı daha fazla mal ve hizmet talep edilmesine ve fiyatların artmasına yol açan olaydır. Harcamalar ve ihracat toplamının üretim ve ithalat tutarını aşması, talep enflasyonu meydana getirir. Bu çeşit enflasyon moneter (parasal) karakterli olabilir veya olmayabilir. Para ve kredi hacminin genişlemesi harcamalarda artışa ve fiyatlarda pahalılığa sebep olmuşsa, talep enflasyonu moneter karakterIidir.
Maliyet enflasyonu: Maliyet enflasyonu, üretilen mal ve hizmetlerin maliyetinin sürekli artmasıdır. Emek, sermaye ve tabii kaynaklar gibi üretim faktörleri, üretilen mal ve hizmetlerin gerçek maliyetini oluşturur. Dolayısıyla bunların piyasa fiyatlarının artması, kaçınılmaz olarak maliyetlerin artmasını gerektirir. Başlıca şu sebeplerle ilgilidir:
Dış ticaretin kısıtlanmış bir rejime bağlı bulunması ve gümrük vergilerinin aşırı derecede yüksek olması,
Gider - istihlak - istihsal vergilerinin ağırlığı,
Mali tekeller ve eksik rekabet koşulları,
Faiz haddinin yüksekliği,
Toplu sözleşmelerle ücretlere yapılan zamlar,
Devalüasyon.
Yerleşik Enflasyon: Bu enflasyon türü genellikle bir ülkede tüm bireyleri ve tüm sektörleri etkiler. Yerleşik enflasyon, bir ülkedeki emtia fiyatları yükseldiğinde ortaya çıkar ve ürün fiyatları yükseldiğinde de çalışanlar yaşam standartlarını korumak için daha yüksek ücretler talep eder. Bu durum genellikle artan harcama döngüsüne benzetilir ve sonsuza kadar devam eder.

Enflasyonlar, hız ve şiddet derecelerine göre bir takım sınıflara ayrılabilir:

Aşırı (hiper) enflasyon: Daima moneter karakterli olan bir talep şişkinliğidir. Emisyonun hızla kabarması, tüketime karşı talebi artırır. Bu, aşırı enflasyonun bir özelliğidir. Aylık enflasyon haddinin bir yıl boyunca en az %50 arttığı ve böylece yıllık enflasyon haddinin yaklaşık 13000 olduğu enflasyon türüdür. Bir enflasyon dolaşımındaki parayı tahrip etmekte, yabancı paraların ya da yabancı parayla mevduat hesapların yerli paranın yerini almasına sebep olur (bu olguya para ikamesi denir).
Kronik (müzmin) enflasyon: Moneter karakterli olabilir veya olmayabilir. Bu tip enflasyonun özelliği, hızının düşük fakat süresinin uzun olmasıdır.
Belirsiz enflasyon veya sürünen enflasyon: Özelliği fiyat yükselişlerinin yavaş bir tempo izlemesidir. Bu çeşit enflasyonda, para kıymetinin bir yıldan diğerine kaydettiği düşüklüğü çok defa faiz haddi telafi edebilir. Sürünen enflasyon, %3- %8 gibi tek haneli enflasyon haddine denir.
Dört nala enflasyon: %25-%80 gibi iki haneli enflasyon haddine denir.

Enflasyon, iktisadî faaliyetin akışını etkiler. Para dağılımı enflasyondan olumsuz etkilenir. Halkın bir kısmının geliri enflasyon hızından fazla ve bir kısmının geliri enflasyon hızından yavaş artar. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir durum hasıl olur.

Satın alma gücünde zayıflamalar, sosyal huzursuzluklara yol açar. Spekülasyon kazançlar alın teri kazançlarına üstün gelir. Enflasyondan genellikle dar ve sabit gelirliler (memurlar) çok zarar görür. Çünkü gelirlerinin yükselen fiyat düzeyine intibak etmesi zordur. Ve yine enflasyondan en çok zarar görenler para halinde tasarruf yapmış olanlarla alacaklı bulunanlardır. Para değerini gücü de zayıflar.
Buna karşılık enflasyon borçlular için avantajlıdır. Çünkü paranın değeri düştüğü için borçlarını daha kolaylıkla ödeyebilirler.
Enflasyon devam ettiği sürece herkes değeri günden güne düşmekte olan parayı elden çıkarıp mala veya gayrimenkule yatırır. Bu yüzden her çeşit mala karşı talep artar. Böylece paranın tedavül sürati artarak para değerinin düşmesine sebep olur.
Enflasyon üretim ve kalite üzerinde zararlı etkiler yapar. İş bulma kolaylığı ve kazançların rahatlığı, işçileri ve satıcıları kayıtsız, aldırış etmez davranışlara sürükler. Kolay kazanan ve pervasız harcayan bir zümrenin türemesi; her türlü malın sürülmesi fırsatını doğurur.
Enflasyon, dış ödemeler dengesini de sarsar. Sermayeler; para değerinin emin ve para kirasının yüksek olduğu bölgelere açık veya gizli yollardan göç eder. Enflasyon hızı diğer ülkelerden az ise ihracatın tıkandığı ve ithal mallarına rağbetin arttığı görülür. Turizm gelirlerinin gelişme temposu yavaşlar ve vatandaşların dış seyahatlerdeki harcamaları çoğalır.
Bütün bu olaylarda para (veya kredi) çokluğundan hareketlenen enflasyon hızlandıkça hızlanır ve artık bunun yanında para miktarındaki artışın etkisi önemsiz kalır.

Olivera-Tanzi etkisi
Stagflasyon

Enflasyon ve pahalılık arasındaki farka dair bir makale için 5 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"American Institute for Economic Research" sitesinde ABD Dolarının yıllara göre değişiminin hesaplanması23 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Esneklik (Elastikiyet), genel olarak ekonomide iki değişkenli bir model içindeki değişkenlerden birinde meydana gelen oransal değişimin, diğer değişken üzerindeki oransal değişime etkisine verilen isimdir. Matematiksel olarak oransal kısmî türev olarak ifade edilir.
Ekonomide talebin fiyat esnekliği en çok incelenen ve pratikte kullanılan esneklik türüdür. Bir mal veya hizmet için mümkün olan fiyatta ortaya çıkan bir değişmeye, o mal ya da hizmet talep miktarının ne yönde ve ne oranda tepki verdiğini açıklar. Matematiksel olarak talep miktarının fiyata göre kısmî türevi ile fiyat-miktar oranının çarpımı olarak tarif edilir. Talebin fiyat esnekliği ya nokta esnekliği ya da yay esnekliği olarak tanımlanabilir ve ölçülebilir. Genellikle, matematiksel olarak bir mal için talebin fiyat esnekliği negatif işaretli olmakla (yani fiyat değişmesi talep miktarında aksi yönde bir değişmeye sonuç vermekle) beraber, iktisatçılar fiyat esnekliğini pozitif olarak ifade ederler.

"Ekmek" için talebin fiyat esnekliği inelastikliktir. Çünkü ekmek zorunlu bir ihtiyaçtır ve ekmek fiyatı artsa bile ekmek talep miktarı çok az azalacak ve ekmek fiyatı düşerse ekmek talep miktarı çok az yükselecektir. "Altın saat" lüks bir mal olduğu için talep fiyat esnekliği yüksektir, yani 'altın saat' fiyatı artınca bu malın tüketimi ertelenebildiği için talep miktarı daha yüksek oranda düşüş gösterir.
Diğer tür talep esneklikleri, talebin gelir esnekliği ve talebin çapraz fiyat esnekliğidir. Talebin gelir esnekliği bir mal veya hizmetin talep miktarının ortalama gelirde olan değişme ile değişmesidir. Talep gelir esnekliği genel olarak pozitiftir. Ancak bazı özel mallar Giffen malları için negatif işaretli olur. Bir malın veya hizmetin çapraz talep esnekliği o maln veya hizmetin talep miktarına diğer bir malın veya hizmetin fiyatının değişme etkisini gösterir. Eğer iki mal veya hizmet birbirine ikame edilebilirlerse çapraz fiyat esnekliği pozitif olur; eğer iki mal veya hizmet birlikte tüketilmeleri gerekirse çapraz talep esnekliği negatif olur.
Bir mal veya hizmet satıcıların davranışları incelenirken arz esnekliğinden de bahsedilir.

Talep esneklikleri, talep edilen mallar üzerinde fiyat esnekliği, gelir esnekliği ve çapraz fiyat esnekliği olmak üzere üç tanedir.

Fiyat esnekliği, malın talep edilen miktarının, fiyattaki değişimlere yüzde kaçlık tepki vereceğini ortaya koyar. Talebin fiyat esnekliğinin işareti talep kanununden dolayı daima negatif işaretlidir ve sıfır ile eksi sonsuz arasında değerler alabilir. Fiyat esnekliği hesaplanırken çoğu zaman orta nokta fiyat esnekliği yöntemi kullanılır.

Bireylerin istekleri,
Sosyal ve psikolojik faktörler,
Malın zorunlu mu yoksa lüks bir mal mı olduğu,
Mal ya da hizmetin yakın ikamesinin olup olmaması,
Piyasanın geniş ya da dar tanımlanması ve
Zaman bir malın esnek olup olmadığını belirler.
Talebin fiyat esnekliği 0 ile 1 arasındaysa inelastik, 1'den büyükse esnek olarak tanımlanır.

Gelir esnekliği, tüketici gelirindeki değişmenin talep edilen mal miktarında ne kadarlık bir değişmeye sebep olacağını gösterir. Gelir esnekliği, normal mallar için pozitifken düşük mallar için negatiftir.

Çapraz esneklik, X malının fiyatındaki bir değişmenin Y malının talebini nasıl etkileyeceğini gösteren bir katsayıdır. İkame mallar için bu katsayı sıfırdan büyükken tamamlayıcı mallar için sıfırdan küçüktür.

Eğitim ekonomisi, ekonomi biliminin kural ve bulgularını eğitime uygulayarak eğitim talebi, finansmanı ve çeşitli eğitim programları ile politikalarının karşılaştırmalı analizinin yapıldığı; ekonomi ve eğitim arasındaki çok boyutlu ilişkilerin incelendiği disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Eğitim ekonomisi alanı, okullaşma ve bireylerin işgücü piyasasındaki konumları arasındaki ilişki üzerine yapılan ilk çalışmalardan itibaren, eğitimle bağlantılı hemen hemen tüm alanları kapsayacak şekilde hızla büyümüştür. İnsan sermayesi, işgücü piyasasının analizi, istihdam politikası, kazancın belirleyici unsurları ve gelir dağılımı, eğitim ekonomisinin incelediği temel konulardır.

Eğitim talebine ilişkin baskın model beşeri sermaye teorisine dayanmaktadır. İnsan sermayesi, çoğu zaman fiziki sermayeden daha çok yarar sağlayan bir konumdadır. Kişilerin eğitim alarak beceri ve bilgiler edinmesi, kazançların artmasını veya kültürel sermayenin gelişmesini ve bununla birlikte uzun vadeli faydaların sağlanacağı bir yatırım aracı olarak görülür. İster üretim sürecini anlamada ister makineleri çalıştırmada olsun, becerilerine duyulan ihtiyaç nedeniyle bilgili çalışanlar talep edildiğinden, beşeri sermayedeki bir artış teknolojik ilerlemeyi takip edebilir. 1958'den itibaren yapılan çalışmalarda ek eğitimin getirileri hesaplanmaya çalışılmıştır (ek bir eğitim yılı ile elde edilen gelirdeki yüzde artış). Daha sonraki sonuçlar, kişiler arasında veya eğitim seviyesine göre farklı getirilerin olduğunu göstermiştir.
İstatistikler, kayıt/mezuniyet oranlarının yüksek olduğu ülkelerin bu oranlara sahip olmayan ülkelere kıyasla daha hızlı büyüdüğünü göstermektedir. Eğitimdeki cinsiyet farklılıkları ile büyüme düzeyi arasında da bir korelasyon var gibi görünmektedir; liseden mezun olan kadın ve erkek yüzdesinin eşit dağıldığı ülkelerde daha fazla gelişme gözlenmektedir. Verilerdeki korelasyonlara bakıldığında, eğitimin ekonomik büyüme yarattığı görülmektedir; ancak bu nedensellik ilişkisi tersten kuruluyor olabilir. Örneğin, eğitim lüks bir mal olarak görülüyorsa, daha zengin haneler, eğitimin zenginlik göstergesi olmasından ötürü, bir statü sembolü olarak eğitim kazanımını arıyor olabilir.
Ancak eğitimdeki ilerleme ekonomik büyüme için tek değişken değildir, zira 1915-2005 yılları arasında işgücü verimliliğindeki ortalama yıllık artışın sadece %14'ünü açıklamaktadır. Örgün eğitim başarısı ile verimlilik artışı arasında daha anlamlı bir korelasyon olmamasından hareketle, bazı iktisatçılar günümüz dünyasında pek çok beceri ve yeteneğin geleneksel eğitimin dışında ya da tamamen okul dışında öğrenildiğine inanmak için neden görmektedir.
Genellikle tarama olarak adlandırılan alternatif bir eğitim talebi modeli, sinyalizasyon ekonomi teorisine dayanmaktadır. Ana fikir, eğitimin başarılı bir şekilde tamamlanmasının bir yetenek sinyali olduğudur.

Marx ve Engels, eğitimin toplumsal işlevleri hakkında geniş kapsamlı yazmamış olsalar da, eğitimin kapitalist toplumların yeniden inşasında kullanılması nedeniyle kavram ve yöntemleri Marx'ın etkisiyle teorileştirilmekte ve eleştirilmektedir. Marx ve Engels eğitime "devrimci eğitim" olarak yaklaşmış, eğitimin işçi sınıfının mücadelesi için bir propaganda işlevi görmesi gerektiğini savunmuşlardır. Klasik Marksist paradigma, eğitimi sermayenin çıkarlarına hizmet etmek olarak görür; öğrencileri ve yurttaşları daha ilerici sosyalist toplumsal örgütlenme biçimlerine hazırlayacak alternatif eğitim biçimleri arar. Marx ve Engels, eğitim ve boş zamanın özgür bireyler yetiştirmek ve çok yönlü insanlar yaratmak için gerekli olduğunu düşünmektedir; dolayısıyla onlara göre eğitim, esas olarak çalışma ve meta üretimi etrafında örgütlenen kapitalist toplumun aksine, insanların yaşamının daha önemli bir parçası haline gelmelidir.

Eğitim finansmanı, eğitim-öğretim sürecinin işleyişinin sürekliliği için parasal kaynakların sağlanması, elde edilen kaynakların bölgesel farklılıklar ve kurumlar, kademeler ve sosyo-ekonomik düzeydeki çeşitliliğin etkisinde bireylere ve gruplara paylaşımı sürecidir.
Eğitime yönelik finansman kaynakları genel olarak üçe ayrılır. Eğitimin parasal kaynaklarının kamu aracılığıyla vergilerden sağlanmasına "kamu finansmanı" denilmektedir. Eğitimin parasal kaynaklarının aileler ve öğrenciler tarafından karşılanmasına "özel finansman" denilmektedir. Eğitim finansmanın hem kamu kaynaklarından hem de aileler, öğrenciler, işletmeler ve gönüllüler tarafından karşılanmasına "karma finansman" adı verilmektedir.

Faiz, ekonomi biliminde iki anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamda faiz, bir borç anlaşmasının satışı sonucu elde edilen gelir oranıdır. İkinci anlamda ise üretim amaçlı girdi olarak kullanılan sermayenin gelir oranıdır. Bu iki anlam iktisadi açıdan birbirlerinden farklı değillerdir ve iktisatçılar tarafından faiz olarak nitelendirilirler.
Faiz oranı, nominal ve reel olmak üzere ikiye ayrılabilir. Nominal oran, bankalar gibi organizasyon ve kurumlar tarafından açıklanan faiz oranıdır. Reel faiz oranı ise enflasyona göre düzeltilmiş faiz oranıdır ve nominal orandan enflasyon oranının çıkarılması ile bulunur.

Kredinin madeni paranın varlığından binlerce yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. Kaydedilen ilk kredi örneği, hem tahıl hem de metal ödünç vermek için sistematik kredi kullanımını gösteren MÖ 3000'den kalma eski Sümer belgeleri koleksiyonudur. Faizin bir kavram olarak ortaya çıkışı bilinmemekle birlikte, Sümer'deki kullanımı, daha önceden var olup olmadığı tam bilinmese de MÖ 3000'de bir kavram olarak iyice yerleşmiş olduğunun göstergesidir ancak tarihçiler, modern anlamıyla kavramın üretken amaçlar için hayvan veya tohum kiralanmasından doğmuş olabileceğine inanmaktadır.  Satın alınan tohumların ve hayvanların kendilerini yeniden üretebileceği argümanı faizi haklı çıkarmak için kullanılmıştır, ancak tefeciliğe karşı eski Yahudi dini yasakları (נשך NeSheKh) "farklı bir görüşü" savunmuştur.
Bileşik faizin ilk yazılı kanıtı MÖ 2400'lere dayanmaktadır.
Daha gelişmiş ve ticari bir ekonomiye sahip toplumlarda faiz, sermayenin verimli kullanılmasını ve yatırımları teşvik etmek için önemli bir araç olarak görülebilirken, daha pastoral veya kabilevi toplumlarda faizin kabul edilmemesi daha yaygındır.
MÖ 2. binyılın başlarında, hayvan veya tahıl karşılığında kullanılan gümüş kendi kendine çoğalamayacağından, Eşnunna Kanunları, özellikle çeyiz mevduatlarına yasal bir faiz oranı getirmiştir. İlk Müslümanlar buna riba adını vermişlerdir ve günümüzde faiz almak olarak tercüme edilmektedir.
325'teki Birinci İznik Konsili, din adamlarının tefecilik yapmasını yasaklamış ve bu yasak aylık yüzde 1'in üzerinde faizle borç verme olarak tanımlanmıştır. Dokuzuncu yüzyıl ekümenik konsilleri bu düzenlemeyi dindarlara da uygulamıştır. Katolik Kilisesi'nin faize karşı muhalefeti, bunu savunmanın bile bir sapkınlık olarak görüldüğü skolastikler döneminde sertleşmiştir. Katolik Kilisesi'nin önde gelen ilahiyatçısı Aziz Thomas Aquinas, faiz almanın yanlış olduğunu çünkü bunun "çifte ücretlendirme" anlamına geldiğini, hem bir şey hem de o şeyin kullanımı için ücretlendirme anlamına geldiğini savunmuştur.
Orta Çağ ekonomisinde borçlar tamamen zorunluluğun bir sonucuydu (kötü hasat, bir işyerinde yangın) ve bu koşullar altında faiz almak ahlaki açıdan ayıp sayılıyordu. Ayrıca, borç para verilerek herhangi bir mal üretilmediği ve bu nedenle demircilik veya çiftçilik gibi doğrudan fiziksel çıktısı olan diğer faaliyetlerden farklı olarak telafi edilmemesi gerektiği için ahlaki açıdan da şüpheli görülmüştür. Aynı nedenle, faiz İslam medeniyetinde genellikle hor görülmüştür ve neredeyse tüm akademisyenler Kuran'ın faiz almayı açıkça yasakladığı konusunda hemfikirdir.
Orta Çağ hukukçuları, sorumlu borç vermeyi teşvik etmek ve faiz yasağını aşmak için çeşitli finansal araçlar geliştirmiştir. Bu araçlardan biri olan "Contractum trinius" olarak adlandırılan yöntem; faiz yasağına tabi olan Orta Çağ toplumlarında kullanılan bir finansal düzenlemeydi. Bu düzenleme, üç ayrı sözleşmenin kombinasyonunu içeriyordu. İlk olarak, borçlu, bir mülkünü borç verene sattığını açıkça beyan ederdi. İkincisi, satışı takiben mülkü tekrar geri kiralar ve bu kira bedelini öderdi. Son olarak, borçlu ve borç veren, bir kâr paylaşımı anlaşması yaparak borçlu mülkünü geri satın alır ve bu süreçte borç verene bir miktar ödeme yapar. Bu şekilde, formel olarak üç ayrı işlem gerçekleşirken, aslında borç verenin faiz kazanması amaçlanıyordu.
Rönesans döneminde insanların daha fazla hareket kabiliyetine sahip olması ticaretin artmasını ve girişimcilerin yeni, kazançlı işler kurması için uygun koşulların ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Ödünç alınan para artık sadece tüketim için değil, üretim için de kullanıldığından, faize artık aynı gözle bakılmıyordu.

Bir yatırımın, yatırım dönemi süresince sadece anaparasının kazandığı faiz oranıdır. Basit faiz şu formül ile hesaplanır:
Basit Faiz = Anapara * Faiz oranı * Süre

Bir yatırımın yatırım dönemi boyunca kazandığı faizin de yeni yatırım döneminde yatırıma tabi tutulması sonucu elde edilen getiriyi gösteren faizdir. Diğer bir deyişle faizin de faiz kazanmasıdır.

Bir yatırımın, yatırım dönemi içerisinde, ödeme tarihine kadar üzerinde biriken faizdir.

Bir yatırımın fiilen elde tutulma süresince getireceği faizi ifade eder.

Bir sözleşmenin taraflarının sözleşmede kararlaştırdıkları faiz oranını ifade eder.

Bir hukuki ilişkide taraflardan birisinin ödemesinin gecikmesi halinde uygulanan genellikle akdi faizden daha yüksek orandan uygulanan faizi ifade eder.

Bir hukuki ilişkide uygulanacak faiz oranının belirlenmemesi halinde uygulanan ve kanun ile belirlenen faiz oranıdır.

Faiz hukuki olarak asıl alacaktan ayrı fakat ona bağlı bir yan edimdir. Faiz asıl alacağın varlığına bağlı olduğundan, asıl alacak sona erdiğinde faiz borcu da sona erer. Faiz alacaklısı bu alacağını anaparadan ayrı olarak talep edebilir. Sona ermiş bir alacağın faizini talep edebilmek için bu hakkı daha önceden saklı tutmak gerekir. Asıl alacağın zamanaşımına uğramış olması, faizi de zamanaşımına uğratır. Alacaklı asıl alacağı devrettiğinde işlemiş ve işleyecek faizi de devretmiş olur. Fakat aksinin kararlaştırılarak, faiz alacağının anaparadan ayrı devredilmesi de mümkündür. Asıl alacak ile faiz genellikle farklı zamanaşımı sürelerine tabidir. Bu nedenle faiz alacaklarının asıl alacaktan önce zamanaşımına uğraması mümkündür. Asıl alacak yönünden zamanaşımının kesilmiş olması faiz alacağı için de kesildiği anlamına gelmez.

Yücel E., Özmen M., "Faiz Oranı, Döviz Kuru Ve Borsa Endeksi Nedensellik İlişkisi: 1989-2009 Türkiye Uygulaması", Muhasebe Bilim Dünyası Dergisi-MÖDAV, vol.12, pp. 213–244, 2010

Faşizm ekonomisi ya da faşist ekonomi, faşist hükûmetler tarafından uygulanan ekonomi politikalarını ifade eder. Faşizm otoriter, milliyetçi ve korporatist bir ideolojidir. Ancak faşizmin yerleşmiş bir tanımı yoktur.
Bununla birlikte, bazı akademisyenler ve analistler faşist ülkelerin paylaştığı temel nitelikleri içeren ve diğer ideolojiler tarafından savunulanlardan farklı olan sistemleri faşizm ekonomisi olarak tanımlar. Bazıları ise her ne kadar faşist ülkelerin ekonomik sistemleri benzerlikler taşısa da bunları yapılandırılmış bir ekonomi sistemi olarak tanımlamanın zor olduğunu savunurlar.
Faşist ekonomi, Nazi Almanyası ve Faşist İtalya'da uygulanmıştır.
Faşizm, insan ilişkilerinde Sosyal Darwinist bir bakış açısı ile çalıştırılır. Bu sistemde amaç üstün bireyleri desteklemek ve zayıf bireyleri sistem dışına taşımaktır. Ekonomik uygulama açısından ise, başarılı işadamlarının çıkarlarını savunup ve onları teşvik ederken işçi sınıfının sendika ve diğer kuruluşlarını yok etme şeklinde yorumlanmıştır.

Finans, para, döviz ve sermaye varlıklarının incelenmesi ve disiplinidir. Mal ve hizmetlerin üretimi, dağıtımı ve tüketiminin incelenmesi olan ekonomi ile ilgilidir ancak ondan farklıdır. Kapsama dayalı olarak Finansal sistemlerde finansal faaliyetlere ilişkin disiplin, kişisel, kurumsal ve kamu finansmanı olarak ayrılabilir.
Bu finansal sistemlerde varlıklar, para birimleri, krediler, tahviller, hisse senetleri, stoklar, opsiyonlar, vadeli işlemler vb. gibi finansal araçlar olarak alınır, satılır veya ticareti yapılır. Varlıklar ayrıca değeri en üst düzeye çıkarmak ve kaybı en aza indirmek için bankaya yatırılabilir, yatırım yapılabilir ve sigortalanabilir. Uygulamada finansal riskler her türlü finansal eylem ve kuruluşta her zaman vardır.
Kapsam geniş olduğundan finansda büyük bir alt alan yelpazesi vardır. Varlık, para, risk ve yatırım yönetimi, değeri en üst düzeye çıkarmayı ve oynaklığı en aza indirmeyi amaçlar. Finansal analiz, bir eylemin veya varlığın yaşayabilirliğini, istikrarını ve karlılığını değerlendirir. Finansal matematik, mali hukuk, finansal ekonomi, finans mühendisliği ve finans teknolojisi gibi bazı alanlar çok disiplinlidir. Bu alanlar işletme ve muhasebenin temelini oluşturur. Bazı durumlarda finans teorileri deneysel finans kapsamına giren bilimsel yöntem kullanılarak denenebilir.
Finansın erken tarihi, tarih öncesi olan paranın erken tarihiyle paralellik gösterir. Antik ve Orta Çağ uygarlıkları, bankacılık, ticaret ve muhasebe gibi finansın temel işlevlerini ekonomilerine dahil etti. 19. yüzyılın sonlarında küresel finansal sistem oluştu.
20. yüzyılın ortalarında finans, ekonomiden ayrı akademik bir disiplin olarak ortaya çıktı. Finansta ilk doktora programları 1960'larda ve 1970'lerde kuruldu. Günümüzde finans, kariyer odaklı lisans ve yüksek lisans düzeyindeki programlar aracılığıyla da geniş çapta incelenir.
Finans kelimesinin birkaç tanımı vardır:
Finans; ihtiyaç duyulan fonların uygun şartlarda sağlanması ve etkin bir şekilde kullanılmasıyla ilgili faaliyetlerdir. Kişilerin veya kurumların maddi gelir elde etmeleri, yatırım yapmaları ve zaman içinde bu yatırımları değerlendirmeleridir. Finans, İşletme ve ekonominin ortak dalıdır.
Finansal analiz ve kararlarda önemli olan etken paranın zamansal değeridir.

Ana hatlarıyla belirtildiği gibi finansal sistem, bireyler ve hane halkı (kişisel finans), hükûmetler (kamu finansmanı) ve işletmeler (kurumsal finans) arasında gerçekleşen sermaye akışlarından oluşur. Dolayısıyla "Finans", tasarruf sahiplerinden ve yatırımcılardan ihtiyacı olan kuruluşlara para aktarma sürecini inceler. Tasarruf sahiplerinin ve yatırımcıların, verimli bir şekilde kullanılırsa faiz veya temettü elde edebilecekleri paraları vardır. Bireyler, şirketler ve hükûmetler, faaliyetlerini yürütmek için yeterli fona sahip olmadıklarında, borç veya kredi gibi bazı dış kaynaklardan para sağlamak zorundadırlar. Genel olarak, geliri harcamasını aşan bir kuruluş, adil getiri elde etmek için fazla parayı borç verebilir veya yatırım yapabilir. Buna bağlı olarak, geliri harcamasından az olan bir kuruluş sermayesini genellikle iki yoldan biriyle artırabilir:
(i) kredi şeklinde borç alarak (özel kişiler) veya devlet veya şirket tahvillerini satarak; 
(ii) hisse senedi olarak da adlandırılan öz sermaye satan bir şirket tarafından (çeşitli şekillerde olabilir: imtiyazlı hisse senedi veya adi hisse senedi).
Hem tahvillerin hem de hisse senetlerinin sahipleri, kurumsal yatırımcılar (yatırım bankaları ve emeklilik fonları gibi finansal kurumlar) veya özel yatırımcılar veya perakende yatırımcılar olarak adlandırılan özel kişiler olabilir.
Borç verme genellikle banka gibi bir finansal aracı aracılığıyla veya tahvil piyasasında tahvillerin (şirket tahvilleri, devlet tahvilleri veya karşılıklı tahviller) satın alınması yoluyla dolaylı olarak yapılır. Borç veren faiz alır, borç alan borç verenin aldığından daha yüksek bir faiz öder ve finansal aracı krediyi düzenlemek için aradaki farkı kazanır.
Banka birçok borçlu ve borç verenin faaliyetlerini bir araya getirir. Banka, borç verenlerden faiz ödediği mevduatları kabul eder, daha sonra bu mevduatları borçlulara borç verir. Bankalar, farklı büyüklükteki borç alanların ve borç verenlerin faaliyetlerini koordine etmelerine olanak sağlar.
Yatırım genellikle, örneğin bireysel menkul kıymetler veya bir yatırım fonu yoluyla hisse satın alınmasını gerektirir. Hisse senetleri, yukarıda açıklanan "borç finansmanı"ndan farklı olarak, gerekli sermayeyi artırmak amacıyla genellikle şirketler tarafından yatırımcılara "özsermaye finansmanı" şeklinde satılır. Buradaki finansal aracılar yatırım banka'larıdır. Yatırım bankaları ilk yatırımcıları bulur ve menkul kıymetlerin, genellikle hisse senetleri ve tahvillerin listelenmesini kolaylaştırır. Ayrıca, daha sonra ticarete olanak sağlayan menkul kıymet borsalarının yanı sıra bu yatırımların performansını veya riskini yöneten çeşitli hizmet sağlayıcıları da kolaylaştırırlar. Bunlar arasında, genellikle perakende yatırımcılara (özel şahıslar) hizmet veren yatırım fonları, emeklilik fonları, servet yöneticileri ve hisse senedi komisyoncuları yer alır.
Bu ölçekte kurumlar arası ticaret ve yatırım ile fon yönetimine "toptan finansman" adı verilmektedir. Buradaki kurumlar, ilgili ticaretle birlikte sunulan ürünleri, sözlü opsiyonları, takasları ve yapılandırılmış ürünlerin yanı sıra özel finansmanı da kapsayacak şekilde genişletir; bu "finansal mühendislik" doğası gereği matematikseldir ve bu kurumlar o halde "kuantumların" başlıca işverenleridir (aşağıya bakınız). Bu kurumlarda risk yönetimi, düzenleyici sermaye ve uyumluluk önemli roller oynar.

Belirtildiği gibi, finans genel olarak kişisel finans, kurumsal finansman ve kamu finansmanı olmak üzere üç alanı kapsamaktadır. Bunlar da başta yatırımlar, risk yönetimi ve niceliksel finans olmak üzere çeşitli faaliyet ve alt disiplinlerle örtüşür ve bunları kullanır.

Bireysel finans kişinin ya da ailenin bütçe, sigorta, tasarruf, yatırım, kredi gibi konularda kararları ve faaliyetleridir. Kişiyi ya da aileyi belirsizliklerden ve risklerden korumaya çalışır. Uzman kurumlardan yardım alınabildiği gibi çeşitli bireysel finans yazılımları da kullanılabilir.
Kişisel finans, "gelecekteki risk olasılığını da göz önünde bulundururken, parasal harcamaları ve tasarrufu dikkatli bir şekilde planlamak" olarak tanımlanır. Kişisel finans eğitime ödeme yapmayı, gayrimenkul gibi dayanıklı malları ve arabaları finanse etmeyi, sigorta almayı, yatırım yapmayı ve emeklilik için birikim yapmayı içerebilir.
Kişisel finans kredi veya diğer borç yükümlülükleri için ödemeyi de içerebilir.
Kişisel finansın ana alanları gelir, harcama, tasarruf, yatırım ve korumadır.
Finansal Planlama Standartları Kurulu tarafından ana hatlarıyla belirtilen aşağıdaki adımlar, bir kişinin olası güvenli kişisel finans planını aşağıdakilerden sonra anlayacağını gösterir:

Öngörülemeyen kişisel olaylara karşı koruma sağlamak için sigorta satın almak;
Vergi politikalarının, sübvansiyonların veya cezaların kişisel finans yönetimi üzerindeki etkilerini anlamak;
Kredinin bireysel mali durum üzerindeki etkilerini anlamak;
Bir tasarruf planı geliştirmek veya büyük satın alımlar için finansman (araba, eğitim, ev);
Ekonomik istikrarsızlık ortamında güvenli bir finansal gelecek planlamak;
Bir çek ve/veya tasarruf hesabı takip etmek;
Emeklilik veya diğer uzun vadeli harcamalar için hazırlanmak.

Kurumsal finansman, yöneticilerin şirketin değerini hissedarlar nezdinde artırmak için yaptıkları işlemler, şirketlerin fon kaynakları ve sermaye yapısı ve finansal kaynakları tahsis etmek için kullanılan araçlar ve analizlerle ilgilenir. Kurumsal finans prensip olarak, yalnızca şirketler yerine tüm firmaların finansal yönetimini inceleyen yönetim finansından farklı olsa da, kavramlar tüm firmaların finansal sorunlarına uygulanabilir  ve bu alan daha sonra genellikle "işletme finansı" olarak anılır.
Tipik olarak, "kurumsal finansman", risk ve kârlılığı dengelerken, kuruluşun varlıklarının değerini, stokunu ve hissedarlarına getirisini artırmaya yönelik uzun vadeli hedefle ilgilidir.
Kurumsal finansman şu üç ana alanı içerir:

Sermaye bütçelemesi: hangi projelere yatırım yapılacağını seçmek - burada, değeri doğru şekilde belirlemek çok önemlidir çünkü varlık değerleri hakkındaki yargılar "yap ya da boz" olabilir
Temettü politikası: "fazla" fonların kullanımı - bunlar işletmeye yeniden yatırılacak mı yoksa hissedarlara mı iade edilecektir?
Sermaye yapısı: kullanılacak finansman karışımına karar vermek - burada borç taahhütleri ile sermaye maliyeti arasındaki en uygun sermaye karışımı bulmaya çalışılır
Bunlardan ikincisi, yukarıdaki gibi yatırım bankacılığı ve menkul kıymet ticareti ile bağlantı kurar çünkü toplanan sermaye genel olarak borç, yani şirket tahvilleri ve öz sermaye, genellikle borsaya kote hisselerden oluşur.
Finansal yöneticiler - yani kurumsal finansörlerden farklı olarak - karlılık, nakit akışı ve "işletme sermayesi yönetimi" (envanter, kredi ve borçlular) gibi kısa vadeli unsurlara daha fazla odaklanarak, firma finansal ve işletme hedeflerini karlı ve güvenli şekilde yürütülmesini sağlar. Yani:
(1) hem vadesi gelen kısa vadeli borç geri ödemelerine hem de planlanmış uzun vadeli borç ödemelerine hizmet verebilir,
(2) devam eden ve yaklaşan işletme giderleri için yeterli nakit akışına sahip olmalıdır.
İşletme finansının ya da finansal yönetimin amacı bir işletmenin faaliyetleri için fon sağlamaktır. Finansal yönetim genellikle kârlılık ve riskin dengelenmesini gerektirirken, işletme kazancını ve değerini en yükseğe taşımaya çalışır.

Kamu maliyesi; devlet ve kamu kuruluşlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan harcamaları ve gerekli gelirleri inceler ve dengelemeye çalışır.
Kamu maliyesi, finansı egemen devletler, alt-ulusal kuruluşlar ve ilgili kamu kurumları veya kurumlarıyla ilişkili olarak tanımlar. Genellikle kamu kurumlarını etkileyen yatırım kararlarına ilişkin uzun vadeli stratejik bir perspektifi kapsar. Bu u

Finans teknolojisi, fintech veya fintek, finansal hizmetlerin sunumunda geleneksel finansal yöntemlerle rekabet etmeyi amaçlayan bir teknoloji ve yeniliktir. Finans teknolojisi, finans alanındaki faaliyetleri iyileştirmek için teknolojiyi kullanan gelişmekte olan bir sektördür. Akıllı telefonların mobil bankacılık, yatırım, borçlanma hizmetleri ve kripto para birimi için kullanılması, finansal hizmetleri genel halk için daha erişilebilir hale getirmeyi amaçlayan teknolojilere örneklerdir. Finansal teknoloji şirketleri, hem yeni girişim şirketleri hem de mevcut finans şirketleri tarafından sağlanan finansal hizmetlerin kullanımını değiştirmeye veya geliştirmeye çalışan yerleşik finansal kuruluşlardan ve teknoloji şirketlerinden oluşmaktadır.
Terimin belgelenmiş ilk kullanımı 1967 yılına kadar uzanmaktadır ve The Boston Globe'da "Yeni Finansal Teknolojiler - İlk Para Kaynağı" başlıklı bir makalede ortaya çıkmıştır. Bu makale, Computer Control Company'nin eski yöneticileri tarafından kurulan ve finansal teknoloji endüstrisindeki girişimlere risk sermayesi ve sektörel deneyim sunmayı amaçlayan bir yatırım şirketini anlatıyordu.
Fintech şirketleri geleneksel finansal hizmetleri bozmayı hedeflediklerinden, bazıları büyümeye, uyumluluktan, güvenlikten ve tüketici korumasından daha fazla öncelik verdikleri için eleştirildi. Kasım 2022'de dikkate değer bir tartışmanın sonucunda, kripto para borsası FTX çöktü ve dolandırıcılık faaliyetleri, müşteri varlıklarının uygunsuz şekilde yönetilmesi ve yetersiz risk kontrolü suçlamalarıyla karşılaştı. FTX'in kurucusu Sam Bankman-Fried daha sonra elektronik dolandırıcılık, komplo ve kara para aklama suçlarından suçlu bulundu.
Finans, yazılım arızalarına karşı en savunmasız sektörlerden biri olarak kabul edilir, çünkü finansal hizmetler, büyük ölçüde bilgiye dayanır ve somut ürünler değil, yayıncılığa benzer. Özellikle blok zincirleri, finansal sistemde işlem maliyetlerini düşürme potansiyeline sahiptir. Finansal hizmetler, şimdiye kadar regülasyonlar tarafından korunmuş ve ciddi sıkıntılar yaşamadan dot-com patlamasını atlatmış olsalar da, yeni girişim dalgası küresel bankaları giderek daha fazla "dağıtmaktadır".
Sadece 2018 yılında, fintech 40 milyar dolardan fazla bir değere sahip 1700'den fazla anlaşmadan sorumluydu. 2020 World Fintech Report'a göre, son 5 yılda fintech yatırımlarındaki büyüme %230 olmuştur. 2021 yılında, risk sermayesi ile yapılan her beş dolardan biri fintech'e yönlendirilmiştir.

Teigland, R., Siri, S., Larsson, A., Puertas, A. M., & Bogusz, C. I. (Eds.) (2018). The Rise and Development of FinTech (Open Access): Accounts of Disruption from Sweden and Beyond. Routledge. ISBN 9780815378501. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link)

Finansal iktisat, "belirsiz bir çevrede, mekansal ve zamansal olarak iktisadi kaynakların tahsisi ve dağıtımı" ile ilgilenen bir iktisat dalı. Ek olarak "parasal faaliyetler üzerine yoğunlaşması" ile karakterizedir. Finansal ekonomi kapsamındaki sorular genellikle, "zaman, belirsizlik, seçenekler ve bilgi" koşulları ile çerçevelidir.

Arbitraj
Finans
Matematiksel ekonomi
Davranışsal finans
Nobel Ekonomi Ödülü

Foundations of Finance, Eugene Fama. Theory of Finance. University of Chicago Graduate School of Business
William Forsyth Sharpe. Macro-Investment Analysis. Stanford Graduate School of Business4 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antonio Mele. Lecture Notes in Financial Economics. London School of Economics
André Farber. Microfoundations of Financial Economics. Solvay Business School 7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Constantinides GM, Harris M, Stulz RM. Handbook of the Economics of Finance 17 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İktisat ve işletmede fiyat, bir mal, servis veya varlığın değiş tokuş değeridir. 
Fiyat kavramı mikroiktisatta temel kavramdır ve kaynak dağılımı teorisinin (fiyat teorisi olarak da adlandırılır) en önemli değişkenlerinden biridir.
Fiyat ayrıca pazarlamada da temel kavramlardandır ve işadamlarının pazarlama planı yaparken kullandıkları dört değişkenden bir tanesidir.

İçsel Faktörler
Pazarlama hedefleri ve stratejileri Örneğin: Pazarlamaya fazla maliyet ayrılmışsa ürün fiyatı pahalı olabilir.
Hammaddenin ve tedarikçinin maliyeti
Örgütün itibarı veya ünü.
Dışsal faktörler
Pazardaki talep durumu Örn: ürüne fazla talep varsa ürünün fiyatı fazla olabilir.
Rakiplerin fiyatları
Ülkenin veya pazarın ekonomik koşulları.Örneğin: O sektöre ilişkin piyasada kriz varsa sektörün ürün fiyatı düşük olarak belirlenebilir.
Hükûmetin koyduğu fiyatlandırma ile ilgili yasal hükümler. Örn: Ekmeğin fiyatının belirlenmesi.

Fizyokrasi, insan toplumlarının tabii kanunla yönetilmesi. Tabii hukuk felsefesinin düşünce dünyasına egemen olduğu 18. yüzyılda, Fransa'da gelişen bir okul da bu adla anılmaktadır. Okul mensupları, "fizyokratlar" diye tanımlanır. Okulun önde gelen temsilcisi Dr. F. Quesnay'nın eserlerinden biri, Droit Naturel, yani "Tabii Hukuk" ya da "Doğal Haklar" başlığını taşımaktadır.
Çağlarında çok kısa bir süre etkili olmakla beraber, Fizyokratlar, iktisadi düşünce biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de anılırlar. İktisadi düzenin işleyişini, soyutlama yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde anlama çabaları, toplumu işlevlerine göre birbirinden ayırmaları, servetin kaynağını mübadele değil üretim sürecinde aramaları, tarım üretimini düşünce sistemlerinin merkezi yapmaları, başlıca özellikleri arasında sayılabilir.
Fizyokratlar fayda (util) kavramının ölçülebileceğini savunmuşlardır. Toplam Fayda Maksimum noktada iken Marjinal faydanın sıfır olacağına yönelik kesin varsayımlarda bulunmuşlardır.
Doğanın her zaman kendi dengesini koruyacak bir süreci işlettiği düşüncesini şiar edinen fizyokratlar aynı şekilde beşeri durumların da nihayetinde kendi kendine bir denge durumuna kavuşacağı çıkarımına varmışlardır.
Laissez faire, laissez-passer yani bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler sloganını ilk dile getirenler de Fizyokratlardır. Yine Fizyokratlara göre devlet tek bir vergi almalıdır o da tarım sektöründen alınmalıdır.
Bir rivayete göre dönemin Rus Çariçesi kendi ülkesindeki ekonomik çalkantıları gidermek için danışman olarak bir grup fizyokratı kendi sarayına davet etmiş ve mevcut durumu iyileştirmenin yollarını danışmıştır. Fizyokratlardan aldığı cevap ekonominin illa kendi haline bırakılması ve bunun da nihai dengeyi sağlayacağı yönünde olunca kendilerine derhal kapının gösterilmesi rica edilmiştir.

Francis Ysidro Edgeworth, (8 Şubat 1845, Longford - 13 Şubat 1926 Oxfordshire) 1880'li yıllarda gerçekleştirdiği istatistiksel metot çalışmalarıyla tanınan İrlandalı düşünür ve politik iktisatçı.

1845 yılında Longford'da doğan Edgeworth, 17 yaşında Dublin Üniversitesi'ne gitti. Daha sonra Oxford'da Balliol Üniversitesi'nde eğitim gördü. 1891 yılında politik iktisat profesörü olarak Oxford Üniversitesi kolejlerinden olan All Souls'da öğretim üyeliği yaptı. 1881 yılında yayımlanan “Mathematical Psychics” adlı kitabı en önemli eseri oldu. Bu araştırmasında kayıtsızlık eğrisi kavramını geliştirerek, pazarlıklarda kayıtsızlık eğrisinin rolünü belirledi. 1891 yılında “Economic Journal” adındaki dergiyi yayımlamaya başlayan Edgeworth, 1926 yılına kadar derginin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Özellikle matematiksel iktisat ve istatistik alanında yaptığı çalışmalarla iktisat ve istatistik bilimlerinin gelişmesine önemli katkı sağladı.

Mathematical Psychics: An essay on the application of mathematics to the moral sciences  (1881) (İngilizce)
On the Application of Mathematics to Political Economy: Address of the President of Section F of the British Association for the Advancement of Science (1889) (İngilizce)
Theory of Monopoly (1897) (İngilizce)

Francis Ysidro Edgeworth Profili

Friedrich August von Hayek (d. 8 Mayıs 1899, Viyana - ö. 23 Mart 1992, Freiburg), Avusturya ekolüne bağlı ekonomist ve siyaset bilimcidir. Serbest piyasa ekonomisini 20. yüzyıl ortasında yükselen sosyalist dalgaya karşı savunmasıyla tanındı. Hukuk ve epistemolojiye önemli katkılar yaptı. 1974'te Nobel Ekonomi Ödülü'nü düşünsel rakibi Gunnar Myrdal ile paylaştı.

Hayek'in babası August von Hayek tıp doktorudur; aynı zamanda Viyana Üniversitesi'nde yarı-zamanlı botanik dersleri vermiştir. Doğal bilimcilerin ağırlıkta olduğu bir aile ortamında yetişmesine rağmen topçu subayı olarak görev yaptığı I. Dünya Savaşı'ndan sonra sosyal bilimlere yönelmiştir. Viyana Üniversitesi'nden 1921'de hukuk, 1923 yılında ise siyaset bilimi üzerine 2 sene ara ile 2 doktora almış olan Hayek, 1924'te ABD dönüşünde sosyalizm fikirlerini benimsemek üzereyken Ludwig von Mises'in Sosyalizm kitabından etkilenmiş ve düşüncesini değiştirmiştir. Hayatının bundan sonraki kısmında liberal felsefeyi ekonomi, siyaset felsefesi gibi birçok alanda başarılı bir şekilde savunmuştur.
Hayek serbest piyasa düzeninin felsefi savunucularındandır. Avusturya Okulu'nun 20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biridir. 1974'te Nobel Ekonomi ödülünü almıştır. Merkezi ekonomik planlamanın insanların özgürlüklerini ve ihtiyaçlarını kısıtlayacağı tezini vurgulamış, çoğulculuğu ve ekonomik sübjektivizmi savunmuştur.
Hayek'e göre iktisadi karar verme hakki, bireylerden, onların değerlerinden ve amaçlarından bağımsız değildir (ekonomik öznellik, Avusturya ekolü), karar verme hakları enformasyona sahip olan bireylerde olmalıdır. Rekabetçi bir piyasada fiyatlar, insanların farklı mal ve servislere biçtikleri görece değerleri belirlemekte, bireyler de bunlara bakıp istek ve ihtiyaçlarını en iyi şekilde nasıl karşılayacaklarına ve hatta o istek ve ihtiyaçların neler olduklarına karar vermektedirler.
Hayek iktisat dışında bilişim (enformasyon) teorisi, hukuk, politika teorisi, bilim felsefesi ve bilişsel psikoloji (cognitive psychology) gibi alanlarda da yeni fikirler üretmiştir.
Zengin ve muhafazakâr bir ailenin kızı olan annesi  Felicitas Hayek ünlü felsefeci Ludwig Wittgenstein 'ın akrabası olması nedeniyle Hayek, Wittgenstein'ın ikinci kuzenidir. Wittgenstein ile birkaç kez bir araya gelmesine rağmen Hayek, Wittgenstein'ın düşüncesi ve analiz metodunun kendi hayatı ve düşüncelerini derin bir şekilde etkilediğini belirtmiştir.
Hayek üç erkek kardeşten en büyüğü olmasına rağmen diğer iki kardeşinden daha uzun yaşamıştır. Kardeşleri Heinrich 1969 yılında 69 yaşında, Erich 1986 yılında 82 yaşında ölmüştür. Hayek ise 1992 yılında yaklaşık 93 yaşında ölmüştür.

The Road to Serfdom - Serfliğe Giden Yol (1944) Bu Eser, Hayek'in özgürlük savunusuna adadığı uzun entelektüel hayatının en çarpıcı ürünlerindendir. Serfliğe Giden Yol, son derece önemli bazı siyasal soruların cevaplarını aramaktadır. Özgürlük nedir? Sosyalizm, faşizm ve diğer totaliter sistemler neden özgürlükle uzlaşmaz bir çelişki içindedirler? Birbirine karşıt görünen özgürlük aleyhtarı anlayışlar yoksa aynı kökten mi türemişlerdir? Söz gelimi "Nazizmin Sosyalist kökleri" nelerdir? Özgürlük, geçici bir güvenlik uğruna feda edilebilir mi? Kollektivist ekonomi altında demokrasinin ve azınlık haklarının yaşama şansı var mıdır?

The Use of Knowledge in Society (1945) (Bilginin Toplumda Kullanımı)
The Sensory Order (1952) (Duyumsal Düzen)
The Constitution of Liberty (1960) - Özgürlüğün Anayasası (2013)
Law, Legislation and Liberty (1979) - Hukuk, Yasama ve Özgürlük (2012)

Hayek 1974 yılında zıt fikirleri savunmalarına rağmen Guannard Myrdall ile paylaşmak zorunda kaldığı Nobel ödülünü almıştır.
Ölmeden 2 sene önce hafıza kaybına uğramıştır.

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

http://www.mises.org/hayekbio.asp 3 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.kritize.net/kafekritize-kultur-sanat/portre/234-friedrich-august-von-hayek 29 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fırsat maliyeti veya alternatif maliyet, herhangi bir malın üretimini bir birim artırmak için başka bir maldan vazgeçilmesi, feragatta bulunulması gereken mal ve/veya kazanç miktarıdır. Başka bir ifadeyle;
İktisadi bir seçim yapılırken vazgeçilmek zorunda kalınan en iyi ikinci alternatiftir.
Fırsat maliyeti sadece üretim ile ilgili bir kavram değildir.

Üretici açısından: "Üretim kararlarında Fırsat Maliyeti",
Tüketici açısından: "Tüketim kararlarında Fırsat Maliyeti",
Devlet açısından: "Kamu harcamalarında Fırsat Maliyeti", söz konusudur.

Dünyada kaynaklar kısıtlıdır ve her insanın bütün ihtiyaçlarını, arzularını karşılaması olanaksızdır. Ekonomi biliminde bu duruma kıtlık denir. Bu nedenle insanlar kıt kaynakların kullanımında akılcı (rasyonel) seçimler yapmak zorundadırlar. Bu yapılan ekonomik her seçimin bir fırsat maliyeti vardır. Bir ekonomik seçim ile vazgeçilen en yüksek maliyetli alternatif, fırsat maliyetini oluşturur.

Arz Esnekliği

Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH), bir ülke veya ülkeler tarafından belirli bir zaman diliminde üretilen ve satılan tüm nihai malların ve hizmetlerin piyasa değerinin parasal bir ölçüsüdür.
GSYİH, çoğunlukla tek bir ülkenin hükûmeti tarafından ekonomik sağlığını ölçmek için kullanılır. Karmaşık ve sübjektif doğası nedeniyle, bu ölçü genellikle güvenilir bir gösterge olarak kabul edilmeden önce gözden geçirilir.
Bununla birlikte, Kişi başına düşen GSYİH (nominal), ülkelerin yaşam maliyeti ve enflasyon oranlarındaki farklılıkları yansıtmaz; bu nedenle, satın alma gücü paritesine (SAGP) göre kişi başına düşen GSYİH tabanını kullanmak, ülkeler arasındaki yaşam standartlarını karşılaştırmada daha yararlı olabilirken, nominal GSYİH uluslararası pazarda ulusal ekonomileri karşılaştırırken daha yararlı olabilir. Toplam GSYİH, ekonominin her bir endüstrisinin veya sektörünün katkısına da bölünebilir. GSYİH'nın bölgenin toplam nüfusuna oranı, kişi başına düşen GSYİH'dır (Ortalama Yaşam Standardı olarak da adlandırılır).
Bu tanımda belli bir zaman; bir ay, üç ay ya da bir yıl olabilir. GSYİH genellikle bir yıl için ele alınır. Nihai mal ve hizmetler ise, üretilen toplam mal ve hizmetlerden üretim için kullanılan ara mallar düşüldükten sonra geriye kalan değerdir. GSYİH verilerini bulmak için şu formül uygulanır:

GSYİH = Tüketim + Yatırım + Devlet harcamaları + (İhracat – İthalat)
GSYİH'den amortismanlar (sermayenin aşınma ve eskime payı) çıkarıldığı zaman safi yurt içi hasıla elde edilir. “Gayrisafi”, sermaye stoğuna amortismanın eklenmiş olduğunu ifade eder. Gayrisafi yurt içi hasıladan dolaylı vergiler çıkıp sübvansiyonlar eklendiği zaman yurt içi gelir elde edilir. Yurt içi gelire, net dış dünya faktör gelirleri eklendiği zaman millî gelir elde edilir. Millî gelire, transfer ödemeleri eklenip kurumlar vergisi, dağıtılmayan kurum kârları ve sosyal sigortalar kesenekleri çıkarıldığı zaman kişisel gelir elde edilir. Kişisel gelirden, kişisel gelir vergisi çıkarıldığında da harcanabilir kişisel gelir elde edilir. Yukarıdaki eşitlikte, tüketim ve yatırım, nihai mal ve hizmetler için yapılan harcamalardır. Eşitliğin ihracat eksi ithalat kısmı ise harcamaların yurt içinde üretilmemiş kısmını (ithalat) düşüp yurt içi üretimin içeride tüketilmemiş kısmını (ihracat) eklemek suretiyle dengeler. İktisatçılar (Keynes’ten bu yana), genel tüketim kavramını, özel tüketim ve kamu sektörü tüketimi olmak üzere ikiye bölmeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle GSYİH şu şekilde ifade edilir.

T, Y, D ve (X-M) değişkenleri:

T özel tüketim ya da tüketici harcamaları olarak anılır. Ev halkının yemek, kira, ilaç gibi en kişisel harcamalarıdır.
Y sermaye cinsinden işle ilgili yatırımlardır. Örneğin yeni bir fabrika binası inşaatı, bir yazılım alımı ya da makine, teçhizat alımları gibi harcamalar işle ilgili yatırım olarak anılır. GSYİH için ‘yatırım’ özellikle finansal olmayan ürünlerin alımıdır. makroekonomide finansal ürünlerin alımı tasarruf olarak sınıflandırılır (GSYİH tasarruflardan değil harcamalardan oluşur). Ayrım (teorik olarak) oldukça açıktır: eğer para geri ödeme yükümlülüğü olmaksızın mal ve hizmetlere dönüştürülebiliyor ise, bu bir yatırımdır. Örneğin, tahvil ya da hisse senedi alımlarında paranın sahipliği nominal olarak el değiştirir ve bu transfer ödeme GSYİH toplamının dışında tutulur. Konuşma dilinde bu türü harcamaların yatırım olarak anılmasına karşın, iktisadi açıdan bu harcamalar bir yer değiştirmedir ve reel ekonomi ya da GSYİH formülünün bir parçası değildir.
D nihai mal ve hizmetler için yapılmış devlet harcamalarının tamamıdır. devlet memurlarının ücretleri, askerî amaçlı silah alımları ve devlet tarafından yapılan her türlü benzeri yatırım harcamasını içerir. Sosyal sigorta ya da işsizlik yardımı gibi transfer ödemelerini içermez. GSYİH'nin bütünü içerisindeki devlet harcamalarının nispi büyüklüğü iktisadi açıdan oldukça önemlidir.
(X-M) bir ekonomi içerisindeki net ihracattır (ihracat-ithalat). GSYİH, diğer ülkelerin tüketimi için üretilmiş mal ve hizmetleri de kapsar. Bu nedenle ihracatın tamamı GSYİH'ye eklenir. Buna karşın ithalat GSYİH'den çıkarılır çünkü yurt dışından alınan mal ve hizmetler hâlihazırda T, Y ve D'ye dahil edilmiştir. Yabancı ülkelerden yapılan tedarikin yurt içi olarak hesaplanmasını engellemek amacıyla çıkarılırlar.

T, Y, D ve (X-M)'e örnekler:
Doluluk oranını artırmak amacıyla bir otele yapılan yenileme harcamaları özel yatırım iken, aynı sonuca hizmet edecek otel hisseleri alımı bir tasarruftur. Birinci durum GSYİH ölçümüne dahil edilirken (Y) ikincisi dahil edilmez. Eğer otel binası aynı zamanda özel bir ev ise, yenileme harcamaları tüketim olarak değerlendirilir. Eğer bir kamu kuruluşu aynı binayı kamu yararına bir hizmet için alındığına bağlı olarak T veya Y bilişenlerinde bir artışa neden olur.

Kişi başına GSYİH, sıklıkla bir ekonomideki yaşam standardının bir göstergesi olarak kullanılır. Bu yaklaşımın sağladığı kolaylıklara karşın, GSYİH hakkındaki pek çok eleştiri, onun bir yaşam standardı olarak kullanılmasına odaklanmaktadır.
Kişi başına GSYİH'nin bir yaşam standardı göstergesi olarak kullanılmasının en önemli nedeni, yaygın, düzenli ve sıkça ölçülüyor olmasıdır. Dünyanın bütün ülkeleri bu ölçümlemeyi hemen hemen aynı teknikle yapar, dolayısıyla her ülkede aynı şeyin ölçüldüğüne dair bir güven oluşmuştur.
Buna karşın, GSYİH'nin bir yaşam standardı ölçütü olarak kullanılmasının güçlüğü ise, direkt bir ifadeyle, GSYİH'nin bir yaşam standardı ölçütü olmamasıdır. GSYİH bir ülkedeki belli ekonomik aktiviteleri ölçümlemeyi hedefler. GSYİH'nin bir yaşam standardı ölçütü olarak kullanılmasının gerekçesini güçlendiren argüman, (diğer değişkenlerin sabit kalacağını varsayarsak) genellikle bir ülkenin GSYİH'si yükselirken beraberinde o ülkedeki yaşam standardının da yükseliyor olmasıdır.

GSYİH'nin ekonomistler tarafından yaygın kullanılmasına karşın, yaşam standardı göstergesi olarak değeri her zaman sorgulanmıştır. Bu konuda alternatif olarak, Birleşmiş Milletlerin İnsani Gelişme Endeksi gösterilir.
GSYİH'nin nasıl kullanıldığına dair yapılan eleştiriler:

GSYİH harcanan paranın kaydı olmayan karaborsayı ve para dışı ekonomiyi hesaba katmaz. Bu nedenle, özellikle iş hayatının önemli bir kısmının kayıt dışı gerçekleştiği ekonomilerde, olması gerekenin çok altında GSYİH değerleri ile karşılaşılabilir. Barter’ın yaygın kullanıldığı ekonomilerde de benzeri durumlarla karşılaşılır.
Yaygın ekonomik analizler, çevre, yardımcı işler ve kadınların çalışmasını ihmal ederler. Çocuk bakıcılığı ya da ev temizlikçiliği gibi işler bu analizlerde yer almazlar. Yeni Zelandalı ekonomist Marilyn Waring çalışmasında, bu konuyu, “ödeme ile sonuçlanmayan işler faktör edilebilecek olsa, ödenmeyen iş gücünün uğradığı haksızlık bir parça telafi edilebilecek ve demokrasinin ihtiyaç duyduğu politik saydamlık sağlanabilecektir” şeklinde vurgulamıştır.
GSYİH'nin hesaplanmasında karşılaşılan farklılıklar, ülkeler arasında çelişkiler yaratmaktadır.
GSYİH net bir değişim yaratmayan üretimleri ya da hasarların tamiri için yapılanları da hesaba katar. Örneğin doğal bir felaketten ya da bir savaştan sonra yapılan yeniden yapılanma büyük bir ekonomik aktivite yaratarak GSYİH'nin sıçramasına neden olur. Buna karşın bu felaketlerin yaşanmamış olması gerçekte çok daha iyidir. Sağlık hizmetlerinin ekonomik değeri ise bir başka klasik örnektir. Çok sayıda insanın hasta olması ve pahalı tedaviler görmesi arzu edilen bir şey değildir fakat gerçekleşmesi GSYİH'nin büyümesine neden olur.
Yaşam kalitesi (insanların mutluluğu), mal ve hizmetlerden çok farklı şeylerle belirlenir. Yaşam standardının ölçülmesi için kullanılan alternatif ölçüm araçları dahi bu etkenleri hesaba katmazlar.
Şirketlerin uluslararası ticari faaliyetleri GSYİH'nin değerini saptıran bir başka etkendir. Örneğin Avrupalı ve Amerikalı şirketler vergilerden tasarruf etmek amacı ile alım satım faaliyetlerinin bir kısmını İsviçre ya da İrlanda gibi ülkelerden geçirirler. Böylece vergilerden tasarruf elde ederken bu faaliyeti yaptıkları ülkelerin GSYİH'sinin yükselmesine neden olurlar.
Ülkelerin ucuz ve kısa ömürlü mallar ya da pahalı fakat uzun ömürlü mallar alma alışkanlıkları da GSYİH'nin olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Bu konuda kesin bir ayrım elde etmek zor olmakla birlikte, bazı durumlarda, pahalı fakat kalite malların uzun vadede kısa ömürlü mallardan daha ucuz olabilir. Böyle durumlarda alışkanlıkların kısa ömürlü mallara yönelmesi GSYİH'nin yükselmesine neden olur iken aynı davranış biçimi moda, teknoloji değişimi gibi nedenlerle sık yenilenme ihtiyacı duyulan mallarda ise GSYİH'nin düşmesini sağlayabilir.
Japonya gibi vatandaşları tasarrufa eğilimi ülkelerin GSYİH'si düşüş eğilimine girerken vatandaşları, parası olmadığı hâlde borç alarak harcama eğilimli, Türkiye gibi ülkelerin GSYİH'si büyüme yönünde etkilenecektir. GSYİH'nin hesaplanışında birikmiş tasarruf ya da borçlar hesaba katılmazlar.
GSYİH büyümenin sürdürülebilir olup olmadığını ölçemez. Bir ülke doğal kaynaklarını çok hızlı bir şekilde tüketerek ya da yanlış yatırımlar yaparak geçici bir süreyle yüksek GSYİH'ye sahip olabilir. Örneğin geçmişte yüksek fosfat kaynakları nedeniyle dünyanın en yüksek kişi başına millî gelirine sahip ülkesi olan Nauru, 1989'dan sonra, kaynakların tükenmesi ile millî gelirinde hızlı düşüş yaşamıştır. Sanayileşmeksizin petrol zengini olan ülkeler, gelecekte petrol kaynaklarının tükenmesi ile bugünkü yüksek GSYİH'lerini sürdüremeyeceklerdir. Düşük tasarruf oranları ve yüksek tüketim harcamaları nedeniyle, ekonomiler, şişirilmiş hisse fiyatları ya da şişirilmiş ev fiyatları gibi varlık balonları ile karşı karşıyadırlar. Doğanın kirletilerek yok edilmesi pahasına yüksek ekonomik büyüme yaşayan Çin gibi ülkeler, ödenmesi çok zor, tekrar temizleme bedellerini, GSYİH hesaplarına dahil etmemektedirler.
GSYİH'nin yıllık büyümesi, yıllara göre, üretim çıktısının kalitesindeki objektif değişimi hafife alan GSYİH deflatörü ile düzeltilmektedir. Deflatör, subjektif deneyimlere 

Gelişme iktisadı diğer adıyla kalkınma iktisadı 1950-60 yılları arasında oldukça popüler olan bir teoridir.Ancak 1980'lere gelindiğinde bu ilgiyi kaybetmiştir.
Soğuk Savaş döneminde sosyalist ve liberal bloklar dışında 3. dünya diye adlandırılan ülkeler grubu vardı.'Batı kapitalizminin onları dışladıkları gibi bir düşünce egemen olmaması zorunluluğu ile ABD ve Avrupa, kerhen de olsa, gelişme iktisadına ilgi göstermeye yönelmiştir.' "Amaç, yeni bağımsızlığa kavuşan ülke yöneticilerine akıl vermekti."
Soğuk Savaş'ta neo-liberal iktisatçıların kurucusu olduğu büyüme-kalkınma-gelişme iktisadı çalışmaları, II. Dünya Savaşı sonrasında Paul Baran, Paul Marlor Sweezy, Andre Gunder Frank ve Harry Magdoff gibi neo-marksist iktisatçıların bu konudaki eserleriyle eleştirel bir pozisyon kazanmıştır. Sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerin iktisadi gelişmelerini doğrusal bir tarih çizgisi olarak tanımlayan Walt Whitman Rostow, Arthur Lewis, D. Lerner gibi muhazakar geleneği benimsemiş teorisyenlere karşı, neo-marksist kuramcılar ekonomik evrimi ülke içi sınıf mücadelelerinden çok uluslararası ticaret ilişkilerine dayandırmaktadırlar. Gelişme iktisadı çalışmaları, 'sürdürülebilir kalkınma', 'yerel-bölgesel gelişim', 'ekolojik kalkınma' ve 'kalkınmada kadın merkezli yorumsama' gibi bölümlere ayrılarak parçalanmış ve küreselleşme tartışmaları nedeniyle de ekonominin dünya ölçeğinde değerlendirilmesi gerekliliğini destekleyen bir yapıya bürünmüştür.
Gelişme iktisadına olan eleştiriler ana konusu 'meta-merkezli tanımından insan-merkezli tanımına geçilmesi gereği' üzerinedir.

Genel denge teorisi teorik ekonominin bir dalı. Birkaç veya birçok piyasalar ile ekonomideki arz, talep ve fiyat davranışlarını bir bütün içinde açıklamaya çalışır.
Genel olarak, genel denge; bireysel pazarları ve acenteler ile başlayan bir "aşağıdan-yukarıya" bir yaklaşım kullanarak, ekonomiyi bir bütün olarak anlama çabasıdır. Makroekonomi ise, "yukarıda-aşağıya" bir yaklaşım ile "büyük resim"e odaklanır. Bu nedenle genel denge teorisi geleneksel olarak mikroekonominin bir parçası olarak sınıflandırılır. Bir piyasa sisteminde, fiyatlar ve tüm malların üretimi, para ve faiz fiyatları da dahil olmak üzere hepsi birbiri ile ilişkilidir.
Neoklasik ekonomide, tüm bir ekonomideki fiyat modeli için ilk teşebbüs Léon Walras tarafından yapılmıştır. Walras'ın Elements of Pure Economics (Saf Ekonomi Unsurları) adlı çalışması, her biri gerçek bir ekonominin yönlerini de hesaba katan, modellerin sıralamasını sağlamıştır (iki mal, birçok mal, üretim, büyüme, para).

Arrow, K. J., and Hahn, F. H. (1971). General Competitive Analysis, San Francisco: Holden-Day.
Arrow K. J. and G. Debreu (1954). "The Existence of an Equilibrium for a Competitive Economy" Econometrica, vol. XXII, 265-90
Black, Fischer (1995). Exploring General Equilibrium. Cambridge Mass: MIT Press. ss. 318. ISBN 0-262-02382-2. 
Debreu, G. (1959). Theory of Value27 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York: Wiley.
Eaton, Eaton and Allen, "Intermediate Microeconomics" Chapters 13 and 18.
Eatwell, John (1987). "Walras's Theory of Capital", The New Palgrave: A Dictionary of Economics (Edited by Eatwell, J., Milgate, M., and Newman, P.), London: Macmillan.
Geanakoplis, John (1987). "Arrow-Debreu model of general equilibrium," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 1, pp. 116–24.
Georgescu-Roegen, Nicholas (1979). "Methods in Economic Science", Journal of Economic Issues, V. 13, N. 2 (June): 317-328.
Grandmont, J. M. (1977). "Temporary General Equilibrium Theory", Econometrica, V. 45, N. 3 (Apr.): 535-572.
Hicks, John R. (1939, 2nd ed. 1946). Value and Capital. Oxford: Clarendon Press.
Jaffe, William (1953). "Walras's Theory of Capital Formation in the Framework of his Theory of General Equilibrium", Economie Appliquee, V. 6 (Apr.-Sep.): 289-317.
Kubler, Felix (2008). "Computation of general equilibria (new developments)," The New Palgrave Dictionary of Economics. 2nd Edition Abstract.11 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mandler, Michael (1999). Dilemmas in Economic Theory: Persisting Foundational Problems of Microeconomics, Oxford: Oxford University Press.
Mas-Colell, A., Whinston, M. and Green, J. (1995). Microeconomic Theory, Oxford University Press
McKenzie, Lionel W. (1981). "The Classical Theorem on Existence of Competitive Equilibrium", Econometrica.
_____ (1983). "Turnpike Theory, Discounted Utility, and the von Neumann Facet", Journal of Economic Theory, 1983.
_____ (1987). "General equilibrium", The New Palgrave; : A Dictionary of Economics, 1987, v. 2, pp. 498–512.
_____ (1987). Turnpike theory," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, 1987, v. 4, pp. 712-20
_____ (1999). "Equilibrium, Trade, and Capital Accumulation", Japanese Economic Review.
Mitra-Kahn, Benjamin H., 2008, "Debunking the Myths of Computable General Equilibrium Models", SCEPA Working Paper 01-2008
Petri, Fabio (2004). General Equilibrium, Capital, and Macroeconomics: A Key to Recent Controversies in Equilibrium Theory, Edward Elgar.
Samuelson, Paul A.  (1947, Enlarged ed. 1983). Foundations of Economic Analysis, Harvard University Press. ISBN 0-674-31301-1
Scarf, Herbert E. (2008). "Computation of general equilibria," The New Palgrave Dictionary of Economics, 2nd Edition. Abstract. 23 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Schumpeter, Joseph A. (1954, History of Economic Analysis, Oxford University Press,
Walras, Léon (1877, printed 1954). Elements of Pure Economics, Harvard University Press, ISBN 0-678-06028-2

Oyun kuramı
Optimum pareto

Gerçek gayri safi yurtiçi hasıla (gerçek GSYİH), fiyat değişikliklerine göre ayarlanan ekonomik çıktı değerinin makroekonomik ölçüsüdür (yani enflasyon veya deflasyon).
Bu ayarlama, para-değer ölçüsünü nominal GSYİH, toplam çıktı miktarı için bir endekse dönüştürür. GSYİH toplam çıktı olmasına rağmen, öncelikle kullanışlıdır çünkü toplam harcamaya çok yakındır: tüketici harcamalarının, endüstri tarafından yapılan yatırımın, ihracatın ithalattan fazla olması ve hükûmet harcamalarının toplamı. Enflasyon nedeniyle, GSYİH artar ve aslında bir ekonomideki gerçek büyümeyi yansıtmaz. Bu nedenle, gerçek GSYİH'nın büyümesini elde etmek için GSYİH'nın enflasyon oranına (oranın ölçüldüğü zaman birimlerinin gücüne yükseltilmiş) bölünmesi gerekir. Farklı kuruluşlar, farklı türde 'Gerçek GSYİH' ölçüleri kullanır; örneğin, UNCTAD, 2005 Sabit fiyatlarını ve döviz kurunu kullanırken, Federal Rezerv Ekonomik Verileri(FRED) 2009 sabit fiyatları ve döviz kurlarını kullanıyor ve son zamanlarda Dünya Bankası 2005'ten 2010 sabit fiyatlarına ve döviz kurlarına geçti.
Şablon:Bar chart

Geçimlik ekonomi; avcılık, toplayıcılık ve tarım sâyesinde temel ihtiyaçların temin edildiği, doğal kaynaklara bağlı bir ekonomik yapıdır. Geçim, asgârî düzeyde kendi kendine yetebilmeyi ve geçinmeyi gerektirir.
Geçimlik ekonomide endüstrileşme yoktur, katma değer yoktur, birikim çok azdır ve bu birikim yalnızca temel ihtiyaçların temînine yönelik alışveriş için kullanılır.

Bazı insanlar tüketimi azaltarak basit bir yaşam sürer. Tüketimi azaltmak daha az bireysel borca yol açar ve kişinin hayatında daha fazla esneklik ve basitlik sağlar. Mal veya hizmetlere yapılan harcamaları azaltarak, para kazanmak için harcanan zamanı azaltılabilir. Kazanılan zaman, başka ilgi alanları peşinde koşmak veya gönüllülük yoluyla başkalarına yardım etmek için kullanılabilir. Bazıları fazladan boş zamanı yaşam kalitelerini iyileştirmek için örneğin sanat ve zanaat gibi yaratıcı faaliyetlerde bulunmak için kullanabilirler. Paradan bağımsızlığı geliştirmek, Suelo ve Mark Boyle gibi bazı kişilerin hiç para olmadan yaşamalarına yol açtı. Giderleri azaltmak aynı zamanda tasarrufların artmasına da yol açabilir, bu ise mali bağımsızlık ve erken emeklilik olasılığına yol açabilir.

100 Şey Mücadelesi, dağınıklığı gidermek ve hayatı basitleştirmek amacıyla kişisel eşyaları yüz öğeye indirgeyen bir taban hareketidir. küçük ev hareketi, kütük kulübeler veya plaj kulübelerileri gibi küçük, ipoteksiz, gösterişsiz meskenler içinde yaşamayı seçen bireyleri içerir.
Sade yaşamı benimseyenlerin evleri üzerinde farklı bir değeri olabilir. Joshua Becker, bu yaşam tarzını yaşamak isteyenler için yaşadıkları yeri basitleştirmeyi önerir.

Girişim sermayesi veya risk sermayesi (İngilizce venture capital kökenli yaygın kısaltmasıyla VC); bu amaçla kurulan şirketler veya fonlar tarafından yüksek büyüme potansiyeline sahip olduğu düşünülen veya çalışan sayısı, yıllık gelir, faaliyet ölçeği gibi ölçütlerle yüksek büyüme sergileyen, yeni kurulan, erken aşamadaki ve gelişmekte olan şirketlere sağlanan bir özel sermaye finansmanı biçimidir. Girişim sermayesi şirketleri veya fonları, bu erken aşamadaki şirketlere özsermaye veya mülkiyet hissesi karşılığında yatırım yapar. Sermayedarlar, başarılı olmaları beklentisiyle riskli girişim şirketlerini finanse etme riskini üstlenir. Bu şirketler yüksek belirsizlikle karşı karşıya olduğundan, girişim sermayesi yatırımlarının başarısızlık oranları yüksektir. Girişim şirketleri, yenilikçi bir teknolojiye veya iş modeline dayanır ve genellikle bilgi teknolojisi, temiz teknoloji veya biyoteknoloji gibi yüksek teknoloji alanlarındadır.

Mark Coggins'in Vulture Capital (2002) adlı romanı, yatırım yaptığı bir biyoteknoloji firmasındaki baş bilim insanının ortadan kaybolmasını araştıran bir risk sermayedarı kahramanı konu alır. Kitabın yazarı Coggins ayrıca bu sektörde çalıştı ve bir dot-com girişiminin kurucu ortağıydı.
Matt Richtel, New York Times'ta teknoloji haberlerini yapan muhabir olarak edindiği deneyimden yararlanarak, ana karakterin Silikon Vadisi girişim sermayedarı olan ve ölen kız arkadaşının eylemlerinin, olay örgüsünde önemli bir rol oynadığı Hooked (2007) romanını üretti.

Dilbert çizgi romanında sıkça "Vijay, Dünyanın En Çaresiz Girişim Sermayedarı" adlı bir karakter görünür ve çok küçük de olsa bir potansiyeli olan herkese çantalar dolusu para verir.
Robert von Goeben ve Kathryn Siegler, 1997 ile 2000 yılları arasında The VC adında, genellikle girişim sermayedarları ve girişimciler arasındaki esprili iletişimi gösteren, sektörün parodisini yapan bir çizgi roman ürettiler. Von Goeben, bu eseri yazmaya başladığında Redleaf Venture Management'ın ortağıydı.

Wedding Crashers (2005) filminde Jeremy Gray (Vince Vaughn) ve John Beckwith (Owen Wilson), hiç tanımadıkları kişilerin düğünlerinde ortaya çıkan bekarlardır ve filmin büyük bir kısmında, New Hampshire'lı risk sermayedarları gibi davranırlar.
Something Ventured (2011) adlı belgesel, Amerikan teknoloji girişim sermayedarlarının yakın tarihini anlatmaktadır.

Dragons' Den adlı televizyon dizisinde çeşitli girişim şirketleri, iş planlarını girişim sermayedarlarından oluşan bir gruba sunmaktadır.
ABC'nin reality programı Shark Tank'ta girişim sermayedarları ("Köpekbalıkları"), girişimcilerin konuşmalarını dinler ve hangisine yatırım yapacaklarını seçer.
Kısa ömürlü Bravo Reality TV'nin programı Start-Ups: Silikon Vadisi'ne Silikon Vadisi'ndeki girişim sermayedarları katıldı.
Durum komedisi Silikon Vadisi, yeni kurulan şirketlerin ve girişim sermayesi kültürünün parodisini sunmaktadır.
AMC Draması Halt ve Catch Fire, 1980'lerdeki bilgisayar devrimi ve 1990'ların başlarındaki World Wide Web yükselişi sırasında, yeni kurulan şirketler için girişim sermayesi şirketlerinin kullanımını konu alır.

Google Kitaplar (İngilizce: Google Books) (daha önceki adlarıyla Google Book Search (Türkçe: Google Kitap Arama) veya Google Print), Google bünyesinde bulunan ve kullanıcıların kitaplar hakkında detaylı arama yapmasına olanak sağlayan arama motorudur.

Bu servis 2002 yılından itibaren devreye girmiştir. Özgür lisanslı kitapların içeriğinin hepsi ve yayıncıların izin verdiği kadarı ile bazı kitapların içeriğinin belli kısmı yayınlanır.

Google eBookstore

Google Kitaplar anasayfa 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Book Search Information Page 25 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Author's Guild et al v. Google Inc. Timeline and progression of case 13 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jeffrey Toobin; Google's Moon Shot 6 Eylül 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Malte Herwig; "Putting The World's Books On The Web" (SPIEGEL International Edition) 22 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anirudh Wadhwa; "Debate over the Google Library Project" 9 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
archive.org text search
PublicDomainReprints.org - an experiment that prints public domain books from Google Book Search 30 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Digital Library Federation
The European Library 2 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gümrük, eşya ve malların ülke sınırlarından giriş ve çıkışlarında denetimlerinin yapıldığı ve vergilerin ödendiği kamu kurumudur. Gümrük vergisi'nin toplanması, bir ülkeye giren ve çıkan kişiler ve hayvanlar, nakliye araçları, kişisel eşyalar ve tehlikeli maddeler dahil olmak üzere malların akışını kontrol eder. Gümrük kara sınırlarında, deniz limanları ve hava alanlarında bulunur. Geleneksel olarak gümrük, ithalat ve ihracatta gümrük vergilerini ve diğer vergileri alan mali konu olarak kabul edilmiştir. Gümrük şimdi üç temel konuyu kapsıyor: vergilendirme, güvenlik ve ticaretin kolaylaştırılması.

Lehçe-i Osmânî adlı kitapta "gümrük" kelimesi, Rumcadan alınmış ve "emtiaya ilişkin rüsumun idare mahallinin ismidir" diye tanımlanmış ise de "Gümrük" kelimesinin Rumca'dan alınma olmayıp, Latincede ticaret manasına gelen "Commercium" kelimesinden alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira, gümrük resminin ticaret eşyasından alınan bir vergi olduğu göz önüne alındığında, kelimenin manaya uygunluğu ortaya çıktığından, bu adlandırmanın esasen daha uygun bulunduğu açıktır. Fransızlar "Gümrük"e "Douane" derler. İtalyanca "Dogana" kelimesinden alınmıştır ki, Venedik ve Cenova Cumhuriyetinin Birinci Hakimi'nin unvanı olan "Doge" adına, hazineye gelir temin etmek için, Venedik'te uygulamaya konulan verginin ismi olmuştur.

Gümrük ve gümrük vergisi, muhtemelen tarihte birbirinden ayrı yaşayan toplumlar, şehir devletleri, devletler, imparatorluklar var olduğu sürece var idi. Gümrük, devletlerin egemenlik alanlarının bir ifade biçimi ve hazinelerinin önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Ülkeler, topraklarına giren kişiler, ticari mallar ve her tür maddeleri ülkenin güvenliği, ekonomisi, hükümranlık, halkın sağlığı gibi faktörleri korumak ve vergi sağlamak amaçlarıyla sınırlarda denetlemeye tabi tutmuşlardır. Bugün de gümrük vergileri, devletin maliye kapsamında topladığı vergilerden sonra en büyük gelir kaynağı olabilmektedir.

Dünya Gümrük Örgütü 2 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C Ticaret Bakanlığı 31 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gümrük İrtibat Numaraları
Online İhbar Formu
Gümrük İşlemleri hakkında Temel Bilgiler
Gümrük Mevzuatı

Hammadde, endüstride bir ürün ya da yapının elde edilmesinde kullanılan gerekli bileşenlerin işlenip elde edilmesinden önceki durumudur. Bu terim çoğu zaman doğadan elde edilen ve henüz işlenmemiş ya da çok az işlem görmüş maddeleri belirtmek için kullanılır. Demir cevheri, kereste, ham petrol hammaddeye örnek olabilecek materyallerdir.
Hammaddeler sonsuz değildir ve kendilerini yenileyip yenileyememelerine göre iki başlık altında toplanırlar. Kendilerini yenileme yetisi olmayan hammaddeler genelde doğadan elde edilenlerdir. Uranyum, fosfatlar, demir, bakır, altın gibi madenler ve kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar bu gruba girerler. Bunlar, belirli bir zaman dilimi içinde yeryüzünün kendi içinde oluşmuşlardır ve tükendiklerinde tekrar oluşmaları yine uzun zaman alacaktır.
Pamuk, keten, hindistan cevizi ve deri gibi çok çeşitli kendini yenileyebilen hammaddelerin ise devamlılığının sağlanması için temiz bir çevre gereklidir. Bir ülkenin ekonomisinde hammadde kaynaklarına sahip olmak ya da bu kaynaklara yakın bir noktada olmak en önemli özelliklerdendir. Petrol yatakları üzerinde kurulan ülkeler ve çok çeşitli bitki örtülerinin bulunduğu ekvatoral kuşak ülkeleri bu hammaddeleri pazarlayarak ekonomilerini canlı tutmaktadır.

Harold Hotelling (/ˈhoʊtəlɪŋ/; 29 Eylül 1895 - 26 Aralık 1973), Amerikalı bir matematiksel istatistikçi ve etkili bir ekonomi teorisyeniydi; ekonomi alanında Hotelling yasası, Hotelling lemması ve Hotelling kuralı ile istatistik alanında Hotelling'in T-kare dağılımı ile tanınır. Ayrıca finans, istatistik ve bilgisayar bilimlerinde yaygın olarak kullanılan Temel Bileşen Analizi yöntemini geliştirmiş ve adlandırmıştır.
1927'den 1931'e kadar Stanford Üniversitesi'nde matematik doçenti, 1931'den 1946'ya kadar Columbia Üniversitesi'nde öğretim üyesi ve 1946'dan ölümüne kadar Chapel Hill'deki North Carolina Üniversitesi'nde Matematiksel İstatistik profesörü olarak görev yapmıştır. Chapel Hill'deki bir cadde onun adını taşımaktadır. 1972 yılında bilime katkılarından dolayı Kuzey Carolina Ödülü'nü almıştır.

Herbert Alexander Simon (d. 15 Haziran 1916 Milwaukee, Wisconsin - ö. 9 Şubat 2001 Pittsburgh, Pensilvanya), 1978'de Nobel İktisat Ödülü kazanmıştır.

1947: Administrative Behavior: A Study of Decision-Making Processes in Administrative Organizations
1957: Models of Man
1958: Organizations, James G. March ile birlikte
1969: The Sciences of the Artificial
1972: Human Problem Solving, Allen Newell ile birlikte
1977: Models of Discovery: and other topics in the methods of science
1979: Models of Thought, Cilt 1 ve 2.
1982: Models of Bounded Rationality, Cilt 1 ve 2
1983: Reason in Human Affairs
1991: Models of My Life (Otobiyografya)
1996: The Sciences of the Artificial
1987: Scientific Discovery: computational explorations of the creative processes
1997: An Empirically Based Microeconomics
1997: Models of Bounded Rationality, Cilt 3

[1] 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Herbert A. Simon'a bir övgü.
[2]14 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Herbert Simon'un metin halinde dijital arşivleri.
[3]19 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ekonomik organizasyonlar içinde karar verme süreçleri hakkında yeni yön verici araştırmalar.
[4]3 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. History of Twentieth-Century Philosophy of Science] BOOK VIII: Herbert Simon, Paul Thagard and Others on Discovery Systems - with free downloads for public use.
Architecture of Complexity American Philosophical Society (Vol. 106, No.6) (Dec 12, 1962)

Heterodoks iktisat, ortodoks iktisadi düşünce okullarıyla çelişen veya neoklasik iktisadın ötesinde olabilecek herhangi bir iktisadi düşünce veya teoridir. Bunlar arasında kurumsal, evrimci, feminist, sosyal, post-Keynesyen (Yeni Keynesyen ile karıştırılmamalıdır), ekolojik, Avusturyacı, Marksist, sosyalist ve anarşist iktisat sayılabilir.
İktisat, eleştirmenleri tarafından ortodoks veya geleneksel iktisat olarak adlandırılabilir. Alternatif olarak, ana akım iktisat "rasyonellik-bireycilik-denge bağı" ile ilgilenirken, heterodoks iktisat "kurumlar-tarih-sosyal yapı bağı" ile ilgilenerek daha "radikal" olmaktadır.
2008 yılında yapılan bir inceleme, en azından 1990'lardan bu yana önde gelen birkaç heterodoks iktisatçı grubunun birlikte çalıştığını ve bunun sonucunda farklı bileşenler arasında tutarlılığın arttığını belgelemiştir. Bu doğrultuda, Uluslararası İktisadi Çoğulculuk Dernekleri Konfederasyonu (ICAPE) "heterodoks iktisadı" tanımlamamakta ve kapsamını tanımlamaktan kaçınmaktadır. ICAPE misyonunu "ekonomide çoğulculuğu teşvik etmek" olarak tanımlamaktadır.
Bir yazar, "eleştirel yorum "da ortak bir zemin tanımlarken diğer heterodoks iktisatçıları üç şey yapmaya çalışıyor olarak tanımlamıştır: (1) giriş niteliğindeki makro metinlerin konuları ve bölümleri arasında heterodoks eleştiri modeli oluşturan ortak fikirleri tanımlamak; (2) metodolojik farklılıkları politika farklılıklarına bağlayan fikirlere özel önem vermek; ve (3) ortak zemini, farklı paradigmaların ders kitabı iktisadıyla farklı şekillerde ortak farklılıklar geliştirmesine izin verecek şekilde karakterize etmek.
Bir çalışma, kendini heterodoks olarak tanımlayan ekonomistlerin ekonomi çalışmalarında dört temel faktörün önemli olduğunu öne sürmektedir: tarih, doğal sistemler, belirsizlik ve güç.

19. yüzyılın ortalarında Auguste Comte, Thomas Carlyle, John Ruskin ve Karl Marx gibi düşünürler ortodoks ekonominin ilk eleştirilerini yapmışlardır. Bir dizi heterodoks iktisadi düşünce okulu, 1870'lerdeki neoklasik devrimden sonra neoklasik iktisadın hakimiyetine meydan okumuştur. Kapitalizmin sosyalist eleştirmenlerine ek olarak, bu dönemdeki heterodoks okullar arasında Amerikan Okulu gibi çeşitli merkantilizm biçimlerinin savunucuları, Tarihsel Okul gibi neoklasik metodolojiye muhalif olanlar ve Sosyal Kredi gibi alışılmışın dışında para teorilerinin savunucuları yer almıştır. Büyük Buhran öncesinde ve sırasında aktif olan diğer heterodoks okullar arasında Teknokrasi ve Georgizm yer almaktadır.
Fizik bilimciler ve biyologlar, sosyal ve ekonomik gelişmeyi açıklamak için enerji akışlarını kullanan ilk kişilerdi. Amerikalı fizikçi ve Smithsonian Enstitüsü'nün ilk sekreteri Joseph Henry, "ekonomi politiğin temel ilkesinin, insanın fiziksel emeğinin ancak... maddenin ham halden yapay hale dönüştürülmesi... güç ya da enerji denilen şeyin harcanması yoluyla iyileştirilebileceği" olduğunu belirtmiştir.
İşsizliğe karşı ortodoks olmayan para veya ticaret politikalarından daha tutarlı bir politika yanıtı sağladığı görülen Keynesyen iktisadın yükselişi ve ana akım tarafından benimsenmesi, bu okullara olan ilginin azalmasına katkıda bulunmuştur.
1945'ten sonra Keynesyen ve neoklasik iktisadın neoklasik sentezi, alanın mikroekonomi (genellikle neoklasik ancak yeni geliştirilen bir piyasa başarısızlığı teorisi ile) ve makroekonomi (para politikasının rolü gibi konularda Keynesyen ve monetarist görüşler arasında bölünmüş) olarak bölünmesine dayanan açıkça tanımlanmış bir ana akım pozisyonu ile sonuçlandı. Bu senteze muhalif olan Avusturyalılar ve post-Keynesyenler açıkça tanımlanmış heterodoks okullar olarak ortaya çıktı. Buna ek olarak, Marksist ve kurumsalcı ekoller de aktif kalmaya devam etmiş, ancak sınırlı bir kabul veya güvenilirliğe sahip olmuşlardır.
1980'e kadar heterodoks iktisadın çeşitli biçimlerdeki en önemli temaları şunlardı:

Atomistik birey anlayışının sosyal olarak gömülü birey anlayışı lehine reddedilmesi;
geri döndürülemez bir tarihsel süreç olarak zamana vurgu yapar;
Bireyler ve sosyal yapılar arasındaki karşılıklı etkiler açısından akıl yürütme.
Yaklaşık 1980'den itibaren ana akım iktisat, davranışsal iktisat, karmaşıklık iktisadı, evrimsel iktisat, deneysel iktisat ve nöroekonomi gibi bir dizi yeni araştırma programından önemli ölçüde etkilenmiştir. Temel gelişmelerden biri, epistemik açıdan teoriden uzaklaşarak, merkezi olarak nedensel çıkarım sorularına odaklanan ampirik odaklı bir yaklaşıma yönelmek olmuştur. Sonuç olarak, John B. Davis gibi bazı heterodoks iktisatçılar, heterodoks iktisat tanımının bu yeni ve daha karmaşık gerçekliğe uyarlanması gerektiğini öne sürmüşlerdir:

...1980 sonrası heterodoks ekonomi, her biri farklı tarihsel kökenlere ve yönelimlere sahip bir dizi araştırma programıyla içsel olarak farklılaşan, geniş ölçüde farklı iki tür heterodoks çalışmadan oluşan karmaşık bir yapıdır: çoğu kişinin aşina olduğu geleneksel sol heterodoksi ve diğer bilim ithalatından kaynaklanan 'yeni heterodoksi'.

Tek bir "heterodoks ekonomi teorisi" yoktur; birçok farklı "heterodoks teori" mevcuttur. Ancak hepsinin ortak noktası, ekonomik ve sosyal hayatın işleyişini anlamak için uygun aracı temsil eden neoklasik ortodoksinin reddedilmesidir. Bu reddin nedenleri farklılık gösterebilir. Heterodoks eleştirilerde yaygın olarak bulunan unsurlardan bazıları aşağıda listelenmiştir.

Neoklasik iktisadın en geniş kabul gören ilkelerinden biri "ekonomik aktörlerin rasyonelliği" varsayımıdır. Gerçekten de, bazı ekonomistler için rasyonel maksimize edici davranış kavramı ekonomik davranış ile eş anlamlı olarak kabul edilmektedir (Hirshleifer 1984). Bazı iktisatçıların çalışmaları rasyonalite varsayımını benimsemediğinde, analizleri Neoklasik iktisat disiplininin sınırları dışına yerleştiriyor olarak görülmektedir (Landsberg 1989, 596). Neoklasik ekonomi şu a priori varsayımlarla başlar rasyonel olduklarını ve çevresel kısıtlamalara tabi olarak bireysel faydalarını (veya karlarını) maksimize etmeye çalıştıklarını varsaymaktadır. Bu varsayımlar rasyonel seçim teorisinin bel kemiğini oluşturur.

Birçok heterodoks okul, standart neoklasik modelde kullanılan homo economicus insan davranışı modelini eleştirmektedir. Bu eleştirinin tipik bir versiyonu Satya Gabriel'e aittir:Neoklasik ekonomi teorisi, belirli bir insan psikolojisi, eylemlilik veya karar verme anlayışına dayanır. Tüm insanların hazzı ya da faydayı maksimize etmek için ekonomik kararlar aldığı varsayılır. Bazı heterodoks teoriler neoklasik teorinin bu temel varsayımını reddederek ekonomik kararların nasıl alındığına ve/veya insan psikolojisinin nasıl işlediğine dair alternatif anlayışları savunur. İnsanların haz arayan makineler olduğu fikrini kabul etmek, ancak ekonomik kararların bu tür bir haz arayışı tarafından yönetildiği fikrini reddetmek mümkündür. Örneğin insanlar, sosyal kısıtlamalar ve/veya zorlamalar nedeniyle haz maksimizasyonu ile tutarlı seçimler yapamayabilir. İnsanlar ayrıca, bu tür seçimler yaparken kısıtlanmamış olsalar bile (bütçesel terimler hariç) maksimum hazza yol açması en muhtemel seçim noktalarını doğru bir şekilde değerlendiremeyebilirler. Ayrıca, haz arayışı kavramının kendisinin anlamsız bir varsayım olması da mümkündür çünkü ya test edilmesi imkansızdır ya da çürütülemeyecek kadar geneldir. Ekonomik kararların haz maksimizasyonunun sonucu olduğu şeklindeki temel varsayımı reddeden ekonomik teoriler heterodokstur.Shiozawa, ekonomik aktörlerin karmaşık bir dünyada hareket ettiklerini ve bu nedenle maksimum fayda noktasına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurgulamaktadır. Bunun yerine, ilgili duruma göre birini seçtikleri birçok hazır kuraldan oluşan bir repertuar varmış gibi davranırlar.

Mikroekonomi teorisinde, tüketiciler ve firmalar tarafından maliyet minimizasyonu, çok sayıda tüketici ve üretici varsa, piyasa takas denge fiyatlarının mevcut olduğu arz ve talep karşılıklarının varlığını ima eder. Dışbükeylik varsayımları altında veya bazı marjinal maliyet fiyatlandırma kuralları altında, her denge Pareto etkin olacaktır: Büyük ekonomilerde, dışbükey olmama durumu da neredeyse etkin olan yarı-dengelere yol açar.
Bununla birlikte, piyasa dengesi kavramı, mikroekonomik teorinin gerçek dünya piyasalarına uygulanmasına itiraz eden Avusturyalılar, post-Keynesyenler ve diğerleri tarafından, bu tür piyasalar mikroekonomik modeller tarafından faydalı bir şekilde yaklaştırılmadığında eleştirilmiştir. Heterodoks ekonomistler, mikro ekonomik modellerin nadiren gerçeği yansıttığını ileri sürmektedir.
Ana akım mikroekonomi, Paul Samuelson ve Hal Varian'ın yaklaşımlarını takip ederek optimizasyon ve denge açısından tanımlanabilir. Öte yandan heterodoks iktisat, kurumlar, tarih ve sosyal yapı ekseninde tanımlanabilir.

Son yirmi yılda, heterodoks ekonomistlerin entelektüel gündemleri kesinlikle çoğulcu bir hal almıştır. Önde gelen heterodoks düşünürler Avusturyacı, Feminist, Kurumsal-Devrimci, Marksist, Post Keynesyen, Radikal, Sosyal ve Sraffian iktisadın yerleşik paradigmalarının ötesine geçerek muhalif düşünce okulları arasında yeni analiz, eleştiri ve diyalog yolları açmışlardır.
Karmaşıklık ekonomisinin savunucularından David Colander, heterodoks ekonomistlerin fikirlerinin artık ana akımda heterodoks ekonomistlerden bahsedilmeden tartışıldığını, çünkü kurumları, belirsizliği ve diğer faktörleri analiz edecek araçların artık ana akım tarafından geliştirildiğini savunuyor. Heterodoks iktisatçıların titiz matematiği benimsemelerini ve ana akımı bir düşman olarak görmek yerine onun içinden çalışmaya gayret etmelerini önermektedir.
Bazı heterodoks ekonomik düşünce okulları da disiplinler ötesi bir yaklaşım benimsemiştir. Termoekonomi, insanın ekonomik süreçlerinin termodinamiğin ikinci yasası tarafından yönetildiği iddiasına dayanır. Ekonomi teorisi, enerji ve entropi arasındaki varsayılan ilişki, biyolojik evrimde enerjinin rolünü üretkenlik, verimlilik ve özellikle biyokütle oluşturmak ve iş yapmak için mevcut enerjiyi yakalamak ve kullanmak için çeşitli mekanizmaların maliyetl

Hiperenflasyon, enflasyonun yılda yüzde 200 sınırını aştığı anlardaki halidir. Dörtnala enflasyon olarak da adlandırılır. Paranın değerini yitirdiği en şiddetli enflasyon biçimidir.

Hiperenflasyonun en önemli nedeni aşırı parasal genişlemedir. Merkez Bankası bağımsız olmayan devletlerde para politikasını da hükûmet yönetir. İşte bu noktada hükûmetin maaşların ödenmesi, yatırım ya da bütçe açığının kapatılması için kontrolsüzce para basma kararı alması çok yüksek enflasyona neden olur.
İkincil olarak, ülkede siyasi istikrarın olmadığı, hükûmetlerin ortalama ömürlerinin 1-2 yıl olduğu durumlarda iktidar partisi, seçimlerin tekrarlanacağı ve halkın kendilerini cezalandırıp tekrar iktidara taşımayacağı beklentisi taşımaları durumunda kendilerinden sonra gelecek partinin iktisadi planlarını bilerek ve isteyerek bozacak kısa vadeli gayrı-iktisadi kararlar alabilirler. Özellikle gelişmemiş ve yeni gelişmekte olan ülkelerde gözlemlenen bu durum, ileride arz ve talep yönlü daralmalara yol açacak derin ekonomik krizlere sebep olabilir.

Yüksek enflasyonla boğuşan ülkelerin hiperenflasyon tuzağına düşmelerinin nedenlerinden biri de bilerek ve isteyerek hedeflenenden daha yüksek bir enflasyon düzeyi yaratmaktır. Enflasyonun %80 olduğu bir ülke düşünün. Böyle bir durumda ülkeden yerli para cinsinden alacağı olan kişiler kendilerini enflasyonun yıpratma payına karşı kendilerini korumak (örneğin memur sendikalarının zam haricinde enflasyon farkı da talep etmesi) yerine belli bir para isterlerse hükûmet o parayı değersiz konuma düşürecek enflasyonu bilerek veya isteyerek oluşturabilir.

Hiperenflasyon durumlarında görülen bazı özel durumlar vardır. Örneğin hiperenflasyon dönemlerinde kredi talebi olağanüstü şekilde artar. Bunun da en temel nedeni kredi taksitlerini ödemenin zorluğunun dönemler içerisinde enflasyon oranına bağlı olarak gitgide azalacak olmasıdır. Bunun yanı sıra hiperenflasyon durumlarında elde para tutmanın fırsat maliyeti çok pahalıdır. Bu durumda ülkedeki finansal okuryazarlık oranına bağlı olarak kişiler yerli parayı ya yüksek faizde değerlendirme ya da bir an evvel ellerinden çıkarma eğilimi gösterirler. İkinci durumun yoğun olduğu ülkelerde yüksek enflasyon düzeyine rağmen ekonomide suni bir canlılık görünebilir.

Hiperenflasyon döneminde kişiler kendilerini enflasyonun etkisinden korumak için yabancı para tutmaya başlarlar. Hiperenflasyon süreci ne kadar uzarsa, yabancı para cinsinden alışverişin niteliği de o denli artar. Örneğin ev sahipleri kira ücretini yabancı para cinsinden istemeye başlarlar ya da kişiler maaşlarını alır almaz yabancı paraya çevirirler. Yerli paraya olan güvenin bu derece sarsıldığı ortamda kişiler ülkedeki döviz talebini inanılmaz şekilde arttırır. Bunun sonucunda piyasada gittikçe kıtlaşan dövizin değeri artar, döviz kuru yükselir. İlginçtir ki bu durum belli bir sınıra kadar ülkenin makro politikalarını belirleyenler için katlanılabilir bir maliyettir zira döviz kurunun yükselmesi öncelikle reel kuru, ardından da ihracatı yükseltip ülkenin makro dengelerinde kısa süreli bir iyileşmeye neden olur. Ama orta vadede yabancı para cinsinden borçlu olan kesimlerin, örneğin devletin ve şirketler kesiminin, borçlarını katlayarak arttıracağı için önce bütçe açıklarına, önlem alınmaması halinde ise ekonomik krizlere neden olabilir.

Düşünülenin aksine kısa vadede %400'lük enflasyonu düşürmek %40'lık enflasyonu düşürmekten daha kolaydır. Çünkü böyle durumlarda daha önce siyasi maliyet yüzünden alınamamış tedbirler daha kolay alınabilmektedir. Üstelik %400'lük bir enflasyonu %200'e indirmenin siyasi kazancı, %40'lık enflasyonu %20'ye indirmekten daha fazla olabilir. İkincil olarak, çoğu zaman hiperenflasyona neden olan aşırı parasal genişlemeyi kontrol altına almak bile enflasyonu daha makul düzeylere indirmek için yeterli olabilmektedir.
Uzun vadeli çözümler için bütçe disiplinini sağlayacak reformların yapılması ön koşuldur. Bunun için de kararlı bir finansal istikrar programı uygulanmalıdır. Bu program dahilinde kurumsal açıdan yapılanma, vergilendirilmeyen tabanı vergilendirmeye çalışma, vergi idaresinin iyileştirilmesi ve harcama önceliklerinin kesin olarak belirlendiği bir mali reform önşarttır.

Hizmet, ekonomide fiziksel özelliğe sahip malın tersine, elle tutulamayan ve saklanması mümkün olmayan, insan ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik olarak üretilen veya organize edilen, turizm, haberleşme, danışmanlık gibi faaliyetlerdir. Örnekler arasında berberler, doktorlar, öğretmenler, avukatlar, tamirciler, bankalar, sigorta şirketleri ve benzerleri tarafından yapılan işler yer alır. Kamu hizmetleri, bir bütün olarak toplumun bedelini ödediği ve kar elde etmek için değil, ihtiyaç olduğu için halk için yapılan veya sağlanan hizmetlerdir. Üretilen çıktının mülkiyetinin olmaması hizmetin üründen ayrıldığı temel özelliktir. Kamu hizmeti, müşteri hizmetleri, sosyal hizmet, sağlık hizmetleri, kat hizmetleri, finansal hizmetler, ekosistem hizmetleri, satış, pazarlama, reklam, restoran, kafe, televizyon, kütüphane, tamir, temizlik, telekomünikasyon, otel, hukuk, arabuluculuk, eğitim, psikoloji, polis, gazetecilik, muhasebe, vergi, emlak hizmetleri, videografi, bilgi teknolojisi, güvenlik, ulaşım, lojistik, tarım hizmetleri yaygın hizmet türleridir.
Kaynakların, yetkinliklerin ve mevcut tecrübenin belli bir oranda kullanılması ve yönetilmesi yoluyla tüketicilere çeşitli yararlar sağlayan hizmet sağlayıcılar, hammadde ve yarı mamul stoklama, taşıma, ürünün korunması gibi imalat sektörüne özgü gereklilik ve kısıtlamalara da tabi değildir. Diğer yandan bu kolaylıklar rakipler için de geçerlidir ve şirketlerin uzmanlıklarına olan yatırımları istikrarlı bir pazarlama desteğine ve gelişime ihtiyaç duyar.
Bir ekonomideki hizmet sağlayıcıların tümü o ekonomide hizmet sektörünü oluşturur.

Hizmet yönetimi
Hizmet ekonomisi
Hizmet tasarımı
Hizmet sektörü
Hizmet kalitesi
Askerlik hizmeti
Barındırma hizmeti
Rekabet
Hizmetçi
Emtia
Mal

Hollanda (Felemenkçe: ), Karayipler'de denizaşırı toprakları olan Kuzeybatı Avrupa'da bir ülkedir. Hollanda Krallığı'nın dört kurucu ülkesinden en büyüğüdür. Hollanda on iki eyaletten oluşmaktadır; doğuda Almanya, güneyde Belçika ile sınır komşusudur ve kuzey ve batıda Kuzey Denizi kıyı şeridine sahiptir. Birleşik Krallık, Almanya ve Belçika ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Resmi dil Felemenkçedir ve Frizya eyaletinde Batı Frizce ikinci resmi dildir. Felemenkçe, İngilizce ve Papiamento Karayip topraklarında resmi dillerdir. Hollandalılara Hollandalı denir.
Hollanda, kelimenin tam anlamıyla "aşağı ülkeler" anlamına gelir ve düşük rakımı ve düz topoğrafyasına atıfta bulunur; %26'sı deniz seviyesinin altındadır. Polder olarak bilinen deniz seviyesinin altındaki alanların çoğu, 14. yüzyılda başlayan arazi ıslahının sonucudur. 1588'de başlayan Cumhuriyet döneminde Hollanda, Avrupa ve dünyanın en güçlü ve etkili ülkeleri arasında yer alan, siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan eşsiz bir büyüklük çağına girdi; bu dönem Hollanda Altın Çağı olarak bilinir. Bu süre zarfında, ticaret şirketleri olan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi ve Hollanda Batı Hindistan Şirketi, dünyanın her yerinde koloniler ve ticaret merkezleri kurdu. I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalan Hollanda, II. Dünya Savaşı sırasında 1940 yılında Nazi Almanyası tarafından işgal edildi ve 1945'te savaşın sonuna kadar süren bir işgal dönemi yaşadı.
Toplam 41.850km² (16.160 sq mi) alana yayılmış 18 milyondan fazla nüfusuyla (bunun 33.500km²'si (12.900 sq mi) kara alanıdır), kilometrekare başına 541 kişi (1.400 kişi/sq mi) ile nüfus yoğunluğu bakımından dünyanın 26. en yoğun nüfuslu ülkesidir. Bununla birlikte, verimli toprakları, ılıman iklimi, yoğun tarımı ve yaratıcılığı sayesinde değer bakımından dünyanın en büyük ikinci gıda ve tarım ürünleri ihracatçısıdır. Hollanda'nın en büyük dört şehri Amsterdam, Rotterdam, Lahey ve Utrecht'tir. Amsterdam, ülkenin en kalabalık şehri ve nominal başkentidir, ancak başlıca ulusal siyasi kurumlar Lahey'dedir.
Hollanda, 1848'den beri üniter bir yapıya sahip parlamenter anayasal monarşidir. Ülke, din ve siyasi inançlara göre vatandaşların gruplara ayrılması (pillarizasyon) geleneğine ve fuhuşu ve ötanaziyi yasallaştırmış, liberal bir uyuşturucu politikası izlemiş uzun bir sosyal hoşgörü geçmişine sahiptir. Hollanda, 1919'da kadınlara oy hakkı tanıdı ve 2001'de eşcinsel evliliği yasallaştıran ilk ülke oldu. Karma piyasa gelişmiş ekonomisi, küresel olarak kişi başına düşen gelirde on birinci sıradadır. Lahey, Genel Meclis, kabine ve Yüksek Mahkeme'nin merkezidir. Rotterdam Limanı, Avrupa'nın en işlek limanıdır. Schiphol, Hollanda'nın en işlek, Avrupa'nın ise dördüncü en işlek havaalanıdır. Gelişmiş bir ülke olan Hollanda, Avrupa Birliği, Euro Bölgesi, G10, NATO, OECD ve Dünya Ticaret Örgütü'nün kurucu üyesi olmasının yanı sıra Schengen Bölgesi ve üçlü Benelüks Birliği'nin de bir parçasıdır. Birçok uluslararası kuruluşa ve mahkemeye ev sahipliği yapmaktadır ve bunların çoğu Lahey'de bulunmaktadır.

Hollanda ismi, Birleşik Hollanda Krallığı'nın en önemli eyaleti olan ve ülkenin kuzeybatı kısmında bulunan Hollanda Eyaleti'nden gelmektedir. Kısaca Hollanda olarak adlandırılmaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısından beri bu eyalet iki ayrı eyalete bölünmüştür: Kuzey Hollanda (Başkent: Haarlem) ve Güney Hollanda (Başkent Lahey: Den Haag). Felemenkçede "Hollanda" ifadesi sadece bu iki eyalet için kullanılır.
Hollanda'nın dışındaki ülkelerde Hollandalılar genellikle "Hollandalı" olarak adlandırılırlar ve Hollanda turizmde ve diğer endüstrilerde ülkelerini "Hollanda" olarak pazarlamaktadırlar (hem İngilizcede hem de Almancada). Hollanda ismi, ülkenin aynı adı taşıyan bir eyaletinden geldiği için, bu eyaletten gelmeyen bazı Hollandalılar, ismini veren bölgeyi genellikle sevmemektedir. Bu nedenle, 'Nederland' yerine 'Hollanda' ve 'Nederlander' yerine de 'Hollandalı' kelimesi kullanılmasına bazıları bir antipati duymaktadır.
İngilizce "Dutch" adı, "duutsc" gibi Orta Hollanda biçimlerinden ortaya çıkmıştır. "Duutcs" ve "dietsc" gibi Orta Hollanda biçimleri halk arasında konuşulan lehçelerin adlarıdır ve bu lehçelerin, yönetimin, bilimin ve kilisenin dili olan Latinceden ayırt edilmesine yaramıştır. "Dutch" ve "duutsc" biçimleri Almanca bir kelime olan "deutsch" ile bağlantılıdır ve aynı kökenden gelir. Fransızlar ise bu bölgeyi Pays-Bas yani 'alçak ülke' olarak tanımlarlar.

Hollanda'da yerleşimin tarihi, ülkenin yeraltı yapısının oluşumuyla yakından bağlantılıdır. Holosen döneminde Scheldt, Ren, Maas ve Ems nehirlerinin sık sık taşması, çevrenin yalnızca fiziksel olarak değişmesine değil, aynı zamanda insanların yaşam biçimini şekillendirmesine neden olmuştur. Özellikle son 1000 yılda, polderler ve set sistemleri sayesinde insanların suyla kurduğu ilişki, günümüz Hollanda manzarasını büyük ölçüde belirlemiştir.
Bu doğal koşullar, toplumun birlikte hareket etme zorunluluğunu doğurmuş ve zamanla iş birliğine dayalı bir yönetim anlayışının gelişmesini sağlamıştır. Bu yapı, Hollanda'nın ilerleyen dönemlerdeki ticari başarısında önemli bir rol oynamıştır. Deniz ve su yollarına yakınlık, ticaretin gelişmesini kolaylaştırmış ve ekonomik refahı artırmıştır. Hollanda tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri, büyük bir refah dönemini takip eden İspanya'ya karşı verilen mücadeleyle başlayan Bağımsızlık Savaşı'dır. Bunu, uzun süren bir gerileme dönemi ve nihayetinde 1795'teki Fransız işgali izlemiş, bu olay cumhuriyetin sona ermesine neden olmuştur.
Utrecht Birliği'ne bağlı Kuzey Hollanda eyaletleri (Güney Hollanda, Zeeland, Utrecht, Gelderland, Overijssel, Groningen ve Friesland) 26 Temmuz 1581'de İspanya kralı II. Felipe'den bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1648'de imzalanan Vestfalya Antlaşması'nda Hollanda vilayetlerinin bağımsızlığı tanındı. Bu, daha sonra kurulacak olan Hollanda'nın bulunduğu bölgeye karşılık geliyordu. Ancak, bu bölgenin güneyinde kalan bölgeler, Flandre dahil olmak üzere, krallıkta kaldı; daha sonra bu bölgede Belçika bağımsızlığını kazandı. Bu tarihten sonra Kuzey Hollandalılar ve Güney Hollandalılar olarak iki toplumdan bahsedilmeye başlandı.
Viyana Kongresi, Hollanda Krallığı'nı kısa bir süreliğine kuzey ve güney olarak birleştirdi. Ancak, 1830'da güneydeki Hollandalılar (Felemenkliler), Belçika adı altında bağımsızlıklarını ilan etmişti. ('Belgica' eski bir Roma eyaletinin adıdır ve Rönesans döneminde, Hollanda'nın Latince ismi olarak kullanılmıştır.)
Hollanda, I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalırken, II. Dünya Savaşı'nda Alman işgaline uğradı. 10 Mayıs 1940'ta Nazi Almanyası Belçika ve Hollanda'yı, 1942'de ise Japonya Hollanda'nın bir sömürgesi olan Endonezya'yı işgal etti. Savaş bittikten sonra Endonezya bağımsızlığını ilan etti.

On dördüncü yüzyıl Avrupa için birçok bakımdan krizlerin yaşandığı bir dönemdi; bunların arasında Kara Ölüm (1347-1351) ve Yüz Yıl Savaşları da vardı. Ekonomik açıdan ise 1475'lere kadar süren genel bir durgunluk bile yaşandı. Ancak Hollanda için aynı durum geçerli değildi, daha çok ekonomik bir genişleme söz konusuydu.
Lordların yayılmacı dürtüleri karşılıklı birçok savaşta dile getirildi, ancak esas olarak evlilik politikası, Aşağı Ülkeler'in büyük bölümlerinin -çoğu zaman tesadüf eseri- yabancı kraliyet hanedanlarının kontrolü altına girmesini sağladı. Evlilik politikasının başarısı özellikle Burgonya Dükleri arasında belirgindi. 1384-1428 yılları arasında Karolenj döneminden bu yana ilk kez kuzeydeki birçok bölgeyi ve güneydeki hemen hemen tüm bölgeleri birleştirmeyi başardılar.
Ekonomik açıdan güçlü olan Hollanda, daha sonra Habsburglar için de önemli bir yer tuttu. İmparator V. Şarlken (1515-1555) döneminde bölge İspanyol imparatorluğunun bir parçası oldu. Ağırlık merkezi büyük ölçüde İspanya'ya kaydı, Hollanda'nın yönetimi ise bir valiye bırakıldı. Hollanda'nın Habsburg İmparatorluğu'nun bir parçası olması, bu bölgelerin aynı zamanda Fransa ile Habsburglar arasında uzun süren İtalyan Savaşları'na da dahil olması anlamına geliyordu. V. Şarlken'in İspanya Kralı olmasının ardından Fransa, büyük ölçüde Habsburg Hanedanı tarafından kuşatılmış halde buldu kendini. İtalyan Savaşları 1559'a kadar Avrupa siyasetine egemen oldu ve Fransız-Habsburg rekabeti iki yüzyıl daha devam etti. Bu dönemde XVII. Eyaletler büyük ölçüde bağımsız bir birim haline getirildi.
Uzun zamandır Roma Katolik Kilisesi'ne eleştirel yaklaşan bu bölgede, yüzyılın ortalarından itibaren Protestan Reformu başladı. 15. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomik ve demografik açıdan güçlü bir büyüme yaşandı. Ancak yüksek vergiler ve ticaret ablukaları ile sonuçlanan savaşlar, halk üzerinde ağır bir yük oluşturdu. Bu kez Reform ve özellikle onunla birlikte gelen ağır zulüm, yeni bir etken daha ekledi. Bu patlayıcı karışım, Seksen Yıl Savaşları olarak da bilinen İsyana yol açacaktı. 1567-1568'deki ilk ayaklanma yine bastırılabildi, ancak sert politikalar yine büyük direnişe yol açtı. 1 Nisan 1572'de Geuzen, Den Briel'i almayı başardı ve ikinci ayaklanma başladı.

26 Temmuz 1581'de Hollanda Eyalet Meclisi, 22 Temmuz'da hazırlanan Fesih Yasası'nı imzaladı. Bu kararla II. Filip, Hollanda Lordluğu'ndan feragat etti. Bu Hollanda'nın bağımsızlık bildirgesi olarak görülebilir. Bu yasa, 1579'da Utrecht Birliği'nin kurulmasının ardından yürürlüğe girdi. 1585'te Anvers'in düşüşü ise Hollanda'nın kuzeyi ve güneyi arasındaki askeri ayrımı kesinleştirdi. Uygun bir alternatif yöneticinin bulunmaması sonucunda 1588'de cumhuriyet ilan edildi.

İspanya'nın emperyal genişlemesinin de yardımıyla cumhuriyet yeniden fethedilmekten kurtuldu. Aslında ekonomik merkezin Akdeniz'den Batı Avrupa'ya kaymasından azami ölçüde yararlandı. Daha önce güney eyaletlerinin gölgesinde kalan Kuzey Hollanda'da, Anvers'in düşmesinin ardından Amsterdam Avrupa'nın ticaret merkezi haline gelirken, Hollanda Avrupa'nın nakliye sektörüne hakim oldu. Asıl ticaret geliri, Baltık Denizi hattındaki Avrupa ticaretinden sağlanıyordu. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) de hissedarl

Hukuk ve ekonomi veya hukukun ekonomik analizi, ekonomik teorilerin, çoğunlukla Chicago Ekonomi Okulundan akademisyenlerle başlayan, hukuk analizine uygulanmasıdır. Ekonomik kavramlar, yasaların etkilerini açıklamak, hangi hukuk kurallarının ekonomik açıdan verimli olduğunu değerlendirmek ve hangi hukuk kurallarının yürürlüğe gireceğini tahmin etmek için kullanılmaktadır. Hukuk ve ekonominin iki ana dalı vardır: Bunlardan birincisi, neoklasik ekonominin yöntem ve teorilerinin hukukun pozitif ve normatif analizine uygulanmasına dayanır. İkincisi ise ekonomik, politik ve sosyal sonuçlara daha geniş bir odaklanma ile hukuk ve yasal kurumların kurumsal analizine odaklanır. Hukuk ve ekonominin bu ikinci dalı, daha genel olarak siyasi kurumlar ve yönetişim kurumları üzerindeki çalışmalarla daha çok örtüşmektedir.

Hukuk ve ekonominin tarihsel öncülleri, modern ekonomik düşüncenin temelleri olarak kabul edilen klasik ekonomistlere kadar uzanmaktadır. 18. yüzyılın başlarında Adam Smith, merkantilist mevzuatın ekonomik etkilerini tartıştı. David Ricardo, tarımsal verimliliği engellediği gerekçesiyle İngiliz Tahıl Kanunlarına karşı çıktı. Frédéric Bastiat ise kendi kitabı The Law'da yasamanın istenmeyen sonuçlarını inceledi. Ancak, piyasa dışı faaliyetleri düzenleyen yasayı analiz etmek için ekonomiyi uygulamak tarihsel olarak günümüze daha yakındır. 1900 civarında bir Avrupa hukuk ve ekonomi hareketinin kalıcı bir etkisi olmamıştır.
Volker Fonu'nun başkanı Harold Luhnow, 1946'dan başlayarak yalnızca Friedrich August Hayek'i desteklemekle kalmadı. Aynı zamanda kısa bir süre sonra Aaron Director'ın, hukuk alanında akademisyenler için yeni bir merkez kurmak üzere Chicago Üniversitesi'ne gelmesini de destekledi. Üniversiteye, Chicago Okulu'nu kurarken, Luhnow'un yakın bir işbirlikçisi olan Robert Maynard Hutchins başkanlık ediyordu. Üniversitede zaten Frank Knight, George Stigler, Henry Simons ve Ronald Coase vardı. Yakında, sadece Hayek'in kendisi değil, aynı zamanda Director'ın kayınbiraderi ve Stigler'in arkadaşı Milton Friedman ve ayrıca Robert Fogel, Robert Lucas, Eugene Fama, Richard Posner ve Gary Becker da olacaktı.

1958 yılında Director, Ronald Coase ve etkisini geniş kapsamlı ile hukuk alanlarını ve ekonomi birleştirmek yardımcı olan "Hukuk ve İktisat Dergisi"ni kurdu. 1960 ve 1961'de, Ronald Coase ve Guido Calabresi, "Sosyal Maliyet Sorunu " ve "Risk Dağılımı ve Haksız Suçlar Yasası Üzerine Bazı Düşünceler" adlı iki makale yayınladılar. Bu, modern hukuk ve ekonomi okulu için başlangıç noktası olarak görülebilir.
1962'de Aaron Director, Hür Toplum Komitesi'nin kurulmasına yardımcı oldu. Director'ın 1946'da Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi fakültesine atanması, yayıncılık konusundaki isteksizliği arkasında birkaç yazı bırakmasına rağmen, yarım yüzyıllık bir entelektüel üretkenlik başlattı. Director, Chicago Hukuk Fakültesi Dekanı, Chicago Üniversitesi Başkanı ve Ford yönetiminde ABD Başsavcısı olarak görev yapacak olan Edward Levi ile hukuk fakültesinde antitröst dersleri verdi. 1965 yılında Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden emekli olduktan sonra, California'ya yerleşti ve Stanford Üniversitesi'nin Hoover Enstitüsü'nde bir pozisyon aldı.

1970'lerin başında, Henry Manne (eski bir Coase öğrencisi), büyük bir hukuk fakültesinde hukuk ve ekonomi için bir merkez inşa etmeye başladı. İlk olarak Rochester Üniversitesi'nde çalışmaya başladı, daha sonra Miami Üniversitesi'nde çalıştı, ancak kısa süre sonra yapmaya çalıştığıı bu iş hoş karşılanmadı. Sonra Emory Üniversitesi'ne taşındı ve George Mason'da bu işe son verdi. Manne çoğu hukuk fakültesini uzun sürede bitirdi ve hiçbir zaman buralarda sayılara ve ekonomiye maruz kalmadı. Manne, John M. Olin Vakfı'nın da desteğini aldı. Bugün birçok üniversitede Hukuk ve Ekonomi için Olin merkezleri (veya programları) bulunmaktadır.

Adam Smith
David Ricardo
Frédéric Bastiat

Aaron Director, Chicago Üniversitesi
Ronald Coase, Chicago Üniversitesi, 1991 Nobel İktisadi Bilimler Anma Ödülü
Richard Posner, Chicago Üniversitesi
Guido Calabresi, Yale Üniversitesi. Calabresi, bu konuda hakkında bir sürü yazılar yazdı; The Costs of Accidents: A Legal and Economic Analysis adlı kitabı, kaza durumlarında gerekli olan uygun teşvikleri ve tazminatı kapsamlı şekilde ele almasında etkili olarak zikredilmiştir. Idelas, Beliefs, Attitudes and the Laws adlı kitabında ise farklı bir yaklaşım benimsemiştir ve burada, "Bir maliyetten en ucuz şekilde kaçınmak; bazı nesnel veya bilimsel kavramlara göre değil, hukukumuzun tamamı tarafından eylemlere, faaliyetlere ve inançlara verilen değerlemelere bağlıdır." şeklinde belirtmiştir.
Henry Manne, George Mason Üniversitesi

Diğer önemli kişiler şunlardır:

Nobel Anma Ödülü sahibi ekonomist Gary Becker, Chicago School of Economics'in başkanıdır.
ABD Temyiz Mahkemesi Yedinci Daire yargıcı Frank Easterbrook
Andrey Shleifer
Robert Cooter
Harold Demsetz
Hans-Bernd Schäfer
William Landes
W. Kip Viscusi
A. Mitchell Polinsky

Hukukun ekonomik analizi genellikle pozitif ve normatif olarak iki gruba ayrılmaktadır:

'Pozitif hukuk ve ekonomi', çeşitli hukuk kurallarının etkilerini tahmin etmek için ekonomik analizi kullanır. Bu nedenle, örneğin haksız fiil yasasının olumlu bir ekonomik analizinin, ihmal kuralının etkilerine karşıt bir kusursuz sorumluluk kuralının etkilerini öngörebilir. Pozitif hukuk ve ekonomi, zaman zaman hukuk kurallarının gelişimini, örneğin haksız fiillere ilişkin teamül hukukunu, ekonomik verimlilikleri açısından açıklama iddiasında da bulunmuştur.

'Normatif hukuk ve ekonomi' bir adım daha ileri giderek çeşitli politikaların ekonomik sonuçlarına dayalı politika önerilerinde bulunur. Normatif ekonomik analiz için anahtar kavram verimlilik, özellikle tahsis etkinliğidir.
Hukuk ve ekonomi uzmanları tarafından kullanılan yaygın bir verimlilik kavramı Pareto verimliliğidir. Bir hukuk kuralı, bir başkasını daha kötü duruma getirmeden bir kişinin durumunu iyileştirecek şekilde değiştirilemiyorsa, Pareto etkindir. Daha zayıf bir verimlilik anlayışı ise Kaldor-Hicks verimliliğidir. Bir yasal kural, bazı tarafların kayıplarını telafi etmek için diğerlerini tazmin etmesiyle Pareto'yu etkin hale getirebiliyorsa, Kaldor-Hicks etkindir.
Bununla birlikte, pozitif ve normatif analiz arasında açık bir ayrım olasılığı, "Hukuk ve Ekonominin Geleceği" adlı kitapta, "gerçek - ve kaçınılmaz - çoğu ekonomik analizin altında yatan değer yargılarının varlığı" olarak belirtilir.
Uri Weiss, "Hukuk ve ekonomide, en büyük boyutu sağlayarak optimal sonuca götürecek yasayı aramak ve acıyı en aza indirmek yerine mutluluğu en üst düzeye çıkarmayı düşünmek yaygındır. Optimal sonuca götürecek oyunları belirlemeye değil, oyuncuların menfaatine olan oyunların adil olmayan bir sonuca varmasını önlemeye çalışıyoruz." alternatifini önermiştir.

Hukukçular tarafından kullanıldığı şekliyle, "hukuk ve ekonomi" ifadesi, mikroekonomik analizin yasal sorunlara uygulanmasını ifade eder. Hukuk sistemleri ve siyasi sistemler arasındaki örtüşme nedeniyle, hukuk ve ekonomideki bazı konular siyasi ekonomi, anayasal ekonomi ve siyasette de gündeme gelmektedir.
Aynı konulara Marksist düşünce, eleştirel teori ve Frankfurt Okulu perspektiflerinden yaklaşımlar genellikle kendilerini "hukuk ve ekonomi" olarak tanımlamaz. Örneğin, eleştirel hukuk çalışmaları hareketi ve hukuk sosyolojisi üyeleri tarafından yapılan araştırmalar, çok farklı bir perspektiften olsa da, "hukuk ve ekonomi" olarak adlandırılan çalışmayla aynı temel konuların çoğunu ele alır. Hukuk ve ekonomi politik hareketi de benzer kavramları tamamen farklı bir yaklaşımla analiz eder.
Hukuk ve ekonomi, jurimetri, olasılık ve istatistiğin hukuk sorularına uygulanmasıyla yakından ilgilidir.

Pozitif ayrımcılık
Kurumsal yönetim
Ceza hukuku
Gözetim
Suç yaptrımı
Ayrımcılık
Delil
Etkin piyasalar hipotezi
Ortak varlıkların trajedisi
Kurumsal iktisat
Anayasal iktisat
Mülkiyet hakkı teorisi
Fikrî mülkiyet hukuku
Ters seçim
Manevi zarar
Halk sağlığı için karantina önlemleri
İşlem maliyeti
Seçim sistemi
Su hukuku

Hukukun ekonomik analizi, Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu kadar başka yerlerde de etkili olmuştur. Yargı görüşleri, ABD'de ve aynı zamanda giderek artan bir şekilde Commonwealth ülkelerinde ve Avrupa'da ekonomik analiz ile hukuk ve ekonomi teorilerini belirli bir düzenlilikle kullanır. Hukuk ve ekonominin etkisi hukuk eğitiminde de hissedilmiştir ve konuyla ilgili lisansüstü programlar birçok ülkede sunulmaktadır. Hukuk ve ekonominin medeni hukuk ülkelerindeki etkisi, İngilizce ve diğer Avrupa dillerinde hukuk ve ekonomi ders kitaplarının mevcudiyetinden ölçülebilir haldedir.
Kuzey Amerika'nın, Avrupa ve Asya'daki birçok hukuk fakültesinde ekonomi alanında yüksek lisans derecesine sahip öğretim üyeleri bulunmaktadır. Buna ek olarak, birçok profesyonel ekonomist artık ekonomi ve hukuk doktrinleri arasındaki ilişkiyi incelemekte ve yazmaktadır. Yale Hukuk Okulu'nun eski dekanı Anthony Kronman, "[20. yüzyılın] son çeyreğinde Amerikan akademik hukuku üzerinde en büyük etkiye sahip olan entelektüel hareketin" hukuk ve ekonomi olduğunu yazmıştır.

Etkisine rağmen, hukuk ve ekonomi hareketi birçok yönden eleştirilmiştir. Bu özellikle normatif hukuk ve ekonomi için geçerlidir. Çoğu hukuk ve ekonomi bilimi neoklasik bir çerçeve içinde çalıştığı için neoklasik ekonominin temel eleştirileri, çok sayıda iç eleştiri olmasına rağmen, diğer rakip çerçevelerden alınmıştır. Yine de başka ekonomik düşünce ekolleri ortaya çıkmış ve örneğin Edgardo Buscaglia ve Robert Cooter'ın "Law and Economics of Development" adlı kitabındaki çalışmalarında hukuk ve ekonomi çalışmalarına uygulanmıştır.

Hukuki soruların ekonomik analizini eleştirenler, normatif ekonomik analizin insan haklarının önemini ve dağıtımcı adaletle ilgili endişeleri yakalamadığını ileri sürmüşlerdir. Hukuk ve ekonomiye yönelik en ağır eleştirilerden bazıları eleştirel hukuk çalışmaları hareketinden, özellikle Duncan Kennedy ve Mark Kelman'dan gelmektedir. Harvard Hukuk Fakült

IS-LM modeli, mal ve para piyasalarındaki faiz oranı ile reel çıktı arasındaki ilişkiyi göstermeye yarayan makroekonomik bir araçtır. IS ve LM doğrularının kesişme noktası, Genel Denge olarak adlandırılır. Bu noktada tüm ekonominin mal ve para piyasalarında eşzamanlı olarak eşitlik söz konusudur. IS-LM sırasıyla; Yatırım (Investment) Tasarruf (Saving) / Likidite Tercihi (Liquidity preference) Para arzı (Money supply) anlamına gelmekte ve İngilizce anlamının baş harflerinden türetilmiştir.
Modelin dışa açık küçük ekonomiler için geliştirilmiş olanı Mundell-Flemming Modeli diye de adlandırılır.
IS doğrusu I ve S eğrilerinin eşitliğine dayanır. Mal piyasasında dengeyi ifade etmektedir. Basit Keynesyen modelin aksine faiz haddinin sabit olmadığı durumlarda geçerlidir. IS doğrusunun eğimi ile yatırımın faize duyarlılığı (b ne kadar büyükse IS doğrusu o kadar eğiktir.) arasında doğru orantı vardır.

Arz Esnekliği

Ekonomi alanındaki başlıklar Journal of Economic Literature (JEL) denilen bir makale sınıflandırma sistemiyle sınıflandırılırlar. 
On dokuz ana kategori bulunmaktadır ve her biri alt kategorilerine ayrılmıştır.
Başlıca kodlar şunlardır:

JEL: A - Genel ekonomi and Çalışmalar
JEL: B - İktisadi Düşünce Okulları ve
Metodoloji

JEL: C - Matematiksel ve kantitatif metotlar
JEL: D - Mikroekonomi
JEL: E - Makroekonomi ve Monetarizm
JEL: F - Uluslararası ekonomi
JEL: G - Finansal ekonomi
JEL: H - Kamu ekonomisi
JEL: I - Sağlık, Eğitim, and Refah ekonomisi
JEL: J - Çalışma
JEL: K - Hukuk ve ekonomi
JEL: L - Endüstriyel organizasyon
JEL: M - İşletme Yönetimi and İşletme Ekonomisi; Pazarlama; Muhasebe
JEL: N - Ekonomi tarihi
JEL: O - İktisadi Kalkınma, Teknolojik Değişim ve Büyüme
JEL: P - Ekonomik sistemler
JEL: Q - Tarım Ekonomisi, Doğal Kaynak Ekonomisi, Çevresel Ekonomi ve Ekolojik Ekonomi
JEL: R - Kent, Kırsal ve Bölgesel
JEL: Y - Çeşitli kategoriler
JEL: Z - Diğer özel başlıklar

Kategori:Genel ekonomi
JEL: A1 - Genel ekonomi

JEL: A10 - Genel
JEL: A11 - Ekonominin rolü, Ekonomistlerin rolü, Economistler için piyasa
JEL: A12 - Ekonominin Diğer Disiplinlerle İlişkisi
JEL: A13 - Sosyal değerlerle ekonominin ilişkisi
JEL: A14 - Sociology of Economics
JEL: A19 - Diğer
JEL: A2 - Economics Education and Teaching of Economics

JEL: A20 - Genel
JEL: A21 - Pre-college
JEL: A22 - Undergraduate
JEL: A23 - Graduate
JEL: A29 - Diğer
JEL: A3 - Multisubject Collective Works

JEL: A30 - Genel
JEL: A31 - Multisubject Collected Writings of Individuals
JEL: A32 - Multisubject Volumes
JEL: A39 - Diğer

Kategori:Schools of economic thought and methodology
JEL: B0 - Genel

JEL: B00 - Genel
JEL: B1 - Ekonomik düşünce tarihi through 1925

JEL: B10 - Genel
JEL: B11 - Klasik öncesi
JEL: B12 - Klasik
JEL: B13 - Yeni Klasik düşünce 1925
JEL: B14 - Socialist; Marksist
JEL: B15 - Historical; Institutional
JEL: B16 - History of Economic Thought: Quantitative and Mathematical
JEL: B19 - Diğer
JEL: B2 - Ekonomik düşünce tarihi 1925'ten beri

JEL: B20 - Genel
JEL: B21 - Mikroekonomi
JEL: B22 - Makroekonomi
JEL: B23 - Ekonomik düşünce tarihi, Ekonometri, Kantitif & Matematiksel çalışmalar
JEL: B24 - Sosyalizm; Marxist; Sraffian
JEL: B25 - Historical; Institutional; Evolutionary; Austrian
JEL: B29 - Diğer
JEL: B3 - Düşünce tarihi: Kişiler

JEL: B30 - Genel
JEL: B31 - Kişiler
JEL: B32 - Obituaries
JEL: B4 - Ekonomik Metodloji

JEL: B40 - Genel
JEL: B41 - Ekonomik metodoloji
JEL: B49 - Diğer
JEL: B5 - Mevcut Heterodoks yaklaşımlar

JEL: B50 - Genel
JEL: B51 - Sosyalist, Marksist, Sraffian
JEL: B52 - Kurumsal Ekonomi; Evrimci Ekonomi
JEL: B53 - Avusturya
JEL: B54 - Feminist Ekonomi
JEL: B59 - Diğer

Kategori:Matematiksel ve kantitatif metotlar (ekonomi)
JEL: C0 - Genel

JEL: C00 - Genel
JEL: C01 - Ekonometri
JEL: C02 - Matematiksel metotlar
JEL: C1 - Ekonometri ve İstatistiksel metotlar: Genel

JEL: C10 - Genel
JEL: C11 - Bayesian analiz
JEL: C12 - Hipotez testleri
JEL: C13 - Tahmin Teorisi
JEL: C14 - Yarı parametrik and Nonparametrik metotlar
JEL: C15 - İstatistiksel Simulasyon metotları
JEL: C16 - İstatistiksel dağılımlar
JEL: C16 - Özel dağılımlar
JEL: C19 - Diğer
JEL: C2 - Econometric methods: Single equation models;Single variables

JEL: C20 - Genel
JEL: C21 - Cross-Sectional Models; Spatial models; Treatment effect models
JEL: C22 - Time-Series Models
JEL: C23 - Panel data
JEL: C34 - Truncated and censored models
JEL: C25 - Discrete regression; Qualitative choice models
JEL: C29 - Diğer
JEL: C3 - Econometric Methods: Multiple or Simultaneous Equation Models

JEL: C30 - Genel
JEL: C31 - Cross-Sectional Models; Spatial Models; Treatment effect models
JEL: C32 - Time-Series Models
JEL: C33 - Models with Panel data
JEL: C34 - Truncated and censored models
JEL: C35 - Discrete regression and Qualitative choice models
JEL: C39 - Diğer
JEL: C4 - Ekonometrik ve istatistiksel metodlar: Özel başlıklar

JEL: C40 - Genel
JEL: C41 - Duration analysis
JEL: C42 - Survey methods
JEL: C43 - Index numbers Aggregation
JEL: C44 - Statistical decision theory; Operations research
JEL: C45 - Neural Networks and Related Topics
JEL: C46 - Specific Distributions
JEL: C49 - Diğer
JEL: C5 - Ekonometrik Modelleme

JEL: C50 - Genel
JEL: C51 - Model belirleme ve tahmin
JEL: C52 - Model evaluation and testing
JEL: C53 - Forecasting and Diğer Model Uygulamaları
JEL: C59 - Diğer
JEL: C6 - Matematiksel Ekonomi ve Programlama

JEL: C60 - Genel
JEL: C61 - Optimizasyon teknikleri; Programlama modelleri; Dinamik analiz
JEL: C62 - Existence and stability conditions of equilibrium
JEL: C63 - Computational techniques
JEL: C65 - Miscellaneous Mathematical Tools
JEL: C67 - Input–output models
JEL: C68 - Computable Genel Equilibrium models
JEL: C69 - Diğer
JEL: C7 - Game theory and Bargaining theory

JEL: C70 - Genel
JEL: C71 - Cooperative games
JEL: C72 - Noncooperative games
JEL: C73 - Stochastic and Dynamic games; Evolutionary games; Repeated Games
JEL: C78 - Bargaining theory; Matching theory
JEL: C79 - Diğer
JEL: C8 - Data Collection and Data Estimation Methodology; Computer Programs

JEL: C80 - Genel
JEL: C81 - Methodology for collecting, estimating, and organizing microeconomic data
JEL: C82 - Methodology for collecting, estimating, and organizing macroeconomic data
JEL: C87 - Econometric software
JEL: C88 - Diğer Computer Software
JEL: C89 - Diğer
JEL: C9 - Deneysel Ekonomi

JEL: C90 - Genel
JEL: C91 - Laboratory, Individual Behavior
JEL: C92 - Laboratory, Group Behavior
JEL: C93 - Field experiments
JEL: C99 - Diğer

JEL: D0 - Genel

JEL: D00 - Genel
JEL: D01 - Microeconomic Behavior: Underlying Principles
JEL: D02 - Institutions: Design, Formation, and Operations
JEL: D1 - Hanehalkı Davranışları ve Ev Ekonomisi

JEL: D10 - Genel
JEL: D11 - Tüketici Teorisi
JEL: D12 - Consumer economics: empirical analysis
JEL: D13 - Household production and Intrahousehold allocation
JEL: D14 - Personal finance
JEL: D18 - Consumer protection
JEL: D19 - Diğer
JEL: D2 - Üretim ve Organizasyon

JEL: D20 - Genel
JEL: D21 - Firma davranışları
JEL: D23 - Organizational behavior; Transaction Costs; Property rights
JEL: D24 - Production; Capital and Total factor productivity; Capacity
JEL: D29 - Diğer
JEL: D3 - Distribution

JEL: D30 - Genel
JEL: D31 - Personal Income, Wealth, and Their Distributions
JEL: D33 - Factor Income Distribution
JEL: D39 - Diğer
JEL: D4 - Piyasa Yapısı ve Fiyatlama

JEL: D40 - Genel
JEL: D41 - Tam Rekabet
JEL: D42 - Monopol
JEL: D43 - Oligopol and Diğer Piyasa Başarısızlıkları
JEL: D44 - Auctions
JEL: D45 - Rationing; Licensing
JEL: D46 - Value Theory
JEL: D49 - Diğer
JEL: D5 - Genel equilibrium and Disequilibrium

JEL: D50 - Genel
JEL: D51 - Exchange and Production Economies
JEL: D52 - Incomplete Markets
JEL: D57 - Input–Output Tables and Analysis
JEL: D58 - Computable and Diğer Applied Genel Equilibrium Models
JEL: D59 - Diğer
JEL: D6 - Refah Ekonomisi

JEL: D60 - Genel
JEL: D61 - Allocative efficiency; Cost-benefit analysis
JEL: D62 - Externalities
JEL: D63 - Equity, Justice, Inequality, and Diğer Normative Criteria and Measurement
JEL: D64 - Altruism
JEL: D69 - Diğer
JEL: D7 - Analysis of Collective Decision-Making

JEL: D70 - Genel
JEL: D71 - Social choice; Clubs; Committees; Associations
JEL: D72 - Economic Models of Political Processes: Rent-Seeking, Elections, Legislatures, and Voting Behavior
JEL: D73 - Bureaucracy; Administrative Processes in Public Organizations; Corruption
JEL: D74 - Conflict; Conflict Resolution; Alliances
JEL: D78 - Positive Analysis of Policy-Making and Implementation
JEL: D79 - Diğer
JEL: D8 - Information, Knowledge, and Uncertainty

JEL: D80 - Genel
JEL D81 - Criteria for Decision-Making under Risk and Uncertainty
JEL: D82 - Asymmetric and Private Information
JEL: D83 - Search; Learning; Information and Knowledge
JEL: D84 - Expectations; Speculation
JEL: D85 - Network Formation
JEL: D86 - Economics of contract law
JEL: D89 - Diğer
JEL: D9 - Intertemporal choice and Growth

JEL: D90 - Genel
JEL: D91 - Intertemporal Consumer Choice; Life cycle models and Saving
JEL: D92 - Intertemporal Firm Choice and Growth, Investment, or Financing
JEL: D99 - Diğer

JEL: E - Macroeconomics and Monetary Economics
Kategori:Macroeconomics and monetary economics
JEL: E0 - Genel

JEL: E00 - Genel
JEL: E01 - Measurement and Data on National Income and Product Accounts and Wealth
JEL: E02 - Institutions and the Macroeconomy
JEL: E1 - Genel Aggregative Models

JEL: E10 - Genel
JEL: E11 - Marxian; Sraffian; Institutional; Evolutionary
JEL: E12 - Keynes; Keynesian; Post-Keynesian
JEL: E13 - Neoclassical
JEL: E17 - Forecasting and Simulation
JEL: E19 - Diğer
JEL: E2 - Macroeconomics: Consumption, Saving, Production, Employment, and Investment

JEL: E20 - Genel
JEL: E21 - Consumption; Saving; Wealth
JEL: E22 - Capital; Investment (including Inventories); Capacity
JEL: E23 - Production
JEL: E24 - Employment; Unemployment; Wages; Intergenerational Income Distribution; Aggregate Human Capital
JEL: E25 - Aggregate Factor Income Distribution
JEL: E26 - Informal economy; Underground Economy
JEL: E27 - Forecasting and Simulation
JEL: E29 - Diğer
JEL: E3 - Prices, Business Fluctuations, and Cycles

JEL: E30 - Genel
JEL: E31 - Price Level; Inflation; Deflation
JEL: E32 - Business Fluctuations; Cycles
JEL: E37 - Forecasting and Simulation
JEL: E39 - Diğer
JEL: E4 - Money and Interest Rates

JEL: E40 - Genel
JEL: E41 - Demand for Money
JEL: E42 - Monetary Systems; Standards; Regimes; Government and the Monetary System; Payment Systems
JEL: E43 - Determination of Interest Rates; Term Structure of Interest Rates
JEL: E44 - Financial Markets and the Macroeconomy
JEL: E47 - Forecasting and Simulation
JEL: E49 - Diğer
JEL: E5 - Monetary Policy, Central Banking, and the Supply of Money and Credit

JEL: E50 - Genel
JEL: E51 - Money Supply; Credit; Money multipliers
JEL: E52 - Monetary Policy
JEL: E58 - Central Banks and Their Policies
JEL: E59 - Diğer
JEL: E6 - Macroeconomic Policy Formation, Ma

John Maynard Keynes (5 Haziran 1883, Cambridge - 21 Nisan 1946, Sussex, İngiltere), radikal düşünceleriyle ekonomide yeni bir akım başlatan Britanyalı iktisatçı.
Ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para ve maliye politikalarını savunmasıyla tanınır. Bu düşünceleri daha sonra Keynesci ekonomi akımı içinde biçimlenmiştir. Temel politika önermesi talep yönlü makroekonomik politikalardır. Yatırımları faiz ve sermayenin marjinal etkinliği yardımıyla açıklamaktadır. Ekonomi daima tam istihdam denge düzeyinde bulunmamaktadır. Ekonomide eksik istihdam ve atıl kapasite vardır. Ekonomideki işsizlik gayri iradi işsizlik olarak adlandırılmaktadır.
Keynes'in en ünlü eseri 1936 yılında yayınlanmış olduğu, İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi (The General Theory of Employment, Interest and Money) ya da kısa adıyla Genel Teori diye bilinen kitaptır. Bu kitabıyla C.H. Douglas, Karl Marx ve Silvio Gesell'in teorilerini derlemiş, klasik İktisatçıların öne sürdüğü teorileri kabul etmekle beraber, Klasik istihdam teorisine karşı çıkmıştır. Klasikçilerin öne sürdüğü ekonominin kendiliğinden eski haline gelme görüşünü imkânsız bulmaktadır I. Dünya Savaşı sonunda toplanan Paris Barış Konferansı'na İngiltere Hazinesi'ni temsilen katılmıştır.
Savaş sonrasında danışmanlık ve gazetecilik yapan Keynes, II. Dünya Savaşı'nın bitmesine az kala, 1944 yılında toplanan Bretton Woods Konferansı'nda Britanya Heyeti'ne başkanlık yapmıştır. Keynes, Amerika Birleşik Devletleri tezlerine karşı Britan tezlerinin savunucusu olmuş ve konferansta kendi adı ile anılan, Keynes Planını sunmuştur.
Keynes, piyasa kurumunun üretim faktörlerinin sektörler arasında dağılımını yönlendirmeye, yani üretim bileşimini toplumun tercihlerine göre değiştirmeyi başardığını kabul etmektedir. Buna karşılık piyasa ekonomisinde işgücünün tam istihdamını ve üretim kapasitesinin tam kullanımını sağlayacak bir mekanizma olmadığını öne sürmüştür. Ekonomide üretilen tüketim ve yatırım mallarını massedecek tüketim ve yatırım harcaması yapılmadığında firmaların üretimi kısacağını, bunun da iktisadî daralmaya ("resesyona") yol açacağını izah etmiştir. Keynes, bir daralma baş gösterdiğinde firma yöneticilerinin kötümserleşip yatırım yapmaktan çekinmeleri hâlinde (19. yüzyıl sonlarında ve 1930'lu yıllardaki gibi) ortaya çıkan düşük millî gelir - düşük istihdam dengesinin uzun sürebileceğini belirtmiştir. Keynes'e göre böyle bir durgun ekonomide devlet para arzını artırarak faiz haddini düşürmek suretiyle yatırım harcamalarını teşvik edebilir. Bu politika yatırımları artırmakta etkili olmazsa, devlet kendi harcamaları ile (cari harcamaları ve yatırım harcamaları ile) millî geliri artırabilir. Özetle, devlet para politikası ile veya maliye politikası ile harcamaları artırarak millî geliri artırmayı ve yüksek işsizlik oranını azaltmayı başarabilir.
1970'lerde stagflasyon (durgunluk içinde görülen enflasyon) tecrübesi, Keynes'in gözlemediği bir makroiktisadî olay olduğundan, Keynes'in kuramında buna bir açıklama yoktu. 1970'li yıllardan itibaren gelişmiş kapitalist ülkelerde ortaya çıkan yeni görüşler işsizliği toplam harcamalardaki yetmezlikten değil, refah devletinde işçilerin iş disiplinini yitirmesinden kaynaklandığını öne sürünce Keynes'in telkin ettiği tam istihdamı hedefleyen makroiktisat politikalarından vazgeçildi. Ancak Keynes'in millî geliri toplam harcamaların belirlediğine ilişkin teorisi hâlen genel kabul gören bir kuram olarak kalmıştır.
Keynes, bir ateistti.

John Maynard Keynes Cambridge, Cambridgeshire, İngiltere'de üst orta sınıf bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası John Neville Keynes, bir ekonomist ve Cambridge Üniversitesinde bir tinsel bilimler öğretim üyesi; annesi Florence Ada Keynes ise bir yerel sosyal reformcuydu. Keynes üç çocuğun ilkidir, kardeşi Margaret Neville Keynes 1885'te, Geoffrey Keynes ise 1887'de doğmuştur. Geoffrey bir cerrah olmuş ve Margaret da, Eglantyne Jebb başta olmak üzere birçok kadınla ilişkisi olmasına rağmen, Nobel ödüllü fizyolog Archibald Hill ile evlenmiştir.
Ekonomi tarihçisi ve biyografi yazarı Robert Skidelski'ye göre Keynes'in ebeveynleri müşfik ve özenliydiler. Cemaat kilisesine katılmış ve çocuklarının döndüklerinde daima içtenlikle ağırlandıkları evde ömürleri boyunca yaşamışlardı. Keynes, burs sınavlarını geçmesi için profesyonel mentörlük ve gençliği ile Büyük Buhran'ın başlangıcında malvarlığının neredeyse tamamının tükendiği dönemde finansal destek de dahil olmak üzere babasından hatrı görülür ölçüde destek aldı. Keynes'in annesi çocuklarının çıkarlarını kendine mal etti ve Skidelski'ye göre "çocuklarıyla birlikte büyüyebildiğinden çocukları hiçbir zaman evlerini bırakmadı."
Ocak 1889'da beş buçuk yaşındayken haftada beş günlüğüne Perse Kız Okulunda anaokuluna başladı. Kısa sürede aritmetikteki kabiliyeti ortaya çıktı fakat sağlığı uzun süreli devamsızlıklara sebep oluyordu. Evde bir mürebbiye, Beatrice Mackintosh ve annesinden ders aldı. Ocak 1892'de sekiz buçuk yaşındayken St. Faith's hazırlık okulunda tam gün eğitime başladı. 1894'te Keynes sınıf birincisiydi ve matematikte sivrilmişti. 1896'da St. Faith's'in müdürü, Ralph Goodchild, Keynes'in "okuldaki tüm çocuklardan fersah fersah ileride" olduğunu yazmıştı ve Keynes'in Eton'dan burs kazanabileceğine emindi.
1897'de Keynes başta matematik, klasik çalışmalar ve tarih olmak üzere pek çok derste başarı gösterdiği Eton Koleji'nden Kral Bursu kazandı. 1901'de matematik için Tomline Ödülü'ne layık görüldü. Eton'da Keynes "hayatının ilk aşkını" Dan Macmillan'da, gelecekteki İngiliz başbakanı Harold Macmillan'ın ağabeyi, yaşadı. Orta sınıf geçmişine rağmen üst sınıf öğrencilere karışmakta zorluk çekmedi.
1902'de Keynes matematik okuması için aldığı bir burs ile birlikte King's College, Cambridge'e girmek için Eton'dan ayrıldı. Alfred Marshall, Keynes'in eğilimlerinin onu felsefeye, özellikle de G.E. Moore'un ahlak sistemine, yöneltmesine rağmen Keynes'e ekonomist olması için yalvardı. Keynes Üniversite Pitt Kulübü'ne seçilmişti ve çoğunlukla parlak öğrencilerden oluşan yarı gizli Cambridge Apostles cemiyetinin etkin bir üyesiydi. Birçok öğrenci gibi Keynes de mezun olduktan sonra kulüple bağlarını korudu ve hayatı boyunca ara sıra çeşitli tartışmalara katıldı. Cambridge'ten ayrılmadan önce Cambridge Union Society ve Cambridge University Liberal Club'ın başkanı oldu. Ateist olduğu söylenirdi.
Mayıs 1904'te matematikten birinci sınıf lisans derecesi aldı. Tatillerde aile ve arkadaşlarıyla geçen birkaç ayın yanı sıra sonraki iki yılında üniversiteyle meşgul oldu. Tartışmalarda yer aldı, felsefe tahsili gördü ve lisansüstü öğrencisi olarak bir dönem boyunca ekonomi derslerine girdi -bu ekonomi alanında aldığı tek resmi eğitimdi. 1906 yılında memuriyet sınavlarına girdi.

1913 Indian Currency and Finance
1914 Ludwig von Mises' Theorie des Geldes (EJ)
1915 The Economics of War in Germany (EJ)
1919 The Economic Consequences of the Peace
1921 A Treatise on Probability
1922 The Inflation of Currency as a Method of Taxation (MGCRE)
1922 Revision of the Treaty
1923 A Tract on Monetary Reform
1925 Am I a Liberal? (N&A)
1926 The End of Laissez-Faire
1926 Laissez-Faire and Communism
1930 Treatise on Money
1930 Economic Possibilities for our Grandchildren
1931 The End of the Gold Standard (Sunday Express)
1931 Essays in Persuasion
1933 An Open Letter to President Roosevelt (New York Times)
1936 İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi
1940 How to Pay for the War: A radical plan for the Chancellor of the Exchequer

Keynesci ekonomi

John Maynard Keynes 20 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John von Neumann (doğum adı Neumann János Lajos; 28 Aralık 1903, Budapeşte - 8 Şubat 1957, Washington, D.C.), Macar asıllı Amerikalı matematikçi, fizikçi ve bilgisayar bilimcisidir. 20. yüzyılın en etkili bilim insanlarından biri kabul edilir. Küme kuramı, kuantum mekaniğinin matematiksel temelleri, oyun teorisi, işlemci cebirleri (von Neumann cebirleri), sayısal analiz ve bilgisayar tasarımı gibi birbirinden uzak pek çok alana temel katkılar yaptı. Günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamının dayandığı von Neumann mimarisi, onun 1945'te tanımladığı saklı program ilkesinden doğar ve adını ondan alır.

John von Neumann, 28 Aralık 1903'te Avusturya-Macaristan sınırları içindeki Budapeşte'de varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak doğdu. Çocuk yaşta olağanüstü bir bellek ve matematik yeteneği gösterdi. Yükseköğreniminde iki alanda birden ilerledi: Budapeşte Üniversitesi'nde matematik doktorasını 1926'da tamamlarken, ETH Zürih'te kimya mühendisliği öğrenimi gördü. Ardından Göttingen Üniversitesi'nde David Hilbert'in çevresinde çalıştı ve 1927'den başlayarak Berlin ile Hamburg üniversitelerinde ders verdi.
1930'da Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Princeton Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi oldu. 1933'te Princeton'da yeni kurulan İleri Araştırmalar Enstitüsü'ne en genç profesörlerden biri olarak atandı ve ömrünün sonuna dek burada görev yaptı. 1932'de yayımladığı Kuantum Mekaniğinin Matematiksel Temelleri adlı kitabı, kuantum mekaniğine sağlam bir matematiksel çerçeve kazandıran temel yapıtlardan sayılır.

Von Neumann'ın en bilinen katkılarından biri oyun teorisidir. 1928'de kanıtladığı minimaks kuramı, iki kişilik sıfır toplamlı oyunlarda her iki oyuncu için en iyi stratejinin bulunduğunu gösterir. 1944'te iktisatçı Oskar Morgenstern ile yazdığı Oyun Teorisi ve İktisadi Davranış (Theory of Games and Economic Behavior) kitabı, oyun teorisini bağımsız bir disiplin hâline getirdi ve iktisattan askeri stratejiye dek pek çok alanı etkiledi.

II. Dünya Savaşı sırasında von Neumann, ABD'nin atom bombası programı Manhattan Projesi'nde görev aldı; Los Alamos'ta, içe patlamalı (implosion) tasarımın patlayıcı mercek geometrisi üzerine yaptığı hesaplamalarla katkıda bulundu. Savaştan sonra kıtalararası balistik füze (ICBM) programlarına danışmanlık yaptı ve 1955'te Atom Enerjisi Komisyonu üyeliğine getirildi.

Von Neumann, savaş yıllarında ABD ordusunun balistik hesaplamalar için geliştirdiği ilk genel amaçlı elektronik bilgisayar ENIAC'a danışman olarak katıldı. ENIAC'ın yeniden programlanmasının kablo ve anahtarlarla, günler süren bir işlem olarak yapılması, daha esnek bir tasarım arayışını doğurdu. Von Neumann 1945'te yazdığı EDVAC Üzerine Bir Rapor Taslağı (First Draft of a Report on the EDVAC) ile, program buyruklarının da veriler gibi aynı bellekte saklandığı saklı program ilkesini açıkça ortaya koydu.
Bu ilkeye dayanan tasarım bugün von Neumann mimarisi olarak bilinir. Mimaride tek bir merkezi işlem birimi, hem buyrukları hem de verileri tutan ortak bir bellek ve ikisini bağlayan bir veri yolu yer alır; buyruklar bellekten sırayla getirilip yürütülür. İşlemci ile bellek arasındaki bu tek yolun başarımı sınırlamasına "von Neumann darboğazı" denir. Bu model, mikroişlemcilerden büyük bilgisayarlara dek günümüz bilgisayar mimarilerinin neredeyse tamamının temelini oluşturur.
Von Neumann ayrıca İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde kendi tasarımını gerçekleyen IAS makinesinin yapımına önderlik etti (1951). Bu tasarım, Los Alamos'taki MANIAC dahil birçok erken bilgisayara örnek oldu. Yaşamının son yıllarında hücresel otomatlar ve kendi kendini kopyalayabilen makineler kuramı üzerine çalıştı; bu çalışmalar yapay yaşam ve özçoğaltım araştırmalarının öncülerinden sayılır.

Von Neumann 1955'te kanser teşhisi aldı ve 8 Şubat 1957'de Washington, D.C.'de yaşamını yitirdi. Hastalığının, nükleer denemelerde maruz kaldığı radyasyonla ilişkili olabileceği öne sürülmüştür.
Fizikçi Hans Bethe, onun zekâsı için "von Neumann gibi bir beynin insanoğlundan üstün bir türe işaret edip etmediğini zaman zaman merak ederim" demiştir.

Von Neumann mimarisi
Von Neumann yorumu

Glimm, James; Impagliazzo, John; Singer, Isadore Manuel, (Ed.) (1990). The Legacy of John von Neumann. Proceedings of Symposia in Pure Mathematics. 50. American Mathematical Society. ISBN 978-0-8218-1487-1. 

"John von Neumann". 5 Ağustos 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "John von Neumann", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"von Neumann's contribution to economics". International Social Science Review. 27 Aralık 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"von Neumann's Scholar Google profile". 9 Aralık 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Oral history interview with Alice R. Burks and Arthur W. Burks". 12 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Oral history interview with Eugene P. Wigner". Minneapolis: University of Minnesota. 12 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Oral history interview with Nicholas C. Metropolis". University of Minnesota. 3 Mart 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Kronz, Fred; Lupher, Tracy (1 Temmuz 2019). "Von Neumann vs. Dirac on Quantum Theory and Mathematical Rigor".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
"John von Neumann Postdoctoral Fellowship – Sandia National Laboratories". 13 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Von Neumann's Universe". 22 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"John von Neumann's 100th Birthday". 17 Temmuz 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Nisan 2020. 
"Annotated bibliography for John von Neumann from the Alsos Digital Library for Nuclear Issues". 28 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2020. 
"Tech Polytechnical Institution – John von Neumann Faculty of Informatics". 25 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2020. 
"John von Neumann speaking at the dedication of the NORD". 7 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2020. 
"The American Presidency Project". 16 Eylül 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Find a Grave'de John von Neumann
"Jewish.hu: Famous Hungarian Jews". 31 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Nisan 2020.

Joseph Alois Schumpeter (d. 8 Şubat 1883 - ö. 8 Ocak 1950), Avusturyalı iktisatçı ve siyaset bilimcidir. Çalışmaları ile siyasi iktisada önemli katkılarda bulunmuştur.

8 Şubat 1883'te o zaman Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde bulunan, günümüzde Çekya topraklarında olan Třešť şehrinde doğdu. Viyana Üniversitesinde hukuk okudu. Sermaye teorisine önemli katkılarda bulunan Eugen von Böhm-Bawerk'in öğrencisi oldu.
1906 yılında doktorasını tamamlayan Schumpeter, 1909 yılında Çernivtsi Üniversitesi'nde (günümüzde Ukrayna sınırları içinde) "iktisat ve devlet" konularında profesör olarak görev yaptı. 1911 yılından I. Dünya Savaşına kadar Graz Üniversitesinde çalıştı.
1919-1920 yılları arasında Avusturya Maliye Bakanlığı'nda çalıştı. 1920-1924 yıllarında Biedermeier Bank adlı özel bir bankada başkanlık görevini yürüttü. 1925 yılında 1932 yılına kadar Bonn Üniversitesinde çalıştı. Almanya'da Nazi hareketinin yükselişi üzerine ABD'ye geçerek, 1927-1928 ve 1930 yıllarında da çalışmış olduğu Harvard Üniversitesi'ne çalışmaya başladı. 1932'den 1950'ye dek burada çalışmıştır.
Harvard yıllarında genellikle iyi bir okutman gibi tanımlandı ancak o zamanda sadık takipçileri olan kendi okulu oluştu. Zamandaşı meslektaşları arasında moda olan Keynesçilik akımının taraftarı olmadığı için pek sevilmemiştir. Zor bir çalışma zamanı olan o aralar, ilerleyen yıllarda gerçekleştireceği önemli çalışmalarının temellerini şekillendirdi.
Schumpeter 1933 yılında, kimi genç matematik iktisatçılar ile Ekonometri Topluluğu'nu kurdu ve bu topluluğun başkanlığını yürüttü. Schumpeter matematik bir iktisat değildi, iktisadi teorilerinin toplum bilimlik açıdan anlaşılması için iktisat ve toplumbilimi bağdaştırmaya çalıştı.
İş çevrimleri ve iktisadi gelişme ile ilgili fikirlerini, "doğrusal olmayan dinamik sistemler" matematiği o zamanlarda oluşmadığından matematiksel temellere oturtamamıştır.
Schumpeter, devrin bilimsel düzeyi ve ömrünün vefa etmemesi nedenleri ile tarihin en etkili iktisatçısı olamamıştır ancak 20. yüzyılın en önemli iktisatçıları arasında yerini almıştır.
Schumpeter’in temel ilgi alanı kapitalist endüstriyel toplumun gelişme sorunu olduğu belirtilir

Schumpeter'in iktisadi analize en önemli katkısı, kapitalizmdeki konjonktür dalgalanmalarını kötü hasat ve doğal afetler gibi dış faktörlerle açıklamayıp, teknolojik yeniliklere ve işadamlarının girişimlerine bağlamasıdır. Schumpeter sanayinin gelişimini sağlayan gücü sermaye olarak tanımlamıştır. 
Schumpeter, mal sağlanmasında olabilecek; yeni ürünler, üretim yöntemleri, satış yöntemleri, satış piyasaları gibi her tür değişikliği yenilik olarak tanımladı. Ona göre, bu tür yenilikler ancak piyasada kendilerini kabul ettirdikleri ve rakip firmaları buna bağlı olarak yenilikler yapmaya teşvik ettikleri ve böylelikle iktisadı ileri götürdükleri zaman tam olarak iktisadi idiler. Ancak yenilikler düzensiz aralıklarla ortaya çıktıklarından yenilik ile durgunluk arasında karşılıklı bir etkileşim ortaya çıkmaktaydı. Konjonktürdeki bu devri dönüşümler Schumpeter'e göre kapitalizmin doğasında vardı.
Schumpeter, Kondratiev gibi, kapitalist sistemdeki yaklaşık elli yıllık gelişme dönemlerini devreler veya döngüler olarak tanımlamıştır. Bu devrelerle birlikte,  araştırma ve geliştirme (AR-GE) çalışmaları ve yenilikleri (inovasyon) kapsayan teknolojik değişim dalgalarını “ardışık sanayi devrimleri” olarak isimlendirmiştir.
1939 yılında yayınladığı Business Cycles (İş Çevrimleri) adlı kitabında konjonktür dalgaları konusunda geliştirdiği teorisini açıklamıştır. Bu teoriye göre, ekonomik yaşamın canlanması için yenilik (inovasyon) yapılması gerekmektedir. Aksi takdirde, ekonomide durgunluk denge haline gelecektir. Bunun sonucunda da, kâr ve faiz oranları düşecek; sermaye birikimi durma noktasına gelecektir. Ancak, [kapitalist sistemin ruhuna uygun olarak] kârını artırmak isteyen girişimci [kapitalist], yenilik (inovasyon) yapılması için ne gerekiyorsa yerine getirecek ve sonuç olarak, ekonomideki durgunluk süreci yerini ekonomik canlanma sürecine bırakacaktır. Yenilik (inovasyon) yapılması için emek ve toprağı yatırıma yönlendiren girişimci ayrıca, bu süreçte yaratılan tasarruf miktarı yeterli olmadığı için kredi kullanmak zorunda kalacaktır. Özetle yenilik (inovasyon), ekonomik sistemin içinde dinamik hareketlilik yaratan bir kaynak olarak ortaya çıkacaktır. (Aydoğuş, vd., 2009)
Schumpeter, ekonomideki dalgalanmaları refah, durgunluk, buhran ve canlanma olarak dört ayrı safhada incelemiştir. Yatırımların artması refah evresine geçişin bir göstergesidir. Ekonominin refah evresinde (yüksek konjonktür noktasında), kredi ile finanse edilen yeniliklerin (inovasyon) faktör fiyatları artar. Ayrıca, teknik yenilikler (inovasyon) nedeniyle piyasaya çıkan üretimin artmasının sonucu olarak [arzın talebe göre aşırı artması durumu] mal fiyatları düşer. Mal fiyatlarının düşmesi, faktör fiyatlarının ise yükselmesi nedeniyle, refah evresinin ilerleyen döneminde finansman sağlamak için yeni talepler olmaz ve giderek ekonomide zararlar ortaya çıkar. Yatırımlar durma noktasına gelir ve ekonomi durgunluk evresine girer. Ekonomideki durgunluk nedeniyle kâr oranları hızla düşer ve ekonomide hemen her sektörde iflaslar görülür. Ekonomi artık buhran evresine girmiştir. Kapitalist, krizden çıkış yollarını arar ve yenilik (inovasyon) yapmak için yatırım yapar. Böylece, başka bir yenilik (inovasyon) dalgası ortaya çıkar; ekonomi canlanma evresine geçer ve devresel dalgalanma yeniden başlar. (Aydoğuş, vd., 2009)
Konjonktür dalgalarında yeniliğin (inovasyon) önemli bir etkisi olduğuna Schumpeter'den önce Kondratiev de değinmiştir: “Uzun dalgaların durgunluk dönemi boyunca, özellikle üretim ve iletişim alanında çok sayıda önemli buluş ve yenilikler (inovasyon) yapılır. Ne var ki, bu buluş ve yeniliklerin (inovasyon) geniş ölçekte uygulanması ancak bir sonraki uzun yükselme döneminde mümkün olur.” (Kondratieff, 1935) Ancak Schumpeter'in farkı, konjonktür dalgaları konusunda bir teori oluşturmasıdır. Schumpeter, Kondratieff Dalgaları adını verdiği 50-60 yıl süren uzun konjonktür dalgaları bulunduğu konusunda Kondratiev'le hemfikirdir. Ona göre, her konjonktür dalgasının kendine özgü özellikleri bulunmaktadır ve birbirinden farklıdır. Bu farklılığın en önemli nedeni, her dalganın kapsadığı dönemdeki teknolojik farklılıklar ve tarihsel olaylardır. Teknolojik yenilik (inovasyon) kapitalist sistemde kalkınmanın itici gücüdür. Yenilik (inovasyon) sayesinde maliyetler azalır ve mamul mal fiyatlarında düşüş yaşanır. Ayrıca, ekonominin canlanmasıyla birlikte reel ücretler yükselir. (Aydoğuş, vd., 2009)
Schumpeter kapitalist sistemdeki dalgaları (çevrimleri) uzunlukları bakımından sınıflandırmış ve her birine, dalgayı (çevrimi) onu ilk kez açıklayan ekonomistin adını vermiştir:
a) Kitchin Çevrimleri (Dalgaları): Genellikle 3 1/3 yıl (40 ay) süren kısa devresel çevrimler (dalgalar)  (Bakınız yukarıda yer alan Kitchin Çevrimleri)
b) Juglar Çevrimleri (Dalgaları): Genellikle 7-11 yıl süren devresel çevrimler (dalgalar) (Bakınız yukarıda yer alan Juglar Çevrimleri)
c) Kondratiev Çevrimleri (Dalgaları): Genellikler 50-60 yıl süren uzun devresel çevrimler (dalgalar) (Bakınız yukarıda yer alan Kondratiev Dalgaları)
Schumpeter her bir Kondratiev Dalgası'nın içinde 10 yıllık altı farklı Juglar Çevrimi (Dalgası) olabileceğini belirtmiştir. Ayrıca her bir Juglar Çevrimi (Dalgası) içinde de 3 1/3 yıllık (40 aylık) üç farklı Kitchin Çevrimi (Dalgası) bulunabileceğini vurgulamıştır. (Schumpeter, 1935)
Sonuç olarak, Schumpeter kapitalist sistemde uzun konjonktür dalgaları olduğu görüşünü benimsemiş ve kapitalist sistemin buhran evresinden çıkarak yeniden canlanma evresine geçişinin teknolojik yeniliklerle (inovasyon) gerçekleştiğini belirtmiştir.

Ölümünden kısa süre sonra, Schumpeter'ın görüşleri sanayî organizasyon, evrimci teori ve iktisadi kalkınma ile ilgilenen özellikle Avrupalı heterodoks iktisatçılar arasında etkili olmuştur. Robert Heilbroner Schumpeter'ın en tanınmış öğrencilerinden biridir ve İktisat Düşünürleri ("The Worldly Philosophers") kitabında Schumpeter'dan ayrıntılı olarak söz etmiştir. Schumpeter'ın bir diğer göze çarpan öğrencisi de Nicholas Georgescu-Roegen'dır. Bugün, Schumpeter akademik iktisatta ("standart ders kitabı iktisadı ") olmasa da iktisadi siyaset, yönetim çalışmaları, sanayî siyaset ve yenilik (innovation) alanında düşünce önderi konumundadır. Girişimcilik kavramı onun katkıları olmaksızın tam anlamıyla anlaşılamaz. Avrupa Birliği'nin yenilik programı ve temel kalkınma planı, Lizbon Stratejisi, Schumpeter'ın düşünceleri üzerine kuruludur.

Kim Kimdir? 9 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ^

Kamu ekonomisi, kamusal malların üretimi ve finansmanı anlamına gelmekte olup, İktisat biliminin spesifik bir alt dalıdır. Kamu ekonomisi, Pigou'nun (1920) yılında kaleme aldığı Refah Ekonomisi adlı eserinden sonra ortaya çıkmış bir daldır. Bu dalın ülkemizdeki karşılığı Maliye bilimidir. Kamu ekonomisinde üç temel akım vardır. Neoklasik paradigma, Kamu Tercihi Teorisi ve Keynesyen İktisat. Neoklasik paradigma ve Kamu Tercihi Teorisi mikro konularla ilgilenirken, Keynesyen iktisat makro kamu ekonomisi konularıyla ilgilenir. Neoklasik paradigma, anaakım ekoldür. Kamu ekonomisinin ilgi alanı:

1. Kamu finansman kaynakları
2. Kamusal harcamalar
3. Kamusal mal üretimi
4. Kamusal bütçe dengesi
5. Kamusal karar alma mekanizmaları

1. Berkan Karagöz, Kamu Ekonomisine Giriş, Bursa: Ekin Yayınevi, 2023.

Kamusal mal; iktisatta, tüketimde rekabeti olmayan ve kullanımı dışlanamaz mal. Rekabetin olmaması, bir bireyin mal tüketiminin başkalarının o malı tüketme olasılığını azaltmaması, kullanımı dışlanamamazlık ise bir malın kullanımından kimsenin fiilen mahrum edilememesidir. Gerçek hayatta, tamamen rekabeti olmayan ve kullanımı dışlanamaz bir mal mevcut olmasa bile, iktisatçılar için bazı mallar ekonomik analizler için kullanışlı olacak kadar bu kavrama uymaktadır.
Örneğin, bir birey doktora gittiği zaman diğerleri için gidilebilecek doktorların sayısında bir eksilme olacaktır. Yani başkalarını doktor ziyaretinden mahrum etmek mümkündür. Bu niteliğiyle doktor ziyaretleri rekabeti olan ve dışlanabilir bir özel maldır. Hâlbuki, hava solumak diğerleri için mevcut olan havanın miktarını düşürmez ve insanlar fiilen hava tüketiminden mahrum kalmazlar. Bu yüzden hava kamusal bir maldır, fakat hava ücretsiz olduğundan iktisaden önemsizdir. Başka bir örnek ise MP3 müzik dosyalarının internet üzerinden paylaşımıdır. Bu dosyaların herhangi bir insan tarafından kullanımı başkalarının kullanımını sınırlamaz. Bunun sebebi ise resim ve müzik dosyalarının paylaşımının üzerindeki kontrolün etkinliğinin düşük olmasıdır.

Lecture notes on public goods from University of California, Berkeley
Public Goods: A Brief Introduction 26 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - by The Linux Information Project (LINFO)
The Library of Economics and Liberty's Article on Public Goods 28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Public Goods (OUP Book)
Global Public Goods Net (UNDP)

Kapasite kullanımı ekonomide, bir ulustan bir işletme ölçüsüne kadar, kendi kurulu üretim kapasitesinin aslında ne kadarını kullandığını anlatmak için kullanılan bir konsepttir. Yani, kurulu üretim kapasitesi ile gerçekte üretilen mal ile bu kapasitenin tamamı kullanıldığında üretilebilecek mal arasındaki ilişkiyi inceler.
Piyasa talebi artarsa, kapasite kullanımı da artacaktır. Aynı şekilde talep azaldığında, kapasite kullanımı da azalacaktır. Bu nedenle ekonomistler ve bankerler, enflasyon baskısı işaretleri için sıklıkla kapasite kullanımı göstergelerini izler.

Arz Esnekliği

E. Berndt & J. Morrison, Capacity utilization measures: Underlying Economic Theory and an Alternative Approach, American Economic Review, 71, 1981, pp. 48–52
I. Johanson, Production functions and the concept of capacity, Collection Economie et Mathematique et Econometrie, 2, 1968, pp. 46–72
Michael Perelman, Keynes, Investment Theory and the Economic Slowdown.
Susan Strange ve Roger Tooze, The International Politics of Surplus Capacity: Competition for Market Shares in the World Recession (London: Allen & Unwin, 1981).
James Crotty, Why there is chronic excess capacity - The Market Failures Issue, in: Challenge, Nov-Dec, 2002 Tam metin 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Thomas G. Rawski, The Political Economy of China's Declining Growth, University of Pittsburgh. Tam metin 8 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anwar Shaikh ve Jamee Moudud, Measuring Capacity Utilization in OECD Countries: A Cointegration Method(2004), Working Paper No. 415, The Jerome Levy Economics Institute of Bard College. Tam metin
Annys Shin, Economy Strains Under Weight of Unsold Items, Washington Post, February 17, 2009, A01.

the US survey of plant capacity utilisation 26 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Federal Reserve Statistics 13 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
FAO discussion of concepts and measures 13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Measuring capacity utilization in OECD countries (İngilizce)
Economic Reforms and Industrial Performance: An analysis of Capacity Utilization in Indian Manufacturing 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kapitalizm, bir yandan belirli bir ekonomik ve toplumsal düzeni, diğer yandan ise ekonomi tarihinin bir dönemini ifade eder. Karl Marx ve Max Weber tarafından tanımlanan ve analiz edilen “modern” kapitalizm ile Fernand Braudel (1902–1985) ve Immanuel Wallerstein (1930–2019) tarafından analiz edilen tarihsel “dünya sistemi” olarak kapitalizm arasında ayrım yapılmalıdır. Küresel tarih açısından Friedrich Lenger, kapitalizmin başlangıcını, erken modern ticaret kapitalizminin ortaya çıktığı 15. yüzyılın sonlarına tarihler. Çağdaş kapitalizm dönemi, 18. yüzyılda Avrupa'da sanayi devrimiyle başlayan ve günümüze kadar süren ekonomi tarihinde belirli bir dönemi ifade eder. Bu dönem, Avrupa Orta Çağ'ındaki feodalizm ve mutlak monarşiler devrindeki merkantilizm dönemlerinin ardından gelmiştir.
Tarihsel değişimler, kapitalizmin sayısız tanımı ve ideolojik farklılıklar göz önüne alındığında, kapitalizmin temel özellikleri tartışmalıdır. Genel olarak (modern) kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyeti (sermaye olarak da adlandırılır) ve üretimin ve tüketimin piyasa (piyasa ekonomisi) tarafından kontrol edilmesine dayanan bir ekonomik ve toplumsal düzen olarak anlaşılır.  Diğer temel özellikler olarak şunlar sayılabilir: birikim (bazıları için kapitalizmin “kalbi”, ana özelliği ve temel ilkesi), “serbest ücretli emek” ve “sürekli, rasyonel kapitalist işletmede kâr elde etme çabası” ya da diğer adlarıyla sermayecilik ve, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve kâr amacıyla işletilmesine dayanan ekonomik sistemdir. Kapitalizmin tanımlayıcı özellikleri arasında sermaye birikimi, rekabetçi piyasalar, fiyat sistemleri, özel mülkiyet, mülkiyet haklarının tanınması, kişisel çıkar, ekonomik özgürlük, meritokrasi, iş ahlakı, tüketici egemenliği, ekonomik verimlilik, hükûmetin sınırlı rolü, kâr güdüsü, kredi ve borcu mümkün kılan finansal bir para ve yatırım altyapısı, girişimcilik, metalaşma, gönüllü değişim, ücretli emek, mal ve hizmet üretimi, inovasyon ve ekonomik büyümeye güçlü bir vurgu yer alır. Bir piyasa ekonomisinde kararlar ve yatırımlar, servet, mülk veya sermaye ya da üretim kapasitesini yönlendirme yeteneğine sahip kişiler tarafından belirlenir. Fiyatlar, mal ve hizmetlerin dağıtımı ise büyük ölçüde mal ve hizmet pazarlarındaki rekabet tarafından şekillendirilir.
Ekonomistler, tarihçiler, politik ekonomistler ve sosyologlar, kapitalizm analizlerinde farklı bakış açıları benimseyerek uygulamada kapitalizmin çeşitli biçimlerini kabul ettiler. Bunlar arasında laissez-faire veya serbest piyasa kapitalizmi, anarko-kapitalizm, devlet kapitalizmi ve refah kapitalizmi yer almaktadır. Kapitalizmin farklı biçimlerinde farklı derecelerde serbest piyasalar, kamu mülkiyeti, serbest rekabetin önündeki engeller ve devlet onaylı sosyal politikalar bulunmaktadır. Piyasalardaki rekabetin derecesi, müdahale ve düzenlemenin rolü ve devlet mülkiyetinin kapsamı farklı kapitalizm modellerine göre değişmektedir. Farklı piyasaların ne ölçüde serbest olduğu ve özel mülkiyeti tanımlayan kurallar, siyaset ve politika meseleleridir. Mevcut kapitalist ekonomilerin çoğu, serbest piyasa unsurlarını devlet müdahalesi ve bazı durumlarda ekonomik planlama ile birleştiren karma ekonomilerdir.
Modern biçimiyle kapitalizm, İngiltere'deki tarımcılıktan ve 16. ve 18. yüzyıllar arasında Avrupa ülkelerinin merkantilist uygulamalarından ortaya çıktı. Kapitalizm, 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte fabrika işçiliği ve karmaşık bir işbölümüyle karakterize edilen baskın bir üretim biçimi haline geldi. Küreselleşme süreciyle birlikte kapitalizm, 19. ve 20. yüzyıllarda, özellikle de I. Dünya Savaşı öncesinde ve Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra tüm dünyaya yayıldı. 19. yüzyıl boyunca kapitalizm, büyük ölçüde devlet tarafından düzenlenmedi, ancak II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Keynesçilik yoluyla daha fazla düzenlendi, ardından 1980'lerden itibaren neoliberalizm yoluyla daha düzenlenmemiş kapitalizme geri dönüldü.

Kapitalizmin evrensel olarak üzerinde uzlaşılmış bir tanımı yoktur; kapitalizmin tüm bir toplumu mu, belirli bir sosyal düzen türünü mü yoksa bir toplumun önemli bileşenlerini veya unsurlarını mı karakterize ettiği belirsizdir. Sovyetler Birliği gibi resmî olarak kapitalizme karşı kurulan toplumların, bazen gerçekten kapitalizmin özelliklerini sergilediği iddia edilmektedir. Nancy Fraser, “kapitalizm” teriminin birçok yazar tarafından kullanılmasını “esas olarak retorik, gerçek bir kavram olmaktan ziyade bir kavrama duyulan ihtiyaca yönelik bir jest” olarak tanımlamaktadır. Kapitalizmi eleştirmeyen akademisyenler, “kapitalizm” terimini nadiren kullanmaktadır. Bazıları “kapitalizm” teriminin geçerli bir bilimsel saygınlığa sahip olduğundan şüphe duymaktadır ve genellikle ana akım ekonomide tartışılmamaktadır. Ekonomist Daron Acemoğlu, “kapitalizm” teriminin tamamen terk edilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Sonuç olarak, kapitalizm kavramının anlaşılması, kapitalizm karşıtları ve Karl Marx'ın takipçileri ve eleştirmenleri tarafından büyük ölçüde etkilenme eğilimindedir.

Modern biçiminde kapitalizm, erken Rönesans döneminde Floransa gibi şehir devletlerinde tarımsal kapitalizmin ve merkantilizmin ortaya çıkışına kadar izlenebilir.
Sermaye başlangıçta küçük ölçekte yüzyıllar boyunca tüccar, kiralama ve borç verme faaliyetleri biçiminde ve ara sıra da bir miktar ücretli emekle küçük ölçekli sanayi olarak var olmuştur. Ticaretten sermaye büyümesinin ilk temeli olan basit meta mübadelesi ve dolayısıyla basit meta üretiminin çok uzun bir geçmişi vardır.
İslam'ın Altın Çağı sırasında, Araplar serbest ticaret ve bankacılık gibi kapitalist ekonomik politikaları ilan ettiler. Arap rakamları kullanmaları defter tutmayı kolaylaştırdı. Bu yenilikler, Venedik ve Pisa gibi şehirlerdeki ticaret ortakları aracılığıyla Avrupa'ya taşındı. İtalyan matematikçi Leonardo Fibonacci Arap tüccarlarla konuşarak Akdeniz'i gezdi ve Avrupa'da Hint-Arap rakamlarının kullanımını yaygınlaştırmak için geri döndü.

16. yüzyıl İngiltere'sinde feodal tarım sisteminin ekonomik temelleri, manoryal sistem çöktüğünde ve toprak, giderek daha büyük mülkleri olan daha az toprak sahibinin elinde toplanmaya başladığında önemli ölçüde değişmeye başladı. Serf temelli  emek sistemi yerine işçiler giderek daha geniş ve genişleyen paraya dayalı bir ekonominin parçası olarak istihdam edildi. Sistem, kar elde etmek için tarımın üretkenliğini artırmaları için hem toprak sahiplerine hem de kiracılara baskı yaptı. Aristokrasinin köylü arz fazlalıklarını sömürmeye yönelik zayıflamış zorlayıcı gücü, onları daha iyi yöntemler denemeye teşvik etti ve kiracılar da rekabetçi bir işgücü piyasası içinde gelişmek için yöntemlerini iyileştirmeye teşvik edildi. Arazi kira koşulları, önceki durgun gelenek ve feodal yükümlülük sisteminden ziyade ekonomik piyasa kuvvetlerine tabi hale geliyordu.

16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar hüküm süren ekonomik doktrine genellikle merkantilizm denir. Bu dönem keşif çağı, özellikle İngiltere ve Aşağı Ülkeler'den gelen tacirler tarafından yabancı toprakların coğrafi keşfedilmesiyle ilişkilendirildi.
Merkantilizm, metalar hala büyük ölçüde kapitalist olmayan yöntemlerle üretilse de, kâr amaçlı bir ticaret sistemiydi.
Karl Polanyi, kapitalizmin ayırt edici özelliğinin "hayali metalar" olarak adlandırdığı yani toprak, emek ve para için genel pazarların kurulması olduğunu ileri sürmesine rağmen, çoğu akademisyen ticari kapitalizm ve merkantilizm çağını modern kapitalizmin kökeni olarak görür. Kendisi, buna göre "İngiltere'de rekabetçi bir işgücü piyasasının 1834 yılına kadar kurulmadığını, dolayısıyla sosyal sistem olarak endüstriyel kapitalizmin bu tarihten önce var olduğunun söylenemeyeceğini" savundu.

İngiltere, Elizabeth Dönemi (1558-1603) sırasında merkantilizme geniş çaplı ve bütünleştirici bir yaklaşım başlattı. Ticaret dengesine ilişkin sistematik ve tutarlı açıklaması 1620'ler ve 1664'te yayınlan Thomas Mun'un "İngiltere'nin Hazinesi Dış Ticaretle veya Dış Ticaretimizin Dengesi Hazinemizin Kuralıdır" argümanıyla kamuoyuna açıklandı.
Devlet kontrolleri, sübvansiyonlar ve tekeller tarafından desteklenen Avrupalı tacirler, kârlarının çoğunu mal alıp satarak elde ettiler. Francis Bacon'un sözleriyle, merkantilizmin amacı "ticaretin açılması ve iyi dengelenmesi; imalatçıların el üstünde tutulması; aylaklığın yasaklanması; israf ve aşırılığın mali kanunlarıyla bastırılması; toprağın iyileştirilmesi ve işlenmesi; fiyatların düzenlenmesi...".
Proto-sanayileşme döneminden sonra, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, Babür Bengal'in büyük katkılarından sonra, büyük bir iş ve ticaret çağı başlattı. Bu şirketler, ulus-devletler tarafından kendilerine verilen sömürgecilik ve yayılmacılık güçleri ile tanımlanıyordu. Bu dönemde merkantilizmin önceki aşamasında ticaret yapmış olan tüccarlar bir yatırım getirisi arayarak Doğu Hindistan Şirketlerine ve diğer kolonilere sermaye yatırdılar.

18. yüzyılın ortalarında David Hume (1711–1776) ve Adam Smith (1723–1790) liderliğindeki bir grup ekonomi teorisyeni, dünya servetinin sabit kaldığı ve bir devletin servetini ancak başka bir devlet pahasına artırabileceği inancı gibi düşüncelerle temel merkantilist doktrinlere meydan okudu.
Sanayi Devrimi sırasında sanayiciler, kapitalist sistemde baskın faktör olarak tüccarların yerini aldı ve zanaatkârların, loncaların ve kalfaların geleneksel el sanatlarının değerini düşürdüler. Ayrıca bu dönemde ticari tarımın artışının yarattığı fazlalık tarımda artan makineleşmeyi teşvik etti. Endüstriyel kapitalizm, iş süreci ile iş görevlerinin rutini arasında ve içinde karmaşık bir işbölümü ile tanımlanan imalatın fabrika sistemi gelişimine damgasını vurdu; ve sonunda kapitalist üretim tarzı hakimiyetini kurdu.
Sanayileşmiş Britanya daha önce merkantilizmin öngördüğü korumacı politikayı sonunda terk etti. 19. yüzyılda Richard Cobden (1804–1865) ve John Bright (1811–1889), inançlarını Manchester Okulu'na dayandırarak daha az gümrük tarifeleri için bir hareket başlattılar. 1840'larda

Kapsamlı tarım, yaygın tarım, kaba tarım veya ilkel tarım; alan büyüklüğüne oranla az miktarda insan gücü, gübre ve anaparanın kullanıldığı tarım yöntemidir. Genellikle koyun ve sığır otlatmak için kullanılmakta olup buğday ve arpa yetiştirilmesine de olanak sağlamaktadır. Toprağın yaşı bu tür tarım alanlarında verimin düşmesine neden olmaktadır.
Entansif tarımın her alanda karşıtıdır. Uygulanan tarım teknikleri ve yöntemleri basittir, birim alandan ve hayvan başına alınan verim düşüktür. Üretimde geleneksel yöntemler kullanılır.
Toprağın ucuz ve bol olduğu, nüfusun fazla olmadığı bölgelerde toprağın iyice işlenmediği ülkelerde yapılan tarım metodudur. Toprak uzun dönem boş bırakılması, nadas uygulaması, fazla toprak işlemeden, gübre atmadan, sulama yapmadan ekim yapılması kaba tarımda görülür. Tohumlar yıllardır kullanıldıklarından verim gücünü kaybetmiştir. Hayvancılıkta et ve süt verimi düşük ırklar kullanılmaya devam edilmektedir. Makine yerine insan emeği ön plandadır. Bu nedenle ürün miktarı ve gelir düşüktür. Geçim tarımı uygulanan bu da yöntem sermaye birikimi sorununu doğurur. Ürettiği ürünün büyük bölümünü ailesine ayırır, ancak zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak kısmını pazara satar.
Entansif ve ekstansif tarım alanlarının yapıldığı alanların sınırlarını çizmek pek mümkün değildir. Fakat plantasyon alanları hariç ekstansif tarım genelde sıcak kuşakta, entansif tarımda ılıman kuşakta yaygın olarak uygulanmaktadır.

Kayıt dışı ekonomi, devletten gizlenen, kayda geçirilmeyen/geçirilemeyen ve bu sebeple denetlenemeyen faaliyetler olarak tanımlanabilir. Enformel ekonomi, yasa dışı ekonomi, gayriresmî ekonomi, gizli ekonomi diye de adlandırılır. Genel olarak kayıt dışı ekonominin, mal ve hizmet üretimine konu olmasına karşılık ekonominin geleneksel ölçüm yöntemleriyle bütünüyle tespit edilemeyen ve GSMH hesaplamalarına yansımayan alanları kapsadığı kabul edilmektedir.
Kayıt dışı istihdam ise kayıt dışı ekonominin bir parçasıdır. ILO'nun 204 sayılı tavsiye kararına göre kayıt dışı ekonomideki kayıt dışı işler, kayıtlı ekonomideki kayıt dışı faaliyetler kayıt dışılık olarak nitelendirilmiştir. Kayıtlılık ve kayıt dışılık farklı ülkelerde farklı faaliyetleri kapsayabilmekte ve göstergeleri de farklı olabilmektedir. Çalışanların ilgili kurum ve kuruluşlara bildirilmemesi kayıt dışı istihdamın bir göstergesi kabul edilmekle beraber ev eksenli çalışan (yemek, temizlik, çocuk bakım) ancak ekonomik hayata katılmayan kişilerin varlığı, çalışma hayatında geride kalan dezavantajlı grupların (engelli, kadın vs) istihdamda yer bulamamaları kayıt dışı istihdamın göstergeleri olarak kabul edilebilmektedir.
Türk sosyal güvenlik sistemine göre kayıt dışı istihdam; çalışarak istihdama katılan kişilerin, çalışmalarının gün veya ücret olarak ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına hiç bildirilmemesi ya da eksik bildirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Kayıt dışı çalışanlar; Sosyal Güvenlik Kurumunun maddi olarak sağladığı haklardan faydalanamazlar veya olması gerekenden düşük miktarlarda yardım alırlar. Buna ek olarak kayıt dışı çalışanlar yıllık izin, kıdem tazminatı gibi çalışma hayatına ilişkin sağlanan diğer haklardan da faydalanamazlar. Diğer taraftan Türk sosyal güvenlik mevzuatına göre kayıt dışı işçi çalıştırdığı tespit edilen işverenlere 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun'unun 102'nci maddesine göre idari para cezası uygulanmaktadır.

Kenneth Joseph Arrow (d. 23 Ağustos 1921 New York, ABD; ö. 22 Şubat 2017), Amerikalı iktisatçı.

Romanya Yahudisi bir ailede doğdu. Babası Büyük Buhran döneminde işsiz kalınca Sosyalizm düşüncesi benimsedi. Bu yüzden görüşlerinin özünde sol eğilimle bir felsefe yapısı görülmektedir.

Neoklasik ekonominin temelini oluşturan pek çok kuramda Arrow'un izlerini bulmak mümkündür. 1972 yılında ekonomi dalında Nobel Ödülü almaya hak kazanmıştır. Bugün Gérard Debreu ile yarattığı genel denge teorisinin üzerine oturduğu şablon Arrow-Debreu dengesi olarak adlandırılmaktadır.
Arrow'un imkânsızlık teoremi, Arrow-Pratt katsayısı gibi önemli kavramlar yine onun ve arkadaşlarının ellerinde meydana getirilmiştir.

Paul Romer'in üniversite hocalığını yaptı. Arrow, ekonomist Anita Summers'ın erkek kardeşi, ekonomist ve eski Hazine Bakanı ve Harvard Başkanı Larry Summers'ın amcası ve son ekonomistlerden ve Paul Samuelson'ın kayınbiraderiydi

1949, Bayes and Minimax Solutions of Sequential Decision Problems, 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with D. Blackwell and M.A. Girshick, Econometrica (İngilizce)
1951, Optimal Inventory Policy 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., with T. Harris and J. Marschak, Econometrica (İngilizce)
1951, Mathematical Models in the Social Sciences 25 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in Lerner and Lasswell, editors, Policy Sciences  (İngilizce)
1951, Social Choice and Individual Values (İngilizce)
1951, Alternative approaches to the theory of choice in risk-taking situations 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Econometrica, 19: 404-437 (İngilizce)
1952, The Determination of Many-Commodity Preference Scales by Two- Commodity Comparisons 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Metroeconomica (İngilizce)
1953, The Role of Securities in the Optimal Allocation of Risk-Bearing 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1953, Econometrie - (in 1963, RES). (Fransızca)
1953, Hurwicz’s optimality criterion for decision making under ignorance,” Technical Report 6, Stanford University (İngilizce)
1954, Import Substitution in Leontief Models 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Econometrica (İngilizce)
1954, Existence of an Equilibrium for a Competitive Economy 18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., with Gerard Debreu, Econometrica. (İngilizce)
1959, Functions of a theory of behaviour under uncertainty,” Metroeconomica, 11: 12-20 (İngilizce)
1959, Rational Choice Functions and Ordering 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Economica (İngilizce)
1959, Toward a Theory of Price Adjustment, In Moses Abramovitz et al., eds. The Allocation of Economic Resources: Essays in Honor of Bernard Francis Haley. Stanford: Stanford University Press (İngilizce)
1962, The Economic Implications of Learning by Doing, Review of Economic Studies, 29 (İngilizce)

Nobel e-muzesinde otobiyografisi 14 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nobel Ödülü alma konuşması (İngilizce)
https://tr.economy-pedia.com/11039896-kenneth-j-arrow

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Keynesyen iktisat veya Keynesçilik, adını İngiliz ekonomist John Maynard Keynes'ten alır), toplam talebin (ekonomideki toplam harcama) ekonomik çıktı ve enflasyonu nasıl güçlü bir şekilde etkilediğine dair çeşitli makroekonomik teori ve modellerdir. Keynesyen görüşe göre, toplam talep ekonominin üretken kapasitesine eşit olmak zorunda değildir. Bunun yerine, üretimi, istihdamı ve enflasyonu etkileyen - bazen düzensiz davranan - bir dizi faktörden etkilenir.
Keynesyen ekonomistler genel olarak toplam talebin değişken ve istikrarsız olduğunu ve bunun sonucunda da piyasa ekonomisinin genellikle verimsiz makroekonomik sonuçlarla - talep düşük olduğunda durgunluk veya talep yüksek olduğunda enflasyon - karşılaştığını savunurlar. Ayrıca, bu ekonomik dalgalanmaların hükûmet ve merkez bankası arasında koordine edilen ekonomi politikası müdahaleleri ile hafifletilebileceğini savunmaktadırlar. Özellikle, maliye politikası eylemleri (hükûmet tarafından alınan) ve para politikası eylemleri (merkez bankası tarafından alınan), iş döngüsü boyunca ekonomik çıktının, enflasyonun ve işsizliğin istikrara kavuşmasına yardımcı olabilir. Keynesyen ekonomistler genellikle düzenlenmiş bir piyasa ekonomisini savunurlar - ağırlıklı olarak özel sektör, ancak durgunluk ve depresyonlar sırasında devlet müdahalesi için aktif bir rol..
Keynesyen ekonomi, Büyük Buhran sırasında ve sonrasında Keynes'in 1936 tarihli İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı kitabında sunduğu fikirlerden gelişmiştir. Keynes'in yaklaşımı, kitabından önceki toplam arz odaklı klasik iktisat ile tam bir tezat oluşturuyordu. Keynes'in çalışmalarını yorumlamak tartışmalı bir konudur ve çeşitli ekonomik düşünce okulları onun mirasına sahip çıkmaktadır.
Keynesyen ekonomi, neoklasik sentezin bir parçası olarak, Büyük Buhran, İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası ekonomik genişleme (1945-1973) sırasında gelişmiş ülkelerde standart makroekonomik model olarak hizmet etmiştir. Kısmen Büyük Buhran'ı açıklamaya çalışmak ve ekonomistlerin gelecekteki krizleri anlamalarına yardımcı olmak için geliştirilmiştir. Petrol şoku ve 1970'lerdeki stagflasyonun ardından etkisini bir miktar kaybetmiştir. Keynesyen iktisat daha sonra Yeni Keynesyen iktisat olarak yeniden geliştirilmiş ve günümüzün ana akım makroekonomisini oluşturan çağdaş yeni neoklasik sentezin bir parçası haline gelmiştir. 2007-2008 mali krizinin ortaya çıkması, dünyanın dört bir yanındaki hükûmetlerin Keynesyen politikalara yeniden ilgi duymasına yol açtı.

Makroekonomi, bir ekonomiye bir bütün olarak uygulanan faktörlerin incelenmesidir. Önemli makroekonomik değişkenler arasında genel fiyat seviyesi, faiz oranı, istihdam seviyesi ve reel olarak ölçülen gelir (veya eşdeğer olarak çıktı) yer alır.
Kısmi denge teorisinin klasik geleneği, ekonomiyi, denge koşullarının her biri tek bir değişkeni belirleyen tek bir denklem olarak ifade edilebilen ayrı piyasalara bölmek olmuştur. Fleeming Jenkin ve Alfred Marshall tarafından geliştirilen arz ve talep eğrilerinin teorik aygıtı, Lozan Okulu'nun genel denge teorisine genelleştirdiği bu yaklaşım için birleşik bir matematiksel temel sağlamıştır.
Makroekonomi için ilgili kısmi teoriler, fiyat seviyesini belirleyen paranın miktar teorisini ve faiz oranının klasik teorisini içeriyordu. İstihdamla ilgili olarak Keynes'in "klasik iktisadın ilk postülası" olarak adlandırdığı koşul, ücretin marjinal ürüne eşit olduğunu belirtir ki bu da on dokuzuncu yüzyılda geliştirilen marjinalist ilkelerin doğrudan bir uygulamasıdır (bkz. Genel Teori). Keynes, klasik teorinin bu üç yönünün de yerini almaya çalışmıştır.

Keynes'in çalışması Büyük Buhran'ın ortaya çıkışıyla kristalize olmuş ve ivme kazanmış olsa da, ekonomi içinde genel bollukların varlığı ve doğası üzerine uzun süredir devam eden bir tartışmanın parçasıydı. Keynes'in Büyük Buhran'la başa çıkmak için savunduğu politikaların bir kısmı (özellikle özel yatırımların veya tüketimin düşük olduğu zamanlarda hükûmetin açık harcamaları) ve önerdiği teorik fikirlerin çoğu (efektif talep, çarpan, tasarruf paradoksu) 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazarlar tarafından ileri sürülmüştü. (Örneğin J. M. Robertson 1892'de tutumluluk paradoksunu gündeme getirmiştir). Keynes'in eşsiz katkısı, ekonomi çevrelerince kabul edilebilir olduğu kanıtlanan genel bir teori ortaya koymasıydı.
Keynesyen ekonominin entelektüel bir öncüsü, John Law, Thomas Malthus, Thomas Attwood'un Birmingham Okulu ve 1920'ler ve 1930'larda etkili olan Amerikalı ekonomistler William Trufant Foster ve Waddill Catchings ile ilişkili eksik tüketim teorileriydi. Eksik tüketimciler, kendilerinden sonra gelen Keynes gibi, toplam talebin potansiyel çıktıya ulaşamamasıyla ilgileniyor, bunu "aşırı üretim" (arz tarafına odaklanır) yerine "eksik tüketim" (talep tarafına odaklanır) olarak adlandırıyor ve ekonomik müdahaleciliği savunuyorlardı. Keynes, eksik tüketimi özellikle Genel Teori'nin 22. Bölüm, IV. Kısım ve 23. Bölüm, VII. Kısımlarında tartışmıştır. 1930'larda Stockholm okulu tarafından Keynes'ten bağımsız olarak çok sayıda kavram geliştirilmiştir; bu başarılar, 1936 Genel Teori'ye yanıt olarak yayınlanan ve İsveç keşiflerini paylaşan 1937 tarihli bir makalede açıklanmıştır.

Keynes 1923'te ekonomi teorisine ilk katkısı olan ve bakış açısı klasik olmakla birlikte daha sonra Genel Teori'de yer alacak fikirleri içeren Parasal Reform Üzerine Bir İnceleme'yi yayınladı. Özellikle Avrupa ekonomilerindeki hiperenflasyona bakarak, para tutmanın fırsat maliyetine (faizden ziyade enflasyonla özdeşleştirilen) ve bunun dolaşım hızı üzerindeki etkisine dikkat çekmiştir.
1930'da, "sadece sert polemiklerin yazarı olarak değil, ciddi bir akademisyen olarak itibarını teyit edecek" ve daha sonraki görüşleri doğrultusunda büyük bir adımı işaret eden, konusunun kapsamlı bir incelemesi olarak tasarlanan Para Üzerine Bir İnceleme'yi yayınladı. Bu makalede, işsizliği ücret yapışkanlığına bağlamakta ve tasarruf ile yatırımı birbirinden bağımsız kararlar tarafından yönetiliyormuş gibi ele almaktadır: birincisi faiz oranıyla pozitif, ikincisi ise negatif yönde değişmektedir. Dolaşım hızı, faiz oranının bir fonksiyonu olarak ifade edilir. Likidite konusunu ele alışını, tamamen parasal bir faiz teorisini ima ettiği şeklinde yorumlamıştır.
Keynes'in Cambridge Sirkindeki genç meslektaşları ve Ralph Hawtrey, onun argümanlarının dolaylı olarak tam istihdamı varsaydığına inanmış ve bu da sonraki çalışmalarının yönünü etkilemiştir. 1933 yılı boyunca çeşitli ekonomik konularda "hepsi bir bütün olarak üretim hareketleri açısından ele alınan" makaleler yazdı.

Keynes'in Genel Teori'yi yazdığı dönemde, ekonominin otomatik olarak genel denge durumuna geri döneceği ana akım ekonomik düşüncenin bir ilkesiydi: tüketicilerin ihtiyaçları her zaman üreticilerin bu ihtiyaçları karşılama kapasitesinden daha fazla olduğu için, üretilen her şeyin uygun fiyat bulunduğunda eninde sonunda tüketileceği varsayılıyordu. Bu algı, Say yasasında ve David Ricardo'nun yazılarında yansıtılmıştır; bu yasaya göre bireyler ya ürettiklerini tüketebilmek için üretirler ya da ürettiklerini satarak başkasının ürettiklerini satın alabilirler. Bu argüman, eğer mal veya hizmet fazlası varsa, bunların fiyatlarının doğal olarak tüketilecekleri noktaya kadar düşeceği varsayımına dayanmaktadır.
Keynes, Büyük Buhran sırasındaki yüksek ve kalıcı işsizlik ortamı göz önüne alındığında, bireylerin ürettiği malların yeterli efektif taleple karşılanacağının garantisi olmadığını ve özellikle ekonomi küçülürken yüksek işsizlik dönemlerinin beklenebileceğini savunmuştur. Ekonominin tam istihdamı kendiliğinden sağlayamayacağını düşünüyor ve hükûmetin devreye girerek devlet harcamaları yoluyla çalışan nüfusun eline satın alma gücü vermesi gerektiğine inanıyordu. Dolayısıyla, Keynesyen teoriye göre, tasarrufların ekonomi tarafından üretilen mal ve hizmetlere yatırılmaması gibi bireysel olarak rasyonel bazı mikroekonomik düzeydeki eylemler, bireylerin ve firmaların büyük bir kısmı tarafından toplu olarak gerçekleştirilirse, ekonominin potansiyel çıktı ve büyüme oranının altında faaliyet gösterdiği sonuçlara yol açabilir.
Keynes'ten önce, mal ve hizmetlere yönelik toplam talebin arzı karşılamadığı bir durum, klasik ekonomistler tarafından genel bir bolluğun mümkün olup olmadığı konusunda aralarında anlaşmazlık olmasına rağmen, genel bir bolluk olarak adlandırılırdı. Keynes, bir bolluk meydana geldiğinde, üreticilerin aşırı tepkisinin ve işçilerin işten çıkarılmasının talepte düşüşe yol açtığını ve sorunu sürekli hale getirdiğini savunmuştur. Bu nedenle Keynesyenler, ekonomik sorunların en ciddileri arasında saydıkları iş döngüsünün genliğini azaltmak için aktif bir istikrar politikasını savunurlar. Teoriye göre, hükûmet harcamaları toplam talebi artırmak için kullanılabilir, böylece ekonomik faaliyet artar, işsizlik ve deflasyon azalır.

Liberal Parti 1929 Genel Seçimlerinde "durgun işgücünü geniş ulusal kalkınma planlarında kullanarak işsizlik seviyelerini bir yıl içinde normale indirme" vaadiyle mücadele etti. David Lloyd George Mart ayında kampanyasını "İşsizliğe çare bulabiliriz" başlıklı bir politika belgesiyle başlattı ve bu belgede geçici olarak "Kamu işleri, işçiler ücretlerini harcadıkça ikinci bir harcama turuna yol açacaktır" iddiasında bulundu. İki ay sonra, o sıralarda Para Üzerine İnceleme'sini tamamlamak üzere olan Keynes ve Hubert Henderson, Lloyd George'un politikaları için "akademik açıdan saygın ekonomik argümanlar sağlamayı" amaçlayan siyasi bir broşür üzerinde işbirliği yaptılar. Lloyd George bunu yapabilir mi?" başlığını taşıyordu ve "daha fazla ticari faaliyetin ... kümülatif bir etkiyle daha fazla ticari faaliyete yol açacağı" iddiasını destekliyordu. Bu, Richard Kahn tarafından 1931 yılında yayınlanan ve Alvin Hansen tarafından "ekonomik analizin en önemli dönüm noktalarından biri" olarak tanımlanan "Ev yatırımlarının işsizlikle ilişkisi" başlıklı makalesinde ortaya konan "oran" mekanizması haline gelmiştir. "Oran" kısa süre sonra Keynes'i

Klasik iktisat, klasik politik ekonomi ya da Smithyen ekonomi, 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarından ortalarına kadar özellikle İngiltere'de gelişen politik ekonomide bir düşünce okuludur. Başlıca düşünürleri Adam Smith, Jean-Baptiste Say, David Ricardo, Thomas Robert Malthus ve John Stuart Mill olarak kabul edilmektedir. Bu ekonomistler, üretim ve mübadelenin doğal yasaları tarafından yönetilen (Adam Smith'in görünmez el metaforuyla meşhurdur), büyük ölçüde kendi kendini düzenleyen sistemler olarak piyasa ekonomilerine dair bir teori üretmişlerdir.
Adam Smith'in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği adlı eseri genellikle klasik iktisadın başlangıcı olarak kabul edilir. Smith'in kitabındaki temel mesaj, herhangi bir ulusun zenginliğinin hükümdarın kasasındaki altınla değil, ulusal geliriyle belirlendiğiydi. Bu gelir de, klasik ekonominin temel kavramlarından biri haline gelen iş bölümü ve birikmiş sermayenin kullanımıyla verimli bir şekilde organize edilen sakinlerinin emeğine dayanıyordu.
Ekonomi politikası açısından, klasik ekonomistler pragmatik liberallerdi ve piyasa özgürlüğünü savunuyorlardı, ancak kamu yararını sağlamada devletin bir rolü olduğunu düşünüyorlardı. Smith, piyasanın kamu yararına hizmet etmek için en iyi yol olmadığı alanlar olduğunu kabul etmiş ve kamu yararını destekleyen maliyetlerin büyük kısmının bunları karşılayabilecek durumda olanlar tarafından karşılanması gerektiğini kabul etmiştir. Tekelciliğin tehlikeleri konusunda defalarca uyarıda bulunmuş ve rekabetin önemini vurgulamıştır. Uluslararası ticaret açısından, klasik iktisatçılar serbest ticaretin savunucularıydı ve bu da onları korumacılığı savunan merkantilist seleflerinden ayırıyordu.
Smith, Ricardo ve daha önceki bazı iktisatçıların "klasik" olarak tanımlanması, Karl Marx'ın "bayağı" haleflerinin aksine, en azından ele almaya değer bulduğu iktisatçıları eleştirdiği ekonomi politik eleştirisinden kaynaklanan bir kanonlaştırmadan kaynaklanmaktadır. Klasik iktisat teriminin neleri kapsadığı, özellikle de 1830'dan 1875'e kadar olan dönemi ele alırken klasik iktisadın neoklasik iktisatla nasıl bir ilişki içinde olduğu konusunda bazı tartışmalar vardır.

Klasik iktisatçılar "muhteşem dinamiklerini" kapitalizmin feodalizmden doğduğu ve Sanayi Devrimi'nin toplumda büyük değişikliklere yol açtığı bir dönemde üretmişlerdir. Bu değişiklikler, her bireyin kendi (parasal) kazancını aradığı bir sistem etrafında bir toplumun nasıl örgütlenebileceği sorusunu gündeme getirdi. Klasik ekonomi politik, popüler olarak serbest piyasaların kendi kendilerini düzenleyebileceği fikriyle ilişkilendirilir.
Klasik iktisatçılar ve onların hemen öncelleri, ekonomiyi yöneticinin kişisel çıkarlarının analizinden daha geniş ulusal çıkarlara doğru yeniden yönlendirdiler. Adam Smith, fizyokrat François Quesnay'i izleyerek, bir ulusun zenginliğini kralın hazinesi yerine yıllık milli gelirle özdeşleştirmiştir. Smith bu gelirin emek, toprak ve sermaye tarafından üretildiğini düşünüyordu. Toprak ve sermaye üzerindeki mülkiyet haklarının bireylere ait olmasıyla, ulusal gelir ücretler, kira ve faiz ya da kar şeklinde işçiler, toprak sahipleri ve kapitalistler arasında bölüşülür. Onun vizyonunda, üretken emek gerçek gelir kaynağı iken, sermaye de emeğin üretkenliğini artıran ve büyümeyi tetikleyen ana örgütleyici güçtü.
Ricardo ve James Mill, Smith'in teorisini sistematik hale getirmişlerdir. Fikirleri, yaklaşık 1815-1848 döneminde ekonomik ortodoksu haline geldi ve ardından, özellikle Avrupa kıtasında, sonunda marjinalist/neoklasik iktisat haline gelen bir "anti-Ricardocu tepki" şekillendi. Kesin bölünme tipik olarak 1870'lerde bir yere yerleştirilir, bundan sonra Ricardocu iktisadın meşalesi esas olarak Marksist iktisat tarafından taşınırken, neoklasik iktisat İngilizce konuşulan dünyada da yeni ortodoksu haline geldi.
Henry George bazen son klasik iktisatçı ya da bir köprü olarak bilinir. Ekonomist Mason Gaffney, neoklasik iktisadın klasik iktisadın ve özellikle Henry George'un fikirlerini bastırmak için ortak bir çaba olarak ortaya çıktığını savunan tezini doğrulayan orijinal kaynakları belgelemiştir.

Teorinin kendisi 1870'lerden bu yana yerini neoklasik ekonomiye bırakmış olsa da, klasik ekonomi ve onun birçok fikri ekonomide temel olmaya devam etmektedir. Diğer fikirler ya neoklasik söylemden kaybolmuş ya da Keynesyen Devrim ve neoklasik sentezde Keynesyen ekonomi ile yer değiştirmiştir. Bazı klasik fikirler çeşitli heterodoks iktisat okullarında temsil edilmektedir, özellikle Georgizm ve Marksist iktisat - Marx ve Henry George klasik iktisatçıların çağdaşlarıdır - ve 19. yüzyılın sonlarında neoklasik iktisattan ayrılan Avusturya iktisadı. 20. yüzyılın ortalarında, klasik ekonomiye olan ilginin yeniden artması, neo-Ricardocu ekolün ve onun uzantılarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Adam Smith, en etkili yayını ile Merkantilist düşünceyi çürüttü: Ulusların Zenginliği. Merkantilizme karşı çıkmış, bunun yerine serbest ticareti ve serbest piyasaları desteklemiş ve bunun serbest ticarete katılan ülkelerin lehine olacağına inanmıştır. Merkantilist politikaların yerli üreticilere fayda sağlayacağını, ancak ülkeye fayda sağlamayacağını, çünkü tüketicilerin rekabetçi fiyatlardan ürün satın almasını engellediğini, dolayısıyla nakit akışını etkisiz bir şekilde yönlendirdiğini açıkladı. Smith, serbest ticaretten sapmanın, tekellerin bir pazardaki rekabeti olumsuz etkilemesine benzer bir şekilde topluma mal olduğuna inanıyordu.
Klasik dönemde ve Adam Smith'ten sonra David Ricardo, uluslararası ticaret üzerine düşünceleriyle öne çıkan bir iktisatçı olmuştur. Ricardo'nun en ünlü ekonomik teorisi, uluslararası işbölümünün temeli olan karşılaştırmalı üstünlük teorisiydi. Uluslararası ticaretin her halükarda yaşam standardını yükselteceğini savunmuştur. Uluslararası ticaret konusundaki ana fikri, bir ülkede üretilen reel çıktıya katkıda bulunsa da, asıl faydaların uzmanlaşmanın ve uluslararası ölçekte iş bölümünün teşvik edilmesinden kaynaklandığı ve ilgili tüm ülkelerde kaynakların daha etkili bir şekilde kullanılmasına yol açtığıdır. Ricardo'nun en büyük varsayımlarından ve gözlemlerinden biri, üretim faktörlerinin ülkeler arasında hareketsiz, mamul malların ise mükemmel bir şekilde hareketli olduğudur; bu varsayım uluslararası ticaretin ve uzmanlaşmanın avantajlarını tasvir etmek için kritik öneme sahiptir. Uluslararası ticarete ilişkin teorisi, emek değer teorisinin karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle çatışması nedeniyle zayıflamıştır. Nihayetinde her iki teori de fiyatın göreceli olarak nasıl belirlendiğine dair bir soruyla çarpışır ve Ricardo basitçe bunun uluslararası ticaret teorisinde geçerli olmadığını belirtir.
John Stuart Mill daha sonra gelip bu ikilemi çözecek ve Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlük teorisini daha da geliştirecektir. John Stuart Mill'in Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisine katkısı, denkleme talebi eklemesiyle ortaya çıkmıştır. Mill, talebi tanıtmış ve talep ve arzın fiyatın fonksiyonları olduğu ve piyasa dengesinin fiyatın arz ve talep arasında denge olacak şekilde ayarlandığı yer olduğu fikrini ilk ortaya atan kişi olmuştur. Genel olarak, Adam Smith ve klasik iktisat dalgasından önce, uluslararası ticarete ilişkin temel görüş olumsuzdu ve merkantilizmin ekonomi politikaları ile uluslararası ticarete katılacak ülkelerin lehine değildi. Ancak Adam Smith, David Ricardo ve John Stuart Mill'in klasik iktisat dalgasıyla birlikte gelmesiyle birlikte, uluslararası ticaret olumlu ve nihayetinde ilgili tüm taraflar için faydalı olarak görülmeye başlandı.

Ulusların zenginliğindeki büyümeyi analiz etmek ve bu büyümeyi teşvik edecek politikaları savunmak, çoğu klasik ekonomistin ana odak noktasıydı. Ancak John Stuart Mill, sabit bir nüfus büyüklüğü ve sabit bir sermaye stokundan oluşan gelecekteki durağan bir durumun, insanlığın ulaşması için hem kaçınılmaz, hem gerekli hem de arzu edilir olduğuna inanıyordu. Bu artık durağan durum ekonomisi olarak bilinmektedir.
John Hicks & Samuel Hollander, Nicholas Kaldor, Luigi L. Pasinetti ve Paul A. Samuelson, klasik politik ekonominin kendi yorumlarının bir parçası olarak resmi modeller sunmuşlardır.

Klasik ekonomistler, ekonomik dinamikleri araştırmak için bir değer ya da fiyat teorisi geliştirmişlerdir. Politik ekonomide değer, genellikle fiyattan ayrı olan değişim değerini ifade eder. William Petty, fiyatlardaki düzenliliklerin tasvirini kolaylaştırmak için piyasa fiyatı ile doğal fiyat arasında temel bir ayrım getirmiştir. Piyasa fiyatları, herhangi bir soyut düzeyde teorize edilmesi zor olan birçok geçici etki tarafından sarsılmaktadır. Örneğin Petty, Smith ve Ricardo'ya göre doğal fiyatlar, zamanın bir noktasında faaliyet gösteren sistematik ve kalıcı güçleri yakalar. Smith'in yerçekimine benzer olarak tanımladığı bir süreçte piyasa fiyatları her zaman doğal fiyatlara doğru eğilim gösterir.
Doğal fiyatları neyin belirlediğine dair teori Klasik okul içinde farklılık göstermiştir. Petty, toprak ve emek arasında bir eşitlik geliştirmeye çalıştı ve toprak ve emek değer teorisi olarak adlandırılabilecek bir teoriye sahipti. Smith, emeğin değer teorisini kapitalizm öncesi efsanevi bir geçmişe hapsetmiştir. Diğerleri Smith'in değerin emekten türetildiğine inandığı şeklinde yorumlayabilir. Doğal fiyatların, ücretler, karlar (sermaye faizi ve denetim ücretleri dahil) ve rantın doğal oranlarının toplamı olduğunu belirtmiştir. Ricardo aynı zamanda üretim maliyeti teorisi olarak tanımlanabilecek bir değer teorisine de sahipti. Smith'i rantı fiyat belirleyen yerine fiyat belirleyen olarak tanımladığı için eleştirmiş ve değerin emek teorisini iyi bir yaklaşım olarak görmüştür.
Bazı iktisadi düşünce tarihçileri, özellikle de Sraffian iktisatçılar, klasik fiyat teorisini üç veriden hareketle belirlenmiş olarak görürler:

Smith'in "efektif talep" düzeyindeki çıktıların seviyesi,
teknoloji ve
Ücretler.
Bu verilerden hareketle, bir değer teorisi titizlikle türetilebilir. Ancak Klasik dönemde değer teo

Komünizm (Latince kökenli communis - ortak, evrensel); üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu sınıfsız, parasız ve devletsiz bir toplumsal düzen ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. Sadece üretim araçlarının ortak kullanımına dayanan sosyalizm ile tam olarak aynı anlama gelmemesine rağmen hatalı bir biçimde eş anlamlı olarak da kullanılabilmektedir. 20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx'ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Parti Manifestosu ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı kapitalist toplumun yerine meta üretiminin son bulduğu komünist toplum gerçektir. Komünizmin temelinde yatan sebep, sınıfsız, ortak mülkiyete dayalı bir toplumun kurulması isteğidir. Sınıfsız toplumlarda en genel anlamıyla tüm bireylerin eşit olması fikri karşıt görüşlüler tarafından "ütopya" olarak görülür ve zorla yaşanmaya çalışılırsa kaosa yol açacağı iddia edilir. Paris Komünü, komünist sistem yaşayabilmiş ilk topluluktur. Bunun dışında Mahnovist hareket öncülüğünde Ukrayna ve İspanya iç savaşı sırasında yaklaşık dört yıl süren anarko-komünist hareketle şekillenen toprakların kolektifleştirilmesi esasına dayalı olarak komünist topluluklar da kurulmuştur.
Komünizm, siyasi düşünürler ve yazarlar tarafından siyasi yelpazede aşırı sol olarak konumlandırılmıştır. Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını Marksizm-Leninizm'dir. Marksizm-Leninizm'e göre komünizme giden süreç burjuvazinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan proletarya rejimi başlatılacak ve ardından komünizmin hazırlayıcısı sosyalizm aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.
Resmi olarak komünist tanımını kullanmakla birlikte sosyalizm bir devlet rejimi olarak ilk kez 1917 Ekim Devrimi'nden sonra kurulan Sovyetler Birliği'nde uygulanmıştır. Sovyetler Birliği modelinin yarattığı etki ve aşırı sol hareketlerin güçlenmesiyle 20. yüzyılda birçok sosyalist devlet kurulmuştur. Kurulan sosyalist devletler içerisinde özellikle Pol Pot, Josef Stalin ve Mao Zedong gibi sosyalist liderlerin katı bir diktatörlüğe dayanan totaliter bir rejim uygulaması sebebiyle bu devlet yapısı hem anti-komünistler hem de Nikita Kruşçev gibi Stalin'in ölümünün ardından yönetime gelen Sovyet liderleri tarafından eleştiri konusu olmuştur. Nikita Kruşçev özellikle Stalin ve Mao Zedong'un yarattığı sistemi eleştirmiş ve komünizme aykırı olarak tanımlamıştır.
Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm'in temel görüşlerini benimseyen fakat Leninist modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden sol komünizm veya konsey komünizmi olarak adlandırılan akımdır. Lenin'in "Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserine cevaben yazılan Herman Gorter'in "Yoldaş Lenin'e Açık Mektup", Gilles Dauvé ve François Martin'in "Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı" isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.
Diğer bir komünist akım ise anarşist komünizmdir. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm'i eleştirir. Pyotr Kropotkin, Nestor Mahno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır. Anarşist komünizm, anarşizmden "sınıf" gerçeğine göre hareket etme ve örgütlenme temelinde ayrılır. Savunucuları komünizmin, bilimsel sosyalizm olmadan gerçekleştirilebileceği üzerinde birleşir. Anarşist komünizm, devletin kapitalizm için bir kılıf olduğunu ve bu yüzden de sınıfsız bir topluma gidilecek süreçte kullanılmasının sonucunda "diktatörlük", "devlet kapitalizm"i ya da "bir sözde zümre"nin, toplum üzerinde iktidarına yol açacağını düşünür.

Komünizm fikri Batı düşüncesinde Marx'tan ve Engels’ten çok önce oluşmuştur. Antik Yunan’da zaten komünizm mülkiyet gelmeden önce toplumun tam uyum içinde yaşadığı, insanlığın “altın çağına” dair bir mitolojiyle ilişkilendirilirdi. Kimileri Platon'un Devlet adlı eserinin ve diğer antik kuramcıların bir çeşit komünal yaşam içinde komünizmi savunduğunu belirtir. Pek çok erken Hristiyan mezhebi (ve Elçilerin İşleri bölümünde de belirtildiği üzere özellikle erken dönem Kilise), Kolomb öncesi Amerika'daki yerli kabileler komünizmi komünal yaşam ve ortak mülkiyet biçiminde uygulamışlardır.
16. yüzyılda İngiliz yazar Thomas More Ütopya adlı incelemesinde, ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumu tasvirlemiştir. 17. yüzyılda komünist düşünce İngiltere'de tekrar tartışma konusu oldu. Eduard Bernstein 1895'te yazdığı Cromwell ve Komünizm adlı eserinde İngiliz İç Savaşı içindeki grupların, özellikle de Kazıcıların (Diggers) açıkça komünist, tarıma dayalı düşünceleri desteklediğini ve Cromwell'in bu gruplara yaklaşımının olsa olsa değişken, sıklıkla da düşmanca olduğunu iddia eder.
Özel mülkiyet fikrinin eleştirisi 18. yüzyıl boyunca süren Aydınlanma döneminde de, Jean Jacques Rousseau gibi düşünülerle devam etti. Robert Owen gibi “ütopyacı sosyalist” yazarlar da bazen komünist sayılırlar.
Karl Marx insanlığın klasik toplum, feodalizm ve şimdi içinde bulunduğu kapitalizm dönemine yükselmesinde ilkel komünizmi ilk ve asıl çıkış noktası olarak görür. Ardından sosyal evrimdeki sonraki adımın komünizme geri dönüş olacağını gösterir ancak bu insanlığın zaten deneyimlediği ilkel komünizmden çok daha yüksek bir seviyede olacaktır.
Komünizm çağdaş formunda 19. yüzyılın işçi hareketiyle birlikte Avrupa'da yükseldi. Bu sırada Sanayi Devrimi ilerliyordu. Sosyalist eleştirmenler kapitalist iktisadın uygunsuz koşullarda şehirdeki fabrikalarda çalışan işçiler olan proletaryayı ve zengin ile yoksul arasında giderek açılan bir uçurumu ortaya çıkardığını gördüler. Aslında gerçek anlamda komünizm, 19. yüzyılın ortalarından itibaren filizlenmiştir. Komünizmin tabiri, Karl Marx ve Friedrich Engels'in ortak yapıtları olan Komünist Manifesto adlı kitapta açıklanmıştır. Buradan yola çıkılırsa, aslında komünizmin yaklaşık 1,5 asırlık bir geçmişi vardır.

Anarşist Komünizm 19. yüzyılda bir ret ve bir istekten doğan anarşizmin komünist koludur. Reddedilen otoritedir. Nitekim anarşist kuramcı Proudhon 1851'de "Artık ne kilisede ne de devlet içinde, ne toprakta ne de parada otorite olmalıdır." diyordu. İstenilen de özgürlüktür.
Anarşist düşünce Marx'ın bilimsel sosyalizmiyle çelişir. Anarşizmin İspanya'da kurucusu Guiseppe Fanelli ile 1. Enternasyonale katılan Bakunin, "dünyada eşitlik, komünler içinde serbestçe örgütlenmiş ve federasyon haline gelmiş üretim birliklerindeki kolektif mülkiyetin ve emeğin kendiliğinden örgütlenmesiyle gerçekleşmek zorundadır" der. Nitekim, daha Enternasyonal'ın başlangıcında işçiler ikiye bölünmüştü. Biri Marksist diğeri Proudhoncu olan bu iki akım özellikle Cenevre (1866) ve Lozan (1867) kongrelerinde çatıştı. 1. Enternasyonal'den sonraki kongrelerde anarşistler yenik düştü. Anarşistlerin öncülerine göre yapacakları propaganda yeniden gözden geçirilmeliydi. Bu düşünceden hareketle İtalyan anarşistler, 1877'de şiddet kullanmayı önerdiler: "Sosyalist ilkelerin eylemlerle ortaya konmasına yönelen ayaklanma, en etkin propaganda aracıdır. Bu araç kitleleri yanıltmadan ve bozmadan en derin toplumsal katmanlara nüfuz edebilir ve Enternasyonal'in desteklediği mücadelede insanlığın diri güçlerini yanına çekebilir"(1876'da Cafiero'nun Malatesta'ya yazdığı mektup). Bu düşünceden hareket eden İtalyan anarşistleri, Benevento'da taşra arşivlerini ateşe vermeye ve yoksullara para dağıtmaya giriştiler. Yapılan baskılar Anarşist düşüncenin yayılmasına, özellikle İspanya ve Rusya'da engel olamadı. Bu arada Bakunin ve Kropotkin, eksiksiz ve evrensel nitelikte olduğunu düşündükleri bir eğitim sistemi ortaya koyarak Proudhon'un düşüncelerini geliştirdiler.
Anarşist Komünizmin örgütlü pratikleri, kendini tarihte Ukrayna ve İspanya iç savaşında gösterir.

Diğer Sosyalistler gibi Marx ve Engels de kapitalizme ve işçinin sömürülmesine son verme yolları aradılar. Fakat erken dönem Sosyalistler genellikle uzun süreli bir sosyal reformu önermekte iken, Marx ve Engels devrimin Sosyalizme giden tek yol olduğunu söylediler.
Marksizm'de, sınıflı toplumdaki insanın temel özelliği yabancılaşmadır ve komünizm insanlığın özgürlüğünün tam olarak gerçekleştirilmesi demektir. Marx burada Hegel ’i izleyerek özgürlüğü yalnızca kısıtlamaların yokluğu olarak değil, ahlakî bir özü olan hareket olarak alır. Komünizm yalnızca insanlar ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaz, ama aynı zamanda onları öyle koşullar ve diğer insanlarla öyle ilişkiler içine koyar ki, artık sömürme ihtiyacı hissetmezler. Ancak Hegel’e göre bu dünya asla ulaşılamayacak olan idealar dünyası tarafından yönetilirken, Marx’a göre komünizm maddeler dünyasından, özellikle de üretim araçlarının gelişiminden ortaya çıkar.
Marksizm sınıf çatışma ve devrimci mücadele sürecinin proletarya için zaferle sonuçlanacağını ve özel mülkiyetin zamanla ortadan kalkarak üretim araçlarının topluma ait kılınacak bir komünist toplumun kurulacağını ileri sürer. Marx komünist yaşam hakkında az şey yazmış ve yalnızca komünist toplumu oluşturan en temel belirtileri vermiştir. Açıktır ki, bu insanın altından kalkabileceği tasarıların çok az sınırlandığı bir bolluğu gerektirir. Komünist hareket tarafından benimsenmiş bir sloganda komünizm “Herkesten yeteneğine göre alınan, herkese gereksinimine göre verilen” bir dünya olarak açıklanır. Alman İdeolojisi (1845) Marx'ın komünist geleceği detaylıca açıkladığı az sayıdaki yazılarından biridir:
Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici o

Korporatizm, toplumun tarım, emek, askeri, iş, bilim veya lonca dernekleri gibi şirket grupları tarafından ortak çıkarlar temelinde örgütlenmesini savunan kolektivist bir siyasi ideolojidir. Terim, Latince corpus veya "insan vücudu"ndan türetilmiştir.
Bir vücudun organları bireysel olarak genel sağlığına ve işlevselliğine katkıda bulunurken, bölümlerinin her biri belirlenmiş işlevini verimli bir şekilde yerine getirdiğinde, toplumun uyumlu işleyişin zirvesine ulaşacağı hipotezi, korporatist teorinin merkezinde yer alır. Korporatizmin sosyoekonomik temeli, adının geldiği organizasyon olan loncalardır (corporations).
Korporatizm, modern Amerikan hukuk ve pop kültürü dilinde yaygın olarak "şirketler (korporasyon)" olarak anılsa da, büyük ticari çıkarların egemen olduğu bir siyasi sisteme atıfta bulunmaz; bunun yerine, bu teorik sistem için doğru terim şirketokrasi olacaktır.
Korporatizm, hükûmetin siyasette yolsuzluğu veya kurumsal çıkar grupları tarafından rüşvet kullanımı değildir. Şirketokrasi ve korporatizm terimleri, adları ve şirketlerin devletin organları olarak kullanılması nedeniyle sıklıkla karıştırılır.

Korporatizm, sınıf çatışması yerine sınıflar arasında işbirliğini savunduğu için, klasik liberalizm ve Marksizmin yükselişine yanıt olarak 1850'lerde gelişti. Korporatizm, faşizmin ana ilkelerinden biri haline geldi ve Benito Mussolini'nin İtalya'daki faşist rejimi, büyük çıkar gruplarını devlet çatısı altında birleştirerek, ahbap çavuş kapitalizmi ve devlet kapitalizminin bir birleşimi olacak şekilde devlet görevlileri tarafından ekonominin kolektif yönetimini savundu; ancak, daha demokratik olan neo-korporatizm ise genellikle Üçlülük'ü benimser.

Türkiye'de ise dönemin CHP genel sekreteri Recep Peker, Türkiye'ye asla korporatif sistemin gelmeyeceğini ve Kemalizm'in korporatizm'e karşı olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir:
"Bizim Ulusçuluk ve Halkçılık anlayışımızda sınıfçılığa karşı olduğu kadar bir müstahsiller kartelizasyonundan başka bir şey olmayan korporasyonculuk zihniyetine de karşı gelen bir genişlik vardır."
"Fırkamızın kuruluş esaslarından biri de halkçılıktır. Sınıf mücadelesi ve imtiyazlı hiçbir sınıf yoktur. Korporatif devlet sistemi bizde mevcut değildir."
Her ne kadar Recep Peker gibi bürokratların Türkiye'de korporatist sistem olmadığını iddia ettikleri belirtilse de özellikle Milli Şef döneminin Türkiye'sinin solidarist-korporatist bir ekonomik anlayış ile yönetildiği iddia edilir. Egemen siyasal sınıf, sınıfsal farklılaşmanın önüne geçmek için devlet, işçi ve işveren üçgenini insan vücudunun bir organı gibi gördüğü, bunları birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak ele aldığı, milli kalkınmanın bu şekilde cereyan edeceğine inandıkları belirtilmektedir. Bu düşüncenin temellerinin İttihat ve Terakki yönetiminin "Milli İktisat" teorisine kadar götürmenin mümkün olduğu söylenir.
Varlık Vergisi gibi uygulamaların pratikte olmasa da en azından teorideki uygulama mantığı ve kendini var ettiği meşruiyet alanının solidarist-korporatist sistemin bir sonucu olduğu iddia edilir.

Sosyal korporatizm

Dipnotlar

Genel
Ayferi Göze, Korporatif Devlet: XIX ve XX’inci Yüzyıllarda Avrupa’da Korporatif Devlet Teorileri ve Korporatif Devlet Sistemleri, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1968
G. Gürkan Öztan, "Korporatizm", Modern Siyasal İdeolojiler, Bilgi Üniv. Yay. İstanbul, 2007
Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm 8 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Deniz Yay., İstanbul, 2009

Korumacılık veya himayecilik, ithal ürünlere koyulan gümrük vergileri, kısıtlayıcı kotalar ve çeşitli diğer hükûmet düzenlemeleri gibi yöntemler yoluyla ithal ve yerli ürünler/hizmetler arasındaki  rekabeti sağlamak için devletler arasındaki ticareti kısıtlayan ekonomi politikasıdır.
İktisatçılar arasında genel kabul edilen görüş; korumacı politikaların ekonomik büyüme ve refah üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığı, serbest ticaret ve deregülasyon ile ticareti kısıtlayıcı hükûmet düzenlemelerinin kaldırılmasının ise ekonomik büyümeyi teşvik ettiğidir. Bazı akademisyenler, Büyük Buhran'ın da aralarında bulunduğu çeşitli ekonomik krizleri korumacılığa bağlamıştır.
Ticaretin serbestleştirilmesi büyük ve her sektöre eşit dağılmayan kayıp ve kazançlara yol açar ve kısa vadede ithal edilen sektörde çalışan işçilerin işlerini kaybetmeleri ile sonuçlanabilir. Buna karşın serbest ticaret ürün ve servislerin hem tüketici hem de üretici için fiyatını azalttığından ötürü avantajlı kabul edilir.

Kredi, bir tarafın diğer tarafa para veya kaynak sağlamasına izin veren ve ikinci tarafın birinci tarafa hemen geri ödeme yapmadığı borç ve güvendir. Bir kimseye belirli bir süre sonra geri almak kaydıyla satın alma gücü sağlanması veya bu gücün devredilmesi olarak tanımlanır. Bu sözü edilen nakdi kredi tanımıdır. Ancak bankalar bir tüzel ya da gerçek kişi lehine garanti ve kefalet vererek de kredilendirme yapabilir. Buna da gayrinakdi kredi denir.
Sağlanan kaynaklar finansal olabilir (örneğin istikraz verilmesi) veya mal veya hizmetlerden (örneğin tüketici kredisi) oluşabilir. Kredi, her türlü ertelenmiş ödemeyi kapsar. Kredi, borç veren olarak da bilinen bir kreditör tarafından borçluya açılır.

Kredi kelimesi Türkçede "1. inanç, güven, itibar, 2. (güvene dayanarak) borç verme" anlamına gelir. İtalyanca credito veya Fransızca crédit sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince creditum ("emanet") sözcüğünden evrilmiştir.
Bankalar nakdi kredilerden faiz ve komisyon gelirleri, gayrinakdi kredilerden de verilen garanti ve kefaletin belirli oranlarında komisyon geliri alarak gelir kaydederler. Nakdi krediler banka bilançosunun aktif kaleminde yer alırken, gayrinakdi krediler ise teminat ve taahhütten ibaret olduğundan bilanço dışında, nazım hesaplar olarak takip edilir.
Diğer yandan kredi iki taraf arasında gerçekleşen bir hukuki sözleşme olarak da açıklanabilir.
Bu sözleşmede taraflar, kredi açan taraf ve kredi açılan taraftır.
Kredi sözleşmeleri, konu itibarıyla çok yönlü sözleşmelerdir.

Belirli bir satın alma gücünün kredi açan tarafça, kredi açılan tarafa devri, borç verme sözleşmeleri ve nakdi krediler olarak,
Belirli bir malın, bedeli kredi sözleşmesinde belirlenmiş koşullarla geri ödenmesi vaadiyle devri, finansal kiralama ve benzeri işlemler olarak,
Üçüncü kişilerin, kredi açılan tarafla aralarındaki farklı bir hukuki sözleşmeden doğan alacaklarının, bu sözleşme hükümlerine göre ifa edilmemesi durumunda, kredi açan tarafça ödeneceği ya da alacaklı tarafın, sözleşme koşullarının yerine getirmemesi dolayısıyla uğrayacağı zararın tazmini, kefalet ya da gayri nakdi krediler olarak,
Kredi açan tarafın kendi ticari itibarını, kredibilitesini, üçüncü kişilerin, kredi açılan tarafla aralarındaki farklı bir hukuki sözleşmede ortaya koymalarını, keza kefalet sözleşmeleri olarak,
farklı biçimlerde olabilir.

Günümüzdeki ekonomik yaşamın gerekliliklerinden dolayı kredinin türleri bulunmaktadır. Bu krediler kişinin ihtiyaçlarına, yaşına, cinsiyetine ve sosyal statüsüne göre değişmektedir. Örneğin, girişimciler için belirli bir süre geri ödemesiz Girişimci Kredisi, yeni evli çiftler için evlilik kredisi verilebilmektedir. Belirli kredi türlerinde uzmanlaşmış bankalar da bulunmaktadır. Günümüzdeki kredi türlerinin bir kısmı aşağıdaki gibidir:

İhtiyaç kredisi veya tüketici kredi, günümüzde en çok tercih edilen kredi biçimidir. Bireysel kredi veya tüketici kredisi olarak da ifade edilir. Düşük tutarlı ve kısa vadeli ihtiyaçları karşılamak için verilen ipotekli ve ipoteksiz tüm kredilerdir.

Konut kredisi, bireylerin bir konutu satın almaları için ipotek konularak kullandırılan ve diğer kredi türlerinden alınan KKDF ve BSMV vergilerinden muaf tutulan finansman şeklidir. Konut kredisinde konut eksperinin belirlediği değerin en fazla %80'ine kadar konut kredisi kullanılabilir. Geri kalan tutar ise alıcıdan peşinat olarak istenir.

Taşıt kredisi, sıfır ve ikinci el taşıt alımlarını finanse etmek amacı ile kullanılan bireysel bir kredi türüdür. Kredi vadesi boyunca taşıt banka tarafından ipotek altına alınır. Taşıt kredisi ipotekli bir kredi olmasından dolayı ihtiyaç kredisine göre onaylanma ihtimali daha yüksek bir kredi türüdür.

Bankaların bayram dönemlerinde, tatil, ziyaret veya artan alışveriş masraflarına yönelik olarak sundukları dönemsel kampanya kredileridir. Bayram kredileri ihtiyaç kredisi kapsamında düzenlenen kredi kampanyalarıdır.

Evlilik kredisi ya da düğün kredisi, evlenmeyi planlayan çiftlerin masraflarını karşılamak için verilir. Bir tür ihtiyaç kredisidir.

İpotekli kredi, bir teminat karşılığında şahıslara verilen bir kredi türüdür. Özellikle yüksek tutarlı ihtiyaç kredileri, genellikle ipotek karşılığı verilmektedir. Taşıtlar ya da ev ve arsa gibi taşınmazlar ipotek olarak alınabilir. Taşınmazların türüne göre alınabilecek ipotekli ihtiyaç kredisi miktarı değişmektedir. Örneğin, konut için ekspertiz değerinin %80'i, iş yeri için ekspertiz değerinin %75'i, imarlı arsa içinse ekspertiz değerinin %50'sine kadar ipotekli ihtiyaç kredisi alınabilir.

“KOBİ” kredisi olarak da bilinen esnaf kredisi, küçük işletme sahiplerinin işlerini geliştirmek için yararlanabildikleri bir kredi türüdür.

Öğrenci kredisi, bir diğer adıyla eğitim kredisi, öğrencilerin eğitim masraflarını karşılaması için verilen bir tür ihtiyaç kredisidir. Öğrencinin düzenli geliri varsa kendisine, yoksa eğitim masraflarını üstlenen aile bireylerine bankalar tarafından öğrenci kredisi verilebilir. Bankaların verdiği kredilerin yanı sıra, yükseköğrenim gören T.C. vatandaşı öğrenciler, T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü'nden öğrenim kredisi alabilirler.

Kredi hesaplama, kredi arayan herkesin öncelikle yapması gereken işlemdir. İnternet üzerinden kredi hesaplamasına imkân veren online hesaplama araçları, sizin konut kredisi hesaplama ya da ihtiyaç kredisi hesaplama gibi ihtiyaçlarınızı en hızlı ve kolay şekilde yapmanızı sağlar. Gerçekleştirdiğiniz kredi hesaplama işlemleri, kredi başvurusu yapmadan önce faiz, masraf gibi detaylar konusunda da ayrıntılı bilgi sahibi olmanızı sağlamaktalar.

Kredi derecelendirme notlarına göre ülkeler listesi
Kredi ödeme günü
Kredi anlaşması
%0 finans
Menkul kıymet
Tahvil
Rehinci
Kredi kartı
Kredi riski
Kredi derecelendirmesi
Kredi sigortası
Kredi geçmişi
Kredi kontrolü
Kredi komisyoncusu
Vade
Kredi notu

Kurumsal iktisat, ekonomik davranışı şekillendirmede evrimsel sürecin ve kurumların rolünü anlamaya odaklanmaktadır. Asıl odak noktası Thorstein Veblen'in bir tarafta teknoloji, diğer tarafta toplumun "törensel" alanı arasındaki içgüdü odaklı dikotomisinde yatmaktadır. İsmi ve temel unsurları Walton Hale Hamilton'un 1919 tarihli American Economic Review makalesine dayanmaktadır. Kurumsal ekonomi, kurumların daha geniş bir şekilde incelenmesini vurgular ve piyasaları bu çeşitli kurumların (örneğin bireyler, firmalar, devletler, sosyal normlar) karmaşık etkileşiminin bir sonucu olarak görür. Daha önceki gelenek, günümüzde ekonomiye önde gelen Heterodoks bir yaklaşım olarak devam etmektedir.
"Geleneksel" kurumsalcılık, kurumların sadece zevklere, teknolojiye ve doğaya indirgenmesini reddeder (bkz. Doğalcılık yanılgısı). Zevkler, gelecek beklentileri, alışkanlıklar ve motivasyonlarla birlikte sadece kurumların doğasını belirlemekle kalmaz, aynı zamanda onlar tarafından sınırlandırılır ve şekillendirilir. Eğer insanlar düzenli olarak kurumlarda yaşıyor ve çalışıyorlarsa, bu onların dünya görüşlerini şekillendirir. Temelde, bu geleneksel kurumsalcılık (ve onun modern muadili kurumsalcı politik ekonomi) bir ekonominin yasal temellerini ve kurumların inşa edildiği ve daha sonra değiştirildiği evrimsel, alışkanlıklara dayalı ve iradi süreçleri (bkz. John Dewey, Thorstein Veblen ve Daniel Bromley) vurgular. Kurumsal iktisat öğrenme, sınırlı rasyonalite ve evrim üzerine odaklanır (sabit tercihler, rasyonalite ve denge varsaymak yerine). Thorstein Veblen, Wesley Mitchell ve John R. Commons gibi ünlü ama farklı ekonomistlerin de dahil olduğu 20. yüzyılın ilk yarısında Amerikan ekonomisinin merkezi bir parçasıydı. Bazı kurumsalcılar Karl Marx'ı kapitalizmi tarihsel olarak sınırlandırılmış bir sosyal sistem olarak tanımladığı için kurumsalcı geleneğe ait olarak görür; diğer kurumsalcı ekonomistler Marx'ın kapitalizm tanımına katılmaz, bunun yerine piyasalar, para ve üretimin özel mülkiyeti gibi tanımlayıcı özelliklerin gerçekten de zaman içinde geliştiğini, ancak bireylerin amaçlı eylemlerinin bir sonucu olduğunu düşünür.
Önemli bir varyant, neoklasik iktisadın daha sonraki gelişmelerini analize entegre eden 20. yüzyılın sonlarındaki yeni kurumsal iktisattır. Hukuk ve ekonomi, 1924 yılında John R. Commons tarafından Kapitalizmin Hukuki Temelleri'nin yayınlanmasından bu yana önemli bir tema olmuştur. O zamandan beri, hukukun (resmi bir kurum) ekonomik büyüme üzerindeki rolü konusunda hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. Davranışsal iktisat, basit ekonomik davranış varsayımlarından ziyade psikoloji ve bilişsel bilim hakkında bilinenlere dayanan kurumsal ekonominin bir başka ayırt edici özelliğidir.
Bu ekolle ilişkilendirilen yazarlar arasında Robert H. Frank, Warren Samuels, Marc Tool, Geoffrey Hodgson, Daniel Bromley, Jonathan Nitzan, Shimshon Bichler, Elinor Ostrom, Anne Mayhew, John Kenneth Galbraith ve Gunnar Myrdal sayılabilir, ancak sosyolog C. Wright Mills bile başlıca çalışmalarında kurumsalcı yaklaşımdan oldukça etkilenmiştir.

Thorstein Veblen (1857-1929) ilk ve en etkili kitabını Chicago Üniversitesi'ndeyken The Theory of the Leisure Class  (Aylak Sınıf Teorisi) (1899) üzerine yazmıştır. Kitapta, kapitalizmde insanların başarılarını göstermenin bir yolu olarak zenginliklerini dikkat çekici bir şekilde tüketme motivasyonunu analiz etti. Göze çarpan boş zaman, Veblen'in eleştirisinin bir başka odak noktasıydı.
The Theory of Business Enterprise (Ticari Girişim Teorisi) (1904) adlı eserinde Veblen, insanların bir şeyleri kullanması için endüstriyel üretim motivasyonlarını, endüstriyel altyapıyı kar için kullanan ya da kötüye kullanan iş motivasyonlarından ayırmış ve işletmelerin ikincisinin peşinde koşması nedeniyle birincisinin genellikle engellendiğini savunmuştur. Üretim ve teknolojik ilerleme, ticari uygulamalar ve tekellerin yaratılmasıyla kısıtlanmaktadır. İşletmeler mevcut sermaye yatırımlarını korumakta ve aşırı kredi kullanmakta, bu da bunalımlara yol açmakta ve işletmelerin siyasi gücü kontrol etmesi yoluyla askeri harcamaları ve savaşları artırmaktadır. İlk olarak tüketimciliğin, ikinci olarak da vurgunculuğun eleştirisine odaklanan bu iki kitap değişimi savunmuyordu.
1920'ler boyunca ve 1929 Wall Street Çöküşü'nden sonra Thorstein Veblen'in savurgan tüketim eğilimi ve sağlam finansal kurumlar yaratma gerekliliği konusundaki uyarıları doğru gibi görünüyordu.
Thorstein Veblen 1898 yılında "Ekonomi Neden Evrimsel Bir Bilim Değildir" başlıklı bir makale yazmıştır ve günümüz evrimsel ekonomisinin öncüsü oldu.

John R. Commons (1862-1945) da Orta Batı Amerika'dan gelmiştir. "Kurumsal Ekonomi" (1934) adlı eserinde bir araya getirdiği fikirlerinin temelinde, ekonominin farklı çıkarlara sahip insanlar arasında bir ilişkiler ağı olduğu kavramı yatmaktadır. Tekeller, büyük şirketler, iş anlaşmazlıkları ve dalgalanan iş döngüleri vardır. Ancak bu anlaşmazlıkların çözümünde çıkarları vardır.
Commons, hükûmetin çatışan gruplar arasında arabulucu olması gerektiğini düşünüyordu. Commons zamanının çoğunu hükûmet kurullarında ve sanayi komisyonlarında danışmanlık ve arabuluculuk çalışmalarına ayırmıştır.

Wesley Clair Mitchell (1874-1948) iş çevrimleri üzerine ampirik çalışmalarıyla ve Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu'na ilk on yıllarında rehberlik etmesiyle tanınan Amerikalı bir ekonomistti. Mitchell'in öğretmenleri arasında ekonomistler Thorstein Veblen ve J. L. Laughlin ile filozof John Dewey de vardı.

Clarence Ayres (1891-1972), bazılarının Teksas kurumsal iktisat okulu olarak adlandırdığı ekolün başlıca düşünürüydü. Ayres, Thorstein Veblen'in fikirlerini "teknoloji" ve "kurumlar" ikilemiyle geliştirerek ekonomik yapıların kalıtsal yönleriyle yaratıcı yönlerini birbirinden ayırmıştır. Teknolojinin her zaman sosyo-kültürel kurumlardan bir adım önde olduğunu iddia etmiştir.
Ayres, John Dewey'in felsefesinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Dewey ve Ayres, sorunları analiz etmek ve çözümler önermek için araçsal değer teorisini kullanmışlardır. Bu teoriye göre, bir şey insanoğlunun yaşam sürecini geliştiriyor veya ilerletiyorsa değerlidir. Dolayısıyla, gelecekteki eylem planlarının belirlenmesinde kullanılacak ölçüt bu olmalıdır.
Ayres'in terimin normal anlamında bir "kurumsalcı" olmadığı söylenebilir, çünkü kurumları duygular ve batıl inançlarla özdeşleştirmiştir ve sonuç olarak kurumlar, ana merkezi teknoloji olan bu kalkınma teorisinde sadece bir tür artık rol oynamıştır. Ayres, Hegel'in güçlü etkisi altındaydı ve Ayres için kurumlar, Hegel için "Schein" (aldatma ve yanılsama çağrışımı ile) ile aynı işleve sahipti. Ayres'in pozisyonu için daha uygun bir isim kurumsalcıdan ziyade "tekno-davranışçı" olacaktır.

Adolf A. Berle (1895-1971) hukuki ve ekonomik analizi bir araya getiren ilk yazarlardan biridir ve çalışmaları modern kurumsal yönetim'in kurucu düşünce temellerinden biri olarak kabul edilmektedir. Keynes gibi Berle de 1919 Paris Barış Konferansı'na katılmış, ancak daha sonra Versay Barış Antlaşması'nın şartlarından memnun kalmayarak diplomatik görevinden istifa etmiştir. Gardiner C. Means ile birlikte yazdığı The Modern Corporation and Private Property (1932) adlı kitabında, çağdaş ekonomide büyük işletmelerin geçirdiği evrimi ayrıntılı olarak ele almış ve büyük şirketleri kontrol edenlerin daha iyi hesap vermesi gerektiğini savunmuştur.
Şirketlerin yöneticileri, şirketler hukuku tüzüklerinde yer alan kurallar uyarınca şirket hissedarlarına hesap vermekle yükümlüdür. Bu, yönetimi seçme ve görevden alma haklarını, düzenli genel kurul toplantıları gerekliliğini, muhasebe standartlarını ve benzerlerini içerebilir. 1930'ların Amerika'sında, tipik şirket yasaları bu tür hakları açıkça zorunlu kılmıyordu. Berle, şirketlerin hesap vermeyen yöneticilerinin bu nedenle şirket karlarının meyvelerini kendi ceplerine aktarmaya ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye eğilimli olduklarını savunmuştur. Bunu yapabilme kabiliyeti, büyük halka açık şirketlerdeki hissedarların çoğunluğunun tek tek bireyler olması, iletişim araçlarının yetersiz olması, kısacası bölünmüş ve fethedilmiş olmaları gerçeğiyle destekleniyordu.
Berle, bunalım boyunca Başkan Franklin Delano Roosevelt'in yönetiminde görev yapmış ve New Deal politikalarının çoğunu geliştiren "Beyin takımı" olarak adlandırılan grubun kilit üyelerinden biri olmuştur. 1967'de Berle ve Means, önsözünde yeni bir boyut ekledikleri çalışmalarının gözden geçirilmiş bir baskısını yayınladılar. Söz konusu olan sadece şirketlerin kontrolörlerinin hissedar olarak sahiplerinden ayrılması değildi. Şirket yapısının gerçekte neyi başarmayı amaçladığı sorusunu ortaya attılar.

"Hissedarlar [temettü ve hisse fiyatı artışlarını] kazanmak için çalışmazlar, dönmezler de. Onlar sadece konumları itibarıyla hak sahibidirler. Miraslarının gerekçelendirilmesi... yalnızca toplumsal temellere dayandırılabilir... bu gerekçelendirme servetin varlığına olduğu kadar dağılımına da bağlıdır. Gücü ancak bu servete sahip olan bireylerin sayısıyla doğru orantılı olarak mevcuttur. Dolayısıyla hisse senedi sahiplerinin varlığının gerekçelendirilmesi, Amerikan nüfusu içindeki dağılımın artmasına bağlıdır. İdeal olarak hissedarın konumu, ancak her Amerikan ailesi bu konumun ve bireyselliği geliştirme fırsatının tam olarak gerçekleşmesini sağlayan servetin bir parçasına sahip olduğunda zaptedilemez olacaktır."

John Kenneth Galbraith (1908-2006) Franklin Delano Roosevelt'in New Deal yönetiminde çalışmıştır. Daha sonra yazmasına ve önceki kurumsal iktisatçılardan daha gelişmiş olmasına rağmen, Galbraith yirminci yüzyılın sonları boyunca ortodoks iktisadı eleştirmiştir. The Affluent Society (Varlıklı Toplum) (1958) adlı kitabında Galbraith, belirli bir maddi zenginliğe ulaşan seçmenlerin kamu yararına karşı oy kullanmaya başladığını savunur. Ortaya çıkan muhafazakar konsensüsün temelini oluşturan ortodoks fikirlere atıfta bulunmak için "geleneksel bilgelik" terimini kullanır.
Büyük işletmeler çağında, yalnızca klasik türd

Kömür, katmanlı tortul çökellerin arasında bulunan katı, koyu renkli, karbon ve yanıcı gazlar bakımından zengin kayaçtır. Taşkömürü torkugillerden oluşur. Kömür çoğunlukla diğer elementlerin değişken miktarlarda bulunmasıyla oluşur. Asıl bileşeni karbondur; bunun yanında değişken miktarda hidrojen, kükürt, oksijen ve azot içerir. Isı için yakılan bir fosil yakıt olan kömür dünyanın birincil enerjisinin yaklaşık dörtte birini ve elektriğinin beşte ikisini sağlar. Bazı demir ve çelik üretimi yapan işletmeler ve diğer endüstriyel faaliyetler kömürü yakar. Kömürün ekstraksiyonu ve kullanımı birçok erken ölüme ve çok fazla hastalığa neden olur. Kömür'den her yıl binlerce kişi erken ölüyor.
Dünyanın çoğu bölgesinde bulunan kömüre, yerin yüzeye yakın bölümlerinde ya da çeşitli derinliklerde rastlanır. Kömür çok miktarda organik kökenli maddenin kısmi ayrışması ve kimyasal dönüşüme uğraması sonucunda oluşan birçok madde içerir. Bu oluşum sürecine kömürleşme denir.

İlk olarak milattan önceki yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Kömür işletmeciliğine ait dokümanlar 12. yüzyıla aittir. Kömürün yoğun olarak kullanımı ise 18. yüzyılın ikinci yarısına rastlar. Özellikle gelişen sanayi ve endüstri, kömür kullanımını arttırmış, kömürü önemli bir mineral haline getirmiştir. Roma döneminde kentte demir işçiliği için kömürün kullanıldığına dair kanıtlar bulunmuştur. Kömür demir-çelik sanayisinin hammaddesi olarak kullanılmış ve buharlı motorlarda, buharın oluşumu için yakıt olarak kullanılmıştır. Sanayi Devriminin gelişimi ile buhara olan ihtiyaç kömürün büyük ölçekli kullanımına yol açtı. Kömür bir enerji kaynağı olarak bulunmasaydı İngiltere, 1830'lu yıllarda su değirmenlerini çevirmek için tüm kaynaklarını tüketirdi. Bitümlü kömür ve Antrasit arasındaki bir sınıf, bir zamanlar buharlı lokomotifler için yakıt olarak yaygın kullanıldığı için "buhar kömürü" olarak biliniyordu. Kuru küçük buhar somunları olarak da adlandırılan küçük "buhar kömürü", evsel su ısıtması için yakıt olarak kullanılmıştır. Bugün çıkarılan kömürün büyük bölümü ise elektrik üretimi ve çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Kömürün en büyük tüketici ve ithalatçısı Çin'dir. Çin, Dünya kömürünün neredeyse yarısını çıkarıyor, Çin'in ardından Hindistan yaklaşık onda biri ile takip ediyor. Avustralya, Dünya kömür ihracatının yaklaşık üçte birini oluşturuyor ve onu da Endonezya ve Rusya takip ediyor.

"Kömür" kelimesi Öztürkçe olup muhtemelen Eski Türkçede "yanmak" anlamına gelen "köñ-" fiil köküne "+mUr" ekinin getirilmesi sonucunda oluşmuştur. Aynı fiil kökü, "köz" ve (yöresel bir kelime olan) "göyünmek" sözcüklerinin de kökenidir. Sevan Nişanyan, bu fiil köküyle Akadca "gumāru", Süryanice "gumartā" ("odun kömürü, köz") ve Arapça "camr/camra(t)" sözcükleri arasında bir benzerlik olduğunu işaret ederek Eski Ortadoğu medeniyetleri ile Eski Orta Asya Türkleri arasında MÖ 1. binyıl başlarına dayanan bir etkileşimin varlığı ihtimalini sorgulamaktadır.

Kömür makerallar, mineraller ve sudan oluşur. Fosiller ve kehribar kömürde bulunabilir.

Bu teori, yaklaşık 360 milyon yıl önce, bazı bitkilerin selülozlarını daha sert ve daha odunsu hale getiren karmaşık bir polimer olan lignin üretme yeteneğini geliştirdiğini belirtiyor.. Böylece ilk ağaçlar gelişti. Ancak bakteri ve mantar, lignini ayrıştırma yeteneğini hemen geliştirmedi, bu yüzden odun tamamen çürümedi, tortu altında gömüldü ve sonunda kömüre dönüştü.
Bataklıklarda uygun nem ve sıcaklığın oluşması, ortamın asit miktarının artması, gerekli organik maddelerin ortamda bulunmasıyla bozunmuş, çürüyen bitkilerin su altına inmesi ve bataklığın zamanla üstünün örtülmesi gibi olaylar sonucu oluşur. Yaklaşık 300 milyon yıl önce, mantarlar ve bakteriler bu yeteneği geliştirerek dünya tarihinin ana kömür oluşum dönemini sona erdirdi. Yüksek basınç ve yüksek sıcaklık altında ölü bitki örtüsü yavaşça kömüre dönüştü. Ölü bitki örtüsünün kömüre dönüşmesine kömürleşme denir. Daha sonra milyonlarca yıl boyunca derin gömünün ısısı ve basıncı su, metan ve karbondioksit kaybına ve karbon oranında bir artışa neden olur. Böylece ilk linyit ("kahverengi kömür" olarak da bilinir), daha sonra alt bitümlü kömür ve son olarak Antrasit ("sert kömür" veya "kara kömür" olarak da bilinir) oluşabilir.

Deltalar (en kalın kömür damarlarının oluştuğu ortamlardır)
Göller ve nehirler (göl kıyıları, kalın kömür damarlarının meydana geldiği uygun bataklık ortamlardır)
Lagünler (deniz etkisinin olduğu ince kömür damarcıklarını meydana getirirler)
Akarsu taşma ovaları (ince kömür damarcıklarını oluştururlar).

Jeolojik devirde iki büyük kömür oluşum çağı vardır. Bunlardan daha eski olanı Karbonifer (345-280 milyon yıl önce) ve Permiyen (280-225) dönemlerini kapsar. Kuzey Amerika'nın doğusu ile Avrupa'daki taşkömürü yataklarının çoğu Karbonifer döneminde; Sibirya, Asya'nın doğusu ve Avustralya'daki kömür yatakları Permiyen döneminde oluşmuştur. İkinci büyük kömürleşme çağı ise Kretase (tebeşir) döneminde başladı ve tersiyer dönemi sırasında sona erdi. Dünyadaki linyitlerin ve yağsız kömürlerin çoğu bu dönemde oluşmuştur. Kömürlerin türediği bitkilerden geriye çok az iz kalmıştır. Kömür katmanlarının altında ve üstünde yer alan kayaçlarda eğreltiotları, kibritotları, atkuyrukları ve birçok bitki fosiline rastlanabilir. Kömürler yoğunluk, gözeneklilik, sertlik ve parlaklık bakımından farklılık gösterebilir. Genellikle kömür türleri bazı inorganik maddeler, genellikle de killer, sülfürler ve klorürler içerir. Bunlar da az miktarda cıva, titan ve manganez gibi bazı elementler de içerir.
Kömür: Bitkiler öldükten sonra, bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı %60 ise turba, C miktarı %70 ise linyit, C miktarı %80–90 ise taş kömürü, C miktarı %94 ise antrasit adını alır.

Kömürler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Dört tip kömür vardır: antrasit, taş kömürü, linyit ve turbadır.
Antrasit en değerli kömür türüdür. Pahalı olduğu için kullanımı sınırlıdır. Güçlükle tutuşan, koku ve duman çıkarmadan yanan bir çeşit taş kömürüdür. %95'i karbondan oluşur. En sert kömür türü olup yandığında diğerlerinden daha fazla ısı verir. Kömürün en üst sıradaki antrasit öncelikle konut ve ticari alan ısıtması için kullanılır. Parlak siyah bir kömürdür. Taş kömürünün %70'i, Linyitin %50'sinden daha az bir kısmı karbondan oluşur. Kömürler organik olgunluklarına göre linyit, alt bitümlü kömür, bitümlü kömür ve antrasit tiplerine ayrılırlar.
Linyit; Sağlığa en az zararlı kömür olan linyit veya kahverengi kömür açıkçası sadece elektrik enerjisi üretimi için yakıt olarak kullanıldı. Jet bazen cilalı kompakt bir linyit formudur. Üst Paleolitik dönemden beri süs taşı olarak kullanılmaktadır.
Linyit ve kısmen alt bitümlü kömürler genellikle yumuşak, kolayca ufalanabilen ve mat görünüştedirler. Bu tip kömürlerin ana özelliği göreceli olarak çok yüksek nem içerirler ve karbon içerikleri düşüktür. Antrasit ve bitümlü kömürler ise genellikle daha sert, dayanıklı, siyah renkli ve camsı parlak görünüştedirler. Göreceli olarak nem içerikleri daha düşük olup, karbon oranları daha yüksektir. Buhar-elektrik enerji üretiminde ve kok kömürü üretiminde öncelikle yakıt olarak kullanılır. Özellikleri linyit ile bitümlü kömürün özellikleri arasında değişen alt bitümlü kömür, öncelikle buhar-elektrik, güç üretimi için yakıt olarak kullanılır.
Grafit; tutuşması zordur ve yakıt olarak yaygın olarak kullanılmaz. Siyah-gri renkte ve dokusu yağlıdır. En çok kalemlerde kullanılır veya yağlama için tozlanır.
Kanal kömürü (bazen "mum kömürü" olarak da adlandırılır), temel olarak liptinitten oluşan ve önemli hidrojen içeriğine sahip, ince taneli, yüksek rütbeli bir kömürdür.
Jeolojik olarak kömürlerin yaşları 400 milyon ile 15 milyon yıl arasında değişir. Genellikle yaşlı kömürler daha kalitelidir.
Kömürler mikroskobik homojen bileşenlerine göre çeşitli kayaç tiplerine de ayrılır. Bu sınıflandırma kömürün türediği malzemeyi ve kömürleşme süreçlerini ele aldığından, aslında genetik bir sınıflandırmadır. Bu sistemde kömür dört temel tipe ayrılır: vitren, klaren, düren ve füzen.
kömür sınıflandırması genellikle uçucuların içeriğine de dayanmaktadır.
Bir başka sınıflandırma sistemi de kömürün ticari değerine yer verir madde içeriğine ve içerdiği katışıklar dikkate alınır.
Kömür; çok eskilerden beri enerji üretiminde, sentetik boyaların çözücülerin, ilaçların hazırlanmasında ara madde olarak ve çeşitli hoş kokulu maddelerin elde edilmesinde kullanılmaktaydı. Ayrıca kömürün yakılmasıyla elde edilen gazlardan yakıt olarak yararlanılır.

Kömürün gazlaştırılması işlemi 18. yüzyılda ortaya çıkmış bir düşüncedir. Kömürler ve Kömürü gazlaştırıp özellikle doğal gaz ve petrolün yerini alması düşüncesi vardı ve bu çalışmalar 20. yüzyılın ikinci yarısında hız verilip özellikle 1972-75 yılları arasında yaşanan petrol krizinde hız verilmiş yeni projeler üretilmeye başlanmıştır. Değişik enerji kaynakları bulma çabaları çerçevesinde kömürün ham petrole benzeyen bir sıvı yakıta dönüştürülmesi çabalarına başlanmıştır. Bu amaçla uygulanmaya çalışılan bir yöntemde proliz ve hidrojenlemedir. Bu yöntem yüksek basınç altında bir katalizör yardımıyla hidrojen ile kömürün tepkimeye sokulmasıyla gerçekleşir. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kömürün hidrojenlenmesi yaygın olarak kullanılan bir teknikti, ama bu üretim yöntemi petrolden benzin elde etmekten çok daha pahalıya mal olduğundan giderek ticari önemini yitirdi.

Öte yandan ağacın havasız ortamda yavaş yavaş kısmen yakılmasıyla elde edilen ve siyah barut üretiminde ve metallerin sert yüzeylerinin kaplanmasında kullanılan "odun kömürü" veya "mangal kömürü" denir. Hammaddesi daha çok meşe odunundan sağlanır.

Taş kömürünün havasız ortamda, bütün uçucu bileşenlerinin giderildiği yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasıyla elde edilen özellikle bazı önemli ya da önemsiz işlemlerinde kullanılan malzemeye ise kok kömürü denir.
Kok; gerçek anlamda bir kömür değildir. Tabiatt

Küreselleşme ya da globalleşme, ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alışverişinden doğan bir uluslararası bütünleşme sürecidir.
Küreselleşme kavramının özelliklerinden biri, olası etkilerinin çok sayıda ve çeşitli olduğu izlenimini vermesidir. Küreselleşme, yalın toplumsal gerçekleri oldukça aşan spekülasyonlar, varsayımlar, güçlü toplumsal imgeler ve metaforlar üretme kapasitesiyle olağanüstü doğurgan bir kavramdır. Hatta, birçok düşünürün de belirttiği gibi bu kavramın çok boyutluluğu onu, sınırlarını çizme uğraşını bile zora sokmaktadır. Bu anlamda küreselleşme, sosyal bilimlerin her dalında yaygın kullanılan bir kavram olmakla beraber, genellikle bir "durum"dan, daha çok bir "akım"ı veya bir zihniyeti ima eder hale getirilmiştir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi küreselleşme sadece sosyolojinin konusu değildir fakat sosyolojik açıdan toplumsal alandaki bir değişimi ifade etmektedir. Değişimi anlamak açısından Robertson şöyle demştir: "...Küreselleşme teması anlayışları aralarında farklılık göstermesine rağmen küreselleşme diye adlandırılan şeyi anlamanın en iyi yolunun, dünyanın "birleşik" hale geldiği, ama kesinlikle safdil işlevselci tarzda bütünleşmediği 'biçim sorunu' üzerinde yoğunlaşmak olduğunu düşünmektedir"
Dünyanın birleşik hale gelmesi, tekdüze dinamikler ile oluşan bir süreç değildir. Çünkü küreselleşme, ekonomik olduğu kadar siyasal, teknolojik ve kültürel boyutlu bir süreçtir. Giddens'e göre küreselleşme, tek bir süreç değildir, karmaşık süreçlerin bir araya geldiği bir olgular kümesidir. Üstelik çelişkili ya da birbirine zıt etkenlerin devreye girdiği bir süreçtir. Çoğu insanın gözünde küreselleşme, basitçe gücün ya da etkinin yerel toplulukların elinden alınıp küresel arenaya aktarılmasından ibarettir.
Bu sürecin toplumsal yaşama yönelik etkisi bağlamında Giddens, modernliğin sonucu olarak değerlendirdiği küreselleşmeyi, uzak yerleşimlerin birbiri ile ilişkilendirildiği yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlamaktadır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, bu çok boyutlu kavram etki ettiği toplumsal gerçeklik türüne göre bireylerin kafasında da çeşitli anlamlar oluşturmaktadır. Bu anlamda bazıları için küreselleşme, kapitalizmin gücünü temsil ederken, bazıları için de, dünyanın batılılaşmasını ifade etmektedir. Bazıları küreselleşmenin yoğunluk ve artan melezleşmeyle birlikte heterojenlik yarattığını düşünürken, bir diğer grup homojenliği artırdığını düşünmektedir.
Devletler odağında küreselleşme; siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkilerin sıkılaşarak tüm dünyada yaygınlaşması, ideolojik farklılıklardan beslenen kutuplaşmanın çökmesi, toplumsal farklılıkların ve dini inanışların daha iyi tanınması, devletler arasındaki bağların güçlenmesi gibi farklı görünen fakat birbirleriyle ilişkili olan değerlerin ve olguların tüm dünyaya yayılmasıdır.
Küreselleşme kavramı ortaya çıktığından beri devletlerin gelişme süreçlerinin her aşamasında önemli rol oynamıştır. Küreselleşme her zaman devletle etkileşimde bulunmuştur. Son yüzyıllarda toplumların sosyal, kültürel ve siyasi hayatlarına etki ederek dünyayı yönlendirme konusunda güç kazanmıştır. Devlet dışı sosyal organizasyonlar küreselleşmeyi, çevre hareketi, demokratikleşme ve insanileştirme gibi pozitif sosyal amaçları sağlayacak kaldıraç olarak görürken, iş adamları için artan kâr ve güç stratejisi ve hükûmetler için de çok sık olarak devlet gücünde artış sağlamanın yerine kullanılmaktadır. Giddens, küreselleşmeyi, bir çeşit sadece veya kısmen Batılılaştırma olarak görür. Elbette Batılı ülkeler ve daha genelde sanayi ülkeleri, yoksul ülkelere kıyasla dünyadaki gelişmeleri hâlâ çok daha fazla etkileyecek güce sahiptirler. Ama küreselleşmenin başka bir boyutu, beraberinde giderek merkezsizleşmeyi; belli bir ülkeler grubunun denetiminin ortadan kalkmasını, büyük kuruluşlarının denetim gücünün iyice azalmasını da getirmesidir. Sonuç olarak bu küreselleşmeyi daha iyi anlayabilmek için bu kavramın toplumsal yaşama olan etkilerini ayrı ayrı başlıklar halinde ele alıp değerlendirmek gerekecektir. Ama unutulmaması gereken unsur bu etkileri ayırma çabasının sadece küreselleşmenin daha kolay anlaşılabilmesine yönelik olduğudur.
Amerikalı ekonomist Timothy Taylor, küreselleşmeye karşı olan tepkilere karşın şunları ifade etmiştir: "Küreselleşme, ne ulusal ekonomiyi hasta eden bir zehir ne de kâr amaçlı holdinglerin işçileri sömürmek ve çevreye zarar vermek üzere kullandığı bir araçtır. Küreselleşme, ne sömürgeciliğin dönüşü ne de dünya yönetimine erişim anlamındadır. En temel düzeydeki basit anlamıyla küreselleşme, imkân dahilindeki ticarî aktivitelerin sınırlarının genişlemesidir. Coğrafî, teknolojik ya da yasal engellerle kısıtlanmış, satış, satın alma, üretim, borç verme, borçlanma faaliyetleri, daha pratik hâle gelmektedir. Kürselleşmeyle birlikte ortaya çıkabilecek olanakları araştırmak ve çözümlemek, yıldırıcı bir çaba, esneklik ve değişimi gerektirmektedir. Çünkü küreselleşme, yeni ekonomik olanakların bu tür olağanüstü büyük bir düzen içinde yer alışını kapsamaktadır.
Zygmunt Bauman'a ise şöyle ifade etmiştir: "Küreselleşme bazılarına göre onsuz mutlu olamayacağımız şey, bazılarına göre ise mutsuzluğumuzun nedenidir.
Küreselleşme, ilk olarak sanayileşme ve ardından teknolojik gelişmelerle ilişkilendirilir.
1456'da ilk kitabın Gutenberg'in matbaasında basılması, 1896'da ilk modern olimpik oyunların yapılması ve 1965'te ilk geniş alanlı bilgisayar şebekesinin (günümüz internetinin yapıtaşı) ABD'de kurulması, dünyanın küreselleşmesini sağlayan olaylara örnek gösterilebilir.

Modernizm
Mikromilliyetçilik
Mor ekonomi

Arslanoğlu, R. (2000).Kent, Kimlik ve Küreselleşme, Bursa:Ezgi Kitabevi.
Vatandaş, C.(2002).Küreselleşme Sürecinde Toplumsal Kimlikler ve Çokkültürlülük, İstanbul.Değişim Yayınları.
Kaya, Y. (2005). Sosyal ve Kültürel Değişme, İstanbul: Turan Yayıncılık.
Tomlinson, J.(2004).Küreselleşme ve Kültür (A.Eker çev.),İstanbul:Ayrıntı Yayınları
Giddens, A.(2000).Elimizden Kaçıp Giden Dünya (O.Akınhay çev.),İstanbul:Alfa Yayınevi.
Robertson, R.(1999). Küreselleşme Toplum Kuramı ve Küresel Kültür (Ü.H. Yolsal çev.) Ankara:Bilim ve Sanat Yayınevi.
Steger, M. B. (2006). Küreselleşme (A. Ersoy çev.) Ankara:Dost Kitabevi

İktisadi kıtlık ya da ekonomik kıtlık kâr amaçlı ekonomik sistem tarafından kar elde etmek amacıyla kasıtlı olarak yaratılan ve bir toplumun sahip olduğu üretim kaynaklarının, mevcut teknolojik gelişmişlik düzeyiyle işletilmesi ile ulaşılan üretim düzeyinin, sonsuz insan ihtiyaçları ve isteklerini karşılamakta yetersiz olduğunu ifade eden iktisadi bir terimdir. Gündelik hayatta kullanılan kıtlık kavramı somut bir yokluğu veya yetersizliği ifade ederken iktisadi anlamıyla kıtlık, mevcut kâr bazlı ekonomik sistem ve üretim teknolojisiyle ulaşılan üretim düzeyi ile ilgili bir yetersizliği ifade eder. Her adım başı üretilmiş envai çeşit ürünlerle dolup taşan çeşitli dükkân ve marketlerin boy gösterdiği günümüzde, ekonomi biliminin temeli olan kıtlığın anlamı üzerine derin düşünmek gereklidir.
Hint ekonomist Amartya Sen, gerçekte kıt olanın ürünler ya da üretim faktörleri değil para olduğunu, kıtlığın nedeni olarak kâr amaçlı ekonomik sistemin gelir dağılımında adaleti sağlayamaması sonucu paranın ekonomik sistem tarafından yine toplumdaki zenginlerin elinde toplandığını ve sağlıklı bir gelir dağılımı olmadığı sürece bir toplumdaki gayrisafi milli hasıla artışının o ülkede yaşanan kıtlık düzeyini ve ülkede yaşayan insanların gerçek refah düzeyini yansıtmayacağını belirtip, bu iddiasını iktisadi yöntemlerle ispatlayarak 1998 yılında Nobel Ekonomi Ödülü almıştır.
İngiliz ekonomist Lionel Robbins, 1932 yılında yazdığı ünlü denemesinde iktisat bilimini "Sonlu ve kıt kaynakların alternatif kullanımında insan davranışlarını inceleyen bilim." olarak tanımlamıştır.
Tanımdan da anlaşılacağı üzere iktisat bilimi, doğada bol miktarda bulunan ve sahip olmak için bedel ödenmesine gerek olmayan "serbest mallar (free goods)" ile ilgilenmez çünkü bu mallar kıt kabul edilmezler. İktisadın ilgilendiği, kıt mallar; başka bir ifade ile "ekonomik mallar (economic goods)"dır. Ekonomik mallar, bir üretim faaliyetine konu olan, dolayısıyla üretilmesi için bir emek, sermaye, zaman, teknoloji ve kaynak ayrılması gereken mallardır. kâr amaçlı para ekonomilerinde, üretim için ayrılan bu kaynakların değeri fiyat mekanizması tarafından belirlenerek ürünün fiyatına yansıtıldığından, piyasada oluşan "fiyat"ın ürünün gerçek "değer"ini yansıtıp yansıtmamasından bağımsız olarak, ekonomik malların tanımına "fiyatı olan" ifadesi de eklenmektedir.
Yine aynı bağlamdaki fikirleri ile kıtlık bazlı - kâr amaçlı - para ekonomisi yerine kaynak bazlı ekonomi teorisini ortaya atan ve bu fikirleri doğrultusunda takipçileri tarafından Yeni Zelanda'da kaynak bazlı ekonomi deneyine başlanan sosyal mühendis Jacque Fresco'nun da anılmasında fayda vardır.

İnsan ihtiyaçlarının sonsuz ve bu ihtiyaçları karşılayan kaynakların ihtiyaçlara nispeten kıt olması, benimsenen ekonomik sistemlerden bağımsız bir "hakikat"in ifadesi olduğu gerekçesiyle bu durum "kıtlık kanunu" olarak da adlandırılmaktadır.

Kıtlığın, mevcut teknolojik gelişmişlik düzeyi ile sıkı bir bağıntısı vardır. Teknolojide ortaya çıkan buluş, yenilik ve gelişmeler yapılan üretimden alınan verimi ve üretim kapasitesini artırarak daha az kaynak ile daha çok ürün sağlanmasını ve dolayısıyla daha çok ihtiyacın karşılanmasını sağlamaktadır.

Para ekonomileri, paranın hem bir mübadele (değişim veya alış-veriş) aracı olarak, hem de bir değer mekanizması olarak kullanıldığı ekonomik sistemlerdir. Para ekonomilerinde bir mal veya hizmetin değeri fiyat mekanizması aracılığı ile "fiyat" üzerinden belirlenir.

Kıtlık rantı, kıt olan kaynakların (üretim araçları) mülkiyetine sahip olanların, bu kaynaklara sahip olmaktan dolayı elde ettikleri ranttır. Örneğin, diğer topraklara kıyasla verimli olan bir toprak, sahibine rant sağlar. Bir ürünün piyasada tek üreticisi olmak, bir ürünün patentine sahip olmak, bir spor dalında diğer insanların sahip olmadığı yeteneklere sahip olmak, kıtlık rantı kapsamında değerlendirilir.

Para ekonomilerinde kıtlık, fiyat ve kârlılık üzerinde doğrudan etkilidir ve fiyat mekanizmasını açıklamak amacıyla kullanılır. Buna göre: Bir ürün, bir toplumda, toplumu oluşturan insanların ihtiyaç duyduğundan fazla ise fiyatı olmayacaktır. Dolayısıyla, kıt olmayan serbest malların fiyatı yoktur. Ancak, bir mal toplumu oluşturan insanların ihtiyaçlarına oranla az ise toplumu oluşturan bireyler fiyat mekanizması yoluyla birbirleriyle rekabete girecekler, bu rekabet sonucunda malın fiyatı, dolayısıyla da kârlılık artacaktır.

İktisatçılar, "kıtlık kanunu" ile belirtilen "doğal kıtlık" ile ekonomik sistem tarafından rant elde etmek amacıyla kasıtlı yaratılan kıtlık arasında ayrım yapmaktadırlar. Para ekonomisinde bolluk, kıtlıktan rant sağlayanlar açısından, kârlılığı düşürmeye başladığı noktadan itibaren arzu edilen bir durum değildir. Başka bir ifade ile kar bazlı ekonomik sistemlerde bolluğun da bir sınırı vardır ve bu sınır "üretimin etkinliğini kaybetmeye başladığı nokta" veya "yapılan üretimin toplumda ihtiyaç duyulandan fazla olması" gibi unsurlara değil, doğrudan doğruya karın azalmaya başladığı noktaya bağımlıdır. Teknik bir ifade ile, bir toplumdaki bolluğun sınırı, marjinal üretimin "toplam karı" düşürmeye başladığı noktadır. Bir toplumda söz konusu ürüne ihtiyaç duyan insanlar hala olabilir ancak toplam karın azalmaya başladığı noktadan itibaren üretim yapılması mantıklı olmayacaktır çünkü bu noktadan itibaren yapılan her üretim karı azaltacaktır. Bir mal veya hizmetin bir ekonomideki miktarının, kârlılığı belli bir seviyenin altına düşürecek şekilde artması (bolluk) durumunda, kârlılık amacıyla hareket eden girişimciler ya üretimi kapasitenin altında gerçekleştirecekler veya karı az bularak piyasadan çekilecek ve toplumdaki herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bolluk mümkün olmayacaktır.
Bir malın üretilen miktarında, ne oranda kıtlık "yapılacağı" yine fiyat mekanizması tarafından "esneklik (elastikiyet) analizi" ile belirlenir. Esneklik analizi, bir mal veya hizmetin fiyatı veya miktarındaki bir değişikliğe tüketicilerin verdiği tepkinin oransal ifadesidir. Karını artırmak güdüsüyle hareket eden satıcı, piyasaya arz ettiği malın fiyatı ve miktarı üzerinde ayarlamalar yaparak en üst düzeyde kâr sağlamaya çalışacaktır.
(Bakınız: Esneklik, Kapasite)
Kıtlığın, kâr amaçlı ekonomik sistem tarafından kasıtlı olarak yaratıldığına dair bazı örnekler aşağıda verilmiştir:

Kıtlığın ekonomik sistem tarafından kasıtlı ve bilinçli olarak yaratılmaya çalışıldığına yönelik verilebilecek en gözle görülebilir örnek reklamlardır. Birbirinin aynı olan ve aynı amaca hizmet eden çeşitli ürünler tüketicinin zihninde diğerlerinden farklı olduğu izlenimi oluşturularak gerçekte olmayan bir kıtlık algısı yaratılmakta, talebin artması sağlanarak fiyat yükseltilmekte ve böylelikle kar marjı artırılmaya çalışılmaktadır.
Balık ve sebze hallerinde piyasa sürülmesi halinde fiyatı ve kârlılığı düşürecek miktardaki balık ve sebzeler çürümeye terk edilirler. Böylece balık ve sebzelerin piyasaya arz edilen miktarları azaltılarak fiyat ve kar yükseltilir.
1932 - 1933 yılları arasında Sovyetler Birliği Hükûmeti'nin, tarımsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti tasfiye etmesine direnen zengin toprak sahiplerinin üretimi durdurarak tepki vermeleri üzerine Sovyet Hükûmeti'nin zorlama yoluna giderek durumu daha da kötüleştirmesi ile ortaya çıkan ve çok sayıda insanın açlıktan öldüğü kasıtlı kıtlık için bakınız: Holodomor

İktisat biliminde sermaye, gündelik hayatta kullanılan "para" anlamından farklıdır. Sermaye, üretimde emeğin verimini artıran, daha önce insanlar tarafından üretilmiş olan "üretim araçları"dır. Bu tanıma göre örneğin doğal kaynaklar, daha önce insanlar tarafından üretilmedikleri için sermaye sayılmazlar. Yine aynı şekilde, üretilmiş bir ürün (örneğin televizyon, buzdolabı) üretimde kullanılmadığı ve etkinliği artırmadığı sürece sermaye sayılmaz. Ulaşımı kolaylaştırması ve hızlandırması için yapılan yol, üretimi hızlandırması için geliştirilen bir makine, araç-gereç, teçhizat iktisat açısından sermayedir. Teknoloji de üretimde kullanıldığı ve etkinliği artırdığı için sermaye kapsamında değerlendirilir.
Teknolojide ortaya çıkan gelişmeler ve bu gelişmelerin üretim alanında kullanılması, üretimde verim ve etkinliğin artmasını sağlayarak daha az emek ile daha çok ürün üretilmesini mümkün kılmaktadır. Başka bir ifade ile teknolojik gelişmeler üretimi "emek-yoğun" üretimden "sermaye-yoğun" üretime doğru kaydırmaktadır. Bunun sonucunda daha az emek istihdam edilmekte, istihdamın azalması toplumdaki alımgücünü ve dolayısıyla ürüne olan talebi de düşürmekte ve üretici ürettiği ürünü satamamakta, bunun sonucunda "aşırı üretim" ortaya çıkmaktadır. Bu durum "emek-sermaye çelişkisi" olarak adlandırılmaktadır.
İktisadi anlamıyla "aşırı üretim" ifadesi, bir toplumda o ürüne olan ihtiyacın üzerinde üretim yapıldığı anlamına gelmez. Zira, bir ürüne olan talep, o ürüne olan sadece ihtiyacı değil, mevcut fiyat düzeyindeki alımgücünü de ifade eder. Bir toplumda bir ürüne olan ihtiyaç çok yüksek olsa bile alımgücü ile desteklenmediği sürece talebe yansımayacak, dolayısıyla üretilmiş ürünler satılamayacak ve üretim "aşırı" olarak değerlendirilecektir.

Esasen, teknolojik gelişmelerin üretim miktarını artırarak daha fazla ürün üretilmesini ve bunun sonucunda toplumda daha fazla ihtiyacın karşılanmasını sağlamasına (bolluğa) verilen tepki (işsizlik, talepteki azalma) doğal bir çelişki olmaktan çok, kar bazlı para ekonomisinden kaynaklanan "yapısal" bir çelişkidir.

Para ekonomilerinde bir mal veya hizmetin değeri fiyat mekanizması aracılığı ile "fiyat" üzerinden belirlenir. Fiyat, o mal veya hizmetin gerçek toplam maliyet değerini yansıtmaz. Zira normal şartlar altında, bir ürünün imalatında kullanılan hammadde, malzeme, yarı-mamuller gibi ürünün bünyesine katılan her türlü katkının ve o ürünün satış fiyatının içinde bir miktar kar mutlaka vardır.
Kar çeşitli şekillerde tanımlanmakla birlikte, kıtlığa olan etkisini göz önüne alarak basitçe, bir mal veya hizmetin piyasada oluşan fiyatı ile gerçek maliyeti arasındaki pozitif fark o

Liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulan bir siyasi felsefe veya dünya görüşüdür. Bireysel özgürlük ve bireysel haklar düşüncesiyle yola çıkan liberalizm, daha sonraki yıllarda farklı türlere bölündü ve bireylerin eşitlik ilkesinin de önemini vurgulamaya başladı. Klasik liberalizm bireysel özgürlüklerin rolünü vurgularken, sosyal liberalizm özgürlüğe vurgu yaptığı kadar; bireylerin eşitlik hakkı ilkesinin önemine vurgu yapar ve özgürlük ile eşitlik arasında denge kurmayı amaçlar. Liberal görüşü savunanlar geniş bir görüş dizisi benimsemekle birlikte genellikle ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, sivil haklar ve sivil özgürlükler, seküler devlet, liberal demokrasi, ekonomik ve siyasi özgürlük, hukukun üstünlüğü, özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi gibi fikirleri destekler.
18. yüzyılda liberal fikirlerin Aydınlanma Çağı filozofları ve iktisatçıları arasında yayılmasıyla liberalizm ilk kez belirgin bir siyasi hareket olarak ortaya çıkar. Liberal düşünce; kalıtsal ayrıcalık, teokratik yönetim, mutlak monarşi ve kralların ilahi haklarına karşı çıkmaktaydı.
17. yüzyıl düşünürü John Locke sıklıkla ayrı bir felsefe geleneği olarak liberalizmin kurucusu şeklinde yansıtılır. Locke, her insanın hayat, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduğunu savundu ve Toplumsal sözleşmeye göre de hükûmetlerin bu hakları ihlal etmemesi gerektiğini belirtti. Dönemlerinin liberal felsefesine sahip devrimciler, bu felsefeyi despot yönetimlerin devrilmesi için başlattıkları silahlı mücadeleleri meşru göstermek için kullandı. Şanlı Devrim, Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi bunların arasındaydı. 19. yüzyılda Avrupa, İspanyol Amerika ve Kuzey Amerika'da liberal devletlerin kurulduğu görüldü.
20. yüzyıla kadar serbest ticaret, laissez faire ekonomiyi destekleyen hükûmet, minimum müdahale ile vergilendirme ve dengeli bütçe liberallerin ekonomi görüşlerinin genel hatlarını yansıtmaktaydı. Liberaller bu dönemlerde bireycilik, özgürlük ve eşit haklara yoğunlaşmaktaydı. Ancak 19. yüzyılın sonunda yoksulluk, işsizlik ve modern sanayi kentleri içinde göreli yoksunluk gibi sebepler klasik liberal fikirlere eğilimleri değiştirdi. Sanayileşme ve laissez-faire ekonominin yarattığı sosyal dengedeki değişimlere karşı büyük politik tepkiler bu dönemde güçlenmeye başladı. 1929 yılında başlayan Büyük Buhran liberal ekonomiye yönelik desteğin azalmasını hızlandırdı. Avrupa ve Kuzey Amerika'da sosyal liberal görüşler bu dönemde yükselişe geçti ve refah devletinin genişlemesinde önemli bir bileşene dönüştü.
Batı dünyasının 2. Dünya savaşından sonra yaşadığı otuz yıllık eşi görülmemiş genel refah modern liberalizmin yükselişini imliyordu. Ancak 1970'lerin ortalarından başlayarak çoğu batılı ülkeyi saran ekonomik büyümenin yavaşlaması modern liberalizme ciddi bir meydan okuma olanağı sundu. Bu on yılın sonunda, ekonomik durgunluk, refah devletinin sosyal faydalarını korumanın maliyetiyle birleştiğinde, hükûmetleri giderek politik olarak savunulamaz vergilendirme ve artan borç seviyelerine doğru itti. Pek çok hükûmet tarafından uygulanan Keynesyen iktisadın etkinliğini yitirmiş görünmesi de aynı derecede rahatsız ediciydi. Hükûmetler, ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi amaçlayan programlara para harcamaya devam etti, ancak bunun sonucu, sıklıkla artan enflasyon ve işsizlik oranlarında her zamankinden daha küçük düşüşler oldu. Modern liberaller, olgun endüstriyel ekonomilerdeki durgun yaşam standartlarının zorluklarını karşılamak için mücadele ederken diğerleri klasik liberalizmin canlanması için bir fırsat gördü. Yeniden güçlenen liberalizmin bu “neoklasik” versiyonunun öneminin en açık imi, Amerika Birleşik Devletleri'nde Liberteryen Parti'nin artan önemi, liberteryen piyasa idealini ve keskin bir şekilde sınırlı hükûmetleri desteklemeyi ve özendirmeyi amaçlayan çeşitli düşünce kuruluşlarının birçok ülkede kurulumuyla liberteryenizmin politik bir güç olarak ortaya çıkmasıydı.

Liberalizmin kökenlerinin İlk Çağ'da Eski Yunan siyasi ve iktisadi düşüncesine dek uzandığı düşünülmektedir. MÖ 5. yüzyılda sofistlerin (Protagoras, Gorgias, Antiphon, Kallikles, Tharsymachos ve diğerleri) düşünce sistemlerinde liberal düşüncenin izleri görülebilir. Yine İlk Çağ'da kimi düşünürler eserleriyle onlardan sonraki düşünürler üzerinde etki oluşturmuş ve liberal ideolojinin doğuşuna kaynak yaratmıştır. Örneğin, Aristoteles'nin Politika adlı eseri bu konuyla ilişkilendirilir.
Orta Çağ'daysa Hristiyan ve İslam dünyasında bazı liberal düşünürlere rastlanılır. Hristiyan dünyasında Saint Thomas d'Aquino ilk kez iktidarın sınırlandırılması ve özgürlüğün korunması yönünde fikirler ortaya atmıştır. Aquino bu anlamda Anayasacılığın, iktidarın sınırlandırılması anlayışının, ilk savunucularından birisi olarak kabul edilebilir. O dönemde Saint Paulus'un Bütün iktidar Tanrı'dan gelir sözüne karşılık, Saint Thomas, Bütün iktidar Tanrı'dan gelir, fakat halkın aracılığıyla kullanılır görüşünü savunmuştur. Yine Orta Çağ'da büyük İslam düşünürü İbn'i Haldun liberalizmin ilk habercilerindendir. İbn'i Haldun'un Mukaddime adlı eserinde liberalizmin bazı temel ilkelerine rastlanır.

Liberal kelimesi tıpkı liberteryen, liberter, libertin gibi latince özgür anlamına gelen liber'den türemiştir. Kelime, önceleri İngiltere kaynaklı, yabancı kaynaklı politikaları ifade etmek amacıyla kötüleyici ve suçlayıcı bir anlamda kullanılmıştır. İzleyen yıllardaysa İspanyollar Liberal sıfatını İngiltere kaynaklı politikaların nitelendirilmesi amacıyla kullanmaya başlamış ve Lockecu anayasal monarşi ile parlamenter yönetim ilkelerini savunan milletvekillerini liberales olarak isimlendirmiştir. Bir başka görüşe göre, Adam Smith, Ulusların Zenginliği'ndeki liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle liberal kavramını ilk kullanan yazar olmuştur. Zamanla kullanımı yaygınlaşan kavram, yüzyılın ortalarına ve sonlarına doğru siyaset sözlüğüne iyice yerleşerek bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ifadesinin yerini almış ve düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve serbest ticareti savunanların adlandırılmasında kullanılan etiket durumuna dönüşmüştür. Ancak daha sonraları dünyanın çeşitli yerlerinde liberalizmin bir kavram olarak aşırı esneklik kazandığı görülmüştür. Liberalizm, Türkçede "erkincilik" şeklinde de kullanılmıştır. Erkincilik, Türkçede sözcük anlamı olarak felsefede hür düşünüşe bağlı olmak, ekonomide ise bireyin özgürlüğünü ve ekonomik güçler arasında hür rekabeti savunan anlamlarına gelir.

Rönesansın vurgusu, onunla birlikte gelişen yeni bir insan anlayışı ve bu anlayışa bağlı olarak vurgulanan özgürlük kavramıdır. Rönesansın asıl önemi özgürlük kavramı etrafında oluşan bireycilik anlayışının gelişimine temel oluşturan yeni bir insan felsefesi doğurmuş olmasıdır. Bu felsefe liberalizmin en önemli ilkeleri olan bireycilik ve özgürlük anlayışının gelişmesine katkıda bulunmuştur. 
Rönesansın insan anlayışının en önemli özelliği; insanın kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini kendi yapıp ettikleriyle oluşturan bir varlık olduğu anlayışıdır. 
Rönesans ile birlikte insan, birey olarak toplumdan ayrı bir varlık halinde anlaşılmaya başlanmıştır. İnsanı cemaat, aile veya toplumsal tabakaların önceden hiyerarşik ve değişmez kalıplarının dışında, ayrı bir varlık olarak anlaşılmasının kökleri atılmıştır. İnsan aklının tek yol gösterici olduğu kabul edilmiş, insan aklının sürekli bir şekilde ileriye doğru geliştiği anlayışı sonucu akıl dışı engellerin kaldırılarak akla uygun “rasyonel” bir düzen kurmanın gerekli olması anlamında projeler ve arayışlar başlamıştır. Liberal arayışlar ve Fransız devrimiyle özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganları bu arayışların tarihsel sonuçları olmuştur.

16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'nın diğer uluslarının göçmenleri ve İngilizler, Amerika'da ilk sürekli yerleşim yerlerini kurdular. Bu sırada da Myflower gemisi ile 200 İngiliz püriteni Plymouth Rock'a ayak bastı. Bu püritenler aynı yıl çoğunluk ve eşitlik esasına dayanan bir yönetim kurdular. Püritenler, görev dağılımı ve temsilde eşitlik, insan özgürlüğünün sınırlanmaması gerektiği düşüncelerini kıtaya yaymaktaydılar. Göçler kesintisiz devam ediyor, Avrupa ve İngiltere'deki mutlakiyet rejimlerinden kaçan göçmenler, kafalarında umutları ve Avrupa'daki özgürlük düşünceleri ile Amerika kıyılarından karaya çıkıyorlardı. Artan göçlerle beraber çeşitli koloniler arasında milliyetçilik gelişmeye başladı. İngiliz kolonileri toplamda 13 taneydi ve her koloninin başında bir vali vardı. Vali ile beraber koloni halkının seçtiği bir de meclis vardı. Vali ile halk meclisi devamlı çatışma halindeydi. Yedi yıl savaşlarında bozulan bütçe için yeni ve ağır vergilerin konması, kolonileri eyleme geçirdi. İngiltere'ye karşı eylemlerin birincisi 1765'te Pul Kanunu Kongresi oldu. 5 Eylül 1774'te Pensilvanya’nın Philadelphia kentinde toplanan ilk parlamento iki kıta kongresi yaptı. Kongre, şu önemli kararı aldı: “Sömürge fermanına uygun hareket etmeyen Vali iktidarını kaybeder. Hükümetsiz koloni kendi kaderini kendi tayin eder. Koloni halkı, ayrı, özgür ve bağımsızdır”. 19 Nisan 1775'te başlayan ilk çatışmalarla Amerikan kolonileri, İngiltere'ye karşı bağımsızlık için savaşa başladı. Bütün Amerika'yı etkileyen, oradan da Avrupa'yı etkisi altına alacak olan bir beyanname ile Amerika bağımsızlık savaşı noktalanır. Bu beyanname; siyasi liberalizmin ilk ve en önemli siyasi belgesi olarak tarihe geçmiştir. Bu beyanname Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Robert R. Livingston ve Roger Sherman tarafından düzenlenen, büyük bölümünü Thomas Jefferson'ın yazdığı "4 Temmuz 1776 Bağımsızlık Bildirgesi"dir. Bildirge Avrupa'yı da etkilemiş, siyasi liberalizmin temel felsefesindeki gelişmeleri hızlandırarak halkın özgürlük ve eşitlik taleplerini arttırmıştır.

Amerikan Devrimi kıta Avrupasını etkileyerek İngiltere'ye, Fransa'ya yol göstermiş ve Amerikan Devrimi'nden daha etkili olarak 1789'da Fransa'da bir devrim yaşanmıştır. Fransız Devrimi'yle feodal düzenden doğan sosyal hukuki ayrıcalıklar, angarya ka

Madencilik, yeraltındaki maden cevherlerinin araştırılması, çıkarılması ve işletilmesiyle ilgili teknik ve yöntemlerin bütünüdür. Yer kabuğunda bulunan cevher, endüstriyel hammadde, kömür ve petrol gibi ekonomik ekli doğal hammaddeyi sağlamaktır. Ekonomik önemi bulunan mineralleri rasyonel bir şekilde endüstriye sağlamak için geliştirilmiş uygulamalı bilim dalıdır. Maden yataklarının aranması, projelendirilmesi, işletilmesi ve çıkarılan madenin zenginleştirilmesi ile ilgili işlemleri içerir.

Madencilikte ilk defa bir patlayıcı çeşidi olan karabarut 1627 yılında, Slovakya'da bir maden kuyusunun açılması sırasında kullanılmıştır. Bu kasabada 1762 yılında dünyanın ilk madencilik akademisi de kurulmuştur.
Tarihte bilinen en eski maden Esvatini'daki Aslan Mağarası'dır. 43.000 yıllık olduğu radyokarbon tarihleme yöntemiyle tespit edilen bu sahada, paleolitik dönem insanları demir ihtiva eden hematit madeni çıkarmışlardır. Benzer yaşlardaki Neandertal dönem insanların silah yapımında kullanılmak üzere çakmak taşı madenciliği yaptıkları sahalar Macaristan'da da bulunmuştur.
Erken dönemlerde yapılan madenciliğe başka bir örnek de eski Mısırlılarca Sina Yarımadası'nda işletilen turkuaz madenidir. Turkuaz, ayrıca Kristof Kolomb öncesi Amerika'da New Mexico'daki Cerillos Maden Bölgesi'nde de çıkarılmıştır.

Açık ocak madenciliği
Maden mühendisliği
Mohs sertlik skalası
Dilâver Paşa Nizamnamesi
Madenlerde havalandırma

Makroekonomi, ekonomi biliminin; toplam tüketim, toplam üretim, toplam tasarruf, toplam yatırım, toplam gelir (millî gelir) ve istihdam gibi toplam büyüklüklerini inceleyen ve bunlar ile ilgili çözümleme ve çıkarımlar yapan alt dalı. Mikroekonomiden farklı olarak, ekonomiyi bir bütün olarak ele alarak, makro denge çözümlemeleri üzerinde çalışır. İşsizlik, enflasyon, toplam üretim ve tüketim, gelir dağılımı makroekonominin ana konuları olarak sayılabilir. Kurucusu John Maynard Keynes'dir. Keynes 1930 yılına kadar temel ekonomik karar birimleri (tüketici, firma ve endüstri) seviyesinden bakılan ekonomi bilimine yeni bir boyut kazandırmış, toplam talep kavramını gündeme getirerek işsizlik ve toplam üretim konularını bununla açıklamaya çalışmıştır. Modern makroekonomideki düşünce okullarından bazıları şunlardır:

Keynesyen Ekonomi
Monetarizm (Parasalcılık)
Yeni Klasik Ekonomi
Yeni Keynesçi Ekonomi
Arz Yanlı Ekonomi

Klasik ve neoklasik iktisatçılar, piyasada otomatik olarak işleyen serbest rekabet ve fiyat mekanizmasının her şeyi görünmeyen bir el gibi kusursuz olarak düzenlediğine ve böylece ekonominin sürekli olarak, üretim faktörlerinin tümünün istihdam edildiği ve hiçbirinin atıl kalmadığı tam istihdam durumunda dengede bulunacağına kabul ederler.
Bu denge durumunun kimi zaman küçük sarsıntılar geçirebileceğine ve dengenin, bu mekanizmaların işlemesiyle kendiliğinden kısa sürede yeniden kurulacağına kabul ettikleri için, ekonominin tümünü ilgilendiren konulara yani makro ekonomik analizler üzerinde durmamışlar ve daha çok ekonomiyi oluşturan karar birimleri ile ilgili mikro ekonomik analizlere yer vermişlerdir. Bununla beraber, ilk iktisatçılardan sayılan fizyokratlar ve daha sonraları bir kısım klasik iktisatçılar az da olsa makro analizler yapmışlardır.
Klasik iktisatçıların iddia ettikleri gibi ekonominın her zaman kendiliğinden tam istihdamda dengeye gelmemesi ve yine klasiklerce önemsiz ve geçici olarak kabul edilen krizlerin hiç de sanıldığı gibi kolayca atlatılamaması, konunun önemini ortaya çıkarmıştır.
Makro ekonomik çalışmalar, İngiliz iktisatçısı John Maynard Keynes'in 1936 yılında yayınladığı İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi (The General Theory of Employment, Interest and Money) adlı eseri ile kısa zamanda yaygınlaşmıştır.
Makro Ekonomi kavramı ilk defa 1933 senesinde Ragnar Frisch tarafından kullanılmıştır. Frisch 1933 yılında yayınlanan çalışmasında ekonominin devrevi hareketlerini incelemiş ve makro ekonomi kavramını ilk kez kullanmıştır. Frisch'in bu ve bunu izleyen makaleleri ekonometrik model oluşturmak bakımından öncülük yapmıştır.

Makroekonomide iki farklı temel teori vardır. Bunlardan birincisi Keynesçi Ekonomi, diğeri ise Yeni Klasik Ekonomidir. Keynesçi Ekonomi, ekonomideki hareketliliğin talepler doğrultusunda gerçekleştiğini savunurken, Yeni Klasik Ekonomiye göre ekonomiyi değerlendirebilmek için piyasadaki arz miktarını bilmek gerekmektedir.

Ekonomik krizlerden, istikrarsızlıktan, işsizlikten, yüksek enflasyondan kurtulmak için hükûmetler makroekonomide iki farklı politika izlerler:

Maliye Politikası
Para Politikası

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Makroiktisat

Mal para, değeri yapıldığı maldan gelen paradır. Mal para, mal satın alma değerinin yanı sıra kendi başına değeri veya kullanımı olan nesnelerden oluşur.
Mal para sisteminin geçerli olduğu dönemlerde, bireyler sahip oldukları altın ve gümüşü güvenli biçimde muhafaza edebilmek amacıyla sarraflara emanet etmiş; bu emanetin karşılığında, saklanan değerli madenleri temsil eden yazılı belgeler, makbuzlar almışlardır. Zamanla bu makbuzlar, doğrudan altın ve gümüşün kendisi yerine, ödeme ve mübadele aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece para, fiziki metalden ziyade onu temsil eden bir belge üzerinden dolaşıma girmiştir. Bu uygulama ilerleyen süreçte kurumsallaşmış; altın karşılığı makbuz düzenleme faaliyeti sarraflardan bankalara geçmiştir. Bankalar, kasalarında tuttukları altın ve gümüş stoklarına dayanarak, bu değerleri temsil eden kâğıt para ihraç etmeye başlamışlardır. 

Tağşiş

Maliye, kamu maliyesi veya kamu ekonomisi, devletin mali faaliyetlerini inceleyen ve bu faaliyetlerin neden ve sonuçlarını araştıran bilim dalıdır. Kamu maliyesi, devletin gelirlerinin ve harcamalarının ekonomik faaliyetler üzerindeki etkilerini incelemektedir.

Maliye, kavramsal olarak finansla aynı anlamda olmasına rağmen, amaç ve uygulama yönünden kazandığı anlam itibarıyla farklı kullanılmaktadır. Maliye; İngilizcede "public finance", Fransızcada ise "finance publique" olarak kullanılmaktadır.
Maliye kelimesi ise dilimize Tanzimattan önceki yıllarda girmiştir. Kelimenin kökü ise "mal" teriminden kaynaklanmaktadır. 1837 yılında kurulan Umur-ı Maliye Nezareti (Maliye Bakanlığı) ile "maliye" kelimesi Türkçeye yerleşmiş ve yaygınlaşmıştır.

Maliye'nin bir bilim olarak ortaya çıkışı, insanlık tarihi açısından yeni sayılır. 17. ve 18. yüzyılda Avrupa'daki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan "maliye", özellikle 1929 ekonomik buhranı ile önemi artarak ekonomi ve hukuku da içinde barındıran bir disiplin halini aldı. Klasik liberal politikalardaki piyasalara devlet müdahalesinin olmaması anlayışı -özellikle 1929 yılında yaşanan ekonomik buhranla birlikte- ekonomik sorunların maliye politikaları ile çözülmesi gerekliliği fikri nedeniyle etkinliğini yitirdi. Bu gelişmeler maliye biliminin önemini artırdı.
Maliye'ye yönelik en ayrıntılı tanımlama Henry Carter Adams'a aittir. Bu tanıma göre, kamu maliyesinin mali mevzuat ve mali yönetim ilkeleri ile kamu gelir kaynaklarını ilgilendirdiğini, kamu harcamalarını, bütçeyi, mali kuruluşları, devlet mallarını, vergilemeyi ve devlet borçlanmasını kapsadığını ortaya koymaktadır.
Maliye, gelişim süreci içerisinde pek çok bilim insanı tarafından bağımsız bir disiplin olarak ele alınmış olmasına rağmen, Louis Trotabas gibi bazı bilim adamlarınca maliye kamu hukuku içerisinde ele alınmıştır.

Türklerin İslamiyet'e ilk geçişleri döneminde Müslüman ülkelerde devletin malî işlerini göre "Beyt-ül mal" bulunmaktaydı. Devletin görevlerini icra edbilmesi için gerekli olan gelirleri toplayan ve giderlerin yapılmasını sağlayan Beytülmal'ın gelir ve giderleri devlet yönetiminin başı tarafından kontrol edilmekteydi. Osmanlı Devleti döneminde devletin tüm malî işlemlerinin görüldüğü bir kuruma dönüşen malîye teşkilatı 1442 yılında ilk defa kuruluşundan bu yana kurumsal yapısı ile devlet kurumları arasında önemli bir yere oturmuştur. 1837 yılında ise Umur-ı Maliye Nezareti olarak ilk Maliye Bakanlığı kurulmuştur.

Kaynak dağılımında etkinliğin sağlanması
İktisadi istikrarın sağlanması
Bölüşümde etkinliğin sağlanması
İktisadi kalkınmanın sağlanması
Regülasyon fonksiyonu
Ekonomik istikrarın (tam istihdam + enflasyon) sağlanması

Maliye politikası
Borç politikası
Borç yönetimi politikası araçları
İktisadi araçlar (dış ticaret, istihdam, ücret politikaları)

Türkiye'de maliye eğitimi

Adams, Henry Carter (1888). The science of finance; an investigation of public expenditures and public revenues. ISBN 978-1345674675.

Maliyet-Fayda Analizi (MFA), alternatiflerin güçlü ve zayıf yönlerini tahmin etmeye yönelik sistematik bir yaklaşımdır. Örneğin işlemlerde, faaliyetlerde ve işlevsel iş gereksinimlerinde tasarrufları korurken fayda elde etmek için en iyi yaklaşımı sağlayan seçenekleri belirlemek için kullanılır. Bir MFA, tamamlanmış veya potansiyel eylem planlarını karşılaştırmak ve bir kararın, projenin veya politikanın maliyetine karşı değerini tahmin etmek veya değerlendirmek için kullanılabilir. Genellikle iş veya politika kararlarını (özellikle kamu politikası), ticari işlemleri ve proje yatırımlarını değerlendirmek için kullanılır. Örneğin, ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu, düzenlemeleri veya deregülasyonları başlatmadan önce maliyet-fayda analizleri yapmak zorundadır.
MFA'nın iki ana uygulaması vardır:

Bir yatırımın (veya kararın) sağlam olup olmadığını belirlemek, faydalarının maliyetlerinden fazla olup olmadığını ve ne kadar fazla olduğunu tespit etmek.
Yatırımları (veya kararları) karşılaştırmak için bir temel sağlamak, her seçeneğin toplam beklenen maliyetini toplam beklenen faydaları ile karşılaştırmak.
MFA'da fayda ve maliyetler parasal terimlerle ifade edilir ve paranın zaman değerine göre ayarlanır; zaman içindeki tüm fayda ve maliyet akışları, farklı zamanlarda gerçekleşip gerçekleşmediklerine bakılmaksızın, net bugünkü değerleri açısından ortak bir temelde ifade edilir. Diğer ilgili teknikler arasında maliyet-fayda analizi, risk-fayda analizi, ekonomik etki analizi, mali etki analizi ve sosyal yatırım getirisi (SROI) analizi yer almaktadır.
Maliyet-fayda analizi genellikle kuruluşlar tarafından belirli bir politikanın arzu edilebilirliğini değerlendirmek için kullanılır. Alternatifler ve mevcut durum da dahil olmak üzere beklenen fayda ve maliyet dengesinin bir analizidir. MFA, bir politikanın faydalarının diğer alternatiflere göre maliyetlerinden daha ağır basıp basmayacağını (ve ne kadar ağır basacağını) tahmin etmeye yardımcı olur. Bu, alternatif politikaların fayda-maliyet oranı açısından sıralanmasına olanak tanır.

Marco Polo (Venedikçe telaffuz: [ˈmaɾko ˈpolo], İtalyanca telaffuz: [ˈmarko ˈpɔːlo]; y. 1254 - 8 Ocak 1324), 1271 ile 1295 yılları arasında İpek Yolu üzerinden Asya'yı dolaşan Venedikli bir tüccar, kâşif ve yazardı. Seyahatleri, Marco Polo'nun Gezileri adlı eserde kayda geçirildi. Bu eser, Dünyanın Harikaları Kitabı ve Il Milione adlarıyla da bilinir ve yaklaşık 1300 yılı civarında derlendi. Kitapta Moğol İmparatorluğu ve Yuan Hanedanı yönetimindeki Çin'in zenginliği ve büyüklüğü ayrıntılı biçimde anlatılır. Ayrıca dönemin Avrupalıları için büyük ölçüde bilinmeyen Doğu dünyasının kültürü ve yönetim yapısı ele alınır.
Venedik'te doğan Marco Polo, ticaretle ilgili bilgilerini babası ve amcası Niccolò ve Matteo Polo'dan edindi. Babası ve amcası, Marco ile tanışmadan önce Asya'yı dolaştı ve Kubilay Han ile görüştü. 1269 yılında Venedik'e dönerek Marco ile ilk kez bir araya geldiler. Bunun ardından üçü birlikte, İpek Yolu boyunca birçok bölgeyi geçerek "Hıtay" olarak bilinen Çin'e ulaşan uzun bir yolculuğa çıktı. Marco'nun zekâsı ve alçakgönüllülüğü Kubilay Han'ı etkiledi ve imparatorluk sarayında iyi karşılandılar. Marco, Kubilay Han tarafından dışişleri elçisi olarak görevlendirildi. Bu görev kapsamında imparatorluk topraklarında ve Güneydoğu Asya'da çeşitli diplomatik misyonlara gönderildi. Günümüzde Myanmar, Hindistan, Endonezya, Sri Lanka ve Vietnam sınırları içinde kalan bölgeleri ziyaret etti. Ayrıca Çin'in iç kesimlerinde uzun yolculuklar yaptı. Yaklaşık 17 yıl boyunca imparatorluğun topraklarında yaşadı ve Avrupalıların daha önce bilmediği birçok yer ve uygulamayı yakından gözlemledi.
1291 yılı civarında Polo ailesi, Moğol prensesi Kökeçin'e Pers'e kadar eşlik etmeyi üstlendi ve yaklaşık 1293'te bu bölgeye ulaştı. Prensesi teslim etmelerinin ardından kara yoluyla Konstantinopolis'e, buradan da Venedik'e döndüler ve 24 yıl sonra memleketlerine kavuştular. Bu dönemde Venedik ile Cenova arasında savaş yaşanıyordu. Marco Polo, Venedik adına çatışmalara katıldı ve Cenovalılar tarafından esir alındı. Esaret altında bulunduğu sırada, hücre arkadaşlarından Rustichello da Pisa'ya seyahat anılarını dikte etti. 1299 yılında serbest bırakılan Marco Polo, daha sonra zengin bir tüccar oldu, evlendi ve üç çocuk sahibi oldu. 1324 yılında hayatını kaybetti ve Venedik'teki San Lorenzo Kilisesi'ne defnedildi.
Marco Polo, Çin'e ulaşan ilk Avrupalı olmamakla birlikte, deneyimlerini ayrıntılı biçimde aktaran ilk kişi olarak kabul edilir. Anlatıları, Avrupalılara Doğu dünyasının coğrafyası ve etnik gelenekleri hakkında daha net bir tablo sundu. Porselen, barut, kâğıt para ile bazı Asya bitkileri ve egzotik hayvanlara dair Batı'daki ilk yazılı kayıtlar bu anlatımlarda yer aldı. Eserleri, Kristof Kolomb başta olmak üzere birçok gezgine ilham kaynağı oldu. Polo'nun anlatılarına dayanarak çok sayıda eser kaleme alındı. Ayrıca Avrupa haritacılığı üzerinde etkili oldu ve Katalan Atlası ile Fra Mauro Haritası'nın hazırlanmasına zemin hazırladı.

Marco Polo'nun 1254 yılında Venedik'te doğduğu kabul edilmekle birlikte, kesin doğum tarihi ve yeri arşiv kaynaklarında net değildir. Marco Polo'nun Gezileri adlı eser, Polo'nun Venedikli ailesi ve doğumu hakkında sınırlı bilgiler sunar. Kitapta, gezgin tüccar olan babası Niccolò Polo'nun 1269 yılı civarında memleketi Venedik'e ailesini ziyaret etmek üzere döndüğü aktarılır. Bu dönüşünde, eşinin kendisi yokken hayatını kaybettiğini ve Marco adında yaklaşık 15 yaşında bir oğlu bulunduğunu öğrendiği belirtilir.
Genel kanının aksine, Marco Polo'nun doğum yerinin Korčula Adası ya da Konstantinopolis olduğu yönünde bazı teoriler de ileri sürüldü. Ancak bu görüşler, çoğu akademisyen tarafından kabul edilmedi. Ayrıca mevcut tarihsel veriler ve sonraki çalışmalarla büyük ölçüde çürütüldü.

Tüccar olan Niccolò Polo, Yakın Doğu ile yaptığı ticaret sayesinde zenginlik ve saygınlık kazandı. Niccolò ve kardeşi Maffeo, Marco'nun doğumundan önce bir ticaret yolculuğuna çıktı. 1260 yılında, Latin İmparatorluğu'nun başkenti olan Konstantinopolis'te bulunurlarken yaklaşan bir siyasal değişimi öngördüler. Bunun üzerine varlıklarını mücevherlere dönüştürerek şehirden ayrıldılar. Marco Polo'nun Gezileri'ne göre, Asya'nın geniş bir bölümünü katettiler. Yolculuk sırasında Moğol hükümdarı ve Yuan Hanedanı'nın kurucusu Kubilay Han ile görüştüler.
Marco Polo'nun 15 yaşına kadarki çocukluğu hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Çocukluğunun en azından bir bölümünü Venedik'te geçirdiği düşünülmektedir. Bu dönemde annesi öldü ve Marco, teyzesi ile amcasının yanında büyüdü. İyi bir eğitim aldığı kabul edilir. Döviz işlemleri, değer biçme ve kargo gemilerinin idaresi gibi ticaretle ilgili konularda bilgi edindi. Latinceyi ise çok az öğrenmiş ya da hiç öğrenmemiştir. Babası daha sonra Floradise Trevisan ile evlendi.

Giovanni da Pian del Carpine gibi daha az tanınan bazı Avrupalı kâşifler de Çin'e seyahat ettiler. Ancak Marco Polo'nun kitabı, bu yolculukların ilk kez geniş kitleler tarafından tanınmasını sağladı. Eser, Doğu dünyasına dair bilgilerin Avrupa'da yayılmasında belirleyici oldu. Kristof Kolomb, Polo'nun Uzak Doğu anlatımlarından derinden etkilendi. Bu toprakları bizzat görme isteği de büyük ölçüde bu anlatılardan kaynaklandı. Polo'nun kitabının, el yazısı notlar içeren bir nüshası Kolomb'un kişisel eşyaları arasında bulunuyordu.

Coğrafi keşifler listesi

Marksist iktisat veya Marksist iktisat okulu, politik iktisadi düşüncenin heterodoks bir okuludur. Temelleri Karl Marx'ın ekonomi politik eleştirisine kadar uzanmaktadır. Bununla birlikte, ekonomi politik eleştirmenlerinin aksine, Marksist iktisatçılar ekonomi kavramını ilk bakışta kabul etme eğilimindedir. Marksist ekonomi birkaç farklı teoriden oluşur ve bazen birbirlerine karşıt olan birden fazla düşünce okulunu içerir; birçok durumda Marksist analiz diğer ekonomik yaklaşımları tamamlamak veya desteklemek için kullanılır. Ekonomik olarak Marksist olmak için siyasi olarak Marksist olmak gerekmediğinden, iki sıfat eşanlamlı olmaktan ziyade kullanımda bir arada bulunur: Anlamsal bir alanı paylaşırken, aynı zamanda hem yananlamsal hem de düzanlamsal farklılıklara izin verir.
Marksist iktisat, kapitalizmdeki krizin analizi, artı ürünün ve artı değerin çeşitli ekonomik sistemlerdeki rolü ve dağılımı, ekonomik değerin doğası ve kökeni, sınıf ve sınıf mücadelesinin ekonomik ve siyasi süreçler üzerindeki etkisi ve ekonomik evrim süreci ile çeşitli şekillerde ilgilenir.
Marksist iktisat -özellikle akademide- siyasi bir ideoloji olarak Marksizm'den ve Marksist düşüncenin normatif yönlerinden ayrılır: bu, Marx'ın iktisat ve ekonomik kalkınmayı anlamaya yönelik özgün yaklaşımının, kendi devrimci sosyalizm savunusundan entelektüel olarak bağımsız olduğu görüşünü yansıtır. Marksist iktisatçılar tamamen Marx'ın ve diğer yaygın olarak bilinen Marksistlerin eserlerine dayanmazlar, ancak bir dizi Marksist ve Marksist olmayan kaynaktan yararlanırlar.
Heterodoks bir ekol olarak kabul edilen Marksist ekol, tutarsızlık, başarısız öngörüler ve 20. yüzyılda sözde komünist ülkelerin ekonomik planlamalarının incelenmesi ile ilgili iddialarla eleştirilmiştir. George Stigler ve Robert Solow gibi iktisatçılara göre, Marksist iktisat modern iktisatla ilgili değildir, "neredeyse hiçbir etkisi yoktur" ve sadece "modern iktisatçıların küçük bir azınlığını temsil etmektedir". Bununla birlikte, Marx okulunun bazı fikirleri küresel ekonominin ana akım anlayışına katkıda bulunmuştur. Marksist iktisatta geliştirilen bazı kavramlar, özellikle de sermaye birikimi ve iş döngüsüyle ilgili olanlar, kapitalist sistemlerde kullanılmak üzere uyarlanmıştır; Joseph Schumpeter'in yaratıcı yıkım kavramı buna bir örnektir.
Marx'ın ekonomi politiğin eleştirisine dair Das Kapital (Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi) üç ciltten oluşmaktaydı ve bunlardan sadece ilk cildi Marx hayattayken (1867) yayımlandı; diğerleri ise Friedrich Engels tarafından Marx'ın notlarından yararlanılarak yayımlandı. Marx'ın erken dönem çalışmalarından biri olan Ekonomi Politiğin Eleştirisi büyük ölçüde Das Kapital'e, özellikle de 1. cildin başına dahil edilmiştir. Marx'ın Das Kapital'i yazmaya hazırlanırken aldığı notlar 1939 yılında Grundrisse adıyla yayımlanmıştır.

Marx'ın ekonomi politik eleştirisi, kendi döneminin en tanınmış ekonomistleri olan İngiliz ahlak filozofu ve ekonomist Adam Smith ile David Ricardo'nun çalışmalarını çıkış noktası olarak almıştır.
Ulusların Zenginliği adlı eserinde Smith, piyasa ekonomisinin en önemli özelliğinin üretken yeteneklerde hızlı bir büyümeye izin vermesi olduğunu savunmuştur. Smith, büyüyen bir piyasanın daha büyük bir "işbölümünü" (yani işletmelerin ve/veya işçilerin uzmanlaşmasını) teşvik ettiğini ve bunun da daha fazla üretkenliğe yol açtığını iddia etmiştir. Smith genel olarak işçiler hakkında çok az şey söylemiş olsa da, artan iş bölümünün bir noktada, iş bölümü genişledikçe işleri gittikçe daralanlara zarar verebileceğini belirtmiştir. Smith, laissez-faire ekonomisinin zaman içinde doğal olarak kendini düzelteceğini savunmuştur.
Marx, Smith'i takip ederek kapitalizmin en önemli faydalı ekonomik sonucunun üretkenlik becerilerindeki hızlı büyüme olduğunu iddia etmiştir. Marx, kapitalizm daha üretken hale geldikçe emekçilerin zarar görebileceği fikrini de büyük ölçüde genişletmiştir. Ayrıca Marx, Artı Değer Teorileri'nde şunları belirtmiştir: "Adam Smith'in artı-değer ve dolayısıyla sermaye analizinde Fizyokratların ötesine geçerek büyük bir ilerleme kaydettiğini görüyoruz. Onlara göre, artı-değeri yaratan yalnızca belirli bir tür somut emektir -tarımsal emek-... Ama Adam Smith'e göre, değeri yaratan, genel toplumsal emektir - hangi kullanım değerlerinde kendini gösterirse göstersin - sadece gerekli emek miktarıdır. Artı-değer, ister kâr, ister rant ya da ikincil bir biçim olan faiz biçimini alsın, emeğin maddi koşullarının sahipleri tarafından canlı emekle değişiminde el konulan bu emeğin bir parçasından başka bir şey değildir."
Malthus'un Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme kitabında nüfus artışının işçiler için geçimlik düzeyde ücretlerin temel nedeni olduğunu iddia etmesi, Marx'ı alternatif bir ücret belirleme teorisi geliştirmeye teşvik etmiştir. Malthus nüfus artışına dair tarihsel bir teori sunarken, Marx kapitalizmdeki göreli nüfus fazlasının ücretleri nasıl geçimlik seviyelere itme eğiliminde olduğuna dair bir teori sunmuştur. Marx bu göreli nüfus fazlasının biyolojik nedenlerden değil (Malthus'ta olduğu gibi) ekonomik nedenlerden kaynaklandığını düşünüyordu. Bu ekonomik temelli artı nüfus teorisi genellikle Marx'ın yedek emek ordusu teorisi olarak adlandırılır.
Ricardo, kapitalizm içinde bir bölüşüm teorisi geliştirmiştir - yani, toplumun çıktısının toplum içindeki sınıflara nasıl dağıtıldığına dair bir teori. Bu teorinin en olgun versiyonu, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri'nde (1817), üretilen herhangi bir nesnenin değerinin nesnede somutlaşan emeğe eşit olduğu bir emek değer teorisine dayanıyordu ve Smith de bir emek değer teorisi sunmuştu, ancak bu sadece eksik bir şekilde gerçekleştirilmişti. Ricardo'nun ekonomi teorisinde dikkat çeken bir diğer nokta da kârın toplumun üretiminden bir kesinti olduğu ve ücretlerle kârın ters orantılı olduğudur: kârdaki artış ücretlerdeki düşüş pahasına gerçekleşir. Marx, Kapital'de bulunan resmi ekonomik analizin çoğunu Ricardo'nun ekonomi teorisi üzerine inşa etmiştir.
Marx ayrıca, toplumun üretim gücünün tam olarak gerçekleşmesini engelleyen temel faktörler olarak gördüğü "burjuva ekonomisinin" iki özelliğini eleştirmiştir: üretim araçlarının mülkiyeti ve ekonominin "karışıklıklara" ve fazlalığa yol açan sözde irrasyonel işleyişi.

Toplum, tüm üretim araçlarına el koyarak ve bunları planlı bir şekilde kullanarak, kendisini ve tüm üyelerini, kendilerinin ürettiği ancak karşı konulmaz bir yabancı güç olarak karşılarına çıkan bu üretim araçları tarafından tutuldukları esaretten kurtardığında.

Bazılarına göre Marx, bir metanın değerinin ona harcanan toplumsal olarak gerekli emek zamanı olduğunu savunan bir emek değer teorisi kullanmıştır. Bu modelde, kapitalistler işçilere ürettikleri metaların tam değerini ödemezler; bunun yerine, işçiye yalnızca gerekli emeğin karşılığını verirler (işçinin ücreti, yalnızca şu anda çalışmasını ve gelecekte ailesini bir grup olarak sürdürmek için gerekli geçim araçlarını kapsar). Bu gerekli emek zorunlu olarak tam iş gününün sadece bir kısmıdır - geri kalanı, artı-emek, kapitalist tarafından kâr olarak cebe indirilecektir.
Marx, bir işçinin ürettiği değer ile aldığı ücret arasındaki farkın, artı değer olarak bilinen bir tür ödenmemiş emek olduğunu teorize etmiştir. Dahası, Marx piyasaların toplumsal ilişkileri ve üretim süreçlerini gizleme eğiliminde olduğunu savunur; buna meta fetişizmi adını verir. İnsanlar metaların son derece farkında ve genellikle temsil ettikleri ilişkiler ve emek hakkında düşünmüyorlar.
Marx'ın analizi ekonomik krizin dikkate alınmasına yol açar. Robert Heilbroner, Dünyevi Filozoflar adlı eserinde, "Kriz eğilimi -biz buna iş çevrimleri diyoruz- Marx'ın zamanındaki başka hiçbir iktisatçı tarafından kapitalizmin doğasında var olan bir özellik olarak kabul edilmedi," diyor ve ekliyor: "Her ne kadar gelecekteki olaylar Marx'ın birbirini izleyen patlama ve çöküşlere ilişkin öngörüsünü kesinlikle doğrulamış olsa da." Marx'ın ekonomik döngüler teorisi Richard Goodwin tarafından Kapital'in I. cildinin yüzüncü yılında yayınlanan "Bir Büyüme Döngüsü" (1967) adlı makalede resmîleştirilmiştir.
Marx, üretim araçlarının mülkiyeti ile üretimin "toplumsal eylemi" arasındaki burjuva çelişkisini çözmek için üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını önermiştir. Kapitalist ekonominin "rahatsızlıklarını" ortadan kaldırmak için Marx, "bireysel tercihlerin toplamı" tarafından yönlendirilen "kaotik" piyasa güçlerinin yerini alacak olan ekonominin "rasyonel yönetimini" önerdi.

Eğer toplumun kapitalist değil de komünist olduğunu düşünürsek, o zaman sorun, toplumun, örneğin demiryolu inşaatı gibi, herhangi bir üretim ya da geçim aracı sağlamayan ve uzun bir süre, bir yıl ya da daha uzun bir süre boyunca herhangi bir yararlı etki yaratmayan, toplam yıllık üretimden emek, üretim aracı ve geçim aracı çeken iş kollarına, zarar görmeden ne kadar emek, üretim aracı ve geçim aracı yatırabileceğini önceden hesaplama ihtiyacına gelir.

Marx, Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in çalışmalarından uyarladığı bir yöntem olan diyalektiği kullanmıştır. Diyalektik ilişki ve değişime odaklanır ve evreni her biri özünde sabit ve değişmez özelliklere sahip ayrı nesnelerden oluşmuş gibi görmekten kaçınmaya çalışır. Diyalektiğin bir bileşeni de soyutlamadır; organik bir bütün olarak düşünülen farklılaşmamış bir veri yığınından ya da sistemden, üzerinde düşünülecek ya da atıfta bulunulacak kısımlar soyutlanır. Biri nesneleri soyutlayabilir, ama aynı zamanda -ve daha tipik olarak- ilişkileri ve değişim süreçlerini de soyutlayabilir. Bir soyutlama geniş veya dar olabilir, genel veya özele odaklanabilir ve çeşitli bakış açılarından yapılabilir. Örneğin, bir satış alıcının veya satıcının bakış açısından soyutlanabilir ve belirli bir satış veya genel olarak satışlar soyutlanabilir. Bir diğer bileşen ise kategorilerin diyalektik olarak çıkarılmasıdır. Marx, Hegel'in formlar olan kategoriler kavramını ekonomi için kullanır: Meta biçimi, para biçimi, sermaye biçimi. burjuva iktisatçı

Merkantilizm, bir ekonominin ihracatını en üst düzeye çıkarmak ve ithalatını en aza indirmek için tasarlanmış milliyetçi bir ekonomi politikasıdır. Başka bir deyişle, ülke içindeki kaynak birikimini en üst düzeye çıkarmayı ve bu kaynakları tek taraflı ticaret için kullanmayı amaçlamaktadır.
Merkantilizm 16. yüzyılda Batı Avrupa'da başlamış ekonomik bir teoridir. Türkçeye yaklaşık olarak "Ticaretçilik" olarak çevrilmesi mümkündür. Merkantilizm güçlü bir ekonomi için ihracatı en üst düzeye çıkarmak ve ithalatı en aza indirmek üzere tasarlanmış bir ekonomik politikadır.

Merkantilizme göre bir milletin refahı anaparanın miktarına bağlıdır ve küresel ticaret hacmi değişmez. Ekonomik servet veya anapara devletin elinde tuttuğu, altın, gümüş miktarı veya ticari değer ile temsil edilir. Merkantilizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol oynamalı, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Bu düşünce biçimi Dünya'ya ticari bir bakış açışıyla yaklaşmaktadır. Toprağa dayalı güç ve mülkiyet anlayışı reddedilir. Merkantilizmin temsil ettiği sınıf olan Burjuvazi'nin toprakla duygusal bir bağı yoktur. Toprak onun için sadece yatırım araçlarından birisidir. Gücün parada ve sermaye birikiminde olduğu savunulur. Günümüzde geçerli olarak Dünya'da uygulanan Kapitalizm'e giden süreci başlatmıştır. Sanayi Devriminin gerçekleşmesi ve ticaret yapan Burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla birlikte sermaye birikimi meydana gelmiş ve bu duruma uygun olarak Merkantilizm (Ticaretçilik) adı verilen bir politik yaklaşım doğmuştur. Merkantilizm 16. yüzyılda Batı Avrupa'da başlamış ekonomik bir teoridir. Merkantilizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol oynamalıdır. Merkantilizm ayrıca Himayecilik (Korumacılık) politikasını savunur, yani devlet tarafından yerli üretimi korunur. Yerli üretimi korumak için devlet yabancı ürünleri gerekirse bütünüyle yasaklar ya da gümrük vergilerini artırır. Merkantilistler bir ülkenin nüfusunun artmasından yanadır. Kalabalık nüfus, işgücünü artırarak maliyetleri düşürecek bu da ihracatta avantaj sağlayacaktır. Nüfus artışı teşvik edilmiş, herkese çalışma zorunluluğu getirilmiş hatta çocukların emeğinden yararlanılmış, köle ticareti gibi yollara başvurulmuştur. Düşük ücret politikası olgusu savunulmuştur.
Merkantilizmin en önemli iddiaları şu şekildedir:
1. Devletlerin, şirketlerin ve bireylerin ekonomik gücü biriktirdikleri değerli madenler ile ölçülür. Merkantilizme göre bir ulusun refahı anaparanın miktarına bağlıdır. Ekonomik servet veya anapara devletin elinde tuttuğu, altın, gümüş miktarı veya ticari değer ile temsil edilir. Ticaretin gelişmesi sürümdeki para miktarının artmasını gerektirir. Bu olgu bütün merkantilistlerce kabul edilir. Ama bunun için sadece altın ve gümüş bolluğu yeterli değildir. Para saf olma özelliğini korumalıdır. Maden ayarı konusunda, paranın bozulmuş haline karşı bozulmamış hali tercih edilir.
O dönem için paralar zaten değerli madenlerden basılmaktadır. Değerli madenler hem işletmeler hem bireyler hem de devletler için gücün temel ölçütüdür. Coğrafi keşiflerle birlikte Avrupa Devletleri değerli madenlere ulaşabilmek için sömürgecilik hareketlerine daha fazla önem vermiştir. Böylece sömürge ülkelerden Avrupa'ya altın, gümüş ve elmas gibi değerli madenler taşınmıştır. Ancak buralarda kurulan koloniler bir süre sonra elde edilen zenginliği göndermek yerine kendi ellerinde kalmasını istemişler ve bağımsızlıklarını ilan ederek kendi devletlerini kurmuşlardır ve bunun için gerektiğinde silahlı mücadeleler yaparak ve isyan ederek Avrupa ile sömürgeci bağlarını koparmışlardır. Ayrıca ABD ve Kanada bölgesinde yaşanan “Altına Hücum” hareketi bu altın arayışının en ilginç örneklerinden birisidir.
2. Devletler ithalat hiç yapmamalı (sıfır ithalat) ama olabildiğince çok ihracat yapmalıdır. Böylece hazinede altın (o dönem için para) birikmeye devam edecektir. Mal satıldığında yurtdışına ürün çıkacak ama içeriye para girecektir. Bu nedenle Merkantilistler ihracatı teşvik etmektedirler. İthalatta ise tersi olacaktır. Bu nedenle Merkantilistler ülke içinde değerli maden biriktirilmesini ama dışarıya asla çıkartılmamasını savunan bir görüşe sahiptirler.
O dönemde bile bu iddiaya şiddetle karşı çıkılmıştır. Her şeyden önce her ürün her ülkede doğal olarak bulunmaz. Bazı şeyler alınmak zorundadır. Üstelik bu anlayışı her ülke benimsediği takdirde kimse birbirinden bir şey almayacak dış ticaret durma noktasına gelecektir. Gerçekten de bu görüşün mutlak olarak işlemeyeceği daha sonraları anlaşılmıştır. Fakat sağladığı sermaye birikimi ve mantığı Kapitalizmin bugünkü biçiminin ilk örneklerinin netleşerek ortaya çıkmasını sağlamıştır.
(Günümüzde bu anlayış ihracatın ithalattan belirli bir oranda fazla olmasının doğru olduğu şeklinde düzeltilmiştir.)
3. Protestan Ahlakı da o dönem içerisinde (1600-1800'lü yıllar) Merkantilizmi desteklemiştir. “Biriktir ama harcama” şeklinde özetlenebilecek bir görüş Tanrı'nın emri olarak kabul edilmiş ve Protestanlar tarafından uyulmuştur. Lüks tüketim dinen yasak sayılmıştır.
Protestanlık, Hristiyanlığın en büyük üç ana mezhebinden biridir (ilk ikisi Ortodoks Mezhebi ve Katolik Mezhebi). Protestanlık 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin'in öncülüğünde Katolik Kilisesine ve Papa'nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuştur. Luther ilk kez İncil'i kutsal sayılan Latinceden başka bir dile (Almancaya) tercüme etmiş ve herkesin anlamasına olanak sağlayan yolu açmıştır. Papazlara ihtiyaç duymaksızın İncil'i okuyabildikleri için dini farklı biçimde yorumlamışlardır. Protestanlık diğer Hristiyan mezheplerinden bazı ayrımlar gösterir. Örnek vermek gerekirse Katolik ve Ortodokslar gibi ruhanî başkanları yoktur. Katoliklerin tersine Protestan rahipler evlenebilirler.

Merkantilizm, Orta Çağ'ın sonları ile sanayi devrimi arasında kalan dönemde ortaya çıkmıştır (1500-1800). Avrupa'ya özgüdür, orada doğmuş ve gelişmiştir. Döneme damgasını vuran iktisadi faaliyet türü “ticaret”tir.
Ticaretteki artış geçimlik tarımı yıktı ve piyasaya yönelik üretim yapmasına yol açtı. Sanayi üretim alanında ise; ev-sanayi şeklinde başlayan sanayi kapitalizmin ilk biçimi ortaya çıktı (puttin out ya da verlay sistemi). Bu sistemde sermaye sahibi hammaddeyi evlerinde çalışmak isteyenlere veriyor. Daha sonra bu tip üreticiler bir üretim merkezinde toplanarak üretim gerçekleşiyor. Bu dönemin kapitalist sınıfını sanayiciler, büyük tüccarlar ve bankacılar oluşturmaktadır.
Bu dönem bir keşifler çağıdır. Bulunan yeni ülkelerden Avrupa’ya değerli madenler getirilmiştir. Gelen değerli madenler Avrupa’da fiyatların hızla artmasına yol açmıştır. Bu çağ içerisinde denizcilikte de ilerlemeler ortaya çıkmıştır. Bunların yanı sıra bütün dünyada ticari faaliyetlerle yayılma gösteren Avrupa, sömürgecilik yapmıştır ve bu da sermaye birikiminin önemli bir yolu olmuştur. Bu arada İngiltere yönündeki şiddetli talep nedeniyle, büyük toprak sahiplerinin kapattıkları kamu arazileri vardır. Buna ‘çitleme hareketi' denir. Topraklar büyük ölçüde koyun beslemeye yönelik tahsis edilmiştir. İlk sermaye birikiminin yolları bunlardır.
Dünya ölçeğinde ticaret, değişik ülke tacirlerinin çıkarlarını çatışır hale getirmiş, güçlü devletlerin tüccarları diğerlerine karşı korunmuş ve böylece dış ticarette tekelci zihniyet oluşmuştur. Bu sayede güçlü devletler oluşmuştur.
Ticari faaliyette gelişmeler yaşanırken ticari faaliyete yönelik dini tavırda değişmeler olmuştur. Calvin bir eylemi değerlendirmede niyeti kıstas alarak faizi ve ticareti meşru kabul etmiştir. Yeter ki günahkâr hayatına sürükleyecek aşırı kazançlar peşinde koşulmasın. Kalvencilik ticareti yalnızca hoş görmekle yetinmemiş, ayrıca ticaret etkinliğini yüceltmiş ve ermişliğin bir işareti saymıştır. Zenginlik peşinde koşmak en yüce amaç durumuna getirilmiştir. Değerli madenleri ülkede tutmak ve bu madenlerin dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin ana amacı olmuştur. Bunun 2 yolu vardır:

Dış Ticaret
Sömürgecilik (Kolonizasyon)
Merkantilizmin diğer bazı özellikleri de şunlardır:

Üretimde imalat kesiminin üstünlüğünün kabulü
Himayecilik (korumacılık)
Milli Ekonomik Birlik; Mutlak Merkeziyetçi Milli Devlet Öğretisi
Zenginlik peşinde koşmak en yüce amaç durumuna getirilince, devletin görevleri de bu çerçevede belirlenmiştir. Bunun için zenginliğin gelişmesinin koşullarını araştırmak gerekmiştir.

Tüccarların teşvik edilmesi, insan ve para bolluğu, sanayinin ve ihracatın gelişmesi, devletin koruyucu rolü... Bu düşüncelerin bir kısmı düşünürler bir kısmı da tüccarlar tarafından ortaya konuyor. Altın ve gümüşü ülkeye ne kadar çok sokarsanız ülke o kadar zengin olur. Para ne kadar bol olursa faiz oranları o kadar düşük olur ve yatırımcı için finansman kaynağı olur.

Merkantilistler bir ülkenin nüfusunun artmasından yanadır. İnsan bolluğu rahatça emek bulmayı sağlamakta ve düşük ücrete yol açmakta ayrıca büyük ordulara sahip olmayı sağladığı için önemlidir. Kalabalık nüfus, işgücünü artırarak maliyetleri düşürecek bu da ihracatta avantaj sağlayacaktır.
Merkantilizmin nüfus üzerine teorilerine bakarsak;

Nüfus artışı teşvik edilmiş
Çalışma zorunluluğu getirilmiş
Çocuk emeğinden yararlanılmış
Köle ticareti gibi yollara başvurulmuş
Emekçileri çalışkan kılacak yollar düşünülmüştür.
Merkantilist düşünce düşük ücret politikası olgusuna dayanır. Emek arzının ücret esnekliği negatiftir. Ücretlerin yükselmesinin emek arzını daraltacağı, düşük ücretlerin ise halkı çalışmak zorunda bırakacağı düşünülmüştür. Bu nedenle ücretlerin yükselmemesi için bir yandan nüfusun fazla olması istenirken diğer yandan erzak fiyatlarının bolluk yıllarında bile yüksek olması istenmiştir.
Merkantilist düşünceye göre;

Istırap çekmek tedavi edicidir.
Fırsat verilirse emekçi tembel olur.
Yüksek ücretler ayyaşlık ve cinsel zevklere düşkünlük gibi durumlara yol açar.
Ücretlerin asgari düzeyin üzerine çıkması ahlaki bozulmalara yol açar.
Yoksulluk emekçiyi çalışkan kılar ve daha iyi yaşamasını sağlar.
Mandeville; yoksul çocukların maliyetine kamunun katlandığı okulla

Merkez bankası (rezerv bankası, para otoritesi), bir ülkenin ya da ülkeler grubunun para politikasından sorumlu kurumdur. Merkez bankasının temel amacı para biriminin ve para arzının istikrarının sürdürülmesidir. Fakat merkez bankalarının bunun dışında bankacılık sektörünün son kredi mercii olmak, faiz haddinin kontrolü gibi görevleri de vardır. Bunun yanında merkez bankasının, bankalar ve diğer finansal kurumları, tedbirsizlik ve dolandırıcılığa karşı denetlemek gibi yetkileri de olabilir.
Günümüzde birçok gelişmiş ülkenin, siyasi müdahaleleri engelleyen yasalarla çalışan, bağımsız merkez bankaları bulunmaktadır. Federal Reserve (FED), Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Bankası, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Şili Merkez Bankası, Avustralya Rezerv Bankası, Hindistan Rezerv Bankası, Kanada Bankası, Kolombiya Cumhuriyeti Bankası, Norveç Merkez Bankası ve günümüz bağımsız merkez bankası örnekleridir. Bazı merkez bankalarının sahibi kamu iken, bazıları teoride, özel mülkiyettedir. Pratikte kamu mülkiyeti ve özel mülkiyet arasındaki fark çok küçüktür çünkü ikinci durumda bankanın elde ettiği kârın tamamına yakını hükûmete vergi olarak ödenmektedir.

Merkez bankasının işlevleri (bu işlevlerin tümü tüm merkez bankaları için geçerli değildir) şunlardır:

Para politikasının uygulanması,
ülkenin toplam para arzının kontrolü,
hükûmetin ve bankaların bankası (son kredi mercii) olma,
ülkenin döviz ve altın rezervlerini yönetme,
bankacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesi,
resmî faiz oranını -enflasyon ve ülkenin döviz kurunu yönetmek amacıyla- belirlemek ve bu oranın çeşitli politika mekanizmaları aracılığıyla piyasada etkili olmasını temin etmek.
Merkez bankasının amaçları (bu işlevlerin tümü tüm merkez bankaları için geçerli değildir, amaçlardan bazıları birbirleriyle çelişkili olabilir) şunlardır:

Fiyat istikrarının sağlanması,
Döviz piyasasında istikrar sağlanması,
Para piyasasında istikrar sağlanması,
Büyüme,
Tam istihdamın sağlanması

Merkez bankaları, ülkenin seçilen para politikasını uygular. Bu temel olarak ülkenin ne tür bir para birimi olacağını içerir. Kâğıt (itibari) para, banknot (altına dayalı para - IMF üyesi ülkelerde izin verilmez), para kurulu ya da para birliği. Bir ülkenin kendi ulusal para birimi olduğunda, bu hâlde kâğıdın, belirli şartlar altında "para"ya dönüştürüleceği taahhüdünü de içerir. Bu taahhüt, eskiden, parayı sabit bir miktardaki değerli metallerle değiştirme taahhüdüydü. Çoğu para biriminin kâğıt (itibari) para olduğu günümüzde; "ödeme taahhüdü", aynı para birimi toplamının ödenmesi taahhüdünden başka bir şey içermiyor.
Birçok merkez bankası varlık (döviz, altın ve diğer finansal varlıklar) ve yükümlülüklere sahip olmaları yönüyle bankadır. Bir merkez bankasının birincil yükümlülükleri, dolaşımdaki paradır ve bu yükümlülükler, bankanın varlıklarına dayanır. Fakat, ender görülen bir şekilde, FED gibi kâğıt (fiyat) para konusunda yetkili olan merkez bankaları yükümlülüklerini desteklemek için teorik olarak sınırsız miktarda para yaratabilir.
Birçok ülkede merkez bankası, bir "para kurulu" kullanmak yoluyla bir başka ülkenin para birimini doğrudan (para birliği) ya da dolaylı olarak kullanabilir. İkinci durumda yerel para birimi merkez bankasının dövizlerine doğrudan, sabit bir oranda dayandırılır. Bu mekanizma Hong Kong ve Estonya'da ciddî bir biçimde kullanılmaktadır.
Kâğıt (itibari) para kullanılan ülkelerde para politikası, faiz oranı hedeflerine ulaşmak ve para otoritesince üstlenilen diğer aktif işlemler gerçekleştirmek için kullanılabilir.

Merkez Bankası bağımsızlığı ile, merkez bankasının para politikası ile ilgili kararların alınmasında ve uygulamasında doğrudan politik baskılardan uzak hareket edebilme yeteneği kastedilmektedir. Son yıllarda birçok ülkede merkez bankalarının bağımsızlığı büyük ilgi odağı haline gelmiştir ve siyasi iktidarlardan bağımsız, özerk bir merkez bankacılığı anlayışı giderek yaygınlaşmaktadır. Bağımsızlık kavramı, para ve banka sisteminin işleyiş ve denetiminde ortaya çıkan ve sürekli artış gösteren karmaşık problemlere çözüm olarak ortaya çıkmış; her ülkenin sosyal, politik, ekonomik ve kurumsal özelliklerine göre zamanla uygulanış aşamasında farklılık göstermiştir.
Literatürde merkez bankasının bağımsızlığı; siyasi iktidardan bağımsızlık, başka bir deyişle, hükûmetin merkez bankası üzerinde etkinliğinin kalmaması olarak yorumlanmaktadır. Merkez bankasının bağımsızlığından söz edilebilmesi için, merkez bankasının paranın istikrarını sağlama görevini yerine getirirken siyasi otoriteden direktif almaması gerekmektedir. Bir başka deyişle, merkez bankasının bağımsızlığının birincil koşulu para politikasına ilişkin temel kriterleri belirleme ve uygulamada serbestlik içinde olmasıdır. Ancak bu bağımsızlık, merkez bankasının hükûmetin ekonomi politikalarına uygun para politikalarını belirleyip uygulamaları anlamındadır. Diğer bir deyişle, merkez bankasının bağımsızlığından ziyade, özerkliğinden bahsetmek yerinde olacaktır.
Bağımsızlığın önemli olmasının nedeni bağımsız merkez bankalarının oluşturacağı enflasyon karşıtı para politikasının her zaman siyasetçilerin kendi çıkarlarına uymayacak olmasıdır. Örneğin hükûmetin merkez bankasını kontrol ettiği bir durumda politikacılar seçim öncesinde oy toplamak adına kısa süreli ekonomik getiri için uzun vadede ekonomi için zararlı sonuçları olacak eylemlere başvurabilmektedir. Enflasyon oranı ve merkez bankası bağımsızlığı arasında yüksek bağlantı tespit edilmiştir. Bağımsız merkez bankasına sahip olmayan devletlerdeki yüksek enflasyon oranı, politikacılara olanak verildiği takdirde olması gerekenden çok daha fazla para basmaya yatkın olmalarıdır.

Avrupa'da 17. yüzyıl başlarında paranın çoğu mal-para (özellikle altın ya da gümüş) idi. Fakat en azından 500 yıldır madene dayalı paralar (banknot) hem Avrupa'da hem de Asya'da kullanılıyor ve kabul görüyordu. Orta Çağ Avrupa Tapınak Şövalyeleri belki de bir merkez bankasının en iyi bilinen erken prototipini oluşturdular. Taahhütleri geniş ölçüde kabul ediliyordu ve üstlendikleri birçok faaliyet, günümüz çağdaş bankacılık sistemine önderlik etti. Yaklaşık olarak aynı zamanlarda Çin, Moğol Hakanı Kubilay Han sayesinde kâğıt parayı tanımıştır.
Dünyanın en eski merkez bankası, Hollandalı bir iş insanının yardımıyla 1668 yılında İsveç'te kurulan İsveç Ulusal Bankası (Riksbanken)'dır. Bunu, İngiliz hükûmetinin savaş için yardım ödemesi yapmasını istemesi üzerine İskoç iş insanı Willieam Peterson tarafından 1694'te Londra'da kurulan İngiltere Bankası izlemiştir. Bulgar Ulusal Bankası 25 Ocak 1879'da kurulmuştur. FED ise Glass-Owen Bill'in kongreden geçmesi ve Başkan Woodrow Wilson'ın 23 Aralık 1913 tarihindeki onayıyla kurulmuştur.
Çin Halk Bankası, merkez bankası işlevini 1979 yılında, ülkenin piyasa ekonomisine girişiyle almış ve 1989 yılında bu işlevi, en azından ihracat bakımından genellikle kapitalist bir yaklaşımda olması dolayısıyla bu işlevi artmıştır. 2000 yılında Çin Halk Bankası tüm yönleriyle çağdaş bir merkez bankasıydı ve kısmen Avrupa Merkez Bankası'na karşılık ortaya çıkmıştı.

Bir merkez bankasını adlandırmak için standart bir terminoloji yoktur. Fakat çoğu ülkede merkez bankaları ülke adıyla, "[Ülke] Bankası" olarak adlandırılır. Örneğin; İngiltere Bankası, Kanada Bankası, Japonya Bankası.
Kimi merkez bankaları "Ulusal Banka" olarak adlandırılır. Örneğin; İsviçre Ulusal Bankası, Ukrayna Ulusal Bankası, Moldova Ulusal Bankası.
Birçok ülkede ulusal sözcüğünü ticaret unvanına ekleyen özel bankalar olabilir. Birçok ülkenin kamu mülkiyetinde olup ya da diğer yarı kamu mülkiyetinde olup da, ithalat ve ihracatı finanse etmek gibi tamamen farklı işlevleri olan kurumları vardır.
Diğer adlandırmalarda "Merkez" sözcüğü banka adına eklenir. Örneğin; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Avrupa Merkez Bankası, Rusya Merkez Bankası, Mısır Merkez Bankası.
Ayrıca "Rezerv" sözcüğü de kullanılmaktadır. Örneğin; Federal Rezerv (FED), Hindistan Rezerv Bankası, Avustralya Rezerv Bankası, Güney Afrika Rezerv Bankası.

Merkez bankaları listesi
Para politikası
Madenî para
İtibari para
Dijital para
Merkez bankası dijital para birimi

Metrik uzay, üzerinde bir uzaklık fonksiyonu tanımlanmış vektör uzayıdır. (X, d) metrik uzay, boş olmayan bir X cümlesi ve bir uzaklık fonksiyonu olup d'den oluşan bir ikilidir.
d(x,y); ∀ x, y ∈ X için tanımlanmış şu dört özelliğe sahip, tek değerli gerçel bir fonksiyondur:

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        ≥
        0
        
      
    
    {\displaystyle d(x,y)\geq 0\,}
  

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle d(x,y)=0\,}
  
 ⟺ 
  
    
      
        x
        =
        y
        
      
    
    {\displaystyle x=y\,}
  

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        d
        (
        y
        ,
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle d(x,y)=d(y,x)\,}
  

  
    
      
        d
        (
        x
        ,
        z
        )
        ≤
        d
        (
        x
        ,
        y
        )
        +
        d
        (
        y
        ,
        z
        )
      
    
    {\displaystyle d(x,z)\leq d(x,y)+d(y,z)}
  

Bu dört özelliğe sahip ise d'ye X üzerinde bir metrik denir.
Eğer d, X üzerinde bir metrik ise (X, d) ikilisine bir metrik uzay, d(x, y) reel sayısına da x ile y arasındaki uzaklık denir.
2. ve 4. şartlarına göre, 0 = d(x, x) ≤ d(x, y) + d(y, x) = 2d(x, y) olduğundan ∀ x, y ∈ X için d(x, y) ≥ 0'dır (d, negatif olmayan bir fonksiyondur).

Mezopotamya (Antik Yunanca: Μεσοποταμία Mesopotamia: iki ırmak arasındaki bölge, Süryanice: ܒܹܝܬܼ ܢܲܗܪ̈ܝܼܢ Beyt Nahrin: nehirler ülkesi, Arapça: بين النهرين Beynü'l-Nehreyn: iki nehir arası), Orta Doğu'da, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölge. Mezopotamya günümüzde Irak, kuzeydoğu Suriye, Güneydoğu Anadolu Bölgesi Türkiye ve güneybatı İran topraklarından oluşmaktadır. Büyük bölümü bugünkü Irak'ın sınırları içinde kalan bölge, tarihte birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Mezopotamya'da yer alan şehirler günümüzde sürekli gelişmektedir. Ticaret yolları üzerinde bulunan bölge aynı zamanda su kaynaklarına ve bereketli topraklara ve bol miktarda petrole sahiptir.
Mezopotamya, bazı kaynaklarda medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılır. Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yerleşmeye sahne olmuş ve birçok istilaya uğramıştır. Bilinen ilk okur-yazar toplulukların yaşadığı bölgede birçok medeniyet gelişmiştir. Mezopotamya Sümer, Babil, Asur, Akad, Kaldea ve Elam gibi en eski ve büyük medeniyetlerin doğduğu ve geliştiği yerdir.
Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir idari bölge de değildir. Basit anlamda Yunan tarihçileri bu bölgeyi anmak için bu ismi kullanmışlardır.

İki nehir arasındaki bölgeyi ifade eden "Mezopotamya" teriminin kökleri eski Yunanca kelimelere dayanmaktadır. 'Orta' anlamına gelen "mesos" ve 'nehir' anlamına gelen "potamos" kelimelerinden türetilmiştir. Bu isim muhtemelen daha eski bir Aramice terimden kaynaklanmış ve Akadca "birit narim" teriminden etkilenmiş olabilir. MÖ 250'lere tarihlenen Yunanca Septuagint, İbranice ve Aramice "Naharaim" terimini çevirmek için "Mezopotamya" terimini kullanmıştır. MS 2. yüzyılın sonlarında yazılan ancak Büyük İskender'in zamanındaki kaynaklara atıfta bulunan İskender'in Anabasis'inde, "Mezopotamya" kuzey Suriye'de Fırat'ın doğusundaki toprakları tanımlamak için kullanılmıştır.
Akad dilindeki biritum/birit narim terimi de benzer bir coğrafi kavrama karşılık geliyordu. Daha sonra, "Mezopotamya" terimi daha genel olarak Fırat ve Dicle arasındaki tüm topraklara uygulandı, böylece sadece Suriye'nin bazı kısımlarını değil, aynı zamanda neredeyse tüm Irak ve güneydoğu Türkiye'yi de içeriyordu. Fırat'ın batısındaki komşu bozkırlar ve Zagros Dağları'nın batı kısmı da genellikle büyük Mezopotamya bölgesinin bir parçası olarak kabul edilir.
Genellikle Kuzey veya Yukarı Mezopotamya ile Güney veya Aşağı Mezopotamya arasında bir ayrım daha yapılır. Yukarı Mezopotamya, "Cezire" olarak da bilinen bölge, Fırat ve Dicle nehirlerinin kaynaklarından Bağdat'a kadar olan bölgedir. Aşağı Mezopotamya, Bağdat'tan Basra Körfezi'ne kadar olan bölgedir ve Kuveyt ile batı İran'ın bazı bölgelerini içerir.
Modern akademik kullanımda, Mezopotamya terimi genellikle kronolojik bir çağrışıma da sahiptir. Genellikle Müslüman fetihlerine kadar olan bölgeyi belirtmek için kullanılır, bu tarihten sonra bölgeyi tanımlamak için Suriye, Cezire ve Irak gibi isimler kullanılır. Bu sonraki örtmecelerin 19. yüzyıldaki çeşitli Batı tecavüzlerinin ortasında bölgeye atfedilen Avrupamerkezci terimler olduğu iddia edilmiştir.

Mezopotamya Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alır. Bu isim geniş anlamda, Dicle ve Fırat nehirlerinin vadileri ile bu iki nehrin arasında kalan topraklar için kullanılmaktadır. Mezopotamya, güneyde Basra Körfezi, kuzeyde Güneydoğu Toros Dağları, doğuda Zagros Dağları, batıda Suriye Çölü ve Arabistan Çölü ile çevrilidir. Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki karlı dağlardan doğan ve Güneydoğu Toroslardaki kar ve yağmur sularıyla kabaran Dicle ve Fırat, Bağdat yakınlarında birbirlerine çok yaklaşır ve Kurne'de birleşirler. Birleştikten sonra Şattülarap ismini alan nehir, Basra Körfezi'nden denize dökülür. Nehirlerin oluşturduğu dar toprak şeridinin iki yanı çöldür. Dicle ve Fırat'ın sürükleyip getirdiği topraklar Mezopotamya'nın güneyinin çok verimli olmasına sebebiyet vermiştir. Dümdüz uzanan ova, Mezopotamya'nın kuzeyinde oldukça bereketli ve daha ılıman iklimli bir yaylaya dönüşür.

Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümer, Elam, Akad, Babil, Asur ve Aram gibi. Bunların dışında daha birçok kavim Mezopotamya'da yaşamıştır. Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş Mezopotamya, birçok farklı kültür ve halkın karıştığı bir bölge olmuştur ve bu nedenle de medeni gelişime sahne olmuştur. Bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış bölgede birçok medeniyet gelişmiştir ve bu sebeplerden Medeniyetler Beşiği olarak da anılmıştır. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir bölge değildir.
Son buz devrinin sonlarına doğru, hâlâ hüküm süren buzul veya buzul arası iklim koşullarından kaçmak için insanlar topluluklar hâlinde güneye doğru göç etmişlerdir. Bu dönemlere dair Kuzey Irak'ta ve çevre bölgelerde çeşitli yerleşim alanları göze çarpar. Daha sonra iklimin tarım için uygun hâle gelmesiyle kuru tarım başladığı gibi yerleşim birimleri de oluşmaya başlamıştır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Çayönü (Diyarbakır, Türkiye) ve Göbekli Tepe (Şanlıurfa, Türkiye) gibi yerleşim yerleri Neolitik dönemde Mezopotamya'daki göze çarpan yerleşim bölgeleridir. Bunlara Kuzey Irak'taki Jarmo da eklenebilir. Bu yerleşimler dönemin kültürel ve teknolojik gelişimini anlamak için önemlidirler.
Tarım gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin ünlü yerleşim bölgelerine örnek olarak Samarra, Tell Halaf ve Hasuna verilebilir. Bu dönemde her kent aynı zamanda ayrı bir kültürel tarz ortaya sunmaktaydı. Bu kentlerin ortak yönü konutların ortaya çıkışıdır. Yine de konutların mimari tarzı kentten kente değişiklik gösterir. MÖ 5500-MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya'da öne çıkan iki kültür kuzeyde Halaf Kültürü ve güneyde Ubaid (Obeyd) kültürleridir.

Bölgenin bir sonraki evresi Uruk dönemi (MÖ 4000-MÖ 3100) olarak anılabilir. Bu dönemde güneydeki kentler büyük oranda gelişmiştir. Bu gelişmeler sadece kültürel planda değil aynı zamanda teknolojik plandadır da. Uruk kenti, dönemi karakterize eden kent olarak, çok önemli bir konumdadır. Sulu tarımın geliştiği bu dönemde, madencilik ve teknoloji dallarında da ortaya çıkan gelişmeler kentlerin genel durumunu yükseltmiştir. Uruk kentinin ünlü Mezopotamya kahramanı Gılgamış'ın evi olduğu da söylencelerde yer alır. Bu dönemde ticaret büyük oranda gelişmiştir ve Mezopotamya'nın o dönemde bilinen sınırları içeresinde yoğun bir ticaret ağı oluşmuştur. Ayrıca Anadolu ile yapılan ticaret, Anadolu halklarının kültürünü de Mezopotamya'ya, sınırlı anlamda da olsa taşımıştır. Bu dönemin sonlarında yazı geliştirilmiş ve kayıt tutumu da başlamıştır. Bu dönemlerde ve daha sonra bir süre güneydeki gelişimlerin kuzeye geçmesi uzun zaman almıştır.

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Yazı, dil, tıp, astronomi, matematik; din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde Mezopotamya'da 18'i büyük; Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur gibi yaklaşık 35 şehir ve kasaba vardı.
Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Son dönemlerde Sümerlerin baştanrısı konumundaki Enlil'in tapınağı Nippur'da idi bu nedenle Nippur Sümerlerin dinî başkenti sayılırdı.
MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akadlar yükselişe geçmiştir.
Patesi ve Ensi adında kralları vardır.

Akadlar Sami kökenli bir topluluktur. Sümerler döneminde Mezopotamya'ya göçen bu topluluk Sümer kültürünü benimsemiştir. Sümerler sonrasında Mezopotamya'nın lideri konumuna gelen halk, Mezopotamya'daki medeni gelişimin öncüsü olmuştur. Ayrıca Akadlar daha sonra Mezopotamya'da güçlü konuma ulaşarak yine Sami kökenli Asur ve Babil halklarına da öncülük etmişlerdir. Zafer Anıtı'nı inşa etmişlerdir. Çok tanrılı dinlere inanmışlardır. Akadlar, Sümerlerden farklı olarak kent krallıklarından ziyade Evren veya Dünya krallığı kavramını Mezopotamya'ya getirmiştir. Bölgenin merkezi bir idare eline geçmesi de ilk kez Akadlar döneminde olmuştur. MÖ 2150'de güçlenen Sümerliler bu devleti yıkmışlardır.
Akad hanedanının kurucusu kral Sargon'dur. Agade isimli bir başkent kuran Sargon kayıtlara göre 34 savaş yapmıştır. Yine de Sargon'a dair bilgilerde mitoloji ile gerçeklik karışıktır. Sargon'un torunu olan Akad kralı Naram-Sin de dedesinin yolundan gitmiş birçok sefer yapmıştır. Fakat Naram-Sin'den sonra bölgedeki güç dengeleri değişmiş ve Akadlar düşüşe geçmiştir. Kısa bir süre içinde Zagros Dağları'ndan inen ve işgale başlayan Gutiler yönetimi ellerine geçirmişlerdir.

Akadların yönetimindeki zayıflıklar nedeniyle, birçok kentin yönetici hanedanı yönetimi tekrar ellerine geçirmişlerdir. Bu kentlerden öne çıkanı Ur kenti ve yöneticisi 3. Ur Hanedanıdır. Hanedan Akadların izinden giderek bütün bölgeyi kontrol altına almak istemiştir. Yaklaşık 100 yıl kadar (MÖ 2100-MÖ 2000) süren bir dönemde Ur kenti Mezopotamya'nın en büyük siyasi gücü olmuştur. Dönemlerinin sonu yoğun göçler ve çevre toplulukların saldırıları ile gelmiş ve yönetimleri zayıflamıştır. Ur Sülalesinin yönetiminin sonu aynı zamanda Sümerlerin Mezopotamya'daki yönetimlerinin sonu demektir. Daha sonra Sümer kökenli olmayan kavim ve sülaleler egemen olmuşlardır. Yine de bu dönem kültürel, dinî ve mimari açıdan medeni gelişimi büyük oranda etkilemiştir.

3. Ur salamanasarının çöküşünden sonra kuzeyde büyü

Mikroekonomi, ekonomiyi tüketiciler, firmalar ve endüstriler düzeyinde inceleyen disiplindir. Yunanca mikros (μικρος) kelimesinden türetilen mikro iktisatta, iktisadi mesele ile etkinlik üzerinde durulur; ne üretilecek, nasıl üretilecek, kimler için üretilecek, dağılımda-üretimde-bölüşümde etkinlik var mı soruları incelenmeye çalışılır. Aslında gerek mikro iktisatta gerek makro iktisatta bir ekonomideki karar birimlerinin, tüketicilerin ve firmaların, nasıl karar aldıkları ve piyasada birbirlerini nasıl etkiledikleri analiz edilir.
Fırsat maliyeti, arz ve talep, elastikiyet gibi konuları inceler.
Genelde bireyin ve firmanın davranışlarıni incelemekle beraber aynı zamanda da (bazı iktisat düşünürlerine göre) sağlam bir Makro İktisadi analizin yapılmasının da temelini oluşturur.
Birey ekonomik bir karar verirken nasıl davranır? Sorusuna cevapla başlar ama bu cevap sanıldığı kadar kolay değildir. Karar vericilerin rasyonel davrandıkları ve Rasyonel bireylerin en doğru kararı vereceğini söylese de bu karar verme sürecinin incelemesi olan mikroekonomi biliminin sanıldığı kadar kolay olmadığı bilinen bir gerçektir. Girişimci karar verirken kendi çıkarlarını göz önünde bulundurur. Bu yüzden genel olarak iktisat bilimi hep varsayımlar üzerine kuruludur.
Mikro ekonomi aynı zamanda kaynakların rasyonel kullanımı ile de ilgilidir. Fiyat teorisiyle ilgilenir.

Abisal ova, derin okyanus tabanındaki bir sualtı ovasıdır ve çoğunlukla 3.000 metre (9.800 ft) ile 6.000 metre (20.000 ft) arasındaki derinliklerde bulunur. Genellikle kıta sahanlığının eteği ile okyanus ortası sırtı arasında bulunan abisal ovalar, Dünya yüzeyinin %50'sinden fazlasını kaplar. Dünyadaki en düz, en yumuşak ve en az araştırılmış bölgeler arasındalar. Abisal ovalar, okyanus havzalarının kilit jeolojik unsurlarıdır.
Abisal ovalarının meydana gelmesi, deniz tabanının (levha tektoniği) yayılmasının ve alt okyanusal kabuğun erimesinin sonucudur. Magma astenosferin üstünden yükselir (üst manto katmanı) ve bu bazaltik malzeme okyanus ortası sırtlarındaki yüzeye ulaştığında, deniz tabanının yayılmasıyla sık sık yanlara doğru çekilen yeni okyanusal kabuğu oluşturur. Abisal ovalar aslen düzensiz bir okyanusal kabuğu yüzeyinin, özellikle kil ve silt olmak üzere ince taneli tortularla örtülmesinden kaynaklanmaktadır.

Okyanus havzası
Okyanus ortası sırtı
Okyanus çukurlukları

Akanak, nehir yatağının nispeten dik bir eğime sahip olduğu bir nehrin bölümleri olup, suyun hızında ve türbülansında artışa neden olur.
Akanaklar, bir akışın düzgün akan kısmıyla kaskat arasındaki su bilimi özelliğidir. Akanaklar, nehrin sığlaşması ve akış yüzeyinin üzerine çıkan bazı kayalar ile anlaşılır. Akan su kayaların üzerine ve etrafına sıçrarken, hava kabarcıkları onunla karışır ve yüzeyin bölümleri beyaz bir renk alır ve "beyaz su" denilen şeyi oluşturur. Akanaklar, akış yatağının malzemesinin, akıntı akışının aşağı akışındaki yatağa kıyasla akımın aşındırıcı gücüne karşı oldukça dirençli olduğu durumlarda, meydana gelir. Katı kaya boyunca akan çok genç akarsular uzunluklarının büyük kısmı için akanaklar olabilir. Akanaklar, akarsu veya nehrin havalanmasına neden olarak daha iyi su kalitesi sağlar.
Akanaklar, genellikle I'den VI'ya kadar sınıflandırılır. 5. Sınıf bir akanak, 5.1 ile 5.9 arasında sınıflandırılabilir. Sınıf I akanaklar gezinmesi kolay ve çok az manevra gerektirse de, VI. Sınıf akanaklar kurtulma şansı çok az veya hiç olmayan, yaşam için tehdit oluştururlar. Nehir rafting sporları, yolunda çok sayıda akanak olan yerlerde yapılır.

Akışkanlar dinamiği

Özel

Genel

Mason, Bill (1984). Path of the Paddle. Northword Press. ISBN 9781559710046. 

Rapids entry28 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in National Geographic's encyclopedia

Alüvyon ya da lığ, akarsular tarafından taşınan kil, kum, çakıl taşı gibi kütle parçalarının, suyun akış hızının azalması sonucu elverişli yerlere birikmesiyle meydana gelen tortulardır. Alüvyonlar, geniş vadilerin birçoğunda tabanda geniş yer kaplar veya daha geniş yerlere yayılarak, alüvyon ovalarını teşkil ederler.
Türkiye'de Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz, Seyhan, Ceyhan ırmaklarının vadileri alüvyon ovalarıdır. Alüvyonlar aynı zamanda alüvyal set gölü denilen küçük göller de meydana getirirler. Bafa, Köyceğiz Gölü, Meriç vadisi gölleri gibi. Alüvyonların nehir deltasında meydana getirdikleri göllere ise Delta gölleri denir.
Alüvyonlar, eski ve yeni olmak üzere iki gruba ayrılırlar:

Eski alüvyonlar, nehrin suları kabardığı zaman su altında kalmayan, akarsu kenarında bulunan verimli arazideki alüvyonlardır. Buralar insanların yerleşmesine müsait yerlerdir.
Yeni alüvyonlar ise, henüz gelişmekte olup, zaman zaman su baskınlarına uğrayan yerlerdeki alüvyonlarıdır.

Depremlerde oluşan mal ve can kaybının önemli nedenlerinden birisi alüvyonlu taban arazidir. Depremlerde alüvyon kalınlığının az olduğu alanlarda bina hasarı az iken, alüvyonların kalın olduğu alanlarda yıkım daha fazladır. Alüvyon kalınlığı deprem etkisini artırıcı yönde etki eder. Bu alanlarda yapıların büyük çoğunluğu yıkılır. Deprem bölgelerinde alüvyon kalınlığı araştırılıp, yapılaşma buna göre yönetilmelidir.

Bir alüvyon yelpazesi, bir yamaçtan çıkan dar bir kanyon gibi bir nokta tortu kaynağındaki tepesi ile sığ bir koninin bir bölümü gibi şekillendirilmiş bir tortu birikimidir. Bunlar, kurak ve yarı kurak iklimlerdeki dağlık arazinin karakteristik özelliğidir, ancak aynı zamanda yoğun yağışa  maruz kalan daha nemli ortamlarda ve modern buzullaşma alanlarında da bulunurlar.
Alüvyal fanlar tipik olarak akışın sınırlı bir kanaldan çıktığı ve serbestçe yayılıp yüzeye sızdığı yerde oluşur. Bu, akışın taşıma kapasitesini azaltır ve tortuların birikmesine neden olur. Akış, seyrek olan moloz akıntısı veya bir ya da daha fazla kısa ömürlü veya çok yıllık akış şeklini alabilir.
Alüvyon yelpazeleri, doğu Kuzey Amerika'nın Triyas havzaları ve güney Devon'daki Yeni Kırmızı Kumtaşı gibi jeolojik kayıtlarda yaygındır. Bu tür yelpaze çökeltileri muhtemelen jeolojik kayıtlardaki en büyük çakıl birikimlerini içerir.
En büyük alüvyal yelpazelerden bazıları, Hint-Gangetik düzlüğündeki Himalaya dağ cephesinde bulunur. Besleyici kanaldaki bir kayma (düğümsel bir kopma), 2008'de Kosi Nehri fanında meydana geldiği gibi, felaketle sonuçlanan sellere yol açabilir.

Alüvyal fanlar, tabanda sadece birkaç metre genişliğinde, 1,5 ila 25 derecelik bir eğimle 150 kilometreye kadar geniş bir boyut ölçeğinde var olabilir. Tepe noktasından ölçülen eğim genellikle içbükeydir, en dik eğim tepe noktasına yakındır (proksimal fan veya fan kafası ) ve daha az dik hale gelir (medial fan veya orta fan) ve kenarlarında sığlaşır . fan (distal fan veya dış fan). İri çakıl lobları olan elek birikintileri, proksimal fan üzerinde mevcut olabilir. Alüvyal bir yelpaze içindeki çökeltiler genellikle kaba ve kötü sınıflandırılmış olup çökeltiler distal fana doğru daha az kaba hale gelir.

Alüvyal düzlükte tüm tortu birikintilerinin diğer vadi duvarları veya nehirlerle temas etmeden yayılmasına yetecek kadar alan olduğunda, sınırlandırılmamış bir alüvyon yelpazesi oluşur. Sınırlandırılmamış alüvyal fanlar, çökeltilerin doğal olarak dağılmasına izin verir ve fanın şekli diğer topolojik özelliklerden etkilenmez. Alüvyal düzlük çökelme akışına paralel olarak dar veya kısa olduğunda, sonuçta fan şekli etkilenir. Fanın kenarındaki dalga ya da kanal erozyonu bazen "ayak ucu kesilmiş" bir fan üretir.
Çok sayıda nehir ve akarsu bir dağ cephesinden bir düzlüğe çıktığında, fanlar kesintisiz bir apron oluşturmak için birleşebilir. Kurak ila yarı kurak ortamlarda, buna bajada, nemli iklimlerde ise sürekli fan apronuna piedmont alüvyal fan denir.

Alüvyal fanlar genellikle sınırlı bir besleyici kanalın bir dağ cephesinden veya bir buzul kenarından çıktığı yerde oluşur. Akış, besleme kanalından fan yüzeyine çıkarken, geniş, sığ kanallara yayılabilir veya yüzeye sızabilir. Bu, akışın taşıma gücünü azaltır ve tortuların birikmesine neden olur. 

Eğim dik olan yakın fan, akış, genellikle tek bir kanal ile sınırlıdır: (yelpazebaşı açması 30 metre (98 ft) kadar olabilir), 30 metre (98 ft) derin. Bu kanal, biriken tortular veya moloz akıntısı tarafından tıkanmaya maruz kalır, bu da akışın periyodik olarak eski kanalından çıkmasına (düğüm kopması) ve fanın daha dik bir eğime sahip bir kısmına kaymasına neden olur, burada çökelme devam eder. Sonuç olarak, normalde belirli bir zamanda fanın sadece bir kısmı aktiftir ve atlanan alanlar toprak oluşumuna veya erozyona uğrayabilir.
Alüvyal fanlar, enkaz akışının egemen olduğu veya akış akışının egemen olduğu olabilir. Hangi tür fanın oluştuğu iklim, tektonik ve fana akışı besleyen alandaki ana kaya litolojisi tarafından kontrol edilir.

Enkaz akışları, sürekli, hızlı hareket eden bir su kütlesi ve esas olarak kaba döküntülerden oluşan malzeme şeklini alan bir heyelan türüdür. Tipik olarak, bir döküntü akışındaki partiküllerin yüzde 20 ila 80'i çap olarak 2 mm'den büyüktür.
Enkaz akışının hakim olduğu alüvyal fanlar tüm iklimlerde meydana gelir, ancak kaynak kayanın daha kaba, daha geçirgen regolit yerine çamurtaşı veya matris bakımından zengin saprolit olduğu yerlerde daha yaygındır. İnce taneli çökeltilerin bolluğu, ilk yamaçtaki çöküşü ve müteakip kohezif moloz akışını teşvik eder. Yerel olarak yoğun gök gürültülü fırtınalar tarafından kil bakımından zengin kolüvyonun doyması, eğim çökmesini başlatır. Ortaya çıkan döküntü akışı, besleyici kanalından aşağıya ve fanın yüzeyine doğru hareket eder.
Enkaz akışının hakim olduğu alüvyal fanların, orta ve alt seviyedeki loblara yol veren üst fanda çoğunlukla aktif olmayan dağıtım kanallarından oluşan bir ağdan oluştuğu bulunmuştur. Kanallar, yapışkan döküntü akışlarıyla doldurulma eğilimindedir. Genellikle bir seferde yalnızca bir lob etkindir ve hareketsiz loblar çöl verniği geliştirebilir veya 1.000 ila 10.000 yıllık zaman ölçeklerinde eolian toz birikiminden bir toprak profili geliştirebilir. Yüksek viskoziteleri nedeniyle, döküntü akışları, enkaz akışının baskın olduğu bir alüvyal yelpaze içinde bile proksimal ve medial fan ile sınırlı olma eğilimindedir ve akış akışları, uzak fana hakimdir. Bununla birlikte, kurak iklimlerde enkaz akışının hakim olduğu bazı fanlar neredeyse tamamen enkaz akışlarından ve enkaz akışlarının eolian yağmurundan kaynaklanan gecikmeli çakıllardan oluşur ve tabaka veya elek birikintilerine dair hiçbir kanıt yoktur. Enkaz akışının hakim olduğu fanlar dik olma eğilimindedir ve bitki örtüsü zayıftır.

Akarsu akış süreçleri tüm alüvyal fanlarda gerçekleşir, ancak akış ağırlıklı alüvyal fanlarda tortu taşınması için ana süreçtir.
Akışın hakim olduğu alüvyal fanlar, fan üzerinde bir dağıtım kanalları sistemini besleyen çok yıllık, mevsimsel veya geçici akışın olduğu yerlerde meydana gelir. Kurak veya yarı kurak iklimlerde, birikintiye, besleyici kanalında ani sellere neden olan seyrek, ancak yoğun yağış hakimdir. Bu, alüvyal fan üzerinde tabaka halinde taşmalara neden olur, burada tortu yüklü su kanalından ayrılır ve fan yüzeyi boyunca yayılır. Bunlar,% 20 ila% 45 tortu içeren aşırı konsantre akışları içerebilir. Sel azaldığında, genellikle örgülü akarsulardan oluşan bir ağ görünümüne sahip çakıl tortusu bırakır.
İlkbaharda eriyen karlarda olduğu gibi akışın daha sürekli olduğu yerlerde, 1-4 metre (3,3-13,1 ft) kanallarda kesik kanal akışı 1-4 metre (3,3-13,1 ft) yüksek, gerçek bir örgülü akış ağında gerçekleşir. Akarsu akışının hakim olduğu bu tür alüvyal yelpazeler daha sığ bir eğime sahip olma eğilimindedir, ancak çok büyük hale gelebilir ve Hint-Gangetic düzlüğündeki Himalaya dağ cephesi boyunca Kosi ve diğer fanları içerir. Burada, Ana Sınır İtişinde son on milyon yıldır devam eden hareket, 750 kilometre (470 mi) drenajı 750 kilometre (470 mi) dağ cephesinde üç büyük fandır.
Kuzeybatı Çin'deki Taklamakan Çölü'nün güney sınırını oluşturan Kunlun ve Altun sıradağları arasındaki yarı kurak bölgede akarsu akışının hakim olduğu aktif bir alüvyal yelpaze örneği bulunur. Bu özel fan toplam uzunluğu 60 kilometre (37 mi) . Fanın bir lobu, sürekli olarak tortu biriktiren akan akıntılara sahiptir, böylece fan hala alüvyal düzlüğe doğru ilerlemektedir. Besleyici kanallar, yerel yaylalardan kaynaklanan büyük hacimli çökelti nedeniyle düz kanalların yanı sıra örgülü kanal örneklerinden oluşur.

Alüvyon yelpazeleri jeolojik kayıtlarda yaygındır, ancak orta Paleozoik'te kara bitkilerinin evriminden önce özellikle önemli olmuş olabilirler. Fay sınırlamalı havzaların karakteristiğidirler ve 5.000 metre (16.000 ft)havzanın tektonik çökmesi ve dağ cephesinin yükselmesi nedeniyle  veya daha kalın. Çoğu, sığ, oksitleyici bir ortamda demir açısından zengin minerallerin diyajenetik değişimiyle üretilen hematitten kırmızıdır. Paleofanların örnekleri arasında Doğu Kuzey Amerika'nın Triyas havzaları ve güney Devon'daki Yeni Kırmızı Kumtaşı, Norveç'in Devoniyen Hornelen Havzası ve Kanada'nın Gaspé Yarımadası'ndaki Devoniyen- Karbonifer yer alır. Bu tür yelpaze birikintisi, muhtemelen jeolojik kayıtlardaki en büyük çakıl birikimlerini içerir.
Alüvyal fanlar, genel olarak proksimalden distale inceltme ile birlikte, kaba sedimantasyon ile karakterize edilir. Çakıllar, tepeye doğru eğilen çakıllarla birlikte iyi gelişmiş bir bindirme gösterir. Fan birikintileri, tipik olarak, fanın dış yapısının neden olduğu iyi gelişmiş ters derecelendirme gösterir. Bununla birlikte, birkaç fan, hareketsizliği veya hatta fan geri çekilmesini gösteren normal derecelendirme gösteriyor. Normal veya ters derecelendirme dizilerinin kalınlığı yüzlerce ila binlerce metre olabilir. Alüvyal fanlar için bildirilen çökelme fasiyesleri arasında enkaz akışları, tabaka taşkınları ve üst rejim akışı taşkınları, elek birikintileri ve örgülü akış akışları bulunmaktadır.

Moloz akıntısı birikintileri proksimal ve medial fanda yaygındır. Bunlar, iri taneli masif çakıl ve nispeten büyük ince taneli matris bölümleri içeren bloklardan oluşur. Enkaz akışı birikintileri, zaman zaman tabana doğru ters derecelendirilmiş tabakalanma dışında tortul yapıdan yoksundur ve kötü boylanmıştır. Proksimal fan ayrıca, akışın hızla sızdığı ve yalnızca kaba malzemeyi geride bıraktığı, elek birikintileri olarak yorumlanan çakıl lobları da içerebilir. Bununla birlikte, çakıl lobları aynı zamanda moloz akıntısı birikintileri olarak yorumlanmıştır. Konglomera alüvyon fanlar üzerinde moloz akışları olarak kaynak Yelpaze çakıltaşı olarak tarif edilir.
Akarsu akışı birikintileri tabaka şeklinde olma eğilimindedir, daha iyi sınıflandırılır ve bazen çapraz tabakalanma gibi iyi gelişmiş tortul yapıları gösterir. Bunlar medial ve distal fanda daha yaygındır. Kanalların çok sığ ve örgülü olduğu distal yelpaze içinde, dere akışı birikintileri düzlemsel ve oluklu eğimli tabakalaşma ile kumlu ara katmanlardan oluşur. Akarsu akışının baskın olduğu bir alüvyal yelpazenin, medyal yelpazesi, sıradan akarsu ortamları ile neredeyse aynı çökelme fasiyesini gösterir, bu nedenle antik alüvyal fanların tanımlanması, bir piedmont ortamında radyal paleomorfolojiye dayanmalıdır.
Alüvyon yelpazeleri kil veya marn çökeltileriyle örtüldüğünde, hidrokarbonlar için potansiyel bir tuzak

Atmosferik döngü veya sirkülasyon, havanın büyük ölçekli hareketidir ve okyanus sirkülasyonu ile birlikte termal enerjinin Dünya yüzeyinde yeniden dağıtıldığı bir araçtır. Dünya'nın atmosfer döngüsü yıldan yıla değişir ancak sirkülasyonunun büyük ölçekli yapısı sabit kalır. Daha küçük ölçekli hava sistemleri - orta enlem çöküntüleri veya tropikal konvektif hücreler - kaotik bir şekilde meydana gelir ve bunların uzun vadeli hava tahminleri pratikte on günden fazla veya teoride bir aydan fazla yapılamaz (bkn: kaos teorisi ve kelebek etkisi ).
Dünyanın hava durumu, Güneş tarafından aydınlatılmasının ve termodinamik yasalarının bir sonucudur. Atmosfer döngüsü, Güneş'in enerjisiyle çalışan ve soğutucusu eninde sonunda uzayın karanlığı olan bir ısı motoru olarak görülebilir. Bu motor tarafından üretilen iş, hava kütlelerinin hareketine neden olur ve bu süreçte Dünya'nın tropik bölgelere yakın yüzeyi tarafından emilen enerjiyi kutuplara yakın enlemlere ve oradan da uzaya yeniden dağıtılır.
Büyük ölçekli atmosferik döngü "hücreleri" daha sıcak dönemlerde kutuplara doğru kayar (örneğin, buzullarla karşılaştırıldığında buzullar arasına) ancak temelde Dünya'nın boyutunun, dönüş hızının, ısınmasının ve atmosfer derinliğinin bir özelliği oldukları için büyük oranda sabit kalırlar. Çok uzun zaman dilimlerinde (yüz milyonlarca yıl), tektonik bir yükselme jet akıntısı gibi ana unsurları önemli ölçüde değiştirebilir ve levha tektoniği okyanus akıntılarını değiştirebilir. Mezozoik'in aşırı sıcak iklimlerinde, Ekvator'da üçüncü bir çöl kuşağı var olmuş olabilir.

Gezegeni çevreleyen rüzgar kuşakları her yarımkürede üç hücre halinde düzenlenmiştir: Hadley hücresi, Ferrel hücresi ve kutup hücresi. Bu hücreler hem kuzey hem de güney yarımkürede bulunmaktadır. Atmosferik hareketin büyük bir kısmı Hadley hücresinde meydana gelir. Dünya yüzeyine etki eden yüksek basınç sistemleri başka yerlerdeki düşük basınç sistemleri tarafından dengelenir. Sonuç olarak, Dünya yüzeyine etki eden bir kuvvetler dengesi mevcuttur.
At enlemleri, rüzgarların Hadley veya Ferrel hücrelerinin bitişik bölgelerine ayrıldığı ve tipik olarak hafif rüzgarlara, güneşli gökyüzüne ve az yağışa sahip olan, yaklaşık 30° ila 35° enlemde (kuzey veya güney) yüksek basınç alanlarıdır.

Hava durumu uydu görüntülerine dayalı olarak bir ay boyunca küresel bulut dolaşımını gösteren animasyon 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tayland Hükümeti hava durumu departmanında hava-deniz etkileşimleri ve Okyanus Dolaşımı modelleri 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bariyer adalar, kıyı morfolojik ve bariyer sisteminin bir türüdür. Anakaradan kıyıya paralel olan kum, düz ve pütürlü alanlarda genellikle birkaç adadan meydana gelen zincirden oluşur. Bu adalar gel-git girişleri hariç, bariyer zincirler kesintisiz bir şekilde 100 kilometreden fazla uzayabilir. Bariyer adanın genel morfolojisi uzunluk, genişliği ve gelgit aralığına bağlıdır. Ayrıca dalga enerjisi sedimantolojisi, deniz seviyesi eğilimleri ve taban kontrolleri de dâhil parametreleri ile ilgilidir. Bariyer ada zinciri, dünya sahillerinde %13 oranında bulunabilir. Bazıları farklı özellik gösterir. Meksika Körfezi'ndeki Padre Adası, dünyadaki en uzun ve en geniş bariyer adadır. Bariyer ada oluşumunu açıklamak için çeşitli teoriler vardır.

Bariyer adaların gelişimiyle ilgili açıklamalar 150 yıldan fazla süredir çok sayıda bilim insanı tarafından ortaya atılmıştır. Bunlar üç ana teori grubuna ayrılabilir; Deniz Bar Teorisi, Spit Yığılma Teorisi, Bataklık Teorisi. Tek bir teori yaygın olarak dünyanın sahilleri boyunca dağılan bariyerlerin gelişimini açıklayabilir. Bilim adamları farklı mekanizmalarla diğer bariyer tipleride dâhil olmak üzere bir takım bariyerler oluşturulabilir fikrini kabul eder.
Ancak, oluşumu için bazı genel gereksinimler vardır. Bariyer ada sistemleri orta derecede gel_git aralığı ve küçük dalgaların hâkim olduğu kıyılarda kolay gelişir. Kıyılar gel_git aralığına göre üçe ayrılır; Microtidal, 0-2 metrelik gel_git aralığı; Mesotidal, 2-4 metrelik gel_git aralığı; Macrotidal, >4 metrelik gel_git aralığı. Bariyer adaların en dominantı ve iyi gelişmiş olanları microtidal kıyılardadır ve sürekli olma eğilimindedir. Bariyer adalar gel_git (med_cezir) koyları ve mesotidal kıyılarda daha az oluşur. Bariyer adalar macrotidal kıyılarda çok nadirdir. Küçük bir gel_git aralığı ve dalga-hâkim sahil ile birlikte düşük gradyanlı self olmalıdır. Aksi takdirde, bir kum halinde kum birikimi meydana gelmez bunun yerine kıyı boyunca dağılabilir.Geniş bir tortul kaynağı da bariyer ada oluşumu için gereklidir. Bariyer ada oluşumu için son büyük şart istikrarlı bir deniz seviyesidir. Deniz seviyesi bariyer ada oluşumu ve büyüme döneminde nispeten değişmeden kalması için özellikle önemlidir.
Deniz seviyesi değişimleri çok şiddetli ise dalga eylemi sonunda birikme ile bir bariyer ada olacak kumulun birikmesi için yeterli zaman olmayacaktır. Bariyer adaların deniz seviyesinin sabit kalmasına ihtiyacı vardır ve böylece dalgalar tek bir konumda kum yığabilir.

Bariyer ada oluşumunu açıklayan ilk kişilerden biri Fransız Elie de Beaumont'dur. Beaumont fikirlerini 1845 yılında yayınlamıştır.
O sığ sularda dalgaların kumu taşıyacağını düşünüyordu. Dalgalar bu kumu denizaltında çubuk şeklinde biriktiriyordu. Bu biriktirme arasında dalgalar kırılmakta ve enerjisinin çoğunu kaybetmektedir. Bu dikey çubuklar deniz seviyesinde yavaş yavaş bariyer ada oluştururlar.

İlk olarak Amerikalı jeoloji uzmanı Grove Karl Gilbert'ın 1885'te ortaya kıyı boyu kaynaklarından gelen tortul tabakasının bu teoriyi ortaya attı. Kıyı şeridi boyunca dalgalar yüzünden biriken, dalganın kırılma bölgesindeki bu tortul tabaka hareketleri kıyıya paralel bir biçimde bir birikme oluşturmaktadır. Bundan sonraki gelen ve kıyı şeridinde oyuk açan bu fırtına dalga hareketleri adaya adeta bir kalkan oluşturmaktadır.

1890'da William John McGee ortaya attığı düşünceye göre Amerika Birleşik Devletleri'nin Batı sahili ve körfez sahili batık bölgesi olma yolundaydı. Bu bölgeler boyunca Raritan, Delaware ve Chesapeake Bays gibi sayısızca sular altında kalan nehir vadilerini bulunuyordu. McGee batık oluşumu sırasında kıyılardaki tepelerin ardında oluşan lagünlerin kıyıları anakaradan uzaklaştırdığına inanıyordu. Missisipi-Alabama bariyer adasını bunlara bir örnek olarak değiniyordu.
Fakat McGee'nin yorumlaması bir süre sonra yanlış olarak yorumlanmaya başladı, katman bilgisi (tabakalaşması) ve sediment yaşı ile daha doğru tespitler yapılmaya başlandı.
Missisipi nehri deltasındaki, Luisiana kıyısı boyunca dalga hareketleri ile bir sahil kompleksi meydana gelmişti. Bu bariyerlerin arkasında uzanan bataklıklar bölgeyi bitkisel bir alandan açık denize dönüştürür. 125 yıllık bir dönemde 1853-1978 arasında iki küçük bariyerlerin arkasındaki yarı korunaklı koylar, büyük Pelto adasına dönüşmüştür.

Yeni Zelanda'daki sıradağ doğal bir kaya parçası bariyer adadaki bir oluşum süreci için ipucu olabilir. Güney adasının kuzey ucunda, Nelson limanı girişinde bulunan aşınım kaya parçası birikimi, 13 km uzunluğunda ve birkaç metre genişliğinde eşi benzeri olmayan katı bir alt katmandır. Kendi başına tam anlamıyla bir bariyer adası değildir. Çünkü anakaraya bir ucundan bağlıdır. Mackay Bluff'da kaya bankasının ana karayla birleştiği noktaya yakın konumda granodiyoriti kayacı bulunur. Kayanın hareket hızını belirlemek için çalışmalar 1892 yılından beri yapılmaktadır. Kayanın hareketi yılda ortalama olarak 7.5 metre olarak tahmin ediliyor.

Bariyer adalar okyanus ve bariyer adanın anakara tarafında fırtına olaylarını azaltmada büyük rol oynar. Bu olay etkili bir şekilde, düşük enerjili benzersiz bir ortam yaratır. Birden fazla sulak alan sistemleri mesela lagünler, nehir ağızları (haliç) ve/veya bataklıklar çevre koşullarına bağlı olarak bu gibi durumların sonucu olabilir. Bariyer adalar var olmadan, sulak alanlar var olamaz. Okyanus dalgaları ve gel-git gibi olaylar sonucunda imha edilir. Bu olayın en önemli örneklerinden biri Louisiana bariyer adasıdır.

Davis Jr., Richard A.; Fitzgerald, Duncan M. (2004), Beaches and Coasts (İngilizce), Birleşik Krallık: Blackwell Publishing, ISBN 0-632-04308-3 
Morton, Robert A. (2007), "Historical Changes in the Mississippi-Alabama Barrier Islands and the Roles of Extreme Storms, Sea level, and human activities" (PDF), Arşivlenmiş kopya, U. S. Geological Survey, 5 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Aralık 2013

Bina; içinde barınmak veya başka amaçlarla kullanmak üzere dayanıklı malzemelerden inşa edilen, kapalı ve genellikle çok bölmeli yapı. Genellikle duvarları, çatısı, giriş-çıkış ve bölmeler arası geçişi sağlayan kapıları ve güneş ışığından yararlanmak için pencereleri bulunur.
Binalar kullandıkları amaçlara göre çeşitli adlar alır. Ailelerin oturmasına yarayan binalara mesken, işyerlerinin bulunduğu binalara han, yolcuların konakladıkları binalara otel, çeşitli ofis ve işletme tesislerinin bulunduğu binalara fabrika (ya da yapılan işe göre boyahane dökümhane Demirhane, iplikhane gibi) denir. Bunlardan başka resmî işlere yarayan (karakol, adalet sarayı, hükûmet konağı, okul, hastane, kışla, postane gibi) binalarla resmî binalar, çeşitli faaliyetlerde kullanılan kütüphane, konser salonu, tiyatro, sinema gibi binalara da genel binalar denir.
Binalar çeşitli boyut, şekil ve işlevlere sahiptir ve tarih boyunca mevcut yapı malzemelerinden hava koşullarına, arazi fiyatlarına, zemin koşullarına, özel kullanımlara, prestije ve estetik nedenlere kadar çok sayıda faktöre göre uyarlanmıştır.
Binalar çeşitli toplumsal ihtiyaçlara hizmet eder: doluluk, öncelikle hava koşullarından korunma, güvenlik, yaşam alanı, mahremiyet, eşyaları depolamak ve rahatça yaşamak ve çalışmak. Barınak olarak bir bina, insan yaşam alanının (konfor ve güvenlik alanı) dışarıdan (zaman zaman sert ve zararlı olabilen bir yer) fiziksel olarak ayrılmasını temsil eder.
Boyutlarına göre binalar apartman, düşük katlı bina, çok katlı bina, gökdelen, villa gibi türlerde bulunur. Son yıllarda sürdürülebilir planlama ve bina uygulamalarına olan ilgi, birçok yeni bina ve diğer yapıların, genellikle de yeşil binaların tasarım sürecinin kasıtlı bir parçası haline geldi.

Binalar; kerpiç, ahşap, kârgir, betonarme yapı malzemelerinden inşa edilebilir.

Bina türleri listesi
Ev türleri listesi
Binalar ve yapılar listesi
Bina tasarımı
Bina otomasyonu
Konut bölgesi

Burun, anatomik olarak hayvan ve insan yüzü üzerinde alınla üst dudak arasında bulunan, dışa çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organıdır. İnsan burnu ve hayvan burnu arasında birçok anatomik farklar bulunur.

Dış çevre ile bir hayvanın hassas iç akciğerleri arasındaki ilk arayüz görevi yapan burun, hem ısıl düzenleme hem de solunumda filtreleme işlevi olarak gelen havayı şartlandırır ve koku duyusal algısı da sağlar.
Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır. Diğer taraftan da yutağa bağlanır. Burnun içerisinde mukus tabakası, kılcal damarlar ve kıllar vardır. Burnun iç kısmının kıllı ve nemli oluşu sayesinde dışarıdan alınan hava nemlendirilir ve temizlenir. Kılcal damarlar sayesinde hava ısıtılır. Burun boşluğunun arkasında, hava daha sonra farenksten geçerek insan sindirim sistemiyle paylaşılır ve ardından solunum sisteminin geri kalanına yayılır.
Koku almaçları ve duyu sinirleri burun boşluğunun üst kısmında bulunur. Bu bölgeye sarı bölge denir. Sarı bölgede oluşan uyarı talamusa uğramadan direkt olarak beyin kabuğundaki koku merkezine gider. Bir kokunun burun tarafından algılanabilmesi için mukus içerisinde çözünmüş olması gerekir. Çözünen madde koku alma hücrelerini uyarır. Uyarı, koklama ile beyne iletilir. Böylece koku alınmış olur.
En çabuk yorulan duyu organı burundur.
Memelilerde burundan giren hava filtreden geçer, ısıtılır ve nemlendirilir. Alınan havanın süzülmesi, burun kılları ve mukus sayesinde gerçekleşir. Hava, kılcal damarlar yardımıyla ısıtılır. Havanın nemlendirilmesi ise mukus bezlerinin salgıları sayesinde olur.

Burun, insan organizmasında beş tane görev üstlenmiştir:

Koku alma işlevinin algılayıcı kısmını oluşturur.
Solunum yollarının uygun özellikler kazanmasını sağlar.
Solunan havanın nemlenmesini sağlar.
Solunan havanın toz gibi bazı yabancı cisimlerden temizlenmesine katkıda bulunur.
Ses tellerinin çıkardığı ses titreşimlerinden etkilenip âdeta biyolojik bir hoparlör gibi davranır.
Koku duyusunu beyne taşıyan sinir “olfaktör siniri”dir (nervus olfaktorius, 1. kafa siniri). Bu sinirin ince uzantıları burun boşluklarının “burun üst konkası” üzerinde kalan bölümünü örten mukoza tabakasına dağılır. Böylece solunan havayla dış çevreden buruna giren koku uyarıları, koku sinirini uyarır. Burnun önemli görevlerinden biri de solunum yollarının başlangıcını oluşturmasıdır. Burun ön deliklerinden burun boşluklarına giren hava, burun arka deliklerinden -koanalar- nazofarinkse (yutağın ön üst bölümü) geçer. Hava daha sonra farinksten (yutak) aşağı doğru inip gırtlağa (larinks), oradan da nefes borusu yoluyla akciğerlere ulaşır. Burnun kemik ve kıkırdaktan yapılmış iskeleti solunum yollarının başlangıç bölümünün oldukça sert ve dayanıklı bir hava geçidi olmasını sağlar.
Burnun bir diğer önemli işlevi ise solunan havanın bronşlar ve akciğerler için uygun bir nemlilik ve sıcaklık düzeyine ulaşmasını sağlamaktır. Burun boşlukları “konka” denilen bölmelerle üç ana bölüme ayrılmıştır.

Burun deliklerinin içini örten mukoza damar ve salgı açısından zengindir. Solunum havası burun boşluğuna girdiğinde burun bölmeleri arasında yol alırken mukozadaki kan damarlarında dolaşan kandan ısı çekerek ısınırken, yüzeyi salgıyla örtülü olan mukozadan da nem çekerek nemlenir. Örneğin 20 °C sıcaklığa sahip bir odada burundan nefes alan bir kimsede solunum havası gırtlağa geldiğinde 32 °C ısınmış ve %98 oranında nemlenmiş olur. Aynı kişi aynı yerde ağzından soluk alacak olursa, solunum havası gırtlağa geldiğinde 30 °C ısınmış ve %80 nemlenmiş olur.
Sıcak, soğuk ve kuru hava; gırtlak, nefes borusu, bronşlar ve akciğerler için tahriş edicidir. Burun, yukarıda belirttiğimiz işleviyle solunan havanın sıcaklık ve nemlilik yönünden taşıyabileceği olumsuz özelliklerini gidererek, rahat solunacak bir hava yaratmaktadır. Burnun çok önemli bir diğer göreviyse solunum havasındaki tozları yakalamaktır. Burun boşluklarının yüzeyini örten mukozanın (”burun üst konkası” altında kalan bütün solunum bölgesinde) en üst tabakası silialı epitel hücrelerine sahiptir. Silia denilen ve eldiven parmağına benzetebileceğimiz bu uzantılar, solunum havasından mukoza üzerine düşen tozları burnun salgısıyla birlikte burnun dışına doğru âdeta süpürürler. Böylece solunum havası bir ölçüde temizlenmiş olur.
Burun “mukus” denilen bir salgı salgılar. Bu salgı hafif asit özellikte olduğu gibi, içinde “immün globulin A” (IgA) denilen bir bağışıklık globulini (antikor) taşır. Sümüğün gerek hafif asit oluşu ve gerekse içerdiği IgA, solunan havadaki çeşitli mikropların öldürülmesini sağlayarak solunum yollarını belli bazı canlı hastalık etkenlerine karşı korur.
Bazı mikroplar ve özellikle grip, nezle etkeni olan virüsler, kirli hava, SO2, CO, kuru hava siliaların süpürme işlevlerini bozar. Bu tarz durumlarda burnun temizleme işlevi bozulacağından, havadaki canlı hastalık etkenleri kolayca burun ve üst solunum yollarına tutunup buraları iltihaplandırabilirler.

Bir insanda iki tane görünen iki tane de görünmeyen olmak üzere toplam dört adet burun deliği bulunmaktadır. Oksijeni sudan alan balıklarda ise öndeki suyun girişini arkadaki ise suyun çıkışına sağlayan iki çift burun derini bulunuyor. Evrim sürecinde insanlardaki arka taraftaki delikler kafanın içine girerek iç burun delikleri haline geldiler.

Olfaktör sistem
Phantosmia
Koku hafızası
Anozmi
Kulak burun boğaz
Burun çaydanlığı
Burun akıntısı
Jacobson organı
Paranazal sinüs
Rinoplasti
Burun mukozası
Burun bölmesi
Septoplasti

aof.edu.tr Solunum sistemi
European Rhinologic Society17 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buz örtüsü veya örtü buzulu, 50.000 km²'den büyük buzulsal buz kütlesi. Dünya üzerine yayılmış olan büyük boyutlardaki buz tabakalarıdır. Bu tabakalar genelde yüksek kutuplarda bulunur ve etrafında yüzeyin yüksekliği azalmaktadır. Örtü buzulları yüksek kutuplarda bulunan volkanik adalar, vadiler ve dağları kaplar. Örtü buzulları, yüzeylerinde bulunan buzun tabakalarının aşındırılması ve yerleştirilmesi sonucu oluşan yüksekliği ile önemli bir geçiş noktası oluştururlar. Örtü buzulları, aşırı soğuk iklim koşulları nedeniyle etrafında pek çok bitki ve hayvan türünün yaşamasına olanak vermezler.
Örtü buzullarının oluşumu, atmosferden gelen su buharının buz tabakasına dönüşmesi ile gerçekleşir. Bu süreç, dünyanın yüksek kutuplarında yoğun kar yağışı nedeniyle meydana gelir. Karın yoğunluğu artarak buz tabakalarının kalınlığını arttırır. Bu tabakaların üst kısmında yoğunlaşan kar, aşağı doğru basıncın etkisiyle sıvı hale geçerek kayar. Bu sıvı hale geçen kar, aşağı doğru hareket ederek buz tabakalarının alt kısmına doğru ulaşır. Bu sıvı hale geçen kar, aşağı doğru kaydıkça buz tabakalarının alt kısmının sıcaklığının artmasıyla buz tabakalarının alt kısmındaki buzun sıvı hale geçmesine neden olur. Bu sıvı hale geçen buz, aşağı doğru kayarak örtü buzullarının alt kısmındaki volkanik adalar ve dağlarını kaplar.
Dünyada şu an bulunan tek buz örtüleri Antarktika ve Grönlanddır. Son Buzul Döneminde(Last Glacial Period) Laurentine Buz Örtüsü (Laurentide Ice Sheet) Kuzey Amerika'yı, Weichselian (Weichselian glaciation) Kuzey Avrupa'yı, Patagonia Buz Örtüsü (Patagonian Ice Sheet) ise Güney Amerika'nın büyük bir bölümünü kaplardı.
Buz örtüleri buz sahanlıklarından ya da dağ buzullarından daha büyüktür. 50.000 km²'den daha küçük olan buz kütleleri buz tabakası olarak nitelendirilir. Buz tabakaları genellikle etrafına buzul yayar.

Yüzeyin soğuk olmasına rağmen, tabanı genellikle jeotermal ısıdan dolayı daha sıcaktır. Bazı yerlerde erime, buzun kaymasını kolaylaştırır ve hızlı akan kanallar ortaya çıkar. Bunlara buz dereleri denir.
Bugünkü kutup buz örtüleri jeolojik olarak oldukça yenidir. Antarktik Buz Örtüsü ilk olarak küçük bir (veya birkaç) buz tabakası olarak Oligosen Dönemde oluştu ve Pliosen Dönemde neredeyse Antarktika'nın tamamını kapladı. Grönland buz örtüsü Pliosen Dönem'e kadar oluşmadı, ancak Buzul Döneminde oldukça hızlı bir biçimde gelişti. Bu olay zamanında Grönland'da yetişen bitkilerin fosillerinin çok daha iyi saklanmasına yardımcı oldu.

Antarktik buz örtüsü dünya üzerindeki en büyük buz kütlesidir. 14 milyon km²'lik bir alanı kaplar ve 30 milyon km³'lük buz içerir. Dünya üzerindeki buzun %90'ı Antarktikadadır ve erirse deniz seviyelerinin 58 metre yükselmesine sebep olur.

Grönland buz örtüsü Grönland'ın %82'sini kaplar ve erirse deniz seviyelerinin 7,2 metre yükselmesine sebep olur. Bu buz örtüsünde gözlemlenen ortalama erime ve kütle değişikliği yılda 239 km3lük bir erime gösterir.(NASA GRACE)

Grönland ve Antarktik buz örtüleri, erime ve kırılmanın yıllık kar yağışını geçmesinden dolayı oldukça hızlı küçülme gösterir. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)'nin bulgularına göre Antarktik ve Grönland buzörtülerinin erimesi 1993 ve 2003 yıllarıarasında yıllık deniz seviyelerine 0.21 ± 0.35 ve 0.21 ± 0.07 mm/yıl artış göstermiştir.
IPCC, Grönland buz örtüsü erimesinin yıllık kar yağışını geçmeye devam edeceğini. Antarktik buz örtüsündeki kırılma da yıllık karyağışını geçmekte olduğunu söyler.
Küresel ısınmanın buz örtüleri üzerindeki etkileri hızlanmaya devam edecektir, ancak bugün oluşturulan erime modelleri henüz yeterince kesinlik göstermediği için yeterince iyi anlaşılmamıştır.

https://www.cografya.gen.tr/sozluk/ortu-buzulu.htm 18 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.kursunkalem.com/cografya-terimi/ortu-buzulu/#gsc.tab=0 18 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cep Plajı genellikle iki burun arasında yer alan küçük plajlara denir.Plajların en önemli çökel kaynağı akarsulardır. Akarsular, kara alanlarından taşıdıkları çeşitli boylardaki kırıntılı malzemeyi deniz alanlarına taşırlar ve deltaları oluştururlar. Deltaların denizle temas ettiği yerlerde kıyı süreçleri (dalga, kıyı boyuna akıntı) hakimdir. Özellikle ince taneli malzemeler (ince kum) kıyı boyunca taşınarak cep plajlarını oluşturabilir.
Kıyıdaki rejim değişikliklerinde özellikle kıyı gerisindeki depolanma alanların da (kıyı kumulları gibi) plajlara kırıntılı malzeme sağlar.
Aşınmalı kıyılarda, ana kayalar önemli kum kaynağını oluşturur. Dalga aşındırması nedeniyle oluşan küçük koylar içerisinde çevrelerindeki kayalardan aşınan kırıntılı malzemenin birikmesi sonucu plaj gelişir, bunlara cep plajı adı verilmektedir.
Cep plajlarının çökel miktarları ve çökel türleri dalgaların şiddeti, türü ve şekliyle alakalıdır. Bu alanlarda bulunan hayvan varlıkları arasında denizminaresi, istiridye, yosun, kırmızı alg, midye, solucan ve bunlarla beslenen kuşlar bulunur.

https://web.archive.org/web/20050905131503/http://www3.csc.noaa.gov/beachnourishment/html/geo/scitech.htm
http://www.crd.bc.ca/watersheds/ecosystems/pocketbeaches.htm 6 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Coriolis kuvveti, dönen bir platformun merkezinden karşı tarafına yürümeye çalışan biri tarafından anlaşılabilir. Yürümek istediği tarafa doğru dik açıyla itildiğini görür. Benzer şekilde, dönen yer kürenin yüzeyi üzerinde hareket eden hava, kuzey yarım kürede hareket yönünün sağına, güney yarım kürede soluna saptırır. Bu saptırma gücüne coriolis kuvveti denir. Fransız matematikçi ve fizikçi Gaspard-Gustave Coriolis (1792-1843) onuruna atfen bu ad verilmiştir.
Coriolis kuvveti nedeniyle rüzgârlar irtifada izobarlara yaklaşık 10° açı ile neredeyse paralel, alçak basınca meyilli eser. Yeryüzünün sürtünme etkisi sonucu rüzgâr alçak irtifada daha yavaştır, dolayısıyla coriolis kuvveti de daha zayıftır. Bunun sonucunda rüzgârın izobarlara yaptığı açı denizde yaklaşık 20°, karada da 30°ye kadar çıkar.

Havaya düşey atılan bir topun dönen dünyanın merkezine olan mesafesi büyüyecektir. Tekrar yerine düşmesinde atıldığı noktanın aynı zaman aralığında aldığı mesafeden daha büyük bir yay boyunca hareket eder. Bu, topun bir çeşit ivmelendirilmiş olması gerektiği ve dolayısıyla kuvvet etkisi altında bulunduğunu gösterir. Bu tür kuvvetler, meteorolojide ve okyanus biliminde önemlidir. Genel olarak dönen bir referans sisteminde hareket eden cismin yörüngesine dik olarak etki eder. Bunlar görünen zahiri kuvvetlerdir. Mesela; dönen bir plak üzerine düz bir çizgi eğri şeklinde belirir. Eğer plak ortasında bir gözleyici bulunursa, o kimse tepesinin bir kuvvetle kenara doğru itildiği zannına kapılır.
Benzer olay, dünya gibi üç boyutlu dönen bir sisteme nazaran hareket ettiğinde müşahede edilir. Rüzgâr ve okyanus akımlarında bu kuvvetin etkisi görülür. Yörüngelerine dik hareket etme eğilimi gösterirler, bu kuvvetler uzun menzilli füzelerin yörüngelerinin hesaplanmasında önemli rol oynar.

The definition of the Coriolis effect from the Glossary of Meteorology
Anders Persson The Coriolis Effect: Four centuries of conflict between common sense and mathematics, Part I: A history to 1885 History of Meteorology 2 (2005)
10 Coriolis Effect Videos and Games- from the About.com Weather Page
Coriolis Force 10 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – from ScienceWorld
Coriolis Effect and Drains20 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Catalog of Coriolis videos
Do bathtubs drain counterclockwise in the Northern Hemisphere? 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Cecil Adams.
Bad Coriolis.11 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Coriolis Effect: A (Fairly) Simple Explanation 15 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coriolis Effect: A graphical animation 22 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Observe an animation of the Coriolis effect over Earth's surface 27 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animation clip 26 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vincent Mallette The Coriolis Force @ INWIT 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA notes 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interactive Coriolis Fountain7 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dalga, deniz dalgaları çeşitli etkenler sonucu meydana gelir. Öncelikle rüzgâr, dalgaların oluşmasında başlıca bir faktördür. Rüzgârlar deniz yüzeyinde enerji ile bir itki meydana getirirler ve bunun sonucunda dalgalar oluşur. Ayrıca depremler sonucunda tsunami denen büyük dalgalar meydana gelebilir.

Akışkanlar dinamiğinde, rüzgar dalgaları veya rüzgar kaynaklı dalgalar, su kütlelerinin serbest yüzeyinde oluşan su yüzeyi dalgalarıdır. Akışkan yüzey alanı, üzerinde esen rüzgardan kaynaklanır. Okyanuslardaki dalgalar karaya ulaşmadan önce yüzlerce mil yol kat edebilir. Dünya üzerindeki rüzgar dalgalarının boyutu, küçük dalgalanmalardan 30 metre yükseklikteki dalgalara kadar değişir.
Bir rüzgar doğrudan yerel sulardan etkilendiğinde oluşan bu rüzgar dalgası sistemi, deniz rüzgarı olarak adlandırılır. Rüzgar esmeyi kestikten sonra, rüzgar dalgaları tümsek olarak adlandırılır. Daha genel olarak, bir tümsek, yerel rüzgarlardan önemli ölçüde etkilenmeyen rüzgar kaynaklı dalgalardan oluşur. Bu rüzgar kaynaklı dalgalar başka bir yerde veya bir zamanda üretilmiştir. Okyanustaki rüzgar dalgalarına okyanus yüzey dalgaları denir.
Rüzgar dalgalarının belirli bir rastgelelik miktarı vardır: ardındaki dalgalar, sınırlı  öngörülebilirlik ile yükseklik, süre ve şekil bakımından farklılık gösterir. Su yüzey hareketleri, akış hızları ve su basıncı gibi akış miktarları arasındaki karşılıklı bağımlılığı yönetmenin yanı sıra, üretim, büyüme, yayılma ve çürümeyi yöneten fizik ile birlikte değişken bir süreç olarak tanımlanabilirler. Gelişen deniz durumlarında rüzgar dalgalarının; (hem denizler hem de tümseklerde) istatistiklerin anahtarı rüzgar dalgası modelleri ile tahmin edilebilir.
Dalgalar genellikle Dünya'nın denizlerinde olduğu düşünülse de Titan'ın hidrokarbon denizleri de rüzgarla oluşan dalgalara sahip olabilir.

Tsunami (okunuşu: "Sunami", Japoncada liman dalgası anlamına gelen tsunami sözcüğünden), okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasını temsil eder.

Dalga kesme platformu, kıyı bankları, dalga kesme tezgahları veya kıyı platformu genellikle falez dibinde ya da dalgaların hareketi ile kontrol edilen göl, koy veya deniz kıyı şeridi boyunca bulunan dar düz bir alandır. Bu alan denizin sakin olduğu yaz dönemlerinde kum ile kaplı olabilir, böylece dar bir plaj oluşur. Kış dönemlerinde ise bu depolar kıyı gerisine taşınır ve platform açığa çıkar.

Falez'in aşınması ve gerilemesi süreci içerisinde hakim olan yıkıcı dalga enerjisi falez tabanında bir dalga çentiği oluşturmasına neden olur. Bu oluşan çentik daha sonra ağzı açık ve geniş bir mağaraya doğru büyür. Zamanla mağara tavanı üzerinde egemen olan yer çekimi nedeniyle kütle hareketleri gözlenir. Bunun sonucu olarak da bir süre sonra mağara tavanı çöker. Dalga kesme platformunu oluşturan aşındırma, oluşan yamaç molozunu denize doğru taşır. Bu süreçlerin sonucunda dalga kesme platformu genişler.

Antik (aktif olmayan) kıyı platformları geçmişteki deniz ve göl seviyesi ilgili kanıtlar sunmaktadır. Bazen modern plajlar arkasında bulunan yüksek ve terk edilmiş platformlar jeolojik geçmişteki yüksek deniz seviyelerinin kanıtıdır ve bu alanları tanımlamak için kullanılır. Coğrafyacılar ve jeologlar geçmişteki bu yapılar üzerinde gelişmiş depolarda bulunan deniz fosillerinin incelenmesi ve bilimsel tarihleme yöntemlerini kullanarak zaman içerisinde deniz/kıyı değişimleri üzerine önemli bilgiler elde ederler. Bu değişiklikler küresel iklim değişikliklerine bağlı olan deniz seviyesi değişimlerine ya da kara alanının yükselmesi ile sonuçlanan tektonik faaliyetler ile ilişkilendirilebilir.

Trenhaile göre, Sunamura, Massalink ve Hughes'e göre kıyı platformları dalga eylem sonucu olduğunu kabul edersek dalga kesim platformu artık kullanılmalıdır. Kıyı platformları, karşılaştırılabilir nehir ve göl platformları gibi, dalgalar ve akımlar tarafından enkazın kaldırılması su tablasının altında bir ana kaya yüzeyinin arkasında bıraktığında gelişen erozyonel özelliklerdir.

Plaj

Atıflar

Basılı eserler
Wilson, M.A., Curran, H.A. and White, B. 1998: Paleontological evidence of a brief global sea-level event during the last interglacial. Lethaia 31: 241-250
Trenhaile, A. S. 1987: The Geomorphology of Rock Coasts. (Oxford University Press, Oxford, U.K.) 393 pp
Sunamura, T., 1992. Geomorphology of rocky coasts. New York: John Wiley
Masselink, G and Hughes, M. 2003. Introduction to Coastal Processes and Geomorphology. Hodder Arnold
Retallack, G.J. and Roering, J.J. 2012: Wave-cut or water-table platforms of rocky coasts and rivers? GSA Today 22(6), 4-9.

Dalgaların derinlikleri farklı bir ortamdan diğerine geçerken doğrultu değiştirmesine kırılma denir. Başka bir deyişle dalga kırılması; açık denizdeki paralel dalgaların kıyıya yaklaşması sonucunda kendini taşıyamayacak ölçüde yükselerek kırılmasıdır.
Yerel rüzgarlar (özellikle kıyıda esen rüzgarlar), Med-Cezir nedeniyle kıyı derinliğinin değişimi, kıyı boyu cereyan eden akıntılar, kıyı platformunun gradyanı ve topoğrafyası, kıyı çizgisinin geometrisi dalga kırılmasını etkileyen başlıca faktörlerdir.
Kırılmasının gelişimi ise şu şekilde olur; Dalga hareketinin etkisi su seviyesinden derinlere indikçe azalır, bu yüzden derin sularda dalga hareketi dip ile etkileşim halinde olamaz. Belli bir sığlığa ulaşınca dalganın hareketi dip ile etkileşim haline geçer. Su sığlaştıkça dalga kendine yeterli yer bulamadığı için yukarı doğru yükselmeye başlar, yani dalga yüksekliği artar. Bu yükselmeden dolayı bir süre sonra dalganın stabilitesi bozulur, bu bozulma noktasında dalga kırılmaya başlar. Kırılma ile dalga, dalga yalama zonuna uzanır ve takiben hızla geri çekilmesi ile süreç tamamlanmış olur. Geri çekilme sırasında kıyıda bulunan çökeller denize doğru taşınır.
Kırılma sürecinde dalga zirvesi kendini derinlik değişimine ve kıyı çizgisine göre yeniden konumlandırır.
Dalga kırılması sonucu açığa çıkan enerji en önemli kıyı şekillendirici etmendir.

1-Spilling Breaker: Düz sahillerde oluşan, çok açıklardan ve dik olmayan kırılmalardır. Sığ sahile gelene kadar azar azar kırılır. Tepe noktasında 
köpük kısmı oluşur.
2-Plunging Breaker: Tipik Hawaii tatil posterlerindeki sörfçülerin cenneti olmasını sağlayan dalga kırılması şeklidir. Çok büyük bir enerji türbülansa gider ve çok azı geriye yansır. En çok enerji açığa çıkartan kırılma budur.
3-Collapsing Breaker: Plunging ve Surging tiplerinin arasındaki tiptir. Ön kısmı yükselir ve patlar, dönme şeklinde patlamaz. Türbülansa fazla enerji gitmez.
4-Surging Breaker: Daha çok dik yamaçlı, kayalık bölgelerde görünür. Çok dar bir bölgede oluşur ve yarısından çoğunu geri yansıtır.
Dalga kırılması neticesinde oluşan kıyı ve sahiller (kumsallar) ekosisteme çok büyük bir katkıda bulunur. Birçok canlının yaşamı bu bölgelerde geçer ve yumurtalarını buralarda bırakırlar. Dalgalar aynı zamanda tortuları getirdiği için deniz bitkileri için de yaşam imkânı sağlar. Bundan başka kırılmaların olduğu yerler genellikle oksijeni bol bölgelerdir, bu sebepten dolayı birçok deniz canlısının özellikle bu bölgelerde yaşadığı gözlenir. Örneğin bazı köpek balığı türleri özellikle kırılmanın olduğu bölgelerde yaşar ve avlanır.

•	Bird, E., Coastal Geomorphology, An Introduction. John Wiley&Sons;2000.
•	Erinç, S. Jeomorfoloji 2,2010. Der Yayınları.
•	http://denizmili.com/post/2362994665/dalga-k-r-lmas 12 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
•	https://web.archive.org/web/20150921133539/http://www.sailing.boun.edu.tr/sailing_old/html/arastirmalar/dalga.pdf
•	Monroe ve Wicander, 2005, Fiziksel Jeoloji (çev: Dirik, K. ve Şener M.)

Çalkantı (coğrafyada akıntı), gelen bir dalga kırıldıktan sonra sahile vuran çalkantılı bir su tabakasıdır. Çalkalama hareketi, kıyıdaki dolguları (kum, çakıl, vb.) sahilden aşağı ve yukarı hareket ettirerek kıyı boyunca tortu değişimine neden olabilir. Çalkalama hareketinin zaman ölçeği, kıyı türüne bağlı olarak saniyelerle dakikalar arasında değişir (kıyı türleri bkz. Şekil 1). Genelde daha düz kıyılarda daha fazla çalkantı meydana gelir. Çalkalama hareketi, morfolojik özelliklerin oluşumunda ve çalkalama alanındaki değişimlerde birincil rolü oynar. Çalkantı hareketi, daha geniş kıyı morfodinamiğindeki anlık süreçlerden biri olarak da önemli bir rol oynamaktadır.

Çalkalama iki aşamadan oluşur: basma (karada akış) ve geri akıntı (açık deniz akışı). Genellikle ters akıntı geri akıntıdan daha yüksek hıza ve daha kısa süreye sahiptir. Kıyı hızları en fazla ayaklanmanın başlangıcındadır ve daha sonra azalırken açık deniz hızları geri yıkamanın sonuna doğru artar. Ayaklanmanın yönü hakim rüzgarla değişirken geri yıkama her zaman sahil şeridine diktir. Bu asimetrik eğik hareket, kıyı boyunca tortu taşınmasının yanı sıra kıyı şeridi sürüklenmesine de neden olabilir.

Çalkalama bölgesi, plajın fırtınalar sırasında yoğun erozyonun meydana geldiği sırt kepçesi ve sörf bölgesi arasındaki üst kısımdır (Şekil 2). Çalkalama bölgesi dönüşümlü olarak ıslak ve kurudur. Sızma akışı ve plaj yeraltı suyu tablosu arasında sızma (hidroloji) (su tablasının üstünde) ve sızma (su tablasının altında) gerçekleşir. Beachface, berm, beach step ve beach cusps; eğik hareketle ilişkili tipik morfolojik özelliklerdir. Sızma (hidroloji) ve eğik hareketle tortu taşınması, sahil yüzünün eğimini yöneten önemli faktördür.

Plaj yüzeyi, plaj profilinin eğilme işlemlerine tabi olan düzlemsel ve nispeten dik kısmıdır (Şekil 2). Plaj yüzeyi, bermden gelgit seviyesine kadar uzanır. Sahil yüzeyi, yukarı ve geri yıkama ile tortu taşınması miktarı eşit olduğunda çalkalama hareketi ile dinamik bir dengededir. Plaj yüzeyi denge eğiminden daha düz ise ayaklanma tarafından daha fazla tortu taşınır ve net karasal tortu taşınmasına neden olur. Eğer sahil yüzeyi denge eğiminden daha dik ise tortu taşınmasına geri yıkama hakimdir ve bu net deniz kıyılarında tortu taşınmasına neden olur. Denge sahil yüzeyi gradyanı, çalkalama bölgesindeki tortu boyutu, geçirgenlik ve düşme hızı ile dalga yüksekliği ve dalga periyodu gibi faktörlerin karmaşık bir ilişkisi ile yönetilir. Plaj yüzeyi, morfolojik değişiklikleri ve dengeleri anlamak için sörf bölgesinden ayrı olarak düşünülemez, çünkü bunlar sörf bölgesi ve sığ dalga süreçleri ile dalgalı bölge süreçlerinden güçlü bir şekilde etkilenir.

Berm, tortu birikiminin çalkalama hareketinin en karaya doğru gerçekleştiği, çalkalama bölgesinin nispeten düzlemsel kısmıdır (Şekil 2). Berm sırt ağını ve kıyı kumullarını dalgalardan korur ancak fırtına gibi yüksek enerji koşullarında erozyon meydana gelebilir. Berm, çakıl plajlarında daha kolay tanımlanır ve farklı yüksekliklerde birden fazla berm olabilir. Buna karşılık kumlu plajlarda sırt ağzı, berm ve plaj yüzünün eğimi benzer olabilir. Bermin yüksekliği, ayaklanma sırasındaki tortu taşınımının maksimum yüksekliği ile yönetilir. Berm yüksekliği Takeda ve Sunamura (1982) denklemi kullanılarak tahmin edilebilir.

Plaj adımı, plaj yüzeyinin dibindeki batık bir skarptır (Şekil 2). Plaj basamakları genellikle en kaba malzemeyi içerir ve yükseklik birkaç santimetreden bir metrenin üzerine kadar değişebilir. Geri adımların yaklaşmakta olan olay dalgası ile etkileştiği ve girdap oluşturduğu plaj adımları oluşur. Hughes ve Cowell (1987), Zstep basamak yüksekliğini tahmin etmek için denklemi önerdi.

Plaj doruğu, bir sahilde yarım daire şeklindeki depresyonu çevreleyen hilal şeklinde bir kum veya çakıl birikimidir. Çalkalama hareketi ile oluşurlar ve çakıllı plajlarda kumdan daha yaygındırlar. Klipslerin aralığı eğiklik hareketinin yatay boyutu ile ilgilidir ve 10 cm ile 50 m arasında değişebilir. Daha kaba tortular dik-eğimli, denize doğru işaret eden “tepe” boynuzlarında bulunur (Şekil 3). Şu anda ritmik plaj kulplarının oluşumu için yeterli bir açıklama sağlayan iki teori vardır; duran dalgalar ve kendi kendini örgütleme. 

Guza ve Inman (1975) tarafından ortaya atılan duran kenar dalga teorisi, kıvrımın kıyıya doğru ilerleyen duran dalgaların hareketi üzerine bindirildiğini düşündürmektedir. Bu, kıyı boyunca eğrilik yüksekliğinde bir değişiklik oluşturur ve sonuç olarak düzenli erozyon kalıpları ile sonuçlanır. Cusp yerleşimleri aşınma noktalarında oluşur ve cusp boynuzları kenar dalga düğümlerinde meydana gelir. Plaj tepe boşluğu, harmonik altı dalga modeli kullanılarak tahmin edilebilir.

Kendi kendini örgütleme teorisi Werner ve Fink (1993) tarafından ortaya atılmıştır. Topoğrafik düzensizliği, toplanma veya erozyonu engelleyen olumsuz geri bildirimi teşvik eden plaj morfolojisi ve eğik hareketle çalıştırılan olumlu geri bildirimin bir kombinasyonu sebebiyle plaj tepelerinin oluştuğunu düşündürmektedir. Hesaplamalı kaynaklar ve tortu taşıma formülasyonlarının, kararlı ve ritmik morfolojik özelliklerin bu tür geri besleme sistemleri tarafından üretilebildiğini göstermek için nispeten yeni olmuştur. [4] Kendiliğinden örgütlenme modeline dayanan plaj tepe boşluğu, denklemi kullanan eğik hareket S'nin yatay boyutu ile orantılıdır.

Kumsalın su altı ve su altı bölgeleri arasındaki kıyı tortu tortu alışverişi, öncelikle eğilme hareketi ile sağlanır. [6] Çalkalama bölgesindeki nakil oranları, sörf bölgesine göre çok daha yüksektir ve askıdaki tortu konsantrasyonları yatağa yakın 100 kg / m³'ü aşabilir. Çalkantı ile karada ve denizde tortu taşınması bu nedenle plajın toplanması ve erozyonunda önemli bir rol oynar.
Çalkalama akışının kabarması ve geri yıkaması arasında tortu taşınmasında temel farklılıklar vardır. Özellikle dik plajlarda delik türbülansının baskın olduğu ayaklanma genellikle taşınması için çökeltileri askıya alır. Akış hızları, askıdaki tortu konsantrasyonları ve askıdaki akışlar türbülans maksimum olduğu zaman en fazla artışın başlangıcındadır. Daha sonra türbülans, kıyıdaki akışın sonuna doğru dağılır ve asılı tortuyu yatağa yerleştirir. Tersine, geri yıkamaya tabaka akışı ve yatak yükü tortu taşınması hakimdir. Akış hızı, geri yıkamanın sonuna doğru artar ve daha fazla yatağın ürettiği türbülansa neden olur. Bu da yatağın yakınında tortu taşınmasına neden olur. Net tortu naklinin yönü (karada veya denizde) büyük ölçüde sahil yüzeyi gradyanı tarafından yönetilmektedir.

Çalkantı ile kıyıya doğru kayma, ya plaj tepe morfolojisine ya da kıyı boyunca güçlü dalgalanma hareketine neden olan eğik gelen dalgalara bağlı olarak ortaya çıkar. Uzun kıyı sürüklenmesinin etkisi altında, geri yıkama akışları sırasında durgun su fazı olmadığında, çökeltiler denizde tortu taşınması ile sonuçlanacak şekilde asılı kalabilir. Yavaşlama işlemleriyle plaj yüzeyi erozyonu çok yaygın değildir, ancak yuvarlamanın önemli bir kıyı bileşeni olduğu durumlarda erozyon meydana gelebilir.

Çalkalama bölgesi son derece dinamik, erişilebilir ve insan faaliyetlerine açıktır. Bu bölge gelişmiş özelliklere çok yakın olabilir. Dünyadaki en az 100 milyon insanın ortalama deniz seviyesinin bir metre içinde yaşadığı söyleniyor. Çalkantı bölgesi süreçlerini ve akıllı yönetimi anlamak, erozyon ve fırtına dalgalanması gibi kıyı tehlikelerinden etkilenebilecek kıyı toplulukları için hayati öneme sahiptir. Gezinme bölgesi işlemlerinin, sörf bölgesi işlemleriyle güçlü bir şekilde bağlantılı olduğu için, tek başına düşünülemeyeceğini belirtmek önemlidir. İnsan faaliyetleri ve iklim değişikliği de dahil olmak üzere diğer birçok faktör, dallanma bölgesindeki morfodinamiği de etkileyebilir. Başarılı kıyı yönetiminde daha geniş morfodinamiğin anlaşılması şarttır.
Deniz duvarlarının inşası, yollar ve binalar gibi gelişmiş mülkleri kıyı erozyonu ve durgunluğundan korumak için yaygın bir araç olmuştur. Ancak deniz duvarının mülkün korunmasını veya plajın tutulmasını genellikle sağlamaz. Çalkalama bölgesi içinde bir deniz duvarı gibi geçirimsiz bir yapı inşa etmek, çalkalama bölgesindeki morfodinamik sistemi etkileyebilir. Bir deniz duvarı inşa etmek su masasını yükseltebilir, dalga yansımasını artırabilir ve duvara karşı türbülansı yoğunlaştırabilir. Bu sonuç olarak bitişikteki plajın aşınmasına veya yapının bozulmasına neden olur. Boulder surları (kaplama veya riprap olarak da bilinir) ve tetrapodlar, erozyona neden olmayan çalkalama ve geri yıkama üretmek için dalgaların malzemeler boyunca kırılması beklendiği için geçirimsiz deniz duvarlarından daha az yansıtıcıdır. Kayalık enkaz bazen dalga etkisini azaltmak ve aşınmış plajın iyileşmesine izin vermek için bir deniz duvarının önüne yerleştirilir.
Çalkalama bölgesindeki tortu taşıma sisteminin anlaşılması, plaj besleme projeleri için de hayati önem taşımaktadır. Swash, plaja eklenen kumun taşınmasında ve dağıtımında önemli bir rol oynamaktadır. Geçmişte yetersiz anlayış nedeniyle başarısızlıklar olmuştur. [9] Beslenme projesinin başarılı olması için hem çalkalamada hem de sörf bölgesinde tortu hareketlerinin anlaşılması ve öngörülmesi hayati önem taşımaktadır.

Avustralya, Phillip Körfezi'nin kuzey-doğu kıyısındaki Black Rock'taki kıyı yönetimi, sahil erozyonuna yapısal bir tepki vermenin iyi bir örneğidir ve bu da dalgalı bölgede morfolojik değişikliklere neden olmuştur. 1930'larda, uçurumun Black Rock'taki durgunluktan korunması için bir deniz duvarı inşa edildi. Bu, kışın tekrarlanan fırtınalardan zarar gören deniz duvarının önünde plajın tükenmesine neden oldu. 1969 yılında, deniz duvarını korumak için sahilde kum hacmini artırmak amacıyla iç kısımdan yaklaşık 5000m3 kum ile plaj beslendi. Bu, kum hacmini yaklaşık% 10 oranında artırdı, ancak deniz duvarını tekrar kış fırtınalarının etkilerine maruz bırakmak için kum sonbaharda kuzeye doğru sürüklenerek taşındı. Proje, kıyı şeridinin sürüklenmesinin mevsimsel kalıplarını hesaba katmamış ve özellikle plajın güney kesi

Dalmaçya, karstik yüksek yaylaların Adriya Denizi üzerine
inen bir kenarı ile kıyıya paralel reliyef dizileri arasına giren denizin
meydana getirdiği girintili çıkıntılı, adalı, yarımadalı bir bölgedir. Adriyatik denizine açılan kıyılar Dalmaçya olarak adlandırılır.
Dalmaçya kıyıları boyunca Bosna-Hersek'e kadar uzanan  bölgede Dinar Dağları bulunur. Tuna Havzası dışındaki sahalar dağlık ve engebelidir. Güneyde Kapela-Dinar Alpleri, Adriya kıyılarında Velebit Dağları'na kadar uzanır. Bu dağların yüksek zirveleri 1000 metreyi aşar. Ülkenin Dalmaçya kıyıları karstik yönden zengindir.
Karstik bir yapıya sahip olan bölgenin kıyıları çok girintili çıkıntılı olup çok sayıda ada yer alır. Bu kıyı şekline fiziki coğrafyada dalmaçya kıyı tipi denir. 
Dalmaçya kıyı tipinin görüldüğü yerlerde dağlar kıyıya paralel uzanır, iklim iç kesimlere doğru sokulamaz.Bu tip kıyılarda deniz derinliği fazla, kıta sahanlığı ise dardır.
Örneğin; Adriyatik denizinde Dalmaçya kıyıları, Türkiye'de ise Antalya-Kaş kıyıları buna örnektir.

Dağ geçidi, bir dağ ya da tepe sırasında, bir taraftan öbür tarafa geçişe imkân tanıyan alçak noktaya verilen isimdir. Geçilen sırayı aşan yolun genellikle en yüksek noktasıdır. Dünyanın dağ sıralarının pek çoğu yolculuklara engel oldukları için geçitler, yazılı tarihten önceki dönemlerden beri büyük önem taşımışlar; ticaret, savaş ve göçlerde önemli rol oynamışlardır.
Topografik olarak bir geçit, iki dağ arasında oluşan eğer şeklinin, alçak noktasında, genellikle bir ya da iki tarafta birer nehir başlangıcının hemen yukarısında bulunmaktadır. Geçitler, iki tarafında dik yamaçlar olan kısa bir kapı şeklinde olabildikleri gibi, kilometrelerce uzunluktaki vadilerden de oluşabilirler.
Geçitlerden eski çağlardan beri yollar geçmiş, son zamanlarda da tren yolları tarafından kullanılmışlardır.
Bir geçidin en yüksek noktası genellikle, bölgedeki tek düz arazidir ve burada binalar, bazen köyler bulunur. Sınırları dağ sıralarıyla belirlenen ülkelerde sınır kapıları ve gümrük ofisleri dağ geçitlerinde yer alır. Anayolların bulunduğu geçitlerde, geçidin deniz seviyesinden yüksekliğini gösteren bir tabela da bulunur.
Dünya çevresinde pek çok geçide isim verilmiştir. Afganistan ve Pakistan arasındaki Hayber Geçidi, Alpler'deki Büyük St. Bernard Geçidi ve dünyanın motorlu taşıtlar tarafından kullanılabilen en yüksek geçidi olan 5565 metrelik Semo La (Tibet) ünlü örneklerdendir.

27/01/2007 Tarihli Wikipedia Makalesi 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Debi, bir akışkanın aktığı izleğin herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen akışkan hacmidir.
Bir akarsuyun aktardığı su miktarını, bir boru sisteminin çeşitli noktalarında aktarılan akışkan miktarını belirlerken vb. yerlerde kullanılır. Hidrolojide, hidrolikte, akışkanlar mekaniğinde sıkça başvurulan bir kavramdır. Boyutu 
  
    
      
        h
        a
        c
        i
        m
        
          /
        
        z
        a
        m
        a
        n
      
    
    {\displaystyle hacim/zaman}
  
, genellikle kullanılan metrik birimi 
  
    
      
        
          m
          
            3
          
        
        
          /
        
        s
        n
      
    
    {\displaystyle m^{3}/sn}
  
 ve yaygın göstergesi Q harfidir.

Debi (veya Hacimsel debi), hacimsel akış hızı olarak tanımlanabilir.

        Q
        =
        A
        ⋅
        V
      
    
    {\displaystyle Q=A\cdot V}
  

Burada;
"
  
    
      
        Q
        
      
    
    {\displaystyle Q\,}
  
": Debi, 
  
    
      
        
          
            
              m
              e
              t
              r
              
                e
                
                  3
                
              
            
            
              s
              a
              n
              i
              y
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {metre^{3}}{saniye}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        V
        
      
    
    {\displaystyle V\,}
  
": Akışkanın Hızı, 
  
    
      
        
          
            
              m
              e
              t
              r
              e
            
            
              s
              a
              n
              i
              y
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        A
        
      
    
    {\displaystyle A\,}
  
": Kesitsel (Enkesit) vektörel alan, 
  
    
      
        m
        e
        t
        r
        
          e
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle metre^{2}\,}
  
 biriminde.

Osmanlı Türkçesi'nden gelen Deniz hem erkek ismi, hem de kız ismi:

Deniz Akkaya (d.1977), Türk manken, oyuncu ve sunucu
Deniz Arcak (d.1968), Türk şarkıcı
Deniz Barış (d.1977), Türk eski millî futbolcu
Deniz Baykal (1938-2023), CHP eski genel başkanı
Deniz Bolışık (d.1982), Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu
Deniz Bölükbaşı (1949-2018), Türk diplomat ve siyasetçi
Deniz Çakır (d.1981), Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
Deniz Çelik (d.1973), Bendeniz olarak bilinen Türk şarkıcı
Deniz Gezgin (d.1981), Türk yazar
Deniz Gezmiş (1947-1972), idam edilen Türk öğrenci lideri ve militan
Deniz Özbey (d.1969), Türk mimar ve Vega grubunun solisti
Deniz Seki (d.1970), Türk şarkıcı, oyuncu ve sunucu
Deniz Uğur (d.1973), Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
Deniz Yılmaz (d.1988), Türk asıllı Azerbaycan millî fubolcu

Deniz Müzesi, İstanbul da bulunan deniz müzesi
Denize Doğru, Kumdan Kaleler grubunun müzik albümü
İçimdeki Deniz, 2004 yapımı İspanyol filmi
Yunan deniz tanrıları, Yunanların deniz tanrıları
Yükselen Bir Deniz, 2002 yapımı Can Dündar kitabı

Cerbe Deniz Savaşı, Osmanlı döneminde deniz savaşı
Çanakkale Deniz Savaşları, 1915 tarihinde Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasında deniz savaşı
İnebahtı Deniz Savaşı, 1571 tarihinde Osmanlı Devleti ile Haçlı donanmaları arasında deniz muharebesi
Londra Deniz Silahsızlanması Konferansı
Navarin Deniz Savaşı, 1827 tarihinde Osmanlı ve cephesi ile deniz muharebesi
Preveze Deniz Zaferi, 1538 tarihinde Osmanlı Donanması ile Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesi
Sapienza Deniz Savaşi (1499), 1499 tarihinde gerçekleşen deniz muharebesi
Washington Deniz Silahsızlanması Konferansı

Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Hukuku, Deniz alanların sınırlarını belirleyen hukuk
Deniz hukuku, deniz ve okyanus sularının kullanımı ayarlayan hukuk
Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi, deniz hukuku üzerinde araştırma yapan merkez

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye'nin deniz sınırlarını koruyan birlik
Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri, Japonya' nın deniz kuvvetleri

A.B.D. Deniz Kuvvetleri Akademisi, ABD de bulunan deniz harp okulu
Deniz Harp Okulu, Türk askeri eğitim kurumu
Deniz Lisesi, Türk askeri lise
Deniz Teknolojisi Mühendisliği, deniz hakkında araştırma yapan mühendislik dalı
Gemi İnşa ve Deniz Mühendisliği, gemi ve deniz ile uğraşan mühendislik dalı

Akdeniz, Güney Avrupa, Batı Asya ve Kuzey Afrika arasında bulunan deniz kütlesi
Deniz biyolojisi, denizde yaşayan bitki ve hayvanları inceleyen bilim dalı
Deniz dibi temas haritası, deniz haritası
Deniz ekolojisi
Deniz seviyesi, denizin ortalama yüksekliği
Karadeniz, Doğu Avrupa, Kafkasya ve Anadolu' yu ayıran su kütlesi
Kızıldeniz, Afrika ile Asya' yı ayıran deniz yolu
Ortalama Deniz Seviyesi, denizin ortalama yüksekliği

Deniz alabalığı, tuzlu suda yaşayan balık türü
Deniz hıyarları, omurgasızlara verilen genel ad
Deniz kaplumbağası, 2 kürekli hayvan
Deniz kulağı, diğer ismiyle Lagün veya Kıyı set gölü
Deniz lalesi, deniz zambakları, saç yıldızları veya deniz leylakları olarak da bilinir
Deniz, bir okyanus ile bağı olan ve büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu olan su birikintisi
Denizkestanesi, Echinoidea sınıfına bağlı dikenli deniz hayvanı
Deri sırtlı deniz kaplumbağası, en büyük kaplumbağa
Şahin gagalı kaplumbağa, kaplumbağa türü
Yapraklı deniz ejderi, tuzlu su balığı
Yassı sırtlı deniz kaplumbağası, kaplumbağa türü
Yırtıcı deniz solucanları, hayvan şubesi

Deniz börülcesi, bitki türü
Deniz yosunları, su yosunları ya da algler olarak da bilinir

Deniz, Yahya Kemal Beyatlı'nın Kendi Gök Kubbemiz adlı kitabındaki şiirlerinden biridir

İstanbul Deniz Otobüsleri, İstanbul da ulaşım sistemi
Ölü Deniz Tomarları, eski dilde elyazması

"Deniz" ile başlayan bütün sayfalar
"Deniz" başlığını içeren tüm sayfalar

Türk Dil Kurumu'nda kelime arama 29 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz altı volkanları, yeryüzünün denizlerle örtülü olduğu bölgelerinde bulunan yarıklardır. Yer altından gelen lavlar bu yarıklar sayesinde yüzeye çıkarlar. Dünya üzerine bir yılda yer altından gelen lavların %75 kadarını bu tür yarıklardan gelenler oluşturur. Çıkan malzemelerin büyük çoğunluğu tektonik hareketlerin yoğun olarak görüldüğü Orta Atlantik Yükselimi olarak da adlandırılan kıta levhalarının bulunduğu bölgelerde gerçekleşir. Pek çoğu okyanusların derin bölgelerinde olmasına karşın, bir bölümü de sığ sularda görülür. Bu tür durumlarda birikerek yükselen malzeme, küçük adacıklar oluşturabilir.
Deniz altı volkanları su altında magmaya yakın yerlerde ve deniz altı çatlakların bulunduğu yerde yaygındır. Deniz altı volkanları yıllık üretiminin %75 olduğu tahmin edilmiştir. Deniz altı volkanları büyük çoğunlukla okyanus sırtları olarak bilinen tektonik hareketlerin yoğun olduğu alanlarda yer almaktadır. Denizlerin ve okyanusların en derininde bulunmasına rağmen bu volkanlar bir patlama sırasında sığ sularda havaya malzemeyi yayarlar. Hidrotermal ağızlar, yaygın deniz altı volkanları yakınında bulunurlar ve bu volkanlar bol biyolojik aktivite sahalarıdır.

Suyun özelliği büyük ölçüde volkanik püskürme ve bu patlamalar sonucu değişebilir. Örneğin, magmanın ısısının artmasıyla
volkanik patlama sonucu suyun hızlı soğumasıyla volkanik cam haline gelir, katılaşmasına neden olur. 218 basınçlı ortamlarda 2220 metre okyanus derinliklerinde su kritik basıncını aştığı için su süper kritik akışkan haline gelir. Derin deniz volkanlarını hidrofonlar kullanılmadan büyük mesafelerde sesleri tespit etmek zordur.
Deniz altı volkanları oluşturduğu karasal lav oldukça farklıdır. Lavın suyla teması sağlam bir kabuk etrafında ilerleyen
yastık lav olarak bilinen bu kabuk içine akar.
Bilim adamları hala su altı volkanları konusu ve faaliyetleri hakkında öğreneceğimiz çok şey olduğunu söylemektedir. 1650 yılında Ege Denizi'nde Santorini Adası yakınlarında Kolumbo Sualtı Yanardağı'nın patlamasıyla 70 kişi ölmüştür. Okyanusta keşif NOAA Ofisi ve Pasifik Okyanusundaki Mariana Arc Ateş Çemberi Deniz altı Volkanları keşfine dikkat çekmiş ve finanse etmiştir. Bilim adamları uzaktan kumandalı araçlar kullanılarak, su altı patlamaları, ergimiş kükürtlü havuzları, sıcak ortama adapte siyah bacaları keşfedip deniz yaşamı hakkında bilgi edinmemizi sağlamışlardır.

4000 metre derinliğindeki deniz altı volkanları ve deniz altı dağları, 1000 metre deniz tabanından aniden yükselmesiyle volkanlar oluşur. Deniz altı bilimcileri deniz tabanından en az 1000 metre yükselen deniz dağlarını tanımlar. Tepe değeri genellikle binlerce metre altında bulunmuş ve bu nedenle derin deniz içinde olduğu kabul edilmektedir. Dünya çapında sadece birkaç kez çalışmalar yapılmış 30000 deniz dağı olduğu tahmin edilmiştir. Deniz dağları ve zirveler normal deniz seviyesinin altında yüzlerce metre altındayken bazı deniz dağları sıra dışıdır. Örneğin, Kanada'nın pasifik sularında Bowie Seamount deniz yüzeyinin 24 metre mesafede yaklaşık 3000 metre derinlikte yükselir.

Deniz dağı, okyanus tabanından başlayan ve su yüzeyine (deniz seviyesine) ulaşmadan yükselen ve bu nedenle bir ada, adacık veya uçurum kayası olmayan büyük denizaltı yer şeklidir. Deniz dağları tipik olarak aniden yükselen ve genellikle deniz tabanından 1.000-4.000 m yükselmiş olan sönmüş volkanlardan oluşur. Oşinograflar tarafından deniz tabanının üzerinde en az 1.000 m yükselen bağımsız özellikleri olan, karakteristik olarak konik biçimde dağlar olarak tanımlanırlar. Zirveler genellikle yüzeyin yüzlerce ila binlerce metre altında bulunur ve bu nedenle derin denizde olduğu kabul edilirler. Jeolojik zaman içindeki evrimleri sırasında en büyük deniz dağları, dalga hareketinin düz bir yüzey oluşturmak için zirveyi aşındırdığı deniz yüzeyine ulaşabilir. Alçaldıktan ve deniz yüzeyinin altına battıktan sonra bu tür düz tepeli deniz dağlarına "guyotlar" veya "masa tepeleri" denir.Dünya okyanusları, 14.500'den fazla tanımlanmış deniz dağı içerir. Bunların 9.951 deniz dağı ve 283 guyot olmak üzere toplam 8,796,150 km² alanı haritalandırılmıştır ve ancak sadece birkaçı bilim adamları tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Deniz dağları ve guyotlar en çok Kuzey Pasifik Okyanusunda bulunur ve belirgin bir evrimsel patlama, birikme, çökme ve erozyon modelini takip ederler. Son yıllarda, örneğin Hawai Adaları'ndaki Kamaʻehuakanaloa (eski adıyla Lōʻihi) gibi birkaç aktif deniz dağı gözlemlendi.

Coğrafya ve jeoloji

Earthref Deniz Dağı Kataloğu 22 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Seamount haritaları ve katalog listelerinden oluşan bir veritabanı.
Alaska Körfezi'ndeki Deniz Dağlarının Volkanik Tarihi 21 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni Zelanda, Hikurangi'nin kuzeyindeki devasa Ruatoria enkaz çığı 16 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Bir dalma batma hendeğinin uzak tarafına oyulmuş bir dikiş dağının ardından.
Hawaii volkanlarının evrimi 8 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Deniz dağlarının yaşam döngüsü başlangıçta Hawaii yayının dışında gözlemlendi.
Volkanlar Nasıl Çalışır: Lav ve Su 7 Haziran 2014 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi . Lav-su etkileşimlerinin farklı türlerinin açıklaması.
Ekoloji

Deniz dağlarının biyolojik süreçler üzerindeki etkilerinin gözden geçirilmesi 28 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . NOAA kağıdı.
Denizdeki Dağlar, deniz dağlarının biyolojik ve jeolojik etkileri üzerine bir cilt, tamamen çevrimiçi olarak mevcuttur.
SeamountsOnline 20 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., seamount biyoloji veritabanı.
Derin deniz mercanlarının ulusal yetki alanlarının ötesindeki deniz dağlarında balık tutmaya karşı savunmasızlığı 27 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived, Birleşmiş Milletler Çevre Programı.

Deniz kirliliği, kimyasal, endüstriyel, tarımsal ve evsel atıkların denizlere dökülmesi veya karışması ile yeryüzündeki su birikintilerinde oluşan çevre kirliliği türüdür.
Denizlerin kirlenmesi sonucunda istilacı türlerin yayılmaktadır. Deniz kirliliğinin kaynaklarının çoğu kara kökenlidir. Kirlilik sıklıkla, tarımsal yüzeysel akış, rüzgârın savurduğu atık ve tozlar gibi yayılı kirlilik kaynaklıdır. Su kirliliğinin bir çeşidi olan besin maddesi kirliliği, denizlere aşırı oranda besin maddesi deşarjı ile oluşan kirliliklerdir. Su yüzeylerinin ötrofikasyonunun asıl sebebidir ve azot ile fosfor gibi aşırı besin maddelerinin yosun üremesini artırması sonucunu doğurur.
Potansiyel olarak toksik kimyasallar küçük partiküllere bulaştıktan sonra plankton ve çoğu depolama ya da deniz suyunu filtreleme yoluyla beslenen bentosa geçer. Bu şekilde toksinler okyanustaki besin zinciri boyunca yukarıya doğru konsantrasyonları artarak ilerler. Birçok partikül kimyasal olarak oksijen tüketerek birleştiğinden haliçler anoksik hâle gelir.
Pestisitler deniz ekosistemlerine karıştığında çok kısa sürede deniz besin ağına girer. Besin ağına girdikten sonra pestisitler mutasyonlara ve insanlara olduğu kadar deniz besin ağına da zarar verecek hastalıklara neden olurlar.
Toksik metaller de deniz besin ağlarına girebilir. Bunlar deniz canlılarının dokularının, biyokimyalarının, davranışlarının ve üremelerinin değişikliğine neden olduğu gibi gelişimlerini de durdurabilmektedir. Aynı zamanda hayvan yemlerinde yüksek oranda balık kaynaklı besin maddesi de kullanıldığından deniz canlılarından gelen toksinler kara hayvanlarına geçtikten sonra et ve süt ürünlerinde ortaya çıkmaktadır.

Her ne kadar deniz kirliliğinin tarihi eskilere dayansa da deniz kirliliğine karşı önlem almak için önemli uluslararası sözleşmeler ancak yirminci yüzyılda yürürlüğe konmuştur. Deniz kirliliği 1950'lerden başlayarak Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi konferanslarında tartışılan bir konu olmuştur. Birçok bilim insanı okyanusların muazzam büyüklükleri nedeniyle seyrelteme kapasitelerinin sınırsız olduğuna ve kirliliği zararsız boyutlara indirebileceğine inanmaktaydı.
1950'lerin sonunda ve 1960'ların başında ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından lisans almış şirketler tarafından ABD kıyılarına, Birleşik Krallık Windscale nükleer atık işleme merkezinden İrlanda Denizi'ne ve Fransa Atom Enerjisi Komiserliği tarafından Akdeniz'e radyoaktif atıkların atılması konusunda çeşitli tartışmalar olmuştur. Akdeniz tartışmasının ardından Jacques Cousteau deniz kirliliğinin durdurulması seferberliğinde dünya çapında tanınan bir kişi olmuştur. Torrey Canyon petrol tankerinin 1967 yılındaki kazası ve Kaliforniya kıyılarında 1969 yılında olan Santa Barbara petrol sızıntısı ile birlikte deniz kirliliği uluslararası basında manşetlere çıkmıştır.
Deniz kirliliği 1972 yılında Stockholm'de yapılan Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı'nın önemli tartışma konularından birisi olmuştur. Aynı yıl Londra Konvansiyonu olarak da bilinen Atıkların veya Diğer Maddelerin Depolanması Nedeniyle Ortaya Çıkan Deniz Kirlenmesine dair Konvansiyon kabul edilmiştir. Londra Konvansiyonu deniz kirliliğini yasaklamamış ancak yasak maddeleri içeren kara ve ulusal örgütler tarafından düzenlenecek gri listeler oluşturmuştur. Siyanür ve yüksek oranda radyoaktif atıklar kara listeye konmuştur. Ancak Londra Konvansiyonu yalnızca gemilerden atılan atıklar için uygulandığından boruhatlarından sıvı olarak yapılan atıkların düzenlenmesi konusunda bir yararı olmamıştır.

Deniz ekosistemlerinin kirlilik kaynakları farklı şekillerde kategorilendirilebilir. Genel olarak deniz kirliliğinin kaynağı üçe ayrılarak incelenebilir: atıkların doğrudan deşarjı, yağmur nedeniyle oluşan yüzeysel akışlar ve atmosferden açığa çıkan kirleticiler.
Kirleticilerin denize ulaşmasında yaygın bir yol akarsulardır. Denizlerden su buharlaşması yağışlardan fazla olduğunda denge kıtaların üzerinde olan yağışlarla sağlanır ve bu şekilde akarsulara karışan su tekrar denize döner. Staten Island'ın güneyine ve kuzeyine sularını döken New York'taki Hudson Nehri ile New Jersey'deki Raritan Irmağı açık denizdeki zooplanktonlarda cıva kirliliğinin kaynağıdır. Deniz suyunu filtreleyerek beslenen Copepoda alt sınıfından kabuklularda görülen en yüksek cıva konsantrasyonu bu akarsuların ağzında değil ama 70 km güneyinde Atlantic City yakınlarında tespit edilmiştir. Deniz suyuna karışmış toksinler birkaç gün içinde planktonlara geçer.
Kirlilik genellikle noktasal kirlilik ya da yayılı kirlilik olarak sınıflandırılır. Tek, belirlenebilir ve yerel bir kirlilik kaynağı tespit edilebiliyorsa bu noktasal kirliliktir. Örneğin lağımın ya da endüstriyel atıkların doğrudan deniz suyuna deşarjı gibi. Bu tür kirlilikler özellikle gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Eğer kirliliğin kaynağı belirli değil ve yaygın olarak görülüyorsa yayılı kirliliktir. Bu kirlilikleri kontrol etmek zor olmaktadır. Tarımsal kaynaklı yüzeysel akışlar ve rüzgârın taşıdığı atıklar bu tarz kirliliklerdir.

Kirleticiler akarsulara ve denizlere doğrudan kentsel kanalizasyon sistemlerinden ve endüstriyel atık deşarjı yoluyla zararlı ve toksik atıklar olarak girer.
Bakır, altın gibi metallerin madenciliği başka bir deniz kirliliği kaynağıdır. Zararlı maddelerle zehirlenen toprak, akarsulara karışarak taşınır ve denizlere ulaşır. Yaygın bir sanayi atığı olan bakırın çıkarılma işlemi sırasında kullanılan kimyasal maddeler, toprağa karışır ve toprağı zehirler. Bu zehirli toprak, yeraltındaki ve yerüstündeki akarsular aracılığıyla denizlere ulaşarak yavaş yavaş denizleri de zehirler. Denizlerin kirlenmesi ya da daha doğru bir tâbirle kirletilmesi sonucunda, gözle görülemeyen en küçüğünden, yeryüzünün en büyük memeli hayvanlarına kadar tüm deniz canlılarının yaşam döngülerinde geri döndürülemeyecek önemde hasarlar oluşur.
Özellikle madencilik sektörünün, çevre koruma hususunda özenli ve dikkatli olduğu söylenemez. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı'nın verilerine göre ABD'nin batısında su kaynaklarının %40'ı madencilik nedeniyle kirlenmiştir. Bu kirliliğin büyük bölümü denizlere karışarak tüm yeryüzüne yayılmaktadır.

Tarım alanlarından, kentlerden, yol, bina, liman ve kanal inşaatlarından kaynaklanan yüzeysel akışlar karbon, azot, fosfor ve diğer minerallerden oluşan partikül ve toprağı denizlere taşır. Besin maddesi yönünden zengin olan bu sular su yosunlarının ve fitoplanktonun yosun patlaması olarak bilinen şekilde kıyılarda aşırı olarak artmasına ve tüm oksijeni kullanarak oksijen azlığına neden olur. Kıyı bölgelerde, yollar ve otoyollardan gelen kirli yüzeysel akışlarda önemli bir kirlilik kaynağı olmaktadır.

Deniz kirliliğinde gemi kaynaklı farklı kirlilik nedenleri bulunur. Petrol sızıntısının etkileri önemli ölçüde harap edici olabilmektedir. Ham petrolde bulunan polisiklik aromatik hidrokarbonların (PAHs) deniz yaşamına toksik etkisinin yanı sıra temizlenmeleri çok güçtür ve deniz tabanında yıllarca kalabilmektedir.
Petrol sızıntıları deniz kirliliğinde en medyatik olaylardan biridir. Her ne kadar bir tanker kazası uluslararası basında manşetlere çıksa da denizlerdeki petrolün çoğu balast sularını denize döken tankerler, kaçak yapan boru hatları ve kanalizasyona akıtılan motor yağları gibi çok daha fazla küçük kaynaktan gelmektedir.
Dökme yük gemilerinden atılan kargo atıkları limanları, su yollarını ve okyanusları kirletmektedir. Çoğu durumda, kanunlarca yasaklanmış olmasına rağmen gemiler bilerek yasadışı atıkları denize deşarj etmektedir. Her yıl genellikle fırtınalar sırasında konteyner gemilerinden 10.000'den fazla konteynerın denize düşüp kaybolduğu tahmin edilmektedir. Gemiler ayrıca doğal yaşamı rahatsız eden gürültü kirliliği de yaratmaktadır. Balastlarından gelen su zararlı su yosunları ile diğer istilacı türleri yayar.
Denizde alınan ve limanda salınan balast suyu istenmeyen egzotik deniz türlerinin taşınmasında ana nedendir. Örneğin, Karadeniz, Hazar Denizi ve Azak Denizi'ne özgü istilacı tatlısı sebra midyelerinin Büyük Göller'e muhtemelen gemilerin balast suyuyla taşındığı düşünülmektedir. Tek bir istilacı türün bütün bir deniz ekosistemine zararına örnek olarak görünüşte zararsız bir denizanası olan ve günümüzde dünya üzerindeki tüm haliçlerde yaşayan Mnemiopsis leidyi gösterilebilir. İlk olarak 1982 yılında Karadeniz'e bir geminin balast suyu ile sokulduğu düşünülmektedir. Burada popülasyonu hızla katlanarak artan denizanası 1988 yılına gelindiğinde yerel balık avcılığına büyük bir darbe vurmuştur. 1984 yılında 204.000 ton avlanan hamsi avı 1993'te 200 tona, 1984'te 24.600 ton avlanan çaça avı 1993'te 12.000 tona, 1984 yılında 4.000 ton avlanan karagöz istavrit avı ise 1993 yılında sıfıra düşmüştür. Arık denizanası balık larvaları da dahil olmak üzere zooplanktonları tükettiği için sayıları önemli ölçüde azalmıştır ancak hâlâ ekosistemi tehdit altında tutmaktadır.
İstilacı türler, istila ettikleri bölgede yeni hastalıkların yayılmasını hızlandırabilir, yeni genetik özellikleri sokabilir, sualtı coğrafyasını değiştirebilir ve yerel türlerin besin bulmasını zorlaştırabilir. Yalnızca ABD'de istilacı türler yıllık 138 milyar US$ ekonomik kayba neden olmaktadır.

Bir başka deniz kirliliği kaynağı atmosferik kirliliktir. Plastik poşetlerin de içinde bulunduğu atık ve çöpler, çöplüklerden rüzgâr vasıtasıyla denizlere ulaşır. Sahra Çölü'nden kalkan toz subtropikal yüksek basınç alanının güney sınırı boyunca hareket eder ve sıcak mevsimde basınç alanının kuzeye doğru hareketiyle Karayipler ile Florida'ya taşınır. Gobi ve Taklamakan çöllerinden kalkan toz ise Kore ve Japonya üzerinden Pasifik Okyanusu'nun kuzeyinden Hawaii Adaları'na kadar taşınır. 1970'lerden beri Afrika'da kuraklık dönemlerinin artışıyla birlikte toz miktarında da önemli artışlar olmuştur. Karayiplere ve Florida'ya taşınan toz miktarında yıldan yıla büyük farklılıklar gözlemlenir; ancak toz akış miktarı Kuzey Atlantik salınımının pozitif evresinde daha büyüktür. USGS, toz

Deniz köpüğü, okyanus köpüğü, kıyı köpüğü ya da köpük, deniz suyu çalkantısı özellikle deniz suyu yüksek oranlarda çözünmeyen organik madde (protein, lignin, lipit) içerdiğinde oluşan bir çeşit köpüktür.
Çözünmeyen bu organik maddeler, deniz yosunlarının ani artışıyla denizde oluşan çöküntüyle meydana gelmektedirler  ve yüzey aktif madde ya da köpürtücü madde olarak görev alabilirler. Deniz suyu, kıyıya bitişik alanda dalgalarla dövülürken çetin koşullar altındaki bu yüzey aktif maddelerin varlığı, yüzey gerginliği aracılığıyla birbirine yapışan kalıcı baloncuklar oluşturan havayı tutar.
Düşük yoğunluğu ve az dayanıklılığından dolayı denizden esen kuvvetli bir imbatla köpükler açığa çıkar.

Irmaklardan gelen kirlenmiş kar suyu ya da kanalizasyonun kıyıya ulaştığı yerlerde kıyıya bitişik olarak oluşan deniz köpüğü virüs ya da diğer bulaşıcı maddelerle kirlenebilir veya hoş olmayan bir kokuya sebep olabilir.
Eğer denizde tankerlerden sızan ham petrol, motor yağı, lağım pisliği ve kirlenip gelen kar sularından deterjan mevcut ise ortaya çıkan deniz köpüğü daha çok kalıcı olur ve çikolatalı mukus  kıvamında olabilir.
Eğer köpükler, deniz yosununun zarar verici biçimde aniden artması sebebiyle oluşmuş ise köpükle direkt temas ya da köpükten çıkan damlacıkların solunum yoluyla ulaşması, cilt tahrişlerine ya da solunumla ilgili rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.
Sık rastlanmamakla birlikte, birkaç metreye varabilen büyük boyutlarda deniz köpükleri kıyıda birikinti yapabilir ve kıyıyı kullananlar için fiziksel zarar teşkil edebilir. Bu zarar, büyük kayaları, boşlukları, fırtınadan arta kalan yıkımı örtmek ve fark edilmesine mani olmak şeklinde olabilir.

Deniz mağarası, kıyı mağarası veya diğer adıyla dalga oyukluğu, deniz ya da göllerdeki dalga hareketleri sonucunda sarp kayalıklarda oluşan mağaralar. Deniz mağaraları, dalgaların doğrudan kayalara çarparak kırıldığı kayalık uçlarında ya da kıyılarda görülürler. Yeraltı suyu, akışı sırasında daha az dirençle karşılaşacağı rotaları, kırık ve çatlaklı bölümleri tercih eder. Karbonik asit içeren yeraltı suyunun bu rotalardaki akışı sırasında devam eden çözünme, milimetre boyutunda başlayıp, zamanla kilometrelerce uzunluğa sahip yeraltı akım kanallarının ve mağaraların oluşmasına neden olur.
Kara mağaraları genellikle kimyasal çözünme süreçleriyle oluşmalarına karşın, deniz mağaraları mekanik aşınma sonucunda oluşurlar. Kıyılardaki zayıf kayaç bölgeleri, dalgaların gücü altında aşınır ve çöker. Ortaya çıkan oyuklar zamanla, her dalganın yarattığı hidrolik basınç nedeniyle giderek büyür. Dalgaların yarattığı basıncın zorlamasıyla zamanla mağaranın tepesinde delik oluşabilir ve zamanla bu hava deliğinden suyun fışkırması ile kayaç üzerindeki basıncın etkisi azalır. Dünyanın en büyük dalga kesimli mağaralarından bazıları Norveç kıyısında bulunur, ancak şu anda mevcut deniz seviyesinden 30,48 metre veya daha fazladır. Bunlar hala kıyı mağaraları olarak sınıflandırılır. Aksine, Tayland'ın Phang Nga Bay Körfezi gibi yerlerde, kireçtaşından çözelti olarak oluşmuş mağaralar yükselen deniz tarafından sular altındadır ve şimdi genişlemelerinin yeni bir aşamasını temsil eden kıyı erozyonuna maruz kalmaktadırlar.
En iyi bilinen deniz mağaralarından bazıları Avrupa'dadır. İskoçya'daki Staffa adasındaki Fingal Mağarası, sütunlu ve bazalttan oluşan 70 m uzunluğunda geniş bir mağaradır. Capri'nin Mavi Mağarası, daha küçük olmasına rağmen, su altı açıklıklarından geçen ışık, suyunun belirgin ışıldayan kalitesini ön plana çıkartır ve bu özelliği ile ünlüdür. Yunan Adaları da deniz mağaralarının çeşitliliği ve güzelliği ile dikkat çekiyor. İngiltere, İskoçya ve Fransa'da, özellikle Normandiya kıyılarında çok sayıda deniz Mağarası araştırılmıştır. 2013 yılına kadar, bilinen en büyük deniz mağaraları Amerika Birleşik Devletleri'nin Batı kıyısı, Hawaii Adaları ve Shetland Adaları boyunca bulundu. 2013 yılında dünyanın en büyük deniz mağarasının keşfi ve araştırması açıklandı. Yeni Zelanda'nın Güney Adası'nın Otago kıyısında yer alan Matainaka Mağarası, 1,5 km uzunluğunda dünyanın en geniş Deniz Mağarası olduğu kanıtlanmıştır. Ayrıca 2013'te Crossley, Yeni Zelanda'nın Kuzey Adasındaki Bethells Plajı'ndaki incelemede bir kilometreden biraz fazlaya ulaşan yeni araştırmaya dahil edilen bir kompleksi bildirdi.

Deniz mağaraları dalga hareketleri sonucu oluşurlar. Bu mağaraların oluşumundaki en önemli faktör erozyondur. Dalgaların kayaçla temas ettiği her yerde meydana gelebilir. Bu mağaraların oluşması için kayacın öncelikle zayıf bir bölge içermesi gerekmektedir (çatlak, yarık vs.) Oluşan bu zayıf bölgelerde ise dalga hareketleri etkili olmaktadır. Dalgalar zayıf noktalarda oluşturdukları yarıkları daha da büyüterek buradaki baskıyı arttırır ve deniz mağaralarını meydana getirir.
Bir Deniz Mağarasının oluşması için, ana kayanın önce zayıf bir bölge içermesi gerekir. Metamorfik veya magmatik kayalarda, bu genellikle Kaliforniya Kanal Adaları'nın mağaralarında olduğu gibi kırıklı bir oluşumdur veya Hawaii'nin Na Pali Sahili Kauai'nin büyük deniz mağaralarında olduğu gibi bir settir.  Tortul kayaçlarda, bir yatak-düzlem ayrılması veya farklı sertlikteki tabakalar arasında bir temas gerçekleşebilir. İkincisi, dalgaların andezitik bazalt ve aglomera arasındaki etkileşim gibi California ve Santa Cruz Adası'ndaki mağaralar gibi magmatik kayalarda da ortaya çıkabilir.

Deniz mağaralarının oluşumunu etkileyen bir diğer faktör de yağmur sularıdır. Topraktan sızan karbonik ve organik asitler yarıklar içinde kayaların zayıflamasına yardımcı olurlar. Böylece deniz mağaralarının oluşumunu hızlandırırlar. Çoğu deniz mağarasının duvarları parça parça kopmalardan dolayı düzensiz ve bodurdur fakat bazı mağaralarda ise duvarlar yuvarlak ve düzgündür. Dünyanın çeşitli yerlerinde görülebilen deniz mağaraları, günümüzde oluşmakta olan kıyı şeritleri ve daha önceden oluşmuş kıyı şeritlerinde bulunmaktadırlar.
Deniz mağaralarındaki yaşam da mağaraların genişlemelerine yardımcı olabilir. Örneğin, denizkestaneleri kayaya girer ve birbirini takip eden nesiller boyunca zeminlerden ve alt duvarlardan önemli ölçüde anakayayı kaldırabilir. 

Deniz mağaralarında binlerce canlı yaşamaktadır. Buralarda bulunan küçük mikroorganizmalara ekstremofilik denilmektedir. Anemon, denizyıldızı, sünger,midye ve denizkestanesi gibi sığ su canlıları görülmektedir. Deniz canlıları mağaraların duvar ve zeminlerinde çoğalırlar ve bu canlılar çoğunlukla kördürler. Derin suları olan deniz kabuklarında, küçük leopar köpekbalığı gibi balık türü bulunabilir. 

Deniz mağaralarının oluşmasında birçok faktör etkilidir. Kayacın jeolojik yapısı, mağara girişinin değişen deniz koşullarına göre konumu ve zaman, mağaraların boyutunu etkileyen önemli faktörlerdir. Ayrıca yan kayacın türü de önemlidir çünkü bazı mağaralar bazaltlardan bazıları ise tortul kayaçlardan oluşmaktadırlar. Bazalt kayaçlar güçlü kayaçlardır ve yüzeyi daha yavaş aşınırken tortul kayaçlar bazaltlara göre daha hızlı aşınmaktadırlar. Anakaya türü de önemlidir. Batı ABD sahilindeki ve Hawaii'deki büyük deniz mağaralarının çoğu bazalttandır, tortul kayaya kıyasla daha güçlü bir anakayadır. Bazaltik mağaralar, yüzeyinin nispeten yavaş aşındığı kayalıklara çok fazla nüfuz edebilir. Bununla birlikte, dünyanın en büyük deniz mağarası, Caversham Sandstone (Barth, 2013) çökmüş ve hangi konak kayaların büyük deniz mağaraları oluşturabileceği konusundaki anlayışımızı değiştirmiştir.
Ayrıca jeolojik ölçekte meydana gelen küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesinde meydana getirdiği değişikliklerde deniz mağaralarının oluşumunda etkili olmuştur. Örneğin, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce başlayan Pleistosen zamanında görülen sıralı buzul çağları deniz seviyesini yaklaşık 200 metre kadar düşürmüştür. Böylelikle deniz tabanında bulunan deniz mağaraları gün yüzüne çıkmıştır. Bu durumun aksine ise yaklaşık 12.000 yıldan beri deniz seviyesinin yükselmesiyle tamamen deniz altında kalmış birçok deniz mağarası da bulunmaktadır. Bu duruma örnek olarak da California Channel Adalarında bulunan deniz mağaraları örnek verilebilir. Norveç kıyısında şimdi deniz seviyesinden 30 m yüksekte veya daha fazla yükselen büyük deniz mağaraları vardır. Bunların en büyüğü olan tortulu deniz mağarası (340 m uzunluğunda Osen'de Halvikshulen), en az bir milyon yıllık bir süreçte oluştuğu görülmektedir. Dünyanın en uzun dalga harekerleri sonucu oluşan mağarası olabilir. Hacim bakımından en büyük mağara, 221.494 m³ ile Yeni Zelanda'nın Poor Knights Adası'ndaki Rikoriko Mağarasıdır.

  Son olarak, daha büyük mağaralar daha karmaşık olma eğilimindedir. Deniz mağaralarının büyük bir kısmı tek bir geçit veya odadan oluşmaktadır. Faylarda oluşanlar, kanyon benzeri veya çok düz açılı geçitlere sahip olma eğilimindedir. Santa Cruz Adası'ndaki Seal Kanyon Mağarası'nda giriş ışığı, girişten 189 m uzakta olan mağaranın arka kısmından hala görülebilir durumdadır. Buna karşılık, yatay yatak düzlemleri boyunca oluşan mağaralar, daha düşük tavan yükseklikleri ile daha geniş olma eğilimindedir. Bazı bölgelerde, deniz mağaraları, bölgesel yükselme ile aktif deniz mağarası bölgesinin üzerine kaldırılmış kuru üst seviyelere (tabakalara) sahip olabilir. Deniz mağaraları, çoğu zaman zayıflık bölgelerinin - sıklıkla kırıklıkların - birleştiği bölgelerde şaşırtıcı derecede karmaşık olabilir. Anacapa Adası'ndaki (California) Yeraltı Mezarları Mağarasında en az altı kırıkla kesişir. Kaliforniya Kanal Adaları'nın birçok mağarasında, uzun yarıklar geçitlerle ileride büyük odalara açılır. Bu, her zaman girişi mağara içi boyunca neredeyse dik olarak geçen ikinci bir fayın diğeriyle kesişmesiyle ilişkilendirilir. Mağaraların birden fazla girişi olduğunda, daha fazla dalga hareketine maruz kalırlar ve bu nedenle nispeten daha hızlı büyüyebilirler. Shetland Adaları'nda Papa Stour kıyılarında bir adacık olan Fogla Skerry'nin altında olağanüstü büyük bir mağara var. Araştırma yapılmamış olsa da, tahminler geçidin yaklaşık 500 m olduğu yöndedir. Yeni Zelanda'daki Matainaka Mağarası, dalgaların girebileceği 12 ayrı girişe ve kesişen geçitlerin oluştuğu çok sayıda kola sahiptir.

Dünyanın en uzun ve en büyük deniz mağarası Yeni Zelanda'nın Güney Adasında Otago kıyısındaki Matainaka Mağarasıdır. Mağaranın uzunluğu 5.051 metre olarak hesaplanmıştır. Bu mağara uzunluk olarak en büyük mağara olsa da hacimce en büyük mağara değildir. Mağara kumtaşından oluşmaktadır ve mağarada birçok kırık ve sayısız geçitler mevcuttur.
Dünyada uzunluğu bakımından ikinci sırada yer alan diğer mağara Matainaka mağarasının komşusu olan Mor Katedral'dir. Uzunluğu 1.325 metredir. Duvarlarında gelgitlere maruz kalan mor renkli algler vardır. Komşusu Matainaka'nın aksine tek bir girişi olan bir mağaradır.
Sea Lion Mağaraları ise dünyanın en uzun üçüncü deniz mağaralarıdır. Floransa'da bulunan mağaranın uzunluğu 1.315 metredir.
Dünyanın dördüncü en uzun mağarası Kaliforniya'nın Santa Cruz'daki Boyalı Mağarası'dır. Mağaranın uzunluğu 1.227 metredir.
Dünyadaki en büyük deniz mağaralarından beşincisi ise 1.155 metre uzunlukla Kauai'nın Na Pali sahilindeki Waiahuakuadır. Bu mağara ayrıca Kutsal Su Mağarası olarak da bilinir.

Türkiye'de uzunluğu bakımından birinci sırada yer alan en büyük deniz mağarası, Antalya'da bulunan Derya Mağarası'dır. Mağaranın uzunluğu 124 metredir.
İkinci bilinen en büyük mağara Konya'da Göksu Vadisi üzerinde bulunan Yerköprü Mağarasıdır. Mağaranın uzunluğu 124 metredir.
Üçüncü sırada ise Antalya'da bulunan Konakaltı Mağarası yer alır. Mağaranın uzunluğu 60 metredir.

Atıflar

Kitaplar
Bunnell, D. (1988). Sea Caves of Santa Cruz Island. Santa Barbara, CA: McNally and Loftin. 
Bunnell, D. (1993). Sea Caves of Anac

Deniz seviyesi, atmosfer ile deniz yüzeyinin birleştiği yükseklik. Deniz seviyesi, Dünya'nın bir veya daha fazla su kütlesinin ortalama yüzey seviyesidir. Yeryüzündeki tüm yüksekliklerin ve denizaltındaki tüm derinliklerin tanımlanmasında kullanılan referans seviyedir. Deniz seviyeleri birçok faktörden etkilenebilir ve jeolojik zamanlar içerisinde büyük farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. Dünya üzerindeki herhangi bir bölgenin deniz seviyesi; gel-git, atmosfer basıncı ve rüzgâr gibi nedenlerle kısa süreli değişiklikler gösterir. Kısa vadedeki değişimler ise Dünya'nın iklim değişikliklerine bağlıdır. Örneğin; 20. yüzyılda mevcut deniz seviyesindeki yükselmenin küresel ısınmadan kaynaklandığı varsayılmaktadır. Deniz seviyesinin ölçülmesi; devam eden iklim değişikliğine ilişkin ön görüler sunabilir. Bu değişimler nedeniyle deniz seviyesini, deniz yüzeyinin uzun vadedeki tüm hareketlerinin ortalaması alınarak hesaplanmış olan ortalama deniz seviyesi şeklinde tanımlamak daha doğru olur. Ortalama deniz seviyesi, uluslararası şekilde MSL (mean sea level) kısaltması ile gösterilir. Türkçe yayınlarda zaman zaman ODS kısaltması kullanılır.
Dünyanın ortalama deniz seviyesi sürekli değişim halindedir. Bazı dönemlerde deniz seviyesinde yükselme görüldü ve oldukça hızlı gerçekleşti. Örneğin 1946-1956 arasında yılda 5,5 mm yükseldi. Günümüzden yaklaşık 35 bin yıl önce ortalama deniz seviyesi bugünküne eşitti. Günümüzden 35 byö-15 byö arasındaki süreçte yaklaşık 130 metre alçaldı. 15 bin yıl öncesinden günümüze kadar olan süreçte ise sürekli yükselmektedir.
Eşit büyüklükteki bu seviye dalgalanmaları muhtemelen Buzul Çağı'nda (2,6 myö - 11,7 byö) kıtasal buzulların erimesi ve yeniden oluşması esnasında gerçekleşti; zira buzulların en önemli su kaynağı okyanuslardır. Okyanus tabanındaki şekil değişimlerinin ODS üzerindeki etkisi ise azdır.

Deniz seviyesini etkileyen birçok faktör nedeniyle, "ortalama deniz seviyesinin" kesin olarak belirlenmesi zordur. Anlık deniz seviyesi, çeşitli zaman ve mekan ölçeklerinde oldukça değişkendir. Çünkü deniz gelgitleri, rüzgar, atmosferik basınç, yerel yerçekimi farklılıkları, sıcaklık, tuzluluk vb. etkenler deniz seviyesini sürekli değiştirir. Ortalama deniz seviyesindeki bir değişiklik, deniz seviyesindeki gerçek bir değişiklikten veya gelgitlerin görüldüğü arazinin yüksekliğindeki bir değişiklikten kaynaklanabilir.
Deniz seviyesindeki değişiklikleri ölçmek için kullanılan farklı teknikler tam olarak aynı şeyi ölçmez. Gelgit göstergeleri sadece bağıl deniz seviyesini ölçerken uydular da mutlak deniz seviyesi değişikliklerini ölçebilir. Ortalama deniz seviyesinin belirlenmesinin en kolay yolu, bir konum seçmek ve o noktadaki ortalama deniz seviyesini hesaplamak ve bunu bir veri olarak kullanmaktır. Örneğin, belirli yılların seviyeleri gözlemlenip bir ortalaması alınabilir ve bazı ölçüm noktalarında ortalama deniz seviyesini belirlemek için kullanılabilir.
Bu tarz çalışmalar Türkiye'de, Fransa Ulusal Coğrafya Enstitüsü'nün İskenderun'a bir mareograf istasyonu kurması ile 1927'de başlamıştır. 1934'e kadar faaliyet gösteren bu istasyonun ardından, 1935'te Antalya'da ve 1936'da İzmir, Karşıyaka'da Harita Genel Müdürlüğü tarafından birer istasyon kurulmuştur. Daha sonra dönem dönem eklenen 6 istasyon ile 1970-80lere kadar veri alınmış, bu istasyonlar görevlerini 1984-1998 arasında ise iki kuyulu (dinlendirme ve ölçü) mareograf istasyonlarına bırakmışlardır. 1998'den sonra ise, sayısal ve otomatik ölçüm alan cihazların adım adım devreye alınmasıyla günümüzde de işletilmekte olan Türkiye Ulusal Deniz Seviyesi İzleme Sistemi oluşturulmuştur. Bu sistemin verilerine Harita Genel Müdürlüğü'nden ulaşılabilmektedir.

Ortalama deniz seviyesinin üzerindeki yükseklik, bir nesnenin ortalama deniz seviyesi verisine göre yüksekliği veya rakımıdır. Ortalama deniz seviyesi (MSL); havacılık, kartografi ve meteoroloji gibi disiplinlerde rakım ve irtifaları belirtmek için yaygın olarak kullanılan bir referans noktasıdır. Bu referans noktasına göre hesaplanan yüksekliğe ortalama deniz seviyesinden yükseklik (AMSL) denir.

Atmosferik basınç farklarına göre yüksekliği belirleyen altimetre vb. cihazlarda deniz seviyesinden yüksekliği görebilmek için ayar penceresine QNH değeri girilir. QNH değeri, o bölgede deniz seviyesinde ölçülen ve gün içerisinde belirli aralıklarla güncellenen atmosfer basıncı değeridir.Bir konumun deniz seviyesinin altında olması ise nadir durumlarda görülür. Deniz seviyesi yüksekliği negatiftir. Böyle bir durum için bkz. Amsterdam Schiphol Havalimanı.

Deniz seviyesi ve kara arasındaki değişen ilişkileri tanımlamak için çeşitli terimler kullanılmaktadır. "Bağıl" terimi kullanıldığında, tortu yığınındaki sabit bir noktaya göre değişiklik anlamına gelir. "Östatik" terimi, örneğin, buzulların erimesinin bir sonucu olarak, dünyanın merkezi gibi sabit bir noktaya göre deniz seviyesindeki küresel değişimleri ifade eder. "Sterik" terimi, termal genleşme ve tuzluluk değişimleri nedeniyle deniz seviyesindeki küresel değişiklikleri ifade eder. "İzostatik" terimi, muhtemelen termal kaldırma kuvveti veya tektonik etkiler nedeniyle yeryüzündeki sabit bir noktaya göre arazi seviyesindeki değişiklikleri ifade eder; okyanuslardaki su hacminde değişiklik olmadığı anlamına gelir. Buzul çağlarının sonunda buzulların erimesi östatik deniz seviyesindeki yükselişin bir örneğidir. Yeraltı suyunun çekilmesi nedeniyle arazinin çökmesi, deniz seviyesinin göreceli olarak yükselmesinin izostatik bir nedenidir. Paleoklimatologlar, Kuzey Amerika'nın doğu kıyısı gibi, tektonik olarak çok kararlı kıyılarda biriken kayaları inceleyerek deniz seviyesini takip edebilirler. Volkanik adalar gibi alanlar, toprağın batmasına neden olan kayanın izostatik soğutulması sonucu deniz seviyesinde yükselme yaşamaktadır.

Ortalama deniz seviyesi Dünya tarihi boyunca önemli ölçüde farklılıklara uğradı. Deniz seviyesini etkileyen ana faktörler, mevcut suyun miktarı, hacmi ile okyanus havzalarının şekli ve hacmidir. Su hacmi üzerindeki birincil etkiler, yoğunluğu etkileyen deniz suyunun sıcaklığı ve nehirler, akiferler, göller, buzullar, kutup buz kapakları ve deniz buzu gibi diğer rezervuarlarda tutulan su miktarlarıdır. Jeolojik zaman ölçekleri, okyanus havzalarının ve arazi / deniz dağılımındaki şeklinde değişiklikler deniz seviyesini etkiler. Etastatik değişikliklere ek olarak, deniz seviyesindeki yerel değişikliklere tektonik yükselme ve çökme neden olur. Deniz seviyesindeki değişiklikler okyanusun hacmi ya da deniz yüzeyine kıyasla karadaki değişimlerden kaynaklanabilir.

Yerel ortalama deniz seviyesi, dalgaların ve dalgaların neden olduğu dalgalanmaların yumuşatılmasına yetecek kadar uzun bir süre (bir ay veya bir yıl gibi) ortalama bir arazi ölçütüne göre deniz yüksekliği olarak tanımlanır. Deniz seviyesinin değişmesiyle aynı düzende (mm / yıl) olabilen, karadaki dikey hareketleri hesaba katmak için yerel deniz seviyesinde algılanan değişiklikler ayarlanmalıdır. Son buzul çağının sonunda, buz tabakasının ağırlığı, alttaki araziyi bastırır ve buz eridiğinde arazi yavaşça geri döner. Yere dayalı buz hacmindeki değişiklikler, jeoid ve gerçek kutup dolaşımının yeniden ayarlanmasıyla yerel ve bölgesel deniz seviyelerini de etkiler. Atmosferik basınç, okyanus akıntıları ve yerel okyanus sıcaklık değişiklikleri de yerel ortalama deniz seviyesini etkileyebilir.
Östatik deniz seviyesi değişikliği (yerel değişimin aksine) ya dünya okyanuslarındaki su hacmindeki değişiklikler ya da okyanus havzalarının hacmindeki net değişiklikler nedeniyle küresel deniz seviyelerinde değişikliklere neden olur.

Küresel ısınma yüzünden kuvaterner'de deniz seviyesi değişmeler ya da Östatik hareketler, karaların hareket etmemesi şartıyla, denizin alçalma ve yükselme hareketlerine denir. Östatik hareketler 2 nedenle oluşurlar. Bunlar;

Tektonik nedenler
Klimatik nedenler
Deniz seviyesi değişimleri, yer kabuğu veya okyanus hareketlerinden oluşmaktadır. seviyenin yükselmesine pozitif östatik hareket, alçalmasına ise negatif östatik hareket adı verilir. Pozitif hareketler trangresyona, negatif hareketler ise regresyona neden olmaktadır. Deniz seviyesi ile ilgili ilk gözlemler 17. yüzyıl sonlarında başlamıştır. Amsterdam, Venedik gibi göreli deniz seviyesi değişiminden etkilenen kentlerle ilgili veriler toplanmıştır. Yakın zamana kadar deniz seviyesinin sabit olduğu, ancak karalarda yerel veya bölgesel olarak meydana gelen tektonik hareketler kıyı çizgisinin dikey-düşey doğrultuda değiştirdiği üzerinde durulmuştur. Deniz seviyesindeki dikey-düşey değişim ifade eden 'östatik' kavramı ilk olarak Suess tarafından kullanılmıştır.

20. yüzyılın başından bu yana, ortalama küresel deniz seviyesi yükseliyor. 1900-2016 yılları arasında deniz seviyesi 16–21 cm arttı.  Uydu radar ölçümlerinden elde edilen daha kesin veriler, 1993'ten 2017'ye 7,5 cm'lik hızlanan bir artış olduğunu ortaya koymaktadır. 1554, yüzyılda yaklaşık 30 cm bir eğilimdir. Bu ivme çoğunlukla deniz suyunun termal genişlemesini ve karadaki buz tabakalarının ve buzulların erimesini sağlayan insan kaynaklı küresel ısınmadan kaynaklanmaktadır. 1993-2018 yılları arasında okyanusların termal genişlemesi deniz seviyesinin yükselmesine% 42 katkıda bulundu; ılıman buzulların erimesi,% 21; Grönland,% 15; ve Antarktika,% 8. 1576 iklim bilimcileri bu oranın 21. yüzyılda daha da hızlanmasını beklemektedir.

Göreli deniz seviyesi
Ortalama deniz seviyesinden yükseklik

Deniz seviyesinin yükselmesi, küresel ısınma ile bağlantılı olarak dünyanın ortalama deniz seviyesindeki son ve öngörülen artışla yaşanan deniz seviyesinin değişmesi durumuna denir.
En azından 20. yüzyılın başından bu yana, ortalama küresel deniz seviyesi yükseliyor. 1900-2016 yılları arasında deniz seviyesi 16–21 cm arttı. Uydu radar ölçümlerinden elde edilen daha kesin veriler, 1993'ten 2017'ye 7,5 cm'lik hızlanan bir artış olduğunu ortaya koymaktadır: 20. yüzyılda yaklaşık 30 cm bir eğilim vardır. Bu ivme çoğunlukla deniz suyunun termal genişlemesini, karadaki buz tabakalarının ve buzulların erimesini sağlayan insan kaynaklı küresel ısınmadan kaynaklanmaktadır. 1993-2018 yılları arasında okyanusların termal genişlemesi deniz seviyesinin yükselmesine% 42 katkıda bulundu; ılıman buzulların erimesi,% 21; Grönland,% 15; ve Antarktika,% 8 katkı payı vardır. İklim bilimcileri bu oranın 21. yüzyılda daha da hızlanmasını bekliyorlar. 62

İklim sisteminin birçok yönünün karmaşıklığı nedeniyle gelecekteki deniz seviyesinin projelendirilmesi zordur. Geçmiş ve şimdiki deniz seviyelerine yönelik iklim araştırması bilgisayar modellerinin geliştirilmesine yol açtığından, projeksiyonlar sürekli olarak artmıştır. Örneğin, 2007 yılında Hükûmetler Arası İklim Değişikliği Paneli 2099'da 60 cm'ye varan yüksek bir tahmin öngördü, ancak 2014 raporları üst düzey tahminini 90 cm'ye yükseltti. Daha sonraki bazı çalışmalar, bu yüzyılda 200 ile 270 cm küresel deniz seviyesi artışının "fiziksel olarak makul" olduğu sonucuna varmıştır. Uzun vadeli projeksiyonların muhafazakâr bir tahmini, her bir Santigrat derece sıcaklık artışının, iki bin yıl boyunca yaklaşık 2.3 metre deniz seviyesi artışını tetiklemesi bekleniliyor. 
Deniz seviyesi dünyanın her yerinde eşit olarak yükselmeyecek ve Kuzey Kutbu gibi bazı yerlerde bile biraz düşecektir. Yerel faktörler  toprağın, gelgitlerin, akımların ve fırtınaların çökmesini içerir. Deniz seviyesindeki artışlar kıyı ve ada bölgelerindeki insan nüfusunu önemli ölçüde etkileyebilir. Binlerce yıl boyunca devam eden çeşitli ısınma dereceleriyle birlikte yaygın kıyı selleri bekleniyor. Diğer etkiler daha yüksek fırtına dalgalanmaları ve daha tehlikeli tsunamiler, nüfusun yer değiştirmesi, tarım arazilerinin kaybı ve bozulması şehirlerdeki zararlardır. Deniz ekosistemleri gibi doğal ortamlar da etkilenir, balıklar, kuşlar ve bitkiler yaşam alanlarının bir kısmını kaybeder.
Toplumlar deniz seviyesindeki yükselmeye üç farklı şekilde cevap verebilirler: geri çekilmek, uyum sağlamak ve korumak. Bazen bu adaptasyon stratejileri el ele gider, ancak diğer zamanlarda farklı stratejiler arasında seçim yapılması gerekir. İç kısımlarda hareket ederek yükselen deniz seviyelerine uyum sağlayan ekosistemler, doğal veya yapay engeller nedeniyle bunu her zaman yapamayabilir.

Geçmiş deniz seviyesinin anlaşılması, mevcut ve gelecekteki değişikliklerin analizi için önemlidir. Son jeolojik dönemde, kara buzundaki değişiklikler ve artan sıcaklıklardan kaynaklanan genleşme, deniz seviyesinin yükselmesinin başlıca nedenleridir. Dünya son endüstriyel sıcaklıklardan 2 °C daha sıcak olduğunda, deniz seviyeleri şu andan en az 5 metre daha yüksekti: Dünya yörüngesindeki yavaş değişimler nedeniyle Güneş ışığı son buzullara neden oldu. Isınma binlerce yıl boyunca devam etti ve deniz seviyesindeki artışın Antarktika ve Grönland buz tabakalarından büyük katkı sağladığını gösteriyor. Ayrıca, Kraliyet Hollanda Deniz Araştırmaları Enstitüsü'nün bir raporu yaklaşık üç milyon yıl önce, Dünya atmosferindeki karbondioksit seviyelerinin, sıcaklığı iki ila üç santigrat derece artıran ve Antarktika'nın buz tabakalarının üçte birini eriten bugünkü seviyelere benzediğini söyledi. Bu da deniz seviyelerinin 20 metreye yükselmesine neden oldu.
Yaklaşık 20.000 yıl önceki son buzul maksimumundan bu yana, deniz seviyesi 125 metreden daha fazla arttı, buz tabakalarının erimesinin bir sonucu olarak mm / yıldan 40+ mm / yıla değişen oranlarla birlikte Kanada ve Avrasya nasibini almıştır.. Buz tabakalarının hızlı parçalanması, deniz seviyesinin hızla arttığı dönemlerde 'erimiş su atımlarına' neden oldu. Artış oranı şimdiden yaklaşık 8.200 yıl önce yavaşlamaya başladı; deniz seviyesi son 2.500 yılda, 19. yüzyılın sonunda veya 20. yüzyılın başında başlayan son yükseliş trendinden önce neredeyse sabit kalmıştır.

Deniz seviyesi, denizleri dolduran su kütlesinin yüzeyi olduğuna göre, yüzeyin seviye değişmeleri öncelikli olarak su kütlesinin hacmiyle ilgilidir. Su hacminin artmasıyla deniz seviyesi yükselir, azalmasıyla da alçalır. Buna neden olan en önemli etken iklim değişmeleridir. İklimde soğuma olduğunda deniz seviyesi alçalırken, sıcak dönemlerde buzulların erimesiyle deniz seviyesi yükselir. Deniz seviyesi değişmeleri, iklim değişmeleri kadar, deniz ve okyanus havzalarının hacmindeki değişmeler, deniz suyu sıcaklık, tuzluluk gibi değişmelerle de ilgilidir.

Kuvaterner'deki iklim değişmeleri deniz seviyesini önemli ölçüde etkilemiştir. Buzul çağlarında buzulların yüksek hacimlere ulaşması, okyanus ve denizdeki su kütlesinin azalmasına, bu nedenle de dünya deniz seviyesinin alçalmasına neden olmuştur. Son buzul çağında bu alçalma 130 m kadar olmuştur. Son buzul dönemini izleyen ısınma döneminde ise bu buzullar eriyerek küçülen buzullardan denizlere büyük oranda su katılarak deniz seviyesi tekrar yükseltmiştir. Bu süreç, devamlı ve düzenli olmamıştır. Sıcaklık artışındaki değişmelere bağlı olarak farklı hızlarda olmuştur. Deniz seviyesi değişimlerinin en önemli sonuçları kıyı şekilleridir. Buzul çağlarına geçişte alçalan deniz seviyesine göre oluşan kıyı şekilleri, uzaklaşan kıyı gerisinde karasal süreçlerde aşınıp yok olmakta, buzul çağında yeni bir buzul arası çağa geçişte ise oluşan kıyı çizgileri deniz seviyesinin yükselmesiyle sular altında kalmaktadır. Son süreç, deniz seviyesi yükselmesi (Holosen trangresyonu) olduğu için önceki deniz seviyelerine, seviye yükselmesi sırasındaki duraklamalara ait kıyı izleri sular altında kalmıştır. Bu nedenle, uzun dönemli deniz seviyesi değişmeleri sadece kıyı çizgilerine bakılarak değil, mercan resiflerindeki gelişmelere ve dolaylı yollardan sağlanan verilerle belirlenebilmektedir.

Deniz seviyesindeki değişiklikler, okyanusun hacmi ya da deniz yüzeyine kıyasla karadaki değişimlerden kaynaklanabilir. Deniz seviyesindeki değişiklikleri ölçmek için kullanılan farklı teknikler tam olarak aynı şeyi ölçmez. Gelgit göstergeleri sadece bağıl deniz seviyesini ölçerken uydular da mutlak deniz seviyesi değişikliklerini ölçebilir. Deniz seviyesine yönelik kesin ölçümler elde etmek için, gezegenimizdeki buz ve okyanusları inceleyen araştırmacılar, özellikle geçmiş buz kütlelerinden geri çekilmekte olan kara kütleleri ve ayrıca Dünya'nın yerçekimi ve dönüşü nedeniyle yükselen kara kütleleri nedeniyle, gezegenimizin devam eden deformasyonlarında hızını kesmeyecektir.

TOPEX / Poseidon'un 1992'de piyasaya sürülmesinden bu yana, altimetrik uydular deniz seviyesindeki değişiklikleri kaydetmektedir. Bu uydular, akımların neden olduğu denizdeki tepeleri ve vadileri ölçebilir ve yüksekliklerindeki eğilimleri tespit edebilir. Deniz yüzeyine olan mesafeyi ölçmek için, uydular okyanus yüzeyine bir mikrodalga darbesi gönderir ve geri dönüş süresini kaydeder. Mikrodalga radyometreleri atmosferdeki su buharının neden olduğu ek gecikmeyi düzeltir. Bu verilerin uzay aracının tam olarak bilinen konumu ile birleştirilmesi, deniz yüzeyi yüksekliğinin birkaç santimetre içinde belirlenmesini mümkün kılar. Uydu altimetrisinden gelen deniz seviyesi artış oranlarının 1993-2017 dönemi için yılda 3,0 - 0,4 milimetre olduğu tahmin edilmektedir. Daha önceki uydu ölçümleri daha önce gelgit göstergesi ölçümleriyle biraz çelişiyordu. Topex / Poseidon uydusu için küçük bir kalibrasyon hatası nihayetinde 1992-2005 deniz seviyelerinin  fazla tahmin edilmesine neden olduğu ve devam eden deniz seviyesi artış hızını maskelediği tespit edildi.
1993 ve 2018 yılları arasında, ortalama deniz seviyesi dünya okyanuslarının çoğunda yükselmiştir.
Uydular, batı tropikal Pasifik'teki 1993-2012 yılları arasındaki önemli artış gibi deniz seviyesindeki bölgesel farklılıkları ölçmek için yararlıdır. Bu keskin yükseliş, Pasifik Decadal Salınımı ve El Niño-Güney Salınımı bir durumdan diğerine değiştiğinde meydana gelen artan ticaret rüzgârlarıyla bağlantılıdır. [ PDO, her biri yaygın olarak 10 ila 30 yıl süren iki fazdan oluşan havza çapında bir iklim modelidir, ENSO 2 ila 7 yıl daha kısa bir süreye sahiptir.

Deniz seviyesi gözlemlerinin bir diğer önemli kaynağı, küresel gelgit göstergeleri ağıdır. Uydu kaydına kıyasla, bu kayıt büyük uzaysal boşluklara sahiptir, ancak çok daha uzun bir süreyi kapsamaktadır. Gelgit göstergelerinin kapsamı öncelikle Kuzey Yarımküre'de başladı ve Güney Yarımküre için veriler 1970'lere kadar sınırlı kaldı. 1675 yılında kurulan en uzun deniz seviyesi ölçümleri olan NAP veya Amsterdam Ordnance Datum, Hollanda'nın Amsterdam kentinde kaydedilir. Avustralya'da, 1837'de başlayan amatör bir meteorolog tarafından yapılan ölçümler ve 1841'de Port Arthur hükümlü yerleşimi yakınlarındaki Ölüler Adası'nda küçük bir uçurumun üzerinde deniz seviyesindeki bir ölçekten alınan ölçümler de dahil olmak üzere kayıt koleksiyonu da oldukça geniştir.
Bu ağ, uydu altimetre verileriyle birlikte, ortalama deniz seviyesinin, 20. yüzyılda ortalama 1.44 mm / yıl oranında 1870 ve 2004  yılları arasında ise 19.5 cm yükseldiğini tespit etmek için kullanıldı.Avustralya'daki Commonwealth Bilim ve Sanayi Araştırmaları Örgütü (CSIRO) tarafından toplanan veriler, mevcut  ortalama deniz seviyesi eğiliminin yılda 3.2 mm olduğunu, bu da 20. yüzyıldaki oranın iki katına çıktığını gösteriyor. Bu, küresel ısınmaya tepki olarak deniz seviyesindeki yükselmenin hızlanacağını öngören iklim değişikliği simülasyonlarının önemli bir teyidi.

Gelgit göstergesi verilerinde bazı bölgesel farklılıklar da görülebilir. Kaydedilen bölgesel farklılıkların bazıları gerçek deniz seviyesindeki farklılıklard

Deniz tabanı yayılması, deniz tabanından yayılan yeni okyanus kabuğunun volkanik aktivite ile oluşup, sonra yavaş yavaş tepeden hareket ettikten sonra, okyanus ortası sırtlarla ortaya çıkan bir süreçtir. Deniz dibi yayılması, levha tektoniği teorisi, kıtaların kayması açıklamaya yardımcı olur. Okyanusal plakaları sapmak, tensional stres kırıkları kabuğunun oluşmasına neden olur. Bazaltik magma yeni deniz tabanı forma okyanus tabanında kırıklar ve soğur yükselir. Büyük kayalar küçük kayalar yakın yayılan bölgeyi tespit edilecek süre yayılan bölgesinden uzakta bulunacaktır.
Kıtalar "denizde sürülmüş" seklinde adlandırılmasından önce (Alfred Wegener tarafından örneğin Alexander du Toit) önceki teorileri vardı. Merkezi bir eksen genişletir (ve kıta taşır) hareket dibin kendisi bu fikri Harry Hess tarafından Princeton Üniversitesi 1960 yılında ortaya atılmıştır. Bu teori artık kabul edilmiş olup bu fenomen konveksiyon akımları ile plastik, çok zayıf üst manto veya astenosfere neden olduğu bilinmektedir.

Alfred Wegener ve Alexander du Toit'in teorileri hareket halindeki kıtaların sabit ve taşınmaz deniz tabanından "sürüldüğünü" öne sürdü. Deniz tabanının kendisinin hareket ettiği ve kıtaların merkezi bir yayılma ekseninde zaman içinde yayılması fikrini, 1960'larda Princeton Üniversitesi'nden Harold Hammond Hess ve San Diego'daki ABD Deniz Elektronik Laboratuvarı Robert Dietz tarafından 1960'lı yıllarda öne sürülmüştür.

Deniz tabanı yayılması, plaka tektoniği teorisinde kıtaların sürüklenmesine açıklık getirir. Okyanus  plakaları ayrıldığında, gerilme stresi litosfer  kırıkların oluşmasına neden olur. Deniz tabanı yayılma sırtları için hareket edici kuvvet, yayılma sırtlarında tipik olarak önemli magma aktivitesi olmasına rağmen, magma basıncı yerine batma bölgelerinde tektonik plaka levha çekme kuvvetidir. Yavaşlama yapmayan plakalar, yükseltilmiş okyanus ortası sırtlarından yer çekimi ile sırt itme adı verilen bir işlemden geçirilir. Yayılan bir merkezde, bazaltik magma, yeni deniz yatağı oluşturmak için okyanus tabanındaki kırıkları harekete geçirir.  Eski kayalar yayılma bölgesinden daha uzakta bulunurken, daha genç kayalar yayılma bölgesine daha yakın bulunur. Yayılma oranı, bir okyanus havzasının deniz tabanının yayılması nedeniyle genişleme hızıdır. (Bir okyanus ortası sırtının her iki tarafındaki her tektonik plakaya yeni okyanus litosferinin eklenme oranı, yayılma yarı hızıdır ve yayılma hızının yarısına eşittir). Yayılma oranları sırtın hızlı mı, orta mı yoksa yavaş mı olduğunu belirler. Genel bir kural olarak, hızlı sırtların yılda 90 mm'den fazla yayılma oranları vardır. Ara sırtların yayılma oranı 40–90 mm / yıl iken, yavaş yayılma sırtlarının oranı 40 mm / yıl'ın altındadır. Bilinen en yüksek oran 200 mm / yıl'ın üzerindedir. doğu pasifik Yükselişinde Miyosen 1960'larda Dünya'nın manyetik alanının jeomanyetik tersine çevrilmesinin geçmiş kaydı, okyanus tabanında manyetik şerit "anomalileri" gözlemlenerek fark edildi. Bu, geçmiş manyetik alan polaritesinin, deniz yüzeyinde çekilen bir manyetometre ile toplanan verilerden veya bir uçaktan çıkarılabildiği, genel olarak belirgin "şeritler" ile sonuçlanır. Okyanus ortası sırtının bir tarafındaki çizgiler diğer taraftakilerin ayna görüntüsüdür. Bilinen bir yaşta bir geri dönüşün tanımlanması ve bu geri dönüşün yayılma merkezinden uzaklığının ölçülmesi ile yayılma yarı oranı hesaplanabilir.

Genel olarak, deniz tabanının yayılması bugünkü   Kızıldeniz-Doğu Afrika Yarık Sistemi'ne      benzer bir kıta kara kütlesinde bir yarık olarak başlar. Süreç kıta kabuğunun tabanında ısınarak başlar, bu da daha plastik ve daha az yoğun olmasına neden olur. Daha yoğun nesnelerle ilişkili olarak daha az yoğun nesneler yükseldiğinden, ısıtılan alan geniş bir kubbeye benzer bir şekil haline gelir Kabuk yukarı doğru yayıldıkça, yavaş yavaş çatlaklara dönüşen kırıklar oluşur. Tipik yarık sistemi yaklaşık 120 derecelik açılarda üç yarık koldan oluşur. Bu alanlar üçlü kavşaklar olarak adlandırılır ve bugün dünyanın çeşitli yerlerinde bulunabilir. Kıtaların ayrılan marjları pasif marjlar oluşturmak için gelişir.
Deniz tabanı yayılması işlem sırasında durabilir, ancak kıtanın tamamen koptuğu noktaya kadar devam ederse, yeni bir okyanus havzası oluşturulur. Kızıldeniz henüz Arabistan'ı Afrika'dan tamamen ayırmadı, ancak Afrika'nın diğer tarafında da tamamen özgür olan benzer bir özellik bulunabilir.

Deniz tabanının yayılması, okyanus ortası sırtların tepeleri boyunca dağılmış olan yayılma merkezlerinde meydana gelir. Yayılma merkezleri, dönüşüm hatalarına veya üst üste binen yayılma merkezi ofsetleriyle sonuçlanır. Bir yayılma merkezi, birkaç kilometre ila on kilometre genişliğinde bir sismik olarak aktif plaka sınır bölgesi, okyanus kabuğunun en genç olduğu sınır bölgesi içindeki kabuk birikimi ve iki tabakayı ayıran kabuk tabakası içinde bir çizgi içerir. ayırma plakaları. Kabuk toplanma bölgesi içinde, aktif volkanizmanın meydana geldiği 1–2 km genişliğinde neovolkanik bir bölge vardır.

Okyanus ortası sırttan yeni deniz tabanı oluşup yayıldıkça zaman içinde yavaş yavaş soğudu. Bu nedenle, daha eski deniz tabanı, yeni deniz tabanından daha soğuktur ve izostasyum nedeniyle yeni okyanus havzalarından daha derindir. Yeni kabuk üretimine rağmen dünyanın çapı nispeten sabit kalırsa, kabuğun da yok edildiği bir mekanizma mevcut olmalıdır. Okyanus kabuğunun yok edilmesi, okyanus kabuğunun kıtasal kabuk veya okyanus kabuğu altında zorlandığı batma bölgelerinde meydana gelir. Bugün, Atlas havzası aktif olarak Orta Atlantik Ortası Sırtı'nda yayılıyor. Atlas'ta üretilen okyanus kabuğunun sadece küçük bir kısmı bastırılmıştır. Ancak, Pasifik Okyanusu'nu oluşturan plakalar, Pasifik Okyanusu'nun Ateş Çemberi olarak adlandırılan şeyde volkanik aktiviteye neden olan sınırlarının birçoğu batma yaşıyor. Pasifik aynı zamanda Nazca plakaları arasında 145 +/- 4 mm / yıl'a kadar yayılma oranları ile dünyanın en aktif serpme merkezlerinden (Doğu Pasifik Yükselişi) birine ev sahipliği yapmaktadır. Atlantik Ortası Sırtı yavaş yayılan bir merkez iken Doğu Pasifik Yükselişi hızlı yayılmaya bir örnektir.Yavaş ve orta hızda yayılma merkezleri çatlak bir vadi sergilerken, hızlı kabuk birikimi bölgesinde eksenel bir yükseklik bulunur. Yayılma oranlarındaki farklılıklar sadece sırtların geometrilerini değil, aynı zamanda üretilen bazaltların jeokimyasını da etkiler.
Yeni okyanus havzaları eski okyanus havzalarından daha sığ olduğu için, aktif deniz tabanının yayıldığı zamanlarda dünya okyanus havzalarının toplam kapasitesi azalmaktadır. Atlas Okyanusu'nun açılması sırasında Deniz seviyesi o kadar yüksekti ki, Kuzey Amerika'da Meksika Körfezi'nden Kuzey Buz Denizi'ne kadar bir Batı İç Denizyolu oluştu.

Orta Atlantik Sırtı'nda (ve diğer okyanus ortası sırtlarında), üst mantodan gelen malzeme, plakalar birbirinden uzaklaştıkça yeni kabuk oluşturmak için okyanus levhaları arasındaki faylardan yükselir, ilk olarak kıta kayması olarak gözlemlenir. Ne zaman Alfred Wegener ilk 1912 yılında kıtasal sürüklenme bir hipotez sundu o okyanus kabuğunun içinden sürülmüş olduğu kıtaları önerdi. Bu imkânsızdı: okyanus kabuğu kıtasal kabuktan hem daha yoğun hem de daha serti. Buna göre, Wegener'in teorisi, özellikle ABD'de çok ciddiye alınmadı.
İlk başta yayılma itici gücünün mantoda konveksiyon akımları olduğu ileri sürüldü. O zamandan beri, kıtaların hareketinin plaka tektoniği teorisi ile deniz tabanına yayılmasıyla bağlantılı olduğu gösterilmiştir.
Aktif kenar boşluklarına sahip plakalara deniz tabanı yayılması için sürücü, onları çeken serin, yoğun, alttan çıkarma plakalarının veya slab çekmenin ağırlığıdır. Sırttaki magmatizmanın, levhaların kendi levhalarının ağırlığı altında ayrılmasından kaynaklanan pasif yükselme olarak kabul edilir.  Bu, az sürtünmeli bir masadaki bir kilime benzer olarak düşünülebilir: halının bir kısmı masanın dışına çıktığında, ağırlığı halının geri kalanını onunla birlikte aşağı çeker. Bununla birlikte, Orta Atlantik sırtının kendisi, Küçük Antiller ve Scotia Arc'daki küçük düşüş dışında, batma bölgelerine çekilen plakalarla sınırlandırılmamıştır.. Bu durumda plakalar, sırt itme işleminde manto yukarı doğru kayar.

Deniz yüzeyi sıcaklığı bir okyanusun yüzeyine yakın bir noktada ölçülen sıcaklık değeridir. Yüzeye yakınlık ölçüm yöntemine göre farklılık göstermekte ve 1 milimetre (0,04 in) ile 20 metre (70 ft) arasında olmaktadır. Dünya atmosferindeki hava kütleleri deniz yüzeyi sıcaklığından yoğun biçimde etkilenmektedir.
Küresel ortalama deniz yüzeyi sıcaklığının 1850-1900 ve 2011-2020 yılları arasında küresel ısınma nedeniyle 0,88 °C artmış; bu ısınmanın çoğu (0,60 °C) 1980 ve 2020 yılları arasında meydana gelmiştir. Okyanus, iklim değişikliği nedeniyle üretilen aşırı ısının yaklaşık %92'sini emdiği için kara yüzeyi sıcaklıkları okyanus sıcaklıklarından daha hızlı artmıştır.

Deniz yüzeyi sıcaklığı Dünya atmosferinin davranışını etkiler. Deniz yüzeyi sıcaklığı tropikal siklojenez için önemli olmakla birlikte, deniz sisi ve deniz meltemlerinin oluşumunu belirlemede de önemlidir. Altta yatan sıcak sulardan gelen ısı, 35 kilometre (22 mi) ile 40 kilometre (25 mi) gibi kısa mesafelerde bir hava kütlesini önemli ölçüde değiştirebilir. Örneğin, Kuzey Yarımküre ekstratropikal siklonlarının güneybatısında, nispeten sıcak su kütleleri boyunca soğuk hava getiren kavisli siklonik akış, dar göl etkisi kar (veya deniz etkisi) bantlarına yol açabilir. Göller gibi büyük su kütleleri ısıyı verimli bir şekilde depoladığından, bu bantlar genellikle kar şeklinde güçlü yerel yağışlar getirir; bu da su yüzeyi ile yukarıdaki hava arasında 13 °C (23 °F)'den daha büyük önemli sıcaklık farklılıklarına neden olur. Bu sıcaklık farkı nedeniyle, sıcaklık ve nem yukarı doğru taşınır ve dikey olarak yönlendirilmiş bulutlarda yoğunlaşarak kar sağanakları oluşturur. Yükseklikle birlikte sıcaklık düşüşü ve bulut derinliği hem su sıcaklığından hem de büyük ölçekli ortamdan doğrudan etkilenir. Yükseklikle birlikte sıcaklık düşüşü ne kadar güçlü olursa, bulutlar o kadar uzar ve yağış oranı da o kadar artar.

Denizaltı kanyonu (İngilizce: submarine canyon), okyanusların kenar kısımlarındaki diplerde, bir kısmı sığ, enine profilleri V şeklinde olan, bir kısmı da çok derin şeklinde yarılmış dik yamaçlı vadilere denilmektedir.
Denizaltı kanyonları şelf üzerinde başlar ve çok defa kıta yamacı üzerinde de devam ederek bazen 2000, hatta 3000 m derinliğe kadar takip edebilirler. Kanyon tabanlarının eğimi genel olarak bir tarafa, yani derin deniz çukuruna doğrudur.
Bununla birlikte eğim hep aynı kalmaz; yer yer eğim kırıkları görülür. Boyuna profilleri genellikle kuvvetle eğimli ve kıta yamacının profili gibi içbükeydir. Eğim yukarı kısımlarda en fazla, alt kısımlarda ise daha az dır. Denizaltı kanyonlarının bu kuvvetli eğimleri, karalar üzerinde ancak sel yataklarının eğimleri ile karşılaştırılabilir.

Denizaltı kanyonlarının bir kısmı, kıyı bölgesinde kara üzerindeki akarsu sistemlerinin ağızları önünde yer alır ve onlara kolayca bağlanabilir. Örneğin Karadeniz kıyılarında Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak önünde durum böyledir. Burada vadiler, -90 metredeki şelf yüzeyi içinde 250 metre kadar gömülmüştür. Gömülme kıta yamacı üzerinde daha büyük ölçülere erişir. Aynı şekilde, Ganj, İndus, Kongo, Hudson, Taju ve Adour gibi akarsuların vadileri de kıta yamacını yaran denizaltı kanyonları ve vadileri ile devam ederler. Buna karşılık bir kısım denizaltı kanyonları ile karadaki akarsu vadileri arasında bağıntı kurmak güçtür. Çünkü bunlar doğrudan doğruya şelf üzerinde başlarlar. Bu gibi durumlar, kara üzerindeki vadilerle denizaltı vadileri arasındaki bağlantıların yatak değişiklikleri veya birikme olayları sonucunda maskelenmiş olmasıyla açıklanabileceği gibi denizaltında gözlenen vadiye benzer şekillerin bazılarının denizsel etkenlerle meydana gelmiş olması ile de ilgili olabilir.
Denizaltı kanyonlarının geneli gevşek maddeler üzerinde kazınmıştır. Bununla birlikte dirençli kayaları yaran denizaltı kanyonlarının var olduğu da bilinmektedir.
Diplerden alınan örneklere göre bu kanyonların birçoğu Miosen, Pliosen veya daha yeni depolar içinde açılmıştır. Buna göre denizaltı kanyonlarının bu depolardan daha da sonra oluştukları, yani genellikle çok yeni şekiller oldukları anlaşılmaktadır. Karadeniz'de de durum aynıdır. Gerçekten buradaki denizaltı kanyonları birçok sahalarda Kuaterner depolarını yarmaktadır.

Denizaltı kanyonlarının nasıl meydana geldikleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Buna göre denizaltı kanyonları dislokasyon hatlarının sınırladığı çukurlara karşılık gelir. Tektonik kökenli denizaltı kanyonlarını varlığı, teorik olarak olasılık dışı değilse de, düzgün ve çok dallı sık bir şebeke karakteri sunan vadi şekillerini bu şekilde açıklamaya olanak olmadığı ortadır.

Buna göre denizaltı kanyonları deniz dibini şekillendiren bazı etkenleri ile açıklanmak istenir. Bu etkenlerin başlıcaları arasında çeşitli kökene sahip akıntıların, yoğun çamur akıntılarının, heyelanlarının ve sedimantasyonu önleyen yerel şartların etkileri üzerinde özellikle durulmaktadır. 

Bu konuda Daly ve Kuenen özellikle denizaltı çamur akıntılarının aşındırıcı rolüne dikkati çekmişlerdir. Bilindiği gibi, akarsuların ağızlarında yüzer maddelerle yüklü olan bulanık nehir suları, nispeten yüksek olan yoğunlukları dolayısıyla, deniz içinde dibe çöker ve bir süre yalnız hareket eder. Bu şekilde meydana gelen denizaltı akıntıları, son zamanlarda laboratuvar deneylerinin de gösterdiği üzere, büyük bir hıza ve dolayısıyla, kuvvetli bir aşındırma gücüne erişebilir. Kıta yamacındaki gevşek maddeler de, deniz suyunda sulanarak, kuvvetli eğimi izleyerek aşağıya doğru hareket eden süspansiyon akıntılarına dönüşebilirler. Bu konuda deneysel araştırmalar yapan Kuenen'e göre yamaç eğimi 0, 060, süspansiyon akıntısı halinde hareket eden çamur kütlesinin kalınlığı 4 m yoğunluğu ise 2 civarında olduğu zaman, çamur akıntısının hareket hızı 3 m/sn' yi bulur. Bu durumda deniz dibinde önemli bir aşındırmanın meydana gelmesi gerekir. Bununla birlikte bu verileri abartılı olarak bulanlar da vardır. Sonuçta bazı durumlarda, kuvvetli dip akıntılarının uzandıkları doğrultuda çökelmenin az olması veya hiç meydana gelmemesi de vadiye benzer bazı şekillerin oluşumuna yol açabilir. Bu son görüş, özellikle Kongo ağzındaki çok belirli ve oluk şekilli denizaltı kanyonu için ileriye sürülmüştür.
Deniz dibindeki bazı kanyon şekillerinin, özellikle gevşek maddeler üzerinde açılmış olanlardan bir kısmının, denizaltında işlevde bulunan ve başlıcaları yukarıda açıklanan sualtı etkenleri tarafından meydana getirilmiş olması olasıdır. Bununla birlikte, bütün denizaltı kanyonlarını, özellikle sağlam kaya içinde açılmış olanlarla karakteristik akarsu şebekesi görünümü gösterenleri bu yollarda açıklamaya olanak görünmüyor.

Bu açıklama biçimine göre denizaltı kanyonları aslında karalar üzerine kazılmış vadilerdir fakat bunlar sonradan denizaltında kalmışlardır. Ancak bu boğulmanın nasıl meydana geldiği hakkında düşünce ayrılıkları vardır. Bazılarına göre boğulma östatik hareketlerin eseridir. Örneğin Shephard'a göre deniz seviyesi östatik olarak 2000–3000 m. kadar alçalmış, bu sırada karasal etkenler tarafından sözü geçen vadiler kazılmış, daha sonra deniz bugünkü seviyesine çıkarak meydana gelmiş bulunan vadilerin sular altında kalmasına neden olmuştur. Fakat yukarıda da belirtildiği gibi denizaltı kanyonlarının kazıldıkları daha yakın jeolojik devrede bu kadar büyük ölçülere erişen östatik hareketlerin meydana gelmediği bilinir. Öte yandan, Akdeniz, Karadeniz gibi okyanuslardan sığ eşiklerle ayrılan, yani belli bir derinlikten sonra okyanus ile bağlantısını kaybeden iç denizlerde bile 1500-2000 metreye kadar inen denizaltı kanyonları bulunur. Bu durumda, sözü geçen iç denizlerin seviyesinin okyanus seviyesine paralel olarak alçalmasına ve büyük derinliklere kadar inen vadilerin kazılmasına olanak olmadığı açıktır. Bu nedenle, denizaltı kanyonlarının oluşum ve boğulmasında, yakın jeolojik geçmişte meydana geldiği düşünülen 2000–3000 m sialı östatik hareketlerin başlıca etken olduğu kabul edilemez. Karasal köken ile ilgili olarak ileriye sürülen ikinci görüşte aynı zamanda tektonik etkenlerin rolü de dikkate değer. Fakat bu şekillerin eriştikleri çok büyük derinliklere, yakın zamanlarda kara kütlesinin takımı ile katıldığı dikey hareketler sonucunda ulaştıkları düşünmek birçok bakımdan güçtür. Bu nedenle denizaltı kanyonlarının bugünkü seviyelerine, sadece kıta kenarlarının büyük bir fileksürle aşağıya doğru inmiş oldukları düşünülür. Denizaltı kanyonlarının kökeni konusunda halen en çok taraftarı olan, gerçeklere ve bulgulara en çok uyan açıklama biçimi de budur.Bu şekilde boğulan kanyonların, olasılıkla bunları izleyen çamur akıntıları tarafından açık tutuldukları ve yeni tortullarla dolmalarının önlenmekte olduğu sanılmaktadır. 

“Aviles Kanyonu” , dünyanın en derin denizaltı kanyonu, güney Biskay Körfezi , İspanya
“Amazon Kanyonu” , Amazon Nehri
“Baltimore ve Wilmington Kanyonu”, Maryland East Coast ve Delaware Birleşik Devletleri
“Bering Kanyonu”, Bering Denizi
“Kongo Kanyonu”, Kongo Nehri
“Hudson Kanyonu” , Hudson Nehri
“Ganj Kanyonu”, Ganj Nehri
“İndus Kanyonu” , İndus Nehri
“Kaikoura Kanyonu” , Kaikoura Yarımadası , Yeni Zelanda
“La Jolla ve Scripps Kanyonu , La Jolla , Güney Kaliforniya kıyılarında
“Monterey Kanyonu”, Kalifornia merkezi kıyıları
“Pribilof Kanyono”, Bering Denizi
“Whittard Kanyonu”, Atlantik Okyanusu kapalı güneybatı İrlanda
“Zhemchug Kanyonu”, Bering Denizi dünyanın en büyük denizaltı kanyonu

Gerek batimetrik, gerek jeofizik karakterleriyle minyatür bir okyanusa benzerlik gösteren Karadeniz çanağı denizaltı morfolojisi bakımından üç birime ayrılır: Hemen her yerde -90 metre civarında nihayetlenen şelf; bunun dış kenarı ile -200 metre arasında yer alan dik eğimli kıta yamacı; ve nihayet 2000-2200 metre derinlikler arasında uzanan hemen hemen düz abisal taban. Bütün çanağın yarısına yakın bir alan kaplayan abisal taban depresyonun merkezi kısmında yer alır. Bu merkezi depresyon, yeni araştırmalara göre, büyük kısmı oligosen, neojen ve kuaternere ait olmak üzere, kalınlığı 10–16 km arasında değişen ve hemen hemen hiç deforme olmamış tortullarla kaplıdır. Buna karşılık sismokarotaj verileri, bilhassa Anadolu ve Kafkas kıyıları önünde kıta yamacının kıvrımlı ve faylı bir yapı gösterdiğini ve heyelanlarla yer değiştirmiş kütlelerin mevcudiyetini ortaya koyar.
Karadeniz çanağının jeomofoloji ve neotektonik bakımdan en ilginç özelliklerinden biri, şelfin ve kıta yamacının sayısız denecek kadar çok denizaltı kanyonlarıyla yarılmış olmasıdır. Ekserisi, başlıca akarsuların ağzı önünde yer alan ve geride, kara üzerindeki drenaj şebekesi ile aynı dandritik drenaj tipi gösteren bu denizaltı kanyonlarının, kara üzerinde teşekkül ettikten sonra boğulmuşlardır. Denizaltı kanyonlarının nispi derinliği veya yarılmanın ölçüsü, şelf sahasında 70-250, kıta yamacı sınırları içinde ise 700-800 metreyi bulur. Hepsinin boyuna profili, kıta yamacı gibi üstte konveks, altta konkav iki farklı kısımdan oluşan tipik bir bükülme profili karakterindedir. Sözü geçen kanyonlar batı Karadeniz kıyılarının önünde 2000, doğu Karadeniz kıyılarıyla Kafkas kıyıları önlerinde 1500, çanağın batı kısmında ise ancak 1000 metre derinliğe kadar takip olunabilir.

Erinç, S.,2010. Jeomorfoloji 2, Der Yayınları, İstanbul, Sayfa 384-388

Doğal kemer, doğal ark veya daha az bilinen adıyla kaya kemeri, bir kemerin altında meydana gelen açıklık ile oluşan, doğal bir kaya oluşumudur. Doğal kemerler çoğunlukla iç kesimlerdeki uçurumların, falezlerin, kanatçıkların ya da kaya balyalarının denizden, nehirlerden ya da hava koşullarından kaynaklanan erozyona maruz kaldıkları yerlerde oluşurlar.

Bir doğal kemer ya da doğal bir köprü bir kaya altında çeşitli şekillerde oluşurlar. Bu doğal kemerler aşınma birlikte kademeli olarak daralırlar. Kademeli olarak dışarı aşınan bir uçurum oluşur. Tabakanın altında yumuşak kaya katmanında kaya sığınıkları meydana gelir. Bunun sonucunda duvarlı dar bir köprü meydana gelir. Deniz, nehir ve erozyona maruz kalmış sahalarda önce uçurumlar oluşur. Ayrışma (havaaltı süreçler) kayaların zayıf olduğu alanlarda etkinlik gösterir ve doğal kemerler sıklıkla buralarda görülür.

Kıyılarda kemerler iki farklı jeolojiye bağlı olarak oluşur. Uyumsuz kıyılarda 90 derecelik açıyla sahile uzanan kaya tipleri vardır. dalga kırılmaları burunlar üzerindeki dalga enerjisine odaklanmış bulunmaktadır. Oluşumun ilk safhası olan mağaralardan sonra kemer formları ortaya çıkar. Çevresindeki çöken kayalar ve yığınları ve kütükleri oluşturur. Oluşuma en uyumlu sahillerdeki kaya tipleri zayıf kaya ve kıyı şeridine paralel kayaçlardır. Kireç taşı gibi güçlü kendisini koruyan dalga eylemi ile zor parçalanır ama sonrasında çok hızlı bir şekilde aşına kaya zayıflar aşınım sonucunda oluşan merdiven delinerek çöker kemer oluşur.

Bir kumtaşı tabakasına sahip olan kayaçlara nüfus eden hava derin çatlaklar oluşturmaya başlar. Çatlaklar içinde meydana gelen aşındırma katmanları dar yüzgeçlere ayırır ve kumtaşı izoleli kayaçta çatlaklar büyür. Oluşan aşırı soğuk ve çözülmeyle bazı kısımları çöker ve gözenekli bir yapı oluşur. Kum taşında pullanma meydana gelir ve kenar çıkıntısındaki yüzgeçleri koparak oluşan deliklerde büyük açılma ve ayrışmalar meydana gelir. Bu açılmalar da kemer formunda meydana gelip kemerleri oluşturur. Arches Milli Parkı, Köprülü Kanyon Parkı ve Büyük Merdiven bu tür oluşumlar ile oluşmuştur.

Bazı doğal köprüler kemer gibi görünebilir. Aşınma akarsuyun kayaya nüfus etmesiyle gerçekleşir. Su doğal çöküntüleri toplar ve kayanın alt katmanını keser gibi çukur şeklinde kimyasal ayrışma ile aşındırarak şekillendirir. Natural Bridges National Monument Utah Kanyonlarındaki akarsu ile oluştu hepsi üç tanedir ve doğallığını korumuştur. Batı dünyasında 71 metrelik en geniş doğal köprü olarak bilinen Gökkuşağı Köprüsü Ulusal Anıtı akan su sayesinde doğal bir şekilde biçimlenmiştir.

Doğal köprüler kireç taşı mağaraları ile benzeşim göstermektedir; ki bu kireç taşı mağaralarında obruk çöküşü taş bir sırt ve mağara geçidine bağlanan düden oluşumu tamamlanır. Tüm kaya oluşumları gibi aşınmaya tabidir ve sonunda çökme olur ve bu çökeller kaybolurlar bunun örneği; Çift Kemerli  Victorian  sahil kaya oluşumu Londan Bridge fırtınalarla oluşan aşınmayla kemerleri oluşturur.

Genel anlamda dünya da birkaç yerde doğal aşınmayla meydana gelmiş doğal köprüler vardır. Virginia, Natural Bridge üzerinde asfalt yol vardır. Hava ile aşınmış kumtaşı kemer oluşturmuş kenarında  Natural Bridge State Resort Park  Kentucky. Narrows'da olarak da bilinir) 
Bir başkasında Romanya'da, Ponoarele Köyü'nde bulunur. Bu, 13 m genişliğinde, 60 m uzunluğunda 9 m açıklıklı 20 m yüksekliğinde 4 m kalınlığında bir taş kemer, özellikleri. Tanrı'nın Bridge (Podul lui Dumnezeu) denir ve etkin trafik için kullanılır.

Natural Arch and Bridge Society, FAQ.
American Geological Institute, Dictionary of Geological Terms, 1976, Doubleday Anchor
http://www.nature.nps.gov/geology/parks/arch/ 23 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Measurement of Fairy Bridge
Trek Earth

Düz sahil, düz bir sahilin olduğu yerlerde veya düz bir kıyı şeridine sahip olduğu alanlarda, toprak yavaş bir hareket göstererek denize doğru iner. Düz sahiller, ya denizin hafifçe meyilli araziye ilerlemesi ya da gevşek kayanın aşınması sonucu meydana gelebilirler. Temel olarak iki paralel şeride ayrılabilirler:
-kıyı yüzeyi, 
-plaj.
Yassı sahillerin ana maddeleri kumlar ve çakıllar gibi gevşek malzemelerdir. Rüzgâr ise kumulların üzerindeki ince kum tanelerini taşır. Deniz, kum ve çakılları elekten geçirerek sahilden uzak bir yere döker.
-Düz sahil kıyı serisi-
Deniz tarafından oluşturulan tipik yerşekilleri dizisi "littoral seriler" olarak tanımlanmaktadır.
Düz bir sahilin kıyı şeridi serisi, sürekli sular altında kalan sığ su bölgesinde veya kıyı yüzeyinde, kum veya çakıl resifi diğer bir adıyla bara da olarak kullanılır ve bu şekilde başlar. Uzun kıyı barı, birçok düz kıyıdaki sörf bölgesinde kıyıya paralel olarak bulunan uzun bir kum sırtıdır. Kıyı boyunca mevcut olan malzemeye bağlı olarak esas ana maddesi kum veya çakıldan oluşur. Kum çubuğunun kenarları sakince düşer. Kum çubuğu ile kıyı bölgesi arasındaki havzaya tünel denir. Bir çubuğun varlığı demek, dalgaların hareketinin deniz tabanına malzeme taşıdığının göstergesidir. Boyuna eksenlerinde ise sahile paralel uzanan ve eşit paralel kanallar veya derelerle ayrılan birkaç çubuk olabilir. Gelgit düzlüklerindeki drenaj olukları da kıyıya paralel uzanmaktadır.
Sahil ve plaj;
Düz kıyılardaki kıyı yüzeyi (veya su altı platformu), dar su içinde, hareketli suyun sürekli etkisine maruz kalan alanı kapsamaktadır. Bu, kıyı yüzeyi ve plaj arasındaki kara sınırının ortalama düşük su işaretinin çizgisi olduğu anlamına gelir. Ancak bu tanım evrensel değildir ve literatürde sıklıkla yazardan yazara değişir. Bazıları sahili, düşük su işaretinden en yüksek su işaretine, yani sadece periyodik veya epizodik olarak (fırtına dalgalanmasından sonra) sular altında kalan bölgeye doğru kara yüzeyine geçiş olarak tanımlarken; diğer yazarlar "sahil" terimini düz bir sahilin karasal unsuru olarak kullanmazlar. Gelgitlerin ortalama düşük su işareti ile gelgitlerin ortalama yüksek su işareti arasındaki bölgeyi intertidal bölge veya suların çektiği kıyı olarak ve ortalama yüksek su işaretinin üzerindeki alanı supratidal bölge veya sadece su tarafından doğrudan saldırıya uğrayan kıyı olarak tanımlarlar.
Kıyıdaki bu bölümü de gerçek plaj olarak kabul edilebilir.
Fırtına dalgalanmalarıyla ulaşılan iç kısımdaki en uzak nokta, taşkınların bir kum tepesi oluşturabileceği bir kumul kemeri ile sınırlıdır.
kısacası sahil için karanın deniz, göl, ırmak boyunca uzanan genel olarak ince kumlarla kaplı, turizm amaçlı kullanılan bölümü de diyebiliriz.
Berm;
En kaba anlamıyla berm, omuz veya yol kenarı; bir kanalın kenarı; dar çıkıntı; duvarın dibine yerleştirilmiş toprak höyüğü olarak tanımlanır, omuz veya yol kenarı; bir kanalın kenarı; dar çıkıntı; duvarın dibine yerleştirilmiş toprak höyüğü olarak tanımlanırken bunun yanında:
Plajda sık sık kıyı şeridine paralel bir kum bankı veya çakıl sırtı berm olarak bilinirken bunların yaklaşık 10 cm kadar yükseklikleri vardır. Kara tarafında, genellikle sığ bir pist vardır. Berm, ortalama deniz seviyesinin ötesine atılan kopma dalgaları tarafından taşınan malzeme tarafından oluşturulur. Artık geri yıkama ile yıkanamayan kaba taneli malzeme geride kalır. Bermin yeri ve büyüklüğü mevsimsel değişikliklere tabidir. Örneğin, kışın fırtına dalgalanmalarıyla atılan bir kış bermi, sahildeki yaz gelgitlerinin oluşturduğu bermlerden genellikle çok daha belirgindir ve daha yüksektir.
Plaj kayıpları ve kazançları
Plajlar genellikle fırtına dalgalanmaları sırasında aşırı derecede aşınır ve plaj profili oluşurken, düz kıyılarda normal dalga hareketi sahili büyütme eğilimindedir. Nadiren olmamaakla beraber birbiri ardında bir dizi paralel berm oluşur. Sonuç olarak, zaman içinde kıyı şeridinin denize doğru ilerlemesi sonucu yükseklik kademeli olarak artmaktadır. Toprak şekillendirme sistemlerine çarpıcı bir örnek olarak, Danimarka'nın en kuzeyindeki Vendsyssel'in kuzey ucundaki Skagen Odde'dir. 
Erozyona karşı kıyı savunmaları, dalgakıran görevi gören groynes, taş duvarlar veya tetrapodlardır. Kum tepelerini kolonileştiren ilk bitkiler arasında deniz topalak veya rüzgar erozyonunu önleyen plaj otu bulunur.

Klaus Duphorn et al.: Die deutsche Ostseeküste. Sammlung geologischer Führer, Vol. 88, 281 p., numerous diagrams and maps, Bornträger, Berlin, 1995
Heinz Klug, Horst Sterr, Dieter Boedecker: Die deutsche Ostseeküste zwischen Kiel und Flensburg. Morphologischer Charakter und rezente Entwicklung. Geographische Rundschau 5, p. 6–14. Brunswick, 1988
Harald Zepp: Grundriss Allgemeine Geographie – Geomorphologie. UTB 2008, ISBN 3-8252-2164-4
Frank Ahnert: Einführung in die Geomorphologie. UTB 2003, ISBN 3-8252-8103-5

Jeoloji bilimi ve meteorolojide rüzgâr faaliyetleri ve özellikle rüzgârın yeryüzünü şekillendirebilmesi eoliyen süreci oluşturur. 
Rüzgâr, yeryüzündeki kayaçları aşındırma, taşıma ve biriktirme faaliyetleri ile şekillendirir.

Rüzgâr ortaya birçok ayırt edici özellik çıkarmasına ve çok etkili bir boylanma etkeni olmasına karşın, ırmak kanalları tipik olarak kuru olsa da kurak bölgelerde çoğu aşınma şeklini akarsular oluşturur. Rüzgâr malzemeleri iki şekilde aşındırır:

Abrazyon: Sıçrayan kum tanelerinin bir nesneye çarpmasını kapsar.
Deflasyon: Rüzgârın gevşek yüzey çökellerini kaldırması olayına deflasyon denir.

Rüzgâr bulanık bir akışkan olup bu yüzden akarsu ile aynı biçimde çok miktarda çökel taşır. Rüzgâr tipik olarak sudan daha büyük bir hızla esmesine rağmen daha düşük bir yoğunluğa sahip olduğundan yalnızca kil ve silt boyutlu parçaları asılı yük olarak taşıyabilir. Kum ve daha büyük parçacıklar ise zeminde yatak yükü olarak hareket ederler.

Esker, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın geçmişte buzullarla kaplı olan bölgelerinde bulunan kum, çakıl ve buzultaş katmanlardan oluşan uzun, yılankavi çökelti yığınlarına verilen addır. İrlandaca eiscir kelimesinden gelmektedir. Çok uzun olabilen eskerler Demiryolu setlerine benzer.

Buzul çağında, buzulun içinde getirdiği kum ve moren taşları buz kaplı bölgenin sınırına dökülmüş ya da buzul tarafından bırakılmıştır. Buzul çağı sonunda buzul ile kaplı bölge sınırı uzun bir dönem içinde iklimin yumuşamasıyla yavaş yavaş, bazen ileri geri, bazen duraklayarak kuzeye doğru ilerleyerek bölgeyi bugünkü kutup çevresine çekmiştir. Buzulların bıraktığı bu çökelti ve tortular buzullar tarafından daha önceden aşındırılmış kayalık düzeyler üzerinde morenlerden oluşan ve yumuşak kavisli bir yüzey sunan bir tabaka olarak dökülmüştür. Bu moren ve kum yığını tabakasının kalınlığı buzul sınırının o noktada iklimin yumuşama hızına bağlı olarak ne kadar eğlenmiş olduğuna bağlıdır. Esker sırtları bu iklim yumuşamasının duraklama yaptığı dönemlerin ürünüdür. Sınır uzun süre aynı nokta yakınında kalınca ya da gidip gelince sırtlar, hızla eriyip geri çekilince çukurlar oluşmuştur. Eskerlerin en iyi bilinen örneği İrlanda da Dublin ve Galway sehirleri arasındaki 200 km'lik yolun üzerinde bulunduğu bir eskerdir. Bu yolun doğu-batı yönünde olması, buzul kaplı bölge sınırının (buzul cephesinin) o yönde ve bölgeyi daraltan erimelerin yönünün güneyden kuzeye doğru olmasındandır. Eskerler için bir başka terim / tanım da cephe moreni depolarıdır.
Başka yönlerde olanları da vardır bunlar da genellikle iki buzul birleştiklerinde oluşan orta morenlerdir. Bunlar her buzulun kendi eşelediği fjord vadisinin kenarlarında oluşan Yan morenlerin vadilerin buluştuğu noktada birleşmesiyle oluşur.

Esker adı İrlanda kökenli bir kelimedir (Eski İrlandaca: escir), demektir. “bir sırt veya yükselmesi, özellikle ovaları ya da depresif yüzeyleri ayırma “ anlamına gelir. Özellikle uzun ve kıvrımlı sırtları tanımlamak için kullanılmıştır. 

Gedney, Larry (August 1, 1984). "Eskers: The Upside-Down Riverbeds". Alaska Science Forum Article #674. Retrieved 29 September 2011.
Easterbrook, D.J. (1999). Surface Processes and Landforms. New Jersey: Prentice Hall. p. 352. ISBN 0-13-860958-6.
 Wikimedia Commons'ta Esker ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Falez, kayaların aşınması ile oluşan yüksek eğimli (genelde >40°, dik hatta negatif eğimli) kıyıdır. Fransızca falaise dik kayalık sahil anlamına gelmektedir. Türkçe coğrafya literatüründe yalıyar da kullanılmaktadır.
Deniz ve göllerin kenarlarında bulunan ve dalga aşındırmasına bağlı olarak meydana gelmiş bulunan dikliklerdir. Bununla birlikte, deniz ve göllerin kenarlarında görülen bütün diklikler dalga aşındırmasına bağlı olarak meydana gelmemişlerdir. Önce su yüzeyine yakın bir tabaka veya çatlakta meydana gelen oyuk, dalganın çarparak yaptığı aşındırma sonucu giderek büyür. Oyuğun üzerinde bulunan kütlelerin de düşmesi sonucu yamaç dikliği kara içlerine doğru geriler.
Falezler tabanlarında dalga erozyonu, su üstünde de yamaç erozyonu süreçleri kontrolünde sürekli olarak gerileyen niteliktedir. Dünya kıyıları 3/4 oranında falezli kıyılardan oluşmaktadır. Falezlerin oluşumu ve tipleri büyük oranda kıyıda yüzlek veren jeolojik formasyonların (yapı ve litoloji) özelliklerine bağlıdır. Bu özellikler kayaların günlenmeye ve erozyona direnciyle ilişkilidir.
Falezli kıyılarda gözlenen kayalar Pre-Kambriyen'den (>500 my) Holosen’e (10 ky) kadar uzanabilir bununla birlikte günümüz falezli kıyıları Geç Pleyistosen ve Holosen dönemlerinde oluşmuşlardır. Birçok falezli kıyı deniz seviyesinin günümüz seviyesine ulaştığı (6000 yıldan) itibaren oluşmuştur.

Kara yüzeyinin su tablasının nispeten dik bir açıyla daldığı kıyı bölgelerinde, deniz dalgalarının aşınması olarak bilinen sahil şeridindeki sürekli hareketi, eğim açısı, falezi oluşturan malzemelerin birleşimi, yataklanması ve sertliği ile erozyon süreçlerinin kendileri gibi çeşitli faktörledir. Eğim sürekli olarak aşınır. Falez ayağına saldıran dalgalar, bir çıkıntı üreten sürekli aşınma hareketi ile dalga kesimli bir çentik oluşturur. Bu çıkıntı, falezin kendi ağırlığı altında çökünceye kadar kesildiği için büyür. Çöken enkaz, denizin etkisi ile yavaş yavaş falezin önündeki alandan uzaklaştırılır. Kıyı kayalıkları çöktüğünde kıyı şeridi iç kısımdan uzaklaşıyor. Bunun gerçekleşme hızı, özellikle dalganın gücüne, falezin yüksekliğine, fırtına dalgalanmalarının sıklığına ve anakayanın sertliğine bağlıdır. Almanya'daki Mecklenburg sahili yılda yaklaşık 25 santimetre geri çekilirken, güney İngiltere'nin tebeşir kayalıkları her yıl sadece yaklaşık bir santimetre geri çekilmektedir.

Kumtaşı, kireçtaşı veya granit gibi erozyona nispeten dirençli olan malzemeden oluşmuş kayalık bir falez kıyısında, falezin önünde düz bir kayalık dalga kesim platformu veya aşınma platformu oluşur. Su tablası seviyesinde ve altında korunan falezin ayağını temsil eder. Kıyıların tektonik bir yükselmesi varsa, bu aşınma platformları, eustatik deniz seviyesi değişiklikleri dikkate alınarak, yükselme miktarının deniz seviyesine göre yüksekliklerinden hesaplanabileceği kıyı terasları oluşturmak için yükseltilebilir. Erozyona oldukça veya hatta çok dirençli olan malzemeden yapılmış falezli bir sahilde, dalga kesimli bir platform yoktur, ancak deniz falezinin önünde bir plaj oluşur. Dalgalar kayalık falez kıyısındaki bir burnun her iki tarafında dar bir noktada çentikler açarsa, doğal kemer oluşabilir. Kıyı şeridi uzaklaştıkça kemer çöktüğünde, dalga kesim platformunda bir yığın geride kalır. Almanya'da en iyi bilinen örnek Heligoland'daki Lange Anna, İngiltere'de ise önde gelen bir örnek Dorset'teki Old Harry Rocks. Ayrıca, kayalık falezli bir sahil dalgası eylemi sahil şeridi geri çekilmesi için tek itici güç değildir. Ana kayanın genel ayrışması neredeyse eşit derecede önemlidir.

Sözde (yalancı) Falez: Tektonik hatlara bağlı olarak oluşmuş dalga aşındırması dışında şekillenmiş dikliklere sözde falez veya yalancı falez denilmektedir.
Ölü Falez: Fırtınalı zamanlarda bile dalgaların erişemediği, yani iyice gerilemiş ve dalga aşındırmasının etkisi dışında kalmış falezler de bulunmaktadır. Bu falezlere ise ölü falez denilmektedir.
Canlı yalıyar: doğrudan deniz dalgalarının etkisinde kalır. Genellikle, dalgaların alttan oymasıyla bir çentikle aşındırma platformundan ayrılır. Çentiğin üzerindeki şev yerçekimi ve sellenme süreçlerinin etkisiyle biçimlenerek evrim geçirir.
Dalan yalıyar: arada bir aşındırma platformu olmadan süratle deniz suları altına dalar, bu tür yalıyarlar tektonik kökenli bir sarplığın yakın geçmişte sular altında kalmasıyla oluşur.
Çift yalıyar: Eteğinde yuvarlanmış ya da kaymış pek büyük yığın, küme, tümsek bulunur.

Falezler, yer aldıkları kıyıdaki tabakaların eğim yön ve değerlerinin gösterdikleri farklılıklara bağlı olarak çeşitli görünümde olurlar.

TİP A: Kıyı platformu hafif eğimli olarak derinleşebilir.
TİP B: Falez önünde yatay, yataya yakın bir kıyı platformu bulunabilir, bu platform üzerinde dar bir plaj da gelişebilir.
TİP C: Dalımlı falezlere dik falezin deniz seviyesi altında da  yüksek eğimle devam etmesine denilir.
Dalımlı Falezler:Aktif kıyı yükselmesinin (faylanma) gözlendiği yerlerde de gözlenirler. Kıyı Platformu bulunmaz.
Oluşumunda çeşitli parametrelerin etkileşimi çok önemlidir. Yapı ve Süreç olarak;

Yapı: çok dayanıklı ve homojen kayaların aşınması ile oluşurlar.
Süreç: Çok yüksek dalga enerjisine sahip alanlarda gözlenirler.

Falezli kıyılarda topuk erozyonu yağışlı ve fırtınalı dönemleri takiben hızlanabilir.
Kıyı platformlarının (kaya ya da çökel) tahribatı erozyonu hızlandırmaktadır.
Bu durum yaygın falez üstü yapılaşmaları (kütle hareketleri nedeniyle) tehdit edebilir.
Böyle durumlarda falezin topuk kısmına bloklar yığılarak ya da mühendislik yapılarıyla (istinat duvarları) geçici olarak çözülebilir.
Kıyı yapılaşmalarında falez gerileme hızı mutlaka ölçülmelidir.

Dik deniz kayalıklarına da yıkıcı enkaz çığları neden olabilir. Bunlar, Hawaii Adaları ve Cape Verde Adaları gibi okyanus adası volkanlarının batık yanlarında yaygındır.

Dış kuvvetler

Fiziksel oşinografi, okyanus içindeki fiziksel koşulların ve fiziksel süreçlerin, özellikle okyanus sularının hareketlerinin ve fiziksel özelliklerinin incelenmesidir. Fiziksel oşinografi, oşinografinin bölündüğü birkaç alt alandan biridir. Diğerleri biyolojik, kimyasal ve jeolojik oseonografidir.
Fiziksel oşinografi, tanımlayıcı ve dinamik fiziksel oşinografi olarak alt bölümlere ayrılabilir. Tanımlayıcı fiziksel oşinografi, sıvı hareketlerini olabildiğince kesin bir şekilde tanımlayan gözlemler ve karmaşık sayısal modeller aracılığıyla okyanusu araştırmayı amaçlar. Dinamik fiziksel oşinografi, öncelikle teorik araştırma ve sayısal modellere vurgu yaparak sıvıların hareketini yöneten süreçlere odaklanır. Bunlar, meteoroloji ile birlikte paylaşılan geniş Jeofizik Akışkanlar Dinamiği (GFD) alanının bir parçasıdır. GFD, Coriolis kuvvetinden büyük ölçüde etkilenen uzaysal ve zamansal ölçeklerde meydana gelen akışları tanımlayan Akışkanlar dinamiğinin bir alt alanıdır.

Gezegendeki suyun kabaca %97'si okyanuslarındadır ve okyanuslar, atmosferde yoğunlaşan ve kıtalara yağmur veya kar olarak düşen su buharının büyük çoğunluğunun kaynağıdır. Okyanusların muazzam ısı kapasitesi gezegenin iklimini yumuşatır ve çeşitli gazları emmesi atmosferin bileşimini etkiler. Okyanusun etkisi, deniz tabanı metamorfizması yoluyla volkanik kayaçların bileşimine olduğu kadar, yitim zonlarında oluşan volkanik gazlar ve magmalara kadar uzanır.
Deniz seviyesinde, okyanuslar kıtaların uzunluğundan çok daha derindir; Dünyanın hipsografik eğrisinin incelenmesi, Dünya'nın kara kütlelerinin ortalama yüksekliğinin yalnızca 840 metre (2.760 ft) olduğunu göstermektedir., okyanusun ortalama derinliği ise 3.800 metre (12.500 ft) Bu bariz tutarsızlık hem kara hem de deniz için büyük olsa da, dağlar ve siperler gibi ilgili uç noktalar nadirdir.

10 Hygiea, Güneş Sistemindeki Asteroit kuşağında bulunan, hacim ve kütle bakımından dördüncü en büyük gök cismidir. Çapı 350–500 km arasında değişir ve kütlesi asteroit kuşağının toplam kütlesinin % 2,9'unu oluşturur. Karbonlu yüzeye sahip koyu C-tipi asteroitler sınıfının en büyüğüdür.
Boyutuna rağmen karanlık yüzeyi ve güneşe olan mesafesi nedeniyle Dünya'dan gözlendiğinde çok loş göründüğünden, Asteroit kuşağındaki kendisinden önce keşfedilen pek çok küçük göktaşından daha sonra keşfedilmiştir. Gözlemlemek için en az 100 mm'lik teleskop gerekir.

Hygiea 12 Nisan 1849'da İtalya'nın Napoli şehrinde Annibale de Gasparis tarafından keşfedildi. Keşfettiği dokuz asteroidin ilkiydi. Napoli Rasathanesi müdürü Ernesto Capocci İki Sicilya Krallığı hanedanına atfen asteroide Igea Borbonica (Hygiea Bourbon) adını verdi. Fakat sonradan Barbonica uzantısı bırakıldı, Hygiea kullanılmaya devam etti. Hygiea adı Yunan tanrısı Asclepius'un kızı sağlık tanrıçası Hygieia'dan gelir. İsim 19. yüzyıldan beri Hygeia olarak kullanılmaktadır.

Hygiea'nın yüzeyinin karbonlu kondrit göktaşlarında bulunanlara benzer şekilde ilkel karbonlu malzemelerden oluştuğu düşünülmektedir. Sulu alterasyon ürünleri tarafından geçmişte yüzeyinde bırakıldığı tespit edildi

Asteroit
Asteroit kuşağı

15760 Albion (geçici atama 1992 QB1), Plüton ve Charon'dan sonra keşfedilen ilk Neptün ötesi cisimdir. Çapı yaklaşık 108–167 kilometre olan bu asteroit, 1992'de Hawaii'deki Mauna Kea Gözlemevleri'nde David C. Jewitt ve Jane X. Luu tarafından keşfedildi.
Keşiften sonra, nesneye "Smiley" adını verdiler ve kısa bir süre sonra basın tarafından onuncu gezegen olarak tanıtıldı. Bu asteroit "soğuk" Klâsik Kuiper Kuşağı cismidir ve QB1 geçici tanımlamasını aldıktan sonra bu tür bir nesne için cubewano adının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Geçici ad olan "QB1" çözümlendiğinde, o yılın Ağustos ayının ikinci yarısında bulunan 27. nesne olduğu anlaşılır. Ocak 2018 itibarıyla, Neptün'ün ötesinde, çoğunluğu klasik Kuiper kuşağı cisimlerinden olan yaklaşık 2.400 nesne daha bulundu. Adını William Blake'in mitolojisinde yer alan Albion'dan almıştır.

Bu küçük gezegenin adı İngiliz şair ve ressam William Blake'ye ait mitolojide yer alan Albion karakterinden gelmektedir. Albion bu mitolojide bir adada yaşayan ilkel bir insandır. Albion adı aynı zamanda Britanya'nın eski ve mitolojik adından türetilmiştir. Resmi isimlendirme ise Minor Planet Center tarafından 31 Ocak 2018 tarihinde yapıldı. (M.P.C. 108697)
Kaşifler, 1992 QB1 için "Smiley" adını önerdiler, ancak ad zaten Amerikalı gökbilimci Charles Hugh Smiley'in adını taşıyan bir asteroit olan 1613 Smiley için kullanılıyordu. Daha sonra 15760 numarasını aldı ve Ocak 2018'e kadar isimsiz kaldı (keşif yılı olmadan teknik olarak belirsiz olmasına rağmen genellikle basitçe "QB1" olarak belirtilirdi).

Albion'un keşfinden sonraki yıl 1993'te; (15788) 1993 SB, (15789) 1993 SC, (181708) 1993 FW ve (385185) 1993 RO dahil olmak üzere benzer yörüngelerde asteroitler bulundu.
Keşiften sonraki yirmi yıl içinde, Kuiper kuşağında Güneş'ten yaklaşık 30 ila 50 AU arasında yörüngede dönen binden fazla cisim bulundu. Bu keşif yalnızca Plüton ve Albion'un keşfinden ziyade beraberindeki bir asteroit kuşağının keşfini sağladı. 2018 yılına kadar 2000'den fazla Klâsik Kuiper Kuşağı cismi keşfedildi.

^Küçük gezegen ve asteroit geçici isim atamaları, keşfedildiği yılın önce geldiği, ardından alfabetik olarak keşfedildiği yarım ayın geldiği bir formattır. (Ancak I ve Z harfleri kullanılmaz) Sonrasında alfabetik olarak keşfedilme sırasını takip eden bir sayı (örn. 1992 QA, 1992 QB, 1992 QC ... 1992 QY, 1992 QZ, 1992 QA1, 1992 QB1 vb.) buna örnek olarak Q=16–31 Ağustos ve B1=25+2=27.

Jüpiter'in Ötesi: 15760 Albion 8 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nikolai Wünsche, Journal for Occultation Astronomy, Ekim 2019
Kuiper Kuşağının Keşfi 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David Jewitt, Astronomy Beat, 3 Mayıs 2010
Dış Güneş Sisteminde Yeni Gezegen Bulundu 1 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., European Southern Observatory, 2 Ekim 1992
1992 QB1 - Kuiper Kuşağında Keşfedilen İlk Nesne 26 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David Jewitt, 14 Eylül 1992

2013 ND15 Venüs truvalısı olarak sınıflandırılan ilk asteroittir.

2013 ND15, 13 Haziran 2013'te N. Primak, A. Schultz, T. Goggia ve K. Chambers tarafından, Pan-STARRS projesi kapsamında yapılan gözlemler neticesinde keşfedilmiştir. Eylül 2014'e kadar 26 günlük gözlem yayıyla birlikte 21 kez gözlemlenmiştir. Bir Aten asteroidi olan 2013 ND15'in yarı büyük ekseni (0,7235 AU) Venüs'ünki ile oldukça benzerdir. Bununla birlikte, yüksek bir dışmerkezliğe (0,6115) ve hafif bir yörünge eğikliğine (4,792°) sahiptir. 24,1'lik mutlak parlaklığı birlikte, 40 ile 100 metrelik bir çapı olduğu hesaplanmaktadır. Varsayılan albedo değeri ise yaklaşık 0,04 ila 0,020 aralığındadır.

2013 ND15 Venüs'ün L4 Lagrange noktası çevresinde bir iribaş yörünge izleyen bir Venüs truvalısı olarak tanımlanmaktadır. Venüs ile eş yörüngesel bir hareket içinde olmasının yanında, hem bir Merkür kesişen hem de bir Dünya kesişen asteroittir. Merkür, Venüs ve Dünya ile birlikte yörüngesel rezonans ilişkisi içindedir. Kısa dönemli dinamik verilerine göre Venüs'ün diğer eş yörüngeli 2001 CK32, 2002 VE68 ve 2012 XE133 cisimlerinden farklılık arz etmektedir.

2013 ND15, Dünya ile periyodik olarak 0,05 AU mesafeye kadar yaklaşacak olmasına rağmen cismin mutlak parlaklığının 22'den büyük olması nedeniyle Küçük Gezegen Merkezi tarafından potansiyel olarak zararlı olabilecek asteroitler arasında sayılmamıştır.

(322756) 2001 CK32
(524522) 2002 VE68
2012 XE133

İlave okuma
Understanding the Distribution of Near-Earth Asteroids 28 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bottke, W. F., Jedicke, R., Morbidelli, A., Petit, J.-M., Gladman, B. 2000, Science, Vol. 288, Issue 5474, pp. 2190–2194.
A Numerical Survey of Transient Co-orbitals of the Terrestrial Planets 17 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Christou, A. A. 2000, Icarus, Vol. 144, Issue 1, pp. 1–20.
Debiased Orbital and Absolute Magnitude Distribution of the Near-Earth Objects 28 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bottke, W. F., Morbidelli, A., Jedicke, R., Petit, J.-M., Levison, H. F., Michel, P., Metcalfe, T. S. 2002, Icarus, Vol. 156, Issue 2, pp. 399–433.
Transient co-orbital asteroids 31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brasser, R., Innanen, K. A., Connors, M., Veillet, C., Wiegert, P., Mikkola, S., Chodas, P. W. 2004, Icarus, Vol. 171, Issue 1, pp. 102–109.
The population of Near Earth Asteroids in coorbital motion with Venus Morais, M. H. M., Morbidelli, A. 2006, Icarus, Vol. 185, Issue 1, pp. 29–38.
Asteroid 2013 ND15: Trojan companion to Venus, PHA to the Earth 30 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. de la Fuente Marcos, C., de la Fuente Marcos, R. 2013, Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, Vol. 439, Issue 3, pp. 2970–2977.

Discovery MPEC 22 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2013 ND15 3 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. data at MPC
List of Potentially Hazardous Asteroids 30 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PHAs)
2013 ND15 - NeoDyS-2, Near Earth Objects—Dynamic Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · MOID · Uygun öğeler · Gözlem bilgisi · Yaklaşmalar · Fiziksel bilgi · Yörünge animasyonu
2013 ND15 - ESA–uzay durumsal farkındalığı
Gök günlüğü · Gözlemler · Yörünge · Fiziksel özellikler · Özet
2013 ND15 - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Gonggong (resmi adıyla 225088 Gonggong; geçici adı 2007 OR10), Neptün'ün ötesindeki dağınık diskin bir üyesi olan bir cüce gezegendir. 34-101 astronomik birim (5,1×10^9-15,1×10^9 km; 3,2×10^9-9,4×10^9 mi) arasında değişen oldukça eksantrik ve eğimli bir yörüngeye sahiptir. 2019 itibarıyla Güneş'e olan uzaklığı 88 AU (13,2×10^9 km; 8,2×10^9 mi) olup, bilinen en uzak altıncı Güneş Sistemi nesnesidir. Derin Ekliptik Araştırması'na göre Gonggong, Neptün ile 3:10 yörünge rezonansı içindedir ve Neptün'ün tamamladığı her on yörüngeye karşılık Güneş etrafında üç yörünge tamamlamaktadır. Gonggong, Temmuz 2007'de Amerikalı astronomlar Megan Schwamb, Michael Brown ve David Rabinowitz tarafından Palomar Gözlemevi'nde keşfedilmiş ve Ocak 2009'da ilan edilmiştir.
Yaklaşık 1.230 kilometre (760 mi) çapındaki Gonggong, Plüton'un uydusu Charon büyüklüğündedir ve bilinen en büyük beşinci Neptün ötesi nesnedir. Hidrostatik denge altında yoğurukluğa sahiptir ve dolayısıyla bir cüce gezegen olacak kadar büyük olabilir. Gonggong'un büyük kütlesi, hafif bir metan atmosferinin tutulmasını mümkün kılmaktadır, ancak böyle bir atmosfer yavaşça uzaya doğru kaçacaktır. Cisim, adını kaostan, sellerden ve Dünya'nın eğiminden sorumlu olduğuna inanılan Çin su tanrısı Gònggong'tan almıştır. Bu isim, keşfedenler tarafından 2019 yılında, halkın nesneye bir isim seçmesine yardımcı olmak için düzenlenen çevrimiçi bir anket neticesinde seçilmiştir.
Gonggong, muhtemelen yüzeyinde tholin adı verilen organik bileşiklerin varlığından dolayı kırmızıdır. Yüzeyinde, uzak geçmişte kısa bir buz volkanı (Kriyovolkan) aktivitesi dönemine işaret eden su buzu da bulunur. Yaklaşık 22 saatlik bir dönme periyoduna sahip olan Gonggong, tipik olarak 12 saatten daha kısa periyotlara sahip olan diğer Neptün ötesi nesnelere kıyasla yavaş dönmektedir. Gonggong'un yavaş dönüşüne, Xiangliu adlı doğal uydusundan gelen gelgit kuvvetlerinin neden olduğu düşünülmektedir.

Gonggong, Amerikalı astronomlar Megan Schwamb, Michael Brown ve David Rabinowitz tarafından 17 Temmuz 2007'de keşfedildi. Keşif, San Diego, Kaliforniya yakınlarındaki Palomar Gözlemevi'ndeki Samuel Oschin teleskopu kullanılarak, Güneş'ten 50 AU (7,5×109 km; 4,6×109 mil) uzaklıktaki Sedna bölgesindeki uzak nesneleri bulmak için yapılan bir araştırma olan Palomar Uzak Güneş Sistemi Araştırması'nın bir parçasıydı.
Araştırma, Güneş'ten en az 1.000 AU uzaklığa kadar olan nesnelerin hareketlerini tespit etmek üzere tasarlanmıştır. Schwamb, göz kırpma tekniğini kullanarak ve görüntüleri karşılaştırarak Gonggong'u tespit etmiştir. Keşif görüntülerinde Gonggong'un yavaş hareket etmesi dolayısıyla uzak bir nesne olduğu kanısına varılmıştır. Bu keşif, Schwamb'ın doktora tezinin bir parçasıydı ve Schwamb o sırada Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde Michael Brown'ın öğrencisiydi.
Gonggong, Ocak 2009'da Minor Planet Elektronik Genelgesinde resmen duyuruldu. Daha sonra, 2007 Temmuz ayının ikinci yarısında keşfedildiği için 2007 OR10  adı verildi. Tanımının son harfi ve rakamları, Temmuz ayının ikinci yarısında keşfedilen 267. nesne olduğunu göstermektedir. (Bkz. Küçük gezegen adlandırması) Nisan 2017 itibarıyla, 13 karşı konum boyunca 230 kez gözlenmiş ve La Silla Gözlemevi tarafından 19 Ağustos 1985'te çekilen en erken görüntüsü ile birlikte iki ön keşif görüntüsünde tanımlanmıştır.

Cisim, adını Çin mitolojisinde bir su tanrısı olan Gonggong'dan almıştır. Gonggong bakır ve demirden, kızıl saçlı bir insan kafasına (ya da bazen gövdesine) ve bir yılanın gövdesine ya da kuyruğuna sahip olarak tasvir edilir. Gonggong, sürgüne gönderilinceye kadar kaos ve felaket yaratmaktan, sellere neden olmaktan ve Dünya'yı devirmekten sorumluydu. Gonggong'a genellikle yardımcısı Xiangliu eşlik eder; bu dokuz başlı zehirli yılan canavar da sellere ve yıkıma neden olmaktan sorumludur.
Gonggong, resmi olarak adlandırılmadan önce Güneş Sistemi'ndeki bilinen en büyük isimsiz cisimdi. Gonggong'un keşfinden sonra Brown, buzlu Haumea çarpışma ailesinin bir üyesi olabileceği varsayımına dayanarak cisme varsayılan beyaz renginden dolayı "Pamuk Prenses" lakabını taktı. Bu lakap aynı zamanda Brown'ın ekibinin o zamana kadar "yedi cüceler" olarak adlandırılan yedi büyük Neptün ötesi nesne daha keşfetmiş olmasıyla da uyumluydu: Diğer cisimler ise 2002 yılında keşfedilen Quaoar, 2003 yılında keşfedilen Sedna, 2004 yılında keşfedilen Haumea, Salacia ve Orcus ve son olarak 2005 yılında keşfedilen Makemake ve Eris'tir. Ancak, Gonggong'un Quaoar'a benzer şekilde çok kırmızı renkte olduğunun ortaya çıkmasıyla takma ad kullanımından vazgeçildi. Keşfinden iki yıl sonra 2 Kasım 2009'da Küçük Gezegen Merkezi, Gonggong'a 225088 küçük gezegen numarasını verdi.

Gonggong, Güneş'in yörüngesinde ortalama 675 AU (1,010×1011 km; 6,27×1010 mi) uzaklıkta dönmekte ve tam bir yörüngeyi 554 yılda tamamlamaktadır. Gonggong'un yörüngesi, 30,7 derecelik bir yörünge eğikliğiyle birlikte ekliptiğe göre oldukça eğimlidir. Yörüngesi ayrıca 0,50'lik ölçülen yörünge dış merkezliği ile oldukça dışmerkezlidir. Yüksek eksantrik yörüngesi nedeniyle, Gonggong'un Güneş'e olan uzaklığı yörüngesi boyunca büyük ölçüde değişir; Güneş'ten en uzak noktası olan günöte noktasına 1.012 AU (1,514×1011 km; 9,41×1010 mi), Güneş'e en yakın noktası olan günberi noktasında yaklaşık 337 AU (5,04×1010 km; 3,13×1010 mi) uzaklıktadır. Gonggong günberi noktasında 1857'de ulaşmış olup, şu anda Güneş'ten uzaklaşarak günöte noktasına doğru ilerlemektedir.
Gonggong'un yörüngesinin periyodu, eğimi ve eksantrikliği Güneş sistemindeki diğer büyük cisimlere kıyasla oldukça fazladır. Muhtemel cüce gezegenler arasında periyodu, Eris'in 558 yılı ve Sedna'nın yaklaşık 11.400 yılı ile karşılaştırıldığında 554 yıl ile üçüncü en uzun periyottur. Sedna'nın 11.400 yıllık periyoduyla karşılaştırıldığında. 31°'lik eğimi Eris'in 44°'lik eğiminden sonra ikinci sırada yer alırken, 0,50'lik dış merkezliği de 0,84'lük Sedna'dan sonra (oldukça uzak bir farkla) ikinci sırada yer almaktadır.
Küçük Gezegen Merkezi, dış merkezli ve uzak yörüngesi nedeniyle onu dağınık disk nesnesi olarak listelemektedir. Derin Ekliptik Araştırması, Gonggong'un yörüngesinin Neptün ile 3:10 rezonans içinde olduğunu göstermektedir; Gonggong, Neptün'ün tamamladığı her on yörüngeye karşılık Güneş etrafında üç yörünge tamamlamaktadır.
2021 itibarıyla Gonggong, Güneş'ten yaklaşık 89 AU (1.33×1010 km; 8.3×109 mi) uzaklıktadır ve saniyede 1,1 kilometre (saatte 2.500 mil) hızla uzaklaşmaktadır. Güneş Sistemi'ndeki gök cisimleri arasında, Güneş'e en uzak sekizincisi cisimdir. Gonggong, 2021 itibarıyla Güneş'ten 84,3 AU uzaklıkta bulunan Sedna'dan daha uzakta bir noktadadır. 2013'ten beri Sedna'ya göre Güneş'e daha uzak bir konumdadır ve 2045 yılına kadar Eris'i mesafe olarak geçecektir. Gonggong 2134 yılında günöte noktasına ulaşacağı hesaplanmaktadır.

Gonggong'un mutlak parlaklığı 2.34 (H)'dir. Bu da onu bilinen en parlak yedinci Neptün ötesi cisim yapar. Orcus'tan (H=2.31; D=917 km) daha sönüktür ancak Quaoar'dan (H=2.82; D=1,110 km) daha parlaktır. Güneş'ten 88 AU uzaklıkta olan Gonggong'un görünür büyüklüğü yalnızca 21,5 V'dir ve bu nedenle Dünya'dan çıplak gözle görülemeyecek kadar sönüktür. Güneş'e cüce gezegen Eris'ten daha yakın olmasına rağmen, Eris daha yüksek bir albedoya ve 18,8 görünür büyüklüğe sahip olduğundan Gonggong daha sönük görünür.

Güneş Sistemi'ndeki kütleçekimsel yuvarlak nesneler listesi
Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Uydu sistemi

243 Ida, asteroit kuşağında Koronis ailesinden bir asteroittir, 29 Eylül 1884 tarihinde Avusturyalı astronom Johann Palisa tarafından keşfedildi. Daha sonraki teleskobik araştırmalar sonucunda Ida S-tipi asteroit olarak kategorilendirilmiştir. 28 Ağustos 1993 tarihinde Jüpiter'e gitmekte olan Galileo uzay aracı Ida'nın fotoğraflarını çekmiştir. Bu, bir uzay aracı tarafından ziyaret edilen ikinci asteroittir ve doğal bir uyduya sahip olduğu tespit edilen ilk asteroittir. Adını Yunan mitolojisindeki bir su perisinden almıştır.
Ida'nın yörüngesi, tüm ana kuşak asteroidleri gibi Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında yer alır. Yörünge periyodu 4,84 yıl, dönüş periyodu ise 4,63 saattir. İda'nın ortalama çapı 31,4 km'dir (19,5 mil). Düzensiz şekilli ve uzundur, görünüşe göre birbirine bağlı iki büyük nesneden oluşmaktadır. Yüzeyi, Güneş Sistemi'ndeki en yoğun kraterleşmiş alanlardan birine sahip olup, çok çeşitli krater boyutları ve yaşları içerir.
İda'nın uydusu Dactyl, Galileo'dan dönen görüntülerde görev üyesi Ann Harch tarafından keşfedilmiştir. Adını Yunan mitolojisinde İda Dağı'nda yaşayan yaratıklar olan Dactyl'lerden almıştır. Dactyl'in çapı sadece 1,4 kilometre (0,87 mil) olup, İda'nın yaklaşık 1/20'si büyüklüğündedir. İda'nın etrafındaki yörüngesi çok kesin olarak belirlenememiştir, ancak olası yörüngelerin kısıtlamaları İda'nın yoğunluğunun kabaca belirlenmesine izin vermiş ve metalik minerallerden yoksun olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dactyl ve Ida, ortak bir kökene işaret eden birçok özelliği paylaşmaktadır.
Galileo'dan dönen görüntüler ve ardından Ida'nın kütlesinin ölçülmesi, S-tipi asteroitlerin jeolojisi hakkında yeni bilgiler sağlamıştır. Galileo uçuşundan önce, mineral bileşimlerini açıklamak için birçok farklı teori öne sürülmüştü. Bileşimlerinin belirlenmesi, Dünya'ya düşen göktaşları ile bunların asteroit kuşağındaki kökenleri arasında bir korelasyon kurulmasına izin vermektedir. Uçuştan elde edilen veriler, Dünya yüzeyinde bulunan en yaygın tür olan sıradan kondrit meteoritlerinin kaynağı olarak S-tipi asteroitlere işaret etmektedir.

İda'nın Dactyl adında bir uydusu vardır, resmi adı (243) Ida I Dactyl'dir. Galileo uzay aracının 1993 yılındaki uçuşu sırasında çektiği görüntülerde keşfedilmiştir. Bu görüntüler bir asteroit uydusunun ilk doğrudan teyidini sağlamıştır. O sırada İda'dan 90 kilometre (56 mil) mesafe ile ayrılmıştı ve prograd bir yörüngede hareket ediyordu. Dactyl, İda gibi yoğun bir şekilde kraterleşmiştir ve benzer malzemelerden oluşmaktadır. Kökeni belirsizdir, ancak uçuştan elde edilen kanıtlar Koronis ana gövdesinin bir parçası olarak ortaya çıkmış olabileceğini göstermektedir.
Dactyl 16 × 14 × 12 kilometre (9,9 × 8,7 × 7,5 mi) ölçülerinde "yumurta şeklinde" ancak "dikkat çekici derecede küresel" bir nesnedir. En uzun ekseni Ida'ya bakacak şekilde bulunmaktadır. Üzerinde çapı 80 m'den (260 ft) büyük olan bir düzineden fazla krater bulunmaktadır, bu da uydunun tarihi boyunca birçok çarpışmaya maruz kaldığını göstermektedir. Dactyl, Ida ile birçok özelliği paylaşmaktadır. Albedoları ve yansıma spektrumları çok benzerdir.
Dactyl üzerinde görüntülenen en büyük iki krater, mitolojik daktillerden ikisine atfen Acmon /ˈækmən/ ve Celmis /ˈsɛlmɪs/ olarak adlandırılmıştır. Kraterlerin çapı sırasıyla 300 ve 200 metredir.

Dactyl'in İda etrafındaki yörüngesi kesin olarak bilinmemektedir. Galileo, görüntülerin çoğu çekildiğinde Dactyl'in yörüngesinin düzlemindeydi, bu da yörüngesinin tam olarak belirlenmesini zorlaştırdı. Cismin prograde yönde yörüngede ve İda'nın ekvatoruna yaklaşık 8° eğimli olarak bulunduğu düşünülmektedir.
Cisim eğer gözlemlendiği noktada dairesel bir yörüngede bulunuyorsa, yörünge periyodunun yaklaşık 20 saat olması beklenmektedir. Bu hesaplamaya göre yörünge hızı kabaca 10 m/s (33 ft/s) olarak hesaplanmaktadır, yani yaklaşık hızlı bir koşucunun veya yavaşça fırlatılan bir beyzbol topunun hızında.

Orbital simulation 5 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from JPL (Java) / Ephemeris10 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

28978 Ixion (/ɪkˈsaɪ.ən/, geçici adı 2001 KX76) büyük bir Neptün ötesi nesnedir. Kuiper kuşağında, Neptün'ün ötesinde Güneş Sistemi'nin dış kesimlerinde yörüngede dönen buzlu nesnelerin bulunduğu bir bölgede yer almaktadır. Ixion, Neptün ile 2:3 yörünge rezonansında bulunan dinamik bir nesne sınıfı olan plutino olarak sınıflandırılır. Mayıs 2001'de Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi'ndeki Derin Ekliptik Araştırma astronomları tarafından keşfedilmiş ve Temmuz 2001'de duyurulmuştur. Nesne, Lapitler'in kralı olan Yunan mitolojisindeki Ixion karakterinden adını almıştır.
Görünür ışıkta Ixion, yüzeyini kaplayan organik bileşikler nedeniyle koyu ve orta derecede kırmızı renkte görünür. Ixion'un yüzeyinde su buzu bulunduğu şüphelenilmektedir, ancak kalın bir organik bileşik tabakasının altında iz miktarda bulunabilir. Ixion'un ölçülen çapı 710 km (440 mi) olup, bu da onu bilinen en büyük dördüncü plutino yapmaktadır. Düzensiz şekilli Küçük Güneş Sistemi cisimleri ile küresel cüce gezegenler arasında bir geçiş nesnesi gibi görünmektedir. Ixion'un şu anda bir doğal uydusu olduğu bilinmemektedir, bu nedenle kütlesi ve yoğunluğu bilinmemektedir.

2 Pallas (sembolü: ), yörüngesi Güneş sisteminde asteroit kuşağında, (Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında yer alan ve milyonlarca asteroide ev sahipliği yapan bir kuşak) bulunan büyük bir asteroitdir. Wilhelm Herschel tarafında esasları konulan asteroit tanımına göre ikinci olarak keşfedildiği için "2 Pallas" olarak da bilinir. Adı antik Yunan tanrıçalarından Athena'nın unvanı  olan Pallas'tan almıştır.
Pallas 28 Mart 1802 tarihinde, Alman astronom Heinrich Wilhelm Matthias Olbers tarafından bulundu. Bulunan ilk asteroit Ceres'ten sadece bir yıl sonra bulunmuş oldu. Hacim bakımından ikinci, kütle bakımından üçüncü büyük asteroitdir (Ceres ve Vesta'dan sonra). Artık cüce gezegen sayılan Ceres dışında hiçbir asteroit küre şeklinde değildir. Ancak Pallas'ın  275 × 258 × 238 km3 olan boyutları küreye yakındır. Kütlesi ise 1.2 x 1020 kg. dir. Kondrit (C) tipi bir asteroitdir.
Yörüngesinin dış merkezliği 0.23 ve yörünge yarı büyük ekseni 414 milyon km'dir (Yaklaşık 2.77 astronomik birim). Yörüngesindeki bir tam turu 4.62 yılda tamamlar. Dönüş düzlemi eğikliği tutulum düzlemine göre 34.8 derecedir.

50000 Quaoar, Güneş'in Kuiper kuşağı'nda bulunan bir Neptün ötesi cisim ve olası cüce gezegendir. Palomar Gözlemevi'nde bulunan Samuel Oschin Teleskopu'ndan elde edilen görüntülerden faydalanarak 4 Haziran 2002'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden gök bilimciler Chad Trujillo ve Michael Brown tarafından keşfedilmiştir. Bu gök cisminin ismi Uluslararası Astronomi Birliği'nin neptünötesi gök cisimlerini yaratılış mitlerinden tanrıların adlarının verilmesi ilkesine uygun olarak, keşfin yapıldığı Los Angeles bölgesinin yerlilerinden Tongva halkının yaratılış mitinde geçen tanrı olan "Quaoar"'dan gelmektedir.

Quaoar kaşiflerinin web sayfası8 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orbital simulation15 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from JPL (Java) / Ephemeris13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Quaoar could have hit a bigger Pluto-sized body at high speeds12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Video Credit: Craig Agnor, E. Asphaug)
Data at Johnston's Archive11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Astronomers Contemplate Icy Volcanoes in Far Places8 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – New York Times article
Quaoar, the newest planet . . . or is it?4 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – article in an Australian newspaper
New Planet-Shaped Body Found in Our Solar System 17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – article in National Geographic
Volcanism possible on planet-like Quaoar13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – CNN.com
Chilly Quaoar had a warmer past 13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Nature.com article
Cryovolcanism on Charon and other Kuiper Belt Objects
The Mass, Orbit, and Tidal Evolution of the Quaoar-Weywot System11 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (arXiv:1211.1016: 5 Nov 2012)

Sedna (küçük gezegen tanımı 90377 Sedna) Güneş Sistemi'nin en dışında yer alan ve 2003 yılında keşfedilen bir cüce gezegendir. Spektroskopisi, Sedna'nın yüzey bileşiminin diğer bazı Neptün ötesi cisimlere benzer şekilde büyük ölçüde su, metan ve azot buzları ile tholinlerin bir karışımı olduğunu ortaya koymuştur. Yüzeyi Güneş Sistemi nesneleri arasında en kırmızı olanlardan biridir. Sedna, tahmini belirsizlikler dahilinde bir uyduya sahip olduğu bilinmeyen en büyük gezegenimsi olarak Ceres ile eşdeğerdir. Yaklaşık 1.000 km'lik bir çapa sahiptir (büyük olasılıkla cüce gezegen Ceres ile Satürn'ün uydusu Tethys'in boyutları arasındadır) ve kütlesi bilinmemektedir.
Sedna, Güneş Sistemi'ndeki en büyük yörüngelerden birine sahiptir ve günötesi (Güneş'ten en uzak mesafe) yaklaşık 937 astronomik birimdir (AU). Bu, Neptün'ün Güneş'e olan uzaklığının 31 katıdır ve gezegenler arası uzayın dış sınırını tanımlayan helyopozun en yakın bölgesinin çok ötesindedir. 2023 itibarıyla Sedna, Neptün'den neredeyse üç kat daha uzakta 84 AU (13 milyar km) mesafede Güneş'e en yakın yaklaşımı olan günberi yakınındadır. Cüce gezegenler Eris ve Gonggong şu anda Güneş'e Sedna'dan daha uzaktadır. Günberi sırasında Sedna'ya yönelik bir keşif uçuşu Jüpiter'in kütleçekimsel yardımı kullanılarak 24,5 yıl içinde tamamlanabilir.
Sedna olağanüstü derecede uzun (basık) bir yörüngeye sahiptir ve Güneş'e en yakın olduğu 76 AU mesafeye ulaşması yaklaşık 11.400 yıl sürer. IAU (Uluslararası Astronomi Birliği) başlangıçta Sedna'yı Neptün'ün kütleçekimsel etkisiyle oldukça uzamış yörüngelere gönderilen cisimlerin oluşturduğu bir grup olan dağınık diskin bir üyesi olarak kabul etti. Bununla birlikte bazı gök bilimciler bu sınıflandırmaya itiraz etmiştir çünkü günberisi, bilinen gezegenlerden herhangi biri tarafından saçılmış olamayacak kadar büyüktür. Bu durum bazı gök bilimcilerin gayri resmi olarak onu iç Oort bulutunun bilinen ilk üyesi olarak belirtmesine yol açmıştır. Bu cisim, 2012 VP113 ve Leleākūhonua'yı da içeren yeni bir yörünge sınıfı olan sednoidlerin prototipidir.
Sedna'nın kaşiflerinden gök bilimci Michael E. Brown, Sedna'nın alışılmadık yörüngesini anlamanın Güneş Sistemi'nin kökeni ve erken evrimi hakkında bilgi sağlayabileceğine inanmaktadır. Güneş'in doğduğu kümedeki bir ya da daha fazla yıldız tarafından etkilenmiş ya da başka bir yıldızın gezegen sisteminden yakalanmış olabilir. Sedna ve benzeri cisimlerin yörüngelerinin kümelendiği bu durum, Neptün yörüngesinin ötesinde bir gezegenin varlığına dair bir kanıt olarak düşünülmektedir.

Sedna Güneş sisteminde bilinen kendi büyüklüğüne yakın ya da üstün olan objeler arasında en uzun ikinci yörünge periyoduna sahiptir ve bu periyot yaklaşık 11.400 yıl civarı olarak hesaplanmıştır. Sedna'nın yörüngesinin dış merkezliği aşırı yüksektir, günötesi 937 AU ve günberisi 76 AU civarındadır. Sedna Güneş Sisteminin en soğuk bölgesinde yer alır ve bu bölgede sıcaklık asla -240 °C'yi (-400 °F) aşmaz. Sedna 2012 VP113 bulunana kadar Güneş Sistemindeki en büyük günberi değerine sahipti. Günötesinde, Sedna Güneşin etrafında Dünyanın sadece %1,3 hızınde döner.
Sedna keşfedildiği zaman Güneş'den 89,6 AU uzaklığında günberiye yaklaşıyordu ve Güneş Sisteminde görüntülenmiş en uzak obje idi. Sedna daha sonra bulunan ve 97 AU ile günöteye yakın olan Eris tarafından geçildi. Sedna 2022 yılı itibarıyla günberiye yakın olduğu için hem Eris hem de Gonggong sırasıyla 95,8 AU ve 88,9 AU ile Güneşe Sedna'dan (83,9 AU) daha uzaktır. Bazı kuyruklu yıldızların yörüngesi Sedna'nınkinden daha da uzağa açılır ancak günberide iç Güneş Sistemine girmedikleri sürece bulunamayacak kadar karanlıklardır. Sedna 2076 ortalarında günberiye girdiği zaman, Güneş Sedna'nın uzaklığından dolayı bir disk gibi değil, aşırı parlak bir nokta gibi görünecekdir.
İlk bulunduğu zaman, Sedna'nın tuhaf derecede uzun bir dönme süresine sahip olduğu düşünülmüştü (20 ila 50 gün arası). En başta Sedna'nın dönme hızının Plüton'un uydusu Charon gibi başka büyük bir cismin kütle çekimi tarafından yavaşlatıldığı tahmin edilmişti. Ancak böyle bir uydu Hubble Uzay Teleskobu ile 2004'te yapılan bir araştırmada bulunamadı. Daha sonra MTT teleskobu tarafından yapılan ölçümler Sedna'nın aslında büyüklüğü için daha tipik olan 10 saatlik bir dönme süresine sahip olduğunu gösterdi. Bunun yerine 18 saatte de dönüyor olabilir, ancak bunun muhtemel olmadığı düşünülür.

Sedna'nın keşfi hangi astronomik cisimlerin gezegen olup hangilerinin gezegen olmadığı sorusunu tekrar gündeme getirdi. Sedna hakkında 15 Mart 2004'te basın onuncu bir gezegenin bulunduğunu bildiren makaleler çıkardı. Bu sorun çoğu gök bilimci için Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 24 Ağustos 2006'da kabul edilen yeni gezegen tanımı ile çözülmüştür. Bu tanıma göre bir gezegenin yörüngesini temizlemiş olması gerekir. Sedna'nın yörüngesini temizlemiş olmadığı tahmin edilir. Niceliksel olarak, Stern–Levison parametresinin 1'den çok daha düşük olduğu tahmin edilir. IAU aynı zamana gezegen olmayan en büyük cisimler için cüce gezegen terimini kullanmıştır. Bu tür gezegenler hidrostatik dengededir ve bu yüzden gezegen benzeri jeolojik aktivite gösterirler, ancak yörüngelerini temizlememişlerdir. Sedna yeteri kadar parlaktır ve bu da yeteri kadar büyük olduğu anlamına geldiğinden hidrostatik dengede olduğu düşünülür. Bundan dolayı, gök bilimciler genel olarak Sedna'nın bir cüce gezegen olduğunu söyler.

Fiziksel sınıflandırılmasının dışında, Sedna yörüngesine göre de sınıflandırılır. Güneş Sistemindeki cisimleri resmi bir şekilde katalog eden Küçük Gezegen Merkezi Sedna'yı sadece bir Neptün ötesi cisim olarak adlandırır (yörüngesi Neptünün ötesinde olduğundan). Daha kesin bir yörüngesel sınıflandırma çok tartışılmıştır ve gök bilimciler sednoidlerin, 2000 CR105 gibi benzer cisimler ile beraber yeni bir kategoriye taşınmaları gerektiğini savunmuşlardır. Bu kategoriye uzatılmış dağınık disk objeleri (E-SDO), ayrık cisimler, uzak ayrık cisimler, ya da Derin Ekliptik Araştırmanın kullandığı dağınık-uzak isimleri verilmiştir.

NASA'nın Sedna sayfası. (İngilizce)14 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Keşif Fotoğrafları).
Mike Brown'ın Sedna sayfası
90377 Sedna - JPL Small-Body Database
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

99942 Apofis (geçici adlandırma: 2004 MN4), 19 Haziran 2004'te R. A. Tucker, D. J. Tholen ve F. Bernardi tarafından Kitt Peak'de keşfedilen, Aten sınıfı Dünya'ya yakın bir yörüngesi bulunan bir meteorittir. Mısır kötülük tanrısı Apofis'in ismini taşır. NASA tarafından yapılan dikkatli ölçümlerle 2029 ve 2036 yıllarında dünyamızın çok yakınından geçeceği tespit edilmiştir. 13 Nisan 2029'da 300.000 kilometre Dünya'ya yakından geçerek Apollo sınıfı olacak, 2036 yılında ise 30-40 bin kilometre yakından geçecektir. 7 Ekim 2009 tarihinde yapılan hesaplamalara göre 2036 yılında Dünya'ya çarpma olasılığı 250.000'de 1'dir. Bir başka olası çarpışma tarihi ise 2037'dir. Bu tarihte dünyaya çarpma olasılığı 12,3 milyonda 1 olarak belirlenmiştir.

Müller, T. G.; Kiss, C.; Scheirich, P.; Pravec, P.;  ve diğerleri. (2014). "Thermal infrared observations of asteroid (99942) Apophis with Herschel". Astronomy & Astrophysics. 566: A22. arXiv:1404.5847 . Bibcode:2014A&A...566A..22M. doi:10.1051/0004-6361/201423841. 
Apophis Asteroid
Asteroid Apophis orbit from recent observations, EPSC Abstracts Vol. 6, EPSC-DPS2011-1212, 2011, EPSC-DPS Joint Meeting 2011
Apophis'in diyagramları ve yörüngeleri (Sormano Astronomik Gözlemevi)
Apophis'in 2029 Dünya uçuşunun etkileşimli 3 boyutlu kütleçekim simülasyonu
Risk değerlendirmesi

NASA JPL'deki Apophis Yörünge Tahmin Sayfası
NEODyS'den 99942 Apophis sayfası
MBPL – Sormano Gözlemevi'ndeki Küçük Cisim Öncelik Listesi (teknik Liste)
TECA – Sormano Gözlemevi'nde Dünya'ya En Yakın Asteroitler Tablosu
NASA

2004 MN4 asteroiti için 2029'da Dünya'ya Çarpma Olasılığı iptal edildi (JPL)
Radar Observations Refine the Future Motion of Asteroid 2004 MN4 (JPL)
Animation explaining how impact risk is determined from Impact Probability
99942 Apofis - JPL Small-Body Database
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

A-tipi ana kol yıldızı (A V) veya cüce yıldız, tayf tipi A ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Bu yıldızlar, güçlü hidrojen Balmer soğurma çizgileri ile tanımlanan bir tayfa sahiptir. Kütleleri Güneş'ten 1,4 ile 2,1 kat daha fazla ve yüzey sıcaklıkları 7.600 ile 10.000 K arasındadır. Yakındaki parlak örnekler; Altair (A7 V), Sirius A (A1 V) ve Vega'dır (A0 V). A tipi yıldızların konveksiyon bölgesi yoktur ve bu nedenle manyetik bir dinamo barındırmaları beklenmez. Sonuç olarak, güçlü yıldız rüzgarlarına sahip olmadıklarından X-ışını emisyonu üretme imkanından yoksundurlar.
Temmuz 2019'da gök bilimciler, 1.755 km/sn hızıyla şu ana kadar tespit edilen diğer yıldızlardan daha hızlı olan A tipi bir yıldız S5-HVS1'in keşfedildiğini duyurdular. Turna takımyıldızı bölgesinde yer alan yıldız, Dünya'dan yaklaşık 29.000 ışık yılı uzaklıkta ve gökadanın merkezindeki süper kütleli kara delik Sagittarius A* ile etkileşime girdikten sonra Samanyolu'ndan fırlatılmış olabilir.

Yıldız sınıflandırma, A sınıfı

Fizik, mühendislik ve yer bilimleri alanında adveksiyon, bir maddenin veya miktarın bir sıvının toplu hareketi ile taşınmasıdır . O maddenin özellikleri onunla birlikte taşınır. Genellikle maddenin büyük çoğunluğu da bir sıvıdır. Madde ile taşınan özellikler, enerji gibi korunan özelliklerdir. Bir adveksiyon örneği, bir nehirdeki kirleticilerin veya alüvyonun aşağı akıştaki toplu su akışıyla taşınmasıdır. Yaygın olarak tavsiye edilen başka bir miktar enerji veya entalpidir . Burada sıvı, su veya hava gibi termal enerji içeren herhangi bir malzeme olabilir.
Adveksiyon sırasında, bir sıvı, bir miktar korunmuş miktar veya malzemeyi toplu hareket yoluyla taşır. Akışkanın hareketi matematiksel olarak bir vektör alanı olarak tanımlanır ve taşınan malzeme, uzaydaki dağılımını gösteren bir skaler alan tarafından tanımlanır.
Adveksiyon bazen, advektif taşıma ve difüzyon taşımanın birleşimi olan daha kapsamlı konveksiyon süreciyle karıştırılır.
Meteoroloji ve fiziksel oseanografide adveksiyon genellikle atmosferin veya okyanusun ısı, nem (bkz. nem ) veya tuzluluk gibi bazı özelliklerinin taşınmasını ifade eder. Adveksiyon, hidrolojik döngünün bir parçası olarak orografik bulutların oluşumu ve bulutlardan suyun çökelmesi için önemlidir.

Adveksiyon terimi genellikle konveksiyon ile eşanlamlı olarak hizmet eder. Daha teknik olarak konveksiyon, bir sıvının hareketine uygulanır (genellikle termal gradyanların yarattığı yoğunluk gradyanları nedeniyle), oysa adveksiyon bazı malzemelerin sıvının hızıyla hareketidir. Termal gradyanlarla bağlantılı olarak taşınımı belirtmek için konveksiyon teriminin özel kullanımı nedeniyle, hangi terminolojinin kendi özel sistemini en iyi tanımladığından emin olunmadığı durumlarda, adveksiyon terimini kullanmak muhtemelen daha güvenlidir.

Meteoroloji ve fiziksel oseanografide, adveksiyon genellikle atmosferin veya okyanusun ısı, nem veya tuzluluk gibi bazı özelliklerinin yatay taşınmasını ifade eder ve konveksiyon genellikle dikey taşınmayı (dikey adveksiyon) ifade eder. Adveksiyon, hidrolojik döngünün bir parçası olarak orografik bulutların oluşumu ve bulutlardan suyun çökelmesi için önemlidir.

Adveksiyon denklemi, bilinen bir hız vektör alanı tarafından savunulduğu için korunmuş bir skaler alanın hareketini yöneten kısmi diferansiyel denklemdir . Gauss teoremi ile birlikte skaler alanın korunum yasası kullanılarak ve sonsuz küçük limit alınarak türetilmiştir.
Adveksiyonun kolayca görselleştirilebilen bir örneği, bir nehre dökülen mürekkebin taşınmasıdır. Nehir akarken, suyun hareketi mürekkebi taşıdığından, mürekkep adveksiyon yoluyla bir "nabız" içinde aşağı doğru hareket edecektir. Mürekkep, önemli miktarda toplu su akışı olmayan bir göle eklenirse, kaynağından difüzyon şeklinde dağılır, bu adveksiyon değildir. Aşağı doğru hareket ettikçe, mürekkebin "nabzının" difüzyon yoluyla da yayılacağını unutmayın. Bu işlemlerin toplamına konveksiyon denir.

Kartezyen koordinatlarda adveksiyon operatörü

  
    
      
        
          u
        
        ⋅
        ∇
        =
        
          u
          
            x
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              x
            
          
        
        +
        
          u
          
            y
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              y
            
          
        
        +
        
          u
          
            z
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              z
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} \cdot \nabla =u_{x}{\frac {\partial }{\partial x}}+u_{y}{\frac {\partial }{\partial y}}+u_{z}{\frac {\partial }{\partial z}}.}
  

  
    
      
        
          u
        
        =
        (
        
          u
          
            x
          
        
        ,
        
          u
          
            y
          
        
        ,
        
          u
          
            z
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} =(u_{x},u_{y},u_{z})}
  
 hız alanıdır ve 
  
    
      
        ∇
      
    
    {\displaystyle \nabla }
  
 del operatörüdür (burada Kartezyen koordinatların kullanıldığına dikkat edin).

Adveksiyon denklemini sayısal olarak çözmek kolay değildir: sistem hiperbolik bir kısmi diferansiyel denklemdir ve tipik olarak süreksiz "şok" çözümlere odaklanır (sayısal şemaların üstesinden gelmesi herkesin bildiği gibi zordur).
Bir uzay boyutu ve sabit bir hız alanı ile bile, sistemin simüle edilmesi zordur. Denklem olur

  
    
      
        
          
            
              ∂
              ψ
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        
          u
          
            x
          
        
        
          
            
              ∂
              ψ
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \psi }{\partial t}}+u_{x}{\frac {\partial \psi }{\partial x}}=0}
  

  
    
      
        ψ
        =
        ψ
        (
        x
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle \psi =\psi (x,t)}
  
 tavsiye edilen skaler alandır ve 
  
    
      
        
          u
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle u_{x}}
  
 bu 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 vektörün bileşeni 
  
    
      
        
          u
        
        =
        (
        
          u
          
            x
          
        
        ,
        0
        ,
        0
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} =(u_{x},0,0)}
  
'dır.

Zang'a göre, adveksiyon operatörü için çarpık simetrik form dikkate alınarak sayısal simülasyona yardımcı olunabilir.

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            u
          
        
        ⋅
        ∇
        
          
            u
          
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          
            u
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}{\mathbf {u} }\cdot \nabla {\mathbf {u} }+{\frac {1}{2}}\nabla \cdot ({\mathbf {u} }{\mathbf {u} })}
  

  
    
      
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          
            u
          
        
        )
        =
        [
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          u
          
            x
          
        
        )
        ,
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          u
          
            y
          
        
        )
        ,
        ∇
        ⋅
        (
        
          
            u
          
        
        
          u
          
            z
          
        
        )
        ]
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot ({\mathbf {u} }{\mathbf {u} })=[\nabla \cdot ({\mathbf {u} }u_{x}),\nabla \cdot ({\mathbf {u} }u_{y}),\nabla \cdot ({\mathbf {u} }u_{z})]}
  
Ve 
  
    
      
        
          u
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} }
  
 yukarıdaki ile aynıdır.
Eğim simetrisi yalnızca hayali özdeğerleri ima ettiğinden, bu form, genellikle keskin süreksizliklere sahip sayısal çözümlerde yaşanan "patlama" ve "spektral engelleme"yi azaltır (bkz. Boyd ).
Vektör hesabı kimlikleri kullanılarak, bu işleçler, daha fazla koordinat sistemi için daha fazla yazılım paketinde mevcut olan başka şekillerde de ifade edilebilir.

  
    
      
        
          u
        
        ⋅
        ∇
        
          u
        
        =
        ∇
        
          (
          
            
              
                ‖
                
                  u
                
                
                  ‖
                  
                    2
                  
                
              
              2
            
          
          )
        
        +
        
          (
          
            ∇
            ×
            
              u
            
          
          )
        
        ×
        
          u
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {u} \cdot \nabla \mathbf {u} =\nabla \left({\frac {\|\mathbf {u} \|^{2}}{2}}\right)+\left(\nabla \times \mathbf {u} \right)\times \mathbf {u} }
  

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
          u
        
        ⋅
        ∇
        
          u
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        ∇
        ⋅
        (
        
          u
        
        
          u
        
        )
        =
        ∇
        
          (
          
            
              
                ‖
                
                  u
                
                
                  ‖
                  
                    2
                  
                
              
              2
            
          
          )
        
        +
        
          (
          
            ∇
            ×
            
              u
            
          
          )
        
        ×
        
          u
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        
          u
        
        (
        ∇
        ⋅
        
          u
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\mathbf {u} \cdot \nabla \mathbf {u} +{\frac {1}{2}}\nabla \cdot (\mathbf {u} \mathbf {u} )=\nabla \left({\frac {\|\mathbf {u} \|^{2}}{2}}\right)+\left(\nabla \times \mathbf {u} \right)\times \mathbf {u} +{\frac {1}{2}

Aktif asteroitler, asteroit benzeri yörüngelere sahiptir ancak kuyruklu yıldız benzeri görsel özellikler gösteren küçük Güneş Sistemi cisimleridir. Yani, koma, kuyruk veya kütle kaybının diğer görsel kanıtlarını (kuyruklu yıldız gibi) gösterirler, ancak yörüngeleri Jüpiter'in yörüngesi içinde kalır (bir asteroit gibi). Bu cisimler ilk olarak 2006 yılında astronomlar David Jewitt ve Henry Hsieh tarafından ana kuşak kuyruklu yıldızları (MBC'ler) olarak adlandırılmıştı, ancak bu isim onların bir kuyruklu yıldız gibi zorunlu olarak buzlu olduklarını ve yalnızca ana kuşakta var olduklarını, oysa artan nüfus Aktif asteroitlerin sayısı bunun her zaman böyle olmadığını gösterir.
Keşfedilen ilk aktif asteroit 7968 Elst-Pizarro'dur. 1979'da (asteroit olarak) keşfedildi, ancak daha sonra Eric Elst ve Guido Pizarro tarafından 1996'da bir kuyruğu olduğu bulundu ve 133P/Elst-Pizarro kuyruklu yıldızı olarak adlandırıldı.

Yörüngelerinin çoğunu Jüpiter benzeri veya Güneş'ten daha uzak mesafelerde geçiren kuyruklu yıldızların aksine aktif asteroidler Jüpiter'in yörüngesindeki genellikle standart asteroitler'in yörüngelerinden fark edilemeyen yörüngeleri takip eder. Jewitt, aktif asteroitleri, kütle kaybının görsel kanıtlarına sahip olmanın yanı sıra, aşağıdaki yörüngelere sahip olan cisimler olarak tanımlar:

yarı ana eksen a < a Jüpiter (5.20 AU)
Jüpiter'e göre Tisserand parametresi T J > 3.08
Jewitt, asteroitleri ve kuyruklu yıldızları ayırmak için Tisserand parametresi olarak 3.0 (Jüpiter'in Tisserand parametresi) yerine 3.08'i seçer ve gerçek güneş sisteminin idealleştirilmiş kısıtlı üç cisim probleminden saptığı durumlardan kaynaklanan belirsiz durumlardan kaçınır.
Tanımlanan ilk üç aktif asteroit, asteroit kuşağının dış kısmı içinde yörüngede döner.

Bazı aktif asteroidler yörüngelerinin yalnızca günberi yakınındaki kısmı için kuyruklu yıldız toz kuyruğu sergilerler. Bu, yüzeylerindeki uçucu maddelerin süblimleşerek tozu uzaklaştırdığını akla getirir. 133P/Elst-Pizarro'daki aktivite, son üç günberinin her birinde gözlemlenmiş olan tekrarlayıcıdır. Aktivite, her 5-6 yıllık yörüngede bir veya birkaç ay boyunca sürer ve muhtemelen son 100 ila 1000 yıl içinde küçük çarpmalar tarafından ortaya çıkan buzdan kaynaklanır. Bu etkilerin, yeraltındaki bu uçucu madde ceplerini kazıp, onları güneş radyasyonuna maruz bırakmaya yardım ettiğinden şüphelenilir.
Ocak 2010'da keşfedildiğinde, P/2010 A2'ye (LINEAR) başlangıçta bir kuyruklu yıldız ataması verildi ve kuyruklu yıldız benzeri süblimasyon gösterdiği düşünüldü, ancak P/2010 A2'nin şimdi bir asteroitin kalıntısı olduğu düşünülüyor. asteroit etkisi. 596 Scheila'nın gözlemleri, yaklaşık 35 metre çapında başka bir asteroidin çarpmasıyla büyük miktarda tozun havaya kalktığını gösterdi.

P/2013 R3 (CATALINA-PANSTARRS), Catalina Sky Survey'in 0.68-m Schmidt teleskobu kullanılarak Richard E. Hill tarafından ve 1.8-m Pan-STARRS1 teleskobu kullanılarak Bryce T. Bolin tarafından Haleakala'da olmak üzere iki bağmsız gözlemci bağımsız tarafından keşfedildi. 
Pan-STARRS1 tarafından çekilen keşif görüntüleri, her iki kaynağı da saran kuyrukla birleştirilmiş birbirinden 3" mesafede iki farklı kaynağın görünümünü gösterdi. Ekim 2013'te, La Palma adasında 10.4 m Gran Telescopio Canarias ile alınan P/2013 R3'ün takip gözlemleri, bu kuyruklu yıldızın parçalanmakta olduğunu gösterdi. 11 ve 12 Ekim'de elde edilen yığılmış CCD görüntülerinin incelenmesi, ana kuşak kuyruklu yıldızının, hareketine üç parça daha, A,B,C eşlik eden bir merkezi parlak yoğunlaşma sunduğunu gösterdi. En parlak A parçası, 12 Ekim'de Granada'daki Sierra Nevada Gözlemevi'nin 1,52 m teleskopunda elde edilen CCD görüntülerinde bildirilen konumda da tespit edildi.
NASA, Hubble Uzay Teleskobu tarafından 29 Ekim 2013 ile 14 Ocak 2014 tarihleri arasında çekilen ve dört ana cismin artan ayrılmasını gösteren bir dizi görüntü raporladı. Güneş ışığının neden olduğu Yarkovsky–O'Keefe–Radzievskii–Paddack etkisi, merkezkaç kuvveti 'nin moloz yığını'nın ayrılmasına neden olana kadar dönüş hızını artırdı.

Bazı aktif asteroitler, geleneksel bir kuyruklu yıldız gibi bileşimde buzlu olduklarına dair işaretler gösterirken diğerlerinin bir asteroit gibi kayalık olduğu bilinmektedir. Dünya okyanuslarının döteryum-hidrojen oranı, klasik kuyruklu yıldızların ana kaynak olması için çok düşük olduğu için, ana kuşak kuyruklu yıldızlarının Dünya'nın suyunun kaynağı olabileceği varsayılmıştır. Avrupalı bilim adamları, uçucu maddelerin içeriğini analiz etmek ve toz örnekleri toplamak için "Caroline" adlı bir MBC'den bir numune iade görevi önerdiler.

Bu morfoloji sınıfının tanımlanmış üyeleri şunları içerir:

Castalia 133P/Elst-Pizarro'yu keşfetmek ve asteroit kuşağındaki suyun ilk yerinde ölçümlerini yapmak ve böylece Dünya'nın suyunun kökeninin gizemini çözmeye yardımcı olmak için robotik bir uzay aracı için önerilen bir görev kavramıdır. Lider, İngiltere'deki The Open University'den Colin Snodgrass'tır. Castalia, 2015 ve 2016 yıllarında Kozmik Vizyon programı görevleri M4 ve M5 kapsamında Avrupa Uzay Ajansı'na önerildi ancak seçilemedi. Ekip, görev kavramını ve bilim hedeflerini olgunlaştırmaya devam etmektedir. Gereken inşaat süresi ve yörünge dinamikleri nedeniyle Ekim 2028 fırlatma tarihi önerilmiştir.
6 Ocak 2019'da, OSIRIS-REx görevi ilk olarak, 101955 Bennu'dan Dünya'ya yakın asteroit etrafında yörüngeye girdikten kısa bir süre sonra parçacık fırlatma olaylarını gözlemledi ve bu, onun yeni aktif bir asteroit olarak sınıflandırılmasına yol açtı ve asteroit aktivitesinin bir uzay aracı tarafından ilk kez yakından gözlemlenmesine işaret etti. O zamandan beri, bu tür en az 10 başka olay gözlemledi. Bu gözlemlenen kütle kaybı olaylarının ölçeği, daha önce teleskoplarla diğer aktif asteroitlerde gözlemlenenlerden çok daha küçüktür, bu da aktif asteroitlerde sürekli bir kütle kayıp olayı büyüklükleri olduğunu gösterir.

Centaur (küçük gezegen)
Soyu tükenmiş kuyruklu yıldız

Proper elements of active asteroids at Asteroid Families Portal 28 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Henry Hsieh'in Main-Belt Comets sayfa Ana kuşak kuyruklu yıldızları hakkında kapsamlı ayrıntılara sahiptir
David Jewitt. The Active Asteroids 16 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planetary Society article on MBCs
Discussion of possible differences in characteristics of the water in MBCs and other comets 27 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube Interview with David Jewitt 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ana kuşak kuyruklu yıldızlarla ilgili tartışma videonun yaklaşık 9 dakikasında başlıyor)
Impact trigger mechanism 4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. David Jewitt tarafından hazırlanan diagram
Comet-like appearance of (596) Scheila16 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Project T3: Finding Comets in the Asteroid Population
Jewitt, David (2012). "The Active Asteroids". The Astronomical Journal. 143 (3): 66. arXiv:1112.5220 . Bibcode:2012AJ....143...66J. doi:10.1088/0004-6256/143/3/66. 
Hsieh, Henry H.; Yang, Bin; Haghighipour, Nader; Kaluna, Heather M.; Fitzsimmons, Alan; Denneau, Larry; Novaković, Bojan; Jedicke, Robert; Wainscoat, Richard J.; Armstrong, James D.; Duddy, Samuel R.; Lowry, Stephen C.; Trujillo, Chadwick A.; Micheli, Marco; Keane, Jacqueline V.; Urban, Laurie; Riesen, Timm; Meech, Karen J.; Abe, Shinsuke; Cheng, Yu-Chi; Chen, Wen-Ping; Granvik, Mikael; Grav, Tommy; Ip, Wing-Huen; Kinoshita, Daisuke; Kleyna, Jan; Lacerda, Pedro; Lister, Tim; Milani, Andrea;  ve diğerleri. (2012). "DISCOVERY OF MAIN-BELT COMET P/2006 VW 139 BY Pan-STARRS1". The Astrophysical Journal. 748 (1): L15. arXiv:1202.2126 . Bibcode:2012ApJ...748L..15H. doi:10.1088/2041-8205/748/1/L15. 
New Comet: P/2012 T1 (PANSTARRS) 26 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Remanzacco Gözlemevi : 16 Ekim 2012)
Ferrín, Ignacio; Zuluaga, Jorge; Cuartas, Pablo (2013). "The location of Asteroidal Belt Comets (ABCs), in a comet's evolutionary diagram: The Lazarus Comets". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 434 (3): 1821-1837. arXiv:1305.2621 . Bibcode:2013MNRAS.434.1821F. doi:10.1093/mnras/stt839. 
P/2013 R3: a Main Belt Comet that is breaking apart. J. Licandro 25 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. GTC ile elde edilen yeni görüntüler

Alfa süreci (aynı zamanda alfa yakalama veya alfa merdiveni olarak da bilinir), yıldızların helyumu daha ağır elementlere dönüştürdüğü iki temel nükleer füzyon reaksiyonu sınıfından biridir. Diğer sınıf ise yalnızca helyum tüketen ve karbon üreten üçlü alfa süreci olarak adlandırılan bir reaksiyon döngüsüdür. Her iki süreç de, helyumun yakıt olarak kullanılmasını sağlayan hidrojen füzyonunun ardından gerçekleşir.
Her iki sürecin öncesinde de, hem üçlü alfa sürecine hem de alfa sürecine yakıt sağlayan helyumu üreten hidrojen füzyonu gerçekleşir. Üçlü alfa süreciyle yeterli miktarda karbon oluşmasının ardından alfa süreci başlar. Bu aşamada, karbon gibi daha hafif çekirdekler helyum çekirdekleriyle (alfa parçacıkları) birleşerek (aşağıda listelenen sırayla) daha ağır elementleri oluşturur. Her bir füzyon adımı yalnızca bir önceki reaksiyonun ürününü ve helyumu tüketir. Herhangi bir yıldızda başlayabilen ileri aşama reaksiyonları, yıldızın dış katmanlarında önceki aşama reaksiyonları hala devam ederken gerçekleşir. Bu şekilde oksijen, neon, magnezyum gibi elementler oluşur.
Alfa süreci genellikle kütlesi büyük yıldızlarda ve süpernova patlamaları sırasında gerçekleşir. Bir yıldızın içinde bu süreçler, katmanlı bir yapı içerisinde meydana gelir. Merkeze daha yakın bölgelerde ileri düzey füzyon reaksiyonları gerçekleşirken, dış katmanlarda önceki aşamaların reaksiyonları devam eder. Bu da yıldızın çeşitli bölgelerinde farklı aşamalardaki reaksiyonların eş zamanlı olarak sürmesini sağlar.

  
    
      
        
          
            
              
                
                   
                  

                  
                  
                    C
                    
                    
                    
                    6
                    12
                  
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                   
                  

                  
                  
                    O
                    
                    
                    
                    8
                    16
                  
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    7.16
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                   
                  

                  
                  
                    O
                    
                    
                    
                    8
                    16
                  
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Ne
                    
                    
                    
                    10
                    20
                  
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    4.73
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Ne
                    
                    
                    
                    10
                    20
                  
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Mg
                    
                    
                    
                    12
                    24
                  
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    9.32
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Mg
                    
                    
                    
                    12
                    24
                  
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Si
                    
                    
                    
                    14
                    28
                  
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    9.98
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Si
                    
                    
                    
                    14
                    28
                  
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    S
                    
                    
                    
                    16
                    32
                  
                   
                   
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    6.95
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    S
                    
                    
                    
                    16
                    32
                  
                   
                   
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Ar
                    
                    
                    
                    18
                    36
                  
                   
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    6.64
                     
                    M
                    e
                    V
                  
                
              
            
            
              
                
                  

                  
                  
                    Ar
                    
                    
                    
                    18
                    36
                  
                   
                   
                  +
                  

                  
                  
                    He
                    
                    
                    
                    2
                    4
                  
                   
                  ⟶
                  

                  
                  
                    Ca
                    
                    
                    
                    20
                    40
                  
                   
                   
                  +
                  γ
                   
                  ,
                
              
              
                E
                =
                
                  
                    7.04
                     
                    M
                    e
        

Altdev, anakol yıldızlarından daha parlak ve dev yıldızlardan daha az parlak olan bir yıldız türüdür. Altdev terimi, belirli bir spektral aydınlanma sınıfına ve bir yıldızın evriminde bir aşama için kullanılmaktadır.

Vassiliadis, E.; Wood, P. R. (1993). "Evolution of low- and intermediate-mass stars to the end of the asymptotic giant branch with mass loss". Astrophysical Journal. Cilt 413. s. 641. Bibcode:1993ApJ...413..641V. doi:10.1086/173033. 
Pols, Onno R.; Schröder, Klaus-Peter; Hurley, Jarrod R.; Tout, Christopher A.; Eggleton, Peter P. (1998). "Stellar evolution models for Z = 0.0001 to 0.03". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 298 (2). s. 525. Bibcode:1998MNRAS.298..525P. doi:10.1046/j.1365-8711.1998.01658.x. 
Girardi, L.; Bressan, A.; Bertelli, G.; Chiosi, C. (2000). "Evolutionary tracks and isochrones for low- and intermediate-mass stars: From 0.15 to 7 M?, and from Z=0.0004 to 0.03". Astronomy and Astrophysics Supplement Series. 141 (3). s. 371. arXiv:astro-ph/9910164 . Bibcode:2000A&AS..141..371G. doi:10.1051/aas:2000126. 

Post-main sequence evolution through helium burning
Long period variables - period luminosity relations and classification in the Gaia Mission 28 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anakol öncesi yıldız yıldızlararası ortamdaki (Yıldızlararası madde - Interstellar Medium – ISM) maddelerden yeni oluşmuş ve merkezlerinde nükleer tepkimeleri başlatacak sıcaklığa henüz erişmemiş yıldızlardır. Dolayısıyla çekimsel büzülme sonucu sıkışan yıldız maddesinin sağladığı enerji ile ışınım yapmaktadırlar. Anakol öncesi yıldızların ışınım enerjisini sağlayan bu büzülme türüne Kelvin-Helmholtz büzülmesi denmektedir. PMS yıldızları genellikle püsküren değişenler olarak dikkate alınmış ve GCVS de çok sayıda alt gruba bölünmüştür (FU, IN, INA, INB, INT, INYY ve diğerleri). Ancak bu sınıflama tamamen gösterdikleri fotometrik özelliklere göre yapıldığından, oldukça karmaşık (homojen olmayan) bir gruplama ortaya çıkmıştır. Fiziksel anlamda birbirinden pek de farklı olmayan bazı yıldızlar ayrı alt gruplar oluşturmuşlardır. Örneğin RW Aur türü değişenler (GCVS de IS kodlu) ile T Tauri yıldızları olarak adlandırılan (GCVS de INT kodlu) düşük kütleli PMS yıldızları arasında fiziksel açıdan hiçbir fark yoktur. FU Ori türü değişenler (GCVS de FU kodlu) ise evrimlerinin özel bir safhasında yer alan T Tauri yıldızlarıdır. Bu türden değişenlere bazen genel olarak Orion Değişenleri veya Orion Popülasyonu da denmektedir. Çünkü Orion yıldız oluşum bölgesinde, bahsedilen tüm türlerden yıldız bulabilmek mümkündür. Bu yıldızların çoğu hâlen oluştukları bulutsuların içinde yer aldıklarından “Bulutsu değişenleri” olarak da adlandırılmışlardır.

Günümüzde PMS yıldızları için fiziksel anlamı olan sınıflama, kütlelerine göre yapılmaktadır. Buna göre; T Tauri Yıldızları adı verilen düşük kütleli (M ≤ 3M⊙) PMS yıldızlarından oluşan bir grubun yanında, “Herbig Ae/Be Yıldızları” olarak adlandırılan ve kütleleri 4M⊙ ≤ M ≤ 8M⊙ arasında olan ikinci bir grup ortaya çıkmıştır. İki grup arasında keskin bir geçiş yoktur, ancak Herbig Ae/Be yıldızlarına oranla T Tauri yıldızları sayıca daha çoktur. Bilinen 1000'i aşkın T Tauri yıldızına karşılık, gözlenmiş Herbig Ae/Be yıldızı sayısı henüz 50'yi geçmemiştir.

T Tauri yıldızları ilk kez Taurus-Auriga Karanlık Bulutsusu'nda, Joy tarafından 1942 yılında gözlenmiştir. Genelde geç tayf türünden yıldızlardır. Tayflarında, Güneş'in tayfında gözlenen kromosferik salma çizgilerine benzer yapılar izlenmektedir. Joy bu yıldızlara, grubun en parlak üyesi olan T Tauri'nin ismini vermiştir. T Tauri yıldızlarının fiziksel doğasını ilk kez 1947 yılında Ambartsumian açıklamış ve bu yıldızların henüz anakola erişmemiş oldukça genç yıldızlar olduğunu söylemiştir. T Tauri yıldızları bu fiziksel doğaları gereği karanlık bulutsu komplekslerine yakın bölgelerde gözlenirler. Tayflarında genel süreklilik üzerinde geç tür (G-M) yıldızlara ilişkin soğurma yapıları izlenir. Sürekli ışınımları bazı dalgaboyu aralıklarında normal yıldızlardan beklenenden çok daha şiddetli olabilmekte ve bu bölgelerde soğurma yapılarını örtebilmektedir. T Tauri'lerin tayfını karakterize eden en önemli özelliklerden biri, Güneş tayfında görülen kromosferik salmalara benzer salma çizgileri içermeleridir. Gözlenen en güçlü salma çizgileri hidrojenin Balmer serisi çizgileri ve CaII, FeII gibi metallere ait iyonizasyon çizgileridir. Ayrıca nötral He çizgileri de görülmektedir. Bazı T Tauri yıldızlarının tayfında, çevrelerini saran ince gaz yapıların varlığını işaret eden yasak çizgiler de gözlenmektedir. Salma çizgileri oldukça karmaşık profil yapıları göstermektedir. Bu durum yıldızı çevreleyen maddede rastgele yönlerde kütle hareketleri olduğuna işarettir. Yıldızı çevreleyen maddede bol miktarda "toz" oluşunun doğal
sonucu olarak, kızılötesi ve milimetre-altı (sub-millimeter) dalgaboylarında şiddetli "artık
ışınım" gözlenmektedir. T Tauri yıldızlarının çok genç cisimler olduğuna en iyi kanıt ise, tayflarında λ6707 Å da gözlenen Li soğurma çizgisinin varlığıdır. Lityum, kozmik bolluk açısından evrende çok az bulunan bir elementtir ve yıldız atmosferlerinde çok hızlı tüketildiğinden, yaşlı yıldızların tayfında kendini gösteremez.

Ön gezegen diski
Önyıldız
Yıldız evrimi

Anaksagoras (Grekçe: Ἀναξαγόρας, "meclisin efendisi (İngilizce: lord of the assembly)", MÖ 500 - 428), Klazomenailı olup, Sokrates öncesi düşünürlerden bir tanesidir. Ana madde ve ilk hareket ettirici neden öğretisi vardır.
Küçük Asya'nın Pers İmparatorluğu'nun kontrolünde olduğu bir dönemde Klazomenai'de doğan Anaksagoras, Atina'ya gelmiştir. Diogenes Laertios ve Plutarkhos'a göre, daha sonraki yaşamında dinsizlikle suçlanmış ve Lampsacus'a sürgüne gitmiştir; Daha sonraki antik biyografi yazarları tarafından uydurulmadıysa, suçlamalar Perikles'le olan ilişkisi nedeniyle siyasi olabilir.
Parmenides'in değişimin imkansızlığına ilişkin iddialarına Anaksagoras yanıt olarak dünyayı kanıt gösterdi; malzeme varyasyonuna hiçbir zaman belirli bir bileşenin mutlak varlığı neden olmadı, bunun yerine diğer bileşenlere göre göreceli üstünlüğü neden oldu; kendi sözleriyle, "her biri ... en açık biçimde içinde en çok olan şeylerdir" şeklinde tanımladı. Nous (Kozmik akıl, Cosmic Mind) kavramını, homojen veya hemen hemen homojen olan orijinal karışımı hareket ettiren ve ayıran bir düzenleyici güç olarak tanıttı.
Anaksagoras, kaotik bir başlangıçtan düzenli bir evrene geçiş sürecini açıklamaya çalışmıştır. Sıcak eter ile soğuk hava arasındaki ayrım, bir arada olma uyumunu bozmuş ve soğuğun etkisiyle su, toprak ve kayalar şekillenmiştir. Yaşam tohumları, havada taşınarak yağmurlarla yeryüzüne ulaşmış ve bitkileri oluşturmuştur. İnsan da dahil olmak üzere canlılar, sıcak ve nemli topraktan türemiştir. Ona göre, tüm varlıkların en üstünü, nous yani zihin olarak kabul edilir.

Hayatının ilk dönemini İyonya şehirlerinden Klazomenai'de geçiren Anaksagoras, geri kalan yıllarını Atina'da geçirir ve burada kamusal alanda önemli bir yer edinir. Atina'da felsefenin ilk temsilcisi olarak kabul edilen ve felsefenin Atina'ya onunla geldiğini düşünenler olsa da, geleneksel inançlarla çelişen fikirleri geniş kabul görmez.

Doğum yeri olarak bugün Urla yakınında bulunan eski adıyla Klazomenai şehri gösterilir. Bu şehrin soylu ailelerinden birine mensuptur. Anaksagoras'ın, memleketi Klazomenai'de bir miktar zenginlik ve siyasi etkiye sahip olduğuna inanılmaktadır. Ancak sözde, bilgi arayışını engelleyeceği korkusuyla bundan feragat etti. Romalı yazar Valerius Maximus farklı bir geleneği koruyarak; Uzun bir yolculuktan sonra eve dönen Anaksagoras mülkünü harabe halinde buldu ve şöyle dedi: "Eğer bu yok olmasaydı, ben olurdum"
dediğini rivayet eder - Valerius tarafından "aranan bilgeliğe sahip!" ol>Altuner, İ. (2013). Fragmanlar. Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 3(2), 129-132.</ref>arak tanımlanan bir cümle. Bütün servetini, hayatını adadığı bilimsel araştırmalar uğruna tüketmiş olduğu da rivayet edilir.
Anaksagoras, Pers İmparatorluğu'nun bir Yunan vatandaşıydı ve Pers ordusunda görev yapmıştı; Greko-Pers Savaşları sırasında Yunanistan ana karasına giren Pers alaylarının bir üyesi olabilir. Bu belirsiz kalsa da, "Atina'ya neden MÖ 480/79 yılında Salamis'te geldiğini kesinlikle açıklayacaktır." Anaksagoras Atina'ya yerleşmek için gelen ilk düşünürdür. Böylece Atina felsefe dünyasına girmiştir. Anaksagoras'ın otuz yıl boyunca Atina'da kaldığı söylenir. Burada iyi karşılanmış, dönemin en güçlü kişisi olan Perikles'in dostu olmuştur. Devrin başka bir önemli siması olan tragedya yazarı Euripides'le de dostluk kurmuştur. Şair Euripides ondan bilim ve insanlık için ilham almış, bir heyecan duymuştur.
Anaksagoras, İyonya'dan Atina'ya felsefe ve bilimsel araştırma ruhunu getirdi. Gök cisimleri ve gök taşlarının düşüşü hakkındaki gözlemleri, onu evrensel düzenin yeni teorileri oluşturmaya ve göktaşlarının etkisini tahmin etmeye yönlendirdi. Plutarkhos, "Anaksagoras'ın, gök cisimlerinin bir kayma veya sarsıntı ile gevşetilmesi gerekirse, birinin parçalanabileceğini ve dalıp yeryüzüne düşebileceğini öngördüğü söylenir" diyor. Plinius'a göre, 467'de göktaşının düşeceğini tahmin etmekle anıldı. MÖ 468 yılında düşen bir gök taşını incelemiş ve onun kızgın bir taş kitlesi olduğu kanaatine varmıştır. Mora Yarımadası (Peloponnesos)'ndan daha geniş, yanan bir metal kütlesi olarak tanımladığı gök taşları, tutulmalar, gök kuşakları ve Güneş hakkında bilimsel bir açıklama yapmaya çalıştı; tutulmalar, Güneş ve Ay hakkındaki teorileri, Yunanistan'dan görülebilen MÖ 463 tutulmasının gözlemlerine dayanmış olabilir. Ayrıca Ay'ın dağları olduğunu ve orada yaşandığına inandığını söyledi. Gök cisimlerinin Dünya'dan koparılmış ve hızlı dönüşle tutuşmuş taş yığınları olduğunu ileri sürdü. Tutulmalar hakkında doğru bir açıklama yapan ilk kişiydi ve Güneş'in kırmızı-sıcak bir metal kütlesi olduğu, Ay'ın dünyevi olduğu ve yıldızların ateşli taşlar olduğu iddiaları da dahil olmak üzere bilimsel teorileriyle hem ünlü hem de dile düşmüş biriydi. Dünyanın düz olduğunu ve altındaki 'güçlü' hava tarafından desteklenerek yüzdüğünü ve bu havadaki bozuklukların bazen depremlere neden olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte bu kuramları halkın inançlarına ters düşmüştür. Zira o dönemde güneş Yunanlar için bir tanrıdır ve onu bir taş olarak nitelendirmek büyük saygısızlıktır. Bu spekülasyonlar onu Atina'da asebeia (dinsizlik) suçlamasına karşı savunmasız bırakmıştır. Aristoteles'e göre, Anaksagoras'ın bu ünü, evrendeki düzenin temelinde tıpkı canlılarda olduğu gibi nous ilkesinin rol oynamasından kaynaklanır.
MÖ 450'de Anaksagoras, Perikles'in siyasi karşıtları tarafından, yerleşik inanca karşı geldiği gerekçesiyle mahkemeye verilmiştir. Diogenes Laertios, Cleon tarafından dinsizlik nedeniyle yargılandığını anlatır, ancak Plutarkhos Perikles'in, Atinalılar onu Peloponnesos Savaşından sorumlu tutmaya başladıktan sonra kendi güvenliği için eski öğretmeni Anaksagoras'ı İyonya'da bulunan Lampsakos'a (şimdiki Çanakkale-Lampsakos) gönderdiğini söyler.
Anaksagoras'a yöneltilen suçlamalar, bir güneş veya ay tanrısının varlığını inkâr etmesinden kaynaklanmış olabilir. Laertios'a göre Perikles, yaklaşık 450'de duruşmasında Anaksagoras'ı savunmak için konuştu Öyle bile olsa Anaksagoras, Atina'dan Troad'daki Lampsacus'a emekli olmak zorunda kaldı (yaklaşık 434 - 433). Orada yaklaşık 428 yılında öldü. Lampsacus Vatandaşları Lampsakos agorasına onun anısına Akıl ve Gerçeğe bir sunak dikti ve öğrencilerin onun ölüm yıl dönümlerinde anma törenleri düzenledikleri söylenir. Mezarının üzerine şu yazıyı koydular: Burada, hakikat arayışında cennetin kendisini ölçeklendiren Anaksagoras dinlenmeye yatırıldı.
Anaksagoras, yaşadığı dönemin en önemli doğa bilgini olarak kabul edilir ve astronomiye ilişkin görüşleri onu önemli bir figür yapar. Kamusal alandan uzak yaşamı, yeni bir düşünür tipini ortaya koyar.
Anaksagoras bir felsefe kitabı yazdı, ancak MS 6. yüzyılda Kilikyalı Simplikios'unun çalışmalarında koruma yoluyla bunun sadece ilk bölümünün parçaları günümüze ulaştı.

Anaksagoras'tan sadece bazı kırıntılar günümüze ulaşmıştır. Bunların sayısı 22'dir. Bu kırıntılar Doğa Üzerine (On Nature) adlı yapıtından kalmıştır. Bu eser, Parmenides ve Empedokles'in eserlerinden farklı olarak düz yazıyla kaleme alınmıştır.
Ayrıca, bir felsefe kitabı kaleme almış, fakat bu eserin ilk kısmına ait fragmanlar, MS 6. yüzyılda Kilikyalı Simplikios'un çalışmalarının korunması sayesinde günümüze kadar gelebilmiştir.

Anaksagoras'a göre her şey başlangıçtan beri bir şekilde var olmuşlardır, ancak başlangıçta kendilerinin sonsuz küçük parçalarında, sayıca sonsuz ve evrende ayrılmaz bir şekilde birleşmiş halde var olmuşlardır. Her şey bu kütlede mevcuttu, ama karışık ve ayırt edilemez bir biçimde. There was an infinite number of homogeneous parts (Grekçe: ὁμοιομερῆ) as well as heterogeneous ones.
Düzenleme işi, benzerlerin farklılardan ayrılması ve bütünün aynı adı taşıyan toplamlar halinde toplanması, Zihin veya Akıl'ın (Grekçe: νοῦς) işiydi. Zihin, kaotik kütleden daha az sınırsız değildir, ama saf ve bağımsız duruyordu, tüm tezahürlerinde olduğu gibi ve her yerde aynı şekilde daha ince bir dokuya sahipti. Tüm bilgi ve güce sahip olan bu kurnaz ajan, özellikle yaşamın her türüne hükmeden görülür. İlk görünüşü ve Anaksagoras'ın tarif ettiği tek tezahürü Hareket'tir. Benzer parçaların kümelerine farklılık ve gerçeklik kazandırdı.
Azalma ve büyüme, yeni bir kümelenmeyi (Grekçe: σὐγκρισις) ve bozulmayı (Grekçe: διάκρισις) temsil eder. Bununla birlikte, şeylerin orijinal karışımın üstesinden asla tamamen gelinmez. Her şey, kendi içinde başka şeylerin parçalarını veya heterojen unsurları içerir ve yalnızca karakterini oluşturan belirli homojen parçaların üstünlüğü nedeniyle, öyledir. Bu süreçten bu dünyada gördüğümüz şeyler ortaya çıkar.
Varlığın temel köklerini tohum olarak adlandırmıştır. Ona göre doğada nitelik bakımından ne kadar çeşit varsa o kadar da tohum vardır. Duyularımızla algıladığımız nesnelerde tüm tohumların bulunduğunu ve bu nesnelerin kendilerinde ağır basan tohumun karakterini aldığını, onun adıyla anıldığını söyler. Kendi kendine hareket eden tohumlardan ayrı bir hareket ettirici neden bulunması gerektiğini düşünmüştür. Bu nedenin de Nous (akıl) olduğunu ileri sürmüştür. Nous tohumların birbirleriyle karışması ve birbirlerinden ayrılmasına neden olan hareket ettirici kuvvettir.
Anaksagoras'ın ruh yani psukhe ile nous arasındaki ayırımı, felsefe tarihindeki önemli bir dönüm noktasıdır. Zihin kavramının ortaya çıkmasına giden bu ilk adımla birlikte, canlılık ilkesi ve düşünce ilkesi ayrı kavramlar olarak belirir. Anaksagoras'a göre, her canlı psukheye sahipken, nousa sahip değildir.
Anaksagoras hiçten hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğini ve hiçbir şeyin hiçliğe gitmeyeceğini düşünür. Dolayısıyla mutlak anlamda bir oluş ve yok oluş yoktur:

"Yunanlar doğuş ve yok oluştan söz ederken doğru olmayan bir dil kullanmaktadırlar; çünkü hiçbir şey doğmaz ve yok olmaz. Sadece var olan şeylerin karışması ve ayrılması vardır. O halde onlar doğmayı karışma, yok olmayı ise ayrılma olarak adlandırsalar iyi ederler." (B17)

Varlıkların en son parçaları yoktur, sonsuza kadar bölünebilirler. Hem sayı bakımından sonsuzdurla

Antiseptikler (Yunanca: αντί, karşı(tı) ve σηπτικός, çürüten) enfeksiyon, septisemi veya çürümeyi önlemek amacıyla canlı dokuya uygulanan mikrop karşıtı (antimikrobiyal) maddelerdir. Vücuttaki mikroorganizmaları öldüren antibiyotikler ile canlı olmayan nesnelerde bulunan mikroorganizmaları öldürmekte kullanılan dezenfektanlarla karıştırılmamalıdırlar. Bazı antiseptikler gerçekten mikrop öldürücüyken, yani mikropları öldürebilirken (bakteriyosidal), diğerleri bakteriyostatiktir ve sadece mikropların gelişimini önler veya baskılar. Antibakteriyeller sadece bakterilere karşı kullanılabilen antiseptiklerdir.

John Lister'in Antiseptic Principle of the Practice of Surgery isimli makalesinin 1867'de yayınlanmasıyla antiseptik cerrahi metotlarının geniş çaplı kullanımına başlandı. Makalesinde var olan herhangi bir mikrobun öldürüldüğü hususunda emin olabilmek için karbolik asitin (fenol) kullanımı savunmuştur. Bununla birlikte benzeri fikirler daha önce de farklı uzmanlar tarafından, eskiden beri, ortaya atılmıştı; Antik Yunanistan'da Galen ve Hipokrat gibi. Hatta MÖ 2150 yılından kalma bir Sümer kil tabletinde benzeri tekniklerin savunulduğuna rastlanılmıştır.
Yine de her antiseptik yararlı olmakla birlikte, yaralanmış yüzeye çok veya az oranda toksik ve rahatsız edici özelliktedir. Bu sebeple bugün cerrahide antiseptik metot yerine aseptik metot kullanılmaktadır ki bu -aseptik- metot hâli hazırda bulunan bakterilerin öldürülmesine değil, bakterilerin istilasına karşı koru(n)maya dayanır.

Alkoller: en sık kullanılan etanol (%60-90), 1-propanol (%60-70) ve 2-propanol/isopropanol (%70-80) veya bunların karışımlarıdır. Bunlara cerrahi alkoller de denir.
Dördüncül amonyum tuzları: Benzalkonyum klorür, setil trimetilamonyum bromit, setilpridinyum klorür gibi kimyasalların da dahil olduğu grup. Aniyonik yüzey aktif madde, örneğin sabun, bunların antimikrobiyal etkinliklerini engeller.
Klorheksidin glukonat: deri için antiseptik olarak kullanılır. Ayrıca dişeti enflamasyonlarında da kullanılır. Mikrop öldürücü etkisi yavaş fakat kalıcıdır. Katyonik yüzey aktif maddelerdendir.
Hidrojen peroksit: sıklıkla yaraları temizlemekte kullanılsa da artık kullanılmaması tavsiye edilmektedir zira güçlü oksidasyon yara izi oluşmasına neden olur, iyileşme süresini de uzatır.
Fenol: güçlü karışımlarda mikrop öldürücü, daha zayıflardaysa engelleyicidir (inhibitör). Ameliyat öncesi el temizliğinde kullanılır.
İyot: genellikle alkolik (alkollü) bir karışım içinde kullanılır. Küçük yaraları dezenfekte etmek için kullanılması, yara izi oluşumuna neden oluşu ve iyileşme süresini uzatması sebebiyle, artık tavsiye edilmemektedir.
Merkürokrom: barındırdığı cıva nedeniyle FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından güvenli ve etkili onaylanmamaktadır.
Sodyum hipoklorit

Nakipoğlu, Yaşar; Gürler, Bülent. "Çeşitli dezenfektan ve antiseptik maddelerin antibakteriyal etkinliğinin araştırılması". ANKEM Derg 2004;18(4):220-223. 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Öztürk, Recep. "Antiseptik ve dezenfektan maddelere karşı direnç sorunu".
"Antiseptik ve dezenfektanlar".

İyon ya da yerdeş (Fransızca kökenli ion), bir veya daha çok elektron kazanmış ya da yitirmiş bir atomdan (veya bir atom grubundan) oluşmuş elektrik yüklü parçacıktır. Atomlar kararsız yapılarından kurtulmak ve kararlı hale gelebilmek için elektron alırlar ya da kaybederler. Bunun için de başka bir atomla ya da kökle bağ kurarlar.
Katyon, protonlardan daha az elektronu olan pozitif (+) yüklü bir iyondur, anyon ise protonlardan daha çok elektronu olan negatif (–) yüklü bir iyondur. Zıt elektrik yükleri elektrostatik kuvvetle birbirine doğru çekilir, böylece katyonlar ve anyonlar birbirini çeker ve kolayca iyonik bileşikler oluşturur.
Anyon ve katyon iyonların bağ yapma şekilleri farklı olabilir. Anyonlar elektron ortaklaşmasıyla ve elektron alış-verişiyle bağ kurarken katyon olan iyonlar yalnızca elektron alış-verişiyle bağ kurar. Bir hidrojen atomu kararlı hale geçmek istediğinde 1 elektron alarak anyon haline gelir. Fakat Lityum atomu ise kararlı hale geçerken 1 elektron vererek katyon haline gelir.
Örnek olarak;

H+ (1 elektron vermiş atom)
OH– (1 elektron almış atom grubu)
(SO4)2– (2 elektron almış atom grubu)
Yalnızca tek bir atomdan oluşan iyonlara atomik veya tek atomlu iyonlar adı verilirken, iki veya daha fazla atom moleküler iyonları veya çok atomlu iyonları oluşturur. Bir akışkanda (gaz veya sıvı) fiziksel iyonlaşmada, kendiliğinden molekül çarpışmaları ile "iyon çiftleri" oluşturulur ve üretilen her çift, bir serbest elektron ve bir pozitif iyondan oluşur. İyonlar aynı zamanda bir tuzun sıvılarda çözünmesi gibi kimyasal etkileşimlerle veya iletken bir çözeltiden doğru akımın geçirilmesi, bir anotun iyonlaşma yoluyla çözülmesi gibi başka yollarla da oluşturulur.

İyon kelimesi, Yunanca ἰέναι (ienai) kelimesinin "gitmek" anlamına gelen nötr şimdiki zaman katılımcısından türetilmiştir. Katyon aşağı doğru hareket eden (Yunanca: κάτω, romanize: aşağı, kato, "aşağı" anlamına gelir) ve anyon ise yukarı doğru hareket eden şeydir (Yunanca: ἄνω, romanize: yukarı, ano, "yukarı" anlamına gelir). İyonların zıt yüklü elektroda doğru hareket etmesi nedeniyle bu şekilde adlandırılırlar. Bu terim (İngiliz bilge William Whewell'in önerisinden sonra) İngiliz fizikçi ve kimyager Michael Faraday tarafından 1834 yılında sulu bir ortam aracılığıyla bir elektrottan diğerine giden o zamanlar bilinmeyen türler için kullanılmıştır. Faraday bu türlerin doğasını bilmiyordu ama metallerin bir elektrotta eriyip çözeltiye girdiğini ve diğer elektrottaki çözeltiden yeni metalin çıktığını yani bir tür maddenin bir akım içinde çözeltiden geçtiği biliyordu. Bu, maddeyi bir yerden diğerine taşır. Faraday ile yazışmalarında Whewell ayrıca anot ve katot sözcüklerinin yanı sıra ilgili elektrotlara çekilen iyonlar olarak anyon ve katyon kelimelerini de icat etti.
Svante Arrhenius, 1884 tarihli tezinde, katı kristal tuzların çözündüğünde eşleştirilmiş yüklü parçacıklara ayrıştığı gerçeğini açıklamadı ve bu sayede 1903 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı. Arrhenius'un açıklaması, bir çözelti oluştururken tuzun Faraday iyonlarına ayrıştığı yönündeydi; iyonların elektrik akımı olmadığında bile oluştuğunu öne sürdü.

Gaz benzeri hallerindeki iyonlar oldukça reaktiftir ve nötr moleküller veya iyonik tuzlar vermek üzere zıt yüklü iyonlarla hızla etkileşime girerler. İyonlar sıvıyla etkileşime girmek için birbirlerinden uzaklaşırken enerji ve entropi değişiklik birleşimi içeren nedenlerden dolayı, tuzlar çözücülerle (örneğin su) etkileşime girdiğinde daha kararlı çözünmüş iyonlar ürettiğinde iyonlar sıvı veya katı halde de üretilir. Bu kararlı türler, çevrede düşük sıcaklıklarda daha yaygın bulunur. Buna bir örnek, deniz suyunda bulunan ve çözünmüş tuzlardan türetilen iyonlardır.
Yüklü nesneler olarak iyonlar zıt elektrik yüklerine (pozitiften negatife ve tersi) çekilir ve benzer yükler tarafından itilir. Hareket ettiklerinde yörüngeleri manyetik alan tarafından saptırılabilir.
Elektronlar, daha küçük kütleleri ve dolayısıyla madde dalgaları gibi daha büyük boşluk doldurma özellikleri nedeniyle, herhangi bir elektronlu atomların ve moleküllerin boyutunu belirler. Bu nedenle, anyonlar (negatif yüklü iyonlar), fazla elektronu (ları) birbirini ittiğinden ve iyonun fiziksel boyutuna katkıda bulunduğundan ana molekül veya atomdan daha büyüktür, çünkü boyutu elektron bulutu tarafından belirlenir. Katyonlar, elektron bulutunun daha küçük boyutundan dolayı karşılık gelen ana atom veya molekülden daha küçüktür. Belirli bir katyon (hidrojenin katyonu) hiç elektron içermez ve bu nedenle ana hidrojen atomundan – çok daha küçük tek protondan oluşur.

Anyon (-) ve katyon (+), bir iyonun üzerindeki net elektrik yükünü gösterir. Elektronları protonlardan daha çok olan ve ona net negatif yük veren iyona anyon denir ve eksi göstergesi "Anyon (-)" negatif yükü belirtir. Katyonda durum tam tersidir: protonlardan daha az elektronludur, bu ise katyona net pozitif yük verir, dolayısıyla "Katyon (+)" göstergelidir.
Protonun elektrik yükünün büyüklüğü elektronun yüküne eşit olduğundan, iyonun net elektrik yükü iyondaki proton sayısından elektron sayısının çıkarılmasına eşittir.
Anyon (-) (/, Yunanca "yukarı" anlamına gelen ἄνω (ánō) kelimesinden gelir), protonlardan daha çok elektronu olan ve anyona net negatif yük veren iyondur (elektronlar negatif yüklü ve protonlar pozitif yüklü olduğundan).
Katyon (+) (/, Yunanca "aşağı" anlamına gelen κάτω (katot) kelimesinden gelir), protonlardan daha az elektronlu ve katyona pozitif yük veren bir iyondur.
Katyonlar ve anyonlar iyon yarıçaplarına göre ölçülür ve göreceli büyüklükleri farklıdır: "Katyonlar küçüktür, çoğunun yarıçapı 10−10 m'den (10−8 cm) küçüktür. Ancak tıpkı en yaygın Dünya anyonu olan oksijen gibi anyonların çoğu büyüktür. Bu gerçekten, bir kristalin boşluğunun çoğunun anyonlar tarafından işgal edildiği ve katyonların bunların arasındaki boşluklara yerleştiği açıktır."

İyonlar doğada her yerde bulunur ve Güneş'in ışıltısından Dünya'nın iyonosfer varlığına kadar çeşitli olaylardan sorumludurlar. İyonik durumdaki atomların rengi, nötr atomlarınkinden farklı olabilir ve bu nedenle metal iyonları tarafından ışık emilimi, değerli taşların rengini verir. Hem inorganik hem de organik kimyada (biyokimya dahil), su ve iyonların etkileşimi çok önemlidir; Adenozin trifosfatın (ATP) parçalanmasını sağlayan enerji buna bir örnektir.

İyonlar, genellikle yüksek voltaj veya sıcaklık içeren çeşitli iyon kaynakları kullanılarak kimyasal olmayan bir şekilde hazırlanabilir. Bunlar kütle spektrometreleri, optik emisyon spektrometreleri, parçacık hızlandırıcıları, iyon implanterleri ve iyon motorları gibi çok sayıda cihazda kullanılır.
Reaktif yüklü parçacıklar olarak mikropları parçalayarak hava temizlemede ve duman dedektörleri gibi bina içi cihazlarda da kullanılırlar.
Organizmalardaki sinyalleşme ve metabolizma, zarlar arasındaki kesin bir iyonik değişim tarafından kontrol edildiğinden, bu değişimin bozulması hücre ölümüne katkıda bulunur. Bu, iyon kanalları gramisidin ve amfoterisin (bir mantar ilacı) dahil olmak üzere doğal ve yapay biyositler tarafından kullanılan yaygın bir mekanizmadır.
İnorganik çözünmüş iyonlar, su kalitesinin yaygın bilinen göstergesi toplam çözünmüş katıların bir bileşenidir.

Radyasyonun bir gaz üzerindeki iyonlaştırıcı etkisi, alfa, beta, gama ve X ışınları gibi radyasyonun tespitinde yaygın kullanılır. Bu aletlerdeki orijinal iyonizasyon, gaz molekülleri üzerindeki radyasyonun iyon etkisiyle pozitif iyon ve serbest elektron olarak bir "iyon çifti" oluşmasıyla sonuçlanır. İyonizasyon odası bu dedektörlerin en basitidir ve gazın içindeki doğrudan iyonlaşmanın yarattığı tüm yükleri bir elektrik alanının uygulanması yoluyla toplar.
Geiger-Müller tüpü ve orantısal sayacın her ikisi de, Townsend çığı denilen olguyu kullanarak orijinal iyonlaşmanın etkisini, serbest elektronlara iyon çarpmasıyla daha çok elektron salmaları için elektrik alanınca yeterli enerjinin verildiği kademeli bir etki yoluyla çarpmak için kullanır.

Bir iyonun kimyasal formülü yazılırken, molekülün/atomun kimyasal yapısından hemen sonra iyonun net yükü üst simge olarak yazılır. Net yük işaretinden önceki büyüklükle yazılır; yani çift yüklü bir katyon +2 yerine 2+ olarak gösterilir. Bununla birlikte, tek yüklü moleküller/atomlar için yükün büyüklüğü ihmal edilir; örneğin, sodyum katyonu Na1+ olarak değil Na+ olarak gösterilir.
Çoklu yüke sahip bir molekülü/atomu göstermenin alternatif (ve kabul edilebilir) bir yolu, işaretlerin birden çok kez çizilmesidir; bu genellikle geçiş metallerinde görülür. Kimyacılar bazen işareti daire içine alır; bu sadece süs amaçlıdır ve kimyasal anlamını değiştirmez. Dolayısıyla şekilde gösterilen Fe2+, Fe++ ve Fe⊕⊕'nin üç gösterimi de eşdeğerdir.

Ap ve Bp yıldızları, yüzeyinde lekeler halinde aşırı Fe, Si, Cr, Sr ve Eu bolluğu bulunan lokal bölgelere sahip, buna karşılık yüzey genelinde He elementi açısından ciddi bolluk azlığı gösteren kimyasal tuhaf yıldızlardır.

Genel olarak tarif etmek gerekirse "kimyasal-tuhaf yıldızlar", B2 F tayf türü aralığına dağılmış, tayflarında bazı alışılmışın dışındaki elementlerin bolluk fazlalığını gösteren yıldızlardır. Genel olarak tayflarında çok güçlü demir ve "nadir-toprak (rareearth)" elementlerinin çizgileri ile, aynı tayf türünden olağan yıldızlardan farklılık gösterirler. Büyük çoğunluğu güçlü iki-kutuplu genel (global) manyetik alanlara sahiptir. Bunlardan "HgMn yıldızları" ve "metalik çizgili Am yıldızları" kayda değer genel manyetik alanlar göstermezler. Bazı araştırmacılar bu yıldızlarda karmaşık yapıda organize olmuş çok sayıda yerel manyetik alanların var olduğunu, ancak yıldız genelinde bu yapıların birbirlerini sönümlemesi sonucu genel manyetik alan gözlenemediğini öne sürmektedir.

Özel yıldızların bir alt grubunu oluşturan Ap yıldızları, 0.3-30 kG yöresinde genel manyetik alanlara sahiptirler (Güneş'in manyetik alanının 1000 katı). Bu yıldızlarda izlenen etkin manyetik alan şiddeti, "eğik-dönücü (oblique-rotator)" modelinin önerisine göre dönme ekseni ile manyetik eksen arasındaki açıya ve yıldızın dönme hızına son derece bağımlıdır. Ap yıldızlarında görülen değişimlerin zaman ölçeği oldukça geniş bir aralığa dağılmaktadır ve dakika mertebesinden birkaç on yıl mertebesine kadar olabilmektedir.

Ap yıldızları göreli olarak yavaş dönen yıldızlardır. Sıcak olanları soğuk olanlarına oranla daha hızlı dönmektedir. Dönme dönemleri, yüzeylerindeki leke benzeri kimyasal farklılık gösteren yapıların, ışık eğrilerinde oluşturduğu modülasyon etkilerinden hesaplanabilmektedir. Bu dönemler kabaca bir gün ile bir hafta arasındadır. Çift sistem üyesi olma veya zonklama nedeniyle ek değişimler gösteren örnekleri de vardır. Bazı uzun dönemli örneklerde, 100 gün mertebesindeki dönemler yavaş dönme ile açıklanabilirken, yıl veya birkaç on yıl mertebesinde dönemlilik gösterenlerin değişim kökeni dönme olamaz. Yüzeylerinde yer alan kimyasal farklılaşmış bölgeler ve manyetik yapıları, oldukça uzun zaman aralıklarında durağan yapılar sergilemektedir. TW Col, 0.5 evresi civarıdan gösterdiği küçük çukurluğun, leke dönme modülasyonu ile uyuşmaması nedeni ile ilgi çekici bir örnektir.

Catalano vd. kimyasal tuhaf yıldızların kızılöte bölgede de değişimler gösterdiklerini ve bu değişimlerin evrelerinin, manyetik alan değişimi evreleri ile korelasyonlara sahip olduğunu açıklamışlardır. Buna göre manyetik alan değişim ekstremumları, kızılötesi ışık değişim ekstremumları ile çakışıktır. Bir başka ilginç örnek ise, AO Vel örten değişen çift sistemidir. Bileşenlerinden biri Ap yıldızı olan çok az sayıda (5 tane) örten çift sistem bilinmektedir. AO Vel, üçlü bir sistem olup, ayrık bir yakın çift sistem oluşturan iki yıldızından biri Ap yıldızıdır. Bu yıldız Ap türü yıldızların alt grubu olan Si türündendir. Tayfında izlenen Si çizgileri anormal yüksek bolluk değerlerini işaret etmektedir. AO Vel'in ışık eğrisi analizinden bileşenlerinin fiziksel parametreleri oldukça duyarlı olarak hesaplanmıştır.

Hızlı salınımlar gösteren (rapidly oscillating ro) Ap yıldızları, soğuk manyetik Ap-SrCrEu yıldızlarıdır ve kısaca roAp şeklinde adlandırılmaktadırlar. Bu alt grubun örnekleri yüksek harmoniklerde ve düşük dereceli çapsal olmayan modlarda zonklama gösteren yıldızlardır. Zonklama dönemleri 5-20 dakika arasındadır. Işık değişim genlikleri son derece düşük olup birkaç mili-kadiri geçmemektedir. Ap yıldızlarında görülen zonklamalar, yüksek şiddette genel manyetik alanlar tarafından güçlendirilmektedir. Zonklamaların genlikleri dönme dönemi ile modüle olmuştur. Bu modülasyon, manyetik alan modülasyonu ile eşevrelidir. Bu durum iki modelle açıklanmaktadır:

Eğik zonklayıcı modeli:
Bu modele göre zonklama doğrultusu manyetik eksen ile çakışıktır.
Manyetik eksen ile dönme ekseni çakışık değildir ve aralarında belirli bir açı vardır.
Dolayısıyla, dönmeden kaynaklanan modülasyon etkisi altında, zonklama genlikleri çevrimsel yapılar göstermektedir.
Lekeli-zonklayıcı modeli:
Bu modele göre zonklama doğrultusu dönme ekseni ile çakışıktır. Dolayısıyla zonklama modları daima aynı açı altında görülmektedir.
Ancak akı değişimi ile çap değişimi arasında bir evre gecikmesi vardır ve yıldızın manyetik alan şiddetine bağlı olarak, yüzey boyunca değişkendir. Böylece gözlenen genlik modülasyonu ortaya çıkmaktadır.
roAp yıldızlarının bilinen sayısı 30 civarındadır ve HR diyagramdaki Delta Scuti (δ Scuti) kararsızlık kuşağının hemen altındaki bölümlerde yer alırlar. roAp yıldızlarının yakın zamanda keşfedilmiş diğer bir değişimleri ise, birkaç yüz gün ile yıl arasındaki dönemlerle çevrimsel frekans değişimleri göstermeleridir. Bu durumun roAp yıldızlarındaki manyetik çevrim ile oluştuğuna inanılmaktadır.

33 Librae (HD 137949), P=8.272 dk döneme sahiptir.
α Cir (HD 128898) bir çift sistem olup iki belirgin dönem göstermektedir (P1=6.825 dk ve P2=6.832 dk).
HI Lib (HD 134214) için dönem P=5.65 dk dır.
HR 3831 (IM Vel) en iyi çalışılmış roAp yıldızıdır. P=11.67 dakika dönemli ışık değişiminde genlik modülasyonu açıkça görülebilmektedir.

Tuhaf yıldız
Yıldız sınıflandırma

Gray (2005), The Observation and Analysis of Stellar Photospheres, Cambridge University Press, ISBN 0521851866, 7 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Nisan 2009

Apsis (Grekçe: ἁψίς (hapsís) kemer veya tonoz; /ˈæpsɪˌdiːz/ AP-sih-deez), gök mekaniğinde, eliptik yörüngedeki bir cismin genelde sistemin kütle merkezi durumunda da olan çekim merkezine yörünge boyunca en yakın ve en uzak olduğu noktalara verilen addır.
Genel anlamda cismin yörüngede, merkeze en yakın olduğu noktaya periapsis (enberi), en uzak olduğu noktaya ise apoapsis (enöte) denir. Dilimizde bu sözcükler, teknik adlandırmalarına uygun şekilde günberi, günöte, ayberi ve ayöte şeklinde de nitelenebilmektedir.
Periapsis ve apoapsis arasında çizilen düz çizgi apsis çizgisi olarak isimlendirilir. Bu çizgi elipsin ana eksenidir ve elips boyunca olan en uzun çizgiyi oluşturur.
Yörüngenin çevresinde bulunduğu gök cismine bağlı olarak apsis noktaları için farklı isimler türetilmiştir. En yaygın olanı Dünya çevresindeki bir yörüngeyi betimlerken kullanılan apoje ve perijedir. Apoje, Dünya çevresindeki yörüngelerde apoapsisi tanımlarken, perije de periapsisi belirtir. Ayrıca Güneş merkezli yörüngeler için benzer şekilde perihelion (günberi) ve aphelion (günöte) terimleri kabul edilmiş olup, Ay merkezli yörüngeler için de Apollo Projesi esnasında pericynthion ve apocynthion sözcükleri tercih edilmiştir.

Herhangi bir eliptik yörüngede iki apsis bulunur. Her bir apsis için tanımlama en uzak nokta için apo- (Grekçe: ἀπ(ό), (ap(o)-)) gibi öneklerden veya en yakın nokta için peri- (Grekçe: περί (peri-)), gibi ön eklerden oluşturulmaktadır. Bu ön eklere birincil cisme ilişkin niteleyici ibarelerin eklenmesiyle referans alınan cisme en uzak veya en yakın noktalar belirtilmektedir. Örneğin Dünya için Yunan mitolojisindeki Gaia'ya atıfla son ek -gee'dir ve "apogee" ve "perigee" olarak en uzak veya en yakın noktalar nitelenmektedir. Güneş için ise yine Yunan mitolojisindeki Helios'a atıfla son ek -helion kullanılır ve bu nedenle Güneş'e en uzak ve en yakın konumları nitelemek için "aphelion" ve "perihelion" adları kullanılır.
Newton'un hareket yasalarına göre, tüm periyodik yörüngeler elips şeklindedir. İki cismin ağırlık merkezi(barycenter) büyük cismin içindeki bir noktada yer alabilir - örneğin, Dünya-Ay ağırlık merkezi Dünya'nın merkezinden yüzeyine kadar olan yolun yaklaşık %75'i noktasındadır. Büyük kütleye kıyasla küçük kütle ihmal edilebilir düzeydeyse (örneğin uydular için), yörünge parametreleri küçük kütleden bağımsızdır.
Son ek olarak kullanıldığında -apsis- terimi birincil cisimden yörüngede bulunan cisme olan iki mesafeyi ifade edebilir: Bunlar; 1) periapsis noktası veya 2) apoapsis noktasıdır. Apsis çizgisi, bir yörünge boyunca en yakın ve en uzak noktaları birleştiren çizginin mesafesini belirtir; aynı zamanda basitçe bir ana cismin yörüngesinde dönen bir cismin en uç aralığını ifade eder.
Yörünge mekaniğinde, apsisler teknik olarak merkezi cismin kütle merkezi ile yörüngedeki cismin kütle merkezi arasında ölçülen mesafeyi ifade eder. Bununla birlikte, bir uzay aracı söz konusu olduğunda, bu terimler genellikle uzay aracının merkezi gövdenin yüzeyi üzerindeki yörünge yüksekliğini ifade etmek için kullanılır.

Teknik kullanımda periapsis/apoapsis (enberi/enöte) tercih edilmesine rağmen "pericenter" ve "apocenter" ("galaktik enberi" ve "galaktik enöte") kelimeleri de sıklıkla görülür.

Birincil cismin belirtilmediği genel durumlarda, yörüngelerin en uç noktalarını adlandırmak için pericenter ve apocenter terimleri kullanılır; periapsis ve apoapsis (veya apapsis) eşdeğer alternatiflerdir, ancak bu terimler aynı zamanda sıklıkla mesafelere, yani yörünge aracı (orbiter) ile birincil cisim arasındaki en küçük ve en büyük mesafelere atıfta bulunur.
Güneş etrafında dönen bir cisim için en az mesafe noktası perihelion (günberi), en büyük mesafe noktası ise aphelion'dur (günöte). Diğer yıldızların etrafındaki yörüngeler söz konusu olduğunda ise bu terimler periastron ve apastron olur.
Ay da dahil olmak üzere Dünya'nın bir uydusu söz konusu olduğunda, en yakın mesafe noktası perigee (yerberi) ve en uzak mesafe noktası apogee'dir (yeröte) (Grekçe: Γῆ (Gē), "kara" veya "yeryüzü" anlamına gelir).
Ay yörüngesindeki nesneler için, en yakın mesafe noktası pericynthion (ayberi) ve en uzak mesafe apocynthion (ayöte) olarak adlandırılır. Perilune ve apolune terimlerinin yanı sıra periselene ve aposelene terimleri de kullanılmaktadır. Ay'ın doğal uyduları olmadığı için bu sadece insan yapımı nesneler için geçerlidir.

Türkçede genellikle bir cismin ana cisme en uzak konumu nitelenirken enöte, en yakın konumu nitelenirken enberi terimleri kullanılmakta olup, bununla birlikte Güneş'e referanslı mesafeler için günöte ve günberi; Ay referanslı mesafeler için ise ayöte ve ayberi kullanımına da rastlanmaktadır.
Perihelion ve aphelion sözcükleri Johannes Kepler  tarafından gezegenlerin Güneş etrafındaki yörünge hareketlerini tanımlamak için türetilmiştir. Bu sözcükler, Yunanca Güneş anlamına gelen ἥλιος ya da hēlíos sözcüğüne peri- (Yunanca: περί, yakın) veya apo- (Yunanca: ἀπό, uzak) ön eklerinin eklenmesiyle oluşturulmuştur.
Diğer gök cisimleri için çeşitli terimler kullanılmaktadır. Astronomi literatüründe -gee, -helion, -astron ve -galacticon sonekleri sırasıyla Dünya, Güneş, yıldızlar ve galaksi merkezlerinden bahsederken sıklıkla kullanılır. Jüpiter için zaman zaman -jove eki kullanılır, ancak Satürn için son 50 yılda çok nadiren de olsa -saturnium eki kullanılmıştır. Ayrıca -gee formu, sadece Dünya'ya uygulamak yerine, "herhangi bir gezegen" terimine en yakın genel bir yaklaşım olarak da kullanılmaktadır.
Apollo programı sırasında, Ay'ın yörüngesinde dönmekten bahsederken pericynthion ve apocynthion terimleri kullanılmıştır; bu adlandırma Yunan mitolojisindeki ay tanrıçası Artemis'in alternatif bir adı olan Cynthia'ya atıfta bulunur. Daha yakın zamanlarda, Artemis programı sırasında perilune ve apolune terimleri de kullanılmıştır.
Kara deliklerle ilgili olarak, Yunanca "bothron", çukur ifadesinden türetilen peribothron terimi ilk kez J. Frank ve M. J. Rees tarafından 1976 tarihli bir makalede kullanılmıştır. W. R. Stoeger'e Yunanca çukur kelimesini kullanarak bir terim yaratmayı önerdiği için teşekkür ederler:

Günberi (perihelion) (q) ve günöte (aphelion) (Q), bir cismin Güneş etrafındaki doğrudan yörüngesinin sırasıyla en yakın ve en uzak noktalarıdır.
Belirli bir devirdeki salınım unsurlarının farklı bir devirdeki salınım unsurlarıyla etkin bir şekilde karşılaştırılması bazı farklılıklar yaratacaktır. Altı salınım unsurundan biri olarak günberi-geçiş zamanı, iki cisim modeli dışında tam dinamik model kullanılarak Güneş'e olan gerçek minimum mesafenin kesin bir tahmini değildir. Günberi geçişinin kesin tahminleri ise sayısal entegrasyon gerektirmektedir.

Aşağıdaki iki resim Güneş Sistemi gezegenlerinin yörüngelerini, yörünge düğümlerini ve perihelion (q) ve aphelion (Q) konumlarını Dünya'nın yörünge düzlemiyle eş düzlemde olan Dünya'nın ekliptik düzleminin kuzey kutbunun üstünden görüldüğü şekliyle göstermektedir. Gezegenler Güneş'in etrafında saat yönünün tersine hareket ederler ve her gezegen için yörüngelerinin mavi kısmı ekliptik düzlemin kuzeyinde, pembe kısmı ise güneyinde hareket eder ve noktalar perihelion (yeşil) ile aphelion'u (turuncu) gösterir.
İlk görüntü (sol altta) Güneş'ten dışa doğru Merkür, Venüs, Dünya ve Mars olarak konumlanmış iç gezegenleri göstermektedir. Dünya yörüngesi sarı renklidir ve yörünge referans düzlemini temsil eder. İlkbahar ekinoksu zamanında Dünya şeklin en altındadır. İkinci görüntü (sağ altta) Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün olmak üzere dış gezegenleri göstermektedir.

Yörünge düğümleri, bir gezegenin eğik yörüngesinin referans düzlemiyle kesiştiği "düğümler çizgisinin" iki uç noktasıdır; burada bir yörüngenin mavi bölümünün pembe ile buluştuğu noktalar olarak 'görülebilirler'.

Günümüzde Dünya, Aralık gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra, Ocak ayı başlarında günberi mesafesine ulaşır. Günberi noktasında Dünya'nın merkezi Güneş'in merkezinden yaklaşık 0.98329 astronomik birim (AU) veya 147.098.070 km (91.402.500 mi) uzaklıktadır. Buna karşılık, Dünya Temmuz ayı başlarında, Haziran gündönümünden yaklaşık 14 gün sonra günöte mesafesine ulaşmaktadır. Dünya'nın ve Güneş'in merkezleri arasındaki günöte mesafesi yaklaşık 1,01671 AU veya 152.097.700 km (94.509.100 mi)'dir.
Günberi ve günöte noktaları, Milankovitch döngüleri olarak bilinen döngüsel kalıpları takip eden devinim ve diğer yörüngesel faktörler nedeniyle zaman içinde değişir. Kısa vadede, bu tarihler bir yıldan ötekine 2 güne kadar değişebilir. Bu önemli değişim Ay'ın varlığından kaynaklanmaktadır: Dünya-Ay barycenteri Güneş etrafında sabit bir yörüngede hareket ederken, bundan ortalama 4.700 kilometre (2.900 mil) uzaklıkta olan Dünya'nın kütle merkezinin konumu herhangi bir yöne kayabilir ve bu da Güneş'in ve Dünya'nın merkezleri arasındaki gerçek en yakın yaklaşımın zamanlamasını etkiler.
Günöte noktasında artan mesafe nedeniyle, Güneş'ten gelen radyasyonun yalnızca %93,55'i Dünya yüzeyinin belirli bir alanına günberi noktasında olduğu kadar düşer, ancak bu, Dünya'nın ekseninin Dünya'nın yörünge düzlemine göre 23,4° eğik olmasından kaynaklanan mevsimleri hesaba katmaz. Nitekim, hem günberi hem de günöte noktasında bir yarımkürede yaz olurken diğerinde kış olur. Kış, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığına bakılmaksızın, güneş ışığının en az doğrudan vurduğu yarımkürede, yaz ise güneş ışığının en doğrudan vurduğu yerde yaşanır.
Kuzey yarımkürede yaz, güneş radyasyonunun en düşük olduğu günöte noktasıyla ile aynı zamanda gerçekleşir. Buna rağmen, kuzey yarımküredeki yazlar güney yarımküredekinden ortalama 23 °C (41 °F) daha sıcaktır, çünkü kuzey yarımküre denizlerden daha kolay ısıtılabilen daha büyük kara kütleleri içerir.
Ancak günberi ve günötenin mevsimler üzerinde dolaylı bir etkisi vardır: Dünya'nın yörünge hızı günötede minimum ve günberide ise maksimum olduğundan, gezegenin Haziran gündönümünden Eylül ekinoksuna kadar yörüngede dönmesi, Aralık gündönümünden Mart ekinoksuna kadar dönmesinden daha uzun sürer. Bu nedenle kuzey yarımkü

Bu, Arapça yıldız isimleri listesidir. Batı astronomisinde kabul edilen yıldız isimlerinin çoğu Arapça, pek az miktarı Yunanca, bazıları ise bilinmeyen kökenlidir. Genellikle sadece parlak olan yıldızlar bir isme sahiptir.

Çok eski yıldız isimleri, İslam'ın yükselişinden bin yıldan fazla bir süre önce Arap Yarımadası'nda yaşayan insanlar arasında ortaya çıktı. Bununla birlikte birçok Arapça yıldız ismi, daha sonra antik Yunanca tanımlamalarının tercümeleri olarak ilerleyen dönemlerde tarihe geçti.
Gök bilimci Batlamyus, Almagest'inde (2. yüzyıl) 1.025 yıldızın göksel konumunu ve parlaklığını (görünen büyüklük) tasnif etti. Batlamyus'un kitabı 8. ve 9. yüzyıllarda Arapçaya tercüme edildi ve Avrupa'da 12. yüzyıl Latince tercümesi olarak ünlendi. Almagest'te yer alan Arapça yıldız tanımlamalarının çoğu, yıldızların isimleri olarak yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.
Batlamyus, yıldızları tanıdık bir takımyıldız veya yıldız deseni içindeki konumlarına göre belirtebilmek için bir "tasvir referansı" stratejisi kullandı (örneğin, "Avcı'nın sağ omzunda"). Müslüman gök bilimciler, bunlardan bazılarını yıldızların özgün isimleri olarak benimsediler ve çeşitli Zij metinlerinde kaydettikleri geleneksel Arap yıldız ilminden isimler eklediler. Bunlardan en önemlisi, Müslüman gök bilimci Abdurrahman es-Sufî (Batı'da Azophi olarak bilinir) tarafından yazılan ve gözlemleri, açıklamaları, konumları, büyüklükleri, parlaklıkları ve renkleri ile birlikte, bilinen tüm yıldızları ayrıntılı olarak gösteren Sabit Yıldızlar Kitabı'dır.
Avrupa'da Orta Çağ ve Rönesans döneminde birçok eski yıldız ismi, bazıları Arapçayı çok iyi bilmeyen çeşitli yazarlar tarafından kopyalanmış veya yanlış tercüme edilmiştir. Bu yüzden bir yıldız adının geçmişi çok karmaşık olabilir.

Ariel, Uranüs' ün uydularından biridir. 24 Ekim 1851'de William Lassel tarafından Uranüs'ün diğer bir uydusu olan Umbriel ile birlikte keşfedilmiştir.
Ariel'in yarıçapı 1190 km ve yörünge uzaklığı 191000 km' dir. Uranüs' ün 5 orta büyüklükteki uydusu içinde en parlak yüzeye sahip olanı ve aynı zamanda jeolojik açıdan en aktif olanı konumundadır. Yüzeyi, bir baştan bir başa kesintisiz olarak süren vadilerle kaplıdır.
Ekim 1851'de William Lassell tarafından keşfedildi ve adını iki ayrı edebi eserdeki bir karakterden aldı. Ariel'in ayrıntılı bilgisinin çoğu, 1986 yılında Voyager 2 sondasının Uranüs'e yaptığı tek uçuştan geliyor; bu uçuş, Ariel yüzeyinin yaklaşık %35'ini görüntülemeyi başardı. Uranüs yörünge aracı ve sondası gibi çeşitli projeler zaman zaman önerilse de, şu anda ayı daha ayrıntılı olarak incelemeye geri dönme planı bulunmuyor.Ariel, Miranda'dan sonra Uranüs'ün en büyük beş küresel uydusu arasında ikinci en küçük ve gezegene en yakın ikinci uydudur. Güneş sistemindeki bilinen 19 küresel uydunun en küçüğü arasında (çap olarak 14'üncü olanıdır), aşağı yukarı eşit parçalar halinde buz ve kayalık malzemeden oluştuğuna inanılmaktadır. Uranüs'ün tüm uyduları gibi, Ariel de muhtemelen oluşumundan kısa bir süre sonra gezegeni çevreleyen bir birikim diskinden oluşmuştur ve diğer büyük uydular gibi muhtemelen bir buz mantosu ile çevrelenmiş kayadan bir iç çekirdek ile farklılaşmıştır. Ariel, fay diklikleri, kanyonlar ve sırtlardan oluşan bir sistemin geçtiği geniş kraterli araziden oluşan karmaşık bir yüzeye sahiptir. Yüzey, büyük olasılıkla gelgit kuvvetlerinden dolayı, Uranüs'ün diğer uydularına kıyasla daha yeni jeolojik aktivite işaretleri gösteriyor.

Asimptotik dev kol, Hertzsprung-Russell diyagramında evrimleşmiş serin parlak yıldızlar ile dolu bir bölgedir. Bu, yaşamlarının sonlarında düşük veya orta kütleli yıldızların üstlendiği yıldız evriminin bir dönemidir.
Gözlemsel olarak, bir asimptotik dev kol yıldızı Güneş'ten binlerce kat daha büyük bir parlaklığa sahip parlak bir kırmızı dev olarak görünür. İç yapısı, karbon ve oksijenin merkezi ve büyük ölçüde eylemsiz bir çekirdeği  ve ana dizi yıldızlarına benzer çok büyük bir bileşim materyali zarfı ile karakterizedir.

Langer, N. "Late evolution of low- andintermediate-mass stars" (PDF). Stars and Stellar evolution lecture notes. Bonn Üniversitesi/Argelander-Institut für Astronomie. 9 Eylül 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ocak 2020. 
Habing, H. J.; Olofsson, H. (2004). Asymptotic Giant Branch Stars. Springer. ISBN 978-0-387-00880-6. 
McCausland, R. J. H.; Conlon, E. S.; Dufton, P. L.; Keenan, F. P. (1992). "Hot post-asymptotic giant branch stars at high galactic latitudes". The Astrophysical Journal. 394 (1). ss. 298-304. Bibcode:1992ApJ...394..298M. doi:10.1086/171582.

Asteroit, (Grekçe: ἀστεροειδής, romanize: asteroeidḗs:), iç Güneş Sistemi'nde yörüngede dönen ve meteoroitlerden (milimetre ila metre arası) daha büyük, fakat cüce gezegenlerden (yaklaşık bin kilometre) daha küçük olan bir küçük güneş sistemi cismidir. Atmosferi olmayan metalik veya kayalık cisimlerdir. Asteroitlerin boyutları ve şekilleri, cüce gezegenler de dahil olmak üzere önemli ölçüde farklılık gösterir.
Asteroit terimi genellikle küçük gezegen ile eşanlamlı olarak kullanılır, fakat öncelikle Neptün yörüngesine kadar olan cisimlere atıfta bulunur ve Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından tanımlanan bir terim değildir. Neptün yörüngesinin ötesinde, bu tür cisimlere ayrıca Neptün ötesi cisim (TNO) denir. Daha yakın tarihli tanımlamalara göre küçük gezegen terimi, "klasik" asteroitleri ve TNO'yu ifade eder.
Bilinen yaklaşık bir milyon asteroidin büyük bir kısmı Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında, Güneş'ten yaklaşık olarak 2 ila 4 AU uzaklıktaki ana asteroit kuşağında yer almaktadır. Şimdiye kadar Güneş sisteminde (15 Haziran 2022 itibarıyla) 1,2 milyondan fazla asteroit bilinmekte ve her ay birkaç bin yeni keşif yapılmaktadır. Gerçek sayının ise çok daha fazla olması muhtemeldir. Asteroitler genellikle C tipi, M tipi ve S tipi olarak sınıflandırılır. Bunlar sırasıyla karbonlu, metalik ve silikalı bileşimlerinden dolayı isimlendirilmiş ve tanımlanmıştır. Tanım olarak asteroitler, cüce gezegenlerin aksine hidrostatik dengeyi sağlamak için kütle olarak çok düşüktür ve kabaca yuvarlak bir şekil alırlar, bu nedenle genellikle düzensiz şekilli cisimlerdir. Asteroitlerin boyutları büyük ölçüde değişir; en büyüğü Ceres, yaklaşık 1.000 km çapındadır ve bir cüce gezegen olarak nitelendirilir. Tüm asteroitlerin toplam kütlesi, Dünya'nın uydusu Ay'ın kütlesinden daha azdır. Ana kuşak asteroitlerinin çoğu Dünya ile aynı yönde dönen ve Güneş'in etrafında tam bir turunu tamamlamak için üç ila altı yıl süren hafif eliptik, kararlı yörüngeleri takip ederler.

Asteroitlerin bazıları güneş ışığını yansıtmaz ve kömür kadar karanlıktır. Normal teleskoplarla tespit edilmesi çok zor veya imkansızdır. Dünya yörüngesinde dönerek soğuk yıldızları ve yeni galaksileri araştırmak maksadıyla NASA tarafından geliştirilen WİSE Teleskobu asteroitler hakkında bilgi toplamak için 2010 yılında yeniden tasarlanmıştır. WİSE Teleskobunun avantajı asteroitlerin yansıttığı güneş ışığı yerine, yaydıkları ısıyı tespit edebilmesidir. Böylece çapı 1 kilometreden büyük ve Dünya'da büyük yıkımlara sebep olabilecek asteroitlerin %90'ı keşfedilebilmiştir.
Sadece asteroit 4 Vesta, göreceli olarak yansıtıcı bir yüzeye sahip olduğundan, çok karanlık bir gökyüzünde ve uygun gözlem koşullarında çıplak gözle görülebilir. Nadiren Dünya'nın yakınından geçen küçük asteroitler, kısa bir süre için çıplak gözle görülebilir. Mayıs 2022 itibarıyla, toplamda 1.211.879 adet cisim gözlemlenmiştir ve bunlardan 616.690 tanesi numaralandırılmış küçük gezegenlerdir.

Asteroitlerin keşfi, gezegenlerin matematiksel bir diziye göre sıralandığını öngören (fakat Neptün'ün keşfiyle geçerliliğini yitiren) Titius-Bode yasası sayesinde başlamıştır. Bu formül J. D. Titius tarafından 1766 yılında, J. E. Bode tarafından ise 1778 yılında belirtilmiştir. Formüle göre, Mars ile Jüpiter arasında keşfedilmemiş bir gezegen olmalıdır. 1801'de, formülün öngördüğü uzaklıkta Giuseppe Piazzi tarafından Ceres keşfedilir ve başlangıçta yeni bir gezegen olarak kabul edilir.

1802-1808 yılları arasında üç gezegen daha (Pallas, Juno ve Vesta) bulundu. İngiliz bilim insanı Sir William Herschel tarafından 1 Ceres ve 2 Pallas'ı tanımlamak için ortaya atılan kavram, sonradan Mars ve Jüpiter yörüngeleri arasında keşfedilen çok sayıda küçük gökcismini içine almış, ardından Mars'ta daha içte ve hatta Jüpiter yörüngesinden daha dışta yer alan cisimleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. 1845'te Alman amatör gök bilimci Hencke, beşinci küçük gezegen Astraea'yı buldu ve 1848 yılından sonra her yıl birkaç küçük gezegen bulundu.
20. yüzyıl ortalarından itibaren Güneş Sistemi'nin dış sınırlarında henüz saptanamamış çok sayıda gökcisminin bulunabileceği öne sürülmüş ve olası yörünge özelliklerine göre bu cisimleri içine alacak kuramsal Kuiper kuşağı ve Oort bulutu terimleri tanımlanmıştır. 1992 yılında Kuiper kuşağı tanımına uyan ilk cisim (1992 QB1) keşfedilmiş, 2012'ye kadar keşfedilen Kuiper kuşağı cisimleri sayısı 1000'i aşmıştır. Pratik nedenlerle Kuiper ve Oort bulutu cisimlerinin Neptün ötesi cisimler tanımı altında toplanmaktadır. Böylece Güneş çevresinde dönen cisimler genel olarak "gezegenler", "cüce gezegenler", "kuyrukluyıldızlar", "asteroitler" ve "Neptün ötesi cisimler" olarak gruplandırılmaktadır.
İngilizce gökbilim terminolojisinde yakın tarihlerde yaşanan yeni bir gelişme, uzun süredir yaygın kullanımdan kalkmış olan minor planets kavramının yine pratik nedenlerle yeniden canlandırılmaya çalışılmasıdır. Güneş sistemi üyelerinin daha tutarlı bir sınıflamasını yapmak amacıyla atılan bu adım, gezegenler ve meteorlar dışında kalan tüm cisimleri tek bir çatı altında toplamaya dayanmaktadır. Fakat asteroitler ve Neptün ötesi cisimleri kapsayacak şekilde genişletilen bu kavram, Türkçeleştirme açısından sorun yaratmaktadır. Küçük gezegenler şeklinde Türkçeye çevrilebilecek olan minor planets tanımı, "asteroit" sözcüğünün eş anlamlısı olan "küçük gezegen" kavramı ile çakışmaktadır.

Asteroitlerin boyutları, en büyüğü yaklaşık 1000 km'den sadece 1 metre çapındaki kayalara kadar büyük ölçüde değişkenlik gösterir. En büyük üçü, kabaca küreseldirler ve minyatür gezegenlere çok benzerler. Ancak büyük çoğunluğu çok daha küçük ve düzensiz şekillidir. Parçalanmış gezegen artıkları ya da daha büyük cisimlerin parçaları oldukları düşünülmektedir.

Asteroit kuşağının en büyük gökcismi, ilk bulunan asteroit olan, aynı zamanda bir cüce gezegen olarak da sınıflandırılan Ceres'tir. 952 kilometrelik çapıyla Ceres, tek başına tüm asteroit kuşağının kütlece üçte birini oluşturur. İkinci ve üçüncü büyük asteroitler olan Pallas ve Vesta'nın da çapları 500 kilometreyi geçer. Asteroit kuşağının dördüncü en büyük gökcismi olan 10 Hygiea ise ilk asteroidin keşfinden 48 yıl sonra, 1849'da keşfedilmiştir. Bu gökcisimlerinin hiçbirinin kütlesi bir atmosferi tutabilecek boyutlara ulaşamaz; birçoğu birkaç kilometrelik, hatta birkaç yüz metrelik kütlelerdir ve en büyük birkaçı hariç küre şeklini alacak kadar kütle çekimleri yoktur.

Asteroit kuşağındaki gökcisimleri kümelenme eğilimi gösterir ve bazı bölgelerde bulunmazlar. Jüpiter'in dolanım süresinin belirli bir oranı kadar sürelerde dolanımını tamamlayacak uzaklıkta yer alan (özellikle 1:2, 1:3, 1:5 oranlarında) bir asteroidin yörüngesi, Jüpiter'in genel çekimi nedeniyle kararsızlaşır. Bu kuşaktaki boşluklara Kirkwood Boşlukları adı verilir. Bazı asteroitlerin yörüngesi çok eğik (Pallas'ın eğikliği 34ºtür), bazılarınınkiyse eş merkezlidir; ama şimdiye kadar, geri dönme hareketi yapan bir asteroide rastlanmamıştır.

En ilgi çekici asteroitler, ana kümeden ayrılanlardır. Bazı asteroitler Dünya'ya çok yaklaşırlar: Biçimi düzensiz, en uzun çapı yaklaşık 24,8 km olan Eros, 1931 ve 1975 yıllarında Dünya'ya 24 milyon kilometre uzaklıktan geçmiştir; çapı 1,6 km olan Hermes, 1937'de Dünya'ya 776.000 km'ye kadar yaklaşmıştır. Dünya'ya 6,4 milyon kilometreye kadar yaklaşabilen Icarus, Güneş'e Merkür'den daha çok yaklaşır. Yörüngesi çok basık olan Hidalgo, günöte noktasında Satürn'ün yörüngesinin yakınlarından geçer.

Truva asteroitleri ilk olarak Jüpiter'in yörüngesinde tespit edilmiştir. Bu asteroitler Jüpiter'le aynı yörüngeyi izler; ama Jüpiter'le aynı hızda ve ondan 60º açısal uzaklıktaki Lagrange noktaları arasında kendine özgü yörüngelerde dolanması nedeniyle bir çarpışma söz konusu değildir. Daha sonraları Venüs, Dünya, Mars, Uranüs ve Neptün'ün, hatta kimi büyük asteroitler Ceres ve Vesta'nın bile geçici de olsa, bu biçimde Truvalı asteroitleri bulunduğu tespit edilmiştir.

Asteroitler, kendilerini oluşturan elementlere göre sınıflandırılabilir:

Karbonlu asteroitler (C-tipi)
Bilinen tüm asteroitlerin yaklaşık %75'i karbondur. Bu karbon zengini asteroitlerin yüzeyleri çok koyu renklidir ve üzerlerine düşen ışığın sadece %3 ilâ 10'unu yansıtırlar. Karbonlu asteroitler Asteroit Kuşağı'nın dış bölgelerinde bulunur.

Gri silikatlı asteroitler (S-tipi)
Bu kayaç yapıdaki gökcisimleri büyük oranda demir ve magnezyum silikat, yani Dünya'nın mantosunu oluşturan maddeleri içerir. Üzerlerine düşen ışığın %10 ilâ 12'sini yansıtan S-tipi asteroitler, Asteroit Kuşağı'nın yaklaşık %17'sini oluşturur. 2000 yılında NEAR Shoemaker uzay aracının ziyaret edip yörüngesinde döndüğü Eros S-tipi bir asteroitdir.

Metalli asteroitler (M-tipi)
Demir ve nikel karışımından oluşan bu gökcisimleri içerdikleri elementler bakımından Dünya'nın çekirdeğine benzer. Geçmişte eriyerek iyice birbirine karışan bu malzemeler zamanla soğumuştur. ABD, Arizona'da bulunan 1,2 km çapındaki Barringer Krateri, 50.000 yıl önce, 50 metre genişliğinde M-tipi bir asteroidin saatte yaklaşık 50.000 km hızla Dünya'ya çarpmasıyla şekillenmiştir.

Asteroitler, yeterli büyüklüğe ulaştıklarında içlerindeki ışınetkin elementlerin bozunmasıyla ortaya çıkan ısı, bu gökcisimlerini eritebilir. Bunun sonucunda asteroidin içindeki maddeler kütle çekimiyle birbirinden ayrılır ve demir gibi ağır elementler çökerek bir çekirdek oluştururken kayaç yapıdaki hafif mineraller yukarıda kalarak mantoyu oluşturur. Ancak evrim bu noktada bitmez ve başka asteroitlerin gökcismine çarpmasıyla devam eder. Küçük çarpmalar yeni asteroitler doğuracak minik parçalar koparır. Büyük çarpmalarsa bir asteroidi tümden paramparça edebilir. Bununla birlikte, parçalar kütle çekimiyle tekrar bir araya gelerek gevşek moloz kütleleri oluşturabilir.

Asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'nde Güneş merkezli ve kabaca Jüpiter ile Mars gezegenlerinin yörüngeleri arasındaki uzayı kaplayan torus şeklinde bir bölgedir. Bu bölgede asteroit veya küçük gezegen olarak adlandırılan çok sayıda katı ve düzensiz şekillerde gök cisimleri bulunur. Tanımlanan nesneler çok farklı boyutlarda olabilir, fakat gezegenlerden çok daha küçüklerdir ve birbirlerinden ortalama olarak bir milyon kilometre (veya altı yüz bin mil) uzaklıklarda bulunurlar. Bu asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'ndeki diğer asteroit popülasyonlarından ayırt edilebilmesi için ana asteroit kuşağı veya ana kuşak olarak da adlandırılır.
Asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'ndeki bilinen en küçük ve en içteki çöküntü çemberidir. Diğer bölgelerdeki küçük Güneş Sistemi cismi sınıfları; Dünya'ya yakın cisimler, centaurlar, Kuiper kuşağı cisimleri, dağınık disk cisimleri, sednoidler ve Oort bulutu cisimleridir. Ana kuşak kütlesinin yaklaşık %60'ı, Ceres, Vesta, Pallas ve Hygiea adlı dört büyük asteroitte bulunur. Asteroit kuşağının toplam kütlesinin, Ay'ın kütlesinin yaklaşık %3'ü kadar olduğu tahmin edilmektedir.
Asteroit kuşağında cüce gezegen olabilecek kadar büyük tek cisim olan Ceres'in çapı yaklaşık 950 km iken Vesta, Pallas ve Hygiea'nın ortalama çapları 600 km'den azdır. Geriye kalan cisimler bir toz parçası büyüklüğüne kadar çeşitlilik gösterir. Asteroit malzemesi o kadar seyrek dağılmıştır ki birçok mürettebatsız uzay aracı sorunsuz bir şekilde aralarından geçmiştir. Buna rağmen büyük asteroitler arasında çarpışmalar meydana gelir ve benzer yörünge özellikleri ve bileşimlere sahip asteroit aileleri oluşabilir. Kuşak içindeki bireysel asteroitler, spektrumlarına göre kategorize edilir ve çoğunluğu karbonlu (C-tipi), silikatlı (S-tipi) ve metal zengini (M-tipi) olmak üzere üç temel gruba ayrılır.
Asteroit kuşağı, ilkel güneş bulutsusundan, öngezegenlerin daha küçük öncülleri olan bir grup gezegenimsiden oluşmuştur. Bununla birlikte Mars ile Jüpiter arasında, Jüpiter'den kaynaklanan kütleçekimsel tedirginlik nedeniyle gezegen oluşturabilecek yığılma engellenmiş ve çarpışan gezegenimsiler ile çoğu yeni oluşmaya başlamış olan öngezegenler, aktarılan kinetik enerjiyle parçalanmıştır. Sonuç olarak, asteroit kuşağının orijinal kütlesinin %99,9'u Güneş Sistemi'nin tarihindeki ilk 100 milyon yıl içinde kaybedilmiştir. Bazı kırıntılar, sonunda iç Güneş Sistemi'ne girmenin bir yolunu bulmuş ve iç gezegenlerle göktaşı çarpışmalarına yol açmıştır. Asteroit yörüngeleri, Güneş etrafındaki dönüş periyotları Jüpiter ile yörüngesel rezonans oluşturduğunda kayda değer ölçüde tedirginlik yaşamaya devam ediyor. Bu yörünge mesafelerinde, diğer yörüngelere doğru sürüklenirken bir Kirkwood boşluğu oluşur.

1596 yılında, Johannes Kepler, Mysterium Cosmographicum adlı eserinde "Mars ile Jüpiter arasına bir gezegen yerleştiriyorum" diye yazarak orada bir gezegenin bulunabileceğini tahmin etmişti. Kepler, Tycho Brahe'nin verilerini analiz ederken Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında, o dönemdeki gezegen yörüngelerinin bulunması gerektiği yer konusundaki mevcut modeline uymayacak kadar büyük bir boşluk olduğunu düşündü.
1766 yılında Wittenberg'li gök bilimci Johann Daniel Titius, Charles Bonnet'in Contemplation de la Nature adlı eserinin çevirisine eklenen anonim bir dipnotta, gezegenlerin düzeninde görünen bir desene dikkat çekti. Bu desen bugün Titius-Bode yasası olarak bilinir. 0'dan başlayarak sayısal bir dizi oluşturulur, ardışık olarak 3, 6, 12, 24, 48, vb. eklenir ve her sayıya dört eklenip 10'a bölünürse bu, bilinen gezegenlerin yörüngelerinin astronomik birimlerle ölçülen yarıçaplarına oldukça yakın bir tahmin üretir. Tek koşul, Mars (12) ve Jüpiter (48) yörüngeleri arasında bir "kayıp gezegen" (dizideki 24'e karşılık gelen) fikrinin kabul edilmesidir. Titius dipnotunda, "Ama Rabbimiz Mimar, o alanı boş bırakmış olabilir mi? Hiç de değil." dedi. William Herschel 1781 yılında Uranüs'ü keşfettiğinde, gezegenin yörüngesi bu yasaya neredeyse mükemmel bir şekilde uyuyordu ve bu da bazı gök bilimcilerin Mars ve Jupiter yörüngeleri arasında bir gezegenin olması gerektiği sonucuna varmalarına neden oldu.

1 Ocak 1801 tarihinde Sicilya Palermo Üniversitesi'nde astronomi başkanı olan Giuseppe Piazzi, bu desen tarafından öngörülen yarıçapa sahip bir yörünge üzerinde hareket eden küçük bir cisim keşfetti. Sicilya'nın hasat tanrıçası ve koruyucusu olan Roma tanrıçasından esinlenerek ona "Ceres" adını verdi. Piazzi başlangıçta bu gök cismini bir kuyruklu yıldız olarak düşünmüş olsa da, bir komaya (saça) sahip olmaması gezegen olabileceği yönünde şüpheye düşürdü. Bu şekilde, yukarıda belirtilen desen o dönemin sekiz gezegeninin (Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Ceres, Jüpiter, Satürn ve Uranüs) yarı büyük eksenlerini öngörüyordu. Ceres'in keşfiyle eşzamanlı olarak, Franz Xaver von Zach'ın daveti üzerine ilave gezegenler bulmak amacıyla "göksel polis" olarak adlandırılan 24 gök bilimciden oluşan gayri resmi bir grup oluşturuldu. Arama çabalarını, Titius-Bode yasasının bir gezegen olması gerektiğini tahmin ettiği Mars ve Jüpiter arasındaki bölgeye odakladılar.
Yaklaşık 15 ay sonra, göksel polis üyelerinden Heinrich Olbers aynı bölgede ikinci bir gökcismini, Pallas'ı keşfetti. Diğer bilinen gezegenlerin aksine Ceres ve Pallas, teleskopla en yüksek büyütmeyle bile disk haline gelmeyip ışık noktaları olarak kalmışlardı. Hızlı hareketlerinin dışında, yıldızlardan ayırt edilemez bir görünüme sahiplerdi.
Bu nedenle 1802 yılında William Herschel, Ceres ve Pallas'ın farklı bir kategoriye yerleştirilmesini önerdi ve onlara "asteroitler" adını verdi. Bu ad, Grekçede "yıldız-benzeri" anlamına gelen "asteroeides" kelimesinden gelir. Ceres ve Pallas'ın bir dizi gözlemi tamamlandıktan sonra Herschel şu sonuca vardı:

Bu iki yıldıza gezegenlerin ya da kuyruklu yıldızların adı verilemez... Onlar o kadar çok küçük yıldızlara benziyorlar ki, neredeyse onlardan ayırt edilemiyorlar. Bu nedenle, "yıldız-gibi" görünümleri nedeniyle onlara isim olarak "Asteroitler" adını alıyorum, ancak doğalarını daha iyi ifade eden başka bir isim ortaya çıkarsa bu ismi değiştirme özgürlüğümü saklı tutuyorum.

1807'ye gelindiğinde bölgede iki yeni gök cismi daha ortaya çıktı: Juno ve Vesta. Keşif çalışmalarının büyük bir kısmının gerçekleştiği Lilienthal'ın Napolyon Savaşları sırasında yanmasıyla, bu ilk keşif dönemi sona erdi.
Herschel'in bu terimi kullanmasına rağmen bu cisimleri birkaç on yıl boyunca gezegenler olarak adlandırmak ve keşif sıralarını temsil eden sayıları isimlerine eklemek yaygın bir uygulama olarak kaldı (1 Ceres, 2 Pallas, 3 Juno, 4 Vesta). 1845 yılında gök bilimciler beşinci bir gök cismini (5 Astraea) tespit ettiler ve kısa bir süre sonra hızlıca yeni cisimler bulunmaya başlandı. Onları gezegenler arasında saymak giderek daha zor hale gelmişti. Sonunda bu cisimler gezegen listesinden çıkarıldı (ilk olarak 1850'lerin başlarında Alexander von Humboldt tarafından önerildi) ve Herschel'in terimi olan "asteroitler" yavaş yavaş yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
1846 yılında Neptün'ün keşfi bilim insanlarının gözünde Titius-Bode yasasının itibarını sarstı, çünkü Neptün'ün yörüngesinin tahmin edilen konumla hiçbir ilgisi yoktu. Bugüne kadar bu yasa için bilimsel bir açıklama yapılmamış olup, gök bilimcilerin genel görüşü bu yasayı bir tesadüf olarak değerlendirir.

"Asteroit kuşağı" ifadesi, 1850'lerin başlarında kullanılmaya başladı, fakat bu terimi ilk olarak kimin kullandığını belirlemek zordur. İlk İngilizce kullanım, Alexander von Humboldt'un Cosmos adlı eserinin 1850 tarihli çevirisinde (Elise Otté tarafından) görünüyor: "[...] ve 13 Kasım ve 11 Ağustos civarında düzenli olarak görünen kayan yıldızlar, muhtemelen Dünya'nın yörüngesini kesen ve gezegen hızıyla hareket eden bir asteroit kuşağının parçasını oluşturuyor gibi görünüyor." Başka bir erken kullanım ise Robert James Mann'ın A Guide to the Knowledge of the Heavens adlı eserinde yer alıyor: "Asteroitlerin yörüngeleri, uzaya yayılmış geniş bir kuşakta yer alır, [...]" Amerikalı gök bilimci Benjamin Peirce de bu terimi benimsemiş ve desteklemiş gibi görünüyor.
1868'in ortalarına gelindiğinde 100'den fazla asteroit keşfedilmişti ve 1891 yılında Max Wolf tarafından astrofotoğrafçılığın tanıtılması keşif hızını daha da artırdı. 1921 yılına kadar toplam 1.000 asteroit bulunmuştu, 1981'de 10.000 ve 2000 yılına kadar ise 100.000 asteroit keşfedilmişti. Modern asteroit araştırma sistemleri artık giderek artan sayıda yeni küçük gezegenlerin yerini belirlemek için otomatik araçlar kullanıyor.
22 Ocak 2014 tarihinde Avrupa Uzay Ajansı (ESA) bilim insanları, asteroit kuşağının en büyük cismi olan Ceres üzerinde, ilk kez kesin bir şekilde su buharının tespit edildiğini açıkladı. Bu tespit, Herschel Uzay Gözlemevi'nin uzak kızılötesi yetenekleri kullanılarak yapıldı. Bu bulgu beklenmedikti çünkü genellikle asteroitlerin değil, kuyruklu yıldızların "jetler ve tüyler oluşturdukları" düşünülür. Bir bilim insanına göre, "kuyruklu yıldızlar ile asteroitler arasındaki hatlar giderek daha da belirsizleşiyor."

1802 yılında Olbers, Pallas'ı keşfettikten kısa bir süre sonra Herschel'e, Ceres ve Pallas'ın bir zamanlar Mars-Jüpiter bölgesini işgal eden çok daha büyük bir gezegenin parçaları olduğunu (varsayımsal gezegen Phaeton) ve bu gezegenin birkaç milyon yıl önce içsel bir patlama veya bir kuyruklu yıldız çarpışmasına maruz kaldığını öne sürdü. Oddesa'lı gök bilimci K. N. Savchenko ise Ceres, Pallas, Juno ve Vesta'nın patlamış gezegenin parçaları değil, etrafa savrulmuş uyduları olduğunu savunmuştur. Bir gezegeni yok etmek için gereken büyük enerji miktarı, kuşağın düşük toplam kütlesi ile (bu, Dünya'nın uydusu Ay'ı yaklaşık %4'ü kadardır) bu hipotezleri desteklemez. Ayrıca asteroitler arasındaki önemli kimyasal farklılıklar, aynı gezegenden geldikleri teorisini açıklamayı zorlaştırıyor.

Arnett, William A. (26 Şubat 2006). "Asteroids". The Nine Planets. 18 Nisan 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Nisan 2007. 
NASA'nın

Asterosismoloji, salınımlarının (titreşim) ve frekans spektrumlarının yorumlanması yoluyla zonklayan yıldızların iç yapısını anlamaya çalışan alt bilim dalıdır. Yıldızlar birçok rezonans modu ve frekansı barındırır. Bir yıldızın içinden geçen ses dalgalarının izlediği yol, ses hızına bağlıdır. Ses hızı ise yerel sıcaklık ve kimyasal bileşime göre değişir. Elde edilen salınım modları, yıldızın farklı kısımlarına duyarlı olduğundan astronomlara yıldızın iç yapısı hakkında bilgi verir. Bunun dışındaki parlaklık ve yüzey sıcaklığı gibi genel özelliklerle doğrudan belirlenmesi mümkün olmaz.
Asterosismoloji, özellikle Güneş'teki zonklamaları (salınımları) inceleyen helyosismoloji ile yakından ilişkilidir. Her ikisi de aynı temel fizik üzerine kurulu olmasına rağmen, yüzey ayrıntılarını gözlemleyebildiğimiz için Güneş hakkında daha fazla ve niteliksel olarak farklı bilgiler mevcuttur.

Bir yıldızın mekanik dengesini belirleyen denklemler (yani kütle korunumu ve hidrostatik denge) küçük tedirginliklerle ve bu tedirginliklerin adiyabatik olduğu varsayılarak incelendiğinde, bir yıldızın salınım modlarının frekansını ve yapısını belirleyen dört diferansiyel denklemden oluşan bir sistem türetilebilir. Yıldızın yapısı genellikle küremsi simetrik olarak kabul edilir, bu nedenle salınımların yatay (yani radyal olmayan) bileşeni, açısal derece 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 ve azimutal mertebe 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 ile belirlenen küresel harmoniklerle ifade edilir. Dönmeyen yıldızlarda, aynı açısal dereceye sahip tüm modların aynı frekansa sahip olması gerekir, çünkü tercih edilen bir eksen yoktur. Açısal derece, yıldız yüzeyindeki düğüm çizgilerinin sayısını belirtir, bu nedenle büyük 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 değerleri için karşıt sektörler kabaca birbirini götürür ve bu da ışık değişimlerini tespit etmeyi zorlaştırır. Sonuç olarak, modlar sadece yoğunluk açısından yaklaşık 3 açısal dereceye kadar ve radyal hızda gözlemlenirse yaklaşık 4 açısal dereceye kadar tespit edilebilir.
Ayrıca, kütleçekim potansiyelindeki tedirginliğin ihmal edilebilir olduğu (Cowling yaklaşımı) ve yıldızın yapısının salınım modundan daha yavaş bir şekilde yarıçapla değiştiği varsayılarak, denklemler yaklaşık olarak yer değiştirme özfonksiyonunun radyal bileşeni 
  
    
      
        
          ξ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \xi _{r}}
  
 için ikinci dereceden bir denkleme indirgenebilir,

  
    
      
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              
                ξ
                
                  r
                
              
            
            
              d
              
                r
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              ω
              
                2
              
            
            
              c
              
                s
              
              
                2
              
            
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  N
                  
                    2
                  
                
                
                  ω
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                
                  S
                  
                    ℓ
                  
                  
                    2
                  
                
                
                  ω
                  
                    2
                  
                
              
            
            −
            1
          
          )
        
        
          ξ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {d^{2}\xi _{r}}{dr^{2}}}={\frac {\omega ^{2}}{c_{s}^{2}}}\left(1-{\frac {N^{2}}{\omega ^{2}}}\right)\left({\frac {S_{\ell }^{2}}{\omega ^{2}}}-1\right)\xi _{r}}
  

burada

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 yıldızdaki radyal koordinat, 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 salınım modunun açısal frekansı, 
  
    
      
        
          c
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{s}}
  
 yıldızın içindeki ses hızı, 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 Brunt-Väisälä veya batmazlık (buoyancy) frekansı ve 
  
    
      
        
          S
          
            ℓ
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{\ell }}
  
 Lamb frekansıdır. Son iki tanım şu şekildedir:

  
    
      
        
          N
          
            2
          
        
        =
        g
        
          (
          
            
              
                1
                
                  
                    Γ
                    
                      1
                    
                  
                  P
                
              
            
            
              
                
                  d
                  p
                
                
                  d
                  r
                
              
            
            −
            
              
                1
                ρ
              
            
            
              
                
                  d
                  ρ
                
                
                  d
                  r
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle N^{2}=g\left({\frac {1}{\Gamma _{1}P}}{\frac {dp}{dr}}-{\frac {1}{\rho }}{\frac {d\rho }{dr}}\right)}
  

ve

  
    
      
        
          S
          
            ℓ
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              ℓ
              (
              ℓ
              +
              1
              )
              
                c
                
                  s
                
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{\ell }^{2}={\frac {\ell (\ell +1)c_{s}^{2}}{r^{2}}}}
  

sırasıyla. Basit harmonik salınımların davranışıyla benzerlik göstererek bu durum, frekansın hem 
  
    
      
        
          S
          
            ℓ
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{\ell }}
  
 hem de 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
'den büyük veya küçük olduğunda salınımlı çözümlerin var olduğu anlamına gelir. İlk durum yüksek frekanslı basınç modları (p-modları), ikinci durum ise düşük frekanslı kütleçekim modları (g-modları) olarak tanımlanır.
Bu temel ayrım, bir yıldızda hangi tür modun nerede rezonansa gireceğinin (makul bir doğrulukla) belirlenmesine olanak sağlar. 
  
    
      
        ω
        =
        N
      
    
    {\displaystyle \omega =N}
  
 ve 
  
    
      
        ω
        =
        
          S
          
            ℓ
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega =S_{\ell }}
  
 eğrileri çizilerek (verilen 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 için), p-modlarının her iki eğrinin altındaki frekanslarda veya her iki eğrinin üzerindeki frekanslarda rezonansa girmesi beklenir.

Oldukça özel koşullar altında, bazı yıldızların ısıyı radyasyonla taşıyan ve opaklığın sıcaklıkla ters orantılı olarak keskin bir şekilde azaldığı bölgeleri vardır. Bu opaklık çıkıntısı, kappa mekanizması (veya Eddington valfi) aracılığıyla salınımlara (titreşimlere) neden olabilir. Bir salınım döngüsünün başında, yıldız zarfının büzüldüğünü varsayalım. Genişleyip hafifçe soğuyarak, opaklık çıkıntısındaki katman daha opak hale gelir, daha fazla radyasyon emer ve ısınır. Bu ısınma genişlemeye, akabinde daha fazla soğumaya ve katmanın daha da opaklaşmasına neden olur. Bu durum, malzeme opaklığı hızla artmayı durdurana kadar devam eder ve bu noktada, katman içinde hapsolmuş radyasyon kaçabilir. Yıldız büzülür ve döngü yeniden başlamaya hazırlanır. Bu bağlamda opaklık, yıldız zarfındaki ısıyı hapseden bir valf gibi davranır.
Kappa mekanizmasıyla tetiklenen zonklamalar tutarlıdır ve görece olarak büyük genliklere sahiptir. Bu mekanizma, Sefe ve RR Lyrae değişenleri de dahil olmak üzere bilinen en uzun dönemli değişen yıldızlardaki zonklamaları yönlendirir.

Yüzey konveksiyon bölgelerine sahip yıldızlarda, yüzeye yakın yerlerdeki şiddetli akışkan hareketleri, geniş bir frekans aralığında salınımları hem uyarır hem de sönümler. Modlar doğası gereği kararlı olduğundan, düşük genliklere ve görece olarak kısa ömürlere sahiptirler. Bu, tüm güneş benzeri salınımcılarda itici mekanizmadır.

Bir yüzey konveksiyon bölgesinin tabanı belirgin ve konvektif zaman ölçekleri zonklama zaman ölçeklerinden daha yavaşsa, konvektif akımlar büyük ve tutarlı zonklamalara dönüşebilecek bozulmalara çok yavaş tepki verir. Bu mekanizmaya konvektif engelleme denir ve Gama Doradus değişenlerindeki zonklamaları sağladığına inanılır.

Kepler uydusundan yapılan gözlemler, yakın yaklaşımlar sırasında salınımların uyarıldığı eksantrik ikili sistemleri ortaya çıkardı. Bu sistemler, ışık eğrilerinin karakteristik şekli nedeniyle kalp atışı (heartbeat) yıldızları olarak bilinir.

Güneş salınımları yüzeye yakın konveksiyon tarafından oluştutulduğu için, benzer şekilde oluşan yıldız salınımları güneş-benzeri salınımlar olarak bilinir ve yıldızların kendileri de güneş-benzeri salınımcılar

Gök cisimlerine verilen ve Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından onaylanan Anadolu ve Türk kökenli isimler aşağıda listelenmiştir.

Asteroitlerin adlarının başında yer alan sayılar, bu gök cisimlerinin yörüngelerinin yeterli hassasiyetle belirlenmesinin ardından Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından verilen resmi numaralardır. Bu numaralar, keşif ve numaralandırma sürecinin kronolojik sırasını yansıtır. Anadolu ve Türk kökenli isimleri taşıyan asteroitler aşağıda listelenmiştir.

Anadolu ve Türk kökenli isimleri taşıyan kraterler aşağıda listelenmiştir.

Diğer coğrafi yapılara verilmiş olan Anadolu ve Türk kökenli isimler aşağıda listelenmiştir.

Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) 100.kuruluş yılı kutlamaları kapsamında dünya genelinde başlatılan ötegezegen isimlendirme kampanyasında WASP-52 yıldızına Anadolu, WASP-52b ötegezegenine ise Göktürk ismi verilmiştir.

Astronomik birim veya Astronomi birimi (sembolü: au veya AU), tam olarak 149.597.870.700 metreye eşit olan bir uzunluk birimidir. Astronomik birim modern anlamda 2012 yılında yeniden tanımlanmadan önce, Dünya ile Güneş arasındaki ortalama mesafe (Dünya'nın günberi ve günöte mesafelerinin ortalaması) olarak düşünülmüştür.
Dünya'nın yörüngesi dairesel değil, eliptiktir. Bu nedenle 1 astronomik birim, Dünya'nın Güneş çevresinde çizdiği eliptik yörüngenin büyük ekseninin yarısı olarak (bkz. Yarı büyük eksen) kabul edilir. Ancak, Güneş yavaş yavaş kütle yitirdiği için, Dünya'nın yörüngesel dolanım süresi de artmaktadır. Bu da, astronomik birimin gitgide küçüldüğü (yılda yaklaşık 1 cm.) anlamına gelir. Öte yandan, evrensel çekim sabitinin (G) değerindeki belirsizlikten ötürü, Güneş'in kütlesi tam olarak bilinememektedir. Evrensel çekim sabiti 5 ya da 6 ondalık değere kadar bilindiği hâlde, Dünya'nın yörüngesel konumu 11 ya da 12 ondalık değere kadar bilinebildiğinden, yörüngesel hesaplamalar ister istemez, astronomik birimin kesinliğine bağlı olarak yapılmaktadır. Bu da, hesaplamalarda, dolayısıyla 1 astronomik birimin gerçekte ne kadar olduğu konusunda belirsizliğe yol açmaktadır.
Bu nedenlerle, Uluslararası Astronomi Birliği (International Astronomical Union) 1976 yılında aldığı bir kararla, 1 astronomik birimi, kütlesi sıfır kabul edilen bir taneciğin 1 Gauss yılı (365,2568983 gün) sürede çizdiği düzgün dairesel yörüngenin yarıçapı olarak kabul ederek kesinleştirmiştir. Buna göre, 1 Astronomik birim 149.597.870.691 ± 30 metre'dir. (Temel parçacığın belirtilen yörüngede hareketi esnasında sahip olduğu sabit hız belirtilmemiş.) Hız değeri sürat denklemiyle 2•π•r/t= 29.784 691 km/s tır.

Güneş Sistemi'ndeki bazı gök cisimleriyle ilgili uzaklıklar:

Dünya-Güneş arasındaki uzaklık: 1.00 ± 0.02 AU
Dünya-Ay arasındaki uzaklık: 0.0026 ± 0.0001 AU
Mars-Güneş arasındaki uzaklık: 1.52 ± 0.14 AU
Jüpiter-Güneş arasındaki uzaklık: 5.20 ± 0.05 AU
Plüton-Güneş arasındaki uzaklık: 39.5 ± 9.8 AU

Astronomik birim ile ilgili bazı dönüştürmeler:

1 AU = 149.597.870.691 ± 30 m.
1 AU = 149.597.870,691 ± 0.030 km.
1 AU ≈ 92.955.807 mil
1 AU ≈ 8,317 ışık dakikası (Güneş'ten yayılan ışığın Dünya'ya ulaşma süresi.)
1 AU ≈ 499 ışık saniyesi
1 ışık saniyesi ≈ 0,002 AU
1 ışık dakikası ≈ 0,120 AU
1 ışık saati ≈ 7,214 AU
1 ışık günü ≈ 173 AU
1 ışık yılı ≈ 63.241 AU
1 parsek (pc) ≈ 206.265 AU

Astronomy & Geophysics (A&G), Oxford University Press tarafından Royal Astronomical Society (RAS) adına yayınlanan bilimsel bir dergi ve ticaret dergisidir . Astronomlar ve jeofizikçilere ilgi içeriğinin bir karışımını yayınlar: haber raporları, röportajlar, güncel derlemeler, tarihi incelemeler, ölüm ilanları, toplantı raporları ve RAS'ın faaliyetleri hakkındaki güncellemeler. Tam uzunluktaki araştırma makaleleri akran denetiminden geçirilir .
A&G, 1997 yılında Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society (QJRAS; 1960-1996)' nin yerine kuruldu; QJRAS' taki cilt numaralandırmasını devam ettirmiştir. Kuruluşundan bu yana ve 2018 itibarıyla editör Leeds Üniversitesi'nden Sue Bowler'dir.

Dergi aşağıdaki organizasyonlar tarafından özetlenmektedir ve indekslenmektedir:

Academic Search
Current Contents
InfoTrac
Meteorological &amp; Geoastrophysical Abstracts
ProQuest 5000
Science Citation Index
Scopus
2010 Dergi Atıf Raporları' na (Journal Citation Reports-JCR) göre, dergi 0.339'luk etki faktörüne sahip ve bu etki fasktörü dergiyi "Astronomi ve Astrofizik" kategorisindeki 54 dergiden 51'inci ve "Jeokimya ve Jeofizik" kategorisindeki 77 dergiden 72' inci sıraya konumlandırıyor

Geophysical Journal International

Resmî site

Atmosferik kırılım ya da atmosferik kırılma, ışığın ya da diğer bir elektromanyetik dalganın atmosferden geçerken ilerlediği düz çizgiden sapmasına verilen isimdir. Bu sapma havanın yoğunluğunun yüksekliğe bağlı olarak değişmesinden kaynaklanır. Yere yakın bölgelerde meydana gelen atmosferik kırılım serpalara neden olur ve uzaktaki cisimlerin parıldamasına ya da dalgalanmasına; yüksek veya alçak görünmesine; genişlemiş veya daralmış görünmesine sebep olur. Atmosferik kırılım terimi ışığın kırılmasında da kullanılır.
Atmosferik kırılım astronomik cisimlerin olduğundan daha yukarıda görünmelerine sebep olur. Aynı derecede olmasa da, sadece ışınları değil bütün elektromanyetik ışımaları etkiler. Örneğin görülür ışıklardan mavi ışık kırmızıdan daha çok etkilenir bu kırılımdan. Bu durum yüksek çözünürlüklü görüntülerde atmosferik cisimlerin renk renk görülmesine sebep olur. (Renkler bir spektrum halinde görülür.)
Gökbilimciler bir cismi gözlemleyecekleri zaman, gözlem zamanını cismin yücelim vaktine yakın seçerler. Bu vakit cismin gökyüzünde en yüksekte olduğu zamandır. Benzer bir biçimde hiçbir denizci ufuktan yirmi derece aşağıdaki bir cisme göre gözlem yapmazlar. Eğer ufuk çizgisine yakın bölgelerde gözlem yapılacaksa, kırılım yüzünden ortaya çıkabilecek kaymaları düzelten kontrol sistemlerine sahip teleskoplar kullanılabilir. Eğer dağılma da söz konusuysa (yüksek çözünürlüklü görüntülerde olduğu gibi), yine atmosferik kırılımı düzelten araçlar kullanılabilir. Bir çift dönen cam prizmadan oluşur bu araçlar. Atmosferik kırılım sıcaklığa, basınca ve neme de (özellikle orta-kızılötesi dalga boylarında) bağlıdır, bu yüzden başarılı bir düzeltme yapmak için harcana çaba fahiş olabilir.
Hava boşlukları (türbülans) gibi atmosferin homojenliğinin bozulduğu durumlarda, düzeltme işi gerçekten zorlaşır. Doğuş ve batış sırasında güneşin şeklinin bozulmasının ve yanıp sönen yıldız ışıklarının sebebi budur.

Atmosferik kırılım başucu noktasında(90°) sıfır, 1′ dakikadan 45° görünür yükseklikte 1′ den daha az, 10° de hala 5.3′; bu noktadan sonra yükseklik azaldıkça etki giderek artıyor, 5° de 9.9′, 2° de 18.4′ ve ufukta ise (0° de) 35.4′ dir. (10 °C ve 101.3 kPa içindir.)
Ufukta kırılım Güneş'in görünür çapından az da olsa daha fazladır. Bu yüzden güneş ufukta tam batıyor ise, bu gerçekte çoktan batmıştır demektir. Genelde, güneş batış ve doğuş vakitleri Güneş'in en üst noktasının ortaya çıktığı ya da yok olduğu zamanları ifade eder. Güneşin gerçek yüksekliğinin standart değeri -50′ dir. (-34′ kırılımdan ve -16′ güneşin yarıçapından) Benzer bir durum Ay için de geçerlidir, fakat bazı ek düzeltmeler gerekir: Ayın yatay ıraklık açısı ve görünür yarıçapı; her ikisi de Dünya Ay uzaklığıyla değişir.
Havadaki günlük değişimler de Güneş'in batma ve doğma vakitlerini etkiler, aynı zamanda Ay batışı ve doğuşunu da. Bu yüzden bu zamanları birkaç dakikadan daha hassas vermek çok anlamlı değildir. Daha hassas ölçümler bu vakitlerin günlük değişimlerini belirlemede kullanışlıdır. Tabi bu değerler kırılımdaki öngörülemez değişimler yüzünden farklılık gösterebilir.
Atmosferik kırılım ufukta 34′ iken, ufkun 0.5° üzerindeyken sadece 29′ dir. Batış veya doğuş sırasında 5′ lık bir düzleşme görülür. (Yaklaşık Güneş'in çapının 6 da biridir.)

Kırılımın tam olarak hesaplanması sayısal entegral almayı gerektirir, Auer ve Standish methodu gibi. Bennett (1982)‘in geliştirdiği basit deneysel formül, görünür yükseklik ve Garfinkel (1967)‘in algoritmasını kullanarak kırılımı hesaplar. Eğer ha görünür yükseklik ise (derece biriminde), kırılımın birimi dakika olarak şöyle bulunur:

  
    
      
        R
        =
        cot
        ⁡
        
          (
          
            
              h
              
                
                  a
                
              
            
            +
            
              
                7.31
                
                  
                    h
                    
                      
                        a
                      
                    
                  
                  +
                  4.4
                
              
            
          
          )
        
        
        ;
      
    
    {\displaystyle R=\cot \left(h_{\mathrm {a} }+{\frac {7.31}{h_{\mathrm {a} }+4.4}}\right)\,;}
  

Bu formül 0.07′ ya kadar doğru sonuçlar verir, 0°–90° arasındaki yükseklikler için (Meeus 1991, 102). Sæmundsson (1986) gerçek yükseklik kullanılarak kırılımın hesaplanması için şu formülü geliştirdi:

  
    
      
        R
        =
        1.02
        cot
        ⁡
        
          (
          
            h
            +
            
              
                10.3
                
                  h
                  +
                  5.11
                
              
            
          
          )
        
        
        ;
      
    
    {\displaystyle R=1.02\cot \left(h+{\frac {10.3}{h+5.11}}\right)\,;}
  

Burada h derece cinsinden gerçek yükseklik, R ise dakika biriminde kırılımdır. Bu formül Bennett’in formülüyle 0.1′ ya kadar tutarlıdır. Her iki formül atmosfer basıncını 101.0 kPa ve sıcaklığı 10 °C alır. Farklı basınç ve sıcaklıklar için bulunan kırılımın aşağıdaki oranla çarpılması gerekir.

  
    
      
        
          
            P
            101
          
        
        
        
          
            283
            
              273
              +
              T
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P}{101}}\,{\frac {283}{273+T}}}
  

(Meeus 1991, 103)
Kırılım artan (ya da azalan) her 0.9 kPa basınç için, yaklaşık 1% artar (ya da azalır). Benzer biçimde, artan (ya da azalan) her 3 °C sıcaklık için 1%,yaklaşık 1% artar (ya da azalır).

Türbülans (hava boşlukları) yıldızların görüntüleri birkaç milisaniye aralıklarla büyütür ve küçültür, onları daha çok ya da daha az parlak yapar. Nispeten daha az yavaş olan değişim bizde parıldama, ışıldama olarak anlaşılır.
Türbülans aynı zamanda yıldızların görüntülerinde rastgele hareketlere sebep olur. Bu etki çıplak gözle görülmez, ama küçük teleskoplarda bile kolaylıkla görülebilir. Gökbilimciler tarafından bu olaya İngilizce “seeing” denir.

Gök bilimsel görme
Ibn al-Haytham
Shen Kuo

Australian Broadcasting Corporation (ABC), (Türkçe: Avustralya Yayın Kurumu), 1929'da kurulan Avustralya'nın ulusal yayıncısıdır. Esas olarak Avustralya hükûmetinin doğrudan hibeleri ile finanse edilmektedir, ancak açıkça hükûmet ve partizan politikalarından bağımsızdır. ABC, gazeteciliğin bağımsızlığında öncü bir rol oynar ve Avustralya'da yayıncılık tarihinde oldukça önemlidir.
Bir televizyon lisansıyla finanse edilen Birleşik Krallık'taki BBC'den modellenen ABC, başlangıçta yayın alıcıları üzerindeki tüketici lisans ücretleri ile finanse edildi. Lisans ücretleri 1973'te kaldırıldı ve yerini esas olarak doğrudan devlet hibeleri ve temel yayın misyonuyla ilgili ticari faaliyetlerden elde edilen gelir aldı.
ABC'nin genel merkezi Ultimo, bir şehir içi banliyö, Yeni Güney Galler'in başkenti Sidney'dedir.

Avrupa Uzay Ajansı veya yaygın İngilizce  kısaltmasıyla ESA (İngilizce: European Space Agency), 1975 yılında, uzayın keşfini amaçlayan, hükûmetlerarası bir organizasyon olarak kurulmuştur. Şu an 22 üyesi olan ajansın merkezi Fransa'nın başkenti Paris'tedir. 2021 yılı itibarıyla 4,55 milyar Euro'luk bütçeye ve (ulusal uzay ajansları hariç) yaklaşık 2200 çalışana sahiptir.
ESA'nın uzay uçuş programı, özellikle de astronotların katılımı ile Uluslararası Uzay İstasyonu programı, gezegenler ve Ay için insansız keşif uçuşlarını içerir. ESA telekomünikasyon, navigasyon, araştırma, uzay gözlemi gibi birçok konuda da faaliyet yürütmektedir.
Ana fırlatma aracı Ariane 5'tir. Ariane 5 roketinin çeşitli türevleri olup kütlesi en çok olanı Ariane 5 ECA'dır. Roket, 2002 yılındaki ilk test uçuşu sırasında başarısız olmasına rağmen şimdiye kadar onlarca ardışık başarılı uçuş yapmıştır.
2 Mart 2004 tarihinde ESA tarafından uzaya gönderilen, yanında Philae uzay sondasını taşıyan Rosetta uzay aracı, 12 Kasım 2014 tarihinde 510 milyon kilometre uzaklıktaki 67P kuyrukluyıldızına ulaştı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, birçok Avrupalı bilim insanı Amerika Birleşik Devletleri ile çalışmak için Batı Avrupa'dan ayrıldı. 1950'lerin ekonomik patlaması Batı Avrupalı ülkelerinin araştırmaya ve özellikle uzayla ilgili faaliyetlere yatırım yapmasını mümkün kılmış olsa da, Batı Avrupalı bilim adamları yalnızca ulusal projelerin iki ana süper güçle rekabet edemeyeceklerini fark ettiler. 1958'de, Sputnik şoku 'ndan sadece aylar sonra, Edoardo Amaldi (İtalya) ve Pierre Auger (Fransa)'dan Batı Avrupa bilim camiasının önde gelen iki üyesi ortak bir Batı Avrupa uzay ajansının kuruluşunu görüşmek üzere bir araya geldi. Toplantıya, Harrie Massey (Birleşik Krallık) dahil olmak üzere sekiz ülkeden bilimsel temsilciler katıldı.
Batı Avrupa ülkeleri iki ajansa sahip olmaya karar verdiler: Bunlardan birisi fırlatma sistemi geliştirmekle ilgilenen ELDO (Avrupa Fırlatıcı Geliştirme Organizasyonu) ve diğeri Avrupa Uzay Ajansı'nın öncüsü (Avrupa Uzay Araştırmaları Örgütü) ESRO'dur. İkincisi, 14 Haziran 1962'de imzalanan bir anlaşma ile 20 Mart 1964'te kuruldu. 1968'den 1972'ye kadar ESRO yedi araştırma uydusu fırlattı.
Mevcut haliyle ESA, 1975 yılında ESRO'nun ELDO ile birleştiği ESA Sözleşmesi ile kurulmuştur. ESA'nın on kurucu üye ülkesi vardı: Belçika, Danimarka, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç, İsviçre ve Birleşik Krallık. Bunlar, 1975 yılında ESA Sözleşmesini imzaladılar ve sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1980 yılına kadar onay belgelerini tevdi ettiler. Bu süre zarfında ajans fiili bir tarzda faaliyet göstermiştir. ESA ilk büyük bilimsel görevini, ilk kez ESRO tarafından üzerinde çalışılan, evrende gama ışını emisyonları'nı izleyen uzay sondası Cos-B'yi 1975'te fırlattı.

ESA, 1978'de fırlatılan ve 18 yıl boyunca başarıyla çalışan dünyanın ilk yüksek yörüngeli teleskopu International Ultraviolet Explorer (IUE) üzerinde NASA ile işbirliği yaptı. Bunu bir dizi başarılı Dünya yörüngesi projesi izledi ve 1986'da ESA, Halley ve Grigg–Skjellerup" kuyruklu yıldızlarını incelemek için ilk derin uzay görevi olan Giotto'ya başladı. Yıldız haritalama görevi Hipparcos 1989'da fırlatıldı ve 1990'larda SOHO, Ulysses ve Hubble Uzay Teleskobu, hepsi NASA ile ortaklaşa yürütüldü. NASA ile işbirliği içinde daha sonraki bilimsel görevler arasında ESA'nın Titan iniş modülü Huygens'i inşa ederek katkıda bulunduğu Cassini–Huygens uzay sondası yer alır.
ELDO'nun halefi olarak ESA, bilimsel ve ticari yükler için roketler de üretti. 1979'da fırlatılan Ariane 1 1984'ten itibaren çoğunlukla ticari yükleri yörüngeye taşıdı. Ariane roketinin sonraki iki modeli, 1988 ve 2003 yılları arasında faaliyet gösteren ve ESA'yı 1990'larda ticari uzay fırlatmalarında dünya lideri yapan daha gelişmiş bir fırlatma sistemi Ariane 4'ün geliştirilmesinde ara aşamalarıydı. Bir sonraki Ariane 5 ilk uçuşunda arıza yaşamasına rağmen, o zamandan beri 2018'e kadar 82 başarılı fırlatma ile son derece rekabetçi ticari uzay fırlatma pazarında sağlam bir yer edindi. Ariane 5'in halefi fırlatma aracı Ariane 6 geliştirme aşamasındadır ve 2020'lerde hizmete girmesi öngörülmekteydi.
Yeni milenyumun başlangıcında, ESA, NASA, JAXA, ISRO, CSA ve Roscosmos gibi ajanslarla birlikte bilimsel uzay araştırması'nda en önemli katılımcılardan biri oldu. ESA, önceki yıllarda, özellikle 1990'larda NASA ile işbirliğine güvenmiş olsa da, değişen koşullar (Birleşik Devletler ordusu tarafından bilgi paylaşımına ilişkin katı yasal kısıtlamalar gibi) daha çok kendisi ve Rusya ile işbirliği hakkında kararlara sebep oldu. 2011 tarihli bir basın yayınında şu ifadeler yer aldı:

Rusya, uzaya uzun vadeli erişim sağlama çabalarında ESA'nın ilk ortağıdır. ESA ve Rusya Federasyonu hükümeti arasında uzayın barışçıl amaçlarla araştırılması ve kullanılmasında işbirliği ve ortaklık konusunda bir çerçeve anlaşması var ve her iki ortağa da fayda sağlayacak iki farklı fırlatıcı faaliyeti alanında işbirliği halihazırda devam ediyor.
Dikkate değer ESA programları arasında, son teknoloji uzay tahrik teknolojisini test eden sonda SMART-1, Mars Express ve Venus Express görevleri ve ayrıca Ariane 5 roketinin geliştirilmesi ve ISS ortaklığındaki rolü vardır. ESA, bilimsel ve araştırma projelerini esasen 27 Aralık 2006'da fırlatılan Corot gibi exoplanet'ler arayışında dönüm noktası olan astronomi-uzay görevleri için sürdürmektedir.
21 Ocak 2019'da ArianeGroup ve Arianespace, Ay regolith'i için Ay'ın madenlerini araştırma görevine çalışmak ve hazırlanmak için ESA ile bir yıllık bir sözleşme duyurdu.

Ajansın tesisleri aşağıdaki merkezler arasında dağıtılmıştır:

ESA bilim görevleri, Noordwijk, Hollanda'daki ESTEC'dedir;
Frascati, İtalya'daki ESA Dünya Gözlem Merkezi'ndeki Dünya Gözlem görevleri;
ESA Görev Kontrolü (ESOC) Darmstadt, Almanya'dadır;
Gelecekteki görevler için astronotları eğiten Avrupa Astronot Merkezi (EAC) Köln, Almanya'dadır;
2009 yılında kurulan bir araştırma enstitüsü Uzay Uygulamaları ve Telekomünikasyon Avrupa Merkezi (ECSAT), İngiltere, Harwell'dedir;
ve Avrupa Uzay Astronomi Merkezi (ESAC) Villanueva de la Cañada, Madrid, İspanya'dadır.
Avrupa Uzay Ajansı Bilim Programı uzun vadeli uzay bilimi ve uzay araştırma görevleri programıdır.

Mars Express, Smart-1, Columbus, Vega, Galileo, Olympus, Giotto, ESA'nın en önemli projelerinden bazılarıdır.

ESA bu fırlatma pazarının tüm sektörlerde rekabet ettiği farklı fırlatma araçları vardır. Ariane 5, Soyuz-2 ve Vega ESA'nın filosu bu üç büyük roketten oluşur. ESA'nın Fransız Guyanası Uzay Merkezinde ESA'nın uzay mekiklerini yapan ve 23 hissedarları olan Arianespace tarafından Ariane 5 üretilmektedir. Ariane 5 Fransız Guyanası'ndan fırlatılıyor çünkü ekvatorda olduğundan uzay mekiğinin dönme hızına yaklaşık 500 m/s ekstra 'itme' kuvveti veriyor.

Ariane 5 roketi ESA'nın birincil fırlatma aracıdır. Bu 1997 yılından beri hizmettedir ve Ariane 4'ün yerini almıştır.

İran Uzay Ajansı

 Wikimedia Commons'ta Avrupa Uzay Ajansı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

ESA resmî internet sitesi13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ayrık cisimler, Güneş sisteminin dış bölgelerinde yer alan dinamik bir küçük gezegen sınıfıdır. Neptün ötesi cisimler (TNO) olarak adlandırılan geniş bir ailenin mensubudurlar. Bu nesneler Güneş'e olan en yakın konumları Neptün'ün kütleçekimsel kuvvetinden yeterli bir uzaklıkta bulunan yörüngelere sahiptir. Bu nedenle Neptün ve bilinen diğer gezegenlerden sınırlı olarak etkilenirler. Bu durum nedeniyle Güneş sisteminden ayrık bir durumda bulunmakta, ancak Güneş'in etkisinden de kaçamamaktadırlar.
Bu şekilde, ayrık cisimler, bilinen diğer TNO'ların çoğundan önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Bunlar, ağırlıklı olarak Neptün olmak üzere dev gezegenlerle kütleçekimsel karşılaşmalar sonucu mevcut yörüngelerinde değişen derecelerde pertürbasyona uğramış, gevşek bir şekilde tanımlanmış bir popülasyon kümesi oluşturmaktadır. Ayrık cisimler, Plüton gibi Neptün'le yörüngesel rezonansta olan cisimler, Makemake gibi rezonanssız yörüngelerdeki klasik Kuiper kuşağı cisimleri ve Eris gibi dağınık disk cisimleri gibi diğer tüm TNO popülasyonlarından daha büyük bir enberiye sahiplerdir.
Ayrık cisimler, bilimsel literatürde genişletilmiş dağınık disk cisimleri (E-SDO), uzak ayrık cisimler (DDO) veya genişletilmiş dağınıklar şeklinde adlandırılabilmektedir. Bu durum ayrık cisim popülasyonu ve dağınık disk cisimlerinin yörüngesel parametreleri arasında kalan dinamik derecelendirmenin bir yansımasıdır.
Günümüze kadar en az dokuz cisim kesin şekilde tanımlanmıştır ki bunların en büyük, en uzak ve en bilineni Sedna'dır. Kuiper kuşağının ötesindeki bir enberiye sahip olan cisimler bu nedenle sednoitler olarak adlandırılmıştır. 2023 itibarıyla, dört adet tanımlanmış sednoid bulunmaktadır; Sedna, 2012 VP113, Leleākūhonua ve 2021 RR205'dir. Bu nesneler, küçük yükselen ve alçalan düğüm mesafelerine sahip nesne çiftlerinin dağılımları arasında, dış kaynaklı sapmalara verilen bir tepkinin göstergesi olabilecek, istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir asimetri sergilemektedir; bunun gibi asimetriler bazen görünmeyen gezegenlerin neden olduğu bozulmalara atfedilir.

Ayrık cisimlerin enberileri Neptün'ün enötelerinden çok daha büyüktür. Sıklıkla yüksek derecede eliptik olan, yarı büyük eksenleri birkaç yüz astronomik birime varan çok geniş yörüngelere sahiptirler. Bu tarz yörüngeler Neptün gibi dev gezegenlerin neden olduğu kütleçekimsel savrulma tarafından meydana getirilmiş olamaz. Öte yandan, yakınlardan geçen bir yıldızla ya da uzak bir gezegen büyüklüğünde bir cisimle karşılaşma, Neptün'ün kendisi (bir zamanlar çok daha eksantrik bir yörüngeye sahip olabilir ve bu cisimleri şimdiki yörüngelerine çekmiş olabilir) ya da fırlatılmış gezegenler (Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde var olan ve fırlatılmış olan) gibi bir dizi açıklama öne sürülmüştür.
Derin Ekliptik Araştırması ekibi tarafından önerilen sınıflandırma, 3 Tisserand parametresi değeri kullanılarak saçılmış-yakın nesneler (Neptün tarafından saçılmış olabilir) ve saçılmış-uzatılmış nesneler (örneğin 90377 Sedna) arasında resmi bir ayrım getirmektedir.
Dokuzuncu Gezegen hipotezi, ayrık cisimlerin yörüngelerinin, Güneş'ten 200 ila 1200 AU arasındaki bir mesafe uzaklıkta bulunan, henüz gözlemlenmemiş bir gezegenin yerçekimi etkisiyle açıklanabileceğini öne sürmektedir.

Ayrık cisimler TNO'nun beş farklı dinamik sınıfından biridir; diğer dört sınıf klasik Kuiper kuşağı cisimleri, rezonans cisimleri, dağınık disk cisimleri (SDO) ve Sednoitler'dir. Ayrık cisimler genellikle 40 AU'dan daha büyük bir enberi mesafesine sahiptir, bu da Güneş'ten yaklaşık 30 AU uzaklıkta neredeyse dairesel bir yörüngeye sahip olan Neptün ile güçlü etkileşimleri engeller. Bununla birlikte, dağılmış ve ayrılmış bölgeler arasında net sınırlar yoktur, çünkü her ikisi de 37 ila 40 AU arasında enberi mesafesine sahip bir ara bölgede TNO'lar olarak bir arada bulunabilir. İyi belirlenmiş bir yörüngeye sahip böyle bir ara cisim (120132) 2003 FY128'dir.
90377 Sedna'nın 2003 yılında keşfi ve o sıralarda keşfedilen (148209) 2000 CR105 ve 2004 XR190 gibi diğer birkaç cisimle birlikte, iç Oort bulutu cisimleri veya (daha büyük olasılıkla) dağınık disk ile iç Oort bulutu arasındaki geçiş cisimleri olabilecek bir uzak cisimler kategorisinin tartışılmasına neden olmuştur.
Sedna, MPC tarafından resmi olarak bir dağınık disk nesnesi olarak kabul edilmesine rağmen, kaşifi Michael E. Brown, 76 AU'luk enberi mesafesinin dış gezegenlerin çekim gücünden etkilenmeyecek kadar uzak olması nedeniyle, dağınık diskin bir üyesinden ziyade bir iç-Oort-bulut nesnesi olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Sedna'nın ayrık bir nesne olarak bu sınıflandırması son yayınlarda kabul edilmektedir.
Bu düşünce tarzı, dış gezegenlerle önemli bir kütleçekim etkileşiminin olmamasının, Sedna (enberisi 76 AU) ile Derin Ekliptik Araştırma tarafından saçılmış-yakın nesne olarak listelenen 1996 TL66 (enberisi 35 AU) gibi daha geleneksel SDO'lar arasında bir yerde başlayan genişletilmiş bir dış grup yarattığını öne sürmektedir.

Bu geniş kategoriyi belirlemekteki sorunlardan birisi de zayıf rezonansların var olabileceği ve bunları kanıtlamanın kaotik gezegensel etkiler ve söz konusu uzak cisimlerin yörüngelerine ilişkin halihazırda elde olan bilgilerin yetersizliği nedeniyle zor olabileceğidir. 300 yıldan fazla süren yörünge periyotlarına sahip olan bu cisimlerin çoğunun gözlem yayları birkaç yıl ile sınırlıdır. Arka plan yıldızlarına karşın yavaş hareketleri devasa mesafeler kat etmeleri nedeniyle bu cisimlerin çoğunun yörüngelerinin belirli bir güven aralığında tespit edilerek onaylanabilmesi veya yörüngesel rezonans kanunlarına uygun olarak belirlenebilmesi onlarca yıl sürebilir. Bu nesnelerin potansiyel ve yörüngesel rezonanslarında yaşanacak ilave gelişmeler dev gezegenlerin göçü ve Güneş sisteminin oluşumunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Örneğin, Emel'yanenko ve Kiseleva tarafından 2007 yılında yapılan bir simülasyon çoğu uzak cismin Neptün ile rezonans halinde olabileceğini göstermiştir. Çalışma neticesinde, Neptün ile 2000 CR105 adlı cisim %10 olasılıkla 20:1 rezonansta, 2003 QK91 adlı cisim %38 olasılıkla 10:3 rezononasta ve (82075) 2000 YW134 adlı cisim ise %84 olasılıkla 8:3 rezonansta olmak üzere bir ilişki içinde olabilir. Bir cüce gezegen olduğu düşünülen (145480) 2005 TB190'nin ise Neptün ile 4:1 rezonansta olma olasılığı %1'den az olarak hesaplanmıştır.

Dokuzuncu gezegen hipotezini ortaya atan Mike Brown "Kuiper kuşağından birazcık bile uzaklaşmış olan bilinen tüm uzak nesnelerin bu varsayımsal gezegenin etkisi altında kümelendiğine (özellikle, yarı büyük ekseni >100 AU ve enberisi >42 AU olan nesneler)" ilişkin gözlemlerde bulunmuştur.  Carlos de la Fuente Marcos ve Ralph de la Fuente Marcos, istatistiksel olarak anlamlı olan bazı orantıların Dokuzuncu Gezegen hipoteziyle uyumlu olduğunu hesaplamışlardır; özellikle, Aşırı Neptün ötesi nesneler (ETNO'lar) olarak adlandırılan bir dizi nesne, yarı büyük ekseni ~700 AU olan varsayılan bir Dokuzuncu Gezegen ile 5:3 ve 3:1 ortalama hareket rezonanslarında sıkışmış olabilir.

Aşağıda, Neptün'ün mevcut yörüngesi tarafından kolayca dağıtılamayan ve bu nedenle ayrılmış nesneler olması muhtemel olan, ancak sednoidleri tanımlayan ≈50-75 AU'luk enberi boşluğu içinde yer alan, azalan enberilere göre bilinen nesnelerin bir listesi yer almaktadır.
Aşağıda listelenen cisimlerin perihelion'u 40 AU'dan, yarı büyük ekseni 47,7 AU'dan (Neptün ile 1:2 rezonans ve Kuiper Kuşağı'nın yaklaşık dış sınırı) fazladır.

Aşağıdaki nesnelerin de, 38-40 AU'luk biraz daha düşük perihelion mesafelerine sahip olmalarına rağmen, genel olarak bağımsız nesneler olduğu düşünülebilir.

Klasik Kuiper kuşağı nesnesi
En büyük günöteye göre Güneş Sistemi nesnelerinin listesi
Neptün ötesi cisimler listesi
Aşırı Neptün ötesi cisim
Neptün'ün ötesindeki gezegenler
Sednoid

Aztekler, Mezoamerika'da bugünkü orta Meksika bölgesinde 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkıdır. Zengin bir mitoloji ve kültürel mirasa sahip Azteklerin başkenti, günümüzde Meksiko'nun bulunduğu Texcoco Gölü'nün ortasında yer alan Tenochtitlan kentiydi. Aztekler, büyük bir uygarlık kurmuşlardı.

Hernan Cortes'in Meksika'yı toprağa katma sırasında yapılan ve Tenochtitlan kuşatması olarak bilinen savaş sonucunda Aztekler yenilmiş ve güçlerini kaybetmişlerdir. Ayrıca dünyanın en büyük piramidi Meksika'da Cholula de Rivadabia'da bulunur. Azteklere ait piramit 182.107 metrekare alan üzerine kurulmuştur ve yüksekliği 54 metredir.

Meksika Vadisi'nde (MS 1250 civarı), Chalco, Xochimilco, Tlacopan, Culhuacan ve Atzcapotzalco gibi çok sayıda şehir devleti vardı. En güçlüleri Texcoco Gölü'nün güney kıyısındaki Culhuacan ve batı kıyısındaki Azcapotzalco'ydu.
Sonuç olarak, Mexica yarı göçebe bir kabile olarak Meksika Vadisi'ne geldiğinde, alanın çoğunu zaten işgal etti. Yaklaşık 1248 yılında, ilk önce sayısız pınar olan Texcoco Gölü'nün batı kıyısındaki bir tepe olan Chapultepec'e yerleştiler.
Buradaki şehir devletleri arasındaki mücadelelerin sonucunda Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan diğerlerinden daha baskın bir güce sahip oldu.

Aztek İmparatorluğu'nun başkenti olan şehir 1300 yıllarında Texcoco Gölü'nün üzerindeki bir dizi adaya Aztek tanrılarından biri olan Huitzilopochtli'nin tapınağı etrafına kuruldu. Şehirde binalar Coatepantli adında 2,5-3 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevriliydi. Binalara girişi sağlayan 4 kapı bulunuyordu. Şehrin ortasında Büyük Tapınak vardı. Bu tapınak, içinde iki tapınak bulunduruyordu. Bunlardan biri savaş tanrısı Huitzilopochtli'ye, diğeri de yağmur tanrısı Tlaloc'a aitti. Başkent 1500'lere gelindiğinde 300.000 kişilik nüfusa sahip oldu.

Aztek İmparatorluğu veya Üçlü İttifak üç Nahua altepetl şehir devletinin ittifakıydı: Meksika-Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan. Bu üç şehir devleti, Meksika Vadisi ve çevresindeki bölgeyi 1428'den İspanyol fatihler ve Hernán Cortés yönetimindeki yerli müttefiklerinin birleşik kuvvetleri 1521'de yenene kadar yönetti.

13 milyonluk bir nüfustan oluşan çok büyük ve zengin bir imparatorluk olan Aztekler gelişmiş tarım yöntemlerine, kendilerine ait bir dine, takvime, alfabeye sahiplerdi. Aztekleri keşfedenler İspanyollar oldu. Hernan Cortes ve onun özel ordusu Aztek başkenti olan Tenochtitlan'a giderken Popocateptel volkanik dağının yanından geçtiler ve ilk kez bir volkan görmüş oldular. Adamları ve Cortes başkente ulaştıklarında Aztek imparatoru Montezuma onları karşılamak için bekliyordu. Aztek imparatoru göz kamaştırıcı elbiseler giymişti. O, Cortes ve adamlarının başkente girmesine izin verdi. Cortes'in sadece 600 askeri vardı ve Aztek imparatoru onları kolayca yok ettirebilirdi. Ancak Aztek takvimine göre bu yıl çok özel bir yıldı. İnançlarına göre bu yılda Quetzalcoatl adlı bir tanrı Aztekleri yok edecekti. Bu tanrının efsanedeki tarifleri Cortes'e çok benziyordu. Bu yüzden Aztek imparatoru, Cortes'in tanrı olduğuna karar verdi. Cortes başkentte birkaç gün geçirdikten sonra güvende olmadığını sezdi. Hayatta kalmalarını sağlayan tek şeyin imparatorun varlığı olduğunu fark etti. Bu nedenle Aztekleri denetim altına alabilmek için imparatoru tutsak almaya karar verdiler. Cortes birkaç ay daha şehirde kaldıktan sonra ayrıldı. O gittikten sonra başka İspanyollar Aztek'e saldırdılar. Cortes yeni ordusuyla geri geldiğinde Cuitlahuac imparator olmuştu. Ancak bunu bilmeyen Cortes, Aztekleri kontrol altına almak için Montezuma'yı tutsak aldı ve halkı etkilemek için onu kraliyet sarayının çatısına çıkardı. Ancak halk onlara taş atarak tepkisini gösterdi. Atılan taşlardan biri Montezuma'nın ölümüne neden oldu. 1521'de Aztekler teslim olana kadar 4 ay savaş yapıldı. 

Aztek dini, farklı tanrıların bir panteonuna adanmış takvim ritüellerinin uygulanması etrafında organize edildi. Diğer Mezoamerikan dini sistemlerine benzer şekilde, genellikle animizm unsurları olan çoktanrıcı bir dindir. Dini uygulamanın merkezinde, yaşam döngüsünün devamı için teşekkür veya ödeme yapmanın bir yolu olarak tanrılara fedakârlık yapılıyordu.

Aztek yazısı da Maya yazısı gibi, ideogramların ve sesleri belirten fonetik sembollerin bir karışımından oluşmuştur. Yani bazı resim karakterleri nesneleri ve düşünceleri ifade ederken, bazıları da sesleri ifade ediyordu. Örneğin bir Meksika kenti olan Coatlan ("Yılanların yeri") kentinin adı coatl hecesini dile getiren yılan resminin yanı sıra diş ("tlan") işaretinin belirtilmesiyle yazılıyordu. Aynı şekilde Coatepec ("Yılanlı tepenin yeri") adı yine yılan hecesini dile getiren yılan resminin yanı sıra tepe ("tepec") işaretinin belirtilmesiyle yazılıyordu. Eldeki mevcut Aztek el yazmalarının sayısı 500 civarındadır.

Aztek el yazmaları
Mayalar
İnka medeniyeti

Açık yıldız kümeleri, birkaç bin yıldızdan oluşan bir yıldız grubudur. Açık yıldız kümesini oluşturan yıldızlar aynı dev moleküler buluttan oluşmuşlardır ve yaklaşık olarak aynı yaştadırlar. Açık yıldız kümesi galaktik küme olarak da bilinir. Samanyolu Galaksisi'nde 1100'den fazla açık yıldız kümesi keşfedilmiştir ve daha fazla olduğu düşünülmektedir. Açık yıldız kümeleri karşılıklı yerçekimi etkisiyle birbirlerine gevşek bir biçimde bağlıdırlar. Açık yıldız kümeleri diğer kümelerle ve gaz bulutlarıyla yakın temaslarda bulunarak bozulmuş hale gelirler. Bu bozulmalar hem galaksinin ana bölümüne doğru yer değiştirmelere hem de küme elemanlarının yakın temasların içine doğru kaybıyla sonuçlanır.

Açık yıldız kümeleri genellikle birkaç yüz milyon yıl yaşar, en büyük olanları birkaç milyar yıla kadar yaşayabilir. Aksine, yıldızlardan oluşan daha büyük küresel kümeler üyelerine daha güçlü bir yerçekimi kuvveti uyguladığından, daha uzun süre varlığını sürdürür. Açık yıldız kümeleri, sadece içinde aktif yıldız oluşumu olan spiral ve düzensiz galaksilerde görülür.
Genç açık yıldız kümeleri hala oluştuğu moleküler bulutun içinde kapsanmış durumda olabilir ve o moleküler bulutun H 2 bölgesi oluşturmasına ışık tutar. Zaman içinde kümeden yayılan radyasyon basıncı moleküler bulutu dağıtır. Genel anlamda radyasyon basıncı kalan gazı uzaklaştırmadan önce, gaz bulutunun kütlesinin yüzde 10'u yıldızlar halinde bir araya gelecektir.
Açık yıldız kümeleri yıldız evrimi çalışmasının anahtar nesneleridir. Küme üyelerinin yaşı ve kimyasal bileşimi benzer olduğundan, üyelerin özellikleri (uzaklık, yaş, metallik özellikleri, sönme gibi) yalnız yıldızlarınkinden daha kolay şekilde belirlenebilir. Birkaç açık yıldız kümesi çıplak gözle görülebilir. Örneğin Pleiades, Hyades, Alpha Persei kümesi. Diğer bazı kümeler, örneğin Double küme, alet yardımı olmaksızın zorlukla fark edilebilir. Birçoğu da teleskop veya dürbün kullanılarak görülebilir, örneğin Yaban Ördeği kümesi.

Önemli bir açık yıldız kümesi olan Pleiades'în bir yıldız grubu olarak fark edilmesi antik zamanlara dayanır. Taurus'un kısımlarını oluşturan Hyodes ise en yaşlı takımyıldızlardan biridir. Diğer açık yıldız kümeleri, ilk astronotlar tarafından çözünmemiş belirsiz ışık parçaları şeklinde tanımlanmışlardır. Roman astronot Ptolemy; Praesepe Perseus'ûn içindeki Double ve Ptolemy yıldız kümelerinden bahsederken, İranlı gök bilimci Al-sufi Omicron Velorum yıldız kümesi hakkında yazmıştır. Ancak bu bulutsuları çözmek ve onları oluşturan yıldızları anlamak için teleskopun icadı gerekiyordu. Aslında 1603'te Johann Bayer bu üç açık yıldız kümesini tek yıldızlarmış gibi belirtmiştir.

1609'da teleskopu kullanarak gece göğünü gözlemleyen ve gözlemlerini kaydeden ilk insan İtalyan bilim insanı Galileo Galilei dir. Galileo teleskopunu Ptolemy'nin bahsettiği bulutlara çevirince, aslında onların tek yıldızlar değil, birkaç yıldızın oluşturduğu gruplar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Galileo Praesepe için 40 tan fazla yıldız bulmuştur. Daha önceki gözlemciler Pleiades için 6-7 yıldız kaydederken, Galileo yaklaşık 50 tane bulmuştur. 1610'da bilimsel eseri Sidereus Nuncius da Galileo, galaksinin yıldız kümelerinde bir araya gelmiş sayısız yıldızın çokluğundan başka bir şey olmadığını yazmıştır.
Galileo'nun çalışmalarından etkilenen Sicilyalı gök bilimci Giovanni Hodierna teleskopu kullanarak daha önce bulunmamış olan açık yıldız kümelerini bulan muhtemel ilk astronomdur.
1654'te Giovanni Hodierna günümüzde Messier 41, Messier 47, NGC 2362 ve NGC 2451 isimlerini almış nesneleri tanımlamıştır.
1767'de İngiliz bilimci John Michell tek bir yıldız grubunun şans eseri dizilmesinin bir sonucu olarak Dünya'dan görülmesinin olasılığının 496000'de 1 olarak hesaplamıştır ve bunun sonucunda yıldız kümelerindeki yıldızların fiziksel bir bağ içinde olduğu anlaşılmıştır. 1774-1781 tarihleri arasında, Fransız astronom Charles Messier bulutsu görünüşleri yıldızlara benzeyen gök cisimlerinin bir kataloğunu yayınlamıştır. Bu katalog 26 açık yıldız kümesini içermiştir. 1290'lı yıllarda İngiliz gök bilimci William Herschel bulutsu gökcisimleri hakkında geniş bir çalışmaya başlamıştır. Herschel bu yapıların bireysel yıldızların grupları olduğunu keşfetmiştir. Herschel yıldızların başlangıçta birer dağınık alan olduğu, ama sonrasında yerçekimi kuvvetinin etkisiyle yıldız sistemleri gibi bir araya gelip kümeleştiği düşüncesini kabul etmiştir. Ve bulutsuları sekiz ayrı sınıfta incelemiştir. VI den VIII e kadar olan sınıflar yıldız kümelerini incelemek için kullanılmıştır.

Bilinen yıldız kümesi sayısı gök bilimcilerin çabasıyla artmaya devam etmiştir. 1888'de astronom J. L. E. Dreyer ın yayınladığı New General Catalogue ‘ da yüzlerce açık yıldız kümesi listelenmiştir. 1896'da ve 1905'te olmak üzere yardımcı katalog olan Yeni Genel Katalog iki kez yayınlanmıştır. Teleskobik gözlemler iki farklı küme türünün olduğunu açığa çıkarmıştır. Bunlardan ilki binlerce yıldızı düzenli, küresel bir dağılımda kapsayan ve gökyüzünün her yerinde rastlanan bir türdür, ama tercihen Samanyolu Galaksisinin merkezine doğrulardır. Diğer tür ise genellikle ayrıklı dağılımı olan yıldızlardan oluşmuştur ve daha düzensiz bir şekle sahiptir. Bu tür genellikle Samanyolu Galaksisinin galaktik düzleminde veya yakınında bulunur. Astronomlar ilk türe küresel kümeler diğer türe açık kümeler olarak adlandırmışlardır. Açık yıldız kümeleri konumlarından dolayı bazen galaktik kümeler olarak da adlandırılır, bu terim 1925'te astronom Robert Julius Trumpler tarafından tanıtılmıştır.

Kümeler içindeki yıldızların pozisyonlarının mikrometre ölçümleri 1877'de Alman astronom E. Schönfefld tarafından yapılmış ve Amerikalı astronom Edward Emerson Barnard tarafından 1923'e kadar geliştirilmiştir. Bu çabalar doğrultusunda yıldızlara ait bir hareket belirtisi elde edilememiştir. 1918'de Amerikan-Hollandalı astronom Adriaan van Maanen, farklı zamanlarda çekilen fotoğrafları kıyaslayarak, Pleiades' in bir bölümündeki yıldızların hareketini ölçebilmiştir. Astrometri daha kesin hale geldikçe, küme yıldızlarının uzayda ortak bir düzgün hareket paylaştığı ortaya çıkmıştır. Pleiades'in 1918 ve 1943'te çekilmiş fotoğraflarını kıyaslayarak, van Maanen düzgün hareketi kümenin ortalama hareketine benzer olan yıldızların kümenin birer elemanı olmasının muhtemel olduğu sonucuna ulaşmıştır. Spektroskopik ölçümlerin yaygın dairesel hızlara açıklık getirmesi, kümelerin grap şeklinde birbirine bağlı yıldızlardan oluştuğunu göstermiştir. Açık yıldız kümelerinin ilk renk-büyüklük şemaları 1911'de Ejnar Hertzsprung tarafından yayınlanmıştır. Bu şemalar taslak olarak Pleiades ve Hyades yıldız kümelerini kullanmıştır. Hertzsprung açık yıldız kümeleri üstündeki çalışmalarına yayınladığı şemalardan sonra 20 yıl daha devam etmiştir. Spektroskopik bilgileri kullanarak, Ejnar Hertzsprung açık yıldız kümelerinin hareketlerinin üst sınırını belirleyebilmiş ve bu cisimlerin toplam kütlesinin güneşin kütlesinin birkaç yüz katını geçmeyeceği tahmininde bulunmuştur. Ayrıca, yıldız rengi ve büyüklüğü arasında bir ilişki kurmuş ve 1925'te Hyades ve Praesepe'nin Pleiades'ten farklı yıldız hareketine sahip olduğunu fark etmiştir. Bu da üç kümenin yaşlarının farklılığı olarak yorumlanmıştır.

Bir açık yıldız kümesinin oluşumu, dev moleküler bulutun bir kısmının çökmesiyle başlar. Dev moleküler bulut, güneşin kütlesinin binlerce katını kapsayan soğuk, yoğun bir gaz bulutu ve toz olarak tanımlanabilir. Bu bulutların yoğunlukları  102 - 106 nötral hidrojen molekülleri/ cm³ arasındadır, yıldız oluşumu gözlenen bölümlerdeki yoğunluk 104 molekül / cm³ ten büyüktür. Genellikle bulutun yüzde 1'i ile 10'u arasındaki bir hacim 104 mol / cm³ ten büyük yoğunluktadır. Çökmeden önce, bulutlar mekanik dengelerini magnetik alanlarda, türbülansta ve dönüşte korurlar. Dev moleküler bulutun dengesini birçok faktör bozabilir. Dengesi bozulan bulutta çökmeler tetiklenir ve yıldız oluşumunun yanmaları başlar; bunlar açık yıldız kümesi oluşumuyla sonlanır. Bahsedilen faktörlerden bazıları süpernova yakınından gelen şok dalgaları, diğer bulutların çarpışmaları ve yerçekimi kuvvetinin etkileşimleridir. Dışarıdan bir tetikleme olmadan da bulutun bölümleri çökme seviyesine ulaşabilir. Çöken bulut bölümleri basamaklı olarak daha küçük kümelere parçalanır, bu küçük kümeler özellikle yoğun bir yapı olan kızılötesi boyu bulutlar içerir. Ve çökme birkaç bin yıldızın oluşumuyla sonlanır. Yıldız oluşumları çöken bulutun içinde gizlenmeye başlar, bu oluşum ilkel yıldızların görünmesini engeller ancak kızılötesi gözlemine izin verir. Samanyolu Galaksisinde açık yıldız kümelerinin oluşum oranı birkaç bin yılda bir olarak tahmin edilmiştir.
Yeni oluşmuş, en sıcak ve en büyük yıldızlar yoğun bir mor ötesi radyasyon yayarlar. Bu mor ötesi radyasyon istikrarlı bir şekilde dev moleküler bulutun etrafını çevreleyen gazı iyonlaştırır ve h2 bölgesi oluşturur. Büyük yıldızlardan gelen yıldız rüzgarı ve radyasyon basıncı sıcak iyonize gazı, gazın içindeki ses hızıyla eşleşen bir hızla dağıtır. Birkaç milyon yıl sonra yıldız kümesi ilk çekirdek çökme süpernovasını tecrübe eder, bu da etraftaki gazları uzaklaştırır. Birçok durumda, bu süreçler gaz kümesini on milyon yıl süresince uzaklaştırır ve daha fazla yıldız oluşumu gözlenmez. Yine de oluşan ilkel yıldızımsı cisimlerin yarısından fazlası yıldız çevresi disklerle çevrelenmiş halde kalır ve çoğu ilave diskleri oluşturur. Bulut çekirdeğindeki gazların %30-40 ı yıldız oluşumunu sağladığı için, atık gazı uzaklaştırma işleminin yıldız oluşumuna zararı büyüktür. Bu sebeple, bütün kümeler önemli bir yeni oluşanların ağırlık kaybından muzdariptir, büyük çoğunluksa yeni oluşanların ölümüyle karşı karşıya kalır. Bu noktada, bir açık yıldız kümesinin oluşumu yeni oluşan yıldızların birbirleriyle çekimsel bağlı olup olmadıklarına bağlıdır. Aksi durumda bağımsız yıldız birlikteliği ortaya çıkar. Pleiades gibi kümeler bile oluşurken (gaz açığa çıktığında bağımsız duruma geçilir.) orijinal yıldızların sadece 

Açısal çap, açısal boyut, görünür çap veya görünür boyut, bir küre veya dairenin belirli bir bakış açısından ne kadar büyük göründüğünü tanımlayan açısal mesafedir. Görme bilimlerinde buna görüş açısı, optikte ise (bir merceğin) açısal açıklığı denir. Alternatif olarak açısal çap bir gözün veya kameranın, görünen bir dairenin bir tarafından diğer tarafına bakabilmek için dönmesi gereken açısal yer değiştirme olarak da düşünülebilir. İnsanlar çıplak gözleriyle yaklaşık 1 yay-dakika (yaklaşık 0,017° veya 0,0003 radyan) çapa kadar çözünürlük elde edebilirler. Bu, 1 km mesafede 0,3 m'ye ya da en uygun koşullarda Venüs'ün bir disk olarak algılanmasına karşılık gelir.

Bakış noktası ile dairenin merkezi arasındaki yer değiştirme vektörüne dik olan düzlemdeki bir dairenin açısal çapı, aşağıdaki formül kullanılarak hesaplanabilir:

  
    
      
        δ
        =
        2
        arctan
        ⁡
        
          (
          
            
              d
              
                2
                D
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \delta =2\arctan \left({\frac {d}{2D}}\right),}
  

Burada 
  
    
      
        δ
      
    
    {\displaystyle \delta }
  
 "derece" cinsinden açısal çap, 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 nesnenin gerçek çapı ve 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 nesneye olan mesafedir. 
  
    
      
        D
        ≫
        d
      
    
    {\displaystyle D\gg d}
  
 olduğunda, 
  
    
      
        δ
        ≈
        d
        
          /
        
        D
      
    
    {\displaystyle \delta \approx d/D}
  
 olur ve elde edilen sonuç radyan cinsindendir.
Gerçek çapı 
  
    
      
        
          d
          
            
              a
              c
              t
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle d_{\mathrm {act} },}
  
'a eşit olan ve 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'nin kürenin merkezine olan mesafesi olduğu küresel bir nesne için açısal çap aşağıdaki formülle bulunabilir:

  
    
      
        δ
        =
        2
        arcsin
        ⁡
        
          (
          
            
              
                d
                
                  
                    a
                    c
                    t
                  
                
              
              
                2
                D
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \delta =2\arcsin \left({\frac {d_{\mathrm {act} }}{2D}}\right)}
  

Aradaki fark, bir kürenin görünen kenarlarının, gözlemciye kürenin merkezinden daha yakın olan teğet noktaları olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Aşağıdaki küçük açı yaklaşımları 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in küçük değerleri için geçerli olduğundan, fark yalnızca büyük açısal çapa sahip küresel nesneler için önemlidir:

  
    
      
        arcsin
        ⁡
        x
        ≈
        arctan
        ⁡
        x
        ≈
        x
        .
      
    
    {\displaystyle \arcsin x\approx \arctan x\approx x.}
  

Açısal çap tahminleri, şekilde gösterildiği gibi elin tamamen uzatılmış bir kola dik açıda tutulmasıyla elde edilebilir.

Astronomide, gök cisimlerinin boyutları genellikle gerçek fiziksel boyutlarından ziyade Dünya'dan görüldükleri açısal çaplarıyla ifade edilir. Bu açısal çaplar tipik olarak küçük olduğundan, bunların yay-saniye (″) cinsinden sunulması yaygındır. Bir yay- saniye, bir derecenin (1°) 1/3600'üdür ve bir radyan 180/π derecedir. Yani bir radyan, 3.600 × 180/
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 yay-saniyeye eşittir, bu da yaklaşık 206.265 yay-saniyedir (1 rad ≈ 206.264,806247"). Bu nedenle, fiziksel çapı d olan bir cismin D mesafesindeki açısal çapı yay-saniye (arcsecond) cinsinden ifade edildiğinde, şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        δ
        =
        206
        ,
        265
         
        (
        d
        
          /
        
        D
        )
         
        
          a
          r
          c
          s
          e
          c
          o
          n
          d
          s
        
      
    
    {\displaystyle \delta =206,265~(d/D)~\mathrm {arcseconds} }
  
.
Aşağıdaki nesnelerin açısal çapı 1 yay-saniyedir:

2,06 km mesafede 1 cm çapında bir nesne
1 astronomik birim (AU) mesafede 725,27 km çapında bir nesne
1 ışık yılı mesafede 45.866.916 km çapında bir nesne
1 parsek (pc) mesafede 1 AU (149.597.871 km) çapında bir nesne
Bu nedenle, Dünya'nın yörüngesinin ortalama yarıçapı 1 AU olduğundan, 1 pc mesafeden bakıldığında Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinin açısal çapı 2 yay-saniyedir.
Bir ışık yılı mesafeden Güneş'in açısal çapı 0,03″, Dünya'nınki ise 0,0003″'tür. Güneş'in 0,03″ açısal çapı, Dünya'nın çapı kadar mesafedeki bir insan vücudunun açısal çapıyla yaklaşık olarak aynıdır.
Aşağıdaki tablo, Dünya'dan görüldüğü şekliyle kayda değer gök cisimlerinin açısal boyutlarını göstermektedir:

Güneş'in Dünya'dan görülen açısal çapı Sirius'unkinin yaklaşık 250.000 katıdır. (Sirius'un çapı iki kattır ve mesafesi 500.000 kat daha fazladır; Güneş 1010 kat daha parlaktır, bu da 105 açısal çap oranına karşılık gelir, yani Sirius tam açı birim başına kabaca 6 kat daha parlaktır.)
Güneş'in açısal çapı, ayrıca Alfa Centauri A'nın açısal çapının yaklaşık 250.000 katıdır (yaklaşık aynı çapa sahiptir ve uzaklığı 250.000 kat daha fazladır; Güneş 4×1010 kat daha parlaktır, bu da 200.000 açısal çap oranına karşılık gelir) yani Alfa Centauri A tam açı birim başına biraz daha parlaktır).
Güneş'in açısal çapı, Ay'ın açısal çapıyla yaklaşık olarak aynıdır. (Güneş'in çapı 400 kat daha büyüktür ve ayrıca mesafesi de; Güneş, dolunaydan 200.000 ila 500.000 kat daha parlaktır (rakamlar değişir), bu da 450 ila 700'lük bir açısal çap oranına karşılık gelir, bu nedenle 2,5–4″ çapında ve tam açı birim başına aynı parlaklığa sahip bir gök cismi, dolunay ile aynı parlaklığa sahip olacaktır).
Plüton fiziksel olarak Ceres'ten daha büyük olsa da, Dünya'dan bakıldığında (örneğin, Hubble Uzay Teleskobu aracılığıyla) Ceres çok daha büyük bir görünür boyuta sahiptir.
Derece cinsinden ölçülen açısal boyutlar, daha büyük gökyüzü alanları için kullanışlıdır. (Örneğin, Orion Kuşağı'nın üç yıldızı yaklaşık 4,5°'lik bir açısal boyuta sahiptir.) Bununla birlikte gökadaların, bulutsuların veya gece gökyüzündeki diğer nesnelerinin açısal boyutlarını ölçmek için daha rafine birimlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Dolayısıyla, dereceler aşağıdaki şekilde alt birimlere ayrılır:

Bir tam dairede 360 derece (°)
Bir derecede 60 yay-dakika (′)
Bir yay-dakikada 60 yay-saniye (″)
Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, Dünya'dan bakıldığında dolunay yaklaşık 1⁄2° veya 30′ (veya 1800″) kadardır. Ay'ın gökyüzündeki hareketi açısal boyutta ölçülebilir: Yaklaşık olarak her saatte 15° veya saniyede 15″. Ay'ın yüzeyine çizilmiş bir mil uzunluğundaki çizgi, Dünya'dan bakıldığında yaklaşık 1″ uzunluğunda görünecektir.

Astronomide, bir gök cismine olan mesafeyi doğrudan ölçmek genellikle zordur, fakat nesnenin bilinen bir fiziksel boyutu (belki de mesafesi bilinen daha yakın bir nesneye benzeyen) ve ölçülebilir bir açısal çapı olabilir. Bu durumda, açısal çap formülü ters çevrilerek uzak cisimlere olan açısal çap mesafesi aşağıdaki gibi elde edilebilir:

  
    
      
        d
        ≡
        2
        D
        tan
        ⁡
        
          (
          
            
              δ
              2
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle d\equiv 2D\tan \left({\frac {\delta }{2}}\right).}
  

Genişleyen evrenimiz gibi Öklidyen olmayan uzayda, açısal çap mesafesi çeşitli mesafe tanımlamalarından yalnızca biridir, bu nedenle aynı cisim için farklı "mesafeler" olabilir.

Gökadalar ve bulutsular gibi birçok derin gökyüzü nesnesi dairesel görünmez ve bu nedenle tipik olarak iki çap ölçüsü verilir: Büyük eksen ve küçük eksen. Örneğin, Küçük Macellan Bulutu 5° 20′ × 3° 5′ görsel görünür çapa sahiptir.

Aydınlatma eksikliği, belirli bir gözlemci tarafından görülen bir gök cisminin aydınlatılmamış kısmının maksimum açısal genişliğidir. Örneğin, bir cisim 40″ yay genişliğindeyse ve %75 oranında aydınlatılmışsa, aydınlatma eksikliği 10″ olur.

Açısal çap mesafesi
Açısal çözünürlük
Tam açı
Görüş keskinliği
Görüş açısı
Görünür büyüklük

Small-Angle Formula (İngilizce) (7 Ekim 1997 tarihinde arşivlendi)
Gezegenlerin Görünen Büyüklüklerine İlişkin Görsel Yardım (İngilizce)

Ağır metal, metalik özellikler gösteren elementlerden oluşan, açık ve tam bir tanımlaması yapılmamış olan grupta bulunan elementlere verilen addır. Bu grubun içinde geçiş metalleri, bazı yarı metaller, lantanitler ve aktinitler bulunur. Bazıları yoğunluk, bazıları atomik sayı ya da atomik ağırlık, bazıları da kimyasal özellikler ya da toksisite üzerine dayanan birçok tanımlama önerilmiştir. Tutarsız tanımlamalar ve tutarlı bir bilimsel temeli olmaması nedeniyle IUPAC’ın bir teknik raporunda ağır metal teriminin "anlamsız ve yanlış yönlendirici" olduğu belirtilmiştir. Duruma göre ağır metaller karbondan hafif elementleri içerdiği gibi en ağır metallerin bazılarını dışarıda tutabilir.

Canlı organizmaların değişen miktarlarda "ağır metallere" gereksinimleri vardır. İnsanlar demir, kobalt, bakır, mangan, molibden ve çinkoya  gerek duyar. Aşırı düzeyleri organizmaya zarar verebilir. Diğer ağır metaller cıva, plütonyum ve kurşun gibi toksik metallerin organizmalar üzerinde bilinen yaşamsal ve yararlı etkileri yoktur ve zaman içinde vücutta birikmeleri çok ciddi hastalıklara yol açar. Normalde toksik olan bazı elementler ise, bazı organizmalar için bazı durumlarda yararlıdır. Bunların arasında vanadyum, tungsten ve hatta kadmiyum da bulunur.

Ağır metal zehirlenmesi çeşitli kaynaklardan oluşabilir ama en çok saf metal elde edilmesinden, örneğin cevherlerin eritilmesinden ve nükleer yakıtların hazırlanmasından oluşur. Elektrokaplama krom ve kadmiyum zehirlenmesinin ana kaynağıdır. Bileşiklerinin yağmur yoluyla ya da iyon değişimi ile toprağa ve körfez çamurlarına karışmasıyla ağır metaller doğada birikebilir. Organik atıkların aksine ağır metaller bozunmadıkları için tehlikelidir.
Çok iyi belgelenmiş olan ve ağır metallerle ilgili bir çevre felaketi, cıva zehirlenmesi ile oluşan Minamata hastalığıdır.

Tıpta ağır metal tanımı biraz geniştir ve atomik ağırlıklarına bakmaksızın tüm toksik metalleri içerir: "Ağır metal zehirlenmesi" aşırı miktarda demir, mangan, aluminyum, berilyum (dördüncü en hafif element) ya da arsenik gibi yarımetellarin alınmasıyla oluşur. Bu tanımlamada kararlı elementlerin en ağırı olan bizmut dışarıda tutulmaktadır çünkü toksisitesi düşüktür.

Aşağı Almanca, Alçak Almanca ya da Alçak Saksonca, Almanya'nın kuzeyinde ve Hollanda'nın doğusunda yaygın olan Eski Saksoncadan türemiş ve birçok diyalekte sahip olan bir Batı Cermen dili.
Aşağı Almanca Frizceyle ve İngilizceyle benzerlik gösterir ve birlikte Kuzey Denizi Germen dil grubunu oluştururlar. Felemenkçe gibi tarih boyunca Benrath ve Ürdingen izogloslarının kuzeyinde konuşulurken Yüksek Almanca bu izoglosların güneyinde konuşulmuştur. Aşağı Almancada Frizce, İngilizce, Felemenkçe ve diğer Kuzey Cermen dillerinde Standart Yüksek Almancanın aksine, Yüksek Almanca ünsüz değişimine uğramamıştır. Aşağı Almanca, Eski İngilizce ve Eski Frizceye daha yakın olan Eski Saksonca'dan (Eski Aşağı Almanca) evrilmiştir.
Hollanda'da konuşulan Aşağı Almanca ağızları genelde Aşağı Saksonca; kuzeybatı Almanya'da (Aşağı Saksonya, Vestfalya, Schleswig-Holstein, Hamburg, Bremen ve Elbe’nin batısında kalan Saksonya Anhalt) Aşağı Almanca olarak anılır. Bunun nedeni kuzeybatı Almanya ve kuzeydoğu Hollanda'nın Saksonların yerleşim alanı olması, Aşağı Almancanın ise dili konuşanların doğuya doğru göç etmesiyle kuzeydoğu Almanya'ya yayılmasıdır.
Günümüzde Almanya'da 1.6 milyon Hollanda'da ise 2.15 milyon Aşağı Almanca konuşan nüfus olduğu tahmin ediliyor.

B[e] yıldızı (genellikle B[e]-tipi yıldız olarak adlandırılır), spektrumunda belirgin yasaklı nötr veya düşük iyonlaşma emisyon çizgileri olan bir B-tipi yıldızdır. Bu tanımlama; spektral sınıf B, spektral sınıflandırma sisteminde emisyonu gösteren küçük harf e ve yasaklı çizgileri gösteren köşeli parantezler birleştirerek elde edilir. Bu yıldızlar genellikle güçlü hidrojen emisyon çizgileri de sergilerler, ancak bu özellik diğer birçok yıldızda da bulunur ve bir B[e] nesnesini sınıflandırmak için yeterli değildir. Diğer gözlemsel özellikler arasında optik doğrusal polarizasyon ve genellikle normal B-sınıfı yıldızlardan daha güçlü olan kızılötesi radyasyon, yani kızılötesi fazlalığı da bulunur. B[e] doğası geçici olduğundan, B[e]-tipi yıldızlar bazen normal B-tipi bir spektrum sergileyebilirler ve daha önceden normal B-tipi olan yıldızlar, B[e]-tipi yıldızlara dönüşebilirler.

Kabuklu yıldız

B-tipi altcüce (sdB), spektrum tipi B olan bir tür altcüce yıldızdır. Tipik altcücelerden çok daha sıcak ve parlak olmalarıyla ayrılırlar. Hertzsprung-Russell diyagramının "aşırı yatay kolunda" yer alırlar. Bu yıldızların kütleleri yaklaşık 0,5 güneş kütlesi civarındadır ve yalnızca %1 civarında hidrojen içerirler; geri kalanı ise helyumdur. Yarıçapları 0,15 ila 0,25 güneş yarıçapı arasındadır ve yüzey sıcaklıkları 20.000 ila 40.000 K (19.700 ila 39.700 °C; 35.500 ila 71.500 °F) arasında değişir. Yüksek sıcaklıkları nedeniyle, yüksek galaktik enlemlerdeki yıldızlararası gazın iyonize edici kaynakları olarak kabul edilirler. B-tipi altcüce yıldızlar, Samanyolu Gökadası'nın hem diskinde hem de halesinde bulunurlar.

Kuramsal modellere göre B-tipi altcüce yıldızlar, çekirdeklerinde helyum yakan ve neredeyse bir "helyum ana kol yıldızı" gibi davranan gök cisimleridir. Bazı yıldızların evrimindeki geç bir aşamayı temsil eden bu tip yıldızlar, bir kırmızı devin çekirdeğinde helyum füzyonu başlamadan önce dış hidrojen katmanlarını kaybetmesiyle oluşur. Bu erken kütle kaybının neden meydana geldiği tam olarak bilinmese de ikili bir yıldız sistemindeki yıldızların etkileşiminin ana mekanizmalardan biri olduğu düşünülmektedir. Tekli altcüceler, iki beyaz cücenin birleşmesinin bir sonucu olabilir. sdB yıldızlarının, başka hiçbir dev yıldız aşamasından geçmeden doğrudan beyaz cücelere dönüşmesi beklenir.
Işıma gücü beyaz cücelerden daha fazla olan B-tipi altcüce yıldızlar; küresel yıldız kümeleri, sarmal gökada şişkinlikleri ve eliptik gökadalar gibi yaşlı yıldız sistemlerinin sıcak yıldız popülasyonunda önemli bir bileşendir. Ultraviyole görüntülerde belirgin bir şekilde göze çarparlar. Sıcak altcücelerin, eliptik gökadaların ışık çıktısındaki UV artışının (UV-upturn) nedeni olduğu öne sürülmektedir.
1 M☉ kütlesindeki tekli bir B-tipi altcücenin bu evrimsel aşamada yaklaşık 100 milyon yıl kalacağı hesaplanmıştır.

B-tipi altcüce yıldızlar, 1947 yılı civarında kuzey galaktik kutup çevresinde düşük parlaklığa sahip mavi yıldızlar bulan Fritz Zwicky ve Humason tarafından keşfedilmiştir. Palomar-Green araştırmasında, bunların 18'den büyük kadir değerine sahip en yaygın soluk mavi yıldız tipi olduğu anlaşılmıştır. 1960'larda spektroskopi yardımıyla, birçok sdB yıldızının Büyük Patlama teorisinin öngördüğü bolluk değerlerinin altında, hidrojen açısından fakir olduğu ortaya çıkarıldı. 1970'lerin başlarında Greenstein ve Sargent, sıcaklıkları ile kütleçekim kuvvetlerini ölçerek bu yıldızların Hertzsprung-Russell diyagramındaki doğru konumlarını çizmeyi başardılar.

Bu kategoride üç tip değişen yıldız bulunur:
Birincisi, periyotları 90 ila 600 saniye arasında değişen sdBV'lerdir. Bunlar ayrıca EC14026 veya V361 Hya yıldızları olarak da adlandırılır. Bunlar için önerilen yeni bir isimlendirme ise İngilizcede "hızlı" anlamına gelen "rapid" kelimesinin baş harfinin eklendiği sdBVr'dir. Bu yıldızların salınımlarıyla ilgili bir teoriye göre, parlaklıktaki değişimler düşük dereceli (l) ve düşük radyal mertebeli (n) akustik mod salınımlarından kaynaklanmaktadır. Bu salınımlar, opaklığa neden olan demir grubu atomlarının iyonize olmasıyla tetiklenir. Hız eğrisi parlaklık eğrisiyle 90 derece faz farkına sahipken etkin sıcaklık ve yüzey kütleçekim ivmesi eğrilerinin akı değişimleriyle aynı fazda olduğu görülmektedir. Sıcaklığın yüzey kütleçekimine karşı çizildiği grafiklerde kısa periyotlu zonklayan yıldızlar; yaklaşık olarak T=28.000 ila 35.000 K (27.700 ila 34.700 °C; 49.900 ila 62.500 °F) ve log g=5,2–6,0 ile tanımlanan ve ampirik kararsızlık kuşağı olarak adlandırılan bölgede bir araya toplanır. Ampirik kuşağa denk gelen sdB'lerin yalnızca %10'unun zonkladığı gözlemlenmiştir.
İkincisi, periyotları 45 ila 180 dakika arasında değişen uzun periyotlu değişenlerdir. Bunlar için önerilen yeni bir isimlendirme ise İngilizcede "yavaş" anlamına gelen "slow" kelimesinin baş harfinin eklendiği sdBVs'dir. Bu yıldızlar yalnızca %0,1'lik çok küçük bir değişim gösterirler. Ayrıca PG1716 veya V1093 Her olarak da adlandırılır ya da LPsdBV şeklinde kısaltılırlar. Bu yıldızlar ayrıca, keşif ekibinden Elizabeth Betsy Green'e atfen gayriresmi olarak "Betsy yıldızları" (Betsy stars) olarak da bilinirler. Uzun periyotlu zonklayan sdB yıldızları, T~23.000 ila 30.000 K (22.700 ila 29.700 °C; 40.900 ila 53.500 °F) ile genellikle hızlı benzerlerine göre daha soğuktur.
Son olarak her iki periyot aralığında da salınım yapan yıldızlar "hibrit" olarak sınıflandırılır ve sdBVrs standart isimlendirmesine sahiptir. HS 0702+6043 olarak da belirtilen DW Lyncis buna bir örnektir.

*örten ikili yıldız

Gezegen sistemlerine sahip olabileceği düşünülen en az dört sdB yıldızı bulunmaktadır. Ancak dört adayın üçünde yapılan daha sonraki araştırmalar, gezegenlerin varlığına dair kanıtların önceden inanıldığı kadar güçlü olmadığını göstermiştir ve bu gezegen sistemlerinin var olup olmadığı kesin olarak kanıtlanamamıştır.
V391 Pegasi, yörüngesinde bir ötegezegen bulunduğu düşünülen ilk sdB yıldızıydı; ne var ki sonraki araştırmalar gezegenin varlığına ilişkin kanıtları önemli ölçüde zayıflatmıştır.
Kepler-70, birbirine yakın yörüngelerde dönen iki veya daha fazla gezegenden oluşan bir sisteme sahip olabilir, fakat daha yakın tarihli araştırmalar bu durumun pek olası olmadığını öne sürmektedir. Eğer gerçekten Kepler-70'in yakın yörüngeli iki gezegeni varsa, bunlar yakın yörüngeli gaz devlerinin çekirdeklerinden geriye kalan kalıntılar olabilir. Bu gaz devlerinin kırmızı dev ata yıldız tarafından yutulmuş olabileceği ve gezegenlerin buharlaşmadan ayakta kalan yegane parçalarının bu kayaç veya metalik çekirdekler olabileceği düşünülmektedir. Alternatif bir görüşe göre bunlar, benzer şekilde yutulan daha büyük tek bir gaz devine ait, yıldızın içinde parçalanmış çekirdek kesitleri de olabilir.
Kepler-429, çok yakın yörüngelerde kabaca Dünya büyüklüğünde üç gezegenden oluşan bir sisteme sahip olabilir. Eğer böyleyse, Kepler-70'in varsayımsal ötegezegenlerine benzer bir yapıda olmalıdırlar. Ancak Kepler-70'in ötegezegenlerine şüphe düşüren aynı yeni teknikler burada da uygulanmış ve tespit edilen üç sinyalin, önceki analiz tekniklerinin yeterince hassas analiz edemediği verilerdeki yanıltıcı yapay etkilerden ibaret olabileceği gösterilmiştir.
Kepler-451, bir B-tipi altcüce ile bir kırmızı cüceden oluşan ve etrafında Kepler-451b, Kepler-451c ve Kepler-451d gezegenlerinin dolandığı bir yakın ikili sistemdir.

B-tipi ana kol yıldızı (B V), tayf tipi B ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Kütleleri Güneş'ten 2 ile 16 kat daha fazla ve yüzey sıcaklıkları 10.000 ile 30.000 K arasındadır. B-tipi yıldızlar son derece parlak ve mavidir. Spektrumları, en çok B2 alt sınıfında ve orta derecede hidrojen çizgilerinde göze çarpan nötr helyuma sahiptir. Örnekler arasında Regulus ve Algol A sayılabilir.
Bu yıldız sınıfı, Harvard yıldız spektrumları dizisi ile tanıtılmış ve Harvard Revize Edilmiş Fotometri Kataloğu'nda yayınlanmıştır. B Tipi yıldızların tanımı, görsel spektrumun mavi-mor kısmında iyonize helyum çizgilerinin görünmemesi, buna karşın iyonize olmayan helyum çizgilerinin belirgin şekilde görünmesidir. B tipi de dahil olmak üzere tüm spektral sınıflar, bir sonraki sınıflandırmaya ne kadar yaklaştıklarını gösteren sayısal bir son ek ile alt bölümlere ayrılmıştır. Dolayısıyla B2, B tipinden (veya B0)  A tipine giden yolun 1/5'idir.
Ancak daha sonra, daha incelikli spektrumlar, B0 tipi yıldızlar için iyonize helyum çizgileri gösterdi. Benzer şekilde, A0 yıldızları da iyonize olmayan helyumun zayıf çizgilerini gösterir. Sonraki yıldız spektrum katalogları yıldızları, belirli frekanslardaki soğurma çizgilerinin kuvvetlerine göre veya farklı çizgilerin güçlerini karşılaştırarak sınıflandırdı. Bu nedenle MK Sınıflandırma sisteminde spektral sınıf B0, 420 nm'deki çizgiden daha güçlü olan 439 nm dalga boyundaki çizgiye sahiptir. Balmer serilerinde hidrojen çizgileri B sınıfı boyunca daha da güçlenir, daha sonra A2 tipinde zirveye ulaşır. İyonize silikon çizgileri, B Tipi yıldızların alt sınıfını belirlemek için kullanılırken, magnezyum çizgileri sıcaklık sınıflarını ayırt etmek için kullanılır.

Yıldız sınıflandırma, B sınıfı
Herbig Ae/Be yıldızları

Bart damlacığı, içerisinde bazen yıldız oluşumunun sürdüğü, yoğun ve karanlık gaz ve toz bulutudur. Bu yuvarlar genelde H II bölgelerinde bulunup, kütleleri 10–50 güneş kütlesi yakınlarındadır. İçeriği özdeciksel hidrojen (H2), karbon oksitleri, helyum ve 1% tozdan oluşur. Bart damlacıkları sıkça çift yıldızların veya çoklu yıldız dizgelerinin (sistemlerinin) oluşumuna neden olur.
İlk olarak 1940'larda gökbilimci Bart Bok tarafından gözlemlenmişlerdir. Çok yoğun gaz ve tozdan oluşan bir yapıya sahip olduklarından optik bölgede tamamen karanlık bir bölge halinde görünürler. Ancak içerisinde onlarcadan yüzlerceye kadar uzanan doğmakta olan yeni önyıldızları barındırırlar. Bu önyıldızlar ancak milimetre-altı ya da radyo bölgede tespit edilip gözlemlenebilirier.

Barnard 68
Moleküler bulut
NGC 281
Thackeray yuvarları

Baryum yıldızları, spektral sınıfı G'den K'ya kadar olan ve spektrumlarında s-süreci elementlerinin fazlalığını λ 455,4 nm'de tek başına iyonlaşmış baryum (Ba II) çizgisiyle gösteren yıldızlardır. Baryum yıldızları ayrıca CH, CN ve C2 moleküllerinin bantları olan karbonun gelişmiş spektral özelliklerini de gösterir. Baryum yıldızları sınıfı, ilk olarak William P. Bidelman ve Philip Keenan tarafından tanımlanmış ve sınıflandırılmıştır. Başlangıçta bu yıldızların kırmızı devler oldukları düşünülmüştü; ancak aynı kimyasal özellikler ana kol yıldızlarında da gözlemlenmiştir.
Dikeyhızlarının gözlemsel çalışmaları, tüm baryum yıldızlarının ikili yıldızlar olduğunu göstermiştir. International Ultraviolet Explorer kullanılarak yapılan morötesi gözlemler ise bazı baryum yıldız sistemlerinde beyaz cüceler tespit etmiştir.
Baryum yıldızlarının, ikili yıldız sistemindeki kütle transferinin sonucu olduğuna inanılmaktadır. Kütle transferi, gözlemlenen dev yıldız anakol üzerindeyken meydana gelmiştir. Kütle transferini yapan yoldaş yıldız ise asimptotik dev kolda (AGB) bulunan bir karbon yıldızıydı ve iç yapısında karbon ve s-süreci elementleri üretmişti. Bu nükleer füzyon ürünleri konveksiyon yoluyla yüzeyine taşındı. Bu maddelerin bir kısmı, AGB evriminin sonunda kütle kaybeden yıldızın yüzey katmanlarını "kirletti" ve sonuçta yıldız beyaz cüceye dönüştü. Bu sistemler, kütle transferinden sonra belirsiz bir süre boyunca gözlemlenmeye devam etmektedir ve bu sırada kütle transferi yapan yıldız, uzun zaman önce beyaz cüceye dönüşmüştür. İkili yıldız sisteminin başlangıç özelliklerine bağlı olarak, kirlenmiş yıldızın farklı evrimsel aşamalarda bulunması mümkündür.
Baryum yıldızı evrim sürecinde zaman zaman G veya K sınıfı spektral sınırlarının dışında daha büyük ve daha soğuk hale gelebilir. Böyle durumlarda, normalde bu tür bir yıldız M sınıfında olur; ancak s-süreci elementlerinin fazlalığı, değişmiş bileşimini başka bir spektral farklılık olarak göstermesine neden olabilir. Yıldızın yüzey sıcaklığı M-tipi aralığındayken, s-süreci elementi olan zirkonyumun moleküler özelliklerini, zirkonyum oksit (ZrO) bantlarını gösterebilir. Bu durumda, "dışsal" bir S yıldızı olarak görünecektir.
Tarihsel olarak baryum yıldızları, G ve K devlerinin evrimsel olarak karbon ve s-süreci elementlerini sentezlemek ve yüzeylerine karıştırmak için yeterince ileri seviyede olmadıklarından dolayı standart yıldız evrimi teorisinde bir gizem yaratmışlardır. Bu yıldızların ikili doğalarının keşfi, bu spektral özelliklerin bir yoldaş yıldıza bağlı olduğunu göstererek bu gizemi çözmüştür. Kütle transferi olayının astronomik zaman ölçeğinde oldukça kısa sürdüğü düşünülmektedir.
Prototip baryum yıldızları arasında Zeta Capricorni, HR 774 ve HR 4474 bulunmaktadır.
CH yıldızları benzer evrimsel duruma, spektral özelliklere ve yörünge istatistiklerine sahip Popülasyon II yıldızlarıdır ve baryum yıldızlarının daha yaşlı, metal açısından fakir analogları oldukları düşünülmektedir.

Olasılık kuramı ve bir dereceye kadar istatistik bilim dallarında basıklık (İngilizce: kurtosis) kavramı 1905'te K. Pearson tarafından ilk defa açıklanmıştır. Basıklık kavramı bir reel değerli rassal değişken için olasılık dağılımının, grafik gösteriminden tanımlanarak ortaya çıkarılan bir kavram olan, sivriliği veya basıklığı özelliğinin ölçümüdür. Basıklık kavramının ayrıntıları olasılık kuramı içinde geliştirilmiştir. Betimsel istatistik için bir veri setinin basıklık karakteri pek dikkate alınmayan bir özellik olarak görülmektedir. Buna bir neden parametrik çıkarımsal istatistik alanında basıklık hakkında hemen hemen hiçbir kestirim veya sınama bulunmamasındandır ve pratik istatistik kullanımda basıklık pek önemsiz bir karakter olarak görülmektedir. Belki de basıklık ölçüsünün elle hesaplanmasının hemen hemen imkânsızlığı buna bir neden olmuştur.

Dördüncü standarize edilmiş moment şöyle tanımlanır;

  
    
      
        
          
            
              μ
              
                4
              
            
            
              σ
              
                4
              
            
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\mu _{4}}{\sigma ^{4}}},\!}
  

Burada μ4 dördüncü ortalama etrafındaki moment ve σ standart sapmadır. Biraz eski istatistik kitaplarında bazen bu ifade basıklık tanımlaması olarak kullanılmaktaydı.
Daha alışılagelmiş bir şekilde basıklık, bir olasılık dağılımının "dördüncü kümülant değeri bölü varyans karesi" olarak şöyle tanımlanır:

  
    
      
        
          γ
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              κ
              
                4
              
            
            
              κ
              
                2
              
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              μ
              
                4
              
            
            
              σ
              
                4
              
            
          
        
        −
        3
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{2}={\frac {\kappa _{4}}{\kappa _{2}^{2}}}={\frac {\mu _{4}}{\sigma ^{4}}}-3,\!}
  

Bu bir ölçü olarak kullanılırsa basıklık fazlalığı olarak bilinir. Formülün son terimi olan eksi 3 çok kere basıklık tanımlama formülüne yapılan bir ayarlama olarak açıklanır. Bu ayarlama sayesinde, normal eğrisinin basıklık ölçüsü değeri sıfır olur.
Bu ayarlamanın yapılmasının diğer bir nedeni ise birkaç rassal değişken toplamı için basıklık ölçüsünü incelemekle açıklanır. Ölçü kümülant kullanılarak tanımlandığı için eğer Y rassal değişkeni n tane istatistiksel bağımsız ve her biri aynı dağılım gösteren Xlerin bir toplamı ise; o halde

Basıklık[Y] = Basıklık[X] / n,
olacaktır ve bu basit bir ortalama gibi görünüş verir. Bir genel ifade ile X1, ..., Xn rassal değişkenin hepsi aynı varyansa sahipler ve ayni dağılım gösterirlerse, toplam rassal değişken Y için basıklık şu olur:

  
    
      
        Basik
        ⁡
        
          (
          
            
              ∑
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            
              X
              
                i
              
            
          
          )
        
        =
        
          
            1
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        Basik
        ⁡
        (
        
          X
          
            i
          
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle \operatorname {Basik} \left(\sum _{i=1}^{n}X_{i}\right)={1 \over n^{2}}\sum _{i=1}^{n}\operatorname {Basik} (X_{i}),}
  

Eğer ayar yapılmasa ve hatta dördüncü moment ölçü formülü olarak kullanılırsa idi bu basit toplam formülü ele geçmezdi.
Dördüncü standardize edilmiş moment için en küçük değer 1dir; bu nedenle en küçük basıklık fazlalığı değeri -2 olur. Dördüncü moment ve kümülant değeri için üst bir sınırlama yoktur ve üst değer artı sonsuz kadar büyük olabilir. Bu nedenle basıklık ölçüsü değeri -2 ile artı sonsuzluk arasında bulunabilir.

Eğer bir olasılık dağılımının veya veri setinin basıklık ölçüsü 0 (sıfır) değerde ise, bu çeşit veri seti veya olasılık dağılımına meso-basık (İngilizcesi 'meso-kurtic') adı verilir. Sıfır (0) basıklık ölçülü, yani meso-basık, en iyi bilinen olasılık dağılımı (parametreleri ne değerlerde olursa olsun) normal dağılımdır. Parametre değerlerine göre birkaç diğer olasılık dağılımı da meso-basık, yani 0 basıkliık ölçü değeri gösterirler. Örneğin, eğer 
  
    
      
        p
        =
        1
        
          /
        
        2
        ±
        
          
            1
            
              /
            
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle p=1/2\pm {\sqrt {1/12}}}
  
 ise bir binom dağılım meso-basıktır.
'Basıklık' ölçüsü ve terminolojisi dağılım meso-basıklık karakteri göstermiyorsa bazen fikir karmaşıklığına yol açabilir.
Bir olasılık dağılımı veya bir veri seti için basıklık ölçüsü sıfırın üstünde pozitif (0 ile sonsuz arasında) olursa, bu türlü dağılıma lepto-basık adı verilir. Eğer bir olasılık dağılımı veya veri seti lepto-basık karakterli (yani pozitif basıklık ölçülü) ise, olasılık dağılım yoğunluk grafiği veya veri seti çokluluk grafiği, ortalama değerinde (normal dağılıma nazaran) daha sivri ve kuyrukları daha "şişman" olma görüntüsü verirler. Bu tip olasılık dağılımlarına şişman kuyruklu dağılım ve bazen de yüksek-Gauss tipi dağılım adı verilir. Laplace dağılımı ve logistik dağılım lepto-basık dağılımlara örnektirler. Basitçe bir ifade ile bir dağılımın ortası sivri, kuyrukları şişman ise, lepto-basık olur ve pozitif basıklık ölçüsü gösterir.
Bir olasılık dağlımı veya bir veri seti için basıklık ölçüsü sıfırın altında, negatif 0 ile -2 arasında olursa, bu türlü dağılıma plati-basık adı verilebilir. En alt sınırda basıklık ölçüsü -2 olan bir olasılık dağılım örneği, parametre değeri p = ½ olan bir Bernoulli dağılımıdır. Bu çeşit negatif basıklık ölçüsü gösteren dağılımların grafikleri ortalama etrafında düşük ve yayvan ve kuyrukları kısa sıska görünümünde veya ortası basık yamaçları dik yokuş bir "masa dağı" görünüşünde olurlar. Ayrık veya sürekli tekdüze dağılım ve yükseltilmiş kosinus dağılımı plati-basıklık (yani negatik basıklık ölçüsü) gösteren dağılımlara örnektirler. Bu türlü dağılımlar bir normal dağılımın yoğunluk grafiğine nazaran hem ortasında ve hem de kuyruklarında daha alçak görünüşlü olduğu için, alçak-Gauss tipi adı da verilir.
Eğer yukarıda verilen 'basıklık' ölçüsü yüksek pozitif değer gösteriyorsa dağılımın yoğunluk grafiğinde sivri bir doruk ve şişman kuyrukları bulunur; diğer taraftan basıklık ölçüsü negatif ve düşük ise (yani -2ye yakın), doruk daha yuvarlanmıştır ve genişçe yüksek omuzları bulunan bir "masa dağ" görünüşü almaktadır.

Basıklık özelliğinin etkileri bir parametrik dağılımlar ailesi olan VII tip Pearson ailesi ile gösterilebilir. Bu parametrik ailenin basıklık özelliği (düşük derecede momentler ve kumulantlar sabit kalırken) değiştirilebilmektedir. Bunlar için olasılık yoğunluk fonksiyonu şöyle verilmiştir:

  
    
      
        f
        (
        x
        ;
        a
        ,
        m
        )
        =
        
          
            
              Γ
              (
              m
              )
            
            
              a
              
              
                
                  π
                
              
              
              Γ
              (
              m
              −
              1
              
                /
              
              2
              )
            
          
        
        
          
            [
            
              1
              +
              
                
                  (
                  
                    
                      x
                      a
                    
                  
                  )
                
                
                  2
                
              
            
            ]
          
          
            −
            m
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle f(x;a,m)={\frac {\Gamma (m)}{a\,{\sqrt {\pi }}\,\Gamma (m-1/2)}}\left[1+\left({\frac {x}{a}}\right)^{2}\right]^{-m},\!}
  

Burada a bir olcek parametresi ve m bir sekil parametresi olurlar.
Bu aile için bütün olasılık yoğunluk fonksiyonları simetriktir. Eğer 
  
    
      
        m
        >
        (
        k
        +
        1
        )
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle m>(k+1)/2}
  
 anlamlı ise, kinci moment de bulunur. 0dan değişik bir basıklık ölçüsü bulunması için 
  
    
      
        m
        >
        5
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle m>5/2}
  
 olması gerekmektedir. O halde hem ortalama hem de çarpıklık aynen sıfıra eşit olurlar. a değeri 
  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        =
        2
        m
        −
        3
      
    
    {\displaystyle a^{2}=2m-3}
  
 olacak şekilde seçilirse, varyans değeri 1e eşit olur. Bu koşullar altında tek serbestçe değiştirilebilecek parametre m olur ve bu dördüncü moment (ve kumulant), yani basıklık özelliğini, kontrol eder. Bu dağılım fonksiyonu 
  
    
      
        m
        =
        5
        
          /
        
        2
        +
        3
        
          /
        
        
          γ
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m=5/2+3/\gamma _{2}}
  
, olarak parametrelenebilir ve burada 

  
  

Be yıldızı O6-B9 tayf türü aralığında, ışınım sınıfı V ile III arasında olan ve tayflarında hidrojenin Balmer serisi salma çizgilerinde şiddet değişimi gösteren yıldızlardır. Bu değişimi dönemli olarak gösterenlerine γ Cas veya λ Eri yıldızları da denmektedir. Balmer salma çizgileri, bu yıldızları saran ve hızla dönen zarf veya kabuktan kaynaklanmaktadır. Baade bu tanımı biraz daha daraltarak bir Be yıldızı için şu ek kriterleri de ileri sürmüştür:

ileri derecede iyonize olmuş ve yıldız yüzeyinden çok yükseklerde oluşan rüzgâr aktivitesi,
hızlı dönme,
mor ve kırmızı salma bileşenlerinin eşdeğer genişlik oranı V/R değişken ancak 1 civarında.
Be yıldızları H-R diyagramında genel olarak β Cephei ve 53 Per/orta-B yıldızları ile aynı bölgeyi paylaşmaktadır. Bazı β Cephei yıldızları aniden salma çizgileri gösterir ve Be yıldızı haline gelir, buna karşılık bazı Be yıldızları belirli zamanlarında zonklamalar gösterir. Ayrıca EW CMa gibi bazı Be yıldızları zonklamaya başlamadan hemen önce birkaç hafta süren ani parlaklık düşüşleri de göstermektedir. EW CMa da birbirini takip eden yarıdönemli zonklamaların dönemi kabaca 10-20 gün arasındadır.

Çoğu Be yıldızı kısa veya orta zaman ölçekli ışık değişimleri göstermektedir. Bu değişimlere ilişkin dönemler 0.4 – 3 gün arasında olup çoklu dönemler ve ışık eğrilerinde çift dalga yapıları izlenmektedir. Işık değişim genlikleri ise 0.01 – 0.3 kadir aralığında çeşitli değerlere sahiptir. Tayflarında görülen belirgin salma çizgilerindeki şiddet değişimi ile ışık değişimleri genelde birbirleri ile uyumlu korelasyonlar göstermektedir. Bu açıdan ilgi çekici iki örnek γ Cas ve V744 Her'in salma çizgilerindeki şiddet değişimi ile ışık değişimleri ters korelasyonlar göstermektedir.
Be yıldızlarının uzun-dönemli değişimleri Harmanec tarafından iki ayrı kategoride tarif edilmiştir:

γ Cas'de izlenen ve ılımlı nova patlamalarını andıran ışık eğrileri
V744 Her ve BU Tau'da izlenen ve R CrB yıldızlarını andıran ışık eğrileri
Balona, Be yıldızlarının çizgi profili ve ışık değişim dönemlerinin, dönme dönemlerine çok yakın olduğunu göstermiş ve buna bağlı olarak değişimlerin kaynağının çapsal olmayan zonklamalar yerine, yıldızın ekseni etrafında dönmesi sonucu ortaya çıkan modülasyonlardan kaynaklandığını söylemiştir.
İlginç bir Be yıldızı olan η Cen'in çok az rastlanan 3 dalgalı ışık değişiminin dönemi P=1.927 gündür. Ancak daha sonra ışık değişiminin P=0.642424 gün ile tek bir sinüs dalgası olarak ifade edilebildiği görülmüştür. Işık eğrisi, az da olsa simetriden sapmış sinüs biçimli bir dalgadır ve genliği strömgren y, b, v bantlarında ortalama 0.05 kadirdir. u bandında ise 0.1 kadir yöresindedir. Dolayısıyla β Cep yıldızlarında görülen, azalan dalgaboyu ile artan genlik özelliği η Cen'de de izlenmektedir. Ancak HD 50123'de durum bunun tam tersidir. v bandında değişim genliği son derece düşük, b ve y de sırası ile 0.05 ve 0.08, u bandında ise değişim görülmemektedir. Bu garip durum Sterken vd. tarafından açıklanmıştır. HD 50123, B6Ve+K0III tayf türüne sahip bir çift yıldızdır, yörünge eğimi tutulma oluşturamayacak derecede düşüktür ve izlenen ışık değişimi, sadece karşılıklı çekim etkisi sonucu basıklaşmış ve sistemin toplam ışınımında baskın olan Be yıldızının ekseni etrafında dönmesi sonucu oluşmaktadır. Dolayısıyla HD 50123'te izlenen ışık değişimi, elipsoid değişenlerin gösterdikleri türdendir. Beech'in 27 adet elipsoid değişenden oluşma listesinde, sistemlerin yörünge dönemleri 0.8 – 5.6 gün aralığındadır ve tayf türleri O ile G2 arasında bulunan cüce yıldızlardır. HD 50123, elipsoidal değişenler arasında 28.6 günlük dönemi ile biraz uç bir noktadadır ve Roche şişimini doldurmuş bileşene (K0 devi) sahip bilinen tek örnektir. HD 50123 gibi sistemler aslında sayıca az olmamalıdır, ancak genliklerinin düşük ve dönemlerinin uzun olması, keşfedilmelerinin önündeki en önemli engeldir. HD 50123 genel konfigürasyonu açısından W Serpentis türü çift sistemlerle özdeştir.

Uzun dönemli Algoller olarak da adlandırılan W Ser sistemleri, büyük kütleli bileşenleri etrafında kalınca bir disk, tuhaf ve düzensiz tekrarlayan ışık eğrileri, tayflarında belirgin optik bölge salma çizgileri ve uzun zaman aralıkları içinde gösterdikleri dönem değişimleri ile karakterize edilmektedirler. HD 50123 ile güçlü etkileşen ve tutulma gösteren W Ser türü SX Cas (B7+K3III) arasındaki benzerlikleri bozan tek olgu, düşük yörünge eğimi nedeniyle HD 50123'te tutulma izlenmemesi ve bu sayede yığılma diskinin, etrafında bulunduğu B türü ana bileşenin ışığına engel olmamasıdır.
Be yıldızlarının ışık değişim karakterlerine ilişkin diğer bir ilginç örnek ise HR 2517'de izlenen yapılardır. 10 yıl boyunca strömgren-uvby bantlarında mikrodeğişimler gösteren bu Be yıldızı, son 2 yıldır tekrarlayan nitelikte 0.1 kadir üzerinde flare benzeri parlamalar göstermektedir. Zaman ölçekleri farklı olmak üzere benzer yapılar κ CMa'da da izlenmektedir. Balona, bu yapıları yüzey parlaklık dağılımında oluşan ani değişimlere bağlamakta ve böylece Be yıldızlarının ışık değişiminin sadece radyal olmayan zonklamalardan kaynaklanmadığını ileri sürmektedir. Balona, yüzey üzerinde ani parlamalar gösteren bu bölgelerin, yıldızın ekseni etrafında dönmesi sonucu, ışık eğrisinde ve tayfsal çizgi profillerinde modülasyonlara neden olduğunu ileri sürmektedir. Sterken ve Manfroid, ışık eğrisinde flare benzeri yapılar olarak izlenen bu değişimlere alternatif bir açıklama getirmişlerdir. Buna göre HR 2517, eliptik yörüngeli ve büyük kütleli bir yakın çift yıldız sistemidir. Başlangıçta büyük kütleli olan bileşen, kütlesini büyük oranda kaybederek düşük kütleli şıkışık bir cisme dönüşmüş durumdadır. Karşı bileşen ise optik bölgede baskın ışınımı görülen bir Be yıldızıdır ve yoğun madde kaybına sahiptir. Hızlı dönme sonucu kaybedilen kütle Be yıldızının ekvator düzleminde çevresini saran bir disk şeklinde organize olmuştur. Yörünge geometrisi böylesi bir cisimde, sıkışık bileşen eliptik yörüngesi boyunca hareket ederken, enberi noktası civarında Be yıldızını çevreleyen yoğun diskin içine periyodik olarak girip çıkmaktadır. Sıkışık yıldız disk içinde hareket ederken madde yığmakta ve X-ışın bölgesinde ışınım salmaktadır. Bu tür x-ışın kaynaklarına, "geçici x-ışın kaynakları" denmektedir. Bu dönemli yapının zaman içerisinde sönümlenmesi veya tekrar başlaması, Be yıldızının kütle kaybında oluşan değişimler sonucu disk boyutlarının küçülüp büyümesi ile açıklanmaktadır.

Porter J., Rivinius Th.: Classical Be stars, 2003 PASP 115, 1153

Kabuklu yıldız

Beyaz veya ak, görülebilir dalga boylarındaki tüm renkleri kapsayan renk. Ak ışık, kızıl, yeşil ve mavi ışıkların karıştırılması ile oluşturulabilir. Eskiden, akın ışığın doğal rengi olduğu kabul edilirdi ancak Newton, tam tersine beyazın tüm renklerin birleşimi olduğunu kanıtladı.

Resimde beyazın kullanımı çok beceri isteyen bir tekniktir. Işığın tersine, boya olarak beyaz hiçbir renkle karışmamalıdır.

Türk toplumunda ve diğer pek çok toplumda beyaz, saflığın simgesidir. Gelinlikler bu yüzden beyaz olur. Ayrıca siyahın tam karşıtı kabul edilen beyaz, aydınlığın da simgesidir ve Türkçede ak sözcüğüyle eş anlamlıdır. Beyaz bayrak iyi niyetin, beyaz bir sayfa da yeni bir başlangıcın ifadesidir. Yalnızca Çin ve Hint kültürlerinde durum tersidir ve beyaz, ölümün, yasın ve kötülüğün simgesidir. Beyaz renk, istikrarı, devamlılığı da simgeler. Temizlik, dürüstlük çağrışımları yaptığı için politikacılar tarafından yürütülen algı yönetimlerinde beyaz renk kullanımına ve aklık vurgusuna sıkça rastlanır.

Türkçede ak sözcüğünün yanı sıra; Arapça "süt" anlamına gelen "beyaz" sözcüğü de yerleşik bir kullanıma sahiptir.

Akla kara(Türk Dili Dergisi24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Beyaz ve Siyah ile ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

Beyaz cüce, termonükleer reaksiyonların meydana geldiği aşamadan sonra orta kütleli (maksimum üç ila dört güneş kütlesi) bir yıldızın evriminden kaynaklanan küçük ama yüksek yoğunluğa sahip yaşlı bir yıldızdır. Yüksek yüzey sıcaklığına rağmen çok düşük bir parlaklığa sahiptir ve bu nedenle Hertzsprung-Russell diyagramında ana kolun çok aşağısında yer alır. Kütlesi 8 kata kadar azaldığı halde yüksek yüzey sıcaklığını uzun süre koruduğundan "beyaz cüce" olarak adlandırılır.
Güneş benzeri bir yıldız, nükleer yakıtını tükettikten sonra kırmızı dev olur. Kırmızı dev aşamasında çok genişleyen yıldız, beyaz cüce olurken içe doğru çökümü, yıldızın  çekirdeğinin etrafında bulunan helyumun daha çok sıkışmasına ve belli bir aşamadan sonra da patlamasına yol açar daha sonra dış katmanlarını uzaya püskürtür ve geriye kalan parçası beyaz cücedir. Yıldızın savurduğu maddeler, gezegenimsi bulutsu hâlini alır. Kütlesi bunun üzerindeki bir değere sahip olan yıldızlar da Nötron yıldızına dönüşürler.
Beyaz cücelerde artık füzyon reaksiyonları gerçekleşmez, yani yıldızın enerji kaynağı kalmamıştır. Bu nedenle kendi kütleçekiminin kendisini içe doğru sıkıştırmasına diğer yıldızlar gibi karşı koyamaz. Beyaz cücelerde kütleçekimine karşı koyan tek şey dejenere elektron basıncıdır, bu sebeple beyaz cüceler çok yoğundur. Dejenere basıncının fiziğinden yapılan hesaplamalara göre dönmeyen bir beyaz cücenin kendi içine çökmeden alabileceği maksimum kütle Chandrasekhar limitidir (yaklaşık 1.44 Güneş kütlesi) bu limitten sonra dejenere basıncı da beyaz cüceyi ayakta tutmaya yetmez. Genelde yakınlardaki yıldızlardan emilen kütle sayesinde bu limite ulaşan bir karbon-oksijen beyaz cücesi karbon patlaması denen bir süreçte bir süpernova halinde patlar. SN 1006 buna bir örnek olarak gösterilebilir.
Bir beyaz cüce ilk oluştuğunda oldukça sıcaktır, ama herhangi bir enerji kaynağı olmadığından zamanla ısı yayarak soğumaya başlar. Bu başta yüksek renk sıcaklığına sahip olan radyasyonunun yavaşça kırmızıya kayması anlamına gelir. Uzun zaman sonra bir beyaz cüce soğudukça materyali kristalize olmaya başlayacaktır. Yıldızın düşük sıcaklığı artık çok fazla ışık ve ısı yaymayacağı anlamına gelir ve yavaşça soğuk bir kara cüceye dönüşür.  Fakat yapılan hesaplamalara göre bir beyaz cücenin bir kara cüceye dönüşme süresi evrenin yaşından daha büyüktür, bu nedenle evrende hiçbir kara cüce olmadığı düşünülür. Bilinen en yaşlı beyaz cüceler hala birkaç bin kelvin sıcaklığına sahiptir.

Keşfedilen ilk beyaz cüce, içinde parlak 40 Eridani A yıldızı, 40 Eridani B beyaz cücesi ve 40 Eridani C kırmızı cüce yıldızı olan 40 Eridani adlı üçlü yıldız sisteminde bulundu. 40 Eridani B/C ikilisi ilk William Herschel tarafından 31 Ocak 1783 tarihinde bulundu. 1910 yılında Henry Norris Russel, Edward Charles Pickering ve Williamina Fleming düşük parlaklığa sahip bir yıldız olmasına rağmen 40 Eridani B yıldızının A spektral tipinden olduğunu buldular (yani beyaz). 1939 yılında Russel bu buluşa tekrar göz attı:Arkadaşım Profesör Edward C. Pickering'i ziyaret ediyordum. Karakteristik nazikliğiyle ben ve Hinksin Cambridgde yıldız paralaksı gözlemlerimizde bulduğu bütün yıldızların spektralarını gözlemlemek için gönüllü olmuştu. Bu rutin gözüken iş sonucunda çok işe yaradı. Bu veriler bütün solgun mutlak büyüklüğe sahip olan yıldızların M spektra sınıfına girdiği keşfine yol açtı. Bu konuyu konuşurken Pickeringe özellikle 40 Eridani B yıldızından bahsederek başka solgun yıldızlar ile alakalı sordum. Sonrasında gözlemevi ofisine bir not yolladı ve çok kısa bir zaman sonra bu yıldızın spektra tipinin A olduğu bilgisi geri ulaştı. O günlerde bile bizim düşündüğümüz yüzey parlaklıklarıyla yoğunluklar arasında bir tutarsızlık olacağını fark etmeye yeticek bilgim vardı. Bu büyük istisna karşısında oldukça şaşkına uğradığımı belirtmiştim ama Pickering bana gülüp "tam olarak bu istisnalar bizim bilgimizi arttırmamızı sağlıyor" diye cevap verdi. Sonrasında beyaz cüceler araştırma konusu oldular. 40 Eridani B yıldızının tayf türü resmi olarak 1914 yılında Walter Adams tarafından tanımlandı
Sirius yıldızının beyaz cüce bileşeni, Sirius B, ikinci olarak keşfedilen beyaz cücedir. 19. yy boyunca, bazı yıldızların konum ölçümleri küçük değişiklikleri ölçebilecek kadar hassas hale geldi. Friedrich Bessel  Sirius (α Canis Majoris) ve Procyon (α Canis Minoris) yıldızlarının dönemsel olarak konum değiştirdiklerini belirledi ve 1844 yılında her iki yıldıza ait görünmeyen bileşenler olduğunu saptadı.
Bessel, Sirius'un ikinci bileşeninin dönemini yaklaşık olarak yarım yüzyıl olarak tahmin etti.

Beyaz cücelerin tahmini kütleleri  en az 0,17 M☉ ve en çok 1,33 M☉ olmasına rağmen, kütle dağılımı 0,6 M☉ civarında yoğunluk gösterir ve ekseriyeti 0,5 ila 0,7 M☉ aralığındadır. Gözlemlenen beyaz cücelerin tahmini yarıçapları tipik olarak Güneş'in yarıçapının %0,8–2'si arasındadır. Bu, Güneş yarıçapının %0,9'u kadar olan Dünya yarıçapıyla karşılaştırılabilir. Daha açık bir ifadeyle bir beyaz cüce Güneş'e yakın bir kütleyi, Güneş'ten bir milyon kat daha küçük bir hacme sığdırıyor denilebilir. Bu nedenle beyaz cücedeki ortalama madde yoğunluğu, Güneş'in ortalama yoğunluğundan kabaca 1.000.000 kat daha fazla, yani yaklaşık 106 g/cm3 veya santimetre küp başına 1 ton olmalıdır. Tipik bir beyaz cücenin yoğunluğu 104 - 107 g/cm3 arasındadır. Beyaz cüceler sadece nötron yıldızları, kuark yıldızları (varsayımsal) ve kara delikler gibi diğer sıkışık nesneler tarafından aşılan, bilinen en yoğun madde formudur.
Beyaz cücelerin, keşfedildikten kısa bir süre sonra son derece yoğun oldukları anlaşıldı. Sirius B veya 40 Eridani B gibi bir yıldız ikili sistemde ise, ikili yörüngenin gözlemleriyle kütlesini tahmin etmek mümkündür. Bu gözlem, Sirius B için 1910'da yapıldı ve 0,94 M☉ tahmini bir kütle değeri elde edildi ki bu daha güncel bir tahmin olan 1,00 M☉ ile uyumludur. Daha sıcak cisimler daha soğuk olanlardan daha fazla enerji yaydıkları için bir yıldızın yüzey parlaklığı, etkin yüzey sıcaklığından tahmin edilebilir ve bu da spektrumundan elde edilir. Yıldızın mesafesi biliniyorsa, mutlak parlaklığı da tahmin edilebilir. Mutlak parlaklık ve mesafeden, yıldızın yüzey alanı ve yarıçapı hesaplanabilir. Bu tür bir akıl yürütme, o zamanlar astronomlar için şaşırtıcı olan, görece yüksek sıcaklıkları ve görece düşük mutlak parlaklıkları nedeniyle Sirius B ve 40 Eridani B'nin çok yoğun olması gerektiğinin farkına varılmasına yol açtı. Ernst Öpik 1916'da birçok görsel ikili yıldızın yoğunluğunu tahmin ettiğinde, 40 Eridani B'nin Güneş'in yoğunluğundan 25.000 kat daha fazla yoğunluğa sahip olduğunu buldu. Bu değer o kadar yüksekti ki bunu "imkansız" olarak nitelendirdi.
A.S. Eddington'ın 1924 yılında belirttiği gibi bu düzeydeki yoğunluklar, genel görelilik kuramına göre Sirius B'den gelen ışığın kütleçekimsel olarak kırmızıya kayması gerektiğini gösteriyordu. Bu tespit, 1925 yılında Adams'ın bu kırmızıya kaymayı ölçmesiyle doğrulandı.

Yüzey sıcaklığı 10.000 Kelvin'den az olan beyaz cücelerin, yaklaşık olarak 0,005 ila 0,02 AU arasında bir mesafede, 3 milyar yıldan fazla sürecek bir yaşanabilir bölgeye sahip olabileceği öne sürülmüştür. Bu mesafe o kadar yakındır ki, yaşanabilir gezegenler kütleçekimsel olarak kilitli olacaktır. Amaç, içe doğru göç etmiş veya orada oluşmuş olabilecek varsayımsal Dünya benzeri gezegenlerin geçişlerini araştırmaktır. Beyaz cücenin bir gezegenle benzer bir büyüklüğe sahip olması nedeniyle, bu tür geçişler güçlü örtülmelere neden olur. Daha yeni araştırmalar bu fikri şüpheye düşürmektedir, çünkü varsayımsal gezegenlerin ana yıldızlarına yakın yörüngeleri, onları güçlü gelgit kuvvetlerine maruz bırakacak ve sera etkisi tetikleyerek yaşanmaz hale getirecektir. Bu fikre yönelik önerilen bir başka kısıtlama da gezegenlerin kökenidir. Beyaz cücenin çevresindeki yığılma diski oluşumunu bir kenara bırakırsak, bir gezegenin bu tür yıldızların çevresinde yakın bir yörüngeye yerleşebilmesinin iki yolu olabilir. Yıldızın kırmızı dev evresinde yutulmadan içe doğru sarmal çizmek veya beyaz cüce oluştuktan sonra içe doğru göç etmek. İlk durum düşük kütleli cisimler için pek olası değildir, çünkü yıldızları tarafından yutulmaktan kurtulmaları pek mümkün olmaz. İkinci durumda ise gezegenler, beyaz cüce ile gelgit etkileşimleri yoluyla o kadar çok yörünge enerjisini ısı olarak atmak zorunda kalacaklardır ki, muhtemelen yaşanmaz bir kor haline geleceklerdir.

NASA9 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Teknik Bilgiler14 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beyaz delik ya da ak delik, kara deliğe düşen bir maddenin solucan delikleri aracılığıyla evrenin başka bir yerinde yeniden ortaya çıktığı noktalardır. Başka bir zamana veya başka bir Bebek Evren'e de açılabilirler. Kara delikler, içine düşen hiçbir şeyin (ışık dahil) kendisinden kaçamadığı cisimlerdir. Bunların tam tersi olan beyaz deliklere ise hiçbir madde giremez, yalnız kara deliğe düşen maddeler çıkabilir. Bu sebeple beyaz delik olarak adlandırılmışlardır. Bu konuda önemli çalışmalar yapmış olan teorik fizikçi Stephen Hawking, son makalesinde solucan deliklerinin ve beyaz deliklerin bulunmadığını savunmuştur. Genel görelilikte; beyaz delik, madde ve ışık kendisinden kaçabildiği halde dışarıdan girişe izin vermeyen uzayın varsayımsal bir bölgesidir. Bu anlamda, sadece dışarıdan giriş olabilen, madde ve ışığın kaçamadığı kara deliğin tersidir. Beyaz delikler, sonsuz kara delikler teorisiyle ortaya çıkar. Gelecekteki kara deliğe ek olarak, Einstein alan denkleminin bir çözümü geçmişinde bir beyaz deliğe sahiptir. Fakat, bu alan, yerçekimsel çöküş boyunca oluşturulan kara delikler için mevcut değil ve beyaz deliğin oluşmuş olabileceği bilinen bir fiziksel süreç de yok. Şimdiye kadar hiçbir beyaz delik gözlenmemiştir. Ayrıca, termodinamik yasaları der ki, evrenin net entropisi ya artar ya da sabittir. Bu kural beyaz deliklerin entropiyi düşürme eğilimleriyle ihlal edilir. Tıpkı kara delikler gibi, beyaz delikler de kütle, yük ve açısal momentum özelliklerine sahiptir ve diğer kütleler gibi maddeleri çekerler. Ama beyaz deliğe doğru düşen nesneler asla beyaz deliğin olay ufkuna tam olarak ulaşamazlar(Aşağıda tartışılan maksimum genişletilmiş Schwarzschild çözüm durumda bile, geçmişteki beyaz delik olay ufku, gelecekteki siyah delik olay ufku olur. Böylece, beyaz deliğe doğru düşen herhangi bir nesne, sonunda siyah delik ufkuna ulaşacaktır.) Yüzeyi olmayan, yerçekimsiz bir alan hayal edin. Bu durumda, yerçekimi ivmesi herhangi bir vücut yüzeyinde en fazladır. Ama kara deliklerin bir yüzeyi olmadığından, yerçekimi ivmesi katlanarak artar; fakat asla son değerine ulaşamaz çünkü tekillikte kabul edilen bir yüzel bulunmamaktadır. Kuantum mekaniklerinde, kara delik Hawking radyasyonu yayar ve böylece radyasyon gazıyla termal dengeye gelebilir. Stephen Hawking, termal dengedeki bir kara deliğin zaman tersinin yine termal dengedeki bir kara delik olduğunu savundu çünkü termal denge durumu, zaman- tersinir- değişmezdir. Bu da, beyaz deliklerle kara deliklerin aynı nesne olduğu anlamına gelebilir. Sonradan, sıradan bir kara delikten yayılan Hawking radyasyonu, beyaz delik ışıması olarak tanımlandı. Hawking'in yarı-klasik argümanı kuantum mekanik Ads/CFT benzeşmesinde yeniden oluşturuldu. Aynı zamanda Ads/CFT'de; zaman tersi kendisiyle aynı olan bir gauge teorisinde, anti-de Sitter'deki bir kara delik bir termal gazla açıklanır.

Hiçbir yükü ve yönü olmayan kara deliği tanımlayan Schwarzschild ölçüsünün maksimum derecede genişletilmiş hali olarak bilinen Einstein atom denklemlerinin çözümün bir parçası olduğu tahmin edilmektedir. Burada “maksimum derecede genişletilmiş” ifadesi uzay zamanının hiçbir köşesi olmaması fikrini temsil eder: uzay zamanında herhangi olası bir serbest düşüşteki parçacığın yörüngesi için bu yolun parçacığın geleceğine kadar gelişigüzel bir şekilde devam etmesi olası olmalıdır. Tabi parçacık yörüngesi kara deliğin merkezindeki gibi yerçekimsel kişiliğe çarpmazsa. Bu ihtiyaç gidermek için, parçacıkların dışarıdan dikey olarak düştüğünde giriş yaptıkları karadeliğin içindeki bölgeye ek olarak dışarıdaki bir gözlemcinin dikey olaydan dışarı yükseldiğini gördüğü parçacıkların dış değer buldukları anlamın çıkarmamıza izin verem iç bölgede ayırıcı beyaz delik olmalıdır.Schwarzschild koordinatlarını kullanan dışardaki gözlemci için düşmeyen parçacıklar, son derece uzak bir gelecekte, karadeliğin dikeyine ulaşması için sonsuz zaman alır; gözlemciyi geçen parçacıklar, geçmişteki sınırsız uzaklıkta beyaz deliğin dikeyine geçtiklerin beri sınırsız bir zaman boyunca dışa doğru yol alırlarken. (Her nasılsa, parçacıklar ve diğer objeler sadece ufku geçmek ile dışarıdaki gözlemci arsındaki sınırlı uygun zamanı tecrübe ederler.) Beyaz delikler hakkındaki küçük bir kanıt olmasına rağmen, beyaz deliğin iç bölgesinden dışarı doğru seyahat eden parçacıkların gözlemciyi herhangi bir vakitte geçmesi bakımından ve ayrıca eninde sonunda kara deliğin iç bölgesine ulaşarak akan, içeri doğru seyahat eden parçacıkların gözlemciyi herhangi bir vakitte geçmesinden dolayı dışarıdaki gözlemcinin perspektifinden kara delik /beyaz delik sonsuzmuş gibi
görünür.Max, genişletilmiş uzay zamanının içinde iki ayrı iç bölge olduğu gibi ayrıca bazen iki farklı evren olarak da adlandırılan iki ayrı dış bölge vardır; iki iç bölgede olası parçacık yörüngeleri olduğunu anlamamıza izin verir.Bu demektir ki karadelik bölgesi her iki evrenden düşen karışık parçacıkları içerir (ve böylece bir evrenden düşen bir gözleme diğer evrenden düşen bir ışığı görebilir)ve beyaz delik bölgesinden diğer evrenlere kaçan parçacıklar gibi tüm 4 bölgede Kruskal-Szekeres koordinatları kullanıla uzay zamanı grafiklerinde görülebilir. Bu uzay zamanında bulunması mümkün koordinat  sistemleri mesela eğer sabit zamanın hiper yüzeyi seçilirse ve gömme diyagram (o zamandaki uzayın eğriliğini tasvir eder) çizilirse, gömme diyagram iki dış alana bağlanmış bir tüp gibi görünür ve bu ‘’Einstein – Rosen köprüsü’' olarak bilinir ya da Schwarzschild solucan deliği olarak bilinir. Uzayımsı hiper yüzeyin nerede seçildiğine bağlı olarak, Einstein-Rosen köprüsü hem her evrendeki iki kara delik ufku olayını hem de her evrendeki iki beyaz delik ufku olayını bağlar.Köprüyü kullanarak bir evrenden diğer evrene geçmek mümkündür çünkü beyaz delik ufku olayına dışarıdan girmek mümkündür ve her evrenden kara deliğe her giren kaçınılmaz olarak kara delik tekilliğine çarpar.Olabildiğince genişletilmiş Schwarzschild ölçüsü dış gözlemcinin bakış açısına göre daimi olarak var olan kara delik /beyaz delik idealleştirilmesini tanımlar; aynı belirli zamanda yıldız göçmesinden oluşan daha gerçekçi kara delikler farklı bir ölçü gerektirir. Düşen gösterişli cisim kara deliğin geçmişinin diyagramına eklendiğinde diyagramı ilgili olan beyaz delik iç bölgesinden uzaklaştırır. Fakat genel izafiyetin eşitlikleri ters çevrilebilir olduğu için genel izafiyet çöken cisimlerden oluşan bu gerçekçi kara delik tiplerinin zamanı geri getirmesine izin vermek zorundadır. Zamanı geri getirme olayı evrenin başlangıcından beri olan ve cismi ateşlenip kaybolana kadar fışkırtan beyaz delik olabilir. Bazı teorik olarak izinli olmasına rağmen fizikçiler tarafından kara delikler kadar ciddiye alınmazlar çünkü baştaki Big Bang şartları içinde olmadıkları sürece, onların oluşumlarına doğal olarak sebep olacak işlemler yoktur ve onlar var olamazlar. Ayrıca, herhangi küçük miktardaki maddenin dışarıdan horizona doğru düşmesi durumunda beyaz deliğin yüksek derecede kararsız olacağı tahmin edilir. Bu durum uzaktaki gözlemciler tarafından görüldüğü kadarıyla beyaz deliğin patlamasını engelleyebilir. Bu teklikten gelen maddenin beyaz deliğin yerçekimsel yarıçapından kaçması mümkün değildir.

1980 lerin sonunda önerilen ilk kara delik görüşü klasik beyaz deliklerin doğal hali üzerindeki dökülmeler olarak yorumlanabilir. Bazı araştırmacılar kara deliğin ana evrenin dışına doğru genişletilmiş hali olan yeni evrenin oluşmasını sağlayan çekirdekte meydana gelen büyük bir patlamayla oluştuğunu ileri sürüyor. Bazı araştırmacılar, bir kara delik oluştuğunda çekirdekte yeni bir büyük patlama meydana geleceğini öngörürler. Bu büyük patlama bütün evrenin dışından gelen yeni bir evren yaratır. Bükülme cismin esas açısal momentumunu kuantum mekaniği olarak açıklıyor. Genel izafiyet kuramına göre, yeteri kadar sıkıştırılmış kütlenin yerçekimsel çökmesi tek bir kara delik oluşturur. Einstein-Cartan teorisinde Dirac spinor ları ile bükülme arasındaki en küçük eşleşme oldukça yüksek yoğunluklarda fermiyonik cisimlerde önemli olan spin-spin etkileşimi yaratır. Bu tarz bir etkileşim yerçekimsel tekilliğin oluşmasını engeller. Onun yerine, olayın diğer ufkundaki çöken cisim muazzam fakat sonlu yoğunluk ve düzenli Einstein-Rosen köprüsünü oluşturan sıçramalara erişir. Köprünün diğer tarafını yeni, büyüyen bir evren almaya başlar. Bu bebek evrendeki gözlemciler için ana evren sadece beyaz bir delik olarak görünür. Dolayısıyla gözlenenbilen evren daha geniş evrendeki ihtimallerden birisi olarak var olan kara deliğin Einstein-Rosen içeriğidir. Big Bang gözlemlenebilir evrende sonlu tekil olmayan bir Big Bounce du. Bir 2011 dosyası Big Bang‘in kendisinin bir beyaz delik olduğunu savunur. Daha sonra Small Bang denilen beyaz delik oluşumunun tek bir vurumla bütün cisimlerin dağıldığı kendinden bir oluşum olduğunu öne sürer.

Kara delik
Kuantum mekaniği
Uzayzaman
Solucan deliği
Zaman oku

1.Carroll, Sean M. (2004). Spacetime and Geometry (5.7 ed.). Addison Wesley. ISBN 0-8053-8732-3.
2. Hawking, S. W. (1976). "Black Holes and Thermodynamics". Physical Review D 13 (2): 191–197. Bibcode:1976PhRvD..13..191H. doi:10.1103/PhysRevD.13.191.
3. Klebanov, Igor R. (19 May 2006). "TASI lectures: Introduction to the AdS/CFT correspondence". arXiv:hep-th/0009139v2. Bibcode:2001sbg..conf..615K. doi:10.1142/9789812799630_0007. hep-th/0009139 v2.
4. Физическая энциклопедия (in Russian) 1. Советская энциклопедия. 1988. p. 180.
5. Andrew Hamilton. "White Holes and Wormholes". Retrieved 12 October 2011.
Yukarı git ^ Andrew Hamilton. "Collapse to a black hole". Retrieved 12 October 2011.
6. a b Wheeler, J. Craig (2007). Cosmic Catastrophes: Exploding Stars, Black Holes, and Mapping the Universe. Cambridge University Press. pp. 197–198. ISBN 978-0-521-85714-7.
7. Frolov, Valeri P.; Igor D. Novikov (1998). Black Hole Physics: Basic Concepts and New Developments. Springer. pp. 580–581. ISBN 978-0-7923-5145-0.
8. E. Fahri & A. H. Guth (1987). "An Obstacle to Creating a Universe i

Birincil cisim (ayrıca merkezi cisim veya kısaca birincil, İngilizce: Primary olarak adlandırılır) terimi, kütle çekimsel olarak bağlı çok cisimli bir sistemin ana fiziksel cismini ifade eder. Bu cisim, sistem kütlesinin çoğunu oluşturur ve genellikle sistemin ortak kütle merkezine yakın bulunur.
Güneş Sistemi'nde Güneş, etrafında dönen tüm cisimler için birincildir. Aynı şekilde tüm uyduların (doğal uydular (aylar) veya yapay uydular) birincili, etrafında döndükleri gezegendir. Birincil terimi, ortak kütle merkezinin yakınındaki cismin gezegen, yıldız veya başka herhangi bir gök cismi olup olmadığını belirtmekten kaçınmak için sıklıkla kullanılır. Bu anlamda birincil sözcüğü, her zaman bir isim olarak kullanılır.
Kütle merkezi, kütle ile ölçülen tüm nesnelerin ortalama konumudur. Güneş o kadar kütlelidir ki, Güneş Sistemi'nin ortak kütle merkezi sıklıkla Güneş'in merkezine çok yakındır. Bununla birlikte, Güneş Sistemi'nin kütlesinin çoğunu Güneş oluşturmasına rağmen, gaz devi gezegenlerin kütlesi ve mesafesi nedeniyle Güneş Sistemi'nin ortak kütle merkezi zaman zaman Güneş'in dışına da çıkabilir.
Birincil cisimden yoksun olabilecek tartışmalı bir sistem örneği, Plüton ve uydusu Charon'dur. Bu iki cismin ortak kütle merkezi her zaman Plüton'un yüzey alanının dışındadır. Bu durum, bazı gök bilimcilerin Plüton-Charon sistemini yalnızca bir cüce gezegen (birincil) ve uydusu yerine, çift veya ikili cüce gezegen olarak adlandırmasına yol açmıştır. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, Plüton ve Charon'u resmen içerebilecek çift gezegen teriminin resmi bir tanımını kısaca değerlendirmiş, fakat bu tanımı onaylamamıştır.
Gök bilimciler henüz bir ötegezegenin etrafında dönen herhangi bir cisim (öte uydu) tespit edemediğinden, birincil teriminin ötegezegenlere atıfta bulunmak için kullanımı belirsizdir. Çoğu gökadanın merkezinde bulunan süper kütleli kara deliğe atıfta bulunmak amacıyla birincil teriminin kullanımı, bilimsel dergilerde yer bulmamıştır.

Çift gezegen
Küçük gezegen uydusu § Terminoloji
Doğal uydu
n cisim problemi
İki cisim problemi
Üç cisim problemi
Yörüngedeki cisim

Bronzlaşma, güneşten (ya da solaryum) kaynaklanan ultraviyole ışık ile deri renginin (özellikle açık ciltlerin) doğal bir fizyolojik cevap ile kararmasıdır. Güneşte fazla kalmak ile güneşlenilen bölgede güneş yanığı da oluşabilir.
Derinin koyulaşması, ultraviyole ışığa maruz bırakılan deri hücreleri içine melanin pigmentinin salınımı veya miktarının artması ile olur. Melanin, melanosit denen hücrelerce üretilir ve vücudu fazla güneş ışınlarından korurur.

Bronzalaşmaya neden olan ultraviyole frekansları genellikle UVA ve UVB olarak ayrılır.

Yeni melaninin yapımını uyarır ve cilte salınımını sağlar.
DNA bantlarına ciddi hasar verir.
Ben oluşmasına ve bazı cilt kanseri tiplerine (melenoma haric) neden olur.
Cildin yaşlanmasına neden olur (UVA'den çok daha az olmak üzere)
D Vitamininin oluşumunu uyararak, hastalıklara ve ironik olarak cilt ve diğer kanserlere karşı korur.
UVA'dan daha kolay güneş yanığına yol açar, ancak ölçülü dozu sağlıklı olabilir.
Hemen hemen tüm güneş koruyucuları ile engellenir.

Melanositlerde daha önceden üretilmiş olan melaninin salınımı sağlar.
Cildin hızlı yaşlanmasına neden olur.
UVB'ye kıyasla daha az kansere neden olduğu düşünülmekle birlikte diğer cilt kanserlerinden daha tehlikeli olan melanoma neden olur.
Birçok güneş koruyucu tarafından engellenememektedir ancak giysi ile bir miktar engellenebilir.
UVB'ye kıyasla sezon ve gün boyu daha istikrarlı bir seviyede bulunur.

İnsanların istatistik olarak yeterli güneş ışığı alamaya bağlı D vitamini eksikliği yüzünden, melonomların açtığı sorunlara kıyasla çok daha fazla sorun yaşadığı bilinmektedir. Ancak açık ciltlilerin günde bir-iki dakika yaz güneşine maruz kalmaları ve kısında D vitamini ekli süt ya da vitamin almaları ile bu durum önlenebilir.
Güneş ışığı, insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkileri vardır. Güneş ışığının az olduğu kış dönemlerinde intihar sıklığı da artmaktadır.
Güneş ışığı kısa dönemlde akneleri iyileştirmeyi ya da gizlemeyi sağlasa da araştırmalar uzun süreli maruz kalmalarda akneyi şiddetlendirmektedir.
Ayrıca fototerapi maddesine bakınız.

Çiller
Cilt kanseri
Solaryum

History of Suntanning 22 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC info page on tanning 21 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calculate how long sunscreen protects you
Alternative tanning methods 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buzul çağı ya da buz çağı, Dünyanın ve atmosferinin sıcaklığının uzun süren dönem boyunca azalarak kıtasal, kutup ve alp buzullarının genişlemesi ve varlığını sürdürmesidir. Dünyanın iklimi, gezegende buzulların olmadığı sera dönemleri ile buzul çağları arasında gidip gelir. Dünya hâlen Kuvaterner buzullaşması içindedir. Buzul çağındaki soğuk iklimin bireysel darbeleri buzul dönemi (veya kısaca buzullar) ve buzul çağındaki aralıklı sıcak dönemlere ise buzullararası denir.
Dördüncü Zaman, Dünya'daki toprakların %30'undan fazlasının buzlarla kaplandığı bir dönemidir ve Pliyosen Çağı ile Holosen Çağı arasında yer alır. Yunanca "eski" anlamına gelen pleistos ve "yeni" anlamındaki kainos kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Günümüzden yaklaşık 2,5 milyon yıl önce pleistosen döneminde başlayan buzul çağları bundan yaklaşık 10.000 veya 14.000 yıl önce sona ermiş ve Dünya'da buzullararası Holosen çağı başlamıştır.
Buzuloji, buz çağı terimi ile kuzey ve güney yarıkürede ortaya çıkan yoğun buz katmanları (da) ifade edilmektedir.
Dünya okyanuslarına ve atmosferine salınan antropojenik sera gazlarının miktarının önümüzdeki 500.000 yıl boyunca bir sonraki buzul dönemini önleyeceği tahmin edilmektedir. Aksi takdirde buzul dönemi yaklaşık 50.000 yıl içinde başlayacak ve ardından muhtemelen daha fazla buzul döngüsü başlayacaktı.
Hâlen Grönland, Arktik ve Antarktika buzulları var olduğu için, 2,6 milyon yıl önce pleistosen adı verilen dönemde başlayan buzul devrini yaşamakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde buzullar erimeye devam ettiğinden buzul sonrası dönem yaşamaktayız.
Günümüzden yaklaşık olarak 18 bin yıl önce en üst noktasına erişen "son buzul çağı" olan Würm bundan yaklaşık 10.000 yıl önce sona erdi ve yerküre ısınmaya başladı. Bu ısınma süreci hâlen devam etmektedir. Doğal döngünün devam etmesi halinde Yeryüzünün yeniden soğumaya başlamış olması gerekirken insanın kullandığı fosil yakıtlar, karbondioksit, metan vb. sera gazlarının salınımı nedeniyle atmosfer ısısının artışına bağlı küresel ısınma devam ettiğinden en azından yakın bir gelecekte bir buzul devri öngörülmemektedir.
Pleistosen olarak da adlandırılan buzul çağları dördüncü zaman olan kuaternerin ilk ve en uzun evresidir. Buzul çağında kuzey yarıkürenin büyük bir kısmının buzullarla kaplı olduğu, dünyanın diğer kısımlarındaysa soğuk (buzullaşma) ve ılıman (buzullararası) iklimlerin birbirini izlemekte olduğu düşünülmektedir. Buzul çağlarında buzullar kuzeyden güneye doğru yayıldıkça memeliler de güneye (veya daha düşük enlemlere) doğru ilerlemiştir.

1742'de, Cenova'da yaşayan, mühendis ve coğrafyacı Pierre Martel (1706-1767) Savoy'daki Alpler'de bulunan Chamoniks vadisini ziyaret etti. Bundan iki yıl sonra bu gezisinin bir özetini içeren bir değerlendirme açıklaması yayımladı. Vadideki yerleşimci canlıların buzulların yer değiştirmesiyle ortaya çıkan bir dağılım gösterdiğini ve bu göstergeye göre de günümüz buzullarının bir zamanlar çok daha ileriye doğru uzanmakta olduklarını öne sürdü.
Daha sonra, Alplerin bulunduğu değişik bölgelerden benzer raporlar açıklandı. 1815'te, marangoz ve dağ keçisi avcısı Jean-Pierre Perraudin (1767-1858), İsviçre kantonlarından Valais'de bulunan Val de Bagnes'te gördüğü kararsız buzul kaymasıyla yer değiştirerek bölgeye gelen kopmuş kaya parçaları buzulların bir zamanlar daha ileride olduğunu işaret ediyordu. Bernese Oberland'de, Meiringen'li ağaç kesimiyle uğraşan bir kişi İsviçre-Alman jeoloğu Jean de Charpentier (1786-1855) ile 1834 yılındaki görüşmesinde benzer bir düşünceyi savundu. Aynı konu hakkında, İsviçre'de Valais'teki Val de Ferret ve batı İsviçre'deki Seeland'de yapılan karşılaştırmalı çalışmalar ve Goethe'nin bilimsel araştırmaları bilinmektedir. Bu tür çalışmalar dünyanın başka değişik yerlerinde de yapılmıştır. Bavyeralı doğa bilimcisi Ernst von Bibra (1806-1878) 1849-1850 yılları arasında Şili Andlar'da, bölge sakini yerlilerinin buzulların önceki hareketlerine atfettikleri buzultaşı (moren) fosilini ziyaret etmiştir.
Bu arada, Avrupalı akademisyenler bazı maddelerin dağılımına neyin neden olduğunu merak etmeye başlamıştılar. 18. yy.'ın ortalarından itibaren bazıları buna buzulların sürüklenmesinin yol açmış olabileceğini öne sürdüler. İsveçli maden uzmanı Daniel Tilas (1712-1797), 1742'de, İskandinavya ve Baltık bölgelerindeki buz denizi üzerinde sürüklenen buzulların bu dağılıma yol açmış olabileceğini öne süren ilk kişi oldu. 1795'te, İskoç filozof ve doğa bilimcisi James Hutton (1726-1797), Alpler'de bulunan dağılmış kaya parçalarının buzulların hareketiyle sürüklenişini açıkladı. Yirmi yıl sonra, 1818'de, İsveçli bitki bilimcisi Göran Wahlenberg'in (1780-1851), İskandinav Yarımadası'nda buzulların sürüklenmesi teorisini anlatan eseri yayımlandı. Buzullaşmanın bölgesel bir fenomen olduğu üzerinde durdu. Ondan sadece birkaç yıl sonra Danimarka-Norveçli jeolog Jens Esmark (1763-1839) dünya çapında oluşan bir dizi bu çağlarından bahsetti. 1824'te yayımlanan bir gazete makalesinde, Esmark buzullaşma değişimlerine iklim değişimlerinin (bkn: iklimbilim) yol açtığını anlattı. Bu iklim değişimlerini, Yeryüzü yörüngesindeki değişmelerin yol açmış olması teziyle açıklamaya çalıştı.
İzleyen yıllarda, Esmark'ın düşünceleri tartışıldı ve kısmen İsveç, İskoç ve Alman bilimcilerce devralındı. Norveçli buzul çağı uzmanı profesör Bjørn G. Andersen'in 1992'de yaptığı yorumlarına göre Edinburgh Üniversitesi'nden Robert Jameson (1774-1854), Esmark'ın düşüncelerine göreceli biçimde açık göründüğünü belirtti. Jameson'ın İskoçya'daki antik buzullarla ilgili tespitleri çok büyük bir olasılıkla Esmark etkisiyle oluşmuştu. Almanya', Dreissigacker'de ormancılık profesörü Albrecht Reinhard Bernhardi (1797-1849), Esmark'ın teorisini doğru kabul etti. 1832'de yayımlanan bir gazete makalesinde, Bernhardi eski kutup tepeciklerinin Yeryüzünün ılımanlaşan bölgelerine doğru kayma yaparak ulaştığı kurgusunu açıkladı.
Bu tartışmalardan bağımsız olarak, İsveçli inşaat mühendisi Ignaz Vanetz (1788-1859), 1829'da, Jura Dağları ve Kuzey Almanya Ovası yakınlarındaki bölge yapısına uygun olmayan kopmuş kaya parçası dağılımlarının varlığını dev buzullarla açıkladı. Yazısını İsviçre Doğal Bilimler Akademisi'nde okuduğunda bilimcilerin çoğunluğu şüpheci kaldılar. Sonunda, Vanetz arkadaşı Jean de Charpentier'i teorisine ikna etmeyi başardı. De Charpentier, Vanetz'in düşüncesini Alplerin buzullaşması ile sınırlayarak bir teoriye dönüştürdü. Düşünceleri Wahlenberg'in teorisine benziyordu. Gerçekte, her iki bilimci de erken tarih hakkında aynı volkanistik varsayımı veya de Charpentier'in yaklaşımını platonist varsayımlara tercih ediyordu. 1854'te Charpentier makalesini İsviçre Doğal Bilimler Akademisyenleri önünde okudu. O günlerde Alman botanikçi Karl Friedrich Schimper (1803-1867), Bavyera Alpler'i yaylalarındaki sürüklenmiş kaya parçaları üzerinde yetişen yosun öbekleri üzerinde çalışma yapıyordu ve bu dev boyuttaki kayaların nereden gelmiş olabileceğini merak ediyordu. 1835 yaz iklimi boyunca Bavyera Alpleri'nde bazı kısa süreli yolculuklar yaptı. Schimper, Alplerin yaylalarındaki kopmuş kaya parçalarının buzul tarafından taşınmış olabileceği sonucuna geldi. 1835'i 1836'ya bağlayan kış boyunca Münih'te bir dizi konferans verdi ve soğuk bir iklim ve donmuş suyla yok olan bir küresel etkinlikteki zaman diliminin var olması gerektiği varsayımını açıkladı.
Schimper, 1836 yılının yaz aylarını Beks yakınlarındaki Devens'te bulunan İsviçre Alpleri'nde üniversiteden eski arkadaşı Louis Agassiz (1801–1873) ve Jean de Charpentier ile geçirdi. Schimper, de Charpentier ve muhtemelen Vanetz; Agassiz'i bir buzul dönemi olduğuna ikna ettiler. 1836/7 kışı boyunca Agassiz ve Schimper bir buzullanma sekmeleri teorisini geliştirdiler. Bu teoriyi hazırlarken büyük ölçüde Goethe, Vanetz, Charpentier ve oradaki alan çalışmalarından elde ettikleri üzerinde biçimlendirme yaptılar. Agassiz'in de o esnada Bernhardi'nin makalesiyle benzer düşüncede bulunduğunu gösteren işaretler bulunmaktadır. 1837'nin başlarında Schimper buz veya buzul çağı anlamına gelen "Eiszeit" terimini icat ederek ileri sürdü. 1837 Haziran'ında, Agassiz; Neuchâtel'deki olağan yıllık İsveç Doğal Bilimler Akademisi Buluşması önünde birlikte hazırladıkları sentezin sunumunu yaptı. Dinleyiciler, yeni teorinin o güne kadar kurgulanmış iklim teorileriyle çelişkili bulunması nedeniyle oldukça fazla eleştirili (veya) hatta karşıt olarak değerlendirilebilecek bir tutum içinde oldular. Çağdaşları olan bilimcilerin büyük bir kısmı (ateş halinden) ergimiş bir yerküre olarak doğduğu andan itibaren (sabit bir hızla) tedrici olarak soğumakta olduğunu düşünmekteydiler.
Bu ret edilişin üstün gelmesi üzerine, Agassiz jeolojik alan çalışmasına başladı. Buzullar Üzerine Çalışma (Études sur les glaciers) adlı kitabını 1840'ta yayımlattı. De Charpentier, bununla aynı zamanda Alplerdeki buzullaşma hakkında hazırlamakta olduğu bir kitabı da piyasaya çıkardı. De Charpentier, Agassiz'e buzul araştırması derinliğini sunan kişi olmasından ötürü Agassiz'nin kitabında kendisi hakkında yer vermesinin gerektiğini hissetmişti. Bunun yanı sıra, aralarındaki kişisel çekişme nedeniyle Agassiz kitabında Schimper'den bahsetme konusunu es geçmişti.
Tümüyle birlikte, buz çağı teorisinin kabul görmesi için birkaç on yıl geçti. James Croll'un 1875'te, buz çağlarının nedenleri hakkında güvenilir açıklamalar getiren Jeolojik İlişkileriyle İklim ve Zaman adlı eserinin yayımlanması da dahil olmak üzere Croll'un çalışmalarını izleyen 1870'lerin ikinci yarısından sonra uluslararası bir ölçekte kabul gördü.

Jeolojik, kimyasal ve paleontolojik olmak üzere buzul çağlarının üç temel kanıtı bulunmaktadır.
Jeolojik kanıt, kopmuş kaya parçalarında su hareketinin aşındırarak yol açtığı düzleşmeler ve tahrişler, buzultaşları (morenler), buzul birikintilerinden meydana gelmiş dar ve uzun yığın tepecikleri (drumlinler), vadi kesileri ve buzulların taşıyıp yığdığı çakıl veya kum ile karışık balçık veya çökelti kayaları (tillites)

Güneş kütlesine (M☉) göre keşfedilen en büyük yıldızların listesidir.

Aşağıda listelenen kütlelerin çoğu tartışmaya açıktır ve mevcut araştırmanın konusu olarak inceleme altındadır. Bu yıldızlar kütlelerinin ve diğer özelliklerinin sürekli olarak gözden geçirilmesine tabidir. Aşağıdaki tabloda listelenen kütlelerin çoğu, yıldızların sıcaklık ve mutlak parlaklıklarının ölçümleri kullanılarak teorik olarak belirlenmektedir. Hem teori, hem de ölçümler mevcut bilgi ve teknolojinin sınırlarını zorlamaktadır bu nedenle her ikisi de yanlış olabilir. Örneğin, VV Cephei yıldızı hangi özelliğinin incelendiğine bağlı olarak 25–40 M☉ veya 100 M☉ arasında olabilir.

Tutulması olan ikili yıldızlar, kütleleri bir miktar güvenle tahmin edilen tek yıldızlardır. Ancak, aşağıdaki tabloda listelenen hemen hemen tüm kütlelerin dolaylı yöntemlerle çıkarıldığını unutmayın; tablodaki kütlelerin sadece birkaçı tutulma sistemleri kullanılarak belirlendi.

Bazı yıldızlar bir zamanlar bugün olduğundan daha ağır olabilir. Birçoğunun, yüksek hızlı rüzgarların sıcak fotosfer tarafından uzaya yönlendirildiği süper rüzgar süreci tarafından belki de onlarca güneş kütlesi kadar önemli kütle kaybına maruz kalması muhtemeldir.

80 Güneş kütlesinden küçük yıldızlara örnekler:

Var 83 in M33

Astronomide büyüklük, belirli bir geçirim bandında genellikle görünür veya kızılötesi spektrumda, ancak bazen tüm dalga boylarında bir nesnenin parlaklığının boyutsuz bir ölçüsüdür. Nesnelerin büyüklüğünün kesin olmayan ancak sistematik bir tespiti, Hipparkos tarafından antik çağlarda tanıtılmıştır.
Ölçek logaritmiktir ve 1 büyüklüğündeki bir yıldızın, 6 büyüklüğündeki bir yıldızdan tam olarak 100 kat daha parlak olduğu şekilde tanımlanır. Bu nedenle, bir büyüklükteki her adım, daha yüksek olan 1 büyüklüğünden 
  
    
      
        
          
            100
            
              5
            
          
        
        ≈
        2
        ,
        512
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{5}]{100}}\approx 2,512}
  
 kat daha parlaktır. Bir nesne ne kadar parlak görünürse büyüklük değeri o kadar düşük olur ve en parlak nesneler negatif değerlere ulaşır.
Gök bilimciler, büyüklüğün iki farklı tanımını kullanırlar: Görünür büyüklük ve mutlak büyüklük. Görünür büyüklük (m), bir nesnenin Dünya'dan gece gökyüzünde göründüğü şekliyle parlaklığıdır. Görünür büyüklük, bir nesnenin içsel aydınlatma gücüne, mesafesine ve parlaklığını azaltan körlenmesine bağlıdır. Mutlak büyüklük (M), bir nesne tarafından yayılan içsel aydınlatma gücünü tanımlar ve nesnenin Dünya'dan belirli bir uzaklığa (yıldızlar için 10 parsek) yerleştirilmesi durumunda sahip olacağı görünen büyüklüğe eşit olarak tanımlanır. Gezegenler ve küçük Güneş Sistemi cisimleri için, gözlemciden ve Güneşten gelen bir astronomik birim uzaklıktaki parlaklığına bağlı olarak daha karmaşık bir mutlak büyüklük tanımı kullanılır.
Güneş'in görünür büyüklüğü -27, gece gökyüzünde görülebilen en parlak yıldız olan Sirius'un görünür büyüklüğü ise -1,46'dır. Venüs en parlak olduğunda -5 büyüklüğündedir. Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) bazen -6 büyüklüğe ulaşır.

Genellikle CEMP yıldızları olarak adlandırılan karbonca zengin metal fakiri yıldızlar (ing: Carbon-enhanced metal-poor stars) kimyasal tuhaf özelliklere sahip bir yıldız sınıfıdır. CEMP yıldızları, Güneş'e kıyasla karbonun demire oranının en az on kat daha fazla olduğu [C/Fe] > +1 ve ayrıca demirin Güneş'tekine kıyasla onda biri kadar düşük, yani [Fe/H] < -1 olması ile karakterize edilirler.
Bu yıldızlar ayrıca r-süreci veya s-süreci elementlerinin zenginleşmiş olup olmadığına göre kategorize edilirler. CEMP-no yıldızlarında ise herhangi zenginleşme yoktur. Bunlardan bazıları Samanyolu'nda oluşan ilk yıldızlardır. Diğerleri ise CEMP-r, CEMP-s veya CEMP-r/s olarak adlandırılır. Metal fakiri yıldızların CEMP yıldızı olma olasılığı daha yüksektir ve [Fe/H] < -5,0 olduğunda tüm yıldızlar CEMP yıldızı haline gelir.

CEMP yıldızları aşağıdaki alt sınıflara ayrılmıştır:

CEMP-r yıldızları [Eu/Fe] > +1 ve [Ba/Eu] < 0 oranlarına sahiptir. Bu değer, bu yıldızlarda evropiyumun demire oranla Güneş'tekinden en az on kat daha fazla, baryumun evropiyuma oranının ise Güneş'tekinden daha az olduğunu gösterir.
CEMP-s yıldızları [Ba/Fe] > +1 ve [Ba/Eu] > +0,5 oranlarına sahiptir. CEMP yıldızlarının %80'i bu kategoriye girer. Bu, baryumun demire oranının Güneş'tekinden en az on kat fazla ve baryumun evropiyuma oranının da Güneş'tekinden belirgin şekilde yüksek olduğunu gösterir.
CEMP-r/s yıldızlarında [Ba/Eu] oranı 0 ile +0,5 arasındadır, yani CEMP-s yıldızları seviyesinin altındadır. Bu yıldızlar, hem r-süreci hem de s-süreci elementleri açısından zenginleşme gösterirler, fakat s-süreci zenginleşmesi CEMP-s yıldızları kadar belirgin değildir.
CEMP-no yıldızları [Ba/Fe] < 0 oranına sahiptir. CEMP yıldızlarının yaklaşık %20'si bu kategoriye girer. Bu yıldızlarda baryum/demir oranı Güneş'tekinden daha düşüktür, yani ölçülebilir bir baryum zenginleşmesi göstermezler.

CEMP yıldızlarının oluşumu hakkında farklı hipotezler öne sürülmüştür:

Yüksek karbon oranı, CEMP yıldızının oluştuğu önceki yıldız nesillerinden gelen malzemeden kaynaklanıyor olabilir.
Düşük kütle ve düşük metalliğe sahip yıldızlar, karbonun atmosferlerine taşınmasını sağlayan bilinmeyen bir karbon zenginleşme süreci geçirmiş olabilirler.
İkili yıldız senaryosunda karbon, termal-zonklayan bir AGB yıldızından gelen rüzgar veya Roche lobu taşması yoluyla mevcut CEMP yıldızına aktarılmış olabilir. Bu mekanizma, Baryum yıldızları ve CH devlerinin oluşumunu açıklamak için de kullanılır.

CH yıldızları, spektrumlarında CH (metilidin) kaynaklı aşırı güçlü soğurma bantlarının varlığı ile karakterize edilen belirli bir karbon yıldızı türüdür. Bunlar popülasyon II yıldızlarıdır; yani metal açısından fakir, genellikle orta yaşlı ve klasik CN yıldızlarına kıyasla daha düşük aydınlatma gücüne sahip yıldızlardır. 'CH yıldızı' terimi, 1942 yılında Philip C. Keenan tarafından karbon yıldızları için kullandığı C sınıfının bir alt tipi olarak ortaya atılmıştır. İlk beş CH yıldızını tanımlamak için kullanılan temel moleküler özellik, Fraunhofer G bandında yer alır.
1975 yılında Yasuho Yamashita, bazı yüksek sıcaklıklı karbon yıldızlarının CH yıldızının tipik spektral özelliklerini gösterdiğini, ancak aynı kinematik özellikleri taşımadığını fark etti. Yani, daha yaşlı yıldız popülasyonunun karakteristiği olan yüksek uzay hızlarına sahip değillerdi. Bu yıldızlar CH-benzeri yıldızlar olarak adlandırıldı. Pek çok CH yıldızının ikili yıldız sistemlerinin üyeleri olduğu bilinmektedir ve bu durumun tüm CH yıldızları için geçerli olduğu (veya daha önce öyle oldukları) düşünülebilir. Baryum yıldızlarında olduğu gibi, muhtemelen eski bir klasik karbon yıldızı yoldaşından (şimdi dejenere bir beyaz cüce) mevcut CH sınıfı yıldıza kütle transferinin sonucudurlar.

David Darling. "CH star" (İngilizce). 11 Temmuz 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ocak 2009.

CN yıldızı, kendi yıldız sınıfındaki diğer yıldızlara kıyasla spektrumunda alışılmadık derecede güçlü siyano radikal bantlarına sahip bir yıldız türüdür. Siyano radikal, bir karbon atomu ve bir azot atomundan oluşan basit bir moleküldür ve yaklaşık 388,9 ve 421,6 nanometre dalga boylarında soğurum bantlarına sahiptir. Bu yıldız grubu ilk olarak 1949 yılında J. J. Nassau ve W. W. Morgan tarafından bazı G ve K-tipi dev yıldızlarda fark edildi, ardından 1952 yılında Nancy G. Roman tarafından 4.150 tane daha tanımlandı. CN yıldızları, s-süreci elementlerinin eksikliğiyle baryum yıldızlarından ve CN çizgileri dışındaki özelliklerin genel zayıflığıyla diğer parlak yıldız tiplerinden ayırt edilebilir.
CN bantlarının aşırı gücü, 0,5'lik artışlarla pozitif bir indeksle sınıflandırılır. Sıfır değeri normal bir yıldızı gösterir ve yıldız sınıflandırmasında listelenmez, zirve değeri 4 ise esasen bir karbon yıldızına benzer. MK sisteminde CN eki ile sınıflandırılan yıldızlar "güçlü" CN yıldızları olarak kabul edilir. Dolayısıyla, 42 Librae, K3-III CN2 sınıfına sahip güçlü bir CN yıldızıdır. 0,5'lik bir değer ayrıca marjinal bir CN yıldızı olarak adlandırılır ve Hyades kümesindeki tipik dev yıldızlara karşılık gelir.

CRC Press, LLC, Amerika Birleşik Devletleri merkezli, teknik kitap üretimi konusunda uzmanlaşmış bir yayın grubudur. Kitaplarının çoğu mühendislik, bilim ve matematik ile ilgilidir. Ayrıca iş, adli tıp ve bilgi teknolojisi ile ilgili kitapları da kapsar. CRC Press, şimdi Informa'nın bir iştiraki olan Taylor & Francis'in bir bölümüdür.

CRC Press 1903 yılında Chemical Rubber Company (CRC/Kimya Lastik Şirketi) adında Arthur, Leo ve Arthur, Emanuel Friedman tarafından Cleveland, Ohio' da kuruldu. 1900'de kauçuk laboratuvar önlükleri satmaya başlayan Arthur'un daha önceki bir girişimi üzerine kurulmuştur Şirket, laboratuvar ekipmanlarının kimyacılara satışını da içerecek şekilde kademeli olarak genişledi. 1913'te, CRC, bir düzine önlük alımı için teşvik olarak Kauçuk El Kitabı adında kısa (116 sayfalık) bir el kitabı sundu. Takiben Kauçuk El Kitabı, CRC'nin en önemli kitabı olan CRC Kimya ve Fizik El Kitabı'na evrimleşmiştir.
1964 yılında, Chemical Rubber yayıncılık girişimlerine odaklanmaya karar verdi ve 1973 yılında şirket adını CRC Press, Inc olarak değiştirdi ve Lab Apparatus Company olarak bu çizgiyi kapatarak üretim işinden ayrıldı.
1986'da CRC Press, Times Mirror Company tarafından satın alındı. Times Mirror, 1996 yılında CRC Press'in satış olasılığını araştırmaya başladı ve Aralık ayında, CRC'nin Information Ventures' a satıldığını açıkladı. 2003 yılında CRC, 2004 yılında Birleşik Krallık yayıncısı Informa'nın bir parçası olan Taylor ve Francis'in bir parçası oldu.

Chapman & Hall

CRC Press web sitesi7 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cambridge University Press, Cambridge Üniversitesi'ne bağlı faaliyet gösteren Cambridge, Birleşik Krallık merkezli yayınevidir. Kral VIII. Henry tarafından 1534'te kurulmuştur. Dünyanın ilk kurulan yayınevi ve Oxford University Press'in ardından en büyük ikinci yayınevi konumundadır.
2021'de Cambridge Assessment ile birleşmesinin ardından Cambridge University Press & Assessment'ın parçası oldu. Küresel satış varlığı, yayın merkezleri ve 40'tan fazla ülkede ofisleri olan kuruluş, 100'den çok ülkeden yazarın 50.000'den fazla eserini yayınlar. Yayınları arasında 420'den fazla akademik dergi, monografi, referans çalışması, okul ve üniversite ders kitapları ve İngilizce dil öğretimi ve öğrenimi yayınları vardır. Ayrıca İnciller'i yayınlar, Cambridge'de bir kitapçı işletir, Amazon üzerinden satış yapar ve Cambridge'deki Pitt Binası ve Sir Geoffrey Cass Spor ve Sosyal Merkezi'nde konferans mekanları işletmesi vardır.
Cambridge Üniversitesi'nin parçası olan Cambridge University Press, kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur.

Cambridge University Press, dünyanın en eski üniversite yayınevidir. 1534'te VIII. Henry tarafından Cambridge Üniversitesi'ne verilen patent mektuplarından türemiştir. Cambridge, iki ayrıcalıklı yayınevinden biridir (diğeri Oxford University Press'tir). Cambridge tarafından yayınlanan yazarlar arasında John Milton, William Harvey, Isaac Newton, Bertrand Russell ve Stephen Hawking yer almaktadır.
Cambridge'de üniversite matbaası, ilk üniversite matbaası Thomas Thomas'ın 1584'te bir matbaa kurmasıyla başladı. İlk yayın, Two Treatises of the Lord His Holie Supper adlı bir kitaptı. 1591'de ilk Cambridge İncili John Legate tarafından basıldı ve 1629'da Kral James Onaylı Kitab-ı Mukaddes'nin Cambridge folio baskısı Thomas ve John Buck tarafından basıldı.
Temmuz 1697'de Somerset Dükü üniversiteye "matbaa ve baskı makinesi için" 200 £ borç verdi ve üniversitenin Sicil Müdürü James Halman aynı amaç için 100 £ borç verdi.
Matbaa için yeni bir ev olan Cambridge'in merkezindeki Trumpington Caddesi'ndeki Pitt Binası, Edward Blore tarafından tasarlanmıştı ve 1833'te tamamlandı. 1950'de listelenmiş bina oldu.
1800'lerin başlarında, matbaa, tek bir ortamdan ardışık baskılar yapılmasına olanak tanıyan stereotip baskının gelişimine öncülük etti. Matbaa, 1850'lerde buharla çalışan makine baskı makinelerini kullanmaya başladı. Matbaa, daha sonra James Murray tarafından Oxford'a dönmeden önce Cambridge'e getirilen Oxford English Dictionary olacak eser teklifini reddettiği dönem bu dönemdi.
Basın dergileri yayın programı 1893'te Journal of Physiology ve ardından Journal of Hygiene and Biometrika ile başladı. 1910'a gelindiğinde basın, ilk beşeri bilimler dergisi Modern Language Review 'ı da içeren başarılı bir listeye sahip köklü bir dergi yayıncısı haline gelmişti. 1956'da Journal of Fluid Mechanics 'in ilk sayısı yayınlandı.
Matbaa, ilki 1895'te olmak üzere 170'ten fazla Nobel Ödülü kazananlarını yayınladı.
1913'te, sıcak metal mekanize dizgi Monotype sistemi matbaada kullanılmaya başlandı.
1949'da matbaa New York'ta ilk uluslararası şubesini açtı.
Matbaa 1963'te Cambridge'deki mevcut yerine taşındı. Yüzyıl Ortası Modern binası olan University Printing House, 1961-1963'te inşa edildi. Bina Beard, Bennett, Wilkins and Partners tarafından tasarlandı.
1975'te matbaa İngilizce dil öğretimi yayıncılık işini başlattı.
1981'de matbaa, Shaftsbury Road'daki yeni bir yere taşındı. Edinburgh Binası, matbaanın genişlemesine uyum sağlamak için bitişik bir depo ile özel olarak inşa edildi. 1979-80'de International Design and Construction tarafından inşa edildi. Alan, Cambridge Assessment'ın Triangle Binası'nın inşasına yer açmak için 2017'de yıkıldı.
1989 yılında matbaa, köklü bir geçmişe sahip olan İncil ve dua kitabı yayıncısı Eyre & Spottiswoode'u satın aldı ve bu da matbaaya Kraliçe'nin Matbaası anlamına gelen eski ve eşsiz unvanını kazandırdı.
1992'de matbaa, 1 Trinity Street, Cambridge'de bir kitapçı dükkanı açtı; burası, 1581'den beri kitap satılan Britanya'nın bilinen en eski kitapçıdır. 2008'de dükkan, uzman Eğitim ve İngilizce Dil Öğretimi dükkanının ertesi yıl açıldığı 27 Market Hill'e genişledi. Matbaa kitapçısı, kupalar, günlükler, çantalar, kartpostallar, haritalar gibi Cambridge hediyelik eşyalarının yanı sıra Matbaa kitaplarını da satmaktadır.
1993'te Cass Merkezi, çalışanlar ve aileleri için spor ve sosyal tesisleri sağlamak amacıyla açıldı.
1999'da Cambridge Dictionaries Online yayını başlatıldı.
2012'de matbaa, baskı operasyonunu MPG Books Group'a sattı ve artık basılı yayınlarını sağlamak için dünyanın dört bir yanındaki üçüncü tarafları kullanmaktadır.

The Cambridge History of Turkey
The Cambridge History of Iran

Resmî site (İngilizce)

Centaur, Güneş Sisteminin dış bölgesindeki gaz devleri Jüpiter ve Neptün gezegenleri arasında, tutarlı olmayan yörüngelerde bulunan bir küçük Güneş Sistemi cismidir. Bu cisimlerin yörüngelerindeki tutarsızlık, bir veya birden çok büyük gezegenin yörüngeleriyle kesişmelerinden kaynaklanır. Centaur'ların kendileri, kısa ömürlü kararsız yörüngelere sahiptir ve birkaç milyon yıl içinde Kuiper kuşağı nesnelerinin aktif olmayan popülasyonundan Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızlarının aktif grubuna geçiş yaparlar.
Neredeyse tümünün yörüngelerinin dinamik ömrü birkaç milyon yılla sınırlı olup, muhtemelen ters yön yörüngeye sahip olan 514107 Kaʻepaokaʻawela adlı cisim bu duruma bir istisna teşkil etmektedir. Centaurlar asteroitler ve kuyruklu yıldızların tipik karakteristik özelliklerini taşımaktadır.
Adlarını mitolojide yarı insan yarı at olarak tasvir edilen kentaurlardan almaktadırlar.
Büyük cisimler kaynaklı gözlemsel zorluklar, toplam centaur popülasyonunun tam olarak belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte, 1 kilometre çapından daha büyük olan centaur sayısının yaklaşık olarak 44.000 ila 10 milyon arasında olabileceği tahmin edilmektedir.
Bilinen ilk centaur olan 944 Hidalgo Jet İtki Laboratuvarı tanımlamasıyla 1920 yılında keşfedilmiş, ancak 1977 yıında 2060 Chiron'un bulunuşuna dek ayrı bir küçük gezegen grubu olarak tanınmamıştır. Bilinen en büyük centaur, ana asteroit kuşağında yer alan orta büyüklükteki bir asteroit boyutlarında olan 260 kilometrelik çapıyla 1997 yılında keşfedilen ve kendine ait bir halka sistemi bulunan 10199 Chariklo'dur.
2004 yılında Cassini sondası tarafından görüntülenen Satürn'ün uydusu Phoebe'nin Kuiper kuşağı kökenli olarak Satürn tarafından yakalanmış bir centaur olabileceğine dair çeşitli kanıtlar olmasına rağmen, halihazırda hiçbir centaur yakından fotoğraflanmamıştır. Bununla birlikte, Hubble Uzay Teleskobu tarafından 8405 Asbolus'un yüzey özelliklerine ilişkin bazı kanıtlar toplanmıştır.
Dış Güneş Sistemi kaynaklı olduğu düşünülen cüce gezegen Ceres'in de eski bir centaur olabileceği kabul edilebilmekle birlikte, günümüzde bilinen tüm centaurlar Güneş Sistemi kaynaklı değildir.
Cenaur benzeri yörüngelere sahip olduğu bilinen yaklaşık 30 cicim ile birlikte kuyruklu yıldız benzeri bir komaya sahip olduğu keşfedilmiş olup, 2060 Chiron, 60558 Echeclus ve 29P/Schwassman-Wachmann 1 adlı üç cismin ise tamamen Jüpiter'in ötesindeki yörüngelerde bulunabilen seviyelerde uçucu malzemeler içerdiği bilinmektedir.
Chiron ve Echeclus hem centaur hem de kuyruklu yıldız olarak sınıflandırılırken, Schwassmann-Wachmann 1 ise yalnızca kuyruklu yıldız tanımına sahiptir. 52872 Okyrhoe gibi diğer centaurların da komaları olabileceğinden şüphelenilmektedir. Güneş'e yeterince yaklaşabilecek olan herhangi bir centaurun da bir koma oluşturması beklenmektedir.

Centaurların bulundukları bölge, Güneş Sisteminin doğası gereği tutarsız olan Güneş'e 5 ila 30 AU mesafedeki bir yerdir. Kuiper kuşağı kaynaklı olduğu ileri sürülen bu cisimler, Güneş Sistemi içinde görece kısa bir zaman diliminde bulunacak ve belirli bir süre sonunda sistemin dışına doğru savrulacaklardır. Bu bölgedeki yörüngelerin doğasında var olan uzun vadeli istikrarsızlık nedeniyle, şu anda herhangi bir gezegenin yörüngesinden geçmeyen 2000 GM137 ve 2001 XZ255 gibi centaurlar bile, dev gezegenlerden birinin veya daha fazlasının yörüngesinden geçmeye başlayana kadar tedirgin olacak şekilde kademeli olarak değişen yörüngelerdedir. Cisimlerin bulundukları bölgedeki kararsızlıklar nedeniyle tutarlı ve net bir tanımlama yapılamamakta olup, kimi gök bilimciler yalnızca yarı büyük ekseni bu bölgeye isabet eden cisimleri centaur olarak kabul ederken, kimileri ise enberileri bu bölgeye isabet eden herhangi bir cismi centaur olarak kabul etmektedir.

Cisimlerin yörünge öğelerinin değerleri göz önüne alınarak, centaurlar için farklı kurumların farklı sınır değerleri kabul edilmektedir:

Küçük Gezegen Merkezi (Minor Planet Center-MPC) centaurları Jüpiter'in yörüngesinin ötesinde bir enberiye (5,2 AU < q) ve Neptün'ünkinden daha küçük bir yarı büyük eksene (a < 30,1 AU) sahip olan cisimler olarak tanımlamaktadır. Ancak günümüzde MPC centaurları ve dağınık disk cisimlerini genellikle tek bir grup olarak listelemektedir.
Jet İtki Laboratuvarı (JPL) da benzer şekilde centaurları Jüpiter ve Neptün'ün yarı büyük eksenleri arasında (5,5 AU ≤ a ≤ 30,1 AU) bir yarı büyük eksene sahip olarak tanımlamaktadır. JPL Küçük Cisim Veritabanı 707 adet cantaur ve 19 Chiron tipi kuyruklu yıldızı listelemektedir.
Buna karşılık, Deep Ecliptic Survey (DES) centaurları dinamik bir sınıflandırma şeması kullanarak tanımlamaktadır. Bu sınıflandırmalar, 10 milyon yıl boyunca takip edildiğinde cismin mevcut yörüngesinin davranışındaki değişime dayanmaktadır. DES yapmış olduğu simülasyonla, centaurları herhangi bir zamandaki anlık enberisi Neptün'ün aynı dönem içindeki yarı büyük ekseninden daha küçük olan ve rezonans olmayan cisimler olarak tanımlamaktadır. Bu tanım ile centaurların bir gezegenin yörüngesiyle kesişen cisimler olarak tanımlanabilmesi ve mevcut yörüngelerinde nispeten kısa yaşam süreleri olduğunu gösterilmesi amaçlanmıştır.
The Solar System Beyond Neptune (2008) adlı derleme, yarı büyük ekseni Jüpiter ve Neptün'ün yarı büyük eksenleri arasında olan ve Jüpiter'e bağlı Tisserand parametresi 3,05 değerinin üzerinde olan cisimleri centaur olarak tanımlamaktadır. Tisserand parametresi bunun altında olan cisimler ve Kuiper kuşağı cisimlerinin hariç tutulması amacıyla Satürn'ün enberisinin yarısına kadar uzanan tahmini bir enberi sınırı (q ≤ 7. 35 AU) belirlenmiş olup, böylelikle Jüpiter ailesi kuyrukluyıldızları olarak ve yarı büyük ekseni Neptünden büyük olan kararsız yörüngelerdeki nesneleri dağınık diskin üyeleri olarak sınıflandırmaktadır.
Diğer gök bilimciler centaurları, Neptün'ün yörüngesi içinde bir enberi ile rezonans göstermeyen ve muhtemelen önümüzdeki 10 milyon yıl içinde bir gaz devinin Hill küresini aşacağı kanıtlanabilen nesneler olarak tanımlamayı tercih etmektedir, böylece centaurlar içe doğru ve daha hızlı saçılan aynı zamanda da tipik saçılmış disk nesnelerinden daha güçlü bir şekilde diğer gezegenlerle etkileşime giren nesneler olarak düşünülebilir.
Gladman & Marsden (2008) önermiş olduğu yeni adlandırma kriterleri centaur olarak sınıflandırılmış olan bazı nesneleri Jüpiter ailesi kuyrukluyıldızları haline getirmektedir. Buna göre; hem Echeclus (q = 5,8 AU, TJ = 3,03) hem de Okyrhoe (q = 5,8 AU; TJ = 2,95) geleneksel olarak cantaur olarak sınıflandırılmıştır. Bir asteroid olarak kabul edilen, ancak JPL tarafından cantaur olarak sınıflandırılan Hidalgo (q = 1,95 AU; TJ = 2,07) da kategorisini Jüpiter ailesi kuyruklu yıldız olarak değiştirecektir. Schwassmann-Wachmann 1 (q = 5.72 AU; TJ = 2.99) kullanılan tanıma bağlı olarak hem cantaur hem de Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızı olarak sınıflandırılmıştır.

Sınıflandırma yöntemlerindeki yukarıda sayılan farklılıklar arasında kalan nesnelerden yarı büyük ekseni 32 AU olan ancak hem Uranüs hem de Neptün'ün yörüngelerini kesen (44594) 1999 OX3 bulunmaktadır. Bu cisim Derin Ekliptik Araştırması (DES) tarafından bir dış centaur olarak listelenmiştir. İç centaurlar arasında, Jüpiter'e çok yakın bir enberi mesafesine sahip olan (434620) 2005 VD, hem JPL hem de DES tarafından bir centaur olarak listelenmiştir.
Jüpiter ailesi kuyruklu yıldızlarına dönüşen centaurların %72'si de dahil olmak üzere, Kuiper Kuşağı cisimlerinin centaurların bulunduğu bölgedeki evriminin yakın tarihli bir yörünge simülasyonu, tüm centaurların %21'inin yörüngesinin kesiştiği 5,4 ile 7,8 AU arasında kısa ömürlü bir "yörünge geçidi" tanımlamıştır. Bu bölgede 29P/Schwassmann-Wachmann, P/2010 TO20 LINEAR-Grauer, P/2008 CL94 Lemmon ve 2016 LN8 olmak üzere dört cismin bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, simülasyonlar henüz tespit edilmemiş 1000'den fazla 1 km yarıçapından büyük boyutlu cisim olabileceğini göstermektedir. Bu geçiş bölgesindeki cisimler önemli faaliyetler gösterebilir ve centaur ile Jüpiter ailesi kuyruklu yıldız popülasyonları arasındaki ayrımı daha da bulanıklaştıran önemli bir evrimsel geçiş durumundadır.
Uluslararası Astronomi Birliği'nin Küçük Cisim İsimlendirme Komitesi tartışmanın herhangi bir tarafına resmi olarak ağırlık vermemiştir. Bu konuda yapmış olduğu düzenlemede; TNO'lar ve kuyruklu yıldızlar arasındaki centaur benzeri, "yarı büyük eksenleri Neptün'ünkinden daha büyük olan kararsız, rezonanssız, dev gezegen geçişli yörüngelerdeki nesneler"in diğer melez ve şekil değiştiren efsanevi yaratıkların adlarıyla adlandırılması politikasını benimsemiştir. Bu kapsamda, bugüne kadar yalnızca Ceto ve Phorcys ile Typhon ve Echidna adlı ikili cisimler yeni politikaya göre adlandırılmıştır.
Mike Brown'ın web sitesine göre olası cüce gezegenler olarak listelenen çaplara sahip centaurlar arasında 10199 Chariklo, (523727) 2014 NW65 ve 2060 Chiron bulunmaktadır.

Bu diyagram bilinen centaurların yörüngelerini gezegenlerin yörüngeleriyle ilişkili olarak göstermektedir. Seçilen nesneler için, yörüngelerin dışmerkezliği enberiden enöteye uzanan kırmızı çizgilerle gösterilmiştir.
Centaurların yörüngeleri yüksek oranda dış merkezli olanlardan (Pholus, Asbolus, Amycus, Nessus) daha dairesel olanlara (Chariklo ve Satürn-geçişliler Thereus and Okyrhoe) kadar geniş bir dış merkezlilik aralığı sergilemektedir.
Yörüngelerin parametre aralığını göstermek için, çok olağandışı yörüngelere sahip birkaç nesne diyagramda sarı renkle gösterilmiştir:

1999 XS35 (Apollo asteroidi) son derece dış merkezli bir yörüngeyi (e = 0,947) takip ederek Dünya'nın yörüngesinin içinden (0,94 AU) Neptün'ün oldukça ötesine (> 34 AU) kadar uzanır
2007 TB434 yarı dairesel bir yörünge izler (e < 0,026)
2001 XZ255 en düşük yörünge eğikliğine sahiptir (i < 3°).
2004 YH32 centaur popülasyonunun çok azında görülen aşırı ters yön yörünge eğikliğine (i > 60°) sahip olan bir centaurdur. Öylesine yüksek eğimli (79°) bir yörüngeyi takip etmektedir ki, izlemekte olduğ

Ceres (küçük gezegen tanımı: 1 Ceres; sembolü: ), Güneş'e en yakın cüce gezegen ve Mars ile Jüpiter arasında yer alan ana asteroit kuşağındaki en büyük gök cismidir.
1 Ocak 1801'de İtalyan gök bilimci Giuseppe Piazzi tarafından Palermo'da keşfedilmiştir. Piazzi, gördüğü cismin önce bulutsuluk içermeyen, yıldıza benzeyen bir kuyruklu yıldız olduğunu düşünmüş, ancak kısa sürede yaklaşık dört yıllık bir periyodu olan bir "gezegen" olduğunu fark etmiş ve bu cisme Sicilya'nın koruyucu tanrıçası Ceres'in adını vermiştir. Asteroitler arasında ilk keşfedilen olduğu için 1 numara ile adlandırılmıştır. Aynı zamanda 50 yıl boyunca da 8. gezegen olarak sınıflandırılmıştır. 950 km çapında olan Ceres, Asteroit kuşağının açık ara en büyük cismidir ve kuşağın toplam kütlesinin %32'sine sahiptir. Gözlemler sonucunda şeklinin düşük yerçekimine sahip diğer asteroitler gibi düzensiz değil, küresel olduğu ortaya konmuştur. Ceres'in yüzeyinin su buzu ve karbonat, kil gibi çeşitli hidratlı minerallerden oluştuğu tahmin edilmektedir. Ceres, taş - kaya bir çekirdek ve buzdan oluşan bir manto yüzeyi ile farklılaşmış olarak görünmektedir. Yüzeyinin altında sıvı sudan oluşan bir okyanus olma ihtimali bulunmaktadır. Yüzey sıcaklığı yaklaşık -38 °C (235 K)'dir.
Ceres'in görünür büyüklüğü 6,7 ila 9,3 arasında değişir. Yüzey özellikleri, en güçlü teleskoplarla bile zar zor görülebilir. Robotik NASA uzay aracı Dawn, 2015 yılında yörünge görevi için Ceres'e yaklaşana kadar hakkında çok az şey biliniyordu. Dawn, Ceres'in beklenenden daha az büyük kratere sahip olmasına rağmen yoğun bir şekilde kraterli bir yüzeye sahip olduğunu ortaya çıkardı. Mevcut asteroit kuşağının oluşumuna dayanan modeller, Ceres'in 400 kilometre (250 mi) çapından daha büyük 10 ila 15 kratere sahip olması gerektiğini önermişti.
2020 yılında yapılan bir araştırmada Ceres'in yüzeyinin altında, 40 kilometre derinliğinde tuzlu su rezervi olduğu ortaya atılmıştır.

Karşı konumdayken, Ceres Dünya'dan bakıldığında 6.7 Kadir'e kadar görünebilir. Bu sıradan bir insanın çıplak gözle göremeyeceği kadar sönük bir parlaklıktır, ancak ideal gözlem koşullarındayken, bazı keskin gözlü kişiler görebilir. Benzer bir parlaklığa düzenli olarak ulaşan tek asteroit Vesta'dır.
Bununla beraber Pallas ve 7 Irıs de karşı konumda bu parlaklığa yaklaşabilir. Kavuşum'da ise Ceres yaklaşık olarak 9.3 Kadirlik bir parlaklığa ulaşır.
Bu parlaklık, 10X50'lik bir dürbünün görebileceği en sönük parlaklıklardan biridir, bu yüzden gözlenmek istenirse Yeni Ay'da şehirden uzakta gözlemlenmelidir. 13 Kasım 1984'te Ceres'in BD+8°471 yıldızının önünden geçmesi, Meksika'da, Florida'da ve Caribbean'da gözlemlendi ve uzunluğu ve şekli hakkında bize bilgi verdi. 25 Haziran 1995'te Hubble Ceres'ten gelen morötesi ışınları 50 km'lik bir çözünürlükle kaydetti.
Dawn görevinden önce, Ceres'in yüzeyinin özellikleri sadece birkaç defa açık bir şekilde gözlenmişti. Hubble tarafından çekilmiş yüksek çözünürlüklü mor ötesi fotoğraflar bize Ceres'in yüzeyinde karanlık bir leke olduğunu gösteriyordu, daha sonra da bu yere kaşifinin onuruna "Piazzi" olarak isimlendirildi. Bunun bir krater olduğu düşünüldü, daha sonra Hubble tarafından 2003 ve 2004 yıllarında çekilmiş gezegenin her yerinin göründüğü, görünür ışık fotoğrafları 11 adet daha önce bilinmeyen şekli açığa çıkardı. Bunlardan biri Piazzi'ye uyuyordu. 2012'de Keck rasathanesi tarafından uyarlanabilir optikler ile çekilen, Ceres'in her yerinin çekildiği yakın kızıl ötesi fotoğraflarını elde etti.

Ceres'in sınıflandırılması birden fazla defa değişmiştir ve bir anlaşmazlık konusu olmuştur. Johann Elert Bode, Mars ve Jüpiter arasında var olduğuna inandığı "kayıp gezegen"in Ceres olduğuna inandı. Ceres'e bir gezegen sembolü verildi ve gezegen olarak (Vesta, Pallas ve Juno ile beraber) astronomi kitapları ve tablolarında yarım yüzyılın üzerinde yer aldı.
Ceres'in yakınlarında başka objeler keşfedildikçe astronomlar Ceres'in yeni bir gök cismi sınıfının ilk örneği olduğundan şüphelendiler. 1802'de Pallas'ın keşfi ile beraber William Herschel asteroit ("yıldız benzeri") terimini bu cisimleri ifade etmek için ilk defa kullandı. "Onlar küçük yıldızlara o kadar çok benziyor ki güçlü teleskoplarla bile ayırt etmek oldukça zordur" dedi. 1852'de astronom Johann Franz Encke Berliner Astronomisches Jahrbuch'ta geleneksel gezegen isimlendirme sisteminin bu yeni objeler için çok hantal olduğunu, onun yerine bu cisimlerin isimlerinin başına keşif sırasına göre numaralandırması gerektiğini beyan etti. İlk olarak, numaralandırma sistemi beşinci astreoit olan 5 Astraea ile başladı ve birinci numara verildi. Ancak 1867 yılında Ceres'in yeni numaralandırma sistemine adapte edilmesiyle 1 Ceres ile 1. sıra Ceres'e verilmiştir.
1860'larda astronomlar yaygın olarak Ceres gibi asteroitler ile ana gezegenlerin arasında temel bir fark olduğunu kabul etmişlerdi, ama "gezegen" kelimesi henüz tam olarak tanımlanmamıştı. Daha sonra 2006'da Plüton çerçevesindeki bir toplantıda "gezegen" kavramını tam olarak tanımlamıştır ve Ceres'in muhtemel yeniden sınıflandırmasını da gerçekleştirmiştir. Astronomik adlandırma ve sınıflandırmadan sorumlu küresel kuruluş olan Uluslararası Astronomi Birliği'nden (IAU) önceki bir teklif, bir gezegeni "a: equilibrium (neredeyse küresel bir şekil) olmasına yetecek kadar kütle çekimi olması (çünkü kütle çekimi her yönde eşittir ve bu kütlenin gücü arttıkça başka kuvvetlerin bu gök cismine yaptığı etkiden fazla gelir.) ve b: Yıldız olmayıp, bir yıldızın çevresinde dolanan, başka bir gezegenin uydusu olmayan gök cisimleridir." Bu tanım Ceres'i Güneş'e yakınlık bakımından 5. gezegen yapmaktadır; ama 24 Ağustos 2006'daki toplantı bu tanıma "Bir gezegen yörüngesinde var olan tek cisim olmalıdır" maddesini ekledi. Bu yeni tanımla, Ceres bir gezegen olmaktan çıktı çünkü yörüngesini Asteroit Kuşağı'ndaki binlerce başka asteroit ile paylaşıyordu. Öyle ki, kuşak'taki cisimlerin toplam kütlesinin sadece %25'ini oluşturuyordu. Ceres gibi yeni tanıma göre gezegen olmayıp, son madde eklenmeden önce gezegen olan cisimler Cüce Gezegen olarak kabul edildi.
IAU 2006'da Ceres'i cüce gezegen kabul ettiğinden beri, Ceres'in hala asteroit olup olmadığı konusunda karışıklık vardı. NASA'nın internet sitesinde, Vesta'nın var olan en büyük asteroit olduğu yazmaktadır. IAU bu konuda belirsiz davranır. Yine de IAU'ya bağlı olan Minor Planet Center (Küçük Gezegen Merkezi) bunun gibi objeleri kataloglandıran bir organizasyon, cüce gezegenlerin ikili adlandırmalara sahip olabileceğini belirtir. IAU/USGS/NASA ortak olarak yer adları sözlüğünde Ceres'i hem cüce gezegen hem de asteroit olarak sınıflandırmışlardır.

Ceres Mars ile Jupiter'in arasındaki Asteroit Kuşağı'nda 4,6 Dünya yılı'na denk bir periyot ile hareket eder. Başka gezegenler ve cüce gezegenler ile kıyaslandığında, Ceres (çok olmasa dahi) eğik bir yörüngede hareket eder. 10,6°'lik bir eğime (i) sahiptir (Merkür'ün yörüngesi 7°, Plüton ise 17°'dir). Yörüngesel dışmerkezliği (e) = 0,08'dir (Mars 0,09'dur).
Ceres bir asteroit ailesinin parçası değildir. Muhtemelen büyük buz oranı sebebiyle, aynı bileşimlere sahip daha küçük cisimler çoktan süblimleşmiş ve dağılmış olurlardı. Bir zamanlar Gefion Asteroit Ailesi'nden olduğu düşünülse de daha sonrasında farklı bileşenlere sahip olduğu keşfedilmiştir.

Küçük boyutları ve çok geniş bir alana yayılmaları sebebiyle Asteroit kuşağındaki cisimler birbirleriyle nadiren rezonans etkileşimine girerler. Yine de Ceres, başka asteroitleri yakalayıp 1:1 rezonansa sokup onları geçici trojana çevirebilir. Bu cisimleri birkaç yüz bin ila 2 milyon yıldan fazla bir süre tutabilir. Bunun gibi 50 adet cisim belirlendi. Ceres ile Pallas, 1:1 yörüngesel rezonansına yakındır (yörünge farklılıkları sadece %0,2'dir) ama bu yakınlık astronomik ölçekte önemli değildir.

Ceres'in kendi etrafındaki bir dönüşü(1 Ceres günü) 9 saat 4 dakikadır. Ceres'in başlangıç meridyeni Dawn ekibi tarafından küçük bir ekvatoryel krater olan Kait'i seçmişlerdir. 4°'lik bir eksen eğimi vardır. Bu Ceres'in kutuplarında kalıcı olarak gölgede kalmış kraterlerin soğuk tuzağı olarak işlev görmesi için yeterlidir. Ay ve Merkür'de olanla benzer olarak bu kraterler zamanla su buzu biriktirirler. Yüzeyeden salınan su moleküllerinin yaklaşık %0.14'ünün bu tuzaklarda sona ermesi beklenmektedir. Ceres'in yörüngesine giren ilk uzay aracı, Ceres güneş ışığı alma bakımından enlemde neredeyse hiç mevsimsel değişiklik göstermez. 3 milyon yıldan uzun sürelik Jüpiter ve Satürn'ün kütle çekimi Ceres'in döngüsel eğimini 2°-20°'ye kadar tetikledi, tahmini olarak en son 14.000 yıl önce mevsimsel değişim gözlemlendi. Eğimin en çok olduğu dönemlerde gölgede kalan kraterler muhtemelen
Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca patlamalardan ve kuyruklu yıldız çarpışmalarından en çok su-buz tutan şeylerdir.

Ceres 4.56 milyar yıl önce yaşamayı başaran bir öngezegendir, Vesta ve Pallas ile beraber iç güneş sisteminde sadece 3 adet ön gezegen cüce gezegen olmayı başarmıştır. Başaramayanlarsa ya birbirleriyle çarpışır ya da Jüpiter'e çekilirler. Ceres'in şu anda bulunduğu Asteroit Kuşağında değil, Jüpiter ile Satürn arasında bir yerde oluştuğu düşünülüyor, daha sonraysa Jüpiter'in kütle çekimi ile asteroit kuşağına savrulduğu ve yörüngeye oturduğu tahmin ediliyor. Üzerindeki Occator Kraterindeki saf amonyağın varlığı bu cüce gezegenin oluşumunun Güneş Sisteminin dış kısımlarında oluştuğunu destekler.
Ceres'in jeolojik evrimi, oluşumu sırası ve sonrasında oluşan ısı kaynaklarına bağlıydı. Radyonüklitlerin gezegenimsi birikim ve bozunmasından kaynaklanan darbe enerjisinden oluştu (muhtemelen alüminyum-26 gibi kısa ömürlü soyu tükenmiş radyonüklitler dahil).
Bunlar Ceres'in oluşumundan kısa süre sonra kayasal bir çekirdeğe ve buzla kaplı bir yüzey için, hatta belki de bir sıvı okyanus için dahi yeterlidir. Böyle bir okyanus zamanında oluşmuşsa, şu anda donması sebebiyle bir buz tabakası oluşturması lazımdır. Ancak Dawn'ın buna benzer bir tabaka hakkında herhangi bir kanıt bulamamasından ötürü,

Cermen dilleri, Hint-Avrupa dil ailesine bağlı bir alt ailedir. Batı, doğu ve kuzey olmak üzere üç alt kola sahiptir; Almanca, Felemenkçe, İngilizce gibi diller batı koluna, İskandinav dilleri kuzey koluna, Gotça gibi diller ise günümüzde ölü olan doğu koluna aittir. Tüm Cermen dilleri Proto Cermence adlı proto dilden türemiştir.
Aile, coğrafi açıdan Batı ve Kuzey Avrupa'daki ülkelerde konuşulan dillerin birçoğunu kapsar. Cermen dilleri, Avrupa dışında; ABD, Kanada, Güney Afrika, Karayipler, Surinam, Avustralya, Yeni Zelanda'da da ana dil olarak konuşulmaktadır ve yaklaşık 550 milyon ana dil konuşura sahiptir. İkinci dil olarak lingua franca statüsündeki İngilizce vasıtasıyla Asya, Afrika ve diğer bölgelerde de konuşulmaktadır.

Ethnologue'a göre yaşayan 48 Cermen dili vardır, bunlardan 41'i batı, 6'sı kuzey koluna aittir (Hunsrik dili sınıflandırılmamıştır.). Çağdaş Cermen dillerinin büyük bir kısmı Kuzey ve Batı Avrupa'da konuşulmaktadır. Aşağıda bu dillerden bazıları listelenmiştir.

Afrikaans
Almanca
Danca
Faroece
Felemenkçe
Frizce
İngilizce
İsveççe
İzlandaca
Limburgca
Lüksemburgca
Norveççe
Pensilvanya Almancası
Scots
Yidiş

Bu diller genellikle bükümlüdür. Yani kendi içinde sözcük değişime uğrayarak çekilir. Mesela İngilizce "drink-drank-drunk" (Almanca "trinken-trank-getrunken")'ta olduğu gibi. Genellikle cümle yapısı özne + yüklem + tümleç şeklindedir.

Charon, cüce gezegen Plüton'un bilinen beş doğal uydusunun en büyüğüdür. Ortalama yarıçapı 606 km (377 mi) olan Charon, Plüton, Eris, Haumea, Makemake ve Gonggong'dan sonra bilinen altıncı büyük Neptün ötesi cisimdir. 1978 yılında James Christy tarafından Washington, DC'deki Amerika Birleşik Devletleri Deniz Gözlemevi'nin Flagstaff İstasyonu'nda (NOFS) çekilen fotoğraf plakaları kullanılarak keşfedildi. Plüton'un diğer uyduları Nix ve Hydra'nın 2005 yılında, Kerberos'un 2011 yılında ve Styx'in ise 2012 yılında keşfinden sonra (134340) Pluto I olarak da tanımlanmaktadır.
Plüton'un yarısı kadar çapa ve sekizde biri kadar kütleye sahip olan Charon, ana gezegenine göre oldukça büyük bir uydudur. Kütleçekimsel etki sonucu Plüton sisteminin ağırlık merkezi Plüton'un dışında yer alır ve bu iki cisim kütleçekim kilidiyle birbirine bağlıdır.
Charon'un kuzey kutbunun kızıl-kahverengi kısmı, yaşamın temel bileşenleri olabilecek organik makromoleküller olan tholinlerden oluşur. Bu tholinler, uydu üzerindeki kriyovolkanik patlamalar ile salınan metan, azot ve ilgili gazlardan üretilmiş veya Plüton'un atmosferinden uydunun yörüngesine doğru 19.000 km (12.000 mi) uzaklığa kadar taşınmış olabilir.
New Horizons uzay aracı Plüton sistemini ziyaret eden tek sondadır ve 2015 yılında Charon'a 27.000 km (17.000 mi) kadar yaklaşmıştı.
Charon'un geçici adı S/1978 P 1 idi. Yunan mitolojisinde Charon ölüleri kayıkla diğer dünyaya götüren kayıkçıdır ve tanrı Hades ile ya da Roma mitolojisindeki adıyla Plüton ile birlikte anılır.

Charon, Birleşik Devletler Deniz Gözlemevi astronomu James Christy tarafından Deniz Gözlemevi Flagstaff İstasyonu'ndaki (NOFS) 1,55-metre (61 in) teleskop kullanılarak keşfedilmiştir. Christy, iki ay önce 22 Haziran 1978'de teleskopla çekilmiş fotoğraf plakaları üzerinde Plüton'un yüksek oranda büyütülmüş görüntülerini inceliyordu ve periyodik olarak hafif bir uzamanın ortaya çıktığını fark etti. Bu şişkinlik, 29 Nisan 1965'e kadar uzanan plakalar üzerinde de doğrulandı. Uluslararası Astronomi Birliği Christy'nin keşfini 7 Temmuz 1978 tarihinde resmen dünyaya duyurdu.
Plüton'un daha sonraki gözlemleri sonucu şişkinliğin eşlik eden daha küçük bir cisimden kaynaklandığı belirlendi. Şişkinliğin dönemselliği, önceden Plüton'un ışık eğrisinden bilinen Plüton'un dönüş periyoduna karşılık geliyordu. Bu da eşzamanlı bir yörüngeye işaret ediyordu ve şişkinlik etkisinin sahte değil gerçek olduğunun kuvvetli bir işaretiydi. Bu durum Plüton'un büyüklüğü, kütlesi ve diğer fiziksel özelliklerinin yeniden değerlendirilmesine yol açtı, çünkü Plüton-Charon sisteminin hesaplanan kütlesi ve albedosu daha önce yalnızca Plüton'a dayandırılmıştı.
Charon'un varlığına dair şüpheler, 1985-1990 yılları arasında Plüton ile beş yıllık bir karşılıklı tutulma ve geçiş dönemine girmesiyle ortadan kalkmıştır. Bu, Plüton-Charon yörünge düzleminin Dünya'dan bakıldığında kenardan olduğu zaman meydana gelir ve Plüton'un 248 yıllık yörünge periyodunda sadece iki aralıkta gerçekleşir. Bu aralıklardan birinin Charon'un keşfinden hemen sonra gerçekleşmesi şans eseri bir tesadüftü.

Charon ve Plüton her 6.387 günde bir birbirlerinin etrafında dönerler. İki cisim birbirine kütleçekimsel olarak kilitli durumdadır. Bu yüzden her biri diğerine aynı yüzünü gösterir. Bu, Ay'ın her zaman Dünya'ya aynı yüzünü gösterdiği ancak tersinin geçerli olmadığı kütleçekimsel kilitlenme durumudur. Charon ile Plüton arasındaki ortalama mesafe 19.570 km'dir (12.160 mi). Charon'un keşfi, gök bilimcilere Plüton sisteminin kütlesini doğru bir şekilde hesaplama olanağı tanıdı ve karşılıklı örtülmeler cisimlerin boyutlarını ortaya çıkardı. Bununla birlikte, 2005 yılı sonlarında Plüton'un dış uyduları keşfedilene kadar iki cismin bireysel kütleleri gösterilemedi. Dış uyduların yörüngelerindeki ayrıntılar, Charon'un Plüton kütlesinin yaklaşık %12'sine sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

2005'te Robin Canup tarafından yayımlanan bir simülasyon çalışması, Charon'un yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Dünya'nın uydusu Ay gibi bir çarpışma sonucu oluşmuş olabileceğini öne sürdü. Bu modele göre, Kuiper Kuşağındaki büyük bir cisim yüksek hızla Plüton'a çarparak kendisini ve Plüton'un dış mantosunun çoğunu enkaza çevirdi ve bu enkazın birleşmesi ile Charon oluştu. Halbuki, böyle bir çarpışma sonucunda bilim insanlarının bulduğundan daha buzlu bir Charon ve daha kayalık bir Plüton olması gerekirdi. Günümüzde Plüton ve Charon'un birbirlerinin çevresinde dolanmadan önce çarpışan iki cisim olabileceği düşünülmektedir. Çarpışma, metan (CH4) gibi uçucu buzların buharlaşmasına neden olacak kadar şiddetli olmalıydı, fakat her iki cismi de yok edecek kadar şiddetli değildi. Plüton ve Charon'un çok benzer yoğunluğu, ana cisimlerin çarpışma gerçekleştiğinde tam olarak farklılaşmadığını gösterir.

Plüton-Charon sisteminin ağırlık merkezi (barycenter) her iki cismin de dışındadır. Her iki cisim de diğerinin yörüngesinde dönmediğinden ve Charon Plüton'un %12,2'si kadar kütleye sahip olduğundan, Charon'un Plüton ile ikili gezegenin bir parçası olarak düşünülmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Charon'un Plüton'un bir uydusu olarak kabul edildiğini, fakat kendi başına bir cüce gezegen olarak sınıflandırılabileceği fikrinin daha sonraki bir tarihte tekrar değerlendirilebileceğini belirtmiştir.
Gezegen teriminin 2006 yılında yeniden tanımlanmasına ilişkin bir taslak öneride IAU, bir gezegenin Güneş'in yörüngesinde dönen ve kütleçekim kuvvetlerinin nesneyi (neredeyse) küresel hale getirmesine yetecek kadar büyük bir cisim olarak tanımlanmasını önermiştir. Bu öneriye göre Charon bir gezegen olarak sınıflandırılacaktı, çünkü taslak açıkça ağırlık merkezinin ana cismin içinde yer aldığı bir gezegensel uyduyu belirtiyordu. Nihai tanımda Plüton bir cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılmış, fakat bir gezegensel uydunun resmi tanımına karar verilmemiştir. Charon şu anda IAU tarafından tanınan cüce gezegenler listesinde yer almamaktadır. Taslak teklif kabul edilmiş olsaydı, Ay'ın da teorik olarak milyarlarca yıl sonra onu Dünya'dan uzaklaştıran gelgitsel ivme neticesinde ağırlık mekezi artık Dünya içinde kalmadığı zaman bir gezegen olarak sınıflandırılabilirdi.
Plüton'un diğer uyduları (Nix, Hydra, Kerberos ve Styx) aynı ağırlık merkezinin yörüngesinde dönerler, fakat küresel olacak kadar büyük değildirler ve basitçe Plüton'un (veya Plüton-Charon'un) uyduları olarak kabul edilirler.

Doğal uydular listesi
Uydu sistemi

Chichen Itza (ya da okunuşuyla Çiçen İtza), Meksika'nın Yucatán Yarımadası'nda, Valladolid ve Mérida arasında yer alan, Kristof Kolomb öncesi dönemde kurulmuş bir İtza Maya kentidir. Muhtemelen bir dönem Yucatan'ın dini merkezi olmuştur. Günümüzde Meksika'nın en çok ziyaret edilen ikinci arkeolojik sit alanıdır. Chichen-Itza'daki El Castillo (kale) adıyla tanınan Kukulkan (Kukuul Kaan) piramidinin yüksekliği üst platforma nazaran 24 m'dir. (10. yüzyıl sonunda yüksekliği 40 m olan Uxmal'daki  piramitten daha alçaktır.) 7 Temmuz 2007'de seçilen dünyanın yeni yedi harikasından biridir. Efsaneye göre kent 10. yüzyılda Quetzalcoatl önderliğindeki Toltekler'ce alınmıştır. Kentteki önemli yapılar şunlardır:

Kale adıyla tanınan Kukulkan Tapınağı ya da Kukulkan Piramidi: Mayalar bu piramidi astronomi ve matematik bilgilerini ortaya koymak istercesine belirli bir sistemle inşa etmişlerdir. Örneğin 4 cephesinin her birinde 91 basamak yer alır ki, böylece 4x91'le bulduğumuz 364 sayısına en tepedeki düzlüğü (1) de eklediğimizde yıldaki günlerin sayısı olan 365'i bulmaktayız. Ayrıca, piramidi öyle bir şekilde yönlendirmişlerdir ki, ilkbahar ve sonbaharda ekinoksların gerçekleştiği an, piramide gelen güneş ışıkları piramidin çıkıntıları sayesinde, merdiven basamaklarının dibinde bulunan iki yılan başı yontusunun S'ler çizen bir gövde uzantısı oluşacak şekilde bir gölge oluşturmaktadır. (İki başlı yılan.) Bu yılan, Kukulkan adıyla bilinen ilah tüylü yılandır. (Yılanın bir özelliği vücudunun gökcisimlerinin yörüngeleri şeklini alabilmesi, S'ler çizebilmesidir.) Ayrıca piramiti inandıkları yeraltı alemi katları sayısı gibi 9 farklı düzey halinde düzenlemişlerdir. Piramidin tepesinden bakıldığında 300 hektarlık bir görüş alanına sahip olunur, yani kentteki tüm yapılar görülebilmektedir.
Caracol (okunuşuyla Karakol) denilen gözlemevi. Yapıya içindeki spiral taş merdiven nedeniyle olsa gerek, “salyangoz” anlamında bu ad verilmiştir.
Adı Maya dilinde “esrarlı yazıların evi” anlamına gelen Akab Dzib
Baş rahibin tapınağı.
Savaşçılar Tapınağı.
Top oyunu sahası.
İspanyollarca “rahibeler manastırı” adı verilmiş yönetim sarayı.
Çeşitli tapınakları içeren, “eski Chichen” yapılar grubu.

Piramit ve üzerinde oluşan yılan gölgesiyle ilgili açıklayıcı ve görsel bilgi 4 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cilt kanseri, deriden kaynaklanan kanserdir. Vücudun diğer kısımlarını istila etme veya yayılma yeteneğine sahip anormal hücrelerin türemesinden kaynaklanırlar. Bazal hücreli karsinom, Skuamöz hücreli karsinom ve melanom olmak üzere üç ana cilt kanseri türü vardır. İlk ikisi, daha az yaygın olan bir dizi cilt kanseri ile birlikte melanom dışı cilt kanseri olarak bilinir. Bazal hücreli kanser yavaş büyür ve etrafındaki dokuya zarar verebilir ancak uzak bölgelere yayılma veya ölümle sonuçlanma olasılığı düşüktür. Genellikle üzerinde küçük kan damarları bulunan parlak, ağrısız, kabarık bir cilt alanı olarak görülür veya ülserli kabarık bir alan olarak ortaya çıkabilir. Skuamöz hücreli cilt kanserinin yayılma olasılığı daha yüksektir. Genellikle üstü pullu sert bir yumru olarak ortaya çıkar ancak ülser de oluşturabilir. Melanomlar en agresif olanlardır. Belirtileri arasında boyutu, şekli, rengi değişen, düzensiz kenarları olan, birden fazla renge sahip, kaşıntılı veya kanayan bir ben yer alır.
Vakaların %90'ından fazlası güneşten gelen ultraviyole radyasyona maruz kalmaktan kaynaklanmaktadır. Bu maruziyet, üç ana cilt kanseri türünün de riskini artırmaktadır. Ozon tabakasının kısmen incelmesi nedeniyle maruziyet artmıştır. Solaryum bir diğer yaygın ultraviyole radyasyon kaynağıdır. Melanomlar ve bazal hücreli kanserler için, çocukluk döneminde maruziyet özellikle zararlıdır. Skuamöz hücreli deri kanserleri için, ne zaman meydana geldiğine bakılmaksızın toplam maruziyet daha önemlidir. Melanomların %20 ila %30'u benlerden türer. Daha açık tenli kişiler, ilaçlar veya HIV/AIDS gibi nedenlerle bağışıklık sistemi zayıf olanlar gibi daha yüksek risk altındadır. Teşhis biyopsi ile yapılır.
Ultraviyole radyasyona maruz kalmanın azaltılması ve güneş kremi kullanımı, melanom ve skuamöz hücreli cilt kanserinin önlenmesinde etkili yöntemler olarak görünmektedir. Güneş kreminin bazal hücreli kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Melanom dışı cilt kanseri genellikle tedavi edilebilir. Tedavi genellikle cerrahi olarak çıkarılmasıdır, ancak daha az yaygın olarak radyoterapi veya florourasil gibi topikal ilaçları içerebilir. Melanom tedavisi cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ve hedefe yönelik tedavinin bir kombinasyonunu içerebilir. Hastalığı vücudun diğer bölgelerine yayılmış olan kişilerde yaşam kalitesini artırmak için palyatif bakım kullanılabilir. Melanom, kanserler arasında en yüksek hayatta kalma oranlarından birine sahiptir; Birleşik Krallık'ta insanların %86'sından fazlası ve Amerika Birleşik Devletleri'nde %90'ından fazlası 5 yıldan fazla hayatta kalmaktadır.

Bazal hücreli cilt kanseri (bazal hücreli karsinom), skuamöz hücreli cilt kanseri (skuamöz hücreli karsinom) ve malign melanom olmak üzere üç ana cilt kanseri türü vardır.

Çeşitli cilt kanseri belirtileri vardır. Bunlar arasında ciltte iyileşmeyen değişiklikler, ciltte ülserleşme, cildin renginin değişmesi ve mevcut benlerde pürüzlü kenarlar, benin büyümesi, renginin değişmesi, hissetme şekli veya kanaması gibi değişiklikler yer alır. Cilt kanserinin diğer yaygın belirtileri kaşınan veya yanan ağrılı lezyonlar ve daha koyu benekli büyük kahverengimsi lekeler olabilir.

Güneşe maruz kalmaktan kaynaklanan ultraviyole radyasyon, cilt kanserinin birincil çevresel nedenidir.

Primer olarak epidermis, skuamöz mukoza veya skuamöz metaplazi alanlarından kaynaklanan malign epitelyal tümör skuamöz hücreli karsinom olarak adlandırılır.

Tanı biyopsi ve histopatolojik inceleme ile konur.

Melanom ve skuamöz hücreli karsinomu önlemek için güneş kremi önerilir.

Tedavi, belirli kanser türüne, kanserin yerine, kişinin yaşına ve kanserin birincil mi yoksa nüksetmiş olup olmamasına bağlıdır.

Bazal hücreli ve skuamöz hücreli karsinomun ölüm oranı %0,3 civarındadır ve ABD'de yılda 2000 kişinin ölümüne neden olmaktadır.

Cilt kanserleri 2010 yılı itibarıyla yılda 80.000 ölüme yol açmaktadır; bunların 49.000'i melanom, 31.000'i ise melanom dışı cilt kanserlerinden kaynaklanmaktadır. Bu sayı 1990 yılında 51.000'di.

ABD'de 2008 yılında 59.695 kişiye melanom teşhisi konmuş ve 8.623 kişi bu hastalıktan ölmüştür. Avustralya'da her yıl 12.500'den fazla yeni melanom vakası bildirilmekte ve bunların 1.500'den fazlası hastalıktan ölmektedir. Avustralya, dünyada kişi başına düşen melanom insidansının en yüksek olduğu ülkedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık 2.000 kişi bazal veya skuamöz hücreli cilt kanserlerinden ölmektedir. Bu oran son yıllarda düşmüştür. Ölümlerin çoğu yaşlı olan ve kanser yayılana kadar doktora gitmemiş olabilecek kişilerde ve bağışıklık sistemi bozukluğu olan kişilerde görülmektedir.

Kanser

İnsanda cilt rengi esasen vücuttaki melanin miktarına bağlıdır. İnsan derisi'nin rengi siyahtan beyaza kadar değişken bir şekildedir ve evrimsel nedenleri tam olarak belli olmasa da cilt renginin insanın genetiğinden kaynaklandığı bilinmektedir. İnsan cildinin en üst tabakası renksizdir. Melanin cildin 1. ve 2. tabakalarında bulunur ve cilde rengini verir. İnsan vücuduna renk veren melanin pigmentleri güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınlarına karşı kişiyi korur ve pigmentler insan vücudunda sıcak ve güneşli bölgelerde daha çok salgılanır, bu yüzden sıcak bölgelerde (Afrika, Ekvatoral bölge gibi) deri rengi daha koyudur. Melanin pigmentlerinin salgılanmasından genler sorumludur. Bu yüzden ekvatora yakın bir yere giden bir kimsenin cilt renginin bir anda koyulaşması ve kişinin siyahi olması imkânsızdır. Aynı şekilde belirtilen kişinin çocukları da siyahi olamaz. Bunun için çok uzun yılların geçmesi gerekir. Bu süreç içerisinde, coğrafya koşulları kişinin gen havuzuna işleyerek gelecek nesillerin kademeli olarak siyahlaşmasını sağlar. Açık olan cilt rengi aşırı güneş ışığına maruz kalmanın sonucunda kararabilir. Cilt rengi bazı kültürlerde hâlen çok önemlidir ve sosyal statüyü belirler. By the time modern Homo sapiens evolved, all humans were dark-skinned.

Yaklaşık olarak, cilt rengi değişikliğinin %10'u insanın sahip olduğu cilt rengi ile yaşadığı bölge içerisinde, %90'ı ise bölgelerarası oluşur. Bunun sebebi ise cilt renginin seçilim baskısı altında oluşmasıdır. Benzer cilt renkleri genetik akrabalıktan ziyade yöndeşik adaptasyondan kaynaklanır. Bugüne kadar dünyanın farklı bölgelerinde farklı bölgelerden insanlar karışmıştır ve bu yüzden cilt rengi ile genetik soy arasındaki bağlantı büyük ölçüde zayıflamıştır. Örneğin Brezilya'da zenci kökenine sahip bir kişi ile zenciler arasında bir bağ yoktur. Bunun sebebi ise uzun yıllar boyunca köle olarak getirilen zencilerle yerli halkın kaynaşmasıdır..
Bugün dünyada cilt renginin toplumların karakteristik özelliklerini belirleyeceğine ait spekülasyonlar hatırı sayılır şekilde mevcuttur. Örneğin Doğu ve Kuzeydoğu Asyalıların yüz hatlarının takımyıldızına benzediği gibi.

Melanin ciltte güneş radyasyonunu emerek vücudu korur. Genellikle, melanin miktarı asorbe edilen güneş radyasyonu miktarı ile doğru orantılıdır. Güneş ışınlarına aşırı maruz kalma DNA'da direkt ve dolaylı yollardan hasara yol açar ve vücut doğal olarak kendini korumak ister. Bunun sonucunda vücut, hasarı onarmak ve cildi korumak için cildin alt tabakalarında daha fazla melanin üretmeye başlar. Bu melanin üretimi ise cilt rengini koyulaştırır. Bronzlaşma işlemileri de yapay UV radyasyonlarını oluşturabilir.
Cilt rengiyle ilgili temelde iki farklı mekanizma vardır. İlkinde, UVA radyasyonları ciltte oksidatif stres yaratır ve mevcut olan melanin ve oksitler cildin hızlı bir şekilde koyulaşmasına neden olur. İkincisinde ise melanogenez gecikmeli bir bronzlaşmaya yol açar ve güneşe ilk maruz kaldıktan yaklaşık olarak 72 saat sonra kararma görünür hâle gelir. Genel olarak bronzlaşma mevcut olan melanin oksidasyonunun normalden daha hızlı bir şekilde oksitlenmesi ile oluşur.
Her insanın cildinin güneşe maruz kaldığında verdiği doğal tepki vardır. İnsan cildinin tonu koyu kahverengiden neredeyse renksiz pigmentasyona kadar değişebilir. Genel olarak Afrika'nın kuzeyinde yaşayan halklar açık cilt, saç ve göz renklerine sahiptirler. Afrikalılar ise diğer dünya halklarında farklı olarak genellikle çok koyu cilt, aşırı kıvırcık siyah saçlar ve gözlere sahiptirler. Fitzpatrick skalasında değişik cilt rengine sahip insanların güneşe maruz kaldıklarında ciltlerinin güneşe karşı verdiği tepkiyi altı alt tipe ayırarak şöyle listelemiştir.

Cilt rengi sınıflandırması (Von Luschan skalası kullanılarak)

Kızıl
Saç rengi
Göz rengi

CiteSeerx (aslen CiteSeer olarak adlandırılır), özellikle bilgisayar ve bilgi bilimi alanlarında, bilimsel ve akademik makaleler için halka açık bir arama motoru ve dijital kütüphanedir . CiteSeer, Google Akademik ve Microsoft Akademik Arama gibi akademik arama araçlarının öncülü olarak kabul edilir.    CiteSeer benzeri motorlar ve arşivler genellikle yalnızca herkese açık web sitelerinden doküman toplar ve yayıncı web sitelerini taramaz. Bu nedenle, belgeleri serbestçe temin edilebilen yazarların indekste temsil edilme olasılıkları daha yüksektir.
CiteSeer'in amacı, akademik ve bilimsel literatürün yayılmasını ve erişimini iyileştirmektir. Herhangi biri tarafından serbestçe kullanılabilecek kâr amacı gütmeyen bir hizmet olarak, bilimsel literatüre daha fazla erişim sağlamak için akademik ve bilimsel yayıncılığı değiştirmeye çalışan açık erişim hareketinin bir parçası olarak kabul edilmiştir. CiteSeer, tüm dizinlenmiş belgelerin Açık Arşiv Girişiminin meta verilerini serbestçe sunar ve mümkün olduğunda DBLP ve ACM Portalı gibi diğer meta veri kaynaklarına dizinlenmiş belgelere bağlanır. Açık verileri teşvik etmek için, CiteSeerx, verilerini ticari olmayan amaçlarla bir Creative Commons lisansı altında paylaşır.

arXiv
Google Scholar
DBLP (Digital Bibliography & Library Project)

Ian H. Witten; Robert M. Akscyn; Frank M. Shipman (1998). Digital Libraries 98 (İngilizce). ISBN 978-0-89791-965-4.

Cüce gezegen, doğrudan Güneş etrafında hareket ettiği bir yörüngede bulunan, bu nedenle başka bir cismin doğal uydusu olmayan, kütleçekimsel olarak yuvarlak olacak kadar büyük, ancak Güneş Sistemi'nin sekiz klasik gezegeni gibi yörünge baskınlığı elde etmek için yetersiz olan küçük gezegen kütleli bir cisimdir. En tipik cüce gezegen örneği, 2006 yılında "cüce" kavramı benimsenmeden önce onlarca yıl boyunca bir gezegen olarak kabul edilen Plüton'dur.
Cüce gezegenler jeolojik olarak aktif olabilirler; bu olasılık 2015 yılında Ceres'e yönelik olarak gerçekleştirilen Dawn misyonu ve Plüton'a yönelik olarak gerçekleştirilen New Horizons misyonu ile doğrulanmıştır. Bu nedenle astrojeologlar bu cisimlerle özel olarak ilgilenmektedir.
Gök bilimciler en azından en büyük dokuz adayın birer cüce gezegen olduğu konusunda genel bir fikir birliği içindedirler - bunlar kabaca bir büyüklük sırasına göre, Plüton, Eris, Haumea, Makemake, Gonggong, Quaoar, Ceres, Orcus ve Sedna'dır. Bunlar arasına Salacia'nın da eklenmesi muhtemeldir. En büyük on cüce gezegen adayından ikisi uzay araçları tarafından ziyaret edilmiştir (Plüton ve Ceres) ve diğer yedisinin bilinen en az bir uydusu bulunmaktadır (Eris, Haumea, Makemake, Gonggong, Quaoar ve Orcus), bir uyduya sahip olması cüce gezegenlerin kütlelerinin ve dolayısıyla yoğunluklarının belirlenmesine olanak tanımaktadır. Kütle ve yoğunluk da bu gezegenlerin yapısını belirlemek amacıyla jeofizik modellere uyarlanabilir. Sadece bir tanesi, Sedna, ne ziyaret edilmiştir ne de bilinen bir uydusu vardır, bu da doğru bir kütle tahminini zorlaştırmaktadır. Bazı gök bilimciler bu cisimlere daha küçük cisimleri de dahil etmektedir, ancak bunların cüce gezegenler olabileceği konusunda bir fikir birliği yoktur.
Cüce gezegen terimi, gezegen bilimcisi Alan Stern tarafından Güneş Sistemi'ndeki gezegen kütleli nesnelerin üç yönlü sınıflandırmasının bir parçası olarak ortaya atıldı. Bunlar, Klasik gezegen, cüce gezegen ve uydu gezegendir. Cüce gezegenler, adından da anlaşılacağı gibi bir gezegen kategorisi olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte bu terim, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından Güneş'in etrafında dönen cisimlerin üç yönlü yeniden sınıflandırılmasının bir parçası olarak, gezegen olmayan cisimler arasında bir alt kategori olarak kabul edildi. Bu karar, Plüton'dan daha büyük ancak yine de klasik gezegenlerden çok daha küçük ve Güneş'e Neptün'den daha uzak bir cisim olan Eris'in keşfiyle hızlanmıştır. Boyut olarak Plüton'dan daha büyük olan bir dizi başka cisimlerin de keşfinden sonra Plüton'un tanımının yeniden değerlendirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Böylece Stern ve diğer birçok astrojeolog cüce gezegenleri ve büyük uyduları gezegen olarak kabul etse bile, 2006'dan bu yana IAU ve gök bilimcilerin büyük çoğunluğu Eris ve Plüton gibi gök cisimlerini gezegen listesinden tamamen dışlamıştır.

1801'den itibaren gök bilimciler, Mars ve Jüpiter arasında bulunan ve onlarca yıl boyunca bir gezegen olarak kabul edilen Ceres ve diğer nesneleri keşfetmektedir. Gezegen sayısının 23'e ulaştığı 1851 yılı civarında, daha küçük cisimler için asteroid tanımı kullanılmaya başlanmış olup daha sonrasında bu cisimlerin gezegen olarak kabul edilmesi veya sınıflandırılması terk edilmiştir.
1930'da Plüton'un keşfi ile birlikte birçok gök bilimci, çok fazla sayıdaki diğer küçük cisimlerle birlikte (astreoidler ve kuyruklu yıldızlar) Güneş Sistemi'nin dokuz gezegenden oluştuğunu düşünmekteydi. Neredeyse 50 yıl boyunca Plüton'un Merkür'den büyük olduğu düşünüldü, ancak 1978'de Plüton'un uydusu Charon'un keşfi ile Plüton'un kütlesinin kesin olarak ölçülebilmesi ve cismin ilk varsayımlara göre çok daha küçük olduğunun öğrenilmesi mümkün oldu. Plüton'u en küçük gezegen yapan, neredeyse kabaca Merkür'ün 20'de bir kütlesinde olmasıydı. Ceres, asteroit kuşağının en büyük cisminin on katından daha büyük olmasına rağmen, Dünya'nın uydusu Ay'ın yaklaşık beşte biri kadar bir kütleye sahiptir. Dahası, büyük yörünge dış merkezliği ve yüksek yörünge eğikliği gibi bazı alışılmadık göstergeler ortaya koyması nedeniyle, diğer gezegenlerden farklı bir tür cisim olduğu görüşü ortaya çıkmıştır.
1990'larda gök bilimcilerce asteroit kuşağında ve daha uzak bölgelerde, Plüton'a benzer başka cisimler keşfedilmeye başlandı. Bunlardan bazılarının Plüton'un bazı temel yörünge özelliklerini paylaşması sonucunda plütino olarak adlandırılan yeni bir grup ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda hangi cismin gezegen olarak kabul edilebileceğine yönelik bir tartışma ortaya çıkmıştır. Gezegen olarak kabul edilmenin sınırlarının tespit edilmeye başlanmasının ardından bazı gök bilimciler Plüton'u bir gezegen olarak adlandırmayı bırakmıştır. Alt gezegen ve küçük gezegen dahil olmak üzere birkaç terim, cüce gezegen olarak bilinen cisimler için kullanılmaya başlandı. 2005 yılında Plüton ile kıyaslanabilir boyutta olan üç adet Neptün ötesi cismin (Quaoar, Sedna ve Eris) keşfedildiği duyuruldu. Gök bilimciler ayrıca Plüton boyutundaki başkaca nesnelerin keşfedilmesinin oldukça muhtemel olduğunu ve şayet Plüton boyutundaki cisimlerin birer gezegen olarak sınıflandırılmaya devam edilmesi halinde gezegen sayısının hızla artmaya başlayacağını belirtmekteydiler.
Eris (geçici tanımı 2003 UB313 olarak bilinen) Ocak 2005'te keşfedilmiştir; Eris'in kütlesinin Plüton'dan bir miktar daha büyük olduğu değerlendirilmiş ve hatta bazı çalışmalarda gayri resmi olarak onuncu gezegen olarak yer verilmiştir. Sonuçta bu durum, Ağustos 2006'daki IAU Genel Kurulu'nda yoğun bir tartışma konusu haline gelmiştir. IAU'nun ilk taslak önerisinde gezegenler listesinde Charon, Eris ve Ceres de yer almaktaydı. Gök bilimcilerin birçoğu bu teklife itiraz etmiştir. Bu kapsamda, Uruguaylı gök bilimciler Julio Ángel Fernández ve Gonzalo Tancredi tarafından bir alternatif hazırlanmıştır. Buna göre, yuvarlak olacak kadar büyük, fakat etraflarındaki küçük gezegenimsi yapıları temizleyememiş olan cisimler için bir ara kategori oluşturulması teklif edilmiştir. Charon'u listeden düşüren bu yeni teklif, yörüngelerini temizleyebilme kriterini karşılayamamaları gerekçesiyle Plüton, Ceres ve Eris'i de liste dışı bırakmıştır.
IAU'nun son Resolution 5A kararı, Güneş'in etrafında dönen gök cisimleri için bu üç kategorili sistemi korumaktadır. Bu kıstaslar aşağıda yer almaktadır:

IAU ... Güneş Sistemimizdeki uydular hariç, gezegenlerin ve diğer cisimlerin aşağıdaki şekilde üç farklı kategoriye ayrılmasına karar vermiştir: 
(1) Gezegen1, (a) Güneş etrafında yörüngede bulunan, (b) kendi yerçekiminin katı cisim kuvvetlerinin üstesinden gelmesine yetecek kadar kütleye sahip, böylece hidrostatik denge şeklini almış (neredeyse yuvarlak) ve (c) yörüngesinin etrafındaki çevreyi temizlemiş gök cismidir. 
(2) "Cüce gezegen", (a) Güneş'in etrafında yörüngede olan, (b) katı cisim kuvvetlerinin üstesinden gelebilecek şekilde kendi kendine kütle çekimi için yeterli büyüklüğe sahip olan bir gök cismidir, böylece cisim hidrostatik denge (neredeyse yuvarlak) durumundadır,2 (c) bunlar yörüngesinin etrafındaki çevreyi temizleyemez ve (d) bir uydu değildir. 
(3) Güneş'in yörüngesindeki uydular dışında diğer tüm cisimler3 topluca "Küçük Güneş Sistemi Cismi" olarak adlandırılacaktır."

Dipnotlar:
1 Sekiz gezegen şunlardır: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün.
2 Sınıra yakın cisimlere cüce gezegen veya başka bir statü vermek için bir IAU süreci oluşturulacaktır.
3 Bunlar şu anda Güneş Sistemi asteroitlerinin çoğunu, çoğu Neptün ötesi cisimlerini (TNO), kuyruklu yıldızları ve diğer küçük gezegenleri kapsar.
IAU, sınıra yakın cisimleri belirlemek için hiçbir zaman bir süreç oluşturmadı ve bu tür kararları gök bilimcilere bıraktı. Bununla birlikte, daha sonra bir IAU komitesinin olası cüce gezegenlerin isimlendirilmesini de denetleyeceği kimi yönergeler oluşturuldu: Mutlak büyüklüğü +1'den daha parlak olan isimsiz Neptün ötesi cisimler (ve dolayısıyla 1 değerindeki bir geometrik albedo'ya karşılık gelen minimum 838 km çap) cüce-gezegen adlandırma komitesi tarafından adlandırılacaktı. O sırada (ve 2019 itibarıyla), adlandırma kriterini karşılayan cisimler Haumea ve Makemake idi.
Bu beş cisim – 2006'da ele alınan üçü (Plüton, Ceres ve Eris) ve 2008'de adlandırılan ikisi (Haumea ve Makemake) – genellikle yetkililerin isimlendirmesi ile Güneş Sisteminin cüce gezegenleri olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, bunlardan sadece biri – Plüton – mevcut şeklinin hidrostatik denge durumunda olduğuna yönelik varsayımların doğrulanabilmesi amacıyla yeterince ayrıntılı olarak gözlemlenebilmiştir. Ceres de bu denge durumuna yakındır, fakat yine de bazı kütleçekimi anormallikleri henüz tam olarak açıklanamamaktadır.
Öte yandan, astronomi topluluğu sıklıkla daha büyük Neptün ötesi cisimleri cüce gezegenler olarak kabul etmektedir. Örneğin, JPL/NASA, 2016'da gerçekleştirilen bazı gözlemlerden sonra Gonggong'u cüce gezegen olarak nitelendirdi ve Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Simon Porter, 2018'de Pluto, Eris, Haumea, Makemake, Gonggong, Quaoar, Sedna ve Orcus'a atıfta bulunarak bunlardan "büyük sekiz [Neptün ötesi] cüce gezegen" olarak bahsetti.
Diğer yıldızların etrafında dönen gezegenlerin sınıflandırılması ile ilgili kimi endişeler daha sonrasında ortaya çıkmış olsa da bu sorun hala çözülememiş; bunun yerine, cüce gezegen büyüklüğündeki cisimler tespit edildiğinde konuya ilişkin net bir tanımlama yapılmasına karar verilmiştir.

Cüce gezegen terimi bir şekilde kendiliğinden tartışmalıdır çünkü bu cisimler cüce yıldızların yıldız olmaları kadar gezegendir. Bu Güneş sisteminin konseptidir. Bu tanım ayrıca gök bilimciler tarafından da kullanılır ve IAU tanımına uyar. Brown şunu vurgular, gezegenimsi bu tarz cisimler için yıllarca kullanılan oldukça güzel bir kelimedir. Hatta 5A tasarısı bu medyan cisimlere gezegenimsi demiş, ancak genel kurulda kapalı oylama ile böyle olmaması kararı alınmıştır. İkinci tasarı, 5B, cüce gezegenleri altgezegen olarak tanımlamıştır, Stern'in de en başta niyetlendi

Cıva-manganez yıldızı, iyonize cıvadan emilim nedeniyle 398,4 nm'de belirgin bir spektral çizgiye sahip, kimyasal tuhaf yıldız türüdür. Bu yıldızlar, B8, B9 veya A0 spektral tipindedir. yaklaşık 10.000 ila 15.000 K arasındaki yüzey sıcaklıklarına karşılık gelen, iki ayırt edici özelliğe sahiptirler:

Fosfor, manganez, galyum, stronsiyum, itriyum, zirkonyum, platin ve cıva gibi atmosferik fazla elementler.
Güçlü bir dipol manyetik alan eksikliği.
Dönüşleri nispeten yavaştır. Bu nedenle atmosferleri nispeten sakindir. Bazı atomların yerçekimi kuvveti altında battığı, ancak diğerlerinin yıldızın dışına doğru radyasyon basıncıyla kalktığı ve heterojen bir atmosfer yarattığı düşünülmektedir, ancak henüz kanıtlanmamıştır.

Aşağıdaki tablo bu gruptaki en parlak yıldızları içermektedir. 

Kimyasal elementler

D vitamini, kalsiferol olarak da bilinir. Yağda çözünebilen vitaminlerden biridir. Kalsiyum ve fosforun sindirim yollarında kullanımı ve emilimi ile özellikle çocuklarda büyüme için gereklidir.
Kas zayıflığına karşı vücudu korur, kalp atışının düzenlenmesinde etkilidir, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için gereklidir. D vitamini sindirim sisteminden kalsiyum emilimini artırır ve kemiklerde kalsiyum birikimine yardım eder. D vitamini kalsiyum emilimini ve kalsiyumun aktif taşınmasını hızlandırarak artırır. Özellikle bağırsak dokularındaki epitel hücrelerde kalsiyum emilimine yardım eden, kalsiyum-bağlayıcı proteinlerin oluşumunu artırır. Vücuda besinler yoluyla Provitamin-D şeklinde alınır. Güneş ışınlarının etkisiyle deride D vitaminine dönüşür. Bu vitamin, kalsiyum ve fosforun bağırsakta emilimi ve vücutta kullanımı için gereklidir. Kuvvetli kemik ve dişler, bu vitaminin kalsiyumu buralara yerleştirmesiyle olur.
Kaynakları: Karaciğer, balık, balık yağı, yumurta, tereyağı, peynir, mantar ve süttür.
Günlük ihtiyaç: 0-30 yaş arası için 200 IU, 31-50 yaş arası için 300 IU, 51-70 yaş arası için 400 IU ve 71 yaş ve üzeri için 600 IU'dur.
Eksik: 20 ng/mL den az Yetersiz: 21-29 ng/mL arasında Normal: 41-80 ng/mL Toksik: 100 ng/mL den fazla serumdaki düzeylerine göre sınıflandırlıması.
Azlığında, az miktar da kalsiyum ve fosfor alınmasına bağlı olarak kemiklerde yumuşamaya ve kemik ve diş yapısında bozulmalara neden olur.
Fazlası; bulantı ve kusma yapar, böbreklere zarar verir.

Tıbbi bilgi 16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ne kadar Vitamin D?
Grip Salgını ve D Vitamini İlişkisi 11 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
D Vitamini ve Kanser İlişkisi 12 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir dairesel kutup yıldızı, Dünya üzerindeki belirli bir enlemden bakıldığında, göksel kutuplardan birine belirgin yakınlığı nedeniyle asla ufkun altına düşmeyen bir yıldızdır. Bu nedenle, dairesel yıldızlar, yılın her gecesi tüm gece boyunca söz konusu konumdan en yakın direğe doğru görülebilir (Güneş'in parıltısı tarafından boğulmasalardı, gün boyunca da sürekli olarak görülebilirlerdi).
Tüm dairesel kutuplu yıldızlar, yarıçapı gözlemcinin enlemine eşit olan göreceli bir kutupsal çember içinde bulunur. Gözlemci, Kuzey veya Güney Kutbu'na ne kadar yakınsa, çevresel çember de o kadar büyük olmaktadır.
Kuzey Kutbu tanımı, Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde, Gece yarısı güneşini deneyimleyen bölge olarak resmîleştirilmeden önce, daha geniş anlamda, 'ayı' takımyıldızlarının (Büyük Ayı, Büyük Ayı ve Küçükayı, Küçük Ayı) olduğu yerler anlamına gelmekteydi.

Dünya kendi ekseni etrafında her gün dönerken, yıldızlar göksel kutuplardan birinin (Kuzey Yarımküredeki gözlemciler için kuzey gök kutbu veya Güney Yarımküredeki gözlemciler için güney gök kutbu) etrafında dairesel yollar çiziyor gibi görünmektedir. Bir gök kutbundan uzaktaki yıldızlar büyük daireler çizerek dönüyormuş gibi görünür. bir gök kutbuna çok yakın konumlanmış yıldızlar, küçük daireler çizerek dönerler ve bu nedenle, herhangi bir günlük hareketi neredeyse hiç yapmamış gibi görünürler. Gözlemcinin Dünya üzerindeki enlemine bağlı olarak, bazı yıldızlar - dairesel kutuplu olanlar - göksel kutba, sürekli olarak ufkun üzerinde kalacak kadar yakındır, diğer yıldızlar ise günlük dairesel yollarının bir kısmı için ufkun altına kalırlar.
Çevredeki yıldızlar, gök kutbunda ortalanmış ve ufka teğet olan bir daire içinde uzanıyor gibi görünmektedir. Dünya'nın Kuzey Kutbu'nda, kuzey göksel kutbu doğrudan tepemizdedir ve görünür olan tüm yıldızlar (yani, Kuzey Gök Yarımküredeki tüm yıldızlar) daireseldir. Güneye gidildikçe kuzey gök kutbu kuzey ufkuna doğru hareket eder. Ondan uzakta olan daha fazla yıldız, günlük "yörüngelerinin" bir kısmı için ufkun altında kaybolmaya başlar ve geri kalan dairesel kutup yıldızlarını içeren daire giderek küçülür. Ekvator'da, bu daire ufukta uzanan tek bir noktada - gök kutbunun kendisine - kaybolur. Bu nedenle, dairesel olma yeteneğine sahip tüm yıldızlar, her 24 saatlik periyodun yarısı için ufkun altındadır. Orada, kutup yıldızının kendisi ancak yeterli yükseklikte bir yerden oluşacaktır.
Ekvator'un güneyine gidildikçe tam tersi olmaktadır. Güney gök kutbu gökyüzünde giderek daha yüksek görünür ve bu kutup üzerinde merkezlenen giderek daha büyük bir daire içinde yatan tüm yıldızlar onun etrafında dairesel hale gelmektedir. Bu, bir kez daha tüm görünür yıldızların dairesel olduğu Dünya'nın Güney Kutbu'na ulaşana kadar devam etmektedir.
Kuzey gök kutbu, kutup yıldızına (Polaris veya Kuzey Yıldızı) çok yakındır, bu nedenle Kuzey Yarımküre'den tüm dairesel kutuplu yıldızlar Polaris'in etrafında hareket ediyor gibi görünür. Polaris'in kendisi neredeyse sabit kalır, her zaman kuzeyde ve her zaman aynı yükseklikte (ufka göre açı), gözlemcinin enlemine eşittir. Bunlar daha sonra kadranlara sınıflandırılır.

Bir yıldızın dairesel olup olmadığı gözlemcinin enlemine bağlıdır. Kuzey veya güney gök kutbunun yüksekliği (hangisi görünürse) gözlemcinin enleminin mutlak değerine eşit olduğundan, görünür gök kutbundan açısal uzaklığı mutlak enlemden daha az olan herhangi bir yıldız dairesel olacaktır. Örneğin, gözlemcinin enlemi 50° K ise, kuzey gök kutbu da 50°'den daha azsa herhangi bir yıldız dairesel kutuplu olacaktır. Gözlemcinin enlemi 35° G ise, güney gök kutbunun 35° içindeki tüm yıldızlar dairesel kutupludur. Ekvatordaki yıldızlar, Dünya'nın her iki yarım küresindeki herhangi bir enlemden gözlemlendiğinde dairesel değildir. "Kutup mesafesi gözlemcinin enlemine yaklaşık olarak eşit veya ondan daha az olan bir yıldız".
Belirli bir yıldızın gözlemcinin enleminde (θ) dairesel olup olmadığı, yıldızın eğimi (δ) cinsinden hesaplanabilir. δ − θ + 90°'den büyükse (Kuzey Yarımküre'deki gözlemci) veya δ − θ - 90°'den küçükse (Güney Yarımküre'deki gözlemci) yıldız dairesel kutupludur. Bu nedenle, Canopus, Fresno, Tulsa ve Virginia Beach'ten marjinal olarak görülebiliyorsa, San Francisco ve Louisville, Kentucky'den görünmez.
Uzak kuzey takımyıldızındaki bazı yıldızlar (Cassiopeia, Cepheus, Büyükayı ve Küçükayı gibi), kabaca Yengeç Dönencesi'nin (23° 26′ K) kuzeyinde, hiçbir zaman yükselmeyen veya batmayan dairesel kutuplu yıldızlar olacaktır.
Örneğin Britanya Adaları gözlemcileri için ilk kadir yıldızları Capella (sapma +45° 59') ve Deneb (+45° 16') ülkenin herhangi bir yerinden batmaz. Vega (+38° 47′) teknik olarak 51° 13′ K enleminin kuzeyinde (Londra'nın hemen güneyinde); atmosferik kırılma hesaba katıldığında, muhtemelen sadece Cornwall ve Kanal Adaları'ndan deniz seviyesinde battığı görülecektir.
Oğlak Dönencesi'nin (23° 26′ G) kabaca güneyindeki uzak güney takımyıldızlarındaki (Crux, Musca ve Hydrus gibi) yıldızlar, bu tropik alanın ötesindeki tipik gözlem noktalarına yakın kutuplardır.
Bir yarımkürede dairesel olan yıldızlar ve takımyıldızlar her zaman karşı yarımkürede aynı enlemde veya daha yüksekte görünmezdir ve bunlar asla ufkun üzerine çıkmaz. Örneğin, güney yıldızı Acrux, bitişik Amerika Birleşik Devletleri'nin çoğundan görünmez, benzer şekilde, kuzey Büyük Ayı asterizminin yedi yıldızı, Güney Amerika'nın Patagonya bölgesinin çoğundan görünmez.

Gök direği
Gök küresi
Dairesel takımyıldızı
Macellan'ın çevresi
Kutup Yıldızı
Christopher Columbus'un Yolculukları

"Circumpolar Stars." Web. 7 Jan. 2015. http://www.astronomygcse.co.uk/AstroGCSE/New Site/Topic 3/circumpolar_stars.htm.

Bartleby.com: Circumpolar Star
North Circumpolar Star Trails
South Circumpolar Star Trails
Star Trails Photography Tutorial

Danca (/ˈdeɪnɪʃ/, DAY-nish; Danca: dansk Danca telaffuz: [ˈtænˀsk], Danca: dansk sprog Danca telaffuz: [ˈtænˀsk ˈspʁɔwˀ]), başlıca Danimarka ve çevresinde yaklaşık altı milyon kişi tarafından konuşulan, Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir Kuzey Cermen dilidir. Danca konuşan topluluklar aynı zamanda Grönland, Faroe Adaları ve azınlık dili statüsüne sahip olduğu Almanya'nın kuzeyindeki Güney Schleswig bölgesinde de bulunur. Daha küçük Danca konuşan topluluklar ayrıca Norveç, İsveç, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Brezilya ve Arjantin'de de bulunur.
Diğer Kuzey Cermen dilleriyle birlikte Danca, Viking Çağı boyunca İskandinavya'da yaşamış olan Cermen halklarının ortak dili olan Eski Norsçanın bir devamıdır. Danca, İsveççe ile birlikte Doğu Norsçası lehçe grubundan türemişken, Orta Norveççe dili (Danca etkisinden önceki) ve Norveççe Bokmål, Faroece ve İzlandaca ile birlikte Batı Norsçası olarak sınıflandırılır. Karşılıklı anlaşılabilirlik esasına dayanan daha yeni bir sınıflandırma, modern konuşma Dancasını, Norveççeyi ve İsveççeyi "anakara (veya kıta) İskandinavcası" olarak ayırırken, İzlandaca ve Faroece "ada İskandinavcası" olarak sınıflandırılır. Yazılı diller uyumlu olsa da, konuşma Dancası Norveççe ve İsveççeden belirgin şekilde farklıdır ve bu nedenle her ikisiyle olan karşılıklı anlaşılabilirlik derecesi bölgeler ve konuşurlar arasında değişkenlik gösterir.
yüzyıla kadar Danca, Güney Jutland ve Schleswig'den Skåne'ye kadar konuşulan, hiçbir standart varyantı veya yazım kuralı olmayan bir lehçe sürekliliğiydi. Protestan Reformu ve matbaanın kullanılmaya başlanmasıyla, Kopenhag ve Malmö'nün eğitimli lehçesine dayanan standart bir dil geliştirildi. Eğitim sistemi ve yönetimde kullanılmasıyla yayıldı, ancak Almanca ve Latince 17. yüzyılın içlerine kadar en önemli yazı dilleri olmaya devam etti. Almanya ve İsveç'e toprak kaybedilmesinin ardından milliyetçi bir hareket dili Danimarka kimliğinin bir simgesi olarak benimsedi ve dil, 18. ve 19. yüzyıllarda önemli edebî eserlerin üretilmesiyle kullanım ve popülerlik açısından güçlü bir artış yaşadı. Günümüzde geleneksel Danca lehçeleri neredeyse tamamen ortadan kalkmış olsa da, standart dilin bölgesel varyantları mevcuttur. Dildeki temel farklılıklar nesiller arasında olup, gençlik dili özellikle yenilikçidir.
Danca, 27 fonemik olarak ayırt edici ünlüden oluşan çok geniş bir ünlü envanterine sahiptir ve bürünü (prozodi), bir tür larinks fonasyon tipi olan ayırt edici stød olgusuyla karakterize edilir. Dancayı komşu dillerden ayıran birçok telaffuz farklılığı, özellikle ünlüler, zor bürün ve "zayıf" telaffuz edilen ünsüzler nedeniyle, bazen "öğrenilmesi, edinilmesi ve anlaşılması zor bir dil" olarak kabul edilir ve bazı kanıtlar çocukların Dancanın fonolojik ayrımlarını diğer dillere kıyasla daha yavaş edindiğini göstermektedir. Dil bilgisi, güçlü (düzensiz) ve zayıf (düzenli) çekimlerle orta derecede bükümlüdür. İsimler, sıfatlar ve işaret zamirleri ortak (common) ve nötr (neuter) cinsiyet ayrımı yapar. İngilizce gibi, Danca da özellikle zamirlerde eski bir hâl sisteminin yalnızca kalıntılarına sahiptir. İngilizceden farklı olarak, fiillerdeki tüm kişi eklerini kaybetmiştir. Sözcük dizimi V2 olup, çekimli fiil cümlede her zaman ikinci sırada yer alır.

Danimarka
Danlar

Frederiksen, Katti; Olsen, Carl Christian (2017). Det grønlandske sprog i dag (PDF). Saammaateqatigiinnissamut Isumalioqatigiissitaq. 9 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Aralık 2021. 
Kühl, Karoline; Petersen, Jan Heegård; Hansen, Gert Foget (2020). "The Corpus of American Danish: a language resource of spoken immigrant Danish in North and South America". Language Resources and Evaluation. 54 (3): 831-849. doi:10.1007/s10579-019-09473-5. 
Dal, Erik (1991). "Latin og dansk i danica 1482–1600".  Alenius, Marianne; Bergh, Birger; Boserup, Ivan; Friis-Jensen, Karsten; Jensen, Minna Skafte (Ed.). Latin og nationalsprog i Norden efter reformationen. Museum Tusculanum Press. ss. 69-72. ISBN 87-7289-146-7. 
Haberland, Hartmut (1994). "Danish".  König, Ekkehard; van der Auwera, Johan (Ed.). The Germanic Languages. Routledge Language Family Descriptions. Routledge. ss. 313-349. ISBN 978-0-415-28079-2. JSTOR 4176538. 
Grønnum, Nina (2008a). "Hvad er det særlige ved dansk som gør det svært at forstå og at udtale for andre?: Første del: enkeltlydene" [What is the peculiarity of Danish that makes it difficult for others to understand and pronounce? First part: Segmentary sounds]. Mål og Mæle. 31 (1): 15-20. 
Grønnum, Nina (2008b). "Hvad er det særlige ved dansk som gør det svært at forstå og at udtale for andre?: Anden del: prosodi" [What is the peculiarity of Danish that makes it difficult for others to understand and pronounce? Second part: Prosody]. Mål og Mæle (Danca). 31 (2): 19-23. 
Trecca, Fabio; Bleses, Dorthe; Højen, Anders; Madsen, Thomas O; Christiansen, Morten H. (3 Ocak 2020). "When Too Many Vowels Impede Language Processing: An Eye-Tracking Study of Danish-Learning Children". Language and Speech. SAGE Publications. 63 (4): 898-918. doi:10.1177/0023830919893390. ISSN 0023-8309. PMID 31898932. 

Wikimedia Commons'ta Danca (dil) ile ilgili birkaç dosya var.
Danimarka Dil Konseyi 19 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dialekt.dk 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.sprogmuseet.dk/ 15 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İskandinav Çalışmaları ve Dilbilimi Bölümü 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://sproget.dk/ 8 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Danimarka Dili ve Edebiyatı Derneği 27 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atasözleri ve sözler 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dağınık disk veya saçılmış disk, geniş Neptün ötesi cisimler ailesinin bir alt kümesi olarak genel itibarıyla buzlu küçük Güneş Sistemi cismi popülasyonuna sahip olan Güneş Sistemi'ndeki uzak bir çöküntü çemberidir. Dağınık disk cisimleri (SDO'lar-Scatterd Disk Objects) 0,8'e kadar değişen yörünge dışmerkezliklerine, 40°'ye kadar yüksek eğimlere ve 30 astronomik birim (4,5×109 km; 2,8×109 mi) daha büyük günberi mesafelerine sahiptir. Bu aşırı yörüngelerin gaz devleri tarafından kütleçekimsel “saçılmanın” bir sonucu olduğu düşünülmektedir ve bu nesneler Neptün tarafından tedirgin edilmeye devam etmektedir.
En yakın saçılmış disk nesneleri Güneş'e yaklaşık 30-35 AU mesafeye yaklaşsa da, yörüngeleri 100 AU'nun çok ötesine uzanabilir. Bu da saçılmış cisimleri Güneş Sistemi'ndeki en soğuk ve en uzak cisimler arasına sokar. Dağınık diskin en iç kısmı, geleneksel olarak Kuiper kuşağı olarak adlandırılan yörüngedeki nesnelerin simit biçimli bir bölgesiyle örtüşür, ancak dış sınırları Güneş'ten çok daha uzağa ve ekliptiğin üstünde ve altında Kuiper kuşağından daha uzağa ulaşır.
Kararsız doğası nedeniyle gök bilimciler artık Güneş Sistemi'ndeki periyodik kuyruklu yıldızların çoğunun çıkış yerinin dağınık disk olduğunu, Jüpiter ve Neptün arasındaki buzlu cisimlerden oluşan centaurların ise bir cismin diskten iç Güneş Sistemi'ne göçünde bir ara aşama olduğunu düşünmektedir. Nihayetinde, dev gezegenlerden gelen tedirginlikler bu tür cisimleri Güneş'e doğru göndererek periyodik kuyruklu yıldızlara dönüştürür. Var olduğu iddia edilen Oort bulutundaki birçok nesnenin de dağılmış diskten kaynaklandığı düşünülmektedir. Ayrık cisimler dağınık disk cisimlerinden keskin bir şekilde ayrılmazlar ve Sedna gibi bazılarının bazen bu gruba dahil edilebileceği düşünülmüştür.

Geleneksel olarak Güneş Sistemi'ndeki nesneleri tespit etmek için astronomide ışıldama karşılaştırıcısı gibi cihazlar kullanılmaktaydı, zira bu nesneler iki pozlama arasında hareket ediyor, bu da fotoğraf plakalarının veya filmlerin pozlanması ve banyo edilmesi gibi zaman alıcı adımları gerektiriyordu; ardından insanlar olası nesneleri manuel olarak tespit etmek için ışıldama karşılaştırıcısı kullanmaktaydı. 1980'lerde teleskoplarda CCD tabanlı kameraların kullanılması, daha sonra kolayca dijitalleştirilebilen ve aktarılabilen elektronik görüntülerin doğrudan oluşturulabilmesini mümkün kıldı. CCD filmden daha fazla ışık yakaladığından (gelen ışığın %10'una karşılık yaklaşık %90'ı) ve yanıp sönme işlemi artık ayarlanabilir bir bilgisayar ekranında gerçekleştirilebildiğinden, araştırmalardan daha yüksek verim alınabiliyordu. Bunun sonucunda bir keşif yağmuru yaşandı ve 1992-2006 yılları arasında 1000'den fazla Neptün ötesi cisim tespit edildi.
Bu şekilde tanınan ilk dağınık disk cismi (SDO) 1996 TL66'dır ve ilk olarak 1996 yılında Hawaii'deki Mauna Kea'da bulunan astronomlar tarafından saptanmıştır. Aynı araştırma tarafından 1999 yılında üç tane daha cisim tanımlanmıştır: bunlar 1999 CV118, 1999 CY118 ve 1999 CF119'dur. Günümüzde SDO olarak sınıflandırılan ve keşfedilen ilk nesne 1995 yılında Spacewatch tarafından saptanan 1995 TL8'dir.
2024 yılı itibarıyla, Gǃkúnǁʼhòmdímà (Schwamb, Brown ve Rabinowitz tarafından keşfedilmiştir), Gonggong (Schwamb, Brown ve Rabinowitz) 2002 TC302 (NEAT), Eris (Brown, Trujillo ve Rabinowitz), Sedna (Brown, Trujillo ve Rabinowitz) ve 474640 Alicanto (Deep Ecliptic Survey) dahil olmak üzere centaurlar ile birlikte 1600'den fazla SDO tanımlanmıştır. Kuiper kuşağındaki ve dağınık diskteki cisimlerin sayılarının kabaca eşit olduğu varsayılsa da, daha uzak olmaları nedeniyle gözlemsel yanlılık, bugüne kadar çok daha az SDO'nun gözlemlendiği anlamına gelmektedir.

Neptün ötesi nesne popülasyonu, Kuiper Kuşağı cisimleri ve dağınık disk cisimleri olarak iki ayrı alt kümeye ayrılmaktadır. Üçüncü alt küme olan Oort bulutu cisimleri ise halihazırda bu bölgeye yönelik doğrudan bir gözlem yapılamaması nedeniye varsayımsaldır. Kimi araştırmacılar dağınık disk ile iç Oort bulutu arasındaki geçiş bölgesinde ayrık nesneler olarak sınıflandırılması gereken başka bir popülasyon daha bulunduğunu öne sürmektedir.

Kuiper kuşağı, Kuiper kuşağı nesnelerinin (KBO'lar) iki ana popülasyonunu içeren yaklaşık 30 ila 50 AU arasında uzanan nispeten kalın bir simit şekilli uzaydır. Neptün tarafından etki edilemeyecek yörüngelerde bulunan klasik Kuiper kuşağı nesneleri (ya da “cubewanolar”) ve Neptün'ün 2:3 (her üç Neptün yörüngesi için nesnenin iki kez dönmesi) ve 1:2 (her iki Neptün yörüngesi için nesnenin bir kez dönmesi) gibi kesin bir yörünge oranına kilitlediği rezonans Kuiper kuşağı cisimlerinden oluşur. Yörünge rezonansları olarak adlandırılan bu oranlar, KBO'ların Neptün'ün yerçekimsel etkisinin Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca temizleyeceği bölgelerde kalmasına izin verir, çünkü nesneler asla Neptün'e dışa veya içe doğru saçılacak kadar yakın değildir. Plüton kendi grubunun en büyük üyesi olduğu için, Neptün ile 2:3 rezonansında olanlar “plutinolar” olarak bilinirken, 1:2 rezonansında olanlar ise “twotinolar” olarak bilinir.
Kuiper kuşağından farklı olarak dağınık disk popülasyonu Neptün tarafından tedirgin edilebilen cisimlerden oluşur. Dağınık disk cisimleri en yakın yaklaşımlarında (~30 AU) Neptün'ün çekim alanına girerler, ancak en uzak mesafeleri bunun kat kat fazlasına ulaşır. Devam eden araştırmalar, Jüpiter ve Neptün arasında yörüngede dolanan buzlu bir küçük gezegen sınıfı olan centaurların, Neptün tarafından Güneş Sistemi'nin iç kısımlarına fırlatılan SDO'lar olabileceğini ve bu durumun da onları Neptün ötesi dağınık nesnelerden ziyade “cis-Neptünyen” olarak adlandırılan başka bir sınıfa dahil edilmesi gerekeceğini öne sürmektedir. (29981) 1999 TD10 gibi bazı nesneler bu ayrımı bulanıklaştırmaktadır ve tüm Neptün ötesi nesneleri resmi olarak kataloglayan Küçük Gezegen Merkezi (MPC) artık centaurları ve SDO'ları birlikte listelemektedir.
Ancak MPC, Kuiper kuşağı ile dağınık disk arasında belirgin bir ayrım ortaya koymakta ve kararlı yörüngelerdeki nesneleri (Kuiper kuşağı) dağınık yörüngelerdekilerden (dağınık disk ve sentorlar) ayırmaktadır. Ancak Kuiper kuşağı ile dağınık disk arasındaki fark kesin değildir ve birçok gök bilimci dağınık diski ayrı bir popülasyon olarak değil, Kuiper kuşağının dışa doğru uzanan bir bölgesi olarak görmektedir. Dağınık diskteki cisimler için kullanılan bir diğer terim ise “dağınık Kuiper kuşağı cismi ”dir (veya SKBO).
Morbidelli ve Brown, Kuiper kuşağındaki cisimler ile dağınık disk cisimleri arasındaki farkın, ikinci cisimlerin “Neptün ile yakın ve uzak karşılaşmalarla yarı büyük eksende taşınması” olduğunu, ancak ilkinin böyle yakın karşılaşmalar yaşamadığını öne sürmektedir. Bu tanımlama (belirttikleri gibi) Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca yetersiz kalmaktadır, çünkü “rezonanslara hapsolmuş” cisimler “saçılma evresinden saçılmama evresine (ya da tam tersi) birçok kez geçebilir”. Yani, Neptün ötesi cisimler zaman içinde Kuiper kuşağı ile saçılan disk arasında gidip gelebilir. Bu nedenle, bilim insanları nesneler yerine bölgeleri tanımlamayı tercih etmiş, saçılan diski bir Hill küresinin yarıçapı içinde “Neptün'le karşılaşmış cisimler tarafından ziyaret edilebilen yörünge uzayı bölgesi” ve Kuiper kuşağını da “a > 30 AU bölgesindeki tamamlayılar” olarak tanımlamışlardır; bu da Güneş Sistemi'nin yarı büyük eksenleri 30 AU'dan büyük olan cisimler tarafından doldurulan bölgesidir.

Küçük Gezegen Merkezi 90377 Sedna adlı Neptün ötesi cismi bir dağınık disk cismi olarak sınıflandırmaktadır. Sedna'nın kaşifi Michael E. Brown bunun yerine, 76 AU'luk günberi mesafesiyle dış gezegenlerin çekim gücünden etkilenmeyecek kadar uzak olduğu için, Sedna'nın dağınık diskin bir üyesi olarak değil, bir iç Oort-bulut nesnesi olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Bu tanıma göre, günberisi 40 AU'dan büyük olan bir nesne dağılmış diskin dışında olarak sınıflandırılabilir.
Sedna bu türden tek nesne değildir: (148209) 2000 CR105 (Sedna'dan önce keşfedilmiştir) ve 474640 Alicanto, Neptün'den etkilenemeyecek kadar uzak bir günberiye sahiptir. Bu durum gök bilimciler arasında genişletilmiş dağınık disk (E-SDO) adı verilen yeni bir küçük gezegen kümesi tanımlanması hakkında tartışmalara yol açmıştır. 2000 CR105 aynı zamanda bir iç Oort bulutu nesnesi ya da (daha büyük olasılıkla) dağınık disk ile iç Oort bulutu arasında bir geçiş nesnesi olabilir. Son zamanlarda bu nesneler “ ayrık” ya da uzak ayrık nesneler (DDO) olarak adlandırılmaktadır.
Saçılmış ve ayrık bölgeler arasında net sınırlar yoktur. Gomes ve arkadaşları SDO'ları “oldukça eksantrik yörüngelere, Neptün'ün ötesinde günberiye ve 1:2 rezonansının ötesinde yarı büyük eksenlere” sahip olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre, tüm uzak ayrık nesneler SDO'dur. Ayrık cisimlerin yörüngeleri Neptün saçılmasıyla üretilemeyeceğinden, yakın geçen bir yıldız veya uzak, gezegen boyutunda bir cisim de dahil olmak üzere alternatif saçılma mekanizmaları öne sürülmüştür. Alternatif olarak, bu nesnelerin yakın geçen diğer bir yıldızdan yakalandığı da öne sürülmüştür.
J. L. Elliott ve arkadaşları tarafından hazırlanan 2005 tarihli Derin Ekliptik Araştırması raporunda ortaya konan bir şema iki kategori arasında ayrım yapmaktadır: bunlar saçılmış-yakın (yani tipik SDO'lar) ve saçılmış-uzak (yani ayrık) nesnelerdir. Saçılmış-yakın nesneler, yörüngeleri rezonant olmayan, gezegen-yörünge kesişmesi olmayan ve Tisserand parametresi (Neptün'e göre) 3'ten küçük olanlardır. Dağınık-uzak nesneler 3'ten büyük bir Tisserand parametresine (Neptün'e göre) ve 0,2'den büyük bir zaman ortalamalı dışmerkezliğe sahiptir.
B. J. Gladman, B. G. Marsden ve C. Van Laerhoven tarafından 2007 yılında tanıtılan alternatif bir sınıflandırma, Tisserand parametresi yerine 10 milyon yıllık yörünge entegrasyonunu kullanır. Bir nesne, yörüngesi rezonans değilse, yarı-büyük ekseni 2000 AU'dan büyük değilse ve entegrasyon sırasında yarı-büyük ekseni 1,5 AU veya daha fazla bir sapma gösteriyorsa SDO olarak nitelendirilir. Gladman ve a

Deimos (sistematik tanım: Mars II), Mars'ın iki doğal uydusunun daha küçük ve en dışta olanıdır, diğeri Phobos'tur. Deimos'un ortalama yarıçapı 6,2 km'dir (3,9 mil) ve Mars'ın yörüngesinde attığı bir tur 30,3 saat sürer. Deimos, Mars'tan 23.460 km (14.580 mi), Mars'ın diğer ayı olan Phobos'tan çok daha uzakta. Adını, Antik Yunan tanrısı ve korku ve terörün kişileştirilmesi olan ve aynı zamanda Ares ve Afrodit'in oğlu ve Phobos'un ikiz kardeşi olan Deimos'tan almıştır.

12 Ağustos 1877'de, yaklaşık 07.48 UTC'de Washington DC'deki Birleşik Devletler Deniz Gözlemevi'nde Asaph Hall III tarafından keşfedildi. (Çağdaş kaynaklarda 1925 öncesi kullanılarak "11 Ağustos 14.40" Ortalama Saati verilmiştir. Bir güne öğlen saatlerinde başlamak bir astronomik kural, bu nedenle gerçek yerel ortalama saati elde etmek için 12 saat eklenmelidir.) Hall ayrıca Phobos'u 18 Ağustos 1877'de, saat 09.14 GMT'de, kasıtlı olarak Mars uydularını aradıktan sonra keşfetti.

Deimos, Mars'ın diğer uydusu Phobos gibi, C veya D tipi bir asteroidinkine benzer tayf, albedos ve yoğunluklara sahiptir. (15 × 12,2 × 11 km, Phobos'un boyutunun %56'sını oluşturuyor.) Deimos, C-tipi asteroitler ve karbonlu kondrit göktaşları gibi, karbonlu malzeme bakımından zengin kayalardan oluşur. Kraterlidir, ancak yüzey, kraterlerin regolit ile kısmen doldurulmasından kaynaklanan Phobos'unkinden belirgin şekilde daha pürüzsüzdür. Regolit oldukça gözeneklidir ve yalnızca 1.471 g/cm3'lük bir radar tarafından tahmin edilen yoğunluğa sahiptir.
Deimos'tan kaçış hızı 5,6 m/s'tir. Bu hız, teorik olarak dikey bir sıçrama gerçekleştiren bir insan tarafından elde edilebilir. Deimos'un görünen büyüklüğü 12.45'tir.

Demir yıldızı, astronomide varsayımsal bir sıkışık yıldız türüdür.
Bununla ilgisi olmayan bir şekilde "demir yıldızı" terimi, spektrumlarında yasaklı FeII çizgilerinden oluşan yoğun bir yapıya sahip mavi süperdevler için de kullanılır. Bunlar potansiyel olarak sakin, sıcak parlak mavi değişenlerdir. Eta Carinae tipik bir örnek olarak tanımlanmıştır.

Demir yıldızı, evrenin çok uzak geleceğinde, belki de 101500 yıl sonra oluşabilecek varsayımsal bir sıkışık yıldız türüdür.
Demir yıldızlarının oluşumundaki temel prensip kuantum tünelleme yoluyla gerçekleşen soğuk füzyonun, sıradan maddelerdeki hafif çekirdekleri demir-56 çekirdeklerine dönüştürmesidir. Fisyon ve alfa parçacığı emisyonu, ağır çekirdeklerin demire bozunmasına ve yıldız kütleli cisimlerin soğuk demir kürelerine dönüşmesine yol açacaktır. Bu yıldızların oluşumu, sadece protonların bozunmaması durumunda mümkündür. Bazı tahminlere göre bir nötron yıldızının yüzeyi demirden oluşuyor olabilse de, bu bir demir yıldızından farklıdır.
101026 ila 101076 yılın sonunda demir yıldızları çökerek nötron yıldızlarına ve kara deliklere dönüşecektir.

Sovyet filmi Tumannost Andromedi (Andromeda Bulutsusu), yakıtı azalan ve demir yıldızının kütleçekimi tarafından yakalanan bir uzay gemisi hakkındadır. Yıldız o kadar sönüktür ki yalnızca kızılötesinde görülebilmektedir. Film, Süredurum Kuramı'nın baskın olduğu ve Samanyolu'nda demir yıldızlarının var olduğunun düşünüldüğü bir dönemde Ivan Yefremov tarafından yazılan Tumannost' Andromedy romanına dayanmaktadır.

Damokloid veya Demokloid (İngilizce: Damocloid), bir tür küçük gezegen grubuna verilen genel isimdir. 5335 Damokles ve 1996 PW gibi küçük gezegenler, yüksek dışmerkezliğe sahip uzun dönemli yörüngeleri olan fakat koması veya kuyruğu olmayan kuyruklu yıldızlar bu sınıfa dahil edilmektedir. David Jewitt bir Damokloid'i Jüpiter'e göre Tisserand parametresi 2 ya da daha az olan bir cisim olarak tanımlarken, Akimasa Nakamura bu grubu aşağıdaki yörünge elemanları uyarınca tanımlamaktadır:

q < 5.2 AU, a > 8.0 AU ve e > 0,75,
veya alternatif olarak, i > 90 °
Ancak bu tanım, Jüpiter'e odaklanmamakta ve (127546) 2002 XU93, 2003 WG166 ve 2004 DA62 gibi cisimleri kapsamamaktadır.
Jüpiter'e göre Tisserand parametresinin 2 veya daha az hesaplanması neticesinde Nisan 2023 itibarıyla 258 adet damokloid adayı bulunmaktadır. Bu nesnelerden yörünge gözlem yayı 30 günden daha büyük olanlarının sayısı ise 240'tır. Bu cisimler astronomik fotografide kırmızımsı görünmekle birlikte, diğer Kuiper kuşağı cisimleri ya da centaurlar kadar kırmızı renk vermezler. Diğer damokloidler arasında; 2013 BL76, 2012 DR30, 2008 KV42, (65407) 2002 RP120 ve 20461 Dioretsa bulunmaktadır.
Halley kuyrulu yıldızı ve (343158) 2009 HC82 adlı damokloid gibi ters yön yörüngeli cisimler Dünya'ya oranla 81 km/s (290.000 km/sa) hızda hareket edebilirler.
Damokloid adı, 5335 Damokles adlı küçük gezegenin de adlandırıldığı gibi Yunan mitolojik kahramanı Damokles'ten gelmektedir.

Damokloidlerin Halley tipi kuyruklu yıldızların uçucu materyallerini gaz çıkışı ve sönme nedeniyle kaybeden çekirdekler olabileceği düşünülmektedir. Muhtemelen Oort bulutu kökenlidirler. Bu iddiayı güçlendiren bir diğer kanıt ise damokloid tanımına girebileceği düşünülen bazı cisimlerin kuyruklu yıldız benzeri kuyruklarının bulunmasıdır. Bu kapsamdaki bazı kuyruklu yıldızlar C/2001 OG108 (LONEOS), C/2002 CE10, C/2002 VQ94, C/2004 HV60 ve diğerleridir. Diğer küçük gezegenlerden farklı olarak damokloidlerin ters yön yörüngeye sahip olduğunu gösterir kanıtlar da bu iddiayı güçlendirmektedir. Yörünge eğikliği 90 ila 180 derece arasındaki nesneler ters yön yörüngeyle hareket etmektedirler.

Nisan 2023 itibarıyla JPL SBDB'den alınan listede Akimasa Nakamura'nın damokloid olarak sınıflandırılma kriterlerini karşılayan cisimler aşağıda listelenmektedir. Tisserand'ın Jüpiter'e göre parametresi (TJüpiter) de ayrıca verilmiştir. Akimasa Nakamura'nın kriterleri ve Tisserand parametresi büyük ölçüde birbirini tutmaktadır.
Damokloidlerin çoğu MPC'nin diğer olağandışı küçük gezegenler listesinde de yer almaktadır. Yörünge verileri JPL tarafından numaralandırılmış ve numaralandırılmamış element dosyalarından elde edilmiştir. 

Küçük gezegen grupları listesi

Damocloidlere ilk bakış 21 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David Jewitt, Ocak 2005
Damocloid ailesi 5 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., David J. Darling

Dev yıldız, aynı yüzey sıcaklığına sahip bir anakol (veya cüce) yıldızından önemli ölçüde daha büyük bir yarıçapa ve aydınlatma gücüne sahip olan yıldızdır. Büyük bir boyut mutlaka büyük kütle anlamına gelmez, dev bir yıldızın yoğunluğu bazen çok düşük olabilir. Hertzsprung-Russell diyagramındaki anakolun (Yerkes tayf sınıflandırmasında aydınlatma sınıfı V) tepesinde yer alırlar ve aydınlatma sınıfları II ve III'e karşılık gelir. Dev ve cüce terimleri, 1905 civarında Ejnar Hertzsprung tarafından benzer sıcaklık veya tayf tipine rağmen oldukça farklı aydınlatma gücüne sahip olan yıldızlar için türetilmiştir.
Dev yıldızlar, Güneş'in birkaç yüz katı kadar yarıçapa ve Güneş'in 10 ila birkaç bin katı arasında aydınlatma gücüne sahiptir. Devlerden daha fazla aydınlatma gücüne sahip olan yıldızlar, üstdevler ve üstündevler olarak adlandırılır.
Sıcak, aydınlık bir anakol yıldızına da dev olarak atıfta bulunulabilir, fakat herhangi bir anakol yıldızı ne kadar büyük ve aydınlık olursa olsun, tam anlamıyla cüce olarak adlandırılır.

Anakol
Mavi dev
Kırmızı dev
Üstdev
Üstündev

Astronomide değen ikili, bileşen yıldızların birbirine temas ettiği veya ortak bir gaz zarfını paylaşacak şekilde kaynaştığı ikili yıldız sistemini tanımlar. Yıldızları ortak bir zarfa sahip olan bu sistemler, aşırı değen ikili (overcontact binary) olarak da adlandırılabilir. "Değen ikili" terimi, ilk olarak 1941 yılında gök bilimci Gerard Kuiper tarafından kullanılmıştır. Bilinen değen ikili sistemlerinin neredeyse tamamı örten ikili olduğundan, bu sistemlere prototip yıldızları olan W Ursae Majoris'e atfen W Ursae Majoris değişenleri denir.
Bir değen ikilide her iki yıldız da kendi Roche lobunu doldurur ve bu sayede daha kütleli olan birincil bileşen, ikincil yıldıza hem kütle hem de ışıma gücü aktarır. Sonuç olarak değen ikililerdeki bileşenler, kütleleri farklı olsa dahi, genellikle benzer etkin sıcaklıklara ve ışıma güçlerine sahip olur. Bileşenler arasındaki enerji aktarım hızı ise kütle oranlarına ve ışıma gücü oranlarına bağlıdır. Yıldızların geometrik olarak temas halinde olduğu fakat ısıl temasın zayıf kaldığı durumlarda ise sıcaklıkları arasında büyük farklar gözlemlenebilir.
Değen ikililer, ortak zarf olgusuyla karıştırılmamalıdır. Bir değen ikilideki birbirine temas eden yıldızların oluşturduğu yapı milyonlarca ila milyarlarca yıl kararlılığını korurken, ortak zarf olgusu ise ikili yıldız evriminde yalnızca aylar veya yıllar süren, dinamik açıdan kararsız bir evredir. Bu evre ya yıldız zarfının dışarı atılmasıyla ya da ikilinin birleşmesiyle sonuçlanır.

Değen ikili (küçük Güneş Sistemi cismi)
HR 5171
Etkileşen ikili yıldız
KIC 9832227
Parlak kırmızı nova, örneğin V1309 Scorpii
MY Camelopardalis
Thorne-Żytkow cismi
VFTS 352

Değişen yıldız, parlaklıkları zaman içinde değişen yıldızlardır. Parlaklıkları genelde ya çok gençken ya da çok yaşlı iken değişir. Bunun nedeni, ya genişleme, daralma, püskürme gibi yıldızın iç dinamiğinden; ya da iki ya da daha fazla yıldızın birbirlerinin yörüngelerinde dönerken oluşturdukları tutulmalardan kaynaklanan dış dinamiklerden dolayı oluşur. Değişen Yıldızlar Genel Kataloğu'nun (GCVS) en güncel verilerine göre Samanyolu'nda 46.000'den fazla, diğer gökadalarda 10.000 ve bunlara ek olarak parlaklık değişiminden şüphelenilen 10.000'in üzerinde yıldız kataloglanmıştır. Güneşimiz ve Kutup Yıldızı dahil olmak üzere birçok yıldızın, yeterli duyarlılıkta ölçüldüğünde, parlaklıkları değişmektedir.

Değişken bir yıldızın keşfine dair en eski tarihi belge, yaklaşık 3.200 yıl önce derlenmiş bir Antik Mısır şanslı ve şanssız günler takvimi olabilir. Bu takvimde Algol adlı örten ikili yıldızın döngüsüne dair kanıtlar bulunmuştur. Modern gök bilimcilerden önce Avustralya Aborjinlerinin de Betelgeuse ve Antares'in parlaklık değişimlerini gözlemleyip sözlü geleneklerine aktardıkları bilinmektedir.
Modern gök bilimciler arasında ilk değişen yıldız, 1638'de Johannes Holwarda'nın Omicron Ceti'nin (daha sonra Mira olarak adlandırıldı) 11 aylık bir döngüde zonkladığını fark etmesiyle tanımlandı. Bu yıldız daha önce 1596'da David Fabricius tarafından bir nova olarak nitelendirilmişti. Bu keşif, 1572 ve 1604'te gözlemlenen süpernovalarla birlikte, yıldızlı gökyüzünün Aristoteles ve diğer antik filozofların öğrettiği gibi ebediyen değişmez olmadığını kanıtladı. Böylece değişen yıldızların keşfi, on altıncı ve on yedinci yüzyıllardaki astronomi devrimine katkıda bulunmuştur.
Tanımlanan ikinci değişen yıldız, 1669'da Geminiano Montanari tarafından keşfedilen örten ikili yıldız Algol'du. Değişkenliğinin doğru açıklaması ise 1784'te John Goodricke tarafından yapıldı. Daha sonra Gottfried Kirch, 1686'da Chi Cygni'yi ve 1704'te Giovanni Domenico Maraldi R Hydrae'yi keşfetti. 1786 yılına gelindiğinde on değişen yıldız biliniyordu. John Goodricke ayrıca Delta Cephei ve Beta Lyrae'yi de keşfetti. 1850'den sonra, özellikle de 1890'da fotoğrafçılığın kullanıma girmesiyle bilinen değişen yıldızların sayısı hızla arttı.
1930'da astrofizikçi Cecilia Payne-Gaposchkin, özellikle Sefe değişenlerine odaklanarak çok sayıda değişen yıldız gözlemi yaptığı The Stars of High Luminosity (Yüksek Işıma Güçlü Yıldızlar) adlı kitabını yayımladı. Eşi Sergei Gaposchkin ile birlikte yürüttüğü analizler ve gözlemler, bu konudaki tüm sonraki çalışmaların temelini atmıştır.

En yaygın değişkenlik türleri parlaklıktaki değişimleri içerir, ancak özellikle tayftaki değişimler gibi başka değişkenlik türleri de meydana gelir. Gök bilimciler, ışık eğrisi verilerini gözlemlenen tayf değişiklikleriyle birleştirerek, belirli bir yıldızın neden değişken olduğunu sıklıkla açıklayabilirler.

Değişen yıldızlar genellikle fotometri, spektrofotometri ve spektroskopi kullanılarak analiz edilir. Bu ölçümlerden elde edilen parlaklık değişimleri, ışık eğrisi adı verilen bir grafik oluşturmak için çizilir. Düzenli değişenler için değişim dönemi ve genlik büyük bir doğrulukla belirlenebilirken, birçok değişen yıldız için bu nicelikler zamanla yavaşça veya bir dönemden diğerine değişebilir. Işık eğrisindeki en yüksek parlaklık noktaları maksimum, en düşük noktalar ise minimum olarak bilinir.
Amatör gökbilimciler bir değişen yıldızı, parlaklıkları bilinen ve sabit olan diğer yıldızlarla aynı teleskopik görüş alanı içinde görsel olarak karşılaştırarak önemli bilimsel çalışmalar yapabilirler. Değişen yıldızın parlaklığını tahmin edip gözlem zamanını not alarak görsel bir ışık eğrisi oluşturulabilir. Örneğin, AAVSO, dünya çapındaki katılımcılardan bu tür gözlemleri toplar ve bilim camiasıyla paylaşır.
Işık eğrisinden aşağıdaki gibi veriler elde edilir:

Parlaklık değişimlerinin dönemsel, yarı dönemsel, düzensiz veya tek seferlik olup olmadığı.
Parlaklık dalgalanmalarının dönemi.
Işık eğrisinin şekli (simetrik olup olmadığı, açısal mı yoksa yumuşak geçişli mi olduğu, her döngünün tek bir minimum mu yoksa birden fazla mı içerdiği vb.).
Tayf analizinden ise şu veriler elde edilebilir:

Yıldızın türü: Sıcaklığı, aydınlatma sınıfı (cüce yıldız, dev yıldız, üstdev vb.)
Sistemin tek bir yıldız mı yoksa ikili yıldız mı olduğu. (İkili yıldızın birleşik tayfı her iki üyenin de özelliklerini taşıyabilir)
Tayfın zamanla değişip değişmediği (örneğin, yıldızın periyodik olarak daha sıcak veya daha soğuk hale gelmesi)
Tayftaki spektral çizgilerin dalga boylarındaki kaymalar. Bu durum, Doppler etkisi sayesinde yıldızın periyodik olarak genişleyip büzülmesi, dönmesi veya genişleyen bir gaz kabuğu gibi hareketlere işaret eder.
Yıldızdaki güçlü manyetik alanların varlığı.
Anormal emisyon veya soğurma çizgileri. Bunlar, sıcak bir yıldız atmosferinin veya yıldızı çevreleyen gaz bulutlarının göstergesi olabilir.
Çok nadir durumlarda, bir yıldız diskinin doğrudan görüntüsünü elde etmek de mümkündür. Bu görüntüler, yüzeyindeki daha koyu lekeleri ortaya çıkarabilir.

Işık eğrileriyle tayf verilerini birleştirmek, genellikle bir değişen yıldızda meydana gelen değişikliklere dair ipuçları verir. Örneğin zonklayan bir yıldızın kanıtı, yüzeyinin periyodik olarak bize doğru ve bizden uzağa hareket etmesiyle (aynı parlaklık döngüsü frekansında) tayfında oluşan kaymalarda bulunur.
Tüm değişen yıldızların yaklaşık üçte ikisinin zonkladığı düşünülmektedir. 1930'larda gök bilimci Arthur Eddington, bir yıldızın iç yapısını tanımlayan matematiksel denklemlerin yıldızın zonklamasına neden olan kararsızlıklara yol açabileceğini gösterdi. En yaygın kararsızlık türü, yıldızın dış katmanlarındaki iyonlaşma derecesindeki salınımlarla ilgilidir ve κ-mekanizması olarak bilinir.

Değişen yıldızların tipik fotometrik parametrelerinin uzun zaman ölçekleri içinde izlenmesi, parlaklık ve renk değişimine neden olan fiziksel süreçlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ancak eldeki gözlemsel veri miktarı, bu anlamda bir irdeleme için henüz yeterli boyutlarda değildir ve gözlemlerin büyük bir kısmı gelecek kuşaklara miras olarak bırakılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında değişen yıldızların uzun zaman aralığına dağılmış kesintisiz gözlemlerinin yapılması ve bu gözlemlerin sistematik olarak arşivlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Günümüzde birçok uluslararası hakemli dergi, değişen yıldızlar üzerine yapılmış çalışmaları yayına kabul ederken fazla yer tuttuğu gerekçesiyle orijinal gözlem verilerini yayınlamaktan kaçınmaktadır. Bu ise zaman içinde eldeki orijinal gözlem verisinin bir şekilde kaybolmasına yol açmaktadır. Bunu önlemek amacıyla Uluslararası Astronomi Birliği'nin (IAU) komisyonları, uzun süreden beri değişen yıldızların yayınlanmamış fotometrik gözlemlerinin arşivlenmesini üstlenmiştir. Viyana Gözlemevi'nden M. Breger'in önderliğinde başlayan ve şu anda Nebraska Üniversitesi'nden E. Schmidt ile devam eden bu organizasyon, gözlemlerin elektronik formatta CDS (Centre de Données Astronomiques de Strasbourg) veritabanı yolu ile arşivlenmesini ve dağıtımını gerçekleştirmektedir. Arşivde yer alan yıldızların gözlemlerine ilişkin bilgiler, IBVS (Information Bulletin of Variable Stars, Konkoly Obs., Budapest) adlı bültende düzenli olarak yayımlanmaktadır. Değişen yıldızlar hakkında genel taramalar yapmak ve bu verilere erişmek için çeşitli kataloglar ile elektronik veritabanları mevcuttur. Bunlardan en önemlileri:

Profesyonel Veritabanları ve Kataloglar
GCVS Kataloğu (General Catalogue of Variable Stars)
ADS veritabanı (Astrophysics Data System – NASA)
SIMBAD veritabanı (Set of Identifications, Measurements, and Bibliography for Astronomical Data)
CDS veritabanı (Centre de Données Astronomiques de Strasbourg)
Amatör ve Uluslararası Gözlem Grupları
Ayrıca çok sayıda amatör organizasyon, değişen yıldızların sistematik gözlemlerinin yapılması ve arşivlenmesi konusunda çalışmaktadır. Bu organizasyonların katkısı göz ardı edilemeyecek ölçüde büyüktür. Bunlardan en önemlileri:

AAVSO (American Association of Variable Star Observers)
BAAVSS (British Astronomical Association – Variable Star Section)
AFOEV (Association Française des Observateurs d'Etoiles Variables)
RASNZ (Royal Astronomical Society of New Zealand)
BAV (Bundesdeutsche Arbeitsgemeinschaft für Veränderliche Sterne)
IAPPP (International Amateur Professional Photoelectric Photometry)
BBSAG (Bedeckungsveränderlichen-Beobachter der Schweizerischen Astronomische Gesellschaft)
VSNET (International Mailing List on Variable Stars)
CAS (Czech Astronomical Society – Variable Star Section)
B.R.N.O. – O-C Gateway
Open European Journal on Variable stars
MEDUZA
Krakow Observatory (Kreiner's (O-C) Catalogue)
Krakow Observatory Minima Database
GEOS (Groupe Européen d'Observation Stellaire)
VSOLJ (Variable Star Observers League in Japan)
Eclipsing Binary Observers
Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Komisyonları
Bu alandaki resmi çalışmaları ise Uluslararası Astronomi Birliği'nin (IAU) ilgili iki komisyonu yürütmektedir:

27. Komisyon, Commission 27. Variable Stars
47. Komisyon, Commission 42. Close Binary Stars

Değişen yıldız isimleri, Uluslararası Astronomi Birliği (I.A.U.) tarafından atanan bir komite tarafından belirlenir. Adlandırma, bir takımyıldız içindeki değişen yıldızların keşfedilme sırasına göre yapılır. Bulunan yıldızın eğer Yunan harfi ile başlayan ismi varsa, yıldız o adla anılmaya devam eder. Aksi takdirde, bir takımyıldızdaki ilk değişen yıldız R harfi ile adlandırılır, ondan sonraki S olur ve bu şekilde Z'ye kadar devam eder. Bir sonraki yıldız RR olarak isimlendirilir, sonra RS'den RZ'ye kadar; SS'den SZ'ye kadar adlandırma devam eder ve böylece ZZ'ye gelinir. Bundan sonra alfabede başa dönülür ve AA, AB ile başlayıp QZ'ye kadar devam eder. J harfinin kullanılmadığı bu sistem 334 ismi kapsar. Samanyolu'ndaki bazı takımyıldızlarda o kadar çok değişen yıldız vardır ki, bunlar için ek terimler gerekmektedir. QZ'den sonraki değişenler V335, V336 vb. olarak adlandırılırlar. 

Dikey hız (dikine hız veya görüş çizgisi hızı), bir hedefin bir gözlemciye göre iki nokta arasındaki vektörel yer değiştirme miktarının değişim hızıdır. Hedef-gözlemci izafi hızının, iki noktayı birleştiren izafi yön veya görüş çizgisi üzerindeki vektörel izdüşümü olarak tanımlanır. Daha basitçe, bir hedefin bir gözlemciye göre, görüş çizgisi boyunca yaklaşma veya uzaklaşma hızıdır.
Astronomide nokta genellikle Dünya'daki gözlemci olarak alınır ve bu nedenle dikey hız, nesnenin Dünya'dan uzaklaşma (veya yaklaşma, negatif dikey hız için) hızını belirtir.
Bakış doğrultumuza göre eğimi dik olan bir yörünge etrafında dolanan bir cismi biz doğrudan baktığımızda ileri geri hareket eder gibi görürüz. Bu durumda cisim dikey olarak hareket eder gibi algılanır ve bu hareketin dönemi ile bağıntılı olarak dikine hız hesaplamaları yapılır.
İngilizcede kullanılan "radial velocity" ve "radial speed" terimleri farklı kavramlardır. "Radial velocity" için dikey hız kastedilirken, "radial speed" (veya "range rate") için bu konu bağlamında aralık hızı veya aralık oranı kullanılmaktadır.
Aralık hızı veya aralık oranı, iki nokta arasındaki mesafe veya aralığın zamana göre değişim hızı veya oranıdır. Bu, göreli hız vektörünün, gözlemci ile nesne arasındaki görüş çizgisi yönünde skaler izdüşümü olarak tanımlanan işaretli bir skaler büyüklüktür. Başka bir deyişle aralık hızı, dikey hızın büyüklüğüne eşittir; ancak, göreli hız ve göreli konumun geniş açı yapması durumunda, aralık hızının işareti değişir.

Gözlemciye göre, bir hedefin anlık konumunu tanımlayan türevlenebilir bir vektör 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        ∈
        
          
            R
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}\in \mathbb {R} ^{3}}
  
 verilsin.
Formülleştirme

   
   

  
    
      
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ∈
        
          
            R
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {v}}\in \mathbb {R} ^{3}}
  
, hedefin gözlemciye göre anlık hızıdır.
Pozisyon vektörü 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}}
  
'nin büyüklüğü şöyle tanımlanır:

   
   
Aralık oranı (Range rate), 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}}
  
'nin büyüklüğünün (norm) zaman türevi olarak ifade edilir

   
   
(2)'yi (3)'e yerine koyup

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              
                ⟩
                
                  1
                  
                    /
                  
                  2
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {d\langle {\vec {r}},{\vec {r}}\rangle ^{1/2}}{dt}}}
  

Sağ tarafın türevini alırsak

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            
              d
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ⟩
            
            
              d
              t
            
          
        
        
          
            1
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {1}{2}}{\frac {d\langle {\vec {r}},{\vec {r}}\rangle }{dt}}{\frac {1}{r}}}
  

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            
              ⟨
              
                
                  
                    d
                    
                      
                        
                          r
                          →
                        
                      
                    
                  
                  
                    d
                    t
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ⟩
              +
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    d
                    
                      
                        
                          r
                          →
                        
                      
                    
                  
                  
                    d
                    t
                  
                
              
              ⟩
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {1}{2}}{\frac {\langle {\frac {d{\vec {r}}}{dt}},{\vec {r}}\rangle +\langle {\vec {r}},{\frac {d{\vec {r}}}{dt}}\rangle }{r}}}
  

(1) denklemini kullanarak ifade şöyle olur

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            
              ⟨
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ⟩
              +
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
              ⟩
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {1}{2}}{\frac {\langle {\vec {v}},{\vec {r}}\rangle +\langle {\vec {r}},{\vec {v}}\rangle }{r}}}
  

Çünkü

  
    
      
        ⟨
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ,
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        ⟩
        =
        ⟨
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        ,
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ⟩
      
    
    {\displaystyle \langle {\vec {v}},{\vec {r}}\rangle =\langle {\vec {r}},{\vec {v}}\rangle }
  

Ve

  
    
      
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        =
        
          
            
              
                r
                →
              
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {r}}={\frac {\vec {r}}{r}}}
  

Aralık oranı basitçe şöyle tanımlanır

  
    
      
        
          
            
              d
              r
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              ⟨
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ,
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
              ⟩
            
            r
          
        
        =
        ⟨
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
        ,
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        ⟩
      
    
    {\displaystyle {\frac {dr}{dt}}={\frac {\langle {\vec {r}},{\vec {v}}\rangle }{r}}=\langle {\hat {r}},{\vec {v}}\rangle }
  

gözlemci ile hedef arasındaki hız vektörünün 
  
    
      
        
          
            
              r
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {r}}}
  
 birim vektörüne olan skaler izdüşümü
Gözlemci ile hedefin aynı noktada olduğu durumda, yani 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        =
        
          
            [
            
         

Dokuzuncu Gezegen (İngilizce: Planet Nine), Güneş Sistemi'nin dış bölgesindeki kuramsal bir gezegendir. Dokuzuncu gezegenin kütlesi Dünya gezegeninin 10 katıdır. Bu gezegenin varlığı, Kuiper Kuşağı'ndaki Neptünötesi cisimlerin olağandışı yörünge rotasyonundan tahmin edilmiştir.

20 Ocak 2016'da Caltech araştırmacıları, Konstantin Batygin ve Michael E. Brown bir başka dolaylı kanıt göstermekle yeni bilimsel model ile Neptünötesi cisimlerin olağandışı yörüngelerinin bir dev gezegenin etkisi altında olduğunu onayladılar.

Dokuzuncu Gezegen Güneş'in etrafında çok eliptik bir yörünge izler. Gezegenin bu yörüngesinde bir tam tur dönmesi 10.000 ila 20.000 yıl arasında sürer.

Tahminlere göre Dokuzuncu Gezegen'in kütlesi yaklaşık Dünya'nınkinden 10 kat daha fazladır.

Brown tahminlerine göre, Dokuzuncu Gezegen bir buz devidir ve bu konuda Uranüs ve Neptün'e benzer. Çoğunlukla ağır gazlardan ve buzlardan oluşan bir gezegendir.

Brown ve Batygin, Dokuzuncu Gezegen için "Jehoshaphat" ve "George" adlarını kullanıyorlar. "Biz kendi aramızda ona Fatty diyoruz." diyorlar fakat hala Dokuzuncu Gezegen'in resmi bir ismi yok.

Doğal uydu, en yaygın kullanımıyla, bir gezegenin, cüce gezegenin veya küçük bir Güneş Sistemi cisminin yörüngesinde dönen astronomik bir cisimdir.
Güneş Sistemi'nde toplam 284 adet bilinen doğal uydu içeren altı gezegensel uydu sistemi bulunmaktadır. Astronomlar tarafından genellikle cüce gezegen olarak kabul edilen yedi nesnenin de doğal uyduları olduğu bilinmektedir. Bunlar; Plüton, Salacia, Haumea, Quaoar, Makemake, Gonggong ve Eris'tir. Ocak 2022 itibarıyla, doğal uydusu olduğu bilinen 447 küçük gezegen daha vardır.
Bir gezegen genellikle yörüngesindeki doğal uyduların en az 10.000 katı kütleye ve buna bağlı olarak çok daha büyük bir çapa sahiptir. Dünya-Ay sistemi, Güneş Sistemi'nde benzersiz bir istisnadır; 3.474 kilometre (2.158 mil) genişliğindeki Ay, Dünya'nın çapının 0,273 katı ve kütlesinin yaklaşık 1⁄80'i kadardır. Sonraki en büyük oranlar 0,055 ile Neptün-Triton sistemi, 0,044 ile Satürn-Titan sistemi, 0,038 ile Jüpiter-Ganymede sistemi ve 0,031 ile Uranüs-Titania sistemidir. Cüce gezegenler kategorisinde Charon, Plüton'un çapının 0,52'si ve kütlesinin %12,2'si ile en büyük orana sahiptir.

Gezegene nispeten yakın, eğik olmayan dairesel yörüngelerde dolanan doğal uyduların (düzenli uydular), genellikle birincil gezegeni oluşturan ön gezegen diskinin aynı çökme bölgesinden oluştuğu düşünülmektedir. Buna karşılık, düzensiz uyduların (genellikle uzak, eğimli, eksantrik ve/veya retrograd yörüngelerde dolanan) muhtemelen çarpışmalarla daha da parçalanmış asteroitler olduğu düşünülmektedir. Güneş Sistemi'nin büyük doğal uydularının çoğu düzenli yörüngelere sahipken, küçük doğal uyduların çoğu düzensiz yörüngelere sahiptir. Ay ve Plüton'un uyduları büyük cisimler arasında istisnadır, çünkü Güneş Sistemi tarihinin başlarında iki büyük protogezegensel cismin çarpışmasından kaynaklandıkları düşünülmektedir.
Merkezi cismin etrafındaki yörüngeye yerleştirilen malzemenin, yörüngede dönen bir veya daha fazla doğal uyduyu meydana getirmek üzere yeniden birleştiği tahmin edilmektedir. Gezegen büyüklüğündeki cisimlerin aksine, asteroit uydularının genellikle bu süreçle oluştuğu düşünülmektedir. Triton bir başka istisnadır; büyük çaplı ve ana cisme yakın, dairesel bir yörüngede olmasına rağmen, hareketi geriye doğrudur ve yakalanmış bir cüce gezegen olduğu düşünülmektedir.

Bir asteroidin güneş merkezli bir yörüngeden yakalanması her zaman kalıcı değildir. Simülasyonlara göre, geçici uydular yaygın bir olgu olmalıdır. Gözlemlenen tek örnekler 1991 VG, 2006 RH120, 2020 CD3'tür. 2006 RH120, 2006 ve 2007 yıllarında dokuz ay boyunca Dünya'nın geçici bir uydusu olmuştur.

Güneş Sistemi'nde hidrostatik dengede olduğu bilinen yirmi doğal uydudan birkaçı bugün jeolojik olarak aktiftir. İo, Güneş Sistemi'ndeki volkanik olarak en aktif cisimdir; Europa, Enceladus, Titan ve Triton ise devam eden tektonik aktivite ve kriyovolkanizma kanıtları sergilemektedir. İlk üç durumda jeolojik aktivite, dev gezegen primerlerine yakın eksantrik yörüngelere sahip olmalarından kaynaklanan gelgit ısınmasından güç almaktadır. Dünya'nın Ay'ı, Ganymede, Tethys ve Miranda gibi diğer birçok doğal uydu, ilkel radyoizotoplarının bozunması, daha büyük geçmiş yörünge eksantriklikleri (bazı durumlarda geçmiş yörünge rezonansları nedeniyle) veya içlerinin farklılaşması veya donması gibi enerji kaynaklarından kaynaklanan geçmiş jeolojik aktivitenin kanıtlarını göstermektedir. Enceladus ve Triton'un her ikisi de gayzerlere benzeyen aktif özelliklere sahiptir, ancak Triton örneğinde enerjiyi güneş ısıtması sağlıyor gibi görünmektedir. Titan ve Triton'un önemli atmosferleri vardır; Titan ayrıca hidrokarbon göllerine sahiptir. Galilei uydularının dördünün de atmosferi vardır, ancak bunlar son derece incedir. En büyük doğal uydulardan dördünün, Europa, Ganymede, Callisto ve Titan'ın, yüzey altı sıvı su okyanuslarına sahip olduğu düşünülürken, daha küçük olan Enceladus'un da küresel bir yüzey altı sıvı su okyanusunu desteklediği düşünülmektedir.

Gezegenler ve cüce gezegenlerin yanı sıra Güneş Sistemimizde doğal uydusu olduğu bilinen nesneler, asteroit kuşağında 76 (beşinin ikişer uydusu vardır), 4 Jüpiter truvalısı, 39 Dünya'ya yakın nesne (ikisinin ikişer uydusu vardır) ve 14 Mars geçicisidir. Ayrıca Neptün ötesi cisimlerin bilinen 84 doğal uydusu vardır. Satürn'ün halkaları içinde 150 kadar küçük cisim daha gözlemlenmiştir, ancak bunlardan sadece birkaçı yörüngelerini belirleyecek kadar uzun süre takip edilebilmiştir. Diğer yıldızların etrafındaki öte gezegenlerin de öte uyduları olması muhtemeldir ve bugüne kadar çok sayıda aday tespit edilmiş olsa da henüz hiçbiri doğrulanmamıştır.
İç gezegenlerden Merkür ve Venüs'ün doğal uyduları yoktur; Dünya'nın Ay olarak bilinen büyük bir doğal uydusu vardır; ve Mars'ın Phobos ve Deimos adında iki küçük doğal uydusu vardır. Dev gezegenler, boyutları Dünya'nın Ay'ı ile kıyaslanabilecek yarım düzine uydu da dahil olmak üzere geniş doğal uydu sistemlerine sahiptir. Bunlar; dört Galilei uydusu, Satürn'ün Titan'ı ve Neptün'ün Triton'u. Satürn'ün hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyük olan altı orta büyüklükte doğal uydusu, Uranüs'ün ise beş uydusu vardır. Bazı uyduların potansiyel olarak yaşam barındırabileceği öne sürülmektedir.

Yapay uydu
Alt uydu
Uydu sistemi

Güneş Sistemi'nin sekiz gezegeni ve büyük olasılıkla dokuz cüce gezegeninin yörüngesinde en az 297 doğal uydu ya da ay olduğu bilinmektedir. Bunlardan en az 20 tanesi kütle çekimsel olarak daire şekilli olacak kadar büyüktür; Dünya'nın Ay'ı ve Jüpiter'in Io'su hariç hepsi buzdan bir kabukla kaplıdır. Aralarında en büyük olanların birçoğu hidrostatik denge durumundadır; bu nedenle doğrudan Güneş'in etrafındaki bir yörüngede olsalardı bir cüce gezegen ya da gezegen olarak kabul edileceklerdi.
Uydular yörüngelerine göre iki ayrı kategoride sınıflandırılmaktadır. Bunlar; ileri yönlü yörüngeleri olan (gezegenlerinin dönüş yönünde dolanırlar) ve ekvatorlarının düzlemine yakın duran düzenli uydular ve yörüngeleri geriye veya tersine (gezegenlerinin dönüş yönünün tersine) olabilen ve genellikle gezegenlerinin ekvatorlarına aşırı açılarla uzanan düzensiz uydular. Düzensiz uydular muhtemelen dış uzaydan yakalanmış küçük gezegenlerdir. Düzensiz uyduların çoğunun çapı 10 kilometre (6,2 mi) azdır.
Dünyanın uydusu dışında başka bir uydunun yayınlanmış en eski keşfi, 1610 yılında Jüpiter'in yörüngesinde dönen dört Galile uydusunu keşfeden Galileo Galilei tarafından yapılmıştır. Bunu izleyen üç yüzyıl boyunca sadece birkaç uydu daha keşfedilmiştir. Başta Voyager 1 ve 2 misyonları olmak üzere 1970'lerde diğer gezegenlere yapılan yolculuklar, tespit edilen uyduların sayısında bir artışa neden olmuş ve 2000 yılından bu yana çoğunlukla büyük, yer tabanlı optik teleskoplar kullanılarak yapılan gözlemler, tamamı düzensiz olan birçok yeni uydu daha keşfetmiştir.

Merkür, en küçük ve Güneşe en yakın gezegen olarak en azından 16 km (9,9 mi) çapından büyük herhangi bir uydusu bulunmamaktadır. 1974 yılında kısa bir süreliğine de olsa bir uydusu olabileceği ortaya atılmıştır.
Venüs'ün de her ne kadar 17. yüzyıldan beri bir uydusu bulunduğuna ilişkin iddialar ortaya atılsa da, herhangi bir uydusu bulunmamaktadır.
Dünya'nın, Güneş Sistemindeki karasal gezegenler arasında en büyük boyuta sahip olan bir tane uydusu bulunmaktadır. Dünya'nın ayrıca 3753 Cruithne ve 469219 Kamoʻoalewa asteroitleri ve 2020 CD3 gibi ara sıra geçici uydular da dahil olmak üzere bilinen 20'den fazla eş yörüngeli uydusu vardır; ancak bunlar Dünya'nın yörüngesinde kalıcı olarak dönmedikleri için bir doğal uydu olarak kabul edilmezler. (Bkz. Dünya'nın iddia edilen uyduları ve Yarı-uydu).
Mars'ın bilinen iki uydusu vardır, Phobos ve Deimos ("korku" ve "dehşet", Yunan savaş tanrısı Ares'in yardımcıları, Roma dönemindeki Mars'a eşdeğer). Daha fazla uydu için yapılan araştırmalar başarısız olmuş ve diğer uyduların maksimum yarıçapı 90 m (100 yd) olarak belirlenmiştir.
Jüpiter'in 95 uydusunun yörüngeleri bilinmektedir; bunlardan 72'si kalıcı olarak adlandırılmış, 57'sine ise isim verilmiştir. Sekiz düzenli uydusu gezegen büyüklüğündeki Galilei uyduları ve çok daha küçük olan Amalthea grubu olarak gruplandırılmıştır. Adlarını Jüpiter'in Yunanca karşılığı olan Zeus'un sevgililerinden alırlar. Bunların arasında Güneş Sistemi'nin en geniş ve en büyük kütleli uydusu olan Ganymede de vardır. Bilinen 87 düzensiz uydusu prograd ve retrograd olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Prograd uydular Himalia grubundan oluşurken diğer üçü de tek cisimli gruplar halindedir. Retrograd uydular ise Carme, Ananke ve Pasiphae grupları olarak gruplandırılmıştır.
Satürn'ün 146 uydusunun yörüngeleri bilinmektedir; bunlardan 66'sı kalıcı olarak adlandırılmış, 63'üne ise isim verilmiştir. Bunların çoğu oldukça küçüktür. Yedi uydusu hidrostatik dengede olacak kadar büyüktür; bunlar arasında Güneş Sistemi'ndeki ikinci en büyük uydu olan Titan da bulunmaktadır. Bu büyük uydular da dahil olmak üzere, Satürn'ün uydularından 24'ü düzenlidir ve geleneksel olarak Titanların ya da mitolojik Satürn ile ilişkili diğer figürlerin isimlerini alırlar. Geri kalan 122'si düzensizdir ve yörünge özelliklerine göre Inuit, İskandinav ve Galya gruplarına ayrılır ve isimleri de grupların adlandırıldığı mitolojilerden seçilir. Satürn'ün halkaları, boyutları bir santimetreden yüzlerce metreye kadar değişen ve her biri gezegen etrafında kendi yörüngesinde bulunan buzlu nesnelerden oluşur. Bu nedenle Satürn'ün halka sistemini oluşturan sayısız küçük anonim nesne ile uydu olarak adlandırılan daha büyük nesneler arasında kesin bir sınır olmadığı için Satürn uydularının kesin bir sayısı verilememektedir. Halkalara gömülü en az 150 "uyducuk", onu çevreleyen halka malzemesinde yarattıkları bozulma ile tespit edilmiştir, ancak bunun bu tür nesnelerin toplam popülasyonunun sadece küçük bir parçası olduğu düşünülmektedir.
Uranüs'ün bilinen 27 uydusu vardır ve bunlardan beşi hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyüktür. Uranüs'ün halka sistemi içinde yörüngede dönen 13 uydusu ve dış kısımlarında dokuz düzensiz uydusu daha vardır. Adlarını antik çağlardan alan çoğu gezegen uydusunun aksine, Uranüs'ün tüm uyduları adlarını Shakespeare'in eserlerinden ve Alexander Pope'un The Rape of the Lock adlı eserinden almıştır.
Neptün'ün bilinen 14 uydusu vardır; en büyüğü olan Triton, gezegenin yörüngesindeki tüm kütlenin yüzde 99.5'inden fazlasını oluşturur. Triton hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyüktür, ancak Neptün tarafından dış Güneş Sisteminden yakalanan bir cüce gezegen olduğunu düşündüren retrograd bir yörüngeye sahiptir. Neptün'ün ayrıca bilinen düzenli yedi iç uydusu ve altı düzensiz dış uydusu vardır.
Bir cüce gezegen olan Plüton'un beş uydusu vardır. Adını Styx Nehri'nden ruhları karşıya geçiren bir kayıkçıdan alan en büyük uydusu Charon, Plüton'un ancak yarısından biraz daha büyük olup, gezegenin yüzeyine göre ancak en son mesafede dönebilecek kadar büyüktür. Aslında, ikisi de birbirinin yörüngesinde dönen ve gayri resmi olarak ikili cüce-gezegen olarak adlandırılan ikili bir sistem oluşturmaktadırlar. Plüton'un diğer dört uydusu Nix, Hydra, Kerberos ve Styx çok daha küçüktür ve Plüton-Charon sisteminin yörüngesinde dolanırlar.
Diğer cüce gezegenlerden Ceres'in bilinen herhangi bir uydusu yoktur. Ceres'in kendisi ile aynı albedoya sahip olduğu varsayıldığında, Ceres'in 1 km'den büyük bir uydusu olmadığı yüzde 90 kesindir. Eris'in Dysnomia adıyla bilinen büyük bir uydusu vardır. Büyüklüğünü doğru olarak belirleyebilmek oldukça güç olup, yarı çapı 350±57,5 km olarak tahmin edilmektedir.
Cüce gezegen oldukları ortaya çıkacağı düşünülerek iki cisim cüce gezegen olarak adlandırılmıştır (ancak bu durum halen belirsizliğini korumaktadır). Haumea'nın yarıçapları sırasıyla ~195 ve ~100 km olan Hiʻiaka ve Namaka adlı iki uydusu vardır. Makemake'nin Nisan 2016'da keşfedilen bir uydusu vardır.
Kuiper kuşağındaki ve dağınık diskteki diğer bazı nesnelerin cüce gezegen olduğu ilerleyen dönemlerde kanıtlanabilir. Orcus, Quaoar, Gonggong ve Sedna'nın gök bilimciler arasında cüce gezegen oldukları genel olarak kabul edilmektedir ve Sedna hariç hepsinin en az bir adet uydusu olduğu bilinmektedir. Salacia, Varda ve 2013 FY27 gibi diğer bazı küçük nesnelerin de uyduları vardır, ancak cüce gezegen oldukları daha tartışmalıdır. Bu liste, ilk keşfinden bu yana uydusu görülmeyen 2003 AZ84 de dahil olmak üzere, en iyi tahmini çapı 700 km'nin üzerinde olan tüm cisimleri içermektedir.
Ekim 2022 itibariyla, 365 asteroit uydusu ve Plüton ile diğer cüce gezegenler dahil 128 Neptün ötesi cisim uydusu keşfedilmiştir.

Aşağıda, gezegenlerin ve Güneş Sistemi'nin en büyük potansiyel cüce gezegenlerinin bilinen uyduları, resmi Romen rakamlarına göre sıralanmıştır. Henüz resmi Romen rakamlarıyla adlandırılmayan uydular (yörüngeleri henüz yeterince iyi bilinmediği için) adlandırılanlardan sonra listelenmiştir.
Kendi kütleçekimleri tarafından daire şeklinde olabilecek kadar büyük olduğu bilinen 20 uydu koyu renkle listelenmiştir. Bilinen cüce gezegenlerin hepsinden daha büyük olan en büyük yedi uydu kalın ve italik olarak listelenmiştir. Yanal dönem yarı büyük eksenden farklıdır çünkü bir uydunun hızı hem ana gezegenin kütlesine hem de ona olan uzaklığına bağlıdır.

Öte uydu
Güneş dışı gezegenler listesi
Gezegenimsi kütlede olan aylar
Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi
Yıldız listeleri
Takımyıldızına göre yıldızlar dizini
Takımyıldızlar dizini
Galaksiler listesi
Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Küçük gezegen uyduları listesi

 Wikimedia Commons'ta Doğal uydular listesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dönme süresi, bir gök cisminin (yıldız, gezegen, doğal uydu veya asteroit) kendi ekseni etrafında tam bir dönüşü tamamlaması için geçen zamandır. Örneğin, Dünya'nın günün uzunluğuna karşılık gelen 24 saatlik bir dönme süresi vardır. Güneş'in yörüngesinde dönen her şey için aşağıdaki özellikler sayılabilir:

yıldız günü veya yıldız dönüş süresi, bir gezegenin hayali ekseni etrafında (Dünya'nın dönüşü gibi) tam bir dönüşü gerçekleştirmesi için geçen süre.
güneş günü, belirli bir meridyen üzerinde Güneş'in iki ardışık doruk noktası arasındaki zaman.
Örneğin, Dünya'nın yıldız dönüş süresi 23 saat 56 dakika 4 saniyedir ve güneş günü ortalama 24 saattir, yani yaklaşık 4 dakika (veya tam olarak 3 dakika 56 saniye) daha uzundur. Güneş sisteminde Venüs ve Uranüs iki istisnadır çünkü ters yön yörüngeye sahiptirler, yani ters yönde dönerler. Bundan dolayı Venüs'ün 117 karasal günlük bir güneş günü vardır, bu da 243 karasal gün olan yıldız gününden daha kısadır. Dolayısıyla bu gezegenlerde Güneş sırasıyla batıda ve doğuda Dünya'nın tersinden doğar ve batar.

Dünya'ya Yakın Cisimler (DYC, İng. Near-Earth Objects ya da NEOs), yörüngeleri günberi noktasında Dünya'ya 1,3 Astronomik Birim (AB) mesafeden daha yakın olup Dünya'nın çok yakınına gelen gök cisimleridirler. Bunlar birkaç bin Dünya'ya Yakın Asteroit (DYA), Dünya'ya Yakın Kuyruklu yıldız (DYK), bir miktar Güneş etrâfında dolanan uzay aracı ve uzayda Dünya'yla çarpışmadan tâkip edilebilecek büyüklükte meteoritlerden oluşurlar. Makbul olan görüşe göre DYC'lerin geçmişte Dünya'yla çarpışmalarının gezegenimizin jeolojik ve biyolojik târihinde kayda değer rolü olduğu merkezindedir. Dünya'mıza getireceği tehlikelerin farkına varılmasıyla 1980'lerden beri gittikçe artan ilgiyle bu cisimler izlenmişler, gelebilecek tehlikeleri aktif olarak azaltmak için çözümler aranmaya başlamışlardır.
Asteroit olan DYC'lerin (DYA) yörüngeleri 0,983 ilâ 1,3 AB Güneş'ten uzakta bulunmaktadırlar. Bir DYA keşfedildiğinde kataloglanmak üzere Harvard Minor Planet Center27 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'e bildirilir. Kimi DYA yörüngeleri Dünya yörüngesiyle kesiştiğinden bir çarpışma tehlikesi arzederler.
Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve başka milletler, şu sıralar Spaceguard adı verilen bir projede DYC'leri bulmak için gökyüzünü taramaktadırlar.
Bu yüzden NASA'ya Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nce çapı en az 1 km olup Dünya'ya çarptığında kayda değer ya da şiddetli küresel problemlere yol açacak olan DYC'leri kataloglama yetkisi verilmiştir. 2008 Ekim'inden beri 982 DYC tespit edilmiştir. 2006'da o târihe kadar cisimlerin %20'sinin daha bulunamadığı tahmin ediliyordu. Avustralya'daki bir teleskopla göğün şimdiye kadar taranmamış olan neredeyse %30'u kadar bir bölümünü incelemeye başlamak için gayret sarf edilmektedir. Tehlikeli Olabilecek Cisimler (TOC, İng. Potentially Hazardous Object (PHO)) de (2008 sonunda) Dünya'ya yakın geçme olasılığı yüksek olduğunu gösteren parametrelerle tanımlanır. Bilhassa Dünya'yla minimum yörünge kesişme mesafesi (İng. Earth Minimum Orbit Intersection Distance ya da kısaca MOID) 0,05 AB'ni geçmeyen ve mutlak kadri en az 22.0 olan cisimler, TOC sayılırlar. Başka bir deyişle Dünya'ya 0,05 AB (neredeyse 7,480,000 km)'den  daha yakın gelemeyen ya da çapı 150 m'den az (yâni %13'lük aklıkla H = 22.0) olan gök cisimleri TOC sayılmazlar.
Kimi DYC'lere Dünya'dan uzay araçlarıyla Ay'a gitmek için gerekenden daha düşük bir yolculuk hızıyla erişilebildiğinden fiziksel olarak kolaylıkla incelenebileceğinden bilginler için çok ilgi çekicidirler. Bu özel konumlarını Dünya'ya göre düşük olan hız ΔV ve çekimlerinden dolayı tutmakta olup doğrudan jeokimyâsal ve astronomik araştırmalar için ilginç görülen bilimsel imkânlar verdirler ve insanlığın yararlanabileceği dünyâdışı malzemeler için potansiyel ekonomik kaynaktırlar. Bu, onları araştırmak için çekici bir hedef konumuna getirmektedir. 2008 sonuna kadar iki DYC'e uzay araçlarıyla gidilmiştir:

NASA'nın Near Earth Asteroid Rendezvous uzay aracıyla 433 Eros'a,
JAXA'nın Hayabusa uçuşuyla 25143 Itokawa'ya.

Asteroitler
Kuyruklu yıldızlar
Meteorlar

Bunlar Dünya'ya yakın, Güneş'e fazla yaklaşmadığından hiç buharlaşmayan ve çapları 50 metreyi geçen cisimlerdir. 2008 sonuna kadar 5.490 adet çapları 32 km'ye kadar olan Dünya'ya Yakın Asteroit (DYA) bilinmekteydi (1036 Ganymed). Çapı 1 km'yi geçen DYA'lerin sayısı 500-1000 olarak tahmin edilmektedir. DYA'lerin bileşimleri ana asteroit kuşağınınkilere benzer olup değişik asteroit tayf tiplerini kapsarlar.
DYC'ler, yörüngelerinde ancak birkaç milyon yıl kalırlar. Sonunda hepsi yörünge yüksekliğini kaybedip Güneş'e yaklaşıp ya iç gezegenlere çarparak yok olurlar ya da gezegenlerin yakınından geçerken hız alıp Güneş Sistemi'ni terk ederler. Yörüngelerinde kalma süreleri Güneş Sistemi'nin yaşına kıyasla az olunca Dünya'ya yakın asteroitlerin varlığı, ancak devamlı olarak başka yerlerden gelerek kendilerini yenilenmeleriyle açıklanabilir. Dünya yakınlarına yeni olarak gelen bu asteoritlerin kaynağı, Jüpiter'ile yörüngesel rezonansa gelip ana asteroit kuşağından İç Güneş Sistemi'ne naklolunan asteroitler görülür. Asteroit kuşağının Kirkwood boşlukları olarak bilinen ve rezonanslar sonucu başka yörüngelerde dönmeye başlayan asteroitlerin geride bıraktığı aralıklar, bu yenilemeye işâret eder. Başka asteroitler, Yarkovsky etkisiyle bu resonans yerlerine göç ederek DYC'lerin devamlı olarak ikmâlini sağlarlar.
Az sayıda DYC, buharlaşan maddelerini kaybederek sönmüş kuyruklu yıldızlardır. Bunun dışında sönük bir kuyruğu olmakla bir asteroit, zorunlu olarak Dünya'ya yakın kuyruklu yıldız olarak sınıflandırılmaz. Bu da DYA ve DYK arası sınırları belirsizleştirir. Söz konusu DYC'ler, muhtemelen Neptün'ün ötesindeki bir kuyruklu yıldız deposu olan Kuiper kuşağı'ndan gelmektedirler. Geriye kalan DYA'lerse gerçek asteroite benzemekte olup Jüpiter'in çekimiyle Asteroit kuşağı'ndan fırlatılmaktadırlar.
Dünya'ya Yakın Asteroitleri oluşturan üç sınıf vardır

Ortalama yörüngesel yarıçapları bir AB'den daha yakın ve enötesi Dünya'nın enberisinden (0.983 AB) daha yakın olmasıyla genelde Dünya yörüngesiyle Güneş arasında bulunan Atenler
Ortalama yörüngesel yarıçapları Dünya'nınkinden büyük olan ve enberileri Dünya'nın enötesinden (1.017 AB) daha az olan Apollolar
Ortalama yörüngesel yarıçapları Dünya'yla Mars arasında olan ve enberi noktaları Dünya'nın yörüngesinin biraz dışında (1.017 - 1,3 AB) olan Amorlar. Amorlar çoğu zaman Mars'ın yörüngesinden geçerlerse de Dünya'nın yörüngesinden geçmezler.
Birçok Atenler ve bütün Apollolar Dünya'nın yörüngesiyle kesişen yörüngeleri olup şimdiki yörüngeleriyle Dünya'ya çarpabilecek bir tehdit oluşturular. Amorların yörüngeleri Dünya'nın yörüngesiyle kesişmediklerinden doğrudan bir tehdit sayılmazlar. Fakat yörüngeleri ileride Dünya'nın yörüngesini keser olabilir.
Ayrıca bâzen Arjuna asteroitleri sınıflaması, Dünya'ya aşırı derecede yaklaşan yörüngeleri olan asteroitler için kullanılmaktadır.

2008 Mayıs'ı itibarıyla 5.474 DYC keşfedilmiştir. Bunların 65'i Dünya'ya yakın kuyruklu yıldızdır. Şimdiye kadar Dünya'nın târihinde bir kuyruklu yıldızla çarpıştığı bilinmemektedir.

Dünya'ya Yakın Meteorlar, Dünya yörüngesine yakın geçen ve çapları 50 metrenin altında olan cisimlerdir.

Çapları 5-10 metre arası olan cisimler, atmosferimize ortalama yılda bir kez Hiroshima'ya atılmış olan atom bombasının olan 15 kiloton TNT'nin enerjisiyle çarparlar. Bu cisimler normalde üst atmosferde patlarken çoğu ya da bütün katı maddeler buharlaşırlar. Çapları 50 metreyi bulan cisimler Dünya'ya oralamada bir milyon yılda iki kez çarparak Tunguska'da 1908'de gözlenene benzer şiddette patlamalara neden olurlar. Çapı beş kilometreyi bulan büyük cisimler, Dünya'yla ortalamada her on milyon yılda bir kez çarpışır.

Genel olarak kabul edilen ve büyük bir asteroit ya da kuyruklu yıldızın Dünya'ya çarpmasıyla oluşan Kretase-Tersiyer yok oluşu olayını açıklayan Alvarez hipoteziyle gelecekte böyle çarpışmaların gelebileceği bilincini kuvvetlendirdi.

30 Haziran 1908'de bir taşsıl gök taşının oluşturduğu Tunguska patlaması, 10 megaton TNT şiddetindeydi. Patlama, yerin 8.5 km üstünde meydana geldi. Patlamaya neden olan cismin çapı, 45-70 metre olarak tahmîn ediliyor.

6 Haziran 2002'de çapı 10 metre olarak tahmîn edilen bir cisim Dünya'yla çarpıştı. Çarpışma Akdeniz üzerinde Yunanistan'la Libya arasında takrîben 34°K 21°D koordinatlarında vukû buldu ve cisim havada patladı. Sesberi ölçümleriyle yapılan tahminlerle patlamayla açığa çıkan enerji 26 kiloton TNT'yle küçük bir nükleer silâhın patlamasıyla karşılaştırılacak kadardı.

5 Ekim 2008 günü bilginler, o gece ilk kez gözetledikleri Dünya'ya yakın bir cisim olan 2008 TC3'ün 6 Ekim günü 0245 EEZ (mahallî saatle 05.46'da) Sûdan üzerinde patlayacağını hesapladılar. Asteroit önceden tahmîn edildiği gibi geldi. Dünya'yla çarpışması haber verilip hesaplandığı üzere çarpan bu asteroit, bilim târihinde bir ilktir.

10 Ağustos 1972'de 1972 Büyük Ateştopu olarak sonraları anılacak olan bir meteora Kayalık Dağlar üzerinde kuzeye doğru giderken ABD'in güneybatısından Kanada'ya kadar birçok kişi şâhit oldu. Yeryüzünün 34 km üstünden geçmiş olan bu gök taşı, Dünya'yı sıyırarak geçen göktaşı olarak adlandırılmıştı. Wyoming'de Grand Teton Ulusal Parkı'nda bir turist tarafınden bu gök cismi, 8 mm'lik renkli film olarak kaydedilmişti.
23 Mart 1989'da 300 metre çapındaki Apollo asteroidi 4581 Asclepius (1989 FC), Dünya'yı 700.000 km uzaktan geçerek ıskaladı. Geçtiği noktadan Dünya tam altı saat önce geçmişti. Eğer bu asteroit altı saat önce oradan geçseydi Çar Bombası'ndan 1000 kere daha şiddetli, Dünya târihinin de en büyük patlaması olurdu. Bu cisim geniş yankılar yaparak ilk hesapların Dünya'nın 64.000 km yakından geçeceğini tahmin ettiğinden dikkati çok çekmişti. Bu hesaplardaki hatâlardan dolayı Dünya'yla çarpışması daha olası görünüyordu.
18 Mart 2004'te LINEAR, 30 metre çapında bir 2004 FH asteroidinin Dünya'nın ancak 42.600 km yakınından geçeceğini haber verdi ki bu uzaklık, Dünya Ay uzaklığının onda biri kadardır ve bugüne kadar hesaplanmış en yakın ıskadır. Tahminlere göre benzer asteroitler her iki yılda bir bu kadar yaklaşmaktadır.

31 Mart 2004'te 2004 FH'dan iki hafta sonra 2004 FU162 yeni bir en yakın rekoru kırardı ve Dünya'nın yalnızca 6.500 km yakınından (Dünya Ay arasının 60'ta biri uzaklığında) geçti. 6 metre çapıyla çok küçük olduğundan FU162, Dünya'ya en yakın noktasına varmadan ancak birkaç saat önce tespit edildi. Dünya'yla çarpışsaydı muhtemelen zararsızca atmosferde parçalara ayrılacaktı.

Birkaç yanlış alarm verilmiş olmasına rağmen kimi asteroitler, Dünya için bir tehdit olarak görülmektedir. Asteroit (29075) 1950 DA, 1950'deki keşfinden sonra yeteri kadar rasat yapılmamış olmasından dolayı yörüngesi hesaplanamadı ve pozisyonu kaybedildi. Aynı cisim 31 Aralık 2000'de tekrar keşfedildi. Dünya'ya çok yakın yaklaşacağı hesaplanan 16 Mart 2880'de çarpma ihtimâli 1.300 olarak tespit edildi. Çapı 1 km cıvârında olan bu cismen çarpma ihtimâli, şimdiyle

Dünya kütlesi (
  
    
      
        
          M
          
            
              E
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {E} }}
  
 veya 
  
    
      
        
          M
          
            ⊕
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\oplus }}
  
 olarak gösterilir, burada 🜨 Dünya için standart astronomik semboldür), Dünya gezegeninin kütlesine eşit olan bir kütle birimidir. Dünya'nın kütlesi için mevcut en iyi tahmin M🜨 = 5,9722×1024 kg'dır ve bu değerin bağıl belirsizliği 10−4'tür. Bu, 5.515 kg/m3'lük bir ortalama yoğunluğa eşittir. En yakın metrik öntakı kullanılarak, Dünya kütlesi yaklaşık olarak altı ronnagram veya 6,0 Rg'ye denk gelir.
Güneş Sistemi'ndeki dört karasal gezegen, Merkür, Venüs, Dünya ve Mars kütleleri sırasıyla 0,055, 0,815, 1,000 ve 0,107 Dünya kütlesidir.
Bir Dünya kütlesi ilgili birimlere şu şekilde dönüştürülebilir:

81,3 Ay kütlesi (ML)
0,00315 Jüpiter kütlesi (MJ)
0,000003003 Güneş kütlesi (M☉)

Dünya'nın Kütlesi ve Çekim Sabiti26 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya’nın Kütle Hesabı2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya truvalısı, Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesinde, L4 ve L5 Lagrange noktasında yer alan, Dünya ile eşyörüngeli, Dünya'nın yörüngesinden geçen, iribaş yörünge izleyerek dönen asteroitlere verilen genel isimdir. Halihazırda tespit edilebilen her iki truva cismi de L4 bölgesinde bulunmaktadır.

Astronomide truvalı (veya trojan), gezegen ile aynı yörüngeyi paylaşan, gezegenin önünde veya ardında bulunan iki kararlı Lagrange noktasında yörüngede hareket eden asteroitlere verilen genel isimdir. L4 (veya L5), gezegen ve Güneş bir sanal eşkenar üçgen oluştururlar. Dolayısıyla bu noktaların gezegenden ortalama uzaklıkları gezegen - Güneş uzaklığına genellikle ortalamada eşittir. Jüpiter gezegeninin truvalı asteroitleri uzun süredir bilinmektedir. Gözlem koşullarının iyileşmesiyle diğer gezegenlerin de truvalıları bulunmaya başlanmıştır.

Dünya Truvalılarını izlemek güçtür. Ortalama uzaklıkları astronomik birim (AU) kadar olduğu için bu uzaklıktan gözlenmeleri için çok güçlü gözlem araçlarına ihtiyaç duyarlar. Üstelik L4 ve L5 Lagrange noktaları Güneş'e göre 60 derece açıda oldukları için bu noktalar gecenin ancak bir kısmında görünebilirler. Gözlemler genellikle uzay araçlarından yapılmaktadır. Dünya'nın ilk truvalısı 2010 yılında, ikincisi ise 2020 yılında bulunmuştur. Her iki truvalı da L4 noktasında yani Güneş çevresindeki dönüş yönünde Dünya'nın önünde yer almaktadır. Bu truvalılara 2010 TK7  ve 2020 XL5 adları verilmiştir. L5 noktasında ise henüz bir truvalı cisim bulunamamıştır.

2010 TK7, mutlak parlaklığı 20,8 olan bir asteroittir. Çapının 300 metre kadar olduğu tahmin edilmektedir. 2010 yılında WISE teleskobu kullanılarak keşfedilmiştir.  Kütleçekim kuvveti ise Dünya'nın 20.000 de biri kadardır. Güneşe ortalama uzaklığı Dünya ile eşit olmakla birlikte L4 noktası çevresinde hareket ettiğinden uzaklık 0,81 AU ve 1,19 AU arasında değişmektedir.

2020 XL5; mutlak parlaklığı 20,18 olan bir asteroittir. 12 kilometre çapındadır. Güneş'ten uzaklığı 1,389 AU ile 0,6133 AU arasında değişmektedir. 2020 yılında Pan-STARRS görevi kapsamında keşfedilmiş, 2021 yılında bir Dünya truvalısı olarak tanınmıştır.

Dünya yarıçapı (R🜨 veya 
  
    
      
        
          R
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{E}}
  
 ile gösterilir) Dünyanın merkezinden yüzeye en yakın veya yüzeyin kenarındaki bir noktaya kadar olan mesafedir. Basık bir Dünya göz önüne alınarak ölçeklenen Dünyanın şekli çalışmalarında yarıçap en çok yaklaşık 6.378 km (3.963 mi) (ki bu ekvatoral yarıçaptır ve a ile gösterilir); en az yaklaşık 6.357 km (3.950 mi)'dir. (ki bu da kutup yarıçapıdır ve b ile gösterilir.)
Nominal bir Dünya yarıçapı astronomi ve jeofizikte kimi zaman Uluslararası Astronomi Birliğince kullanılması önerilen ekvatoral yarıçap değeri bir ölçü birimi olarak kullanılmaktadır.
Ortalama bir küresel değer aşağıda yer alan nedenler dolayısıyla genellikle %0,3 sapma payıyla (±10 km) birlikte 6.371 kilometre (3.959 mi) olarak varsayılır. Uluslararası Jeodezi ve Jeofizik Birliği (IUGG) iki ekvator noktası ve bir kutup noktasında ölçülen üç yarıçaptan oluşan ortalama yarıçap (R1), aynı yüzey alanına sahip bir kürenin yarıçapı olan otalik yarıçap (R2) ve elipsoid  ile aynı hacme sahip bir kürenin yarıçapı olan hacimsel yarıçap (R3) olmak üzere üç adet referans değer belirlemiştir.
Dünyanın yarıçapını tanımlamanın ve ölçmenin diğer yolları eğrilik yarıçapını içerir. Birkaç tanım, yerel veya geoit topoğrafyayı içerdikleri veya soyut geometrik hususlara bağlı oldukları için kutup yarıçapı ile ekvator yarıçapı arasındaki aralığın dışında değerler verir.

Merrifield, Michael R. (2010). "
  
    
      
        
          R
          
            ⊕
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{\oplus }}
  
 The Earth's Radius (and exoplanets)". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 7 Eylül 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Egzotik yıldız, elektron, proton, nötron ya da müonlardan farklı parçacıklardan oluşan ve kütleçekimsel çökmeye karşı yozluk basıncı ve diğer kuantum özellikleri sayesinde karşı gelebilen kuramsal bir sıkışık yıldızdır. Kuarklardan oluşan kuark yıldızları, belki de yukarı, aşağı ve garip kuarkların yoğuşmasından oluşmuş garip maddeden oluşan garip yıldızlar ve muhtemelen, eğer kuark alt parçacıklara ayrışabilirse onların yapıtaşlarını oluşturacak olan kuramsal preonlardan oluşan preon yıldızlarını içerir.
Egzotik yıldızlar oldukça kuramsaldır çünkü maddenin bu şekillerinin nasıl davrandığını detaylı olarak deneyimlemek çok zordur ve yeni gelişen kütleçekimsel dalga astronomisinin çıkışından önce elektromanyetik ışınım yapmayan ya da bilinen parçacıklar yaymayan kozmik cisimlerin tespit edilebilmesi için yeterli bir yöntem yoktu. Bu tür nesnelere aday olan kozmik cisimler genellikle gözlemlenebilen özelliklerden indirekt kanıtlar yoluyla tanımlanmaya çalışılır.

Nötronların yeterli miktarda kütleçekimsel basınç uygulandığı zaman yukarı ve aşağı kuarklara ayrışması ile oluşan kuramsal yıldızlara kuark yıldızı adı verilir. Nötron yıldızından daha küçük ve daha yoğun olması beklenir. Yani aslında büyük bir nükleondur. Garip madde içeren kuark yıldızlarına da garip yıldızlar denir.

Bir egzotik starın kütleçekimsel çöküşü elektromanyetik yanma nedeniyle oluşan radyasyon basıncı ile engellendiğinde yani kuarkların leptonlara elektrozayıf etkileşim yolu ile dönüşmesiyle ortaya çıkan kuramsal egzotik yıldızlara da elektrozayıf yıldız adı verilir. Bu süreç yıldızın çekirdeğinde bir elma kadar yer kaplayan iki Dünya kütlesine sahip hacim içinde oluşur.
Bir yıldızın, elektrozayıf yıldız ürettiği yaşam aşaması teorik olarak süpernova çöküşünden sonra olur. Elektrozayıf yıldızlar, kuark yıldızlarından daha yoğundurlar ve kuark dejenere basıncı kütleçekime karşı koyamayacak durumda oluşurlar, fakat yine de elektrozayıf yanma radyasyon basıncı sayesinde buna karşı koyabilirler. Yıldızın yaşamının bu aşaması 10 milyon yıla kadar dayanabilir.

Bir preon yıldızı, preon adı verilen kuramsal atomaltı parçacıklarından oluşan kuramsal bir sıkışık yıldız tipidir. Preon yıldızlarının çok yoğun oldukları ve yoğunluklarının 1023 kg/m³’ü geçtiği düşünülmektedir.kleri umulmaktadır. Kuark ve nötron yıldızlarından daha yoğundurlar, beyaz cüceler ve nötron yıldızlarından daha küçük ama daha ağırdırlar. Preon yıldızları süpernova patlamalarından veya Büyük Patlamadan sonra ortaya çıkmış olabilirler. Ancak parçacık hızlandırıcılarındaki güncel gözlemler preonların varlığına karşı sonuçlar gösterir.
Göreliliğin genel kuramına göre, eğer bir yıldız Schwarzschild yarıçapından daha küçük bir boyuta doğru çöküntüye uğrarsa, bu yarıçapta bir olay ufku meydana gelir ve yıldız kara deliğe dönüşür. Bu sebepten dolayı preon yıldızlarının boyu 100 Dünya kütlesi kadar kütleye sahip olan 1 metrelik çaptan, Ay kadar kütleye sahip olan bir bezelye tanesi büyüklüğüne kadar değişir.

Bir bozon yıldızı, bozon denilen parçacıklardan oluşan kuramsal bir astronomik cisimdir. Bu çeşit bir yıldızın var olabilmesi için, küçük bir kütle özelliği gösteren stabil bir tip bozon olması gereklidir. 2002’den beri böyle bir yıldızın varlığına dair kesin bir bulgu yoktur. Fakat kendileri etrafında dönen bir çift bozon yıldızı sayesinde ortaya çıkan çekimsel radyasyon sayesinde saptanmaları mümkün olabilir.
Bozon yıldızları, Büyük Patlamanın ilk aşamaları sırasında çekimsel çöküş sayesinde oluşmuş olabilirler. En azından teoride, aktif galaktik çekirdeklerin gözlemlenmiş birçok özelliğini açıklayabilecek süper kütleli bir bozon yıldızı, bir galaksinin çekirdeğinde mevcut olabilir.

Döngüsel kuantum kütleçekiminde, bir Planck yıldızı çökmekte olan bir yıldızın enerji yoğunluğu, Planck enerjisi yoğunluğuna ulaştığında oluşan teorik olarak olası bir astronomik cisimdir. Bu koşullar altında, yerçekimi ve uzay-zamanın nicelleştirildiğini varsayarsak, Heisenberg'in belirsizlik ilkesinden türetilen itici bir "kuvvet" ortaya çıkar. Başka bir deyişle, yerçekimi ve uzay-zaman kuantize edilirse, Planck yıldızı içindeki kütle-enerji birikimi, bu sınırın ötesine çökerek kütleçekimsel bir tekillik oluşturamaz, çünkü bu, uzay-zamanın kendisi için belirsizlik ilkesini ihlal eder.

Johan Hansson, A hierarchy of cosmic compact objects – without black holes29 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Acta Phys.Polon. B38, 91 (2007). PDF
Johan Hansson and Fredrik Sandin, The observational legacy of preon stars – probing new physics beyond the LHC3 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
J. E. Horvath, Constraints on superdense preon stars and their formation scenarios3 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Astrophys. Space Sci. 307, 419 (2007).
Fredrik Sandin, Exotic Phases of Matter in Compact Stars30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (2007) PDF
Article in NatureNews : Splitting the quark4 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (Nov. 2007)
"A New Way To Shine, A New Kind Of Star". SpaceDaily. 16 Aralık 2009. 8 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Aralık 2009.

Ekinoks (gün tün eşitliği, gece gündüz eşitliği veya ılım), Güneş ışınlarının Ekvator'a dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçtiği an. Gündüz ile gecenin eşit olması durumudur. İlkbahar ve sonbaharda olmak üzere yılda iki kez tekrarlanır.
Ekinoks sözcüğünün kökeni Latince aequus (eşit) ve nox (gece) sözcüklerinin birleşimi olan aequinoctium sözcüğüne dayanır.

23 Eylül durumu: Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°'lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'de gündüzler, gecelerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre'de İlkbahar, Kuzey Yarım Küre'de Sonbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz birbirine eşit olur. Bu tarih Kuzey Kutup Noktası'nda altı aylık gecenin, Güney Kutup Noktası'nda ise altı aylık gündüzün başlangıcıdır.
21 Mart durumu: Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°'lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre'de Sonbahar, Kuzey Yarım Küre'de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz süreleri birbirine eşit olur. Bu tarih Güney Kutup Noktası'nda altı aylık gecenin, Kuzey Kutup Noktası'nda ise altı aylık gündüzün başlangıcıdır.
Kuzey Yarım Küre'de yaklaşık olarak 21 Mart İlkbahar Ekinoksu - 23 Eylül Sonbahar Ekinoksu'dur.
Güney Yarım Küre'de yaklaşık olarak 21 Mart Sonbahar Ekinoksu - 23 Eylül İlkbahar Ekinoksu'dur.

Dönence
Gündönümü
Nevruz
Tengricilik

Eksen eğikliği veya eğiklik, astronomide, bir nesnenin dönme ekseni ile yörünge düzlemine dik olan yörünge ekseni arasındaki açıdır; aynı şekilde, ekvator düzlemi ile yörünge düzlemi arasındaki açıdır ve yörünge eğiminden farklı bir kavramdır.
Eğiklik 0 derece olduğunda, iki eksen aynı yönü gösterir; diğer bir deyişle, dönme ekseni yörünge düzlemine diktir.
Örneğin Dünya'nın dönme ekseni hem Kuzey Kutbu'ndan hem de Güney Kutbu'ndan geçen hayali bir doğruyken, Dünya'nın yörünge ekseni Dünya'nın Güneş etrafında dönerken hareket ettiği hayali düzleme dik olan bir doğrudur; Dünya'nın eğikliği ya da eksenel eğimi bu iki doğru arasındaki açıdır.
Bir yörünge dönemi boyunca, eğiklik genellikle önemli ölçüde değişmez ve eksenin yönü arka plandaki yıldızlara göre aynı kalır. Bu da bir kutbun yörüngenin bir tarafında Güneş'e daha fazla yönelmesine, diğer tarafında ise Güneş'ten daha fazla uzaklaşmasına neden olur ki bu da Dünya'daki mevsimlerin nedenidir.

Eksen eğikliğini hesaplayan ilk kişi, 14. yüzyılda İbnü'l-Şatir'dir ve eksen eğikliğinin nispeten sabit bir oranda azaldığını anlayan ilk kişi de 1538'de Fracastoro olmuştur. El-Ma'mun, El-Tusi, Purbach, Regiomontanus ve diğerleri de dahil olmak üzere pek çok kişinin gözlemlerine rağmen, eksen eğikliğinin ilk doğru ve modern gözlemlerini muhtemelen Danimarka'dan Tycho Brahe 1584'te yapmıştı.
MÖ 1100 yıllarında Dünya'nın eğikliği, Hindistan ve Çin'de de doğru bir şekilde ölçülmüştür.
MÖ 350 yıllarında Antik Yunan'da Piteas, bir gnomonun gölgesini ölçerek eksen eğikliğini yaz gündönümünde yüksek doğrulukta ölçmüştür.
830'da Bağdat’taki Halife el-Mamun gökbilimcilere eksen eğikliğini ölçtürdü ve sonuçları uzun süre Arap dünyasında kullanıldı.
Orta Çağ döneminde, hem devinim (yalpalama) hem de Dünya'nın eğikliği ortalama bir değer etrafında hesaplanmış ve "ekinoksların dehşeti" olarak bilinen bir düşünceyle insanlar tarafından 672 yıl boyunca yaygın olarak inanılmıştır.

Yaklaşık 40 yıl önce yapılan çalışmalara göre Kuvaterner dönemdeki iklimsel dalgalanmaların sebebinin Dünya'nın, uydusu ile kendisi arasındaki çekim kuvveti ve Güneş etrafındaki uydu-dış merkezlilik durumu olduğu anlaşılmıştır.
Dünya, günlük hareketi, yıllık hareketi, eksen eğikliği ve Güneş'in etrafındaki eliptik yörüngesindeki hareketi sonucu geniş aralıklı ve daimi olan bu döngülere girmektedir. Dünya Güneş'in etrafında dönerken Ay'ın ve diğer gezegenlerin üzerinde yarattığı çekim kuvveti ile meydana gelen uzun dönemli ve geniş aralıklı bu dalgalanmalar Milankoviç döngüleri olarak adlandırılmaktadır.

Eksen eğikliği, yerküre ekseninin güneş etrafındaki dönüş düzlemi arasındaki açı olup, jeolojik zamanda 41,000 yıllık periyot boyunca 22.1° ile 24.5° arasında değişmektedir. Günümüzde 23.440 düzeyinde olan eksen eğikliği azalma eğiliminde olup bu durumun (iklimde antropojenik değişimler oluşmaması durumunda) ılık yazlar ve soğuk kışlara neden olarak yeni bir buz çağını başlatması gerekmektedir. Eksen eğikliğinin yüksek enlemlerde yer alan bölgeler üzerindeki etkisi, düşük enlemlerde yer alan bölgelerdeki etkisine oranla daha fazladır. Eksen eğikliği arttıkça, yüksek enlemlere yaz aylarında ulaşan güneş enerjisi miktarı da artmaktadır. Kış aylarında ise tam tersi bir süreç meydana gelmekte ve ulaşan güneş enerjisi miktarı azalmaktadır.

Eksen eğikliği, Yerküre üzerinde mevsimlerin oluşumundan sorumludur. On bin yıllık zaman ölçeklerinde, Yerküre'nin eksen eğikliği arttığında, mevsimlik enerji dengesi bozulduğu ve sıcaklık zıtlıkları kuvvetlendiği için, her iki yarımkürede de kışlar daha soğuk ve yazlar daha sıcak olur. Başka bir deyişle, insolasyon (güneşlenme) yaz mevsiminde kutup bölgelerinde daha yüksek olurken, kışın uzun kutup gece süresince sıfır olur. Yerküre'nin eksen eğikliği azaldığındaysa, mevsimler daha az şiddetli geçer; yazlar daha serin, kışlarsa daha ılıman olur. Daha serin yaz mevsimlerinin, yüksek enlemlerde (kutup bölgelerde) kar ve buz örtüsünün daha az erimesine ve yerde daha fazla kalmasına neden olarak, kutup bölgelerinde kütlesel buzul kalkanlarının oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir. Ayrıca, yine uzun zaman ölçeklerinde olmak koşuluyla, daha fazla kar ve buz/buzullar ile kaplanan Yerküre, gelen kısa dalga boylu Güneş ışınımını uzaya daha fazla yansıtarak ek soğumaya neden olduğu için, iklim sisteminde bir buz-albedo geri beslemesi düzeneği oluşturur.
Son birkaç milyon yılda, Yerküre'nin eksen eğikliği, ortalama yaklaşık 41,000 yıllık yarı dönemsellikle birlikte yaklaşık 22.5° ve 24.5° arasında değişim göstermiştir. Bu değişimin enerji karşılığı, günlük ortalama insolasyon tutarında kutuplarda 50 W/m2'ye ulaşan önemli değişiklikler olmuştur. Eksen eğikliğinin değeri, yıllık ortalama insolasyon üzerinde de, yüksek enlemlerde birkaç W/m2'lik artış, Ekvator’daysa büyüklük olarak daha küçük bir azalma şeklinde beliren bir etki yapmaktadır. Sonuç olarak, eksen eğikliğindeki değişimler mevsimlik zıtlıkları düzenlemekle birlikte, yıllık ortalama gelen kısa dalga boylu Güneş ışınımı değişimleri alçak enlemlerde yüksek enlemlere göre bir zıt etki yaptığı için, küresel ortalama insolasyon üzerinde önemli bir etki oluşmaz.

Son olarak, mevsimlerin zamansal olarak günberi noktasına göre konumu olarak tanımlanabilecek olan Yerküre’nin ‘iklimsel presesyon’ hareketinin, insolasyon ve iklim değişikliği üzerindeki etkisinin önemli olduğunu söylemek gerekir.

Atmosferin rolü ihmal edildiğinde, yeryüzünün belirli bir yerinde ve belirli bir zamandaki İnsolasyon (güneşlenme), 

Güneş-Yerküre uzaklığının
ve Güneş’in zenith uzaklığının kosinüsünün bir fonksiyonudur.
Bu iki değişken, günün zamanı, enlem ve Yerküre yörüngesinin karakteristiklerinden yararlanarak hesaplanabilir. Klimatolojide, Yerküre ile Güneş arasındaki astronomik ilişkiler Milankovitch döngüleri olarak adlandırılır. Astronomik ilişkiler, özellikle dünyanın Güneş’in çevresindeki yörüngesinin durumu,

Eksen Eğikliği (T),
Eksantrite (E) ve
Presesyon (P) olarak bilinen üç yörünge parametre tarafından belirlenir.
Kısaca, eğiklik (T), ekliptik düzleminin ekvator düzlemine göre olan eğikliğinin bir ölçüsü (daha eğik ya da daha dik) ve eksantrite (E), Yerküre’nin Güneş’in çevresindeki yörünge şeklinin bir ölçüsü olarak tanımlanırken, iklimsel presesyon (P), yaz gündönümünde (solstis) Güneş- Yerküre uzaklığındaki daha açık bir söyleyişle, ‘günberi zamanındaki’ değişikliklerle bağlantılıdır.
Bu yüzden, küresel iklimin değişmesine neden olabilecek başlıca astronomik ilişkiler, Yerküre’ nin Güneş'in çevresindeki yörüngesinin şeklindeki değişiklikler (yörüngesel bozulma) ile Yerküre'nin eksen eğikliğindeki ve presesyonundaki (günberi zamanındaki) değişiklikleri içerir. Başka bir deyişle, Milankovitch döngüleri bir dizi dönemsel değişiklikleri içermekte ve uzun dönemli iklim değişikliklerinin açıklanması açısından önemli kanıtlar sunabilmektedir.

İklim Değişiklikleri
Milankovitch Döngüsü

Elektromanyetik tayf veya elektromanyetik spektrum (EMS), evrenin herhangi bir yerinde fizik kurallarınca mümkün kılınan tüm elektromanyetik radyasyonu ve farklı ışınım türevlerinin dalga boyları veya frekanslarına göre bu tayftaki rölatif yerlerini ifade eden ölçüt. Herhangi bir cismin elektromanyetik tayfı veya spektrumu, o cisim tarafından çevresine yayılan karakteristik net elektromanyetik radyasyonu tabir eder.
Elektromanyetik tayf, dalga boylarına göre atomaltı değerlerden başlayıp (bkz. Gama ışını veya X-ışını) binlerce kilometre uzunlukta olabilecek radyo dalgalarına kadar birçok farklı radyasyon tipini içerir. Elektromanyetik tayf teoride sonsuz ve sürekli olsa da, pratikte kısa dalga boyu (yüksek frekans) ucunun limitinin Planck uzunluğuna, uzun dalga boyu (alçak frekans) ucunun limitinin ise evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne eşit olduğu düşünülmektedir.

Elektromanyetik tayf binlerce kilometreden atomaltı uzunluklara kadar geniş bir yelpazedeki dalga boylarında ışınımları kapsar. 30 Hz ve altındaki frekansların (uzun-dalga) radyoastronomide bazı nebulalar tarafından üretildiği ve bu yapıların araştırılmasında kullanıldığı, 2,9 * 1027 Hz değeri civarında frekanslara sahip ışınımların da çeşitli kozmik kaynaklardan yayıldığı bilinmektedir.
Boşlukta, belirli bir dalga boyundaki (λ) elektromanyetik enerjinin bu dalga boyu ile orantılı bir frekansı (f) ve foton enerjisi (E) bulunmaktadır. Bu yüzden elektromanyetik tayf bu üç değerden herhangi biri kullanılarak ifade edilebilir. Değerler birbirine aşağıdaki formüller ile bağlıdır:

  
    
      
        c
        =
        
        
      
    
    {\displaystyle c=\,\!}
  
frekans x dalga boyu veya 
  
    
      
        λ
        =
        
          
            c
            f
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {c}{f}}\,\!}
  
 ve 
  
    
      
        E
        =
        h
        f
        
        
      
    
    {\displaystyle E=hf\,\!}
  
 veya 
  
    
      
        E
        =
        
          
            
              h
              c
            
            λ
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {hc}{\lambda }}\,\!}
  

Burada; 
  
    
      
        c
        =
        299.792.458
        
        
      
    
    {\displaystyle c=299.792.458\,\!}
  
 m/s (ışık hızı) ve 
  
    
      
        h
        
        
      
    
    {\displaystyle h\,\!}
  
 de Planck sabiti 
  
    
      
        (
        h
        ≈
        6,626
        069
        ⋅
        
          10
          
            −
            34
          
        
         
        
          
            J
          
        
        ⋅
        
          
            s
          
        
        ≈
        4,135
        67
         
        
          µ
        
        
          
            eV
          
        
        
          /
        
        
          
            GHz
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (h\approx 6{,}626069\cdot 10^{-34}\ {\mbox{J}}\cdot {\mbox{s}}\approx 4{,}13567\ {\text{µ}}{\mbox{eV}}/{\mbox{GHz}})}
  
'dir.
Buna göre;

Yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar yüksek enerjiye ancak kısa dalga boyuna,
Düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar ise düşük enerjiye ancak uzun dalga boyuna
sahiptirler. Görünür ışık veya başka bir elektromanyetik türü belli bir madde içerisinde yaratılır veya içerisinden geçerse (örneğin atmosfer), bu ışınımın dalga boyu artacak, dolayısıyla frekansı düşecektir. Bu değişiklikten dolayı, ışınımların elektromanyetik tayf değerleri ile ilgili rakamsal bilgiler verilirken genellikle söz konusu ışınımlar uzaydaki (boşluk) sayısal değerleri ile ifade edilir.
Spektroskopi ile insan gözünün algılayabildiği 400 ile 700 nm'lik dalga boyları arasındaki görünür ışık bandı dışındaki diğer ışınım aralıkları da algılanabilir. Normal bir laboratuvar spektroskobu 2 ile 2500 nm arasındaki dalga boylarını kolayca algılayabilir. Cisimlerin, gazların ve hatta yıldız ve galaksilerin fiziksel özellikleri ile ilgili birçok veri, bunlardan yayılan elektromanyetik ışınımın bir spektroskop yardımıyla analiz edilerek öğrenilebilir. Örneğin hidrojen atomları 21,12 cm'lik dalga boyunda spesifik bir radyo dalgası yayar. Söz konusu ışınım algılandığında, mesela uzak bir gezegenin atmosferinde hidrojen gazı da bulunduğu anlaşılabilir. Bu, teknik astrofizik araştırmalarda yaygın olarak kullanılmaktadır.
Elektromanyetik radyasyon başlıca yedi kategoride incelenir. Bunlar düşük frekanstan yüksek frekansa doğru radyo dalgaları, mikrodalga, kızıl ötesi, görünür ışık, mor ötesi, X-ışınları ve Gama ışınlarıdır.

Yukarıda verilen sınıflandırma genelde doğru olsa da, söz konusu kategoriler arasında kesin sınır çizgileri yoktur ve bazı durumlarda aslında belirli bir kategoride yer alan bir ışınım, bir başka kategorinin dalga boyu aralığında bulunabilir. Örneğin, bazı az enerjili gama ışınları aslında bazı yüksek enerjili X-ışınlarından daha uzun dalga boyuna sahiptir. Bunun sebebi, "gama ışını" teriminin nükleer bozunum veya başka bir atomaltı işlem sonucu oluşan fotonlar için kullanılırken X-ışınlarının atom çekirdeğine yakın yüksek enerjili iç elektronların yörünge değişimleri sonucu oluşmasıdır. Sonuç itibarıyla X-ışınları ile gama ışınları arasındaki belirleyici fark dalga boylarında değil, söz konusu ışınımları yaratan kaynaklardadır. Ancak gama ışınları genellikle X-ışınlarından daha yüksek frekanslı ve dolayısıyla daha yüksek enerjilidir ve bu yüzden kendi kategorilerinde değerlendirilir.

Radyo dalgaları binlerce kilometreden yaklaşık bir milimetreye kadar dalga boylarındadır ve sahip oldukları rezonansa uygun antenler ve modülasyon teknikleri kullanarak analog veya sayısal veri aktarımı kanalları olarak değerlendirilebilirler. Televizyon, cep telefonu, MRI, kablosuz bilgisayar ağları ve benzeri uygulamalar radyo dalgalarını kullanır.
Radyo dalgalarının veri taşıma özellikleri dalga yüksekliği, frekans ve faz belirli bir bant aralığında modüle edilerek belirlenir. Elektromanyetik spektrumun bu bölümünün kullanımı birçok ülkede çeşitli resmî kuruluşlar tarafından kısıtlanmakta ve denetlenmektedir. Elektromanyetik radyasyon bir iletkene empoze edildiğinde, iletkenin yüzeyindeki atomların elektronlarını daha enerjik kılarak iletken yüzeyinde küçük bir elektrik akımı oluşmasını sağlar. Radyo antenlerinin çalışma ilkesi bu etkiye dayanır.

Mikrodalgalar tipik olarak uygun çap ve şekilde metal dalga kılavuzu tüpler kullanabilecek kadar kısadırlar ve magnetron veya klistron tüpler kullanarak istenen faz ve frekansta üretilebilirler. Mikrodalga üretimi TED ve IMPATT gibi katı yapılı diyotlar kullanılarak da yapılabilir. Çeşitli frekanslardaki mikrodalga enerjisi bazı materyaller tarafından emilebilir ve bu süreç sonucunda ısı açığa çıkar. Mikrodalga fırınlar su moleküllerinin bu özelliğini kullanır. Wi-Fi gibi kablosuz sinyal aktarımında da düşük yoğunluklu mikrodalga kullanılır. Mikrodalga fırınlar bu yüzden çalışır durumda ve yeterince yakın mesafede olduklarında cep telefonu ve diğer bazı elektronik cihazları etkileyebilirler.

Terahertz (THz) radyasyon, elektromanyetik tayfta uzak kızıl ötesi ile mikrodalgalar arasındaki frekans bandında bulunur. Yakın zamana kadar spektrumun bu bölgesi büyük oranda ihmal edilmişti ancak günümüzde bu milimetre altı bant özellikle haberleşme, doku gösterimi ve savunma teknolojilerinde kullanılmaktadır. Bu bandın askerî amaçlı uygulaması şimdilik düşman askerleri üzerine yansıtılan terahertz ışınımı suretiyle derilerinde yanma hissi yaratarak bu tehditleri etkisizleştirme uygulaması ile sınırlıdır. Aynı ışınım söz konusu hedeflerin elektronik ekipmanını da iş göremez hâle getirecektir.

Kızıl ötesi radyasyon yaklaşık olarak 300 GHz ile 400 THz frekansları ve 1 mm ile 750 nm arasındaki dalga boylarını kapsar. Üç ana kategoride incelenir:

Uzak kızıl ötesi, 300 GHz (1 mm λ) ile 30 THz (10 μm λ) arasındadır. Bu bandın alt bölümleri için mikrodalga da denilebilir. Bu radyasyon tipik olarak spin yapan gaz molekülleri, sıvılarda moleküler akışkanlık ve katılarda fotonlar tarafından emilir. Dünyanın atmosferindeki yaklaşık %1 su buharı tarafından emilen uzak kızıl ötesi ışınım, atmosferin saydam olmasında büyük rol oynamaktadır. Astronomide 200 μm ile birkaç mm arasındaki dalga boylarına genellikle milimetre altı denir ve "uzak kızıl ötesi" tanımı 200 μm'nin altındaki dalga boyları tarafından kullanılır.

Orta kızıl ötesi, 30 THz (10 μm λ) ile 120 THz (2,5 μm λ) arasında bulunur. Sıcak cisimler bu sıklıkla bu aralıkta ışınım yayarlar. Orta kızıl ötesi ışınım normal moleküler titreşim tarafından emilebilir. Bu frekans aralığına bazen parmak izi bandı da denir.
Yakın kızıl ötesi, 120 THz (2500 nm λ) ile 400 THz (750 nm λ) arasındadır. Görünür ışığa benzer fiziksel işlemler tarafından üretilir ve benzer optik kurallara tabidir.

İnsan gözünün ışık veya renk olarak algıladığı aralığa denk gelen elektromanyetik enerjidir. Beyaz ışık bir prizmadan geçirildiğinde bileşenleri olan diğer dalga boylarına ayrılabilir. Her dalgaboyu farklı bir frekansa sahiptir ve göz tarafından farklı bir renk olarak algılanır.

Dalga boyu görünür ışıktan daha kısadır. Oldukça enerjik olduğu için mor ötesi (UV) ışınım kimyasal bağları bozup çeşitli molekülleri iyonize edebilir veya katalizör etkisi gösterebilir. Güneş yanıkları mor ötesi radyasyonun insan derisi üzerindeki yıkıcı etkisine örnek olarak verilebilir. Bazı durumlarda kanserojen etki yapabilir. UV ışınım ayrıca etkin bir mutajendir ve hücrelerin DNA yapısını bozarak kontrolsüz mutasyona sebep olabilir. Dünya'ya Güneş'ten gelen UV radyasyonunun büyük bir kısmı yüzeye ulaşmadan önce atmosferdeki ozon tabakası tarafından emilir.

X-ışınları, mor ötesi ışınlardan daha kısa dalga boyuna, dolayısıyla daha yüksek frekans ve enerjiye sahiptir. Çeşitli materyallerin içinden geçebildikleri için tıpta organ ve kemiklerin görüntülenmesinde sıkça kullanıldığı gibi, ayrıca yük

Elektromanyetik radyasyon, elektromanyetik ışınım, elektromanyetik dalga ya da elektromıknatıssal ışın (genellikle EM radyasyon veya EMR olarak kısaltılır) bir vakum veya maddede kendi kendine yayılan dalgalar formunu alan bir olgudur. Elektromanyetik dalgalar, yüklü bir parçacığın ivmeli hareketi sonucu oluşan, birbirine dik elektrik ve manyetik alan bileşeni bulunan ve bu iki alanın oluşturduğu düzleme dik doğrultuda yayılan, yayılmaları için ortam gerekmeyen, boşlukta c (ışık hızı) ile yayılan enine dalgalardır. Elektromanyetik dalgalar, frekansına göre değişik tiplerde sınıflandırılmıştır. Bu tipler sırasıyla (artan frekansa ve azalan dalga boyuna göre):

Radyo dalgaları
Mikrodalgalar
Terahertz radyasyonu
Kızılötesi ışınım
Görünür ışık
Morötesi ışınım
X-ışınları ve
Gama ışınlarıdır.
Çeşitli canlıların gözleri bu ışınların sadece küçük bir frekans aralığındaki ışınları algılayabilir. Buna “ışık” ya da “görülebilir tayf” denir.

Elektromanyetik dalga kavramı ilk olarak James Clerk Maxwell tarafından ortaya atılmış ardından Heinrich Hertz tarafından doğrulanmıştır. Maxwell elektrik ve manyetik alanların dalga benzeri yapılarını ve simetrilerini açığa çıkaran alan dalga formu denklemleri elde etmiştir. Maxwell, ışığın ölçülen hızının, dalga denklemlerinden çıkan EM dalgaları hızları ile çakışık olmasından dolayı ışığı da bir elektromanyetik dalga olarak kabul etmiştir. Maxwell'in denklemlerine göre, hareketsiz bir elektrik yükü etrafında bir elektrik alan oluşturur. İvmeli hareket eden bir elektrik yüküyse oluşturduğu elektrik alana ek olarak manyetik alan oluşturur. Bu alanlar birbirlerine dik olarak salınırlar ve EMR oluşur.

Maxwell denklemlerine göre, Elektromanyetik dalga asıl olarak bir yükün bir doğrultuda ivmeli salınım hareketi (harmonik hareket) yapması sonucu oluşur. Faraday'ın Elektrik alan teorisinde, durgun bir yükten uzayın her yönüne elektrik alan kuvvet noktacıkları saçılır, bu noktacıklar aynı yükten belli doğrultularda peşi sıra saçıldıkları için elektrik alan kuvvet noktacıkları birleşerek bir doğru halini alırlar, bu doğrulara elektrik alan kuvvet çizgileri yayılır.
Şimdi sayfa düzlemindeki bir durgun pozitif yükü ele alalım. Bu pozitif yükü, sayfa düzlemini dik kesen bir doğrultuda, önce sayfa düzleminden içeri doğru sonra da sayfa düzleminden dışarı yönde ivmelenecek şekilde, sürekli bu sırayla giden bir harmonik hareket yaptırırsak, yükten çıkan elektrik alan kuvvet noktacıklarının yükten ayrıldıkları konum sürekli değişeceğinden, yukarı aşağı salınım hareketi yapan yükten peşi sıra saçılan noktacıklar bu sefer bir dalgasal hareket görüntüsü oluşturacak şekilde bir yörüngede yükten uzaklaşmış olurlar.
Sonuçta durgun veya sabit hızda hareket eden bir yükten elektrik alan kuvvet çizgileri yayılırken; salınım yapan bir yükten elektrik alan kuvvet dalgası yayılır denir.
Yine bu pozitif yük harmonik hareket yaptığı için, ivmeli olarak sayfa düzlemine göre yukarı aşağı salınım hareketi yapan bu pozitif yük, Maxwell denklemlerine göre uzaydaki elektrik alanın değerinin ivmeli bir şekilde değişimine neden olur ve yine Maxwell denklemlerine göre uzayın elektromanyetik eylemsizliği nedeniyle, ivmeli olarak sırayla artan ve azalan elektrik alanı dengelemek amacıyla uzay tarafından oluşturulan manyetik alan kuvvet çizgilerinin şiddeti de harmonik olarak artar ve azalır, böylece manyetik alan kuvvet çizgilerinin şiddeti de bir dalgasal hareket görüntüsü oluşturmuş olur. Pozitif yük salınım yaparken hareket yönü sürekli değiştiği için yükten yayılan elektrik alan kuvvet dalgasına daima dik yönde olan manyetik alan kuvvet dalgası da sırasıyla bir düzlemden içeri ve aynı düzlemden dışarı olacak şekilde yön değiştirecektir. Böylece elektrik alan dalgasının yayılım düzlemine dik düzlemde ve elektrik alan dalgasının yayıldığı düzlemden içeri ve dışarı salınım hareketi yapan bir manyetik alan kuvvet dalgası oluşacaktır. Bu da bir elektromanyetik dalga olan ışığın yapısıdır. Sonuç olarak, "salınım yapan her yükten elektromanyetik dalga (radyasyon) saçılır" denir.(Bakınız:Maxwell Denklemleri) James Clerk Maxwell bunu matematiksel olarak kanıtlayan ilk bilim adamıdır. Manyetik alan ve elektrik alanı kuvvet noktacıklarının yükten salındıktan sonra yükten uzaklaşarak uzayda hareket etmeleri, vakum uzayda ışık hızıyla(c) gerçekleşir. Bu nedenle elektrik ve manyetik alan kuvvet noktacıklarının birlikte olup dalgasal bir hareket yaptığı elektromanyetik radyasyonun hareket hızı vakum uzayda ışık hızıdır ve elektromanyetik dalgaların yayılım hızı, uzaydaki hızı ne olursa olsun her gözlemci için aynı hızdadır. Bu bilgi üzerinden A.Einstein, görelilik teorilerini oluşturmuştur. Bu teorilerde ışık hızına yakın hızlarda hareket eden bir cisim için göreli olarak zamanın yavaş aktığını, cismin içerisindeki taneciklerin hareketinin yavaşladığını, bu nedenle cisme uygulanacak herhangi bir kuvvetin cismi daha az ivmelendireceğini, yani hızlanan cisimlerin kuvvete karşı direncinin artacağını bu nedenle teorik olarak hızlanan cisimlerin kütlesinin artması gerektiğinden tutun da her cismin bir iç enerjisinin mc2 kadar olduğuna dek birçok evrensel kanun bulunmuştur. Bunların hepsinin hareket noktası ışık hızının sabit olduğunu ifade eden Maxwell denklemleridir.
Faraday'a göre bir yükten her doğrultuda peşi sıra elektrik alan kuvvet noktacıkları saçılır ve birleşerek elektrik alan kuvvet çizgilerini oluşturular, uzayın her yönüne yayılarak elektrik alan kuvvetini oluşturmuş olurlar. Maxwell denklemlerine göre uzay hem elektrik alan yönünden ve manyetik alan yönünden (elektromanyetik) olarak eylemsizlik kuralını sergiler. Yani, sayfa düzlemi üzerinde sabit hızla hareket eden bir elektronu ele alalım, elektronun hareket yönündeki uzay parçasında herhangi bir konumda elektrik alan kuvvet çizgilerinin yoğunluğu arttığı için, uzay kendi iç enerjisiyle bir bu artış etkisine tepki vererek, elektronun kendi üzerine hareketine karşıt olan bir negatif yük akımı oluşturur, böylece uzaklaşan negatif yükler artan elektrik alan kuvvet çizgilerinin yoğunluğunu azaltarak, elektronun hareketinden kaynaklanan artışı dengelemeye çalışarak bir eylemsizlik sağlamış olur. Buna uzayın elektromanyetik eylemsizliği denir. Bu karşıt yönlü negatif yük akımıyla oluşan manyetik alan da elektronun hareket yönünün sağında sayfa düzleminden içeri, solunda sayfa düzleminden dışarıdır. Bu durum sağ el kuralına göre oluşan manyetik alan kuvvet çizgilerinin yönünü verir. Teoriye göre, uzay kendi eylemsizliği adına, yük akımları ve manyetik alanlar oluşturabilecek bir iç enerjiye sahiptir. Manyetik alan kuvvet çizgileri daima elektrik alan kuvvet çizgilerine dik olan bir düzlemde oluşmak zorundadır.

EMR fiziğinin adı elektrodinamiktir. Elektromanyetizma, elektrodinamik teorisi ile ilişkili bir fiziksel olaydır. Elektrik ve manyetik alanlar süperpozisyon ilkesine uygun olduklarından, herhangi bir parçacık ya da zamana bağlı elektrik veya manyetik alan aynı yerdeki mevcut alanlara vektör alan oldukları için vektörel olarak toplanırlar. Örneğin bir atom yapısı üzerinde seyahat halindeki bir EM dalgası yapının atomları içinde salınım indükler, böylece kendi EM dalgalarını yaymalarına sebep olur. Bu özellikler kırılma ve kırınım gibi çeşitli olaylara neden olur. Kırılma, bir dalganın bir ortamdan yoğunluğu farklı başka bir ortama geçerken hızını ve yönünü değiştirmesidir. Ortamın kırılma indisi kırılma derecesini belirler ve Snell yasası ile özetlenmiştir.
Işık da bir salınım olduğundan, vakum gibi doğrusal ortamda statik elektrik ya da manyetik alan boyunca seyahat etmekten etkilenmez. Ancak bazı kristaller gibi doğrusal olmayan ortamlarda ışık ve statik elektrik ve manyetik alanlar arasında Faraday etkisi ve Kerr etkisi gibi etkileşimler görülebilir.
Elektromanyetik ışımaların ortak özellikleri şunlardır;

Birbirine dik elektrik ve manyetik alandan oluşurlar.
Boşlukta düz bir doğrultuda yayılırlar.
Hızları ışık hızına (2,99792458 × 108 m/s) eşittir.
Geçtikleri ortama; frekanslarıyla doğru orantılı, dalga boylarıyla ters orantılı olmak üzere enerji aktarırlar.
Enerjileri; maddeyi geçerken, yutulma ve saçılma nedeniyle azalır, boşlukta ise uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır.

EMR hem dalga hem de parçacık özellikleri taşır. Her iki karakteristik çok sayıda deney ile onaylanmıştır. EM radyasyon nispeten geniş zaman ölçeklerinde ve büyük mesafelerde incelendiğinde dalga karakteristiği daha belirgin, küçük zaman ölçeklerinde ve mesafelerde parçacık karakteristiği daha belirgindir. Örneğin EMR madde tarafından emildiğinde ve ilgili dalga boyunun küpü başına 1'den az foton düştüğünde parçacık benzeri özellikler daha açıktır. Işık emilimi durumunda düzensiz enerji birikimini deneysel gözlemlemek zor değildir. Açıkçası bu gözlemler tek başına ışığın parçacık davranışına kanıt değildir, o maddenin kuantum niteliğini yansıtır.
Tek fotonun kendi kendine parazitlenmesi gibi, aynı deneyde elektromanyetik dalgaların hem dalga hem de parçacık niteliklerinin ortaya çıktığı durumlar vardır. Gerçek tekil-foton deneyleri (kuantum optik duyarlılıkta) bugün lisans düzeyinde yapılabilmektedir. Bir tek foton girişimölçer üzerinden gönderildiğinde, her iki patikayı da izleyerek, dalgalar gibi kendisi ile etkileşir, karışır ancak ışıl çoğaltıcı ile ya da benzer hassas algılayıcılar ile ancak bir kez tespit edilebilir.

Işığın doğasının önemli bir yönü frekansıdır. Bir dalganın frekansı salınım hızıdır ve Hertz birimi ile ölçülendirilir. Bir Hertz saniyede bir salınıma eşittir. Işık genelde, toplamı bileşke dalgayı veren frekanslar tayfına sahiptir. Farklı frekanslar farklı kırılma açılarına maruz kalır.
Bir dalga peşi sıra tepelerden ve çukurlardan oluşur. İki çukur ya da tepe noktası arası mesafe dalga boyunu verir. Elektromanyetik tayf dalgaları boylarına göre sınıflandırılır, bina büyüklüğündeki radyo dalgalarından atom çekirdeği büyüklüğünde gamma ışınlarına kadar. Frekans şu denkleme göre dalga boyuna ters orantılıdır:

  
    
      
        
          v
          =
       

Enceladus (İngilizce telaffuz: [ɛnˈsɛlədəs]) Satürn'ün en büyük altıncı uydusudur. Yaklaşık 500 kilometre çapında olan Enceladus Satürn'ün en büyük uydusu olan Titan'ın onda biri büyüklüğündedir. Yüzeyinin büyük oranda temiz buzla kaplı olması sonucunda Enceladus güneş sisteminde ışığı en fazla yansıtan gök cisimlerinden biri konumundadır. Doğal olarak ışığı tutan tüm gök cisimlerinden daha soğuk olan Enceladus'un yüzeyi öğle vakitlerinde en yüksek -198°C dereceye ulaşmaktadır. Enceladus'un yüzeyi yoğun yaşlı kraterlerle kaplı bölgeleri ve 100 milyon yıla kadar yakın geçmişte oluşmuş genç tektonik deformasyon alanları gibi pek çok farklı yüzey özelliğini barındırmaktadır.
Enceladus, 1789 yılında William Herschel tarafından keşfedildi. Fakat 1980'lerin başında Voyager 1 ve Voyager 2, uzay araçları Satürn'ün yakınından geçinceye kadar Enceladus hakkında çok az şey biliniyordu. 2005'te Cassini uzay aracı Enceladus'un yakınından yaptığı geçişlerle uydunun yüzeyini ve çevresini önemli detaylarla ortaya çıkardı.Cassini'nin yaptığı önemli keşiflerden biri de uydunun güney kutbundan uzaya püsküren su dolu sütunların varlığıydı. Güney kutbu yakınlarındaki Cryovolkanlardan yükselen bu gayzer benzeri sütunlardan uzaya saniyede 200 kg su buharı, moleküler hidrojen, diğer uçucular ve sodyum klorür kristalleri ve buz parçacıkları dâhil bir takım katı madde püskürmekte. Şu ana kadar 100'den fazla gayzer tespit edildi. Püsküren su buharının bir kısmı "kar" olarak geri düşerken geriye kalanı uzaya kaçarak Satürn'ün E halkasındaki materyalin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. NASA bilim adamlarına göre sütunların bileşimi kuyruklu yıldızların bileşimi ile benzerlik göstermektedir. 2014'te NASA Cassini uzay aracının Enceladus'ta sıvı sudan oluşan 10 km derinlikte bir yüzeyaltı okyanusunun varlığına dair kanıt bulduğunu duyurdu. Enceladus'taki yeraltı okyanusunun fiziksel durumu o zamandan beri matematiksel olarak modellenmiş ve çoğaltılmıştır.
Gayzer gözlemleri, iç ısı kaçağı ve güney kutup bölgesinde çok az (varsa) çarpma kraterlerinin bulunmasıyla birlikte, Enceladus'un şu anda jeolojik olarak aktif olduğunu göstermektedir. Dev gezegenlerin geniş çaplı sistemlerindeki diğer birçok uydu gibi, Enceladus da yörüngesel rezonansa hapsolmuştur. Dione ile olan rezonansı, gelgit kuvvetleri tarafından sönümlenen, gelgit etkisiyle içini ısıtan ve jeolojik aktiviteyi sağlayan yörünge dış merkezliğini artırır.
Cassini, Enceladus gayzerlerinin kimyasal analizini yaptı ve olası karmaşık kimyayı yönlendiren hidrotermal aktivitenin kanıtlarını buldu. Cassini verileri üzerinde devam eden araştırmalar, Enceladus'un hidrotermal ortamının, Dünya'nın hidrotermal bacasındaki bazı mikroorganizmalar için yaşanabilir olabileceğini ve bu tür organizmalar tarafından duman bulutunda bulunan metanın üretilebileceğini düşündürmektedir.

Enceladus, William Herschel tarafından 28 Ağustos 1789 tarihinde İngiltere Slough'daki Observatory House'da, zamanının en büyüğü olan kendi ürettiği 1,2 m'lik (47 inç) teleskobun ilk kullanımı sırasında keşfedildi. Belli belirsiz görünen büyüklüğü (HV = +11,7) ve çok daha parlak olan Satürn ve Satürn'ün halkalarına olan yakınlığı, Enceladus'un daha küçük teleskoplarla Dünya'dan gözlemlenmesini zorlaştırmaktadır. Uzay Çağı'ndan önce keşfedilen birçok Satürn uydusu gibi, Enceladus da ilk olarak Dünya halka düzlemindeyken Satürn ekinoksu esnasında gözlemlendi. Böyle zamanlarda halkalardan gelen parıltının azalması, uyduların gözlemlenmesini kolaylaştırmaktadır. Voyager görevlerinden önce Enceladus'un görünüşü, Herschel'in ilk gözlemlediği noktada çok az daha iyileşmişti. Kütlesi, yoğunluğu ve yansıtabilirlik tahminleriyle birlikte yalnızca yörünge özellikleri biliniyordu.

Enceladus, adını Yunan mitolojisindeki dev Enceladus'tan almıştır. Aynı zamanda Satürn II veya II S Enceladus olarak da adlandırılır. "Enceladus" adı ve o zamanlar bilinen Satürn'ün yedi uydusunun tamamı, William Herschel'in oğlu John Herschel tarafından 1847'de Ümit Burnu'nda yapılan Astronomik Gözlemlerin Sonuçları (Results of Astronomical Observations made at the Cape of Good Hope) yayınında önerildi. Bu isimleri Yunan mitolojisinde Kronos olarak bilinen Satürn, Titanların lideri olduğu için seçmiştir.
Enceladus'taki jeolojik özellikler, Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından Burton'un Binbir Gece Masalları çevirisindeki karakter ve yerlere dayanarak adlandırılmıştır. Çarpma kraterleri karakterlere göre adlandırılırken, fossae (uzun, dar çöküntüler), dorsa (sırtlar), planitiae (ovalar), sulci (uzun paralel kanallar) ve rupes (uçurumlar) gibi diğer özellik türleriyse yerlerin adını almıştır. Uluslararası Astronomi Birliği, Enceladus'taki 86 özelliği resmi olarak adlandırdı. Verilen isimlerden bazıları; Samarkand Sulci, Aladdin krateri, Daryabar Fossa ve Sarandib Planitia'dır.

Enceladus, Dione, Tethys ve Mimas ile birlikte Satürn'ün en büyük iç uydularından biridir. Mimas ve Tethys'in yörüngeleri arasında Satürn'ün merkezinden 238.000 km ve bulut tepelerinden 180.000 km uzaklıkta yörüngede döner. Satürn'ün yörüngesini her 32,9 saatte bir, hareketinin tek bir gözlem gecesinde gözlemlenmesi için yeterince hızlıdır. Enceladus şu anda Dione ile 2:1 ortalama-hareket yörünge rezonansı'ndadır, yani Dione tarafından tamamlanan her bir yörünge için Satürn'ün etrafındaki iki yörünge tamamlar. Bu rezonans, Enceladus'un zorunlu eksantriklik olarak bilinen yörünge eksantrikliğini (0,0047) korur. Bu sıfır olmayan eksantriklik, Enceladus'un gelgit deformasyonuna neden olur. Bu deformasyondan kaynaklanan dağılan ısı, Enceladus'un jeolojik aktivitesi için ana ısı kaynağıdır. Enceladus, Satürn'ün E halkası'nın en yoğun kısmında, ana halkaları'nın en dışındaki yörüngede döner ve halkanın malzeme bileşiminin ana kaynağıdır.
Satürn'ün daha büyük uydularının çoğu gibi, Enceladus da yörünge periyoduyla eşzamanlı olarak döner ve bir yüzü Satürn'e dönük olur. Dünya'nın Ay'dan farklı olarak, Enceladus kendi dönüş ekseni etrafında 1,5°'den fazla serbest bırakmıyor gibi görünür. Ancak, Enceladus'un şeklinin analizi, bir noktada 1:4'lük bir zorunlu ikincil dönüş-yörünge serbestliği içinde olduğunu gösterir. Bu serbest bırakma, Enceladus'a ek bir ısı kaynağı sağlayabilir.

Voyager 2, Ağustos 1981'de Enceladus'un yüzeyini ayrıntılı olarak gözlemleyen ilk uzay aracıydı. Ortaya çıkan yüksek çözünürlüklü görüntülerin incelenmesi, çeşitli kraterli arazi bölgeleri, pürüzsüz (genç) arazi bölgeleri ve sıklıkla düz alanları çevreleyen çıkıntılı arazi şeritleri de dahil olmak üzere en az beş farklı arazi türünü ortaya çıkarmıştır. İlave olarak, geniş doğrusal yarıklar ve dik kayalıklar gözlendi. Düz ovalardaki kraterlerin görece azlığı göz önüne alındığında, bu bölgelerin yaşı muhtemelen birkaç yüz milyon yıldan daha azdır. Buna göre, Enceladus yakın zamanda "buz volkanizması" veya yüzeyi yenileyen diğer süreçlerle aktif hale gelmiş olmalıdır. Yüzeyine hakim olan yeni oluşmuş temiz buz, Enceladus'u 1,38'lik görsel geometrik albedo ve 0,81 ± 0,04'lük bolometrik Bond albedosu ile Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir cismin en yansıtıcı yüzeyine sahip kılar. Güneş ışığını çok fazla yansıttığı için, yüzeyi diğer Satürn uydularından biraz daha soğuk olarak -198 °C (-324 °F) ortalama öğlen sıcaklığına ulaşır.
Cassini'nin 17 Şubat, 9 Mart ve 14 Temmuz 2005'te yaptığı üç uçuş sırasındaki gözlemler, Enceladus'un yüzey özelliklerini Voyager 2 gözlemlerinden çok daha ayrıntılı olarak ortaya çıkardı. Voyager 2'nin gözlemlediği düz ovalar, çok sayıda küçük sırt ve uçurumla dolu nispeten kratersiz bölgelere ayrılıyordu. Daha yaşlı ve kraterli arazide çok sayıda kırıkların bulunması, kraterlerin oluşmasından bu yana yüzeyin kapsamlı bir deformasyona maruz kaldığını düşündürmüştür. Bazı alanlarda krater bulunmaması, jeolojik olarak yakın geçmişteki büyük çapta yüzey yenileme olaylarını gösterir. Yarıklar, ovalar, kıvrımlı araziler ve diğer kabuksal deformasyonlar bulunur. Güney kutbu yakınlarında bulunan tuhaf arazi gibi, Voyager uzay araçları tarafından iyi görüntülenemeyen alanlarda muhtelif genç arazi bölgeleri keşfedildi. Bütün bunlar, Enceladus'un içinin çok önceden donmuş olması gerekirken bugün sıvı halde olduğunu gösterir.

Cassini görevinden önce Enceladus'un içi hakkında çok az şey biliniyordu. Bununla birlikte Cassini tarafından yapılan uçuşlar; Enceladus'un iç yapısının modellenmesi, kütle ve şeklin daha iyi belirlenmesi, yüzeyin yüksek çözünürlüklü gözlemleri ve iç yapısıyla ilgili yeni bilgiler de dahil olmak üzere pek çok bilgi sağladı.
Voyager programı görevlerinden elde edilen kütle tahminleri neticesinde, Enceladus'un neredeyse tamamen su buzundan oluştuğu ileri sürüldü. Bununla birlikte Enceladus'un kütle çekiminin Cassini üzerindeki etkilerine dayanarak, kütlesinin önceden düşünülenden çok daha yüksek olduğu ve yoğunluğunun 1,61 g/cm3 olduğu belirlendi. Bu yoğunluk, Satürn'ün diğer orta büyüklükteki buzlu uydularından daha yüksektir, bu da Enceladus'un daha yüksek oranda silikat ve demir içerdiğini gösterir.

Enceladus'ta sıvı suyun varlığına dair ilk kanıtlar 2005 yılında bilim adamları uydunun güney kutbundan püsküren su barındıran gaz sütunlarını gözlemlediğinde ortaya çıktı. Saniyede 250 kg suyu  saatte 2.189 km hızla uzaya püskürten bu sütunların keşfinin ardından 2006 yılında Enceladus'un sütunlarının Satürn'ün E-Halkalarının kaynağı olduğuna karar verildi. Tuzlu partikül kaynakları kaplan çizgileri boyunca dağılırken tuzsuz partiküller yüksek hızdaki gaz püskürmeleri ile yakından ilişkilidir. "Tuzlu" parçacıklar ağır oldukları için genellikle yüzeye geri düşmekte hızlı "su" partikülleri ise E halkasına kaçmaktadır ve bu da E halkasının %0,5-2 civarındaki düşük tuz oranlı bileşimini açıklamaktadır.
Enceladus'un Satürn'ün yörüngesinde dönerken yaptığı "yalpalama" (sallantı adı verilen) ölçümleri, buzlu kabuğun tamamının kayalık çekirdekten ayrıldığını ve bu nedenle yüzeyin altında küresel bir okyanusun bulunduğunu gösteriyor.

Cassini uzay aracı, bileşim numuneleri almak ve analiz

Termodinamikte, ısıalan (endotermik) kelimesi, ısı formunda enerji yutan reaksiyon veya işlem olarak tanımlanır. Endotermik kelimesinin köküne baktığımızda ‘’endo-‘’ “içine” anlamında önek, ‘’-termik’’ ise “ısıtmak” anlamına gelmektedir. Isıalan bir olayın zıddı, ısıveren yani ısı formunda enerji veren bir işlemdir. ”Endotermik” terimi ilk kez Marcellin Berthelot tarafından ortaya atılmıştır.
Kavram bilimde, örneğin; kimyasal bağ enerjisinin ısı enerjisine dönüştüğü kimyasal reaksiyonlarda sık sık kullanılır.

Isıalan, enderjonik de denir, sistemin çevreden ısı aldığı bir dönüşümden bahseder:

Q > 0
Dönüşüm sabit basınçta gerçekleşirse:

∆H > 0
ve sabit hacimde gerçekleşirse:

∆U > 0
Eğer çevre ısı sağlamıyorsa (örneğin, sistem adyabatik ise), ısıalan dönüşüm sistemin sıcaklığında düşüşe sebep olur.

Isıalan işlemlerde çevre soğurken sistemin kendisi ısınır. Isıalan işlemlerin bazı örnekleri şunlardır:

Buzun erimesi
Yağmur yağması

Kimyasal ısıalan reaksiyonlar oluşmak için ısıya ihtiyaç duyarlar. Isıalan termokimyasal bir reaksiyonda, ısı bir reaksiyonun oluşması için gereklidir ve reaksiyon esnasında absorbe edilir.

Isıalan malzemeler, hem alçıtaşı gibi doğal, hem de sentetik olanlar, ısı kalkanlarında, ablasyonda, uzay fiziğinde, ısıya dayanıklı kıyafetler ve bina korumada kullanılan popüler malzemelerdir. Tipik olarak, teknolojik temelleri, hidratların veya buharın içindeki suyun kimyasal bağlarındaki dönüşümüne dayanır.

Isıveren

Endothermic Definition25 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - MSDS Hyper-Glossary
School experiment14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eris (küçük gezegen tanımı 136199 Eris), Güneş Sistemi'nde bilinen en kütleli ve ikinci en büyük cüce gezegendir. Dağınık diskte bulunan bir Neptün ötesi cisimdir (TNO) ve yüksek bir yörünge dışmerkezliğine sahiptir.
Palomar Gözlemevi merkezli keşif ekibi, NASA ve bazı basın organları tarafından Güneş Sistemi'nin onuncu gezegeni olarak tanımlanmaktaydı. Uluslararası Astronomi Birliği, Ağustos 2006'da, Eris'in de durumunu netleştirecek olan, "gezegen" teriminin tanımını yayınladıktan sonra, gezegen olmadığına karar verildi. Onun yerine Plüton, Haumea, Makemake ve Ceres ile birlikte cüce gezegen sıfatını aldı.
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Michael E. Brown başkanlığındaki ekip, Hubble Uzay Teleskopu ile Temmuz 2005'te Dünya'dan 15 milyar km ötede bir gezegen tespit ettiğini açıklamış ve gezegene gayriresmî olarak "Xena" (Zeyna) adını vermişti. Teleskop Zeyna'nın çapını 2.389 km olarak ölçmüştür. Daha sonra 2015 yılında Plüton'a ulaşan New Horizons (Yeni Ufuklar) uzay sondasının yaptığı gözlemler sonucu, "Xena" (Zeyna)'nın çapının 2326 km olduğu ve Plüton'dan büyük değil ondan çok az küçük olduğu anlaşılmıştır. (Ancak Plüton'un kütlesi Eris'ten küçüktür.) 2005 yılında yapılan gözlemlerde Eris'in bir uydusunun bulunduğu keşfedilmiştir ve bu uyduya Dysnomia adı verilmiştir.
Eris'in yörüngesi, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerin yörüngesel düzlemine 45 derece eğik konumda bulunmaktadır. Bu eğim yüzünden 2005 yılına kadar gözlerden uzak kaldığı düşünülen Eris, Güneş'in çevresindeki turunu 560 yılda tamamlamaktadır.
Eris aynı zamanda herhangi bir uzay aracı tarafından ziyaret edilmemiş en büyük cisimdir.
Eris'in yörüngesi, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerin yörüngesel düzlemine 45 derece eğik konumda bulunuyor. Bu eğim yüzünden 2005 yılına kadar gözlerden uzak kaldığı düşünülen Eris, Güneş'in çevresindeki turunu 560 yılda tamamlıyor. Böylesine uzun bir periyoda sahip olabilmesi için Eris'in Güneş'ten oldukça uzak olması gereklidir. Bu uzaklıkla Şubat 2016'da Güneş'ten uzaklığı 96.3AU'ydu. (Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığının 96.3 katı, Neptün ve Plüton'unkindense 3 kat uzun). Öyle ki, Eris 2018'de 2018 VG18'in keşfine kadar Güneş Sisteminde bilinen en uzak gökcismiydi. Yörünge hızı 3 kilometre 616 metre 92 santimetre saniye olması gerekir.

Eris bir Neptün ötesi bir plütoid'dir. Yörüngesel özellikleri Eris'i daha çok bir Dağınık Disk olarak ya da Kuiper Kuşağı'ndan daha uzak ve az alışılagelmiş yörüngelere Neptün ve Güneş'in kütleçekim etkisiyle oturmuş bir Neptün ötesi Cisim olarak da tanımlar. Yine de yüksek yörünge yüksekliği genel olarak bilinen Dağınık Disklerden farklı olsa bazı kuramsal modeller Kuiper Kuşağı'nda oluşup dışarıya saçılan cisimlerin, Kuiper Kuşağının dışında oluşanlara kıyasla daha fazla yörüngesel eğime sahip olabileceği izlenimini uyandırır.
Başlarda Eris'in Plüto'dan daha büyük olduğu düşünüldüğü için, keşfinin ilk dönemlerinde NASA tarafından verilen röportajlarda 10. gezegen olarak tanımlanmıştır. Ancak Eris'in ve Plüto'nun bir gezegen olup olmadığı konusundaki belirsizliklerden ötürü 2006'da toplanan IAU tarafından verilen yeni tanıma göre Eris'in bir cüce gezegen olduğu konusunda karar kılınmıştır.

Eris'in yörüngesini tamamlaması 558 yıl sürer. Güneş'ten günötesi 98 AU, günberisiyse 38 AU'dur.
Günberi'yi isabetli olarak hesaplamak için sayısal entegrasyon gereklidir. JPL Horizons tarafından yapılan sayısal entegrasyon gösterir ki Eris 1699'da Günberiye, 1977'deyse Gönöteye ulaşır ve 2257'de Günberiye tekrar ulaşacaktır. Öteki 8 gezegenin aksine, Eris'İn yörünge eğimi oldukça yüksek bir değer olan yörünge düzlemine göre 44°'dir.
Eris'in görünülebilir parlaklığı 18.7 Kadir gibi amatör teleskoplar tarafından dahi belli olacak bir parlaklıktadır. 20 cm'lik CCD'ye sahip bir teleskop Eris'i uygun ortam koşullarında algılayabilir. 2005'e kadar keşfedilememesinin sebebi, Eris'in sahip olduğu yörünge eğimi olduğu düşünülüyor. Birçok güneş sistemi araştırmacısı güneş sistemindeki cisimleri yörünge düzleminde arar, çünkü çoğu cisim buradadır.

Eris'in kendi etrafında dönerken değişen parlaklık miktarı çok az olduğu için Eris'in bir gününü belirlemek hayli zordu. 2020'de yapılan en isabetli saptamalara göre Eris'in bir günü çok yüksek ihtimalle 14.56 dünya gününe eşittir. Bu tespit uzun zaman boyunca Eris'in parlaklığının izlenmesiyle oluşmuştur. Yüksek ihtimalle Eris'in bir günü Dysnomia'nın bir perioduna yakındır, ama eşit değildir. Bu durum bize şunu anlatır: Eris henüz uydusu tarafından bir kütleçekim kilidine girmemiştir, ancak zamanla girmesi muhtemeldir. Eris'in sahip olduğu eksen eğimi henüz kesin olarak saptanmamıştır, ancak Dysnomia'nın yörüngesel düzlemiyle aynı olması tahmin ediliyor. Bu değer yörüngesel düzleme göre 78°'ye eşittir. Eğer ki 78° ya da buna yakın bir eksen eğimi varsa, bu demek oluyor ki Eris'in kuzey yarımküresi neredeyse her zaman güneş alır.

Eris'in çapı 2011'de 2326±12 km olacak şekilde belirlendi, bu büyüklük Eris'in hacmini Plüton'unkinden biraz daha küçük yapar(2372±4 km), ancak Eris Plütondan %27 daha ağırdır.
Eris'in Albedo'su Enceladus'tan sonra güneş sistemindeki en yüksek değer olan 0.96'dır.
Bu değerin sebebinin yörüngesinin yüksek dış merkezliliği yüzünden oluşan dengesiz ısı farkları yüzünden üstündeki buzların sürekli yer değiştirmesi olduğu söyleniyor. 2011'deki örtülmeden alınan verilere göre, Eris 2.52±0.07 g/cm³'lük bir yoğunluk ile Plütonun 1.88 g/cm³'lük yoğunluğundan yüksektir.
Radyoaktif bozunum yöntemi ile içsel ısıtma kullanılan modellerde Eris'in kabuğu ile çekirdeği arasında sıvı sudan oluşan bir okyanus bulundurabileceği düşünülmektedir.

Eris'i keşfeden takım Haziran 2005'te Hawaii'deki 8 metre çapındaki Gemini North Telescope ile yapılan spektroskopik gözlemlerde, Eris'ten gelen kızılötesi ışıkla yüzeydeki buz metanının varlığını buldular, bu da Eris'in yüzeyinin Plütonun yüzeyine benzeyebileceğini akıllara getirdi.
Eris'in uzaktaki yüksek eksantrik yörüngesinden ötürü yüzey sıcaklığı 30 ile 56 K (-243.2 ile -217.2 °C) arasında değiştiği tahmin ediliyor. Eris'in yüzeyinin neden Plüton ve Triton gibi kızıl olmadığının cevabıysa Plüton ve Triton'un yüzeyindeki kızıllığın yüzeylerindeki Tholin depolarından geldiği düşünülmektedir ve bu Tholin depoları yüzeyi ısıttığı için bu ısınan gezegenlerdeki metan süblimleşir.
Ancak Eris, güneşin onu metanın yüzeyle birleşip yoğunlaşmasına yetecek kadar ısıtamayacağı için, yoğun Metanın yüzeyi kaplaması Albedoyu düşürür ve bütün kızıl Tholin kaynaklarının güneş ışığını almasını engeller ki sonuç olarak Eris'in renginin kızıl değil de beyaz olan buzlarla kaplı olmasıyla sonuçlanır.
Erisi şu anda tutulum düzlemine göre 50°'lik bir açıyla kutuptan görüyoruz, şu anda günöteye yakın konumda gördüğümüz kutup gönberide aralıksız karanlık kışta kalmıştır.
Günberiye yakın bir vakitte süblimleşme sebebiyle bir atmosferik basınç oluşmuş olabilir, güneşli yarımküreden güneş almayan yarımküreye doğru bir rüzgar oluşuyor olabilir, yani güneş almayan (kış) yarımküresi bir soğuk tuzağı gibi davranıyor olabilir.

Michael Brown's webpages about Eris and Dysnomia
MPC Database entry for (136199) Eris
3D orbit visualization from NASA JPL
Simulation of 2003 UB313's orbit
Keck observatory page about the discovery of Dysnomia
Eris (cüce gezegen) - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
Eris - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Eski Nors dili (dǫnsk tunga, dansk tunga ya da norrœnt mál), Vikingler döneminde, yaklaşık 1300'lere kadar, İskandinavya'da ve Vikinglerin kontrol ettiği deniz aşırı yerleşim birimlerinde konuşulmuş Kuzey Cermen dili. 8. yüzyılda kullanılan Proto Norsçadan türemiştir. Bu dönemlerden kalan belgelerin çoğu, Orta Çağ İzlandacasına ait olduğundan dilin kabul edilen standart hali Eski Batı Nors dili olarak geçen lehçedir. Bu lehçe Eski İzlandaca ve Eski Norveççeyi içerir. Fakat Eski Nors dilini konuşanların çoğu aslında Danimarka ve İsveç yerleşimlerinde konuşulan Eski Doğu Nors dili lehçesini kullanmaktaydılar.

Eski İzlandaca, Eski Norveççe ile yakından ilişkiliydi ve birlikte Eski Batı Norsçasını oluşturuyorlardı. Bu dil, aynı zamanda İrlanda, Man Adası, İskoçya ve Kuzey İngiltere'nin belli yerleşim bölgelerinin yanı sıra Normandiya'nın bazı kesimlerinde de konuşuluyordu. Eski Doğu Norsçası, Danimarka ve İsveç'in yanı sıra Kiev Knezliği'nde, Doğu İngiltere'de ve Normandiya'daki Dan yerleşkelerinde konuşuluyordu. Eski Gutniş diyalekti ise Gotland'da ve doğuda başka yerleşim yerlerinde konuşuluyordu.
11'inci yüzyılda Eski Nors dili, batıda Vinland'dan başlayıp, doğuda Volga'ya kadar uzanan bir coğrafyada konuşuluyor ve en çok konuşulan Avrupa dili olma özelliğini taşıyordu. Dil, Kiev Knezliği'nin Velikiy Novgorod şehrinde geç 13. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edilmiştir.

Eski Batı Norsçası, Batı İskandinav dilleri olan İzlandaca, Faroece, Norveççe ve tükenmiş olan Nornca ile bu dilin Shetland Adaları'nda konuşulmuş lehçesine evrimleşmiştir. Eski Doğu Nors dili ise Danca ve İsveççeye evrimleşmiştir. Norveççe, temelde bir Eski Batı Nors dili olmasına rağmen, yüzyıllar boyu, ama özellikle de Danimarka-Norveç ittifakı sırasında, Doğu Nors'un etkisi altında kalmıştır. Norveççe, Danca ve İsveççe arasında önemli ölçüde karşılıklı anlaşılabilirlik gözlemlenmektedir.
Bu dillerin arasında gramer açısından en muhafazakar olanlarını İzlandaca ve ona yakından bağlı olan Faroece oluşturur, ancak bu iki dilde de önemli sesbilimsel değişimler meydana gelmiştir. Faroe Adaları'nın Danimarka egemenliğinde geçirdiği yüzyıllar nedeniyle, bu dil Dancadan da yoğun olarak etkilenmiştir.
Eski Nors dili, bir İngiliz dili olan Scots gibi bazı değişkeleri etkilemiş, ayrıca Fransa'nın Normandiya bölgesi kökenli Normanca gibi Latin dilleri üzerinde etkiler bırakmıştır.

Normanca, Norsçadan etkilenmiş Romen dili
Vikingler
Kuzey Cermenleri

Eski Türkçe, Türk yazı dilinin ilk dönemidir. Dönem Orhun Türkçesi ve Eski Uygur Türkçesi olmak üzere iki altdönemde incelenir. Orhun Türkçesinin kesin tarihlere dayandırılabilir ilk belgesi olan ve VIII. yüzyılın ortalarına tarihlenen Orhun Yazıtlarından Uygur Türkçesinin tarihe karıştığı XIII. yüzyıla değin sürer. Doğu Asya'dan Doğu Avrupa'ya dek önemli bir coğrafyada konuşulduğu anlaşılmaktadır. İlk dönemlerinde yabancı etkilerden epey uzak ve dönemin diğer dillerine göre oldukça yalın olduğu, Uygur çağında git gide zenginleştiği ve yabancı dillerden etkilendiği anlaşılmaktadır. Dil XIII. yüzyılda ölse de türlü Türk toplulukları tarafından yazı dili olarak kullanıldığı XVII. yüzyıla tarihlenen Altun Yaruk nüshasından anlaşılmaktadır.

Eski Türkçe ile yazıldığı anlaşılan en eski metin 7. yüzyıldan (687 yılı) kalma Çoyr Yazıtıdır. Çoyr yazıtını takip eden pek çok yazıtın ardından ebedi dille yazılmış ve kesin tarihlendirilebilen ilk yazıt olan Orhun Yazıtları gelir. İkinci Göktürk Kağanlığının yıkılışının ardından bölgeyi dolduran Uygur Kağanlığı zamanında türlü yazı sistemleriyle yazılmış pek çok yazıt ve metin elimize ulaşmıştır. Eski Türkçeyle ilgili ilk akademik çalışma Kâşgarlı Mahmud'un Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk adlı ve günümüzde kayıp olan eseridir. Bunun yanında bir Kaşgarlı, Eski Türkçe için Dîvânu Lugâti't-Türk adlı bir sözlük de yazmıştır.
Orhun Yazıtları Türk tarihinin bilinen ilk edebi metinleridir. Yazıtlara "ebedi taş" anlamına gelen beŋgü taş denmiştir. İkinci Göktürk Kağanlığı döneminde dikilip toplamda 3 taştan ibaret olan yazıtlar tarihlerine göre sırasıyla Kül Tigin, Tonyukuk ve Bilge Kağan'a aittir. Yazıtların her biri dikildiği kişinin yaşam öyküsünü, alpliklerini anlatır. Tonyukuk dışındaki yazıtlar sahiplerinin ölümü üzerine dikilmişken Tonyukuk yazıtı daha Tonyukuk'un sağlığında dikilmiştir. Orhun Yazıtları, edebi niteliği ve değeri sayesinde Eski Türkçenin çözülmesinde kilit taşı olmuştur.
Uygurca Yazmalar burkancı, maniheist ve nesturi Uygurlardan kalan metinlerdir. Metinlerin pek çoğu Yenisey Kırgızlarının Uygur Kağanlığını çökertmesi sonucu Turfan, Koço ve Kansu'ya göçen Uygurlar tarafından yazılmıştır. Metinler arasında günlük yaşam belgelerinin yanı sıra pek çok da dini konulu olanlar vardır. Bu dini metinler yukarıda da değinildiği üzere budizm, maniheizm ve az da olsa nesturilikle ilgilidir. Dini metinlerin çoğu Sanskritçe, Soğdca, Toharca, Çince ve Süryanice'den çeviridir ve çevrilen yapıtlara Uygur din adamları tarafından pek çok ekleme yapmıştır. Bu metinler nedeniyle Uygurca'ya metinlerin çevrildikleri dillerden pek çok sözcük girmiş ve Eski Türkçe var olan köklerden yeni sözcükler türetilmiştir. Bugün elimizde bulunan metinler bir dizi seri halinde yayımlanmıştır. Bu seriler arasında en bilinenler Albert von Le Coq tarafından hazırlanan ve mani metinlerini içeren Manichaica; Annemarie von Gabain, Willi Bang-Kaup ve Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanan Türkische Turfantexte ve Berliner Türkische Turfantexte'dir.

1709'da Strahlenberg adlı İsveçli bir Subay Sibirya'da Uybat III adı verilecek bir yazıt keşfeder. Bu yazıt, Türkçe tarihinin keşfedilen ilk yazılı belgesidir. Strahlenberg'in keşiflerini Stockholm'de yayımlamasının ardından batı dünyası bölgeyi araştırmaya başlar. İlk kez bir Fin kurulu, ardından da Rus kurulu bölgeyi araştırmaya gönderilir. Rus kurulundan Nikolay Yadrintsev Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını gün yüzüne çıkarır. Yine Rus kurulundan olan Y. N. Klements de Tonyukuk yazıtını keşfeder. Bu keşiflerin ardından irili ufaklı yüzlerce taş da gün yüzüne çıkarılmıştır.
Fin kurulu dönüşlerinde Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının kopyalarını yayımladı. Bu yayımlarda Kül Tigin yazıtının Çince yüzünün çevirisi de verildi. Çeviriden yazıtın bir Türk tigininin anısına dikildiği anlaşılınca Ünlü Türkologlar Vasili Radloff ve Vilhelm Thomsen eşzamanlı olarak yazıtları deşifre etme çalışmalarına başladı. Thomsen, 15 mart 1893 yılında Orhun Yazıtlarının çözümlemisini resmen açıkladı. Thomsen'in bu adımının ardından Radloff Erste Lieferung adlı yapıtının birinci bölümünü yayımladı. Radloff, eserinde aceleci davrandığı için pek çok hata yaptı. Thomsen ise Inscriptions de l'Orkhon et de déchiffrées adıyla yayımladığı eserinde hataya yer vermeksizin yazıtları başarıyla tahlil etti.
Radloff, Çalışmasının devamını 1899'da paylaştı. Bu yazısında Bain-Tsokto mevkisinde bulunan Tonyukuk yazıtının kopyasını ve çevirisini de verdi. Böylece üç büyük bengü taşın da, Eski Türk yazısının da çözümlemesi tamamlanmış oldu.

1890 yılında Doğu Türkistan'da bulunan bir İngiliz subay, köylülerden üzerinde Sanskritçe yazılar bulunan bir ağaç kabuğu satın alır ve bunu ülkesindeki şarkiyat enstitüsüne götürür. Bu keşfin Sanskritçenin tarihini 600 yıl geriye götürdüğü anlaşılınca bölgeye muazzam bir ilgi toplanır. Bölgeye akın akın gelen Avrupalı ve Japon araştırmacılar (Albert Grünwedel başkanlığında ve A. A. von le Coq başkanlığında ayrışar iki Alman kurulu, Paul Pelliot başkanlığındaki Fransız kurulu, Rus araştırmacı Sergey Malov ve Kont Otani başkanlığındaki Japon kurulu) ülkelerine sandık dolusu yazmalarla dönerler. Bu sandıkların içinde hayli Uygur yazmaları da vardır. Daha önce de yöreye gelmiş ve sandıklar dolusu yazmayı İngiltere'ye götürmüş olan Macar asıllı araştırmacı Aurel Stein yeniden bölgeye gelir ve Bezeklik Mağaraları'na gider. Manastırların koruyucusu rahip Stein'e önce bir yazma vermiş, ancak ardından pişman olarak mağaraya gömülü kütüphaneyi iyice gizlemiştir. Stein uzun uğraş sonunda rahibi ikna edip kütüphaneye girince karşısında neredeyse her dilden binlerce yaprak yazmayla karşılaşır. Stein aralarında Irk Bitig ve Sekiz Yükmek'in de bulunduğu tonla yazmayı ülkesine götürür. Böylece Eski Uygurca da gün yüzüne çıkarılmış olur.

Eski Türkçenin ilk devresi olan GökTürkçe Eski Türk yazısı dışında başka bir sistemle yazılmadı. Göktürklerin ardından gelen Uygurlar eski yazıyı kullanmayı bıraktı ve bunun yerine bir dizi alfabeye geçtiler. Uygurlar dillerini yazabilmek için Soğd, Mani, Brahmi, Estrangelo ve Tibet gibi pek çok ebcedi ve hece yazısını denedi. Bu yazıları kısa bir dönem kullandıktan sonra Soğd yazısından geliştirdikleri Uygur yazısını kullanmaya başladılar.

Eski Türk Yazısı pek çok yazıtta görülen hece yazısı ve alfabe karışımı bir sistemdir. Kökeni hakkında çeşitli düşünceler mevcuttur. Sistem Orhun Yazıtlarını çözen Türkolog Vilhelm Thomsen’e göre Arami yazısından türetilmiştir. Bir diğer yandan bir dizi damganın (/ok/ ve /uk/, /äl/, /ot/) piktogramlardan geldiği de kesindir.
Orhun alfabesinin Bilge ve Kültigin yazıtlarında kullanılmış düzenli halinde 38 damga bulunmaktadır. Bunların dördü ünlü, 26'sı ünsüz ve kalanı birleşik sesleri yazmakta kullanılmıştır. Ünlü harflerin nasıl okunması gerektiği kimi harflerin ince ve kalın ünlülere göre farklı yazılmasıyla belirginleştirilmiştir. Ancak bazı ünsüzler bu durumdan dışlanmıştır.
Orhun yazısının ilk kez ne zaman kullanıldığı bilinmese de yazı MS VIII. yüzyılın yarısına değin kullanılmıştır. Alfabenin kullanıldığı en bilindik yerler Orhun yazıtları, Yenisey Yazıtları ve Irk Bitig'dir.

Uygur Alfabesi ilk kez MS IX. yüzyılda görünmüş ve Soğd alfabesinden türetilmiş bir alfabedir. Toplamda 18 ayrı harften oluşur. Orhun alfabesinde olduğu gibi 18 harfin dördü ünlüdür ancak ünlülerin kalın mı ince mi okunacağını belirginleştiren imler içermez.
Türkler Uygur Alfabesine geçmeden önce Soğdya'dan gelen Soğd ve Mani, Hindistandan gelen Brahmi ve Tibet’ten gelen Tibet yazılarıyla pek çok belge bırakmış ve ardından kendi yazılarını geliştirmişlerdir. Geliştirdikleri yazı Orhun yazısının tersine Türklerin çoğunluğunun İslamiyete geçişinin ardından kullanılmaya devam edilmiştir. Uygurların ardından Karahanlılar, Moğol İmparatorluğu, Timur İmparatorluğu ve diğer türlü devletlerce kullanılmıştır.
Alfabe yukarıda da belirtildiği üzere 18 harflidir. Bu 18 harften dördü ünlülerin yazımında kullanılmıştır. Ancak Orhun yazısının aksine ünlülerin nasıl okunacağını belirten ince ve kalın ünsüz ayrımları yapılmamıştır. Harflerin birbirine oldukça benzemesi ve kimi ayrık ünsüzlerin aynı harfle gösterilmesi de okunmasını çetrefilleştirmektedir.
Uygur yazısıyla yazılmış en bilindik eserler budist sutra ve öykü çevirileri ve bu çevirilere yapılan ekler, maniheist metinler, tapu senetleri, alındılar, fermanlar ve Kutadġu Bilig'in Uygur harfli Herat yazmasıdır.

Eski Türkçe, Son Uygur kentlerinin de çökmesiyle XIII. yüzyılda bütünüyle öldü ve yerini Batı Türkistan'da Oğuzcanın, Çağataycanın ve Eski Kıpçakçanın da atası olacak Orta Türkçeye bıraktı. Dil, Eski Türkçeden Orta Türkçeye dönüşürken bir dizi genel değişim geçirdi. Bu değişimler her Türk dili için olmasa da çoğunda gerçekleşti.

Çift dudak ünsüzleri olan /b/, /m/ ve /v/ seslerinin etkisiyle önseslerde yuvarlaklaşma görülür. avıçġa > avuçġa "yaşlı", ewril- > evrül- "evril-"...
Önsesteki yuvarlak ünlüler, sonraki açık düz sesleri yuvarlaklaştırır. körkit- > körküt- "göstermek", bulıt > bulut "bulut"

Sözbaşı olmayan /d/ sesleri önce /ḏ/ sesine, ardından da /y/ sesine evrilir: Adak > aḏak > ayak "ayak", *sad- > *saḏ- > say- "saygı göstermek", edgü > *eḏgü > eygü "iyi"...
Sözsonu /b/ sesleri /v/ sesine dönüşür: Sub > suv "su", eb > ev "ev, karargah", ab > av "av"...
Sözbaşı /k/ sesleri kimi zaman /ḫ/ sesine dönüşür: Okşa- > oḫşa- "okşa-"...
Sözbaşı /b/ sesleri Oğuz dil grubu dışında /m/ sesine dönüşür: Ben > men "ben", buŋ > muŋ "yokluk, sıkıntı", beŋgü > meŋgü "ebedi, bengi"...

Eski Türkçe kimi yazıtlarda birtakım sözcüklerin uzun ünlülerle gösterilmesi (yok sözcüğünün 𐰖𐰆𐰸 /yoOK/, bar sözcüğünün 𐰉𐰺 /br/ şeklinde yazılması beklenirken 𐰉𐰀𐰺 /bar/ biçiminde yazılması gibi) dilde uzun ünlülerin yerleşik olduğunu gösterir. Ayrıca uzun ünlüler fonemiktir, yani anlam değişikliğine neden olur. Sāç-saç, kān-kan... gibi
Orhun Yazıtlarında çoğu kez /ı/ ve /i/ seslerini karşılaması için kullanılmış damganın /é/ sesini de yazmak için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu kapalı se

Eski İngilizce (eski İngilizce Anglo-Saxon ya da Anglosaksonların kendi verdikleri adla Englisc) şu anki İngiltere olan bölgenin belli bölümlerinde ve Güney İskoçya'da 5. yüzyılın ortalarından 12. yüzyılın ortalarına kadar konuşulmuş İngilizcenin eski şeklidir. Bu dil, Batı Cermen dillerinden birisiydi ve bu yüzden de Eski Frizce ve Eski Saksoncayla yakından ilgilidir. Ayrıca dil, Kuzey Cermen dil grubundan Eski Norsçanın da büyük etkisi altında kalmıştır.

Eski İngilizce durağan bir dil değildi ve 5. yüzyılda İngiltere'yi oluşturan Anglosakson göçlerinden, dili çok büyük değişmelere uğratan 1066'daki Norman istilasına kadarki zaman diliminden oluşan 700 yıllık bir zaman boyunca kullanıldı. Bu ilk dönemlerinde dil, Kelt dilini ve Danelaw olarak bilinen, doğu ve kuzey İngiltere'deki geniş bölgeleri hakimiyeti altında tutan Vikinglere hücum ederek Eski Nors dilini özümsemiştir.

Eski İngilizceyi şekillendiren en önemli güçlerden birisi, onun Cermen sözcük dağarcığı, cümle yapısı ve Avrupa kıtasındaki kardeş dilleriyle paylaştığı gramer yapısıdır. Bu özelliklerden bir kısmı Batı Cermen dil ailesine aitken, bir kısmı da bütün Cermen dillerinin kökü olarak kabul edilen Proto-Germanik dil ailesinden miras kalmıştır. Ayrıca, hareketsiz nesneler dahil bütün nesnelere cinsiyet verilirdi: Örn, sēo sunne (M.İ. the Sun "güneş") dişil iken se mōna (M.İ. the Moon "ay") eril olarak kabul edilir. (Bu durum Modern Almancada da bu şekildedir. Örn. die Sonne, der Mond...)

Eğitimli ve okuma yazma bilen nüfusun (rahipler vs.) büyük bölümü Avrupa'da dönemin lingua francası sayılan Latincede oldukça yetenekliydi. Bazen, bir Latince sözcüğün Eski İngilizceye yaklaşık olarak ne zaman girdiğini maruz kaldığı dilbilimsel değişmelere bakarak tahmin edilebilir. Latin dillerinin Eski İngilizce üstündeki etkisi 3 zaman diliminde incelenir. İlki, Saksonlar, Avrupa'dan İngiltere'ye gitmek üzere ayrıldığında gerçekleşir. İkincisi, Anglo-Saksonlar Hıristiyanlığı kabul edip de Latince konuşan rahipler yaygınlaştığında başlar. En son ve en önemli Latin temelli sözcük geçişi de 1066 Norman İstilasında gerçekleşir. Her ne kadar kayda değer oranda Nors dilinde sözcük dile girmiş olsa da, bu Oïl diline ait sözcüklerin büyük kısmı klasik Latin dilinden alınmıştı. Dilde büyük değişikliklere neden olan bu Norman İstilası, aynı zamanda, Eski İngilizcenin bitişi, Orta İngilizce (Middle English)'in başlangıcı olarak kabul edilir.
Runik (futhorc ya da fuþorc) alfabeden Latin alfabesine geçişle dil daha büyük bir değişme gösterdi. Bu ayrıca dilin üstündeki gelişmeye yönelik baskıyı artırdı. Eski İngilizcede sözcükler okunduğu gibi yazılırdı; Modern İngilizcede telaffuz edilmeyen "knight" sözcüğündeki "k" sesi gibi telaffuz edilmeyen sesler aslında Eski İngilizcede telaffuz edilmekteydi. Bu değişikliğin yan etkilerinden birisi de sözcüklerin fonetik telaffuzundaki çeşitlilikti. Bir sözcük, yazarın lehçesini yansıtıyordu. Bir sözcük bir yazardan bir yazara hatta aynı yazarın bir eserinden ötekine değişme gösterebilirdi. Örneğin, "and" bağlacı, "and" ya da "ond" olarak telaffuz edilebilirdi.
Bu yüzdendir ki, Eski İngilizcenin yazılışı, Çağdaş İngilizceden daha karmaşık görülebilir, bunun en azından bazı var olan telaffuzları yansıttığı iddia edilse de, Çağdaş İngilizcede pek çok durumda görülmemektedir. Günümüzde, Eski İngilizce öğrencilerinin pek çoğu, dili önce sadeleştirilmiş olarak görüp dilin temel özelliklerini öğrendikten sonra çeşitli yazım şekillerini öğrenebilmektedir.

Eski İngilizcede ikinci yabancı sözcük kaynağı 9. ve 10. yüzyıldaki Viking istilaları sırasında dile giren İskandinav sözcükleridir. Pek çok yerleşim yerinin isimleri dışında, bunlar genelde temel sözcükleri ve Danelaw'ın yönetimiyle ilgili olanları da içeriyordu. Vikingler Eski İngilizceyle ortak kökü Proto-Germanik dillerden gelen Eski Nors dilini konuşuyordu.

İngilizce
Cermen dilleri
Almanca

Etkin sıcaklık genel olarak bir cismin emisyon eğrisi ya da dalga boyu fonksiyonu, bilinmediği zaman, o cismin sıcaklık değerini tahmin etmek amacıyla kullanılır. Yıldız ya da gezegen gibi bir cismin etkin sıcaklığı, bir kara cismin yaydığı toplam radyasyon enerjisinin bu cismin yaydığı enerjiye eşit olduğu zamanki sıcaklık değeridir.
İlgili dalga boyu bandı içerisinde, bir yıldızın veya gezegenin net emisyonu teklikten daha az ise, diğer bir deyişle bir kara cismin net emisyonundan az ise, o cismin gerçek sıcaklığı etkin sıcaklığından daha fazla olacaktır. Net emisyon, yüzey ya da sera etkisi gibi atmosferik özelliklerden dolayı daha az olabilmektedir.

Bir yıldızın etkin sıcaklığı, bir kara cismin yüzey alanı başına düşen parlaklıkların aynı yani 
  
    
      
        
          
            
              F
            
          
          
            
              B
              o
              l
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {F}}_{\rm {Bol}}}
  
 değerlerinin aynı olduğu zamandaki sıcaklığına eşittir. Bu durum Stefan-Boltzmann yasasına göre, 
  
    
      
        
          
            
              F
            
          
          
            
              B
              o
              l
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {F}}_{\rm {Bol}}}
  
 aşağıdaki şekilde tanımlanmaktadır.

  
    
      
        
          
            
              F
            
          
          
            
              B
              o
              l
            
          
        
        =
        σ
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {F}}_{\rm {Bol}}=\sigma T_{\rm {eff}}^{4}}
  

Bir yıldızın toplam ya da bolometrik parlaklığı,

  
    
      
        L
        =
        4
        π
        
          R
          
            2
          
        
        σ
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle L=4\pi R^{2}\sigma T_{\rm {eff}}^{4}}
  

olarak ifade edilmektedir. Buradaki R yıldızın yarıçapını belirtmektedir. Açıkçası, yıldız yarıçapını tanımlamak çok da kolay değildir. Ayrıntılı bir şekilde incelenirse, bir cismin etkin sıcaklığı, Rosseland optik derinliğinin yarıçapındaki sıcaklığa tekabül etmektedir. Etkin sıcaklık ve bolometrik parlaklık, Hertzsprung-Russell diyagramına bir yıldız yerleştirmek için gerekli olan iki temel fiziksel parametre olarak bilinir. Etkin sıcaklık ve bolometrik parlaklık, yıldızın kimyasal bileşimine bağlıdır.
Güneşin etkin sıcaklığı yaklaşık olarak 5780 kelvin (K)'dir. Yıldızların merkez çekirdeklerinden atmosfere doğru giden bir gradyan sıcakları vardır. Güneşteki nükleer reaksiyonların gerçekleştiği merkezindeki sıcaklığa çekirdek sıcaklığı denmektedir ve güneşin çekirdek sıcaklığı yaklaşık olarak 15 000 000 K olarak tahmin edilmektedir.

Yıldız standartlarında, bir yıldızın renk indeksi, o yıldızın çok serin durumlardaki sıcaklığını göstermektedir. Yani, kırmızı M yıldızları kızılötesinde büyük miktarda yayılırlar, çok fazla mavi olan O yıldızları da ultraviyole de çok fazla yayılır. Bir yıldızın etkin sıcaklığı, o yıldızın yüzey alanı başına yaydığı enerjinin ısısını içermektedir. Sıcak yüzeylerden, soğuk yüzeylere doğru yıldızların O, B, A, F, G, K ve M olarak sıralandığı bilinmektedir.
Kırmızı bir yıldız, Antares ya da Betelgeuse gibi güçsüz bir enerji üretiminin yıldızı ve küçük bir yüzey alanına sahip üstdev ya da şişirilmiş dev olan küçücük kızıl cüceler olabilirdi ya da çok büyük bir enerji üretiminin yıldızı ve büyük bir yüzey alanından geçerek, yüzey alanı başına çok düşük bir miktarda ışık yayan bir yıldız olabilirdi. Güneş ve büyük Capella gibi, spektrumun ortasına yakın bir yerde bulunan bir yıldız, yüzey alanı başına, bir güçsüz kızıl cüceden ya da şişirilmiş bir üstdevden daha fazla ısı yayar.
Ancak, bu yıldızlar Vega ve Rigel gibi beyaz ve mavi yıldızlardan daha az miktarda ısı yayar.

Bir gezegenin etkin sıcaklığı, T sıcaklığındaki bir kara cisim tarafından yayılan gücün, gezegen tarafından verilen güce eşitlenmesi ile hesaplanabilir.
Bir yıldız ile gezegen arası D olarak, gezegenin parlaklığı da L kabul edilmek üzere, bir yıldızın izotropik olarak ışın yaydığını ve gezenin yıldızdan çok uzakta olduğunu varsayarsak, gezegen tarafından absorbe edilen gücü, bu gezegeni, D yarıçaplı bir kürenin yüzeyine gelen bir miktar gücü kesen r yarıçaplı bir disk olarak düşünerek bulabiliriz (D= gezegen ile yıldız arasındaki mesafe). Ayrıca Albedo parametresini dahil ederek, gezegenin gelen bazı ışınları yansıtmasına izin verebiliriz. 1 Albedo gelen bütün ışınların yansıtıldığı anlamına gelmektedir. 0 Albedo ise gelen bütün ışınların absorbe edildiğini göstermektedir. Absorbe edilen güç aşağıdaki formül ile açıklanabilmektedir.

  
    
      
        
          P
          
            
              a
              b
              s
            
          
        
        =
        
          
            
              L
              
                r
                
                  2
                
              
              (
              1
              −
              A
              )
            
            
              4
              
                D
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\rm {abs}}={\frac {Lr^{2}(1-A)}{4D^{2}}}}
  

Ayrıca, tüm gezegeni aynı T sıcaklığında ve bir ışıma yapan bir kara cisim olarak düşünebiliriz. Stefan-Boltzmann yasasına göre bir gezegen tarafından yayılan güç şu şekilde ifade edilebilir.

  
    
      
        
          P
          
            
              r
              a
              d
            
          
        
        =
        4
        π
        
          r
          
            2
          
        
        σ
        
          T
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\rm {rad}}=4\pi r^{2}\sigma T^{4}}
  

Eğer yukarıdaki iki denklemi eşitlersek ve etkin sıcaklık için verilen denklemi yeniden düzenler isek,

  
    
      
        T
        =
        
          
            (
            
              
                
                  L
                  (
                  1
                  −
                  A
                  )
                
                
                  16
                  π
                  σ
                  
                    D
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
            )
          
          
            
              
                1
                4
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T=\left({\frac {L(1-A)}{16\pi \sigma D^{2}}}\right)^{\tfrac {1}{4}}}
  

Son denklemden de görüldüğü üzere gezegenin R olarak kabul ettiğimiz yarıçapı bulunmamaktadır.
Bu hesaplamaya göre Jüpiter’in etkin sıcaklığı 112 K ve 51 Pegasi b ise 1258 K’e eşittir. Jüpiter gibi bazı gezegenlerin etkin değerlerini bulmak için daha iyi bir tahmin yapmak istersek, gezegenlerin iç ısılarını, yani içlerinde bulunan gücü hesaplamalarımıza eklememiz gerekmektedir. Gerçek sıcaklık albedo ve atmosferin etkilerine bağlıdır. HD 209458 yani Osiris için spektroskopik analizler sonucu elde edilen gerçek sıcaklık değeri 1130 K’dir. Ancak, etkin sıcaklığı 1359 K’dir. Jüpiter’in iç ısısı, etkin derecesini yaklaşık olarak 152 K artırmaktadır.

Bir gezegenin yüzeyinin sıcaklığı, emisyon ve sıcaklık değişimini hesaba katarak, etkin sıcaklık hesaplamasını modifiye ederek tahmin edilebilir. Bir gezegenin, bir yıldızdan abserbe ettiği gücün alanı Aabs olarak kabul edilir ve bu alan toplam yüzey alanının yani 
  
    
      
        
          A
          
            
              t
              o
              t
              a
              l
            
          
        
        =
        4
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{\rm {total}}=4\pi r^{2}}
  
 bir parçası olarak gösterilir. Buradaki ‘r’ harfi gezegenin yarıçapını ifade etmektedir. Burada bahsedilen alan, yarıçapı D olan bir kürenin yüzeyine yayılmış olan gücü önlemektedir. Biraz önce bahsedildiği gibi, Albedo parametresini dahil ederek, gezegenin gelen bazı ışınları yansıtmasına izin verebiliriz. 1 Albedo gelen bütün ışınların yansıtıldığı anlamına gelmektedir. 0 Albedo ise gelen bütün ışınların absorbe edildiğini göstermektedir. Absorbe edilen güç aşağıdaki formül ile açıklanabilmektedir.

  
    
      
        
          P
          
            
              a
              b
              s
            
          
        
        =
        
          
            
              L
              
                A
                
                  
                    a
                    b
                    s
                  
                
              
              (
              1
              −
              a
              )
            
            
              4
              π
              
                D
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\rm {abs}}={\frac {LA_{\rm {abs}}(1-a)}{4\pi D^{2}}}}
  

Ayrıca, bütün gezegen aynı sıcaklıkta olmamasına rağmen, gezegenin T sıcaklığında ve toplam alanın bir parçası olan Arad alanında  ışın yaydığını düşünebiliriz. Ayrıca emisyon olan ve atmoferik emisyonu ifade eden ε'da bir faktör oluşturmaktadır. ε değeri 0 ve 1 arasında değişmektedir. Bu değişim bize bir gezegenin bir kara cisim kadar mükemmel bir 

Europa (veya Jupiter II), Jüpiter'in yörüngesinde bulunan dört Galilei uydusunun en küçüğüdür. Galileo Galilei tarafından keşfedilen dört büyük uydudan gezegene yakınlık açısından ikinci sırada bulunur, bu nedenle Jüpiter'in "II" numaralı uydusu olarak adlandırılmıştır. Jüpiter'in bilinen 80 uydusu arasında gezegene en yakın altıncı uydudur ve ayrıca Ay'dan biraz küçük olan 3.100 kilometrelik çapı ile Güneş Sistemi'ndeki altıncı en büyük uydudur. 1610 yılında Galileo Galilei tarafından keşfedildi ve adını Girit Kralı Minos'un Fenikeli annesi ve Zeus'un sevgilisi (Roma tanrısı Jüpiter'in Yunan muadili) olan Europa'dan aldı.
Ay'dan biraz daha küçük olan Europa, esas olarak silikatlardan oluşur ve bir su-buz kabuğuna sahiptir. Muhtemelen içinde demir-nikel bir çekirdek vardır ve dıştan çoğunlukla oksijenden oluşan ince bir atmosfer ile çevrilidir. Ganymede ve Callisto'nun aksine, beyaz-bej yüzeyi bronz renkli çatlaklar ve çizgilerle kaplıdır. Kraterler nispeten azdır ve yüzeyi, Güneş sistemi'nde bilinen herhangi bir katı nesneden daha pürüzsüzdür.
Uydunun yüzeyi buzla kaplıdır ve bu buz kalınlığının 19-25 kilometre olduğu tahmin edilmektedir. Europa'nın kalın buz tabakasının altında bütün uyduyu kaplayan bir okyanus olduğu ve bu sebeple Europa'da yaşamın mümkün olabileceği düşünülmektedir. Son yapılan keşiflerde buz katmanlarının altında büyük göllerin izlerine rastlanmıştır. Hubble Uzay Teleskobu, patlayan kriyogayzerlerden kaynaklandığı düşünülen Satürn'ün uydusu Enceladus'ta gözlemlenenlere benzer su buharı bulutlarını tespit etti. Mayıs 2018'de gök bilimciler, 1995'ten 2003'e kadar Jüpiter'in yörüngesinde dönen Galileo uzay sondasından elde edilen verilerin güncellenmiş bir analizine dayanarak, Europa'daki su bulutu aktivitesinin destekleyici kanıtlarını sağladılar. Bu türden bir bulut faaliyetinin, araştırmacıların uyduya inmek zorunda kalmadan Europa'nın yer altı okyanusundaki yaşam arayışına yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
1989'da başlatılan Galileo görevi Europa hakkındaki mevcut verilerin büyük kısmını sağlamaktadır. Her ne kadar birkaç keşif görevi önerilmiş olsa da, henüz hiçbir uzay aracı Europa'ya iniş yapmamıştır. Europa'dan iki yakın geçişi de içerecek olan Avrupa Uzay Ajansı'nın JUICE (Jupiter Icy Moons Explorer) görevi 4 Nisan 2023'te Ganymede'ye yönelik olarak başlatılmıştır. Europa'ya yönelik NASA'nın Europa Clipper uzay aracının, 21 günlük bir fırlatma aralığı sürecinde Ekim 2024 tarihinde bir Falcon Heavy roketiyle fırlatılması planlanmaktadır. Uzay aracı Nisan 2030'da Europa'ya varmadan önce, Şubat 2025'te Mars'tan ve Aralık 2026'da Dünya'dan kütleçekimsel yardım alacak.

Europa, Jüpiter'in diğer üç büyük uydusu Io, Ganymede ve Callisto ile birlikte Galileo Galilei tarafından 8 Ocak 1610'da ve muhtemelen bundan ayrı olarak Simon Marius tarafından keşfedildi. Io ve Europa'nın bildirilen ilk gözlemi, 7 Ocak 1610 tarihinde Galileo tarafından Padova Üniversitesi'nde 20x kırılmalı teleskop kullanılarak yapıldı. Ancak bu gözlemde Galileo, teleskopunun düşük gücü nedeniyle Io ve Europa'yı ayıramadı ve bu yüzden ikisini tek bir ışık noktası olarak kaydetti. Ertesi gün 8 Ocak 1610'da (IAU'nun Io için keşif tarihi olarak kullanılan) Galileo'nun Jüpiter sistemi gözlemleri sırasında Io ve Europa ilk kez ayrı cisimler olarak gözlemlendi.
Europa, Yunan mitolojisinde Sur kralı Agenor'un kızı Fenikeli ve soylu bir kadın olan Europa ile aynı adı taşır. Tüm Galilei uyduları gibi, Europa da adını Jüpiter'in Yunan muadili olan Zeus'un sevgilisinden alır. Bu durumda Europa, Minos'un annesi; Kadmos, Phoenix ve Kilikyalıların atası Cilix'nin kız kardeşidir.
Europa adı, keşfinden kısa bir süre sonra Simon Marius tarafından önerilmiş olsa da, bu isim (diğer Galilei uydularının isimleri gibi) uzun bir süre önemini yitirdi ve 20. yüzyıl ortalarına kadar genel kullanıma girmedi. Daha önceki gökbilim literatürünün çoğunda Europa, Roma rakamıyla Jupiter II (Galileo tarafından da tanıtılan sistem) veya "Jüpiter'in ikinci uydusu" olarak adlandırılır. 1892 yılında yörüngesi Jüpiter'e Galilei uydularından daha yakın olan Amalthea'nın keşfi Europa'yı üçüncü sıraya itti. Voyager sondaları 1979'da üç tane daha iç uydu keşfetti ve o zamandan beri Europa, Jüpiter'in altıncı uydusu olarak kabul edilir. Bazen hala Jupiter II olarak adlandırılmasına rağmen, sıfat hali Europan olarak kabul görmüştür.

Europa, 670.900 km'lik bir yörünge yarıçapı ile Jüpiter'in etrafında yaklaşık olarak üç buçuk günde dönmektedir. Yörünge, Jüpiter ekvatoruna göre 0,0094'lük bir dış merkezliğe sahip ve Jüpiter'in ekvator düzlemine göre sadece 0,470° eğikliği ile hemen hemen daireseldir. Tüm Galilei uyduları gibi Europa da Jüpiter ile senkronize bir dönüş içindedir, uydunun bir yarım küresi sürekli olarak gezegene bakar ve yüzeyinde Jüpiter'in yukarıda asılı gibi göründüğü bir nokta bulunur. Europa'nın başlangıç meridyeni bu noktadan geçen bir çizgidir. Yapılan araştırmalar senkronize olmayan bir rotasyonu önerdiği için kütleçekim kilitlenmesinin tam olmayabileceği öne sürülmekte ve bu durum şu şekilde açıklanmaktadır: Europa, yörüngesinde döndüğünden daha hızlı bir şekilde kendi etrafında dönüyor ya da en azından geçmişte bu şekilde yapmıştır. Bu durum, Europa'nın iç kütle dağılımında bir asimetri olduğunu ve bir yeraltı sıvı tabakasının üstündeki buz kabuğunu kayalık iç kesimden ayırdığını gösterir.
Diğer Galilei uydularından kaynaklanan kütleçekimsel tedirginlik etkisiyle korunan küçük dış merkezliği nedeniyle, Jüpiter'le olan mesafesi ortalama bir değer etrafında salınır. Europa gaz devine biraz yaklaştıkça Jüpiter'in kütleçekim etkisi artar ve hafifçe uzamış bir şekil almaya zorlanır. Jüpiter'den biraz uzaklaştıkça maruz kaldığı kütleçekim etkisi azalır ve bu da Europa'nın gevşemesine, daha küresel bir şekle dönüşmesine ve okyanusunda gelgitler oluşmasına neden olur. Europa'nın yörünge dış merkezliği düzenli olarak Io ile yörüngesel rezonans oluşturur ve bu rezonans da gezegenin içini düzenli olarak hareketlendirirken ısıya yol açar. Muhtemelen bu durum yüzünden uydunun buzlu yüzeyinin altında sıvı bir okyanusun kalması mümkün olabilmektedir.
Europa'yı kaplayan bu çatlakların bir analizi, zamanın bir noktasında muhtemelen eğik bir yörüngede döndüğüne dair kanıtlar gösteriyor. Eğer bu durum doğruysa, Europa'nın birçok özelliğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Europa'nın çatlaklardan oluşan büyük ağ örgüsü, küresel okyanusundaki muazzam gelgit etkisinin neden olduğu gerilimlerin bir kaydı olarak kullanılabilir. Europa'nın eğikliği, tarihinin ne kadarının donmuş kabuğuna kaydedildiğini, okyanusundaki gelgitler tarafından ne kadar ısı üretildiğini ve hatta okyanusunun ne kadar süredir sıvı olduğu hesaplamalarını etkileyebilir. Bu zorlu değişikliklere uyum sağlayabilmek için buz tabakasının gerilmesi gerekir ve çok fazla zorlandığında da kırılır. Europa'nın eksenindeki bir eğiklik, çatlakların düşünülenden çok daha yeni olabileceğini gösterebilir. Bunun nedeni, kutup dönüş yönünün günde birkaç derece kadar değişebilmesi ve birkaç ay boyunca bir devinim dönemini tamamlayabilmesidir. Bir eğiklik, Europa okyanusunun yaş tahminlerini de etkileyebilir. Gelgit etkisinin Europa'nın okyanusunu sıvı halde tutan ısıyı ürettiği ve dönüş eksenindeki bir eğikliğin gelgit kuvvetleri tarafından daha fazla ısı üretilmesine neden olacağı düşünülmektedir. Böyle bir ek ısı, okyanusun daha uzun süre sıvı kalmasını sağlayabilir. Bununla birlikte, dönüş eksenindeki bu varsayımsal kaymanın ne zaman meydana gelmiş olabileceği henüz belirlenememiştir.

Europa, 3.100 kilometre (1.900 mi) çapıyla Güneş Sistemi'nin en büyük altıncı doğal uydusu ve en büyük on beşinci cismidir. Galilei uyduları arasında en az kütleye sahip uydu olsa da, Güneş Sistemi'nde kendisinden daha küçük olduğu bilinen tüm uyduların toplamından daha fazla kütleye sahiptir. Kütle yoğunluğu karasal gezegenler ile aynı benzer bir yapıya sahip olduğunu gösterir ve çoğunlukla silikat kayaçlardan oluşur.

Europa'nın yaklaşık 100 km (62 mi) kalınlığında bir dış su katmanına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu katmanın bir kısmı uydunun kabuğu olarak donmuş ve geri kalanı ise kabuğun altında sıvı okyanus halindedir. Galileo yörünge aracı tarafından manyetik alan hakkında elde edilen veriler, Europa'nın Jüpiter'in manyetik alanı ile olan etkileşimi sonucu indüklenmiş bir manyetik alana sahip olduğunu göstermiştir. Bu tabakanın muhtemelen tuzlu sıvı su okyanusu olduğu düşünülmektedir. Europa, muhtemelen metalik bir demir çekirdeğe sahiptir.

Europa, Güneş Sisteminde bilinen en pürüzsüz yüzeye sahip olan nesnedir. Dağlar ve kraterler gibi büyük ölçekli özelliklerden yoksundur, fakat yapılan bir araştırmaya göre Europa'nın ekvatoru, ekvator üzerine doğrudan gelen Güneş ışığının neden olduğu penitentes adı verilen ve 15 metreye kadar ulaşan buzlu sivri yapılar ile kaplı olabilir. Galileo yörünge aracı tarafından sağlanan görüntüler bunu doğrulamak için yeterli çözünürlüğe sahip olmasa da, radar ve termal veriler bu tahminle uyumlu görünmektedir. Europa'yı çapraz olarak kesen belirgin işaretler, genellikle albedo özellikleri gibi görünmektedir ve düşük topoğrafyayı vurgular. Europa üzerinde az sayıda krater bulunmaktadır, çünkü yüzeyi tektonik olarak çok aktif ve dolayısıyla gençtir. Buzlu kabuğunun 0,64'lük albedosu (ışık yansıtma yeteneği), diğer uydulardan oldukça yüksektir. Bu, genç ve aktif bir yüzeye sahip olduğunu gösterir. Europa'nın maruz kaldığı kuyruklu yıldız bombardımanının tahmini sıklığına dayanarak, yüzeyin yaklaşık olarak 20 ila 180 milyon yaşında olduğu düşünülmektedir. Europa'nın yüzey özelliklerinin açıklaması konusunda bilimsel bir fikir birliği bulunmamaktadır.
Europa'nın yüzeyindeki iyonlaştırıcı radyasyon seviyesi günlük olarak 5,4 Sv'ye (540 rem) eşdeğerdir. Bu radyasyon miktarına bir Dünya günü (24 saat) boyunca maruz kalmak bir insanın ağır derecede hastalanmasına ya da ölmesine sebep olabilir. Europa'daki bir gün, bir Dünya gününden yaklaşık 3,5 kat daha uzundur.

Europa'yı dünyalaştırma


F-tipi ana kol yıldızı (F V), tayf tipi F ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Bu tip yıldızlar Güneş'in kütlesinin 1 ila 1,4 katı kütleye ve 6.000 ila 7.600 K arasında yüzey sıcaklığına sahiptir. Bu sıcaklık aralığı F tipi yıldızlara sarı-beyaz bir renk verir. Bir ana kol yıldızı, cüce yıldız olarak da belirtildiği için bu yıldız sınıfı aynı zamanda sarı-beyaz cüce olarak da adlandırılabilir (yıldız evriminin olası bir son aşaması olan beyaz cüce yıldızlarla karıştırılmamalıdır). Kayda değer örnekler arasında; Procyon A, Gama Virginis A ve B ile KIC 8462852 sayılabilir.

Gözden geçirilmiş Yerkes Atlas sistemi (Johnson & Morgan 1953), F tipi cüce spektral standart yıldızların kalabalık bir dizgesini listelemişti, fakat bunların hepsi bugüne kadar istikrarlı standartlar olarak hayatta kalmadı. MK spektral sınıflandırma sisteminin F-tipi ana kol cüce yıldızlar arasındaki dayanak noktaları, yani yıllar içinde değişmeden kalan ve sistemi tanımlamak için kullanılabilecek standart yıldızlar; 78 Ursae Majoris (F2 V) ve pi3 Orionis (F6 V) olarak kabul edilir. Bu iki standart yıldıza ek olarak Morgan & Keenan (1973); HR 1279 (F3 V), HD 27524 (F5 V), HD 27808 (F8 V), HD 27383 (F9 V) ve Beta Virginis'i (F9 V) referans standartları olarak kabul etmiştir. Diğer başlıca MK standart yıldızları arasında HD 23585 (F0 V), HD 26015 (F3 V) ve HD 27534 (F5 V) yer alır. Hemen hemen aynı HD adlarına sahip iki Hyades üyesinin (HD 27524 ve HD 27534) her ikisinin de güçlü F5 V standart yıldızları olarak kabul edildiği ve neredeyse aynı renk ve büyüklükleri paylaştığı unutulmamalıdır. Gray & Garrison (1989), çok sıcak F-tipi yıldızlar için modern bir cüce standartları tablosu sunmuştur. F1 ve F7 cüce standart yıldızları nadiren listelenir, fakat uzman sınıflandırıcılar arasında yıllar içinde biraz değişmiştir. Bu sınıfta sıklıkla kullanılan standart yıldızlar arasında 37 Ursae Majoris (F1 V) ve Iota Piscium (F7 V) bulunur. Şu anda henüz resmi olarak yayınlanan hiçbir F4 V standart yıldızı bulunmamaktadır. Maalesef F9 V, Morgan tarafından sınıflandırılan sıcak yıldızlar ile Keenan tarafından sınıflandırılan daha soğuk yıldızlar arasındaki sınırı en alt basamakta tanımlar ve literatürde yıldızların F/G cüce sınırının tanımlamasında tutarsızlıklar bulunur. Morgan & Keenan (1973) Beta Virginis ve HD 27383'ü F9 V standartları olarak listelemiş, fakat Keenan & McNeil (1989) F9 V standardı olarak HD 10647'yi listelemiştir. Eta Cassiopeiae A'yı standart bir yıldız olarak görmekten kaçınmak gerekir, belki sınırdaki bir yıldız olarak görülebilir, çünkü Keenan'ın yayınlarında genellikle F9 V tipi olarak kabul edilirken, Morgan'ın yayınlarında G0 V olarak gösterilmiştir.

F-tipi yıldızlar, G-tipi yıldızlara benzer bir yaşam döngüsüne sahiptir. Hidrojen yakarlar ve sonunda hidrojen kaynakları tükendikten sonra hidrojen yerine helyum yakan bir kırmızı dev haline dönüşeceklerdir. Helyum da tükendikten sonra karbonu yakmaya başlarlar. Bu da tükendiğinde dış katmanlarını saçarak gezegenimsi bulutsu oluşturur ve bulutsunun merkezinde sıcak bir beyaz cüce kalıntısı bırakırlar. Bu tip yıldızlar ~2-4 milyar yıl boyunca kararlı kalabilirken, Güneş gibi G tipi yıldızlar ~10 milyar yıl boyunca kararlı kalırlar.

Gezegenlere sahip olduğu bilinen en yakın F-tipi yıldızlardan bazıları; Upsilon Andromedae, Tau Boötis, HD 10647, HD 33564, HD 142, HD 60532 ve KOI-3010'dur.

Yıldız sınıflandırma, F sınıfı

Felemenkçe, Hint-Avrupa dil ailesinin Cermen dilleri grubundan dil. Hollandaca ve Flamanca gibi lehçeleri vardır, bunlar özellikle yazılı dilde birbirine oldukça yakındır. Felemenkçe ve lehçeleri; Hollanda, Belçika ve Surinam'da resmî dil konumundadır.
Belçika'da konuşulan lehçesine Flamanca, Hollanda'da konuşulana ise Hollandaca denir. Belçika'da daha çok kuzeyde bulunan Flaman bölgesinde konuşulur. Felemenkçe ise Aşağı Almanca ve Friz diline yakındır.

Felemenkçe, Belçika devleti içinde Fransızcanın baskısına karşı mücadele vererek geçen tarihi içinde özgün bir gelenek, edebiyat ve kendi içinde lehçeler oluşturmuş, ancak Belçika'nın federal devlet yapısına bürünmesi ile Felemenkçe ile ortak noktalarını tekrar keşfetmiştir. Flamanlar günümüzde yerel şivelerini konuştukları zaman "Flamanca konuşuyorum" ("Ik spreek Vlaams"), Algemeen Nederlands (Genel/Ortak Felemenkçe) adını verdikleri standartlaştırılmış eğitim, bilim ve yönetim dilini kullandıkları zaman "Felemenkçe konuşuyorum" ("Ik spreek Nederlands)" derler. Yine de, aksan farkları, kullandıkları bazı kelimeler ve söyleyiş tarzlarından ötürü bir Hollandalı muhatabının bir Flaman olduğunu hemen anlayabilir. Dahası her yörenin kendine ait bir konuşma şekli olduğundan hangi bölgeden, şehirden hatta köyden geldiğini de çıkarabilir. Bunun sebebi de Felemenkçenin coğrafî olarak çok küçük bir bölgede konuşulsa da, topluluklar oldukça birbirine bağlı yoğun ve sık bir dokuda olmasıdır. Böylelikle dil konuşulduğu, bölge içinde resmî sınırlardan bağımsız olarak, oldukça heterojen bir yayılım gösterir. Resmî kaynaklara göre yalnızca Flaman Bölgesi içinde lehçe olarak tanımlanabilecek 26 farklı Felemenkçenin konuşulduğu tespit edilmiştir. Bunların başlıcaları arasında

Oost Vlaams (Doğu Flamanca)
West Vlaams (Batı Flamanca)
Antwerps (Anversçe)
Limburgs (Limburgça)
Frans-Vlaams (Fransız Flamancası - Fransa'nın kuzey batısında konuşulur)
sayılabilir. Aynı şekilde Hollanda'nın çeşitli bölgelerinde birbirinden oldukça farklılık gösteren çeşitli lehçeler bulunur. Bunlardan bazıları:

Zuid-Hollands (Güney Hollandaca)
Gronings (Groningence)
Brabants (Brabantça)
Holland-Limburgs (Hollanda Limburgçası)
Genel/Ortak Felemenkçe ise Türkiye'de bölgeler arası lehçelerden ve şivelerden bağımsız olarak konuşulan modern Türkçe ile kıyaslanabilir. Her yöre kendine özgü bir lehçe ve şive ile konuşsa da eğitim, öğretim, basın, yayın, radyo, TV, yazım ve devlet işlerinde hep standartlaştırılmış ortak resmî dil kullanılır. Ancak halk kendi yöresel aksan ve lehçelerini bir kültürel değer olarak görerek yaşar, yaşatır ve korurlar. Bu yüzden her yöre kendine ait olan lehçelerde gazete ve dergiler çıkarır yerel radyo, televizyonlarda kendi lehçeleri ile yayın yaparlar.
Lehçeler arasındaki fark o kadar güçlüdür ki coğrafî olarak Limburgcanın konuşulduğu Limburg Bölgesi ile Batı Flandra Bölgesi'nin konuşulduğu yöre arasındaki mesafe 100 km'yi aşmamasına karşın her iki lehçenin konuşanları birbirlerini anlamakta büyük güçlük çeker. Bu anlamadaki güçlük bir bakıma Türkçe ile Azerice ile karşılaştırılabilir. Bu sebepten devlet televizyonları genelde halkın konuşmalarını büyük çoğunlukla Genel Felemenkçe alt yazı ile verir. Aynı şey Belçika'da yayınlanan Hollanda filmleri ve dizileri ile Hollanda'da yayınlanan Flaman dizi ve filmleri için de geçerlidir ve genelde Genel Felemenkçe alt yazı ile verilir.
Felemenkçe, Hollanda sömürgesi olan ülkelerde (Aziz Martin, Surinam, Aruba, Guyana, Hollanda Antilleri, Virgin Adaları) de konuşulmaktadır. Geçmişte en büyük Hollanda sömürgesi olan Endonezya'da yaygınlığını sürdürmekte olup yerel diller üzerinde büyük tesiri olmuştur.
Fransa'nın kuzeybatısındaki Nord ilinde, özellikle Dunkerque komününde de konuşulur.

17. yüzyıldan itibaren Güney Afrika'ya göçmüş olan Hollanda asıllı Boerler
(nl:Boer-Çiftçi), Felemenkçenin coğrafî kopukluk nedeniyle farklılaşmış bir lehçesi (picini) olan Afrikaans konuşmaktadır.

Dünyada yaklaşık 24 milyon insan resmî dil olarak Felemenkçe konuşmaktadır.

Hollanda - 17 milyonluk nüfusun tamamı
Belçika - 10 milyonluk nüfusun yaklaşık 6 milyonu
Surinam - 450 binlik nüfusun tamamı
Hollanda Antilleri - 200 bin nüfusun tamamı
Aruba - 100 bin nüfusun tamamı

Ana dili Felemenkçe olanlar, dillerinin İngilizce ve Almanca ile benzer noktaları bulunduğundan bu dilleri öğrenmeye yatkındırlar. Cümle yapısı ve kullanılan sözcükler bakımından İngilizce ve Almanca ile benzerlik göstermektedir.
İngilizce ve Almanca benzerliğe örnek:

Felemenkçe: Wat is jouw naam?
Almanca: Was ist dein Name?
İngilizce: What is your name?
Felemenkçe: Geef mij het boek.
Almanca: Gib mir das Buch.
İngilizce: Give me the book.

Felemenkçe alfabesi "a" dan "z" ye kadar Temel latin alfabesinde bulunan tüm harfleri içerir. Diyakritik işareti bulunan harfler alfabede yer almaz. Alfabe böylece 26 harften oluşurken, bazen kendisinde tek harf özelliği verilen diftong "IJ" ile alfabedeki harf sayısı 27 ye çıkar. Bu harf genellikle alfabeye eklenmezken, örneğin telefon defterlerinde veya sözlüklerde "x" ve "y" arasında yer alır.

Felemenkçede ünlü harflerin büyük bir kısmı Türkçeye benzer şekilde okunur; a(a), aa(â), e, ee(e), i(i), o(o), oo(oo), u(ö/ü)
IJ harfi isimlerde ve cümle başında daima büyük yazılır, örneğin; IJsselmeer. Felemenkçede kullanılan diğer diftongların yanında sadece ij tek harf olma özelliğini taşır. Türkçe karşılığı ile "ay" şeklinde okunur.
Felemenkçede ij ile birlikte toplam 8 diftong kullanılır ve Türkçe okunuşları böyledir; au(au), ei(ay), eu(öö), ie(î), ij(ay), oe(u), ou(au), ui(öü)
Bir araya gelişleri ile farklı okunan diğer ünlü harfler; ae(â), uu(üü).
Felemenkçede bu kurala uymayan ünlü harf gruplarının okunuşlarındaki istisnaları belirtmek için Trema kullanılır (ä, ë, ï, ö, ü). "Ö" ve "ü" sesleri Türkçedeki gibi değildir, o ve u şeklinde okunurlar. Örneğin "ruïne" (harabe) okunuş ruine, vakuüm (vakum) okunuş vakuum, België (Belçika) okunuş Belhie
Bir cümlede bir kelimenin önemini göstermek için ve o kelimenin vurgusunu öne çıkarmak için ünlü harflere bazen acute aksanı eklenir (á, é, í, j́, ó, ú, íj́). "J́" harfi çoğu yazı sisteminde bulunmadığı için normal j şeklinde yazılır. Diğer yandan aksanlar aynı okunan kelimelerdeki anlam farklılığını belirtir. Örneğin "voor" ve "vóór"

Felemenkçe kullanılan digraphlar ise şunlardır; ch, sj, tj
"c" harfi e, i ve ij harflerinden önce İngilizcede olduğu gibi "s" şeklinde okunur (city). Diğer yandan "c" harfi a, o, u nun önünde k gibi okunur. Bu kurala uymayan birkaç yabancı kökenli kelimede a, o, u dan önce bulunan "c" harfi s şeklinde okununca, Fransızcadaki gibi çengel işareti eklenir. Örneğin: "provençaalse grasmus" (Funda ötleğeni), "façade" (cephe), "Curaçao"
"g" harfi h gibi okunur ama, Almancadaki "ch" digrafı gibi boğazdan söylenir.
"z" harfi Türkçedeki s gibi okunur.

Dilin Osmanlıca adı فلمنكجه olarak yazılır.
Bazı batı dillerinde Felemenkçeyi karşılayan tek bir kelime olmaması ve "Felemenk" sözcüğünün günümüzde belli bir siyasi ülkeye karşılık gelmemesi nedeniyle, Türkçede Felemenkçe yerine Hollandaca sözcüğünün kullanılmasını savunanlar vardır. Buna karşın, Türk Dil Kurumu sözlüğünde Felemenk sözcüğünün tanımı "Bugünkü Hollanda, Belçika ve Kuzeydoğu Fransa'ya eskiden verilen ad." olarak ve Felemenkçe sözcüğü de "Felemenk dili" olarak tanımlanmaktadır. Hollanda'da ve Belçika'da konuşulan Felemenkçe arasındaki fark çok az olup, aynı dilin iki lehçesi düzeyindedir.

Hoe gaat het?: Nasılsın? [hu ğaat het ]
Hoe oud ben je?: Yaşın kaç? [hu aud ben ye]
Wat is jouw naam?: İsmin ne? [vat is yauv nağm]
Wat doe je voor werk?: Mesleğin ne? [vat du ye foğr verk]
Wanneer is je verjaardag?: Doğum günün ne zaman? [vaniğr is ye feryağrdahk]
Wanneer ben je geboren?: Ne zaman doğdun? [vaniğr ben ye gheboğrın]
Waar ben je geboren?: Nerede doğdun? [wağr ben ye gheboğrın]
Hoe laat is het?: Saat kaç? [hu lağt is het]
Welke dag is het?: Hangi gün? [velkı dah is het]
Welk jaar is het?: Hangi yıl? [velk yağr is het]
Hoe lang verblijf je hier al?: Burada ne kadar zamandır yaşıyorsun? [hu lang ferbleyf ye hiyr al]
Sinds wanneer ga je al naar school?: Ne zamandan beri okula gidiyorsun? [sins vaniğr ghağ ye al nağr skhoğl]
Wat is jouw nationaliteit?: Ulusun ne? [vat is yav nasyonaliteyt]
Waar woon je?: Nerede yaşıyorsun? [vağr voğn ye]
Wat ben je nu aan het doen?: Şu anda ne yapıyorsun? [vat ben ye nü ağn het duğn]
Wie ben jij?: Sen kimsin? [viğ ben yey]
Ben je student?: Öğrenci misin? [ben ye stüdent]
Uit welke stad kom je?: Hangi şehirdensin [Èğüt velkı stat kom ye]
Ja!: Evet! [ya]
Nee!: Hayır! [ney]
Ik hou van jou.: Seni seviyorum. [ik hau fan yau]

Flandra

Foton, (Grekçe: φῶς, φωτός (phôs, phōtós) 'ışık') Modern Fizik'te ışık, radyo dalgaları gibi elektromanyetik radyasyonu içeren Elektromanyetik Alan kuantumu yani ışığın temel birimidir. Ayrıca, Elektromanyetik Kuvvet'lerde kuvvet taşıyan, kütlesiz (ya da duru kütlesi=sıfır kabul edilen) temel parçacıktır. Parçacık terimi; genelde kütlesi olan veya ne kadar küçük olursa olsun bir cismi var olan anlamıyla kullanılır. Ancak, fotonlar için kullanılırken "en küçük enerji yumağı"nı temsil eden bir birimi ifade eder. Fotonlar Bozon sınıfına aittir. Kütlesiz oldukları için boşluktaki hızı 299.792.458 m/s (veya 299.792 km/s) dir.
Kuvvet etkileri hem mikroskobik ölçülerde, hem de makroskobik ölçülerde gözlemlenebilir. Foton herhangi bir duru kütleye sahip değildir ve bu durum uzak mesafelerde etkileşimlere izin vermektedir. Diğer bütün temel parçacıklar gibi foton da Kuantum mekaniğine dahildir ve dalga parçacık ikiliği gösterir. Bu durum fotonun hem dalga hem de parçacık özelliği gösterdiğini gösterir. Örnek olarak herhangi bir foton bir mercek tarafından kırılıma uğrayabilir veya dalga girişimi özelliği gösterebilirken ayrıca sayısal kütlesi ölçüldüğünde parçacık gibi davranabilir.
Foton'un modern kuramı Albert Einstein tarafından açıklanmıştır. Einstein, gözlemlerine göre klasik ışık dalga modelinin yetersizliği üzerine foton modeline gerek duymuştur.
Foton davranışlarını gözlemlemek için yapılan "Çift Yarık Deneyi" fotonların dalga mı yoksa tanecik davranışı mı gösterdiği tartışmalarını zirveye çıkarmıştır. Bu deneyin en çarpıcı sonucu deney ölçüm yapılmadan gerçekleşirse dalga modeline, ölçüm yapılırsa tanecik modeline göre hareket etmesi olmuştur.

Işığın parçacıklardan oluştuğu fikrini ilk kez Isaac Newton ortaya koydu. Sonraları ışığın dalgalardan oluştuğu düşüncesi yayıldı. Ancak, Max Planck bazı deneylerinde ışığın tanecikmiş gibi davrandığını fark etti. Işık sanki devamlı dalgalar değil de, enerji paketçikleri gibi geliyordu. Einstein ve Planck bu enerji paketlerini ışık kuantumu veya foton olarak adlandırdılar. Fotonlar sanki birer parçacıklarmış gibi davranıyordu. Relativite (izafiyet) teorisine göre, bir parçacığın ışık hızında gidebilmesi için kütlesinin sıfıra eşit olması gerekiyordu. Demek ki ışığın enerjisi sadece kinetik enerjiydi; kütlesinden kaynaklanan hiçbir enerjisi yoktu. Einstein o güne dek açıklanamamış olan fotoelektrik olayını bu kavramla açıkladıktan sonra, bilim adamlarının ağzında yeniden 'ışık nedir?' sorusu gündeme gelmişti. Işığın bazı özellikleri sadece dalga olgusu (mantığı) ile açıklanırken (girişim veya kırınım gibi), bazı özellikleri ise sadece foton konsepti ile açıklanabiliyor (Fotoelektrik olay veya atomların enerji soğurması ve salması gibi).

Fotonun en bariz özelliklerini şöyle sayabiliriz: Durgun kütlesi sıfırdır; ışık hızıyla gider; ışık hızıyla gittiği için fotonlar için zaman durgundur; etkileşimlere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır; E=h x f, p=h/l ve E=pc bağıntılarına uyar; kütlesi sıfır olduğu halde, diğer parçacıklar gibi kütle çekiminden etkilenir. zamandan etkilenmediği için evrim geçirmeyen tek maddedir (ışık hızında giden diğer maddelerle birlikte)

  
    
      
        E
        
      
    
    {\displaystyle E\,}
  
 : enerji miktarı

  
    
      
        h
        =
        6.6
        ×
        
          10
          
            −
            34
          
        
        J
        s
        
      
    
    {\displaystyle h=6.6\times 10^{-34}Js\,}
  
 : Planck sabiti

  
    
      
        f
        
      
    
    {\displaystyle f\,}
  
: frekans
Işık dalga özelliklerine de sahiptir. Etkileşimlere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır.

Fotonların kütleçekiminden etkilenme nedeni, kütleçekiminin kütleli cisimler etrafındaki uzay-zaman dokusunu bükmesidir. Işık da bu uzay-zaman içinde hareket eden bir dalga/parçacık olduğu için, bükülen uzay zaman dokusundan etkilenir.

Maxvell denklemlerini çözdüğümüz zaman elektrik ve manyetik alanın birbirini sonsuza kadar besleyeceği bir hız değerine ulaşırız. Bu değer sadece iki sabite bağlıdır ε0 boş uzayın elektrik alana karşı gösterdiği direnç ve μ0 boş uzayın manyetik alana karşı gösterdiği direnç. Bunlar evrenin dokusundan kaynaklı değerler olduğu için bütün evrende bu hız değeri aynıdır (başka evrenlerde veya evrenimizin dışında farklı değerler alabilir).

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              1
              
                
                  ϵ
                  
                    0
                  
                
                .
                
                  μ
                  
                    0
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={\sqrt {\frac {1}{\epsilon _{0}.\mu _{0}}}}}
  

Bu hızın değeri saniyede 299.792.458 metre yani ışık hızıdır. Maxvell bu formül ile ışığın bir elektomanyetik dalga olduğunu göstermiştir.
Bütün elektromanyetik dalgalar evrenin dokusundan kaynaklı belirli bir hız ile gitmek zorundalardır (ışık hızı) eğer bunun dışında bir hızla gidecek olsalar elektromanyetik dalga olmaktan çıkıp enerjilerini kaybederlerdi.
Bir araba 100 kilometre/saniye hıza anında ulaşmaz. 5 km/h, 20 km/h 50 km/h gibi süreğen bir artış gösterir ama ışık kaynaktan çıktıktan sonra anında ışık hızına ulaşır süreğen bir artış göstermez.
70 km/h hızla giden bir arabadan geriye doğru 20 Km/h hızla bir top fırlatırsak topun hızı 50 km/h olur ama 0.5 c (ışık hızının yarısı) hızla giden bir uzay gemisinden geriye doğru ışık tutarsak bu ışığın hızı 0.5 c değil c olur ışık hızı göreli sistemlerden bağımsız olarak tek bir hızda gider.
e0 = 8.854 187 817... × 10−12 F·m−1 (metre başına farad).
µ0 = 4π × 10−7 N A−2

19. yüzyılda en çok tartışılan konulardan biri, ışığın parçacık mı yoksa dalga mı olduğu sorusuydu. James Clerk Maxwell'in elektromanyetik kuramı ve Hertz'in deneylerinden sonra ışığın dalga olduğu kabul edilmeye başlandı. Ancak bazı deneyler ışığın dalga olduğu gözlemiyle uyuşmuyordu. Karacisim ışıması hakkında Rayleigh ile Jeans'in kurduğu teori bunun zirveye çıktığı yerlerden biriydi. Rayleigh ve Jeans dalga yaklaşımını kullanarak, belli bir sıcaklığa sahip bir cismin etrafa hangi dalga boyunda ne kadar ışıma yapacağını hesaplamaya çalıştılar. Buldukları sonuç, uzun dalga boylarında deneylerle uyumluydu ama düşük dalga boylarında çok büyük bir sapma gösteriyordu. Teorileri, dalga boyu küçüldükçe, yapılan ışımanın sonsuza gideceğini söylüyordu (bu yüzden buna morötesi felaketi denir). Daha sonra Max Planck, ışık dalga olarak değil de enerji paketçikleri olarak düşünülürse bu problemin aşılabileceğini fark etti (bu, Max Planck'a 1918 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırmıştır). Daha sonra Arthur Compton tarafından açıklanan Compton saçılması olayı ve Albert Einstein'ın açıkladığı Fotoelektrik olay ışığın parçacık yapısını ortaya çıkardı. Fakat girişim ve kırınım deneyleri gibi başka deneyler de ancak ışığın dalga olduğu varsayıldığında açıklanabilmektedir. Şu anda kabul edilen ışığın ikili bir yapısı olduğu ve hem parçacık hem dalga özelliği gösterdiğidir (daha sonraki deneyler bütün maddelerin böyle olduğunu göstermiştir).

Işık hızında ilerleyen bir taneciğin momentumu:
Momentumun tam formülü 
  
    
      
        p
        =
        
          
            
              m
              .
              v
            
            
              1
              −
              
                
                  (
                  
                    
                      v
                      c
                    
                  
                  )
                
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {m.v}{\sqrt {1-\left({\frac {v}{c}}\right)^{2}}}}}
  
 dir. Bu formüle göre hız ışık hızına yaklaştıkça payda sıfıra ve momentum sonsuza yaklaşır. Hız(v) ışık hızına ulaşıldığında payda sıfır ve momentum sonsuz olur yani ışık hızına çıkmak için kütle(m) sonsuza gitmeli bunun için de sonsuz enerji gerekmektedir.

  
    
      
        p
        =
        
          
            
              m
              .
              c
            
            
              1
              −
              
                
                  (
                  
                    
                      c
                      c
                    
                  
                  )
                
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {m.c}{\sqrt {1-\left({\frac {c}{c}}\right)^{2}}}}}
  

Işık hızına ulaşmak için ise sonsuz momentum gerekmez. fotonların kütlesi(m) sıfır olduğu için 
  
    
      
        p
        =
        
          
            0
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {0}{0}}}
  
 çıkar ve 
  
    
      
        
          
            0
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {0}{0}}}
  
 belirsizliği ortadan kaldırıldığında fotonun momentumu bulunur, kütlesi olan hiçbir cisim ışık hızına çıkamaz. ışık hızına çıkmanın tek yolu sıfır kütle ile belirsizlik yaratmaktır.
alternatif yol:

  
    
      
        P
        =
        m
        ⋅
        c
        
      
    
    {\displaystyle P=m\cdot c\,}
  

Bir taneciğin enerjisi (Einstein formülü):

  
    
      
        E
        =
        m
        ⋅
        
          c
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle E=m\cdot c^{2}\,}
  

Bir fotonun enerjisi (Planck formülü):

  
    
      
        E
        =
        
          
            
              h
              ⋅
              c
            
            λ
          
        
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {h\cdot c}{\lambda }}\,}
  

Foton da bir tanecik olduğu için:

 

Fotosentez, bitkiler ve diğer canlılar tarafından, ışık enerjisini organizmaların yaşamsal eylemlerine enerji sağlamak için daha sonra serbest bırakılabilecek kimyasal enerjiye dönüştürmek için kullanılan bir işlemdir. Bu kimyasal enerji, karbondioksit ve sudan sentezlenen şekerler gibi karbonhidrat moleküllerinde depolanır.

Fotosentez sözcüğü, Yunanca phōs (ışık) ve sentez (bir araya getirmek) sözcüklerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.
Çoğu durumda oksijen yan ürün olarak salınır. Çoğu bitki, çoğu alg ve siyanobakteri fotosentez yapar; bu tür canlılara fotoototroflar denir. Fotosentez, Dünya atmosferinin oksijen içeriğinin üretilmesinden ve korunmasından büyük ölçüde sorumludur ve tüm organik bileşikler ve Dünya'daki yaşam için gerekli enerjinin çoğunu sağlar.
Her ne kadar fotosentez farklı türler aracılığıyla farklı biçimlerde gerçekleştirilse de işlem her zaman ışıktan gelen enerjinin yeşil klorofil pigmentleri içeren reaksiyon merkezleri olarak adlandırılan proteinler tarafından emildiğinde başlar. Bitkilerde bu proteinler, en çok yaprak hücrelerinde bulunan ve kloroplast adı verilen organellerde bulunurken, bakterilerde hücre zarına gömülürler. Bu ışığa bağımlı tepkimelerde, su gibi uygun maddelerden elektronları almak için bir miktar enerji kullanılır. Sudan elektron alınmasının sonucu olarak su oksijen ve hidrojene parçalanmış olur. Suyun bölünmesiyle salınan hidrojen, kısa süreli enerji kaynağı olarak görev alan iki başka bileşiğin oluşturulmasında kullanılır: indirgenmiş nikotinamid adenin dinükleotid fosfat (NADPH) ve adenozin trifosfat (ATP-hücrelerin "enerji para birimi").
Bitkiler, algler ve siyanobakterilerde, şekerler biçimindeki uzun süreli enerji depoları, Calvin döngüsü adı verilen ışıktan bağımsız tepkimeler tarafından üretilir; bazı bakteriler aynı sonuca ulaşmak için ters Krebs döngüsü gibi farklı mekanizmalar kullanır. Calvin döngüsünde, atmosferik karbondioksit, hâlihazırda var olan ribüloz bifosfat (RuBP) gibi organik bileşiklerle birleştirilir. Daha sonra ışığa bağlı tepkimeler tarafından üretilen ATP ve NADPH kullanılarak, karbondioksitin ribüloz bifosfat ile birleşmesiyle oluşan bileşik indirgenir ve glikoz gibi başka karbonhidratlar oluşturmak üzere yoluna devam eder.
İlk fotosentetik canlılar, sanılana göre yaşamın evrimsel tarihinde erken evrimleşmiştir ve büyük olasılıkla elektron kaynakları olarak su yerine hidrojen veya Hidrojen sülfür gibi indirgeyici maddeler kullanmıştır. Siyanobakteriler ise daha sonra ortaya çıktı; ürettikleri aşırı oksijen, karmaşık yaşamın gelişimine olanak veren Dünya'nın oksijenlenmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Günümüzde, küresel olarak fotosentez yoluyla elde edilen ortalama enerji yakalama oranı yaklaşık 130 terrawatt'tır, bu da insan uygarlığının mevcut güç tüketiminin yaklaşık sekiz katıdır. Fotosentetik canlılar da yılda 100-115 milyar ton (91-104 petagram) karbonu biyokütleye dönüştürür.

Aristo, bitkilerin yeşillenmesi için güneş ışığının gerekli olduğunu göstermiştir.
Van Helmont 17. yüzyılda, bitkisel materyal sentezi ile ilk araştırmaları yapmıştır. Araştırmacı 2,5 kg. ağırlığındaki bir söğüt fidanını, içinde 100 kg. toprak bulunan bir saksıya dikmiş ve bunu 5 yıl süresince sadece yağmur suyuyla sulamıştır. Süre sonunda fidan 85 kg'lık bir ağaç olmuştur. Deneme sonunda toprak kuru ağırlığı 99,994 kg. olarak belirlenmiştir. Aradaki 50 gramlık farkı deney hatası olarak kabul etmiş ve bitki ağırlığında oluşan 82,5 kg'lık madde artışının yalnız sudan kaynaklandığı kanısına varmıştır.
İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır. 1779'da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. Fotosentezde klorofilin önemini vurgulamıştır.
1782 yılında Senebier yeşil bitkilerin havaya O2 vermesinin CO2 almalarına ve bitkiler tarafından meydana getirilen O2 miktarının tamamen ortamda var olan CO2 miktarına bağlı olduğunu göstermiştir.
1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alışverişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alışverişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bitkilerde biri ışıkta diğeri karanlıkta gelişen iki tip gaz alışverişi olduğunu, ışıkta CO2 alınımı ve O2 açığa çıkmasının ancak bitkinin yeşil kısımlarında olabildiğini göstermiştir. Ayrıca fotosentezde suyun rolüne dikkat çekmiştir.
Liebig 1840 yılında, CO2'in bitkiler için C kaynağı olduğunu vurgulamıştır.
1842 yılında Robert Mayer, ışığın enerji içerdiğini, canlılar tarafından kullanılan enerji kaynağının güneş ışığı olduğunu ve fotosentezde bitkinin yakaladığı güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürdüğünü belirtmiştir.
Engelman 1880 yılında fotosentezde ortama O2 verilmesinin kloroplastlarca sağlandığını ortaya koymuştur.
Blackman 1905'te fotosentezin yalnızca fotokimyasal bir olay değil aynı zamanda biyokimyasal bir olay olduğunu ileri sürerek, olayın ışık gerektirmeyen bir karanlık reaksiyon safhası olduğunu da vurgulamıştır.
Willstater ve Stoll 1918 yılında CO2, H2O ve ışık altında meydana gelen ilk ürünün CH2O ve O2 olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Robert Hill 1937 yılında fotosentezin ışık reaksiyonu üzerinde çalışarak ortamda ışık, su ve uygun bir hidrojen yakalayıcısı bulunduğunda, izole kloroplastların bile ortamda CO2 olmadan O2 oluşturabildiklerini görmüştür. Ayrıca yapraklarda doğal bir hidrojen yakalayıcısı maddenin bulunduğunu ortaya koymuştur. Güncel bilgilere göre bu maddeler Ferredoksin ve NADP+'dır. Hill reaksiyonu adını verdiği bir denklemle olayı açıklamıştır.
Reaksiyon, fotosentezde O2'nin ışık reaksiyonlarında oluştuğu ve bunun kökeninin CO2 değil de H2O olduğunu göstermesi yönünden önemlidir.
Fotosentezin karanlık reaksiyonları üzerinde çalışan (1954-1961) Calvin ve arkadaşları ise olaydaki C metabolizmasını tüm ayrıntılarıyla açıklamışlardır. Bunun üzerine Calvin'e Nobel ödülü verilmiştir.
1966'da Hatch ve Slack, bazı bitkilerde fotosentezin karanlık reaksiyonlarında oluşan ilk kararlı ürünün 3C değil de 4C olduğunu bulmuşlar ve söz konusu bitkilerin tamamen farklı bir C metabolizması olduğunu göstermişlerdir.
Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır.

Fotosentez, ışık enerjisini kimyasal bağ enerjisine dönüştürerek ilk basamaktaki organik madde üretimini sağlayan mekanizmadır.
Bitkiler besin zincirinin ilk halkasını oluşturduğundan, diğer tüm canlıların var olabilmesi ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli enerji fotosentez olayı sırasında elde edilir.
Fotosentezle havanın CO2 ve O2 dengesi korunmaktadır.
Fotosenteze ilişkin bulgular, her yeşil bitkinin organik madde üreten bir fabrika olduğu, bu süreçte güneş enerjisini kullanan aygıtların kloroplastlar olduğunu göstermiştir. Yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının yalnızca yarısı fotosentezde kullanılmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmaların dünya nüfusunun gıda ihtiyaçları yönünden önemli olduğu bilinmektedir.

Fotosentezde en önemli olgu güneş enerjisini yakalayıp onu kimyasal bağ enerjisine dönüştürebilme yeteneğidir. Bu işlevi bitkilerin kloroplastlarında veya kromatoforlarında bulunan pigmentler yapmaktadır. Bunların başlıcaları şöyledir:

Klorofiller
Karotenoidler
Fikobilinler

Işığa bağlı tepkimeler, canlının ışıklı ortamda ışığa bağımsız tepkimeler için gereken ATP ve NADPH'yi ürettiği bir dizi tepkime zinciridir. Bu tepkimeler tilakoit zar üzerinde gerçekleşir. Işığı soğuran klorofil molekülünden serbest kalan elektronlar elektron taşıma sistemi (ETS) elemanlarından geçer. Bu sırada ATP ve NADPH çıkışı olur.
Klorofile sahip canlıların ADP ve inorganik fosfat (Pi) kullanarak ATP üretmesine fotofosforilasyon denir. Bu olay devirli fotofosforilasyon ve devirsiz fotofosforilasyon olmak üzere iki yolla gerçekleşir. Devirsiz fotofosforilasyonda, devirliden farklı olarak su, fotolize uğrar. Tepkime şu şekildedir.

2 H2O + 2 NADP+ + 3 ADP + 3 Pi + ışık → 2 NADPH + 2 H+ + 3 ATP + O2
Bu tepkimeler sonucu oluşan O2'nin bir kısmı mitokondrilere gönderilir, artanı ise atmosfere verilir. Oluşan ATP ve NADPH molekülleri stroma sıvısına girer, artık canlı ışıktan bağımsız tepkimeleri gerçekleştirmeye hazırdır.

Bu tepkimeler stroma bölgesinde gerçekleşir. Stromalar protein yapılıdır. Bu tepkimeler aydınlıkta da karanlıkta da olabilir. CO2'nin devreye girmesiyle başlar. Hidrojen ile CO2 birleşerek karbonhidratları meydana getirir.

Calvin-Benson döngüsü, fotosentez sırasında kloroplast'ta gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar kümesidir. Bu döngü karanlık evre reaksiyonları içindedir çünkü Güneş ışığından enerji sağlandıktan sonraki bölgede yer alır. Calvin döngüsü ismini, bunu bulduğu için 1961 Nobel Kimya Ödülü'nü kazanan Melvin Calvin'den alır. Calvin ve meslektaşları Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de çalışmışlardır.

C3 karbon tutulumu mekanizması
C4 karbon tutulumu mekanizması
C3 karbon tutulumu mekanizması, fotosentezdeki karbon tutulumu mekanizmalarından biridir. Bu süreçle karbondioksit ve ribulozbifosfat (RuBP, 5 karbonlu bir şeker), aşağıdaki reaksiyonla 3-fosfogliserata dönüştürülür:

6 CO2 + 6 RuBP → 12 3-fosfogliserat
C4 karbon tutulumu mekanizması, CAM fotosenteziyle birlikte C4 fiksasyonun, bitkilerin çoğunda görülen ve daha basit olan C3 mekanizmasından farklı olduğu anlaşılmıştır. Her iki mekanizmada (Kalvin döngüsünde oluşan ilk enzim) olan RuBisCO'nun fotorespirasyonu veya karbon bileşiklerinden CO2'in oksijen kullanılarak kırılması oluşan enerjiyi harcamak içindir.

CO2 miktarı: Karbondioksit arttığında fotosentez hızı belli bir yere kadar artar, sonra sabit kalır.
Işık şiddeti: Arttığında fotosentez hızı belli bir değere kadar artar, sonra sabit kalır.
Işık rengi: Fotosentez en çok mor ve kırmızı ışıkta gerçekleşir, en düşük hız ise yeşildedir.
Sıcaklık: Enzimlerin çalıştığı optimum sıcaklık olan 25-35 derece arası fotosentez hızı maksimumdur. Eğer sıcaklık

Frizce ya da Friz dilleri (Batı Frizcesi: Frysk ; Kuzey Frizcesi: Frasch, Fresk, Freesk, Friisk), Cermen dillerinin batı grubunun Anglo-Friz dilleri koluna mensup, Batı Frizce, Saterland Frizcesi (Doğu Frizcenin tek yaşayan lehçesi) ve Kuzey Frizce olarak adlandırılan üç farklı dilin ortak adıdır. Hollanda'nın Frizya ili ve Batı Friz Adaları'nda yaklaşık 350.000, Kuzeybatı Almanya'nın bazı bölgelerinde yaklaşık 3.000 ve diğer başka bölgelerde yaklaşık 16.000 kadar konuşanı vardır. Batı Frizce Hollanda'nın Frizya ilindeki iki resmî dilden biridir, Almanya'nın Aşağı Saksonya ile Schleswig-Holstein eyaletlerinde ise Kuzey Frizce ve Saterland Frizcesi azınlık dili olarak tanınmakta ve korunmaktadır.
Diğer Batı Cermen dilleri ile karşılaştırıldığında Friz dilleri, aynı Anglo-Friz grubu içerisinde sınıflandırıldığı İngilizce ile daha yakın bir ilişki göstermekte olmasına rağmen İngilizce ile karşılıklı anlaşılabilir değildir. Aynı şekilde bu üç Friz dili de kendi aralarında anlaşılabilirlik göstermez.

Kuzey Frizce, Schleswig-Holstein eyaletinin Kuzey Frizye bölgesinde ve Helgoland’da konuşulur. Anakara ve adalardaki lehçeler birbirlerinden büyük farklılıklar taşır. Kuzey Frizya'da yaşayan ortalama 165.000 nüfusun yaklaşık 10.000'i Frizce konuşabilir. Artık Kuzey Frizce konuşanlar sadece birkaç yerde kaldığı için bu dil "son derece tehlikede" olarak kategorize edilmiştir.

Batı Frizce, Hollanda'da yaklaşık 400.000 kişi tarafından konuşulmaktadır, 350.000 kişinin ise anadilidir. Frizya'da yaşayan konuşurlar toplam konuşurların yaklaşık %75'ini oluşturur. Dört büyük ve dört küçük lehçelerden oluşur. Üç Friz dilinin tek standartlaşmış dilidir.

Frizye Dil ve Kültür Akademisi1 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Frizce-İngilizce Sözlük

Termal füzyon için erime maddesine bakınız.
Nükleer füzyon, nükleer kaynaşma ya da kısaca füzyon; iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturmasıdır. Çekirdek tepkimesi olarak da bilinen bu tepkimenin sonucunda çok büyük miktarda enerji açığa çıkar.
Bu işlemle oluşturulabilecek en ağır element demirdir. Reaksiyona giren çekirdekler -atom numarası 1 olan hidrojen veya izotopları deuterium ve trityum gibi- düşük atom numarasına ait elementlerde ortaya çok büyük miktarda enerji çıkar. Nükleer füzyonun bu devasa enerji potansiyelinden ilk olarak, II. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, hidrojen bombası olarak da bilinen termonükleer silahların üretiminde istifade edilmiştir.
Füzyon tepkimeleri Güneş'te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş'ten gelen ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kütle kaybı karşılığı enerjinin ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Kütle kaybının karşılığı enerjinin büyüklüğü Einstein'in ünlü E = mc² formülüyle hesaplanır.

Füzyon sonucunda açığa çıkan bağlanma enerjisini kullanmaktır. Ama bunu denetim altında oluşturmak oldukça zor bir iştir. Çünkü çekirdekler pozitif elektrik yükü taşır ve birbirlerine yaklaştırmak istenildiğinde çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunların kaynaşmasını sağlamak için aralarındaki itme kuvvetini yenebilecek büyüklükte bir kuvvetin kullanılması gerekmektedir. Gereken bu kinetik enerji, 20-30 milyon derecelik bir sıcaklığa eşdeğerdir. Bu olağanüstü bir sıcaklıktır ve kaynaşma tepkimesine girecek maddeyi taşıyacak hiçbir katı malzeme bu sıcaklığa dayanamaz.
Fisyondan farklı olarak; çekirdeklerin birleşmesi olayına füzyon denir. Fisyona oranla füzyon başına daha az, küçük ve hafif olduklarından; hafif bir çekirdeğin füzyonu, aynı kütlede ağır çekirdeğin parçalanmasından çok daha fazla enerji açığa çıkar. Dengelenmediği takdirde açığa çıkan enerji patlama noktasına kadar hızla yükselir ve ardından nükleer bir patlama meydana gelir.

- D-T (döteryum-trityum) füzyon reaksiyonu
- D-D (döteryum-döteryum) füzyon reaksiyonu
D-T reaksiyonu soğuk bir tepkimeyle elde edilir
D-D reaksiyonu ise diğer reaksiyona göre daha sıcaktır.

Füzyon sırasında gereken (emilen) ısıdır.

Plazmanın dağılmadan hapsedilmesi için gerekli zamanın ve plazma yoğunluğunun ilişkisini tanımlar.

Bir füzyon reaksiyonundan öngörülen enerjinin elde edilmesi için

Reaksiyon düşük sıcaklıkta oluşmalı
Yüksek enerji açığa çıkmalı
Büyük bir tesir kesitine sahip olmalıdır
Tepkimeye girecek olan maddeler kolayca bulunabilmelidir
Plazmanın yeniden ısıtılması için yüklü parçacıklar elde edilmeli
Farklı etkileşmeleri önlemek için enerjisi yüksek olan nötronlar açığa çıkmamalıdır

Döteryum bir proton ve bir nötrondan oluşan hidrojen çekirdeğinin bir izotopudur. Bilindiği gibi izotop proton sayısı aynı nötron sayısı farklı olan atom çekirdekleri için kullanılan bir tanımdır. Simgesel olarak 12H şeklinde gösterilir.
Trityum bir proton ve iki nötrondan oluşan Hidrojen çekirdeğinin bir diğer izotopudur. Simgesel olarak 13H şeklinde gösterilir.
Döteryum- Trityum füzyon tepkimesi aşağıdaki şekilde meydana gelir.

Büyük tesir kesitine sahiptir
Tesir kesiti birleşmeye neden olmaktadır.
Gerekli olan sıcaklık 4.4 keV'dir. 1 eV yaklaşık olarak 11600 K'dir. Yaklaşık olarak bu sıcaklık değeri 51040000 K lik bir sıcaklık demektir.
Ortaya çıkan enerji 17.6 MeV gibi yüksek bir enerjidir.
3,5 MeV'lik enerjiye sahip olan helyum çekirdeği başka bir deyişle alfa parçacığı plazmanın yeniden ısıtılması için kullanılır.
D-T reaksiyonunun gerçekleştirilmesinde aşağıdaki problemlerle karşılaşılır.

Trityum kolayca bulunan bir yakıt değildir. Oldukça ender bulunan Lityum çekirdeği izotoplarından aşağıdaki reaksiyonlar sonucu elde edilir.
Bu tepkimeler füzyon reaktörünü çevreleyen bir lityum tabakası ile nötronların etkileşmesi sonucu elde edilir ve ürünler direkt olarak tepkimeye sokulabilir.
D-T reaksiyonu sonucu açığa çıkan enerjisi yüksek olan nötronların reaktör ile etkileşmeye girerek reaktöre zarar vermesi maliyetin artmasına neden olur. Bunların oluşmasında reaksiyonlarında çok büyük etkisi vardır. Ayrıca trityumun parçalanarak atomlarına ayrılmasına da füzyon denir.

İki döteryum çekirdeğinin direkt olarak reaksiyona girmesiyle meydana gelen füzyon reaksiyonudur. Ve aşağıda gösterildiği şekilde meydana gelir.

D-T reaksiyonundan daha düşük bir tesir kesiti yani reaksiyon oranına sahiptir. Ve dolaylı olarak bu olumsuz bir durumdur.
48 keV gibi yüksek bir sıcaklıkta meydana gelir.
Füzyon reaksiyonu başına açığa çıkan enerji yaklaşık olarak 4 MeV kadardır.
Yakıt deniz suyundan kolayca elde edilebilir.

D-T reaksiyonunun tesir kesiti D-D reaksiyonuna kıyasla daha büyüktür.
D-T reaksiyonu daha düşük sıcaklıkta meydana gelir.
Ticari olarak düşünülen füzyon tepkimesi maliyeti düşük olduğundan D-D reaksiyonudur.

Plazmanın dağılmadan hapsedilmesi için gerekli zamanın ve plazma yoğunluğunun ilişkisini tanımlar
Plazmanın dağılmaması için "Dışarı Çıkan Güç=İçeri Giren Güç" olmalıdır.
D-T plazması için:
nd döteryum iyonları yoğunluğu ve nt trityum iyonları yoğunluğu toplamının ne elektron yoğunluğu toplamına eşit olması gerekir.
nD+nT=ne ve nT=nD olmalıdır. Bu son eşitlik plazmanın toplam elektriksel yük açısından nötr olması gerekliliğinden sağlanması gerekir,

Plazma içinde üretilen güce karşı reaksiyonu başlatmak için plazmayı ısıtmakta kullanılan güç dengeli olmalı.
- Plazma içindeki reaksiyon oranı G =nD+nT<s V> ile tanımlanır.
- Eğer her füzyonda E kadarlık enerji üretilirse plazma içinde üretilen füzyon gücü;
Pfüzyon=(n/2)(n/2)s VE=(n2/4)s E j/s/cm³ olmalıdır bu plazma içinden dışarı çıkan güçtür.
- Eğer plazma bir T sıcaklığına sahipse toplam enerjisi
Etermal=(ne+nD+nL)(3/2)kT=3nkT dir.
Plazma enerjisinde bir t hapsetme süresi boyunca düzenli oranda kaybedilen enerji
Pkayıp=(3nkT)/t j/s/cm³'tür.
Bu durumda içeri giren güç ve dışarı çıkan güç için sahip olunan ifadeler
Pfüzyon>Pkayıp ise nt >(12 kT)/ (sVE)
Bu eşitsizlik Lawson Kriteri olarak anılır. Bu ifade plazmanın dağılması için gereken hapsedilme süresini ve hapsedilmesi gereken parçacık sayı yoğunluğunu verir.

D-T reaksiyonu için nt > 3.1020 sn/cm³'dür.
D-D reaksiyonu için bu değer nt
> 1022 sn/cm³ mertebesindedir.

Nükleer reaktör
Üçlü alfa süreci
Proton-proton zincirleme tepkimesi
KAO döngüsü
Atom çekirdeği
Periyodik tablo

Füzyon Enerjisi ve Geleceği

Gökada merkezi, Samanyolu Gökadası'nın dönüş merkezidir. Dünya'dan uzaklığı, Samanyolu'nun parlak noktası; Yay, Yılancı ve Akrep takımyıldızları yönünde, 25,000 ışık yılı (7.6 kpc)dir. Samanyolu'nun gökada merkezinde, Sagittarius A* süper büyük kütleli kara delik olduğu şüphesi vardır.

Görüş hattı boyunca yıldızlararası toz nedeniyle Gökada merkezi, morötesi veya yumuşak X-ışını dalgaboyları ile görülemez. Gökada merkeziyle ilgili bilgiler; gama ışını, katı X-ışını, kızılötesi, alt-milimetre ve radyo dalgaları gözlemleriyle elde edilmektedir.
Gökada merkezinin koordinatlarını ilk bulan, 1918 yılında küresel yıldız kümeleriyle ilgili çalışmaları sırasında Harlow Shapley olmuştur. Ekvatoryal koordinat sistemi içinde bunlar: SA 17s45d40.04sn, DA -29° 00' 28.1" (J2000 dönemi).

Samanyolu gökadasının merkezi, Sagittarius A* (Sgr A) olarak bilinmektedir. New Mexico'daki VLA radyo teleskobu ile elde edilen ayrıntılı radyo görüntülerinden Sgr A'nın iki koldan ibaret olduğu görülmüştür. Sgr A Batı ve Sgr A Doğu; SgrA  Batı, termik diğeri ise termik olmayan radyasyon yayınlar. Termik kısımda iyonlaşmış hidrojen vardır. Bu iyonlaşmış gazın sebebi anlaşılamamıştır. Bunu açıklayabilen iki mekanizma ileri sürülmüştür. Sıcak O, B yıldızları ve Gökada merkezindeki çok yüksek bir enerji kaynağı. Ayrıca, Sgr A batı kolunun merkezinde termik olmayan çok küçük bir kaynak tespit edilmiştir. Buna Sgr A* denmektedir ve bunun Samanyolu gökadasının merkezi olduğu iddia edilmektedir. Bununla birlikte kızılötesi  uydusu (IRAS) ile elde edilen gözlemlerden, IRS16 kaynağının da Samanyolu gökadasının merkezi olduğu ileri sürülmektedir. Sgr A* ile IRS 16 arasındaki açısal uzaklık birkaç yay saniyesi mertebesindedir. Bugün için Gökada merkezinin Sgr A* mı yoksa IRS 16 mı olduğu hala tartışılmaktadır. Bu gözlemlerden, Samanyolu gökadasının merkezinin bir sarmal yapıya sahip olduğu anlaşılmıştır. Merkezdeki bu sarmal yapının Samanyolu gökadasının sarmal yapısı ile bir ilgisi yoktur. Gökada merkezinden itibaren 2 ile 8 pc arasında moleküllerin bulunduğu bir disk bölgesi vardır. Bu bölgeye Molekül diski denir. Merkezden itibaren 700 pc uzaklıktaki ekseni etrafında hızla dönen bir Çekirdek disk vardır.
Gerek merkezdeki sarmal yapının oluşumunu açıklayabilen, gerekse yüksek hızlı gaz ve tozu Gökada merkezi etrafında tutan bir şey olmalı, yapılan dinamik hesaplardan 
  
    
      
        2
        x
        
          10
          
            6
          
        
      
    
    {\displaystyle 2x10^{6}}
  
 Güneş kütlesindeki bir cisim, bu gazın yıldızlararası uzaya uçup gitmesini engellediği ileri sürülmüştür. Bu da yoğun süper kütleli bir karadeliktir. Diğer birçok Gökadanın çekirdeklerinde de meydana gelen olağanüstü aktiviteyi keşfeden gök bilimciler, bu Gökadaların merkezlerinde süper kütleli bir karadeliğin olabileceğini söylemektedirler.
Samanyolu gökadasının merkezinde 511 Kev ve 1.8 Mev mertebesinde Gama enerjisinin geldiği tespit edilmiştir. Bu 1.8 Mev'lik Gama enerjisi Al26'nın bozulmasına karşılık gelmektedir. Al26 ağır bir elementtir ve süpernova patlaması sırasında meydana gelebilir. O halde Samanyolu gökadasının merkezinde bir süpernova patlaması olmuştur ve büyük bir olasılıkla patlama sonucunda da bir karadelik meydana gelmiştir.
Bununla birlikte son çalışmalara kadar birçok gök bilimci, Samanyolu gökadasının merkezinde süper kütleli bir karadeliğin olabileceği fikri ile uyum içinde değildi. Buna delil olarak, Gökada merkezinin kızılötesi bir görüntüsünü elde eden Avustralyalı gök bilimci Allen, süperkütleli bir karadeliğin varlığını gösteren bir şey görememişti.
2008 yılında Hawaii, Arizona ve Kaliforniya (Çok Uzun Bazlı Enterferometri) radyo teleskop bağlantılı çalışmaları sonucunda, Sagittarius A* çapı 0.3 AU (44 milyon kilometre) olarak hesaplandı.
Almanya'da Max Planck Enstitüsü'nden Alman bilim insanları, Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'ni kullanarak, Gökada merkezindeki süper büyük kütleli kara deliğin varlığını doğruladılar. Bilim insanlarının Samanyolu'nun merkezinde dönen 28 yıldızın hareketini izleyerek yaptıkları gözlemde, kara deliğin Güneş'ten 4 milyon kez daha ağır olduğu tespit edildi.

Gökada koordinat sistemi

Eckart, A. (2005). The Black Hole at the Center of the Milky Way. Londra: Imperial College Press. ISBN 1860945678. 
Melia, Fulvio (2003). The Black Hole in the Center of Our Galaxy. Princeton: Princeton University Press. ISBN 0691095051. 
Melia, Fulvio (2007). The Galactic Supermassive Black Hole. Princeton: Princeton University Press. ISBN 9780691131290. 

UCLA Galactic Center Group26 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Institute for Extraterrestrial Physics Galactic Center Group 4 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Galactic Supermassive Black Hole 2 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Black Hole at the Center of the Milky Way
The dark heart of the Milky Way
Dramatic Increase in Supernova Explosions Looms
APOD:
Journey to the Center of the Galaxy10 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Galactic Cloud of Antimatter5 Haziran 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fast Stars Near the Galactic Center10 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
At the Center of the Milky Way8 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galactic Centre Starscape 25 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A simulation of the stars orbiting the Milky Way's central massive black hole
Galactic Center on arxiv.org 17 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

10199 Chariklo, Satürn ve Uranüs arasında Uranüs'ün yörüngesine yakın şekilde Güneş etrafında dönen bir centaur gökcismidir. Centaur grubu içinde bilinen en büyük küçük gezegendir. 26 Mart 2014 tarihinde gök bilimciler bir yıldız örtülmesi gözlemleyerek Chariklo'nun etrafında iki halka (Brezilya'nın sınırlarını belirleyen nehirlerin adları olan Oiapoque ve Chuí lakaplı) keşfettiklerini duyurdular. Halkaları olduğu keşfedilen ilk küçük gezegendir.
2001 yılında yapılan bir fotometrik çalışma, kesin bir dönüş periyodu tespit edemedi. Chariklo'nun kızılötesi gözlemleri su buzunun varlığını göstermektedir ve bu su buzları halkalarda bulunuyor olabilir. Chariklo bir cüce gezegen adayıdır.

Chariklo, 15 Şubat 1997'de Spacewatch projesinin bir parçası olan James V. Scotti tarafından keşfedildi. Chariklo'nun adı, Heiron'un eşi ve Apollon'un kızı olan peri Chariclo'dan (Grekçe: Χαρικλώ) gelir.
2060 Chiron için kullanılan () sembolünden türetilen () sembolü, 1990'ların sonlarında Alman astrolog Robert von Heeren tarafından tasarlanmıştır. Chiron'un sembolündeki K harfi, Chariklo sembolünde C ile değiştirilmiştir.

Chariklo, 250 km'lik hacim-eşdeğer çapı ile günümüzde bilinen en büyük Centaur'dur. Şekli muhtemelen 287,6 × 270,4 × 198,2 km boyutlarında uzamıştır. (523727) 2014 NW65, 225 km (140 mi) olan çapı ile muhtemelen en büyük ikinci ve 2060 Chiron ise 220 km (140 mi) çapı ile muhtemelen en büyük üçüncü centaurdur.

Centaurlar Kuiper Kuşağı'nda ortaya çıkmışlardır ve Güneş Sistemi'nden fırlatılmaya, bir gezegen veya Güneş ile çarpışmaya ya da kısa dönemli bir kuyruklu yıldıza dönüşmeye yol açabilecek dinamik olarak kararsız yörüngelerde bulunurlar.
Chariklo'nun yörüngesi Nessus, Chiron ve Pholus'un yörüngelerinden daha kararlıdır. Uranüs'ün 4:3 rezonansının 0,09 AU içinde yer alır ve yaklaşık 10,3 milyon yıl görece uzun bir yörünge yarı ömrüne sahip olduğu tahmin edilmektedir. Chariklo'nun yirmi kopyasının yörünge simülasyonları, yaklaşık otuz bin yıl boyunca düzenli olarak Uranüs'ün 3 AU (450 Gm) yakınına gelmeyeceğini göstermektedir.
2003-2004 yıllarındaki günberi karşı konumları sırasında Chariklo'nun görünür büyüklüğü +17,7 idi. Chariklo, 2014 yılı itibarıyla Güneş'ten 14,8 AU uzaklıktaydı.

37th DPS: Albedos, Diameters (and a Density) of Kuiper Belt and Centaur Objects
Chariklo Photo (February 1999)
Chariklo's orbit between Saturn and Uranus.
Demonstration of how centaur 10199 Chariklo is currently controlled by Uranus (Solex 10)
10199 Chariklo - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
10199 Chariklo - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Salacia (küçük gezegen belirtmesi: 120347 Salacia), Kuiper kuşağında bulunan yaklaşık 850 km (530 mi) çapındaki büyük bir Neptün ötesi cisimdir. 22 Eylül 2004'te Amerikalı gök bilimciler Henry Roe, Michael Brown ve Kristina Barkume tarafından Kaliforniya'daki Palomar Gözlemevi'nde keşfedildi. Salacia, Güneş'in etrafında Plüton'unkinden biraz daha büyük bir ortalama mesafede dolanır. Adını Roma tanrıçası Salacia'dan almıştır ve bilinen tek uydusu Actaea'dır.
Brown, Salacia'nın neredeyse kesin olarak bir cüce gezegen olduğunu tahmin etmektedir. Bununla birlikte, William Grundy ve arkadaşları, 400-1.000 km boyut aralığındaki gök cisimlerinin, yoğunlukları ≈ 1,2 g/cm3 veya daha az ve albedoları ≈ 0,2'den düşük olanlarının, büyük olasılıkla tamamen katı cisimler haline gelmediklerini, yüzeylerinin yenilenmediğini, farklılaşmadığını veya hidrostatik dengeye ulaşmadığını ve dolayısıyla cüce gezegen olma olasılıklarının çok düşük olduğunu ileri sürmektedirler. Salacia bu boyut aralığının üst sınırında yer alır ve çok düşük bir albedoya sahiptir, fakat Grundy ve arkadaşları daha sonra bu cismin 1,5±0,1 g/cm3 gibi nispeten yüksek bir yoğunluğa sahip olduğunu tespit etmişlerdir.

Salacia, orta dereceli bir dışmerkezliğe (0,11) ve büyük bir eğime (23,9°) sahip rezonant olmayan bir cisimdir, bu da onu Derin Ekliptik Araştırması sınıflandırmasında dağınık disk-saçılmış cisim ve Gladman ve arkadaşlarının sınıflandırma sisteminde ise sıcak bir klasik Kuiper kuşağı cismi yapmaktadır. Salacia'nın yörüngesi Haumea çarpışma ailesinin parametre alanı içerisindedir, ancak Salacia, güçlü su-buz soğurma bantlarının eksikliğinden de anlaşılacağı üzere, bu ailenin bir parçası değildir.

2019 itibarıyla, Salacia-Actaea sisteminin toplam kütlesinin (4,922±0,071)×1020 kg ve ortalama sistem yoğunluğunun 1,51 g/cm3 olduğu hesaplanmıştır; Salacia'nın çapının yaklaşık 846 km olduğu tahmin edilmektedir. Salacia, bilinen en büyük Neptün ötesi cisimler arasında en düşük albedoya sahiptir. Geliştirilmiş bir termofiziksel modellemeye dayanan 2017 tahminine göre, Salacia'nın boyutu 866 km ile biraz daha büyük ve yoğunluğu bu nedenle biraz daha düşüktür (aşağıda ele alınan eski kütle tahmini ile 1,26 g/cm3 olarak hesaplanmıştır).
Salacia'nın daha önce yaklaşık (4,38±0,16)×1020 kg kütleye sahip olduğuna inanılıyordu ki bu durumda bilinen herhangi bir büyük TNO'nun en düşük yoğunluğuna (yaklaşık 1,29 g/cm3) sahip olmuş olacaktı; William Grundy ve meslektaşları bu düşük yoğunluğun Salacia'nın asla katı bir cisme dönüşmediği anlamına geleceğini, bu durumda hidrostatik dengede olmayacağını öne sürdüler. Salacia'nın kızılötesi spektrumu neredeyse hiç belirgin değildir, bu da yüzeyde %5'ten daha az su buzu bolluğuna işaret etmektedir. James Webb Uzay Teleskobu (JWST) tarafından 2022 yılında yapılan yakın kızılötesi spektroskopi, Salacia'nın yüzeyinde su buzunun varlığını ortaya koymuştur. JWST'nin Salacia spektrumunda metan gibi uçucu buzlara dair herhangi bir işaret tespit edilmemiştir. Işık eğrisi genliği sadece %3'tür.

Salacia'nın bilinen bir adet doğal uydusu vardır: Actaea, 5619±89 km uzaklıkta ve 0,0084±0,0076 dışmerkezlikle her 5,49380±0,00016 g'de bir birincil yörüngesinde döner. Keith Noll, Harold Levison, Denise Stephens ve William Grundy tarafından 21 Temmuz 2006 tarihinde Hubble Uzay Teleskobu ile keşfedilmiştir.
Actaea, Salacia'dan 2,372±0,060 kadir daha sönüktür, bu da eşit albedolar için 2,98'lik bir çap oranına işaret etmektedir. Dolayısıyla, eşit albedo varsayıldığında, 286±24 km km'lik bir çapa sahiptir. Geliştirilmiş bir modellemeye dayanan 2017 tahminine göre, Actaea'nın boyutu 290±21 km ile bir miktar daha büyüktür.
Actaea, Salacia ile aynı renge sahiptir (sırasıyla V-I = 0,89±0,02 ve 0,87±0,01) ve bu da eşit albedo varsayımını desteklemektedir.
Salacia sisteminin yörüngelerini daireselleştirmek için yeterli gelgit evrimi geçirmiş olması gerektiği hesaplanmıştır, bu da ölçülen düşük dışmerkezlikle tutarlıdır, ancak birincil sistemin gelgitsel olarak kilitlenmesine gerek yoktur. Yarı büyük ekseninin birincil Hill yarıçapına oranı 0,0023'tür ve bilinen bir yörüngeye sahip en yakın Neptün ötesi ikilidir. Salacia ve Actaea 2067'de birbirlerini okült edeceklerdir.

Bu küçük gezegen adını tuzlu su tanrıçası ve Neptün'ün eşi olan Salacia'dan almıştır. İsimlendirme atıfı 18 Şubat 2011 tarihinde yayımlanmıştır (M.P.C. 73984).
Uydunun adı olan Actaea'nın ismi de aynı tarihte verilmiştir. Actaea bir su perisi ya da nereiddir.
Gezegen sembolleri artık astronomide kullanılmamaktadır, bu nedenle Salacia astronomi literatüründe hiçbir zaman bir sembol almamıştır. Cüce gezegenler için semboller tasarlayan bir yazılım mühendisi olan Denis Moskowitz, Salacia için sembol olarak stilize edilmiş bir hippocamp (, formerly ) önermiştir; bu sembol yaygın olarak kullanılmamaktadır.

Güneş Sistemi nesnelerinin boyutuna göre listesi
Uydu sistemi

(120347) Johnston Arşivi'ndeki Salacia
Salacia: Ceres kadar büyük ama çok daha uzakta (Emily Lakdawalla – 2012/06/26)
120347 Salacia - JPL Small-Body Database
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

174567 Varda' (geçici adı 2003 MW12), Güneş Sistemi'nin en dış bölgesinde bulunan Kuiper kuşağı'nın rezonans sıcak klasik popülasyonuna ait ikili bir Neptün-ötesi küçük gezegendir. Uydusu, Ilmarë, 2009 yılında keşfedilmiştir.
Gök bilimci Michael Brown, mutlak büyüklüğü 3,5 ve hesaplanan çapı yaklaşık 700-800 kilometre (430-500 mil) olan bu cismin muhtemelen bir cüce gezegen olduğunu tahmin etmektedir. Ancak William M. Grundy ve arkadaşları, 400–1000 km boyut aralığında, albedosu ≈0,2'den az ve yoğunluğu ≈1,2 g/cm3 veya daha az olan cisimlerin, farklılaşmak bir yana, muhtemelen hiçbir zaman tam katı cisimler halinde sıkışmadığını ve bu nedenle cüce gezegen olma ihtimalinin çok düşük olduğunu savunmaktadır. Varda'nın düşük mü yoksa yüksek yoğunluğa mı sahip olduğu belirsizdir.

Varda, Mart 2006'da, 21 Haziran 2003 tarihli görüntüler kullanılarak, Jeffrey A. Larsen tarafından Birleşik Devletler Deniz Harp Okulu Trident Scholar projesinin bir parçası olarak Spacewatch teleskobuyla keşfedilmiştir.
Her 313,1 yılda bir (114.000 günden fazla; yarı büyük ekseni 46,1 AU) Güneş'in etrafında 39,5-52,7 AU mesafede dolanır. Yörüngesinin dış merkezliği 0,14 ve ekliptiğe göre eğimi 21,5°'dir. Haziran 2024 itibarıyla Güneş'ten 45,91 AU uzaklıktadır. Kasım 2096 civarında günberi noktasına gelecektir. Varda, 23 karşı konum boyunca 321 kez gözlenmiş olup, ön keşif görüntüleri 1980 yılına kadar uzanmaktadır.

Varda ve uydusunun isimleri 16 Ocak 2014 tarihinde Küçük Gezegen Merkezi tarafından açıklanmıştır. Varda, J. R. R. Tolkien'in kurgusal mitolojisinde Valar'ın kraliçesi, yıldızların yaratıcısı, yüce Eru Ilúvatar'ın en güçlü hizmetkârlarından biridir. Ilmarë Maiar'ın bir şefi ve Varda'nın hizmetçisidir.
Astronomide gezegen sembollerinin kullanılması önerilmez, bu nedenle Varda astronomi literatüründe hiçbir zaman bir sembol almamıştır. Varda için astrologlar tarafından kullanılan standart bir sembol de yoktur. Zane Stein sembol olarak parıldayan bir yıldız önermiştir ().

Varda'nın 2009 yılında keşfedilen Ilmarë (veya Varda I) adında bilinen bir uydusu vardır. Yoğunluğunun ve albedosunun Varda'nınki ile aynı olduğu varsayıldığında, sistem kütlesinin %8'ini veya 2×1019 kg'ını oluşturan uydunun çapının yaklaşık 350 km (birincil cismin yaklaşık %50'si) olduğu tahmin edilmektedir.
Varda-Ilmarë sistemi 4809±39 km km'lik yarı büyük ekseni (yaklaşık 12 Varda yarıçapı) ve 5,75 günlük yörünge periyodu ile sıkı bir şekilde birbirine bağlıdır.

Görünür parlaklığına ve varsayılan albedosuna dayanarak, Varda-Ilmarë sisteminin tahmini birleşik boyutu 792+91-84 km'dir ve birincil boyutun 722+82-76 km olduğu tahmin edilmektedir. İkili sistemin toplam kütlesi yaklaşık 2,66×1020 kg'dır. Hem birincil hem de uydunun yoğunluğu, eşit yoğunluğa sahip oldukları varsayılarak 1,24 g/cm3 olarak tahmin edilmektedir. Öte yandan, uydunun yoğunluğu veya albedosu birincilden düşükse, Varda'nın yoğunluğu 1,31 g/cm3'e kadar daha yüksek olacaktır.
10 Eylül 2018'de, Varda'nın öngörülen çapı bir yıldız tutulması yoluyla 766±6 km olarak ölçüldü ve öngörülen yassılaşma 0,066±0,047 idi. Eşdeğer çap, önceki ölçümlerle tutarlı olarak 740 km'dir. Varda'nın yıldız tutulmasından elde edilen eşdeğer çapı göz önüne alındığında, geometrik albedosu 0,099 olarak ölçülmüştür ve bu da onu büyük plütino 2003 AZ84 kadar karanlık yapmaktadır.
Varda'nın dönme süresi bilinmemektedir; 2015'te 5,61 saat ve daha yakın zamanda (2020'de) 4,76; 5,91 (en olası değer) ve 7,87 saat veya bu değerlerin iki katı olarak tahmin edilmiştir. Varda'nın dönme süresindeki büyük belirsizlik, yoğunluğu ve gerçek yassılaşması için çeşitli çözümler ortaya çıkarmaktadır; en olası dönme süresi 5,91 veya 11,82 saat olarak alındığında, kütle yoğunluğu ve gerçek yassılaşması sırasıyla 1,78±0,06 g/cm3 ve 0,235 ya da 1,23 g/cm3 ve 0,080 olabilir.
Hem birincil hem de uydunun yüzeyleri spektrumun görünür ve yakın kızılötesi kısımlarında kırmızı görünmektedir (spektral sınıf IR), Ilmarë Varda'dan biraz daha kırmızıdır. Sistemin spektrumu su emilimi göstermez, ancak metanol buzu içeriyor olabilir.

(55565) 2002 AW197 – yörünge, boyut ve renk açısından benzer bir Neptün ötesi nesne

List of binary asteroids and TNOs, Robert Johnston, johnstonsarchive.net
LCDB Data for (174567) Varda, Collaborative Asteroid Lightcurve Link
(174567) 2003 MW12 Precovery Images
174567 Varda - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
174567 Varda - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Plüton'un uydusu Charon ile karıştırılmamalıdır.

2060 Chiron, Dış Güneş Sistemi'nde Satürn ve Uranüs arasında yörüngede olan bir küçük Güneş Sistemi cismidir. Charles T. Kowal tarafından 1977 yılında keşfedilen cisim, Centaur cisimleri olarak bilinen yeni bir nesne sınıfının ilk tanımlanmış üyesidir. İlk önceleri asteroit olarak sınıflandırılmış ancak daha sonra aslında kuyruklu yıldız olduğu konusunda tartışma açılmıştır. Günümüzde her iki sınıfta da yer almaktadır. Chiron, adını Yunan mitolojisindeki centaur Chiron'dan almıştır.

Chiron, 1 Kasım 1977'de Charles T. Kowal tarafından 18 Ekim'de Palomar Gözlemevi'nde elde edilen görüntülerden keşfedildi. Geçici olarak 1977 UB adı verildi. Keşfedildiğinde günöte yakınında bulunuyordu ve bu nedenle keşfedildiği zaman bilinen en uzak küçük gezegen olarak kayıtlara geçti. Hatta basın tarafından Chiron'un onuncu gezegen olduğu iddia edilmişti. Chiron, daha sonra yörüngesinin doğru bir şekilde belirlenmesini sağlayan ve 1895'e kadar uzanan birkaç ön keşif görüntüsünde tespit edildi. Yörünge parametreleri bir kuyruklu yıldız olduğunu düşündürse de cismin görünür bir kuyruğu yoktu ve 200 km çapındaki büyüklüğü kuyruklu yıldız olma ihtimalini ortadan kaldırıyordu. 1945 yılında günberi noktasındaydı fakat o dönemde bu tür araştırmalar azdı ve bu tür yavaş hareket eden nesneleri tespit etmeye duyarlı değillerdi.

Bu küçük gezegen adını Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı at bir kentaur olan Chiron'dan almıştır. Titan Kronos ile su perisi Filira'nın oğlu olan Chiron, Yunan kahramanlarının eğitmeni olarak görev yapmış kentaurların en bilge ve adil olanıydı. Resmi adlandırma atıfı 1 Nisan 1978 tarihinde Küçük Gezegen Merkezi (MPC) tarafından yayınlanmıştır (M.P.C. 4359). Diğer kentaurların isimlerinin aynı türden nesneler için ayrılması önerilmiştir.
Çoğu büyük ve küçük gezegenimsi cisimlerde olduğu gibi Chiron'a da astronomide genellikle bir sembol verilmez. Al H. Morrison tarafından  sembolü tasarlanmıştır ve çoğunlukla astrologlar arasında kullanılır. Bu sembol bir anahtarı ve aynı zamanda Object Kowal'ın (Kowall Nesnesi) kısaltması olan OK monogramını andırır.

Chiron'un yörüngesinin Dış merkezliği oldukça yüksektir (0,37), günberisi Satürn'ün yörüngesinin hemen içinde ve günötesi Uranüs'ün günberisinin hemen dışındadır (fakat Uranüs'ün ortalama uzaklığına ulaşmaz). Solex programına göre, Chiron'un modern zamanlarda Satürn'e en yakın olduğu tarih, Satürn'ün 30,5±2,0 milyon km (0,204 ± 0,013 AU) yakınına geldiği Mayıs 720 civarıdır. Bu geçiş sırasında Satürn'ün kütleçekimi Chiron'un yarı büyük ekseninin 14,55±0,12 AU'dan 13,7 AU'ya düşmesine neden olmuştur. Chiron'un yörüngesi Uranüs'ün yörüngesiyle kesişmez.
Chiron, asteroit kuşağının oldukça dışında böyle bir yörüngede keşfedilen ilk nesne olduğu için büyük ilgi çekmiştir. Dış gezegenler arasındaki bir yörüngede dolanan cisimler olan centaurların ilk örneği olarak sınıflandırılır. Chiron günberisi Satürn'ün kontrol bölgesinde, günötesi ise Uranüs'ün kontrol bölgesinde olduğu için bir Satürn–Uranüs nesnesidir. Centaurlar kararlı yörüngelere sahip değildir ve milyonlarca yıllık bir süre içinde dev gezegenler tarafından kütleçekimsel tedirginlikle uzaklaştırılarak farklı yörüngelere geçer veya Güneş Sistemi'ni tamamen terk ederler. Chiron muhtemelen Kuiper kuşağından gelmiş olup yaklaşık bir milyon yıl içinde kısa periyotlu bir kuyruklu yıldız haline gelecektir. 1996'da günberi noktasına (Güneş'e en yakın nokta) ve Mayıs 2021'de günöte noktasına ulaşmıştır.

Chiron'un muhtemelen, daha iyi belirlenmiş 10199 Chariklo'nun halkalarına benzer halkalara sahip olduğu düşünülmektedir. 7 Kasım 1993, 9 Mart 1994 ve 29 Kasım 2011'de elde edilen ve başlangıçta Chiron'un kuyruklu yıldız benzeri etkinliğiyle ilişkili jetlerden kaynaklandığı zannedilen yıldız-örtülmesi verilerinde gözlemlenen beklenmedik olaylara dayanarak, Chiron'un halkalarının 324±10 km yarıçapa sahip olduğu öne sürülmüştür. Halkaların farklı görüş açılarında değişen görünümleri Chiron'un parlaklığındaki uzun vadeli değişimleri büyük ölçüde açıklayabilir ve bu da Chiron'un albedosu ve boyutuyla ilgili tahminlere katkıda bulunabilir. Ayrıca su buzunun Chiron'un halkalarında olduğu varsayılarak, spektrumundaki kızılötesi su-buz soğurum kuşaklarının değişen yoğunluğu ve 2001'de (halkalar kenardayken) kaybolmaları da açıklanabilir. Bununla birlikte Chiron'un halkalarının spektroskopi ile belirlenen geometrik albedosu, Chiron'un uzun vadeli parlaklık değişimlerini açıklamak için kullanılan albedo ile tutarlıdır.
Chiron'un halkalarının tercih edilen kutbu ekliptik koordinatlarda λ = 144°±10°, β = 24°±10° şeklindedir. Halkaların genişliği, aralığı ve optik derinlikleri neredeyse tamamen Chariklo'nun halkalarına benzemektedir, bu da her ikisinden de aynı yapı türünün sorumlu olduğunu gösterir. Ayrıca, her ikisinin halkaları da kendi Roche limitleri içindedir.
Halkaların varlığına dair daha fazla kanıt, 15 Aralık 2022'de yapılan bir örtülme gözlemiyle elde edilmiştir.

Yansıtabilirlik ya da Albedo (Latince albus = beyaz), yüzeylerin yansıtma gücü; veya bir yüzeyin üzerine düşen elektromanyetik enerjiyi yansıtma kapasitesi. Genel olarak güneş ışığını yansıtma kapasitesi için kullanılır. Albedo, cismin yüzey dokusuna, rengine ve alanına bağlı olarak değişir. Elektromanyetik tayfın tümünde veya belirli bir bölümünde hesaplanabilir.
Uzaydan dünyamıza bakıldığında, bulutlar parlak, okyanus yüzeyi ise genelde koyu olarak gözükür. Beyaz bulutlar üzerlerine düşen ışığın büyük bölümünü yansıtırlar; yani albedoları yüksektir. Deniz yüzeyi ise üzerine düşen ışığın büyük bölümünü emer, ancak çok küçük bölümünü yansıtır; yani albedosu düşüktür. Gezegenimizin yüzeyinde en yüksek albedo oranına sahip olan cisimler arasında kar ve kum sayılabilir. En düşük albedo değerlerine ise yeni sürülmüş nemli topraklarda ve ormanlık alanlarda rastlanır.

Geometrik albedo
Sıfır evre acısında iken cismin parlaklığının aynı konumda ve görünür büyüklükte iken mükemmel dağılım gösteren diskin parlaklığına oranıdır.
Bond albedosu
Soğurma olmadan uzaya yansıtılan ısınımın güneşten gelen enerjiye oranıdır. Gezegensel albedo olarak da adlandırılır.
Albedonun belirli bir birimi yoktur, iki şekilde tanımlanabilir:

Yüzde olarak
Cismin üzerine çarpan ışığı yansıtma oranının yüzde olarak ifadesi. Bu tanıma göre, üzerine çarpan ışığın tümünü yansıtan cismin albedosu %100, hiç yansıtmayan cismin albedosu %0, yarısını yansıtan - yarısını emen cisminki ise %50 olarak ifade edilir.
0 ve 1 arasında bir sayı ile
Üzerine çarpan ışığın tümünü yansıtan cismin albedosu 1, üzerine çarpan ışığın tümünü emen ve hiç yansıtmayan cismin albedosu 0, yarısını yansıtan cismin albedosu ise 0,5 olarak kabul edilir.:
ALBEDO VE SICAKLIK ARASINDAKİ İLİŞKİ
Daha büyük ya da daha az, gelen yöndeki radyasyon ve buna bağlı olarak daha fazla ya da daha az bir emme, ayrı ayrı bir vücut ısısını etkileyebilir.
Başka bir örnek vermek gerekirse, dünyanın en kentleşmiş ülkelerinden biri olan Belçika ile hemen güneybatısındaki Fransa da albedo etkileri farklıdır çünkü Fansa Belçika'ya göre daha sıcaktır.
Albedo ve sıcaklık arasındaki ilişki soğuk bölgelere göre tropik bölgelerde daha fazladır.Çünkü güneş ışınları tropik bölgelerde daha güçlüdür.
Aklık da daha küçük bir ölçekte çalışır. Yaz aylarında insanlar koyu renkli giysiler yerine açık renkli kıyafetleri tercih ederler. Çünkü koyu renkli kıyafetler güneş ışınlarını daha fazla çeker.Açık renkli giysiler ise güneş ışınlarını geri yansıtırlar.
TİPİK ALBEDO
Tüm yüzeyini kapsayan 45 derece kuzey enlemlerinde bir çam ormanı ile anakara arasındaki albedo farkı sadece %9 dur.
Bu düşük değer, ışık miktarının yukarıya yansımasıyla azalır. Ağaçların arasındaki ışık farkındaki yansımalar çam ağaçlarının kısmen renginden elde edilir.
Bir okyanusun albedosu, ışık suya nüfuz ettiği zaman, yaklaşırken  düşük  %3.5 oranında olur ancak radyasyon geliş açısı değiştiği zaman bu oran da değişir.
Yoğun çalılar  %9 ve %14 arasındadır. Bir çim% 20 civarındadır.
Bir kurak arazi de bir ağacın toprak rengine bağlılığı vardır. Bir çöl ya da bir büyük plaj da kum farklı renklerde büyük varyasyonlar gösterir. genellikle bu fark  yaklaşık % 25 oranın da düşük olabilir.
Bir  yüzeye ulaşmadan önce yapay yapılar genellikle ışığı emer çünkü Kentsel yapıların çok farklı albedo değerleri var. Dünyanın kuzey bölgelerinde, şehirler genellikle çok koyu, ortalama albedo yaz aylarında küçük bir artış ile, yaklaşık % 7 olduğunu göstermiştir. Tropikal ülkelerde, şehirlerde % 12 civarında bir aklık vardır. Farklı değerler, farklı malzeme ve bina stilleri doğrudan etki eder.
Taze yağmış kar% 90 bir aklık var. Sıkıştırılmış kar da (örneğin, Antarktika ovaları) yaklaşık% 80'dir.
Ağaçlar (fotosentez ve farklı ağaç türlerinin arasındaki yeşillik ve değişkenlik birden yansımaları yoluyla) ışık enerjisini absorbe etmede çok  verimli olduğundan, ormanlar kesildikçe absorbe etme oranı azalır ve bu yüzden Dünya'nın soğumasını beklemek mantıklı görünür.Bunun etkileri bu kadar da basit değildir.Çünkü Ormanlar üzerinde bulutluluk oranı fazla olur ve bulutluluğun fazla olduğu yerde yüksek bir aklık vardır. Genellikle karla kaplı soğuk bölgelerde, ağaçların olmadığı alanlarda,% 10'dur.ormanları içeren ve orta-enlemler daha ılıman olduğu için aklık oranı %50'ye kadar çıkar.
Karla kaplı bir alan ısındıkça, kar erime eğilimine girer ve aklık düşer.Bu etki önemli ısınma gerektiren modellerin temelidir ve küresel ısınma nedeniyle mevsimsel kar kaplı bölgeler için önemlidir.
Bulutlar küresel ısınma modellerinde bir rol oynamaktadır.Bulutlar teorik olarak% 0 ile% 70 arasında, farklı albedo değerlerine sahiptir.
ASTRONOMİ
Albedo güneş haricinde ışık kaynağı yansımasını, kendi ışığını yayan çok soğuk bir vücut kompozisyonu hakkında bir fikir edinmek için astronomide kullanılır. Yüksek aklık ve düşük albedo oranı, gaz gezegenler ve karasal gezegenlerde kolaylıkla ayırt edilir.
ENERJİ BİLİMİ
Güneş enerjisi kullanarak donanımı kurmadan önce, bu yerin parlaklığı ve  yere alınan güneş ışığı miktarını bilmek önemlidir. Bunun için, en etkili tekniklerden biri Dünya gözlem uydularından kullanılmasıdır. METEOSAT İkinci Nesil uydu, Avrupa kıtasının zemin parlaklığına doğru Ebatlarının her 15 dakikada bir verebilmektedir.Birçok diğer alanlarda da ilgi parlaklık zemin hesaplama:
tarım (Evapotranspirasyonu bakınız);
mimari;
plastik sanayi, istekli kullanılacağı yere göre ürünlerinin garanti uyarlamak için;
tıp, özellikle hafif terapi ile, sağlık üzerindeki güneş ışınlarının etkisini incelemek için.

Amalthea, Jüpiter'in doğal uydularından biridir. Düzenli iç yörünge grubunun üyesidir. Galilei uydularından sonra ilk bulunan Jüpiter uydusudur. 
Bilinen uydular arasında Jüpiter'in etrafındaki yörüngesi en yakın üçüncü ve keşfedilen beşinci Jüpiter uydusudur, bu nedenle Jüpiter V olarak da bilinir. Dört Galile uydusundan sonra Jüpiter'in beşinci en büyük uydusudur. 
Edward Emerson Barnard, uyduyu 9 Eylül 1892'de keşfetmiş ve Yunan mitolojisindeki Amalthea'nın adını vermiştir. Kendisi, 1609'da Galileo Galilei'den bu yana Jüpiter'in yeni bir uydusunu keşfeden ilk kişidir. Bu, doğrudan görsel gözlemle (fotoğraf plakalarını veya diğer kayıtlı görüntüleri incelemek yerine) keşfedilen son uyduydu.

Amalthea Profile- NASA's Solar System Exploration9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Amalthea nomenclature27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - USGS planetary nomenclature page12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jupiter's Amalthea Surprisingly Jumbled 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – JPL basın bülteni (2002-12-09) (İngilizce)
Amalthea'nın hareketli 3 boyut modeli 16 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Anthe, Satürn'ün diğer uyduları Mimas ve Enceladus'un yörüngeleri arasında yer alan çok küçük bir doğal uydusudur. Aynı zamanda Saturn XLIX olarak da bilinen Anthe'nin geçici adı S/2007 S 4 idi. Adını, Yunan mitolojisinde, dev Alkioneus'un yedi kızı Alkyonitler'den biri olan "süslü" Anthē'den almıştır. Satürn'ün 60. teyit edilen uydusudur.
S/2007 S 4 belirtmesi, daha sonra keşfedilen başka bir Satürn uydusu için yanlışlıkla ve hatalı bir şekilde kullanılmıştı. Yayınlanan keşif haberi birkaç saat sonra geri çekilmiş ve ertesi gün S/2007 S 5 doğru adıyla tekrar yayınlanmıştır.
Cassini Görüntüleme Ekibi tarafından 30 Mayıs 2007'de çekilen görüntülerde keşfedildi. Keşif yapıldıktan sonra, daha eski Cassini görüntülerinin taranmasıyla Haziran 2004'e kadar uzanan gözlemlerde de varlığı tespit edilmiştir. İlk resmi duyuru 18 Temmuz 2007 tarihinde yapıldı.

Anthe, iç uydu Mimas ile olan 10:11 yörüngesel rezonanstan etkilenir ve bunun sonucunda yörüngesinin yarı büyük ekseni, Dünya zaman ölçeğinde iki yıl süren bir periyotta yaklaşık 20 km genliğinde salınır. Pallene ve Methone yörüngelerine yakınlığı, bu uyduların dinamik bir aile oluşturabileceğini düşündürmektedir.
Anthe'ye mikrometeoroit çarpmaları sonucu püsküren malzemenin, ilk olarak Haziran 2007'de Satürn ile uydunun eş yörüngesinde tespit edilen soluk kısmi bir halka olan Anthe Halka Yayı'nın kaynağı olduğu düşünülmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Anthe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

From Dark Obscurity... A Tiny New Saturnian Moon Comes To Light 2 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apollo 11, Ay yüzeyine yapılan insanlı ilk uzay uçuşudur. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu uzay uçuşunda astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin 20 Temmuz 1969 günü saat 20.18'de (EEZ) Ay yüzeyine iniş yapan ilk insanlar oldu. İnişten altı saat sonra 21 Temmuz günü 01.56'da (EEZ) Armstrong ay yüzeyine adım atarak bu konuda da bir ilki gerçekleştirdi. Uçuşun mürettebatının üçüncü üyesi olan Michael Collins bu sırada Ay yörüngesinde Armstrong ve Aldrin'i taşıyan modülle bir araya gelmek için beklemedeydi. Görevin üç üyesi de sekiz gün uzayda kaldıktan sonra Dünya'ya döndü.

1950'lerin sonlarında ve 1960'ların başlarında Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ile süpergüçler arası bir rekabet olan Soğuk Savaş'a girdi. 4 Ekim 1957'de Sovyetler Birliği, ilk yapay uydu olan Sputnik 1'i fırlattı. Bu sürpriz başarı, Sovyetler Birliği'nin kıtalararası mesafelere nükleer silah gönderme kabiliyetine sahip olduğunu gösterdi ve ABD'ye askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlük iddialarıyla meydan okudu. Bu meydan okuma Sputnik Krizini yarattı ve hangi süper gücün en üstün uzay uçuşu yeteneği sahip olduğunu kanıtlamak için ABD'nin cevap verme çabaları Uzay Yarışı'nı başlattı. Başkan Dwight D. Eisenhower, Sputnik'in meydan okumasına NASA'yı (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) kurarak ve bir insanı Dünya yörüngesine fırlatmayı amaçlayan Mercury Projesi'ni başlatarak yanıt verdi. Ancak 12 Nisan 1961'de Sovyet kozmonot Yuri Gagarin, Vostok 1 aracı ile uzaya çıkan ve Dünya yörüngesinde bulunan ilk kişi oldu. Buna cevap olarak yaklaşık bir ay sonra, 5 Mayıs 1961'de Alan Shepard Mercury-Redstone 3 programı ile 15 dakikalık bir yörünge altı yolculuğunu tamamlayarak uzaya çıkan ilk Amerikalı oldu.
O dönem Sovyetler Birliği daha yükseğe kaldırma kapasiteli fırlatma araçlarına sahip olduğu için Başkan Kennedy, NASA'ya sunduğu seçenekler arasından mevcut roket neslinin kapasitesinin ötesinde bir roket talebini iletti, böylece ABD ve Sovyetler Birliği bir eşit konumda rekabete girecekti.
12 Eylül 1962'de John F. Kennedy, Houston'daki Rice Üniversitesi futbol stadyumunda yaklaşık 40.000 kişilik bir kalabalığın önünde bir konuşma yaptı. Konuşmanın orta kısmınlarından çokça alıntılanan bir kısım şu şekildedir:

Henüz uzayda çekişme, önyargı, ulusal çatışma yok. Uzayın fethi tüm insanlığın en iyisine layıktır ve barışçıl işbirliği fırsatı bir daha asla gelmeyebilir. Ama bazıları neden Ay? Neden bunu hedefimiz olarak seçelim? diye sorabilirler ...
Ay'a gitmeyi seçiyoruz... Bu on yılda Ay'a gitmeyi ve diğer şeyleri yapmayı seçiyoruz, kolay oldukları için değil, zor oldukları için; çünkü bu hedef, enerjilerimizin ve becerilerimizin en iyisini organize etmeye ve ölçmeye hizmet edecek, çünkü bu meydan okuma, kabul etmeye istekli olduğumuz, ertelemeye isteksiz olduğumuz ve kazanmayı planladığımız bir hedef.

Daha sonra Norbert Wiener'ın da aralarında bulunduğu birçok Amerikalının muhalefeti ile karşılaşan Kennedy, Haziran 1961'de Sovyetler Birliği Başbakanı Nikita Kruşçev ile bir araya geldiğinde, Ay'a inişin ortak bir proje olmasını önerdi, ancak Kruşçev teklifi kabul etmedi. Kennedy, 20 Eylül 1963'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, Ay'a ortak bir sefer düzenlenmesini tekrar önerdi. Ortak bir Ay görevi fikrinden Kennedy'nin ölümünden sonra vazgeçildi.
16 Temmuz günü Florida'nın Merritt Island kasabasında bulunan Kennedy Uzay Merkezi'nden Saturn V tarafından fırlatılan Apollo 11, NASA'nın Apollo projesinin beşinci insanlı uçuşuydu. Daha önceki uçuşlardan ikisi Ay çevresinde uçmuş ve biri Dünya yörüngesinde Ay'a iniş manevralarını gerçekleştirmişti. Roket tarafından fırlatılan uzay aracı üç bölüme sahipti: üç astronot ve erzaklarının bulunduğu Komuta Modülü, yön değiştirme amacıyla yakıt ve motorların bulunduğu Hizmet Modülü ve bunların yanı sıra Ay Modülü. Uzay aracı fırlatma roketi tarafından Ay rotasına sokulduktan sonra ikisi birbirinden ayrıldı ve uzay aracı üç gün boyunca Ay yörüngesine girinceye dek yoluna devam etti. Burada Armstrong ve Aldrin Ay Modülü'ne geçti ve Ay'ın Dünya'ya bakan tarafında bulunan Sessizlik Denizi'ne iniş yaptı. Astronotlar araç dışındaki iki buçuk saat de dahil olmak üzere toplamda yaklaşık 21,5 saat boyunca Ay yüzeyinde kaldı.
Ay'a ayak basarken Armstrong "[bir] insan için küçük, insanlık için büyük bir adım" ifadesini kullandı. İniş canlı yayınla aktarıldığından bu söz dünya çapındaki insanlar tarafından duyuldu. Apollo 11 Uzay Yarışı'nı fiilen bitirdi ve ABD başkanı John F. Kennedy'nin 1960'ların sonuna kadar Ay'a ulaşma hedefini gerçekleştirmiş oldu.

Neil A. Armstrong, Komutan
Michael Collins, Komuta Modülü Pilotu
Edwin "Buzz" E. Aldrin, Jr., Ay Modülü Pilotu
Mürettebatın tamamı bu görevden önce bir başka uzay uçuşunda görev almış olmak zorundaydı. Apollo 11, uzay uçuşu tarihinde Apollo 10'dan sonra mürettebatının tamamı daha önce uzay uçuşu yapmış astronotlardan oluşan ikinci görevdi.

James A. Lovell, Jr. (Gemini 7, Gemini 12, Apollo 8, Apollo 13 görevlerinde uçtu), Komutan
William A. Anders (Apollo 8 görevinde uçtu), Komuta Modülü Pilotu
Fred W. Haise, Jr. (Apollo 13 görevinde uçtu), Ay modülü Pilotu

Charles Moss Duke, Jr., Kapsül İletişimcisi (CAPCOM)
Ronald Evans, CAPCOM
Owen K. Garriott, CAPCOM
Don L. Lind, CAPCOM
Ken Mattingly, CAPCOM
Bruce McCandless II, CAPCOM
Harrison Schmitt
Jack Swigert

Clifford E. Charlesworth, Lead Uçuş Yöneticisi, Yeşil takım
Gerald D. Griffin, Altın takım
Gene Kranz, Beyaz takım
Glynn S. Lunney, Siyah takım

Ay modülü'ne geçebilmek için Neil Armstrong Ay modülü'nü çevreleyen adaptörün 4 büyük kapağını fırlatan patlayıcıları kullandı ve bu çok önemliydi. Ateşleyerek birleştirme manevrasını yaptı. Sonrasında Komuta-Hizmet Modülü'ne U dönüşünü yaptıracak roketleri de ateşleyerek Ay modülü ile Komuta Modülü'nü burun buruna getirdi. Modüller bu haldeyken Komuta Modülü'ndeki kenetleme düzeneği sayesinde ikisi arasında geçiş olanağı sağlandı. Ay yörüngesine girebilmek için ters duran Hizmet Modülü'nün roketi ateşlenerek fren olarak kullanıldı. Ay yörüngesindeyken Edwin Aldrin ve Neil Armstrong Ay modülü'ne geçti ve Ay modülü'nün pilotu Edwin Aldrin fren görevi gören ters haldeki roket sayesinde Komuta-Hizmet Modülü'nden ayrılarak Sessizlik Denizi'ne yumuşak bir iniş yaptı. Son kontrollerden sonra başpilot Neil Armstrong 21 Temmuz 1969 tarihi 06.17 (GMT) saatinde Ay'a ayak bastı. İncelenmesi için Ay'dan örnekler toplayarak görevlerini bitiren astronotlar Ay modülü'ne yeniden binerek Ay'dan ayrıldılar ve yörüngedeki araca kenetlendiler. Astronotlar Komuta Modülü'ne geçince Ay modülü uzaya bırakıldı. Hizmet Modülü'nün roketleri ateşlendi ve Dünya'ya doğru yola çıkıldı. Komuta Modülü dışında tüm parçalar da bırakılarak Büyük Okyanus'a paraşütler kullanılarak inildi. Astronotlar Dünya'ya mikroorganizmalar taşımış olabileceklerinden 21 gün karantinaya alındılar.

Apollo 12 (14-24 Kasım 1969), Apollo programı kapsamındaki altıncı ve Ay'a inen ikinci mürettebatlı uçuştu. 14 Kasım 1969'da NASA tarafından Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldı. Komutan Charles "Pete" Conrad ve Ay modülü pilotu Alan L. Bean, bir gün yedi saatten biraz fazla Ay yüzeyi faaliyeti gerçekleştirirken, Komuta Modülü pilotu Richard F. Gordon Ay yörüngesinde kaldı.
Apollo 11 başarısız olsaydı Apollo 12 ilk Ay'a iniş girişiminde bulunan görev olacaktı, fakat Neil Armstrong'un görevinin başarısından sonra Apollo 12 görevi iki ay ertelendi ve diğer Apollo görevleri de daha rahat bir takvime alındı. Bu fazladan ayrılan zaman, astronotlara öncekilerden daha fazla jeolojik eğitim imkanı sağladı. Böylece Conrad ve Bean, görevlerine hazırlanmak için çeşitli jeolojik alan gezileri yapabildiler. Apollo 12'nin uzay aracı ve fırlatma aracı, Apollo 11'inkiyle neredeyse aynıydı. İlave olarak, Conrad ve Bean'in Ay'da geçirdikleri süre boyunca daha rahat dinlenmelerini sağlamak için ay modülüne bir tür hamak yerleştirildi.
Yağmurlu bir günde Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldıktan kısa bir süre sonra Apollo 12'ye iki kez yıldırım çarptı ve bu da araçtaki aletlerde bazı sorunlara neden oldu, fakat çok ciddi bir hasar oluşmadı. Yardımcı güç kaynağına geçiş, veri aktarma sorununu çözerek görev iptalini önledi. Ay'a yapılan yolculuğun devamında mürettebat başka bir ciddi sorunla karşılaşmadı. 19 Kasım'da Conrad ve Bean, 20 Nisan 1967'de o noktaya inen Surveyor 3 robotik uzay sondasından birkaç adım ötede, öngörülen konuma mükemmel bir Ay inişi gerçekleştirdiler. Bu mükemmel iniş, NASA'nın astronotların bilimsel ilgi alanlarına yakın yerlere inebileceği beklentisiyle gelecekteki görevlerin planlanabileceğini gösterdi. Conrad ve Bean, bir grup nükleer enerjili bilimsel alet olan Apollo Ay Yüzeyi Deneyleri Paketini (ALSEP) ve bir Apollo görevi tarafından gönderilen ilk renkli televizyon kamerasını ay yüzeyine taşıdılar, fakat Bean yanlışlıkla kamerayı Güneş'e doğrulttuktan sonra sensör tahrip oldu ve yayın iletimi kaybedildi. Ay'daki ikinci araç dışı faaliyetleri sırasında, Surveyor 3'ü ziyaret ettiler ve Dünya'ya geri getirmek için bazı parçaları söktüler.
Planlanan kalış sürelerinden sonra, Intrepid ay modülü 20 Kasım'da Ay yüzeyinden ayrıldı ve daha sonra Dünya'ya dönmek üzere komuta modülüne yeniden kenetlendi. Apollo 12 görevi, 24 Kasım'da Pasifik Okyanusu'na başarılı bir inişle sona erdi.

Apollo 13, Apollo Projesi kapsamında gerçekleştirilen yedinci insanlı uzay görevi ve üçüncü insanlı Ay yolculuğu görevi. Uzay aracı 11 Nisan 1970'te yerel saatle 13:13'te ABD'nin Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatıldı. Araçtaki ekipte astronot James "Jim" Arthur Lovell, John L. Swigert ve Fred W. Haise yer alıyordu. Fırlatmadan iki gün sonra, Dünya'dan yaklaşık olarak 320.000 km uzakta Apollo uzayaracında meydana gelen bir patlama sonucu hizmet modülünün oksijen stokları yitirildi ve enerji kesintisi yaşandı. Bunun üzerine mürettebat Ay Örümceği'ni bir "cankurtaran sandalı" olarak kullandı. Patlamada komuta modülü sistemleri sağlam kalmıştı, fakat enerji sarfiyatını önlemek için Dünya atmosferine girmeden kısa bir süre önceye kadar kapalı tutuldular. Mürettebat Ay'a inemedi, üstelik düşük sıcaklığa, susuzluğa ve elektrik kısıtlamasına dayanmak zorunda kaldı, fakat atmosfere girerken arkalarındaki yüzlerce NASA çalışanının hesaplamaları sayesinde uzaya sekmekten kurtulup, uzay tarihinin en ilginç kurtarma operasyonu sayesinde Dünya'ya sağ salim dönmeyi başardı. Bu olay tarihte "başarısız başarı" olarak adlandırılmıştır.

Apollo 13'ü Ay'a taşımak için kullanılan Satürn V roketi SA-508 olarak numaralandırıldı ve Apollo8'den 12'ye kadar kullanılanlarla neredeyse aynıydı. Uzay aracı dahil, roketin ağırlığı 2.949.136 kilogram (6.501.733 lb)'dı.
S-IC kademesinin motorları spesifikasyonlar dahilinde kalsalar da, Apollo 12'den 440.000 newton (100.000 lbf) daha az toplam itme gücü üretecek şekilde derecelendirildi. Gelecekte Ay görevleri daha ağır yükler için daha fazla itici yakıt gerektireceğinden ek itici gaz deneme için taşındı. Bu ise, aracı NASA tarafından uçulan en ağır araç haline getirdi ve Apollo 13, fırlatma kulesinden fırlarken önceki görevlere göre gözle görülür şekilde daha yavaştı.
Apollo 13 uzay aracı, "Odyssey" olarak adlandırılan Komuta Modülü 109 ve Servis Modülü 109'dan (birlikte CSM-109) ve Aquarius (Türkçe: Kova burcu) adlı Ay Modülü7'den (LM-7) oluşuyordu. Ayrıca uzay aracının bir parçası olarak kabul edilen, kalkış sırasında bir sorun olması durumunda komuta modülünü (CM) güvenliğe itecek olan fırlatma kaçış sistemi ve görevin ilk saatlerinde ay modülünü (LM) barındıran SLA-16 olarak numaralı Uzay Aracı-LM Adaptörü de vardı.
LM kademeleri, CM ve servis modülü (SM) Haziran 1969'da Kennedy Uzay Merkezi'nde (KSC) alındı; Satürn V'nin bölümleri Haziran ve Temmuz'da alındı. Bundan sonra test ve montaj devam etti ve 15 Aralık 1969'da üzerinde uzay aracı bulunan fırlatma aracının kullanıma verilmesiyle süreç sonuçlandı.
Apollo 13'ün başlangıçta 12 Mart 1970'te fırlatılması planlanıyordu; o yılın ocak ayında NASA, hem planlamaya daha fazla zaman tanımak hem de Apollo görevlerini daha uzun bir süreye yaymak için görevin 11 Nisan'a erteleneceğini duyurdu.
Plan, yılda iki Apollo uçuşu yapmaktı ve son zamanlarda Apollo 20'nin iptalini görmüş olan bütçe kısıtlamalarına cevap vermekti.

Apollo 13 filmi 1995 yılında Ron Howard yönetiminde çekildi ve eleştirmenlerin beğenisini topladı. Astronotları Tom Hanks, Bill Paxton ve Kevin Bacon; yer kontrol ekibi şefini ise Ed Harris canlandırdı. Filmden sonra özellikle Jim Lovell'a ilgi çok fazla artış gösterdi.

Apollo 14; Apollo programının 8. mürettebatlı görevi, 3. Ay'a insanlı iniş ve ilk dağlık inişi barındıran insanlı ay göreviydi. Görev 31 Ocak 1971'de başlamış, astronotlar 5 Şubat 1971'de Ay'a inmiş ve yaklaşık 9 saatlik bir Ay yürüyüşünden sonra 9 şubatta Dünya'ya geri dönmüşlerdir. Görevin getirdiği örnekler Ay'ın volkanik faaliyetleri ve Dünya'dan seken göktaşları hakkında bilgi vermiştir.

Görev ilk olarak 1970 için planlanmıştı ancak Apollo 13'te servis modülünde yaşanan oksijen deposunun patlaması nedeniyle modüllerin geliştirilmesi ve soruşturma dönemi nedeniyle 1971 ocak ayına ertelendi. Komutan Alan Shepard, Komuta modülü pilotu Stuart Roosa ve Ay iniş modülü pilotu Edgar Mitchell, 42 dakikalık bir hava nedenli ertelenmeden sonra 31 Ocak 1971'de pazar günü saat 21.03 UTC'de Kennedy Uzay Merkezindeki LC-39A rampasından Saturn 5 (SA-509) roketi ile 9 günlük görevleri için havalandılar.

Araç yörüngeye ulaştığında, üçüncü aşamanın motorları kapandı ve astronotlar, aracı Ay rotasına yerleştiren translunar enjeksiyon (TLI) için çalıştırmadan önce uzay aracının kontrollerini gerçekleştirdi. TLI'dan sonra, servis modülü üçüncü aşamadan ayrıldı ve Roosa, tüm uzay aracı ayrılmadan önce Lunar Module ile kenetlenmek için transpozisyon manevrasıyla çevirdi. Ancak modülleri nazikçe bir araya getirdiğinde kenetlenme mekanizması çalışmıyordu. İki saat içinde görev denetleyicileri toplanıp tavsiyelerde bulunurken birkaç girişimde bulundu.
Lunar Module, S-IVB üzerindeki yerinden çıkarılamazsa, ay inişi gerçekleşemezdi. Görev Kontrol, temasın mandalları tetikleyeceğini umarak kenetlenme sondası geri çekilmiş olarak ayrılmayı tekrar denemeyi önerdi. Bu işe yaradı ve bir saat içinde birleştirilen uzay aracı üçüncü aşamadan ayrıldı. Modül, üç günden biraz daha uzun bir süre sonra yaptığı ve Apollo 12 sismometresinin titreşimleri üç saatten fazla bir süre boyunca kaydettiği bir şekilde başarıyla ay yörüngesine oturdu.

Saat 06.30'da Shepard ve Mitchell sistemlerini kontrol etmek için Lunar Modülü Antares'e girdiler. Translunar sahilinde biri 10,19 saniye, diğeri 0,65 saniye süren iki orta rota düzeltmesi yapıldı. Servis modülündeki Servis Tahrik Sistemi motoru, aracı ay yörüngesine göndermek için 370,84 saniye boyunca ateşlendi. Servis modülünün iniş modülünü alçak yörüngeye indirmesi, bir apollo görevinde ilk defa yapılmıştı (İlk olarak apollo 13 için planlanmıştı). Bu işlem, Apollo 14'ün engebeli arazide iniş yapmasından dolayı bir güvenlik adına astronotlar için havada kalma süresini artırmak için yapıldı. Ay yörüngesinde servismodülünden ayrıldıktan sonra, Lunar Module Antares'in iki ciddi sorunu vardı. İlk olarak, Lunar Module'ün bilgisayarı hatalı bir parçadan ABORT sinyali almaya başladı. NASA, küçük bir lehim topunun sallanıp anahtar ile kontak arasına girip devreyi kapattığını sonucuna vardı. Acil çözüm -parçanın yanındaki panele dokunmak- kısa bir süre işe yaradı; ancak devre kısa süre sonra tekrar kapandı. İniş motoru çalıştırıldıktan sonra sorun tekrarlanırsa, bilgisayar sinyalin gerçek olduğunu düşünür ve bir otomatik durdurma başlatarak yükselme aşamasının alçalma aşamasından ayrılmasına ve yörüngeye geri dönmesine neden olurdu. NASA ve ABD'deki yazılım ekibi Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bir çözüm bulmak için çabaladı. Yazılım, sıfırdan güncellenmesini engelleyecek şekilde fiziksel bağlantılıydı. Düzeltme, sisteme bir iptalin zaten gerçekleşmiş gibi görünmesini sağladı ve iptal etmek için gelen otomatikleştirilmiş sinyalleri yoksayacaktı. Bu, astronotların gemiye kılavuzluk etmesini engellemeyecektir; ancak eğer bir durdurma gerekli olursa, gemiyi manuel olarak başlatmak zorunda kalabilirlerdi. Alçalma sırasında, Lunar Module iniş radarı Ay'ın yüzeyine otomatik olarak inemediğinde, navigasyon bilgisayarını aracın irtifası ve dikey iniş hızı hakkındaki hayati bilgilerden mahrum bıraktığı zaman ikinci bir sorun meydana geldi. Astronotlar iniş radarı kesicisini döndürdükten sonra, birim 22.000 fit (6.700 m) civarında bir sinyal aldı. İniş radarı 10.000 fit (3.000 m) yükseklikte olsaydı, görev kuralları iptali gerektiriyordu; ancak Shepard onsuz inmeyi deneyebilirdi. İniş radarı ile Shepard, Lunar Module'ün Ay'a inen altı görevin hedeflenen hedefine en yakın olan bir inişe yönlendirdi.

Shepard, Ay yüzeyine ilk adımı attıktan sonra, "Ve uzun bir yol oldu, ama biz buradayız" dedi. İlk EVA, başlangıcı erteleten iletişim sistemindeki bir sorun nedeniyle inişten 5 saat sonra başladı. Astronotlar ekipman boşaltma, ALSEP ve konuşlandırılması, ABD bayrağını dikmek ve MET'i yerleştirme, numune alma, fotoğraf çekme, deneyler yapma gibi faaliyetler gerçekleştirdi. İlk EVA 4 saat 47 dakika 50 saniye sürdü.

Shepard ve Mitchell, iniş alanında daha düz bir arazi bekliyordu ve dalgalı zemini örünce şaşırmışlardı. Bu, Cone kraterinin için yola çıktıklarında, ikinci EVA'da bir sorun haline geldi. Shepard ve Mitchell'in navigasyon olarak kullanmayı planladıkları küçük kraterler, ay yörüngesinden alınan çekimlere dayanarak, haritalardan çok farklı görünüyordu. Ek olarak, kat ettikleri mesafeyi sürekli olarak fazla tahmin ettiler. Görev Kontrol ve CAPCOM, televizyon kamerası İniş Modülünün yakınında kaldığı için bu anları göremese de, saatler ilerledikçe astronotların ağır nefesleri ve hızlı kalp atışlarını izleyip endişelenmeye başladılar. Araziye yukarıdan bakmak için, krater kenarı olduğunu umdukları bir tepeye çıktılar. Mitchell, kraterin yakınlarda olduğundan şiddetle şüphelenmesine rağmen, fiziksel olarak tükenmişti ve görev kontrol tarafından bulundukları yerden numune almaları ve ardından Lunar Module'e geri dönmeye başlamaları talimatı verildi. Daha sonra çektikleri resimleri kullanarak yapılan analizler, kraterin kenarının yaklaşık 20 m yakınına geldiklerini belirledi.
Shepard ve Mitchell'in karşılaştığı zorluklar, sıradaki Apollo görevleri için Ay'a rover gönderme fikrinin temellerini atmış oldu. Astronotlar İniş Modülünün yakınına döndükten ve tekrar televizyon kamerasının görüş alanına girdikten sonra, Shepard, Ay'a ulaşması durumunda yıllardır planladığı bir hayalini gerçekleştirdi ve muhtemelen Apollo 14'ün için en çok hatırlanan şey buydu. Yanında bir golf sopası ve iki golf topu getirmişti; Shepard (EVA giysisinin sınırlı esnekliği nedeniyle) birkaç tek elle salladı ve coşkuyla ikinci topun düşük ay yerçekiminde "miller miller miller" gittiğini haykırdı. Mitchell daha sonra bir cirit gibi bir ay kepçe sapı fırlattı. İkinci EVA toplam 4 saat 34 dakika 41 saniye sürdü.
İki görevle birlikte toplam 9 saat 22 dakikalık 2 ay yürüşü yapıldı ve 43 kilogram ay numunesi getirildi.

Roosa, Kitty Hawkta neredeyse iki gününü tek başına geçirdi ve çoğu Apollo 13 tarafından yapılması planlanan, Ay yörüngesinden ilk yoğun bilimsel gözlem programını gerçekleştirdi. Antares ayrıldıktan ve mürettebatı karaya çıkmak için hazırlıklara başladıktan sonra, Roosa içinde servis modülünün Ay Modülü Antares'ten kalma bırakma sırasındaki yörüngesindeki bozukluğu düzeltmek kaldı.
Roosa, Ay yörüngesinden fotoğraflar çekti. Aynı zamanda Hycon kamera olarak da bilinen Ay'ın topografik olarak fotoğraflamaya yarayan kamerayla, Apollo 16 için düşünülen Descartes Highlands bölgesi de dahil olmak üzere yüzeyi görüntülemek için kullanılması gerekiyordu. Ancak deklanşörde Roosa'nın hatırı sayılır yardıma rağmen düzeltemediği bir hata oluştu. Fotoğraf hedeflerinin yaklaşık yarısının fırçalanması gerekmesine rağmen, Roosa, Descartes'ın bir Hasselblad fotoğraf makinesiyle fotoğraflarını elde etti ve Apollo 16 için bunun uygun bir iniş noktası olduğunu doğruladı. Roosa, Apollo 13'ün S-IVB'sinin Lansburg B krateri yakınlarındaki çarpma noktasının fotoğraflarını çekmek için de Hasselblad'ı kullandı. Görevden sonra sorun giderme, deklanşör kontrol devresini kirleten ve deklanşörün sürekli çalışmasına neden olan küçük bir alüminyum parçası buldu.
Roosa, Antares'ten parlayan güneş ışığını ve yörünge 17'deki ay yüzeyindeki uzun gölgesini görebildi; Yörünge 29'da güneşin ALSEP'ten yansımasını görebiliyordu. Roosa Ay'ın etrafında toplam 34 kere döndü.

İniş modülü Antares, 6 Şubat 1971'de 18.48.42 UTC saatinde Ay'dan kalktı. İniş modülü, servis modülüne 47 dakika sonra yanaştı. Misyonun başındaki kenetlenme sorunlarına dayanan endişelere rağmen, kenetlenme ilk denemede başarılı oldu. Ancak Lunar Module'de navigasyon için kullanılan Abort Guidance System iki araç yanaşmadan hemen önce çalışmayı bıraktı. Mürettebat, ekipman ve ay örnekleri Kitty Hawk'a aktarıldıktan sonra, iniş modülü atıldı. Atılan modülün Ay'a çarpması Apollo 12 ve 14 sismometreleri tarafından duyuldu.
Kitty Hawk'un 34. ay dönüşü sırasında 350,8 saniye süren bir transearth enjeksiyon ateşlemesi 7 Şubat 01.39.04 UTC gerçekleşti. Ek olarak, iletişim kaybının ardından Dünya'ya dönüşü simüle etmek için bir navigasyon uygulaması yapıldı: Hepsi başarılıydı. Ardından Dünya'ya dönüş yolculuğu başladı, ekip için dinlenme vaktiydi.

Kitty Hawk komuta modülü, 9 şubat 1971'de saat 21.05 UTC ile Amerikan Samoasının 1.400 km güneyine; güney pasifiğe düştü. Gemi ile kurtarımdan sonra astonotlar 27 gün karantina da kaldı. Aynı zamanda bu karantina Apollo görevlerindeki son karantina idi. Gençliğinde ormancılıkta çalışan Roosa, uçuş sırasında yanına birkaç yüz ağaç tohumu aldı. Bunlar Dünya'ya döndükten sonra filizlendi ve hatıra Ay ağaçları olarak dünya çapında yaygın bir şekilde dağıtıldı. Amerika Birleşik Devletleri'nin Bicentennial'ı münasebetiyle 1975 ve 1976'da eyalet ormancılık birliklerine bazı fideler verildi.

Apollo 14'ten toplam 43 kg Ay kayaları veya ay örnekleri geri getirildi. Çoğu, diğer eski kayalardan oluşan breşlerdir. Breşler, meteorların ısısı ve basıncı ile küçük kaya parçalarını bir araya getirdiğinde oluşur. Bu görevde breşten parçalar şeklinde toplanan birkaç bazalt da vardı. Apollo 14 bazaltları genellikle alüminyum bakımından daha zengindir ve bazen potasyum açısından diğer ay bazaltlarından daha zengin olabilir. Apollo programı sırasında toplanan ay bazaltlarının çoğu 3,0 ile 3,8 mi

Apollo 16 (16-27 Nisan 1972), NASA tarafından yönetilen Amerika Birleşik Devletleri Apollo programındaki onuncu mürettebatlı  ve sondan bir önceki Ay inişini gerçekleştiren beşinci görevdi. Ay yüzeyinde uzun süre kalma, bilime odaklanma ve Ay taşıtının (LRV) kullanıldığı Apollo "J görevlerinin" ikincisiydi. İniş ve keşif, bazı bilim adamlarının volkanik hareketle oluşan bir alan olmasını beklediği için tercih edilmiş bir yer olan Dekart Platosu'na yapıldı, ancak durumun böyle olmadığı kanıtlandı.
Görev, Komutan John W. Young, Ay modülü pilotu Charles Duke ve Komuta modülü pilotu Ken Mattingly tarafından gerçekleştirildi. 16 Nisan 1972'de Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatılan Apollo 16, Ay'a giderken bir dizi küçük aksaklık yaşadı. Bu sorunlar, uzay aracının ana motoruyla ilgili bir sorunla doruğa ulaştı ve NASA yöneticileri, sorunun üstesinden gelinebileceğine karar vermeden önce görevin iptal edilmesi ve Dünya'ya geri dönülmesini düşündükleri için Ay'a iniş altı saatlik bir gecikmeyle sonuçlandı. NASA, Ay'a inişe izin vermesine rağmen, astronotların planlanandan bir gün önce görevden dönmesini sağladı.
Young ve Duke, Ay yüzeyinde üç günün hemen altında 71 saat geçirdiler ve bu süre zarfında toplam 20 saat 14 dakika olmak üzere üç araç dışı aktivite (veya ay yürüyüşü) gerçekleştirdiler. İki astronot, Ay'da kullanılan ikinci ay taşıtını (LRV) toplam 26,7 kilometre boyunca sürdü. Young ve Duke, Apollo görevleri sırasında toplanan en büyük Ay taşı olan Big Muley de dahil olmak üzere, Dünya'ya getirmek için 95,8 kilogram ay numunesi topladılar. Bu süre zarfında Mattingly, komuta ve hizmet modülüyle (CSM) Ay yörüngesinde gözlemler yaptı, fotoğraflar çekti ve bilimsel aletleri çalıştırdı. Mattingly, 64 devir gerçekleştirerek 126 saat ay yörüngesinde kaldı. Young ve Duke, Ay yörüngesinde Mattingly'ye katıldıktan sonra, hizmet modülünden (SM) bir tali uyduyu serbest bıraktılar. Dönüş yolculuğu sırasında Mattingly, hizmet modülünün dışındaki kameralardan film almak için bir saatlik bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi. Apollo 16, 27 Nisan 1972'de güvenli bir şekilde Dünya'ya döndü.

Apollo 17 (7-19 Aralık 1972), NASA Apollo programının insanların Ay'a ayak bastığı veya alçak Dünya yörüngesinin ötesine geçtiği son göreviydi. Komutan Eugene Cernan ve Ay modülü pilotu Harrison Schmitt Ay'da yürürken, Komuta modülü pilotu Ronald Evans yörüngedeydi. Ay'a bir bilim insanı gönderme baskısı altında olan NASA'nın Joe Engle'ın yerine seçmiş olduğu Schmitt, Ay'a inen tek jeologdu. Görevin bilime verdiği yüksek önem, komuta modülünde taşınan beş fareyi içeren biyolojik bir deney de dahil olmak üzere bir dizi yeni deneyin dahil edilmesini sağladı.
Apollo 17, Ay'da üç günlük bir kalış, yoğun bir dizi bilimsel çalışma ve astronotların yüzeydeki hareketi için ay taşıtının kullanılmasıyla karakterize edilen üçüncü "J tipi" görevdi. Önceki iki görev olan Apollo 15 ve 16 ile benzerliğine rağmen, ulaşılan hedefler ve yapılan deneyler ile gemide bir jeolog bulunması bu görevi diğerlerine kıyasla benzersiz kılmıştır.
Görev planlayıcıları iniş alanını seçerken iki temel hedefi göz önünde bulundurdular: Yağmurlar denizi'nden daha yaşlı Ay platosu malzeme örneği almak ve nispeten yeni volkanik aktivite olasılığını araştırmak. Bu nedenle, yörüngeden görüntülenen ve betimlenen oluşumlardan volkanik olduğu düşünülen Taurus–Littrow'u seçtiler. Her üç mürettebat üyesi de önceki Apollo ay görevlerinde yedek mürettebat olduklarından, Apollo uzay aracına aşinaydılar ve jeoloji eğitimi için daha fazla zamanları vardı.
Apollo programında bir donanım sorununun neden olduğu tek fırlatma rampası gecikmesinden sonra, 7 Aralık 1972'de fırlatıldı. Cernan ve Schmitt, Taurus-Littrow vadisine indiler ve üç ay yürüyüşü yaptılar; ay örnekleri aldılar ve bilimsel araçlar yerleştirdiler. Shorty kraterinde turuncu toprak keşfedildi ve Ay'ın tarihinin erken dönemlerinde volkanik olduğu kanıtlandı. Evans, komuta ve hizmet modülüyle (CSM) Ay yörüngesinde kaldı, bilimsel ölçümler yaptı ve fotoğraflar çekti. Uzay aracı 19 Aralık'ta Dünya'ya geri döndü.
Apollo 17, Ay yüzeyinde en uzun süre kalma, toplamda en uzun ay yüzeyi araç dışı aktivite süresi, toplanan en yüksek miktarda numune ve ay yörüngesinde en uzun süre kalma da dahil olmak üzere önceki görevlerde elde edilen birçok rekoru kırdı.

Apollo 8 (21-27 Aralık 1968), alçak Dünya yörüngesinden ayrılan ve Ay'a ulaşan ilk mürettebatlı uzay uçuşuydu. Mürettebat, Ay'a inmeden etrafında on kez döndü ve ardından güvenli bir şekilde Dünya'ya geri döndü. Bu üç astronot, Ay'ın uzak tarafına ve Dünya'nın doğuşuna şahsen tanık olan ve fotoğraflayan ilk insanlardı.
Apollo 8, 21 Aralık 1968'de fırlatıldı ve Apollo 7'den sonra Apollo Projesi'nin ikinci mürettebatlı uzay uçuşu görevi oldu. Satürn V roketinin üçüncü uçuşu ve ilk mürettebatlı araçla fırlatılışıydı, ayrıca Florida'daki Cape Kennedy Hava Kuvvetleri Üssü'nün bitişiğinde bulunan Kennedy Uzay Merkezi'nden yapılan ilk mürettebatlı uzay uçuşu oldu.

Frank Borman (2) (Gemini 7, görevinde uçtu), Komutan pilot
James Lovell (3) (Gemini 7, Gemini 12, Apollo 13 görevlerinde uçtu), Komuta Modülü Pilotu
William Anders (1) Ay Örümceği Pilotu
*Parantez içindeki rakamlar, personelin bu uçuşa kadar (dahil) yaptıkları uzay uçuşu sayısını belirtir.

Neil Armstrong (Gemini 8, Apollo 11 görevlerinde uçtu), Komutan pilot
Buzz Aldrin (Gemini 12, Apollo 11 görevlerinde uçtu), Komuta Modülü Pilotu
Fred Haise (Apollo 13 görevinde uçtu), Ay Örümceği Pilotu

Vance D. Brand (Apollo-Soyuz Test Projesi, STS-5, STS-41-B, STS-35 görevlerinde uçtu)
Gerald Carr (Skylab 4 görevinde uçtu)
Ken Mattingly (Apollo 16, STS-4, STS-51-C)

Cliff Charlesworth, Yeşil Takım
Glynn Lunney, Siyah Takım
Milton Windler, Maroon Takım

Apollo Projesi, NASA tarafından gerçekleştirilmiş olan bir insanlı Ay yolculuğu projesidir. Apollo Projesi, Gemini Projesi'nden sonra gerçekleştirilmiştir. Uzay Yarışı ve Soğuk Savaş, Apollo Projesi aşamasına gelinmesinde etkili olmuştur. Proje, Apollo uzay araçları ve Saturn V ile 1961 ile 1975 yılları arasına uygulanmıştır. Apollo Projesi, adını Yunan tanrısı Apollon'dan almıştır.
Apollo uzay gemileri 3 kişilik bir kabin, bir füze ve özitmeli bir kapsülden oluşuyordu. Füze, fırlatma ve manevra amaçlı; kapsül, uzay gemisi ile Ay yüzeyi arasındaki ilişkiyi sağlayabilme amaçlıydı. (Önce uzay gemisi fırlatılarak Ay yörüngesine yerleştirilir, sonra 3 astronottan ikisi kapsüle geçerek Ay yüzeyine bu kapsülün geri itmeli fren sistemi sayesinde Ay'a iner. Görevleri bitince de yörüngede bekleyen uzay gemisine geri dönerler.)

NASA, Ay'a insanlı gemi göndermeden önce insansız Orbiter, Ranger ve Surveyor araçlarını gönderdi. Bunlar yardımı ile Ay'ın yüzeyinde Apollo'nun inişi için uygun yer arandı.
Ay yüzeyine inmeden önce Apollo Projesi'nde görev alanların insan yaşamına gelecek zararı en aza indirgemek amacıyla planladığı bir dizi uçuş sırasında 4 ayrı plan düşünülmüştü:
Doğrudan Yükseliş: Bu plana göre uzay gemisi doğrudan Ay'a fırlatılacaktı ve tüm uzay aracının yapacağı tek iş Ay'a önce inip sonra kalkmak olacaktı. Bu işlem için dönemin en güçlü roketi Nova roketinden daha güçlü bir rokete gereksinim vardı.
Dünya Yörüngesinde Buluşma: Bu plan; biri uzay gemisini, öteki de yakıtı barındıran iki Saturn V roketinin fırlatma işlemini gerektiriyordu. Uzay gemisi Dünya yörüngesine yerleşecek ve yeterli yakıtla doldurularak Ay'a gidip gelecekti. Yeniden tüm uzay aracı Ay yüzeyine oturacaktı.
Ay Yüzeyinde Buluşma: Bu plan ise, biri itici yakıtı taşıyan ve Ay'a iniş yapacak olan insansız araç ile onu bir süre sonra izleyecek olan insanlı iki uzay gemisinden oluşuyordu. İtici yakıt, insanlı araç Dünya'ya dönmeden insansız araçtan insanlı araca aktarılacaktı.
Ay Yörüngesinde Buluşma: Bu plan seçilen plan olmuştur. Plana göre uzay aracı Komuta Modülü, Hizmet Modülü ve Ay Örümceği'nden oluşuyordu. Komuta Modülü ve Hizmet Modülü üç astronotun 5 günlük Ay yolculuğu için gerekli yaşamsal sistemleri ve araç atmosfere geri dönerken gerekecek olan ısı kalkanını barındırıyordu. Ay Örümceği, ana parçadan Ay yörüngesinde ayrılacak ve iki astronotu Ay yüzeyine iniş için taşıyacaktı. En sonda da Komuta Modülü ile Hizmet Modülü dönecekti. Atmosfere girerken Hizmet Modülü de terk edilecek ve böylelikle Dünya'ya geri dönen tek parça Komuta Modülü olacaktı.
Tüm planları birbiriyle karşılaştırdığımızda Ay Yörüngesinde Buluşma planı uzay aracının yalnızca ufak bir bölümünün Ay'a inişi nedeniyle geri dönüş yolculuğu için fırlatılması gereken kütleyi en aza indiriyordu. Geri fırlatılacak kütle, iniş motoru ve iniş vitesinin de Ay yüzeyinde bırakılmasıyla daha da aza indirgenmiştir.
Projenin uygulanışı boyunca elde edilen birçok başarıya karşın 2 büyük başarısızlık yaşandı. İlki Apollo 1'in fırlatılış provası sırasında 3 astronotun (Gus Grissom, Edward Higgins White ve Roger Chaffee) ölümü, ikincisi ise Apollo 13'ün patlama geçirmesiydi. Bu felaket proje mühendislerinin, uçuş denetçilerinin ve ekip üyelerinin çabaları sayesinde astronotlara bir şey olmadan atlatıldı.
İlk önemli adım 21 Aralık 1968'de fırlatılan Apollo 8'in Ay'ın yörüngesine oturtulması ve Ay çevresinde 10 kez dönmesiyle atıldı. 3 Mart 1969'da Apollo 9 ile Ay'a inmede kullanılacak Ay Örümceği denendi. Apollo'nun ana gövdesinden bir tünelle Ay Örümceği'ne geçilerek ilk kez araç dışına çıkmadan bir araçtan diğerine aktarma yapıldı.
Apollo Projesi'nin en büyük başarısını Apollo 11 gerçekleştirdi. 16 Temmuz 1969'da Cape Kennedy uzay üssünden fırlatılan Apollo 11'in içindeki astronotlardan Neil Armstrong ve Edwin Aldrin 20 Temmuz'da Eagle adlı Ay Örümceği'ne geçtiler ve 21 Temmuz'da sabahın erken saatlerinde Ay'a ayak bastılar. 14 Kasım 1969'da fırlatılan Apollo 12 ile 19 Kasım'da Ay'a 2. kez insan indirme başarısı sağlandı. Apollo 13 Ay yolundayken bir patlama geçirdi ve aracın büyük bölümü parçalandı. Astronotlar güçlükle Dünya'ya geri dönebildiler ve böylece bir felaket atlatılmış oldu. Apollo 15 astronotları uzay aracı ile birlikte götürülen Ay Taşıtı ile Ay yüzeyinde dolaşarak geniş ölçüde örnek topladılar. Apollo 16, yaklaşık 100 kg ağırlığında bir Ay taşı getirdi. Apollo 17 ise 1972 yılının aralığında son Ay seferini gerçekleştirdi.

Apollo astronotları
Apollo Uzay Aracı
Ay'a aslında gidilmediği iddiası

Apollo Projesine ait NASA fotoğrafları 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arche (ayrıca Jupiter XLIII olarak da bilinir), Jüpiter'in düzensiz bir doğal uydusudur. Hawaii Üniversitesi'nden Scott S. Sheppard liderliğindeki bir gökbilim ekibi tarafından 31 Ekim 2002 tarihinde keşfedildi ve geçici olarak S/2002 J 1 adını aldı. Arche ismi, 30 Mart 2005 tarihinde Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından resmen onaylandı.
Yaklaşık olarak 3 kilometre çapında olan Arche, Jüpiter etrafında 724 günde, ekliptiğe 165° (Jüpiter ekvatoruna 162°) eğiklikte, ters yönlü ve 0,149'luk bir dış merkezliğe sahip bir yörüngede dönüyor. Yoğunluğu 2,6 g/cm³ olarak tahmin edilmektedir ve muhtemelen esas olarak silikat kayalardan oluşmuştur. 0,04 albedo ile çok koyu bir yüzeye sahiptir, yani gelen güneş ışığının sadece %4'ü yansıtılır. Görünür büyüklüğü 22,8 m'dir.
Arche, yunan mitolojisinde daha sonraki bir gelenekte tanınan dört ilham perisinden birisidir (Thelxinoë, Aoide, Archē ve Melete).
Arche, 23 ile 24 Gm arasında değişen bir mesafede ve yaklaşık 165° 'lik bir eğimle Jüpiter'in yörüngesinde dönen düzensiz retrograd uydulardan oluşan Carme grubu içerisindedir.

Açık hava basıncı, atmosfer basıncı, atmosferik basınç veya barometrik basınç; belirli bir yüzeye, üzerindeki atmosfer kolonu tarafından uygulanan birim kuvvet. Atmosfer basıncı genellikle cıvalı ve aneroid (sıvısız) barometreler ile ölçülür.
Atmosfer basıncını ifade ederken ülkeye veya amaca göre değişen çok çeşitli birimler kullanılır:

Milimetrecıva (mmHg veya torr)
İnçcıva (InHg)
İnçkareye etki eden pound (psi)
Santimetrekareye etki eden dyne (dyne/cm2)
Milibar (mb)
Standart atmosfer (atm)
Paskal (kilopaskal veya hektopaskal)

Deniz seviyesindeki standart atmosfer basıncı 760 mmHg; 29,92 InHg; 14,70 psi; 1013,25 x 103 dyn/cm2; 1013,25 mb (veya hPa); 1 standart atmosfer veya 101,325 kilopaskaldır. Deniz seviyesindeki atmosfer basıncı çok büyük farklılıklar göstermez. Şimdiye kadar kaydedilen en büyük değer Sibirya'da 32,01 InHg (1084 mb), en küçük değer ise Güney Pasifik'teki bir tayfunda 25,90 InHg'dir (877 mb). Bu küçük basınç farkları Dünya'nın fırtına ve rüzgâr örüntülerini belirler.
Yeryüzü civarında atmosfer basıncı yükseklik arttıkça (her 30 metrede 3,5 mb) azalır. Ancak soğuk havanın yoğunluğu daha fazla olduğu için basıncın yükseklikle birlikte azalma oranı soğuk bölgelerde daha yüksek olur. 270.000 metre yükseklikte basınç 10−6 mb düzeyine düşer ki bu insan yapısı vakumlarla elde edilmiş en düşük basınca yakındır. 1500–3000 m (5000-10.000 feet) arasında basınç irtifa rahatsızlığına ve diğer ciddi fizyolojik rahatsızlıklara neden olacak kadar düşer ve iklime uyum sağlama teknikleri uygulanması gerekir.

Atmosfer basıncının yükseklik arttıkça azalması hava araçlarının herhangi bir referans noktasına göre yüksekliğini (irtifa) hesaplamada yaygın olarak kullanılır. Hava araçlarında kullanılan basınç altimetresi, üzerinde yükseklik değerleri skalası bulunan aneroid bir barometredir. Altimetrenin ayar penceresine herhangi bir basınç değeri girilir. Altimetre aracın, pencereye girilen bu basınç hattından o andaki yüksekliğini gösterir.
Basınç seviyelerini belirtmek için kullanılan en yaygın Q kodları QNH, QFE ve QNE'dir. Bu kodlar kısaltma değildirler.

QNH, ortalama deniz seviyesindeki (MSL) atmosfer basıncı değeridir. Altimetreye bölgesel QNH değeri girildiğinde aracın ortalama deniz seviyesinden yüksekliğini gösterir. Haritalarda kullanılan yükseklikler de ortalama deniz seviyesine göre tespit edildiği için QNH değeri yeryüzüne yakın uçuşlarda yaygın olarak kullanılır.

QFE, herhangi bir noktada ölçülen basınç değeridir. Yerdeki bir hava taşıtının altimetresine o meydanın QFE değeri girildiğinde altimetre yaklaşık olarak sıfır yükseklik değerini verir. QFE değeri meydan irtifasını hassas olarak verdiğinden özellikle iniş ve kalkış esnasında kullanılır. Ancak meydandan uzaklaşıldığında yerdeki maniaların yüksekliği meydandan farklı olacağı için QFE değeri ile uçmak emniyetli değildir.

Basınç irtifası, altimetreye QNE değeri (standart basınç) bağlandığında altimetreden okunan değerdir. QNE değeri 1013,25 milibar veya 29,92 InHg'dir ve sabittir. QNE hattı, bu basınç değerindeki hayalî bir hattır. Özellikle yüksek seviyelerdeki uçuşlarda (geçiş irtifasının üzerinde) hava taşıtları standardizasyonu sağlamak için bu değeri kullanırlar. Aksi takdirde, QNH ve QFE değerleri sabit değerler olmadığı için, hava taşıtları arasında emniyetli irtifa ayrımını sağlamak güçleşir.

Avustralya, resmî adıyla Avustralya Kamuvarlığı (İngilizce: Commonwealth of Australia), Güney Yarımkürede yer alan bir kıta ülkesidir. Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus arasında uzanır. Okyanusya kıtasında bulunur ve kıtanın çok büyük bir bölümünü kaplar. Deniz komşuları Endonezya, Doğu Timor, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları, Vanuatu ve Yeni Zelanda'dır. Başkenti Canberra, en büyük şehri ise Sidney'dir.
Avustralya, 8.617.930 km2 karada, 80.920 km2 sularda olmak üzere toplam 8.698.850 km2'lik bir alana kurulmuştur. Hiçbir ülkeyle kara sınırı yoktur. Bu yüzölçümü ile dünyanın 6'ncı en büyük ülkesi konumunda olan Avustralya, 25.760 kilometrelik bir sahil şeridine sahiptir.
Avrupalıların 18. yüzyıldaki keşif ve göçlerinden önce, yaklaşık 50.000 yıldır yerli Aborjin halkı adaya ev sahipliği yapmaktadır. Aborjinlerin konuştuğu diller ise modern araştırmalar sonucu yapılan hesaba göre yaklaşık 250 farklı gruba ayrılmıştır. Cezai gönderim ile Britanya İmparatorluğu tarafından başlatılan zorunlu göç, 1788 yılından 1868 yılına kadar devam etmiş olup, Yeni Güney Galler civarında yoğunlaşmıştır. İlk yerleşim yapılan yıllardan itibaren nüfus düzenli bir şekilde artmış ve adanın tamamı 19. yüzyılın ortalarında keşfedilmiş olup, 5 yeni kraliyet kolonisi kurulmuştur. 1 Ocak 1901'de 6 koloni birleşerek federal yapı halini almış ve Avustralya Milletler Topluluğu'nu (Commonwealth of Australia) oluşturmuştur. Kurulduğu günden itibaren liberal-demokratik politik sistemi benimseyen Avustralya, 6 eyalet ve bağıl topraklardan oluşmaktadır. Worldometer verilerine göre ülkenin 2026 yılı Nisan ayı nüfusu 27,167,612'dir. Nüfusun çoğunluğu doğu kıyısına yerleşmiş olup şehirleşme oranı oldukça yüksek bir ülkedir.
Uluslararası Para Fonu'na göre Avustralya, dünyanın en büyük 13. ekonomisi iken kişi başına düşen millî gelir sıralamasında dünyada 9. olmuştur. Ülke ayrıca İnsani Gelişme Endeksi sıralamasında Norveç'in ardından 2. gelerek yaşam standardı, sağlık, eğitim, kişisel özgürlük ve politik haklar gibi birçok kriterde dünya genelinde üst sıralardadır. Avustralya Birleşmiş Milletler, G20, İngiliz Milletler Topluluğu, ANZUS, OECD, Dünya Ticaret Örgütü, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği ve Pasifik Adaları Forumu'na üyedir.

Avustralya ismi Latincede güneyden, güneye ait olan anlamına gelen Australis kelimesinden türetilmiştir. Roma uygarlığı zamanına dayanan, güneydeki bilinmeyen bir ülke anlamı (terra australis incognita) benzer bir yerin, Orta Çağ coğrafyasında da bulunduğunu gösterir. Ancak bu bilgiler herhangi bilinen bir kıta bilgisi içermemektedir. Latincedeki Terra Australis Incognita terimi; Güneydeki (Australis) Bilinmeyen (Incognita) Toprak parçası (Terra) anlamına gelmektedir.
14 Mayıs 1606'da, Vanuatu'ya ayak basan Pedro Fernandes de Queirós, Güney Kutbu'ndaki tüm kara mülkiyetinin İspanya'na ait olduğunu iddia etmiş ve kıtayı Austrialía del Espíritu Santo şeklinde adlandırmıştır.
Felemenkçe Australische kelimesi, Batavia'daki Flemenkler tarafından, 1638 yılından önce, güneyde keşfedilmiş yeni yerleri adlandırmak için kullanılıyordu. "Australia" kelimesinin İngiliz dilinde ilk kullanımı ise 1692 yılında Gabriel de Foigny'nin yazdığı Les Aventures de Jacques Sadeur dans la Découverte et le Voyage de la Terre Australe isimli Fransızca romanının, 1693 yılındaki çevirisinde görülmüştür.
Daha sonraları, 1765'te, Alexander Dalrymple bu kelimeyi, Luis Váez de Torres'ın 1606'da Yeni Gine'nin güney kıyılarına yaptığı seyahati anlattığı kitabını İngilizceye çevirirken kullanmıştır. Dalrymple, ayrıca Avustralya kelimesini, An Historical Collection of Voyages and Discoveries in the South Pacific Ocean (1771) isimli eserinde bütün Okyanusya bölgesini tanımlamak için kullanmıştır. 1793'te George Shaw ve Sir James Smith içerisinde geniş ada, büyük kıta, Avustralya, Australasia ve New Holland tanımlamaların yapıldığı, Zoology and Botany of New Holland eserini yayımlamıştır.
Avustralya ismi, kıtanın etrafını gemi ile dolaşan bilinen ilk insan, kâşif Matthew Flinders'ın A Voyage to Terra Australis (1814) eseri ile popüler hâle gelmiştir. Britanya Krallığı'nın bakış açısını yansıtan ismine rağmen, eserinde Flinders Avustralya ismini kullanmış ve bu isim geniş kitlelerce telaffuz edilen bir terim olmuştur. New South Wales valisi Lachlan Macquarie sonraları bu ismi İngiltere'ye yolladığı yazılı mesajlarda kullanmıştır. 1817'de Macquarie bu ismin resmi olarak kabul edilmesini önerdi ve 1824'te Britanya Krallığı, kıtanın resmen Avustralya ismiyle tanınmasını onayladı.

Avustralya'daki ilk insan yerleşimlerinin 42.000 ila 48.000 yıl öncesinde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. İlk Avustralyalılar günümüzdeki Avustralya yerlisi olan Aborijinlerin atalarıdır. Kara bağlantıları veya kısa mesafeli suları geçerek Güneydoğu Asya'dan, adaya yerleşmişlerdir.
Avrupalılar 18. yüzyılın sonlarında gelmeye başladıklarında bile bu insanların çoğu doğa insanıydı. Karmaşık bir dilsel kültür ve ruhsal değer ile doğaya saygı gösteren ve Aborijin mitolojisi olan düş zamanı (İngilizce: Dreamtime) inancı ile yaşamaktaydılar.
Adada yaşayan diğer bir yerli halk olan Torres Strait Yerlileri (İngilizce: Torres Strait Islanders), etnik olarak Melanezya kökenlidir. Bu insanlar Torres Strait Adaları ve Queensland'ın kuzey uçlarındaki çeşitli bölgelere yerleşmişlerdir. Kültürel alışkanlıkları Aborijinlerden belirgin olarak farklıdır.

Avustralya anakarasını resmî kayıtlara göre gören ilk Avrupalı, Hollandalı kâşif Willem Janszoon'dur. Janszoon Cape York Yarımadası'nı 1606'da görmüştür. 17. yüzyıl boyunca, Hollandalılar tüm batı ve kuzey sahil şeridinin haritasını çıkarmış ve buraları New Holland olarak adlandırmışlardır. Ancak herhangi bir yerleşim yeri kurma çabası göstermemişlerdir. İngiliz kâşif ve korsan William Dampier New Holland'ın kuzeybatı kıyısına 1688 yılında ayak bastı ve 1699 yılında geri döndü. 1770'te James Cook, Avustralya'nın doğu sahillerinde yolculuk yapmış, bölgenin haritasını çıkarmış, New South Wales olarak adlandırdığı bölgeyi Büyük Britanya topraklarına kattığını ilan etmiştir. Seferler sonucu yapılan keşifler, kıtanın sömürümü için, hızla mahkûmların ve tutukluların işçi olarak çalıştırıldığı kolonilerin kurulmasını sağlamıştır.
Britanya Denizaşırı Kolonileri kıtada ilk kez New South Wales kolonisi ile, 26 Ocak 1788'de Kaptan Arthur Phillip tarafından Port Jackson'da bir yerleşim yeri oluşturulması ile başlamıştır. Bu tarih daha sonra Avustralya'nın ulusal günü ilan edilmiştir (Australia Day). Yapılan bu ilk yerleşim Sidney'in kuruluşuna ve çevrenin keşfine giden yolu açarak sonraki yerleşimleri tetiklemiştir. Günümüzde Tazmanya olarak bilinen, Van Diemen's Land'e yerleşim 1803 yılında başlamıştır. Burayı 1642'de keşfeden kâşif Abel Tasman, adaya, kendisini bu yolculuğa yollayan Hollanda Güney Hindistan Kolonileri valisi ve generali Anthony van Diemen'in onuruna Anthoonij van Diemenslandt adını vermiştir. Van Diemen's Land 1825'te ayrı bir koloni hâlini almıştır. Tasmanya yerlilerine karşı 1803-1847 sömürge döneminde Tasmanya Soykırımı işlenmiştir. Birleşik Krallık, 1829'da Avustralya'nın batı bölümünü kontrol altında tutmaktaydı. New South Wales'in çeşitli bölümlerinde yeni ve ayrık koloniler oluşturuldu; sırasıyla Güney Avustralya (1836), Victoria (1851) ve Queensland (1859). Northern Territory (NT), South Australia eyaletinin bir parçası olarak 1863'te kuruldu. South Australia, bir serbest eyalet olarak kurulmuş ve hiçbir zaman diğer kolonilerde olduğu gibi mahkûm ve tutukluların çalıştırıldığı bir cezai koloni olmamıştır. Suçluların adaya getirilmesi 1840 ve 1864 yılları arasında aralıklarla devam ettirilmiştir. New South Wales'te ise yerleşimcilerin protestoları sonucu 1848 yılında mahkûm ve tutukluların yerleşmesine son vermiştir.
Avustralya yerlilerinin nüfusunun, Avrupalıların kıtaya yerleşmeye başladığı sıralarda 350.000 civarı olduğu tahmin edilmektedir. Bu tarihten itibaren geçen 150 yılda sayıları hızlı bir şekilde azalmıştır. Bunun başlıca nedeni salgın hastalıkların göçe zorlanmaları ile birleşmesi ve kültürel parçalanmadır. Binlercesi daha Avrupalı (çoğu İngiliz) yerleşimcilerle yapılan sınır savaşları sonucu ölmüştür.
Hükûmetin 1869 yılında çıkardığı Aborjin Koruma Yasası ile birlikte başlayan "asimilasyon" süreci birçok Yerli aileyi birbirinden ayırmıştır. Yerli çocukların ailelerinden alınıp devşirilmesi, bazı tarihçiler ve Avustralya yerlileri tarafından “kayıp nesil” oluşturulması olarak adlandırılmaktadır. Aynı zamanda bu tarihçiler ve Avustralya yerlileri, yerli komünitelerinin dağıtılarak, parçalanarak nüfusunun azaltıldığını ve bunun bir soykırım olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Huzurlu ve sorunsuz bir toplum yaratma amacıyla yapılan devşirme eylemi günümüzde insan hakları ihlali olarak tanımlanmaktadır. Aborijinlerin tarihi hakkındaki bu yorumlara, bazıları karşı gelmekte ve bunların politik ve düşünsel nedenler ile abartıldığını, uydurma olduğunu belirtmektedir. Bu tartışma Avustralya'da History Wars (Türkçe: Tarih Savaşları) olarak bilinir. 1967 referandumundan sonra federal hükûmet yürütme gücünü ve Aborijinler ile ilgili kanun çıkarma hakkını elde etti. Adanın yerli halkındaki mülkiyeti, Avustralya Yüksek Mahkemesinin Mabo v Queensland (No 2) davasına kadar tanınmamıştır. Bu davadan sonra Avustralya'daki mülkiyet kavramı değişmiş ve Avrupalıların istilası sırasında adanın kimseye ait olmadığı belirtilmiştir (Terra Nullius).

1850'lerde Avustralya'da Altına hücum başladı ve 1854'te madencilik lisans ücretlerine karşı ilk sivil ayaklanma olan Eureka Stockade ayaklanması gerçekleşti. 1855 ve 1890 yılları arasında, altı koloni bireysel olarak özerk hükûmet olma hakkını kazandı ve birçok kişisel işini kendi yönetmeye başladı. Londra'daki koloni ofisi ise hâlen önemli dış ilişkilerin, savunma konularının ve uluslararası denizcilik ve ticaret konularının yönetimini elinde tutmaktaydı.

1 Ocak 1901'de gerçekleşen federasyonlaşma ile birlikte, on yıllık bir planın ardından seçme ve seçilme, temsil edilme haklarını elde 

Ay'da su, Ay'ın yüzeyinde bulunan sudur. Sıvı hâldeki su Ay'ın yüzeyinde kalamaz ve su buharı Güneş ışığı tarafından ayrıştırılarak ortaya çıkan hidrojen çabucak uzay boşluğunda kaybolur. Fakat 1960'lardan beri bilim insanları, Ay'ın kutuplarında soğuk ve devamlı gölgede kalan kraterlerde buzun varlığını sürdürebileceğini tahmin etmişlerdi. Su molekülleri ayrıca Ay yüzeyi üzerindeki ince gaz tabakasında tespit edilmiştir.
Su (H2O) ve kimyevî olarak onunla bağıntısı olan hidroksil grubu (-OH), kimyasal olarak (serbest su yerine başka) bileşikler hâlinde Ay minerallerinin hidratlar ve hidroksitleri olarak da varlıklarını sürdürebilirler. Bu bileşiklerin düşük konsantrasyonlarda Ay yüzeyinin büyük bir kısmında var olduğuna dair güçlü deliller mevcuttur. Aslında adsorbe edilmiş suyun iz konsantrasyonlarda varlığı milyonda 10 ilâ 1000 parça olarak hesaplanmıştır. 1978'de  Soviet Luna 24 sondasının geri getirdiği örneklerde kütle olarak %0,1 su ihtiva ettiği rapor edilmiştir.
Ay kutuplarında serbest su buzu bulunduğuna dair kesin olmayan deliller, bağlı hidrojenin varlığını farz eden muhtelif rasatlarda edinilmiştir.
18 Kasım 2008'de Ay'a Çarpış sondası (İng. Moon Impact probe), Hindistan'ın Chandrayaan-1 uzay aracınca Ay yüzeyinin 100 kilometre üzerinden bırakıldı. 25 dakikalık iniş sürecinde Çarpış sondasıda bulunan Chandra'nın Yükselti Kompozisyonu (CHACE) aleti, Ay'ın yüzeyi üzerinde bulunan ince atmosferden aldığı 650 kütle spektrumuyla suyun var olduğuna dair deliller topladı. Eylül 2009'da Chandrayaan-1, Ay'da suyun varlığını ve hidroksil soğurma çizgilerini yansımış Güneş ışığında tespit etti. Kasım 2009'da NASA'nın verdiği raporda LCROSS uzay sondasının güney kutup katerlerinden birine vuran bir çarpış sondası tarafından hatırı sayılır miktarda hidroksil grubu bileşiklerinin etrafa fırlatıldığını tespit etti; bu bileşikler su taşıyan malzemelere atfedilebilir ki bu, "neredeyse tamamen saf kristal su buzu" olarak görünmektedir. Mart 2010'da Chandrayaan-1'de bulunan Mini-RF'nin Ay'ın kuzey kutbuna yakın yerde 40'tan fazla devamlı karanlık kalan krater tespit ettiği haber edildi. Bu karanlık kraterlerin muhtemelen 600 milyon ton su buzu ihtiva ettiği tahmin edilmektedir.
Su, Ay'a muhtemelen jeolojik zaman aşımlarında su taşıyan kuyruklu yıldızlar, asteroitler ve meteoroitlerce veya yerli yerinde Güneş rüzgârının hidrojen iyonları (protonlar) tarafından oksijen taşıyan minerallere çarparak elde edilmiş olabilir.
Ay'da suyun varlığı için yapılan arama, bilhassa uzun dönemli Ay yerleşimini büyük ölçüde mümkün kıldığından hatırı sayılır derecede ilgi çekti ve birçok yeni ay misyonu için motivasyon oldu.

24 Eylül 2009 tarihinde Science mecmuası, Hindistan Uzay Araştırma Teşkilatı'nın (HUAT) Chandrayaan-1 uydusunda bulunan bulunan Moon Mineraloji Mapper (M³) aletinin Ay'da su tespit ettiğini bildirdi.
M3 M3, Ay'ın yüzeyinde 2,8-3,0 mikrometre civarında soğurma özellikleri tespit etti. Silikat cisimler için bu tür özellikler, tipik olarak hidroksil veya içinde su içinde su bulunduran malzemelere atfedilir. Ay'da daha çok soğuk yüksek enlemlerde ve birkaç taze feldspatlı kraterde en fazla görünen bu özellik, yaygın olarak dağılmış bir absorpsiyon olarak görülüyor. Bu özelliğin Güneş almış M3 verileriyle nötron spektrometresiyle alınmış H çokluğu verileri arasındaki genel korelasyon eksikliği, OH ve H2O oluşumu ve saklamasının devam eden yüzeysel bir süreç olduğunu göstermektedir. OH/H2O üretimi süreçleri kutuptaki soğukluk tuzaklarını besleyebilir ve Ay regolitini uçucuların insanlarca keşfi için aday bir kaynak yapabilir.
Bir görüntüleme spektrometresi olan Moon Mineralogy Mapper (M3), 29 Ağustos 2009'da misyonu ani olarak biten Chandrayaan-1 misyonuyla uçan 11 aletten biriydi. M3ün hedefi bütün Ay yüzeyinin ilk mineral haritasını sağlamaktı.
Ay bilim insanları onyıllardır su depoları ihtimalini tartışmışlardı. Şimdi giderek "onyıllardır süren tartışmanın bittiği konusunda emin" olduklarını bir rapor yazıyor. "Ay'da aslında her türlü yerde su vardır; sadece mineraller içinde değil, fakat parçalanmış yüzeye dağılmış durumda ve muhtemelen derinliklerde buz blokları veya levhaları hâlinde." Chandrayaan misyonundan alınan sonuçlar, ayrıca "sulu sinyallerle dolu geniş bir yelpaze sunuyor."

Apollo Programı
Kutupsal Ay kraterlerinin zeminlerinde buz olma ihtimali ilk defa Caltech araştırmacıları Kenneth Watson, Bruce C. Murray ve Harrison Brown tarafından 1961 yılında öne sürüldü. Eser miktarlarda su, Apolloastronotlarının topladığı Ay kayaçları örneklerinde bulunmasına rağmen bunun kirlenme sonucu olduğu ve Ay yüzeyin büyük bir kısmının genel olarak tamamen kuru olduğu farz edilmiştir. Fakat Ay kayaç örnekleriyle 2008'de yapılan bir çalışma, volkanik cam boncuklarında sıkışıp kalmış su moleküllerini delil olarak ortaya çıkardı.
Ay yakınında su buharının ilk doğrudan delili 7 Mart 1971'de  Apollo 14 ALSEP Supratermâl İyon Dedektörü Deneyi (İng. Suprathermal Ion Detector Experiment, SIDE) ile bulundu. Su buharı iyonlarının bir dizi patlamaları Ay yüzeyinde Apollo 14'ün iniş yerine yakın yerde kütle spektrometresi aleti tarafından gözlemlenmiştir.

Luna 24
Şubat ayında 1978 Sovyet bilim insanları Jeokimya Vernadsky ve Analitik Kimya Enstitüsü'nden M. Akhmanova, B. Dement'ev ve M. Markov, oldukça kesin şekilde bir su tespitini iddia eden bir bildiri yayınladı. Çalışmaları, 1976'daki Sovyet sondası  Luna 24'ün yeryüzüne geri getirdiği numunelerinde kütle olarak %0,1 su ihtiva ettiğini, bunun da eşik değerinin yaklaşık 10 kat üzerinde olan bir tespit seviyesinde kızılötesi soğurma spektroskopisince (yaklaşık 3 µm dalga boyunda) görüldüğünü gösterdi.

Clementine misyonu

1994'te Ay'da su buzu olduğuna dair önerilen bir delil, ABD'nin askerî  Clementine sondası tarafından geldi. 'Bistatic radar deneyi'  olarak bilinen bir araştırmada Clementine, vericisini Ay'ın güney kutbunun karanlık bölgelerine radyo dalgaları ışımak için kullanılır. Bu dalgaların yankıları Dünya'da  Deep Space Network 'un büyük çanak antenleri tarafından tespit edildi. Bu yankıların büyüklüğü polarizasyonu, kayalık bir yüzeyden ziyade buzlu bir yüzeyle uyuşmasına rağmen sonuçlar yetersiz olduğundan bunların önemi sorgulandı. Yer tabanlı radar ölçümler, kalıcı gölgede olan ve bu sebeple Ay buzu barındırabilen alanları tanımlamak için kullanıldı: kutba doğru 87.5 derece enlemdeki gölgeli alanların tamamının kuzey ve güney kutuplarına göre 1030 ve 2550 kilometrekare olduğu tahmin edildi. Ek arazi kapsayan ilave bilgisayar simülasyonları, 14.000 km²'ye kadar bir alanın kalıcı gölgede olabileceğini öne sürdü.

Lunar Prospector
1998 yılında uzaya fırlatılan Lunar Prospector sondası, kutup bölgelerine yakın yerlerde Ay regolitindeki hidrojen miktarını ölçmek için bir nötron spektrometresi kullanır. Hidrojen miktarını ve konumunu bir milyonda 50 parça dahilinde tespit edebilen bu alet, Ay'ın kuzey ve güney kutuplarında gelişmiş hidrojen konsantrasyonları tespit etmeyi başardı. Bunlar kalıcı olarak gölgeli kraterlerde önemli miktarda hapsedilmiş su buzuna işaret olarak değerlendirilmişse de aynı zamanda hidroksil kökü (•OH) kimyasal olarak minerallere bağlı olmasından dolayı da olabilir. Clementine ve Lunar Prospector'dan gelen verilere dayanarak NASA bilim insanları, yüzey su buzu varsa toplam miktarın 1 ila 3 kilometreküp mertebesinde olabileceğini tahmin ediyor. 1999 yılının Temmuz ayında misyonun sonunda Lunar Prospector sondası tespit edilebilir miktarda suyu serbest bırakmak ümidiyle kasten Ay'ın güney kutbuna yakın bulunan Shoemaker kraterine çarptı. Fakat yer tabanlı teleskoplarla yapılan spektroskopik gözlemler suyun spektral izine rastlamamıştır.

Cassini–Huygens
Ay'da su varlığı hakkında daha fazla şüpheler, 1999 yılında Ay'ın yanından geçen Cassini–Huygens misyonunun yetersiz verilerce üretildi.

Deep Impact
14 Kasım 2008 tarihinde Deep Impact uzay aracı Ay'da su olduğunu düşündüren kesin olmayan spektroskopik veriler üretmiştir. 2006 yılında Arecibo gezegen radarı ile yapılan gözlemler, daha önce buza işaret ettiği iddia edilen bazı kutuplara yakın Clementine radar dönüşlerinin, bunun yerine genç kraterlerden fırlayan kayalarla ilişkili olabileceğini göstermiştir. Eğer doğruysa, bu durum Lunar Prospector'dan elde edilen nötron sonuçlarının esas olarak buz dışındaki hidrojen molekülleri ya da organikler gibi hidrojen formlarından kaynaklandığını gösterir. Yine de Arecibo verilerinin yorumlanması, kalıcı olarak gölgelenmiş kraterlerde su buzu olasılığını dışlamamaktadır. Haziran 2009'da NASA'nın şimdi EPOXI olarak yeniden adlandırılan Deep Impact uzay aracı, bir başka Ay uçuşu sırasında daha doğrulayıcı bağlı hidrojen ölçümleri yaptı.

Kaguya
Ay haritalama programının bir parçası olarak, Eylül 2007'de 19 aylık bir görev için fırlatılan Japonya'nın Kaguya sondası, yörüngeden Ay'ın yüzeyindeki çeşitli elementlerin bolluğunu ölçebilen gama ışını spektrometresi gözlemleri gerçekleştirdi. Japonya'nın Kaguya sondanın yüksek çözünürlüklü görüntüleme sensörleri Ay'ın güney kutbu etrafında sürekli gölgeli kraterlerde su buzuna ait herhangi bir işarete rastlamadı ve ejekta patlaması içeriğini incelemek amacıyla Ay yüzeyine çarparak misyonuna son verdi.

Chang'e 1
2007 yılının Ekim ayında uzaya fırlatılan Çin'in Chang'e 1 2007 yılının Ekim ayında uzaya fırlatılan Çin Halk Cumhuriyeti'nin Chang'e 1 uydusu, muhtemelen buzlu su bulunan bazı kutup bölgelerinin ilk ayrıntılı fotoğraflarını çekti.

Chandrayaan-1
14 Kasım 2008 tarihinde Hint uzay aracı Chandrayaan-1'in su buzunun varlığını analiz etmek için serbest bıraktığı ve aynı gün saat 20:31'de  Ay'ın güney kutbundaki Shackleton Krateri'ne çarpan Ay darbe sondası Moon Impact Probe (MIP), yüzey altından etrafa fırlayan artıkları su buzunun varlığını tespit etmek üzere analiz etti.
25 Eylül 2009 günü  NASA, Chandrayaan-1 uzay gemisindeki Moon Mineralogy Mapper (M3) aletinden gönderilen verilerin Ay yüzeyinin geniş alanları üzerinde hidrojen varlığını düşük konsantrasyonlarda ve hidroksil grubu ( · OH) şeklinde de olsa 

Ay'ın evreleri veya Ay'ın fazları, (genel olarak Dünya'daki) bir gözlemcinin gördüğü Ay'ın aydınlık yüzünün, Ay'ın toplam görünür yüzeyine oranını belirtir. Ay tıpkı Dünya gibi, kendinden ışık vermez. Güneşten aldığı ışığı yansıtır. Bu yüzden, Ay'ın Dünya ve Güneş'e göre konumuna göre belli bir kısmı aydınlık diğer yüzeyi ise karanlık gözükür.
Hilal, yarımay, dolunay gibi şekillerde görünür ki bunlara Ay'ın evreleri (safhaları) denir.
Ay'ı tüm yüzeyinin aydınlık göründüğü dolunay evresi, Ay'ın Dünya'ya dönük yüzü Güneş'in karşısına geldiği zaman görülür. Ay tam olarak Güneş ile Dünya arasındayken aydınlık yüzü Dünya'dan hiç görünmez. Bu evresi yeni ay olarak adlandırılır. Yaklaşık iki hafta sonra dolunay görülür. İlk yeni aydan 29,5 gün sonra Ay tekrar Güneş'in karşısına geçer ve tekrar yeni ay görünür.

Ay'ın evreleri şu isimlerle adlandırılır:

Yeni ay
Ay'ın aydınlık olmayan tarafı Dünya'ya dönüktür. Ay, Dünya'dan açıkça görülemez. Fakat Güneş tutulması süresince görülebilir.
Hilal
Ay Güneş'in doğusunda kalmaktadır. Ay - Yer - Güneş arasındaki açı 90°den küçüktür. Hilal evresinin gözlem süresi kısadır. Çünkü Güneş battıktan sonra batı ufkuna yakın gözlenir.
İlk dördün
Ay'ın yeni ay evresinden bir hafta sonra yarım daire biçiminde (D) göründüğü evre; Güneş'e göre açısal uzaklığı 90° olduğu andaki görünüşüdür.
Şişkin ay
İlk dördün safhasından sonra Ay'ın uzanım açısının 90° ile 180° arasında olduğu zamanlar oluşan evre şişkin evre olarak bilinir.
Dolunay
Ay'ın tam bir daire olarak dolgun, parlak görüldüğü evredir.
Son dördün
Ay'ın Dünya'dan sol yarısının aydınlık gözüktüğü evredir.

Ay'ın uzak yüzü', Ay'ın yörüngesindeki eşzamanlı dönüş nedeniyle her zaman Dünya'dan uzağa bakan yarımküresidir. Yakın yüzü karşılaştırıldığında, uzak yüzünün arazisi çok sayıda çarpma krateri ve nispeten az sayıda düz ve karanlık ay denizleri ile engebelidir, bu da Güneş Sistemi'ndeki Merkür ve Callisto gibi diğer çorak yerlere daha yakın bir görünüm vermektedir. Güney Kutbu-Aitken Havzası olan Güneş Sistemi'ndeki en büyük kraterlerden birine sahiptir. Yarımküre bazen "Ay'ın karanlık yüzü" olarak adlandırılır, burada "karanlık", "güneş ışığından yoksun" yerine "bilinmeyen" anlamına gelmektedir. Ay'ın her iki tarafı iki hafta güneş ışığı alırken, karşı taraf iki hafta gece yaşamaktadır.
Uzak yüzün yaklaşık %18'i, librasyon nedeniyle Dünya'dan ara sıra görülebilir. Kalan %82, Sovyet Luna 3 uzay sondası tarafından fotoğraflandığı 1959 yılına kadar gözlemlenmeden kaldı. Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi, 1960 yılında uzak tarafla ilgili ilk atlası yayınladı. Apollo 8 astronotları, 1968'de Ay yörüngesinde döndüklerinde, uzağı bizzat gören ilk insanlar oldular. Tüm insanlı ve insansız yumuşak inişler, Chang'e 4 uzay aracının uzak tarafa ilk inişi yaptığı 3 Ocak 2019 tarihine kadar Ay'ın yakın tarafında gerçekleşti.
Gök bilimciler, Ay'ın onu Dünya'dan gelebilecek olası elektromanyetik girişimlerden koruyacağı uzak tarafa büyük bir radyo teleskopu kurmayı önerdiler.

Lunar and Planetary Institute: Exploring the Moon 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA takes first video of dark side of the Moon 15 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lunar and Planetary Institute: Lunar Atlases 6 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ralph Aeschliman Planetary Cartography and Graphics: Lunar Maps 29 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Full Moon Atlas: Lunar Far Side at lunarrepublic.com 17 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Northwest Africa 482, only meteorite believed to have originated from the far side of the Moon 16 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moon articles in Planetary Science Research Discoveries 17 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Merrifield, Michael. "Far Side of the Moon". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 25 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
LIFE magazine (Nov. 9, 1959) article about first photos.

Ay'ın yakın yüzü', Ay'ın her zaman Dünya'dan bakan yarımküresidir. Ay kendi ekseni etrafında, Ay'ın Dünya'nın yörüngesindeki dönüşüyle aynı hızda döndüğünden Ay'ın Dünya'dan yalnızca bir tarafı görülebilmektedir.
Ay, doğrudan Güneş tarafından aydınlatılır ve döngüsel olarak değişen görüntüleme koşulları, ayın evrelerine neden olur. Bazen Ay'ın uzak yüzü, Dünya'nın yüzeyinden Ay'a yansıyan dolaylı güneş ışığı olan dünya ışığı nedeniyle hafifçe görülebilir.
Ay yörüngesi hem biraz eliptik hem de ekvator düzlemine eğimli olduğundan, librasyon Ay'ın yüzeyinin %59'a kadarının Dünya'dan görülebilmesini sağlamaktadır.

John Moore (2014). Craters of the Near Side Moon. Createspace Independent Pub. ISBN 978-1-4973-2444-2. 

Lunar and Planetary Institute: Exploring the Moon 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lunar and Planetary Institute: Lunar Atlases
Ralph Aeschliman Planetary Cartography and Graphics: Lunar Maps
NASA’s Gravity Recovery and Interior Laboratory (GRAIL) Mission 26 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AY veya Ay veya ay :

ay aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Ay, Dünya'nın en büyük doğal uydusu.
ay, yılın on iki bölümünden her biri
Aymara dili (ISO 639 alpha-2 dil kodu)

Ay aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Ay, bir Tarkan şarkısı.
Ay, Antik Mısır firavunu
Ay (film), Bernardo Bertolucci'nin yönettiği 1979 İtalya-ABD ortak yapımı film. (Özgün adıyla La Luna)
Ay krallığı, Antik Hindistan'da bir hanedanlık.
Savaş Ay, Türk televizyoncu, muhabir ve gazeteci.
İsmet Ay, Türk tiyatro oyuncusu.
Ay, Marne, Fransa
Ay Carmela (şarkı), İspanyol İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçilerin söylediği ünlü şarkı
Ay Carmela! (film), Carlos Saura'nın yönettiği 1990 tarihli İspanyol filmi
Mavi Ay, 1980'li yıllarda Türkiye'de de gösterilmiş televizyon dizisi. Özgün adı Moonlighting.

AY aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Finnair, havayolunun IATA kodu
Antarktika, DAFIF 0413 / DIA 65-18 / FIPS PUB 10-4 bölge kodu ve eski NATO kodu
Ermenistan, WMO ülke kodu
General Instrument AY-3-8910, 1980'lerde yaygın olarak kullanılan ve "AY çip" olarak anılan bilgisayar ses çipi
A.Y. (müzisyen), Tanzanyalı "bongo flava" sanatçısı

Ay denizleri (Lunar maria), Ay'ın karanlık yüzüne çarparak, görünen yüzünde volkanik etkinlikleri tetikleyen eski asteroid çarpmalarının neden olduğu büyük, koyu ve bazaltik düzlüklerdir. Erken astronomların yaptıkları yanlış değerlendirmeler sonucu bu yapılar deniz olarak adlandırılmıştır. Demir (Fe) zengini içeriklerinden dolayı, Ay'daki yüksek alanlardan daha az yansıtıcı özelliktedirler ve çıplak gözle bakıldığında karanlık görülürler.
Bu denizler Ay yüzeyinin yaklaşık olarak yüzde 17 kadarını kaplar ve çoğunlukla Ay'ın görünen yüzünde yer alırlar. Ufak bir kısmı ise Ay'ın karanlık yüzünden kraterlerin içinde yerleşmiştir. Bu Ay denizlerinin adlandırılmasında farklı terimler kullanılmıştır, örnek olarak göl (lacus), bataklık (palus) ve körfez (sinus) adları aynı özellikteki daha ufak bazalt düzlüklerine verilirken; bir adet de okyanus (oceanus) olarak adlandırılan bazalt düzlüğü bulunur. Adlandırmalar yapılırken denizlerin özelliklerine atıfta bulunulmuştur (Ocean procellarum ve Mare Australis gibi), daha sonra kişi adları verilmiştir (Mare Humboldtianum) ve sonra uluslararası komite ruh durumu adları verilmesi için fikir birliği oluşturmuştur (Mare serenitatis), bu son kuralın tek istisnası Luna 3 tarafından keşfedilen Mare moscoviense'dir ve bu adlandırma Sovyetler Birliği tarafından teklif edilip kabul görmüştür.

Bazalt denizlerinin yaşları hem doğrudan radyometrik yöntemle hen de krater sayma yöntemiyle belirlenmiştir. Radyometrik yaş hesabına göre 3.16-4.2 milyar yıl aralığında bir yaş dizisi çıkarılırken, krater sayma yöntemine göre en genç deniz 1.2 milyar yaşındadır, ancak ortalama olarak bazalt denizlerinin geneli 3-3.5 milyar aralığında bir yaşa sahiptir. En genç bazalt denizi Ay'ın görünen yüzünde Oceanus procellarum'dur. 
Bazaltların büyük çoğunluğu ya alçak çarpışma düzlüklerinde püskürür ya da oraya akarken, en büyük volkanik alan Oceanus procellarum herhangi bir çarpışma havzasına denk düşmez.

Ay'ın jeolojik evriminin Yerküre'ninkinden ayrıldığı noktalar vardır ve bu noktada jeokimyasal olarak temel farklar görülür. Ay görevlerinde toplanan kayaç örneklerinin kimyasal çözümlemeler sonucu uyumsuz elemenleri yüksek oranda barındırdığı görülmüştür. Bu kayaçlara KREEP adı verilir ve yoğun olarak potasyum (K), nadir toprak elementleri (REE) ve fosfor (P) içerirler. 
Ay denizlerindeki bazaltlar, yerküredeki karşılıklarından sulu alterasyonun yokluğu, plajioklaslarda çok düşük sodyum (Na) içeriği ve yüksek miktarda ilmenit varlığı ile ayrılırlar. Ayrıca bu denizlerdeki bazalt temel olarak iki geniş gruba ayrılır: Yüksek oranda TiO2 (% 9-14) bulunduran yaşlı grup ve düşük oranda TiO2 barındıran (%1-5) genç grup.

Ay denizleri toplam 6.3*106 km² bir alanı kaplar ve bu Ay yüzeyinin yüzde 17'sine denk gelir, stratigrafik yaklaşımlar ve morfometrik ölçümlerle ay denizlerinin hacminin 1*107 km³ olduğu saptanmıştır. Ay denizlerinin genişlikleri de 200 km'den 1200 km'ye değişir ve bu oluşumların kalınlıkları 500 m'den 1500 m'ye uzanır. Bunun yanında her deniz yaklaşık 10–20 m kalınlığında bazalt akış yapısı barındırır ve bu denizler birbiriyle üst üste binmiş yüzlerce bazalt akışından oluşur.

Ay krateri, Ay'daki çarpma kraterleridir. Ay'ın yüzeyinde, tümü çarpmalarla oluşan birçok krater bulunmaktadır. Uluslararası Astronomi Birliği, günümüzde 1.675'i tarihlendirilmiş 9.137 krateri tanımaktadır.

1978'de Lunar & Planetary Lab'den Chuck Wood ve Leif Andersson, Ay çarpma kraterlerinin sınıflandırılması için bir sistem tasarladılar. Sonraki etkilerle nispeten değişmemiş olan kraterlerden bir örnekleme kullandılar ve ardından sonuçları beş geniş kategoride gruplandırdılar. Bunlar, tüm Ay çarpma kraterlerinin yaklaşık% 99'unu başarıyla oluşturdu.
LPC Krater Tipleri aşağıdaki gibiydi:

ALC — çapı yaklaşık 10 km veya daha az olan ve merkezi zemini olmayan küçük, fincan şeklinde kraterler. Bu kategorinin ilk örneği Albategnius C'dir.
BIO — ALC'ye benzer, ancak küçük, düz zeminlidir. Genel çapı yaklaşık 15 km'dir. Ay krateri arketipi Biot'tur.
SOS - iç kat geniş ve düzdür, merkezi bir tepe noktası yoktur. İç duvarlar teraslanmamıştır. Çap normalde 15–25 km aralığındadır. Arketip Sosigenes'tir.
TRI — bu karmaşık kraterler, iç duvarlarının yere çökmesini sağlayacak kadar büyüktür. Boyutları 15–50 km arasında değişebilir. İlk örnek krater Triesnecker'dir.
TYC - bunlar 50 km'den daha geniş, teraslı iç duvarlar ve nispeten düz zeminler. Sıklıkla büyük merkezi tepe oluşumlarına sahiptirler. Tycho, bu sınıfın arketipidir.
Birkaç yüz kilometre çapından sonra TYC sınıfının merkezi tepe noktası kaybolur ve bunlar havza olarak sınıflandırılır. Boyut olarak ay denizlerine benzer, ancak koyu lav dolgusu olmayan büyük kraterlere bazen talasoidler denir.

Ay merkezli yörünge (veya Selenosantrik yörünge), astronomide bir cismin yörüngesinin Ay etrafında olduğunu ifade eder.
Uzay ajanslarında Ay merkezli yörünge Dünya ile alakalı değildir. Buradaki yörünge Ay etrafındaki çeşitli insanlı ya da insansız uzay araçları ile ilgilidir.
Cismin yörüngede merkeze en yakın olduğu noktaya periselen, en uzak olduğu noktaya ise aposelen denir.

Sovyetler Birliği, Ay civarına ilk uzay aracını yolladı. İnsansız Luna 1 isimli bu uzay aracı 4 Ocak 1959'da gönderildi. Bu araç Ay yüzeyinin 6,000 km içerisinden geçti ama, Ay yörüngesine ulaşmayı başaramadı. Luna 3 isimli bir araç 4 Ekim 1959'da fırlatıldı. Bu araç, Dünya ve Ay arasına yerleşen uçuşunu tamamladı. Ama halen Ay yörüngesinde değildi.

Güneş merkezli yörünge
Yer merkezli yörünge
Mars merkezli yörünge

Ay taşı, Ay'da oluşmuş olan taşları tanımlamak için kullanılır. Terim ayrıca Ay'a yapılan keşiflerde toplanan diğer ay ile ilgili maddeler için de kullanılmaktadır.
Ay'dan üç mineral keşfedildi: armalkolit, tranquillityite ve pyroxferroite. Armalkolit (armalcolite), Apollo 11 görevindeki üç astronotun adından türetilmiştir: Armstrong, Aldrin ve Collins.
Apollo Ay taşlarının ana depolama yeri Houston, Teksas'taki Lyndon B. Johnson Uzay Merkezi'ndeki Ay Örnek Binası'dır. Güvenli koruma için, San Antonio, Teksas'ta Brooks Hava Kuvvetleri Üssü'nde küçük örnekler bulunmaktadır. Taşların çoğu nemden korunması için nitrojen içinde saklanmaktadır. Taşların üzerindeki ölçümler, özel aletler kullanılarak el sürülmeden yürütülmektedir.

Ay seferleri boyunca toplanan ay taşları paha biçilmez olarak kabul edilmektedirler. 1993'te, Luna 16 seferinden 0.2 g ağırlığında üç küçük parça 442.500 Amerikan dolarına satılmıştır. 2002'de Ay Örnek Binası'ndan çok ufak Ay'a ve Mars'a ait parçalar çalınmıştır. Parçalar 2003'te geri alınmıştır, NASA, mahkemede çalınan ağırlığı 285 g (10 oz.) olan parçaların değerini $1 milyon dolar olarak tahmin etmiştir. Ay meteorlarından elde edilen ay taşlarının da değerleri çok yüksektir, genellikle özel koleksiyoncular tarafından satılmakta ve ticareti yapılmaktadır.
Birkaç yüz küçük örnek hazırlanmış ve ulusak hükûmetlere ve ABD valiliklerine sunulmuştur. Bunlardan en azından bir tanesi daha sonra çalınmış, satılmış ve geri alınmıştır. Diğer örnekler müzelere gitmiştir, bu müzelerin içinde Amerikan Ulusal Hava ve Uzey Müzesi, Kansas Kozmosfer ve Uzay Merkezi ve Kennedy Uzay Merkezi bulunmaktadır. Kennedy Uzay Merkezin'de ufak bir ay taşı parçasına dokunulmasına izin verilmektedir. NASA 382 kg (842 lb) ağırlığındaki örneğin 295 kg (650 lb) kadarının bozulmamış olarak Johnson Uzay Merkezi'nde olduğu söylemektedir. Hasselblad çalışanları tarafından, görev sonrası bir kamera temizlenirken biraz ay tozu toplanmıştır.

Ay'dan taşlar ve topraklar — Johnson Uzay Merkezi
Apollo Jeoloji Alet Kataloğu 28 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Satılık ay taşları!
Ay meteorları — Washington Üniversitesi, Dünya ve Gezegen Bilimleri Departmanı

Ay teorisi, Ay’ın hareketlerini açıklamaya çalışır. Ay'ın hareketinde birçok küçük değişim (ya da tedirginlik ve pertürbasyon) vardır ve bunları açıklamak için birçok girişimde bulunulmuştur. Yüzyıllar boyunca çözülmesi zor bir problem olan Ay'ın hareketi, günümüzde çok yüksek bir doğruluk düzeyinde modellenebilmektedir.
Ay teorisi şunları kapsar:

Genel teorik arka planı, Ay'ın hareketini analiz etmek için kullanılan matematiksel teknikleri, bu hareketleri öngörmek amacıyla formül ve algoritmaların oluşturulmasını, ayrıca
Sayısal formüller, algoritmalar ve geometrik diyagramları, belirli bir zamandaki Ay konumunu hesaplamakta kullanılan yöntemleri, genellikle bu algoritmalara dayalı tablolardan yardımıyla yapılır.
Ay teorisi, 2000 yılı aşkın bir araştırma geçmişine sahiptir. Modern gelişmeleri son üç yüzyıldır temel bilimsel ve teknolojik amaçlarla kullanılmış ve hâlâ bu şekilde kullanılmaya devam etmektedir.

Aşağıdakiler ay teorisinin uygulamalarıdır:

On sekizinci yüzyılda, ay teorisi ve gözlem arasındaki karşılaştırma ay apojesinin hareketi tarafından Newton'un evrensel kütleçekim yasasını test etmek için kullanılmıştır.
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda navigasyon tabloları ay teorisiden feyz alınarak yapılırdı, Nautical Almanac tarafından denizde boylam tayini için ay mesafeleri yöntemi kullanılmıştır.
Yirminci yüzyılın başlarında, ay teorisi ve gözlem arasındaki karşılaştırma, yerçekimi teorisinin başka bir testinde, Simon Newcomb'un Merkür'ün çevresinin hareketindeki iyi bilinen bir tutarsızlığın açıklanabileceğini test etmek (ve dışlamak) için kullanıldı.
Yirminci yüzyılın ortalarında, atomik saatlerin gelişmesinden önce, ay teorisi ve gözlemi, ortalama güneş zamanının düzensizliklerinden arındırılmış bir astronomik zaman ölçeğini (efemeris zamanı) uygulamak için birlikte kullanıldı.
Yirminci yüzyılın sonlarında ve yirmi birinci yüzyılın başlarında, Güneş Teorisinin Jet Propulsion Laboratuvar Geliştirme Efemeris serisi modellerinde, yüksek hassasiyetli gözlemlerle birlikte, ilgili fiziksel ilişkilerin doğruluğunu test etmek için ay teorisinin modern gelişmeleri; güçlü eşdeğerlik ilkesi, göreli kütleçekim, jeodezik devinim ve kütle çekimi sabiti dahil olmak üzere genel görelilik teorisi ile kullanılmaktadır.

Ay bin yıldır gözlenmektedir. Bu çağlar boyunca, herhangi bir zamanda mevcut gözlem tekniklerine göre çeşitli bakım ve hassasiyet seviyeleri mümkün olmuştur. Buna karşılık olarak uzun bir ay teorileri geçmişi vardır: Babil ve Yunan gök bilimcilerinin zamanlarından modern ay lazerlerine kadar uzanır.
İsimleri ay teorileriyle ilişkilendirilen çağlar boyunca dikkat çeken gök bilimciler ve matematikçiler aşağıdaki gibidir:

Babilli/Keldani

Naburimannu
Kidinnu
Soudines
Yunan

Hipparkos
Batlamyus
Arap

İbn eş-Şatir
16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Avrupalı

Tycho Brahe
Johannes Kepler
Jeremiah Horrocks
Ismaël Bullialdus
John Flamsteed
Isaac Newton
Edmond Halley
Leonhard Euler
Alexis Clairaut
Jean d'Alembert
Tobias Mayer
Johann Tobias Bürg
Pierre-Simon Laplace
Philippe le Doulcet
Johann Karl Burckhardt
Peter Andreas Hansen
Charles-Eugène Delaunay
John Couch Adams
19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Kuzey Amerikalı

Simon Newcomb
George William Hill
Ernest William Brown
Wallace John Eckert
Diğer önemli matematikçiler ve matematiksel gök bilimciler de önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Tarihin üç kısma ayrıldığı düşünülebilir: antik çağlardan Newton'a; klasik (Newtoncu) fizik dönemi; ve modern gelişmeler.

Babil astronomisinde, 1880'lerden önce bilim tarihçileri tarafından neredeyse hiçbir şey bilinmiyordu. Antik Plinius, yazılarında ayakta kalan Mezopotamya'daki üç astronomik okuldan - Babil, Uruk ve 'Hipparenum'dan (muhtemelen 'Sippar') bahsetmişti. Ancak herhangi bir detayın kesin modern bilgisi sadece Joseph Epping, Babil arşivinden kil tabletler üzerindeki çivi yazısı metinlerini deşifre ettiğinde başladı: Bu metinlerde Ay'ın konumlarının bir efemisini tespit etti. O zamandan bu yana, hâlâ parçalanmış olan konunun bilgisi, çözülmüş metinlerin, esasen sayısal formda, Babil ve Uruk'tan tabletler üzerinde özenli bir şekilde analiz edilmesiyle oluşturulmak zorunda kaldı (Plinius tarafından üçüncü okuldan henüz hiçbir şey bulunmadı).
Babil gök bilimcisi Kidinnu'ya (Yunanca veya Latince, Kidenas veya Cidenas), ayın konumunu sürekli olarak dikkate alarak, ayın konumunu tahmin etmek için günümüzde "Sistem B" olarak adlandırılan ve sabit yıldızların arka planına göre yolundaki hızını değiştiren şeyin keşfine (MÖ 5. veya 4. yüzyıl) atfedilmiştir. Bu sistem, her ay yaklaşık olarak minimum ve maksimum olmak üzere, ay hızının günlük olarak kademeli olarak yukarı veya aşağı değişimlerini hesaplamayı içermekteydi. Bu sistemlerin temeli geometrik olmaktan çok aritmetik görünmektedir, ancak şimdi merkezin denklemi olarak bilinen ana ay eşitsizliğini yaklaşık olarak açıklamıştır.
Babiller yüzlerce yıllık yeni aylar ve tutulmalar için çok doğru kayıtlar tuttular. MÖ 500 ve MÖ 400 yılları arasında bir süre, aylar ve günümüzde Meton döngüsü olarak bilinen güneş yılları arasındaki 19 yıllık döngüsel ilişkiyi belirlediler ve kullanmaya başladılar.
Bu, Ay'ın hareketindeki ana düzensizliklerin sayısal bir teorisini oluşturmalarına yardımcı oldu ve Ay'ın hareketinin en önemli üç özelliğinin (farklı) dönemleri için oldukça iyi tahminlere ulaştı:

Sinodik ay, yani Ay'ın evreleri için ortalama süre. Günümüzde "Sistem B" olarak adlandırılan sinodik ayı 29 gün ve (altmış sayısına göre) 3,11; 0,50 "zaman derecesi" olarak değerlendirmektedir. Her zaman derecesi, yıldızların görünen hareketinin bir derecesi veya 4 dakikalık bir süredir ve noktalı virgülden sonraki altmış sayılık değerler, bir zaman derecesinin kesirleridir. Bu, 29.530589 gün veya 29ᵈ 12ʰ 44ᵐ 2.9ˢ olan modern bir değerle (1900 Ocak 0'da olduğu gibi) karşılaştırmak için 29.530594 gün = 29ᵈ 12ʰ 44ᵐ 3.33ˢye dönüşmektedir. Aynı değer Hiparkos ve Pitolemius tarafından da Orta Çağ boyunca kullanılmıştır ve yine de İbrani takviminin temelini oluşturmaktadır.
13 ° 10 ′ 35 ″ günde tahmin ettikleri yıldızlara göre ortalama ay hızı, karşılık gelen bir ayı 27.321598 gün, 13 ° 10 ′ 35.0275 ″ ve 27.321582 gün modern değerleriyle karşılaştırmak içindir.
Anomalistik ay, yani Ay'ın yıldızlara karşı hareket hızında yaklaşık aylık hızlanma ve yavaşlamaların ortalama süresi 27.5545833 günlük bir Babil tahmini, 27.554551 gün modern bir değerle karşılaştırıldı.
Drakonitik ay, yani Ay'ın yıldızlara karşı yolunun Güneş'in ekliptik yoluna kıyasla ilk kuzeye ve sonra güneye ekliptik enlemde saptığı ortalama süre, çeşitli tahminlere yol açan bir dizi farklı parametre ile belirtildi, Örneğin 27.212221 modern bir değerle karşılaştırmak içindir, ancak Babilliler de 5458 sinodik ayın 5923 drakonitic aya eşit olduğu sayısal bir ilişkiye sahipti.

Daha sonra, Bitinya ve Ptolemaios Krallığı dönemlerindeki Hipparkos ve Batlamyus'tan on yedinci yüzyıldaki Newton'un çalışma zamanına kadar, ay teorileri esas olarak, ayın uzun süreli konumsal gözlemlerinden ilham alan az ya da çok doğrudan geometrik fikirler yardımıyla oluşturuldu. Bu geometrik ay teorilerinde öne çıkan, dairesel hareketlerin kombinasyonlarıydı.

Eserleri çoğunlukla kaybolan ve esas olarak diğer yazarların alıntılarından bilinen Hipparkos, Ay'ın 5°lik eğimli bir daireye, retrograd yönde (yani  Güneş ve Ay sabit yıldızlara göre yıllık ve aylık görünen hareketlerin yönünün tersine) 182⁄3 yılda bir döndüğü varsayılmıştır. Daire, Ay'ın geriye doğru bir yönde hareket ettiği farzedilen bir dış çember taşıyan bir erteleme görevi gördü. Dış çember merkezi, Ay'ın boylamındaki ortalama değişime karşılık gelen bir oranda hareket ederken, dış çember çevresindeki Ay dönemi anomalistik bir aydı. Bu dış çember yaklaşık olarak eliptik eşitsizlik, merkezin denklemi ve merkezin yaklaşık 5° 1' bir denklemine yaklaşan boyut olarak tanındı. Bu rakam modern değerden çok daha küçüktür: ancak merkezin denkleminin (1. dönem) modern katsayıları ile eveksiyon katsayıları arasındaki farka yakındır: fark, eski ölçümlerin tutulma zamanlarında alınır ve (bu koşullar altında merkezin denkleminden çıkarılır) seçimin etkisi o zaman bilinmemekte ve gözden kaçırılmaktadır.

Batlamyus'un Almagest eseri, bin yıldan fazla bir süre boyunca geniş ve uzun süreli kabul ve nüfuz sahibi oldu. Görünen apojeyi biraz salınımlı hale getiren bir cihaz kullanarak Ay'ın hareketinde ikinci bir eşitsizlik sağlayarak Hipparkos'unkini geliştiren geometrik bir ay teorisi verdi. Bu ikinci eşitsizlik veya ikinci anomali, yalnızca merkezin denklemini değil, aynı zamanda (çok daha sonra) eveksiyon olarak bilinen şeyleri de yansıtmaktaydı. Ancak, mantıksal sonucuna uygulanan bu teori, Ay'ın mesafesinin (ve görünür çapının) yaklaşık 2 faktör kadar değiştiğini ve gerçekte açıkça görülmediğini göstermekteydi. Ay'ın görünür açısal çapı aylık olarak değişmekteydi, ancak sadece yaklaşık 0,49°-0,55° gibi daha dar bir aralıktaydı. Batlamyus teorisinin bu kusuru 14. yüzyılda İbn eş-Şatir ve 16. yüzyılda Kopernik tarafından önerilen değişikliklere yol açtı.

Ay teorisindeki önemli ilerlemeler Arap gökbilimcisi İbn eş-Şatir (1304-1375) tarafından gerçekleştirildi. Ay'a olan mesafenin Batlamyus'un ay modelinin gerektirdiği gibi büyük ölçüde değişmediğini gözlemleyerek, Batlamyus'un krank mekanizmasını Ay'ın hesaplanan mesafesini azaltan çift bir dış çember modeliyle değiştiren yeni bir ay modeli üretti. 150 yıl sonra Rönesans gök bilimcisi Nicolaus Copernicus tarafından geliştirilen benzer bir ay teorisi, ay mesafeleri için de aynı avantaja sahipti.

Tycho Brahe ve Johannes Kepler, Batlamyus'un ay teorisini geliştirdiler, ancak Ay'ın uzaklığı, görünen çapı ve paralaksındaki (çoğunlukla aylık) varyasyonların zayıf bir hesabını vermenin merkezi kusurunu aşmadılar. Çalışmaları, ay teorisine üç önemli keşif daha ekledi.

Düğümler ve ay orbital düzleminin eğimi, aylık (Tycho'ya göre) veya altı aylık bir dönemle (Kepler'e göre) sallanmaktadır.
Ay boylamı, Ay'ın yeni ve dolunayda beklenenden daha hızlı ve

Ay, kendi yörüngesinde dolanırken, kimi zaman Dünya'nın gölgesine girer. Buna Ay tutulması
denir. Ay tutulması, dolunay zamanında ve Ay'ın düğüm noktalarına yakın olması durumunda meydana gelir. Ay'ın, Dünya'nın gölgesine girmesi ile Güneş'ten aldığı parlaklığı kaybetmesi sonucunda görülür. Güneş, karşı düğüm noktasında veya ona yakın olmalıdır. Bu şartlar altında Dünya'nın gölgesi Ay'a düşer. Bu 42.000.000.000 km uzanan gölge konisi Ay'ın uzaklığından yaklaşık 8800 km geniştir. Ay, saatte 3456 km hareket ettiği için ortalama Ay tutulmasının zamanı yaklaşık 50 dakika ile bir saat arasında değişir. Ay tutulması, yeryüzünün Ay'ın ufuk çizgisinin üzerinde olduğu herhangi bir bölgesinden gözlenebilir.
Ay'a karşı olan Dünya yüzeyine çarpan Güneş ışınları Dünya'nın atmosferi tarafından kırıldığı için, Ay tutulmasında Ay, tamamen kaybolmaz. Dünya etrafında kırılan ışıklarda mavi renk yutulduğu ve kırmızı renk yansıtıldığı için, Dünya'nın gölgesi kırmızı renkte görülür. Bu güçsüz ışık kalıntıları görünürlüğü mahallî atmosferik şartlara bağlı olarak Ay'ı tuhaf bir bakır renginde ortaya çıkarır.Bunun sonucunda Ay tutulması olur.
Dünya, Ay ve Güneş'in bazı değişik durumları kısmi Ay tutulmasını sağlar. Bu durumlarda Ay'ın üzerine Dünya'nın tam gölgesi değil, kısmi gölgesi düşer.
Ay tutulması genellikle yılda iki kere ortaya çıkar. Bazı özel durumlarda Ay tutulmasının hiç ortaya çıkmadığı veya üç defa ortaya çıktığı da olabilir.

Tam ay tutulmalarının zamanlaması temas noktaları tarafından belirlenir: 

P1 (İlk temas): Penumbral tutulma başlangıcı. Dünya'nın penumbrası Ay'ın dış diskine dokunuyor.
U1 (İkinci temas): Kısmî güneş tutmanın başlangıcı. Dünya'nın umbrası Ay'ın dış diskine dokunuyor.
U2 (Üçüncü temas): Toplam tutulma başlangıcı. Ay'ın yüzeyi tamamen Dünya'nın umbrası içerisindedir.
En büyük tutulma: Toplam tutulmanın en yoğun aşaması. Ay, Dünya'nın umbrasının merkezine en yakın noktadır.
U3 (Dördüncü temas): Toplam tutulma sonu. Ay'ın dış kolu Dünya'nın umbrasından çıkar.
U4 (Beşinci temas): Kısmi güneş tutmanın sonu. Dünya'nın umbrası Ay'ın yüzeyinden çıkar.
P4 (Altıncı temas): Penumbral tutulmanın sonu. Dünya'nın penumbrası artık Ay'la temas kurmuyor.

Aşağıdaki ölçek (Danjon ölçeği), ay tutulmalarının genel karanlığını değerlendirmek için André Danjon tarafından geliştirildi:L = 0: Çok karanlık tutulma. Ay, neredeyse ortada, neredeyse görünmez.

L = 1: Koyu tutulma, renklenme halinde gri veya kahverengimsi. Detaylar sadece zorluklarla ayırt edilebilir.
L = 2: Koyu kırmızı veya pas renkli tutulma. Çok karanlık merkezi gölge, umbranın dış kenarı göreceli olarak parlakken.
L = 3: Tuğla kırmızısı tutulması. Umbral gölgenin genellikle parlak veya sarı bir kenarı vardır.
L = 4: Çok parlak bakır kırmızısı veya turuncu güneş tutulması. Umbral gölge mavimsi ve çok parlak bir kenarı vardır.

Lunar Eclipse Essentials: video from NASA
Animated explanation of the mechanics of a lunar eclipse 3 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Güney Galler Üniversitesi
U.S. Navy Lunar Eclipse Computer 13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Lunar Eclipse Page
Search among the 12,064 lunar eclipses over five millennium and display interactive maps
Lunar Eclipses for Beginners
Tips on photographing the lunar eclipse from New York Institute of Photography 14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da 08 Ekim 2014 Ay Tutulması - NASA TAM SÜRÜM

21. yüzyıl ay tutulmalarının listesi

Aydınlanma çemberi, dünyanın karanlık yarısı ile aydınlık yarısını birbirinden ayıran çember şeklindeki hat.
Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü ve güneş etrafındaki yörüngesindeki seyahati esnasında bir yarısı güneş ışıklarıyla aydınlanırken diğer yarısı karanlıkta kalır. Dünyanın dönüşü ve ilerleyişi nedeniyle aydınlanma çemberi de sürekli ilerlemektedir. Aydınlanma çemberi gece ile gündüz arasındaki sınırı oluşturur.

Dünyanın ekseni, yörüngesi ile açı yaptığı için aydınlanma ekseni sürekli olarak kutuplardan geçmez. Bunun sonucu olarak yıl içerisinde güneş her zaman aynı noktadan doğup aynı noktadan batmaz. Her yıl yaklaşık olarak 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde güneş ışıkları ekvatora tam dik gelir ve aydınlanma çemberi kutuplardan geçer. Gece ve gündüzün birbirine eşit olduğu bu duruma ekinoks veya gün tün eşitliği denir.
23 Eylül Durumu
Kuzey ve Güney yarım küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°lik Açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre'de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Güney Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Kuzey Yarım Küre'de Sonbahar, Güney Yarım Küre'de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz birbirine eşit olur. Bu tarih Kuzey Kutup Noktası'nda 6 aylık gecenin, Güney Kutup Noktası'nda ise 6 aylık gündüzün başlangıcıdır.
21 Mart Durumu
Güneş ışınları kutup noktalarından teğet geçer. Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator'a 90°lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator'da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre'ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre'de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre'de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre'de Sonbahar, Kuzey Yarım Küre'de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya'da gece ve gündüz süreleri birbirine eşit olur. Bu tarih Güney Kutup Noktası'nda 6 aylık gecenin, Kuzey Kutup Noktası'nda ise 6 aylık gündüzün başlangıcıdır.
Aydınlanma çemberi ayrıca 21 Haziran ve 21 Aralık tarihlerinde kutup dairelerine teğet geçer.

Açısal momentum, herhangi bir cismin dönüş hareketine devam etme isteğinin bir göstergesidir ve bu nicelik cismin kütlesine, şekline ve hızına bağlıdır. Açısal momentum bir vektör birimidir ve cismin belirli eksenler üzerinde sahip olduğu dönüş eylemsizliği ile dönüş hızını ifade eder.
Bir sistemin sahip olduğu açısal momentum, içerisindeki bireysel ufak parçacıkların sahip olduğu açısal momentumların toplamına eşittir. Simetri ekseni üzerinde dönüş yapan bir cismin açısal momentumu eylemsizliğinin (cismin yerinin değiştirilmesine ile açısal hızına ω müdahale edilmesine karşı yaratmış olduğu direnç) ürünü olarak hesaplanabilir. Formülü

  
    
      
        
          L
        
        =
        I
        
          ω
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =I{\boldsymbol {\omega }}\,}
  
'dir.
Bu nedenle açısal momentum bazen "dönüş lineer momentumu" olarak ifade edilir.

Kendi dönüş eksenine kıyasla çok daha ufak olan cisimlerde (örneğin çok uzun bir ip ucunda sallanan küçük lastik top veya Güneşin etrafında dönüş yapmakta olan gezegenler) açısal momentum, lineer dönüş momentumu olarak tanımlanabilir. Bu tanımda cismin kütlesi ve hızı dönüş ekseninin yarıçapı ile çarpılarak sonuç bulunur. 

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          r
        
        ×
        m
        
          v
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\mathbf {r} \times m\mathbf {v} \,.}
  

Sisteme dışarıdan herhangi bir tork uygulanmadığı sürece açısal momentum her zaman korunur. Örneğin buz pateni yapan biri kollarını içeriye doğru kapar ise kendisi hızlanır bunun sebebi açısal momentumun korunumudur. Nötron yıldızlarının çok fazla miktardaki dönüşleri de açısal momentumun korunuşu ile açıklanabilir. Açısal momentum korunumu çoğu fizik ve mühendislik bölümlerinde araç gereç üretiminde yararlanılmaktadır.

Bir merkeze göre alınan açısal momentum (L)un tanımı;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          r
        
        ×
        
          p
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\mathbf {r} \times \mathbf {p} }
  

bu formülde r parçacığın merkeze göre yer vektörüdür, p parçacığın lineer momentumudur ve x vektör çarpımını ifade eder. 

Tanımda da görüldüğü gibi açısal momentumun SI birimindeki değeri Newton metre saniyedir (N•m•s veya kg•m2/s) veya joule saniye (J•s). Vektör çarpımından dolayı açısal momentum, yarıçap vektörü r ve momentum vektörü p ye diktir ve bu sağ el kuralı ile bulunabilir. Sabit kütleli ve değişmeyen bir simetri ekseni etrafında dönüş yapan cismin açısal momentumu, eylemsizliğin ürünü olarak kabul edilir ve açısal hız vektörü;

  
    
      
        
          L
        
        =
        I
        
          ω
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =I{\boldsymbol {\omega }}}
  

I cismin eylemsizliği (genellikle bir gergi birimi) ve ω açısal hızdır.
Düz bir çizgi ekseninde dönüş yapan parçacık veya katı cismin açısal momentumu bir vektördür ve büyüklüğü ile yönü sabittir. Eğer dönüş ekseni cismin veya parçacığın merkezinden geçerse o noktada açısal momentum sıfırdır. Çünkü bahsi geçen noktanın dönüş hareketi mevcut değildir.

Eğer bir sistem çok sayıda parçacık barındırıyorsa bu sistemin toplam açısal momentumu bu parçacıkların her birinin momentum toplamlarına eşittir. 

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∑
          
            n
          
        
        
          
            r
          
          
            n
          
        
        ×
        
          m
          
            n
          
        
        
          
            v
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\sum _{n}\mathbf {r} _{n}\times m_{n}\mathbf {v} _{n}}
  

Sabit bir kütle dağılımının olduğunu ve cismin kütlesinin ρ = ρ(r), türevsel bir hız elemanı dV, yön vektörü r bize kütle elementi; dm = ρ(r)dV verir. Bu cismin bu sebeple sonsuz küçük açısal momentumu;

  
    
      
        d
        
          L
        
        =
        
          r
        
        ×
        d
        m
        
          v
        
        =
        
          r
        
        ×
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        d
        V
        
          v
        
        =
        d
        V
        
          r
        
        ×
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle d\mathbf {L} =\mathbf {r} \times dm\mathbf {v} =\mathbf {r} \times \rho (\mathbf {r} )dV\mathbf {v} =dV\mathbf {r} \times \rho (\mathbf {r} )\mathbf {v} }
  
 dir.
Bu formül üzerinde yapılan türev ve integral işlemleri sonucunda toplam açısal hız bulunur;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∫
          
            V
          
        
        d
        V
        
          r
        
        ×
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\int _{V}dV\mathbf {r} \times \rho (\mathbf {r} )\mathbf {v} }
  

Bir bütün halindeki parçacık gruplarının açısal momentumları bulunurken matematiksel işlemlerin kolaylığı açısından, kütle merkezi alınması genellikle uygun kabul edilir. Bir parçacık grubunun açısal momentumu her bir parçanın açısal momentumunun toplamına eşittir;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        (
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        ×
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\sum _{i}(\mathbf {r} _{i}\times m_{i}\mathbf {v} _{i})}
  

ri i parçacığının yer vektörüdür, mi kütlesi, vi lineer hızıdır. Kütle merkezi şu formül ile ifade edilmiştir;

  
    
      
        
          R
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            r
          
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {R} ={\frac {1}{M}}\sum _{i}m_{i}\mathbf {r} _{i}}
  

tüm parçacıkların toplam kütleleri;

  
    
      
        M
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle M=\sum _{i}m_{i}.\,}
  

Kütle merkezinin lineer hızı;

  
    
      
        
          V
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {V} ={\frac {1}{M}}\sum _{i}m_{i}\mathbf {v} _{i}.\,}
  

Ri i için kütle merkezine olan uzaklık, Vi i parçacığını lineer hızı ve sonuç olarak;

  
    
      
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        =
        
          R
        
        +
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{i}=\mathbf {R} +\mathbf {R} _{i}\,}
  
   ve    
  
    
      
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        =
        
          V
        
        +
        
          
            V
          
          
            i
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{i}=\mathbf {V} +\mathbf {V} _{i}\,}
  

görüldüğü gibi;

  
    
      
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{i}m_{i}\mathbf {R} _{i}=0\,}
  
   ve    
  
    
      
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            V
          
          
            i
          
        
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{i}m_{i}\mathbf {V} _{i}=0\,}
  

Bu sebeple bir noktaya göre alınan açısal momentum;

  
    
      
        
          L
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        ×
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            v
          
          
            i
          
        
        =
        
          (
          
            
              R
            
            ×
            M
            
              V
            
          
          )
        
        +
        
          ∑
          
            i
          
        
        (
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        ×
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            V
          
          
            i
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {L} =\sum _{i}\mathbf {r} _{i}\times m_{i}\mathbf {v} _{i}=\left(\mathbf {R} \times M\mathbf {V} \right)+\sum _{i}(\mathbf {R} _{i}\times m_{i}\mathbf {V} _{i}).}
  

Yazılan ilk terim kütle merkezinin açısal m

Barut, enerjiyi biriktirmek, taşımak ve harekete geçirmek için kullanılan ilk teknolojilerden biridir.

1800'lerin ikinci yarısı boyunca barut, güherçile, kükürt ve odun kömürünün bir karışımı olan "karabarut" anlamına geldi.
Baruta ilk gönderme, geçici olarak 800'lerin ortasına tarihlenen bir Taocu metinden, Zhenyuan miaodao yaolüe'den bir bölüm olabilir. Günümüze kalan en eski barut formülleri 1040'lardan bir askeri kitapta, Wujing zongao'da bulunabilir. Bu kitaptaki üç formül en fazla %50 güherçile içerir; bu, patlama için yeterli değildir; ama yanıcı etki için yeterlidir. Patlayıcı barut için en uygun formül, %75 güherçile, %10 kükürt, %15 yumuşak odun kömürü içerir.
Çinliler barutu silah olarak ilk defa 904 yılında patlayıcı olarak kullandılar. Adını "uçan ateş" koymuşlardı. Ardından barut bombalarını mancınıklarda da kullanmaya başladılar. Barutun kayıtlı ilk itici güç olarak kullanılması 1132 yılında bambudan yapılmış toplarda kullanılması denemeleridir. Metal boruya sahip topların kullanımı 1268-1279 tarihleri arasında Moğollar ile Song Hanedanlığı arasındaki savaşta görülür.
Barutun Araplar tarafından kullanılması 13. yüzyılda gerçekleşmiştir.
Barutun Avrupa'ya nasıl geldiği hakkında fazla bir bilgi yoktur. Bazı tarihçiler İpek Yolu yoluyla geldiğine inanmakta, bir grup da, barutun Avrupa'da Çin'den bağımsız olarak icat edildiğini savunmaktadır.
1846 yılında İtalya'da Soprero,İsveç'te Schönbein ve Fransa'da Böttger adlı kimyagerler ayrı ayrı çalışarak nitrogliserin ve nitroselüloz (veya pamuk barutu) adı verilen barut çeşidini buldular. Bu patlayıcılar olumlu olduğundan, birçok kişi bunları tekamül ettirmek için çaba sarf etti. 1886'da Fransız kimyager Vielle silahlarda kullanılabilen ilk dumansız barutu yaptı.
(Kara barut) 
Barut ağırlıkça 15 birim potasyum nitrat (bazen yerine sodyum nitrat), 3 birim odun kömürü tozu ve 2 birim kükürdün karışımından oluşur. Bu oran yüzyıllar boyunca değişiklikler göstermiştir. Amaca göre oranı değiştirilebilir. Barut imalinde kullanılan bu üç kimyasal madde kolayca öğütülüp toz haline getirilebilir ve karıştırılır.
Bu suretle yapılan baruta (un barutu) denilmekteydi. Bunun birçok sakıncası bulunmaktaydı.
Bu karışım fıçılar içerisinde nakledilirken patlama tehlikesi vardı. Ayrıca barutun yapıldığı maddelerin farklı özgül ağırlıkları olduğundan, fıçıda durduğu sürece ayrılarak bozuluyordu. Son olarak da rutubetten etkilenerek topraklaşıyor ve yanma özelliğini kaybediyordu. Bu sorun da yine 1400 yıllarında taneli barut yapılarak çözüldü. Şöyle ki toz haline getirilen üç kimyasal madde alkol ile karıştırılarak sulandırıldı ve sonra basınç ile kurutularak taneler haline getirildi.
Bu tane barutun daha çabuk yandığı ve daha güçlü olduğu görüldü. Bu barut yine de mükemmel değildi. Atış yapıldığı zaman etrafı kesif bir beyaz duman kaplıyor ve birkaç top salvosundan sonra savaş alanı simsiyah oluyordu. Ayrıca tüfeklerde ve toplardan çıkan duman silahların yerini belli ediyordu. Bunlardan başka kara barut namlularda yapışkan bir tortu bırakıyor ve bir süre sonra bu birikintiler yüzünden gülle veya kurşun (ağızdan dolma) silaha sığmaz oluyordu. Atıştan hemen sonra namlu temizlenmezse, bu yapışkan tortunun içindeki kükürt kalıntıları rutubet alarak sülfürik aside dönüşüyor ve namlu içini kemirerek çürütüyordu. 
Ayrıca duman ve tortular yüzünden doğan sorunlar başka bir barutun yapılmasını zorunlu kıldı
(Dumansız barut): 1886'da Fransız kimyager Vielle silahlarda kullanılabilen ilk dumansız barutu yaptı.
Nitroselüloz (pamuk barutu): alkolle karıştırılıp hamur haline getirildikten sonra ince şeritler ve taneler halinde kesilerek kurumaya terk edilir.

Barutun yanma hızı basınçtan etkilenmediğinden dolayı, patlayıcı özelliği gösterir ama yavaş ayrışmasından dolayı da oldukça güçsüz bir patlayıcı sayılır. Bu özelliğinden dolayı daha çok itici bir güç olarak kullanılması tercih edilmiştir. Yandığında silahın namlusuna zarar veremez ama mermiyi itecek yeterli kuvveti yaratır.Fakat kayaların parçalanması gibi uygulamalar için gücü yetersizdir ve bu gibi durumlar için dinamit gibi baruttan daha güçlü patlayıcılar kullanılır.Toz taneciklerinin büyüklüğü, barutun yanma hızını belirler. Daha küçük tanecikler, daha fazla yüzey alanı yaratır bu da daha hızlı yanma demektir. Kovan içinde sıkılaştırılması yanma başladığında patlama yaratır. İşaret fişeklerinde de tercih edilir.

% Cinsiyle hesaplama

%75 KNO3 veya NaNO3
%15 C
%10 S
Kabaca hesaplama

15x KNO3 veya NaNO3
3x  C
2x  S
KNO3 = potasyum nitrat
NaNO3 = sodyum nitrat
C = karbon (kömür)
S = kükürt

Patlayıcıların patlama hızlarının listesi

Turgay Aydın, Kara avcılığı Teknikleri; İzmir, 1999, 2015
Turgay Aydın, Kara avcılı-ğın Tarihi Felsefesi; İzmir, 1005
Avcının Sesi Mart 1999 sy 86-87
Kenneth Chase, Ateşli Silahlar Tarihi

Bazalt, volkanik kaya kütlelerinden biri. Siyah renkte ve kesif yığınlar halindedir. Doğada kütle, damar ve akıntı halinde bulunur. Başlıca özelliklerinden birisi, altıgen prizmalar biçiminde, büyük sütunlar meydana getirmesidir. Bu sütunlar, mağma akıntılarının soğuyup büzülmesinden ileri gelmiştir. Sert ve dayanıklı bir taş olduğundan kaldırım, yapı taş, demiryolu, köprü malzemesi olarak kullanılır. Yeryüzünde çok bol olan bazalt, bazı memleketlerde, binlerce kilometrekarelik yerleri örter. Birleşik Krallık'ın kuzeyi, İrlanda, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük Hindistan'da Dekkan bölgesindeki bazalt yığınları 300.000 kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kaplar.

Tanım olarak, bazalt genellikle% 45-53 silika (Si02) içeren afanitik (ince taneli) magmatik bir kayadır. Bu tanım, Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS) sınıflandırma şemasının tanımına göre belirlenmiştir. İzlanda, Faroe Adaları, Réunion ve Hawaiʻi adaları da dahil olmak üzere birçok okyanus ortası adadaki ana volkanik kayanın yanı sıra, okyanus kabuğunun önemli bir bileşeni olan bazalt Dünya'daki en yaygın volkanik kaya türüdür.Bazalt genellikle görünür mineral tanelerle serpiştirilmiş olan çok ince taneli veya camsı bir görünüme sahiptir. Ortalama yoğunluğu 3,0 g / cm3'tür.
Bazalt genellikle gri veya siyah renktedir ancak mafik (demir açısından zengin) minerallerinin diğer demir oksitlere ve hidroksitlere oksitlenmesi nedeniyle hızlıca kahverengi veya pas kırmızısına dönüşmektedir. Ayrışma veya yüksek konsantrasyonlarda plajiyoklaz nedeniyle, bazı bazaltlar oldukça açık renkli olabilmektedir.Bazalt, büyük mineral kristallerinin büyümesi için çok hızlı bir şekilde erimiş kaya soğuması nedeniyle ince taneli bir mineral dokuya sahiptir; genellikle daha ince taneli bir matrise gömülmüş daha büyük kristaller (fenokristaller) içerir.
Veziküler bir dokuya sahip bazalt, kaya yapısı çoğunlukla katı olduğunda veziküler bazalt olarak adlandırılır; veziküller bir numunenin hacminin yarısından fazla olduğunda ise scoria denir.
Hadean, Archean ve Dünya tarihinin erken Proterozoik dönemlerinde, olgunlaşmamış magmaların kimyası, astenosfer farklılaşması nedeniyle bugününkinden önemli ölçüde farklıdır. Silika (Si02) içeriği% 45'in altında olan volkanik kayalara genellikle komatiit olarak adlandırlmaktadır.

"Bazalt" kelimesi Eski Yunan βασανίτης (bazanitler) 'den ithal edilmiş "çok sert taş" anlamından türetilmiştir.

Toleitik bazalt silika bakımından zengindir ve sodyum açısından fakirdir. Bu kategoriye okyanus tabanının çoğu bazaltları, çoğu büyük okyanus adaları ve Columbia Nehri Platosu gibi karasal sel bazaltları örnek verile bilir.
Yüksek ve düşük titanyum bazaltlar: Bazalik kayalar bazı durumlarda yüksek Ti ve düşük ti çeşitlerinde titanyum (Ti) içeriklerinden sonra sınıflandırılır
Okyanus ortası sırt bazalt (MORB) genellikle sadece okyanus sırtlarında kendini gösteren toleitik bir bazalttır
Zenginleştirilmiş Okyanus ortası sırt bazalt
Normal Okyanus ortası sırt bazalt
Tükenmiş Okyanus ortası sırt bazalt
Yüksek alümina bazalt silika doymamış veya aşırı doymuş şeklinde olabilir.
Alkali bazalt, silis bakımından fakir ve sodyum bakımından zengindir.
Okyanus Adası Bazaltı
Ay bazaltı

Bazaltın mineralojisi, kalsik plajiyoklaz feldspat ve piroksenin baskınlığı ile karakterize edilir. Alkali bazaltlar tipik olarak ortopiroksen içermeyen ancak olivin içeren mineral yapılarına sahiptir.
Toleitik bazaltların çoğu, manto içerisinde yaklaşık 50–100 km derinlikte oluşur. Birçok alkali bazalt daha büyük derinliklerde, belki de 150–200 km kadar derinlikte oluşabilir.
Yüksek alümina bazaltın kökeni, birincil eriyik olup olmadığı veya diğer bazalt tiplerinden fraksiyonasyonla türetilmiş olduğu konusunda anlaşmazlıklarla tartışmaya devam etmektedir.

En yaygın magmatik kayaçlara göre bazalt bileşimleri, TASO sınıflamasına göre  MgO ve CaO bakımından zengin ve Na2O + K2O bakımından düşüktür.

Okyanus ortası sırt bazaltları (MORB), okyanus ortası sırtlarında oluşan karakteristik magmatik kayaçlardır.
Bazaltlarda stronsiyum, Neodimyum, kurşun, hafniyum ve osmiyum gibi elementlerin izotop oranları, Dünya'nın mantosunun evrimi hakkında bilgi edinmek için çok fayda sağlamıştır.
Kısmi eriyikler için kaynak kayalar muhtemelen peridotit ve pirokseniti içerir (örneğin, Sobolev ve ark., 2007).

Bir bazaltın şekli, yapısı ve dokusu, nasıl ve nerede patlak verdiği hakkında bilgi verir. Örneğin Hawaii bazalt püskürmelerinin nasıl ve nerede patladığını teşhis eder.

Açık havada bazalt patlaması sonucu, üç farklı lav türü veya volkanik tortu oluşturur: scoria; kül ve lav akıntısı.
Subaerial lav akışları sonucu konilerinin üst kısımlarındaki bazalt, genellikle kayaya hafif bir "köpüklü" doku kazandıracaktır. Bazaltik küller genellikle kırmızıdır ve demir açısından zengin minerallerden oksitlenmiş demir ile renklendirilir.
Bazaltik tüf veya piroklastik kayalar az bulunur fakat varlıkları bilinmemektedir.
Bazalt patlayıcı lav döküntüleri oluşturmak çok sıcak ve akışkandır, Hawaiʻi'nin Mauna Loa yanardağı 19. yüzyılda, Yeni Zelanda Tarawera Dağı 1886 yılında şiddetli bu şekilde patlamıştır.

Kalın bir lav akışının soğuması sırasında, kırıklar oluşur. Bu akış nispeten hızlı bir şekilde soğursa, önemli daralma kuvvetleri oluşur.
Sütunların boyutu gevşeme oranına bağlıdır; çok hızlı soğutma olursa çok küçük (<1 cm çap) sütunlara neden olabilirken, yavaş soğutma ise büyük sütunlar üretme olasılığı daha yüksektir.

Bazalt su altında patladığında veya denize aktığında, su ile temas etmesi sonucu yüzeyi söndürür ve lav içinden başka bir yastık oluşturmak için kırıldığı zaman ayırt edici bir yastık şekli oluşturur. Bu" yastık " doku sualtı bazaltik akışlarda çok yaygındır ve antik kayalarda bulunan bir sualtı patlama ortamının teşhisidir. Tipik olarak camsı bir kabuğa sahip ince taneli bir çekirdekten oluşmuştur. Bireysel yastıkların boyutu 10 cm ile birkaç metre arasında değişir.
Atlantik Okyanusu'ndaki surtsey Adası, bir bazalt yanardağdır. Bu patlamasının ilk aşaması, magmanın oldukça akışkan olduğundan patlayıcı bir özelliğe sahip ve kayanın bir tüf oluşturması için kaynar buhar tarafından parçalanmasına neden oldu. Bu daha sonra tipik bir davranışa geçti.
Volkanik cam, özellikle lav akışlarının hızla soğutulmuş yüzeylerindeki kabuklar olarak mevcut olabilir ve yaygın olarak sualtı patlamaları ile ilişkilidir.
Yastık bazaltı ayrıca bazı yer altı volkanik patlamaları tarafından da üretilir.

Sualtı volkanik bazaltın yaygın korozyon özellikleri, bazaltik kayaçlar ve deniz suyu arasındaki kimyasal değişiminde önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Bazaltik kayaçlarda bulunan önemli miktarda demir, Fe (II) ve manganez, Mn (II), bakteriler için potansiyel enerji kaynakları sağlar. Bakterilerin bazaltik camın ve deniz suyunun kimyasal bileşimini değiştirmedeki etkisi, bu etkileşimlerin yaşam kökenine hidrotermal menfezlerin uygulanmasına yol açabileceğini düşündürmektedir.

Dünyada, bazalt magmalarının çoğu, mantonun dekompresyon erimesiyle oluşmuştur
Okyanustaki tektonik plakalarının kabuk kısımları ağırlıklı olarak bazalttan oluşur.

Bazalt, dünyanın en yaygın kaya türlerinden biridir. Bazalt, büyük magmatiklerin en tipik kayasıdır. Bazaltın en büyük oluşumları okyanus tabanındadır. Deniz seviyesinin üstündeki bazalt, sıcak nokta adalarında ve volkanik yayların etrafında yaygındır. Bununla birlikte, karadaki en büyük bazalt boylar taşkın bazaltlarına karşılık gelir. Kıta taşkın bazaltlarına örnek olarak Hindistan'daki Deccan Tuzakları, Britanya Kolombiyası, Kanada'daki Chilcotin Grubu, Brezilya'daki Paraná Tuzakları, Rusya'daki Sibirya Tuzakları, Güney Afrika'daki Karoo sel bazalt eyaleti, Washington'un Columbia Nehri Platosu'nda olduğu bilinmektedir.

Bu bazalt robotik Rus Luna programı tarafından keşfelip ve ay göktaşları arasında temsil edilmiştir. Ay bazaltları, temel olarak ağırlıkça yaklaşık% 17 ila 22 FeO arasında değişen yüksek demir içeriklerinde Dünya'daki diğer bazaltlardan  farklıdır. Aynı zamanda,  ağırlıkça yaklaşık% 13 oranında değişen çok çeşitli titanyum konsantrasyonlarına (mineral ilmenitinde bulunur) sahiptirler. Geleneksel olarak, ay bazaltları titanyum içeriğine göre sınıflandırılmıştır. Bu sınıflar yüksek Titanyum,  düşük Titanyum ve çok düşük Titanyum olarak adlandırılmıştır.

Ay'ın bazaltlarının çoğu 3 ila 3,5 milyar yıl önce ortaya çıkmış olup ancak en eski örnekler 4,2 milyar önce keşfedilmiş ve en genç akışların 1,2 milyar yıl önce patladığı tahmin edilmektedir.

Bazaltlar, metamorfik koşullar hakkında hayati bilgiler verebildikleri için önemli kayalardır. Metamorfize edilmiş bazaltlar, altın yatakları, bakır yatakları, volkanojenik masif sülfür cevheri yatakları ve diğerleri dahil olmak üzere çeşitli hidrotermal cevher yatakları için önemli noktalardır.

Dünya yüzeyinde bulunan diğer kayalara kıyasla, bazaltlar nispeten hızlı ayrışır. Bazalt, havada hızla oksitlenir, kayayı demir oksit (pas) nedeniyle kahverengiden kırmızı renge dönüştürür.  Kimyasal ayrışma ayrıca bazaltik bölgelere asitleşmeye karşı güçlü bir tepki veren kalsiyum, sodyum ve magnezyum gibi suda çözünür katyonları da serbest bırakır.

Bazalt, inşaatta (örneğin yapı taşları veya zemin işlerinde), parke taşları yapımında ve heykel yapımında kullanılır.

Mafik, magnezyum ve demir açısından zengin silikat mineral veya magmatik kaya
Polibarik eritme
Volkan, sıcak lav, volkanik kül ve gazların yüzeyin altındaki bir magma odasından açığa çıkması
Sideromelane, bazaltik volkanik cam

Bebhionn (ayrıca Saturn XXXVII olarak da bilinir), Satürn'ün küçük, düzensiz bir doğal uydusudur. Scott S. Sheppard, David C. Jewitt, Jan Kleyna ve Brian G. Marsden tarafından 12 Aralık 2004 ve 9 Mart 2005 tarihleri arasında yapılan gözlemlerle keşfedildi ve keşfi 4 Mayıs 2005 tarihinde açıklandı. Voyager 2 uzay aracının geçişinden 23 yıl sonra keşfedilen birkaç Satürn uydusundan birisidir.
Resmi adı, kelt mitolojisine göre güzelliğiyle ünlü bir dev doğum tanrıçası olan Béibhinn'den geliyor. İsim, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 29 Mart 2007'de onaylandı; daha önce S/2004 S 11 geçici adıyla biliniyordu.
Bebhionn yaklaşık 6 kilometre çapında ve Satürn'ün etrafında 835 günlük eksantrik bir yörüngede dönüyor. Yörünge dış merkezliği 0,469'dur ve ekliptiğe 35,01° eğimlidir. Bebhionn'un dönüş süresi Cassini uzay aracının ISS kamerası tarafından 16,33 ± 0,03 saat olarak ölçüldü.

Institute for Astronomy Saturn Satellite Data 15 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jewitt's New Satellites of Saturn page 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 3 Mayıs 2005 (keşif görüntüleri 30 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) (İngilizce)
IAUC 8523: New Satellites of Saturn 23 Şubat 2011 tarihinde Wikiwix sitesinde arşivlendi 4 Mayıs 2005 (keşif) (İngilizce)
MPEC 2005-J13: Twelve New Satellites of  Saturn 29 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi 3 Mayıs 2005 (keşif ve gök günlüğü) (İngilizce)
IAUC 8826: Satellites of Jupiter and Saturn21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 5 Nisan 2007 (uydunun isimlendirilmesi) (İngilizce)

Bianca Uranüs'ün iç uydularından biridir. 23 Ocak 1986'da Voyager 2 tarafından çekilen görüntüler sayesinde keşfedildi ve geçici olarak S/1986 U 9 olarak adlandırıldı. Daha sonra uyduya, Shakespeare'in Hırçın Kız adlı oyunundaki Katherine'in kız kardeşinin ismi verilmiştir. Ayrıca Uranüs VIII olarak da bilinir.
Bianca, içerisinde Cressida, Desdemona, Juliet, Portia, Rosalind, Cupid, Belinda ve Perdita uydularını da içeren Portia Grubu uydularına dahildir. Bu uydular benzer yörüngelere ve fotometrik özelliklere sahiptir. 27 km'lik yörünge çapı ve 0.08'lik geometrik albedosu dışında hakkında hiçbir şey bilinmemektedir.
Voyager 2 görüntülerinde Bianca, ana ekseni Uranüs'ü işaret eden ince uzun bir nesne olarak görünür.  Yüzeyi gri renktedir.

Uranüs'ün uyduları

Açıklayıcı notlar

Kaynaklar

Bianca Profile by NASA's Solar System Exploration19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uranus' Known Satellites15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (by Scott S. Sheppard)

Buzz Aldrin (/ˈɔːldrɪn/ AWL-drin; doğum adı: Edwin Eugene Aldrin Jr.; d. 20 Ocak 1930) Amerikalı eski bir astronot, havacılık mühendisi ve savaş pilotudur. Görev komutanı Neil Armstrong'dan sonra Ay'da yürüyen ikinci insandır. 1966'daki Gemini 12 görevinde pilot olarak üç uzay yürüyüşü gerçekleştirdi ve 1969'daki Apollo 11 görevinde Kartal Ay Modülü'nün pilotu oldu. Armstrong'un 2012'de ve pilot Micheal Collins'in 2021'deki ölümlerinin ardından Apollo 11 mürettebatının hayatta kalan son üyesidir. Jim Lovell'ın 2025'teki ölümünden sonra ise yaşayan en yaşlı astronot oldu.
Glen Ridge, New Jersey'de doğan Aldrin, 1951 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okulundan makine mühendisliği derecesiyle sınıf üçüncüsü olarak mezun oldu. ABD Hava Kuvvetleri'nde görevlendirildi ve Kore Savaşı sırasında jet savaş pilotu olarak görev yaptı. 66 tane muharebe görevinde bulundu ve iki MiG-15 savaş uçağını düşürdü.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde astronotik alanında doktora derecesi aldıktan sonra Aldrin, NASA'nın Astronot Grubu 3'e seçildi ve bu sayede doktora derecesine sahip ilk astronot oldu. "İnsanlı Yörüngesel Kenetlenme için Görüş Hattına Dayalı Yönlendirme Teknikleri" başlıklı doktora tezi, ona diğer astronotlar arasında "Dr. Rendezvous" yani "Dr. Kenetlenme" lakabını kazandırdı. İlk uzay uçuşunu 1966'da Gemini 12 ile gerçekleştirdi ve bu görev sırasında beş saatten fazla süreyi uzay yürüyüşünde geçirdi. Bundan üç yıl sonra Aldrin, tam olarak 21 Temmuz 1969 (UTC) saat 03:15:16'da, Armstrong'un yüzeye ilk adımını atmasından on dokuz dakika sonra Ay'a ayak bastı. Bu sırada komuta modülü pilotu Michael Collins Ay yörüngesinde kaldı. Presbiteryen bir din adamı olan Aldrin, Ay'da özel olarak komünyon ayini gerçekleştirerek orada yiyecek ve içecek tüketen ilk kişi oldu.
1971'de NASA'dan ayrıldıktan sonra Aldrin, ABD Hava Kuvvetleri Test Pilot Okulunun komutanı oldu. 1972'de 21 yıllık hizmetinin ardından Hava Kuvvetleri'nden emekli oldu. Otobiyografileri Dünya'ya Dönüş (1973) ve Muhteşem Issızlık (2009), NASA'dan ayrıldıktan sonraki yıllarda yaşadığı majör depresif bozukluk ve alkolizmle mücadelesini anlatır. Aldrin, özellikle insanlı Mars görevi olmak üzere uzay araştırmalarını savunmaya devam etmektedir. Mars'a seyahati zaman ve yakıt açısından daha verimli hâle getiren özel bir uzay aracı gezingesi olan Aldrin döngüsünü geliştirdi. 1969'da verilen Başkanlık Özgürlük Madalyası da dâhil olmak üzere çok sayıda ödüle layık görüldü.

Buzz Aldrin ile NOVA serisi için yapılan röportaj: Ay'a Yolculuk; WGBH Eğitim Vakfı, ham görüntüler, 1998
"Yalnızlığın Uydusu"; Aldrin'in Ay'da yürümenin nasıl bir şey olduğunu anlattığı makale, Cosmos bilim dergisi, Temmuz 2005.
IMDb'de Buzz Aldrin
Discogs'ta Buzz Aldrin diskografisi
C-SPAN'daki görünümü

"Büyük Ay Aldatmacası", (İngilizceː Great Moon Hoax) aynı zamanda "1835 Büyük Ay Aldatmacası" olarak da bilinir, 25 Ağustos 1835'te The Sun'da (bir New York gazetesi) yayınlanan, Ay'da yaşamın ve uygarlığın var olduğu hakkında altı makaleden oluşan bir yazı diziydi. Ay'daki bu yalan keşifler Sir John Herschel ve onun hayalî arkadaşı Andrew Grant'e atfedildi.

Makalelerde bizonlar, tek boynuzlu keçiler, mini zebralar, tek boynuzlu atlar, iki ayaklı kuyruksuz kunduzlar ve tapınaklar inşa eden yarasa benzeri kanatlı insansı yaratıklar ("Vespertilio-homo") dahil olmak üzere Ay'daki hayvanlar anlatılmıştır. Ayrıca ağaçlar, okyanuslar ve plajlar da vardı. Bu keşiflerin sözde devasa bir teleskopla yapıldığı iddia edilmiştir. New England'dan Güney Afrika'ya nakledilen teleskobun dünyadaki diğer teleskoplardan kat kat daha büyük olduğu söylenmiştir. "24 fit çapında ve 7 ton ağırlığında" olduğu belirtilmiştir.
"Vespertilio-homo" kelimesi Latince'de insan-yarasa, yarasa-adam veya insan-yarasa olarak çevrilebilir.
1836'da yeniden basılmış bir baskıda, Vespertiliones veya yarasa adamlar adında ikinci bir tür ekledi. Anlatının yazarı görünüşte Sir John Herschel'in seyahat arkadaşı ve danışmanı Dr. Andrew Grant'ti, ancak Grant hayal ürünüydü.

Makalenin yazarı ilk başta halk tarafından bilinmiyordu. Başlangıçta bu makalenin yazarı, Ağustos 1835'te The Sun için çalışan biri olan Richard Adams Locke idi (1800–1871). Sonunda Locke, 1840 yılında haftalık New World gazetesine yazdığı bir mektupta kitabın yazarı olduğunu itiraf etti. Locke'un iddialarına rağmen, makalelerin yazılmasında başkalarının da olduğuna dair söylentiler devam ediyordu.
Bu aldatmacayla bağlantılı iki kişinin daha olduğu belirlendi: Jean-Nicolas Nicollet, o sırada Amerika'da seyahat eden Fransız gök bilimci (aslında Ay sahtekarlığı ortaya çıktığında New York'ta değil Mississippi'deydi) ve Lewis Gaylord Clark, edebiyat dergisi The Knickerbocker'ın editörüydü. Ancak bu aldatmacanın yazarının Locke'un dışında herhangi biri olduğunu gösteren bir kanıt yoktu.
Yazarın Richard A. Locke olduğu düşünülürse, niyeti muhtemelen The Sun'ın satışlarını artıracak sansasyonel bir hikâye yaratmak ve yakın zamanda yayınlanan daha abartılı astronomi teorileriyle alay etmekti.

Efsaneye göre, The Sun'ın aldatmaca makalesi nedeniyle satışları önemli ölçüde arttı, böylece The Sun'ın başarılı bir gazete olduğu ortaya çıktı. Bu, dergiye uluslararası üne kavuştu.
Ancak bu sahtekârlığın gazetenin tirajını ne ölçüde artırdığı, olayla ilgili açıklamalarda kesinlikle abartılıyordu. Yayımlandıktan sonraki birkaç hafta boyunca bunun bir aldatmaca olduğu ortaya çıkmadı ve o zaman bile gazete makaleyi geri çekmedi.
Herschel başlangıçta bu aldatmacayı eğlenceli buldu ve kendi gözlemlerinin asla bu kadar heyecan verici olamayacağını belirtti. Daha sonra bu aldatmacanın ciddi olduğuna inanan kişilerin sorularını yanıtlamak zorunda kalınca ɡerɡinlik yaşadı.

Aldatmaca, Pulitzer Tarih Ödülü'nü kazanan Gotham: A History of New York City to 1898'de yer alıyor.
Ay Üçlemesi - Polonyalı yazar Jerzy Żuławski'nin 1903-1911'de yayınlanan bir dizi fantastik romanı. Dizi şu romanlardan oluşuyor: Gümüş Küre'de. Ay'dan, Fatih'ten ve Eski Dünya'dan El Yazması.
Nate DiMeo'nun tarihi podcast'i The Memory Palace, 2010 yılında Büyük Ay Aldatmacasına "Güneşteki Ay" başlıklı bir bölüm ayırdı.
Aldatmaca, besteci Matt Dahan'ın müzikal radyo dizisi Pulp Musicals'ın bir parçası olarak üç bölümlük bir müzikale ilham verdi.
Richard Adams Locke ve Büyük Ay Aldatmacası, Félix J. Palma'nın 2012 tarihli Gökyüzü Haritası adlı romanının 14. bölümünde kurgulanmıştır.
Aldatmaca, okuyucuların eğlenceyi ucuz basın gazetelerinden bilgi aldığı bir zamanı yansıtıyordu; bu durum daha sonra etik haberciliğin gelişmesiyle değişecekti.

Aya Yolculuk, Ay'da böceğe benzer uzaylıların yaşadığı 1902 yapımı Fransız bilimkurgu filmi
Gerçek Bir Hikaye, Samosata'lı Lucian tarafından yazılan ve Ay'daki tuhaf karşılaşmaları konu alan roman
Ay'a iniş komplo teorileri

Cassini–Huygens, doğal uyduları ve halkaları da dahil olmak üzere Satürn sistemini incelemek amacıyla 15 Ekim 1997'de başlatılan NASA, ESA ve ASI ortaklığında gezegenler arası uzay araştırma göreviydi.
Ziyaret için Satürn'e giden dördüncü ve yörüngesine giren ilk uzay sondasıdır. 1997'de uzaya fırlatılan uzay aracı, 2004 yılında Satürn'e vardıktan sonra bu gezegeni ve ayrıca Jüpiter'i gözlemleyerek heliosferi ve izafiyet kuramı deneyi amacıyla çok sayıda doğal uyduyu incelemiştir. Hemen her gün gezegenin, halkaları ve uydularının fotoğraflarını çekip, veri toplayıp Dünya'ya gönderen iki parçalı uzay aracı, adını astronom Giovanni Domenico Cassini ile Christiaan Huygens'dan alır. Son olarak Satürn'ün halkaları içine girip gaz, toz ve buz parçacıklarını yakalayıp analiz ettikten ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflar çektikten sonra misyonunun 15 Eylül 2017'de gezegenin atmosferine girerek sona ermesi planlanmıştır.
1980'lerde gelişirilmeye başlanan Cassini', Titan IVB / Centaur taşıyıcı roketiyle 15 Ekim 1997 tarihinde fırlatılarak uzaya gönderildi. 7 yıllık gezegenlerarası uçuş sonrası 1 Temmuz 2004 tarihinde Satürn çevresindeki yörüngesine girdi. 25 Aralık 2004 tarihinde, yaklaşık 02:00 UTC sıralarında Huygens denilen uydusu, araçtan ayrılıp 14 Ocak 2005 tarihinde Titan'a indi.
En büyük keşiflerinden birisi Satürn'ün uyduları olan Titan, Enceladus ve Mimas'ta büyük sıvı su kaynaklarının bulunması ve bu uyduların potansiyel bir yaşam barındırma ihtimali olmasıdır. Cassini'nin misyonunun sonunda yaşam ihtimali olan bu suları kirletmesinden endişe duyan NASA Gezegen Koruma Ofisi; Cassini uzay aracında Dünya'dan fırlatılmadan önce belki yeterince iyi temizlenmediği için bazı mikroorganizmaların bulunabileceğini göz önüne alarak uzay aracının Satürn'e çarptırılmasına karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda 22 Nisan 2017'de Titan'a yakın bir geçiş gerçekleştiren Cassini'nin, bu manevradan elde edilen çekim gücünden yararlanarak Satürn'ün üst atmosferi ile Satürn'e en yakın halkaları arasına 22 dalış yapması ve böylece halkalar hakkında daha yakından bilgi alınması planlanmış; ilk dalış 26 Nisan'da gerçekleştirilmiştir.
İlk dalışın ardından geçen 22 dalış sonrasında, yakıtı tükendiği için ve olası yaşam potansiyeli olan uydulara zarar vermemesi için, 15 Eylül 2017 günü, saat 13:44'te gezegen atmosferine düşürülüp görevine son verildi.

Uzay aracının, Mars yörüngesinin ötesindeki görevler için geliştirilmiş bir uzay aracı sınıfı olan ikinci üç eksenli stabilize, RTG ile çalışan Mariner Mark II olması planlandı. Cassini, Comet Rendezvous Asteroid Flyby (CRAF) uzay aracıyla aynı anda geliştirildi, ancak bütçe kesintileri ve proje kapsamı, NASA'yı Cassini'yi kurtarmak için CRAF geliştirmesini sonlandırmaya zorladı. Sonuçta, Cassini daha özelleşti. Mariner Mark II serisi iptal edildi.
Birleşik yörünge aracı ve sondası, Phobos 1 ve Phobos 2 Mars sondalarının ardından başarıyla fırlatılan üçüncü en büyük ve en karmaşık insansız gezegenler arası uzay aracıdır.
Yörünge aracının 2.150 kg (4.740 lb) ve sondanın 350 kg (770 lb) kütlesi vardı. Fırlatma aracı adaptörü ve fırlatma sırasında 3.132 kg (6.905 lb) itici gaz ile, uzay aracının kütlesi 5.600 kg (12.300 lb) idi.
Cassini uzay aracı 6,8 m yüksekliğinde ve 4 metre (13 ft) genişliğindeydi. Uzay aracının karmaşıklığı, Satürn'e olan yörüngesi ve varış noktasındaki iddialı bilimsel hedefleri sayesinde arttı. Cassini 1.630 bağlantılı elektronik bileşenler, 22.000 kablo bağlantısı ve 14 kilometre (8,7 mi) kabloya sahipti. 
Çekirdek kontrol bilgisayarı CPU'su yedekli bir MIL-STD-1750A sistemiydi. Ana tahrik sistemi, bir ana ve bir yedek R-4D çift yakıtlı roket motorundan oluşuyordu. Her motorun itişi 490 N (110 lbf) ve toplam uzay aracı delta-v'in hızı yaklaşık 2.040 m/s (4.600 mph) idi. Daha küçük tek yakıtlı roketler, manevra kontrolunda kullanıldı.
Cassini, esasen 32,7 kg plütonyum dioksit (28,3 kg saf Plütonyum içeren) nükleer yakıtla çalışıyordu. Malzemenin radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan ısı elektriğe dönüştürüldü. "Huygens" seyir sırasında "Cassini" tarafından desteklendi ancak bağımsız olduğunda kimyasal piller kullandı. Sonda, kamu kampanyasıyla toplanan 81 ülkedeki vatandaşlardan 616.400'den fazla imzalı bir DVD taşıyordu.

Cyllene (ayrıca Jupiter XLVIII olarak da bilinir), Jüpiter'in doğal uydusudur. 2003 yılında Hawaii Üniversitesi'nden Scott S. Sheppard liderliğindeki bir gök bilimci ekibi tarafından keşfedildi ve geçici olarak S/2003 J 13 adı verildi.
Cyllene, yaklaşık olarak 2 kilometre çapındadır ve Jüpiter'in yörüngesinde 731,099 günde ortalama 23,4 milyon kilometre mesafede, tutuluma 140,15° eğimle (Jüpiter'in ekvatoruna 139,54°), ters yönde ve 0,4116'lik bir eksantriklikle dolaşır.
Mart 2005'te, Zeus'un (Jüpiter) kızı, bir naiad (su perisi) veya Killene Dağı (Yunanistan) ile ilişkili bir oread (dağ perisi) olan  Cyllene'nin adı verilmiştir.
Cyllene, 22,8 ile 24,7 gigametre arasında değişen mesafelerde ve 144,5° ile 158,3° arasında değişen eğimlerde Jüpiter'in yörüngesinde ters yönde dönen düzensiz uydular olan Pasiphae grubuna dahildir.

Çarpma krateri, bir gezegenin, Ay'ın veya başka bir katı cismin yüzeyinin de, daha küçük bir cismin yüzeye hiper hızla çarpmasıyla oluşan bir dairesel çöküntüdür. Patlama veya içsel çökme nedeniyle oluşan volkanik kraterlerin tersine çarpma kraterleri, çevresindeki araziden yükseklik olarak daha alçakta olan kenar ve zeminleri yükseltir. Çarpma kraterleri küçük, basit, kâse biçiminde çöküntüden geniş, karmaşık çoğul halkalı çarpma havuzuna kadar dağılım gösterir. ABD'nin Arizona eyaletinde bulunan Barringer Meteor Krateri küçük çarpma kraterinin dünya üzerindeki en bilindik örneğidir.
Çarpma kraterleri Ay, Merkür, Kalisto, Ganymede'yi ve ayrıca küçük uyduları ve asteroidleri de içeren birçok Güneş Sistemi elemanlarının baskın coğrafik özellikleridir. Aktif yüzey jeolojik süreçleri daha çok tecrübe edinen diğer gezegen ve uydularda, Dünya, Venüs, Mars, Europa, Io ve Titan gibi görünebilir. Çarpma kraterleri zamanla tektonikler tarafından gerçekleştirilen aşınma, gömülme ve dönüştürülmeden dolayı daha az yaygındır. Bu tarz süreçlerin orijinal krater topoğrafyasını bozduğu durumlarda daha çok çarpma yapısı veya astroblem terimleri kullanılır. Eski literatürde, çarpma krater oluşumunun anlamı tam olarak fark edilmeden önce yeni fark edilen çarpma-ilişkili özellikleri tanımlamak için gizli patlama yapısı veya kriptovolkanik yapı terimleri kullanılıyordu.
Merkür, Ay ve Mars'ın güney yüksek arazileri gibi eski yüzeylerin krater oluşum kayıtları, aşağı yukarı 9,3 milyar yıl önceki iç Solar Sistem içerisindeki yoğun erken bombardıman dönemlerini kayıt ediyor. Dünya üzerindeki krater oluşum oranı oldukça az, yine de fark edilebilir; Dünya ortalama olarak her milyon senede bir, 20 km çapında bir krater oluşumu için birden üçe kadar çarpma tecrübe edinir. Bu gösteriyor ki gezegende daha önceden keşfedilmiş olanlardan daha fazla genç krater olmalı. İç Solar Sistem'deki krater oluşum oranı, küçük parçalar ailesini yaratan asteroit kuşağı içerisindeki çarpışmalar sonucu dalgalanır. 160 milyon yıl önce bir çarpışmada oluşan Baptistina ailesinin, çarpma oranında ani bir yükselmeye neden olduğu düşünülüyor. Dış Solar Sistem krater oluşum oranı, İç Solar Sistem'dekinden farklı olabilir.
Dünya'nın aktif yüzey süreçleri kolaylıkla çarpma kayıtlarını tahrip edebilse de, yaklaşık 170 karasal çarpma krateri tanımlandı. Bunların yarıçapı 10 metreden 300 kilometreye kadar bir aralıkta yer alırken, yaş olarak yakın zamanlardan (örneğin 1947'de oluşumuna şahit olunuş Rusya'daki Sikhote-Alin göktaşı) 2 milyar yıla kadar bir süreye dayanır. Jeolojik süreçlerin daha yaşlı kraterleri aşındırma eğiliminden dolayı çoğunun 500 milyon yıldan daha kısa bir süre önce oluştuğu düşünülmektedir. Çarpma kraterleri kıtaların kararlı iç bölgelerinde de bulunmuştur. Okyanus dibinin hızlı değişim oranı, levha tektoniğine bağlı olarak kıtasal bir levhanın başka bir kıtasal levha altına girmesi gibi nedenlere bağlı olarak deniz tabanını araştırmak zor olduğu için çok az denizaltı krateri bulunabilmiştir. Çarpma kraterleri kendilerine benzeyen kaldera gibi yeryüzü şekilleri ile karıştırılmamalıdır.

Daniel M. Barringer (1860-1929), çarpma kraterini tanımlayan ilk insan, Arizona'daki Meteor Crater'i tanımladı ve bu krater Barringer Krateri olarak adına atfedildi. İlk olarak Barringer'in fikirleri tam olarak kabul edilmemişti, hatta Meteor Kraterleri'nin kökeni tam olarak tanımlandığında bile.
1920'lerde, Amerikalı yer bilimci Walter H. Butcher şimdilerde çarpma krateri olduğu fark edilen Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok alan üzerinde çalıştı. Bu kraterlerin büyük patlayıcı olaylar neticesinde oluştuğu kanaatine vardı, ama bu kuvvetin büyük ihtimalle volkanik kökenli olabileceğine inanıyordu. Bununla birlikte 1936'da yerbilimci John D.Boon ve Claude C. Albrittton Jr, Bucher'ın araştırmalarını yeniden gözden geçirdiler ve üzerinde çalıştığı kraterlerin büyük ihtimalle çarpmalara bağlı olarak oluştuğu kanaatine vardılar.
Krater oluşumu konusu 1960'lara kadar spekülatif kalmaya devam etti. Bu zamanlarda bazı araştırmacılar, en dikkat çekeni Eugene M. Shoemaker (Shoemaker–Levy 9 kuyruklu yıldızı'nın kaşifi) birçok krater üzerindeki detaylı araştırmaları bir araya getirdi ve açık bir şekilde bunların çarpmalara bağlı olarak oluştukları sonucuna vardı, özellikle şoklanmış metamorfik etkilerinin belirlenmesi çarpma olayları ile ilişkilendirildi.
Şoklanmış metamorfik özelliklerin bilgisiyle donatılmış olarak Carlyle S. Beals ve Dominion Astrofizik Gözlemevi'ndeki meslektaşları ve de Almanya'daki Tübingen Üniversitesi'nden Wolf von Engelhardt, çarpma kraterlerini sistematik olarak araştırmaya başladı. 1970'li yıllarda, 50 den fazla çarpma krateri tanımladılar. Yaptıkları çalışmalar tartışmaya açık olmasına rağmen, o zamanlarda sürdürülmekte olan Apollo Ay Yolculuğu Projesi, Ay'daki çarpma krateri oluşumu oranını göstererek, çalışmalara destekleyici bir kanıt sunmuş oldu. Ay'daki erozyon süreci minimal düzeydedir ve de böylelikle kraterler neredeyse süresiz olarak varlıklarını korumuşlardır. Dünya'nın neredeyse Ay ile aynı oranda krater bulundurma ihtimali düşünüldüğünde, Dünya'nın görünenden daha fazla çarpmaya maruz kaldığı açık hâle geldi.

Çarpa krateri oluşumu, katı objeler arasında gerçekleşen yüksek hız çarpmalarını içerir ve bu hız ses hızından bile daha yüksektir. Bu tarz hiper-hız çarpmaları aşina olunan ses hızının altındaki çarpışmalarda görünmeyen erime ve buharlaşma gibi fiziksel etkilere neden olur. Dünya üzerinde, atmosfere doğru yolculuğun yavaşlatıcı etkileri göz ardı edildiğinde, uzaydan bir obje ile en düşük çarpışma hızı 11 km/s'lik bir yerçekimsel kurtulma hızına eşittir. En hızlı çarpışmalar, parabolik yörüngelerin tersine doğru hareket eden cisimlerin Dünya'ya çarpması gibi en kötü senaryoda bile 72 km/s 'dir. (Çünkü kinetik enerji hızın karesine bağlı olarak artar, Dünya'nın yer çekimi sadece 1 km/s kadar kadar katkıda bulunur 11 km's kadar değil). Dünya üzerindeki ortalama çarpma hızı yaklaşık saniyede 20 kilometredir.
Bununla birlikte atmosferin yavaşlatıcı etkileri, herhangi bir olası çarpma aygıtını hızlı bir şekilde yavaşlatacaktır, özellikle Dünya'nın atmosfer kütlesinin %90'nın bulunduğu en düşük 12 kilometrelik seviyede. 7.000 kilograma kadar olan meteorlar atmosfer direncine bağlı olarak kozmik hızlarını kaybedecekler ve 0.09 dan 0.16 km/s'lik son hızına ulaşana kadar Dünya'nın yer çekimine bağlı olarak hızlanmaya başlayacaklardır. Göktaşı (asteroidler ve kuyrukluyıldızlar) ne kadar büyükse muhafaza edeceği ilk kozmik hızı da o kadar büyüktür. 9.000 kilogramlık bir cisim orijinal hızının yaklaşık %6'sını idame ettirirken, 900.00 kilogramlık bir cisim %70'ni muhafaza eder. Fazlasıyla geniş cisimler(yaklaşık 100.00 ton) atmosfer tarafından yavaşlatılmaz ve eğer bir parçalanma meydana gelmezse ilk kozmik hızları ile çarparlar.
Bu kadar yüksek hızdaki çarpışmalar katı cisimlerde şok dalgaları meydana getirir, çarpa aygıtı ve çarpılan cisim hızlı bir şekilde yüksek yoğunluğa sıkıştırılır. İlk sıkışmanın sonrasında yüksek yoğunlukta ve sonuna kadar sıkıştırılmış olan bölge hızlı bir şekilde basıncı düşürür ve patlar. Çarpma-krateri oluşumu bu yüzden mekanik yer değiştirmeden daha çok yüksek patlayıcılar tarafından oluşturulmaya yakındır. Aslında çarpma krateri oluşumunda yer alan bazı maddelerin enerji yoğunluğu yüksek patlayıcılar tarafından oluşturanlardan daha yüksektir. Kraterler patlamalara bağlı olarak oluştuğu için, neredeyse her zaman dairesellerdir. Sadece çok küçük açılı çarpmalar eliptik kraterlerin oluşumuna neden olur.
Bu katı yüzeylerdeki çarpışmaları açıklar. Hyperion'daki gibi gözenek ile çarpmalar ise püskürtme yapmadan içsel bir sıkışma meydana getiriyor olabilir ve bu da Ay'ın süngerimsi görünümünü açıklayabilir. Çarpma sürecini üç belirgin aşamaya bölmek uygundur:
(1) ilk temas ve sıkışma, (2) oyum, (3) değiştirme ve çökme. Uygulamada, bu 3 aşama arasında çakışmalar vardır. Mesela krater oyumu bazı bölgelerde devam ederken değiştirme ve çökme diğerlerinde çoktan seyir halindedir.

Atmosfer yokluğunda, çarpma aygıtının hedefin yüzeyiyle ilk temasa geçmesiyle çarpma süreci başlar. Bu temas hedefe ivme kazandırırken, çarpma aygıtının ivmesini düşürür. Çünkü çarpma aygıtı süratle hareket etmektedir, cismin arkası kısa ama sınırlı bir sürede çarpa aygıtının ivmesini azaltmak için belirgin bir yol kat eder. Sonuç olarak, çarpma aygıtı sıkışır, yoğunluğu artar ve böylelikle basınç önemli ölçüde artar. Geniş çarpmalarda basınç tepe değeri 1 TPa'yı aşar.
Fiziksel anlamda, şok dalgası temas noktasından başlatılır. Bu şok dalgasının genişlemesiyle birlikte, ivmesi azalır ve çarpa aygıtını sıkıştırır, ivme kazanır ve hedefi sıkıştırır. Şok dalgası dahilindeki sıkışma seviyesi katı cisimlerin dayanma gücünü aşar, dolayısıyla çarpma aygıtı ve de hedef çarpma bölgesine yakın bir yerde değiştirilemez bir şekilde hasar görürü. Birçok kristal mineraller şok dalgaları tarafından yüksek-yoğunluk evrelerine dönüştürülebilir. Örnek olarak, yaygın mineral olan kuvarslar yüksek-basınç formu olan koesit ve stişovit e dönüştürülebilir. Diğer birçok şok-ilişkili değişimler şok-dalgasının nüfuz etmesiyle çarpma aygıtında ve de hedefte meydana gelir ve bu değişimlerden bazıları jeolojik karakterlerin çarpma kraterleri tarafından oluşturulup oluşturulmadığını tanımlamak için araç olarak kullanılabilir.
Şok dalgasının bozulmasıyla birlikte, şoklanmış bölgenin basıncı daha olağan bir basınca ve yoğunluğa doğru azalır. Şok dalgası tarafından oluşturulan hasar maddenin sıcaklığını arttırır. Daha küçük çarpmalarda sıcaklıktaki bu yükseliş çarpma aygıtını eritmek için yeterlidir, daha büyük çarpmalarda ise birçok kısmını buharlaştırır ve de hedefin büyük bir kısmını eritir.

Şok dalgasının temas, sıkışma, basınç azaltımı ve de geçişi büyük çarpmalar için saniyenin onda birinde gerçekleşir. Kraterin daha sonraki oyumu daha yavaş meydana gelir. ve bu süreç boyunca madde akışı ses hızının altındadır. Oyum süresince krater, ivme kazanan hedef maddenin ç

Demir oksitler, demir ve oksijenden oluşan kimyasal bileşiklerdir. Sadece birkaç demir oksit tanınır. Hepsi siyah manyetik katılardır. Genellikle stokiyometrik değildirler. Oksihidroksitleri, belki de en iyi bilineni pas olan ilgili bir bileşik sınıfıdır.

 
Demir oksitler ve oksihidroksitler doğada yaygın olarak bulunur ve birçok jeolojik ve biyolojik süreçte önemli rol oynar. Demir cevheri, pigment, katalizör ve termit olarak kullanılırlar ve hemoglobinde bulunurlar. Demir oksitler boyalarda, kaplamalarda ve renkli betonlarda ucuz ve dayanıklı pigmentlerdir. Yaygın olarak bulunan renkler, sarı/turuncu/kırmızı/kahverengi/siyah aralığının "toprak" ucundadır. Gıda boyası olarak kullanıldığında E numarası E172'dir.

Demir oksitler, ferröz (Fe(II)) veya ferrik (Fe(III)) veya her ikisi olarak bulunur. Oktahedral veya tetrahedral koordinasyon geometrisini benimserler. Dünya yüzeyinde yalnızca birkaç oksit, özellikle wüstit, manyetit ve hematit önemlidir.

FeII Oksitleri
FeO: demir(II) oksit, wüstit
FeII ve FeIII karmaşık oksitleri
Fe3O4: Demir(II,III) oksit, manyetit
Fe4O5
Fe5O6
Fe5O7
Fe25O32
Fe13O19
FeIII oksitleri
Fe2O3: demir(III) oksit
α-Fe2O3: alfa fazı, hematit
β-Fe2O3: beta fazı
γ-Fe2O3: gama fazı, maghemit
ε-Fe2O3: epsilon fazı

goethit (α-FeOOH),
akaganéit (β-FeOOH),
lepidokrosit (γ-FeOOH),
feroksihit (δ-FeOOH),
ferrihidrit (Fe5HO8 · 4 H2O ortalama ya da 5 Fe2O3 · 9 H2O, daha iyi olarak: FeOOH · 0.4 H2O)
yüksek basınç pirit-yapılı FeOOH. dehidrasyon reaksiyonu sonrası: FeO2Hx (0 < x < 1).
yeşil pas (FeIIIxFeIIyOH3x + y − z (A−)z where A− is Cl− or 0.5 SO2−4)

Despina (ayrıca Neptune V olarak da bilinir), Neptün'ün üçüncü en yakın iç uydusudur. Adını Yunan mitolojisindeki Poseidon ve Demeter'in kızı olan nemf Despoina'dan almıştır.

Despina, 1989'un Temmuz ayı sonlarında Voyager 2 sondası tarafından elde edilen görüntülerden keşfedildi ve geçici olarak S/1989 N 3 belirtmesi verildi. Keşif 2 Ağustos 1989'da duyuruldu (IAUC 4824) ve "5 gün boyunca çekilen 10 kare"den bahsedildi, bu da 28 Temmuz'dan önceki bir keşif tarihine işaret etmektedir. Despina adı 16 Eylül 1991 tarihinde verildi.

Despina'nın çapı yaklaşık 150 kilometredir (93 mil). Düzensiz bir şekle sahiptir ve herhangi bir jeolojik değişiklik belirtisi göstermez. Büyük olasılıkla, Triton'un çok eksantrik bir başlangıç yörüngesine yakalanmasından kısa bir süre sonra meydana gelen tedirginlikler nedeniyle, Neptün'ün orijinal uydularının parçalanması sonucu yeniden oluşan bir enkaz yığınıdır.
3,0 mikron dalga boyunda güçlü bir soğurma özelliği tespit edilmesi, diğer küçük iç Neptün uyduları gibi Despina'nın bileşiminde de su buzu veya hidratlı silikat mineralleri olduğunu düşündürmektedir. Despina'nın albedosu, 1,4 mikronda 0,09, 2,0 mikronda 0,1 iken 3,0 mikronda 0,03'e düşmekte ve 4,6 mikronda tekrar 0,07'ye yükselmektedir.

Despina'nın yörüngesi, Thalassa'nın yörüngesine yakın fakat dışında, Le Verrier halkasının hemen içinde yer alır ve çoban uydu görevi görür. Aynı zamanda Neptün'ün eşzamanlı yörünge yarıçapının altında bulunduğundan, gelgitsel yavaşlama nedeniyle yavaşça içeri doğru bir sarmal çizer ve sonunda Neptün'ün atmosferine çarpabilir veya gelgitsel gerilme etkisi nedeniyle Roche limitini geçtikten sonra parçalanarak bir gezegen halkasına dönüşebilir.

Neptün'ün Uydusu Despina Günün Gökbilim Görüntüsü, 3 Eylül 2009.

Astronomi'de, bir devir veya referans dönemi, zamanla değişen bir astronomik miktar için referans noktası olarak kullanılan bir an zamandır. Bir gök cisminin gökyüzü koordinat sistemi veya yörünge öğeleri için yararlıdır, çünkü bunlar pertürbasyonlar'a tabidir ve zamanla değişir. Bu zamanla değişen astronomik miktarlar, örneğin, bir cismin ortalama boylam veya bir cisme göre Ortalama ayrıklık, yörüngesinin  referans düzlemi ‘ne göre düğümünü, yeröte’sinin yönü veya yörüngesinin günötesi veya yörüngesinin ana eksen büyüklüğünü içerebilir.
Bu şekilde belirtilen astronomik büyüklüklerin ana kullanımı, gelecekteki konumları ve hızları tahmin etmek için diğer ilgili hareket parametrelerini hesaplamaktır. Gök mekaniği veya onun alt alanı yörünge mekaniği disiplinlerinin uygulamalı araçları (diğer cisimlerin yerçekimi etkileri altında hareket halindeki cisimlerin yörünge yollarını ve konumlarını tahmin etmek için) ephemeris oluşturmak yani belirli bir zamanda veya zamanlarda gökyüzündeki astronomik cisimlerin konumlarını ve hızlarını veren bir değerler tablosu  oluşturmak için kullanılabilir.
Astronomik miktarlar, örneğin, zaman aralığının polinom bir fonksiyonu olarak, zamansal bir başlangıç noktası olarak bir devir ile çeşitli şekillerde belirtilebilir (bu, bir çağ kullanmanın yaygın bir güncel yoludur). 
Alternatif olarak, zamanla değişen astronomik miktar, zaman içindeki değişimini başka bir şekilde- örneğin, 17. ve 18. yüzyıllarda yaygın olduğu gibi bir tablo ile belirtilmek üzere bırakarak, devirde sahip olduğu ölçüye eşit bir sabit olarak ifade edilebilir.
"devir" kelimesi eski astronomi literatüründe sıklıkla farklı bir şekilde, ör. 18. yüzyılda astronomik tablolarla bağlantılı olarak kullanılmıştır. O zamanlar, zamanla değişen astronomik büyüklüklerin standart başlangıç tarih ve saatini değil, "zamanla değişen miktarların kendilerinin" o tarih ve saatindeki değerlerini "devirler" olarak belirtmek gelenekseldi. Bu alternatif tarihsel kullanıma uygun olarak, 'devirleri düzeltmek' gibi bir ifade, sabit bir standart referans tarih ve zamanına uygulanabilen, tablo halindeki astronomik büyüklüklerin değerlerinin genellikle küçük bir miktarı ile düzenlemeye atıfta bulunacaktı (ve mevcut kullanımdan beklenebileceği gibi, bir tarih ve saat referansından farklı bir tarih ve saate bir değişiklik değil).

Doppler etkisi (veya Doppler kayması), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler'den almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyunun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman veya konumlarda farklı algılanması olayıdır. Herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamı'na ihtiyaç duyan dalgalar (örn. ses dalgaları veya su dalgaları) için Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga orta yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örn. ışık, radyo dalgaları veya radyasyon), Doppler Etkisi hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.

Doppler etkisi ilk olarak 1842 yılında Avusturyalı bilim insanı Christian Andreas Doppler tarafından (Über das farbige Licht der Doppelsterne und einige andere Gestirne des Himmels söylemi ile) matematiksel bir hipotez olarak ortaya atılmıştır. 1845 yılında Hollandalı fizikçi Christophorus Ballot tarafından ses dalgaları kullanılarak test edilmiş ve "ses kaynağı kendisine yakınlaşırken duyduğu frekansın yükseldiğini, uzaklaşırken ise düştüğünü ispatladığını" söylemesi ile resmen onaylanmıştır. Aynı etki Ballot veya Doppler'dan bağımsız olarak 1848 yılında Fransız fizikçi Hippolyte Fizeau tarafından elektromanyetik dalgalar üzerinde de keşfedilmiştir. Bu yüzden nadiren de olsa bazı bilim çevrelerince Doppler-Fizeau etkisi olarak da bilinir.

Doppler etkisi konusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında kaynağın yaydığı dalganın frekansının sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak icin şöyle bir örnek üzerinde düşünelim: Siz yerinizde ve hareketsizsiniz. Bir arkadaşınız sizden 10 metre uzakta duruyor ve size her saniyede bir elindeki tenis toplarından birini fırlatıyor. Burada arkadaşınızın topları her seferinde aynı doğru boyunca ve aynı hızda attığını varsayalım. Eğer arkadaşınız da hareketsiz ise her saniyede bir 10 metre yol kateden tenis toplarından biri size ulaşacaktır. Şimdi arkadaşınızın yine her saniyede bir top fırlattığını (yani aslında top fırlatma frekansı değişmiyor), ancak bu sefer size doğru yürümeye başladığını öngörelim. Bu durumda size ulaşan iki top arasındaki süre 1 saniyeden daha kısa olacaktır, çünkü toplar her seferinde 10 metre, 9 metre, 8 metre şeklinde daha az mesafe katettikten sonra size ulaşacaktır. Elbette aynı etkinin zıddı arkadaşınız sizden uzaklaşırken de geçerli olacaktır. Bir başka deyişle, toplar arkadaşınızın elinden her zaman saniyede bir çıktığı halde, sizin ya da arkadaşınızın hareketi yüzünden size azalan ya da artan zamanlarda ulaşacaktır. Bu da doğal olarak arkadaşınızın size topu farklı zamanlarda fırlattığını düşünmenize sebep olur. Yani aslında Doppler Etkisi'nde "etkilenen" asıl fiziksel değişken dalga boyu'dur. Elbette dalga boyu ile frekans ters orantılı olduğundan gözlemciye göre dalga kaynağının frekansı da değişiyor gibi görünür.
Eğer (f0) frekansında dalga yayan hareketli bir kaynak bu yayılımı sadece kendinin ve bir gözlemcinin bulunduğu sabit bir dalga ortamında yapıyorsa, o zaman bu dalga ortamına göre hareketsiz olan bir gözlemcinin göreceği frekansı (f) bulmak için:

  
    
      
        f
        =
        
          f
          
            0
          
        
        
          (
          
            
              v
              
                v
                +
                
                  v
                  
                    s
                    ,
                    r
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle f=f_{0}\left({\frac {v}{v+v_{s,r}}}\right)}
  

formülü kullanılır. Burada (v) dalga ortamındaki dalgaların hızı, (vs, r) ise kaynağın sabit olan dalga ortamına göre (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa (-) eksi bir değer, gözlemciden uzaklaşacak şekilde hareket ediyorsa (+) artı bir değer) hızıdır. Benzer bir analiz sabit bir dalga kaynağı ile hareketli bir gözlemci için asağıdaki gibidir. (vo) = Gözlemcinin dalga ortamına göre hızı.

  
    
      
        f
        =
        
          f
          
            0
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  v
                  
                    0
                  
                
                v
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle f=f_{0}\left(1-{\frac {v_{0}}{v}}\right)}
  

Yukarıdaki örnekte de gördüğümüze benzer şekilde, bu sefer gözlemcinin dalga kaynağından uzaklaşması durumunda (vo) değeri (+) artı, yakınlaşması durumunda ise (-) eksi olur.
Matematiksel olarak bu iki formül elbette tek bir vektörel eşitlik olarak genelleştirilebilir. Koordinat sisteminin dalga ortamı üzerindeki herhangi bir noktanın konumunu verdiğini ve bu ortamda ses hızı'nın (
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
) olduğunu varsayalım ve söz konusu ortamda (
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
) kaynağının (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{s}}
  
) hızıyla hareket edip çevresine (
  
    
      
        
          f
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{s}}
  
) frekansında dalgalar yaydığını öngörelim. Bu dalga ortamında bir de (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{r}}
  
) hızıyla hareket eden bir (
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
) gözlemcisi olsun. Dalga kaynağı (
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
) ile gözlemci (
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
) arasındaki matematik vektörün ise (
  
    
      
        
          n
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {n} }
  
) olduğunu öngörelim. (Yani 
  
    
      
        
          
            r
          
          
            r
          
        
        −
        
          
            r
          
          
            s
          
        
        =
        
          n
        
        
          |
        
        
          
            r
          
          
            r
          
        
        −
        
          
            r
          
          
            s
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{r}-\mathbf {r} _{s}=\mathbf {n} |\mathbf {r} _{r}-\mathbf {r} _{s}|}
  
)
Bu durumda gözlemcinin algılayacağı frekans (
  
    
      
        
          f
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{r}}
  
):

  
    
      
        
          
            
              f
              
                r
              
            
            
              f
              
                s
              
            
          
        
        =
        
          
            
              1
              −
              
                n
              
              ⋅
              
                
                  v
                
                
                  r
                
              
              
                /
              
              c
            
            
              1
              −
              
                n
              
              ⋅
              
                
                  v
                
                
                  s
                
              
              
                /
              
              c
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {f_{r}}{f_{s}}}={\frac {1-\mathbf {n} \cdot \mathbf {v} _{r}/c}{1-\mathbf {n} \cdot \mathbf {v} _{s}/c}}}
  

eşitliğinden bulunabilir. Eğer 
  
    
      
        
          v
          
            s
          
        
        ≪
        c
      
    
    {\displaystyle v_{s}\ll c}
  
 ise, o zaman algılanan frekanstaki değişim daha çok dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre hızlarına bağlı olur:

  
    
      
        
          
            
              f
              
                r
              
            
            
              f
              
                s
              
            
          
        
        ≈
        1
        −
        
          n
        
        ⋅
        (
        
          
            v
          
          
            r
          
        
        −
        
          
            v
          
          
            s
          
        
        )
        
          /
        
        c
      
    
    {\displaystyle {\frac {f_{r}}{f_{s}}}\approx 1-\mathbf {n} \cdot (\mathbf {v} _{r}-\mathbf {v} _{s})/c}
  

Veya alternatif olarak:

  
    
      
        
          
            
              
                f
                
                  r
                
              
              −
              
                f
                
                  s
                
              
            
            
              f
              
                s
              
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              f
            
            
              f
              
                s
      

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Ağustos 2006'da Güneş Sistemi'ndeki bir gezegenin aşağıdaki özelliklere sahip bir gök cismi olduğunu tanımlamıştır:

Güneş etrafında yörüngede olması,
Hidrostatik dengeye (neredeyse yuvarlak bir şekle) sahip olacak kadar kütleye sahip olması ve
Yörüngesi etrafındaki "bölgeyi temizlemiş" olması.
Bu üç kriterden sadece ilk ikisini karşılayan uydu olmayan bir gök cismi (önceden gezegen olarak kabul edilen Plüton gibi) cüce gezegen olarak sınıflandırılır. IAU'ya göre, "gezegenler ve cüce gezegenler iki farklı nesne sınıfıdır" (başka bir deyişle, "cüce gezegenler" gezegen değildir). Sadece ilk kriteri karşılayan uydu olmayan bir gök cismine küçük Güneş Sistemi cismi (SSSB) denir. Alternatif bir öneride, cüce gezegenler gezegenlerin bir alt kategorisi olarak dahil edilmişti, fakat IAU üyeleri bu öneriye karşı oy kullandılar. Bu karar tartışmalı bir nitelik taşıyordu ve astronomlardan hem destek hem de eleştiri almıştır.
IAU, Güneş Sistemi'nde bilinen sekiz gezegen olduğunu belirtmiştir. Tanımın, bir gök cisminin bulunduğu yere bağlı olduğu için sorunlu olduğu iddia edilmiştir. Örneğin, eğer iç Oort bulutu'nda Mars büyüklüğünde bir gök cismi olsaydı, o bölgede civarını temizlemek ve 3. kriteri karşılamak için yeterli kütleye sahip olmayacaktı. Hidrostatik denge gerekliliği (2. Kriter) de genelgeçer biçimde sadece yuvarlak bir şekil gereksinimi olarak geniş anlamda ele alınmaktadır. Merkür aslında hidrostatik dengede değildir, fakat IAU'nun tanımına göre açıkça bir gezegen olarak dahil edilmiştir.
Bir ötegezegenin geçerli tanımı şu şekildedir:

Yıldızların, kahverengi cücelerin veya yıldız kalıntılarının yörüngesinde dönen, merkezi cisimle L4/L5 dengesizliğinin altındaki bir kütle oranına (M/Mmerkez < 2/(25+√621)) sahip olan ve gerçek kütleleri döteryumun termonükleer füzyonu için sınırlayıcı kütlenin (şu anda güneşsel metalliğe sahip cisimler için 13 Jüpiter kütlesi olarak hesaplanmaktadır) altında olan cisimler, nasıl oluştuklarına bakılmaksızın "gezegen"dir.
Güneş dışı bir cismin gezegen olarak kabul edilmesi için gereken minimum kütle/boyut oranı, Güneş Sistemimizde kullanılanla aynı olmalıdır.

Yörünge bölgesini temizleme
Jeofiziksel açıdan gezegen tanımı
Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Küçük gezegen
Planemo
Küçük Güneş Sistemi cismi

51 Pegasi b, Bellerofon veya resmi adıyla Dimidium olarak da bilinir, 51 Peg b diye kısaltılır, Kanatlıat takımyıldızında 50 ışık yılı uzaklıkta bir güneşdışı gezegendir. 51 Pegasi b, Güneş-benzeri bir yıldızın çevresinde yörüngede keşfedilen ilk gezegendir ve astronomik araştırmada bir atılım olarak işaretlenmiştir. Sıcak Jüpiter denilen gezegen sınıfının bir prototipidir.

51 Pegasi b resmî gök bilimsel ismidir. Diğer güneşdışı gezegenlerde olduğu gibi "b", yörüngede keşfedilen ilk gezegen olduğunu göstermek için kullanılmıştır. Daha sonra keşfedilecek olanlar c, d,e, f vb... şeklinde isimlendirilecektir.
Resmî olarak tanınmadığı halde bazen Bellerofon da denir. Bu isim Pegasusu (kanatlı at) evcilleştiren ünlü Yunan kahramanı Bellerofon dan gelir. Bunun gezegenin içinde uzandığı takımyıldızıyla (Kanatlıat) doğrudan ilgisi vardır. Bu isim gayri resmî olarak Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere olan benzerlikleri göstermek için kullanılır.

Güneşdışı gezegenin keşfi Nature Dergisi'nde Michel Mayor ve Didier Queloz tarafından Haute-Provence Gözlemevi'nde kurulu ELODE spektrograf (tayfölçer) ile ışınsal hız metodu kullanılarak yapıldığı 6 Ekim 1995'te bildirilmiştir.

PSR B1257+12 B
HD 209458 b

Butler; Wright, J. T.; Marcy, G. W.; Fischer, D. A.; Vogt, S. S.; Tinney, C. G.; Jones, H. R. A.; Carter, B. D.; Johnson, J. A.;  ve diğerleri. (2006). "Catalog of Nearby Exoplanets". The Astrophysical Journal. 646 (1). ss. 505-522. Bibcode:2006ApJ...646..505B. doi:10.1086/504701. 7 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi21 Haziran 2009. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link)  (web versiyon5 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

(İngilizce)"51 Pegasi". SolStation. 24 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008. 
(İngilizce)"51 Peg". Exoplanets. 1 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Nisan 2011. 
(İngilizce)""Bellerophon" - 51 Pegasi b". Extrasolar Visions. 30 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008. 
(İngilizce)"The First Extrasolar Planet around a Solar-type Star". Cenova Üniversitesi. 22 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008. 
(İngilizce)"The Planet Around 51 Peg". Lick Gözlemevi. 9 Haziran 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2008.

Astraea (küçük gezegen tanımı : 5 Astraea) asteroid kuşağında yer alan büyük bir asteroittir. Yüzeyi oldukça yansıtıcıdır ve bileşimi muhtemelen nikel-demir ile magnezyum ve demir silikatlarının bir karışımıdır. Tholen sınıflandırma sistemine göre S-tipi bir asteroittir.

Astraea, 8 Aralık 1845'te Karl Ludwig Hencke tarafından keşfedilen beşinci asteroitti ve adını yıldızlardan alan adalet tanrıçası Astræa'dan aldı. Astraea, Hencke'nin keşfettiği iki asteroitten ilkiydi; Hencke daha sonra 6 Hebe'yi de keşfedecekti. Alman amatör bir gök bilimci ve postane müdürü olan Hencke, Astraea'ya rastladığında 4 Vesta arıyordu. Prusya Kralı, keşif için ona yıllık 1.200 mark maaş bağladı.
Fotometri, asteroidin kuzey kutbunun 9 sa 52 dk sağ açıklıkDik açıklık, 73° dik açıklık yönünü (5° belirsizlikle) gösterdiği ters yön dönüşü işaret etmektedir. Bu, yaklaşık 33°'lik bir eksen eğikliği verir.
Astraea fiziksel olarak öne çıkan bir özelliğe sahip değildir ancak keşfedilen dördüncü asteroid olan Vesta'nın 1807'deki keşfinden sonra Astraea'nın keşfine dek geçen 38 yılda başka asteroid keşfedilmemişti. Görünür kadiri 15 Şubat 2016'da olumlu şekilde Dünya'ya karşı konumda olması sayesinde 8,7 olan asteroid, en parlak on yedinci ana kuşak asteroididir ve örneğin 192 Nausikaa ve 324 Bamberga'dan nadir günberi yakını karşı konumlarında daha soluktur.
Astraea'nın keşfini binlerce başka asteroit takip etmiştir. Astraea'nın keşfine dek, daha önce keşfedilen dört orijinal asteroid gezegen olarak kabul edilmekteydi; Astraea'nın keşfi bu gökcisimlerine benzer daha birçok cisim olduğunu ortaya çıkartarak, asteroidlerin mevcut durumlarına indirgenmesi için bir başlangıç noktası oldu.

6 Haziran 2008'deki bir örtülme sayesinde gökcisminin silüetinin 115 ± 6 km çapında olduğu ölçüldü.
Astraea radarla da incelenmiştir. Arecibo Gözlemevi Mart 2012'de Astraea'yı gözlemlemiştir.

5 Astraea'nın 2 teleskop görüntüsü 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MNRAS 7 (1846) 27 25 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Küçük Cisimler Veri Gelincindeki (5) Astraea'nın fiziksel özellikleri 15 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Keşif Koşulları: Numaralı Küçük Gezegenler (1) - (5000)22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Küçük Gezegen Merkezi
Küçük Gezegen Adları Sözlüğü, Google kitaplar
5 Astraea - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
5 Astraea - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Hebe (küçük gezegen tanımı: 6 Hebe), bulunduğu kuşağın yaklaşık %0,5'lik kütlesine sahip olan büyük bir ana kuşak asteroitidir.

Hebe, Karl Ludwing Hencke tarafından 1 Temmuz 1847 tarihinde keşfedilmiştir. Gençlik tanrıçası Hebe'nin ismi, Hencke'nin isteği üzerine Carl Friedrich Gauss tarafından önerildi ve Gauss tarafından sembol olarak şarap kadehi seçildi. Hencke tarafından keşfedilen son asteroittir.

6 Hebe'nin kütle yoğunluğu, Ay ve Mars'ınkinden daha büyüktür. Bununla birlikte, hacim olarak ilk yirmi asteroit arasında yer almaz.
Bu yüksek kütle yoğunluğu, çarpışmalardan etkilenmeyen son derece sağlam bir cisme işaret etmektedir.
6 Hebe, Dünya'ya çarpan tüm meteorların yaklaşık %40'ını oluşturan H tipi kondrit meteorlarının ana gövdesi olabilir. Veya gövde yapısı içindeki molozlar buna işaret edebilir.
6 Hebe parlaklık bakımından Vesta, Ceres, İris ve Pallas'tan sonra en parlak beşinci asteroittir.

5 Mart 1977'de Hebe'nin, orta derecede parlak 3. büyüklükte bir yıldız olan Kaffaljidhma'yı gizlediği, 1977 ve 2021 yılları arasında ise 14 adet yıldızı gizlediği gözlemlendi.

1977 örtülmesinin bir sonucu olarak Paul D. Maley tarafından Hebe çevresinde küçük bir doğal uydu rapor edilmiştir. Bu, asteroitlerin uyduları olduğuna dair ilk modern zaman teorisidir. İlk asteroit uydusunun resmi olarak keşfi ise 17 yıl sonradır (243 Ida'nın uydusu). Hebe'nin uydusunun keşfi hiçbir zaman doğrulanamadı ve halen teori olarak kalmaktadır.

7 İris Güneş sisteminde yörüngeleri genellikle Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında bulunan asteroitlerden biridir. İlk keşfedilen asteroit şimdi cüce gezegen sayılan Ceres'tir. Daha sonra diğer asteroitler de bir bir keşfedilince, asteroitlere keşif sırasına göre numara verilmeye başlandı. İrıs 13 Ağustos 1847 tarihinde İngiliz astronom John Russell Hind tarafından keşfedildi. Böylelikle Ceres'ten tam 46 yıl 88 ay ve 12 gün sonra keşfedilmiş oldu. Keşfedilen yedinci asteroit olduğu için, adının önünde 7 rakamı vardır. Adı olan İris ise Yunan mitolojisinden alınmıştır. Mitolojiye göre İris gök kuşağı tanrıçasıydı. 

İris S tipi bir asteroittir. S silikon (taşlı yüzey)  anlamına gelir. Ancak yüzeyde silikonun yanı sıra çeşitli metaller de bulunur. Bu tür asteroitler  bütün asteroitlerin %17 sini oluştururlar. Bu yüzey özelliği ile albedosu (yani Güneş ışığını yansıtma oranı) 0.2766 dır. Güneş sistemindeki küçük nesneler yetersiz kütle çekim sebebiyle küresel yapıda değillerdir. 7 İris'in geometrik yapısı da küresel değildir. Ortalama yarıçapı 214 km  olup, toplam hacmi 37 153 500 km3 tur. Kütlesi 1.375 x 1019 kg kadardır.

7 İris'in yörüngesi eliptik olup dışmerkezliği 0.23 tür. Güneş'ten maksimum uzaklığı (yarı büyük eksen) 2.3873 astronomik birim yani 357 milyon km.dir. Güneş çevresindeki bir dönüşü 3.69 yıl sürmektedir. Dünyadan görünür parlaklığı yörünge üzerinde hareket ederken değişir. Fakat hiçbir zaman çıplak gözle görülemez. Maksimum parlaklığı 6.7 dir ki bu durumda bir dürbünle görmek mümkündür. Bu yönüyle 7 İris 4 Vesta, Ceres ve 2 Pallas'tan sonra dördüncü en parlak asteroittir.

Metis (küçük gezegen tanımı: 9 Metis), büyük bir ana kuşak asteroitidir. 25 Nisan 1848'de Andrew Graham tarafından İrlanda'daki Markree Gözlemevi'nde keşfedildi ve bu onun tek asteroit keşfiydi. Ayrıca, yüz altmış yıl sonra J65 Celbridge Gözlemevi'nden Dave McDonald'ın (281507) 2008 TM9'u keşfettiği 7 Ekim 2008'e kadar İrlanda'da yapılan gözlemler sonucunda keşfedilen tek asteroit olmuştur. Adını Yunan mitolojisindeki Tehtys ve Oceanus'un kızı olan Metis'ten alır.

Silisyumoksit (Silikat) mineralinden ve nikel-demirden oluşmaktadır ve eski bir çarpışmayla yok olan büyük bir asteroidin çekirdek kalıntısı olduğu düşünülmektedir. Bu tezi güçlendiren kaynaksa silikat ve bir miktar nikel içermesidir. Yapılan gözlemler sonucunda Metis'in 19 Ağustos 2004'te Vesta'nın 0,034 AU veya 5.000.000 kilometre (3.100.000 mil) yakınından geçtiği saptanmıştır. Metis'in dönüş yönü, belirsiz veriler nedeniyle şu anda bilinmemektedir. Eksen eğimi 72° veya 76° olarak düşünülmektedir. İleri dönemlerde ise Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan gözlemlerde kendisine ait daha fazla karakteristik veri elde edilmiştir.
Hubble Uzay Teleskobu görüntüleri ve ışık eğrisi analizleri ile Metis'in bir sivri ve bir geniş ucu olan düzensiz uzun bir şekle sahip olduğu konusunda kanaate varılmıştır. Radar gözlemleri, ışık eğrilerinden elde edilen şekil modeliyle uyumlu olarak önemli bir düz alanın varlığını göstermektedir.
Metis'in yüzey bileşiminin %30-40 metal içeren olivin ve %60-70 Ni-Fe özelliğindeki metal olduğu tahmin edilmektedir.

Küçük gezegenler listesi
Gezegen

Afrodit (Grekçe: Ἀφροδίτη); aşk, şehvet, zevk, tutku, üreme ile ilişkilendirilmiş antik Yunan tanrıçasıdır. Romen karşılığı Venüs ise arzu, cinsel birliktelik, doğurganlık, refah ve zafer tanrıçasıdır. Afrodit'in ana sembolleri arasında deniz kabukları, mersin ağacı, gül, kumru, serçe ve kuğu bulunur. Daha öncesinde İnanna’nın Sümer kültünden köken almış Doğu Semitik tanrıça İştar'ın soydaşı olan Fenikeli tanrıça Astarte, Afrodit kültünün türemesinde büyük rol oynamıştır. Afrodit'in ana kült merkezleri Çuha Adası, Kıbrıs, Korint ve Atina’da bulunmaktaydı. Ana festivali, her yıl yaz ortasında kutlanan Afrodizya’ydı. Afrodit, Lakonya’da bir savaş tanrıçası olarak da tapılmıştır. Artık sapkın bir düşünce olarak görülen ancak zamanında eski Grekoromen alimlerin kutsal futuş konseptini öne sürmesine neden olan faktör, Afrodit'in aynı zamanda seks işçilerinin koruyucu tanrıçası olmasıdır.
Yunan panteonunda başlıca tanrıçalardan olan Afrodit'ten antik Yunan edebiyatında oldukça bahsedilmiştir. Homeros’un İlyada’sı ve Sapfo’nun Afrodit’e Övgü’sü gibi birçok kaynakta Zeus ve Dione’un kızı olarak bahsedilir. Öte yandan Hesiodos’un Theogonia eserine göre Kronos tarafından babası Uranüs’ün kesilip denize atılan genitallerinden oluşan köpük (ἀφρός, aphrós), Çuha Adası'nın sahilinde Afrodit'i doğurmuştur. Symposion eserinde Platon, bu iki temelin aslında iki farklı varlığa ait olduğunu söyler: Afrodit Urania (kadınların değil erkeklerin tecrübesi olan üstün ve ilahi Afrodit, Platon'a göre kadınlar arasındaki aşkla ilişkili değildir ve sadece erkekler arasındaki teşvik edici aşkta bulunur) ve Afrodit Pandemos (Platon tarafından ahlaksız olarak betimlenen herkese ait olan Afrodit, cinsel eylemlerde bulunmayan bakire Afrodit Urania'dan farklıdır ve kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi teşvik eder). Lakaplarından Afrodit Areia (“savaş gibi” olan) ise antik Yunan dinindeki çelişken doğasına işaret eder. Afrodit'in diğer birçok lakabı, aynı tanrıçanın farklı yönlerini belirtmek ya da farklı yerel kültlerde kullanılmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Doğduğu yer için her iki konum da iddia edildiğinden Cytherea (Çuha Adası’nın hanımı) veya Cypris (Kıbrıs’ın hanımı) olarak da bilinir. Sapfo’nun Afrodit’e Övgü eseri, tanrıçaya adanan ilk şiirlerden birisidir ve Arkaik dönemden neredeyse hiç kaybedilmeden çıkmıştır.
Yunan mitolojisinde Afrodit; ateş, nalbantlar ve metal işçiliğinin tanrısı Hefaistos ile evlidir. Afrodit, birçok kez onu aldatmıştır ve pek çok sevgiliye sahip olmuştur; Odisseia’da savaş tanrısı Ares ile zina yaparken yakalanmıştır. Afrodit’e İlk Homerik İlahi’de Zeus'un aşık etmesi sonucu Afrodit, ölümlü çoban Ankhises’i baştan çıkarır. Aynı zamanda daha sonradan bir yaban domuzu tarafından öldürülecek olan Adonis’in taşıyıcı annesi ve sevgilisi olmuştur. Athena ve Hera’nın yanı sıra Truva Savaşı’nın başlamasına sebep veren kavgadaki üç tanrıçadan biridir ve İlyada’da önemli rol almıştır. Kadın güzelliğinin bir sembolü olarak Batı sanatında Afrodit'e yer verilmiştir ve Batı edebiyatının birçok eserinde de kendisinden söz edilmektedir. Afrodit Mezhebi, Vika ve Helenizm gibi birçok modern Neopagan dinindeki başlıca ilahlardandır.

Afrodit ölümlü ve tanrı birçok kişiyle birlikte olduysa da, sadece tanrı Hephaistos ile evlenmiştir. İstemeyerek yaptığı bu evlilik boyunca tanrıça kocasını Ares ile aldatır. Bu yasak ilişkisinden Phobos(Korku), Deimos(Dehşet) ve Harmonia(Uyum) doğar. Diğer önemli tanrı sevgilisi ise Hermes'tir. Bu beraberliğinde Hermaphroditus doğar. Bunun yanı sıra Adonis ve Ankhises ile ilişkileri vardır. Frigya prensesi kılığına girerek ilişki kurduğu Ankhises'ten olan çocuğu Aeneas ve diğer bir başka tanrı çocuğu Eros en ünlü çocuklarıdır.

Kaz Dağı'ndaki üç güzeller efsanesinde 'en güzeline' yazan altın elma karşılığında dünyanın en güzel kadını Helen'i vadederek Paris tarafından seçilen tanrıçadır. Paris'e Troya Savaşında yardım eder.
Tanrı Ares'in Troyalılar yanında çarpışmasını sağlar. Kendisi de çarpışmalar sırasında yaralanana kadar Troyalılara yardım eder.
Ankhises ile birlikteliğinden Aeneas doğmuştur. Tanrıça Aeneas'ı Troya Savaşı'nda ve İtalya'ya olan yolcuğu boyunca korur.

Kendine ibadet etmeyen Limnili insanları cezalandırmak için kocalarını eşlerinden iğrendirir. Eşleri de adadaki tüm erkekleri öldürür.
Tanrıça Eros'a sürekli aşık olma cezası verir.
Oğlu Eros'un sevgilisi Psykhe'yi oğlundan uzaklaştırmaya çalışır.
Kendisine yeterli derecede ibadet etmeyen Suriye kralının kızı Myrrha'yı lanetleyip babasına aşık eder ve bu çarpık ilişkiden ölümlülerin en güzeli Adonis doğar.

Tanrıçanın en eski tapınma merkezleri Çuha Adası (Kythira veya Kythera) ve Kıbrıs adasında bulunmaktadır. Hesiodos'un şu dizeleri buna kaynaktır;

Tanrıçanın en eski kült merkezlerinin Yunan ana karasında bulunmayışı ve tanrıçanın, ilk Zeus kuşağından sonra ortaya çıkan bir tanrıça olması, bu inancın aslen Yunan olup olmadığı ile ilgili kuşkular ortaya çıkarmaktadır. Kimi görüşler Afrodit kültünün, Yakındoğu tanrıçaları İştar ve İnanna kültlerinin Fenikeliler aracılıyla Yunan uygarlığına taşınmasıyla doğdunu savunur.

Troya Savaşında da Troyalıların yanında yer alan Afrodit, Anadolu'da sevilen bir tanrıçadır. En önemli ibadet merkezi adı verdiği kent Afrodisias'tadır. Diğer bazı önemli yerler;

Abidos
Antandros
Knidos, ünlü "Knidos Afroditi" bulunduğu kent
Sard

 Wikimedia Commons'ta Aphrodite ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ahura Mazda (Pehlevice: Ohrmazd, Farsça: اهورا مزدا, Ahûra Mazda; “Bilginin Efendisi”), eski Pers İmparatorluğu resmi dini Zerdüştlüğün, kötülük ilkesi ya da Tanrı'sı olan Ehrimen'le sürekli bir mücadele ya da savaş hali içinde olmakla birlikte, Zerdüştçü iyimserliğin bir ifadesi olarak, sonunda mutlak bir zafer kazanacak olan baştanrısı, iyilik ilkesi. Moğol mitolojisinde "Hormosta", Türk mitolojisinde "Kurbustan" veya Hürmüz (Türk tanrısı Kürmez ile özdeşleşmiştir) adıyla yer alır. Moğollara göre 55 Batı Tanrısının başında bulunur.

Hürmüz (Farsça: هرمز), Fars kültüründen çevre uygarlıklara da geçmiş olan bir tanrıdır. Adı Ormuz, Ormız, Ormus, Hormuz, Hormus, Hurmus olarak da söylenir. Derin bir bilgiye sahiptir. Türk kültüründeki Kürmez (Körmöz, Körmös, Kürmüs), Moğollardaki Hormosta (Kormosta) ile, Zerdüştlükte Ahura-Mazda ile özdeş olarak görülmüştür. Fars mitolojisinde kötülük Tanrısı Ehrimen'le sürekli bir savaş halindedir. Sözcük Farsça Ormus/Ohrmazd/Hormazd kavramı ile yakından alakalıdır. Bu sözcükler ve türev okunuşları Pers Tanrısı Ahura Mazda ve geçmişteki Ormuz (Hormızd) devletine adını veren mitolojik anlayış ile bağlantılıdır. Hürmüz yalnızca Pers mitolojisinin değil tüm Ortadoğunun ve hatta Asyanın mitolojik anlayışlarının ortak figürlerinden birisi haline gelmiştir. Adı pek çok Sasani hükümdarına verilmiştir.

Kürmez

Aleksander Wolszczan (29 Nisan 1946, Szczecinek), Polonyalı gök bilimcidir. Kendisi ilk defa Güneş Sistemi dışında bulunan gezegenler ve pulsar (atarca) gezegenlerini keşfedenlerden birisidir.

Polonya'da eğitim görmüştür. 1982'de Cornell ve Princeton üniversitelerinde çalışmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne taşınmıştır. Daha sonra Pennsylvania Devlet Üniversitesi'nde profesör olmuştur. Kendisi şu anda da burada “Evrende hayat” adlı dersi vermektedir. 1994'ten 2008'e kadar Nicolaus Copernicus Üniversitesi'nde de profesördü. Kendisi ayrıca Polonya Bilimler Akademisi'nin bir üyesidir.
Wolszczan, onun PSR B1257+12 pulsarını keşfetmesin sağlayan (1990) astronomik gözlemlerini Dale Frail ile birlikte çalışarak Arecibo Gözlemevi'nde (Porto Riko) yürüttü. Birlikte, pulsarın iki gezegenin birden yörüngesinde olduğunu gösterdiler. Yörüngelerin yarıçapları sırasıyla 0,36 ve 0,47 Au. Bu Güneş Sistemi dışında varlığı onaylanan ilk keşifti. (Artık bilinen 1750'nin üzerinde pulsar var.)
1996'da Wolszczan, Amerikan Astronomi Topluluğu tarafından verilen Beatrice M. Tinsley Ödülünü kazandı.
2003'te Maciej Konacki ve Wolszczan, iki pulsar gezegenin yörüngesel eğimini hesapladılar ve sırasıyla gerçek kütlelerinin 3,9 ve 4,3 Dünya kütlesi olduğunu gösterdiler.
2008'de, Gazeta Prawna, Wolszczan'ın 1973'ten 1988'e kadar Polonya Gizli Servisi'nde kod adı Lange olan bir ihbarcı olduğunu meydana çıkardı ve Wolszczan bunu onayladı.
Daha sonra istifası Nicolaus Copernicus Üniversitesi rektörü tarafından onaylandı.

Alexander Pope (21 Mayıs 1688 - 30 Mayıs 1744), İngiliz şair, çevirmen ve hiciv üstadı. Kendisi, 18. yüzyıl İngiliz Aydınlanmasının bir parçası olan neoklasik Augustan edebiyat akımının Jonathan Swift ile beraber en önemli temsilcilerinden birisidir.
Küçük yaşta vereme yakalandı ve çok acılar çekti. Bu yüzden ömür boyu kısa kaldı ve hiç evlenmedi.

Hicivli dizeleriyle ve Homeros çevirileriyle tanınmıştı. Kahramanlık beyitleri üstüne bir uzmandı. En önemli makaleleri arasında Tanrı'nın her şeyi bildiğini, onun zalim olarak görülmemesi gerektiğini savunduğu "Essay on Man" ("İnsan Üzerine Makale") ve kötü eleştirinin kötü eserlerden daha zararlı olduğunu anlattığı "Essay on Criticism" ("Eleştiri Üzerine Makale") sayılabilir. Meşhur "Hata yapmak insani, affetmek ilahidir," cümlesini Pope, "İnsan Üzerine Makale"'sinde yazmıştır.
Önemli edebi eserleri arasında "The Rape of the Lock (Saç Kakulüne Saldırı)" adlı parodi epik şiiri sayılabilir. Pope, bu şiirinde dönemin yüksek sosyetesinden Arabella Fermor (şiirde "Belinda" adıyla geçer) ve Lord Petre arasında gerçekleşen gerçek bir olaydan esinlenmiştir. Belinda saçını taramaktayken Lord Petre, Belinda'dan izinsiz onun saçından bir kakül keser ve bu ikisi arasında bir kavga başlar. Pope'un hicivdeki başarısı, onun bu kadar basit bir olayı Homeros'un tarzında, sanki Antik Yunan tanrıları arasında büyük bir savaşı anlatırmış gibi aşırı abartılı, destansı bir dille anlatmasıdır. Bu hiciv tarzına biraz da o dönem sosyetesinin asortik dünyasına sahici bir merak da karıştırılmıştır. Şiirin gözden geçirilip genişletilmiş versiyonu esas konusuna, mal düşkünü bireyciliğin ve gösteriş amaçlı tüketim toplumunun ortaya çıkışına odaklanır. Şiirde, satın alınmış insan yapımı nesneler, insan iradesinin yerine geçer ve "önemsiz şeyler" hüküm sürmeye başlar.
Ayrıca Pope'un hiciv amaçlı çok sayıda kısa şiiri de bulunmaktadır. Örneğin Pope, aşaığdaki şiirini o zamanlar aristokratların ve politikacıların zamanını geçirdiği bir yer olan Kew Bahçelerinde dolaşan bir köpeğin ağzından yazmıştır:

Bir köpeğin tasmasındaki yazı:Ben Majesteleri'nin Kew'deki köpeğiyim.Rica ederim söyleyin, siz kimin köpeğisiniz?

(1709) Pastorals
(1711) An Essay on Criticism (Eleştiri Üzerine Bir Deneme)
(1712) The Rape of the Lock (Saç Kakulüne Saldırı)
(1713) Windsor Forest (Windsor Ormanı)
(1715-1720) Homeros'in İlyada destanının İngilizceye tercümesi
(1717) Eloisa to Abelard
(1717) Elegy to the Memory of an Unfortunate Lady (Talihsiz bir kadının hatırasına mersiye)
(1725-1726) Homeros'in Odysseia destanının İngilizceye tercümesi
(1728) The Dunciad (Aptalların savaşı)
(1727) Peri Bathous, Or the Art of Sinking in Poetry (Peri Bathus veya şiirin batırılma sanatı)
(1734) Essay on Man (İnsan üzerine bir deneme)
(1735) The Prologue to the Satires (Hicivlere bir giriş)

Alexander Wylie (Geleneksel Çince: 偉烈亞力, Basitleştirilmiş Çince: 伟烈亚力) (6 Nisan 1815 - 10 Şubat 1887), Çin'e giden bir İngiliz Protestan misyoneriydi. Çing Hanedanlığı'nın son dönemlerinde yaptığı çeviri çalışmaları ve bilimsel çalışmalarıyla tanınır.

Latinceyi öğrendikten sonra, Çincede de iyi bir ilerleme kaydetti ve 1846'da James Legge onu Londra Misyoner Cemiyeti'nin Şanghay'daki matbaasının yönetimi için görevlendirdi. Bu görevde, Çin dini ve medeniyeti hakkında geniş bir bilgi edinmiş, özellikle matematik alanında bilgiler edinerek "Çin Bilimi Üzerine Notlar" adlı makalesinde, Sir George Horner'ın (1819) her derece denklem çözme yönteminin, 14. yüzyılda Çinli matematikçiler tarafından bilindiğini göstermiştir.

Alexander Wylie (1867). Memorials of Protestant missionaries to the Chinese: giving a list of their publications, and obituary notices of the deceased. With copious indexes. American Presbyterian Mission Press. s. 331. Erişim tarihi: 15 Mayıs 2011. 
Alexander Wylie; Henri Cordier (1897). Chinese Researches. 
Alexander Wylie (1902). Notes on Chinese Literature: With Introductory Remarks on the Progressive Advancement of the Art; and a List of Translations from the Chinese Into Various European Languages. Printed at the American Presbyterian mission Press. 

Carlyle, Edward Irving (1900). "Wylie, Alexander".  Lee, Sidney (Ed.). Dictionary of National Biography. 63. Londra: Smith, Elder & Co. 
Carlyle, E. I.; Bickers, Robert. "Wylie, Alexander (1815–1887)". Oxford Ulusal Biyografi Sözlüğü (çevrimiçi bas.). Oxford University Press. doi:10.1093/ref:odnb/30133.  (Abonelik veya  Birleşik Krallık halk kütüphanesi üyeliği gereklidir.)
Alfred James Broomhall, Hudson Taylor & China's Open Century, Book Six: Assault On The Nine, Hodder and Stoughton and Overseas Missionary Fellowship, 1988
Henri Cordier, The Life and Labours of Alexander Wylie, London: Trubner & Co, 1887
David Helliwell, A catalogue of the old Chinese books in the Bodleian Library, Oxford: The Bodleian Library, 1985

 Vikikaynak'ta Alexander Wylie ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Almagest, Batlamyus'un eserlerinden en tanınmışıdır. Orijinal adı He Mathematike Syntaxis'tir. Yunanca matematiksel oluşum anlamına gelir. Kitap, aslında bir astronomi eseridir, ama astronomi o dönemlerde matematiğin dalı olduğundan, eser matematik klasiği olarak anılır. Batlamyus'un astronomisi, kendi gözlemleriyle birlikte Yunan ve Mezopotamyalı meslektaşlarının gözlemlerine dayanmaktaydı. Çevresindeki bilgileri sentezleyerek birçok alanda eser verdi.

Almagest on üç kitaptan oluşmaktadır. Birinci ve ikinci kitap astronomik varsayımları ve matematiksel yöntemleri açıklar. Yerin küreselliğini kanıtlar ve göklerin küresel olduklarını ve merkezde hareketsiz bir şekilde duran Yer'in etrafında döndüklerini bir postüla olarak sunar. Ekliptiğin eğimini yeniden tespit eder. Bunu yaparken trigonometri kullanır. Çünkü küresel geometrinin ve çizgisel usullerin elverişsiz ve yetersiz olduğunu kavramıştır.

3. Kitap: Güneş'in hareketi.
4. Kitap: Ayın süresi ve Ay teorisi
5. Kitap: Usturlabın yapılışı ve ay teorisi
6. Kitap. Güneş ve Ay tutulması
7-8. Kitaplar. Yıldızlar ve Ekinoksların
9-13. Kitaplar. Gezegenlerin hareketleri, yörüngelerinin eğimi ve büyüklüğü ile ilgilidir.

Pedersen, Olaf (2010), A Survey of the Almagest, doi:10.1007/978-0-387-84826-6, ISBN 978-0-387-84826-6

Alt-Neptün terimi, daha büyük bir kütleye sahip olmasına rağmen Neptün'den daha küçük yarıçaplı bir gezegeni veya süper-puf gibi daha büyük bir yarıçapa sahip olmasına rağmen Neptün'den daha az kütleli bir gezegeni ifade edebilir ve hatta her iki anlam da aynı yayında kullanılabilir.
Neptün benzeri gezegenler yarıçap olarak biraz daha büyük olmalarına rağmen, alt-Neptün boyutundaki gezegenlerden çok daha nadirlerdir. Bu "yarıçap uçurumu", alt-Neptünleri (yarıçap < 3 Dünya yarıçapı) Neptünlerden (yarıçap > 3 Dünya yarıçapı) ayırır. Bu yarıçap uçurumunun, oluşum sırasında gaz biriktiğinde bu büyüklükteki gezegenlerin atmosferlerinin hidrojeni magma okyanusuna itmek için gereken basınçlara ulaşarak, yarıçapın büyümesini durdurması nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Daha sonra magmanın doygunluğa ulaştığı bir noktada yarıçapın büyümesi devam edebilir. Bununla birlikte, doygunluğa ulaşmaya yetecek kadar gaza sahip olan gezegenler çok daha nadirdir, çünkü çok daha fazla gaz gerektirirler.
Gök bilimciler 29 Kasım 2023 tarihinde, yarıçapları 1,94R⊕ ile 2,85R⊕ arasında değişen altı adet alt-Neptün ötegezegen içeren HD 110067 adlı bir yıldızın keşfedildiğini duyurdular.

Dev Dünya
Mini-Neptün
Mega-Dünya

The nature and origins of sub-Neptune size planets, Jacob L. Bean, Sean N. Raymond, James E. Owen, 22 Ekim 2020

Alt uydu, diğer bir deyişle uydu uydusu, bir gezegenin veya cismin uydusunun etrafında dönen başka bir uydudur.
Alt uydular, var olup olmadıkları tartışmalı olsalar da, Güneş sistemindeki doğal uydulara yönelik yapılan amprik çalışmalardan elde edilen verilere göre gezegensel sistemlerde nadiren de olsa bulunabileceği şeklinde yorumlanır. Güneş sistemindeki devasa gezegenler çok büyük miktar ve çeşitlilikte uydulara sahiptirler. Tespit edilebilmiş ötegezegenlerin büyük çoğunluğu dev gezegenlerdir. Bunlardan Kepler-1625b adlı gezegenin en az bir tane ki bu cisim Kepler-1625b I  olarak adlandırılır, teorik olarak bir alt uydu olan çok büyük boyutta bir öte uydusu olabileceği düşünülmektedir. Öte yandan, geçici olarak çeşitli ay merkezli yörüngelere gönderilmiş olan insan yapımı uydular hariç Güneş sisteminde ve ötesinde kayda değer herhangi bir bilinen alt uydu bulunmamaktadır. Çoğu durumda, gezegenlerin gelgit etkisi buna benzer bir sistemi tutarsızlaştırmaktadır.

Alt uydular için bilimsel literatürde kullanılan terimler arasında "alt aylar" ve "ay-aylar" gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Önerilen günlük terimler arasında ise aycıklar, aysılar ve aaylar (moonitos, moonettes ve moooons) bulunur.

Satürn'ün doğal uydusu olan Rhea'nın da tıpkı Satürn gezegeni gibi halkaları olabileceğinin keşfi Rhea'nın da sabit bazı uyduları olabileceği hesaplamalarını beraberinde getirmiştir. Halkaların oldukça cisme yakın olduğundan şüphelenilmesi çoban uyduları denilen bir fenomen ile ilişkilendirilmiş ancak Cassini uzay sondası tarafından cismin yakınından gerçekleştirilen gözlemlerde bu duruma ilişkin kabul edilebilir herhangi bir kanıt elde edilemeyerek çok küçük kalıntılar dışında bir cisme rastlanılmamıştır.

Satürn'ün uydusu Iapetus'un geçmişte bir alt uyduya sahip olduğu da öne sürülmüştür; bu cismin olağandışı ekvatoral sırtını açıklamak için öne sürülen birkaç hipotezden biridir. Hipteze göre Iapetus üzerindeki eski bir dev çarpışma, bir alt uydu üretmiş olabilir; Satürn Iapetus'u alçaltırken, alt uydunun yörüngesi daha sonra Iapetus'un Roche sınırını geçene kadar bozulur ve geçici bir halka oluşturur ve daha sonra Iapetus'a çarparak bir sırt oluşturur. Böyle bir senaryo diğer dev gezegen uydularında da gerçekleşmiş olabilir, ancak yalnızca Iapetus ve belki de Oberon için ortaya çıkan sırt Geç Ağır Bombardıman'dan sonra oluşmuş ve böylece günümüze kadar ulaşmış olabilir.

Işık eğrisi analizi yöntemiyle yapılan gözlemler, Satürn'ün düzensiz uydusu Kiviuq'un son derece uzamış bir şekle sahip olduğunu ve muhtemelen bir temas ikilisi veya hatta bir ikili uydu olduğunu göstermektedir. Satürn düzensizleri arasındaki diğer adaylar arasında Bestla, Erriapus ve Bebhionn bulunmaktadır.

Apollo programının mürettebatlı araçları da dahil olmak üzere birçok uzay aracı Ay'ın yörüngesinde dönmüştür. 2022 itibarıyla başka hiçbir uydu yörüngeye oturmamıştır. Sovyetler Birliği 1988 yılında Mars'ın uydusu Phobos'un yörüngesine iki robotik sonda yerleştirme girişiminde başarısız olmuştur.

18 Haziran 2009'da fırlatılan Lunar Reconnaissance Orbiter (LRO) şu anda Ay'ın eksantrik kutupsal haritalama yörüngesinde dönen bir NASA robotik uzay aracıdır. LRO tarafından toplanan veriler, NASA'nın Ay'a yönelik gelecekteki insan ve robot görevlerinin planlanması için çok önemli olarak nitelendirilmektedir. Ayrıntılı haritalama programı güvenli iniş alanlarını belirlemekte, Ay'daki potansiyel kaynakları tespit etmekte, radyasyon ortamını karakterize etmekte ve yeni teknolojileri sergilemektedir.
CAPSTONE Haziran 2022'de başlatılan bir projedir. Kasım 2022'de Ay'a varmak üzere birkaç ayını transit olarak geçiren 12 ünitelik bir CubeSat koleksiyonundan oluşmaktadır. Ayın doğrusal halo yörüngesinde yaklaşık 9 ay geçirecektir. CAPSTONE, gelecekte planlanan Lunar Gateway'in planlanan NRHO'sunun uygulanabilirliğini ve iletişim verimliliğini test etmeyi ve doğrulamayı amaçlamaktadır.

11 Aralık 2022'de fırlatılan Lunar Flashlight, gelecekte kutupsal bir yörüngeden robotlar veya insanlar tarafından kullanılmak üzere Ay'daki su buzu yataklarının boyutunu ve bileşimini keşfetmek, bulmak ve tahmin etmek için düşük maliyetli bir CubeSat ay yörünge görevidir. Aralık 2022 itibarıyla Lunar Flashlight Ay'a doğru yola çıkmıştır.
Halen geliştirilmekte olan gezegenler arası uzay aracı JUICE, 2032'de Ganymede'in yörüngesine girerek Dünya'dan başka bir uydunun yörüngesine giren ilk uzay aracı olacak.
Buna ek olarak, çoklu ajans destekli Ay Geçidi insanlı uzay istasyonunun 2024 yılında, öncelikle Dünya'nın uydusuna yönelik sonraki aşama NASA Artemis programı görevlerini desteklemek üzere, yakın-doğrusal halo yörüngesinde (NRHO) inşa edilmeye başlanması planlanmaktadır. Lunar Gateway ayrıca potansiyel olarak Mars'a ve uzak asteroitlere yönelik gelecekteki görevleri de destekleyecektir.

Planet 51'de, itibari gezegen, Satürn benzeri bir halka sistemine sahip bir ay tarafından yörüngede döndürülür.
John Wyndham'ın bir kısa öyküsü olan Dumb Martian, çoğunlukla Callisto'nun bir uydusu olan Jüpiter IV/II'de geçer (bkz. The Seeds of Time ).
Star Wars'ta Ajan Kloss uydusunun kendine ait iki uydusu daha vardır.

İkili asteroit
Öte uydu
Küçük gezegen uydusu
Jüpiter'in doğal uyduları
Neptün'ün uyduları
Satürn'ün doğal uyduları
Uranüs'ün uyduları
Uydu sistemi (astronomi)

 Wikimedia Commons'ta Alt uydu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Shadow Moons: The Unknown Sub-Worlds that Might Harbor Life 20 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Likely First Photo of Planet Beyond the Solar System 27 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Working Group on Extrasolar Planets – Definition of a "Planet" Position statement on the definition of a planet. (IAU)
The Hunt for Exomoons with Kepler (HEK): I. Description of a New Observational Project

1013 milibardan (mb) düşük olan basınçlara alçak basınç (siklon) yüksek olanlara ise yüksek basınç (antisiklon) denir.

Alçak basınç alanlarında hava genellikle kapalıdır ve yağış oluşma ihtimali fazladır.
Alçak Basınç alanlarında hava genellikle yükselici bir hareket gösterir.
Alçak basınç alanlarında hava çevreden merkeze doğru hareket eder. Bu durum yüksek basınç alanlarında tam tersidir.
Dünyanın günlük hareketine bağlı olarak 60 Kuzey ve Güney enlemlerinde Dinamik Alçak Basınç alanları oluşur.
90 derece Termik Yüksek Basınç alanlarından 60 derece Alçak basınç alanlarına doğru esen rüzgarlara Kutup Rüzgarları denir.
30 derece Dinamik Yüksek Basınç alanlarından 60 derece Dinamik Yüksek basınç alanlarına doğru esen rüzgarlara da Batı Rüzgarları denir.
Ekvator ise sıcaklığa bağlı olarak yıl boyunca Termik Alçak Basınç alanıdır.
Ayrıca Güneş doğmadan önce veya Güneş battıktan sonra satıh (yer) ısısı yavaş yavaş azalır kara parçaları soğumaya başlar. Soğuk havanın yoğunluğu arttığından hava çökmeye neden olur. Farklı alanlarda (şehirler ve fabrikalar, sık ormanlar, ekili araziler, su rezervleri, otlu bölgeler, yaz–kış arasındaki farklı ısı kaynakları vs.) ısı farklı olacağından sisin kalınlığı yer yer çok yoğun veya daha ince olabilir bu da görüşü etkileyebilir. Güneş doğup; sis, duman, pus, yoğun bulutlar nedeniyle ısısını yeryüzüne ulaştıramadığı zaman satıh ısısı havadaki ısıdan düşük olmaya devem eder. Farklı bölgelerden gelen soğuk hava akımları da alçak basınca neden olabilir.

Kuzey yarımkürede rüzgâr, alçak basınç merkezi etrafından saat yönünün tersine döner.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Ammi-Şaduqa Venüs tableti (Enuma Anu Enlil, 63 numaralı Tablet), Mezopotamya kökenli, MÖ 1. binyıla tarihlenen çivi yazılı tabletlerde korunmuş astronomik bir kayıttır. Tabletin orijinalinin, Hammurabi'den sonraki dördüncü hükümdar olan Kral Ammi-Şaduqa (veya Ammi-Şaduqa, Ammizaduga) döneminde, yaklaşık olarak (Orta kronoloji'ye göre) MÖ 17. yüzyılın ortalarında derlendiği düşünülmektedir.
Tablet, Venüs gezegeninin gökyüzündeki konumlarını, 21 yıllık bir dönem boyunca Ay takvimine göre kaydeder. Kayıtlar, Venüs'ün gün doğumundan önce veya gün batımından sonra ufukta ilk ve son kez görünme zamanlarını (Venüs'ün helyak doğuş ve batışını) içerir.

Venüs tableti, Babil astrolojisini ele alan ve çoğunlukla göksel olaylar şeklindeki omenlerden oluşan uzun bir metin olan Enuma Anu Enlil'in ("Anu ve Enlil'in zamanında") bir parçasıdır.
Yayımlanan en eski Venüs tableti kopyası, MÖ 7. yüzyıla ait olup Ninova'daki Asurbanipal Kütüphanesi'nde bulunmuştur ve şu anda British Museum koleksiyonundadır. Bu tablet ilk kez 1870 yılında Henry Creswicke Rawlinson ve George Smith tarafından "Tablet of Movements of the Planet Venus and their Influences" (Venüs Gezegeninin Hareketleri ve Etkilerine Dair Tablet) adıyla yayımlanmıştır.
Bugüne kadar metnin, birçoğu parçalı halde olmak üzere 6 ana grup altında toplanmış 20'ye yakın kopyası tespit edilmiştir.
 Bu kopyalar arasında en eskisinin, 1924'te Kiş'te bulunan "B" kopyası olduğu düşünülmektedir. Bu kopya, Asur Kralı II. Sargon'un MÖ 720-704 yılları arasındaki hükümdarlığı döneminde Babil'de yazılmış bir tabletten kopyalanmıştır.

Tabletteki orijinal omenler için 20. yüzyılın başlarında çeşitli tarihler önerilmiştir. Venüs gözlemlerinin başlangıcı için öne sürülen ve Yüksek, Orta, Düşük ve Ultra-Düşük Kronolojilere karşılık gelen tarihler şunlardır: MÖ 1702, MÖ 1646/1638, MÖ 1582 ve MÖ 1550.
Tabletin Babil kronolojisini doğrulama açısından önemi ilk kez 1912'de Franz Xaver Kugler tarafından fark edilmiştir. Kugler, metinde geçen "Altın Taht Yılı" ifadesini Ammisaduqa'nın yıl adlarını kullanarak bu kralın hükümdarlığının 8. yılı olarak tanımlamayı başarmıştır. O tarihten bu yana, MÖ 7. yüzyıla ait bu kopya, MÖ 2. binyıl için önerilen çeşitli kronolojileri desteklemek amacıyla farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Ancak, günümüze ulaşan tabletlerdeki Venüs'ün astronomik konumlarına ilişkin kayıtların yorumlanmasında birçok belirsizlik bulunmaktadır. Metin aktarımı sırasında bazı kopyalama hatalarının olması muhtemeldir. Özellikle 13. ve 21. yıllara ait girişlerin fiziksel olarak mümkün olmadığı ve hatalı olduğu düşünülmektedir.

Babil astronomisi
Antik Yakın Doğu kronolojisi

[2] Gasche, H.; Armstrong, J. A.; Cole, S. W.; Gurzadyan, V. G. (1998) Dating the Fall of Babylon: A Reappraisal of Second-Millennium Chronology, Mesopotamian History and Environment Series 2, Memoirs 4, Chicago: The Oriental Institute; Ghent: The University of Ghent.
Gurzadyan, V. G.; Warburton, D. A. (2005) "On the Available Lunar and Solar Eclipses and Babylonian Chronology", Akkadica 126: 195–197. arXiv:physics/0607137
Gurzadyan, V. G. (2000) "Astronomy and the Fall of Babylon", Sky & Telescope 100.1 (Temmuz): 40–45. arXiv:physics/0311114
[3]Huber, Peter J.; Sachs, Abraham (1982), Astronomical dating of Babylon I and Ur III, Undena Publications, Bibcode:1982adbi.book.....H, ISBN 978-0-89003-045-5 
[4] Langdon, Stephen; Fotheringham, John Knight (1928) The Venus Tablets of Ammizaduga, University Press.
Reiner, Erica; Pingree, David (1975), Babylonian Planetary Omens. Part 1. The Venus Tablet of Ammisaduqa, Malibu: Getty Research Institute, ISBN 0-89003-010-3 . (Langdon et al. 1928'in yerini alan "temel baskı".
Mitchell, Wayne A. (1990) “Ancient Astronomical Observations and Near Eastern Chronology”, Journal of the Ancient Chronology Forum 3: 7–26.
Walker, C. B. F. (1984), "Notes on the Venus Tablet of Ammisaduqa", Journal of Cuneiform Studies, 36 (1), ss. 64-66, doi:10.2307/1360011, JSTOR 1360011 

Venus tablet at British Museum
Bibliography, in context of Mesopotamian astronomy

Anahita /ɑːnəˈhiːtə/, bir İran tanrıçasının Eski Farsça adıdır ve eski tam adı Aradvi Sura Anahita (Arədvī Sūrā Anāhitā) olarak geçmektedir. Avestaca olan bu ad, "Sular" (Aban) tanrısı olarak tapınılan ve bu nedenle bereket, şifa ve bilgelik ile ilişkilendirilen, Hint-İran dilindeki kozmolojik bir figürün adıdır. İran'da Anahita adında bir tapınak da bulunmaktadır. Anahita, Orta ve Modern Farsça Ardvisur Anahid (اردویسور آناهید) ve Ermenicede Anahit olarak bilinir. Aradvi Sura Anahita'nın ikonik tapınak kültü, diğer tapınak kültleriyle birlikte "görünüşe göre MÖ 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve Sasaniler dönemindeki ikonoklastik hareketle bastırılana kadar devam etmiştir." Tanrıça Anahita'nın sembolü Lotus çiçeğidir. Lotus Festivali (Farsça: Cəşn-i Nilüfer), her yıl Temmuz ayının ilk haftasının sonunda düzenlenen bir İran festivalidir. Bu festivalin bu dönemde yapılmasının nedeni altında yazın başında lotus çiçeklerinin açması yatıyor olabilir.
Yunan ve Roma tarihçileri, Klasik Antik Çağ'da Anahita'yı ya Anaïtis olarak adlandırmış ya da kendi panteonlarındaki tanrılardan biriyle özdeşleştirmişlerdir. 270 Anahita, bu tanrıçanın adını taşıyan bir silikatlı S-tipi asteroittir. Anahita, kültünün gelişimine dayanılarak iki bağımsız unsurdan oluşan senkretik bir tanrıça olarak tanımlanmıştır. Birincisi, Dünya üzerindeki nehir ve akarsulara su sağlayan Hint-İranlı Göksel Nehir fikrinin bir tezahürüdür. İkincisiyse kökeni belirsiz olan ancak kendi özgün özelliklerini koruyan bir tanrıçadır ve eski Mezopotamya tanrıçası İnanna-İştar kültüyle ilişkilendirilmiştir. Bir teoriye göre, bu durum kısmen Anahita kültünün kuzeybatıdan Pers İmparatorluğu'nun geri kalanına yayıldığı dönemde Zerdüştlüğün bir parçası haline getirilmesi isteğinden kaynaklanmıştır.

Airyanem Vaejah, Ahura Mazda tarafından yaratılan efsanevi diyarların ilki ve Yüksek Hara üzerinde yer alan dünyanın merkezidir.
Atargatis, İştar ile özdeşleştirilen ve sularla ilişkilendirilen, Suriye coğrafyasına ait bir tanrıçadır.
Hara Dağı, "Yüce Hara", *Harahvatī nehrinin kaynağı olan efsanevi dağdır.
Ceyhun, mitolojik Yüce Hara'dan inen dünya nehri olarak tanımlanır.

ÖzelGenel

Cereti, Carlo G. (2023). "Armenia and Iran: Anāhitā's Worship in the Caucasus". Iran and the Caucasus. 27 (4–5). ss. 337-347. doi:10.1163/1573384X-02704002. 
Koulabadi, Rahele; Seyyed Mehdi Mousavi Kouhpar; Javad Neyestani; Seyyed Rasool Mousavi Haji (2019), "An Overview of Goddess Anahita and Her Iconography in Ancient Iran", Central Asiatic Journal, 62 (2), ss. 203-226, doi:10.13173/centasiaj.62.2.0203 

 Wikimedia Commons'ta Anahita ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Anglosakson tanrıları genel olarak az belgelenmiştir ve Anglosaksonların dini hakkında çok şey, diğer Cermen halklarının dinlerinden bilinenlere dayanarak çıkarılmaktadır. Anglosaksonların Britanya Adaları'nı istilası ile Hristiyanlaşmaları arasındaki döneme ait yazılı kayıtlar oldukça kıttır ve bilinenlerin çoğu, Bede gibi tanımları diğer Cermen mitolojileri ve mevcut arkeolojik buluntularla karşılaştırılabilecek daha sonraki Hristiyan yazarlarından gelmektedir. Aşağıdaki liste eksiktir ancak söz konusu tanrıların belgelenme durumunun kısa bir tartışmasını da listeler ve eleştirel bir şekilde değerlendirilmelidir.

Woden, tanrıların kralı ve bilgelik tanrısıdır. İskandinav mitolojisindeki Odin ile akrabadır. "Wednesday" (Çarşamba) kelimesinin kaynağıdır.
Tiw, bir savaş tanrısı ve muhtemelen bir gökyüzü tanrısıdır. İskandinav mitolojisindeki Tyr ile, Yunan mitolojisindeki Zeus, Roma mitolojisindeki Jüpiter, Baltık mitolojisindeki Dievs/Dievas ve Hindu mitolojisindeki Dyaus ile akrabadır. "Tuesday" (Salı) kelimesinin kaynağıdır.
Thunor, gök gürültüsü tanrısı ve İskandinav Thor'un akrabası ve 'perşembe' kelimesinin kaynağıdır.
Frig, tanrı Woden'ın eşi ve evlilik ile doğum tanrıçasıdır. "Friday" (Cuma) kelimesinin kaynağıdır.
Ing, muhtemelen İskandinav mitolojisindeki "Freyr" adlı bereket tanrısının başka bir adıdır.

Ēostre, Bede tarafından listelenmiş bir tanrıçadır ve "Easter" (Paskalya) kelimesinin kaynağı olduğu iddia edilmiştir.
Erce/Folde/Eorðe, Æcerbot büyüsünde "Toprak Ana" olarak anılan tanrıçadır.
Rheda, aynı zamanda Hrethe veya Hrēða olarak da anılan tanrıça, Bede tarafından listelenmiştir.

Wyrd, Anglosaksonların kader kavramı.
Beowa, arpa ile ilişkilendirilen ve muhtemelen Beowulf ile birleşmiş bir figürdür.
Aşağıdakiler, diğer Cermen halkları tarafından tapınılan tanrılarla akraba olan ve haftanın günlerinin adlarının kaynaklarıyla da ilişkili olan figürlerdir:

Siȝel - Eski İngilizcede "güneş" anlamına gelen bir terim, ilgili dinlerde bir tanrıça ve ay tanrısının kız kardeşidir.
Mona - Eski İngilizcede "ay" anlamına gelen bir terim, ilgili dinlerde bir tanrı ve güneş tanrıçasının kardeşidir. "Monday" (Pazartesi) kelimesinin kaynağıdır.

Bældæġ, Woden'ın oğlu olup, Bernicia kralları listesinden bahsedilen bir figürdür ve muhtemelen Snorri tarafından Baldur ile özdeşleştirilmiştir.
Seaxnēat, Saksonların koruyucu tanrısıdır.
Wecta, birçok krallar listesinde geçen bir figürdür ve Woden'ın oğlu Vegdeg ile akraba olabilecek bir tanrı olabilir.

Modra, "Anneler" olarak bilinen figürdür ve festivalinin adı olan "Modraniht" Bede tarafından anılmıştır. Muhtemelen Matres ve Matronae ile ayrıca Nornlar ile de bağlantılıdır.
Nikorlar, Beowulf'ta geçen su ruhlarıdır ve diğer Cermen dillerinde ve modern ağızlarda "knucker" olarak bilinen benzerleri vardır.
Wælcyrge, İskandinav Valkürleri ile akraba olan bir figürdür ve muhtemelen İskandinav mitolojisinden alınmıştır.

Cermen tanrıları listesi

Wilson, David (1992). Anglo-Saxon Paganism. Routledge. ISBN 978-0-415-01897-5. 
Leeming, David (2005). Oxford Companion to World Mythology. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-028888-4. 

Doyle White, Ethan (1 Eylül 2014). "The Goddess Frig". Preternature: Critical and Historical Studies on the Preternatural. 3 (2). ss. 284-310. doi:10.5325/preternature.3.2.0284. 
Jesch, Judith (2011). "The Norse Gods in England and the Isle of Man".  Anlezark, Daniel (Ed.). Myths, Legends, and Heroes: Essays on Old Norse and Old English Literature. University of Toronto Press. ss. 11-24. doi:10.3138/9781442662056. ISBN 978-0-8020-9947-1. JSTOR 10.3138/9781442662056.5. 
Meaney, A L. (1966). "Woden in England: A Reconsideration of the Evidence". Folklore. 77 (2). ss. 105-115. doi:10.1080/0015587X.1966.9717037. JSTOR 1258536. 
Ryan, J. S. (1963). "Othin in England: Evidence from the Poetry for a Cult of Woden in Anglo-Saxon England". Folklore. 74 (3). ss. 460-480. doi:10.1080/0015587X.1963.9716920. JSTOR 1259026. 
Stanley, Eric Gerald (2000). "The Gods Themselves". Imagining the Anglo-Saxon Past: The Search for Anglo-Saxon Paganism and Anglo-Saxon Trial by Jury. Boydell & Brewer. ss. 77-84. ISBN 978-0-85991-588-5. JSTOR 10.7722/j.ctt81h08.14.

Yunan astronomisi klasik antik dönemde Yunan dilinde yazılmıştır ve antik Yunan, Helenistik, Greko-Romen ve geç dönem antik çağlarını kapsar. Yunanca, Helenistik dönemden Büyük İskender'in (III. Aleksandros) fethini takip eden süreçte bilimin dili haline geldiği için antik Yunan astronomisi coğrafi sınırları aşmıştır. Bu yüzden Helenistik astronomi olarak da adlandırılır. Helenistik ve Roma dönemleri boyunca Yunan olan veya olmayan birçok astronom, çalışmalarını Yunan geleneklerini kullanarak Ptolemaios krallığındaki İskenderiye kütüphanesini de içeren büyük bir enstitüde yürütüyordu.
Tarihçiler astronominin gelişimindeki en büyük aşamanın Helen ve Yunan astronomlar tarafından tarafından atlandığını düşünüyor. Yunan astronomisi gök olaylarına akla yatkın fiziksel açıklamalar arayışıyla başlayıp şekillenmiştir. Kuzey yarımkürede bulunan takım yıldızlarının çoğunun ismi birçok yıldızın, asteroidlerin ve gezegenlerin ismi gibi Yunan astronomisinden türemiştir. Yunan astronomisi Mısır ve özellikle Babil astronomisinden ilham almış ve sırasıyla Hint, Arap ve Batı Avrupa astronomisini etkilemiştir.

Tanımlanabilen yıldız ve takımyıldızlarına dair ilk yazılı belgeler, Homeros ve Hesiodos'a ait Yunan literatürünün sağ kalabilmiş en eski yazıtlarıdır. Homeros İlyada ve Odysseia'da aşağıdaki gök cisimlerinden bahseder:

Boötes takımyıldızı
Hyades yıldız kümesi
Orion takımyıldızı
Ülker yıldız kümesi
Sirius, Köpek Yıldızı
Büyükayı takımyıldızı

Hesiodos, milattan önce 7. yüzyılda Arcturus yıldızını şairane takvimi İşler ve Günler'e ekler. Homeros da Hesiodos da bilimsel çalışma yapmış olmamalarına rağmen, okyanusla çevrili düz dünya teorisinin kozmolojik temelini atmışlardır. Bazı yıldızlar doğar ve batar (Antik Yunanlara göre okyanusun içinde kaybolur), bazıları her zaman görünür. Yılın belli zamanlarında, belli yıldızlar doğar ve batar.
Kozmosla ilgili spekülasyonlar milattan önce 6. ve 7. yüzyıllarda Sokrates öncesi düşünürler arasında oldukça yaygındı. Anaksimandros silindirik dünyayı evrenin merkezinde asılı duran ve ateşten bir çemberle çevrili bir gökcismi olarak tanımlamıştır. Pisagorcu Philolaos kozmosu yıldızlar, gezegenler, Güneş, Ay, Dünya ve Karşı Dünyayı barındıran, 10 cisimden oluşan topluluğun görünmeyen bir ateşin çevresinde döndüğü bir oluşum olarak tanımlamıştır. Bazı belgelerin gösterdiği üzere 6. ve 5. yüzyılda yaşayan Yunanlar gezegenler ve evrenin yapısı hakkında oldukça bilgiliydi.

İngilizcede "gezegen" anlamına gelen oplanet kelimesi Yunancada "gezgin kişi" anlamına gelen planētēs (πλᾰνήτης) kelimesinden gelmektedir çünkü eski çağ astronomlarının kayıtlarına göre belirli ışıklar gökyüzünde diğer yıldızlarla ilişkili bir şekilde yer değiştiriyordu. Çıplak gözle görülebilen beş gezegen vardı; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn. Bazen Güneş ve Ay da listeye eklenir ve sayı yediye çıkardı. Gezegenler zaman zaman Güneşe yaklaşıp gözden kaybolduklarından beşini birden gözlemleyebilmek büyük dikkat gerektiriyordu. Venüs'ün doğrudan gözlemi yapılmamıştı, Yunanlar sabahları ve akşamları görünen Venüs'ün Hesperos ("akşam yıldızı") ve Phosphoros ("sabah yıldızı") isimli iki farklı cisim olduğunu düşünmüşlerdi. Sonraları ikisinin de aynı gezegen olduğunu fark ettiler. Pisagor'un bu keşifteki payı büyüktür.

Antik Yunanda astronomi matematiğin bir dalıydı ve astronomların gökyüzündeki hareketleri taklit edebilecek geometrik modeller yaratması beklenirdi. Bu gelenek Pisagor'un astronomiyi dört matematik sanatının arasına koymasıyla başladı (aritmetik, geometri, astronomi, müzik). Bu dört alanı kapsayan çalışmalar sonradan ‘quadrivium’ (dört temel bilim) olarak adlandırıldı.
Yaratıcı bir matematikçi olmamasına rağmen Platon (MÖ. 347-427) dört temel bilimi felsefi eğitimin temeli olarak saydı. Genç matematikçi Knidoslu Eudoksos'u (MÖ. 347-410) Yunan astronomi sistemini geliştirmesi için teşvik etti. Modern bilim tarihçisi David Lindberg şöyle diyor:

"Gezegensel olayların tasviri için yapılan geometrik model, iki küre modeli ve gezegen gözlemleri ile ilgili yayımladıkları değerlendirme ölçütleri gösteriyor ki, çalışmalarında ilgilerini yıldızlardan gezegenlere yöneltmişler."
İki küre modeli kozmosu merkezi ve hareketsiz küresel bir dünya ve dünyayı çevreleyen küresel gökyüzü olarak ikiye ayıran bir yermerkezcil modeldir. Modele göre gökyüzü 'esîr' maddesinden yapılma bazı dönen cisimler içerebilir.

Platon'un kozmoloji üzerine yazdığı temel kitaplar Timaios ve Devlet'tir Bu kitaplarda iki küre modelini tanımlamış, yedi gezegeni ve sabit yıldızları taşıyan sekiz çember olduğunu belirtmiştir. Devlet kitabında geçen Er efsanesine göre, kozmos, Sirenler ve Mireler ya da Fates olarak da bilinen Zorunluluk tanrıçasının kızları tarafından çevrilmekte olan Zorunluluk Ekseni'dir.
Kilikyalı Simplikios'un belgelerine göre (6. yüzyıl), Platon dönemin Yunan matematikçilerine "Düzgün hareketin tanımından yola çıkarsak, gezegenlerin belirgin hareketleri nasıl sınıflandırılabilir?" diye sormuştur. (Lloyd 1970, s. 84). Ona göre gezegenlerin kaotik hareketleri ancak merkezi bir küresel Dünyanın etrafındaki düzgün dairesel hareketler olarak açıklanabilirdi, ki bu 4. yüzyıl için oldukça yeni bir fikirdi.
Eudoksos bu problemin üstesinden gezegenleri eş merkezli küreler takımı olarak düşünerek geldi. Gökyüzünün görünümüne kürelerin eksenlerini yatırarak ve her birine farklı bir dönme periyodu atayarak yaklaştı. Böylece gezegenlerin hareketlerini matematiksel olarak tanımlayan ilk insan oldu. Eudoksos'un kitaplarının tamamı kaybolduğundan dolayı içeriği ve fikirleriyle ilgili bilgilere ancak Aristoteles'in derlemeleri ve Simplikios'un De Caelo'daki yorumları gibi ikincil kaynaklardan ulaşılabiliyor. Ayrıca Aratus'un astronomi üzerine yazdığı şiirin Eudoksos'un çalışmalarına ve Theodosius'un Sphaerics'ine dayandığı tahmin ediliyor. Bunlar Eudoksos'un astronomi çalışmalarıyla ilgili büyük ip uçları veriyor.
Yunan astronom Kallippos (4. yüzyıl), Eudoksos'un 27'sine (gezegenlere sabit yıldızları da eklemişti) yedi küre daha ekledi. Aristoteles her iki sisteme de, küre takımlarının aralarına dıştaki takımın dönmesini engelleyen "dönmeyen" küreler eklemekte ısrarcıydı çünkü dönmeyen küreler olmadan dıştaki hareketin içteki kürelere transfer olacağını savunuyordu.

Eudoksos'un sisteminin birkaç kritik hatası vardı. Bunlardan biri hareketlerin kesin tahmine elverişsiz olmasıydı. Kallippos'un çalışması bu hatanın düzeltilmesi için bir adım olmuştu. Diğer problem ise modellerin hız değişimini açıklamakta yetersiz olmasıydı. Dünyadan gözüken gezegenlerin parlaklığının neden değiştiğini açıklayamaması da bir başka eksiklikti çünkü kürelerin eş merkezli olması gezegenlerin hep aynı uzaklıkta kalmasını gerektiriyordu. Pitaneli Autolykos da MÖ. 310'da bu soruna değinmiştir.
Pergeli Apollonios (MÖ. 190-262) taşıyıcı dış tekerleme eğrisi (Deferent ve episikl) ile dış merkezli düzenek (eksantrik) olarak tanıtılan iki yeni mekanizmanın gezegenlerin uzaklık ve hız değişimini açıklamaya yardımcı olmasıyla yanıtlanmış oldu. Taşıyıcı dış tekerleme eğrisi gezegenleri Dünyanın etrafında taşıyan bir çember mekanizmasıydı. Dış merkezli düzenek ise gezegenleri hafifçe merkezdeki Dünyadan uzaklaştırıyordu. Taşıyıcı düz tekerleme eğrisindeki yörünge küçük bir çember taşımaktaydı ve dış çember ise gezegenleri taşımaktaydı. Bu model, eksantrik modeli Apollonius'un teorisindeki gibi taklit edebilirdi. Ayrıca retrogradasyon hareketini, yani gezegenlerin zodyaka doğru kısa süreli ters hareketini de açıklayabilirdi. Modern astronomi tarihçileri Eudoksos'un modelinin bu ters hareketi sadece kabaca bazı gezegenler için açıklayabildiğini düşünüyor.
Milattan önce 2. yüzyılda, Hipparkhos, Yunan astronomların gezegenlerin hareketleriyle ilgili tahminlerinin, Babilli astronomların fevkalade doğruluktaki tahminlerine yakın seviyede doğruluğa sahip olduğu konusunda ısrarcıydı. Bir şekilde Babillerin gözlemlerine ve tahminlerine ulaşmanın yolunu bulmuştu ve bunları daha iyi bir geometrik model tasarlamak için kullandı. Bu modelde Güneş için Güneşin hız değişimi ve mevsim sürelerindeki farkı açıklayan ekinoks gözlemlerini temel alan basit dış merkezli düzenek modelini kullandı. Ay için ise taşıyıcı dış tekerleme eğrisini kullandı. Yine de gezegenler için doğru bir model tasarlayamadı ve bunun için diğer Yunan astronomları eleştirdi.
Hipparkhos ayrıca bir yıldız kataloğu derledi. Yaşlı Plinius'a göre bir nova gözlemlemişti. Gelecek nesiller yıldızların nasıl oluştuğunu, öldüğünü, hareket ettiğini ve parlaklıklarını değiştirdiğini anlayabilsin diye yıldızların parlaklıklarını ve pozisyonlarını kaydetti. Batlamyus kataloğun Hipparkhos'un gece-gündüz eşitliğinin gerilemesiyle ilgili keşfiyle bağlantılı olduğunu belirtmişti. Hipparkhos bu durumun sabit yıldızlar küresinin hareketlerinden kaynaklandığını düşünüyordu.

Milattan önce 3. yüzyılda Sisamlı Aristarkhos evrenin merkezinde Dünya yerine Güneşin bulunduğu alternatif bir heliosentrik (Güneş merkezli) evren modeli öne sürmüştü (bu yüzden Yunan Kopernik olarak da bilinmektedir). Aristarkhos'un astronomiyle ilgili görüşleri pek iyi karşılanmamıştı ve onu destekleyen pek az insandan biri Seleukialı Seleucus'tur.
Aristarkhos'un günümüze kalabilen tek çalışması Aristarkhos'dan Büyüklükler ve Uzaklıklar Üzerine isimli kitabıdır. Bu kitapta Güneş ve Ayın büyüklüklerini ve Dünyadan uzaklıklarını Dünyanın yarı çapı üzerinden hesaplamıştır. Kısa bir süre sonra da Eratosthenes, Aristarkhos'un bu hesaplamalarından yola çıkarak Dünyanın boyutunu hesaplamıştır. Hipparkhos'un da günümüze ulaşamayan benzer çalışmaları vardı ve ikisi de Güneş ile Dünya arasındaki uzaklığı olduğundan çok daha az hesaplamışlardı.

Hipparkhos astronomiye kesin tahminler konseptini getiren ilk kişi olduğu için Yunan astronomlar arasında en önemlisi olarak bilinir. Ayrıca Batlamyus'tan önceki son yenilikçi astronomdu. Batlamyus 2. yüzyıl Roma Mısırında İskenderiye'de yaşamış ve çalışmış bir matematikçiydi. Astronomi ve astroloji üzerine çalışmalarından bazıları Alm

Apollon (Yunanca: Απόλλων, Latince: Apollo), mitolojide müziğin, sanatların, Güneş'in, ateşin ve şiirin tanrısı, kehanet yapan, bilici tanrıdır. Aynı zamanda kâhinlik yeteneğini diğer insanlara da transfer edebilir. Biseksüel yönüyle ağır basan Apollon'un mitolojideki eşi Kassandra olup Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşidir. Sarışın ve çok yakışıklıdır. Orijini Yunan olan Apollon, Roma mitolojisine Apollo ismiyle geçmiştir. Mitolojideki en önemli tanrılardan biri olan Apollon, Anadolu kökenlidir.

Hermes'in tanrısal gücüyle ikiye ayırdığı inek bağırsağını, kaplumbağa kabuğuna bağlama olan altın bir lir çalan Apollon müzler korosunun başıdır. Gümüş yayıyla oku en uzağa o atabilir ve okların tanrısıdır. Tıbbı insanlara o öğretmiştir, yine hekimliğin tanrısıdır. Asla yalan söylemez; ışığın ve gerçeğin tanrısıdır. Kutsal ağacı defne, hayvanları yunus, atmaca, kuğu ve kargadır. Lakapları okçu, "Likyalı" ve Latincede yırtıcı kuşlara ilişkin olarak kullanılan, "yırtıcı" anlamına gelen "Vulturus"dur.

Olymposluları altın liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını hastalara ilk öğreten gümüş yayın efendisi okçu Tanrı olarak Yunan şiirlerine geçmiştir. Aynı güneş ışınları gibi Apollon'un okları da hem hasta edici hem de iyileştiricidir. Her ne kadar ışıkla özdeşleşmiş ise de, ilk ortaya çıktığında Apollon, güneş tanrısı değildir. Asıl Yunan güneş tanrısı Helios'dur. Apollon ve Artemis'in, güneş-ay ile özdeşleşmesi daha sonradan gerçekleşmiş, özellikle Romalılar döneminde bu anlayış kuvvetlenmiştir.

Orfe öğretisinde sezgi, ilham ve vicdanın sembolü olan Apollon'dan Yunan mitolojisinde kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” (Latincede lux biçimine dönüşmüştür) sözcüğünden türeyen "Lykya"'lı olarak söz edilir. Likyalı sıfatının Apollon adının aslı olduğu, bir iddiaya göre, Etrüsk dilinde bir ilahı belirtmek üzere kullanılan Aplu, Apulu ya da Aplum adıdır.

Yunan mitolojisinde Apollon'un yaptığı sayısız işlerden bazıları şunlardır:

Kutsal ağacının defne olması ile ilgili iki rivayet vardır. Bir nehir perisinin kızı olan Daphne adlı nympheye hayrandır. Fakat Daphne, bakire kalmaya yemin etmiştir. Peşine düşen Apollon'dan kaçabilmek için Artemis'ten kendisini saklamasını ister ve orada bir defne ağacına dönüştürülür. Onunla dalga geçtiği için Eros, iki tane ok hazırlar birinci oku altınla kaplamıştır ve atılan kişiyi sonsuz aşık edecek ikinci ok ise aşktan uzaklaştıran bir oktur. Altın kaplı ok Apollon'a diğer ok ise Daphne'ye gelmiştir. Apollon'dan kaçan Daphne yakalanacağını anlayınca babası Peneus'tan yardım ister ve babası da onu Defne ağacına dönüştürür bunun üzerine Apollon onu unutmayacağı üzerine yemin eder.
Apollon, adını Pythia adlı kâhinelere verecek olan Python ejderini bir mağarada ya da yer altı yarığında öldürür ve öldürdüğü yerde Trakyalı Orfe Delf inisiyasyonunu başlatır.
Zagreus’un kemiklerini Apollon Delf’e gömer: Zeus’un buyruğu üzerine Musaların (müzler) yardımıyla Zagreus’un parçalarını bir araya getirir. Dünya’nın merkezi yakınına gömer.
Hera'nın oyunuyla Hera, Athena, Poseidon ile birlikte Zeus'u tuzağa hapseder. Ancak Briareus'un yardımıyla tuzaktan kurtulan Zeus; Apollon'u Poseidon ile birlikte sürgüne yollar ve Truva kralı Laomedon tarafından surlarını örmeye cezalandırır. Surlar örülürken kendisi lirini çalarak kralın sürülerine göz kulak olur. İş bittiğine Laomedon belirlenen ücretini vermeyince ceza olarak şehre hastalık yayar.
Hermes’e sihirli bir altın asa verir. Hermes ateş çıkartabildiği bu asa sayesinde habercilerin  efendisi olur.
Üç uçlu yabayla yaptığı bir hareketle yunusu göğe bir takımyıldız olarak yerleştirir.
Liri küçük bir çocuk olan Orpheus'a verir.
Kız kardeşi Artemis'in Orion ile beraber olmasını engeller.
Karısı Koronis'in sadakatsizliğini cezalandırmak için kız kardeşi Artemis'i yollar. Oğlu Asklepius'u da yetiştirmesi için at adam Kheiron'a verir.
Artemis ile birlikte Niobe'yi kibri yüzünden cezalandırmıştır.
Flüt çalmaktaki becerisini kendisiyle kıyaslanan Marsias'ı yarışın sonunda bir ağaca bağlayarak diri diri derisini yüzer ve oyunu Marsias'tan yana kullanan Midas'ın kulaklarını da eşek kulaklarına çevirir.
Nietzsche ''Tragedyanin Doğuşu'' kitabında Apollon, düzeni ve disiplini, aklı ve mantığı temsil eder.

Percy Jackson ve Olimposlular kitabında tasvir edildiği üzere genç, yakışıklı, kendini beğenmiş ve şakacıdır.
Percy Jackson ve Olimposlular'ın devamı niteliğinde sayılabilecek olan Apollon'un görevleri adlı kitapta 1. kişi ağzından Apollon'un insana dönüşmesi ve insana dönüştüğü formundayken yaşadığı olaylar anlatılır.
William Golding'in "Çatal Dil" adlı kitabında da yer alır.

Apollon ve Dafni
Anadolu'daki Apollon Kehanet Merkezleri

*Gerçeğe Sanatla Ulaşabilir miyiz?: Apollon*

Yunan mitolojisinde Ares, savaş tanrısıdır. Zeus ve Hera'nın oğlu ve On İki Olimposlu'dan biridir. Roma'da Mars olarak da bilinir. Barış tanrıçası olan Athena'nın zıttıdır. Mitolojide Athena ile giriştiği mücadeleler ve sevgilisi Afrodit'le olan kaçamakları ile ünlüdür. Sparta kenti ve Trakya bölgesi tanrının başlıca kült merkezleridir. Gigantlar arasındaki karşıtı Damasen'dir.
Yunan mitolojisindeki benzer isimli çok sayıdaki öykülerden biri Ares'in oğluna ilişkindir. Aphrodite ile yaşadığı gizli aşkın ortaya çıkmasıyla olan Olympos'taki rezaletin ardından Ares Trakya'da da boş durmaz ve barbar Trakyalılar'ı Amazonlar'a karşı kışkırtır. Çıkan savaştan zevk alarak önüne geleni öldürürken kendisi adına kafataslarından bir piramit inşa eden oğlu Kyknos'un ölüm haberi gelir. Kyknos, piramiti tamamlamak üzeredir. Zirvede tek bir kafatası için boş yer kalmıştır. Teselya kralının kafasıyla zirveyi tamamlamayı düşünürken, Herkül'ün oradan geçtiğini görür. Çıkıp Herkül'e meydan okur ve Herkül onu öldürür. Bu haberi alır almaz savaş arabasına atlayan Ares, kendisini kafatasından tapınakla onurlandıran oğlunun intikamı için Herkül'ün üzerine saldırır.

Yunan tanrıları içinde belki de en fazla utanç verici duruma düşen tanrıdır. Hades ve Aphrodite dışında kimsenin sevmediği bu tanrı sık sık zor durumlara düşürülür. Bunların başında tunçtan bir küpe 13 ay boyunca hapsedilmesi gelmektedir. Günlerden bir gün Olimposlu tanrılar ziyafette iken müthiş gürültülerle ayağa fırlarlar. Bir türlü Olimposlu tanrılar arasına kabul edilmeyen, Gaia'ın oğulları Otis ve Ephialtes tanrılara savaş açmışlar, gökyüzünü fırlattıkları dev kayalarla bombalamaya başlamışlardır. Üstelik, cüretkar bu iki gigant sadece Olympos'a kabul edilmeye diğer tanrıları zorlamakla kalmayıp, en güzel tanrıçaları Athena ve Hera'yı da isterler. Hera Zeus'un karısıdır. Zeus çok sinirlenerek bu işi halletmesi için Ares'i görevlendirir. Athena'nın alayları arasında savaş arabasına binen Ares, hışımla iki devin üstüne saldırır. Ancak, bir an tedbiri elden bırakır ve kalkanını indirir. Bu sırada devlerden birinin fırlattığı kaya Ares'i bayıltır. İki dev Ares'i tunçtan bir küpün içine kapatırlar. Ares'i diğer tanrılar hiç sevmeseler de iki güçlü tanrıçaya göz koyacak kadar yoldan çıkmış bu iki devin kazanmasını da istemezler. Tanrıların habercisi Hermes uzun aramalardan sonra 13 ay sonra ölmek üzereyken Ares'i bulur. Ares tekrar güneş ışığını gördüğünde Otis ve Ephialtes'in cezası çoktan verilmiştir. Ölüler diyarında yılanlar tarafından bir sütuna bağlanmışlardır. Yılanlar her defasında dayanılmaz acılar veren zehirlerini boşalttıkları ısırıklarla iki devi rahat bırakmazlar, omuzlarına tüneyen baykuşlar ise devamlı öterek beyinlerini tırmalarlar.
Ares'in Truva Savaşı'na karışması da Olympos'un tanrılarının hiç sevmediği bir sonuç doğurmuştur, özellikle de Hera'nın. Ares, Truva'nın yanında savaşa katılıp Yunanları öldürmeye başladığında eski bir defter yeniden açılır. Truva kralının çapkın oğlu Paris, üç güzeller yarışmasında Hera'yı değil Afrodit'i güzel seçmiştir. Truva savaşının nedenlerinden biri de zaten budur. Hera, doğrudan savaşa müdahil olmadan önce Zeus'un iznini ister. Zeus, karısının karışmasına izin vermez ama aynı yarışmanın diğer mağduru Athena'nın karışmasına izin verir (Athena da Ares'ten en az Hera kadar nefret etmektedir). Savaşçılığıyla ünlü kahraman Diomedes'e destek vererek Ares'in üzerine saldırmasını sağlar. Ares, görmediği Athena'nın varlığını anlamadığı bir şekilde elinden mızrağı düştüğünde fark eder. Bu fırsatı değerlendiren Diomedes Ares'i yaralamayı başarır ve Ares Truva savaş meydanından çekilmek zorunda kalır.

Tanrılar tanrısı Zeus'un pek de sevmediği tanrı Ares bir destanda şöyle geçmiştir:
Bulutları devşiren Zeus yan yan baktı, dedi ki;
Böyle ağlayıp durma dizimin dibinde dönek.
Olympos'ta oturan tanrılar arasında benim en tiksindiğim tanrısın sen !
Hep hır gür kavga, savaş senin işin gücün, ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,
Annen Hera'dan miras sana. 
Ben de ona zorla dinletirim sözümü, 
Onun öğütlerinden geldi başına, ne geldiyse. 
Ama böyle acı çekmene de dayanamam, benim soyumdan gelmişsin bir kere, benden doğurdu anan seni, 
Yoksa bu yıkıcı bu karıştırıcı huyunla, bir başka tanrıdan doğmuş olsaydın sen, 
Çoktan Uranüsoğullarının yurdundan ta aşağılarda bulurdun kendini.
Apollon ile Athena'nın Ares hakkında söyledikleri ise şöyledir:
Ares, İnsanların baş belası Ares, 
Ey kaleler yıkan, elleri kanlı Ares...
Yaklaş ona saldırgan Ares'ten çekinme, 
Delinin biridir, kötünün kötüsüdür o, 
Bir o yana döner bir bu yana...
Antikçağın tragedya ozanı Ayshilos; bir tragedyasında tanrı Ares'in savaş anındaki dehşetini açık açık şöyle dillendirmiştir:
"Bu masum kentin göklerinde, Sayıklar gibi gürül gürül soluyor Yakıp yıkıyor acımadan Nesi varsa sevip saydığı insanlarınAres adlı bu acımasız tanrı! Dehşet çığlıklarıyla doluyor sokaklar, Asker askerin önünde düşüyor. Bu dinmeyen bebek çığlıklarıKan gölü sokaklardan geliyor!"'
Ares asıl ilgiyi İtalyanlarda, Mars adı altında Roma'da görür. Roma'nın kurucusu Romulus'un efsanevi babası olan Mars (Ares) Romalılar tarafından ataları olarak benimsenmiştir.

Yunan mitolojisinde Artemis 
(Yunanca: Ἄρτεμις) av, vahşi doğa, vahşi hayvanlar, doğa, bitki örtüsü, doğum, çocuk bakımı ve iffet tanrıçasıdır. Ay tanrıçası Selene ve başka bir Ay tanrıçası olan Hekate ile yoğun bir şekilde özdeşleştirilmiştir bu nedenle yukarıda belirtilen ikisinin yanı sıra mitolojideki en önemli ay tanrılarından biri olarak kabul edilir. Çoğunlukla su perileri, bazı ölümlüler ve avcılardan oluşan geniş çevresiyle Yunanistan ormanlarında sık sık dolaşırken betimlenmiştir. Tanrıça Diana, Artemis'in Roma mitolojisindeki eşdeğeridir.
Artemis, Zeus ile Leto’nun kızı olarak da bilinir. Apollon’un ikiz kız kardeşi ve ay tanrıçasıdır. Ares'in dostu ve en büyük Yunan tanrıçalarından biridir.

Kardeşinden bir gün önce doğup Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis evlenmemeye ve bakire kalmaya yemin etmiştir. Delos adasında doğmuştur. Apollon güneşi, Artemis ise ayı temsil eder; Apollon’a "Phoebos" (parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis'e de "Phoebe" denilirdi. İkisi de yayla silahlanmıştır, oklar atarlar; oklar güneş ve ay ışınlarının sembolüdür.
Artemis, sarışın, güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bakiredir. Saf ışık tanrıçası olarak afifliği sembolize ederdi; kültünün kanunu olarak afifliğe, erkek-kadın duacıları riayet etmek zorundaydı. Ona tapınan ve onun gibi dünya iptilasından uzak, dağlar, ormanlar arasında yaşayan Hippolyt, afiflik yüzünden helak olduğu zaman Artemis ona yüksek şerefler müjdeleyerek teselli vermiştir.
Sonraları Artemis adına türlü kültlere sapılmıştır. Bunlardan biri, Efes'te Artemis'e, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir tanrıça gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült idi. Artemis ve avcıları bakirelik yemini etmiştir. Artemis de bütün avcıları 13-15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Çünkü Artemis hayvanları ve doğayı çok sevmektedir. Fakat hiçbir erkek veya satir asla Artemis ve avcılarına yaklaşamamaktadır. Artemis kendine yaklaşan erkekleri ya bir çeşit geyiğe ya da tavşana çevirerek onları cezalandırmıştır. Ayrıca Artemis ev ve orman tanrıçasıdır. Bunun yanında Artemis bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan kadınları okuyla öldürmüştür.

Niobe: Niobe, Lidya kralı Tantalos'un kızıdır. Thebai kralı Amphionla evlenmiştir ve ondan birçok çocuğu olmuştur. Niobe çok fazla çocuğu olduğundan kendisini Tanrıça Leto'dan üstün görerek tanrıçayı aşağılamıştır. Bunun üzerine Leto'nun çocukları Artemis ve Apollon, Niobe'nin çocuklarını oklarla öldürmüşlerdir. 6 erkek çocuğunu Apollon, 6 kız çocuğunu ise Artemis öldürmüştür. Niobe bu acıya dayanamamıştır ve tanrı buyruğuyla taş olmuştur. Niobe efsaneyi doğrulayan bir biçimde taşa dönüşmüştür ve bugün Manisa'da kadın yüzü biçiminde bir kaya vardır. Bu kayanın göz kısımlarındaki deliklerden su akar. Bu da gözü yaşlı Niobe'yi tasvir etmektedir.
Meleagros: Aitolia'nın Kalidon bölgesinin kralı Oineus ile Althaia'nın oğludur. Hasat bayramında bütün tanrılara kurban kestiği hâlde Artemis'i unutur. Bunu kendine karşı saygısızlık olarak gören tanrıça, Kalydon bölgesine korkunç bir domuz gönderir. Bu domuz tüm ekinleri mahvedince kıtlık başlar. Meleagros bu domuzu avlamaya kalkışır ancak çok zorlu bir canavar olduğu için yardımına çokça yiğit gelir. Komşuları Kuretler de gelir ve domuz öldürülür. Ancak kini geçmeyen Artemis bu defa Kuretler ile Aitolialar arasında av paylaşımıyla ilgili kavga çıkartır. Bir efsaneye göre Meleagros bu sırada dayılarını öldürdüğü için annesi onu lanetler ve Meleagros çekip gider. Bunu fırsat bilen Kuretler şehri yakıp yıkarlar. Herkes Meleagros'a ülkesine geri dönmesini söyler ve Melegros öfkesinden vazgeçip ülkesine gelir ve Kuretleri kovar. Bir başka anlatıma göre ise Meleagros domuzun postunu domuz avına katılan kız kahraman Atalante'ye vermek ister. Ancak bir kadının kendilerinden üstün tutulmasına avcılar karşı çıkar. Bu kargaşada Meleagros dayılarını öldürür. Bunun üzerine annesi Meleagros'un yaşamıyla ilgili olan odunu ateşe verip oğlunu öldürür.
İphigeneia: Babası Agamemnon av sırasında Tanrıça Artemis'in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Bunun üzerine Artemis rüzgârları keser ve Truva Savaşı için giden filoları engeller. Artemis tek bir şartla rüzgârların yeniden esmesine izin verir: Kızını Artemis adına kurban edecektir. En başta buna yanaşmayan Agamemnon daha sonra ülkenin çıkarları için kabul eder. Kızını kurban etmek için bir sunağın üzerine koyar ve bıçağı boğazına yaklaştırır; ama kıza acıyan Artemis kızı havaya kaldırır ve onun yerine bir geyik koyar.
Orion: Artemis genç ve yakışıklı olan bu avcıya aşık olur ve evlenmeme kararından bile vazgeçer. Fakat Apollon kardeşinin bu avcıyla evlenmesini istemez ve Artemis'i vazgeçirmeye çalışır; ancak Artemis vazgeçmek yerine daha çok bağlanır. Bunun üzerine Apollon hile yoluyla avcıyı ortadan kaldırmak ister. Bir gün Orion yüzerken Apollon Artemis'i Orion'un başı küçük bir nokta kalıncaya kadar uzak bir yere götürür ve o hedefi vurup vuramayacağını sorar. Avcı tanrıça heyecanlanır ve okunu hedefe gönderir. Daha sonra onun Orion olduğunu anladığında çok üzülür ve babası Zeus'tan onu bir takımyıldızı olarak gökyüzüne almasını ister ve böylece Zeus kızının isteğini yerine getirir.
Diğer bir hikâyeye göre; Artemis Orion'a âşık olur ve birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Artemis bakirelik yemini ve aşkı arasında kalır. Bu arada Orion'la sürekli olarak ava çıkarlar ve yine ava çıktıkları bir gün Orion Artemis'in kendisine olan ilgisinden de emin olarak yanına yaklaşarak elini tutar. Bugüne kadar hiçbir erkeğin dokunamadığı Artemis bu durum üzerine birden sinirlenir ve Orion'u öldürür. Daha sonra yaptığından çok pişman olup babası Zeus'a onu ölümsüz yapması için yalvarır. Zeus bunu yapmayacağını ancak onu göğe alarak sonsuza kadar bir takımyıldızı yapabileceğini söyler. Artemis de bunu kabul eder.
Aktaion: Thebialı bir avcıdır. Çoban Aristaios ile Autonoe'nin oğludur. Çok yaman bir avcı olduktan sonra gurura kapılıp kendini Artemis'ten daha üstün görür. Bir gün tanrıçayı derede yıkanırken çıplak görür. Artemis bu kadar saygısızlığı kabullenemeyerek Aktaion'u geyiğe çevirir ve Aktaion'un elli köpeğini üstüne salar. Köpekler efendilerini parçaladıklarını anlamadıkları için uluyarak Aktaion'u ararlar. Böylece Kheiron'un mağarasına kadar gelirler. Kheiron da köpekleri sakinleştirebilmek için Aktaion'un bir heykelini yapar.
Herkül: Herkül'ün 12 görevinden biri de tanrıçanın hızı ile ünlü kutsal hayvanı Kyreneia Geyiği'ni canlı yakalamaktır.

Efes Artemisi, Yunan ve Latin mitolojisinde bakireliğin sembolü olmasına rağmen, Anadolu'da Efes'te, Artemis doğurganlığın ve bereketin sembolü olan bir ana tanrıçayı simgeler. Yay taşımaz, Frig Kibelesiyle özdeştirilir. Dünyanın 7 harikasından biri olan Efes Artemis Tapınağı, bu tanrıça adına yapılmıştır.

Āryabhaṭa (Devanāgarī: आर्यभट) (MS 476 – 550), klasik Hint matematik ve astronomi geleneklerinden bir Hint bilim insanıdır. Bugün evrensel olarak kullanılan Hint-Arap rakam sisteminin babasıdır. Tanınmış eserleri Aryabhatiya ve Arya-Siddhanta'dır.
Matematik alanında trigonometri, basamak değer(l)i sistem, ölçüm gibi dallarda çalışmaları bulunurken, astronomi alanında Güneş Sistemi'nin hareketleri, tutulmalar gibi konularda çalışmalar yapmıştır. Hint bilgin, pi sayısı adı verilen; bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen sayıyı günümüzdeki değerine, oldukça yakın olarak hesapladı. Çalışmaları bilim dünyasını etkilemiş, eserlerinin İslam coğrafyasında Arapçaya çevrilmesi sonrası, bu coğrafyadaki çoğu Müslüman bilim insanı onun kanıtlarını ve sonuçlarını değerlendirmiştir. Harezmi ve Biruni gibi bilim adamlarının Aryabhata'nın sonuçlarını kullandığı ve zaman zaman alıntıladığı bilinmektedir.
Aryabhata'nın çalışmaları günümüz bilim terminolojisini de etkilemiştir. Örneğin sinüs, kosinüs gibi kavramlar aslında Aryabhata'nın kendi çalışmalarında kullandığı terimlerin yanlış transkripsiyonları sonucu ortaya çıkmışlardır.

Asger Hartvig Aaboe (26 Nisan 1922 - 19 Ocak 2007), antik Babil astronomisi tarihine katkılarıyla tanınan bir bilim tarihçisi ve matematikçiydi. Babil astronomi çalışmalarında, Babillilerin hesaplama şemalarını nasıl tasarladıklarını anlamak için modern matematik açısından analizlerin ötesine geçti.

Asger Aaboe'nin babası, ailesi Aarhus şehir merkezinin kuzeyinde, Aarhus körfezinin kıyısında yer alan küçük bir köy olan Egaa'dan gelen Danimarka Ordusunda bir subaydı. Hem Aaboe hem de Egaa'daki "aa" "dere" anlamına gelir:

... Asger'ın bir zamanlar açıkladığı gibi, soyadı 'dere (aa)' kenarında '(boe) yaşayan kişi' anlamına geliyor.
1884'ten 1896'ya kadar Yunan matematiksel ve astronomik klasiklerinin ustaca baskılarını üreten J. L. Heiberg'in müdürlük yaptığı ünlü bir okul olan Kopenhag'daki Ostre Borgerdyd Skole'ye gitti. Aaboe 1940'ta mezun oldu ve Kopenhag Üniversitesi'ne girdi.
Aynı yılın başlarında, 9 Nisan'da Almanya Danimarka'yı işgal etmişti. Bununla birlikte, Danimarka makamlarının işbirlikçi tutumunun bir sonucu olarak, Danimarka kurumları nispeten normal şekilde işlemeye devam etti. 1943 yazında Almanya'ya karşı düşmanlık arttı ve Danimarka hükûmeti feshedildi.
Aaboe, Kopenhag Üniversitesi'nde özellikle matematik hocası Harald Bohr'dan etkilenerek Üniversitede matematik, astronomi, fizik ve kimya okudu. 1947'de Kopenhag'dan Candidatus Magisterii ile mezun oldu. Özellikle Arşimet Eserlerinde Antik Çağda Alanların ve Hacimlerin Belirlenmesi (The Determination of Areas and Volumes in Antiquity, Especially in the Works of Archimedes) adlı tezini sundu. 1948'de Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti ve burada St. Louis'deki Washington Üniversitesi'nde misafir öğretim üyeliğine atandı.
Daha sonra 1948'de Aaboe, Matematik alanında Adjunkt olarak atandığı Birkerod Statsskole'de bir pozisyon almak için Danimarka'ya döndü. Boston yakınlarındaki Tufts Üniversitesi'nde Matematik Öğretim Görevlisi olarak ABD'ye göç ettiği 1952 yılına kadar orada kaldı. Aslında Aaboe atandığında, kurum 1954'te adını Tufts Üniversitesi olarak değiştiren Tufts Koleji olarak biliniyordu.
Aaboe matematik tarihine olan ilgisini sürdürdü ve 1954'te Al-Kashi'nin sin 1°'nin belirlenmesi için yineleme yöntemini yayınladı. Tufts'ta eğitmenliğe devam etmenin yanı sıra, 1955'te Providence, Rhode Island'daki Brown Üniversitesi'nde Doktora öğrencisi olarak kaydoldu. Aaboe'nun doktora programına kaydolması için iyi bir nedeni vardı. Brown Üniversitesi'nde Matematik Tarihi Bölümü'ndeki tek yüksek lisans öğrencisi olmasına rağmen, 1947'den beri Brown Üniversitesi'nde Matematik Tarihi Profesörü olan ünlü matematik tarihçisi Otto Neugebauer'in öğrencisi oldu. Steele bu konuda yazmıştır:

Neugebauer ve Aaboe arasındaki kadar az sayıda öğrenci ve danışman kombinasyonu kârlı olabilirdi. Aaboe Brown'a ilk geldiğinde, Neugebauer, Babil matematiksel astronomi üzerine çığır açan çalışması Astronomik Çivi Yazısı Metinleri (Astronomical Cuneiform Texts)'ni (1955) hazırlamanın son aşamalarındaydı. Bu çalışma, British Museum'da, Chicago'daki Oriental Institute'ta, Paris'teki Louvre'da, Berlin'deki Staatliche Museen'de, İstanbul'daki Arkeoloji Müzeleri ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde birkaç küçük koleksiyonda tutulan çivi yazılı tabletlerde bulunan üç yüzden fazla metnin yayınlanması ve sistematik analizi yoluyla Babil astronomisine sağlam bir temel araştırma ortaya koyacaktı. Bu nedenle, Aaboe'nin doktorası için Babil astronomisi üzerinde çalışması doğaldı.
1957'de Brown Üniversitesi'nden Bilim tarihi alanında doktora derecesi aldı ve burada Otto Neugebauer ile birlikte "Babil Gezegen Teorileri Üzerine (On Babylonian Planetary Theories)" adlı bir tez yazdı. Neugebauer'in ilgileri göz önüne alındığında, Aaboe'nin 1957'de sunduğu doktora tezinin başlığının On BabyIonian Planetary Theories olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmayacaktır.
Şimdi Neugebauer, Brown Üniversitesi'ndeki zamanından beri Aaboe'nun üzerinde etkisi olan tek kişi değildi. Asurolog Abraham Sachs da Brown'daydı ve Babil matematik metinleri üzerinde Neugebauer ile birlikte çalıştı. Sachs, Babil astronomisine ilgi duymaya başlamıştı ve Londra'daki British Museum'da tutulan yüzlerce astronomik çivi yazısı tablete erişim elde etmişti:

Sachs, Aaboe'ya Neugebauer tarafından yayınlanan matematiksel astronomik metinlerle açıkça ilişkili olan ancak bilinen gezegen veya ay teorisi sistemlerinin bir parçası gibi görünmeyen bir tablet listesi verdi. Bu tablet listesi, Aaboe'nin kariyerinin geri kalanı için yaptığı araştırmaların çoğu için teşvik sağlayacaktır.
Aaboe 1959'da Tufts'ta Doçentliğe terfi etti, ardından iki yıl sonra 1961'de Yale Üniversitesi Bilim ve Tıp Tarihi Bölümü'ne katıldı, 1962'de hem bu bölümde hem de Yale Matematik Bölümü'nde Doçent oldu. 1967'de her iki bölümde de profesörlüğe yükseldi ve on yıl sonra üçüncü bir Yale bölümünde, yani Yakın Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nde profesör oldu. 1968'den 1971'e kadar başkan olarak görev yaptı ve 1992'de emekli olana kadar aktif kariyerine bu profesörlük pozisyonlarında devam etti. Yale'de doktora öğrencileri arasında Alice Slotsky ve Noel Swerdlow da vardı.
1975'te Danimarka Kraliyet Bilimler ve Edebiyat Akademisi'ne seçildi, 1970'ten 1980'e kadar Connecticut Sanat ve Bilim Akademisi'nin başkanı olarak görev yaptı ve diğer birçok bilimsel topluluğun bir üyesiydi.
Aaboe, 14 Temmuz 1950'de Joan Armstrong ile evlendi. Bu evlilikten dört çocuğu oldu: Kirsten Aaboe, Erik Harris Aaboe, Anne Aaboe, Niels Peter Aaboe. Aaboe'nun karısı Joan 1990'da öldü ve Aaboe iki yıl sonra emekli oldu. Steele şöyle yazar:

1992'de emekli olmasına rağmen, Aaboe Babil astronomisine olan ilgisini sürdürdü, önemli çalışmalar yayınlamaya devam etti ve çalışmalarında genç akademisyenleri teşvik etti. Asger'in cesaretlendirilmesinden yararlananlardan biri olduğum için şanslıydım ve onunla Kuzey Haven'da kalarak, Babil astronomisini tartışarak, ev yapımı ekmeğini yiyerek, teknesinde yelken açarak ve Sachs, Neugebauer ve Babil astronomisinin diğer büyük bilginleri hakkındaki hikayelerini dinleyerek birkaç mutlu gün geçirdim.
2006 yılında Izabela Zbikowska ile evlendi ve kısa bir hastalıktan sonra ertesi yılın Ocak ayında evinde öldü.

Şimdi Aaboe'nun bazı yayınlarına bakalım. 1963'te Episiklik çeşitliliğin Yunan kalitatif gezegen modeli üzerine (On a Greek qualitative planetary model of the epicyclic variety) adlı eserini  yayınladı. O. Schmidt bir incelemede şunu yazıyor:

2. yüzyıla ait bir Yunan papirüsünde, gezegenin episikl üzerinde Batlamyus tarafından doğru bir şekilde benimsendiğinin tersi yönde hareket ettiği episiklik tipte bir gezegen modeline dair kanıtlar vardır. İncelenen makalede, epik bisikletin merkezinin açısal hızlarının ve epik bisiklet üzerindeki gezegenin açısal hızlarının Almagest'dekilerle aynı olduğunu varsaymanın (ve bu çok makul bir varsayım), bir model olduğu gösterilmiştir. Yukarıda bahsedilen türden hiçbiri ne Venüs'ü ne de Mars'ı geri hareket ettiremez.
1964'te Matematiğin erken dönemlerinden bölümler (Episodes from the early history of mathematics) kitabını yazdı. Steele şöyle yazar:

Aaboe, bu fırsatı okul çocukları için erişilebilir olan ve yine de eski matematiğin teknik ayrıntılarıyla ilgilenen bir matematik metni tarihi yazmak için kullandı. Bu zorluğun üstesinden gelirken Aaboe, karmaşık konuları açık, çekici ve esprili düzyazılarla açıklama yeteneğini gösterdi. Başarısı kitabın İsveççe, Danca, İspanyolca, Türkçe, Lehçe ve Japoncaya çevrilmiş olmasıyla görülebilir.
Bazı Selevkos matematik tabloları (Some Seleucid mathematical tables)'nda (Genişletilmiş karşılıklılar ve normal sayıların kareleri) (1965) Aaboe, üçü daha önce yayınlanmamış olan sekiz matematiksel çivi yazısı tablete bakar. Aynı yıl, Abraham Sachs'ın bulduğu metinlere dayanarak yeni varsayımlar yapan Babil astronomisinde dönem ilişkileri kitabını yayınladı. Ertesi yıl, British Museum'da tutulan on dört metne dayanan, geç-Babil dönemine ait karakteristik gezegen fenomenlerinin bazı tarihsiz hesaplanmış boylam listeleri başlıklı makaleyi yayınladı. Bu metin kaynağı aynı zamanda Geç Babil döneminden (1968) bazı ay yardımcı tablolarına ve ilgili metinlere yol açarken, ertesi yıl Uruk'tan yayınlanan iki atipik çarpım tablosu daha önce yayınlanmamış bir makaleyi ve Neugebauer tarafından yanlış tanımlanmış bir makaleyi inceledi. MÖ 319 için hesaplanmış yeni uydular listesinde. MÖ 316'ya kadar Babil'den: B.M. 40094 (1969) British Museum'da üç yıllık bir süre boyunca her ay güneş ve ayın birleşme anını veren çivi yazılı bir tabletin çevirisiyle fotoğraflar verdi. İlgisi esas olarak erken tarihindedir. Hayatı boyunca bu konularda makaleler yayınlamaya devam etti.
2001'de Aaboe, erken matematik tarihinden 1964 bölümlerine eşlik eden Astronominin erken tarihinden bölümler (Episodes from the early history of astronomy) adlı eseri yayınladı. J P Britton bir incelemede şöyle yazıyor:

Asger Aaboe tarafından yazılan bu ince, zarifçe yazılmış cildin başlığı, aslında konusu açısından, 'Babil'den Kepler'e Gezegensel Teorinin Önemli Noktaları (Highlights of Planetary Theory from Babylon to Kepler)' olsa daha doğru olabilirdi. ... [Kitap] Newton'dan önceki gezegen teorisinin temel unsurlarına açık, otoriter ve sıklıkla orijinal bir giriş sağlar; uzmanlar bunu ödüllendirici ve konuya yeni olanlar tarafından erişilebilir bulacaklardır.

Episodes from the Early History of Mathematics [Erken Matematik Tarihinden Bölümler], New York: Random House, 1964, doi:10.4169/j.ctt19b9k86 
"Scientific Astronomy in Antiquity" [Antik Çağda Bilimsel Astronomi], Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 276 (1257), ss. 21-42, 1974, JSTOR 74272 .
28b"Mesopotamian Mathematics, Astronomy, and Astrology" [Mezopotamya Matematiği, Astronomi ve Astroloji], The Cambridge Ancient History (2 bas.), Cambridge: Cambridge University Press, III (2), 1991, ISBN 978-0-521-22717-9 
Episodes from the Early History of Astronomy [Astronominin Erken Tarihinden Bölümler], New York: Springer, 2001, ISBN 0-38

Bir asteroit ailesi, yarı büyük eksen, eksantriklik ve yörünge eğikliği gibi benzer uygun yörünge öğelerini paylaşan bir asteroit grubudur. Aile üyelerinin geçmişteki asteroit çarpışmalarının parçaları olduğu düşünülmektedir. Bir asteroit ailesi, üyeleri bazı geniş yörünge özelliklerini paylaşırken, başka türlü birbirleriyle ilgisiz olabilen asteroit grubundan daha spesifik bir terimdir.

Büyük belirgin aileler, birkaç yüz tanınmış asteroit (ve henüz analiz edilmemiş veya henüz keşfedilmemiş olabilecek daha birçok küçük nesne) içerir. Küçük, kompakt ailelerin yalnızca on tanımlanmış üyesi olabilir. Ana kuşaktaki asteroitlerin yaklaşık %33 ila %35'i bir ailenin üyesidir.
Güvenilir şekilde tanınan yaklaşık 20 ila 30 aile vardır ve onlarca daha az kesin gruplama vardır. Pallas ailesi, Hungaria ailesi ve Phocaea ailesi gibi birkaç aile benzeri grup ana kuşaktan daha küçük Yarı büyük eksende veya daha büyük eğimde yer almasına rağmen, çoğu asteroit ailesi ana Asteroit kuşağında bulunur.
Cüce gezegen Haumea ile ilişkili bir aile tespit edildi. Bazı araştırmalar, truva asteroitleri arasındaki çarpışma ailelerinin kanıtlarını bulmaya çalıştı, ancak şu anda kanıtlar kesin değildir.

Ailelerin asteroitlerin çarpışması sonucu oluştuğu düşünülüyor. Pek çok durumda veya çoğu durumda ana gövde parçalanmıştır, ancak ana gövdeyi bozmayan büyük bir krater oluşumundan kaynaklanan birkaç aile de vardır (örneğin Vesta, Pallas, Hygiea ve Massalia aileleri). Bu tür krater aileleri tipik olarak tek bir büyük gövdeden ve çok daha küçük olan bir asteroit sürüsünden oluşur. Bazı aileler (örneğin, Flora ailesi) şu anda tatmin edici bir şekilde açıklanmayan karmaşık iç yapılara sahiptir, ancak bunun nedeni aynı bölgede farklı zamanlarda meydana gelen birkaç çarpışma olabilir.
Köken yöntemi nedeniyle, tüm üyeler çoğu aile için yakından eşleşen kompozisyonlara sahiptir. Dikkate değer istisnalar, büyük, farklılaşmış bir ana gövdesinden oluşan ailelerdir (Vesta ailesi gibi).
Asteroit ailelerinin, çeşitli faktörlere bağlı olarak (örneğin, daha küçük asteroitler daha hızlı kaybolur) bir milyar yıl mertebesinde ömürleri olduğu düşünülmektedir. Bu, Güneş Sisteminin yaşından önemli ölçüde daha kısadır, bu nedenle, eğer varsa, çok azı erken Güneş Sisteminin kalıntılarıdır. Ailelerin çürümesi, hem Jüpiter'den hem de diğer büyük cisimlerden kaynaklanan bozulmalar nedeniyle yörüngelerin yavaş dağılmasından ve onları küçük cisimlere indirgeyen asteroitler arasındaki çarpışmalardan kaynaklanır. Bu tür küçük asteroitler daha sonra, onları zamanla Jüpiter ile yörüngesel rezonanslara doğru itebilen Yarkovsky etkisi gibi tedirginliklere maruz kalırlar. Oraya vardıklarında, asteroit kuşağından nispeten hızlı bir şekilde fırlatılırlar. Kompakt Karin ailesi için yüz milyonlarca yıldan birkaç milyon yıldan daha azına kadar değişen bazı aileler için geçici yaş tahminleri elde edilmiştir. Eski ailelerin birkaç küçük üye içerdiği düşünülmektedir ve yaş belirlemelerinin temeli budur.
Pek çok çok eski ailenin tüm küçük ve orta ölçekli üyelerini kaybettiği ve en büyüklerinden sadece birkaçını olduğu gibi bıraktığı varsayılıyor. Bu tür eski aile kalıntılarının önerilen bir örneği, 9 Metis ve 113 Amalthea asteroit çiftidir. Çok sayıda geçmiş aileye (artık dağılmış durumda) dair daha fazla kanıt, demir göktaşlarındaki kimyasal oranların analizinden geliyor. Bunlar, bir zamanlar ayırt edilebilecek kadar büyük en az 50 ila 100 ana gövde olması gerektiğini, o zamandan beri çekirdeklerini açığa çıkarmak ve gerçek göktaşlarını üretmek için parçalanmış olması gerektiğini gösteriyor (Kelley & Gaffey 2000).

Ana kuşak asteroitlerinin yörünge elemanları çizildiğinde (tipik olarak eğime karşı eksantriklik veya yarı ana eksene karşı), aileden olmayan arka plan asteroit oldukça tekdüze dağılımına karşı bir dizi farklı konsantrasyon görülür. Bu konsantrasyonlar asteroit aileleridir. Yabancıyıldız, sözde uygun yörünge elemanlarına göre aile üyeleri olarak sınıflandırılan, ancak ailenin büyük bir kısmından farklı spektroskopik özelliklere sahip olan asteroitlerdir; bu, gerçek aile üyelerinin aksine, çarpışma etkisi üzerine bir zamanlar parçalanmış olan aynı ana gövdeden gelmediklerini düşündürür.

Kesin olarak konuşursak, aileler ve üyeleri, on binlerce yıllık zaman ölçeklerinde düzenli olarak dalgalanan mevcut salınımlı yörünge ögeleri yerine uygun yörünge elemanları analiz edilerek tanımlanır. Uygun unsurlar, en az on milyonlarca yıl ve belki de daha uzun süre neredeyse sabit kalan ilgili hareket sabitleridir.
Japon astronom Kiyotsugu Hirayama (1874-1943), asteroitler için uygun elementlerin tahminine öncülük etti ve ilk olarak 1918'de en önde gelen ailelerden birkaçını belirledi. Onun onuruna, asteroit ailelerine bazen Hirayama aileleri denir. Bu, özellikle onun tarafından keşfedilen beş önemli gruplama için geçerlidir.

Günümüzün bilgisayar destekli aramaları yüzden fazla asteroit ailesini tanımlamıştır. En belirgin algoritmalar, yörünge eleman uzayında küçük en yakın komşu mesafelere sahip gruplamaları arayan hiyerarşik kümeleme yöntemi (HCM)- ve yörünge elemanı uzayında bir asteroit yoğunluğu haritası oluşturan ve yoğunluk zirvelerini arayan dalgacık analizi.
Ailelerin sınırları biraz belirsiz çünkü kenarlarda ana kuşaktaki asteroitlerin arka plan yoğunluğuna karışıyorlar. Bu nedenle, keşfedilen asteroitler arasında bile üye sayısı genellikle sadece yaklaşık olarak bilinir ve kenarlara yakın asteroitler için üyelik belirsizdir.
Ek olarak, bir ailenin merkezi bölgelerinde bile heterojen arka plan asteroit popülasyonundan bazı müdahalecilerin olması bekleniyor. Çarpışmanın neden olduğu gerçek aile üyelerinin benzer bileşimlere sahip olması beklendiğinden, bu tür müdahalecilerin çoğu prensip olarak aile üyelerinin büyük kısmınınkilerle eşleşmeyen spektral özelliklerle tanınabilir. Öne çıkan bir örnek, en büyük asteroit olan ve bir zamanlar onun adını taşıyan ailede (Ceres ailesi, şimdi Gefion ailesi) 1 Ceres'tir.
Spektral özellikler, örneğin üyeleri alışılmadık bir bileşime sahip olan Vesta ailesi için kullanıldığı gibi, bir ailenin dış bölgelerindeki asteroitlerin üyeliğini (veya başka türlü) belirlemek için de kullanılabilir.

Daha önce bahsedildiği gibi, ana gövdeyi bozmayan, ancak yalnızca parçalanan parçaların neden olduğu ailelere krater aileleri denir. En belirgin "nominal ailelerden" (veya kümelerden) daha az farklı veya istatistiksel olarak daha az kesin olan çeşitli grup türlerini ayırt etmek için başka terminoloji kullanılmıştır.

Küme terimi, Karin kümesi gibi küçük bir asteroit ailesini tanımlamak için de kullanılır. Kümeler, nispeten az üyesi olan ancak arka plandan açıkça farklı olan gruplardır (örneğin, Juno grubu). Klanlar, arka plan yoğunluğu içinde çok yavaş bir şekilde birleşen ve/veya karmaşık bir iç yapıya sahip olan ve bu grupların tek bir karmaşık grup mu, yoksa birbiriyle ilişkili olmayan birkaç grup mu olduğuna karar vermeyi zorlaştıran gruplardır (örneğin, Flora ailesine klan adı verilmiştir). Kabileler, üyelerin yörünge parametrelerindeki küçük yoğunluk veya büyük belirsizlik nedeniyle arka plana karşı istatistiksel olarak anlamlı olduklarından daha az emin olan gruplardır.

Birçok asteroit ailesi arasında Eos, Eunomia, Flora, Hungaria, Hygiea, Koronis, Nysa, Themis ve Vesta aileleri asteroit kuşağında en öne çıkanlarıdır. Tam liste için bkz. § Tüm aileler .

Eos ailesi
Eos ailesi (sıfat Eoan ; 221 Eos'un adını taşıyan 9.789 üye)
Eunomia ailesi
Eunomia ailesi (sıfat Eunomian ; 5.670 bilinen üye, adını 15 Eunomia'dan almıştır) bir S-tipi asteroit ailesidir. Orta asteroit kuşağındaki en belirgin aile ve tüm ana kuşak asteroitlerinin yaklaşık %1,4'ü ile en büyük 6. ailedir. 
Flora ailesi
Flora ailesi (sıfat Florian ; 13.786 üyeli, adını 8 Flora'dan alan 3. en büyük ailedir. Kapsam olarak geniştir, net bir sınırı yoktur ve yavaş yavaş çevredeki arka plan popülasyonuna karışır. Aile içinde, muhtemelen daha sonraki ikincil çarpışmalar tarafından yaratılan birkaç farklı gruplama. Aynı zamanda bir asteroit klanı olarak da tanımlanmıştır.
Hungaria ailesi
Hungaria ailesi (sıfat Hungarian ; 2.965 üye, 434 Hungaria'nın adını almıştır)
Hygiea ailesi
Hygiea ailesi (sıfat Hygiean ; 10 Hygiea'nın adını taşıyan 4.854 üye)
Koronis ailesi
Koronis ailesi (sıfat Koronian ; 158 Koronis'in adını taşıyan 5.949 üye)
Nysa ailesi
Nysa ailesi (sıfat Nysian ; 44 Nysa'nın adını taşıyan 19.073 üye). Alternatif olarak 135 Hertha'dan sonra Hertha ailesi olarak adlandırılır.
Themis ailesi
Themis ailesi (sıfat Themistian ; 24 Themis'in adını taşıyan 4.782 üye)
Vesta ailesi
Vesta ailesi (sıfat Vestian ; 4 Vesta'nın adını taşıyan 15.252 üye)

2015 yılında, o sırada neredeyse 400.000 numaralı gövdeden oluşan numaralı küçük gezegenlerin tüm kataloğuna dayalı olarak, toplamda yaklaşık 100.000 üye asteroide sahip 122 önemli aile belirledi (numaralı küçük gezegenlerin güncel bir listesi için katalog dizinine bakın). Veriler, "Small Body Data Ferret"te kullanıma sunuldu. Bu tablonun ilk sütunu, tanımlanmış ailelerin şu anda kullanılan adlarından bağımsız olarak sayısal olarak etiketlenmesi girişimi olan aile kimlik numarasını veya aile tanımlayıcı numarasını (FIN) içerir, çünkü bir ailenin adı rafine gözlemlerle değişebilir, bu da literatürde birden çok ismin kullanılmasına ve ardından karışıklığa yol açar.

Çeşitli kaynaklardan (yukarıdaki tabloda listelenmeyen) diğer asteroit ailelerinin yanı sıra asteroit olmayan aileleri şunları içerir:

Uygun yörünge ögeleri
Kategori:Asteroit grupları ve aileleri
Asteroit tayf tipleri

Planetary Data System - Asteroid Families dataset, as per the Zappalà 1995 analysis.
Latest calculations of proper elements for numbered minor planets at astDys 31 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Asteroid (and Comet) grubus 5 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Petr Scheirich (with excellent plots).
Asteroid Families Portal 31 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asteroit madenciliği ya da uzay madenciliği, asteroitlerden ve dünyaya yakın küçük gezegenlerden hammadde çıkarılması işleminin adıdır. Asteroit madenciliği, asteroitlerden mineral ve gaz, uzayda inşa edilecek yapılarda kullanmak üzere demir, nikel ve titanyum, astronotların bu yapılarda çalışmalarını devam ettirebilmeleri için gerekli su ve oksijen, roket yakıtında kullanmak için hidrojen ve oksijen temin etmek gibi görevler üstlenir. Uzay araştırmalarında bu aktivitelere "yerinde kaynak temini" (ing: in-situ resource utilization) denir.

Spekülasyonlara göre; modern endüstrinin ana elementleri olan antimoni, bakır, kalay, çinko, gümüş, kurşun ve altın gibi rezervler gelişmekte olan ülkelerin artan tüketimine paralel olarak 50-60 yıl içerisinde dünya üzerinde tükenmiş olacak. Buna karşılık olarak platinyum ve kobalt gibi değerli elementlerin asteroitlerden çıkartılıp dünyaya gönderilebileceği önerildi.
Aslında altın, kobalt, demir, manganez, molibden, nikel, osmiyum, paladyum, platin, renyum, rodyum, ruthenyum ve tungsten gibi ekonomik ve teknolojik gelişimde önemli yer tutan ve yer kabuğundan çıkarılan elementler, dünyaya çarpan asteroit yağmurları ile gelmiş ve yer kabuğunun soğumasıyla oluşmuşlardır. Çünkü dört milyar yıl önce yer kabuğu erimeye başladığında çekim kuvveti ile ağır siderofilik elementleri arzın merkezine doğru çekti. Böylece yer kabuğundaki değerli elementler çok azaldı veya tükendi. Astreoitlerin çarpmasıyla yer kabuğu tekrar metaller ile doldu.
2006 yılında, Keck Gözlemevi Jüpiter Trojan asteroitlerden 617 Patroclus ve muhtemelen Jüpiter'in diğer Trojan asteroitlerinin sönük kuyruklu yıldızlar (ing: extinct comet) olduğunu ve büyük oranda su buzundan oluştuklarını anons etti. Benzer şekilde Jüpiter ailesinden olan kuyruklu yıldızlar ile dünyaya yakın diğer asteroitlerin de su içerebildikleri öne sürüldü.Yerinde kaynak temini işlemi- uzayda bulunabilecek materyalleri yakıt olarak kullanma, ısı/termal yönetimi, depo doldurumu, radyasyondan korunma (ing: radiation shielding) ve uzay altyapılarında kullanılan ve fazla miktarda malzeme gerektiren bileşenler için ham madde temini— bahsi geçen suyun bu kaynaklardan çıkarılmasının maliyetini radikal miktarlarda azaltabilir.  Ancak bahsedilen maliyetteki radikal azaltmaların elde edilip edilemeyeceği; elde edilse bile en başta yapılması gereken muazzam boyutlardaki altyapı yatırımına karşı kara geçilip geçilemeyeceği bilinememektedir.
Buz, insanlığın güneş sisteminde yayılması için gerekli fiziksel ve finansal sürdürülebilirlik gibi iki koşuldan birini sağlayabilecek.Bu iki koşul, Amerikada İnsanlı Uzay uçuşu konusunda kurulmuş olan "Augustine Komisyonu" tarafından, 2009 yılında, İnsanlı Uzay Uçuşu'nun nihai hedefi olarak açıklanmıştır.
Astrobiyolojik perspektiften bakıldığında, asteroit madenciliği dünya dışı akıllı yaşam araştırması (SETI) için de bilimsel veri sağlayabilir. Bazı astrofizikçiler uzun zaman önce dünya dışı akıllı ve üstün medeniyetlerin güneş sistemimize gelmişlerse, çoktan asteroitlerde maden aramamış olabileceklerini söylüyorlar. Eğer öyleyse onların maden arama aktivitelerinin bariz izlerinin asteroitlerin üzerinde  bulunabileceğini öne sürüyorlar.

Halihazırda, çıkarılacak madenin kalitesi, masraflar ve maden çıkarmak için gerekli ekipman net olarak bilinmiyor ve sadece speküle edilebilir durumda. Ekonomik analizlere göre asteroitten çıkarılacak madenlerin dünyaya getirilmesi için harcanan masraf pazar fiyatını karşılamıyor ve halihazırdaki uzay kargo masraflarının çok fazla olması yüzünden yatırımcıların pek ilgisini çekmiyor. Fakat madenler için potansiyel market belirlenebilir ve kar elde edilebilir. Örneğin uzay turizminde kullanılacak yörüngedeki roketler için birkaç ton suyun taşınması çok büyük kar sağlayabilir.
1997 yılında, çapı 1.6 km olan küçük metalik bir asteroitte 20 trilyon dolardan fazla değerde endüstriyel metal olduğu söylentileri çıktı. Daha küçük bir M-tipi asteroit iki milyar ton demir-nikel madeni içerebilir. 16 Psyche isimli asteroidin 1.7×10¹⁹ kg demir-nikel alaşımı içerdiğine inanılıyor ve bu miktar dünyanın üretim ihtiyacını birkaç milyon yıl giderebilir.
Planetary Resources firması 30 metre uzunluğundaki bir asteroitten elde edilecek platinin 25-50 milyar dolar değerinde olduğunu iddia etse de, ekonomistler dünya dışından getirilecek değerli metallerin fiyatları çok düşürebileceğini söylüyorlar.

Maden araştırması yapılacak asterotin seçiminde göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktörlerden biri yörüngesel hızdaki değişim ve hedefe gidiş-geliş süreleridir. Bu durumda çıkarılan materyallerin çoğu yüksek hızlı yörüngelerde itiş gücü olarak ve az bir kısmı da yük olarak kullanılacaktır.

Asteroitlerin kolonileştirilmesi
Ceres'in kolonileştirilmesi
SpaceX
Uzay araştırmaları
Amerika Birleşik Devletleri Uzay Madenciliği Yasası

Asteroid Mining - The Market Problem and Radical Solution 28 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (EN)

Astronomi, kökenleri tarih öncesi dönemin dini, mitolojik, kozmolojik, takvimsel, astrolojik inanç ve uygulamalarına dayanan, antik çağlara kadar uzanan en eski doğa bilimlerinden biridir. Bunların izleri, uzun süre halk ve devlet astronomisi ile iç içe geçmiş bir disiplin olan astrolojide hala görülmektedir. Astronomi ve astroloji, Avrupa'da 1543 yılında başlayan Kopernik Devrimi sırasında tam olarak ayrılmamıştır. Bazı kültürlerde astronomik veriler astrolojik tahminler için kullanılmıştır.

Dünya'daki ilk rasathane olan Goseck çemberi MÖ 4900 yıllarında Almanya'da kurulmuştur. Bu gözlemevi 1991'de keşfedilip, Çek Cumhuriyeti ve Avusturya'da Goseck çemberine benzeyen tahta çubuklardan oluşan oluşumlar bulunmuştur.

Goseck çemberi yakınlarında bulunan Nebra gök tekeri ise Almanya'da bulunan başka bir tarihöncesi astronomiyle alakalı bir arkeolojik bulgudur. Nebra gök tekeri yaklaşık 30 cm çapında, mavi-yeşil kayaç kiri kaplı, üzerinde güneş ya da dolunay olduğu sanılan, ayrıca içlerinde Ülker yıldız kümesinin de bulunduğu yıldızlar ve çok kürekli bir güneş teknesi olduğu düşünülen birçok çizgi, hilal şeklinde altın işleme işaretler bulunan bronz bir tekerdir.
Ve Almanya'da 2011 yılında Magdalenenberg'de bir ay takvimi keşfedilmiştir.

Asur, Sümer ve Babil uygarlıklarının yaşadığı yer olan Mezopotamya'da modern astronominin temelleri atılmıştır. Sümerler astrolojiyle bağlantılı bir dinleri olduğundan ziggurat adlı tapınakların en üst katında yıldızları gözlemlerlerdi.
Mezopotamya'da Babillere ait matematiksel ve astronomik tabletler bulunmuştur. Babillerin Enuma anu enlil (Anlamlı çevirisi:An ve Enlil'in zamanı) adında 68-70 tabletlik bir tablet serisi bulunmuştur. Venüs ile alakalı tabletler de bulunmaktadır.
Mezopotamya'daki milattan önce 100'lü yıllarda yaşayan Selevkos İmparatorluğu'ndan Seleucus günmerkezlilik teorisini desktelemiştir.

Antik Yunanlar, astronomiyi matematiğin bir dalı-branşı olarak görmüştür. Antik Yunanistan'da özgür düşünce ortamı sayesinde Tales, Demokritos, Öklid gibi astronom ve matematikçiler yetişmiştir.
Milattan önce 100-200'lü yıllarda yaşayan Aristarchus, okulunda Dünya'nın kendi çevresinde döndüğünü söylemiştir.
Antik Yunanistan'da MÖ 100-150 yılları arasına ait astronomik birimlerin tespit edilmesini sağlayan bir mekanik hesap makinesi bulunmuştur. İsmi Antikythera düzeneğidir.
İlk yıldız sistemlerinin çoğunun temeli Antik Yunanistan'da ve İyonya'da Aristoteles ve Eudoxus tarafından atılmıştır. Kopernik'in sisteminin temeli ve benzeri milattan önce Batlamyus tarafından ortaya atılmıştır.

Doğu Asya'da astronomiyle ilk Çin tanışmıştır. Çin astronomiyle çok erken tanışmıştır. Astronomik gözlemlerin MÖ 6. yüzyılda başlandığı söylenmektedir. Zhang Heng gibi bazı Çinli astronomlar Güneş tutulmasını önceden hesaplayabiliyor ve bazı takvimlerden astronomik olayları ve yıldızları tahmin edebiliyordu.
Ayrıca tarihte insan tarafından tespit edildiği bilinen ilk süpernova olan Yengeç Nebulası Çin'de 1054 yılında gözlemlenmiştir. İlk yıldız kataloğu da Çin'de oluşturulmuştur.

Mayaların takvim ve astronomik bilgisi dönemin oldukça ilerisindeydi. Ay'ın evreleri, tutulmalar, Venüs'ün çıkışı ve kayboluşu hakkında tabletler bulunmuştur. Ülker Yıldız Kümesi, Mars, Venüs, Güneş, Samanyolu'nun evreleri ve döngüleri hakkında çalışmaları ve takvimleri vardır.

Müslüman olan Pers ve Arap dünyası Çin biliminin yükselişinde barut, kâğıt ve pusulayı Avrupa'dan önce alıp inceleme şansı buldu. Böylece Hint eserleri Arapçaya çevrildiğinde Orta Çağ İslam dünyası bilimde altın çağını yaşadı. Astronomide, gözlemsel astronominin değerini her zaman vurgulamışlardır. 9. yüzyılda büyük gözlemevleri kuruldu. Yıldız katalogları bu gözlemevlerinde üretildi.
10. yüzyıl'da Abdurrahman es-Sufî, yıldızların parlaklık ve renk gibi özelliklerini Kitabü Suveri'l-kevakibi's-sabite adlı kitabında topladı. Ayrıca Andromeda Galaksisi'ni Küçük bulut olarak adlandırmıştır.
10. yüzyılın sonuna doğru Tahran'da büyük bir gözlemevi inşa edildi. Bu gözlemevinde Güneş ve Dünya ile, güneşin açısıyla alakalı çalışmalar yapılmıştır.
11. yüzyılda Ömer Hayyam, Gregoryen takvimine yakın bir takvim yapmıştır. İslam dünyasında astronomi, doğal felsefe ve fizikten ayrı olup matematiğin bir dalı değildi.

Orta Çağ Avrupası'nda astronomi de dahil çoğu bilimsel alanda gelişme olmamıştır. Kilisenin etkisi ve derebeylik rejimi bunun en büyük nedenlerindendir. Orta Çağ Avrupası'na ait astronomik eserlerden kayda değer olan sadece Johannes Sacrobosco'nun ve birkaç papazın eserleri vardır.

Rönesans astronomisi; Kopernik'in gezegenlerin Dünya değil, Güneş etrafında döndüğü bir teori önermesiyle başlamıştır. Sistemi sonradan Johannes Kepler ve Galileo Galilei tarafından savunulmuştur.
Galileo ise astronomi amaçlı teleskopların mucididir. Kendi yaptığı 20x refraktör teleskobuyla Jüpiter'in İo, Ganymede, Callisto ve Europa adlı 4 uydusunu 1610'da gözlemlemiştir. Venüs'ün Ay gibi evrelere sahip olduğunu, Güneş lekeleri ve Ay'ın kraterlere sahip olduğunu keşfetmiştir.

Rönesans'tan sonra Sanayi Devrimi döneminde asıl modern astronomiye başlangıç yapılmıştır. William Herschel'ün Uranüs'ü keşfi, Halley Kuyruklu Yıldızı, Ceres, Pallas ve asteroitlerinin keşfiyle Güneş Sistemi'nin büyük bir kısmı keşfedilmiş oldu. Bode Yasası bulundu.

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına doğru spektrometre icat edilmiştir. Kirchoff ve Bunsen adlı iki fizikçi, spektrometrenin astronomi alanında kullanılabileceğini gösterdi ve Güneş'in materyal analizini yapıp hidrojen ve helyum elementlerinden oluştuğunu kanıtlamıştır. 
Ayrıca 20. yüzyılın başlarına dek genellikle erkekler astronom idi. Ancak 19. yüzyılda Annie Jump Cannon ve Henrietta Leavitt gibi kadın astronomlar yetişip, söz sahibi olmuşlardır.

20. yüzyılda kozmoloji adlı bir bilim dalı daha ortaya çıkmıştır. Edwin Hubble'ın Andromeda'nın farklı bir galaksi olduğunu, farklı galaksilerinde varlığını tespit etmesi kozmoloji için temeldir. Böylece Hubble kanunu ortaya çıkmıştır. Büyük Patlama teorisi de bu dönemde ortaya atılmıştır. Doppler etkisi, spektrometre, gelişmiş teleskopların ve gama ışınının bulunmasının astronomiye etkisi çok fazladır.
Kozmik mikrodalga arka planın da keşfiyle evrenin genişlediği astronomi dünyasında kabul görmeye başlanmıştır.

Kozmoloji
Fizik tarihi
Evrenin yaşı

Astronomik cisim ya da gök cismi gözlemlenebilir evrenin içindeki cisimlerin genel adıdır. Bu cisimleri astronominin dalı olan morfoloji inceler. Gökteki cisimlerin bazıları (örn. yetim gezegenler) sabitken bazıları yörüngelerinde döner.
Gözlemlenebilir evrendeki en büyük astronomik cisim Stephenson 2-18'tir. Güneş'in 2.140 (~170) katı tahmini yarıçapı ile, bilinen en büyük yıldızdır. Bulutsu, süpernova kalıntıları dışındaki astronomik cisimler kendi etrafında dönerken kütleçekim sayesinde düşmezler.
Bir yıldızın etrafında dönen büyük gök cisimlerine gezegen; gezegenlerin çevresinde dönen küçük gökcisimlerine de uydu denir. Bazı gök cisimleri (örn. Güneş, Ay ve bazı yıldızlar) çıplak gözle görülebilirken, milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir gök cismi dev teleskoplarla ancak görülebilir.
Astronomik cisimler birbirlerini oluşturabilir. Örnek olarak yıldızlar, süpernova patlaması geçirerek beyaz cüceye dönüşürler ve süpernova kalıntıları oluşur. Asteroitler çarpışarak gezegen oluşturabilirler. Kuyruklu yıldızların hem yaşam kaynağı hem yaşam bitirici olduklarını düşünen birçok bilim insanı vardır.

Aşağıdaki tabloda, bulundukları yer veya yapılarına göre cisim ve sistemler kategorize edilmiştir.

Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin listesi
Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi

The Astrophysical Journal, sık kullanılan kısaltması ile ApJ (telaffuzu "ap jay"), 1895 yılında Amerikalı astronomlar George Ellery Hale ve James Edward Keeler tarafından kurulan hakemli bir bilimsel astrofizik ve astronomi dergisidir. Dergi, 2015 yılında basılı yayıma son vermiş ve yalnızca elektronik bir dergi olmuştur.
1953 yılından beri The Astrophysical Journal Supplement Series (ApJS), dergideki materyali tamamlamak için genellikle daha uzun makaleler içeren The Astrophysical Journal ile birlikte yayımlanmaktadır. Yılda altı cilt yayımlanmaktadır ve cilt başına 280 sayfa basılmaktadır.
The Astrophysical Journal Letters (ApJL), 1967 yılında Subrahmanyan Chandrasekhar tarafından The Astrophysical Journal ikinci parçası olarak kurulmuştur. Günümüzde yüksek etkili astronomik araştırmaların hızlı yayımlanmasına odaklanan ayrı bir dergidir.
Üç dergi, 2008 yılında Amerikan Astronomi Topluluğu'nin hamlesi sonrasında Ocak 2009'a kadar University of Chicago Press tarafından yayımlanmış, daha sonra IOP Publishing'e transfer olmuştur. Değişimin nedeni, topluluk tarafından University of Chicago Press'in artan finansal talepleri olarak açıklanmıştır. Diğer bilimsel disiplinlerdeki dergilere kıyasla The Astrophysical Journal, daha yüksek (> %85) kabul oranına sahiptir, ancak astronomi ve astrofiziği kapsayan diğer dergilere benzemektedir.

Dergi, 1895 yılında George Ellery Hale ve James E. Keeler tarafından The Astrophysical Journal: An International Review of Spectroscopy and Astronomical Physics adıyla kurulmuştur. İki kurucu editöre ek olarak, uluslararası bir yardımcı editör kurulu oluşturulmuştur: M. A. Cornu, Paris; N. C. Dunér, Upsala; William Huggins, Londra; P. Tacchini, Roma; H. C. Vogel, Potsdam, C. S. Hastings, Yale; A. A. Michelson, Chicago; E. C. Pickering, Harvard; H. A. Rowland, Johns Hopkins ve C. A. Young, Princeton.

Derginin baş editörleri aşağıdaki gibidir:

George Hale (1895-1902)
Edwin Brant Frost (1902-1932)
Edwin Hubble (1932-1952)
Subrahmanyan Chandrasekhar (1952-1971)
Helmut A. Abt (1971-1999)
Robert Kennicutt (1999-2006)
Ethan Vishniac (2006-günümüz)

The Astrophysical Journal
The Astrophysical Journal Supplement Series
The Astrophysical Journal Letters

Ateş, antik Yunan felsefesinde toprak, su ve hava ile birlikte dört klasik elementten biridir. Ateş hem sıcak hem de kuru olarak kabul edilir ve Platon'a göre dört yüzlüyle ilişkilendirilir.

Ateş, Antik Yunan felsefesi ve bilimindeki dört klasik elementten biridir. Genellikle enerji, kararlılık ve tutku nitelikleriyle ilişkilendirilmiştir. Bir Yunan mitolojisinde, Prometheus, çaresiz insanları korumak için tanrılardan ateşi çalmıştır ancak bu hayırseverliği nedeniyle cezalandırılmıştır.

Ateş tanrısı
Ateş ibadeti
Pirokinezi
Piromani

Frazer, Sir James George, Ateşin Kökeni Efsaneleri, Londra: Macmillan, 1930.
Freeman, Kathleen; Diels, Hermann. Ancilla to the Pre-Socratic Philosophers: a complete translation of the fragments in Diels. ISBN 978-1-60680-256-4. 

Different versions of the classical elements
Overview the 5 elements
Section on 4 elements in Buddhism
a virtual exhibition about the history of fire

Athena, Yunan mitolojisinde zekâ, sanat, strateji, ilham ve savaş tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva ile eşit kabul edilir. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis'tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve baykuştur. Mızrak savaşı, zeytin dalı barışı, gök gözlü baykuş da bilgeliği temsil eder. Athena, Atina kentinin baş tanrıçası ve koruyucusudur, kent ismini de ondan almıştır. Athena ve sembolize ettiği karakterler birçok kültürde benzer formlarda bulunur. Athena ayrıca Troya savaşında Akhaların yardımına koşup tahta atın yapılmasına yardım etmiştir. Athena özel bir kalkan taşır. Bu kalkan Aegis olarak isimlendirilmiştir. Kalkanın üzerinde, değişik süslemelerle birlikte Medusa'nın başının resmi bulunur. Bu kalkanın önünde en güçlü ordular bile bozguna uğrar. Zeus'un en sevdiği kızı olduğu için Zeus'un yıldırımlarını da bir tek o kullanabilir. Gigantlar arasındaki karşıtı Enceladus'dur.
Temel özellikleri kentle ilgili olan Athena birçok bakımdan kır tanrıçasıydı. Artemis'in karşıtıdır. Athena'nın Yunan uygarlığı öncesinden gelen bir tanrıça olduğu ve daha sonra Yunanlarca benimsendiği sanılır. Ama Yunan ekonomisi, Minos uygarlığından farklı olarak önemli ölçüde askerî temele dayandığı için, Athena başlangıçtaki evcil işlevlerini korumakla birlikte giderek bir Savaş Tanrıçası'na dönüşmüştür. Savaşın, kaba güç yönünü simgeleyen Ares yerine strateji ve zeka yönünü temsil eden Athena, bu açıdan Ares'ten ayrılır. Ayrıca bir el sanatlarını da temsil eden bir tanrıça olarak trompet, flüt, çömlek, tırmık, saban, gemi ve savaşta kullanılan at arabası onun icatlarındandır.
Tanrıça Athena; Herakles, Perseus, Odysseus gibi birçok kahramana da yardım etmiştir.

Savaş strateji ve bilgelik tanrıçası olması nedeniyle babası Zeus'un savaş zırhlarını emanet ettiği tek tanrıçadır. Ayrıca destanlarda da Zeus'un en sevdiği çocuğu olarak geçer. Zekâ tanrıçası olan Athena, bu özelliğini annesi bilgelik, hikmet tanrıçası Metis'ten almıştır.
Tanrıça bakire kalıp hiç çocuğu olmasa da, çocuğu yerine koyduğu Erikhthonios ile ilgili hikâye şöyledir: Tanrı Hephaistos, bir gün Athena'ya karşı olan hislerine yenik düşer ve tanrıça Athena'yı kovalamaya başlar. Koşarken boşalan Hephaistos'un menileri tanrıçanın bacağına gelir. Tanrıça bunları silip toprağa atar ve bu ilişkiden yılan bacaklı Erikhthonios doğar. Athena'da onun yetiştirilmesine yardım eder.

Tanrıça Metis hamile kalınca, Zeus doğacak çocuk erkek olursa kendisini devirir diye, tanrıçayı hamile iken yutar. Baş tanrı Zeus Metis'i yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı. Bundan sonra Zeus, katlanılmaz baş ağrıları geçirir ve kafasını yararlar. Zeus, Metis'i uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı. "Hephaistos" dedi "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğini biliyorum."

Hephaistos baş tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. Zeus'un kafasında bir yumru şeklinde büyüyen Athena oradan kalkanlı ve zırhlı bir şekilde yetişkin bir kadın olarak çıkar. O anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölümsüzler hayret ettiler, şaşırdılar. Güneş bile onu görünce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olimpos Dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı.
"Ve Zeus çıkardı bir gün kendi kafasından
Çakır gözlü yaman Athena'yı,
O dünyayı birbirine katan tanrıçayı,
O hiç yorulmadan orduları yöneten,
O  cenk ve savaş bağrışmalarından hoşlanan,
Yüceler yücesi sayılan tanrıçayı."

Atina şehri yeni kurulmaktadır ve şehrin tanrısı kim olacağı söz konusu olur. Bütün Olimpos tanrıları bir araya gelirler. Çeşitli yarışmalar sonucunda iki tanrı kalır. Bu iki tanrı Poseidon ile Athena'dır. Jüri tanrılar bu şehre en büyük hediyeyi verecek olanı şehrin tanrısı seçeceklerini belirtirler. İlk olarak kendinden emin Poseidon öne çıkar. Üç başlı mızrağını yere vurur ve yer yarılarak bir at ortaya çıkar(bazı kaynaklara göre ise kayaya vurur ve su pınarı fışkırır). Poseidon atı herkese göstererek "Bu evcil bir attır, insanı yorulmadan istediği her yere götürür, onun yüklerini taşır." der. Bütün tanrılar büyülenmiştir bu hayvan karşısında. Athena ise küçük bir gülücük atar ve ünlü mızrağını yere saplar. Mızrağın saplandığı yerden bir filiz çıkar ve büyür büyür çok güzel bir zeytin ağacı olur. "Bu da zeytin ağacıdır. Meyvesi olan zeytinin saymakla bitmeyen özellikleri vardır. Zeytini insanlar yiyebilirler, yemeklerine katabilirler. Yağını yapıp yakarlar, geceleri aydınlatırlar. Yemeklere dökerler, çok güzel lezzetler elde ederler. Aynı zamanda bozulmaz ve bozulmasını istemedikleri yiyecekleri saklarlar. Ve böyle faydaları daha da sayılabilir." der zeki tanrıça. Bütün tanrılar bakakalmıştır bu ağaca. Hepsi tebrik eder Athena'yı, artık şehir ona aittir. Şehrin ismine de Atina denecektir bundan sonra.İlk başta köylerden oluşan Atina zamanla önemli bir hal alır. Poseidon ise, belki de bir tanrıçaya yenilmekten, tüm siniriyle üç başlı mızrağını dağa fırlatır. Dağa saplanır mızrak, hâlâ mızrağın izinin orada olduğu söylenir. Ayrıca Athena'nın o meşhur ağacının da Atina'daki akropoliste portikonun yanında duran zeytin ağacı olduğuna inanılır.

Üç Güzeller Efsanesi'nde Paris'e 'En Güzeline' yazılı altın elmayı kendisine vermesi karşılığında büyük bir bilgelik ve savaşta yenilmezliği vadeder.
Arakne'yi Tanrıça Athena'dan daha üstün bir dokuma yeteneğine sahip olduğunu iddia ettiği için örümceğe çevirir.
Medusa'yı kendi tapınağında Poseidon ile beraber olduğu için baktığını taşa çeviren, yılan saçlı çirkin bir yaratığa çevirir. Daha sonra da Medusa'yı öldürmek üzere yola çıkan Perseus'a yardım eder.
Odysseus'u Truva savaşı'ndan sonra eve dönüş yolcuğunda korur ve çabalarının boşa gitmesini önler, ona yardım eder.

Athena'nın hiç yoldaşı, sevdiği olmamıştır. İşte bu yüzden Athena Parthenos yani "Bakire Athena" olarak da anılır. Atina'daki ünlü Parthenon Tapınağı da ismini buradan alır. Bu Athena'nın sadece bakireliği ile ilgili bir gözlem değildir, fakat O'nun cinsel mütevazılığın ve tanrısal gizemin daimi koruyucusu olduğu rolünün bir doğrulamasıdır. Üstlendiği bu rol Athena hakkında birçok hikâyenin de doğmasına yol açmıştır. Marinus'un anlattığına göre Hristiyanlar Parthenon'dan Athena'nın heykelini kaldırır. Ardından Proclus'a ki kendisi fanatik derecede Athena'ya düşkündür; rüyasında bir Atinalı kadının O'nunla yaşamak istediğini söylediğini bize anlatmıştır.
Yalnızca bir kere bir tanrıyla birlikte olduğu ve bu birleşmeden yarı tanrı iki (ikiz) kızının olduğu söylenmektedir. Ancak ne kızlarının ne de daha sonradan evlendiği tanrının kim olduğu bilinmemektedir.

fe-mitoloji sözlüğü, Athena

Kimyasal elementlerin atom numarası (sembolü Z), o elementin her atomunun çekirdeğinde bulunan proton sayısıdır. Atomda bulunan proton sayısı elementin kimyasal karakteri hakkında da bilgi verir.

Periyodik tabloda sıklıkla karşılaşılan görünüm, örnekteki gibidir. Burada, element simgesinin altında verilen bağıl atom kütlesi, proton ve nötron sayısının toplamına eşittir. Element simgesinin üstünde verilen atom numarası da, proton sayısına eşit olduğuna göre, bu iki sayının farkı elementin nötron sayısını verir.
Örnek: Kalsiyumun (Ca) nötron sayısı: 
Bağıl atom kütlesi - Atom numarası = 40 - 20 = 20'dir.
Bu gösterim, periyodik tablonun dışında, örneğin herhangi bir anlatımda elementin adı geçerken de kullanılabilir. Bazı durumlarda, bu iki değerin yeri tam tersi şekilde (atom numarası altta, bağıl atom kütlesi üstte) de olabilir. Ek olarak, simgenin sağ tarafında, elementin + ya da - yükü de gösterilebilir.

Aşırı soğuk cüce, etkin sıcaklığı 2.700 K'den (2.430 °C; 4.400 °F) daha düşük olan yıldızsal veya yıldızaltı bir gök cismidir. Cüce yıldızların bu kategorisi, 1997 yılında J. Davy Kirkpatrick, Todd J. Henry ve Michael J. Irwin tarafından tanımlanmıştır. Başlangıçta M7 tayf türündeki çok düşük kütleli M-tipi cüce yıldızları içeren bu kategori, daha sonraları bilinen en soğuk yıldızlardan T6.5 tayf türü kadar soğuk olan kahverengi cücelere uzanan gök cisimlerini kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Aşırı soğuk cüceler, Güneş'e komşu yıldızlar ve yıldızaltı cisimlerin yaklaşık %15'ini oluşturur. En bilinen örneklerinden biri TRAPPIST-1'dir.
Gezegen oluşum modelleri, bu yıldızların düşük kütleleri ve ön gezegen disklerinin küçük boyutları nedeniyle süper Dünya ve Jüpiter kütleli gezegenlerden ziyade, Merkür - Dünya boyut aralığındaki karasal gezegenlerden oluşan görece bol bir popülasyona ev sahipliği yapabileceğini öne sürmektedir. Yedi adet Dünya boyutunda gezegenden oluşan TRAPPIST-1 gezegen sisteminin keşfi, bu yığılma modelini doğrular niteliktedir.
Diğer düşük kütleli yıldızlarla kıyaslandığında, aşırı soğuk cücelerin yavaş hidrojen füzyonu nedeniyle yaşam sürelerinin en az birkaç yüz milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir ve aralarındaki en küçüklerinin ise yaklaşık 12 trilyon yıl yaşayacağı düşünülmektedir. Evrenin yaşının yalnızca 13,8 milyar yıl olması sebebiyle, tüm aşırı soğuk cüceler yaşam döngülerinin henüz başlarındadır. Modeller, bu yıldızların en küçüklerinin yaşamlarının sonunda genişleyerek bir kırmızı dev halini almak yerine mavi cücelere dönüşeceğini öngörmektedir.

2001 yılında M9 tayf türündeki aşırı soğuk cüce LP 944-20'den gelen radyo dalgası patlamalarının tespit edilmesinin ardından birçok astrofizikçi, radyo dalgaları yayan yeni cisimler aramak için Arecibo Gözlemevi ve VLA'da gözlem programları başlatmıştır. Bugüne kadar bu radyo teleskoplarla yüzlerce aşırı soğuk cüce gözlemlenmiş ve bu yıldızlar arasından radyo dalgası yayan bir düzineden fazlası tanımlanmıştır. Bu araştırmalar, aşırı soğuk cücelerin yaklaşık %5-10'unun radyo dalgaları yaydığını göstermektedir. Bu gözlem programları, 800-900 K sıcaklığıyla bilinen en soğuk radyo dalgası yayan kahverengi cüce olan (2012 itibarıyla) 2MASS J10475385+2124234'ü tanımlamıştır. T6.5 tayf türündeki kahverengi cüce 2MASS J10475385+2124234, 1,7 kG'den daha güçlü bir manyetik alana sahiptir ve bu alanın şiddeti, Dünya'nın manyetik alanından yaklaşık 3000 kat daha fazladır. Daha güncel gözlemler, WISEPA J062309.94-045624.6 (T8) adı verilen ve yaklaşık 740 K sıcaklığa sahip, radyo emisyonu olan daha da soğuk bir aşırı soğuk cüceyi tespit etmiştir.

UltracoolSheet: 3.000'den fazla aşırı soğuk cüce ve doğrudan görüntülenen dış gezegeni içeren katalog
Database of Ultracool Parallaxes 20 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: UltracoolSheet'in öncülü

Babil astronomisi, Mezopotamya'nın tarihinin ilk dönemlerinde gök cisimlerinin incelenmesi veya kaydedilmesiydi. Kullanılan sayısal sistem olan altmışlık sistem, modern ondalık sistemdeki on sayısının aksine altmışa dayanıyordu. Bu sistem alışılmadık derecede büyük ve küçük sayıların hesaplanmasını ve kaydedilmesini kolaylaştırıyordu.
MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Babil astronomları, gök bilimine yeni bir deneysel yaklaşım geliştirdiler. Evrenin ideal doğasıyla ilgilenen inanç sistemlerini ve felsefelerini, incelemeye ve kaydetmeye; tahmine dayalı gezegen sistemlerinde dâhili bir mantık kullanmaya başladılar. Bu, astronomi ve bilim felsefesine yapılmış dikkate değer bir katkıydı ve bu nedenle bazı modern bilim insanları bu yaklaşımı bilimsel bir devrim olarak adlandırmıştır. Astronomiye yönelik bu yaklaşım Yunan ve Helenistik astrolojide benimsenmiş ve daha da geliştirilmiştir. Klasik Yunan ve Latin kaynakları, astronomi ve diğer divinasyon biçimlerinde uzmanlaşmış rahip-yazıcılar olarak kabul edilen filozoflar için sıklıkla "Keldaniler" terimini kullanmaktadır. Babil astronomisi modern astrolojinin yolunu açmıştır ve Helenistik Dönem olan 2. yüzyılda Yunan-Roma imparatorluğu boyunca yayılmasının sebebidir. Babilliler gezegenlerin geçişlerini izlemek için altmışlık sistemi kullanmış, 360 derecelik gökyüzünü 30 dereceye bölerek ekliptik boyunca yıldızlara 12 burç atamışlardır.
Babil astronomisinden günümüze çoğunlukla astronomi günlükleri, efemerisler ve usul metinleri içeren çağdaş kil tabletlerden oluşan parçalar ulaşmıştır, dolayısıyla Babil gezegen teorisine dair mevcut bilgiler bölük pörçük durumdadır. Bununla birlikte, günümüze ulaşan parçalar Babil astronomisinin “astronomik olayların rafine bir matematiksel tanımını vermeye yönelik ilk başarılı girişim” olduğunu ve “Helenistik dünyada, Hindistan'da, İslam dünyasında ve Batı'da bilimsel astronominin sonraki tüm çeşitlerinin ... temelde kesin olarak Babil astronomisine bağlı olduğunu” göstermektedir.

Babil takvimi
Babil matematiği
Babil astronomi günlükleri
Babil yıldız katalogları
Mısır astronomisi
Astronomi tarihi (Mezopotamya bölümü).
MUL.APİN
Ülker takımyıldızı

Özel

Genel

Aaboe, Asger (1958). "On Babylonian Planetary Theories". Centaurus. 5 (3–4): 209-277. doi:10.1111/j.1600-0498.1958.tb00499.x. 
Aaboe, Asger (1974). "Scientific Astronomy in Antiquity". Philosophical Transactions of the Royal Society of London. Series A, Mathematical and Physical Sciences. 276 (1257): 21-42. 
Aaboe, Asger (2001). Episodes From the Early History of Astronomy. Springer. doi:10.1007/978-1-4613-0109-7. ISBN 978-0-387-95136-2. 
Aaboe, A.; Britton, J.P.; Henderson, J.A.; Neugebauer, O.; Sachs, A.J. (1991). "Saros Cycle Dates and Related Babylonian Astronomical Texts". Transactions of the American Philosophical Society. 81 (6): 1-75. doi:10.2307/1006543. 
Brown, David (2000). Mesopotamian Planetary Astronomy-Astrology. Brill. 
Evans, James (1998). The History and Practice of Ancient Astronomy. Oxford University Press. 
Friberg, Jöran (2019). "Three thousand years of sexagesimal numbers in Mesopotamian mathematical texts". Archive for History of Exact Sciences. 73 (2): 183-216. doi:10.1007/s00407-019-00221-3. 
Hayakawa, Hisashi; Mitsuma, Yasuyuki; Ebihara, Yusuke; Miyake, Fusa (2019). "The Earliest Candidates of Auroral Observations in Assyrian Astrological Reports: Insights on Solar Activity around 660 BCE". The Astrophysical Journal Letters. 884 (1): L18. arXiv:1909.05498 . doi:10.3847/2041-8213/ab42e4. 
Hetherington, Norris S. (1993). Cosmology : historical, literary, philosophical, religious, and scientific perspectives. CRC Press. 
Holden, James H. (2006). A History of Horoscopic Astrology. American Federation of Astr. 
Hunger, Hermann; Pingree, David (1999). Astral Sciences in Mesopotamia. Brill. 
Koch, Ulla Susanne (1995). Mesopotamian Astrology: An Introduction to Babylonian and Assyrian Celestial Divination. Museum Tusculanum Press. 
Lambert, W.G. (1987). "Review: Babylonian Astrological Omens and Their Stars". Journal of the American Oriental Society. 107 (1): 93-96. 
Leverington, David (2003). Babylon to Voyager and Beyond: A History of Planetary Astronomy. Cambridge University Press. 
Neugebauer, O. (1948). "The History of Ancient Astronomy Problems and Methods". Journal of Near Eastern Studies. 4 (1): 1-38. doi:10.1086/370729. 
Olmstead, A.T. (1938). "Babylonian Astronomy: Historical Sketch". The American Journal of Semitic Languages and Literatures. 55 (2): 113-129. doi:10.1086/amerjsemilanglit.55.2.3088090. 
Ossendrijver, Mathieu (2016). "Ancient Babylonian astronomers calculated Jupiter's position from the area under a time-velocity graph". Science. 351 (6272): 482-484. doi:10.1126/science.aad8085. 
Pingree, David (1992). "Hellenophilia versus the History of Science". Isis. 83 (4): 554-563. doi:10.1086/356288. 
Pingree, David (1998). "Legacies In Astronomy And Celestial Omens".  Dalley, Stephanie (Ed.). The Legacy of Mesopotamia. Oxford University Press. ss. 125-137. 
Rochberg, Francesca (2002). "A consideration of Babylonian astronomy within the historiography of science". Studies in History and Philosophy of Science Part A. 33 (4): 661-684. 
Rochberg, Francesca (2004). The Heavenly Writing: Divination, Horoscopy, and Astronomy in Mesopotamian Culture. Cambridge University Press. 
Rochberg-Halton, F. (1983). "Stellar Distances in Early Babylonian Astronomy: A New Perspective on the Hilprecht Text (HS 229)". Journal of Near Eastern Studies. 43 (3): 209-217. 
Sarton, George (1955). "Chaldaean Astronomy of the Last Three Centuries B. C." Journal of the American Oriental Society. 55 (3): 166-173. doi:10.2307/595168. 
Steele, John (2019). "Explaining Babylonian Astronomy". Isis. 110 (2): 292-295. doi:10.1086/703532. 
Van der Waerden, B.L. (1949). "Babylonian Astronomy. II. The Thirty-Six Stars". Journal of Near Eastern Studies. 8 (1): 6-26. doi:10.1086/370901. 
Van der Waerden, B.L. (1951). "Babylonian Astronomy. III. The Earliest Astronomical Computations". Journal of Near Eastern Studies. 10 (1): 20-34. doi:10.1086/371009. 
Van der Waerden, B.L. (1987). "Babylonian Astronomy. III. The Earliest Astronomical Computations". Annals of the New York Academy of Sciences. 500 (1): 525-545. doi:10.1111/j.1749-6632.1987.tb37224.x. 
Watson, Rita; Horowitz, Wayne (2011). Writing Science Before the Greeks: A Naturalistic Analysis of the Babylonian Astronomical Treatise MUL.APIN. Leiden: Brill Academic Pub. ISBN 978-90-04-20230-6. 

Jones, Alexander. "The Adaptation of Babylonian Methods in Greek Numerical Astronomy." Isis, 82(1991): 441-453; reprinted in Michael Shank, ed. The Scientific Enterprise in Antiquity and the Middle Ages. Chicago: Univ. of Chicago Pr., 2000. 0-226-74951-7ISBN 0-226-74951-7
Neugebauer, Otto. Astronomical Cuneiform Texts. 3 volumes. London:1956; 2nd edition, New York: Springer, 1983. (Commonly abbreviated as ACT).
Toomer, G. J. "Hipparchus and Babylonian Astronomy." In A Scientific Humanist: Studies in Memory of Abraham Sachs, ed. Erle Leichty, Maria deJ. Ellis, and Pamela Gerardi, pp. 353–362. Philadelphia: Occasional Publications of the Samuel Noah Kramer Fund 9, 1988.

Mehmet Bahaeddin Ögel (21 Nisan 1923, Elazığ - 7 Mart 1989, Ankara), Orta Asya Türk tarihi ve Türk kültür tarihi alanlarında uzman Türk tarihçidir.

21 Nisan 1923 tarihinde, Elazığ'ın Çarşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta eğitimini Elazığ ve Malatya'da tamamladı. 1940 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin tarih bölümüne kaydoldu.
Üniversitede Şemsettin Günaltay ve Afet İnan'ın Orta Asya Türk tarihi hakkındaki seminerlerine devam etti. 1945 yılında mezun oldu. Mezuniyetinden sonra Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Erzurum Lisesi'ne tarih-coğrafya öğretmeni olarak tayin edildi. 1947 yılında Wolfram Eberhard'ın yanında doktora çalışmasına başladı. Uygur Devletinin Kuruluşu başlıklı tezi ile 1948 yılında tarih doktoru unvanı aldı ve 1949 yılında genel türk tarihi kürsüsüne asistan olarak atandı.
İran'da dört ay kalarak araştırmalarda bulundu. Aynı yıl burs ile Almanya'ya gönderildi. Liao Devrinden Önceki Kitanlar başlıklı araştırma teyi ile 1957 yılında doçentliğe atandı. Alexander Von Humbold Vakfı bursundan faydalanarak 1959 yılında tekrar Almanya'ya gitti. 1961 yılında Tayvan Hükûmeti'nden Taipei'deki National Cheng-chi Üniversitesi'nde misafir öğretim üyeliği daveti aldı, 1962-64 yılları arasında Tayvan'da görev yapmıştır. Dönüşte Sino-Turcica başlıklı eserini tez olarak sundu ve 1964 yılında profesör unvanı aldı.
Bahaeddin Ögel, 42 yıllık akademik hayatını Ankara Üniversitesi'nde geçirdi. Aralarında Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Türk Tarih Kurumu'nun da yer aldığı pek çok kurumda danışman, raportör, üye veya idareci olarak hizmet etti.
Bahaeddin Ögel, Orta Asya Türk tarihi ile ilgili Çin arşivlerinden faydalanarak araştırmalar yapan sayılı tarihçilerdendi. Özellikle Türk kültür tarihi alanında önemli çalışmalar hazırladı. Alman ekolünü ve metotlarını Türk araştırmacılara tanıttı ve Türk metotları ile kaynaştırarak özgün bir araştırma yöntemi geliştirdi. Türk tarihinin bütünlüğü, Türklerin göçebeliği, Türk-Moğol meselesi gibi pek çok tarihsel mesele hakkında tezler ortaya attı. Alanıyla ilgili 20 cilt kitap ve 120'den fazla makale yazdı. Almanya, İngiltere, İtalya, Danimarka, Macaristan, Avusturya, İran, Tayvan, Moğolistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde ilmî çalışmalar yürüttü. Almanca, İngilizce, Çince, Farsça, Rusça ve Moğolca'nın yanı sıra çağdaş Türk lehçelerini de bilen Ögel, 7 Mart 1989 günü akciğer kanseri sebebiyle öldü.

Erzurum Anıtlarında Altay-Türk Anıtlarının İzleri, Erzurum Halkevi Yayını, Erzurum 1947.
İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1962, ISBN 9789751604170
Uygurlar ve Uygur Tarihi (Ders Notları), Ankara 1962.
Sino-Turcica (Cengiz Han ve Çin'deki Hanedanın Türk Müşavirleri), 1964
Hunlar, Göktürkler, Uygurlar (Ders Notları), Ankara 1968.
Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1971.
Türk Mitolojisi, Altınordu Yayınları, 2019, ISBN 9786057702319
Türk Kültür Tarihine Giriş 1, Türkler’de Köy ve Şehir Hayatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1971.
Türk Kültür Tarihine Giriş 2, Türkler’de Ziraat Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1971.
Türk Kültür Tarihine Giriş 3, Türkler’de Ev Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
Türk Kültür Tarihine Giriş 4, Türkler’de Yemek Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
Türk Kültür Tarihine Giriş 5, Türkler’de Elbise ve Süslenme Kültürü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015, ISBN 9789751631541
Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015, ISBN 9789751631558
13. yy. Sonlarına Kadar Türklerde Devlet Anlayışı, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1971.
Türk Kültür Tarihine Giriş 6, Türkler’de Tuğ ve Bayrak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1984.
Türk Kültür Tarihine Giriş 7, Türkler’de Ordu, Ordugâh ve Otağ-Devlet, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1984.
Türk Milli Bütünlüğü İçerisinde Doğu Anadolu, Ankara 1985
Türk Kültür Tarihine Giriş 8, Türkler'de Devlet ve Ordu Mehteri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.
Türk Kültür Tarihine Giriş 9, Türk Halk Musikisi Aletler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986.
Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1988, ISBN 9789754982619
Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Neşriyat, 2019, ISBN 9786051553559

Göde, Kemal, (), "Hocamız Prof. Dr. Bahaeddin Ögel (1924-1989)]"  Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayi:4  [1]
Gündoğdu, Abdullah () "Prof.Dr. Bahaeddin Ögel" Ankara Üniversitesi Arsivi [2]22 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaşayan eski Türk inançları itibarıyla 'Türk Mitolojisi' ve Prof. Dr.Bahaeddin Ögel-Yaşar Kalafat15 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bahaeddin Ögel’in “Harput Ağzı Fonetik ve Morfoloji” Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme-Ercan Alkaya

Başak Süperkümesi (Virgo SC) veya Yerel Süperküme (LSC veya LS), Samanyolu ve Andromeda gökadaları ile diğerlerini de içeren Başak Kümesi ve Yerel Grup'u barındıran süperkümedir. Çapı yaklaşık 33 megaparsek (110 milyon ışık yılı) olan bu süperkümede en az 100 adet gökada grubu ve kümesi bulunmaktadır. Gözlemlenebilir evrendeki yaklaşık 10 milyon süperkümeden biri olan Başak Süperkümesi, Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi adı verilen bir gökada iplikçiği içinde yer alır.
2014 yılında yapılan bir araştırma, Başak Süperkümesi'nin daha büyük bir süperküme olan Laniakea'nın bir parçası olduğunu göstermektedir. Laniakea, Büyük Çekici'nin merkezinde yer alan ve "Yerel Süperküme" teriminin daha kapsamlı bir karşılığı olarak kullanılmaktadır.

William ve John Herschel tarafından 1863 yılında yayımlanan ilk büyük bulutsu örneklerinden itibaren, kuzey galaktik kutbu yakınlarındaki Başak takımyıldızında belirgin bir şekilde fazla sayıda bulutsu alanı olduğu biliniyordu. 1950'lerde Fransız-Amerikalı gök bilimci Gérard de Vaucouleurs, bu fazlalığın büyük ölçekli gökada benzeri bir yapı olduğunu savunan ilk isim oldu. 1953'te "Yerel Süpergalaksi" terimini kullandı ve daha sonra 1958'de bunu "Yerel Süperküme" (LSC) olarak değiştirdi. Harlow Shapley ise 1959 tarihli Of Stars and Men adlı kitabında Metagalaksi terimini önerdi.
1960'lar ve 1970'ler boyunca, Yerel Süperküme'nin (LS) gerçek bir yapı mı yoksa gökadaların tesadüfi bir hizalanması mı olduğu konusunda tartışmalar devam etti. Bu sorun, 70'lerin sonu ve 80'lerin başında yapılan geniş çaplı kırmızıya kayma araştırmalarıyla çözüme kavuşturuldu. Bu araştırmalar, gökadaların süpergalaktik düzlem boyunca basık bir şekilde uzanmış yoğunlaşma sergilediğini ikna edici bir şekilde gösterdi.

1982 yılında R. Brent Tully tarafından kaleme alınan kapsamlı bir makalede, Yerel Süperküme'nin temel yapısı hakkındaki araştırmasının sonuçları sunuldu. Yerel Süperküme iki bileşenden oluşur: Süperkümenin parlak gökadalarının üçte ikisini içeren, belirgin şekilde basık bir disk ve geri kalan üçte birini içeren kabaca küresel bir hale. Diskin kendisi, uzun eksen / kısa eksen oranı en az 6'ya 1 ve muhtemelen 9'a 1 olan ince (~1 Mpc) bir elipsoittir. Haziran 2003'te yayınlanan 5 yıllık "İki Derece Alanlı Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması (2dF)" (Two-degree-Field Galaxy Redshift Survey) verileri, gök bilimcilerin LS'yi diğer süperkümelerle karşılaştırmasına imkan sağladı. LS, nispeten küçük boyutlu tipik olarak fakir (yani, yüksek yoğunluklu çekirdekten yoksun) bir süperkümeyi temsil eder. Merkezde zengin bir gökada kümesi, çevresinde ise gökada iplikçikleri ve fakir gruplar bulunur.
Yerel Grup, Ocak Kümesi'nden Başak Kümesi'ne uzanan ipliksi bir yapı içerisinde Yerel Süperküme'nin eteklerinde yer alır. Başak Süperkümesi'nin hacmi, Yerel Grup'tan yaklaşık olarak 7000 kat, Samanyolu'ndan ise 100 milyar kat daha fazladır.

Yerel Süperküme'nin merkezine yakın Başak Kümesi civarında, gökadaların sayısal yoğunluğu merkeze olan uzaklığın karesiyle azalır. Bu da, kümenin rastgele konumlanmadığını gösterir. Genel olarak, parlak gökadaların (mutlak büyüklüğü -13'ten daha az) ezici çoğunluğu, az sayıdaki bulutlarda (gökada kümesi grupları) yoğunlaşmıştır. Bu bulutların %98'i, parlak gökada sayısına göre azalan sırayla sıralandığında şu 11 bulutta bulunur: Av Köpekleri, Başak Kümesi, Başak II (güney uzantısı), Aslan II, Başak III, Kupa (NGC 3672), Aslan I, Küçük Aslan (NGC 2841), Ejderha (NGC 5907), Pompa (NGC 2997) ve NGC 5643.
Diskte bulunan parlak gökadaların üçte biri Başak Kümesi'ndedir. Geri kalan kısım ise Av Köpekleri Bulutu, Başak II Bulutu ve ayrıca nispeten önemsiz olan NGC 5643 Grubu'nda bulunur.
Haledeki parlak gökadalar az sayıda bulutta yoğunlaşmıştır (%94'ü 7 bulutta). Bu dağılım, "süpergalaktik düzlem hacminin çoğunun büyük bir boşluk" olduğunu gösterir. Gözlemlenen dağılıma uyan faydalı bir benzetme, sabun köpüğü benzetmesidir. Basık kümeler ve süperkümeler, uzayda 20-60 Mpc çapında büyük, kabaca küresel boşluklar olan kabarcıkların kesişme noktalarında bulunur. Uzun ipliksi yapılar hakim gibi görünmektedir. Buna bir örnek, Başak Süperkümesi'ne en yakın süperküme olan Suyılanı-Erboğa Süperkümesi'dir. Bu süperküme yaklaşık 30 Mpc mesafeden başlayıp 60 Mpc'ye kadar uzanır.

1980'lerin sonlarında keşfedilen, sadece Yerel Grup'un değil aynı zamanda en azından 50 Mpc mesafedeki tüm maddenin, Cetvel Kümesi (Abell 3627) yönünde yaklaşık 600 km/s mertebesinde kitlesel bir akış yaşadığı görülmektedir. Lynden-Bell ve ark. (1988), bunun sebebini "Büyük Çekici" olarak adlandırdı. Büyük Çekici'nin, Başak Süperkümesi (Yerel Grup dahil) ile birlikte Suyılanı-Erboğa Süperkümesi'ni, Pavo-Indus Süperkümesi'ni ve Ocak Grubu'nu da içeren ve "Laniakea" olarak adlandırılan daha büyük bir süperküme yapısının kütle merkezi olduğu anlaşılmıştır.
Büyük Çekici'nin, tüm süperküme ile birlikte Shapley Çekicisi'nin merkezinde bulunan Shapley Süperkümesi'ne doğru hareket ettiği görülüyor.

Başak Süperkümesi'nin (LS) toplam kütlesi M ≈ 1015 M☉ ve toplam optik aydınlatma gücü L ≈ 3×1012 L☉'dir. Bu da, Güneş kütlesi ile karşılaştırıldığında yaklaşık 300 kat daha fazla kütle-ışık oranını (M☉/L☉ = 1) gösterir ve diğer süperkümeler için elde edilen sonuçlarla tutarlıdır. Karşılaştırma yapmak gerekirse Samanyolu için kütle-ışık oranı, 4,83 Güneş mutlak büyüklüğü, -20,9 Samanyolu mutlak büyüklüğü ve 1,25×1012 M☉ Samanyolu kütlesi varsayıldığında 63,8'dir. Bu oranlar, evrende büyük miktarlarda karanlık madde varlığı lehine ana argümanlardan birini oluşturur. Eğer karanlık madde olmasaydı, çok daha küçük kütle-ışık oranları beklenirdi.

Abell Kataloğu
Evrenin geniş ölçekli yapısı
Abell kümeleri listesi
Süperküme
KBC Boşluğu

Tully, Brent (1982). "The Local Supercluster". Astrophys. J. Cilt 257. ss. 389-422. Bibcode:1982ApJ...257..389T. doi:10.1086/159999. 
Lynden-Bell, D.;  ve diğerleri. (1988). "Spectroscopy and photometry of elliptical galaxies. V — Galaxy streaming toward the new supergalactic center". Astrophysical Journal. Cilt 326. ss. 19-49. Bibcode:1988ApJ...326...19L. doi:10.1086/166066. 

The Atlas of the Universe, astrofizikçi Richard Powell tarafından oluşturulan ve yerel evrenimizin bir dizi farklı ölçekte haritalarını gösteren bir web sitesi (yukarıdaki haritalara benzer).

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley (veya UC Berkeley, Berkeley, Cal, California), Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaletinde yer alan bir araştırma üniversitesidir. Pek çok uluslararası listeye göre dünyanın en iyi üniversitelerinden biridir. 14 kolej ve okulu 350'den fazla eğitim programı sunmakta ve 31 binden fazla lisans ve 12 binden fazla yüksek lisans öğrencisine hizmet etmektedir. İçerisinde Berkeley gibi pek çok kurumu da barındıran University of California System'ın bir parçası ve ilk kampüsüdür.
Amerikan Üniversiteleri Birliği'nin kurucu üyesi olan Berkeley, Matematik Bilimleri Araştırma Enstitüsü ve Uzay Bilimleri Laboratuvarı da dahil olmak üzere birçok önde gelen araştırma enstitüsüne ev sahipliği yapmaktadır. Berkeley, Livermore ve Los Alamos'ta üç ulusal laboratuvar kurulmuş ve Manhattan Projesi veya periyodik tablodaki 16 elementin bulunması hakkındaki çalışmalar gibi pek çok önemli bilimsel çalışmaya ev sahipliği yapmıştır 
2026 yılında Rus yetkililer üniversiteyi istenmeyen bir kuruluş ilan etti.

ABD'deki araştırma ve doktora programları üzerine yapılan değerlendirmelerde, Matematik, Kimya ve Kimya Mühendisliği ile Elektrik Mühendisliği'nin "Tümleşik devre tasarımı" alanlarında en iyi üniversite olarak gösterilmektedir.

California Bears Athletics website 3 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley) (DMOZ tabanlı)

Beş Element adı yanlış çeviri olduğu için 2000'lerden sonra terk edilmiştir, yerine Beş Dönüşüm Öğesi veya kısaca Beş Öğe yeğlenmiştir. Çincede Wu Xing (Çince: 五行; Pinyin: Wǔ Xíng) olarak anılan öğeler kuramı farklı dillerde "Beş Element, Beş Unsur, Beş Döngü" gibi adlarla da anılmaktadır. Çin klasiklerinde kullanılan öğeler, Akdeniz Uygarlıkları'nda mutlak halde bulunan elementler gibi ele alınmamaktadır. Çin klasiklerindeki Beş Öğe şunlardır: ateş (火 huǒ), su (水 shuǐ), ağaç (veya odun) (木 mù), metal (金 jīn), toprak (土 tǔ). Çin Tıbbı'nda Yin ile Yang kuramı ile birlikte kullanılan önemli bir Doğu Asya bilimleri kuramıdır. Aristotelesçi okuldan gelen İbn-i Sina da öğeler için "Unsur" sözcüğünü kullanmıştır. Toplumdan topluma değişiklik gösteren temel öğeler farklı sayıda ve içerikle ortaya çıkmıştır. Akdeniz ve Ortadoğu uygarlıklarında üç öğe "ateş, su, toprak" veya "hava" da eklenerek dört öğe şeklinde görünmektedir. Hindistan veya Tibet Klasiklerinde bazen bir bazen iki öğe farkıyla ayrı bir "beş öğe" görünmektedir.

Öğeler yansıttıkları döngü, dönüşüm veya süreçlerin imgesel bir ifadesidir. Örneğin: Odun yeryüzündeki her türlü canlı yaşam ve onunla ilgili süreçleri anlatan bir imgedir. Sözlü anlatımda simgelere başvurmak; şarkı, şiir gibi halkın daha geniş kesimlerine ulaşmasını sağlayan, öğrenmeyi kolaylaştıran çok etkili bir yöntem olmuştur.
Çin Tıbbı'nda rahatsızlıkların teşhisinde ve tedavisinde önemli bir iyeri vardır. Bu yöntemde her türlü dönüşüm muhakkak Odun, Ateş, Toprak, Metal, Su olarak beş öğenin süreçlerinden geçer. Her öğe kendi içinde Yin ve Yang olmak üzere iki kutup barındırır. Besleme, Tüketme, Denetleme, Savrukluk, Karşı hareket süreçleri öğeler arası ilişkilerde yaşanabilecek hallerdir. Tüm öğeler karşılıklı olarak bu süreçler ilişkisiyle değişir ve dönüşür. Temel döngü şöyledir: Odun-Ateş-Toprak-Metal-Su-Odun. İlkesel olarak denetimsiz bir besleme, gelişemez; besinsiz bir denetim işlevini yitirir. Besleme ve denetim uyum içindeyken döngü yol alır.
Besleme ve Tüketme Döngüsü: "Ana ve Çocuk" ilişkisi olarak da anılır. Örneğin: Odun, Ateşi beslerken eş zamanlı Ateş de Odunu tüketir. Benzer olarak Ateş, Toprağı beslerken Toprak da Ateş'i tüketir ve sırayla diğer öğeleri takip ederek döngü tamamlanır. Besleyen öğe "Ana", tüketen öğe ise "Çocuk" olarak görülür. Besleme döngüsünün tersine ilerleyen yön ise Tüketme Döngüsü'dür.
Besleme Döngüsü: Odun → Ateş, Ateş → Toprak, Toprak → Metal, Metal → Su, Su → Odun'u besler. 
Denetleme Döngüsü: Odun → Toprak, Toprak → Su, Su → Ateş, Ateş → Metal, Metal → Odun'i denetler. 
Tüketme Döngüsü: Odun → Su, Su → Metal, Metal → Toprak, Toprak → Ateş, Ateş → Odun'u tüketir. 
İsyan Döngüsü: Odun → Metal, Metal → Ateş, Ateş → Su, Su → Toprak, Toprak → Odun'ya isyan eder. 
İsyan ve denetleme, besleme ve tüketme döngüleri uyumdaysa Dao hali yakalanır yani doğal akıştadır bedende veya kainattaki her şey.

Canlı yaşamı simgeler. Bedende (Zang-Fu) Karaciğer ile ilişkilidir. Doğada ve bedende yel etkisidir. Duygularda öfke olarak ortaya çıkar.

Güneş, yıldızlar yani ateş olan her şey. Bedende Kalp ile ilişkilidir. Duygularda neşe, sevinç, mania dır.

Bedende mide ve dalak sistemidir. Bedenin doğum sonrası besinle sağlanan enerji kaynaklarından biridir. Dugusal hali dalıp dalıp gitmektir.

Mineral yapılı öğedir. Bedende akciğer ile ilişkili sayılır. Doğum sonrası nefesle sağlanan enerji kaynaklarından biridir. Duygu hali keder ve üzüntü dür.

Tüm sıvılardır. Bedende böbrek ile ilişkilidir. Hem doğum öncesi hem sonrası bedenin temel kaynağıdır. Duygu hali korku dur.

Geleneksel Çin Tıbbı'nda rahatsızlıkların teşhisinde ve tedavisinde başvurulan kuramlardan biridir. Bu yöntemde bedendeki organlar ve ilgili meridyenlerindeki her türlü süreç muhakkak Odun (木 mù), Ateş (火 huǒ), Toprak (土 tǔ), Metal (金 jīn), Su (水 shuǐ) olarak beş öğe döngüsünde gelişir. Her öğe kendi içinde Yin ve Yang olmak üzere iki kutup barındırırken bizzat kendisi de ya Yin karakterli ya da Yang karakterli olmaktadır. Beş Öğe kuramı 12 meridyen kuramlarıyla birlikte ele alınır. Organlar ve onlara ilişik ilgili enerji hatları/meridyen üzerindeki akupunktur yuvalarının (akupunktur noktası diye de bilinir) bir kısmı öğeler ile ilişkilendirilir. Buna göre rahatsızlıklarda ilgili meridyendeki "ana" görevindeki öğeyi temsil eden yuva ile "çocuk" görevindeki yuvalar "yoksunluk veya taşkınlık" görüntüsüne göre "takviye veya tahliye" yöntemleriyle uyarılır.

Beş Element sözünün en gündelik kullanıldığı alan astrolojidir. Beş Öğe kuramıyla bu yüzden ayrı tutulabilir. Beş Öğe'nin temeli değişim üzerine kuruludur ve mutlak/değişmez değerlendirmelerle ele alınamaz. Doğum ve ölüm arasındaki süreçlerin tam olarak hangi öğelera karşılık geleceğinin tespiti güçlükler barındırdığı gibi biri diğerine de dönüşebilir. Bir kişi mutlak olarak doğumundan hareketle ateş, su, toprak vs. olarak sabit ele alınamaz.

Odun elementi: önderlik, dışa dönük, öfke yönetimi gerekir
Ateş elementi: Neşeli, sıcak, maceracı, hayal kırıklığına açık
Toprak elementi: Verici, barışçıl, biriktirir, uyumlu, boşlukta kalma
Metal elementi: Alçakgönüllü, coşkun, kabalaşabilir, disiplinli, dalgınlık
Su elementi: Bilgiye düşkün, gel gitli hafıza, nazik, sakin

Wu Xing/Wikipedia 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chinese-Acupuncture-and-Moxabustion

Çigong

Wu Xing/Wikipedia 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Feng Shui 19 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sonsuzluk
Feng Shui-Element

Bilim ve Teknik, TÜBİTAK'ın Ekim 1967'den beri yayımlanan aylık popüler bilim ve teknik dergisidir ve Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından lise ve dengi okullara; Genelkurmay Başkanlığı tarafından Silahlı Kuvvetler personeline tavsiye edilmiştir.
Bilim ve Teknik dergisi Haziran 2006'da çıkan 463. sayısında ilk sayıdan başlayıp 457. sayısına kadar olan dergilerini sanal ortama aktararak okurlarına DVD biçiminde Bilgi Hazinesi adıyla hediye olarak vermiştir.
Bilim ve Teknik, 1967'den 1994 yılına kadar dergi formatında basılmıştı ve ciltleri TÜBİTAK'ta satılmıştı. 1994'ten itibaren de boyutu büyütülerek A4 (21x29,7 cm)ölçülerinde basılmaya başlandı.
2001 yılında İrfan Sayar'ın çizdiği Zihni Sinir'in "procelerini" yayınlamaya başladı. Bu yılda 400. sayısında (Mart 2001) birlikte ek olarak "İnsan Genomu" verildi. Bundan sonraki yıldan itibaren, 2002 yılında ek olarak "Yeni Ufuklara" adlı küçük bir dergi verilmeye başlandı. Şimdiler de ise "Yıldız Takımı" eki dergiyle birlikte verilmektedir. Bu ekte güncel ve ilginç bilimsel konuların daha basit şekilde anlatımları bulunmaktadır. Ayrıca dergiyle birlikte her ay Bilim CD'leri Serisi adıyla belgesel CD'leri verilmekteydi.
2005 yılında Formula-G adı verilen yarışları düzenlenmesinde rol alan Bilim ve Teknik dergisi, 2007 yılında da Hidromobil yarışlarını düzenleyerek Türkiye'de yenilenebilir enerji kaynakları konusunda farkındalığın oluşturulmasında öncülük etmiştir. 
Ocak 2009'dan itibaren dergide kalıcı değişiklikler olmuştur: Dergi boyutu biraz küçülmüş 21x27,5 cm olmuştur. "Yıldız Takımı" adlı ek bölüm 4 ayda 1 yayımlanmaya başlanmıştır.
Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 2009 sayısında ise 1967'den 2008'e dek bilgi birikimini döktüğü bir DVD'yi okurlarına armağan etmiştir. Bu arşivdeki dosyalar PDF dosyası şeklindedir.

TÜBİTAK
Bilim Çocuk
Meraklı Minik
Bilim Genç

Özel

Genel
Dağtaş, Erdal; Yıldız, Mehmet Emir (2015). "Türkiye'de Popüler Bilim Dergilerinin Eleştirel Ekonomi Politik Çözümlemesi "Bilim ve Teknik" ile "Popular Science" Örnekleri". Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi. Cilt 24. ss. 56-86. doi:10.31123/akil.439072. 
Akben, Feyzullah (1992). Türk basınında popüler bilim yayıncılığı ve Bilim ve Teknik Dergisi örnek olayı (Yüksek lisans tezi). Gazi Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü. 
Güner, Bülent; Çitçi, M. Dursun (2010). "Popüler Bilim Anlayışı ve Coğrafyanın Popülerliği, Bilim ve Teknik Dergisi Örneği". Doğu Coğrafya Dergisi. 15 (24). ss. 131-155. 
Özsevgeç, Tuncay; Eroğlu, Büşra; Öztürk Köroğlu, Yasemin (2017). "Popüler Bilim Dergilerinin Değerlendirilmesi: Bilim ve Teknik ve National Geographic Örneklemi". Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, 30. ss. 619-630. doi:10.14582/DUZGEF.1807. 

Resmî site 25 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî e-dergi arşiv sitesi 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Blanet, doğrudan kara deliklerin yörüngesinde dönen varsayımsal bir ötegezegen sınıfının bir üyesidir.
Blanetler, temel olarak gezegenlere benzerler. Kendi kütleçekimleri tarafından yuvarlak hâle getirilebilecek kadar kütleye sahiptirler, fakat yıldızların yörüngesindeki gezegenler gibi termonükleer füzyon başlatacak kadar kütleli değillerdir. 2019 yılında gökbilimciler ve ötegezegen bilimcilerinden oluşan bir ekip, süper kütleli kara deliğin yörüngesinin etrafında binlerce blanet barındırabilecek güvenli bir bölge olduğunu gösterdi.

Japonya'daki Kagoshima Üniversitesi'nden Keiichi Wada liderliğindeki bir ekip tarafından kara delik gezegenlerine bu isim verildi. Blanet, İngilizce black hole (kara delik) ve planet (gezegen) kelimelerinin birleşimidir.

Blanetlerin yeterince büyük bir kara deliğin yörüngesindeki yığılma diskinde oluştuğu düşünülmektedir.

Doctor Who televizyon dizisinin The Impossible Planet ve The Satan Pit (her ikisi de 2006) bölümlerinde, bölümün konusu K37 Gem 5 adlı bir kara deliğin yörüngesindeki Krop Tor adlı çorak bir blanet olan "olanaksız gezegen"de (impossible planet) geçer. Yıldızlararası (Interstellar - 2014) filminde, süper kütleli kara delik Garguantua'nın yörüngesindeki 3 karasal gezegenden ikisi uygun blanetlerdir. Diğeri ise Pantagruel adlı bir anakol yıldızının yörüngesinde dönmektedir.

Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul'da yer alan bir devlet araştırma üniversitesidir. 16 Eylül 1863 tarihinde Cyrus Hamlin ve Christopher Robert tarafından öncülü Robert Koleji kuruldu. Güney Kampüs, yüz yılı aşkın bir süre koleje bağlı olarak kullanıldıktan sonra üzerinde bağımsız bir üniversite kurulması için 10 Eylül 1971 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilerek Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. Günümüzde toplam 1.917.161 m2lik alana sahip olan ve yedi yerleşkesi bulunan Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce eğitim verir. Boğaziçi Üniversitesi, Yükseköğretim Kurumları Sınavında en yüksek puanları alan öğrenciler tarafından tercih edilen üniversitelerden biridir. Örneğin; 2006, 2007 ve 2009 yıllarında, ÖSS'de tüm puan türlerinde en fazla tercih edilen üniversiteler kategorisinde 1. olmuştur.

Amerikalı eğitimci ve mimar Cyrus Hamlin ile Amerikalı tüccar Christopher Rheinlander Robert, 16 Eylül 1863'te bir araya gelerek Bebek'te Robert Kolej adıyla bir kolej açtı. Bu kolej, ABD dışındaki ilk Amerikan koleji olarak kayıtlara geçti ve eğitime dört erkek öğrenciyle eski ahşap bir binada başladı. Kuruluş aşamasında Robert, mali problemlerle ilgilenirken ilk başkan seçilen Hamlin ise ABD'den kaynak sağladı. Kolejin Yönetim Kurulu, herhangi bir ayrım yapılmaksızın tüm öğrencilerin derslere kabul edilmesini ve eğitimin İngilizce verilmesini kararlaştırdı. 20 Aralık 1868'de Rumeli Hisarı'nda okul binası inşa edilmesi amacıyla Osmanlı Padişahı Abdülaziz'den izin alındı. Bugün Güney Kampüs adıyla anılan, Bebek'teki ana kampüste ilk binanın inşası 5 Temmuz 1868'de başlayıp 17 Mayıs 1871'e kadar sürdü. Robert Kolej'in bu ilk binasına Hamlin Hall adı verildi. Erkeklere eğitim veren Robert Kolej'i, aynı yıl kızlara eğitim vermesi için Gedikpaşa'da açılan Amerikan Kız Koleji takip etti. Hamlin Hall'ün açılışını başkan evi olarak 1891'de açılan Kennedy Lodge, hazırlık binası olarak 1902'de açılan Theodorus Hall, spor salonu olarak 1904'te açılan Dodge Hall, 1906'da açılan Washburn Hall, 1913'te açılan Anderson Hall ve dispanser olarak 1914'te açılan Sloane Hall izledi. Böylece Güney Kampüs'te yer alan tarihî binaların inşası I. Dünya Savaşı'na kadar tamamlandı. Binaların yapımında bu kampüste bulunan ocaktan çıkarılan mavi kireç taşı kullanıldı.
Bağışlarla gelişen Robert Kolej, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı öncesi ve sonrasında birçok finansal sıkıntı yaşadı. 1932'de Paul Monroe, aynı anda hem Robert Kolej'in hem de Amerikan Kız Kolejinin başına geçen ilk kişi oldu. Böylece iki okul da aynı kişinin idaresine girdi. 1935'te ilk Türk müdür Hüseyin Pektaş başa geldi. 1957'de kolejin bir bölümü yüksekokula dönüştürüldü. İki yıl sonra Robert Kolej ve Amerikan Kız Koleji tek bir mütevelli heyet tarafından idare edilmeye başladı. 1960'lı yıllara gelindiğinde yöneticiler, iki koleji birleştirip karma eğitim veren bir okul hâline getirmeyi düşünmeye başladı. Bununla birlikte bugün Güney Kampüs olan alanın tamamen Türkiye hükûmetine bırakılması fikirleri gelişti.

26 Ocak 1971'de Yönetim Kurulu, Robert Kolej üzerinden Boğaziçi Üniversitesi adıyla bağımsız bir üniversite kurulması için Türkiye hükûmetini teşvik eden önergeyi kabul etti. Aynı ay kabul edilen kanun tasarısıyla birlikte Boğaziçi Üniversitesinde üç yıllık bir geçiş sürecinin ardından Türkiye'de kabul edilen üniversiteler kanununa göre eğitim verilmeye başlanması kararlaştırıldı. 10 Eylül'de, günümüzde Güney Kampüs olan 118 dönümlük alan binalar, kütüphane ve laboratuvarlarıyla birlikte resmen Türkiye'ye devredilerek Boğaziçi Üniversitesi adıyla kamulaştı. Aynı ay Robert Kolej ile Amerikan Kız Koleji birleşerek aynı adla Arnavutköy'de karma eğitim vermeye başladı. Aptullah Kuran, Boğaziçi Üniversitesinin ilk rektörü seçildi. 20 Eylül'de üniversite yeni adıyla ilk derslerine başladı.

Boğaziçi Üniversitesinin beşi Avrupa Yakasında ve ikisi Anadolu Yakasında olmak üzere toplam yedi kampüsü vardır.
Güney Kampüs, üniversitenin ana kampüsüdür ve büyük kısmı 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yapılan binalardan oluşur. Bebek, Beşiktaş'a kurulmuştur. 118 dönümlük bir alanı kaplar. Derslik ve ofis olarak kullanılan Hamlin Hall; yurt olarak kullanılan Theodorus Hall; konferanslarda, konserlerde, başta öğrenciler ya da öğretmenlerin yaptığı çeşitli toplantılarda kullanılan 487 kişi kapasiteli Albert Long Hall; fen fakültesinde yer alan çeşitli bölümlerin derslerinin verildiği Anderson Hall; Veri Bilimi ve Yapay Zeka Enstitüsü, Gates Hall; Hülya Bozkurt Güzel Sanatlar Atölyesi; Kurumsal İletişim Ofisi; Öğrenci Koordinatörlüğü; Film ve Medya Çalışmaları Enstitüsü; bir spor salonu ve tiyatro içeren Öğrenci Faaliyetleri Binası; Öğretim Üyeleri Merkezi (Kennedy Lodge); 1963'te inşa edilen ve mühendislik fakültesi olarak kullanılan Perkins Hall; sosyoloji ve psikoloji derslerinin görüldüğü Sloane Hall; Üniversite Kültürel Miras Müzesi; rektör, rektör yardımcıları, genel sekreter ofisi ile personel, araştırma ve planlama ofislerinden oluşan, 1932'de inşası tamamlanan Van Millingen Kütüphanesi; iktisadi ve idari bilimler fakültesinin derslerinin görüldüğü Washburn Hall üniversitenin Güney Kampüs'te yer alan birimleridir.
Kuzey Kampüs'te merkezî kütüphane koleksiyonlarını içeren Aptullah Kuran Kütüphanesi; Eğitim Fakültesi Binası; üniversitenin yayınevine ait ofisleri ile matbaayı içeren Eğitim Teknolojileri Binası ve öğretim üyelerinin ofisleri, seminer odaları ile laboratuvarlardan oluşan Fen ve Mühendislik Binası ya da diğer adıyla Kare Blok Kuzey Kampüs'te yer alır. Kare Blok'ta bulunan laboratuvarlar bilgisayar mühendisliği, elektrik ve elektronik mühendisliği, fizik, inşaat mühendisliği, kimya, kimya mühendisliği, moleküler biyoloji ve genetik, makine mühendisliği ile nükleer mühendislik laboratuvarlardır. Kuzey Kampüs'te ek derslik ihtiyacına çözüm olması için inşa edilen Yeni Bina (New Hall), üç yurt ve bir kitabevi de bulunur. 
Hisar Kampüsü, 1990'da açılmıştır. 7.924 m2 alana sahiptir ve içinde derslikler ve bir spor tesisinin yanı sıra Çevre Bilimleri Enstitüsü bulunur. 
Uçaksavar Kampüsü'nde Garanti Kültür Merkezi, kapalı spor salonu ve stadyum vardır. 
Sarıtepe Kampüsü, Kilyos'ta Karadeniz kıyısında yer alır. 1.272.600 m2 alana sahip olan bu kampüs bir yurdun yanı sıra bir sosyal tesis içerir. 2014'ün sonundan bu yana üniversiteye ait rüzgâr santrali ile elektrik ihtiyacını karşılar ve bu özelliğe sahip ilk üniversite olarak kayıtlara geçmiştir. Ayrıca burada üniversitenin mezunlar derneğinin işlettiği plaj da vardır. Kampüs arazisi 1985'te üniversiteye katılsa da buradaki ilk derslere 2002-2003 akademik yılında başlanmıştır. İyileştirme çalışmalarına rağmen kampüsün İstanbul'un sık nüfuslu alanlarına uzaklığı ve buna bağlı olarak gelişen ulaşım sorunları Kilyos'ta okuyan öğrencilerin birçok kez eylem yapmasına sebep olmuştur. 
Kandilli Kampüsü, Kandilli Rasathanesinin 1982'de Boğaziçi Üniversitesine bağlanmasıyla oluşmuştur ve rasathaneye bir de Deprem Araştırma Enstitüsü eklenmiştir. Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü bu kampüstedir. Üniversitenin Anadolu Yakası'ndaki ilk kampüsüdür ve Kandilli, Üsküdar'da yer alır.
Anadolu Hisarı Kampüsü, 18 Şubat 2022 tarihinde alınan kararla Marmara Üniversitesinin kampüslerinden Boğaziçi Üniversitesine devredildi. Kilyos'taki kampüsün yerleşkesi ve depreme dayanıklılığının düşük olması nedeniyle bu kampüsün hazırlık sınıfı öğrencilerinin kullanımına karar verildi ve Boğaziçi Üniversitesi hazırlık sınıfı öğrencilerinin eğitim göreceği bir kampüs oldu.

Boğaziçi Üniversitesinde demokratik, katılımcı, özerk ve özgürlükçü üniversite yönetim modeli uygulanır. Üniversite Yönetim Kurulu ve Üniversite Senatosu yönetimde en fazla söz sahibi olan birimlerdir. Yönetim kurulu rektör ve yardımcıları dâhil olmak üzere yirmi bir kişiden oluşurken senato, yine rektör ve yardımcıları dâhil olmak üzere on dört kişiden oluşur. Bu iki birim tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamında katılımcı bir sistem sağlayabilmek için birçok komisyon ve kurul oluşturulmuştur. Akademik yönetim ise altı fakülte dekanı, sekiz enstitü müdürü, bir yüksekokul müdürü, otuz üç bölüm başkanı, yirmi sekiz araştırma ve uygulama merkezi müdürü tarafından sağlanır.
Rektör, üniversitenin baş yöneticisidir ve Cumhurbaşkanınca atanmaktadır. Rektörün görev süresi dört yıldır.
Rektörlüğe bağlı yirmi üç birim vardır: Araştırma-Planlama-Koordinasyon Şube Müdürlüğü, Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi, Bilimsel Araştırma Projeleri Mali Koordinatörlüğü, Bilimsel Araştırma Projeleri Satınalma Şube Müdürlüğü, Bilimsel Araştırma Projeleri İdari Koordinatörlüğü, Burs Ofisi Koordinatörlüğü, Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü, Engelliler Birimi Danışmanlığı, ERASMUS Kurumsal Koordinatörlüğü, İç Denetim Birimi Başkanlığı, İnsan Kaynakları Geliştirme Birimi Koordinatörlüğü, Kurumsal İletişim Ofisi, Kandilli Kampüsü İdari ve Teknik Koordinatörlüğü, Kilyos Sarıtepe Kampüsü Koordinatörlüğü, Lise Tanıtım Koordinatörlüğü, Mezunlar Ofisi Koordinatörlüğü, Öğrenci Faaliyetleri Koordinatörlüğü, Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı Kurum Koordinasyon Ofisi İdari Koordinatörlüğü, Özel Kalem, Spor Koordinatörlüğü, Stratejik Planlama Koordinatörlüğü, Teknoloji Transfer Ofisi, Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü ve Yaz Dönemi Koordinatörlüğü.

Boğaziçi Üniversitesinde 2024-25 sayılarıyla 12.409 lisans, 2.139 lisansüstü olmak üzere toplam 14.548 öğrenci okumaktadır. Buna ek olarak Türkiye dışındaki 70 ülkeden gelen 480 öğrenci de bulunmaktadır. Boğaziçi, YKS sonucunda öğrenci alır ve Türkiye'nin YKS'deki tüm puan türlerinde en yüksek puanla öğrenci alan devlet üniversitesidir. Her yıl 1500'e yakın öğrenci okula kabul edilir.
Boğaziçi Üniversitesinde eğitim dili İngilizcedir. Bu yüzden yeni kazanan öğrencilerden belirli bir İngilizce bilgisine sahip olduklarını Üniversite Senatosu tarafından kabul edilen bir sınavla kanıtlamaları gerekir. Öğrencilerin İngilizce seviyelerini belirlemek amacıyla YADYOK tarafından İngilizce Yeterlik Sınavı (BUEPT/BÜYES) ve Düzey Belirleme Sınavı (DBS) yapılır. Yeni kayıt yaptıran tü

Budha (Sanskrit: बुध) Merkür gezegeni için kullanılan Sanskritçe kelimedir. Budha aynı zamanda Merkür gezegeninin tanrısıdır.
Aynı zamanda Somaya, Rohinaya olarak da bilinir ve Aşleşa, Jyeştha ve Revati'nin nakşatralarını (ay konakları) yönetir.

Navagraha

Svoboda, Robert (1997). The Greatness of Saturn: A therapeutic myth. Lotus Press. ISBN 0-940985-62-4. 
Pingree, David (1973). "The Mesopotamian origin of early Indian mathematical astronomy". Journal for the History of Astronomy. 4 (1). SAGE. ss. 1-12. Bibcode:1973JHA.....4....1P. doi:10.1177/002182867300400102. 
Pingree, David (1981). Jyotihśāstra: Astral and Mathematical Literature. Otto Harrassowitz. ISBN 978-3447021654. 
Ohashi, Yukio (1999).  Andersen, Johannes (Ed.). Highlights of Astronomy. 11B. Springer Science. ISBN 978-0-7923-5556-4  – Google Books vasıtasıyla.

Bulutsu (Latince: "bulut", "sis" manasında Nebula, çoğulu: nebulae, nebulæ), iyonize, nötr veya moleküler hidrojen ve kozmik tozdan oluşabilen, yıldızlararası ortamın belirgin bir şekilde ışıldayan kısmıdır. Bulutsular genellikle Kartal Bulutsusu'ndaki "Yaratılış Sütunları" gibi yıldız oluşum bölgeleridir. Bu bölgelerde gaz, toz ve diğer malzemelerin oluşumları bir araya gelerek daha yoğun bölgeler oluşturur ve bu yoğun bölgeler daha fazla madde çekerek sonunda yıldızları oluşturacak kadar yoğun hale gelirler. Geri kalan malzemenin ise gezegenler ve diğer gezegen sistemi nesnelerini oluşturduğu düşünülmektedir.
Bulutsuların pek çoğu devasa boyutlardadır ve bazıları yüzlerce ışık yılı çapındadır. Dünya'dan çıplak gözle görülebilen bir bulutsu yakından bakıldığında daha büyük görünür, fakat daha parlak değildir. Gökyüzündeki en parlak bulutsu olan ve dolunayın açısal çapının iki katı büyüklüğünde bir alanı kaplayan Orion Bulutsusu, çıplak gözle görülebilmesine rağmen erken dönem astronomlar tarafından fark edilmemiştir. Etrafındaki uzaydan daha yoğun olmalarına rağmen, çoğu bulutsu Dünya'da oluşturulan herhangi bir vakumdan (santimetreküp başına 105 ila 107 molekül) çok daha az yoğundur. Dünya büyüklüğünde bir bulutsu sadece birkaç kilogramlık bir kütleye sahip olurdu. Dünya'daki hava, santimetreküp başına yaklaşık 1019 molekül yoğunluğuna sahiptir, buna karşılık en yoğun bulutsular santimetreküp başına 104 molekül yoğunluğuna sahip olabilir. Birçok bulutsu, içlerindeki sıcak yıldızlar tarafından neden olunan floresans nedeniyle görülebilirken diğerleri o kadar dağılmıştır ki yalnızca uzun pozlamalar ve özel filtrelerle tespit edilebilirler. Bazı bulutsular, T Tauri değişen yıldızları tarafından değişken bir şekilde aydınlatılırlar.
Başlangıçta "bulutsu" ("nebula") terimi, Samanyolu'nun ötesindeki gökadalar da dahil olmak üzere dağınık herhangi bir astronomik cismi tanımlamak için kullanılıyordu. Örneğin Andromeda Gökadası, 20. yüzyılın başlarında Vesto Slipher, Edwin Hubble ve diğerleri tarafından gökadaların gerçek doğasının anlaşılmasından önce Andromeda Bulutsusu olarak (ve sarmal gökadalar genel olarak "sarmal bulutsular" olarak) adlandırılıyordu. Edwin Hubble, çoğu bulutsunun yıldızlarla ilişkili olduğunu ve yıldız ışığıyla aydınlatıldığını keşfetti. Ayrıca bulutsuların ürettikleri ışık tayflarının türüne göre kategorize edilmesine yardımcı oldu.

MS 150 civarında Batlamyus, Almagest'inin VII-VIII. kitaplarında bulutsu gibi görünen beş yıldızı kaydetmişti. Ayrıca Büyük Ayı ve Aslan takımyıldızları arasında herhangi bir yıldızla ilişkilendirilmeyen bir bulutsu bölgesini de belirtmiştir. Bir yıldız kümesinden farklı olarak ilk gerçek bulutsu, Müslüman Farisi astronom Abdurrahman es-Sufî tarafından Sabit Yıldızlar Kitabı'nda (Kitāb-i Ṣuwar al-kawākib, 964) belirtildi. Al-Sufi, Andromeda Gökadası'nın bulunduğu yerde "küçük bir bulut" olduğunu da kaydetti. Ayrıca "bulutsu bir yıldız" olarak Omicron Velorum yıldız kümesini ve Brocchi'nin Kümesi gibi diğer bulutsu nesneleri de katalogladı. Yengeç Bulutsusu'nu oluşturan süpernova SN 1054, 1054 yılında Arap ve Çinli astronomlar tarafından gözlemlenmiştir.
1610'da, Nicolas-Claude Fabri de Peiresc teleskop kullanarak Orion Bulutsusu'nu keşfetti. Bu bulutsu ayrıca 1618'de Johann Baptist Cysat tarafından gözlemlendi. Orion Bulutsusu'nun ilk ayrıntılı çalışması bulutsuyu keşfeden ilk kişi olduğuna inanan Christiaan Huygens tarafından 1659 yılında yapıldı.
1715'te Edmond Halley, altı bulutsunun bir listesini yayımladı. Bu sayı yüzyıl boyunca istikrarlı bir şekilde arttı ve Jean-Philippe de Cheseaux 1746 yılında, önceden bilinmeyen sekiz tane de dahil olmak üzere 20 bulutsuyu içeren bir liste derledi. 1751'den 1753'e kadar Nicolas-Louis de Lacaille, çoğu daha önce bilinmeyen 42 bulutsuyu Ümit Burnu'nda katalogladı. Daha sonra Charles Messier, 1781 yılına kadar 103 "bulutsu" (şimdi Messier nesneleri olarak adlandırılan ve artık gökada olduğu bilinen nesneleri içeren) kataloğu derledi. Charles Messier'in asıl amacı kuyruklu yıldızları tespit etmekti ve gözlemlediği nesneler, kuyruklu yıldızlarla karıştırılabilecek nesnelerdi.
Bulutsuların sayısı William Herschel ve kız kardeşi Caroline Herschel'in çabalarıyla büyük ölçüde arttı. Hazırladıkları Catalogue of One Thousand New Nebulae and Clusters of Stars kataloğu 1786 yılında yayımlandı. İkinci katalog 1789'da, üçüncü ve son katalog ise 1802 yılında 510 bulutsu ile yayımlandı. William Herschel çalışmalarının büyük bir kısmında bu bulutsuların sadece çözülememiş yıldız kümeleri olduğuna inanıyordu. Herschel, 1790 yılında bir yıldızın çevresinde bulutsu bir yapı keşfetti ve bunun daha uzak bir kümeden ziyade gerçek bir bulutsu olduğu sonucuna vardı.
1864'ten başlayarak, William Huggins yaklaşık 70 bulutsunun spektrumlarını inceledi. Bunların yaklaşık üçte birinin bir gazın emisyon spektrumuna sahip olduğunu buldu. Geri kalanı ise aralıksız bir spektrum gösteriyordu ve bu nedenle bir yıldız kütlesinden oluştuğu düşünülüyordu. 1912 yılında Vesto Slipher, Merope yıldızının çevresindeki bulutsunun spektrumunun, Ülker (Pleiades) açık yıldız kümesinin spektrumlarıyla eşleştiğini gösterdiğinde üçüncü bir kategori eklendi. Böylece bu bulutsunun, yıldız ışığını yansıtarak ışık yaydığı anlaşıldı.
1923'teki Büyük Tartışma'nın ardından birçok "bulutsunun" aslında Samanyolu'ndan uzaktaki gökadalar olduğu anlaşıldı.
Slipher ve Edwin Hubble, birçok farklı bulutsunun spektrumlarını toplamaya devam ettiler ve 29'unun emisyon spektrumu ve 33'ünün aralıksız yıldız ışığı spektrumu gösterdiğini buldular. 1922 yılında Hubble, neredeyse tüm bulutsuların yıldızlarla ilişkili olduğunu ve aydınlatılmalarının yıldız ışığından kaynaklandığını duyurdu. Ayrıca, emisyon spektrumlu bulutsuların neredeyse her zaman B sınıfı veya daha sıcak (tüm O-tipi ana kol yıldızları dahil) yıldızlarla ilişkili olduğunu, aralıksız spektrumlu bulutsuların ise daha soğuk yıldızlarla görünür olduğunu keşfetti. Hem Hubble hem de Henry Norris Russell, daha sıcak yıldızları çevreleyen bulutsuların bir şekilde dönüştürüldüğü sonucuna vardılar.

Farklı türdeki bulutsular için çeşitli oluşum mekanizmaları vardır. Bazı bulutsular yıldızlararası ortamda zaten bulunan gazdan oluşurken diğerleri yıldızlar tarafından üretilir. İlk duruma örnek olarak, daha dağınık olan gazın soğuyup yoğunlaşmasıyla oluşan, yıldızlararası gazın en soğuk ve en yoğun hali olan dev moleküler bulutlar verilebilir. İkinci duruma örnek olarak ise, yıldız evriminin son aşamalarında dış katmanlarını atmasıyla oluşan gezegenimsi bulutsular verilebilir.
Yıldız oluşum bölgeleri, dev moleküler bulutlarla ilişkili bir tür salma (emisyon) bulutsusudur. Bunlar, bir moleküler bulutun kendi ağırlığı altında çöktüğü ve yıldızların oluştuğu yerlerdir. Merkezi bölgede büyük yıldızlar oluşabilir ve bu yıldızların ultraviyole radyasyonu çevresindeki gazı iyonize ederek optik dalga boylarında görünür hale getirir. Büyük yıldızları çevreleyen iyonize hidrojen bölgesi H II bölgesi olarak bilinirken, H II bölgesini çevreleyen nötr hidrojen kabuklarına ise ışıl çözüşüm bölgesi (photodissociation region) denir. Yıldız oluşum bölgelerine örnek olarak Orion Bulutsusu, Rozet Bulutsusu ve Omega Bulutsusu verilebilir. Büyük kütleli yıldızların süpernova patlamaları, yıldız rüzgarları veya büyük kütleli yıldızlardan gelen ultraviyole radyasyon ya da düşük kütleli yıldızlardan gelen çıkışlar şeklindeki yıldız oluşumundan kaynaklanan geri besleme, bulutu bozabilir ve birkaç milyon yıl içinde bulutsuyu yok edebilir.
Diğer bulutsular, büyük kütleli ve kısa ömürlü yıldızların ölüm sancıları olan süpernova patlamaları sonucu oluşur. Süpernova patlamasından atılan malzemeler, patlamanın enerjisi ve çekirdeğinin ürettiği kompakt nesne tarafından iyonize edilir. Bunun en iyi örneklerinden biri, Boğa takımyıldızındaki Yengeç Bulutsusu'dur. Bu süpernova olayı 1054 yılında kaydedilmiş ve SN 1054 olarak adlandırılmıştır. Patlamadan sonra oluşan sıkışık yıldız, Yengeç Bulutsusu'nun merkezinde yer alır ve çekirdeği artık bir nötron yıldızıdır.
Diğer bulutsular ise gezegenimsi bulutsular olarak oluşur. Bu, Güneş gibi düşük kütleli bir yıldızın yaşamındaki son aşamadır. Kütlesi güneş kütlesinin 8-10 katı kadar olan yıldızlar kırmızı devlere dönüşür ve atmosferlerindeki zonklamalar sırasında dış katmanlarını yavaşça kaybederler. Bir yıldız yeterince malzeme kaybettiğinde sıcaklığı artar ve yayılan ultraviyole radyasyon, çevresindeki bulutsuyu iyonize edebilir. Güneş, bir gezegenimsi bulutsu oluşturacak ve çekirdeği beyaz cüce olarak geride kalacaktır.

Bulutsu adı verilen nesneler dört ana gruba ayrılır. Doğaları anlaşılana kadar, gökadalar ("sarmal bulutsular") ve yıldızları çözülemeyecek kadar uzaktaki yıldız kümeleri de bulutsu olarak sınıflandırılıyordu, ancak artık öyle değil.

H II bölgeleri, iyonize hidrojen içeren büyük, dağınık bulutsular
Gezegenimsi bulutsular
Süpernova kalıntıları (örneğin, Yengeç Bulutsusu)
Karanlık bulutsular
Bulut benzeri yapıların hepsi bulutsu değildir; Herbig-Haro nesneleri buna bir örnektir.

Bütünleşmiş Değişen Bulutsular (İngilizce: Integrated Flux Nebulae - IFN), nispeten yakın zamanda tanımlanmış gök bilimsel bir fenomendir. Samanyolu düzlemindeki tipik ve iyi bilinen gazlı bulutsuların aksine, bu bulutsular gökada ana gövdesinin ötesine uzanır.
Bu terim, fenomeni "tek bir yıldız tarafından aydınlatılmayan yüksek galaktik enlem bulutsuları" olarak tanımlayan Steve Mandel-Wilson tarafından bulunmuştur. Yıldızlararası ortamın önemli bir bileşeni olan bu bulutsular; toz parçacıkları, hidrojen, karbon monoksit ve diğer öğelerden oluşur. Akademisyenler, Bütünleşmiş Değişen Bulutsular'ı oluşturan tek ana yapıyı sistematik olarak böldü ve katalogladı. Bu çalışmanın sonucu, esas olarak Küçük Ayı, Büyük Ayı ve Zürafa takımyıldızları arasında uzanan yedi ana konsantrasyonu tanımlayan Mandel-Wilson Kataloğu'nda yer almaktadır.

Çoğu bulutsu, iyi tanımlanmış sınırları olmayan ve genişleyen yapıları nedeniyle dağınık bulutsu olar

Bulutsu hipotezi (veya Bulutsu kuramı), kozmogoni alanında Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimini (ve diğer gezegen sistemlerini) açıklamak için en yaygın kabul gören modeldir. Bu modele göre Güneş Sistemi, Güneş'in yörüngesindeki gaz ve tozun zamanla bir araya gelerek gezegenleri oluşturmasıyla meydana gelmiştir. Kuram, Immanuel Kant tarafından geliştirilmiş ve Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı (Allgemeine Naturgeschichte und Theorie des Himmels, 1755) adlı eserinde yayımlanmış, daha sonra 1796'da Pierre Laplace tarafından değiştirilmiştir. Başlangıçta Güneş Sistemi için uygulanan bu gezegen sistemi oluşum sürecinin, günümüzde evrenin her yerinde işlediği düşünülmektedir. Bulutsu kuramının yaygın olarak kabul gören modern çeşitlemesi güneş bulutsusu disk modeli (GBDM) veya güneş bulutsusu modelidir. Bu model, gezegenlerin neredeyse dairesel ve eş düzlemli yörüngeleri ve Güneş'in kendi eksenindeki dönüşüyle aynı yönde hareket etmeleri de dahil olmak üzere Güneş Sistemi'nin çeşitli özelliklerine açıklamalar getirmiştir. Orijinal bulutsu kuramının bazı unsurları modern gezegen oluşumu kuramlarında yankı bulsa da, çoğu unsurunun yerini yeni yaklaşımlar almıştır.
Bulutsu kuramına göre, yıldızlar moleküler hidrojenden oluşan devasa ve yoğun bulutlarda (dev moleküler bulutlar - DMB) meydana gelir. Bu bulutlar kütleçekimsel olarak kararsızdır ve içlerindeki madde daha küçük, daha yoğun kümelenmeler halinde bir araya gelir; bu kümelenmeler daha sonra dönmeye başlar, çöker ve yıldızları oluşturur. Yıldız oluşumu, genç yıldızın etrafında her zaman gaz halinde bir ön gezegen diski (proplyd) üreten karmaşık bir süreçtir. Bu disk, henüz tam olarak anlaşılamayan belirli koşullar altında gezegenlere hayat verebilir. Dolayısıyla, gezegen sistemlerinin oluşumunun yıldız oluşumunun doğal bir sonucu olduğu düşünülmektedir. Güneş benzeri bir yıldızın oluşumu genellikle yaklaşık 1 milyon yıl sürerken, ön gezegen diskinin bir gezegen sistemine evrilmesi sonraki 10–100 milyon yıl içinde gerçekleşir.
Ön gezegen diski, merkezi yıldızı besleyen bir yığılma diskidir. Başlangıçta çok sıcak olan disk, daha sonra T Tauri yıldızı evresi olarak bilinen aşamada soğur; bu aşamada kayaç ve buzdan yapılmış küçük toz taneciklerinin oluşumu mümkündür. Bu tanecikler zamanla birleşerek kilometre boyutlarında gezegenimsilere dönüşebilir. Eğer disk yeterince kütleliyse, kaçak yığılma (runaway accretion) başlar ve bu da 100.000 ila 300.000 yıl gibi hızlı bir sürede Ay ile Mars boyutları arasında gezegen embriyolarının oluşumuyla sonuçlanır. Yıldıza yakın bölgelerde, gezegen embriyoları şiddetli birleşmelerden oluşan bir evreden geçerek birkaç karasal gezegen meydana getirir. Bu son aşama yaklaşık 100 milyon ila bir milyar yıl sürer.
Dev gezegenlerin oluşumu daha karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin, gezegen embriyolarının temel olarak çeşitli buz türlerinden oluştuğu donma çizgisinin (buz çizgisi) ötesinde gerçekleştiği düşünülmektedir. Sonuç olarak, bu embriyolar ön gezegen diskinin iç kısmındakilerden birkaç kat daha kütlelidir. Embriyo oluşumundan sonra ne olduğu tam olarak net değildir. Bazı embriyolar büyümeye devam eder ve sonunda diskten hidrojen–helyum gazı çekmeye başlamak için gerekli olan 5–10 Dünya kütlesi eşik değerine ulaşır. Çekirdeğin gaz birikimi başlangıçta milyonlarca yıl süren yavaş bir süreçtir, ancak oluşmakta olan ön gezegen yaklaşık 30 Dünya kütlesine (M🜨) ulaştığında bu süreç hızlanır ve kontrolsüz bir şekilde (runaway manner) ilerler. Jüpiter ve Satürn benzeri gezegenlerin kütlelerinin büyük kısmını sadece 10.000 yıl gibi kısa bir sürede biriktirdiği düşünülmektedir. Gaz tükendiğinde yığılma durur. Oluşan gezegenler, oluşumları sırasında veya sonrasında uzun mesafeler boyunca göç edebilirler. Uranüs ve Neptün gibi buz devlerinin, disk neredeyse yok olduğunda çok geç oluşmuş başarısız çekirdekler olduğu düşünülmektedir.

Çeşitli kanıtlar, bulutsu hipotezinin bazı unsurlarının ilk kez 1734 yılında Emanuel Swedenborg tarafından ortaya atıldığını göstermektedir. Swedenborg’un çalışmalarını bilen Immanuel Kant, bu kuramı 1755’te daha da geliştirdi ve kendi eseri olan Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı’nı yayımladı. Bu eserinde, gaz bulutlarının (bulutsuların) yavaşça döndüğünü, kütleçekimi etkisiyle giderek çöktüğünü ve yassılaştığını, sonunda ise yıldızlar ve gezegenleri oluşturduğunu savundu.

Asteroit kuşağı
Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi hipotezleri tarihi
Kuyruklu yıldız
Kuiper Kuşağı
Oort bulutu
Ön gezegen diski

Buz devi, gaz devlerine benzer biçimde katı yüzey barındırmayan ve önemli ölçüde gazlardan oluşan ama içerdikleri elementlerden dolayı onlardan ayrılan bir gezegen kümesidir. Buz devleri, buzdan oluşmuş bir sert yüzey barındırmazlar. Buzlu maddeler yüksek sıcaklığa sahip bir çekirdeğin üzerinde yoğun biçimde bulunurlar. Güneş sisteminde iki adet buz devi bulunmaktadır, bunlar sırayla Uranüs ve Neptün'dür. Buz devleri Voyager 2 isimli insansız uzay aracı tarafından ziyaret edilmiştir.

Buz devlerinin en ayırt edici özellikleri; Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinin barındırdığı elementlerden daha ağır elementleri de yapısında barındırmasıdır. Bu elementler genel olarak karbon, nitrojen, sülfür ve oksijendir. Buz devleri bunların yanında gaz devlerinin çoğunluğunu oluşturan hidrojen ve helyumu da barındırırlar. Hem bu sebepten hem de katı yüzey barındırmadıkları için gaz devleri kategorisine de alınmışlardır.

Uranüs ve Neptün'ün kütlesi yaklaşık %20 civarında helyum ve hidrojenden oluşur. Neptün örneğinde olduğu gibi genellikle buz devlerinin kütlesinin çoğu (yüzde 80'i veya daha fazlası) kayaç yapılı küçük bir çekirdeğin etrafında bulunan ve yüksek sıcaklıktan dolayı erimiş olan yoğun buzlu maddelerden oluşur, bunlar; metan, amonyak ve sudur. Buz devlerinden kütlesi en yoğun yapıya sahip olan Neptün'dür. Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinde ise gezegen kütlesi %90 üzeri seviyede helyum ve hidrojenden oluşur.

Neptün ve Uranüs'ün manyetik alanları alışılmışın dışında olarak yer değiştirmiş ve eğilmiştir. Manyetik alanlarının etki gücü; Jüpiter, Satürn gibi gaz devlerinin ve Dünya, Mars gibi katı yüzeyli gezegenlerin arasında bulunup orta seviyededir. Dünya'nın etki alanına kıyasla Uranüs'ün 50 ve Neptün'ün 25 kat daha fazla etki gücü vardır. Güneş sistemimizde bulunan buz devlerinin ekvator manyetik alan güçleri, Dünya'nın 0.305 gauss birimine göre Uranüs'ün yüzde 75 ve Neptün'ün yüzde 45'tir. Bu durum, buz devlerinin manyetik alanlarının iyonize konveksiyonlu bir buzlu sıvı örtüsünden oluşması sebebiyle kaynaklandığına inanılmaktadır.

Gaz devi
Dış gezegen
Karasal gezegen

Buz gezegeni veya buzlu gezegen, donmuş uçucu bileşiklerle (su, amonyak ve metan gibi) kaplı buzlu bir yüzeye sahip olan gezegen türüdür. Buz gezegenleri, küresel bir kriyosferden oluşur.
Gezegenlerin jeofiziksel tanımına göre Güneş Sistemi'nin küçük buzlu dünyaları, buz gezegenleri olarak kabul edilir. Bunlar Ganymede, Titan, Enceladus ve Triton gibi gezegen kütleli uyduların çoğunu ve Ceres, Plüton, Eris gibi bilinen cüce gezegenleri içerir. Haziran 2020'de NASA bilim insanları matematiksel modelleme çalışmalarına dayanarak, yüzeydeki buz tabakasının altında bulunabilecek okyanusları olan ötegezegenlerin Samanyolu'nda yaygın olabileceğini duyurdu.

Bir buz gezegeninin yüzeyi, yüzey sıcaklığına bağlı olarak su, metan, amonyak, karbondioksit ("kuru buz" olarak da bilinir), karbonmonoksit, azot ve diğer uçucu maddelerin bir karışımından oluşabilir. Buz gezegenlerinin yüzey sıcaklıkları, esas olarak sudan oluştuysa 260 K (−13 °C)'nin altında, esas olarak CO2 ve amonyaktan oluştuysa 180 K (−93 °C)'nin altında ve esas olarak metandan oluştuysa 80 K (−193 °C)'nin altında olacaktır.
Buz gezegenlerinin yüzeyi son derece soğuk olduğu için, Dünya'daki gibi yaşam formları için yaşamı tehdit edici bir ortama sahiptirler. Birçok buzlu dünyanın muhtemelen içsel ısıyla veya yakınındaki başka bir cismin gelgit kuvvetleriyle ısınan yeraltı okyanusları bulunmaktadır. Yeraltındaki sıvı su, balık, plankton ve mikroorganizmalar dahil olmak üzere canlılar için yaşama elverişli koşullar sağlayabilir. Bildiğimiz şekliyle yeraltı bitkileri fotosentez için kullanacak güneş ışığı olmadığından var olamazlar. Mikroorganizmalar, belirli kimyasalları kullanarak besin üretebilir (kemosentez) ve bu da diğer organizmalar için yiyecek ve enerji sağlayabilir. Bazı gezegenler eğer koşullar uygunsa, egzotik yaşam formları için yaşanabilir olabilecek Satürn'ün uydusu Titan gibi dikkate değer bir atmosfere ve sıvı yüzeye sahip olabilirler.

Güneş Sistemi'nde birçok buzlu cisim olsa da, hiçbiri IAU'nun gezegen tanımına göre bir gezegen olarak kabul edilmez. Bununla birlikte, gezegen kütleli uyduların çoğu buz-kaya karışımıdır (örneğin Ganymede, Callisto, Enceladus, Titan ve Triton), hatta esas olarak buzdan oluşur (örneğin Mimas, Tethys ve Iapetus) ve bu nedenle jeofiziksel tanımlara göre buz gezegeni olarak kabul edilirler. Plüton ve Charon gibi en büyük Kuiper Kuşağı cisimleri de jeofiziksel tanımlara göre buna uyar. Europa, yüzeyindeki buz nedeniyle genellikle bir buz gezegeni olarak kabul edilir, fakat yüksek yoğunluğu iç kısmının çoğunlukla kayalık olduğunu gösterir. Dağınık disk cisimlerinden Eris için de aynı durum geçerlidir.
OGLE-2005-BLG-390Lb, OGLE-2013-BLG-0341LB b ve MOA-2007-BLG-192Lb gibi birkaç güneş-dışı buzlu gezegen adayı bulunmaktadır.

Buz devi
Okyanus gezegeni
Kartopu Dünya
Hoth

Büyük Kara Leke (GDS-89, Great Dark Spot - 1989), Neptün'de bulunan ve Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesine benzeyen kara lekelerden birisidir. GDS-89, 1989'da Voyager 2 tarafından Neptün'de gözlemlenen ilk Büyük Kara Lekedir. Jüpiter'in lekesi gibi, Büyük Kara Lekeler de antisiklonik fırtınalardır. Jüpiter'in lekesinden farklı olarak Büyük Kara Lekelerde çoğunlukla bulut bulunmaz. Yaşamları Jüpiter'in lekesine karşın kısadır, birkaç yılda bir var olup yok olurlar.

GDS-89 kara, elips şeklinde (13.000 × 6.600 km) bir lekeydi ve boyut olarak Dünya'ya eşit idi, aynı zamanda Büyük Kırmızı Leke'ye benzer özellikler göstermekteydi. Fırtınanın kenarlarındaki rüzgarların hızının saate 2100 kilometreye kadar ulaştığı hesaplanmıştı, şu ana kadar Güneş Sisteminde gözlemlenen en yüksek rüzgar hızı. Büyük Kara Lekelenin Neptün'ün metan bulut katmanında bir delik olduğu düşünülüyor. Farklı zamanlarda, farklı açılarda ve boyutlarda gözlemlenmiştir.

Büyük Kırmızı Leke, Jüpiter'de yer alan antisiklonik bir fırtınadır. Gezegenin ekvatorunun 22° güneyinde bulunur ve en az 359 yıldır sürdüğü tahmin edilmektedir. Yeryüzü teleskoplarından görülebilecek kadar büyük olan fırtına, ilk olarak 1664 yılında Robert Hooke tarafından gözlemlenmiştir.
Görselde yer alan görüntüsü, 25 Şubat 1979 tarihinde Voyager 1 insansız uzay aracı tarafından, 9,2 milyon km uzaklıktan elde edildi. Lekenin boyutu, Dünya'dan 4 kat daha fazladır. Onun hemen altında yer alan küçük beyaz fırtınanın ise yaklaşık olarak Dünya'nın çapına sahip olduğu söylenebilir. Benzer fırtınalara, Jüpiter gibi gaz devlerinde sıkça rastlanır ve süreleri saatlerle yıllar arasında değişiklik gösterir. Ayrıca Voyager programı görevlerinden önce lekenin Jüpiter'in yüzeyinin sıvı veya katı bir özelliği olduğuna inanılıyordu.

Büyük Çarpışma Hipotezi (bazen kısaca Büyük Çarpışma veya Theia Çarpışması olarak da adlandırılır), Ay'ın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce, Hadeen üst zamanında Erken Dünya ile Mars büyüklüğünde bir gezegenin çarpışması sonucu uzaya fırlayan kalıntıdan oluştuğunu öne sürer (Güneş Sistemi'nin oluşumundan yaklaşık 20 ila 100 milyon yıl sonra). Dünya ile çarpışan gök cismi Ay tanrıçası Selene'nin annesi olan efsanevi Antik Yunan titanının adı olan Theia ile anılır. 2016 tarihli bir raporda yayınlanan Ay kayaçlarının incelemesi, çarpışmanın doğrudan gerçekleşmiş olabileceğini ve her iki gök cisminin bütünüyle karışmasına neden olabileceğini öne sürmektedir.

Jeolojik zaman cetveli
Ay'ın jeolojisi
Yerküre tarihi
Roche limiti

Akademik makaleler Akademik olmayan kitaplar 

Planetary Science Institute: Giant Impact Hypothesis 9 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Origin of the Moon 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Prof. AGW Cameron
Klemperer rosette and Lagrangian point simulations using JavaScript 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SwRI giant impact hypothesis simulation 13 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (.wmv and .mov)
Origin of the Moon – computer model of accretion
Moon Archive 17 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Including articles about the giant impact hypothesis
Planet Smash-Up Sends Vaporized Rock, Hot Lava Flying 7 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2009-08-10 JPL News)
How common are Earth–Moon planetary systems? arXiv:1105.4616: 23 May 2011
The Surprising State of the Earth after the Moon-Forming Giant Impact 31 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Sarah Stewart (SETI Talks), Jan 28, 2015

Kanada Yayın Kurumu (Fransızca: Société Radio-Canada), CBC/Radio-Canada olarak bilinen, hem radyo hem de televizyon için Kanada kamu yayıncısı'dır. Kanada ulusal kamu yayıncısı olarak hizmet veren bir Devlet kuruluşu olup, İngilizce ve Fransızca yayın birimleri sırasıyla CBC ve Radio-Canada olarak bilinmektedir.
Kanada'daki bazı yerel radyo istasyonları kuruluşundan önce kurulmuş olsa da, CBC Kanada'nın en eski kesintisiz yayın ağıdır. CBC 2 Kasım 1936'da kurulmuştur.. CBC, dört karasal radyo ağı işletmektedir: İngilizce yayın yapan CBC Radio One ve CBC Music ile Fransızca yayın yapan Ici Radio-Canada Première ve Ici Musique (uluslararası radyo servisi Radio Canada International tarihsel olarak kısa dalga radyo üzerinden yayın yapıyordu, ancak 2012'den beri içeriği yalnızca web sitesinde podcast olarak mevcuttur). CBC ayrıca, İngilizce yayın yapan CBC Television ve Fransızca yayın yapan Ici Radio-Canada Télé olmak üzere iki karasal televizyon ağının yanı sıra CBC News Network, Ici RDI, Ici Explora, Documentary Channel (kısmi sahiplik) ve Ici ARTV uydu/kablo ağlarını da işletmektedir. CBC, Kanada Arktik bölgesi için CBC North ve Radio-Canada Nord adlarıyla hizmetler sunmaktadır. CBC ayrıca CBC.ca/Ici.Radio-Canada.ca, CBC Radio 3, CBC Music/ICI.mu ve Ici.TOU.TV dahil olmak üzere dijital hizmetler de sunmaktadır.
CBC/Radio-Canada, yerel radyo hizmetinde İngilizce, Fransızca ve sekiz yerli dilde, web tabanlı uluslararası radyo hizmeti Radio Canada International'da (RCI) ise beş dilde yayın yapmaktadır. Ancak, 2010'ların başlarındaki bütçe kesintileri, kurumun yayın hizmetlerini azaltmasına, RCI'nin kısa dalga yayınlarını ve ağa ait yeniden yayın vericileri tarafından hizmet verilen tüm topluluklardaki karasal televizyon yayınlarını durdurmasına katkıda bulundu; bu topluluklar arasında Kanada'nın havadan dijital televizyon geçişi kapsamına girmeyen topluluklar da bulunmaktadır.
CBC'nin finansmanı, televizyon yayınlarındaki ticari reklam gelirleriyle desteklenmektedir. Radyo hizmeti, kuruluşundan 1974 yılına kadar reklam yayınladı, ancak o tarihten beri ana radyo ağları reklamsızdır. 2013 yılında, CBC'nin ikincil radyo ağları olan CBC Music ve Ici Musique, saatte en fazla dört dakika süren sınırlı reklam yayınlamaya başladı, ancak bu uygulama 2016'da sona erdirildi.

Resmî site
CBC Haber sitesi
CBC Kanalları ve Frekansları

Carl Sagan Enstitüsü: Soluk Mavi Nokta ve Ötesi , Güneş Sistemi'nin içinde ve dışında yaşanabilir gezegenler arayışını ilerletmek için New York Ithaca'daki Cornell Üniversitesi'nde 2014 yılında kuruldu. Dış gezegenlerin karakterizasyonuna ve evrendeki yaşam belirtilerini aramak için kullanılan araçlara odaklanmıştır. Enstitünün kurucusu ve şu anki yöneticisi astronom Lisa Kaltenegger'dir .
2014 yılında açılışı yapılan ve 9 Mayıs 2015 tarihinde yeniden adlandırılan enstitü, evrenin başka yerlerinde yaşam arayışına disiplinler arası bir yaklaşım getirmek amacıyla astrofizik, mühendislik, yer ve atmosfer bilimi, jeoloji ve biyoloji gibi alanlarda uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmaktadırayrıca dünyadaki yaşamın kökeni hakkında bilgi sahibi olmaktır.  
Carl Sagan, 1968'den itibaren Cornell Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. David Duncan Astronomi ve Uzay Bilimleri Profesörü ve 1996'daki ölümüne kadar oradaki Gezegen Araştırmaları Laboratuvarı'nın yöneticisiydi.

Carl Sagan Enstitüsü'nün temel amacı, bilinen ve varsayımsal gezegenlerin ve uyduların biyo- imzalarını içeren atmosferik spektral imzaları modellemek ve bunların yaşanabilir olup olmadıklarını ve nasıl tespit edilebileceklerini araştırmaktır. Araştırmaları, ev sahibi yıldızlarının etrafındaki yaşanabilir bölgelere, yörüngede dönen ötegezegenler ve aylara odaklanıyor. Bu tür dünyaların atmosferik karakterizasyonu, araştırmacıların ilk yaşanabilir ötegezegeni potansiyel olarak tespit etmelerini sağlamaktadır. Bir ekip üyesi, bilim insanlarının ötegezegenlerde yaşam belirtileri aramasına yardımcı olmak için "renk kataloğu" üretmiştir.

Ekip bilim adamları, Dünya'nın en uç noktalarından izole edilmiş ekstremofiller de dahil olmak üzere 137 farklı mikroorganizma türünü kullandılar ve her bir yaşam formunun güneş ışığını görünür ve yakın kızılötesinde kısa dalga boylu kızılötesine (0.35–2.5) benzersiz bir şekilde nasıl yansıttığını katalogladılar. Bireysel 'yansıma parmak izlerinin' (spektrum) bu veritabanı, gök bilimciler tarafından uzak ötegezegenlerde büyük mikroskobik yaşam kolonileri bulmak için potansiyel biyolojik imzalar olarak kullanılabilir. Organizmaların bir kombinasyonu, gezegenden yansıyan ışığın yine kataloglanmış karışık bir spektrumunu üretecektir. Yöntem aynı zamanda noktasal bitki örtüsüne de uygulanacaktır. Kataloğun amacı, astronomlara, bilim insanlarının WFIRST ve E-ELT gibi teleskoplardan geri gelecek verileri yorumlamalarına yardımcı olacak bir temel karşılaştırma sağlamaktır.
Yaşam formları üzerindeki ultraviyole radyasyon, görünür dalga boylarında biyofloresansa da neden olabilir.  Bu yaşam formlarına sahip M-tipi bir yıldızın yörüngesinde dönen bir ötegezegen, güneş patlamalarına maruz kaldığında parlayacak ve yeni nesil uzay gözlemevleri tarafından tespit edilmesini sağlamaktadır.

Enstitü bilim adamları, sekiz gezegen, dokuz ay ve iki cüce gezegen dahil olmak üzere güneş sistemi nesnelerinin spektral emisyonlarını ve albedolarını katalogladılar.  Ayrıca jeolojik tarih boyunca Dünya'nın atmosferini modellediler. Erken Dünya'ya benzer koşullara sahip olan ötegezegenler, ortaya çıkan yaşam formları için aday olarak kabul edilmektedir.

Şablon:Astrobiology

Cenevre Gözlemevi (Fransızca: Observatoire de Genève, Almanca: Observatorium von Genf), İsviçre'nin Cenevre Kantonunda, Versoix belediyesindeki Sauverny'de bulunan bir gözlemevidir. Binalarını, École Polytechnique Fédérale de Lausanne'ın astronomi bölümü ile paylaşmaktadır. Ötegezegenleri keşfetme, yıldız fotometrisi, yıldız evrimi modelleme konularında aktif olarak görev almış ve Avrupa Uzay Ajansı'nın Hipparcos, INTEGRAL, Gaia ve Planck görevlerinde yer almıştır.
1995 yılında, anakol yıldızlarından birinin ilk ötegezegeni, 51 Pegasi b, gözlemevinde çalışan iki bilim insanı Michel Mayor ve Didier Queloz tarafından keşfedildi. Bu keşif, Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nde 1,9 metre çapındaki teleskop kullanılarak, radyal hız yöntemi ile yapılmıştır. Mayor ve Queloz, bu keşiflerinden dolayı 2019 Nobel Fizik Ödülü'nün (yarısını) aldılar.
Fransa'daki Haute-Provence Gözlemevi'nde bulunan 1 metrelik teleskoba (Fransa'da olmasına karşın Cenevre Gözlemevi'ne aittir) ek olarak, Cenevre Gözlemevi, 1,2 metre çapındaki Leonhard Euler Teleskobu'nu da işletmektedir. Belçika'nın Liège Üniversitesi ile işbirliğiyle, kuyruklu yıldızlar ve ötegezegenleri gözlemlemek üzerine tasarlanmış, 0,6 metre çapında bir teleskop olan TRAPPIST'i desteklemektedir. Her iki teleskop da (Euler ve TRAPPIST), Şili'nin kuzeyindeki ESO'nun La Silla Gözlemevi'nde bulunmaktadır. 2010 yılında, TRAPPIST, iki cüce gezegen olan Eris ve Plüton'un boyut karşılaştırmasıyla ilgili tartışmalı çalışmalara da dahil olmuştur. Cenevre Gözlemevi ayrıca Birleşik Krallık, Şili ve Almanya'dan çeşitli üniversitelerle uluslararası bir işbirliği olan Next-Generation Transit Survey'de yer almaktadır. Şili'deki Paranal Gözlemevi'nde bulunan bu kara tabanlı, robotik ötegezegen arama tesisi, bilimsel operasyonlarına 2015'in başlarında başlamıştır.

Claude Nicollier
HD 209458
İsviçre Uzay Ofisi
Ötegezegenleri tespit etme yöntemleri

Geneva Observatory
Next-Generation Transit Survey

Cenevre Üniversitesi (Fransızca: Université de Genève), Cenevre, İsviçre'de bulunan bir kamu araştırma üniversitesidir.
Bu üniversite John Calvin tarafından 1559 yılında kurulmuştur. Bugün, üniversite İsviçre'de ikinci büyük üniversitedir. Üniversitenin çeşitli alanlarda programları bulunmaktadır fakat özellikle hukuk, astrofizik, astronomi, genetik, gezegen bilimi, psikoloji, nöroloji ve teoloji alanlarında gelişmiştir. 2009 yılında, Cenevre Üniversitesi kuruluşunun 450. yıl dönümünü kutladı.
Üniversite, Avrupa Araştırma Üniversiteleri Ligi'nin bir üyesidir. Bu Academic Ranking of World Universities (Dünya Üniversiteleri Akademik Sıralaması) tarafından dünya çapında 73. olmuş ve 2011 yılında QS World University Rankings (QS Dünya Üniversiteler Sıralaması)'nda ise 69. olmuştur.
Üniversitenin sınıflarında özellikle Fransızca öğretilir.

Üniversite, öğrencileri, araştırmacıları ve profesörleri gibi birçok Nobel Ödülü'ne ev sahipliği yapmıştır, aralarında:

Norman Angell (1872–1967), Nobel Barış Ödülü 1933
Karl Gunnar Myrdal (1898–1987), Nobel İktisadi Bilimler Ödülü 1974
Daniel Bovet (1907–1992), Nobel Tıp Ödülü 1957
Niels Kaj Jerne (1911–1994), Nobel Tıp Ödülü 1984
Maurice Allais (1911–2010), Nobel İktisadi Bilimler Ödülü 1988
Edmond H. Fischer (1920-), Nobel Tıp Ödülü 1992
Martin Rodbell (1925–1998), Nobel Tıp Ödülü 1994
Alan Jay Heeger (1936-), Nobel Kimya Ödülü 2000
Werner Arber (1929-), Nobel Tıp Ödülü 1978
Kofi Annan (1938-), Nobel Barış Ödülü 2001

Vaughan Jones (1952 -), Fields Madalyası (matematik) 1990
Stanislav Smirnov (1970 -), Fields Madalyası (matematik) 2010
Hugo Duminil-Copin (1985 -), Fields Madalyası (matematik) 2022

Official website 10 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official website 22 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
University of Geneva in the Rankings 23 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Academy of Sports Science and Technology 20 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (AISTS)

Cha 110913-773444 (bazen kısaca Cha 110913 olarak belirtilir), ön gezegen diski ile çevrili olduğu düşünülen gezegen kütleli bir astronomik cisimdir. Bukalemun takımyıldızı'nda Dünya'dan yaklaşık olarak 529 ışık yılı uzaklıkta yer alır. Bir kahverengi cüce için çok hafiftir ve kütlesi yaklaşık 8 MJ ve yarıçapı yaklaşık 1,8 RJ ile yıldızsız bir gezegen veya bir kahverengi altcüce olarak görülebilir.
Gök bilimciler arasında, nesneyi bir kahverengi altcüce (gezegenleri olan) veya bir yetim gezegen (uyduları olan) olarak sınıflandırmak konusunda henüz bir fikir birliğine varılamamıştır. Spitzer uydusunun kızılötesi gözlemleriyle, etrafında dönen ön gezegen diskinin yavaş yavaş bir araya gelerek gezegenleri oluşturduğu düşünülmektedir.
Cha 110913, 2004 yılında Kevin Luhman ve Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nden diğer birkaç astronom tarafından Spitzer Uzay Teleskobu ve Hubble Uzay Teleskobu ile Şili'de Dünya'ya bağlı iki teleskop kullanılarak keşfedildi.

OTS 44
Kahverengi altcüce
En az kütleye sahip yıldızlar dizini

Yaklaşık 250 kilometre (160 mi) çapındaki küçük gezegen ve centaur 10199 Chariklo, doğrulanmış halkalara sahip en küçük ikinci gök cismi (2060 Chiron en küçüğüdür) ve gaz devleri ile buz devlerinden sonra Güneş Sistemi'nde keşfedilen beşinci halkalı gök cismidir. Chariklo'nun etrafında, 9 kilometrelik (6 mi) bir boşlukla ayrılmış, 6–7 km (4 mil) ve 2–4 km (2 mil) genişliğinde iki dar ve yoğun banttan oluşan parlak bir halka sistemi bulunur. Halkalar, Chariklo'nun merkezinden yaklaşık 400 kilometre (250 mi) mesafede, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin binde biri kadar bir uzaklıkta dönerler. Keşif, 3 Haziran 2013 tarihinde bir yıldız örtülmesi gözlemi sırasında Güney Amerika'da Arjantin, Brezilya, Şili ve Uruguay'ın çeşitli yerlerindeki on teleskobu kullanan bir gök bilimci ekibi tarafından yapıldı ve 26 Mart 2014'te duyuruldu.
Bir küçük gezegenin etrafında bir halka sisteminin varlığı beklenmeyen bir durumdu çünkü halkaların yalnızca çok daha büyük kütleli cisimler etrafında kararlı olabileceği düşünülüyordu. Küçük cisimler etrafındaki halka sistemleri, doğrudan görüntüleme ve yıldız örtülmesi teknikleriyle aranmalarına rağmen daha önce keşfedilememişti. Chariklo'nun halkaları en fazla birkaç milyon yıllık bir süre içinde dağılmalıdır, bu nedenle ya çok gençtirler ya da halkaların kütlesine yakın bir kütleye sahip çoban uydular tarafından aktif olarak tutulmaktadırlar. Ekip, halkalara Brezilya'nın kuzey ve güney kıyı sınırlarını oluşturan iki nehirden esinlenerek Oiapoque (içteki daha yoğun halka) ve Chuí (dış halka) adlarını vermiştir. Resmi isim talebi daha sonraki bir tarihte IAU'ya sunulacaktır.

Universidad Católica Observatory
YouTube'da ESOcast 64: First Ring System Around Asteroid

Colorado (İngilizce telaffuz: [ˌkɑləˈɹɑːdoʊ̯]  ( dinle) veya [ˌkɑləˈɹædoʊ̯]  ( dinle)) veya Türkçeleştirilmiş ismi ile Kolorado, orta-batı ABD'de bulunan, en yüksek rakıma sahip eyaletlerden biri. Doğuda Büyük Ovalar, merkezde Rocky Dağları, batıda Colorado Ovası ve kuzeybatıda Intermontane Havzası olmak üzere dört ana bölgeye ayrılmıştır. Yazları serin ve kuru, kışları ise soğuk ve karlı olur. Yazın ortalama sıcaklık 15 °C, kışın ise -6 °C'dir. Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri Colorado Springs'de bulunmaktadır. Colorado'nun başkenti Denver, yüzölçümü 269.619 km², nüfusu (2000 yılı) 4.301.260 kişidir.
Çizburger Denver'da ortaya çıkmıştır. Dünya'nın ilk rodeosu 1869'da Deer Trail'de gerçekleştirilmiştir. Tim Allen (aktör), M. Scott Carpenter (astronot) ve Gene Fowler (yazar) Colorado Eyaleti'nin ünlülerindendir. Ayrıca South Park dizisinin kurucuları ve OneRepublic isimli Rock-Pop müzik grubu buradan çıkmıştır.

İspanyol kaşifler, bugünkü kaynağı bugün eyalet topraklarında olan nehre alüvyonlu rengi nedeniyle İspanyolca "kızıl" anlamına gelen "colorado" adını vermişlerdir. Daha sonra burada kurulan eyalet de adını Colorado Nehri'nden almıştır.

Eyalet bayrağında kullanılan renkler, eyaletin belirli coğrafi özelliklerini sembolize eder. Altın rengi, Colorado'nun bol güneş ışığını temsil eder. Beyaz, karla kaplı dağları simgeler. Mavi, Colorado'nun berrak mavi gökyüzünü temsil ederken kırmızı ise eyaletin topraklarının çoğunun kızıl rengini temsil eder.

Kolorado topraklarına insanların MÖ 14 ila 10. bin yılda yerleştiği düşünülmektedir. Bölgeye ilk gelen Avrupalı, muhtemelen 1541 yılında İspanyol kâşif Francisco Vázquez de Coronado oldu. 1682'de Fransız kâşif Robert de La Salle, Rocky Dağları'na kadar olan Kolorado topraklarına Fransa adına el koyduğunu ilan etti. 1803 yılında ABD hükûmeti, 68 milyon Frank karşılığında Kolorado'yu da kapsayan geniş bir bölgeyi Fransa'dan satın aldı. Bu sırada bölgede Amerikan yerlileri yaşadığı için satın alma ve ABD hakimiyeti sadece kâğıt üzerindeydi. Kolorado topraklarında yaşayan yerli halklardan önemlileri Utesler, Arapaholar ve Şayenler'di. 1806 yılında bölgeyi keşfetmek için ABD hükûmeti tarafından Teğmen Zebulon M. Pike görevlendirildi. Küçük bir birlikte bölgeye gelen Pike, 1807'de bölgede nüfuz kurmaya çalışan İspanyollar tarafından tutuklandı ama kısa sürede serbest bırakılıp geri gönderildi. 1820 yılında bu kez Binbaşı Stephen H. Long, ABD adına bölgede keşif yaptı. Bölgede kürk ticareti başladı. 1832'de ünlü kürk tüccarlarından Bent kardeşler, bugünkü La Junta şehri yakınlarında Bent Kalesi'ni inşa etti. Kolorado 1861 yılında resmen bir ABD toprağı (territory) haline geldi.

Amerikan İç Savaşı'nın başında Denver şehir merkezindeki bir binaya Konfederasyon bayrağı asan yaklaşık yüz kişilik Güney taraftarı grup Vali William Gilpin tarafından tutuklatıldı. Gilpin, Kuzey'in yanında yer alan Colorado'yu savunmak için Colorado Gönüllüleri adlı bir milis gücü kurdu. 1862'nin ilk aylarında Konfederasyon kuvvetleri Kolorado'daki altın madenlerini ele geçirmek için harekete geçti. Albay John Chivington komutasındaki gönüllüler işgali engellemek için Glorieta Geçidi'nde mevzilendi. 26 Mart'ta iki taraf arasında çatışma başladı. 28 Mart'ta Chivington'ın adamları Konfederasyon birliklerinin cephe gerisine sızarak düşmanın savunmasız bıraktığı ikmal kafilesini tahrip etti ve hayvanları saldı ya da öldürdü. Erzak ve malzemelerini kaybeden Konfederasyon kuvvetleri daha üstün konumda oldukları halde çekilmek zorunda kaldı.

Beyazların bölgeye yerleşmesi sonucu yerlilerin verimli toprakların dışına itilmesi bölgede yıllardır gerginliğe sebep oluyordu. 1864 yılında Albay John Chivington komutasındaki Kolorado Gönüllüleri'nden bir grup, Şayen köylerine saldırmaya başladı. Şayenler ilk başta misillemede bulunsalar da daha sonra Şayen şefleri barış istedi. Şayenlerden bir grup bu amaçla Kolorado'da Lyon Kalesi yakınlarında kendilerine güvende olacakları söylenen Sand Creek mevkiinde kamp kurdu ve kendilerine söylendiği gibi kampa ABD bayrağı dikti. Barış sağlandığına inanan Şayen erkekleri kampı bırakarak avlanmaya gittiği sırada, 29 Kasım 1864 günü Albay John Chivington, 700 silahlı adamıyla kadınlar, çocuklar ve yaşlı erkeklerin bulunduğu kampa saldırarak yüzlerce yerliyi öldürdü. Chivington'un adamları teslim olanları da katletti, cesetleri parçaladı ve kafa derilerini yüzdü. Olay, tarihe Sand Creek Katliamı olarak geçti. Katliamdan sonra beyazların yanına dönen Chivington ve adamları ilk önce kendilerini savaş kazanmış kahraman gibi gösterdilerse de hayatta kalan yerlilerin ve Chivington'un adamlarından bazılarının anlattıkları katliamı ortaya çıkardı. Yine de Chivington ve adamları yargılanmadı.

Aurora (CO)
Boulder
Colorado Springs
Denver
Fort Collins
Lakewood
Grand Junction

Demir gezegeni, mantosu olmayan ya da çok az miktarda mantoya sahip, küçük ve demir bakımından zengin olan bir çekirdeğe sahip gezegen çeşitlerine verilen isimdir. Merkür, Güneş Sistemi'ndeki en büyük demir gezegenidir (diğer karasal gezegenler silikat bazlı gezegenlerdir), ancak Güneş Sistemi dışındaki ötegezegenler içerisinde daha büyük demir gezegenler görmek mümkündür.
Evrende demir; hidrojen, helyum, oksijen, karbon ve neondan sonra kitle açısından altıncı en bol elementtir. Ayrıca teorilere göre helyum gezegenleri ve karbon gezegenleri de vardır.

Demir gezegenleri; kayalık mantoları, dışardan gelen büyük çarpma olaylarının etkileriyle yok edilmiş normal metal / silikat karasal gezegenlerin kalıntıları olabilir. Bazılarının elmas alanları içerdiği düşünülmektedir. Mevcut gezegen oluşum modelleri, demir açısından zengin gezegenlerin yakın yörüngelerde veya ön-gezegen diskinin muhtemelen demir açısından zengin malzemeden oluştuğu büyük yıldızların yörüngesinde oluşacağını tahmin ediyor.

Demir gezegenleri, benzer kütleli diğer gezegen türlerinden daha küçük ve daha yoğundur. Bu tür gezegenlerin Levha hareketleri ya da güçlü manyetik alan olmaz, çünkü oluşumdan sonra hızla soğaşırlar. Bu gezegenler Dünya gibi değildir. Su ve demir jeolojik zaman çizelgeleri üzerinde kararsız olduğu için, yaşanabilir bölgelerindeki ıslak demir gezegenleri, demir karbonil gölleri ve sudan ziyade diğer yabancı uçucu maddelerle kaplanabilir.
Bilimkurguda, böyle bir gezegene "Gülle" adı verildi.

Karbon gezegeni
Çöl gezegeni
Çekirdeksiz gezegen

Dev Dünya veya süper Dünya, astronomide Dünya'dan daha fazla kütleye sahip, fakat Güneş Sistemi'nin buz devleri olan Uranüs ve Neptün'den çok daha az kütleye sahip olan bir tür ötegezegendir. Bu terim yalnızca gezegenin kütlesine işaret eder ve yüzey koşulları ya da yaşanabilirlik konusunda bir şey ima etmez. Kütle ölçeğinin üst ucundaki gezegenler için alternatif olarak "gaz cüceleri" terimi daha doğru olsa da, yaygın olarak "mini-Neptün" terimi kullanılır.

Genelde dev Dünyalar yalnızca kütleleriyle tanımlanır ve sıcaklığı, bileşimi, yörüngesel özellikleri veya Dünya benzeri çevrelerle ilgili bir şey îmâ etmezler. Dev Dünyanın değişik tanımlarında çeşitli yoğunluklar geçmektedir. Kaynaklar genelde on Dünya kütlesi üst sınır olarak kabul edilmiş olmakla beraber (Güneş Sistemi'nin en az kütleli gaz devi olan Uranüs'ün kütlesinin yaklaşık %69'u) alt sınır 1 veya 1,9 ilâ 5 arasında olup basında muhtelif başka tanımlar da görünmektedir. Bazı yazarlar, bu terimin hatırı sayılır bir atmosferi olmayan gezegenler dışında kullanılmamasından yanadırlar. 10 Dünya kütlesi üstünde olan gezegenlere dev gezegenler denmektedir.

Güneş Sistemi'nde en büyük karasal gezegeni Dünya olup ondan büyük gezegenlerin kütlesi en azından onun 14 katı olduğundan bu kategoride bir gezegeni bulunmamaktadır.

İlk dev Dünyalar Aleksander Wolszczan ve Dale Frail tarafından PSR B1257+12 pulsarı etrafında 1992 yılında keşfedildi. Sistemin iki dış gezegeninin kütleleri takrîben Dünya'nın dört katı olup gaz dev olamayacak kadar küçüktür.
Bir ana kol yıldız etrafında keşfedilen ilk dev Dünya, 2005'te Eugenio Rivera'nın yönettiği bir grup tarafından bulundu. Bu dev Dünya Gliese 876 etrafında dönen ve Gliese 876 d adını aldı (iki Jüpiter boyunda gaz dev daha önce bu sistemde keşfedilmişti). Tahmin edilen kütlesi 7,5 Dünya kütlesi olup sadece iki günlük yörünge dönüş süresi vardır. Gliese 876 d'nin sıcak yıldızına olan yakınlığından dolayı (bir kırmızı cüce) yüzey sıcaklıği 430–650 kelvin olabilir. ve su bulundurabilir.

2006'da kütleçekimsel mikromerceklemeyle 5,5 Dünya kütleli OGLE-2005-BLG-390Lb ve 10 Dünya kütleli HD 69830 b ilâveten bulundu.

Nisan 2007'de Stephane Udry'nin İsviçre'deki bir grubu, Gliese 581 etrafında dönüp yaşanabilir bölgenin sınırında olan ve yüzeyinde su bulunabilecek iki yeni dev Dünya keşfetti. En az beş Dünya kütlesi ve Gliese 581'den 0.073 astronomik birim uzakta olan Gliese 581 c, bu bölgenin "ılık" köşesinde olup (muhtemel atmosferin etkisini göze almadan) tahmin edilen ortalama sıcaklığın Venüs'le kıyaslanabilir olduğu hâlde −3 °C ve Dünya ile kıyaslanabilir olduğu hâlde eğ 40 °C olduğu tahmin ediliyor. Daha sonraki araştırmalar, Gliese 581 c'nin Venüs gibi kontroldışı olmuş bir sera etkisi altında kaldığını, fakat kardeş gezegen Gliese 581 d'in 0,22 AB uzaklık ve 7,7 Dünya kütlesiyle yaşanabilir bölgede bulunduğunu tahmin ediyor.

Bugüne kadar bulunan en küçük dev Dünya MOA-2007-BLG-192Lb olup astrofizikçi David P. Bennett uluslararası MOA birliği için 2 Haziran 2008'de duyurmuştur. Bu gezegenin tahminen 3,3 Dünya kütlesi olup bir kahverengi cücenin etrafında dönmektedir. Kütleçekimsel mikromercekleme ile tespit edilmiştir.
2008 Haziran'ında Avrupalı araştırmacılar, Güneş'ten biraz daha az kütleli HD 40307 etrafında üç dev Dünyayı keşfettiklerini açıkladılar. Gezegenlerin kütleleri Dünya'nın en az 4,2, 6,7 ve 9,4 katı olarak tespit edildi. Gezegenler, dikeyhız metoduyla Şili'deki HARPS (İng. High Accuracy Radial Velocity Planet Searcher - Yüksek seçicili dikey hız gezegen araştırıcısı) ile saptandı.
Ayrıca aynı Avrupalı araştırmacılar, HD 181433 yıldızının etrafında dönen 7,5 Dünya kütleli başka bir gezegenin varlığını da îlan ettiler. Bu yıldızı ayrıca Jüpiter benzeri bir gezegen, üç yılda bir dolanmaktadır.

4,8 Dünya kütlesi olduğu tahmîn edilen ve 0,853 günde yıldızı etrafında dönen COROT-7b gezegeninin keşfi 3 Şubat 2009'da îlan edildi. COROT-7b için elde edilen yoğunluk tahmini, Güneş Sistemi'nin iç dört gezegeninin benzeri kayamsı silikat minerâllerden oluştuğuna işaret etmektedir. Bu yeni ve hatırı sayılır bir keşiftir.
1,9 Dünyü kütleli Gliese 581 e'nin keşfi, 21 Nisan 2009'da ilan edildi. Normal bir yıldızın etrafında dolanan en küçük kütleli güneşdışı gezegen olup kütlesi Dünya'nınkine en yakın olandır. Sâdece 0,03 AB uzaklıkta yıldızı etrafında 3,15 günde dolanan bu gezegen, yaşanabilir bölgede bulunmamaktadır ve Jüpiter'in volkanik uydusu İo'dan 100 kat daha fazla gelgit ısınmasına mâruz kalmaktadır.
Ek olarak 0,2 AB uzaklıktan ve 67 günde kırmızı cüce yıldızı dolanan Gliese 581 d'nin yaşanabilir bölgede bulunduğundan keşfedilen güneşdışı gezegenler arasında yüzeyinde su bulunma ihtimâli yüksek ilk gezegen olmuş oldu.
2009 Aralık'ında bulunan GJ 1214 b, Dünya'dan 2,7 kere daha büyük olup Güneş'ten çok daha küçük ve az aydınlatma gücü çok daha az olan bir yıldız etrafında dolanıyor. Harvard astronomi profesörü ve keşfi haber veren makalenin önde gelen yazarlarından olan David Charbonneau, "Bu gezegende muhtemelen su vardır" demiştir.
2009 Kasım'ına kadar toplan 30 dev Dünyalar keşfedilmiş olup bunların 24'ü HARPS'la incelenmiştir.

5 Ocak 2010'da keşfedilen HD 156668 b gezegeninin minimum kütlesi 4,15 dünya kütlesidir ve dikeyhız metoduyla bulunan ikinci derecede az kütleli olandır. Bundan daha az kütleli olup dikeyhız metodu gezegeni Gliese 581 e olup 1,9 Dünya kütlesi vardır (yukarı bakınız). 24 Ağustos'ta astronomlar, ESO’nun HARPS ölçü âletini kullanarak HD 10180 adında Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dolanan yediye kadar gezegeni olan bir gezegen sistemi keşfettiklerini haber verdiler. Bu gezegenlerden birinin şimdiye kadar doğrulanmamış bir ölçüme göre 1,35 ± 0,23 Dünya kütlesi vardır. Bu da bugüne kadar bulunmuş ve bir anakol yıldızı etrafında dönen en küçük kütleli güneşdışı gezegen olurdu. Tasdik edilmemiş olmasına rağmen bu gezegenin var olma ihtimâli %98,6'dır.
A.B.D'nin millî bilim vakfı olan National Science Foundation, 29 Eylül'de M cücesi Gliese 581'in etrafında dönen dördüncü dev Dünyanın keşfini haber verdi. Gezegenin en düşük kütlesi Dünya'nın 3,1 katı olup 0,146 AB uzaklıktan neredeyse dairesel bir yörüngede 36,6 günde yıldızı etrafında dönmektedir. Bu yörünge, gezegeni c ve d gezegenlerinin arasına ve yüzeyde suyun bulunabilen yaşanabilir bölgenin ortasına yerleştirmektedir. Bu keşif de dikeyhız metoduyla Santa Cruz'daki Kaliforniya Üniversitesi ve Washington'daki Carnegie kurumunca yapınldı. Fakat Gliese 581 g'in varlığı, başka bir grup tarafından şüpheyle karşılandığından bugün Extrasolar Planets Encyclopaedia'da  doğrulanmamışlar arasında listelenmektedir.

2 Şubat'ta Kepler Uzay Gözlemevi görev ekibi, yaklaşık olarak "Dünya boyutunda" (Rp < 1,25 Re) 68 aday ve "dev Dünya boyutunda" (1,25 Re < Rp < 2 Re) 288 aday dahil olmak üzere 1235 ötegezegen adayının bir listesini yayınladı. Ek olarak 54 gezegen adayı "yaşanabilir bölge"de keşfedildi. Altı aday, bu bölgede Dünya'nın iki katından azdır [şöyle ki: KOI 326.01 (Rp = 0,85), KOI 701.03 (Rp = 1,73), KOI 268.01 (Rp = 1,75), KOI 1026.01 (Rp = 1,77), KOI 854.01 (Rp = 1,91), KOI 70.03 (Rp = 1,96) - çizelge 6] Son zamanlarda yapılan bir çalışma, bu adaylardan birinin (KOI 326.01) aslında çok daha büyük ve sıcak olduğunu bildirdi. En son Kepler bulgularına dayanarak, astronom Seth Shostak, "Dünya'ya bin ışık yılı içinde en az 30.000 yaşanabilir dünya" olduğunu tahmin ediyor. Yine bulgulara dayanan Kepler Ekibi, "Samanyolu'nda en az 50 milyar gezegen" olduğu tahmininde bulundu ve bunların "en az 500 milyonu" yaşanabilir bölgede bulunuyor.
17 Ağustos'ta muhtemel yaşanabilir dev Dünya HD 85512 b ile birlikte üç dev Dünya sistemi 82 G. Eridani HARPS kullanılarak keşfedildi. Şayet bulut örtüsü %50'den fazla ise HD 85512 b'nin yaşanabilir olabileceği sanılıyor. Bir aydan az süre geçtikten sonra, içinde 10 dev Dünya olan 41 yeni güneşdışı gezegenler bildirildi.
5 Aralık'ta Kepler uzay teleskopu, Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dolanan ve yaşama elverişli bölgesinde (Goldilocks-bölgesi) bulunan ilk gezegeni keşfetti. Kepler-22b adı verilen bu gezegenin çapı Dünya çapının 2,4 katı olup, yıldızına Dünya'nın Güneş'e olduğundan %15 daha yakındır. Bununla birlikte, G5V tayf tipine sahip olan yıldız, Güneş'ten (G2V) biraz daha sönük olduğu için bu durum dengelemekte ve yüzey sıcaklıkları yüzeyde sıvı suya izin verebilir.

Büyük kütlelerinden dolayı dev Dünyaların fiziksel nitelikleri Dünya'dan farklıdır. Diana Valencia etrafındaki ekibin Gliese 876 d üzerine yaptığı bir çalışma, düzgeçiş metoduyla yarıçapın ve gezegen kütlesinin öğrenilerek gezegenin yapısal bileşiminin çıkarılabileceğini söylüyor. Gliese 876 söz konusu olduğunda hesaplar, çok büyük demir çekirdeği olan kayalık bir gezegen için 9.200 km (1,4 Dünya çapı) ve su ve buz dolu bir gezegen için de 12.500 km'lik çap (2,0 Dünya çapı) olabileceğini hesaplıyor. Bu sınır içinde dev Dünya Gliese 876 d'in yüzey çekimi 1,9 ilâ 3,3 g (19 ilâ 32 m/s²) arası olmalıdır.
İlâveten Valencia ve başkaları tarafından yapılan teorik çalışmalar, dev Dünyaların Dünya'dan jeolojik olarak daha aktif olacağını, daha ince plâkalarının daha büyük gerilim altında daha dinamik tabaka tektoniğine sebep olacağı yönüne işaret etmektedir. Gerçekte onların modelleri, Dünya'nın "sınırda" bir gezegen olarak plaka tektoniğini ancak kaldırabilecek kadar büyük olduğunu ifade eder. Fakat başka çalışmalar, daha şiddetli çekimin etkisiyle mantodaki kuvvetli konveksiyon akımlarının kabuğu daha sağlamlaştıracağı ve plaka tektoniğini engelleyeceği yönünde sonuçlara varmışlardır. Gezegenin yüzeyinin magmanın itici gücüyle kabuğu delerek plakalara ayıramayacak kadar kuvvetli olacağı sanılmaktadır.

Dev Dünyaların atmosferlerinin ve sera etkisinin olup olmadığı daha bilinemediğinden yüzey sıcaklıkları bilinememekte, ancak genel bir denge sıcaklığı verilebilmektedir. Mesela Dünya'nın kara cisim ışınımı 254,3 K'dir (−19 °C). Dünya'yı daha sıcak tutan sera gazlarıdır. Venüs'ün kara cisim ışıması sadece 231.7 K  (−41 °C) iken gerçek 

Dev Neptün veya süper-Neptün, Neptün gezegeninden daha büyük bir kütleye sahip gezegendir. Bu gezegenler genellikle Dünya'nın yaklaşık 5-7 katı büyüklüğünde ve 20-80 M⊕ tahmini kütleye sahip olarak tanımlanır, bunun ötesinde genellikle gaz devleri olarak adlandırılırlar. Bu kütle aralığına giren bir gezegen aynı zamanda alt-Satürn olarak da adlandırılabilir.
Bu tür gezegenlerin keşfi nispeten azdır. Neptün benzeri ve Jüpiter benzeri gezegenler arasındaki kütle farkının, 20 Dünya kütlesinin üzerindeki öngezegenlerde "yığılma kaçağı"nın meydana gelmesi nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu kütle eşiği aşıldığında çok fazla ek kütle biriktirirler (kütleyle artan kütleçekimi ve bir yığılma diski içindeki malzeme varlığı nedeniyle) ve bunun sonucunda Jüpiter veya daha büyük bir gezegen boyutlarına ulaşırlar.
Bunlar arasında Kepler-101b, HAT-P-11b ve K2-33b gibi bilinen örnekler bulunmaktadır.

Keşfedilen ötegezegenlerin modellenmesi ve analizi yoluyla kütle ve yarıçap arasındaki ilişki, Neptün ve Jüpiter dünyaları arasındaki geçiş sınırı için daha önce güneş sistemimizdeki gezegenleri gözlemleyerek ampirik olarak tanımlanandan çok daha yüksek bir üst sınır vermiştir. Örneğin Chen & Kipping (2017) Neptün ve Jüpiter dünyaları arasındaki geçiş noktasını yaklaşık 130 M🜨 olarak tanımlamıştır. Kütle-yarıçap arasındaki bu ilişkiyi inceleyen çalışmalarda Satürn'ün hiçbir zaman bir buz devi olarak tanımlanmamış olmasına rağmen, Neptün dünyasının kütle-yarıçap sınırları içerisinde süper-Neptün ile Jüpiter dünyası arasındaki geçiş noktasına yakın olduğu bulunmuştur.

Dev Dünya

Dev gezegen, Dünya'dan çok daha büyük herhangi bir gezegendir. Dev gezegenler, kayaç veya diğer katı maddelerden ziyade genellikle kaynama noktası düşük malzemelerden (gazlar veya buzlar) oluşurlar, ancak devasa katı gezegenler de olabilir. Güneş Sistemi'nde bilinen dört dev gezegen vardır: Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün. Diğer yıldızların yörüngesinde dönen ötegezegenler arasında da birçok dev gezegen tanımlanmıştır.
Dev gezegenlere bazen Jüpiter'in keşfinden sonra jovian gezegenleri de denir ("Jove" Roma tanrısı "Jüpiter" için kullanılan başka bir isimdir). Bazen gaz devleri olarak da bilinirler. Bununla birlikte bu terim, uzun süre Güneş Sistemi'nin dört dev gezegenini kapsarken, günümüzde birçok gök bilimci gaz devi terimini sadece Jüpiter ve Satürn'e uygulamakta ve farklı bileşimlere sahip olan Uranüs ve Neptün'ü buz devleri olarak sınıflandırmaktadır. İki isim de potansiyel olarak yanıltıcıdır. Jüpiter ve Satürn çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşurken, Uranüs ve Neptün çoğunlukla su, amonyak ve metandan oluşur. Her iki türden gezegenler, esas olarak sıvı ve gaz evreleri arasında hiçbir ayrımın olmadığı ve bunun yerine sıcak bir süperkritik akışkanın hakim olduğu kritik noktaların üzerindeki bir yüksek basınç ve yüksek sıcaklık durumunda olan maddelerden oluşur.
Çok düşük kütleli bir kahverengi cüce ile bir gaz devi (~13 MJ) arasındaki tanımlayıcı farklılıklar tartışılan bir konudur.

Gezegen sistemi
Karasal gezegen
Dokuzuncu Gezegen

SPACE.com: Q&A: The IAU's Proposed Planet Definition16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 16 August 2006 (İngilizce)
BBC News: Q&A New planets proposal12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wednesday, 16 August 2006 (İngilizce)
Bilimkurguda Gaz devleri: SFE: Science Fiction Encyclopedia 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Didier Patrick Queloz (d. 23 Şubat 1966), İsviçreli astronom ve akademisyendir. Cambridge Üniversitesi ve Cenevre Üniversitesi'nin akademik kadrolarında yer almaktadır.
Cenevre Üniversitesi'ndeki fizik alanındaki lisans eğitimini 1990'da, astronomi ve astrofizik alanlarındaki yüksek lisansını 1992'de, Michel Mayor danışmanlığındaki doktorasını ise 1995'te tamamladı. 1995'te, Michel Mayor ile birlikte, Güneş benzeri bir yıldızın (51 Pegasi) etrafında yörüngesi olan 51 Pegasi b adlı ilk Güneş dışı gezegeni keşfetti. Bu keşif ile 2019'da, Jim Peebles ve Michel Mayor ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi oldu.

2011 - BBVA Vakfı Basit Bilimler Bilginin Öncüleri Ödülü (Michel Mayor ile birlikte)
2013 - Clarivate Atıf Ödülleri
2017 - Wolf Fizik Ödülü
2019 - Nobel Fizik Ödülü

177415 Queloz asteroide kendisinin adı verilmiştir.

The Daily Telegraph, kendisinin dini ile alakalı olarak "inançlı birisi değildir" ifadesini kullanmıştır.

Dinamo kuramı, jeofizik alanında, Dünya ya da yıldız gibi bir gök cisminin manyetik alan üretme mekanizmasını açıklamaya çalışan bir kuramdır. Dinamo kuramı, dönen, taşınım yapan ve elektrik iletkenliği olan akışkanların astronomik zaman ölçeğinde manyetik alan oluşturma sürecini açıklamaktadır. Dünya ve diğer gezegenlerin manyetik alanlarının kaynağının dinamo olduğu düşünülmektedir.

1600 yılında William Gilbert, de Magnete adlı kitabını yayınladığında, Dünya'nın manyetik olduğu sonucuna varmış ve bu manyetizmanın kaynağı ile ilgili ilk hipotezini ortaya atmıştır: mıknatıs taşında da bulunan daimi manyetizma. 1919 yılında, Joseph Larmor, bu alanın bir dinamo tarafından üretilebileceğini öne sürmüştür. Ancak, hipotezini geliştirmesine rağmen, bazı ünlü bilim insanları farklı açıklamalarla ortaya çıkmıştır. Einstein, elektron ve proton yükleri arasında bir asimetri olabileceğini ve böylece Dünya'nın manyetik alanının bütün Dünya tarafından üretilebileceğine inanmıştır. Nobel ödüllü Patrick Blackett, açısal momentum ve manyetik moment arasında temel bir ilişki olup olmadığını araştıran bir dizi deney yapmış ancak hiçbir şey bulamamıştır.
Dünyanın manyetizmasını açıklayan, dinamo kuramının "babası" sayılan William M. Elsasser, bu manyetik alanın, Dünya'nın akışkan dış çekirdeğinde ürünlenen (indüklenen) elektrik akımlarından kaynaklandığını öne sürmüştür. Elsasser, kayalardaki minerallerin manyetik yönelimleri üzerine yapılan ilk çalışmalara öncülük ederek dünyanın manyetik alanının tarihçesini ortaya koymuştur.
(20.000 yılda dipol alanında meydana gelebilecek olan) ohmik çözünüme karşı manyetik alanı korumak için, dış çekirdeğin konveksiyon yapması gerekmektedir. Bu konveksiyon, termal ve birleşik konveksiyonun bir birleşimi gibidir. Dünyanın mantosu, çekirdekten çıkan ısının oranını kontrol etmektedir. Isı kaynakları arasında, çekirdeğin sıkışması sonucu açığa çıkan yerçekimsel enerji; büyüdükçe iç çekirdek sınırında (muhtemelen sülfür, oksijen ya da silikon gibi) hafif elementlerin reddedilmesiyle açığa çıkan yerçekimsel enerji; iç çekirdek sınırındaki kristalleşmenin gizil ısısı; ve potasyum, uranyum ve toryum'un radyoaktivitesi sayılabilir.
21. yüzyılın başlarında, Dünya'nın manyetik alanının sayısal modellemesi başarılı bir biçimde gösterilememiştir, ancak bu yolda hızlı adımlar atılmıştır. Başlangıçtaki modeller, gezegenin akışkan dış çekirdeğindeki konveksiyonu aracılığı ile alan oluşumuna odaklanmıştır. Yeknesak bir çekirdek-yüzey ısısı ve çekirdek akışkanı için istisnai derecede yüksek ağdalılık (viskositezi) olduğunu varsayan bir modelde; güçlü, Dünya benzeri bir alan üretimini göstermek mümkündü. Daha gerçekçi parametre değerlerini içeren ölçümler, daha az Dünya benzeri manyetik alanları ortaya çıkarmış; aynı zamanda doğru bir analitik modele gidebilecek yeniliklere yol açmıştır. Çekirdek-yüzey ısısında birkaç millikelvinlik ufak değişimler, konvektif akışta kayda değer artışlara sebep olur ve daha gerçeğe uygun manyetik alanlar üretir.

Dinamo kuramı, dönen, konveksiyon yapan ve elektriksel olarak iletken olan akışkanların, manyetik bir alan elde etmek için, geçirdiği süreci ortaya koyan bir kuramdır. Bu kuram, astrofiziksel kütlelerdeki anormal bir biçimde uzun ömürlü manyetik alanların varlığını açıklamada kullanılmaktadır. Jeomanyetizmada iletken akışkan, dış çekirdekteki sıvı demir iken, solar dinamoda iletken akışkan Tachocline Bölgesi’ndeki iyonize gazdır. Astrofiziksel kütlelerin dinamo kuramı, akışkanın manyetik alanı sürekli olarak nasıl yeniden ürettiğini araştırmak için manyetohidrodinamik denklemlerini kullanır.
Dünya'nın manyetik alanının çoğunluğunu oluşturan ve dünyanın dönüş ekseni ile kendi ekseni arasında  11.3  derece fark olan dipolün, yeryüzündeki maddelerin daimi manyetizasyondan  kaynaklandığı düşünülmekteydi. Yani dinamo kuramı başlangıçta güneşin ve dünyanın manyetik alanları arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılmaktaydı. Ancak, manyetik seküler değişim, (kutup tersinmesi de dahil) paleomanyetizma, deprembilim ve güneş sistemindeki element bolluğu üzerine yapılan çok sayıda araştırma sonucunda, ilk olarak 1919'da Joseph Larmor tarafından öne sürülen bu hipotez, yeniden ele alınarak düzeltilmiştir. Aynı zamanda, Carl Frederich Gauss'un manyetik gözlemler için uygulama kuramları göstermiştir ki, dünyanın manyetik alanının kökeni harici değil içseldir.
Bir dinamonun işleyebilmesi için üç şey gerekmektedir:

Elektrik iletkenliği olan akışkan bir ortam
Gökcisimsel dönüşle sağlanan kinetik enerji
Akışkanın içindeki konvektif hareketi sağlayacak iç enerji kaynağı
Dünyamız için, manyetik alan, dış çekirdekteki sıvı demirin konveksiyonu ile ürünlenir (indüklenir) ve süreklilik arz eder. Manyetik alanın ürünlenmesi (indüklenmesi) için akışkanın dönüyor olması gereklidir. Dış çekirdekteki dönme, dünyanın dönmesi ile ortaya çıkan Coriolis etkisi ile sağlanır. Coriolis kuvveti, akışkanın hareketini ve elektrik akımlarını dönme ekseni ile uyumlu sütunlara (bkz. Taylor sütunu) ayırma eğilimindedir. Manyetik alanın ürünlenmesi (indüklenmesi) ya da yaratılması aşağıdaki ürünlenim (indüksiyon) denklemiyle açıklanabilir:

  
    
      
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        =
        η
        
          ∇
          
            2
          
        
        
          B
        
        +
        ∇
        ×
        (
        
          u
        
        ×
        
          B
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}=\eta \nabla ^{2}\mathbf {B} +\nabla \times (\mathbf {u} \times \mathbf {B} )}
  

u hızı, B manyetik alanı, t zamanı, 
  
    
      
        η
        =
        1
        
          /
        
        σ
        μ
      
    
    {\displaystyle \eta =1/\sigma \mu }
  
 manyetik yayılma gücünü, 
  
    
      
        σ
      
    
    {\displaystyle \sigma }
  
 elektriksel iletimi ve 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
 manyetik geçirgenliği göstermektedir. Denklemin sağındaki sağındaki ikinci terimin ilk terime oranı, Manyetik Reynolds sayısını verir; ki bu da manyetik akımın yatay iletiminin yayılmaya boyutsuz oranıdır.

Belli bir yörüngede hareket eden gökcisimleri arasındaki gel-git kuvvetleri, gökcisimlerinin iç kısımlarını ısıtan sürtünmeye sebep olur. Bu durum gel-git ısınması olarak bilinmektedir ve sıvı haldeki iç kısımla ilgili ölçütlerin oluşmasına yol açar: İç kısım iletken olmalıdır ki, bu da bir dinamo üretmek için bir gerekliliktir. Örneğin, normalde bir uydu dinamoya güç verecek iletkenliğe sahip değilken, Satürn'ün Enceladus'u ve Jüpiter'in Io'su kendi iç çekirdeklerini sıvılaştırmaya yetecek  gelgit ısısına sahiptir. Küçük olmasına karşın, Merkür'ün manyetik alanı bulunmaktadır; çünkü demir bileşimi ve oldukça eliptik yörüngesinden kaynaklanan sürtünme sebebiyle iletken bir sıvı çekirdeğe sahiptir. Manyetize ay kayalarına dayanarak, Ay'ın da bir zamanlar manyetik bir alana sahip olduğu düşünülmektedir; çünkü  kısa süreli de olsa, Dünya'ya daha yakın bir mesafede olması, gelgit ısısına sebep olmuştur. Bir yörünge ve bir gezegenin dönüşü, çekirdeğin sıvılaşmasına katkı sağlamakta ve dinamo hareketi için gerekli olan kinetik enerjiyi sağlamaktadır.

Kinematik dinamo kuramında, hız, dinamik bir değişken olmaktan öte, kurallarla belirlenmiştir. Bu yöntem, tam anlamıyla doğrusal olmayan "kaotik" dinamonun zaman değişkeninin davranışını veremese de, manyetik alan kuvvetinin akış yapısı ve hızı ile nasıl değiştiğini incelemede faydalı bir yöntemdir. Maxwell’in denklemleri, eşzamanlı olarak Ohm Yasası ile kullanıldığında, özünde manyetik alanlar (B) için lineer özdeğer denklemini verir. Bu denklemde, kritik bir manyetik Reynolds sayısına ulaşılır. Bu sayının üzerinde akış kuvveti, dayatılan manyetik alanın gücünü büyütmeye yeterlidir; altında kalır ise de akış kuvveti bozunur. Kinematik dinamo kuramının en işlevsel özelliği, bir hız alanının dinamo hareketini sağlayıp sağlayamayacağını denemede kullanılabilmesidir. Küçük bir manyetik alana belli bir oranda hız alanı uygulayarak, uygulanan akışa tepki olarak, manyetik alanın büyüyüp büyümediği gözlem yoluyla saptanabilir. Eğer manyetik alan büyürse, o zaman sistem ya dinamo hareketine meyillidir ya da  bir dinamodur. Ancak eğer manyetik alan büyümezse, o zaman sisteme sadece dinamo olmayan – nondinamo denir. Membran paradigması, kara delikleri ve dinamo kuramının diliyle kara deliklerin yüzeyine yakın maddeleri inceleme yöntemidir.

Manyetik alan, akışkan hareketini etkileyecek derecede güçlendiğinde, kinematik tahminler geçersiz kalır. Bu durumda, hız alanı Lorentz Kuvveti'nden etkilenir ve böylece ürünlenim (indüksiyon) denklemi manyetik alanla doğrusal (lineer) olmaktan çıkar. Çoğu kez, bu, dinamonun amplitüdünde bir sönüme yol açar. Bu tür dinamolara hidromanyetik dinamo da denir. Esasen astrofizik ve jeofizikteki bütün dinamolar hidromanyetiktir.
Hiçbir şekilde doğrusal olmayan dinamoların benzerleri için sayısal modeller kullanılmaktadır. Bunun için en az 5 denklem gerekmektedir. Ürünlenim (İndüksiyon) denklemi için yukarıya bakınız. Maxwell denklemlerinden biri olan manyetizma için Gauss yasası aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          B
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {B} =0}
  

Boussinesq kütle korunumu sıkıştırılamayan akışkanlar için:

  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          u
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {u} =0}
  

Navier-Stokes denklemi olarak da bilinen, Boussinesq momentum korunumu (bazen).

  
    
      
        
          
            
              D
              
                u
              
            
            
              D
              t
            
          
        
        =
        −
     

Dini kozmoloji, evrenin kökeni, evrimi ve nihai kaderinin dini bir bakış açısıyla açıklanmasıdır. Bu, bir yaratılış miti, müteakip evrim, mevcut organizasyon biçimi, doğa, nihai kader veya kader biçimindeki kökene ilişkin inançları içerebilir. Din veya dini mitolojide, her şeyin nasıl ve neden böyle olduğunu ve önemliliğini öne süren çeşitli hikâyeler vardır.
Konfüçyanizm gibi bazı dini kozmolojiler, evrenin mekansal düzenini, insanların tipik olarak içinde yaşadıkları dünya ve dinin "yedi boyutu" gibi diğer boyutlar açısından tanımlar; bunlar ritüel, "deneyimsel ve duygusal", "anlatısal ve efsanevi", doktrinel, etik, sosyal ve maddidir.
Dini mitolojiler, bir yaratıcı tanrı veya daha geniş bir tanrılar panteonunun yaratma eylemi veya sürecinin veya kaosun düzene dönüş veya varoluşun sonsuz döngüsel dönüşümler meselesi olduğu iddiasının ayrıntılarını içerebilir.
Dini kozmoloji, çağdaş astronomi, fizik ve benzeri alanlardan bilgi alan bilimsel bir kozmolojiden tamamen farklıdır ve dünyanın fiziksel yapısı ve evrendeki yeri, yaratılışı ve geleceğine ilişkin tahmin veya  kavramlar da farklılık gösterebilir.
Dini kozmolojinin kapsamı, bilimsel kozmolojiden (fiziksel ve kuantum kozmolojisi) daha kapsayıcıdır, çünkü dini kozmoloji deneyimsel gözlem, hipotezlerin test edilmesi ve teoriler ile sınırlı değildir; dini kozmoloji, her şeyin "neden" olduğu gibi olduğu veya göründüğünü açıklayabilir ve bu bağlamda insanların ne yapması gerektiği (dini görev)ni de reçete edebilir.
Dini kozmolojideki varyasyonlar arasında Hindistan Budizmi, Hindu ve Jain ; Çin'in dini inançları, Çin Budizmi, Taoizm ve Konfüçyüsçülük, Japonya'nın Şintoizmi ve Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi İbrahimi inançların inançları yer alıyor. Dini kozmolojiler genellikle metafizik sistemlerin biçimsel mantığına dönüşmüştür, örneğin Platonizm, Neoplatonizm, Gnostisizm, Taoizm, Kabala, Wuxing veya büyük varlık zinciri.

Eski İsraillilerin evreni, su üzerinde yüzen düz bir disk şeklindeki Dünya, yukarıda cennet ve aşağıda yeraltı dünyasından oluşuyordu. İnsanlar yaşamları boyunca Dünya'da ve ölümden sonra yeraltı dünyasında yaşarlardı ve yeraltı ahlaki açıdan tarafsızdı; Yahudiler, Helenistik (M.Ö. 330'dan sonra) dönemde buranın suçların cezalandırıldığı ve doğruların öbür öbür dünyanın cennetinde zevk alacağı şeklindeki Yunan fikrini benimsemeye başladılar. Bu dönemde eski üç seviyeli kozmolojinin yerini, bir dizi eşmerkezli göğün merkezinde uzayda asılı duran küresel bir Dünya kavramı aldı.

Tanrı'nın maddeyi yarattığı inancına "creatio ex nihilo" denir. Bu Yahudilik ve Hristiyanlığın çoğu mezhebinin kabul ettiği ortodoksidir. Hristiyanlığın ve Yahudiliğin çoğu mezhepleri, kozmosun yaratılmasından tek, yaratılmamış bir Tanrı'nın sorumlu olduğuna inanır.

İslam, Tanrı'nın Dünya ve insanlar da dahil olmak üzere evreni yarattığını öğretir. Amaç, kozmosu, ruhsal yükselişte tefekkür için bir semboller kitabı veya Tanrı'ya giden ruhsal yolculukta insan ruhunun kaçması gereken bir hapishane olarak görselleştirmekti.
Kuran'dan birkaç alıntı kozmolojik olarak şunları not eder:
"Gökleri kuvvetle bina ettik ve şüphesiz biz genişleticiyiz." (51:47 ) Sahih İnternational
"Kâfirler görmediler mi ki, biz onları ayırmadan önce, gökler ve yer bitişik idiler. Her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmayacaklar mı?" (21:30 ) Yusuf Ali tercümesi
"Gökleri, kitapları bir tomar gibi dürdüğümüz, ilk yaratmayı yaptığımız gibi, yenisini de yaratırız. ( 21:104 ) Yusuf Ali tercümesi

Budizm'de, diğer Hint dinlerinde olduğu gibi, evrenin nihai bir başlangıcı veya sonu yoktur. Tüm varoluşu ebedi kabul eder ve yaratıcı bir tanrının olmadığına inanır. Budizm, evreni süreksiz ve her zaman akış halinde görür. Bu kozmoloji, dünyevi varoluş çarkının sonsuz yeniden doğuş ve ölüm döngüleri üzerinde nasıl çalıştığına dair mekanik ayrıntıları zaman içinde geliştiren Samsara teorisinin temelidir. Erken Budist geleneklerinde, Saṃsāra kozmolojisi, varoluş çarkının geri döndüğü beş alemden oluşuyordu. Buna cehennemler (niraya), aç hayaletler (pretas), hayvanlar (tiryak), insanlar (manushya) ve tanrılar (devalar, göksel) dahildir. Daha sonraki geleneklerde, bu liste yarı tanrıları (asuralar) ekleyerek altı yeniden doğuş aleminden oluşan bir listeye dönüşür. "Aç hayalet, göksel, cehennem alemleri" sırasıyla birçok çağdaş Budist geleneğinin ritüel, edebi ve ahlaki alanlarını formüle eder.
Akira Sadakata'ya göre Budist kozmolojisi, Vedik ve Vedik sonrası Hindu geleneklerinde bulunanlardan çok daha karmaşıktır ve olağanüstü sayılar kullanır. Aynı zamanda, Meru Dağı gibi birçok fikir ve kavramı da paylaşır. Budist düşünce, altı kozmolojik alemin birbirine bağlı olduğunu ve cehalet, arzular ve amaçlı karma veya etik ve etik olmayan eylemlerin bir kombinasyonu nedeniyle herkesin bu alemler aracılığıyla yaşamdan yaşam döngüsüne girdiğini savunur.

Budist ve Jain kozmolojisi gibi Hindu kozmolojisi, tüm varoluşu döngüsel kabul eder. Eski kökleri ile Hindu metinleri çok sayıda kozmolojik teori önerir ve tartışır. Hindu kültürü, kozmolojik fikirlerdeki çeşitliliği kabul eder ve bilinen en eski Vedik kutsal kitabı olan Rigveda'da bile zorunlu tek bir bakış açısı yoktur.
Alternatif teoriler, tanrı veya tanrıça tarafından döngüsel olarak yaratılan ve yok edilen bir evreni veya hiçbir yaratıcının olmamasını veya altın bir yumurta veya rahim (Hiranyagarbha ) veya muazzam boyut ve zaman ölçeklerine sahip kendi kendine yaratılmış çok sayıda evreni içerir. Vedik literatür, bir dizi kozmolojik spekülasyonu içerir, bunlardan biri kozmosun kökenini sorgular ve Nasadiya sukta olarak adlandırılır:

<şiir>
Henüz ne varlık (oturmuş) ne de yokluk vardı. Ne gizlendi?
Ve nerede? Ve kimin koruması altında?…Gerçekten kim bilir?
Kim beyan edebilir? Nereden doğdu ve bu yaratılış nereden geldi?
Devalar (tanrılar), bu dünyanın yaratılışından sonra doğdular,
peki kim bilir nereden ortaya çıktı? Kimse nereden olduğunu bilemez
yaratılış ortaya çıktı ve onu yaratıp yaratmadığı.
Onu en yüksek göklerde araştıran,
Yalnız O bilir veya belki de bilmez."

</şiir>
Zaman, trilyonlarca yıllık döngüsel bir Yuga olarak kavramsallaştırılır. Bazı modellerde Meru Dağı merkezi bir rol oynar.
Hindu kozmolojisi, yaratılışının ötesinde, evrenin yapısıyla ilgili yeniden doğuş, samsara ve karma hakkında 3 lokadan 12 lokaya (dünyalar) kadar farklı teoriler öne sürer.
Bolton, Hinduizm ve diğer Hint dinlerinde bulunan karmaşık kozmolojik spekülasyonların özgül olmadığını, her çağın daha günahkar ve ıstırap dolu hale geldiği Yunan, Roma, İrlanda ve Babil mitolojilerinde de spekülasyonların benzerlerinin bulunduğunu belirtiyor.

Jain kozmolojisi, loka' veya evreni yaratılmamış, sonsuzluktan beri var olan, başlangıcı veya sonu olmayan bir varlık olarak kabul eder. Jain metinleri, evrenin şeklini, bacakları ayrı duran ve kolu beline dayanan bir adama benzetir. Jainizm'e göre bu Evren üstte dar, ortada geniş ve altta tekrar genişliyor.
Ācārya Jinasena'dan <span about="#mwt205" data-cx="[{&quot;adapted&quot;:true,&quot;partial&quot;:false,&quot;targetExists&quot;:true,&quot;mandatoryTargetParams&quot;:[],&quot;optionalTargetParams&quot;:[]}]" data-mw="{&quot;parts&quot;:[{&quot;template&quot;:{&quot;target&quot;:{&quot;wt&quot;:&quot;IAST&quot;,&quot;href&quot;:&quot;./Şablon:IAST&quot;},&quot;params&quot;:{&quot;1&quot;:{&quot;wt&quot;:&quot;Mahāpurāṇa&quot;}},&quot;i&quot;:0}}]}" data-ve-no-generated-contents="true" id="mw5w" title="International Alphabet of Sanskrit transliteration" typeof="mw:Transclusion"><i lang="sa-Latn">Mahāpurāṇa</i></span> şu alıntıyla ünlüdür:

Bazı aptallar dünyayı bir yaratıcının yarattığını iddia ediyorlar. Dünyanın yaratıldığı doktrini tavsiye edilmez ve reddedilmelidir. Tanrı dünyayı yarattıysa, yaratılmadan önce neredeydi? O zamanlar aşkın olduğunu ve desteğe ihtiyacı olmadığını söylüyorsanız, şimdi nerede? Tanrı bu dünyayı herhangi bir hammadde olmadan nasıl yaratabilirdi? Önce bunu, sonra dünyayı o yaptı derseniz, sonsuz bir gerileme ile karşı karşıya kalırsınız.

Bir "ilkel evren" Wuji (düşünce) ve Hongjun Laozu, su veya qi vardır. Taiji'ye dönüştü ve ardından Wuxing olarak bilinen her şeye çoğaldı. Pangu efsanesi, kozmik bir yumurtaya dönüşen biçimsiz bir kaosu anlatır. Pangu ortaya çıkar ve dev baltasını savurarak Yin'i Yang'dan ayırır, Dünya'yı (bulanık Yin ) ve Gökyüzünü (açık Yang ) yaratır. Onları ayrı tutmak için Pangu aralarında durmuş ve Gökyüzünü yukarı itmiştir. Pangu öldükten sonra her şey (ondan) olur.

Gnostik öğretiler, Neoplatonizm'inkilerle çağdaştı. Gnostisizm, monistik ve dualistik kavramları kapsayan, kesin olmayan bir etikettir. Genellikle Pleroma veya "doluluk" olarak adlandırılan Işığın yüksek dünyaları, Maddenin alt dünyasından kökten farklıdır.
Pleroma'nın ve onun tanrı başlarının (Aeons olarak adlandırılır) ortaya çıkışı, maddi dünyanın ortaya çıktığı yaratılış öncesi kriz (Hristiyan düşüncesindeki "düşüşün" kozmik eşdeğeri) gibi çeşitli Gnostik yazılarda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Serer dini, yaratıcı tanrı Roog'un çıkış ve sonuç noktası olduğunu varsayar. Çiftçi insanlar olarak ağaçlar, Serer dini kozmolojisi ve yaratılış mitolojisinde önemli bir rol oynar. Serer yüksek rahip ve rahibeleri (Saltigues), Serer ve bazı Cangin dillerinde "Yoonir" olarak bilinen Sirius yıldızının haritasını çıkarır. Bu yıldız Serer çiftçilerinin yaşamı ve Serer ülkesi ile ilgili diğer şeylerin yanı sıra ne zaman tohum ekmeye başlamaları gerektiği konusunda doğru bilgi vermelerini sağlar. "Yoonir", Serer kozmolojisi ve yaratılış mitolojisinde evrenin sembolüdür.
Mali'nin Dogon halkı arasında da Sirius ile ilgili benzer bir inanç dizisi gözlemlendi.

Discordianizm, Eris, diğer adıyla Discordia, kaos tanrıçası merkezli bir din veya felsefe/paradigmadır. Greg Hill tarafından Kerry Wendell Thornley ile birlikte Malaclypse the Younger (Genç Malaclypse) ve Omar Khayyam Ravenhurst takma adları altında çalışan "kutsal kitabı" Principia Discordia'nın 1963'te yayınlanmasından sonra kuruldu.
Din, Rinzai okulunun absürdist yorumları ve Taocu felsefe ile benzerliklere dayanarak Zen'e benzetildi.
Discordianizm, hem düzenin hem de düzensizliğin insan sinir sistemi tarafından evrene empoze edilen illüzyonlar olduğu ve bu görünüşteki düzen ve düzensizlik illüzyonlarının hiçbirinin diğerinden daha doğru veya nesnel olarak doğru olmadığı fikrine odaklanır.

Discordianizm'in parodi bir din olarak kabul edilip edilmemesi gerektiği ve eğer öyleyse, ne dereceye kadar olduğu konusunda bazı anlaşmazlıklar var.

Discovery, Inc. (DI) (NASDAQ: DISCA, NASDAQ: DISCB, NASDAQ: DISCK) bir Amerikan küresel medya ve eğlence şirketidir. Şirket John Hendricks tarafından 17 Haziran 1985 tarihinde Discovery Channel adıyla tek bir kanal olarak yayın hayatına başladı. Bugün ise DI'in dünya üzerinde 170 ülkede, 33 dilde, 1.5 milyar seyircisi ile 100'ün üzerinde kanalı ve 29 eğlence markası bulunmaktadır. Discovery Communications Silver Spring, Maryland'de kuruldu. Şirket sloganı: "The number-one nonfiction media company.(çeviri: Bir numaralı kurgu-dışı medya şirketi.)"
Bu uydurmasız programcılık DCI'in Discovery Channel, TLC, Animal Planet, Discovery Health Channel, Discovery Travel & Living Channel ve dijital kanallar ailesini de kapsayan 28 eğlence markasının sayesinde sunuldu. Aynı zamanda DCI BBC Amerika ve BBC World'ü de Birleşik Devletler'in uydu ve kablo operatörlerine taşıdı.
2022 yılında şirket WarnerMedia ile birleşti ve ismi Warner Bros. Discovery (WBD) oldu. 

Judith A. McHale NBC Universal yöneticisi David Zaslav'in 16 Kasım 2006'da yerini devralana kadarki başkanı ve en yetkili kişisiydi.
Ocak 2007'da Zaslav üst düzey yöneticilerinin yeniden yapılandırılması emrini verdi. Yöneticilerden ayrılanların arasında: Discovery Networks U.S.A.'in eski başkanı Billy Campbell, Discovery Networks International'ın eski başkanı Dawn McCall, Animal Planet'ın eski başkanı ve genel müdürü Maureen Smith ve TLC'nin eski başkan ve genel müdürü David Abraham da vardır.
Zaslav, Discovery Networks International'ın başkan ve CEO'luğu için Greg Ricca'la anlaştı. Mark Hollinger'ı küresel işletmeler ve operasyonlar başkanlığına, Marjorie Kaplan'ı Animal Planet Media ve Discovery Kids Media'nın başkanlığı ile genel müdürlüğüne ve Jane Root'u Discovery Channel ile Science Channel'ın prexy genel müdürlüğüne yükseltti.

18 Eylül 2008 öncesinde DCI'in sahipliği üç hissedardan oluşuyordu: 

Discovery Holding Company
Advance Publications ile bağlı olan Advance/Newhouse Communications
John S. Hendricks, şirketin kurucusu ve başkanı.
13 Aralık 2007'de Discovery Holding Company bir yeniden yapılanmayı planladığını bildirdi. Planın içinde Discovery Holding Ascent Media işletmesinin alt işletmesi olmak istiyordu ve geri kalan işletmeler işletmeler ise (Discovery Communications, LLC ve Advance/Newhouse Communications) yeni bir holding şirketi olarak birleşmek istiyorlardı. Yeniden yapılanma 17 Kasım 2008'de tamamlandı. Yeni Discovery Communications, Inc. şu anda tamamen kamu şirketi ve NASDAQ borsası üzerinden ticareti yapılmaktadır.

National Geographic Society

Discovery, Inc. 12 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Donma sınırı, kar çizgisi ya da buz çizgisi, astronomi veya gezegen biliminde, katı parçacık olarak yoğunlaşabilecek su, amonyak, metan, karbondioksit ve karbonmonoksit gibi uçucu bileşenler için sıcaklığın yeterince düşük olduğu, gezegenimsi bünyesine yığılma oluşturmasına imkan sağlayan güneş bulutsusunun merkezinde yer alan önyıldıza göre ölçülen minimum mesafedir. Bu sınırın ötesinde, tipik olarak yalnızca ağır bileşenler daha küçük boyutlu karasal gezegenlere doğru birikebilirken, bu bölgede bolca bulunan diğer gaz bileşenleri oldukça kolay şekilde gaz ve buz devlerinin oluşmasına imkan verecek ölçüde yoğunlaşabilir.
Terimin kendisi toprak bilimlerindeki yer altı sularının donabilir noktaya vardığı maksimum derinlik olarak tanımlanan "donma sınırı (frost line)" nosyonundan alıntıdır.
Her bir kararsız bileşenin kendine özgü bir donma noktası bulunduğundan (örneğin karbon monoksit, azot ve argon), her ne kadar özellikle suyun donma noktası sıklıkla ihmal ediliyor olsa da hangi materyalin donma noktasına atıfta bulunulduğunun her zaman belirtilmesi önem arz etmektedir. Aksi takdirde tespit edilmesi zor olan malzemeler için bir izleyici gaz kullanılabilir (örneğin karbon monoksit için diazenylium).

Farklı uçucu bileşikler ön yıldız bulutsusunda farklı kısmi basınçlarda (dolayısıyla farklı yoğunluklarda) farklı yoğunlaşma sıcaklıklarına sahiptir, bu nedenle ilgili donma çizgileri farklılık gösterecektir. Su buzunun donma çizgisi için gerçek sıcaklık ve mesafe, bunu hesaplamak için kullanılan fiziksel modele ve teorik güneş bulutsusu modeline bağlıdır:

2,7 AU'da 170 K (Hayashi, 1981) 
3,2 AU'da 143 K ila 3 AU'da 150 K (Podolak ve Zucker, 2010) 
3,1 AU (Martin ve Livio, 2012) 
μm boyutundaki taneler için ≈150 K ve km boyutundaki cisimler için ≈200 K (D'Angelo ve Podolak, 2015) 
Donma çizgisinin konumu zaman içinde değişir, potansiyel olarak güneş kütleli bir yıldız için maksimum 17,4 AU yarıçapına ulaşır ve daha sonra azalmaya başlar.

Bulutsunun değişimine bağlı olarak yoğunlaşma/buharlaşma sınırının radyal konumu zaman içinde değişmektedir. Bazen kar çizgisi terimi, su buzunun kararlı olabileceği (doğrudan güneş ışığı altında bile) mevcut mesafeyi temsil etmek için de kullanılır. Bu mevcut kar çizgisi mesafesi, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasındaki kar çizgisi mesafesinden farklıdır ve yaklaşık olarak 5 AU'ya eşittir. Aradaki farkın nedeni, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında güneş bulutsusunun Güneş'e yakın sıcaklıkların daha düşük olduğu opak bir bulut olması ve Güneş'in kendisinin daha az enerjili olmasıdır. Oluşumdan sonra buz, içeri giren toz tarafından gömülerek yüzeyin birkaç metre altında sabit kalmıştır. Eğer 5 AU içindeki buz, örneğin bir krater tarafından açığa çıkarılırsa, kısa zaman aralıklarında süblimleşir. Bununla birlikte, doğrudan güneş ışığı dışında buz, Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca sıcaklığın çok düşük kalabileceği (örneğin Ay'da 30-40 K) kalıcı olarak gölgelenmiş kutup kraterlerinde bulunuyorsa, asteroitlerin (ve Ay ve Merkür'ün) yüzeyinde de sabit kalabilir.
Mars ve Jüpiter arasında yer alan asteroit kuşağı gözlemleri Güneş Sitemi'nin oluşumu sırasındaki su karlaşma çizgisinin bu bölgede kaldığını ortaya atmaktadır. Dış asteroitler buzlu C sınıfı nesnelerken iç asteroit kışağındaki asteroitler çoğunlukla sudan yoksundur. Bu durum gezegenimsi oluşum meydana geldiğinde kar çizgisinin Güneş'ten yaklaşık 2,7 AU mesafede yer aldığı anlamına gelmektedir.
Örneğin, yarı büyük ekseni 2,77 AU olan cüce gezegen Ceres, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında su kar çizgisi için tahmin edilen alt sınırın neredeyse tam üzerinde yer almaktadır. Ceres'in buzlu bir mantoya sahip olduğu ve hatta yüzeyin altında bir su okyanusuna sahip olabileceği tahmin edilmektedir.

Donma çizgisinin ötesindeki bulutsuda daha düşük sıcaklık, çok daha fazla katı taneciğin gezegenimsilere ve nihayetinde gezegenlere birikmesini mümkün kılar. Bu nedenle donma çizgisi karasal gezegenleri Güneş Sistemi'ndeki dev gezegenlerden ayırır. Bununla birlikte, diğer bazı yıldızların etrafında donma çizgisinin içinde de dev gezegenler bulunmuştur (sıcak Jüpiter olarak adlandırılırlar). Bunların donma çizgisinin dışında oluştukları ve daha sonra içeriye doğru göç ederek şu anki konumlarına geldikleri düşünülmektedir. Donma çizgisine olan mesafenin dörtte birinden daha az bir mesafede bulunan ancak bir dev gezegen olmayan Dünya, metan, amonyak ve su buharının kaçmasını önlemek için yeterli kütle çekimine sahiptir. Metan ve amonyak, Dünya atmosferinde sadece biyokimyası bir zamanlar bol miktarda metan ve amonyak içeren yaşam formlarından (büyük ölçüde yeşil bitkiler) kaynaklanan oksijen bakımından zengin bir atmosferdeki dengesizliği nedeniyle nadir bulunur, ancak elbette böyle bir atmosferde kimyasal olarak kararlı olan sıvı su ve buz, yine de Dünya yüzeyinin çoğunu oluşturur.
Araştırmacılar Rebecca Martin ve Mario Livio, yakındaki dev gezegenlerin yörüngelerindeki gezegen oluşumunu bozması nedeniyle asteroit kuşaklarının donma çizgisi civarında oluşma eğiliminde olabileceğini öne sürmüşlerdir. Yaklaşık 90 yıldızın etrafında bulunan sıcak tozun ısısını analiz ederek, tozun (ve dolayısıyla olası asteroit kuşaklarının) tipik olarak donma çizgisine yakın bulunduğu sonucuna varmışlardır. Bunun altında yatan mekanizma, 1.000-10.000 yıllık zaman ölçeklerinde kar çizgisinin termal istikrarsızlığı olabilir ve bu da nispeten dar yıldız çevresi halkalarında toz malzemenin periyodik olarak birikmesine neden olur.

Yıldız çevresi yaşanabilir bölge
Bulutsu hipotezi
Güneş bulutsusu

Protosolar bulutsudaki kar hattının termal yapısı ve konumu: M. Min, CP Dullemond, M. Kama, C. Dominik tarafından hazırlanan tam 3 boyutlu ışınım transferine sahip eksenel simetrik modeller
Tozlu Öngezegen Disklerindeki Kar Hattında, DD Sasselov ve M. Lecar

Doppler spektroskopisi (ayrıca radyal hız yöntemi ya da halk dilinde yalpalama yöntemi (İng. İngilizce: wobble method) olarak da bilinir) gezegenin ana yıldızın spektrumunda Doppler kaymaları gözlem yoluyla radyal hız ölçümleri Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin ve kahverengi cücelerin bulunması için kullanılan dolaylı bir yöntemdir.
Bilinen gezegenlerin yaklaşık yarısı (Ekim 2012 itibarıyla), Doppler spektroskopisi kullanılarak keşfedildi.

Otto Struve, 1952 yılında güçlü spektroskopların uzak gezegenleri tespit edilmesi için kullanılmasını önerdi. Truve, çok büyük, örneğin Jüpiter kadar büyük bir gezegenin, iki cismin kendi kütle merkezi etrafında yörüngede olmasının ana yıldızın neden hafifçe sallanmasına neden olduğunu anlattı. Struve'un tahminine göre, yaydığı ışıkta gerçekleşen küçük Doppler kaymaları, onun sürekli değişen radyal hız nedeniyle yıldız ve yıldızın emisyonu, küçük kırmızı kayma ve mavi kayma olarak en hassas spektrograflar ile tespit edilebilecekti. Ancak o zamanın teknolojisi, yarıçap hızıyla ilgili ölçümleri 1.000 m/s ya da daha fazla hata ile ölçtüğü için, gezegenlerin yörüngede tespiti için, pek yararlı olamıyordu. Radyal hızda beklenen değişiklikler o denli küçüktür ki, Jüpiter Güneş 12 yıllık bir süre boyunca yaklaşık 12,4 m/s ile hız değişmesine neden olur, bu oran Dünya için sadece 0,1 m/s'tir. Bu yüzden uzun vadede, yüksek çözünürlüğe sahip araçlarla gözlemler yapmak gereklidir.
Spektrometre teknolojisi ve 1980'li ve 1990'lı yıllarda gözlemsel tekniklerdeki gelişmeler, birçok yeni Güneş Sistemi dışındaki gezegenin ilk defa tespit edebilmesine olanak sağlayan araçlar üretti. 1993 yılında Güney Fransa'nın Haute-Provence Rasathanesi'nde kurulan ELODIE spektrometre, yeryüzünde bulunmayan bir gözlemciye Jüpiter'in Güneş'e etkisini tespit etme imkânı veriyor ve yeterince düşük, 7 m/s gibi düşük radyal hızları ölçebiliyordu. Bu aleti kullanarak, astronom Michel Mayor ve Didier Queloz Pegasus Takımyıldızı'nı, 51 Pegasi b'yi ve bir "Sıcak Jüpiter"i belirlemeyi başarmıştır. Gezegenler daha önceden yörünge pulsarları ile belirleniyor olmalarına rağmen 51 Pegasi b, Doppler spektroskopisi kullanılarak keşfedilen ilk ana sekans gezegeni olmuştur.
1995'in Kasım ayında, bilim insanları bulgularını Nature isimli dergide yayımlamışlardır: Bu dergiye, o zamandan beri 1000 kezden daha fazla atıfta bulunulmuştur.
Bu tarihten itibaren, 700'den fazla gezegen adayı tespit edilmiştir ve çoğu the Keck, Lick ve Anglo-Avustralya Gözlemevleri'nin (sırasıyla, California, Carnegie ve Anglo-Avustralya gezegen araştırmaları) çalışmalarına dayanmıştır ve Doppler arama programları tarafından tespit edilmiş olup, bir kısmı da Cenevre Extrasolar Planet menşeli gruplar tarafından bulunmuştur.
2000'lerin başında, ikinci nesil gezegen araştırmaları, spektrometrelerle çok daha hassas ölçümlere izin verdi. 2003 yılında Şili'de La Silla Rasathanesi'nde kurulu The HARPS spektometresi, birçok kayalık ve Dünya benzeri gezegeni bulmak için yeterli olan 0,3 m/s gibi küçük radyal hızları ölçebilmektedir. Dünya dışındaki bir gözlemcinin Dünya'yı 0,1 m/s hata payıyla gözlemlemesine izin verecek olan üçüncü nesil spektrografi teknolojisinin ise 2017 yılı itibarıyla kullanılmaya başlaması beklenmektedir.

Yıldız ve yayılan ışık spektrumu hakkında bir dizi gözlem yapılmıştır. Yıldızın spektrumu periyodik olarak artmakta ve belirli bir süre içinde düzenli olarak azalan spektrum karakteristik spektral çizgilerin dalga boyu ile tespit edilebilir. İstatistiksel filtreler daha sonra diğer kaynaklardan spektrum etkilerini iptal etmek için belirlenen verilere uygulanır. Matematiksel “en fittechniques” kullanarak, astronomlar yörüngede bir gezegen olduğunu gösterir ve periyodik sinüs dalgasını ayırabilirler.
Güneş Sistemi dışında bir gezegen tespit edilirse, gezegen için minimum kütle yıldızın radyal hız değişiklikleri tespit edilebilir. Kitlenin daha hassas ölçülerini bulmak için gezegenin yörüngesinin eğim bilgisi gerekir. Zamana karşı ölçülen radyal hızının karakteristik eğrisi (dairesel bir yörüngede sinüs eğrisi) verecek ve eğrinin genliği gezegenin minimum kütlesinin hesaplanmasını sağlayacaktır.
Bayes Kepler'in, yörüngede yıldızın ardışık radyal hız ölçümleri tek veya birden fazla Güneş Sistemi dışındaki gezegenin yörünge döngülerini tespit etmek için kullanılan matematiksel bir algoritması vardır. Bu Kepler yörünge parametrelerin bir veya daha fazla takım tarafından belirlenen alana önceki olasılık ile, radyal hız verileri de Bayes istatistiksel analizini içerir. Bu analiz, Monte Carlo Markov zinciri (MCMC) yöntemi kullanılarak da uygulanabilir.
Yöntem, yaklaşık 1000 günlük bir periyodu olan bir ikinci uydunun görünür bir tespiti ile sonuçlanan, HD 208.487 sistemine uygulanmıştır. Bununla birlikte, bu yıldız aktivitesi bir obje de olabilir. Bir yöntem de, aynı zamanda, yaklaşık 1 yıllık bir süre ile belirgin bir gezegen bulunması hedefleniyorsa, HD 11964 sistemi tatbik edilir. Ancak, bu gezegen yeniden azaltılmış ve veri bulunamamış ise, bu durum Güneş'in etrafında Dünya'nın yörünge hareketine girmiş olan bir obje olduğu varsayılır.
Gezegenin spektral hatları daha sonra yıldızın tayf çizgilerini ayırt etmekte kullanılabilir, gezegenin kendisinin radyal hız bulunabilir, eğer yıldızın radyal hızı sadece bir gezegenin minimum kütlesini verir ve bu nedenle gezegenin yörüngesinde olmasa ve eğimi bulunsa dahi gezegenin gerçek kütlesi belirlenebilir. Transit olmayan ilk gezegen karbon monoksit spektrumun kızılötesi kısmında tespit edilmiş ve 2012 yılında Tau Boötis tarafından bulunmuştur.

Sağ tarafta grafik dairesel yörüngede bir gezegen yörüngesinde olan hayali bir yıldızın radyal hızını gözlemlemek için Doppler spektroskopisi kullanılarak oluşturulan sinüs eğrisi gösterilmektedir. Yörüngede eksantriklik eğrisini tahrif etmesi ve aşağıda hesaplamaları zorlaştıracak olmasına rağmen gerçek bir yıldızın gözlemi, benzer bir grafik üretecektir.
Bu teorik yıldızın hızı ±1 m/s'lik bir periyodik değişim gösterir ki bu da yörüngede olan bir kütlenin bu yıldız üzerinde kütleçekimi yarattığının işaretidir. Gezegensel hareket Kepler'in üçüncü kanununı kullanarak, (yıldızın spektrumunda gözlenen varyasyonların dönemine eşit) yıldızın etrafında gezegenin yörüngesinin gözlenen süre aşağıdaki denklem kullanılarak) yıldızın gezegene mesafesini belirlemek için kullanılabilir.

  
    
      
        
          r
          
            3
          
        
        =
        
          
            
              G
              
                M
                
                  s
                  t
                  a
                  r
                
              
            
            
              4
              
                π
                
                  2
                
              
            
          
        
        
          P
          
            s
            t
            a
            r
          
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle r^{3}={\frac {GM_{star}}{4\pi ^{2}}}P_{star}^{2}\,}
  

r gezegenin yıldızdan uzaklığı
G kütleçekimi sabiti
Mstar yıldızın kütlesi
Pstar yıldızın gözlemleme periyodu

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
’yi bulduktan sonra, gezegenin yıldız çevresindeki hızı Newton’un kütleçekimi kanunu ve yörünge denklemi ile hesaplanabilir.

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
        =
        
          
            G
            
              M
              
                s
                t
                a
                r
              
            
            
              /
            
            r
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}={\sqrt {GM_{star}/r}}\,}
  

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}}
  
 gezegenin hızıdır.
Gezegenin kütlesi, gezegenin hesaplanmış olan hızından bulunabilir:

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
        =
        
          
            G
            
              M
              
                s
                t
                a
                r
              
            
            
              /
            
            r
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}={\sqrt {GM_{star}/r}}\,}
  

  
    
      
        
          V
          
            P
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{PL}}
  
 ana yıldızın hızıdır. Gözlemlenmiş Doppler hızı 
  
    
      
        
          V
          
            s
            t
            a
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{star}}
  
,
  
    
      
        K
        =
        
          V
          
            s
            t
            a
            r
          
        
        sin
        ⁡
        (
        i
        )
      
    
    {\displaystyle K=V_{star}\sin(i)}
  
, i gezegenin yörüngesinin hat görüş dik çizgisine eğimi olmak üzere.
Böylece, gezegenin yörüngesinin eğimi ve yıldızın kütlesi için bir değer varsayarak, yıldızın radyal hızı gözlenen değişimler gezegenin kütlesini hesaplamak için kullanılabilir.

Kaynak:

Doppler spektroskopisi ile büyük sınırlama sadece çizgi görüş boyunca hareketini ölçmek ve böylece gezegenin kütlesini belirlemek için gezegenin yörüngesinin eğimi bir ölçüne (veya tahmini) bağlı kalacak olmasıdır. Gezegenin yörünge düzlemi çizgisi, görüş gözlemcisi ile aynı hizaya getirmek istenirse, o zaman yıldızın radyal hızı, ölçülen değişimler gerçek değerleridir. Ancak, eğer gezegenin yörüngesi bakış açısından daha eğik ise, gezegenin yıldız hareketi üzerindeki gerçek etkisi, yıldızın çap hızında ölçülen değişkenlerden daha fazla olacaktır ki görüş hattındaki tek bileşendir.Bunun sonucunda, gezegenin gerçek kütlesi beklenenden çok daha yüksek olacaktır.
Bu 

Doğal uyduların yaşanabilirliği, bir uydunun yaşam için habitat sağlama potansiyelinin incelenmesini tanımlar, ancak yaşam barındırdığının bir göstergesi değildir. Doğal uyduların sayısının gezegenlerden büyük bir farkla fazla olması beklenmektedir ve bu nedenle bu çalışma astrobiyoloji ve dünya dışı yaşam arayışı için önemlidir. Bununla birlikte, uydulara özgü önemli çevresel değişkenler vardır.
Yüzey yaşam alanlarına ilişkin parametrelerin Dünya gibi gezegenlerdekilerle karşılaştırılabilir olacağı öngörülmektedir - yıldız özellikleri, yörünge, gezegen kütlesi, atmosfer ve jeoloji. Güneş Sistemi'nin yaşanabilir bölgesinde yer alan doğal uydulardan Ay, iki Mars uydusu (bazı tahminlere göre bu bölgenin dışındadır) ve çok sayıda küçük gezegen uydusu yüzey suyu için gerekli koşullardan yoksundur. Dünya'nın aksine, Güneş Sistemi'nin tüm gezegensel kütleli uyduları gelgitsel olarak kilitlenmiştir ve bunun ve gelgit kuvvetlerinin yaşanabilirliği ne ölçüde etkilediği henüz bilinmemektedir.
Araştırmalar, Dünya'nınki gibi derin biyosferlerin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu nedenle en güçlü adaylar şu anda Jüpiter ve Satürn - Europa ve Enceladus gibi yer altı sıvı sularının var olduğu düşünülen buzlu uydulardır. Ay yüzeyi bildiğimiz anlamda yaşama düşman olsa da, derin bir Ay biyosferi (veya benzer cisimlerinki) henüz göz ardı edilemez doğrulama için derin keşif gerekli olacaktır.
Öte uydu var olduğu henüz doğrulanmadı ve bunların tespiti, şu anda yeterince hassas olmayan geçiş zamanlaması varyasyonuyla sınırlı olabilir. Geçişlerinin incelenmesiyle bazı niteliklerinin bulunması mümkündür. Buna rağmen, bazı bilim adamları, yaşanabilir ötegezegenler kadar yaşanabilir ötegezegenler olduğunu tahmin ediyor. 10.000 genel gezegen-uydu kütle oranı göz önüne alındığında, yaşanabilir bölgedeki gaz devlerinin Dünya benzeri uyduları barındırmak için en iyi adaylar olduğu düşünülüyor.
Gelgit kuvvetlerinin ısı sağlamada yıldız radyasyonu kadar önemli bir rol oynaması muhtemeldir.

Doğal uydular için yaşanabilirlik koşulları, gezegensel yaşanabilirlik koşullarına benzer. Bununla birlikte, doğal uydu yaşanabilirliğini farklılaştıran ve ek olarak yaşanabilirliklerini gezegenin yaşanabilir bölgesinin dışına genişleten birkaç faktör vardır.

Sıvı suyun çoğu astrobiyolog tarafından dünya dışı yaşam için gerekli bir ön koşul olduğu düşünülmektedir. Güneş Sistemi'nde gaz devleri Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ün yörüngesinde bulunan bazı uydularda yüzey altı sıvı su bulunduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır. Ancak, bu yüzey altı su kütlelerinin hiçbiri bugüne kadar doğrulanmamıştır.

Kararlı bir yörünge için, ayın birincil yörüngesi etrafındaki Ps yörünge periyodu ile birincil yıldız etrafındaki Pp yörünge periyodu arasındaki oran < 1⁄9 olmalıdır, örneğin bir gezegenin yıldızının etrafında dönmesi 90 gün sürüyorsa, bu gezegenin uydusu için maksimum kararlı yörünge 10 günden azdır  Simülasyonlar, yörünge periyodu yaklaşık 45 ila 60 günden az olan bir uydunun, Güneş benzeri bir yıldızdan 1 AU uzaklıkta yörüngede dönen büyük bir dev gezegene veya kahverengi cüceye güvenli bir şekilde bağlı kalacağını göstermektedir.

Atmosfer, astrobiyologlar tarafından prebiyotik kimyanın gelişmesinde, yaşamın sürdürülmesinde ve yüzey sularının var olmasında önemli kabul edilmektedir. Güneş Sistemindeki çoğu doğal uydu önemli atmosferlerden yoksundur, tek istisna Satürn'ün uydusu Titan'dır.
Atomların katı bir hedef malzemeden, hedefin enerjik parçacıklar tarafından bombardıman edilmesi sonucu fırlatıldığı bir süreç olan püskürtme, doğal uydular için önemli bir sorun teşkil etmektedir. Güneş Sistemi'ndeki tüm gaz devleri ve muhtemelen diğer yıldızların yörüngesinde dönenler, sadece birkaç yüz milyon yıl içinde Dünya benzeri bir uydunun atmosferini tamamen aşındıracak kadar güçlü radyasyon kuşaklarına sahip manyetosferlere sahiptir. Güçlü yıldız rüzgârları da atmosferin tepesindeki gaz atomlarını sıyırarak uzaya kaybolmalarına neden olabilir.
Yaklaşık 4,6 milyar yıl boyunca (Dünya'nın şu anki yaşı) Dünya benzeri bir atmosferi desteklemek için, Mars benzeri yoğunluğa sahip bir ayın Dünya kütlesinin en az %7'sine ihtiyaç duyduğu tahmin edilmektedir. Sıçramadan kaynaklanan kayıpları azaltmanın bir yolu, Ay'ın, yıldız rüzgarını ve radyasyon kuşaklarını saptırabilecek güçlü bir manyetik alana sahip olmasıdır. NASA'dan Galileo'nun ölçümleri, büyük uyduların manyetik alanlara sahip olabileceğini gösteriyor; Ganymede'nin kendi manyetosferine sahip olduğunu buldu, ancak kütlesi Dünya'nın sadece %2,5'u kadardı. Alternatif olarak, bazı bilim adamlarının Titan'da olduğu gibi düşündüğü gibi, ayın atmosferi yer altı kaynaklarından gelen gazlarla sürekli olarak doldurulabilir.

Gelgit ivmesinin gezegenler üzerindeki etkileri nispeten mütevazı olsa da, doğal uydular için önemli bir enerji kaynağı ve yaşamı sürdürmek için alternatif bir enerji kaynağı olabilir.
Gaz devlerinin veya kahverengi cücelerin yörüngesindeki uyduların ana gezegenlerine gelgitsel olarak kilitlenmiş olmaları muhtemeldir: yani, günleri yörüngeleri kadar uzundur. Gelgit kilitlenmesi, yıldız radyasyonunun dağılımına müdahale ederek yaşanabilir bölgelerdeki gezegenleri olumsuz etkileyebilirken, gelgit ısınmasına izin vererek uydunun yaşanabilirliği lehine çalışabilir. NASA Ames Araştırma Merkezi'ndeki bilim insanları, kırmızı cüce yıldızların yaşanabilirlik bölgesindeki gelgit kilitli ötegezegenlerdeki sıcaklığı modellediler. Karbondioksit (CO2) Sadece 1-1,5 standart atmosferlik (15-22 psi) basınç sadece yaşanabilir sıcaklıklara izin vermekle kalmaz, aynı zamanda uydunun karanlık tarafında sıvı suya da izin verir. Bir gaz devine gelgitsel olarak kilitlenmiş bir uydunun sıcaklık aralığı, bir yıldıza kilitlenmiş bir gezegenden daha az aşırı olabilir. Bu konuda herhangi bir çalışma yapılmamış olsa da, mütevazı miktarlarda CO2'nin sıcaklığı yaşanabilir hale getirdiği tahmin edilmektedir.
Gelgit etkileri ayrıca bir ayın levha tektoniğini sürdürmesine izin verebilir, bu da ayın sıcaklığını düzenlemek için volkanik aktiviteye neden olur ve uyduya güçlü bir manyetik alan verecek bir jeodinamo etkisi yaratır.

Bir ayın diğer uydularla yerçekimi etkileşimi göz ardı edilebilirse, aylar gezegenleriyle gelgitsel olarak kilitlenme eğilimindedir. Yukarıda belirtilen dönme kilitlenmesine ek olarak, başlangıçta bir gezegenin ev sahibi yıldızı etrafındaki yörüngesine karşı gezegen eğikliğinin gelgit erozyonu için icat edilmiş olan 'eğim erozyonu' adı verilen bir süreç de olacaktır. Bir ayın son dönüş durumu, gezegen etrafındaki yörünge periyoduna eşit bir dönme periyodundan ve yörünge düzlemine dik olan bir dönme ekseninden oluşur.
Ay'ın kütlesi gezegene kıyasla çok düşük değilse, gezegenin eksenel eğimini, yani yıldız etrafındaki yörüngesine karşı eğikliğini dengeleyebilir. Dünya'da Ay, Dünya'nın eksenel eğimini dengelemede önemli bir rol oynamış, böylece diğer gezegenlerden gelen yerçekimsel pertürbasyonların etkisini azaltmış ve gezegen boyunca sadece ılımlı iklim değişiklikleri sağlamıştır. Bununla birlikte, nispeten düşük kütleli uyduları Phobos ve Deimos'tan kaynaklanan önemli gelgit etkileri olmayan bir gezegen olan Mars'ta, eksenel eğim 5 ila 10 yıllık zaman ölçeklerinde 13° ila 40° arasında aşırı değişikliklere uğrayabilir.
Gelgitsel olarak dev bir gezegene veya kahverengi altı cüceye kilitlenmiş olmak, bir ay üzerinde, yıldızın yaşanabilir bölgesinde kilitli bir dönüşle dönen benzer büyüklükte bir gezegen olsaydı olacağından daha ılıman iklimlere izin verirdi. Bu, özellikle nispeten yüksek yerçekimi kuvvetlerinin ve düşük parlaklıkların gelgit kilitlenmesinin meydana geleceği bir alanda yaşanabilir bölgeyi terk ettiği kırmızı cüce sistemleri için geçerlidir. Gelgit kilitliyse, eksen etrafındaki bir dönüş, bir gezegene göre uzun zaman alabilir (örneğin, Dünya'nın ayının hafif eksenel eğimi ve topografik gölgeleme göz ardı edilirse, üzerindeki herhangi bir noktanın - Dünya saatine göre - iki haftalık güneş ışığı vardır ve Ay gününde iki haftalık gece) ancak bu uzun ışık ve karanlık dönemleri, yıldızına gelgitle kilitlenmiş bir gezegendeki sonsuz günler ve sonsuz geceler kadar yaşanabilirlik için zorlayıcı değildir.

2012'de bilim adamları, ayların yaşanabilir yörüngelerini tanımlamak için bir kavram geliştirdiler. Konsept, bir yıldızın yörüngesinde dönen gezegenler için, ancak bir gezegenin yörüngesinde dönen aylar için yıldız ötesi yaşanabilir bölgeye benzer. Gezegenin çevresinde yaşanabilir kenar olarak adlandırdıkları bu iç sınır, bir uydunun kendi gezegeni etrafında yaşanabilir olabileceği bölgeyi sınırlandırıyor. Gezegenlerine yaşanabilir kenardan daha yakın olan aylar yaşanmaz.

Ev sahibi gezegenin içsel manyetik alanı tarafından kritik bir şekilde tetiklenen dış ayların manyetik ortamı, dış ay yaşanabilirliğinin bir başka faktörü olarak tanımlandı. En önemlisi, dev bir gezegenden yaklaşık 5 ila 20 gezegen yarıçapı arasındaki mesafelerdeki ayların aydınlatma ve gelgit ısınması açısından yaşanabilir olabileceği, ancak yine de gezegen manyetosferinin yaşanabilirliğini kritik bir şekilde etkileyeceği bulundu.

Kırmızı cücelerin etrafındaki yaşanabilir bölgede bulunan dünya büyüklüğündeki ötegezegenler genellikle gelgitsel olarak ev sahibi yıldıza kilitlenir . Bu, bir yarımkürenin her zaman yıldıza bakması, diğerinin ise karanlıkta kalması etkisine sahiptir. Bir ötegezegen gibi, bir ötegezegen de potansiyel olarak birinciline gelgitsel olarak kilitlenebilir. Bununla birlikte, exomoon'un birincil gezegeni bir ötegezegen olduğu için, gelgitsel olarak kilitlendikten sonra yıldızına göre dönmeye devam edecek ve bu nedenle yine de süresiz olarak bir gece-gündüz döngüsü yaşayacaktır.
Bilim adamları gelgit ısınmasını dış ayların yaşanabilirliği için bir tehdit olarak görüyorlar.

Aşağıda, Güneş Sistemindeki yaşanabilir ortamları barındırma olasılığı olan doğal uyduların ve ortamların bir listesi bulunmaktadır:

Toplam 9 adet öte ay adayı tespit edildi ancak hiçbiri onaylanmadı.
10.000 genel gezegen-uydu kütle oranı gö

Drake denklemi (Green Bank Denklemi ya da yanlışlıkla Sagan denklemi olarak da bilinir), dünya dışı yaşam arayışında önemli bir denklemdir.
Samanyolu galaksisi içerisindeki akıllı medeniyetin sayısını hesaplamak için kullanılan denklemdir. İlk kez radyo astronomu olan Frank Drake tarafından 1961 yılında ileri sürüldü. Bu denklem Drake denklemi olarak bilinse de eşitliğin oluşumuna John C. Llly, Carl Sagan ve Otto Struve gibi bilim insanlarının katkısı vardır.

  
    
      
        N
        =
        
          R
          
            ∗
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            p
          
        
         
        ×
         
        
          n
          
            e
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            l
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            i
          
        
         
        ×
         
        
          f
          
            c
          
        
         
        ×
         
        L
      
    
    {\displaystyle N=R^{*}~\times ~f_{p}~\times ~n_{e}~\times ~f_{l}~\times ~f_{i}~\times ~f_{c}~\times ~L}
  

Bu denklemde:

N iletişim kurmayı umabileceğimiz uygarlıkların sayısı
ve

R* Galaksimizdeki yıllık yıldız oluşma miktarı
fp Bu yıldızlardan kaç tanesinin gezegene sahip olduğu
ne Gezegene sahip yıldız başına düşen toplam yaşama elverişli gezegenlerin ortalama sayısı
fl Bu gezegenlerin arasında herhangi bir şekilde yaşama uygun bir ortamın oluştuğu gezegen sayısı
fi Bu yaşama elverişli gezegenlerden kaçında akıllı hayata geçildiği
fc Bu tür uygarlıklardan uzayda varlıklarına dair tespit edilebilir sinyal bırakabilecek kesim
L Bu tür bir uygarlık tarafından uzayda yayınlanan tespit edilebilir sinyalin süresi
Drake denklemine göre galaksimizde 10.000 akıllı medeniyet var olduğu tahmin edilmektedir.

Denklemin ilk değişkeni olan "R*" galakside oluşan yıllık yıldız oranını karşılamaktadır. Samanyolu galaksisi her yıl ortalama 7 yıldız üretmektedir. Oluşumundan bu yana geçen zaman nedeniyle bu miktar düşmüştür. Denklem, bulunan her yıldızı orana dahil etmemekle birlikte, büyük kütleli ve kısa ömürlü yıldızlar için geçersizdir.
fp, değişkeni yıldızların sahip olduğu gezegen sayısını esas almaktadır. Drake denklemi ileri sürüldüğü tarihlerde henüz güneş sistemi dışında bilinen bir gezegen yoktu. Ancak ilerleyen zamanda, 4000'in üzerinde ötegezegen keşfi sağlanmıştır. Ve tahminlerce gök adamızda her yıldız başına bir gezegen düştüğü düşünülmektedir.
ne, değişkeni gezegene sahip yıldız başına düşen toplam yaşama elverişli gezegenlerin sayısını esas almaktadır. Drake denklemi ileri sürdüğünde ne parametresi için 2 katsayısını kullanmıştır. Her bir yıldızın 2 yaşanılabilir gezegen olduğu tahminlerine sahipti. İlerleyen senelerde bu değerin Güneş gibi yıldızlarda dahil 5'te 1'inin yaşanabilir gezegen olduğu düşünülmüştür.
fl, değişkeni yaşam barındırdığı düşünülen gezegen sayısını karşılamaktadır. Yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen henüz yalnızca Dünyadır. Bu sebeple denklemin bu değişkenine değer atamak henüz pek mümkün sayılmamaktadır.
fi, değişkeni keşfedilen veya keşfedilmesi muhtemel olan gezegenlerde bulunan zeki ve insansı düşünebilen canlı formlarını karşılamaktadır. Drake, samanyolu galaksisinde olası yaşam barındıran gezegenlerde bulunan zeki yaşam formlarının, yalnızca %1 oranında olabileceğini ileri sürmüştür.
fc, değişkeni saptanabilmesi olası olan canlıların oranını karşılamaktadır. SETI'nin temel aldığı yöntemlerce zeki yaşam formlarına ulaşmanın yolları olabileceği düşünülmektedir. Radyo dalgalarının kullanılması bu durum için muhtemel bir sonuç olabileceği düşünülmektedir. Fakat aynı zamanda bu durumumun olmaması için de bir neden olma olasılığı bulunmaktadır. Drake, Samanyolu galaksisindeki yaşam formlarının yalnızca %1'inin iletişim becerisine sahip olduğunu öngörmüştür.
L, değişkeni iletişimin saptanabilme periyodunu belirtmektedir. İletişim becerilerine sahip Dünya dışı uygarlıklar Samanyolu gök adasında geçmişte var olmuş olabilir veya gelecekte ortaya çıkabilir. Bundan dolayı bu sinyalleri kaçırmış veya teknoloji bakımından saptayamamış olabiliriz veya gelecekte saptayabiliriz. Bir diğer olasılık da bu sinyalleri hiçbir zaman yakalayamama durumudur. Bu değişken için kestirimler 50 yılın üzerinde olsa da Drake bir uygarlığın iletişim becerilerini 10.000 yıl koruyabileceğini öne sürmüştür.

Dünya'nın manyetik alanı, diğer adıyla jeomanyetik alan, Dünya'dan uzaya doğru uzanan manyetik alandır. Dünya'dan çıkan manyetik alan, Güneş'ten gelen yüklü parçacıklardan oluşan Güneş rüzgarlarıyla buluşur. Manyetik alanın büyüklüğü, Dünya yüzeyinde 25 ve 65 microtesla arasıdır (0,25 ve 0,65 gauss arası). Kabaca bakarsak, bu alan, Dünya'nın dönüş eksenini baz alarak, yaklaşık 10 derece kaymış bir manyetik dipoldur. Diğer bir deyişle, düz bir dikdörtgen mıknatısın, yine aynı açıyla Dünya'nın merkezine konması gibidir. Kuzey jeomanyetik kutup, Grönland'ın yakınlarında kuzey yarımkürede olan kutup, aslında manyetik olarak Dünya'nın manyetik alanının güney kutbudur ve Güney jeomanyetik kutup da manyetik alanın kuzey kutbudur. Çubuk mıknatıslardan farklı olarak, Dünya'nın manyetik alanı zamanla değişir çünkü bu manyetik alan, Dünya'nın dönüş hareketinden meydana gelir (Dünya'nın içindeki yüksek sıcaklıktaki demir alaşımlarının yaptığı hareket).
Kuzey ve Güney manyetik kutuplar jeolojik zaman aralıkları arasında değişim gösterir; fakat bu değişim çok küçük hızlarla olduğundan genel pusulaların çalışmalarını engelleyecek bir harekette bulunmaz ve böylece pusulalar yön bulmakta kullanılabilir. Ancak, belirsiz zaman aralıklarında, yaklaşık birkaç yüz bin yıllar arası, Dünya'nın manyetik alanı, yer değiştirir ve kuzey ve güney kutupları birbirinin yerine geçer. Bu değişimler, kayalar üzerinde izler bıraktığından gözlemlenmiştir ve bu gözlemle, geçmişteki jeomanyetik alanlarla ilgili bilgi edinilmiştir. Bu tarzda bir bilgi, kıtaların ve okyanus tabanlarının levha hareketleriyle birlikte yer değiştirmesi üzerine yapılan çalışmalarda yardımcı olur.
Manyetosfer, iyonosferin üzerindeki alandır ve uzaya doğru binlerce kilometre uzanır. Manyetosfer, Dünya'yı, Güneş rüzgarlarından gelen zararlı yüklü parçacıklardan ve kozmik ışınlardan korur. Bu zararlı ışımalar normalde Dünya'yı zararlı ultraviyole ışınlardan koruyan ozon tabakasını da içinde bulunduran, atmosferin üst tabakasını yok edebilecek kadar zararlıdır.

Dünya'nın manyetik alanı, Dünya'yı Güneş rüzgarlarından ve rüzgarlardan gelen yüklü parçacıklardan korur ve bu sayede bu tarz zararlı parçacıklar ozon tabakasını içinde bulunduran üst atmosfere zarar veremez. Ozon tabakası da Dünya'yı zararlı ultraviyole ışınlardan korur. Örnek olarak, manyetik alana sıkışan gazlar, güneş rüzgarları tarafından serbest kalabilir. Mars yüzeyindeki karbondioksidin kaybını baz alarak yapılan hesaplamalardan yola çıkılarak, manyetik alanın zayıflayarak azalmasının sonucu olarak, Mars neredeyse bütün atmosferini kaybetmiştir.
Dünya'nın, geçmişteki manyetik alanı üzerine yapılan çalışmalar, paleomanyetizma olarak bilinmektedir. Dünya'nın manyetik alanının polaritesi, manyetik kayaçlar içinde kaydedilmiştir, manyetik alan üzerindeki değişimler ise okyanusların orta seviyelerindeki sırtlardaki çizgilere bakarak anlaşılabilir. Deniz yüzeyinin düz ve geniş olduğu alanlarda, jeomanyetik kutupların istikrarlı hareketlerinden yola çıkarak, paleomanyetizma üzerine çalışanlar kıtaların geçmişteki hareketlerini gözlemleyebilmektedir. Manyetik alandaki değişimler, aynı zamanda taşların ne kadar eski olduklarıyla ilgili fikir verir ve sınıflandırmaya yardımcı olur ve ilgili bilim dalının da temelini oluşturur. Alanlara bakılarak, i manyetik anomalilerin olduğu yerlerde, yüklü miktarda metal cevherleri bulunması da kullanımlar arasındadır.
İnsan ırkı, 11. yüzyıldan beri pusulaları yön bulmak ve navigasyon için kullanmaktadır. Pusula üzerinde manyetik sapma olsa da, bu sapma çok küçük olduğundan dolayı, pusula hâlâ yön bulmak için yeterli bir ekipman olarak var olmaya devam etmiştir. Bazı kuş türlerinin ve bakteri türlerinin yaptığı şekilde, manyetik alanı algılayan birkaç organizma, manyetik alanı algılayarak kendi yönlerini buna göre belirler. Bu mantık pusula mantığına benzerdir.

Herhangi bir noktada, Dünya'nın manyetik alanı, üç boyutlu vektör bazında tarif edilebilir. Normal prosedür açısından, pusula, yön bulmak için, yani manyetik kuzeyi bulmak için kullanılır. Gerçek kuzey ve manyetik kuzey arasındaki açı ise sapma (D) açısı olarak adlandırılır. Manyetik kuzeye bakarsak, manyetik kuzey ve yatay düzlem arasındaki açı ise eğilim (I) olarak adlandırılır. Manyetik alanın şiddeti (F) ise, mıknatıs üzerindeki kuvvetle doğru orantılıdır. Diğer genel bir gösterim ise, X, Y, Z bazındadır, X kuzeye, Y doğuya, Z ise aşağıya tekabül eder.

Manyetik alan şiddeti, çoğunlukla gauss (G) cinsinden ölçülür; fakat genel olarak nanotesla (nT) cinsinden yazılır. 1 Gauss, 100,000 nanotesla büyüklüğündedir. Nanotesla, aynı zamanda gamma (γ) olarak da adlandırılır. Tesla, manyetik alanın (B), SI ölçü birimidir. Manyetik alan genel olarak 25,000 ila 65,000 nanotesla (0,25 - 0,65 G) büyüklüğündedir. Karşılaştırma olarak, buzdolabına yapışan magnetlerin manyetik alanları ortalama olarak 100 gauss (0,010T) büyüklüğündedir.
Manyetik alanın derinliğinin gösterildiği haritalar, isodiamik haritalar olarak adlandırılır. 2010 Dünya Manyetik Modeli'nde görüldüğü üzere, manyetik alanın şiddeti, genel olarak, kutuplardan ekvatora doğru giderken zayıflamaktadır. En düşük manyetik alan şiddeti Güney Afrika'da, en büyük yoğunluk ise Kuzey Kanada, Sibirya ve Antarktika sahillerinde gözlemlenmiştir.

Manyetik alanın eğim açısı, -90° ila 90° arası tanımlanır. Kuzey yarım kürede, manyetik alan aşağı doğrudur. Manyetik kuzey kutbunda, tam olarak yerin içine, aşağı doğru olur ve açı eğilimi, manyetik ekvatorda, 0° olur. Güney manyetik kutbuna yaklaşırken ise, yukarı doğru hareket etmeye devam eder, en sonunda manyetik güney kutbunda da tam olarak yukarıya bakar. Eğim, "daldırma daire" kullanımıyla ölçülebilir.
Dünya'nın manyetik alanı gösterilebilmesi için İsoclinic grafik (eş-eğim) aşağıda gösterilmiştir..

Sapması, gerçek kuzey baz alınarak, doğuya doğru pozitif kabul edilir. Sapma, manyetik kuzey veya güneyin, gökyüzündeki yön bulmaya yarayan yıldızlara kıyasıyla, tahmini ve yaklaşık bir değerle bulunabilir. Genellikle, haritalarda, sapmayla ilgili bilgi verilir, bunlar açı olarak ya manyetik kuzeyle gerçek kuzey arasındaki ilişkinin küçük bir diagram hali olarak haritada yer alır. Sapmayla ilgili bölgesel bilgiler ise, isogonik hatlar barındıran bir haritadan (her bir hattın belli başlı sapmaları gösterdiği haritalar) sağlanabilir.

2015 yılının, Dünya'nın manyetik modeline göre, Dünya'nın manyetik alanının yüzeydeki bileşenleri

Dünya'nın yüzeyinin yakınlarında, manyetik alan, Dünya'nın merkezinde bir manyetik dipol varmışçasına tahmin edilebilir şekildedir. Tahmini manyetik dipol, Dünya'nın dönüş ekseni baz alındığında 10 derece yatmış şekildedir. Tahmini dipol, kabaca, güçlü bir çubuk mıknatıs özelliklerine sahiptir ve mıknatısın güney kutbu, Dünya'nın jeomanyetik kuzey kutbuyla aynı yöndedir. Genellikle bu bilgi hep karıştırılır, ama mıknatısın kuzey kutbuna kuzey denmesinin sebebi, eğer bir dış etken olmadan dönüş hareketi yaparsa, mıknatısın kuzey kutbu, coğrafi kuzeye doğru bakar. Mıknatıslarda kuzey kutupları güney kutuplarını çektiğinden dolayı, Dünya'nın coğrafi kuzey kutbu, manyetik güney kutbuna denk gelir. Dipolar benzetme, yüzde 80 ila 90 arasında, Dünya'nın çoğu lokasyonunda tutarlıdır.

Manyetik kutupların pozisyonu, en azından iki şekilde tanımlanabilirː yerel ve küresel.
Manyetik kutupları bir diğer tanımı da, manyetik alanın dikey olduğu kısımlardır. Dikeylik ise, yukarıda anlatıldığı gibi, eğilimin ölçümüyle kararlaştırılabilir. Dünya'nın manyetik alanının eğiliminin 90° (yukarıya doğru dik) olduğu yer Kuzey Manyetik Kutbu, eğilimin -90° (aşağı doğru dik) olduğu yer ise Güney Manyetik Kutbudur. İki kutupta birbirinden bağımsız olarak hareket eder; fakat Dünya baz alındığında birbirlerine tam olarak dik olmak zorunda değillerdir. Kendileri göreceli olarak çok hızlı şekilde hareket edebilir. Bu hareket pusulaların çalışmalarını engellememekle beraber, Kuzey Manyetik Kutbunun, yılda 40 kilometreye (25 mil) kadar yer değiştirdiği gözlemlenmiştir. Geçtiğimiz son 180 yılda, Kuzey Manyetik Kutbu 1831 yılında Boothia yarımadasındaki Cape Adelaide'den kuzeybatıya doğru hareket etmektedir. 2001 yılında ise Resolute koyunda 600 kilometre (370 mil) uzaklıkta olduğu tespit edilmiştir. Manyetik ekvator ise, eğilimin 0 olduğu çizgidir (manyetik alanın yatay olduğu yer).
Dünya'nın manyetik alanının dünya çapındaki tanımı, matematiksel bir model baz alınarak yapılır. Eğer, Dünya'nın merkezinden geçen bir çizgi çizilirse ve en uygun manyetik dipol modeline paralel olursa, çizginin yeryüzünü kestiği noktalar Kuzey ve Güney jeomanyetik kutup olur. Eğer Dünya'nın manyetik alanı mükemmel bir dipol olsaydı, jeomanyetik kutuplar ve manyetik kutuplar üst üste olurlardı, böylece pusulalar hep tek yeri gösterirdi. Fakat, Dünya'nın manyetik alanı kayda değer bir değerde dipolar yapıda olmadığından, jeomanyetik ve manyetik kutuplar aynı yerde değiller, bu yüzden de pusulalar jeomanyetik kutupları göstermez.

Dünya'nın manyetik alanı, yeryüzünde, ağırlıklı olarak dipolardır; fakat güneş rüzgarları tarafından bozulmaktadır. Güneş'in çevresindeki plasmadan gelen yüklü parçacıklar, saniyede 200 ila 1000 kilometre hıza ulaşarak Dünya'ya ulaşır. Parçacıklar, kendileriyle birlikte manyetik alanlarını da getirirler, bu da gezegenler arası manyetik alan olarak adlandırılır.
Güneş rüzgarları, basınç uygularlar; eğer ki yüklü parçacıklar Dünya'nın atmosferiyle temasa geçerse, parçacıklar, atmosferi aşındırır. Fakat, Dünya'nın manyetik alanının uyguladığı basınç bu gibi zararlı parçacıkları uzakta tutar. Karşılıklı iki basıncın birbirlerini dengelediği alan, manyetopoz, manyetosferin sınır noktasıdır. Adına rağmen (magnetosphere'e sphere "küre" demektir) manyetosfer, asimetrik yapıdadır. Güneş'e bakan tarafı Dünya'nın yarıçapının 10 katı iken diğer tarafı kuyruk gibi uzar ve Dünya'nın yarı çapının 200 katından daha uzun bir alanı kaplar. Güneşe bakan manyetopozun İngilizcede özel bir adı vardırː "bow shock". Bu alanda güneş rüzgarları aniden yavaşlar.
Many

Dünya dışı atmosferlerin incelenmesi, hem astronominin bir yönü olarak hem de Dünya'nın atmosferi hakkında fikir edinmek için aktif bir araştırma alanıdır. Dünya'ya ek olarak, Güneş Sistemi'ndeki diğer astronomik cisimlerin çoğunun atmosferi vardır. Bunlar arasında tüm dev gezegenlerin yanı sıra Mars, Venüs ve Titan da bulunmaktadır. Kuyruklu yıldızlar ve Güneş gibi birçok uydu ve diğer gök cisimleri de atmosfere sahiptir. Güneş dışı gezegenlerin bir atmosfere sahip olabileceğine dair kanıtlar vardır. Bu atmosferlerin birbirleriyle ve Dünya'nın atmosferiyle karşılaştırılması, sera etkisi, aerosol ve bulut fiziği, atmosfer kimyası ve dinamiği gibi atmosferik süreçlere ilişkin temel anlayışımızı genişletmektedir.
Eylül 2022'de gök bilimcilerden olusan bir ekibin, ötegezegenlere ilişkin atmosfer çalışmalarının sonuçlarını biyoimzalar, teknoimzalar vb. açılardan listelemek üzere “Categorizing Atmospheric Technosignatures” (Türkçe: Atmosferik Teknoimzaların Kategorize Edilmesi) adında yeni bir grup kurduğu bildirildi.

Gezegensel yüzey
Hidrosfer
Koma
Solar döngü
Yıldız atmosferi

Seager, Sara (2010). Exoplanet Atmospheres: Physical Processes. Princeton University Press.  978-0-691-11914-4 (Hardback); 978-0-691-14645-4 (Paperback).
Marley, Mark S.; Ackerman, Andrew S.; Cuzzi, Jeffrey N.; Kitzmann, Daniel (2013). "Clouds and Hazes in Exoplanet Atmospheres". Comparative Climatology of Terrestrial Planets. doi:10.2458/azu_uapress_9780816530595-ch15. ISBN 978-0-8165-3059-5.

Dünya dışı gökyüzü, astronomide Dünya dışındaki bir astronomik cismin yüzeyinden uzayın görünümüdür.
Astronotlar tarafından doğrudan gözlemlenen ve fotoğraflanan tek dünya dışı gökyüzü Ay'ınkidir. Venüs, Mars ve Titan'daki gökyüzü, yüzeylerine iniş yapıp görüntüleri Dünya'ya iletmek üzere tasarlanmış uzay sondalarıyla gözlemlenmiştir.
Dünya dışı gökyüzünün özellikleri bir dizi faktöre bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir. Eğer varsa, dünya dışı bir atmosferin görünür özellikler üzerinde büyük bir etkisi vardır. Atmosferin yoğunluğu ve kimyasal bileşimi; renk, opaklık (pus dahil) ve bulut varlığını etkileyerek farklılıklara yol açabilir. Aynı şekilde astronomik cisimler de görülebilir ve bunlar arasında doğal uydular, halkalar, yıldız sistemleri, bulutsular ve diğer gezegen sistemi cisimleri yer alır.

Ekzosfer
Gökyüzü

Astronauts on the planets
Essay on the possible sky colours of alien worlds.
JPL Solar System Simulator
Phases of Charon as seen from Pluto
The Starry Universe – Life magazine (December 20, 1954).
Sunsets simulated on other planets (NASA; June 22, 2020)
YouTube'da Video (1:06)
YouTube'da Video (2:59)

Dünya dışı sıvı su (Latince kelimelerden: ekstra ["dışından, ötesi"] ve terrestris ["Dünya'ya ait veya Dünya'ya ait olmak"]), doğal haliyle Dünya dışında meydana gelen sıvı haldeki sudur. Geniş ilgi gören bir konudur, çünkü bildiğimiz gibi su yaşamın temel ön koşullarından biri olarak kabul edilir ve bu nedenle dünya dışı yaşam için gerekli olduğu düşünülür.
Okyanusların tüm yüzeyinin %71'ini kaplayan okyanus suyuyla Dünya, yüzeyinde sabit sıvı su kütlelerine sahip olduğu bilinen tek gezegendir ve  sıvı su Dünya'daki bilinen tüm yaşam formları için gereklidir. Dünya yüzeyinde suyun varlığı, atmosferik basıncının bir ürünüdür ve Dünya'nın suyunun kaynağı bilinmemektedir.
Dünya dışı sıvı suların tespiti için halihazırda kullanılan ana yöntemler absorpsiyon spektroskopisi ve jeokimyadır. Bu tekniklerin atmosferik su buharı ve buz için etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, mevcut astronomik spektroskopi yöntemlerini kullanarak, özellikle yer altı suyu durumunda, karasal gezegenlerde sıvı su tespit etmek büyük ölçüde daha zordur. Bu nedenle, gök bilimciler, astrobiyologlar ve diğer bilim adamları, sıvı su potansiyelini belirlemek için yaşanabilir bölge, yerçekimi ve gelgit teorisi, gezegensel farklılaşma modelleri ve radyometri gibi teknikleri kullanırlar. Volkanik aktivitede gözlenen su, akışkan özellikleri ve tuzlar veya amonyak gibi antifrizlerin varlığı gibi daha dolaylı kanıtlar sağlayabilir.
Bu yöntemleri kullanarak, birçok bilim insanı sıvı suyun bir zamanlar Mars ve Venüs'ün geniş alanlarını kapsadığını söyler. Suyun, Dünya'daki yeraltı suyuna benzer şekilde, bazı gezegensel cisimlerin yüzeyinin altında sıvı olduğu düşünülmektedir. Su buharı bazen sıvı suyun varlığı için kesin kanıt olarak kabul edilir, ancak sıvı suyun bulunmadığı birçok yerde atmosferik su buharının bulunduğu söylenebilir. Bununla birlikte, benzer dolaylı kanıtlar, Güneş Sisteminin başka yerlerinde birkaç ayın ve cüce gezegenlerin yüzeyinin altında sıvıların varlığını desteklemektedir. Bazılarının büyük dünya dışı "okyanuslar" olduğu düşünülüyor. Sıvı suyun, kesin kanıt olmamasına rağmen, diğer gezegen sistemlerinde yaygın olduğu düşünülmektedir ve sıvı su için ekstrasolar adayların giderek artan bir listesi bulunmaktadır. Haziran 2020'de NASA bilim adamları, matematiksel modelleme çalışmalarına dayanarak Samanyolu galaksisinde okyanuslarla birlikte dış gezegenlerin yaygın olabileceğini bildirdi.

Aralık 2015 itibarıyla, Dünya dışındaki Güneş Sistemi'ndeki bilinen sıvı su, Dünya'nın su hacminin (1,3 milyar kilometreküp) 25-50 katıdır.

Mars'ta su bugün neredeyse sadece buz halinde var, bunun yanı sıra atmosferde de az miktarda buhar var. Bugün Mars yüzeyinde sadece belirli koşullar altında bir miktar sıvı su oluşabilir. Mars yüzeyindeki atmosferik basınç sadece ortalama 600 paskal (0.087 psi) - Dünya'nın ortalama deniz seviyesi basıncının yaklaşık %0.6'sı - ve küresel ortalama sıcaklık çok düşük olduğu için (210 K (−63 °C)), hızlı buharlaşmaya veya donmaya yol açar.
Temmuz 2018'de İtalyan Uzay Ajansı'ndan bilim adamları, Mars'ta 15 kilometre (9,3 mi) büyüklüğünde, güney kutbunun 1.5 kilometre yakınında bir buzul gölü tespit ettiklerini bildirdi. Kutup başlığının tabanındaki sıcaklık 205 K (-68 °C; -90,4 °F) olarak tahmin edildiğinden       bilim adamları, suyun magnezyum ve kalsiyum perkloratların antifriz etkisi ile sıvı kalabileceğini varsayıyorlar.

Bilim adamlarının fikir birliğine vardığı konu, Europa'nın (Jüpiter'in uydusu) yüzeyinin altında bir sıvı su katmanının var olduğu ve gelgit esnemesinden kaynaklanan ısının yeraltı okyanusunun sıvı kalmasına izin vermesidir. Katı buzun dış kabuğunun yaklaşık 10–30 km olduğu tahmin edilmektedir.

Satürn'ün bir uydusu olan Enceladus, 2005 yılında Cassini uzay aracı tarafından onaylanan ve 2008'de daha derin analiz edilen bir gayzer su gösterdi. Ardından, 2010-2011 yılındaki gravimetrik veriler bir yeraltı okyanusunu doğruladı. Daha önce büyük olasılıkla güney yarımkürenin bir bölümünde yerelleştirildiğine inanılmakla birlikte, 2015 yılında ortaya çıkan kanıtlar şimdi yeraltı okyanusunun doğada küresel olduğunu göstermektedir.
Suya ek olarak, güney kutbunun yakınındaki hava deliklerinden elde edilen bu gayzerler az miktarda tuz, azot, karbon dioksit ve uçucu hidrokarbonlar içeriyordu. Okyanus suyunun ve gayzerlerin erimesi, Satürn'ün gelgit etkisi tarafından yönlendiriliyor gibi görünüyor.

2015 yılında Hubble Uzay Teleskobu'nun gözlemini takiben, Jüpiter'in bir ayı olan Ganymede'de bir yeraltı tuzlu su okyanusunun var olduğu teorileşmiştir. Auroral kayışlardaki desenler ve manyetik alanın sallanması bir okyanusun varlığını göstermiştir. Buzun yer kabuğundan 100–150 km derinde olduğu tahmin ediliyor.

Ceres kayalık bir çekirdek ve buzlu manto olarak farklılaşmış gibi görünmektedir ve buz tabakası altında kalan bir sıvı su okyanusuna sahip olabilir. Yüzey muhtemelen su buzu ve karbonatlar ve kil gibi çeşitli hidratlı minerallerin bir karışımından oluşmaktadır. Ocak 2014'te, Ceres'in çeşitli bölgelerinden su buharı emisyonları tespit edildi. Bu beklenmedik bir şeydi, çünkü asteroit kuşağındaki büyük cisimler genellikle kuyrukluyıldızların ayırt edici özelliği olan buhar yaymazlar. Ceres ayrıca, tuz içeriği ile yumuşatılmış su buzundan oluşan yüksek viskoziteli kriyovolkanik magmanın hareketini kolaylaştıran bir kriyovolkanik kubbe olduğu düşünülen Ahuna Mons adlı bir dağa sahiptir.

Uranüs ve Neptün'ün " buz devi" (bazen "su devi" olarak da bilinir) gezegenlerinin bulutlarının altında, toplam kütlelerinin yaklaşık üçte ikisini oluşturan süperkritik bir su okyanusuna sahip oldukları düşünülmektedir.

Haziran 2020'de gök bilimciler, cüce gezegen Plüton'un bir yeraltı okyanusuna sahip olabileceğine ve sonuç olarak ilk kurulduğunda yaşanabilir olabileceğine dair kanıtlar bildirdi.

Bilinen çoğu ekstrasolar gezegen sistemlerinin Güneş Sistemi'nden çok farklı bileşimlere sahip olduğu görülmekle birlikte, muhtemelen tespit yöntemlerinden kaynaklanan örneklem yanlılığı vardır.

Sıvı su, hidrojen bağlarının durumu nedeniyle diğer su durumlarına kıyasla belirgin bir absorpsiyon spektroskopisi işaretine sahiptir. Dünya dışı su buharı ve buzun onaylanmasına rağmen, sıvı suyun spektral işareti henüz Dünya dışında doğrulanmamıştır. Karasal gezegenler üzerindeki yüzey suyunun işaretleri, mevcut teknoloji kullanılarak geniş alan mesafelerindeki kalın atmosferlerden tespit edilemeyebilir.
Sıcak Mars yamaçlarındaki mevsimsel akışlar, tuzlu sıvı suyun varlığının güçlü bir şekilde düşündürmesine rağmen, spektroskopik analizde bu henüz görülememiştir.
Su buharı çok sayıda gök cisminde spektroskopi ile doğrulanmıştır, ancak kendi başına sıvı suyun varlığını doğrulamamaktadır. Bununla birlikte, diğer gözlemlerle birleştirildiğinde, olasılık çıkarılabilir.

Jüpiter uyduları olan Ganymede ve Europa için, bir buz altı okyanusunun varlığı Jüpiter'in manyetik alanının ölçümlerinden anlaşılmaktadır. Manyetik bir alan boyunca hareket eden iletkenler karşı elektromotor alan ürettiğinden, yüzeyin altındaki suyun varlığı, ay kuzeyden güneye Jüpiter'in manyetik yarımküresine geçerken manyetik alandaki değişiklikten çıkarılmıştır.

Thomas Gold, birçok Güneş Sisteminde bulunan gök cisminin yeraltı suyunu yüzeyin altında tutabileceğini öne sürdü.
Mars yeraltı yüzeyinde sıvı su olabileceği düşünülmektedir. Araştırmalar geçmişte yüzeyde akan sıvı suyun olduğunu ve  Dünya'nın okyanuslarına benzer geniş alanlar oluşturduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, suyun nereye gittiğine dair soru devam etmektedir. Suyun varlığında, gök cisimlerinin üzerinde veya yüzeyinin altında doğrudan ve dolaylı deliller vardır, örneğin, akış yatak, kutup kapakları, spektroskopik ölçümü, aşınmış kraterler ya da mineraller, doğrudan (örneğin sıvı su varlığına bağlı goetit). Jeofizik Araştırmaları Dergisi'nde yer alan bir makalede, bilim adamları Antarktika'daki Vostok Gölü'nü inceledi ve bunun hala Mars'ta bulunan sıvı su için etkileri olabileceğini keşfetti. Araştırmacılar, bilim adamları, çok yıllık buzullaşma başlamadan önce Vostok Gölü varsa, gölün dibe kadar donmadığı sonucuna vardılar. Bu hipotez nedeniyle, bilim adamları, Mars'taki kutup buz kapaklarından önce su varsa, muhtemelen buz kapaklarının altında yaşam kanıtı bile içerebilecek sıvı su olduğunu söylüyorlar.

Gayzerler Satürn'ün uydusu Enceladus ve Jüpiter'in uydusu Europa'da bulundu. Bunlar su buharı içerir ve sıvı suyun daha derine inen göstergeleri olabilir. Sadece buz da olabilirler.  Enceladus'taki tuzlu yeraltı okyanusları için Haziran 2009'da kanıtlar bulunmuştur.  Enceladus, güneş sisteminde " mikrobiyal yaşama" ev sahipliği yapmanın en muhtemel yerlerinden biridir. Cüce gezegen Ceres'in çeşitli bölgelerinden su buharı emisyonları tespit edilmiştir. Bu gözlemler daha sonra devam eden kriyovalkanik aktivite kanıtları ile birleşti.

Bilim adamlarının fikir birliğine göre, Europa'nın yüzeyinin altında bir sıvı su tabakasının mevcut olması ve gelgit esnemesinden kaynaklanan ısı enerjisinin yeraltı okyanusunun sıvı kalmasına izin vermesidir. Bir yeraltı okyanusunun ilk ipuçları gelgit ısıtmasının teorik olarak dikkate alınmasıyla ortaya çıkmıştır (Avrupa'nın hafif eksantrik yörüngesinin ve diğer Galilean uyduları ile yörünge rezonansının bir sonucu).
Bilim adamları, Enceladus'un kabuğunun altındaki bir su okyanusunu doğrulamak için Cassini uzay aracının yerçekimi ölçümlerini kullandılar. Bu tür gelgit modelleri, diğer Güneş Sistemi uydularında su katmanları için teoriler olarak kullanılmıştır. Cassini verileri üzerinde yapılan en az bir yerçekimi çalışmasına göre, Dione yüzeyin 100 kilometre altında bir okyanusa sahiptir.

Bilim adamları radyo sinyalleri kullanarak sıvı su tespit ettiler. Cassini probunun radyo algılama ve (RADAR) aleti, Ayürn'ün Titan Titan yüzeyinin altında ayın yoğunluğunun hesaplamalarıyla tutarlı bir sıvı su ve amonyak tabakasının varlığını tespit etmek için kullanıldı. Mars Express'teki MARSIS cihazından yere nüfuz eden radar ve dielektrik geçirgenlik ver

Dünya dışı yaşam, Dünya dışında başlayıp yine Dünya dışında yayıldığı ve hâlen devam ettiği düşünülen, insan dışı form ve organizmaların varlığına dair bir hayat hipotezidir. Hâlihazırda dünya dışında basit bakteri formunda yaşam olabileceği yönünde hipotezler bulunmakla birlikte, günümüze kadar gözlemlenebilen herhangi bir dünya dışı yaşam bulunmamaktadır. Dünya dışı yaşamın varlığı hakkında araştırmalar yapan bilim dalına astrobiyoloji denir.
Dünya dışında yaşamın başlangıcına dair farklı tahminler vardır. Bir görüşe göre yaşam evrenin farklı yerlerinde ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Bir diğer görüş ise panspermiadır, buna göre yaşam evrende bir noktada bir kez ortaya çıkmış ve yaşama uygun gezegenlere yayılmıştır. Sözü edilen dünya dışı yaşam biçimleri bakteriyel formların basitliğinden insansı akıllı varlıkların karmaşıklığına kadar her seviyede olabilir.
Venüs ve Mars gezegenleri ile Jüpiter ve Satürn'ün Europa, Enceladus ve Titan uydularında geçmişte yaşamın gelişmiş olabileceği veya hâlâ yaşamın devam ettiği faraziyeleri vardır. Gliese 581 yıldızının yeni keşfedilmiş iki gezegeni yaklaşık Dünya kütlesindedir ve yörüngeleri yıldızlarının yaşam kuşağı içinde kalmaktadır. Dünya dışı yaratıkların varlığına inanan Stephen Hawking; 2016 yılında yaptığı açıklamada onlarla temas etmeye çalışmanın, insanlara fayda getirmeyeceğini ve hattâ hem insanların hem de dünyadaki tüm canlıların, zamanında Amerika'nın yerlileri olan Kızılderililerin İngilizler tarafından katledilmesi gibi uzaylılar tarafından soykırıma uğramasıyla ve bir kısmının yok olup bir kısmının onların kölesi olmasıyla sonuçlanabileceğini, dolayısıyla dünya dışı hiçbir varlığa uydular aracılığıyla ileti gönderilmemesi, onlardan ileti niteliğinde tepkimeler alındığında hiçbir şekilde yanıt verilmemesi gerektiği şeklinde bir görüş ileri sürmüştür.

Birçok kozmolojik ve mitolojik sistem, dünyanın dört yanını veya dört yarısını, yaklaşık olarak pusulanın dört noktası (veya iki gündönümü ve iki ekinoks) ile örtüşecek şekilde tasvir eder. Merkezde kutsal bir dağ, bahçe, dünya ağacı veya yaratılışla ilgili başka bir başlangıç noktası bulunabilir. Sıklıkla dört nehir dünyanın dört köşesine akar ve yeryüzünün dört bölümünü sular.

Mezopotamya kozmolojisinde, dünyanın merkezi olan yaratılış bahçesinden çıkan dört nehir, dünyanın dört köşesini tanımlar. Akadların bakış açısına göre, coğrafi kuzey ufku Subartu ile, batı Mar.tu ile, doğu Elam ile ve güney Sümer ile işaretlenmiştir. Mezopotamya'nın sonraki hükümdarları, örneğin Kiros'un unvanları arasında LUGAL kib-ra-a-ti er-bé-et-tì, yani "Dört Köşenin Kralı" vardır.

Hristiyanlık ve Yahudilikte, Eski Ahit (Yaratılış Kitabı, Yaratılış 2:8–14) Aden Bahçesi ve dört nehir olarak Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon'u tanımlar. Dicle, Asur'a, Fırat Ermenistan'a, Pişon Havilah veya Elam'a, Gihon ise Etiyopya'ya akar. Dünya'nın dört köşeleri Vahiy Kitabı 7:1'de ve "dünyanın dört yöresi" ifadesi Vahiy Kitabı 20:8'de geçmektedir.

Düz Dünya

Düzenli uydu terimi, astronomide çok az yörünge eğimi veya eksantrikliği ile nispeten yakın ve düz yönlü bir yörüngeyi takip eden doğal uyduları kapsamaktadır. Yakalanan düzensiz uyduların aksine, birincil uydularının yörüngesinde oluştuklarına inanılır.
Sekiz gezegenin en az 57 düzenli uydusu vardır: Dünya'da bir, Jüpiter'de sekiz, Satürn'de 24 adlandırılmış düzenli uydu (yüzlerce veya binlerce uyduyu saymazsak), Uranüs'te bilinen 18 ve Neptün'de 7 küçük düzenli uydu (Neptün'ün en büyük uydusu Triton yakalanmış gibi görünmektedir). Plüton'un beş uydusu ve Haumea'nın iki uydusunun bu cüce gezegenlerin yörüngesinde dev çarpışmalarda oluşan enkazlardan oluştuğu düşünülmektedir.
Düzenli uyduların çoğunun ana gezegenlerine kütleçekimsel olarak kilitli olduğu bilinmektedir; bilinen tek istisna, kaotik dönüş sergileyen Satürn'ün Hyperion'udur.

Düzensiz uydu
İç uydu

Dış gezegen, Güneş Sistemi'nin en dıştaki yörüngelerde bulunan gezegenlere verilen isimdir. Dev gezegenler veya Jovian gezegenleri olarak da adlandırılan bu dört dış gezegen: Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Toplu olarak Güneş'in yörüngesinde olduğu bilinen kütlenin %99'unu oluştururlar. Bu gezegenler, Güneş'e en yakın ilk 4 gezegenden farklı olarak gaz yapıdadırlar. Jüpiter ve Satürn gaz devi, Uranüs ve Neptün ise buz devi olarak sınıflandırılır. Dört dev gezegen de halkalara sahiptir, fakat yalnızca Satürn'ün halka sistemi Dünya'dan kolayca gözlemlenebilir. Jüpiter, Satürn ve Uranüs'ün halka-uydu sistemleri Güneş Sistemi'nin adeta minyatür versiyonları gibidir. Neptün'ün halka sistemi, en büyük uydusu Triton'un yakalanmasıyla dağıldığı için önemli ölçüde farklıdır.
2006 yılına kadar bir gezegen ve ayrıca dış gezegen olan Plüton, 24 Ağustos 2006 tarihinde yapılan Uluslararası Gökbilim Birliği (International Astronomical Union; IAU) toplantısında Cüce gezegen sınıfına konularak bu sıfatlarını kaybetmiştir.

İç gezegen
Alt gezegen
Üst gezegen
Karasal gezegen

Astrodinamikte, bir astronomik cismin yörünge eksantrikliği (dış merkezlilik), başka cisim etrafındaki yörüngesinin mükemmel bir daireden ne kadar saptığını belirleyen boyutsuz bir parametredir.
0 değeri dairesel yörünge olup 0 ile 1 arasındaki değerler eliptik bir yörünge çizer, 1 ise parabolik kaçış yörüngesi (veya yakalama yörüngesidir) ve 1'den büyük değerler hiperboldür.
Her Kepler yörüngesi bir konik kesit olduğundan, terim adını konik kesitlerin parametrelerinden alır. Normalde izole edilmiş iki cisim problemi için kullanılır, ancak Galaksi boyunca bir rozet yörüngesini takip eden nesneler için uzantılar da vardır.

Ters-kare-yasa kuvvetine sahip iki cisim probleminde, her yörünge bir Kepler yörüngesidir. Bu Kepler yörüngesinin eksantrikliği, şeklini tanımlayan negatif olmayan bir sayıdır.
Eksantriklik aşağıdaki değerleri alabilir:
Dairesel yörünge: e = 0
Eliptik yörünge: 0 < e < 1
Parabolik yörünge: e = 1
Hiperbolik yörünge: e > 1
Eksantriklik (e) şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        e
        =
        
          
            1
            +
            
              
                
                  2
                  E
                  
                    L
                    
                      2
                    
                  
                
                
                  
                    m
                    
                      red
                    
                  
                  
                  
                    α
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle e={\sqrt {1+{\frac {2EL^{2}}{m_{\text{red}}\,\alpha ^{2}}}}}}
  

Burada E toplam yörünge enerjisi, L açısal momentum, mred indirgenmiş kütle ve α klasik fizikteki yerçekimi veya elektrostatik teorisinde olduğu gibi ters-kare yasası merkezi kuvvet katsayısıdır:

  
    
      
        F
        =
        
          
            α
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F={\frac {\alpha }{r^{2}}}}
  

(
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 Bu, çekici bir kuvvet için negatif, itici bir kuvvet için pozitiftir; Kepler problemi ile ilgilidir.)
veya yerçekimi kuvveti durumunda;

  
    
      
        e
        =
        
          
            1
            +
            
              
                
                  2
                  ε
                  
                    h
                    
                      2
                    
                  
                
                
                  μ
                  
                    2
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle e={\sqrt {1+{\frac {2\varepsilon h^{2}}{\mu ^{2}}}}}}
  

burada ε özgül yörünge enerjisi (toplam enerjinin indirgenmiş kütleye bölümü), μ toplam kütleye dayalı standart yerçekimi parametresi ve h özgül göreli açısal momentumdur (açısal momentumun indirgenmiş kütleye bölümü).
0'dan 1'e kadar olan e değerleri için yörüngenin şekli giderek uzayan (veya düzleşen) bir elipstir;
1'den sonsuza kadar olan e değerleri için yörünge, 180'den 0 dereceye azalan 2 arccsc(e) toplam dönüş yapan bir hiperbol dalıdır.
Burada toplam dönüş, dönüş sayısına benzer ancak açık eğriler (hız vektörü tarafından kapsanan açıdır) içindir. Elips ve hiperbol arasındaki sınır durum, e=1 olduğundaki paraboldür.
Radyal yörüngeler, eksantrikliğe göre değil yörüngenin enerjisine göre eliptik, parabolik veya hiperbolik olarak sınıflandırılır. Radyal yörüngelerin açısal momentumu sıfırdır dolayısıyla bire eşit eksantrikliği vardır. Enerji sabit tutulup açısal momentum azaltıldığında eliptik, parabolik ve hiperbolik yörüngelerin her biri karşılık gelen radyal yörünge tipine yönelirken e=1' e yönelir (veya parabolik durumda 1 olarak kalır).
İtici bir kuvvet için, radyal versiyon da dahil olmak üzere sadece hiperbolik yörünge geçerlidir.
Eliptik yörüngeler için basit bir kanıt; 
  
    
      
        arcsin
        ⁡
        (
        e
        )
      
    
    {\displaystyle \arcsin(e)}
  
'nin mükemmel dairenin eksantrikliği e olan elips'e izdüşüm açısı verdiğini gösterir.
Örneğin, Merkür gezegeninin eksantrikliğini (e = 0,2056) görmek üzere, 11,86 derece izdüşüm açısını bulmak için ters sinüsü hesaplamak yeterlidir. Sonra herhangi dairesel nesneyi bu açıyla eğildiğinde, izleyicinin gözüne yansıtılan bu nesnenin görünen elipsi aynı eksantrikliğe sahip olur.

Dünya'nın yörünge eksantrikliği yaklaşık 0,0167'dir ve yörüngesi neredeyse daireseldir. Venüs ve Neptün'ün eksantriklikleri daha da azdır. Yüz binlerce yıl boyunca Dünya yörünge eksantrikliği, gezegenler arasındaki yerçekiminin sonucunda yaklaşık 0,0034 ile neredeyse 0,058 arasında değişmiştir.

Tabloda tüm gezegenler ve cüce gezegenler ile seçilmiş asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve uydular için değerler listelenmektedir. Merkür'ün, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegenden daha büyük yörünge eksantrikliği vardır (e = 0,2056). Bu eksantriklik, Merkür'ün perihelion'da aphelion'a kıyasla iki kat daha fazla güneş radyasyonu alması için yeterlidir.
2006'da gezegen statüsünden düşürülmeden önce, Plüton en eksantrik yörüngeli gezegen olarak kabul ediliyordu (e = 0,248).
Diğer Neptün ötesi nesneler, özellikle cüce gezegen Eris (0,44) eksantrikliğ vardır. Daha da uzaktaki Sedna'nın tahmini 937 AU enöte ve yaklaşık 76 AU enberi nedeniyle 0,855 gibi çok büyük eksantrikliği vardır.
Güneş Sistemi'ndeki asteroitlerin çoğunun yörünge eksantriklikleri 0 ile 0,35 arasında olup ortalama değer 0,17'dir. Nispeten büyük eksantriklikleri muhtemelen Jüpiter'in etkisinden ve geçmişteki çarpışmalardan kaynaklanır.
Ay'ın değeri 0,0549 olup, Güneş Sistemi'nin büyük uyduları arasında en eksantriklisidir. Dört Galilei uydusunun eksantrikliği 0,01'den daha azdır.
Neptün'ün en büyük uydusu Triton'un eksantrikliği 1,6×10-5'dir. (0,000016), Güneş Sistemi'ndeki bilinen uydular arasında en küçük eksantrikli olandır; yörüngesi mükemmel bir daire gibidir. Ancak, daha küçük uyduların, özellikle Neptün'ün üçüncü büyük uydusu Nereid (0,75) gibi düzensiz uyduların önemli eksantriklikleri olabilir.
Kuyruklu yıldızlar çok farklı eksantrik değerlidir. Periyodik kuyruklu yıldızların eksantriklikleri çoğunlukla 0,2 ile 0,7 arasındadır ancak bazılarının eksantriklikleri 1'in biraz altında olup oldukça eksantrik eliptik yörüngelidir; örneğin Halley Kuyruklu Yıldızı 0,967 değerlidir.
Periyodik olmayan kuyruklu yıldızlar neredeyse parabolik yörünge izler ve bu nedenle 1'e daha da yakın eksantriklikleri vardır. 0,995 değerli Hale-Bopp kuyruklu yıldızı ve 1,000019 değerli C/2006 P1 (McNaught) kuyruklu yıldızı bunun örekleridir. Hale–Bopp'un değeri 1'den küçük olduğunda yörüngesi eliptiktir ve sisteme geri dönecektir.
McNaught gezegenlerin etkisi altındayken hiperbolik bir yörüngeliidir ancak yine de yaklaşık 105 yıllık bir yörünge periyoduyla Güneş'e bağlıdır. C/1980 E1 Kuyruklu Yıldızı 1,057 eksantriklik ile Güneş kökenli bilinen hiperbolik kuyruklu yıldızlar arasında en büyük eksantrikliğe sahiptir, ve sonunda Güneş Sistemi'ni terk edecektir.
ʻOumuamua, Güneş sistemi'nden geçtiği tespit edilen ilk yıldızlararası nesne'dir. Yörünge dış merkezliliğinin 1,20 olması, ʻOumuamua'nın Güneş'e hiçbir zaman kütleçekimsel olarak bağlı olmadığını gösterir. Dünya'dan 0,2 AU (30000000 km; 19000000 mi) uzaklıkta keşfedilmiştir ve yaklaşık 200 metre çapındadır. Yıldızlararası hızı (sonsuzdaki hızı) 26,33 km/s (58900 mph)'dir.

Bir nesnenin ortalama eksantrikliği, belirli bir zaman aralığında pertürbasyonlar sonucu oluşan ortalama eksantrikliktir. Neptün'ün halen 0,0113 anlık (güncel devir) eksantrikliği vardır ancak 1800'den 2050'ye kadar ortalama eksantriklik 0,00859'dur.

Yörünge mekaniği, mevsimlerin süresinin Dünya'nın yörüngesinin gündönümleri ve ekinokslar arasında taranan alanıyla orantılı olmasını gerektirir. Bu nedenle yörünge eksantrikliği aşırı olduğunda, yörüngenin uzak tarafında (enöte) meydana gelen mevsimlerin süresi çok daha uzun olabilir. Kuzey yarımkürede sonbahar ve kış, Dünya'nın maksimum hızda hareket ettiği en yakın yaklaşmada (enberi) meydana gelirken, güney yarımkürede bunun tam tersi olur. Sonuçta, kuzey yarımkürede sonbahar ve kış, ilkbahar ve yazdan biraz daha kısadır; ancak küresel anlamda bu durum ekvatorun altında daha uzun olmaları ile dengelenir. 2006 yılında Milankovitch döngüleri nedeniyle kuzey yarımkürede yaz, kıştan 4,66 gün, ilkbahar ise sonbahardan 2,9 gün daha uzundu.
Kubbemsi yalpalanma da Dünya'nın yörüngesinde gündönümlerini ve ekinoksların oluştuğu yeri yavaşça değiştirir. Bu, yörüngesel salınım da denilen dönme ekseninde değil, Dünya'nın yörüngesindeki yavaş bir değişimdir. Önümüzdeki 10000 yıl boyunca, kuzey yarımkürede kışlar giderek uzayacak ve yazlar kısalacaktır. Ancak, bir yarımküredeki soğuma etkisi diğer yarımküredeki ısınma ile dengelenecek ve Dünya'nın yörüngesinin eksantrikliğinin neredeyse yarı yarıya azalacak olması nedeniyle genel değişikliklere karşı koyulacaktır. Bu durum ortalama yörünge yarıçapını azaltacak ve her iki yarımküredeki sıcaklıkları orta buzul zirvesine yaklaştıracaktır.

Keşfedilen birçok ötegezegenin çoğu Güneş sistemi'ndeki gezegenlerden daha çok yörünge eksantriklikleri vardır. Az yörünge eksantrikliği olan (dairesele yakın yörüngeler) ötegezegenler yıldızlarına çok yakındır ve yıldıza kütleçekim kilidi durumdadır.
Güneş Sistemi'ndeki sekiz gezegenin tümü dairesele yakın yörüngeliidir. Keşfedilen ötegezegenler, alışılmadık derecede az eksantriklikte Güneş Sistemi'nin nadir ve benzersiz olduğunu gösterir. Bir teori bu az eksantrikliği Güneş Sistemi'ndeki çok sayıda gezegene bağlarken; bir diğeri bunun benzersiz asteroit kuşakları nedeniyle ortaya çıktığını öne sürer. Başka çok gezegenli sistemler de bulunmuştur ancak hiçbir

Astronomide, 2dF Galaksi Kırmızıya Kayma Araştırması (İki Derece Alanlı Galaksi Kırmızıya Kayma Araştırması),  2dF veya 2dFGRS Avustralya Astronomi Gözlemevi (AAO) tarafından 1997 ile 11 Nisan 2002 tarihleri arasında 3,9 metrelik Anglo-Avustralya Teleskobu ile gerçekleştirilen bir kırmızıya kayma araştırmasıdır. Bu araştırmanın verileri 30 Haziran 2003 tarihinde kamuoyuna açıklandı. Anket, evrenin iki büyük diliminde yaklaşık 2,5 milyar ışık yılı (kırmızıya kayma ~ 0,2) derinliğe kadar büyük ölçekli yapıyı belirledi. Bu, 1998 (Las Campanas Kırmızıya Kayma Araştırması'nı geçerek) ile 2003 (Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması tarafından geçilerek) arasında dünyanın en büyük kırmızıya kayma araştırmasıydı. Matthew Colless, Richard Ellis, Steve Maddox ve John Peacock bu projenin sorumlularıydı. Ekip üyeleri Shaun Cole ve John Peacock, 2dFGRS'nin sonuçları nedeniyle 2014 Shaw Prize astronomi ödülünü paylaştılar.

2dF araştırması, kuzey ve güney galaktik kutup bölgelerini kapsayan yaklaşık 1500 Derece karelik bir alanı kapsıyordu. Adı, araştırma cihazının 2 derece çapında bir görüş alanına sahip olmasından gelmektedir.
Gözlem için seçilen alanlar daha önce büyük çaplı APM Galaxy Survey (Steve Maddox'un da çalıştığı) tarafından incelenmişti. Araştırılan bölgeler her iki bant için yaklaşık 75 derecelik Sağ açıklığı kapsamaktadır ve Kuzey Kutup bandının eğimi yaklaşık 7,5 derece iken Güney Kutup bandının eğimi yaklaşık 15 derecedir. Güney Kutup bandı yakınındaki yüzlerce izole iki derecelik alan da araştırılmıştır (bkz. GIF bu resim, burada siyah daireler araştırma alanlarını, kırmızı ızgara ise önceki APM araştırmasını temsil etmektedir).
Toplamda, 382.323 nesnenin fotometrisi ölçüldü; buna 245.591 nesnenin spektrumları da dahildir ve bunların 232.155'i galaksiler (221.414'ü iyi kalitede spektrumlara sahip), 12.311'i yıldız ve 125'i yıldız benzeri nesne (kuasar) idi. Araştırma, 5 yıla yayılan 272 gece gözlem gerektirmiştir.
Araştırma, 4 metrelik Anglo-Avustralya Teleskobu ile gerçekleştirildi ve birincil odak noktasına yerleştirilen 2dF cihazı sayesinde her bir işaretleme için 2 derecelik bir alanın gözlemlenmesi mümkün oldu. Cihaz, her biri 200 optik fiberden oluşan iki bankaya sahip bir spektrograf ile donatılmıştır ve 400 spektrumun eşzamanlı ölçümüne olanak tanır.
Araştırmanın sınırlayıcı görünür parlaklığı 19,5 olup, çoğunlukla z=0,3'ten daha az ve medyan kırmızıya kayma 0,11 olan nesneleri kapsamaktadır. Araştırmanın kapsadığı evrenin hacmi yaklaşık 108 h−1 Mpc3'tür, burada h Hubble sabiti H0 değerinin 100'e bölünmesiyle elde edilir. H0 yaklaşık 70 km/s/Mpc'dir. Araştırmada gözlemlenen en büyük kırmızıya kayma 600 h−1 Mpc mesafesine karşılık gelir.

2dF araştırmasıyla kozmoloji alanında elde edilen başlıca sonuçlar şunlardır:

Görelilik teorisi (baryonik madde artı karanlık madde artı kütleli nötrinolar) Friedmann denklemleri ölçümü
Baryon akustik salınımları'nın tespiti ve bunun sonucunda baryonik madde ile karanlık maddenin yoğunluğu arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Karanlık maddeye kütleli nötrinoların katkısının sınırlandırılması, üç nötrino ailesinin kütlelerinin toplamının 1,8 eV ile sınırlandırılması.
Tüm bu sonuçlar, diğer deneylerin, özellikle WMAP deneyinin ölçümleriyle uyumludur. Bunlar, standart kozmolojik modeli doğrulamaktadır.

2dF araştırması, yerel kozmik çevremize dair benzersiz bir bakış açısı da sunmaktadır. Şekilde, araştırmanın iç kısımlarının 3 boyutlu bir rekonstrüksiyonu gösterilmekte ve yakın evrendeki kozmik yapılar hakkında bir bakış açısı sunulmaktadır. Sloan Büyük Duvarı gibi birkaç Süperküme öne çıkmaktadır. Bu, bilinen en büyük kozmik yapılardan biridir

Karanlık madde
Lambda-CDM modeli

Official site of the 2dF Galaxy Redshift Survey
The 2dF Galaxy Redshift Survey: spectra and redshifts − 2001 Royal Astronomical Society paper describing the survey
Official site 20 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of the Two Degree Field instrument system

6dF Galaksi Araştırması (Altı Derece Alan Galaksi Araştırması), 6dF veya 6dFGS, Anglo-Avustralya Gözlemevi (AAO) tarafından 2001 ile 2009 yılları arasında 1,2 metrelik UK Schmidt Teleskobu ile gerçekleştirilen bir kırmızıya kayma araştırması'dır. Bu araştırmanın verileri 31 Mart 2009 tarihinde kamuoyuna açıklanmıştır. Araştırma, gökyüzünün neredeyse yarısını kapsayan yakın evrenin haritasını çıkarmıştır. 136.304 spektrum, 110.256 yeni galaksi dışı kırmızıya kayma ve 125.071 galaksiden oluşan yeni bir katalog ortaya çıkarmıştır. 6dF'nin bir alt örneği olan Kendine özgü hız araştırması, yerel evrenin kütle dağılımını ve toplu hareketlerini ölçmektedir. Temmuz 2009 itibarıyla, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması (SDSS) ve 2dF Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması (2dFGRS) ile birlikte üçüncü büyük kırmızıya kayma araştırmasıdır.

6dF araştırması, güney gökyüzünün 17.000 derece2'lik bir alanını kapsamaktadır. Bu alan, 2dFGRS'in yaklaşık on katı ve Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması'nın spektroskopik alan kapsamının iki katından fazladır. Tüm kırmızıya kayma ve spektrumlar, Edinburgh Kraliyet Gözlemevi'nde barındırılan 6dFGS Çevrimiçi Veritabanı aracılığıyla erişilebilir. Cape Town Üniversitesi aracılığıyla çevrimiçi 6dFGS atlası erişilebilir.
Araştırma, Avustralya'nın Yeni Güney Galler eyaletindeki Siding Spring Gözlemevi'nde bulunan 1,2 metrelik UK Schmidt Teleskopu ile gerçekleştirildi ve 6dF cihazı, her bir noktada 6 derecelik bir alanı gözlemlemeye imkan verdi. Cihaz, her bir alan plakası başına 150 optik fiber içeren çok nesneli fiber spektrografa sahiptir.
6dF Galaksi Araştırması'nın önceki kırmızıya kayma ve özel hız araştırmalarına kıyasla bir özelliği, yakın kızılötesi kaynak seçimi olmasıdır. Ana hedef katalogları, 2MASS
 Araştırmasından seçilmiştir. Bu bantlarda galaksileri seçmenin birkaç avantajı vardır.

Galaksilerin yakın kızılötesi spektral enerji dağılımları, en eski yıldız popülasyonlarının ışığı ve dolayısıyla yıldız kütlelerinin büyük kısmı tarafından domine edilir. Geleneksel olarak, araştırmalar galaksilerin daha genç, daha mavi yıldızların domine ettiği optik alanda hedef galaksileri seçmiştir.
Toz sönümleme etkileri, daha uzun dalga boylarında daha azdır. Hedef galaksiler için bu, toplam yakın kızılötesi parlaklığın galaksinin yönelimine bağlı olmadığı ve dolayısıyla galaksi kütlesinin güvenilir bir ölçüsünü sağladığı anlamına gelir. Ayrıca bu, 6dF'nin, optik seçim yoluyla mümkün olandan daha yakın bir şekilde Samanyolu düzlemine yakın yerel Evren'i haritalayabileceği anlamına gelir.

6dF homepage
6dFGS online database

Alan Harvey Guth (d. 27 Şubat 1947), Amerikalı teorik fizikçi ve kozmolog. Temel parçacık teorisi üzerine araştırma yapmış ve bu teorinin evrenin ilk aşamalarına nasıl uygulanabileceğini incelemiştir. Günümüzde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü fizik bölümünde profesörlük yapan Guth, kozmik enflasyon teorisinin yaratıcısıdır.
1968 yılında MIT'de fizik bölümünü bitirmiş ve yine bu üniversitede fizik masterı ve doktorası yapmıştır.
Cornell Üniversitesi'nde daha genç bir parçacık fizikçisiyken 1979 yılında enflasyon teorisini ortaya atmış ve bununla ilgili ilk seminerini Ocak 1980'de vermiştir. Stanford Üniversitesi'ne geçtikten sonra 1981 yılında Guth resmi olarak kozmik enflasyon teorisini ileri sürmüştür.

Guth, Alan, "The Inflationary Universe: The Quest for a New Theory of Cosmic Origins". 1997. ISBN 0-201-32840-2 or ISBN 0-224-04448-6

Alan H. Guth's webpage at MIT 23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Physics Department website 23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Center for Theoretical Physics 15 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alan Guth - "Eternal inflation: Successes and questions"
The Growth of Inflation, Symmetry magazine, Aralık 2004/Ocak 2005
Guth's Grand Guess 3 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Discover magazine, Nisan 2002
Additional photo
Inflationary spacetimes are not past-complete 23 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alexander Alexandrovich Friedmann (Friedman veya Fridman; 1888, — 16 Eylül 1925), Rus ve Sovyet fizikçi ve matematikçi. Friedmann denklemleri olarak bilinen, geliştirdiği bir dizi denklem tarafından yönetilen, evrenin genişlediğine dair öncü teorisiyle tanınır.

Alexander Friedmann, besteci ve balerin Alexander Friedmann (vaftiz edilmiş bir Yahudi kantonistinin oğluydu) ve piyanist Ludmila Ignatievna Voyachek (Çek besteci Hynek Vojáček'in kızı) olarak dünyaya geldi. Friedmann, bebekken Rus Ortodoks Kilisesi'nde vaftiz edilmiştir ve hayatının çoğunu Saint Petersburg'da geçirmiştir.
Friedmann, 1910'da St. Petersburg Devlet Üniversitesi'nden mezun olmuştur ve Saint Petersburg Maden Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olmuştur.
Friedmann, okul günlerinde, aynı zamanda seçkin bir matematikçi olan Jacob Tamarkin'le ömür boyu sürecek bir arkadaşlık kurmuştur.

Friedmann, Birinci Dünya Savaşı'nda İmparatorluk Rusyası adına, bir ordu havacısı, bir eğitmen ve devrimci rejim altında bir uçak fabrikasının başkanı olarak savaştı.

Friedmann 1922'de hareket eden ve madde içeren genişleyen bir evren fikrini ortaya atmıştır. Einstein ile yazışmalardan anlaşıldığı üzere, Einstein'ın gelişen bir evren fikrini kabul etmeye isteksiz olduğunu ve bunun yerine Newton'un zamanından beri inanıldığı gibi statik bir sonsuz evren sağlamak için denklemlerini değiştirmeye çalıştığını gösteriyor. Birkaç yıl sonra, 1926'da Hubble, kırmızıya kaymaya karşı uzaklık ilişkisini yayınladı. Yani mahalledeki tüm galaksiler mesafeleriyle orantılı bir oranda geriliyor gibiydi. Daha önce Carl Wilhelm Wirtz tarafından yapılan bir gözlemi resmîleştirdi. 1927'de Belçikalı astronom Georges Lemaître'nin de bağımsız olarak gelişen bir Evren sonucuna ulaştığı belirtilebilir.
Haziran 1925'te Friedmann'a Leningrad'daki Ana Jeofizik Gözlemevi müdürlüğü görevi verilmiştir. Temmuz 1925'te rekor kıran bir balon uçuşuna katıldı ve 7.400 m (24.300 ft) yüksekliğe ulaşmıştır.

Friedmann'ın Alman fizik dergisi Zeitschrift für Physik tarafından yayınlanan "Almanca: Über die Möglichkeit einer Welt mit konstanter negatifr Krümmung des Raumes" ("Uzayın sabit negatif eğriliğine sahip bir dünya olasılığı") dahil olmak üzere, Robertson ve Walker'ın analizlerini yayınlamasından on yıl önce, sırasıyla pozitif, sıfır ve negatif eğriliği tanımlayan üç Friedmann modelinin tümüne hakim olduğunu gösterdi.
Bu dinamik kozmolojik genel görelilik modeli, hem Büyük Patlama hem de Durağan Durum teorileri için standart oluşturacaktı. Friedmann'ın çalışması, her iki teoriyi de eşit olarak desteklemiştir. Bu nedenle, kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun saptanmasına kadar, Durağan Durum teorisi, mevcut favori Big Bang paradigması lehine terk edilmemiştir.

Genel göreliliğe ek olarak, Friedmann'ın ilgi alanları hidrodinamik ve meteorolojiyi içeriyordu.

Fizikçi George Gamow, Vladimir Fock ve Lev Vasilievich Keller öğrencileri arasındaydı.

1911'de Ekaterina Dorofeeva ile evlenmiştir. Ancak daha sonra ondan boşanıp, 1923'te Natalia Malinina ile evlenmiştir. Her ikisi de dindarlıktan uzak olsa da dini bir nikah töreni yapmışlardır.

Friedmann, 16 Eylül 1925'te yanlış teşhis edilen tifo ateşinden ölmüştür. Kırım'daki balayından dönerken tren istasyonundan aldığı yıkanmamış armudu yerken bakteri kaptığı iddia edilmiştir.

Bir ay kraterine Fridman adı verilmiştir.

Alexander Friedmann Uluslararası Semineri, periyodik bir bilimsel etkinliktir. Toplantının amacı, Relativite, Gravitasyon ve Kozmoloji ve ilgili alanlarda çalışan bilim adamları arasındaki iletişimi sağlamaktır. İlk Alexander Friedmann Uluslararası Yerçekimi ve Kozmoloji Semineri, doğumunun yüzüncü yılına ithafen 1988'de gerçekleşmiştir.

Friedman, A. (1922). "Über die Krümmung des Raumes". Zeitschrift für Physik. 10 (1): 377-386. Bibcode:1922ZPhy...10..377F. doi:10.1007/BF01332580. . English translation in: Friedman, A. (1999). "On the curvature of space". General Relativity and Gravitation. 31 (12): 1991-2000. Bibcode:1999GReGr..31.1991F. doi:10.1023/A:1026751225741.  The original Russian manuscript of this paper is preserved in the Ehrenfest archive 26 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., together with some letters and unpublished work.
Friedman, A. (1924). "Über die Möglichkeit einer Welt mit konstanter negativer Krümmung des Raumes". Zeitschrift für Physik. 21 (1): 326-332. Bibcode:1924ZPhy...21..326F. doi:10.1007/BF01328280. . English translation in: Friedmann, A. (1999). "On the Possibility of a World with Constant Negative Curvature of Space". General Relativity and Gravitation. 31 (12): 2001-2008. Bibcode:1999GReGr..31.2001F. doi:10.1023/A:1026755309811. 

Poluboyarinova-Kochina, P. Ya. (January–February 1964). "Aleksandr Fridman" (PDF). Soviet Physics Uspekhi (English Edition): 467-472. 
Frenkel', V.Ya. (1988). "Aleksandr Aleksandrovich Fridman (Friedmann): a biographical essay". Soviet Physics Uspekhi. 31 (7): 645-665. Bibcode:1988SvPhU..31..645F. doi:10.1070/PU1988v031n07ABEH003574.

Alfa Centauri (α Centauri, Alpha Cen veya α Cen), Erboğa takımyıldızının güneyinde bulunan bir yıldız sistemidir. Sistem üç yıldızdan oluşur: Rigil Kentaurus (Alfa Centauri A), Toliman (B) ve Proxima Centauri (C). Proxima Centauri, 4,2465 ışık yılı (1,3020 pc) uzaklığıyla aynı zamanda Güneş'e en yakın yıldızdır.
Alfa Centauri A ve B, sırasıyla G sınıfı ve K sınıfı olan Güneş benzeri yıldızlardır ve birlikte Alfa Centauri AB ikili yıldız sistemini oluştururlar. Çıplak gözle bakıldığında bu iki ana bileşen, -0,27 görünür büyüklük ile tek bir yıldız gibi görünür. Takımyıldızının en parlak yıldızı olan Alfa Centauri, Sirius ve Canopus'dan sonra gece gökyüzündeki en parlak üçüncü yıldızdır.
Aralarındaki uzaklık yaklaşık 40 astronomik birim (Plüton-Güneş arası uzaklık) ve 9 astronomik birim (Satürn-Güneş arası uzaklık) olarak değişme gösteren Alfa Centauri A ve Alfa Centauri B adındaki iki parlak yıldız birbirinin çevresindeki dolanımı 80 yılda tamamlar. (Bir astronomik birim Güneş'in merkeziyle Dünya'nın merkezi arasındaki uzaklık olan 149,6 milyon km.'dir.) Alfa Centauri A, spektrum türü G olan, Güneş benzeri sarı renkte bir yıldızdır; ancak, Güneş'ten biraz daha büyük ve 1,5 kat daha parlaktır. Alfa Centauri B ise, Güneş'ten biraz daha küçük, spektrum türü K olan, turuncu renkte bir yıldızdır ve Güneş'in yaklaşık yarısı parlaklıktadır. Sistemin olası üçüncü yıldızı olan Alfa Centauri C 'ye Proxima Centauri de denir, çünkü 4,22 ışık yılı uzaklığıyla Güneş Sistemi'ne en yakın yıldızdır. Proxima Centauri bir kırmızı cücedir ve Güneş'ten 7.000 kat daha sönük bir yıldızdır. Ana sistemin çevresinde, tamamlanması yaklaşık 1 milyon yıl süren geniş bir yörünge çizerek döner.
Alfa Centauri yıldız sisteminde 2012 Kasım ayına kadar bir gezegen saptanamamış ise de, aynı ay içinde Alpha Centauri B yörüngesinde dönen Alpha Centauri Bb adında bir gezegen keşfedilmiştir. Şimdiye kadar keşfedilen Dünya'ya en yakın ve Güneş'e benzer bir yıldızın yörüngesinde dolanan en küçük güneş dışı gezegendi. Ancak ağustos 2016'da Güneş Sistemi'ne en yakın yıldız olan Proxima Centauri yörüngesinde bir gezegen olduğu Avrupa Güney Rasathanesi tarafından açıklandı. Proxima centuari b'nin keşfinden kısa bir süre sonra araştırmacılar, Proxima b'nin yaşanabilirlik potansiyelini inceleyince Güneş dışı gezegenin muhtemelen Güneş Sistemi'ne en yakın hayat barındıran yer olabileceğini ileri sürdüler.

SIMBAD observational data
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars U.S.N.O.
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars : Orbital Elements U.S.N.O.
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars : Orbit Notes U.S.N.O.
Sixth Catalogue of Orbits of Visual Binary Stars : Orbit Ephemeris U.S.N.O.
The Imperial Star - Alpha Centauri
Alpha Centauri - A Voyage to Alpha Centauri
Immediate History of Alpha Centauri
eSky : Alpha Centauri 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1] 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Video: A journey to Alpha Centauri)

Andromeda Galaksisi, Andromeda Takımyıldızı'nda bulunan sarmal bir galaksidir. Mitolojik bir kavram olan Andromeda'nın Türkçedeki karşılığı, zincire vurulmuş kız anlamına gelmektedir. Ayrıca Messier 31, M31 ve NGC 224 olarak da bilinir. Galaksi, Spitzer Uzay Teleskobu'ndan elde edilen verilere göre bir trilyon yıldıza ev sahipliği yapmaktadır. Samanyolu galaksisi ile arasındaki uzaklık yaklaşık olarak 2,54 milyon ışık yılıdır. 2006 ölçümlerine göre Samanyolu, Andromeda'nın kütlesinin ancak ~80%'ine sahiptir. Andromeda'nın bir diğer özelliği ise çıplak göz ile Dünya'dan görülebilen en uzak gök cismi olmasıdır. Ayrıca Samanyolu'na en yakın büyük galaksidir.
Samanyolu ve Andromeda galaksilerinin yaklaşık 4.5 milyar yıl içinde, dev bir eliptik veya merceksi galaksi oluşturacak şekilde birleşmeleri beklenmektedir.

Andromeda Galaksisi, ilk defa M.S. 964 yılında İranlı astronomu Abdurrahman el-Sufi tarafından çıplak gözle gözlenmiştir. "Küçük Bulut" olarak adlandırdığı bu cismi "Sabit Yıldızlar" adlı eserinde tanımlamıştır. 1612 yılında Simon Marius, Andromeda'nın ilk çizimini yayınladığında, Charles Messier (1764) Al-Sûfî’nin bu çalışmasından habersiz olarak bunun yeni bir bulutsu olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Andromeda bulutsusu Messier Kataloğuna “M31” olarak kaydedilmiştir.
Andromeda Galaksisi ile ilgili ilk modern araştırmalar 100 yıl kadar önce fotoğraf tekniğinin ve dolayısıyla daha sönük kaynakları inceleme ve kaydetme olanaklarının gelişmesi ile başlamıştır. Isaac Roberts, Andromeda'nın spiral yapısını gösteren ilk fotoğraflarını 50 cm'lik teleskopu ile çekmiştir. O dönemde dışgalaksilerin varlığı bilinmediğinden, fotoğraflarda sarmal kolların dışında bulunan sönük yıldızların açıkça görülmesine rağmen, bunun bir galaksi olabileceği düşünülmemiştir. Aksine Andromeda'da bulunan Büyük Bulutsu'nun zamanla yoğunlaşarak gezegen sistemine sahip bir yıldız olacağı düşünülmüştür. Aralarında Edwin P. Hubble'ın da bulunduğu birkaç araştırmacı, Samanyolu'nun ötesinde yıldız sistemlerinin olabileceği fikrini ileri sürmüşlerdir.
1925 yılında Hubble, NGC 6822 Galaksisi'ni gözlemleyerek, bunun bir "uzak yıldızlar topluluğu" olduğunu göstermiştir. Bu çalışmalar sırasında Andromeda Bulutsusu'nda bulunan büyük sarmal yapı Hubble'ın dikkatini çekmiştir. Hubble çektiği fotoğraflarda sarmal yapının karın bölgesini sıkıca saran sarmal kolları görmüş ve bu kolların binlerce yıldız ve toz bulutlarından oluştuğunu fark etmiştir. Hubble'ın Andromeda galaksisi ile ilgili bulguları ilk defa 1929 yılında "Yıldız Sistemine Benzer Sarmal Galaksi" başlıklı makalesinde yayınlamıştır.

1940'lı yıllarda Alman astronomlardan Baade, Mount Wilson'da bulunan 250 cm'lik teleskop ile Andromeda Galaksisi'ni gözlemledi. Çalışmalarının sonucunda iki önemli buluş gerçekleştirdi. Bunlardan birincisi, 1944 yılında Los Angeles'ta, savaş sırasında savunma amaçlı olarak sık sık yapılan karartma tatbikatları sırasında ortaya çıktı. Baade, karartma gecelerinde gökyüzünün doğal karanlığı içerisinde Andromeda Galaksisi'nin daha sönük özelliklerininin fotoğraflarını çekme fırsatını buldu. Sarmal kollarda bulunan yıldızlar net olarak görünmelerine rağmen parlak olan orta kısım fotoğraflarda belirsizdi. Baade, orta kısımda bulunan yıldızların görünmemesini, ikisi yakın, ikisi daha uzakta bulunmak üzere dört küçük yoldaş galaksinin varlığı ile açıklamıştır.
Baade fotoğraflarında kırmızı filtre kullanarak ve uzun poz süresi vererek Andromeda Galaksisi'nin resimlerini elde etmiştir. Fotoğraflar Andromeda Galaksisi'nin merkezini ve dört yoldaşını aydınlatmakla kalmamış, aynı zamanda Baade'nin iki tür yıldız popülasyonunu ayırt etmesini sağlamıştır. Daha önceki resimlerde sönük olarak görünen kırmızı dev yıldızlar, Baade'nin yeni fotoğraflarında net bir şekilde görünmektedir. Bunları “Popülasyon-II” türü yıldızlar olarak adlandırmış ve bu yıldızların Samanyolu'da bulunan küresel kümelerin içindeki kırmızı dev yıldızlar ile aynı olduğunu fark etmiştir.
Popülasyon-II sınıfında bulunan yıldızlar Andromeda Galaksisi'nin merkezinde ve galaktik disk düzleminde dağılmış olarak küresel kümelerde bulunmaktadır. Galaksi genelinde bu tür yıldızlar Popülasyon-I türü yıldızlara oranla kütle bakımından baskındırlar. Yapılan araştırmalar, Popülasyon-II yıldızlarının 12 milyar yaşında olduklarını göstermektedir. Popülasyon-I yıldızları ise ağırlıklı olarak Andromeda Galaksisi'nin sarmal kollarında yer alan, daha genç ve parlak mavi yıldızlardır.
Baade'nin ikinci buluşu 1952 yılında Andromeda Galaksisi'nde bulunan Sefe değişen yıldızlarını incelemesi ile gerçekleşmiştir. Bu çalışmasında Baade, Shapley'in Büyük Macellan Bulutsusu üzerinde yapmış olduğu Sefe'lerin özhareketlerini inceleyerek saptadığı uzaklık ve mutlak parlaklık bağıntısını, Andromeda galaksisine uygulamıştır.

Andromeda Galaksisi'nın sarmal kollarında bulunan Sefeid-I türü değişen yıldızların incelenmesinden, bu galaksinin Samanyolu'na olan uzaklığının yaklaşık 765 kpc olduğu ortaya çıkarılmıştır. Elde edilebilen kaliteli fotoğraflardan Andromeda Galaksisi'nin görünür çapının 2".4 kadar olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu değer, sarmal kollarda yer alan parlak mavi ve beyaz yıldızların fotoğraf plaklarında oluşan görüntülerinden hesaplamıştır. Ancak, daha sönük olan kırmızı yıldızlar görülemediğinden, galaksinin gerçek çapının bu miktardan iki kat daha büyük olduğu düşünülmektedir. Galaksinin mikrodensitometre incelemeleri sonucu sarmal diskin fotoğraf plakları üzerinde görünen görüntüsünün iki katı kadar büyük olduğu ve gerçek çapının 4".8 olduğu hesaplanmıştır. Galaksinin konumu ve uzaklığı dikkate alındığında gerçek lineer boyutunun 120.000 ışık yılı kadar olduğu görülmektedir.

Hubble, Andromeda Galaksisi'nin sarmal kollarının içinde bulunan 40 adet zonklayan yıldız yardımıyla, galaksinin uzaklığını hesaplamıştır. Galaksinin fotoğraflarını inceleyerek bu yıldızların belirli dönemlerle söndüğünü ve parladığını göstermiştir. Hubble bu yıldızların Samanyolu'nda bulunan "Sefe Değişen Yıldız" türleri ile aynı olduğunu tanımlamıştır. (Başlangıçta farklı tür zonklayan yıldız türü üzerinden hesap yapılmışsa da daha sonra bu hata giderilmiştir.)
Konu ile ilgili olarak, Harlow Shapley (1930), Sefe değişen yıldızları ile cisimlerin uzaklığının bulunabileceğini belirtmiştir. Shapley, dönem ve görsel parlaklık bağıntısı olarak kullanılan Sefe'lerin özhareketlerini istatistiksel yöntemlerle incelemiş ve bu yıldızların paralaksını ve dolayısıyla uzaklıklarını bulmuştur. Ayrıca, Pogson formülü yardımıyla Sefe'lerin mutlak parlaklıklarını da elde etmiştir. Hubble, Shapley'in bulduğu dönem ve parlaklık bağıntısından yaralanarak Andromeda sarmalının Dünya'dan yaklaşık 1 milyon ışık yılı uzaklığında olması gerektiği sonucuna varmıştır. Günümüzde modern teknoloji ile yapılan çalışmalar sonucunda, Andromeda Galaksisi'nin, Hubble'ın hesaplamalarının iki katından daha fazla, 2.2 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğunu göstermektedir.

Andromeda Galaksisi'nin dönmesi, görsel ve radyo dalga boyundaki tayfının incelenmesinden elde edilebilir. Görsel analiz, M31'in çekirdeğinin her iki yanındaki yıldızların yayınladığı ışınımların tayfsal çizgilerinin Doppler kayması özelliklerinin ölçülmesi ile elde edilir. Andromeda Galaksisi'nin çekirdeğin her iki yanında 65′ ila 70′ açısal uzaklığına kadar çekirdeğin dönmesi bir katı cisim hareket etmektedir. 70′ dan 155′ ya kadar her iki yanda dönme hızı, uzaklık arttıkça azalmaktadır. Zira bu dış kısımlar, çekirdek etrafında Kepler kanunlarına göre dönmektedir.

Newton çekim kanununu ve gözlenen dönme hızlarını kullanarak, Andromeda'nın Galaksi'nin kütlesinin 2×1011 M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
 kadar olduğu hesaplanmıştır. Bununla beraber, bu kütle miktarı, radyo ışınım analizinden elde edilen kütleden biraz küçük çıkmaktadır. Andromeda Galaksisi'nde yıldızlar arası hidrojen bulutlarının ortalama radyal hızı 8 km/s kadardır. Bu hız değerine karşıt olarak 4,1×1011 M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
 kadar bir kütle hesaplanmıştır. 21 cm çizgisinin analizinden M31'de bulunması gereken yıldızlararası hidrojenin kütlesinin, toplam kütle değerinin yaklaşık yüzde 1,3'ü kadar olacağı saptanmıştır.

Andromeda Galaksisi'nin düzlemi, bakış doğrultumuza dik olmadığından, daralmış ve çevresi elips şeklinde görünmektedir. Teorik hesaplamalarla Andromeda'nın genişliğinin, 100.000 ışık yılı kadar olan uzunluğundan biraz daha küçük olduğu saptanmıştır. Mutlak parlaklığı -21,1m kadir olup, Güneş'ten yaklaşık 24 kadir kadar daha parlaktır. Bu da, içinde Güneş kadar parlak olan, en az 1010 adet yıldızın varlığını gerektirir. Bununla beraber, Güneş'ten daha sönük olan yıldızların saptanmalarının güçlüğü ve görünen ışınıma pek az katkıda bulunmaları olasılıkları nedenleri ile hesaplanan bu sayı yalnızca bir alt limittir. Dolayısıyla, Andromeda Galaksisi'ndeki yıldızların toplam sayısı, içinde 1011 Güneş kütlesi bulunan Galaksimizin içindeki yıldızların sayısından en az iki kat kadar daha fazla olmalıdır.

Andromeda Galaksisi'nin incelemelerinde, sarmal kolların çok az dallanma gösterdiği, daha ziyade basit bir sarmal yapıya sahip olduğu ve yapı bakımından Samanyolu'na benzediği anlaşılmaktadır.
Andromeda Galaksisi'ni çok ayrıntılı olarak inceleyen Baade, merkezden uzaklıkları 21 kpc ile 0,3 kpc arasında değişen, yedi adet sarmal kolun varlığını saptamıştır. Çekirdeği hem kuzey hem de güney tarafından sarmalayan bu kollar, Samanyolu Galaksisi'nde olduğu gibi aynı tür yıldızlar, toz ve gazlar, Sefe değişenleri ve açık kümeleri barındırmaktadır.
Andromeda Galaksisi'nde, en dıştaki kolda yer alan dağınık mavi üst dev yıldızlar, yıldızlararası gaz ve tozların olmaması veya yoğunluklarının çok az olması nedeniyle açık bir biçimde gözlenebilmektedir. Her ne kadar bu dış kolda gaz ve tozun bulunduğu şüphe götürmez bir gerçek ise de, bu yıldızlararası maddenin ışınımı gözlenemeyecek kadar sönüktür.
Beşinci ve dördünc

Modern fizik fiziksel gerçekliği bilinen dört temel kuvvet açısından tanımlar.Ancak, fizik kabul edilebilir evrensel bir çerçeveye sahip olmadığından, fizikçiler bazen beşinci bir temel kuvvetin varlığını kabul ederler. Birçok önerme kuvveti kabaca yer çekimininin gücü (elektromanyetik ve nükleer kuvvetlerden çok daha zayıftır) ve kozmolojik ölçeklerde bir milimetreden az herhangi bir aralıkta varsaymaktadır.

Ek bir temel kuvvet fikri yer çekimi gibi zayıf bir kuvvet olduğundan test etmek için zordur: iki cisim arasındaki yerçekimi etkilesimi sadece birinin ağırlığı diğerinden fazla olduğunda önemlidir. Bu yüzden, Dünya ile karsılaştırıldığında küçük kalan cisimlerin arasındaki yerçekimi etkileşimini ölçmek için çok hassas ekipmanlar alınmalıdır. Bununla beraber, 1980'lerin sonunda beşinci kuvvet, kentsel ölçeklerde faaliyet gösteren (yakalaşık 100 metrelik bir dizi), yüzyılın başlarındaki Loránd Eötvös ' ün sonuçlarını yeniden analiz eden araştırmacılar (Fischbach ve arkadaşları) tarafından rapor edilmiştir. Kuvvetin aşırı yük ile bağlantılı olduğuna inanılırdı. Yıllar içinde, diğer deneyler bu sonuca benzemek için başarısız oldu.
Kuvvetin türüne ve aralığına bağlı olduğu addedilen, kabul edilebilen en az üç araştırma vardır.

Beşinci kuvveti özdeşlik yasasının testleriyle aramanın bir yolu var: en güçlü testlerden biri olan Einstein 'in yercekimi teorisi ; genel görelilik. Alternatif yercekimi teorileri, Brans- Dicke Teorisi gibi, beşinci kuvvete sahip - muhtemelen sonsuz aralıkta. Bu yüzden alan eğriliğini dikte eden metrik haricinde serbestlik derecesi olan, yerçekimsel etkileşimler, genel görelilik dışı teorilerde, farklı serbestlik derecelerinde farklı etkiler üretir. Örneğin, sayıl alan Genel Görelilik Testlerini üretemez. Beşinci kuvvet Güneş sistemi yörüngesindeki etkisini kendisi açıkça ortaya koyabilir; bu Nordtvedt etkisi olarak adlandırılır. Bu Lunar Laser Uzaklık Tayini Deneyi ve çok uzun bazal interferometrik ile test edilir.

Evrenin ekstra boyutlara sahip olduğu yerde Kaluza- Klein Teorisinden doğan başka bir beşinci kuvvet ya da Süper kütleçekiminde veya  bir Yukawa kuvveti olan Sicim kuramı açık sayıl alan ile taşınır (yani aralığı belirleyen Compton dalga boyu olan sayıl alan). Bu geniş extra boyutlardaki- boyutlar milimetreden az oranda - Süpersimetri teorisi olarak birçok yeni ilgiye sebep oldu, bu küçük ölçeklerdeki yerçekimini test etmek için deneysel çaba istedi. Bu bir mesafe dizisi üzerinden yerçekiminin Ters kare kanununu bir sapma için araştıran aşırı hassas deneyler gerektirir. Esasen, belli bir uzunlukta tepen Yukawa etkileşiminin olduğu isaretleri ararlar.
Maden kuyusu derinliklerindeki Kütleçekim sabitini ölçme girişiminde bulunan Avustralyalı araştırmacılar, öngörülen ve ölçülen değer arasında yüzde ikiden küçük olmak üzere tutarsızlık buldular. Araştırmacılar sonuçların birkaç santimetreden kilometreye kadar olan aralıktaki bir itici beşinci kuvvet ile açıklanabileceği kararına vardılar.Benzer deneyler denizaltı güvertesinde, USS Dolphin (AGSS-555), sualtındayken uygulanmaktadır. Grönland buz tabakasının derin sondaj kuyusu içindeki yer çekimini ölçen ilerdeki deneyler birkaç yüzde farklılıkları buldu, ama gözlenen sinyal için bir jeolojik kaynak ortadan kaldırmak mümkün degildi.

Baska bir deney Dünya'nın mantosunu geoelektrona odaklanarak, dev parçacık dedektörü olarak kullandı.

2012 yılında Bhuvnesh Jain ve diğerleri binlerin üzerinde yıldız içeren 25 galaksideki sefe değişeni yıldızlarının vuruş oranı üzerindeki mevcut verilerini inceledi. Teori vuruş oranının, gözükmeyen mahalle kümeleri tarafından, varsayılan beşinci kuvvette gösterilen bir galakisideki farklı bir deseni takip edeceğini ileri sürdü. Onlar Einstein 'ın yerçekimi teorisine herhangi bir varyasyon bulamadılar.

Bazı deneyler 320 metre yüksekliğinde kule ve göl kullanmıştı. Her ne kadar bilim insanları hala arasa bile, kapsamlı inceleme beşinci kuvvet için çok güçlü bir kanıt olmadığını ortaya koydu. Fishbach' ın makalesi 1992 yılında yazılmıştı ve o zamandan beri diğer kuvvetler beşinci kuvveti göstermeye ışık tuttu.
Yukarıdaki deneyler besinci kuvvetin kuvvetin yer çekimi gibi cismin kompozisyonundan bağımsız olduğunu araştırdı, yani bütün cisimler kütleleriyle orantılı bir kuvvet tecrübe ederler. Bir nesnenin kompozisyonuna bağlı olan kuvvetler burulma dengesi ve Loránd Eötvös bulunan tipteki deneyler tarafından çok hassas test edilebilir. Bu gibi kuvvetler, örneğin, atom çekirdeğindeki proton ve nötron oranına, nükleer spin, ya da çekirdekteki farklı türde göreceli miktardaki bağlanma enerjisine bağlı olabilir (bkz:yarı deneysel kütle formülü). Aramalar kentsel ölçeklerde Dünya'yı, Güneş ve galaksinin merkezindeki Karanlık maddeyi ölçeklendirmek için kısa aralıklara yapılmıştır.

Yerel olmayan yerçekimi olarak da bilinir. Birkaç fizikçi Einstein'ın yerçekimi teorisinin küçük ölçeklerde, geniş mesafede ya da, buna denk olarak, küçük ivmelerde modifiye edilmesinin gerekli olacağını düşünüyor. Bu yerçekimini yerel olmayan yerçekimi olarak değiştirecektir. Onlar Karanlık madde ve Karanlık enerjinin, Parçacık fiziğinin Standart Modeli tarafından açıklanmadığını işaret ediyorlar ve Modifiye Newton Dinamiği ya da holografik prensipten doğan bazı yerçekimi düzenlemesi öneriyorlar. Bu daha uzun mesafeyle ilişkili güçlenmesiyle, beşinci kuvvetin geleneksel fikirlerinden temelden farklıdır. Çoğu fizikçi, karanlık madde ve karanlık enerjinin Ad hoc olmadığını, ancak çok sayıda desteklenen tamamlayıcı gözlem ve tarif edilen çok basit bir model olduğunu düşünüyor.

Standart modelin ötesindeki fizik
Genel göreliliğe alternatif kuramlar
Karanlık enerji
Evren'in genişlemesi

Yeryüzündeki ilk yaşam, en az yaklaşık 3,5 milyar yaşında olduğu düşünülen hidrotermal baca çökeltilerinde bulunan fosilleşmiş mikroorganizmalardır. Yaşamın varlığı üzerine en eski kanıtlar 3,77 ila 4,28 milyar yıl öncesi arasında değişkenlik gösterir. En erken tahminlere göre 4,5 milyar yıl önce okyanusların oluşmasından kısa süre sonra yaşam ortaya çıkmıştır. Yeryüzündeki yaşamın en eski doğrudan kanıtı, 3,47 milyar yıllık Avustralya Apex chert kayalarında çökelmiş mikroorganizmaların mikrofosilleridir.

Yeryüzü, şimdiye dek evrende yaşam barındırdığı bilinen tek gezegendir. Yeryüzünde varlığı üzerine en eski kanıtlar 3,77 milyar yıl öncesi ile 4,28 milyar yıl öncesi arasında değişir. Yeryüzünün canlıküresi (biyosfer), yüzeyin en az 19 km altına kadar uzanır, ve en az 76 km'ye kadar atmosfere sahip olup toprak, hidrotermal bacalar ve kayaçlar içerir. Ayrıca Antarktika buzullarının en az 9.144 metre altını ve okyanusun en derin kısımlarını da içerir. Temmuz 2020'de deniz biyologları, "yarı askıya alınmış canlandırmada" oksijensiz soluyan mikroorganizmaların (çoğunlukla) 101,5 milyon yıl kadar yaşlı organik olarak yoksun tortullarda bulunduğunu bildirdiler. Bu mikroorganizmalar, 762 metre (2.500 ft) derinliğindeki Güney Büyük Okyanus Girdabı'nda (SPG) ("okyanustaki en ölü nokta") deniz tabanının altında bulunur ve şimdiye değin bulunan en uzun yaşayan canlılar olabilir. Belirli sınama koşulları altında, canlıların uzay boşluğunda yaşayabildikleri de gözlemlenmiştir. Daha yakın bir zamanda (Ağustos 2020) Uluslararası Uzay İstasyonu üzerinde yürütülen çalışmalara göre, bakterilerin uzayda üç yıl boyunca canlı kaldıkları belirlendi. Canlıkürenin toplam kütlesinin 4 trilyon ton karbon içerdiği sanılıyor. Bir araştırmaya göre, "Mikropları her yerde bulabilirsiniz, [farklı] koşullara iyi bir biçimde uyarlanabilirler ve nerede olurlarsa olsunlar canlı kalırlar."
Yeryüzü üzerinde yaşamış tüm canlılardan beş milyarın üstünde olan tüm türlerin, %99'dan çoğunun soyunun tükendiği sanılmaktadır. Yeryüzündeki var olan türlerin sayısıyla ilgili bazı kestirimler 10 milyon ile 14 milyon arasında değişmektedir, bunların yaklaşık 1,2 milyonu belgelenmiştir ve yüzde 86'sından çoğu tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, Mayıs 2016 tarihli bir bilimsel bildiri, şu anda yeryüzünde 1 trilyon türün olduğunu ve yalnızca milyonda birinin (106) tanımlandığını iddia ediyor. Başkaca, Dünya'da en çok sayıda bulunan canlı benzeri varlık olan ve bazı biyologların canlı olarak saydığı virüslerden aşağı yukarı 10 nonilyon (1030) tane var olduğu düşünülüyor.

Yerküre'nin yaşı yaklaşık 4,54 milyar yıl olup yeryüzündeki yaşamın tartışmasız en eski kanıtı 3,5 milyar yıl öncesine aittir. Bazı bilgisayar tasarıları, yaşamın 4,5 milyar yıl önce başladığını öne sürüyor.
3,465 milyar yıllık Avustralya Apex çört kayalarının bir zamanlar mikroorganizmalar içermesi yeryüzündeki yaşamın en eski "doğrudan" kanıtıdır. Batı Avustralya'da 3,48 milyar yıllık kumtaşında mikrobiyal mat fosiller keşfedildi. Biyojenik grafit, ve olasılıkla stromatolitlerin kanıtı, Grönland'ın güneybatısındaki 3,7 milyar yıllık metasedimanter kayaçlarda keşfedildi. Batı Avustralya'daki 4,1 milyar yıllık kayalarda olası "yaşam kalıntıları" bulundu. Güney Afrika'da, muhtemelen Barberton Yeşiltaş Kuşağı'nın paleo-deniz altı hidrotermal damar sisteminde yaklaşık 3,42 milyar yaşında yaşayan metanojenler ve / veya metanotroflardan oluşan "varsayımsal filamentli mikrofosiller" tanımlanmıştır.

Fosilleşmiş mikroorganizmalar (mikrofosiller), Kanada'nın Quebec eyaletindeki Nuvvuagittuq Kuşağı'nda bulunan eski bir deniz yatağındaki hidrotermal menfez çökeltilerinde bulunmuştur. Bunlar 4.28 milyar yıl kadar eski olabilir, bu da Dünya'daki en eski yaşam kanıtıdır ve 4.41 milyar yıl önce okyanus oluşumundan sonra "yaşamın neredeyse aniden ortaya çıktığını" düşündürmektedir. Hatta bazı araştırmacılar yaşamın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce başlamış olabileceğini düşünüyorlar. Biyolog Stephen Blair Hedges'e göre, "Eğer yaşam Dünya'da nispeten hızlı bir şekilde ortaya çıktıysa... o zaman evrende yaygın olabilir". Karasal yaşam formlarının uzaydan tohumlanmış olabileceği ihtimali göz önünde bulunduruldu. Ocak 2018'de yapılan bir araştırma, Dünya'da bulunan 4,5 milyar yıllık meteorların sıvı su ile birlikte yaşam için gerekli olabilecek prebiyotik kompleks organik maddeler içerdiğini ortaya koydu.
Karadaki yaşama gelince, 2019'da bilim insanları Kuzey Kanada'da Ourasphaira giraldae adlı fosilleşmiş bir mantarın keşfedildiğini ve bu mantarın bir milyar yıl önce, bitkilerin karada yaşadığı düşünülmeden çok önce karada yetişmiş olabileceğini bildirdiler. Temmuz 2018'de bilim adamları, karadaki en eski canlının 3,22 milyar yıl önce yaşamış bir bakteri olabileceğini bildirdiler. Mayıs 2017'de, Batı Avustralya'nın Pilbara Kratonu'ndaki 3,48 milyar yıllık kaynaç taşında karadaki mikrobiyal yaşamın ilk kanıtı bulunmuş olabilir.

Modern organizmaların (Bakteri ve Arke alemlerindeki) genomlarını karşılaştırarak, son evrensel ortak atanın (SEOA) varlığını ve yaşını ve minimal bir gen setini çıkarmak mümkündür. Bir moleküler saat modeli, SEOA'nın 4,477 ile 4,519 milyar yıl önce, Hadean dönemi içinde yaşamış olabileceğini öne sürmektedir.

Abiyogenez
Evrim
Son evrensel ortak ata
Yaşamın evrimsel tarihi
Arkeen

Biyota (Taksonomikon)
Hayat (Systema Naturae 2000)
Özgeçmiş 28 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (BioLib)
Vikitür - ücretsiz bir yaşam rehberi
YouTube'da Video (24:32): "Migration of Life in the Universe"   - Gary Ruvkun 2019.

Bitkilerin evrimi, (kara bitkilerinin evrimi) yaklaşık 500 milyon yıllık bir süreçtir. Siyanobakteriler milyarlarca yıl boyunca, sualtındaki kolonilerinde kalarak, baskın fotosentetik yaşam formu oldu. 1,6 milyar yıldan fazla süre önce, ikinci bir fotosentetik organizmalar grubu belirdi: Algler. Algler ökaryottur; yani hücrelerinin içinde "organel" adı verilen özelleşmiş (belirli görevleri olan, işbölümü yapan) yapılar vardır. Kloroplast adı verilen organel, tüm alglerde ve kara bitkilerinde bulunur. Hücrede fotosentezin gerçekleştiği yer bu organeldir. Kara bitkilerinin ilk ataları, yaklaşık 500 milyon yıl önce Charophyceae adlı yeşil alglerden evrimleşmişlerdir. 

Yerçekimi ile mücadele eden ilk bitkiler, yaklaşık 433 milyon yıl önce, yani Silüryen Dönem'de ortaya çıkmıştır. Bu küçük bitkilerin, dallanmış bir kök tarafından birbirlerine bağlı olan spor üretici organları vardı. Yeraltındaki kök benzeri rizoitleri (köksüleri) suyu emiyor ve bitkinin ana gövdesini desteklemek için bir çıpa görevi görüyordu. Böyle bitkilerden kalma fosillere ilk olarak İngiltere'deki Shropshire'da rastlanmıştır. "Kuksonya" (İng. Cooksonia) adı verilen bu bitkiler, en azından Erken Devonyen Dönem'e dek Dünya bitkilerinin önemli bir parçası olmuşlardır. Şu anda onların sadece sporofitleri yani eşeysiz parçaları biliniyor. Günümüzde de yaşayan eğrelti otu ve diğer ilkel bitkiler gibi, bu bitkilerin de patlayarak sporları etrafa saçan spor keseleri vardı. Bitkilerin evrimini, Permiyen-Triyas Kitlesel Yok Oluşu dahi durduramamıştır. Günümüzden 251,4 milyon yıl önce gerçekleşen ve denizlerdeki türlerin %96'sını, karasal omurgalı hayvanların  %70'ini, böcek türlerinin bir kısmını yok eden bu kitlesel yok oluş, bitkileri göreceli olarak az etkilemiştir. En büyük etkisi, bitkilerin organizasyonlarının değişmesi üzerinde olmuştur. Günümüzden 200 milyon yıl öncesinde, Triyas Dönem'de ise ilk defa çiçekli bitkiler evrimleşmeye başlamıştır. Bu evrimleri günümüzden 140 milyon yıl öncesi ile 65 milyon yıl öncesi arasını kapsayan Kretase Dönem'de ve 65 milyon yıl öncesiyle 2 milyon yıl öncesine kadar süren Tersiyer Dönem'de tavan yapmış, son derece hızlanmış ve çeşitlenmiştir. Erken Kretase Dönem'de, günümüzden 130 milyon yıl öncesinde, ilk defa günümüzdeki çiçeklere benzeyen yapılar fosilleşmiştir. Bitkilerin karaya geçişi ile ilgili adaptasyonlar 4 karasal bitki grubunu belirler. Dünya'da 280.000 den fazla bitki türü vardır. Deniz çayırları gibi bazı bitkiler sucul habitatlara dönmüş olsalar bile, çoğu çöl, çayır ve ormanlarda yaşar. Bu bitkilere karasal bitkiler denir.

Başlıca 4 karasal bitki grubu vardır:

Karayosunları - yapraklı karayosunları
Eğreltiotları - Pteridophytler
Gimnospermler - Çamlar ve diğer koniferler (kozalaklı
bitkiler)

Angiospermler - Çiçekli bitkiler
Charophyceae üyeleri, karasal bitkilere en yakın akraba olan yeşil alglerdir
Bitkiler çok hücreli, ökaryotik ve fotosentetik ototrof'lardır. Bununla birlikte, kırmızı deniz algleri ve kahverengi deniz algleri de bu tanımlamaya uyar. Selülozdan yapılmış hücre çeperleri ve kloroplastlarında klorofil a ve
b'nin varlığı, çoğunlukla bitkileri ayırt edici özellikleri olarak bilinmektedir. Bununla birlikte, selüloz çeper dinoflagellatlar ve kahverengi algler dahil, bazı alg gruplarında da mevcuttur. Karasal bitkilerle akraba olmayan yeşil algler bile öglenalar ve bazı dinoflagellatlar gibi, hem klorofil a hem de b içeren kloroplastlara sahiptir. Dolayısıyla kara bitkilerini alglerden ayıran diğer özelliklerin incelenmesi gerekir.

Elektron mikroskobuyla yapılan incelemeler kara bitkilerinin ince
yapısına ait iki anahtar özelliği sadece Charophyceae olarak isimlendirilen ve onlara en yakın akraba alg grubu olan yeşil alglerle
paylaştıklarını göstermiştir

Kara bitkilerinin ve Charophyceae üyelerinin plazma zarlarında, hücre çeperlerinin selüloz mikrofibrillerini sentezleyen rozet şeklindeki protein komplekslerinin bulunmasıdır.
Charophyceae üyelerinde ve kara bitkilerinde peroksizom enzimleri benzerdir.
Kamçılı sperm yapısı
Fragmoplast oluşumu - hücre iskeleti elemanları ve golgi kökenli vesiküller

Sphenophytler
(At kuyrukları), karbonifer devrinde 15 m uzunlukta ve çok çeşitliydi. Şimdi Equisetum cinsi 15 tür içerir. Bataklıklarda ya da akarsuların kenarlarında ve kumlu
yol kenarlarında bulunurlar.

Hem dik ve yeşil olan gövdelere hem de toprak üstünde uzanan ve kök taşıyan yatay gövdelere (rhizom) sahiptirler.
Dik gövdeler yeşil renkli olup, segmentlidir (boğumlu); boğum yerlerinden daire şeklinde dizilim gösteren küçük yaprakları ya da dallar çıkar.
Atkuyruğu gövdelerinin içinde büyük hava kanalları bulunur. Bu kanallar, genellikle suyla dolmuş, düşük oksijenli topraklarda büyüyen rhizomlara ve köklere
oksijenin ulaşmasını sağlar.

Strobililer sporangiyum taşıyan sporofillerden oluşur.

Bitkiler bir yerden başka bir yere hareket edememelerine karşın, gövde ve köklerin uzaması ve dallanması ortamdaki kaynaklarla maksimum düzeyde temas sağlar. Uzunluktaki bu büyüme, apikal meristemlerin aktivitesi sonucu, bir bitkinin yaşamı boyunca sürer. Apikal meristem, gövde ve köklerin ucundaki hücre bölünmesinin gerçekleştiği bölgelerdir.

Bu meristemler tarafından üretilen hücreler çeşidi bitki dokuları şeklinde farklılaşır. Vücudu ve çeşidi içsel dokuları koruyan, yüzeydeki bir epidermis ve çeşidi tipteki içsel
dokular dahil, bu dokulardandır. Aynı zamanda çoğu bitkide gövde meristemleri yaprakları da oluşturur

Çok hücreli bitki embriyoları, dişi ebeveynin dokularının içinde tutulan zigodlardan gelişir. Ebeveyne ait dokular gelişmekte olan embriyoya şeker ve amino asit gibi besleyiciler
sağlar. Embriyo, özelleşmiş plasental transfer hücrelerine sahiptir; bu hücreler, bazen komşu maternal dokularda da bulunur. Transfer
hücreleri, besleyici maddelerin ebeveynden embriyoya geçişini artırır.

Karasal bitkiler, aynı zamanda embriyoitler olarak da bilinirler; bu ayırım, kara bitkileri kladında ortak ve türemiş bir karakter olan çok hücreli ve bağımlı olan embriyoyu belirtmektedir.
Karasal bitkilere özgü, türemiş özellikler:

Bitki Dokularının Üreticileri Konumundaki Apikal Meristemler
Çok Hücreli, Bağımlı Embriyolar
Döl almaşı
Sporangiyumda Üretilen Çeperli Sporlar
Çok Hücreli Gametangia
Modern Lycophytes'ler ve eğreltilerin ataları
Karbonifer devrinde büyük bir hızla gelişmiş, 
ormanları oluşturmuş ve evrimleşmeye başlamışlardır.

Günümüzdeki iletim demetli bitkilerin, eğretileri ve onlara akraba olan bitkileri (pteridofitler), gimnospermleri ve çiçekli bitkileri (angiospermler) içerir. İletim demetli bitkilerin, ligninleşmiş hücrelerden oluşan, su ileten ksilem dokusu ve besin taşıyan floem ile donanmıştır. İletim demetli bitkiler, baskın sporofit döle ve ebeveyn
gametofitten bağımsız olan dallanmış sporofitlere sahip olmalarıyla bryofitlerden ayrılırlar. Tohum üretmemeleri nedeniyle, Pteridofitler tohumsuz iletim demetli bitkiler olarak tanımlanırlar; çünkü onlar, gimnospermler ve angiospermlerin aksine, tohum üretmezler. İlk iletim demetli bitkiler, tohumsuzdu.
İlkin iletim demetli bitkiler doku üreten meristemleri, gametangiyumları,
onlardan gelişen embriyoları ve sporofitleri, stomaları, kütikulayı ve çeperleri sporopollenin içeren sporları yapraklı karayosunu benzeri
atalarından almışlardır.
Dallanmış, bağımsız sporofitler büyük bir olasılıkla daha sonra ortaya çıkmıştır.
Dallanmış sporofitlere sahip daha gelişmiş yapıların oluşmasını ve her bitkinin daha fazla spor oluşturmasını sağlamıştır. Çok sayıda sporangiyumu olan daha gelişmiş formların vejetatif aksamlarının ve
sporangiyumlarının bir bölümü herbivorlar tarafından tüketilse de, gerek yaşama gerekse üreme açısından daha fazla şans bulmuşlardır. Gametofitleri çok fazla indirgenmiş olan günümüzdeki iletim demetli
bitkilerin aksine, ilkin bitkilerin fosilleri, gametofitlerin ve sporofitlerin
eşit büyüklükte olduğu bir yaşam döngüsüne işaret etmektedir.
İsmini Isabel Cookson isimli paleobotanikçiden alan Cooksonia, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki
Silüriyen kayaçlarında 408 milyon yıldan daha yaşlı fosilleri bulunan, nesli tükenmiş bir bitkidir. Cooksonia, bilinen en eski iletim
demetli bitkidir. Dallanmış sporofıtlerinin
uzunluğu sadece birkaç santimetre ile 50
santimetre arasında değişmesine karşın,
Cooksonia, günümüz pteridofitlerinin
(tohumsuz, iletim demetli bitkiler)
ksilemindeki su ileten hücrelere benzerlik gösteren küçük ligninleşmiş hücrelere sahipti.
Cooksonia'nın bazı dallarının uç kısımları, yumru şeklinde sporangiyumlarla sonlanmaktadır.

Gametofitin indirgenmesi, tohumlu 
bitkilerin evrimi ile devam etmiştir

Tohumlu bitkilerin gametofitleri, eğreltiler gibi tohumsuz iletim demetli bitkilerin gametofitlerinden daha fazla indirgenmiştir. Bunun dışında,
tohumlu bitkilerde, çok küçük olan dişi gametofit, ana sporofit bitkinin sporangiyumunun içinde tutulan sporlardan gelişir.

Bu nedenle tohumlu bitkilerin gametofitleri mikroskobiktir.
Bu düzenlenmenin bir avantajı, narin yapılı dişi gametofitin pek çok çevresel stresle başa çıkmasına gerek duyulmamasıdır. Bu dişi
gametofitler ve döllenmeden sonra onların oluşturduğu genç embriyo,
ataya ait sporofit dölün nemli üreme dokuları tarafından kuşatılarak
kuraklık ve zararlı UV ışınlarından korunur. Aynı zamanda,
gametofitlerin besinleri atalarından elde etmelerini sağlar.
Tohum, döllerin yayılmasında önemli bir araç olmuştur.

Tek hücreli sporlar bu yeni ortamda, ortam dormansiye kırabilecek uygunlukta, yeni bir gametofiti oluşturabilirler.
Sporlar, kara yaşamının ilk 200 milyon yılında, bitkilerin yeryüzündeki dağılımında başlıca araç olmuşlardır.

Çok hücreleri ve gelişmiş dayanıklı yapıdaki tohumların içerdikleri:
Tam gelişmiş bir embriyo
Embriyoya besin desteği
Kurumayı önleyecek su geçirmez bir tohum kılıfı

Mikrosporlar polen tanelerine dönüşürler. Polenler tohumlu bitkilerin erkek gametofitini oluştururlar. Sporopollenin içeren bir çeper tarafından korunan polen taneleri, mikrosporangiyum tarafında serbest bırakıldıktan sonra rüzgar ya da hayvanlarla
uzaklara taşınabilir.


Boy ya da yükseklik; dikey mesafenin, dikey boyutun veya dikey konumun ölçüsüdür. Dikey boyut için "Bu basketbol oyuncusunun boyu 2 metre 15 santimetre.", dikey konum için ise "Uçuştaki bir uçağın yüksekliği yaklaşık 10.000 metredir." örneği verilebilir.
Terim deniz seviyesinden dikey konumu tanımlamak için kullanıldığında, yüksekliğe daha çok irtifa denir. Ayrıca, eğer nokta Dünya'ya bağlıysa o zaman irtifaya rakım adı verilir.
İki boyutlu bir Kartezyen uzayda yükseklik, belirli bir nokta ile aynı y değerine sahip olmayan bir nokta arasındaki dikey eksen (y) boyunca ölçülür. Her iki nokta da aynı y değerine sahipse, bu durumda izafi yükseklikleri sıfırdır. Üç boyutlu uzay durumunda yükseklik, x-y düzleminden (veya "yukarıdan") bir mesafeyi tanımlayan dikey z ekseni boyunca ölçülür.

Eski Türkçenin bod sözcüğünden evrilmiştir.

Temel uzay modellerinde yükseklik üçüncü boyutu, diğer ikisi ise uzunluk ve genişliği gösterebilir. Yükseklik, uzunluk ve genişliğin oluşturduğu düzleme normaldir.
Yükseklik, daha soyut bazı tanımların adı olarak da kullanılır. Bunlar şunları içerir:

Herhangi bir köşeden karşısındaki kenara ya da kenarın uzantısına indirilen dikmeye denilen üçgenin yüksekliğini,
Dairesel parçanın yayının orta noktasından yayın uç noktalarını birleştiren çizginin orta noktasına kadar olan mesafenin dairesel bir parçada ölçümünü,
Cebirsel sayı teorisinde "yükseklik fonksiyonunu".

 Wikimedia Commons'ta yükseklik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikisözlük'te Boy ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Brian P. Schmidt (d. 24 Şubat 1967) astronomi ve astrofizik dalında çalışmaları bulunan, Stromlo Rasathanesi ve Araştırma Okulu'nda profesörlük görevi yapan, Avustralya Araştırma Konseyi Laureate Fellow 'da süpernovalar kullanarak yaptığı araştırmalar ile tanınan bilim insanı. 2011 yılında  Nobel Ödülü kazanmıştır.

Balıkılık ile uğraşan bir ailenin tek çocuğu olarak 24 Şubat 1967 tarihinde doğdu. 13 yaşındayken, ailesi Anchorage, Alaska'ya taşındı.
Schmidt Anchorage, Alaska Bartlett Lisesi'nde okudu ve 1985 yılında mezun oldu. Beş yaşında bu yana "bir meteorolog olmak istediğini dile geitirdi.1993 Schmidt 'in doktora tezi yılında Harvard Üniversitesi'nde Robert Kirshner tarafından denetlendi ve Tip II Süpernova kullandık dan sonra  (1992) yılında doktora yaptı.

Schmidt 1995 yılında Stromlo Dağı Gözlemevi'ne geçmeden önce Harvard-Smithsonian Astrophysics Center'da 1993-1994 arası doktora sonrası okumaya devam etti. Evrenin genişleme hızının artık Tip Ia Supernova izlenmesi yoluyla arttığını kanıtlayan raporunu yazdı. 1998 yılında Adam Riess ile çalışmaya başladı. Dünya'dan süpernovalar gelen ışık renk değişimleri izleyerek, bu milyar yaşındaki novanın hala hızlandırılması olduğunu keşfettiler. Bu sonuç, neredeyse eşzamanlı olarak bulunmuştur.

Brian Schmidt's Home Page 6 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Prize in Phyics 2011 Announcement 12 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük patlama (İngilizce: Big Bang), evrenin en eski 13,8 milyar yıl önce tekillik noktası denilen bir noktadan itibaren genişlediğini varsayan evrenin evrimi kuramı ve geniş şekilde kabul gören kozmolojik modeldir. İlk kez 1920'li yıllarda Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı fizikçi papaz Georges Lemaître tarafından ortaya atılan bu teori, çeşitli kanıtlarla desteklendiğinden bilim insanları arasında, özellikle fizikçiler arasında geniş ölçüde kabul görmüştür.
Teorinin temel fikri, hâlen genişlemeye devam eden evrenin geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir noktadan yani tekillik noktasından itibaren genişlemiş olduğudur. Georges Lemaître'in önceleri “ilk atom hipotezi” olarak adlandırdığı bu varsayım günümüzde “büyük patlama teorisi” adıyla yerleşmiş durumdadır. Modelin iskeleti Einstein'ın genel görelilik kuramına dayanmakta olup, ilk Big Bang modeli Alexander Friedmann tarafından hazırlanmıştır. Model daha sonra George Gamow ve çalışma arkadaşları tarafından savunulmuş ve ilk nükleosentez olayı eklenmek suretiyle geliştirilerek sunulmuştur.
1929'da Edwin Hubble'ın uzak galaksilerdeki (galaksilerin ışığındaki) nispi kırmızıya kaymayı keşfinden sonra, bu gözlemi, çok uzak galaksilerin ve galaksi kümelerinin konumumuza oranla bir "görünür hız"a sahip olduklarını ortaya koyan bir kanıt olarak ele alındı. Bunlardan en yüksek "görünür hız"la hareket edenler en uzak olanlarıdır. Galaksi kümeleri arasındaki uzaklık gitgide artmakta olduğuna göre, bunların hepsinin geçmişte bir arada olmaları gerekmektedir. Big Bang modeline göre, evren genişlemeden önceki bu ilk durumundayken aşırı derecede yoğun ve sıcak bir hâlde bulunuyordu. Bu ilk hâle benzer koşullarda üretilen "parçacık hızlandırıcı"larla yapılan deney sonuçları teoriyi doğrulamaktadır. Fakat bu hızlandırıcılar, şimdiye dek yalnızca laboratuvar ortamındaki yüksek enerji sistemlerinde denenebilmiştir. Evrenin genişlemesi olgusu bir yana bırakılırsa, Big Bang teorisinin, ilk genişleme anına ilişkin bir bulgu olmaksızın bu ilk hâle herhangi bir kesin açıklama getirmesi mümkün değildir. Kozmozdaki hafif elementlerin günümüzde gözlemlediğimiz bolluğu, Big Bang teorisince kabul edilen ilk nükleosentez sonuçlarına uygun olarak, evrenin ilk hızlı genişleme ve soğuma dakikalarındaki nükleer süreçlerde hafif elementlerin oluşmuş olduğu tahminleriyle örtüşmektedir (Hidrojen ve helyumun evrendeki oranı, yapılan teorik hesaplamalara göre Big Bang'den arda kalması gereken hidrojen ve helyum oranıyla uyuşmaktadır. Evrenin bir başlangıcı olmasaydı, evrendeki hidrojenin tümüyle yanarak helyuma dönüşmüş olması gerekirdi.). Bu ilk dakikalarda, soğuyan evren bazı çekirdeklerin oluşmasına imkân sağlamış olmalıydı (Belirli miktarlarda hidrojen, helyum ve lityum oluşmuştu.).
Big Bang terimi ilk kez İngiliz fizikçi Fred Hoyle tarafından 1949’da, “Eşyanın Tabiatı” adlı bir radyo (BBC) programındaki konuşması sırasında kullanılmıştır. Hoyle, hafif elementlerin bazı ağır elementleri nasıl meydana getirebilecekleri konusunda katkıları olmuş bir bilim insanıdır.
Bilim insanlarının çoğu, evrenin başlangıcında, bir Big Bang olayının cereyan etmiş olduğuna ancak 1964/1965'te, evrenin sıcak ve yoğun döneminin kanıtı olarak kabul edilen “kozmik mikrodalga arka plan ışıması"nın ya da Georges Lemaître’in kullandığı terimlerle «Big Bang’ın soluk ışıklı yankısı»nın keşfinden sonra ikna oldular.

Big Bang modeli temelde iki kabule dayanır: Albert Einstein'in genel görelilik kuramı ve kozmolojik prensip. Genel görelilik kuramı tüm cisimlerin çekimsel etkileşimini hatasız olarak açıklar. Albert Einstein tarafından 1915’te genel göreliliğin keşfi, evrenin aşamalı evrimi genel görelilikle tanımlandığından, evreni bir fiziksel sistem gibi bütünlüğü içinde tanımlamayı mümkün kılan modern kozmolojinin başlangıcı sayılır.
Einstein aynı zamanda, uzayı bütünlüğü içinde tanımlamada, genel görelilikten doğan bir çözümü (“Einstein evreni”) önermesiyle genel göreliliği bu yolda kullanan ilk kişi olmuştur. Bu model o dönemde Einstein'in gözüpek girişimiyle yeni bir kavramın doğmasını sağlamıştı: Kozmolojik prensip. Kozmolojik prensibe göre, insanoğlu evrende ayrıcalıklı bir konuma sahip değildir, evren homojen ve izotroptur. Yani insanın baktığı yer ve yön neresi olursa olsun evren uzay (mekân) bakımından homojendir; daha açık bir deyişle, evrenin genel görünümü gözlemcinin konumuna ve baktığı yöne bağlı değildir. Bu, o dönem için çok cüretkar bir hipotez sayılırdı; çünkü henüz, sonradan “Büyük Tartışma” adı verilen, Samanyolu dışında cisimler olup olmadığı tartışmasının sürdüğü o dönemde hiçbir inandırıcı gözlem, Samanyolu dışındaki cisimlerin varlığını doğrulama imkânını sağlayamıyordu. "Kozmolojik prensip" evrenin makro özelliklerini açıklamakla birlikte, evrenin sınırı olmadığını, bu nedenle Big Bang'in boşlukta belirli bir noktada değil, aynı anda tüm boşluk boyunca gerçekleştiğini ima eder. Makro ölçekte evren homojen ve izotroptur. Bu iki kabul, evrenin Planck zamanından sonraki tarihini hesaplamayı mümkün kılmıştır. Bilim insanları hâlen "Planck zamanı"ndan önce gerçekleşen çok önemli olayları saptamaya çalışmaktadır.
Einstein 1915 yılında ortaya attığı genel görelilik kuramıyla yaptığı hesaplamalarda evrenin durağan olamayacağı sonucunu çıkarmıştı. Fakat o dönemlerde genel kabul, evrenin statik olduğu yönündeydi; bu yüzden Einstein vardığı sonucu düzeltmek üzere denklemlerine “ kozmolojik sabite ” etkenini ekledi. Böylece, Einstein kozmolojik prensibe üstü kapalı biçimde, günümüzde doğrulanma derecesi açıkça azalmış görünen bir başka hipotez ekledi; bu, evrenin statik olduğu, yani zamanla evrim geçirmediği hipoteziydi. Bu da kendisini, denklemlerine “ kozmolojik sabit ” terimini eklemek suretiyle ilk çözümünü değiştirme yoluna götürdü. Fakat gelecekteki gelişmeler, yanılmış olduğunu ortaya koyacaktı. Örneğin 1920’lerde Edwin Hubble günümüzde galaksi dediğimiz bazı “nebülöz”lerin galaksimiz dışında olduklarını, ayrıca onların galaksimizden uzaklaştıklarını ve uzaklaşma hızlarının galaksimize uzaklıklarıyla orantılı olduğunu (Hubble Yasası ya da Hubble Sabiti) keşfetti. Bu keşiften beri Einstein’ın “statik evren hipotezi”ni doğrulayacak hiçbir veriye rastlanmamıştır.
Zaten Hubble’ın bu keşfinden daha önce Willem de Sitter, Georges Lemaître ve Alexandre Friedmann gibi birçok fizikçi bir “evren genişlemesi”ni tanımlayan başka “genel görelilik” çözümleri bulmuş bulunuyorlardı. Onların ortaya koymuş oldukları modeller evrenin genişlemesi keşfedilir keşfedilmez derhâl kabul edildiler. Böylece milyarlaca yıldır genişleme hâlinde olan bir evren tanımlanmıştı.

Evrenin genişlediğinin keşfi, evrenin statik olmadığını ortaya koymakla birlikte, "maddenin sakınımı yasası"nı göz önünde bulunduran ve bulundurmayan birçok farklı görüşün ortaya atılmasına imkân vermişti. Bu görüşlerden başlangıçta maddenin yaratılışının söz konusu olduğunu varsayan görüş, ilk zamanlar en popüler olanıydı. Bu başarıdaki sebeplerden biri, “durağan hâl (sabit durum) teorisi” denilen bu modelde evrenin sonsuz kabul edilmesiydi. Fred Hoyle tarafından ortaya atılan "durağan hâl teorisi"ne göre evrenin yaşı ile bir gök cisminin yaşı arasında bir çelişki olamazdı.
Buna karşılık Big Bang hipotezinde evrenin, genişleme oranından yola çıkılarak hesaplanabilecek belirli bir yaşı vardı. 1940'lı yıllarda evrenin genişleme oranı hakkındaki tahminler bir hayli abartılıydı, bu da evrenin yaşı hakkındaki tahminlerin gerçeğin bir hayli altında olarak yapılmasına neden olmuştu. Öyle ki, Dünya’nın yaşını belirleyen farklı tarihlendirme yöntemlerinin bildirdiği değerlere göre Dünya evrenden daha yaşlı kalıyordu. Bu, önceleri, Big Bang tipi modellerin çeşitli gözlemler karşısında içine düştüğü güçlüklerden yalnızca biriydi. Fakat bu tür güçlükler evrenin genişleme oranının kesin biçimde belirlenmesiyle tarihe karıştılar.

Sonradan iki kesin gözlemsel kanıt Big Bang modellerine tümüyle hak verdi: Evren tarihinin sıcak devrinin kalıntısı denilebilecek enerji ışıması (mikrodalga sahası) olan "kozmik mikrodalga arka plan ışıması"ın keşfi ve hafif elementlerin salınmasının ölçülmesi, yani ilk sıcak evre sırasında oluşmuş hidrojen, helyum, lityumun farklı izotoplarının bırakılmasının ölçülmesi.
Bu iki gözlem, 20. yy.’ın ikinci yarısının başlarında gerçekleşti ve Big Bang’i kozmolojide, kesin biçimde, gözlemlenebilir evreni tanımlayan model olarak yerleştirdi. Bu modelin kozmolojik gözlemlerle hemen hemen mükemmel biçimde örtüşmesinin yanı sıra, modeli doğrulayan başka kanıtlar da ortaya koyulmaya başlandı: Galaktik kümelerin gözlemi ve "kozmik arka plan soğuması"nın ölçülmesi (birkaç milyar yıl öncesiyle günümüzdeki ısı farkının ölçülebilmesi).

Genişleme, doğal olarak bize evrenin geçmişte daha yoğun olduğunu bildirmektedir. Evrenin geçmişte daha sıcak olması olasılığından ilk kez 1934’te Georges Lemaître’in söz etmiş olduğu görülüyor; fakat bunun gerçek anlamda araştırılmasına ancak 1940'lı yıllardan itibaren başlanmıştır. Uzak astrofiziksel cisimlerin ışımasındaki kırmızıya kaymaya benzer bir tarzda, evrenin genişleme olayıyla enerji kaybeden bir ışımayla dolu olması gerektiği konusundaki ilk düşünceler George Gamow’dan gelmiştir.
Gamow aslında, ilksel evrendeki güçlü yoğunlukların, atomlar arasında bir termik dengenin kurulmasına ve ardından bu atomlarca bırakılan bir ışımanın varlığına imkân sağlamış olması gerektiğini anlamıştı. Gamow, 1940'lı yıllarda Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirdi ve Big Bang'e bağlı olarak bir tez ortaya attı. Big Bang'den arta kalan, belirli oranda bir ışımanın var olması gerekiyordu. Ayrıca bu ışıma evrenin her yanında eşit olmalıydı. Bu ışımanın evrenin yoğunluğu oranında bir yoğunlukta olması ve dolayısıyla, bu ışımanın, yoğunluğu artık son derece azalmış olsa da hâlen mevcut olması gerekiyordu. Gamow, Ralph Alpher ve Robert C. Herman’la birlikte, evrenin yaşından, maddenin yoğunluğundan ve helyumun salınmasından yola çıkılarak bu ışımanın günümüzdeki ısısının hesaplanabileceğini anlayan ilk 

Büyük Patlama Kronolojisi, Evrenin kronolojisi büyük patlama kozmolojisine göre evrenin geçmiş ve geleceğini tanımlar. Planck çağından beri evrenin egemen bilimsel modellere göre nasıl geliştiğini kozmolojik koordinatların zaman parametrelerini kullanarak açıklar. Evren'in genişlemesinin 13,8 milyar yıl önce başlamış olduğu tahmin edilmektedir. Evrenin kronolojisini özetlemek için 4 ana parçaya ayırmak uygundur.

Evrenin çok erken safhalarında, Planck çağından kozmik enflasyona kadar ya da kozmik zamanın ilk pikosaniyelerinden itibaren bu süre şu andaki parçacık fiziğindeki deney kavrayışının ötesinde aktil teori araştırma alanıdır.
Erken evren, kuark çağından foton çağına kadar ya da kozmik zaman ilk 380.000 yılında tanıdık kuvvetler ve temel parçacıklar ortaya çıktı ancak evren plazma durumunda takip eden "karanlık çağda" 380.000 yılından 150 milyon yıla kadar kaldı. Bu durumda evren şeffaf olmasına rağmen büyük ölçeklerde yapılar henüz oluşmamıştı.
Yaklaşık 150 milyon yıl yıldız evrimi, galaksi oluşumu ve evrimi ve galaksi kümeleri ve üstkümelerin oluşumu da dahil olmak üzere büyük ölçekli yapı oluşumu günümüze kadar sürdü. Galaksimizin ince bir disk olarak oluşması yaklaşık 5 milyar (9 Gya) yıl sürdü. Güneş sistemimizin oluşması yaklasık 9.2 milyar (4.6 Gya) yıl sürdü. Bu oluşumla birlikte dünya üzerindeki hayatın doğması yaklaşık 9.8 milyar (4 Gya) yıl sürdü.
Uzak bir gelecekte yıldızların oluşumunun durmasından sonra evrenin nihai kaderi için çeşitli senaryolar vardır.

Evrenin en erken dönemini ilgilendiren tüm fikirler (evrendoğum) kuramsaldır. Bugün, hiçbir parçacık hızlandırıcı deneyi, dönemi anlamayı sağlayacak şiddetteki enerjilere ulaşamamaktadır. İleri sürülen tüm senaryolar, temel farklılıklar göstermektedir. Bu senaryolara örnek olarak; Hartle-Hawking ilk durumu, sicim durumu (manzarası), Bran enflasyonu, sicim gaz kozmolojisi ve the ekspirotik evren verilebilir. Bu örneklerden bazıları birbiriyle bağdaşır.

10 -43 saniyeden daha kısa sürede gerçekleşmiştir.

Planck çağı (enflasyonun olmadığı) büyük patlama kozmolojisinde yüksek sıcaklığın bulunduğu dönemde dört temel kuvvetin elektromanyetizma,yerçekimi, zayıf nükleer etkileşim ve güçlü nükleer etkileşimin olduğu dönemdir. Bu büyük sıcaklıklarda fizik adına çok az şey anlaşılabilir. Farklı hipotezler farklı senaryolar sunar. Geleneksel büyük patlama kozmolojisi bu andan önce yerçekimsel tekilliğin olduğunu tahmin eder. Ancak bu teori genel göreliliğe ve kuantum etkilerinin yıkılmasına bel bağlar.
Enfasyon kozmolojisinde enflasyonun sonundan önceki zamanda (büyük patlamadan sonra aşağı yukarı 10−32 saniye) geleneksel büyük patlama çizgisini takip etmez.
Planck çağını formüle etmek için birçok model girişimde bulundu. Bunlardan bir tanesi kurgusal fikirler sunan "Yeni fizik"tir. Örnek olarak Harttle-Hawking başlangıç durumu, sicim gaz kozmolojisi ve ekpyrotic evren bulunmaktadır.

Büyük Patlama'dan sonra 10–43 ile 10–36 saniye arasından gerçekleşmiştir.

Evren Planck döneminden çıkıp genişlemeye ve soğumaya başlayınca yer çekimi kuvveti, diğer temel kuvvetler olan elektromanyetizma ile zayıf nükleer kuvvetten, yani gauge etkileşimlerinden ayrılarak farklılaşmaya başlamıştır. Hatta fizik, bu dönemde bu temel kuvvetlerin, dünyanın gözlenen güçlerini üretmeyi durduran Standart Model'in gauge grubunu da kapsayan çok daha büyük bir gruba dahil olduğu büyük birleşme ile açıklanabilir. Kaldı ki nükleer enerjinin zayıf nükleer kuvvetten kopmasıyla bu büyük birleşme de bozulmuştur. Bu durum, patlama ardından genişleme olur olmaz görülmüştür. Bazı teorilere göre de bu olay manyetik tekkutupları yaratmıştır. Güçlü etkileşim ve zayıf etkileşimin büyük birleşme kuramı, bu dönemde sadece Higgs bozonu parçacığının görülmesinin beklenebileceğini anlatır.

Büyük patlamadan sonra 10–36 (enflasyonun sonu ) ile 10–12 saniyeler arasında.

Evrenin sıcaklığı yeterince düşük iken geleneksel büyük patlama kozmolojisine göre, elektrozayıf çağ, Büyük Patlama'nın ardından 10−36 saniye sonra başladı. Evrenin sıcaklığı, güçlü kuvveti elektro zayıf kuvvetten ayıracak kadar düşüktü. Enflasyon kozmolojisinde enflasyon çağı, elektro-zayıf çağ yaklaşık olarak 10−32 saniyede son bulduğunda başladı.

Büyük patlamadan sonra 10−32 saniye sonra başladı.
Kozmik enflasyon enflasyon denilen hipotez alan tarafından ivmelenerek genişlemesiyle üretilen bir çağdır. Bu çağdaki özellikler Higgs alanı ve karanlık enerji ile benzerlikler gösterir. Genişleme yavaşlarken homojenlikten gelen sapmalar büyüdü ve evreni daha kaotik bir hale getirdi. Genişlemenin hızlanmasıyla evren daha homojen bir hale geldi. Geçmişteki uzun süre devam eden enflasyon genişlemesi evrendeki yüksek derecedeki homojenliği açıklar. Enflasyondan önceki durumda evren aşırı derecede düzensiz olmasına rağmen, bugün bile gözlemlenen büyük ölçeklerde homojenlik gözükür.
Enflasyon alanı büyük patlama genişlemesinde başlayan sıradan bir nokta olarak adlandırılan "yeniden ısınma" sıradan parçacıkların içine doğru bozunmaya başlayınca, enflasyon sona erdi. Yeniden ısınma süresi genellikle büyük patlamadan sonraki zaman diye anılır. Bu öyle bir zamana değinir ki o zamanda geleneksek kozmoloji (enflasyon olmayan) büyük patlama tekilliği ile evrenin sıcaklığının düşmesi arasında geçmiştir. Enflasyon kozmolojisinden geleneksel büyük patlama meydana gelmedi.
En basit enflasyona ait modellere göre, enflasyon Big Bang'den sonra yaklaşık 10−32 saniyeye karşılık gelen bir sıcaklıkta sona erdi. Yukarıda açıklandığı gibi, bu enflasyon çağı 10−32 saniyeden az sürdü anlamına gelmez. Aslında, evrenin gözlenen homojenliğini açıklamak için, bu süre 10−32 saniyeden daha uzun olmalıdır. Enflasyon Kozmolojisinde en erken anlam dolu zaman "Büyük patlamadan sonrasında" enflasyonun bittiği zamandır.
17 Mart 2014 tarihinde, BICEP2 işbirliği ile astrofizikçiler enflasyon yerçekimi dalgalarının B-mode güç spekturumunda keşfedildiğini duyurdular. Bu keşif enflasyon teorisi için açık deneysel bir kanıt olarak yorumlandı. Ancak, Haziran 19, 2014 tarihinde, enflasyon bulgularının rapor edilmesiyle güven düştü ve son olarak, 2 Şubat 2015'te, BICEP2/Keck ve Planck uydusunun ortak veri analizleriyle B-mode larının keşfi için istatistiklerin çok düşük olduğu yorumlandı ve bunun sebebinin Samanyolundaki kutuplaşmış tozlara dayandırdılar.

Günümüzde evrendeki baryonlarının miktarının anti baryonlara göre neden bu kadar çok olduğunu açıklayacak yeterli gözlemsel bir kanıt yoktur. Bu fenomen için kozmolojik enflasyonun bitmesinden bir süre sonra gözlemlerde sayılacak olan adayın Sakharov koşullarını tatmin etmesi gerekmektedir. Parçacık fiziği Bu koşullar altında karşılaşmış asimetriler için bu simetrilerin evrende gözlemlenen baryon ve anti baryonlardan sayılabilmesi için deneysel olarak çok küçük olduğunu söyler.

Kozmik enflasyon sona erdikten sonra evren, kuark-gluon plazması ile doldu. Bu noktadan itibaren evrenin erken aşması fizik tarafından daha iyi anlaşılmaktadır ve enerji kuark çağındaki enerjiler direkt olarak deneylere cevap verebilir.

Eğer süpersimetri evrenimizin bir özelliği ise, o zaman enerji 1 TeV (elektro zayıf simetri ölçeği) daha düşük bir noktada kırılamaz. Parçacıkların kütleleri ve onların süper partnerleri hiçbir şekilde bilinen parçacıkların gözlenemeyen süper partnerlerine eşit olamaz.

Büyük patlamadan sonra 10-12 saniye ile 10-6 saniye arasında.
Evrenin sıcaklığı belirli birçok yüksek enerji seviyesinin altına düştüğünde Higgs alanının kendiliğinden beklenen vacum değerini kazanır. Bu değer ki elektrozayıf gauge simetrisini kırar. Bu kırılmayla ilgili iki etki görülür.
1. Zayıf kuvvet ve elektromanyetik kuvvet ve kendi bozonlarının farklı bir şekilde açıkça günümüz evreninde farklı dizilerde görülür.
2. Higgs mekanizması vasıtasıyla, bütün element parçacıkları Higgs alanıyla etkileşiminden kütle kazanır.
Bu çağın sonunda, temel etkileşimlerden olarak yerçekimi, elektromanyetizma, güçlü etkileşim ve zayıf etkileşim temel etkileşimleri artık bugünkü biçimlerini almış ve temel parçacıklar kütlelerini kazanmış olur. Ancak hala evrenin sıcaklığı quarkların bükülerek hadronları oluşturması için çok sıcaktır.

Büyük patlamadan sonra 10-6 saniye ile 1 saniye arasında olmuştur.
Evreni oluşturan kuark-gluon plazmalar hadronlara kadar soğumaya devam etti. Bunlara proton ve nötronlardan oluşan baryonlarda dahildir. Büyük patlsmadan yaklaşık 1 saniye sonra nötrino çiftleri ayrışarak uzay boyunca serbestçe harekete başladı. Nötrino enerjileri gözlemleyebilmek için çok düşük olduğundan dolayı kozmik nötrino arka planı kozmik mikro dalgaların arka planına benzer. Ancak kozmik nötrino arka planlarının var olduğuna dair kesin bir kanıt yoktur.

Büyük patlamadan sonra 1 saniye ile 10 saniye arasında olmuştur.
Hadronların ve anti-hadronların büyük çoğunluğu birbirlerini hadron çağının sonunda ortadan kaldırmıştır. Lepton ve anti leptonların evrenin geri kalan kütlesine egemen olmasını sağlamıştır. Büyük patlamadan yaklaşık 10 saniye sonra evrenin sıcaklığı yeni lepton ve anti lepton çiftlerinin birbirini yok edemeyeceği noktaya kadar düşmüştür. Geriye küçük lepton kalıntıları kalmıştır.

Büyük patlamadan sonra 10 saniye ile 380.000 yılları arasında olmuştur.
Lepton ve anti leptonların birbirini yok etmelerinden sonra lepton çağının sonunda evrendeki enerjiye fotonlar tarafından egemen olundu. Bu fotonlar hala sık sık yüktü protonlar, elektronlar ve (son olarak) hala yüklü protonlar, elektronlar ve (sonunda) çekirdeklerle etkileşime girdiler ve bunu önündeki 380.000 yıl boyunca yapmaya devam ettiler.

Büyük patlamadan sonra 3 dakika ile 20 dakika arasında olmuştur.
Foton çağı sırasında evrenin sıcaklığı atomik çekirdeklerin oluşmaya başladığı noktaya kadar düştü. Protonlar ve nötronlar nükleer füzyon süresince atom çekirdekleri için birleşmeye başladı. Serbest nötronlar protonlarla birleşerek döteryumu oluşturdu. Döteryum hızla füzyona helyum-4 ile füzyona girdi. Evrenin yoğunluğunun ve sıcaklığının nükleosentezin devam edemeyeceği noktaya kadar düşmesiyle 

Büyük kuasar grubu (İngilizce kısaltması LQG), gözlemlenebilir evrendeki en büyük astronomik yapıları oluşturduğu düşünülen kuasar (süper kütleli kara deliklere sahip aktif gökada çekirdekleri) topluluğudur. LQG'lerin, yakın evrendeki gökada katmanları, duvarları ve iplikçilerinin öncüleri olduğu düşünülmektedir.
Keşfedilen ilk kuasar grubu 1982'de Webster LQG, daha sonra 1987'de Crampton-Cowley-Hartwick LQG, 1991'de Clowes-Campusano LQG (U1.28, CCLQG), 2012'de U1.11 ve son olarak 2013'te Huge-LQG (U1.27) olmuştur. Şu anda yaklaşık 20 tanesi bilinmektedir.

LQG'lerin birçok özelliği vardır:

Boyut: LQG'lerin boyutları 100 milyon ila 4 milyar ışık yılı arasında değişir.
Kütle: LQG'lerin kütlesi 10^15 ila 10^18 güneş kütlesi arasında değişir.
Yoğunluk: LQG'ler, evrenin ortalama yoğunluğundan çok daha yoğundur.
Hız: LQG'ler, evrenin genişlemesinden daha hızlı hareket ediyor gibi görünmektedir.
Oluşum: LQG'lerin nasıl oluştuğu hala tam olarak bilinmemekle birlikte, iki ana teori vardır: yoğunluk dalgalanmaları ve çökme.

LQG'ler, evrenin büyük ölçekli yapısı hakkında bilgi edinmemizi sağlar. LQG'ler, galaksilerin ve kuasarların evrimi hakkında bilgi edinmemizi sağlar. LQG'ler, karanlık madde ve karanlık enerji gibi gizemli evrensel olguları araştırmamıza yardımcı olur.

Evrenin büyük ölçekli yapısı

Büyük Patlama teorisinin dinî yorumları, özellikle İslam düşüncesinde, evrenin bir başlangıcı olduğu fikrinin kutsal metinlerde yer aldığı görüşüyle ilişkilendirilmektedir.
Bazı Müslüman ilahiyatçılar, Kur’an’daki Enbiya Suresi gibi ifadelerin, evrenin başlangıçta tek bir bütün olduğu ve sonrasında ayrıldığına dair bilimsel bulgularla uyumlu olduğunu savunur. Bu bakış açısına göre, Büyük Patlama teorisi evrenin yoktan var edildiği fikrini desteklemekte ve Allah’ın yaratıcı gücüne işaret etmektedir.
Ayrıca, Kur’an’ın evrenin genişlemesine dair ayetleri (örneğin Zariyat 51/47) de bilimsel gelişmelerle paralel olarak yorumlanmaktadır. Bununla birlikte, bazı yorumcular bu ayetlerin doğrudan bilimsel teorilere işaret ettiğini kabul etmez ve kutsal metinlerin esasen metafizik ve ahlaki mesajlar verdiğini vurgular.
Büyük Patlama teorisini dinî açıdan yorumlayan ve bu teoriyle ilişkilendirilen bazı Kur’an ayetleri şunlardır:

Enbiyâ Suresi 30. ayet: “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi?” Bu ayette geçen “ratk” (bitişik) ve “fetk” (ayırmak) kelimeleri, evrenin başlangıçta tek bir bütün olduğu ve sonrasında ayrıldığı şeklinde yorumlanmaktadır.
Zâriyât Suresi 47. ayet: “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.” Bu ayet, evrenin genişlemesine işaret ettiği şeklinde değerlendirilmiştir.
Fussilet Suresi 11. ayet: “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi...” ifadesi, evrenin ilk aşamalarında duman benzeri bir durumda olduğuna dair yorumlanmıştır.
En’âm 101, En’âm 14, Yusuf 101, İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46, Şura 11. ayetler: Bu ayetlerde geçen “fâtıri’s semavâti ve’l ard” (gökleri ve yeri yoktan var eden) ifadesi, evrenin yoktan yaratılışına işaret ettiği düşünülmektedir.
Bu ayetler, bazı müfessirler ve ilahiyatçılar tarafından Büyük Patlama teorisiyle ilişkilendirilerek yorumlanmaktadır.

Büyük patlama teorisi'nin tarihi, büyük patlamanın gözlemlenmesi ve teorik değerlendirmesinin yapılmasıyla başladı. Kozmolojideki teorik çalışmaların çoğu artık temel Büyük Patlama modeline yapılan iyileştirmeleri içermektedir. Teorinin kendisi aslında Belçikalı Katolik rahip, matematikçi, astronom ve fizik profesörü Georges Lemaître tarafından resmîleştirilmiştir.

Orta Çağ felsefesinde, evrenin sonlu veya sonsuz bir geçmişi olup olmadığı konusunda çok fazla tartışma vardı. Aristoteles'in felsefesi, evrenin sonsuz bir geçmişe sahip olduğunu kabul etti ve bu, Aristoteles'in ebedilik anlayışını İbrahim'in yaratılış görüşü ile uzlaştıramayan Orta Çağ Yahudi ve İslam filozofları için sorunlara neden oldu. Sonuç olarak, diğerlerinin yanı sıra John Philoponus, Kindi, Saadia Gaon, Gazzali ve Immanuel Kant tarafından evrenin sınırlı bir geçmişe sahip olduğuna dair çeşitli mantıksal argümanlar geliştirilmiştir.
İngiliz ilahiyatçı Robert Grosseteste, 1225 tarihli De Luce (Işık Üzerine) adlı incelemesinde maddenin ve kozmosun doğasını araştırdı. Evrenin bir patlamada doğuşunu ve maddenin kristalleşmesini, Dünya'nın etrafındaki bir dizi iç içe küre içinde yıldızlar ve gezegenler sayesinde olduğunu tanımladı. De Luce, tek bir fiziksel yasa kümesi kullanarak gökleri ve dünyayı tanımlamaya yönelik ilk girişimdir.
1610'da Johannes Kepler, sonlu bir evreni tartışmak için karanlık bir gecede gökyüzünü kullandı. Yetmiş yedi yıl sonra, Isaac Newton evrendeki büyük ölçekli hareketi tanımladı.
Döngüsel bir şekilde genişleyen ve büzülen bir evrenin tanımı ilk olarak Erasmus Darwin tarafından 1791'de yayınlanan bir şiirde ortaya konmuştur. Edgar Allan Poe, Eureka: A Prose Poem başlıklı 1848 makalesinde benzer bir döngüsel sistem yayınladı. Bilimsel bir çalışma olmasa da Poe, metafizik ilkelerden yola çıkarken çağdaş fiziksel ve zihinsel bilgilerle evreni açıklamaya çalıştı. Bilim camiası tarafından görmezden gelinen ve edebiyat eleştirmenleri tarafından sıklıkla yanlış anlaşılan bu kitabın bilimsel sonuçları son zamanlarda yeniden değerlendiriliyor.
Poe'ya göre, maddenin ilk hali tek bir "İlkel Parçacık" idi. İtici bir güç olarak kendini gösteren "İlahi İrade", İlkel Parçacığı atomlara böldü. Atomlar, itici kuvvet durana kadar ve çekim kuvveti bir tepki olarak ortaya çıkana kadar uzay boyunca eşit olarak yayılır. Sonra madde bir araya toplanmaya başlar. Yıldızları ve yıldız sistemlerini oluşturur, bu arada maddi evren yerçekimi tarafından tekrar bir araya getirilir. Sonunda çöker ve sona erer. Eureka'nın bu bölümü, göreli modellerle bir dizi özelliği paylaşan Newton'un evrimleşen bir evreni tanımlar ve bu nedenle Poe, modern kozmolojinin bazı temalarını öngörmektedir.

Gözlemsel olarak, 1910'larda Vesto Slipher ve daha sonra Carl Wilhelm Wirtz, sarmal bulutsuların çoğunun (şimdi doğru bir şekilde sarmal gökadalar olarak adlandırılıyor) Dünya'dan uzaklaştığını belirledi. Slipher, gezegenlerin dönme periyotlarını ve gezegen atmosferlerinin bileşimini araştırmak için spektroskopi kullandı ve galaksilerin radyal hızlarını ilk gözlemleyen kişi oldu. Wirtz, bulutsuların sistematik bir şekilde kırmızıya kaymasını gözlemledi. Bu, evrenin aşağı yukarı yıldızlar ve bulutsularla dolu olduğu gerekçesini kozmoloji açısından yorumlanması zordu. Kozmolojik çıkarımların veya sözde bulutsuların aslında kendi Samanyolumuzun dışındaki galaksiler olduğunun farkında değillerdi.
On yılda, Albert Einstein'ın genel görelilik teorisinin, Big Bang'in teorik temellerinde açıklanan kozmolojinin temel varsayımları göz önüne alındığında, hiçbir statik kozmolojik çözümü kabul etmediği gözlemlendi. Evren, genişleyen veya küçülen bir metrik tensör tarafından tanımlandı. Genel teorinin alan denklemlerinin bir değerlendirmesinden gelen bu sonuç, Einstein'ın kendisini genel teorinin alan denklemlerinin formülasyonunun hatalı olabileceğini düşünmeye sevk etti ve bunu bir kozmolojik sabit ekleyerek düzeltmeye çalıştı. Bu sabit, genel teorinin uzay-zaman tanımına, uzay/varoluş dokusu için değişmez bir metrik tensör geri yükleyecekti. Sabitleyici kozmolojik sabit olmadan genel göreliliği kozmolojiye ciddi şekilde uygulayan ilk kişi Alexander Friedmann'dı. Friedmann, 1922'de genel görelilik alan denklemlerinde genişleyen evren çözümünü türetti. Friedmann'ın 1924 tarihli makaleleri, Berlin tarafından yayınlanan "Über die Möglichkeit einer Welt mit konstanter negativer Krümmung des Raumes" makalede sabit negatif eğriliğe sahip bir dünyanın olma olasılığı hakkında bilgiler içeriyordu. Friedmann'ın denklemleri Friedmann–Lemaitre–Robertson–Walker evreni olarak tanımlanmıştır.
1927'de Belçikalı Katolik rahip Georges Lemaitre, sarmal bulutsularda gözlenen kırmızıya kaymaları açıklamak için evren için genişleyen bir model önerdi ve Hubble yasasını hesapladı. Teorisini Einstein ve De Sitter'in çalışmalarına dayandırdı ve bağımsız olarak genişleyen bir evren için Friedmann'ın denklemlerini genişletti. Ayrıca, kırmızıya kaymalar sabit değildi, ancak bulutsuların kırmızıya kayma miktarı ile gözlemcilere olan uzaklıkları arasında kesin bir ilişki olduğu sonucuna götürecek şekilde değişiyordu.
1929'da Edwin Hubble, Lemaitre'nin teorisi için kapsamlı bir gözlemsel temel sağladı. Hubble'ın deneysel gözlemleri, Dünya'ya ve gözlemlenen diğer tüm cisimlere göre, galaksilerin, Dünya'dan ve birbirlerinden uzaklıklarıyla doğru orantılı hızlarda (gözlenen kırmızıya kaymalardan hesaplanan) her yöne doğru uzaklaştıklarını keşfetti. 1929'da Hubble ve Milton Humason, günümüzde Hubble yasası olarak bilinen, bir zamanlar kırmızıya kayma bir durgunluk hızı ölçüsü olarak yorumlandığında, Einstein'ın Genel Görelilik Denklemlerinin homojen, izotropik genişleyen uzayın izotropik doğası gereği genişleyenin uzaydaki cisimler değil, uzayın kendisi olduğunun doğrudan kanıtıydı. Genişleyen evren kavramına yol açan bu yorumdu. Yasa, herhangi iki galaksi arasındaki mesafe ne kadar büyükse, göreceli ayrılma hızlarının da o kadar büyük olduğunu belirtir. 1929'da Edwin Hubble, evrenin çoğunun genişlediğini ve diğer her şeyden uzaklaştığını keşfetti. Her şey her şeyden uzaklaşıyorsa, her şeyin bir zamanlar birbirine daha yakın olduğu düşünülmelidir. Mantıklı sonuç, bir noktada, tüm maddenin dışa doğru patlamadan önce birkaç milimetre ötedeki tek bir noktadan başladığıdır. O kadar sıcaktı ki, madde oluşmadan önce yüz binlerce yıl boyunca yalnızca ham enerjiden oluşuyordu. Evren milyarlarca yıl sonra hala genişlemeye devam ettiği için, her ne olduysa anlaşılmaz bir gücü serbest bırakmak zorunda kaldı. Bulduğu şeyi açıklamak için geliştirdiği teoriye Big Bang teorisi denir.
1931'de Lemaître, "hypothèse de l'atome primitif"inde (ilkel atomun hipotezi), evrenin ilkel atomun patlaması ile başladığını ileri sürdü. Daha sonra Büyük Patlama olarak adlandırıldı. Lemaître, önce kozmik ışınları olayın kalıntıları olarak aldı, ancak artık yerel galaksiden kaynaklandıkları biliniyor. Lemaitre, erken evrende yoğun ve sıcak bir fazın kalıntı radyasyonu olan kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun keşfini öğrenmek için ölümünden kısa bir süre öncesine kadar beklemek zorunda kaldı.

Hubble Yasası, evrenin genişlediğini, yeterince büyük mesafe ölçeklerinde bakıldığında evrenin tercih edilen yönleri veya tercih edilen yerleri olmadığı şeklindeki kozmolojik ilkeyle çeliştiğini öne sürmüştü. Hubble'ın fikri, iki karşıt hipotezin önerilmesine izin verdi. Biri, George Gamow tarafından savunulan ve geliştirilen Lemaître'nin Big Bang'iydi. Diğer model, galaksiler birbirinden uzaklaştıkça yeni maddenin yaratılacağı Fred Hoyle'un Kararlı Durum teorisiydi. Bu modelde evren, zamanın herhangi bir noktasında kabaca aynıdır. Aslında, Lemaître'nin teorisinin adını, BBC Üçüncü Programında 28 Mart 1949'da, bir radyo yayını sırasında bunu 'büyük patlama' fikri olarak adlandıran Hoyle'du. Alternatif bir sabit durum kozmolojik modelini tercih eden Hoyle'un, bunun aşağılayıcı olmasını amaçladığı, ancak Hoyle'un bunu açıkça reddettiği ve bunun sadece iki model arasındaki farkı vurgulamayı amaçlayan çarpıcı bir görüntü olduğunu söylediği bildiriliyor. Hoyle, 1950'lerin başlarında, Evrenin Doğası başlıklı beş derslik bir dizinin parçası olarak, daha sonraki yayınlarda bu terimi tekrarladı. Her dersin metni yayından bir hafta sonra The Listener'da yayınlandı, "big bang" terimi ilk kez basılı olarak yayınlandı. Big Bang modeli lehine kanıtlar çoğaldıkça ve fikir birliği yaygınlaştıkça, Hoyle, biraz isteksiz de olsa, diğer bilim adamlarının daha sonra "Steady Bang" olarak adlandıracağı yeni bir kozmolojik model formüle ederek bunu kabul etti.

1950'den 1965'e kadar, bu teorilere verilen destek, Big Bang teorisinin hidrojen ve helyumun hem oluşumunu hem de gözlemlenen bolluklarını açıklayabildiği gerçeğinden kaynaklanan hafif bir dengesizlik ile eşit olarak bölündü. Oysa Kararlı Durum Teorisi bunların nasıl olduğunu açıklayabilir olmuştu. Ancak neden gözlenen bolluklara sahip olmaları gerektiğini açıklayamamıştı. Ancak gözlemsel kanıtlar, evrenin sıcak, yoğun bir durumdan evrimleştiği fikrini desteklemeye başladı. Kuasarlar ve radyo galaksiler gibi nesnelerin yakındaki evrene göre uzak mesafelerde (dolayısıyla uzak geçmişte) çok daha yaygın olduğu gözlemlenirken, Durağan Durum Teorisi evrenin ortalama özelliklerinin zamanla değişmemesi gerektiğini öngördü. Ek olarak, 1964'te kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun keşfi, bu tahminin yalnızca niteliksel olmasına ve SPK'nın tam sıcaklığını tahmin edememesine rağmen, Durağan Durum Teorisi'nin ölüm çanı olarak kabul edildi. Bazı reformülasyonlardan sonra, Büyük Patlama, kozmosun kökeni ve evrimi konusunda en iyi teori olarak kabul edildi. 1960'ların sonlarından önce, birçok kozmolog, Friedmann'ın kozmolojik modelinin başlangıç zamanındaki sonsuz yoğun ve fiziksel paradoksal tekilliğin, sıcak yoğun duruma girmeden önce büzüşen ve tekrar genişlemeye başlayan bir evrene izin vererek önlenebileceğini düşündü. Bu, Richard Tolman'ın salınan evreni olarak resmîleştirildi. Altmışlı yıllarda Stephen Hawking ve diğerleri,

Caveasphaera, Güney Çin'in Guizhou Eyaleti'nde yer alan ve Ediyakaran dönemine ait 609 milyon yaşındaki kayaçlardan çıkarılmış bir çok hücreli organizmadır. Bu canlının hayvan olup olmadığı kolaylıkla söylenemez. Gelişiminin farklı evrelerini (tek hücreli erken formundan çok hücreli son haline kadar) gösteren embriyonik fosillerin (yarıçapı yaklaşık olarak yarım milimetre olarak ölçülür) incelenmesi sebebiyle tanınır. Bunun gibi fosil çalışmaları, hayvan evriminde temel bir aşama olan farklı doku katmanları ve organlar geliştirme yeteneğinin en eski kanıtlarını sunmaktadır. Araştırmacılara göre Caveasphaera fosilleri üzerinde yapılan çalışmalar, hayvan benzeri embriyonik gelişimin, net bir şekilde hayvan olarak tanımlanmış fosillerden daha önce ortaya çıktığını göstermiştir. Ayrıca bu sonuçlar, hayvan evriminin yaklaşık 750 milyon yıl önce başladığını ileri süren çalışmalarla tutarlı olabilir. Bununla birlikte Caveasphaera fosilleri, deniz yıldızı ve mercan embriyolarına benziyor olabilir.

Celsius ölçeği, 1742'de İsveçli astronom Anders Celsius'un ismiyle adlandırılmış bir sıcaklık ölçme birimidir.
Celsius, sıcaklık birimidir ve 0 °C, suyun donma noktasına, 100 °C ise kaynama noktasına denk gelir. Bu özellikleri nedeniyle Celsius, özellikle günlük kullanımda sıcaklığı ölçmek için yaygın bir birimdir.
Celsius, İsveçli astronom Anders Celsius tarafından geliştirilmiştir ve öncelikle Santigrad olarak adlandırılmıştır. Uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "°C" ile gösterilir.
Celsius sıcaklık birimi, Fahrenhayt ve Kelvin gibi diğer sıcaklık birimleriyle karşılaştırılabilir. Fahrenhayt, Amerikalı fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit tarafından geliştirilmiştir ve sıcaklık ölçeği, suyun donma noktası için 32 °F ve kaynama noktası için 212 °F olarak tanımlanmıştır. Kelvin ise, termodinamik sıcaklık birimi olarak tanımlanmıştır ve mutlak sıfırın sıfır olduğu bir ölçek kullanır. Kelvin ölçeği, 0 K'dan başlar ve sıcaklık birimleri kelvin (K) ile gösterilir.
Celsius ölçeğine göre, suyun üçlü noktası (aynı anda katı, sıvı ve gaz halinde bulunabildiği sıcaklık: triple point) 0,01 °C (veya 273,16 °K) olarak tanımlanır. (Bu tanımla, daha önce referans alınan suyun donma noktası 273,15 °K'dir, ancak üçlü noktanın ölçümü çok daha kesin bir şekilde yapılabilmektedir). Bir derece Celsius (1 °C) ise, mutlak sıfır ile suyun üçlü noktasının farkının 1/273,16'sı olarak tanımlanmıştır. İlk olarak Anders Celsius tarafından önerilen buzun erime noktası ile suyun kaynama noktası arasında 100 derecelik bir sıcaklık ölçeği düşüncesi, 1954 yılında daha kesin sonuç vermesi amacıyla bu şekle getirilmiştir. Bu değişiklik ve Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler konferansının son kararları doğrultusunda (°C) birimindeki C sembolü santigrat olarak değil Celsius (selsiyus) şeklinde okunacak. Yani (°C) nin doğru okunuşu "derece Celsius (selsiyus)" şeklindedir.

Kelvin
Santigrat
Fahrenhayt
Reomür

Centigrade and Celsius Temperature Scales3 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sıcaklık Birim Çevirme Aracı
Sıcaklık değerlerini birbirine çevirmek için2 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Christiaan Huygens  (/ˈhaɪɡənz/ HY-gənz, ayrıca US /ˈhɔɪɡənz/ HOY-gənz, Felemenkçe telaffuz: [ˈkrɪstijaːn ˈɦœyɣə(n)s]; Latince: Hugenius; 14 Nisan 1629 - 8 Temmuz 1695), ayrıca Huyghens olarak da yazılır, tanınmış Hollandalı matematikçi ve bilim insanıdır. Özellikle astronom, fizikçi, olasılıkçı ya da saat bilimi ile uğraşan kimliği ile bilinir. Huygens zamanının öncü bilim insanlarındandır. Satürn halkaları üzerinde teleskobik çalışmalar yaparak Satürn'ün Titan uydusunu keşfetmiş ve ayrıca sarkaçlı saati icat etmiştir. Huygens mekanik ve optik alanında önemli çalışmalar yayınlamış ve şans oyunları üzerine öncü çalışmalar yapmıştır.

Christiaan Huygens 14 Nisan 1629 tarihinde zengin ve nüfuzlu Hollandalı bir ailenin İkinci erkek çocuğu olarak Lahey'de dünyaya geldi. Huygens dedesinin ismini almıştır. Babası Constantijn Huygens, annesi Suzanna van Baerle idi. Annesi Christiaan Huygens'in kız kardeşinin doğumundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Huygens çiftinin, Constantijn (1628), Christiaan (1629), Lodewijk (1631), Philips (1632) ve Suzanna (1637) adlarında beş çocuğu vardı.
Babası, Constantijn Huygens diplomat, Orange House'un danışmanı ve aynı zamanda şair ve müzisyendi. Galileo Galilei, Marin Mersenne ve Renē Descartes, Constantijn Huygens'in arkadaşlarıydı.
Christiaan Huygens 16 yaşına kadar evde eğitim gördü. Huygens minyatür değirmenler ve diğer makinelerle oynamayı çok severdi. Babası ona özgürlükçü bir eğitim verdi. Huygens dil ve müzik, tarih ve coğrafya, matematik, mantık ve söylem ve aynı zamanda dans, eskrim ve binicilik eğitimleri aldı.

Babası Huygens'i Leiden Üniversitesi hukuk ve matematik bölümlerine gönderdi. Huygens burada Mayıs 1645'ten Mart 1647 yılına kadar eğitim gördü. Frans van Schooter Leiden Üniversitesi'nde 1646 yılında bir akademisyendi ve aynı zamanda Huygens ve abisinin özel matematik öğretmeniydi. Descartes'in tavsiyesi üzerine bu görevi üstlenmiştir.
Birkaç yıl sonra, Huygens yeni kurulan ve babasının müdürü olduğu Orange Koleji'nde çalışmalarına devam etti fakat kardeşi Lodewijk ve başka bir öğrenci arasında geçen düellodan sonra bir değişiklik oluştu. Constantijn Huygens bu kolejde 1669 yılına kadar sürecek olan başka bir göreve getirildi.
Christiaan Huygens, hukukçu olan Johann Henryk Dauber'in evinde yaşamaya başladı ve İngiliz öğretim görevlisi John Pell ile matematik dersleri verdi. Huygens çalışmalarını Ağustos 1649 yılında tamamladı ve hemen diplomat olarak Nassau dükü ile çalışmaya başladı. Bu görev onu Bentheim'e ve daha sonra Flensburg'a gönderdi. Daha sonra Danimarka'ya gitti Kopenhag ve Helsingør'u ziyaret etti ve Stockholm'deki Descartes'i ziyaret etmek için Qresund'u geçmeyi umdu fakat bu gerçekleşmedi. Babası Huygens'in bir diplomat olmasını istedi, fakat bu da gerçekleşmedi. Siyasi anlamda 1650 yılında Birinci Stadtholdersles Dönemi başladı yani Orange House artık iktidar değildi ve bu durum Constantijn Huygens'i de etkilemiştir. Daha sonra babası, Christiaan'ın böyle bir kariyerle hiç ilgili olmadığını anladı.

Huygens genellikle Fransızca ve Latince yazardı. Huygens Leiden ’de bir kolej öğrencisiyken 1648 yılında vefat eden Mersenne isimli bir muhabirle yazışmaya başladı. Huygens matematiğe karşı ilgili ve yetenekli biriydi. 1646 yılında katenar (zincir eğrisi) şeklinde bir asma köprü vardı. Huygens, Mersenne’nin sikloid hakkındaki endişelerini, salınımın merkezi ve yerçekimi sabiti gibi konular hakkındaki teorilerini ancak 1650’lerin sonlarına doğru ciddiye aldı. Ayrıca Mersenne müzik teorisi üzerine de yazılar yazmıştır. Huygens, ortalama ses tamperemanını (meantone temperament) tercih etmiştir. 31 eşit tamperemanda yenilik yapmıştır fakat yaptığı bu yenilikler daha önce Francisco de Salinas tarafınca düşünülmüştür ayrıca bu düşünceyi logaritma kullanarak keşfetmiş olup ortalama ses sistemi ile logaritma arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Huygens 1654 yılında Lahey’de bulunan babasının evine geri döndü ve kendini tamamen araştırmalara adamayı başardı. Ailesinin, Hofwijk’ten çok uzakta olmayan başka bir evi vardı ve Huygens yaz tatillerini burada geçirirdi. Onun bilimsel yaşamı depresyon nöbetleri geçirmesine engel olamadı.
1655 yılında Paris ziyaretinde kendini Ismael Boulliau’ya tanıtmak için onu ziyarete gitti. Daha sonra Boulliau, Huygens’i Cloudy Mylon’u görmeye götürdü. 1650’lerde Mersenne çevresinde toplanan Parisli alim grubu ve sekreterlik rolünü üstlenen Mylon, Huygens ile bazı sorunlar yaşamıştır. Huygens 1656 yılında putperest olmasına rağmen büyük bir hayranı olduğu Pierre de Fermat ile karşı karşıya geldi. Fermat’ın araştırmanın ana düşüncesinin dışında kalması ve bazı olaylar hakkındaki iddialarının güvenilir olmaması şaşırtıcı ve buruk bir deneyim oldu. Fermat’ın endişeleri devam ederken Huygens matematik uygulamaları arıyordu.

Huygens’in araştırma sonuçları ve keşifleri uzun sürede yayınlanırdı. Huygens’in ilk işi 1651 yılında kareleme alanında Theoremata Karelemesini basmak oldu. Bu baskı yıllar önce Huygens’in Gregoire de Saint-Vincent ile tartıştığı ‘‘dairenin hatalı kare alma metodunu ‘'da içermektedir. Huygens'in tercih ettiği metotlar Archiemedes ve Fermat'tı. 1650'lerde kareleme yöntemi önemli bir sorundu.
Huygens 1652-1653 yılları arasında teorik açıdan küresel mercekler üzerine çalışmalar yaptı. Elde edilen sonuçlar 1669 Isaac Barrow'a kadar yayınlanmadı. Huygens'in asıl amacı teleskopları anlamaktı. Huygens 1655 yılında kendi merceklerini kardeşi Contantijn ile işbirliği yaparak bilemeye başladı. 1662 yılında iki mercekli oküler teleskop olarak şimdiki adıyla Huygenian Merceği’ni tasarladı. Mercekler, Huygens'in Baruch Spinoza ile tanışmasına sebep olan ortak bir ilgi alanıydı. Huygens ve Spinoza bilim hakkında oldukça farklı bakış açılarına sahiptiler. Spinoza daha kararlı bir Dekartçıydı (Decartes veya felsefesi ile ilgili) ve onun bazı tartışma yazışmaları günümüze ulaşmıştır. Huygens şans oyunları üzerine ilk tezini 1657 yılında yazmıştır.
1662 yılında Sör Robert Moray Huygens'e, John Graunt'un yaşam tablosunu gönderdi ve zamanla Huygens ve kardeşi Lodewijk yaşam beklentisi üzerine çalıştı. 3 Mayıs 1661 tarihinde, Huygens astronom Thomas Streete ve Reeve ile Richard Reeve tarafından Londra'da yapılmış teleskobu kullanarak Merkür'ün Güneş üzerinden geçişini gözlemlemiştir. Huygens, 1639 yılında Jeremiah Horrocks'un Venüs'ün geçişi üzerine yazdığı el yazısı ile Hevelius'u geçti ve böylece ilk basım 1662 yılında yapılmış oldu. Bu yıllarda, Huygens eski tip piyano çalıyor ve aynı zamanda müziğe ve Simon Steven'in teorilerine ilgi duyuyordu. Huygens 1663 yılında Kraliyet Derneği'ne üye oldu.

1663 yılı boyunca Huygens'in Paris’e yaptığı üçüncü ziyaretinde Montmor Akademisi kapatıldı ve Huygens Baconian (Sör Francis Bacon’u destekleyen) tarzı bir bilim programını savunmak için bir şans yakaladı. 1666 yılında Fransa’ya taşındı ve Louis XIV. tarafından yeni açılan Fransız Bilim Akademisi’nde bir pozisyona getirildi. Huygens, Paris’te önemli bir patrona sahipti ve Jean-Baptiste Colbert ile yazışma içerisindeydi. Huygens’in akademi ile ilişkisi her zaman kolay olmadı. 1670 yılında Huygens ağır hastalandığında, öldüğü zaman çalışma kâğıtlarının Kraliyet Derneği’ne bağışlanmasını sağlaması için Francis Vernon’u seçti. Daha sonra Fransa-Hollanda savaşında İngiltere'nin de bir parçasının savaşta yer almasının Huygens ile Kraliyet Derneği’nin arasındaki ilişkiye zarar verdiği sanılmaktadır. Denis Papin, Huygens’in asistanıdır. Huygens ve asistanı Papin’in projelerinden biri olan barut motoru beklenen başarıyı sağlayamadı. Papin 1678 yılında İngiltere’ye taşındı ve bu alandaki çalışmalarına devam etti. Huygens Paris Gözlemevi’ni kullanarak daha fazla astronomik gözlemler yapmıştır.
Huygens, Leibniz’e 1673 yılında matematik ve analitik geometri dersleri verdi.

Huygens ciddi derecede depresyona girdikten sonra 1681 yılında Lahey’e geri döndü. 1684 yılında tüpsüz hava teleskobu üzerine Astroscopia Compendiaria’yı yayınladı. Huygens 1685 yılında Fransa’ya tekrar dönmek istedi fakat Nantes Fermanı bunu engellemiştir. Babası 1687 yılında vefat etti ve Huygens’e Hofwijk’deki evi miras bıraktı. 12 Haziran 1689 yılında İngiltere’ye yaptığı üçüncü ziyaretinde Isaac Newton ile tanıştı. İzlanda Kristali hakkında konuştular ve daha sonra hareket direnci hakkında yazıştılar.
Huygens 1693 yılında akustik olguyu şimdiki adıyla ses efektini gözlemledi. Huygens, 8 Temmuz 1695 yılında Lahey’de öldü ve Grote Kerk’e gömüldü.

Huygens, Descartes ve Newton’un arasında Avrupa’nın öncü doğa felsefecisi olarak anılmıştır. Huygens Kendi zamanının mekanik felsefî ilkelerine bağlı kalmıştır. Özellikle de yerçekimi kuvvetini açıklamaya çalışmıştır.
Huygens, Nisan 1661 yılında İngiltere’ye yaptığı ilk ziyaretinde Gresham Koleji’nin grup toplantısına katıldı ve Boyle’nin hava pompası deneylerini öğrendi. Huygens, 1662 yılının ilk aylarına kadar zamanını çalışmalarını çoğaltmaya harcadı. Bu uzun süreç deneysel ve teorik olarak bazı sorunlara neden olmuştur.

Huygens 1650’lerde elastik çarpışma üzerine çalışmalar yaptı ama bu çalışmaları yayınlaması 10 yıl gecikti. Huygens, Descaters’in elastik çarpışma hakkındaki kanunlarının yanlış olduğunu söyleyerek doğru kanunları formüle etti. Huygens, Newton’un İkinci Kanunu’nun günümüzdeki halini kuadratik formda ifade etti. 1659 yılında merkezcil kuvvetin günümüzdeki standart formülünü dairesel hareketten yararlanarak elde etti.
1673 yılında yayınlanan bu genel formül astronomi yörünge çalışmaları için önemli bir adım oldu ve gezegensel hareketler üzerine Kepler’in üçüncü yasasından yerçekiminin ters kare yasasına geçişi sağladı. Huygens sarkaç üzerine yaptığı çalışmalarla basit harmonik hareket teorisine çok yaklaşmıştı fakat bu konu Newton tarafından onun ikinci kitabı olan Matematik Prensipleri’nde yer almıştır.

Huygens, özellikle 1678 yılında Paris Bilim Akademisi’nce bildirilen ışığın dalga kuramıyla hatırlanmaktadır. Bu teori, 1690 yılında kendisinin ışık tezinin içinde yayınlanmıştır. Huygens bu yayında, 

Kopernik günmerkezliliği, Nicolaus Copernicus tarafından geliştirilen ve 1543 yılında yayımlanan bir astronomik modeldir. Bu modele göre Güneş, evrenin merkezinde hareketsiz olarak konumlandırılmıştı ve her şeyin başlangıcı olarak kabul edilirdi. Modern astronomik ve bilimsel gelişmelerin başlangıç noktası olarak gösterilir. Dünya ve diğer gezegenler ise sabit Güneş etrafında, sabit hızla periyodik hareketler yapmaktadırlar.
Kopernik, halihazırda Antik Yunan Aristarkhos'un Güneş merkezli evren teorisini ileri sürdüğünün farkındaydı. Kopernik, Aristarkhos'u kendi teorisi için referans noktası olarak gösterdi, fakat Aristarkhos'un teorisi yayınlanmadan önce kaldırılmıştı. Yine de Kopernik'in Aristarkhos'un teorisine dair bilgi sahibi olduğuna veya teorinin spesifik detaylarına erişebildiğine dair hiçbir kanıt bulunamamıştı. Kopernik çalışma arkadaşlarına kendi Güneş merkezli teorisine ait ön çalışmasını 1514 tarihinden önce göstermiş olsa da öğrencisi Retikus'un ısrarlarına dek çalışmasını yayınlamayı hiç düşünmedi. Kopernik'in bu modeli daha zarifti ve Güneş yılının uzunluğunu metafiziksel olaylardan kaçınıp matematiksel bir sıra halinde hesaplayarak ptolemik model için daha pratik bir model teşkil ediyordu. Fakat Kopernik'in Güneş merkezli modeli de ptolemik modeldeki bazı unsurlardan dolayı meydana gelen hataları da içeriyordu. Bu unsurlar gezegenlerin dairesel yörüngeleri, dış çemberler ve sabit hızlardan oluşmaktaydı. Bu sırada bazı yenilikleri tekrar tanıttı:

Dünya da birkaç gezegen gibi belli bir sırada dizilmiş olarak sabit Güneş etrafında döner.
Dünya'nın üç farklı dönme şekli vardır: İlki kendi etrafındaki günlük dönüşü, ikincisi Güneş etrafındaki yıllık dönüşü ve üçüncüsü ise kendi ekseni etrafında yıllık olarak yatık olarak dönmesi.
Dünya'nın hareketiyle gezegenlerin ters yönde döner.
Dünya'dan Güneş'e olan uzaklık, yıldızlar arasındaki uzaklığa kıyasla çok kısadır.

Philolaos, Dünya'nın hareketine dair tez hazırlayan ilk kişilerdendi. Pisagor'un küresel tezlerinden ilham aldığı düşünülmektedir. Sisamlı Aristarkhos, Heraklides Pontikos'un bazı teorilerini (Dünya'nın kendi ekseninde dönüşü hakkında) geliştirdi. Aristarkhos'un ilk önemli modeli Güneş merkezli Güneş sistemini önerdi. Orijinal metni kaybolmasına rağmen Arşimet'in "Kum Sayacı" adlı kitabında Aristarkhos'un geliştirmiş olduğu Güneş merkezli model çalışmalarından söz etmiştir. Bu kitabında Aristarkhos'un çalışmalarıyla ilgili şöyle bahseder:

Senin (Kral Gelon) de bildiğin gibi 'evren' birçok gök bilimcinin Dünya'nın da merkezi olan alana verdiği isimdir ve yarıçapı Dünya'nın merkezi ile Güneş'in merkezi arasındaki doğrunun uzunluğuna eşittir. Bu hesaplama şu ana kadar gök bilimcilerin ortak görüşüdür. Fakat Aristarkhos'un hipotezler kitabındaki varsayımların bir sonucu olarak aslında evrenin sanılandan çok daha büyük olduğu iddia ediliyor. Hipoteze göre sabit yıldızlar ve güneş hareket etmezken Dünya belirli bir yörüngede Güneş'in etrafında dönüyor, Güneş merkezde yer alıyor ve sabit yıldızlar Güneş ile aynı merkezin etrafında duruyor.
Ortak bir görüşe göre Güneş merkezli model, Aristarkhos'un dönemindeki insanlar tarafından reddedilmiştir. Bunun nedeni 17. yüzyılda yaşamış olan Gilles Ménage'nın Plutarkhos'un "Ay'ın Görünen Yüzü" adlı kitabından yaptığı kısa bir bölümü çevirmesidir. Plutarkhos'a göre Aristarkhos ile aynı dönemde yaşamış ve Stoacı felsefenin kurucusu olan Klentes, Güneş'e tapmaktaydı ve Güneş merkezli modelin karşıtıydı. Aristarkhos esprili bir dille Klentes'in Tanrı'ya saygısızlık yaptığından dolayı cezalandırılması gerektiğini söyledi. Gilles Ménage, Galileo ve Giordano Bruno'nun denemelerinden kısa bir süre sonra akuzatif (Fiilin nitelediği nesne) ile nominatifi (Cümlenin öznesi) değiştirdi. Böylece Güneş merkezli modele inanmak tanrıya saygısızlık olmaktan çıkmış oldu. Sonuç olarak yanlış anlaşılmış ve zulme uğramış Aristarkhos bugüne dek aktarıldı.
İbn-i Heysem, Bîrûnî, Siczî, Necmeddin Kazvînî ve Kutbüddün Şirazî; astronomi ve Ptolemik sistemdeki mantık hatalarını tartıştılar, fakat hiçbir zaman Güneş merkezli sistemi (Heliosentrik sistem) benimsemediler.
Kopernik, kendine ait ilk el yazması kitabında Aristarkhos ve Philolaos hakkında şöyle söz eder: "Philolaos Dünya'nın hareketliliğine inanıyor ve Sisamlı Aristarkhos'un bile bu düşünceye sahip olduğundan bahsediyor." Bazı bilinmeyen sebeplerden dolayı Kopernik, Philolaos ve Aristarkhos hakkında bahsettiklerine kitabında yer vermemiştir. Kopernik'e ilham gezegenleri izleyerek gelmemiş, aksine iki yazarın kitabını okumasıyla ilham almıştır. Kopernik, Cicero adlı eserde Hiketas teorisi ile ilgili bilgi buldu. Plutarkhos, Pontuslu Evagrius ve Philolaos'a hesap vermiştir. Bu yazarlar öyle olmamasına rağmen merkezcil bir Güneş'in etrafında fakat hareketli bir Dünya'nın varlığını öne sürdüler. Kopernik'in kitabı yayımlandığında Lüteryen teolog Andreas Osiander'in izin vermediği bir önsöz bulunduruyordu. Yazarın verdiği bilgiye göre Kopernik Dünya'nın hareketiyle ilgili kendisine ait olan heliosentrik sistem teorisini (Güneş merkezli sistem) sade matematiksel hipotezlerle yazdığını, dahası doğru veya olasılıklara yer vermeden yazdığını belirtmiştir. Kopernik'in hipotezlerinin Eski Ahit'in (Yeşu 10:12-13) Güneş'in Dünya'nın ekseni etrafında döndüğü hipotezine ters olduğuna inanılıyor. Görünüşe göre bu kitap herhangi bir dinsel açıdan kitaba karşı tepki çekmemek için yazılmıştı, fakat Kopernik'in heliosentrik modeli sade matematiksel hipotezde yazmasıyla gerçek hayattan ayrıldığını gösteren kesin bir kanıt bulunamamaktadır.

Matematiksel teknikler 13-14. yüzyıllar arasında Müslüman astronomlar Muayeddin el-Urdi, Nasîrüddin Tûsî ve İbn eş-Şatir tarafından gezegensel hareketlerin jeosentrik modellerden çok benzerlik gösterenlerin daha sonra Kopernik tarafından kendi heliosentrik modelinde kullanmıştır. Bazı bilginler, Kopernik'in belirtilen astronomların çalışmalarına eriştiği yönünde tartışmışlardır. Fakat bahsedilen çalışmanın henüz gün ışığına çıkmadığını ve diğer bilginlerin iddiasına göre ise Kopernik'in bu fikirleri İslam geleneklerinden bağımsız olarak çok iyi bir şekilde geliştirmiş olmalıydı. Ayrıca Kopernik büyük çalışmasında Al-Battani ve İbr Rüşd'ün teorilerini de tartışmıştır.

Avrupa'da 1400'lü yıllardan 16. yüzyıla kadar genel kabul gören astronomik evren modeli antik Romalı Claudius Ptolemy (Batlamyus)'un MÖ 150 yıllarına dayanan Algamest adlı eserinde yaratılmıştır. Yazarı, Mısır'ın Ptolemik öncülerinden biri olarak yanlış ve az anlaşılmış olsa da, Orta Çağ boyunca gök biliminin tutucu yazarıydı. Ptolemik (Batlamyus) sistemi önceki çoğu teoriden yararlanmıştır. Bunlardan biri Dünya'nın sabit olduğu ve evrenin merkezi olduğunu benimsemesidir. Yıldızlar büyük bir kürenin dışına yerleştirilmiş bir şekilde hızla hareket ederlerdi. Bu sırada gezegenler ise kendileri için ayrılmış küçük küreler arasında hareketlerini sürdürürlerdi. Görülen anormallikler özellikle gezegenlerin tersine dönmesinin sebebi sistemin yörüngesi ve dış çemberlerin kullanılmasıdır. Gezegenlerin bir merkeze bağlı olarak küçük daire (Dış çember) etrafında döndüğü söylenebilir. Bu merkez de büyük bir dairenin (yörünge) içinde bir merkeze bağlı olarak ya da Dünya'ya yakın döndüğü söylenebilir.
Ptolemi (Batlamyus)'nin tamamlayıcı teorisi eş merkezli küreler üzerine çalışmaktaydı. Bu kürelerde de gezegenler dönmektedir. Bu teori Ptolemik teoriden daha önce yazılmıştır. Ayrıca bu teori Kopernik'in zamanında ilk olarak Eudoxus of Cnidus tarafından yazılmıştır. Ayrıca dönme ekseni dengelidir ve tamamen merkezde olmayan dışmerkezliler gibi çeşitli varyasyonları astronomlarca tutulmaktadır.
Ptolemi'nin bu teoriye en büyük katkısı ise ekuanttır (Eni-boyu aynı olma). Ekuant, bir m-noktanın gezegenin merkezinin dışçemberinin sabit açısal hızla hareket etmesidir, fakat aynı zamanda bu merkezin yörüngesinden olan uzaklığıdır. Bu teori Aristocu kozmolojinin ana ilkelerini ihlal eder. Aristocu kozmolojiye göre gezegenler sabit dairesel hareketle açıklanmalıdırlar ve çoğu Orta Çağ astronomcusu tarafından birçok önemli hatası tespit edilmiştir. Kopernik'in zamanında en modern Ptolemik versiyon Peurbach (1423–1461) ve Regiomantus (1436–1476)'a aittir.

Kopernik'in başlıca işi olan ilk baskısı 1543 yılında Nuremberg'de ve ikinci baskısı 1566'da Basel'de yayımlanan De revolutionibus orbium coelestium (Türkçesiyle Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı kitabını yazmak olmuştur. Kopernik'in bu eseri öldüğü yıl yayımlanmıştır. Kopernik kitabındaki teorileri ölmeden onlarca yıl önce oluşturmasına rağmen eserinin yayımlanmasını görememiştir. Kopernik'in bu eseri, evrenin merkezinde Dünya ile geosentrik ve insanmerkezciliğinden uzaklaşmıştır. Kopernik eserinde Dünya'nın sabit Güneş etrafında döndüğünü ve bunu bir yılda gerçekleştirdiğini ve Dünya'nın kendi etrafında bir günde döndüğünden söz etmiştir. Kopernik, Güneş'i gök kürelerinin merkezine koymuştur. Güneş'i tam olarak evrenin merkezine koymak yerine evrenin yakınına koymuştur. Kopernik'in sistemi sadece sabit dairesel hareket içeriyordu ve Ptolemik (Batlamyus) sisteminin içerdiği hataları düzeltmiştir.
Kopernik'in modeli, Ptolemik sistemin eş daireleriyle daha çok dış çemberlerle yer değiştirmiştir. Bu olay Kopernik'in sisteminin Ptolemik sistemden daha çok dış çembere yer vermesinin ana sebebi olarak açıklanabilir. Kopernik'in sistemi birkaç kısımla özetlenebilir, fakat Kopernik'in önceden yazmış olduğu Commentariolus'u (Küçük Eleştiri) tahminen 1510 yılında sadece arkadaşlarına vermiştir. Küçük Eleştiri hiçbir zaman basılmadı. Bunun varlığı sadece dolaylı olarak bir kopyasının 1880 yılında Stockholm'de bulunmasıyla bilindi. 1880 yılında Stockholm'de kopyasının bulunmasının birkaç yıl sonrasında yeni bir kopyası Viyana'da bulundu. Kopernik'in Teorisinin başlıca özellikleri şunlardır:

Göksel hareketler, sabit, ebedi ve dairesel ya da birkaç dairenin birleşiminden oluşmaktadır.
Evrenin merkezi Güneş'in yakınlarındadır.
Güneş'in etrafında sırayla Merkür, Venüs,

Dünya'nın konumu son yüzyılda radikal bir şekilde artarak 400 yıllık teleskobik gözlemlerle oluşturulmuş bilgilerdir. Başlangıçta Dünya'nın Evren'in merkezi olduğuna inanılmakta, sadece uzaktaki sabit yıldızlar ve çıplak gözle gözlenen gezegenlerden oluşmaktaydı. 17. yüzyılda Güneşmerkez model kabul edildikten sonra William Herschel ve diğer gök bilimcilerin gözlemleriyle diğer bilgilere ulaşılabilmiştir. 20. yüzyıla gelindiğinde sarmal bulutsu gözlemleri gökadamızın; gruplar, kümeler ve süperkümelerle, genişleyen bir evren içinde milyarca gökadadan sadece bir tanesi olduğunu ortaya koymuştur. 21. yüzyıla gelindiğinde görünür Evren'in genel yapısı, iplikçikler ve boşlukların içinde şekillenen süperkümelerle netleşmeye başladı. Süperkümeler, iplikçikler ve boşluklar muhtemelen Evren'de var olan en büyük ve tutarlı yapılardır.

Edwin Powell Hubble (20 Kasım 1889–28 Eylül 1953), Amerikalı astronom.

Hubble ABD'de doğup büyüdü. Önceleri Chicago Üniversitesinde laboratuvar asistanlığı yaptı. Sonrasında Oxford Üniversitesi’nde hukuk okudu. Fakat babası öldüğü zaman hukuktan vazgeçip astronomiye geri döndü. Yaşamının geri kalan bölümünde Wilson Dağı Gözlemevi'nde çalıştı. 1923'te Hubble, Andromeda adı verilen bir gökadayı inceledi. O zamanlar çoğu gök bilimci, bütün evrenin, bizim gökada Samanyolu'ndan ibaret olduğunu düşünüyordu. Fakat Hubble, Andromeda Gökadası'nın ucunda birtakım yıldızlar gördü ve onların Samanyolu'nun çok ötesinde oldukları tahmininde bulundu. Çalışmaları, Andromeda Gökadası'nın başka bir gökada olduğunu, dolayısıyla bizimkinin dışında başka gökadaların da var olduğunu kanıtladı. Sonra, o ve başkaları yavaş yavaş birçok gökada saptamaya başladılar. Ayrıca Hubble, ışık tayfı konusunu da inceledi. Kızıla kaymanın olabilmesi için, yıldızların bizden uzaklaşmaları gerektiğini fark etti. Gökadalar zayıfladıkça kızıla kaymanın artışı da dikkatini çekti. Ayrıca ünlü Hubble Uzay Teleskobu, ismini astronom Edwin Hubble'dan almaktadır.
Hubble ayrıca Büyük Patlama teorisinin en büyük ispatçılarından biridir. Çünkü yıldızların ve gezegenlerin ışık tayfı sayesinde dünyadan uzaklaştığını buldu. Daha sonra bütün gezegenlerin birbirlerinden uzaklaştığını buldu. Bu da evrenin genişlediği anlamına geliyordu. Aslında  Albert Einstein teorik olarak evrenin durağan olamayacağını ispatlamış ancak zamanın görüşlerine ters düşmemek için açıklamamıştır ve bu konuyu kariyerimin pişmanlığı olarak açıklamıştır. Ve evreni bir balon, üzerindeki noktaları ise birer gezegen olarak kabul edersek balon şiştikçe gezegenler birbirlerinden uzaklaşacaktır. Buna dayanarak balonun gazını salarsak; yani zamanı geri alırsak, gezegenler birbirlerine yaklaşacak ve 0(sıfır) hacim ve sonsuz yoğunluğu oluşturacaktı. Evrenin başlangıcının Bigbang yani büyük bir patlama ile olacağını tahmin etmiştir.

Uzunluk, bir cisimin boyunu ifade eden büyüklük. Bu büyüklük en, boy veya yükseklik yönlerinde olabilir. Fizikte ise uzunluk, mesafe ile eşdeğer anlamda kullanılır. SI birim sisteminde uzunluk birimi metredir.
Bu temel birimden aşağıdaki birimler türetilir:

Kilometre: 1 km = 1000 m = 103 m
Hektometre: 1 hm = 102 m
Dekametre: 1 dkm = 101 m
Metre: 1 m = 1000 mm = 100 m
Desimetre: 1 dm = 100 mm = 10−1 m
Santimetre: 1 cm = 10 mm = 10−2 m
Milimetre: 1 mm = 1000 µm = 10−3 m
Mikrometre: 1 µm = 1000 nm = 10−6 m
Nanometre: 1 nm = 1000 pm = 10−9 m
Pikometre: 1 pm = 1000 fm = 10−12 m
Femtometre: 1 fm = 1000 am = 10−15 m
Attometre: 1 am = 1000 ? = 10-18 m

Genişlik ya da en, üç boyuttan (3B) biridir. İki veya üç boyutlu cisimlerin referans düzleme göre paralel yüzeyin de bulunan kısa kenarlarına verilen addır.

Evrensel şişme, kozmik enflasyon veya kozmolojik enflasyon, evren biliminde erken evrendeki uzayın üstsel genişlemesiyle ilgili bir teoridir. Enflasyona maruz kalınan çağ büyük patlamadan 10−36 saniye sonra 10−33 ile 10−32 saniyeleri arasında sürdü. Sonraki dönemde, evren genişlemeye devam etti ancak genişleme oranı düştü.
Enflasyon teorisi 1980'li yılların başlarında geliştirilmiştir. Bu evrenin büyük ölçekli yapısının kökenini açıklar. Mikroskobik enflasyona maruz kalan bölgelerdeki kuantum dalgalanmalar kozmik boyutu büyüttü. Evrendeki yapıların gelişimi için tohumlar oluştu. (Galaksi oluşumuna, yapısına ve evrilmesine bakın.) Birçok fizikçi enflasyonun; neden evrenin her yönde eşit dağıldığını, neden kozmik mikrodalga arka plan ışımaların eşit bir şekilde dağıldığını, neden evrenin düz olduğunu ve neden manyetik tek kutbun gözlemlenemediğini açıkladığına inanıyorlar.
Detaylı parçacık fiziği mekanizmasının enflasyondan sorumlu olup olunmadığı bilinmemektedir. Temel enflasyonist paradigması birçok fizikçi tarafından kabul edilmiştir. Birçok fizikçi bu tahminlerin gözlemlerle doğrulandığına inanmaktadırlar. Ancak bilim adamlarının önemli bir azınlığı bu noktada karşıt düşüncededirler. Enflasyondan sorumlu olan kuramsal alan inflation olarak adlandırılır.
2002 yılında, teorinin orijinal mimarlarından M.I.T'den Alan Guth, Stanford Üniversitesi'nden Andrei Linde ve Princeton Üniversitesi'nden Paul Joseph Steinhardt prestijli Dirac Ödülü'nü kozmolojideki enflasyon konseptini geliştirdikleri için paylaştılar.

Genişleyen evren genellikle kozmolojik ufka sahiptir. Dünya yüzeyinin eğriliği yüzünden evrenin sınırlarında benzer alışılmış ufukların izlerini gözlemciler görebilirler. Uzayın gözlemci ve obje arasının çok hızlı bir şekilde genişlemesiyle, ışık ya da diğer ışımalar kozmolojik ufkun ötesindeki objeler tarafından emilir ve ışık hiçbir zaman gözlemciye ulaşamaz.
Dünyadan bakıldığında, Gözlemlenebilir evren gözlemlenemeyen evrene göre çok küçük bir kesittir. Evrenin diğer kısımları henüz dünya ile iletişim kuramaz. Evrenin bu parçaları mevcut kozmolojik ufkun dışındadır. Standart sıcak big bang modelinde, enflasyon olmadan, kozmolojik ufuk dışarı doğru akar ve yeni bölgeleri görüş açısına sokar. Yerel bir gözlemci uzayda ilk defa bir bölgeyi gördüğünde durum gözlemci için daha önce gördüğü bölgelerden hiç de farklı değildir. İlk kez gördüğü bölgedeki arka plan radyasyonu ile diğer bölgelerdeki arka plan radyasyon sıcaklığı hemen hemen aynıdır ve uzay zaman eğriliği birbiri ardına gelişmektedir. Bu olay bir bize bir gizem sunar. Bu yeni bölgeler nasıl oluyor da eski bölgelerle aynı sıcaklık ve eğrilik değerine sahip oldu? Bu değerlere sinyaller sayesinde ulaşmış olamazlar çünkü daha önce onlar bizim baktığımız ışık konileri ile iletişim halinde değillerdi.
Enflasyon bütün bölgelerin büyük bir vakum enerjisi ile ya da kozmolojik sabiti ile bir önceki dönemin geldiğini varsayarak bu soruyu cevaplar. Kozmolojik sabiti ile bir uzay niteliksel olarak farklıdır: dışa doğru hareket etmek yerine, kozmolojik ufuk kıpırdamadan sabit kalır. Herhangi bir gözlemci için, kozmolojik ufka olan mesafe sabittir. uzayın katlanarak genişletilmesi ile, iki yakın gözlemciler çok hızlı bir şekilde ayrılır; o kadar ki, aralarındaki mesafenin hızla iletişim sınırlarını aştığını söyleyebiliriz. Mekansal dilim büyük miktarlar kapsayacak şekilde çok hızlı genişlemektedir. Bazı şeyler sürekli olarak mesafe ile sabitlenmiş olan kozmolojik ufkun ötesine doğru hareket eder ve her şey homojen bir hale gelir.
Enflasyon alanı yavaş yavaş uzayda gevşerken, kozmolojik sabit sıfıra gider ve uzay normal genişlemeye başlar. Normal bir genleşme aşamasında görünümüne giren yeni bölgeler enflasyon sırasında ufuk dışına itilen bölgelerle aynıdır ve böylece ufuk dışına itilen ve ufka yeni giren bölgeler aynı sıcaklık ve eğriliğe sahiptir çünkü ikisi de uzayın aynı küçük bölgesinden aynı yolu izleyerek gelmiştir.
Enflasyon teorisi farklı bölgelerin neden sıcaklık ve eğrilik değerlerinin neredeyse eşit olduğunu bu şekilde açıklar. Aynı zamanda sabit küresel bir zamanda bir uzay diliminin toplam eğriliğinin sıfır olduğunu öngörür. Bu öngörü evrendeki toplam sıradan maddelerin, toplam karanlık maddelerin ve toplam artık vakum enerjilerin hepsinin kritik yoğunluğa eklenmesinin zorunlu olduğu anlamına gelir. kadar eklemek zorunda anlamına gelir ve kanıtlarıyla bunu destekler. Daha çarpıcı olan ise, enflasyon fizikçilere enflasyon çağındaki kuantum dalgalanmalarından farklı bölgelerin sıcaklık farklılıklarını dakikalara göre hesaplamak için izin verir ve bu nicel tahminler birçok defa teyit edilmiştir.

Uzayın katlanarak genişlediğini söylemek için bunun iki gözlemcinin birbirinden hızlanarak ayrıldığının anlamına geldiğini bilmemiz gerekir. Sabit koordinatlardaki bir gözlemci için enflasyonan evrenin bir parçası için aşağıdaki kutup ölçüsüne sahip olması gerekir.

  
    
      
        d
        
          s
          
            2
          
        
        =
        −
        (
        1
        −
        Λ
        
          r
          
            2
          
        
        )
        
        d
        
          t
          
            2
          
        
        +
        
          
            1
            
              1
              −
              Λ
              
                r
                
                  2
                
              
            
          
        
        
        d
        
          r
          
            2
          
        
        +
        
          r
          
            2
          
        
        
        d
        
          Ω
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle ds^{2}=-(1-\Lambda r^{2})\,dt^{2}+{1 \over 1-\Lambda r^{2}}\,dr^{2}+r^{2}\,d\Omega ^{2}.}
  

Kozmolojik enflasyon homojen olmayan düzensizlikleri, izotop olmayanları ve uzay eğriliğini dışarı doğru yumuşatmak gibi bir etkiye sahiptir. Bu evreni çok basit bir duruma iter. Bu durumda tamamen enflasyon alanı tarafından domine edilmiş, kozmoloji sabitinin kaynağı ve enflasyon içinde sadece önemli olmayan homojen minik kuantum dalgalanmalar vardır. Enflasyon aynı zamanda parçacık fiziğinin Standart Modeli için birçok uzantıları tarafından tahmin edilen manyetik kutuplar gibi egzotik ağır parçacıkları sulandırır. Eğer evren enflasyon döneminden önce bu parçacıkları oluşturmak için yeteri kadar sıcak olmasaydı, doğada gözlemlenemezlerdi. Gözlemlenebilir evrende muhtemelen çok nadir olurlardı. Bu etkilerle birlikte enflasyon kara deliklerde olduğu gibi saçsız teorem (no-hair theoram) olarak adlandırıldı.
Saçsız (no-hair) teoram esasen çalışır çünkü kozmolojik ufuk felsefecilerin diğer tarafta ne olduğu hakkındaki ayrılıkları dışında karadelik ufkundan farklı değildir. Hiçbir saç teoreminin yorumlanmasında ister gözlemlenebilir ya da ister gözlemlenemeyen evren için enflasyon sırasında genişleme büyür bir faktördür. Genişleyen bir evrende, enerji yoğunlukları genellikle düşer ya da hacmin yükselmesiyle seyreltilir. Örneğin, sıradan "soğuk" madde (toz) yoğunluğu hacminin tersi olarak iner: doğrusal boyutları çift, enerji yoğunluğu sekiz faktör ile battığında; radyasyon enerjisi yoğunluğu daha da hızlı bir şekilde her bir foton dalga boyu foton genleştirme ile dağıtılmıştır ek olarak (kırmızı tarafında) gerilmiş olduğu için evren genişledikçe iner. Doğrusal boyutları iki katı olduğu zaman, radyasyon enerji yoğunluğu on altı faktörü (ultra-relativistik sıvı için enerji yoğunluğu süreklilik denkleminin çözümünü bakınız) düşer. Enflasyon sırasında, enflasyon alanda enerji yoğunluğu yaklaşık sabittir. Ancak, homojen olmayan, eğrilik, izotop olmayan, egzotik parçacıkların ve standart modeli parçacıklar dahil her şey, enerji yoğunluğu düşüyor ve yeterli enflasyon yoluyla bunların hepsi önemsiz hale gelir. Bu enflasyon biter ve yeniden ısıtma başlar şu anda Evren düz ve simetrik ve çoğunlukla boş bırakır.

Enflasyonun enflasyona neden olan küçük bir Hubble hacminden şu andaki gözlemlenebilir evreni oluşturacak kadar devam etmesi bu işin anahtarıdır. Bu Evren en büyük gözlenebilir ölçeklerde, düz, homojen ve izotropik görünür olmasını sağlamak için gereklidir. Bu gereklilik genellikle Evren enflasyon sırasında en az 1026 kat genişletilmiş olması gerektiği düşünülmektedir.

Sıcaklık 100,000 ya da öylesine bir faktör tarafından düştüğünde Enflasyon, aşırı soğutulmuş genişleme dönemindedir. (Tam damla bağımlı bir modeldir, ancak ilk modellerinde bu 1022 K. aşağı 1027 K tipik olarak) Bu oldukça düşük sıcaklık enflasyona ait olan aşamada korunur. Ne zaman enflasyonun bittiği sıcaklık enflasyon öncesi sıcaklığa döner, bu duruma yeniden ısınma denir çünkü enflasyon alanlarındaki büyük potansiyel enerji parçacıklar içine bozulur ve evreni standart model parçacıkları ile doldurur.

Enflasyon 1970'lerde keşfedilen Big Bang kozmolojisindeki birçok problemi çözdü. Enflasyon ilk Guth tarafından önerilmişti. Guth günümüzde neden tek halinde manyetik kutup bulunmadığını araştırırken, pozitif enerjili yalancı vakumun genel göreliliğe göre uzayda bir üstsel genişleme oluşturacağını buldu. Bu üstsel hızlı genişleme uzun yıllardır duran diğer problemleri çözdü. Bu sorunlar bugün olduğu gibi duran evrenin çok ince ayarlı ya da Big Bang özel başlangıç koşullarından yükselen problemlerdi. Enflasyon bu sorunlara evrene özel bir durum için dinamik mekanikler sağlayarak çözmeye çalışır. Böylece Big Bang teorisinin bugünkü haline gelmesini sağladı.

Ufuk sorunu evrenin istatistiksel olarak homojen ve izotropik olarak kozmolojililik ilkesine uyumlu olmasından dolayı bu problem belirlenir. Örneğin, bir gaz, bir teneke kutu içinde moleküller homojen ve izotropik olarak dağıtılır. Termal dengede olduğu için teneke kutu boyunca gaz homojen olmayan düzensizlikleri ve izotop olmayanları dağıtmak için zamanla etkileşime girer. Bu durum büyük patlama teoreminde enflasyon olmadan çok farklıydı çünkü kütlesel çekim genişlemesi evre

Erken Dünya, ilk bir milyar yılında veya gigayılında (Ga, 109y) gevşek bir şekilde olan Dünya olarak tanımlanır. “Erken Dünya”, genç Güneş Sistemindeki yaklaşık 4.55 Ga'daki ilk oluşumundan, Arkeyan devir'deki bir zamana, yaklaşık 3.5 Ga'daki bir zamana kadar, gezegenimizin evriminde yaklaşık olarak ilk gigayılını kapsar. Jeolojik zaman ölçeğinde, bu, tüm Hadean eon'u (yaklaşık 4,6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumuyla başlayan), ayrıca Arkean çağının Eoarchean (4 milyar yıl önce başlayan) ve Paleoarchean (3,6 milyar yıl önce başlayan) dönemlerinin bir kısmını kapsar.Dünya tarihinin bu dönemi, gezegenin toplanma olarak bilinen bir süreçle güneş bulutsundan oluşumunu içeriyordu. Bu zaman periyodu, yoğun göktaşı bombardımanının yanı sıra, bir dizi magma okyanusu ve çekirdek oluşumu bölümleriyle sonuçlanan Ay'ı oluşturan etki de dahil olmak üzere dev etkileri içeriyordu. Çekirdeğin oluşumundan sonra, bir "geç kaplama" içinde meteoritik veya kuyruklu yıldız materyalinin teslimi, Dünya'ya su ve diğer uçucu bileşikler vermiş olabilir. Bu döneme ait çok az kabuk malzemesi hayatta kalsa da, en eski tarihli örnek, Batı Avustralya'daki Narryer Gneiss Terrane'nin Jack Hills'inde metamorfoza uğramış bir kumtaşı konglomerasında yer alan 4.404 ± 0.008 Ga'lık bir zirkon mineralidir. En erken suprakrustaller (Isua yeşiltaş kuşağı gibi) bu dönemin ikinci yarısına, yaklaşık 3.8 gya'ya, yani Geç Ağır Bombardıman zirvesiyle aynı zamana aittir.
Radyometrik tarihleme ve diğer kaynaklardan elde edilen kanıtlara göre, Dünya yaklaşık 4.54 milyar yıl önce oluştu. İlk milyar yıl içinde, yaşam okyanuslarında ortaya çıktı ve atmosferini ve yüzeyini etkilemeye başladı, aerobik ve anaerobik organizmaların çoğalmasını teşvik etti. O zamandan beri, Dünya'nın Güneş'ten uzaklığı, fiziksel özellikleri ve jeolojik geçmişinin birleşimi, yaşamın ortaya çıkmasına, fotosentez geliştirmesine ve daha sonra daha da evrimleşmesine ve gelişmesine izin verdi. Dünyadaki en erken yaşam en az 3.5 milyar yıl önce ortaya çıktı. Güneybatı Grönland'da keşfedilen 3,7 milyar yıllık metasedimanter kayaçlarda ve Batı Avustralya'da 4,1 milyar yıllık zirkon tanelerinde, biyojenik bir kökene sahip olabilecek grafit , yaşamın daha erken olası kanıtlarını içeriyor.

Kasım 2020'de, uluslararası bilim adamlarından oluşan bir ekip, erken Dünya'nın ilkel atmosferinin, Dünya'daki yaşamın kökenini dikkate alan Miller-Urey çalışmalarında kullanılan koşullardan çok farklı olduğunu öne süren çalışmaları bildirdi.

Bilinen en eski yaşam formları
Hadean devir
Arkeyan devir
Miller-Urey Deneyi
Abiyogenez
Yaşamın evrimsel tarihi

Dünya - Uzayda hız – saatte yaklaşık 1 milyon mil 5 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – NASA & (WP tartışması)

Evrenin genişlemesi, gözlemlenebilir evrenin kütleçekimsel olarak bağlı olmayan herhangi iki parçası arasındaki mesafenin zamanla artmasıdır. Bu, uzay ölçeğinin bizzat değiştiği içsel bir genişlemedir. Evren hiçbir şeyin "içine" genişlemez ve "dışında" var olmak için uzaya ihtiyaç duymaz. Teknik olarak ne uzay ne de uzaydaki cisimler hareket etmez. Bunun yerine ölçek içinde değişen şey metrikdir (uzay-zamanın boyutunu ve geometrisini yöneten). Evrenin uzay-zaman metriğinin uzaysal kısmı ölçek içinde arttıkça, cisimler giderek artan hızlarda birbirlerinden uzaklaşır.

Isaac Newton (1643-1727) kütleçekim yasasını geliştirdikten sonra, evrenin değişmezliği konusu tartışılmaya başlanmıştı. Bütün gök cisimleri birbiri üzerinde kütleçekim (gravitasyon) kuvveti uyguladığına göre, uzun dönemde evrenin küçülmesi kaçınılmaz görünüyordu. Bu sebeple, birçok Yeni Çağ bilim insanı (bir ölçüde dinî görüşlerin de etkisiyle) evrenin kısa süre sonra yok olacağını düşünüyordu.

Albert Einstein (1879-1955) genel görelilik yasasını geliştirdikten sonra, aynı sorunu çözmek için denklemlerine kozmolojik sabit adını verdiği bir terim ekledi. Buna göre bu sabit, evrende büyük uzaklıklarda etkiliydi. Bu sabitin aldığı değere bağlı olarak kütleçekim kuvveti dengelenebilir, hatta büyük uzaklıklarda cisimler kütleçekim kuvvetini yenerek birbirlerinden uzaklaşabilirler. Ne var ki Einstein, sonradan kozmolojik sabit önerisinin bir hata olduğunu söyleyerek bu öneriden vazgeçti.

Vesto Slipher (1875-1969), 1912 yılında galaksilerden gelen ışığın tayfını incelemeye başladı ve birçok galaksinin tayfı üzerindeki Fraunhofer çizgilerinin olmaları gereken yerden kırmızı uca doğru kaydıklarını buldu. Bu olay, kırmızıya kayma olarak bilinmektedir (İngilizce: red shift). Ancak incelemeyi genişleten ve kırmızıya kaymanın nedenini bulan kişi, o dönemin en büyük gözlemevi olan Wilson Gözlemevi'nde çalışan Amerikalı astronom Edwin Hubble (1889-1953) oldu. Hubble'ın bilim tarihine geçen yardımcısı ise hiçbir fen eğitimi olmayan Milton Humason'du (1891-1972). Hubble, tayftaki kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğunu buldu. Buna göre uzaklaşan cisimden gelen elektromanyetik dalganın dalga boyu, uzaklaşma süratine bağlı olarak artar. Ama Hubble'ın en büyük başarısı, kırmızıya kaymanın, yani uzaklaşma süratinin uzaklık ile orantılı olduğunu ortaya çıkarmasıdır. Başka bir ifadeyle bir galaksi ne kadar uzaksa o kadar büyük bir süratle uzaklaşmaktadır.

Bir kaynaktan yayınlanan ışığın (daha genel anlamda elektromanyetik enerjinin) dalga boyu λ ve kaynak da gözlemciye göre hareket halindeyse (radyal hareket) iki dalga boyundan bahsedilebilir. λ0 yayınlanan ışığın dalga boyu, λg ise gözlemcinin gördüğü dalga boyudur (Doppler etkisi). Buna göre bir z parametresi hesaplanabilir.
Çok yüksek süratlerdeki göreli etkiler bir tarafa bırakılırsa

  
    
      
        z
        ≈
        
          
            
              
                λ
                
                  g
                
              
              −
              
                λ
                
                  0
                
              
            
            
              λ
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle z\approx {\frac {\lambda _{g}-\lambda _{0}}{\lambda _{0}}}}
  
.
Bu, küçük hızlar için

  
    
      
        z
        ≈
        
          
            v
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle z\approx {\frac {v}{c}}}
  
'dir.
Burada v radyal hareket yapan galaksinin sürati, c ise ışık hızıdır. (300.000 km/s)
Şayet z eksi işaretliyse bu olaya maviye kayma denilir ve bu durum, galaksinin yaklaşması anlamına gelir. Ama Yerel Grup içerisindeki (Samanyolu Andromeda yakınlaşması gibi) rastgele hareketler hariç bu olaya hiç rastlanmaz. z, genellikle artı işaretlidir ve bundan da galaksilerin uzaklaştığı sonucu çıkar. Üstelik bir galaksi ne kadar uzaksa z değeri de o kadar yüksektir.
Buradan bütün galaksilerin sadece Dünya'dan (ya da Samanyolu'ndan) uzaklaştığı sonucu çıkarılmamalıdır. Samanyolu'nun diğer galaksilerden farklılığı yoktur. Aslında bütün galaksiler (ya da galaksi grupları) birbirlerinden uzaklaşmakta ve böylelikle evren bir bütün halinde genişlemektedir.

Hubble'ın genişleme yasası

  
    
      
        v
        =
        H
        ⋅
        U
      
    
    {\displaystyle v=H\cdot U}
  
'dır.
Bu denklemde U, galaksinin (ışığın oradan yola çıktığı tarihteki) uzaklığı, v ise galaksinin o tarihteki uzaklaşma süratidir. H, Hubble sabiti adını alan bir sayıdır. Bu sabitin birimi genellikle km/s/megaparsek cinsinden verilir. (MKS sisteminde boyut olarak 1/s)
Hubble, galaksilerin hangi süratle uzaklaştığını tayf incelemeleriyle hesaplayabiliyordu. Fakat galaksilerin uzaklıklarını ancak hata toleransı çok yüksek yöntemlerle biliyordu. Bu sebepten başlangıçta H sabiti için 500 gibi çok yüksek bir değer kullanmıştır. Ne var ki sabitin değeri, sonraki yıllarda yapılan gözlemlerle sürekli olarak değiştirildi. Bu yolda en önemli gözlem II. Dünya Savaşı sırasında yine Wilson Gözlemevi'nde yapıldı. Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden Alman astronom Wilhelm Heinrich Walter Baade (1893- 1960), savaş sırasında yapılan karartmalardan da yararlanarak uygun gözlem koşullarında Andromeda Galaksisi'nin uzaklığını yeniden ölçtü. Gerek Andromeda ve gerek diğer galaksilerin o zamana kadar bilinenden daha uzak olduklarını buldu ve buna bağlı olarak Hubble sabitinin sayısal değerini düşürdü. 1990'lı yıllardan sonra başlayan uzay araçlarıyla gözlem döneminde ise daha özenli ölçümler yapıldı. Bu gün NASA tarafından kabul edilen Hubble sabitinin değeri

  
    
      
        H
        =
        70.8
      
    
    {\displaystyle H=70.8}
  
'dir.
Bu değer, Hubble Uzay Teleskobu ile ölçülen uzaklıklara göre verilen bir değerdir. Ölçüm hata toleransı ±4 olarak verilmiştir.
Yukarıdaki sabit, doğrudan saniye boyutuyla da verilebilir:

  
    
      
        H
        =
        70.8
        
          
            
              k
              m
            
            
              s
              ⋅
              m
              p
            
          
        
        =
        
          
            70.8
            
              3.26
              ⋅
              
                10
                
                  6
                
              
              ⋅
              300000
              ⋅
              86400
              ⋅
              365
            
          
        
        ≈
        2.3
        ⋅
        
          10
          
            −
            18
          
        
        
          s
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle H=70.8{\frac {km}{s\cdot mp}}={\frac {70.8}{3.26\cdot 10^{6}\cdot 300000\cdot 86400\cdot 365}}\approx 2.3\cdot 10^{-18}s^{-1}}
  

Burada 3.26•106 megaparsekten (mp) ışık yılına dönüşüm için, 300000•86400•365 (≈ 9.4612) ise ışık yılından kilometreye dönüşüm için kullanılmıştır.

Hubble Yasası'ndan sonra genellikle evrendeki galaksi gruplarının birbirlerinden uzaklaştıkları kabul edilmeye başlanmıştı. Kimi bilim insanları galaksi grupları arasındaki uzaklaşmayı Süredurum Kuramı  adını verdikleri bir kuram ile açıklamaya çalışıyorlardı. Aralarında Rus kökenli Amerikalı fizikçi George Gamov'un da (1904-1968) bulunduğu kimi fizikçiler ise evrenin büyük bir patlama ile başladığını ileri sürüyorlardı. (Günümüzde verilen adla büyük patlama (İngilizce: big bang)). Hatta Gamov, 1948 yılında bütün evrenin 50 K civarında bir sıcaklığı olması gerektiğini, bu sıcaklık ölçülebildiği takdirde Büyük Patlama ve genişleyen evren kuramının kanıtlanabileceğini ileri sürdü. Ne var ki Gamov'un bu ön görüşünü o dönemdeki teknoloji ile sınama imkânı olmadı.
Gamov'un öngörüsünün 1964 yılında tamamen tesadüfen kanıtlandı. Telekomünikasyon sistemleri üzerinde çalışan iki Amerikalı mühendis, Arno Allan Penzias (1933 -) ve Robert Woodrow Wilson (1936 -), gürültü kaynaklarını araştırırken uzaydan gelen bir gürültü saptadılar. Uzayın her yönünden gelen bu gürültü son derece soğuk, fakat mutlak sıfır derecenin üzerinde bir kara cisimden geliyor gibiydi.
Penzias ve Wilson'un bulguları o sırada Gamov'un öngörülerini sınamak için hazırlık yapmakta olan iki fizikçinin, Robert Henry Dicke (1916-1997) ve Philips James Edwin Peeble'nin (1935 -) dikkatini çekti. Gürültü önce Dünya'da, daha sonra da sırf bu iş için geliştirilmiş COBE uzay aracında ölçüldü. Gürültünün ifade ettiği sıcaklık Gamov'un öngörüsünden biraz daha azdır.
En son ölçümlere göre sıcaklık, 2,7250 K  derecesindedir. (yani -270.4250 C). Bu sıcaklığa kalıntı ışınım (İngilizce: relic radiation) veya kozmik mikrodalga arka plan ışıması (İngilizce: cosmic microwave bacground radiation) denildi. Buna göre, evren genişledikçe sıcaklık da düşmüştür. Zaman geçtikçe evrenin sıcaklığı daha da düşecektir. Buna karşılık şayet geriye gidilebilecek olursa evren daha küçük, ama daha sıcak olacaktır.
Gerçi Penzias ve Wilson'un uzmanlık konuları kuramsal fizik değildi. Ama buluşları o kadar heyecan verici oldu ki bu iki mühendise 1978 yılında Nobel fizik ödülü verildi.

Normal koşullarda evren genişlese bile genişleme süratinin zaman içinde kütleçekimi sebebiyle düşmesi gerekir. Mantıken gençlik döneminde evren, bugünkünden daha hızlı genişlemeliydi. Bu sebepten büyük uzaklıkları (dolayısıyla eski dönemleri) gözlemleyen bilim insanları o çağlarda evrenin bugünkünden daha hızlı genişlemesi gerektiğini varsaymışlardı. Ancak 1990'lı yıllarda alınan gözlem sonuçları bu varsayımla çelişmektedir. Bu sebepten evrenin eskiden bugünkünden daha yavaş genişlediği, genişleme süratinin zamanla arttığı öne sürülmektedir. Genişleme süratinin zamanla artması, kütleçekim kuvvetinin etkisinden daha yoğun bir etkinin varlığını düşündürmektedir ki bu etkiye karanlık enerji adı verilmiştir. Etki, Einstein'ın (sonradan terk ettiği) kozmolojik sabitini andır

Evrenin ivmelenerek genişlemesi, belli bir mesafedeki bir galaksinin gözlemciden sürekli olarak, zamanla artan bir hızla uzaklaşmasından yola çıkılarak gözlemlenen evrenin genişlemesi olayıdır. Evrenin ivmelenerek genişlemesi 1998'de, Supernova Cosmology Project ve High-Z Supernova Search Team olmak üzere birbirlerinden bağımsız iki proje tarafından tespit edilmiştir. Her iki projede de ivmelenmenin ölçümü için tip Ia süpernovalar kullanılmıştır. Bunun nedeni, bu tip süpernovaların neredeyse aynı iç parlaklığa sahip olmaları (standart mum) ve bunlardan uzak olan nesnelerin daha donuk görünmeleri sebebiyle, bu tip süpernovaların parlaklıklarının daha net gözlemlenebilmesidir. 2011'de Saul Perlmutter, Brian Schmidt ve Adam Riess, "uzak süpernovaların incelenmesi sonucunda evrenin ivmelenerek genişlemesini keşiflerinden dolayı" Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır.

Evrenin nihai kaderi, fiziksel kozmolojinin ilgilendiği bir konudur. Evrenin durağan veya genişleyen yapısı da göz önünde alınarak birbiriyle rekabet halinde pek çok bilimsel tahminde bulunuldu.
Evrenin ani bir patlamayla oluşması fikrine Big Bang denir ve bu fikir bilim adamlarının büyük çoğunluğunca kabul edilmiştir. Evrenin nihai kaderi, kütle ve enerjinin fiziksel öncelikleri, en üst yoğunluğu ve patlamanın ölçeğine göre ciddi bir kozmolojik soru olmuştur.
Kozmologlar arasında evrenin düz ve sonsuza dek genişler yapıda olduğuna dair bir fikir birlikteliği vardır. Evrenin nihai kaderi ise, evrenin şekline ve karanlık enerjinin oynadığı role göre değişecektir.

Albert Einstein'ın 1916'da yayınlanan genel görelilik kuramı, evrenin nihai kaderi ile ilgili bilimsel teorilerin keşfine olanak sağladı. Genel görelilik kuramı, evreni olabilecek en geniş ölçüde tanımlamak için kullanılabiliyordu. Genel görelilikte pek çok çözüm ve eşitlik vardır ve her bir çözüm farklı bir nihai kader öngörüyordu. Alexander Friedmann bu olası çözümlerden birini 1922 yılında önerdi. Ardından 1927'de de Georges Lemaitre öneride bulundu. Bu çözümlerden bazılarında evrenin tek bir noktadan patladığı söyleniyordu. Big Bang.

1931 yılında, Edwin Hubble uzak galaksideki yıldızları gözlemleyerek evrenin genişlediğine dair fikrini yayınladı. O günden beri, evrenin başladığı ve olası sonu ile ilgili pek çok bilimsel araştırma yapıldı.

1927 yılında Georges Lemaitre evrenin başlangıcı ile ilgili 1927'den bu yana Big Bang olarak anılan teoriyi ortaya attı. 1948 yılında Fred Hoyle ise evrenin düzenli bir şekilde genişlediği fakat istatistiksel olarak madde miktarının yaratıldığı gibi kaldığı bir evren teorisi (n kararlı hal) ortaya attı. Bu iki teori de, 1965'te Arnold Penzias ve Robert Wilson kozmik arka plan radyasyonunu keşfedene kadar kabul gördü. Kozmik arka plan radyasyonu Big Bang teorisinin öngördüğü şeyleri ispatlıyordu ve kararlı hal teorisi artık geçerliliğini yitirmişti. Böylece Big Bang teorisi, evrenin başlangıcı ile ilgili kabul gören en yaygın görüş haline geldi.

Einstein genel göreliliği formülize ederken, o ve bilim adamları evrenin durağan olduğuna inanıyordu. Einstein denklemlerinden, evrenin genişlediği gerçeğine ulaşmıştır fakat geleceği de katabilmek için kozmolojik sabit denen bir sabiti denklemlerine eklemiştir. Bu herhangi bir patlama veya etkileşimden etkilenmeyen bir kütle yoğunluğu sabitidir. Bu sabitin görevi, hesaplamalarda kütleçekimsel kuvvetin evrenin durağan halini bozmasını önlemektir. Hubble'ın yaptığı gözlemlerin sonunda evreninin genişlediğini açıklamasının ardından 
Einstein bu sabite “ Kariyerimin en büyük hatası.” Demiştir.

Evrenin kaderindeki önemli parametrelerden biri yoğunluk Omega (Ω) parametresidir. Omega, evrendeki ortalama kütle yoğunluğunun bu yoğunluğun kritik bir değerine bölünmesi olarak tanımlanır. Bu olay üç tane olası evren geometrisini de beraberinde getirir. Omega 1' den büyük, 1'e eşit veya 1'den küçük olabilir. Bu eşitlikler ise evrenin yassı, açık veya kapalı olduğu anlamına gelir. Bu üç kelime evrenin büyük geometrisini tanımlar fakat galaksiler ve yıldızlar gibi kütle yığıntılarının yerel uzay-zamanı bükmesini tanımlamaz. Eğer evrenin başlıca içeriği eylemsiz madde ise, 20. Yüzyılda Dust Model'lerin popülerliğinden dolayı, her geometri için ayrı bir kader olacaktır. Böylece, kozmologlar evrenin kaderine, omegayı ölçerek ya da yaklaşık olarak hangi değerde patlamanın yavaşlamaya başladığını bularak karar vermeyi amaçlamaktadır.

1998'den itibaren, uzak galaksiler ve süpernovalarda yapılan gözlemlerden evrenin genişlemesinin ivmelendiği görüldü. Sonradan gelen kozmolojik teoriler bu genişlemeye olanak sağlayacak şekilde dizayn edildi. Bu genleşme genelde karanlık maddeden kaynaklanıyordu. Karanlık enerji basitçe pozitif bir kozmolojik sabittir. Genel olarak, karanlık enerji negatif basınç oluşturan hipotezlerdeki ortak bir terimdir. Bu terim genelde evren genişledikçe değişen yoğunlukla beraberdir.

Pek çok kozmoloğun da fikir birliğine ulaştığı nokta evrenin nihai kaderinin, onun bütün şekline, ne kadar karanlık enerji içeriğine ve karanlık enerjinin genişleme üzerindeki etkisine bağlı olduğu gerçeğidir. Son gözlemler, Big Bang'den 7.5 milyar yıl sonrasından itibaren evrenin genişleme hızının düştüğünü gösterdi. Bu da Açık evren teorisi ile örtüşüyordu. Fakat, Wilkinson Microwave Anisotropy Probe tarafından yapılan son ölçümler, evrenin yassı olduğunu doğruladı.

Eğer omega birden büyük ise, uzayın geometrik şekli bir kürenin yüzeyi gibi kapalıdır. Bir üçgenin bütün iç açılarının toplamı 180 dereceden büyüktür ve paralel hiçbir doğru yoktur. Bütün doğrular er ya da geç kesişir. Evrenin şekli büyük kadrajda eliptiktir.
Kapalı evrende, karanlık enerji azdır ve yerçekimi en sonunda evrenin genişlemesini durdurur. Bu noktadan sonra ise çekim kuvvetinin etkisiyle bütün maddeler bir noktaya çöker ve en sonunda büyük sıkışma ya da büyük ezilme denilen “ Big Crunch “ oluşur. Büyük patlama diye bilinen Big Bang olayının tam tersidir. Fakat, eğer evren büyük bir miktar karanlık enerjiye sahipse, evrenin genişlemesi omega bir'den küçük olsa da, sonsuza kadar devam edecektir.

Eğer omega birden küçükse, evrenin geometrisi bir eyer yüzeyi gibi açıktır. Üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden küçüktür ve doğrular asla aynı mesafede değildir. En az diğer doğruları kesmeyecek kadar bir mesafeye sahiplerdir. Böyle bir evrenin şekli hiperboliktir.
Karanlık enerji olmasa bile, negatif bükülmüş bir evren sonsuza kadar genişleyebilir ve kütleçekim bu etkiyi neredeyse kayda değmeyecek bir ölçekte engelleyebilir. Karalık enerji ile beraber, evrenin genişlemesi sadece devam etmez, aynı zamanda da ivmelenir. Böyle bir evrenin nihai kaderi, ya ısı ölümü olarak bilinen Büyük Donma (Big Freeze) ya da karanlık enerjinin neden olduğu ivmenin geri kalan bütün kuvvetleri (yer çekimsel, elektromanyetik ve güçlü çekim kuvvetleri) ezmesiyle oluşan büyük çözülme (Big Rip) olarak tahmin ediliyordu.
Aksine karanlık enerjiyi ve pozitif basıncı karşılayacak bir negatif kozmolojik sabit açık bir evrenin bile yeniden çökmesine neden olabilir. Bu görüş, yapılan gözlemler sonucu çürütülmüştür.

Eğer evrenin ortalama yoğunluğu olan omega bire eşitse, evrenin geometrisi, Öklit Geometrisinde olduğu gibi, yassıdır. Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve paralel doğrular, her yerde uzaklıklarını koruyarak devam ederler. Wilkinson Microwave Anisotropy Probe evrenin yassı olduğunu sadece % 0.4 gibi bir yanılma payı ile ölçmüştür.
Karanlık enerjinin yokluğu, evren azalan bir ivme ile patlama asimptotik olarak 0'a yaklaşana kadar sonsuza dek büyür. Karanlık enerji ile evrenin genişleme hızı ilk başlarda kütleçekiminden dolayı yavaştır fakat daha sonra yükselir. Yassı evren, Açık Evren ile aynı nihai kaderi paylaşır.

Evrenin kaderi, yoğunluğu tarafından belirlenir. Verilerin sunduğu kanıtların, genişlemenin hızı ve kütlesel yoğunluğun ağır basması ile evrenin süresiz olarak büyümeye devam edeceği söylenebilir. Bu olay ise, Big Freeze denilen olay ile sonuçlanacaktır. Fakat, gözlemler kesin değil ve alternatif modeller hala mümkün.

Büyük donma, asimptotik olarak ısısı mutlak sıfıra yaklaşan bir evrende yaşanacak senaryodur. Karanlık enerjinin yokluğundan dolayı yassı veya hiperbolik bir evrende yaşanacak bir senaryodur. Pozitif bir kozmolojik sabit olduğu müddetçe, aynı zamanda kapalı evren modelinde de yaşanabilir. Bu senaryoda, yıldızların normalde 1012 1014 e kadar olan boyutlarda olması beklenir. Ancak, eninde sonunda yıldız oluşumu için gerekli olan gaz miktarı tükenmiş olacaktır. Ve var olan yıldızların yakıtının tüketmesi ve parlaklıklarını yitirmesi ile evren yavaşça karanlığa bürünecektir. Sonunda kara delikler Hawking Radyasyonu'nu emerek kendilerini tüketene kadar evrene hakim olacaktır. Isı ölümü ile ilgili senaryo ise, yaşam ve evrenin devinimi için gerekli olan hiçbir ham maddenin kalmadığı, maksimum entropinin en sonunda dağıldığı bir evren geleceğidir. Isının ölümü senaryosu bütün evren modellerinde, evreninin en son entropisinin minimuma inmesi şartı ile, geçerlidir. Süregelen kuantum dalgalanmaları ve tünellenmeleri gelecek 
  
    
      
        
          10
          
            
              10
              
                56
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{10^{56}}}
  
 yıl içerisinde yeni bir büyük patlama yaratabilir. Evrenin başlangıcından bu yana Poincaré Recurrence Theorem, Thermal Fluctuations ve Fluctuation Theorem tarafından düzenli olarak düşürülen bir entropi vardır.

Hayali karanlık enerjinin özel bir olayı, basit bir kozmolojik sabitten çok daha fazla negatif baskı oluşturabilir, karanlık enerjininin yoğuluğunun zamanla düşmesidir. Bu olay, ivmenin ve Hubble Sabiti'nin miktarında artışa neden olur. Sonuç olarak, evrendeki maddesel bütün objeler, galaksilerden başlarak en sonunda (mutlak sonda) bütün formlar ne kadar küçük oldukları önem teşkil etmeden elementel boyutlarına, radyasyona kadar hayali kuvvet tarafından ayrılacaktır. Evrenin en son hali tekilliktir ve bu halde karanlık enerjinin yoğunluğu ve büyüme hızı en baştaki (tekillikteki) halini alır.

Büyük çöküş hipotezi, evreninin nihai kaderi ile simetrik değerlendirilebilir. Aynı Büyük Patlama'nın bir kozmolojik patlama ile olması gibi, bu teori de evrenin ortalama yoğunluğunun genişlemeyi durdurmaya yetecek kadar olup, büzülmeye neden olacağını söyler. Sonuç tam olarak bilinmiyor, basit bir tahmin olarak evrendeki bütün maddeler ve uzayzaman boyutsuz bir tekilliğe dönüşecektir. Fakat, boyutlardaki farklılık nedeni ile, bu alanda da bilinmeyen kuantum etkileri göz önüne alınmalıdır.
Bu senaryo, önceki evrende yaşanan Büyük Çöküşten sonra bir Büyük Patlama yaşanmasına olanak tanımaktadır. Eğer bu olaylar sürekli bir devinim halinde ise, döngüsel evren ya da aynı zamanda salınımlı evren olarak bilinen bir model oluşturur. O zaman evren, sonsuz sayıda oluşacak olan bütün sonlu ev

Evren'in yaşı, Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen zamandır. Şu anki teori ve gözlemler, Evren'in yaşının 13,5 ile 14 milyar arası olduğunu önermektedir. Bu yaş aralığı birçok bilimsel araştırma projesinin görüş birliğiyle elde edilmiştir. Bu projeler arasında arka plan ışınımı ölçümlerini ve Evren'in genişlemesinin ölçümü için kullanılan diğer pek çok farklı yöntemi de içerir. Arka plan ışınımı ölçümleri Evren'in Büyük Patlama'dan bu yana olan soğuma süresini verir. Evren'in genişlediğine dair kanıtlardan biri olan kırmızıya kayma gözlemleri ise Evren'in yaşının hesaplanması için kesin bilgiler verir.

Işık hızı sonsuz değildir; bu nedenle hiçbir şeyi eşzamanlı göremeyiz. Bu durum, uzay ölçeğinde anlamlı miktarlarda mesafe ve zaman bozulmalarına neden olur.LCS yöntemiyle kozmolojik analiz ışık hızının sabit ve sonlu/sınırlı oluşunu esas alır. Büyük patlama ya da düzgün genişleme teorisine göre enerji patlaması sonrası oluşan madde topaklanmaları yarıçapı/çapı sürekli genişleyen küresel bir yüzey oluşturur; fakat bu yüzey üzerinde bulunan bir gözlemci "ışık hızının sınırlı olması sebebiyle" bu küresel yüzeyi deforme asimetrik elipsoid (su damlası formu) olarak görmek durumundadır. Astronomik gözlem verileri bu görünen evren formuna aittir. Yani mutlak düzendeki küresel yüzey şekli, gözlemci tarafından damla formunda algılanacaktır. Evrenin 8, 10, 12, 14, 16, 18, 20, 22,... milyar yaşları için bu geometrik form belirlendikten sonra astronomik veriler teorik olarak hesaplanabilir ve sonuçlar evrenin yaşına bağlı olarak diyagramlara işlenir. Grafiklerde gerçek gözlemsel veriler işlendiğinde evrenin yaşı bulunur. Bu yöntemle bulunan evrenin güncel yaşı 19,28 milyar yıldır.
LCS yöntemi, mevcut 1/Ho yöntemine göre daha detaylı ve çok faktörü hesaba katan bir kozmolojik analizdir. Örneğin: Astronomik parametrelerin gözlemciye ait bileşeni gözlem anına ait iken, gözlenene ait bileşen geçmiş zamandaki durumun değeridir; bilimsel bütünlüğe aykırı olan bu durum LCS yönteminde çözümlenir. Hubble sabiti (Ho) küresel formda tek değer iken, fiili gözlemsel değerler, uzaklığa bağlı olarak 80 - 55 Km/sn/mpc arasında değişir. LCS kozmolojik analizi, damla formundaki teorik deforme Ho değerlerini aynı bularak yöntemi onaylamaktadır.

Evrenin şekli, fiziksel kozmolojide hem yerel hem de küresel geometrisini ifade eder. Yerel geometri öncelikle eğriliği ile tanımlanırken, küresel geometri topolojisi ile karakterize edilir (topoloji de eğrilik tarafından sınırlandırılır). Genel görelilik, uzaysal eğriliğin (yerel geometri) yerçekimi tarafından nasıl sınırlandırıldığını açıklar.
Evrenin küresel topolojisi, homojen genel görelilik modelleri ailesindeki gözlemlerden çıkarılan eğrilik ölçümlerinden tek başına çıkarılamaz, çünkü küresel topolojik özellikleri değişen, yerel olarak ayırt edilemeyen uzaylar vardır.
Örneğin, 3 torus gibi çoklu bağlantılı bir uzay her yerde sıfır eğriliğe sahiptir, ancak boyutu sonludur. Oysa düz, basit bağlantılı bir uzay boyutu sonsuzdur (örneğin Öklid uzayı).
Mevcut gözlemsel kanıtlar (örneğin WMAP, BOOMERanG ve Planck), gözlemlenebilir evrenin, bilinmeyen bir küresel topolojiye sahip eğrilik yoğunluğu parametresinin %0,4 hata payı dahilinde uzamsal olarak düz olduğunu ima etmektedir. Evrenin, Öklid uzayı gibi basit bağlantılı mı yoksa torus gibi çoklu bağlantılı mı olduğu şu anda bilinmemektedir. Bugüne kadar, evrenin topolojisinin basit bağlantılı olduğunu gösteren ikna edici kanıtlar bulunmuştur, ancak astronomik gözlemlerle çoklu bağlantılar da mümkün olabilir.

Eşeyli üreme, iki canlı organizma arasında genetik malzemelerin birleştirilmesi suretiyle yeni bir canlının oluşması olayıdır. Burada iki ana süreç vardır: kromozom sayısını yarıya indiren mayoz bölünme ile iki gametin birleştiği ve eski kromozom sayılarına ulaştığı döllenmedir. Mayoz bölünme sırasında, her bir çiftin kromozomları, homolog rekombinasyon elde etmek için krossing over yoluyla parça değişimi yaparlar.
Eşeyli üremenin evrimi büyük bir yap boz bilmecesidir. Eşeyli üreyen organizmaların ilk fosilleşmiş kanıtları, 1 ile 1,2 milyar yıl öncesi Stenyan dönemindeki ökaryotlara aittir. Eşeyli üreme, hemen hemen tüm hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere, iri ölçekli makroskopik organizmaların büyük çoğunluğu için başlıca üreme metodudur. Hücre teması yoluyla iki bakteri arasında genetik malzeme (DNA) aktarımı olan bakteriyel konjugasyon, benzer mekaniğe sahip olduğu için sık sık yanlışlıkla eşeyli üreme ile karıştırılır.
Önemli bir soru, eşeyli üremenin, döllenmesiz bir üreme biçimi olan partenogeneze rağmen neden vazgeçilmez olduğu ve bazı yönlerden üstün bir üreme biçimi teşkil ettiğidir. Çağdaş evrim düşüncesi, bu konuda bazı açıklamalar önermektedir. Bir neden, aynı soy dalı üzerinde var olan seçilim baskısı sebebiyle olabilir. Bir popülasyonun, değişen çevre şartlarına karşı vereceği tepkiden daha hızlı yayılabilmesi yeteneği, eşeyli rekombinasyonla partogenezde olduğundan daha çok sağlanır. Alternatif olarak, eşeyli üreme, sınırlı kaynaklar için birbirleriyle rekabet eden aynı soy dalındaki türlerden daha çok evrimsel hız sağlayabilir.

Ana madde: Bitkilerde üreme
Hayvanlar, tipik olarak mayoz bölünmenin hemen ardından, mayoz bölünme tarafından oluşturulan sperm denilen erkek gametler ile yumurta veya ovum denilen dişi gametler üretirler. Öte yandan bitkiler, mitoz bölünme sonucu oluşan sporlara sahiptirler. Sporlar, gametofit içinde sporlanarak gelişirler. Çeşitli bitki türlerin gametofitleri, büyüklük olarak birbirlerinden ayrılır: kapalı tohumlu bitkiler (Angiospermler), polenlerinde sadece üç adet hücre bulundururlarken yosunlar ile ilkel olarak adlandırılan bitkiler ise birkaç milyon hücreye sahip olabilirler. Bitkilerde, çiçeksiz ve sporlu bir evre olan sporofit evresinin gametofit evreyi izlediği 2 farklı yaşam evresi olup nesil değişimi görülür. Sporofit evre, mayoz sporangium kesesi içinde spor üretimine yol açar.

Çiçekli bitkiler, karalara egemen olan bitki formu olup eşeyli ve eşeysiz üreyerek çoğalırlar. Genel olarak sahip oldukları en ayırt edici özellikleri, çoğu zaman çiçek olarak adlandırılan cinsel organlara sahip olmalarıdır. Stamen ya da anter olarak bilinen çiçeğin erkek üreme organı, eril gametofitler meydana getirir ve bu eril gamatofitler, dişi gametofitlerin yumurta içinde bulunduğu, stigma olarak da bilinen ve karpel üstünde yer alan tepeçiğe eklenerek polen taneleri içinde sperm üretirler. Polen tüpü, karpal biçimde geliştikten sonra üreme hücresinin çekirdeği, dişi yumurta hücresini döllemek için polen taneleriden ovüllere (yumurta) doğru hareket eder ve çift dölleme denilen bir süreçte endosperm çekirdeği, dişi gametofitin içine yerleşir. Triploid endosperm (tek bir sperm hücresi ve iki dişi hücresi) ve dişi ovul dokuları, gelişmekte olan tohumun çevrelenmesine neden olurken ortaya çıkan zigot, embriyo olarak gelişmeye başlar. Bundan sonra, dişi gametofitleri oluşturan yumurtalık meyveye dönüşürek tohum çevresinde büyümeye başlar. Bitkiler kendi kendilerini tozlayabildikleri (Kendi kendini tozlama) gibi birbirlerini de tozlayabilirler (Tozlaşma). Eğrelti otları, yosun ve ciğer otları gibi çiçeksiz bitkiler ise, eşeyli üremenin başka şekillerini kullanırlar.

Eğrelti otları, çoğunlukla rizom, kök ve yapraklara sahip büyük diploit sporofitler meydana getirirler ve sporangium denilen küçücük yuvarlak kesecikler halindeki spor keseleri üzerinde ise sporlar oluşur. Bu keseler yırtılınca, sporlar toz halinde serbest bırakılır ve bunlar çimlenerek genellikle yeşil renkli ve kalp şeklindeki, küçük, kısa ve de ince gametofitler oluştururlar. Gametofitler veya tallus, hem anterozoitte (bitkilerde erkek üreme hücresi) hareketli spermler, hem de ayrı olarak arkegonda (eğrelti otlarındaki dişilik organı) yumurta hücreleri oluştururlar. Yağmur yağdıktan veya çiğ taneleri, bunların üstünde ıslak bir şerit oluşturduktan sonra, hareketli spermler, normalde tallusun üzerinde üretilen anterozoitten dışarı doğru püskürürler ve yağmur suyu veya çiğ örtüsündeki sıvı içinde yüzerek yumurtaları dölledikleri arkegona ulaşırlar. Bu geçişi ve karşılıklı döllenmeyi desteklemek için, spermlerin yumurtalar henüz döllenmeye hazır olmadan önce serbest bırakılması, spermlerin yumurtaları farklı talluslar içinde döllemelerini daha olası hale getirir. Döllenme sonrası bir zigot oluşur ve bu zigot, yeni bir sporofit bitkiye dönüşür. Bitkilerin sporofit ve gametofite ayrılması durumuna nesil değişimi denir. Benzer üreme yöntemlerine sahip diğer bitkiler, Psilotum (Lycopodiales takımından psilotaceae familyasının örnek tipi), Kurtayağı adı ile anılan Lycopodium, yosundan daha gelişmiş ama eğrelti otundan daha ilkel olan Selaginella ve
Atkuyruğu (Equisetum)'dur.

Ciğer otları, Boynuz otları ve Yapraklı Bryophyta türlerini kapsayan kara yosunları, hem eşeyli hem de vejatitif olarak ürerler. Kara yosunları, nemli yerlerde, eğrelti otları gibi büyüyen küçük bitkiler olup flagella kamçısı olan spermlere sahiptirler ve eşeyli üremeyi kolaylaştırmak için suya ihtiyaç duyarlar. Bu bitkiler, fotosentez yapan yaprak benzeri yapılara sahip, çok hücreli haploid bir vücut olan ve hakim bir forma dönüşen haploid bir spor olarak başlangıç yaparlar. Haploid gametler, mayoz bölünme tarafından anterozoit ve arkegon içinde üretilirler. Anterozoit'ten püsküren sperm, olgunlaşmış arkegon tarafından salgılanan kimyasallara yanıt vererek sıvı su şeridi içinde onlara doğru yüzerler ve böylece zigot oluşturan yumurta hücrelerini döllerler. Zigotlar mitoz bölünme ile bölünürler ve diploit olan bir sporofite dönüşürler. Çok hücreli diploit sporofitler, arkegona Setae kılları ile bağlanan ve spor kapsülleri denilen yapılar üretirler. Spor kapsülleri, mayoz bölünme ile sporlar oluşturur ve bu kapsüller olgunlaşıp yırtıldıklarında sporlar da serbest bırakılır. Kara yosunları, üreme yapılarında önemli farklılıklar gösterirler ve yukarıdakiler buna dair temel bir taslak oluşturur. Bunun yanında, bazı türlerde her bitki tek bir cinsiyete sahipken diğer türlerde bir bitki her iki cinsiyete de sahip olabilir.

Mantarlar, işlem yaptıkları eşeyli üreme yöntemlerine göre sınıflandırılırlar. Eşeyli üreme sonucu, zor zamanlarda hayatta kalmaya ve yayılmaya yarayan dayanıklı sporlar oluşur. Mantarların eşeyli üremesinde genellikle üç evre gözlemlenir: plazmogami, karyogami ve mayoz bölünme.

Mikroorganizmaların eşeyli üreme şekilleri türlerine bağlı olarak çeşitlilik gösterebilir. Genel olarak eşeyli üreme, genetik çeşitliliği artırarak türlerin adaptasyon kabiliyetini ve hayatta kalma şansını artırmaktadır.
Birçok mikroorganizma, eşeyli üremeyi gerçekleştirmek için genetik materyallerini diğer bireylere aktaran iki farklı cinsiyete sahiptir. Bu cinsiyetler genellikle dişi (gamet oluşturan) ve erkek (gameti döllenme yeteneğine sahip) olarak belirlenir. Eşeyli üreme aşağıdaki adımlardan oluşur:

Eşeyli üremenin başlaması için gamet hücreleri (sperm ve yumurta) oluşturmak üzere meiosis adı verilen bir süreç gerçekleşir. Meioz, normal hücre bölünmesinden farklıdır çünkü gamet hücrelerinin kromozom sayısını yarıya indirir. Bu, daha sonra birleşecek olan gametlerin çiftleşme sırasında kromozom sayısını normale döndürmesini sağlar.

Meioz sırasında, her iki cinsiyet de (dişi ve erkek) birçok gamet hücresi oluşturur. Bu hücreler, dişilerde yumurta olarak adlandırılırken, erkeklerde sperm olarak adlandırılır. Bu gamet hücreleri genetik materyal taşıdıkları için farklı kombinasyonlarda genetik çeşitlilik oluşturur.

Eşeyli üreme, farklı cinsiyetteki gametlerin birleşmesiyle gerçekleşir. Bu birleşme, döllenme adı verilen bir süreçle gerçekleşir. Sperm hücresi dişi gamet olan yumurtayı döllererek, bir zigot adı verilen yeni bir hücre oluşturur.

Zigot, birçok mitotik bölünme geçirerek büyür ve gelişir. Bu süreçte, kromozom sayısı normale döner ve yeni bir mikroorganizma veya canlı oluşur.
Eşeyli üreme, genetik çeşitlilik sağlayarak, hastalık ve zararlı organizmalarla mücadelede ve ortama uyum sağlamada mikroorganizmalar için avantaj sağlar. Ancak eşeyli üremenin bazı mikroorganizmalarda görülmediği veya nadir olduğu durumlar da vardır. Mikroorganizmalar çoğunlukla eşeysiz üreme yöntemlerini kullanarak, hızlı ve verimli bir şekilde üreyebilirler.

Böcek türleri, günümüze kadar gelen tüm hayvan türlerinin üçte ikisinden fazlasını oluştururlar ve bazı türleri seçmeli olarak partenogenez ile çoğaldıkları halde çoğu böcek türleri eşeyli olarak ürerler. Birçok böcek türü seksüel dimorfizm özellikleri gösterirken diğer türlerde cinsiyetler neredeyse özdeş görünüme sahiptir. Tipik olarak, böcekler spermatozoa (sperm) üreten erkek ve ovül (yumurta) üreten dişi olmak üzere iki cinsiyete sahiptirler. Ovül, iç döllenme öncesi oluşan ve koryon tabakası ile kaplanan yumurtalara dönüşür. Böcekler, çoğu kez erkeğin spermatoforunu (sperm kapsülü) dişinin içinde depoladığı ve yumurtaların döllenmeye hazır olmasına kadar dişinin bu spermleri sakladığı, çok farklı çiftleşme biçimlerine ve üreme stratejilerine sahiptir. Dölleme sonrası ve zigot oluşumu ile gelişim aşamalarının çeşitlenmesinin ardından, birçok türlerde dişi yumurtaları dışarıda saklar ya da bazı türlerde yumurtalar dişi böceğin içinde gelişir ve yavruları canlı doğururlar.

Memelilerin günümüze kadar ulaşan ve hepsinin de iç döllenme özelliğine sahip olduğu üç türü bulunmaktadır: Tek delikliler, Eteneliler ve Keseliler. Anne ve cenine ait iki dolaşım sistemini birbirinden ayıran plasenta organına sahip memelilerde döller, henüz üreme yeteneği olmayan fakat cinsel organlara sahip eksiksiz bir yavru olarak doğa

Fizik yasası ya da bilim yasası, belirli şartlar altında her zaman olan olayları belirli gerçeklerle ve uygulanabilir olaylarla açıklamaktır. Fizik yasaları, bilim insanları tarafından kanıtlanmış ve tüm evren için geçerli olan, yıllar boyu yapılan gözlemlere ve deneylere dayanarak çıkarılan sonuçlardır. Bilimin amacı çevremizdeki olayları özetleyip tanımlamaktır. Bu, bilim camiasındaki herkesin kabul ettiği bir görüş değildir.
Siyasi-hukuki anlamda doğal yasalar ile bilimsel anlamdaki doğal yasalar arasındaki fark birisinin modern olmasıdır. Her iki kavramda Yunanca kelime olan physis'den türemiştir (İngilizce’de physics demektir) ve İngilizceye doğa olarak çevrilmiştir.

Fizik yasalarının birçok genel özellikleri tanımlanmıştır. Fizik yasaları: 

Gerçek, eninde sonunda geçerlilik düzeninin içinde yer alacaktır. Bu tanımdan, asla tekrarlanabilir çelişen gözlem olmaz
Evrensel. Evrenin herhangi bir yerinde uygulanabilir. (Davies, 1992:82)
Basit. Bunlar tipik olarak tek bir matematiksel denklem ile ifade edilmiştir. (Davies)
Mutlak. Evrendeki hiçbir şey bunları etkileyemez. (Davies, 1992:82)
Sabit. İlk keşfedildiğinden beri değişmezdir.
Her şeye gücü yeten. Evrendeki her şey bunlara boyun eğer. (Davies, 1992:83)
Genellikle niceliklerin korunumu. (Feynman, 1965:59)
Sık sık zamanın ve uzayın simetrisinin varlığını açıklama. (Feynman)
Zamanda tersinme, zamanın kendisi tersinmez olmasına rağmen. (Feynman)
Fizik yasaları bilimsel teorilerden basitliklerinden dolayı ayrılır. Bilimsel teoriler genellikle yasalardan daha karmaşıktır. Daha çok ögeleri vardır ve deneysel verilerin ve analizlerin gelişmesiyle değişme olasılıkları vardır. Bunun sebebi fizik yasaları yapılan gözlemlerin özetidir. Teoriyse, bir modeldir, yapılan gözlemlerin açıklamasıdır, diğer gözlemlerle onu ilişkilendirir ve buna dayanarak test edilebilir tahminler yapılır. Basitçe açıklanacak olunursa, yasa olan bir şeyi açıklar, teoriyse bir şeyin neden ve nasıl olduğunu açıklar.

Bazı ünlü doğa yasalarından Isaac Newton’un klasik mekanik teorileri, Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica’ da gösterilmiştir ve Albert Einstein'ın görelilik teorisi. Diğer yasa örneklerinden Boyle'ın gaz yasası, korunum yasası, termodinamiğin dört yasası.

Bazı bilim yasaları matematiksel tanım olarak yer alırlar (Newton'un ikinci yasası, nedensellik, belirsizlik ilkesi gibi). Bu yasalar bizim duyumuzun neyi algıladığını açıklamasına rağmen, hala deneyseldirler ve bu nedenle matematiksel bir olgu değildirler.

Diğer yasalar doğada bulunan matematiksel simetrileri yansıtmaktadır. yasalar yüksek hassaslık için, kesinlik için sıkça test edilir. Bu bilimin ana amaçlarından birisidir. yasalara uymak, onların test edilemeyeceği anlamına gelmez. Onları test etmek, doğruluğunu artırmak, yeni koşulları doğrulamak, eski koşulları tuttuğunu görmek ya da süreç içinde neler keşfedileceğini görmek için yapılır. yasaların geçerliliğini yitirmesi ya da yapılan deneylerle yeni limitler eklemek her zaman mümkündür. Fakat yasaların temelini değiştirmek imkânsızdır. İyi yapılan yasaların geçerliliğini yitirmesi mümkündür fakat yeni formüller yasası yıkmak yerine ondaki tutarsızlıkları geneller. Yani geçersiz yasalar sadece tahmine yakın olarak bulunur ve yeni bulunan koşullar eskisine eklenir. Yani değiştirilmeyen bilgiden ziyade fizik yasaları, geliştirilen bakış açısı dizisi veya daha doğru genellemelerdir.

Bazı yasalar diğer daha genel yasaların sadece iyi bir tahmini, yaklaşık olanlarıdır. Mesela, Newton dinamik yasası özel göreliliğin düşük hız limiti içindir. Benzer bir şekilde Newton'un yer çekimi yasası genel göreliliğin düşük kütle için ona yaklaşık bir yasadır. Coulomb yasası kuantum elektrodinamiğine yaklaşık bir yasadır. Bazı durumlarda, yaklaşık yasaları daha genel olan yasalar yerine kullanmak daha doğrudur.

Birçok temel fizik yasası, uzayın, zamanın ve doğanın diğer yönlerinin çeşitli simetrilerinin matematiksel sonuçlarıdır. Özellikle Noether teoremi, bazı korunum yasalarını kesin simetrilere bağlamaktadır. Mesela enerji korunumu zaman simetrisinin kaymasının bir sonucuyken, momentum korunumuysa uzay simetrisinin sonucudur. Ayırt edilemez bütün temel parçacıklar (elektron ya da foton gibi) Satyendra Nath Bose ve Paul Dirac kuantum istatistiği olarak sonuçlanır ki bu da fermiyonlar için Pauli dışlama ilkesi ve bozonlar için Bose-Einstein yoğunlaşması olarak sonuçlanır. Zaman ile uzay arasındaki dairesel simetri, eksenleri koordine eder. Bu da özel görelilik olarak sonuçlanan Lorentz dönüşümü ile sonuçlanır. Eylemsizlik ile kütle arasındaki simetri genel görelilik olarak sonuçlanır.
Kütlesiz bozonlar aracılığıyla etkileşimlerin ters kare yasası, uzayın 3 boyutlu olmasının matematiksel sonucudur.
Doğanın en temel yasalarını araştırma esnasındaki bir amaç, temel etkileşimlere uygulanabilen en temel matematiksel simetri gruplarını araştırmadır.

Doğadaki belli sistemler çerçevesi içinde bulunan gözlemler tarih öncesine dayanmaktadır. Bu tarih öncesinde neden sonuç ilişkisini tanıma, kesin bir kabul olarak görüldüğünden beri doğanın yasaları olduğu kabul edilmiştir. Animizdeki karmaşıklık ve birçok olayın meteorolojik, astronomik, biyolojik olaylara neden olduğunu ya da tanrılar, ruhlar ve doğaüstü olayların eylemlerine neden olduğunu, tam olarak anlaşılmamasına rağmen bağımsız bilim yasaları sınırlanmıştır. Doğa hakkındaki gözlemler ve tahminler metafizik ve ahlak ile sınırlandırılmıştır.
Avrupa'da, sistematik teoriler Yunan filozofları ve bilim adamlarıyla başlar ve Helenistik, Roma İmparatorluğu dönemiyle devam eder.
Doğa yasaları ilk olarak canlı metafor olarak Latin şairler Lucretius, Marcus Manilius, Vergilius ve Ovidius tarafından benzetildi. Zaman içinde, Genç Seneca ve Yaşlı Plinius'un düz yazı makalelerinde sıkı kuramsal varoluş olarak isim kazandı. Neden Roma köklü? Lehoux'ın ikna edici anlatımına göre fikirler, Roma kültürü ve yaşamındaki sistemleştirilmiş yasaların asıl rolüyle ve adli argümanlarca mümkün kılındığından dolayıdır. 
Şu anda tanıdığımız geçerli yasaların formülleri Avrupa'da 17. Yüzyıla, matematiğin geliştiği ve kesin deneylerin yapıldığı zamana dayanmaktadır. Bilimsel yöntem de bu zamanda şekil almıştır. Evrensel olarak tasarlanmış politik anlamda doğa yasaları da bu zamanda ayrıntılı olarak tasarlanmıştır.

Bazı matematik teorileri ve belitler, yasalar olarak bilinmektedir çünkü deneysel yasalarla mantıksal temeli ispat edilmiştir. 
Diğer gözlemlenmiş olayların örnekleri de bazen yasalar olarak tanımlanır mesela Titius-Bode yasası, Zipf yasası ve Moore yasası. Bu yasaların çoğu rahatsız edici bilim tanımına düşmüşlerdir. Diğer yasalar pragmatik ve gözlemlenebilirdir.

Bilim felsefesi
Bilimsel yöntem
Tümevarım
Fizik sabiti

Friedmann denklemleri, genel görelilik kapsamında homojen ve izotropik modellerde evrenin genişlemesini belirleyen denklemler. Evrenin yoğunluğu, yeterince büyük bir hacim göz önüne alınarak ve gözlenen kütle ölçülerek bulunur. Bu kütleyi belirlemek için, bu hacim içinde gözlenen parlak galaksiler sayılır ve bu sayı ortalama bir galaksinin kütlesiyle çarpılır. Bir galaksinin kütlesinin, galaksinin sarmal ya da elips biçiminde olduğu belirtildiğinde, ortalama olarak türünü temsil ettiği varsayılır. Bu yöntemlerden birinde, galaksi merkezi çevresinde dönen gaz bulutlarının yaydığı 21 cm hidrojen çizgisi ölçülür ve galaksi merkezinden itibaren ölçülen çeşitli uzaklıklar için dönme hızı, çizgi genişliklerinden çıkarılır. Buradan da merkezcil ve kütleçekim kuvvetinin eşit olduğu bilindiğinden kütle hesaplanabilir.

Friedmann–Lemaître–Robertson–Walker metriği (FLRW; /ˈfriːdmən ləˈmɛtrə ... /)homojen, izotropik, genişleyen (veya aksi takdirde, daralan) evreni tanımlayan bir yol bağlantılı, ancak mutlaka basit bağlantılı olmayan bir metriktir. Metriklerin genel formu, homojenlik ve izotropinin geometrik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Coğrafi veya tarihsel tercihlere bağlı olarak, dört bilim insanından oluşan grup – Alexander Friedmann, Georges Lemaître, Howard P. Robertson ve Arthur Geoffrey Walker – çeşitli şekillerde Friedmann, Friedmann–Robertson–Walker (FRW), Robertson–Walker (RW) veya Friedmann–Lemaître (FL) olarak çeşitli şekillerde gruplandırılır. Einstein'ın alan denklemleriyle birleştirildiğinde, metrik Friedmann denklemlerini verir ve bu denklem modern kozmolojinin Standart Modeline dönüştürülmüştür ve daha sonra Lambda-CDM modeline dönüştürüldü.

Friedrich Wilhelm Bessel (Almanca telaffuz: [ˈbɛsl̩]; 22 Temmuz 1784 – 17 Mart 1846) bir Alman astronom, matematikçi, fizikçi ve jeodezist idi. Paralaks yöntemiyle güneşten başka bir yıldıza olan uzaklık için güvenilir değerler hesaplayan ilk astronomdu. Matematiksel fonksiyonların özel bir türü, başlangıçta Daniel Bernoulli tarafından keşfedilmiş ve daha sonra Bessel tarafından genelleştirilmiş olmalarına rağmen, Bessel'in ölümünden sonra Bessel fonksiyonları olarak adlandırıldı.

Bessel, Minden, Vestfalya'da, o zamanlar Prusya idari bölgesinin başkenti Minden-Ravensberg'de geniş bir ailede bir memurun ikinci oğlu olarak doğdu. Bessel, 14 yaşındayken Bremen'de ithalat-ihracat şirketi Kulenkamp'da çıraklık yaptı. İşletmenin kargo gemilerine olan güveni, onun matematiksel becerilerini seyrüsefer problemlerine çevirmesine sebep oldu. Bu da boylam belirlemenin bir yolu olarak astronomi konusuna ilgi duymaya yol açtı.
Bessel, Thomas Harriot ve Nathaniel Torporley'den 1607'de alınan eski gözlem verilerini kullanıp, 1804'te Halley Kuyruklu Yıldızı için yörünge hesaplamaları üzerinde bir iyileştirme yaparak, zamanın önemli bir Alman astronomi şahsiyeti olan Heinrich Wilhelm Olbers'in dikkatini çekti. Franz Xaver von Zach, sonuçları Monatliche Correspondenz adlı dergide düzenledi.
İki yıl sonra Bessel, Kulenkamp'tan ayrıldı ve Johann Hieronymus Schröter'in Lilienthal yakınlarındaki Bremen'deki özel gözlemevinde Karl Ludwig Harding'in halefi olarak asistan oldu. Orada, yaklaşık 3.222 yıldız için kesin konumlar üretmek üzere James Bradley'in yıldız gözlem verileri üzerinde çalıştı.
Bessel, özellikle üniversitede herhangi bir yüksek öğrenim görmemesine rağmen, Ocak 1810'da 25 yaşındayken Prusya Kralı III. Frederick William tarafından yeni kurulan Königsberg Gözlemevi'ne müdür olarak atandı ve ölümüne kadar bu pozisyonda kaldı. Düzenli olarak yazıştığı bir matematikçi ve fizikçi arkadaşı olan Carl Friedrich Gauss'un tavsiyesi üzerine, Mart 1811'de Göttingen Üniversitesi'nden fahri doktor derecesi aldı.
Bu süre zarfında, bu iki adam aralarındaki mektup yazışmasına devam etti. Ancak 1825'te yüz yüze görüştüklerinde detayları bilinmeyen bir nedenle tartıştılar.
1842'de Bessel, jeofizikçi Georg Adolf Erman ve matematikçi Carl Gustav Jacob Jacobi eşliğinde British Association for the Advancement of Science'ın Manchester'daki yıllık toplantısına katıldı.
Bessel, doktor ve biyolog Hermann August Hagen'in amcası kimyager ve eczacı Karl Gottfried Hagen ile hidrolik mühendisi Gotthilf Hagen'in kızı ve aynı zamanda 1816'dan 1818'e kadar Bessel'in öğrencisi ve asistanı olan Johanna ile evlendi. Bessel'in yakın arkadaşı ve meslektaşı olan fizikçi Franz Ernst Neumann, Johanna Hagen'in kız kardeşi Florentine ile evliydi. Neumann, Königsberg'de Carl Gustav Jacob Jacobi ile birlikte yönettiği matematiksel-fizik seminerinde Bessel'in titiz ölçüm ve veri indirgeme yöntemlerini tanıttı. Bu titiz yöntemlerin Neumann'ın öğrencilerinin çalışmaları ve Prusya'nın ölçümde kesinlik anlayışı üzerinde kalıcı bir etkisi oldu.
Bessel'in iki oğlu ve üç kızı vardı. Büyük oğlu mimar oldu ama 1840'ta 26 yaşında aniden öldü; küçük oğlu doğumdan kısa bir süre sonra öldü. En büyük kızı Marie, akademisyen Erman ailesinin üyesi olan fizikçi Georg Adolf Erman ile evlendi. Oğullarından biri de ünlü Mısırbilimci Adolf Erman idi. Üçüncü kızı Johanna politikacı Adolf Hermann Hagen ile evlendi, oğulları fizikçi Ernst Bessel Hagen idi.
Birkaç ay süren hastalıktan sonra Bessel, Mart 1846'da gözlemevinde retroperitoneal fibrozis nedeniyle öldü.

Gözlemevi henüz inşaat halindeyken Bessel, Bradley'in gözlemlerine dayanarak Fundamenta Astronomiaeyi detaylandırdı. Ön sonuç olarak, 1811'de Fransız Bilimler Akademisi'nden kendisine Lalande Ödülü kazandıran atmosferik kırılma tablolarını geliştirdi. Königsberg Gözlemevi 1813'te faaliyete başladı.
1819'dan başlayarak, Bessel, nitelikli öğrencilerinden bazılarının yardımıyla Reichenbach'tan bir meridyen çemberi kullanarak 50.000'den fazla yıldızın konumunu belirledi. Bu öğrencilerden en ünlüsü Friedrich Wilhelm Argelander'dı.
Bessel, yaptığı bu çalışmayla, bugün en çok hatırlandığı başarısına ulaşmayı başardı: bir yıldıza olan mesafeyi hesaplamak için yıldız paralaksını ilk kullanan kişi olarak kabul ediliyor. Gök bilimciler bir süredir paralaksın yıldızlararası mesafelerin ilk doğru ölçümünü sağlayacağına inanıyorlardı. 1838'de Bessel, 61 Cygni'nin 0.314 ark saniyelik bir paralaksa sahip olduğunu duyurdu; bu, Dünya'nın yörüngesinin çapı göz önüne alındığında, yıldızın 10.3 ışık yılı uzaklıkta olduğunu gösterdi. 11.4 ışık yıllık mevcut ölçüm göz önüne alındığında, Bessel'in rakamında %9,6'lık bir hata vardı. Bu sonuçlar sayesinde gök bilimciler sadece evrenin vizyonunu kozmik büyüklüğün çok ötesine genişletmekle kalmadılar, ayrıca 1728'de James Bradley tarafından ışığın sapması keşfinden sonra, Dünya'nın göreceli hareketinin ikinci bir ampirik kanıtı elde edilmiş oldu.
Neredeyse aynı zamanda Friedrich Georg Wilhelm Struve ve Thomas Henderson, Vega ve Alpha Centauri'nin paralakslarını ölçtüler.
Bessel'in Adolf Repsold'dan yeni bir meridyen çemberi kullanarak yaptığı hassas ölçümler, 61 Cygni'nin paralaksını belirlemeye yardımcı olmasının yanı sıra, Sirius ve Procyon'un hareketlerindeki sapmaları fark etmesini sağladı ve bunun, görünmeyen ortağın (çift yıldızı meydana getiren iki öğeden daha sönük olanı) yerçekimsel çekiminden kaynaklanması gerektiği sonucuna vardı. 1844'te Sirius'un "karanlık ortağını" duyurması, konumsal ölçümle daha önce gözlemlenmemiş bir yoldaşın ilk doğru iddiasıydı ve sonunda Sirius B'nin keşfedilmesine yol açtı.
Bessel, daha sonra kişisel denklem olarak adlandırılan ve aynı anda gözlem yapan birkaç kişinin, özellikle yıldızların geçiş zamanını kaydederek, biraz farklı değerler belirlediğini fark eden ilk bilim insanıydı.
1824'te Bessel, Bessel elementleri olarak adlandırılan yöntemi kullanarak tutulmaların koşullarını hesaplamak için yeni bir yöntem geliştirdi. Yöntemi, hesaplamayı doğruluktan ödün vermeden o kadar basitleştirdi ki, bugün hala kullanılmaktadır.
Bessel'in 1840'taki çalışması, Bessel'in ölümünden birkaç ay sonra, 1846'da Berlin Gözlemevi'nde Neptün'ün keşfine katkıda bulundu. Bessel'in (1825) önerisi üzerine Prusya Bilimler Akademisi uluslararası bir proje olarak Berliner Akademische Sternkartenin ("Berlin Akademik Yıldız Tabloları") baskısını başlattı. Yayımlanmamış yeni bir harita, Johann Gottfried Galle'in 1846'da LeVerrier tarafından hesaplanan konumun yakınında Neptün'ü bulmasını sağladı.
19. yüzyılın ikinci on yılında, 'çok-cisim' yerçekimi sistemlerinin dinamiklerini incelerken Bessel, şimdi Bessel fonksiyonu olarak bilinen kavramı geliştirdi. Belirli diferansiyel denklemlerin çözümü için kritik olan bu fonksiyonlar hem klasik fizik hem de kuantum fiziği alanlarında kullanılır.
Bessel, daha sonra onuruna isimlendirilen örnek varyans tahmincisi formülünün düzeltilmesini sağlamıştır. Bu düzeltme sadece formülün paydasında n yerine n − 1 çarpanının kullanılmasıdır. Bu, verileri ortalamak için "popülasyon ortalaması" yerine "örnek ortalaması" kullanıldığında ve örnek ortalaması verilerin doğrusal bir kombinasyonu olduğundan, örnek ortalamasına kalan artık serbestlik derecelerinin sayısı kısıtlama denklemlerinin sayısını aştığında meydana gelir - mevcut durumda 1. (Ayrıca bakınız; Bessel düzeltmesi).
Ek bir çalışma alanı jeodeziydi. Bessel, ana jeodezik problemi çözmek için bir yöntem yayınladı. Prusya ve Rus nirengi ağlarına katılan Doğu Prusya araştırmasından sorumluydu. Ayrıca, günümüzde Bessel elipsoidi olarak adlandırılan Dünya elipsoidi için, bir takım yay ölçümleri temelinde artan bir doğruluk tahmini elde etti.

Mart 1811'de Göttingen Üniversitesi'nden fahri doktor derecesi
1812'de Prusya Bilimler Akademisi üyesi
1816'da Fransız Bilimler Akademisi üyesi
1823'te İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı üyesi
1825'te Kraliyet Cemiyeti Üyesi
1832'de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'nin Yabancı Onursal Üyesi
1827'de (Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi'nin selefi olan) Hollanda Kraliyet Enstitüsü üyesi
1840'ta Amerikan Felsefe Derneği üyesi
Bessel, Kraliyet Astronomi Topluluğunun Altın Madalyası'nı 1829 ve 1841'de iki kez kazandı.
Ay'da Mare Serenitatis'deki en büyük krater ve ana asteroit kuşağı 1552 Bessel'in yanı sıra Grönland'daki iki fiyort, Bessel Fiyordu, NE Grönland ve Bessel Fiyordu, KB Grönland, onun onuruna isimlendirildi.

Latince

Almanca

Carlos Ibáñez e Ibáñez de Ibero – Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Komitesi'nin 1. başkanı ve Uluslararası Jeodezi Birliği başkanı

 Wikimedia Commons'ta Friedrich Wilhelm Bessel ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Friedrich Wilhelm Bessel", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te Friedrich Wilhelm Bessel

Gaia hipotezi, Gaia kuramı ya da Gaia prensibi, biyosferin ve yerkürenin fiziki bileşenleri sayılan atmosferin, kriyosferin (buzullar), hidrosferin ve litosferin, karmaşık bir karşılıklı etkileşim sistemi içinde bir araya gelerek bir bütünlük oluşturduğunu ileri süren ekolojik bir kuram ya da hipotezdir. Bu hipotezde, yeryüzündeki iklimsel ve biyojeokimyasal koşulların ve süreçlerin bu karşılıklı etkileşim sistemi çerçevesinde aynı yönde gelişme ve değişme eğilimi içinde oldukları öngörülmektedir. Hipotez başlarda James Lovelock tarafından yerküreyi konu alan bir geri besleme hipotezi olarak ortaya atılmıştır. Lovelock'un, hipotezi için seçtiği adlandırma Yunan mitolojisinde yeryüzünü simgeleyen tanrıça Gaia'ya dayandırılmaktadır. Hipotez sıklıkla, yerkürenin tek bir organizma gibi göründüğü / davrandığı (olduğu değil) olarak anlaşılmaktadır.
Gaia hipotezi ilk olarak, James Lovelock'un, Mars'taki yaşamı saptama yöntemleri üzerine NASA adına yaptığı bağımsız bir araştırmanın yan ürünü olarak formüle edildi. Hipotezi ilk olarak 1970'li yılların başlarında makaleler olarak yazmıştır. Daha sonra hipotezin göze batması üzerine 1979 yılında "Gaia: Dünya'daki Yaşama Yeni Bir Bakış" adıyla kitap olarak yayınlandı.
Lovelock'a göre hipotez başlangıçta, oksijen içeren kimyasalların bir aradalığını ve Dünya atmosferinde metan konsantrasyonunun sabit kalmasını açıklamaya yönelmişti. Lovelock, başka gezegenlerdeki atmosferde bu gibi durumları araştırmanın, yaşam tespit etmek yönündeki çalışmalar için görece güvenli ve pratik bir yöntem olduğunu ileri sürmüştür. Lovelock, birçok farklı sürecin, kendi kendini düzenleyen bu sistem içinde aynı yönde işlemeye yöneldiğini ve tüm dengeleri şekillediğini formüle etmiştir. Bu şekilde formüle edilen hipotez, birçok bilimsel deneyle de desteklenmiş ve bir dizi yararlı öngörü sağlamıştır. Dolayısıyla hipotez, Gaia Kuramı olarak tanındı.
Mikrobiyolojist Dr. Lynn Margulis, 1971 yılından itibaren Gaia Hipotezi'nin, bir kuram olamasını sağlayabilecek kavram ve tasarımları geliştirmekte Lovelock'un en önemli yardımcısı olmuştur. Hipotez 1975 yılına kadar görmezlikten gelindi. Bir popüler bilimsel dergi olan New Scientist'de 15 Şubat 1975 tarihinde bir makale yayınlandı. Hipotezin ayrıntılı bir anlatımı da 1979 yılında piyasaya çıkan The Quest for Gaia adında bir kitapta yer almıştır. Bu yayınların ardından hipotez, bilimsel ve eleştirel dikkati üzerine çekmeye başlamıştır. Hemen ardından birçok geleneksel biyolojistin eleştirileri başladı. Diğer taraftan belirli çevreci gruplar ve iklim bilimciler tarafından desteklendi, savunuldu.

James Lovelock, Gaia'yı şu şekilde tanımlamaktadır. Dünya'nın biyosferini, atmosferini, okyanuslarını ve toprağını içine alan karmaşık bir varlık: bu gezegende yaşam için en uygun fiziksel ve kimyasal ortamı oluşturmaya yönelmiş bir geri besleme ya da sibernetik bir sistem oluşturan bütünlük
Lovelock'un başlangıç hipotezi, biyokütlenin gezegendeki koşulları daha "konuksever" koşullara dönüştürmeye yöneldiğini ifade etmektedir. Gaia Hipotezi bu "konukseverliği", tam bir homostasis durumu olarak ifade etmektedir. Eleştirmenleri tarafından teleolojik olmakla suçlanan hipotez atmosferin, biyokütle için ve biyokütle tarafından homostatis durumunda tutulduğunu kabul etmektedir.
Lovelock, Dünya'daki yaşamın bir sibernetik kontrol sağladını, homostatik geri besleme sisteminin biota tarafından kendiliğinden ve bilinçli olmayan bir şekilde işletildiğini ve böylelikle küresel ısı ve kimyasal yapıyı istikrarlı tuttuğunu ileri sürmektedir.
Ilk hipoteziyle Lovelock, okyanus tuzluluğunda, atmosfer bileşiminde ve yüzey sıcaklığında küresel bir kontrol sisteminin varlığını ortaya koymuştur.
Hipotezin dayandığı savlar şunlardır:

Dünyanın küresel anlamda yüzey ısısı, Güneş tarafından sağlanan enerji arttığı hâlde sabit kalmıştır.
Atmosferin bileşimi, değişken olması gerekirken sabit kalmıştır.
Okyanusların tuzluluk oranı sabittir.
Yeryüzünde yaşam başladığından bu yana Güneş'in sağladığı enerji %25 - %30 artmıştır. Buna karşın gezegenin yüzey ısısı küresel düzeyde, olağan sayılamayacak şekilde sabit kalmıştır. Dahası, Dünya'da atmosferin bileşiminin de fiilen sabit kaldığına dikkat çekmektedir.

Gökada iplikçikleri (alt tipler: süperküme kompleksleri, gökada duvarları ve gökada tabakaları) kozmolojide kütleçekimsel olarak bağlı olan gökada süperkümelerinin duvarlarından oluşan evrendeki bilinen en büyük yapılardır. Bu devasa iplik benzeri oluşumlar, 80 megaparsek h−1'e (160 ila 260 milyon ışıkyılı) ulaşabilir ve büyük boşluklar arasındaki sınırları oluşturur.

Evrenin evriminin standart modelinde galaktik iplikçikler (galaktik ağ veya kozmik ağ olarak da adlandırılan), ağ benzeri karanlık madde dizileri boyunca oluşur ve onu takip eder. Bu karanlık maddenin, evrenin yapısını en büyük ölçeklerde belirlediği düşünülmektedir. Karanlık madde kütleçekimsel olarak baryonik maddeyi çeker ve gök bilimcilerin süper-galaktik kümelerin uzun, ince duvarlarını oluşturduğunu gördükleri "normal" maddedir.

Süperkümelerden daha büyük yapıların keşfi 1980'lerin sonlarında başladı. 1987'de Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden gök bilimci R. Brent Tully, Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi olarak adlandırdığı şeyi tanımladı. 1989'da CfA2, ardından 2003 yılında Sloan Seddi keşfedildi. 11 Ocak 2013'te Central Lancashire Üniversitesi'nden Roger Clowes liderliğindeki araştırmacılar, büyük kuasar grubu Huge-LQG'nin keşfini duyurdular. Kasım 2013'te, gama ışını patlamalarını referans noktaları olarak kullanan gök bilimciler, 10 milyar ışık yılını aşan ve son derece büyük bir iplikçik olan Herkül-Kuzeytacı Büyük Duvarı'nı keşfettiler.

İplikçiklerin iplikçik alt tipi, uzunlamasına eksen boyunca enine kesitte kabaca benzer büyük ve küçük eksenlere sahiptir.

2008 yılında gök bilimciler Adi Zitrin ve Noah Brosch, Samanyolu ve Yerel Grup civarında yıldız patlama gökadalarının hizalanmasıyla tanımlanan kısa bir iplikçiğin varlığını öne sürdüler. Bu iplikçiğin gerçekliği ve benzer fakat daha kısa bir iplikçiğin tanımlanması, McQuinn'in ve arkadaşlarının TRGB yöntemini kullandığı mesafe ölçümlerine dayalı bir çalışmasının sonucuydu (2014).

İplikçiklerin alt tipi olan gökada duvarı, uzunlamasına eksen boyunca enine kesitte küçük eksenden önemli ölçüde daha büyük olan bir ana eksene sahiptir.

"Erboğa Büyük Duvarı" ("Ocak Büyük Duvarı" veya "Başak Duvarı") diğer bir yapı olarak önerilmiştir. Bu duvarın bir parçası olarak Ocak Duvarı (görsel olarak Kaçınma Bölgesi tarafından oluşturulan) ile birlikte Suyılanı-Erboğa Süperkümesi'ni ve Samanyolu Gökadası'nın bulunduğu yer olan Başak Süperkümesi'ni birlikte içerecektir (bu nedenle Yerel Büyük Duvar olarak da adlandırılabilir).
Cetvel Kümesi'ni içerecek olan Büyük Çekici'nin fiziksel bir ifadesi olarak bir duvar önerilmiştir. Bu nedenle bazen Büyük Çekici Duvarı veya Cetvel Duvarı olarak anılır. Ancak Laniakea Süperkümesi'nin keşfiyle, Büyük Çekici, Suyılanı-Erboğa Süperkümesi ve Başak Süperkümesi artık yeni süper yapıya dahil edilmiştir.
2000 yılında, B3 0003+387 radyo gökadasının yakınında z = 1.47'de bulunan bir duvar önerildi.
2000 yılında, Hubble Derin Alanının (HDF North) kuzey bölgesinde z = 0.559'da bulunan bir duvar önerildi.

Büyük kuasar grupları (LQG'ler) bilinen en büyük yapılardan bazılarıdır. Bunlar ön-hiperkümeler/ön-süperküme kompleksleri/gökada iplikçiği öncüleri olarak teorize edilir.

Kevin A. Pimbblet, "Pulling Out Threads from the Cosmic Tapestry: Defining Filaments of Galaxies" (PDF). 25 Mayıs 2005 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. , arXiv, 14 Mart 2005.

Galaksi kümesi ya da gökada kümesi, kütle çekimi sayesinde birbirlerine bağlı yüzden fazla galaksinin oluşturduğu kümedir. Galaksi sayısı 50'nin altında olduğu zaman bu topluluklara, gruplar ve kümeler arasındaki sınırlar belirgin olmasa da, galaksi grubu denir.
Galaksi kümeleri biçimleriyle (özel, küresel, simetrik, v.s.) dağılımlarıyla veya (birkaç bine çıkabilen) galaksi sayılarıyla nitelenirler. 10 milyar yıl önce oluştukları sanılmaktadır.
Galaksi kümelerinin bir araya gelmesiyle oluşan kümeler topluluğuna ise üst küme ya da süperküme adı verilir. Galaksi kümeleri istikrarlı yapılar olup kümenin kütleçekimsel etkisinden kaçamazlar, Evren'deki dağılımları homojen değildir; kimi bölgelerde sıklık gösterirlerken kimi bölgelerde seyrektirler. Galaksilerin yaklaşık % 90'ı bir kümeye ya da bir üst kümeye dahildir. Samanyolu, 30 kadar galaksi içeren Yerel Grup'a (İngilizce: local group) dahil olup bu Yerel Grup da Başak Kümesi'ne dahildir.
Galaksi kümeleri, sıcaklığı 107K ila 108 K arasında değişen ve yoğunluğu çok az (parçacık sayısı cm³ başına 10−3 ilâ 10−2) olan ve X ışınları yayan bir gaz içerirler. Galaksi kümelerinin toplam kütleleri 1014 ila 1015 Güneş kütlesi arasında, yarıçapları ise 2 ila 10 Mpc arasında değişir.

Abell Kataloğu
Düzensiz galaksi
Eliptik galaksi
Galaksi kümeleri listesi
Galaksiler listesi
Messier Kataloğu
Sarmal galaksi
Samanyolu

Gökadaların ortaya çıkma ve evrimlerinin incelenmesi bir bakıma gökadaların nasıl meydana geldikleri ve evren tarihinde nasıl bir evrim yolu izledikleri sorularının yanıtlanması girişimleridir. Bu alandaki bazı teoriler geniş ölçüde kabul görmekle birlikte, bu alan astrofizikte hâlen ilerlemeler bekleyen etkin (araştırmaların sürdüğü) bir alandır.

Evrenin halihazırdaki erken "model"leri Big Bang kuramına dayanmaktadır. Big Bang olayının başlangıcından 300.000 yıl sonra hidrojen ve helyum atomları rekombinasyon denilen bir olayla oluşmaya başladılar. Bu dönemde hemen hemen tüm hidrojen nötrdü (iyonize olmamış), ışığı kolaylıkla soğurabilir haldeydi ve yıldızlar henüz oluşmamışlardı. Dolayısıyla bu döneme "Karanlık Çağlar" adı verilir. Yoğunluk kararsızlıklarının (ya da anizotropik düzensizliklerinin) olduğu bu ilk maddede büyük yapılar belirmeye başladılar. Baryonik madde kütleleri karanlık maddenin soğuk halelerinde (İng. halo) yoğunlaşmaya başladılar. Bu ilk yapılar sonradan, günümüzde gördüğümüz gökadalar haline geleceklerdi.
Gökadaların bu erken durumuna ilişkin kanıt 2006'da IOK-1 gökadasının keşfedilmesiyle elde edildi. Bu gökada 6.96 gibi olağan-dışı yüksek bir kırmızıya kayma içerisindeydi ki, bu da Büyük Patlama başlangıcından 750 milyon yıl sonra meydana geldiğini gösteriyor ve şimdiye dek gözlemlenenler içinde en uzak ve en eski gökada olduğunu ortaya koyuyordu. Her ne kadar bazı bilim insanları Abell 1835 IR1916 gibi başka gök cisimlerinin IOK-1'den daha yüksek bir kırmızıya kayma içerisinde olduğunu ileri sürmüşlerse de, şimdilik genel kabul, yaşı ve bileşimi bakımından IOK-1'e öncelik vermektedir. Böyle öngökadaların (protogalaksi) varlığı, bunların Karanlık Çağlar denilen dönemde oluşmuş olabilecekleri fikrini akla getirmektedir.
Bu tür erken gökada oluşumlarının ortaya çıkış süreci astronomide henüz tartışmaya açık temel meselelerden birini oluşturmaktadır. Bu konuya ilişkin teoriler iki kategoride ele alınabilir:

“Yukarıdan aşağı teorileri”ne göre, öngökadalar yaklaşık yüz milyon yıl süren büyükölçekli ve eşzamanlı bir çökmeyle oluşmuşlardır. Bu teorilere ilişkin modellerden biri kısa adıyla ELS (Eggen–Lynden-Bell–Sandage) modeli olarak bilinir.
“Aşağıdan yukarı teorileri”ne göre, önce küresel yıldız kümesi gibi küçük yapılar oluşmuş, bu küçük yapılar da birleşerek gökadaları meydana getirmişlerdir. Bu teorilere ilişkin modellerden biri kısa adıyla SZ (Searle-Zinn) modeli olarak bilinir.
Bu teoriler artık büyük karanlık madde halelerinin muhtemel varlığını da hesaba katarak yeniden düzenlenmek durumundadır. Öngökadalar oluşmaya ve büzülmeye başladıktan sonra, bunlarda ilk “hale yıldızları” (Popülasyon III yıldızları, III. kuşak yıldızlar) ortaya çıkmışlardır. Bu yıldızlar tümüyle hidrojen ve helyumdan meydana gelmiş büyük yıldızlardı. Bu iri yıldızlar yakıt rezervlerini hızla tüketip süpernovalar haline geldiler ve yıldızlararası ortama ağır elementler saldılar. Bu “ilk kuşak yıldızları” çevredeki nötr hidrojeni iyonize ederek, uzayda ışığın yolculuk etmesine olanak veren oluşumlar yarattılar.

Bir gökadanın oluşmasını sağlayıcı anahtar yapılar, Big Bang'ın başlangıcına kıyasla, bir milyar yıl içinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar küresel yıldız kümeleri, dev kara delikler ve II. kuşak (yaşlı) yıldızlarından oluşan galaktik “karın”dır. Öyle görünüyor ki, dev kara delikler, gökadaların büyümelerinin düzenlenmesinde anahtar bir rol oynamışlardır. Bu erken dönemde gökadalar büyük ölçüde yıldız doğumları yaşamışlardır.
Sonraki iki milyar yıl sırasında, biriken madde "gökada diski" içine yerleşmiştir. Bir gökada, yaşamı boyunca, kendine “yüksek hız bulutları” ve cüce gökadalardan çektiği maddeleri katar. Bu maddeler çoğunlukla hidrojen ve helyumdur. Yıldızların doğum-ölüm çevrimi, yavaş yavaş ağır elementlerin salınmasını artırır ki, bu, sonradan gezegenlerin oluşmasına imkân sağlayacaktır.
Çarpışmalarının ve kütleçekimsel etkileşimlerinin gökadaların evrimi üzerinde hatırı sayılır bir etkisi vardır. Erken dönemde gökada birleşmeleri daha yaygındı ve gökadaların çoğu, biçimleri bakımından “tuhaf gökadalar” (İng. peculiar galaxy) sınıfındaydılar. Yıldızlar arasındaki uzaklık yeterince büyük olduğundan, çarpışan gökadalardaki yıldızlar bu çarpışmadan etkilenmezler, yani gökadaların kendileri gibi değişikliğe uğramazlar. Bununla birlikte, spiral kolları oluşturan gaz ve tozun kütleçekim etkisiyle sıyrılması, “gelgit kuyruğu” denilen bir yıldız zincirinin meydana gelmesine neden olur. Bu tür oluşumların örnekleri NGC 4676 ve Antenler Gökadası adıyla bilinen çarpışan gökadalarda görülebilir. 

Bu tür bir etkileşimin bir örneği de Samanyolu Gökadası ile komşusu Andromeda Gökadası'dır. Her iki gökada birbirlerine 130 km/s hızla yaklaşmaktadır ve hızlarını etkileyen yan hareketler göz ardı edilirse, yaklaşık 5-6 milyar yıl sonra çarpışacaklardır. Samanyolu Gökadası daha önce hiç bu kadar büyük bir gökada ile çarpışmamış olsa da, daha önce cüce gökadalar ile çarpışmış olduğuna ilişkin kanıtlar artmaktadır. Böyle büyük ölçekli çarpışmalar nadirdir ve zaman geçtikçe böyle iki denk gökadanın birleşmesi daha nadir hale gelmektedir. Parlak gökadaların çoğu ömürlerinin son milyar yıllarında böyle kökten bir değişikliğe uğramazlar.

İlkel yıldızın çökmesiyle meydana gelen yıldızlar, evrimleri boyunca kütlelerinin büyük bir kısmını yıldızlararası ortama atarak beyaz cüce, nötron yıldızı veya bir kara delik olarak evrimlerine son verirler. Günümüzde yıldız doğumlarının çoğu serin gazın pek tükenmemiş olduğu küçük gökadalarda meydana gelmektedir. Samanyolu Gökadası gibi sarmal gökadalar, spiral kollarındaki yıldızlararası yoğun hidrojen moleküler bulutlarına sahip oldukları sürece yalnızca yeni kuşak yıldızlar üretirler. Bu gazdan artık yoksun olduklarından eliptik gökadalar ise yeni yıldızlar üretemezler. Mevcut hidrojen rezervleri yıldızlarca tüketilip ağır elementlere dönüştürüldüğünde yeni yıldız doğumları meydana gelemez. Yıldızları yaşlandıkça gökadanın parlaklığı da giderek azalır.
İçinde bulunduğumuz "yıldız oluşum çağı"nın yüz milyar yıl süreceği tahmin edilmektedir. Kızıl cüceler gibi çok daha küçük ve giderek soluklaşan yaşlı yıldızların olacağı sonraki "yıldız çağı”nın 10-100 trilyon yıl süreceği düşünülmektedir. Bu "yıldız çağı”nın sonunda gökadalar şu sıkışık cisimlerden ibaret olacaklardır: Kahverengi cüceler, beyaz cüceler (soğumuş kara cüceler), nötron yıldızları ve kara delikler. Ardından kütleçekimsel gevşemenin sonucu olarak tüm yıldızlar kara deliklere düşecekler ya da çarpışmalar sonucunda galaksilerarası uzaya fırlatılacaklardır.

Şişkin gökada (gökbilim)
Gökada halesi

Image of Andromeda galaxy (M31)21 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - from:
NOAO gallery of galaxy images2 Ağustos 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Javascript passive evolution calculator17 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. for early type (elliptical) galaxies
Video on the evolution of galaxies by Canadian astrophysicist Doctor P27 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gelgit veya med cezir, bir gök cisminin başka bir gök cismine uyguladığı kütleçekimi nedeniyle her iki cisimde meydana gelen şekil bozulmaları. En çok bilineni, her bir ay gününde Ay ve Güneş'in göreli konumlarındaki değişmeler sonucu kütleçekimlerinde meydana gelen farklılıklar nedeniyle deniz seviyesindeki yükselme ve alçalmalardır.
Galileo 1632'de yayımladığı "Gelgit Üzerine Diyalog" (Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo) kitabında gelgit için "Denizdeki suların, Dünya'nın Güneş etrafında dönmesi sonucu savrulmasıdır." diyerek yanılgıya düşmüştür. Gelgitin kütleçekim kuvveti sonucu oluştuğu 1687'de Newton'ın Principia eserinde açıklanmıştır. 18. yüzyılda su yüksekliğini hesaplayacak tablolar geliştirilmiştir. Günümüzde ise su yüksekliği, akıntılar ve gelgitin oluşacağı zaman bilgisayarlarla hesaplanmaktadır.

Ay yerküre etrafında dönerken yerkürenin bir yüzü Ay'a daima daha yakındır. Bu durumda Ay'a yakın yerdeki sular ay tarafından kendine doğru çekilirler. Bu arada kabaran suların arkasında bulunan boşlukları yanlardan gelen sular doldurur. Böylece Dünya'nın Ay'a bakan yüzeyinde sular yükselirken diğer yerlerde alçalır. Bu yükselme ve alçalma birbirini devamlı izler.
Dünya yüzeyinde Ay'ın (veya Güneş'in) çekim alanı farkı, gelgit oluşturan güç olarak bilinir. Bu gelgit hareketini oluşturan temel mekanizmadır ve günde iki yüksek gelgite neden olan iki eşit-potansiyel gelgit tümseğini açıklamaktadır.

Gelgit olayını etkileyen bir diğer faktör de Güneş'tir. Ay, Dünya ile Güneş arasındayken güneş etkisi çok; Ay, Güneş'e göre 90 derece farklı tarafta ise güneş etkisi azdır. Gelgit olayı ilk ve ikinci dördün evrelerinde en düşük, yeni ay ve dolunay evrelerinde en büyük değeri alır. Bir yerde sular kabarırken Ay, o yer için gökyüzünün en yüksek noktasındadır.
Herhangi bir yerde gelgit olayı her gün aynı saatte olmaz. Bir önceki günden 50 dakika daha geç oluşur. Buna Liman Gecikmesi denir. Nedeni ise Güneş günü ile Ay günü arasındaki 50 dakikalık farktır. Bir meridyen, Ay'ın karşısına geldikten sonra dünya dönerek aynı alana 24 saatte gelir, fakat bu sırada Ay dünya çevresindeki yörüngesinde döndüğü için biraz ilerlemiştir, 50 dakika sonra meridyen yeniden ay karşısına gelir. Böylece Ay günü 24 saat 50 dakika olur.
Gelgit olayındaki sürtünmelerden dolayı yerkürenin kendi etrafındaki dönme hızı azalır. Böylece günler yavaş yavaş uzar. Gelgit olayındaki sürtünme Dünya'nın dönme hızında yavaşlamaya neden olurken, Ay'ın da her yıl Dünya'dan 3,8 cm uzaklaşmasına neden olur.
Kurumsal çalışmalar ve gözlemler, kabarma ve alçalmaların sıfır olduğu noktaların bulunduğunu ortaya çıkarmıştır; kabarma ve alçalmalar bu noktalar çevresinde (saat yönünde ya da ters yönde) döner. Akdeniz, Karadeniz ve Baltık Denizi gibi, neredeyse tamamen kapalı denizlerde, doğrudan yerel gelgit kuvvetlerinin etkisiyle bir duran dalga oluşur. Bu denizlerde gelgit genliği oldukça küçüktür (santimetre ölçeğindedir). Açık okyanuslarda genellikle bir metreden azdır. Körfezlerde ve bunlara bitişik denizlerde genlik çok daha büyük olabilir. Çünkü gelgit dalgası kıta sahanlığının sığ sularına girince, ilerleme hızı yavaşlar ve enerji küçük bir hacimde biriktiği için gelgit yükselme ve alçalmaları büyük boyutlara ulaşabilir.

1-Günlük gelgit (diurnal tide)
2-Yarı-günlük gelgit (semi-diurnal tide)
3-Karışık gelgit (mixed tide)
Günlük gelgit; genelde tropik bölgelerde görülen, bir Ay gününde bir yükselme ve bir alçalma şeklinde oluşan gelgit türüdür.
Yarı-günlük gelgit; genellikle Kuzey Avrupa kıyılarında görülen, iki yükselme ve iki alçalma şeklinde oluşan gelgit olayıdır.
Karışık gelgit ise; genellikle Kuzey Amerika kıyıları ve Avustralya kıyılarında görülen, iki yükselme ve iki alçalma ile bütünleşik şekilde oluşan gelgit olayına verilen isimdir.

Gelgit değişiklikleri değişen süreler boyunca hareketler birbirini etkiler. Bu etkilere gelgit bileşenleri denir. Birincil bileşenler Dünya'nın dönme, Ay ve Dünya'nın ekvator üzerinde, Ay'ın yükseklik (kot değişimleri) ve Güneş bağlı konumlarıdır. Bunlar, yarısından daha az bir gün süre ile varyasyonlarıdır yani harmonik bileşenleri denir. Bunun tersine ise, gün, ay veya yıl döngüleri olarak adlandırılır ve bu bileşenlere de uzun süreli bileşenler denir. Gelgit kuvvetleri, tüm dünyayı etkiler, ancak bu etkileme çok azdır. Bunun sebebi ise katı Dünya'nın hareketi sadece birkaç santimetre olduğu içindir.

Akarsu ağızlarında delta oluşumu zorlaşır.
Akarsu vadilerinin ağızlarının tıkanması önlenir.
Kıyı kirlenmesi önlenir.
Haliçler oluşur. Deniz yükseldiği zaman akarsuların ağız kısımlarına sokulur ve haliç şekli meydana gelir. Bu çeşit kıyılara haliç tipi kıyılar denir.
Watt kıyıları oluşur. Deniz alçalınca ortaya çıkan, deniz yükselince ortadan kalkan bu kıyılara watt kıyıları denir.
Deniz, belli aralıklarla alçalıp yükselince kıyı çizgisi değişir.
Türkiye'nin çevresindeki denizler iç deniz olduğu için gelgit genliği azdır. Bu nedenle, Türkiye kıyılarında gelgitin etkisi hissedilmez.

Gelgit hareketlerinin enerjiye dönüştürülme fikri 11. yüzyıla kadar dayanır. O zamanlar, değirmenciler tahıl öğütürken gelgit hareketlerinden faydalanırlardı, şimdi ise; gelgit hareketlerinden doğan enerji, gelişmiş makineler vasıtasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Diğer bir deyişle Gel-git ve akıntı enerjisi, gelgit veya okyanus akıntısı nedeniyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik veya potansiyel enerjinin elektrik enerjisine dönüştürülmesidir. Bilim adamları bu güçten yararlanarak suyun yükselmesiyle gelen akıntıdan ve yine alçalmasından meydana gelen ters yöndeki akıntıdan yararlanmışlar ve çok büyük kapasiteli elektrik jeneratörleri kurmuşlardır.
Okyanuslarda henüz kullanılmamış ve maliyetli bir enerji türü olan gelgit enerjisi ile suyun kabarması ve inmesi şeklinde gelişen gelgit hareketi süresince suyun hareket enerjisinin kullanılması mümkündür. Gelgit enerjisinin %8-25'i faydalı hale dönüştürülebilir. 
Gelgit enerjisinden yararlanmak için sahillerin okyanusa açık olması gerekmektedir. Bu nedenle, gelgit enerjisi Türkiye açısından uygun olmamaktadır. Gelgit hareketlerinden elektrik üretmek için, alçalan ve yükselen gelgit arasındaki farkın en az beş metre olması gerekmektedir. Yeryüzünde bu büyüklükte gelgitlerin bulunduğu yaklaşık kırk bölge vardır.
Körfezler, gelgit enerjisi üretmek için en ideal bölgeleri teşkil etmektedir. Mühendisler gelgitlerden enerji elde etmek için bir halice veya körfeze boydan boya baraj veya barikat kurarak gelgitleri sıkıştırmış ve gelgit barajın diğer tarafında yeterli su seviye farkını ürettiğinde geçitler açılmış, su türbinlere doğru akmış ve türbinler elektrik jeneratörleri vasıtasıyla elektrik üretmiştir.

Bir diğer gelgit teknolojisi olarak da gelgit çitleri tasarlanmıştır. Gelgit çitleri, dev turnikeleri andırmaktadır. Bu turnikeler gelgitler olduğunda dönerek enerji üretmektedir. Henüz dünyanın hiçbir yerinde gelişmiş gelgit çitleri yoktur. Ancak Filipinler'de bu teknoloji için planlar yapılmaktadır.
Gelgit enerjisinden yararlanmak için tasarlanan bir diğer yöntem ise; suyun altına yerleştirilecek gelgit türbinleridir. Avrupa Birliği yetkilileri Avrupa'da bu iş için uygun 106 bölge tespit etmişlerdir. Ayrıca Filipinler, Endonezya, Çin ve Japonya'da gelecekte geliştirilebilecek su altı türbini alanlarına sahiptirler. Gelgit enerjisinden, Rusya ve Fransa gibi ülkelerde, 400 kilo watt'tan 240 milyon watt'a varan kapasitelerde yararlanmak istemişlerdir. Hesaplamalara göre yeryüzündeki okyanuslardaki gelgit hareketleri her gün devamlı olarak 3 bin milyar kilo watt enerjinin yüzde 2'sinin (toplam 60 milyar watt) elektrik enerjisine dönüştürülebileceği tahmin edilmektedir.

Bilinen en büyük gelgit Kanada'daki Fundy Körfezi içinde oluşur; burada 21 metre yüksekliğe kadar kabarmalar gözlenmiştir. Fundy Körfezi'nde denizin altı saatlik yükselişi sırasında kara, 100 milyar ton su ile dolar. Bu miktar dünyadaki tüm nehirlerin toplam su miktarına yakındır.

Özel

Genel
Aktuğ, Şems (2013). "Piri Reis Döneminde Kullanılan Seyir Aletleri ve Yöntemleri". Bilim ve Teknik, 547. s. 51.

Genişleyen evrenin geleceği, fiziksel kozmolojide evrenin uzun vadeli kaderiyle ilgili teorik tahminlerdir. Güncel gözlemler, evrenin genişlemesinin sonsuza kadar devam edeceğini ve evrenin giderek soğuyarak yaşamı sürdürmek için çok soğuk hale geleceğini göstermektedir. Bu gelecek senaryosu popüler olarak "Büyük Donma" veya "Büyük Soğuma" olarak adlandırılır.

Karanlık enerjinin evrenin genişlemesini hızlandırdığı varsayımı altında, galaksi kümeleri arasındaki uzay giderek artan bir hızda genişleyecektir. Kırmızıya kayma, eski fotonları (gama ışınları dahil) tespit edilemeyecek kadar uzun dalga boylarına ve düşük enerjilere çekecektir. Yıldızların oluşumu 1012 ila 1014 (1-100 trilyon) yıl daha devam edecek, ancak sonunda yıldız oluşumu için gereken gaz tükenecektir. Mevcut yıldızlar yakıtlarını tükettikçe ve parlamayı bıraktıkça, evren yavaş yavaş karanlığa gömülecektir.

Proton bozunmasını öngören teorilere göre, yıldız kalıntıları yok olacak ve geriye sadece kara delikler kalacaktır. Kara delikler de Hawking radyasyonu yayarak zamanla buharlaşacaktır. Sonunda, evren termodinamik dengeye ulaşırsa, sıcaklık tekdüze bir değere yaklaşacak ve daha fazla iş yapılamayacak, evrenin nihai "ısı ölümü" gerçekleşecektir.

Evrenin gelecekteki evrimi, Fred Adams ve Gregory Laughlin tarafından 1999'da yazılan The Five Ages of the Universe kitabında beş döneme ayrılmıştır:
1. İlkel Çağ: Büyük Patlama'dan hemen sonraki dönem 
2. Yıldızlı Çağ: Günümüzü ve tüm yıldızların görülebildiği dönem  
3. Degenerasyon Çağı: Yıldızların söndüğü ve sadece yıldız kalıntılarının kaldığı dönem  
4. Kara Delik Çağı: Sadece kara deliklerin kaldığı dönem  
5. Karanlık Çağ: Kara deliklerin de buharlaştığı ve evrenin tamamen soğuduğu dönem

4-8 milyar yıl sonra: Samanyolu ve Andromeda Galaksisi çarpışarak birleşecek
100 trilyon yıl sonra: Son yıldızlar sönecek
1040 yıl sonra: Protonların bozunması tamamlanacak (proton bozunması varsayımı altında)
10100 yıl sonra: En büyük kara delikler buharlaşacak

Büyük Çatırtı
Büyük Büzülme
Büyük Yırtılma
Evrenin kronolojisi
Isı ölümü
Evrenin nihai kaderi

Zamanın Sonuna Bir Yolculuk - melodysheep tarafından hazırlanan belgesel

George Gamow (4 Mart 1904, Odessa - 19 Ağustos 1968, Boulder), Ukrayna asıllı Amerikalı fizikçi ve kozmolog.
Rusya'da doğmuş ve eğitim görmüştür. 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek kuantum fiziği ve astrofizik alanlarında önemli çalışmalar yapmıştır.
4 Mart 1904-19 Ağustos 1968 yılları arasında yaşamış teorik fizikçi ve kozmoloji alanında Leitmare'in Büyük Patlama teorisinin öncüsüydü. Kuantum tünelleme olgusunu kullanarak alfa bozunumunun teorik açıklamasını keşfetmiştir ve atomun çekirdeği içindeki radyoaktif saçılma, yıldız oluşumu, takım yıldızlarının çekirdek sentezlemesi, Büyük Patlama sırasındaki çekirdek füzyonu, moleküler genetik konuları üzerine çalışmıştır.
Kariyerinin ortalarından sonuna kadar Gamow, öğretme işine daha çok odaklanmıştır ve popüler bilim yazarı olarak çok büyük bir üne sahiptir (One Two Three, Infinity and Mr Topkin kitapların serileri (1939-1967)). Kitaplarının bazıları ilk basımlarından yarım asır geçmesine rağmen, daha fazla basılmaktadır. Bu kitaplar klasik haline gelmiştir ama temel matematik ve bilim prensiplerine başlangıç için hala geçerli bilgiler içerir.

Gamow, Odessa şehrinde Ukraynalı bir Rus çiftin çocuğu olarak doğmuştur. Babası bir lisede Rus dili ve edebiyatı dersi vermekteydi. Annesi ise kızlar için olan bir ortaokulda coğrafya ve tarih dersleri veriyordu. Rusçaya ek olarak, Gamow annesinden Fransızca, özel öğretmeninden ise Almanca öğrenmiştir. Gamow kolej yıllarına kadar akıcı bir İngilizceyi öğrenememiştir. İlk çalışmalarının çoğu Almanca ya da Rusçaydı, sonrasında teknik yazılar ve dinleyiciler için İngilizceyi kullanmaya başlamıştır.
Eğitimini Odessa'daki Novorossiya Üniversitesi’nde (1922-1923) ve Leningrad Üniversitesi’nde (1923-1929) almıştır. Gamow, Leningrad'da Alexander Friedmann‘ın yanında 1925'te vefatının gerçekleşmesine kadar çalışmıştır. Gamow doktora tezini Friedmann‘ın danışmanlığı altında yazmayı talep etse de, tez danışmanını değiştirmek zorunda kalmıştır. Üniversitede, Gamow teorik fizik bölümünden üç başka arkadaş buldu(Lev Landau, Dmitri Ivanenko ve Matvey Bronshtein). Üç silahşorlara dördüncü olarak katılmasından sonra, kuantum mekaniği üzerine olan çalışmalarını birlikte analiz edip tartışmışlardır. Sonrasında bu gruba Alpler, Hermann ve Gamow ‘un grubu diyecektir.
Mezuniyetinde, Göttingen'de kuantum mekaniği teorisi üzerine çalışmıştır. Doktorası için bu çalışma atomik çekirdek kavramına temel olmuştur. Sonrasında 1928 ile 1931 yılları arasında Kopenhag Üniversitesi’nde Teorik Fizik Enstitüsü'nde çalışmıştır (Rutherford ile Cavendish Laboratuvarında çalışmıştır). Atomik çekirdek üzerine çalışmaya devam etmiştir (su damlası modeli),ayrıca Robert Atkinson ve Fritz Houtermans ile yıldızların fiziğini çalışmışlardır.
Gamow 1931 yılında USSR Bilimler Akademisi'ne (28 yaşında ve bu organizasyona en genç üyesi olarak) üye olarak seçilmiştir. 1931 ve 1933 yılları arasında, Vitaly Khlopin'in başında olduğu Radyum Enstitüsü'nde çalışmıştır. Rehberlikleri ve direkt katılımlarıyla Igor Kurchatov ve Lev Mysovskii, George Gamow ile Avrupa'nın ilk siklotronu tasarlamışlardır. 1932 yılında Lev Mysovskii ve George Gamow Radyum Enstitüsü'nden onaylı öncü bir çalışma (tasarımı için) sunmuştur. Siklotron 1937 yılına kadar tamamlanamamıştır.

20.Yüzyılın başlarında, radyoaktif materyallerin karakteristik bir ekspotansiyle ışıma hızlarının ya da yarılanma ömürlerinin olduğu biliniyordu. Aynı zamanda radyasyon saçılımının karakteristik bir enerjisi olduğu biliniyordu. Gamow, 1928 yılında Nikolai Kochin'un matematiksel yardımıyla, tünelleme olgusunu da kullanarak alfa çekirdek ışıması problemini çözmüştür. Bu problem bağımsız olarak Ronald W. Gurney ve Edwar U. Condon tarafından da çözülmüştür ama ikisi de Gamow kadar kullanılabilir sonuçlar elde edememişlerdir. Klasik mantığa göre parçacık yüksek kaçış enerji gerektiği için çekirdeğe hapsolmuştur. Buna ek olarak, çekirdekten koparabilmek için bir parçacığa çok büyük bir enerji uygulamak gerekmektedir ve birdenbire gerçekleşebilecek bir olay değildir. Kuantum mekaniğinde ise parçacığın potansiyel bariyeri aşmak yerine içinden tünelleme yapıp geçme olasılığı vardır. Gamow çekirdek potansiyeli veren modeli, yarı ömür üzerine çalışması ve alfa ışımasının oluşumu bu olguyu açıklayan ilk prensipleri oluşturmuştur(daha önce empirik olarak bulunmuş Geiger-Nuttall kanunu olarak bilinen olay). Birkaç yıl sonra, Gamow faktörü ya da Gamow-Sommerfeld faktörü elektrostatik Coulomb barajına tünelleme yapan nükleer parçacıklar ve oluşan nükleer reaksiyonlara uygulanmıştır.

Gamow artan baskılardan dolayı Rusya'dan kaçmadan önce birçok Sovyet kurumunun kuruluşunda öncü olmuştur. 1931 yılında İtalya'ya bir bilimsel konferansa katılmak için istediği izin reddedilmiştir. 1931 yılında Lyubov Vokhmintseva ile evlenmiştir (Rho lakaplı başka bir Rus fizikçi). Gamow ve eşi iki yıl boyunca Sovyetler Birliği'nden yasal izinle ve izin olmaksızın ayrılmak için uğraşmışlardır. Niels Bohr ve diğer arkadaşları onu ziyaret Çin'e davet etmişlerdir ama ziyaret izinleri reddedilmiştir. 1932'de karısıyla kaçmak için iki girişimde bulundu. Gamow'un kayıkçılığa ilgisi vardı. İlk denemesinde Türkiye’ye Karadeniz üstünden 250 kilometrelik boyunca kürek çekerek ulaşmaya çalıştı. İkincisinde ise Murmanks’ı geçip Norveç’e gitmeyi planlamışlardır. Kötü hava koşulları iki denemede de kayığı batırmıştır ama bu girişimler otoriteler tarafından fark edilmemiştir.
1933 yılında, Gamow'a Brüksel’de 7. Solvey Konferansı'na katılma izni çıkmıştır. Karısının ona eşlik etmesinde ısrar etmiştir, yalnız gidemeyeceğini söylemiştir. Sonunda Sovyet otoriteleri çift olarak pasaportlarını onaylamıştır. Marie Curie ve diğer fizikçilerin yardımıyla kalma izinleri uzatılmıştır. Bir sonraki sene Curie Enstitüsü’nde, Londra Üniversitesi'nde ve Michigan Üniversitesi’nde geçici görevler bulundu.

1934 yılında, Gamow ve karısı Amerika’ya taşındı. Gamow, 1934 yılında George Washington Üniversitesi’ne (GWU) profesör olarak atandı ve GWA'daki ekibini güçlendirmek için Londra'dan Edward Teller'ı ekibe aldı. 1936 yılında Gamow ve Teller beta ışıması için Gamow –Teller seçme kuralını yayımladı. Washington'da o dönemde Gamow, Mario Schenberg ve Ralph Alpher ile çok önemli bilimsel tezler yayımladı. 1930 yılların sonlarında astrofizik ve kozmoloji ile ilgilendi.
1935 yılında, Gamow'un oğlu, Igor Gamow doğdu. George Gamow 1940 yılında normal bir Amerikan vatandaşı oldu. GWU ile resmi bağını 1956 yılına kadar korudu.
II. Dünya Savaşı sırasında radyoaktivite ve nükleer füzyon bilgisine rağmen Manhattan Projesi’nde doğrudan çalışmadı. GWU'da fizik öğretmeye ve Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne danışmanlık yapmaya devam etmiştir.
Gamow, yıldızların evrim süreci ve güneş sisteminin başlangıcı ile ilgilendi. 1945 yılında Alman teorik fizikçi Carl Friedrich von Weizsacker’ın destekleyici çalışmasıyla güneş sisteminin oluşumu sırasında gezegendeki yeri ile ilgili makalenin yazımda yer aldı. 1948 yılında İngiliz dergisi Nature'da başka bir makale yayımladı. Bu makalede en eski galaksilerin yarıçapı ve kütlesi için denklemler yazdı.

Gamow öğrencisi Ralph Alpher ile 1 Nisan 1948'de Kimyasal Elementlerin Kökeni adlı önemli bir kozmoloji makalesi yayınladı. Bu makale Alpher-Bethe-Gamow teorisi olarak da bilinir. Gamow, makalesinde Hans Bethe'nin ismini ‘’H. Bethe, Cornell Üniversitesi, New York, Ithaca’' Yunan alfabesinin ilk üç harfini (alpha, gamma, beta) ündeş yapmak için listeye yazdırttı. Bethe, α-β-ɤ makalesinde başka bir role sahip değildir fakat onun isminin eklenmesine cesaretle katıldı. Gamow'un ömrü boyunca şaka yapmaya, kelime oyunu yapmaya, edebi değeri olmayan komik şiir mısralarına ilgisi olduğunu onun popüler yazılarında rastlıyoruz, özellikle onun Mr. Tompkins kitap serilerinde (1939-1967). Kağıt Alpher'in tez çalışmalarının (yayınlamadan sonra yaklaşık 6 hafta sakladığı çalışmalar) üstüne kuruldu. Tez çalışmalarının çoğunluğu Aralık 1948'de fiziksel incelemede belli oldu, ardından kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu.
Etkileyici Alpher-Bethe-Gamow makalesi evrende hidrojen ve helyumun mevcut seviyelerinin nasıl daha geniş bir şekilde Big-Bang sırasında olan reaksiyonların açıklanabildiğini özetledi. O elementlerin varlığının helyumdan ağır olmasını açıklamamasına rağmen, bu teorik destek Big-Bang teorisine katkıda bulundu (Bu daha sonra Fred Hoyle tarafından açıklandı).Bu makale şiddetle Ralph A ‘nın matematiksel cesaretine dayanıyor. Alpher ve onun doktora tezi (George Washington Üniversitesi'nde, o 300 den fazla kitleyi himaye etti).Gamow Hans Bethe'i Alpher'in doktora inceleme komitesine toplanmak için davet etti. Bir zamanlar O tavsiye etti ki motifin bir parçası, Bethe'in bu işe karşı yargılara karşı kafa tutmak ve genellikle Üniversitenin dış muayene komite üyelerinin seyahat masraflarını ödemesi. Ancak, bu 1 Nisan 1948 kâğıt formu, Alpher‘ın orijinal işlerinden sapması ile onun doktora tez çalışmalarının doğru atanmasını etkileyip, hem de onun en önemli eserlerinden bazılarının takip edilmesine yardımcı oldu. Gamow'un yüksek görünürlük ve itibarı Alpher'in özgün çalışmalarını gölgede bıraktı. Ancak, kozmoloji bilimini ciddi bir bilim dalı haline getiren Alpher'in matematiksel sofistike çalışmaları oldu. Kariyerinde çok geç, Gamow, ilk yazar Alpher dan gelen düzeltmeleri aldıktan sonra tekrar bir bir kâğıt sundu.
1 Nisan 1948 kağıdın da bugünkü artık kozmik mikrodalga arka plan radyasyon (SPK) gücü tahmin edilmemişti; konu evrendeki en bol unsurların nükleosentez matematiksel bir model oldu. Ama kısa bir süre sonra Alpher ve Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndaki meslektaşı, Robert Herman ile Big Bang parlaklığının 5 derece mutlak sıfırın üstünde bir radyasyon ile evreni dolduran milyarlarca yıl sonra soğumuş olacağının bir tahmini yayınladı. Asgari Gamow en az üç yıl boyunca, R. Alpher'e göre, SPK geçerliliğine ve kavramsallaştırmaya karşı çıktı. Işini yıllardır Gamow'un atfedilen gibi, Gamow'un en boy bir adam olarak doktora komitesi başk

George Fitzgerald Smoot III (20 Şubat 1945 - 18 Eylül 2025), Amerikalı fizikçi, kozmolog, Nobel Fizik Ödülü sahibi ve "5. sınıf öğrencisinden daha zeki misiniz?" adlı Amerikan TV yarışmasının 1 milyon dolarlık ödülünün sahibi. Nobel Fizik Ödülü'nü 2006 yılında John C. Mather ile COBE üzerine yaptıkları çalışmalarından "Kozmik mikrodalga arka plan ışımasının kara cisim formunu ve barındırdığı anizotropisini bulmalarından dolayı" aldı.
Çalışmaları Büyük Patlama teorisinin Kozmik mikrodalga arka plan ışıması'nı inceleyen uydu COBE kullanılarak daha rahat ispatlanmasına yardımcı oldu. 
Nobel Ödülü Komitesi'ne göre, "COBE projesi aynı zamanda hassas bir bilim olarak Kozmoloji'nin de başlangıcı olarak kabul edilebilir." Smoot Nobel Ödülü'nden kazandığı parayı bir yardım vakfının seyahat giderlerini azaltmak için onlara bağışlamıştır.
Günümüzde Kaliforniya, Berkeley'de kıdemli bilim insanı olarak Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarında çalışmaktadır. Ayrıca 2010'dan beri Fransa'daki Paris Diderot Üniversitesi'nde fizik profesörü olaran görev yapmaktadır. 2003 yılında Einstein Madalyası'nı kazanmıştır.

George Lemaitre (d. 17 Temmuz 1894, Charleroi - ö. 20 Haziran 1966, Leuven), Belçikalı bilim insanı ve rahip. Louvain Üniversitesi'nde gökbilim okudu ve daha sonra aynı üniversiteye gökbilim profesörü olarak atandı.

Lemaitre, Einstein'ın genel görelilik kuramından yararlanarak evrenin genişlediğini söyledi. Evrenin bir zamanlar bir atomun içine sıkışmış olduğunu iddia etti. Georges Lemaître 1927'de bu atomun parçalandığını ve her yana sıcak gazlar saçtığını öne sürdü. Bu tezi daha sonraları Büyük Patlama kuramı olarak adlandırıldı. Bugünlerde birçok bilim insanı, bu kuramın evrenin kaynağı ile ilgili en iyi açıklama olduğunu düşünmektedir. Çoğunun bildiği üzere Büyük Patlama'yı Harvard'lı bir astronom olan Edwin Hubble ileri sürmüştür. Ancak Edwin Hubble, Georges Lemaître'den 2 yıl sonra bildirisini yayımlamıştır. Büyük Patlama teorisi ilk olarak Georges Lemaître tarafından öne sürülmüştür.

Gould Kuşağı gökada düzlemi'ne 16 ile 20 derece eğimli, 3000 ışık yılı genişliğinde parlak yıldızların oluşturduğu bir banttır. Birçok O ve B sınıfı  yıldız içerir ve Güneş'in de bulunduğu yerel sarmal kolu ifade eder. Kuşağın, 30 ile 50 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmekte ve kökeni bilinmemektedir. Adını ise onu 1879 yılında tanımlayan Benjamin Gould'dan almaktadır.
Kuşak, Kral, Kertenkele, Kahraman, Avcı, Büyük Köpek, Pupa, Yelken, Karina, Güneyhaçı, Erboğa, Kurt ve Akrep gibi birçok takımyıldızdan parlak yıldızlar içermektedir.
Şu an geçerli olan teoriye göre Gould Kuşağı, yaklaşık olarak 30 milyon yıl önce bizim bölgemiz içindeki bir karanlık madde damlasının, moleküler bulut ile çarpışması sonucu oluşmuştur. Bu ayrıca, diğer gökadalardaki Gould kuşakları için de bir kanıt niteliğindedir.

Yerel kabarcık
Yerel Yıldızlararası Bulut
Orion kolu
Kahraman kolu

The Spitzer Gould Belt Survey15 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of the Gould Belt 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kütleçekim ya da çekim kuvveti, kütleli her şeyin gezegenler, yıldızlar ve galaksiler de dahil olmak üzere birbirine doğru hareket ettiği (ya da birbirine doğru çekildiği) doğal bir fenomendir. Enerji ve kütle eşdeğer olduğu için ışık da dahil olmak üzere her türlü enerji kütleçekime neden olur ve onun etkisi altındadır.
Dünya'da, kütleçekim, fiziksel nesnelere ağırlık verir ve okyanus gelgitlerine neden olur. Evrendeki gaz halindeki maddenin çekimi, gaz halindeki maddeyi bir araya getirerek yıldızlar oluşturmaya ve yıldızların galaksilere birleştirilmesine, dolayısıyla kütleçekimin Evrendeki büyük ölçekli yapıların çoğundan sorumlu olmasına neden olmuştur.
Kütleçekim, sonsuz bir aralıkta bulunurken, uzaktaki nesneler üzerindeki etkileri gittikçe daha zayıf hale gelmektedir. Kütleçekim, kütleçekimi bir kuvvet olarak değil, kütlenin / enerjinin düzensiz dağılımının yol açtığı uzay-zaman eğriliğinin bir sonucu olarak tanımlayan genel görelilik teorisi (1915'te Albert Einstein tarafından önerildi) tarafından açıklanmaktadır.
Uzay zamanının bu eğriliğinin en uç örneği, hiçbir şeyin, ışığın bile, ufkuna girdikten sonra kara delikten kaçamamasıdır. Daha fazla kütleçekim çekim kuvveti zaman dilatasyonuyla sonuçlanır, burada zaman daha yavaş (daha güçlü) bir kütleçekim potansiyeline daha yavaş geçer. Bununla birlikte, çoğu uygulama için, kütleçekim, kütleçekimin neden olduğu varsayılan Newton'un evrensel çekim yasasıyla anlatılır.
İki cisim kütlesinin çekim kuvvetinin kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı olduğu ve aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olduğu matematiksel bir ilişkiye göre birbirlerine doğrudan çekilen bir kuvvet. Kütleçekim, doğanın dört temel etkileşiminin en zayıf yönüdür. Kütleçekim kuvveti, güçlü kuvvetten yaklaşık 1038, elektromanyetik kuvvetten 1036 ve zayıf kuvvetten 1029 kat daha zayıftır.
Sonuç olarak, kütleçekim, atom altı parçacıkların davranışı üzerinde önemsiz bir etkiye sahiptir ve günlük maddenin iç özelliklerini belirleme konusunda rol oynamaz (ancak kuantum çekim kuvvetine bakınız). Öte yandan, kütleçekim, makroskopik ölçekte egemen etkileşimdir ve astronomik cisimlerin oluşum şekli ve yörüngesinin (yörünge) sebebidir.
Kütleçekim dünya ve evren boyunca gözlemlenen çeşitli olaylardan sorumludur. Örneğin, Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş'in yörüngesinde, Ay'ın Dünyanın Yörüngesinde olmasına gelgitlerin oluşumuna, Güneş Sistemi'nin oluşumuna ve evrimine, yıldızlara ve galaksilere neden olur. Planck döneminde (Evrenin doğumundan 10-43 saniye sonrasına kadar) geliştirilen, muhtemelen kuantum kütleçekim, süper gravite veya kütleçekim tekilliği biçimindeki evrende kütleçekimin en eski örneği, muhtemelen bir sahte vakum, kuantum vakumu veya sanal parçacık gibi ilkel bir durumdan bilinmeyen bir biçimde meydana gelmiştir. Bu nedenle, kısmen her şeyin teorisinin araştırılması, genel görelilik teorisinin ve kuantum mekaniğinin (veya kuantum alan teorisinin) kuantum kütleçekime birleştirilmesi bir araştırma alanı haline gelmiştir.

Modern Avrupalı düşünürler haklı olarak kütleçekim teorisinin geliştirilmesi ile bağlantı kuruyorsa da, kütleçekim kuvvetini belirleyen önceden var olan fikirler vardı. İlk açıklamalardan bazıları, Dünya döndüğünde nesnelerin neden düşmediğini açıklamak için kütleçekim kuvvetini belirleyen Aryabhata gibi erken matematikçi astronomlardan geldi.
Daha sonra, Brahmagupta'nın eserleri bu kuvvetin varlığına değinmişti.

Kütleçekim kuramıyla ilgili modern çalışmalar, Galileo Galilei'nin 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyıl başlarındaki çalışmaları ile başladı. Galileo, Pisa Kulesi'nden topları atan meşhur (muhtemelen apokrif deneyinde) eğilimleri düşen eğik top ölçümleri ile, kütleçekim ivmesinin tüm nesneler için aynı olduğunu gösterdi.
Bu, Aristo'nun daha ağır nesnelerin daha yüksek bir kütleçekim ivmesi olduğuna olan inancından ciddi bir sapmaydı. Galileo, bir atmosferde daha az kütleye sahip nesnelerin daha yavaş düşebileceği için hava direnci olduğunu öne sürdü. Galileo'nun çalışmaları Newton'un kütleçekim kuramının formülasyonu için gerekli altyapıyı hazırladı.

Sir Isaac Newton, 1642'den 1727'ye kadar yaşayan İngiliz fizikçi. 1687'de İngiliz matematikçisi Sir Isaac Newton Principia'yı yayınladı ve evrensel çekim kuvvetinin ters kare yasasını hipotez haline getirdi. Kendi sözleriyle, "Gezegenleri küreler içinde tutan güçlerin karşılıklı olarak etraflarındaki merkezlerden uzaklıklarının kareleri olması gerektiği ve dolayısıyla ayı Orb'da tutmak için gereken kuvveti karşılaştırdıklarını dile getirdim Yeryüzündeki kütleçekim kuvveti ile neredeyse tümüyle cevabını buldular. "
Denklem şudur:

  
    
      
        F
        =
        G
        
          
            
              
                m
                
                  1
                
              
              
                m
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
         
      
    
    {\displaystyle F=G{\frac {m_{1}m_{2}}{r^{2}}}\ }
  

F kuvveti olduğunda, 
  
    
      
        
          
            m
            
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {m_{1}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            m
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {m_{2}}}
  
, etkileşen nesnelerin kütleleridir; r, kütle merkezleri arasındaki uzaklıktır; G, kütleçekim sabitidir.
Newton'un teorisi, diğer gezegenlerin eylemleri tarafından hesaplanamayan Uranüs hareketlerine dayalı Neptün varlığını öngörmek için kullanıldığında en büyük başarısını elde etti. Hem John Couch Adams hem de Urbain Le Verrier tarafından yapılan hesaplar gezegenin genel konumunu ve Le Verrier'in hesaplamaları Johann Gottfried Galle'in Neptün'ü keşfetmesine neden olan hesaplamalardı. Merkür yörüngesindeki bir tutarsızlık, Newton'un teorisindeki kusurları belirtti.
19. yüzyılın sonlarına doğru, yörüngesinin Newton'un teorisine göre açıklanamayan hafif dalgalanmalar gösterdiği biliniyordu, ancak başka rahatsız edici bir cisim (Güneş'i Merkür'den bile daha yakın bir gezegen gibi) aramıştı. Konu, Albert Einstein'ın yeni genel görelilik teorisi tarafından Merkür'ün yörüngedeki küçük tutarsızlıktan sorumlu olan 1915'te çözüldü.
Newton'un teorisi Einstein'ın genel göreliliğiyle değiştirilirken, modern, göreceli olmayan kütleçekim hesaplamaları, Newton'un teorisini kullanarak yapılmaya devam etmektedir çünkü daha basit bir şekilde çalışılmaktadır ve yeterince küçük kütleler, hızlar ve enerjiler içeren çoğu uygulama için yeterince doğru sonuçlar verir.

Galileo, Loránd Eötvös ve Einstein gibi bir dizi araştırmacı tarafından araştırılan eşdeğerlik ilkesi, tüm nesnelerin aynı şekilde düştüğü ve kütleçekim etkilerinin ivme ve yavaşlamanın bazı yönlerinden ayırt edilemez olduğunu ortaya koymaktadır. Zayıf eşdeğerlik prensibini test etmenin en basit yolu, farklı kütlelerin veya kompozisyonların iki nesnesini vakumda bırakıp aynı anda zemine çarpıp vurmadıklarını görmektir.
Bu tür deneyler, diğer kuvvetlerin (hava direnci ve elektromanyetik etkiler gibi) önemsiz olduğu durumlarda tüm nesnelerin aynı hızda düştüğünü göstermektedir. Daha sofistike testler Eötvös tarafından icat edilen bir torsiyon dengesini kullanıyor. Uzayda daha doğru deneyler için uydu deneyleri, örneğin STEP, planlanmaktadır.
Eşdeğerlik ilkesinin formülleri şunları içerir:

Zayıf eşdeğerlik ilkesi: Bir kütleçekim alanındaki bir nokta kütlesinin yörüngesi yalnızca başlangıçtaki konumuna ve hızına bağlıdır ve bileşiminden bağımsızdır.
Einstein'ın eşdeğerlik ilkesi: Serbest düşen bir laboratuvarda herhangi bir kütleçekimsiz deneyin sonucu, laboratuvarın hızından ve uzay zamanındaki yerinden bağımsızdır.
Yukarıdakilerin her ikisini de gerektiren güçlü eşdeğerlik ilkesi.

Genel görelilikte, kütleçekimin etkileri, bir kuvvet yerine uzay-zaman eğriliğine atfedilir.
Genel görelilik için başlangıç noktası, serbest düşüşe atalet hareketi eşlik eden eşdeğerlik ilkesidir ve serbest düşen atalet nesneleri yerdeki atıl olmayan gözlemcilere göre hızlandırılmış olarak tanımlar. Bununla birlikte, Newton fiziğinde, nesnelerden en az birisi bir kuvvet tarafından işletilmedikçe böyle bir ivme oluşabilir.
Einstein, uzay zamanının madde tarafından kıvrıldığını ve serbest düşen cisimlerin kavisli uzayda yerel düz yol boyunca ilerlediğini önermişti. Bu düz yollara jeodezik denir. Newton'un hareket ilk yasası gibi, Einstein'ın teorisi, bir cisim üzerine bir kuvvet uygulanıyorsa, bir jeodezikten sapacaktır. Mesela, Dünya'nın mekanik direnci üzerimizde yukarı doğru bir kuvvet uyguladığından ayakta dururken jeodezik çalışmaları izlemiyoruz; bunun sonucu olarak yeryüzünde eylemsiz durumdayız. Bu, uzayda jeodeziklerin birlikte hareket etmenin neden atalet olarak kabul edildiğini açıklar.

Einstein alan denklemlerinin başlıca çözümleri şunlardır:

Schwarzschild çözümü; Bu çözüm, küresel olarak simetrik dönmeyen yüksüz kütleli bir nesneyi çevreleyen uzay-zamanı tarif etmektedir. Yeterince kompakt olan nesneler için bu çözüm, merkezinde tekillik bulunan bir karadelik yaratır. Merkezden radyal uzaklığı Schwarzschild yarıçapından çok daha büyük olan noktalarda, Schwarzschild çözümü tarafından ön görülen ivmelenmeler pratik olarak Newton'un kütleçekim teorisi tarafından ön görülen ivmelenmeler ile aynıdır.
Reissner-Nordström çözümü: Bu çözümde, merkezdeki nesnenin bir elektrik yükü vardır. Geometrik uzunluğu olan kütlesinin geometrik uzunluğundan az olan yükler için, bu çözüm çifte olay ufku bulunan kara delikler yaratır.
Kerr çözümü: Bu çözüm dönen kütleli cisimler ile ilgilidir. Benzer şekilde, bu çözümde de birden fazla olay ufku olan kara delikler üretilmektedir.
Kerr-Newman çözümü: Yüklü, dönen ve kütleli nesneler ile ilgilidir. Bu çözümde de birden fazla olay ufku olan kara delikler üretilmektedir.
Kozmolojik Friedmann-Lemaitre-Robertson-Walker çözü

Gözlemlenebilir evren, evrenin ışık ve başka sinyallerin galaksiler ve maddenin, kozmolojik genişlemeden beri Dünya’ya ulaşacak zamanı bulması sonucu, şimdiki zamanda Dünya'dan gözlemlenebilen cisim ve maddelerden oluşan bölgesidir. Evrenin izotropik olduğu varsayılırsa, gözlemlenebilir evrenin sınırı, her yönde aşağı yukarı aynıdır. Dolayısıyla, gözlemlenebilir evren, gözlemcisini merkeze alan, küresel bir hacme sahiptir. Evrendeki her nokta kendi gözlemlenebilir evrenine sahiptir ve bu evren Dünya merkezli olanla çakışıyor olabilir de, olmayabilir de.
“Gözlemlenebilir” sözcüğü, günümüz teknolojisinin, bu alandan radyasyon saptayıp saptamadığına veya alanda gerçekten radyasyon olup olmadığına bağımlı olmadığına işaret etmek amacıyla kullanılmaktadır. Yalnızca, temelde ışık veya başka sinyallerin bir cisimden, Dünya'daki bir gözlemciye ulaşmasının mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Uygulamada, yalnızca kozmolojik yeniden birleşme evresindeki foton ayrıklaştırması kadar önceden gelen ışığı gözlemlemek mümkündür; yani parçacıkların, başka parçacıklar tarafından o kadar da hızlı bir şekilde emilmeyen fotonlar yayabildikleri zamandan gelen. Bunun öncesinde, evren tamamen opak fotonlarla, yani kuark-gluon plazmasıyla doluydu.
Son serpintinin yüzeyi, ışık özleri (foton) dekuplajından gelen ışık özlerinin bize bugün ulaşma mesafesinde noktaların uzayda toplanmasıdır. Bunlar bizim bugün kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu (CMBR) olarak tespit ettiğimiz ışık özleridir. Ancak geleceğin teknolojisiyle daha eski kalıntı nötrino arka planları gözlemlemek mümkün olabilecektir; aynı şekilde, (ışık hızında hareket eden) yer çekimsel dalgalar aracılığıyla çok daha uzakta oluşan eylemleri görebileceğiz. Bazen astrofizikçiler, yeniden birleşimden bu yana salınan sinyalleri içeren görünür evren ile kozmolojik büyümenin başlangıç (geleneksel kozmolojide Büyük Patlama, modern kozmolojide enflasyon çağının sonu) zamanından beri gelen sinyalleri kapsayan gözlemlenebilir evren arasında bir ayrıma gitmektedir. Hesaplamalara göre, parçaların CMBR'den comoving mesafesi –ki bu mesafe görünen evrenin yarıçapına denktir-yaklaşık olarak 14.0 milyar parsektir (bu da yaklaşık 45.7 milyar ışık yılıdır). Öte yandan gözlemlenebilir evrenin kıyısına olan comoving mesafesi, yaklaşık % 2 daha büyük bir biçimde 14.3 milyar parsektir (bu da yaklaşık 46.6 milyar ışık yılına denktir).
2013 yılı itibarıyla evrenin yaşı hakkında yapılan tahminler, 13.798 (± 0,037) milyar yıldır. Ancak uzayın genişlemesi sebebiyle insanoğlu, bir zamanlar çok daha yakınken şu anda statik bir 13,8 milyar ışık yılı mesafeden daha uzak cisimleri gözlemlemektedir. Gözlemlenebilir evrenin çapının yaklaşık 28 milyar parsek (93 milyar ışık yılı) olduğu tahmin edilmektedir. Bu hesaplamada gözlemlenebilir evrenin en uzak ucu yaklaşık 46-47 milyar ışık yılı ötede olarak hesaplanmıştır.

Evrenin bazı bölümleri, o kadar uzak bir mesafededir ki, Büyük Patlama'dan sonra salınan ışık, daha Dünya'ya ulaşamamaktadır. Bu yüzden evrenin bu bölümleri gözlemlenebilir evrenin dışında kalmaktadır. Gelecekte uzak gökadaların ışığı Dünya'ya ulaştığında evrenin farklı bölümleri keşfedilecektir. Ancak, Hubble kanunlarına göre bizden oldukça uzakta bulunan bölgeler, ışık hızından daha hızlı genişlemekte ve bizden uzaklaşmaktadır. (Özel görecelilik, aynı bölgede birbirine yakın duran cisimlerin, birbirine nazaran ışık hızından daha hızlı hareket etmelerini engellemektedir. Ancak, birbirinden uzak cisimler için, aralarındaki boşluk genişlemekteyken, böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Bkz. doğru mesafe kullanımları.) Dahası, genişleme oranı, karanlık enerji sebebiyle giderek artmaktadır. Değişmez bir kozmolojik sabit olarak karanlık enerjinin değişmediği ve evrenin genişleme oranının hızla artmaya devam ettiği kabul edildiğinde, sonsuz gelecekte herhangi bir zamanda cisimlerin bizim gözlemlenebilir evrenimize giremeyeceği bir sınır vardır. Çünkü bu sınırın ötesinde kalan cisimlerin yaydığı ışık bize hiçbir zaman ulaşamayacaktır. (Buradaki açmaz şudur ki, Hubble parametresi zamanla azaldığı için ışıktan biraz daha az hızla bizden uzaklaşan bir gökadanın yaydığı ışık eninde sonunda bize ulaşacaktır.) Bu “gelecekte görülebilirlik sınırı”, evrenin sonsuza kadar genişlemeye devam edeceği farz edilerek comoving mesafesini 19 milyar parsek (62 milyar ışık yılı) olduğu düşünülerek hesaplanmıştır. Sonsuz gelecekte kuramsal olarak gözlemleyebileceğimiz gökadaların sayısı, şu anda gözlemlenenlerin sayısından 2.36 faktörlük bir değerden bir parça büyüktür.

İlkesel olarak, gelecekte daha çok gökadanın gözlemlenebilmesi mümkün olacaksa da; uygulamada, artan sayıda gökadanın süre giden genişleme sebebiyle had safhada kırmızıya kayacağı düşünülmektedir. Bu gökadalar görüntüden kaybolacak ve görünmez olacaklardır. Değinilmesi gereken bir başka nokta, sabit bir comoving mesafesinde bulunan bir gök ada, geçmişte herhangi bir zamanda açığa çıkan sinyalleri- mesela Büyük Patlama'dan 500 milyon yıl sonra açığa çıkan sinyalleri- alabilmemiz durumunda, gözlemlenebilir evren içinde yer almaktadır. Ama evrenin genişlemesi yüzünden, aynı comoving mesafesinde olsa bile, aynı gökadadan açığa çıkan sinyaller sonsuz gelecekte bize ulaşamayabilir. (Bu gökadanın Büyük Patlama'dan 10 milyar yıl sonra neye benzeyeceğini hiçbir zaman bilemeyebiliriz.) Comoving mesafesi zamana göre sabittir. Öte yandan esas mesafe uzayın genişlemesi yüzünden gerileme hızı olarak tanımlanır. Bu olgu, bize olan mesafesi zaman içinde değişen bir tür kozmik olay ufkunu tanımlamak için kullanılabilir. Örneğin bu ufka olan mesafe 16 milyar ışık yılı ise şu anda olan olaydan yayılan sinyalin gelecekte bize ulaşabilmesi için olayın 16 milyar ışık yılı ötede olması gerekir; eğer olay 16 milyar ışık yılından daha uzak bir mesafede ise sinyal bize hiçbir zaman ulaşamayacaktır.
Popüler ve profesyonel araştırma makaleleri “evren” derken, “gözlemlenebilir evreni” kastetmektedir. Doğrudan deney yapmadan, evrenin dünyayla bağı olmayan herhangi bir bölgesi üzerinde bilgi sahibi olamayız. Gözlemlenebilir evrenin sınırının, evrenin bir bütün olarak sınırını da oluşturduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ana akım kozmolojik modellerin hiçbiri de evrenin fiziksel sınırları olduğuna dair bir önermede bulunmamaktadır. Bazı modellere göre evren sonlu olabilir fakat sınırsızdır, tıpkı alan olarak sonlu olmasına rağmen kenarı olmayan bir kürenin 2D yüzeyinin yüksek boyutlu örneğinde olduğu gibi. Gözlemlenebilir evrenimizdeki gök adaları evrendeki bütün gök adaların sadece önemsiz bir bölümünü temsil ediyor oluşu akla yatkın gelmektedir. Kozmik enflasyon kuramı ve bu kuramın babası Alan Guth'a göre, eğer enflasyon Büyük Patlama'dan 10−37 saniye sonra başladığı düşünülürse, o zaman bütün evrenin büyüklüğü gözlemlenebilir evrenden en az 3x1023 kat daha büyüktür; bu hesaplamadaki varsayım, evrenin büyüklüğünün yaklaşık olarak ışık hızı x evrenin yaşına eşit olduğudur. Başka varsayımlarda da bütün evrenin, gözlemlenebilir evrenden 250 kat büyük olduğu şeklindedir.
Eğer evren sonlu fakat sınırsızsa, evrenin, gözlemlenebilir evrenden daha küçük olması da mümkündür. Bu durumda, çok uzaktaki gökadalar, evrende yolculuk eden ışık tarafından oluşturulmuş komşu gökadaların suretleridir. Bu hipotezi test etmek çok zordur. Çünkü gökadanın farklı imgeleri geçmişindeki farklı dönemleri gösterecektir ve dolayısıyla farklı görünecektir. Bilewicz ve arkadaşları, son serpinti yüzeyinin çapında 27.9 gigaparseklik (91 milyar ışık yılı) alt sınır tespit ettiklerini iddia etmektedirler. (Bu sadece bir alt sınır olduğundan evrenin daha büyük hatta sonsuz olduğu tartışmaya açıktır.) Bu değer WMAP'nin yedi yıllık veri analizine dayanmaktadır. Bu yaklaşım tartışmalı bir yaklaşımdır.

Dünya'dan gözlemlenebilir evrenin kenarına kadar olan comoving mesafesi, her yöne doğru yaklaşık 14 gigaparsek'dir (46 milyar ışık yılı ya da 4,3×1026 metre)dir). Dolayısıyla gözlemlenebilir evren yaklaşık 29 gigaparsek ((93 Gly veya 8,8×1026 m)) yarıçapında bir küredir. Uzayın düz olduğu varsayımından yola çıkarak, bu büyüklük comoving hacmi olarak yaklaşık 1,3×104 Gpc3
Bu değerler kozmolojik zamana göre bu gün için geçerli bir mesafedir; söz konusu rakamlar ışığın yayıldığı andaki mesafeyi temsil etmemektedir. Örneğin: şu anda gördüğümüz kozmik mikrodalga arka plan radyasyonu ışıközü dekuplajı zamanında saçılmıştır ki bu saçılımın 13.8 milyar yıl önce olan Büyük Patlama'dan yaklaşık 380.000 yıl sonra oluştuğu düşünülmektedir. Bu radyasyon zaman içinde gökadalarda yoğunlaşan madde tarafından saçınmıştır. Bu gökadaların şu anda bizden yaklaşık 46 milyar ışık yılı ötede olduğu düşünülmektedir. Işığın saçındığı anda maddeye olan mesafesini hesaplamada, evrenin genişlemesini modellemede kullanılan Friedmann-Lemaitre-Robertson-Walker metriğine göre, eğer ışık z kırımızı kaymasıyla bize ulaşıyorsa, o zaman ışığın yayıldığı andaki ölçek katsayısı şu şekildedir:

  
    
      
        
        a
        (
        t
        )
        =
        
          
            1
            
              1
              +
              z
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \!a(t)={\frac {1}{1+z}}}
  
.
Dokuz yıllık WMAP sonuçları, diğer ölçümlerle birlikte ışıközü dekuplajınının kırmızı kaymasını, z=1091.64±0.47 olarak vermektedir; ki bu da, ışıközü dekuplajı anında ölçek katsayısının 1⁄1092.64 olduğunu gösterir. Dolayısıyla, eğer en eski CMBR ışıközlerini yayan madde şu anda 46 milyar ışık yılı mesafede ise, o zaman ışıközlerinin yayıldığı andaki dekuplaj anında mesafe 42 milyon ışık yılıdır.

Pek çok ikincil kaynakta, görünen evrenin büyüklüğü ile ilgili çok sayıda yanlış rakam telaffuz edilmiştir. Bu rakamlar, yanlışlığın nereden kaynaklandığını açıklayan sebepleri ile birlikte aşağıda verilmiştir.

13.8 milyar ışık yılı
Evrenin yaşının 13.8 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Hiçbir şeyin ışığa eşit ya da ışıktan daha yüksek hızlara ulaşamayacağı fikrinden yola çıkarak, gözlemlenebilir evrenin yarıçapının bu se

Gözlemsel kozmoloji, teleskoplar ve kozmik ışın dedektörleri gibi araçlar kullanılarak gözlem yoluyla evrenin yapısı, evrimi ve kökeninin incelenmesidir.

Günümüzde uygulanan fiziksel kozmoloji biliminin konusu, Shapley-Curtis tartışması'nın ardından, evrenin Samanyolu Galaksisi'nden daha büyük bir ölçekte olduğu tespit edildiğinde tanımlanmıştır. Bu, Albert Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi ile açıklanabilen evrenin boyutu ve kozmosun dinamiklerini belirleyen gözlemlerle hızlandırılmıştır. Başlangıçta kozmoloji, çok sınırlı sayıda gözleme dayanan ve sabit durum teorisyenleri ile Büyük Patlama kozmolojisinin savunucuları arasındaki tartışmalarla karakterize edilen spekülatif bir bilim dalıydı. Ancak 1990'lar ve sonrasında astronomik gözlemler, birbiriyle çelişen teorileri ortadan kaldırarak bilimi, David Schramm'ın 1992'de Ulusal Bilimler Akademisi kolokyumunda müjdelediği "Kozmolojinin Altın Çağı"na taşıdı.

Astronomide mesafe ölçümleri tarihsel olarak önemli ölçüde belirsizliklerle karşı karşıya kalmış ve bu durum halen devam etmektedir. Özellikle, yıldız paralaksı yakın yıldızların mesafesini ölçmek için kullanılabilirken, galaksimizin ötesindeki nesnelerle ilişkili minik paralaksları ölçmenin zorluğundan kaynaklanan gözlem sınırlamaları, astronomların kozmik mesafeleri ölçmek için alternatif yollar aramak zorunda kalmalarına neden olmuştur. Bu amaçla, 1908 yılında Henrietta Swan Leavitt tarafından Sefe değişeni için bir standart mum ölçümü keşfedildi ve bu, Edwin Hubble'a spiral nebulaya olan mesafeyi belirlemek için ihtiyaç duyduğu kozmik mesafe merdiveni basamağını sağladı. Hubble, Wilson Dağı Gözlemevi'ndeki 100 inçlik Hooker Teleskobu'nu kullanarak bu galaksilerdeki tek tek yıldızları tanımladı ve tek tek Sefeidleri izole ederek galaksilere olan mesafeyi belirledi. Bu, spiral nebulaların Samanyolu galaksisinin çok dışında bulunan nesneler olduğunu kesin olarak kanıtladı. Popüler medyada "ada evrenler" olarak adlandırılan bu evrenlere olan mesafeyi belirlemek, evrenin ölçeğini ortaya koydu ve Shapley-Curtis tartışmasını kesin olarak çözdü.

1927 yılında, Hubble'ın mesafe ölçümleri ve Vesto Slipher'in bu nesneler için belirlediği kırmızıya kayma değerleri dahil olmak üzere çeşitli ölçümleri birleştirerek, Georges Lemaître galaksilerin mesafeleri ile "geri çekilme hızları" olarak adlandırılan hızları arasındaki orantılılık sabitini ilk kez tahmin etti ve yaklaşık 600 km/s/Mpc değerini buldu. Bunun, genel görelilik temelinde bir evren modelinde teorik olarak beklenen bir durum olduğunu gösterdi. İki yıl sonra Hubble, mesafeler ve hızlar arasındaki ilişkinin pozitif bir korelasyon olduğunu ve eğiminin yaklaşık 500 km/s/Mpc olduğunu gösterdi. Bu korelasyon, Hubble yasası olarak bilinir hale geldi ve kozmolojinin hala dayandığı genişleyen evren teorileri için gözlemsel temel oluşturdu. Slipher, Wirtz, Hubble ve meslektaşlarının gözlemlerinin yayınlanması ve teorisyenlerin Einstein'ın Genel görelilik teorisi ışığında bu gözlemlerin teorik sonuçlarını kabul etmeleri, modern kozmoloji biliminin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu popüler görüş, Time Magazine dergisinin 20. yüzyılın en etkili 100 kişisini sıraladığı Time 100 listesinde Edwin Hubble için de yankı bulmuştur.

Elementlerin kozmik bolluğunun belirlenmesi, astronomik nesnelerden gelen ışığın erken spektroskopik ölçümlerine ve emisyon ve absorpsiyon çizgilerinin tanımlanmasıyla başlar. Örneğin, Helyum elementi, Dünya'da bir gaz olarak izole edilmeden önce, Güneşteki spektroskopik imzası sayesinde ilk kez tanımlanmıştır.
Göreceli bollukların hesaplanması, meteoritlerin element bileşimlerinin ölçümlerine karşılık gelen spektroskopik gözlemler yoluyla gerçekleştirildi.

Kozmik mikrodalga arka plan 1948 yılında George Gamow ve Ralph Asher Alpher tarafından ve Alpher ve Robert Herman tarafından sıcak Büyük Patlama modeline bağlı olarak öngörülmüştür. Ayrıca, Alpher ve Herman sıcaklığı tahmin edebilmişlerdir. ancak sonuçları toplumda geniş çapta tartışılmadı. Onların öngörüsü, 1960'ların başında Robert Henry Dicke ve Yakov Zel'dovich tarafından yeniden keşfedildi ve CMB radyasyonunun tespit edilebilir bir fenomen olduğu ilk kez Sovyet astrofizikçiler A. G. Doroshkevich ve Igor Novikov tarafından 1964 baharında yayınlanan kısa bir makalede CMB radyasyonunun tespit edilebilir bir fenomen olarak ilk kez tanınmasıyla yeniden keşfedildi. 1964 yılında, Princeton Üniversitesi'nde Dicke'nin meslektaşları olan David Todd Wilkinson ve Peter Roll, kozmik mikrodalga arka planını ölçmek için bir Dicke radyometresi yapmaya başladılar. 1965 yılında, Holmdel Township, New Jersey yakınlarındaki Bell Telephone Laboratories'in Crawford Hill tesisinde Arno Penzias ve Robert Woodrow Wilson, radyo astronomi ve uydu iletişimi deneylerinde kullanmak üzere bir Dicke radyometresi inşa ettiler. Cihazlarında, açıklayamadıkları 3,5 K'lik bir anten sıcaklığı fazlalığı vardı. Crawford Hill'den bir telefon aldıktan sonra Dicke, şu ünlü espriyi yaptı: "Çocuklar, bizden önce davrandılar.", Fiziksel kozmolojinin ilkeleri (Princeton Univ. Pr., Princeton 1993) kitabında verilmiştir. Princeton ve Crawford Hill grupları arasında yapılan bir toplantıda, anten sıcaklığının gerçekten mikrodalga arka planından kaynaklandığına karar verildi. Penzias ve Wilson, bu keşifleri nedeniyle 1978 Nobel Fizik Ödülü'nü aldılar.

Günümüzde, gözlemsel kozmoloji teorik kozmolojinin öngörülerini test etmeye devam etmekte ve kozmolojik modellerin iyileştirilmesine yol açmaktadır. Örneğin, karanlık madde ile ilgili gözlemsel kanıtlar, yapı ve galaksi oluşumu ile ilgili teorik modellemeyi büyük ölçüde etkilemiştir. Hubble diyagramını doğru süpernova standart mumlarla kalibre etmeye çalışırken, 1990'ların sonunda karanlık enerji için gözlemsel kanıtlar elde edilmiştir. Bu gözlemler, evrenin bileşen maddeleri açısından evrimini açıklayan Lambda-CDM modeli olarak bilinen altı parametreli bir çerçeveye dahil edilmiştir. Bu model daha sonra, özellikle WMAP deneyi aracılığıyla, kozmik mikrodalga arka planının ayrıntılı gözlemleriyle doğrulanmıştır.
Burada, kozmolojiyi doğrudan etkileyen modern gözlem çalışmaları yer almaktadır.

Otomatik teleskopların ortaya çıkması ve spektroskopların gelişmesiyle birlikte, kırmızıya kayma uzayında evrenin haritasını çıkarmak için bir dizi işbirliği yapılmıştır. Kırmızıya kayma ile açısal konum verilerini birleştirerek, kırmızıya kayma araştırması gökyüzündeki bir alan içindeki maddenin 3 boyutlu dağılımını haritalandırır. Bu gözlemler, evrenin büyük ölçekli yapısının özelliklerini ölçmek için kullanılır. 500 milyon ışık yılı genişliğinde devasa bir Süperküme olan Büyük Duvar, kırmızıya kayma araştırmalarının tespit edebileceği büyük ölçekli bir yapının çarpıcı bir örneğidir.

İlk kırmızıya kayma araştırması, 1977'de başlayan ve ilk veri toplama işlemi 1982'de tamamlanan CfA Kırmızıya Kayma Araştırması idi. Daha yakın zamanda, 2dF Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması evrenin bir bölümünün büyük ölçekli yapısını belirledi ve 220.000'den fazla galaksinin z değerlerini ölçtü; veri toplama 2002 yılında tamamlandı ve nihai veri seti 30 Haziran 2003 tarihinde yayınlandı. (2dF, galaksilerin büyük ölçekli modellerini haritalandırmanın yanı sıra, nötrino kütlesinin üst sınırını da belirlemiştir.) Bir başka önemli araştırma olan Sloan Digital Sky Survey (SDSS) halen devam etmektedir (2011 (2011) itibarıyla) ve yaklaşık 100 milyon nesne üzerinde ölçümler yapmayı hedeflemektedir. SDSS, 0,4'e varan yüksek kırmızıya kayma değerleri kaydetmiştir ve z = 6'nın ötesindeki kuasarların tespitinde rol almıştır. DEEP2 Kırmızıya Kayma Araştırması yeni "DEIMOS" spektrograf ile Keck teleskopları kullanmaktadır; pilot program DEEP1'in devamı olan DEEP2, kırmızıya kayma 0,7 ve üzeri olan zayıf galaksileri ölçmek için tasarlanmıştır ve bu nedenle SDSS ve 2dF'yi tamamlayıcı nitelikte olması planlanmaktadır.

Düşük frekanslı radyo emisyonunun (10 MHz ve 100 GHz) en parlak kaynakları, son derece yüksek kırmızıya kayma değerlerinde gözlemlenebilen radyo galaksileridir. Bunlar, aktif galaksilerin alt kümeleridir ve galaktik çekirdekten megaparsek mertebesinde uzaklaşan loblar ve jetler olarak bilinen geniş özelliklere sahiptirler. Radyo galaksiler çok parlak oldukları için, astronomlar bunları evrenin evrimindeki aşırı mesafeleri ve erken dönemleri araştırmak için kullanmışlardır.

Submilimetre astronomi dahil olmak üzere uzak kızılötesi gözlemler, kozmolojik mesafelerde bir dizi kaynağı ortaya çıkarmıştır. Birkaç atmosferik pencere hariç, kızılötesi ışığın çoğu atmosfer tarafından engellenir, bu nedenle gözlemler genellikle balon veya uzay tabanlı araçlarla yapılır. Kızılötesi dalga boyunda yapılan mevcut gözlem deneyleri arasında NICMOS, Kozmik Orijin Spektrografisi, Spitzer Uzay Teleskobu, W. M. Keck Gözlemevi, Kızılötesi Astronomi için Stratosferik Gözlemevi ve Herschel Uzay Gözlemevi bulunmaktadır. NASA tarafından planlanan bir sonraki büyük uzay teleskobu olan James Webb Uzay Teleskobu da kızılötesi dalga boylarında keşifler yapacak.
Ek bir kızılötesi araştırma olan İki Mikron Tüm Gökyüzü Araştırması da, aşağıda açıklanan diğer optik araştırmalara benzer şekilde, galaksilerin dağılımını ortaya çıkarmada çok yararlı olmuştur.

Optik ışık, astronomi çalışmalarının gerçekleştirilmesinde hala başlıca araçtır ve kozmoloji bağlamında bu, evrenin büyük ölçekli yapısı ve galaksi evrimi hakkında bilgi edinmek için uzak galaksileri ve galaksi kümelerini gözlemlemek anlamına gelir. Kırmızıya kayma araştırmaları bunu gerçekleştirmek için yaygın olarak kullanılan araçlardır ve en ünlülerinden bazıları 2dF Gökada Kırmızıya Kayma Araştırması, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması ve yakında başlayacak olan Büyük Sinoptik Araştırma Teleskobudur. Bu optik gözlemler genellikle fotometri veya spektroskopi kullanarak bir galaksinin kırmızıya kaymasını ölçer ve ardından Hubble yasası ile özel hızlar nedeniyle kırmızıya kayma bozulmalarını modüle ederek uzaklığını belirler. Ek olarak, gök koordinatları ile gökyüzünde görülen galaksilerin konu

Güneş Sistemi, Güneş'in kütleçekim kuvvetiyle yörüngede tutulan ve çeşitli gök cisimlerinden oluşmuş bir sistemdir. Güneş ve 8 gezegen ile onların doğruluğu onaylanmış 150 uydusu, 5 cüce gezegen (Ceres, Plüton, Eris, Haumea, Makemake) ile onların bilinen toplam 8 uydusu ve çok sayıda küçük Güneş Sistemi cisminden oluşur. Küçük cisimler kategorisine asteroitler, Kuiper Kuşağı cisimleri, kuyruklu yıldızlar, gök taşları ve gezegenler arası toz girer.
Güneş Sistemi; Güneş, dört karasal iç gezegen; küçük, kaya ve metal içerikli asteroitlerden oluşan bir asteroit kuşağı; dört dev dış gezegen ve Kuiper Kuşağı denen buzsu cisimlerden oluşan ikinci bir kuşaktan ibarettir. Kuiper Kuşağı'nın ötesinde ise seyrek disk, gündurgun (İngilizce: heliopause) ve en son olarak da varsayımsal Oort Bulutu bulunur.
Güneş'ten olan uzaklıklarına göre gezegenler sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'dür. Bu sekiz gezegenin altısının çevresinde doğal uydular döner. Ayrıca dış gezegenlerin her birinin toz ve diğer parçacıklardan oluşan halkaları vardır. Dünya dışındaki tüm gezegenler adlarını Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılarından alır. Beş cüce gezegen ise Kuiper Kuşağı'nda yer alan Plüton, Haumea, Makemake, asteroit kuşağındaki en büyük cisim olan Ceres ve dağınık diskte yer alan Eris'tir. Plüton bilinen en büyük cüce gezegendir.

Güneş etrafındaki bir yörüngede dolanan cisimler genel olarak üçe ayrılır: Gezegenler, Cüce Gezegenler ve Küçük Güneş Sistemi Cisimleri.
Güneş'in etrafında dolanan, kendine küresel bir biçim verecek kadar kütlesi olan ve yörüngesinin yakın çevresini (doğal uyduları dışında) temizlemiş gök cisimlerine gezegen denir. Bilinen sekiz gezegen vardır: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün.
24 Ağustos 2006'da Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Plüton'u gezegen tanımı dışında bırakacak biçimde "gezegen" teriminin tanımlamasını değiştirmiştir. Plüton, Eris, Ceres, Haumea ve Makemake birer "cüce gezegen" olarak yeniden tanımlandı. Cüce gezegenler, kütleçekimleri dairesel bir şekle sahip olmalarına yeten fakat yörüngeleri etrafındaki diğer cisimleri temizlemeye yetmeyen gök cisimleridir. Cüce gezegen sınıflamasına aday gösterilen gök cisimleri ise Vesta, Pallas, Hygiea ve Charon'dur. (IAU tarafından Charon'un uydu mu yoksa ikili bir sistemin parçası mı olduğuna henüz karar verilmemiştir. IAU'da Charon'un cüce gezegen olduğuna dair görüşler daha fazla olduğu için, söz konusu karar netleştiğinde Charon da cüce gezegen olarak sınıflandırılacaktır.)
Plüton, 1930 yılındaki keşfinden 2006 yılına kadar geçen sürede Güneş Sistemi'nin dokuzuncu gezegeni olarak kabul edilmiştir. Ancak 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında Plüton'a benzer birçok gök cismi keşfedilmiştir. Bu cisimlerin arasında en çok dikkati çeken Plüton'dan az küçük olan Eris'tir.
Bunların dışında kalan ve Güneş'in etrafında dolanan gök cisimlerine Küçük Güneş Sistemi Cisimleri denir.
Doğal uydular ya da aylar Güneş'in çevresinde değil de gezegenlerin, cüce gezegenlerin ya da küçük Güneş Sistemi cisimlerinin etrafında dolanan gök cisimleridir.
Bir gezegenin Güneş'ten olan uzaklığı kendi yılı boyunca değişir. Güneş'e en çok yaklaştığı duruma günberi, en uzak olduğu duruma da günöte denir.
Gök bilimciler, Güneş Sistemi içindeki uzaklıkları genellikle astronomi birimi (AB) ile ölçer. Bir AB, Güneş ile Dünya arasındaki yaklaşık uzaklıktır ve kabaca 149.598.000 km'dir. Plüton Güneş'ten yaklaşık 38 AB uzaktayken Jüpiter kabaca 5,2 AB uzaklıktadır. Yıldızlararası uzaklık birimlerinin en bilineni olan bir ışık yılı kabaca 63.240 AB'dir.
Güneş Sistemi bazen gayri resmî olarak farklı bölgelere ayrılır. İç Güneş Sistemi, dört Yer benzeri gezegenden ve asteroit kuşağından oluşur. Bazıları Dış Güneş Sistemi tanımını asteroitlerin ötesindeki her şey olarak yapar. Diğerleri ise dört gaz devini "orta bölge" olarak tanımlayıp Dış Güneş Sistemi'ni Neptün ötesi bölge olarak nitelendirir.

Güneş Sistemi'nin asıl bileşeni sistemin bilinen kütlesinin %99,86'sını oluşturan ve çekim kuvveti ile sistemi bir arada tutan anakolda yer alan G2V tipi bir sarı cüce olan Güneş'tir. Sistemin kalan kütlesinin %90'ından fazlasını da Güneş'in etrafında dolanan en büyük iki gök cismi olan Jüpiter ve Satürn oluşturur.
Güneş etrafında dolanan büyük gök cisimlerinin çoğu Dünya'nın yörüngesinin tutulum adı verilen düzleminde bulunur. Gezegenler tutuluma çok yakın bulunurken kuyruklu yıldızlar ve Kuiper kuşağı gök cisimleri tutulum çemberi ile büyük açılar yapar.

Gezegenlerin hepsi ve diğer gök cisimlerinin çoğu, Güneş'in kuzey kutbunun üzerindeki bir noktasından bakıldığında, Güneş'in çevresindeki yörüngede saat yönünün tersinde dolanmaktadırlar. Ancak Halley kuyruklu yıldızı gibi istisnalar bulunur.
Gök cisimleri Güneş'in çevresinde Kepler yasalarına uygun olarak devinirler. Her gök cismi, odak noktalarından birinde Güneş'in bulunduğu yaklaşık bir elips yörünge üzerinde hareket eder. Güneş'e daha yakın olan gök cisimleri daha hızlı hareket eder. Gezegenlerin yörüngeleri hemen hemen daireseldir ama birçok kuyruklu yıldız, asteroit ve Kuiper kuşağı gök cisimleri oldukça dar eliptik yörüngeler izler.
Güneş Sistemi gösterimlerinde çok büyük uzaklıkları tasvir etme zorluğuna karşı, yörüngeler genellikle eşit uzaklıkta gösterilir. Gerçekte, birkaç istisna dışında bir gezegen ya da kuşağın Güneş'e olan uzaklığı arttıkça bir önceki yörünge ile olan uzaklığı da büyür. Örneğin Venüs, Merkür'den 0,33 AB daha dışarıdadır, Satürn ise Jüpiter'den 4,3 AB daha uzaktadır. Neptün de Uranüs'ten 10,5 AB daha uzaktadır. Bu yörünge uzaklıkları arasında bağıntı kurmaya çalışan Titius-Bode yasası gibi bazı girişimler olmuş ama kabul gören bir teori çıkmamıştır.

Güneş Sistemi'nin ilk olarak Emanuel Swedenborg tarafından 1734 yılında öne sürülen, daha sonra Immanuel Kant tarafından 1755 yılında genişletilen bulutsu varsayıma uygun olarak oluştuğuna inanılmaktadır. Benzer bir teori Pierre-Simon Laplace tarafından bağımsız olarak 1796'da üretilmiştir. Bu teoriye göre Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu oluşmuştur. Bu ilk bulutun birkaç ışık yılı genişliğinde olduğu ve birkaç yıldızın doğumuna sebep olduğu sanılmaktadır. Çok eski gök taşlarının incelenmesi sonucunda; ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş'in bir yıldız kümesi içinde ve birkaç süpernova patlamasının yakınında oluştuğuna işaret eder. Bu süpernovalardan gelen şok dalgası çevrede bulunan bulutun içinde yüksek yoğunluk bölgeleri oluşturarak iç gaz basıncını yenecek ve içe çöküşe neden olacak kütleçekimsel kuvvetlerin oluşmasına izin vererek Güneş'in oluşmasını tetiklemiş olabilir.
Sonradan Güneş Sistemi olacak olan ve Güneş öncesi bulutsu olarak bilinen bölge 7.000 ile 20.000 AB çapında ve Güneş'in kütlesinden biraz daha fazla bir kütleye sahipti (0,1 ile 0,001 Güneş kütlesi kadar). Bulutsu içe doğru çöktükçe açısal momentumun korunması nedeniyle daha da hızlı dönmeye başladı. Bulutsunun içindeki maddeler yoğunlaştıkça içindeki atomlar artan frekanslarla çarpışmaya başladı. Hemen hemen kütlenin tamamının toplandığı merkezin sıcaklığı, etrafındaki diske göre giderek daha da arttı. Kütleçekimi, gaz basıncı, manyetik alanlar ve dönüş, küçülen bulutsuyu etkiledikçe kabaca 200 AB çapında, kendi etrafında dönen gezegen öncesi bir diske dönüştü ve merkezde sıcak ve yoğun bir önyıldız oluştu.
Güneş'in evriminin bu dönemine benzeyen, genç, birleşme öncesi Güneş kütlesine sahip T Tauri yıldızları üzerine yapılan incelemeler sıklıkla gezegen oluşumu öncesi disklerin bu tür yıldızlarla bir arada bulunduğunu gösterir. Bu diskler birkaç yüz astronomik birim genişliğe ve en sıcak oldukları noktada ancak bin kelvin sıcaklığa ulaşırlar.

Yaklaşık 100 milyon yıl sonra içeri çöken bulutsunun merkezinde bulunan hidrojenin yoğunluğu ve basıncı önyıldızın nükleer füzyona başlamasına yetecek miktara gelmişti. Termal enerjinin kütleçekimsel daralmaya karşı durabildiği hidrostatik dengeye ulaşana kadar bu artış devam etti. İşte bu noktada Güneş artık tam bir yıldız olmuştu.
Geride kalan gaz ve tozdan ibaret Güneş bulutsusundan çeşitli gezegenler oluşmuştur. Bu oluşumun kaynaşma süreciyle olduğuna inanılmaktadır. Kaynaşma; gezegenlerin merkezde yer alan önyıldız çevresinde dönen toz taneleri olarak başlamaları, yavaş yavaş bir ile on metre çapında topaklar hâline gelmeleri, daha sonra çarpışarak 5 km çapında gezegenciklere dönüşmeleri ve sonraki birkaç milyon yıl boyunca çarpışmalara devam ederek her yıl kabaca 15 cm kadar büyümeleri sürecidir.
İç Güneş Sistemi, su ve metan gibi uçucu moleküllerin yoğunlaşmasına izin vermeyecek kadar çok sıcaktı, dolayısıyla oluşan gezegencikler gezegen öncesi diskin yalnızca %0,6 kütlesinden ibaretti ve genel olarak silikatlar ve metaller gibi yüksek erime noktasına sahip olan kimyasal bileşiklerden oluşmuşlardı. Bu kayasal gök cisimleri sonunda Yer benzeri gezegenler oldu. Daha ötelerde Jüpiter'in kütleçekimsel etkisi gezegen öncesi gök cisimlerinin bir araya gelmesini engelledi ve geride asteroit kuşağı kaldı.
Daha da ötede, donma hattının gerisinde, daha uçucu olan buzlu bileşiklerin katı kalabileceği yerde, Jüpiter ve Satürn gaz devi hâline geldi. Uranüs ve Neptün daha az madde yakalayabildi ve çekirdeklerinin hidrojen bileşiklerinden oluşan buzdan meydana geldiğine inanıldığı için buz devi olarak bilinirler.

 
Genç Güneş enerji üretmeye başladıktan sonra Güneş rüzgârı gezegen öncesi diskte bulunan gaz ve tozu yıldızlararası uzaya doğru gönderdi ve böylece gezegenlerin oluşumunu durdurdu. T Tauri yıldızları daha kararlı ve eski yıldızlara nazaran daha güçlü yıldız rüzgârlarına sahiptir.
Gök bilimciler Güneş Sistemi'nin Güneş anakoldan uzaklaşmaya başlayıncaya kadar bugünkü hâliyle kalacağını tahmin etmektedir. Güneş hidrojen yakıtını yaktıkça geride kalan yakıtı yakabilmek için giderek ısınır, dolayısıyla da daha hızlı yakmaya devam eder. Sonuç olarak kabaca her 1,1 milyar yılda b

Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun küçük bir parçasının yerçekimi etkisiyle çökmesiyle başladı. Çöken kütlenin çoğu, merkezde toplanarak Güneş'i oluştururken, geri kalanı düzleşerek gezegenlerin, uyduların, asteroitlerin ve diğer küçük gök cisimlerinin oluştuğu bir proto-gezegen diskine dönüştü.
Güneş Sistemi'nin ilk olarak Emanuel Swedenborg tarafından 1734 yılında öne sürülen, daha sonra Immanuel Kant tarafından 1755 yılında genişletilen bulutsu hipotezine uygun olarak oluştuğu düşünülmektedir. Benzer bir teori Pierre-Simon Laplace tarafından bağımsız olarak 1796'da üretilmiştir. Bu teoriye göre Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu oluşmuştur. Bu ilk bulutun birkaç ışık yılı genişliğinde olduğu ve birkaç yıldızın doğumuna da sebep olduğu düşünülmektedir. Çok eski göktaşlarının incelenmesi sonucunda, ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş'in bir yıldız kümesi içinde ve birkaç süpernova patlamasının yakınında oluştuğunu kanıtlar. Bu süpernovalardan gelen şok dalgası çevrede bulunan bulutun içinde yüksek yoğunluk bölgeleri oluşturarak iç gaz basıncını yenecek ve içe çöküşe neden olacak kütleçekimsel kuvvetlerin oluşmasına izin vererek Güneş'in oluşmasını tetiklemiş olabilir.

Sonradan Güneş Sistemi olacak olan ve güneş öncesi bulutsu olarak bilinen bölge 7.000 ile 20.000 AB çapında ve Güneş'in kütlesinden biraz daha fazla bir kütleye sahipti (0,1 ile 0,001 güneş kütlesi kadar). Bulutsu içe doğru çöktükçe açısal momentumun korunması nedeniyle daha da hızlı dönmeye başladı. Bulutsunun içindeki maddeler yoğunlaştıkça içindeki atomlar  artan frekanslarla çarpışmaya başladı. Hemen hemen kütlenin tamamının toplandığı merkezin sıcaklığı, etrafındaki diske göre giderek daha da arttı. Kütleçekimi, gaz basıncı, manyetik alanlar ve dönüş, küçülen bulutsuyu etkiledikçe kabaca 200 AB çapında, kendi etrafında dönen gezegen öncesi bir diske dönüştü ve merkezde sıcak ve yoğun bir önyıldız oluştu.

Güneş'in evriminin bu dönemine benzeyen, genç, birleşme öncesi güneş kütlesine sahip T Tauri yıldızları üzerine yapılan incelemeler sıklıkla gezegen oluşumu öncesi disklerin bu tür yıldızlarla bir arada bulunduğunu gösterir. Bu diskler birkaç yüz gök birimi genişliğe ve en sıcak oldukları noktada ancak bin kelvin sıcaklığa ulaşırlar.
Yaklaşık 100 milyon yıl sonra içeri çöken bulutsunun merkezinde bulunan hidrojenin yoğunluğu ve basıncı önyıldızın nükleer füzyona başlamasına yetecek miktara gelmişti. Termal enerjinin kütleçekimsel daralmaya karşı durabildiği hidrostatik dengeye ulaşana kadar bu artış devam etti. İşte bu noktada güneş artık tam bir yıldız olmuştu.
Geride kalan gaz ve tozdan ibaret güneş bulutsusundan çeşitli gezegenler oluşmuştur. Bu oluşumun kaynaşma süreciyle olduğuna inanılmaktadır. Kaynaşma; gezegenlerin merkezde yer alan önyıldız çevresinde dönen toz taneleri olarak başlamaları, yavaş yavaş bir ile on metre çapında topaklar hâline gelmeleri, daha sonra çarpışarak 5 km çapında gezegenciklere dönüşmeleri ve sonraki birkaç milyon yıl boyunca çarpışmalara devam ederek her yıl kabaca 15 cm kadar büyümeleri sürecidir.

İç Güneş Sistemi, su ve metan gibi uçucu moleküllerin yoğunlaşmasına izin vermeyecek kadar çok sıcaktı, dolayısıyla oluşan gezegencikler gezegen öncesi diskin yalnızca 0,6% kütlesinden ibaretti ve genel olarak silikatlar ve metaller gibi yüksek erime noktasına sahip olan kimyasal bileşiklerden oluşmuşlardı. Bu kayasal gökcisimleri sonunda karasal gezegenler oldu. Daha ötelerde Jüpiter'in kütleçekimsel etkisi gezegen öncesi gökcisimlerinin bir araya gelmesini engelledi ve geride asteroit kuşağı kaldı.
Daha da ötede, donma hattının gerisinde, daha uçucu olan buzlu bileşiklerin katı kalabileceği yerde, Jüpiter ve Satürn gaz devi hâline geldi. Uranüs ve Neptün daha az madde yakalayabildi ve çekirdeklerinin hidrojen bileşiklerinden oluşan buzdan meydana geldiğine inanıldığı için buz devi olarak bilinirler.
Genç Güneş enerji üretmeye başladıktan sonra güneş rüzgârı gezegen öncesi diskte bulunan gaz ve tozu yıldızlararası uzaya doğru gönderdi ve böylece gezegenlerin oluşumunu durdurdu. T Tauri yıldızları daha kararlı ve eski yıldızlara nazaran daha güçlü yıldız rüzgârlarına sahiptir.

Gök bilimciler Güneş Sisteminin güneş anakoldan uzaklaşmaya başlayıncaya kadar bugünkü hâliyle kalacağını tahmin etmektedir. Güneş hidrojen yakıtını yaktıkça geride kalan yakıtı yakabilmek için giderek ısınır, dolayısıyla da daha hızlı yakmaya devam eder. Sonuç olarak kabaca her 1,1 milyar yılda bir yüzde on oranında parlaklığı artmaktadır.
Bundan ~1.7 milyar sonra güneşin sıcaklığının artması sonucu Dünya yüzeyinde hiçbir sıvı formda su kalmayacak, bu da, yaşamın sonlanmasına neden olacak. Tahminlere göre bugünden yaklaşık 6,4 milyar yıl sonra Güneş'in çekirdeği o kadar sıcak olacak ki daha az yoğun olan üst katmanlarda da hidrojen kaynaşması oluşmaya başlayacak. Bunun sonunda Güneş şu anki çapının 256 katı kadar genişleyecek ve bir Kırmızı dev olacaktır. Sonra da oldukça artmış olan yüzey alanı nedeniyle soğumaya başlayacak ve parlaklığını yitirecektir.
En sonunda Güneş'in dış katmanları ayrılacak ve geride olağanüstü derecede yoğun bir gökcismi olan beyaz cüce kalacaktır. Bu beyaz cüce Güneş'in ilk kütlesinin yarısına sahip olacak ancak büyüklüğü dünya kadar olacaktır.

Not: Bu kronolojideki tüm tarihler ve saatler yaklaşıktır ve yalnızca büyüklük sırası göstergesi olarak alınmalıdır.

Nice modeli
Dünya'nın yaşı
Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi hipotezleri tarihi

Michael A. Zeilik, Stephen A. Gregory. Introductory Astronomy & Astrophysics (4.4 yıl=1998 bas.). Saunders College Publishing. ISBN 0030062284. 

7M animation from skyandtelescope.com20 Mayıs 2016 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi showing the early evolution of the outer Solar System.
Quicktime animation of the future collision between the Milky Way and Andromeda

Güçlü etkileşim, kuarklar ve gluonlar arasındaki etkileşimdir ve kuantum renk dinamiği kuramı ile betimlenir. Güçlü etkileşim, gluonlar tarafından taşınan ve kuarklar ile antikuarklara, ayrıca gluonların kendilerine etki eden kuvvettir. Gluon, Latince kökenli bir kelime olup, İngilizcedeki Glue kelimesinin köküdür ve yapışkan madde anlamını karşılamaktadır.
Güçlü etkileşim doğrudan temel parçacıklara etki ediyor olmasına rağmen bu kuvvet hadronlar arasındaki nükleer kuvvet olarak da karşımıza çıkar. Güçlü etkileşime giren parçacıkların doğrudan gözlemlenmesinin olanaksız olduğu pek çok serbest kuark gözlemleme çalışmasının başarısızlıkla sonuçlanması sonucu anlaşılmıştır. Sadece hadronların gözlemlenebilmesi görüngüsü asimptotik özgürlük kuramı ile açıklanır.

1970'li yıllara kadar proton ve nötronların temel parçacıklar olduğu düşünülüyordu ve kuvvetli etkileşim ifadesi bugün nükleer kuvvet olarak bildiğimiz çekirdek içi kuvvetler için kullanılmaktaydı. Gözlemlenen kuvvet aslında kuvvetli etkileşiminin mezon ve baryonlar, yani hadronlar üzerindeki kalıntı etkileri idi. Bu kuvvet atom çekirdeğindeki protonlar arasındaki elektrostatik itme kuvvetini yenerek çekirdeği bir arada tutabilecek kadar güçlü olmalıydı; bu nedenle çekirdek içi etkileşim, güçlü etkileşim olarak adlandırıldı. Kuarkların keşfi ile birlikte bilim adamları kuvvetin protonlara değil, onları oluşturan kuark ve gluonlara etki ettiğini anladılar. Farkın anlaşılmasının ardından eski kavram kalıntı güçlü etkileşim, yeni kavram ise renk kuvveti olarak adlandırıldı.

Parçacık fiziğinde standart modelin bir kısmı olan kuantum renk dinamiği, SU(3) olarak adlandırılan yerel (ayar) simetri grubu üzerine kurulu bir Abelyen olmayan ayar kuramıdır. Güçlü etkileşimin kuvveti güçlü bağlaşım sabiti ile belirlenir. Bağlaşım sabiti etkileşen parçacıkların renk yüküne ve aralarındaki mesafenin/etkileşim enerjisinin büyüklüğüne göre değişir. Kuarklar ve gluonlar renk yükü taşıyan ve dolayısıyla güçlü etkileşime girebilen yegane temel parçacıklardır.

Zayıf etkileşim, elektromanyetik etkileşim ve kütleçekim
Parçacık fiziğinde Standart Model
Kuantum alan kuramı ve ayar kuramı
Kuantum renkdinamiği
Çekirdek-içi kuvvet ve Çekirdek fiziği
Bağlaşım sabiti

David J. Griffiths, (1987). Introduction to Elementary Particles. John Wiley & Sons. ISBN 0-471-60386-4 18 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gordon L. Kane (1987). Modern Elementary Particle Physics. Perseus Books. ISBN 0-201-11749-5

Hannes Olof Gösta Alfvén, (İsveççe telaffuz: [alˈveːn], d. 30 Mayıs 1908; Norrköping, İsveç – ö. 2 Nisan 1995; Djursholm, İsveç), Nobel Fizik Ödülü sahibi İsveçli astrofizikçidir.

Asıl adı Hannes Olof Gösta Alfvén olan Hannes Alfvén 30 Mayıs 1908'de Norrköping, İsveç'te doğdu. Astrofizikçidir. Molekül, iyon ve elektronların oluşturduğu gaz kümeleri olan plazmaların incelenmesini konu edinen plazma fiziğinin kurulmasına katkıları nedeniyle Fransız Louis Néel ile birlikte 1970 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.
Öğrenimini Uppsala Üniversitesi'nde tamamlayan Alfvén, 1940'ta Stockholm'daki Kraliyet Teknoloji Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. 1930'ların sonları ve 1940'ların başlarında uzay fiziği alanına önemli katkılarda bulundu. Belirli koşullar altındaki plazmanın, içinden geçen magnetik akı çizgilerine göre devindiğini öne süren donmuş akı teoremi bu katkılarındandır. Alfvén, sonraları kozmik ışınların kökenini açıklamakta da bu kavramdan yararlandı.
1939'da, magnetik fırtınalara ve kuzey ışığına ilişkin kuramını yayımlayan Alfvén, bu kuramla çağdaş magnetosfer (Dünya'nın magnetik alan bölgesi) kuramını önemli ölçüde etkiledi. Ayrıca, bir magnetik alandaki yüklü bir parçacığın karmaşık sarmal hareketini kolayca hesaplamayı sağlayan bir matematiksel yaklaştırma yöntemi de buldu.
Magnetik alan etkisindeki plazmaların incelenmesini konu edinen magnetohidrodinamiğin (MHD) öncüsü sayolan Alfvén'in çalışmaları çekirdek kaynaşması (füzyon) denetimine yönelik çabalara temel oluşturdu.
İsveç hükûmetiyle düştüğü sayısız anlaşmazlığın ardından Alfvén 1967'de, San Diego'daki California Üniversitesi'nde görev aldı. Daha sonra bu görevin yanı sıra Oslo'daki Kraliyet Enstitüsü'nde de ders vermeye başladı. İlk araştırmalarının çoğunu 1950'de yayımlanan Cosmical Electrodynamics'de (Kozmik Elektrodinamik) toplayan Alfvén'in, On the Origin of the Solar System (1954; Güneş Sisteminin Kökeni Üzerine), Worlds-Antiworlds (1966, Dünyalar-Karşıdünyalar) ve Cosmic Plasma (1981, Kozmik Plazma) adlı üç kitabı daha vardır.

Hava durumu, yaşam ve insan aktiviteleri üzerindeki etkisini de göz önüne almak koşuluyla atmosferin belirli bir anda, belirli bir bölgedeki hali. Bazen çoğul olarak havalar şeklinde kullanılır. Hava durumu kavramı ile genellikle uzun dönemde gerçekleşen yani iklimsel değişimler değil, atmosferdeki kısa dönemde gerçekleşen değişimler kastedilir. Gökyüzünün görüş, bulutluluk, nem, yağış, sıcaklık ve rüzgâr durumu gibi çeşitli özelliklerini ifade eder.

Belirli bir bölgedeki mevcut hava durumu hava raporu, gelecekte beklenen durumlar ise hava tahmini şeklinde, ilgili meteoroloji otoriteleri tarafından yayımlanır.

Dünya üzerindeki rüzgar, bulut, yağmur, kar, sis ve toz fırtınaları olağan hava olaylarıdır. Hortumlar, kasırgalar, tayfunlar ve kar fırtınaları gibi doğal afetler daha az görülen nadir olaylardır. Neredeyse tüm tanıdık hava olayları troposferde (atmosferin alt kısmı) oluşurr. Hava durumu stratosferde oluşur ve troposferin alt kısımlarında hava durumunu etkileyebilir ama kesin mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır.
Hava, öncelikle hava basıncı, sıcaklık ve nem bir yerden diğerine farklılıklar nedeniyle oluşur. Bu farklılıklar, tropik bölgelerden enleme göre değişen herhangi bir noktadaki güneş açısı nedeniyle oluşabilir. Başka deyişle, tropik bölgelerden ne kadar uzaksa, güneş açısı o kadar azdır, bu ise güneş ışığının daha büyük yüzeye yayılması nedeniyle bu yerlerin daha soğuk olmasına neden olur. Kutup ve tropik hava arasındaki güçlü sıcaklık zıtlığı, büyük ölçekli atmosferik dolaşım hücrelerine ve jet akışına neden olur. Ekstratropikal siklonlar gibi orta enlemlerdeki hava durumu sistemleri, jet akışı'nın dengesizliklerinden kaynaklanır. Tropik bölgelerdeki musonlar veya düzenli gök gürültülü fırtına sistemleri gibi hava sistemlerine farklı süreçler neden olur.

Dünyanın ekseni yörünge düzlemine göre eğik olduğundan, güneş ışığı yılın farklı zamanlarında farklı açılarda gelir. Haziran ayında Kuzey Yarımküre güneş'e doğru eğilir, bu nedenle herhangi bir Kuzey Yarımküre enleminde güneş ışığı aralık ayına göre o noktaya daha doğrudan düşer. Bu etki mevsimlere neden olur. Binlerce ila yüz binlerce yıl boyunca, Dünya'nın yörünge parametrelerindeki değişiklikler, Dünya tarafından alınan güneş enerjisi miktarını ve dağılımını ve uzun vadeli iklimi etkiler. (Bkz. Milankoviç döngüsü).
Güneşin düzensiz olarak Dünya'yı ısıtması (sıcaklık ve nem gradyan bölgelerinin oluşumu veya frontogenesis), bulutluluk ve yağış şeklinde havanın kendisinden de kaynaklanabilir. Adyabatik geçiş hızı oluşturan daha yüksek yüzey sıcaklıklar ve radyasyonla ısınmanın sonucunda yüksek rakımlar genellikle alçak rakımlardan daha soğuktur. Bazı durumlarda sıcaklık aslında rakımla birlikte artar. Bu hadiseye sıcaklık terselmesi denir ve dağ zirvelerinin aşağı vadilerden daha sıcak olmasına neden olabilir. Bu terslikler sis oluşturabilir ve genellikle gök gürültülü fırtına gelişimini bastıran bir sınır görevi görür. Yerel ölçeklerde, farklı yüzeylerin (okyanuslar, ormanlar, buz tabakaları veya insan yapımı nesneler) yansıtma, pürüzlülük veya nem içeriği gibi farklı fiziksel özellikleri olduğundan sıcaklıkta farklılıklar oluşabilir.
Yüzey sıcaklık farkları da basınç farklarına neden olur. Sıcak yüzey, üzerindeki havayı ısıtarak genleşmesine neden olarak yoğunluğu ve oluşan yüzey hava basıncını düşürür. Oluşan yatay basınç gradyanı havayı daha yüksek basınç bölgelerinden daha alçak basınç bölgelerine doğru hareket ettirerek rüzgar oluşturur ve ardından Dünya'nın dönüşü Coriolis etkisi nedeniyle bu hava akışını saptırır. Bu şekilde oluşan basit sistemler daha karmaşık sistemler ve dolayısıyla diğer hava olaylarını oluşturmak için acil davranış gösterebilir.
Büyük ölçekli örneklere Hadley hücresi, daha küçüklerine ise kıyı meltemleri örnek verilebilir.
Atmosfer kaotik bir sistem'dir. Sonuçta, sistemin bir parçasındaki küçük değişiklikler birikebilir ve büyüyerek sistemin tamamı üzerinde büyük etkilere neden olabilir. Bu atmosferik düzensizlik, hava tahminini gelgitlerden veya çeşitli tutulmalardan daha az tahmin edilebilir yapar. Hava durumunu birkaç günden daha öncesine doğru bir şekilde tahmin etmek zor olsa da, hava tahmincileri meteorolojik araştırma yoluyla bu sınırı genişletmek ve hava tahminindeki mevcut metodolojileri geliştirmek için sürekli çalışırlar. Ancak, gelişmiş tahmin becerisi için üst sınırı zorlamak, yaklaşık iki haftadan daha uzun bir süre öncesinden günlük tahminler yapmak teorik olarak imkansızdır.

Hava tahmini

Fizikte, hayat çizgisi bir objenin 4 boyutlu uzayda işlediği yola denir. Objenin geçmiş mekanını her an takip etmeye de bu ad verilir. Hayat çizgisi yörüngeden ayrı bir kavramdır. Bu kavramlar zaman boyutuyla ayrılır. Ve genelde yörüngelerden daha geniş bir alanı temsil ederler, diğerlerine oranla özel göreliliğin gerçek doğasını ortaya çıkarırlar. Bu fikir Hermann Minkowski tarafından ortaya atılmıştır.Bu terim, genelde Görelilik Teorisinde kullanılır (özel görelilik ve genel görelilik).
Dünya çizgileri olayların oluşunu temsil ederler. Bu terimin kullanılması herhangi bir teoriyle bağlı olmamasına rağmen, çoğunlukla insanların zaman ve mekan bazında yaptıklarını temsil etmekte kullanılır. İnsanların geçmişini anlatır. Bir insanın doğumundan ölümüne kadar olan zamanı konu alabilir. Bir geminin günlüğü, geminin hayat çizgisi olarak tanımlanır. Bunun için günlükte zaman ve mekan etiketlerinin olması gerekmektedir. Geminin hayat çizgisi geminin hızını hesaplamakta ve Dünya üzerinde konumunu belirlemekte kullanılabilir.

Fizikte, hayat çizgileri herhangi bir objenin uzay-zaman içerisinde objenin geçmişini tanımlamak için kullanılır. Hayat çizgileri uzay zaman içinde özel bir eğridir. Zamansal bir uzay-zaman eğrisidir. Hayat çizgisinin her bir noktası zamansal ve uzaysal düzlemde o objenin verilen zamanda nerede olduğunu temsil eder.
Örnek vermek gerekirse, Dünya'nın yörüngesi neredeyse elipstir, üç boyutlu, kapalı uzayda bir eğridir. Dünya her yıl yörüngesel bazda aynı yere gelmektedir. Ancak hayat çizgisi açısından bakılacak olursa, aynı yere farklı bir zamanda varacağı için, asla aynı noktaya dönemeyecektir.
Uzay-zaman, olay denilen noktaların birleşiminden oluşur, birlikte olayların tanımlandığı bir koordinat sistemi oluştururlar. Her bir olay dört adet numarayla tanımlanır. Zaman koordinatı ve üç ayrı mekan koordinatı. Bu yüzden uzay-zaman dört boyutlu bir uzaydır. Uzay-zamanın matematikteki karşılığı manifold'dur. Bu konsept daha yüksek boyutlara da uygulanabilir. Dört boyutun görselleştirilebilmesi için en az iki koordinat gereklidir. Olaylar Minkowski Diyagramı ile tarif edilir. Uçaklar da bunu kullanır. Zaman koordinatlarıyla, yatay ve dikey koordinatlarını söylerler.
Hayat çizgisi uzay-zamanda tek bir noktayı takip eder. Uzay levhası ise analog halde iki boyutlu bir yüzeyde tek boyut gibi (çizgi) uzay-zaman yolculuğunu ifade eder. Bir ucu açık çizgidir. (Işın gibi.) Sabit kısım ise kütledir. 
Bu açıdan dünya çizgileri olayları tanımlamak için bir araçtır.
Bir tek boyutlu eğri ya da çizgi tek fonksiyonlu koordinatla tanımlanabilir. Bu parametrelerin her biri bu çizgi üzerinde belli bir zamanda olan yerini temsil eder. Matematiksel manada eğri dört koordinat fonksiyonuyla tanımlanır fakat bir parametreye dayandırılır. Uzay zamanın grafiği dört koordinatın üçünün sabit ve sürekli olduğu fonksiyonlardır.
Bazen dünya çizgileri terimi uzay zamandaki tüm eğriler için kullanılır, bu da kafa karışıklığına yol açar. Daha net anlatmak gerekirse, dünya çizgileri bir parçacığın uzay zamandaki geçmişini takip etmeye denir. Bu gözlemi yapana gözlemci denir. Gözlemci belli bir zaman için parçacığı eğimde gözler, hayat çizgisi boyunca izler.

Üç farklı hayat çizgisi sabit hızla hareket etmektedir. T zamanı, x ise mesafeyi temsil etmektedir. 
Yatay çizgiden oluşan eğim, bir dal olabilir ve bu normal bir hayat çizgisi tanımına uymayabilir. Parametreler dalın uzunluğunu temsil eder. 
Uzay koordinatında sabit dikey bir çizgi dinlenen bir objeyi temsil edebilir. Eğilmiş bir çizgi sabit hızlı bir parçacığı gösteriyor olabilir. Çizginin dikey eğimi ne kadar fazlaysa, hız o kadar yüksektir.
İki bağımsız çizginin buluşmasına “kesişme” denir. İki objenin kesişik başlayıp ayrılması, parçacıkların birleşmesi, çarpışması ya da birinin diğerini yutması anlamına gelebilir.

Hayat çizgisini tanımlayan dört koordinat reel fonksiyonlardır ve kalkülüste değiştirilerek kullanılabilir. Metrik sistemin olmadığı bir yerde, parametredeki değerin eğim noktasındaki farklılığından bahsedilebilir. Limitte, bu farklılık bir vektörü ifade eder. Bu vektör, bir noktanın hayat çizgisinin tanjant vektörüdür. Bu üç boyutlu objenin hızıyla ilişkilendirilmiştir. Bu bir dört boyutlu vektördür, noktayla tanımlanır. 

Şu ana kadar hayat çizgisi olayların arası ilişkilendirilmeden anlatıldı. Fakat özel görelilik olası dünya çizgilerine bazı sınırlamalar koyar. Özel görelilik uzay zamanın tanımına bazı sınırlamalar getirir. Bunlar hızlanmayan özel koordinat sistemleri ile incelenir. Bunlara eylemsiz koordinat sistemleri denir. Böyle sistemlerde, ışığın hızı sabittir. Uzay zamanın yapısı bilineer formuyla belirlenir. Bu da tüm olaylar için gerçek bir sayı verir. Bu bazen uzay zaman metriği olarak tanımlanır, ama bazen ayrı olaylarda sonuç sıfır çıkar.
Sabit hızlı obje ve parçacıkların dünya çizgilerine geodesic adı verilir. Minkowski uzayında bunlar düz çizgilerdir. 
Çoğunlukla zaman birimleri ışığın hızının sabit olduğu çizgilerle temsil edilir. Bunlar çoğunlukla 45 derecelik sabit açılıdırlar ve zaman ekseninde bir koni oluştururlar.
Genelde uzay zamanda kullanışlı olan üç eğri vardır; 
-Işık benzeri eğriler: Her noktada ışık hızındadırlar. Uzay zamanda koni oluştururlar. Bunlar uzay zamanı ikiye böler. Koni uzay zamanda iki boyutludur, çizimlerde iki boyutlu görünür. Işık konisine örnek vermek gerekirse, üç boyutlu yüzeyde tüm olası ışınların uzay zamanda vardığı ve ayrıldığı ortak nokta düşünülebilir. Burada bir boyut yok sayılmıştır.
-Zaman benzeri eğriler: Işık hızından az bir hıza sahip olan objelerindir bu eğimler ışık benzeri konilere düşerler. Yukarıdaki tanım gibi, dünya çizgileri uzay zamanda zaman benzeri eğrilerdir.
-Uzay benzeri eğriler: Işık konisinin dışına düşer. Bu tarz eğriler, bir nesnenin uzunluğunu tarif edebilirler. Silindirin çevresi ve bir dalın uzunluğu uzay benzeri eğrilerdir.
Hayat çizgisinde olan bir olay, uzay zamanı üç parçaya ayırır (Minkowski uzayı).
-Olayın geleceği, zaman benzeri eğrilerin gelecek ışık konisi içinde duranları tarafından gerçekleştirilir.
-Olayın geçmişi, olayı etkileyebilecek/etkilemiş olaylardır (Geçmişte dünya çizgileri kesişmiş olabilir).
-Olayın ışık konisi, olayla kesişen ışınların olayla kesiştiği noktalardır. Geceleri gökyüzüne baktığımızda tüm uzay zamanın geçmiş konisini görebilmemiz gibi.
İki ışık konisinin arasında kalan alan başka her yerdir. Gözlemci için bu yerler ulaşılmazdır. Sadece geçmişi gözlemciye geçmişten etki edebilir. Bu, Güneşe baktığımızda sekiz dakika öncesini görmemiz gibidir. Bize "şu an", Güneşe sekiz dakika öncesidir. Galileo'cu ve Newton'cu teorilerin aksine, diğer yerler kalındır ve dört boyutlu uzay zamandır.
Şimdi, genelde uzay zamanda tek bir olaydır.

Hayat  çizgisi 
  
    
      
        
          w
          (
          τ
          )
          ∈
          
            R
            
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle w(\tau )\in R^{4}}
  
 4 boyutlu 
  
    
      
        
          v
          =
          
            
              
                d
                w
              
              
                d
                τ
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle v={\frac {dw}{d\tau }}}
  
 zaman benzeri bir vektörü temsil ettiğinden, Minkowski formu 
  
    
      
        
          η
          (
          v
          ,
          x
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \eta (v,x)}
  
 bu lineer fonksiyonun
  
    
      
        
          
            R
            
              4
            
          
          →
          R
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle R^{4}\rightarrow R}
  
 by 
  
    
      
        
          x
          ↦
          η
          (
          v
          ,
          x
          )
          .
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle x\mapsto \eta (v,x).}
  
  boş olan uzay kısmını belirler. "N" bu boş uzayı temsil eder.
Bu boş uzaya da simultane hiperdüzlem denir. Bu düzlemin göreleliği N'ye ya da V'ye göre değişir. Hatta N ortogonaldir. İki hayat çizgisi alakalı olduğunda bunlar aynı simultane hiperdüzlemi paylaşır. Bu hiperdüzlem matematiksel olarak var olsa da, fiziksel manada, ışığın hareketine bağlıdır. Örnek olarak Coulomb'un elektrostatik gücü simultane hiperdüzlem aracılığıyla resmedilebilir, ama güç ve yükün göreli ilişkileri aptalca sonuçlara yol açabilir.

Kullanımı özel görelilikle aynıdır. Ayrıldığı nokta ise uzay zamanın bükülmesidir. Bir metriğin var olması Einstein'ın alan denklemleri tarafından belirlenir ve uzay zamanın kütle enerji dağılımına bağlıdır. Metriklerin ışık benzeri (boş), uzay benzeri ve zaman benzeri eğrileri vardır. Ayrıca genel görelilikte dünya çizgileri genellikle uzay zamanda zaman benzeri eğrilerdir. Buna rağmen ışık konisinin açısı 45 derece olmayabilir.
Serbest düşüşteki objeler ya da parçacıkların dünya çizgilerine (Güneş etrafındaki gezegenler ya da uzaydaki astronot) jeodezik denir.

1884'te C.H.Hinton "Dördüncü Boyut Nedir?" adlı bir makale yazdı ve bunu romantik bilimsel bir hikâye olarak yayımladı. Hinton der ki; "Neden dördüncü boyutlu benliklerimiz, üçüncü boyuttaki benliklerimizin bilinçleriyle birleşmiyor olmasın?" 
İnsani dünya çizgilerinin genel tanımı Toronto Üniversitesi'nden J.C.Fieltz tarafından yapıldı.
"Bir Cumartesi günü Royal Kanada Enstitüsünde verilen bir dersi hatırlıyorum. Adı matematiksel fantezi idi ve öyleydi de! Her insanın doğumundan ölümüne uzanan, ruhsal bir aura ile bağlı olduğu bir yoldan bahsedildi. Gençlikte kurulan küçük bağlardan, hayatın ilerisinde kurulan sıkı bağlara kadar her şey anlatıldı."
Hayat çizgilerini basitleştirdikleri için ki bu dört boyutu üç boyuta indirgemek oluyor, zaman yolculuğu içeren yazılmış tüm bilimkurgu hikâyeleri maalesef hayalden ibarettir. Normalde zaman makinaları ya da süper yetenekli bir insan zamanda sıçramalar yapar. O sıçrama sonrası hiçbir şey değişmez 

Hipotez ya da varsayım, bilimsel yöntemde olaylar arasında ilişkiler kurmak ve olayları bir nedene bağlamak üzere tasarlanan ve geçerli sayılan bir önermedir. Bilimsel bir ifadenin hipotez kabul edilebilmesi için sınanabilmesi gerekir. Deney ve testler sonucunda "sürekli olarak" varsayılan sonucu veren hipotezler ise kuram statüsünü alırlar.
Hipotez (varsayım) terimi, Eski Yunanca "sunmak, tavsiye etmek" gibi anlamlara gelebilen "ὑποτίθημῐ " (hupotíthēmĭ) kelimesinden türemiştir. Bilimsel bir varsayım farklı kişilerce ve bilimsel yöntemlerle sınanabilmelidir. Varsayımlar genellikle geçmiş gözlemlere veya bilimsel kuramlardan yapılan çıkarsamalara dayanır.
İstatistiki varsayım; tarafsızlık varsayımı,farksızlık varsayımı, sıfır varsayımı: Bu kavrama göre varsayılan değişkenler arasında farklılık yoktur. Bu tür varsayım bilimsel araştırmalarda yan tutmamanın gereğidir.
Araştırma varsayımı; farklılık varsayımı, alternatif varsayım. Araştırmada daha önceki bilgilerin veya gözlemlerin doğruluğunu saptamak üzere oluşturulan, değişkenler arasında önemli ilişki olduğunu varsaya ifadelerdir. Varsayımlar bilimsel yöntemlerle sınanıp geçerliliği değerlendirilir. Varsayım birçok alanda kullanılır. Örneğin; Bir problem çözülmemişse, problemin sonlarında o problem doğruluğa ulaşmamışsa ya da gerçeklere dayalı gözlemlerin kurulmasında varsayım kullanılır.

Hortum, kümülus bulutları ile bağlantılı olarak silindir şeklinde dönerek gezen bir rüzgâr türüdür. Bu "hortum" bulutlardan yere kadar uzanır ve büyük yıkıcı güce sahip olan bir doğa felaketidir. Hortumlar hakkında bir bilimsel teori ilk olarak 1917 yılında Alfred Wegener tarafından üretilmiştir ve bu teori günümüzde de doğru olarak kabul edilmektedir.

Hava olaylarının oluşumları ne kadar karışık gözükse de, aslında hepsinin oluşumu birbirleri ile benzer şekildedir. Hortum gibi ekstrem hava olayının oluşmasındaki tek fark; yukarı seviyelere taşınan suyun (konveksiyon) çok daha fazla olması ve sürekli hızlı bir şekilde yükselmesidir. Buna basit bir örnek olarak kaynayan suyu örnek gösterebiliriz. Isındıkça yükselen hava, yukarı seviyedeki soğuk havadan dolayı içindeki su yoğuşarak milyarlarca su partiküllerini açığa çıkarır. Bu milyarlarca mikro su partikülleri yukarıda birleşerek bulut diye adlandırdığımız şekilleri oluştururlar ki, bulutların büyüklükleri de taşınan havanın hızına bağlı olarak değişir. Çok hızlı bir şekilde yükselen sıcak ve nemli hava, yükselen havaya oranla çok daha soğuk olan hava tarafından emilmeye başlar. Bu esnada hava çok kararsızdır ve bu kararsızlığın tepkimesi olarak bulutun altında spiral bir şekil oluşur. Yer seviyesinden hızlıca yükselen hava, basıncı ve sıcaklığı düşürür. Bu esnada rüzgâr şiddetini arttırır ve su buharı yoğunlaşmaya başlar. Yoğunlaşan su buharı, bulutun altında belirmeye başlayan spiral şeklin daha belirgin, havanın ise daha kararsız hale gelmesine neden olarak hortumun gücünün artmasına neden olur. Olgunlaşmaya başlayan spiral şekil alttan emdiği havayı hızla soğutarak yoğuşturur ve şiddetli akıma, şimşeklerle birlikte dolu ve yağmur sağanakları da katılır. Hortumlar tropikal bir siklona oranla çok daha küçük, ancak bir o kadar da yıkıcıdır.
Bir denizin ya da gölün üzerinde meydana gelen bir hortum, yerden emdiği sular ile bir "Su hortumu" oluşturur. Havanın mevsimsel değişimine göre kar hortumu ve alev hortumları da oluşabilmektedir.

Kasırgaların gücünü derecelendirmek için çeşitli ölçekler vardır. Fujita ölçeği kasırgaları neden oldukları hasara göre derecelendirir ve bazı ülkelerde güncellenen Geliştirilmiş Fujita Ölçeği ile değiştirilmiştir. En zayıf kategori olan F0 veya EF0 kasırgası ağaçlara zarar verir, ancak önemli yapılara zarar vermez. En güçlü kategori olan F5 veya EF5 kasırgası binaları temellerinden söker ve büyük gökdelenleri deforme edebilir. Benzer TORRO ölçeği, son derece zayıf kasırgalar için T0'dan bilinen en güçlü kasırgalar için T11'e kadar uzanır.
Uluslararası Fujita ölçeği ayrıca kasırgaların ve diğer rüzgar olaylarının yoğunluğunu, neden oldukları hasarın şiddetine göre derecelendirmek için kullanılır. Doppler radar verileri, fotogrametri ve yer girdap desenleri (trokoidal işaretler) de yoğunluğu belirlemek ve bir derecelendirme atamak için analiz edilebilir.

Fotos von Tornados13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Familie von Wasserhosen über dem Adriatischen Meer

European Severe Storms virtual Laboratory (ESSL)(İngilizce)
European Severe Weather Database (ESWD)19 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Tornado and Storm Research Organisation (TORRO) (İngilizce)

NSSL: National Severe Storm Laboratory, USA (englisch)
What is a Tornado? Essay von Charles A. Doswell, Cooperative Institute for Mesoscale Meteorological Studies, Norman (OK), USA1 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Was ist ein Tornado? Die deutsche Übersetzung des Doswell-Artikels von Felix Welzenbach
Abbildungen von Tornados30 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hubble kanunu, fiziksel kozmolojide gözlemlere verilen isimdir: uzayın derinliklerinde gözlenen nesnelerin dünyadan uzak göreceli bir hızda yorumlanabilir bir Doppler kaymasına sahip olduğu bulunur ve dünyanın gerisinde kalan çeşitli galaksilerin bu Doppler kaymasıyla ölçülen hızı yaklaşık birkaç yüz ışık yılı uzaklığındaki galaksiler için uzaklıklarıyla doğru orantılıdır. Bu normal olarak gözlemlenebilir evrenin uzaysal hacminin genişlemesinin doğrudan bir gözlemi olarak yorumlanır.
Yalnızca bu genişlemeden ötürü olan astronomik nesnelerin devinimi, Hubble akışı olarak bilinir. Hubble kanunu genişleyen uzay paradigması için gözlemlenebilen ilk temel olarak kabul edilir ve günümüzde Big Bang modelinin desteklenmesi için en çok atıfta bulunulan kanıtların parçalarından biri olarak hizmet etmektedir. Hubble kanunu'nun genişleyen uzay paradigması için gözlemlenebilir ilk temel olduğu bilinir ve bugün bu kanun Big Bang teorisi desteğine atfedilen birkaç parça kanıttan birine hizmet eder.
Yaygın olarak Edwin Hubble'a atfedilmesine rağmen, kanun ilk 1927'de Georges Lemaître tarafından yayınlanan bir makalede genel izafiyet denklemlerinden türemiştir. Georges Lemaitre evrenin genişlediğini öne sürmüş ve bu genişleme oranı için tahmini bir değer vermiştir, bu değer şu an Hubble sabiti olarak adlandırılır. Edwin Hubble bu kanunun varlığını onayladıktan iki yıl sonra şu an adıyla anılan sabit için daha doğru bir değer belirlemiştir. Hubble nesnelerin durgun hızları hakkında onların kırmızıya kaymalarından elde ettiği değerlerden bir çıkarım yapmıştır, bu değerlerin birçoğu daha önceleri ölçülmüş ve 1917 yılında Vesto Slipher tarafından bulunan hızla ilişkilendirilmiştir.
Kanun genellikle şu denklemle gösterilir v = H0D, H0 orantılılık sabiti (Hubble sabiti) ile D(zamanı değiştirebilir, birlikte hareket ettiği aralığa benzemez) bir galaksiye “uygun aralık” arası ve hızı v'dir. (kozmolojik zaman koordinatına bağlı olarak uygun aralığın türevidir; ‘hız'ın tanımı hakkındaki daha kurnaz tartışmalar için Uygun aralığın kullanımları'na bakınız.) H0'ın SI birimi s−1 'dir, fakat daha sıklıkla (km/s)/Mpc'den alıntıdır, bir galaksinin km/s için hızına 1 ışık yılı (3.09×1019 km) hızı verir. H0'ın karşılığı Hubble zamanıdır.

Hubble gözlemlerini yapmadan yaklaşık on yıl önce, birçok fizikçi ve matematikçi Einstein'ın genel izafiyet alan denklemlerini kullanarak uzay ve zaman arasında ilişkili bir teori geliştirdiler. Evrenin doğasının en genel ilkelerini uygulayarak dinamik bir çözüm üretildi, fakat yaygın statik evren kavramıyla çatışmaktaydı.

922'de Alexander Friedmann evrenin ölçülebilir oranda genişleyebileceğini gösteren Einstein'ın alan denklemlerinden kendi Friedmann denklemlerini türetti. Friedmann tarafından kullanılan parametre bugün Hubble kanununun orantılılık sabitinin bir aralık değişkeni gibi düşünüldüğü bir aralık faktörü olarak bilinir. Georges Lemaître benzer bir çözümü 1927'de bağımsız bir şekilde bulmuştu. Friedmann denklemleri, yoğunluk ve basıncı verilen bir akışkan için Einstein'ın alan denklemlerine homojen ve izotropik evren metriği yerleşmesinden türetilir. Genişleyen uzay zaman fikri sonunda kozmolojinin Big Bang ve Kararlı Hal teorilerine kılavuz oldu.

1927'de Hubble makalesini yayınlamadan iki yıl önce, Belçikalı rahip ve astronom Georges Lemaître, Hubble Kanunu olarak bilinen araştırma türevlerini yayınlayan ilk kişiydi. Maalesef bilinmeyen nedenlerden ötürü, radyal hızlar ve uzaklıklara (ve ilk basit H belirlenmesi) dair tüm araştırması ortadan kalktı”  Bu ihmallerin kasıtlı olduğu düşünülür. Kanadalı astronom Sidney van den Bergh'e göre, “Evrenin genişlemesine dair Lemaître'nin 1927 yılında yaptığı keşif düşük etkili bir Fransız dergisinde yayınlandı. 1931'de bu makalenin yüksek etkili İngiliz tercümesinde, kritik bir denklem şu an Hubble sabiti olarak bilinen ortadan kaldırılan bir kaynak ile değiştirildi. Evrenin genişlemesiyle ilgili bu makalenin o kısmı bilinmeyen bir tercümanın ortadan kaldırmasının önerildiği İngiliz tercümesinden de silinmişti.”

Modern kozmolojinin keşfinden önce, evrenin boyutu ve şekline dair konuşmalar kayda değerdi. 1920'de ünlü Shapley-Curtis tartışması, Harlow Shapley ve Heber D. Curtis arasında geçti. Shapley küçük bir evrende Samanyolu galaksisinin boyutunu tartışırken, Curtis evrenin daha büyük olduğunu savundu. Bu konu gelecek on yıl içinde Hubble'ın geliştirdiği gözlemlerle çözülecekti.

Edward Hubble profesyonel astronomik gözlemci araştırmalarının çoğunu zamanında dünyanın en güçlü teleskoplarıba sabit Mount Wilson Gözlemevi'nde yaptı. Spiral nebulalarda parlaklığı zamanla değişen yıldızlar hakkındaki gözlemleri, bu nesnelerin mesafesini hesaplamasında olanak sağladı. Sürpriz bir şekilde, bu nesneler Samanyolu dışında oldukları uzaklıklarda keşfedildiler.Bu nesnelere nebulalar denilmeye devam edildi ve yavaş yavaş galaksiler bu terimin yerini aldı.

Hubble kanununundaki parametreler: hızlar ve aralıklar doğrudan ölçülemez. Gerçekte bir süpernova parlaklığı mesafe ve kırmızıya kayma z = ∆λ/λ radyasyonun spektrumu hakkında bilgi verir. Hubble parlaklık ve parametre z'yi düzeltir.
Galaksi mesafe ölçümlerinin Vesto Slipher ve Milton Humason kırmızıya kayma ölçümleriyle birleşimi galaksilerle ilişkilidir, Hubble bir nesne ve onun uzaklığının kırmızıya kayması arasında zor bir orantı keşfetti. Dikkate değer bir dağılma (özgün hızların neden olduğu bilinir – Hubble akışı durgun hızın özgün hızlardan daha küçük olduğu uzay alanından çok uzak durumları kasteder) olmasına rağmen, Hubble çalıştığı ve 500 km/s/Mpc Hubble sabitini (uzaklık kalibrasyonlarındaki hatalardan dolayı şu an kabul edilen değerden daha yüksek) elde ettiği bir değer olan 46 galaksiden bir eğilim çizgisi çizebildi. (ayrıntılar için kozmik aralık basamağına bakınız)
Hubble kanununun keşfedildiği ve geliştirildiği zaman, özel görecelilik anlamında Doppler kayması gibi kırmızıya kayma olayını açıklamak kabul edilebilir; hızla birlikte kırmızıya kaymayı ilişkilendirmek için Doppler formülünü kullanın. Bugün, Hubble kanununun hız-mesafe ilişkisi, Doppler etkisi değil evrenin genişlemesine kozmolojik bir model sunan kırmızıya kayma ile bağlantılı ve hızla birlikte teorik bir sonuç olarak görülmektedir. Hubble kanununa giren küçük z hızı için, küçük z hızında kırmızıya kayma ilişkisi iki çıkarım için de aynı olmasına rağmen, Doppler etkisi daha fazla yorumlanamaz.

Hubble kanunu nesnenin hızının gözlemciden uzaklığına (ortalama kırmızıya kayma değerleri ile orantılı olduğu farzedilir) göre çizildiği bir Hubble diyagramında kolayca tarif edilebilir. Bu diyagramda doğrusal çizginin pozitif eğimi Hubble kanununun görsel tasviridir.

Hubble'ın keşfi yayınlandıktan sonra, Albert Einstein kozmoloji sabiti üzerine çalışmayı bıraktı; genel izafiyet denklemlerini düzenlemeyi düşündü. Einstein genişleyen veya daralan bir evren için, en basit biçimde, statik bir çözüm yaratabildi. Evrenin aslında genişlediğini gösteren Hubble'ın keşfinden sonra, Einstein yanlış farz ettiği evrenin statik olduğu fikrini “en büyük hatası” olarak kabul etti. Tek başına ele alındığında, deneylerle gözlemlenebilir ve orijinal olarak formülleştirdiği denklemlerin özel çözümlerini kullanarak teorik hesaplamalarını karşılaştırabildiği (büyük kütlelerin ışığı bükmesi veya Merkür gezegeninin devinimi gibi gözlemler boyunca) genel izafiyet evrenin genişlemesini öngörebilirdi.
1931'de Einstein modern kozmolojide gözlemlenebilir bir temel sağlayan Hubble'a teşekkür etmek için Mount Wilson'a gitti.
Kozmoloji sabiti geçmiş on yılda karanlık enerji için bir hipotez olarak tekrar ilgi çekmeye başladı.

Kırmızıya kayma ve mesafe arasındaki doğrusal ilişkinin keşfi, durgun hız ve aşağıdaki gibi Hubble kanunu için basit bir matematiksel gösterim oluşturan kırmızıya kayma arasındaki doğrusal hız ile birleşir:

  
    
      
        v
        =
        
          H
          
            0
          
        
        
        D
      
    
    {\displaystyle v=H_{0}\,D}
  

burada,

  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 durgun hızdır, km/s olarak gösterilir.
H0 Hubble sabitidir ve altsimge 0'ı simgeleyen alınan gözlem zamanında Friedmann denklemleriyle uyumlu 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 ile gösterilir. (sıklıkla zamana bağlı bir değer olan Hubble parametresidir ve aralık faktörü olarak ifade edilir.

  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 gözlemciden galaksiye uygun aralıktır (zamanla değişebilir, sabit olan birlikte hareket mesafesine benzemez)Durgun zaman: v = dD/dt).
Hubble kanununun durgun hız ve mesafe arasında temel bir ilişki oluşturduğu düşünülür. Ancak, durgun hız ve kırmızıya kayan değerler arasındaki ilişki kabul edilmiş kozmolojik modele bağlıdır ve küçük kırmızı kaymalar dışında oluşmaz.
Hubble küresinin yarıçapından rHS  daha büyük mesafeler D için, nesneler ışık hızından daha hızlı bir oranda uzaklaşırlar (Önemli bir tartışma için Uygun Aralık Kullanımları'na bakınız.):v = dD/dt).
Hubble “sabiti” zamanda değil, sadece uzayda bir sabit olduğundan, Hubble küresinin yarıçapı çeşitli zaman aralıklarında artabilir ya da azalabilir.
Altsimge '0' bugünkü Hubble sabitini gösterir.
Bugünkü kanıt evrenin hızlanan genişlemesini (Hızlanan evrene bakınız.) öne sürmektedir, yani herhangi bir galaksi için, durgun hız dD/dt galaksiler daha uzağa gittikçe zamanla artmaktadır. Ancak Hubble parametresinin aslında zamanla azaldığı düşünülür. Bu da eğer bazı sabit uzaklıktaki farklı galaksilere bakarsak ve onları izlersek, galaksilerin aynı uzaklıktaki diğer galaksilerden daha küçük bir hızla geçtiği anlamına gelirdi.

Kırmızıya kayma, uzak yıldızsı gökcisimleri için hidrojen α-çizgileri gibi bilinen bir dalgaboyunu belirleyerek ve hareketli bir kaynakla karşılaştırılan önemsiz bir kaymayı bularak ölçülebilir. Bu kırmızıya kayma deneysel gözlemler için kesin bir miktardır. Kırmızıya kayma ve durgun hız ilişkisi diğer bir maddedir. Daha ayrıntılı tartışma için Harrison'a bakınız.

Illustris projesi, galaksi oluşumunu ve evrenin büyük ölçekli yapısının evrimini incelemek amacıyla geliştirilmiş kapsamlı bir kozmolojik simülasyon projesidir. 2013 yılında tamamlanan bu proje, modern sayısal yöntemler ve kapsamlı fiziksel modeller kullanılarak hayata geçirilmiştir. Illustris, yüksek çözünürlük, geniş hacim ve fiziksel gerçekçilik açısından dönemin en büyük ve en ayrıntılı evren simülasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Proje kapsamında, evrenin yaklaşık 13 milyar yıllık evrim süreci bilgisayar ortamında modellenmiş ve galaksilerin oluşumu, gelişimi ile dağılımı detaylı biçimde incelenmiştir. Illustris simülasyonu, evrenin ilk dönemlerinden günümüze kadar geçen süreçte maddenin ve enerjinin nasıl organize olduğunu anlamak için önemli bir bilimsel araç olarak kullanılmaktadır.
Illustris projesi'nin sonuçları, galaksilerin yapısı, dağılımı ve evrenin büyük ölçekli özellikleri hakkında bilim insanlarına önemli veriler sağlamış; aynı zamanda gözlemsel astronomi ile teorik modellerin karşılaştırılmasına olanak tanımıştır.
Illustris projesi, evrenin büyük ölçekli yapısının ve galaksi oluşum süreçlerinin daha iyi anlaşılması amacıyla başlatılmıştır. Modern gözlemsel astronominin sağladığı verilerle teorik modellerin karşılaştırılabilmesi için, yüksek çözünürlüklü ve fiziksel olarak ayrıntılı kozmolojik simülasyonlara ihtiyaç duyulmuştur. Bu gereksinim doğrultusunda, farklı ülkelerden bilim insanlarının katılımıyla uluslararası bir iş birliği olarak Illustris projesi hayata geçirilmiştir.
Proje, özellikle galaksilerin oluşumu, evrimi ve dağılımı gibi karmaşık süreçlerin bilgisayar ortamında modellenmesini hedeflemiştir. Illustris, süperbilgisayarlar kullanılarak evrenin ilk anlarından günümüze kadar olan yaklaşık 13 milyar yıllık evrimi simüle edecek şekilde tasarlanmıştır. Bu sayede gözlemlerle uyumlu ve fiziksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmesi amaçlanmıştır. Illustris projesi, galaksi oluşumuna dair mevcut teorilerin test edilmesi ve geliştirilmesi için önemli bir kaynak olarak kabul edilmektedir.

https://www.illustris-project.org/
https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/konular/uzay-teknolojisi?page=4

Işık yılı, astronomide uzaklıkları ifade etmek için kullanılan ve yaklaşık 9,46 trilyon kilometreye (9,46×1012 km) karşılık gelen uzunluk birimi. Uluslararası Astronomi Birliğinin (IAU) tanımına göre bir ışık yılı, ışığın bir Jülyen yılında (365,25 gün) boşlukta katettiği mesafedir. İçinde "yıl" sözcüğü geçtiği için bazen hatalı olarak zaman birimi gibi algınsa da zaman birimi değildir.

Uluslararası Astronomi Birliği'ne göre (IAU), bir ışık yılı, ışık benzeri bir elektromanyetik dalganın bir jülyen yılında boşlukta katettiği mesafe olarak tanımlanır. Bir yıl için birkaç tanımlama vardır: Tropikal yıl, gregoryen yılı, jülyen yılı ve yıldız yılı. Bunlar birbirinden yüzde 0,005'e kadar sapma gösterir ve bu da daha doğru veriler için farklılıklara neden olur. Bu nedenle Uluslararası Astronomi Birliği, kesin olmayan bir yılın jülyen yılı (= tam olarak 365,25 gün) olarak yorumlanmasını tavsiye etmiştir. Işık yılına benzer şekilde, ışık saniyesi, ışık dakikası, ışık saati ve ışık günü birimleri tanımlanır. Uluslararası Birimler Sisteminde (SI), "metre" birimi, 299.792.458 m/s değerinde sabitlenmiş ışık hızı ile tanımlanır. Bu nedenle, bir ışık yılı tam bir metre sayısıdır:

Ayrıca, bir ışık yılı yaklaşık olarak:

Dünya ve Ay arasındaki en büyük uzaklık 1.2-1.3 ışık saniyesidir.
Dünya ile Güneş arasındaki ortalama uzaklık 8 ışık dakikasıdır.
Güneş sistemimizi kuşatan Oort bulutu yaklaşık 2 ışık yılı çapındadır.
Bize Güneş'ten sonra en yakın yıldız olan Proxima Centauri, 4,2 ışık yılı uzaklıktadır.
Samanyolu galaksisinin çapı 100.000 ışık yılı kadardır.
Samanyolu'nun komşu galaksilerinden Andromeda, bize 2,3 milyon ışık yılı uzaklıktadır.

(İngilizce) Uluslararası Astronomi Birliği'nin birimlerle ilgili tavsiyeleri16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) NASA kozmik uzaklık ölçümleri 1 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

JADES-GS-z13-0, 29 Eylül 2022'de JWST Gelişmiş Derin Ekstragalaktik Araştırma (JADES) için NIRCam görüntülemesi sırasında James Webb Uzay Teleskobu (JWST) tarafından keşfedilen yüksek kırmızıya kaymalı bir Lyman kesiği gökadasıdır. Ekim 2022'de JWST'nin NIRSpec cihazı tarafından yapılan spektroskopik gözlemler, galaksinin z = 13,2'lik kırmızıya kaymasını yüksek bir doğrulukla onayladı ve onu o dönemde spektroskopik olarak doğrulanan en eski ve en uzak galaksi olarak belirledi; ışık yolculuğu mesafesi (geriye dönük inceleme süresi) 13,4 milyar yıldı. Evrenin genişlemesi nedeniyle, şu anki uygun uzaklığı yaklaşık 33 milyar ışık yılıdır. 2024 yılında, daha eski ve daha uzak iki galaksi, JADES-GS-z14-0 ve JADES-GS-z14-1 bulundu.
JADES-GS-z13-0, Hubble Ultra Derin Alanı'nı da içeren Fornax takımyıldızındaki Büyük Gözlemevleri Kökenleri Derin Araştırması – Güney (GOODS-S) alanında yer almaktadır.

GN-z11 – 2016-2022 yılları arasındaki önceki rekor sahibi. (z = 10.603)

Jüpiter, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegenidir. Güneş'ten uzaklığa göre beşinci sırada yer alır. Adını Roma mitolojisindeki tanrıların en büyüğü olan Jüpiter'den alır. Büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşmakta ve gaz devi sınıfına girmektedir.

Jüpiter gerek çap gerekse kütle açısından Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegendir. Nispeten düşük olan yoğunluğu (suyun yoğunluğunun 1,33 katı), gezegenin akışkan yapısı ve kendi çevresindeki dönüş hızının yüksekliği nedeniyle, Satürn kadar olmasa da ekvatorda geniş, kutuplarda basık elipsoid görünüme sahiptir. Yansıtabilirlik derecesi (albedo) 0,52 olan gezegen, böylece yüzeyine düşen Güneş ışığının yarıdan fazlasını görünür tarafta yansıtmaktadır. Ancak kızılötesi alandaki ışınım ölçüldüğünde, Jüpiter'in, Güneş'ten aldığı enerjinin 2,3 katı kadarını dışarı yaydığı görülür. Bu nedenle gezegen, Güneş'e olan uzaklığına göre hesaplanan 106 K'den (-167 °C) çok daha yüksek bir etkin sıcaklığa sahiptir ve 126 K (-147 °C) sıcaklığında bir kara cisim gibi ışır. Jüpiter'in kendi içinde yarattığı bu enerji fazlası, gezegenin yer çekiminin etkisi ile yavaşça kendisi üzerine çökerek küçülmesi sırasında dönüştürülen potansiyel enerji ile açıklanmaktadır. Bu olgu Kelvin-Helmholtz mekanizması olarak adlandırılır.

Gaz devleri, içerdikleri elementlerin oranlarına göre iki alt gruba ayrılırlar. Uranüs ve Neptün 'buz' ve 'kaya' oranı daha yüksek Uranüs benzeri gezegenler grubundadır. Jüpiter ve Satürn ise, adını yine Jüpiter'den alan Jüpiter benzeri gezegenler grubu içindedir. Jüpiter benzeri gezegenlerin, kabaca Güneş'i ve benzer yıldızları oluşturan maddeleri bu yıldızlardakine yakın oranlarda içerdiği düşünülür. 20. yüzyıl başlarından itibaren, gezegenlerin çap, kütle, yoğunluk, kendi etrafında dönme hızı, uydularının davranışı gibi verilerden yola çıkılarak iç yapıları hakkında ortaya atılan görüşler, daha sonra tayfölçümsel çalışmalarla ve son otuz yıl içinde gerçekleştirilen birçok uzay aracı araştırması ile zenginleştirilmiş ve günümüzde oldukça tatminkâr modeller geliştirilmiştir.
Bu bilgiler çerçevesinde, Güneş Sistemi'nin ilksel bileşimine paralel biçimde Jüpiter'in kütlesinin büyük kısmını hidrojen ve helyumun oluşturduğu varsayılır. Hidrojen/Helyum kütle oranı 75/25 civarındadır. Daha ağır elementlerin Güneş Bulutsusu içindeki toplam payı %1 iken, hafif bir zenginleşme ile Jüpiter'de %3-4½ arasında olabileceği hesaplanmaktadır. Bu sonuca göre, gezegenin gözlenen basıklığının 10-15 Yer kütlesinde yoğun bir çekirdeğin varlığı ile açıklanabilmesi üzerine varılmıştır. Jüpiter'i oluşturan yapı taşları özgül ağırlıklarına göre tabakalanmış durumdadır:

Gezegenin merkezinde demir ve ağır metallerle birlikte bunların çevresinde daha hafif elementleri içeren bir 'buz' ve 'kaya' tabakasının oluşturduğu çekirdek bulunur. Bu çekirdeğin Dünya büyüklüğünde olduğu düşünülmektedir. Bu noktada sıcaklık 20.000 K, basınç 100 megabara (100 milyon atmosfer) yakındır. Yüksek basınçlar nedeniyle yoğunluğu 20 g/cm3 olan bu katmanın yarıçapı 10.000 km'den küçük; ancak kütlesi Yer'in 10 katını aşkındır.
Çekirdeği çevreleyen alanda metalik hidrojenden oluşmuş 40.000 km kalınlığında manto tabakası yer alır. Hidrojen, 3 ila 4 Mbar'dan daha yüksek basınçlarda devreye giren van der Waals kuvvetlerinin etkisi ile moleküler yapısını kaybederek metalik özellikler kazanır, ısıl ve elektriksel iletkenliği çok artar. Manto tabakası, merkezden itibaren gezegen yarıçapının ¾'üne dek uzanır, Jüpiter'in hacminin yarıya yakınını, kütlesinin ise çok büyük çoğunluğunu oluşturur. Bu alandaki metalik hidrojenin sıvı nitelikte olduğu, yoğunluğunun dıştan içe doğru 1'den 5'e kadar (su = 1) yükseldiği sanılmaktadır.
En dışta 20.000 km kalınlığında moleküler hidrojen (H2) tabakası bulunur. Gezegenin yüzeyine yaklaşıldıkça basınç, ısı ve yoğunluk düşer, hidrojen sıvıdan gaza dönüşür ve giderek atmosfer tabakasına geçilir.
Katmanlar arasında keskin sınırlar olmadığı, bir fazdan diğerine kademeli geçişler olduğu, aynı zamanda konveksiyon akımlarının katmanlar arası madde alışverişine kısmen de olsa izin verdiği tahmin edilir. Gezegenin iç kesimlerinde üretilen dev boyutlardaki ısının bu tür akımlar yardımıyla yüzeye dek aktarılabilmesi tümüyle akışkan nitelikte bir iç yapı varlığını gerektirmektedir.
Jüpiter'in, bir gaz devinin ulaşabileceği en büyük çapa yakın boyutlarda olduğu hesaplanmıştır. Kütlesi daha büyük olan bir gezegen, artan kütleçekim gücünün etkisi ile kendi üzerine çökerek, Jüpiter'e oranla daha büyük yoğunluğa, daha küçük bir hacme sahip olacaktı. Daha yüksek çekirdek sıcaklığı anlamına gelen bu durum, kütlesi Güneş'in kütlesinin %8'i kadar olan bir gezegenin nükleer füzyon için gerekli iç sıcaklığa ulaşarak bir yıldız hâline gelmesi ile sonuçlanır. Bu nedenle, 0,001 Güneş kütlesindeki Jüpiter, 'yıldız olmayı başaramamış' bir gök cismi olarak da tanımlanabilir.

Jüpiter'in kalın ve karmaşık bir atmosfer tabakası bulunmaktadır. Bu atmosferin, Güneş Sistemi'nin kökenini oluşturan Güneş Bulutsusu'nun varsayılan yapısına yakın olarak %88 oranında moleküler hidrojen (H2) ve %12 oranında helyum (He) içerdiği saptanmıştır. Bunları %0,1 oranla su buharı (H2O) ve metan (CH4) ve %0,02 oranla amonyak (NH3) izler. Azot, hidrojen, karbon, oksijen, kükürt, fosfor ve diğer elementleri içeren çeşitli bileşiklere milyonda bir düzeyini geçmeyen oranlarda rastlanmaktadır.
Aslında gaz devlerinin belirli bir yüzeyi olduğu söylenemez, gezegenden atmosfer olarak adlandırılabilecek en dış gaz tabakasına doğru kesintisiz, yumuşak bir geçiş söz konusudur. Bu tür gezegenlerin çapları hesaplanırken 1 bar (yaklaşık 1 atmosfer) sınırının dışında kalan kısım dikkate alınmaz; basıncın 1 barı aştığı noktadan itibaren tüm hacim, gezegenin sınırları içinde kabul edilir. Ancak çoğu zaman, atmosfer olarak adlandırılan alan, hidrojen gazı yoğunluğunun sıvı hidrojen yoğunluğu düzeyine çıktığı 10.000 bar basınç sınırına yani gezegenin binlerce kilometre içine dek genişletilir.
Uzaktan bakıldığında, Jüpiter yüzeyinin özellikle ekvatora yakın enlemlerde belirginleşen ardışık koyu ve açık renkli bulut kuşaklarından oluştuğu görülür. Atmosferin en üst katmanlarındaki bulutlar kristal hâlindeki amonyak ve su parçacıklarından oluşur. 
Atmosferin derinliklerine doğru, yoğuşma sıcaklıklarına göre değişik bileşiklerin meydana getirdiği bulutlar tabakalar hâlinde birbirini izler. Atmosferde dikey ve yatay doğrultuda yoğun bir hareketlilik gözlenir, 600 km/saat hıza ulaşan rüzgârlar nadir değildir.

15.000×25.000 km boyutları ile yerküreyle karşılaştırılabilecek büyüklükteki Büyük Kırmızı Leke, en az 400 senedir devam ettiği bilinen çok uzun ömürlü dev bir 'fırtına' alanıdır. Son yıllarda yapılan gözlemler neticesinde gitgide küçüldüğü bilinmektedir.
Jüpiter'in atmosferi makalesinde konu hakkında daha ayrıntılı bilgi yer almaktadır.

Katı bir yüzeye sahip olmayan Jüpiter'in dönüş özelliklerinin, atmosfer yapılarının gözlenen hareketlerine göre belirlenmesine çalışılmıştır. Ancak daha 1690 yılında Giovanni Domenico Cassini ekvator bölgesi ile kutupların farklı devirlerle döndüğünü fark etmiştir. Sonradan bu gözlem duyarlı ölçümlerle doğrulanmış ve gezegen için 'Sistem I' ve 'Sistem II' olmak üzere iki ayrı dönme süresi tanımlanmıştır. Ekvator bölgelerinin dönüşü 9 saat 50 dakika 30,003 saniyede tamamlanır ve Sistem I olarak adlandırılır. Kutup bölgelerinde dönüş süresi 9 saat 55 dakika 40,630 saniyedir ve Sistem II adını alır. Jüpiter'den yayılan mikrodalga ve radyo dalga boyundaki ışınımların ise 9 saat 55 dakika 29,730 saniyelik bir dalgalanma göstermelerine dayanarak, gezegenin manyetik alanını belirleyen büyük metalik hidrojen kütlesinin bu hızla dönmekte olduğu sonucu çıkarılmıştır. 'Sistem III' adı verilen bu periyot Jüpiter'in gerçek dönüş hızı olarak kabul edilir ve bu değerin kutuplardaki dönüş hızı ile hemen hemen aynı olduğu; ekvatorda ölçülen farklı hızın, bu bölgelerdeki bulutların 400 km/saat hıza ulaşan rüzgârlar nedeniyle doğuya doğru hareket etmelerinden kaynaklandığı dikkati çeker.

Yakın bir tarihe kadar Güneş Sistemi'nde halkaları olduğu bilinen tek gezegen Satürn idi. Dış gezegenleri ziyaret eden ilk uzay aracı olan Pioneer 10'un 1973'teki gözlemleri üzerine varlığından kuşkulanılan Jüpiter halkaları 1979 yılında Voyager 1 ve 2 uzay araçları tarafından çekilen fotoğraflarda gösterildi.

Satürn'ün halkaları gibi Jüpiter halkaları da, toz denebilecek mikroskopik boyutlardan, onlarca metre büyüklüğe kadar değişen çeşitli boylarda çok sayıda parçacığın bir araya gelmesinden oluşurlar. Bu parçacıklar bir bulut oluştururcasına birbirinden bağımsız hareket eder ve her biri gezegen etrafında kendine ait bir yörünge izler. Bu yörüngelerin gezegen ve iç uydularının çekim güçlerinin karşılıklı etkisi ile sürekli şekillenmesi sonucunda halkaların yapısı korunur. Satürn halkaları ile karşılaştırıldığında, Jüpiter'in halkalarının birçok yönden farklı olduğu görülür. Jüpiter halkalarının çok daha silik olmalarının ve zor gözlenmelerinin nedeni, kendilerini oluşturan toplam madde kütlesinin çok daha az olmasının yanı sıra ışık yansıtıcılıklarının da sınırlı olmasıdır. Jüpiter halkaları, 0,05 gibi bir yansıtılabilirlik derecesi (albedo derecesi) ile üzerine düşen Güneş ışığının büyük bir kısmını soğurur ve karanlık görünürler. Satürn yolculuğu sırasında Cassini-Huygens uzay sondası 2003 yılında Jüpiter'in yakınından geçerken yaptığı ölçümlerle Jüpiter halkalarının küresel değil, keskin kenarlı ve köşeli parçacıklardan oluştuğunu düşündüren veriler elde etti. Bu bilgiler halkaların Jüpiter'e yakın yörüngelerdeki uydulardan kopan parçacıklardan oluştuğu savını destekler niteliktedir. Bu uydulardan Metis ve Adrastea 'Ana halka'nın, Amalthea ve Thebe ise daha dışta yer alan 'Gossamer (ipliksi-ağsı) Halka'nın kaynağı olarak düşünülmektedir. Metis ve Adrastea, Jüpiter'in merkezinden 1,79 ve 1,81 RJ (Jüpiter yarıçapı) uzaklıktaki yörüngeleri ile gezegenin Roche Limiti'nin içinde bulunurlar ve parçalanma sürecinde uydular olarak değerlendirilebilirler. Ana halk

KBC Boşluğu (ing. KBC Void veya Local Hole), adını 2013 yılında bu boşluğu inceleyen gök bilimciler Ryan Keenan, Amy Barger ve Lennox Cowie'nin baş harflerinden alan devasa, nispeten boş bir uzay bölgesidir. Bu bölge, birçok yazı ve araştırma makalesine konu olmuştur.
Bu düşük yoğunluklu bölgenin kabaca küresel, yaklaşık 2 milyar ışık yılı (600 megaparsek, Mpc) çapında olduğu ve Samanyolu merkezinden birkaç yüz milyon ışık yılı uzaklıkta bulunduğu tahmin edilmektedir. Böyle bir büyüklük KBC boşluğunu bugüne kadar bilinen en büyük boşluk yapar, hatta 1988'de Av Köpekleri takımyıldızında keşfedilen bir başka büyük boşluk olan Dev Boşluk'tan (Giant Void) bile daha büyüktür. Diğer boşluklarda olduğu gibi tamamen boş değildir. Samanyolu, Yerel Grup ve Laniakea Süperkümesi'nin büyük bir kısmını içerir.
KBC boşluğunun varlığının ΛCDM modeliyle tutarlı olup olmadığı tartışılmaktadır. Haslbauer vd. KBC boşluğu kadar büyük boşlukların ΛCDM ile tutarsız olduğunu söylerken, Sahlén vd. KBC boşluğu gibi süper boşlukların varlığının ΛCDM ile tutarlı olduğunu savunur. Bir boşluğun içindeki gökadalar, boşluğun dışından gelen bir çekim kuvvetine maruz kaldıkları için evrenin ne kadar hızlı genişlediğinin kozmolojik bir ölçüsü olan Hubble sabiti için daha büyük bir yerel değer sağlar. Bazı yazarlar, galaktik süpernovalar ve Sefe değişenleri (72–75 km/s/Mpc) ile kozmik mikrodalga arka planı ve baryon akustik salınım verileri (67–68 km/s/Mpc) kullanılarak yapılan Hubble sabiti ölçümleri arasındaki tutarsızlık nedeninin bu yapı olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Diğer çalışmalar gözlemlerde buna dair bir kanıt bulamamış ve iddia edilen düşük yoğunluk ölçeğinin, yarıçapının ötesine uzanan gözlemlerle uyumsuz olduğunu tespit etmiştir. Daha sonra bu analizde önemli eksikliklere dikkat çekilmiş ve Hubble geriliminin aslında genel görelilikten ziyade MOND kütleçekimi bağlamında olsa da, KBC boşluğundan dışarı akıştan kaynaklandığı olasılığını açık bırakmıştır.

Boşluk (astronomi)
Dev Boşluk
Yrel Boşluk
Gözlemlenebilir evren

Hoscheit, Benjamin L.; Barger, Amy J. (9 Şubat 2018). "The KBC Void: Consistency with Supernovae Type Ia and the Kinematic SZ Effect in a ΛLTB Model". The Astrophysical Journal (İngilizce). 854 (1). s. 46. arXiv:1801.01890 . Bibcode:2018ApJ...854...46H. doi:10.3847/1538-4357/aaa59b.

Kambriyen Patlaması (aynı zamanda Kambriyen Çeşitlenmesi olarak da bilinir), yaklaşık 538,8 milyon yıl önce erken Paleozoik dönemin Kambriyen döneminde başlayan ve çok hücreli canlıların ani bir şekilde çeşitlendiği bir zaman aralığıdır. Bu dönemde neredeyse tüm ana hayvan şubeleri fosil kayıtlarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Kambriyen Patlaması yaklaşık olarak 13 ila 25 milyon yıl sürmüş ve modern metazoa (hayvan) şubelerinin büyük çoğunluğunun ayrışmasıyla sonuçlanmıştır. Bu olay, diğer organizma gruplarının da önemli ölçüde çeşitlenmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.
İlk canlıların ortaya çıkışı olan 3.6 milyar yıl öncesinden, 542 milyon yıl öncesine kadar geçen yaklaşık 3 milyar yıllık bir süreçte —ki bu süre Dünya tarihinin yaklaşık %67'sini kapsar— Dünya'daki canlı çeşitliliği mikroskobik boyuttaki tek hücreli canlılardan öteye geçememiştir. Fakat 542 milyon yıl öncesinden itibaren canlı çeşitliliğinde hızla bir artış yaşanmaya başlamıştır. Öyle ki 542 milyon yıl önce başlayan bu hızlı süreç sırasında gezegende bitkiler, hayvanlar ve mantarlar gibi gözle görülebilir çok hücreli canlı türleri ortaya çıkmıştır ve 542 milyon yılda —yani Dünya tarihinin yaklaşık %12'lik bir zaman diliminde— bu canlılık günümüz haline kadar evrimleşmiştir. Kambriyen'in başlangıcından sonraki 20 milyon yıl (Dünya tarihinin %0.4'ü) içerisinde günümüzdeki filumların (hayvan şubelerinin) neredeyse hepsi bu kısa zaman diliminde ortaya çıkmıştır.

The Cambrian "explosion" of metazoans and molecular biology: would Darwin be satisfied?
On embryos and ancestors by Stephen Jay Gould
The Cambrian "explosion": Slow-fuse or megatonnage? 27 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Cambrian Explosion 29 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - In Our Time, BBC Radio 4 broadcast, 17 Şubat 2005

Karanlık enerji, fiziksel evrenbilimde, astronomide, astrofizikte ve gök mekaniğinde, evreni sürekli genişlettiği ve galaksileri birbirlerinden uzaklaştırdığı varsayılan bir enerji türüdür.
Bilinen fizik kurallarına göre, herhangi bir şekilde hareketlendirilen bir cisim ya zamanla hızı azalarak durur ya da hiçbir enerji kaybı yoksa aynı hızla hareketine devam eder. Örneğin Dünya'da fırlatılan bir cismin hızı azalır ve bir süre sonra durur. Bunun nedeni Dünya'da sürtünmeden ve yer çekiminden dolayı enerji kaybına uğramasıdır. Eğer yer çekimi ve havanın bulunmadığı bir ortamda (uzayda) aynı cismi fırlatırsak karşısına bir engel çıkana kadar hareket eder. Evren ölçeğinde bu engel kütleçekim gücüdür. Evren'in kendisi ise bahsedilen fizik kuralları aksine Büyük Patlama'dan beri genişlemektedir ve zamanla evrenin genişleme hızı da artmaktadır.
Bilim insanları bunu keşfettiklerinde bu hızı artıran bir enerji olması gerektiğine karar vermişlerdir. Bu varsayılan enerji, karanlık enerji olarak adlandırılmıştır.

Karanlık enerji kavramını ilk kez Albert Einstein ortaya çıkarmıştır. Bulmuş olduğu görelilik teorisine göre formüllerini kullanarak, evrenin asla sabit hacimde kalamayacağını, genişleyeceğini ve/veya çökeceğini hesaplamıştır. Ancak Edwin Hubble'ın evrenin hep genişlediğini kanıtlamasıyla bulmuş olduğu bu yeni enerjiye saçma sapan enerji demiş, kendi de aslında formülleriyle kanıtladığı karanlık enerjiyi önemsememiştir.
Alan Guth ve Alexei Starobinsky, 1981 yılında karanlık enerjiye benzer bir negatif basınç alanının, evrenin Büyük Patlama'dan sonraki ani genişlemesini tetiklediğini öne sürmüşlerdir. 1998'de yapılan Tip Ia süpernova araştırması sırasında Saul Perlmutter ve Brian Schmidt, gözlemleri sonucu evrenin genişleme hızının arttığını ve bunun uzayın bir tür içsel gerilimi diyebileceğimiz karanlık enerji olduğundan söz etmişlerdir. Sonraki süreçte yapılan gözlemlerle evrendeki madde ve enerjinin toplamının kritik yoğunlukla uyuştuğu kanıtlanmış, madde yoğunluğunun kritik değerin yaklaşık %30'unu oluşturduğu tespit edilmiştir. 2003'ten itibaren WMAP'ten alınan veriler, daha hassas ölçümlerin yapılmasına katkı sağlamıştır.
Tam olarak çözülemeyen karanlık enerji hakkında araştırmalar halen sürmektedir.

Karanlık enerjiye ait kanıtlar dolaylıdır ancak temel olarak üç bağımsız kaynaktan gelmektedir:

Evrenin genişlemesinin ömrünün ikinci yarısında daha fazla olduğunu gösteren mesafe ölçümleri ve bunların kırmızıya kayma ile ilişkisi.
Gözlemlenebilir olarak düz evreni oluşturmak için madde ve karanlık madde dışında bir enerji türüne duyulan teorik ihtiyaç (herhangi bir küresel eğimin bulunmaması).
Evrendeki kütle yoğunluğunun büyük ölçekli dalga modellerinin ölçüleri.

NASA verilerine göre evrenin %5'inin madde, %27'sinin karanlık madde ve %68'inin karanlık enerjiden oluştuğu düşünülmektedir. Planck uydusu detaylı karanlık enerji oranını %68,3 olarak ölçerken, popüler bilim yayınlarında farklı veriler de mevcuttur. Evrendeki karanlık enerji oranı, Büyük Patlama'dan beri artmaya devam etmektedir.
Karanlık enerji, diğer enerji formlarından çok kozmolojik sabitle benzerlik göstermektedir. 
  
    
      
        w
      
    
    {\displaystyle w}
  
 = basınca bağlı kozmolojik yoğunluk parametresi olmak üzere, madde ve karanlık madde için 
  
    
      
        w
        =
        0
      
    
    {\displaystyle w=0}
  
, enerji formları için 
  
    
      
        w
        =
        
          
            1
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle w={\frac {1}{3}}}
  
 ve kozmolojik sabit için 
  
    
      
        w
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle w=-1}
  
 olarak kabul edilmektedir. Karanlık enerji için yapılan matematiksel hesaplamalar ise, 
  
    
      
        w
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle w=-1}
  
'e çok yakın bir değerdir. Bu durumda karanlık enerjinin sabit negatif basıncı, evrenin genişlemesinin giderek hızlanmasını sağlayan temel etken olmaktadır.

Bu iki kavramdaki karanlık ibaresi, bunların; bırakın maddeyle, ışıkla bile herhangi bir etkileşime girmemelerinden ileri gelir. Işık, görmenin anahtarıdır ama bu iki kavram ışıkla etkileşimi olmadığı için görünmezler. Büyük Patlama'dan sonra muhtemelen ilk 5 milyar yıl karanlık maddenin çekim gücü evrenin hakimiyken, sonrasında karanlık enerji evrenin mutlak hakimi konumuna yükselmiştir. Bunun sonucu olarak evren her geçen gün artan bir hızla büyümektedir. Kabul ettiğimiz anlamdaki maddesel yasalar, bilinen evrenin sadece kabaca %5'i ile ilgilidir. Geriye kalan %95 hala bizler için bilinmemektedir.
Fizik ve kozmoloji bilim insanları karanlık enerji ve karanlık maddeyi incelemek için uzay teleskopları ve elektron hızlandırıcılarından faydalanmaktadırlar. CERN fizik koordinatörü Luca Malgeri, Büyük Hadron Çarpıştırıcısının ilk kez tam güçle çalıştırılacağı zaman enerjisinin ikiye katlanacağını ve bize karanlık madde parçacıklarını keşfetmemize olanak sağlayacağını söylemektedir. Gezegen, yıldız ve galaksilerin karanlık madde ve karanlık enerjinin etkisi altında bulunduğunu ifade eden Malgeri, bu keşfin evrensel sonuçları olacağını iddia etmektedir.

Bazı görüşlere göre evrenin genişlemesine karanlık enerjinin etkisi düşünülenden daha azdır. Sınırsız patlama teorisi olarak adlandırılan bir teoriye göre sürekli olarak yeni Büyük Patlama'lar ile evreni genişleten bir sistem bulunmaktadır. Buna göre, evren ne kadar genişlerse galaksiler evrene homojen dağılmak isteyecektir. Bunun nedeni fizik kanunları ve kütleçekim teorisidir. Evren bir başka patlamayla genişledikçe galaksilerde homojen dağılmak için birbirinden uzaklaşır. Özetle, galaksilerin birbirinden uzaklaşmasında karanlık enerjinin etkisinden çok bu genişleme olayının etkisi vardır. CERN fizikçilerinden Dragan Hajdukovic hem karanlık maddeye hem de karanlık enerjiye açıklama getiren yeni bir yaklaşım sundu. Fizikçiler, öncesinde uzay boşluğu olarak tanımlanan dokuya kuantum vakum diyorlar. Çünkü artık onun boş olmadığını, parçacıklar ve bunların karşıt eşleriyle dolu, yani madde ile antimadde bir araya geldiğinde birbirlerini yok ediyorlar. Hajdukovic, madde ve antimaddenin sadece zıt yüke sahip olmadığını, kütleçekimsel olarak da zıt özellikler taşıyabileceklerini söylüyor. Hajdukovic'e göre madde pozitif, antimadde ise negatif kütleçekimine sahip. Madde yoğunsa çekme, antimadde yoğunsa itme kuvveti oluşuyor.

Karanlık madde

Karanlık madde, astrofizikte, elektromanyetik dalgalarla (radyo dalgaları, gözle görülebilen ışık, x-ışınları, vb.) etkileşime girmeyen, varlığı yalnız diğer maddeler üzerindeki kütleçekimsel etkisi ile belirlenebilen varsayımsal maddelere denir. Karanlık maddelerin varlığını belirlemek için gök adaların döngüsel hızlarından, gök adaların diğer gök adalar içerisindeki yörüngesel hızlarından, geri planda yer alan maddelere uyguladığı kütleçekimsel mercekleme özelliğinden ve gök adaların içerisindeki sıcak gazların sıcaklık dağılımından yararlanılır. İncelemeler, gök adalarda, gök ada gruplarında ve Evren'de, görülebilen maddelerden çok daha fazla karanlık madde olduğunu göstermektedir. Karanlık maddelerin bileşenleri tamamen bilinmemekle birlikte, WIMP'ler, aksiyonlar, sıradan ve ağır nötrinolar, gezegenler ve sönmüş yıldızlarla birlikte verilen isim MACHO'lar ile ışıma yapmayan gaz bulutlarından oluşur.
Evrendeki kütleçekimsel enerjinin incelenmesi sonucu, varsayılan toplam enerji yoğunluğunun sadece %4'ünün doğrudan gözlemlenebilir maddelerden oluştuğu gözlemlenmiştir. Yine bu toplamın %22'sinin karanlık maddeden oluştuğu hesaplanmaktadır. Kalan %74'ünün ise evrene dengeli bir şekilde yayılmış olan karanlık enerjiden oluştuğu kabul edilir.

Karanlık madde kavramı, ilk olarak 1932'de Jan Hendrik Oort ve 1933 yılında, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden İsviçreli astrofizikçi Fritz Zwicky tarafından öne sürülmüştür. Fritz Zwicky'nin gözlemi ve iddiası kırk yıl boyunca hiçbir ortamda ciddiye alınmamıştır. Karanlık maddenin var olduğuna dair en güçlü kanıt olan Sarmal Gök ada eğilimleri, 1970 yılında Washington Carnegie Enstitüsü'nde Vera Rubin ve arkadaşları tarafından ileri sürülmüştür. Vera Rubin de Fritz Zwicky ile benzer bir kaderi paylaşarak, uzun yıllar ciddiye alınmamış, hiçbir ciddi yayın organı çalışmalarına yer vermemiştir. Master ve doktora tezleri de daha önce reddedilmiş olan Vera Rubin için bu durum pek şaşırtıcı olmamıştır. Onlarca yıl sonra, bugün hemen hemen tüm astrofizikçiler karanlık maddenin varlığını kabul ederler. Ağustos 2006'da yayınlanan, 150 milyon yıl önce gerçekleşmiş olan iki gök ada kümesinin çarpışmasına dair gözlem, karanlık maddelerin varlığına dair daha somut bir kanıt oluşturmuştur. Çarpışma sırasında sıcak gazlar arasında bir etkileşim olmuş ve daha sonra merkeze yaklaşmışlardır. Gök adalar ve karanlık madde etkileşime girmemiş ve merkezden uzak kalmışlardır.
İki şekilde karanlık maddenin ortaya çıktığı sanılmaktadır: Baryonik karanlık madde ve Baryonik olmayan karanlık madde. Evrenin kütlesinin yüzde 90'ını oluşturduğu varsayılmakla birlikte, karanlık maddenin henüz astronomlar için sırrı çözülmüş değildir. 1970'ler Evren'deki maddenin yüzde doksanının görünmez olduğunun keşfedilmesiyle karanlık madde iddialarının güçlendiği yıllar olmuştur. Karanlık maddenin var olduğu varsayılmakta, ancak ne olduğu konusunda çok az açık bilgi vardır.

Karanlık maddenin varlığına ilişkin en önemli kanıt, 1970'li yıllarda Washington Carnegie Enstitüsü'nden Vera Rubin ve arkadaşları tarafından ortaya konulmuştur. Bu grup gök ada dönme eğrileri adı verdikleri, gök adadaki yıldız ve gazların gök ada merkezi etrafındaki yörünge hızları ile bunların merkeze olan uzaklıklarını bir grafik üzerinde gösterdi. Eğer bir sarmal gök adada, Samanyolu gök adasında olduğu gibi, kütle; galaktik maddenin görünen durumuna göre dağılmışsa, Güneş sistemindekine benzer, hızlı bir hız azalmasının görülmesi gerekir. Çünkü kütlenin büyük bir yüzdesi merkezdeki şişkin bölgede toplandığından, haloda çekim çok zayıf olacaktır. Bunun sonucu olarak merkezden uzaklaştıkça, yıldız hızları azalacak ve gök ada dönme eğrisi hızlı bir düşme gösterecektir.
Fakat Samanyolu, Andromeda ve diğer sarmal gök adalarda durumun böyle olmadığı görülmektedir. Bu gök adaların gök ada dönme eğrilerinde, hız düşmesi yerine, düz bir gidiş kendini göstermektedir. Başka bir ifade ile, yıldızların hızları halo boyunca sabit kalmaktadır. Böyle bir durumun anlamı şudur: Bu gök adaların her birinde kütlenin büyük bir yüzdesi merkezdeki şişkin bölgede toplanmış olmayıp, gök ada içinde baştan sona düzgün bir şekilde yayılmıştır. Bu ise ancak gök ada halesinde önemli miktarda karanlık maddenin var olması ile mümkündür.

En büyük ölçeklerde artık kütleçekimine bağımlı cisimler yoktur. Ama galaksilerin dağılımı da tam anlamıyla düzgün değildir. Evrenin ilk dönemlerinden beri küçük de olsa birtakım yoğunluk dalgalanmaları varlıklarını sürdürmüştür. Kritik yoğunluğa neden olan karanlık madde, galaksi kümeleri ve süperkümelerinin üzerindeki ölçeklerde pekâlâ düzgün dağılmış olabilir. Bununla birlikte, en azından karanlık maddenin bazı türlerinin, daha büyük ölçeklerdeki yoğunluk dalgalanmalarında bir rolü olmalıdır. Yalnızca galaksileri sayarak ışıma gücü yoğunluğunu ölçmek karanlık maddenin katkısını göz ardı etmek demektir. Oysa 10 ya da 100 megaparsekten daha büyük ölçeklerde Evren'deki karanlık maddeyi ölçmenin yöntemleri vardır.
Minik dalgalanmalar nedeniyle yoğunluğun fazlalık gösterdiği yerlerde çevredeki madde üzerinde hafıf bir çekme etkisi, yoğunluğun az olduğu bölgelerde ise çevredeki madde üzerinde hafif bir itme etkisi olur. Bu etki, kendisini çevremizdeki galaksiler üzerinde düzgün Hubble genişlemesinden küçük sapmalar şeklinde gösterir. Eğer galaksilerin normal Hubble akışından farklı olan bu "özel" hızları ölçülebilir ise, karanlık maddenin dalgalanan bileşeninin izi bulunmuş demektir. Bu anlamda TullyFisher bağıntısının özel bir önemi vardır. L α vrot4 olarak ifade edilen, galaksinin ışıma gücü ve dönme hızı arasındaki bu bağıntı, galaksinin uzaklığının bir ölçüsünü verir. Hubble yasasına göre kırmızıya kaymadan da bir uzaklık bulunur. Bununla birlikte, kırmızıya kayma yoluyla hesaplanan uzaklık, galaksinin özel hızının Hubble hızına eklendiğine mi yoksa çıkarıldığına mı dayanarak gerçek uzaklıktan büyük ya da küçük olabilir. Binlerce galaksi için bu iki uzaklık karşılaştırılarak, 100 megaparsek uzaklığa kadar özel hız dağılımının bir haritası çıkarılabilir.
Bu hareketlere var olan tüm madde neden olduğundan, ışıyan ya da karanlık tüm maddeyi ortaya çıkarmak mümkün oluyor. İlk sonuçlar, gözlenen hızda kütle hareketleri için yaklaşık olarak kritik yoğunluğa eşit miktarda bir karanlık madde olması gerektiğini gösteriyor. Bu hareketlerden sorumlu dev madde yoğunlaşmaları olduğu için, bu kütle akışlarının kaynakları, oldukça duyarlı bir biçimde bulunabilir. Bizden yaklaşık 40 megaparsek uzaklıkta bulunan en yakın yoğunlaşmaya 'Büyük Çekici' adıverilmiştir. Eğer gerçekse, Büyük Çekici'nin bir düzine zengin galaksi kümesinin içerdiğinden daha fazla sayıda galaksi içermesi gerekir. Galaksi düzlemimiz Büyük Çekici'nin büyük bir bölümünü görmemizi engellediğinden galaksileri doğrudan doğruya sayamıyoruz. Kütle akışlarına yol açan başka galaksi komplekslerinin bulunma olasılığı da oldukça yüksektir.

Halolarda yer alan olası astrofiziksel cisimler arasında yıldız enkazları, nötron yıldızları, beyaz cüce gibi sönük yıldızlar, hatta kara delikler ve küçük kütlelerinden dolayı hiçbir zaman yıldız olmayı başaramamış cisimler bulunur. Bu cisimler hemen hemen ya da tümüyle görünmez olduklarından karanlık madde için mükemmel adaylardır. Dahası, varlıkları kesin olarak bilindiğinden, MACHO'lar halodaki karanlık madde adayı olarak WIMP'lerden daha uygundurlar.
1993 yılında yapılan iki deneyde MACHO 'ların varlığı konusunda güçlü kanıtlar elde edilmiştir. Bu deneylerde kullanılan yöntem, çekimsel mercek etkisidir. Eğer bir MACHO, Dünya ile uzak bir yıldızı birleştiren doğrultuya çok yaklaşırsa, başka türlü görünmez olan MACHO 'nun kütleçekimi, yıldızın ışığını büken bir mercek gibi davranır. Yıldızın, birbirinden bir açı saniyesinin binde biri kadar uzaklıkta olan birçok görüntüsü oluşur ki bunu yeryüzünden gözlemek hemen hemen olanaksızdır. Bununla birlikte, Samanyolu halosu çevresinde yörüngesindeki hareketi sırasında MACHO bu doğrultuyu keserken arkadaki yıldız geçici olarak parlaklaşır.
Buradaki düşünce arka plandaki yıldızlardaki parlaklaşma etkilerini ölçmektir. Burada iki temel güçlük söz konusudur.

Birincisi, çekimsel mercek etkisine oldukça ender rastlanır. Herhangi bir anda arka plandaki her iki milyon yıldızdan yalnızca birinde çekimsel mercek etkisi gözlenir.
İkincisi, yıldızların pek çoğu yapısal olarak değişken olduklarından, zaman zaman geçici parlaklık değişmeleri gösterirler. Çekimsel mercek olayının değişen yıldızlardan farklı ve kendine has özellikleri vardır. Bunlardan bazıları olayın zamanda simetrik, dalga boyuna bağlı olması ve bir yıldız için yalnızca bir kez ortaya çıkmasıdır.
Çekimsel mercek olayını düşük gözlenme olasılığını aşabilmek için Büyük Macellan Bulutu'ndaki birkaç milyon yıldızı gözlemek üzere deneyler tasarlandı. Her yıldız bir yıl boyunca yüzlerce kez gözlendi. Kırmızı ve mavi filtre kullanılarak alınan verilerin ön incelemesi sırasında birçok karakteristik çekimsel mercek olayına rastlandı. Olay süreleri 30 ile 50 gün arasındaydı.
Her ne kadar bilinmeyen uzaklık ve MACHO'nun bakış doğrultusuna yaklaşırken sahip olduğu hız gibi konularda belirsizlikler varsa da çekimsel mercek olayının süresi MACHO'nun kütlesinin bir ölçüsüdür. Olayın süresi, MACHO'nun Einstein halka yarıçapı adı verilen çekimsel merceğin etkili boyutunu katetmesi için gereken zamandır. Einstein halkasının yarıçapı, yaklaşık olarak MACHO'nun Schwarzschild yarıçapı ile uzaklığının geometrik ortalamasıdır. Büyük Macellan Bulutu 'nun yarı uzaklığında olan bir MACHO için bu uzaklık 55 kiloparseklik değerin yarısıdır. Einstein halka yarı çapıda yaklaşık olarak Dünya-Güneş uzaklığı kadar, yani 1 astronomi birimine eşittir. Mercek etkisi yaratabilmek için MACHO'ların mercekten daha küçük boyutlu olmaları gerekir, yani MACHO'ların boyutları 1 astronomi birimi ya da kabaca bir kırmızı devin yarıçapı kadar olmalıdır. Gözlenen olaylar, yüzde birkaçlık yanılma payı ile karanlık maddenin MACHO modelinin öngördüğü kadardır. Olay süreleri tipik kütle olarak 0,1 M☉ de

Karanlık sıvı teorisi, evrendeki karanlık madde ve karanlık enerjiyi tek bir çerçevede açıklamayı amaçlayan bir kozmoloji hipotezidir. Bu teori ilk olarak 2005 yılında Fransız kozmolog Alexandre Arbey tarafından önerilmiştir. Teoriye göre, karanlık madde ve karanlık enerji aslında ayrı kökenlere sahip farklı fiziksel olgular değildir; aksine, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve tek bir "sıvının" iki farklı yüzü olarak düşünülebilir. Galaktik ölçeklerde karanlık sıvı, karanlık madde gibi davranırken; daha büyük ölçeklerde, davranışı karanlık enerjiye benzer hale gelir. 2018 yılında astrofizikçi Jamie Farnes, negatif kütleye sahip bir karanlık sıvının hem karanlık maddeyi hem de karanlık enerjiyi açıklayabileceğini öne sürmüştür.

Karanlık sıvı, çekici ve itici özellikleri yerel enerji yoğunluğuna göre değişen özel bir sıvı türü olarak varsayılır. Bu teoriye göre, karanlık sıvı, baryon yoğunluğunun (normal madde) yüksek olduğu bölgelerde karanlık madde gibi davranır. Yani, madde varlığında yavaşlar ve çevresinde birikir; bu da büyük kütlelerin çevresinde yerçekimini güçlendirir. Bu etki, özellikle galaksiler gibi çok büyük kütlelerin varlığında belirgin hale gelir ve galaksilerin gözlemlenen dönüş hızlarını açıklamada kullanılır.
Diğer yandan, galaktik süperkümeler arasındaki boşluklar gibi maddenin az olduğu bölgelerde, karanlık sıvı gevşer ve negatif basınca sahip olur. Bu durumda, karanlık sıvı itici bir kuvvet oluşturur ve bu etki, karanlık enerjiye benzer şekilde evrenin hızlanarak genişlemesine neden olur.
Karanlık sıvı teorisi, karanlık madde ve karanlık enerjinin ötesine geçerek, çeşitli madde yoğunluklarında sürekli bir çekici ve itici özellikler aralığı öngörür. Ayrıca, bu teori; enflasyon, öz kuvveti, k-öz kuvveti, f(R), MOND, TeVeS gibi diğer birçok yerçekimi teorisinin özel durumlarını da kapsayabilir.

Karanlık sıvı, klasik akışkanlar mekaniği modelleriyle tam olarak analiz edilememektedir; çünkü bu alandaki denklemler henüz çözülemeyecek kadar karmaşıktır. Genel Chaplygin gazı modeli gibi formel akışkan yaklaşımları, karanlık sıvının modellenmesinde ideal bir yöntem olsa da, bu hesaplamalar için yeterli gözlemsel veri bulunmamaktadır. Bu nedenle, hipotez genellikle skaler alan modelleriyle basitleştirilerek incelenmektedir.

Kelvin, Uluslararası Birim Sistemi'ne göre temel sıcaklık ölçüsü birimi. Sembolü K'dir. İsmini, termodinamikteki mutlak sıfır kavramını ilk defa gazlardan tüm maddelere uygulayan İskoç asıllı bilim insanı Lord Kelvin'den alır.
Kelvin, sıcaklığın ölçüsü birimidir ve uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır. Kelvin, mutlak sıfır sıcaklığına dayanan bir sıcaklık ölçeği olarak bilinir ve diğer sıcaklık ölçeklerine göre farklı bir ölçüm yöntemi kullanır.
Kelvin'in tanımı, belirli bir moleküler hareketliği ifade eden mutlak sıfır noktasından başlayan sıcaklık ölçeğine dayanır. Kelvin, Celsius ölçeği ile benzerdir ancak farklı bir sıfır noktası kullanır. Celsius ölçeği, suyun donma noktasının 0 °C ve kaynama noktasının 100 °C olduğu bir ölçekken, Kelvin ölçeği mutlak sıfır noktasını 0 Kelvin (K) olarak tanımlar ve sıcaklık arttıkça Kelvin cinsinden ölçülür.
Kelvin ölçeği, diğer sıcaklık ölçeklerine göre daha doğru ve ölçülebilir bir ölçek olarak kabul edilir. Ayrıca, Kelvin'in diğer sıcaklık ölçekleri ile ilişkisi sabit bir orana sahiptir, bu da Kelvin'in özellikle bilimsel ve endüstriyel uygulamalarda sıkça kullanılmasına neden olur.
Kelvin, termodinamik sistemin sıcaklığını ölçmek için kullanılır ve özellikle endüstriyel uygulamalarda, kimya, fizik, astronomi, mühendislik ve meteoroloji gibi birçok alanda yaygın olarak kullanılır.
Birim aralığı santigrat (Celsius) derecesiyle aynı olan kelvin, sıfır noktası olarak mutlak sıfırı (–273,15 °C) alır. 1954'teki onuncu Ağırlık ve Ölçüler Genel Konferansı'nda (Fr. Fransızca: Conférence Générale des Poids et Mesures) suyun üçlü noktasının termodinamik sıcaklığının (mutlak sıfırla olan farkının) 273,16'da biri olarak tanımlanmıştır.
Santigrat derecesi sıfır noktasını suyun donma noktası olarak aldığından, 0 °C 273,15 K'e eşit olur. Benzer şekilde santigrat derece olarak ifade edilen herhangi bir sıcaklığı kelvine çevirmek için söz konusu değere 273,15 eklenir. Mesela 22 °C = 22 + 273,15 = 295,15 K.
Kelvin sıcaklık birimi, 1967'deki 13. Ağırlık ve Ölçüler Genel Konferansı'ndan beri "derece" sözcüğü kullanılmadan tanımlanmakta ve dolayısıyla derece işareti (°) olmadan yazılmaktadır.
10−12 düzeyinde, 1 kelvinin trilyonda biri kadar olan sıcaklığa ise pikokelvin denir.

"Kelvin Sıcaklık Ölçeği". 1 Nisan 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2023. 
"kelvin - unit of measurement". 22 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2023. 
"Kelvin: Introduction". 25 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2023.

Kozmik mikrodalga arka planı, 1964 yılında keşfedilen ve bütün evreni dolduran bir elektromanyetik dalgadır. 2,725 kelvin sıcaklığındaki kara cisimin ısıl ışınımına denk gelen eden 160,2 GHz frekansında ve 1,9 mm dalga boyunda olduğu COBE uydusu tarafından atmosfer dışında hassas olarak ölçülmüştür. Fon ışıması, evrenin en uzağından yani Büyük Patlama'dan geldiği düşünülen elektromanyetik ışımadır. Bu ışımayı birçok radyo astronom ve fizikçi Büyük Patlama'nın en büyük kanıtı sayarlar.

1948 yılında George Gamow, Ralph Alpher ve Robert Herman tarafından varlığı teorik olarak öne sürülmüş ve 5 K sıcaklığında bir kara nesnenin yaydığı ışıma ile aynı dalga boyunda olması gerektiği hesap edilmişti. 1964 yılında Amerikalı radyo astronomlar Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson bu dalga boyundaki ışımayı keşfederek 1978 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmışlardır. NASA tarafından atmosfer şartlarından etkilenmeden doğru ölçüm yapması için bu işe özel COBE  sondası 18 Kasım 1989'da uzaya gönderildi. COBE'nin gönderdiği resim ayrıntılı değildi. Çıkardığı resim evrenin kabaca bir kozmik arka plan ışımasını gösteriyordu. 1993'te görevi sona eren COBE sondası yerine 30 Haziran 2001'de WMAP sondası uzaya gönderildi. WMAP, COBE'ye oranla daha ayrıntılı bir resim çıkarmıştır ve günümüzde hala bu resim kullanılmaktadır. WMAP halen aktif olarak görev yapmaktadır.

Doppler etkisine göre daha uzaktaki gökadalar daha kırmızı dalga boyuna kayar. Yaklaşan trenin düdüğünün sesinin tiz perdeden gelmesi ve uzaklaşan trenin düdüğünün sesinin kalın perdeden gelmesi gibi uzaklaşan ışığın dalga boyu da kırmızıya kayar (daha uzun dalga boyuna doğru). Uzaktaki gökadaların bizden daha büyük hızlarla uzaklaştığı gözlemlenmiştir. Mantıken evren büyük patlama neticesinde genişlerken gökadalar birbirinden homojen hızlarda genişlemeliydi. Uzaktaki gökadaların daha büyük hızlarla birbirinden uzaklaşması homojen genişlemeyi de doğrular.
O zaman en uzaktaki gökadaların dalga boyu ne olmalıydı. Özel görelik kuramına göre ışık hızı aşılamayacağına göre en uzaktakiler ışık hızından küçük sonlu bir hızla uzaklaşmalıydı. En uzaktaki gökadadan gelen ışık hem en hızlı uzaklaşan hem de en uzak geçmişten gelen ışıktır. En uzak geçmiş ise evrenin oluştuğu zamanlardan gelen ışıktır. Deneysel gözlemlerde böyle bir ışımaya rastlanmış ve ilk önceleri bu ışımanın doğal olmayan bir kaynaktan gelen parazit olduğu sanılmıştı. Sonra ışımanın uzayda her doğrultudan geldiği tespit edildi ve sonra evrenin en uzak geçmişinden gelen kozmik fon ışıması olduğuna hükmedildi. Fon ışıması en uzak geçmişten gelen en uzun dalga boylu ışımadır.
Evren ilk oluştuğunda ışıma serbestçe yayılma fırsatı bulduğunda yani ilk madde öncesi yapıtaşlarının boşluklarından sızabildiği kadarıyla gözlemlenebilmektedir. Uzayda her doğrultuda homojen bir ışıma olmadığı gözlemlenmiştir. Fon ışımasının haritası gözenekli bir yapı sergiler.

1989 yılında NASA'nın COBE adlı uydusundan gelen verilerle harekete geçen ve evrenin Büyük Patlamadan 380.000 yıl sonraki halini keşfeden George Smoot ve John C. Mather adlı iki Amerikalı araştırmacı, 2006 yılı Nobel Fizik Ödülü'ne sahip olmuşlardır. Böylece kozmik arka plan ışımalarının varlığı ve Big Bang Teorisi'nin doğruluğu daha fazla netlik kazanmıştır.

CMBR Theme on arxiv.org 3 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio: Fraser Cain and Dr. Pamela Gay – Astronomy Cast.  The Big Bang and Cosmic Microwave Background – October 20064 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Visualization of the CMB data from the Planck mission 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Copeland, Ed. "CMBR: Cosmic Microwave Background Radiation". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 9 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Ağustos 2014.

Kuasar (aynı zamanda yıldız benzeri bir nesne olarak da bilinir, kısaltılmış QSO), kütlesi milyonlarca ila on milyarlarca güneş kütlesi arasında değişen, bir gaz diski ile çevrili bir süper kütleli kara delik tarafından desteklenen son derece parlak bir aktif galaksi çekirdeğidir (AGN). Kara deliğe doğru düşen diskteki gaz sürtünme nedeniyle ısınır ve elektromanyetik radyasyon şeklinde enerji açığa çıkarır. Kuasarların ışıma enerjisi muazzamdır; en güçlü kuasarlar, Samanyolu gibi bir galaksiden binlerce kat daha fazla parlaklığa sahiptir.

Bir kuasar çok uzakta bulunan radyo kaynağı olup içinde bir sürü takım yıldızı barındırır. Kuasarlar çok parlak ve enerjiktir, ilk kez kırmızıya kayma miktarları ile saptanmıştır. Bu elektromanyetik dalgaların boyları radyo dalgaları ve görünür ışığın arasındaki spektrumdadır. Bu dalgalar, galaksiler gibi geniş alanlı ışık kaynaklarından bizlere yıldız gibi görünen nokta kaynaklarından gelmektedir.
1980'in başlarına kadar bu objelerin doğası hakkında tartışmalı görüşler olsa da, şu an uzlaşılmış bilimsel kanı şu yöndedir: Kuasar çok büyük bir galaksinin merkezindeki sıkıştırılmış alandır. Ayrıca bu alanın merkezi birçok büyük kütleli karadelik çevrelemektedir. Büyüklükleri yaklaşık olarak Schwarzschild yarıçapının 10 ile 10000 katı olarak değişmektedir. Kuasar, bir karadeliğin etrafından olan büyüme diski tarafından kuvvetlendirilir.

Kuasarlarda çok hızlı bir kırmızıya kayma gözlenir. Bu etki, evrenin kuasar ve Dünya arasında genişlemesinden kaynaklanmaktadır. Bu olgu Hubble yasası ile birlikte yorumlanırsa, elden edilen kırmızıya kayma miktarı kuasarların çok uzakta olduğunu belirtir. Ayrıca çok yaşlı olduklarını da ifade eder. Kuasarlar, en parlak, en geniş ve en enerjik en aktif olan objelerin merkezinde bulunmaktadırlar (ayrıca yaydıkları enerji Samanyolu'nun yaydığı enerjinin 200-400 bin katıdır). Yayılan bu radyasyon spektrumu, X-ışınları ve kızıl ötesine yakın, ultraviyole ışınları arasındadır. Bazı kuasarlar ise güçlü radyo dalgaları ve gama dalgaları yayabilirler. Kuasarların ilk fotoğraflandıklarında birkaç noktaya benzedikleri için yıldızlardan ayırt edilememişlerdir ama yaydığı dalgaların kendine özgü spektrumu incelendiğinde anlaşılabildiler. Kızıl ötesi teleskoplar ve Hubble teleskobu kullanılarak, bazı durumlarda sıcak galaksilerin kuasarlar tarafından çevrelendiği tespit edildi.	
Gökyüzündeki en parlak kuasar Virgo takım yıldızında bulunan 3C 273 'tür. Görünür kadir derecesi 12.8 'dir ama mutlak kadir derecesi -26.7 'dir. Bu gök cismi 13 milyar ışık yılı uzakta olmasına rağmen, şayet 10 parseklik standart uzaklıkta olsa güneşimiz kadar parlak olacaktır. Bu kuasarın parlaklığı, güneşimizin trilyon katı başka bir şekilde söylemek gerekirse galaksimizin yaklaşık 100 katı büyüklüğündedir. Büyük aktif çekirdekleri çok güçlü madde ve enerji ile ilişkilendirilebilir. Ayrıca tercihen kendi jetinin yönünde olur. Evren milyarlarca galaksiyi içinde bulundurmasına rağmen milyarlarca aktif olan çekirdeği ancak bugün görülebilmektedir. İstatiksel olarak belli miktardaki jet enerjisi bize doğru işaret etmeli, bazısı ise başka yöne işaret etmelidir. Bu nedenden dolayı bazen kuasarlar daha parlak görünür. Çünkü jetleri bizi hedef almıştır.
Hiper aydınlık kuasar APM 08279+5255, 1988 yılında keşfedilmiştir. Mutlak kadiri -32,2 dir. Hubble Uzay Teleskopu ve 10 m Keller teleskobu yüksek çözünürlüklü fotoğrafları yardımıyla belirlenmiştir. Bazı özel teknikleri saymazsak, bu galaksiler kuasarların yayınladıkları ışığa karşı gözükmeyecek kadar az ışık yayınlıyorlardı. Çoğu kuasarlar küçük teleskoplar tarafından gözükmez ama 3C 273 teleskobu ortalama bir bir değere sahip olmasına rağmen bir istisnadır. 2,44 milyar ışık yılı uzaktaki bir objeyi amatör bir ekipmanla gözlenebilen en uzak astronomik objelerden biridir.
Bazı kuasarlar görünür parlaklıkları optikal aralıkta değişir. Özellikle ve sıklıkla X-ışınlarında değişirler. Çünkü bu değişimler kuasarların tanımlanış üst limitleri için çok hızlı olur. Bu kuasarlar Güneş Sistemi'nden daha geniş değildirler. Bu parlaklık mekanizmasındaki değime olasılıklı olarak geln ışınların relativistik değişimi de etki eder. Kuasarlar için bilinen e büyük kırmızıya kayma Ulas J1120+0641 kuasarından kaydedilmiştir. Bu kırmızıya kaymanın sayısal değeri 7,085 dir.Bu değer gerçekçi bir uzaklık anlayışıyla yaklaşık 29 milyar ışık yılını işaret etmektedir.
Kuasarlar, uzaktaki galaksilerin çekirdeğindeki çok büyük kütleli kara deliklerin sahip olduğu güçlendirme maddesiyle güçlendiğine inanılıyor. Çünkü ışık çok büyük kütleli bir karadelikten kaçamaz. Bu kaçma enerjisi aslında yerçekimi bükülmesinde ve çok büyük bir sürtünme sayesinde sağlanır. Kuasarların içinde çok büyük kütleli cisimler saptanabilir.

Bilinen 200000 kuasarın çoğu Sloan Sayısal Gökyüzü Araştırması (Sloan Digital Sky Survey) ile tespit edilmiştir. Gözlemlenen bütün kuasar tayfları 0.056 ile 7.085 arasında bir kırmızıya kayma (redshift) değerine sahiptir. Bu kırmızıya kaymalara Hubble kanunu uygulanarak bunların bizden 600 milyon ile 28.5 milyar ışık yılı (Comoving mesafesi olarak) arası uzaklıklarda olduğu bulunabilir. En uzak kuasarlarla aramızdaki mesafenin büyüklüğünden ve ışığın sınırlı hızından dolayı kuasarları ve etrafındaki boşluğu ancak evrenin çok eski zamanlarında var olduğu halleriyle görebiliriz.
Çoğu kuasar 3 milyar ışık yılından daha uzaktır. Kuasarlar, her ne kadar Dünya'dan bakıldığında zayıf görünseler de bu kadar uzaktan görülebilmeleri gerçekte evrendeki en parlak cisimler olmalarından kaynaklanmaktadır. Gökyüzünden görünen en parlak kuasar, Virgo takım yıldızındaki 3C 273'tür. Ortalama görünen büyüklüğü 12.8 olmakla beraber (orta boyutlu bir teleskopla görünebilecek kadar parlak) mutlak büyüklüğü -26.7'dir. 33 ışık yılı kadar bir mesafeden bakıldığında bu cisim gökyüzünde Güneş'in Dünya'da göründüğü kadar parlak görünür. Bu kuasar Güneş'in sahip olduğu aydınlığın 4 trilyon katına, Samanyolu gibi devasa galaksilerin ışık enerjilerinin toplamının 100 katına sahiptir. Bununla beraber, bu hesaplamalar kuasarın bütün yönlerde enerji yaydığı farz edilerek yapılmıştır. Bir aktif galaktik çekirdek madde ve enerjinin kuvvetli bir püskürmesi ile ilişkili olabilir ve öncelikli olarak kendi püskürmesinin yönünde yayılım yapıyor olabilir. Çoğu milyarlarca yıl önce aktif olan fakat ancak bugün görülebilen aktif çekirdeklere sahip milyarlarca galaksi içeren bir evrende –kimi diğerlerinden daha direkt bir biçimde- bize doğrulmuş olan binlerce enerji püskürmesinin olduğu istatistiksel olarak kesindir. Pek çok durumda kuasarın parlaklığı arttıkça püskürmenin bize daha direkt bir biçimde yönelmiş olması olasıdır.
Hiper aydınlık APM 08279+5255 kuasarı 1998'de keşfedildiğinde -32.2 değerinde bir mutlak büyüklüğe sahipti. Hubble Uzay Teleskopu ve 10 metrelik Keck Teleskopu sistemin yer çekimsel mercekli olduğunu göstermiştir. Bu sistemin çekimsel mercek ile ilgili bir çalışma sistemin 10 katı kadar büyütüldüğünü göstermektedir. Bu kuasar hâlâ civarındaki 3C 273 gibi kuasarlardan ciddi biçimde aydınlıktır.
Kuasarlar evrenin ilk zamanlarında çok daha yaygındı. Maarten Schmidt'in 1967'deki bu keşfi Fred Hoyle'un Kararlı Hal kozmolojisine karşı kuvvetli bir kanıtken Büyük Patlama kozmolojisinden yanaydı. Kuasarlar, devasa kara deliklerin birikme/yığılma yoluyla hızla büyüdüğü yerlerde ortaya çıkar. Bu kara delikler ev sahibi gezegendeki yıldızların kütlesiyle uyumlu bir şekilde büyürler ve henüz anlaşılmamıştırlar. Bir fikre göre püskürmeler, radyasyon ve rüzgârlar adına geri besleme denilen, ev sahibi gezegende yeni yıldızların oluşumunu durduran bir sürece neden olmuşturlar. Bazı galaksi kümelerinin merkezindeki kuasarların püskürmelerinin yarattığı radyo emisyonlarının bu kümelerdeki sıcak gazın soğuyup merkez galaksinin yüzeyine inmesini engellemeye yetecek güce sahip olduğu bilinmektedir.
Kuasarların saatlerden aylara varabilen zaman ölçeklerine sahip aydınlığı oldukça değişkendir. Bu, kuasarların aydınlanma değişikliklerinin koordinasyonuna izin verebilecek bir zaman ölçeğinde birbirleri ile temas halinde olmasını gerektirdiğinden dolayı kuasarların enerjiyi çok küçük bir bölgeden üretip yaydıklarını gösterir. Ayrıca bu, birkaç haftalık bir zaman ölçeğinde değişkenlik gösteren bir kuasarın birkaç ışık haftası kadar bir mesafeden daha uzak olamayacağı anlamına gelir. Küçük bir bölgeden büyük miktarda enerjinin salınımı yıldızlardaki nükleer enerji kaynaklarından çok daha etkili bir güç kaynağı gerektirir. Böyle büyük bir gücü sürekli üretebilecek bilinen tek süreç maddenin kara deliğe doğru düşmesi sonucu yer çekimsel enerjinin açığa çıkmasıdır. Süpernovalar ve gama ışını patlamaları gibi yıldız patlamaları da benzer bir şey yapabilir, fakat sadece birkaç haftalığına. Kara delikler 1960'larda kimi gök bilimciler tarafından fazlasıyla egzotik bulunmaktaydı. Bu gök bilimciler ayrıca kırmızıya kaymaların (redshifts) bilinmeyen birtakım bilinmeyen süreçlerden dolayı meydana geldiğini ve kuasarların gerçekte Hubble kanunun işaret ettiği kadar uzak olmadığını öne sürmekteydiler. Şu an pek çok kanıt (ev sahibi gezegenlerin optik görüntüsü, gravitational lensing vb.) kuasar kırmızıya kaymalarının Hubble genişlemesinden dolayı meydana geldiğini ve kuasarların ilk düşünüldüğü kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir.

Kuasarlar, aktif galaksilerin tüm özelliklerine sahip olmakla beraber onlardan daha kuvvetlidirler; radyasyonları kısmen termal değildir ve yaklaşık olarak %10'unun önemli miktarda rölativist hızlarda hareket eden parçacık şeklinde enerjiye sahip radyo galaksileri ile benzer biçimde püskürmelere ve loblara (lobes) sahip olduğu gözlenmiştir. Kuasarlar, radyo, kızılötesi, görünür ışık, morötesi, X ışınları ve hatta gama ışınları da dahil olmak üzere gözlemlenebilir elektromanyetik tayfın tümü üzerinde tespit edilebilirler. Çoğu kuasar dinlenme yapısındayken hidrojenin morötesine yakın 121.6 nm Lyman-alpha emisyon çizgisinde en parlak halindedir; fakat bu kaynaklardaki devasa kırmızıya k

Kütleçekimsel dalga arka planı, (gravitational wave background, GWB veya stokastik arka plan) pulsar timing arrays gibi kütleçekimsel dalga deneyleri ile tespit edilebilen ve evrene yayılan rastgele kütleçekimsel dalgaların arka planıdır. Sinyal, tıpkı erken dönem evrendeki stokastik süreç gibi doğası gere rastgele olabilir veya süperkütleli karadelik ikilileri gibi çok sayıda zayıf, bağımsız, çözümlenmemiş kütleçekimsel dalga kaynağının tutarsız bir üst üste binmesiyle üretilebilir.
Kütleçekim dalgası arka planını tespit etmek, varsayımsal antik süper kütleli kara delik ikilileri ve varsayımsal ilksel enflasyon ve kozmik sicimler gibi erken dönem evren süreçleri gibi astrofiziksel kaynak popülasyonu hakkında başka hiçbir yolla erişilemeyen bilgiler sağlayabilir.

Arka plan için çeşitli ilgi çekici frekans bantlarında çeşitli potansiyel kaynaklar varsayılır ve her kaynak farklı istatistiksel özelliklere sahip bir arka plan üretir. Stokastik arka planın kaynakları kabaca iki kategoriye ayrılabilir: kozmolojik kaynaklar ve astrofiziksel kaynaklar.

Kozmolojik arka planlar birçok erken dönem evren kaynaklarından ortaya çıkabilir. Bu ilksel kaynakların bazı örnekleri arasında şunlar vardır: erken dönem evrendeki zamanla değişen şişkin skaler alanlar, şişmiş parçacıklardan düzenli maddeye enerji transferini içeren şişme sonrası "ön ısıtma" mekanizmaları, erken dönem evrendeki kozmolojik faz geçişleri (elektrozayıf faz geçişi gibi), kozmik sicimler vb. Bu kaynaklar daha varsayımsal olsa da, bunlardan ilkel bir kütleçekimsel dalga arka planının saptanması, yeni fiziğin büyük bir keşfi olacak ve erken dönem evren kozmolojisi ve yüksek enerji fiziği üzerinde derin bir etkiye sahip olacaktır.

Bir astrofiziksel arka plan, zayıf, bağımsız ve çözülmemiş astrofiziksel kaynakların toplamından meydana gelir. Örneğin, yıldız kütleli ikili kara delik birleşmelerinden elde edilen astrofiziksel arka planın, mevcut nesil yer tabanlı yerçekimi dalgası dedektörleri için stokastik arka planın önemli bir kaynağı olması bekleniyor.LIGO ve Virgo dedetkörleri, kara delik birleşmeleri gibi olaylardan bireysel kütleçekimsel dalgalar tespit etmiştir. Bununla birlikte, tek tek çözülemeyen bu tür birleşmelerin büyük bir popülasyonu olacaktır ve bu da dedektörlerde rastgele görünen bir gürültüye neden olacaktır. Tek tek çözülemeyen diğer astrofiziksel kaynaklar da bir arka plan oluşturabilir. Örneğin, evriminin son aşamasında yeterince büyük bir yıldız çökerek ya bir kara delik ya da bir nötron yıldızı oluşturacaktır; patlayıcı bir süpernova olayının son anlarındaki hızlı çöküş, bu tür oluşumlara, kütleçekim dalgalarına yol açabilir. teorik olarak serbest bırakılabilir. Ayrıca, hızla dönen nötron yıldızlarında, kütleçekim dalgalarının emisyonundan kaynaklanan bir dizi dengesizlik vardır.
Ayrıca kaynağın doğası, sinyalin hassas frekans grubuna göre değişkenlik gösterir. LIGO ve Virgo gibi mevcut nesil yer temelli deneyler, yaklaşık 10 Hz ila 1000 Hz arasındaki ses frekans bandındaki kütleçekimsel dalgalara duyarlıdır. Bu grupta stokastik arka planın en muhtemel kaynağı, ikili nötron-yıldız ve yıldız kütleli ikili kara delik birleşmelerinden kaynaklanan astrofiziksel bir arka plan olacaktır.
Alternatif bir gözlem yöntemi, pulsar zamanlama dizilerini (pulsar timing array) kullanmaktır. Üç konsorsiyum - European Pulsar Timing Array (EPTA), the North American Nanohertz Observatory for Gravitational Waves (NANOGrav), and the Parkes Pulsar Timing Array (PPTA) - Uluslararası Pulsar Zamanlama Dizisi (International Pulsar Timing Array) olarak koordine edilmektedir. Nanohertz ila 100 nanohertz aralığında düşük frekanslara sahip kütleçekimsel dalgalara duyarlı galaktik ölçekte bir dedektör oluşturan milisaniyelik pulsarların galaktik dizisini izlemek için radyo teleskopları kullanıyorlar. Mevcut teleskoplarla bir sinyali tespit etmek için uzun yıllar süren gözlemler gerekir ve dedektör hassasiyeti giderek artar. Astrofizik kaynaklar için beklenen hassasiyet sınırları yaklaşıyor.
105–109  güneş kütlesi aralığındaki süper kütleli kara delikler, galaksilerin merkezlerinde bulunmaktadır. Süper kütleli kara deliklerin veya galaksilerin arasından hangisinin önce geldiği veya nasıl evrimleştiği bilinmemektedir. Galaksiler birleştiğinde, merkezlerindeki süperkütleli kara deliklerin de birleşmesi umulmaktadır. Bu süper kütleli ikili dosyalar, potansiyel olarak en yüksek düşük frekanslı yerçekimsel dalga sinyallerini üretir; bunların en büyükleri, prensipte PTA'lar tarafından tespit edilebilen, nanohertz yerçekimsel dalga arka planının potansiyel kaynaklarıdır.

11 Şubat 2016'da LIGO ve Virgo işbirlikleri, Eylül 2015'te yerçekimi dalgalarının ilk doğrudan tespitini ve gözlemini duyurdu.Bu durumda, iki kara delik tespit edilebilir kütleçekimsel dalga meydana getirmek için çarpışmıştır. Bu, kütleçekimsel dalga arka planının olası tespitinin ilk adımıdır.
28 Haziran 2023'te, North American Nanohertz Observatory for Gravitational Waves, bir dizi milisaniyelik pulsardan elde edilen gözlem verilerini kullanan bir kütleçekimsel dalga arka planına dair kanıtları duyurdu. EPTA, Parkes Gözlemevi ve Chinese Pulsar Timing Array (CPTA) (CPTA) yapılan gözlemler de aynı gün yayınlandı ve farklı teleskoplar ve analiz yöntemleri kullanılarak kütleçekimsel dalga arka planına ilişkin kanıtların çapraz doğrulanması sağlandı.
Bu gözlemler, teorik Hellings-Downs eğrisinin, yani iki pulsar arasındaki dört kutuplu korelasyonun, gökyüzündeki açısal ayrılığının bir fonksiyonu olarak ilk ölçümünü sağladı; bu, gözlemlenen arka planın yerçekimsel dalga kökeninin açık bir işaretidir. Süper kütleli kara delik ikilileri önde gelen adaylar olmasına rağmen, bu kütleçekimsel dalga arka planının kaynakları daha fazla gözlem ve analiz yapılmadan tanımlanamaz.

Kozmik arka plan ışınımı
Kozmik mikrodalga arka plan ışınımı
Kozmik nötrino arka planı
Kütleçekimsel dalga astronomisi

Gravitational Wave Experiments and Early Universe Cosmology

Fizik ve astronomide kırmızıya kayma diye tanımlanan fenomen, bir cisimden yayılan ışımanın dalga boyunun artmasıdır. Görülebilen ışık için bu ışığın renginin elektromanyetik tayfın kırmızı yöne doğru kaymasıdır. Tersine dalga uzunluğunun azalması, maviye kayma olarak bilinir. Kâinat'ta gözlenen galaksilerden gelen ışığın birkaç istisnaî durum dışında tayfın hep kırmızı bölgesine kaydığı gözlenir. Edwin Hubble, bu gözlemin sonucunda Kâinat'ın yönden bağımsız olarak genişlediğini söylemiştir.
Bazı kırmızı kaymalar, hızlandırıcı araçların yaydığı ses dalgalarının sirenlerin görünüşü ve frekansının değişiminde aşina olan Doppler efekti örneğidir. Bir ışık kaynağı bir gözlemciden uzaklaştığında her zaman bir kırmızı düşüş gerçekleşir. Bunun özel bir örneği, evrenin genişlemesine bağlı olan kozmolojik kırmızıya kayma ve yeterince uzaktaki ışık kaynakları (genellikle birkaç milyon ışık yılı uzakta), Dünya'yla olan uzaklıklarındaki artış oranına karşılık gelen kırmızılık değişimini göstermektedir. Nihayet, yerçekimi kırmızısı, yerçekimsel alanların dışına çıkan elektromanyetik radyasyonda gözlemlenen göreceli bir etkidir. Tersine, dalga boyundaki bir azalmaya maviye kayma denir ve genellikle ışık yayan bir cisim bir gözlemciye doğru hareket ettiğinde veya elektromanyetik radyasyon yerçekim alanına girdiğinde görülür. Bununla birlikte, kızıla kayması daha genel bir terimdir ve bazen maviye kayma, negatif kırmızı tonlama olarak adlandırılır.
Kırmızı kaymalar ve maviye kayma bilgisi, Doppler radarı ve radar tabancaları gibi karasal teknolojileri geliştirmek için uygulanmıştır. Kırmızı kaymalar da astronomik cisimlerin spektroskopik gözlemlerinde görülür. Değeri z harfi ile temsil edilir.
Uzaysal bir kırmızılık kaydırma formülü (ve klasik yaklaşımı), uzay-zaman düz olduğunda yakındaki bir cismin kızıla kaymasını hesaplamak için kullanılabilir. Bununla birlikte, kara delikler ve Big Bang kozmolojisi gibi birçok bağlamda, kızıla kaymalar genel görelilik kullanılarak hesaplanmalıdır. Özel görelilik, yerçekimi ve kozmolojik kırmızıdan kaymalar, çerçeve dönüşüm yasaları çatısı altında anlaşılabilir. Saçılma ve optik etkiler de dahil olmak üzere elektromanyetik radyasyonun frekansında bir değişime neden olabilecek diğer fiziksel işlemler mevcut; Bununla birlikte, ortaya çıkan değişiklikler gerçek kırmızı tonlamadan ayırdedilebilir ve genellikle böyle düşünülmemelidir (bkz. fiziksel optik ve radyasyonla aktarma bölümü).

Kırmızıya kayma, Doppler etkisi ile birlikte ele alındığında galaksilerin Dünya'dan uzaklaşma hızlarını ve buradan da dolaylı olarak uzaklıklarını belirlemekte kullanılır.

Maviye kayma

Lambda-CDM veya ΛCDM modeli, evrenin Büyük Patlama'dan bu yana geçirdiği evrimi birkaç temel parametreyle (temelde altı parametre) matematiksel olarak açıklayan bir kozmolojik modeldir. Kozmolojik gözlemlerle en iyi uyum sağlayan model olduğu için, günümüzdeki kozmolojinin standart modeli olarak kabul edilmektedir. Üç ana bileşenden oluşur:

Karanlık enerjiyle ilişkili olan ve Λ (lambda) ile gösterilen kozmolojik sabit
Soğuk karanlık madde (CDM) olarak adlandırılan varsayımsal madde
Olağan madde
Lambda-CDM modelinin, günümüzde Büyük Patlama kozmolojisinin standart modeli olarak kabul edilmesinin nedeni, en basit haliyle şu olguları tatmin edici bir biçimde açıklayabilmesidir:

Kozmik mikrodalga arka planın varlığı ve yapısı,
Galaksilerin dağılımında gözlenen büyük ölçekli yapı,
Hidrojen (döteryum dâhil), helyum ve lityumun gözlenen doğal bolluk oranları,
Uzak galaksilerden ve süpernovalardan gelen ışıkla doğrulanan evrenin ivmelenerek genişlemesi.
ΛCDM modeli, onlarca yıldır çok geniş bir yelpazeye yayılan astronomik gözlemleri başarılı bir şekilde açıklamıştır. Ancak henüz devam eden bazı problemler, modelin temel varsayımlarını sorgulamakta ve birçok alternatif modelin ortaya atılmasına yol açmıştır.

Laniakea Süperkümesi (Hawaii dilinde Laniākea "açık gökyüzü" veya "sonsuz cennet" anlamına gelir), Samanyolu'nu ve yakınındaki diğer yaklaşık 100.000 gökadayı içeren bir süperkümedir. Süperkümenin kendisi ise evrendeki en büyük yapılardan biri olan ve Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi adı verilen iplikçik yapısının içinde yer alır.
Eylül 2014 tarihinde Hawaii Üniversitesi'nden R. Brent Tully, Lyon Üniversitesi'nden Hélène Courtois, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Yehuda Hoffman ve CEA Paris-Saclay Üniversitesi'nden Daniel Pomarède'nin dahil olduğu bir grup gök bilimcinin, gökadaların göreli hızlarına göre süperkümeleri tanımlamak için yeni bir yöntem üzerine bir çalışma yayınlamasıyla tanımlanmıştır. Yerel süperkümenin bu yeni tanımı, daha önce tanımlanmış yerel süperküme olan Başak Süperkümesi'ni sadece bir uzantı olarak göstermektedir.
Takip eden çalışmalar, Laniakea Süperkümesi'nin kütleçekimsel olarak bağlı olmadığını öne sürmektedir. Bu iddiaya göre Laniakea, çevresindeki bölgelere göre aşırı yoğun olan bütünlüğünü koruyamayacak ve dağılacaktır.

Laniākea adı Hawaii dilinde "sonsuz cennet" anlamına gelir. Lani "cennet", ākea ise "geniş" veya "sınırsız" anlamındadır. Bu isim, Kapiʻolani Community College'de Hawaii dili yardımcı doçenti olan Nawaʻa Napoleon tarafından önerilmiştir. Bu isimle, Pasifik Okyanusu'nda seyir için yıldızların ve takımyıldızların konumlarını kullanarak gemilerini yönlendiren Polinezyalı denizciler onurlandırılmıştır.

Laniakea Süperkümesi, yaklaşık 160 Mpc (520 milyon ly) boyunca uzanan ve 100.000 gökadayı barındıran devasa bir yapıdır. Yaklaşık 1017 güneş kütlesiyle, Samanyolu Gökadası'ndan yaklaşık 100.000 kat fazla kütleye, yani Saat Süperkümesi ile hemen hemen aynı kütleye sahiptir. Laniakea Süperkümesi daha önce ayrı süperkümeler olarak bilinen dört alt bölümden oluşmaktadır:

Samanyolu'nun da içinde yer aldığı Başak Süperkümesi.
Suyılanı-Erboğa Süperkümesi
Laniakea'nın, Cetvel Kümesi yakınlarındaki merkezi çekim noktası olan Büyük Çekici
Suyılanı süperkümesi olarak da bilinen Pompa Duvarı
Erboğa Süperkümesi
Pavo-Indus Süperkümesi
Ocak kümesi (S373), Kılıçbalığı ve Irmak kümelerini içeren Güney Süperkümesi.
Laniakea Süperkümesi'nin en kütleli gökada kümeleri ise sırasıyla Başak, Suyılanı, Erboğa, Abell 3565, Abell 3574, Abell 3521, Ocak, Irmak ve Cetvel kümeleridir. Süperkümenin tamamı yaklaşık 300 ila 500 arasında bilinen gökada kümesi ve gruplarından oluşur. Gerçek sayı bundan çok daha fazla olabilir, çünkü bunlardan bazıları Samanyolu Gökadası'ndaki gaz ve tozla kısmen gizlenen Kaçınma bölgesi'nden geçmektedir ve bu da onları neredeyse tespit edilemez hale getirir.
Süperkümeler, evrenin en büyük yapılarından bazılarıdır ve özellikle içeriden bakıldığında sınırlarını belirlemek zordur. Belirli bir süperküme içerisinde, çoğu gökada hareketleri içe doğru, kütle merkezine yönelmiş olacaktır. Laniakea'da bu kütleçekimsel odak noktası Büyük Çekici olarak adlandırılır ve Samanyolu Gökadası'nın da bulunduğu Yerel Grup'un ve süperküme boyunca diğer tüm gökadaların hareketlerini etkiler. Kendisini oluşturan kümelerin aksine Laniakea, kütleçekimsel olarak bağlı değildir ve karanlık enerji tarafından parçalanacağı tahmin edilmektedir.
Laniakea Süperkümesi'nin varlığının doğrulanması 2014 yılında gerçekleşmiş olsa da 1980'lerde yapılan ilk çalışmalar, o zamanlar bilinen süperkümelerden birçoğunun bağlantılı olabileceğini zaten öne sürüyordu. Örneğin, Güney Afrikalı astronom Anthony Patrick Fairall 1988 yılında kırmızıya kaymalarıyla Başak ve Suyılanı-Erboğa süperkümelerinin bağlantılı olabileceğini belirtmişti.

Laniakea Süperkümesi'nin komşuları Shapley Süperkümesi, Herkül Süperkümesi, Saç Süperkümesi ve Kahraman-Balıklar Süperkümesi'dir. Laniakea'nın tanımlandığı dönemde, süperkümelerin ve Laniakea'nın sınırları tam olarak bilinmiyordu. O zamandan beri, süperküme sınırlarının ve ötesindeki yapıların incelenmesi önemli ölçüde ilerlemiştir.
Laniakea, kendisi de bir gökada iplikçiği olan Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi'nin bir parçasıdır.

R. Brent Tully; Hélène Courtois; Yehuda Hoffman; Daniel Pomarède (2 Eylül 2014). "The Laniakea supercluster of galaxies". Nature (İngilizce). 513 (7516) (4 Eylül 2014 tarihinde yayınlandı). ss. 71-3. arXiv:1409.0880 . Bibcode:2014Natur.513...71T. doi:10.1038/nature13674. PMID 25186900. 
Meet Laniakea, Our Home Supercluster (İngilizce)

 Vimeo, "Laniakea Supercluster", Daniel Pomarède, 4 Eylül 2014 - Keşif makalesinin bulgularının video gösterimi. (İngilizce)
 YouTube, "Laniakea: Our Home Supercluster", Nature Video, 3 Eylül 2014 - Kozmik haritanın sınırlarını yeniden çizerek, evimiz olan süperkümenin sınırlarını yeniden tanımladılar ve ona Laniakea adını verdiler. (İngilizce)

Levha tektoniği (Yunanca: Tekton, τεκτονικός, binayla ilgili anlamında),  Dünya'nın litosferinin yaklaşık 3,4 milyar yıl öncesinden beri yavaş hareket eden birçok büyük tektonik levha içerdiği düşünülen genel kabul görmüş bilimsel bir teoridir.
Model, 20. yüzyılın ilk on yıllarında geliştirilen kıta kayması kavramına dayanır. Levha tektoniği, 1960'ların ortalarından sonlarına kadar deniz tabanının yayılması doğrulandıktan sonra yer bilimciler tarafından genel olarak kabul edildi.
Levha tektoniği veya levha hareketleri, en geniş anlamıyla litosferin yapısını ve bu yapıyı oluşturan evreleri araştıran jeoloji dalıdır.
Tektonik, yapısal jeoloji ile yakından ilgili fakat ondan farklı bir jeoloji disiplinidir. Yapısal jeoloji kayaçların geometrisi ile uğraşır; oysa tektonik, yeryuvarının büyük ölçekli yapıları ve bunları oluşturan kuvvetler ve hareketler üzerinde durur.
Gezegenin en sert dış kabuğu olan Dünya'nın litosferi (kabuk ve üst manto), nasıl tanımlandıklarına bağlı olarak yedi veya sekiz ana levhaya ve birçok küçük plakaya bölünmüştür. Plakaların buluştuğu yerde, onların göreli hareketi plaka sınırı tipini belirler: yakınsak, ıraksak veya  transform. Depremler, volkanik aktivite, dağ oluşumu ve okyanus çukur oluşumları bu levha sınırlarında veya faylar boyunca meydana gelir. Plakaların göreli hareketi genellikle yılda sıfır ila 10 cm arasında değişir.
Tektonik plakalar, her biri kendi kabuğuyla kaplı okyanusal litosferden ve daha kalın kıtasal litosferden oluşur. Yakınsak sınırlar boyunca, yitim işlemi veya bir levhanın diğerinin altında hareket etmesi, alttakinin kenarını manto içine taşır; kaybolan malzeme alanı, deniz tabanının yayılmasıyla farklı kenarlar boyunca yeni (okyanus) kabuğun oluşumuyla dengelenir. Bu şekilde, litosferin toplam geoid yüzey alanı sabit kalır. Levha tektoniğinin bu öngörüsü aynı zamanda taşıma bandı ilkesi olarak da adlandırılır. Daha önceki teoriler, çürütüldüğünden beri, kademeli büzülme (daralma) veya kademeli yerkürenin genişlemesini önerirdi.
Tektonik plakalar hareket edebilir çünkü Dünya'nın litosferinin alttaki astenosferden daha çok mekanik dayanımı vardır. Mantodaki yanal yoğunluk değişimleri konveksiyonu yani Dünya'nın katı mantosunun yavaş sürünen hareketiyle ile sonuçlanır. Levha hareketinin, topografyadaki farklılıklar (sırt topoğrafik yüksektir) ve kabuktaki yoğunluk değişiklikleri nedeniyle (yeni oluşan kabuk soğudukça ve sırttan uzaklaştıkça yoğunluk artar) deniz tabanının yayılan sırtlardan uzağa hareketinin bileşimince yönlendirildiği düşünülmektedir.
Yitim bölgelerindeki nispeten soğuk, yoğun okyanus kabuğu manto hücresinin aşağı doğru konveksiyon yapan kolu üzerinden mantoya doğru batar. Bu faktörlerin her birinin göreceli önemi ve birbirleriyle olan ilişkileri belirsizdir ve hala tartışma konusudur.

Dünyanın dış katmanları litosfer ve astenosfer olarak ikiye ayrılır. Bu bölünüş mekanik özellikler ve ısı transferindeki farklara dayanır. Litosfer daha soğuk ve sertken, astenosfer daha sıcaktır ve daha kolay akar. Isı transferi açısından litosfer ısıyı iletim ile kaybederken, astenosfer ayrıca ısıyı konveksiyon ile aktarır ve hemen hemen adyabatik sıcaklık gradyanlıdır. Bu bölünüş aynı katmanların manto (litosferin hem astenosferi hem de manto kısmını içerir) ve kabuğa "kimyasal" alt bölümü ile karıştırılmamalıdır. Belirli bir manto parçası veya astenosfer sıcaklığına ve basıncına bağlı olarak farklı zamanlarda litosferin parçası olabilir.
Plaka tektoniğinin temel ilkesi, litosferin sıvı benzeri (visko-elastik katı) astenosfer üzerinde hareket eden ayrı ve farklı tektonik plakalar olarak var olmasıdır. Plakalar yılda 10–40 mm/yıl (Atlantik Ortası Sırtı tırnak uzaması hızında) ile yaklaşık 160 mm/yıl (Nazca Plakası ile saç kılı büyüme hızında) arası hızlarda hareket ederler. Bu hareketin arkasındaki tahrik mekanizması aşağıda açıklanmıştır.
Tektonik litosfer plakaları, bir veya iki tür kabuk malzemesiyle kaplı litosferik mantodan oluşur: okyanus kabuğu (eski metinlerde silikon ve magnezyumdan sima diye bahsedilir) ve kıtasal kabuk (silikon ve alüminyumdan sial). Ortalama okyanus litosferi genellikle 100 km kalınlığındadır . Kalınlığı yaşının bir fonksiyonudur: zaman geçtikçe iletken şekilde soğur ve tabanına alttaki soğutma mantosu eklenir. Okyanus ortası sırtlarda oluştuğu ve dışa doğru yayıldığı için kalınlığı, oluştuğu okyanus ortası sırttan uzaklığının bir fonksiyonudur. Okyanus litosferinin batmadan önce kat etmesi gereken tipik mesafe, okyanus ortası sırtlarda yaklaşık 6 km kalınlıktan dalma bölgeleri'nde 100 km'den biraz fazlaya kadar değişir. Daha kısa veya daha uzun mesafeler için dalma zonu kalınlığı azalır veya artar. Kıta litosferi genellikle yaklaşık 200 km kalınlıktadır ancak bu kıtaların havzaları, sıradağları ve sabit kratonik iç kısımları arasında büyük miktarda değişir.
İki levhanın birleştiği yere "levha sınırı" denir. Plaka sınırları genellikle depremler gibi jeolojik olaylarla ve dağlar, volkanlar, okyanus ortası sırtları ve okyanus çukurları gibi topoğrafik özelliklerin oluşumuyla ilişkilendirilir. Dünyadaki aktif volkanların çoğu günümüzde en aktif ve yaygın olarak bilinen Pasifik Levhası'nın Ateş Çemberi ile levha sınırları boyunca oluşur. Bu sınırlar aşağıda daha ayrıntılı olarak tartışılmaktadır. Levhaların iç kısımlarında bazı volkanlar oluşur ve bunlar çeşitli şekillerde iç levha deformasyonuna ve manto duman bulutlarına dayandırılır.
Yukarıda açıklandığı gibi, tektonik plakalar kıta kabuğunu veya okyanus kabuğunu içerebilir ve çoğu plaka her ikisini de içerir. Örneğin, Afrika Levhası kıtayı ve Atlantik ve Hint Okyanuslarının taban kısımlarını kapsar. Okyanusal kabuk ile kıtasal kabuk arasındaki ayrım oluşum biçimlerdedir.
Okyanusal kabuk deniz tabanı yayılma merkezlerinde oluşurken, kıtasal kabuk yay volkanizması ve tektonik süreçler yoluyla mikrolevhaların birikmesiyle oluşur ancak bu mikrolevhalardan bazıları standart oluşum ve yayılma merkezleri ve kıtaların altına dalma döngüsünden çıktıklarında kıtanın parçası olduğu düşünülen okyanus kabuğu parçaları olan ofiyolit dizilerini içerebilir. Okyanusal kabuk da farklı bileşimleri nedeniyle kıtasal kabuktan daha yoğundur. Okyanus kabuğu daha yoğundur çünkü kıtasal kabuktan ("felsik") daha az silikon ve daha ağır elementler ("mafik") içerir.
 
Bu yoğunluk katmanlaşmasının sonucu olarak, okyanus kabuğu genellikle deniz seviyesinin altında yer alırken (örneğin Pasifik Levhasının çoğu gibi), kıtasal kabuk yüzer şekilde deniz seviyesinin üzerinden çıkıntı yapar (Bu ilkenin açıklaması için izostasi sayfasına bakınız).
Levha tektoniğinin temel ilkeleri, Alman bilim insanı Alfred Wegener'in Kıta Kayması Teorisi'nin geliştirilmesi sonucu oluşmuştur. Günümüzdeki kıtalar, 300 ila 175 milyon yıl önce Pangea adı verilen tek parça halinde bir kıtaydı. Bu kıtayı çevreleyen okyanus ise Panthallasa olarak adlandırılır. Dünya'nın yüzeyi kesintisiz gibi görünüyorsa da gerçekte dev boyuttaki bir yap-boz gibi birbirine geçen parçalardan oluşmaktadır. Levha adı verilen bu parçalar, çok yavaş olarak sürekli biçimde birbirlerine göre hareket ederler. Bir levha, yalnızca okyanusal ya da kıtasal litosferden oluşabildiği gibi her iki litosfer türünü de içerebilir. Levhalar, levha sınırı ya da levha kenarı ile sonlanır. Depremlerin ve yanardağların çoğu bu bölgelerde görülür. Zaman içerisinde katmanlar hareket ettikçe Pangaea ikiye ayrıldı. Kuzeyde Laurasia ve güneyde Gondwanaland oluştu. Bu iki kıta Tetis denizi ile ikiye ayrıldı. Katmanların hareketi ile kıtalar iyice ayrılarak bugünkü hâlini aldı.
Yer kabuğunun parçaları, manto üzerinde, izostazi adı verilen, bir ağacın su üzerinde yüzmesi ile karşılaştırılabilecek bir denge halinde dururlar. Mantonun kaldırma gücü, su ve ağaç örneğinde olduğu gibi kabuğun manto içine 'batmış' olan hacmi ile orantılıdır. Bu nedenle yükseltilerin fazla olduğu kıta bölgelerinde, artan kütle ile koşut olarak kabuğun manto derinliklerine uzanan kısmı da daha fazla olmalıdır. Yüksek dağ sıralarının derinlere dalan 'kökleri' yer kabuğunun böyle alanlarda 70 km kadar kalın olmasına yol açar. Öte yandan, karaların yükselmesi, bağıl olarak daha hafif materyalden oluşmaları ile ilişkilidir. Böylece okyanusal kabuk daha ince olmasına karşın daha ağır materyalden oluşmuş ve astenosfer içine doğru kıtalara oranla daha fazla 'batmış' durumdadır. Bu, kıtaların manto içerisine doğru uzanan daha derin kökleri olmasına rağmen ağırlık merkezlerinin okyanus tabanlarına oranla daha yüksekte yer alması ile sonuçlanır.
Yüzey şekillerinin jeolojik zaman boyutu içinde evrimi levha hareketleri çerçevesinde gerçekleşir. Yer kabuğu ve hemen altındaki manto katmanının birleşmesinden oluşan taş küre (litosfer), yavaş bir hareketle yer değiştiren 12 ayrı 'levha' halinde, değişken bir yap-boz tablosu oluşturur. Yarı akışkan astenosfer tabakası üzerinde yüzer durumda bulunan bu levhaların hareketi için gereken enerjiyi, astenosfer tabakasındaki konveksiyon akımları sağlar. Levhalar birbirleriyle sürekli temas halinde olduklarından, hareketlerinin yön ve şiddetini, yerin derinliklerinden gelen itici gücün özellikleri olduğu kadar levhaların birbiri ile olan ilişkileri de belirler. Böylece, kısa dönemde belirli bir düzen içinde süren levha hareketlerinin, zaman ölçeği büyütüldüğünde kaotik ve önceden belirlenemez bir biçimde gerçekleştiği gözlenir.

Levhaların hareketlerinde yer kabuğunun bütün bu özellikleri rol oynar. Levhalar ortalama olarak yılda birkaç santimetre ölçeğinde hareket ederler (Bu kayma en uç örnek olan Pasifik levhası için yılda 15 santimetreye ulaşmaktadır). Hareket halindeki levhaların birbirleri arasında üç tür ilişkisi olabilir.

Yaklaşma.
Uzaklaşma.
Yan yana kayma.
Yeryüzünün alanı sabit olduğuna göre yaklaşma sınırlarında bir miktar levha yüzeyinin yok olması, uzaklaşma sınırlarında ise yeni levha yüzeyi yaratılması gerekmektedir. Bu nedenle birinci tür levha sınırlarına 'yıkıcı', ikinci tür sınırlara ise 'yapıcı' sınırlar adı verilir. Üçüncü tür, 'yanal doğrultulu' ya da 'dönüşüm' (İ

Lorentz dönüşümü (veya dönüşümleri) adını Hollandalı fizikçi Hendrik Lorentz'den almıştır. Lorentz ve diğerlerinin referans çerçevesinden bağımsız ışık hızının nasıl gözlemleneceğini açıklama ve elektromanyetizma yasalarının simetrisini anlama girişimlerinin sonucudur. Lorentz dönüşümü, özel görelilik ile uyum içerisindedir. Ancak özel görelilikten daha önce ortaya atılmıştır.
Dönüşümler iki gözlemci tarafından ölçülen uzay ve zaman ölçümlerinin nasıl ilişkili olduğunu açıklar. Farklı hızlarda hareket eden gözlemcilerin farklı uzunluklar, geçen zamanlar ve hatta farklı olayların sıralamaları ölçebileceği gerçeğini yansıtır. Mutlak uzay ve mutlak zaman varsayımında bulunan Newton fiziğinin Galile dönüşümünün (bkz: Galile Değişmezliği) yerini alır. Galile dönüşümü sadece ışık hızından çok daha küçük, göreli hızlarda iyi bir yaklaşımdır.
Lorentz dönüşümü bir lineer dönüşümdür. Bu uzayda bir dönme içerebilir, dönmesiz bir Lorentz dönüşümü Lorentz artışı olarak adlandırılır.
Minkowski uzayı'nda, Lorentz dönüşümleri herhangi iki olay arasında uzay aralığını korumaktadır. Bunun kökeni de sabit kalan uzay-zamanda sadece olay dönüşümlerini tanımlamak, böylece hiperbolik dönme olarak kabul edilebilir bir Minkovski uzayı elde edilir ve ayrıca bu dönüşümlerin çevirilerinin daha genel kümesi Poincaré grubu olarak da bilinir.

Woldemar Voigt, George FitzGerald, Joseph Larmor ve Hendrik Lorentz'in kendisi dahil birçok fizikçi 1887'den beri bu eşitlikler ile kastedilen fizik konularını tartışıyordu.
Oliver Heaviside 1889'un başında Maxwell denklemlerinden yükün küresel bir dağılım olduğunu küresel simetri'sinin olduğunu göstermişti, bunu çevreleyen elektrik alanı'nın yükün etere göre hareketinden sonra küresel simetrisinin kalkacağını söyledi. FitzGerald bu Heaviside bozulmasına moleküller arası güç sonuçlarını ekledi. Birkaç aydan sonra, FitzGerald hareketli cismin büzülmesi varsayımını yayınlarak 1887 Michelson ve Morley'in eter-rüzgarı deneyininin şaşırtıcı sonucunu açıkladı. 1892'de Lorentz, daha sonra FitzGerald–Lorentz büzülme hipotezi olarak adlandırılacak olan aynı fikri bağımsız olarak ve daha detaylı bir şekilde sundu.
Bu açıklamalar 1905 öncesinde yaygın olarak bilinmekteydi.
Esîr hipotezine inanan Lorentz (1892–1904) ve Larmor (1897–1900), esîrden, hareketli bir çerçeveye dönüştürüldüğünde sabit kalan Maxwell denklemleri altındaki dönüşümü araştırıyordu. FitzGerald–Lorentz kısalma hipotezinini genişlettiler ve zaman koordinatının tıpkı yerel zaman gibi değiştirilmiş olması gerektiğini buldular. Henri Poincaré, yerel zamana, ışık hızının hareketli çerçevelerde sabit olduğu varsayımı altında saat senkronizasyonunun bir sonucu olduğu yorumunu kattı. Larmor'un kritik zaman genişlemesinin, onun denklemlerinin doğal bir özelliği olduğunu anlayan ilk kişi olduğu bilinir.
1905'te ilk olarak, Poincaré dönüşümün bir öbeğin özelliklerine sahip olduğunu fark eden ilk kişiydi ve ona Lorentz'in adını verdi.
Aynı yılın sonlarında Albert Einstein, görelilik ilkesi ve ışık hızının sabit olduğu varsayımı altında ve esîr hipotezini terk ederek, Lorentz dönüşümünü genişletti ve şimdiki adıyla özel göreliliği yayımladı.

Her biri uzay ve zaman aralıkları ölçmek için kendi Kartezyen koordinat sistemini kullanan O ve O'′ gibi iki gözlemci düşünün. O (t,x,y,z) ve O'′ (t'′,x'′ ,y'′,z'′) kullansın. Koordinat sistemlerini 3 boyut odaklı olduğunu varsayalım böylece, x-ekseni ve x'′-ekseni doğrudaş, y-ekseni ve y'′-ekseni paralel ve z-ekseni ve z'′-ekseni paralel olsun. Ortak x ekseni boyunca Iki gözlemci arasındaki göreceli hız olan v; O ölçeği O′ ve O'′ taşıyan hız v ile  xx'′ ekseni boyunca üstüstedir; eğer O ölçeği O′ taşıyan hız v ise xx'′ eksen boyunca üst üstedir. Ayrıca koordinat sistemlerinin merkezi aynı, zaman ve pozisyonları üstüsüte, yani aynı olduğunu varsayalım. Bu durum koordinat sistemleri standart yapılandırma içinde olarak ifade edilir.
Bir Lorentz dönüşümünün tersi, koordinatları tam tersi yönde ilişkilendirir; (t'′, x'′, y'′ ,z'′) ölçekli O'′ dan (t, x, y, z) Oya, böylece t, x, y, z,  t'′,' 'x'′ ,y'′ ,z'′ ye bağlıdır. Matematiksel model, orijinal dönüşüm ile neredeyse aynıdır. Tek fark tek tip bağıl hız olumsuzlaması olan ( v'′den -v'ye) astarlı ve astarsız miktarda değişim, çünkü O'′ 'v hızda O ya göre hareket eder ve eşdeğer, O hareket -v hızda  O' ya göre hareket eder. Her ne kadar daha temelde bu simetri, ters dönüşüm (olan değişme ve olumsuzlama ezberci cebir bir sürü kaydeder yürüten) bulmak için zahmetsiz hale getiriyor; bu tüm fiziksel yasaları bir Lorentz dönüşümü altında değişmeden kalması gerektiğini vurgulamaktadır.
{ { çapa | destek } } Aşağıda, gösterilen yönlerdeki Lorentz dönüşümleri "gidiş" olarak adlandırılır.

Bunlar en basit bir halleridir. Standard yapılandırımlı çerçeveler için Lorentz dönüşümü şu şekilde gösterilebilir (örnek için bakınız ve):

  
    
      
        
          
            
              
                
                  t
                  ′
                
              
              
                
                =
                γ
                
                  (
                  
                    t
                    −
                    
                      
                        
                          v
                          x
                        
                        
                          c
                          
                            2
                          
                        
                      
                    
                  
                  )
                
              
            
            
              
                
                  x
                  ′
                
              
              
                
                =
                γ
                
                  (
                  
                    x
                    −
                    v
                    t
                  
                  )
                
              
            
            
              
                
                  y
                  ′
                
              
              
                
                =
                y
              
            
            
              
                
                  z
                  ′
                
              
              
                
                =
                z
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}t'&=\gamma \left(t-{\frac {vx}{c^{2}}}\right)\\x'&=\gamma \left(x-vt\right)\\y'&=y\\z'&=z\end{aligned}}}
  

burada:

v, x-yönünde hareketli çerçeveler boyunca göreli hız,
c ışık hızıdır,

  
    
      
         
        γ
        =
        
          
            1
            
              1
              −
              
                
                  β
                  
                    2
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \ \gamma ={\frac {1}{\sqrt {1-{\beta ^{2}}}}}}
  
 Lorentz faktörü'dür (yunan alfabesinde gama),

  
    
      
         
        β
        =
        
          
            v
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle \ \beta ={\frac {v}{c}}}
  
 (yunan alfabesinde beta), yine x-yönünde.
Buradaki β ve γ literatür boyunca standarttır. Bu semboller makalenin geri kalanı için aksi belirtilmediği sürece kullanılacaktır. Lineer denklem sistemleri (daha teknik bir ifade olarak lineer dönüşüm), matrisbiçiminde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                
                  c
                  
                    t
                    ′
                  
                
              
              
                
                  
                    x
                    ′
                  
                
              
              
                
                  
                    y
                    ′
                  
                
              
              
                
                  
                    z
                    ′
                  
                
              
            
            ]
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  γ
                
                
                  −
                  β
                  γ
                
                
                  0
                
                
                  0
                
              
              
                
                  −
                  β
                  γ
                
                
                  γ
                
                
                  0
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
        
          
            [
            
              
                
                  c
                  
                  t
                
              
              
                
                  x
                
              
              
                
                  y
                
              
              
                
                  z
                
              
            
            ]
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\begin{bmatrix}ct'\\x'\\y'\\

Madde ya da özdek, uzayda yer kaplayan hacmi ve kütlesi olan tanecikli yapılara denir. Beş duyu organımızla algılayabildiğimiz (hissedebildiğimiz) ve eylemsizliği olan canlı ve cansız varlıklara denir.
Madde olmayan şeyler de vardır. Örneğin; ses, gölge, ısı, ışık, sıcaklık, radyo dalgaları, TV frekansları gibi şeyler tanecikli bir yapıya sahip olmadıkları (hacim ve kütleleri bulunmadığı) ve (kendi başına hareket ettikleri ya da araz özelliğine sahip olup) eylemsizlik özelliği taşımadıkları için madde olarak kabul edilmezler.
Maddenin en küçük yapı birimi atomlardır. Atomlar birleşerek maddeleri meydana getirir. Örneğin: İki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşerek suyu meydana getirirler.
Bir atom; elektron, nötron ve protondan oluşur.
Elektron maddenin en küçük parçacığıdır ve enerjiden oluşur. Nükleer fizik ve nükleer kimyada nötrino adı ile anılan bu enerji hakkında hâlâ pek az şey bilinmektedir.
Madde kendi çapında:

Fiziksel olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği zaman, o maddenin hüviyetini, yapısını değiştirmeyen olaydır. Mesela kağıdın yırtılması, fiziki bir olaydır. Çünkü kağıdın şekli değişmiş fakat özü yine kâğıttır.
Kimyasal olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği vakit, o maddenin hüviyet ve yapısını değiştiren olaydır. Mesela kağıdın yanması gibi.
Atomların çekirdeklerinde değişmeler, parçalanmalar olduğu radyoaktif denilen elementlerden anlaşılmaktadır. Atomların ortasında bulunan çekirdeklerin bu parçalanmasında bir elementin başka bir elemente dönüştüğü anlaşılmıştır. Ayrıca Albert Einstein'in izafiyet kuramına göre madde ve enerji birbirine eş değerdir. Bu sebeple madde enerjiye, enerji de maddeye dönüştürülebilir. Mesela bir uranyum çekirdeğinin veya başka bir ağır atom çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesinde madde enerjiye dönüşür. Bileşik cisimlerde olduğu gibi elementler de hep değişmekte bir halden başka hale dönmektedir.

Kütle
Hacim
Atom ve moleküller
Eylemsizlik
Elektrikli yapı
Tanecikli yapı
Boşluklu yapı

Baryonik madde (Normal madde)
Antimadde (Karşıt madde)
Karanlık Madde
Baryonik karanlık madde

Maddenin hâli bir maddenin faz durumunu tanımlar. Şu anda 16 tane madde hâli tanımlanır. Maddenin dört klasik hâli:

Katı
Sıvı
Gaz
Plazma olarak kabul edilir.
Maddenin hallerinin evrende bulunuş yüzdeleri %99 plazma, %0.6 gaz, %0.3 sıvı, %0.1 katı şeklindedir.

Mantar (çoğul hâli: fungi, tekil hâli: fungus), çok sayıda çok hücreli ve tek hücreli ökaryotik canlıyı kapsayan bir biyolojik âlemin adıdır. Maya gibi mikroorganizmalardan, küf ve şapkalı mantarlara kadar pek çok üyesi olan bu canlılar grubu, halk arasında genellikle sadece şapkalı mantarları tanımlamak için kullanılır. Biyoloji alanında mantarları inceleyen bilim dalına mikoloji denir.
Mantarlar âlemine giren tüm canlılar belirli ortak özellikler gösterirler ve bu özelliklerinden ötürü ne hayvanlar ne de bitkiler âlemi içerisinde sınıflandırılabilirler. Mantarlar grubuna giren tüm canlılar hayvanlar gibi heterotrofturlar, yani besinlerini dışarıdan almak zorundadırlar. Bu yönleriyle fotosentez yaparak kendi besinlerini üreten bitkilerden ayrılırlar. Fakat tıpkı bitki hücrelerinde olduğu gibi mantar hücrelerinde de hücre zarına ek olarak bir de hücre duvarı bulunur. Hücre duvarlarında bitkilerdeki hücre duvarı yapı maddesi olan selüloz yerine, kitin maddesi bulunur. Kitin hayvanlara özgü bir karbonhidrat olup böceklerin ve kabukluların dış iskeletlerinde yapı maddesi olarak kullanılır.
Mantarlar dünyanın hemen hemen her yerinde bulunurlar. Nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Mantarlar, doğada besin döngüsünü sağlayan önemli ayrıştırıcılar oldukları için ekolojik olarak önemli canlılardır. Ayrıca mayaların ekmek, bira ve şarap gibi ürünlerin fermentasyonundaki rolleri ve şapkalı mantarların besin maddesi olarak tüketilmesi bu canlıları ekonomik olarak da önemli bir yere koyar.

Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir. Bira üretiminde, ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dinî ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır. Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbî amaçla kullanılmışlardır. Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Devir’de (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa Paleolitik Devir'e (yontma taş devrine) kadar uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetli olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür.

Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar. Her iki durumda da spor oluştururlar. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha çok hareket organeli (yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur.
Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar;

Somatik safha: Mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha,
Üreme safhası: Sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha.
Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar;

Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı,
Bir hücreden ibaret bir yapı,
Hifsi bir yapıdadırlar.
Hifler, renksiz, ince, uzun iplikler olup yan yana gelerek miselyum adı verilen dokuyu, miselyumlar da tallus adı verilen yapıyı oluşturur.
Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır.

Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son iki milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hâle getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitki de mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları emer. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yararlanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir.
Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içecek endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokfor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar. Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yararlanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır.
Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içeceklerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloidlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır.

Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri hâlini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriciliği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise 1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar.

Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur.
Yenebilen ve zehirli mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz.
Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar. Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar. Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felâketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'te ise Bangladeş'te Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur.
Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir.
Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle toksik zehirlenmelere yol açabilirler. Özellikle okratoksinler ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır.

Suda yaşayan mantarlar eşeysiz olarak kamçılı zoosporlarla ve eşeyli üreme izogami, aniogami, oogami, gametagogami veya soma-togami ile olur.
Sümüksü Mantarlar :

Myxomycetes
Labyrinthulales
Algsi Mantarlar :

Phycomycetes
Ch

Mantarların evrimi, DNA analizine göre, yaklaşık 1,5 milyar yıl önce, mantarların atasal soyunun ökaryotlardan ayrılmasından beri devam etmektedir. DNA analizlerine göre yaklaşık 570 milyon yıl önce Glomerales takımı "yüksek mantarlardan" (dikaryanlar) dallanmıştır. Mantarlar muhtemelen 500 milyon yıl önce Kambriyen döneminde ve 635 milyon yıl önce Ediyakaran döneminde karayı işgal etmeye başladılar. Ancak karasal mantar fosilleri, yalnızca 400 milyon yıl önceki Devoniyen dönemde varlığı tartışmasız ve yaygın hale gelmeye başlar.

DNA analizinden elde edilen kanıtlar, tüm mantarların en az 1.2 ila 1.5 milyon yıl önce yaşamış ortak bir atadan geldiğini göstermektedir. Bu en eski mantarların suda yaşaması ve kamçıya sahip olması muhtemeldir.
En eski karasal mantar fosilleri veya en azından mantar benzeri fosiller, yaklaşık 635 milyon yıl öncesine ait (Ediyakaran) Güney Çin'deki çökellerde bulunmuştur. Bu fosiller hakkında rapor veren araştırmacılar, bu mantar benzeri yaşam biçimlerinin, Kriyojen (Cryogenian) buzullarının ardından Dünya atmosferinin oksijenlenmesinde rol oynamış olabileceğini öne sürdüler.
Yaklaşık 250 milyon yıl önce mantarlar, fosil kayıtlarına göre birçok alanda bol miktarda bulunur hale geldi ve hatta o dönemde yeryüzündeki baskın yaşam formları olabilirdi.

Alt Devoniyen Rhynie çörtünden zengin bir mantar çeşitliliği bilinmektedir; daha önceki bir kayıt yoktur. Mantarlar biyomineralize olmadığı için fosil kayıtlarına kolayca girmezler; erken mantarların sadece üç iddiası vardır. Ordovisyen'den biri, belirgin bir mantar özelliğinden yoksun olduğu ve birçokları tarafından kontaminasyon olarak kabul edildiği gerekçesiyle reddedildi; "olası" bir Proterozoyik mantarının filogenetik ilişkilleri henüz belirlenmemiştir ve bir kök grubu mantarı temsil edebilir.

Marc Aaronson (24 Ağustos 1950, Los Angeles - 30 Nisan 1987), Amerikalı gökbilimcidir.

Aaronson 1972 yılında BSc lisansını da tamamladığı Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde eğitim gördü. 1977'de Harvard Üniversitesi'nde near-infrared aperture photometry of galaxies isimli teziyle doktorasını tamamladı. Aynı yıl Arizona Üniversitesi'ndeki Steward Rasathanesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı ve burada 1983'te Astronomi Doçenti oldu. Aaronson Jeremy Mould ile birlikte 1981'de George Van Biesbroeck Ödülü'nü, 1984'te de Amerikan Astronomi Derneği'nin verdiği Newton Lacy Pierce Prize Ödülü'nü kazandı. Ayrıca 1983'te Harvard Üniversitesi'nin verdiği Bart J. Bok Ödülü ile ödüllendirildi.
Çalışmalarını üç konu hakkında yoğunlaştırdı: Tully-Fisher ilişkisiyle Hubble sabitinin (H0) belirlenmesi, Karbon Yıldızı çalışması ve bu yıldızların Eliptik cüce gökadalardaki hız dağılımları.
Aaronson Kara Madde'yi kızılötesi teknolojiyle görüntüleyen ilk bilim insanlarındandır. Kara madde olduğu sanılan galaksiler etrafındaki bilinmeyen bir maddenin kızılötesi halelerini görüntülemeyi başarmıştır.

Aaronson 30 Nisan 1987'de vahim bir kaza sonucu Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'ndeki Mayall Teleskobu'unda hayatını kaybetmiştir. Kaza Aaronson'un dışarı çıkmaya çalıştığı sırada, teleskobun döner kubbesinin dönmeye devam ederken, merdivenlere açılan kapağın üstüne kapanmasıyla olmuştur. Aslında gözlemcilerin bu kapağı kubbe dönerken kullanabilecekleri teleskop tasarımında düşünülmediğinden daha sonra teleskobun tasarımında bir hata olduğu anlaşılmıştır.
3277 Aaronson Asteroyitine onun adı verilmiştir.

Konferans Arizona Üniversitesi'nde her 18 ayda bir onun anısına düzenlenir.
Yıllara göre konuşmacılar

1989 Dr. Robert Kirshner, Harvard University
1990 Dr. Kenneth C. Freeman, Mt. Stromlo/Siding Spring Observatories, Australia
1992 Dr. John P. Huchra, Harvard-Smithsonian Center for Astrophysics
1993 Dr. Nicolas Z. Scoville, California Institute of Technology
1994 Dr. Wendy L. Freedman, The Observatories of the Carnegie Institution of Washington
1996 Dr. J. Anthony Tyson, Bell Laboratories/Lucent Technologies
1998 Dr. John C. Mather, NASA Goddard Space Flight Center
1999 Dr. Bohdan Paczynski, Princeton University
2001 Dr. Ewine van Dishoeck, University of Zeiden, The Netherlands
2002 Dr. Geoffrey W. Marcy, University of California, Berkeley
2004 Dr. Lyman Page, Jr., Princeton University
2005 Dr. Brian Schmidt, Mt. Stromlo/Siding Spring Observatories, Australia
2007 Dr. Andrea M. Ghez, University of California, Los Angeles
2015 Dr. Michael E. Brown, California Institute of Technology

Mars (Eski Türkçede Bakır Sokım, Merih), Güneş Sistemi'nin Güneş'ten itibaren dördüncü gezegeni. Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars'a ithafen adlandırılmıştır. Yüzeyindeki yaygın demir oksitten dolayı kızılımsı bir görünüme sahip olduğu için "Kızıl Gezegen" olarak da bilinmektedir.
İnce bir atmosferi olan Mars gerek Ay'daki gibi meteor kraterlerini, gerekse Dünya'daki gibi volkan, vadi, çöl ve kutup bölgelerini içeren çehresiyle bir karasal gezegendir. Ayrıca dönme periyodu ve mevsim dönemleri Dünya'nınkine çok benzer. 2 adet uydusu bulunmaktadır.
Mars'taki Olimpos Dağı (Olympus Mons, yüksekliği 21 km), Güneş Sistemi'nde bilinen en yüksek dağdır ve Marineris Vadisi (Valles Marineris, uzunluğu 4.000 km) adı verilen kanyon en büyük kanyondur. Ayrıca Haziran 2008'de Nature dergisinde yayımlanan üç makalede açıklandığı gibi, Mars'ın kuzey yarımküresinde 10.600 km uzunluğunda ve 8.500 km genişliğindeki dev bir meteor kraterinin varlığı saptanmıştır. Bu krater, bugüne kadar keşfedilmiş en büyük meteor kraterinin (Ay'ın güney kutbu kısmındaki Atkien Havzası) dört misli büyüklüğündedir.
Mars, Dünya hariç tutulursa, hâlen Güneş Sistemi'ndeki gezegenler içinde sıvı su ve yaşam içermesi en muhtemel gezegen olarak görülmektedir. Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter keşif projelerinin radar verileri gerek kutuplarda (Temmuz 2005) gerekse orta bölgelerde (Kasım 2008) geniş miktarlarda su buzlarının var olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. 31 Temmuz 2008'de Phoenix Mars Lander adlı robotik uzay gemisi Mars toprağının sığ bölgelerindeki su buzlarından örnekler almayı başarmıştır.
Günümüzde, Mars, yörüngelerine oturmuş üç uzay gemisine evsahipliği yapmaktadır: Mars Odyssey, Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter. Mars, Dünya hariç tutulursa, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir sıradan gezegenden ibaret değildir. Yüzeyi pek çok uzay aracına ev sahipliği yapmıştır. Bu uzay araçlarıyla elde edilen jeolojik veriler şunu ortaya koymuştur ki, Mars önceden su konusunda geniş bir çeşitliliğe sahipti; hatta geçen on yıllık süre sırasında gayzer (kaynaç) türü su fışkırma veya akıntıları meydana gelmişti. NASA'nın Mars Global Surveyor projesi kapsamında sürdürülen incelemeler Mars'ın güney kutbu buz bölgesinin geri çekilmiş olduğunu ortaya koymuştur. Bilim insanları, 2006'da Mars yörüngesine oturtulan "Mars Reconnaissance Orbiter" (Mars Yörünge Kaşifi) uydusundan alınan veriler sonucu, Mars'ta sıcak aylarda tuzlu su akıntılarının oluştuğunu bildirmişlerdir.
Mars'ın 1877 yılında astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos ve Deimos adları verilmiş, düzensiz biçimli iki küçük uydusu vardır. Mars Dünya'dan çıplak gözle görülebilmektedir. "Görünür kadir"i −2,9'a ulaşır ki bu, çıplak gözle çoğu zaman Jüpiter Mars'tan daha parlak görünmesine karşın; ancak Venüs, Ay ve Güneş'çe aşılabilen bir parlaklıktır.

Mars adı, Roma mitolojisinde yer alan savaş tanrısı Mars kökenlidir ve Mart ayı ile eş kökenli olmaktadır. Bu isim gezegenin kırmızı renginin kan ile bağdaşlaştırılması dolayısıyla verilmiştir.
Dünyadaki pek çok dilde gezegeni tanımlamak için bu köke dayanan isimler kullanılmakla birlikte, bazı dillerde farklı isimlendirmeler mevcut olmaktadır. Yunancada yer alan Ἄρης (Arēs) kelimesi bu dilde gezegeni tanımlamak için kullanılmaktadır ve Mars'ın coğrafyası ile ilgili araştırmalar yürüten bir bilim dalı olan areoloji bu kökten türetilmiştir.
Gezegenin kırmızı rengine atfen Arapçada Mars için ateş ile ilişkili مريخ (merrîh) kelimesi kullanılmaktadır. Bu kullanım Farsça, Urdu, Malayca ve Svahili dillerinde de kullanılmakta olup, Türkçede de eskimiş olan "Merih" şekliyle bulunmaktadır. Kâşgarlı Mahmud'un Türkçe-Arapça sözlüğü Dîvânu Lugâti't-Türk eserinde Mars için Bakır Sokım kelimesi kullanılmıştır. Arapça "düşen, düşük" anlamına gelen ساقط (sāḳiṭ) sözcüğünden alıntı olan Sakıt, eskimiş bir kelime olup Mars anlamına gelmektedir. Çincede yer alan ve ateş yıldızı anlamına gelen 火星 (Pinyin: Huǒxīng) sözcüğü ise kendine Korece, Japonca ve Vietnamcada kullanım edinmiştir.

Mars'ın yarıçapı Dünya'nınkinin yaklaşık yarısı kadardır. Yoğunluğu Dünya'nınkinden daha az olup, hacmi Dünya'nın hacminin %15'i, kütlesi ise Dünya'nınkinin %11'i kadardır. Mars'ın Merkür'den daha büyük ve daha ağır olmasına karşılık, Merkür ondan daha yoğundur. Bu yüzden Merkürün yüzeyindeki yerçekimi Mars'ınkinden daha fazladır. Mars, boyutu, kütlesi ve yüzeyindeki yerçekimi bakımından Dünya ile Ay arasında yer alır. Mars yüzeyinin kızıl-turuncu görünümü hematit ya da pas adıyla tanınan demiroksitten (Fe2O3) kaynaklanır.

Uydu gözlemleri ile Mars meteorlarının incelenmesi Mars yüzeyinin esas olarak bazalttan oluştuğunu göstermektedir. Bazı kanıtlar Mars yüzeyinin bir kısmının tipik bazalttan ziyade, yeryüzündeki andezit kayalarının benzeri olabilecek zengin silisyum oluşumlarından meydana geldiğini göstermektedir; fakat gözlemlerdeki veriler bunların silisli cam olduğu şeklinde de yorumlanabilir. Her ne kadar Mars'ın asli manyetik alanı yoksa da, gözlemler gezegen kabuğunun parçalarının vaktiyle iki kutuplu bir manyetik alanın etkisinde bulunmuş olduğunu göstermektedir. Minerallerde gözlemlenen bu paleomanyetizm yeryüzünün okyanus diplerinde bulunan tabakalarındakilere çok benzer özelliklere sahiptir. 1999'da ortaya atılan ve 2005'te Mars Global Surveyor verileriyle yeniden gözden geçirilen bir teoriye göre bu tabakalar, Mars'ta 4 milyar yıl önce, manyetik kutuplaşmanın yani manyetik alanın henüz etkin olduğu dönemde mevcut olan tektonik plakaların kanıtıdır.
Gezegenin iç yapısına ilişkin güncel modellere göre, gezegen, esas olarak demir ve % 14-17 civarında sülfürden oluşan, yarıçapı yaklaşık 1480 km olan bir çekirdek bölgesi içerir. Bu demir sülfür (FeS) bileşiği kısmen akışkandır. Çekirdek, günümüzde etkin olmadığı görülen, gezegendeki birçok tektonik ve volkanik oluşumlardan oluşmuş bir silikat mantosuyla çevrilidir. Gezegenin kabuğunun ortalama kalınlığı 50 km olup, azami kalınlığı 120 km civarındadır. Dünya'nın ortalama kalınlığı 40 km olan kabuğu, her iki gezegenin boyutları göz önüne alındığında Mars'ınkine göre üç misli daha ince kalır.
Mars'ın temel jeolojik devirleri şunlardır:

Nuh Devri: Devre bu ad, Mars'ın güney yarımküresindeki bir bölgenin Nuh'un Toprağı (Noachis Terra) olarak adlandırılması nedeniyle verilmiştir. Mars'ın en eski yüzey oluşumuna ilişkin devirdir, 3,8 milyar yıl öncesi ile 3,5 milyar yıl öncesi arasındaki dönemi kapsar. Nuh Devri yüzeyleri birçok büyük çarpma kraterleriyle oyulmuş haldedir. Tharsis volkanik plato bölgesinin bu devirdeki büyük bir sıvı su baskınıyla oluştuğu sanılmaktadır.
Hesperian devri: 3,5 milyar yıl öncesi ile 1,8 milyar yıl öncesi arasındaki dönemi kapsar. Bu devir, geniş lav ovalarının oluşumu ile nitelenir.
Amazon Devri: 1,8 milyar yıl öncesi ile günümüze kadarki dönemi kapsar. Amazon Devri bölgeleri, meteor çarpmalarıyla açılmış kraterleri pek içermez ve tamamen değişiktir. Ünlü Olimpos Dağı bu dönemdeki lav akıntılarıyla oluşmuştur.
19 Şubat 2008'de Mars'ta muhteşem bir çığ meydana geldi. Mars Reconnaissance Orbiter uzay gemisinin kamerasınca filme kaydedilen görüntülerde 700 m yükseklikteki bir uçurumun tepesinden kopan buz bloklarının ardında toz bulutları bırakarak yuvarlanışları görülüyordu.
Son incelemeler ilk kez 1980'lerde ortaya atılmış bir teoriyi desteklemektedir: Bu teoriye göre 4 milyar önce Mars'a Plüton gezegeni boyutlarındaki bir meteor çarpmıştır. Gezegenin kuzey kutup bölgesini kapsadığı gibi, yaklaşık % 40'ını kapsayan Borealis basin adı verilen garip havzanın bu çarpmayla oluştuğu sanılmaktadır.
InSight iniş aracından elde edilen verilerin daha ileri analizi, Mars'ın sıvı bir çekirdeğe sahip olduğunu öne sürdü. 25 Ekim 2023'te, InSight'tan alınan bilgilerin yardımıyla bilim adamları, Mars'ın kabuğunun altında radyoaktif bir magma okyanusu bulunduğunu bildirdi.

Haziran 2008'de Phoenix uzay gemisi tarafından gönderilen veriler Mars toprağının hafifçe alkalin olduğunu ve hepsi de organik maddenin gelişmesi için elzem olan magnezyum, sodyum, potasyum ve klorür içerdiğini ortaya koydu. Bilim insanları Mars'ın kuzey kutbuna yakın toprağın kuşkonmaz gibi bitkilerin yetiştirilebileceği bir bahçe oluşturulması için elverişli olduğu sonucuna vardı. Ağustos 2008'de Phoenix uzay gemisi Dünya suyu ile Mars toprağının karıştırılması gibi basit kimya deneylerine başladı ve önceden Mars toprağı konusunda ortaya atılmış birçok teoriyi doğrulayan bir keşifte bulundu: Mars toprağında perklorat tuzlarının izlerini keşfetti. Perklorat tuzlarının varlığı Mars toprağının daha da ilginç bulunmasını sağlamıştı Fakat perklorat tuzlarının varlığının Mars'a taşınan Dünya toprağından, çeşitli örneklerden veya aletlerden kaynaklanmış olma olasılığı da vardı; bu yüzden, kaynağın Mars toprağı olup olmadığından iyice emin olunması için bu konuda daha fazla deneyler yapılması gerekmektedir.

1965'te Mariner-4'le gerçekleştirilen ilk Mars alçak uçuşuna kadar, gezegenin yüzeyinde sıvı su olup olmadığı çok tartışılmıştı. Bu tartışma özellikle kutup bölgelerindeki periyodik olarak değişim gösteren, deniz ve kıtaları andıran açık ve koyu renkli lekelerin gözlemlenmiş olmasından kaynaklanıyordu. Koyu renkli çizgiler bazı gözlemciler tarafından uzun zaman sıvı su içeren sulama kanalları olarak yorumlanmıştı. Bu düz çizgi oluşumları sonraki dönemlerde gözlemlenemediğinden optik illüzyonlar olarak yorumlandı. Kısa dönemlerde alçak irtifalarda olabilecek oluşumlar hariç tutulursa, günümüzdeki atmosferik basınç altında Mars yüzeyinde sıvı su mevcut olamaz; ancak geçici sıvı su akışları olabilir. Buna karşılık özellikle iki kutup bölgesinde geniş su buzları mevcuttur. Mart 2007'de NASA, güney kutbu bölgesindeki su buzlarının erimeleri halinde suların gezegenin tüm yüzeyini kaplayacağını ve oluşacak bu okyanusun derinliğinin 11 m. olacağının hesaplandığını açıkladı. Ayrıca gezegende kutuptan 60° enlemine kadar bir buz permafrost mantosu uzanır.
Mars'ta kalın kriyosfer tabakasının altında, büyük miktarlarda, sıkışık halde tutul

Memeliler (Latince: Mammalia), hayvanlar aleminin insanların da dâhil olduğu, dişilerinde bulunan meme bezleri ve hem dişi hem erkek bireylerinde bulunan ter bezleri, kıl, işitmede kullanılan üç orta kulak kemiği ve beyinde yer alan neokorteks bölgesi ile ayrılan bir omurgalı sınıfıdır.
Dünya üzerinde yaklaşık 6500 memeli türü bulunur. Bunların 200 kadarı Avrupa'da görülebilir, Türkiye ise tek başına yaklaşık 170 memeli türü barındırmaktadır. Çift ve karmaşık dolaşım sistemine sahip, sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Vücutları genellikle kıllarla örtülüdür. Genç bireyler anne sütü ile beslenirler. Genellikle bacak şeklinde oluşmuş dört üyeleri vardır. Solunumda diyafram kullanırlar. Alt çeneleri bir çift kemikten oluşmuştur; orta kulaktaki kemikler üç parçalı olup kulak zarı ve iç kulakla bağıntılıdır. Hemen hemen hepsinde yedi boyun omuru vardır.
Memeliler, sıcak kanlı yaratıklardır. Yani vücut sıcaklıkları genel olarak çevre koşullarından bağımsızdır. Bu ısı yalıtkanlığını sağlamak için ise toplam ürettikleri enerjinin %80'ini harcarlar. Vücutları kıllarla kaplıdır ki, bu doku bazı türlerde dikenli bir hâl alabilir (örneğin kirpi) ya da azalıp neredeyse pürüzsüz hâle gelebilir; insan, yunus ve balinalarda olduğu gibi. Theria alt sınıfı doğurarak çoğalırken Prototheria alt sınıfı yumurtlayarak çoğalır.
Yavru memeliler, genel olarak belirli bir gelişim evresini tamamlayıncaya kadar annelerinin karnında taşınır. Doğum sırasında yavrunun gelişmişliği memeli türüne göre değişkenlik gösterir. Kör (ve genelde çıplak) doğan ve bazen yıllarca annesi tarafından yetiştirilen memeli türleri olduğu gibi, doğumun ardından kısa süre içinde koşmaya ya da yüzmeye başlayan memeli türleri de vardır. Ancak genel olarak memelilerde, yavruların belirli bir süre anne tarafından bakımı zorunludur. Dişi memeli, yavrusunu bebeğin gelişimi için gerekli bileşenleri içeren zengin içerikli sütü ile besler.
Memelilerin vücut büyüklükleri değişkendir. En küçük memeli, bir böcekçil olan yabanarısı yarasası (Craseonycteris thonglongyai - ortalama 3 cm, 1 gr); en büyük memeli ise mavi balinadır (Balaenoptera musculus - ortalama 35 m, 120 ton). Memeli vücudu, sıcak veya soğuk iklim koşulları ile mücadele için de farklı özelliklere sahiptir. Karasal memeliler için kalın bir kış kürkü, deniz memelileri için deri altında kalın bir yağ tabakası veya yağlanmış bir kürk bu mücadelenin silahlarıdır. Bazı memeliler de kış uykusuna yatarak, bu dönemi enerjiden tasarruf ederek geçirir. Yiyeceğin bol olduğu dönemde vücudunda depoladığı fazladan kalorileri, yiyeceğin kıt olduğu bu dönemde ‘uyku’ durumunda iken yakar. (Sincaplar, ayılar ve porsuklarda olduğu gibi.) Bu durum gerçek bir kış uykusu hâlini de alabilir (yediuyurlar ya da yarasalarda olduğu gibi) yani bu süre içinde canlılar, yaşamsal faaliyetlerini ve vücut sıcaklıklarını minimuma indirirler.
Bazı memeli türleri insanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve yabani türleri ortadan kalkmış ya da çok az kalmıştır. (İnek, at, koyun gibi.)

Memelilerin familya seviyesine kadar sınıflandırılması için buraya bakınız: Memelilerin sınıflandırılması

Altsınıf: Prototheria — Yumurtlayan memeliler
Takım: Monotremata — Tek delikliler
Altsınıf: Theria — Doğuran memeliler
İnfra sınıf: Marsupialia veya Metatheria — Keseliler
Takım: Dasyuromorphia — Yırtıcı keseliler
Takım: Didelphimorphia — Keseli sıçangiller
Takım: Diprotodontia — İki ön dişliler
Takım: Microbiotheria — Chiloé keseli sıçanı
Takım: Notoryctemorphia — Keseli köstebek
Takım: Paucituberculata — Fare keseli sıçanıgiller
Takım: Peramelemorphia — Keseli porsuğumsular 
İnfra sınıf: Placentalia veya Eutheria — Eteneliler
Takım: Afrosoricida — Tenreksiler
Takım: Artiodactyla — Çift parmaklılar
Takım: Carnivora — Etçiller
Takım: Cetacea — Balinalar
Takım: Chiroptera — Yarasalar
Takım: Cingulata — Armadillo
Takım: Dermoptera — Abalı memeliler
Takım: †Desmostylia
Takım: Hyracoidea — Kırsıçanımsılar
Takım: İnsectivora — Böcekçiller 
Takım: Lagomorpha — Tavşanımsılar
Takım: Pacroscelidea
Takım: Perissodactyla — Tek toynaklılar
Takım: Pholidota
Takım: Pilosa — Dişsiz memeliler 
Takım: Primates — Primatlar
Takım: Proboscidea — Filler
Takım: Rodentia — Kemiriciler
Takım: Scandentia — Sivri sincapçıkgiller 
Takım: Sirenia — Deniz inekleri
Takım: Tubulidentata
Moleküler DNA incelemeleri sonucunda oluşturulmuş bir kladogram şu şekilde gösterilebilir:

Memelilerin evrimi
Memeli cinsleri listesi

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 19-21. ISBN 978-605-100-090-9.

Merkür, Güneş Sistemi'ndeki en küçük ve Güneş'e en yakın gezegendir. Adını, ticaret ve iletişim tanrısı ve tanrıların habercisi olan antik Roma tanrısı Mercurius'tan (Merkür) almıştır. Yüzey kütleçekimi yaklaşık olarak Mars ile aynı olan bir karasal gezegen olarak sınıflandırılır. Yüzeyi, milyarlarca yıldır biriken sayısız çarpma olayının bir sonucu olarak yoğun şekilde kraterlerle kaplıdır. En büyük krateri olan Caloris Planitia, 1.550 km (960 mi) çapındadır ve gezegenin çapının (4.880 km veya 3.030 mi) üçte biri kadardır. Dünya'nın uydusu Ay'a benzer şekilde Merkür'ün yüzeyi, bindirme faylarından kaynaklanan geniş bir uçurum sistemi (yarıklar) ve çarpma olayı kalıntıları tarafından oluşturulan parlak ışın sistemleri sergiler.
Merkür, Güneş ile 3:2 rezonansta gelgitsel ya da çekimsel kilitlidir ve Güneş Sistemi'nde eşsiz bir yörüngede döner. Güneş çevresindeki her iki devrine karşılık kendi ekseninde tam olarak üç kez döndüğü görülür. Güneş'ten görüldüğü gibi yörünge hareketi ile dönen bir gözlemci çerçevesi içerisinde, sadece her iki Merkür yılında bir dönüyormuş gibi görünür.
Yüksek yörüngesel dış merkezliğiyle birlikte, gezegenin yüzeyi büyük ölçüde değişken güneş ışığı yoğunluğu ve sıcaklık farklılıkları gösterir. Ekvatoral bölgelerin sıcaklığı gece -170 °C (-270 °F) ile güneş ışığı altında 420 °C (790 °F) arasında değişir. Çok küçük eksen eğikliği nedeniyle gezegenin kutupları kalıcı olarak gölgede kalır ve sürekli -93 °C (-140 °F)'nin altındadır. Bu durum, kraterlerde su buzu bulunabileceğini kuvvetle düşündürmektedir. Gezegenin yüzeyinin üzerinde son derece ince bir ekzosfer ve güneş rüzgarlarını saptırabilecek kadar etkili, fakat zayıf bir manyetik alan bulunur. Merkür'ün doğal uydusu yoktur.
Merkür Güneş çevresinde Dünya'nın yörüngesinden içeride (Venüs'te olduğu gibi) döndüğü için, Dünya'nın gökyüzünde sabahları ya da akşamları gözükebilir ancak gecenin yarısında gözükemez. Ayrıca Venüs ve Ay'da da olduğu gibi Dünya'ya göre kendi yörüngesi çevresinde dönmesinin aşamaları tam aralıkla izlenir. Merkür Dünya'dan bakıldığında parlak bir nesne olarak görülür. Buna karşın Güneş'e olan yakınlığı nedeniyle Venüs'e göre daha zor görünür. Şimdiye dek iki uzay aracı Merkür'ü ziyaret etti: Mariner 10 1970'lerde uçarak geçti; MESSENGER 2004'te fırlatıldı, 30 Nisan 2015'te yakıtını tüketmeden ve gezegen yüzeyine çarpmadan önce 4 yıl boyunca Merkür'ün yörüngesinde 4.000'in üzerinde dönüş yaptı.
2020'lerin başı itibarıyla, Merkür'ün jeolojik tarihinin birçok geniş detayı hala araştırılmaktadır veya uzay sondalarından gelecek veriler beklenmektedir. Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenler gibi, Merkür de yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşmuştur. Mantosu oldukça homojendir, bu da Merkür'ün tarihinde tıpkı Ay gibi erken dönemlerde bir magma okyanusuna sahip olduğunu göstermektedir. Mevcut modellere göre Merkür'ün katı bir silikat kabuğu ve mantosu, bunların altında katı bir dış çekirdek, onun altında sıvı bir çekirdek tabakası ve en içte katı bir iç çekirdek bulunabilir. Merkür'ün kökeni ve gelişimi hakkında, bazıları gezegenimsilerle çarpışmayı ve kaya buharlaşmasını içeren birçok rakip hipotez bulunmaktadır.
Merkür, Mars ve Venüs'ün yörüngeleri nedeniyle Dünya'dan çok daha fazla uzaklaşması sonucu ortalamada Dünya'ya en yakın gezegendir.

Merkür Güneş Sistemindeki dört karasal gezegenden biridir. 2.439,7 kilometrelik ekvatoral yarıçapı ile Güneş sistemindeki en küçük gezegendir. Merkür ayrıca Güneş Sistemi'nde bulunan en büyük doğal uydular Ganymede ve Titan'dan -daha ağır da olsa- da daha küçüktür. Merkür yaklaşık olarak %70 metalik ve %30 silikat maddelerinden oluşur. Merkür'ün 5,427 g/cm3'lük yoğunluğu Güneş Sistemi'ndeki ikinci en yüksek yoğunluktur ve Dünya'nın 5,515 g/cm3'lük yoğunluğundan biraz daha azdır. Eğer kütleçekimsel sıkıştırma etkisi çarpanlarına ayrılsaydı, Merkür'ü oluşturan maddeler Dünya'nın 4,4 g/cm3'lük yoğunluğuna karşılık 5,3 g/cm3'lük sıkıştırılmamış yoğunluk ile daha yoğun olurdu.

Merkür Güneş'e yakınlığı nedeniyle güneş ışınlarının güçlü etkisi altındadır ve sıcak bir gezegendir. Yüzey sıcaklığı, uzun süren Merkür gündüzü sırasında 427 °C üzerindeki düzeylere çıkabilirken, etkili bir hava yuvarının yokluğu nedeniyle gece -172 °C'ye kadar düşmektedir. Gezegenin koyu bir yüzeyi vardır. Yüzeyin 0,11 yansıtabilirlik değeri vardır, yani üzerine düşen güneş ışınlarının ancak yaklaşık onda birini yansıtır.

Merkür yüzeyinin en dikkat çeken özelliği tüm gezegen üzerine dağılmış irili ufaklı çarpma kraterleridir. İlk bakışta Ay yüzeyine benzetilebilecek bu görünümün, daha dikkatli bir incelemede birçok farklılıklar içerdiği anlaşılır. Ay'da olduğu gibi kraterlerin yoğun bir şekilde iç içe geçtiği alanlar arasında, krater yoğunluğunun çok düşük olduğu, yumuşak engebeli geniş düzlükler yer alır. Bu bölgeler kraterlerin sık olduğu bölgelere göre daha alçakta yer alırlar ve Ay'daki 'deniz'lere benzer şekilde, büyük çarpmalar sonucunda gezegen içinden yüzeye çıkan lav akıntıları ile oluştukları sanılır. Gerek bu oluşumların, gerekse büyük kraterlerin çoğunun, Güneş Sistemi içinde büyük çarpışmaların sürdüğü 4,5 ile 3,8 milyar yıl öncesini kapsayan dönemde meydana geldiği düşünülür. 3,8 milyar yıl öncesinden günümüze kadar, Güneş Sistemi büyük çarpışmaların sıklığının azaldığı, nispeten sakin bir döneme girmiştir. Merkür üzerindeki en büyük çarpışma izi, 1300 km çapındaki Caloris Havzasıdır. Bu dev lav denizi 100 km çapında bir gökcisminin çarpması ile gezegenin manto tabakasından yüzeye çıkan sıvılaşmış materyal ile oluşmuş, bu arada şok dalgalarının gezegen boyunca yayılarak diğer yüzünde odaklanması sonucunda Caloris Havzasının tam karşı kutbunda 500.000 km²lik bir alan son derece engebeli bir hal almıştır. Ayrıca düzlükler üzerinde yüzlerce kilometre uzunluğunda ve yüksekliği 2–3 km'yi bulan kırıklar dikkati çeker. Bunlara, gezegenin soğuması sırasında küçülen hacminin neden olduğu sanılmaktadır. Kırıkların bazı kraterlerin içinden de geçmeleri krater oluşum döneminden daha sonra meydana geldiklerini düşündürür.
Gezegen yüzeyinin en dışta kalan birkaç metre kalınlığındaki kısmının, Ay yüzeyindekine benzer biçimde çok küçük göktaşlarının milyarlarca yıldır süren bombardımanı sonucunda ince bir toz haline gelmiş regolit tabakası olduğu varsayılır. Aynı Ay'da gözlendiği gibi az sayıdaki genç kraterin, ışınsal olarak kendilerini çevreleyen parlak beyaz çizgilerin ortasında yer aldığı görülür. Bu çizgiler, çarpma sırasında 'kirli' regolitin üzerine sıçrayan taze materyal ile ilişkilidir.

Merkür'ün yüzeydeki kurtulma hızı gezegenin düşük kütlesi nedeniyle Dünya'nın ancak %40'ı kadardır. Bu düzeydeki bir çekim gücü, gezegen yüzeyindeki 400 °C'yi aşan sıcaklıklar karşısında gazların uzaya kaçmasına engel olamayacak denli güçsüzdür. Bu nedenle Merkür'ün çoğunlukla orta ağırlıktaki elementler içeren (oksijen, sodyum, potasyum) son derece seyrek bir atmosferi bulunmaktadır. Bu atmosfer durağan olmaktan çok, Merkür'ün konumunda etkisi güçlü olan güneş rüzgarı ve yüksek yüzey ısıları nedeniyle gezegen yüzeyinden koparılan ve kısa sürede uzay boşluğuna kaybedilen atomlardan oluşmuş, sürekli yenilenen bir yapıdadır. Bu şekliyle, Merkür atmosferini Dünya'nın egzosferi ile karşılaştırmak olasıdır.

Merkür'ün küçük boyutuna oranla önemli sayılabilecek bir manyetik alanı bulunmaktadır. Ekseni Merkür'ün dönüş eksenine 11° eğimli, kutupları Dünya'nın manyetik kutuplarına göre ters yerleşmiş durumda, yani kuzey manyetik kutbu gezegenin coğrafi güney kutbuna komşu olan ve gezegen yüzeyinde Dünya manyetik alanının %1'i kadar güçlü bu alan, Merkür çevresinde küçük bir manyetosfer oluşturmaya yeterlidir. Manyetosfer, Güneş rüzgarı adı verilen ve güneş kökenli hızlı parçacıkların oluşturduğu plazma akımının, gezegenin manyetik alanın etkisi ile saptırılarak engellendiği bölgedir. Manyetosferin en dışında, plazma akımının yavaşlayarak hızının ses hızının altına indiği ve yön değiştirdiği bir şok dalgası gözlenir. Merkür'ün manyetik alanı güneş rüzgarı ile gelen parçacıkları yakalayıp gezegen çevresinde tutacak kadar güçlü olmadığı için, Van Allen kuşakları yoktur.
Küçük bir gezegen olan Merkür'ün çekirdek sıcaklığının bir manyetik alan oluşturmak için gerekli olan sıvı demir kütlesini barındırmaya izin vermeyecek kadar düşük olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, bugün gözlenen manyetik alanın gezegen içindeki aktif bir manyetik dinamo tarafından sağlanmak yerine, çok önceleri mıknatıslanmış olan katı haldeki çekirdek tarafından sürdürüldüğü görüşü ortaya atılmıştır.

Gözlem koşullarının güçlüğü, Merkür'ün teleskopla ayırt edilebilen yüzey yapılarının hareketlerine dayanarak dönüş periyodunun hesaplanmasını zorlaştırmıştır. 1960'lı yıllara gelinceye dek gezegenin kendi ekseni etrafında dönüşünün, Güneş çevresindeki hareketi ile 'kilitlenmiş' şekilde 88 günde tamamlandığına inanılıyordu. Gezegenin bir yüzünün sürekli karanlıkta kalarak çok düşük sıcaklıkta bulunması ile sonuçlanacak bu durum, 1962 yılında radyo gökbilim tekniklerinin Merkür'ün gece yüzünde sıcaklığın hiçbir zaman -160 °C'nin altına düşmediğini ortaya koyması ile tartışmalı hale geldi. 1965 yılında radar incelemeleri, gezegenin dönüş hızının yaklaşık 59 günlük bir devir ile uyumlu olduğunu gösterdi. İtalyan gök bilimci Giuseppe Colombo bu sürenin Merkür'ün yörünge periyodunun 2/3'ü kadar olduğuna dikkati çekerek, gezegenin alışılmamış bir dönüş-yörünge kilitlenmesi olabileceğini bildirdi. Bu, Mariner 10 uzay sondasının 1974 yılında Merkür'ü ziyareti sırasında doğrulandı. Bugün, Merkür'ün kendi etrafındaki dönüşünü 58,65 günde tamamladığı bilinmektedir. Yörünge ve dönüş periyodlarının bu şekilde 3:2 oranındaki senkronizasyonu, gezegenin oldukça eliptik yörüngesinin yol açtığı önemli yörünge hızı değişimleri ile daha uyumlu görülür. Bu şekilde, 1:1 oranındaki bir kilitlenmenin özellikle günberi dönemindeki hızlanma sırasında yol açacağı librasyon hareketleri ve buna bağlı güçlü gel-git etkileri ve iç gerilimler önlenmiş olmaktadır.
Merkür'ün bu dönüş biçimi ilginç sonu

Meteoroloji veya hava bilgisi, atmosferde meydana gelen hava olaylarının oluşumunu, gelişimini ve değişimini nedenleri ile inceleyen ve bu hava olaylarının canlılar ve dünya açısından doğuracağı sonuçları araştıran bir bilim dalı. Türkçeye, Fransızca météorologie sözcüğünden geçmiştir. Ayrıca meteoroloji bilimi, Dünya'daki atmosferin her türlü fiziksel, dinamik ve kimyasal durumuyla ve yeryüzüne yakın atmosfer ile etkileşimleriyle ilgilenmektedir.

Atmosferin özellikle alt katmanlarında meydana gelen hava olaylarının oluşumunu ve değişimini nedenleriyle inceler ve kısa dönemli tahminler yapmayı amaçlar. Matematik, coğrafya, istatistik ve fizikten yararlanır.

İlk hava tahminleri, ilk uygarlıklar tarafından mevsimsel değişiklikleri izlemelerine yardımcı olmak amacıyla tekrar eden astronomik ve meteorolojik olayları gözlemlemeleriyle başlamaktadır. MÖ 650 civarında, Babilliler bulutların görünümüne ve hale gibi meteorolojik optik fenomenlere dayanarak kısa vadeli hava değişikliklerini tahmin etmeye çalıştılar. MÖ 300'e gelindiğinde, Çinli gök bilimciler yılı 24 festivale bölen ve her festivalin farklı bir hava türüyle ilişkilendirildiği bir takvim geliştirdiler. Yunan filozof Aristo, yağmur, bulutlar, dolu, rüzgâr, gök gürültüsü, şimşek ve kasırgalar gibi 340 civarında meteorolojik olay hakkında teoriler içeren felsefi bir bilimsel metin olan Meteorologica'yı yazdı. Ayrıca Meteorologica'da meteoroloji ve atmosferin yanında astronomi, coğrafya, kimya gibi konulara da değindi.
Aristoteles, bazı önemli hataların yanı sıra hava durumuyla ilgili keskin gözlemler yaptı ve dört ciltlik metni birçok kişi tarafından neredeyse 2000 yıl boyunca hava durumu teorisi konusunda otorite olarak kabul edildi. Aristoteles'in iddialarının çoğu hatalı olsa da, fikirlerinin çoğu 17. yüzyıla kadar yıkılmadı.

Yüzyıllar boyunca, genel hava durumu bilgilerine ve kişisel gözlemlere dayalı tahminler üretmek için girişimlerde bulunuldu. Bununla birlikte, Rönesans'ın sonunda, doğa filozoflarının spekülasyonlarının yetersiz olduğu ve atmosferi daha iyi anlamak için daha fazla bilginin gerekli olduğu giderek daha belirgin hâle geldi. Bunu yapmak için atmosferin nem, sıcaklık ve basınç gibi özelliklerini ölçen aletlere ihtiyaç vardı. Batı medeniyetinde, havanın nemini ölçen bir alet olan bir higrometre için bilinen ilk tasarım, on beşinci yüzyılın ortalarında Nicholas Cusa (c.1401-1464, Almanca) tarafından tasarlanmıştır. Galileo Galilei (1564-1642, İtalyan) 1592'de veya kısa bir süre sonra ilkel bir termometre icat etti; ve Evangelista Torricelli (1608-1647, İtalyan) 1643'te atmosfer basıncını ölçmek için barometreyi icat etti.

Bu meteorolojik araçlar on yedinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar imal edilirken, gözlemsel, teorik bilgiler ve teknolojik gelişmeler de atmosfer bilgisine katkıda bulundu. Dünya'nın farklı yerlerinde yaşayan bireyler atmosferik ölçümler yapmaya ve kaydetmeye başladılar. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında telgrafın icadı ve telgraf ağlarının ortaya çıkması, hava durumu gözlemlerinin gözlemcilere ve derleyicilere rutin olarak iletilmesine olanak sağladı. Bu veriler kullanılarak, pek ayrıntı içermeyen hava haritaları çizildi. Yüzey rüzgâr davranışları ve fırtına sistemleri tanımlanıp incelenebildi. Geniş bir alanda eş zamanlı olarak alınan birçok gözlemin derlenmesine ve analizine dayanan sinoptik hava tahmininin doğuşu, 1860'larda hava durumu gözlem istasyonlarının sayısının artmasıyla gerçekleşmiştir.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda bölgesel ve küresel meteorolojik gözlem ağlarının oluşumuyla birlikte, gözleme dayalı hava tahmini için daha fazla veri elde edilmekteydi. 1920'lerde radyosondanın icadıyla çeşitli irtifalarda havayı izleme konusunda büyük bir adım atıldı. Hava durumu aletleri ve bir radyo vericisi ile donatılmış küçük hafif bir kutu olan radyosondalar, ortalama 30 kilometre yüksekliğe çıkan hidrojen veya helyum dolu bir balon tarafından atmosfere taşınır. Yükseliş sırasında aletler sıcaklık, nem ve basınç verilerini ölçerek yer istasyonuna geri iletir. Yer istasyonunda, veriler işlenir ve atmosferin düşey profili çıkartılır. Ayrıca bu veriler hava durumu haritaları oluşturmak veya hava tahmini için bilgisayar modellerine yerleştirmek için kullanılabilir hale getirilmektedir.
Günümüzde meteorolojik hizmetler, tamamen bilimsel yöntemlerle ve uluslararası iş birliği içerisinde yürütülmektedir. Bugün dünyada, 24 saat sürekli çalışan on bin civarında kara istasyonu, açık denizlerde görev yapan altı binden fazla gözlem gemisi ve yüksek hava sondajları yapan binden fazla meteoroloji istasyonu vardır.

İklimbilim
Hava durumu
Hava tahmini
Meteoroloji kısaltmaları
Radar
Meteoroloji uyduları
Meteoroloji mühendisliği

Meteoroloji Genel Müdürlüğü 25 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The GLOBE Program
Meteoroloji dili21 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mil bir mesafe ölçüm birimidir. İsim olarak İngilizce kökenlidir, tarihte değişik yöre ve ilgi alanlarında farklı uzunlukta kullanılmış ve hâlen kullanılmaktadır. Standart kısaltması; (mi)'dir.
Kara mili (Statute mile) ve deniz mili (Nautical mile) olarak iki farklı uzunluklara ayrılırlar.
Bir kara milinin uzunluğu metrik hesaba göre 1.609,344 metreye eşittir.

Deniz milinin (Nautical mile) uluslararası resmî bir kısaltması olmadığından; M, NM, nm ve nmi gibi kısaltmalara rastlamak mümkündür.
Bir deniz milinin uzunluğu metrik hesaba göre tam 1852,2 metredir.

  
    
      
        1
        
        n
        m
        =
        
          
            
              10002
              
              
              k
              m
            
            
              90
              ∗
              60
            
          
        
        =
        1852.2
        
        
        m
      
    
    {\displaystyle 1\,nm={\frac {10002\,\,km}{90*60}}=1852.2\,\,m}
  
.
Ayrıca, bir deniz milinin onda birine gomina denir ve 185,22 metredir.

Mille passus, Antik Roma'da kullanılan bir uzunluk ölçü birimidir. Latince kökenli bu ifade, "bin adım" anlamına gelir ve yaklaşık olarak 1.48 kilometrelik bir mesafeye denk gelir. Günümüzde kullandığımız "mil" biriminin kökeni de "mille passus"a dayanmaktadır.
Mille passus (kıs. m.p.), özellikle uzun mesafelerin ölçülmesinde ve yolculukların planlanmasında kullanılırdı. Roma İmparatorluğu'nun geniş yolları ve askeri seferleri sırasında bu ölçü birimi sıklıkla kullanılmıştır. Roma lejyonerleri iyi beslenip iyi havalarda sıkı bir şekilde çalıştırıldığında, bu şekilde daha uzun miller oluşturdular. Mesafe, Agrippa'nın MÖ 29'da standart bir Roma ayağı (Agrippa'nın kendi ayağı) oluşturmasıyla dolaylı olarak standartlaştırıldı ve bir adım 5 fit olarak tanımlandı. İmparatorluk Roma mili bu nedenle 5.000 Roma ayağını ifade ediyordu. Kadastrocular, decempeda ve dioptra gibi özel ekipmanlar daha sonra kullanımını yaygınlaştırdı.

Nikolas Kopernik (Asıl ismi Niklas Koppernigk, Lehçe: Mikolaj Kopernik; Almanca: Nikolaus Kopernikus; 19 Şubat 1473, Toruń - 24 Mayıs 1543, Frombork), Kraliyet Prusyası'na bağlı Ermland Derebeyliği'nde Katolik piskopos danışmanı, boş zamanlarında matematik, astronomi ve harita bilimi ile meşgul olan bilim insanı.
Nikolas Kopernik, "De revolutionibus orbium coelestium" (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) başlığını taşıyan başyapıtında Güneş Sistemi'nin tarifini yapmış; gezegenlerin, Güneş'in merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden günmerkezlilik yasasını savunmuştur. 1543 yılında Kopernik'in ölümünden kısa bir süre önce yayımlanan bu kitap, "Kopernik Günmerkezliliği" denilen astronomik modelin başlangıcını oluşturur ve modern astronomik ve bilimsel gelişmelerin başlangıç noktası olarak gösterilerek bilim tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmektedir.

Kopernik, 1466 yılından beri Lehistan Krallığı'nda bir bölge olan Kraliyet Prusyası'nda doğmuş ve ölmüştür. Kopernik'in kilise hukuku üzerine doktorası vardı ve aynı zamanda diplomasız olarak bir doktor, poliglot (çok dil bilen insan), klasik âlim, vali, diplomat ve ekonomide günümüze kadar temel bir kavram olan Miktar Teorisi'ni yazıya döken ve Gresham Yasasının bir versiyonunu Gresham'dan önce 1519 yılında formülleştiren bir ekonomistti.
Nikolas Kopernik, 19 Şubat 1473'te bir Prusya şehri olan Thorn'da doğdu. Babası Krakovlu bir tüccar, annesi de varlıklı bir ailenin kızıydı. Nikolas dört çocuklu bir ailenin en küçüğü idi. Kardeşi Andreas (Andrew) Frauenburg'da Augustinyan rahipti. Kız kardeşi Barbara Benedikt'in rahibesiydi ve son yıllarında Kulm'daki manastırın baş rahibesi oldu. 1517 yılından sonra öldü. Diğer kız kardeşi Katharina ise hem iş adamı hem de Thorn valisi olan Barthel Gertner ile evliydi. Barthel erken yaşlarda ölünce geride bıraktığı beş çocuğuna Kopernik baktı. Kendisi hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştır.

Baba tarafının izi Silezya'da Nysa yakınlarındaki bir köye kadar sürülebilir. Köyün ismi Kopernik'in değişik biçimde hecelenmesinden oluşmuştur, Copernik, Copernic, Kopernic, Coprirnik, Kopernik ve bugünkü adıyla Koperniki. 14. yüzyılda, ailenin üyeleri Silezya'nın diğer şehirleri olan Polonya'nın başkenti Krakow'a (1367) ve Torun'a (1400) taşınmaya başladılar. Baba yaşlı Mikola büyük ihtimalle Jan'ın oğludur ve Krakow kolundan gelmektedir.
Nikolas ismini babasından almıştır, kayıtlarda ilk olarak bakır işiyle uğraşan varlıklı bir tüccar olarak geçer ve çoğunlukla Danzig'de çalışırdı. 1458 yılları civarında Krakow'dan Torun'a gelmiştir. Vistül nehri yakınlarında bulunan Torun, o esnada yapılan on üç yıl savaşlarında karıştırılmıştır, Prusya şehirlerinin bir ittifakı olan Prusya Konfederasyonu ve Polonya krallığında yani seçkin ve rahip sınıfında Töton Şövalyeleri ile bölgenin hâkimiyeti üzerine savaşmıştır. Bu savaşta hansa birliğindeki şehirler, Danzig ve Nikolas Kopernik'in memleketi olan Torun gibi, Töton şövalyelerine karşı, şehirlerin geleneksel engin bağımsızlıklarına saygı göstereceğine söz veren Polonya kralı 4. Casimir Jagiellon'u desteklemeyi seçmişlerdir. Nikolas'ın babası aktif olarak güncel siyasetle meşgul olmuştur ve Töton şövalyelerine karşı Polonya ve şehirlerini desteklemiştir. 1454 yılında Polonya’nın kardinali Zbigniew Olesnicki ve Prusya şehirleri arasındaki savaş borçlarının geri ödenmesi için yapılan pazarlıklara ara buluculuk yapmıştır. 2.Thorn barış antlaşmasında Töton şövalyeleri Polonya'nın batı vilayetleri üzerindeki bütün iddialarından resmî olarak feragat etmişlerdir. Böylece Prusya takip eden 300 yıl boyunca Polonya’ya ait bir bölge olarak kalmıştır.
Kopernik’in babası 1461 ve 1464 yılları arasında Barbara Watzenrode’la evlenmiştir. 1483 civarında ölmüştür.

Nikolas’ın Annesi Barbara Watzenrode varlıklı bir Torun asilzadesi olan ve şehir konsey üyesi olan Yaşlı Lucas Watzenrode’un (1462’de öldü.) ve bazı kaynaklarda “Rüdiger gente Modlibog olarak bahsedilen, Jan Peckau’nun eski karısı Katarzyna’nın (1476’da öldü.) kızıydı. Watzenrode ailesi tıpkı Kopernik ailesi gibi Silezya’dan Swidnica (Schweidnitz) yakınlarından gelmektedir ve 1360'tan sonra Torun’a yerleşmişlerdir. Yakın bir zamanda en zengin ve en etkili asilzade ailelerinden biri olmuşlardır. Watzenrode’ların evliliğe dayalı geniş çaplı aile ilişkileri aracılığıyla Kopernik Torun, Danzig ve Elbing’in varlıklı aileleriyle ve Prusya’nın öne çıkan asil ailelerinden olan Czapski’lerle, Dzialynski’lerle, Konopacki’lerle ve Koscielecki’lerle ilişki kurmuştur. Modlibog’lar (“Tanrıya Dua” anlamına gelen lehçe isim) 1271'den beri Polonya'nın tarihinde iyi bilinen öne çıkan bir Polonyalı aileydi. Lucas ve Katherine'in üç çocuğu vardı: Warmia Piskopozu ve Kopernik'in koruyucusu olan Genç Lucas Watzenrode (1447-1512), Astronom'un annesi olan Barbara (1495'ten sonra öldü) ve 1459'da Torun tüccarı ve Belediye başkanı Tiedeman von Allen'la evlenen Christina (1502'den önce öldü).
Varlıklı bir tüccar olan ve 1439-1462 arası yargı kürsüsü başkanlığı yapmış olan Yaşlı Lucas Watzenrode sıkı bir Töton şövalyeleri karşıtıydı. 1453 yılında yükselişlerini engellemeyi planlayan Graudenz konferansında Torun temsilcisiydi. Hemen ardından meydana gelen On üç yıl savaşları (1454-1466) sırasında aktif olarak Prusya şehirlerinin savaş çabalarını önemli parasal teşviklerle (daha sonra bir kısmını geri istedi) ve Torun ve Danzigde yaptığı politik aktivitelerle destekledi. Kişisel olarak Lasin'deki (Lessen) ve Malbork'daki (Marienburgh) savaşlarda savaştı. 1462 yılında öldü.
Astronomun dayısı ve koruyucusu olan Genç Lucas Watzenrode Krakow Üniversitesinde (şu an jagiellonian üniversitesi) ve Köln ve Bologna üniversitelerinde eğitim görmüştür. Şiddetli bir Töton Şövalyeleri karşıtıydı ve onun büyük hocası bir keresinde onu “şeytanın ta kendisi” olarak nitelemiştir. 1489 yılında Watzenrode, kendi oğlunun seçilmesini uman 4. Kral Casimir'e karşı Warmia (Ermeland, Ermland) Piskopozu seçilmiştir. Soncunda da Watzenrode, kral 4. Casimirin 3 yıl sonraki ölümüne kadar onunla tartışmıştır. Watzenrode daha sonra 1. John Albert, Alecander Jagiellon ve 1. Yaşlı Sigismund olmak üzere üç başarılı Polonya hükümdarıyla yakın ilişkiler kurmayı başarabilmiştir. Üç hükümdarında arkadaşı ve danışmanıydı ve onun etkisi Polonya ve Warmia arasındaki bağları büyük ölçüde güçlendirmiştir. Watzenrode Warmia'daki en güçlü adam olarak kabul edilmeye başlandı ve onun zenginliği, bağlantıları ve etkisi ona Kopernik'in eğitimini ve Frombork Katedralinde Aziz olarak yaptığı kariyerini güvence altına almasını sağladı.

Kopernik'in Latince ve Almancayı aynı akıcılıkla konuşabildiği kabul ediliyor. Aynı zamanda Lehçe, Yunanca ve İtalyanca konuşabiliyordu. Kopernik'in günümüze ulaşan çalışmalarının büyük çoğunluğu onun zamanında Avrupa'da akademi dili olan Latincedir. Latince aynı zamanda Roma Katolik Kilisesi’nin ve Polonya kraliyet mahkemesinin resmi diliydi. Bu yüzden Kopernik’in kiliseyle ve Polonyalı liderlerle yaptığı bütün yazışmalar Latinceydi.
Kopernik’in Almanca dilinde yazılmış günümüze ulaşan çok az dokümanı vardır. Alman felsefe profesörü Martin Carrier bu durumu Kopernik’in anadilinin Almanca olduğunun kabul edilmesine bir sebep olarak sayar. Kopernik’in anadilinin Almanca olduğuna dair diğer argümanlar ise Kopernik’in büyük çoğunluğu Almanca konuşan bir şehirde doğmuş olması ve Bologna’da kilise hukuku okurken 1496 yılında, 1497 yılının yönetmeliğine göre anadili Almanca olan bütün ülkelerdeki her öğrenciye açık bir öğrenci örgütü olan Alman Natio’ya (Natio Germanorum) katılmış olmasıdır. Ancak, Fransız filozof Alexandre Koyre’ye göre, Kopernik’in Natio Germanorum’a katılmış olması tek başına Kopernik’in kendisini alman olarak kabul ettiği anlamına gelmez. Çünkü Almanca konuşan öğrenciler için bunu doğal bir seçim haline getiren kesin ayrıcalıklar bulunduran Prusya’dan ve Silezya’dan öğrenciler etnik kökenlerine ve kendilerini nasıl tanımladıklarına bakılmaksızın düzenli olarak kategorize edilmekteydi.

Kopernik’in zamanında insanlar isimlerini yaşadıkları yerlerden alırlardı. Silezya’daki ilham veren köy gibi, Kopernik’in soyadı farklı şekillerde okunurdu. Soyadının büyük ihtimalle Silezya’daki bakır madeni endüstrisiyle bir ilgisi vardı, bunun yanında bazı bilginler soyadını Silezya doğasında yetişen dereotundan (Lehçe de “koperek” veya “kopernik”) aldığını iddia ederler.
Bir yüz yıl sonra William Shakespeare'in durumunda olduğu gibi, astronom ve yakınları için ismin sayısız heceleme versiyonları belgelenmiştir. 13. yüzyılda Silezya'da yer ismi olarak ilk görülen isim, Latin belgelerinde değişik biçimlerde hecelenmiştir. Kopernik “ortografi hakkında oldukça umursamazdı.” 1480 yılları civarı çocukluğu sırasında, babasının ismi (ve astronomun geleceği) Thorn'da Niclas Koppernigk olarak kaydedildi. Krakow'da kendisini Latince olarak Nicolaus Nicolai de Torunia (Nikolas, Nikolas'ın oğlu, Torun'un) olarak belirtmiştir. Padua'da kendisini “Nicolaus Copernik” ve daha sonra “Coppernicus” olarak belirtmiştir. Astronom ismini Coppernicus şeklinde genelde 2 “p” kullanarak latinceleştirmiştir. (çalışılan 31 belgenin 23'ünde) ama daha sonra ismini tek “p”li olarak kullanmıştır. De revolutionibus’un baş sayfasında Rheticus ismini “Nicolai Copernici” olarak yayımlamıştır.

Babasının ölümü üzerine genç Nikolas'ın dayısı Genç Lucas Watzenrode (1447-1512), Nikolas'ı kanatlarının altına aldı ve onun eğitim ve kariyer ihtiyaçlarını karşıladı. Watzenrode Polonya'nın önde gelen fikir adamlarıyla bağlantılar kurdu ve etkili İtalyan doğumlu hümanist ve Krakow saray mensubu olan Filippo Buonaccorsi'nin arkadaşıydı. Kopernik'in çocukluğunun ve eğitiminin ilk yıllarına ait günümüze ulaşabilmiş hiçbir belge yoktur. Kopernik'in biyografisini yazan insanlar Watzenrode'un genç Kopernik'i ilk olarak Torun'da kendisinin de hoca olarak çalıştığı St. John okuluna gönderdiğini varsayarlar. Daha sonra Armitage'a göre, Nikolas Krakow üniversitesi için öğrencilerini hazırlayan ve Watzenrode'un da Polonya'nı

Okyanus (Eski Yunanca: Ὠκεανός, trans. Okeanós), bir gezegenin hidrosferinin çoğunu oluşturan bir su kütlesidir. Dünya üzerinde bir okyanus, Dünya Okyanusunun ana geleneksel bölümlerinden biridir. Bunlar, bölgeye göre azalan sırada, Pasifik, Atlantik, Hint, Güney (Antarktika) ve Kuzey Kutbu Okyanuslarıdır. Spesifikasyon olmadan kullanılan "okyanus" veya "deniz" ifadeleri, Dünya yüzeyinin çoğunu kapsayan birbirine bağlı tuzlu su kütlesini ifade eder. Genel bir terim olarak, "okyanus" çoğunlukla Amerikan İngilizcesinde "deniz" ile değiştirilebilir; ancak İngiliz İngilizcesinde değil. Açıkça söylemek gerekirse, deniz kısmen veya tamamen karayla çevrili bir su kütlesidir (genellikle dünya okyanusunun bir bölümü).
Tuzlu deniz suyu yaklaşık 361.000.000 km² (139.000.000 km²) kapsar ve genellikle birkaç ana okyanus ve daha küçük denizlere bölünür; okyanus Dünya yüzeyinin yaklaşık %71'ini ve Dünya biyosferinin %90'ını kapsar. Okyanus Dünya suyunun %97'sini içerir ve oşinograflar Dünya Okyanusunun %20'sinden daha azının haritalandığını belirtmiştir. Toplam hacim yaklaşık 1,35 milyar kilometreküp (320 milyon cu mi), ortalama derinliği yaklaşık 3.700 metre (12.100 ft)dir.

Dünya okyanusu, Dünya'nın hidrosferinin temel bileşeni olduğundan, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır, karbon döngüsünün bir parçasını oluşturur ve iklim ve hava koşullarını etkiler. Dünya Okyanusu bilinen 230.000 türün yaşam alanıdır; ancak çoğu keşfedilmediği için okyanusta bulunan türlerin sayısı çok daha fazladır, muhtemelen iki milyonun üzerindedir. Dünya okyanuslarının kökeni bilinmemektedir; okyanusların Hadean eonunda oluştuğu düşünülmektedir ve yaşamın ortaya çıkışının nedeni olabilir.
Dünya dışı okyanuslar su veya diğer elementler ve bileşiklerden oluşabilir. Dünya dışı yüzey sıvılarının onaylanmış tek büyük kararlı gövdesi Titan'ın gölleridir; ancak Güneş Sisteminin başka yerlerinde okyanusların varlığına dair kanıt vardır. Jeolojik tarihlerinin başlarında Mars ve Venüs büyük su okyanuslarına sahip oldukları için teorileştirilir. Mars okyanus hipotezi, Mars yüzeyinin yaklaşık üçte birinin bir zamanlar su ile kaplandığını ve kaçak bir sera etkisinin Venüs'ün küresel okyanusunu kaynatmış olabileceğini düşündürmektedir. Suda çözünmüş tuzlar ve amonyak gibi bileşikler donma noktasını düşürür, böylece su brin veya konvektif buz gibi dünya dışı ortamlarda büyük miktarlarda bulunabilir. Doğrulanmamış okyanuslar, birçok cüce gezegen ve doğal uydunun yüzeyinin altında spekülasyon yapar; Özellikle, ayın Europa okyanusunun Dünya'nın su hacminin iki katından fazla olduğu tahmin edilmektedir. Güneş Sisteminin dev gezegenlerinin de henüz teyit edilmemiş bileşimlerden oluşan sıvı atmosferik katmanları olduğu düşünülmektedir. Okyanuslar ayrıca, gezegenler arası yaşanabilir bir bölgedeki sıvı suyun yüzey okyanusları da dahil olmak üzere dış gezegenlerde ve ekzomonlarda da bulunabilir. Okyanus gezegenleri, yüzeyi tamamen sıvıyla kaplı varsayımsal bir gezegendir.

Genel olarak birkaç ayrı okyanus olarak tanımlansa da, küresel, birbirine bağlı tuzlu su kütlesine bazen Dünya Okyanusu veya küresel okyanus denir. Parçaları arasında nispeten serbest değiş tokuşu olan sürekli bir su kütlesi kavramı, oşinografi için temel öneme sahiptir.

Dünyanın okyanus ortası sırtları birbirine bağlıdır ve her okyanusun bir parçası olan ve dünyanın en uzun dağ silsilesi olan tek bir küresel okyanus ortası sırt sistemini oluşturur. Sürekli dağ silsilesi 65.000 km uzunluğundadır (en uzun kıta dağ silsilesi Andes'den birkaç kat daha uzun).

Hidrosferin toplam kütlesi yaklaşık 1,4 kuintilyon tondur (1,4×1018 uzun ton veya 1,5×1018 kısa ton), bu da Dünya'nın toplam kütlesinin yaklaşık %0,023'üdür. %3'ten daha azı tatlı su; geri kalanı tuzlu su, neredeyse hepsi okyanusta bulunur. Dünya Okyanusunun alanı yaklaşık 361,9 milyon kilometrekare (139,7 milyon mil kare), Dünya yüzeyinin yaklaşık %70,9'unu kaplar ve hacmi yaklaşık 1.335 milyar metreküptür (320,3 milyon mil küp). Bu, kenar uzunluğu 1.101 kilometre (684 mi) olan bir su küpü olarak düşünülebilir. Ortalama derinliği 3.688 metre (12.100 ft) ve maksimum derinliği Mariana Çukuru'nda 10.994 metredir. Dünyadaki deniz sularının neredeyse yarısı 3000 metrenin (9.800 ft.) derinliğindedir. Derin okyanusun geniş alanları (200 metreden veya 660 fit'in altındaki herhangi bir şey) Dünya yüzeyinin yaklaşık %66'sını kaplar. Buna Hazar Denizi gibi Dünya Okyanusuna bağlı olmayan denizler dahil değildir.
Mavimsi okyanus rengi, katkıda bulunan birkaç ajanın bir bileşimidir. Önemli katkıda bulunanlar arasında çözünmüş organik madde ve klorofil bulunmaktadır. Denizciler ve diğer denizciler, okyanusun genellikle geceleri kilometrelerce uzanan görünür bir parıltı yaydığını bildirdiler. 2005 yılında, bilim adamları ilk kez bu ışığın fotoğrafik kanıtlarını elde ettiklerini açıkladılar. Büyük olasılıkla biyolüminesanstan kaynaklanmaktadır.

Oşinograflar okyanusu fiziksel ve biyolojik koşullar tarafından tanımlanan farklı dikey bölgelere bölerler. Pelajik bölge tüm açık okyanus bölgelerini içerir ve derinlik ve ışık bolluğu ile kategorize edilen diğer bölgelere ayrılabilir. Fotik bölge, yüzeyden 200 m derinliğe kadar okyanusları içerir; fotosentezin meydana gelebildiği bölgedir ve bu nedenle en biyolojik çeşitlidir. Bitkiler fotosentez gerektirdiğinden, fotik bölgeden daha derin bulunan yaşam ya yukarıdan batan malzemeye dayanmalı (deniz karına bakınız) ya da başka bir enerji kaynağı bulmalıdır. Hidrotermal menfezler, aotik bölge (200 m'yi aşan derinlikler) olarak bilinen şeyde birincil enerji kaynağıdır. Fotik bölgenin pelajik kısmı epipelajik olarak bilinir.
Aotik bölgenin pelajik kısmı sıcaklığa göre dikey bölgelere ayrılabilir. Mezopelajik en üst bölgedir. En alt sınırı, tropik bölgelerde genellikle 700-1.000 metre (2.300-3.300 ft) olan 12 °C'lik (54 °F) bir termoklindir. Ardından, 10 ila 4 °C (50 ve 39 °F) arasında, tipik olarak 700–1.000 metre (2.300-3.300 ft) ve 2.000-4.000 metre (6.600-13.100 ft) arasında uzanan ve dipsizin üst kısmı boyunca uzanan bathypelagic düz, alt sınırı yaklaşık 6.000 metre (20.000 ft) olan abizsopelajiktir. Son bölge derin okyanus çukurunu içerir ve hadalpelagik olarak bilinir. 6.000–11.000 metre (20.000-36.000 ft) arasındadır ve en derin okyanus bölgesidir.
Bentik bölgeler atotiktir ve derin denizin en derin üç bölgesine karşılık gelir. Bathyal bölge yaklaşık 4.000 metreye (13.000 ft) kadar kıta eğimini kaplar. Abyssal bölge, 4.000 ila 6.000 m arasındaki abyssal ovaları kaplamaktadır. Son olarak, hadal bölgesi, okyanus siperlerinde bulunan hadalpelagik bölgeye karşılık gelir.
Pelajik bölge ayrıca iki alt bölgeye ayrılabilir: neritik bölge ve okyanus bölgesi. Neritik bölge, kıta raflarının hemen üzerindeki su kütlesini kapsar, okyanus bölgesi ise tamamen açık suyu içerir.
Buna karşılık, kıyı bölgesi düşük ve yüksek gelgit arasındaki bölgeyi kaplar ve deniz ve kara koşulları arasındaki geçiş alanını temsil eder. Gelgit seviyesinin bölgenin koşullarını etkilediği alandır çünkü intertidal bölge olarak da bilinir.
Bir bölge derinlikte sıcaklıkta dramatik değişikliklere uğrarsa, bir termoklin içerir. Tropikal termoklin tipik olarak yüksek enlemlerde termoklinden daha derindir. Nispeten az güneş enerjisi alan polar sular sıcaklıkla tabakalandırılmaz ve genellikle termoklinden yoksundur; çünkü polar enlemlerdeki yüzey suyu daha büyük derinliklerde su kadar soğuktur. Termoklinin altında su, −1 °C ile 3 °C arasında değişen çok soğuktur. Bu derin ve soğuk tabaka okyanus suyunun büyük kısmını içerdiğinden, dünya okyanusunun ortalama sıcaklığı 3,9 °C'dir. Bir bölge derinlikte tuzlulukta dramatik değişikliklere uğrarsa, bir halokolin içerir. Bir bölge derinliğe sahip güçlü, dikey bir kimya gradyanına maruz kalırsa, bir kemoklin içerir.
Halocline genellikle termoklinle çakışır ve kombinasyon belirgin bir piknoklin üretir.

Okyanusun en derin noktası, Kuzey Mariana Adaları yakınlarındaki Pasifik Okyanusu'nda bulunan Mariana Çukuru'dur. Maksimum derinliğinin 10,971 metre (35,994 ft) (artı veya eksi 11 metre) olduğu tahmin edilmiştir; maksimum derinliğin çeşitli tahminlerinin tartışılması için Mariana Çukuru makalesine bakın.) İngiliz deniz gemisi Challenger II, 1951'de çukuru inceledi ve çukurun en derin kısmını "Challenger Deep" olarak adlandırdı. 1960'ta iki kişilik bir ekip tarafından yönetilen Trieste, çukurun tabanına başarıyla ulaştı.

Dalgaboyu hareketlerinin rezonans yönleri ile birlikte artım periyotları için gelgit yönünü gösteren amhidromik noktalar.
Okyanus deniz akımları farklı kökenlere sahiptir. Gelgit akımları gelgit ile fazdadır, bu nedenle kuasiperiyodiktir; belirli yerlerde, özellikle açıklıklarda [açıklama gerekli] çeşitli düğümler oluşturabilirler. Periyodik olmayan akımların kaynağı dalga, rüzgar ve farklı yoğunluklardır.
Rüzgar ve dalgalar yüzey akımları yaratır (“sürüklenme akımları” olarak adlandırılır). Bu akımlar bir yarı-kalıcı akımda (saatlik ölçek içinde değişen) ve hızlı dalgalar hareketinin etkisi altında birkaç Stokes hareketinde (birkaç saniyelik kademe) bozulabilir. Yarı-kalıcı akım dalgaların kırılması ve daha az etkili bir etki ile rüzgârın yüzeydeki sürtünmesi ile hızlanır.

Akımın bu hızlanması dalgalar ve baskın rüzgar yönünde gerçekleşir. Buna göre, deniz derinliği arttığında, toprağın dönüşü akımların yönünü derinlik artışıyla orantılı olarak değiştirirken sürtünme hızlarını düşürür. Belli bir deniz derinliğinde, akım yön değiştirir ve ters hızda ters yönde görülür ve akım hızı null olur: Ekman spirali olarak bilinir. Bu akımların etkisi esas olarak okyanus yüzeyinin karışık tabakasında, genellikle 400 ila 800 metre maksimum derinlikte görülür. Bu akımlar önemli ölçüde değişebilir, değişebilir ve çeşitli yıllık mevsimlere bağlıdır. Karışık katman daha az kalınsa (10 ila 20 metre), yüzeydeki yarı-kalıcı akım, Termokline kadar neredeyse homojen hale gelen, rüzgarın yönüne göre aşırı eğik bir yön benimser.
Bununla birlikte, derinlerde, deniz akımları sıcaklık gradyanları ve su yoğunluğu kütleleri arasındaki

Omega Centauri (ω Centauri, kısaca ω Cen, NGC 5139 veya Caldwell 80 olarak da bilinir), Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 15.800 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Edmond Halley tarafından 1677 yılında keşfedilmiş ve "yıldız olmayan bir cisim" olarak tanımlanmıştır. Omega Centauri, 2000 yıl önce Batlamyus kataloğunda yıldız olarak gösterilmişti. Lacaille, kataloğuna I.5 olarak eklemiştir. İngiliz astronom John William Herschel 1830'larda ilk kez küresel yıldız kümesi olarak tanımladı.
Omega Centauri, yaklaşık 150 ışık yılı çapıyla Samanyolu'ndaki bilinen en büyük küresel yıldız kümesidir. Toplam kütlesi 4 milyon güneş kütlesine eşdeğer olan 10 milyon kadar yıldız içerdiği tahmin ediliyor ve bu da onu Samanyolu'ndaki bilinen en kütleli küresel küme yapmaktadır.
Omega Centauri diğer galaktik küresel kümelerden o kadar farklıdır ki, parçalanmış bir cüce gökadanın çekirdek kalıntısı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Johann Bayer'in Uranometria'sında yer almasına rağmen bir yıldız değildir. Diğer küresel kümelerden farklı olarak bu kümede birçok farklı nesil yıldız bulunur.
2008 yılında yapılan bir çalışma, Hubble Uzay Teleskobu ve Şili Cerro Pachón'daki Gemini Gözlemevi tarafından yapılan gözlemlere dayanarak, Omega Centauri'nin merkezinde bir araorta-kütleli kara delik olduğuna dair kanıtlar sunmuştur.

Eliptik Cüce Yay
Cüce Büyükköpek
Messier 54
Mayall II

Hubblesite - Peering into the core of a globular cluster1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri: Former Core of a Dwarf Galaxy?
Omega Centauri: Proud Cluster or Sad Remnant?7 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri at ESA/Hubble27 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri on Wikisky.org12 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega Centauri, Galactic Globular Clusters Database page
Amateur-Fotos: [1]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[2]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[3]24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[4]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Omurgalılar (Latince: Vertebrata), hayvanlar aleminin kordalılar (Latince: Chordata) şubesine ait bir alt şubedir.

Omurgalıların en karakteristik özelliği, birbirini takip eden omurlardan yapılmış bir omurgaya sahip olmalarıdır. Omurga sütunu çok kuvvetli bir destektir, fakat aynı zamanda eğilebilir bir yapıdadır. Aşağı omurgalılarda, omurga kıkırdak halinde olmasına rağmen, yüksek yapılı omurgalılara doğru kemikleşmeye başlar.
Birçok omurgalıda omurgaya iki çift ön ve arka üyelerde tutunur. Vücut bilateral (iki yanlı bakışımlı) simetriktir. Baş, gövde ve kuyruk olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Sölom yani vücut boşluğu yalnız gövde bölgesinde bulunur. Sindirim kanalı bel kemiğinin karın (ventral) tarafındadır. Dolaşım sistemi kapalıdır. Yürek en az iki, en çok dört boşluk ihtiva eder. Kanın alyuvarlarında hemoglobin denilen solunum pigmenti vardır. Hemoglobin, kana kırmızı rengi verir. Boşaltım organları çifttir. Boşaltım ve üreme organı açıklıkları, tek veya ayrı ayrı olarak bulunur.
İki çift ekstremiteleri vardır. Bunlar balıklarda bulunan göğüs ve karın yüzgeçleri, karada yaşayanlarda ise ön ve arka bacaklardır. Deri, solungaç ve akciğer ile soluyabilirler. Kafatası içinde muhafaza edilen karmaşık yapılı bir beyinleri vardır.

Omurgalılar, yaklaşık 525 milyon yıl önce, organizma çeşitliliğinde artış görülen Kambriyen patlaması sırasında ortaya çıktı. Bilinen en eski omurgalının Myllokunmingia olduğuna inanılıyor. Erken omurgalıdan biri de Haikouichthys ercaicunensis'tir. Kambriyen'e egemen olan diğer faunanın aksine, bu gruplar temel omurgalı vücut planına sahipti: bir sırt ipliği, ilkel omurlar ve iyi tanımlanmış bir baş ve kuyruk. Bu erken omurgalıların tümü, çenelerden yoksundu ve –batraklardaki gibi– deniz tabanına yakın yerlerde filtre beslemesine güveniyordu.

İlk çeneli omurgalılar (Gnathostomata) geç Ordovisiyen'de (~450 mya) ortaya çıkmış ve Devoniyen'de yaygın hale gelmiştir, bu dönem genellikle "Balık Çağı" olarak bilinir. Devoniyen'de iki grup kemikli balık, Actinopterygii ve Sarcopterygii, evrimleşti ve çeşitlendi. Devoniyen, aynı zamanda, geç Silüriyen'den bu yana o dönemin tamamına egemen olan bir zırhlı balık grubu olan Placodermi'nin yanı sıra, Taşemengiller ve Myxini dışında neredeyse tüm çenesiz balıkların ölümünü gördü. Devoniyen, balıklar ve amfibiler arasında geçiş formları olan ilk Labyrinthodontianların yükselişini de gördü.

Amniyotlar, sonraki Karbonifer döneminde labyrintodontlardan evrimleşmiştir. Parareptilia ve sinapsid amniyotlar Paleozoik'in sonlarında yaygınken, Mezozoyik'te diapsidler baskın hale geldi. Denizde kemikli balıklar üstün olmaya başladı. Dinozorlardan evrimleşen kuşlar, geç Jura'da gelişti.

Senozoyik'te dünya, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerde büyük çeşitlilik gördü. Yaşayan tüm omurgalı türlerinin yarısından fazlası (yaklaşık 32.000 tür) balıktır. Balıklar; (tetrapod olmayan kraniatlar), 4.600 metrenin üzerindeki rakımlarda Himalaya göllerindeki sazansılardan (Cypriniformes), yaklaşık 11.000 metre ile en derin okyanus açması olan Challenger Çukuru'ndaki yassı balıklara (Pleuronectiformes) kadar dünyanın tüm su ekosistemlerinde yasarlar. Sayısız çeşitte balıklar, hem tatlı su hem de deniz olmak üzere dünyanın su kütlelerinin çoğunda ana yırtıcı hayvanlardır. Omurgalı türlerinin geri kalanı, dört üyelilerdir. Dört üyeliler, kabaca 7.000 tür içeren amfibilerin yanı sıra; memeliler (yaklaşık 5.500 tür ile), sürüngenler ve kuşları içerir (iki sınıf arasında eşit olarak bölünmüş yaklaşık 20.000 tür ile). Dört üyeliler, çoğu karasal ortamın baskın megafaunasını oluşturur ve ayrıca kısmen veya tamamen suda yaşayan birçok grubu (örn. deniz yılanları, penguenler, deniz memelileri) içerir.

Acrania — Kafatassızlar
Hemichordata — Yarı sırtipliler
Urochordata  veya Tunicata — Tulumlular
Cephalochordata — Başı kordalılar
Craniata — Gerçek kafataslılar
Agnatha — Çenesizler
Gnathostomata — Gerçekçeneliler
Pisces — Balıklar
Placodermi — Fosil balıklar
Chondrichthyes — Kıkırdaklı balıklar
Osteichthyes — Kemikli balıklar
Tetrapoda — Dört üyeliler
Amphibia — İki yaşamlılar
Reptilia — Sürüngenler
Aves — Kuşlar
Mammalia — Memeliler

Omurgasızlar
Omurgalıların evrimi
Kordalıların evrimi
Hayvanların evrimi

Orman yangını, Orman sınırları içerisinde, doğal ya da insan kaynaklı etkenlerle meydana gelen, kontrol dışı yayılan ve biyokütleyi  kısmen veya tamamen yok ederek ekolojik, ekonomik ve toplumsal zararlara yol açan kontrolsüz yanma fenomenidir. Çağdaş amenajman teknikleri yangın riskini azaltmak ve doğal orman döngülerini desteklemek için sıklıkla ormanlarda kontrollü yakma işlemlerini uygular, fakat orman yangınları bu kontrollerin dışında gerçekleşen durumlardır. Türkiye'de 2021 yılında gerçekleşen Manavgat orman yangınları yaklaşık 60 bin hektar alanı küle çevirerek cumhuriyet tarihinin en büyük ve en yıkıcı yangın afeti olarak kayıtlara geçerken; küresel ölçekte de benzer iklim ekstremiteleriyle tetiklenen ve modern tarihin en büyük çevre felaketleri arasında yer alan 2019-2020 Avustralya "Kara Yaz" yangınları (24 milyon hektar), 2023 Kanada orman yangınları (18.5 milyon hektar) ve dumanları ilk kez Kuzey Kutbu'na kadar ulaşan 2021 Sibirya Taiga yangınları (18.1 milyon hektar) dünya genelindeki en büyük üç mega yangın olarak ekosisteme telafisi imkansız zararlar vermiştir.

Orman yangınları; yayılma ortamlarına göre genel olarak örtü, toprak ve tepe yangını olmak üzere 3 sınıfta incelenmektedir. 
Örtü yangını; orman tabanını kaplayan ibre, ince dal, kesim artığı, otsu bitkiler ve yerdeki organik ölü örtünün yanmasıyla karakterize olan, yanma reaksiyonunun yer yüzeyinde gerçekleştiği ve kontrol altına alınması nispeten daha kolay olan yangın türüdür. Ancak bu yangınlar, alt dalları budanmamış ve dikey yakıt sürekliliği yüksek olan nispeten bakımsız meşcerelerde, "merdiven etkisi" yaratarak hızla tepe yangınına dönüşme potansiyeline sahiptir.
Tepe yangını, ağaç ve çalıların tepelerini tamamen içine alan, rüzgârın etkisiyle ağaçtan ağaca sıçrayarak çok hızlı ilerleyen ve kontrol altına alınması en güç olan orman yangını türüdür. Bu yangınlarda yanma reaksiyonu yer yüzeyinden bağımsız olarak tepe çatısında dikey ve yatay yönde ilerler; açığa çıkan yüksek termal enerji ve konveksiyonel akıntılar, yanan kozalak ve dalları kilometrelerce uzağa fırlatarak spot yangınlar oluşturabilir. Genellikle çam göknar gibi ibreli ormanlarda, şiddetli rüzgâr, yüksek sıcaklık ve düşük bağıl nem kombinasyonunda meydana gelen tepe yangınlarına karadan doğrudan müdahale etmenin zorluğu sebebiyle doalylı müdahaleler daha çok tercih edilmektedir.
Toprak yangını,orman tabanındaki humus, turba ve çürümekte olan derin organik madde katmanlarının yeryüzünün altında, içten içe ve yavaşça yanmasıyla meydana gelen yangın türüdür. Bu yangınlar, düşük oksijenli ortamda dumansız, alevsiz ve yavaş bir korlaşma şeklinde ilerlemektedir. Yer üstünde net bir belirti göstermediği için fark edilmesi, izlenmesi ve konumlandırılması oldukça güçtür. Genellikle çok kurak geçen sezonlarda toprağın derinliklerine kadar kuruduğu alanlarda nükseder. Toprak yangınları ağaçların kök sistemlerini doğrudan yakarak kuruttuğu ve toprak altındaki mikroorganizma faaliyetini tamamen yok ettiği için ekosisteme uzun vadede çok ağır zararlar vermektedir.

Orman yangını riski taşıyan bölgelerde afet nüksetmeden önce ekosistemin direncini artırmak, beşeri ve doğal risk faktörlerini minimize etmek amacıyla yürütülen proaktif, silvikültürel ve idari faaliyetlerin bütünüdür; bu süreçte, örtü yangınlarının tepe yangınına dönüşmesini engelleyen alt dal budaması ve yanıcı madde yükünün azaltılması gibi yakıt yönetimi çalışmaları yürütülür, orman sınırlarına ve yol kenarlarına yangına dayanıklı geniş yapraklı türlerden yeşil kuşak bariyerleri inşa edilir, sahanın İHA ve termal kameralarla 7/24 izlenmesini kapsayan erken uyarı sistemleri entegre edilir, yangın havuzları ile emniyet şeritlerinin lojistik hazırlıkları tamamlanır ve yüksek riskli dönemlerde valilikler ile OGM tarafından uygulanan ormana giriş yasakları, idari yaptırımlar ve toplumsal bilinçlendirme faaliyetleri vasıtasıyla afet riski henüz başlangıç aşamasında engellenir.

Orman yangınlarıyla mücadele, Türkiye'de Orman Genel Müdürlüğü tarafından koordine edilmektedir. Orman yangınlarıyla mücadele doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki çeşittir. Doğrudan müdahale yangın ile doğrudan müdahaleye girişildiği suyla veya yangın müdahale şaplağı gibi araçlarla yapılan mücadeledir. Dolaylı müdahale ise yüksek termal enerji açığa çıkaran veya doğrudan müdahalenin can güvenliği açısından risk oluşturduğu tepe yangınları gibi durumlarda başvurulan; aktif alev cephesine su veya fiziksel aletlerle doğrudan saldırmak yerine yangının ilerleme rotası üzerindeki doğal engelleri veya yapay yangın emniyet şeritlerini kullanarak yakıt sürekliliğini kesmeyi ve afeti belirli bir tampon bölgeye hapsederek kontrol altına almayı hedefleyen stratejik bir yangın yönetimi metodolojisidir. 

Türkiye'de son 2014-2023 yılları arasında toplam 232.290 hektarlık alan orman yangınları sonucu yanmıştır. 2021 yılı, toplam 139.503 hektar ormanlık alanın zarar görmesiyle, yanmış alan büyüklüğü açısından Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 1945 yılının ardından en büyük ikinci yıllık orman kaybının yaşandığı dönem olarak kayıtlara geçmiştir.

Ormanları yangınlarının meydana gelmesini önlemek için alınması gereken tedbirlerden bazıları şunlardır:

Yetkililerin açıklamalarını her daim öncelikli olarak dikkate alınmalı; bu doğrultuda Orman Genel Müdürlüğü (OGM) ile Valilikler tarafından yayımlanan resmî bildiri, genelge ve idari yasaklara riayet edilmelidir.
Meteorolojik "Üç 30" (30-30-30) kritik eşiğinin sağlandığı günlerde, ormanlık alanlara girişler kesinlikle sınırlandırılmalıdır. Bağıl nemin %30'un altına düşmesi, hava sıcaklığının 30°C'yi aşması ve rüzgâr hızının 30 km/s üzerine çıkması durumunu ifade eden "Üç 30" koşulu; orman yangını riskinin maksimum seviyeye ulaştığı ve tüm yangınla mücadele ekiplerinin teyakkuz durumuna geçtiği kritik zaman dilimini tanımlar.
Ormanlara cam, plastik gibi atıklar başta olmak üzere yangın başlatabilme ve büyütme potansiyeline sahip hiç bir malzemenin atılmaması var olanların da toplanması büyük önem arz etmektedir.
Kamp alanlarında güvenli kamp alanı seçimi ve güvenli ateş yakma konusunda bilgilenilmelidir.
Ateş yakılacak alanın daha önceden yakılmış bir alan olması sık ağaçların altında olmaması ve yanıcı cisimlere ağaçlara çadırlara vb en az 3 metre uzakta olması önem arz etmektedir.
Ateş yakmadan önce toprak örtüsüne ulaşılmalı kuru dallar kuru yapraklar ve diğer organik atılardan alan temizlenerek bir taşlarla bir ateş çemberi oluşturulmalıdır.
Ateş çemberinizin yakınında hızlı müdahale için her daim yakınında su bulundurulmalı, rüzgârın hızını ve şiddetini sürekli kontrol edilmelidir.
Kamp alanından ayrılmadan önce ateşin tamamen söndüğünden emin olunmalıdır. Sularla veya üzerine toprak atılmak suretiyle tamamen gerekirse kapatılmalıdır.
Ormanda en ufak bir duman veya ateş odağı görüldüğü an, zaman kaybetmeden koordinat bilgisiyle birlikte 112 Acil Çağrı Merkezine bilgi verilmelidir.
Orman sınırına yakın mülklerde, bahçe temizliği veya tarımsal faaliyetler sonrasında çıkan bitki atıkları ve anızlar kesinlikle yakılarak imha edilmemelidir.
Ormanlık alanlardaki bağ evleri, arıcılık faaliyet alanları veya kamp istasyonlarında yanıcı, parlayıcı gaz ve sıvı türevleri (tüpler, tiner, benzin vb.) doğrudan güneş ışığına maruz kalacak şekilde açıkta bırakılmamalı, izole alanlarda saklanmalıdır.
Orman yangınlarında yerel bir güç olarak orman yangını gönüllüsü olarak orman yangınlarıyla mücadele eden ekiplere destek sağlanabilir.

2021'deki orman yangınları

Fiziksel bilimlerde parçacık çeşitli hacim ya da kütle gibi fiziksel ya da kimyasal özellikler yüklenmiş küçük yerelleştirilmiş nesnedir. Çeşitli bilimsel alanlarda kelimenin anlamı isteğe bağlı değiştirilmiştir. parçacıklardan oluşan bir şey partiküler olarak atfedilebilir. her ne kadar bu terim genellikle bağlantısız parçacıkların bir süspansiyonu yerine kullanılsa da, bağlı bir partikül toplama ifade etmek için kullanılır.
Nesnelerin parçacık olup olmadığı ölçek bağlamına bağlı olarak düşünülebilir. Eğer nesnenin kendi ölçüsü küçük ya da ihmal edilebilir ise ya da eğer geometrik özellikleri ve yapısı düzensiz ise nesne parçacık olarak düşünülebilir. Örneğin kumsaldaki bir kum tanesi parçacık olarak düşünülebilir çünkü bir kum tanesinin büyüklüğü (~ 1mm) kumsala kıyasla ihmal edilebilir ve tek tek kum tanelerinin özellikleri genellikle eldeki sorunla alakasız olurlar. Eğer bir bukminsterflere molekülüyle kıyaslanırsa kum taneleri parçacık olarak düşünülemez.(~1 nm)

Bazı olguların işleyişi karmaşık olduğu için doğayı modellerken parçacıkların kavramı özellikle yararlıdır. İlgili süreç hakkında basitleştirilmiş varsayımlar yapılabilir. Francis Sears ve Mark Zemansky, Fizik Üniversitesi, havaya atılan bir beyzbol topunun hızı ve iniş yerini hesaplama hakkında örnek verdiler. Önce katı pürüzsüz bir küre olarak idealleştirerek daha sonra rotasyon kaldırma kuvveti ve sürtünmeyi ihmal ederek sonunda klasik bir nokta parçacığının balistik problemini azaltarak beyzbolun çoğu özelliğini çıkardılar. 
Çok sayıdaki parçacıkların işleyişi istatistiksel fiziğin alanıdır. Çok küçük ölçekli bağlamları çalışırken, kuantum mekaniği önemlidir ve kutu parçacık modelinde gösterilen dalga-parçacık ikiliği veya parçacıklar ister aynı ister ayrı kabul edilebilir gibi teorik düşünceler dahil birçok olguya yol açar.

‘’Parçacık’' terimi genellikle farklı boyutlarda üç sınıfta uygulanır. Makroskobik parçacık terimi genellikle atomlar ve moleküllerden daha büyük parçacıklarla ilgilidir. Hacim, yapı, şekil vb. sahip olsalar bile bunlar genellikle nokta-benzeri parçacıklar olarak soyutlanmışlardır. Makroskobik parçacıklara toz, kum, araba kazasındaki enkaz parçaları hatta galaksideki yıldızlar kadar büyük parçacıklar örnek olarak verilebilir. Başka bir tip mikroskobik parçacıklar genellikle atomdan moleküllere değişen boyuttaki parçacıklar anlamına gelir örneğin karbondioksit, nanopartikülleri, kolloidal parçacıklar. En küçük olan atom altı parçacıkları atomlardan da küçük oldukları anlamına gelirler. Sadece parçacık hızlandırıcılar veya kozmik ışınlar üreten diğer parçacıkların yanı sıra bunlar proton, nötron, elektron gibi atom bileşenleri içerirler.

Parçacıklar bileşenlerine göre de sınıflandırılabilirler. Kompozit parçacıklar diğer parçacıklardan yapılmış parçacık bileşimine denir. Örneğin karbon-14 atomu altı proton sekiz nötron ve altı elektrondan oluşur. Aksine temel parçacıklar (ya da ana parçacıklar) başka parçacıklardan oluşmazlar. Dünyamızın yeni anlayışına göre, bunlardan çok az sayıda vardır örneğin leptonlar, kuarklar, gluonlar. Ancak, bunları olduğu kadar açmak mümkün olabilir ve sadece bir an için temel olarak görülebilirler. Kompozit parçacıklar sıklıkla nokta parçacık olarak kabul edilseler de, temel parçacıklar kesindir.

Hem temel (müonlar) hem kompozit parçacıklar (sigma baryonlar) parçacık ayrışmasına uğrarlar diye bilinirler. Bunlar kararlı parçacıklar olarak adlandırılmazlar örneğin elektron, helyum-4çekirdegi. Kararlı parçacıkların yaşam süresi sonsuz olabilir veya ayrışmayı gözlemleme girişimlerini engelleyecek kadar uzun süreli olabilir. Sonraki durumda bu parçacıklar gözlemsel olarak kararlı olarak adlandırılır. Genellikle parçacıklar yüksek enerjiden düşük enerji ye doğru bazı formlarda radyasyon yayarak ayrışırlar örneğin fotonların yayılması.

Hesaplamalı fizik olarak, N-body simülasyonları (ayrıca N-parçacık simülasyonları olarak adlandırılan) yer çekimi gibi belirli koşullar etkisi altında olan parçacıkların dinamik sistemlerin simülasyonlarıdır.Bu simülasyonlar kozmoloji ve hesaplamalı akışkanlar dinamiğinde çok yaygındır.
N parçacıkların sayısını ifade eder.Yüksek N simülasyonları daha yoğun hesaplama olduğu gibi, çok sayıda gerçek parçacık içeren sistemler genellikle parçacıkların daha küçük bir sayıya yaklaşık olur ve simülasyon algoritmalarının çeşitli yöntemlerle optimize edilmesi gerekir.

Kolloidal parçacıkları koloit bileşenleridir.Bir kolloid mikroskopik bir madde boyunca düzgün bir şekilde dağılmış bir maddedir.Bu gibi koloidal sistem katı, sıvı veya gaz olabileceği gibi sürekli ya da dağılmış olabilir.Dağılmış faz parçacıkları yaklaşık 5 ile 200 nanometre arasında bir çapa sahiptirler.Kolloidal sistemler (ayrıca adlandırılan kolloidal solüsyonlar veya kolloidal süspansiyonlar) arayüzü ve kolloid bilim konusudur.

"What is a particle?". University of Florida, Particle Engineering Research Center. 23 Temmuz 2010. 23 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ocak 2015. 
D.J. Griffiths (2008). Introduction to Particle Physics. 2nd. Wiley-VCH. ISBN 3-527-40601-8. 
M. Alonso, E. J. Finn (1967). "Dynamics of a particle". Fundamental University Physics, Volume 1. Addison-Wesley. LCCN 66010828. 
M. Alonso, E. J. Finn (1967). "Dynamics of a system of particles". Fundamental University Physics, Volume 1. Addison-Wesley. LCCN 66010828.

Planck 2009'dan 2013'e kadar Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından işletilen bir uzay teleskobuydu. Proje, mikrodalga ve kızılötesi frekanslarda kozmik mikrodalga arka plan (CMB) anizotropilerini yüksek hassasiyet ve açısal çözünürlükle haritalandırmayı amaçlıyordu. Bu görev, NASA'nın Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Sondası (WMAP) tarafından yapılan önceki gözlemleri önemli ölçüde iyileştiren veriler sağladı.
Planck gözlemevi, çeşitli kozmolojik ve astrofiziksel konularla ilgili önemli bir bilgi kaynağıydı. Ana hedeflerinden biri, erken evren, evrenin bileşimi ve evrimi ile kozmik yapının kökeni hakkındaki kozmolojik teorileri test etmekti.
Planck, başlangıçta COBRAS/SAMBA olarak adlandırılıyordu. Bu isim, Kozmik Arka Plan Radyasyonu Anizotropisi Uydusu/Arka Plan Anizotropilerini Ölçen Uydu anlamına geliyordu. Proje 1996 yılında başladı ve daha sonra kara cisim ışıması formülünü türeten ve kuantum teorisinin kurucusu olarak kabul edilen Alman fizikçi Max Planck (1858–1947) onuruna yeniden adlandırıldı.
Thales Alenia Space tarafından Cannes Mandelieu Uzay Merkezi'nde inşa edilen Planck, ESA'nın Horizon 2000 uzun vadeli bilimsel programı için orta ölçekli bir görev olarak oluşturuldu. Gözlemevi Mayıs 2009'da fırlatıldı ve Temmuz 2009'da Dünya/Güneş L2 noktasına ulaştı. Şubat 2010'a kadar, ikinci bir tüm gökyüzü araştırmasını başarıyla başlattı.
21 Mart 2013'te Planck ekibi, kozmik mikrodalga arka planının ilk tüm gökyüzü haritasını yayınladı. Harita, araştırmacıların CMB'deki sıcaklık değişimlerini o zamanki en yüksek doğrulukla ölçmelerini sağladı. Şubat 2015'te, polarizasyon verilerini de içeren genişletilmiş bir sürüm yayınlandı. Planck ekibinin son makaleleri Temmuz 2018'de yayınlandı ve bu, görevin sonunu işaret etti.
Misyonun sonunda Planck, gelecekteki misyonları tehlikeye atmaması için güneş merkezli mezar yörüngesine yerleştirildi ve pasifleştirildi. Son devre dışı bırakma komutu Ekim 2013'te Planck'a gönderildi.
Misyon, birkaç önemli kozmolojik parametrenin en hassas ölçümlerini sağladı. Planck'ın gözlemleri, evrenin yaşını, evrendeki sıradan maddenin ve karanlık madde'nin ortalama yoğunluğunu ve kozmosun diğer önemli özelliklerini belirlemeye yardımcı oldu.

Lambda-CDM modeli
Gözlemsel kozmoloji
Fiziksel kozmoloji
Terahertz radyasyonu

Prokaryotlar ya da Prokaryota; bakteriler ve arkelerin dâhil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve hücre zarına bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest hâlde bulunan mikroorganizmaları kapsayan canlılar üst âlemidir.
Organeller ve karmaşık sitoplazma yapısı bu canlılarda bulunmaz. Mavi-yeşil algler çekirdeksiz hücrelerin en gelişmiş fotosentetik kolunu oluşturur. Hemen hemen hepsi tek kromozom olarak proteinle çevrilmiş çember şeklinde bir DNA zinciri içerirken mitoz bölünme yapmazlar. Prokaryotların hücre bölünmesine amitoz bölünme denir. Her hücrede haploit olan tek kromozom, açılarak bir hücrenin bir ucundan diğer ucuna hareket ederek kendini eşlediğinde, hücre bölünür. 

Yunanca, "önce" anlamındaki πρό (pro) kelimesi ile "çekirdek" anlamına gelen καρυόν (karyon) sözcüklerinin birleşmesinden oluşturulmuş terimdir.

Monera
Protista
Ökaryotlar

Prokaryot ve Ökaryotlar

Protistler (Latince: Protista, bazen Latince: Protoctista), ayrışık (heterojen) bir canlı grubudur ve hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen ökaryot canlılardan oluşur. Protistler bilimsel sınıflandırma açısından âlem olarak değerlendirilse de tek soylu (monophyletic) değil, kısmi soylu (paraphyletic) bir gruptur. Protistler içinde değerlendirilen canlıların da görece basit yapılı (tek hücreli) ya da ileri düzeyde özelleşmiş dokuları olmayan (çok hücreli) olmak dışında ortak özellikleri pek yoktur.
Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket edenleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir.

Protistler, yaklaşık son 150 yıldır, diğer canlı âlemlerine benzerliklerine göre çeşitli alt gruplara ayrılmaktaydı. Hayvanlara benzeyenlerin protozoa, bitkilere benzeyenlerin alg ve mantarlara benzeyenlerin de cıvık mantar (slime mould) ve su mantarı (water mould) olarak adlandırıldığı ve grupların birbirleriyle sıklıkla örtüştüğü bu ayrım, günümüzde yerini filogenetik sınıflandırmalara bırakmıştır. Ancak, resmî olmayan bu gruplar, protistlerin morfoloji ve ekolojisini tanımlamakta yine de kullanışlıdır.
19. yüzyılın başlarında, bakteriler de protist olarak kabul edilmişlerdir ama 19. yüzyılın sonlarında Bacteria ayrı bir üst âlem olarak kabul görmektedir.

Protozoa, çeşitli istisnaları bulunsa da çoğunlukla tek hücreli, hareketli ve fagositoz ile beslenen protistlerdir. Genel olarak 0,01-0,5 mm boyutlarındadırlar ve temelde mikroskop ile izlenebilirler. Sulak çevrelerde de toprakta da bulunabilen ve kurak dönemleri sıklıkla kist ya da spor (biyoloji) hâlinde geçiren protozoa, çeşitli önemli parazitleri içerir. Bu canlılar, hareketlerine göre, dört alt gruba ayrılırlar:

Uzun kamçıları olan Flagellalılar: örneğin, Öglena
Geçici yalancı ayakları olan Ameboitler: örneğin, Amip
Çoklu, kısa silleri olan Ciliophora (silliler): örneğin, Paramesyum
Bazıları spor oluşturabilen, hareketsiz parazitler olarak Sporozoa: Sıtma Plazmodyumu

Algler, yaşamlarını fotosentez ile sürdürürler. Ayrıca aşağıda sıralanmış olan, hareketsiz ve bazıları gerçek çok hücreli (bazı su yosunları) kimi canlılar da bu grupta bulunur:

Daha gelişmiş bitkilerle akraba olan Chlorophyta (yeşil algler): örneğin, Ulva.
Rhodophyta (kırmızı algler): örneğin, Porphyra.
Heterokontophyta (kahverengi algler), diatomlar vb.: örneğin, Macrocystis.
Yeşil ve kırmızı algler, Glaucophyta olarak anılan küçük bir grupla birlikte, bitkilerin yakın akrabası gibi durmaktadırlar ve kimi araştırmacılar bunları, basit yapılarına rağmen, bitkiler âlemi içinde değerlendirir. Diğer çoğu alg ise ayrı gelişim göstermiştir ki, bunlara hepsi de ayrıca protozoa olarak değerlendirilen Haptophyta, Cryptophyta, Dinoflagellata, Euglenoidea ve Chlorarachnea gruplarının üyeleri dâhildir.
Paramecium bursaria ya da Sarcodina (Radiolaria, ışınlılar) şubesinin canlıları gibi bazı protozoanın, hücreleriyle bütünleşmemiş olan endosimbiyotik algler içermesi de dikkat çekicidir.

Protist düzeyinde yapıya sahip çeşitli canlılar, sporangiyum ürettikleri için, esasen mantar olarak değerlendirilmişlerdir. Bu grupta Chytridiomycota, cıvık mantarlar, su mantarları ve Labyrinthulomycetes gruplarının üyeleri bulunur. Günümüzde, Chytridiomycota canlılarının mantarlarla akraba olduğu anlaşılmıştır ve onlarla birlikte sınıflandırılır. Diğerleri ise selülozdansa kitin içeren hücre duvarları bulunan Heterokontophyta ve hücre duvarları bulunmayan Amoebozoa içinde değerlendirilir.

Protistlerin sınıflandırılması henüz değişkendir. Yeni sınıflandırmalar, ince yapı, biyokimyasal ve genetik özellikler üzerinden giderek tek soylu gruplar ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak, bir bütün olarak protistler kısmi soylu bir grup olduğu için, bahsi geçen yeni sınıflandırmalarda âlem taksonu ya bölünmekte ya da hepten bir kenara bırakılmaktadır ve protist grupları ökaryotların ayrı ayrı soyları olarak değerlendirilmektedir. Adl ve arkadaşları (2005)[1] tarafından ortaya konulmuş son şemada, şube, sınıf vb. sınıflandırma basamaklarına yer verilmemektedir.
Günümüzde şube olarak değerlendirilebilen ve resmen tanınmış kimi protist grupları aşağıdaki listede sunulmuştur. Ancak, sınıflandırmaların değişkenliği nedeniyle, pek çok başka şube de Protista ile ilişkilendirilebilmektedir.

Âlem: Protista
Şube : Amoebozoa
Şube : Choanozoa
Şube : Rhodophyta - kırmızı algler
Alveolata (üst grup)
Şube : Apicomplexa
Şube : Ciliophora - siliyalılar
Şube : Dinoflagellata
Chromista (üst grup)
Şube : Cryptophyta
Şube : Haptophyta
Şube : Heterokontophyta
Excavata (üst grup)
Şube : Euglenozoa
Şube : Metamonada
Şube : Percolozoa
Rhizaria (üst grup)
Şube : Cercozoa
Şube : Foraminifera
Şube : Radiolaria

Protozoa
Monera
Mantarlar
Hayvanlar
Bitkiler
Algler
Siyanobakteriler

 Wikimedia Commons'ta Protistler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Protistler ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

^  Sina M. Adl, Alastair G. B. Simpson, Mark A. Farmer, Robert A. Andersen, O. Roger Anderson, John R. Barta, Samuel S. Bowser, Guy Brugerolle, Robert A. Fensome, Suzanne Fredericq, Timothy Y. James, Sergei Karpov, Paul Kugrens John Krug, Christopher E. Lane, Louise A. Lewis, Jean Lodge, Denis H. Lynn, David G. Mann, Richard M. Mccourt, Leonel Mendoza, Øjvind Moestrup, Sharon E. Mozley-Standridge, Thomas A. Nerad, Carol A. Shearer, Alexey V. Smirnov, Frederick W. Spiegel and Max F. J. R. Taylor. (2005) "The New Higher Level Classification of Eukaryotes with Emphasis on the Taxonomy of Protists". Journal of Eukaryotic Microbiology 52:(5) 399-451.

Proxima Centauri, Erboğa takımyıldızı bölgesinde, G-bulutu içinde, Güneş'ten 4,24 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir kırmızı cücedir. Latince adı "Centaurus'a en yakın yıldız" anlamına gelir. Güney Afrika'daki Union Rasathanesi'nin müdürü İskoç astronom Robert Innes tarafından 1915 yılında keşfedilmiştir.
Proxima Centauri 11,05 kadirle çıplak gözle göremeyecek kadar sönük olmasına rağmen Güneş'e bilinen en yakın yıldızdır. En yakınındaki 2. ve 3. yıldıza (Alfa Centauri çift yıldız sistemi) olan mesafesi 0,237 ± 0,011  ışık yılıdır (15.000 ± 700 astronomik birim). Proxima Centauri, Alfa Centauri sisteminin üçüncü üyesidir ve Alfa Centauri C bileşeni olarak tanımlanır. Yörünge periyodu 550.000 yıldır.
Yıldızın yakınlığından dolayı Dünya'ya olan uzaklığı ve açısal çapı direkt olarak ölçülebilir. Proxima Centauri'nin kütlesi yaklaşık bir Güneş kütlesi'nin sekiz de biri olup ortalama yoğunluğu Güneş'ten yaklaşık 33 kat daha fazladır. Çok düşük parlaklığa sahip olmasına rağmen Proxima, parıltılı yıldızlar sınıfına girer; çünkü manyetik aktivitesi nedeniyle parlaklığında rastgele artmalar meydana gelir. Yıldızın içindeki konveksiyon sebebiyle ortaya çıkan manyetik alan, patlamalar ve püskürtmeler ortaya çıkarır. Toplam X ışını emisyonu Güneş'in ürettiğine benzerdir. Proxima Centauri'nin merkezindeki yakıtın konveksiyon sayesinde karıştırılması ve yıldızın nisbî olarak düşük enerji üretme oranı bir anakol yıldızı olduğunu ve dört trilyon yıl boyunca da öyle olacağını gösterir.
Proxima Centauri yörüngesinde gezegenlerin varlığı üzerine yapılan araştırmalar sonuç vermiştir. Ağustos 2016'da Avrupa Güney Rasathanesi Proxima Centauri b adlı gezegenin keşfini açıkladı. Keşiften kısa bir süre sonra araştırmacılar, Proxima b'nin yaşanabilirlik potansiyelini inceleyince Güneş dışı gezegenin muhtemelen Güneş Sistemi'ne en yakın hayat barındıran yer olabileceğini ileri sürdü. Araştırmacılar, Dünya'ya yakınlığı  ile "gelecek yüzyıllarda" robot keşif araçlarınca inceleme imkânı sağlanacağını düşünmekteler.

1915 yılında Güney Afrika'daki Union Rasathanesi'nin müdürü İskoçyalı astronom Robert Innes, Alfa Centauri ile aynı özdevinime sahip bir yıldız keşfetti. Proxima Centauri ismini önermiştir. (aslında Proxima Centaurus). 1917 yılında, Ümit Burnundaki Royal Gözlemevi'nde Hollandalı astronom Joan Voûte yıldızın trigonometrik paralaksını 0,755 ± 0,028″ olarak ölçtü ve Proxima Centauri'nin Güneş'e olan mesafesinin Alfa Centauri ile aynı olduğunu buldu. Keşfedildiğinde aydınlatma gücü en düşük olarak bilinen yıldızdı. 1928 yılında Amerikalı astronom Harold L. Alden tarafından Proxima Centauri'nin hassas paralaks tespiti yapılmıştır. Böylece Innes'in, yıldızın 0,783 ± 0,005″ paralaksı ile daha yakın olduğu görüşü kanıtlanmıştır.

1951 yılında, Amerikalı astronom Harlow Shapley, Proxima Centauri'nin bir parıltılı yıldız olduğunu açıkladı. Geçmiş fotoğraf kayıtlarının incelenmesi, görüntülerin yaklaşık %8'inde ölçülebilir bir parlaklık artışı olduğunu göstermiştir. O zaman için bilinen en aktif parıltılı yıldızdı. Yıldızın yakın bir mesafede olması, parlama aktivitesinin detaylı gözlemine izin vermektedir. 1980 yılında Einstein Gözlemevi, Proxima Centauri'deki parlamanın yarattığı detaylı bir X-ışını enerji eğrisi üretti. Daha sonra, EXOSAT ve ROSAT uyduları ile parlama aktivitesi gözlemleri yapıldı. Ve 1995 yılında Japonların ASCA uydusundan alınan veriler Güneş'tekilere benzer püskürmelerin X-ışını emisyonu yaptığını gösterdi. Proxima Centauri XMM - Newton ve Chandra dahil olmak üzere birçok X-ışını gözlemevinin araştırma konusu olmuştur.
Proxima Centauri'nin −62° yükselimi nedeniyle, sadece 27° K enleminin güneyinde gözlemlenebilir. Proxima Centauri gibi kırmızı cüceler, çıplak gözle görülebilmesi için çok sönüktürler. Alfa Centauri yıldız sisteminin A veya B'sinden bile Proxima beşinci kadirden bir yıldız olarak görülür. Görünür kadri 11 olduğu için yıldızı gözlemek için en az 8 cm (3,1 inç) ışık düzengeci gereklidir. İdeal gözlem koşulları altında olunduğunda (açık ve karanlık bir gökyüzünde) Proxima Centauri ufkun hemen üzerinde görünür.

Proxima Centauri, Hertzsprung-Russell diyagramında anakola ait olduğu için kırmızı cüce olarak sınıflandırılmıştır. Spektral sınıfı M5.5'tir. M5.5, M - tipi yıldızların düşük kütleye doğru yol alacağı anlamına gelir. Bu yıldızın mutlak görsel kadri veya 10 parsek uzaklıktan görülen görsel şiddeti 15,5'tir. Tüm dalga boylarındaki toplam parlaklığı Güneş'in %0,17'sidir. Görünür ışığın dalga boylarında gözlendiği zamanlarda gözün en hassas olmasına rağmen, Güneş'in sadece yüzde 0,0056'si kadar parlaktır. Yayılan ışımanın yüzde 85'inden fazlası kızılötesi dalga boyundadır.

2002 yılında, Very Large Telescope ile optik girişimölçer Proxima Centauri'nin açısal çapını 1,02 ± 0,08 miliaçı saniye olarak buldu. Uzaklığı bilindiği için, Proxima Centauri'nin gerçek çapı Güneş'inkinin 1/7'si olarak veya Jüpiter'in 1,5 katı olarak hesaplanmıştır. Yıldızın tahmini kütlesi, Güneş kütlesinin yüzde 12,3'ü veya Jüpiter'in kütlesinin 129 katıdır. Anakol yıldızının ortalama yoğunluğu, kütlenin azalmasıyla artar. Proxima Centauri de bir istisna değildir. Ortalama yoğunluğu 56,8 × 103 kg/m³ (56,8 g/cm³)'dir. Güneş'in ortalama yoğunluğu ise 1,411 × 103 kg/m³ (1,411 g/cm³)'dir.
Düşük kütlesi sebebiyle, yıldızın içi tamamen konvektiftir. Bu olay, enerjinin plazmanın fiziksel hareketi ile dışa aktarılmasına neden olur. Anakol yıldızı olmaktan ayrılmadan önce sadece toplam hidrojeninin yaklaşık yüzde 10'unu yakan Güneş'in aksine Proxima Centauri, hidrojen füzyonunun bitmesinden önce kendi yakıtının neredeyse tümünü tüketecektir.
Konveksiyon, manyetik alanın oluşumu ve değişimi ile ilişkilidir. Bu alandaki manyetik enerji yıldızın yüzeyindeki parlamalarla yıldızın toplam parlaklığını kısa bir süreliğine artırır. Bu parlamalar yıldızın boyutlarına kadar büyüyebilir ve X ışını yaymaya yetecek kadar –27 milyon Kelvin– sıcaklığa ulaşabilir.
Yıldızın durgun X ışını parlaması kabaca (4–16) × 1026 erg/sn ((4–16) × 1019 W)'dir, Güneş'in ürettiğinden çok daha büyük bir sayıya eşittir. En büyük parlamanın X ışını parlaklığı 1028 erg/sn (1021 W.)'e ulaşabilir. Proxima Centauri'nin renk yuvarı aktiftir ve tayfı 280 nm dalga boyundaki tek başına iyonize olmuş magnezyumun güçlü bir salım hattını gösterir. Proxima Centauri'nin yüzeyinin yaklaşık %88'i aktif olabilir. Bu yüzden, Güneş'in kendi güneş döngüsünün zirvesinde olduğu zamanlardan bile çok daha fazladır. Az veya hiç parlamanın olmadığı sakin dönemlerde bile bu aktiflik, Proxima Centauri'nin renk yuvarının sıcaklığını 3,5 milyon Kelvin sıcaklığa kadar artırır. Güneş'in 2 milyon Kelvin sıcaklığındaki renk yuvarı ile karşılaştırıldığında daha fazla olduğu görülür. Bununla birlikte, bu yıldızın toplam aktivite seviyesinin diğer M sınıfındaki cüceler ile karşılaştırıldığında düşük olduğu düşünülmektedir. Bu da yıldızın tahmin edilen yaşı olan 4,85 milyar yıl ile tutarlıdır. Kırmızı cücenin aktivite düzeyinin milyarlarca yıl boyunca dönme hızının azalmasıyla giderek zayıflaması beklenmektedir. Aktivite düzeyinin de yaklaşık olarak 442 günlük bir süre ile değiştiği görünmektedir ve bu süre, 11 yıllık güneş döngüsünden daha kısadır.
Proxima Centauri göreli olarak zayıf bir yıldız rüzgârına sahiptir. Güneş rüzgarları ile, Güneş'in %20'lik bir kütle kaybı oranından daha fazla değildir. Çünkü yıldız, Güneş'ten çok daha küçüktür. Bununla birlikte Proxima Centauri'de birim yüzey alanına düşen kütle kaybı, Güneş'in yüzeyine göre sekiz kat fazla olabilir.
Proxima Centauri'nin kütlesine sahip bir kırmızı cüce, yaklaşık dört trilyon yıl boyunca anakolda kalacaktır. Hidrojen füzyonundan dolayı helyum oranı arttıkça, yıldız giderek kırmızıdan maviye dönüşürken, daha küçük ve daha sıcak olacaktır.
Döngünün sonlarına doğru yaklaştıkça, önemli ölçüde daha parlak olacak. Güneş'in parlaklığının %2,5'ine ulaşacak ve birkaç milyar yıllık bir süre içinde eğer varsa yörüngesinde dolanan cisimleri ısıtacaktır. Hidrojen yakıtı bir kez tükendikten sonra, Proxima Centauri beyaz cüceye dönüşecek (kırmızı dev evresinden geçmeden) ve yavaşça kalan ısı enerjisini kaybedecektir.

Hipparcos gökölçüm uydusu kullanılarak ve Hubble Uzay Teleskobu'ndaki yüksek hassasiyetle ölçümler yapan Fine Guidance Sensörleri ile ölçülen 768,7 ± 0,3 mili açı dakika paralaksına göre Proxima Centauri, Güneş'ten yaklaşık 4,24 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Veya Güneş ile Dünya arasındaki mesafeden 270.000 kez daha fazla. Dünya'nın görüş noktasından Proxima, Alpha Centauri'den 2,18° ile ayrılır veya dolunayın açısal çapının dört katı ile ayrılır. Proxima'nın göreceli olarak büyük bir hareketi vardır. Gökyüzünde yılda 3,85 yay saniye ile hareket eder. Güneş'e doğru olan radyal hızı 21,7 km/sn'dir.

Bilinen yıldızlar arasında Proxima Centauri, yaklaşık 32.000 yıldır Güneş'e en yakın yıldızdır ve yaklaşık bir 33.000 yıl daha olmaya devam edecektir. Daha sonra ise Güneş'e en yakın yıldız Ross 248 olacaktır. 2001 yılında J. García Sánchez, Proxima'nın Güneş'e en yakın yaklaşımını yapacağını tahmin etti. Yaklaşık 26.700 yıl içinde, ikinci yaklaşımı 3,11 ışık yılı mesafesinde olacak. VV Bobylev tarafından 2010 yılında yapılan bir çalışmada yaklaşık 27.400 yıl içinde 2,90 ışık yılı mesafesinde en yakın konuma ulaşacağını öngörmüştür.
Proxima Centauri, Galaktik Merkezden bir mesafede Samanyolu'na doğru dönmektedir. Bu mesafe, 8,3'ten 9,5 kiloparseke değişiyor ve yörünge dış merkezliliği 0,07'dir.
Proxima'nın keşfinden bu yana Alfa Centauri ikili yıldız sisteminin gerçek bir arkadaşı olduğundan şüphelenilmiştir. Alfa Centauri'nin mesafesi 0,21 ışık yılıdır (15.000 ± 700 astronomik birim). Proxima Centauri, Alfa Centauri etrafında bir yörüngede olabilir. Yörünge periyodu 500.000 yıl veya daha fazladır. Bu sebeptendir ki, Proxima bazen Alfa Centauri C diye isimlendirilir. Modern tahminler, yıldızların göreceli hızı ve arasındaki küçük ayrılma ile gözlenen uyumun bir tesadüf olma şansını, kabaca milyonda bir olarak düşünmektedirler. Yer tabanlı gözleml

Radyasyon veya ışınım, elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerji yayımı ya da aktarımıdır. "Radyoaktif maddelerin alfa, beta, gama gibi ışınları yaymasına" veya "Uzayda yayılan herhangi bir elektromanyetik ışını meydana getiren unsurların tamamına" da radyasyon denir. Bir maddenin atom çekirdeğindeki nötronların sayısı, proton sayısına göre oldukça fazla veya oldukça az ise; bu tür maddeler kararsız bir yapı göstermekte ve çekirdeğindeki nötronlar alfa, beta, gama gibi çeşitli ışınlar yaymak suretiyle parçalanmaktadırlar. Çevresine bu şekilde ışın saçarak parçalanan maddelere radyoaktif madde denir.

Batıya göre 1896'da, Henri Becquerel ilk olarak uranyum tuzunun görünmez ışınlar yaydığını fark etmiştir. İki sene sonra Marie Curie ve eşi Pierre Curie uranyum ile deney yaparken benzer ışınlara rastlamışlardır. Bu deneyde polonyum ve radyum oluştuğunu görmüşlerdir ve bu iki elementi ilk keşfedenler olmuşlardır. Polonyum ve özellikle radyumun daha fazla ışın yaydıklarını gözlemişlerdir.

Bir atom çekirdeğinin parçalanmasından meydana çıkan helyum çekirdeklerine (2 proton, 2 nötron) alfa parçacıkları denir. Alfa ışınları bu parçacıkların yayılmasından oluşur.
Bir radyum-226, 88 proton ve 138 nötrona sahiptir. Bu durumda nötron sayısı, proton sayısına göre daha fazla olduğu için, atomun çekirdek yapısı sağlam değildir. Bu yüzden radyum, çekirdeğinden bir helyum çekirdeği ayırarak parçalanır ve radyumdan, 86 proton ve 136 nötrona sahip olan yeni element radon oluşur. Radyum çekirdeğinden ayrılan 2 protonlu helyumdan alfa ışınları oluşur:

  
    
      
        
          
            
            
              88
            
            
              226
            
          
          R
          a
          
            →
            
              86
            
            
              222
            
          
          R
          n
          
            +
            
              2
            
            
              4
            
          
          H
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{226}_{88}Ra\rightarrow _{86}^{222}Rn+_{2}^{4}He} }
  

Beta ışınları da alfa ışımaları gibi bir atom çekirdeğin parçalanmasından oluşur. Bu parçalanmada çekirdekten 2 proton değil, bir elektron veya bir pozitron ayrılır. Bu elektron, çekirdeğin içindeki bir nötronun bir protona dönüşmesinden oluşur ve asla atomun kendi elektronu değildir. Çekirdeğin içindeki bir protonun bir nötrona dönüşmesinde bir pozitron oluşur. Bu çekirdekte oluşan elektronlara beta- parçacıkları denir, pozitronlara ise beta+ parçacıkları. Bu parçacıklardan beta- veya beta+ ışınları oluşur.
Beta- ışınları oluşması için çekirdeğin içinde bir nötron, bir proton ve bir elektrona dönüşür:

  
    
      
        
          
            
            
              0
            
            
              1
            
          
          n
          
            →
            
              1
            
            
              1
            
          
          p
          
            +
            
              −
              1
            
            
              −
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{1}_{0}n\rightarrow _{1}^{1}p+_{-1}^{-0}e} }
  

Bir 55 protonlu sezyum atomundan beta- parçalanmasında 56 protonlu baryum oluşur:

  
    
      
        
          
            
            
              55
            
            
              137
            
          
          C
          s
          
            →
            
              56
            
            
              137
            
          
          B
          a
          
            +
            
              −
              1
            
            
              −
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{137}_{55}Cs\rightarrow _{56}^{137}Ba+_{-1}^{-0}e} }
  

Beta+ parçalanmasında çekirdekten bir elektron değil, bir pozitron ayrılır. Bu pozitron bir protonun bir nötröna dönüşmesinden oluşur:

  
    
      
        
          
            
            
              1
            
            
              1
            
          
          p
          
            →
            
              0
            
            
              1
            
          
          n
          
            +
            
              +
              1
            
            
              +
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{1}_{1}p\rightarrow _{0}^{1}n+_{+1}^{+0}e} }
  

Bu durumda atomun proton sayısı bir eksilir. Örneğin 11 protonlu sodyum çekirdeğinden bir pozitron ayırarak 10 protonlu neona dönüşür:

  
    
      
        
          
            
            
              11
            
            
              22
            
          
          N
          a
          
            →
            
              10
            
            
              22
            
          
          N
          e
          
            +
            
              +
              1
            
            
              +
              0
            
          
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{22}_{11}Na\rightarrow _{10}^{22}Ne+_{+1}^{+0}e} }
  

Gama ışınlarının dalga boyu ışığın dalga boyundan daha kısa olmasına rağmen ışık gibi fotonlardan oluşur ve ışık hızıyla yayılır.
Atom çekirdeğinden bir alfa veya bir beta parçacığı ayrıldıktan sonra çekirdekte fazladan enerji oluşur.
Gama ışınları, atomun fazladan sahip olduğu enerjiyi çekirdeğinden ayırmasından oluşur. Yüksek enerji seviyesine sahip olan atom çekirdeğinin yapısı kararsız olur. Kararlı bir yapıya sahip olmak için çekirdekten enerji ayrılır. Gama ışınları çekirdekten ayrılan elektromanyetik enerjidir. 
Enerji seviyesi yüksek olan baryum atomu kararsız yapılıdır ve bu enerjiyi gama ışınları şeklinde çekirdeğinden ayırır:

  
    
      
        
          
            
            
              56
            
            
              137
              ∗
            
          
          B
          a
          
            →
            
              56
            
            
              137
            
          
          B
          a
          +
          γ
           
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{137*}_{56}Ba\rightarrow _{56}^{137}Ba+\gamma \ } }
  

Gama parçacıklarının enerjisi kütlesiyle eşit değer de olduğu için Einstein'ın E=mc² formülüyle enerji miktarına göre gama parçacıklarının kütlesi hesaplanabilir:

  
    
      
        
          E
          =
          m
          ∗
          
            c
            
              2
            
          
          
            →
          
          m
          =
          E
          
            /
          
          
            c
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {E=m*c^{2}\mathrm {\rightarrow } m=E/c^{2}}}
  

Bu formül ile hesaplanmış olan gama parçacıklarının kütlesi bir elektron kütlesi ile aynıdır.
Gama ışınları bilinen röntgen ışınlarının aynısıdır. Tek farkı çekirdeğin enerjisinden oluşmasıdır.

Alfa, Beta ve Gama ışınları elektromanyetik spektrumun en üstünde yer alır, insan sağlığına zararı tartışılmaz ve bir sonraki başlıkta incelenmiştir. Bunun hemen altındaki X ışınlarının da insan sağlığına zararlı olduğu bilinir. X ışınlarının altındaki UV (Morötesi) bölgesi de, cilt kanserleri başta olmak üzere birçok zarar verir. Ozon tabakasındaki incelmelerden kaynaklanan; güneşin kanser yapıcı etkisi budur.
UV bandının hemen altında görünür ışık bölgesi vardır. Direkt olarak göze (retinaya) ve çok yüksek şiddette uygulanmadığı sürece bir zararı daha bilimsel olarak tespit edilmemiştir, Tam aksine çevremizi görebilmek için görünür ışığa ihtiyacımız vardır. Görünür ışığın "zararsız radyasyon" sınıfına girdiği söylenebilir.
Görünür ışığın altında, "ısınmamızı" sağlayan IR (Infra Red-Kızılötesi) bandı vardır. IR bandında radyasyon yapan kaynaklara örnek olarak mangal, kömür sobası, kalorifer peteği, Elektrikli IR ısıtıcılar verilebilir. IR bandı da ikiye ayrılır. Üst IR bölgesindeki kızıl ışık veren elektrikli IR ısıtıcılar Mangal, Alt IR bölgesindekiler ise Kalorifer peteği ve ışık vermeyen elektrikli ısıtıcılar gibi kaynaklardır. IR bandındaki radyasyonun da zararsız olduğu kabul edilir.
IR bölgesinin altında mikrodalga ve radyo dalgaları bulunur. Bu banttaki elektromanyetik radyasyon kaynaklarına Cep telefonu, Baz istasyonları, Mikrodalga ısıtıcılar örnek verilebilir. Bu kaynakların yakın ve yüksek güçte olması, IR gibi vücutta ısınmaya sebep olur. Ancak bu ısınma deriye değil, vücudun derinliklerine işleyebildiğinden hem hissedilmesi zordur, hem de bu aşırı ısınma insana zararlı olabilir. Ancak gücün çok yüksek, mesafenin de çok yakın olması durumunda IR'de olduğu gibi yanma (pişme) belirtileri derhal görülür.

X ışınları, ultraviyole ışınlar, görülebilen ışınlar, kızıl ötesi ışınlar, mikro dalgalar, radyo dalgaları ve manyetik alanlar, elektromanyetik tayfın parçalarıdır. Elektromanyetik parçaları, frekans ve dalga boyları ile tanımlanır. Alfa, beta, gama, X ışınları ile kozmik ışınlar ve nötronlar çok yüksek frekanslarda olduğundan, elektromanyetik parçacıklar kimyasal bağları kırabilecek enerjiye sahiptir. Bu bağların kırılması sonucu iyonlaşma olur.
İyonlaştırıcı elektromanyetik radyasyon, hücrenin genetik materyali olan DNA'yı parçalayabilecek kadar enerji taşımaktadır. DNA'nın zarar görmesi ise hücreleri öldürmektedir. Bunun sonucunda doku zarar görür. DNA'da çok az bir zedelenme, kansere yol açabilecek kalıcı değişikliklere sebep olur. İyonlaştırıcı olmayan radyasyon (radyo dalgaları, mikro dalgalar vb.) kansere neden olmaz.

Ralph Asher Alpher (d. 3 Şubat 1921, Washington, DC – ö. 12 Ağustos 2007, Austin, Teksas) Amerikalı kozmolojist.

Alpher, Belarus'un Vitebsk kentinden, Beyaz Rus Yahudi göçmen Samuel Alpher'in oğludur. Annesi Rose'un, 1938'de mide kanserinden vefatı sonrası babası tekrar evlendi. Ralph, Washington’daki Theodore Roosevelt Lisesinden 15 yaşında mezun oldu ve okulunun Askeri Programının üst komutanıydı. Ailesinin ekonomik sıkıntı çektiği bir dönemde, onlara destek olmak için lise tiyatrosunda iki yıl sahne yöneticiliği yaptı.Aynı zamanda Gregg Shorthand öğrendi ve 1937'de Amerikan Jeofizik Birliğinde stenograf olarak işe başladı. 1940'ta Dr. Scott Forbush ile birlikte çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri ile sözleşmeli Carnegie Vakfı Karasal Manyetizma Bölümü tarafından, gemi manyetik alanları etkisizleştirme yöntemleri, değerlendirme ve II. Dünya Savaşı sırasındaki ilgili araştırmaları geliştirmek için işe alındı. Mark 32 ve Mark 45 fünyeler, torpido, deniz silahı kontrolü ve diğer üst-gizli mühimmat çalışmalarının gelişimine katkıda bulundu. Savaşın sonunda, Deniz Mühimmatı Geliştirme Ödülü ile tanındı. Muhtemelen, Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri ve Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Dairesi için yaptığı çok gizli işten dolayı, savaş zamanı işleri bir miktar gizlenmişti. 1944'ten 1955 sonuna kadar Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda çalışmıştı. Çalıştığı zaman süresince, balistik füzeler, yönlendirme sistemleri ve bunlarla ilgili konuları geliştirmede rol aldı. 1948'de “nötron yakalama” denilen Nükleosentez teorisinde fizikteki doktora derecesini aldı. 1948'den başlayan tarihlerde de, aynı zamanda  Uygulamalı Fizik Bölümü'nde, Dr. Robert C. Hermanla Kozmik Mikrodalga Arka plan Işıması'nın tahminleri üzerine işbirliği yaptı. Alpher, mühimmat işlerinin yapısı hakkında biraz kararsızdı.
16 yaşında, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) tarafından Alpher'e tam burs teklif edildi; fakat bir MIT mezunu ile yaptığı zorunlu toplantıdan sonra bu teklif muğlak bir açıklama ile geri çekildi. Bunun yerine, bir taraftan ABD Deniz Kuvvetleri’nde ve Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda fizikçi olarak çalışırken, bir taraftan da George Washington Üniversitesi'nde fizikteki lisans ve lisans üstü derecelerini kazandı. Üniversite'de, onu doktora öğrencisi olarak alan seçkin Rus fizikçi George Gamow ile tanıştı. Bu büyük bir başarıydı çünkü, Gamow George Washington Üniversitesinde armatürlerden biriydi ve ünlü bir Sovyet ilticacıydı. Alpher, Gamow'un teorisini desteklemek için gereken matematiksel yeteneğin çok daha fazlasına sahipti.
Alpher, George Washington Üniversitesi'ne devam ederken, Dışişleri Bakanlığı’nda sekreter olan ve psikoloji uzmanı Louise ile tanıştı. Pearl Harbor saldırısından yaklaşık iki ay sonra, Alpher ve Louise evlendi. Bu zamanlar, Alpher, yaklaşık bir buçuk yıl Carnegie Kurumu aracılığıyla ABD Donanması için gizli çalışmalar yürüttü. 1944'ün başlarında bilimsel çalışmalarına ara verdiği zamanlar, hak ettiği komisyon için Donanma'ya başvurdu. Bu zamana kadar, o kadar çok gizli iş yapmıştı ki; askerlikten men edildi. O yaz, Alpher başka bir gizli projede çalışmak için (torpido ateşleyici yeni bir manyetik etki) Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Bölümü ile sözleşme imzaladı. Buna çok ihtiyaç vardı, çünkü 1943'ün sonlarına doğru olan Naval Operasyonlarının başkanının emriyle devre dışı bırakılan manyetik bileşenlere sahip, yeterli test edilmemiş, bir patlayıcı olan Mark 14 Torpido’nun yenisiyle değiştirilmesi gerekiyordu.

Alpher'in 1948'deki tezi Büyük Patlama Nükleosentezi olarak bilinen teoriyle ilgilidir. Büyük patlama Fred Hoyle'un 1950'de BBC radyosunda evrenin muazzam yoğun ve sıcak primordiyal durumundan şu anki haline genişleyen kozmolojik modelini açıklamak için kullandığı bir terimdir. Bu terim başlarda alay konusu olmuştur. Nükleosentez ise Büyük Patlama’yı takip eden süreçte basit elementlerden kompleks elementlerin nasıl oluştuğunu açıklar. Büyük Patlama'nın akabinde, sıcaklık aşırı yüksek olduğunda, nötronlar ve protonlar gibi herhangi bir nükleer parçacık birbirine bağlanırsa (çekici nükleer kuvvet tarafından birbirine tutunursa), yüksek yoğunlukta olan enerji fotonları (ışık kuantumu) tarafından aniden parçalanırlar. Diğer bir deyişle, aşırı yüksek sıcaklıkta fotonların kinetik enerjisi, güçlü nükleer kuvvetin bağlayıcı enerjisini yener. Örneğin, bir nötron ve bir proton birbirine bağlanırsa (döteryum oluşumu), aniden yüksek bir enerji fotonu tarafından parçalanır. Ama, zaman ilerledikçe, evren genişledi, soğudu ve fotonların ortalama enerjisi düştü. Bir noktada, tahminen büyük patlamadan bir saniye sonra nükleer çekimin gücü düşük enerji fotonlarını yenmeye başladı ve nötronlar ve protonlar kararlı dötaryum çekirdeklerini oluşturmaya başladı. Evren genişlemeye ve soğumaya devam ederken, ekstra nükleer parçacıklar bu hafif çekirdeklerle bağlandı ve helyum gibi daha ağır elementleri oluşturdular.
Alpher hidrojen, helyum ve doğru oranlardaki ağır elementlerin genç evrendeki çokluğunu açıklamak için Büyük Patlama'nın onları oluşturduğunu öne sürmüştür. Başlangıçta Alpher ve Gamow'un teorisi tüm atomik çekirdeklerin, nötronların ardışık yakalanmasıyla, yani bir kütle birimiyle bir seferde üretildiğini önerir. Ama sonraki çalışmalar, ardışık yakalanma teorisinin evrenselliğiyle ters düşmüştür. Bunun nedeni ise atom kütlesi beş veya sekiz olan hiçbir kararlı izotopun bulunmamış olmasıdır. Bu da helyum dışındaki elementlerin üretimini engelleyen bir durumdur. Bu, çığır açan bir tez olarak algılanmış, medyayı da içeren 300'ü aşkın kişi, tezin savunmasına katılmış, Alpher'in tahminleri hakkında makaleler ve bir Herblock karikatürü ana akım gazetelerde yer almıştır. Bir doktora tezi için tüm bunlar fazlasıyla olağandışıdır.
Aynı yıl, Robert Hermanla işbirliği yaparak, Alpher; Büyük Patlama varsayımından ortaya çıkan arka plan radyasyonun (Kozmik mikrodalga arka plan ışıması olarak bilinir) sıcaklığını öngördü.  Ama, Alpher'in kozmik mikrodalga arka plan ışıması ilgili tahminleri neredeyse unutuldu ve 1960'ların başında Robert Dicke ve Yakov Zel’dovich tarafından tekrar keşfedildi. Kozmik mikrodalga arka plan ışımasının varlığı ve sıcaklığı, 1964'te New Jersey’deki Bell Lavoratuvarları için çalışan Arno Penzias ve Robert Wilson tarafından deneysel olarak ölçülmüştür. Bu çalışmalarıyla, bu iki fizikçi 1978'de Nobel ödülü almışlardır. Raporda ismi yazmasına ragmen, Hans Bethe teorinin gelişmesinde direkt rol oynamamıştır. Daha sonra ilgili konularda çalıştığı için, Gamow; alpha, beta, gama (Yunan alfabesinin ilk üç harfi) üzerine kelime oyunu yaparak, yazar listesine Alpher, Bethe, Gamow yazmıştır. Alpher'in bağımsız tezi ilk kez 1 Nisan 1948'de Physical Review 11 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.’de üç yazarla birlikte yayımlanmıştır. Büyük Gamow tarafından oluşturulan bu mizah zaman zaman Alpher’in teoriyi geliştirmedeki kritik rolünü gölgelemiştir. Bu çığır açıcı rapor onun tezine dayanır. Raporu okuyan diğer bilim insanları ise başlıca katkı sağlayan kişilerin Gamow ve Bethe olduğunu sanabilirler. 2005 Ulusal Bilim Madalyası ödülüyle, Alpher’in modern Büyük Patlama teorisine olan başlıca katkıları (nükleosentez ve kozmik mikrodalga arka plan ışımasının tahmini) onay almaya başladı. Neil deGrasse Tyson NSF öneri komitesinde etkiliydi.
Alpher ve Robert Herman 1993’te ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından Henry Draper Madalyasıyla ödüllendirildiler.  Aynı zamanda Amerikan FelsefTopluluğu’nun Magellanic Ödülü’nü, Belçika Bilim Akademisi’nin Georges Vanderlinden Fizik Ödülü’nü ve New York Bilim Akademisi’nin ve Philadelphia Franklin Enstitüsü’nün önemli ödüllerini kazandılar. Fizik alanında iki Nobel ödülü kozmik mikrodalga arka plan ışımasıyla ilgili deneysel çalışmalarından ötürü 1978’de Arno Penzias ve Robert Wilson’a; 2006’da John Mother ve George Smoot’a verildi. Alpher ve Herman’ın (Herman’ın ölümünden sonra) kosmoloji çalışmaları 2001’de yayımlandı. (Genesis of the Big Bang) (Oxford University Press)
Alpher 1986’da Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’nin üyesi seçildi.  2005’te Ulusal Bilim Madalyası’nı kazandı. Ödülü almak için şöyle çağrıldı “Nükleotesis alanlarındaki eşi görülmemiş çalışmaları, evren genişlemesinin bıraktığı kozmik mikrodalga arka plan ışıması üzerine tahminleri ve Büyük Patlama teorisine sağladığı model için.” Madalya 27 Temmuz 2007'de George W. Bush tarafından oğlu Dr. Victor S. Alpher'a sunuldu. Babası ödülü almak için gelememişti. Ralph Alpher yayılan bir hastalık sonucu 12 Ağustos 2007'de hayatını kaybetti. Şubat 2007'de kalçası kırılmıştı ve o zamandan ölümüne kadar sağlık açısından toparlanamadı.

1955'te Alpher, General Elektrik Şirketi’nin Araştırma ve Geliştirme Merkezi'ne terfi etti. G.E.’deki ilk zamanlarında en önemli görevi, uzaydan yeniden giriş yapan araçların problemleri üzerine çalışmaktı. (örneğin; füze yeniden girişi) Aynı zamanda, kozmoloji problemleri üzerine Genel Motor Araştırma Laboratuvarı’na terfi eden Robert Hermanla iş birliğini sürdürdü. Muhtemelen geçmişte başka birçok astronom ve radyo astronomu gözlemlediği halde, sonunda Kozmik Mikrodalga Arka plan Radyasyonu 1964’te onaylandı. 1987’den 2004’e kadar Schenectady’deki Union College’da Fizik ve Astronomi Araştırma Ordinaryüsü olarak hizmet etti. Bu süreçte öğretime ve araştırmaya geri dönebildi. Bu zaman boyunca akranları tarafından değerlendirilmiş önemli bilimsel yazılar yazmaya devam etti ve Public Broadcasting için olan toplumsal serviste aktifti. Aynı zamanda, Dudley Gözlemevi’nin başkanıydı.(1987-2004).
1986’da George Washington Üniversitesi’nin Distinguished Alumnus Achievement Ödülü’yle tanındı. Akademik başarıları gittikçe daha çok göze çarptı, çünkü gündüzleri Donanma ve Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı için çalışırken, bütün derecelerini geceleri kazanmıştı. 2004’te Union’da Emeritus Fakültesi’ne katıldı ve Dudley’in Emeritus Temsilcisi oldu. Aynı zamanda Union Col

Big Bang kozmolojisinde reiyonizasyon, evrendeki “karanlık dönem”den sonra maddeyi reiyonize eden süreçtir ve büyük faz geçişinden ikincisidir. Baryonik maddelerin çoğunluğu hidrojen formunda olduğundan dolayı, reiyonizasyon genellikle “Hidrojen gazının reiyonizasyonu” olarak anılmaktadır. Evren tarihinde ilksel Helyum da aynı faz değişimine uğrasa da, farklı noktalarda gerçekleşen bu olaya Helyum reiyonizasyonu ismi verilir.

Hidrojenin evrendeki ilk faz değişimi kırmızıya kayan z=1089(Big Bang'den 379,000 yıl sonra) bir rekombinasyondu. Evrenin, elektron ve protonların rekombinasyon hızının nötr hidrojen oluşturacak kadar yeterli olan noktasına doğru soğumasından dolayı; bu noktalarda reiyonizasyon hızı daha fazlaydı. Evren rekombinasyon öncesi serbest elektronlardan saçılan fotonlar yüzünden opaktı, fakat sonralarda daha fazla proton ve elektronun birleşip nötr Hidrojen atomlarının oluşturmasıyla artarak şeffaflaştı. Nötr Hidrojen atomunun içindeki elektronlar fotonları uyarılmış seviyeye çıkarak absorbe edebilirler. Sonuç olarak nötr Hidrojen atomlarıyla dolu bir evren göreceli şekilde o dalga boylarında opak, spektrumun geri kalanında ise görünebilir olacaktır. İşte bu noktada Karanlık Dönem başlamaktadır, çünkü o zamanlarda, yavaşça karanlıklaşan kozmik arka plan ışınımından başka hiçbir ışık kaynağı yoktu.
İkinci faz değişimi, nötr Hidrojen'i iyonize etmeye yetecek kadar enerjik olan genç evrende, cisimlerin yoğunlaşmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. Bu cisimler oluştuğu için ve bunlar enerji yaydıklarından dolayı, evren artık nötr olmaktan çıktı ve bir kez daha iyonlaşmış plazmaya dönüştü. Bu olay Big Bang'den 150 milyon-1 milyar yıl sonra gerçekleşti (kırmızıya kayışta 6<z<20). Fakat o zamanlarda madde, evrenin genişlemesiyle etrafa yayılmıştı ve saçılan foton etkileşimleri ve elektronlar, elektron-proton rekombinasyonu döneminde olduğundan daha seyrekti. Sonuç olarak, düşük yoğunluklu iyonlaşmış hidrojenle dolu olan bir evren aynı bugün olduğu gibi şeffaf kalacaktır.

Geriye dönüp baktığımızda evren bize; onu gözlemlememizde bazı zorluklar çıkartmıştır. Yine de, reiyonizasyonu gözlemlemenin birkaç yolu vardır.

Kuasarlar ve Gunn-Peterson Boşluğu
Reiyonizasyon çalışmalarından biri, birbirine uzak kuasarların spektrumunu kullanmaktadır. Kuasarlar sıra dışı derecede büyük enerji yaymaktadır, yani evrendeki en parlak nesnelerin arasında yer almaktadırlar. Sonuç olarak bazı kuasarlar, reiyonizasyon dönemine kadar geri gidilse bile tespit edilebilmektedirler. Ayrıca, Dünya'dan ya da gökyüzünden uzaklıklarına bağlı olmaksızın bazı düzenli spektrumsal özelliklere sahiptirler. Böylece kuasar spektrumları arasındaki büyük değişikliklerin, görüş çizgisi boyunca uzanan atomların akışıyla olan etkileşimlerinden kaynaklanacağı çıkarılabilir. Dalga boyu, Hidrojenin Lyman serilerinden birinde olan ışınlar için, saçılan görülen kesit alanı geniştir. Yani galaksiler arası boşluktaki düşük seviye nötr Hidrojen seviyeleri için bile, o dalga boylarındaki emilim bir hayli yüksektir.
Evrende yakınımızda olan nesneler için, spektrumsal emilim çizgileri çok keskindir. Çünkü sadece, enerjisi yeterli olan fotonlar atomik dönüşüme sebep olabilirler. Fakat, kuasarlar arası uzaklık ve onları tespit eden teleskoplar geniştir. Bu durum, evrenin genişlemesinin, ışığın belirgin şekilde kırmızıya kaymasına neden olduğunu bize anlatmaktadır. Yani, kuasarlardan çıkan ışık galaksiler arası boşluklardan geçerek kırmızıya kayar, Lyman Alfa sınırının altına inmiş olan dalga boyları ise genişler ve Lyman emilim bandını doldurmaya başlarlar. Bu da, geniş ve yayılmış nötr Hidrojen alanlarından geçmiş bir kuasar ışığının, keskin emilim çizgileri göstermek yerine bir Gunn-Peterson Boşluğu göstermesi anlamına gelir.
Belirli bir kuasar için kırmızıya kayma, bize reiyonizasyon hakkında geçici bilgi verir. Bir nesnenin kırmızıya kayması, onun ışığı yayma zamanıyla bağlantılı olduğundan, reiyonizasyonun ne zaman bittiğine karar vermek mümkündür. Reiyonizasyon öncesi ışık yayan kuasarlar Gunn-Peterson Boşluğunu sergilerken, belirli bir kırmızıya kaymanın altında olanlar bunu yapmazlar (Lyman-alpha demetini gösterseler bile). 2001'de, kırmızıya kayma miktarları z=5.82 den z=6.28'e kadar değişiklik gösteren 4 kuasar tespit edildi (Sloan Digital Sky Survey ile). z=6'nın altındaki kuasarlar Gunn-Peterson Boşluğu'nu gösterirken, z=6'nın üzerindekiler göstermedi. Bu da, galaksiler arası boşluğun en azından bir kısmının nötr olduğuna bir işaretti. Yani Hidrojen iyonlaşmış haldeydi. Reiyonizasyonun gerçekleşmesi kısa zaman dilimleri içerisinde beklendiğinden, bu sonuçlar z=6'da evrenin reiyonizasyonun sonuna geldiğini anlatır. Bu durum, evrenin; z>10 için hala tamamen nötr olması gerekliliğini bize sunar.

Farklı açı skalalarında kozmik mikrodalga arka planının anizotropisi reiyonizasyon üzerindeki çalışmalar için kullanılabilir. Fotonlar etrafta serbest elektronlar varsa, saçılma eğilimi gösterirler, bu durum Thomson saçılması olarak adlandırılır. Fakat evren genişlediğinden, serbest elektronların yoğunluğu düşecek, haliyle saçılma daha seyrek gerçekleşecektir. Reiyonizasyon sırasında ve sonrasında elektron yoğunluğunu azaltacak kadar belirgin bir genişleme gerçekleşti, KMA'yı oluşturan ışık, gözlenebilen Thomson saçılmasını gerçekleştirebilecekti. Bu saçılma KMA anizotropi haritasında bir işaret bırakacaktı, bu işaret ikincil anizotropilerin habercisiydi (rekombinasyon sonrası ortaya çıkan anizotropiler). Anizotropileri silen bu ortalama etki, küçük boyutlarda gerçekleşir. Küçük boyutlardaki anizotropiler yok olurken, polarizasyon anizotropileri aslında reiyonizasyon sayesinde ortaya çıkar. Gözlenen KMA anizotropilerine bakılarak ve reiyonizasyonun rol almamış durumlarıyla karşılaştırılarak, elektronun reiyonizasyon zamanı sütun yoğunluğu çıkarılabilir. Bununla birlikte, reiyonizasyonun gerçekleştiği andaki evrenin yaşı hesaplanabilir.
Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Araştırmaları bu karşılaştırmaları mümkün kılmıştır. 2003'te yayınlanan ilk gözlemler, reiyonizasyonun 11<z<30 aralığında yer aldığını göstermekteydi. Bu kırmızıya kayma aralığı açıkça kuasar spektrumlarındakilerle çelişmekteydi. Fakat, üç yıllık WMAA verileri farklı bir sonuçla dönmüştü. Reiyonizasyon z=11'de başlıyor ve evren z=7'de iyonlaşıyordu. Bu, kuasar verileriyle daha iyi bir uyumu yakalamıştı.
2013'teki Planck görevi sonuçları; WMAA verileri, küçük boyut KMA deneyleri ve BAS ölçümlerinin kombinasyonu, z=11.3 ± 1.1 anlık reiyonizasyon kırmızıya kaymasını türetti.
Burada genellikle kullanılan parametre “reiyonizasyonun optik derinliği” olan τ'dur. Veya alternatif olarak “zre “ dir (reiyonizasyonun kırmızıya kayması), tabii ki bunun anlık bir olay olduğunu farzedersek. Reiyonizasyonun pek de anlık bir olay olmamasından dolayı, bu olay fiziksel olarak pek de mümkün olmasa da, zre, reiyonizasyonun kırmızıya kayması hakkında tahmini bir değer sunabilir.
21 cm'lik çizgi
Kuasar verileriyle kabaca uyum gösteren KMA anizotropi verileri var olsa da, hala bazı tartışmalar var, özellikle reiyonizasyonun enerji kaynakları, reiyonizasyondaki yapı dizilimine olan etkileri ve yapı dizilimindeki rolü hakkında. Reiyonizasyondan önce gerçekleşen “karanlık dönem” gibi, Hidrojen'deki 21 cm'lik çizgi, potansiyel olarak bu dönemin bir çalışma yöntemidir. 21 cm'lik çizgi, nötr Hidrojen'de elektron ve protonlar arasındaki paralel ve anti-paralel spin durumları dolayısıyla gerçekleşir. Bu geçiş olağanüstü bir durumdur ve çok ender gerçekleşir. Ayrıca bu geçiş sıcaklığa yüksek oranda bağlıdır. Yani bu geçiş, “karanlık dönem”de oluşan nesneler ve bunların, çevreleyen nötr Hidrojen tarafından emilen ve tekrar saçılan Lyman-alfa fotonları yayması gibi, Wouthuysen-Field Çiftlemesi boyunca Hidrojen’in içinde 21 cm’lik bir çizgi sinyali üretecektir. 21 cm’lik çizgi sinyali çalışmalarıyla, önceden oluşmuş yapılar hakkında daha çok bilgi edinmek mümkün olacaktır. Şu an elimizde sonuçlar olmasa da, bu alanda, yakın gelecekte birkaç tane başıçekmeyi uman süregelen çalışma bulunmaktadır. Precision Array for Probing the Epoch of Reionization (PAPER), Low Frequency Array (LOFAR), Murchison Widefield Array (MWA), Giant Metrewave Radio Telescope (GMRT), the Dark Ages Radio Explorer (DARE) mission, and the Large-Aperture Experiment to Detect the Dark Ages (LEDA) gibi.
Enerji Kaynakları
Yapılan gözlemler, reiyonizasyonun gerçekleşmiş olacağı yerleri kısıtlayıp daraltsa da, galaksiler arası boşluğu iyonlaştıran fotonların hangi nesneler tarafından sağlandığı kesin değildir. Nötr Hidrojeni iyonize etmek için, 13.6 eV’luk bir enerjiden daha fazlası gereklidir, bu da 91.2 nm ya da daha kısa dalga boylarına sahip fotonlar demektir. Bu dalga boyları, elektromanyetik spektrumun ultraviyole kısmındadır, yani bunu başarabilmek için birincil adaylar, ultraviyole ve daha üzerindeki belirgin enerjiyi üreten bütün kaynaklardır. Birçok açıdan bu kaynakları değerlendirmek gerekir (süreklilik gibi), çünkü eğer onları ayrı tutmaya yetecek kadar sürekli bir enerji olmazsa; proton ve elektronlar rekombine olacaklardır. Hepsi birlikte, düşünülen herhangi bir kaynak için kritik parametre “kozmolojik birim başına iyonlaşan hidrojen fotonlarının yayılma hızı” olarak özetlenebilir. Bu kısıtlamalarla, kuasarların ve ilk nesil yıldızlar ve galaksilerin ana enerji kaynakları olmuş olduğu beklenebilir.

Cüce galaksiler, reiyonizasyon dönemi sırasında iyonlaşan fotonların kaynağının birincil adaylarıdır. Senaryoların çoğu için, bu; UV galaksi aydınlatma fonksiyonunun kütük eğimini gerektirir. Genellikle α ile gösterilir, bugün daha dik olmak üzere, α -2'ye yaklaşıyorken.

Kuasarlar
Kuasarlar, aktif galaktik çekirdeğin bir sınıfı, iyi bir aday kaynağı olarak düşünülürler çünkü kütleyi enerjiye çevirmekte bir hayli verimlidirler ve Hidrojenin iyonlaşma eşiğinden daha yüksek miktarda ışık yayarlar. Fakat, reiyonizasyondan önce kaç tane kuasarın var olduğu bilinmemektedir. Sadece, reiyonizasyon sırasındaki en parlak kuasar tespit edilebilir, yani daha sönük ku

Sir Roger Penrose OM FRS (d. 8 Ağustos 1931), İngiliz matematiksel fizikçi, matematikçi ve bilim felsefecisidir. Oxford Üniversitesi Matematik Enstitüsü'nde Matematik Fahri profesörüdür ve aynı zamanda Wadham Koleji'nde Fahri Akademi üyesidir.
Penrose, matematiksel fizik alanında olan çalışmalarıyla tanınmıştır; özellikle de genel görelilik ve kozmolojiye olan katkılarıyla birçok ödül almıştır. Bunların içerisinde evrenin anlaşılmasına olanak sağlayan katkılarıyla 1988 yılında Stephen Hawking ile paylaştığı Wolf Fizik Ödülü de bulunmaktadır.

İngiltere Colchester, Essex'te doğdu. Roger Penrose, psikiyatrist ve matematikçi olan Lionel Penrose ile Margaret Leathes'ın oğlu, psikolog John Beresford Leathes'ın torunu olarak dünyaya geldi. Amcası Roland Penrose sanatçıdır. Penrose, matematikçi Oliver Penrose ve satranç ustası olan Jonathan Penrose'un kardeşidir.
Roger Penrose Londra Üniversite Akademisi'nde öğrenim gördü ve buradan matematikte birincilik derecesiyle mezun oldu. 1955'te, henüz öğrenciyken, E.H.Moore ile birlikte Moore-Penrose tersi olarak da bilinen 1951'de Arne Bjerhamm tarafından yeniden oluşturulan genelleştirilmiş ters matris fikrini ortaya attı. Geometri ve astronomi profesörü olan W. V. D. Hodge yanında araştırmalarını sürdürürken, 1958'de Cambridge'de doktorasını tamamladı. Tezini cebir uzmanı ve geometrici olan John A Todd'un yönetimi altında "cebirsel geometride tensör metodları" üzerine yazdı. 1950'de Penrose üçgenini buldu ve bunu "kendi en doğal formundaki imkânsızlık" olarak tanımladı. Bu fikirde, imkânsız cisimler çizen ressam M.C Escher'in eserlerinden esinlendi, Escher'in daha sonraki çizimleri (Şelale, İniş ve Çıkış) de Penrose'un çalışmalarından etkilendi.
Manjit Kumar şöyle söyler:
Penrose 1954'te öğrenciyken Amsterdam'da bir konferansa katıldı ve şans eseri Escher'ın çalışmalarının bulunduğu bir sergiye denk geldi.
Kendi imkânsız figürlerini hayal etmeye çalışıyordu ve tribarı keşfetti. Fizikçi ve matematikçi olan babası ile birlikte Penrose, hem yukarı çıkan hem de aşağı inen bir merdiven tasarlamaya başladı. Bunun üzerine bir makale yazarak Escher'a gönderdiler. Geometrik illüzyonların ustasının da bundan etkilenerek ikinci eserini ortaya çıkarmasıyla yaratıcılığın dairesel döngüsü tamamlandı.
1964'te Birkbeck Üniversitesi'nde okutman olarak görev aldı. Caltech'ten Kip Thorne onun hakkında şunları söylüyor: "Roger Penrose uzayzamanın özelliklerini anlayabilmek için kullandığımız matematiksel araçları kökten değiştirdi. O zamana kadar genel göreliliğin eğimli geometrisi üzerine yapılan çalışmalar, Einstein'ın denklemlerinin çözümlenebilir olması amacıyla, yüksek simetri ile sınırlandırılmıştı ve bu tarz durumların karakteristik olduğuna dair şüpheler vardı. Bu soruna yaklaşım olarak düzensizlik teorisi kullanıldı. Princeton'da John Archibald Wheeler'ın önderliğinde bu teori geliştirildi.
Penrose tarafından ortaya atılan başka bir yaratıcı yaklaşımsa uzayzamanın detaylı geometrik yapısını göz ardı etmek ve bunun yerine dikkati sadece uzayın topolojisine ya da uzayın konform yapısına vermektir. Bu ışıksal jeozediklerin yörüngesini ve bunun sonucu olarak da nedensel ilişkilerini belirler. Penrose'un çağ açan bildirisinin önemi yerçekimsel çöküş ve uzayzaman tekilliğinin bunun bir sonucu olmamasıdır. Eğer ölen bir yıldız gibi bir cisim belirli bir noktanın ötesinde şiddetle içeriye çökerse, hiçbir şey yerçekimi alanının bir tür tekillik oluşturmak amacıyla gitgide güçlenmesini önleyemez. Bu yaklaşım aynı zamanda diğer durumlarda da benzer olarak genel bir çıkarımda bulunmak için bir yol gösterici oldu. Özellikle Dennis Sciama'nın, öğrencisi Stephen Hawking ile birlikte çalıştığı kozmolojik Büyük Patlama bunlardan biridir."
Zayıf kozmik sansür hipotezinin takibinde, 1979'da Penrose daha güçlü bir versiyonu olan güçlü sansür hipotezini formüle etmeye başladı. BKL varsayımıyla ve doğrusal olmayan kararlılık sorunlarıyla birlikte, sansür varsayımı genel görelelikte en çok göze çarpan problemlerden biridir. Ayrıca 1979 tarihlerinden Penrose'un etkili Weyl eğim hipotezi, evrenin gözlemlenebilen kısmının başlangıç şartlarına ve termodinamiğin ikinci yasasının kökenine dayanır. Penrose ve James Terrell bağımsız olarak yaptıkları çalışmalarda ışık hızına yakın bir hızda hareket eden objelerin olağandışı eğri bir yol izleyeceğini veya dönmeye başlayacığını fark ettiler. Bu etki Terrel dönüşü veya Penrose-Terrel dönüşü olarak adlandırıldı.

1967'de Penrose, twistor kuramını yarattı. Bu Minkowski uzayındaki geometrik objelerin 4 boyutlu kompleks uzayda haritasını çıkarmaya yarıyordu.

Penrose 1974'teki keşfi olan Penrose karoları ile tanınır. Penrose en önemli özelliği düzlemi sonsuza kadar kaplayabilmeleri fakat periyodik olarak kaplamalarının imkânsız olmasıdır. Penrose bu fikirlerini "Deux types fondamentaux de distribution statistique" makalesinden yararlanarak geliştirdi. 1984'te bu tarz desenler yarı kristallerin içerisinde bulunan atomların diziliminde gözlemlendi. Penrose'un kayda değer başka bir katkısı ise 1971'deki dönen ağ buluşudur. Bu daha sonrasında uzay zaman geometrisinin döngü kuantum yerçekimi içerisinde oluştuğu fikrine temel oluşturdu.
Roger Penrose 1976'da kozmolojik sabiti olmayan her Lorentz uzay-zamanının ışıksal jeodezikler yakınında yerel olarak düzlem dalga geometrisine sahip olduğunu gösterdi. Daha sonra bu özelliğin genel olarak süperyerçekimi, ve kozmolojik sabiti sıfır olmayan uzay zamanlar için de geçerli olduğu Rahmi Güven tarafından gösterildi. Bu kavram Penrose-Güven limiti olarak adlandırılır.
Penrose diyagramları olarak bilinen diyagramların popülerleşmesinde etkili oldu.
1983'te ABD'de Houston'daki Rice Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak davet edildi ve 1983'ten 1987'ye kadar orada çalıştı.

2004'te Penrose The Road to Reality: A Complete Guide to the Laws of the Universe'ü yayımladı. 1099 sayfalık kitap, fizik yasalarına kapsamlı bir kılavuz olmayı amaçlıyordu.
Penrose kuantum mekaniğinin yorumlandığı bir roman da yazdı.
Penrose Pennsylvania Devlet Üniversitesi'nde fizik ve matematik profesörü, ayrıca The Astronomical Review yayın kurulu üyesidir.

2010'da Penrose CMB gökyüzünun WMAP verilerinde bulunan konsantre halkalardan yola çıkarak Büyük Patlama'dan önce var olan erken evrenin muhtemel delilini bildirdi. 2010'da yazdığı Cycles of Time kitabının son sözünde bu delilden bahsetti. (Bu kitapta Einstein'ın alan denklemlerinden Weyl eğimine ve Weyl eğim varsayımına kadar birçok şeyden bahsediyordu.) Büyük Patlama'daki geçiş bir önceki evrenin kurtulması için yeteri kadar sorunsuz olmuş olabilirdi. C ve WCH hakkında birçok varsayımda bulundu bunlardan bazıları başkaları tarafından da desteklendi.
Basitçe, Büyük Patlamadaki Einstein'ın alan denkleminin eşsizliğinin karadeliklerin olay ufkunun belirgin eşsizliği gibi sadece görünüşte bir eşsizlik olduğuna inanıyordu.
İkinci eşsizlik koordinat sisteminin değişimi tarafından ortadan kaldırılabilir ve Penrose Büyük Patlama'daki eşsizliği kaldıracak farklı bir koordinat sistemi değişikliği önerisinde bulundu.
Bundan çıkarılabilecek sonuç Büyük Patlamadaki önemli olaylar, genel göreliliği ve kuantum mekaniğini birleştirmeden de anlaşılabilir ve bu nedenle zamanı bölen Wheeler-DeWitt denklemini kullanmak zorunda kalmayız. Bunun yerine Einstein–Maxwell–Dirac denklemini kullanabiliriz.

Penrose temel fizik ve insan (veya hayvan) bilinci arasındaki ilişki hakkında kitaplar yazdı. Kralın Yeni Aklı 13 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1989) kitabında fiziğin bilinen yasalarının bilinç fenomeninin açıklamak için yetersiz kaldığından bahsetti. Penrose yeni fiziğin karaktersitik özellliklerinin klasik ve kuantum fiziği arasında köprü için gerekenleri karşılayabileceğini öngördü. Bir sistemin algoritmik olmadan deterministik olabileceğini göstermek amacıyla Turing'in durma probleminin değişkenlerini kullandı. (Örneğin sadece iki hâlden oluşan bir sistem düşünün, açma ve kapama. Eğer Turing makinesi durduğunda sistem açıksa ve Turing makinesi durmadığında sistem kapalıysa, o zaman denebilir ki sistemin durumu tamamen makine tarafından belirlenir. Bununla beraber Turing makinesinin durup durmadığını belirlemek için herhangi bir algoritmik yol bulunmaz.)
Penrose bu tarz algoritmik olmayan deterministik işleyişin kuantum mekanik dalga fonksiyon indirgemesinde rol alabileceğini ve belki de beyinle ilişkilendirilebileceğini düşündü.
Şu anki bilgisayarların algoritmatik olarak deterministik sisteme sahip olduklarından dolayı bir zekâya sahip olmak için yeterli olmadıklarını savundu. Aklın rasyonel işleyişinin tamamen algoritmik olduğu ve böylelikle kompleks bir bilgisayar tarafından kopyalanabileceği görüşüne karşı çıktı. Bu, düşüncenin algoritmalarla oluşturulabileceğini savunan yapay zekâ savunucularının fikirlerine zıttır. Çünkü onlar düşüncelerin algoritmik olarak oluşturulabileceğini savunurlar. Penrose bunu halting probleminin çözülmezliği ve Gödel'in noksanlık teoreminin algoritmik temele dayandırılmış mantığın matematiksel kavramlar gibi nitelikleri çoğaltamayacağı gibi şeylerin bilincin formel mantığın sınırlarını aşabileceği iddiaları üzerine oturttu. Bu tarz iddialar Merton Üniversitesi'nden filozof John Lucas tarafından ortaya atılmıştır.
Penrose/Lucas'ın Gödel'in insan zekâsının hesaba dayalı teorisi olan noksanlık teoreminden yaptıkları çıkarımlar birçok matematikçi, bilgisayar uzmanı ve felsefeci tarafından eleştirildi ve bu alanlardaki birçok fikir birliği tarafından bu fikrin başarısız olduğu görüşünde bulunuldu. Özellikle yapay zekânın büyük bir destekçisi olan Marvin Minsky bu konuya fazlasıyla eleştirel yaklaşıyordu ve şunları söylemiştir: "Penrose bölümler boyunca insan fikrinin bilinen herhangi bir bilimsel prensibe dayanamayacağını savunuyor. "Minsky bu konu hakkında tam da tersini düşünüyordu. İnsanlar fonksiyonları oldukça karmaşık olmasına rağmen birer makinelerdir ve de fizik tarafından açıklanabilirler.
Kralın Yeni Aklı kitabına olan eleştirilere 1994'te Zihnin Gölgeleri

Abdurrahman es-Sufî (Farsça: عبدالرحمن صوفی, Aralık 903 –  25 Mayıs 986), 10. yüzyılda yaşamış Farisi gökbilimci.
Ayrıca Abdülrahman Ebu el-Hüseyin, Abdülrahman Sufi, Abdurrahman Sufi ve batı dünyasında 'Azophi' olarak da bilinir; Ay krateri Azophi ve küçük gezegen 12621 Alsufi onun adına isimlendirilmiştir.

Abdurrahman es-Sufi, 903'te İran'ın Rey şehrinde doğdu. İran İsfahan'da Emir Adud ad-Daula'nın sarayında yaşamış, Batlamyus'un Almagest'inden yararlanarak hazırlamış olduğu yıldız kataloğu ile tanınmıştır. Bu katalogda, kırk sekiz yıldız takımında bulunan yıldızları tanıtıp bunların gökyüzündeki konum ve parlaklıkları bildirdikten sonra, Almagest'te geçen yıldız isimlerinin Arapça karşılıkları vererek, bu konuda Arapçadaki önemli bir boşluğu doldurmuştur. Abdurrahman el-Sufi'nin önerdiği terimler, daha sonra doğulu ve batılı gök bilimciler tarafından kullanılmış ve bunlardan 94 tanesi modern gökbilim literatürüne girmiştir. Batı dillerinde adı, farklı telaffuzların bir sonucu olarak 'Azophi', 'İlbermosofim', 'Jeber Mosphim' ve 'Abuhassin' gibi çeşitli şekillerde yer almaktadır.
Abdurrahman el-Sufi'nin gök cisimlerinin uzaklığını ölçmek için kullandığı rumh = 14B = Andromedae ve Pegasi'nin uzaklığı; zira' = 1 /6 rumh = ZB 20; şibr 113 zira'; esba = 1/32 zira' gibi birimler, uzaklıkların belirlenmesinde çok sağlıklı bir şekilde kullanılmıştır.
Abdurrahman el-Sufi, her yıldız takımının bir defa gökyüzünde görüldüğü, bir defa da gök küresinde görüleceği tarzda resmini çizmiş, daha sonra her yıldızın boylam, enlem, büyüklük ve rengini vererek yıldız kümelerine göre bir cetvel katalog meydana getirmiştir. Bu yıldız cetvelinin başlangıcı, İskender takviminin 1276 yılının ilk günüdür Hicri 20 Ramazan 353 Miladi Takvim 30 Eylül 964.
Boylamları, Batlamyus'un bulduğu boylamlara 66 yıl için 1 derece olmak üzere, toplam 42 derece 41 dakikalık bir sabit miktar ekleyerek bulmuştur. Hâlbuki Halife Me'mün zamanında "zicü'l-mümtehan'ın hazırlanmasında kullanılan Batlamyus'un cetveli, Menelaos'un verdiği değerlere 100 yıl için 1 derece eklenerek düzenlenmişti. Batlamyus'la başlayan kozmografik haritalar hazırlama geleneğinin Abdurrahman el-Sufi'den geçerek çağımıza kadar ulaştığı kabul edilmektedir.
Abdurrahman el-Sufi'nin astronomi aletlerinin ve enstrümantal tekniklerin geliştirilmesinde de önemli yardımları olmuştur. İbnü'l-Kıfti, 1043 tarihinde, onun tarafından yapıldığı rivayet edilen üç bin dirhem (10 kg kadar) ağırlığında gümüş bir gök küresinin Kahire'de bulunduğunu kaydetmektedir. 0 yaptığı düzenlemelerle usturlapların ölçme hassasiyetini de arttırmıştır. Biruni, Abdurrahman el-Sufi'nin 123,5 cm çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini ölçtüğünü, İbn Yunus ise bu eğimi 23B 33' 45" olarak bulduğunu ve onun geometrik ispatlar alanında da büyük bir bilgin olduğunu kaydetmektedir.
Abdurrahman el-Sufi'nin birçok Batılı astronoma tesir ettiği bilinmektedir. 13. yüzyılda Castilla-Leon Kralı X. Alfonso'nun hazırlattığı Libros dei Saber de Astronomia (astronomi bilgisi kitabı) adlı dört kitaptan oluşan İspanyolca ansiklopedi, onun Kitabü Suveri'l-kevakibi's-sabite'siyle diğer müslüman astronomi bilginlerinin eserlerinden alınan bilgilere dayanılarak hazırlanmıştır. Abdurrahman el-Sufi'nin bu eseri, Libros dei Saber de Astrorzomia'da, Libros de los Estrellas (yıldızlar kitabı) başlığı altında ve yalnız tercüme edenlerin adıyla yayımlanmıştır. 16. yüzyıla ait Codices Latini Catinenses adlı astronomi ve astroloji katalogu da onun eserlerinden hareket edilerek kaleme alınmıştır. 15. ve 16. yüzyıllarda Viyana ve Nürnberg'deki ilim çevrelerinin de ondan faydalandıkları bilinmektedir. Ay'ın bir krateri onun adıyla anılmaktadır.
Abdurrahman es-Sufi, gök bilimsel aletlerin geliştirilmesinde de önemli hizmetlerde bulunmuştur. Güneş'in yüksekliğini ölçmekte kullanılan usturlapların ölçme duyarlılığını arttırmış ve 10 kg ağırlığında gümüşten bir gök küresi yapmıştır. Ayrıca, 123.5 cm çaplı bir halka kullanarak ekliptiğin eğimini 23º 33' 45” olarak belirlediği bilinmektedir.

Illustrated Dictionary of Astronomy. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-82364-7

biography at SEDS.ORG27 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Albert Abraham Michelson (19 Aralık 1852 - 9 Mayıs 1931), Amerikalı fizikçidir. Doğumundan iki yıl sonra ailesi Virginia City'ye taşındı. Fakat daha sonra San Francisco'ya gittiler. Michelson burada 1869 yılında liseyi bitirdi. Başkan Grant tarafından U.S. Naval Academy (Denizcilik yüksekokulu) 'ye çağrıldı. Teğmen olarak mezun olduktan sonra iki yıl gemiyle gezdi. Daha sonra Amiral Sampson'un yanında akademide fizik ve kimya öğretmenliği yaptı.
1879'da Denizcilik almanak ofisinde çalıştı. Avrupa'ya gitti, orada Berlin Üniversitesi, Heidelberg ve Paris'teki College de France and École Polytechnique okullarını ziyaret etti. 1883'te deniz kuvvetlerinden istifa etti. Cleveland, Ohio' da uygulama okulu fizik profesörü oldu. 1890'da Clark University' Worcester, Massachusetts de aynı pozisyondaki görevi kabul etti. Ve 1892'de yeni kurulan Chicago Üniversite'sinde fizik profesörü ve bölüm başkanı oldu. I. Dünya Savaşı sırasında Deniz kuvvetlerine tekrar katıldı. 1918'de Chicago'ya geri döndü. Michelson, 1929 yılında Mount Wilson Observatory'de çalışmak üzere istifa etti.
Kariyeri boyunca fiziğin çeşitli dallarıyla ilgilendi. Onun özel bir yeteneği olduğu anlaşılan optikte başarı sağladı. Işığın hızını ilk olarak 1881 'de inanılmaz bir duyarlılıkla ölçtü. Dünyanın hareketinin, ışık hızının ölçümündeki etkisini ölçen interferometre'yi keşfetti. Profesör E. W. Morley' le birlikte interferometre'yi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediğini gösterdi. İnterferometre ayrıca istenilen mesafeyi dalgaboyu cinsinden büyük bir duyarlılıkla ölçmek içinde kullanılıyordu.
Uluslararası ağırlık ve ölçü birimleri komitesinin isteği üzerine standart metreyi Kadmiyum ışığının dalgaboyu cinsinden ölçtü. Echelon spectroscope'unu buldu ve savaş yıllarında deniz kuvvetlerindeki çalışmalarıyla burası için aletler geliştirdi. U.S. deniz kuvvetleri araç gereçleri arasında yer alan mesafe ölçeri (Rangefinder) bunlardan biridir. Sivil yaşama döndüğünde daha çok astronomi ile ilgilendi.
1920'de ışık girişimini kullanarak ve interferometre'nin gelişmiş şekliyle, Betelgeuse yıldızının çapını ölçtü. Bu ölçüm aynı zamanda ilk defa bir yıldızın büyüklüğünün doğru olarak tespitidir.
Michelson'un birçok bilimsel dergide yazıları yayımlandı. Bunlardan bazıları Velocity of Light (1902) Light Waves and their Uses (1899-1903) ve Studies in Optics'(1927)dir.
Michelson Amerika ve on Avrupa ülkesinde birçok etkili topluluğa üye olmuştur. O Amerikan Fizik Topluluğu'nun (1900), Amerikan Bilim Geliştirme Derneği'nin (1910-1911) ve Birleşik Devletler Ulusal Bilimler Akademisi'nin (1923-1927) başkanlığını da yaptı. Ayrıca Royal Astronomical Society, the Royal Society of London ve the Optical Society, an Associate of l'Académie Française'ninde bir üyesiydi. 
Aldıkları birçok ödül arasında, 1904 Matteucci Madalyası (Societá Italiana), 1907 Copley Madalyası (Royal Society), 1912 Elliot Cresson Madalyası (Franklin Institute), 1916 Draper Madalyası (National Academy of Sciences), 1923 Franklin Madalyası (Franklin Institute), Medal of the Royal Astronomical Society ve 1929 Duddell Madalyası (Physical Society) yer alır.
Michelson Edna Stanton ile 1899'da evlendi. Bir oğlu ve 3 kızı vardı.

Algol (Beta Persei, β Persei, kısaltılmış haliyle Beta Per, β Per), Kahraman takımyıldızında yaklaşık olarak 94 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve halk arasında Şeytan Yıldızı olarak bilinen parlak bir çoklu yıldız sistemidir. Keşfedilen ilk nova olmayan değişen yıldızlardan biridir.
Algol, Beta Persei Aa1, Aa2 ve Ab'den oluşan üç yıldızlı bir sistemdir. Bu sistemde, sıcak ve parlak olan ana yıldız β Persei Aa1 ile daha büyük, fakat daha soğuk ve sönük olan β Persei Aa2 birbirlerinin önünden düzenli olarak geçerek tutulmalara neden olur. Algol'ün görünür büyüklüğü genellikle 2,1 kadir civarında sabit kalırken, yaklaşık 10 saat süren kısmi tutulmalar sırasında her 2,86 günde bir düzenli olarak 3,4 kadire düşer. Daha parlak olan ana yıldızın, daha sönük olan ikinci yıldızı örttüğü ikinci tutulma ise çok zayıftır ve sadece fotoelektrik yöntemle tespit edilebilir.
Algol, örten değişenler olarak bilinen bir değişen yıldız sınıfına adını vermiştir. Bu sınıf, Algol değişenleri olarak adlandırılır.

Yaklaşık 3.200 yıl önce oluşturulmuş olan, şanslı ve şanssız günlerin yer aldığı eski bir Mısır takviminin Algol'ün keşfine dair en eski tarihi belge olduğu söylenmektedir.

Algol'ün şeytani bir yaratıkla (Yunan geleneğinde Gorgon, Arap geleneğinde gulyabani) ilişkilendirilmesi, bu yıldızın değişkenliğinin 17. yüzyıldan çok önce bilindiğini düşündürmektedir, fakat bununla ilgili kesin bir kanıt yoktur. Arap astronomu Abdurrahman es-Sufî, yaklaşık 964 yılında yayımlanan Sabit Yıldızlar Kitabı'nda yıldızın değişkenliği hakkında hiçbir şey söylememiştir.
Algol'ün değişkenliği 1667 yılında İtalyan astronom Geminiano Montanari tarafından kaydedilmiş, fakat parlaklığındaki değişimlerin periyodik doğası, bir asırdan fazla bir süre sonra İngiliz amatör astronom John Goodricke tarafından fark edilmiştir. Goodricke, Mayıs 1783'te bulgularını Kraliyet Cemiyeti'ne sunmuş ve periyodik değişkenliğin yıldızın önünden geçen karanlık bir cisimden kaynaklandığını (ya da yıldızın kendisinin periyodik olarak Dünya'ya doğru dönen daha karanlık bir bölgeye sahip olduğunu) öne sürmüştür. Bu bildirisi nedeniyle Copley Madalyası ile ödüllendirildi.
1881 yılında Harvard astronomu Edward Charles Pickering, Algol'ün aslında bir örten ikili olduğuna dair kanıtlar sundu. Bu kanıt, birkaç yıl sonra 1889 yılında Potsdam astronomu Hermann Carl Vogel'in Algol'ün spektrumunda periyodik doppler kaymaları bulması ve bu ikili sistemin radyal hızındaki değişimleri ortaya çıkarmasıyla doğrulandı. Böylece Algol, bilinen ilk spektroskopik ikililerden biri oldu. Illinois Üniversitesi Gözlemevi'nden Joel Stebbins, erken dönem selenyum hücreli fotometre kullanarak değişen bir yıldızın ilk fotoelektrik çalışmasını gerçekleştirdi. Işık eğrisi, ikinci minimumu ve iki yıldız arasındaki yansıma etkisini ortaya çıkardı. Gözlemlenen spektroskopik özellikleri açıklamaktaki bazı güçlükler, sistemde üçüncü bir yıldızın bulunabileceği varsayımına yol açtı ve kırk yıl sonra bu varsayımın doğru olduğu anlaşıldı.

"HD 19356 -- Eclipsing binary of Algol type". SIMBAD. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"Beta Persei (Algol)". AAVSO. Ocak 1999. 15 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"The Horror-Scope of Algol". Skyscript. Temmuz 2005. 8 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"Algol 3". SolStation. 26 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"4C02517". ARICNS. 4 Mart 1998. 10 Haziran 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2006. 
"Algol". Alcyone ephemeris. 26 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2006. 
Kaler, Jim. "Algol (Beta Persei)". Stars. 1 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2006. 
Bezza, Giuseppe [çeviri: Daria Dudziak]. "Al-ghûl, the ogre". Cielo e Terra. 10 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2006. 
Czech space metal band "Realm of Algol"

Ebul Hasan Ali bin Rıdvan el-Mısri (998 - 1068) Mısırlı Müslüman doktor, fizikçi ve astronom olan bilim insanı. Gize'de doğmuştur.
Ali bin Rıdvan Antik Yunan tıbbı, özellikle Yunan hekim Galen'in çalışmaları üzerine çalışmalar yapmıştır. Galen'in Ars Parva adlı eseri üzerine yaptığı tefsir Gerardo Cremonesse tarafından tercüme edilmiştir. Bundan başka 1006 yılındaki Süpernova gözlemleriyle tanınmıştır. Ayrıca tümevarım teorisi üzerine çalışmalar yaparak katkıda bulunmuştur.
Ali bin Rıdvan Avrupalı yazarlar tarafından Haly ya da Haly Abedrudian olarak adlandırılmıştır. Ali bin Rıdvan, bir zaman hekim ibn Butlan'la girdiği  bir tartışmayla meşhur olmuştur.

Batlamyus'un Tetrabiblos adlı eserine yaptığı tefsir
De revolutıons nativatatum (Doğumların Deveranı) Luca Gaurico tarafından düzenlenerek, 1524 yılında Venedik'te basılmıştır.
Tractatus de cometarum significationibus per xii signa zodiaci (12. Zodyak Kuşağındaki kuyruklu yıldızların anlamları üzerine inceleme) 1563 yılında Nürnberg'de basılmıştır.

History of Islamic Science18 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2001 Columbia dissertation by Jennifer Ann Seymore The Life of Ibn Ridwan and his commentary of Ptolemy's Tetrabiblos; not open link
James H. Holden (1996). Arabian Astrology12 Temmuz 2009 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi 09.10.2006'da geri alındı.
Michael W. Dols (translation) Ali ibn Ridwan: On the Prevention of Bodily Ills in Egypt3 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altair (α Aql / α Aquilae / alfa Aquilae / Atair / Uçucu), 0,77'lik kadiri ile, Kartal takımyıldızının en parlak ve gökyüzünün de 12. parlak yıldızıdır. A-tipi ana kol yıldızı olup Yer'den 17 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Gözle görülebilen en yakın yıldızlardandır.
Altair ismi Arapça kuş anlamına gelen "الطائر" (Et-Tair) sözcüğünden gelmektedir. Arap gök bilimciler bu ismi vermiş, batılı gök bilimciler ise Altair olarak dillerine uyarlamıştır.

Star with Midriff Bulge Eyed by Astronomers, JPL press release, 25 Temmuz, 2001.
Imaging the Surface of Altair 14 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of Michigan news release detailing the CHARA array direct imaging of the stellar surface in 2007.
PIA04204: Altair 29 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NASA. Image of Altair from the Palomar Testbed Interferometer.
Altair 8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at SolStation.
Secrets of Sun-like star probed 4 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News, 1 Haziran, 2007.
Astronomers Capture First Images of the Surface Features of Altair 29 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., astromart.com.
Image of Altair from Aladin.
Altair 1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Alycone Software's Star Data Pages.

Annie Jump Cannon (/ˈkænən/; 11 Aralık 1863 – 13 Nisan 1941), Amerikalı gökbilimci. Günümüzde kullanılan yıldız sınıflandırmasının temelini oluşturan çalışmaları gerçekleştirmiştir. Edward C. Pickering ile, yıldızları sıcaklıklarına ve spektral türlerine göre organize etmek ve sınıflandırmak için ilk ciddi girişim olan Harvard Sınıflandırma Şeması'nın yaratılmasıyla tanınır. Kariyeri boyunca neredeyse işitme engelliydi. Kadın oy hakkı savunucusuydu ve Ulusal Kadın Partisi üyesiydi.

Annie Jump Cannon, 11 Aralık 1863'te Dover, Delaware'de doğdu. Bir Delaware gemi yapımcısı ve eyalet senatörü olan Wilson Cannon ve ikinci eşi Mary Jump'ın üç kızından en büyüğüydü. Cannon'un annesi ona takımyıldızları öğreten ilk kişiydi ve kendi ilgi alanlarını takip etmesi için onu cesaretlendirdi ve Wellesley Koleji'nde matematik, kimya ve biyoloji alanlarında çalışmalara devam ettiğini öne sürdü. Cannon ve annesi tavan arasında görülen yıldızları belirlemek için eski bir astronomi ders kitabı kullandı. Cannon'un annesi de kızına, Cannon daha sonra araştırmasını düzenlemek için kullanacağı ev ekonomisini öğretti.
Cannon annesinin tavsiyesini aldı ve astronomi sevgisinin peşinden gitti. Çocukluğu veya erken yetişkinlik yıllarında bazen işitme duyusunun çoğunu kaybetti. Kaynaklar, zaman dilimine ve gerçek nedene göre değişir, ancak bazen kızıl hastalğına atfedilir. Cannon'ın kişiliği "coşkulu" olarak tanımlandı. Evlenmemeyi veya çocuk sahibi olmamayı seçti.

Bugün Wesley Koleji olarak bilinen Wilmington Konferans Akademisi'nde Cannon, özellikle matematikte gelecek vadeden bir öğrenciydi. 1880'de Cannon, Massachusetts'teki kadınlara yönelik en iyi akademik okullardan biri olan ve fizik ve astronomi eğitimi aldığı Wellesley Koleji'ne gönderildi.
Cannon, o zamanlar Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birkaç kadın fizikçiden biri olan Sarah Frances Whiting'in yanında çalıştı ve Wellesley Koleji'nde birincilik görevine devam etti. 1884'te fizik diplomasıyla mezun oldu ve on yıllığına Delaware'deki evine döndü.
Bu yıllarda Cannon, yeni fotoğraf sanatındaki becerilerini geliştirdi. 1892'de Blair kutu kamerasıyla fotoğraf çekerek Avrupa'yı dolaştı. Eve döndükten sonra, nesirleri ve İspanya'dan fotoğrafları, Blair Company tarafından yayınlanan ve 1893 Chicago Kolomb Dünya Fuarı'nda hatıra olarak dağıtılan "Kolomb'un Ayak İzlerinde" adlı bir broşürde yayınlandı.
Kısa bir süre sonra, Cannon onu neredeyse sağır yapan kızıl hastalığına yakalandı. Bu işitme kaybı, Cannon'un sosyalleşmesini zorlaştırdı. Sonuç olarak, işine kendini kaptırdı. 1894'te Cannon'un annesi öldü ve evde yaşam daha da zorlaştı. Wellesley'deki eski hocası Profesör Sarah Frances Whiting'e bir iş ilanı olup olmadığını sordu. Whiting, onu kolejde ikinci fizik öğretmeni olarak işe aldı. Bu fırsat, Cannon'un kolejde fizik ve astronomi alanlarında yüksek lisans dersleri almasına izin verdi. Whiting aynı zamanda Cannon'a spektroskopi hakkında bilgi edinmesi için ilham verdi.
Daha iyi bir teleskopa erişim sağlamak için Cannon, Radcliffe Koleji'ne "özel öğrenci" olarak kaydoldu ve astronomi çalışmalarına devam etti. Radcliffe, Harvard Üniversitesi profesörlerinin genç Radcliffe kadınlarına derslerini tekrar etmeleri için Harvard Koleji yakınlarında kuruldu. Bu ilişki, Cannon'a  Harvard Üniversitesi Gözlemevi'ne erişim sağladı. 1896'da Edward C. Pickering, onu Gözlemevi'nde asistanı olarak işe aldı. 1907'de Cannon, çalışmalarını bitirdi ve Wellesley Koleji'nden yüksek lisans derecesini aldı.

1921, Hollanda Groningen Üniversitesi'nden fahri doktora.
1925, Oxford Üniversitesi'nden fahri doktora unvanını alan ilk kadın.
1929, Kadın Seçmenler Birliği tarafından "yaşayan en büyük Amerikan kadınlarından" biri olarak seçildi.
1931, Henry Draper Madalyasını alan ilk kadın 
1932, Association to Aid Scientific Research by Woman'dan Ellen Richards ödülünü kazandı.
1935, Oglethorpe Üniversitesi'nden fahri derece aldı.
Amerikan Astronomi Derneği'nin subay olarak seçilen ilk kadın.
Ay krateri Cannon onun adını almıştır.
Asteroit 1120 Cannonia onun adını almıştır.
Herhangi bir kişiden daha fazla, 300.000 yıldız gövdesini sınıflandırdığı için "Gökyüzünün Sayımı Sahibi" lakaplı.
Astronomide Annie J. Cannon Ödülü onun şerefine verildi; 1934'ten beri Kuzey Amerika'da bir kadın gök bilimciye verildi.
Cannon Hall, Delaware Üniversitesi'nde bir öğrenci yurdu, adını onuruna verdi.
Harvard'da Astronomik Fotoğraflar Küratörü.
Avrupa Kraliyet Astronomi Topluluğu üyesidir.
Wellesley Koleji'nde Phi Beta Kappa'nın onur üyesi.
Maria Mitchell Derneği'nin kurucu üyesi.
Judy Chicago'nun The Dinner Party sanat enstalasyonunun bir parçası olarak Heritage Floor'daki kadınlar listesinde yer alıyor.
1994, Cannon Ulusal Kadınlar Onur Listesi'ne alındı.
Kendisini ve çalışmalarını onurlandıran bir Google Doodle 2014'te yayınlandı.
2019'da Delaware'nin American Innovation 1 $ Coin'inde tasvir edildi.

Arches Kümesi (Yaylar Kümesi), Samanyolu'nun bilinen en yoğun yıldız kümesidir. Yay takımyıldızı yönünde, gökada merkezine 100 ışık yılı mesafede bulunur. Bu bölgedeki toz yüzünden meydana gelen son derece fazla körlenme nedeniyle optik olarak gizlenmiştir ve sadece X-ışını, kızılötesi ve radyo bandlarında gözlemlenebilir. 
Kümenin yarıçapı yaklaşık bir ışık yılıdır. Güneş'ten çok daha fazla büyük ve kütleli olan 150 genç ve çok sıcak yıldızla birlikte, 15.000 yıldız içerir. Bu tür yıldızlar aşırı parlaklıkları yüzünden sahip oldukları hidrojeni tüketmeden önce, sadece birkaç milyon yıl yaşarlar. Küme ayrıca yoğun çarpışmaların şokuyla üretilen sıcak gaz içerir.
Bu yıldız kümesi ve Beşiz Kümesi'nin bölgede bulunan diğer büyük kütleli genç kümeler gibi iki ile dört milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Beşiz Kümesi'nden muhtemelen daha büyük ve yoğun olmasına rağmen, biraz daha genç gibi görünmektedir.

The Arches Cluster30 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — ESO Fotoğraf galerisi
http://hubblesite.org/newscenter/newsdesk/archive/releases/1999/30/text/20 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://chandra.harvard.edu/photo/2001/arches/1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.spaceimages.com/arstarclus.html6 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi (İngilizce: Atacama Large Millimeter/sub-millimeter Array) (ALMA) (Türkçe: Atacama Büyük Milimetre Dizisi), Şili'nin kuzeyinde Atacama Çölü'nde yüksek bir platoda bulunan astronomik interferometre özellikli radyo teleskoplardır. Milimetre ölçülerinde dalgaboylarını belirlemek daha kolay olduğundan (parazitler çok daha az olduğundan) rasathane, yüksek ve kuru olması nedeniyle Atacama Çölü'nde 5.000 metre yükseklikteki Chajnantor Platosu'na kurulmuştur. 66 adet 12 metre ve 7 metre çaplarında radyo teleskoplar evrendeki milimetre ve milimetre-altı ölçülerinde dalgaboylarını araştırmaktadır. ALMA'nın evrenin erken dönemlerindeki yıldız doğumları hakkında fikir vermesi beklenmektedir.
ALMA uluslararası bir ortaklık ürünüdür. Avrupa, ABD, Kanada, Doğu Asya ve Şili ortaklığında oluşturulmuştur. 1 Milyar ABD dolarından daha fazla maliyet tutarı ile en pahalı aktif yer merkezli teleskop dizinidir. ALMA 2011 yılının ikinci yarısında bilimsel gözlemlere başladı ve ilk görüntüler 3 Ekim 2011'de basına gösterildi. Teleskoplar Mart 2013'ten bu yana tam operasyonel olarak çalışmaktadırlar.
"Alma" kelimesi İspanyolca ve Portekizce "ruh" anlamına gelmektedir.

İlk ALMA dizisi 66 tane yüksek çözünürlüklü antenden oluşacaktır ve 0.3 mm ile 9.6 mm dalga boyları arasında işletilecektir. ALMA'nın teleskopları, tek çanağı olan James Clerk Maxwell Teleskobu ya da bir dizi çanaktan oluşan interferometre ağı Milimetre-altı Dizisi (İngilizce:Submillimeter Array) ya da Milimetre-altı Radyo Astronomi Enstitüsü'nün Plateau de Bure tesisi gibi daha önce inşa edilmiş milimetre-altı teleskoplardan çok daha hassas ve yüksek çözünürlüğe sahiptir.
Antenler 150 metre ile 16 kilometre arasında çöl boyunca taşınabilecektir ki bu durum ALMA'ya benzer bir şekilde işletilen ABD'nin New Mexico bölgesinde bulunan Very Large Array (VLA) teleskop dizisindeki gibi uzayda daha uzak noktalara bakma niteliği kazandıracaktır.
Çok hassas bir şekilde gözlem yapma niteliği genellikle çok sayıda teleskoptan oluşan bir dizi inşa ederek elde edilebilmektedir.
ALMA'nın teleskopları Avrupa, Kuzey Amerika ve Doğu Asyalı partnerler tarafından desteklenmektedir. Amerikalı ve Avrupalı partnerlerin her biri ana diziyi oluşturacak olan yirmi beş tane 12 metre çapında anteni finansa etmiştir. Doğu Asya ise geliştirilmekte olan ALMA'nın bir parçası olarak dört tane 12 metre ve on iki tane 7 metre çapa sahip on altı antenden oluşan Atacama Kompakt Dizisi (İngilizce: Atacama Compact Array) (ACA)'ne katkı yapmaktadır.
Uzayda büyük alan kaplayan bölgeler ALMA dizisinin ana antenlerinden daha küçük çapta antenler kullanarak yani Atacama Kompakt Dizisi sayesinde belirlenmiş bir frekansta gözlemlenebilir. Antenleri birbirine daha yakın bir konuma getirmek daha büyük bir açısal genişlemeye sahip kaynakların gözlemlenmesini olanaklı kılmaktadır. Geniş alan görüntüleme yeteneğine sahip Atacama Kompakt Dizisi, ana dizi ile beraber çalışacaktır.

ALMA'ya ilham veren 3 ana astronomik proje vardır: ABD'de bulunan Milimetre Dizisi (İngilizce:Millimeter Array) (MMA), Avrupa'da bulunan Büyük Güney Dizisi (İngilizce: Large Southern Array) (LSA) ve Japonya'da bulunan Büyük Milimetre Dizisi (İngilizce:Large Millimeter Array) (LMA).
ALMA'nın inşasına yönelik olarak ilk adımlar Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Radio Astronomy Observatory) (NRAO) ve Avrupa Güney Rasathanesi (İngilizce:European Southern Observatory) (ESO) bir ana proje olarak MMA projesi ve LSA projesini birleştirip beraber bir proje yürütmeyi kabul ettiği zaman 1997 yılında atıldı. Bu birleşmiş dizi LSA'nın hassas frekans kapsamı ve MMA'nın mükemmel bölgesinin bir kombinasyonudur. Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (NRAO) ve Avrupa Güney Rasathanesi (ESO) teknik, bilimsel ve yönetimsel gruplarla katılımcı olarak Kanada ve İspanya'nın yer alacağı (İspanya sonradan ESO'ya üye olmuştur) iki rasathane ile birlikte yürütülecek ortak bir proje başlatmak ve organize etmek için beraber çalışmıştır.
1999 yılının mart ayında bir dizi kararlar ve anlaşmaların sonucunda "Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi" ya da kısa adıyla ALMA'nın yeni diziye verilecek olan isim olduğu ve 25 Şubat 2003'te ALMA'nın simgesinin ne olacağı Kuzey Amerika ile Avrupalı katılımcılar arasında belirlenmiş oldu. ("Alma" Arapçada "bilgili" ya da "alim" anlamına gelmektedir.) ALMA Projesi birkaç yıl süren karşılıklı görüşmeler neticesinde Japonya Ulusal Astonomi Rasathanesi (İngilizce: National Astronomical Observatory of Japan) (NAOJ)'nden bir teklif aldı. Japonya aracılığı ile Atacama Kompakt Dizisi (ACA) desteklendi ve büyük dizi için ek olarak üç tane alıcı band ile daha gelişmiş bir ALMA'nın temelleri atıldı. ALMA ve NAOJ arasındaki diğer görüşmeler sonucunda 14 Eylül 2004 yılında üst düzey bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayla beraber Japonya da Atacama Milimetre/Milimetre-altı Dizisi olarak bilinen gelişmiş ALMA'nın resmi katılımcılarından birisi oldu. 6 Kasım 2003 yılında bir temel atma töreni yapıldı ve ALMA'nın logosu resmi olarak belirlendi.
ALMA'nın planlanma sürecinin henüz başlarındayken yalnızca bir tasarım kullanmak yerine Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya'dan tanınmış şirketlere ALMA için antenler dizayn etmesi ve inşa etmesi iş verilmesi kararlaştırıldı. Bu durum genel olarak politik sebeplerden dolayıydı. Proje ortaklarının çok farklı yaklaşımları olmasına rağmen her bir antenin tasarımı ALMA'nın sıkı gereksinimlerini karşılayabilecek nitelikte olmalıydı.

ALMA ilk olarak yarı yarıya bir işbirliği ile Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Radio Astronomy Observatory) (NRAO) ve Avrupa Güney Rasathanesi (İngilizce:European Southern Observatory) (ESO) arasında ve daha sonra Japon, Tayvanlı ve Şilili partnerlerin yardımıyla daha büyük bir işbirliği ile işletilmeye başlanmıştır. ALMA 1.4 milyar dolar ile 1.5 milyar dolar arasında bir harcamayla inşa edilmiş en büyük ve yer tabanlı en pahalı astronomi projesidir.

Avrupa Güney Rasathanesi
Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Radio Astronomy Observatory) aracılığı ile Ulusal Bilim Vakfı (İngilizce: National Science Foundation) ve Kuzey Amerika ALMA Bilim Merkezi (İngilizce:North American ALMA Science Center
Kanada Ulusal Araştırma Konseyi (İngilizce:National Research Council of Canada)
Ulusal Doğa Bilimleri Enstitüsü'ne (İngilizce:National Institutes of Natural Sciences) (NINS) bağlı Japonya Ulusal Astronomi Rasathanesi (İngilizce:National Astronomical Observatory of Japan) (NAOJ)
ALMA-Taiwan Sinica Akademisi Astronomi ve Astrofizik Enstitüsü (İngilizce:ALMA-Taiwan at the Academia Sinica Institute of Astronomy & Astrophysics) (ASIAA)
Şili Cumhuriyeti

Öncelikli olarak inşaatın kompleks kısımları Avrupalı, Amerikalı, Japon ve Kanadalı şirketler ve üniversiteler tarafından inşa edildi. Üç anten prototipi 2002 yılından beri New Mexico'daki Çok Büyük Dizi (İngilizce:Very Large Array) bölgesinde değerlendirmeye alındı.
Avrupalı şirket Thales Alenia Space diğer yirmi beş ana anteni inşa ederken, General Dynamics C4 Sistemleri ve onun SATCOM Teknolojileri anlaşmalı üniversiteler ve şirketlerce yirmi beş tane 23 metre anten inşa etmek için kontrat imzaladılar (Avrupa endüstrisindeki bugüne kadarki yer tabanlı astronominin en büyük kontratı). İlk anten 2008 yılında ve sonuncusu da 2011 yılında teslim edildi.

115 tonluk antenleri 2900 metre yüksekliğe sahip Operasyon Destek Tesisi'nden 5000 metre yüksekteki bölgeye taşımak Monster Moves:Mountain Mission belgeselinde olduğu gibi muazzam zorluklar yarattı. Çözüm olarak iki tane özel 28 tekerlekli yarı otomatik kaya kamyonlarını kullanmak seçildi. Araçlar Almanyalı şirket Scheuerle Fahrzeugfabrik tarafından üretildi ve 10 metre genişlik, 20 metre uzunluk ve 6 metre yüksekliği ile 130 tonluk bir ağırlığa sahipti. Bu dev araçlar ikiz turbo 500 kW dizel motorlarla güçlendirildi.
Yüksek irtifada sürücünün nefes almasına yardım etmek için oksijen tüpü yerleştirilmiş bir sürücü koltuğu tasarlanarak üretilen araçlar antenleri bölgeye kusursuz bir şekilde yerleştirdiler. İlk araç 2007 yılının haziran ayında tamamlandı ve test edildi. Her iki taşıyıcı araç da 15 Şubat 2008 yılında Şili'de ALMA Operasyon Destek Birimine (İngilizce:ALMA Operations Support Facility) (OSF) teslim edildi.
7 Haziran 2008 yılında bir ALMA taşıyıcısı anten montaj binasının içerisinden binanın dışında bir bölgeye test amaçlı olarak ilk defa bir anteni taşıdı (holografik yüzey ölçümleri). Bu anten Kuzey Amerikalı şirketin VertexRSI tasarımıydı.
2009 yılının sonbaharı boyunca ilk üç anten tek tek gözlem yapacakları bölgeye taşındı. 2009 yılının sonlarına doğru ALMA astronomlarından ve mühendislerinden oluşan bir ekip 5000 metre yükseklikte bulunan gözlem alanında rasathanesinin son derece gelişmiş bu üç antenini başarılı bir şekilde birbirine bağladı. Böylelikle montajın ve çiçeği burnunda olan birleşimin ilk adımı tamamlanmış oldu. Uyumlu bir şekilde çalışmaları için üç anteni birbirine bağlamak ilk defa ALMA ekibine yalnızca iki antende ortaya çıkan ve hassas, yüksek çözünürlüklü gözlem yapmaya engel olacak hataları doğru bir şekilde düzeltme imkânı sağladı. Bu önemli adımla birlikte 22 Ocak 2010'da cihazların devreye sokulması kararlaştırıldı.
28 Temmuz 2011 yılında ALMA için üretilmiş ilk Avrupalı üretimi anten uluslararası ortaklarca daha önceden bölgeye yerleştirilmiş 15 antenin yanına deniz seviyesinden 5000 metre yüksekteki Chajnantor platosuna yerleştirildi. Bu rakam ALMA'nın ilk bilimsel gözlemine başlaması için yeterli bir rakamdı ve bu durum ALMA projesi için kilit taşı niteliği taşıyordu. 2012 yılının Ekim ayında 66 antenin 43 tanesi kurulmuştu.

2011 yılının yaz aylarındayken yeterli sayıda teleskop ile evrenin ilk anlarını gözlemek için test amaçlı ilk fotoğraf çekildi. Evrenin ilk anlarına ışık tutan bu ilk fotoğraflar bize gelecekte inşa edilmesi muhtemel olan çok daha kaliteli fotoğraflar çekebilme yetisine sahip olacak yeni dizilerin nasıl olacağı hakkında ilk işaretleri verdi.
G

Babil yıldız katalogları, Babil üzerindeki Kassite egemenliği döneminde ve sonrasında, en eski gözlemlerin ve kehanetlerin toplandığı listelerdir. Çivi yazısıyla yazılmış olan bu yıldız katalogları takım yıldızları, tekli yıldızları ve gezegenleri içermektedir. Takımyıldızları muhtemelen çeşitli diğer kaynaklardan toplanmıştır. En eski katalog olan Üç Yıldızdan Her Biri, Akkad, Amurru, Elam ve diğer uygarlıkların yıldızlarından bahseder. Çeşitli kaynaklar Babil takımyıldızlarının Sümer kökenli olduğunu, kimileri ise aslında Elamlılar'dan geldiğini söyler.

Babil astrolojisi
Babil takvimi
Takımyıldız
Enuma Anu Enlil
Üçlü tanrı
Ammisaduqa Venüs tableti

John H. Rogers, "Origins of the ancient constellations: I. The Mesopotamian traditions5 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", Journal of the British Astronomical Association 108 (1998) 9–28
Verderame, Lorenzo, "The Primeval Zodiac: Its Social, Religious, and Mythological Background", in J.A. Rubiño-Martín et al., Cosmology Across Cultures, ASP Conference Series 409, San Francisco, 2009, 151-156.

Başak Kümesi yaklaşık olarak 59 ± 4 milyon ışık yılı (18.0 ± 1.2 Mpc) uzaklıkta Başak takımyıldızında bulunan Gökada kümesi. Yaklaşık olarak 1300 (2000 ve üzeri de olabilir) gökada içerir Küme daha büyük olan Yerel süperküme'nin kalbini oluşturur ve Yerel grub'un uzak bir üyesidir. Kütlesi yaklaşık olarak 1.2×1015 M☉ olarak hesap edilir ve yarıçapı 2.2 milyon pc'dir.
Dev eliptik gökada Messier 87 de dahil olmak üzere kümenin en parlak gökadaları 1770'ler ve 1880'lerin başlarında keşfedildi, ardından Charles Messier bu nesneleri kataloğuna dahil etti. Ancak Messier tarafından bu nesneler yıldızı olmayan bulutsu olarak tanımlanmıştır, gerçek doğaları ise ancak 1920'lerde anlaşılmıştır.
Kümeye üye gökadaların çoğu küçük bir teleskopla gözlenebilir.
Küme sarmal ve eliptiklerin heterojen bir karışımıdır. 2004'ten itibaren kümenin sarmallarının dikdörtgen şeklinde uzayan bir hat boyunca dağıldığına inanılmaktadır. Eliptik gökadaların merkezi yoğunlukları, sarmal gökadalara göre çok daha fazladır.
Küme en az üç ayrı altküme halinde toplanmıştır bunlar, altkümenin merkezindeki gökadalar M87, M86 ve M49'dur.

Saç kümesi, diğer büyük ve yakın gökada kümesi
Ocak kümesi, yakın, küçük gökada kümesi

Küme içinde görünür parlaklığı 10.5 üzerinde olan 30 gökada vardır bunlar:

The Virgo Cluster at An Atlas of the Universe9 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
California Institute of Technology site28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Başak kümesi.
Heron Island Proceedings28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chandra X-Ray Observatory: The Virgo Cluster
The Virgo Cluster of Galaxies3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., SEDS Messier sayfası

Betelgeuse (Beteljöz, Betelgeux, Betelgeuze, Beteigeux, Al Mankib, İkizlerevi), Avcı Takımyıldızı'nda yer alan kırmızı süperdev yıldızdır.
Samanyolu'nda yer alan Betelgeuse, mavi dev Rigel'den (Beta Orionis) sonra Avcı Takımyıldızı'nın en parlak ikinci yıldızıdır. Takımyıldızın ortasında ise Orion'un Kemeri'ni (Orion Kuşağı, Üç Kral, Üç Kız Kardeş olarak da bilinir) oluşturan üç parlak mavi yıldız (Alnitak, Alnilam ve Mintaka) yer alır.
Betelgeuse adı, Arapça "el-cevze'nin eli" anlamına gelen "yad ül-cevze"dan bozmadır. El-Cevze, eski Arap mitolojisinde "gizemli kadın"dır. Batılılar için ise Betelgeuse, Helen mitolojisindeki avcı Orion'un yukarı uzanan sağ kolunun omuz başında yer almaktadır.
Betelgeuse, gökyüzünün en parlak iki kırmızı devinden biridir. Öteki Antares'tir. Ayrıca, görülebilecek en büyük yıldızlardan da biridir; öyle ki, Betelgeuse büyüklüğünde bir yıldıza kolay rastlanmamaktadır. Büyüklüğü birinci dereceden (genelde 0,50) olan Betelgeuse, gökyüzünün genellikle en parlak 11. yıldızıdır. Sıcaklığı ortalama 3.600 Kelvin derece olan kırmızı dev yıldızın ışıması yarı-düzenli olduğundan, büyüklüğü periyodik olarak 0,2 ile 1,5 arasında değişir.
Yıldızın Dünya'dan uzaklığının 400 ile 700 ışık yılı arasında olduğu tahmin edilir. Çapının yaklaşık 2,8 astronomik birim (AU) olduğu, yani Güneş'in çapının 600 katı olduğu hesaplanmıştır. (Bir astronomik birim Güneş'in merkeziyle Dünya'nın merkezi arasındaki uzaklık olan 149,6 milyon km.'dir.) Betelgeuse o kadar büyüktür ki, Güneş'in yerine konulacak olsaydı, yıldızın dış atmosferi Güneş Sistemi'nin beşinci gezegeni olan Jüpiter'in yörüngesini içine alırdı. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars ise yıldızın içinde kalırlardı.
Kural olarak, bir yıldızın çapı Güneş'in çapının 100 katından fazla ise, dev yıldız sayılmaktadır. Kırmızı dev yıldızlar, kendilerine kırmızı rengi veren ve yüksek parlaklığı sağlayan yüzey sıcaklıklarının düşük oluşundan (genellikle Güneş'in yüzey sıcaklığının yarısı kadar) anlaşılmaktadır. Kırmızı devler, büyüklüklerine oranla son derece hafiftirler. Örneğin Betelgeuse'ün kütlesi Güneşin kütlesinin yalnızca 15 katıdır. Bir başka deyişle, Betelgeuse'ün yoğunluğu Güneş'in yoğunluğundan çok daha azdır.
Yıldızın kütlesi ilk olarak 1920'de, Kaliforniya'daki Mount Wilson Gözlemevi'nde çalışan Francis Gladheim Pease ve Albert A. Michelson adlı gök bilimciler tarafından hesaplanmıştır. Bu, bir yıldızın kütlesinin hesaplandığı ilk başarılı çalışmadır. Ayrıca, Güneş'ten sonra yüzeyinin fotoğrafı çekilen ilk yıldız da Betelgeuse'dür. Bunu, Arizona Tucson'daki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'nde çalışan gök bilimciler bir radyo teleskobu yardımıyla gerçekleştirmişlerdir.
Büyüklüğü, sıcaklığı ve kızılötesi ışıması göz önüne alındığında Betelgeuse, Güneş'ten 60.000 kat daha parlak bir yıldızdır, yani 60.000 kat daha fazla ışıdığı söylenebilir. Betelgeuse, maddesini güçlü bir rüzgarla (bkz. güneş rüzgarı) dışarı püskürttüğünden, tozdan dev bir kabukla çevrelenmiştir. Yıldızı kuşatan bu dış atmosfer ve yıldızın tıpkı bir yürek gibi atması, yüzeyinin kesin yerinin ve gerçekte ne kadar büyük olduğunun belirlenmesini güçleştirmektedir. Betelgeuse'ün parlaklığı 40.000 ile 100.000 Güneş arasında değiştiğinden, bizden uzaklığı da kesin olarak belirlenememiştir.
Gerçek değerler ne olursa olsun, Betelgeuse hidrojen yakıtını tüketmek üzere olan ileri derecede evrimleşmiş bir yıldızdır. Bu nedenle, çekirdeği büzülerek yoğunlaşmış, dış kısımları ise kabarmıştır. Yıldızın gerçek durumu üzerine fazla bilgi olmasa da, çekirdeğindeki helyumu karbon ve oksijene dönüştürdüğü tahmin edilmektedir. Kuramsal olarak, yıldızın başlangıçtaki olağanüstü kütlesi, şu anda Güneş'in 12 ile 17 katı arasındaki bir değere düşmüştür; bu da, çekirdeğindeki elementlerin neon, magnezyum, sodyum, silikon ve sonuçta demire dönüştüğü anlamına gelmektedir.

Betelgeuse yakıtını tamamen tükettiğinde kendi üzerine çökecek, ardından bir süpernova olarak patlayarak muhtemelen son derece küçük ve yoğun bir nötron yıldızına dönüşecektir.
Betelgeuse patladığında, Dünya'dan dolunay kadar parlak olması ve gündüzleri de gökyüzünde rahatlıkla görülebileceği, geceleri ise nesnelere gölge verebilecek kadar parlak olması beklenmektedir.
Aralık 2019'da Betelgeuse yıldızı belirgin şekilde sönükleşmekteydi. Astronomlar süpernovaya dönüşmek üzere olduğunu düşünmektedirler. Yani bu yıldız patlamak üzere ancak ne zaman patlayacağı konusunda kimse emin değildir. 2019 karartması, daha erken patlayabileceğini önerdi.
2024 yılında, iki çalışma bir eş yıldızın varlığına dair kanıt buldu. Bir çalışma, Betelgeuse'nin 2.170 günlük (5,94 yıllık) ikincil periyodu, dalgalanan radyal hızı, orta yarıçapı ve etkin sıcaklıktaki düşük varyasyonu için en olası çözümün, henüz doğrudan gözlemlenmemiş, 8,60±0,33 AU uzaklıkta 1,17±0,07 M☉ kütleli, toz modüle eden bir yıldız veya kompakt cisim olduğunu buldu. Farklı bir araştırma grubu tarafından yapılan ikinci bir çalışma, bir yüzyılı kapsayan gözlemsel verileri inceleyerek, muhtemelen Güneş'ten daha az kütleli ve parlak, 5,78 yıllık yörünge periyoduna sahip yakın bir yıldız eş yıldızını da öne sürdü. Bu yıldızın 10.000 yıl içinde Betelgeuse tarafından yutulması bekleniyor. Bu fenomeni araştıran astrofizikçi Jared Goldberg, eş yıldıza "Betelbuddy" adını verdi. Yeni bulunan küçük yıldız Dünya bakış açısıyla Betelgeuse'un önünden geçerek parlaklık azalışına sebep olmuş olabilir.
Gemini Kuzey Gözlemevi'nden (Alopeke cihazı) olası bir doğrudan tespit, 2020 ve 2024 yıllarında yapılan gözlemlere dayanarak Temmuz 2025'te duyurulmuştu. 2020 gözlemleri, Büyük Kararma olayı sırasında ve yıldız eşinin Betelgeuse ile doğrudan aynı doğrultuda olduğu için gözlemlenemeyeceği tahmin edilen bir zamanda yapılmıştı. 2024 gözlemleri, eş için tahmin edilen en büyük uzanım zamanından üç gün sonra yapılmıştı. 2020 ve 2024 verilerinin karşılaştırılması, 2020'de (beklendiği gibi) hiçbir eş yıldız bulunmadığını ve 2024'te bir eş yıldızın muhtemel tespitini ortaya koydu. Varsayılan yıldız eşinin açısal ayrımı 52 milisaniyedir ve o zaman kuzeyin doğusunda konumlanmıştı; bu da dinamik değerlendirmelerden elde edilen tahminlerle mükemmel bir uyum içindedir. Tespit edilen eş yıldız, 466 nm'de Betelgeuse'den yaklaşık 6 kadir daha sönüktür. Gözlemler, eşlik eden yıldızın Güneş'in kütlesinin 1,6 katı olduğunu, bunun beklenenden daha büyük olduğunu ve muhtemelen optik dalga boylarında ana yıldızından yaklaşık 6 kadir daha sönük olan genç bir F tipi ana dizi öncesi yıldız olduğunu gösteriyor. Sadece 1,5 σ anlamlılık düzeyinde, bu doğrulanmış bir tespit değil, ancak önceki tahminlerle büyük ölçüde tutarlı. Betelgeuse adı "el-Jawzā'nın eli" anlamına geldiğinden, yazarlar muhtemel eşlik eden yıldız için Arapçada "bileziği" anlamına gelen "Siwarha" adını önerdiler. Siwarha adı, 22 Eylül 2025'ten beri IAU Yıldız Adları Çalışma Grubu tarafından resmi olarak tanınmaktadır.

"Stars and Star of the Week", Prof. Jim Kaler
"Uzay Bilgisi", William J. Weiser
Microsoft Encarta96 Encyclopedia
Software Toolworks Encyclopedia

Taurus ya da Boğa takımyıldızı (sembolü: ), zodyak kuşağı takımyıldızlarından biridir. "Taurus" adı Latincede         "boğa" anlamına gelir. Boğa, kuzey yarımkürede çıplak gözle dahi seçilebilecek kadar göze çarpan bir takımyıldızdır. Batısında "Koç", doğusunda "İkizler", kuzeyinde "Kahraman" ve "Arabacı", güneydoğusunda "Avcı", güneyinde "Irmak" ve güneybatısında "Balina" takımyıldızlarıyla çevrilidir.

Bu takımyıldızın en parlak yıldızı, turuncu renkli K5 III sınıfından bir dev yıldız olan Aldebaran'dır. Bu isim, Arapçada "takip eden, müteâkip" anlamına gelen sözcükten yerleşmiştir. Boğa'nın yüzünü V ya da A şeklinde görülebilecek bir yıldız deseni şekillendirir. Yüzün ana hatlarını, "Büyük Ayı" hareketli grubundan sonra belirgin en yakın yıldız kümesi olan Hyades'in parlak üyeleri belirler.
Bu tasvirde Aldebaran, boğanın "Avcıya (Orion, güneydoğusunda uzanan takımyıldız) tehditkâr biçimde ters ters bakan" kan çanağına dönmüş gözünü oluşturur.
Boğa takımyıldızı bölgesinin kuzeydoğusunda kalan çeyreğinde, en bilinen açık kümelerden olan ve çıplak gözle kolayca seçilebilen Pleiades açık kümesi bulunur. Bu kümenin en belirgin yedi yıldızı, en az altıncı kadirdendir, bu yüzden "yedi kızkardeşler" ve yalnızca Türkçede "Yedi kandilli süreyyâ" olarak da bilinir. Ne var ki, küçük bir teleskopla dahi bu kümenin yediden çok daha fazla yıldızı görülebilir. Aldebaran, gökkürenin hareketi esnasında gökyüzünde Pleiades'i izliyor olmasından ötürü "takip eden" anlamındaki adını almıştır.
Batısında Boğa'nın boynuzları, birbirinden 8° ayrık iki yıldız sistemi Beta (β) Tauri ve Zeta (ζ) Tauri tarafından oluşturulur. Beta Tauri beyaz, B7 III sınıfından dev bir yıldızdır. El Nath olarak da bilinir. Bu sözcük Arapçada "toslamak" anlamına gelir. Takımyıldızdaki en parlak ikinci yıldızdır ve Arabacı takımyıldızıyla Boğa takımyıldızının sınırındadır. Zeta Tauri 133 günde bir yörüngesini tamamlayan bir tutulan çift yıldızdır.
ζ Tau yıldızının bir derece kadar kuzeybatısında bir süpernova kalıntısı olan Yengeç bulutsusu (M1) bulunur. Bu genişleyen bulutsu, 4 Temmuz 1054 tarihinde Dünya'dan gözlenmiş bir Tip II süpernova patlaması sonucu oluşmuştur. Bu patlama, Çinlilere ait tarihi yazıtlarda da belirtildiği gibi, gündüz boyunca da görülebilecek kadar parlaktı. Süpernova en parlak zamanında -4 kadire ulaşmıştır fakat günümüzde bulutsunun parlaklığı 8.4 kadirdir ve gözlemek için bir teleskop gerekmektedir.
Taurus en iyi kasım - mart arası gökyüzünde görülebilir.

Bu takımyıldızın boğayla ilişkilendirilmesi çok eskilere dayanmaktadır. Bakır çağında bu şekilde ilişkilendirildiği kesin olarak bilinmesine rağmen, bazı âlimler, bu ilişkilendirmenin yontma taş devri'nin sonlarına dayandırılabileceğini de söylüyorlar.
Münih Üniversitesi'nden Michael Rappenglück, Lascaux'deki (yaklaşık olarak M.Ö. 15.000 yılından kalma) mağaralardaki Boğalar Salonu'ndaki bir mağara resminde, Boğa'nın bir Pleiades tasviriyle birlikte yer aldığını düşünmektedir. Ne var ki bu iddialar geniş çaplı olarak kabul edilmiş değildir.
Boğa, bakır çağı ve erken tunç çağı'nda, ilkbahar ılım noktasını işaret etmiştir. M.Ö. 23'üncü yüzyıl yakınlarında Pleiades, gökyüzünde güneşe en çok ilkbahar ılımında yaklaşıyordu. Babil astronomisinde, bu takımyıldız MUL.APIN'de GU4.AN.NA, "Cennetin (Göklerin) Boğası" olarak adlandırılmıştır. Akatça'da adı Shũr olarak geçer. Yunan mitolojisinde Boğa, efsanevî Fenikeli prenses Europa'yı kaçırmak için büyüleyici bir boğa şeklini almış Zeus ile ilişkilendirilir.

Ian Ridpath ve Wil Tirion (2007). Stars and Planets Guide, Collins, London. ISBN 978-0007251209. Princeton University Press, Princeton. ISBN 978-0691135564.
İngilizce Vikipedi'deki Taurus maddesinin 22 Temmuz 2009, 03:33 tarihli sürümü [1]

The Deep Photographic Guide to the Constellations: Taurus 1 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC article on the possibility of Taurus being represented in Lascaux 16 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Star Tales – Taurus 9 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde büyük sayıların adlarının kullanımı ve türetimini, kısaltmalarıyla birlikte listeler.
Aşağıdaki tablo, birçok İngilizce sözlükte bulunan büyük sayıların adlarını listeler ve onların "gerçel kelime" olmaları ile ilgili özel istek içerir. "Geleneksel Britanya" değerleri Amerikan İngilizcesinde kullanılmamış gösteriliyor ve Britanya İngilizcesinden kalkmışlardır. Fakat diğer çeşitli diller, İngilizce konuşulmayan yerlerde çoğunluktadır. Bunlar Kıta Avrupası ve Latin Amerika'daki İspanyolca konuşan ülkelerdir. Uzun ve kısa ölçeklere bakınız. Ayrıca, Kısa ölçekteki bilyar, trilyar gibi kısımlar çoğu zaman kullanılmaz.

Googol Sentilyondan küçüktür.

Milyonu bir kenara koyarsak, -ilyon ile biten bu listedeki kelimelerin hepsi -ilyonun başına (bi-, tri-, vb.) gibi önekler eklenerek türetildi. Sentilyon, -"ilyon" ile biten en yüksel addır. Büyük sayıların adları ile ilgili tartışmalarda sıklıkla bir kelime olarak anılan trigintilyon, ne onlardan hiçbirine katılır ne de anvigintilyon, dovigintilyon, dokenkagintilyon, vb. kalıp adları genişletilerek kolayca oluşturulan herhangi bir ad değildir.
İçinde googol ve googolplex buluna tüm sözlükler genellikle Kasner ve Newman kitabından alındı ve Kasner'nin yeğeni tarafından oluşturuldu. Hiçbirinde googoldeplex, gibi googol ailesindeki adlardan başka ad bulunmaz. Oxford İngilizce Sözlük, googol ve googolplexin normal matematik kullanımı için olmadığını açıklar.

Milyon, bilyon ve trilyon gibi büyük sayı adlarından bazıları, çoğu kişinin bildiği gerçek referanslardır ve birçok alanda karşılaşılırlar. Zamanla büyük sayıların adları, aşırı enflasyonun sonucu olarak yaygın kullanılmaya başlandı. En büyük sayısal banknot 1 sekstilyon pengő (1021 veya 1 milyar bilpengő) olarak Macaristan'da 1946'da basıldı. 2009'da, Zimbabve 100 trilyon (1014) Zimbabve doları banknot olarak basıldığında sadece 30 ABD dolarına eşitti.
Eğer sayı miktardan daha çok niceliği ifade ederse, "saniyenin katrilyonda biri" değil de SI öneklerinden olan "femtosaniye" kullanılabilir. Diğer taraftan çok yüksek ve çok düşük bazı ön ekler yerine 10'un katları kullanılabilir. Bazı durumlarda, gökbilimdeki parsek ve ışık yılı veya parçacık fiziğindeki barn gibi özelleştirilmiş birimler kullanılır.
Bunun örneklerinden biri, Arşimet'in büyük sayıları adlandırmak için oluşturduğu bir sistem olan Kum Sayıcıdır. Burada, bir mayrad mayrad'a (108) olan büyük sayıları "birinci sayılar" olarak adlandırdı ve 108 olarak yazdı. Bu da "ikinci sayıların birimi" oldu. Sonra bu birimin çarpımları "ikinci sayılar" oldu ve 108·108=1016 olarak yazdı. Bu kez bu "üçüncü sayıların birimi" oldu ve çarpımlar "üçüncü sayılar" oldu ve böylece devam eder. 108-. sayıların mayrad mayrad kere birimi, örn, 
  
    
      
        (
        
          10
          
            8
          
        
        
          )
          
            (
            
              10
              
                8
              
            
            )
          
        
        =
        
          10
          
            8
            ⋅
            
              10
              
                8
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle (10^{8})^{(10^{8})}=10^{8\cdot 10^{8}},}
  
 şeklinde devam etti. Bu yapıyı 
  
    
      
        
          
            (
            
              (
              
                10
                
                  8
                
              
              
                )
                
                  (
                  
                    10
                    
                      8
                    
                  
                  )
                
              
            
            )
          
          
            (
            
              10
              
                8
              
            
            )
          
        
        =
        
          10
          
            8
            ⋅
            
              10
              
                16
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \left((10^{8})^{(10^{8})}\right)^{(10^{8})}=10^{8\cdot 10^{16}}}
  
'e kadar olan sayılarda kalıp olarak kullandı. Sonra Arşimet bilinen evreni dolduracak kadar olan kum taneciklerin sayısını tahmin etti ve bunun "sekizinci sayıların bin mayradı"ndan (1063'den) büyük olamayacağını buldu.

Bimilyon ve trimilyon kelimeleri ilk kez 1475'te Jehan Adam'ın elyazısında bulundu. Sonradan, Fransız matematikçi olan Nicolas Chuquet, kendi hayatı boyunca basılmayan, Triparty en la science des nombres adında bir kitap yazdı. Yine de kitabın büyük bir kısmı, hem hemşehrisi hem de meslektaşı olan Estienne de La Roche tarafından, 1520'de L'arismetique adında basıldı. Chuquet'in kitabı, büyük sayıları altı dijitlik gruplayarak gösterdiği şu şekilde bir paragraf içeriyor:

Ou qui veult le premier point peult signiffier million Le second point byllion Le tiers point tryllion Le quart quadrillion Le cinqe quyllion Le sixe sixlion Le sept.e septyllion Le huyte ottyllion Le neufe nonyllion et ainsi des ault's se plus oultre on vouloit preceder

Galiba Bu Çince Bir Yazı Gogool'dan aratın.
Chuquet, adları milyon, bilyon, trilyon, katrilyon ve devam ederek düzenledi. Bu bir basitleştirmedir.
Milyon, Adam veya Chuquet tarafından bulunmadı. Milion, Eski İtalyan milioneden türetilen, Eski Fransız Milion kelimesidir ve milleyi (bini) kuvvetlendirir. Bir milyon, büyük bindir ve 1728'e eşittir.
Adam ve Chuquet kelimeleri kullanmalarından dolayı, bunların zaten var olan kelimeler üzerinde araştırma yaptıkları anlaşılabilir. Bariz bir ihtimal, bilyon ve trilyona benzer kelimelerin zaten biliniyor ve kullanılıyordu. Fakat üst almada uzman olan Chuquet, büyük kuvvetler için adlar türeterek ad şemasını genişletti.
Chuquet'in adlar modern olanlara sadece benziyor, aynıları değilleridir.
Adam ve Chuquet, bir milyonun uzun ölçekli katlarını kullandı. Bu, 1012'ye denk gelen ve Adam'a göre bimilyondur (Chuquet'e göre byllion). 1018'e denk gelen ise Adam'a göre trimilliondur(Chuquet'e göre tryllion).

Yukarıdaki sayıların değerlerini, kısa ölçekte bulmanın kolay bir yolu, sayıyı (bilyon yerine 2, katrilyon yerine 4, oktodesilyon yerine 18, vb.) öneklerini sayısal olarak belirtip 1 eklemek onu 3 ile çarpaktır. Örneğin, trilyondaki önek tri dir o da 3 demektir. 3'e 1 eklersek 4 olur. 4'ü 3 ile çarparsak 12 elde ederiz. Bu da bilimsel gösterimde kısa ölçekli trilyon olan 10'un kuvvetidir: bir trilyon = 1012. Diğer örnek; vigintilyonun öneki vigin20'dir. 1 eklersek 21 olur. 3 ile çarparsak 63 elde ederiz. Bu da bilimsel gösterimde kısa ölçekli vigintilyon olan 10'un kuvvetidir: bir vigintilyon = 1063
Uzun ölçeklerde, 6 önekindeki sayıları çarpma basit olarak yapılır. Örneğin bilyonun öneki olan bi 2 anlamına gelir. 2'yi 6 ile çarparsak 12 elde ederiz. Bu da bilimsel gösterimde uzun ölçekli bilyon olan 10'un kuvvetidir: bir bilyon = 1012. Orta değerler (bilyar, trilyar, vb.) de aynı şekilde çevrilir. Önekteki sayıya ½ eklenir sonra da 6 ile çarpılır. Örneğin, septilyarın öneki olan septin anlamı 7'dir. 7½ (yedi tam ikide bir veya yedi tam bir bölü iki diye okunur)'yi 6 ile çarparsak 45 elde edilir ve bir septilyar 1045'e eşit olur. Çiftli öneklere ekleyip üç ile çarpma aynı sonucu verir.
Bunlar uzun ve kısa ölçeklerdeki tablodan elde edildi.

Googol ve googolplex adları Edward Kasner'in yeğeni, Milton Sirotta tarafından ortaya atıldı. Kasner ve Newman'ın 1940'taki kitabının
Matematik ve hayal gücü,
bölümünde şöyle yazıldı:

"Googol", bir çocuk (Dr. Kasner'in dokuz yaşındaki yeğeni) tarafından, 1'den sonra 100 tane sıfır bulunan, çok büyük olan sayı için bir ad düşündüğünde, ortaya atıldı. O, bu sayının sonsuz olmadığına çok emindi ve bu yüzden onun bir adı olmalıydı. Aynı anda "googol"u önerdiğinde, zaten büyük olan sayı için bir ad bulmuştu: "Googolplex". Bir googolplex, bir googol'dan çok daha büyüktür. Yine de sonluydu, adın mucidi olarak onu belirtmekte acele etti. İlk önerisi 1'den sonra yorulana kadar sıfır yazarak elde edilen googolplex idi. Bu, bir googolplex yazana kadar ne olabileceğinin bir açıklamasıdır. Bunun üzerine Kasner, "farklı insanlar farklı zamanlarda yorulurlar ve dayanıklılığı daha fazla diye de Carnera'nın Dr. Einstein'dan daha iyi bir matematikçi olması kabul edilemez" diyerek, bu sayılar için daha resmi bir tanım benimsemiştir. Googolplex, 10 üssü googoldur.

Conway ve Guy 
10N için bir ad olarak N-plex kullanılmasını önerdi. Bu, 10googolplex için googolplexplex adını verir.

Bu tablo büyük sayıları adlandırma için birkaç sistemi açıklıyor ve bilinen vigintilyon ile nasıl genişletilebileceğini gösteriyor.
Geleneksel Britanya kullanımı bir milyonun her katına yeni ad verir (uzun ölçek): 1.000.000 = 1 milyon; 1000.0002 = 1 bilyon; 1.000.0003 = 1 trilyon ve böyle devam eder. Fransızca kullanımından elde edildi ve Chuquet tarafından bulunan sisteme benzer.
Geleneksel Amerikan kullanımı (ki yeterince acayiptir, o da Fransızca kullanımından daha sonra elde edil) ve Modern Britanya kullanımı, (kısa ölçekli) binin her bir kuvvetine yeni adlar verir. Burada bilyon, 1000 × 10002 = 109'dur. Bir trilyon ise 1000 × 10003 = 1012'dir ve böyle devam eder. Finansal dünyadaki aşırı kullanımından (ve ABD doları kullanımından) dolayı bu, resmi Birleşmiş Milletler belgeleri için kabul edildi.
Geleneksel Fransızca kullanımı değişti. 1948'da Fransa uzun ölçek kullanımından kısa ölçeğe geçti.
Milyar teriminin anlamı kesindir ve daima 109 anlamına gelir. Hemen hemen Amerikan kullanımında hiç rastlanmazken İngiliz kullanımı seyrektir. Çoğunlukla Avrupai kullanıma sahiptir.
106·n+3 sayıları için -ilyar ile biten adlara dikkat etmek gerekir. Milliard İngilizceden başka diğer dillerde yaygın olarak kullanılıyorsh. Fakat uzun terimlerin kullanımına kuşkuyla bakılıyor. Örneğin 2004'te Fransız dilindeki Google'da trilyon (trillion), katrilyon (quadrilliard) ve kentilyon (quintillion) ile ilgili aramalarında sırasıyla

Cecilia Helena Payne-Gaposchkin (d. 10 Mayıs 1900, Wendover, Buckinghamshire – ö. 7 Aralık 1979, Cambridge, Massachusetts), Britanya asıllı Amerikan gök bilimci ve astrofizikçi.

Cecilia Helena Payne; Buckinghamshire, İngiltere'deki Wendover'da doğdu. Bilgili bir aileden gelen Emma Leonora Helena ve Londralı bir avukat olan Edward John Payne'in üç çocuğundan biriydi. Babası bir tarihçi ve müzisyendi. Cecilia henüz dört yaşındayken babası öldü ve annesi aileyi tek başına büyütmek zorunda kaldı.

1925'te tamamladığı doktora teziyle yıldızların içeriğinin büyük miktarlarda hidrojen ve helyumdan oluştuğunu göstermiş; bu elementlerin göreli bolluklarını hesaplamıştır.

Goodsell Observatory biografisi
22 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20160322152428/http://www.astrosociety.org/education/astronomy-resource-guides/women-in-astronomy-an-introductory-resource-guide/ arşivlendi. [Astronomical Society of the Pacific bibliografyası]

Clifford A. Pickover bilim, matematik ve bilimkurgu alanlarında yazan bir yazar, yayımcı ve köşe yazarıdır.

Ph.D. derecesini Yale Üniversitesi Moleküler Biyofizik ve Biyokimya Bölümü'nden almıştır. Dört yıllık lisans eğitimini üç yılda tamamlayarak Franklin and Marshall College'tan birincilikle mezun olmuştur. Hâlen IBM Thomas J. Watson Araştırma Merkezi'nde araştırma görevlisidir.

Computers and Graphics isimli bilimsel derginin yardımcı yayımcısıdır. Odyssey ve Leonardo dergilerinin yayım kurulu üyesidir.
Odyssey dergisinde Brain-Strain adlı köşede yazarlık yapmaktadır ve uzun yıllar boyunca Discover dergisinde Brain-Boggler köşesinde yazıları yayımlanmıştır.

Bilgisayarlar ve yaratıcılık, sanat, matematik, karadelikler, insan davranışı ve zekâ, zaman yolculuğu, dünyadışı canlıların yaşamı ve bilimkurgu üzerine otuzdan fazla kitabın yazarıdır. Pickover düzinelerce patente sahip bir mucit, bulmaca takvimlerinin yazarı ve çocuklar ile yetişkinler için hazırlanan dergilere bulmaca veren birisidir. Yenigerçekçilik bilimkurgu serisi gerçeklik ve din arasındaki bağlantıyı araştırır.
Kitapları Fransızca, Yunanca, İtalyanca, Almanca, Japonca, Portekizce, Çince, Korece, Lehçe, İspanyolca ve Türkçeye çevrilmiştir.

4 Kasım 2006'da Wikipedia tarafından silinmeye değer bulunan maddeleri barındıran Wikidumper.org adlı popüler bir blog başlattı.

A Beginner's Guide to Immortality, Thunder's Mouth Press, 2007
The Mobius Strip, Thunder's Mouth Press, 2006 ISBN 1-56025-826-8
Sex, Drugs, Einstein, and Elves, Smart Publications, 2005 ISBN 1-890572-17-9
A Passion for Mathematics, John Wiley & Sons, 2005 ISBN 0-471-69098-8
Calculus and Pizza, John Wiley & Sons, 2003 ISBN 0-471-26987-5
The Mathematics of Oz, Cambridge University Press, 2002 ISBN 0-521-01678-9
The Zen of Magic Squares, Circles, and Stars, Princeton University Press, 2002 ISBN 0-691-11597-4
The Paradox of God and the Science of Omniscience, St. Martin's Press, 2002 ISBN 1-4039-6457-2
The Stars of Heaven, Oxford University Press, 2001
Mind-Bending Puzzles (takvimler ve kartpostallar), Pomegranate, her yıl
Dreaming the Future, Prometheus, 2001
Wonders of Numbers, Oxford University Press, 2000
Sayıların Büyüsü, Güncel Yayıncılık, 2003, ISBN 975-8621-43-2
The Girl Who Gave Birth to Rabbits, Prometheus, 2000
Cryptorunes: Codes and Secret Writing, Pomegranate, 2000
Surfing Through Hyperspace, Oxford University Press, 1999
Time: A Traveler's Guide, Oxford University Press, 1998
Strange Brains and Genius, Quill, 1999
The Science of Aliens, Basic Books, 1998
Spider Legs, TOR, 1998 (Piers Anthony ile birlikte)
The Alien IQ Test, Basic Books, 1997
The Loom of God, Plenum, 1997
Black Holes: A Traveler's Guide, Wiley, 1996
Keys to Infinity, Wiley, 1995
Chaos in Wonderland, St. Martin's Press, 1994
Mazes for the Mind, St. Martin's Press, 1992
Computers and the Imagination, St. Martin's Press, 1991
Computers, Pattern, Chaos, and Beauty, St. Martin's Press, 1990 ISBN 0-486-41709-3

Liquid Earth, The Lighthouse Press, Inc. 2002
The Lobotomy Club, The Lighthouse Press, Inc. 2002
Sushi Never Sleeps, The Lighthouse Press, Inc. 2002
Egg Drop Soup, The Lighthouse Press, Inc. 2002 ISBN 0-9714827-9-9

Chaos and Fractals, Elsevier, 1998
Fractal Horizons, St. Martin's Press, 1996
Future Health: Computers & Medicine in the 21st Century, St. Martin's Press, 1995
Visualizing Biological Information, World Scientific, 1995
The Pattern Book: Fractals, Art, and Nature, World Scientific, 1995
Visions of the Future: St. Martin's Press, 1993
Frontiers of Scientific Visualization, Wiley, 1994
Spiral Symmetry, World Scientific, 1992 (editor) ISBN 981-02-0615-1

Kişisel ağeli16 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
WikiDumper.org - The Wikipedia Knowledge Dump 21 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Wikipedia Bilgi Çöplüğü), Pickover'un Wikipedia'da silinmeye değer bulunan maddeleri barındırdığı blog ağeli.

Dalga boyu, bir dalga örüntüsünün tekrarlanan birimleri arasındaki mesafedir. Yaygın olarak Yunanca lamda (λ) harfi ile gösterilmektedir. Dalga boyu frekans ile ters orantılıdır, dolayısıyla dalga boyu uzadıkça frekans azalır.
Dalga boyunun formülü ise;
λ = v / f
şeklinde ifade edilir. Burada λ dalga boyunu, v hızı, f ise frekansı sembolize eder.

Bu ilişki aşağıdaki formülle ifade edilebilir;

  
    
      
        f
        =
        
          
            v
            λ
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle f={\frac {v}{\lambda }}.}
  

Burada 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 frekans, 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 dalga hızı, 
  
    
      
        
          λ
        
      
    
    {\displaystyle {\lambda }}
  
 ise dalga boyunu sembolize eder.

De Broglie tarafından keşfedilen dalga boyu ile ilgili olarak her hareketli cisme eşlik eden bir dalga boyunun olduğunu da öne sürmüştür.

Fraunhofer çizgileri
Dalgaboyu seçim anahtarlaması
Genlik
Titreşim sayısı (sıklık veya frekans)

Derişim, bir çözeltideki çözünmüş madde miktarını incelemek için kullanılan bir kimya terimidir.
Derişim, birçok şekilde ifade edilebilir. Çözünen madde miktarının belirtilmediği nitel bir ifade şekli olan doymuş, doymamış, aşırı doymuş, seyreltik veya derişik gibi ifadelerin yanında çözünen madde miktarının nicel olarak ifade edildiği kütlece, molce, hacimce ve sayıca derişim ifadeleri kullanılır. Derişim; kütle, hacim, mol gibi özelliklerin çözelti hacmine oranı olarak tanımlanır, bu yüzden ppm, normalite, molarite gibi nicelikler derişim ölçütü değildir. Ancak çözeltileri incelemek için sıkça kullanılır.

Derişim incelemelerinde iki çözelti karşılaştırılırken içinde daha çok çözülmüş madde bulunan çözeltiye derişik çözelti, az madde bulunana ise seyreltik çözelti denir.

Derişimi açıklayan dört nicelik vardır:

Kütlece derişim 
  
    
      
        
          ρ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho _{i}}
  
, çözünen madde kütlesinin 
  
    
      
        
          m
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır.:

  
    
      
        
          ρ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \rho _{i}={\frac {m_{i}}{V}}.}
  

Birimi kg/m³.

Molce derişim 
  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{i}}
  
, çözünmüş maddenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle c_{i}={\frac {n_{i}}{V}}.}
  

Birimi mol/m³. Bununla birlikte mol/L (= mol/dm³) de kullanılmakta.

Sayıca derişim 
  
    
      
        
          C
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle C_{i}}
  
 çözünme madde sayısının 
  
    
      
        
          N
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle N_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          C
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              N
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle C_{i}={\frac {N_{i}}{V}}.}
  

Birimi 1/m³.

Hacimce derişim 
  
    
      
        
          ϕ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \phi _{i}}
  
 çözünmüş madde hacminin 
  
    
      
        
          V
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{i}}
  
 çözelti hacmine 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          ϕ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              V
              
                i
              
            
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \phi _{i}={\frac {V_{i}}{V}}.}
  

Birimi m³/m³.

Çözeltileri incelemek için birtakım nicelikler daha kullanılır

Normalite molce derişimin 
  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{i}}
  
 eşdeğer etkene 
  
    
      
        
          f
          
            
              e
              q
            
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{\mathrm {eq} }}
  
 oranıdır. Eşdeğer etkenin tanımının kesin olmamasından dolayı IUPAC ve NIST normalitenin kullanımını desteklememektedir.

Molalite 
  
    
      
        
          b
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{i}}
  
 çözünenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 çözücü kütlesine 
  
    
      
        
          m
          
            
              c
              o
              z
              u
              c
              u
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{\mathrm {cozucu} }}
  
 oranıdır.

  
    
      
        
          b
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              m
              
                
                  c
                  o
                  z
                  u
                  c
                  u
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle b_{i}={\frac {n_{i}}{m_{\mathrm {cozucu} }}}.}
  

Birimi mol/kg.

Mol kesri 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
, çözünenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 çözeltideki toplam mol sayısına 
  
    
      
        
          n
          
            
              t
              o
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{\mathrm {tot} }}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              n
              
                
                  t
                  o
                  t
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle x_{i}={\frac {n_{i}}{n_{\mathrm {tot} }}}.}
  

Birimi mol/mol. Bununla birlikte çok küçük mol kesirleri için pp gösterimi (ppm, ppb) kullanılmaktadır.

Mol oranı 
  
    
      
        
          r
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{i}}
  
, çözünenin mol sayısının 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
, diğer çözünmüş maddeler ve çözücü maddenin mol sayısına oranıdır:

  
    
      
        
          r
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              
                n
                
                  
                    t
                    o
                    p
                    l
                    a
                    m
                  
                
              
              −
              
                n
                
                  i
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle r_{i}={\frac {n_{i}}{n_{\mathrm {toplam} }-n_{i}}}.}
  

Kütle kesri 
  
    
      
        
          w
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle w_{i}}
  
, çözünen kütlesinin 
  
    
      
        
          m
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{i}}
  
 çözelti kütlesine 
  
    
      
        
          m
          
            
              t
              o
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{\mathrm {tot} }}
  
 oranıdır:

  
    
      
        
          w
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                i
              
            
            
              m
              
                
                  t
                  o
                  p
                  l
                  a
                  m
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle w_{i}={\frac {m_{i}}{m_{\mathrm {toplam} }}}.}
  

Birimi kg/kg. Bununla birlikte, çok küçük kütle kesirleri için pp gösterimi kullanılır.

Kütle oranı 
  
    
      
        
          ζ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \zeta _{i}}
  
, çözünen kütlesinin diğer çözünenlerin ve çözücü kütlesine oranıdır:

  
    
      
        
          ζ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                i
              
            
            
              
                m
                
                  
                    t
                    o
                    p
                    l
                    a
                    m
                  
                
              
              −
              
                m
                
                  i
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \zeta _{i}={\frac {m_{i}}{m_{\mathrm {toplam} }-m_{i}}}.}

Kitâbu Dîvânu Lugâti't-Türk (Türkçe: Büyük Türk Sözlüğü Derlemesi, Arapça: ديوان لغات الترك) Orta Türkçe Dönemi'nde Kâşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072-1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür.
Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup Batı Asya yazı Türkçesiyle ilgili var olan en kapsamlı ve önemli dil yapıtıdır. Bilinen tek yazma nüshası İstanbul'daki Fatih Millet Kütüphanesindedir.
Eser, yaklaşık 8.000 civarında madde başı içerir. Bu eser için Kâşgarlı Mahmud tarafından halk arasında kullanılan Türkçe kelimeler derlenmiş; daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden örnekler verilmiş ve bunların Arapça tercümeleri de yapılmıştır.
Kökleşik Arap sözlük bilgisi ilkelerine göre hazırlanmış olan sözlük, muhtemelen 1077 yılında Bağdat’ta Halife Muktedî-Biemrillâh’ın oğlu Ebü’l-Kāsım Abdullah’a takdim etmiştir.
Eser, bir sözlük olmanın dışında Türkçenin 11. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık tutan bir gramer kitabı niteliğindedir. Ayrıca yazıldığı devirdeki kişi, boy ve yer adları kaynağı; Türk tarihi, mitolojisi, coğrafyası, halk edebiyatı, tıp bilgileri ve tedavi usullerine dair bilgi veren ansiklopedik bir eserdir.
Eserde yer alan harita, ilk Türk dünyası haritası olması bakımından büyük değer taşır.
Fatih Millet Kütüphanesindeki nüsha esas alınarak eserin 1941'de Türk Dil Kurumu ve 1990'da Kültür Bakanlığı tarafından tıpkıbasımı yayımlanmıştır.
UNESCO ayrıca 2024 yılını "Dîvânu Lugâti't-Türk Yılı" olarak ilan etmiştir.

Türk dilinin en eski ve değerli sözlüğünün elde bulunan tek yazma nüshası, 1266 yılında Şam'da yaşayan müstensih Sâveli Muhammed tarafından temize çekilip 1 Ağustos 1266 (hicri 27 Şevval 664) Pazar günü tamamlanmıştır. El yazma nüshası, büyük boy 319 varaktır.
Ebû Hayyân el-Endelüsî'nin Kitâbü’l-İdrâk li-lisâni’l-Etrâk’inde, Bedreddin Aynî'nin İkdü'l-Cüman eserinde ve kardeşi Şehâbeddin Ahmed ile birlikte yazdıkları Târîḫu’ş-Şihâbî adlı eserde Dîvânu Lugâti’t-Türk'ten faydalandıkları ifade edilmiştir. Kâtip Çelebi Keşfü’ẓ-ẓunûn’da Dîvân'dan söz etmiştir.

Varlığı, ondan söz eden 14. yüzyıl yapıtlarından ötürü bilinmekle birlikte yıllarca ele geçmeyen yapıt, II. Meşrutiyet’in ilanını izleyen yıllarda İstanbul’da bulundu. Türklük bilimi camiasında genel kabul görüp yaygınlaşan öyküye göre Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün 1266'da istinsah edilmiş bu birinci nüshası, Dîvân, Vanioğullarından Ahmet Nazif Paşa’nın elinde 1905’e değin korunmuş, daha sonra akrabası bir yaşlı hanım tarafından Sahaflar Çarşısı’nda satılması için Burhan Bey’in sahaf dükkânına bırakılmıştı.
Yapıtı Ali Emîrî Efendi; 1915 yılında tesadüfen bulmuş, 3 lira bahşiş verip toplam 33 liraya satın almıştır. Bir söylentiye göre de yanında para olmadığı için eve gidip parayı alana değin kitabın başkasına satılmaması için dükkân sahibini dükkâna kilitlemiştir.

Ali Emîrî yazması, Sadrazam Talât Paşa'nın araya girmesi ile Kilisli Rıfat Bilge Bey'in denetimi altında 1915-1917 yılları arasında üç cilt hâlinde basıldı ve Türklük bilimi camiasında büyük yankı uyandırdı.
Breslav Üniversitesi Sami Dilleri Profesörü Carl Brockelmann, 1928 yılında atasözlerini, halk edebiyatı örneklerini ve Türk edebiyatı ve dili ile ilgili bulunan bütün bölümleri ayrıntılı notlarla, sözlüğün Almanca çevirisini yayımlamıştır. Besim Atalay'ın çağdaş Türkçe çevirisi 1940 yılında Türk Dil Kurumu tarafından basıldı.
1982-1985 yılları arasında Robert Dankoff ve James Kelly tarafından yayıma hazırlanan ve çevirisi yapılan ön söz ve fihrist (gösterge) içerikli İngilizce çevirisi, Harvard Üniversitesi Yayınevi tarafından neşredildi.
Kâşgarlı Mahmud’un yapıtının bulunması ve yayımlanması, Türkoloji tarihinde çığır açan bir olaydır. Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti’t-Türk döneminde yazdığı ve o döneme ışık tutan başka bir yapıtı Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk ise kayıptır.

Kâşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk'e şöyle başlar:

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. (...) Gördüm ki Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğdurdu, devlet güneşini; onların etrafında döndürdü, göklerin çemberini ve onlara ad verdi, Türk diye, ülkelerin idaresini, verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı, onlar; ellerine verildi, günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi, halk üzre; onları kuvvetlendirdi, hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır, onların dillerini, duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için, gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber ve üzerlerinden kalkmış olur, tüm zarar."

"Ben bu kitabı hikmet, seci, atalar sözü, şiir, recez, nesir gibi şeylerle süsleyerek hece harfleri sırasında tertip ettim. ... Bu lugat kitabını baştan sonuna dek sekiz ayırımda topladım."

Hemze kitabı,
Salim kitabı,
Muzaaf kitabı,
Misal kitabı,
Üçlüler kitabı,
Dörtlüler kitabı,
Gunne kitabı,
İki harekesiz harfin birleşmesi kitabı.

Kâşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda Balasagun'u merkez alarak çizdiği dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır.
Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde doğu, batı, kuzey, güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler Volga boylarına yani Kıpçaklar ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Eserde güneybatıda Habeşistan'a, güneyde Hint ve Sint'e, doğuda Çin ve Japonya, batıda Kürt diyarı dâhil birçok memlekete işaret edilmiştir.

Ortada Balasagun, solda sırası ile İsbicâb, Taraz, Nzl (Näzäl), Yafınç, İkiöküz ve Kumi Talas, sağda ilk başta Barsgan, sonra aynı sırada üç şehir daha işaretlenmiş fakat isimleri yazılmamıştır, ikinci sırada sırası ile Koçnğar başı, Uç, Barman ve Koçu, üçüncü sırada başta Kâşgar, Yarkent, Hotan, Çurçan ve Şançu.
Uygur ilinde (بِلَدُ أويغور, Bilādū Uyghur) yedi tane şehir işaretlemiş fakat bunlardan yalnız Beşbalık, Can-balık, Qočo ve Sulmi gibi şehirlerin isimlerini haritaya yazmıştır. Suyun çıktığı bozkırlar ve kumlar ise Lop Nur Gölü olabilir.

Kuyas, Kayas (Saplığ Kayas, Ürünğ Kayas ve Kara Kayas).

Karnak, Sapran (Sepren), Sitgün, Karaçuk (Fârap), Cend, Yenkend (Dizruyin), Sugnak

"ترتق Tartuk" "Yağma ilinde bir şehir." O dönemde Siri Derya havzasında konumlanmıştır.

Aşçan (Aşıçan), Beşbalık, Can-balık, Çurçan, Koçu, Kinğüt (Künğüt), Qočo, Sulmî, Xotan (Udun), Yanğıbalık ve Yarkent.

Barçuk, Buhara, Bulgar (Bolğar), Itlık, İnçkend, Katun sını, Kazvin, Kençek Señir, Keşmir, Kum, Mankent, Merv, Nişabur, Özçent (Özçend, Özkent), Özkend (Fergana), Sayram (İsbicâb), Semerkand (Semizkend), Suvar, Şaş (Taşkent, Terken), Şıknı, Tünkent, Türk, Yafgu ve Xoçand gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır.

Asya'nın batısı, kuzeyi ve güneyi çizilmeden bırakılmış, bir plan olarak bile pek çok hatalarla dolu olmasına karşılık, doğu bölgelerine ilişkin verdiği bilgiler gerçeğe uymaktadır. Haritasında Çin Seddi'ni göstermiş, bu seddin ayrıca yüksek dağların ve denizin Ye'cüc ve Me'cüclerin (Arapça: يأجوج و مأجوج; Ya'jūja Wa Ma'jūja) dillerinin öğrenilmesini engellediğini bildirmiştir. Japonya'ya gelince onu haritasının doğusunda bir ada olarak göstermiş ve denizin onların dillerini öğrenilmesine olanak vermediğine işaret etmiştir.
İlk Japonya haritası bir Japon tarafından 14. yüzyılda çizilmiş, bir dünya haritasında yer alması ise 15. yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında -bir plan biçiminde ve yanlışlarla dolu da olsa- ilk Japonya haritası 11.yüzyılda Kâşgarlı Mahmud tarafından çizilmiştir.
Dîvânu Lugâti't-Türk'ten Orta Asya ve Uzak Doğu’nun o zamanki coğrafi deyimleri öğrenilmektedir:
"Tawgaç: Maçin'in adıdır. Burası Çin'den dört ay uzaktadır. Çin, aslında üç bölüktür: Birincisi; Yukarı Çin'dir ki doğudadır, buna "Tawgaç" derler. İkincisi Orta Çin'dir, burası "Xıtay" adını alır. Üçüncüsü Aşağı Çin'dir, "Barxan" adı verilir; bu, Kâşgar'dadır. Lâkin şimdi "Maçin", "Tawgaç" diye tanınmıştır. "Xıtay" ülkesine de "Çin" denilmiştir."
Bütün uzmanların fikrine göre Kâşgarlı Mahmud’un Dîvân’ında tarihî coğrafya bakımından önemli bilgiler vardır: “Yazarın verdiği bilgiler genellikle güvenmeğe değer, Orta Asya’da yeni arkeoloji buluntuları da bunları sık sık teyit etmektedir.”

" أوغوز Oğuz: Bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmen'dirler. Bunlar yirmi iki bölüktür, her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alameti (tamgası) vardır. Birbirlerini bu belgelerle tanırlar. Birincisi ve başları: قنق Kınıklardır. Zamanımızın hakanları bunlardandır. Hayvanlarına vurdukları işaret şudur:  ......, Bu saydığım bölükler köktür. Bu kökten bir takım oymaklar çıkmıştır; onları söylemedim, sözü kısa kestim. Bu bölüklerin adları onları kurmuş olan eski dedelerin adlarından alınmıştır. Araplarda dahi böyledir."
Oğuzları tanımladıktan sonra
"Yağma, Toxsı (Tukhs), Kıpçak, Yabaku, Tatar, Kay Çomul ve Oğuzlar, birbirlerine uygun olarak ذ (zel; dh) harfini her zaman ى'ye (ye; y) çevirirler ve hiçbir zaman ذ‎'li söylemezler. 'Kayınağacı' na bunlardan başkası 'kadhınğ', bunlar 'kayınğ' derler." ve "اراموت Aramut: Uygur illerine yakın oturan bir Türk bölüğü." ve "Bir yer adı.", "Rum ülkesine en yakın olan boy Beçenek'tir; sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay (Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar.". Ayrıca "Çomul boyunun kendilerinden bulunduğu çöl halkı ayrı bir dile sahiptir, Türkçeyi iyi bilirler. Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boyları da böyledir. Her boyun ayrı bir ağzı vardır, bununla beraber Türkçeyi de iyi konuşurlar. Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs), Yağma, Çiğil, Oğrak, Çaruk boylarının öz Türkçe olarak yalnız bir dilleri vardır. Yemeklerle Başgırtların dilleri bunlara yakındır. ... Dillerin en yeğnisi Oğuzların, en

Edmond Halley (bazen Edmund olarak da geçer) (d. 8 Kasım 1656 - ö. 14 Ocak 1742), İngiliz gökbilimci, jeofizikçi, matematikçi, meteorolog, fizikçi ve mucit.

Londra, Haggerston'da doğdu. Aynı adı taşıyan babası Edmond Halley zengin bir sabun yapımcısı idi. Çocukken matematik ile çok ilgiliydi. İlk olarak St Paul's School'da okudu, 1673'ten itibaren Oxford'daki The Queen's College'a devam etti. Bu sıralarda 17 yaşındaydı. Daha öğrenci iken güneş sistemi ve güneş lekeleri ile ilgili makaleler yayımladı. 1675'te Kraliyet astronomu Flamsteed'in yanında çalışmaya başladı ve hem Oxford hem de Greenwich'deki gözlemlerde ona yardımcı oldu. Merkür'ün tutulmasını gözlemledi.
1676 yılında, bitirme sınavlarına girmeden Oxford Üniversitesi'ni bıraktı. Güney yarıküre yıldızlarını incelemek amacı ile güney Atlas Okyanusu adalarından St. Helena'ya gitti. Kasım 1678'de İngiltere'ye geri döndü. Ertesi yıl, 341 güney yıldızının ayrıntılarını içeren Catalogus Stellarum Australium adlı eseri yayımladı. Yıldız haritasına yaptığı bu katkılar onun Tycho Brahe ile karşılaştırılacak kadar ünlenmesine yol açtı. Oxford'dan diplomasını aldı ve Kraliyet Cemiyeti üyeliğine (Fellow of the Royal Society) seçildi.
1686'da seyahatinin ikinci bölümünü yayımladı. Bu bölümde Alize Rüzgârları ve muson yağmurlarını konu alan bir makale ve harita yer alıyordu. Burada Güneş ısısının Dünya atmosferinin hareketlerindeki etkisini gösterdi. Aynı zamanda barometrik basınç ile deniz seviyesinden yükseklik arasında bir ilişki olduğunu da gösterdi. Haritaları, yeni gelişmekte olan, bilgiyi görselleştirme tekniklerine önemli katkı sağladı.
1682'de Mary Tooke ile evlendi ve Islington'a yerleşti. Zamanının büyük kısmını ay gözlemleri ile geçirmesine rağmen yer çekimi ile de ilgilendi. Kepler'in gezegensel hareket yasaları'nın kanıtlanması kafasını kurcalayan bir problem idi. Ağustos 1684'te Cambridge Üniversitesi'nde Isaac Newton ile bunu tartışmak üzere buluştu. Newton problemi çözmüş, ama çözümü yayımlamamıştı. Halley onu yayımlamaya ikna etti. Newton Philosophiae Naturalis Principia Mathematicayı (1687) yazdı ve Halley'in parası ile yayımladı. Yaptığı birçok katkının yanında Newton'u Principiayı yazmaya ikna etmesi ve masraflarını ödeyerek yayımlanmasını sağlaması, birçokları tarafından bilime yaptığı en büyük katkı sayılmaktadır.
1693'te nüfus kayıtlarının düzenliliğiyle tanınan Alman-Polonya kenti Breslau'nun (Wroclaw) ölüm yaşı kayıtlarını analiz ettiği bir makale yayımladı. Bu makale, İngiliz hükûmetine hayat sigortası fiyatlarını alıcının yaşına bağlı olarak ayarlama imkânı verdi. Halley'nin çalışmaları aktüeryanın gelişimine büyük katkıda bulundu. John Graunt'ın daha ilkel çalışmalarından sonra gelen Breslau hayat tablosu, demografi tarihinde önemli bir olay olarak değerlendirilmektedir.
1690'da uzun süre su altında kalabilen ve sualtı araştırmaları için penceresi bulunan bir araç olan dalma çanının  planlarını tamamladı. Halley'in dalma çanında hava, yüzeyden gönderilen ağırlık bağlanmış varillerle sağlanıyordu.
1698'de Dünya manyetizmasını kapsamlı olarak incelemek amacı ile HMS Paramore adlı geminin komutasına getirildi. Bu görevi, Atlas Okyanusu'nda iki sene süren ve 52° kuzey ilâ 52° güney enlemlerine uzanan bir yolculukla tamamladı. Sonuçlar Pusula Sapmasının Genel Haritası (General Chart of the Variation of the Compass) (1701) adlı kitapta yayımlandı. Bu, türünün ilk haritası ve isogonlar (ya da halley çizgileri) içeren ilk haritaydı.
Kasım 1703'te Oxford Üniversitesi'nde geometri profesörlüğüne getirildi ve 1710'da fahrî hukuk doktoru unvanı aldı. 1705'te tarihsel astronomi yöntemlerine dayanarak 1456, 1531 ve 1607'de görülen kuyruklu yıldızların farklı değil, tek bir kuyruklu yıldız olduğunu ve bu yıldızın 1758'de geri döneceğini öne sürdüğü Synopsis Astronomia Cometicae'yi yayımladı. Kuyruklu yıldız hesaplanan tarihte geri döndüğünde Halley Kuyruklu Yıldızı olarak anılmaya başlandı.
1716'da Halley, Venüs'ün Güneş'in önünden geçiş süresinin hassas bir şekilde ölçülerek Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığın hesaplanmasını önerdi. 1718'de kendi astrometrik hesaplarını eski Yunanlarınki ile karşılaştırarak "sabit" yıldızların hareket ettiklerini keşfetti.
1720'de John Flamsteed'in vârisi olarak ölümüne kadar sürdüreceği Kraliyet Astronomu görevine getirildi. Londra'nın güneydoğusunda bulunan Lee'deki St. Margaret's Kilisesi'nde defnedildi.

1692'de Halley içi boş Dünya fikrini ortaya attı. Bu fikre göre Dünya 800 km. kalınlığında bir kabuktan, eşmerkezli iki iç kabuktan ve en içte yaklaşık Venüs, Mars ve Merkür'ün çaplarında bir çekirdekten oluşuyordu. Bu iki kabuk atmosfer tarafından birbirinden ayrılıyordu ve her birinin ayrı manyetik kutupları vardı. Küreler değişik süratlerde hareket ediyordu. Halley bu düzeni anormal pusula ölçümlerini açıklamak için ortaya attı. İçerideki atmosferi ışık saçan bir şekilde hayal etmişti ve kaçan gazların kutup ışıkları'nı oluşturduğuna inanmıştı.

Principia'nın ortaya çıkmasında Halley'in katkısı büyüktür. O sıralarda gezegenlerin elips şeklinde yörüngeler izlediği biliniyor ama nedeni bilinmiyordu. Halley, iki bilim adamı (Robert Hooke ve Sir Christopher Wren) ile bu konuda iddiaya girdi ve konu ile ilgili bilgi almak üzere Isaac Newton'a başvurdu. Bu buluşma hakkındaki bilgileri Newton'un sırdaşı Abraham de Moivre'ın notlarından öğreniyoruz.
Sorunun temeli matematiğin ters kare yasası ile ilgilidir. Newton, Halley'e bunu hesapladığını söyler ama hesaplarını bulamaz. Halley'in ısrarları üzerine problemi tekrar çözer ve iki yıl inzivaya çekilerek şaheseri Principia'yı tamamlar. Halley'in katkısı Principia'yı yazması için Newton'a baskı yapmak ile sınırlı kalmaz. Maddî durumu çok iyi olmamasına rağmen kitabın basım masraflarını karşılar ve Newton ile bazı bilim adamları arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapar.

"Halley'in dehası, Newton'ın daha büyük matematiksel dehasını fark etmesi ve Principia Mathematica'nın basım masraflarını kendi cebinden ödemesi idi. Çünkü Kraliyet Cemiyeti o sırada meteliksizdi."

Halley adını taşıyan kuyruklu yıldız, sanılanın aksine Edmund Halley tarafından keşfedilmemiştir. Halley, sadece 1456, 1531, 1607 yılında başkaları tarafından gözlemlenen kuyruklu yıldızların aslında tek ve aynı kuyruklu yıldız olduğunu anlamış ve 1758 yılında geri döneceğini tahmin etmişti. Kuyruklu yıldız geri döndüğünde Halley hayatta değildi ama astronomi dünyası tarafından Halley Kuyruklu Yıldızı olarak anılıyordu.

Halley kuyruklu yıldızı — Halley, kuyruklu yıldızın geri dönüşünü tahmin etti.
Mars'taki Halley krateri
Ay'daki Halley krateri
Halley Araştırma İstasyonu, Antarktika

"Edmond Halley, An Estimate of the Degrees of the Mortality of Mankind (1693)". 5 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Edmond Halley, Considerations on the Changes of the Latitudes of Some of the Principal Fixed Stars (1718)". 7 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Reprinted in R.G. Aitken, Edmund Halley and Stellar Proper Motions (1942) 
There is material on Halley's life table for Breslau on the Life and Work of Statisticians website: "Halley, Edmond". 26 Aralık 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
The National Portrait Gallery has several portraits of Edmond Halley: "Search the collection". 19 Aralık 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Edmond Halley Biography (SEDS)". 5 Ağustos 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Edmond Halley", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Philosophiae Naturalis Principia Mathematica". 18 Haziran 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Historical Background to The Principia". 22 Kasım 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Nisan 2021.

Ekvator ya da eşlek, kuzey ve güney yarımküreleri birbirinden ayıran hayalî dairesel hattır. Kuzey ve güney kutup noktalarına eşit uzaklıkta olan noktaların birleştirilmesiyle elde edilen çizgidir. Ekvatorun enlemi tanım gereği 0°dir. Yerkürenin Ekvator uzunluğu 40.076,4 km'dir.

Paralel (enlem) dairelerinin başlangıcıdır. 0° paraleli dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki yarım küreye ayırır.
Çizgisel hızın en fazla, yerçekiminin en az olduğu yerdir.
Ekvator üzerinde yıl içinde güneş ışınları iki iki kez dik düşer.
Ekvator üzerinde meridyenlerin (boylamların) birbirlerine uzaklığı eşit ve 111 km'dir.
Gine Körfezi'ndeki Greenwich meridyeni ile kesişiyor.
Ekvatorun kuzeyinde bulunan 23°27' Kuzey enlemi olan Yengeç Dönencesi ve güneyinde bulunan 23°27' Güney enlemi olan Oğlak Dönencesi arası ekvatoral bölgedir.
21 Haziran günü 23°27' kuzey enlemi (Yengeç Dönencesi) güneş ışınlarını tam dik açı ile alır. Yerin eksen eğikliğine ve yıllık hareketine bağlı olarak güneşin tam dik açıyla geldiği alan güneye doğru kaymaya başlar. 23 Eylül günü 0° enlemi olan ekvatora dik gelir ve güneye doğru kaymaya devam eder. 21 Aralık'ta ise 23°27' güney enlemine (Oğlak Dönencesi) dik açı ile gelir. Bu tarihten sonra ise kuzeye kaymaya başlar. 21 Mart günü ise tekrar Ekvatora dik gelir.
Ekvator enlemi güneş ışınlarını yılda iki kez tam dik açı ile alır (21 Mart ve 23 Eylül). Diğer günlerde ise dike yakın açı ile alır. Buna rağmen üzerinde gece ve gündüz süreleri her gün eşittir. Çünkü aydınlanma dairesi her zaman ekvator çizgisini iki eşit parçaya böler.
Tropikal alçak basınç alanıdır, 30° kuzey ve 30° güney enlemlerinde hâkim olan subtropikal yüksek basınç alanlarından Ekvatora doğru sürekli rüzgarlar olan alizeler eser.
Ekvatoral iklimde sıcaklık bütün yıl boyunca 20 dereceden aşağı düşmez. Yıl içinde sıcaklık oynamaları sadece birkaç derecedir. Her mevsimi yağmurludur. Güneşin baş ucundan geçtiği iki defaya uyan iki bol yağmurlu zaman vardır. Bunlar arasındaki zamanlarda da yağmur yağar fakat biraz azalmış bulunur. Bununla ilgili olarak buralarda yerleşmiş olan Avrupalılar bol yağmurlu zamana kış mevsimi anlamına gelen "invierno" (İspanyolca) ve "hivernage" (Fransızca) adını vermiş, az yağmurlu zamanlara da yaz mevsimi anlamına gelen "verano" (Portekizce) demişlerdir. Gerçekte ise burada kış ve yaz mevsimleri, öbür ülkelerde bilinen biçimiyle yoktur.
Ekvator çizgisi, dünyanın şeklinden dolayı gökyüzüne en yakın noktadır. Aynı zamanda deniz seviyesinin, dünyanın çekirdeğinden en uzak noktası yine Ekvator çizgisidir.
Ekvatorun üzerinden geçtiği ülkeler:
Afrika kıtasında Gabon, Kongo Cumhuriyeti, Kongo DC, Uganda, Kenya, Somali.
Asya kıtasında Maldivler, Endonezya.
Güney Amerika kıtasında Ekvador, Kolombiya, Brezilya.

Eksicik yakalanması (Ters beta çözünmesi veya Elektron yakalanması), atom çekirdeğinde yüksek sayıda proton ve pozitron yayımına yetecek kadar erkenin bulunmadığı izotoplar için bir çözünme kipidir.
Asıl atom ile çocuk öğecik (atom) arasındaki erke farkı 1,022 MeV'dan az ise, pozitron yayımı olanaksızlaşıp, elektron yakalanması tek olası çözünme kipi hâline gelir. Örneğin, Rubidyum-83, Kripton-83'e ancak elektron yakalanması ile çözünebilir. Çünkü erke farkları 0,9 MeV düzeyindedir.

Eksicik yakalanması teorisi ilk defa Gian-Carlo Wick tarafından 1934'te yayımlanan bir makalede ortaya atılmış ve sonra Hideki Yukawa tarafından geliştirilmiştir. Bu olayı ilk defa Luis Alvarez vanadyum-49 izotopunda gözlemlemiş ve bundan Physical Review'e 1937 yılında yazdığı bir makalesinde söz etmiştir. Daha sonra da galyum-67'de ve diğer çekirdeklerde bu olayı araştırmaya devam etmiştir.

Elektronvolt (eV) değeri yaklaşık 1.6 x 10−19 J olan enerjiye verilen addır. Tanım olarak bir elektronun, boşlukta, bir voltluk elektrostatik potansiyel farkı katederek kazandığı kinetik enerji miktarıdır. Diğer bir deyişle, 1 volt çarpı elektronun yüküne eşittir. 1 volt (1joule/coulomb J/C) temel yük (e veya 1.602 176 565(35) x 10−19 C) ile çarpıldığında buna eşit olmaktadır.
Elektronvoltun tasarlanma amacı elektrostatik parçacık hızlandırıcılarda bir ölçüm birimi olarak kullanılmasıdır. Hızlandırılan parçacık q yüküne sahiptir ve enerjisi E=qV olarak bulunur.
Elektronvolt SI birimi olmamasına rağmen genelde SI birim sistemi önekleriyle (milli-, kilo-, mega-, giga-, tera-, peta-, exa-) kullanılır. (meV, keV, GeV, TeV, PeV gibi)

Kütle - enerji eşitliğine göre elektronvolt ayrıca bir kütle birimidir. Fizikte genel parçacıkların kütlesi ve enerjisi sıklıkla birbirinin yerine kullanılır. Örneğin E=mc² 
Kütle eşitliğinde 1eV = 1,783x10^-36 kg 'dır.
Örneğin kütleleri 0,511MeV/c² olan bir elektron ve pozitron 1,022MeV enerjiyi yok edebilmektedirler. Proton 0,938GeV/c² kütleye sahiptir. Genel olarak bütün hadronların kütleleri 1GeV/c² civarındadır. Bu nedenle GeV parçacık fiziğinde kütle birimidir.

Yüksek enerji fiziğinde elektronvolt momentum birimi olarak kullanılmaktadır.
1 voltluk potansiyel fark elektronun bu enerjiyi kazanmasına yol açmaktadır. Bu da bize eV 'u momentum birimi olarak kullanabilmemiz için gerekli izni vermektedir.
Momentum boyutlarında birim LT¯1M. Enerji boyutlarında birim L²T¯²M. Bu enerji birimlerini temel bir sabit ile böldüğümüzde (sabit LT¯1 birim hızına sahiptir) enerji birimlerini momentum olarak kullanabilmemiz için gerekli dönüşümün anlaşılmasını kolaylaştırır. 
Temel ışık hızı birimi "c" ile gösterilir. Enerjinin (eV) ışık hızına bölünmesi ise bize momentumu verir.

  
    
      
        p
        =
        1
        
        
          GeV
        
        
          /
        
        c
        =
        
          
            
              (
              1
              ×
              
                10
                
                  9
                
              
              )
              ⋅
              (
              1.60217646
              ×
              
                10
                
                  −
                  19
                
              
              
              
                C
              
              )
              ⋅
              
                V
              
            
            
              (
              2.99792458
              ×
              
                10
                
                  8
                
              
              
              
                m
              
              
                /
              
              
                s
              
              )
            
          
        
        =
        5.344286
        ×
        
          10
          
            −
            19
          
        
        
        
          kg
        
        
          ⋅
        
        
          m
        
        
          /
        
        
          s
        
        .
      
    
    {\displaystyle p=1\;{\text{GeV}}/c={\frac {(1\times 10^{9})\cdot (1.60217646\times 10^{-19}\;{\text{C}})\cdot {\text{V}}}{(2.99792458\times 10^{8}\;{\text{m}}/{\text{s}})}}=5.344286\times 10^{-19}\;{\text{kg}}{\cdot }{\text{m}}/{\text{s}}.}
  

Parçacık fiziğinde doğal birimler sisteminde ışık hızının c kabul edildiği ve planck sabitinin indirgendiği " ħ "  boyutsuz ve birimsel eşitlik kapsamında genel olarak: c= ħ=1 kullanılır.
Bu birimlerde mesafeler ve süreler ters enerji birimleriyle ifade edilir. Örneğin partikül saçma uzunlukları genellikle ters parçacık kütlelerinin birimlerinde ifade edilmiştir.

  
    
      
        ℏ
        =
        
          
            
              h
            
            
              2
              π
            
          
        
        =
        1.054
         
        571
         
        726
        (
        47
        )
        ×
        
          10
          
            −
            34
          
        
         
        
          
            J s
          
        
        =
        6.582
         
        119
         
        28
        (
        15
        )
        ×
        
          10
          
            −
            16
          
        
         
        
          
            eV s
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \hbar ={{h} \over {2\pi }}=1.054\ 571\ 726(47)\times 10^{-34}\ {\mbox{J s}}=6.582\ 119\ 28(15)\times 10^{-16}\ {\mbox{eV s}}.}
  

Yukarıdaki eşitlik ayrıca kararsız bir parçacığın ortalama ömrünü τ olarak verir (saniye cinsinden) ve bozunumunu genişlik açısından Γ (eV cinsinden) bize Γ = ħ/τ.

Bazı alanlarda (plazma fiziği gibi) sıcaklık birimi olarak elektron volt kullanmak çok uygundur.
Sıcaklığı kelvine çevrilmesi  kB olarak ifade edilir.
Boltzmann sabiti:

  
    
      
        
          
            1
            
              k
              
                B
              
            
          
        
        =
        
          
            
              1.602
              
              176
              
              53
              (
              14
              )
              ×
              
                10
                
                  −
                  19
                
              
              
                 J/eV
              
            
            
              1.380
              
              6505
              (
              24
              )
              ×
              
                10
                
                  −
                  23
                
              
              
                 J/K
              
            
          
        
        =
        11
        
        604.505
        (
        20
        )
        
           K/eV
        
        .
      
    
    {\displaystyle {1 \over k_{\text{B}}}={1.602\,176\,53(14)\times 10^{-19}{\text{ J/eV}} \over 1.380\,6505(24)\times 10^{-23}{\text{ J/K}}}=11\,604.505(20){\text{ K/eV}}.}
  

Örneğin tipik bir manyetik hapsetme füzyon plasma 15 keV veya 170megakelvin sıcaklığa sahiptir.
Bir yaklaşma değeri olarak: kBT  20Co sıcaklıkta, yaklaşık 0,025eV (yaklaşık 290K/11604K/eV)  sahiplerdir.

Enerjisi "E" frekansı "v" dalgaboyu " λ " olan bir foton için

  
    
      
        E
        =
        h
        ν
        =
        
          
            
              h
              c
            
            λ
          
        
        =
        
          
            
              (
              4.13566733
              ×
              
                10
                
                  −
                  15
                
              
              
              
                
                  eV
                
              
              
              
                
                  s
                
              
              )
              (
              299
              
              792
              
              458
              
              
                
                  m/s
                
              
              )
            
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle E=h\nu ={\frac {hc}{\lambda }}={\frac {(4.13566733\times 10^{-15}\,{\mbox{eV}}\,{\mbox{s}})(299\,792\,458\,{\mbox{m/s}})}{\lambda }}}
  

kullanılabilir. Burada h Planck sabiti c ışık hızıdır. Bu denklemi

  
    
      
        E
        
          
            (eV)
          
        
        =
        
          
            
              1239.84187
              
              
                
                  eV
                
              
              
              
                
                  nm
                
              
            
            
              λ
               
              
                
                  (nm)
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle E{\mbox{(eV)}}={\frac {1239.84187\,{\mbox{eV}}\,{\mbox{nm}}}{\lambda \ {\mbox{(nm)}}}}.}
  

indirgeyebiliriz.

•	5.25×1032 eV: 20 kilotonluk bir nükleer füzyon da açığa çıkan enerji miktarı
•	624EeV: (6,24x1020) 100-watt'lık bir ampulün saniyede harcadığı enerji miktarı
•	300EeV: Tanrı Parçacığının enerjisi
•	1PeV: Antarktika'daki IceCube nötrino teleskobundan iki farklı nötrinodan ölçülen enerji değeri
•	14TeV: büyük hadron çarpıştırıcısının dizayn edilmiş proton çarpıştırma enerjisi.
•	1TeV: uçan bir sivri sineğin kinetik enerjisi
•	125,3 ± 0,6 GeV: Higgs Bozon'unun yaydığı enerji miktarı. LHC'de iki farklı sensör tarafından 5sigma kesinlikle test edilmiştir.
•	210 MeV: Pu-239 atomunun fisyonundan açığa çıkan ortalama enerji miktarıdır.
•	200MeV: U-235 atomunun fisyonundan açığa çıkan ortalama enerji miktarıdır.
•	17,6 MeV: Döteryum ve Trityumun He-4 'ün füzyonu oluşumu esnasında açığa çıkan enerji miktarıdır. Bu enerji kilogram başına 0,41PJ 'dir.
•	1 MeV: Bir elektronun hareketsizken sahip olduğu enerjinin 2 katıdır.
•	13,6 eV: Hidrojen atomunu iyonize edebilmek için gerekli olan enerji miktarıdır.
•	1,6 eV 'den 3,4 eV 'ye: Görünür ışığın foton enerjisidir.
•	25meV: Oda sıcaklığındaki termal enerjinin miktarıdır (kBT). Bir hava molekülü ortalama 38 meV: kinetik enerjiye sahiptir.
•	230  µeV: Kozmik arka plan mikrodalga ışımasının termal enerjisidir (kBT)

Endülüs (Arapça: الأندلس ‎ al-andalus), 711-1492 yılları arasında İber Yarımadası'nda Berberi milletinin de katkısı ile Arapların etkisi altında bulunan bölgelere verilen isimdir. Müslümanların İber Yarımadası'ndaki varlığı en son Moriskoların 1609 yılında İspanya'dan Müslümanlığı bırakmadıkları için göçe zorlanarak sınır dışı edilmesiyle son bulmuştur.
Araplar tarafından İspanya için kullanılan ve ülkeden tamamen çıkarılmalarından sonra İspanyolcaya Andalucia şeklinde ve önceleri yalnız “Müslüman İspanyası” anlamında geçen Endülüs (Endelüs) kelimesinin kökeni kesin biçimde tespit edilebilmiş değildir. Bugün genellikle, Hispania karşılığı olarak ilk defa fetihten sonra 98 (716) yılında basılmış bir sikke üzerinde görülen ismin, V. yüzyılda Kuzey Afrika'ya geçmeden önce on sekiz yıl kadar İspanya'nın güneyinde kalan Vandalların (Vandalus) adından türetilmiş olabileceği (Vandalicia [Vandal ülkesi]) kabul edilmektedir (E. Lévi-Provençal, Espana musulmaña, IV, 45). Müslümanlar başlangıçta Endülüs ismini, bir süre ellerinde tuttukları Fransa'nın güneyindeki Septimania bölgesi dahil İspanya'da yönetimleri altına aldıkları toprakların tamamı için kullandılar. Ancak 718'de başlatılan ve yaklaşık sekiz asır devam eden Hristiyanların “reconquista” (Endülüs'ü Müslümanlardan geri alma) hareketinin gelişme seyri içerisinde, özellikle XI. yüzyıldan itibaren İslam hâkimiyeti alanının gittikçe küçülmesine paralel olarak bu ismin başlangıçtaki geniş kapsamlı anlamı daralmaya başladı ve sonunda Endülüs adı sadece küçük Benî Ahmer (Nasrî) Emirliği'nin idaresindeki topraklara münhasır kaldı. Andalucia ismi bugün İspanya'da hâlâ kullanılmakta ve Almeria (Meriye), Granada (Gırnata), Jaén (Ceyyân), Córdoba (Kurtuba), Sevilla (İşbîliye), Huelva (Velbe), Malaga (Mâleka) ve Cádiz (Kādis) vilâyetlerini içine alan bölgeyi ifade etmektedir.

Başkenti Şam'da bulunan Emevî Devleti, 7. yüzyılda Kuzey Afrika'yı ele geçirmişti. 8. yüzyılın başında Emevî Devleti'nin Kuzey Afrika'daki valisi olan Musa Bin Nusayr, Emevî Halifesi Velid Bin Abdülmelik'in desteğiyle bir Berberî kumandan olan Tarık bin Ziyad'ı Cebelitarık Boğazı'nı geçirerek İber Yarımadası'na gönderdi. O zamanlar İber Yarımadası Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo kentinde bulunuyordu. Tarık bin Ziyad'ın savaşta bozguna uğramaması için geri dönüş olasılığını kaldırmak üzere kendi gemilerini yaktırdığı belirtilir. Tarık Bin Ziyad, Vizigot kralı Rodrigo'yu yenilgiye uğratınca krallık yıkıldı ve İber Yarımadası'nın güney kısımları kısa bir süre içinde Müslümanların eline geçti.
750 yılına kadar Endülüs Emevîlerinin gönderdiği valiler tarafından yönetildi. 750 yılında Abbasîler, Bağdat'ta halifeliklerini ilan ettiler ve Emevî hanedanından Abdurrahman bin Muaviye, Endülüs'e kaçarak kendisini Emevî emiri ilan ederek Córdoba (Kurtuba) kentini kendine başkent yaptı.

Bu dönem Endülüs'ün en parlak dönemi olarak bilinir. Córdoba şehri, Bağdat ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi hâline geldi. Yine o dönemde Avrupa genelinde okuma yazma yeterince yaygın değilken Endülüs'te halkın çoğu okuma yazma biliyordu. Şehircilik ve şehir kültürü döneminin önüne geçmiştir. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. Rivayetlere göre burada dil çeşitliliği yoğun olmuştur. Bunun temel sebebi birden fazla milletin beraber yaşamasıdır. Endülüslerin egemenliği altındaki topraklarda Sefarad Yahudileri bugün İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı olarak adlandırılan çağlarını yaşamışlardır.
10. yüzyıl başlarında Abbasilerin gücü azalmaya başlamış, Mısır'daki Fatımîler de kendilerini halife ilan etmişlerdi. Böylece İslam dininin önderliği bölünmüş oldu. Bu ortamda Endülüs Emiri III. Abdurrahman, 16 Ocak 929 tarihinde kendisini halife ilan etti. Endülüs Emevîlerinin başarıları 11. yüzyıl başlarına kadar devam etti. 1031 yılındaysa halifelik ve devlet Kastilya Krallığı'na karşı alınan yenilgiler ve iç karışıklıklar sebebiyle yıkıldı.

Endülüs Emevî Devleti'nin son halifesi olan III. Hişâm, 1031 yılında öldüğünde Endülüs toprakları çok sayıda bağımsız devletçiklere bölündü. Bu devletçikler hem kendi aralarında çarpışmaya başladılar, hem de İspanya'nın Hristiyan devletçiklerinin de saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Bazı tavfa devletleri para karşılığı Hristiyan şövalyeleri de ordularında kullandılar. Örneğin El Cid (Arapçadaki El-Seyid adından gelir) adıyla tanınan Rodrigo Díaz de Vivar, bunların en ünlüleri arasında yer alır. Bu karmaşık durum, Reconquista'yı hızlandırdı ve İspanya'da İslam'ı zayıflattı.

Aslen Kuzey Afrika kökenli bir hanedan olan Murabıtlar, Endülüs Emevîlerinin parçalanmasını izleyen karışıklık döneminde düzenli bir askerî güce sahip olmalarının da verdiği avantajla kısa sürede İber Yarımadası'nın Müslüman bölgelerinin çoğunu ele geçirdiler. 1090 ve 1147 yılları arasında bugünkü İspanya'nın büyük bölümü ve Kuzey Afrika'daki bazı toprakları denetimleri altında tutarak güçlü bir devlet düzeni teşkil ettiler. İlk başlarda güçlerini korusalar da sonraları Hristiyan İber halklarının saldırıları ve Kuzey Afrikalı diğer toplulukların çıkarttığı ayaklanmalar yüzünden güçleri gün geçtikçe tükenen Murabıtlar, kendileri gibi Kuzey Afrika kökenli bir halk olan Muvahhidlerin saldırıları sonucu onların egemenliği altına girerek siyasi hâkimiyetlerini kaybettiler.

Muvahhidler gene Kuzey Afrika kökenli bir Müslüman hanedan olup Murabıtlar Devleti'ni yıkarak onların yerine geçtiler. 1146 ve 1248 yılları arasında bugünkü İspanya topraklarının bir kısmının yanı sıra Kuzey Afrika'daki bazı toprakları da denetimi altında tuttular ancak Hristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu 1248'de yıkıldılar. Bu devletin yıkılışının ardından egemenliğindeki topraklarda bağımsız emirliklerden başka bir şey kalmamıştır.

1492'de Beni Ahmer Devleti'nin yıkılışı ile İspanya'daki 781 yıllık İslam varlığı sona erdi.

İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya'dan kovdu. Çoğu cami, kümbet, medrese, köşk, saray ve eşsiz yapılar yıkıldı veya tahrip edildi. Müslümanlar kadın, çocuk fark etmeksizin katledildi veya İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen, vatanlarını terk ettiler. Böylece Müslümanların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.

Endülüs medeniyeti, birçok açıdan çağını ve sonrasını etkilemiştir. Endülüs dönemi aynı zamanda İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağının da var olmasını sağlamıştır.
Döneminde dünyanın en önemli kütüphanelerinden biri hâline gelen Granada'daki 1 milyon cilt kitap Babü'r-Remle Meydanı'nda yakılmıştır.

Endülüs'te ortaya çıkan edebiyat, Endülüs edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Arapların İber Yarımadası'nda gerçekleştirdikleri fetihlerin ardından, Endülüs'te Arapça konuşan ve Arapça ürün veren edebiyatçıların meydana getirdiği kuvvetli bir edebiyat geleneği ortaya çıkmıştır.

Berberiler
Emevîler
Endülüs Emevî Devleti
Endülüs Özerk Bölgesi
İslam tarihi
İspanya tarihi
İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı
İspanyol
Kemal Reis
Portekiz tarihi
Rodrigo Díaz de Vivar
Tarık bin Ziyad
İbn-i Rüşd
İbn Haface
Ahbâr Mecmûa

Lütfi Şeyban, Reconquista/Endülüs'te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2003.
Lütfi Şeyban, www.endulus.net web sitesi.
Enes Meriç, www.el-endulus.com Endülüs Tarihi hakkında geniş içerikli web sitesi.
Hasan Baydar, Endülüs tarihi.

The Library of Iberian Resources Online 29 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Epikuros (Grekçe: Ἐπίκουρος Epikouros; MÖ Şubat 341, Sisam - MÖ 270, Atina) veya kısaca Epikür, felsefe tarihinin en etkili okullarından biri olan Epikürcülüğün kurucusu Antik Yunan filozoftur.

Epikür, Septisizmde ve Stoacılıkta olduğu gibi, pratik felsefeye yani ahlak felsefesine yönelmiş ve bu alanda etkinlik göstermiştir. Hem ahlak felsefesinde hem de bilgiye yaklaşımında kuşkuculuğun izleri/etkileri belirgin olarak görülür.
Aristoteles'in ölümünden sonra gelişen okullardan Epikürcü okulu, MÖ 306 yılında Atina'da kurulmuştur. Okul geniş bir bahçede kurulduğu için takipçilerine ‘bahçe filozofları’ ismi de verilmiştir. Okulun kapıları herkese açılmıştır. Öğrenciler dostluk içinde, gösterişten uzak bir biçimde yaşamışlardır. Birçok eser veren Epikür'den geriye birkaç mektup ve maksim kalabilmiştir.
Epikür çok uzun zaman etkili olmuş bir filozoftur. Ondan sonra neredeyse 4. yüzyıla kadar etkili olmuş bir filozof ortaya çıkmamıştır. Epikür, Demokritosçu filozoflardan dersler almış ve onların özellikle atomcu teorilerinden etkilenmiştir. Öte yandan Septiklerin ve özellikle Pirron'un şüpheciliğinden etkilenmiştir.

Epikür bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve felsefenin ana düşüncesi mutluluktur (eudaimonia). Ona göre insan, tabiatı itibarıyla acıdan, üzüntüden, kaygıdan kaçıp neşe ve haz peşinde koşar. Bu yüzden bireyin temel amacı da mutluluk ve hazza ulaşmaktır. Fakat bu mutluluk ve haz materyalist özellikler taşır; maddi hazlar önemlidir. Bununla birlikte insan dinsel kaygı ve sınırlamalardan uzak durmalıdır. Felsefenin görevi de buna göre belirlenmiştir: insanın mutluluğa giden yolunu araştırmak.
Epikür, insan mutluluğu dışında antik Yunan felsefesinin soyut tartışmalarıyla ilgilenmemiştir.

Epikür, hedonizmi andıran bir biçimde, mutluluğun ve iyiliğin ölçütü olarak haz ile acı kavramlarını temel alır. Fakat bu kavramları Hedonistler ‘zevk, eğlence ve neşeye ulaşma’ hedefini açıklamakta kullanırken Epikürcüler bunu ‘beden sağlığı ile ruhsal dinginliğe ulaşmak’ hedefini açıklamakta kullanır.
Haz, basitçe acı veren şeylerden kaçıp dinginliğe ulaşmak anlamına gelir. Acı ise biyolojik açıdan açlık, susuzluk, üşümek, hastalanmak gibi durumlardır; manevî açıdan ise ruhsal gerginlikler, depresyon, korku, endişe, kaygı hâlinde bulunmak anlamına gelir.
Epikür, arzuları üçe ayırır:

Doğal ve zorunlu: Hayatta kalacak ölçüde beslenmek, barınma, sağlıklı olmak...
Doğal ama zorunlu olmayan: Fazladan beslenmek, cinsel faaliyetler...
Ne doğal ne de zorunlu: Mal mülk edinmek, şöhret, ihtişam, lüks...

Akıl, doğru yaşama ulaşmak için gerekli olan bilginin üretilmesini sağlayan bir araçtır. Doğru bilgi olmadan doğru eylemlilik olmayacaktır; doğru bilginin ölçütü ise ikili bir temele sahiptir, ilki duyu verileri ikincisi ise haz ve acı duygularıdır.
Bilgi konusunu dinle ilişkilendirerek açıklayan Epikür, materyalist bir birey olduğu için efsanelere, dinî mucizelere ve doğa olaylarının olağanüstü sebeplerle açıklanmasına karşı çıkar. İnsanın, erdemli ve dingin bir hayata ulaşabilmesi için korkularından arınması gerektiğini, bu yüzden de korkutucu ve asılsız bilgiden (dinden) kaçınıp, sarsılmaz olan hakiki bilgiye (materyalizme) erişmek gerektiğini söyler.
Epikür, bilgi konusunda duyumcudur. Yani, bilginin ancak duyular ile elde edilebileceğini düşünür. Bununla birlikte, duyulardan elde edilen bilginin ispata ihtiyacı olabileceğini de söyler. Bu doğrultuda episteme konusunda akla da önem verir. Ona göre duyuların bilgisi her zaman doğru olmayabileceği için, doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ancak akıl ayırt edebilir. Dolayısıyla ona göre bilgi önce duyularımızla algılanmalı, ardından da akıl süzgecimizden geçmelidir.

Demokritos ve Leukippos, atomların, bir engelle karşılaşmadıkları sürece dümdüz akıp gittiğini düşünürdü. Fakat Epikür, o ikisinden farklı olarak atomların sürekli olarak farklı farklı yönlere hareket ettiğini söyler. Ve buna bağlı olarak da kaderi açıklar: “Bazı olaylar tanrının belirlediği değişmez yazgıyla, bazıları kontrol dışı gerçekleşen rastlantılarla, bazıları da bizim irademizle gerçekleşir.” Böylece insanların özgür istence sahip oluşu, doğa felsefesiyle temellendirilir.
Ona göre insan, mutlak ve kaçınılmaz bir zorunluluğun kölesi olamaz, kendi kaderini belirleyebilir. Elbette insan iradesi birçok içsel ve dışsal koşul tarafından belirlenmektedir; ancak insan bunlara rağmen kendi kararını verebilmekte, hatta içinde bulunduğu koşullar hakkında da kararlar alabilmektedir ve bu anlamda koşullarına mutlak anlamda bağlı değildir. Ayrıca Epikür yasaların bu kararları etkilemesine izin vermememiz gerektiğini de anlatır. Bunu şu sözleriyle açıkça belirtmiştir; “Kural insan için bir hapishanedir. Çünkü insanı hapseder ve onun özgürlüğünü elinden alır.”

Demokritos'un atomcu teorisinden etkilenen Epikür, canlı ve cansız tüm evrenin bölünmez ve parçalanmaz atomlardan oluştuğunu söyler. Doğadaki her şey atomların mekân içindeki hareketlerinden meydana gelmektedir. Ruh konusunda maddi bir açıklama öne sürer: Ona göre insan ruhu maddi bir niteliğe sahiptir, başka türlü var olabilmesi söz konusu olamaz. Canlıların ruhu bu atomların arasında bulunan küçücük parçacıklardır. Ölüm gerçekleştiği zaman atomlar parçalanır; bunun ardından ruh parçacıkları da dağılıp gider. Dolayısıyla ölümsüzlük ya da ruh göçü diye bir şey olamaz.
Ahiret hayatının olmayacağı fikri Epikür'ü hazcılığa yönlendirmiştir. Tek ve kısa bir ömrü olan birey, hayatı boyunca mutluluk ve hazza ulaşmak için çabalamalıdır. Dolayısıyla tanrı ve ölüm korkusundan kurtulmalıdır. Kuruntulardan ve önyargılardan arınarak buna ulaşılabilir.
Ölümden sonraki hayatı ve ilâhî yargılanmayı reddeder. Ruhun da tıpkı beden gibi ölümlü olduğunu düşünür. “Ölüm bizim için hiçbir şeydir, bu fikre alış.” der Epikür. Zira acılar ve hazlar ancak duyular ile algılanabilir. Öldüğümüzde ise duyularımız da yok olacağı için acı ve hazları algılayamayız. Bu nedenle ölümden kaygılanmak gereksizdir diye düşünür.
Tanrılardan korkmamak gerek çünkü tanrılar evrene müdahale etmez. Bu düşüncesiyle Epikür Tanrı kavramını dışta bırakmaya çalışır. Tanrının varlığı yokluğunu değil dünyaya karşı ilgisizliğini belirtir.
Ölüm konusunda Epikürcülüğün ünlenmesinde etki etmiş olan yaklaşım, Epikür'ün şu sözüne dayanır:

Ölümden korkmak bilge kişi için anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.

İnsan doğası gereği bencildir Epikür'e göre. Ve bir insanın bencilliği ancak bir başka insanın bencilliği ile dengelenebilir. Bu bakımdan bencil olmak, başkalarını dert etmemek bir yaşam biçimi hâline getirilmelidir. Fakat bu dengeyi ancak devlet koruyabilir. Bu anlayışa göre bireylerin bencilliği, diğer insanlara zarar verici bir nitelik kazanmasın diye devlet var olmalıdır. Yalnızca bu koruma vazifesini yerine getirmeli, başka bir iş yapmamalıdır.
Epikür, siyasal yaşama katılan bireylerin ruhsal dinginlikten uzak bir hayata mahkûm olacağını, dolayısıyla asla tam anlamıyla mutlu olamayacağını düşünür.
Epikür'ün devletten en büyük beklentisi, bireylerin güven içinde yaşanmasının garanti altına alınmasıdır.

Epikür'e göre erdemli bir yaşam için gerekenlerden bir diğeri de dostluktur. Esasen toplumun genelinden uzak yaşanılmalıdır ancak bunun yanında kişisel dostluklar da kurulmalıdır. Ona göre bilge kişi, dostu için her türlü riski ve acıyı göze alabilmelidir.
Fakat bu dostluk anlayışı bir tür elitist bilgeler cemiyetine dayanır. Yani yalnızca gerçekten bilge ve erdemli olan bireylerin, böyle sağlam dostluklar kurabileceğine inanır.

Epikür oldukça üretken bir yazardı. Diogenes Laërtius'un söylediğine göre, çeşitli konularda 300 civarında eser kaleme almıştı. Bu eserlerin ezici çoğunluğu kayıptır. Buna rağmen diğer Helenistik filozoflara kıyasla, günümüze en fazla eseri ulaşan kişidir. Epikür'ün öğretilerine dair bildiğimiz çoğu şeyi, Lucretius gibi kendisinden sonra yaşamış takipçilerinin yazdığı eserlere borçluyuz.
Epikür'den arda kalan eserler; Diogenes Laërtius'un ilgili kitabında baştan sona alıntıladığı üç uzun mektup, ana öğretilerini özetleyen 40 kısa özdeyişten oluşan Kyriai Doxiai isimli kitap ve 19. yüzyılda keşfedilen Herculaneum papirüsünden ibarettir. Epikür; Heredotus ve Pythokles'e yazdığı mektuplarda doğa felsefesini özetlerken, Menoekeus'a yazdığı mektupta ahlak felsefesini özetlemiştir. Keşfedilen papirüs ise, Epikür'ün aslen 37 kitaptan oluşan Doğa Üzerine isimli eserinden ve dostlarıyla olan yazışmalarından fragmanlar içermektedir.

Diogenes Laërtius'un söylediğine göre Epikür'ün başlıca eserleri şunlardır:

Epikür, katı bir felsefe sistemi geliştirmiştir. Önermelerini bir takım dogmalara dönüştürmesi ve sonradan bu dogmaların ezberlenmesini salık vermesi söz konusudur. Bilgeliğin bunların bilinmesiyle eş anlamlı değerlendirildiği dönemler olmuş ve bu çizgiye birebir uymayan düşünürlerin dışlanmaları ortaya çıkmıştır. Epikürcülüğün daha sonraki dönemler çok etkili olmamasının başlıca nedenlerinden birinin bu olduğu ileri sürülmektedir.
Öte yandan ampirist ve materyalist düşünce geleneği, Epikür'ü öncüleri arasında değerlendirir ve onda pek çok önemli kavram bulur. Özellikle sonradan geliştirilecek ve sistemleştirilecek olan materyalist felsefe Epikür'de öncü ilkeleri bakımında çok şey bulacaktır.

İlk Çağ felsefesi
Hedonizm
Materyalizm
Ampirizm
Septisizm
Kirene Okulu

Epsilon Indi (ε Ind / ε Indi), Dünya'dan 11,83 ışık yılı uzaklıkta Indus takımyıldızında bulunan bir turuncu ana kol yıldızıdır. Yalın gözle görülebilen yıldızlar arasında en yüksek ikinci özdevinime sahiptir. Bu alanda birinci ise 61 Cygni'dir.
Biraz daha küçük ve sönük olmasına rağmen Epsilon Eridani'ye çok benzer bir yıldızdır. Epsilon Indi'nin yörüngesinde bir çift kahverengi cüce (yanmak için çok küçük olan başarısız yıldız) vardır. Bu yıldızlar 2003 yılında keşfedilmiştir. Birbirlerinin etrafındaki yörünge süreleri 16 yıldır. Ana yıldızdan 1500 GB (220 milyar km) uzaklıktadırlar ve yörünge süreleri 70.000 yıldır.

Ocak 2003'te gök bilimciler, en az 1.500 AU uzaklıkta Epsilon Indi'nin yörüngesinde bulunan ve 40 ile 60 Jüpiter kütlesi arasında bir kahverengi cüce keşfedildiğini duyurdular. Ağustos 2003'e gelindiğinde, gök bilimciler keşfedilen kahverengi cücenin aslında ikili kahverengi cüce olduğunu duyurdular.

Çift gezegen
Yakın yıldızlar dizini

"Closest Known Brown Dwarf has a Companion", SpaceRef.ca, 19 Eylül 200328 Haziran 2008 
"Epsilon Indi", Extrasolar Visions, 1 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008 
Epsilon Indi Ba
Epsilon Indi Bb
"Epsilon Indi", SolStation, 13 Mayıs 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008 
Kaler, Jim, "EPS IND", STARS, 6 Aralık 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008 
"ε Indi", Alcyone, 5 Haziran 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2008

Eta Carinae (η Carinae veya η Car), Karina takımyıldızı içinde yaklaşık olarak 7.500 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldız sistemidir. En az iki yıldızdan oluştuğu düşünülen sistemin birincil bileşeni bir parlak mavi değişen yıldızıdır (LBV). Başlangıçta kütlesinin 150 güneş kütlesi olduğu hesaplanan birincil bileşenin, en az 30 güneş kütlesini kaybettiği düşünülmektedir. Şu an bileşik bolometrik aydınlatma gücü Güneş'in 5 milyon katıdır. Günümüzde göreceli ayrıntı ile incelenebilen en büyük yıldızdır. Eta Carinae'yı çevreleyen büyük ve kalın kırmızı bulutsudan dolayı diğer bileşeni optik olarak görmek imkânsızdır. Ancak buna rağmen 30 güneş kütlesine sahip sıcak bir üstdevin, birincil etrafında yörüngede olduğu bilinmektedir. Eta Carinae, 165 yıl önce gizemli bir şekilde gecenin en parlak 2. yıldızı haline geldi ve bu yaklaşık 20 yıl sürdü. Etrafındaki Homunculus Bulutsusu'nun bu patlama sırasında oluştuğu düşünülmektedir. Bulutsunun merkezinde Eta Carinae'den yansıyan mor renkli ışık görülebilmektedir. Eta Carinae halen beklenmedik patlamalar geçirmekte olup, büyük kütlesi ve değişkenliği onu önümüzdeki birkaç milyon yıl içerisinde patlayabilecek görkemli bir süpernova adayı haline getirmektedir.

Pistol Yıldızı
LBV 1806-20
SN 2006gy
En aydınlık yıldızlar dizini
Bilinen Büyük yıldızlar dizini
En büyük kütleli yıldızlar dizini

'ETA CARINAE — an evolved triple-star system?' by Wolfgang Kundt and Christoph Hillemanns
HST Treasury Project and General Information on Eta Carinae28 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eta Carinae profile26 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Is there a "clock" in Eta Carinae? - Brazilian research about the star5 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Broad Band Optical Monitoring
X-ray Monitoring by RXTE1 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Possible Hypernova could affect Earth20 Haziran 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESO press release about the possibility of a supernova in 10 to 20 millennia
ESO: Eta Carinae Sistemine Yakından Bakış 17 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. incl. Fotos & Animation
The 2003 Observing Campaign19 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Davidson, Kris;  ve diğerleri. (1999), An Unusual Brightening Of Eta Carinae, The Astronomical Journal, 16 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Nisan 2007 KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Nathan, Smith (1998), The Behemoth Eta Carinae: A Repeat Offender, Astronomical Society of the Pacific, 18 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ağustos 2006 
Eta Carinae at SIMBAD

Etkileşen gökadalar (çarpışan gökadalar), kütleçekim alanları nedeniyle birbirlerinde bozulmaya yol açan gökadalardır. Büyük birleşmeler benzer kütlelere sahip gökadalar arasında meydana gelirken, küçük birleşmeler ise kütleleri önemli ölçüde farklı olan gökadalar arasında gerçekleşir. Bir gökada kümesinde bulunan gökadalar arasındaki etkileşimler nispeten sıklık göstermekte olup, evrimlerinde önemli bir rol oynarlar. Etkileşime geçmiş iki gökada çarpışmasa da “gelgit etkileşimleri”nden dolayı hem birtakım eğrilip bükülme deformasyonlarına uğrar, hem de aralarında bir miktar gaz ve toz alışverişi olur.

Dev bir gökadanın uydularıyla etkileşimi yaygın bir durumdur. Bir uydu [gökadanın] kütleçekimi, ana [gökadanın] sarmal kollarından birini kendine doğru çekebilir. Alternatif olarak tıpkı Yay Eliptik Cüce Gökadası'nın Samanyolu'nun içine dalması örneğinde olduğu gibi ikincil uydu, ana gökadanın içine dalabilir. Bu durum az miktarda yıldız oluşumunu tetikleyebilir. Bu tür öksüz kalmış yıldız kümeleri, yıldız oldukları anlaşılmadan önce bazen "mavi damlacıklar" (İng. blue blobs) olarak adlandırılırdı.

Çarpışan gökadalar, gökada evrimi sırasında yaygın olarak görülür. Gökadalardaki maddenin son derece seyrek olan dağılımı bu olayların kelimenin geleneksel anlamıyla bir çarpışma olmadığı, aksine kütleçekimsel etkileşimler olduğu anlamına gelir. Sonuç olarak; yıldız oluşumu, şekil ve boyut gibi bazı gökada özellikleri diğer gökadalarla olan etkileşimlerden etkilenir.
İki gökada çarpışırsa ve çarpışmadan sonra yollarına devam etmek için yeterli momentuma (devinim niceliğine) sahip değillerse, çarpışma birleşmeyle sonuçlanabilir. Diğer gökada çarpışmalarında olduğu gibi iki gökadanın birleşmesi yeni yıldızlardan oluşan bir yıldız patlama bölgesi (İng. starburst region) yaratabilir. Bu yıldız patlaması, birleşmiş gökadalar içindeki artan yıldız oluşum oranının bir örneğidir. 2024 yılında yapılan bir çalışmada bu yıldız oluşum oranındaki değişimi belirlemede kilit bir bileşenin, etkileşime giren iki gökadanın kütleleri olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma, eğer iki gökada başlangıçta benzer kütledeyse yıldız oluşum oranındaki bu artışın daha büyük olacağını öne sürmektedir. Bir yıldız patlama bölgesi oluştuğunda, gökadalar tekrar birbirlerine doğru geri düşer ve birbirlerinin içinden defalarca geçtikten sonra sonunda tek bir gökada halinde birleşirler. Çarpışan gökadalardan biri diğerinden çok daha büyükse birleşmeden sonra büyük ölçüde bozulmadan kalacaktır. Daha büyük olan gökada büyük ölçüde aynı görünürken, daha küçük olan gökada parçalanacak ve daha büyük gökadanın bir parçası haline gelecektir. Gökadalar, birleşmelerin aksine birbirlerinin içinden geçtiklerinde, geçişten sonra maddelerini ve şekillerini büyük ölçüde korurlar.
Gökada çarpışmaları günümüzde sıklıkla bilgisayarlarda simüle edilmektedir. Bu simülasyonlarda kütleçekim kuvvetlerinin, gaz dağılımı (dissipasyon) olgularının, yıldız oluşumunun ve geri tepkimelerin simülasyonu dahil olmak üzere gerçekçi fizik prensipleri kullanılır. Dinamik sürtünme, gökada çiftlerinin göreli hareketini yavaşlatır ve bu çiftler, yörüngelerinin başlangıçtaki göreli enerjisine bağlı olarak bir noktada muhtemelen birleşebilir. Simüle edilmiş gökada çarpışmaları kütüphanesine Paris Gözlemevi'nin GALMER web sitesinden ulaşılabilir.

Gökada tacizi (İng. Galaxy harassment), düşük ışıma gücüne sahip bir gökada ile daha parlak olanı arasında, özellikle Başak ve Saç gibi zengin gökada kümelerinde meydana gelen bir etkileşim türüdür. Bu tür kümelerde gökadalar yüksek göreli hızlarda hareket eder ve yüksek gökada yoğunluğu nedeniyle kümenin diğer sistemleriyle sık sık karşılaşmalara maruz kalırlar.
Bilgisayar simülasyonlarına göre bu etkileşimler, etkilenen gökadanın disklerini bozulmuş çubuklu sarmal gökadalara dönüştürür ve yıldız patlamalarına (starbursts) neden olur. Daha fazla karşılaşma olması durumunda ise bunu açısal momentum kaybı ve gazlarının ısınması takip eder. Bunun sonucu (geç tip) düşük ışıma gücüne sahip sarmal gökadaların, cüce küremsilere ve cüce eliptiklere dönüşmesi olacaktır.
Bu hipotez için kanıt, Başak Kümesi'ndeki erken tip cüce gökadaların incelenmesi ve bu gökadalarda, yukarıda bahsedilen etkileşimlerle dönüştürülmüş eski disk sistemleri olduklarını düşündüren diskler ve sarmal kollar gibi yapıların bulunmasıyla iddia edilmişti. Ancak, LEDA 2108986 gibi izole erken tip cüce gökadalarda da benzer yapıların var olması bu hipotezi zayıflatmıştır.

Gökbilimciler, Samanyolu Gökadası'nın yaklaşık 4,5 milyar yıl içinde Andromeda Gökadası ile çarpışacağını tahmin etmektedirler. Hubble Uzay Teleskobu sayesinde Andromeda'nın hareketi daha kesin bir şekilde izlenebilmiştir ve bu da iki gökadanın nihayetinde tam bir birleşme yaşamadan önce geçici olarak birbirine değeceği sonucuna ulaşılmasını sağlamıştır. Bazılarına göre bu iki sarmal gökada sonunda birleşerek bir eliptik gökada veya belki de büyük bir disk gökadası oluşturacaktır. Bu birleşmeyle oluşacak yeni gökadanın kütleçekimsel etkileşimlerinin, çeşitli gök cisimlerini dışarı doğru fırlatarak onları bu gökadadan uzaklaştıracağı düşünülmektedir.

NGC 7318
Girdap Gökadası

Galaxy Collisions 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galactic cannibalism
Galactic Collision Simulation 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fahreddin er-Râzî (6 Şubat 1149 - 29 Mart 1210), Eş'ari İslâm âlimi, fizikçi ve müfessir.
Künyesiyle beraber adı 'Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî'dir. Babası da büyük bir Horasan âlimiydi ve ilk eğitimini ondan aldı. Dinî ve fen bilimlerini zamanının ve şehrinin ünlü âlimlerinden aldı. Eğitimden sonra seyahat etmeye başladı. Harezm'de Mutezililerle, Herat'ta ise Kerramiyye mensuplarıyla tartışmalarda bulundu. Ayrıca Maturidi âlimi Sabûnî ile de birçok defa tartışmada bulunup yendi. Bu tartışmaları Münazarat isimli eserinde ele aldı. Horasan'da Kutbüddin Muhammed tarafından ilgi gördü.
Râzî, dinî ilimlerde olduğu kadar pozitif bilimlerde de oldukça başarılı bir bilim insanıydı. Özellikle fizik konularıyla ilgilenmiş, cisimlerin hareketi ve ses üzerine çalışmıştır.

Râzî'nin şüphesiz en önemli eseri Mefatih'ul Gayb isimli Kur'an tefsiridir. Tefsir-i Kebir (Ulu Tefsir) diye de bilinen kitabın ismi Türkçeye Gaybın Anahtarları şeklinde çevrilebilir. Bu eser sistematik olma yönüyle tefsir alanının öncü çalışmalarından kabul edilir. Nesefî, bu tefsirin kısaltılmış şeklini içeren Vâdıh isimli bir kitap yazmıştır.
Bir diğer önemli eseri olan El-Metâlib-ül-Âliyye, Râzî'nin Kelâma dair en hacimli eseridir ve 9 kitaptan oluşur. Tanrı'nın varlığından ilâhî sıfatlara, âlemin yaratılışından varlık teorilerine, psikoloji, nübüvvet, özgürlük gibi metafizik konularda detaylı bilgi içerir.

İslam Düşünce Atlası'nda Fahreddin er-Râzî

Fotoelektrik etki ya da fotoemisyon, ışık bir maddeyi aydınlattığında elektronların ya da diğer serbest taşıyıcıların ortaya çıkmasıdır. Bu bağlamda ortaya çıkan elektronlar, fotoelektronlar olarak adlandırılır. Bu olay genellikle elektronik fiziğinde hatta kuantum kimyası ya da elektrokimya gibi alanlarda çalışılır.
Klasik elektromanyetik teoriye göre, bu etki ışıktan bir elektrona enerji transferi olarak adlandırılır. Bu açıdan bakıldığında, ışığın şiddeti veya dalgaboyundaki değişim metalden elektron yayılma oranı değişimine neden olur. Ayrıca, bu teoriye göre yeterince loş ışığın, ilk ışıma ve bir elektronun yeterince yayılması arasında geçen süreyi göstermesi beklenir. Fakat, deney sonuçları klasik teoriye göre yapılan iki tahminden herhangi biriyle ilişkilendirilemez.
Bunun yerine, fotonlar eşik frekansa ulaştıklarında ya da eşik frekansı aştıklarında sadece elektronlar fotonların çarpışmasıyla yerinden oynar. Bu eşik değerin altında ise, ışık şiddeti ve ışık maruziyet süresinden bağımsız olarak metalden hiçbir elektron yayılmaz. Şiddet düşük olsa bile ışığın elektron fırlatmasının anlamlı olup olmadığı konusunda, Albert Einstein ışık hüzmesinin uzay boyunca yayılan bir dalga olmadığını öne sürmüştür, bunların her birinin hf enerjisine sahip ayrı dalga paketleri yani fotonların toplamı olduğunu söylemiştir. Max Planck’ın önceki keşfi Planck ilişkisi (E = hf) enerji (E) ve frekansın (f) enerjinin nicelenmesinden geldiği konusunu aydınlatmıştır. h faktörü Planck sabiti olarak bilinir.
1887 yılında Heinrich Hertz ultraviyole ışığıyla daha kolay aydınlanan elektrik kıvılcımlarını keşfetti. 1905 yılında Albert Einstein içinde enerji olan ayrı paketlerde taşınan ışık enerjisinin bir sonucu olarak fotoelektrik etkiden deneysel veriyi açıklayan bir makale yayımlamıştır. 1914 yılında Robert Millikan’ın deneyi Einstein’ın fotoelektrik etkisi üzerindeki yasasını onayladı. Einstein 1921 yılında “fotoelektrik etki yasasının keşfi” için ve Millikan ise 1923 yılında “temel elektrik yükü ve fotoelektrik etki” çalışmasıyla Nobel Ödüllerini aldılar.
Fotoelektrik etkisi, yüksek atom numarasına sahip elementlerdeki çekirdek elektronları için enerjileri sıfırdan (negatif elektron yatkınlığı durumunda) 1MeV'ye yaklaşan fotonları gerektirir. Tipik metallerden taşıyıcı elektronların ışıması genellikle kısa dalgaboyunda görünür ışık veya ultraviyole ışığına bağlı olarak, birkaç elektron-volt gerektirir. Fotoelektrik etki çalışması, ışık ve elektronların kuantum doğasını anlamak için önemli adımlara sahiptir ve dalga-parçaçık ikilik konseptinin oluşumunu etkilemiştir. Işığın elektrik yüklerinin hareketini etkileyen diğer olayı fotoiletken etkiyi, fotoelektrik etkisini ve fotoelektrokimyasal etkiyi içerir.
Fotoemisyon (ışılyayım) herhangi bir maddeden oluşabilir, fakat en kolay gözlenebilirliği olan maddeler metaller ve diğer iletkenlerdir. Çünkü işlem yük dengesizliği doğurur ve eğer yük dengesizliği akım debisi tarafından nötralize edilmezse; yayılım için potansiyel bariyer, emisyon akımı durana kadar artar. Hatta bir vakum içinde ışıma yüzeyine sahip olmak normaldir, çünkü gazlar fotoelektronların akışını engeller ve gözlemlenmesi zor bir hale getirir. Buna ek olarak, fotoemisyon için enerji bariyeri eğer metal oksijene maruz bırakılırsa, genellikle metal yüzeyindeki ince oksit tabakalarla birlikte artar. Bu yüzden fotoelektrik etkiye dayanan en pratik deneyler ve araçlar bir vakum içindeki temiz metal yüzeyleri kullanır.
Fotoelektron bir vakum yerine bir katıya ışıma yaptıysa, terim olarak dahili fotoemisyon kullanılır ve bir vakum içine ışıma ise harici fotoemisyon olarak adlandırılır.

Bir ışık demeti fotonları ışığın frekansıyla doğru orantılı karakteristik bir enerjiye sahiptir. Fotoemisyon işleminde, eğer bazı maddelerdeki bir elektron bir fotonun enerjisini emer ve maddenin iş fonksiyonundan daha fazla enerji gerektirirse, o elektron dışarı fırlatılır. Eğer fotonun enerjisi çok düşükse, elektron maddeden kaçamaz. Çünkü düşük frekanslı ışığın şiddetindeki artma sadece belli bir zaman aralığında gönderilen düşük enerjili foton sayısını arttırır. Şiddetteki bu değişim bir elektronu yerinden çıkarmak için yeterli enerjili herhangi bir tek foton yaratmayacaktır. Bu yüzden, ışınan elektronların enerjisi gelen ışık şiddetine bağlı değildir, sadece tek başına fotonun enerjisine bağlıdır. Bu etkileşim gelen foton ve dış çeperdeki elektronlar arasındadır. Radyasyonla uyarıldıklarında elektronlar fotonlardan enerji emerler, ancak genellikle “ya hep ya hiç” kuralını izlerler. Bir fotondan alınan tüm enerji emilmeli ve atom bağından ya da tekrar yayılan enerjiden bir elekton salmak için kullanılmalıdır. Eğer foton enerjisi emilirse, enerjinin birazı atomdan elektronu serbest bırakır ve geri kalanlar serbest parçacık olarak elektronun kinetik enerjisine aktarılır.

Fotoelektrik etki teorisi, aydınlatılmış bir metal yüzeyinden elektron salınımının deneysel gözlemlerini açıklamalıdır. Verilen bir metal için, hiçbir fotoelektronun salınmadığı gelen ışımanın belli bir minimum frekansı vardır. Bu frekans eşik frekansı olarak adlandırılır. Gelen hüzmenin frekansını artırmak, gelen foton sayısını sabit tutmak (aynı zamanda bu orantılı olarak enerji artışıdır); salınan fotoelektronların maksimum kinetik enerjisini arttırır. Böylece duran voltaj artar. Elektron sayısı da değişir, her protonun yayılan bir elektronun sonucu olduğu olasılığı foton enerjisinin bir fonksiyonudur. Eğer verilen bir frekansın gelen ışımasının şiddeti arttırılırsa, her fotoelektronun kinetik enerjisinde hiçbir etki görülmez. Eşik frekasın yukarısında, yayılan fotoelektronun maksimum kinetik enerjisi gelen ışığın frekansına bağlıdır, ancak şiddet çok yüksek olmadığı sürece gelen ışığın şiddetinden bağımsızdır. Verilen bir metal ve gelen ışımanın frekansı için, fotoelektronların salınma oranı direkt olarak gelen ışığın şiddetiyle doğru orantılıdır. Gelen ışık hüzmesinin şiddetindeki artma (frekans sabit tutularak) duran voltaj aynı kalmasına rağmen, fotoelektrik akımın büyüklüğünü arttırır. Gelen ışıma ve fotoelektron yayılması arasında geçen süre çok küçüktür, 10−9 saniyeden küçüktür. Eğer gelen ışık doğrusal olarak kutuplaşıyorsa, yayılan elektronların dağılım yönü gelen ışığın kutuplaştığı yönünde tepe noktasına ulaşır.

Salınan elektronun maksimum kinetik enerjisi  aşağıdaki gibi verilir:

  
    
      
        
          K
          
            max
          
        
        =
        h
        
        f
        −
        φ
        ,
      
    
    {\displaystyle K_{\max }=h\,f-\varphi ,}
  
 Planck sabitidir ve gelen fotonun frekansıdır.  iş fonksiyonudur (bazen  ya da  olarak da gösterilir[11]) ve metalin yüzeyinden dağılan bir elektronu koparmak için gerekli olan minimum enerjidir. İş fonksiyonu aşağıdaki gibidir;

  
    
      
        φ
        =
        h
        
        
          f
          
            0
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varphi =h\,f_{0},}
  
 metal için eşik frekansıdır. Koparılan bir elektronun maksimum enerjisi şudur:

  
    
      
        
          K
          
            max
          
        
        =
        h
        
          (
          
            f
            −
            
              f
              
                0
              
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle K_{\max }=h\left(f-f_{0}\right).}
  

Akım ve uygulanan voltaj arasındaki ilişki fotoelektrik etkinin doğasını gösterir. Tartışmak için, bir ışık kaynağı P plakasını aydınlatır ve diğer plaka elektrodu Q koparılan elektronları toplar. P ve Q arasındaki potansiyeli değiştirebiliriz ve iki plaka arasında harici devredeki akım debisini ölçebiliriz. İş fonksiyonu ve kesilme frekansı Eğer gelen ışımanın frekansı ve şiddeti sabit tutulursa, tüm yayılmış fotoelektronlar toplanana kadar fotoelektrik akımı yavaş yavaş toplayıcı elektrodun pozitif potansiyelinde artmaya başlar. Fotoelektrik akımı bir doygunluğa ulaşır ve pozitif potansiyeldeki herhangi bir yükseliş için daha fazla artamaz. Doygunluk akımı ışık şiddetinin artmasıyla birlikte artar. Hatta çarpışmalar yüksek enerjili fotonlarla olduğunda elektron ışımasının yüksek olasılığından dolayı doygunluk akımı yine artacaktır. Eğer biz plaka P'ye göre Q plakasına negatif bir potansiyel uygularsak ve yavaş yavaş arttırırsak, fotoelektrik akımı azalır, belli bir negatif potansiyelde de sıfır olur. Fotoelektrik akımın toplayıcıda sıfır olmaya başladığı negatif potansiyel durdurma potansiyeli ya da kesilme potansiyeli olarak adlandırılır. i. Gelen ışımanın verilen bir frekansı için, durdurma potansiyeli şiddetten bağımsızdır. ii. Gelen ışımanın verilen bir frekansı için, durdurma potansiyeli yayılan foto elektronların maksimum kinetik enerjisiyle  belirlenir. Eğer qe elektrondaki yük ve  durdurma potansiyeli ise, elektron durdurma potansiyeli tarafından yapılan iş, bu yüzden şu an sahip oluruz

  
    
      
        
          q
          
            e
          
        
        
          V
          
            0
          
        
        =
        
          K
          
            max
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle q_{e}V_{0}=K_{\max }.}
  
 Durdurma voltajı ışık frekansıyla doğrusal olarak değişir, fakat

  
    
      
        
          K
          
            max
          
        
        =
        h
        
          (
          
            f
            −
            
              f
              
                0
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle K_{\max }=h\left(f-f_{0}\right),}
  
 maddenin türüne bağlıdır. Herhangi özel bir madde için, ışık şiddetinden bağımsız olarak elektron ışımasını gözlemek için eşik frekans aşılmalıdır.

Röntgen sisteminde, kristal maddedeki fotoelektrik etki genellikle üç adıma ayrışır: 1.     İç fotoelektrik etki (aşağıda fotodiodu görebilirsiniz). Sol arka delik, maddeden elektr

Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (genel olarak 1 saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür, matematiksel ifadeyle çarpmaya göre tersi ise "periyot" olarak adlandırılır.

Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır, sonra bu sayı zaman aralığına bölünerek frekans elde edilir.
SI birim sisteminde frekans, hertz (Hz) ile gösterilir. Bir Hertz, bir olayın saniyede bir tekrarlandığı anlamına gelir. Olayın iki Hertzlik bir frekansa sahip olması ise, olayın saniyede kendini iki kere yinelediğini ifade eder. Frekansı ölçmenin başka bir yolu ise olayın kendini tekrar etmesi arasında geçen süreyi tayin etmektir zira frekans bu sürenin çarpmaya göre tersi olduğundan dolaylı olarak elde edilebilir. İki yineleme arasında geçen süreye periyot denir ve fizikte genellikle T ile gösterilir.

  
    
      
        f
        =
        
          
            1
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {1}{T}}}
  

Bir dalganın frekansı, dalga boyuyla ilişkilidir. Dalganın dalga boyuyla frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalga boyu bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir. 

  
    
      
        f
        =
        
          
            v
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {v}{\lambda }}}
  

Bu ifadede v hızı λ (landa) ise dalga boyunu temsil eder. Özel bir durum olarak elektromanyetik bir dalga olan ışık boşlukta ışık hızıyla hareket ettiği için bu denklem

  
    
      
        f
        =
        
          
            c
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {c}{\lambda }}}
  

ifadesine dönüşür. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve dolayısıyla dalga boyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans hiçbir fiziksel olaydan etkilenmez dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel bir fiziksel değişmezdir.

Orkestrada bütünlüğü sağlamak için akort sesi olarak verilen la notası 440 Hz frekansına sahip bir titreşimdir.
İnsan kulağı 20-20.000 Hz aralığındaki titreşimlere tepki gösterir.
Şebekeden dağıtılan elektrik, saniyede 50 kere salınan alternatif akımdır. Elektrikli eşyaların üzerinde AC 220V 50 Hz uyarısı cihazın, 50 Hz' lik 220 volt genlikli alternatif akımla çalıştığı anlamına gelir.

Frekans atlamalı geniş spektrum
Frekans modülasyonu
Frekans seçici yüzey
Frekans tarağı
Frekans tepkisi
Frekans uzayı
Frekansmetre
Sinyal boğucu

Gagavuzca veya Gagauzca, çoğunluğu Moldova'daki Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi'nde yaşayan Gagavuzların konuştuğu Batı Oğuz grubuna bağlı bir Türk dilidir. Gagavuzca, Balkan Gagavuzcasından bir dereceye kadar farklı bir dildir. Kimi Türkologlar ise Gagavuzcayı ayrı bir dil veya lehçe saymayarak Türkiye Türkçesinin Rumeli ağızlarına dahil etmişlerdir. Yaklaşık 300.000 kişi tarafından konuşulur. Başta Türkçe olmak üzere diğer Oğuz dilleri ile karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir.
Gagavuzca yazı dili olarak 1957'de standartlaştırılmış olmasına rağmen, okullarda kullanımı 1959 yılına kadar başlamamıştır. Gagavuzca, Balkan Gagavuz Türkçesinden türemiş bir dildir; Balkan dilbilimi, dil temasının sonuçlarını bozulma olarak değil, normal olarak gören ilk alan olmuştur. "Gagavuz dili" terimi ve kişinin kendi dilini "Gagavuzca" olarak tanımlaması, ulusal öz farkındalığın yaratılmasıyla eş zamanlı olarak veya hatta sonrasında yerleşmiştir. 1986 yılında yaklaşık 150.000 Gagavuz, Moldova'da yaşamaktaydı. Bu topluluk, Komrat, Çadır-Lunga ve Valkaneş ilçelerindeki yerleşimlerde yoğunlaşmıştı. Moldova'da yaşayan Gagavuz çoğunluğun yanı sıra, Bulgaristan'da da dört şehirde Gagavuz toplulukları bulunmaktadır.

Eskiden Gagavuzca, Yunan alfabesi ile yazılmış, ancak 1957'de SSCB'nin Moldova'yı Ruslaştırmak amacıyla Kiril alfabesini zorunlu kılmasıyla Gagavuzcada da Yunan alfabesi kullanımı kalkmıştır. Moldova'nın bağımsızlığı ve Gagavuzlara özerklik verilmesinden sonra Gagavuz otoriteleri Türkiye'deki Türk alfabesi üzerine biçimlendirilmiş bir yazı sistemi oluşturulmuştur. Moldova'nın geneli için 1993 yılında Moldova parlamentosu Latin bazlı alfabenin resmî kullanımını onaylamıştır.
Bu alfabe günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. Türk alfabesinden farklı olarak Gagavuz alfabesinde (Türkçedeki açık e sesi yerine) "Ää" harfi, "Êê" ve "Ţţ" harfleri bulunur. Gagavuzca'da yazı dili Türkiye'de halk arasında konuşulan Türkçenin yazıya dökülmüş biçimine benzetilebilir. "Ğ" harfinin yerine birçok sözcükte ünlü harfler çift yazılarak "Ğ" sesi kazandırılır.

Ä: Tatarcada, Gagavuzcada ve Türkmencede kullanılır. Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. İnce bir harf olduğu halde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında Büyük Ünlü Uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin: İncä. Kimi latin alfabelerinde, özellikle el yazılarında Эə biçiminde de kullanılır.
Ê: Uzatılarak okunan ince bir e sesidir (Ë). Gagavuz alfabesinde bu harf sık kullanılır. Kürtçe ve Zazaca sözcüklerde yine yoğun olarak rastlanır. Türkçede yalnızca birkaç sözcük mevcut olduğu için kullanımı öngörülmemiştir. Örneğin: Çalêr (Çalgıcı, Müzisyen).
Ț: Gagavuzcada kullanılan bir harftir. Türkçede kullanılmaz. Ts (ʦ: T+S) veya olarak da seslendirilir. Moğolcada ve Slav dillerinde, ayrıca, Kiril alfabesini kullanan pek çok dilde Ç harfinin türevi olan sert bir T bir sesidir (Kiril Ц, Tse). Bu harfin ses değerini en iyi gösteren sözcüklerden birisi Gagavuzcadaki Soţial şeklinde yazılan (Sosyal, "Sotsyal" gibi okunur) sözcüğüdür. Gagavuzcada ve diğer Türk dillerinde Slav kökenli sözcüklerde yer alır (Örneğin: Prezentaţiya, Redakţiya). Ancak öz Moğolca sözcüklerde de sık sık kullanılır. Örneğin: Moğolcadaki Ţag sözcüğü (Çağ, “Tsag” okunur), Ţeţeg (Çiçek, “Tsetseg” gibi okunur).
Ḑ: Gagavuzların da kullandığı Moldova alfabesinde (ve birebir aynı olan Rumen alfabesinde) resmî olmayan harfler arasındadır. Bu dillerdeki eski metinlerde birebir Noktalı D biçimiyle rastlanır. Ses olarak Abhazcada, Macarcada ve Bulgarcada yer alır. Türkçede bulunmayan sert bir D harfidir. DZ (ʣ: D+Z) olarak da seslendirilir. Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan kimi dillerde J harfinin türevi olan bir sestir (Kiril Ӡ, Dze). Günümüzde ise genelde bu harfin arkasından gelen bir Z ile birlikte kullanılır. Örneğin Macarcadaki Bodza (Boḑa: Mürver Meyvesi) veya Moldovacadaki Ḑână (Dzana, Çağdaş Rumencede Zână: Peri) gibi.

Soram = Sonra
Lääzım = Lâzım
Birliindä = Birliğinde
Büük = Büyük
Çoğul ad yapımlarında çoğul eki Türkçedeki gibi ler - lardır. Ancak sözcüğün son harfi n ise, çoğul ekindeki l harfi düşürülüp, sondaki n sesi yinelenir.
Günnerindä = Günlerinde
Onnar = Onlar
Hayvannar = Hayvanlar
Gagavuzcanın söz dizimi kimi ifadelerde Rumence ile benzerlik göstermektedir:
Mutlu oldum, ani seni gördüm. - Mi-a făcut plăcere că v-am văzut.

G.A Gaydarci, E.K Koltsa, L.A.Pokrovskaya B.P.Tukan, Gagauz Türkçesinin Sözlüğü, TC Kültür Bakanlığı Yayınları
Nevzat Özkan, Gagauz Destanları, Türk Dil Kurumu Yayınları
Prof. Dr. Mustafa Argunşah-Âdem Terzi-Abdullah Durkun, Gagauz Türkçesi Araştırmaları Bilgi Şöleni, Türk Dil Kurumu Yayınları
Gagauzum Bucaktır Yerim, Tatura Anamut Ocak Yayınları
Harun Güngör, Mustafa Argunşah, Gagauzlar, Ötüken Neşriyat
Nevzat Özkan, Gagavuz Türkçesi Grameri, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1996

Gagavuzca Bir web Sitesi10 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gagavuzca bir web sitesi
Gagavuzca etimolojik sözlük 4 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gagavuzca

Ortak Türkçe Alfabesi

Galaksilerarası yıldız (aynı zamanda küme içi yıldız veya yetim yıldız olarak da bilinir), herhangi bir gökadaya kütleçekimsel olarak bağlı olmayan bir yıldızdır. 1990'ların sonlarında bilim camiasında yoğun tartışmalara konu olmuşsa da, galaksilerarası yıldızların günümüzde diğer yıldızlar gibi gökadalarda ortaya çıktığı ve daha sonra ya gökadaların çarpışması ya da birçok gökadanın merkezinde bulunan süper kütleli bir kara deliğe çok yakın hareket eden çoklu yıldız sisteminin etkisiyle dışarı atıldığı genel olarak kabul edilmektedir.
Bilimsel literatürde galaksilerarası yıldızlar toplu olarak küme içi yıldız popülasyonu veya kısaca IC popülasyonu olarak adlandırılır.

Yıldızların yalnızca gökadalarda var olduğu hipotezi, Ocak 1997'de galaksilerarası yıldızların keşfiyle çürütülmüştür. İlk keşfedilen yıldızlar Başak Kümesi'ndeydi ve günümüzde burada yaklaşık bir trilyon kadarının bulunduğu tahmin edilmektedir.

Bu yıldızların nasıl ortaya çıktığı hala gizemini korumaktadır, ancak astrofizikçiler tarafından birkaç bilimsel olarak güvenilir hipotez öne sürülmüş ve yayımlanmıştır.
En yaygın hipotez, iki veya daha fazla gökada arasındaki çarpışmanın bazı yıldızları galaksilerarası uzayın engin boş bölgelerine fırlatabileceğidir. Yıldızlar normalde gökadaların içinde bulunsalar da, gökadalar çarpıştığında kütleçekim kuvvetleri tarafından dışarı atılabilirler. Galaksilerarası yıldızların öncelikle aşırı derecede küçük gökadalardan kaynaklanmış olabileceğine inanılmaktadır, çünkü yıldızların küçük bir gökadanın kütleçekimsel etkisinden kaçması, büyük bir gökadanınkinden daha kolaydır. Bununla birlikte, büyük gökadalar çarpıştığında bazı kütleçekimsel bozulmalar da yıldızları dışarı atabilir. Ağustos 2015'te yayımlanan galaksilerarası uzaydaki süpernovalar üzerine bir çalışma öncül yıldızların, süper kütleli kara delik merkezleri birleşirken iki dev eliptik gökada arasındaki bir galaktik çarpışma sırasında konak gökadalarından dışarı atıldığını öne sürmüştür.
Gökada çarpışmaları hipotezini dışlamayan başka bir hipotez ise galaksilerarası yıldızların, eğer varsa, gökada merkezindeki süper kütleli kara delikle yakın bir karşılaşma sonucu gökadalarından fırlatıldığıdır. Böyle bir senaryoda galaksilerarası yıldız(lar)ın, başlangıçta diğer yıldızların süper kütleli kara deliğe çekildiği ve kısa süre sonra galaksilerarası yıldıza dönüşecek olan yıldızın hızlandırılarak çok yüksek hızlarda dışarı atıldığı çoklu bir yıldız sisteminin parçası olması muhtemeldir. Böyle bir olay teorik olarak bir yıldızı o kadar yüksek hızlara çıkarabilir ki, yıldız bir "yüksek hızlı yıldıza" dönüşerek tüm gökadanın kütleçekim kuyusundan kaçabilir. Bu bağlamda (1988 tarihli) model hesaplamaları, Samanyolu Gökadası'nın merkezindeki süper kütleli kara deliğin ortalama her 100.000 yılda, bir yıldızı dışarı atacağını öngörmektedir.

Hubble Uzay Teleskobu Ocak 1997'de Başak Kümesi içerisinde çok sayıda galaksilerarası yıldız keşfetmiştir. Yine Ocak 1997'de daha sonra yayımlanan başka bir çalışma, gökbilimcilerin 1992 ve 1993 yıllarında Ocak Kümesi'nde bir grup galaksilerarası gezegenimsi bulutsu keşfettiğini doğrulamıştır.
2005 yılında Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Warren Brown ve ekibi, bir nesnenin uzaklaşması veya yaklaşması durumunda seste meydana gelen değişimlere benzer şekilde ışıktaki değişimlerin gözlemlendiği Doppler Tekniği'ni kullanarak yüksek hızlı yıldızların hızlarını ölçmeye çalışmıştır. Ancak bulunan hızlar yalnızca tahmini minimumlardır, çünkü gerçek hızları araştırmacılar tarafından bulunan hızlardan daha büyük olabilir. "Yeni keşfedilen bu sürgün yıldızlardan biri Büyük Ayı takımyıldızı yönünde gökadaya göre yaklaşık saatte 1,25 milyon mil (yaklaşık 2 milyon km/saat) hızla hareket etmektedir ve 240.000 ışık yılı uzaklıktadır. Diğeri ise Yengeç takımyıldızına doğru, saatte 1,43 milyon mil (yaklaşık 2,3 milyon km/saat) hızla dışa doğru hareket etmekte ve 180.000 ışık yılı uzaklıktadır."
2000'li yılların sonlarında galaksilerarası ortamdan kaynaklanan ancak kökeni bilinmeyen dağınık bir ışıma keşfedilmiştir. 2012 yılında bunun galaksilerarası yıldızlardan kaynaklanabileceği öne sürülmüş ve gösterilmiştir. Sonraki gözlemler ve çalışmalar konuyu detaylandırmış ve dağınık ekstragalaktik arka plan ışımasını daha ayrıntılı olarak tanımlamıştır.
Vanderbilt'ten bazı gökbilimciler Samanyolu'nun kenarında, Andromeda Gökadası ile Samanyolu arasında 675'ten fazla yıldız tespit ettiklerini bildirmişlerdir. Bu yıldızların Samanyolu'nun Galaktik Merkezi'nden fırlatılmış yüksek hızlı (galaksilerarası) yıldızlar olduğunu savunmaktadırlar. Bu yıldızlar, yüksek metalliğe (bir yıldız içindeki hidrojen ve helyum dışındaki kimyasal elementlerin oranının bir ölçüsü) sahip kırmızı devlerdir ve bu da iç galaktik bir kökene işaret eder, çünkü gökada disklerinin dışındaki yıldızlar düşük metalliğe sahip olma ve daha yaşlı olma eğilimindedir.
Yakın zamanda keşfedilen bazı süpernovaların en yakın yıldız veya gökadadan yüz binlerce ışık yılı uzakta patladığı doğrulanmıştır. Samanyolu civarında bulunan çoğu galaksilerarası yıldız adayının kökeninin Galaktik Merkez değil, Samanyolu diski veya başka bir yer olduğu görülmektedir.

Spitzer Uzay Teleskobu 2005 yılında evrenden kaynaklanan arka planda o zamana kadar bilinmeyen bir kızılötesi bileşen ortaya çıkarmıştır. O zamandan beri diğer uzay teleskoplarıyla mavi ve X-ışını da dahil olmak üzere diğer dalga boylarında başka anizotropiler de tespit edilmiş ve bunlar artık toplu olarak dağınık ekstragalaktik arka plan ışıması olarak tanımlanmaktadır. Bilim insanları tarafından birkaç açıklama tartışılmış, ancak 2012'de bu dağınık radyasyonun ilk kez galaksilerarası yıldızlardan nasıl kaynaklanabileceği öne sürülmüş ve gösterilmiştir. Eğer durum buysa, toplu olarak gökadalarda bulunan kütle kadar kütle içerebilirler. Bu büyüklükte bir popülasyonun bir zamanlar "foton eksikliği krizi"ni açıkladığı düşünülmüş ve karanlık madde probleminin önemli bir bölümünü açıklayabileceği belirtilmiştir.

İlk galaksilerarası yıldızlar Başak Kümesi'nde keşfedilmiştir. Bu yıldızlar en yakın gökadadan yaklaşık 300.000 ışık yılı uzakta bulunmalarıyla, yani izole olmalarıyla dikkat çekerler. Kesin kütlelerini belirlemek zor olsa da, galaksilerarası yıldızların Başak kümesinin kütlesinin yaklaşık yüzde 10'unu oluşturduğu ve potansiyel olarak kümedeki 2.500 gökadanın herhangi birinden kütlece daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.
Gökbilimciler 2012 yılında Samanyolu'nun kenarında, Andromeda Gökadası'na doğru yaklaşık 675 yetim yıldız tanımlamışlardır. Bu yıldızların muhtemelen Samanyolu'nun çekirdeğinden, merkezdeki süper kütleli kara delikle etkileşimler sonucu dışarı atıldığı düşünülmektedir. Vanderbilt Üniversitesi'nden Kelly Holley-Bockelmann ve Lauren Palladino liderliğindeki çalışma, bu yıldızların sıra dışı kırmızı rengini ve yüksek hızlarını vurgulayarak galaktik merkezden yaptıkları dramatik yolculuğa işaret etmiştir.

Mavi başıboş
Galaksilerarası toz
Küme içi ortam
Yetim gezegen
Yıldız kinematiği

Graham, M. L.; Sand, D. J.; Zaritsky, D.; Pritchet, C. J. (2 Temmuz 2015). "Confirmation of Hostless Type Ia Supernovae Using Hubble Space Telescope Imaging". The Astrophysical Journal. 807 (1): 83. arXiv:1505.03407 . Bibcode:2015ApJ...807...83G. doi:10.1088/0004-637X/807/1/83. ISSN 1538-4357. 
Sand, David J.; Graham, Melissa L.; Bildfell, Chris;  ve diğerleri. (22 Şubat 2011). "Intracluster Supernovae in the Multi-epoch Nearby Cluster Survey". The Astrophysical Journal. 729 (2): 142. arXiv:1011.1310 . Bibcode:2011ApJ...729..142S. doi:10.1088/0004-637X/729/2/142. ISSN 0004-637X.

Gaz devi terimi, kayalar veya diğer katı materyaller yerine, büyük bölümü gazlardan (veya kütleçekimi sebebiyle sıvılaşmış gaz) oluşan gezegenler için kullanılır. Yaygın kabul gören modellere göre, ortaya çıkmakta olan bir yıldızı çevreleyen ve içinde gezegenlerin oluştuğu gaz ve toz diskinin yıldıza yakın iç kısımlarında ağır metaller ve kayaçlar toplanırken, hafif gazlar ve buz parçacıkları diskin dış kısımlarında toplanıp Jüpiter, Satürn ve Neptün gibi gaz devi gezegenleri meydana getirir.

Buz devi
Gezegen sistemi
Güneş Sistemi
Kahverengi cüce
Sıcak Jüpiter
Karasal gezegen
Dış gezegen

BBC News: Q&A New planets proposal Wednesday, 16 August 2006, 13:36 GMT 14:36 UK
Episode "Giants" on The Science Channel TV show Planets
SPACE.com: Q&A: The IAU's Proposed Planet Definition 16 August 2006 2:00 am ET

BBC News: Q&A New planets proposal12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wednesday, 16 August 2006, 13:36 GMT 14:36 UK
Gas Giants in Science Fiction: List
SPACE.com: Q&A: The IAU's Proposed Planet Definition16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 16 August 2006 2:00 am ET

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından onaylanmış geleneksel veya yakın zamanda kullanılmaya başlanmış, genellikle Arapça ve Latince isimlerden oluşan özel isimlere sahip yıldızların listesi. IAU'nun onayı genellikle 2016'dan beri "IAU Onaylı Yıldız İsimlerinin Listesi"ni (List of IAU-approved Star Names) yayınlayan IAU Yıldız İsimleri Çalışma Grubu'ndan (WGSN) gelmektedir. Mayıs 2022 itibarıyla listede toplam 449 yıldız özel ismi bulunmaktadır. Farklı isimleri, özellikleri ve parlaklıkları için Takımyıldızına göre yıldızlar dizinine bakınız.

as

Yıldız listeleri
Arapça yıldız isimleri listesi

Jim Kaler's star page
Frosty Drew Observatory: Star Names27 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Steven Gibson's Star Names20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Popular Star Names21 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SkyEye: (Un)Common Star Names18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
cdsarc archives, cat IV/22: FK5 - SAO - HD - Common Name Cross Index22 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geminiano Montanari, (d. 1 Haziran 1633 - ö. 13 Ekim 1687), İtalyan gökbilimci, deneysel bilim savunucusu ve mercek yapımcısı.
Montanari en çok 1667 yılında, Kahraman takımyıldızında bulunan Umacı adlı ikinci en parlak yıldızın değişken parlaklığa sahip olduğunu gözlemlemesi ile tanınır. Her ne kadar bu olayın daha önce gözlemlendiğine inanılsa da, Hıristiyanlığın evrenin değişmezlik ilkesine ters düştüğünden yayımlanmadığı düşünülmektedir.
Ayrıca Ay'daki bir dağağzı (krater) (45,8G, 20,6B) onun adını taşımaktadır.

De motionibus naturalibus a gravitate pendentibus (1667)
Pensieri fisico-matematici (1667)
La Livella Diottrica (The Spirit Level) (1674)
Trattato mercantile delle monete (1680)

The Passions of the Atoms. Montanari and Rossetti: A Polemic Between Followers of Galileo, Susana Gomez Lopez, Florence, Leo S. Olschki, 1997.

Genç yıldız cismi (GYC) genç yıldız nesnesi (GYN) yıldız evriminin ilk aşamasında yıldızın anakol evresine gelmeden önceki evresidir.
Bu evredeki cisimler kütlelerine bağlı olarak iki grupta oluşur: Önyıldızlar ve anakol öncesi yıldızlar. Bazen bunlar kütlesine göre - yüksek kütleli GYN, ara kütleli GYN, düşük kütleli ve kahverengi cüceler olarak alt gruplara da ayrılabilirler.
GYN sınıflandırmasında genellikle SED, Lada C.J. ve Wilking B.A. tarafından 1984 yılında tanıtılan, eğim üzerine temellendirilmiş kriterler kullanılır. Bunlar, tayf dizini aralıkları temeline dayanan (I, II ve III) olarak üç sınıfa ayrılır 
  
    
      
        α
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \,}
  
:

  
    
      
        α
        =
        
          
            
              d
              log
              ⁡
              (
              ν
              
                F
                
                  ν
                
              
              )
            
            
              d
              log
              ⁡
              (
              ν
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {d\log(\nu F_{\nu })}{d\log(\nu )}}}
  
.
Burada 
  
    
      
        ν
        
      
    
    {\displaystyle \nu \,}
  
 frekans, 
  
    
      
        
          F
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{\nu }}
  
 akı yoğunluğudur.

  
    
      
        α
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \,}
  
 2.2–10 
  
    
      
        
          μ
        
        m
      
    
    {\displaystyle {\mu }m}
  
 dalgaboyu aralığı olarak hesaplanır (yakın kızılötesi bölgesi).
Daha sonra 1994 yılında Greene "düz tayf" adıyla dördüncü bir sınıf ekledi. 1993 yılında Andre, sınıf 0—cisimleriyle güçlü milimetre-altı dalgaboyundaki salınımını keşfetti, ama 
  
    
      
        
          λ
        
        <
        10
        
          μ
        
        m
      
    
    {\displaystyle {\lambda }<10{\mu }m}
  
 olarak çok soluktur.

Sınıf 0 kaynakları - 
  
    
      
        
          λ
        
        <
        10
        
          μ
        
        m
      
    
    {\displaystyle {\lambda }<10{\mu }m}
  
 algılanamaz
Sınıf I kaynakları 
  
    
      
        
          α
        
        >
        0.3
      
    
    {\displaystyle {\alpha }>0.3}
  

Düz tayf kaynakları 
  
    
      
        0.3
        >
        
          α
        
        >
        −
        0.3
      
    
    {\displaystyle 0.3>{\alpha }>-0.3}
  

Sınıf II kaynakları 
  
    
      
        −
        0.3
        >
        
          α
        
        >
        −
        1.6
      
    
    {\displaystyle -0.3>{\alpha }>-1.6}
  

Sınıf III kaynakları 
  
    
      
        
          α
        
        <
        −
        1.6
      
    
    {\displaystyle {\alpha }<-1.6}
  

Bu sınıflandırma şeması kabaca evrimsel dizgiyi yansıtır.
GYN erken yıldız evrimiyle ilgili olarak ayrıca şu olgular sayılabilir: çöküntü tepkimeleri, çift kutuplu sızıntılar, maserler, Herbig-Haro cisimleri ve ön gezegen diski (çöküntü diski veya ilgedisk).

Bart damlacığı
Herbig-Haro cismi
Önyıldız

Lada, C. J.; Wilking, B. A. (1984),The nature of the embedded population in the Rho Ophiuchi dark cloud - Mid-infrared observations, The Astrophysical Journal, vol. 287, pp. 610–621
Greene, Thomas P.; Wilking, Bruce A.; Andre, Philippe; Young, Erick T.; Lada, Charles J. (1994), Further mid-infrared study of the rho Ophiuchi cloud young stellar population: Luminosities and masses of pre-main-sequence stars, The Astrophysical Journal, vol. 434, pp. 614–626
Andre, Philippe; Ward-Thompson, Derek; Barsony, Mary (1993), Submillimeter continuum observations of Rho Ophiuchi A - The candidate protostar VLA 1623 and prestellar clumps, The Astrophysical Journal, vol. 406, pp. 122–141

Gezegen sistemi, bir yıldız veya yıldız sistemi çevresindeki yörüngede kütleçekimi ile sınırlanmış yıldız olmayan nesneler kümesidir. Genel olarak, bu sistemler cüce gezegenler, asteroitler, doğal uydular, meteoroitler, kuyruklu yıldızlar, gezegenler ve çöküntü çemberleri gibi cisimlerden oluşabilir, ancak bir veya daha fazla gezegen içeren sistemler bir gezegen sistemini oluştururlar. Güneş, Dünya'yı içeren gezegen sistemi ile birlikte Güneş Sistemi olarak bilinmektedir.
20 Nisan 2026 itibarıyla,
4.808 gezegen sistemi varlığı doğrulanmış 6.415 ötegezegen bulunmaktadır ve bu gezegen sistemlerinden 1.061 kadarı birden fazla gezegene sahiptir. Çöküntü diskleri de yaygın olarak bilinir, ancak diğer nesneleri gözlemlemek daha zordur.

On the Relationship Between Debris Disks and Planets15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ágnes Kóspál, David R. Ardila, Attila Moór, Péter Ábrahám, 30 Jun 2009
Signatures of exosolar planets in dust debris disks3 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Leonid M. Ozernoy, Nick N. Gorkavyi, John C. Mather, Tanya Taidakova, 4 Jul 2000

Gezegenimsi bulutsu, yaşamının son evresinde bulunan bir kırmızı devin yaydığı parlak bir iyonize gazdan oluşan salma bulutsusu türüdür.
"Gezegenimsi bulutsu" terimi, gezegenlerle ilgisiz oldukları için yanlış bir adlandırmadır. Terimin kökeni, ilkel teleskoplarla gözlem yapan astronomların bu bulutsuları yuvarlak şekillerinden dolayı gezegenlere benzetmesine dayanır. Bu terim ilk kez, İngiliz astronom William Herschel tarafından 1780'li yıllarda kullanılmış olsa da Ocak 1779 gibi daha erken bir tarihte, Fransız astronom Antoine Darquier de Pellepoix yaptığı gözlemler sonucunda Halka bulutsusunu "çok sönük ama mükemmel bir şekilde ana hatlarıyla; Jüpiter kadar büyük ve solmakta olan bir gezegene benziyor" diyerek tarif etti. Günümüzde farklı bir şekilde tanımlansa da bu eski terim hala kullanılmaktadır.
Tüm gezegenimsi bulutsular, yaklaşık 1-8 güneş kütlesi büyüklüğündeki orta kütleli bir yıldızın hayatının son evresinde meydana gelir. Güneş'in yaşam döngüsünün sonunda bir gezegenimsi bulutsu oluşturması bekleniyor. Yıldız evriminin oldukça uzun süren aşamaları göz önünde bulundurulduğunda gezegenimsi bulutsular, belki birkaç on bin yıl yaşayan kısa ömürlü fenomenlerdir. Kırmızı devin atmosferinin tamamı dağıldıktan sonra ortaya çıkan, sıcak ve parlak gezegenimsi bulutsu çekirdeğinden yayılan ultraviyole ışınlar, uzaya doğru saçılan maddeyi iyonlaştırır. Emilen ultraviyole ışık daha sonra çekirdeğin etrafındaki gazın parlamasına sebep olur.
Gezegenimsi bulutsular, elementleri yaratıldıkları yıldızlardan yıldızlararası ortama yayarak Samanyolu'nun kimyasal evriminde muhtemelen çok önemli bir rol oynar.
1990'lardan başlayarak, Hubble Uzay Teleskobu görüntüleri, birçok gezegenimsi bulutsunun son derece karmaşık ve çeşitli morfolojilere sahip olduğunu ortaya çıkardı. Yaklaşık beşte biri kabaca küreseldir ancak çoğunluğu küresel simetrik değildir. Hangi mekanizmaların şekilde ve özellikte bu kadar büyük bir çeşitlilik yarattığı henüz tam olarak bilinmemektedir ancak çift yıldızların, yıldız rüzgarlarının ve manyetik alanların bunda bir rolü olduğu düşünülmektedir.

Keşfedilen ilk gezegenimsi bulutsu (henüz böyle adlandırılmasa da), Vulpecula takımyıldızındaki Halter Bulutsusu idi. 12 Temmuz 1764'te Charles Messier tarafından gözlemlendi ve onu bulutsu nesneler kataloğuna M27 olarak kaydetti. Düşük çözünürlüklü teleskoplarla yapılan ilk gözlemlerde, M27 ve daha sonra keşfedilen gezegenimsi bulutsular, Uranüs gibi dev gezegenlere benziyordu. Ocak 1779 gibi daha erken bir tarihte, Fransız astronom Antoine Darquier de Pellepoix, yaptığı gözlemler sonucunda Halka bulutsusu için "çok sönük ama mükemmel bir şekilde ana hatlarıyla; Jüpiter kadar büyük ve solmakta olan bir gezegene benziyor" dedi.
Bu nesnelerin doğası belirsizliğini koruyordu. 1782'de Uranüs'ün kaşifi William Herschel, Satürn bulutsusunu (NGC 7009) keşfetti ve onun için "Tuhaf bir bulutsu ya da başka ne denir bilmiyorum" dedi. Daha sonra bu nesneleri "yıldız benzeri" gezegenler olarak tanımladı. Darquier'in kendisinden önce belirttiği gibi, Herschel diskin bir gezegene benzediğini ancak gezegen olamayacak kadar sönük olduğunu fark etti.
"Gezegenimsi bulutsu" terimi, gök bilimciler tarafından bu tür bulutsuları sınıflandırmak için kullanılan terminolojiye yerleşmiştir ve bugün hala gök bilimciler tarafından kullanılmaktadır.

Gezegenimsi bulutsuların doğası, 19. yüzyılın ortalarında ilk spektroskopik gözlemler yapılana kadar bilinmiyordu. Işığı kırmak için bir prizma kullanan William Huggins, astronomik nesnelerin optik spektrumlarını inceleyen ilk astronomlardan biriydi.
29 Ağustos 1864'te Huggins, Kedi Gözü bulutsusunu gözlemlediğinde bir gezegenimsi bulutsunun tayfını analiz eden ilk kişi oldu. Yıldızlarla ilgili gözlemleri, spektrumlarının üst üste bindirilmiş birçok koyu çizgi ile sürekli bir radyasyondan oluştuğunu göstermişti. Andromeda bulutsusu (artık bir galaksi olduğu biliniyor) gibi pek çok bulutsu nesnenin oldukça benzer spektrumlara sahip olduğunu buldu. Ancak Huggins, Kedi Gözü bulutsusuna baktığında çok farklı bir spektrumla karşılaştı. Kedi Gözü Bulutsusu ve diğer benzer nesneler, üst üste bindirilmiş soğurma çizgileriyle güçlü bir süreklilik yerine, bir dizi emisyon çizgisi gösterdi. Bunların en parlağı, bilinen herhangi bir elementin soğurma çizgisine denk gelmeyen 500,7 nm dalga boyundaydı.
İlk başta, çizginin nebulium adlı bilinmeyen bir elementten kaynaklanabileceği varsayıldı. Benzer bir varsayım, 1868'de Güneş'in spektrumunun analizi yoluyla helyumun keşfedilmesini sağlamıştı. Helyum, Güneş'in spektrumunda tespit edildikten kısa bir süre sonra Dünya'da izole edilmişken, "nebulyum" böyle değildi. 20. yüzyılın başlarında Henry Norris Russell, 500,7 nm'deki çizginin yeni bir elementin varlığından ziyade bilinen bir maddenin olağandışı koşullardaki davranışından kaynaklandığını önerdi.

Gezegenimsi bulutsuların merkezindeki yıldızlar çok sıcaktır. Bir yıldız ancak nükleer yakıtının çoğunu tükettiğinde çökerek küçülür. Gezegenimsi bulutsular, yıldız evriminin son aşaması olarak görülür. Spektroskopik gözlemler, tüm gezegenimsi bulutsuların genişlediğini göstermektedir. Bu genişleme, gezegenimsi bulutsuların, ölen bir yıldızın dış katmanlarının uzaya saçılmasıyla oluştuğu fikrini doğurdu.

20. yüzyılın sonlarına doğru, teknolojik gelişmeler sayesinde gezegenimsi bulutsular hakkında daha fazla veri elde edildi. Uzay teleskopları, astronomların, Dünya atmosferinin engellediği dalgaboylarındaki ışığı incelemelerini sağladı. Gezegenimsi bulutsulardan gelen kızılötesi ve ultraviyole ışınların incelenmesi, bulutsuların sıcaklıklarının, yoğunluklarının ve içeriğinin çok daha doğru belirlenmesini sağladı. Yük bağlaşımlı aygıt teknolojisiyle, çok daha sönük spektral çizgilerin öncekilere göre çok daha doğru bir şekilde ölçüldü. Yerden bakıldığında birçok bulutsu basit ve düzenli yapılara sahip gibi görünse de Hubble Uzay Teleskobu gibi çok yüksek optik çözünürlüğe sahip uzay teleskopları son derece karmaşık yapıları ortaya çıkardı.
Morgan-Keenan spektral sınıflandırma şemasına göre, gezegenimsi bulutsular Tip-P olarak sınıflandırılır, ancak bu gösterim pratikte nadiren kullanılır.

8 güneş kütlesinden (M⊙) büyük yıldızlar süpernova patlamalarıyla son bulurken gezegenimsi bulutsular görünüşe bakılırsa yalnızca 0,8 M⊙ ila 8.0 M⊙ arasındaki orta ve az kütleli yıldızların yaşamlarının sonunda oluşuyor. Gezegenimsi bulutsuları oluşturan yıldızlar, ömürlerinin çoğunu, yaklaşık 15 milyon K derece sıcaklığındaki çekirdeklerinde hidrojen kaynaklarını helyuma dönüştürerek geçirir. Ortaya çıkan bu enerji, yıldızın ezici kütleçekim kuvvetini dengeleyen, çekirdekten dışa doğru hareket eden bir basınç yaratır. Bu denge durumu, kütleye bağlı olarak on milyonlarca ila milyarlarca yıl sürebilen anakol evresi olarak bilinir.
Çekirdekteki hidrojen kaynağı azalmaya başladığında, kütleçekimi çekirdeği sıkıştırmaya başlar ve sıcaklığın yaklaşık 100 milyon K dereceye yükselmesine neden olur. Bu tür yüksek çekirdek sıcaklıkları, yıldızın daha soğuk dış katmanlarının çok daha büyük kırmızı dev yıldızlar oluşturmak üzere genişlemesine neden olur. Bu son evrede, yayılan enerji, daha geniş bir yüzey alanına dağılarak ortalama yüzey sıcaklığının azalmasına ve yıldızın parlaklığının dramatik bir şekilde artmasına neden olur, Yıldız evriminde, parlaklıkta bu tür artışlar yaşayan yıldızlar, asimptotik dev kol yıldızları olarak bilinir. Bu aşamada yıldız, toplam kütlesinin %50-70'ini yıldız rüzgarıyla kaybedebilir.
Yaklaşık 3 M⊙ büyüklüğündeki asimptotik dev dal yıldızlarının çekirdekleri sıkışmaya devam eder. Sıcaklıklar yaklaşık 100 milyon K dereceye ulaştığında, helyum çekirdekleri karbona ve oksijene kaynaşır, böylece yıldız yeniden enerji yaymaya devam eder ve çekirdeğin sıkışması geçici olarak durdurur. Bu yeni helyum yakma aşaması (helyum çekirdeklerinin füzyonu), inert karbon ve oksijenden oluşan ve büyüyen bir iç çekirdek oluşturur. Bunun üstünde, hidrojen-kaynaştırıcı bir katmanın çevrelediği ince bir helyum-kaynaştırıcı katman bulunur. Ancak bu yeni evre sadece 20.000 yıl kadar sürer ve bu da yıldızın tüm ömrüne kıyasla çok kısa bir süredir.
Atmosferin yıldızlararası uzaya tahliyesi hız kesmeden devam eder ancak açığa çıkan çekirdeğin dış yüzeyi yaklaşık 30.000 K dereceyi aşan sıcaklıklara ulaştığında, tahliye olan atmosferi iyonize etmeye yetecek miktarda ultraviyole foton vardır ve bu da gazın gezegenimsi bir bulutsu gibi parlamasına neden olur.

Gezegenimsi bulutsular listesi
Nova kalıntısı
IC 4634
IC 4663
IC 4997
IC 5148

seds.org - Planetary Nebulae - Resimler, detaylı içerik17 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
noao.edu - Planetary Nebulae Gallery - Resim galerisi ve kısa bilgi19 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Giordano Bruno (1548; Nola, Napoli Krallığı - 17 Şubat 1600; Roma, Papalık Devleti), İtalyan filozof, rahip, gökbilimci ve ezoterist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır. Ona doğacı coşkunluğun düşünürü de denilebilir. Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan İtalyan filozof, Kopernik'in tezini savundu. Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da konuşamaması için yüzüne demir maske geçirilerek diri diri yakılarak idam edildi.

Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya geldi. On dört yaşındayken Dominiken tarikatına girdi. Kopernik sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma'ya ve ardından Kuzey İtalya'ya kaçtı.
Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi. Cenevre'ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra'da devam etti yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde etti. Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno, bu defa da Almanya'ya gitti ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü. Daha sonra Zürih'e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul etti. Burada Galileo Galilei ile tanıştı. Ama Mocenigo adlı bir aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkûm edildi.
Giordano Bruno, "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." demiştir…

Ölüm kararını Bruno'ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır: "Ölümümü bildirirken benden daha çok korkuyorsunuz". Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma'da Campo de' Fiori meydanında Bruno'nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.
Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser. Buna göre Orta Çağ felsefesinde temel alınan gök ile yer ayrılığını reddeder. Bruno, Tanrı'nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür:

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."
Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde, yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi, yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir.

De umbris idearum (The Shadows of Ideas, Paris, 1582)
Cantus Circaeus (The Incantation of Circe, 1582)[98]
De compendiosa architectura et complento artis Lulli (A Compendium of Architecture and Lulli's Art, 1582)[99]
Candelaio (The Torchbearer or The Candle Bearer, 1582; play)
Ars reminiscendi (The Art of Memory, 1583)
Explicatio triginta sigillorum (Explanation of Thirty Seals, 1583)[100]
Sigillus sigillorum (The Seal of Seals, 1583)[101]
La Cena de le Ceneri (The Ash Wednesday Supper, 1584)
De la causa, principio, et uno (Concerning Cause, Principle, and Unity, 1584)
De l'infinito universo et mondi (On the Infinite Universe and Worlds, 1584)
Spaccio de la Bestia Trionfante (The Expulsion of the Triumphant Beast, London, 1584)
Cabala del cavallo Pegaseo (Cabal of the Horse Pegasus, 1585)
De gli heroici furori (The Heroic Frenzies, 1585)[102]
Figuratio Aristotelici Physici auditus (Figures From Aristotle's Physics, 1585)
Dialogi duo de Fabricii Mordentis Salernitani (Two Dialogues of Fabricii Mordentis Salernitani, 1586)
Idiota triumphans (The Triumphant Idiot, 1586)
De somni interpretatione (Dream Interpretation, 1586)[103]
Animadversiones circa lampadem lullianam (Amendments regarding Lull's Lantern, 1586)[103]
Lampas triginta statuarum (The Lantern of Thirty Statues, 1586)[104]
Centum et viginti articuli de natura et mundo adversus peripateticos (One Hundred and Twenty Articles on Nature and the World Against the Peripatetics, 1586)[105]
De Lampade combinatoria Lulliana (The Lamp of Combinations according to Lull, 1587)[106]
De progressu et lampade venatoria logicorum (Progress and the Hunter's Lamp of Logical Methods, 1587)[107]
Oratio valedictoria (Valedictory Oration, 1588)[108]
Camoeracensis Acrotismus (The Pleasure of Dispute, 1588)[109]
De specierum scrutinio (1588)[110][failed verification]
Articuli centum et sexaginta adversus huius tempestatis mathematicos atque Philosophos (One Hundred and Sixty Theses Against Mathematicians and Philosophers, 1588)[111]
Oratio consolatoria (Consolation Oration, 1589)[111]
De vinculis in genere (Of Bonds in General, 1591)[110]
De triplici minimo et mensura (On the Threefold Minimum and Measure, 1591)[14]
De monade numero et figura (On the Monad, Number, and Figure, Frankfurt, 1591)[112]
De innumerabilibus, immenso, et infigurabili (Of Innumerable Things, Vastness and the Unrepresentable, 1591)
De imaginum, signorum et idearum compositione (On the Composition of Images, Signs and Ideas, 1591)
Summa terminorum metaphysicorum (Handbook of Metaphysical Terms, 1595)[113][114]
Artificium perorandi (The Art of Communicating, 1612)

Ettore Ferrari
Panteizm

Gorgonlar (Grekçe: Γοργώνες) Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlardır. Medusa, gözlerine bakanı taşa çevirir. Ama kız kardeşleri Euryale ve Stheno bunu yapamamaktadır. Ayrıca Medusa içlerinde ölümlü olan tek kişidir.

Gorgon kelimesi Yunancada “korkunç, berbat” anlamındaki γοργός (gorgós) kelimesine dayanır. Yunan mitolojisinde gorgonlar; "korkunç", dişi canavarlardır; deniz Tanrısı, Phorcys ve Ceto'nun kızlarıdır. Sivri köpek dişleri ve saçları yerine de zehirli yılanları vardır. Bazı kaynaklar Gorgonların altın kanatlara ve pirinç pençelere sahip olduğunu da söyler. Tüm özellikleri içinde onların en bilinen ve eşsiz özelliği ise Medusa'nın suratına bakmanın o kişiyi taşa çevireceğidir.

Gorgonlar üç kız kardeştirler. Bunlar Medusa, Euryale ve Stheno'dur. Eski Yunan vazo ressamları Medusa ve kardeşlerini canavar formunda doğmuş korkunç yaratıklar olarak resmetmiş olsalar da beşinci yüzyıldan itibaren heykeltıraşlar ve ressamlar tarafından güzel ve korkutucu olarak tasvir edilmeye başlandı.

Oxford İngilizce Sözlük 2e, 2003, Gorgon

Göksel küreler, Eflâtun, Eudoxus, Aristo, Batlamyus, Kopernik ve diğerleri tarafından geliştirilen kozmolojik modellerin temel unsurlarıydı. Bu kozmolojik modellerde, sabit yıldızların ve gezegenlerin görünen hareketleri, sanki kürelere yerleştirilmiş mücevherler gibi, eterik, şeffaf bir beşinci elementten (esîr) yapılmış dönen kürelere gömülü olarak düşünülmüştür. Sabit yıldızların birbirlerine göre konumlarını değiştirmediğine inanıldığından, bunların tek yıldızlı bir kürenin yüzeyinde olması gerektiği ileri sürülmüştür.
Modern öğretide, gezegenlerin yörüngeleri, çoğunlukla boş olan uzayda, gezegenlerin izledikleri yollar olarak bilinir. Ancak eski ve Orta Çağ düşünürleri, göksel kürelerin her birini, üzerindeki ve aşağısındaki küre ile tam temas halinde olan ve iç içe geçmiş seyreltilmiş maddenin kalın küreleri olduğunu düşünmüştür. Akademisyenler Batlamyus'un epiksiklesini uyguladığında, her gezegensel kürenin onları barındıracak kadar kalın olduğunu varsaydı. Bu iç içe geçmiş küre modelini astronomik gözlemlerle birleştirerek bilginler, Güneş'e (yaklaşık 4 milyon mil), diğer gezegenlere ve evrenin sınırına (yaklaşık 73 milyon mil) kadar olan mesafeler için genel olarak kabul edilen değerleri hesaplayabildiler. İç içe geçmiş küre modelinin öngördüğü Güneş ve diğer gezegenlerin bize olan uzaklığı, modern ölçüm sonuçlarından önemli derecede farklıdır ve evrenin boyutunun artık akıl almaz derecede büyük olduğu ve evrenin sürekli genişlediği bilinmektedir.

"Working model and complete explanation of the Eudoxus's Spheres". 29 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Dennis Duke. "Animated Ptolemaic model of the nested spheres". 8 Eylül 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Henry Mendell. "Vignettes of Ancient Mathematics: Eudoxus of Cnidus". 1 Ekim 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Ptolemy. "Almagest". 31 Mayıs 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
M. Blundevile his exercises, s. 282, 1 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi, Depiction of celestial spheres in a 1613 book

Göksel navigasyon, açık denizlerde ve okyanuslarda gök cisimlerinin konumlarına bakarak deniz araçlarının konumunu saptamak ve böylece rotasını belirlemek için uygulanır.

Temel amacı teknenin o andaki enlem ve boylamını bulmak olan göksel navigasyonu uygulayabilmek için gereken temel araçlar, bir sekstant, duyarlı bir kronometreli saat ve güncel bir Nautical Almanac, yani denizci almanağıdır.

Tarih boyunca denizcilere yol gösteren yıldızlar, gezegenler, güneş ve ay, elektronik seyir araçlarının, özellikle de GPS'in (Global Positioning System) yaygınlaşmasıyla bu özelliklerini kaybettiler. GPS'in kullanımının çok daha kolay olması ve koordinatları metre hassasiyetinde vermesi, geleneksel yöntemlerin önemini iyice azalttı.

Gökyüzündeki bir cisim ile dünyanın merkezinden geçen doğrunun dünya yüzeyini kestiği noktaya cismin coğrafik pozisyonu (CP) denir. Eğer bu cismin yüksekliği, H, (altitude) 90 ise, o cisim için zenit uzaklığı, (z) sıfırdır. Yani H ve z tümler açılardır. Tek bir cismin yüksekliğini ölçtüğümüzde, merkezi CP ve yarıçapı r olan bir dairenin üzerindeyiz demektir. Dairenin yarıçapı zenit uzaklığı ile doğru orantılıdır.
İki cismin yüksekliklerinin hesaplanıp bunların oluşturduğu daireler bir küre üzerine çizildiğinde, koordinat, dairelerin kesiştiği iki noktadan birinde bulunur. Bulunulan nokta hakkında başka bir bilgi yoksa, üçüncü bir cismin yardımı olmadan bu iki noktadan hangisi üzerinde bulunulduğu anlaşılamaz.
Coğrafik mevkinin bulunabilmesi için yapılması gerekenler şu şekilde sıralanabilir:

Gökyüzündeki iki veya daha fazla cismin yüksekliği hesaplanır.
Her cismin ölçüm zamanındaki coğrafik pozisyonu (CP) bulunur.
Bulunan bu bilgilerle mevki hesaplanır.

Kadir (m), bir yıldızın veya Dünya'dan gözlemlenen diğer astronomik cisimlerin parlaklığının bir ölçüsüdür. Bir cismin görünür büyüklüğü, onun içsel parlaklığına, Dünya'dan uzaklığına ve gözlemcinin görüş hattı boyunca yıldızlararası tozun neden olduğu cismin ışığının sönmesine bağlıdır.
Gök bilimindeki kadir "büyüklük" kelimesi (ing. magnitude), aksi belirtilmedikçe, genellikle bir gök cisminin görünür büyüklüğünü ifade eder. Yıldız kataloğunda 1. kadirden (en parlak) 6. kadir (en sönük) yıldızlara kadar uzanan kadir ölçeği, eski gök bilimci Batlamyus'a kadar geri gider. Modern ölçek ise bu tarihsel sisteme yakından uyacak şekilde matematiksel olarak tanımlanmıştır.
Ölçek ters logaritmiktir, bir nesne ne kadar parlaksa büyüklük sayısı o kadar düşük olur. 1,0 büyüklüğünde bir fark, 5√100 veya yaklaşık 2,512 parlaklık oranına karşılık gelir. Örneğin, 2,0 kadir büyüklüğündeki bir yıldız, büyüklüğü 3,0 kadir olan bir yıldızdan 2,512 kat; 4,0 kadir olan bir yıldızdan 6,31 kat ve 7,0 kadir olan bir yıldızdan ise 100 kat daha parlaktır.
Çıplak gözle görme sınırı olan 6. derece, insan gözü için ortalama bir değerdir. Kimi keskin gözlü kimseler Jüpiter'in dört büyük uydusunu (Io, Callisto, Europa, Ganymede) ve hatta Venüs'ün evrelerini bile ayırt edebilecek görme yetisine sahiptir.
En parlak astronomik cisimler negatif görünür büyüklüklere sahiptir. Örneğin, -4,2 kadir ile Venüs veya -1,46 kadir ile Sirius. En karanlık gecelerde çıplak gözle görülebilen en sönük yıldızların görünür büyüklükleri yaklaşık +6,5 kadirdir, fakat bu durum kişinin görme gücüne, rakım ve atmosfer koşullarına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bilinen cisimlerin görünür büyüklükleri -26,7'deki Güneş'ten, +31,5 büyüklüğündeki derin Hubble Uzay Teleskobu görüntülerindeki cisimlere kadar uzanır.
Görünür büyüklüğün ölçümüne fotometri denir. Fotometrik ölçümler, UBV sistemi veya Strömgren uvbyβ sistemi gibi fotometrik sistemlere ait standart geçirim bandı filtreleri kullanılarak morötesi, görünür veya kızılötesi dalga boyu bantlarında yapılır.
Mutlak büyüklük, bir gök cisiminin görünür parlaklığından ziyade içsel parlaklığının bir ölçüsüdür ve aynı ters logaritmik ölçekte ifade edilir. Mutlak büyüklük, bir yıldızın veya nesnenin 10 parsek (3,1×1014 kilometre) mesafeden gözlemlenmesi durumunda sahip olacağı görünen büyüklük olarak tanımlanır. Bu nedenle, Dünya'ya ne kadar yakın olursa olsun bir yıldızın özelliğini ifade ettiği için yıldız astrofiziğinde daha fazla kullanım alanı vardır. Ancak gözlemsel astronomide ve popüler amatör astronomide "kadir"e yapılan referansların, görünür büyüklük anlamına geldiği anlaşılmaktadır.

Listelenen büyüklüklerin bazıları yaklaşık değerlerdir. Teleskop hassasiyeti; gözlem süresine, optik bant geçişine, saçılma ve hava ışımasından kaynaklanan engelleyici ışığa bağlıdır.

"Gezegenler Kılavuzu", Patrick Moore
"Uzay Bilgisi", William J. Weiser

Güneş benzeri salınımlar, tıpkı Güneş'te olduğu gibi, yıldızların dış katmanlarındaki çalkantılı konveksiyon yoluyla ortaya çıkan salınımlardır. Bu tür salınımlar gösteren yıldızlara Güneş benzeri salınıcılar (solar-like oscillators) denir. Güneş benzeri salınımlar, belirli bir frekans aralığı boyunca uyarılan duran basınç modları ve karışık basınç-kütleçekim modlarıdır; genlikleri ise yaklaşık olarak çan eğrisi şeklinde bir dağılım sergiler. Opaklık kaynaklı salınıcıların aksine, bu frekans aralığındaki tüm modlar uyarıldığı için salınımları tespit etmek görece kolaydır. Bu stokastik (rastlantısal) uyarım mekanizması, Sefe değişenleri gibi yıldızlarda görülen ve opaklığa dayalı Kappa mekanizması'ndan farklıdır. Yüzeydeki konveksiyon aynı zamanda modları sönümler ve her mod, frekans uzayında bir Lorentz eğrisi ile iyi bir şekilde modellenebilir. Bu eğrinin genişliği modun ömrüne karşılık gelir ve mod ne kadar hızlı sönümlenirse, Lorentz eğrisi de o kadar geniş olur. Yüzeyinde konveksiyon bölgesi bulunan tüm yıldızların (yaklaşık 7.000 K yüzey sıcaklığına kadar olan soğuk anakol yıldızları, altdevler ve kırmızı devler dahil) Güneş benzeri salınımlar göstermesi beklenir. Salınımların genlikleri çok küçük olduğu için bu alandaki çalışmalar, özellikle uzay görevleri (başta CoRoT ve Kepler olmak üzere) sayesinde muazzam bir ilerleme kaydetmiştir.
Diğer kullanım alanlarının yanı sıra, Güneş benzeri salınımlar gezegene ev sahipliği yapan yıldızların kütle ve yarıçaplarını hassas bir şekilde belirlemek ve dolayısıyla bu gezegenlerin kütle ve yarıçap ölçümlerini iyileştirmek için de kullanılmıştır.

Kırmızı devlerde, kısmen doğrudan yıldızın çekirdek özelliklerine duyarlı olan karışık modlar gözlemlenir. Bu modlar, öncelikle çekirdeklerinde helyum yakan kırmızı devleri, henüz sadece bir kabuk içinde hidrojen yakanlardan ayırt etmek için kullanılır. Ayrıca, kırmızı dev çekirdeklerinin modellerin öngördüğünden daha yavaş döndüğünü göstermek ve iç manyetik alanlarını sınırlamak amacıyla da kullanılmıştır.

Salınım gücünün tepe noktası, daha büyük yıldızlar için kabaca daha düşük frekanslara ve daha düşük radyal mertebelere karşılık gelir. Güneş için en yüksek genlikli modlar, 3 mHz frekansı civarında ve 
  
    
      
        
          n
          
            
              m
              a
              x
            
          
        
        ≈
        20
      
    
    {\displaystyle n_{\mathrm {max} }\approx 20}
  
 mertebesinde meydana gelir ve hiç karışık mod gözlemlenmez. Daha kütleli ve daha evrimleşmiş yıldızlarda ise modlar daha düşük radyal mertebelerde ve genel olarak daha düşük frekanslarda bulunur. Karışık modlar evrimleşmiş yıldızlarda görülebilir. Prensipte, bu tür karışık modlar anakol yıldızlarında da mevcut olabilir, ancak gözlemlenebilir genliklere ulaşacak şekilde uyarılmak için çok düşük frekanstadırlar. Belirli bir 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 açısal derecesine sahip yüksek mertebeli basınç modlarının, frekans açısından kabaca eşit aralıklı olması beklenir. Bu karakteristik aralık, büyük ayrım 
  
    
      
        Δ
        ν
      
    
    {\displaystyle \Delta \nu }
  
 olarak bilinir. Eşel diyagramında mod frekansları, büyük ayrım modülüne göre çizilir ve belirli bir açısal dereceye sahip modlar kabaca dikey sırtlar oluşturur. Bu diyagram, aynı zamanda modlar arasındaki küçük frekans ayrımını 
  
    
      
        δ
        ν
      
    
    {\displaystyle \delta \nu }
  
 da ortaya çıkarır; ki bu da doğrudan yıldızın çekirdeğinin durumu ve dolayısıyla yaşı hakkında çok hassas bilgi verir. Bu durum, bu tür diyagramların kullanımını teşvik eder.

Maksimum salınım gücü frekansının (
  
    
      
        
          ν
          
            
              m
              a
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{\mathrm {max} }}
  
), akustik kesim frekansı ile yaklaşık bir şekilde değiştiği kabul edilmektedir. Bu frekansın üzerinde dalgalar yıldız atmosferinde yayılabilir ve bu nedenle hapsolmayarak duran modlara katkıda bulunmazlar. Bu durum aşağıdaki bağıntıyı verir:

  
    
      
        
          ν
          
            
              m
              a
              x
            
          
        
        ∝
        
          
            g
            
              
                T
                
                  
                    e
                    f
                    f
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{\mathrm {max} }\propto {\frac {g}{\sqrt {T_{\mathrm {eff} }}}}}
  

Benzer şekilde, büyük frekans ayrımı 
  
    
      
        Δ
        ν
      
    
    {\displaystyle \Delta \nu }
  
 değerinin, yoğunluğun kareköküyle yaklaşık olarak orantılı olduğu bilinmektedir:

  
    
      
        Δ
        ν
        ∝
        
          
            
              M
              
                R
                
                  3
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta \nu \propto {\sqrt {\frac {M}{R^{3}}}}}
  

Bu bağıntılar, etkin sıcaklık tahminiyle birleştirildiğinde, orantı sabitlerini Güneş için bilinen değerlere dayandırarak doğrudan yıldızın kütlesini ve yarıçapını çözmeye olanak tanır. Bunlar, ölçekleme bağıntıları olarak bilinir:

  
    
      
        M
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              
                3
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  4
                
              
            
          
        
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            3
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle M\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }^{3}}{\Delta \nu ^{4}}}T_{\mathrm {eff} }^{3/2}}
  

  
    
      
        R
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  2
                
              
            
          
        
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            1
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle R\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }}{\Delta \nu ^{2}}}T_{\mathrm {eff} }^{1/2}}
  

Alternatif bir yöntem olarak yıldızın bilinen ışıma gücü de kullanılabilir. Bu durumda sıcaklık ifadesinin yerini, kara cisim ışıma gücü bağıntısı olan 
  
    
      
        L
        ∝
        
          R
          
            2
          
        
        
          T
          
            
              e
              f
              f
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle L\propto R^{2}T_{\mathrm {eff} }^{4}}
  
 alır. Bu da aşağıdaki bağıntıları verir:

  
    
      
        M
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              
                12
                
                  /
                
                5
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  14
                  
                    /
                  
                  5
                
              
            
          
        
        
          L
          
            3
            
              /
            
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle M\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }^{12/5}}{\Delta \nu ^{14/5}}}L^{3/10}}
  

  
    
      
        R
        ∝
        
          
            
              ν
              
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              
                4
                
                  /
                
                5
              
            
            
              Δ
              
                ν
                
                  8
                  
                    /
                  
                  5
                
              
            
          
        
        
          L
          
            1
            
              /
            
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle R\propto {\frac {\nu _{\mathrm {max} }^{4/5}}{\Delta \nu ^{8/5}}}L^{1/10}}
  

Procyon
Alfa Centauri A ve B
Mu Herculis

Asterosismoloji
Helyosismoloji
Değişen yıldızlar

Lecture Notes on Stellar Oscillations (Yıldız Salınımları Üzerine Ders Notları) - Jørgen Christensen-Dalsgaard (Aarhus Üniversitesi, Danimarka). (İngilizce)
Güneş ve Güneş Benzeri Yıldızlar Sempozyumu İstanbul - Halil Kırbıyık (Orta Doğu Teknik Üniversitesi, 2010).
Güneş Benzeri Titreşim Yapan Yıldızların Yapısı ve Evrimi (Doktora Tezi) - Zeynep Çelik Orhan (Ege Üniversitesi, 2017).

Bu bir ötegezegenler listesidir. 20 Nisan 2026 itibarıyla,
4.808 gezegen sisteminde varlığı doğrulanmış 6.415 ötegezegen bulunmaktadır ve bu gezegen sistemlerinden 1.061 kadarı birden fazla gezegene sahiptir. İlk kez 1984 yılında görece genç ve sıcak bir yıldız olan Vega (A tipi, 26,4 ışık yılı uzaklıkta) çevresinde gözlenen Toz diski daha sonra yakınlardaki 100 kadar yıldızın çevresinde de gözlendi. Ancak gezegenlerin bu disk içinde oluşmak için fazlaca bir zamanları yoktur. Uluslararası bir gökbilim ekibince 84 yıldız üzerinde yapılan bir araştırma, 400 milyon yıldan daha genç yıldızların %60'ının toz diskine sahip olduğunu, yaşları 1 milyar yılı aşan yıldızlardaysa bu oranın %10'a düştüğünü ortaya koymuştur. Sonuç: Bir gaz ve toz diskinin ömrü, yalnızca 300 - 400 milyon yıl. Daha sonra toz diski çeşitli öğelerin etkileşimiyle dağılıyor. Disk içindeki toz zerrecikleri, başka zerreciklerle çarpışarak iyice ufalıyor. En küçükleri yıldızdan gelen ışınım basıncıyla uzaya atılıyor. Daha büyükleriyse yıldız ışığıyla etkileşim sonucu sarmal hareketlerle yavaş yavaş yıldızın içine düşüyorlar.

Son yıllarda disklerin içinde ya da ergin yıldızların çevresinde saklanan gezegenler birer birer ortaya çıkarılmaya başlandı. İlk gezegen adayı 1995 Ekim ayında, 50 ışık yılı uzağımızdaki 51 Pegasi yıldızının çevresinde belirlendi. Bugün neredeyse gün geçmiyor ki, Güneşimize yakın yıldızların çevresinde dönen bir gezegen bulunmasın. Hatta Güneş Sistemimizde olduğu gibi, çevresinde birden çok gezegen oluşan bir yıldız bile belirlenmiştir.
Ana yıldızın Sağ açıklığına göre sıralanmıştır. Çoklu gezegen sistemleri sarı renk ile belirtilmiştir.

Ana yıldızın Sağ açıklığına göre sıralanmıştır. Çoklu gezegen sistemleri sarı renk ile belirtilmiştir.

Aşağıdaki yıldız tablosu; koordinatları, tayfsal ve fiziksel özellikleriyle doğrulanmış gezegenlerin bilgisini içermektedir (7 Temmuz 2011 itibarıyla). İki önemli yıldız özelliği kütle ve metallikdir çünkü bu iki veri gezegen sistemlerinin yapısını belirler. Yüksek kütle ve metalliğe sahip yıldızlar, daha fazla gezegene sahip olma eğilimindedirler.
Renkli satırlar en az üç gezegeni olan yıldızları göstermektedir.

Butler, R. vd... (2006). "Catalog of Nearby Exoplanets". The Astrophysical Journal. Cilt 646. ss. 505 - 522. doi:10.1086/504701. 
G. Takeda, E. B. Ford, A. Sills, F. A. Rasio, D. A. Fischer, J. A. Valenti (2006), Structure and Evolution of Nearby Stars with Planets II. Physical Properties of ~ 1000 Cool Stars from the SPOCS Catalog, California & Carnegie Planet Search, 7 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ekim 2006 KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Luhman, K.;  ve diğerleri. (2005). "Discovery of a Planetary-Mass Brown Dwarf with a Circumstellar Disk". The Astrophysical Journal. 635 (1). ss. L93 - L96. doi:10.1086/498868. 3 Kasım 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi16 Nisan 2009. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
F. Pepe, A.C.M. Correia, M. Mayor, O. Tamuz, W. Benz, J.-L. Bertaux, F. Bouchy, J. Couetdic, J. Laskar, C. Lovis, D. Naef, D. Queloz, N.C. Santos, J.-P. Sivan, D. Sosnowska, S. Udry (18 Ağustos 2006), The HARPS search for southern extra-solar planets. IX. mu Ara, a system with four planets, arXiv:astro-ph/0608396  KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 

JPL Planetquest New Worlds Atlas
Catalog of nearby exoplanets5 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Extrasolar Planets Encyclopaedia25 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Observatory of Paris
List of planet discoveries and confirmations 8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Geneva Observatory
Almanac of planets 18 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - California & Carnegie Planet Search
XML catalogue of known extrasolar planets
exosolar.net - 3D Flash StarMap (2000 Stars and all known Exoplanets)
Extrasolar Visions

Kahverengi cüceler listesi
Yıldız dizinleri
Yakın yıldızlar dizini
Güneşdışı gezegenlerin özel listeleri:

Zamanlama ile tespit edilen güneşdışı gezegenler listesi.

Güneş kütlesi; astronomide diğer yıldızların, yıldız kümesinin, bulutsuların ve gök adaların kütlelerini belirtmede kullanılan, kütlesi yaklaşık 2×1030 kg olan standart bir kütle birimidir. Bu birim için Güneş kütlesi ölçek olarak düşünülmüştür. Yaklaşık iki nonilyon kilograma eşittir:

  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
        =
        (
        1.98855
         
        ±
         
        0.00025
        )
         
        ×
        
          10
          
            30
          
        
        
          
             kg
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }=(1.98855\ \pm \ 0.00025)\ \times 10^{30}{\hbox{ kg}}}
  

Bu kütle Dünya'nın kütlesinin 332.946 katı, Jüpiter kütlesinin ise 1.048 katıdır. Dünya'nın Güneş'in etrafında eliptik yörüngede dolanması sebebiyle, Dünya'nın hareketinden yola çıkılarak güneş kütlesi hesaplanabilir. Merkezi bir kütle etrafında dolanan küçük cisimler için yörünge süresi eşitliğinden yararlanarak bulunabilir. Bir yılın uzunluğuna dayanarak, Güneş ile Dünya arasındaki uzaklık (astronomik birim veya AB), kütleçekim sabiti (G) ve Güneş kütlesi aşağıdaki eşitlikle gösterilir:

  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
        =
        
          
            
              4
              
                π
                
                  2
                
              
              ×
              (
              1
               
              
                
                  A
                  U
                
              
              
                )
                
                  3
                
              
            
            
              G
              ×
              (
              1
               
              
                
                  s
                  e
                  n
                  e
                
              
              
                )
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }={\frac {4\pi ^{2}\times (1\ {\rm {AU}})^{3}}{G\times (1\ {\rm {sene}})^{2}}}}
  

Kütleçekim sabitinin değeri, Henry Cavendish tarafından  1798 yılında yapılan ölçümlerden sağlanarak elde edilmiştir. Onun bulduğu değer, modern yöntemlerle elde edilen değerden sadece %1 farklı idi. 1761 ve 1769 Venüs geçişi sırasında çok yüksek hassasiyetle Güneş'in ıraklık açısı hesaplanmıştır, 9″ değerindeki verimle (1976 değerini şimdiyle karşılaştırırsak 8.794148″). Eğer ıraklık açısının değerini biliyorsak, Güneş'in Dünya'ya olan uzaklığını geometrik olarak hesaplayabiliriz.
Güneş'in kütlesini ilk tahmin eden kişi Isaac Newton'dur. Principia adlı eserinde, Dünya'nın kütlesinin Güneş'in kütlesine oranının yaklaşık olarak 1/28,700 olduğunu tahmin etti. Daha sonra bulduğu değerin, 1 Astronomik Birim'i tahmin ederken kullandığı ıraklık açısının yanlış değerine dayandığını fark etti. Principia adlı eserinin 3. baskısında tahminini düzelterek, oranı 1/169,282 olarak verdi. Güneş'in ıraklık açısının kesin değeri daha da küçüktür. Tahmini kütlelerin oranı 1/332,946'dır.
Astronomik birim ve kütleçekim sabiti yüksek hassasiyetle hesaplanmadan önce, bir ölçüm birimi olarak Güneş kütlesi kullanılırdı. Bunun nedeni, Güneş Sistemi'indeki başka bir gezegenin  göreceli kütlesi veya ikili kütle sistemleri olan çift yıldızların toplam kütlesi Güneş kütlesi cinsiden direkt olarak hesaplanabiliyordu. Kepler'in 3. Yasası'nı kullanılarak, gezegenin ve yıldızın yörünge yarıçapı astronomik birimler cinsinde, yörünge periyodu ise yıl cinsinden bulunur.
Zaman geçtikçe Güneş'in kütlesi azaldı. Bu yaklaşık olarak eşit miktarlarda iki aşamada gerçekleşir. İlk olarak, Güneş'in merkezinde hidrojen nükleer füzyon ile helyuma dönüşür. Bu tepkime sonunda bir miktar kütle, gama ışını fotonları biçiminde enerjiye dönüşür. Her saniyede yaklaşık 600 milyar kilogram hidrojen, helyuma dönüşmekte ve bu dönüşüm sırasında yaklaşık 4 milyar kilogram madde enerjiye çevrilmektedir. Sonunda bu enerjinin çoğu Güneş'ten uzağa yayılır. İkinci olarak, Güneş'in atmosferindeki yüksek enerjili fotonlar ve elektronlar güneş rüzgârı olarak dış uzaya fırlatılır.
Güneş'in Anakol yıldızı olduktan sonraki gerçek kütlesi kesin değildir. Eğer şimdikine oranlarsak Güneş'in ilk hali çok daha fazla kütle kaybediyordu. Doğduğu andaki kütlesinin yüzde 1 ila 7'sini kaybetmiş olabilir. Güneş, Asteroit ve Kuyruklu yıldız etkileri nedeniyle çok az bir kütle kazanır. Zaten Güneş Sistemi'nin toplam kütlesinin %99,86'sını Güneş oluşturur. O nedenle bu etkiler nedeniyle kazanılan kütle, dış uzaya fırlayan ve ışımayla kaybedilen kütle ile karşılaştırılamaz.

Bir Güneş kütlesi, bağlantılı birimlere dönüştürülebilir:

27.068.510 Ay kütlesi (ML)
332.946 Dünya kütlesi (M🜨)
1.047,56 Jüpiter kütlesi (MJ)
Aynı zamanda, genel görelilikte kütleyi uzunluk ve zaman cinsinden ifade etmek için de sıklıkla kullanılır.

  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
        
          
            G
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        ≈
        1.48
         
        
          k
          m
        
        ;
         
         
        
          M
          
            ⊙
          
        
        
          
            G
            
              c
              
                3
              
            
          
        
        ≈
        4.93
         
        
          μ
          s
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }{\frac {G}{c^{2}}}\approx 1.48~\mathrm {km} ;\ \ M_{\odot }{\frac {G}{c^{3}}}\approx 4.93~\mathrm {\mu s} }
  

I.-J. Sackmann, A. I. Boothroyd (2003). "Our Sun. V. A Bright Young Sun Consistent with Helioseismology and Warm Temperatures on Ancient Earth and Mars". The Astrophysical Journal. 583 (2). ss. 1024-1039. arXiv:astro-ph/0210128 . Bibcode:2003ApJ...583.1024S. doi:10.1086/345408.

Güneş lekeleri, ışık küre (ışık yuvarı) adı verilen Güneş'in en dış katmanında oluşur. Çevresi ile karşılaştırıldığında sıcaklığı daha düşük olduğundan karanlık lekeler halinde görünür. Manyetik alanın belli bölgelerde yoğunlaşması, ısının eşit bir şekilde yayılımını engeller. Sonuç olarak çevresindeki ışık küreye göre daha düşük yüzey sıcaklığına sahip Güneş Lekeleri dediğimiz bölgeler oluşur. Bunlar genellikle çiftler halinde görünür. Her ikisi de birbirlerinin zıt manyetik kutuplarıdır.
Güneş lekeleri yaklaşık olarak 3.000-4.500 K (2.700-4.200 °C) sıcaklığa sahip olsalar bile siyah lekeler halinde açıkça görünür. Çünkü çevresindeki bölgeler yaklaşık olarak 5.780 K (5.500 °C) sıcaklığına sahiptir. Kara cisim ışımasında olduğu gibi, lekelerin ışık şiddeti sıcaklığının dördüncü kuvveti ile doğru orantılıdır. Eğer güneş lekelerini, çevresini oluşturan ışık küreden ayırabilseydik Ay'dan çok daha parlak görünürdü. Bu lekeler Güneş'in yüzeyinde ilerlerken hem daralıp hem genişler. Lekeleri daire olarak düşünecek olursak, 16 kilometre çapında küçük olabileceği gibi 160.000 kilometre çapında büyük de olabilir. Büyük olanlar Dünya'dan teleskop olmadan bile görünebilir. Aynı zamanda, ışık kürede ilk ortaya çıktıklarında, saniyede birkaç yüz metre göreceli hızlara sahip olabilirler.
Güneş lekeleri, tıpkı taçküre döngüleri (İngilizce coronal loop) ve manyetik bağlanma olayları gibi yoğun manyetik aktiviteyi belirtir. Çoğu güneş püskürtüsü ve taçküre kütle atımı, güneş lekelerinin gruplaştığı bölgelerin etrafındaki aktif manyetik alanlarda ortaya çıkar. Benzer olgular, ışık ve karanlık bölgeler ölçülerek, dolaylı yoldan Güneş dışındaki yıldızlarda da gözlenmiştir. Bunlara yıldız lekeleri denir.

Katmanbilim (İngilizce stratigraphic ), araştırmalarından elde edilen veriler gösteriyor ki, güneş döngüleri yüzlerce milyon yıldır aktif olarak devam etmektedir. Kambriyen öncesinden kalma kayaların varv denen tortullarının ölçülmesi, ince tabakaların sürekli tekrar ettiğini gösterdi. Kayalar üzerindeki her bir yeni katmanın yaklaşık olarak 11 yılda bir oluştuğu ortaya kondu. Dünya'daki ilk atmosferin, güneş ışımasındaki değişimlere daha fazla hassas olduğu söylenebilir. Bu yüzden, yıllar boyunca Güneş'in fazlaca aktif olması buzul erimelerine ve kalın tortul yataklarının oluşmasına neden olabilir. Yıllık katman oluşumuna bunun neden olduğu tahmin ediliyor. Ancak alternatif açıklamalar da ileri sürülmüştür.
Ağaç halkalarının incelenmesi, geçmiş güneş döngülerinin daha detaylı bir resmini ortaya çıkarmıştır. Dendrokronoloji ve radyokarbon tarihleme yöntemi, doğrudan güneş gözlemi ile elde edilmiş güvenilir veriler ışığında, 11.400 yıl öncesine uzanan güneş lekesi aktivitelerini tekrar incelememizi sağladı.

Günümüze ulaşan en eski güneş lekesi kayıtları M.Ö. 364'te Çinli gökbilimci Gan De tarafından gökbilim kataloğuna geçirilmiştir. Milattan önce 28. Yüzyıldan itibaren, Çinli astronomlar düzenli olarak güneş lekelerini gözlemleyerek resmi kayıt altına alıyorlardı.
Batı dünyasındaki ilk kaydedilmiş güneş lekesi M.Ö. 300'lü yıllara rastlar. Bu leke, Platon ve Aristo'nun öğrencisi Antik Yunan bilgini Theophrastus tarafından kayıt altına alınmıştır. Daha fazla güneş lekesi gözlemleri M.S. 17 Mart 807'de, Benedictine monk Adelmus tarafından yapılmıştır. 8 gün boyunca devam eden bir güneş lekesi gözlemlemiştir. Ancak Adelmus bu lekeye Merkür geçişi diyerek yanlış bir sonuca varmıştır. Aynı zamanda, M.S. 813 yılında Şarlman'ın öldüğü zamanda büyük bir güneş lekesi daha görülmüştür. 1129'daki Güneş lekesi aktiviteleri John of Worcester tarafından tanımlanmıştır. 12. Yüzyılın sonlarında ise bu tanımlamaları Averroes yapmıştır. Ancak Galileo 1612 yılında doğru tanımlamaları getirene kadar, bu gözlemler yanlış yorumlanarak gezegen geçişleri olarak adlandırılmıştır.

Güneş lekelerinin teleskopla gözlemlenmesi 1610'lu yılların sonlarına rastlar. Bu gözlemler İngiliz gök bilimci Thomas Harriot ve Friz gök bilimciler Johannes ve David Fabricius tarafından yapılmıştır. Daha sonraki zamanlarda Galileo, Roma'daki gök bilimcilere güneş lekelerini gösteriyordu. Christoph Scheiner de muhtemelen kendi tasarımı olan gelişmiş bir helioskop kullanarak güneş lekelerini gözlemliyordu.
Güneş lekelerinin Güneş sistemi'nin doğası hakkındaki tartışmalarda önemi vardı. Bunlar Güneş'in kendi çevresi etrafında döndüğünü gösterdi. Lekelerin kaybolması ve tekrar ortaya çıkması Güneş'in değişken bir yapıda olduğunun kanıtınır. Aristo bu durumun aksine, bütün gökcisimlerinin değişmeyen bir küresel yapıda olduğunu söylemişti.
Rudolf Wolf, geçmiş döngüsel varyasyonlar üzerinde bir veritabanı oluşturulması amacıyla geçmiş kayıtlar üzerinde çalışmalar yaptı. Dikkatli güneş gözlemleri için gelişmiş teknoloji ve teknikler daha 1610 yılında bile olmasına rağmen, onun verileri sadece 1700'e kadar genişletilebildi. Gustav Spörer, daha sonra  1716'dan önce güneş lekelerinin çok nadir gözlendiği zamanlarda 70 yıllık bir döngü olduğunu öne sürdü. Bunun sebebi, Wolf'un 17. Yüzyıla güneş döngülerini taşıyamamış olmasıydı.
17. yüzyılın ikinci yarısı boyunca güneş lekelerinin nadiren kaydı alınmıştır. Daha sonraki analizler gösterdi ki olumsuz gözlemler referans gösterilmediği sürece gözlemsel verilerin eksikliği sorun değildir. Edward Maunder, Spörer'in önceki çalışmalarını geliştirerek Güneş'in bir döngü boyunca değişim gösterdiğini söyledi. Bu süre içinde Güneş lekeleri yüzeyden tamamen kaybolarak 1700'lü yıllarda tekrar oluşmaya başlamıştır. Bu bilgi güneş döngüsünün neden kaybolduğunu anlamamıza yardımcı olmuştur. Bu süre boyunca kutup ışıkları da görünmez olmuştur. Güneş tutulması boyunca güneşin taç küresinin olmaması bile 1715'e öncelikli olarak not edildi. Güneş faaliyetlerinin çok az olduğu 1645-1717 yılları arasındaki güneş döngüsü  "Maunder Minimumu" olarak bilinir.

Güneş lekelerinin sayılarındaki değişiklikler ilk defa Heinrich Schwabe tarafından 1826 ile 1843 arasında gözlenmiştir. Wolf'un ise 1848'de başlayan düzenli gözlemler yapılabilmesine olanak vermiştir. Wolf sayısı, bir dizi güneş gözlemiyle ilişkili olan, tek tek lekelerin veya leke gruplarının ölçümünü ifade eder. Aynı zamanda 1848'de Joseph Henry bir ekrana Güneş'in fotoğrafını yansıtarak Güneş lekelerinin çevresindeki bölgeye göre daha soğuk olduğuna karar verdi.
Güneş faaliyetlerinin kaldığı yerden tekrar başlamasıyla, Heinrich Schwabe 1844'te Astronomische Nachrichten (Astronomi Haberleri) adlı  dergide güneş lekelerinin sayısında döngüsel bir değişim olduğunu bildirdi.
Güneş, 1 Eylül 1859'da görünen yarımküresinde son derece güçlü bir güneş püskürtüsü yaydı. Bu olay 1859 Güneş Fırtınası olarak kayıtlara geçti. Bütün elektrik servisleri kesildi, en uzaktaki güney noktaları olan Havana, Hawaii ve Roma'dan bile görünebilen kutup ışıklarına neden oldu.

Lisans eğitimini MIT'den alan Amerikalı güneş astronomu George Ellery Hale, Güneş'in fotoğraflarını çekmek için kullanılan, spektroheliograf denilen aleti icat etmiştir. Bu aletle güneş girdaplarını keşfetmiştir. Hale, 1908 yılında değiştirilmiş bir spektroheliograf kullanarak, görüş alanının güneş diski üzerindeki güneş lekesi üzerinden geçtiği zamanlarda, hidrojen spektrumlarının Zeeman etkisi sergilediğini gösterdi. Bu olay, çiftler halinde görünen ve her biri zıt manyetik kutuplara karşılık gelen güneş lekelerinin temelde manyetik bir olgu olduğunu ilk defa göstermiş oldu. Hale tarafından yapılan daha sonraki çalışmalar, güneşin ekvatoru boyunca ayna simetrisi ile her iki yarımküredeki güneş lekelerinin birbirleri ile bağlantılı olduğunu ve güneş lekelerindeki manyetik kutuplarının doğu-batı uyumu için güçlü bir eğilim gösterdiğini ispat etti. Güneş lekelerinin manyetik alanındaki bu düzen şimdilerde "Hale–Nicholson kuralı" olarak veya kısaca "Hale'nin kuralı" olarak biliniyor.

4 Kasım 2003'te uydu aletleri 11 dakika boyunca güneş ışığıyla deyim yerindeyse yıkanarak en güçlü güneş püskürtüsü gözlendi. 486 numaralı güneş lekesi bölgesinin, X28 güneş püskürtüsünden akan X ışınları ürettiği tahmin edildi. Görsel ve holografik gözlemler Güneş'in uzak noktalarına kadar belirgin faaliyetlerin devam ettiğini gösterdi.
2000'li yıllardaki ölçümler ve aynı zamanda infrared spektral çizgilerinde yapılan gözlemler gösterdi ki  güneş lekelerindeki faaliyetler, muhtemelen yeni bir minimuma olanak verecek şekilde, tekrar yok olabilir. 2007'den 2009'a kadar, güneş lekesi faaliyetleri ortalamadan çok uzaktı. 2008'de, güneş minimumu için bile uç bir durum, zamanın yüzde 73'ünde Güneş lekesizdi. Sadece 1913'te daha fazlası belirgindi, yılın yüzde 85'inde temizdi. Güneş 2009 Aralığının ortalarına doğru, birkaç yıldır görünen güneş lekelerinin büyük bir grubu yüzeye çıktığı zamanlarda, durgunlaşmaya devam etti. Buna rağmen, güneş lekesi seviyesi normalin altındaydı.

2006'da, NASA bir sonraki güneş lekesi maksimumu için tahmin yürüttü. Yaklaşık 2022'deki zayıf maksimuma kadar, 2011 yılı boyunca 150 ila 200 arasında olacağını öngördü (30–50% 23. Döngüden güçlü). Tahminler doğru çıkmadı. Aksine, güneş döngüsü, maksimuma yakın olması gerektiği zamanlarda, 2010'da hala minimumda idi. Bu durum güneşin olağandışı olarak düşük faaliyette olduğunu gösterdi.
Jet rüzgarlarının kaybolması, solan lekeler, kutupların yakınındaki yavaşlayan faaliyetlere bağlı olarak, Ulusal Güneş Gözlemevi ve Hava Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı'ndan birbirinden bağımsız bilim insanları 2011 ve bir sonraki 11 yıl boyunca güneş lekesi döngüsünün (25. Döngü) çok fazla azalacağını veya tamamen kaybolacağını tahmin etti.

Güneş lekelerinin ayrıntıları hala bir araştırma konusu olmasına rağmen, Güneş lekeleri Güneş'teki ısıyayımsal bölgenin manyetik kış tüpü ile benzer görünüyor. Tüplerdeki gerilim belirli bir limite ulaşırsa, lastik gibi bükülür ve Güneş'in yüzeyinde patlar. Patlama noktalarında ısının yayılması kısıtlanır, enerji yüzey sıcaklığı ile birlikte Güneş'in içinden akarak azalır.
Wilson etkisi, aslında güneş lekelerinin yüzeydeki çöküntü olduğunu söyler. Zeeman etkisini kullanarak yapılan gözl

Güneş püskürtüsü veya güneş patlaması, Güneş'in gaz yuvarında (atmosfer) gerçekleşen şiddetli patlamalara verilen addır. Bu patlamalar milyarlarca megaton gücünde olup, genelde saatte 1.000.000 km/saat hızla hareket ederler. 6 × 1025 Patlama sonucunda joule'e kadar enerji açığa çıkarabilir. Güneş püskürtüsü nedeniyle Dünya atmosferine normalin üzerinde küçük dalga boylu radyasyon parçacıkları girer. Bu püskürtüler sonucunda yeryüzündeki iletişim ve güç ağları olumsuz yönde etkilenebilir.
Güneş patlamaları, Güneş atmosferinin bütün tabakalarını (fotosfer, korona ve kromosfer) etkiler, plazmayı onlarca milyon kelvine çıkarıp elektronları, protonları ve daha ağır iyonları neredeyse ışık hızıyla uzaya fırlatır. Ayrıca bütün elektromanyetik tayfa yayılmış radyasyon üretirler. Çoğu Güneş patlamaları, şiddetli manyetik alanların fotosfere girdiği Güneş lekeleri gibi aktif bölgelerde oluşur.
Güneş püskürtüleri magnetik birleşmelerden dolayı oluşurlar. İlk oluşum ise 1859 yılında gözlemlenmiştir ve Carrington Olayı olarak adlandırılır.

"Superflares could kill unprotected astronauts". NewScientist.com. 23 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2005. 
Mewaldt, R.A., et al. 2005. Space weather implications of the 20 January 20, 2005 solar energetic particle event. Joint meeting of the American Geophysical Union and the Solar Physics Division of the American Astronomical Society. May 23-27. New Orleans. Abstract14 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Solar Flares NASA Video from 2003
Solar Flares Solar & Heliospheric Observatory Video from 2002
Solar Cycle 24 and VHF Aurora Website (www.solarcycle24.com)20 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Solar Weather Site4 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
STEREO Spacecraft Site 23 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Early BBC report on the November 4, 2003 flare 25 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Later BBC report on the November 4, 2003 flare 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA SOHO observations of flares 19 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stellar Flares 15 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - D. Montes, UCM.
The Sun 23 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - D. Montes, UCM.
ASC / Alliances Center for Astrophysical Thermonuclear Flashes 11 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'The Sun Kings', lecture by Dr Stuart Clark on the discovery of solar flares given at Gresham College, 12 September 2007 (available as a video or audio download as well as a text file).
An X Class Flare Region on the Sun 7 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - NASA Astronomy Picture of the Day
Sun trek website 6 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. An educational resource for teachers and students about the Sun and its effect on the Earth
NASA - Carrington Super Flare1 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA May 6, 2008
Archive of the most severe solar storms16 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animated explanation of Solar Flares from the Photosphere10 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (University of Glamorgan)

Güneş rüzgârı, Güneş'in üst atmosferinden yayılan bir plazma dalgasıdır. Büyük çoğunluğu, enerjileri genellikle 1,5 ve 10 keV arası olan elektronlar, protonlar ve alfa parçacıklarından oluşur. Bu parçacık akımının yoğunluk, sıcaklık ve hız nicelikleri zamana ve Güneş'in boylamına göre değişkenlik gösterir. Bu parçacıklar, Güneş tacının yüksek sıcaklığından gelen yüksek enerjileri ve maruz kaldıkları manyetik, elektriksel ve elektromanyetik fenomen sayesinde Güneş'in kütleçekiminden kurtulabilirler.
Güneş rüzgârı süpersonik bir şekilde dışarıya doğru uzak mesafelere doğru yayılarak, yıldızlararası maddeyle çevrili devasa hacimdeki balonumsu bir alan olan heliosferi doldurur. Bu konuyla bağlantılı diğer fenomenler arasındaysa; kutup ışıkları (Kuzey ve Güney ışıkları), kuyrukluyıldızların her zaman Güneş'ten dışarıya doğru olan plazma kuyrukları ve manyetik alan çizgilerinin yönünü değiştirip Dünya'daki güç şebekelerinde güçlü akımları oluşturabilen jeomanyetik fırtınalar yer almaktadır.

Güneş'ten dışarıya doğru çıkan devamlı parçacık dalgalarının var olduğu düşüncesi ilk olarak İngiliz astronom Richard C. Carrington tarafından ortaya atılmıştır. 1859'da, Carrington ve Richard Hodgson bağımsız bir şekilde daha sonra Güneş patlaması adı verilen gözlemler yaptılar. Bu, Güneş'in atmosferinden gelen ani enerji patlamasıdır. Ertesi gün, bir jeomanyetik fırtına gözlemlendi ve Carrington bu iki olay arasında bir bağlantı olduğundan şüphelendi. George FitzGerald daha sonra, maddenin, Güneş'ten uzağa doğru düzenli olarak ivmelendiğini ve birkaç gün sonra da Dünya'ya ulaştığını öne sürdü.

1910 yılında İngiliz astrofizikçi Arthur Eddington, Comet Morehouse'daki bir makalenin dipnotunda, temel bir şekilde ve isim vermeden Güneş rüzgârının varlığını öne sürdü. Eddington ayrıca bir önceki yıl Royal Institution adresinde benzer bir tahmin yapmış olmasına rağmen bu fikir hiçbir zaman tam olarak kavranamadı. Sonraki durumda, Comet Morehouse çalışmalarında, dışarıya fışkıran bu materyalin, içerisinde iyon olduklarını düşündüğü elektronlar içerdiği fikrini ortaya attı. Bunların her ikisi de olduğu fikrini öne süren ilk kişi ise Norveçli fizikçi Kristian Birkeland'dı. Birkeland'ın jeomanyetik araştırmaları da auroral aktivitelerin kesintisiz olduğunu gözler önüne serdi. Bu görüntüler ve diğer jeomanyetik aktivite, Güneş'ten gelen parçacıklar tarafından üretildiğinden, Dünya'nın sürekli bir şekilde " Güneş'ten gelen elektrik parçacıklarından oluşan ışınlar" tarafından bombalandığı sonucuna vardı. 1916 yılında, Birkeland “ Fiziksel bir bakış açısından, bu Güneş ışınları sadece negatif veya pozitif ışınlar değil, her iki türdendirler.” düşüncesini öne sürdü. Başka bir deyişle, Güneş rüzgârları hem negatif elektronlar, hem de pozitif iyonlar içerir. 3 yıl sonra 1919'da, Frederick Lindemann da, her iki polaritedeki parçacıkların, protonların da tıpkı elektronlar gibi Güneş'ten geldiğini öne sürdü.
1930'lu yıllarda bilim adamları, bu solar koronaların sıcaklıklarının, uzayın içerisinde gittikleri yollardan dolayı bir milyon Celcius olduğunu saptadılar (tam tutulmalarda görüldüğü gibi). Daha sonra spektroskopik çalışmalar da bu olağandışı sıcaklığı doğruladı. 1950'li yılların ortalarında İngiliz matematikçi Sydney Chapman, böyle bir sıcaklıktaki gazın özelliklerini hesapladı ve çok iyi bir süper iletken olduğu için Dünya'nın yörüngesinden öteye doğru bir yol izlemesi gerektiğini kararlaştırdı. Yine 1950'lerde, Alman bir bilim insanı olan Ludwig Biermann, bir kuyrukluyıldız, Güneş'e doğru veya Güneş'ten uzağa doğru gidiyor olsa da kuyruğunun her zaman Güneş'ten uzağa doğru yönlenmesi durumuna merak saldı. Biemann bu durumun sebebinin, Güneş'in dışarıya doğru, parçacıklardan oluşan sabit bir dalga yaymasından dolayı kuyrukluyıldızların kuyruklarının bu dalgalardan dolayı dışarıya doğru olması gerektiğini öne sürdü. Wilfried Schröder, Who First Discovered the Solar Wind? adlı kitabında, Alman astronom Paul Ahnert'in Whipple-Fedke (1942g) kuyrukluyıldızı üzerindeki araştırmalarına dayanarak, bir Güneş fırtınası ile kuyrukluyıldız kuyruğunun yönünün birbiri ile alakalı olduğunu öne süren ilk kişi olduğunu ortaya koymaktadır.
Eugene Parker, Chapman'ın modelinde Güneş'te yayılan ısının ve Bermann'ın hipotezindeki kuyrukluyıldızın kuyruğunun dışarıya doğru olması durumunun aynı fenomenin sonucu olması gerektiğini fark etti ve bu terimi "Güneş fırtınası" olarak isimlendirdi. 1958'de Parker, Güneş'in koronasının Güneş'in kütleçekiminden güçlü bir şekilde etkileniyor olmasına rağmen yine de ısıyı, uzak mesafelerde halen çok sıcak olmasında rağmen, iyi ileten bir iletken olduğunu gösterdi. Güneş'ten olan uzaklık arttıkça kütleçekimi azalığı için, dışarı koronal atmosfer süpersonik bir şekilde yıldızlararası uzaya doğru kaçar. Bunun da ötesinde, yerçekiminin azalması etkisinin, bir de Laval başlığı (ses altıdan süpersonik akışa dönüşümü tetikler) gibi aynı şekilde hidrodinamik akış üzerinde de etkisi olduğunu fark eden ilk kişi Parker'dı.
Parker'ın Güneş rüzgârı hipotezine muhalefet güçlüydü. Parker'ın 1958 yılında Astrophysical Journal'a sunduğu kâğıt iki yorumcu tarafından şiddetle reddedildi. Bu kâğıt, editör Subrahmanyan Chandrasekhar (daha sonra 1983 Nobel Fizik Ödülü'nü aldı) tarafından kurtarıldı.
Ocak 1959'da, Sovyet uydusu Luna 1 ilk doğrudan Güneş rüzgârı gözlemiş ve gücünü ölçülmüştür. Bu rüzgârlar yarıküre iyon tuzakları ile tespit edilmiştir. Konstantin Gringauz tarafından yapılan keşif, Luna 2, Luna 3 tarafından ve daha uzakta olan Venera 1 ölçümleri ile doğrulanmıştır. Üç yıl sonra kendi ölçümleri Mariner 2 uzay aracı kullanan Amerikalılar (Neugebauer ve iş arkadaşları) tarafından gerçekleştirilmiştir.
1990'ların sonlarında SOHO uzay aracı üzerindeki Ultraviyole koronal Spektrometre (UVCS) cihazı Güneş'in kutuplarından kaynaklanan hızlı Güneş rüzgârının ivmelenme bölgesini gözlemledi ve bu rüzgârın, yalnız başına termodinamik genişlemeden daha hızlı hızlandığını buldu. Parker'ın modeli, rüzgârın fotosferden yaklaşık 4 Güneş yarıçapı rakımda süpersonik akışına geçiş yapması gerektiğini öngördü; ancak bu geçiş (veya "ses noktası"), belki de fotosferden sadece 1 Güneş yarıçapı yukarıda, bazı ek mekanizmaların da bu Güneş rüzgârını Güneş'ten uzağa hızlandırdığı düşünüldüğünde, çok daha düşük görünüyor. Hızlı rüzgârın ivmelenmesi hala tamamen anlaşılmış değildir ve Parker'ın teorisi ile bütün bir halde izah edilemez. Fakat bu hızlanma için olan yerçekimi ve elektromanyetik açıklamalar daha önce Hannes Alfvén'in 1970 Nobel ödülü kağıdında detaylı bir şekilde anlatılmıştır.
Kapalı ve açık alan çizgileri dahil, Güneş koronasında oluşan Güneş rüzgârının ilk sayısal simülasyonu, 1971 yılında Pneuman ve Kopp tarafından gerçekleştirildi. Sabit durumdaki manyetohidrodinamik denklemleri, bir başlangıç dipolar dizilimiyle başlayıp iteratif bir şekilde çözüldü.
1990 yılında, Ulysses probu kutuplara yakın yerlerdeki Güneş rüzgârlarını inceleme için çalıştırıldı. Bütün öncelikli gözlemler Güneş Sistemi'nin tutulum düzlemlerinde yapıldı.

Güneş rüzgârlarının eski modelleri, materyalleri ivmelendirmek için temel olarak ısı enerjisini kullanırken 1960'larda Güneş rüzgârının yüksek hızının tek sebebinin termal ivmelenme olmadığı açıktı. Bilinmeyen ek bir ivmelendirme mekanizması gerekliydi ve bu ivmelendirme Güneş atmosferindeki manyetik alanlarla ilişkiliydi.
Güneş'in koronası veya genişletilmiş dış tabakası, plazmanın bir milyon Celciusun üzerindeki derecelere kadar ısıtıldığı bir bölgedir. Termal çarpışmaların bir sonucu olarak, iç koronadaki parçacıkların menzil ve dağılım bakımına olan hızları Maxwellian dağılımıyla tanımlanmaktadır. Bu parçacıkların ortalama hızı yaklaşık olarak 145 km/sn ve bu hız solar kurtulma hızı olan 618 km/sn'den düşüktür. Fakat parçacıkların pek bir azı kaçış hızı olan 400 km/sn'ye varabilecekleri enerjilere ulaşırlar ve bu, Güneş rüzgârlarını beslemelerini sağlar. Aynı sıcaklıkta elektronlar, çok daha küçük kütlelerinden dolayı, kaçış hızına ulaşır ve Güneş'ten uzaktaki iyonları ve yüklü atomları hızlandıran bir elektrik alan oluşturur.
Güneş rüzgârı tarafından Güneş'ten taşınan parçacıkların toplamı yaklaşık olarak saniye başına 1,3×1036'dır. Bu sebeple, sene başına düşen toplam kütle kaybı yaklaşık olarak (2-3)×10-14 Güneş kütlesidir veya saniye başına bir milyar kilogramdır. Bu, her 150 milyon yılda Dünya'nın kütlesine eşit miktarda kütle kaybına eşittir. Fakat Güneş'in sadece %0,01'i Güneş rüzgârlarıyla kaybedilmiştir. Diğer yıldızların çok daha güçlü yıldızsal rüzgârları vardır ve bu rüzgârlar çok daha belirgin miktarda kütle kayıplarına sebep olur.

Güneş rüzgârı sırasıyla, yavaş Güneş Rüzgârı ve Hızlı Güneş rüzgârı olmak üzere iki bileşene ayrılmıştır. Yavaş Güneş rüzgârı 400 km/sn hıza, 1,4–1,6×106 K sıcaklığa ve koronaya yakın eşdeğerlikte bir kompozisyona sahiptir. Buna karşın, Hızlı Güneş rüzgârı 750 km/sn hıza, 8×105 K sıcaklığa ve Güneş'in fotosferine yakın eşdeğerlikte bir kompozisyona sahiptir. Yavaş Güneş rüzgârı, hızlı Güneş rüzgârına kıyasla iki kat yoğunluğa sahip olmakla beraber yoğunluk bakımına daha fazla değişkenlik gösterir. Yavaş rüzgâr ayrıca türbülans alanları ve geniş ölçülü yapılarıyla beraber çok daha kompleks bir yapıya sahiptir.
Görünüşe göre yavaş Güneş rüzgârı, Güneş'in "flama kemeri" denilen bir bölgesinden kaynaklanmaktadır. koronal flamalar kapalı manyetik döngüler boyunca iç plazmanın taşıyarak, bu bölgeden dışarıya doğru uzanır. 1996 ve 2001 yılları arasındaki Güneş gözlemleri, yavaş Güneş rüzgârı salınımlarının, solar minimum (Solar aktivitenin en düşük olduğu dönem) sırasında ekvator etrafındaki 30–35° enlemleri arasında oluştuğunu ve minimum azaldıkça da kutuplara doğru genişlediğini göstermiştir. Solar maksimum zamanında, kutupların da yavaş Güneş rüzgârı yaydıkları tespit edilmiştir.
Hızlı Güneş rüzgârının ise taç küre deliği denilen, Güneş'in manyetik alanındaki huni benzeri açıklıklardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Böyle açık çizgiler Güneş'in manyetik kutupları çevresinde öze

Güneş tutulması, Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır. Tutulmanın olması için Ay'ın yeni ay evresinde olması ve Dünya'ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir. Bir yıl içinde Ay, Dünya çevresinde yaklaşık on iki kez dönmesine karşın, Ay'ın yörünge düzlemi ile Dünya'nın yörünge düzlemi arasında beş derece kadar bir açı olması sonucu, Ay her defasında Güneş'in tam önünden geçmez ve dolayısıyla bu çakışma seyrek olarak oluşur. Bu yüzden, yılda iki ile beş arasında Güneş tutulması gözlemlenir. Bunlardan en çok ikisi tam tutulma olabilir. Güneş tutulması Dünya üzerinde dar bir koridor izler. Bu yüzden herhangi bir bölge için Güneş tutulması çok ender bir olaydır.

Tam güneş tutulması: Ay'ın Güneş'i Dünya'dan disk halinde görünen ışık yuvarını tümüyle örtmesi ile oluşur. Güneş'in çok parlak olan ışık yuvarı Ay'ın karanlık gölgesi ile örtülür ve Güneş'in ışık yuvarından çok daha soluk olan taç küre çıplak gözle görülebilir hale gelir. Tutulmaya ancak tam tutulma zamanında güvenli olarak çıplak gözle bakılabilir. Bu sırada hava, parlak yıldızlar ve gezegenler gözle görülebilecek kadar kararır. Tam tutulma, Dünya yüzeyindeki dar bir koridorda gözlenebilir.
Hibrit güneş tutulması: Tutulmanın Dünya yüzeyinin bazı bölgelerinde tam, bazı bölgelerinde halkalı olarak gözlenmesi demektir. Hibrit tutulmalar ender olarak görülür.
Halkalı güneş tutulması: Ay'ın, Güneş'in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş'i tam örtmediği zaman gözlemlenir. Ay'ın çapı, Güneş'in ışık yuvarının çapının yaklaşık 400'de biridir. Ancak Ay'ın Dünya'ya uzaklığı, Güneş'in uzaklığının yine yaklaşık 400'de biridir. Bu yüzden Ay'ın Dünya'dan görünür büyüklüğü Güneş ile yaklaşık olarak aynıdır. Ancak gerek Dünya'nın Güneş çevresindeki, gerekse Ay'ın Dünya çevresindeki yörüngeleri tam daire olmadığından, Ay her tam kavuşumlu geçişte Güneş'i tam olarak örtmez. Bu durumda, Güneş diskinin Ay tarafından örtülmeyen kısmı, Dünya'dan halka şeklinde gözlemlenir.
Parçalı güneş tutulması: Ay'ın Güneş'i kısmen örtmesi sonucunda oluşur. Her tam ve halkalı tutulma, parçalı tutulma olarak başlar ve tam kavuşumdan sonra yine parçalı tutulma halinde devam eder ve biter. Tam tutulma sırasında, tutulmanın tam olarak gözlenebildiği Dünya yüzeyindeki dar koridorun dışındaki geniş alanlarda, tutulma parçalı tutulma olarak görülür.

Çok kısa bir süre bile olsa Güneş'e doğrudan bakmak, göz retinasında kalıcı hasara ve dolayısıyla körlüğe varan görüş kalıcı görüş bozukluklarına neden olabilir. Retina acıya duyarlı olmadığından, bu hasarın oluşma hissi algılanmaz.
Olağan koşullar altında Güneş, doğrudan bakılamayacak kadar parlaktır. Ancak tutulma sırasında Güneş kısmen örtüldüğünde, parlaklığı azalıp doğrudan bakılabilir olduğu yanılsaması kolaylıkla oluşabilir. Özellikle çocuklar ve deneyimsiz gözlemciler bu yanılgıya kolaylıkla düşebilirler. Göz bebeği en parlak nesneye değil, ortamdaki toplam ışığa göre tepki verir. Dolayısıyla göz bebeği Güneş diski kısmen örtüldüğünde, Güneş'in normal haline bakıldığı durumdan daha geniş olur, böylelikle retina Güneş'in örtülmeyen kısmından gelen ışınıma daha çok maruz kalır. Bu yüzden, tam tutulma süresi dışında tutulma halindeki Güneş'e doğrudan bakmak, normal koşullardaki Güneş'e bakmaktan daha tehlikelidir. Güneş'e özel önlem alınmaksızın dürbün, teleskop, fotoğraf makinesi vizörü gibi optik araçlarla bakmak ise, çıplak gözle bakmaktan çok daha tehlikelidir.

Parçalı ve halkalı Güneş tutulmalarının izlenmesi, özel göz koruması gerektirir. Güneş diski, ancak Güneş ışınımının zararlı bölümünün uygun şekilde filtrelenmesi ile güvenli olarak izlenebilir. Güneş gözlükleri, yeterli olmadığından uygun değildir. Ancak uygun olarak tasarlanıp üretilmiş sertifikalı Güneş filtreleri Güneş tutulmasının doğrudan izlenmesi için güvenli olabilir.
Güneş diskinin en güvenli izlenme yöntemi, projeksiyondur. Bu yöntem, Güneş görüntüsünün, dürbün, teleskop ya da dip kısmında yaklaşık 1 mm çapında bir delik açılmış bir karton kutu kullanılarak beyaz bir kağıda düşürülmesi ile gerçekleştirilebilir. Güneş'in bu şekilde yansıtılmış görüntüsü güvenle izlenebilir.
Parçalı tutulma sırasında, Güneş'in ne kadarının örtüldüğüne bağlı olarak havada kararma fark edilebilir. Ancak Güneş koronası (taç tabaka) görünmez. Güneş'in yaklaşık üçte ikisi veya daha çoğu örtüldüğünde gün ışığının solduğu anlaşılabilir.

Tam Güneş tutulmasını, Güneş'in ışıkküresi Ay'ın diski tarafından tam olarak örtüldüğünde, çıplak gözle, dürbünle veya teleskopla doğrudan izlemek güvenlidir. Güneş tacı (korona) bu sırada gözlemlenebilir, renkyuvarı ve hatta Güneş püskürtüsü görülebilir.

Ay'ın diski Güneş'in ışıkyuvarını tam olarak kapatmadan önce Baily boncukları görülür. Bunlar, Ay vadilerinden kaçıp Dünya'ya ulaşan Güneş ışınlarıdır. Tam tutulma, son gün ışığının Ay diskinin kenarından kurtulduğu anda görülen elmas yüzük etkisi ile başlar. Elmas yüzük yok olur, hava belirgin olarak kararır, parlak yıldızlar ve gezegenler görünür. Tam tutulma, baştakinin tam karşı tarafından ilk gün ışığının gözükmesi ile tekrar oluşan elmas yüzük etkisi ve hemen ardından tekrar görünen Baily boncukları ile sona erer.

Güneş tutulmaları ve depremler arasında bir bağlantı olduğu yolunda kimi çevrelerde inanışlar bulunmaktadır. Özellikle 11 Ağustos 1999 tam Güneş tutulmasından kısa bir süre sonra gerçekleşen 1999 Gölcük Depremi ardından bu inanışın yaygınlaştığı görülmektedir. Ancak gerek astronomi, gerekse deprem bilimi uzmanları, bu iki doğa olayı arasında herhangi bir nedensel ilişki bulunmadığını açıklamışlardır.

Ay Tutulması

http://www.eclipse2006.boun.edu.tr/ 25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.istanbul.edu.tr/fen/astronomy/eclipse/ 13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080905072435/http://astom.omu.edu.tr/2006_tutulma.html
[1] 28 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Handle Sistemi, kalıcı tanımlayıcıların veya işleyicilerin bilgi kaynaklarına atandığı Ulusal Araştırma Girişimleri Şirketi'nin (Corporation for National Research Initiatives) tescil kaydı sistemidir.
Bilgisayarda başka bir yerde kullanılan işleyiciler gibi, Handle Sistemi işleyicileri de opaktır ve temel kaynak hakkında hiçbir bilgi içermez, yalnızca kaynakla ilgili meta verilere bağlıdır. Sonuç olarak, işleyiciler meta verilerde yapılan değişikliklerle geçersiz kılınmıyor.
Sistem, Ulusal Araştırma Girişimleri Kurumundaki (Corporation for National Research Initiatives-CNRI) Bob Kahn tarafından geliştirilmiştir. Orijinal çalışma 1992 ve 1996 yılları arasında Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı (Defense Advanced Research Projects Agency - DARPA) tarafından finanse edildi. Bu çalışma dağıtılan dijital nesne hizmetleri için daha geniş bir çerçevenin bir parçası oldu.Böylece bu sistem World Wide Web' in erken dönemlerinde World Wide Web' e benzer amaçlarla World Wide Web ile eşzamanlı var oldu.

Hypertext
OpenURL
Permalink
Resource Description Framework
Semantic Web

Resmî site
Persistent identifiers5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. project at Paradigm27 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayashi çizgileri (İngilizce: Hayashi track)  astronomide oluşmakta olan ve kütleleri Güneş kütlesinin üç katından az olan yıldızların geçirdiği evrelerden biridir. Bu çizgiler adlarını Japon astronum Chushiro Hayashi'den (1920-2010) almıştır.
Anakol yıldızlarının parlaklık ve yüzey sıcaklıkları Hertzsprung-Russell diyagramı (HR diyagramı) üzerinde gösterilecek olursa yıldızların parlaklıklarının kütle ile arttığı gözlenir. Ancak henüz oluşmakta olan önyıldızlar bu kurala uymazlar ve ana koldaki benzer yıldızlara göre çok daha parlak olurlar. Bununla birlikte, önyıldızların yüzey sıcaklıkları ana koldaki benzer kütleli yıldızlardan daha düşüktür. Daha parlak olmalarının sebebi daha düşük yoğunluklu, daha büyük hacimli olmaları ve daha geniş yüzeyden ışınım yapmalarıdır. Hayashi önyıldızların ana kol yıldızlardan daha serin olduklarını, fakat belli bir sıcaklıktan daha düşük olamayacaklarını ortaya koydu.
Hayashi 1960 lı yıllarda önyıldızların bir süre sonra daha yoğunlaşacaklarını, yüzey alanlarının ve dolayısıyla parlaklıklarının azalacağını  öngördü. Ayrıca, bu arada yüzey sıcaklıklarının  da bir ölçüde arttığını hesapladı. Hayashi'nin bu öngörüsü yeni oluşmakta olan  yıldız kümelerindeki gözlemlerle de uyuştu.
Hayashi'nin ön görüsü HR diyagramında gösterilebilir. Buna göre önyıldız benzerlerinden çok daha parlaktır. Yani şamanın üst kısımlarındadır. Buna karşılık yüzey sıcaklığı daha düşük olduğu için anakol yıldızların sağ tarafındadır. Önyıldızın parlaklığını azalması önyıldızın HR diyagramında aşağı doğru hareket etmesi anlamına gelir. Diagram üzerinde önyıldızın hemen hemen dikey olarak aşağı doğru hareketi, Hayashi çizgisi olarak bilinir. Baştaki kütleye bağlı olarak her yıldızın kendi Hayashi çizgisi vardır. Fakat bu çizgiler birbirine benzer. 
Hayashi çizgileriyle tanımlanan bu evrede genellikle önyıldızlar çok kararsızdırlar ve çok güçlü patlama ve yıldız rüzgarlarına sebep olurlar. Bu karasızlık dönemindeki yıldızlara T Tauri yıldızı denilir.

Douglas Gough tarafından türetilen bir terim olan Helyosismoloji, Güneş'in yapısını ve dinamiklerini salınımları yoluyla inceleyen bilimdir. Bunlar esas olarak Güneş yüzeyine yakın konveksiyonla sürekli olarak yönlendirilen ve sönümlenen ses dalgalarından kaynaklanır. Sırasıyla Dünya'nın veya yıldızların salınımları yoluyla incelenmesi olan jeosismoloji veya asterosismolojiye (Gough tarafından da türetilmiştir) benzer. Güneş'in salınımları ilk kez 1960'ların başında tespit edilmiş olsa da, salınımların Güneş boyunca yayıldığı ve bilim adamlarının Güneş'in derin iç kısımlarını incelemesine olanak sağlayabileceği ancak 1970'lerin ortalarında fark edildi. Modern alan, Güneş'in rezonans modlarını doğrudan inceleyen küresel helyosismoloji ve bileşen dalgalarının Güneş'in yüzeyine yakın yayılmasını inceleyen yerel helyosismoloji olarak ikiye ayrılmıştır.
Helyosismoloji bir dizi bilimsel buluşa katkıda bulunmuştur. Bunlardan en dikkate değer olanı, Güneş'ten geleceği tahmin edilen nötrino akışının yıldız modellerindeki kusurlardan kaynaklanamayacağını ve bunun yerine parçacık fiziğiyle ilgili bir sorun olması gerektiğini göstermekti. Güneş nötrino sorunu olarak adlandırılan sorun, sonuçta nötrino salınımları ile çözüldü. Nötrino salınımlarının deneysel keşfi, 2015 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Helyosismoloji aynı zamanda Güneş'in çekim potansiyelinin dört kutuplu (ve daha yüksek dereceli) momentlerinin doğru ölçümlerine de olanak tanıdı; ki, bunlar Genel Görelilik ile tutarlıdır. Güneş'in iç dönüş profiline ilişkin ilk helyosismik hesaplamalar, katı bir şekilde dönen çekirdek ve diferansiyel olarak dönen bir zarf şeklinde kaba bir ayrım göstermiştir. Sınır tabakası artık takoklin olarak bilinmektedir ve güneş dinamosu için önemli bir bileşen olduğu düşünülmektedir. Her ne kadar kabaca güneş konveksiyon bölgesinin tabanıyla örtüşse de (aynı zamanda helyosismoloji yoluyla da çıkarım yapılıyor), konveksiyon bölgesiyle bağlantılı ve baroklinisite ile Maxwell stresleri arasındaki etkileşim tarafından yönlendirilen meridyensel bir akışın bulunduğu bir sınır katmanı olması nedeniyle kavramsal olarak farklıdır.
Helyosismoloji en çok, ilk olarak Avustralya yazında Güney Kutbu yakınlarından kesintisiz gözlemlerle başlayan, Güneş'in sürekli izlenmesinden yararlanır. Buna ek olarak, çoklu güneş döngüleri üzerinde yapılan gözlemler, helyosismologların Güneş'in yapısındaki onlarca yıl boyunca meydana gelen değişiklikleri incelemesine de olanak tanımıştır. Bu çalışmalar, onlarca yıldır faaliyet gösteren Küresel Salınımlar Ağı Grubu (GONG) ve Birmingham Güneş Salınımları Ağı (BiSON) gibi küresel teleskop ağları tarafından mümkün kılınmaktadır.

Güneş salınımı modları, hidrostatik dengede kabaca küresel simetrik, kendi kendine yerçekimine sahip bir sıvının rezonans titreşimleri olarak yorumlanır. Daha sonra her mod yaklaşık olarak yarıçap 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 fonksiyonunun çarpımı ve küresel bir harmonik 
  
    
      
        
          Y
          
            l
          
          
            m
          
        
        (
        θ
        ,
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle Y_{l}^{m}(\theta ,\phi )}
  
 olarak temsil edilebilir ve sonuç olarak aşağıdakileri etiketleyen üç kuantum sayısıyla karakterize edilebilir:

Radyal düzen olarak bilinen, yarıçaptaki düğüm kabuklarının sayısı 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 ;
açısal derece olarak bilinen, her küresel kabuktaki düğüm dairelerinin toplam sayısı 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 ; ve
Azimut sırası olarak bilinen, boyuna olan düğüm dairelerinin sayısı 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
.
Salınımların iki kategoriye ayrıldığı gösterilebilir: iç salınımlar ve özel bir yüzey salınımları kategorisi. Daha spesifik olarak şunlar vardır:

Basınç modları özünde sabit ses dalgalarıdır. Baskın geri çağırıcı kuvvet (yüzdürme kuvveti yerine) basınçtır, dolayısıyla adı da buradan gelir. İç kısımla ilgili çıkarımlar için kullanılan tüm güneş salınımları p modlarıdır; frekansları yaklaşık 1 ila 5 milihertz arasındadır ve açısal dereceleri sıfırdan (tamamen radyal hareket) ila 
  
    
      
        
          10
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{3}}
  
 mertebesine kadar değişir. Genel olarak konuşursak, enerji yoğunlukları yarıçapla ses hızıyla ters orantılı olarak değişir, dolayısıyla rezonans frekansları ağırlıklı olarak Güneş'in dış bölgeleri tarafından belirlenir. Sonuç olarak bunlardan güneş çekirdeğinin yapısını çıkarmak zordur.

Yerçekimi modları, ışınımsal iç kısım veya atmosfer gibi konvektif olarak kararlı bölgelerle sınırlıdır. Geri çağırıcı kuvvet ağırlıklı olarak kaldırma kuvvetidir ve dolayısıyla dolaylı olarak yer çekimidir ki isimleri de buradan gelir. Konveksiyon bölgesinde hızla kaybolurlar ve bu nedenle iç modların yüzeyde küçük genlikleri vardır ve tespit edilmesi ve tanımlanması son derece zordur. Sadece birkaç g modunun ölçümünün bile Güneş'in derin iç kısmına ilişkin bilgimizi önemli ölçüde artırabileceği uzun zamandır bilinmektedir. Bununla birlikte, dolaylı tespitler hem iddia edilmiş  hem de bunlara karşı çıkılmış olmasına rağmen, hiçbir bireysel g modu henüz kesin olarak ölçülmemiştir. Ayrıca, konvektif olarak kararlı atmosferle sınırlı benzer yerçekimi modları da olabilir.

Yüzey yerçekimi dalgaları derin sudaki dalgalara benzer ve Lagrangian basınç pertürbasyonunun esasen sıfır olması özelliğine sahiptir.Yüksek derecedeki 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 karakteristik bir mesafeye nüfuz ederek 
  
    
      
        R
        
          /
        
        ℓ
      
    
    {\displaystyle R/\ell }
  
 olur ki burada 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 güneş yarıçapıdır. İyi bir yaklaşımla, derin su dalgası dağılım yasası olarak adlandırılan yasaya uyarlar: 
  
    
      
        
          ω
          
            2
          
        
        =
        g
        
          k
          
            
              h
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ^{2}=gk_{\rm {h}}}
  
 Güneş'in katmanlaşmasına bakılmaksızın, 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 açısal frekanstır, 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 yüzey yerçekimi ve 
  
    
      
        
          k
          
            
              h
            
          
        
        =
        ℓ
        
          /
        
        R
      
    
    {\displaystyle k_{\rm {h}}=\ell /R}
  
 yatay dalga sayısıdır, ve bu ilişkiye asimptotik 
  
    
      
        
          k
          
            
              h
            
          
        
        →
        ∞
      
    
    {\displaystyle k_{\rm {h}}\rightarrow \infty }
  
 olarak eğilimlidir.

Sismolojide başarıyla kullanılan salınımlar esasen adyabatiktir. Bu nedenle dinamikleri, basınç kuvvetlerinin 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 (artı varsayılan Maxwell gerilmeleri) eylemsizlik yoğunluğuna 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 sahip maddeye karşı etkisidir; bu da adyabatik değişim altında aralarındaki ilişkiye bağlıdır ve genellikle (birinci) adyabatik üs 
  
    
      
        
          γ
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{1}}
  
 aracılığıyla ölçülür. 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 ve 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 değişkenlerinin denge değerleri (dinamik olarak küçük açısal hız 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 ve manyetik alanla 
  
    
      
        
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle {\rm {B}}}
  
 birlikte), Güneş'in toplam kütlesine 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 ve yarıçapına 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 bağlı olan hidrostatik destek kısıtlamasıyla ilişkilidir. Açıkçası, salınım frekansları 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 yalnızca sismik değişkenlere 
  
    
      
        ρ
        (
        p
        ,
        Ω
        ,
        
          
            B
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho (p,\Omega ,{\rm {B)}}}
  
, 
  
    
      
        
          γ
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{1}}
  
, 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 ve 
  
    
      
        
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle {\rm {B}}}
  
 veya bunların herhangi bir bağımsız fonksiyonuna bağlıdır. Sonuç olarak bilginin doğrudan elde edilebilmesi yalnızca bu değişkenler ile ilgilidir. Adyabatik ses hızının karesi 
  
    
      
        
          c
          
            2
          
        
        =
        
          γ
          
            1
          
        
        p
        
          /
        
        ρ
      
    
    {\displaystyle c^{2}=\gamma _{1}p/\rho }
  
 yaygın olarak benimsenen bir fonksiyondur çünkü akustik yayılımın esas olarak bağlı olduğu miktar budur. Helyum bolluğu gibi sismik olmayan diğer miktarların özellikleri 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 veya ana dizi yaşı 
  
    
      
        
          t
          
            ⊙
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{\odot }}
  
, yalnızca ek varsayımlarla desteklenerek çıkarım yapılabilir, bu da sonucu daha belirsiz hale getirir.

Ham sismik verileri analiz etmenin başlıca aracı Fourier dönüşümüdür. İyi bir yaklaşımla, her mod, frekansın bir fonksiyonu olarak gücün bir Lorentz fonksiyonu olduğu sönümlü bir harmonik osilatördür. Uzaysal olarak çözülmüş veriler gene

Helyum (Yunanca "güneş" anlamına gelen ἥλιος helios'tan), sembolü He ve atom numarası 2 olan kimyasal element. Periyodik cetvelin birinci periyot 8A grubunda yer alan bir gazdır. Kokusuz, renksiz bir gazdır ve yanmaz.

Hidrojenden sonra en hafif gazdır. Renksiz, kokusuz olmakla beraber soy gaz olduğu için tepkimeye girmez ve bu yüzden eylemsizdir. Uçan balonların bazıları yanabildiği için helyumun yanıcı olduğu sanılır ancak bunun sebebi, maliyeti azaltmak için balonun içine hidrojen de eklenmesinden dolayıdır. Soy gazların son yörüngelerindeki elektron sayısı o yörüngenin maksimum elektron bulundurma kapasitesi kadardır, yani o yörünge ne kadar elektron alabiliyorsa o kadar olur. Helyum'un atom numarası ikidir (2), her elementte de olduğu gibi, helyumda da ilk elektron yörüngesinin maksimum alabildiği elektron ikidir. Bu doğrultuda helyum, soy gazlar kuralına uyan bir gazdır. Bağıl atom kütlesi ise 4,0026'tır. Oda sıcaklığında gazdır ve gaz dışında başka hallerde görmek doğal koşullarda imkânsızdır; çünkü erime noktası -272,05 °C ve kaynama noktası -268,785 °C'dir. Ancak laboratuvar koşullarında sağlanabilen sıcaklıklarda katı ve sıvı halinde görebilir. Bu sıcaklıklar mutlak sıfır'a çok yakın olduklarından dolayı laboratuvar koşullarında sağlamak bile çok zordur. Yoğunluğu ise 0,1785 g/l'dir, yani havadan daha hafiftir, bu yüzden de sıcak hava balonlarında ve zeplinlerde kullanılmaktadır. Hidrojen daha hafiftir, ancak hidrojen yanıcı bir madde olduğu için artık pek kullanılmamakta ve yerini Helyum'a bırakmaktadır. Atom çapı 49 pm'dir. Elektronegatifliği yoktur ve elektron dizilimi 1s (kare)'dir. Yükseltgenme basamağı sayısı sıfırdır. (Her 20.000 küçük helyum balonu bir insanın ağırlığını 6 kg azaltır.) Kararlı bir element olduğundan diğer elementlerle bileşik yapmaz ve oksijen ile tepkimeye giremez. Bu yüzden yanma tepkimesinde hiçbir zaman Helyum yer alamaz.

Helyum atmosferde çok az miktarda bulunmaktadır. Helyum, sıvı havanın fraksiyonlu destilasyonundan elde edilir.
Havadan hafif olması uçan balonlarda kullanılabilmesini sağlar. Hidrojen gibi yanıcı-patlayıcı özelliği olmadığı için de oldukça güvenlidir ama bu güvenlik pahalı olduğu için bu madde pek kullanılmamaktadır. Pahalı olmasının nedeni evrende hidrojenden sonra en çok bulunan element olmasına ve dünya atmosferinde 1/200.000 oranında bulunmasına rağmen, sıvı havanın ayrımsal damıtılmasıyla elde edilemez. Bunun sebebi, Helyumun atmosferdeki diğer birçok gazın aksine Joul-Thompson katsayısının pozitif olmayışıdır. Bu da onun sıkıştırılmak suretiyle sıvılaştırılmasını engeller ve havadan elde edilmesini imkânsız hale getirir.
Helyum inert gaz olması özelliğinden dolayı bazı metallerin inert atmosfer oluşturulmasına kullanılır. Ayrıca dalgıç tüpleri %80 He ve %20 O2'den oluşur. Sıvı hava yerine helyumla karıştırılmış oksijen kullanılmasının sebebi vurgun diye tabir edilen olayı önlemektir. Helyumun buradaki fonksiyonu, yukarıda bahsi geçen Joule-Thompson katsayısının negatif olması nedeniyle yüksek basınçta sıvılaşmayıp, dalgıçlar yukarı doğru çıkarırken yüksek basınçtan düşük basınca hızlı geçişte oluşan çözünürlük farkından dolayı kanda baloncuklar oluşturup felce neden olmamasıdır. Helyum ayrıca sıvı roket yakıtlarının basınç altında tutulmasında kullanılır. Sıvı helyum soğutma amaçlı da kullanılmaktadır (NMR cihazlarında).

Bu durum, sesin helyum içinde daha hızlı hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Bunun sebebi de gazlar içindeki sesin hızının, gazın yoğunluğunun karekökünün ters orantılı olmasıdır. Helyum da havadan çok daha az yoğun bir gaz olmasından dolayı (uçan balonlar gibi), helyum içinde sesin hızı havadakine göre birkaç kat daha fazladır. Ses tellerini hava yerine helyumun titreşmesi ve sesin helyum içinde daha hızlı ilerlemesi nedeniyle, insan sesi tiz bir şekilde çıkar. Alınan helyum, tekrar verildikten sonra bu ses incelmesi etkisini kaybeder.
Benzer şekilde yine, inert ve zehirsiz olan SF6 gazını solumanız durumunda ise, bu kez bu gazın havadan yaklaşık altı kat daha yoğun olması ve bu nedenle sesin SF6 içinde havadakinden çok daha yavaş ilerlemesinden dolayı, bu kez insan sesi kalın çıkmaktadır.

Helyum ilk olarak 1868'de İngiltere'de astronom Norman Lockyer tarafından tayf çizgileri olarak gözlenmiştir. William Ramsay 1895 yılında uranyum içeren kleveyit minerali ve bir asitle yaptığı bir deneyde, helyum oluştuğunu görmüştür. 1868 yılında Pierre Janssen ve Norman Lockyer, birbirinden bağımsız olarak helyumu keşfetmişlerdir. 1908 yılında Heike Kamerlingh Onnes 0,9 °K'de ilk sıvı helyumu elde etmiştir.

The Periodic Table of Videos - Helium29 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Helium on webelements14 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Helyum 3, Helyum soygazının radyoaktif olmayan daha hafif bir izotopudur. Helyum 3 çekirdeğinde (helion) iki proton ve bir nötron bulunur. Helyum 4 çekirdeği alfa parçacığı olarak adlandırılır. Alfa parçacığında iki nötron bulunurken, helionda bir nötron bulunur. Helionun ağırlığı 5.006 412 14 (86) × 10-27 kg'dır. Bu parçacığı bulan bilim insanı Avustralyalı çekirdeksel doğabilimci Mark Oliphant'tır.
Dünya'da çok az bulunan bu izotop; nükleer araştırmaların sonucunda bulunmuştur. Özellikle füzyon (çekirdeksel kaynaşma) araştırmalarında kullanılır. Ay yüzeyinde bolca bulunduğu tahmin edilmektedir (Ay yüzeyindeki toprakta bolca bulunmasının sebebi; milyarlarca yıldır ay yüzeyini döven güneş rüzgarları, güneş sistemini oluşturan nebuladan artakalanlar ve meteor çarpmalarıdır). Helyum 4'ün bulunma oranı ile karşılaştırıldığında çok az miktarda Helyum 3 güneş sisteminde bulunur (He4: 28 ppm He3: 0,01 ppm).

Helyum 3 izotopu nötron ışımayan füzyon reaksiyonuna girer. Diğerleri gibi görülse de, bu reaksiyon en güvenilir enerji reaksiyonudur.
D + 3He → 4He (3,7 MeV) + p (14,7 MeV)
Bu reaksiyonda Helyum 3'ün reaksiyona girme isteği, reaksiyon ürünlerinden gelir. Bu reaksiyon için reaktörde hızlandırılmış nötronlar kullanılmalıdır, bombardıman edilmelidir. Enerji üretimi için en çok tavsiye edilen bu yöntem ile ısı elde edilir. Helyum 3'ü reaktörde kullanılan diğer yakıtlarla kıyaslarsak, bu izotop radyoaktif değildir. Açığa yalnızca yüksek enerjili proton çıkar. bu proton bile elektrik ve manyetik alanlarda direkt elektrik üretimine katılabilir.
Lakin, bu reaksiyonun oluşması için ilk önce geleneksel yollarla reaksiyon başlatılmalıdır. Çünkü reaksiyon ısısına ancak bu yolla ulaşılabilir. D + trityum füzyonundan daha fazla ısı gerektirir. Geleneksel yöntemler açığa nötron çıkarırlar. Bu nedenledir ki, bu işlem tam anlamıyla temiz değildir.
Yakıt olarak kullanılacak ve geleneksel yöntemlerin yerini alacak olan helyum He-3 miktarı azımsanmamalıdır. 1 mol He-3'ten üretilen enerji miktarı (takribi 3 gram) 493 MWh (4,93e8 Wh)'tir. Hatta bu enerjinin % 100'ü elektrik enerjisine çevirilebilir. Çıkan enerji 1000 megawatt saatlik bir santralin 30 dakikalık üretimine denk gelir. Bir yıllık üretimi göz önüne alırsak 1000 kilowatt saatlik bir santral yaklaşık 17,5 kilogram Helyum-3'e ihtiyaç duyar. Bunu elektriğin evlere taşınmasında oluşan %30 kaçağıda hesaplayarak koyarsak, tahmini miktar 1/3-2/3 oranında artacaktır.
Geniş ölçekte ihtiyaç duyulan yakıt miktarı toplam tüketim miktarları ortaya konularak şu şekil verilebilir; ABD Enerji Bilgi Yönetimi rakamlarına göre ABD'de 107 milyon evde 2001 senesine göre 1,140 milyar kWh elektrik tüketimi vardır. He-3 % 100 verimle çalıştığını ortaya koyarak hesaplarsak, bu büyüklükteki bir ülkenin ihtiyacını karşılamak için 6,7 ton He-3'e gerek vardır. Daha gerçekçi (kayıplarla birlikte) hesaplara göre ise 15-20 ton He-3'e ihtiyaç vardır.

Helyum gezegeni, helyum ağırlıklı atmosfere sahip varsayımsal bir gezegen türüdür. Bu durum, atmosferleri öncelikle hidrojenden oluşan ve yalnızca ikincil bileşen olarak helyum içeren Jüpiter ve Satürn gibi yaygın gaz devleriyle tezat oluşturur. Helyum gezegenleri çeşitli şekillerde oluşabilir. Güneş sisteminde helyum gezegeni bulunmamasına rağmen bazı gök bilimciler bu tür gezegenlerin gökadamızda yaygın olduğunu düşünmektedir. Gliese 436 b helyum gezegeni olmaya aday bir ötegezegendir.

Helyum gezegenlerinin oluşumu hakkında çeşitli teoriler vardır.

Bir helyum gezegeninin oluşumu, yıldızının yakın yörüngesindeki sıcak bir gaz devi gezegeninden hidrojenin buharlaşmasıyla gerçekleşebilir. Hidrojen en hafif element olduğundan, yıldızın radyasyonu diğer ağır elementlerden önce buharlaşmasına neden olur ve 10 milyar yıla kadar bir süre sonra hidrojen tamamen buharlaşabilir. Sonrasında helyum, gezegenin baskın elementi haline gelir.
Helyum gezegenlerinin tipik dev gezegenlerden nasıl oluşabileceğine dair bir senaryo, bir buz devini içerir. Bu buz devi, ev sahibi yıldıza o kadar yakın bir yörüngede bulunur ki, hidrojen atmosferden etkili bir şekilde buharlaşır ve gezegenin kütleçekim etkisinden kurtulur. Gezegenin atmosferi büyük bir enerji girişine maruz kalır ve hafif gazlar daha ağır gazlara göre daha kolay buharlaştığından, geriye kalan atmosferdeki helyum oranı giderek artacaktır. Böyle bir sürecin kararlı hale gelmesi ve tüm hidrojeni tamamen dışarı atması kesin fiziksel koşullara, gezegenin ve yıldızın doğasına bağlı olarak belki de 10 milyar yıl kadar zaman alabilir. Sıcak Neptünler böyle bir senaryo için adaydır.
Hidrojenin kaybı aynı zamanda atmosferdeki metanın da azalmasına yol açar. Buz devlerinde metan doğal olarak erime, buharlaşma, parçalanma ve bunu takip eden yeniden birleşme ve yoğunlaşma döngüsü oluşturur. Lakin hidrojen tükendikçe, karbon atomlarının bir kısmı atmosferdeki serbest hidrojenle tekrar birleşemeyecek ve bu da zamanla genel bir metan kaybına yol açacaktır. Zamanla, sıcak buz devlerinin atmosferlerindeki metan da tükenir.

Helyum zengini bir gezegensel cisim, nötron yıldızı gibi ikinci büyük kütleli bir cisim ile yakın bir ikili sistemde kütle transferi yoluyla hidrojeni tükenen düşük kütleli bir beyaz cüce sisteminde de oluşabilir.
Helyum gezegenlerinin oluşumu için bir başka olası senaryo da, daha az kütleli bir beyaz cüceden daha büyük kütleli bir beyaz cüceye kütle transferi sırasında oluşan çift yörüngeli bir helyum yığılma diski ile çevrili ve iki helyum çekirdekli beyaz cüceden oluşan AM CVn tipi simbiyotik ikili yıldızı içerir. Daha büyük kütleli bileşene kütle transferi nedeniyle iki yıldızdan biri, esas olarak helyum ve daha ağır elementlerden oluşan ve zaten başlangıçta hidrojen bakımından fakir bir gezegen kütlesine yaklaşabilir.

Helyum gezegenlerinin, tipik hidrojen egemenliğindeki gezegenlerden karbonmonoksit ve karbondioksit varlığındaki güçlü kanıtlar sayesinde ayırt edilebileceği beklenmektedir. Hidrojenin azalması nedeniyle atmosferde beklenen metan oluşamaz, çünkü karbonun birleşeceği hidrojen yoktur ve dolayısıyla karbon bunun yerine oksijenle birleşerek CO ve CO2 oluşturur. Atmosferik bileşim nedeniyle, helyum gezegenlerinin beyaz veya gri görünüme sahip olması beklenir. Böyle bir işaret, karbon monoksitin baskın olduğu ve bir helyum gezegeni olduğu varsayılan Gliese 436 b'de bulunabilir.

Gezegen § Oluşum

Helium Atmospheres on Warm Neptune- and Sub-Neptune-Sized Exoplanets and Applications to GJ 436 b, Renyu Hu, Sara Seager, Yuk L. Yung, 9 Mayıs 2015

Helyum parlaması yaklaşık Güneş kütlesinde bir yıldızın (0,8 Güneş kütlesi ila 2,3 Güneş kütlesi arası) kırmızı dev aşamasından sonra geçirdiği bir evredir. Yıldızın çekirdeğindeki helyum atomları çok kısa bir süreç içerisinde birbirleriyle üçlü alfa süreci ile kaynaşarak karbon atomlarına dönüşürler ve bu süreçte çok büyük enerji ortaya çıkar. Güneş anakol yıldızı olmaktan çıkıp kırmızı dev aşamasına geldikten yaklaşık 1,2 milyar yıl sonra helyum parlaması geçirecektir.

0,8 Güneş kütlesinin altındaki yıldızların hidrojen yakıtı tükendikten sonra çekirdekteki helyum atomları dejenere hale gelir ve yıldızın kütleçekim kuvvetine karşı kuantum fiziksel bir basınç ortaya çıkar. Bu durum yıldızın sıcaklığının yaklaşık 100 milyon Kelvin'e ulaşmasına sebep olur ancak bu sıcaklık bile helyum füzyonu için yeterli seviyede değildir.
Ancak yıldızın dış katmanları çekirdeğe doğru sıkışmaya devam eder ve bu inanılmaz basınç yıldızın sıcaklığının yaklaşık 108 K olmasına sebep olur. Bu sıcaklık helyum füzyonunu gerçekleştirmek için yeterlidir ve çok kısa bir sürede çekirdekteki ve etrafındaki helyum üçlü alfa süreci ile karbona dönüşür. İlk başta yavaş yavaş başlayan helyum füzyon tepkimeleri yavaş yavaş çekirdeğin sıcaklığını arttırmaya başlar. Ancak dejenere olmuş madde normal maddede olduğu gibi sıcaklığı arttığında genişleyemez. Genişleyemeyen yıldızdaki sıcaklık kontrol edilemez ve sıcaklık gittikçe artmaya başlar. Sıcaklık çok yüksek derecelere ulaşır ve bu sıcaklık yıldızdaki helyum atomlarının neredeyse aniden karbon atomuna dönüşmesine sebep olur. Aniden gerçekleşen bu olayda açığa çıkan enerji neredeyse bir süpernova kadardır. Ancak yıldızın dış katmanları bu enerjinin açığa çıkmasını engeller ve bu enerji yıldızın dışına çıkamaz. Dolayısıyla helyum parlamasını gözlemlememiz mümkün değildir.

İkili yıldız sistemlerinde beyaz cüceye aktarılan hidrojen genellikle beyaz cücenin etrafında birikmeye başlar. Birikin bu hidrojen dejenere çekirdeğin etrafında bir katman oluşturacak kadar çok olabilir. Biriken bu hidrojen eğer yeterince fazla olursa bir nova oluşabilir. Eğer bu hidrojen beyaz cücenin yüzeyinde füzyon ile helyuma dönüşmeye başlarsa bu helyum atomları bir helyum parlamasını tetikleyebilir. Bazı ikili yıldız sistemlerinde büyük olan yıldız hidrojeninin tamamını kaybedip helyum vermeye başlayabilir. Helyum parlaması için gerekli olan helyum bu şekilde de sağlanabilir. Bu şekilde patlamalar sadece beyaz cücelerde değil nötron yıldızlarında da gerçekleşmektedir.

Henyey çizgileri, Hayashi çizgilerinin sona ermesinden sonra Hertzsprung-Russell diyagramında 0,5 güneş kütlesinden büyük kütleli anakol öncesi yıldızların izlediği bir yoldur. 1950'lerde gök bilimci Louis G. Henyey ve meslektaşları, anakol öncesi yıldızın ana kola ulaşana kadar küçülme sürecinin bir kısmında ışınımsal dengede kalabileceğini göstermişlerdir.
Henyey çizgileri, neredeyse hidrostatik denge içinde yavaş bir çöküşle karakterizedir. Hertzsprung-Russell diyagramında ana kola neredeyse yatay bir şekilde yaklaşırlar (yani aydınlatma güçleri neredeyse sabit kalır).

Hayashi çizgileri
Yıldız evrimi

Henyey, L. G.; Lelevier, R.; Levée, R. D. (1955). "The Early Phases of Stellar Evolution". Publications of the Astronomical Society of the Pacific. 67 (396): 154-160. Bibcode:1955PASP...67..154H. doi:10.1086/126791.

Herbig-Haro cisimleri (HH), yeni doğmuş yıldızlarla ilişkilendirilen parlak bulutsu bölgeleridir. Bu yapılar yıldızlardan fırlatılan kısmen iyonize gaz jetlerinin, saniyede birkaç yüz kilometre hızla çevredeki gaz ve toz bulutlarıyla çarpışması sonucu oluşur. Herbig-Haro cisimleri genellikle yıldız oluşum bölgelerinde bulunur ve sıklıkla tek bir yıldızın çevresinde, dönme ekseniyle hizalanmış birden fazla HH cismi görülür. Çoğu HH, kaynağına yaklaşık bir parsek (3,26 ışık yılı) mesafede yer alsa da, bazıları birkaç parsek uzaklıkta gözlemlenmiştir. HH cisimleri yaklaşık birkaç on bin yıl süren geçici fenomenlerdir. Ana yıldızlarından hızla uzaklaşıp yıldızlararası uzaydaki (yıldızlararası ortam veya ISM) gaz bulutlarına doğru hareket ederken, birkaç yıllık zaman ölçeklerinde gözle görülür şekilde değişebilirler. Hubble Uzay Teleskobu gözlemleri HH cisimlerinin birkaç yıl içinde karmaşık bir şekilde evrim geçirdiğini, bulutsunun bazı bölgeleri sönükleşirken diğerlerinin yıldızlararası ortamın yığınlardan oluşmuş yapısı ile çarpışması sonucu parlaklaştığını ortaya koymuştur.
Herbig-Haro cisimleri ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında Sherburne Wesley Burnham tarafından gözlemlenmiş, 1940'larda bu cisimlerin ayrı bir salma bulutsusu türü olduğu kabul edilmiştir. İlk kapsamlı çalışmalar, cisimlere adlarını veren George Herbig ve Guillermo Haro tarafından gerçekleştirilmiştir. Herbig ve Haro yıldız oluşumu üzerine bağımsız çalışmalar yaparken, bu cisimlerin yıldız oluşum sürecinin ikincil bir sonucu olduğunu fark etmişlerdi. HH cisimleri görünür dalga boyu fenomenleri olmasına rağmen, birçoğu toz ve gaz nedeniyle bu dalga boylarında görünmezdir ve yalnızca kızılötesi dalga boylarında tespit edilebilir. Bu tür cisimler, yakın kızılötesinde gözlemlendiklerinde moleküler hidrojen emisyon çizgisi cisimleri (MHO'lar) olarak adlandırılırlar.

İlk HH cismi 19. yüzyılın sonlarında Sherburne Wesley Burnham tarafından gözlemlendi. Burnham, Lick Gözlemevi'nde 36 inçlik (910 mm) kırılmalı teleskopla T Tauri yıldızını gözlemlerken, yakınındaki küçük bir bulutsu parçayı fark etti. Bu yapının bir salma bulutsusu olduğu düşünüldü ve daha sonra "Burnham'ın Bulutsusu" olarak adlandırıldı, fakat o dönemde ayrı bir cisim sınıfı olarak tanımlanmadı. T Tauri'nin çok genç bir değişen yıldız olduğu anlaşıldı ve bu yıldız, merkezlerinde nükleer füzyon yoluyla enerji üretimi ile kütleçekimsel çökme arasında hidrostatik dengeye henüz ulaşmamış T Tauri yıldızları olarak bilinen bir sınıfın prototipi oldu.
Burnham'ın keşfinden 50 yıl sonra, neredeyse yıldızı andıran görünüme sahip birkaç benzer bulutsu daha keşfedildi. George Herbig ve Guillermo Haro, 1940'larda Orion Bulutsusu'nda bu tür birçok cismi bağımsız olarak gözlemledi. Herbig, Burnham'ın Bulutsusu üzerinde çalışırken hidrojen, kükürt ve oksijenin belirgin emisyon çizgilerine sahip sıra dışı bir elektromanyetik spektrum sergilediğini buldu. Haro ise bu tür cisimlerin tümünün kızılötesi ışıkta görünmez olduğunu tespit etti.
Bağımsız keşiflerinin ardından Herbig ve Haro, Aralık 1949'da Tucson'da bir astronomi konferansında bir araya geldi. Herbig başlangıçta bu cisimlere pek önem vermemiş ve öncelikle yakınlardaki yıldızlarla ilgilenmişti, fakat Haro'nun bulgularını duyduktan sonra bu cisimler üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yaptı. Sovyet astronom Viktor Ambartsumyan, bu cisimlere "Herbig-Haro cisimleri" (genellikle HH cisimleri olarak kısaltılır) adını verdi. Ambartsumyan bu cisimlerin genç yıldızlar (birkaç yüz bin yıl yaşında) yakınında bulunmalarına dayanarak, bunların T Tauri yıldızlarının oluşumunda erken bir aşamayı temsil edebileceğini öne sürdü.
HH cisimleri üzerine yapılan çalışmalar bunların oldukça iyonize olduğunu gösterdi. İlk teorisyenler bunların derinlerde düşük parlaklığa sahip sıcak yıldızlar içeren yansı bulutsuları olabileceğini düşünmüşlerdi. Bununla birlikte, bulutsularda kızılötesi radyasyonun olmaması içlerinde yıldız olamayacağı anlamına geliyordu, çünkü bu durumda bol miktarda kızılötesi ışık yaymaları gerekirdi. 1975 yılında Amerikalı astronom R. D. Schwartz, T Tauri yıldızlarından gelen rüzgarların karşılaşma anında çevresel ortamda şok dalgaları oluşturduğunu ve bunun sonucunda görünür ışık ürettiğini öne sürdü. HH 46/47'deki ilk önyıldız jetinin keşfiyle birlikte, HH cisimlerinin gerçekten şok kaynaklı yapılar olduğu ve bu şokların önyıldızlardan yayılan koşutlanmış jetler tarafından oluşturulduğu netlik kazandı.

Yıldızlar, yıldızlararası gaz bulutlarının kütleçekimsel çökmesiyle oluşur. Çöküş sırasında yoğunluk arttıkça, artan opaklık nedeniyle ışınımsal enerji kaybı azalır. Bu durum, bulutun sıcaklığını yükselterek daha fazla çöküşü engeller ve hidrostatik bir denge sağlanır. Gaz, dönen bir disk içinde çekirdeğe doğru akmaya devam eder ve bu sistemin çekirdeğine önyıldız adı verilir. Yığılan malzemenin bir kısmı, yıldızın dönüş ekseni boyunca kısmen iyonize gazdan (plazma) oluşan iki jet halinde dışarı atılır.
Bu koşutlanmış iki kutuplu jetlerin oluşum mekanizması tam olarak anlaşılamamış olsa da, yığılma diski ile yıldız manyetik alanı arasındaki etkileşimin, yıldızdan birkaç astronomik birim uzaklıkta bulunan yığılma malzemesinin bir kısmını disk düzleminden uzaklaştırarak hızlandırdığı düşünülmektedir. Bu mesafelerde dışarı akış dağınıktır ve 10−30° aralığında bir açıyla genişler, fakat kaynağa olan mesafesi onlarca ila yüzlerce astronomik birime ulaştığında genişlemesi kısıtlanır ve giderek daha fazla koşutlanmış hale gelir.
Jetler ayrıca, aksi takdirde yıldızın çok hızlı dönmesine ve parçalanmasına neden olacak olan, malzemenin yıldız üzerine yığılmasından kaynaklanan aşırı açısal momentumu da uzaklaştırır. Bu jetler yıldızlararası ortamla çarpıştığında HH cisimlerini oluşturan küçük ve parlak emisyon bölgeleri ortaya çıkar.

HH cisimlerinden yayılan elektromanyetik emisyon, ilgili şok dalgalarının yıldızlararası ortamla çarpışması sonucu oluşan ve "terminal çalışma yüzeyleri" olarak adlandırılan bölgelerde meydana gelir. Spektrum süreklidir, fakat nötr ve iyonize türlerin yoğun emisyon çizgilerini de içerir. HH cisimlerinin Doppler kaymalarına yönelik spektroskopik gözlemler saniyede birkaç yüz kilometreye varan hızları işaret etmektedir, fakat bu spektrumlardaki emisyon çizgileri böylesine yüksek hızlı çarpışmalardan beklenenden daha zayıftır. Bu durum, çarpıştıkları maddenin bir kısmının da ışın boyunca daha düşük hızlarla hareket ettiğini düşündürür. Spektroskopik gözlemler ayrıca, HH cisimlerinin kaynak yıldızlardan saniyede birkaç yüz kilometre hızla uzaklaştığını göstermektedir. Son yıllarda Hubble Uzay Teleskobu'nun yüksek optik çözünürlüğü, birkaç yıl arayla yapılan gözlemlerde birçok HH nesnesinin özdevinimini (gökyüzü düzlemindeki hareketini) ortaya çıkarmıştır. Ana yıldızdan uzaklaştıkça HH cisimleri önemli ölçüde evrimleşir ve parlaklıkları birkaç yıllık zaman ölçeklerinde değişiklik gösterir. Bir cismin içindeki bireysel kompakt düğümler ya da yığınlar parlaklaşabilir, solabilir veya tamamen kaybolabilirken, yeni düğümlerin oluştuğu da gözlemlenmiştir. Bu değişimlerin muhtemelen jetlerin devinimi ve ana yıldızların zonklama ve aralıklı patlamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Daha hızlı jetler daha yavaş hareket eden önceki jetlere yetişerek, gaz akışlarının çarpıştığı ve şok dalgaları ile buna bağlı emisyonlar ürettiği "iç çalışma yüzeyleri" olarak adlandırılan yapıları oluşturur.
Yıldızların tipik HH cisimlerini oluşturmak üzere yıldızlararası ortama fırlattığı toplam kütlenin, yılda 10−8 ile 10−6 M☉ arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu değer, yıldızların kendi kütlesine kıyasla çok küçük bir miktardır ancak kaynak yıldızların bir yılda biriktirdiği toplam kütlenin %1–10'una denk gelir. Kütle kaybı, kaynak yıldızın yaşı arttıkça azalma eğilimi gösterir. HH cisimlerinde gözlemlenen sıcaklıklar genellikle 9.000–12.000 K arasındadır ve H II bölgeleri ile gezegenimsi bulutsular gibi diğer iyonize bulutsularla benzerdir. Öte yandan yoğunluklar diğer bulutsulara göre daha yüksektir ve çoğu H II bölgesinde ve gezegenimsi bulutsularda cm3 başına birkaç bin parçacık bulunurken, HH cisimlerinde bu yoğunluk birkaç bin ile birkaç on bin parçacık arasında değişir. Yoğunluk, kaynak yıldız zamanla evrimleştikçe azalır.
HH cisimleri çoğunlukla kütlelerinin yaklaşık %75'ini hidrojen ve %24'ünü helyumun oluşturduğu elementlerden meydana gelir. Kütlenin yaklaşık %1'i ise oksijen, kükürt, azot, demir, kalsiyum ve magnezyum gibi daha ağır kimyasal elementlerden oluşur. Bu elementlerin bollukları ilgili iyonların emisyon çizgilerinden belirlenir ve genellikle kozmik bolluklarına benzerdir. Çevredeki yıldızlararası ortamda bulunan, ancak kaynak malzemesinde bulunmayan metal hidritler gibi birçok kimyasal bileşiğin, şokla tetiklenen kimyasal reaksiyonlarla oluştuğu düşünülmektedir. HH cisimlerindeki gazın yaklaşık %20-30'u kaynak yıldıza yakın bölgelerde iyonlaşmıştır, fakat bu oran mesafe arttıkça azalır. Bu durum, maddenin kutupsal jette iyonlaştığını ve daha sonraki çarpışmalarla iyonlaşmak yerine, yıldızdan uzaklaştıkça yeniden birleştiğini gösterir. Jetin ucunda meydana gelen şoklar, bazı maddeleri yeniden iyonize ederek parlak "başlıkların" (düğümlerin) oluşmasına yol açar.

HH cisimleri, keşfedildikleri sıraya göre yaklaşık olarak adlandırılır; HH 1/2 tanımlanan ilk cisimlerdir. Şu anda binin üzerinde bireysel cisim bilinmektedir. Bu cisimler her zaman yıldız oluşum bölgelerinde (H II bölgeleri) bulunur ve genellikle büyük gruplar halinde gözlemlenirler. Tipik olarak Bart damlacıklarının (çok genç yıldızlar içeren karanlık bulutsular) yakınında gözlemlenirler ve sıklıkla bu damlacıklardan kaynaklanırlar. Bazı HH cisimleri, tek bir enerji kaynağının yakınında gözlemlenmiş ve ana yıldızın kutup ekseni boyunca bir cisim dizisi oluşturmuştur. Bilinen HH cisimlerinin sayısı son birkaç yıl içinde hızla artmıştır, ancak bu sayı Samanyolu'nda tahmini olarak bulunan 150.000 HH cisminin çok küçük bir kısmını oluşturur ve bunların büyük çoğunluğu çöz

Alberta, Kanada'nın Batı Kanada bölgesindeki eyaleti. 1 Eylül 2005'te, Kanada Konfederasyonu'na katılmasının 100. yılını kutlamıştır.
Eyaletin doğusunda Saskatchewan, kuzeyinde Kuzeybatı Toprakları, batısında Britanya Kolumbiyası ve güneyinde bir Amerikan eyaleti olan Montana bulunur. Britanya Kolumbiyası sınırı ünlü Kayalık Dağlar (Rocky Mountains) zirveleri doğrultusunda uzanır. Eyaletin güneydoğu bölümü bir tarafa bırakılırsa, Alberta sahip olduğu düzinelerce nehir ve gölle, oldukça sulak bir eyalettir. Güney-kuzey doğrultusunda 1200 km, doğu-batı doğrultusunda ise 600 km uzanan bu eyalette, yüksekliğin de etkisiyle, iklim önemli farklılıklar göstermektedir. Kuzey Alberta, büyük oranda taygalarla kaplıdır ve eyaletin yarı-kurak güney bölümüne kıyasla buzlanmanın olduğu günlerin sayısı, bu bölgede daha fazladır. Alberta'nın batısı, yüksek dağ dizisi dolayısıyla oldukça korunaklıdır; bir çeşit Föhn rüzgârı olan Chinook rüzgârları sayesinde kışlar bu bölgede daha yumuşak geçmektedir. Diğer taraftan eyaletin genel olarak düz olan güneydoğu bölümünde, kışlar oldukça sert geçer ve buna karşılık yaz aylarında da oldukça yüksek sıcaklık değerlerine rastlanır.
Alberta'nın başkenti, 1 milyonun biraz üstündeki nüfusuyla Edmonton'dır; güneyde yer alan ve büyük bir ticaret merkezi olan Calgary, 1,1 milyonluk nüfusuyla eyaletteki en büyük kenttir. Eyaletin diğer büyük kentleri ve kasabaları ise şunlardır: Banff, Camrose, Wetaskiwin, Fort McMurray, Grande Prairie, Jasper, Lethbridge, Lloydminster, Medicine Hat ve Red Deer.
Calgary-Edmonton Koridoru olarak adlandırılan, güneyden kuzeye yaklaşık olarak 400 km'lik bir mesafeyi kapsayan bölge, Alberta'nın en çok kentleşmiş alanı olmasının yanı sıra, Kanada'nın en yoğun nüfusa sahip olan bölgelerinden biridir. 2001 yılında bu gölgede 2,15 milyondan fazla insan yaşamaktaydı (Alberta nüfusunun %72'si). Bu bölge aynı zamanda Kanada'nın en hızlı büyüyen bölgelerinden biridir.
Eyaletin sahip olduğu zengin doğal kaynaklar ve özellikle petrol, günümüzde de ekonomik gelişimin lokomotifi olmayı sürdürmektedir. 40'larda keşfedilen petrol kaynakları, o dönemden başlayarak eyaletin Kuzey Amerika'da petrol üretiminin liderlerinden biri olmasını sağlamıştır. Dünyanın en büyük petrol rezervi, eyaletin kuzeyinde 55.000 nüfusa sahip olan, Fort McMurray kentindedir; ve Fort McMurray bugün Kanada'da en hızlı büyüyen kent unvanına sahiptir.
Alberta ekonomisi, Kanada'nın en güçlüsü olarak görünmektedir. Ekonominin gücü büyük oranda hızla gelişen petrol endüstrilerinden ve daha küçük oranda tarım ve teknoloji endüstrilerinden ileri gelmektedir. 2005 yılında Alberta'da kişi başına düşen gayri safi eyalet içi hasıla 66.279 Kanada Doları kadardı; bu rakam ulusal ortalamanın %56 üstündedir ve bazı Atlantik eyaletlerinin iki katından bile fazladır.
Eyaletin şu anki başkanı, Birleşik Muhafazakar Parti'den Danielle Smith'dir.
Alberta nüfusu, gelişen ekonomiyle bağlantılı olarak hızla büyümektedir; Alberta'nın göreceli olarak yüksek doğum oranları, Kanada'nın içinden ve dışından eyalete olan göç hareketleri büyümenin başlıca etkenleridir. 2005 yılı sonunda eyaletin nüfusu 3.306.359 kadardı ve nüfusun %81'i kentsel alanlarda, %19'u ise kırsal da yaşamaktaydı. Albertalıların büyük bölümü kendini Hristiyan olarak tanımlamaktadır. Alberta diğer tüm eyaletlerden daha fazla evanjelik Hristiyan'a sahip olmasıyla çelişik bir şekilde, Britanya Kolumbiyası'nın ardından ülkedeki en düşük kilise katılım oranına sahiptir. Eyalette önemli Hindu, Sih ve Müslüman topluluklar bulunmaktadır. Kuzey Amerika'nın en eski camisi Edmonton'dadır.

Alberta Hükûmeti'nin Resmî Sitesi 20 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanada ve Alberta Hakkında Türkçe Bilgilendirme Sitesi  17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Alberta Resmî Sitesi 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gökkuşağı, güneş ışınlarının yağmur damlalarında veya sis bulutlarında yansıması ve kırılmasıyla meydana gelen ve ışık tayfı renklerinin bir yay şeklinde göründüğü meteorolojik bir olaydır. Gökkuşağındaki renkler bir spektrum oluşturur.

Tipik bir gökkuşağı kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, camgöbeği, mavi ve menekşe renklerinden meydana gelen bir renk sırasına sahip bir veya daha fazla aynı merkezli arklardan ibarettir. En çok rastlanan çeşidi ilkel (birinci) gökkuşağıdır. Bu çeşidin merkez açısı 42° civarındadır ve kırmızı renk dış tarafa, mor renk iç tarafa isabet eder. Bazen ışığı daha zayıf merkez açısı 50° civarında olan tali (ikinci) gökkuşağına da rastlanır. Güneşin ufuktan yüksekliği 52 dereceyi geçerse gökkuşağı oluşmaz, 42,5 derecenin üzerinde olursa gökkuşağı görülmez. Bunda renk dizilişi diğerinin tersidir. Bunların haricinde sadece dar kırmızı veya kırmızı-yeşil renk bantlarından müteşekkil küçük kuşaklar da görülür ve bunlar birinci gökkuşaklarının iç tarafında ve ikincilerin dış tarafında bulunurlar. Gökkuşakları; ışık ışınlarının yağmur damlaları ve sis tanecikleri tarafından kırılması, yansıtılması ve dağıtılması ile meydana gelir. Büyük damlaların meydana getirdiği kuşaklar en parlak ve renk ayrılması en belirgin olanlarıdır. Küçük yağmur damlalarının meydana getirdiği kuşaklar ise daha zayıf ve daha geniş olurlar. Bunun en tipik örneği sis kuşağı olarak da isimlendirilen ve sis bulutu veya buğusu tarafından meydana getirilen beyaz kuşaklardır.
Genellikle yarım çember olarak gözükmelerine karşın, bir dağ tepesinden veya uçaktan bakıldığında, gökkuşağı konisi olarak adlandırılan çember şeklinde görülebilir.
Gökkuşağının olabilmesi için gökyüzünde güneş olmalıdır. Gökkuşaklarının sık göründüğü zaman ikindiye doğru özellikle sağanak yağışların geçmesinden sonraki zamandır. Gökkuşağı daima güneşin tam karşısında olan kısımdadır. Gökkuşağını görebilmek için güneşe arkamızı dönmemiz gerekmektedir.

Newton renklerin ayrılmadığını fark etti. Daha sonra renklerin müziğin 7 notasına ve zamanında bilinen 7 gezegene eşleşmesi için turuncu ve çivit mavisini ekledi.

Mitolojiye göre Yunan tanrılarının kraliçesi olan Hera yeryüzüyle haberleşmek istediğinde, "renkli elbise" sini giyerek giden haberci İris'i gönderirdi.Eski Atinada'ki ölümlüler İris'in görev başında olduğunu gökkuşağını görünce anlarlardı. Birçok kültür gökkuşağını cennet ile dünya arasındaki köprü olarak görmektedir. Doğadaki en güzel manzaralardan biri olan gökkuşağı batı kültüründe umut ve şans sembolü olmuştur. İran Müslümanlarına göre gökkuşağındaki renklerin bir önemi vardır. Yeşil bolluk, kırmızı savaş ve sarı ise ölüm anlamına gelir. Sibirya'da güneşin dili olarak düşünülür. Güney Amerika Yerlileri ise denizin üzerinde görülmesinin bir şans olduğuna inanırlar. Diğer adları; alkım, ebekuşağı, ebemkuşağı, eleğimsağma, hacılarkuşağı, meryemanakuşağı, alaimisemadır. Yeygör, süleyke gibi adlarla da bilinir. Moğollar solongo derler. Buryatlar ise Holongo olarak söylerler.
Türk kültüründe alkım veya alakuşak da denir. Umay Ana yeryüzüne inmek için gökkuşağını kullanır. Bazen göğe asılmış bir yay olarak düşünülür. Bazen bir yol olarak tasvir edilir. "Al inancı"yla bağlantılı olarak ele alındığında yerle göğü birbirine bağlayan büyülü bir köprü olduğu anlaşılır. Pura adlı koçlar veya atlar (ruhlar) alkımın üzerinde görülürler. Kazakçadaki tabir ise başka bir mitolojik varlıkla ilgilidir ve kempirkoşak (kempirkuşağı) ve enekemkoşak/cenekemkoşak denir. Anadolu'da çocuk oyunlarında büyük ve tıpkı gökkuşağı gibi renkli bilyelere Eneke adı verilir. Teleğüt Türklerinde ise Eneke sözcüğü koruyucu ruh demektir. Koşak sözcüğünün koç, kukla, ikiz gibi anlamları da bulunur. Tüm dünya mitolojilerinde ilgi çekici bir unsur olan Gökkuşağı pek çok dış tesirle karşılaşsa da bir kuşak olduğu ve yeryüzünü sardığı fikri temelde aynı kalmıştır. Azericede Göykurşağı şeklinde ifade edilir ve anlam Türkçedekiyle aynıdır. Türk kültüründe daima bu kavramı nitelemek için Kuşak tabirinin tercih edildiği görülür. Şamanın göğe çıktığı bir köprü olarak algılanır. Tüm dünya mitolojilerinde gökkuşağına söylencesel anlamlar yüklenir ve çoğu zaman da bunu çağrıştıran isimler verilir. Gökkuşağı görsel olarak tüm insanlığın daima ilgisini çekmiştir, çünkü fizik kuralları gereği ona hiçbir zaman ulaşmak mümkün değildir, bu nedenle geriye tek bir şey kalır, hayalgücünü zorlamak. Gökkuşağının Anadolu'da yaygın olarak kullanılan diğer adı olan Alkım sözcüğü Alkımak (hoş görünmek, hoşa gitmek, hayırdua etmek) fiiliyle bağlantılıdır. Beğenilme, hoşa gitme anlamı bulunur.

İkincil gökkuşağı farklı yağmur damlalarından dolayı ikinci bir yansımadan kaynaklanır ve 50-53 °'lik bir açı ile görüntülenir. İkincil gökkuşağındaki renk dizilişi birincinin tersi olur. İçte kırmızı, dışta mavi. İkincil gökkuşağı daha geniş bir alana yayıldığından birinciye oranla daha sönüktür.
İki gökkuşağı arasındaki karanlık bölgeye ise ilk olarak Afrodisiaslı İskender tarafından tarif edildiği için "İskender şeridi" denir.

Gökkuşağı oluşumu 23 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kırılma, fizikte sabit bir yol izleyerek ayırıcı bir yüzeye çarpan ışığın ortamların kırıcılık indislerine bağlı olarak yön değiştirmesine verilen addır. Örneğin, hava ortamında yol alan ışık ışınları su ortamına geçerken normalle belli bir açı yapacak şekilde yön değiştirir, yani kırılır.
Kırılma kurallarına göre çok kırıcı ortamdan az kırıcı ortama geçen ışık, yüzey normalinden uzaklaşacak şekilde kırılır. Az kırıcı ortamdan çok kırıcı ortama geçen ışığın kırılması normal çizgisine yaklaşacak şekilde olur. Işığın bir ortamdan diğerine geçerken kaç derecede kırılacağı Snell yasasına göre şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        
          n
          
            1
          
        
        s
        i
        n
        (
        i
        )
        =
        
          n
          
            2
          
        
        s
        i
        n
        (
        r
        )
      
    
    {\displaystyle n_{1}sin(i)=n_{2}sin(r)}
  

Kırılmaya uğrayan ışığın da bir ortamdan diğerine geçişte girdiği ortama has hızla hareket eder. Evrensel sabit olarak bilinen ışık hızı, aslında ışığın boşluktaki hızıdır. Diğer ortamlardan geçerken ışığın hızı azalır.

Mavi, çakır veya gök, resim boyamada ve geleneksel renk teorisi ve RGB renk modelindeki üç ana renkler pigmentlerinden biridir. Görünür ışığın tayfı üzerinde menekşe ve yeşil arasında uzanır. Göz yaklaşık 450 ile 495 nanometre arasında baskın dalga boyu olan ışığı gözlemlerken maviyi algılar. Çoğu mavi, diğer renklerin hafif bir karışımını içerir; gök mavisi biraz yeşil içerirken lacivert biraz menekşe içerir. Açık gündüz gökyüzü ve derin deniz Rayleigh saçılması olarak bilinen optik bir etki nedeniyle mavi görünür. Tyndall etkisi adı verilen bir optik etki, mavi gözler 'i açıklar. Havadan perspektif adı verilen başka bir optik etki nedeniyle uzaktaki nesneler daha mavi görünür. Karşıt rengi turuncu'dur.
Genellikle 400-490 nm arasındaki dalga boyları mavi kabul edilir. RGB renk düzeninin üç ana renginden en kısa dalga boylu olanıdır. HSV renklendirmesine göre karşıt rengi sarıdır. RYB renklendirmesine göre ise karşıt rengi turuncudur. Kökeni Arapçadaki mai kelimesidir.

Arapça "ma" su anlamına gelmektedir. Mavi sözcüğü Arapça "su gibi" anlamına gelen Ma'i sözcüğünden Türkçeye geçmiştir. Kâşgarlı Mahmud'un 1073 yılında  Araplara Türkçe öğretmek için yazdığı sözlük olan Divân-ı Lügati't-Türk adlı yapıtında çaqır (çakır) ve gök (kök) sözcükleri mavi anlamında kullanılır. Bu sözcükler günümüzde de zaman zaman mavi anlamında kullanılır.

Göğün ve denizin rengi mavidir. Gökyüzü, Güneş ışığının Rayleigh dağılımına uğraması sonucu mavi gözükür. Suyun mavi gözükmesi ise suyun kırmızı civarındaki dalga boylarını soğurması sebebi iledir.

Psikolojide mavi mutluluğu temsil eder.

Blues (maviler) bir tür müzik türüdür. Siyahi Amerikalıların çıkardığı bu müzik türüne maviler isminin verilmesinin sebebi, şarkıların üzüntüyü ifade etmesindendir.

Azurro, İtalya'nın ulusal rengidir. Açık mavi bir rengi vardır.
Mavi, Hindistan'ın ulusal spor rengidir. Laikliği temsil eder
Mavi rengi, çevresi okyanusla veya denizle çevrili ülkelerin bayraklarında kullanılır (örn. Avustralya).
Mavi, beyaz ile birlikte Somali, İskoçya, Finlandiya, Guatemala, Honduras, Yunanistan, İsrail, Nikaragua gibi ülkelerin ve Birleşmiş Milletler'in bayraklarında barışı temsil etmek amacıyla kullanılır.
Mavi, sarı ile birlikte İsveç, Kazakistan, Ukrayna ve Barbados ülkelerinin, yeşil ile birlikte Brezilya'nın, kırmızı ile birlikte Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Çad, Romanya ve Moldova ülkelerinin bayraklarında kullanılır.
Türkler genellikle bayraklarında mavi ve mavinin tonlarını kullanmışlardır. Göktürk bayrağı, Gagavuz bayrağı, Azerbaycan bayrağı, Kazakistan bayrağı, Doğu Türkistan bayrağı, Irak Türkmenleri (Türkmeneli) bayrağı, Hazar Devleti bayrağı, Büyük Selçuklu Devleti bayrağı, Karamanoğulları bayrağı, Akkoyunlular bayrağı, Kazak Hanlığı bayrağı, Türkistan Millî Devleti bayrağı İdil Ural Devleti, Altay, Balkar, Başkurdistan, Karaçay, Kalpakistan, Taymir, Tuva, Yakutistan gibi tarihi ve çağdaş Türk devletlerinin bayraklarında mavi ve mavinin değişik tonlarının olduğu görülmektedir.
Yahudilik'te mavi; mavi gök ve denizin rengi olduğundan tanrısallık vasfını simgeler.

Mavi, görünür spektrum üzerindeki menekşe ile yeşil arasındaki ışığın rengidir. Mavinin tonları arasında çivit mavisi ve menekşe yakın ultramarin; diğer renklerin karışımı olmadan saf mavi; Camgöbeği, mavi ve yeşil arasındaki spektrumun ortasında yer alır ve diğer mavi-yeşiller turkuaz, tatlısu ördeği ve akuamarin dir.
Mavi ayrıca gölge veya renk tonu bakımından da değişir; daha koyu mavi tonları siyah veya gri içerirken, daha açık tonlar beyaz içerir. Mavinin daha koyu tonları arasında ultramarin, kobalt mavisi, lacivert ve Prusya mavisi bulunur; daha açık tonlar arasında gök mavisi, azur mavisi ve Mısır mavisi bulunur. (Daha eksiksiz bir liste için Renk Listesi 'ne bakın).

Mavi pigmentler başlangıçta lapis lazuli, kobalt ve azurit gibi minerallerden yapılmıştır ve bitkilerden mavi boyalar yapılmıştır; Avrupa'da genellikle woad ve Asya ve Afrika'da Indigofera tinctoria veya gerçek çivittir. Günümüzde çoğu mavi pigment ve boyalar kimyasal bir işlemle yapılmaktadır. 

Gök(Türk Dili Dergisi29 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Maviyle ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

2008 (MMVIII) salı günü başlayan yıl. 21. yüzyılın ve 3. milenyumun 8. yılı.

2008; Uluslararası Dil Yılı, Uluslararası Dünya Yılı, Uluslararası Sanitasyon Yılı ve Uluslararası Patates Yılı ilan edilmiştir.

1 Ocak - Malta ve Kıbrıs Cumhuriyeti euro'ya geçti.
11 Ocak Kde adlı masaüstü ortamının 4. ana sürümü olan KDE Software Compilation 4 (KDE 4) piyasa sürüldü.
14 Ocak - İnsansız MESSENGER uzay aracı, 19.04:39 UTC'de, Merkür'ün ilk geçişi sırasında en yakın yaklaşma noktasındaydı.
20 Ocak-10 Şubat - 2008 Afrika Uluslar Kupası Gana'da başladı.
21 Ocak - Dünyanın dört bir yanındaki borsalar, 2007 yüksek faizli mortgage krizinin tetiklediği ABD'deki Büyük Durgunluğa dair artan korkuların ortasında düşüş yaşadı.
24 Ocak
Kongo Demokratik Cumhuriyeti Goma'da bir barış anlaşması imzalandı ve Kivu ihtilafı sona erdi.
Irak Parlamentosu yeni bayrağı ve armayı tasarladı. Baas Partisi zamanında eklenen üç yıldız bayraktan çıkarıldı.

1 Şubat - Britney Spears Geçici olarak Jamie Spears'ın Vesayeti Altına girdi
4 Şubat - İran ilk uzay merkezini açtı ve uzaya bir roket fırlattı.
17 Şubat - Kosova Bağımsızlık Bildirgesi: Kosova, uluslararası toplumdan karışık bir yanıt alarak Sırbistan'dan bağımsızlığını resmen ilan etti.

Mart-Nisan - 2007-2008 dünya gıda krizi: Yükselen yiyecek ve akaryakıt fiyatları Üçüncü dünya ülkelerinde isyan ve kargaşayı tetikledi.
2 Mart - Venezuela ve Ekvador, Ekvador topraklarındaki FARC gerillalarına karşı Kolombiya'nın üst düzey komutanı Raúl Reyes'in öldürüldüğü baskının ardından Kolombiya sınırına asker gönderdi.
9 Mart - Uluslararası Uzay İstasyonu için bir kargo uzay aracı olan ilk Avrupa Uzay Ajansı Otomatik Transfer Aracı, Fransız Guyanası'ndaki Guyana Uzay Merkezi'nden fırlatıldı.
19 Mart - GRB 080319B adlı bir Gama ışını patlamasının enerji salınımı, Evren'deki en parlak olaydı.
24 Mart - Bhutan, ülkeyi mutlak bir monarşiden çok partili bir demokrasiye değiştiren yeni bir Anayasa'nın kabul edilmesinin ardından ilk genel seçimlerini gerçekleştirdi.
25 Mart - Afrika Birliği ve Komorlar güçleri, isyancıların kontrolündeki Anjouan adasını işgal ederek adayı Komorların kontrolüne geri verdi.

12 Nisan - Kişinev Antonov An-32 kazası
22 Nisan - Londra'daki Moorfields Göz Hastanesi'ndeki cerrahlar, biyonik gözleri 2 kör hastaya implante ederek ilk başarılı ameliyatları gerçekleştirdi.

2 Mayıs - Şili'deki Chaitén yanardağı 1640'tan beri ilk kez yeni bir patlama aşamasına geldi.
3 Mayıs - Nargis kasırgası Myanmar'dan geçerek 138.000'den fazla insanın ölmesine neden oldu.
12 Mayıs - 2008 Siçuan depremi: Moment magnitüd ölçeği göre 7,9 büyüklüğünde bir deprem Çin'in Siçuan kentini vurdu. Tahmini 87.000 kişiyi öldü.
20-24 Mayıs - 2008 Eurovision Şarkı Yarışması, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da gerçekleşti. Yarışmayı Rus yarışmacı Dima Bilan "Believe" şarkısıyla kazandı.
23 Mayıs
Güney Amerika'daki eyaletler arasında hükûmetler arası bir örgüt olan Güney Amerika Uluslar Birliği kuruldu.
Uluslararası Adalet Divanı, Middle Rocks'ı Malezya'ya ve Pedra Branca'yı Singapur'a vererek, iki ülke arasındaki 29 yıllık toprak anlaşmazlığını sona erdirdi.
25 Mayıs - NASA'nın insansız Phoenix uzay aracı, Mars'ın kuzey kutup bölgesine inen ilk araç oldu.
28 Mayıs - Nepal Yasama Meclisi Parlamentosu ezici çoğunlukla ülkenin 240 yıllık monarşisinin kaldırılması ve ülkenin cumhuriyete dönüştürmesi lehine oy kullandı.
30 Mayıs - Misket Bombaları Konvansiyonu Dublin'de kabul edildi.

7-29 Haziran - Avusturya ve İsviçre birlikte ev sahipliği yaptığı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasını İspanya kazandı.
11 Haziran
Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu fırlatıldı.
Kanada başbakanı Stephen Harper, Kanada hükûmeti adına, Kanada yerli yatılı okulları sistemi için ülkenin Kanada Kızılderilileri resmi olarak özür diledi.
14 Haziran - Expo 2008, İspanya'nın Zaragoza kentinde 14 Eylül'e kadar sürecek, "Su ve sürdürülebilir kalkınma" temasıyla açıldı.

2 Temmuz - Íngrid Betancourt ve diğer 14 rehine, Kolombiyalı güvenlik güçleri tarafından Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri isyancılarından kurtarıldı.
7-13 Temmuz - 2008 VIVA Dünya Kupası Laponya'da başladı.
11 Temmuz - Güney Kore, bu günün sabahında 53 yaşındaki Güney Koreli bir turistin Kuzey Koreli bir nöbetçi tarafından vurularak öldürülmesinin ardından Kuzey Kore'nin Kumgang Dağı'na yapılan tüm gezilerini askıya aldı.
21 Temmuz - Sırp Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olan Radovan Karadžić, 12 yıllık bir aramanın ardından Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da savaş suçları iddiasıyla tutuklandı.

1 Ağustos - Uluslararası keşif gezilerinden 11 dağcı, K2 dağcılık tarihinin en kötü tek kazasında, Dünya'nın ikinci en yüksek dağı olan K2'de öldüler.
6 Ağustos - Moritanya Devlet Başkanı Sidi Ould Cheikh Abdallahi, askeri darbeyle görevinden alındı.
7 Ağustos - 2008 Güney Osetya Savaşı: Gürcistan ayrılıkçı Güney Osetya eyaletini işgal etti.
8-22 Ağustos - 2008 Yaz Olimpiyatları Çin'in başkenti Pekin'de düzenlendi.
20 Ağustos - Spanair'ın 5022 sefer sayılı uçuşu sırasında uçak Madrid Barajas Uluslararası Havalimanı'nda düştü ve uçaktaki 154 kişi öldü.

5 Eylül
Quentin Bryce, Avustralya'nın ilk kadın Genel Valisi oldu.
343743 Kjurkchieva asteroidi Spacewatch tarafından keşfedildi.
10 Eylül - Proton ışını, Cenevre yakınlarındaki CERN'de, Fransa-İsviçre sınırı altında bulunan, dünyanın en büyük ve en yüksek enerjili parçacık hızlandırıcısı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda ilk kez dolaştırıldı.
13 Eylül - Ike Kasırgası Galveston, Teksas'da karaya çıktı.
15 Eylül - Ünlü Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers iflasını açıkladı.
20 Eylül - Bir bomba döşenmiş kamyonun patlaması Pakistan'ın başkenti İslamabad'daki Marriott Oteli'ni yok etti, en az 54 kişi öldü ve 266 kişi yaralandı.
28 Eylül - SpaceX Falcon 1, yörüngeye başarıyla geçen dünyanın ilk özel olarak geliştirilmiş uzay fırlatma aracı oldu.
29 Eylül - Lehman Brothers ve Washington Mutual'ın iflaslarının ardından Dow Jones Borsası endüstri endeksi 777,68 puan düşerek tarihindeki en büyük tek günlük puan kaybını yaşadı.

3 Ekim - 2008-2012 Küresel Ekonomik Kriz: ABD Başkanı George W. Bush, gözden geçirilmiş Acil Durum Ekonomik İstikrar Yasasını imzalayarak sorunlu banka varlıklarını satın almak için 700 milyar dolarlık bir Hazine fonu yarattı.
7 Ekim - Müzik akış hizmeti olan Spotify, İsveç'te piyasaya sürüldü.
21 Ekim - Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) resmen Cenevre'de açıldı.
22 Ekim - Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu, Chandrayaan-1 uzay aracını bir ay keşif görevi için başarıyla fırlattı.
28 Ekim - Electronic Arts, Command & Conquer: Red Alert 3'ü piyasaya sürdü.

1 Kasım - Satoshi Nakamoto "Bitcoin: A Peer-to-Peer Elektronik Nakit Sistemi"ni yayınladı.
4 Kasım - 2008 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri: Demokrat Senatör Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. Başkanı seçildi. Şimdiye kadarki ilk Afroamerikalı başkan oldu.
19 Kasım - İspanya'da yaşayan Claudia Castillo, doku mühendisliği yapılmış bir organ kullanılarak başarılı bir trakea nakli gerçekleştirilen ilk kişi oldu.
26-29 Kasım - 2008 Mumbai saldırıları: Leşker-i Tayyibe üyeleri Mumbai genelinde dört gün boyunca koordineli bombalı ve ateş açmalı saldırıları düzenledi. Saldırılarda toplam 164 kişi öldü.

5 Aralık - 1991'de bulunan insan kalıntılarının, DNA analizi kullanılarak Rus çarı II. Nikolay'a ait olduğu belirlendi.
10 Aralık - İngiliz kraliyetine bağlı bir ülke olan Sark'ın Manş Adaları, yeni bir anayasal düzenleme çerçevesinde ilk tam demokratik seçimlerini gerçekleştirdi ve feodalizmi ortadan kaldıran son Avrupa bölgesi oldu.
18 Aralık - Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Théoneste Bagosora ve diğer iki kıdemli Ruanda subayını soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından suçlu buldu ve Ruanda Soykırımındaki rolleri nedeniyle ömür boyu hapse mahkûm etti.
23 Aralık - Gine'de meydana gelen askeri darbe sonucunda uzun süredir Devlet başkanı olan Lansana Conté'nin ölümünden kısa bir süre sonra Gine hükûmetini görevden alındı.
27 Aralık - Gazze Savaşı: İsrail, Hamas tarafından İsrail topraklarına atılan roketlere ve bölgeye kaçak silah sokulması nedeniyle Gazze Şeridi'ni işgal etti.
31 Aralık - Yılın sonuna fazladan bir artık saniye (23.59.60) eklendi. Bu en son 2005 yılında gerçekleşti.

26 Ocak - Paul (ahtapot) (ö. 2010)

7 Temmuz - Sky Brown, Britanyalı-Japon kaykaycı
15 Temmuz - Iain Armitage, Amerikalı oyuncu

7 Ocak - Philip Agee, Amerikalı casus ve yazar (d. 1935)
10 Ocak - Maila Nurmi, Fin-Amerikalı oyuncu ve televizyon kişisi (d. 1922)
11 Ocak - Edmund Hillary, Yeni Zelanda dağcı, kaşif ve hayırsever (d. 1919)
14 Ocak - Lento Goffi, İtalyan yazardır (d. 1923)
15 Ocak - Brad Renfro, Amerikalı oyuncu (d. 1982)
16 Ocak - Nikola Kljusev, 1. Makedonya Başbakanı (d. 1927)
17 Ocak - Bobby Fischer, Amerikan satranç büyük ustası ve eski Dünya Satranç Şampiyonu (d. 1943)
18 Ocak - Lois Nettleton, Amerikalı oyuncu (d. 1927)
19 Ocak - Suzanne Pleshette, Amerikalı oyuncu (d. 1937)
20 Ocak - Hacı Kurban Süleymani, İranlı kopuz ve dutar çalgıcısı (d. 1920)
21 Ocak - Marie Smith Jones, Kızılderili konuşmacı (d. 1918)
22 Ocak - Heath Ledger, Avustralyalı oyuncu (d. 1979)
26 Ocak - George Habash, Filistinli politikacı (d. 1926)
27 Ocak
Gordon d. Hinckley, Amerikan Mormon lideri (d. 1910)
Suharto, 1. Endonezya Devlet Başkanı (d. 1921)

2 Şubat - Joshua Lederberg, Amerikalı Nobel ödüllü moleküler biyolog (d. 1925)
5 Şubat - Maharishi Mahesh Yogi, Hindistanlı ruhani lider (d. 1918)
10 Şubat - Roy Scheider, Amerikalı oyuncu (d. 1932)
12 Şubat - Badri Patarkatsishvili, Gürcü iş insanı ve politikacı (d. 1955)
14 Şubat - Faruk Tabak, Türk akademisyen ve sosyal bilimci (d. 1954)
18 Şubat - Alain Robbe-Grillet, Fransız yazar ve yönetmen (d. 1922)
25 Şubat - Static Major, Amerikalı müzisyen (d. 1974)
27 Şubat - Ivan Rebroff, Alman şarkıcı (d. 1931)

2 Mart - Jeff Healey, Kanadalı müzisyen (d. 1966)
3 Mart - Giuseppe Di Stefano, İtalyan operatik tenor (d. 1921)
18 Mart - Anthony Minghella, İngiliz film yönetmeni ve senarist (d. 1954)
19 Mart
Arthur C. Clarke,

Alizeler, 30° kuzey ve 30° güney paralelleri çevresindeki dinamik yüksek basınç kuşaklarından, ekvatora doğru olan rüzgârlardır. Tam kuzey ve güneyden esmeleri gereken bu rüzgârlar, Dünya'nın dönmesi sonucu yön değiştirir.
Kuzey Yarım Küre'de kuzeydoğudan güneybatıya; Güney Yarım Küre'de güneydoğudan kuzeybatıya doğru eser. Ekvator çevresinde yükselmiş olan hava da dengeyi sağlamak üzere üstten dönencelere doğru eserek üst alizeleri oluşturur.
Alizeler, karaların doğu kıyılarında bol yağışlara neden olurken kara içlerinde ve karaların batı kıyılarında kuru rüzgârlar olarak eser. Denizlerin üzerinde karadakinden çok daha kuvvetli ve düzenli eserek gökyüzünün çoğu zaman açık olmasını sağlar. Bu nedenle alize rüzgârlarına açık olan adalar, en gözde turizm merkezleridir.
Sürekli olmaları ve yönlerinin belirli olması nedeniyle alizeler, tarih boyunca yelkenli gemiler için elverişli bir ortam oluşturmuştur. Yelkenli gemiler devrinde, Amerika ile Avrupa arasındaki ticareti sağladığı için alizelere ticaret rüzgârları denmiştir.

El Niño
La Niña

Atmosferik nehirler (AR) (İngilizce: AR (Atmospheric Rivers), romanize: Atmosferik nehirler), dünya atmosferinde (troposferde) yüksek seviyelerde su buharının taşınması sonucu oluşan su buharı akımlarıdır. Bu akımlar genellikle, ekvator yakınlarındaki okyanuslardan başlayarak kutuplara doğru hareket ederler. Atmosferik nehirler, çoğunlukla 250 ila 500 km genişliğinde ve 2000 ila 4000 km uzunluğundadır ve içerdikleri su buharı miktarı, dünyadaki tüm nehirlerin yıllık akışından daha fazla olabilir.
Ortalama olarak, Dünya'da her zaman dört ila beş aktif atmosferik nehir bulunur. Her biri, Amazon Nehri'nin ağzından akan sıvı suya eşdeğer miktarda nem taşır. Karaya ulaştıklarında, atmosferik nehirler bu nemini salar ve yoğun kar ve yağmur oluşur.
Atmosferik nehirler, Dünya'nın ikliminin önemli bir parçasıdır. Nem taşımanın %90'ından sorumludurlar ve tropiklerden kutuplara doğru bulut oluşumunun önemli bir faktörüdür. Bu nedenle, atmosferik nehirler hava sıcaklıkları, deniz buzluğu ve iklimin diğer bileşenleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Atmosferik nehirler genellikle ekvatoral olmayan Kuzey Pasifik / Atlantik, güneydoğu Pasifik ve Güney Atlantik okyanuslarında meydana gelir ve genellikle Kuzey ve Güney Amerika'nın batı sahillerine karaya çıkarlar. Atmosferik nehir karaya çıkışı yaşayan diğer bölgeler arasında Grönland, Antarktika ve güney-merkez Amerika Birleşik Devletleri yer alır.

Atmosferik nehirler genellikle tropikal bölgelerde başlar. Burada sıcaklıklar okyanus sularının buharlaşmasına neden olur ve bu buhar yükselerek atmosfere taşınır. Güçlü rüzgarlar buharı atmosferin üst katmanlarına taşıyarak, atmosferik nehirleri oluşturur.
Atmosferik nehirler, dünya üzerinde belirli bölgelerde meydana gelen yüksek basınçlı hava sistemleri tarafından kontrol edilir. Bu yüksek basınçlı sistemler, atmosferik nehirlerin hareket yönünü belirleyen ve atmosferik nehirlerin hızını etkileyen ana faktörlerdir. Bu nedenle, atmosferik nehirler bazen uzun süre boyunca yerinde kalabilir veya ani bir şekilde hareket edebilirler.
Atmosferik nehirlerin oluşumu, bu nehirlerin içerdikleri su buharının yoğunluğuna bağlıdır. Sıcak ve nemli hava kütleleri, okyanuslardan su buharını toplar ve hava hareketleri tarafından yükseltilir. Daha sonra, yükselen hava soğuyarak, buhar yoğunlaşır ve yağış oluşur.
Atmosferik nehirlerin oluşumu, rüzgarın yönüne, hava hareketlerine, bölgesel basınç farklarına ve okyanus suyu sıcaklığına bağlıdır. Atmosferik nehirler genellikle belirli coğrafi özelliklere sahip bölgelerde oluşur ve bu nedenle, bu bölgelerde yaşayan insanlar için önemli bir su kaynağıdır. Ancak, atmosferik nehirler aşırı yağış olaylarına ve sel riskine neden olabilmektedirler.

Entegre su buharı ve su buharı taşıma üzerine kurulu algoritmalar, atmosferik nehirlerin uzun ve dar oluşumunu otomatik olarak tespit etmek için geliştirilmiştir. Bu ölçümleri toplamak için, uydu mikrodalga radyometreleri kullanılarak atmosferdeki toplam su buharı içeriği ölçülür. Uydu veya model verilerinde atmosferik nehirlerin tanımlanması için bilim adamları, en az 2 cm (0,78 inç) dikey entegre çözünebilir suya sahip 1.000 km (620 mil) genişliğinde ve 2.000 km (1.245 mil) uzunluğunda koridorları ararlar. Bir atmosferik nehir karaya çıkınca, rüzgar profilcileri sıklıkla farklı yüksekliklerde yatay rüzgar koşullarını ölçmek ve güçlü düşük seviye rüzgar bölgelerini belirlemek için kullanılır. Yağmur ölçeği ve yer radarları gibi diğer araçların bir koleksiyonu atmosferik nehir özelliklerini ve etkilerini incelemek için kullanılır.

Kasırgalar ve diğer tehlikeler için yapılan ölçekler gibi, atmosferik nehirler için yapılan ölçek de hem fiziksel özelliklerine (kasırgalar için rüzgar hızı, atmosferik nehirler için su buharı miktarı) hem de neden olduğu yıkım seviyesine dayanmaktadır.
Diğer ölçeklere odaklanırken sadece olayın tehlikelerine odaklanırken, atmosferik nehir sistemi bu olayların faydalı, tehlikeli veya her ikisi olabileceği fikrini içermektedir.
Ölçek Atmosferik nehirleri şu şekilde sıralanır;

AR Cat 1 (Zayıf): (Çoğunlukla faydalıdır.)
AR Cat 2 (Orta): Çoğunlukla faydalı, ancak biraz tehlikeli de olabilir.
AR Cat 3 (Güçlü): Faydalı ve tehlikeli bir denge
AR Cat 4 (Aşırı): Çoğunlukla tehlikeli, ancak faydalı da olabilir.
AR Cat 5 (Olağanüstü): Çoğunlukla tehlikelidir.
Atmosferik nehir olaylarını, maksimum anlık entegre su buharı taşıma (IVT) değerine ve bu koşulların süresine göre sınıflandıran bir ölçek. Kuraklıkla mücadele eden Kaliforniya gibi yerlerde atmosferik nehir fırtınaları yararlı olabilir - Kaliforniya'nın yıllık yağışının% 50'si atmosferik nehirlerden gelebilir ve atmosferik nehirler yeterli miktarda su getirebilir. ABD Jeoloji Araştırmaları Merkezi'nin yaptığı araştırmaya göre, 1950 ile 2010 yılları arasında Batı Kıyısı'ndaki kuraklıkların %33 ila %74'ü atmosferik nehir fırtınalarıyla sona erdi (Ancak ekim ayındaki atmosferik nehir, Kaliforniya'daki mevcut kuraklığı hafifletti ancak sona erdirmedi). Diğer yandan, yüksek yoğunluklu atmosferik nehirler, kasırgalar kadar yıkıcı olabilir ve yaygın sel, toprak kayması ve çamur akışlarına neden olabilir. 24 Ekim'de Kuzey Kaliforniya'yı ve 15 Kasım'da Kuzeybatı'yı vuran atmosferik nehirlerin her ikisi de AR Cat 5 (Olağanüstü): Öncelikle zararlı olarak derecelendirildi.

AR Cat 1 dercesinde değerlendirilen, 2 Şubat 2017'de Kaliforniya'yı vuran bir AR, kıyıda 24 saat boyunca sürdü ve sakin bir yağış üretmiştir.
AR Cat 2 dercesinde değerlendirilen, 9-20 Kasım 2016'da bir atmosferik nehir, Kuzey Kaliforniya'yı vurdu, kıyıda 42 saat boyunca sürdü ve kuraklıktan sonra düşük barajları yeniden doldurmaya yardımcı olan birkaç inç yağmur üretti.
AR Cat 3 dercesinde değerlendirilen, 14-15 Ekim 2016'da bir atmosferik nehir, kıyıda 36 saat boyunca sürdü, kuraklıktan sonra rezervuarları yeniden doldurmak için 5-10 inç yağmur üretti, ancak bazı nehirlerin sel seviyesinin hemen altına yükselmesine neden oldu.
AR Cat 4 dercesinde değerlendirilen, 8-9 Ocak 2017'deki bir atmosferik nehir, 36 saat boyunca varlığını sürdürdü, Sierra Nevada'da 14 inç yağmur üretti ve en az bir düzine nehrin sel seviyesine ulaşmasına neden oldu.
AR Cat 5 dercesinde değerlendirilen, 29 Aralık 1996 ile 2 Ocak 1997 arasında meydana gelen bir atmosferik nehir, Orta Kaliforniya kıyılarında 100 saatten fazla sürdü. İlişkili yoğun yağış ve akıntılar, 1 milyar dolardan fazla hasara neden oldu.

Önümüzdeki üç saat için tahmini küresel yağışların güncel haritası. 8 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atmosferdeki nehirleri görüntülemek ve tespit etmek için kullanılan NASA sistemi. 3 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TÜBİTAK Kutup Bilimleri Ansiklopedisi'nde Atmosferik nehir

Barometre, atmosfer basıncını ölçmeye yarayan alet. Genellikle cıvalı (sıvılı) ve aneroid (havalı) olmak üzere yaygın olarak kullanılan iki çeşidi vardır.

Cıvalı barometre 1643 yılında Evangelista Torricelli tarafından bulunmuştur. Cıvalı barometre, içi cıva dolu dikey bir borudur. Borunun üst ucu kapalıdır. Alt uç ise açık, ancak cıva dolu bir kaba daldırılmış durumdadır. Atmosferin bu kap içindeki cıva yüzeyine yaptığı basınca göre, borunun içindeki cıva sütunu yükselip alçalır.
Cıva sütununun yüksekliği barometre basıncını gösterir. Bu basınç deniz düzeyinde, cıva sütunundaki 76 cm yüksekliğe eşittir.
76 cm-cıva aynı zamanda 1 atmosfer basınca eşittir. Sütundaki cıva düzeyinin alçalıp yükselmesi atmosfer basıncının değiştiğini gösterir ve bu yolla hava durumu tahmin edilebilir.

Aneroid (havalı) barometre atmosfer basıncına bağlı olarak daralan ve genişleyen, daralma-genişleme miktarını da rakamlı bir düzenek sayesinde ölçek üzerinde işaret eden metal bir kutudur. Aneroid sözcüğü "sıvısız" anlamına gelir.
Hava taşıtlarında ve dağcılıkta kullanılan altimetreler aneroid barometrenin en yaygın olarak kullanılan örneklerindendir. Atmosfer basıncı deniz seviyesinden yükseldikçe azalır. Altimetre ibresi, gözlemcinin içinde bulunduğu atmosferik basınç düzeyine karşılık gelen yüksekliği gösterir.

Batı rüzgârları, 30° güney ve 30° kuzey paralellerinde bulunan dinamik yüksek basınç alanlarından, 60° kuzey ve 60° güney paralellerindeki dinamik alçak basınç alanlarına doğru esen rüzgârlardır.
At enlemleri içindeki yüksek basınç alanlarından kaynaklanır, kutuplara doğru eğilim gösterir ve ekstratropikal siklonları bu şekilde yönlendirirler. Subtropikal sırt eksenini batıya doğru geçen Tropikal siklonlar artan batı akışı nedeniyle tekrar kıvrılır. Batı  rüzgârları ağırlıklı olarak Kuzey Yarımküre'de güneybatıdan ve Güney Yarımküre'de kuzeybatıdan eser.
Kuzey Yarımküre'de güneyden Güney Yarımküre'de kuzeyden esmeleri gerekirken, dünyanın dönmesi ile oluşan coriolis kuvveti sebebiyle yön değiştirirler. Her iki yarım kürede de batı yönlü eserler. Dönenceler civarındaki alçalıcı hava kütlelerinden kaynaklandıkları için başlangıçta kuru ve sıcaktırlar. Deniz ve okyanus üzerinden geçerken nem yüklenirler. Özellikler Orta kuşak karalarının batı kıyılarına bol yağış bırakırlar. 90°. enlemlerden esen soğuk ve kuru kutup rüzgârlarıyla 60.enlemler çevresinde karşılaşır ve cephe yağışlarına neden olurlar.
Batı rüzgârları yıl boyu esen sürekli rüzgârlardandır.  Eserken altlarındaki okyanus sularını da sürüklerler. Gulf Stream sıcak su akıntısı ve Alaska sıcak su akıntısı bu etkiyle oluşur.
Batı rüzgârlarının ve sıcak okyanus akıntılarının etkisiyle orta kuşak karalarının batı kıyıları, doğu kıyılarından daha sıcaktır. Batı rüzgârları Alaska ve Batı Avrupa kıyılarında ılıman okyanusal iklimin yaşanmasının temel sebebidir.

Alizeler
Kutup rüzgârları

Buharlaşma, bir sıvının gaz fazına geçerken yüzeyinde oluşan buharlaşma türüdür. Çevreleyen gazdaki buharlaşan maddenin yüksek konsantrasyonu, örneğin çevredeki nemin suyun buharlaşma hızını etkilemesiyle buharlaşma yavaşlar.
Sıvının molekülleri çarpıştığında, çarpışma şekline bağlı olarak birbirlerine enerji aktarırlar. Yüzeye yakın bir molekül buhar basıncını yenmek için yeterli enerjiyi emdiğinde kaçacak ve gaz olarak çevredeki havaya girecektir. Buharlaşma anında, buharlaşan sıvıdan alınan enerji, sıvının sıcaklığını düşürür ve bunun sonucunda buharlaşmalı soğutma olur.
Tabiatta suyun hidrolojik çevriminin önemli bir unsurunu teşkil eden buharlaşma, yeryüzünde sıvı ve katı hâlde değişik şekil ve şartlarda bulunan suyun meteorolojik faktörler etkisiyle atmosfere gaz hâlinde dönüşü olarak tarif edilir.
Buharlaşma hızı sıcaklık arttıkça artar. Buharlaşma hızı, kaynama noktasında en yüksek değere ulaşılır.

Bulut fiziği, fiziksel işlemlerdeki çalışmalardır ve bu oluşuma, büyümeye ve atmosfer bulutlarının çökelmesine yol açar. Bulutlar sıvı suyu mikroskobik damlacıklar halinde içerir (ılıman bulutlar), buzların küçük kristalleri (soğuk bulutlar) veya ikisi de (karışık faz bulutları). Bulut damlacıkları başlangıçta su buharının yoğunluğunun yoğun çekirdeğin üzerinde olmasıyla oluşur aynı zamanda Köhler teorisine göre havanın aşırı doymuşluğu kritik değeri aşar. Kelvin  etkisinden dolayı bulut yoğunlaşma çekirdeği bulut damlacıkları formasyonu için gereklidir, eğimli yüzeyden dolayı bu buhar basıncındaki doyma ile tasvir edilebilir. Küçük çapta, aşırı doymuşluk miktarı yoğunlaşmanın çok büyük olması için gereklidir, bu doğal bir şekilde gerçekleşmez. Raoult ilkesi, çözelti nasıl buhar basıncına bağlı bunu tasvir eder. Yüksek konsantrasyonda, bulut damlacıkları küçük olduğunda, çekirdeğin oluşumu dışından küçük olması aşırı doymuşluk gerektirir.
Sıcak bulutlarda, büyük bulut damlacıkları, uç yüksek hızla düşer çünkü küçük damlacıkların üstündeki sürükleme kuvveti büyük damlacıklarınkinden büyüktür. Büyük damlacıklar küçük damlacıklar ile çarpışabilir ve birleşip daha büyük damlalar oluşturabilirler. Damla yeterince büyük olduğundan sonuç olarak yerçekimi sürüklemeden dolayı ivmeden çok büyük olduğundan ivmelenir, damla dünyaya yağış olarak düşer. Çarpışma ve beraberlik karışık faz bulutlarında önemli değildir burada Bergeron işlemi ağır basar. Diğer önemli işlem şudur yağış oluşumları kafiyelidir, çok soğuk sıvı damlalar katı kar taneciği ile çarpıştığında ve toplanıldığında, iki katı kar taneciği çarpışır ve birleşir. Kesin mekanizmada nasıl bulut oluşur ve büyür tam olarak anlaşılamamıştır, fakat bilim adamları tek bir damlanın mikroskobik olarak inceleyerek bulutların şeklini açıklayarak geliştirmiştir. Hava radarı ve uydu teknoloji gelişimi büyük ölçüde bulutlarla ilgili çalışmayı kesinleştirmiştir.

Bulut mikro fiziği tarihi 19. yüzyılda gelişmeye başlamıştır ve birçok yayında tanımlanmıştır. Otto von Guericke bulutlar su baloncuklarından oluşmuştur düşüncesinin kökenidir. 1847'de Agustus Waller damlacıkları mikroskop altında incelemek için örümcek ağı kullandı. Bu gözlemler William Henry Dines tarafından 1880'de ve 1884'te  Richard Assmann tarafından onaylandı.

Dünya yüzeyinden su buharlaşırken, bu hava alanının üzerinde nem oluşturur. Nemli hava kuru havadan daha hafiftir ve bu kararsız durum yaratır. Yeterli nemli hava toplandığında, bütün nemli hava yalnız paketler olarak yükselir, karışık çevrelenmiş hava dışında. Yüzey boyunca daha fazla nemli hava oluştuğunda, işlem tekrarlanır, nemli hava ayrık paketleri yükselerek bulutları oluşturur.
Bir veya daha fazla mümkün kaldırma faktörü olduğu zaman bu işlem meydana gelir—siklonik/ön, konvektif veya orografik— havanın içerdiği görünmez su buharının çiy oluşma derecesi için yükselmesine ve soğumasına sebep olur, doymaya başladığındaki sıcaklık. Mekanizmanın arkasındaki temel işlem adyabatik soğutmadır . Yükseklikle atmosferik basınç azalır, böylece işlemdeki artan hava genişlemesi enerji yayar ve hava soğutmasına sebep olur, bu su buharını tutmak için kapasiteyi azaltır. Eğer hava çiy oluşma derecesi için soğutulur ve doymuş duruma geçer, bu normal olarak havayı tutuyor, artık geri alıkonulmuyor ve havada yoğunlaşıyor.   Doymuş havadaki normalde yoğunlaşmış çekirdeği çeker mesela toz ve tuz parçacıkları bunlar havadaki dolaşımla havaya  tutunmak için yeterince küçük parçalar. Buluttaki  su damlacıkları yaklaşık 0.002 mm çapındadırlar. Damlacıklar daha büyük damlacık oluşturabilmek için çarpışma yapabilirler bu küçük parçalar için  havadaki sürükleme kuvvetinin yerçekimine ağır basmasıyla gerçekleşir.
Konvektif olmayan bulut için, yükseklikte yoğunluk olmaya başlar buna yoğunluk kaldırma seviyesi denir (LCL), buna hava temelinin yüksekliğinin kabaca tanımlanması demektir. Serbest konvektif bulutlar genel olarak konvektif yoğunluk seviyesinin (CCL) yüksekliğinde oluşur. Doymuş havadaki su buharı normal olarak yoğunlaşmış çekirdeği çeker örneğin tuz parçacıkları yeterince küçük sirkülasyonla havada tutulması için. Eğer yoğunlaşma işlemi toposferde donma seviyesinin altında oluşur, çekirdek çok küçük su damlaların içine ulaşmasında yardım eder. Bulutlar aşırı soğuk sıvı damlacıkları donma seviyesinin üzerinde oluşur. Yoğunlaşma seviyesinin üzerindeki yoğunlaşmış parçacıkların verimlilik kaybı aşırı doymuşluk için havanın yükselmesine neden olur ve bulutların oluşumu kısıtlatılmasına bağlıdır.

Durağan havada frontal ve siklon kaldırması onların saf belli oluşlarında oluşur, bu ya çok küçük ya da hiç yüzey ısıtılmasına maruz kalmaz, bu meteoroloji de havada kuvvetlenir ve alçak basıncın merkezi etrafında.  Sıcak cephe ekstra tropikal siklonlarla ilgilidir ve bu ılık hava kütlesi düzensiz olmasına rağmen cirriform ve tabaka şeklindeki bulutların geniş alanın üzerinde üretilmesine eğilimlidir, bu durumda kümülüs konjestus veya boran bulutları genellikle temel bulut çökelti katmanında gömülüdür. . Soğuk cephe genellikle hızla hareket eder ve bulutların minik çizgilerinin üretilmesi genelde tratocumuliform, kümüliform veya kümülonimbus sıcak hava kütlesinin sabitliğine bağlıdır

Bir diğer faktör batmayan konvektif yukarı hareketi yüzey seviyesinde önemli gün ışığı sıcaklığına ve nispeten yüksek mutlak neme sebep olur. Bu Dünya'nın yüzeyine ulaştığında güneşin tekrar emilimi uzun dalga radyasyonları gibi gelen kısa dalga radyasyonları üretilir. Bu işlem zemine ulaştıkça havayı ılıtır ve düzensiz bir şekilde hava kütlesini ılık veya sıcak yüzey seviyesinden havadaki soğukluğa dik sıcaklık radyanı yaratarak arttırır. Bu sıcaklık çevredeki hava ile dengeye ulaşana kadar yükselmeye ve soğumaya sebep olur. Düzensiz ılımanlık kümüliform bulutunun oluşumu için izin verilir ve bu eğer hava kütlesi yeterince nemli ise hafif yağmur üretir. Tipik olarak yukarı akım taşınımı yağmurun çökelmesinden önce damlacığın yarıçapının 0.015 millimetreye büyümesine sebep olabilir. Damlacıkların eşitlik çapı yaklaşık 0,03 milimetre.
Eğer yüzeyin yanındaki hava aşırı ılıman ve düzensiz olur, bunun yukarı hareketi çok patlayıcı olabilir ve bu çok yüksek kümülonimbiform bulutları değişik hava durumlarına sebep olabilir. Küçük su parçacıkları bulut gruplarındaki yağmur parçacıklarının bir araya gelmesiyle oluşur, onlar yerçekimi kuvvetinden dolayı Dünya ' da aşağı doğru itilir. Damlacıklar yoğunlaşma seviyesinin aşağısında normalde buharlaşır, fakat düşen damlacıkların güçlü hava yükselişini korumak ve öbür yapabileceklerinin aksine daha uzun süre havada tutabilir. Şiddetli hava yükselişi, saatte hızı 180 mile kadar ulaşabilir.  Yağmur damlacıkları uzun süre havada kaldığında, bunlar daha büyük damlacıklar halini alır ve sonunda ağır kar yağışı olarak düşer.
Donma seviyesinin üzerinde olan ve taşınan yağmur damlaları önce çok soğur ve sonra küçük dolulara dönüşür. Donmuş buz çekirdeği 1,3 cm havanın yükselişlerinden birinde bir boyutu toplanabilir ve birçok havanın yükselişinde dönebilir ve sonunda çok ağır olmadan önce aşağı yönlü akım olur ve bunlar büyük dolular olarak aşağı düşerler. Dolu tanesini yarıya kesmek buzun soğan katmanları gibidir, aşırı soğuk suyun katmanları boyunca geçtiğinde farklı zamanlar gösterir. Dolu tanesi çapı 18 cm e kadardır 
Konvektif kaldırma dağınık hava kütlesi herhangi bir ön taraftan uzak olması durumunda oluşur. Ancak çok ılıman düzensiz hava ön taraf etrafında  ve düşük basınç merkezlerinde mevcut olabilir, ön ve konvektif kaldırma faktörlerinden dolayı ağır ve çok aktif konsetrasyonlarda kümüliform ve kümülonimbiform bulutlar sıklıkla üretilir. Önde olmayan konvektif kaldırma ile düzensizliğin artış  dikey yukarı bulutların büyümesini destekler ve birçok hava durumu için potansiyel artışıdır. Karşılaştırılan nadir durumlarda, konvektif kaldırma troposfer geçişine nüfuz etmek için yeterince güçlü olabilir ve stratosferin içindeki bulutun üstüne itilebilir.

Kaldırmanın üçüncü kaynağı rüzgâr döngüsü kuvveti  fiziksel bariyerleri aşar örneğin dağ (orografik kaldırma). Eğer hava genellikle düzenli ise, hiçbir şey merceksi kapak bulutlarından daha çok oluşmaz. Ancak, eğer hava yeterince nemli ve düzensiz olursa, orografik kısa süreli yağmurlar veya gök gürültülü fırtına gözükebilir.

Gerekli kaldırma faktörleri adyabatik soğuma boyuncadır, havanın çiy noktası için en düşük sıcaklığın üç temel mekanizması vardır, bunların hepsi yüzey seviyesinin yanında oluşur ve herhangi bir havanın kaldırması gerekli değildir. İletken, radyasyonal ve buharlaşmalı soğutma yüzey seviyesindeki yoğunlaşmayla sis oluşumuna sebep olur. İletken soğutma yer alır when air from a relatively mild source area comes into contact with a colder surface, as when mild marine air moves across a colder land area. Isıl ışınımın emiliminden dolayı radyasyonal soğuma oluşur, ya hava ya yüzey ya da yüzey altında. Gece gökyüzü açık olduğunda bu tip soğutma yaygın olur. Buharlaştırma boyunca havaya nem eklendiğinde soğutmalı buharlaştırma olur, bu kuvvetler yağışlı ampul sıcaklığını soğutmak için hava sıcaklığı için kuvvet uygulanır veya bazen doyma noktasındadır.

Su buharlaştırılmasının beş temel yolu vardır ve bu havaya eklenebilir. Arttırılan buhar içeriği su üstündeki rüzgâr yakınsamasından veya yukarı hareket alanındaki alanının içindeki nemli zeminden kaynaklanabilir . Çökelme veya virga (yeryüzüne ulaşmadan buharlaşan kar veya yağmur şeklindeki yağış) yukarıda artan nemlilik içeriğinden düşer Gündüz sıcaklığı okyanus yüzeyinden su buharlaşmasına sebep olur, su kaynakları veya nemli arazi. Transpirasyon bitkilerden diğer tipik su buharı kökenlerinedir. Son olarak, ılıman suyun üzerinde hareket eden soğuk ve kuru hava daha nemli olacaktır. Gündüz sıcaklığında iken, nemliliğin eklenmesiyle havadaki sıcaklık içeriği ve düzensizliği ve işlemlerin hareketinin kuruluşunu arttırır ve bu bulutun ve sisin oluşumuna sebep olur.

Elde edilen hacim sıcaklıkla birlikte buharlaşırken artar ve bir miktar su var olu

Cephe yağışları veya Frontal yağış, yoğunluk ve sıcaklığı farklı olan iki hava kütlesinin karşılaşması ile oluşur. Özellikleri farklı hava kütlelerinin karşılaşma alanlarına cephe denir. Geniş alanlarda düşük şiddette ve uzun süreli yağış dar alanlarda ise kısa süreli ve şiddetli yağış görülür.
Kutupsal soğuk hava kütleleri ile tropik sıcak hava kütleleri orta enlemlerde karşılaşırlar. Batı rüzgarları kuşağı cephe oluşum alanlarıdır. Cephe alçak basınç yakınında oluştuğunda, basınç merkezinin çevresinde dönmeye başlar. Bu durumda orta enlem alçak basınç fırtınalarını oluşturur. Fırtınalar tropik okyanuslar üzerinde oluştuğunda şiddetli yağış bırakır, tayfun veya kasırga adını alır.
Soğuk hava kütlesi, durağan bir sıcak hava kütlesine doğru ilerlediğinde soğuk cephe oluşur. Soğuk hava ilerlediğinde sıcak hava daha hafif olduğundan dolayı yükselmek zorunda kalır. Bu durumda soğuk hava alt kısımdadır. Sıcak havanın yükselmesi soğumasına, soğuma yoğuşmaya neden olur. Oluşan Kümülonimbus bulutlarından kuvvetli yağış meydana gelir.
Sıcak hava kütlesinin, durağan soğuk hava kütlesine doğru ilerlediği durumlarda sıcak cephe oluşur. Hafif ve nemli sıcak hava kütlesi cephe boyunda soğuk havanın üzerinde yükselir. Oluşan sirrüs ve Nimbostratüs bulutları yağışa neden olur.
Soğuk cephe ile sıcak cephenin karşılaştığı durumlarda; arada kalan sıcak hava yükselerek bulut oluşumuna ve yağışa sebep olur. Oluşan yeni cepheye oklüzyon cephe ismi verilir. Hareketsiz sıcak ve soğuk cepheleri ayıran hatta duralar cephe (stationary cephe) adı verilir. Uzun sürmeyen bu cephede yağış oluşmaz, kısa süre sonra hareketli cephe durumuna  dönüşürler.

Dolu, bir yağış türü. Kule tipi bulutlardaki düşey hava sirkülasyonuna kapılan bulut damlacıklarının bulut içindeki 0 ile -40 derece santigrat seviyelerini geçerken (donma ve erimeler ile) tabaka tabaka büyümesi ile oluşur.
Bulut içinde düşey hava sirkülasyonunu ve yerçekimini yenerek yere düşen dolu taneleri bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığından çok fazla etkilenmez. Ama bulut tabanından ayrılan kar kristalleri içinden geçtiği hava tabakasının sıcaklığına göre, kuşbaşı kara, granül şeklindeki kara, sulusepkene, yağmura veya donan
yağmura dönüşebilir.
Yağmur damlaları fırtına nedeniyle donar. Yere doğru inerken hava akımları donmuş yağmur damlalarını bir aşağı bir yukarı sürükleyerek daha büyük buz parçaları hâline getirir. Ağırlaşan buz parçaları yere düşer. Bu hava olayına dolu denir.
Dünyada dolu yağışının en yoğun yaşandığı bölge Kuzey Amerika kıtası, özellikle de Meksika Körfezi'nin kuzey kesimleridir. Bu zamana kadar kaydedilmiş en iri dolu tanesi de Bangladeş'in Gopalganj bölgesine [23°00'K, 89°56'D, rakım: 4 m] düşmüş olup ağırlığı yaklaşık 1 kg'dir. Bu dolu yağışında 92 kişi ölmüştür.

Yere ulaşıp dolu oluşturan her fırtına dolu fırtınası denir. Çapı > 5 mm olan buz kristali dolu tanesi kabul edilir. Dolu taneleri 15 cm boyuta ulaşabilir ve 0,5 kg'den daha ağır olabilir.
Buz topaklarının aksine, dolu taneleri genellikle katmanlıdır ve düzensiz olabilir ve bir araya toplanabilir. Dolu, ağırlığı yukarı çekişin üstesinden gelip yere düşene kadar güçlü yukarı doğru bir hava hareketiyle havada asılı kalan, bulutta ilerlerken kendi tanesinin üzerine biriken, şeffaf buz veya en az 1 mm kalınlığındaki şeffaf ve yarı saydam buz katmanlarından oluşur.
Dolu çapı farklılık gösterse de, Amerika Birleşik Devletleri'nde hasara neden olan dolunun ortalama gözlemi 25 mm ile golf topu büyüklüğü olan 44 mm arasındadır. 2 cm'den büyük dolu tanelerinin genellikle hasara neden olacak kadar büyük olduğu kabul edilir. Kanada Meteoroloji Servisi, bu büyüklük veya üzerinde dolu beklendiğinde şiddetli fırtına uyarısı yapar. ABD Ulusal Hava Durumu Servisi, Ocak 2010'dan itibaren geçerli olmak üzere 25 mm çap eşiğine sahiptir. Bu, önceki 19 mm dolu eşiğinin üzerinde bir artıştır. Diğer ülkelerin doluya karşı yerel duyarlılığına göre farklı eşik değerleri vardır; örneğin üzüm bağları daha küçük dolu tanelerinden olumsuz etkilenebilir. Dolu taneleri, yükselişin ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak çok büyük veya çok küçük olabilir: Daha güçlü bir fırtınadaki daha güçlü yukarı çekişler daha büyük dolu tanelerini havada tutabildiğinden, daha zayıf dolu fırtınaları, daha güçlü dolu fırtınalarına (süper hücreler gibi) göre daha küçük dolu taneleri oluşturur.

Dolu, güçlü fırtına bulutlarında, özellikle yoğun hava yükselmeleri, çok sıvı su içeriği, büyük dikey genişliği, büyük su damlacıkları olan ve bulut katmanının iyi bir bölümünün donma noktasının altında olduğu yerlerde oluşur (0 °C). Bu tür güçlü yükselişler aynı zamanda bir kasırganın varlığını da gösterebilir. Dolu tanelerinin büyüme hızı, daha yüksek irtifa, daha alçak donma bölgeleri ve rüzgar kesmesi gibi faktörlerden etkilenir.

Kümülonimbüs bulutlarındaki diğer yağışlar gibi dolu da su damlacıkları olarak başlar. Damlacıklar yükseldikçe ve sıcaklık donma noktasının altına indiğinde, süper soğutulmuş su olurlar ve yoğunlaşma çekirdekleri ile temas ettiklerinde donarlar. Büyük bir dolu tanesinin enine kesiti soğan benzeri bir yapı gösterir. Bu, dolu tanesinin ince, beyaz ve opak katmanlarla dönüşümlü olarak kalın ve yarı saydam katmanlardan oluştuğu anlamına gelir. Eski teori, dolu tanelerinin birden fazla alçalma ve yükselmeye maruz kaldığını, nem bölgesine düştüğünü ve yükseldikçe yeniden donduğunu öne sürdü. Bu yukarı ve aşağı hareketin, dolu tanesinin ardışık katmanlarından sorumlu olduğu düşünülüyordu. Teoriye ve saha çalışmasına dayanan yeni araştırmalar, bunun mutlaka doğru olmadığını göstermiştir.

Orta Çağ'da, Avrupa'daki insanlar doluyu ve ardından mahsullere verilen zararı önlemek için kilise çanları çalar ve top atarlardı. Bu yaklaşımın güncellenmiş versiyonları modern dolu topları olarak vardır. Bulut tohumlama, II. Dünya Savaşı'ndan sonra dolu tehdidini ortadan kaldırmak için yapıldı, özellikle Sovyetler Birliği'nde roketler ve top mermileri kullanılarak bulutlara gümüş iyodür dağıtılarak dolu fırtınalarından kaynaklanan mahsul hasarında %70-98'lik bir azalmanın sağlandığı iddia edildi. Ancak bu etkiler Batı'da yürütülen rastgele çalışmalarda tekrarlanmadı. Dolu önleme programları 1965 ile 2005 yılları arasında 15 ülke tarafından yürütülmüştür.

Meteor.gov.tr
biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz
[1]

Ekstrem hava olayları veya aşırı hava olayları, beklenmedik, olağandışı, iklimsel ve mevsimsel olmayan şiddetli hava koşullarının yaşanmasıdır. Çoğu zaman, ekstrem olaylar, bir yerin kayıtlı hava durumu geçmişine dayanır. Küresel İklim değişikliği'nin aşırı hava olaylarının yoğunluğunu artırdığını gösteren bulgular vardır.
Bir çöle yıllık döngüsüyle alakası olmayacak şekilde kar ve yağmur yağması, Orta kuşakta yaz mevsiminde kar yağması, orta kuşakta kışın bir günü 40 santigrat sıcaklık yaşanması gibi hava durumu örnekleri ekstrem hava olayı olarak açıklanır.

18 Temmuz 2017'de meydana gelen Yağmur olayı metrekareye düşen 91 kilogram yağış sebebiyle aşırı hava olayı olarak tanımlanabilir. 18 Temmuz 2017'de yağan yağmur, 20 Temmuz 1951'deki 165,8 ve 6 Temmuz 1987'deki 100,5 kilogram yağışın ardından en büyük yağmur olma özelliğine sahip oldu. Silivri, Üsküdar, Beykoz, Sarıyer ve Fatih, en çok yağış alan ilçeler oldu.

Embriyoloji, zigot oluşumunu, büyümesini ve gelişimini inceleyen bilim dalı. Gelişim biyolojisinin bir alt dalıdır.
17. ve 18. yüzyıllarda betimleyici ve karşılaştırmalı çalışmalara dayan embriyoloji, 19. yüzyılın sonlarına doğru bilim insanlarının, vücuttaki organ ve dokuların kendilerine özgü biçim ve işlevleri nasıl kazandıklarını belirlemeye yönelik çözümleyici ya da deneysel yaklaşımlarıyla yeni bir boyut kazandı.

Embriyolojide çözümleyici çalışmaların önemini ilk kavrayanlardan biri olan Alman anatomi bilgini Wilhelm Roux (1850-1924) deneysel embriyolojini öncüsü ve en seçkin temsilcisidir; Roux'un 1855'ten başlayarak kurbağa yumurtaları üzerinde yaptığı öncü çalışmalar bu alanda kendisinden sonraki araştırmalara büyük bir ivme kazandırmıştır. Embriyondan gelişmenin hızını ve yönünü belirleyen etkenleri araştırarak 1935 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü alan Alman bilim insanı Hans Speemann da embriyolojini gelişmesine yön verenlerden biridir.
Omurgalı canlıların değişik formları incelendiğinde, hepsinin embriyojik gelişiminin ilk evrelerinde yeni oluşmaya başlayan orta kulaklar görülecektir. Kara omurgalılarında bu solungaç yarığı gelişimin ileri evrelerinde kaybolur.

Bölünme sonra, bölünen hücreler ya da Morula, bir ucunda bir delik ya da gözenek geliştirir blastula içi boş bir top gibi olmaktadır.

Bilateral hayvanlarda, blastula iki yarısı (bakınız : Ağız ve Anüs Embriyolojik kökeni ) Bütün hayvanlar aleminde bölen iki yoldan birini gelişir. Blastula ilk gözenek (blastopore) hayvanın ağız hale gelirse, bu bir protostome olduğunu; ilk gözenek anüs hale gelirse o zaman deuterostome olur. Deuterostomes omurgalılar dahil ederken protostomes gibi böcekler, solucanlar ve yumuşakçalar gibi birçok omurgasız hayvan bulunmaktadır. Süreç içerisinde, daha farklılaşmış yapıya blastula değişiklikleri gastrulasyon denir.
Onun blastopore ile gastrula yakında hücrelerinin üç farklı tabaka geliştirir;

İçteki katman veya endoderm, sindirim organları solungaçlar, akciğerler veya yüzme kesesi varsa ve böbrekler veya nefrit doğurur.
Orta tabaka (katman), mezodermin, kas, iskelet varsa ve kan sistemini meydana getirir.
Hücreler veya ektoderm dış tabaka, beyin ve deri veya karapas ve saç, kıllar ya da ölçekleri de dahil olmak üzere, sinir sistemine yol açmaktadır.
Embriyolar birçok türü genellikle erken gelişim evrelerinde birbirine benzer olarak görünebilir. Türün ortak evrimsel geçmişi var çünkü bu benzerlik için nedenidir. Türler arasındaki bu benzerlikler ortak bir atadan evrimleştiği, aynı veya benzer işlevi ve mekanizmaya sahip yapıları olan, homolog yapılar denir.

İnsanlar bilaterans ve deuterostomes-ilk anüs olarak geliştirir.
İnsanlarda, dönem Embriyo, Zigot döllenmenin sekizinci haftanın sonuna kadar rahim duvarına implantları kendisi andan itibaren hücre bölünmesi topu temsil ediyor. Gebelik (gebeliğin onuncu haftası) sonra sekizinci haftanın ötesinde, gelişmekte olan insan sonra bir fetüs denir.

Aristoteles yaşamı boyunca birçok konuyu ele almıştır. Bunların başlıca örnekleri doğa, sanat, felsefe, mantık ve siyasettir. "Aristoteles’in incelediği bir diğer konu da embriyolojidir. Civciv embriyosunun büyümesini, kalbinin atışını ve kalbin diğer organlardan önce oluşumunu tanımlamıştı. Bu gözlem belki de ruhun veya aklın merkezinin kalp olduğu fikrinin ileri sürmesine sebep olmuş veya en azından Aristoteles bu fikri doğrulamıştı. Birçok balığın yavrularını ‘’potansiyel’’ yumurtalar biçiminde taşıdıklarını da bilmekteydi. Ayrıca bir grup balığın, tam şekillenmiş hareketli yavrular meydana getirdiğini ifade etti. Aslında burada köpek balığının doğurmasını tanımlamaktaydı. Bu fikir, daha sonraki zoologlara o kadar inanılmaz geldi ki, onlar Aristoteles’in gözlemlerini bilmezlikten geldiler ve bu gözlemler ancak 1840’ların başında doğrulandı. Aynı zamanda hektokotilizasyonu, yani erkek kafadanbacaklının, bir bacağını kullanarak dişinin yumurtalarını döllemesini gözlemledi. Bu da, doğruluğu ancak on dokuzuncu yüzyılda kanıtlanacak olan bir diğer gözlemdi."
Yumurta içindeki civciv gelişiminin memeli embriyosunun gelişim sürecine yakın olduğu M.Ö 1000 sıralarında Mısırlılar tarafından fark edilmişti. Ancak Aritoteles'in karşılaştırmalı ve betimleyici çalışmaları bu çalışmaları arka plana atmayı başardı.
Aristoteles'in hayvanların oluşumları üzerine çalışmalarının yer aldığı Latince adı ‘’ De Generatione Animalium’’ olan eseridir. Bu kitap embriyolojinin felsefenin konusu olarak alındığı ikinci kitaptır. Ama bu kitap embriyoloji alanında ilk bilimsel eser olarak kabul edilir. Bu eser daha sonra doğa bilimcileri, filozoflar ve embriyologlar üzerinde etkili olmuştur. Eser 5 kitaptır ve her kitap birden fazla bölüm içerir. İlk iki kitapta embriyolojiye daha fazla yer yerilir. Aristoteles’in çalışmaları o öldükten sonra da birçok kişiyi etkilemiştir. Özellikle Ortaçağ bilginlerinden Aziz Albertus Magnus ve Thomas Aquinas bu kişiler arasındadır.
Aristoteles erkeklik ve dişiliğin niteliğini, üreme organlarının yapı ve işlevini, yumurtlama ve yavrulama olaylarını, spermin oluşumunu, farklı hayvan türlerindeki çiftleşme biçimlerini ve üreme ile gelişime ilişkin diğer bütün yönleri tartışarak, üreme biyolojisinin temellerini attı.
Aristoteles 19. yüzyılın sonunda bile tartışılan iki sorunla daha o dönemde karşı karşıya gelmiştir. Bunlardan biri pangenez kuramı yani, vücuttaki her hücrenin üreme hücrelerine genetik malzeme sağlaması görüşüydü. İkincisi ise, ön oluşuma karşı sıralı oluşum tartışmasıydı. 19. yüzyılda bile aşılamayan bu tartışmaları karşılaştırmaları ve üstün akıl yürütmeleri ile Aristoteles’in ele almış olması şaşılacak bir durumdu.
     
Ancak Aristoteles’in bazı yanlışları da yok değildi. Gözlemlediği bütün hayvan gruplarının dizileri yumurta üretirken, memeli dişilerinin de yumurtası olabileceği aklına gelmemişti. Bu nedenle, erkek sperminin dişinin menstrual kan pıhtısını şekillendirdiğini ve memeli embriyosunun bundan oluştuğunu düşündü. Onun ikinci bir hata daha yaptığına inanıldı. Kurbağa yumurtasından bir başka canlı değil de kurbağa oluşuyordu. Sanki yumurta onu bir amaca götüren bir bilgi içeriyordu. Bundan dolayı Aristoteles ‘’nihai neden ‘’ varsayımına yöneldi. Bu ‘’nihai neden ‘'in genetik program olduğu ancak bu dönemde anlaşılabildi. Gelişim biyolojisi Aristoteles'ten sonra 17.yüzyıla kadar herhangi bir ilerleme gösteremedi.

"Yumurtadan çıkış bütün kuşlarda benzer biçimde gerçekleşir. Ama nüvenin oluşumundan kuşun oluşumuna kadar geçen süre, daha önce de söylendiği gibi farklılık gösterir. Ortalama bir tavukta embriyo üç gün üç gece içinde belirmeye başlar; daha büyük kuşlarda bu evre daha uzun, daha küçük olanlarda ise daha kısadır. Yumurta sarısı varlığa katıldıkça, sivri tarafa doğru, yumurtanın ana öğesinin bulunduğu ve yumurtanın çatladığı taraf büyür. Kalp, kan lekecikleri biçiminde yumurtanın akında belirmeye başlar. Bu nokta, yaşamı elinde taşırmış gibi çarpar ve devinir. Buradan, içinde kan bulunan iki damar yoluyla sarmal biçimde [yumurta maddesi büyüdükçe civardaki her iki zara doğru] yönelir; şimdi yumurta sarısını kaplayan ve lifleri taşıyan bir zar bu damarlardan itibaren oluşmaya başlar. Bir süre sonra beden fark edilmeye başlar; başlangıçta oldukça küçük ve beyazdır. Baş açıkça seçilebilir. Kafada gözler iyice dışa doğru şişmiş olarak fark edilebilir. Gözlerin bu durumu epey süre devam eder, ama yavaş yavaş küçülüp yuvalarına otururlar. Dış kesimde üst kısımla karşılaştırıldığında, alt kısım belirsiz bir biçimde görünmeye başlar. Kalpten başlayan iki damardan biri civardaki zara doğru, öteki göbek bağı gibi, yumurta sarısına doğru gitmektedir. Civcivin yaşam öğesi yumurtanın akındadır; besin ise göbek bağı yoluyla yumurtanın sarısından sağlanmaktadır.
"Yumurta on günlük olduğunda civciv bütün kısımlarıyla açıkça görülebilir. Kafa vücudun öteki kısımlarından daha büyüktür; gözler, bu dönemde siyah renkli ve fasulye tanesinden daha iridir. Üst deri soyulursa, içinde beyaz ve donuk bir sıvının olduğu, bunun güneş ışığında parladığı ve içinde sert bir maddenin bulunmadığı görülecektir. Bu dönemde daha iri olan iç organlar da görülebilir. Örneğin iç organların düzeni ve mide görülebilir; kalpten başlıyor gibi görünen damarlar ise göbekle yakın bir konumdadırlar. Göbek bölgesinden bir çift damar uzamıştır; biri, yumurta sarısını sarmalayan zara doğru (Yumurta sarısı şu an sıvıdır ya da normalden daha sıvımsıdır.), öteki de civcivi saran zarı, yumurta sarısını saran zarı ve aradaki sıvıyı hep birlikte saran zara doğru uzar. [Civciv büyüdükçe yumurta sarısının bir kısmı yavaşça yukarı doğru kayar ve beyaz sıvı arada kalır; yumurtanın akı sarının alt kısmındadır, dış kısımda olduğu gibi.] Onuncu günde yumurtanın akı en dış yüzeydedir; miktarı azalmış; maddesi katılaşmış; rengi solmuş ve yapışkanlık kazanmıştır.
"Kurucu bölümlerin düzeni aşağıdaki gibidir. Birinci ve en dışta, kabuğa ait olan değil, onun altındaki yumurta zarı gelmektedir. Bu zarın içinde ak bir sıvı vardır; daha sonra civciv ve onu sarmalayan, civcivi sıvıdan ayıran zar gelmektedir; civcivden sonra yumurta sansı gelmektedir. Daha önce açıklandığı gibi damarlardan biri buraya, öteki de beyazı kaplayan maddeye gitmektedir. [Serumu andıran bir sıvıya sahip bir zar iç yapıyı kaplamaktadır. Daha sonra, embriyonun hemen yanında, önceden açıklandığı gibi kendisini sıvıdan ayıran başka bir zar gelmektedir. Bunun altında yumurta sarısı vardır; o da başka embriyoyu her iki sıvıdan koruyan bir zar (bu zara yumurta sarısı, büyük damar ve kalbe giden göbek kordonunu yine bu zar içinden ilerletir) içine sarılmıştır.]
"Yirminci güne doğru eğer yumurtayı kırıp civcive dokunursanız, içeri doğru hareket edip kıpırdar; yirmi gün geçtikten sonra, civciv tüyle kaplanmış ve kabuğu çatlatmaya başlamıştır. Baş, sağ bacak üstünde böğüre yakın konumdadır ve 'kanat başın üstündedir; bu anda zarın bir doğum sonrasını andırdığını açıkça görebiliriz. Bu zar, kabuğun en dışındaki zardan hemen sonra çıkar. Bu zara göbek bağlarından birinin bağlı olduğunu (v

Encyclopædia Britannica, dünyada en uzun süredir yayımlanan İngilizce genel kültür ansiklopedisidir. Eğitimli yetişkin kullanıcıları hedef alan bir ansiklopedidir. İlk baskısı 1768'de İskoçya'nın Edinburgh şehrinde basılmıştır. 100 sürekli editör ve 4400 katılımcı yazar tarafından hazırlanır. Geniş bir kesim tarafından dünyanın en gelişmiş akademik ansiklopedisi kabul edilir.
Encyclopædia Britannica özel bir şirketin ürünüdür. Ansiklopedinin günümüzdeki sahibi İsviçreli aktör ve yatırımcı Jacob Eli Safra'dır.

The Encyclopædia Britannica; or A Dictionary of Arts and Sciences (Encyclopædia Britannica veya Sanat ve Bilimler sözlüğü) adıyla ilk kez 1768'de, İskoçya'nın Edinburgh şehrinde, Andrew Bell ve Colin Macfarguhar tarafından parça parça basılmaya ve yayınlanmaya başlandı. 1771'de tamamlanan ansiklopedi 2391 sayfadan ve üç ciltten oluşuyordu. Başlıca konular hakkında detaylı bilgi içeren bu ilk sürüm, teknik konular hakkında da sözlük benzeri kısa açıklamalar içeriyordu.

1990'ların başında Britannica CD-ROM olarak da piyasaya sürüldü. Tek CD'lik bu ilk sürüm sadece yazıdan oluşuyordu. 1995'te piyasaya sürülen iki CD'lik sürüm yazıların yanı sıra resimleri de içeriyordu. 1997'de buna ses ve videolar da eklendi. DVD sürümü 1999'da piyasaya sürüldü.
1994'te Britannica Online adıyla dünyanın ilk internet ansiklopedisi olarak çevrimiçi yayına başladı. http://www.eb.com 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresini kullanan ansiklopediye ücret karşılığı abone olunabiliyordu. Beş yıl sonra temel ansiklopedinin yanı sıra arama motoru, konu kataloğu, güncel olaylar ve denemeleri de içeren Britannica.com yayına başladı ve hâlen yayınına devam ediyor. Britannica Online ise günümüzde hâlen aktiftir ve genellikle eğitim kurumları tarafından kullanılmaktadır.
2000'li yılların başında el değiştirmiş ve 2012 yılında klasik baskısının sonlandırılması kararı alınmış, yayın hayatına 2012'den itibaren sadece elektronik alanda devam edeceği belirtilmiştir.

Şablon:Britannica
Şablon:BritannicaDVD

"Britannica.com" (İngilizce). 26 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Britannica Online" (İngilizce). 9 Aralık 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Hayatta kalmak, büyümek ve çoğalmak için, insan dahil çok hücreli bir organizmanın, fizyolojik talepleri ve çevresel zorlukları karşılamak için dokular, organlar ve organ sistemleri arasında etkili bir uyuma sahip olması gerekmektedir. Endokrin sistem, iç ve dış koşullara yanıt vermektedir. Ayrıca kanalsız organ ve dokulardaki salgı hücreleri tarafından üretilen hormonlar aracılığıyla iletişim kurmaktadır.
Endokrin sistem; iç salgı bezleri, hormon üreten dokular, hormonlar ve hormon reseptörlerinden oluşmaktadır. Endokrin bezleri arasında epifiz bezleri, hipofiz bezi, tiroid bezi, paratiroid bezleri, timus bezi ve böbrek üstü bezleri bulunmaktadır. Hormon salgılayan çeşitli organ ve dokular da mevcuttur. Örneğin hipotalamus, kalp, mide, pankreas, yumurtalıklar ve testisler vardır. Endokrin sistemin bezleri ve dokuları çoğunlukla birbirlerinden ayrılırken bütün bir sistem olarak çalışmaktadır.

Endokrin bezleri, hücreler arası boşluklarda bulunan sıvıya salgılanan, kılcal damarlara yayılan ve dolaşım sistemi yoluyla hedef organlara taşınan hormonlar veya kimyasal haberciler üretmektedir. Bu hedef organların reseptörleri, hedef hücrede belirli fizyolojik değişiklikleri uyarmak için özel olarak hormonlarla bağlanan proteinlerden oluşan moleküllerdir. Endokrin ve sinir sistemleri diğer vücut sistemlerini yönetmek ve koordine etmek için işbirliği içinde çalışmaktadır. Sinir sistemi, belirli kaslar ve bezler üzerinde hareket eden ve hızlı değişikliklerle ilgilenen sinir sinapslarında nörotransmitterler salgılarken, endokrin sistem daha yavaş ve daha hassas ayarlamalara dahil olan hormonları salgılamaktadır.
Endokrin sistemin işlevleri şunlardır:

Besin metabolizmasının düzenlenmesi, su ve elektrolit dengesinin sağlanması yoluyla iç denge korunmaktadır.
Hücrelerin büyümesi ve üretimini sağlamaktadır.
Vücudun dış uyaranlara özellikle de strese tepkilerini kontrol etmektedir.
Üremeyi kontrol etmektedir
Otonom sinir sistemi ile işbirliği yaparak dolaşım sindirim sistemini düzenlemektedir

İnsan endokrin sistemi, geribildirim döngüleri aracılığıyla çalışan birkaç sistemden oluşmaktadır. Hipotalamus ve hipofiz yoluyla birkaç önemli geribildirim sistemine aracılık edilmektedir.

Endokrin bezler, kimyasallar üreten ve salgılayan bir hücre grubudur. Bezler, kandaki veya hücredeki öncüleri kullanarak tamamlanmış kimyasal ürünler oluşturmaktadır. Ayrıca bunları vücutta serbest bırakmaktadır. Endokrin sistemin birincil bezleri epifiz bezi, böbrek üstü bezi, tiroid ve paratiroid bezleri, pankreas ve üreme bezleridir (yumurtalıklar ve testisler). Beyin, kalp, akciğerler, böbrekler, karaciğer, timus, deri ve plasenta dahil diğer endokrin olmayan organlar da hormon üretebilmektedir.

Hipotalamus, beynin hipofiz bezine kısa kılcal damarlarla bağlı bir bölgesidir. Sinir sisteminden gelen sinyalleri, hipotalamik sinyale yanıt olarak özel hormonlar üretmek veya engellemek için hipofizi harekete geçiren salgılanan hormonlara çevirmektedir. Hipotalamus tarafından hipofizi uyaran veya engelleyen hormonlara çevrilen sinyaller hem sıcaklık veya ışık gibi dış koşulların hem de beynin diğer bölgeleri tarafından işlenen ve hipotalamusa iletilen korku gibi iç koşulların sonucudur. Böylece hipotalamus, sinir sistemi ile endokrin sistem arasında kritik bir bağlantı görevi görmektedir.
Özet olarak endokrin bezler:

Hipotalamus ve hipofiz bezi
Tiroid bezi
Paratiroid bezi
Böbrek üstü bezleri
Pankreas
Gonadlar-cinsiyet bezleri

Hipotalamus, beyindeki talamusun altında yer alan küçük bir bölgedir. Doğrudan hipofiz bezine infundibulum adı verilen bir sapla bağlanmaktadır. Hipotalamus, sinir ve endokrin sistemlerini birbirine bağlamaktadır. Hipofiz bezi, optik sinirlerin kesiştiği alanın arkasında sığ bir çukurda bulunmaktadır. Yaklaşık olarak bezelye boyutunda ve şeklindedir. Ön ve arka loblara bölünmüştür. Adenohipofiz olarak da bilinen ön hipofiz, bezin toplam ağırlığının (0.5 g) yaklaşık% 75'ini oluşturmaktadır. Arka hipofiz, nörohipofiz olarak bilinmektedir. Ön hipofiz epitel dokusundan, arka hipofiz ise sinir dokusundan oluşmaktadır. Lobların farklı işlevleri vardır ve hipotalamus tarafından farklı şekilde kontrol edilmektedir.

Adenohipofiz (ön hipofiz) bir endokrin bezdir ve salgı hücreleri içermektedir. Nörohipofiz ise hipotalamustan köken alan pek çok sinir ucunun sonlandığı bölümdür. Hipotalamus, adenohipofizden salgılanan hormonların salgılanmasını düzenleyen salgılatıcı ve salgıyı durdurucu hormonlar salgılamaktadır. Bu hormonlar kan yoluyla hipofize gelmektedir. Antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin hormonlarını sentezleyerek ve depolayarak nörohipofizden salgılatmaktadır. Bu hormonlar sinirin aksonu aracılığıyla hipofize gelmektedir.
Hipofizin arka lobundan salgılanan hormonlar iki tanedir. Bunlar  Antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosindir.
ADH (Vazopressin): Temel görevi vücuttaki sıvı dengesinin düzenlenmesine katkı sağlamaktır. Bu hormonun hedef organı böbreklerdir. Böbreklerden su geri emilimini artırarak idrar yoluyla su atılımını azaltmaktadır.
Oksitosin: Oksitosin doğum esnasında rahim kasının kasılmasını, doğumdan sonra da süt salgılanmasını uyaran bir hormondur.
Hipofizin ön lobundan salgılanan hormonlar: Büyüme hormonu, tiroid uyarıcı hormon (TSH), Adrenokortikotropik hormon (ACTH), lüteinleştirici hormon (LH), prolaktin, folikül uyarıcı hormon (FSH).
Büyüme hormonu: Tüm vücut hücrelerini uyararak büyümeyi uyarmaktadır. Protein sentezini ve hücre bölünmesini uyarmaktadır. Büyüme dönemindeki bir kişide yetersiz salgılanırsa dwarfizm (cücelik) ortaya çıkmaktadır. Büyüme hormonu ergenlik dönemi sonuna doğru azalmazsa giantism (devlik) oluşmaktadır. Büyüme hormonu normal büyüme bittikten sonra salgılanmaya devam ederse akromegali (acromegaly) oluşmaktadır.
Prolaktin: Östrojen (dişi cinsiyet hormonu) ile birlikte gebelikte meme bezlerinde meme kanallarının gelişimini uyarmaktadır. Ayrıca doğumdan sonra meme dokusunda süt üretimini uyarmaktadır.
Tiroid uyarıcı hormon (TSH): Tiroid bezi hormonlarının sentezi ve salgısını uyarmaktadır. Fazla salgılanması durumunda guatr adı verilen tiroid bezi genişlemesi olmaktadır. TSH salgısı hipotalamusta üretilen tirotropin salgılatıcı hormon ile kontrol edilmektedir.
Adrenokortikotropik hormon (ACTH): Böbrek üstü bezlerini uyararak oradan salgılanan hormonların salgısını ve üretimini artırmaktadır.
Lüteinleştirici hormon (LH): LH ovulasyonu (yumurtlama) uyarmaktadır. Hedef organı erkeklerde testislerde testosteron salgılayan hücreler ve dişilerde ise overlerdir.
Folikül uyarıcı hormon (FSH): Dişilerde folikül hücresinin büyümesini ve östrojen salınımını uyarmaktadır. Erkeklerde testislerde sperm üreten hücreleri uyarmaktadır.

Tiroid bezi, boyunda trakeanın önünde yer almaktadır. Kan akımı yönünden oldukça zengindir. Yaklaşık 20-30 gram ağırlığındadır. Folikül adı verilen keseciklerden oluşmaktadır. Tiroid hormonları; tiroksin (T4), triiyodotironin (T3) ve kalsitonindir.
Tiroksin (T4) ve Triiyodotironin (T3): Anabolik hormonlardır. Metabolizmayı uyarmaktadır. Tiroid hormonları vücudun pek çok hücresinde hücresel reaksiyonları hızlandırmaktadır. Bu sayede büyüme hızlanmaktadır. Protein sentezi hızlanmaktadır. Karbonhidrat ve yağ metabolizması uyarılmaktadır.
Kalsitonin: Kandaki kalsiyum düzeyini düşürmektedir. Kemikten kana kalsiyum geçişini azaltmaktadır. Ayrıca kandan kemiğe kalsiyum geçişini artırmaktadır.

Paratiroid bezi tiroid bezinin hemen arkasında ikisi alt, ikisi de tiroid bezinin üst kutuplarına yerleşmiş 6 mm uzunluğunda, 3mm genişliğinde ve 2 mm kalınlığında koyu kahverengi 4 adet küçük bezden oluşmaktadır. Paratiroid bezinden parathormon salgılanmaktadır.
Parathormon: Kalsiyum düzeyini artırmaktadır ve fosfor düzeyini azaltmaktadır. Kemiklerden kalsiyumun kana geçmesini sağlamaktadır. Parathormon eksikliğinde kanda kalsiyum seviyesi düşer ve fosfor seviyesi yükselir. Parathormon fazlalığında ise kanda kalsiyum seviyesi artarak fosfor seviyesi düşmektedir.

Böbrek üstü bezleri her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiştir. Her bir böbrek üstü bezi iki farklı bezin bileşiminden oluşmuştur. Medulla (iç bölümü) ve kortex (dış bölüm)'dir. Medulla ve kortex hedef organları farklı hormonlar sentezlemektedir.
Adrenal kortex hormonları kortizol ve aldestrondur. Aynı zamanda ikincil cinsiyet özelliklerinin oluşumunu sağlayan östrojen ve progestron da salgılanmaktadır.
Kortizol: Kortizol veya diğer adıyla stres hormonu, tehdit anında ortaya çıkan stresin yönetiminden sorumlu ana steroid hormondur. Başka deyişle vücudumuz bir tehdit algıladığında salgılanan doğal-koruyucu bir yanıttır.
Diğer görevleri:

Kan şekeri seviyesini (dolayısıyla enerjiyi) artırmak için proteini glikoza dönüştürmek; sabit tutmak içinse insülin hormonuyla birlikte çalışmak
Kan basıncının korunmasına katkıda bulunmak
Karbonhidrat, yağ ve protein kullanımını yönetmek
Uyku-uyanıklık döngüsünü düzenlemek
Tuz-su dengesini kontrol etmektir.
Aldesteron: Sodyum ve tuz metabolizmasını düzenlemektedir.
Adrenal medulla hormonları adrenalin ve noradrenalindir. Medullanın ana salgısı adrenalindir. Az miktarda noradrenalin salgılanmaktadır.
Adrenalin ve noradrenalin:

Kan basıncını artırmaktadır.
kaslara enerji gerektiğinde glikojeni glikoza çevirmektedir.
Kalp hızını artırmaktadır.

Midenin hemen arkasında yer alan karma bir bezdir. Pankreas hem enzim hem hormon salgılamaktadır. Pankreastan salgılanan hormonlar insülün ve glukagondur.
Glukagon: Pankreastaki alfa hücreleri tarafından sentezlenmektedir. Glikojenin glikoza çevrilmesini sağlayarak kan şekerini yükseltmektedir. Yağ dokusundan yağ asidi ve gliserol salınımını uyararak enerji için yağ kullanımını teşvik etmektedir. Bu nedenlerle glukagon hiperglisemik bir hormondur.
İnsülin: Glukagonun tersi şekilde çalışmaktadır. Dokulara glikoz girişini artırarak kandaki glikoz seviyesini düşürmektedir. Glikozun glikojene çevrilmesini (glikogenez) uyararak depo edilmesini sağlamaktadır.
Karbonhidrat metabolizmasının kontrolü için insülin ve glukagon gereklidir.

Kadınlarda yumurtalıklar erkek

Entomoloji (Antik Yunanca ἔντομον (entomon) 'böcek' ve -λογία (-logia) 'çalışma' kelimelerinden) böceklerin bilimsel çalışmasıdır ve zoolojinin bir dalıdır. 
Geçmişte böcek terimi daha az spesifikti ve tarihsel olarak entomolojinin tanımı, örümceğimsiler, çok bacaklılar ve kabuklular gibi diğer eklembacaklı gruplarındaki hayvanların incelenmesini de içerirdi. Bu daha geniş anlam, gayriresmi kullanımda hala karşılaşılabilir.
Zooloji içerisinde sınıflandırılan diğer birçok alan gibi, entomoloji de takson temelli bir kategoridir. Böceklerle ilgili araştırmalara odaklanan her türlü bilimsel çalışma, tanımı gereği entomolojidir. Bu nedenle entomoloji, moleküler genetik, çevresel arkeoloji, davranış, nörobilim, biyomekanik, biyokimya, sistematik, fizyoloji, gelişim biyolojisi, ekoloji, morfoloji ve paleontoloji gibi çok çeşitli konuların bir kesitiyle örtüşmektedir.
Bilinen tüm türlerin üçte ikisinden fazlası yani 1,3 milyondan fazla böcek türü tanımlanmıştır. Bazı böcek türleri yaklaşık 400 milyon yıl öncesine dayanır. İnsanlar ve Dünya'daki diğer yaşam şekilleriyle birçok türde etkileşimleri vardır. Örneğin, Photinus pyralis gibi türler, özellikle son yıllarda çok sayıda araştırmanın konusu olan ışık yayan organlarında biyolüminesans reaksiyonları gerçekleştirir.
Uzmanlarına entomolog ya da böcek bilimci adı verilir.
Hayvanlar âleminin en kalabalık sınıfı olan böcek (Latince: insecta), 700.000'i aşkın bilinen türün yanı sıra en az o kadar tanımlanmamış böcek türünü kapsar. Böylesine zengin bir tür çeşitliliği gösteren böcekler, doğal olarak insan yaşamında öbür hayvanlardan çok daha büyük bir önem taşır.
Biyolojinin diğer alanları gibi entomoloji de birçok alt dala (ekoloji, etoloji, fizyoloji, sistematik entomoloji vs.) ayrılmıştır. Bu alt dalların çoğunda hem uygulamalı, hem de sırf araştırmaya yönelik çalışmalar yapılır. Uygulamalı entomoloji çalışmaları böcekleri zararları ve yararları açısından incelerken kuramsal araştırmaların amacı, bütün böceklere ilişkin temel bilgileri toplamaktadır. Uygulamalı entomoloji, tarla ve bahçe bitkileri yetiştiriciliği ile ormancılık gibi alanlarla yakından ilişkilidir.
Bugün çağdaş entomoloji çalışmalarının odak noktası hâlâ taksonominin tanımlama evresindedir ve Pulkanatlılar (Latince: lepidoptera) takımından kelebekler ve güveler gibi en iyi incelenmiş gruplarda bile sürekli yeni türler tanımlanmaktadır. Larva ve erişkin biçimleri birbirinden çok farklı olan bütün başkalaşmalı böceklerin erişkinleri dışında böceklerin hayat evrelerini tanımlamak genellikle son derece güçtür.

Entomoloji, tarih öncesi zamanlardan neredeyse tüm insan kültürlerine, özellikle tarım (özellikle biyolojik kontrol ve arıcılık) bağlamında kök salmıştır. Doğal Roma filozofu Yaşlı Plinius (MS 23-79) böcek çeşitleri hakkında bir kitap yazarken, bilim adamı Kufe'li İbn el-A'rābī (MS 760-845) sinekler hakkında Kitāb al-Dabāb (Arapça: كتاب الذباب) adlı bir kitap yazdı. Ancak modern anlamda bilimsel çalışma nispeten yakın bir zamanda, 16. yüzyılda başladı.
Ulisse Aldrovandi'nin Latince: De Animalibus Insectis (Böcek Hayvanları Hakkında) adlı eseri 1602'de yayımlandı. Mikroskopist Jan Swammerdam böceklerin üreme organlarını ve başkalaşım'ı doğru bir şekilde anlatan Böceklerin Tarihi’ni yayımladı.
1705'te, Maria Sibylla Merian Hollanda Surinam'ın tropikal böcekleri hakkında Latince: Metamorfoz Insectorum Surinamensium adlı kitabı yayımladı.
Türlerin isimlendirilmesi ve sınıflandırılmasıyla ilişkili erken dönem entomolojik çalışmalar, ağırlıklı olarak Avrupa'da merak kabinleri tutma uygulamasını izledi. Bu koleksiyonculuk modası, doğa tarihi topluluklarının, özel koleksiyon sergilerinin ve iletişimleri ve yeni türlerin dokümantasyonunu kaydetmek için günlüklerin oluşumuna yol açtı. Koleksiyoncuların çoğu aristokrasiden geliyordu ve orada dünya çapında koleksiyoncular ve tüccarları içeren bir ticaret gelişti.
Bu, "kahraman entomoloji çağı" olarak adlandırılmıştır. William Kirby, İngiltere'de entomolojinin babası olarak kabul edilir. William Spence ile işbirliği yaparak, konunun temel metni olarak kabul edilen kesin bir entomoloji ansiklopedisi olan Entomolojiye Giriş 'i yayınladı. Ayrıca, 1833'te Londra'da, dünyadaki en eski bu tür topluluklardan biri olan Kraliyet Entomoloji Derneği'nin kurulmasına yardımcı oldu; Aurelian Derneği gibi daha önceki öncüller 1740'lara kadar uzanmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında, tarımın ve sömürge ticaretinin büyümesi, üniversitenin yükselişi ve biyoloji alanında eğitimle ilişkilendirilen profesyonel entomologu yaratan "ekonomik entomoloji çağı"nı doğurdu.
Entomoloji 19. ve 20. yüzyıllarda hızla gelişti ve Charles Darwin, Jean-Henri Fabre, Vladimir Nabokov, Karl von Frisch (1973 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi) ve iki kez Pulitzer Ödülü kazanan E. O. Wilson gibi önemli şahsiyetler de dahil olmak üzere çok sayıda kişi tarafından incelendi.
Ayrıca, Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Sophie Lutterlough gibi müze küratörlüğü ve araştırma yardımı yoluyla entomolog olan kişilerin de bir geçmişi vardır. Böcek tanımlama, kelebekler ve (daha az ölçüde) yusufçuklar en popüler olanlar olmak üzere giderek yaygınlaşan bir hobidir.
Çoğu böcek, Hymenoptera (arılar, eşek arıları ve karıncalar) veya Coleoptera (böcekler) gibi takımlara kolayca tahsis edilebilir. Ancak, cins veya tür tanımlama genellikle yalnızca tanımlama anahtarları ve monografiler kullanılarak mümkündür. Böcek sınıfı çok sayıda tür içerdiğinden (sadece 330.000'den fazla böcek türü) ve bunları ayıran özellikler alışılmadık ve genellikle belirsiz (veya mikroskop olmadan görünmez) olduğundan, bu genellikle bir uzman için bile çok zordur. Bu, örneğin Daisy, ABIS, SPIDA ve Draw-wing gibi böcekleri hedef alan otomatik tür tanımlama sistemlerinin geliştirilmesine yol açmıştır.

Adli entomoloji ya da medikokriminal entomoloji: adli tıbba yardımcı olan ya da onun yetersiz kaldığı durumlarda ceset üzerinde bulunan böcek ve diğer eklembacaklıların ergin ve larvalarından maktulün ("cesedin") ölüm zamanını doğruya yakınlıkta ya da yaklaşık olarak tahmin etmeye çalışan bir bilim dalıdır.
Veterinerlik entomolojisi ya da araknoentomoloji: Böcekler sınıfının Latince: Diptera, Latince: heteroptera, Latince: phthiraptera, Latince: siphonaptera ve takımlarından böceklerin, örümceğimsiler (Latince: arachnida) sınıfının Latince: acari alt sınıfından iki takımda (Latince: acariformes ve Latince: parasitiformes) toplanan uyuz böceği, kene ve akarların ve kabuklular (Latince: crustacea) filumundan hayvan sağlığını tehdit eden eklembacaklıları inceler. Veterinerlik parazitolojisi içinde bir alt bölümdür.
Etnoentomoloji: Böceklerin halk üzerindeki etkilerini konu edinir.
Medikal entomoloji: Bakteri, virüs, parazit ve mantar enfeksiyonlarını taşıyan vektör böceklerin ve geniş anlamda artropodların (eklembacaklılar) insanlarda oluşturdukları hastalıkları, tedavilerini, teşhis yöntemlerini ve tıbbi biyolojisini inceler.

Entomologlar listesi

Centre for Entomological Studies Ankara (CESA) 26 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Entomoloji Derneği sitesi 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Enzimler, kataliz yapan (yani kimyasal tepkimelerin hızını artıran) biyomoleküllerdir. Neredeyse tüm enzimler protein yapılıdır. Enzim tepkimelerinde, bu sürece giren moleküllere substrat denir ve enzim bunları farklı moleküllere, ürünlere dönüştürür. Bir canlı hücredeki tepkimelerin neredeyse  tamamı yeterince hızlı olabilmek için enzimlere gerek duyar. Enzimler substratları için son derece seçici oldukları için ve pek çok olası tepkimeden sadece birkaçını hızlandırdıklarından dolayı, bir hücredeki enzimlerin kümesi o hücrede hangi metabolik yolakların bulunduğunu belirler.
Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea veya ΔG‡) azaltarak çalışır ve böylece tepkime hızını çarpıcı şekilde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen ve katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kere daha hızlıdır. Diğer katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez ve bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak diğer çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000'den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.
Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla beraber, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA'lardır.
Enzimlerin etkinliği başka moleküller tarafından etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ve substrat konsantrasyonu tarafından etkilenir. Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örneğin antibiyotik sentezinde. Ayrıca bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örneğin, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ve yağları parçalar).

1700'lerin sonlarında mide salgıları tarafından etin sindirildiği, tükürük ve bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu.  Ancak, bunun hangi mekanizmayla olduğu bilinmiyordu.
19. yüzyılda, Louis Pasteur, maya tarafından şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç tarafından meydana geldiği sonucuna vardı. "Ferment" diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. Pasteur, "alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil" diye yazmıştır.
1878'de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837-1900) ilk defa wikt:enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον'den ("maya içinde") türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örneğin pepsin) için kullanılmış, canlılar tarafından üretilen kimyasal aktiviteler için de "ferment" sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.
1897'de Eduard Buchner içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime "zimnaz" adını verdi. 1907'de "biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için" Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner'in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın veya reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örneğin, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşturan enzimdir.
Enzimlerin hücre dışında çalıştığının gösterilmesinin ardından gelen aşama, bunların biyokimyasal niteliğinin anlaşılmasıydı. İlk araştırmacılar çoğu enzim etkinliğinin proteinlerle ilişkili olduğunu kaydetmiş, ama bazı bilimciler (örneğin Nobel ödüllü Richard Willstätter) proteinlerin sadece gerçek enzimlerin birer taşıyıcısı olduğunu ve proteinlerin kendi başlarına kataliz yapmaktan aciz olduklarını iddia etmiştir. Ancak, 1926'da James B. Sumner, üreaz enziminin saf bir protein olduğunu gösterdi ve onu kristalleştirdi; 1937'de Sumner aynı işi katalaz enzimi için yaptı. Saf proteinlerin enzim oldukları kesin olarak Northrop ve Stanley tarafından, bunların sindirim enzimleri tripsin ve kimotripsin üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda gösterildi. Bu üç bilimci 1946 Nobel Kimya Ödülünü kazandılar.
Enzimlerin kristalleştirilebildiğinin gösterilmesi, onların yapılarını X ışını kristalografisi ile çözülmesini mümkün kıldı. Bu ilk defa David Chilton Phillips önderliğinde bir grup tarafından lizozim için başarıldı ve 1965'te yayımlandı (lizozim göz yaşında, tükürükte ve yumurta beyazında bulunan ve bakterilerin hücre duvarını sindiren bir enzimdir). Lizozimin yüksek çözülümlü yapısı yapısal biyoloji sahasının ve enzimlerin nasıl çalıştığının atomik düzeyde anlaşılmasının başlangıcı olmuştur.

Bir enzimin adı çoklukla substratı veya katalizlediği reaksiyonun adından türetilir, sözcüğün sonuna -az eki getirilerek. Bunun örnekleri laktaz, alkol dehidrojenaz ve DNA polimerazdır. Bu adlandırma yöntemi ile, aynı tepkimeyi katalizleyen farklı enzimler aynı temel ada sahip olabilir, bunlara izoenzim denir. İzoenzimlerin amino asit dizileri birbirinden farklı olur ve optimal pH'leri, kinetik özellikleri ve immünolojik özellikleri ile ayırt edilebilirler. Ayrıca, yapay şartlar altında bir enzimin katalizlediği tepkime, fizyolojik şartlarda katalizlediğiyle aynı olmayabilir. Bu yüzden bazen aynı enzimin iki farklı adla tanımlandığı olur. Örneğin, endüstride glukozu fruktoz tatlandırıcısına dönüştürmek için kullanılan glukoz izomeraz, hücre ortamında (in vivo) ksiloz izomeraz olarak adlandırılır.
Uluslararası Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Birliği, EC numaraları denen, enzimler için bir adlandırma sistemi geliştirmiştir; her enzim başında da "EC" olan ve dört sayıdan oluşan bir dizi ile betimlenir. İlk sayı enzimleri mekanizmalarına göre genel olarak sınıflandırır.
Üst düzey sınıflandırma şöyledir:

EC 1 Oksidoredüktazlar: yükseltgenme/indirgenme (redoks) tepkimelerini katalizler
EC 2 Transferazlar: Fonksiyonel grupların (örn. bir metil veya fosfat grubunun) transferini katalizler
EC 3 Hidrolazlar: çeşitli bağların hidrolizini katalizler
EC 4 Liyazlar: Hidroliz ve yükseltgenme harici yollar ile çeşitli bağları keser
EC 5 İzomerazlar: Tekil bir molekülde izomerizasyon değişikliklerini katalizler
EC 6 Ligazlar: İki molekülü kovalent bağlarla birleştirir.

Enzimler genelde küresel proteinlerdir, büyüklük olarak 62 amino asitten (4-oksalokrotonat totomeraz'ın monomeri) 2500 amino asitten fazlasına (hayvan yağ asit sentaz) kadar uzanırlar. Az sayıda RNA-temelli biyolojik katalizörler de mevcuttur, bunların en yaygın olanı ribozomdur, bunlara RNA-enzim ya da ribozim denir. Enzimlerin etkinliği onların üç boyutlu yapısı tarafından belirlenir. Çoğu enzim etki ettikleri substratlardan çok daha büyüktür ve enzimin sadece ufak bir bölümü (3-4 amino asit kalıntısı) doğrudan kataliz ile doğrudan ilişkilidir. Bu katalitik amino asit kalıntıların bulunduğu, substrata bağlanan ve tepkimeyi yürüten bölge aktif merkez (veya aktif bölge) olarak adlandırılır. Enzimlerde ayrıca kataliz için gerekli olan kofaktörlerin bağlandığı konumlar da mevcuttur. Bazı enzimlerde ayrıca katalizlenen tepkimenin endirekt substrat veya ürünleri olan küçük moleküllerin bağlandığı başka yerler vardır. Bu bağlanma enzimin aktivitesini artırabilir veya azaltabilir, bu da geri beslemeli bir düzenleme yoludur.
Çoğu protein gibi enzimler de uzun amino asit zincirlerinden oluşur, bunlar katlanır ve üç boyutlu bir yapı oluşturur. Her amino asit dizisi, kendine has özellikleri olan özgül bir yapı oluşturur. Tek başına protein zincirleri bazen gruplanarak protein kompleksleri oluşturabilir. Çoğu enzim ısı veya bazı kimyasal etmenlerle denatüre olur, yani proteinin üç boyutlu yapısının bozulması sonucu katlanmış hali açılır ve inaktive olur. Enzime bağlı olarak denatürasyon tersinir olabilir veya olmayabilir.

Enzimler genelde hangi tepkimeleri katalizledikleri ve bu tepkimelerdeki substratlar konusunda çok özgüldürler. Enzim ve substratlarının birbirini tamamlayıcı şekil, yük ve hidrofilik/hidrofobik özellikleri bu özgüllüğü meydana getirir. Enzimler ayrıca steroizomerik, yönsel ve kimyasal özgüllük de gösterebilirler.
En yüksek seviyede özgüllük ve doğruluk gösteren enzimler genomun kopyalanması ve ifadesi ile ilişkilidir. Bu enzimlerin "prova okuma" mekanizmaları vardır. DNA polimeraz gibi bir enzim, ilk aşamada bir reaksiyonu katalizler, ikinci aşamada da ürünün doğruluğunu kontrol eder. Bu iki adımlı süreç sayesinde yüksek sadakatli polimerazlarda ortalama hata oranı 100 milyon reaksiyonda 1'den az olur. Benzer prova-okuma mekanizmaları RNA polimeraz, aminoasil tRNA sentetaz ve ribozomlarda da vardır.
İkincil metabolit üreten bazı enzimler ayrım gözetmediği söylenir, çünkü göreceli olarak geniş bir substrat grubuna etki edebilirler. Substrat özgüllüğündeki bu genişlik sayesinde yeni metabolik yolların  evrimleşebildiği öne sürülmüştür.

Enzimler hangi tepkimeyi katalizledikleri ve bu tepkimeye hangi substratın girdiğine çok büyük bir özgüllük gösterirler. 1894'te Emil Fischer bunun nedeninin, enzim ve substratının birbirine tam uyan tamamlayıcı geometrik şekilleri olmasından dolayı olduğunu öne sürmüştür. Bu fikre sıkça "anahtar kilit" modeli olarak değinilir. Bu model enzim özgüllüğünü açıklasa da geçiş halinin enzim tarafından stabilizasyonunu açıklamaz. "Anahtar ve kilit" modeli artık yetersiz sayılmaktadır, "indüklenmiş uyum" (İng. induced fit) modeli hâlen en yaygın kabul gören enzim-substrat-koenzim şeklidir.

1958'de Daniel Koshland anahtar ve kilit modelinin bir modifikasyonunu öne sürdü: enzimler göreli olarak esnek yapılar olduklarına göre, substrat enzimle etkileşirken aktif merkezin şekli sürekli olarak substrat tarafından değiştirilmektedir. Bunun sonucu olarak, substrat sadece hareketsiz bir aktif merkeze bağlanmaz, aktif merkezi oluşturan amino asit yan zincirleri biçim alarak enzimin katalitik işlevini yerine getirmesini sağlarlar. Bazı durumlarda, örneğin glikozidazlarda, substrat molekül de aktif merkeze girerken şeklini bi

Enzim ölçümleri enzim aktivitesini ölçmek için laboratuvar yöntemleridir. Enzim kinetiğini ve enzim inhibisyonunun araştırılması için önemlidirler.

Enzim miktarları, diğer kimyasal bileşikler gibi, molar birim ile ifade edilebilir veya aktivite cinsinden enzim birimi ile ölçülebilir.

Enzim aktivitesi, birim zaman başına dönüştürülen substrat mol sayısına eşittir, bir diğer deyişle reaksiyon hızı çarpı reaksiyon hacmine eşittir. Enzim aktivitesi mevcut aktif enzim miktarının bir ölçüsüdür ve dolayısıyla belirtilmesi gereken şartları bağlıdır. SI birimi katal'dır, 1 katal = 1 mol s−1 (1 mol/saniye)'dir ama bu aşırı büyük bir birimdir. Daha pratik ve yaygın kullanılan bir birim 1 enzim birimi = (U) = 1 μmol min−1. 1 U, 16.67 nanokatal'a eşittir.
Katal olarak verilen enzim aktivitesi genelde enzimin doğal hedefi varsayılarak ifade edilir. Enzim aktivitesi bazı standart substratlar cinsinden de verilebilir. Örneğin, jelatin için jelatin sindirim birimleri (İngilizce gelatin digesting units veya GDU) veya süt proteinleri için süt pıhtılaştırma birimleri (İng. milk clotting units yani MCU) kullanılır. Bu birimler bir gram enzimin jelatin veya süt proteinleini ne hızla sindireceğini ifade eder. Bir GDU  yaklaşık 1,5 MCU'ya eşittir.

Bir enzimin spesifik aktivitesi yaygın kullanılan bir diğer birimdir. Bu, bir enzimin, 1 miligram toplam proteindeki aktivitesidir ve μmol dk−1mg−1 (mikromol bölü dakika bölü miligram) olarak ifade edilir. Spesifik aktivite enzim aktivitesinin bir ölçüsüdür. Toplam proteinin miligramı başına, belli bir süre zarfında ve belli şartlarda bir enzim tarafından meydana getirilen ürün miktarıdır. Spesifik aktivite reaksiyon hızı çarpı reaksiyon hacmi bölü toplam protein kütlesine eşittir. SI birimi katal kg−1'dir ama daha pratik bir birim μmol mg−1 dk−1'dir. Spesifik aktivite enzim ilerleyiciliğinin bir ölçüsüdür, belli bir substrat konsantrasyonunda (genelde enzimi doyurucu bir konsantrasyon kullanılır) ve saf enzim için genelde sabit bir değerdir. Enzimin saflaştırmasındaki veya diğer faktörlerdeki toplu iş (İng. batch) farklılıklarından kaynaklanan hataları bertaraf etmek için bir aktif bölge titrasyonu yapılması gerekir. Aktif bölge miktarını titre etmek için tersinmez bir enzim inhibitörü kullanılır, böylece aktif enzim miktarı ölçülür. Bu durumda, spesifik aktivite μmol min−1 mg−1 aktif enzim olarak ifade edilmelidir.

Reaksiyon hızı, birim zaman başına yok olan substrat (veya meydana gelen ürün) konsantrasyonudur (mol 
  
    
      
        
          L
          
            −
            1
          
        
        
          s
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle L^{-1}s^{-1}}
  
).
% saflık, %100 × (enzim numunesinin spesifik aktvitesi / saf enzimin spesifik aktivitesi)'dir. Saf olmayan numunenin daha düşük bir spesifik aktivitesi olur çünkü kütlenin bir kısmı enzimden oluşmamaktadır. %100 saf enzimin spesifik aktivitesi biliniyorsa, saf olmayan bir numunenin spesifik aktivitesi daha düşük olacaktır, bu sayede saflık derecesi hesaplanabilir.

Tüm enzim ölçümleri zamana bağlı olarak ya substrat tüketimini veya ürün üretimini ölçer. Substrat ve ürün konsantrasyonlarını ölçmek için çok sayıda farklı yöntem mevcuttur ve çoğu enzim birden çok yöntemle ölçülebilir. Biyokimyacılar genelde enzim tarafından katalizlenen reaksiyonları dört tip deney yoluyla çalışır:

İlk hız deneyleri. Bir enzim aşırı miktarda bir substrat ile karıştırılınca, geçici bir dönem boyunca enzim-substrat araürünü hızla birikir. Ardından, reaksiyon sabıt durum kinetiğine ulaşır, enzim-substrat araürün konsantrasyonu zaman içinde yaklaşık sabit kalır ve reaksiyon hızı nispeten yavaş değişir. Sabit duruma ulaşıldıktan kısa bir süre sonra reaksiyon hızı ölçülmeye başlanır, genelde zamana bağlı olarak ürünün birikmesi takip edilir. Ölçümler kısa bir süre için yapıldığı ve aşırı konsantrasyonda substrat kullanıldığı için, serbest substrat konsantrasyonun ilk substrat konsantrasyonuna yaklaşık eşit olduğu varsayımı yapılabilir. İlk hız deneyleri yapılması ve analizi en kolay ölçümlerdir, çünkü ters reaksiyon ve enzim yıkımı gibi komplikasyonlardan yoksundur. Bu yüzden enzim kinetik deneylerinde kullanılan en yaygın deneylerden biridir.
İlerleme eğrisi deneyleri. Bu deneylerde, kinetik parametrelerin belirlenmesi için, zamana bağlı substrat ve ürün konsantrasyonlarını ifade eden denklemler kullanılır. İlk hızlı dönemin ardından, reaksiyonun dengeye ulaşmasına izin verecek kadar uzun bir süre için, substrat veya ürün konsantrasyonu zamana bağlı olarak kaydedilir. Günümüzde artık pek kullanılmamakla beraber, enzim kinetiği tarihinin ilk dönemlerinde ilerleme eğrisi deneyleri yaygın olarak kullanılırdı.
Geçici kinetik deneyleri. Bu deneylerde, ilk hızlı dönem sırasında reaksiyon takip edilir, enzim-substrat araürünü sabit-durum kinetiği dönemine ulaşana kadar. Bu deneyler yukarıda belirtilen diğer iki yöntemden daha zordur çünkü hızlı karıştırma ve gözlemleme yöntemleri gerektirirler.
Relaksasyon deneyleri. Bu deneylerde bir enzim substrat ve ürün karışımına bir perturbasyon uygulanır, örneğin sıcaklık, basınç veya pH'de ani bir değişiklik yapılarak ve denge geri dönüş izlenir. Bu deneylerin analizi için tamamen tersinir reaksiyonun gözününe alınması gerekir. Üstelik, relaksasyon deneyleri mekanistik ayrıntıları nispeten duyarsızdır ve dolayıyla genelde mekanizmanın belirlenmesi için kullanılmaz.
Enzim ölçümleri örnekleme yöntmeleine göre iki gruba ayrılabilir: sürekli ölçümler'de  aktivite sürekli olarak kaydedilir, süreksiz ölçümler'de  ise düzenli zaman aralıklarında numuneler alınır, reaksiyon durudurulur ve substrat veya ürünlerin konsantrasyonları belirlenir.

Sürekli ölçümler kullanışlıdır, fazladan bir işleme gerek kalmadan bir ölçüm ile reaksiyon hızı elde edilir. Sürekli ölçümlerin pek çok tipi vardır.

Spektrofotometrik ölçümlerde, reaksiyonun gidişini izlemek için reaksiyon solüsyonunun ne kadar ışık soğurduğuna bakılır. Eğer ışık görünür bölgede ise, reaksiyonun renginde bir değişiklik görülebilir, bunlara kolorimetrik ölçüm denir. Bir tetrazolyum boyasının substrat olarak kullanıldığı MTT ölçümü, kolorimetrik ölçüme örnektir.
Mor ötesi sıkça kullanılır çünkü NADH ve NADPH gibi çoğu koenzim, indirgenmiş hâllerinde mor ötesini soğurur ama yükseltgenmiş (okside) biçimlerinde soğurmaz. NADH'yi substrat olarak kullanan bir oksidoredüktaz'in aktivitesini ölçmek için 340 nm dalgaboyundaki mor ötesi soğurmasındaki azalmayı takip edilebilir.
Doğrudan ve kenetli ölçümlerin kıyaslaması

Enzim reaksiyonu ışık soğurmasında bir değişikliğe neden olmasa da, kenetli ölçüm (İng. coupled assay) kullanılarak enzim için spektrofotometrik  bir ölçüm yapılabilir. Burada, bir reaksiyonun ürünü, kolayca izlenebilen başka bir reaksiyonun substratıdır. Örneğin, sağdaki şekilde heksokinaz enzimi için bir kenetli ölçüm gösterilmiştir. Bu enzimin ürettiği glukoz-6-fosfat, glukoz-6-fosfat dehidrojenaz aracılığıya, NADPH üretimine bağlanır.

Floresans, bir molekülün belli bir dalga boyunda ışık soğurduktan sonra başka bir dalga boyunda ışık salmasıdır. Florometrik enzim ölçümlerinde substrat floresansı ile ürün floresansı arasındaki farktan yararlanılır. Bu ölçümler spektrofotometrik ölçümlerden daha duyarlıdır ama bir dezavantajları, katışkılardan kaynaklanan enterferans ve çoğu floresan bileşiğin ışığa maruz kalınca bozulmalarıdır.
Bu ölçümlerin bir örneği, gnee nükleotit koenzimler NADH ve NADPH'nin kullanımıdır. Bu durumda, indirgenmiş (redüklenmiş) biçimler floresandır, yükseltgenmiş (okside) biçimler ise floresan değildir. Dolayısıyla, oksidasyon reaksiyonları floresans azalması ile, redüksiyon reaksiyonları da floreans artması ile izlenebilir. Enzim tarafından katalizlenen reaksiyonlarda floresan boya salan sentetik sbstratlar da mevcuttur, β-galaktozidaz ölçümü için 4-metilumbelliferil-β-D-galactosit gibi.

Kalorimetri kimyasal reaksiyonlarda yayılan veya emilen ısının ölçümüdür. Çoğu reaksiyon bir ısı değişimine yol açtığı için bu yöntem çok genel amaçlıdır. Bir mikrokalorimetre kullanılırsa ölçüm için az miktarda enzim veya substrat yeterlidir. Başka yolla ölçülemeyen reaksiyonlar bu ölçüm yöntemi ile takip edilebilir.

Kemilüminesans, bir kimyasal reaksiyon sonucu ışık salınmasıdır. Bazı enzim reaksiyonları ışık üretirler ve bu yolla ürün oluşumu ölçülebilir. Bu tip ölçümler çok duyarlı olabilir çünkü üretilen ışık  fotoğraf filmi kullanılar günler veya haftalar boyunca yakalayabilir, ama nicelenmesi zor olabilir, çünkü salınan ışığın tamamı tespit edilmez.
Enzimatik kemilüminesans ile peroksidaz tespiti, Western blot ile antikorların tespiti için yaygın olarak kullanılır. Bir diğer örnek, ateş böceklerinden elde edilen lusiferaz enzimidir; bu enzim, substratı olan lusiferin ile reaksiyona girince ışık salar.

Statik ışık saçılımı çözeltideki makromoleküllerin ağırlıklı molar kütlesi ile konsantrasyonlarının çarpımını ölçer. Saçılım sinyali, ölçüm sırasında, bir veya birkaç kimyasalın belli bir sabit toplam konsantrasyonu için, çözeltideki tüm bileşiklerin molar kütlesinin ağırlıklı hesaplanmış doğrudan ölçümüdür. Kompleksler oluştukça veya ayrıştıkça bu değer değişir. Dolayıyla bu ölçüm ile komplekslerin stokyometresi ve kinetiği nicelenir. Protein kinetiğinin ışık saçılımı ile ölçümü, enzim gerektirmeyen çok genel bir yöntemdir.

Süreksiz ölçümlerde, bir enzim reaksiyonundan düzenli aralıklarla numuneler alınır ve bunlardaki ürün oluşumu veya substrat tüketimi ölçülür.

Radyometrik ölçümler substratların için radyoaktivite dahil oluşu veya substrattan ayrılması ölçülür. Bu ölçümlerde en sık kullanılan radyoaktif izotoplar 14C, 32P, 35S ve 125I'dir. Radyoaktif izotoplar bir substratın tek bir atomunun spesifik işaretlenmesine izin verdiği için, bu ölçümler hem çok duyarlı hem de spesifiktir. Biyokimyada sıkça kullanılırlar ve kaba lizatlarda (yani bir hücre parçalandığı zaman elde edilen karmaşık enzim karışımlarında) spesifik  bir reaksiyonun izlenmesinin çoğu zaman tek yolu

Epigenetik, biyolojide, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda kalıtımsal olan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır. Diğer bir deyişle, ırsi (kalıtımsal) olup genetik olmayan fenotipik varyasyonları incelemektedir. Bu değişiklikler hücreyi ya da organizmayı doğrudan etkilemektedir, ancak DNA dizisinde hiçbir değişiklik gerçekleşmemektedir.

Eski Yunanca; επί- (epi-) öneki; "üstü(nde)", "üzeri(nde)", "ötesi(nde)", "öncesi(nde)" anlamlarını taşır. Γένεσις (Genesis) ise; "doğuş", "köken", "yaratılış" veya "oluşum" demektir.  Aristoteles, epigenesis "oluşum öncesi" sözcüğünü; biyolojide, o zaman en kabul gören teori olan preformasyona "önceden oluşum"a karşıt bir teori olarak kullanmıştır. Aristoteles'in epigenez teorisine göre, canlının şekli ve yapısı döllenme sırasında mevcut değildir. Bu yapı, doğuma kadar, başkalaşımlar yoluyla yavaş yavaş gelişmektedir.
Epigenetik sözcüğü (επιγενετικός - epigenetikόs) işte ilk defa Aristoteles tarafından, epigenez'e (epigenesis'e) ait, ona dair anlamında bir sıfat olarak kullanılmıştır. Hayvanların "epigenetik oluşumlarından" ya da "epigenetik gelişimlerinden" bahsederken, onların - o günkü kanıya ters olarak - rahimde ya da yumurtada yavaş yavaş, aşama aşama gelişimlerini kastetmektedir. Böylelikle epigenetik, ilk anlamıyla, embriyolojik bir süreci anlatan bir sıfat olarak 1940'lara kadar kullanılmıştır.
Epigenetik sözcüğü 1942'de, ilk kez bir bilim dalı anlamıyla, Conrad Waddington tarafından kullanılmıştır. Onu bir isim olarak Epigenetic Genetics (Epigenez Genetiği) sözcüklerinden, "Epigenetics" (Epigenetik) kelimesini türetmiştir. Waddington'a göre epigenetik; gelişim esnasında genotipin fenotipi nasıl oluşturduğunu inceleyen bilim dalıdır.
Waddington'un daha çok, embriyolojik bir anlam ile oluşturduğu "epigenetik" terimi, moleküler tekniklerin gelişmesiyle, daha moleküler seviyeye indirilmiş ve de kalıtımsal anlam eklenmiştir. Bu anlamda, bugün en çok kullanılan ve de kabul gören tanımı şöyledir: Epigenetik; DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya mayoz yoluyla kalıtılan gen ekspresyonu (ifadesi) değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır.
Gerçekte, gen ifadeleri, fenotipi belirlediğinden, Waddington'un tanımı da yanlış kabul edilmemektedir. Ancak ırsilik faktörü bulundurmadığından eksik görülmektedir.
Böylelikle; "Epigenetik" teriminin Türkçede beş anlamı vardır diyebiliriz. Bunlar;

Epigenez teorisine dair anlamında sıfat, (Aristoteles)
Irsi kavram içermeyen Epigenetik bilimi (Waddington)
Bu bilime dair anlamında sıfat
Irsi kavram içeren Epigenetik bilimi (çağdaş)
Bu bilime dair anlamında sıfat
Her ne kadar, geçmişten bugüne bu beş anlama sahip olmuş olsa da, son ikisi, çağdaş bilim tarafından kabul edilen ve bundan sonra bu makalede yer verilecek olan anlamlardır.

Fenotipi belirleyen nedir?
Çok hücreli bir organizmada; örneğin bir karaciğer hücresi ile bir kas hücresi, tamamen aynı genotipi paylaşırlarken, nasıl olur da, apayrı – yine de stabil – gen ifade profillerine ve de farklı ve bağımsız hücre fonksiyonlarına sahip olabilmektedirler?
Fibroblastlar veya lenfositler gibi farklılaşmamış hücreler, nasıl hücre bölünmesi yoluyla fenotiplerini stabil bir şekilde korumaktadırlar?
Nasıl, bir farklılaşmamış kök hücre, bazen bölündüğünde iki yeni kök hücre verirken, bazen de bir kök hücre ve de bir farklılaşmış hücre verebilmektedir?
Memelilerin, bizim de dahil olduğumuz Placentalia infra sınıfına ait dişi bireylerinin her hücresinde; ayni nükleoplazma içinde bulunan ve de neredeyse özdeş DNA dizinlerine sahip iki X kromozomundan biri inaktive edilmektedir. İki X kromozomundan hangisinin inaktive edileceği nasıl belirlenmektedir ve de inaktivasyon hangi yolla/yollarla gerçekleşmektedir?
Tamamen aynı genotipe sahip tek yumurta ikizlerinin, nasıl olur da hastalıklara genetik yatkınlıkları farklı olur?
Çevremiz ve de yaşam tarzımız bizi (gen ifademizi dolayısıyla bizi) ne kadar, nasıl etkiler?
Bu etkiler bizden sonraki kuşaklara da aktarılır mı?

Epigenetik mekanizmalar ikiye ayrılır:

Doğrudan gen ifadesini kontrol eden veya etkileyen mekanizmalar
Dolaylı yoldan gen ifadesini kontrol eden veya etkileyen mekanizmalar

Dolaylı yoldan gen ifadesine etkiyen mekanizmalar post-transkripsyonel (transkripsiyon sonrası, yani ana DNA molekülünden RNA molekülü elde edildikten sonra) mekanizmaları özellikle de nonkoding RNA'nın (RNAi vb.) kodlayıcı RNA (mRNA) üzerine etkiyerek protein sentezini engellemesini içerir.

Bu mekanizmalar da ikiye ayrılır:

DNA düzeyindeki modifikasyonlar
Kromatin düzeyindeki modifikasyonlar
Bu modifikasyonlar hem kovalent hem de nonkovalent olabilirler.
Genlerin sessizleşmesine neden olurlar. Bu da geni inaktive edici bir mütasyon veya delesyon gibi genetik  bir mekanizmayla eşdeğerdir.

DNA düzeyindeki modifikasyonları üçe ayırabiliriz:

DNA metilasyonu (Kovalent DNA modifikasyonları)
Nonkovalent DNA modifikasyonlar
Transkripsiyon faktörleri tarafından feed-forward otoregülasyon (Kovalent ve nonkovalent)

Kromatin düzeyindeki modifikasyonları da kovalent ve nonkovalent olmak üzere ikiye ayırabiliriz:

Kovalent modifikasyonlar histon modifikasyonlarıdır. Bunlar:
Asetilasyon,
Metilasyon,
Fosforilasyon,
Übikitinasyon ve de
Sümoylasyondur.
Nonkovalent modifikasyonları ise şunlardır:
Histon takasları
Histon katımları
Kromatin tadilatı
Nonkoding RNA ile etkileşim
Diğer ajanlarla etkileşim (virüsler, farklı protein grupları)
Uzun-mesafe kromozom etkileşimleri (hem kromozom-içi hem kromozomlar-arası)

Çok çeşitli ve birbirleriyle alakasız görünen onlarca biyolojik olgu (hadise), aslında epigenetik mekanizmalarca meydana gelmektedir. Epigenetik temelli bu olguları ortaya çıkarmak aslında hiç kolay değildir, çünkü hem birçok biyolojik olgunun moleküler temeli bilinmemektedir, hem de halen keşfedilmemiş muhtelif epigenetik mekanizma mevcuttur.
Bu olguların başlıcaları şunlardır:

X kromozomu inaktivasyonu,
Genomik imprinting,
Paramütasyon,
Floral simetri,
Farelerde agouti lokusunun aktarılması,
Polycomb sessizleştirmesi,
Konum-etki çeşitliliği,
Drosophila'da Hox genlerinin modellenmesi,
Hücre farklılaşması,
Nöronal gelişim

Hücreye kimliğini kazandıran, yani fenotipini ortaya çıkartan epigenetik mekanizmaların, mitoz sırasında bir sonraki hücre soyuna nasıl aktarıldığı, halen bir merak konusudur. Aynı şekilde, bu bilginin, organizmalarda, sonraki nesillere nasıl aktarıldığı da pek anlaşılamamıştır.
Ancak, bu epigenetik işaretlerin ya da bu epigenetik regülasyonun dölden döle aktarıldığına dair sayısız kanıt mevcuttur:

Erişkin sirke sineklerinin (Drosophila melanogaster L.) oluşumundan sorumlu embriyonik hücreler, ortamlarından çıkarıldıklarında, bölünmeye devam ederler. Gelişmekte olan embriyoya geri konduklarında da, bacak veya kanat gibi, ilişkili oldukları yapıyı oluşturmaktadırlar. Hücreler sadece kendi kimliklerini hatırlamakla yetinmemekte, aynı zamanda bu bilgiyi hücre bölünmesinde diğer hücrelere de aktarmaktadırlar.
Geniş çaplı bir araştırma, annenin davranışlarının, bebeğin DNA'sını etkileyebildiğini göstermektedir. Bu etkinin potansiyel mekanizması; anne sütü ile beslenen farelerin, glükokortikoid reseptör kodlayan geninin DNA metilasyonundaki değişimi ile açıklanmaktadır. Embriyonik farelerin, antiandrojenik bir bileşik olan vinklozin'e maruz kalmaları; spermatogenesisin azalmasına neden olmuştur. Ve de, bu fizyolojik etki, sonraki birçok nesilde de gözlenmiştir.
Bitkilerle yapılan bir çalışma aşağıdaki sonuçları ortaya koymuştur:

Strese maruz kalan bitkiler, gen ifadelerini değiştirerek, değişen ortama adaptasyon sağlamışlardır. Bunun için gerekirse genomlarını destabilize bile etmişlerdir. Böylelikle yeni bir fenotip ortaya çıkarmışlardır.
Yeni fenotipe sahip bitkiler, stres ortamından uzaklaştırılmalarına rağmen, dört nesil boyunca bu adaptasyonu korumuşlardır. Yani stresten ortaya çıkan adaptif fenotipik değişiklikler 4 sonraki nesile kadar aktarılmıştır.
Strese maruz kalmanın hafızası mevcuttur ve de bu hafıza dölden döle aktarılabilmektedir.
Döllenmeden hemen sonra, erken embriyonun genomu büyük çapta ve muazzam bir demetilasyon sürecine girer. Bu ‘silinme’den kurtulan spesifik bölgeler dışında, implantasyon öncesi embriyonun genomu tamamen hipometiledir (az metillenmiş). Bu da embriyonun pluripotensisiyle mantıken bağdaşır. İmplantasyon sonrası, DNA yeniden metillenmeye başlar.
Mitoz sırasında da benzeri bir durum yaşanır ve genom demetile olur.
Genomun demetilasyona uğramasının ardından, nasıl tekrar aynı bölgelerin metilasyona uğradıkları, yani epigenetik bilginin nasıl korunup aktarıldığını açıklamaya çalışan muhtelif modeller mevcuttur.
Epigenetik mekanizmaların bilgisinin, genellikle, mitoz veya mayoz sırasında, ‘silinmeyen’ kromatin modifikasyonları ve de bazı siRNA’larla aktarıldığı düşünülmektedir.

Bilinen bütün epigenetik mekanizmalar, kendi aralarında mükemmel bir şekilde etkileşim içindedirler.
Hemen hemen bütün mekanizmalar birbirlerini iki-yönlü olarak etkilemektedirler ve de kontrol etmektedir.
Ana mekanizmalar kromatin seviyesinde gerçekleşen mekanizmalardır. (Çok kısa süre öncesine kadar ana mekanizmanın DNA metilasyonu olduğu düşünülüyordu.)

Epigenetik bilimi bugün; ontoloji, embriyoloji, sağlık bilimi, metabolizma, kompleks hastalıklar, biyopsikoloji, antropoloji, osteoarkeoloji vb. ile ilgilenen bilim insanları tarafından, bu konularla iç içe çalışılmaktadır.
En büyük çalışmalar;

Agouti fareleriyle,
İnsanda tek yumurta ikizleriyle,
Sirke sineğiyle (Drosophila melanogaster L.),
İnsanda lösemi hastalarıyla deneysel olarak,
Nöronal gelişim incelemeleriyle,
Embriyolojik gelişimlerle ve
Bitkilerle yapılmaktadır.
Löseminin bir türü olarak bilinen ve ölümcül bir ilik kanseri olan MDS (MiyeloDisplastik Sendrom) hastalarıyla 2006 ve 2007’de yapılan deneysel epigenetik tedavi çalışmalarında hastaların %50’si tamamen iyileşmiş, hiçbir yan etki görülmemiştir. 2008 yılının başlarında FDA tarafından kabul edilen desitabin adlı epigenetik etkili kimyasal, Amerika'da ve Avrupa'da "

Etoloji, hayvan davranışlarını inceleyen zooloji alt dalıdır.
Etoloji, özellikle evrim, nöroanatomi ve ekoloji gibi bazı bilim dallarıyla sıkı bir iş birliği içinde yürütülen, laboratuvar ve alan çalışmalarını kapsar. Etolojinin amacı belirli bir hayvan grubunu değil, onların davranışlarını incelemektir ve çoğu kez tek bir davranış kalıbının, örneğin saldırganlığın değişik hayvanlarda nasıl ortaya çıktığını araştırır. Nöroetoloji olarak ayrılmış bir dalı daha bulunur. Özellikle etoloji üzerine çalışan zoologlara etolog denir.

Etoloji, Biyolojinin bir alt dalı olduğundan ve Evrim Teorisi ve Doğal seçilim ile bağdaştırıldığından ilk etolog Charles Darwin olarak görülmektedir. Darwin'in yazdığı İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi kitabı birçok etoloğu etkilemiştir. Darwin'den kısa bir süre sonra J. Henri Fabre (1823-1915), yaban arılarında yaptığı gözlemlerle böcek davranışlarının karmaşıklığına vurgu yapmıştır.

Arı kolonilerinde arılar yaşlarına bağlı olarak görev dağılımı yaparlar işçi arılar önce kovan içindeki görevlerde çalışırken daha sonra "tarlacı" dediğimiz ünvanı alırlar ve kovana su, nektar, polen gibi kaynakları getirirler.

İyi bir kaynak keşfetmiş olan arılar, kovana geri döndüklerinde diğer arılara kaynak hakkında haber verirler. Bunun için de arı danslarını kullanırlar.

Eğer bir arı, kovana çok yakınlarda (50m-100m) Saat yönüne ve tersine çemberler çizerek diğer arılara yakınlarda bir kaynak olduğunu haber verirler.

Kovandan uzakta bulunan kaynakların varlığını haber vermek için arılar sallanı dansını kullanır. Bir kaynak keşfetmiş olan arı, sallanarak düz bir çizgi üzerinde ilerler. Ardından sağa ya da sola bir dönüş yapıp vücudunu sallamayı bırakarak yarım dairesel bir hareketle dansına başladığı noktaya döner. ardından bu döngüyü dönüş yönünü değiştirerek tekrarlar.

Bir batı ova gorili olan Goril Koko işaret dili konuşabilmektedir. 1972 ile 1977 arasında Koko'ya, birkaç bebek IQ testi uygulandı. Yavaş ama zihinsel engelli olmayan bir insan bebeği ile karşılaştırılabilen 70-90 aralığında puanlar aldı.

Evrim, popülasyondaki gen ve özellik dağılımının nesiller içerisinde seçilim baskısıyla değişmesidir. Bazen dünyanın evrimi, evrenin evrimi ya da kimyasal evrim gibi kavramlardan ayırmak amacıyla organik evrim ya da biyolojik evrim olarak da adlandırılır. Evrim, modern biyolojinin temel taşıdır. Bu teoriye göre hayvanlar, bitkiler ve Dünya'daki diğer tüm canlıların kökeni kendilerinden önce yaşamış türlere dayanır ve ayırt edilebilir farklılıklar, başarılı nesillerde meydana gelmiş genetik değişikliklerin bir sonucudur.
Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun rastgele mutasyonlar yoluyla zamanla değişmesi anlamına gelir. Genlerdeki mutasyonlar, göçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin (varyasyonların) ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.
Dünya'daki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyondan biraz fazlası tanımlanabilmiş ve sınıflanabilmiştir. Bazı tahminlere göre henüz tanımlanmamış 10 ila 30 milyon canlı türü vardır. Bir milimetrenin binde birinden kısa bakterilerden, yerden yüksekliği 100 metreyi, kütlesi binlerce tonu bulan sekoya servi ağaçlarına kadar dünyadaki canlı türleri, cüsse, biçim ve yaşayış biçimi açısından çok büyük farklılıklar gösterirler. Sıcak su kaynaklarında kaynama sıcaklığına yakın derecelerde yaşayan bakteriler olduğu gibi, Antarktika'daki buzullarda ya da tuz göllerinde -23 °C'ye varan sıcaklıklarda yaşayan su yosunları ve mantarlar vardır. Aynı şekilde karanlık okyanus tabanlarındaki hidrotermal çatlakların kenarlarında yaşayan devasa boru kurtçukları olduğu gibi, Everest Dağı'nın yamaçlarında, 6 bin metre yükseklikte yaşayan hezaren çiçekleri ve örümcekler vardır.
Neredeyse, sınırsız sayıdaki bu çeşitli yaşam biçimlerinin, evrimsel sürecin bir sonucu olduğu ve tüm canlıların, ortak atalardan geldiği görüşü kabul edilir. Güncel bilimsel literatürde, insan dahil tüm memelilerin, sinapsit adı verilen bir soy hattından geldiği, fosil kayıtları ve biyolojik kanıtlarla desteklenen köklü bir görüştür. Bu görüş, canlıların kafatası yapılarındaki açıklıklara (temporal fenestra) dayanan taksonomik bir sınıflandırmaya dayanır. Kuşlar, sürüngenler, memeliler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atasının yaklaşık 500 milyon yıl önce yaşamış olduğu düşünülür. Tüm hayvanların ve bitkilerin, ilk olarak 3.48 milyar yıl önce ortaya çıkmış prokaryotlardan türediği görüşü hakimdir. Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme süreci olarak bilinir. Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşır ve ortak atadan uzaklaştıkça, çeşitlilik artar.
Evrim, biyolojinin yanı sıra koruma biyolojisi, gelişim biyolojisi, ekoloji, fizyoloji, paleontoloji ve tıp gibi bilim dallarınca da başvurulan ve öğretilen bir bilimdir. Bunun yanında tarım, antropoloji, felsefe ve psikoloji gibi bazı alanları da etkilemiştir. Evrimsel biyologlar, evrimin bir olgu olduğunu gösteren verileri belgelerler, nedenlerini açıklayan kuramları, test ederler ve geliştirirler. Bu anlamda evrim ve evrimsel süreçlerin araştırılması evrimsel biyolojinin konusudur. Evrimsel biyoloji bilimi, yaşam tarihini, onun bütünlüğüne ve çeşitliliğine yol açan evrimsel süreçler ile mekanizmaları araştırarak yukarıda sayılan disiplinlerin yanında moleküler biyoloji, davranış ve biyocoğrafya alanlarında da yapılan çalışmalara ve bu konudaki olgu ve fenomenlere ışık tutar. Böylece tarihsel verilere ve adaptasyonlara dayalı açıklamalarla bu disiplinlerdeki biyolojik mekanizmalara dair yapılan çalışmaları tamamlayarak bütünleyici bir rol oynar. Biyolojik bilimler genelinde evrimsel bakış açısı, gözlemler düzenleme, yorumlama ve tahminler yapmak için genellikle vazgeçilmez ve yararlı bir çerçeve sağlar. ABD Ulusal Bilimler Akademisi raporunda da (1991) vurgulandığı gibi biyolojik evrim; "modern biyolojinin en önemli anlayışı, canlıların temel yönlerini anlamak için önemli bir kavram" olarak nitelendirilir.

İnsanlık tarihi boyunca değişik kültürler, insanın, diğer canlıların ve evreninin kökenini çeşitli şekillerde açıklamaya çalışmış bu çaba da pek çok farklı yaratılış mitine yol açmıştır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da canlıların ortaya çıkışı bir yaratıcının tüm evreni yoktan (Latince: ex nihilo) var etmesiyle açıklanır.
İlk Hristiyan din adamlarından Nenizili Gregor ve Augustinus, tüm canlıların tanrı tarafından yaratılmadığını, bir kısmının sonradan tanrının yaratıklarından gelişerek oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu iddiayı harekete geçiren güdü ise biyolojik değil, dinîdir. Bu din adamları, tüm canlı türlerinin, Tufan esnasında Nuh'un gemisine sığamayacağını, bu nedenle bir kısmının sonradan ortaya çıkmış olması gerektiğini düşünüyorlardı.
Antik Yunan filozofları, kendi yaratılış mitlerini oluşturmuşlardır. Anaksimandros, hayvanların şekil değiştirebildiklerini ileri sürmüştür. Empedokles, hayvanların, önceki hayvanların organlarının birleşiminden oluştuklarını ileri sürmüştür.
El-Cahiz'in Abbasiler döneminde yazdığı Hayvanlar Kitabı (Kitab el-Hayavan) adlı kitapta, hayvanların evrim geçirdiği savunulmuştur.
Bir olgunun ortaya çıkışında bileşenlerin değişime uğramaları ile ilgili süreç tanımının felsefi açıdan "evrim" kelimesi ile belirginleşmesi çok eskiye dayanır. Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı eserinde yer alan "evrimsel hayat ağacı", canlı evriminin anlatımında kullandığı mitolojik bir simgedir ve pek çok inançta yer alır. Herhangi bir "sağlam ve doğru" biyolojik altyapısı olmasa da, Aristoteles'ten Konfüçyüs'e kadar birçok önemli isim evrim kavramı konusunda yazmıştır. Ayrıca, evrim konusunda İbn-i Haldun ve İbn-i Sina farklı teoriler sunmuşlardır.
19. yüzyılda Lamarck, kazanılan karakterlerin kalıtımına dair bir hipotez öne sürmüş; fakat yaptığı deneyler bu hipotezin yanlış olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılda Charles Darwin, Galapagos Adaları'ndaki gözlemlerine dayanarak, evrimin mekanizmasını doğal seçilimle açıklamıştır.

Bir organizma türünün başka bir türden türeyebileceği önerisi, Anaksimandros ve Empedokles gibi ilk Sokratik öncesi Yunan filozoflarından bazılarına kadar uzanır. Bu tür öneriler Roma dönemine kadar varlığını sürdürdü. Şair ve filozof Lucretius, başyapıtı De rerum natura'da (Varlığın Yapısı) Empedokles'i takip etti.

Bu materyalist görüşlerin aksine, Aristotelesçilik, tüm doğal şeyleri, formlar olarak bilinen sabit doğal olasılıkların gerçekleşmeleri olarak görmüştür. Bu, her şeyin ilahi bir kozmik düzende oynamak için tasarlanmış bir rolü olduğu Orta Çağ teleolojik doğa anlayışının bir parçası haline geldi. Bu fikrin varyasyonları, Orta Çağ'ın standart anlayışı haline geldi ve Hristiyan inancına entegre edildi. Aristoteles, gerçek organizma türlerinin her zaman tam metafizik formlarla birebir örtüşmesini talep etmemiş ve özellikle yeni canlı türlerinin nasıl oluşabileceğine dair örnekler vermiştir.
Bir dizi Arap Müslüman alim evrim hakkında yazmıştır, en önemlisi MS 1377'de Mukaddime kitabını yazan İbn Haldun'dur.

17. yüzyılın "Yeni Bilimi", Aristotelesçi yaklaşımı reddetti. Doğal fenomenleri, tüm görünür şeyler için aynı olan ve herhangi bir sabit doğal kategorinin veya ilahi kozmik düzenin varlığını gerektirmeyen fiziksel yasalar açısından açıklamaya çalıştı. Bununla birlikte, bu yeni yaklaşım, sabit doğal türler kavramının son kalesi olan biyolojik bilimlerde kök salmak için yavaştı. John Ray, sabit doğal türler için daha önce kullanılan daha genel terimlerden birini, "türler"i bitki ve hayvan türlerine uyguladı, ancak her canlı türünü kesin olarak bir tür olarak tanımladı ve her türün, devam eden özelliklerle tanımlanabileceğini öne sürdü. Carl Linnaeus tarafından 1735'te tanıtılan biyolojik sınıflandırma, tür ilişkilerinin hiyerarşik doğasını açıkça kabul etti, ancak yine de türleri ilahi bir plana göre sabitlenmiş olarak görüyordu.
Bu zamanın diğer doğa bilimcileri, türlerin zaman içinde doğa yasalarına göre evrimsel değişimi hakkında spekülasyon yaptılar. 1751'de Pierre Louis Maupertuis, üreme sırasında meydana gelen ve yeni türler üretmek için birçok nesil boyunca biriken doğal modifikasyonları yazdı. Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon, türlerin farklı organizmalara dönüşebileceğini öne sürdü ve Erasmus Darwin, tüm sıcakkanlı hayvanların tek bir mikroorganizmadan (veya "filament") türemiş olabileceğini öne sürdü. İlk tam teşekküllü evrim şeması, Jean-Baptiste Lamarck'ın 1809'daki " dönüşüm" teorisiydi, spontan nesil sürekli olarak, doğal ilerleme eğilimi olan paralel soylarda daha fazla karmaşıklık geliştiren basit yaşam biçimleri üretti ve yerel düzeyde, bu soyların, ebeveynlerde kullanımlarının veya kullanılmamalarının neden olduğu değişiklikleri miras alarak çevreye uyum sağladıklarını varsaydı.  (İkinci süreç daha sonra lamarkizm olarak adlandırıldı.) Bu fikirler, yerleşik doğa bilimciler tarafından ampirik desteği olmayan spekülasyonlar olarak kınandı. Özellikle Georges Cuvier, türlerin ilgisiz ve sabit olduklarında, benzerliklerinin işlevsel ihtiyaçlar için ilahi tasarımı yansıttığında ısrar etti. Bu arada, Ray'in yardımsever tasarım fikirleri, William Paley, karmaşık uyarlamaları ilahi tasarımın kanıtı olarak öneren ve Charles Darwin'in hayran olduğu Tanrı'nın Varlığının ve Niteliklerinin Doğal Teolojisine veya Kanıtlarına (1802) girdi.

Evrimin mekanizmasının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından 1859'da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Bu iddiası temelde doğru olmakla birlikte eksikti.
Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre, türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar y

Evrimsel gelişim biyolojisi (gelişim evrimi veya gayri resmi olarak kısaca evo-devo), canlı türlerin ataları aralarındaki ilişkiyi belirlemek ve gelişimsel süreçlerin nasıl evrildiğini keşfetmek için farklı organizmaların gelişim süreçlerini karşılaştıran biyolojinin bir alt dalıdır. Bu anlamda evrimsel gelişim biyolojisi embriyonik gelişimin kökeni ve evrimini araştırarak tüylerin evrimi gibi gelişmeleri ve gelişim süreçlerini, yeni özelliklerin kazanılmasında ve ortaya çıkmasında nasıl etki ettikleri, gelişimsel plastisitenin evrimdeki rolü, ekolojik etkenlerin gelişime ve evrimsel değişime nasıl yol açtıkları, yakınsak evrimin ve homolojinin gelişimsel temelleri gibi konuları ele alır.
Ontojeni ve filogeni arasındaki ilişkiye olan bilimsel ilgi ondokuzuncu yüzyıla kadar uzanmasına rağmen, evrimsel gelişim biyolojisinin  çağdaş alanı, model organizmalarda embriyonik gelişimi düzenleyen genlerin keşfi ile ivme kazanmıştır. Organizmalar şekil ve form olarak çok farklı oldukları için genel hipotezlerin test edilmesi zordur.
Bununla birlikte, evrimin eski gen parçalarından (moleküler ekonomi) yeni genler oluşturma eğiliminde olduğu gözlemlendiğinden beri evrimsel gelişim biyolojisi, evrimin (örneğin çene kemik yapılarını oselet orta kulak kemikçiklerine dönüştürme gibi) eski gen ağlarından yeni yapılar oluşturmak için gelişim süreçlerini değiştirdiğini veya yumuşakçalar, böcek ve omurgalılarda göz gelişimi ile ilgili olan genlerde bu gelişimlerin planlarını koruduğunu göstermeye çalışmaktadır ve bu konudaki araştırmalar yoğun olarak bu yönde yapılmaktadır.
 Evrimsel gelişim biyolojisinin başlangıçtaki ana ilgisi, vücut planı ile organ gelişimini düzenleyen hücresel ve moleküler mekanizmaların homolojinin kanıtı olarak görülüp görülmeyeceğine dair olmuştur. Ancak daha modern yaklaşımlar, türleşme ile ilişkili olan gelişimsel değişiklikleri de bu biyoloji dalına dahil etmektedir.

Hayvanların evrimi
Baldwin etkisi
Gelişim biyolojisi
Hızlandırıcı
Evrilebilirlik
Gen düzenleyici ağ
Genetik asimilasyon
Ontojeni
Promotör
Sinyal transdüksiyonu
Transkripsiyon faktörü

Scott F. Gilbert, Evrimsel Gelişim Biyolojisinin Morfogenezi 24 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bir Evo-Devo Modeli Olarak Su Ayıları (Tardigrada), NPR Science Friday'den kısa bir video tanıtımı 11 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Fermantasyon, hücre içinde oksijen yokluğunda meydana gelen metabolik bir faaliyet olarak ‘NAD+'yi yeniden oluşturmak için glikozun glikoliz yoluyla kısmi oksidasyonunu takip eden metabolik adımlar’ şeklinde tanımlanmaktadır. Fermantasyon anaerobik şartlarda, yani oksidatif fosforilasyon olamadığı durumlarda, glikoliz yoluyla ATP üretimini sağlayan önemli bir biyokimyasal süreçtir. Biyokimyanın fermantasyonla ilgilenen dalı zimolojidir.
Fermantasyonda glukoz (veya başka bir bileşik) hidrojenlerini teker teker kaybederek enerji 
üretimini sağlar. Oksijen olmadığı için bu parçalanma sonucunda ortaya çıkan basit organik bileşikler hücrenin kullanabileceği nihai elektron alıcısı ve hidrojen alıcıları olurlar.
Fermantasyonun son adımı (pirüvatın fermantasyon ürünlerine dönüşmesi) enerji üretmese dahi, bu süreç anaerobik bir hücre için önemlidir çünkü glikozun pirüvata dönüşmesi sırasında harcanan nikotinamit adenin dinükleotit'in (NAD+) yenilenmesini sağlar; glikolizin devamı için bu gereklidir. Örneğin alkol fermantasyonunda pirüvattan oluşan asetaldehit, NADH + H+ tarafından etanola dönüşür, bu da hücreden dışarı atılır.
Mikroorganizmalarda, fermantasyon, organik besinlerin anaerobik olarak bozunmasıyla adenosin trifosfat üretmenin birincil yoludur. İnsanlar, Neolitik çağdan beri yiyecek ve içecek üretmek için fermantasyonu kullandılar. Fermantasyon, turşu yapımı, yoğurt yapımı gibi süreçlerle gıdaları muhafaza etmek ve ayrıca şarap ve bira gibi alkollü içecekler üretmek için kullanılır. Fermantasyon, insanlar da dahil olmak üzere tüm hayvanların mide-bağırsak sistemlerinde de gerçekleşir.
Fermantasyon, bir elektron taşıma sistemi içermez ve glikoliz sırasında substrat düzeyinde fosforilasyon tarafından üretilenin ötesinde doğrudan herhangi bir ek ATP üretmez. Fermantasyon yapan organizmalar, yani fermentörler, glikoliz sırasında glikoz başına maksimum iki ATP molekülü üretir.
Mikrobiyal fermantasyon süreçleri insanlar tarafından manipüle edilmiştir ve çeşitli gıdaların ve farmasötikler dahil diğer ticari ürünlerin üretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. Mikrobiyal fermantasyon, teşhis amacıyla mikropların tanımlanması için de yararlı olabilir.
Glukozun fermantasyonunda genelde en sık üretilen basit bileşik pirüvat veya ondan türemiş bir veya 
birkaç bileşiktir: bunlar arasında etanol, laktik asit, hidrojen, bütirik asit ve aseton sayılabilir. Şeker ve amino asitlerin fermantasyonu çeşitli canlılarda görülmekle beraber, bazı ender organizmalar alkanoik asitler, pürinler, pirimidinler ve başka bileşikler de fermente edebilir. Çeşitli fermantasyon tipleri ürettikleri ürünlere göre adlandırılırlar.
Fermantasyon terimi biyokimyada oksijen yokluğunda enerji üreten reaksiyonlar için kullanılmasına karşın, gıda sanayisinde daha genel bir anlam taşır, mikroorganizmaların oksijen varlığında yaptığı parçalama reaksiyonlarını da kapsar (sirke fermantasyonu gibi). Biyoteknolojide bu terim daha da genel kullanılır ve büyük tanklarda büyütülen mikroorganizmalara yaptırılan her türlü üretime (proteinler dahil) fermantasyon denir.

Fermantasyon reaksiyonları, ilgili yakıt molekülüne ve son ürüne göre değişir. Aşağıdaki kimyasal denklemde şeker glikozdur.
C6H12O6 → 2C2H5OH + 2CO2 + 2 ATP (Elde edilen enerji: 118 kJ mol−1)
Denklem sözlü olarak aşağıdaki gibi yazılabilir:
Şeker (glikoz, fruktoz veya sükroz) → Alkol (etanol) + Karbon Dioksit + Enerji (ATP)
Enerji Verimi
En katı anlamıyla fermantasyon, glikoz gibi bir besin molekülünün net oksidasyon olmadan anaerobik metabolik parçalanmasıdır. Fermantasyon, bir moleküldeki tüm mevcut enerjiyi serbest bırakmaz; sadece glikolizin (glikoz başına iki ATP veren bir süreç) indirgenmiş koenzimleri yenileyerek devam etmesine izin verir.
Fermantasyon ürünleri kimyasal enerji içerir, (yani tamamen oksitlenmezler), ancak oksijen (veya diğer daha yüksek oranda oksitlenmiş elektron alıcıları) kullanılmadan daha fazla metabolize edilemeyecekleri için atık ürünler olarak kabul edilirler. Bunun sonucu olarak da fermantasyon yoluyla yapılan ATP üretimi, piruvatın tamamen karbon dioksite oksitlendiği oksidatif fosforilasyondan daha az verimlidir.Fermantasyon, aerobik solunumla elde edilen yaklaşık 36 ATP'ye kıyasla glikoz molekülü başına iki ATP molekülü üretir. İnsan metabolizması öncelikle aerobik olmasına rağmen, oksijenin kısmen veya tamamen yokluğunda (örneğin, oksijen açlığı yaşayan aşırı çalışan kaslarda veya enfarkte kalp kası hücrelerinde), piruvat, hidrojenini piruvata bağışlayarak atık ürün laktata dönüştürülebilir. Bir fermantasyon örneği olan bu reaksiyon, oksijen yokluğunda veya oksijen seviyeleri düşük olduğunda glikoliz yoluyla metabolik akışı sürdürmek için bir çözümdür. Fermantasyon, kısa, yoğun efor dönemlerinde yardımcı olurken, karmaşık aerobik organizmalarda uzun süreler boyunca sürdürülemez. Örneğin insanlarda laktik asit fermantasyonu, 30 saniye ile 2 dakika arasında değişen bir süre boyunca enerji sağlar.
Fermantasyonun son aşaması olan piruvatın bir son ürüne dönüştürülmesi enerji üretmez. Bununla birlikte, anaerobik koşullarda glikolitik yoldan akışı sürdürmek için gerekli olan nikotinamid adenin dinükleotidini (NAD+) yeniden ürettiği için anaerobik bir hücre için kritik öneme sahiptir.
Ürünler
Piruvat ve NADH'nin anaerobik olarak metabolize edilerek nihai hidrojen alıcısı olarak hareket eden bir organik molekül ile çeşitli ürünlerden herhangi birini verdiği çeşitli fermantasyon türleri vardır. Örneğin, yoğurt yapımında yer alan bakteriler piruvatı laktik aside indirger. Bira mayası gibi organizmalarda, asetaldehit ve karbon dioksit oluşturmak için önce pirüvattan bir karboksil grubu çıkarılır; asetaldehit daha sonra indirgenerek etanol ve NAD+ elde edilir. Anaerobik bakteriler, terminal elektron alıcıları olarak oksijen dışındaki çok çeşitli bileşikleri kullanma yeteneğine sahiptir.Sirke (asetik asit) bakteri metabolizmasının doğrudan sonucudur. (Bakterilerin etanolü asetik aside dönüştürmek için oksijene ihtiyacı vardır.) Sütte asit kazeini pıhtılaştırarak kesmik üretir. Asitlemede asit, gıdayı patojenik ve çürütücü bakterilerden korur.

Glikoz fermantasyonu sırasında pirüvat çeşitli bileşiklere dönüşür:

Alkol Fermantasyonu: Bilinen başka bir fermantasyon işlemi, etanol üreten alkol fermantasyonudur. Birinci reaksiyonda piruvat dekarboksilaz enzimi piruvattan bir karboksil grubu çıkarır, iki karbonlu asetaldehit molekülü üretirken CO2 gazı açığa çıkar. Alkol dehidrojenaz enzimi tarafından katalize edilen ikinci reaksiyon, NADH'den asetaldehite bir elektronu transfer eder,  etanol ve NAD+ üretir. Saccharomyces cerevisiae tarafından piruvat'ın etanol fermantasyonu alkollü içeceklerin yapımında kullanılır ve CO2 salımı nedeniyle ekmeklik ürünlerin kabarmasını sağlar. Gıda endüstrisinin dışında, bitki ürünlerinin etanol fermantasyonu biyoyakıt üretimi için de önemlidir.
Laktik Asit Fermentasyonu :Laktik asit bakterileri, sağlıklı gıdaların korunmasında ve üretilmesinde önemli bir rol oynar. Laktik asit fermantasyonları genellikle ucuzdur ve hazırlanmalarında genellikle çok az veya hiç ısı gerekmez, bu da onları yakıt açısından verimli kılar. Laktik asitle fermente edilmiş gıdalar her kıtada dünya nüfusunun beslenmesinde önemli rol oynamaktadır.Lactobacillus, Leuconostoc ve Streptococcus dahil olmak üzere birkaç gram-pozitif bakteri cinsi toplu olarak laktik asit bakterileri (LAB) olarak bilinir ve bunların çeşitli suşları gıda üretiminde önemlidir. Yoğurt ve peynir üretimi sırasında laktik asit fermantasyonu ile oluşan yüksek asitli ortam sütün içerdiği proteinleri denatüre ederek katılaşmasına neden olur. Laktik asit tek fermantasyon ürünü olduğunda, süreç homolaktik fermantasyon olarak adlandırılır. Bununla birlikte, birçok bakteri heterolaktik fermantasyon gerçekleştirir. Glikoliz için EMP yolu yerine pentoz fosfat yolu kullanmaları nedeniyle laktik asit, etanol, asetik asit karışımını üretirler ve sonuç olarak CO2  gazı açığa çıkar. Laktik asit bakterileri tıbbi açıdan da önemlidir. Vücutta düşük pH ortamlarının üretimi ile patojenlerin bu bölgelere yerleşmesini ve büyümesini engeller. Laktik asit bakterileri gastrointestinal sağlığın korunmasında önemlidir, probiyotiklerin birincil bileşenidir.
Karışık Asit Fermantasyonu : Enterobacteriaceae grubunda görülür. Pirüvat'tan asetat ve format veya pirüvat, süksinik asit ve formik asit meydana gelir ve glikoz başına 3 ATP elde edilir. Düşük pH'de (pH 6'dan küçük) formik asit CO2 + H2'ye dönüşür. Clostridium türleri de karışık asit fermantasyonu yapar 
Butirik Asit Fermantasyonu : Bütirik asit, Clostridium türleri tarafından biyolojik olarak üretilir ve diğer asitler gibi (asetik asit, laktik asit, propionik asit), belirli bir konsantrasyondan sonra bakteriler için toksiktir. Bu nedenle, ürün titreleri genellikle düşüktür.
Solvent Fermantasyonu : Bazı Clostridium türleri şekerleri asetik asit ve bütirik aside dönüştürüp sonra bunlardan aseton ve butanol yaparlar.
Bütandiol Fermantasyonu : Erwinia-Enterobacter-Serratia grubunun özelliğidir, son ürün olarak bütandiol oluşur.
Propiyonik Asit Fermantasyonu : Bu fermantasyonda pirüvat oksaloasetik asite dönüşür, bu süksinik asite indirgenir, o da propiyonik aside dönüşür. Bu süreçte 9 karbondan sadece 1 ATP oluştuğu için bu yolu kullanan bakteriler çok yavaş büyür.
Amino Asit Fermantasyonu : Amino asitler boyut ve yapı bakımından önemli ölçüde farklılık gösterir ve mevcut amino asitlerin türüne ve konsantrasyonuna bağlı olarak farklı yollar aracılığıyla bir dizi ürüne anaerobik veya aerobik olarak fermente edilir. Amino asit çiftleri, Stickland reaksiyonu yoluyla parçalanabilir. Ayrıca tipik bir metabolik sistem, tek bir amino asit fermantasyonu gerçekleştirebilir. Bazı amino asitler hem elektron donörü hem de elektron alıcısı olarak görev alabilir. Bu nedenle, Stickland reaksiyonları, transforme amino asitleri  molü başına yaklaşık 0.5 mol ATP sağlayarak amino asitleri mikrobiyal büyüme için fermente etmenin en basit yoludur.

Mayalar; Maya, eski zamanlardan beri şarap yapımın

Biyolojide filogenetik çeşitli organizma grupları (örneğin türler veya topluluklar) arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmasıdır. Bu ilişkiler filogeni olarak adlandırılır. Filogenetik terimi Yunanca kökenlidir, "kabile, ırk" anlamına gelen file veya filon (φυλή/φῦλον) ve doğumla ilişkili anlamındaki genetikos (γενετικός) ("doğum" anlamında olan genesis (γένεσις) kökünden gelir) terimlerinden türetilmiştir. Organizmaların sınıflandırması ve adlandırması olan taksonomi, filogenetikten büyük miktarda etkilenmiştir ama yöntemsel ve mantıksal olarak farklıdır. Bu iki saha, "kladizm" veya "kladistik" olarak bilinen filogenetik sistematik bilim dalında örtüşürler. Filogenetik sistematikte taksonları birbirinden ayırt etmek için sadece filogenetik ağaçlar kullanılır.  Evrimsel hayat ağacının araştırılması için filogenetik analiz yöntemleri vazgeçilmez hâle gelmiştir.
İlgili bir kavram olan filogenez, bir biyolojik türün (veya bir organizmalar grubunun) bir dizi şekillerden geçerek meydana gelen evrimsel gelişimidir. Bu terim bir organizmanın belli bir özelliğinin (örneğin anatomik bir yapısının) gelişimi için de kullanılabilir. Bu ismin sıfat hali filogeniktir.

Evrim bir dallanma süreci olarak düşünülebilir. Topluluklar zaman içinde değişime uğrar ve bunun sonucu farklı dallar halinde türleşir, birbiriyle melezlenir veya tükenerek son bulur. Bu süreçler bir filogenetik ağaç olarak gösterilebilir.
Filogenetiğin çözmeye çalıştığı sorun, genetik verilerin sadece bugüne ait olması, fosil kayıtlarının (osteometrik verilerin) ise tesadüfi ve güvenilmez olmasıdır. Tüm ağacın çizilebilmesi içine evrimin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgiler kullanılır. Dolayısıyla filogenetik ağaç, evrimsel olayların meydana gelme sırasıyla ilgili bir hipoteze bağlıdır.
Kladistik, canlı gruplarının birbiriyle paylaştığı özelliklere göre sınıflandırma yapması  nedeniyle filogenetik ağaçlar hakkında çıkarım yapmak için hâlen tercih edilen yöntemdir. Filogenik çıkarımları yapmak için kullanılan en yaygın yöntemler arasında parsimoni, maksimum olasılık ve Markov zinciri Monte Karlo-temelli Bayes çıkarımı sayılabilir. Yirminci yüzyıl ortalarında popüler olan ama günümüzde geçerliliğini yitirmiş olan fenetik, uzaklık matrisine dayalı yöntemler kullanarak toplam benzerliğe dayalı ağaçlar inşa etmekte kullanılır, bunların filogenetik ilişkilere karşılık geldiği varsayılır. Tüm bu yöntemler söz konusu biyolojik türlerde gözlemlenen özelliklerin evrimleşmesini betimleyen matematik modellere dayalıdır ve genelde moleküler filogenetikte uygulanırlar. Moleküler filogenetik durumunda kullanılan biyolojik özellikler, nükleotit veya amino asit dizileridir.

Filogenetik ağaçlardaki gruplamaları tarif etmek için belli terimler vardır. Örneğin, tüm kuşlar ve sürüngenlerin tek bir ortak atadan geldiğine inanılmaktadır, dolayısıyla bu taksonomik gruplamaya (sağdaki şekilde sarı gösterilen) monofiletik denir. "Modern sürüngenler" (şekilde siyan renkli) ortak bir ataya sahip olan bir gruptur ama bu atanın tüm ahvadını içermez (kuşlar hariçtir). Bu, parafiletik bir grubun örneğidir. Sıcak kanlı hayvanlar gibi bir grup, hem memelileri hem de kuşları (şekilde kırmızı/turuncu) ve polifiletik olarak adlandırılır çünkü bu grubun üyeleri en yakın ortak atayı içermez.

Organizmalar arasındaki evrimsel bağlantıların grafik gösterimi filogenetik ağaçlarla yapılır. Evrim doğrudan gözlemlenemeyen uzun süreler içinde meydana geldiği için, biyologlar filogenileri inşa edebilmek için günümüz organizmaları arasındaki evrimsel ilişkiler hakkında çıkarımlar yapmak zorundadır. Fosiller filogenilerin inşasında yardımcı olabilir; ama fosil kalıntılar çoğu zaman faydalı olamayacak derecede seyrektir. Eskiden fenotiplere, genellikle anatomik karakteristiklere bakılarak filogenetik ilişkiler belirlenmekteyken, günümüzde filogenetik ağaçları inşa etmek için moleküler veriler (örneğin protein ve DNA dizileri) kullanılmaktadır.

19. yüzyılda Ernest Haeckel'in yineleme (recapitulation) kuramı ve biyogenetik kanunu genel kabul görmüştü. Bu teori genelde "ontogeni filogeniyi yineler" olarak ifade edilir, yani bir organizmanın gelişimi o türün evrimsel gelişimini aynen yansıtır. Haeckel'in hipotezinin ilk versiyonu, embriyonun yetişkin evrimsel atalar şeklinde olduğu, artık yanlış kabul edilmektedir. Hipotezin yeni ifadesi, embriyonun gelişiminin evrimsel ataların embriyolarınkini yansıttığıdır. Haeckel, beş profesör tarafından kanıt olarak gösterdiği embriyoların fotoğraflarını tahrif etmekle suçlanmıştır (bkz. Ernest Haeckel). Çoğu modern biyolog, ontogeni ve filogeni arasında çok sayıda bağlantı olduğunu kabul eder, bunları evrim teorisi ile açıklar veya bu teori için bu ilişkileri destekleyici kanıt olarak görür. Donald Williamson larva ve embriyoların, başka taksonlardan melezleme yoluyla aktarılmış yetişkinlere karşılık geldiğini öne sürmüştür (larval transfer teorisi).

Genelde organizmalar genleri iki yoldan kalıt alabilirler: dikey gen transferi ve yatay gen transferi/ Dikey gen transferi genlerin ebeveynden yavruya aktarımıdır; yatay gen transferi ise birbiriyle ilişkisiz organizmalar arasında genlerin geçmesi ile meydana gelir. Yatay gen transferi prokaryotlarda sık rastlanan bir olgudur.
Yatay gen transferi organizmaların filogenisinin belirlenmesini karmaşıklaştırmıştır. Belli organizma gruplarında filogenetik ağacı çizmek için hangi gene bakıldığına bağlı olarak farklı filogenilerin elde edildiği rapor edilmiştir.
Carl Woese, ribozomal RNA'yı kodlayan genlerin evrimsel anlamda çok eski oldukları ve yatay gen transferi göstermeden (veya çok az göstererek) tüm canlı soylarında bulunduklarını keşfetmiştir. Bu bulgusuna dayanarak Woese canlılarda üç saha (üst-alem) teorisini ortaya atmıştır. Filogenileri oluşturmak için ribozomal RNA dizilerin moleküler saat olarak kullanılması yaygın bir yöntemdir.
Bu yöntem özellikle mikroorganizmaların filogenisi için özellikle faydalı olmuştur çünkü mikroorganzimalar fenotipik özelliklerine dayanarak sınıflandırılamayacak kadar birbirlerine benzerler. Ayrıca biyolojik türlere hakkındaki geleneksel kavramlar mikroorganizmalara uygulanmaktadır.

Moleküler biyolojideki ileri dizileme teknolojilerinin gelişimi sayesinde, filogenileri belirlemek için büyük miktarlarda veri (DNA veya protein dizileri) elde etmek mümkün hale gelmiştir. Örneğin, mitokondriyal genomlara dayanan karakter matrisleri kullanan bilimsel çalışmalar yaygındır. Ancak, kimi araştırmacı, bu matrislerdeki karakter sayısının yüksek olmasındansa takson sayısının yüksek olmasının daha önemli olduğunu iddia etmiştir, çünkü takson sayısı ne kadar çok olursa elde edilecek filogeni o derece daha güvenilir olur. Bunun bir nedeni uzun dalların ayrışmasıdır. Mümkün olduğu durumlarda fosil verilerinin filogenilere dahil edilmesinin bu yüzden önemli bir neden olduğu öne sürülmüştür.
Ağaç inşasının doğruluğuna etki eden bir diğer önemli unsur, kullanılan veride faydalı bir filogenetik sinyal olup olmadığıdır. Filogenetik sinyal terimi, birbiriyle ilişkili organizmaların genetik malzeme veya fenotipik özellikleri bakımından birbirlerine benzeyip benzemedikleri ile ilgilidir.

Interactive Tree of Life25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. filogenetik ağaç görüntüleme programı
PhyloCode Filogenetik adlandırma sistemi
ExploreTree4 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. filogenetik ağaç görüntüleme programı
UCMP Exhibit Halls: Phylogeny Wing4 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Canlı taksonomilerini incelemek için enteraktif sergi.
Willi Hennig Society18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Filogenetik sistematik araştırma derneği) (İngilizce)
Filogenetica.org in Spanish24 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Filogenetik araştırma derneği) (İspanyolca)
PhyloPat, Phylogenetic Patterns (genlewre dayalı filogenetik ağaşlar veritabanı)
Phylogenetic inferring on the T-REX server18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (filogenetik ağaç kurma araçları)
Mesquite (Filogenetik araştırma programı)
NCBI - Systematics and Molecular Phylogenetics1 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
What Genomes Can Tell Us About the Past - Sydney Brenner'in bir konferansı (İngilizce)
Mikko Filogeni Arşivi22 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gen dizisine göre filogenetik çıkarım15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Floem (/ˈfloʊ.əm/, FLOH-əm) veya soymuk borusu, fotosentez sırasında yapılan ve fotosentez olarak bilinen çözünür organik bileşikleri, özellikle şeker sakarozu (sükroz) bitkinin bölümlerine taşıyan vasküler bitkilerdeki canlı dokudur. Bu taşıma işlemine translokasyon denir. Ağaçlarda floem, kabuğun en iç tabakasıdır, dolayısıyla adı Eski Yunanca Grekçe: φλοιός kelimesinden türetilmiştir. (phloiós), "kabuk" anlamına gelir. Terim 1858'de Carl Nägeli tarafından tanıtıldı.

Floem dokusu, genellikle elek elemanları olarak adlandırılan iletken hücrelerden, hem özel eşlik eden hücreler hem de albüminli hücreler ve özelleşmemiş hücreler ve lifler ve sklereidler gibi destekleyici hücreler dahil olmak üzere parankima hücrelerinden oluşur.

Elek elemanları, organik maddelerin bitki boyunca taşınmasından sorumlu hücre türüdür. Olgunlukta çekirdekten yoksundurlar ve çok az organelleri vardır, bu nedenle metabolik ihtiyaçlarının çoğu için eşlik eden hücrelere veya albüminli hücrelere güvenirler. Elek tüp hücreleri olgunlaşmadan önce vakuoller ve ribozomlar gibi diğer organelleri içerir, ancak bunlar genellikle hücre duvarına göç eder ve olgunlukta çözülür; bu, sıvıların hareketini engelleyecek bir şey olmamasını sağlar. Olgunlukta içerdikleri birkaç organelden biri, plazma zarında, genellikle onları arkadaşlarına veya albüminli hücrelere bağlayan plazmodezm yakınında bulunabilen kaba endoplazmik retikulumdur. Tüm elek hücrelerinin uçlarında, elek alanları adı verilen değiştirilmiş ve genişlemiş plazmodezmlerden büyüyen gözenek grupları bulunur. Gözenekler, kalloz adı verilen bir polisakkaritin trombositleri ile güçlendirilir.

Floem içindeki diğer parankima hücreleri genellikle farklılaşmamıştır ve gıda depolamak için kullanılır.

Elek tüp üyelerinin metabolik işlevi, özel bir parankim hücresi formu olan eşlik eden hücrelerle yakın bir ilişkiye bağlıdır. Bir elek-tüp elemanının tüm hücresel işlevleri, (çok daha küçük) eşlik eden hücre tarafından gerçekleştirilir, tipik bir çekirdekli bitki hücresi, eşlik eden hücre dışında genellikle daha fazla sayıda ribozom ve mitokondriye sahiptir. Bir refakatçi hücrenin yoğun sitoplazması, plazmodesmata ile elek-tüp elemanına bağlanır. Bir elek tüp elemanı ve bir yardımcı hücre tarafından paylaşılan ortak yan duvar, çok sayıda plazmodezmaya sahiptir.
Üç tür arkadaş hücresi vardır.

Düz duvarları olan ve elek tüpü dışındaki hücrelere çok az veya hiç plazmodesmatal bağlantısı olmayan sıradan arkadaş hücreler.
Elek olmayan hücrelere bitişik, çok katlanmış duvarlara sahip olan ve daha geniş transfer alanlarına izin veren transfer hücreleri . Enerji gerektiren aktif olarak pompalanan hücre duvarlarındaki çözünen maddeleri temizleme konusunda uzmanlaşmışlardır.
Birçok vakuol ve plazmodezmaya sahip olan ve rafinoz ailesi oligosakkaritlerini sentezleyen ara hücreler.

Albüminöz hücreler, eşlik eden hücrelere benzer bir role sahiptir, ancak yalnızca elek hücreleri ile ilişkilidir ve bu nedenle yalnızca çekirdeksiz vasküler bitkilerde ve gimnospermlerden bulunur.

Birincil işlevi şekerlerin taşınması olmasına rağmen, floem mekanik destek işlevine sahip hücreler de içerebilir. Bunlar genellikle iki kategoriye ayrılan sklerenkima hücreleridir: lifler ve sklereidler. Her iki hücre tipi de ikincil bir hücre duvarına sahiptir ve olgunlukta ölüdür. İkincil hücre duvarı, özellikle lignin içerdiklerinden, sertliklerini ve gerilme mukavemetlerini arttırır.

Bast lifleri, esnekliği sınırlamadan gerilim kuvveti sağlayan uzun, dar destekleyici hücrelerdir. Ksilemde de bulunurlar ve kağıt, keten ve pamuk gibi birçok tekstil ürününün ana bileşenidirler.

Sklereidler, sıkıştırma kuvveti ekleyen, ancak esnekliği bir dereceye kadar azaltabilen düzensiz şekilli hücrelerdir. Düzensiz şekilleri ve sertlikleri, otçullar çiğnerken dişlerdeki aşınmayı artıracağından, otçul karşıtı yapılar olarak da işlev görürler. Örneğin, armutlardaki ve kışlık armutlardaki kumlu dokudan sorumludurlar.

Ksilemden (esas olarak ölü hücrelerden oluşur) farklı olarak, floem özsu taşıyan hala yaşayan hücrelerden oluşur. Sap, su bazlı bir çözeltidir, ancak fotosentez ile yapılan şekerler açısından zengindir. Bu şekerler bitkinin kökler gibi fotosentetik olmayan kısımlarına veya yumrular veya soğanlar gibi depolama yapılarına taşınır.
Bitkinin büyüme döneminde, genellikle ilkbaharda, kökler gibi depolama organları şeker kaynaklarıdır ve bitkinin birçok büyüme alanı şeker yutaklarıdır. Floemde hareket çok yönlü iken ksilem hücrelerinde tek yönlüdür (yukarı doğru). 
Büyüme döneminden sonra, meristemler uykudayken yapraklar kaynak, depo organları batar. Gelişmekte olan tohum taşıyan organlar (meyve gibi) hep batar. Bu çok yönlü akış nedeniyle, özsuyun bitişik elek tüpleri arasında kolaylıkla hareket edememesi gerçeğiyle birleştiğinde, bitişik elek tüplerinde özsuyun zıt yönlerde akması alışılmadık bir durum değildir.
Su ve minerallerin ksilem içindeki hareketi çoğu zaman negatif basınçlar (kohezyon-gerilme) ile sağlanırken, floem içindeki hareketler pozitif hidrostatik basınçlar tarafından yönlendirilir. Bu işleme yer değiştirme denir ve floem yükleme ve boşaltma adı verilen bir işlemle gerçekleştirilir.
Floem özünün, vasküler bitkiler boyunca bilgi sinyalleri göndermede de rol oynadığı düşünülmektedir. "Yükleme ve boşaltma kalıpları büyük ölçüde iletkenlik ve plazmodezma sayısı ve çözünen maddeye özgü, plazma zarı taşıma proteinlerinin konuma bağlı işlevi tarafından belirlenir. Son kanıtlar, mobil proteinlerin ve RNA'nın bitkinin uzun mesafeli iletişim sinyalizasyon sisteminin bir parçası olduğunu gösteriyor. Makromoleküllerin plazmodesmatadan geçerken yönlendirilmiş taşınması ve sınıflandırılması için de kanıtlar mevcuttur."
Şekerler, amino asitler, belirli hormonlar ve hatta haberci RNA'lar gibi organik moleküller, elek tüp elemanları aracılığıyla floemde taşınır.
Floem ayrıca meyve sineği Drosophila montana da dahil olmak üzere Diptera takımına ait böceklerin yumurtlaması ve üremesi için popüler bir site olarak kullanılır.

Floem tüpleri çoğu bitkide ksilemin dışında yer aldığından, bir ağaç veya başka bir bitki, gövde veya gövde üzerindeki bir halkada kabuğu soyularak öldürülebilir. Floem yok edildiğinde besinler köklere ulaşamaz ve ağaç/bitki ölür. Kunduzlar gibi hayvanların bulunduğu bölgelerde bulunan ağaçlar, kunduzların kabuğu oldukça hassas bir yükseklikte çiğnemesi nedeniyle savunmasızdır. Bu işlem kuşaklama olarak bilinir ve tarımsal amaçlar için kullanılabilir. Örneğin panayırlarda ve karnavallarda görülen devasa meyve ve sebzeler kuşaklama yöntemiyle üretilir. Bir çiftçi, büyük bir dalın dibine bir kuşak yerleştirir ve o daldan bir meyve/sebze hariç hepsini çıkarırdı. Böylece, o daldaki yaprakların ürettiği şekerlerin tek meyve/sebzeden başka gidecek lavabosu yoktur, bu da normal boyutunun kat kat büyümesine neden olur.

Bitki bir embriyo olduğunda, embriyonun merkezinde bulunan prokambiyum dokusundan vasküler doku ortaya çıkar. Protofloemin kendisi, sürekli iplikler oluşturduğu anjiyospermlerde bir yaprağın ilk görünümünü oluşturan kotiledon düğümüne uzanan orta damarda görünür. PIN1 proteini tarafından taşınan oksin hormonu, bu protofloem ipliklerinin büyümesinden sorumludur ve bu dokuların nihai kimliğini işaret eder. SHORTROOT (SHR) ve microRNA165 / 166 da bu sürece katılırken, Callose Synthase 3(CALS3), SHORTROOT(SHR) ve microRNA165'in gidebileceği yerleri engeller.
Embriyoda kök floemi, embriyonik kök ile kotiledon arasında yer alan üst hipokotilde bağımsız olarak gelişir.
Bir yetişkinde, floem, vasküler kambiyumdaki meristematik hücrelerden kaynaklanır ve dışarı doğru büyür. Floem fazlarda üretilir. Birincil floem, apikal meristem tarafından düzenlenir ve procambiumdan gelişir. İkincil floem, vasküler kambiyum tarafından yerleşik floem katmanının/katmanlarının içine yerleştirilir.
Bazı eudicot familyalarında (Apocynaceae, Convolvulaceae, Cucurbitaceae, Solanaceae, Myrtaceae, Asteraceae, Thymelaeaceae) floem ayrıca vasküler kambiyumun iç tarafında gelişir; bu durumda, dış ve iç veya intraksiler floem arasında bir ayrım yapılır. İç floem çoğunlukla birincildir ve istisnasız olmamakla birlikte dış floem ve protoksilemden daha sonra farklılaşmaya başlar. Diğer bazı ailelerde (Amaranthaceae, Nyctaginaceae, Salvadoraceae), kambiyum ayrıca periyodik olarak ksilem içine gömülü floem şeritleri veya katmanları oluşturur: Bu tür floem şeritlerine dahil veya interksiler floem denir.

Çam ağaçlarının floemi Finlandiya ve İskandinavya'da kıtlık zamanlarında ve hatta kuzeydoğuda iyi yıllarda ikame gıda olarak kullanılmıştır. Önceki yıllardan gelen floem arzı, hem Finlandiya'yı hem de İsveç'i vuran 1860'ların büyük kıtlığında açlığı önlemeye yardımcı oldu (1866-1868 Fin kıtlığı ve 1867-1869 İsveç kıtlığı). Floem kurutulur ve una öğütülür (Fince pettu) ve çavdarla karıştırılarak sert bir kara ekmek, kabuklu ekmek elde edilir. En az takdir edileni, gerçek çavdar veya tahıl unu olmadan sadece ayran ve pettu'dan yapılan bir ekmek olan silkko idi. Son zamanlarda, pettu tekrar merak konusu oldu ve bazıları sağlık yararları iddiasında bulundu. Bununla birlikte, gıda enerji içeriği çavdar veya diğer tahıllara göre düşüktür.

Apikal dominansi
Çiçek sapı

Fön (föhn) rüzgârları, dağ ve tepelerin yamaçları boyunca alçalan havanın hareketleri ile oluşan rüzgâr çeşididir.
Özellikle Alplerde görülür. Fön rüzgârı hava sıcaklığını 1-2 saat içinde 10-15 derece artırır. Kışın estiklerinde çığlara ve su baskınlarına, yazın estiklerinde ise orman yangınlarına ve ürünlerin kurumasına neden olur. Diğer adı "alize"dir, sıcak esen bu rüzgâr, saç kurutma makinelerine de isim kaynağı olmuştur.

Hava kütlelerinin bir dağ yamacını aşarak öbür yamaçta alçalması sonucu oluşan sıcak ve kurak rüzgârlardır. Türkiye'de Akdeniz-Karadeniz kıyıları ile Konya çevresinde görülür.
Dağların denizlere paralel olduğu yerlerde, denizden gelip dağın yamacına çarpan nemli hava dağı aşmak için yükselmeye başlar. Nemli havanın irtifa ile soğuma oranı (SALR - saturated air lapse rate); 300 metrede 1,8 derecedir. Hava yükseldikçe iyice doygunluğa ulaşır ve en sonunda zirveye yakın bir yerde yağış bırakarak kuru hale geçer. Bu sefer dağın karaya bakan yamacına doğru alçalmaya başlar ve kuru olduğu için 300 metrede 3 derece ısınır (DALR - dry air lapse rate) bunun sonucunda, dağın yamacına çarpan serin ve nemli hava, daha sıcak ve kuru olarak dağın karaya bakan yamacından fön rüzgârı olarak esmeye başlar.
Fön rüzgârları dağın iki yamacında sıcaklığın farklı olmasında son derece etkilidir.

Fırtına rüzgârın hızlı bir şekilde esmesine denir. Rüzgâr hızı 27 knot üzerine çıktığında, yani 7 bofor ve üzeri olduğunda fırtınamsı rüzgâr, 34 knot üzerine çıktığında, yani 8 bofor ve üzeri olduğunda rüzgâra artık fırtına denir.

Hızlı esen rüzgâr kendi kuvvetinin yanında çevresini de etkiler. Öncelikle estiği denizde veya okyanusta suları kabartarak büyük dalgalar oluşturur. Fırtınaya yakalanan yelkenli tekneler, herhangi bir liman ya da marinaya sığınamayacak kadar açıktaysalar, fırtınaya hazırlık yapmaları gerekir. Şiddetli rüzgâra karşı yapılacak en etkili önlem, yelkene camadan vurmaktır. Bunun anlamı yelkenin alanını küçülterek, rüzgârdan daha az faydalanmaktır. Bu şekilde rüzgârın tekneyi bayıltıcı etkisinin biraz da olsa önüne geçilmiş olunur. O da yetmiyorsa teknedeki ana yelken indirilir ve ön yelkenle (flok veya cenova) seyire devam edilir.
Geceleyin seyir yapan yatlar ve tekneler şiddetli rüzgârlara yakalandıklarında tüm ekipte güvenlik çakarları bulunmalıdır. Ayrıca ekip güvertede duruyorsa güvenlik bakımından herhangi bir yere bağlı olmaları tavsiye edilir. Çünkü hem dalgalı, sert rüzgârlı bir denizde hem de geceleyin, suya düşen kişinin kurtarılması çok zordur. Ayrıca fırtınalı havalarda tekne dalgalar veya sağanak yağmur sonucu su alır, bunu boşaltmak için gerektiğinde sintine motorlarını açık bırakmak gerekebilir. Tabii ki bazı fırtınalar şimşekli ve gökgürültülü olabilir. Böyle durumlarda en güvenli yerler kapalı alanlardır. Eğer tanker, şilep, büyük yolcu gemileri gibi yıldırım tehlikesine karşı sistemlenmiş bir tekne değilse, en kısa sürede limana dönmek yapılacak en doğru davranıştır.
Şimşeğin hareketi rastgele bir harekettir ne zaman nasıl oluşacağı bilinemez. Genelde bulutlar arası gezen bu elektriksel hareket bazen yeryüzünü de etkisi altına alabilir. Şimşekli havalarda eğer denizdeysek, mümkün olduğunca metal ve metalik olan tüm aksesuarlardan uzak durmalıyız. Yıldırım vurursa büyük olasılıkla en yüksek yer olan yelken direğine isabet edecektir. Dolayısıyla direğin altına kalın bir kablo takılıp denize atılırsa, bir ölçüde de olsa topraklama yapılabilir.
Türkiye'de tropik kuşaklardaki gibi veya okyanuslardaki gibi çok şiddetli fırtınalar oluşmaz. Ama gene de tedbir almak gerekir. En azından denizdeyken ve denize çıkarken hava raporlarına bir göz atmak akıllıca olacaktır.

Gelişimsel plastisite, gelişim sırasında çevresel etkileşimlerin bir sonucu olarak sinir bağlantılarında meydana gelen değişikliklerin yanı sıra öğrenim süreci sırasında uyarılan nöral değişimler için kullanılan genel bir terim. Nöroplastisite veya beyin plastisitesine benzer şekilde, gelişimsel plastisite terimi özellikle gelişim süreçlerinin bir sonucu olarak nöronlar ve sinaptik bağlantılarda meydana gelen değişimler için kullanılır.
Merkezi sinir sistemi, gelişim sırasında endojen veya eksojen faktörlerin yanı sıra öğrenme deneyimleri yoluyla bilgi edinir. Bilgilerin edinimi ve depolanmasında merkezi sinir sisteminin plastik yapısı, yeni bilgi ve deneyimleri karşılamak için gelişimsel plastisite ile sonuçlanan mevcut sinirsel bağlantıların alışımını ve uyumunu sağlar. Gelişimi sırasında ortaya çıkan bu plastisite formu üç baskın mekanizmanın bir sonucudur:

Sinaptik plastisite
Homeostatik plastisite
Öğrenme.

Gen akışı veya gen göçü, popülasyon genetiğinde, gen alellerin bir popülasyondan diğerine aktarılmasıdır.
Popülasyon içine veya dışına olan göçler, belirli bir gen varyantını taşıyan üyelerin oranı olan alel frekanslarında, belirli bir değişikliğin ortaya çıkmasından sorumlu olabilirler. Bu göçler, aynı zamanda belli bir tür veya popülasyonun mevcut olan gen havuzuna ek olarak, yeni genetik varyantlar getirebilirler.
Farklı popülasyonlar arasındaki gen akışı oranını etkileyen bir dizi faktörler vardır. En önemli faktörlerden biri, bireyin daha fazla hareket etme imkanının, göç etme potansiyeli ile göç eğilimini artırdığı hareket edebilme yeteneğidir. Polen ve tohumlar, rüzgâr veya diğer hayvanlar tarafından uzak mesafelere taşınsalar da, hayvanlar, bitkilerden daha çok göç etme ve hareketli olma eğilimi gösterirler.
İki popülasyon arasında sürdürülen gen akışı, iki grup arasındaki genetik varyasyonları azaltarak, iki farklı gen havuzunun kombinasyonuna neden olabilir. Grupların gen havuzlarının kombinasyonu ve de genetik varyasyonlardaki gelişim farklılıkların onarımları, büyük bir türleşmeye ve oğul türlerin oluşmasına yol açacağından gen akışının, türleşmeye karşı güçlü bir şekilde etki etmesinin nedeni de bu yüzdendir.
Örneğin, bir bitki türü, karayolun her iki tarafında da yetişiyorsa, bu bitkinin polenleri, muhtemelen bir taraftan öbür tarafa doğru karşılıklı olarak taşınacaktır. Eğer bu polen, bitkiyi dölleyebiliyor ve dölleme sonucu verimli yeni yavrular üretebiliyorsa, bu durumda polenin sahip olduğu aleller, karayolun bir kenarındaki popülasyondan diğer tarafındaki popülasyona doğru başarılı ve etkili bir şekilde göç edebiliyor demektir.

Gen akışı önündeki engeller, genellikle doğal nedenlerden oluşmasına rağmen bu engeller, her zaman doğal olmayabilir. Doğal engeller olarak, aşılmaz sıra dağlar, okyanuslar ve geniş çöller örnek gösterilebilir. Bazı durumlarda, yerel bitki popülasyonları arasındaki gen akışını engelleyen Çin Seddi gibi, bu engeller insan yapımı engeller de olabilir. Bu yerel bitkilerden birisi olan Ulmus pumila, Çin Seddi'nin karşı tarafında yetişen diğer yerel bitkiler Vitex negundo, Ziziphus jujuba, Heteropappus hispidus ve Prunus armeniaca''ya kıyasla daha düşük genetik farklılaşma yaygınlığı gösterir. Bunun nedeni, Ulmus pumile bitkisinin, döllenme için daha ziyade rüzgâr yoluyla tozlaşma yöntemini benimsemesi ama daha az oranda böcekle tozlaşma metodunu kullanmasıdır. Gen havuzlarının rekombinasyonunu sağlamada çok az ya da hiçbir gen akışına sahip olmamaları nedeniyle, her iki tarafta yetişen aynı türün örneklerinin, genetik farklılıklar gelişimi gösterdiği saptanmıştır.
Gen akışının önündeki engeller, her zaman fiziksel olmayabilir. Aynı ortamlarda yaşayan türler, sınırlı hibritleşme yüzünden veya hibritleşme uygun olmayan melezler oluşturduğu için sınırlı gen akışına sahip olabilirler.

Ayrıca bakınız: Avrupa'da Afrika karışımı (İng: African admixture in Europe]
Gen akışı, insanlarda da gözlemlenmiştir. Örneğin, ABD'de gen akışı, yakın geçmişte bir araya getirilen beyaz Avrupa popülasyonu ile siyah Batı Afrika popülasyonu arasında gözlemlenmiştir. Sıtmanın yaygın olduğu Batı Afrika'da, Duffy antijeni (İng: duffy antigen) hastalığa karşı direnç sağlar ve bu alel, bu nedenle tüm Batı Afrika nüfusunda mevcut bulunur. Bunun aksine Avrupalılar, sıtma buralarda hemen hemen görülmediği için, Fya ya da Fyb alellerinden birine sahiptirler. Batı Afrikalı ve Avrupalı grupların frekanslarını ölçen bilim insanları, her gruptaki alel frekansların, bireylerin göç etmesi nedeniyle birbirleriyle karıştığını tespit etmişlerdir. Aynı zamanda, bilim insanları, Avrupalı ve Batı Afrikalı gruplar arasındaki gen akışının, güneye göre kuzey ABD'de daha fazla olduğunu da keşfettiler.

Gen akışı, hibritleşme ya da bakteri veya virüsten konağa gen transferi yoluyla, türler arasında da oluşabilir.
Türler arasında genetik malzemenin devinimi olarak da tanımlanan gen transferi (İng: gene transfer), yatay gen transferi, antijen kayması (İng: antigenic shift) ve tekrar sıralamayı (İng: reassortment) içerdiği gibi bazen önemli bir genetik varyasyon kaynağıdır. Virüsler, diğer türlere gen aktarabilirler. Bakteriler, diğer ölü bakterilerin genlerini bünyelerinde barındırabilirler, yaşayan bakterilerle gen alışverişinde bulunabilirler ve çeşitli türler arasında plazmid alışverişi de yapabilirler. "DNA dizilerinin analizi ve birbirleriyle karşılaştırılmaları, yakın bir geçmişte, filogenetik 'üst âlem' sınırlarının ötesinde de dahil olmak üzere, türler arasında birçok genin yatay gen transferi ile aktarıldığını göstermiştir. Bu anlamda, bir türün filogenetik tarihi, sadece tek bir genin evrimsel ağacının belirlenmesiyle oluşturulamaz".
Biyolog Johann Peter Gogarten bu konuda, "filogenetik bir ağacın özgün örneğinin, son genom araştırmaların ortaya çıkardığı verilere uymadığını" öne sürer. Gogarten'e göre, biyologlar bunun yerine, her bir genomun farklı tarihsel gelişimlerinin kombine edilerek dikkate alındığı bir mozaik örneği ile yoğun bir alışverişin ve yatay gen transferinin ortak etkilerini göz önüne getiren sarmaşık bir ağ modelini kullanmalıdır.
Yatay gen transferi olunca genleri tekil filogenetik belirteç (İng: phylogenetic marker) olarak kullanarak organizmaların filogenisini belirlemek zordur. Ortak bir atadan yeni kladların oluşması modeli ile ender yatay gen transferi olayları birleşince, günümüzde mevcut 3 üst alem arasında paylaşılan genlerin hepsine sahip olan tek bir son ortak ata (İng: last common ancestor] olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Çağdaş moleküllerin her birinin kendine ait bir geçmişi vardır ve her bir molekül atasal bir molekülden kaynaklanmaktadır. Ancak bu moleküler atalar muhtemelen farklı zamanlarda farklı organizmlarda bulunmaktaydılar.

Ana madde: Genetik kirlenme (İng: Genetic pollution)
Safkan, doğal olarak gelişmiş, bölgeye özgü yabani türler, genellikle kontrolsüz melezleme, geri melezleme olarak da bilinen introgresyon (İng: introgression) ve genetik uzaklaştırma (İng: genetic swamping) gibi süreçler sonucu oluşan genetik kirlenmeler (İng: genetic pollution) nedeniyle, soy tükenmesi tehlikesi yaşayabilirler. Bu süreçler, bu bitki ve hayvanların sayıca üstünlüğü ve/veya seçilim değeri (İng: fitness) avantajlarının bir sonucu olarak, homojenleşmeye (İng: homogenization) veya yerel genotiplerin yer değişmesine yol açabilirler. Bunun yanında, yerli olmayan türler, melezleşme ve introgresyon (geri melezleme) yoluyla, bunun yanında hem insanlar tarafından maksatlı olarak yapılan girişimler, hem de yaşam alanlarının değiştirilmesi yoluyla, daha önce izole olan türlerin birbirleriyle temas etmelerine yol açarak, yerli olan bitki ve hayvanların bir şekilde soylarının tükenmesine neden olabilirler. Bu fenomen, daha bol olarak görülen türlerle temasa giren nadir türler için özellikle zararlı olabilir. Türler arasında melezleşme, yerli safkan soyun tamamen tükenmesine neden olan melezler oluşturarak nadir türün gen havuzunun silinmesine yol açabilir. Gen akışının bu yönü, her zaman morfolojik (dış görünümsel) olarak belirgin ve açık bir şekilde gözlemlenmez. Bazı gen akışı aşamaları, normal ve evrimsel yapıcı süreçlere bağlı olabileceği gibi tüm gen ve genotiplerin küme konstelasyonları bu durumda da korunamaz. İntrogresyonlu veya introgresyonsuz melezleşmenin, nadir görülen bir türün varlığı tehlike altına soktuğu söylenebilir.

Gen akışına dair modeller, popülasyon genetiğinden elde edilebilir. Örneğin, Sewall Wright'ın komşuluk modeli (İng: neighborhood model), ada modeli (İng: island model) ve atlama taşı modeli (İng: stepping stone model).

Genetiği değiştirilen bitkilerin yetiştirilmesinde ve hayvancılıkta, genellikle kasıtlı olmayan çapraz tozlaşma ve melezleme yöntemleriyle gen akışı azaltımı sağlayıp genetik kirliliği önlemek, yani onların genetik modifikasyonlarının, diğer geleneksel yollarla elde edilen melez popülasyonu veya yabani yerli bitkisi ile hayvan popülasyonlarını kirletmesini önlemek zorunlu hale gelmektedir. Gen akışını sınırlamadaki nedenler, biyogüvenliği ve genetiği değiştirilmiş ekin sistemleri ile genetiği değiştirilmemiş ekin sistemlerinin yan yana işleyebileceği tarımsal bir birlikte var olmayı da kapsayabilir.
Birkaç büyük araştırma projesi yürüten bilim insanları, bu projelerde gen akışını sınırlayan yöntemleri araştırmaktadırlar. Bu projelerden bazılar, biyolojik önleme (İng: biological containment) metodlarını inceleyen TransContainer, genetiği değiştirilmiş bitkilerin biyogüvenliğine odaklanan SIGMEA ile genetiği değiştirilmiş ve genetiği değiştirilmemiş olan ürün zincirlerinin birlikte yaşamaları üzerinde araştırma yapan Co-Extra'dır.
Genel olarak, gen akışının azaltılmasına dair üç yaklaşım şekli vardır: genetik modifikasyonları polenlerin dışında tutmak, polen oluşumlarını engellemek ve polenleri çiçeklerin içinde tutmak.

İlk yaklaşım transplastomik bitkiler (İng: transplastomic plant) gerektirir. Transplastomik bitkilerde, modifiye edilmiş DNA, hücre çekirdeğinde yer almaz, ancak çekirdek dışındaki hücre bölmeleri olan plastitlerde yer alır. Plastitler için bir örnek, içlerinde fotosentezin oluştuğu kloroplastlardır. Bazı bitkilerde, polenler plastit içermezler, dolayısıyla plastitlerdeki herhangi bir değişiklik polenlere iletilerek aktarılmaz.
İkinci yaklaşım, erkek steril (kısır) bitkiler üzerine dayanır. Erkek steril bitkiler, işleve sahip çiçekler üretemezler ve dolayısıyla yaşayabilir polenler bırakamazlar. Sitoplazmik erkek steril (İng: cytoplasmic male sterility) bitkiler, yüksek verim üretmeleriyle bilinirler. Bu nedenle, araştırmacılar, bu özelliği genetiği değiştirilmiş ürünlere de uygulamaya çalışmaktalar.
Üçüncü bir yaklaşım, çiçeklerin açmasını engellemeye yöneliktir. Bazı bitkilerde doğal olarak gerçekleşen bu özelliğe kleistogami (İng: cleistogamy) denir ve bu terim, açılmamış bir çiçeğin kendi kendine döllemesi olayını tanımlar. Kleistogamik bitkiler, sadece kısmen açık veya hiç açık olmayan çiçekler üretirler. Ancak, gen akışının az

Gen ifadesi ya da gen ekspresyonu, DNA dizisi olan genlerin, fonksiyonel protein yapılarına dönüşmesi süreci için kullanılan bir terimdir. Basitçe, bu durum genlerin açık (aktif) olup olmadıkları olarak da tanımlanabilir.
DNA'nın farklı genlere karşılık gelen bölgelerindeki baz dizilişleri, o gen tarafından şifrelenen proteinin aminoasit dizisini belirler. DNA'daki baz dizilişlerinin proteinin amino asit dizisini nasıl şifrelediği genetik ve biyokimyasal yöntemlerin birlikte kullanılması ile ortaya konulmuştur.
İnsanda bulunan yaklaşık 30 bin genin hepsi, aynı anda aktif olarak bulunmayabilir. Gen ifadesinin her adımı, transkripsiyondan post-translasyonel modifikasyona kadar adımlarda değişebilir.
Gen düzenlenmesi, hücreye; hücre farklılaşması, morfogenezis ve canlıdaki çok yönlü adaptasyonun temellerini oluşturan, yapı ve fonksiyonların kontrolünü verir.
Protein olmayan genler, (rRNA genleri, tRNA genleri vs.) protein olarak translasyon edilmezler.

Bazı genlerin ifadesi, (mikroRNAlar ya da ubiquitin ligazlar gibi) transkripsiyondan sonra düzenlenir, böylece artan mRNA konsantrasyonu her zaman gen ifadesine gerek duymaz. Bununla beraber, mRNA seviyeleri Northern blot yöntemiyle nicel olarak ölçüldüğünde, RNA'nın tamamen bu ifadeye bağlı olduğu görülmüştür.

Gen
Northern blot

ArrayExpress,İngiltere 30 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI - Gen ifadesi 17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genler ve Gen İfadesi - İngilizce

Gen ifadesinin düzenlenmesi ya da gen ifadesinin denetimi, hücrelerin ve virüslerin genlerindeki bilgiyi gen ürünlerine çevirmesini kapsayan süreçler için kullanılan bir terimdir. İşlevsel bir genin ürünleri RNA veya protein olabilir; bilinen mekanizmaların en temeli protein kodlayan genlerin düzenlenmesidir. Gen ifadesinin, DNA-RNA transkripsiyonundan, proteinin translasyon sonrası değişimlerine kadar olan herhangi bir adımı değiştirilip, ayarlanabilmektedir.
Gen düzenlenmesi, hücrenin ihtiyacı olduğunda proteinlerin sentezlenmesine izin vererek bir canlının değişkenliğini ve uyumunu artırabildiği için; virüsler, prokaryotlar ve ökaryotlar için gerekli bir işleyiştir. Dahası; gen düzenlenmesi, hücresel farklılaşma ve morfogenezin işleyişlerini, çok hücreli canlılarda hücrelerin farklı tiplerinin hepsi temelde aynı genom dizisine sahip olmalarına karşın, farklı gen ifadelerini sergiledikleri farklı hücre tiplerinin oluşumuna öncülük ederek kontrol etmektedir.
Gen denetimi sisteminin Jacques Monod tarafından ilk keşfedilen örneği, sadece laktozun varlığı ve glukozun yokluğunda E.coli tarafından ifade edilen proteinlerle ve laktoz metabolizmasıyla ilişkili olan lac operonudur.

Gen ifadesinin, DNA_RNA transkripsiyonundan, proteinin translasyon sonrası değişimlerine kadar olan herhangi bir adımı değiştirilip, ayarlanabilir. Gen düzenlemesinin yapıldığı basamakların listesi şu şekildedir:

Kromatin bölgeleri
Transkripsiyon
Transkripsiyon sonrası değişimler
RNA taşınımı
Translasyon
mRNA bozulumu
Translasyon sonrası değişimler

Ökaryotlarda, DNA'nın geniş bölgelerine erişim, DNA metilasyonu, ncRNA ya da DNA'ya bağlanan proteinler tarafından yönlendirilen, histon modifikasyonlarının sonucu olarak değiştirilebilen kromatin yapısına bağlıdır.

DNA metillenmesi gen susturmanın yaygın bir yöntemidir. DNA sıklıkla, CpG dinükleotid dizisindeki (kümelendiklerinde "CpG adacıkları" olarak da bilinir) sitozin nükleotidlerinde bulunan metiltransferaz enzimleri tarafından metillenir. Metillenmiş sitozin kalıntıları bu işlemle değiştirilemezken, metillenmemiş olanlar urasile dönüştürülebilir. 
Normal olmayan metilasyon kalıpları karsinogenez ile ilişkilendirilmiştir.
DNA'nın metilasyona verilen (bir promotor olabilen) bölgesinin örnek analizi, bisülfit haritalaması olarak bilinen yöntemle yapılabilir. DNA dizilemesi ya da miktarı belirleyen SNPlerle geliştirilmiş Pyro-dizileme (Biyotaj), MassArray (Sequenom) gibi) metotların analizleri arasındaki farklılıklar, CG dinükleotidindeki C/T miktarlarını yaklaşık olarak ölçmelerinden kaynaklanmaktadır.

DNA'nın yazılımı (transkripsiyonu), kendi yapısı tarafından belirlenmektedir. Genelde, DNA paketinin yoğunluğu, yazılımın sıklığını belirleyen etkendir. Oktamerik protein kompleksleri "nükleozom" olarak isimlendirilir ve DNA'nın süper-kıvrımlarının bir miktarından sorumludur ve bu kompleksler fosforilasyon ya da daimi olan değiştirme yapan metilasyon olarak bilinen süreçlerle düzenli olarak değiştirilebilmektedir. Böyle değişimlerin genin ifadesinin seviyelerindeki az veya çok kalıcı değişimlerden sorumlu olduğu düşünülmektedir.
Histon asetilasyonu da transkripsiyondaki önemli başka bir süreçtir. CREB bağlayan protein gibi histon asetiltransferaz enzimleri de (HATlar), transkripsiyonun devam etmesine izin vererek DNA'yı histon kompleksinden ayırır.
Çoğunlukla DNA metilasyonu ve histon deasetilasyonu gen susturmada birlikte çalışırlar. Bu ikilinin birlikte çalışması, gen ifadesini zayıflatarak, DNA'nın daha yoğun paketlenmesinin  sinyali gibi görünmektedir.

Transkripsiyonun düzenlenmesi transkripsiyonun gerçekleşme zamanını ve oluşacak RNA miktarını kontrol eder. Bir genin RNA polimeraz tarafından transkripsiyonu en az beş mekanizma tarafından düzenlenebilir: 

Özgül faktörler bağlanma uygunluğunu artırarak ya da azaltarak RNA polimerazın belli bir promotor ya da  promotor grubuna özgüllüğünü değiştirir (örn. prokaryotik transkripsiyon da kullanılan sigma faktör).
Baskılayıcılar DNA ipliğinde promotor yakınında ya da promotor bölgesinde bulunan kodlanmayan dizilere bağlanarak RNA polimerazın iplik boyunca ilerleyişini ve böylece genin ekspresyonunu engellerler.
Genel transkripsiyon faktörleri  Bu transkripsiyon faktörleri RNA polimerazı protein kodlayan bir dizinin başlangıcına yerleştirir ve sonra mRNA'yı transkribe etmesi için polimerazı serbest bırakır..
Aktivatörler RNA polimeraz ve belli bir promotor arasındaki etkileşimi artırır, genin ekspresyonunu teşvik eder.Aktivatörler bunu RNA polimerazın promotora cazibesini artırarak (direkt RNA polimerazın alt birimleri ile etkileşime girerek ya da indirekt olarak  DNA'nın yapısını değiştirerek) yaparlar.

Medical Subject Headings Regulation of Gene Expression

Rastgele genetik sürüklenme, alel sürüklenmesi veya Wright etkisi olarak da bilinen genetik sürüklenme, bir popülasyondaki mevcut bir gen varyantının (alel) frekansında rastgele şansa bağlı olarak meydana gelen değişimdir.
Genetik sürüklenme, gen varyantlarının tamamen yok olmasına ve böylece genetik çeşitliliğin azalmasına neden olabilir. Ayrıca başlangıçta nadir olan alellerin çok daha sık görülmesine ve hatta sabitlenmesine de neden olabilir.
Bir alelin az sayıda kopyası mevcut olduğunda, genetik sürüklenmenin etkisi daha belirgindir ve çok sayıda kopya mevcut olduğunda, etki daha az belirgindir (büyük sayılar yasası nedeniyle). 20. yüzyılın ortalarında, genetik sürüklenme de dahil olmak üzere doğal seçilime karşı nötr süreçlerin göreceli önemi üzerine şiddetli tartışmalar yaşanmıştır. Mendel genetiğini kullanarak doğal seçilimi açıklayan Ronald Fisher, genetik sürüklenmenin evrimde en fazla küçük bir rol oynadığı görüşünü savunmuş ve bu görüş birkaç on yıl boyunca baskın görüş olarak kalmıştır. 1968'de popülasyon genetikçisi Motoo Kimura, genetik bir değişikliğin bir popülasyonda yayıldığı çoğu durumun (fenotiplerde değişiklik olması gerekmese de) nötr mutasyonlar üzerinde etkili olan genetik sürüklenmeden kaynaklandığını iddia eden moleküler evrimin nötral teorisiyle tartışmayı yeniden alevlendirdi. 1990'larda, karmaşık sistemlerin nötral geçişler yoluyla nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan yapıcı nötral evrim önerilmiştir.

Genetik sürüklenme süreci, bir popülasyondaki 20 organizmayı temsil etmek üzere bir kavanozdaki 20 bilye kullanılarak gösterilebilir. Bu bilye kavanozunu başlangıç popülasyonu olarak düşünün. Kavanozdaki bilyelerin yarısı kırmızı, yarısı mavidir ve her bir renk popülasyondaki bir genin farklı bir aleline karşılık gelir. Her yeni nesilde organizmalar rastgele çoğalır. Bu üremeyi temsil etmek için, orijinal kavanozdan rastgele bir bilye seçin ve aynı renkte yeni bir bilyeyi yeni bir kavanoza koyun. Bu, orijinal bilyenin "yavrusudur", yani orijinal bilye kavanozunda kalır. Bu işlemi ikinci kavanozda 20 yeni bilye olana kadar tekrarlayın. İkinci kavanoz artık 20 "yavru" ya da çeşitli renklerde bilye içerecektir. İkinci kavanoz tam olarak 10 kırmızı ve 10 mavi bilye içermediği sürece, alel frekanslarında rastgele bir değişim meydana gelmiştir.
Bu işlem birkaç kez tekrarlanırsa, her nesilde seçilen kırmızı ve mavi bilye sayıları dalgalanır. Bazen bir kavanozda "ebeveyn" kavanozdan daha fazla kırmızı bilye, bazen de daha fazla mavi bilye bulunur. Bu dalgalanma genetik sürüklenmeye benzer - bir nesilden diğerine alellerin dağılımındaki rastgele bir varyasyondan kaynaklanan popülasyonun alel frekansındaki bir değişiklik.
Herhangi bir nesilde, belirli bir renkte hiçbir bilye seçilmemiş olabilir, yani hiçbir yavruları yoktur. Bu örnekte, hiç kırmızı bilye seçilmezse, yeni nesli temsil eden kavanoz sadece mavi yavrular içerir. Bu durumda, kırmızı alel popülasyonda kalıcı olarak kaybolurken, kalan mavi alel sabitlenmiş olur: gelecekteki tüm nesiller tamamen mavidir. Küçük popülasyonlarda sabitlenme sadece birkaç nesilde gerçekleşebilir.

Genetik sürüklenme mekanizmaları basitleştirilmiş bir örnekle açıklanabilir. Bir damla çözelti içinde izole edilmiş çok büyük bir bakteri kolonisi düşünün. Bakteriler, A ve B olarak etiketlenmiş iki alele sahip tek bir gen dışında genetik olarak özdeştir; bunlar nötral alellerdir, yani bakterilerin hayatta kalma ve üreme yeteneklerini etkilemezler; bu kolonideki tüm bakterilerin hayatta kalma ve üreme olasılığı eşittir. Bakterilerin yarısının A aleline, diğer yarısının da B aleline sahip olduğunu varsayalım. Böylece, A ve B'nin her biri 1/2 alel frekansına sahiptir.
Daha sonra çözelti damlası, yalnızca dört bakterinin yaşamasına yetecek kadar yiyeceğe sahip olana kadar küçülür. Diğer tüm bakteriler üremeden ölür. Hayatta kalan dört bakteri arasında, A ve B alelleri için 16 olası kombinasyon mevcuttur:
(A-A-A-A), (B-A-A-A), (A-B-A-A), (B-B-A-A),
(A-A-B-A), (B-A-B-A), (A-B-B-A), (B-B-B-A),
(A-A-A-B), (B-A-A-B), (A-B-A-B), (B-B-A-B),
(A-A-B-B), (B-A-B-B), (A-B-B-B), (B-B-B-B).
Orijinal çözeltideki tüm bakterilerin çözelti küçüldüğünde hayatta kalma olasılığı eşit olduğundan, hayatta kalan dört bakteri orijinal koloniden rastgele bir örneklemdir. Hayatta kalan dört kişinin her birinin belirli bir alele sahip olma olasılığı 1/2'dir ve bu nedenle çözelti küçüldüğünde herhangi bir alel kombinasyonunun ortaya çıkma olasılığı:

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        
          
            1
            2
          
        
        =
        
          
            1
            16
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\cdot {\frac {1}{2}}\cdot {\frac {1}{2}}\cdot {\frac {1}{2}}={\frac {1}{16}}.}
  

(Orijinal popülasyon boyutu o kadar büyüktür ki örnekleme etkin bir şekilde değiştirme ile gerçekleşir). Başka bir deyişle, 16 olası alel kombinasyonunun her birinin 1/16 olasılıkla gerçekleşme olasılığı eşittir.
Aynı sayıda A ve B içeren kombinasyonlar sayıldığında aşağıdaki tablo elde edilir:

Tabloda gösterildiği gibi, B aleli ile aynı sayıda A aleline sahip kombinasyonların toplam sayısı altıdır ve bu kombinasyonun olasılığı 6/16'dır. Diğer kombinasyonların toplam sayısı ondur, dolayısıyla eşit olmayan sayıda A ve B aleli olasılığı 10/16'dır. Dolayısıyla, orijinal koloni eşit sayıda A ve B aleli ile başlamış olsa da, büyük olasılıkla, kalan dört üyeli popülasyondaki alel sayısı eşit olmayacaktır. Eşit sayı durumu aslında eşit olmayan sayı durumundan daha az olasıdır. İkinci durumda, popülasyonun alel frekansları rastgele örnekleme nedeniyle değiştiği için genetik sürüklenme meydana gelmiştir. Bu örnekte popülasyon, popülasyon darboğazı olarak bilinen bir olgu ile sadece dört rastgele hayatta kalana kadar daralmıştır.
Hayatta kalan A (veya B) aleli kopyalarının sayısı için olasılıklar (yukarıdaki tablonun son sütununda verilmiştir) doğrudan binom dağılımından hesaplanabilir; burada "başarı" olasılığı (belirli bir alelin mevcut olma olasılığı) 1/2'dir (yani, kombinasyonda k adet A (veya B) aleli kopyası olma olasılığı) ile verilir:

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            k
          
        
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  1
                  2
                
              
            
            )
          
          
            n
            −
            k
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {n \choose k}\left({\frac {1}{2}}\right)^{k}\left(1-{\frac {1}{2}}\right)^{n-k}={n \choose k}\left({\frac {1}{2}}\right)^{n}\!}
  

Burada n=4 hayatta kalan bakteri sayısıdır.

Genetik sürüklenmenin matematiksel modelleri ya dallanma süreçleri ya da idealize edilmiş bir popülasyonda alel frekansındaki değişiklikleri tanımlayan bir difüzyon denklemi kullanılarak tasarlanabilir.

A veya B olmak üzere iki aleli olan bir gen düşünün. Diploidide, N bireyden oluşan popülasyonlar her genin 2N kopyasına sahiptir. Bir birey aynı alelin iki kopyasına veya iki farklı alele sahip olabilir. Wright-Fisher modeli (adını Sewall Wright ve Ronald Fisher'dan almıştır) nesillerin üst üste gelmediğini (örneğin, yıllık bitkilerin yılda tam olarak bir nesli vardır) ve yeni nesilde bulunan genin her kopyasının eski nesildeki genin tüm kopyalarından bağımsız olarak rastgele çekildiğini varsayar. Son nesilde p frekansına sahip bir alelin k kopyasını elde etme olasılığını hesaplamak için formül şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              (
              2
              N
              )
              !
            
            
              k
              !
              (
              2
              N
              −
              k
              )
              !
            
          
        
        
          p
          
            k
          
        
        
          q
          
            2
            N
            −
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {(2N)!}{k!(2N-k)!}}p^{k}q^{2N-k}}
  

burada "!" sembolü faktöriyel fonksiyonunu göstermektedir. Bu ifade binom katsayısı kullanılarak da formüle edilebilir,

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              
                2
                N
              
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          p
          
            k
          
        
        
          q
          
            2
            N
            −
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle {2N \choose k}p^{k}q^{2N-k}}
  

Moran modeli örtüşen nesiller varsayar. Her zaman adımında, bir birey üremek ve bir birey de ölmek üzere seçilir. Dolayısıyla her zaman adımında, belirli bir alelin kopya sayısı bir artabilir, bir azalabilir ya da aynı kalabilir. Bu da stokastik matrisin üç köşeli olduğu anlamına gelir ki bu da Moran modeli için matematiksel çözümlerin Wright-Fisher mo

Genomik, farklı türlere ait genomların tüm yapısal ve işlevsel yönelerini inceleyen bilim dalıdır. Genomik, kromozomların dizilenmesi tekniklerini uygularak, organizmaların genomlarını, yani bir organizmadaki genler bütününü inceleyen bir biyoteknoloji alt dalı da sayılabilir.
Genomiğin başlıca amaçlarından biri, canlılardaki DNA dizisinin tamamının belirlenebilmesidir. İnsan genomunun (kromozomlarda yapılanmış üç milyar baz çiftinin) DNA bütününün) yapısını, bileşimini ve evrimini inceler ve DNA'da biyolojik bir anlamı olabilecek birimleri (genler, çevrilmeyen transkripsiyon birimleri, mikro RNA'lar, düzenleme üniteleri, transkripsiyon faktörleri olan promotörler, CNG alfa ve beta kanalları vs.) tanımlamaya çalışır.
Genomikin bazı altdalları şu şekildedir.

Transkriptom (transkripsiyonda, translasyonda ve düzenlemelerinde rol alan tüm molekülleri inceler)
Proteom (bir hücre ya da canlının üretebileceği tüm molekülleri araştırır)
İşlevsel genomik (tüm genlerin işlevlerini inceler)
Kıyaslamalı genomik (genomların evrimsel kıyaslamasını yapar)
Biyoinformatik (verilerin bir araya getirilmesi, depolanması ve yönetilmesini sağlar)
Bu bilim, 20. yüzyılın sonunda insan genomunun ilk haritasının yayımlanmasıyla medyatik bir konum kazanmıştır. Günümüzde genom araştırmalarının tıp ve tarımda önemli rolleri bulunmaktadır.

Google Akademik'te Genetik ve genomik ile ilgili akademik yayınlar dizini

Gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım esnasında oluşan patlamaya benzer yüksek ses. Şimşek sonucu meydana gelen yıldırım demetlerini çevreleyen havada şiddetli bir basınç ve sıcaklık yükselmesi görülür. Yıldırım demetlerini çevreleyen havada oluşan bu ani sıcaklık ve basınç değişimi havanın hızla genleşmesine neden olur. İşte, havanın bu ani genleşmesi sonik ses dalgası yaratır ki bu da gök gürültüsünü meydana getirir.
Gök gürültüsünün çeşitli sesleri vardır. Ağır ve derinden gelen bir ses, gök gürültüsünün uzaklardan geldiğini gösterir. Çatırtılı gök gürültüsü, yıldırımın birçok kollara ayrıldığında duyulur. Şimşek çakmasından sonra duyulan en kuvvetli sesi, yıldırımın asıl gövdesi; arkadan gelen sesi, ayrıldığı kollar meydana getirir. Ses hızı, ışık hızından çok küçük olduğundan, gök gürültüsü daima şimşek görüldükten sonra duyulur.
Dağlık bölgeler hariç, gök gürültüsünün 30-40 saniyeden fazla sürdüğü pek görülmez. Yapılan tetkiklerde bazı bilim adamlarına göre şimşek ve bunun sonucu gök gürültüsünün meydana gelmesi için elektrik yüklü bulutların uçlarındaki sıcaklığın 28 °C'ye yükselmesi gerekmektedir. Bundan başka, bulut içinde buz parçacıkları ve su damlalarının aynı anda mevcut olmaları, şimşeğin akması için gerekli görülmektedir. Böyle bir durumda bulut içinde sıcaklık -20 °C olduğu seviye etrafında pozitif elektrik yüklü ve 0 °C ile 10 °C arasında bulunan büyük bir alanda ise negatif elektrik yüklü bir merkez bulunur. Bu merkezler esas elektrik boşalım merkezleri olup, şimşek bu merkezler arasındaki kanalda meydana gelir. Kanalın sıcaklığı bir anda hemen hemen 10.000 °C'ye yükselir. Bu ısınma sonunda süratle hacmi genişleyen havadan gürültü olarak dalgalar yayılır.
Gök gürültüsü bazen şimşek mahallinden 64 km uzaktan, ses dalgalarının aşağı atmosferde kırılmalara uğradığı zamanlarda 16–25 km uzaktan işitilebilir. Buna karşılık bazen 16 km'den çok daha kısa mesafelerden bile işitilmediği de olur.

Şimşeğin gözlemciye uzaklığı çok basit bir yöntemle hesaplanabilir. Ses hızı deniz seviyesinde saniyede yaklaşık 340 metredir. Öncelikle şimşek çakması ile gök gürültüsünün işitilmesi arasındaki zaman farkı ölçülür. Bunun için bir kronometre kullanılabilir. Her bir saniye 340 metre ile çarpılır. Örneğin gök gürültüsü şimşekten 7 saniye sonra işitilmişse, şimşek 7 s x 340 m/s = 2380 metre (2,38 km) uzakta gerçekleşmiştir.

Yıldırım animasyonu 4 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Youtube.

Görüş veya rüyet, hava durumuna bağlı olarak belirli bir nesnenin görülebileceği en uzak mesafe. Görüş, havanın şeffaflığının bir ölçütüdür. Görüş mesafesi özellikle hava, deniz ve kara ulaşımını etkileyen önemli faktörlerdendir. Bir bölgedeki veya hava meydanındaki görüş, sorumlu meteoroloji istasyonları tarafından ölçülerek ilgili meteoroloji raporlarında, mesafe cinsinden yayımlanır.

Çok hafif rüzgârlarda bile havada asılı kalabilen duman
Pusa neden olan toz ve yağ molekülleri
Suya bağlı olarak oluşan buğu, sis ve bulutlar

Kuvvetli rüzgârlar veya türbülans sayesinde havada durabilen toz, toprak ve deniz spreyi
Yağış
Görüşü en fazla etkileyen yağış türü iri taneli yağmur ile küçük taneli ancak çok sayıda tanecikli yağışlardır. Bunlara örnek olarak yoğun çisenti ile şiddetli ancak ince kar verilebilir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen ve havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerinde miktar ve yoğunluğa ulaşmasıdır.
Hava kirliliği; havada katı, sıvı ve gaz şeklindeki yabancı maddelerin insan sağlığına, canlı hayatına ve ekolojik dengeye zarar verecek miktar, yoğunluk ve uzun sürede atmosferde bulunmasıdır. İnsanların çeşitli faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim aktiviteleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. Yazın güneş ışığından dolayı ozon dumanı üretir. Ağaçlar uçucu hidrokarbon yayar.
Hava kirliliği yüzünden her sene 7 milyon kişi ölmekte.

Isınma amaçlı, düşük kalorili ve kükürt oranı yüksek kömürlerin  yaygın olarak kullanılması ve yanlış yakma tekniklerinin  uygulanması hava kirliliğine yol açar.

Nüfus artışı ve gelir düzeyinin yükselmesine paralel olarak, sayısı hızla artan motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları, hava kirliliğinde önemli bir faktör oluşturmaktadır, mesela partikül  ve azot dioksit.

Sanayi tesislerinin kuruluşunda yanlış yer seçimi, çevrenin korunması açısından gerekli tedbirlerin alınmaması (baca filtresi, arıtma tesisi olmaması vb.), uygun teknolojilerin kullanılmaması, enerji üreten yakma ünitelerinde vasıfsız ve yüksek kükürtlü yakıtların kullanılması, hava kirliliğine sebep olur.

Kirli hava, insanlarda solunum yolu hastalıklarının artmasına sebep olmaktadır. Örneğin; kurşunun kan hücrelerinin gelişmesini ve olgunlaşmasını engellediği, kanda ve idrarda birikerek sağlığı olumsuz yönde etkilediği, karbon monoksit (CO)'in ise, kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını aksattığı bilinmektedir. Bununla birlikte kükürt dioksit (SO2)'in, üst solunum yollarında keskin, boğucu ve tahriş edici etkileri vardır. Özellikle duman akciğerden alveollere kadar girerek olumsuz etki yapmaktadır. Cilt hastalıkları, saç dökülmesi, akciğer hastalıkları ve kansere yol açtığı somut bir gerçektir. Ayrıca kükürt dioksit ve ozon bitkiler için zararlı olup; özellikle ozon, ürün kayıplarına sebep olmakta ve ormanlara zarar vermektedir. Kirli hava kilo yapar  ve genleri etkiler. Azot dioksit(NO2) çocuklarda astım ve akciğer hastalıklarına yol açabiliyor.
Sanayi, endüstri ve ısınmada kullanılan fosil yakıtlar ile ormanların tahribi ve arazi değişmesi sonucu, atmosferdeki karbondioksit miktarının %5 oranında arttığı tespit edilmiştir. Bunun ise küresel ısınmaya yol açabileceği öngörülmektedir.
300 milyon çocuk 'zehir soluyor'.

Kentlerde kömür kullanımı yasaklanmalı 
Kömür santraller kapatılmalı 
İnsanlar toplu taşımacılığa özendirilmeli, elektrikli toplu ulaşım araçlarında kullanılması yaygınlaştırılmalı 
Kentlerde arabaların egzozlarından kaynaklanan kirliliğin azaltılması için önlemler alınmalıdır.
Karbon piyasası ya da vergisi yaratılmalı 
Sanayi tesislerinin bacalarına filtre takılması sağlanmalı, ayrıca sanayi kuruluşları yer seçimi düzenli yapılmalı,

Kentlerde kömür kullanılmamalı
Kentlerde ya yürümeye  ya bisiklet  ya da elektrikli araçlar kullanılmalı 

Hava kirliliğinin maliyeti 225 milyar dolar. Temizliğin getirdiği fayda masraflardan daha büyük.

HAVA KALİTESİ İNDEKSİ 19 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BreatheLife 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC hava kirliliği 11 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hava kütlesi, sıcaklık ve nem bakımından benzer olan büyük atmosfer parçalarına verilen isimdir. Hava kütlelerinin çevresindeki diğer hava parselleriyle belirli ve açık bir sınırı vardır.

Hava kütlesi iki koşul bir araya geldiğinde oluşur: Homojen bir yeryüzü parçası (kara parçası veya okyanus yüzeyi). Bu yeryüzü bölümü üzerinde atmosfer parçasının uzun süre kalması. Hava kütlelerinin oluştuğu bölgelere kaynak bölgeler denir. Güneşlenmenin homojen olduğu büyük su ve kara yüzeyleri, alçalıcı hava kütlelerinin olduğu sübsidans alanları, yüksek basınç alanları hava kütlelerinin oluşumuna uygun alanlardır. Tropikal bölgeler ve kutup bölgeleri hava kütleleri oluşuma uygunken orta enlemler fazla uygun değildir. Orta enlemlerde hava fazla hareketlidir ve nemlilik ile sıcaklık değişkendir. Kutuplar ve tropikal bölgede sıcaklık ve nemlilik daha stabildir.
Oluşan hava kütlesi hareketi sırasında farklı bir özellikte alandan geçerken yeni bir özellik kazanırsa, bu alanlara ikincil kaynak bölgesi denir. Örneğin; Sibirya üzerinde kışın oluşan soğuk ve kuru (karasal kutbî cP) hava kütlesi, Karadeniz'i geçerken alttan nem kazanarak nemli hava kütlesi haline gelir.
Hava kütleleri 3 gün ile 1-2 haftada oluşabilir. Sıcak ve soğuk hava kütlelerinde  bu süreler farklıdır. Sıcak hava ısındığında hafifler ve yükselir üst kısımlarda ısınmış olur. Soğuk hava kütleleri soğudukça ağırlaşır ve çökerler, üst kısımları daha geç soğur. Bu nedenle daha geç oluşurlar.
Hava kütleleri uzun süre bulundukları yerden aldıkları özelliklerini, gittikleri yerlere taşırlar. Yeryüzü üzerinde sıcaklık, soğukluk, kuraklık veya nemliliği taşırlar.

Oluştuğu alana göre:

A: Arktik hava kütlesi,
P: Polar (kutupsal) hava kütlesi,
T: Tropikal hava kütlesi,
E: ekvatoral hava kütlesi.
Nemliliğe göre sınıflandırma:

m: Maritim (denizel) hava kütlesi; Deniz üzerinde oluşmuştur.
c: Continental (karasal) hava kütlesi; Kara üzerinde oluşmuştur.
Kararlılık durumuna göre isimlendirme:

w: Sıcak hava kütlesi; geçmekte olduğu yerden daha sıcaktır.
c: Soğuk hava kütlesi; geçmekte olduğu yerden daha soğuktur.

Denizel arktik (mA): Arktik Okyanus üzerinde oluşan çok soğuk hava kütlesidir.
Denizel polar (mP): Kutupların yakınlarındaki denizler üzerinde oluşmuştur. Nemli ve soğuktur. Kışın daha soğuk olan bazı (İrlanda, Baltık) kara parçalarına ulaştığında sıcaklığı yükseltir. Yazın aynı alanlara serinlik taşır.
Denizel tropikal (mT): Sıcak bölge denizleri üzerinde oluşur. Nemli ve sıcak olduğundan deniz sisi ve pus oluşumuna yol açar. Yamaç veya cephe yağışında gök gürültülü sağanak yağış oluşur.
Denizel ekvatoral (mE): Ekvator çevresindeki okyanuslar üzerinde oluşan sıcak-nemli hava kütlesi.
Karasal arktik (cA)Ender olarak Baltık'a kadar inebilir. Sibirya'nın kuzeyine ulaştığında sıcaklıklar -70 °C'ye düşer.
Karasal polar (cP): Kutup yakınlarındaki karalar üzerinde oluşur. Kuru ve soğuktur. Yazları görüş netliği ve açık gökyüzü belirgin özelliğidir.
Karasal tropikal (cT): Kurak ve sıcak karalar üstünde oluşur. Kuzey Afrika'da oluşup, Türkiye ve Avrupa'ya taşınır.
Karasal ekvatoral (cE): Ekvatordaki karalar üstünde oluşur. Sıcak ve kurudur.

KLİMATOLOJİ II

Hava tahmin ve raporları, belirli bir yerde ve zamandaki hava durumu ile ilgili olarak meteoroloji birimleri tarafından yayımlanan bilgiler. Hava tahmini, çeşitli verilerin analiz edilmesi ile belirli bir hava sahasında "gelecekte" hava durumunun nasıl olacağına dair yapılan çıkarımlardır. Hava raporu ise çeşitli gözlem (rasat) ve ölçümler sonucunda "şimdiki" (güncel) hava durumunun nasıl olduğuna dair yayımlanan bilgilerdir.

Hava tahminleri periyotlarına göre aşağıdaki şekilde tasnif edilir:

Kısa vadeli: 0-72 saat
Orta vadeli: 72 Saatten 10 güne kadar
Uzun vadeli: 10 günden daha ilerisini kapsar

Havacılıkta kullanılan "hava tahminleri" şunlardır:

Saha tahminleri
Meydan tahminleri (TAF ve TREND)
Özel tahminler
Havacılıkta kullanılan "hava raporları" şunlardır:

Meydan hava raporları (METAR [rutin] ve SPECI [özel durumlarda])
Uçuş hava raporları (VOLMET ve ATIS)
Bunların haricinde şiddetli fırtına, dolu, türbülans vb. önemli hava hadiselerinin görüldüğü durumlarda SIGMET denilen raporlar yayınlanır.
TREND'ler 2 saatlik hava tahminidir ve sıklıkla meydan hava raporlarının sonuna eklenir. TREND'ler TAF'lardan daha hassastır ve genellikle "iniş hava tahmini" olarak bilinir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Hesaplamalı biyoloji veya bilişimsel biyoloji, biyolojik, ekolojik, davranışsal ve sosyal sistemlerin araştırılmasında veri analitik ve teorik yöntemlerin, matematiksel modelleme ve hesaplamalı simülasyon tekniklerinin geliştirilmesini ve uygulanmasını içerir. Disiplinlerarası bir alandır ve de farklı disiplinleri kucaklar. Temelinde biyoloji, uygulamalı matematik, istatistik, biyokimya, kimya, biyofizik, moleküler biyoloji, genetik, genomik, bilgisayar bilimi ve evrim yer almaktadır.
Hesaplamalı biyoloji alanı biyolojik bilgisayar disipliniyle karıştırılmamalıdır. Biyolojik bilgisayar disiplini, bilgisayar bilimleri ve bilgisayar mühendisliği'nin bir alt dalıdır ve bilgisayar inşaası için biyoloji ve biyomühendislik temellerini kullanır. Bir diğer disiplinlerarası alan olan, bilgisayarlarla biyolojik data işlemesi üzerine odaklanan biyoinformatik hesaplamalı biyolojiye daha çok benzerlik gösterir.

Hesaplamalı anatomi
Hesaplamalı biyo-modelleme
Hesaplamalı genomik
Hesaplamalı sinirbilim
Hesaplamalı farmakoloji
Hesaplamalı evrimsel biyoloji
Hesaplamalı kanser biyolojisi
Hesaplamalı nöropsikiyatri

Hesaplamalı Biyologlar çeşitli yazılımlar kullanırlar. Bunlar komut satırı programlarından, web tabanlı programlara kadar değişiklik gösterebilir.
Aynı zamanda veritabanları da hesaplamalı biyoloji araştırmalarında çok önemli bir yerer sahiptir. Biyolojik veri, araştırmaların bel kemiğini oluşturmaktadır ve de dünyaca ünlü açık erişim veritabanları sayesinde araştırmalar her isteyen tarafından yapılabilmektedir.
Veritabanlarına ve yazılımlara bazı örnekler olarak şunlar gösterilebilir:

Kyoto Encylopedia of Genes and Genomes (KEGG): Biyolojik yolakların, genlerin, proteinlerin ve de genomların çok fazla tür için bütün detaylarını gösteren bir veritabanıdır.
Multiple EM for Motif Elicitation (MEME): Verilen genetik dizilimde tekrar eden motif paternlerini saptayan açık kaynaklı web-tabanlı yazılım.
Tomtom: Verilen bir motifi veritabanındaki başka motifler ile karşılaştıran web-tabanlı yazılım.

Hesaplamalı biyoloji ile ilgili birkaç büyük konferans mevcuttur. Bazı önemli örnekler olarak şunlar verilebilir: Intelligent Systems for Molecular Biology (ISMB), European Conference on Computational Biology (ECCB) ve Research in Computational Molecular Biology (RECOMB).

Hesaplamalı biyolojiye adanmış çok sayıda dergi vardır. Bazı önemli örnekler olarak Journal of Computational Biology ve PLOS Computational Biology gösterilebilir. PLOS Computational Biology  dergisi hakemli bir dergi olup, bu alanda çeşitli önemli projelere öncülük etmektedir. Yazılımlarla ilgili incelemeler, açık kaynaklı yazılım tutorialları sunar ve yaklaşan hesaplamalı biyoloji konferansları hakkında bilgiler verir. Aynı zamanda açık erişimli bir dergidir . Atıfta bulunulduğu süreçte dergideki yayınlar özgürce ve bedelsiz bir şekilde kullanılabilir.

Biyoinformatik
Biyosimülasyon
Biyoistatistik
Hesaplamalı kimya
Hesaplamalı bilim
Hesaplamalı tarih
Biyolojik simülasyon
Matematiksel biyoloji
Monte Carlo metodu
Moleküler modelleme
Ağ biyolojisi
Yapısal biyoloji
Sentetik biyoloji
Sistem biyolojisi

Histoloji veya doku bilimi, bitki ve hayvan dokularının bileşimini ve yapısını özelleşmiş işlevleriyle bağlantılı olarak inceleyen bilim dalı. Doku biliminin temel amacı dokuların hücre ve hücreler arası maddelerden organlara dek tüm yapı aşamalardaki düzenini saptamaktır. Histoloji, mikroskobik anatomi olarak da tanımlanabilir. Doku alımı cerrahi, biyopsi veya otopsi (veya insan dışı hayvansal dokular için nekropsi) yollarıyla gerçekleştirilir.
Histopatoloji, histolojinin hastalıklı dokular üzerine yoğunlaşmış alt dalını oluşturur ve anatomopatolojinin önemli bir parçasıdır. Bu dal, kanser gibi hastalıkların tanısı için de önem teşkil etmektedir.
Histoloji terimi, "doku bilimi" anlamına gelen Yeni Latince histo- + -logy birleşmesinden türetilmiştir. Bu Latince kelimelerin kökenleri aynı anlama gelen Grekçe ἱστός (histos) -λογία (logia) kelimelerine dayanır.

Homeostaz (homeostasis) veya dengeleşim, çevresinde gerçekleşen olumsuzluklar karşısında hücrenin kendi dengelerini koruma çabası, değişen koşullarda iç dengenin aktif düzenlemesidir. Fransız bilim insanı Claude Bernard'ın tanımladığı homeostaz sürecinin amacı, fiziksel ve kimyasal tüm dengelerin yerinde olduğu dinginlik durumunu korumaktır.
Hücrelerin (canlıların) yaşamlarını sürdürebilmesi, çevreye ve içine bulunduğu koşullara uyumuyla olanaklıdır. Uyum sağlayabilmek evrim olgusuyla gerçekleşir. Isı değişiklikleri, ortamdaki oksijen düzeyi, güneş ışınlarının yoğunluğu, beslenme kaynakları gibi koşullara en iyi uyumu sağlayan canlı türü insandır. Örneğin, haltercilerdeki ağırlık kaldırma stresinden zarar gören hücrelerin onarımı ve strese dayanıklılığı artırmak için yoğun protein (myoglobulin) sentezi gerçekleşir.
Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşamının sürmesi için düzenleyici sistemler yardımıyla uygun ortamın sağlanması, normal işlevlerini yapabilmeleri, fizyolojik gereksinmelerinin yeterince karşılanması ile yapısal ve metabolik dengelerinin bozulmamasını gerektirir. Homeostazın bozulmasındaki en önemli etmenler ekzojen (dış) ya da endojen (iç) kaynaklı olumsuz etkileridir. Dengelerden birinde bile oluşabilecek aksama homeostazı bozabilir. Canlı organizma, homeostaz durumunu bozan tüm etkileri savaşarak yok etmek ya da yeni koşullara uyum sağlamak zorundadır. Çevresel dinamikler değiştiğinde tüm hücrelerde dengeyi koruma çabası izlenir: "heat-shock protein (HSP)" üretiminin yanı sıra yeni koşullara göre iyon kanalları açılması/kapanması, zararlı kimyasal maddelerin etkisizleştirilmesi, yağ ve glikojen depolarının mobilize olması, hücre içi değişimler “savunma” çabalarının başlıcalarıdır. Ilımlı streslerle karşılaşan hücreler bu tür bir uyarana karşı işlevsel niteliklerini değiştirerek tepki gösterirler. Kendilerine zarar verebilecek düzeydeki streslerle karşılaştıklarında verecekleri tepkiler, zedelenmenin niteliklerine göre farklılıklar gösterir. Olumsuz etkiler giderilemediğinde ya da uyum sağlanamadığında ise hücrenin ölümüne dek gidebilen dejenerasyonlar belirir.

Hücrelere zarar veren etkenler -ne türden olursa olsun- önce hücrelerin işlevlerini daha sonra da morfolojik yapılarını bozarak hastalıklara yol açarlar. Kimi olgularda etyolojik faktörleri ve patogenez sürecini bilemeyiz; bu tür hastalıklara “primer” ya da “idiopatik” nitelemesi yapılır.
• Oksijen yoksunluğu sendromları (hipoksi, iskemi)
Oksijen yoksunluğunun hücrelerdeki ilk etkisi aerobik işlevlerin bozulması sonucu ATP (adenosine triphosphate) üretiminin aksamasıdır. Özellikle oksijensizlik durumunun tam olduğu olgularda hücre ölümü genellikle kaçınılmazdır. Örnekler;
İskemi: hücrelerin, yerel dolaşım bozukluğu nedeniyle ortaya çıkan oksijensizliği
Dolaşım ve/veya solunum sistemi yetmezliği kökenli oksijen açlığı: hücrelerin oksijenlenmesinde genel yetersizlik
Eritrosit kökenli oksijen açlığı: eritrositlerin oksijen taşıma kapasitesinin azalması/yitirilmesi (anemi, CO zehirlenmesi)
• Fiziksel nedenler: travmalar, mekanik yüklenmeler, ısı değişiklikleri (soğuk/sıcak etkisi), radyasyon, elektrik akımı
• Kimyasal maddeler: tıbbi ilaçlar, zehirler, alkol, narkotik maddeler, tütün ürünleri, çevre kirlenmesi
• Canlı etkenler: bakteriler, virüsler, mantarlar, parazitler
• İmmunolojik reaksiyonlar: otoimmun hastalıklar, canlı etkenlere karşı gelişen immunolojik tepkiler, aşırıduyarlık tepkileri
• Genetik bozukluklar: kromozom etkilenmeleri, özgün gen mutasyonları
• Beslenme bozuklukları: protein-kalori yetmezliği, vitamin eksiklikleri, dengesiz beslenme (obezite)

Hücre dengelerinin bozulmasında zedelenmesinin gücünü belirleyen değişkenler şunlardır:

Etkene özgü değişkenler: etkenin türü, etki süresi, etkenin gücü
Hücreye özgü değişkenler: hücrenin türü, hücrenin içinde bulunduğu evre, hücrenin uyum yeteneği

Homeostazın etkilendiği ortamlarda, hücrelerin verdikleri tepkiler 3 temel grupta toplanır:

Uyum (adaptasyon) mekanizmaları: atrofi, hipertrofi, hiperplazi, metaplazi
Dejenerasyon: bulanık şişme, yağlı dejenerasyon (steatosis)
Hücre ölümü: nekroz, apoptozis

Hücre döngüsü, bir hücrenin ömrü boyunca meydana gelen olayların sırasını ifade eder.
Ökaryotik hücrelerde, hücre döngüsünün iki ana aşaması vardır: İnterfaz ve mitotik faz. İnterfaz, yeniden bölünmek için geçiş evresidir. İnterfaz sırasında hücre büyüyerek temel metabolik işlevlerini yerine getirmekte, DNA'sını kopyalamakta ve mitotik hücre bölünmesi için hazırlanmaktadır. Mitoz faz iki aşamadan oluşur: mitoz ve sitokinez. Mitoz ve ardından gelen sitokinez sırasında hücre sitoplazmasını ve diğer bileşenlerini bölmektedir. Bu işlemler sonrasında ana hücreye ait iki yavru hücre oluşur.
Ökaryotik hücre döngüsünde üç ana kontrol noktası vardır. Bunlar G1,G2 ve S evreleridir. En önemli evre ise S evresidir. Kontrol noktaları hücre döngüsünde önceki evrede tamamlanmamış bir olay tamamlanmadan yeni bir aşamaya geçilmesini engellemektedir. Kontrol noktaları eşlenmemiş DNA'lara ve hasarlı DNA'lara duyarlıdır. Aynı şekilde kromozomların doğru bir şekilde  kopyalanması ve organellerin sentezi de bu noktalarda kontrol edilmektedir. Eğer aşamalarda bir hasar saptanırsa kontrol noktasındaki duraksama hasar tespiti için zaman sağlamaktadır.
Prokaryot (bakteri ve arke) hücrelerde, hücre döngüsü B, C ve D dönemlerinde bölünmektedir. B dönemi, hücre bölünmesinin sonundan DNA eşlenmesinin başlangıcına kadar oluşan kısımdır. DNA eşlenmesi C döneminde olmaktadır. D dönemi DNA eşlenmesinin sonu ile bakteri hücresinin iki yavru hücreye bölünmesi arasındaki aşamayı ifade etmektedir.

Ökaryotik hücre döngüsü G1 fazı, S fazı (sentez), G2 fazı ve M fazı (mitoz ve sitokinez) olmak üzere 4 aşamaya ayrılmıştır. M fazı iki aşamadan oluşmaktadır. Bunlar hücre çekirdeğinin bölünmesi (mitoz) ve sitoplazma bölünmesi (sitokinez)'dir. 

Aktif olarak çoğalmayan hücrelerin hareketsiz olduğu ve G0 fazında olduğu söylenmektedir. Hücre döngüsü bu aşama ile başlamaktadır. Çok hücreli ökaryotlarda hücre G1 aşamasından G0 aşamasına geçerek uzun süreler boyunca hareketsiz kalabilmektedir (genellikle nöronlarda olduğu gibi). Tamamen farklılaşmış hücreler için bu durum çok yaygındır. Birçok memeli hücresi işlevsel olarak farklılaşmıştır ve daha fazla bölünememektedir. Bu hücreler G0 aşamasında bulunurlar. Bu aşamada hücreler protein sentezi ve salgılaması yapabilir. Epitel hücresi gibi bazı hücreler bu aşamaya hiç girmemektedir ve yaşamı boyunca bölünmeye devam etmektedir.

İnterfaz, yeni oluşan bir hücrede ve onun çekirdeğinde tekrar bölünmeden önce gerçekleşen olayları kapsayan evredir. Hazırlık aşaması olarak da adlandırılmaktadır. Bölünme evresi değildir. Bu evrede bölünme için gerekli maddeler sentezlenmektedir. İnterfaz ökaryot hücrelerde döngünün yaklaşık %90'lık kısmını kapsamaktadır. Örneğin; insanın deri hücresinde döngü 24 saat sürmektedir. bu döngünün 22 saatlik kısmını interfaz kapsamaktadır.
İnterfaz G1, S ve G2 olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır. Bunları mitoz ve sitokinez izlemektedir. S aşamasından önceki G1 ve G2 aşamaları boşluk aşamaları olarak da adlandırılmaktadır. Başarılı bir çoğalmayı yöneten bilgi işleminin çoğunun bu aşamalarda gerçekleştiği anlaşılmaktadır.

İnterfazın ilk ve en uzun aşamasıdır. Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için 11 saat civarı sürmektedir. Hücre bu aşamada büyüyerek normal işlevlerine devam etmektedir. Hücrede protein sentezi ve organel sayısı artmaktadır. Hücre DNA sentezi için hazırlanmaktadır. DNA eşlenmesinden önce hücre döngüsüne başlamanın uygunluğu burada değerlendirilmektedir. Buna karar vermek için hücre boyutu, besin bulunabilirliği ve büyümeyi destekleyen veya büyümeyi baskılayan sinyaller gibi faktörler kullanılmaktadır. Bu aşamadan sonra hücre ya S evresine devam edip bölünme yoluna gider ya da G0 evresine girer.

S aşaması hücre döngüsünde G1 ve G2 aşamaları arasında meydana gelmektedir. Bu aşamada çekirdekteki genomik DNA kopyalanır. Hücrenin genomik bilgisinin doğru bir şekilde kopyalanması 3 adım içermektedir: Bunlar G1'den S fazına geçişin sinyalini vermek, her iki DNA ipliğini kopyalamak ve G2 fazından önce DNA hasarını onarmaktır.  Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için yaklaşık 8 saat sürmektedir.

İnterfazın son aşamasıdır. Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için 4 saat civarı sürmektedir. DNA eşlenmesinden sonraki aşamadır. Hücrenin hücre bölünmesi için hazırlandığı aşamadır. Hücrenin hızlı büyüme evresidir. Mitoz için önemli enzimler ve protein sentezlenmektedir. Buradaki kontrol noktasında DNA eşlemesi sırasında sorun olup olmadığı ve DNA hasarı olup olmadığı kontrol edilmektedir.

Asıl konu: Mitoz
Hücre döngüsünün diğer aşamalara göre kısa bir evresidir. Toplam döngüsü 24 saat olan bir insan hücresi için yaklaşık 1 saat sürmektedir. Mitoz bu evrede gerçekleşmektedir. Bu evrede kromozom ayrılım ve hücre bölünmesi gerçekleşmektedir. Mitoz kendi içerisinde aşamalara ayrılmıştır. Bu aşamalar şu şekildedir:

Profaz
Prometafaz
Metafaz
Anafaz
Telofaz
Mitoz yalnızca ökaryotik hücrelerde meydana gelmektedir ancak farklı türlerde farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir.

Asıl konu: Sitokinez
Mitoz sırasında kromozom ayrışmasının ardından hücre; sitoplazma ve diğer organeller, sitokinez süreci boyunca iki yavru hücreye bölünmektedir. Mitoz ve sitokinez ile ana hücre ile aynı olan iki yavru hücre oluşmaktadır. Sitokinezin hatalı gerçekleşmesi kanser dahil birçok hastalığa sebep olmaktadır.
Sitokinez bitki ve hayvan hücrelerinde hücre çeperi varlığına bağlı olarak farklı gerçekleşmektedir. Hayvan hücrelerinde sitokinez boğumlanarak gerçekleşmektedir. Bitki hücresinde hücre çeperi varlığı sebebiyle ara plak oluşumu ile gerçekleşmektedir.

Doğru hücre bölünmesi iki temel gereksinimi karşılamalıdır: Genomik bütünlük korunmalıdır ve hücre çekirdeği sitoplazmik oranının hücre yaşamıyla uyumlu sınırlar içinde olmalıdır. Bu, DNA eşlenmesi, kromozom ayrılması, hücre bölünmesi, hücre kütlesinin ikiye katlanması ve organel sayısının iki katına çıkması gibi birtakım olaylar dizisi içermesi anlamına gelmektedir. Hücreler, hücre döngüsünün her bir aşamasını yöneten molekül kümelerinin doğru sıralı aktivasyonunu ve inaktivasyonunu sağlamak için bir moleküler kontrol sistemi geliştirmiştir. Hücrenin hem dışından hem de içinden gelen sinyallere uyum sağlamıştır. "Hücre döngüsü kontrol noktaları" olarak bilinen kontrol mekanizmaları, hücre döngüsü boyunca ilerlemeyi izlemektedir. DNA eşlenmesi ve kromozom ayrışmasının önemli aşamalarını etkileyen olası kusurları algılayarak, tüm kusurlar onarılıncaya kadar hücre döngüsünün ilerlemesini durdurmaktadır. Bir sonraki aşamaya geçiş yalnızca tüm süreçlerin uygun şekilde tamamlanması durumunda gerçekleşmektedir. Ayrıca, hasarların çok şiddetli olması ve tam olarak tamir edilememesi durumunda, aynı kontrol mekanizmaları kalıcı bir hücre döngüsü durdurulmasını (hücre yaşlanması) veya programlanmış hücre ölümünü (apoptozis) tetiklemektedir. G1 noktasındaki duraklama, hasarlı DNA'nın S evresine girmeden onarılabilmesine olanak sağlamaktadır. Burada DNA'nın hasarlı kopyalanması engellenmektedir. S noktası kontrol noktası, DNA'nın bütünlüğünü sürekli denetleyerek hasarlı DNA'nın onarılmadan kopyalanmasını engellemektedir. Aynı zamanda kalite kontrol işleviyle DNA eşlenmesi sırasında ortaya çıkabilen, yanlış bazların eklenmesi veya DNA bölümlerinin eksik kopyalanması gibi hataların tamir edilmesini sağlamaktadır. G2 kontrol noktasının işletilmesiyle genom tamamıyla kopyalanmadan veya hasara uğramış DNA tamir edilmeden M evresine geçiş engellenmektedir. Ancak bundan sonra G2'deki engelleme ortadan kalkar ve hücre mitoza geçerek, tümüyle kopyalanmış kromozomları yavru hücrelere dağıtır. Diğer bir kontrol noktası mitoz sonuna doğru ortaya çıkan M kontrol noktasıdır. M kontrol noktası kromozomların mitotik iğcik üzerinde düzenli bir şekilde yer almalarını kontrol etmektedir. Bölünen kromozom yavru hücrelere tam bir kromozom seti halinde geçmektedirler. Mitotik iğcik üzerinde yer alan kromozomların biri veya birkaçı eksilirse kontrol noktası mitozun metafaz evresinde kalmasını sağlamaktadır. Böylece kromozomların eksik olarak yavru hücrelere geçmelerini önlemektedir.

Hücre
DNA replikasyonu
Tümör oluşumu
Mitoz

Hücre kültürü, hücrelerin kontrollü şartlar altında yetiştirilmesi sürecidir. Pratikte hücre kültürü terimi, çok hücreli ökaryotlardan özellikle hayvan hücrelerinden kaynaklanan hücrelerin kültürlenmesi için kullanılmaktadır. Hücre kültürleriyle yapılan çalışmalar günümüzde popüler araştırma konularında önemli bir kısmı oluşturmaktadır. Örneğin, kanser gibi çeşitli patolojik durumlarda belli bir maddenin etkilerini ya da bir hücre veya dokuda üretilen belli bir maddenin işlevlerini belirlemek amacıyla hücre kültürleri yapılabilmektedir. Hücre kültüründe belirli bir hücre hattından çoğaltılan hücrelerde çeşitli çalışmalar yapılarak canlı ortamında (in vivo) yapılamayan denemeler yapılabilir ve buradan yola çıkılarak sonuçlara ulaşılabilir.

Hücre kültürü çalışmalarının gelişimi ve yöntemleri, organ ve doku kültürü çalışmalarıyla yakından ilişkilidir ve onlarla benzer nitelikler taşımaktadır. Doku ve hücre kültürü çalışmaları yüz yılı aşkın bir süredir yapılmaktadır.
Hayvansal hücre kültürü teknikleri 1900'lerin ortalarında laboratuvarda rutin olarak uygulanmaya başlanmış fakat asıl doku kaynaklarından ayrılan sürdürülebilir yaşayan hücre hatları kavramı 19. yüzyılda ortaya konmuştur.
19. yüzyılda İngiliz fizyolog Sydney Ringer sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyumlu klorürler içeren tuz çözeltilerinin, vücut dışında yaşayan bir hayvan kalbinin atışını sürdürebilmesi için uygun olduğunu deneysel olarak göstermiştir.
1885'te Wilhelm Roux bir tavuk embriyosu nöral plağının bir kısmını ayırmış ve ılık bir tuzlu su çözeltisinde dokuyu birkaç gün yaşatarak doku kültürünün temellerini de atmıştır.
Ross Granville Harrison, 1907 ve 1910 yıllarında yaptığı deneyleri doku kültürünün metodolojisini de belirleyerek yayımlamıştır.
1913'te Carrel aseptik (steril) koşullar altında düzenli olarak beslenmeleriyle hücrelerin kültür ortamında uzun süre hayatta kalıp çoğalabildiklerini göstermiştir. 
Earle ve arkadaşları ise, 1948'de L hücre hattından saflaştırdıkları hücrelerin kültüre alındıklarında koloniler oluşturduklarını göstemişlerdir. Hücre kültürü teknikleri 1940 ve 50'lerde viroloji araştırmalarıda desteklemek amacıyla önemli ölçüde geliştirilmiştir.
1952'de de Gey ve arkadaşları günümüzde oldukça bilinen HeLa hücre hattını, bir insan servikal karsinomasından türeyen hücrelerin sürekli serisi şeklinde gözlemlemişlerdir.
1986'da Martin ve Evans ile arkadaşları, fareden pluripotent embryonik kök hücrelerini saflaştırarak kültürünü yapmışlardır. 1998'de Thomson ve Gearhart ile yardımcıları ise, insan embryonik kök hücrelerini izole etmeyi başarmışlardır.
Hücre kültüründe virüslerin gelişmesi saflaştırılmış virüs aşılarının hazırlanıp üretilmesine olanak sağlamıştır. Örneğin, çocuk felci aşısı hücre kültürü teknikleri kullanılarak yapılan ilk ürünlerden biridir. Bu aşı, maymun böbreği hücre kültüründe virüsü yetiştirmek için bir yöntem bulan ve bundan dolayı Nobel Ödülü alan John Franklin Enders, Thomas Huckle Weller ve Frederick Chapman Robbins'in araştırmalarıyla mümkün kılınmıştır.

Hücreler dokulardan ex vivo olarak birkaç günde saflaştırılabilir, ayrıştırılabilir. Hücreler kandan kolayca elde edilebilir; ancak sadece beyaz kan hücreleri kültürde üreme yeteneğine sahiplerdir.
Tek çekirdekli hücreler, hücredışı maddeyi bozan kollajenaz, tripsin ya da pronaz gibi enzimatik sindirim yapan enzimler tarafından yumuşak dokulardan salınabilirler.
Farklı olarak, doku parçaları büyüme ortamına (besiyeri ya da medyum) konulabilir ve hücreler bu şekilde "kültüre edilmiş" olur. Hücreler, "birincil kültür" olarak adlandırılan yöntemle doğrudan kültüre edilebilmektedir. Tümörlerden kaynaklanan bazı istisnalar hariç, çoğu birincil hücre kültürünün sınırlı yaşam süresi vardır.
Çoğalan hücrelerin önemli bir miktarı (özellikle kanser kökenli olmayanlar), kültürün ilerleyen zamanlarında yaşlanma ve bölünmenin durması gibi süreçlere girer; bu hücreyi canlılıktan alıkoyar. Belirlenmiş ya da ölümsüzleştirilmiş bir hücre hattı, rastgele bir mutasyonla ya da telomeraz geninin yapay ifadesi gibi bilinçli değişimlerle süresiz çoğalma yeteneğine kavuşabilir.
Özel hücre tiplerinin iyi belirlenmiş hücre hattı örnekleri oldukça çeşitlidir.

Hücreler uygun bir sıcaklık ve gaz karışımıyla (hayvan hücreleri için 37°C ve %5 CO2 içeren) inkübatörde geliştirilebilir ve sürdürülebilir.

Biyolojide, hücre sinyalizasyonu veya hücre iletişimi, hücrelerin çevresi ve kendisi arasında sinyalleri alma, işleme ve iletme yeteneğidir. Bakteriler, bitkiler ve hayvanlar gibi her canlı organizmadaki tüm hücrelerin temel bir özelliğidir. Bir hücrenin dışından kaynaklanan sinyaller (veya hücre dışı sinyaller) mekanik basınç, voltaj, sıcaklık, ışık veya kimyasal sinyaller (küçük moleküller, peptitler veya gazlar) gibi fiziksel ajanlar olabilir. Kimyasal sinyaller hidrofobik veya hidrofilik olabilir. Hücre sinyalleri kısa veya uzun mesafelerde meydana gelebilir ve sonuç olarak otokrin, jukstakrin, intrakrin, parakrin veya endokrin olarak sınıflandırılabilir. Sinyal molekülleri çeşitli biyosentetik yollardan sentezlenebilir ve pasif veya aktif taşıma yoluyla ve hatta hücre hasarından sonra salınabilirler.
Reseptörler, kimyasal sinyalleri veya fiziksel uyaranları algılayabildikleri için hücre sinyalleşmesinde önemli bir rol oynarlar. Reseptörler genellikle hücre yüzeyinde veya sitoplazma, organeller ve çekirdek gibi hücrenin içinde bulunan proteinlerdir. Hücre yüzeyi reseptörleri genellikle hücre dışı sinyallerle (veya ligandlarla) bağlanır, bu da reseptörde enzimik aktiviteyi başlatmasına veya iyon kanalı aktivitesini açmasına veya kapatmasına yol açan yapısal bir değişikliğe neden olur. Bazı reseptörler enzimatik veya kanal benzeri alanlar içermez, bunun yerine enzimlere veya taşıyıcılara bağlanır. Nükleer reseptörler gibi diğer reseptörler , DNA bağlama özelliklerini değiştirme ve çekirdeğe hücresel lokalizasyon gibi farklı bir mekanizmaya sahiptir.
Sinyal transdüksiyonu, bir sinyalin, bir iyon kanalını (ligand kapılı iyon kanalı) doğrudan aktive edebilen veya sinyali hücre boyunca yayan ikinci bir haberci sistem kaskadı başlatabilen kimyasal bir sinyale dönüştürülmesi (veya transdüksiyonu) ile başlar. İkinci haberci sistemleri, birkaç reseptörün aktivasyonunun birden fazla ikincil habercinin etkinleştirilmesiyle sonuçlandığı, böylece ilk sinyali (birinci haberci) güçlendirerek sinyali yükseltebilirler. Bu sinyal yollarının aşağı yöndeki etkileri, proteolitik bölünme, fosforilasyon, metilasyon ve ubikuitinilasyon gibi ek enzimatik aktiviteleri içerebilir.
Her hücre spesifik hücre dışı sinyal moleküllerine  yanıt vermek üzere programlanmıştır ve bu, gelişme, doku onarımı, bağışıklık ve homeostazın temelidir. Sinyal etkileşimlerindeki hatalar kanser, otoimmün hastalıklar ve diyabet gibi hastalıklara neden olabilir.

NCI-Nature Pathway Interaction Database : insan hücrelerinde sinyal yolları hakkında güvenilir bilgi.
Medical Subject Headings Intercellular+Signaling+Peptides+and+Proteins
Medical Subject Headings Cell+Communication
Sinyal Yolları Projesi 7 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. : biyolojik olarak düzenlenmiş arşivlenmiş transkriptomik ve ChIP-Seq veri kümeleri kullanılarak oluşturulan hücre sinyalleme hipotezi oluşturma bilgi tabanı

Hücre teorisi, 1858 yılında Alman Patolog Rudolf Virchow'un bitkiler ve hayvanların yani tüm canlıların hücre ya da hücrelerden meydana geldiğini yine bu hücrelerin sahip olduğu genetik bilgilerin de oluşan diğer hücrelere aktarıldığını savunarak ortaya çıkardığı kuramdır (Omnis cellula e cellula: tüm hücrelerin anası hücrelerdir).

Hücre 2 kısımdan oluşmaktadır.
Tüm canlı organizmalar hücrelerden oluşur. (En küçük bakterilerden en büyük insan ve hayvanlara kadar)
Amoeba gibi çok küçük bakteriler tek bir hücreden oluşur. Bunlara unicellular organizma (Uni, bir anlamına gelir) ya da mikroorganizma denir.
19. yüzyılda Alman bilim insanları Theodar Schwann ve Matthias Schleiden’in ayrı ayrı çalışmaları hücre teorisini doğurmuştur. Schleiden, 1838'de yayınladığı incelemesinde, hücrelerin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmış ve hücrenin gelişmesinde çekirdeğin temel rol oynadığına ilişkin bir hipotez ileri sürmüştür. Her hücrenin ikili bir yaşam sürdüğünü, bunlardan birinin yalnızca kendi gelişmesiyle ilgili ve bağımsız bir hayat olduğunu, diğer yaşamının ise bitki dokusunun bir parçası gibi görev yaptığını söylemiştir.

Yani yaprağa, gövdeye ya da köke ait olabilen herhangi bir bitki hücresi, küçük ve bağımsız bir organizma gibi iş görür. Her hücre aynı zamanda ait olduğu daha büyük organizmanın yaşamına yardımcı olur.
Schleiden bitki hücrelerinde çalışırken, Schwann hayvan hücreleri ile çalışmıştır. Schwann, kurbağa hücreleri üzerine yaptığı gözlemlerden bazılarının, Schleiden’in bitki hücresi fikrine kolayca uygulanabileceğini görmüştür. Schwann, kuş yumurtasından kas teline kadar çeşitli hayvan dokularını inceleyerek hipotezi denemiş ve gözlemleri kendisini aşağıdaki genelleştirmeye götürmüştür.
“...tüm dokuların birimleri hücrelerden oluşur. Organizmaların, farklı da olsa, bu birimlerinin gelişmesi için genel bir prensibi vardır. Bu da hücrelerin oluşumu prensibidir.”
Schleiden ve Schwann ne hücreyi bulmuşlar, ne de adlandırmışlardır. Ancak, temel fikri alarak, canlıların hücrelerden oluştuğunu, hücrelerin bağımsız hareket etmelerine karşın, birlikte çalıştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bir hücreli organizmalardan meşe ağaçlarına ve insana kadar tüm canlıların hücrelerden oluştuğunu söyleyen bu temel varsayım, hücre teorisidir.
Alman fizikçi ve biyoloğu olan Rudolf Virchow 1885'te hücrelerin daima hücre bölünmesi ile çoğaldıkları fikrini genelleştirmiştir. Virchow’un bildirisi Lâtince “omnis cellula a cellula” olarak söylenir ve her hücrenin başka bir hücreden geldiği anlamındadır. Bu genelleştirme Abiyogenez tartışmalarını da sonlandırmıştır. Bu bildiri aynı zamanda birkaç yıl sonra Darwin tarafından ortaya atılan evrim fikri için de bir temel oluşturmuş olup, hücre teorisinin ikinci temel varsayımıdır.
1879'a kadar yeni mercekler geliştirilmiştir. Alman biyolog Walther Flemming geliştirilmiş mercekler takılı mikroskopla, hücre bölünmesinde, çekirdekte meydana gelen olayları izleyebilmiştir. Olaya, iplik şeklindeki kromozomlar nedeniyle mitoz adını vermiştir.
Hücre teorisinin tarihi, fikirlerle bilimsel gözlemler arasındaki ilgiyi gösteren iyi bir örnektir. İnsan gözlemlerinin çok ilerisinde olan şeyleri açıklamaya çalıştığında yanlışlıklar yapmıştır. Yine de, yanlış fikirlerin olması, hiç fikir olmamasından iyidir. Çünkü, bu yanlış fikirler başkalarını da aynı problemler üzerinde düşünmeye, daha birçok deneyler yapılmasına yöneltir. Hücre teorisi ve evrim teorisi, biyolojinin iki temel genelleştirmesidir. Üçüncü temel teori gen teorisidir. Bu üç teori, her biri bir diğerini destekleyerek, birbirleriyle ilgili fikirlerden oluşmuş geniş bir yapı oluştururlar.

Hücre ilk olarak Robert Hooke tarafından 1665 yılında adlandırıldı. İlk olarak mikroskopta ölü mantar dokusunu inceledi. Gördüğü boş odacıklara hücre (cellula) adını verdi.

Ilıman kuşak iklimi, tropikal bölgeler ile tundralar arasında kalan bölümde görülen iklim çeşididir. İklim özelliklerinin çeşitliği ve aşırı sıcak veya soğuk olmayışı en önemli özelliğidir. Dünya'nın yüzde 15'ini oluşturan bu kuşakta toplam nüfusun  %48'i yaşar. Ekonomik ve teknolojik açıdan en güçlü ülkeler bu kuşak üzerinde yer alır.
Bu tür iklimler Asya ve Orta Kuzey Amerika gibi bazı alanlarda, yaz ve kış arasında farklılıklar ciddi derecede yüksektir çünkü bu alanlar denizden uzaktır bu da onları karasal iklime zorlar.

Akdeniz iklimi yaz sıcaklığı güneş ışınlarının düşme açısına, kuraklık ise alçalıcı hava hareketlerine bağlıdır. Kar yağışı ve don olayı çok ender görülür. En fazla yağış kışın, en az yağış yazın düşer. Kışın görülen yağışlar cephesel kökenlidir. Cephesel yağışlar en fazla bu iklimde görülür.
Yıllık yağış miktarı yükseltiye göre değişir. Yağış rejimi düzensizdir.
Bitki örtüsü Kızılçam ormanlarıdır. Makiler bu ormanların tahribiyle oluşmuştur. Maki yaz kuraklığına dayanabilen; Mersin, Defne, Kocayemiş, Zeytin, Zakkum, Keçiboynuzu gibi kısa bodur ağaçlardan meydana gelen bir bitki topluluğudur.

Batı rüzgârlarının etkisiyle ılıman kuşak karalarının batı ve çok daha seyrek olarak doğu kıyılarında görülür. Avrupa'nın batısı ve kuzeybatısı, Kanada'nın batısı, Şili'nin güneybatısı, Güney Afrika'nın güneydoğusu, Avustralya'nın güneydoğusu ve Yeni Zelanda başlıca görüldüğü yerlerdir. Türkiye'de ise Karadeniz kıyılarında ve Kuzey Anadolu Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarında görülür.
Yazlar serin, kışlar ılık ve her mevsim yağışlıdır. Her mevsim yağışın olması bulutluluğun fazla olmasına o da güneşlenmenin az olmasına sebep olur.
Her mevsim nemlilik fazla olduğundan günlük, yıllık sıcaklık farklarının en az olduğu iklimdir. Yıllık yağış miktarı 600–1500 mm civarındadır. Yükseltinin arttığı yerlerde yağış miktarı da artmaktadır. Yağış oluşumu rüzgârların daha çok denizden gelmesinden dolayı yamaç yağışı şeklindedir.
Doğal bitki örtüsü ormandır. Bitki örtüsü alçak kesimlerde kışın yaprağını döken yayvan yapraklı ormanlardır. Yükselti arttıkça bitki örtüsü değişir ve karma yapraklı ormanlara rastlanır. Daha yukarılarda ise iğne yapraklı ormanlar ve Alpin çayırlar görülür.

Karasal iklim, kıtaların orta kesimlerinde, deniz etkisinden uzak yerlerde ve Kuzey Yarımküre'de etkili olan iklim çeşidi. Kışları soğuk ve karlı geçer, yazlar ise genellikle sıcak ve kuraktır.
Karasal iklimin görüldüğü yerlerde kış erken başlar ve ortalama olarak 90 gün karın yerde kalma süresi vardır.
Yazlar da kış kadar erken başlar ve sıcaktır; fakat nem az olduğundan dolayı bu sıcaklık fazla hissedilmez, gece ve gündüz arasındaki sıcaklık ve yıllık sıcaklık farkı çok fazladır.

En fazla yağış ilkbahar ve yaz dönemlerinde düşmektedir. Karasallık arttıkça yağışlar yaz mevsimine kaymaktadır.
En az yağış kışın düşmektedir ve kışın düşen yağışlar kar şeklindedir.
Yağışın fazla olduğu yerlerde iğne yapraklı ormanlar (Tayga) vardır. Sibirya ve Kanada da iğne yapraklı ormanlara tayga ormanları adı verilir. Taygalar, Dünya ormanlarının % 15'ini oluştururlar.

Step İklimi (Yarı Kurak İklim) bir geçiş iklimi özelliği gösterir. Step iklimlerinde yıllık sıcaklık farkı 15 - 30 °C dir. mm. dir. Step iklimlerinde en fazla yağış ilkbaharda ve yazın düşmektedir.

Orta kuşak karalarının iç kısmında görülür.Tropikal kuşak, orta kuşak ve Akdeniz iklimine komşu alanlarda, yarı kurak iklim tipidir.
Görüldüğü başlıca yerler: Orta Asya, Anadolu'nun iç kısımları, Kuzey Amerika'nın orta kısımları, İran platoları
Yıllık ortalama yağış 300–400 mm dir.
Kar yağışı ve don olayı fazla görülür.
Kış erken gelir soğuk olur; yaz erken gelir sıcak olur.
Bitki örtüsü bozkırdır.
Orta kuşak karasal iklimine benzer özellik taşır.
Daha çok sıcak bölgelerde görülür.
Yıllık sıcaklık farkı fazladır.

Habitat
Subtropikal iklim

In silico (Kelime anlamı "silikonda"dır, bilgisayar çiplerinde silikonun kullanımına atıfta bulunur), biyolojik deneylere atıfta bulunarak "bilgisayar veya bilgisayar simülasyonu aracılığıyla gerçekleştirilen" anlamına gelen bir ifadedir. İfade 1987 yılında, biyolojide yaygın olarak kullanılan (ayrıca sistem biyolojisine bakınız) ve canlı organizmalarda, canlı organizmaların dışında ve doğada yapılan deneylere sırasıyla atıfta bulunan in vivo, in vitro ve in situ Latince ifadeler temel alınarak türetilmiştir.

World Wide Words: In silico 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CADASTER30 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Seventh Framework Programme project aimed to develop in silico computational methods to minimize experimental tests for REACH Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals
In Silico Biology. Journal of Biological Systems Modeling and Simulation 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
In Silico Pharmacology 24 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jel elektroforezi, saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin molekül ağırlığı, miktarı ve alt tiplerinin saptanmasında yaygın olarak kullanılan moleküler bir inceleme yöntemidir.
Yöntemin avantajı; basit ve hızlı olmasının yanında diğer yöntemlerle yeterli düzeyde ayrılamayan nükleik asit parçacıklarının ayrılmasını sağlamasıdır.
En çok kullanılan jel elektroforezi yöntemleri agaroz jel elektroforezi ve poliakrilamid jel elektroforezidir. Nükleik asitler için genellikle agaroz jel, proteinler için ise poliakrilamid jel elektroforezi kullanılmaktadır.
SDS poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) hemen tüm protein tiplerinin analizinde uygulanabilmektedir.
Elektroforetik analiz elektriksel bir alanda, ortamda çözünmüş moleküllerin elektrik yüklerine göre göç etmeleri prensibine dayanır. Bu göç hızı molekülün büyüklüğüne, yapısına, ortamın yoğunluğuna, iyonik kuvvete ve uygulanan akıma bağlı olarak değişmektedir. Kullanılan molekülün jel üzerindeki yerini belirlemek için ortamda UV ışığı altında floresan etki gösteren etidyum bromürün (EB) veya benzeri bir ışıyıcı maddenin bulunması gerekmektedir.

Moleküler Biyolojide Kullanılan Yöntemler Kitabı. Editörler: Güler Temizkan, Nazlı Arda. İstanbul Üniversitesi, Biyoteknoloji ve Genetik Mühendisliği Araştırma ve Uygulama Merkezi (BİYOGEM) Yayın No: 1. Nobel Tıp Kitabevleri, 1999.

Kanada (İngilizce: ; Fransızca: ), Kuzey Amerika'da bir ülkedir. On eyalet ve üç bölgeden oluşan ülke, Büyük Okyanus'tan Atlas Okyanusu'na ve kuzeyde Arktik Okyanusu'na kadar 9,98 milyon km²'lik bir alanı kaplar. Bu özelliğiyle yüzölçümü bakımından dünyanın Rusya'dan sonra en büyük 2. ülkesidir. Kanada, sınırları içinde en çok göl bulunduran ülkedir, bir milyondan fazla göl bulunmaktadır. Kanada'nın güney ve batıda Birleşik Devletler ile olan sınırı 8.891 km ile dünyanın en uzun kara sınırıdır. Ayrıca Kanada, 200.000 km den fazla bir mesafe ile dünyanın en uzun sahil şeridine sahiptir. Kanada'nın topraklarında çoğunlukla ormanlar ve bunun yanı sıra Rocky Dağları'ndaki tundra hakimdir. Nüfusun beşte dördü güney sınırına yakın yaşamaktadır. Kanada'nın başkenti Ottawa; en büyük üç şehri Toronto, Montreal ve Vancouver'dır.
Kanada, Aborjinlerin binlerce yıldır yaşadığı bir alan oldu. 16. yüzyıldan itibaren Britanyalı ve Fransız keşif seferleriyle Atlantik kıyısında ilk koloniler kurulmaya başladı. Birçok savaşın ardından Fransa 1763'te Kuzey Amerika'daki sömürgelerinin neredeyse tümünü terk etti. 1867'de Britanya Kuzey Amerikası'nın üç kolonisi birleşerek bir konfederasyon oluşturdular. Böylece Kanada dört eyaletten oluşan bir federal dominyon olarak kurulmuş oldu. Bu olay dominyon topraklarının genişlemesi ve yeni eyalet ve bölgelerin eklenmesi ile Kanada'nın Birleşik Krallık'tan özerkleşmesi sürecini başlattı. 1931 Westminster Yasası ile genişletilen özerklik, Britanya Parlamentosu'na yasal bağlılığı sonlandıran 1982 Kanada Yasası ile pekiştirildi.
Kanada meşrutiyetle yönetilen ve Westminster modeline dayalı bir parlamenter demokrasidir. Ülkede hükûmet başkanı, genel vali tarafından atanan ve Avam Kamarası'nın güvenini koruduğu sürece görevini sürdüren başbakandır. Devlet başkanı ise monarşiyi temsil eden genel validir. Kanada bir İngiliz Milletler Topluluğu bölgesidir ve federal düzeyde İngilizce ve Fransızca olmak üzere iki resmi dili bulunmaktadır. Ülke şeffaflık, bireysel ve ekonomik özgürlükler, yaşam kalitesi ve eğitimde dünyanın önde gelen ülkelerindendir. Ülkeye yapılan büyük ölçekli göçler nedeniyle dünyanın etnik ve kültürel bakımdan en çeşitli ülkelerinden biridir. Kanada'nın Birleşik Devletler'le köklü ilişkileri ülke ekonomisi ve kültürünü derinden etkilemektedir.
Gelişmiş bir ülke olan Kanada, kişi başına düşen gelirde 18. ve İnsani Gelişme Endeksi'nde 16. sıradadır. Kanada ekonomisi dünyanın onuncu büyük ekonomisidir ve büyük oranda doğal kaynaklara ve gelişmiş ticaret ağlarına dayalıdır. Kanada, Birleşmiş Milletler, NATO, G7, G10, G20, Birleşik Devletler-Meksika-Kanada Antlaşması, İngiliz Milletler Topluluğu, Uluslararası Frankofoni Örgütü, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği forumu ve Amerikan Devletleri Örgütü üyesidir.

Kanada'da en az 10.000 yıl boyunca İlk Halklar olarak tanınan yerliler yaşamıştır. Avrupalılar tarafından ilk ziyaret 1000 yılı civarında, kısa bir süreliğine Newfoundland'e yerleşen Vikingler tarafından yapılmıştır. Kolonici Avrupalılar, 16. yüzyılın sonu 17. yüzyılın başı gibi Kanada'ya geldi.
1763'te Yedi Yıl Savaşı'ndan sonra Fransa, Karayip Adaları'nı tutup Kuzey Amerikan kolonisi Yeni Fransa'yı Büyük Britanya'ya bırakmaya karar verdi.
Amerikan Devrimi'nden sonra Büyük Britanya'ya sadık olanlar Kanada'ya yerleştiler.
1 Temmuz 1867'de İngiliz Kuzey Amerika Yasası'nın geçmesiyle Büyük Britanya, Kuzey Amerikan kolonisi dört eyaletinden oluşan federasyona kendini yerel yönetim hakkı verdi. Bu eyaletlerden “Kanada” ikiye ayrılıp Québec ve Ontario eyaletlerini meydana getirdi, diğer iki eyalet de New Brunswick ve Yeni İskoçya'ydı. Kanada Konfederasyonu terimi bu birleşimi ifade eder ve genellikle sonuçlanan federasyon için de kullanılır. Diğer İngiliz koloni ve bölgeleri de kısa zamanda Konfederasyon'a bağlandılar.
1880'de Kanada, Newfoundland ve Labrador dışında, şu anki alanına sahipti. Dominyon'un tüm ilişkilerinin kontrolü Westminster Tüzüğü ile 1931'de ve 1982'de Kanada Anayasası'nın kabulü ile sağlandı.
20. yüzyılın ikinci yarısında, çoğunluğu Fransızca konuşan Québec eyaletinin bazı vatandaşları 1980 ve 1995'teki iki referandum ile bağımsızlık kazanmaya çalıştılar. Her iki referandum da Quebecois Partisi liderliğindeydi ve ilki %60, ikincisi %50,6 hayır oyu ile reddedildi.

Kanada, suları dahil toplam alana göre Rusya'dan sonra dünyanın en büyük ikinci ülkesi'dir.

Kanada, parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi ile yönetilen bir federasyondur. Devlet Başkanı ve hükümdarı “Kanada Kralı” sıfatı ile III. Charles'tır. Kral'ın Kanada'daki temsilcisi Genel Vali'dir ve genellikle emekli olmuş eski politikacılar veya diğer seçkin Kanadalılar arasından Başbakan önerisiyle Kral tarafından atanır. Genel Vali, siyaset dışı bir figür olup, Avam Kamarası ve Senatonun çıkardığı kararnamelere kraliyet onayını sağlamak, devlet belgelerini imzalamak, parlamento toplantılarını resmen açıp kapatmak ve seçimler öncesi parlamentoyu feshetmek gibi görevleri vardır. Hem Kral hem de Genel Vali çok az yetkiye sahip sadece göstermelik yöneticilerdir ve hemen her zaman Hükûmet Başkanı Başbakan'ın tavsiyesi doğrultusunda hareket ederler. Bu devlet başkanının siyasi sorumsuzluğunun bir sonucudur. Siyasi sorumluluğu olmayan devlet başkanının bunun gibi yetkileri birer şekli/sembolik yetkidir.
Kanada anayasası bu sayfada 5 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bulunabilir. Ancak anayasanın bir kısmı yazılmamıştır, metin çeşitli gelenekler ve uzlaşmalar çerçevesinde yorumlanır.
Devletin yasama kolu seçilmiş Avam Kamarası ve Başbakan önerisiyle Genel Vali tarafından atanmış Senatörlerin dahil olduğu Senatodan oluşur. Senatoda 105 Senatör vardır. Bunların 24'ü Ontario'dan, 24'ü Quebec'den, 24'ü deniz eyaletlerinden (10 Yeni İskoçya, 10 New Brunswick, 4 Prince Edward Adası), 24'ü batı eyaletlerinden (altışar Manitoba, Britanya Kolumbiyası, Saskatchewan, Alberta), 6'sı Newfoundland'den ve birer kişi de bölgedelerdendir (Northwest Territories, Yukon, Nunavut). Kanada'daki katı parti disiplini Başbakan'a Parlamento'dan geçen hemen her yasa üzerinde yüksek kontrol gücü verir.
Başbakan Avam Kamarası için seçimlerin yenilenmesine kendi takdiri ile karar verir ancak bu bir önceki seçimlerden 5 yıldan daha geç olamaz.
Genel Vali Başbakan'ı biçimsel olarak atar, atanan kişi genellikle Avam Kamarası'nda en fazla sandalyeye sahip partinin başkanıdır. Daha sonra başbakan Avam Kamarası ve senatodaki partilileri arasından uzlaşmayla belirlenmiş olanlarının Bakanlar Kuruluna atamasını yapar.
Kanada'da üç büyük ulusal parti vardır: merkezci Liberal Parti, sağcı Muhafazâkar Parti ve demokratik sosyalist Yeni Demokrasi Partisi. Bölgesel parti Bloc Québécois Quebec'de birçok sandalyeyi elinde tutar, ayrılıkçı amaçlı ve temelde sosyal demokrat bir partidir. Başka küçük partiler de mevcuttur. Fakat Avam Kamarası'nda nadiren sandalye kazanırlar. Benzer şekilde bağımsız adaylar da nadiren seçilirler.
Son yıllarda Kanada ABD'ye göre sol görüşe daha yakın bir toplum olarak düşünülmekteyse de Ocak 2006'daki seçimlerde ABD yanlısı Muhafazakâr Parti başarılı olmuş, ancak aldıkları oylar sadece azınlık hükûmeti kurmaya yeterli olmuştur. 4 Kasım 2015'te Liberal Partili Justin Trudeau başbakan olarak göreve başlamıştır.
Devletin yargı erki federal ve eyalet düzeyinde çeşitli mahkemelerden oluşur. Hem federal hem de eyalet mahkemelerinin kararları Yüksek Mahkeme'de temyiz edilebilir.
Kanada Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Topluluğu, Frankofon, NATO, G8, OECD ve APEC üyesidir.

Kanada 10 eyalet ve 3 bölgeye ayrılmıştır. Eyaletlerin federal yönetimden geniş oranda özerkliği varsa da bölgelerin bağımsızlığı daha azdır.
Eyaletler, Kanada'nın sosyal programlarının çoğundan (örneğin sağlık sistemi, eğitim ve refah) sorumludur; ve toplamda federal hükûmetten daha fazla gelir toplarlar. Federal hükûmetin politikalarından muaf tutulabilirler, ancak bu federal gelirlerden alınan payın kaybı riskini de taşır. Ceza kanunları kesinlikle federal hükûmetin sorumluluğu altında olan az sayıdaki alanlardan biridir ve suç ve ceza Kanada'nın çoğunda tek biçimlidir.

On eyaletin eyalet başbakanı tarafından yönetilen seçilmiş yasama kolu vardır, eyalet başbakanları federal başbakanla aynı şekilde seçilirler. Ayrıca her eyaletin federal başbakan tarafından atanan ve Kral'ı temsil eden göstermelik birer vali yardımcısı vardır.
Çoğu eyalette federal düzeydeki partilerin karşılığı olan eyalet düzeyinde partiler vardır. Ancak NDP dışında eyalet düzeyi partiler ile federal düzeydekilerin arasında resmî bir bağ yoktur. Bazı eyaletlerde Saskatchewan Partisi ve Labrador Partisi gibi yerel politik partiler de bulunur.
Quebec'deki politik durum diğerlerinden çok farklıdır, partiler arasındaki en belirgin fark, Québécois Partisi tarafından temsil edilen ayrılıkçılık ile Québec Liberal Partisi tarafından temsil edilen federalciliktir. Bu iki parti haricinde sağ görüşlü Quebec Demokratik Eylem Partisi (ADQ) ve sol görüşlü İlerici Güçler Birliği (UFP) adlı küçük partiler de Quebec'de faaliyet göstermektedir. Ancak bunlardan sadece ADQ şimdiye kadar Quebec meclisine üye sokabilmiştir.

Anayasa yerine Parlamento kuruldukları için bölgeler eyaletlerden daha az siyasi güce sahiptirler. Bunun sonucu olarak bölgeler Parlamento'da eyaletlere eşit temsil edilmezler.
Bölgelerin devlet başkanlarına komisyoner denir. Her ne kadar eyaletlerdeki yardımcı valilere eşit düzeydelerse de Kral'ın temsilcisi değillerdir. Federal hükûmet tarafından atanırlar.
Yukon'un eyalet meclisleriyle aynı şekilde çalışan kendi bir meclisi vardır, fakat diğer iki bölge siyasal partisiz uzlaşma yönetimi sistemi kullanırlar. Bu yöntemde her aday seçimlerde bağımsız olarak yarışır ve bölge başbakanı adaylar arasından ve adaylar tarafından seçilir.
Federal hükûmet ve bölgesel hükûmetler arası ilişkiler her zaman gergin olmuştur. Hükûmetler arası uzlaşmazlıkların çoğu kaynakların kullanımı ve finansman hakkında olmuştur. Kişi başına gelire göre bölgeler Kanada'da en yüksek oranda ols

Karasal iklim ya da kara iklimi, deniz etkisinden uzak yerlerde görülen bir iklimdir. Kışlar soğuk ve karlı geçer, yazlar ise genellikle sıcak ve kuraktır.
Karasal iklimin görüldüğü yerlerde kış mevsimi erken başlar ve ortalama 3 ay karın yerde kalma süresi vardır. 
Yazlar da kış kadar erken başlar ve sıcaktır; fakat nem az olduğundan dolayı bu sıcaklık fazla hissedilmez, gece ve gündüz arasındaki sıcaklık ve yıllık sıcaklık farkı çok fazladır.

Genel özellikleri şunlardır

Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır.
Yıllık yağış miktarı azdır.
Yıllık ve günlük sıcaklık farkları yüksektir.
Bitki örtüsü step ve bozkırdır.
Gece ile gündüz ve yaz ile kış arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Sıcaklık değerleri kışın sık sık sıfırın altına düşer.
Kara ikliminde en fazla yağış ilkbaharda, en az yağış yazın düşer.
Ortalama yağış 287,3-596,8 mm'dir.
Yıllık yağış miktarı, 500–600 mm'dir.
Kış mevsimi çok karlı ve dondurucu  geçmekle beraber, yaz mevsiminde şiddetli ve kuru sıcaklar egemendir.
Yıllık ortalama sıcaklık, 10 °C, kış sıcaklığı, -1,4 °C, yaz sıcaklığı ise, 30-35 °C'dir.
Tarım ürünlerine buğday, arpa, tahıl vb. tarım ürünleri örnektir.

Karbon dioksit, kovalent bağlı bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşan moleküle sahip, normal koşullarda gaz hâlinde bulunan bileşiğin adıdır. Renk ve kokusu yoktur. Kimyasal formülü CO2 şeklinde olup molekül ağırlığı 44,009 g/mol'dür. Karbon içeren besin maddelerinin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. Karbon döngüsünde önemli bir pay sahibidir.
Solunumdaki yeri açısından hayati önem arz eder. Oksijen akciğerlere üst hava yollarını geçerek gelir ve alveolde hemoglobin ile taşınarak alveole getirilmiş olan karbon dioksit ile yer değiştirir. Daha sonra karbondioksit oksijenin takip ettiği yolla dışarıya verilir. Bitkiler gündüz CO2 alır, O2 verirler. Gece ise O2 alır, CO2 verirler.
CO2 serbest gaz hâlinde volkanik bölgelerden çıkan gazlarda, suda çözünmüş olarak ise maden suyunda bulunur. Şehir ve dağlık bölgelerde değişmek üzere atmosfer havasında ortalama %0,03-0,04 nispetinde, egzozlarda ise %13 nispetinde bulunur.
Laboratuvarda CO2, kızdırılmış kok kömürü üzerinden hava geçirilerek elde edilir. CO2 kanda belli seviyelerde bulunur ve vücudumuzun tampon sistemlerinden birini meydana getirir. Kanda artması hâlinde asidoz, azalması hâlinde ise alkaloz meydana gelir. Bu durumlar dolaylı olarak hidrojen iyonu konsantrasyonunu etkilemesi ile meydana getirir. Atardamar kanında CO2 basıncı 120 mm Hg'ye varırsa; baş ağrısı, adale seğirmeleri, oryantasyon bozukluğu, şuur bulanıklığı, konfüzyon, hatta koma görülebilir.

Karbon dioksitin su ile kimyasal reaksiyonu sonucu meydana gelen zayıf bir asittir: (CO2 + H2O → H2CO3). Gazoz ve soda yapımında kullanılır. Karbonik asit basınç altında şişelere konur, bir kısmı çözünür, bir kısmı ise sıvının üzerinde kalır. Kapak açılınca kaynama sesi vererek dışarı çıkar. Çözünmüş kısım ise gazoza ve sodaya tat verir.
Karbon dioksit yangın söndürme cihazlarında da kullanılır. Bugün birçok yerde bulunması mecburi olan bu araçların aslını basınçla doldurulmuş CO2 meydana getirir. Kafi miktarda CO2 bulunan yerde yanma olayı devam edemez. Çelik tüplerde 50 Atmosfer basınç altında CO2 saklanır. Tüp içinde basınç sebebiyle sıvı halde bulunur. Musluğu açıldığında CO2 hızla buharlaşır ve yanmakta olan cismin üzerini örter, hava ile temasını keser. Böylece yanma olayı durur.

Kuru buz (veya karbondioksit karı), katı karbon dioksittir. Katı sudan çok daha yoğundur ve donma noktası da çok daha düşüktür. Gaz sıkıştırılarak dışarı ısı vermesi sağlanır ve bu ısı kondansatörler yardımıyla depolanır. Daha sonra birden basınç düşürülünce, madde, alması gereken ısıyı geri alamaz ve buz hâlinde kalır.
Oda koşullarında (~1 atm) kuru buzda katı-gaz faz geçişi, süblimleşme olur. Adının kuru buz olmasının sebebi de budur. Kuru buz, ılık veya sıcak suya konulursa, havada sisli bir ortam meydana getirir. Bunun sebebi, kuru buzun süblimleşirken ortamdaki ısıyı almasıdır. Bu, hava içerisinde bulunan su moleküllerini soğutur ve sonuçta ağır hareket eden yoğun bir sis bulutu ortaya çıkar. Aynı şey, sıvı azot için de geçerlidir.
Kuru buz elde etmek için yapılması gereken ilk iş, CO2 gazını sıvı hâle dönüştürmektir. Bunun için de yüksek basınç ve düşük sıcaklık gerekir. Bir tüp içinde sıvı hâlde bulunan CO2, tüp eğilerek dışarı döküldüğünde gürültü ile etrafa dağılır ve sıvı halden gaz haline geçer. Bu değişim için gerekli enerjinin tamamını dışarıdan alamaz (olay çok hızlı cereyan eder) ve bir miktarını kendi içinden alır. Böylece gaz hâlindeki CO2 kendini soğutarak donar. Buna Karbon dioksit karı denir. Bu olaydan faydalanılarak istenildiği anda -80 °C'lik soğuk ortam elde edilebilir. Dewar kapları bu karın asetonla karıştırılmasıyla meydana getirilen özel termoslardır. Bu termosların dışarıyla ısı alış verişi olmadığından -80 °C'lik ortam elde edilmiş olur. CO2 karına elle dokunulduğunda yanma acısı verir ve fazla bekletildiğinde ise deriye yapışır.

Karbon, Dünya üzerinde bilinen tüm yaşamın birincil bileşenidir ve tüm kuru biyokütlenin yaklaşık %45-50'sini temsil eder. Karbon bileşikleri Dünya'da doğal olarak bol miktarda bulunur. Karmaşık biyolojik moleküller, diğer elementlerle, özellikle oksijen ve hidrojenle ve sıklıkla nitrojen, fosfor ve kükürt ile (topluca CHNOPS olarak bilinir) bağlı karbon atomlarından oluşur.
Hafif ve nispeten küçük boyutlu olduğundan, karbon moleküllerinin enzimler tarafından işlenmesi kolaydır. Karbonik anhidraz bu sürecin bir parçasıdır. Periyodik tabloda karbonun atom numarası 6'dır. Karbon döngüsü, Dünya üzerindeki yaşamın uzun bir süre boyunca sürdürülmesinde önemli olan biyojeokimyasal bir döngüdür. Döngü, karbon tutulmasını ve karbon yutaklarını içerir. Levha tektoniği, uzun bir zaman dilimi boyunca yaşam için gereklidir ve levha tektoniği sürecinde karbon bazlı yaşam önemlidir. Dünya'da 3,80 ile 3,85 milyar yıl önce yaşamış olan demir ve kükürt bazlı Anoksijenik fotosentez yaşam formlarının bolluğu, bol miktarda siyah şeyl yatakları üretmektedir. Bu şeyl birikintileri, özellikle deniz tabanında ısı akışını ve kabuğun kaldırma kuvvetini artırarak levha tektoniğinin artmasına yardımcı oluyor. Talk, plaka tektoniğini yönlendirmeye yardımcı olan başka bir organik mineraldir. İnorganik süreçler aynı zamanda levha tektoniğinin yönlendirilmesine de yardımcı olur. Karbon bazlı fotosentez yaşamı, Dünya'daki oksijenin artmasına neden oldu. Oksijendeki bu artış levha tektoniğinin ilk kıtaları oluşturmasına yardımcı oldu. Astrobiyolojide, eğer evrenin başka yerlerinde yaşam varsa, bunun da karbon temelli olacağı sıklıkla varsayılır. 1973'teki Carl Sagan gibi eleştirmenler bu varsayıma karbon şovenizmi adını veriyor.

Karbon, bugüne kadar açıklanan neredeyse on milyon bileşikle diğer elementlerden daha fazla çok sayıda bileşik oluşturma kapasitesine sahiptir  ve yine de bu, standart koşullar altında teorik olarak mümkün olan bileşik sayısının yalnızca bir kısmıdır. Organik bileşikler olarak bilinen karbon bileşiklerinin muazzam çeşitliliği, bunlarla karbon içermeyen inorganik bileşikler arasında bir ayrıma yol açmıştır. Organik bileşikleri inceleyen kimya dalına organik kimya denir.
Karbon, yerkabuğunda en çok bulunan 15. elementtir ve kütle bakımından evrende hidrojen, helyum ve oksijenden sonra en çok bulunan dördüncü elementtir. Karbonun yaygın bolluğu, çok sayıda başka elementle kararlı bağlar oluşturma yeteneği ve Dünya'da yaygın olarak karşılaşılan sıcaklıklarda alışılmadık polimer oluşturma yeteneği, onun bilinen tüm canlı organizmaların ortak bir elementi olarak hizmet etmesini sağlar. 2018 yılında yapılan bir araştırmada, karbonun Dünya üzerindeki tüm yaşamın yaklaşık 550 milyar tonunu oluşturduğu tespit edildi. İnsan vücudunda kütlece oksijenden sonra en çok bulunan ikinci elementtir (yaklaşık %18,5).
Hücresel yaşamın kimyasının temeli olarak karbonun en önemli özellikleri, her bir karbon atomunun diğer atomlarla aynı anda dört değerlik bağı oluşturabilmesi ve bir karbon atomuyla bağ kurmak veya kırmak için gereken enerjinin hem kararlı hem de reaktif olabilen büyük ve karmaşık moleküllerin oluşturulması için uygun bir seviyededir. Karbon atomları kolaylıkla diğer karbon atomlarına bağlanır; bu, katenasyon olarak bilinen bir işlemle keyfi uzunlukta makromoleküllerin ve polimerlerin oluşturulmasına olanak tanır. Stephen Hawking'in 2008'deki bir konferansında "Normalde 'yaşam' olarak düşündüğümüz şey, nitrojen veya fosfor gibi diğer birkaç atomla birlikte karbon atomu zincirlerine dayanır", "karbon [...] en zengin kimyaya sahiptir" demiştir.
Norman Horowitz, Mars yüzeyine insansız bir araştırmayı başarıyla indirmek için 1976'daki ilk ABD misyonu olan Viking Lander'ın Jet İtki Laboratuvarı'nın biyobilim bölümünün başkanıydı. Karbon atomunun çok yönlülüğünün, onu diğer gezegenlerde hayatta kalma sorunlarına çözümler, hatta egzotik çözümler sağlama olasılığı en yüksek olan element haline getirdiğini düşünüyordu. Ancak bu görevin sonuçları, Mars'ın şu anda karbon temelli yaşama son derece düşman olduğunu gösterdi. Ayrıca, genel olarak, karbon olmayan yaşam formlarının, kendi kendini kopyalayabilen ve uyum sağlayabilen genetik bilgi sistemleriyle evrimleşebilmesinin çok uzak bir ihtimal olduğunu da düşünüyordu.

Canlı organizmaların temel süreçlerinde kullanılan biyolojik makromoleküllerin en dikkate değer sınıfları şunları içerir:

Canlı organizmaların yapılarının oluşturulduğu yapı taşları olan proteinler (organik kimyasal reaksiyonları katalize eden hemen hemen tüm enzimler buna dahildir).
Amino asit, proteinleri oluşturan, yaşamın genetik kodunda kullanımını içeriyordu.
Genetik bilgiyi taşıyan nükleik asitler.
Ribonükleik asit (RNA), protein üretimi.
Deoksiriboznükleik asit (DNA), genetik formdaki nükleik asit.
Peptit, proteinlerin yapı taşı.
Aynı zamanda enerjiyi de depolayan, ancak daha konsantre bir biçimde olan ve hayvanların vücutlarında uzun süre depolanabilen lipitler.
Hücre zarında kullanılan fosfolipit .
Enerjiyi canlı hücrelerin kullanabileceği biçimde depolayan karbonhidratlar.
Proteinleri bağlamak için Lektin.
Monosakkarit, glikoz ve fruktoz dahil basit şekerler.
Disakkaritler, suda çözünebilen şekerler; laktoz, maltoz ve sükroz dahil.
Amiloz ve amilopektinden oluşan nişasta, bitkilerin enerji deposudur.
Glikojen, hayvanlarda enerji.
Bitkilerin hücre duvarlarında bulunan bir biyopolimer olan selüloz.
Yağ asidi, doymuş yağ ve doymamış yağ (yağ) olmak üzere iki türde enerji depolanır.
İnsan vücudunun ihtiyaç duyduğu fakat sentezleyemediği esansiyel yağ asidi.
Steroidt, hormon ve hücre zarında kullanılır.
Nörotransmitter, sinyal molekülleridir.
Kolesterol, hayvanların beyin ve omuriliğinde kullanılır.
Balmumu, balmumu ve lanolinde bulunur. Koruma amaçlı kullanılan bitki mumu.

Karbon temelli yaşam için sıvı su şarttır. Karbon moleküllerinin kimyasal bağlanması sıvı su gerektirir. Su, bileşik-çözücü eşleşmesi yapabilecek kimyasal özelliğe sahiptir. İnsanlarda vücudun %55 ila %60'ı sudur. Su, karbondioksitin geri dönüşümlü hidrasyonunu sağlar. Karbon temelli yaşamda karbondioksitin hidrasyonuna ihtiyaç vardır. Dünyadaki tüm yaşam aynı karbon biyokimyasını kullanır. Su, yaşamın karbonik anhidrazının karbondioksit ve su arasındaki etkileşiminde önemlidir. Karbonik anhidraz, yaşamdaki PH seviyelerini düzenleyen karbondioksitin hidrasyonu ve asit-baz homeostazisi için bir karbon bazlı enzim ailesine ihtiyaç duyar. Bitki yaşamında, bitkilerin ışık enerjisini ve karbondioksiti kimyasal enerjiye dönüştürmek için kullandıkları biyolojik süreç olan fotosentez için sıvı suya ihtiyaç vardır.

Karbonun yaptığı gibi temel olarak biyolojik sistemleri ve süreçleri (mesela metabolizma gibi süreçleri) desteklemek için aday olarak birkaç başka element daha önerilmiştir. En sık önerilen alternatif ise silikondur. Atom numarası 14 olan ve karbonun iki katından daha büyük olan silikon, periyodik tabloda karbonla aynı grubu paylaşır, ayrıca dört değerlik bağı oluşturabilir ve ayrıca kendisine kolayca bağlanır, ancak genellikle uzun zincirler yerine kristal kafesler şeklindedir. Bu benzerliklere rağmen silikon, karbondan önemli ölçüde daha elektropozitiftir ve silikon bileşikleri, gerçekçi süreçleri makul bir şekilde destekleyecek şekilde farklı permütasyonlarla kolayca yeniden birleşmezler . Silikon Dünya'da bol miktarda bulunur, ancak daha elektropozitif olduğu için Si-Si bağları yerine esas olarak Si-O bağları oluşturur. Bor asitlerle reaksiyona girmez ve doğal olarak zincir oluşturmaz. Bu nedenle bor yaşama aday değildir. Arsenik yaşam için zehirlidir ve olası adaylığı reddedilmiştir. Geçmişte (1960'lar-1970'ler) yaşam için başka adaylar da makuldü, ancak zamanla ve daha fazla araştırmayla, yaşamın karmaşıklığı ve kararlılığı olarak yalnızca karbonun, polimerler gibi çok büyük moleküller oluşturması mümkün oldu. Bu nedenle yaşamın karbon temelli olması gerekir.

Karbon temelli olmayan varsayımsal yaşamın kimyasal yapısı ve özelliklerine ilişkin spekülasyonlar, bilimkurguda yinelenen bir tema olmuştur. Silikon, kimyasal benzerlikleri nedeniyle kurgusal yaşam formlarında sıklıkla karbonun yerine kullanılır. Sinema ve edebiyat bilimkurgularında, insan yapımı makinelerin cansızdan canlıya geçişi sırasında, bu yeni form çoğu zaman karbon temelli olmayan yaşamın bir örneği olarak sunuluyor. 1960'ların sonlarında mikroişlemcilerin ortaya çıkışından bu yana, bu tür makineler genellikle "silikon temelli yaşam" olarak sınıflandırıldı. Kurgusal "silikon temelli yaşamın" diğer örnekleri, yaşayan bir kaya yaratığının biyokimyasının silikona dayandığı Star Trek: The Original Series'in 1967 tarihli "Karanlıktaki Şeytan" bölümünde görülebilir. 1994 yılında The X-Files'ın "Firewalker" bölümünde, bir yanardağda silikon bazlı bir organizmanın keşfedildiği anlatılıyor.
Arthur C. Clarke'ın 1982 tarihli romanı 2010: Odyssey Two'nun 1984 tarihindeki film uyarlamasında bir karakter şunu savunuyor: "Karbon mu yoksa silikon temelli olmamız hiçbir temel fark yaratmaz; her birimize uygun saygıyla davranılmalıdır." 
Daha büyük JoJo's Bizarre Adventure serisinin sekizinci bölümü olan JoJolion'da, silikon temelli yaşam formlarından oluşan gizemli bir ırk olan "Rock Humans", birincil düşmanlar olarak hizmet ediyor.

Karbon kaynağı (biyoloji)
Hücre biyolojisi
CHNOPS, canlı organizmalardaki en yaygın elementlerin sırasının nimonik bir kısaltmasıdır: karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve kükürt
Karmaşık yaşam için yaşanabilir bölge

"Encyclopedia of Astrobiology, Astronomy & Spaceflight". 19 Haziran 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Mart 2006. 
"School of Chemistry, University of Bristol, United Kingdom".

Karbonhidrat, karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (O) atomlarından oluşan, genellikle hidrojen-oksijen atomu oranı (suda) 2:1 olan bir biyomoleküldür ve dolayısıyla ampirik (deneysel) formülü Cm(H2O)n şeklindedir. m, n'den farklı da olabilir olmaya da bilir. Ancak, tüm karbonhidratlar bu kesin stokiyometrik tanıma uymaz (örneğin üronik asitler, fukoz gibi deoksi şekerler) ve bu tanıma uyan tüm kimyasallar otomatik olarak karbonhidratlar (örneğin formaldehit ve asetik asit) olarak sınıflandırılmaz.
Terim; nişasta ve selüloz içeren bir grup olan sakkarit ile eşanlamlı olduğu için biyokimyada en yaygın olanıdır. Sakkaritler; monosakkaritler, disakkaritler, oligosakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere dört kimyasal gruba ayrılır. En küçük (düşük moleküler ağırlıklı) karbonhidratlar olan monosakkaritler ve disakaritler, genellikle şekerler olarak adlandırılır. Sakkarit kelimesi, "şeker" anlamına gelen Eski Yunanca'da σάκχαρον (sákkharon) kelimesinden gelmektedir. Karbonhidratların bilimsel terminolojisi karmaşık olsa da, monosakkaritler ve disakkaritlerin adları genellikle, "şarap, şıra" ve hemen hemen tüm şekerler için kullanılır. (Örneğin fruktoz (meyve şekeri), sakkaroz (kamış veya pancar şekeri), riboz, amiloz, laktoz (süt şekeri) gibi.)
Karbonhidratlar canlı organizmalarda çok sayıda rol oynar. Polisakkaritler, enerjinin (örneğin nişasta ve glikojen) depolanmasında ve vücuttaki bazı yapısal bileşenler (örneğin bitkilerde selüloz ve eklembacaklılarda kitin) olarak görev alır. Bir pentoz olan riboz, koenzimlerin (örneğin ATP, FAD ve NAD) önemli bir bileşenidir ve RNA'nın yapısında yer alır. Ribozla ilişkili olan deoksiriboz ise DNA'nın yapısındadır. Sakkaritler, vücutta önemli rol oynayan diğer birçok önemli biyomolekülü içerir ve bağışıklık sistemi, döllenme, patogenezi önleme, kan pıhtılaşması ve canlılarda gelişmede rol oynar.
Karbonhidratlar beslenmenin merkezinde yer alır ve çok çeşitli doğal ve işlenmiş gıdalarda bulunur. Nişasta bir polisakkarittir. Tahıllarda (buğday, mısır, pirinç), patateslerde ve ekmek, pizza veya makarna gibi tahıl unu bazlı işlenmiş gıdalarda bol miktarda bulunur. Şekerler, insan beslenmesinde temel olarak sofra şekeri (şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen sakkaroz), laktoz (süt şekeri), balda, birçok meyvede ve bazı sebzelerde doğal olarak bulunan glikoz ve fruktoz olarak ortaya çıkar. İçeceklere ve reçel, bisküvi ve kek gibi birçok hazır gıdaya genellikle sofra şekeri, süt veya bal eklenir.
Tüm bitkilerin hücre duvarlarında bulunan bir polisakkarit olan selüloz, çözünmeyen diyet lifinin ana bileşenlerinden biridir. İnsanlar tarafından sindirilmemesine rağmen, selüloz ve çözünmeyen diyet lifi genellikle bağırsak hareketlerini kolaylaştırarak sağlıklı bir sindirim sisteminin korunmasına yardımcı olur. Diyet lifinde bulunan diğer polisakkaritler arasında kalın bağırsağın mikrobiyotasındaki bazı bakterileri besleyen ve bu bakteriler tarafından kısa zincirli yağ asitleri vermek üzere metabolize edilen dirençli nişasta ve inülin bulunur.

Bilimsel literatürde "karbonhidrat" terimi, "şeker" (geniş anlamda), "sakkarit", "oz", "glusit", "karbon hidratı", "polihidroksi" ya da "aldehit veya keton içeren bileşikler" gibi birçok eş anlamlıya kavrama sahiptir. Bu terimlerden bazıları, özellikle "karbonhidrat" ve "şeker", başka anlamlarda da kullanılmaktadır.
Gıda biliminde ve pek çok resmi olmayan bağlamda, "karbonhidrat" terimi genellikle "kompleks karbonhidrat nişastası bakımından özellikle zengin olan herhangi bir gıda" (örneğin makarna, ekmek, tahıl) anlamına gelir.
USDA Ulusal Besin Veritabanı gibi beslenme bilgisi listelerinde genellikle "karbonhidrat" terimi su, protein, yağ, kül ve etanol dışındaki her şey için kullanılır. Bu, normalde karbonhidrat olarak kabul edilmeyen asetik veya laktik asit gibi kimyasal bileşikleri ve aynı zamanda bir karbonhidrat olan ancak gıda enerjisine katkıda bulunmayan diyet lifini içerir. Tam anlamıyla "şeker", çoğu insan gıdasında kullanılan tatlı, çözünür karbonhidratlar için kullanılır.

Eskiden "karbonhidrat" adı kimyada Cm(H20)n formülüne sahip herhangi bir bileşik için kullanılıyordu. Bu tanımı takiben, bazı kimyacılar formaldehitin (CH2O) en basit karbonhidrat olduğunu düşünürken, diğerleri glikolaldehit için bu unvanı iddia etti. Günümüzde bu terim, genellikle sadece bir veya iki karbonlu bileşikleri hariç tutan ve bu formülden sapan birçok biyolojik karbonhidratı içeren biyokimya anlamında anlaşılmaktadır. Örneğin, yukarıdaki temsili formüller yaygın olarak bilinen karbonhidratlarmış gibi görünse de, her yerde bulunan ve bol karbonhidratlar genellikle bundan sapar (bu formüle sahip değildir.). Örneğin, karbonhidratlar sıklıkla, N-asetil (örn. kitin), sülfat (örn . glikozaminoglikanlar), karboksilik asit ve deoksi modifikasyonları (örn. fukoz ve sialik asit) gibi kimyasal gruplar sergiler.
Doğal sakkaritler genellikle, n'nin üç veya daha fazla olduğu genel formül (CH20)n ile monosakkaritler adı verilen basit karbonhidratlardan yapılır. Tipik bir monosakkarit, H–(CHOH)x(C=O)–(CHOH)y–H, yapısına sahiptir, yani birçok hidroksil grubu eklenmiş bir aldehit veya keton fonksiyonel grubu, genellikle her bir karbon atomunda bir tane değildir. Monosakkarit örnekleri glikoz, fruktoz ve gliseraldehitlerdir. Bununla birlikte, yaygın olarak "monosakaritler" olarak adlandırılan bazı biyolojik maddeler bu formüle uymaz (örneğin üronik asitler ve fukoz gibi deoksi şekerler). Bu formüle uyan ancak monosakkarit olarak kabul edilmeyen birçok kimyasal vardır. (Örneğin formaldehit CH2O ve inositol (CH20)6)
Bir monosakkaritin açık zincirli formu, genellikle aldehit/keton karbonil grubu karbon (C=O) ve hidroksil grubunun (–OH) yeni bir C–O–C köprüsü ile bir hemiasetal oluşturarak reaksiyona girdiği kapalı bir halka formuyla birlikte bulunur.
Monosakkaritler, çok çeşitli şekillerde polisakaritler (veya oligosakkaritler) olarak adlandırılan birimlerin oluşması için birbirine bağlanabilir. Birçok karbonhidrat, bir veya daha fazla grubun değiştirildiği veya çıkarıldığı bir veya daha fazla modifiye monosakkarit birimi içerir. Örneğin, DNA'nın bir bileşeni olan deoksiriboz, ribozun değiştirilmiş bir versiyonudur. Kitin, azot içeren bir glikoz formu olan N-asetil glukozamin'in tekrar eden birimlerinden oluşur.

Karbonhidratlar, polihidroksi aldehitler, ketonlar, alkoller, asitler, bunların basit türevleri ve asetal tipi bağlantılara sahip polimerleridir. Polimerizasyon derecelerine göre sınıflandırılabilirler ve başlangıçta şekerler, oligosakkaritler ve polisakkaritler olmak üzere üç ana gruba ayrılabilirler.

Monosakkaritler, daha küçük karbonhidratlara hidroliz edilemedikleri için en basit karbonhidratlardır. İki veya daha fazla hidroksil grubuna sahip aldehitler veya ketonlardır. Modifiye edilmemiş bir monosakkaritin genel kimyasal formülü (CH2O)n şeklindedir. Monosakaritler, önemli moleküllerinin yanı sıra nükleik asitlerin yapı taşlarıdır. "n=3" olan en küçük monosakkaritler, dihidroksiaseton ve D- ve L-gliseraldehitlerdir.

Monosakkaritler üç farklı özelliğe göre sınıflandırılır: karboksil grubunun yerleşimi, içerdiği karbon atomlarının sayısı ve kiral kullanımı. Karbonil grubu bir aldehit ise, monosakkarit bir aldozdur; karbonil grubu bir keton ise, monosakkarit bir ketozdur. Üç karbon atomlu monosakkaritlere trioz, dört karbonlulara tetroz, beşine pentoz, altısına heksoz (vb.) denir. Bu iki sınıflandırma sistemi genellikle birleştirilerek kullanılır. Örneğin, glikoz bir aldoheksoz (altı karbonlu bir aldehit), riboz bir aldopentoz (beş karbonlu bir aldehittir) ve fruktoz bir ketoheksozdur (altı karbonlu bir keton).

Düz zincirli bir monosakkaritin aldehit veya keton grubu, farklı bir karbon atomu üzerindeki bir hidroksil grubu ile geri dönüşümlü olarak reaksiyona girerek bir hemiasetal veya hemiketal oluşturur ve iki karbon atomu arasında bir oksijen köprüsü olan bir heterosiklik halka oluşturur. Beş ve altı atomlu halkalar sırasıyla furanoz ve piranoz formları olarak adlandırılır ve düz zincir formuyla dengede bulunur.
Düz zincirli formdan siklik forma dönüşüm sırasında, anomerik karbon olarak adlandırılan karbonil oksijeni içeren karbon atomu, iki olası konfigürasyonla stereojenik bir merkez haline gelir: Oksijen atomu, düzlemin üstünde veya altında bir pozisyon alabilir. Ortaya çıkan olası stereoizomer çiftine anomerler denir. α anomerinde, anomerik karbon üzerindeki -OH ikamesi, CH2OH yan dalından halkanın karşı tarafında (trans) bulunur. CH2OH sübstitüentinin ve anomerik hidroksilin halka düzleminin aynı tarafında (cis) olduğu alternatif forma β anomer denir.

Monosakkaritler, hem enerji kaynağı (bitkilerde fotosentez ürünü olduğu için doğada en önemli olanglikozdur) hem de biyosentezde kullanılan metabolizma için ana yakıt kaynağıdır. Monosakkaritler hemen gerekli olmadığında, genellikle daha fazla alan verimli formlara, polisakaritlere dönüştürülürler. İnsanlar da dahil olmak üzere birçok hayvanda, bu depolama şekli, özellikle karaciğer ve kas hücrelerinde glikojendir. Bitkilerde nişasta aynı amaçla kullanılır. En bol bulunan karbonhidrat olan selüloz, bitkilerin ve birçok alg formunun hücre duvarının yapısal bir bileşenidir. Riboz, meyve şekerinin bir bileşenidir, birçok bitki ve insanda bulunur, karaciğerde metabolize edilir, sindirim sırasında doğrudan bağırsaklarda emilir ve menide bulunur. Böceklerin başlıca şekerlerinden biri olan trehaloz, sürekli uçuşu desteklemek için hızla iki glikoz molekülüne hidrolize edilir. Deoksiriboz, DNA'nın bir bileşenidir. Liksoz, insan kalbinde bulunan liksozinin bir bileşenidir. Pentoz fosfat yolunda ribüloz ve ksilüloz oluşur Süt şekeri laktozunun bir bileşeni olan galaktoz bitki hücre zarlarındaki galaktolipidlerde ve birçok dokudaki glikoproteinlerde bulunur. Mannoz, insan metabolizmasında, özellikle belirli proteinlerin glikozilasyonunda meydana gelir.

Birleştirilmiş iki monosakkaride disakkarit denir ve bunlar en basit polisakkaritlerdir. Sakkaroz ve laktoz birer disakkarit örneğidir. Bir dehidrasyon reaksi

Kas sistemi canlıya hareket yeteneği sağlayan sistemdir. Kas sistemi omurgalılarda sinir sisteminin kontrolü altında olmasına rağmen bazı kaslar (örneğin kalp kası) tamamen otonom çalışabilir.

İnsan vücudunda üç çeşit kas bulunmaktadır. Bunlar; çizgili kas (ya da iskelet kası), düz kas ve kalp kasıdır.

İskelet kası, liflerden oluşmuş, hücre çekirdekleri hücre zarının hemen altında konumlanmış çok çekirdekli hücrelere sahiptir. Hücrelerinin içinde miyofibril adlı telcikler bulunur. Bu telcikler hücrenin içinde boydan boya uzanır. Her bir kas hücresinin içinde bulunan en küçük kasılma birimine sarkomer denir. Her bir sarkomer kalın miyozin ve ince aktin protein telciklerini içerir. Aktin filaman, miyozin üzerinde kaydığında kasılma gerçekleşir.
Bir iskelet kası eşik değeri üzerinde bir uyaran ile uyarıldığında her bir sarkomer koordineli olarak kasılmaya başlar. Kasılma için aksiyon potansiyelinin oluşması gerekir. 
Kas hücreleri de enerjilerini tıpkı diğer hücreler gibi ATP'den elde ederler. Kas Hücreleri çok az ATP depolayabilir. Bu yüzden ADP dönüştürülerek harcanan her molekül, çabucak ATP'ye geri dönüştürülür. Kaslar aynı zamanda ek enerji desteği sağlayan kreatin fosfat adlı bir molekül depolarlar. Kreatin fosfat molekülünün yapısında bulunan fosfat, ADP'nin ATP'ye dönüştürülmesinde kullanılır.
Kas kasılmasında aynı zamanda Kalsiyum iyonları da gereklidir. Kalsiyum iyonları, kas hücresi kasılma uyarısı aldığında sarkoplazmik retikulumdan sarkomere salınır. Kalsiyum iyonları aktin proteininin miyozine bağlanarak kayması için gereklidir. Kasılma uyarısı bittiğinde kalsiyum iyonları sarkomerden sarkoplazmik retikuluma geri pompalanır.
İnsan vücudunda yaklaşık 639 iskelet kası bulunmaktadır.

Kalp kası yapı bakımından çizgili kaslara benzese de kas liflerinin konumu itibarı ile bazı farklılıklar gösterir. Ayrıca tıpkı düz kaslar gibi insan kontrolü altında değildir.

Düz kaslar otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. İstemsiz yapılan hareketlerin gerçekleşmesini sağlar. Bağırsak, mide, atardamar, toplardamar gibi organların yapısında bulunur. Sadece oksijenli solunum yaparlar. Miyoglobin içermezler. Kreatin fosfat metabolizmasını kullanmazlar. Depo şeker olarak glikojen sentezlemezler.

Akyuvarlar ya da lökosit olarak da adlandırılan beyaz seri kan hücreleri; ilikte ve lenf bezlerinde üretilirler. Bağışıklık sisteminin hücresel bileşenini oluşturan, vücudu bulaşıcı hastalıklara ve yabancı maddelere karşı korumaya koşullanmış hücrelerdir. Sağlıklı bir yetişkin insanın bir milyon hücreli kanında 4×103–11×103 adet, bir başka tanımla bir damla kanda yaklaşık 4.000 ilâ 11.000 arasında akyuvar bulunur.

Akyuvarlar 3 ana grupta toplanırlar:

Canlı etkenleri ve yabancı gördükleri cisimleri/maddeleri yutarlar (fagositoz) ve eriterek ortadan kaldırmaya çalışırlar.

Mikrofajlar (Granülositler; Granulocyte): Polimorf çekirdekli lökositler -- Nötrofil polimorflar, Eozinofil polimorflar, Bazofil polimorflar
Makrofajlar: Monositler, Doku makrofajları

Bir bölümü kanser hücreleri ve virüsleri ortadan kaldırmaya progamlanmış hücrelerdir. Bir başka bölümü ise canlı etkenlere özgü proteinlerin (antijen) ya da yabancı olarak algılanan antijen nitelikli maddelerin etkisini ortadan kaldırmaya programlanmış akyuvarlardır.

T-lenfositleri: Hedeflerini eriten (sitotoksik) hücreler (CD8+); Yardımcı (helper) lenfositler (Th, CD4+)
B-lenfositleri
NK hücreler

Plazma hücreleri (plasmosit) yabancı olarak (antijen)algılanan proteinlerin etkisizleştirilmesi için gereken karşı-maddeyi (antikor; immunoglobulin) üreten hücrelerdir.

Akyuvarlarla ilgili başlıca hastalıklar:

Lökopeni, kandaki akyuvar sayısının azalmasıdır. Nötrofil sayısının azalmasına "nötropeni", lenfosit sayısının azalmasına "lenfopeni / lenfositopeni" nitelemesi yapılır.
Lökositoz, kandaki akyuvar sayısının artmasıdır; daha çok nötrofil polimorfların artması için kullanılır. Lenfosit sayısının artışı "lenfositoz" tanımıyla açıklanır.
Lösemi ve lenfoma türlerinde akyuvarların kontrolsüz biçimde çoğalmasıdır.

Kısaca albümin diye de bilinen serum albümini, insan ve diğer memeli hayvanların kan plazmasında bulunan en yaygın proteindir. Kanda bulunan proteinlerin %60'ını oluşturur. Ayrıca, doku sıvılarında, özellikle kas ve deride, az miktarda gözyaşı, ter, mide suları ve safrada da bulunur. Vücuttaki toplam albüminin %30-40'ı kandadır. Yağ asitleri ve çeşitli başka maddeleri kanda taşımasının yanı sıra en önemli işlevi, kan ile doku sıvıları arasında suyun dengelenmesini sağlamaktır.

Albümin, Latince albus (beyaz) sözcüğünden gelen, gene Latince, albumen (yumurta beyazı) sözcüğünden türemiştir. Proteinlerin ilk tanımlandığı dönemlerde, suda çözünür ve sıcakta pıhtılaşan proteinler sınıfına bu ad verilmiştir. Serumda bulunan en yaygın protein de bu özellikleri taşıdığından ona "serum albümini" adı verilmiştir. Gene bu özellikte olan yumurtadaki ovalbümin, sütteki laktalbümin gibi proteinler de benzer şekilde adlandırılmışlardır, ancak bunların serum albümini ile başka bir ortaklıkları yoktur.
Albüminin ilk tanımlayıcı özelliği, ısıtıldığı zaman pıhtılaşması olmuştur. Fransız doktoru Antoine Fourcroy, 1800'de kimyasal testler yaparak hayvan dokularının üç ana bileşiğinin albümin, fibrin ve jelatin olduğunu yayımladı. 19. yüzyılın başlarında vücut sıvıları ve albümin üzerine araştırma yapan çeşitli araştırmacılar arasında İngiliz doktoru John Bostock, Fransız Louis-Jacques Thenard, İngiliz Alexander Marcet ve İsveçli J.J. Berzelius bulunur. Berzelius geliştirdiği hassas yöntemlerle serumdaki albümin miktarını ölçmüş (1812), "Protein" sözcüğünü ilk tanımlayan Gerit Jan Mülder ise 1839'da serum albüminin element birleşimini yayımlamıştır.
1765'te Domenico Cotugno idrarın normalde ısıtıldığında berrak kalmasına karşın, ödemli bir hastanın idrarını ısıttığında pıhtılaştığına dair gözlemini yayımlamıştır. Bunu izleyen yıllarda başka araştırmacılar da bu olguyu inclemiş, nihayet Richard Bright 1827'de idrar pıhtılaşması, ödem ve böbrek bozukluğunun (glomerülonefrit) birbirleriyle ilişkili olduğunu ilan etmiştir. Blight, idrar testini şöyle anlatır: "albüminin varlığını anlamanın en kolay yolu, bir kaşığa ufak bir miktar idrar doldurup bunu bir mum ateşinde ısıtmaktır. Eğer albümin varsa, sıvı kaynama noktasına varmadan şeffaflığını kaybeder, bazen kaşığın ucunda sütümsü bir görünüm belirir, bu sonra kaşığın ortasına doğru genişleyip orada beyaz bir çökelek olarak kesilir."
Albümin'in amino asit dizini 1976'da çözülmüş, 1992'de üç boyutlu yapısının kalp şeklinde olduğu bulunmuştur.

Büyük proteinler kılcal damarlardan geçemedikleri için kandaki sıvıların sızma eğilimini dengelerler. Bu yüzden albümin, kılcal damarlardan dokulara su ve suda çözünür maddelerin geçmesine neden olan kolloid osmotik basınç veya onkotik basıncı düzenleyen başlıca proteindir. Onkotik basıncın %70'i albümin tarafından karşılanır, bu yüzden albümin damarların içiyle dışındaki dokular arasındaki sıvının dengelenmesinde gereklidir. Kan protein seviyelerinin düşmesi halinde, örneğin idrara protein geçme (proteinüri) veya kötü beslenmeden dolayı, dokularda su birikmesi, yani ödem oluşur.
Albüminin en ilginç özelliği taşıyabildiği maddelerin çeşitliliğidir (aşağıdaki şekillere bakınız). Albümin, suda çözünürlükleri düşük olan yağ asitlerinin kandaki başlıca taşıyıcısıdır. Bunun yanı sıra, oksijen serbest radikallerine bağlanarak bunları kontrol altına alır, ayrıca bilirubin (hem molekülünün yıkımı sırasında ortaya çıkar) gibi suda çözünmeyen bazı toksik metabolizma ürünlerine bağlanarak onları zararsız kılar. Albümin, bir kısmı yüksek konsantrasyonda zehirli olabilecek olan çeşitli metal iyonlarına da bağlanabilir. Pek çok fizyolojik süreçte yer alan nitrik oksitin (NO) kandaki başlıca taşıyısı da gene albümindir. Bu maddelere bağlanması sayesinde albümin hem bu maddelerin kandaki konsantrasyonlarını düşük ve zararsız düzeylerde tutar, hem de onların ihtiyaç duyuldukları yerlere ulaşmalarını sağlar.
Albüminde uzun yağ asidi moleküllerinin (oleik, linoleik, linolenik, arasidonik, palmitik ve miristik asit gibi) bağlanabildiği, ikisi sıkı, dördü gevşek olmak üzere altı bağlanma yeri vardır (yukarıdaki şekle bakınız). Bu yağ asitleri albümin tarafından hücrelere taşınıp oralarda kullanılırlar.
Yağ asitlerinin bağlandıkları yerlerden farklı olarak ayrıca küçük organik iyonların bağlanabildiği de iki yer vardır. Bunlardan biri küçük aromatik karboksilik asitleri tercih eder, öbürü negatif yük içeren çok halkalı bilesikleri tercih eder. Bu yerlerde tiroid hormonu ve diğer steroid hormonlar ve bilirubin taşınabilir. Tedavi amaçla vücuda alınan çoğu ilaç da bir ölçüde buralarda albümine bağlanırlar. Piridoksal (vitamin B6) da albümin tarafından taşınır.
Albümin, yukarida belirtilen bileşikler dışında çeşitli ağır metal iyonlarına da bağlanarak onların kandaki konsantrasyonunu kontrol eder. Albümin proteininde iki metal iyonu bağlanma yeri vardır ve bunlara çinko, bakır, kadmiyum, cıva, altın, gümüş ve nikel dahil olmak üzere çeşitli iyonlar bağlanabilir. Kalsiyum ve magnezyum da albümine bağlandığından albümin bu iki iyonun kandaki konsantrasyonlarına etki edebilir.
Yeterli miktarda protein almayan kişi belirli bir süre sonrasında vücudun beslenmesinin önüne geçerek albümin eksikliğine sebep olabilir. Bunun yanı sıra böbrek fonksiyonlarında bozukluk da albümin eksikliğine sebep olan etmenler arasında yer alabilir.
Albüminin bir diğer özelliği de kan pH'sini kısmen tamponlayabilmesidir.

Kan plazması hayat kurtarıcı bir tedavi aracı olmasına rağmen elde edilmesi zor ve çabuk bozulan bir üründür. Plazmanın yararlı özelliklerine sahip olan ve ondan daha kullanışlı plazma bölümleri bulmak için yapılan araştırmaların sonucunda, 1940'lı yıllarda Edwin J. Cohn albüminin kan plazmasından saflaştırılma yöntemini icat etmiştir. Albümin belli durumlarda kan plazmasının yerini alabilen mükemmel bir madde olduğu görülmüştür. Başlıca kullanımı travma, ameliyat, kan kaybı ve yanık tedavisinde kan hacminin arttırılması veya sabit tutulması içindir. Hastada kötü beslenme, susuzluk, kronik enfeksiyon, karaciğer veya böbrek bozuklukları durumunda da kullanılır. Ayrıca aşıların bozulmasını engellemek için de albümin kullanılır. Cohn'un saflaştırma yönteminin keşfi ikinci Dünya Savaşına rastlamasından dolayı Amerikan devleti ilaç şirketlerinden bu yöntemi hızla ticarîleştirmelerini istemiştir. Günümüzde dünya çapında yılda 500 ton albümin üretilir.

Albüminin, suda çözünürlüğü düşük olan organik iyonlara bağlanma özelliğinden yararlanılarak geliştirilmiş bir laboratuvar testinde, onun Bromkresol mor (Bromcresol purple, BCP) gibi bir boyaya bağlanmasına bakılır. Albümin, düşük pH'de bu boyaya bağlandığı zaman boyanın rengi çok daha belirginleşir. Kanda albümin eksikliği veya fazlalığı bulunduğunda bu durum serum protein elektroforez yöntemi ile ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmelidir.
İdrarda albüminin varlığı için çeşitli testler vardır. Bunlarda ya albümine özgül monoklonal antikorlar veya Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografisi kullanılır.

www.albumin.org  24 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Online inheritance of the Man Albüminle ilgili hastalıklar ve bunların genetik boyutları (İngilizce)
Protein data bank'ta insan serum albuminin yapısı [1] ve [2]
Swis-Prot/TrEMBL veritabanında insan albumini hakkında bilgiler  2 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Albumin Testi 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İngilizce Vikipedi'de Albümin maddesi
Serum Albumin - Tutorial (İngilizce)
Regulation of Albumin Metabolism M A Rothschild, ­M Oratz, and ­S S Schreiber (1975) Annual reviews of Medicine Vol. 26: 91-104. (İngilizce)
Clinical Methods Third Edition Walker, H.K.; Hall, W.D.; Hurst, J.W.; editors Stoneham (MA): Butterworth Publishers; c1990 (İngilizce)
Richard Bright'in hayatı 28 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Modern Concept of a Protein; A brief History of an Idea Richard D. Ludescher (İngilizce)
Early Blood Chemistry in Britain and France  Noel G. Coley (İngilizce)
Milk or albumin? The history of proteinuria before Richard Bright, by J.S. Cameron Richard Bright'tan önce Proteinuria'nın tarihçesi. (İngilizce)
Albüminin tarafından serum pH duzenlemesinin mekanizmasi 30 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gudehithlu KP, Pegoraro AA, Dunea G, Arruda JA, Singh AK. Degradation of albumin by the renal proximal tubule cells and the subsequent fate of its fragments. Kidney Int. 2004 65:2113-22 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Albümin Nedir ? Albümin Düşüklüğü Yüksekliği Albümin Tedavisi | TESPİT 22 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 11 Ocak 2019. 22 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim 22.04.2019.

Alyuvar, kırmızı kan hücresi veya eritrosit, en yaygın kan hücresi türüdür. Çağdaş bilim insanları laboratuvarda alyuvar geliştirebilmeyi başarmışlardır.

Alyuvar, Türkçede kanın rengi veya kızıl anlamındaki 'al' ile düz olmayan yuvarlak veya oval küçük cisim anlamındaki 'yuvar' kelimelerinden türetilmiştir. Eritrosit, Grekçe kızıl kap anlamına gelen erythros ve modern kullanımda "hücre" anlamını karşılayan -cyte sözcüklerinin birleşimidir.

Başlıca olarak omurgalıların, dokulara oksijen'i (O2) kan akışı yoluyla dolaşım sistemi aracılığıyla iletmesinin yoludur. Alyuvarlar oksijeni akciğerlerde alır ve vücudun kılcal damarlarında sıkarak dokulara bırakır. Balıklarda ise akciğer olmadığından solungaçlardan alır. Alyuvarları olan çoğu canlıda oksijen taşımakta kullanılan molekül hemoglobin iken yumuşakçalar gibi bazı canlılarda bakır içeren hemosiyanin bulunur.

Kırmızı kan hücrelerini ilk tanımlayan kişi, 1658'de bir kurbağanın kanını incelemek için ilkel bir mikroskop kullanan genç Hollandalı biyolog Jan Swammerdam'dı. Bu çalışmadan habersiz, Anton van Leeuwenhoek 1674'te "ince bir kum tanesinden 25.000 kat daha küçük" şeklinde boyutunu da belirterek daha kesin bir tanım daha yaptı.
1740'larda Bologna'da Vincenzo Menghini, ısıtılmış kırmızı kan hücrelerinden kalan toz veya külün üzerinden, mıknatıslar geçirerek demirin varlığını kanıtladı.
1901'de Karl Landsteiner, üç ana kan grubu olan A, B ve C'yi (daha sonra O olarak yeniden adlandırdı) keşfetmesini yayınladı. Landsteiner, serumla kırmızı kan hücrelerinin karışmasıyla ortaya çıkan, düzenli örüntüler gösteren reaksiyonları tanımladı. Böylece bu kan grupları arasındaki uyumlu ve uyumsuz kombinasyonları belirledi. Bir yıl sonra, Landsteiner'in iki meslektaşı Alfred von Decastello ve Adriano Sturli, dördüncü bir kan grubu olan AB'yi tanımladılar.
1959'da, Dr. Max Perutz, X-ışını kristalografisini kullanarak, oksijen taşıyan kırmızı kan hücresi proteini olan hemoglobinin yapısını çözmeyi başardı.
Şimdiye kadar bulunan en eski bozulmamış alyuvarlar; Ötzi adlı, M.Ö 3255 civarında ölen bir insanın doğal bir mumyasında keşfedildi. Bu hücreler Mayıs 2012'de keşfedildi.

İnsanlarda olgun kızıl kan hücreleri esnek ve oval bikonkav disklerdir. Hemoglobin en fazla boşluk alanı sağlamak için bir hücre çekirdeğinden ve çoğu organelden yoksundurlar, hücre zarı ile hemoglobin çuvalları olarak görülebilirler. Erişkin insanlarda saniyede yaklaşık 2.4 milyon yeni eritrosit üretilir. Hücreler kemik iliğinde gelişir. Makrofajlar tarafından bileşenlerine geri dönüştürülmeden önce vücutta yaklaşık 100-120 gün dolaşırlar. Her dolaşım yaklaşık 60 saniye (bir dakika) sürer. İnsan vücudundaki hücrelerin 20-30trilyonu yani yaklaşık %84'ü kırmızı kan hücresidir. Kan hacminin ise yaklaşık yarısı (%40 ila %45 ) kırmızı kan hücreleridir.
Eritrositlerin sitoplazması, hücrelerin ve kanın kırmızı renginden sorumlu olan demir içeren, oksijeni bağlayabilen bir biyomolekül olan hemoglobin açısından zengindir. Her insan kırmızı kan hücresi yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü içerir. Hücre zarı protein ve lipidlerin bağlanmasıyla oluşur. Hücre zarı fizyolojik hücre işlevleri için kesin olarak gereken özellikleri sağlar. Örneğin dolaşım sistemini, özellikle de kılcal ağı geçerken gereken esneklik ve sağlamlık gibi.

Alyuvarlar büyük oranda hemoglobin içerirler. Hemoglobin moleküllerine akciğerler veya solungaçlarda oksijen bağlanır. Böylece içinde oksijen bağlı hemoglobin taşıyan alyuvarlar vücuttaki dokulara oksijeni ulaştırabilirler. Hemoglobin ayrıca karbondioksitin de az bir bölümünü taşır; örneğin insanlarda oksijenin %2'si ve karbondioksitin çoğu kan plazmasında çözünmüş olarak taşınır. Benzer bir protein olan miyoglobin ise kaslarda oksijen depolamaya yarar.

Memeli alyuvarları bikonkav disk (iki yanından da basık yuvarlak) şeklindedir. Alyuvarların yapım yeri yassı kemiklerin iliğidir. İlikte üretilme aşamasında olan olgunlaşmamış alyuvarların çekirdeği (ve böylece de bölünme yetenekleri) vardır, hemoglobin içermezler. Fakat gelişme süresinde alyuvar çekirdeğini dışarı atar ve hemoglobin içerir duruma gelir. Gelişme sona erdiğinde alyuvar çekirdeğin yanı sıra tüm organellerini yitirmiştir. Çekirdekleri olmadığı için DNA da içermeyen alyuvarlar bölünemezler. Mitokondriye sahip olmadıkları için memeli alyuvarları, fermantasyon (mayalanma) yaparak, glikozun glikolize edilmesiyle (glikozu glikolitik fermentlerle parçalama) enerji üretirler. Bu tepkime sonucunda laktik asit oluşur. İki yandan basık yassı şekilleri (bikonkav disk) ve hiçbir organel içermemeleri onları en etkili şekilde oksijen taşımaya elverişli kılar ve aynı nedenlerden dolayı kısa bir süre yaşayabilirler. Ortalama yaşam süreleri 120 gündür.

Ortalama bir insan alyuvarının çapı 6-8 µm'dir. Tek bir insan alyuvarı yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü ve her bir hemoglobin molekülü ise dört hem grubu içerir. Oksijeni bağlayan hem grubudur: her hem grubu bir oksijen molekülü bağlar, yani her hemoglobin molekülü dört adet oksijen molekülü bağlayabilir. Dört tane oksijen molekülü bağlayan hemoglobin bütünüyle doymuştur ve oksihemoglobin olarak adlandırılır. Oksihemoglobin parlak kırmızı renktedir. Oksihemoglobin bağladığı 4 oksijen molekülünden bir veya daha fazlasını yitirirse, deoksihemoglobin olarak adlandırılır. Deoksihemoglobin koyu kırmızı renktedir. Toplardamarlardaki kanda (venöz kan) daha çok deoksihemoglobin bulunur; bu nedenle toplardamalardaki kan, atardamarlardaki kandan (arteryel kan) daha koyu renktedir.
Alyuvarların hücre zarı oligosakkarit yapıdadır. İnsan alyuvar zarında dışta karbonhidatça zengin glikokaliks, ortada fosfolipit-ve-kolesterol içeren lipid çift tabakası (çok sayıda geçiş proteini barındırır) ve içte hücreye esneklik sağlayan protein iskeleti olmak üzere üç katman bulunur; zar kütlesinin yaklaşık yarısı proteinlerden, diğer yarısı lipitlerden oluşur. Bu proteinlerden dolayı insan kanları, ABO diye adlandırılan kan gruplarına ayrılır.

İnsan eritrositleri, yaklaşık 7 gün içinde kök hücrelerden olgun kırmızı kan hücrelerine eritropoez denen bir süreçle üretilir. Olgunlaştıklarında, sağlıklı bir bireyde bu hücreler kan dolaşımında yaklaşık 100 ila 120 gün yaşarlar. (zamanında doğmuş bir yaşına kadar bebeklerde 80 ila 90 gün yaşarlar) Ömürlerinin sonunda dolaşımdan çıkarılırlar. Birçok kronik hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin ömrü azalır.

Eritropoez, yaklaşık 7 gün süren yeni kırmızı kan hücrelerinin üretildiği süreçtir; süreç boyunca, büyük kemiklerdeki kemik iliğinde sürekli olarak kırmızı kan hücreleri üretilir. (embriyoda ise karaciğer, kırmızı kan hücresi üretiminin ana bölgesidir.) Üretim, böbrek tarafından sentezlenen eritropoietin (EPO) hormonu tarafından uyarılabilir. Kemik iliğinden ayrılmadan hemen önce ve sonra gelişen hücreler retikülositler olarak bilinir; bunlar dolaşımdaki kırmızı kan hücrelerinin yaklaşık %1'ini oluşturur.

Eritrositik sedimentasyon hızı olarak da bilinir. Dikey olarak tutulan tüplerde uygulanan bu yöntem herhangi bir hastalık için patognomik olmayıp sadece genel sağlık durumunun değerlendirilmesinde kullanılır. Sedimentasyon hızı memelilerde oldukça farklılık gösterir. Örneğin atlarda oldukça hızlı iken, sığırlarda son derece yavaştır.

Alyuvar ile ilgisi bulunan kan hastalıklarından bazıları şunlardır:

Vücutta yeterli alyuvar veya hemoglobin bulunmamasıdır. Alyuvarların ya da hemoglobinlerin gerek kalıtsal gerekse edinilmiş nedenlerden dolayı olağandışı olduğu durumlarda da kansızlık gelişebilir. Aneminin bazı türleri veya görüldüğü durumlar şunlardır: Anemiler düşük kırmızı hücre sayısı veya kırmızı kan hücrelerinin veya hemoglobinin bazı anormallikleri nedeniyle kanın düşük oksijen taşıma kapasitesi ile karakterizedir

Demir eksikliği anemisi en sık görülen anemidir; Diyetle alınan demirin veya emiliminin yetersiz olduğu ve demir içeren hemoglobinin oluşamadığı durumlarda ortaya çıkar.
Orak hücre anemisi anormal hemoglobin molekülleri ile sonuçlanan genetik bir hastalıktır. Bunlar dokulardaki oksijen yükünü serbest bıraktıklarında çözünmez hale gelirler ve yanlış şekilli kırmızı kan hücrelerine yol açarlar. Bu orak şeklindeki kırmızı hücreler daha az deforme olabilir ve daha azviskoelastiktir, yani katı hale gelebilirler ve kan damarı tıkanıklığına, ağrıya, felçlere ve diğer doku hasarlarına neden olabilirler.
Talasemi Anormal oranda hemoglobin alt birimlerinin üretilmesiyle sonuçlanan genetik bir hastalıktır. Bir alt tipi Akdeniz anemisi veya Akdeniz kansızlığı olarak da bilinen Beta Talasemidir.
Sferositoz Kalıtsal sferositoz sendromları, kırmızı kan hücresinin hücre zarındaki kusurlardan dolayı ortaya çıkan, hücrelerin esnek halka şeklinde  yerine küçük küre şeklinde ve kırılgan olmasına neden olan bir grup kalıtsal bozukluktur. Bu anormal kırmızı kan hücreleri dalak tarafından yok edilir. Kırmızı kan hücresi zarının diğer birkaç kalıtsal bozukluğu daha bilinmektedir.* Pernisyöz anemi vücudun gıdalardan B 12 vitamini emmesi için gerekli olan intrinsik faktörden yoksun olduğu bir otoimmün hastalıktır. Hemoglobin üretimi için B 12 vitamini gereklidir.
Aplastik anemi: Kemik iliğinin kan hücreleri üretememesinden kaynaklanır.
Hemolitik anemi: Hemolizle gerçekleşen anemiye denir Hemoliz kırmızı kan hücrelerinin aşırı parçalanması için genel terimdir.

Ayrıca anemi yapan başka hastalıklarda vardır. Bunlar;
Sıtma paraziti, yaşam döngüsünün bir kısmını kırmızı kan hücrelerinde geçirir, hemoglobinleriyle beslenir ve sonra onları parçalayarak ateşe neden olur. Hem orak hücre hastalığı hem de talasemi, sıtma bölgelerinde daha yaygındır, çünkü bu mutasyonlar parazite karşı bir miktar koruma sağlar.
Dissemine intravasküler pıhtılaşma (DIC) ve trombotik mikroanjiyopatiler dahil olmak üzere çeşitli mikroanjiyopatik hastalıklar , şistositler adlandırılan patognomonik (tanısal) kırmızı kan hücresi fragmanları ile ortaya çıkar. Bu patolojiler ,bir trombüsü geçmeye çalışırken kırmızı kan hücrelerini ayıran fibrin iplikleri üretir.
Saf kırmızı hücre aplazisi, kemik iliğinin sa

Organik kimyada bazı atom halkalarının yapısı beklenenin üstünde kararlıdır. Doymamış bağlar, yalın elektron çiftleri veya boş yörüngelerden oluşan konjüge bir halkanın konjüge olmasından beklenecek kararlılıktan daha yüksek bir kararlılık gösterme özelliğine aromatiklik (veya aromatisite) denir. Aromatiklik, halkasal delokalizasyon ve rezonansın bir belirtisi olarak da düşünülebilir.
Aromatikliğin nedeni genelde, halkasal düzenlenmiş ve birbirlerine almaşık olarak tek ve çift bağlarla  bağlı atomlar etrafında elektronların serbestçe dönebilmesine bağlanır. Bu bağlar birbirinin aynı olup her biri tek ve çift birer bağın birleşimi olarak düşünülebilir. Aromatik halkalar hakkındaki bu yaygın model, örneğin benzenin almaşık tek ve çift bağlardan oluşan altı kenarlı bir halka (sikloheksatrien) olduğu fikri, Kekulé tarafından  geliştirilmiştir (bakınız aşağıda tarih kısmı). Benzen modeli iki rezonans biçiminden oluşmaktadır, bunlar çift ve tek bağların birbiriyle yer değiştirmesine karşılık gelir. Yüklerin delokalizasyonu göz önüne alınmazsa benzinin aslında olduğundan çok daha az kararlı olması beklenir.

Rezonans diyagramlarında çift başlı ok, iki yapının ayrı varlıklar olmadığını, sadece birer olasılık olduğunu belirtir. Bu şekillerin hiçbiri asıl bileşiğin doğru bir temsili değildir, ikisinin hibriti (ortalaması) bileşiğin gerçek yapısını en iyi yansıtır. C=C bağı C-C bağından daha kısadır ama benzen molekülü tam bir altıgendir, altı karbon-karbon bağının her biri aynı uzunluğa sahiptir, bu uzunluk tek ve çift bağların uzunluğunun arasındadır.
Daha iyi bir betimleme, halkanın altında ve üstünde eşit bir şekilde dağılmış bir π-bağ ile elektron yoğunluğunun eşit bir şekilde dağılmış olduğu dairesel π bağlarıdır. Bu model, elektron yoğunluğunun aromatik halka içindeki dağılımını daha iyi betimler.
Karbon çekirdekleri arasındaki hayalî çizgi üzerinde bulunan elektronlar tarafından meydana gelen tek bağlara σ-bağları denir. Çift bağlar bir σ-bağı ve bir π-bağından oluşur. π-bağları, atomik p yörüngelerinin halka düzleminin altı ve üstünde örtüşmesinden meydana gelir. Aşağıdaki çizimler bu p yörüngelerinin konumlarını gösterir.

Atomların düzleminin dışında bulundukları için bu yörüngeler birbirleriyle serbestçe etkileşebilir ve delokalize olabilir. Bu demektir ki, tek bir karbon atomuna bağlı olmak yerine, her bir elektron halkadaki altı atom tarafından paylaşılır. Dolayısıyla, her karbon atomu ile çift bağ kurmaya yetecek kadar elektron yoktur, ama "fazlalık" elektronlar halkadaki tüm bağları eşit derecede güçlendirirler. Meydana gelen moleküler yörüngede π simetrisi vardır.

Aromatik sözcüğünün kimyasal bir terim olarak ilk kullanımı, 1855'te August Wilhelm Hofmann tarafından yazılan, fenil radikali içeren bileşikler hakkında bir makalede olmuştur. Aroma sözcüğünün kokular için kullanılan bir terim olduğu düşünülürse ve aromatik terimi gerçekten eğer ilk defa bu yayında kullanıldıysa, sadece bir kısmı kokulu olan bir grup bileşik için Hoffman'ın bu terimi bir sıfat olarak kullanmasının nedeni bilinmemektedir. En kokulu organik bileşikler terpenlerdir ve bunlar kimyasal anlamda aromatik değildir. Ama, terpen ve benzenoid bileşiklerin kimyasal bir ortak özelliği vardır, çoğu alifatik bileşikten daha yüksek bir doymamışlık endeksleri vardır. Hofmann bu iki kategori arasındaki ayrıma dikkat etmemiş olabilir.
Benzen için sikloheksatrien yapısı ilk defa August Kekulé tarafından 1865'te önerilmiştir. Bunu izleyen onyıllar zarfında çoğu kimyacı bu önerilen yapıyı kabul etmiştir, çünkü bu yapı aromatik kimyada bilinen çoğu izomerik ilişkileri açıklamaktaydı. Ancak, bu doymamış bileşiğin neden katılma reaksiyonlarında az tepkidiği anlaşılamayan bir olguydu.
Elektronun kaşifi J. J. Thomson, 1897 - 1906 arasında, benzendeki karbonlara arasında üç eşdeğer elektron olduğu görüşünü geliştirdi.

Benzenin istisnai kararlılığının bir açıklaması Robert Robinson'a atfedilir. Robinson, 1925'te ilk defa, düzenlerinin bozulmasına direnç gösteren altı elektronlu gruplar için aromatik altılı terimini kullanmıştır.
Aslında bu teori daha eskiye, 1922'de Ernest Crocker aracılığıyla Henry Edward Armstrong'a dayanır. Armstrong, 1890'da yayınladığı bir makalede "(altı) merkezcil afiniteler bir daire içinde etkir ... benzen bir çifte halka olarak tarif edilebilir ... ve katılmalı bir bileşik oluşunca iç afinite halkası bozulur, kendilerine bir şey eklenmeyen bitişik karbonlar zorunlu olarak etilenik hâle geçerler" demiştir.
Burada Armstrong en az dört modern kavrama değinmektedir. Birincisi, "afinite" dediği şey günümüzdeki elektron olarak adlandırılır. konjugasyonu bozulan (ikinci kavram) bir Wheland ara ürünü yoluyla (üçüncü kavram) meydana gelen elektronik aromatik substitusyonu  (dördüncü kavram) betimlemektedir . İç halkayı temsil etmek için halka üzerine C sembolünü kullanarak Eric Clar'ın notasyonuna öncülük etmiştir. Armstrong "afinite"lerin sadece noktasal tanecikler olmadıklarını, bir yönleri olduğunu da fark etmiş ve benzen halkasına sübstitüentler eklenmesinin "afinite"lerin dağılımının değiştirdiğini ifade etmiştir (bir cisimdeki elektrik yükün dağılımının başka bir cisim yaklaştırılmasıyla değişmesi gibi). Bu görüşleri ile dalga mekaniğinin temel kavramlarını öngörmüş olduğu da iddia edilmiştir.
Kararlılığın veya aromatikliğin, kuantum mekanik kökeni ilk defa 1931'de Hückel tarafından modellenmiştir. Bağ elektronlarını sigma ve pi elektronları olarak ayıran ilk kişi olmuştur.

Aromatik (aril) bir bileşik belli özellikleri olan bir grup kovalent bağlı atom içerir:

Genelde almaşık tek ve çift kovalent bağ düzeninden oluşmuş, Delokalize bir konjüge π sistemi.
Sisteme ait tüm atomların aynı düzlemde olduğu eşdüzlemli bir yapı.
Çift sayılı ama dördün katı olmayan sayıda delokalize π elektronları. Bu, Hückel kuralı olarak adlandırılır.
Benzenin aromatik (üç çift bağ için 6 elektron) olmasına karşın, siklobutadien değildir, çünkü delokalize elektron sayısı 4'tür ki bu tabii 4'ün bir katıdır. Siklobutadienür (-2) iyonu, oysa, aromatiktir (6 elektron). Aromatik bir sistemdeki bir atom, sisteme ait olmayan elektronlara sahip olabilir, bunlar 4n+2 kuralında için göz önüne alınmaz. Furan molekülündeki oksijen atomunda sp² hibridizasyonu vardır. Bir yalın çift  π sistemine dahildir, öbürü ise halkanın düzlemi içindedir (diğer konumlardaki C-H bağına benzer şekilde). Altı π elektronu vardır, dolayısıyla furan aromatiktir.
Aromatik moleküller tipik olarak ileri derecede kimyasal stabilite (kararlılık) gösterirler, aromatik olmayan moleküllere kıyasla. Aromatik olabilen bir molekül, aromatik olabilmek için elektronik veya şekilsel (konformasyonel) yapısını değiştirir. Bu fazladan stabilite molekülün kimyasını değiştirir. Aromatik bileşikler elektrofilik aromatik substitusyona ve nükleofilik aromatik substitusyona uğrayabilirler, ama karbon-karbon çift bağlarında olan türden, elektrofilik ekleme tepkimeleri olmaz.
Aromatik bir molekülde dolaşan π elektronları halka akımları meydana getirir, bunlar dışarıdan uygulanan bir manyetik alana (NMR'de olduğu gibi) karşı kor. Aromatik halka düzlemindeki protonların NMR sinyali, aromatik olmayan sp² karbonlarınkine kıyasla daha düşük manyetik alan değerlerine doğru kayar. Bu, aromatikliği belirlemenin önemli bir yoludur. Aynı mekanizma ile halka ekseni üzerinde yer alan protonların sinyali daha yüksek alan değerlerine kayar.
Aromatik moleküller π-π istiflenmesi yoluyla birbirleriyle etkileşebilirler: π sistemleri "yüz-yüze" gelerek birbirleriyle örtüşürler. Aromatik moleküller ayrıca "yüz-kenara" da etkileşebilirler: halka atomlarındaki sübstitüentlerin üzerindeki ufak pozitif yük, öbür moleküldeki aromatik sistemdeki ufak negatif yük tarafından çekime uğrar.
4n sayıda π elektronu içeren düzlemsel tek halkalı moleküller antiaromatik olarak adlandırılır ve bunlar genelde kararsızdır. Antiaromatik olabilecek moleküller elektronik veya şekilsel (konformasyonel) yapılarını değiştirerek bu hâlde olmama, yani aromatik olmama, eğilimi gösterirler. Örneğin, siklooktatetraen düzlemsel yapısını bozarak bitişik çift bağlar arasındaki π örtüşmesini yok eder. Bir diğer örnek siklobutadien'dir; bu molekül asimetrik dikdörtgen bir yapı oluşturur, tek ve çift bağlar almaşık olmalarına rağmen tek bağlar çift bağlardan oldukça daha uzundur, bunun sonucu uygunsuz p yörüngesi örtüşmesi azalır. Dolayısıyla siklobutadien aromatik değildir; simetrik kare şekle etki edecek antiaromatik destabilizasyona kıyasla, asimetrik biçiminin gerginliği daha tercihlidir.

Aromatik bileşikler endüstride önemli yere sahiptir. Hidrokarbonların en önemlileri arasında benzen, toluen, orto-ksilen ve para-ksilen sayılabilir. Dünya çapında her yıl yaklaşık 35 milyon ton aromatik bileşik üretilir. Petrol rafinasyonu veya kömür katranının damıtımı ile Karmaşık karışımlardan elde edilirler. Bu bileşiklerden stiren, fenol, anilin, polyester ve naylon gibi önemli kimyasallar ve polimerler üretilir.
Başka aromatik bileşikler tüm canlıların biyokimyasında anahtar rollere sahiptir. Proteinleri oluşturan 20 amino asitten üçü, fenilalanin, triptofan ve tirozin, aromatiktir. Ayrıca, DNA ve RNA'ki nükleotitler (adenin, timin, sitozin, guanin, urasil) aromatik pürin ve pirimidin türevleridir. Hem grubu 22 π elektronundan oluşan bir aromatik sistem içerir, klorofilde de benzer bir aromatik sistem vardır.

Aromatik bileşiklerin çok büyük çoğunluğu karbon içerir ama hidrokarbon olmak zorunda değildirler.

Heterosiklik aromatiklerde (heteroaromatlar), aromatik halkanın bir veya daha fazla atomu karbondan başka elementtir. Bu durum halkanın aromatikliğini azaltabilir ve dolayısıyla (furan molekülünde olduğu gibi) reaktivitesini artırır. Başka örnekler arasında piridin, pirazin, imidazol, pirazol, oksazol, tiyofen ve bunların benzen eklemeli türevleri (örneğin benzimidazol) sayılabilir.

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar, bitişik iki komşu karbonun paylaşılması sonucu birbiriyle kaynaşmış iki veya daha çok basit aromatik halkadan oluşur. Örnek olarak naftalen, antras

Aseton (Acetone), propanon ya da dimetil keton, (CH3)2CO formüllü organik kimyasal bileşiktir.
Keskin, yanıcı, zehirli olmayan renksiz bir sıvıdır. Çözücü olarak çokça kullanılır. Kapalı formülü C3H6O olarak gösterilir. Su, etanol ve dietil eterle her oranda karışır. Odunun kuru kuruya damıtılmasından, asetat tuzlarının ısıtılmasından ve teknikte izopropil alkolün bakır katalizörlerinden 250 °C'de dehidrojenasyonundan elde edilir. Yağ, boya, kauçuk ve diğer maddelerin çözücüsü olarak kullanılır. Ayrıca izopropil alkol, izopren, kloroform, bromoform, iyodoform ve poli(metil metakrilat) (PMMA) gibi ürünlerin elde edilişinde öncü madde olarak kullanılır. İnsan vücudunda, normal metabolizma ürünü olarak yüksek miktarlarda üretilip atılır.

Organik kimya terminolojisindeki gelişmelerden önce, asetona 17. yüzyıldan itibaren birçok farklı isim verildi. İsimler, bir kurşun bileşiği olduğu sanıldığında verilen Satürn ruhu ve daha sonra piro-asetik ruh ve piro-asetik esteri içerir.
Antoine Bussy tarafından verilen "aseton" adından önce, metil alkolün mesit ve etil alkolden oluştuğunu iddia eden Carl Reichenbach tarafından "mesit" (Yunanca μεσίτης, arabulucu anlamına gelir) olarak adlandırılmıştır. Mesit'ten türetilen isimler, ilk olarak asetondan sentezlenen mesitilen ve mesitil oksiti içerir.

Aseton ilk olarak Andreas Libavius tarafından 1606'da kurşun(II) asetatın damıtılmasından elde edilmiştir.
1832'de Fransız kimyager Jean-Baptiste Dumas ve Alman kimyager Justus von Liebig, asetonun ampirik formülünü belirlediler. 1833'te Fransız kimyagerler Antoine Bussy ve Michel Chevreul, benzer şekilde hazırlanmış bir ürünün daha sonra margarik asitten "margaron" adının verilmesi gibi, ilgili asidin (yani asetik asit) köküne -on ekini ekleyerek asetonu adlandırmaya karar verdiler. 1852 yılında, İngiliz kimyager Alexander William Williamson asetonun metil asetil olduğunu fark etmiştir. 1865 yılında, Alman kimyager August Kekulé asetonun modern yapısal formülünü yayınladı.

Aseton dolaylı ya da doğrudan propilenden üretilir. Asetonun %83'ü kümen yöntemiyle üretilir, sonuçta aseton üretimi fenol üretimine bağlıdır. Kümen işleminde, fenol ve aseton üretmek için hava ile oksitlenen kümeni üretmek için benzen propilen ile alkillenir:

Diğer işlemler, propilenin doğrudan oksidasyonunu (Wacker-Hoechst işlemi) veya asetona oksitlenen (hidrojeni giderilen) 2-propanol verecek şekilde propilenin hidrasyonunu içerir.

Geçmişte aseton, örneğin ketonik dekarboksilasyonda kalsiyum asetat gibi asetatların kuru damıtılmasıyla üretiliyordu.

  
    
      
        
          Ca
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              COO
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          ⟶
          
            CaO
            
              
                (
                s
                )
              
            
            
              
            
          
          

          
          +
          
            CO
            
              2
              
                (
                g
                )
              
            
            
              
            
          
          

          
          +
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          CO
          
            ↓
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Ca(CH3COO)2 -> CaO_{(s)}{}+ CO2_{(g)}{}+ (CH3)2CO v}}}
  

O zamandan sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında, Chaim Weizmann (daha sonra İsrail'in ilk başkanı) tarafından geliştirilen Clostridium acetobutylicum bakterisi ile aseton-bütanol-etanol fermantasyonu kullanılarak aseton üretildi. Bu aseton-bütanol-etanol fermantasyonu, daha iyi verime sahip daha yeni yöntemler bulunduğunda sonunda terk edildi.

Aseton kullanımının büyük bir kısmı çözücü olarak, diğer bir kısmı ise endüstride metil metakrilatın üretiminde kullanılan aseton siyanohidrinin üretimi için kullanılır.

Aseton, birçok plastik ve bazı sentetik elyaflar için iyi bir çözücüdür. Poliester reçinenin inceltilmesinde, bu malzemeyle kullanılan aletlerin temizlenmesinde, iki bileşenli epoksi ve süper yapıştırıcıların sertleşmeden önce çözülmesinde kullanılır. Bazı boya ve verniklerin uçucu bileşenlerinden biri olarak kullanılır. Ağır bir yağ sökücü olarak, boyama veya lehimlemeden önce metalin hazırlanmasında ve lehimlemeden sonra rosin akışının giderilmesinde yararlıdır, ancak polistiren kapasitörler gibi bazı elektronik bileşenlere ciddi zarar verebilir.

Aseton, kendisi yanıcı olmasına rağmen, saf hâlde basınçlı olarak saklanamayan asetilenin taşınmasında çözücü olarak kullanılır. Gözenekli bir malzeme içeren kaplar önce asetonla, ardından aseton içinde çözünen asetilenle doldurulur. Bir litre aseton, 10 bar (1,0 MPa) basınçta yaklaşık 250 litre asetileni çözebilir.

Aseton, metil metakrilat sentezlemek için kullanılır. Bu işlem ilk olarak Hidrojen siyanür (HCN) ile reaksiyon yoluyla asetonun, aseton siyanohidrine dönüşümü ile başlar:

  
    
      
        
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          CO
          +
          HCN
          ⟶
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          C
          
            (
            OH
            )
          
          CN
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(CH3)2CO + HCN -> (CH3)2C(OH)CN}}}
  

Sonraki adımda oluşan bu nitril, esterlenen doymamış bir amide hidrolize edilir:

  
    
      
        
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          C
          
            (
            OH
            )
          
          CN
          +
          
            CH
            
              3
            
            
              
            
          
          OH
          ⟶
          
            CH
            
              2
            
            
              
            
          
          
            =
          
          C
          
            (
            
              CH
              
                3
              
              
                
              
            
            )
          
          
            CO
            
              2
            
            
              
            
          
          
            CH
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          
            NH
            
              3
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(CH3)2C(OH)CN + CH3OH -> CH2=C(CH3)CO2CH3 + NH3}}}
  

Asetonun üçüncü ana kullanımı (yaklaşık %20), bisfenol A sentezidir. Bisfenol A, polikarbonatlar, poliüretanlar ve epoksi reçineler gibi birçok polimerin bir bileşenidir. Sentez, asetonun fenol ile yoğunlaşmasını içerir:

  
    
      
        
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          CO
          +
          2
          
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          OH
          ⟶
          
            
              (
              
                CH
                
                  3
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          C
          
            
              (
              
                C
                
                  6
                
                
                  
                
              
              
                H
                
                  4
                
                
                  
                
              
              OH
              )
            
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {(CH3)2CO + 2 C6H5OH -> (CH3)2C(C6H4OH)2 + H2O}}}
  

Metil izobütil alkol ve metil izobütil keton çözücülerinin üretiminde milyonlarca kilogram aseton tüketilir. Bu ürünler, diaseton alkol vermek için bir ilk aldol yoğunlaşması yoluyla ortaya çıkar.

  
    
      
        
          2

Kimyada, bir asit ayrışma sabiti (asit sabiti veya asit iyonlaşma sabiti olarak da bilinir); çözeltideki bir asidin kuvvetinin kantitatif bir ölçüsüdür. 
  
    
      
        
          K
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle K_{a}}
  
 olarak gösterilir. 

  
    
      
        
          HA
          
            
              
                
                  
                    
                      ↽
                    
                    
                    
                    
                      −
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    
                      −
                    
                    
                    
                    
                      ⇀
                    
                  
                
              
            
          
          
            A
            
              −
            
          
          +
          
            H
            
              +
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {HA <=> A^- + H^+}}}
  

HA kimyasal türü, asidin eşlenik bazı olan A−'ya ve bir hidrojen iyonu olan H+'ya ayrışan bir asittir. Hem ileri hem de geri reaksiyonlar aynı hızda meydana geldiğinden, bileşenlerinin konsantrasyonları zamanla değişmediğinde sistemin dengede olduğu söylenir.

Avrupa Kimyasallar Ajansı (European Chemicals Agency, ECHA), kimyasalların güvenli kullanımı için çalışan bir Avrupa Birliği ajansıdır. Avrupa Birliği'nin Kimyasalların Kayıt, Değerlendirme, Yetkilendirme ve Kısıtlanması (REACH) adlı düzenlemesinin uygulanmasının teknik ve idari yönlerini yönetir. ECHA, AB'nin kimyasallar mevzuatının uygulanmasında düzenleyici otoriteler arasında itici güçtür. ECHA, şirketlerin mevzuata uyduklarını, kimyasalların güvenli kullanımını geliştirip geliştirmediklerini, kimyasallar hakkında bilgi sağladıklarını ve endişe verici kimyasallara değindiklerini tespit etmek zorundadır.
2007 yılından beri faaliyet gösteren ajansın merkezi Helsinki'dedir. REACH tarafından kurulan bağımsız ve olgun bir düzenleyici kuruluş olan ECHA, Avrupa Komisyonu'nun bir yan kuruluşu değildir.

Ağır su (D2O), nükleer reaktörlerde kullanılan, hidrojen yerine ağır hidrojen (döteryum) izotopuna sahip, yoğunluğu yüksek sudur.
1932'de ilk kez suyun elektrolizi yolu ile Hugh Taylor bulmuştur. Su moleküllerinin çoğu atom ağırlığı 1 olan hidrojen ile 16 olan oksijenden meydana gelmiştir. Fakat suyu oluşturan elementlerden yani hidrojen ve oksijen izotopları düşünülürse farklı molekül yapısı olduğu görülür. Hidrojenin döteryumla trityum, oksijenin O18, O17 gibi ağır izotoplarını içeren sulara ağır su denmektedir. Ancak ağır su diyerek bahsedilen döteryum oksittir. Ağır su, tatlı sularda ve yeraltı sularında eser miktarda; kar, deniz ve göl sularındaysa daha bol bulunur. Organizmalar için zehirlidir.
Ağır suyun nötron yavaşlatma gücünün normal sudan daha yüksek olması ve soğurma özelliğinin daha az olması ile reaktörlerde yakıt olarak doğal uranyumun kullanılmasına olanak verir.
Ağır su, II. Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından, atom bombasını geliştirmek amacıyla da kullanılmıştır.

B hücresi, humoral bağışıklık yanıtında büyük bir rol oynayan lenfositlerdir. Bu hücreler ilk defa 1960'larda kuşlarda tespit edilmiştir. 'B' kısaltması, kuşlarda bu hücrelerin olgunlaştığı organ olan Bursa Fabricius'tan gelmektedir. Öte yandan Bursa Fabricus kuşlara ait bir organdır ve memelilerde bulunmaz.
İnsan vücudu her gün milyonlarca farklı B hücresi tipi üretir ve her tipin zarında belirli bir antijene bağlanabilecek özel (özgün) bir reseptör proteini vardır. İnsan vücudunda kan ve lenfte milyonlarca B hücresi antikor üretmeden dolaşır. Herhangi bir B hücresi antijen ile karşılaştığında ve bir yardımcı T hücresinden ilave sinyal aldığında; aşağıda tanımlanan iki farklı B hücresi tipinden birine farklılaşır. B hücreleri doğrudan bu hücre tiplerinden birine dönüşebilecekleri gibi, bir ara adımdan sonra da dönüşebilirler.

Plazma B hücreleri, antikor üretirler ki bu antikorlar antijenlerin yıkımına, antijenlere bağlanarak ve böylece bağlandıkları antijenleri fagositler için daha kolay hedefler hâline getirerek yardımcı olurlar.
Bellek B hücreleri, ilk bağışıklık yanıtında karşılaşılan antijenlere özel olarak oluşurlar ve uzun süre canlı kalırlar. Bu hücreler ilgili oldukları antijenin tekrar görülmesi hâlinde hızlı yanıt verebilirler.

CAS kayıt numaraları kimyasal bileşikler, polimerler, biyolojik dizinler, karışımlar ve alaşımlar için kullanılan tek tanımlayıcı (unique) sayılardır. CAS numarası olarak da bilinirler.
Amerikan Kimya Derneği'nin (American Chemical Society) bir alt bölümü olan Chemical Abstracts Service (CAS), bu tanımlayıcı numaraları bilimsel literatürde tanımlanmış her bir kimyasal bileşik için verir. Kimyasal bileşiklerin birden fazla ismi olabileceği için, amaç veritabanı aramalarını kolaylaştırmaktır. Günümüz molekül veritabanlarının hemen hepsinde CAS numarasıyla arama yapılabilir.
Mayıs 2006 tarihi itibarıyla CAS sicilinde 28 milyon dolayında kayıt vardır. Tam rakam www.cas.org sitesinde yayımlanmaktadır. Haftada yaklaşık 50.000 yeni kayıt eklenmektedir.
CAS ayrıca bu kimyasal maddelerin bir veritabanını (CAS registry) güncel tutup satmaktadır.

CAS kayıt numarası tire işaretleri ile üç bölüme ayrılır. İlk bölüm 6 hanelidir, ikincisi 2, üçüncüsü ise tek haneli bir kontrol rakamından oluşur. Sayılar artarak verilirler ve özel bir anlam içermezler.
Kontrol sayısı son hane çarpı 1, onu izleyen hane çarpı 2, sonraki rakam çarpı 3 vb. devam edip bunların modulo 10'a göre toplamını alarak hesaplanır. Örneğin suyun CAS numarası 7732-18-5 için: (8×1 + 1×2 + 2×3 + 3×4 + 7×5 + 7×6) = 105; 105 mod 10 = 5.

Bir molekülün farklı izomerlerinin farklı CAS numaraları vardır: D-glikoz için 50-99-7, L-glikoz için 921-60-8, α-D-glikoz için 26655-34-5, vs. Bazen bir sınıfa ait moleküllerin tamamı tek bir CAS numarası alır: alkol dehidrojenaz enzim grubu için 9031-72-5. Bir CAS numarası olan bir karışıma örnek, hardal yağıdır (8007-40-7).

Veritabanı aramalarında CAS numarası kullanırken yakın ilişkili maddeleri de dahil etmek yararlıdır. Örneğin, kokain (CAS 50-36-2) hakkında bilgi ararken kokain hidroklorür (CAS 53-21-4) de dahil edilmelidir çünkü kokainin narkotik olarak kullanılan en yaygın hali budur.

EC numarası (Enzim Komisyonu)
EC# (EINECS and ELINCS)
Uluslararası Kimyasal Tanımlayıcı (InChI)
PubChem
SMILES
UN numarası

CAS kayıt sistemi (İngilizce)
Bir maddenin CAS numarasını bulmak için aşağıdaki ücretsiz hizmetler kullanılabilir:

PubChem16 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIH ChemIDplus
NIST Chemistry WebBook23 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCI Database Browser
Chemfinder11 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European chemical Substances Information System (ESIS) - EC numarasını bulmakta faydalıdır.

ChemSpider, kimyasal maddelerin bir veritabanıdır. ChemSpider, Kraliyet Kimya Derneği'ne (Royal Society of Chemistry) aittir.

Veritabanı, aşağıdakiler dahil 270'ten fazla veri kaynağından 100 milyondan fazla molekül içerir.

EPA DSSTox
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA)
İnsan Metabolom Veritabanı
Heterosiklik Kimya Dergisi
KEGG
KUMGM
LeadScope
LipidMAPS
Marinlit
MDPI
MICAD
MLSMR
MMDB
MOLI
MTDP
Nanojen
Doğa Kimyasal Biyoloji
NCGC
Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü (NIAID)
Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH)
NINDS Onaylı İlaç Tarama Programı
Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)
NIST Kimya Web Kitabı
NMMLSC
NMR Kaydırma DB
PANACHE
PCMD
PDSP
Peptitler
Geleceğin Prous Science İlaçları
QSAR
Ar-Ge Kimyasalları
San Diego Kimyasal Genomik Merkezi
SGCOxCompounds, SGCStoCompounds
SMID
Teknik Özellikler
Yapısal Genomik Konsorsiyumu
SureChem
Synthon-Lab
Thomson Pharma
Toplam TOSLab Yapı Taşları
UM-BBD
UPCMLD
KullanışlıChem
Web of Science
xPharm
Her kimyasala, karşılık gelen bir URL'nin parçasını oluşturan benzersiz tanıtıcı (unique identifier) verilir. Örneğin, aseton 175'tir ve bu nedenle http://www.chemspider.com/Chemical-Structure.175.html 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. URL'sine sahiptir.

ChemSpider veritabanı, kimyasal yapı biriktirme, spektrum biriktirme ve kullanıcı küratörlüğü dahil olmak üzere kullanıcı katkılarıyla güncellenebilmektedir. Bu, çevrimiçi bir kimya veritabanı geliştirmek için kitle kaynaklı bir yaklaşımdır. Verilerin kitle kaynaklı küratörlüğü, biyomedikal ve kimya literatürünün metin madenciliği uygulamalarında kullanılan kimyasal yapılarla ilişkili bir kimyasal isim sözlüğü üretti.
Ancak, veritabanı haklarından feragat edilmez ve veri indirme olanağı mevcut değildir; Aslında, SSS yalnızca sınırlı indirmelere izin verildiğini bile belirtilmiştir: Bu nedenle çatallama hakkı garanti edilmez ve proje özgür / açık olarak değerlendirilemez.

Bir dizi mevcut arama modülü sağlanmıştır:

Standart arama, sistematik isimler, ticari isimler, eşanlamlılar ve kayıt numaraları için sorgulamaya izin verir.
Gelişmiş arama, moleküler formül ve moleküler ağırlık aralığı, CAS Kayıt Numaraları (Chemical Abstracts Service), tedarikçiler vb. kullanarak kimyasal yapıya, kimyasal altyapıya göre etkileşimli aramaya izin verir. Arama, bulunan sonuçları genişletmek veya kısıtlamak için kullanılabilir.
Mobil cihazlarda yapı araması, iOS (iPhone / iPod / iPad) ve Android işletim sistemleri için ücretsiz uygulamalar kullanılarak yapılabilir.

ChemSpider veritabanı, kimya belgesi işaretlemesinin temeli olarak metin madenciliği ile birlikte kullanılmıştır. ChemMantis, Kimya İşaretleme ve İsimlendirme Dönüşümü Entegre Sistemi, belgelerden ve web sayfalarından kimyasal isimleri tanımlamak ve çıkarmak için algoritmalar kullanır ve ChemSpider veri tabanındaki isim-yapı dönüştürme algoritmalarını ve sözlük aramalarını kullanarak kimyasal isimleri kimyasal yapılara dönüştürür. Sonuç olarak, ChemSpider aracılığıyla 150'den fazla veri kaynağında kimya dokümanları üzerine bilgi arama sağlayan entegre bir sistem oluşturulmuştur.

ChemSpider, Royal Society of Chemistry (RSC) tarafından Mayıs 2009'da satın alındı. RSC tarafından satın alınmadan önce, ChemSpider özel bir şirket olan ChemZoo Inc. tarafından kontrol ediliyordu. Sistem ilk olarak Mart 2007'de beta sürüm şeklinde piyasaya sürüldü ve Mart 2008'de piyasaya asıl sürümünü gerçekleştirdi. ChemSpider, bir kimya veritabanının genel desteğini, WiChempedia uygulaması aracılığıyla Vikipedi kimyasal yapı koleksiyonunun desteğini içerecek şekilde genişletti.

Sistemin bir dizi hizmeti çevrimiçi olarak sunulur. Bunlar arasında kimyasal adların kimyasal yapılara dönüştürülmesi, SMILES ve InChI dizilerinin oluşturulması ve birçok fiziksel kimya parametresinin tahmin edilmesi ve Nükleer manyetik rezonans (NMR) tahminine izin veren bir web hizmetine entegrasyon yer alır.

SyntheticPages, Royal Society of Chemistry tarafından işletilen sentetik kimya prosedürlerinin ücretsiz, etkileşimli bir veritabanıdır.
Kullanıcılar kendi yaptıkları sentetik prosedürleri sitede yayınlanmak üzere sunarlar. Bu prosedürler orijinal çalışmalar olabilir, ancak daha çok literatüre dayanmaktadır. Orijinal yayınlanmış prosedüre atıflar uygun olduğunda yapılır. Yayınlanmadan önce bilimsel bir editör tarafından kontrol edilirler. Sayfalar, bilimsel bir dergi makalesi gibi resmî hakem incelemesinden geçmez, ancak oturum açmış kullanıcılar tarafından yorum yapılabilir. Yorumlar ayrıca bilimsel editörler tarafından yönetilmektedir. Amaç, laboratuvarda yararlı kimyasal sentezin nasıl yapılacağına dair pratik deneyim toplamaktır. Sıradan bir akademik dergide yayınlanan deneysel yöntemler resmî olarak kısaca listelenirken, ChemSpider SyntheticPages'deki prosedürler daha pratik ayrıntılarla verilmektedir. Kayıt dışılık teşvik edilir. Gönderenlerin yorumları da buna dahildir. Karşılaştırılabilir miktarda ayrıntıya sahip diğer yayınlar arasında Organik Sentezler ve İnorganik Sentezler sayılabilir. SyntheticPages sitesi ilk olarak Profesörler Kevin Booker-Milburn (Bristol Üniversitesi), Stephen Caddick (University College London), Peter Scott (Warwick Üniversitesi) ve Dr Max Hammond tarafından kurulmuştur.
Şubat 2010'da ChemSpider | SyntheticPages (CS | SP) oluşumuyla birleşme duyuruldu.

ChemSpider, bir Yenilikçi İlaç Girişimi olan OpenPHACTS projesinin bir parçası olarak kimyasal bileşik deposu olarak da hizmet vermektedir. Open PHACTS, küçük moleküllü ilaç keşiflerindeki -farklı bilgi kaynakları, standartların eksikliği ve aşırı bilgi yüklemesi gibi- darboğazları ele almak için açık standartlar, açık erişim, anlamsal ağ yaklaşımı uygulamaktadır.

Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)
PubChem
DrugBank

CompTox Kimyasal Bilgi Paneli (İngilizce: CompTox Chemicals Dashboard), ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından oluşturulan ve sürdürülen, ücretsiz erişilebilen bir çevrimiçi veritabanıdır. Veritabanı, fizikokimyasal özellikler, çevresel akıbet ve taşınma, maruz kalma, kullanım, in vivo toksisite ve in vitro biyoanaliz dahil olmak üzere çok sayıda veri türüne erişim sağlar. EPA ve diğer bilim insanları, daha fazla test gerektiren kimyasalların belirlenmesine ve kimyasal testlerde hayvanların kullanımının azaltılmasına yardımcı olmak için paneldeki verileri ve modelleri kullanıyor.
Başlangıçta The Chemistry Dashboard adını taşıyan ilk sürüm 2016'da yayınlandı.
Veritabanının en son sürümü (sürüm 3.0.5), 875.000'den fazla kimyasala ilişkin manuel olarak seçilmiş verileri içerir ve EPA'nın Toxicity Forecaster (ToxCast) yüksek verimli tarama programından oluşturulan en son verileri içerir.

Dendritik hücreler memelilerin bağışıklık sistemini oluşturan immün hücrelerden biridir. Bu hücrelerin ana işlevi antijenleri işlemek ve immün sistemin diğer hücrelerine yüzeyinden sunmaktır. Diğer bir deyişle dendritik hücreler antijen sunan hücre görevi görürler. Doğuştan bağışıklık sistemi ve adaptif immün sistem arasında haberci olarak hareket ederler.

Dendritik hücreler ilk olarak 19. yüzyıl sonlarında Paul Langerhans tarafından tanımlanmıştır (bu nedenle "Langerhans hücreleri" ismini almıştır). Bununla birlikte 1973 yılında Ralph M. Steinman ve Zanvil A. Cohn tarafından "dendritik hücreler" tanımı ortaya çıkarılmıştır. Adaptif immün yanıtta dendritik hücrelerin rolünü keşfettiği için 
Steinman, 2007 yılında Albert Lasker Temel Tıp Araştırma Ödülü ve 2011 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanmıştır.

[1], Website of the Center for Infection and Immunity of Lille contains information on DCs and their study in research
Medical Subject Headings Dendritic+Cells
www.dc2007.eu : 5th International Meeting on Dendritic Cell Vaccination and other Strategies to tip the Balance of the Immune System
Website of Dr. Ralph M. Steinman at The Rockefeller University27 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. contains information on DCs, links to articles, pictures and videos
Cancer 'danger receptor' found14 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News, 15 February 2009

Denizli, Türkiye'nin Ege Bölgesindeki aynı adlı Denizli ilinin merkezi olan bir şehirdir.
Denizli'nin trafik plaka kodu 20'dir.
Bir sanayi, ihracat ve ticaret merkezi olan Denizli, aynı zamanda altmış beş bine yaklaşan üniversite öğrencisine ev sahipliği yapmaktadır. Bir yılda milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlayan il, bir turizm kenti olmasının yanı sıra düzenlenen yerel, ulusal ve uluslararası etkinliklerle eğitim, kongre, kültür ve sanat merkezi özelliğindedir. GEKA (Güney Ege Kalkınma Ajansı) merkezi Denizli'dedir.
Akdağ'ın (Babadağ) kuzey yamaçları eteklerinde, Büyük Menderes'in kolu olan Aksu Çayı'na kavuşan derelerle hafifçe yarılmış bir plato üzerinde yer alan Denizli, yeni bir kenttir. Asıl kent buradan 6-7 kilometre kadar kuzeydeki Laodikeia (Laodicaea) adlı yerdeydi. Selçuklular ve Bizanslılar arasındaki savaşlar sonucu yıkıma uğrayan ve özellikle su yolları bozulduğu için zamanla terk edilmeye başlanmış bu yerleşme 11. yüzyıldan başlayarak bol su kaynaklarının bulunduğu Denizli'ye ve Ladik'e doğru yer değiştirmeye başlamıştır. Kent, 1702-1703'teki bir deprem sırasında büyük zarara uğramış ve daha sonra yeniden kurulmuştur. Ege kıyılarından iç kesimlere sokulan doğal bir yol üzerinde bulunan Denizli, özellikle 1950'li yıllarda karayollarının iyileştirilmesinden sonra, bu konumunun ve çevresindeki tarım faaliyetlerinin gelişmesi sonucu hızla kalabalıklaşmış ve 1950'de 22.000 olan nüfusu, aradan geçen 60 yıl içinde yaklaşık 25 kat artmıştır. Sanayisi, turizmi, ticareti ve hizmet sektörü çok gelişmiş olan Denizli, Türkiye'nin en kalkınmış kentlerinden biridir. Denizli, “Anadolu Kaplanları” olarak anılan sanayi açısından gelişmiş kentler arasında yer alır. Denizli, dünya tekstil sektöründe önemli merkezlerden biridir. Ayrıca Serinhisar ilçesi, Türkiye'nin leblebi ve leblebi ürünleri ihtiyacının yaklaşık %85'ini karşılamaktadır. Denizli, Türkiye ekonomisinde önemli bir paya sahip illerden biridir. Kent, havlu, bornoz ve ev tekstili alanında ABD ve AB pazarlarında saygın bir konuma sahiptir. Havası ve doğası, Ege Bölgesi'nin genel özelliklerini yansıtır. Şehrin birkaç noktasında horoz heykeli bulunur. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Pamukkale şehrin simgelerinden biridir. Karahayıt da öneme sahip bir kaplıca merkezidir.
Denizli'nin en yüksek dağı Honaz Dağı aynı zamanda Ege Bölgesi'nin en yüksek noktasıdır (2.532 m). Denizli ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 354 metredir. Şehirde UNESCO'ya giren Hierapolis, Laodikeia, Tripolis, Tabea, Attoudda, Eumenea, Collossea vb. birçok antik kent bulunmaktadır.

Denizli, ilk defa  261 - 245 yılları arasında bugünkü şehrin 6 km kuzeyinde, Eskihisar köyü civarında, MÖ Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından kurulmuştur. II. Antiokhos kente karısı Laodikeia'nin adını vermiştir. 'Laodike'nin kenti' anlamına gelen "Laodikeia" adını alan kent, MS 7. yüzyılda büyük bir depremle yıkılınca, kent bugünkü Kaleiçi mevkiine taşınmıştır. Türkler Denizli havalisini zapt ettikten sonra, kenti "Ladik" adıyla anmışlardır.
Denizli adına, tarihi kaynaklarda başka adlarla da rastlanır. Şehrin Türkçe adı tarihî metinlerde Domuzlu şeklinde geçmektedir. Selçuklu kayıtlarında ve Denizli şer‘iyye sicillerinde şehir, Ladik adıyla anılmaktadır. İbni Battuta'nın Seyahatnâme'sinde Tunguzlu adı geçmekte olup bu imla, şehrin eski adının Domuzlu olduğu bilgisini desteklemektedir.. Mesalikullebsar'da da Tunguzlu olarak kaydedilmiştir. Mesâlikü'l-ebsâr fî memâlikü'l-emsâr, 14. yüzyılda Şihâbeddin Ahmed b. Yahyâ b. Fazlullah el-Ömerî tarafından yazılmıştır.
Timuruin  Zafernâme'sini yazan Şerefüddin Yezdî, Tenguzlug ve Tonguzlug biçiminde iki addan söz etmektedir. “Tengiz” kelimesi Eski Türkçede “deniz” anlamına gelir; “Tunguzlu” ise bugünkü imlasıyla “Denizli” biçimine karşılık gelir. Sonuç olarak, Denizli adı Tenguzlu ve Tunguzlu biçimlerinin zamanla değişime uğrayarak bugünkü şeklini almıştır. Dilbilimci Zeynep Korkmaz, şehrin adındaki dönüşümü “Domuzlu (Eski Anadolu Türkçesi: Toñuzlu > Doñuzlu) → Denizli” biçiminde açıklamaktadır. Denizlili araştırmacı Mümtaz Başkaya, konuyla ilgili kitabında Denizli adının kökeninin Tengiz olduğunu ve bu ismin bir boy adı olarak Orta Asya'dan Anadolu'ya geldiğini ileri sürmektedir. Ayrıca, söz konusu kitabında Denizli adının kentteki su bolluğuyla ilgisi bulunmadığını belirtmiştir. Bu yer adının Türkiye'de başka yerleşimlerde de kullanıldığını göstererek konuyla ilgili bilimsel bir açıklama getirmiştir.

Hierapolis antik kenti, Denizli'nin 18 km kuzeyinde yer alır ve arkeoloji literatüründe “Kutsal Kent” olarak anılır, zira bölgede çok sayıda tapınak ve diğer dinsel yapı bulunmaktadır. Kentin hangi antik coğrafi bölgeye ait olduğu tartışmalı olmakla birlikte, Strabon ve Ptolemaios'un aktardığı bilgilere göre Hierapolis, Karya sınırında bulunan Laodikeia ve Tripolis'e yakınlığı nedeniyle Frigya sınırları içinde kabul edilmiştir. Hellenistik dönem öncesine ait orijinal adıysa günümüze ulaşmamıştır ancak kentte ana tanrıça kültünden kaynaklanan yerleşimin varlığı bilinmektedir. Kuruluşuyla ilgili bilgiler sınırlı olsa da, Bergama Krallığı'ndan II. Eumenes'in MÖ II. yüzyılın başlarında buraya yerleştiği ve şehrin adını, Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un eşi, Amazon kraliçesi Hiera'dan esinlenerek Hierapolis olarak koyduğu kabul edilir.
MS 60'ta, Roma İmparatoru Neron dönemindeki büyük deprem öncesine kadar Hierapolis, Hellenistik kentleşme anlayışını koruyarak özgün mimarisini sürdürmüştür. Deprem kuşağı üzerinde yer alan şehir, bu sarsıntıyla ağır hasar görüp yeniden inşa edilmiş; art arda gelen depremler Hellenistik özelliklerini silip kente tipik bir Roma düzeni kazandırmıştır. Roma döneminin ardından da önemini yitirmeyen Hierapolis, Bizans döneminde IV. yüzyıldan itibaren bir Hristiyanlık merkezi (metropolis) hâline gelmiş; bu statüye, Hz. İsa'nın havarilerinden Aziz Philippus'un MS 80 dolaylarında burada öldürülmesi büyük katkı sağlamıştır. Şehrin kontrolü ise XII. yüzyıl sonlarında Türklerin hâkimiyetine girmiştir.

Denizli ve havalisinde Türkler ilk defa 1070 yılında görülmüştür. Afşin Bey bütün Anadolu'yu hedef aldıktan sonra Laodikya'yı yağmalayıp Honaz'ı ele geçirmiştir. 1071 yılından sonra Denizli ve çevresi Kutalmışoğlu Süleyman Şah'in mahiyetindeki beyler tarafından fethedilmiştir.
1097 yılında Bizans İmparatoru I. Aleksios, İoannis Dukas'ı Batı Anadolu'nun fethi için görevlendirdikten sonra bu yöre Bizanslıların eline geçti. Bu sırada Türk kuvvetleri Orta Anadolu'da bulunuyordu. Bizanslıların elinde kısa bir süre kalan bu belde 1102 yılında yeniden Kılıçarslan tarafından zapt edilmiştir. Bu tarihten sonra Türk kuvvetleri Alp Arslan'ın komutasında Bizans topraklarına sürekli akınlar yapıyordu. 1119 yılında Bizanslılar, büyük bir ordu ile Denizli ve havalisine saldırdılar. Bu bölgede az sayıda Türk kuvveti bulunduran birlikler, Bizans ordusunun saldırısı karşısında bölgeden çekilmiştir. Ertesi yıl tekrar gelen Bizanslılar bölgeyi Uluborlu taraflarına kadar istila ettiler. 1147 yılında İkinci Haçlı Seferi orduları, Fransız Kralı VII. Louis'in komutasında, Ege Bölgesi'nden güneye doğru hareket ederek Denizli civarını işgal etmiştir. Buradan Antalya istikametine hareket eden Haçlı Ordusu'nun öncü birlikleri, Acıpayam Ovası'nı geçtikten sonra, ordunun ağırlıkları ve artçı birlikleri aynı yolu takip ederek Kazıkbeli'nden geçmek için hareket etmişlerdir. Fakat orada yapılan çetin çarpışmalarda Haçlı Ordusu ağır kayıplar vermiştir.
1177 yılında Bizans İmparatoru I. Manuil, Selçuklu topraklarına yeni bir sefer düzenleyerek Laodikya ve civarını yağma edip İstanbul'a dönmüştür. Ertesi yıl Türkler Laodikya'ya gelerek şehri zapt etmişlerdir. Manuil Komnenos 1176 yılında büyük bir ordu ile Laodikya ve Honaz civarını geri almışsa da Selçuklular'la yaptığı savaşta yenilmiştir. Bu savaşa Miryokefalon Savaşı adı verilmiştir ve bu savaş Çivril- Gümüşsu (Homa) yakınlarında Düzbel geçidi ve çevresinde gerçekleşmiştir. II. Kılıçarslan bu savaştan sonra sınırlarını genişleterek Bizans topraklarına akınlar düzenlemiştir. Selçuklular, Atabey komutasında yapılan bu akınlardan büyük ganimetler elde etmiştir. Bizanslılar Atabey komutasındaki bu orduyu Sarayköy yakınlarında pusu kurarak mağlup ettiler. Bu savaşta Atabey öldü.
Bu tarihlerden sonra Denizli ilinin doğu kısımlarına Türkler yerleşmeye başladı. Böylece Türk akıncıları, Küçük Menderes Vadisi'ne kadar ilerleme fırsatını bulmuşlardır. 1190 yılında İkinci Haçlı Ordusu Laodikya'ya gelmiştir. Haçlı Ordusu Komutanı I. Friedrich, Bizanslılar tarafından sevinçle karşılanmıştır. Buraya yerleşmiş olan Türk boyları, çadırlarını bırakarak dağlara çekilmişler ve Haçlı ordusuna karşı ani baskınlar düzenlemişlerdir. Denizli ve havalisi, takriben 13. asrın ilk yıllarında Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 4 defa fethedilmiştir. Diğer bir rivayete göre, Laodikyalılar tarafından bir Türk kervanının soyulması üzerine, Selçuklu beylerinden Mehmet ve Servet beylerin komutasında bir Selçuklu ordusu, Laodikya ordusunu yenmiş ve haraç olarak bu bölgeyi antlaşma ile almıştır.
Diğer bir rivayet ise şudur: 12. yüzyıl sonlarında Bizanslıların Burdur'a kadar ilerlemeleri üzerine Konya Sultanı Osman ve Hüsamettin beyleri bu bölgeye göndermiştir. Osman Bey, Acıpayam Ovası'nı, Hüsamettin Bey de, Çal taraflarını zaptetmişlerdir. Denizli ve havalisinin Selçuklulara bağlı bir beylik halinde teşekkülü, Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, 1207 yılında olmuştur. 1209 yılında İznik'i başkent yapan I. Theodoros ile Selçuklular'ın arası açılmıştır. Gıyaseddin Keyhüsrev, Laskaris'ten, Aleksios'un tahtına iadesini isteyince, İznik Devleti ile Selçuklular, Denizli'nin batısında Alaşehir ile Antiokya arasında savaşa tutuştular. İlk seferde savaşı kazanan Türkler yağmaya dalınca hücuma geçen Rum askerleri, Gıyasettin Keyhüsrev'i öldürdü. Böylece savaşın sonunda galip gelen Bizanslılar, Batı Anadolu'ya bir süre hâkim oldular. Selçuklular ile Bizanslılar arasında Denizli ve yöresi sınır olarak kaldı. Bugünkü Denizli şehri bu sıral

Dipol ya da iki kutuplu, uç kısımlarında kısmen dağılmış yüklerin bulunduğu, yani bir ucunun kısmi pozitif diğer ucunun kısmi negatif olduğu moleküldür.

Moleküller arasında dipol etkileşimine dayanan üç önemli kuvvet vardır:

Dipol-dipol kuvveti
İyon-dipol kuvveti
London kuvvetleri

Bir molekülün kalıcı ya da indüklenmiş dipol oluşu, molekülün polar ya da apolar olmasıyla ilgilidir. Dipoller sürekliliğine göre ikiye ayrılır:

Kalıcı dipol
Geçici (anlık, indüklenmiş) dipol

Polar moleküllerin yapısında yükler simetrik dağılmadığı için bileşke kuvvet sıfır olmaz ve moleküller üzerinde negatif ve pozitif yük yoğunlukları oluşur. Molekül içinde kutuplaşma sürekli olduğu için polar moleküller kalıcı dipollerdir. Örneğin HF, NH, H2O, NH3, C2H5OH molekülleri kalıcı dipoldür.

Atom içerisindeki elektronlar sürekli hareket halindedir. Negatif yüklü elektronlar bazı bölgelere yığılarak bölgesel yüklenmelere (polarlanmalara, kutuplaşmalara) neden olur. Buna indüklenme denir.

Apolar moleküllerde atomlar arasında elektronegatiflik farkı olmadığı için kalıcı dipoller oluşmaz. Oluşan anlık kutuplaşmalar nedeniyle çevresindeki moleküllerde anlık yani geçici dipoller oluşur. Bu etkileşim neticesinde oluşan dipollere indüklenmiş dipol, geçici ya da anlık dipol denir. Örneğin H2, Cl2, O2 molekülleri indüklenmiş dipoldür.
Yukarıdaki şekilde sırasıyla şu durumlar oluşur:

Herhangi bir kutuplaşmanın görülmediği iki apolar molekül
A molekülü üzerinde anlık dipol oluşması
A molekülünün B molekülünü etkileyerek B'nin de dipol olmasını sağlaması

Doğal öldürücü hücre veya doğal kâtil hücre diye adlandırılan bir çeşit lenfosit hücresi. 
Doğal öldürücü hücreler kemik iliğinde yapılırlar, kan, kemik iliği ve dalakta bulunurlar. Doğal bağışıklığın bir parçasını oluşturan doğal öldürücü hücrelerin uyarılmaya ihtiyaçları yoktur. Mikropları direkt saldırarak imhā etmezler, bunun yerine virüsler tarafından enfekte edilmiş vücut hücrelerine ve kanser hücrelerine saldırırlar. 
Doğal kātil hücreler bağışıklık sisteminin özelleşmemiş savunma hücreleridir. Doğal kātil hücreler (NK - Natural Killers) kandaki lenfositlerin %10’unu oluşturur. Bunlar, T ve B lenfositlerde bulunan, antijen reseptörleri için gen kodlanmasının yeniden düzenlenmesinden yoksundur. NK hücreler, MHC sınıf 1 moleküllerinin normal seviyelerini gösteren hücrelere saldırmaz, ancak yabancı MHC’leri öldürürler, öyle ki MHC I ifadesi azalmış olan veya namevcut olan olanları da öldürürler. Bu durum, sıklıkla viral enfeksiyonlarda ve kanserde görülür. NK hücreleri periferik kanda, azurofilik (kırmızı) granüller içeren büyük lenfositler olarak saptanabilir. (büyük lenfositler = large granular lymphocytes – LGLs)
Doğal öldürücü hücreler büyük görünümlü lenfositlerdendir, fagositik değillerdir (fagositoz yapamazlar). Saldırdıkları hücrenin zarını zayıflatıp su ve iyonların hücrenin içine difüze olmasını (girmesini) sağlarlar. Artan basınç nedeniyle saldırılan hücre parçalanır.

CD7,CD2 ve bazen de CD5 taşıyan NK-hücre/T-hücre progenitörleri kemik iliğinde, fetal karaciğerde ve timusta bulunur. Kemik iliği stromal hücrelerinde çok sayıda üretilen IL-15, NK hücrelerinin ayırt edilmesinde çok önemlidir;IL-2 ve IL-18 ise NK hücrelerinin daha ileri olgunlaşmalarına yardımcı olmaktadır.
IgG'nin Fc bölümü için olan düşük afiniteli (eğilimli, yakın ilgili) reseptör (CD16) ve CD56 adhezyon (yapışma/yapıştırma) molekülü tipik NK hücresi işaretleyicileridir.

En çok sayıda aktive edici ve inhibe edici NK-hücre reseptörleri kromozom 19 geni üzerinde kodlanmıştır. NKp46,NKp30 ve NKp44 (doğal sitotoksik reseptörler, NCRs) gibi aktive edici reseptörler, NK-hücrelerin hedef hücrelere “kilitlenmesini” sağlamaktadır. Bunlar imminoglobülin (Ig) süperfamilyasına (/ailesine) aittir ve küçük intrasitoplazmik kuyrukları vardır. Bu nedenle doğal kātil hücrelerin aktivitelerini tetikleyebilmek için zinciri, Fc Rl ve DAP12 gibi uyum sağlayıcı polipeptidlerle birleşme gereksinimi duyarlar. Bunların ligandları hala bilinmemektedir. Dördüncü tetikleyici reseptör NKG2D’dir. Bu uyum sağlayıcı molekül DAP10 ile birleşen bir C-tipi lektin homodimerdir. NKG2D reseptörleri MICA ve MICB denilen MHC sınıf I bağlantılı proteinlerle birbirlerini etkilemektedirler, ki bu proteinler normal hücrelerde zayıf olarak ifade edilir lakin üst düzenlenmeleri stres hücrelerinde ve tümör hücrelerinde yapılır. Bu proteinler klasik MHC 1 moleküllerine benzerler fakat peptidlerle bağ yapmazlar ve 2 mikroglobülinlerle birleşmezler.
Pek çok reseptör, klasik MHC molekülü tanımlamalarıyla karıştırılır. Antijene özel T hücrelerinden farklı olarak, bu reseptörler genellikle farklı HLA sınıf I alellerinden oluşan bütün takımı tanır fakat peptid/MHC komplekslerini tanımaz. Bunlar iki büyük familya (aile) olarak gruplandırılabilirler: kātil hüce immünoglobülin benzeri reseptörler (killer cells immunoglobulin-like receptors –KIRs) ve immünoglobülin benzeri kopyalar (immunoglobulin-like transcripts – ILTs, ayrıca leukocyte immunoglobulin-like receptors yani lökosit immunoglobulin benzeri reseptörler – LIRs- olarak da bilinirler). KIR’lar sadece NK hücrelerde ve T-hüclerinin bir alt grubunda bulunurken, ILT/LIR’lar aynı zamanda monositler, dentritik hücreler ve B hücrelerinde de bulunur. Bu reseptörler, çoğunlukla intrasitoplazmik kuyruklarının yapısına bağlı olarak, aktivasyon veya inhibisyona aracılık ederler. Çoğu durumda, uzun sitoplazmik kuyruk, immünoreseptör tirozince zengin inhibisyon motifi (immunoreceptor Tyrosine-rich inhibition motif –ITIM)’ın varlığını belirtir. ITIM, aktive edicireseptörlerden gelen hücre içi uyum sağlama sinyallerini bloke etmekten sorumlu özgül bir fosfatazı tetikler. Kısa sitoplazmik kuyruklu reseptörler ITIM’dan yoksundur ve aktive edici sinyale uyum sağlamak için ITAM (immünoreseptör tirozin içerikli aktive edici motif – immunoreceptor tyrosine-based activating motif) içeren adaptör moleküller DAP12 veya FcR gibi uyum sağlayıcı polipeptidlerle birleşirler. KIR ve LIR familyalarının (ailelerinin) her ikisi için de bir düzineden fazla farklı reseptör tanımlanmıştır. NK hücre reseptörlerinin 3. sınıfı, C-tipi lektin-benzeri reseptör ailesine aittir (daha önce aktive edici NKG2D reseptörleri olarak bahsedildiği gibi). Buna rağmen çoğu NK reseptörleri hem aktive edici hem de inhibe edici izoformlarda bulunmaktadır, bu gösterir ki ITIM ilişkili reseptörlerden gelen inhibe edici sinyaller çoğunlukla aktive edici sinyallerden baskın olmaktadır.

Hedef hücrelerin, programlanmış hücre ölümü veya apoptozis tanımlarını da kapsayan “hücre intiharı”nı tetikleyici CD95 antijeni (Fas veya APO-1 de denir) gibi apoptozis reseptörleri olması nonsecretory (salgısız) liziz gerektirir.
NK hücrelerinin en yaygın liziz mekanizması litik granül salmalarıdır. Granüller, konukçu hücrenin membranında porlar yaratan bir protein olan perforin ve farklı proteinazların oluşturduğu bir grup olan granzimleri içerir. Perforin varlığında, granzim B hücre ölümüne neden olan kaspazları (caspase) aktive ettiğin hücre çekirdeğine (nukleusuna) ulaşır. NK hücreleri antibadi kaplı hücreleri yok edebilirler. Antibadinin, NK hücresi üzerindeki Fc reseptörüne (CD16) bağlanması, proteolitik enzim salınmasına neden olarak antibadiye bağlı hücre aracılı sitotoksiklik (antibody-dependent cell mediated cytotoxicity – ADCC) sitolitik programını aktive eder.

Bağışıklık sistemi
Lenfosit

Dünya'daki suyun kökeni, gezegen bilimi, astronomi ve astrobiyoloji alanlarındaki araştırmaların konusudur. Dünya, yüzeyinde sıvı su okyanuslarına sahip olduğu bilinen tek gezegen olması bakımından Güneş Sistemi'ndeki kayalık gezegenler arasında benzersizdir. Bilindiği kadarıyla yaşam için gerekli olan sıvı su, Dünya'nın yüzeyinde varlığını korumaktadır çünkü Dünya, Güneş'ten suyunu buharlaşmayla kaybetmeyecek kadar uzakta ve tüm suyun donmasına sebep olmayacak kadar yakında bulunan yaşanabilir bölgede bulunur.
Uzun zamandır Dünya suyunun ön gezegen diski bölgesinden gelmediği düşünülüyordu. Bunun yerine su ve diğer uçucu maddelerin, Güneş Sistemi'nin dışından Dünya'ya sonradan gelmiş olması gerektiği varsayılmaktaydı. Ancak son araştırmalar, Dünya'nın içindeki hidrojenin okyanus oluşumunda rol oynadığını göstermektedir. Suyun Dünya'ya asteroit kuşağının dış kenarlarındaki asteroitlere benzer bileşimlerdeki buzlu gezegenciklerin Dünya'ya çarpmasıyla geldiğine dair kanıtlar olduğundan, iki fikir de olasılık dışı değildir.

Dr. C's Ocean World: "How the Oceans Formed" (archived copy)
Nature journal: "Earth has water older than the Sun" 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektrolit, iyonların hareketi sayesinde elektriksel olarak iletken olan, ancak elektronları iletmeyen ilenler içeren bir ortamdır.  Su gibi polar çözücü içinde çözülmüş çoğu çözünür tuzları, asitleri ve bazları içermektedir. Çözünüm sonrasında; madde çözücü içinde eşit olarak dağıtılan katyonlara ve anyonlara ayrılmaktadır. Katı hal elektrolitleri de mevcuttur. Tıpta elektrolit terimi, çözünen maddeyi ifade etmektedir.
Elektriksel olarak, böyle bir çözüm nötrdür. Böyle bir çözeltiye bir elektrik potansiyeli uygulanırsa, çözeltinin katyonları elektron bolluğu olan elektrota çekilirken, anyonlar elektron eksikliği olan elektrota çekilir. Çözelti içinde anyonların ve katyonların zıt yönlerde hareketi bir akıma eşittir. Hidrojen klorür (HCl) gibi bazı gazlar, yüksek sıcaklık veya düşük basınç koşulları altında elektrolit olarak da işlev görebilir. Elektrolit çözeltileri ayrıca, yüklü fonksiyonel gruplar içeren "polielektrolitler" olarak adlandırılan bazı biyolojik (örneğin DNA, polipeptitler) ve sentetik polimerlerin (örneğin polistiren sülfonat) çözünmesinden de kaynaklanabilir. Çözeltide iyonlarına ayrışan bir madde elektriği iletme kapasitesini kazanır. Sodyum, potasyum, klorür, kalsiyum, magnezyum ve fosfat elektrolit örnekleridir.
Tıpta, bir kişi uzun süreli kusma veya ishal olduğunda ve yorucu atletik aktiviteye yanıt olarak elektrolit değişimi gerekir. Özellikle hasta çocuklar (oral rehidrasyon solüsyonu, Suero Oral veya Pedialyte gibi) ve sporcular (spor içecekleri) için ticari elektrolit solüsyonları mevcuttur. Anoreksi ve bulimia tedavisinde elektrolit takibi önemlidir.
Bilimde elektrolitler, elektrokimyasal hücrelerin ana bileşenlerinden biridir.

Pil

Eozinofiller, bazende asidofiller denilen çeşitli beyaz kan hücreleridir ve omurgalılarda çok hücreli parazitler ve belirli enfeksiyonlarla mücadeleden sorumlu bağışıklık sistemi'nin bileşenlerinden biridir. Mast hücreleri ve bazofiller ile birlikte alerji ve astım ile ilişkili mekanizmaları da kontrol ederler. Kana geçmeden önce kemik iliği'nde hematopoez sırasında gelişen granülositlerdir bundan sonra son olarak farklılaşır ve çoğalmazlar. Akyuvarların yaklaşık %2-%3'ünü oluştururlar.
Bu hücreler, kömür katranı boyalarına yakınlıkları ile asitlere olan yakınlık gösteren büyük asidofilik sitoplazmik granülleri nedeniyle eozinofilik veya "asit sever"dir: Romanowski yöntemi kullanılarak normalde şeffaf, eozin ile boyama sonrasında kırmızı boya ile kiremit kırmızısı görünmelerine neden olan bu yakınlıktır. Boyama, eozinofil peroksidaz, ribonükleaz (RNaz), deoksiribonükleazlar (DNaz), lipaz, plazminojen ve majör temel protein gibi birçok kimyasal aracı içeren hücresel sitoplazma içindeki küçük granüller içinde yoğunlaşmıştır. Bu aracılar, eozinofilin aktivasyonunu takiben degranülasyon denilen işlemle salınır ve hem parazit hem de konakçı dokular için toksiktirler.
Eozinofil polimorflar, sitoplazma granülleri "eozin" boyası ile kırmızı renge boyanan akyuvarlardır. 
Sayıları iki özel durumda artar: 
(1) Parazit hastalıkları (kandaki eozinofil sayısı %50'nin üzerine çıkabilir), 
(2) Tip I aşırı duyarlılık reaksiyonları (bronşiyal astım, alerji).
Kandaki eozinofil sayısının artması "eozinofili" olarak nitelendirilir. Doğuşları ve davranışları nötrofil polimorflara benzer. Kompleman bileşenleri ve interlökin olarak bilinen maddelerle aktive olurlar. Sitoplazma granüllerinin sayısı nötrofillerden daha azdır ancak iricedir. Bu granüllerde izozomal enzimler yoktur; ancak başkaca enzimler ve peroksidaz içerirler.
Çekirdekleri iki lobludur. Sitoplazma granüllerinin kırmızıya boyanmasının (eozinofili) nedeni içerdikleri özgün bir proteindir (katyonik protein). Katyonik proteinler parazitlere toksik etkilidir; başlıcaları “major basic protein (MBP)” ve “eosinophil cationic protein (ECP)” dir.

Kimyasal uyaranlara (kemotaktik maddelere) tepki verirler ancak hareketleri nötrofil polimorflara kıyasla daha yavaştır. Mast hücreleri eozinofillerin hareketlenmesinde (kemotaksis) etkin maddeler üretirler; mast hücrelerine yaklaşan eozinofillerin ürettiği “major basic protein (MBP)” histamin salınmasında önemli rol oynar. Mast hücresi ve eozinofil polimorf ikilisinin işbirliği alerji olgularında ve parazit savaşımında çok önemlidir.
Nötrofil polimorflara kıyasla daha uzun ömürlü fagositlerdir; dolaşımdaki yaşam süreleri 96 saati bulabilir. Dokularda 7 gün canlı kalabilirler. Eozinofillerden kökenli enzimlerin bir bölümü yangıyı baskılayıcı etki gösterir. Fagositoz yapabilirler.
Eozinofil polimorfların ön planda olduğu en önemli olgu “bronşiyal astma (astım)”dır. Parazitlerin ortadan kaldırılması için üretilen özgün proteinlere astma hastalarında da rastlanır. Bronşlardaki hırpalanmaların bir bölümü bu özgün (katyonik) proteinlerin etkisine bağlıdır (balgamda ve bronş epitelinde katyonik proteinler saptanır); Örneğin, bronş epiteli olumsuz etkilenir ve titrek tüyleri (silialar) felç olur. Bronş çeperlerindeki düz kas dokusunun kasılmasına yol açan maddeler (spazmojen lökotrienler) bronş spazmlarının en önemli nedenidir. Astımlı hastaların balgamlarında bulunan, eozinofillerden kökenli olduğu varsayılan kristallere rastlanır (Charcot-Leyden kristalleri).
Bazı eozinofili olgularının nedeni bilinmemektedir. Bu gruptaki hastalıklar "idiopatik hipereozinofili sendromu" olarak nitelendirilir; organların çoğunda yoğun eozinofil hücresi vardır ve bu nedenle oluşan fibrozis izlenir.
Depresyon tedavisi, zayıflamak ya fiziksel dayanıklılığı artırmak için L-triptofan kapsülleri kullananlarda kas ağrıları (myalji) ile birlikte eozinofili de görülebilmektedir. Böbreküstü bezlerinden (sürrenal korteks) salgılanan hormonlarının arttığı durumlarda kandaki eozinofiller kaybolur.
Normal bireylerde eozinofiller beyaz kan hücrelerinin yaklaşık %1-3'ünü oluşturur ve iki loblu çekirdeklerle yaklaşık 12-17 mikrometre boyutundadır.
Nötrofiller olarak kan dolaşımına salınırken, eozinofiller dokuda bulunur. Omurilik soğanı'nda ve korteks ile timus medullası arasındaki bağlantı noktasında ve alt mide-bağırsak kanalda, yumurtalıklar, rahim, dalak ve lenf düğümleri'nde bulunurlar ancak akciğerlerde, cilt, yemek borusu içinde veya normal şartlar altında diğer bazı iç organlarda bulunmazlar. Bu son organlarda eozinofillerin varlığı hastalıkla ilişkilidir. Örneğin, eozinofilik astımı olan hastalar, iltihaplanmaya ve doku hasarına yol açarak hastaların nefes almasını zorlaştıran yüksek eozinofil seviyelerine sahiptir. Eozinofiller dolaşımda 8-12 saat kalırlar ve uyarım olmadığında dokuda 8-12 gün daha yaşayabilirler. 1980'lerdeki öncü çalışma, eozinofillerin ex-vivo kültür deneylerinin gösterdiği gibi, olgunlaşmalarından sonra uzun süre hayatta kalma kapasiteli benzersiz granülositler olduğunu gösterdi.

Eozinofillerde artış yani 500'den fazla eozinofil/mikrolitre kanın varlığı eozinofili denilir ve genelde bağırsaklarında parazit istilası olan kişilerde; otoimmün ve bağ dokusu hastalıklarında (romatoid artrit gibi) ve Sistemik lupus eritematozus; eozinofilik lösemi, klonal hipereozinofili ve Hodgkin lenfoma gibi malign hastalıklarda; lenfosit varyantı hipereozinofilinde; kapsamlı cilt hastalıklarında (eksfolyatif dermatit gibi); Addison hastalığı ve diğer az kortikosteroid üretimi nedenleri (kortikosteroidler kan eozinofil düzeylerini baskılar); reflü özofajit (özofagusun skuamöz epitelinde eozinofillerin bulunacağı) ve eozinofilik özofajit ve penisilin gibi bazı ilaçların kullanımında görülür. Ancak eozinofilinin belki de yaygın nedeni astım gibi alerjik bir durumdur. 1989'da kontamine L-triptofan takviyeleri, 1981'de İspanya'da toksik yağ sendromunu anımsatan eozinofili-miyalji sendromu denilen ölümcül eozinofili formuna neden olmuştur.

Biriken eozinofil sayısı astımlı reaksiyonun ciddiyetine karşılık geldiğinden eozinofiller astımda önemli rol oynar. Fare modellerinde eozinofilinin yüksek interlökin-5 seviyeleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca astım gibi hastalıkların daha yüksek interlökin-5 seviyeli olduğu ve bunun da daha yüksek eozinofil seviyelerine yol açtığı bulunmuştur. Bu yüksek konsantrasyonlarda eozinofillerin infiltrasyonu, iltihap reaksiyonuna neden olur. Bu, sonuçta hava yolunun yeniden şekillenmesine ve nefes almada zorluğa yol açar.
Eozinofiller ayrıca astımlı hastaların akciğerlerinde doku hasarına neden olabilir. Sitotoksik seviyelere yaklaşan yüksek eozinofil majör temel protein ve eozinofil türevi nörotoksin konsantrasyonları astımlı balgamın yanı sıra akciğerlerdeki degranülasyon bölgelerinde gözlenir.

Etanol ya da etil alkol, C2H5OH  ("EtOH" olarak kısaltılır) formülüne sahip organik bileşik. Alkollü içeceklerde kullanılan tek alkol türüdür. Bunun dışında çözücü olarak da kullanılan şeffaf, hoş kokulu, uçucu ve yanıcı hafif bir sıvıdır. Etanol beyindeki nöronların elektriksel aktivitelerini azaltan bir merkezî sinir sistemi (MSS) depresanıdır. Diğer alkollerin aksine insanlar tarafından tüketilebilir olduğu için üretimi diğer alkol türlerine oranla daha yaygındır.

Etanol bakterisit ve mantar önleyici etkileri nedeniyle tıbbi temizlikte ve çoğunlukla da antibakteriyel el dezenfektanı jellerde antiseptik olarak kullanılır.
Etanol mikroorganizmaların membranlarının çift katlı lipit katmanını eriterek ve membran proteinlerinin doğasını değiştirerek öldürür ve çoğu bakteri, mantar ve virüslere karşı etkilidir. %70 etanol içeren çözelti saf etanolden daha etkilidir çünkü etanol, optimum antimikrobiyal aktivite için su moleküllerine dayanır. Mutlak (saf) etanol, mikropları yok etmeden etkisiz hâle getirebilir çünkü alkol mikrop zarına tam olarak nüfuz edemez. Etanol antiseptik ve dezenfektan olarak da kullanılır çünkü hücre zarı boyunca ozmotik dengeyi bozarak hücrenin susuz kalmasına (dehidrasyon) neden olur, böylece susuzluk hücreyi öldürür.
Etanol doğal olarak şekerlerin mayalar tarafından fermantasyon işlemiyle veya etilen hidrasyonu gibi petrokimyasal işlemler yoluyla üretilir. Tarihsel olarak genel anestezik olarak kullanılmış olup, antiseptik, dezenfektan, bazı ilaçlar için çözücü ve metanol zehirlenmesi ve etilen glikol zehirlenmesi için panzehir olarak tıbbi kullanımları vardır.
Kimyasal solvent olarak ve organik bileşiklerin sentezinde ve yakıt kaynağı olarak kullanılır. Etanol ayrıca önemli bir kimyasal hammadde olan etilen yapmak için dehidre edilebilir. 2006 yılı itibarıyla dünya etanol üretimi 51 gigalitre (1,3×1010 ABD galonu) düzeyindeydi ve çoğunlukla Brezilya ve ABD'den geliyordu.

Etanol, etilen glikol zehirlenmesi ve metanol zehirlenmesi için antidot olarak uygulanabilir. Etanol, alkol dehidrojenaz için metanol ve etilen glikole karşı rekabet edici ve engelleyici olarak hareket ederek bu sürece hizmet eder. Daha çok yan etkisi olmasına rağmen, etanol daha ucuzdur ve metanol ve etilen glikol zehirlenmesi için panzehir olarak da kullanılan fomepizolden daha kolay temin edilebilir.

Etanol, genellikle yüksek konsantrasyonlarda suda çözünmeyen birçok ilacı ve ilgili bileşenleri çözmek için kullanılır. Örneğin ağrı kesici ilaçlar, öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları ve ağız gargaralarının sıvı müstahzarları %25'e kadar etanol içerebilir ve alkol kaynaklı solunum reaksiyonları gibi etanol reaksiyonuna yan etkisi olan kişiler bu ürünleri kullanmaktan kaçınmalıdır. Etanol, asetaminofen, demir takviyeleri, ranitidin, furosemid, mannitol, fenobarbital, Trimetoprim-sulfametoksazol ve reçetesiz öksürük ilacı dahil olmak üzere 700'den fazla sıvı ilaç müstahzarında esas antimikrobiyal koruyucu olarak bulunur.

Memelilerde, etanol öncelikle karaciğer ve mide içinde alkol dehidrojenaz (ADH) enzimleri tarafından metabolize edilir. Bu enzimler etanolün oksidasyonunu asetaldehit (etanal) halinde katalize eder:

CH3CH2OH + NAD+ → CH3CHO + NADH + H+
Önemli konsantrasyonlarda mevcut olduğunda, etanolün bu metabolizması insanlarda ayrıca sitokrom P450 enzimi CYP2E1 tarafından desteklenirken eser miktarlar da katalaz tarafından metabolize edilir.
Ortaya çıkan ara ürün, asetaldehit, bilinen bir kanserojendir ve insanlarda etanolün kendisinden önemli ölçüde daha fazla toksisiteye neden olur. Tipik olarak alkol zehirlenmesi ile ilişkili semptomların çoğu ve tipik olarak uzun süreli etanol tüketimiyle ilişkili sağlık tehlikelerinin çoğu, insanlarda asetaldehit toksisitesine atfedilebilir.
Asetaldehitin daha sonra asetata oksidasyonu, aldehit dehidrojenaz (ALDH) enzimleri tarafından gerçekleştirilir. Bu enzimin aktif olmayan veya işlevsiz bir formunu kodlayan ALDH2 genindeki bir mutasyon, Doğu Asya nüfuslarının %50'sini etkileyerek, asetaldehit toksisitesinin bir dizi ilgili ve genellikle rahatsız edici semptomlarının yanı sıra, cildin geçici olarak kızarmasına neden olabilen karakteristik alkolle kızarma reaksiyonuna katkı yapar. Bu mutasyona tipik olarak doğu Asyalıların kabaca %80'inde alkol dehidrojenaz enziminde ADH1B başka bir mutasyon eşlik eder; bu, etanolü asetaldehite dönüştürmenin katalitik verimliliğini artırır.

Bir merkezi sinir sistemi depresanı olarak etanol, en sık tüketilen psikoaktif ilaçlardan biridir.
Alkolün psikoaktif, bağımlılık yapıcı ve kanserojen özelliklerine rağmen, çoğu ülkede kolaylıkla temin edilebilir ve satışı yasaldır. Alkollü içeceklerin satışını, ihracatını/ithalatını, vergilendirmesini, üretimini, tüketimini ve bulundurulmasını düzenleyen yasalar vardır. En yaygın düzenleme küçükler için yasaklanmasıdır.

Etanol iki karbonlu bir monoalkoldür. Dimetil eterin izomeridir. Etanol uçucu, renksiz bir sıvıdır. Günışığında fark edilmeyen mavi, dumansız bir alevle yanar.

Su ile tamamen karışır ve bir azeotrop oluşturur. Bu yüzden metanolün aksine, etanol ve su karışımları damıtılarak ayrıştırılamaz.

International Chemical Safety Card 0044 19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIOSH Pocket Guide to Chemical Hazards 22 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coordinates of the ethanol molecule on Computational Chemistry Wiki. 8 Eylül 2005.
Molview from bluerhinos.co.uk See Ethanol in 3D
Ethimex is specialised in the world-wide trading of bulk ethanol of beverage, industrial, raw and fuel grades. 19 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIST Chemistry WebBook page for ethanol16 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biofuels: Think Outside The Barrel20 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Google talk on ethanol by Vinod Khosla, a Silicon Valley billionaire
Ethyl Alcohol (Ethanol) Distributor in ISO tanks and drums

Eterler, iki organik kısmın bir oksijen atomu üzerinden birbirine bağ yapmış organik moleküllerdir. Eterlerin genel formülü R-O-R' şeklindedir. Buradaki R ve R' aynı olabileceği gibi farklı organik kısımlar da olabilirler.

Eterler, aynı karbon sayılı mono alkoller ile izomerdir. Bütün eterlerin alkol izomeri olmasına karşın bütün alkollerin eter izomeri yoktur. Bunun nedeni de en küçük eterin (dimetil eter) iki karbonlu olmasıdır, en küçük alkol tek karbonlu metanoldür. Eterlerin izomeri olan alkollere göre kaynama noktaları daha düşüktür. Bunun sebebi eter moleküllerinin arasında hidrojen bağı bulunmamasıdır. Eterler homolog sıra oluştururlar ve yükseltgenemezler. 2 mol mono alkolden 1 mol su çekilmesi ile simetrik eter elde edilir. Oksijenin organik kısımlarla yaptığı bağların arasındaki açı, su molekülünde hidrojenle yaptığı açıdan biraz daha büyüktür.

Eterlerde adlandırma yapılırken kurala uygun olarak alkil grupları ya da aril grupları alfabetik sıraya göre yazılır ve sonuna "eter" eki getirilir. Bu kural simetrik eterlerin adlandırılmasında ismin başına di- ekinin getirilmesiyle kolayca çözülürken asimetrik olan eterlerde O-R grubunun alkoksil grubu olarak adlandırılmasında R kısmı da alkan olarak adlandırılır. Örneğin dietil eter, diğer bir deyişle etoksietan, dimetil eter, yani metoksi metan şeklinde adlandırılır.
Yan taraftaki tabloya bakıldığında 1. ile gösterilen eter molekülü simetrik bir molekül olduğundan adlandırma zorluk çekilmeden yapılabilir. Burada oksijen atomunun her iki tarafında bulunan moleküller aynı olduğu için istenildiğinde dimetil eter şeklinde adlandırılacağı gibi metoksi metan şeklinde de adlandırılabilir.
Tablodaki 2. örneğe bakıldığında molekülün simetrik bir molekül olmadığı görülür. Böyle durumlarda oksijenin bağlı olduğu ve yapısında daha az karbon içeren kısım alkoksi grubu olarak adlandırılır. Bu örnekte maviyle gösterilen kısım alkoksi grubu ve kırmızı olarak gösterilen kısım ise alkan grubu olarak adlandırılır. Bu yüzden oksijenin solunda bir karbon bundan dolayı metoksi, oksijenin sağ tarafında ise üç karbonlu bir molekül olduğu için propan denilir. Son olarak metoksi grubu alkanın ikinci karbonuna bağlı olduğu için 2- öne yazılır ve 2-metoksipropan şeklinde adlandırılmış olur.
Tablodaki 3. örneğe bakıldığında oksijenin sağındaki ve solundaki karbon sayıları birbirine eşittir. Yalnız burada karbon ve hidrojen dışında üçüncü bir atom (flor) bulunmaktadır ve bu yüzden daha fazla dallanma yapmış olarak kabul edilir. Bundan dolayı sol taraf alkan olarak ve sağ taraf da alkoksi grubu olarak kabul edilir ve böyle adlandırılır.

Halkalı (siklo) eterlerde adlandırma yapılırken dikkat edilecek hususları yandaki tabloda verilen örnekler üzerinden gösterilmekdedir.
Yandaki tabloda 1. ile gösterilen örneğe bakıldığında halkasal bir yapı gösterdiğini görülür. Diğer dikkat çekecek husus ise halkasal yapıyı oluşturan altı atomunun hepsinin karbon olmadığı, bunlardan birinin oksijen olduğudur. İşte halka altı atomdan oluştuğu için hekzan ve bu altı atomdan birisinin oksijen olmasıyla da oksa ve halkalı olmasından dolayı da siklo- eklerini alır. Sonuç olarak oksasiklohekzan şeklinde adlandırma yapılır.
Tablodaki 2. örneğe bakıldığında bir önceki örneğe göre farkı yapısında flor atomunun bulunmasıdır. Burada dikkat edilecek husus ise oksijen atomunda karbon atomuymuş gibi sayılması ve bununla flor atomunun yerinin belirtilmesidir. Bu işlemi yaptıktan sonra ortaya çıkan 4-floroksasiklohekzan, IUPAC adlandırma yöntemini gösterir.

Birincil alkoller, dehidrasyonla eter oluşturur. Dehidrasyon, alken oluşumu için uygulanan dehidrasyondan daha düşük sıcaklıklarda yapılır. Örneğin etanolün dehidrasyonuyla 140 °C'de başlıca ürün dietil eter, 180 °C'de etendir.
2 R-OH → R-O-R + H2O  (simetrik eter)

Simetrik olmayan eterlerin eldesindeki en önemli yol Williamson sentezidir. Nükleofilik bir yer değiştirme tepkimesi olan bu sentezde alkolat (alkoksit) kullanılır.
R-ONa + R'-X → R-O-R' + NaX

Bu tepkime kuvvetli bir asit katalizörlüğünde gerçekleşir.
R2C=CR2 + R-OH → R2CH-C(-O-R)-R2

Eterdeki oksijen atomu, eterleri bazik yapar. Eterler, proton verici maddelerle tepkimeye girerek oksonyum tuzlarını oluşturur.
Dialkil eterler kuvvetli asitlerle ısıtıldıklarında oksijen-karbon bağının kırıldığı tepkimeler gerçekleşir:
C2H5OC2H5 + 2HBr → 2C2H5Br + H2O
Düşük molekül ağırlıklı eterler çok kolay tutuşur.

Renksizdirler ve kendilerine özgü hoş kokuları vardır.
Polar bileşiklerdir.
Suda çözünürler, karbon sayısı arttıkça çözünürlük azalır. Dimetil eterin 100 mL sudaki çözünürlüğü 71 g iken, dietil eterin çözünürlüğü 8 gramdır.
Alkollerle fonksiyonel grup izomeridir ancak alkollerde hidrojen bağı olduğu için alkollerin kaynama noktası aynı karbon sayılı eterlerinkinden çok daha yüksektir. Örneğin, simetrik bir eter olan dietil eterin kaynama noktası (34,6 derece Celsius), izomeri olan düz zincirli bir alkol olan n-bütanolden (117,7 derece Celsius) çok daha düşüktür. Aynı şekilde, eterler daha uçucudur.
Vernik, reçine, katı ve sıvı yağlar eterde iyi çözünür. Bu sebeple özütleme (ekstraksiyon) işlemlerinde sık kullanılırlar.
Küçük eterler tatsızdır.

Siloksanlar

Harold Hart (Yazar), Leslie E. Craine (Yazar), David J. Hart (Yazar), Christopher M. Hadad (Yazar); Nicole Kindler (Editör): Organik Kimya
T.W Graham Solamons (Yazar), Craig B. Fryhle (Yazar), Güral Okay (Çeviri Editörü), Yılmaz Yıldırır (Çeviri Editörü) Organik Kimya, (Organik Chemistry), 7. Basımdan Çeviri, Literatür Yayıncılık 2002, ISBN 975-8431-87-0. Sayfa 63

Fibrinojen suda erir, kanın pıhtılaşmasında görev alır. Kan plazmasının yaklaşık %5'i fibrinojendir. Isıtıldığında pıhtılaşır. Karaciğerde sentez edilen, kan plazmasında bulunan ve pıhtılaşma olayında önemli rol oynayan kan proteinidir. Fibrinojen, kan pıhtılaşmasında meydana gelen “fibrin” in öncü maddesidir. Pıhtılaşma gerçekleşirken, fibrinojen trombin maddesi etkisiyle ve iyonize kalsiyumla fibrine dönüşerek pıhtıyı oluşturur.
Fibrinojen sadece kan plazmasında değil, aynı zamanda çeşitli vücut sıvılarında (iltihabi sıvı birikintileri vb.) da bulunur. Plazmadaki fibrinojen miktarı yaklaşık olarak 5 g/litre'dir. Çeşitli karaciğer rahatsızlıklarında sentezlenme olaylarının bozulmasıyla kandaki fibrinojen miktarı azalır. Gebelik, eklem romatizması ve iltihabi durumlarında da kanda fibrinojen miktarı artar. Doğumdan veya sonradan olan bazı rahatsızlıklarda fibrinojenin görev yapamaması söz konusu olabilir.
Böyle durumlarda insan plazmasında yoğunlaştırılmış fibrinojenin hasta şahsa verilmesiyle eksiklik belirtileri ortadan kaldırılır.

[1]: Türk Ansiklopedi Sağlık Terimleri Bölümü

Gliserin, diğer adı gliserol olan, sıvı hâlde bulunan polar organik bir trihidroksi alkoldür. Hafifçe tatlı, zehirli olmayan bir sıvıdır. Su ve etanol ile karışır; asetonda çözünür.
Tıbbî gliserin diyabet  hastalığında tatlandırıcı olarak kullanılır, E numarası E442'dir. Dıştan deriye uygulanan merhemlerle; kozmetik sektöründen ruj, eyeliner gibi ürünlerde kullanılır. Plastik sanayinde ikincil plastikleştirici olarak kullanılır. Trinitrogliserin ve nitrik asitle birleştirilerek dinamit yapılabilir. Sadece nitrik asit ile birleştirildiğinde ise çok güçlü bir patlayıcı olan Nitrogliserin yapımında kullanılır.
Gliserin, 1,2,3-Propantriolün yaygın adıdır. Şurup kıvamındaki bu renksiz sıvı, suda çözülebilmektedir. Hayvansal ve bitkisel yağ maddelerinin içinde bulunur, ayrıca petrolden ve propandan da sentezlenebilmektedir. Canlılarda yağ sentezinde yağ asitleriyle esterleşerek trigliseritleri yani yağı oluşturur. Deriye uygulandığında lipitlerin yapısına katılır. Tıpta yumuşatıcı olarak, endüstride sabun ve özel dokumaların yapımında kullanılır. Yağlı maddelerin sabunlaştırılmasıyla elde edilen gliserol, bir trihidrik alkoldür; yani her biri farklı bir karbon atomuna bağlı üç hidroksil grubu (OH) içerir. Gliserolün diğer kullanımları arasında patlayıcı madde yapımı, sanayi çözücüleri üretimi sayılabilir. Aynı zamanda gliserol gıdalarda aw (su aktivitesi) değerinin düşürülmesine yardımcı olur.

Globulin ya da Globülin, molekül ağırlığı yüksek bir protein. Sodyum klorür, sodyum sülfat, magnezyum sülfat gibi elektrolit ihtiva eden, zayıf tuzlu solüsyonlarda çözünür. Suda zorlukla erir veya erimez. Suda hiç erimeyen globülin fraksiyonuna öglobülin (gerçek globülin) az oranda suda eriyen fraksiyonuna da psödoglobülin (yalancı globülin) denir.
Globülinler ultrasantrifüj ve elektroforez gibi metotlar ile incelendiğinde, alfa, beta ve gama denilen bölümlerine ayrılır. Bu fraksiyonların birbirine oranı organizmanın durumuna göre değişir. Hastalıklara ve hastalıkların çeşidine göre bu oran büyür veya küçülür.
Yumurtada ve sütte de bulunan globülinler, kanda litrede 32 gr kadar mevcuttur. Yumurtada ovoglobülin denilen globülinler vardır. Hayatımızda önemli rol oynarlar: Antikorlar, gama globülin fraksiyonudur ve bağışıklılığı sağlarlar. Kızıl, kızamık, çocuk felci, karaciğer iltihabı gibi hastalıkların tedavisinde bu hastalığa özel globülinler bir başka canlıda üretilerek hastaya verilir (serum olarak).

Basit bir şeker (monosakkarit) olan glukoz (veya glükoz) yaşam için en önemli karbonhidratlardan biridir. Hücreler onu bir enerji kaynağı ve metabolik reaksiyonlarda bir ara ürün olarak kullanırlar. Glukoz fotosentezin ana ürünlerinden biridir ve hücresel solunum onunla başlar.
Adı Yunanca "tatlı" anlamına gelen glukus (γλυκύς) ve kimyada şekerlere verilen "-oz" sonekinden türetilmiştir. Türkçede glikoz, glukozʼdan daha yaygın kullanılmakla beraber kimyasal adlandırma sistemleri bakımından bu hatalıdır. Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği'nin (IUPAC) önerdiği adlandırma kurallarına göre "glikoz", monosakkarit yerine kullanılan bir sözcüktür, glukoz ise burada söz konusu olan şeker türüdür. Kimyada gliko- öneki ile başlayan isimler şekerli bileşiklere aittir, gluko- öneki ile başlayan isimler ise glukozlu bileşiklere aittir. Örneğin glukozitler, glikozitlerin bir alt grubudur. Bu nedenle, bu metinde 'glukoz' kullanılacaktır.
Doğal biçimine (D-glukoz) gıda sanayisinde dekstroz olarak da değinilir. Bu maddede glukozun D-biçimine değinilmektedir (molekülün ayna görüntüsü L-glukoz olarak adlandırılır.
Eğer bu madde veya herhangi bir bilimsel yazıda sadece Glukoz kelimesi geçiyorsa, yani herhangi bir ön ek almamışsa D- ya da L şeklinde, burada bahsedilen D-glukoz. L-Glukoz sentetik olarak sentezlenebilen ama önem bakımından pek önemli olmayan Glukozun bir izomeridir.

Glukoz altı karbon atomu ve bir aldehit grubuna sahip olduğu için aldoheksoz olarak sınıflandırılır. Glukoz molekülü açık halkalı (asiklik) veya halkalı (siklik) biçimli olabilir. Halkalı hali aldehitli C atomu ile C-5 hidroksil grubu arasında molekül içi bir reaksiyon ile bir hemiasetal oluşumunun sonucudur. Suda her iki biçim birbiriyle dengededir ve pH 7'de halkalı biçim coğunluktadır. Beş karbon ve bir oksijenden oluşan halka piran yapısına benzediği için glukozun halkalı biçimine glukopiranoz olarak da değinilir. Halkadaki karbonlardan dördü bir hidroksil grubuna bağlı, beşincisi ise halkanın dışında yer alan ve CH2OH grubu oluşturan altıncı bir karbona bağlıdır.

Glukozun altı optik merkezi vardır, yani teorik olarak glukozun (4²-1) = 15 optik stereoizomere sahip olabilir. Canlı organizmalarda bunların yedisine rastlanır, bunlardan galaktoz ve mannoz en önemlileridir. Bu sekiz izomer (glukoz da sayılırsa) birbirlerinin diastereoizomerleridir ve hepsi D-serisine aittirler.
Glukoz halkalaşınca (anomerik karbon atomu denen) C-1'de bir asimetrik merkez daha oluştuğundan iki halkasal yapı oluşabilir: α-glukoz ve β-glukoz. Aralarındaki yapısal fark, halkadaki C-1'e bağlı hidroksil grubunun yönüdür. D-glukoz Haworth projeksiyonu ile çizildiğinde α, C-1'e bağlı olan hidroksilin halka düzleminin altında olduğu anlamına gelir, β ise üstünde. Mutarotasyon olarak adlandırılan bir süreçte α ve β biçimleri sulu çözeltilde saatler mertebesinde bir sürede birbirlerine dönüşüp sonunda 36:64 gibi bir α:β oranıyla dengeye ulaşırlar.

Glukoz gıda sanayisinde nişastanın enzimatik hidrolizi ile üretilir. Nişasta kaynağı olarak pek çok tarım mahsulü kullanılabilir. Mısır, pirinç, buğday, patates, manyok, ararot, sagu dünyanın çeşitli yörelerinde kullanılır.
Bu enzimatik işlem iki aşamalıdır. Yaklaşık 100 °C'de 1-2 saat boyunca enzim nişastayı 5-10 glukoz birimli küçük karbonhidratlara parçalar. Bu işlemin bazı çeşitlemelerinde nişasta karışımı bir veya birkaç kere 130 °C veya üstünde kısaca ısıtılır. Bu ısıtma nişastanın suda çözünürlüğüne yardım eder, ama enzimi de çalışmaz hâle getirdiği için her ısıtmadan sonra yeniden enzim eklenmesi gerekir.
Şekerleşme (sakkarifikasyon) diye adlandırılan ikinci adımda kısmen hidroliz olmuş nişasta Aspergillus niger mantarından elde edilen glukoamilaz enzimi aracılığıyla tamamen glukoza parçalanır. Tipik reaksiyon şartları pH 4,0-4,5, 60 °C ve %30-35 oranında karbonhidrat konsantrasyonudur. Bu şartlarda 1-4 gün içinde nişastanın %96'dan fazlası glukoza dönüşür. Daha sulandırılmış reaksiyonlarda daha yüksek verim elde etmek mümkündür ama daha büyük bir reaktör ve daha çok su gerektiğinden genelde ekonomik değildir. Elde edilen glukoz süzülerek saflaştırılır ve çok kademeli evaporatör ile yoğunlaştırılır. Katı D-Glukoz tekrarlanan kristelleştirmelerle üretilir.

Canlıların neden fruktoz gibi başka bir monosakkarit değil de glukozu bu kadar yaygın bir şekilde kullandıkları konusunda ancak tahmin yürütülebilir. Glukoz, abiyotik şartlarda formaldehitten oluşabilir, dolayısıyla ilkel biyokimyasal sistemler için kullanıma hazırdı. Gelişmiş organizmalar için daha önemli olan bir özelliği glukozun proteinlerin amino grupları ile reaksiyona girme eğiliminin diğer heksoz şekerlere kıyasla çok daha düşük olmasıdır. Glikasyon adı verilen bu reaksiyon pek çok enzimi ya yavaşlatır ya da tamamen durdurur. Glikasyon reaksiyonunun yavaş olmasının nedeni, glukozun daha az reaktif olan halkasal izomerini tercih etmesidir. Buna rağmen diyabetin uzun dönemli komplikasyonlarının çoğu (örneğin körlük, böbrek yetmezliği, periferal nöropati) protein ve lipitlerin glikasyonundan kaynaklanır.
Glikozilasyon, glukozun katıldığı önemli reaksiyonlardan bir diğeridir.

Glukoz canlılarda çok yaygın bulunan bir yakıttır. Karbonhidratlar insan vücudunun başlıca enerji kaynağıdır, gram başına 4 kilokalori (16 736 Joule, 1 kalori = 4.184 Joule) gıda enerjisi sağlarlar. Karbonhidratların (örneğin nişastanın) yıkımı mono ve disakkaritler sağlar ve bunların çoğu glukozdur. Glikoliz ve bunu izleyen sitrik asit döngüsü yoluyla glukoz sonunda karbon dioksit ve suya oksitlenir ve başlıca ATP şeklinde olmak üzere enerji sağlar. İnsülin ve glukagon hormonları kandaki glukoz seviyesini düzenler. İnsülin hormonu kan şekerini düşürürken glukagon hormonu kan şekerini yükseltir. Diyabet hastalarının pankreası insülin hormonunu yeterince salgılamamaktadır. Aç karnına kanda glukoz seviyesinin yüksek olması diyabet öncesi veya diyabetik bir durumun göstergesidir.

Glukoz proteinlerin üretiminde ve lipit metabolizmasında önemli bir rol oynar. Bitkilerde ve çoğu hayvanda C vitamini (askorbik asit) üretiminin bir öncülüdür.
Glukoz çeşitli önemli bileşiğin sentezinde bir öncül olarak kullanılır. Nişasta, selüloz ve glikojen ("hayvan nişastası") glukoz polimerleri yani polisakkaritlerdir. Sütün başlıca şekeri olan laktoz, bir glukoz-galaktoz disakkaritidir. Önemli bir diğer disakkarit olan sükroz da fruktoza bağlı glukozdur.

Bütün gıdasal karbonhidratlar glukoz içerirler, ya bir polimerin yapı taşı olarak (nişasta ve glikojende olduğu gibi) veya başka bir monosakkaritle birleşik olarak (sükroz ve laktoz gibi). Duodenum ve ince bağırsakta oligo- ve polisakkaritler pankreatik ve bağırsak glikozidazları tarafından monosakkaritlere parçalanırlar. Ardından, glukoz, enterositlerin önce bağırsak tarafındaki (apikal) zarlarındaki taşıyıcılar tarafından, sonra da dolaşım sistemi tarafındaki (bazal) zarlardaki taşıyıcılar tarafından taşınarak kana aktarılır. Glukozun bir kısmı doğrudan beyin ve alyuvarlara giderek onlara yakıt olur, gerisi ise glikojen olarak depolanmak üzere karaciğer ve kaslara ve yağ olarak depolanmak üzere yağ dokulara gider.

EINECS numarası: 200-075-1 (D-glukoz) (İngilizce)
EINECS numarası: 213-068-3 (L-glukoz) (İngilizce)
PubChem numarası:5793 (D-glukoz11 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) (İngilizce)
PubChem numarası:206 (L-glukoz) (İngilizce)

Granülosit, lökositlerin (akyuvarların) bir bölümünü oluşturan çeşitli hücre tiplerine verilen isimdir. Bu ismi almalarının nedeni granülosit hücre tiplerinin sitoplazmalarında bulunan farklı boyama özelliklerine sahip granüllerdir. Bu hücrelere farklı şekillere sahip, çoğunlukla 3 loba ayrılmış biçimdeki, hücre çekirdekleri nedeniyle "polimorfonükleer lökosit" (PMN veya PML) de denir. Yaygın kullanımda polimorfonükleer lökosit tanımı çoğu kez nötrofil granülositini tanımlamak için kullanılır. Nötrofil granülositi, granülosit tiplerinin içinde en çok sayıda bulunanıdır.
Granülositlerin 3 tipi vardır:

Nötrofil granülositi (Nötrofil polimorflar)
Eozinofil granülositi (Eozinofil polimorflar)
Bazofil granülositi (Bazofil polimorflar)
Granülosit tipleri granüllerinin farklı boyalara gösterdiği afiniteye göre isimlendirilir.

Granülositopeni
Granüloma
Lökosit (Akyuvar)
Kan sayımı

Gıda katkı maddeleri, gıdaların rengini, görünüşünü, lezzetini, kokusunu vb. duyusal özelliklerini düzenlemek, besleyici değerlerini korumak, dayanıklılıklarını yani raf ömürlerini artırmak gibi amaçlar doğrultusunda kullanılan kimyasal maddeler olarak tanımlanmaktadır.
Gıda katkı maddelerinin bir alt grubunu oluşturan gıda boyaları, uluslararası Gıda Kodeks Komisyonu (The Codex Alimentarius) tarafından "gıdaya renk vermek veya gıdanın rengini düzenlemek maksadıyla katılan katkı maddesi" olarak tanımlamaktadır. Renk verme özelliğine sahip birçok madde kimyasal yapılarında bulunan farklılıklar nedeniyle farklı kimyasal, fiziksel ve fizikokimyasal özelliklere sahip olabilmektedirler. Bu özellikler onların hangi cins ürünlerde ve hangi amaçla, ne biçimde kullanılacaklarını belirlemektedir. Mevcut durumda uygulanmakta olan gıda işleme tekniklerinin, işlenen gıdaların görünüşleri üzerinde meydana getirmiş oldukları olumsuz etkiler, gıdaların teknolojik nedenlerden dolayı renklendirilmesi gereksinimini ortaya çıkarmaktadır.

Gıda boyası yalnız başına gıda olarak kullanılmayan bir maddedir. Gıda boyaları işlenmiş gıdalara uygulanmakta olup; işleme sonucunda bozulan, kaybolan veya istenmeyen renkler meydana gelmesi sonucunda kullanılmaktadır. Ayrıca gıdalara eklenen bu maddeler, ürünün albenisini artırmak ve daha doğal bir görünüm kazandırarak ürüne olan rağbeti artırmaktadır.
Bazen amaç, kurutulmuş meyvelerin solmuş veya albenisi olmayan kendi doğal renklerine ekleme yapmaktır. Bazen ise Heinz'in piyasaya sürdüğü yeşil ketçap gibi yetişkinlerin tasvip etmemesi (uygun, doğru bulmamak) ancak çocukların dikkatini çekip, ürünü aldırtması gibi etkili olmaktadır.

Gıdalarda boya kullanımı çok eski yıllara dayanmakla beraber kullanılan gıda boyaları tamamen bitkisel kaynaklı olma özelliğini taşımaktaydılar. İlk olarak yaklaşık 3500 yıl önce Mısır'da gıda katkı maddesi amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. İlk olarak kullanılan gıda boyası kattıkları şekerdir. Bu şekere "Khand" adını veren mısırlılar bunu zamanın büyük lideri olan Büyük İskender'e hediye olarak vermişlerdir.
1856 yılında ise William Henry Perkin ise yaptığı çalışmalar sonucunda ilk sentetik gıda boyası olma özelliğini taşıyan "siyah anilini" bulmuştur. Ve böylece sentetik boya çalışmalarının önü açmıştır. 18.yy'da tereyağına safran katılarak rengi cazip hale getirilmiştir. 19.yy'da ise bazı boyalar artık ticari açıdan olumlu etki gördüğünden kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra ABD'nin yapmış olduğu çalışmalarla boyaların gıdalar üzerindeki etkilerine ilişkin ilk yönetmelikleri 1900'lerde yayınlamışlardır. Bu yayınlanan ilk yönetmeik 1906'daki "Federal Gıda ve İlaç Kanunu (FFDCA)"dur. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra  ABD yalnızca 7 tane boyanın kullanımına izin vermiştir. Bunlar; Parlak mavi FCF (E133), İndigo karmin (E132), Hızlı yeşil FCF (Fast green FCF, E143), Eritrosin (E127), Allura kırmızı (E129), Tartrazin (E102), Gün batımı FCF (Sunset yellow FCF, E110)  boyalarıdır. 1907 yılında bu 7 boya için sertifika düzenlenmiştir. Ancak 1938 yılında mevcut kanun değiştirilerek, boya çeşitleri arttırılmıştır. Ayrıca gıdalarda kullanılan tüm gıda boyalarının tahlil yapılması için zorunlu belgelendirmeye gidilmiştir. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 15 Ocak 2025 tarihinde aldığı kararla Eritrosinin gıda ve ağız yoluyla alınan ilaçlarda kullanımına izin verilmeyeceğini açıkladı. Gerekçe olarak erkek laboratuvar farelerinde kansere yol açtığına dair bulgular elde edilen çalışmalar gösterildi.
Kullanımı yaygın olan sentetik boyalar genellikle daha az maliyetlidir ve teknik olarak doğal boyalardan daha üstündür.

Doğal gıda boyaları mikroorganizmaların neden olduğu olaylar sonucunda, bitkisel, hayvansal veya mineral kaynaklı olarak elde edilen gıda boyalarına verilen tanımlamadır.

Doğal özelliği bulunmayan ve laboratuvar ortamında kimyasal sentez yoluyla elde edilen gıda boyalarına " sentetik gıda boyası" denilmektedir. Sentetik gıda boyalarının, doğal gıda boyalarına tercih edilmesinde maliyet farkı etkili olmaktadır. Ayrıca ürüne daha yoğun renk verebilen bu maddeler; ışık, sıcaklık ve pH değişimlerinden daha kolay etkilenmektedir.

Sertifikalı ve sertifikasız adı altında 2 grupta toplanan gıda boylarının yasal tanımı ve gruplandırılması yapılmıştır.
Sertifikalı gıda katkılarının hepsi yapay (sentetik) kaynaklı olup, kendi içinde boyalar ve boyarmaddeler yani pigmentler olarak ikiye ayrılmıştır. Boyalar suda çözünürken, boyarmaddeler yani pigmentler ise suda çözünmemektedirler.
Sertifikasız gıda katkı maddelerinin tümü doğal kaynaklı olma özelliğini taşımaktadır. Bu maddeler 1960 yılında "ABD Gıda- İlaç ve Kozmetik Yasası'nda" yapılan düzenleme  ile sertifikalı boya listesinden çıkarılarak, öncelikli ve sürekli kullanım özelliği önde olan listeye alınmıştır.

Uluslararası kabul görmüş olan her gıda katkı maddesinin bir numarası vardır. Bu yapılan numaralandırma sistemi INS (International Numbering System) tarafından belirlenmekte olup, E kodu olarak geçmektedir. Gıda katkı maddelerinin Avrupa Birliği'nde kullanımına izin verilenleri "Europen" kelimesinin baş harfinden E kodu verilmektedir. Bu verilen kodlar Avrupa Birliği'nin bir alt komitesini oluşturan "Scientific Committee  on Food" (Gıda Bilimsel Komitesi) tarafından belirlenmektedir.
"Türk Gıda Kodeksi Katkı Maddeleri Yönetmeliği'ne" göre, bir gıda maddesinin içindekiler kısmında yazılı olan katkı maddelerinin işlevi ve bu katkı maddelerinin E kodunun belirtilmesi zorunlu tutulmaktadır. Gıda katkı maddelerinin bir grubunu oluşturan aroma vericilerin sayısı çok fazla olduğundan bu gruba Avrupa Birliği tarafından bir E kodu verilmemektedir. Verilen bu numaralandırma Avrupa güvenlik onayını göstermektedir. Ayrıca uluslararası bir numaralandırma sistemi olması farklı dillerde ortak bir bilinçli tüketici olma kolaylığını sağlamaktadır.

(E100 - E199 arası renklendiricilerin cinsi aşağıdaki tabloda verilmiştir.)

Doğal gıda boyaları, tüketilen meyve ve sebzelerinde içinde doğal olarak bulunduğundan, bu grupla ilgili olumsuz bir zararlı etki gözlemlenmemiştir. 
Yapay gıda boyaları ile ilgili en kaygı verici iddia ise, kansere neden olduğuyla ilgili ortaya çıkan iddialardır. Ancak bu iddiayı destekleyecek kanıtlar zayıf olmakla beraber mevcut olan araştırmalara göre, gıda boyalarının tüketilmesinin kansere neden olma olasılığı düşüktür.

Gıda katkıları, gıda endüstrisinin gıdanın üretimi, hazırlanması, ambalajlaması ve/veya depolamasında gıdaya dayanıklık, yoğunluk, renk vermek için katılan madde veya madde karışımlarıdır.
Gıda katkı maddeleri, tadı korumak veya tadını, görünümünü veya diğer özelliklerini artırmak için gıdaya eklenen maddelerdir. Bazı katkı maddeleri yüzyıllardır kullanılmaktadır; örneğin, turşu (sirke ile)yaparak, pastırmada olduğu gibi tuzlayarak, tatlıları koruyarak veya şaraplarda olduğu gibi kükürt dioksit kullanarak gıdaların korunması. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında işlenmiş gıdaların ortaya çıkmasıyla, hem doğal hem de yapay kaynaklı daha birçok katkı maddesi tanıtıldı. Gıda katkı maddeleri, imalat sürecinde, paketleme yoluyla, depolama veya nakliye sırasında dolaylı olarak ("dolaylı katkı maddeleri" olarak adlandırılır) gıdaya verilebilen maddeleri de içerir.
Katkı maddeleri veya onların bozunma ürünleri genellikle gıda içinde kalır. Bazı hâllerde işlem sırasında uzaklaştırılabilir.

Bu katkı maddelerini düzenlemek ve tüketicileri bilgilendirmek için, her katkı maddesine Avrupa'da onaylanmış tüm katkı maddeleri için kullanılan "E numarası" adı verilen benzersiz bir numara verilir. Bu numaralandırma şeması, kullanım için onaylanmış olup olmadıklarına bakılmaksızın, tüm katkı maddelerini  uluslararası olarak tanımlamak için Codex Alimentarius Komisyonu tarafından kabul edilmiş ve genişletilmiştir.
E numaralarının önüne "E" gelir ancak Avrupa dışındaki ülkeler, katkı maddesinin Avrupa'da onaylanmış olsa da olmasa da yalnızca numarayı kullanır. Örneğin, Avrupa'da satılan ürünlere asetik asit E260 olarak yazılır ancak bazı ülkelerde 260 katkısı olarak bilinir. Ek madde 103, alkannin, Avrupa'da kullanım için onaylanmamıştır, bu nedenle E numarası yoktur, ancak Avustralya ve Yeni Zelanda'da kullanım için onaylanmıştır. 1987'den beri Avustralya, paketlenmiş gıdalardaki katkı maddeleri için onaylanmış bir etiketleme sistemine sahiptir. Her bir gıda katkı maddesi adlandırılmalı veya numaralandırılmalıdır. Sayılar Avrupa'dakiyle aynıdır, ancak "E" öneki yoktur.
Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) bu maddeleri "Genel Olarak Güvenli" (GRAS) olarak listeler; Amerika Birleşik Devletleri Federal Düzenlemeler Yasası kapsamında hem Kimyasal Özetler Hizmet numarası hem de FDA düzenlemeleri altında listelenmiştir.

Tüm isimlerin listesi için gıda katkı maddeleri listesine bakınız.

Gıda katkıları birkaç gruba bölünebilirler, bazı örtüşme olsa da bazı katkı maddeleri birden fazla etki gösterir. Örneğin, tuz hem bir koruyucu hem de bir taddır.

Besleyici değerlerini arttırıcılar: Vitaminler, mineraller, aminoasitler ve aminoasit türevleri gıdaların besleyici değerlerini artırmak için kullanılır.
Kalınlaştırıcılar: Nişasta ve diğer kalınlaştırıcılar gıdanın hacmini artırmak için, daha düzgün ve göze daha hoş görünen bir kıvam elde etmek için kullanılır. Örneğin hazır pudingleri istenilen kıvamda katılaştırmak, meyveli yoğurtlara daha akıcı bir yumuşaklık vermek için katılaştırıcı kullanılır.^Algin salata sosunu koyulaştırmak için cilt kremlerininin kıvamını düzenlemekte sıklıkla kullanılan bir katılaştırıcıdır. Daha ucuz meyveli yoğurt elde etmek için üreticilerin uyguladığı yöntemlerden biri, yoğurdun içindeki meyvenin yanında, renk ve aroma maddesiyle meyve görünümü verilmiş mısır nişastası da kullanmaktır.
Emülasyonlaştırıcı ve stabilizatörler: Emülasyonlaştırıcılar, yağ ve su gibi normal halde birbirini kesen ürünleri birbirine karıştırmakta kullanılır. Stabilizatörler de bu normalde kimyasal olarak ayrışmaya meyilli ürünlerin üretim zinciri boyunca ayrışmadan aynı kıvam içinde mevcut olmalarını sağlar.
Yüzey düzenleyiciler: Sıvıların yüzeylerinde köpürmeyi sağlayan ya da gerekirse köpürmeyi engelleyen, yüzeye parlak ya da mat bir görünüm veren ya da yüzeyi koruyan katkı maddeleridir. Salata soslarında ve hazır içeceklerde sıklıkla kullanılır.
Renk maddeleri: Gıda teknolojisiyle uzaktan ilgisi olmayan bir kişi bile turkuaz renkli gazozlu içeceklerin içindeki maddelerin doğal olmadığını anlayabilir. Ama daha doğal renklerdeki birçok gıda da da renklendirici madde kullanılmaktadır. Antep fıstıklı dondurmanın yemyeşil olması gerektiğini zannedebiliriz. Oysa Antep fıstığı karıştırılmış dondurmanın doğal rengi grimsi açık yeşildir. Ama birçoğumuz fıstıklı dondurmayı yemyeşil görmeye alışık olduğumuz için gerçek rengini bilmiyoruz bile. Bu yapay renk E141 ve E100 renk maddelerinin ıspanakla karıştırılmasıyla elde edilmiş bir renktir.
Tatlandırıcılar: Şeker dışında 13 farklı yapay madde tatlandırıcı olarak kullanılır. Yılda dünyada 15bin ton tatlandırıcı yapay madde tüketilmektedir. Bu maddelerden en tanınmışı aspartamdır. Gıda endüstrisi her yıl 1 milyar dolarlık aspartam satın almaktadır. Diğer tatlandırıcılara örnek olarak sakarin ve HFCS verilebilir. Tatlandırıcılar günümüzde jambon, ekmeğe sürülebilen peynirler gibi tatlı olarak algılamadığımız gıdaların içinde de yer almaktadır.
Tat artırıcılar: Hazır gıdaların tadı işlem ve bekletme sırasında azalabilir. Böyle azalmalar pigmentler, tat ve koku bileşikleri ile düzeltilebilir veya yeniden ayarlanabilir. Yağların oksidasyonundan kaynaklanan tat bozulmaları antioksidanlarla giderilebilir (bastırılabilir). Gıda yapısı mineraller veya polisakkaritler katmakla ve birçok başka şekillerde istenen özelliklere kavuşturulabilir. Özellikler et, balık ve tavuk gibi et ürünleri hazırlandıktan sonra tat artırıci maddelerle iyileştirilir. En bilinen tat artırıcı madde mono-sodyum-glutamat'tır.
Aroma maddeleri: Bu grup 4500 değişik aroma maddesiyle çeşit bakımından en yüksek varyasyona sahip katkı maddesi grubudur. Doğal bir tadı yapay şekilde elde etmekte kullanılır. Aroma maddeleri en kontrolsüz kullanılan katkı maddeleridir. Avrupa Birliği gıda yönetmeliğince katkı maddesi olarak bile ele alınmayan bu maddelerin herhangi bir E-numarası da yoktur.
Gıdaların raf ömrünü artırıcı konserve maddeleri: Şimdiki gıda üretim ve dağıtım şekli gıdaların raf ömrünü artırmak yönündedir. Üstelik dünya üretim durumu mümkün olduğu kadar bozulmaların önüne geçmeyi yani korumayı gerektirmektedir. Raf ömrünü uzatma, mikrofloranın büyümesine etki eden katkıları kullanmak ve istenmeyen kimyasal ve fiziksel değişmeleri geciktirici ve bastırıcı aktif ajanlar kullanmakla oluşturulur.
Gıda katkıları ve onun parçalanma ürünlerinin kullanıldıkları miktarlarda kesinlikle zehirsiz olmaları gerekir. Bu zehirsizlik; akut, kronik, özellikle kanserojenik potansiyel, mutajenik etkileri kapsamalıdır. Genellikle katkılar yalnız besleyici değer ve tadı etkileyici değeri artırmak için veya işlem sırasında gerekli olduğu zaman kullanılır. Katkıların kullanılması ülkelerin çoğunda gıda, ilaç ve sağlığı koruma idareleri tarafından düzenlenir. Düzenlemeler ülkeden ülkeye değişir. Hepsinde toksikolojik ve teknolojik uygulamalar açısından uyum mevcuttur. En önemli katkı maddeleri grupları aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

1965 yılında kullanılan katkı maddelerinin toplam katkı maddeleri içinde miktarları:

Dipnotlar

Kitaplar
Prof. Dr. Halit Keskin; Besin Kimyası (I-II), İ.Ü. Yayınları, (İstanbul, 1987)
H.D. Belitz, W. Grosch; Food Chemistry, Springer Verlag (Berlin, Heidelberg, New York, Paris, Londra, Tokyo, 1987)
Richard A. Larson; Naturally Occuring Antioxidants, Boca Raton (Lewis Publishers, 1997)
Fereidoon Shahidi; Natural Antioxidant: Chemistry, Health Effects and Applications, Champaigh, III (AOCS Press, 1997)
Andreas M. Papas; Antioxidant STATUS, Diet, Nutrition and Health, Boca Raton (CRC Press, 1999)
Özgür Mahmure; Türev Spektrofotometrik Yöntem ile Askorbik Asit Tayini, Yıldız T. Üniv. (İstanbul, 1992)
Association of Official Analytical Chemists, sayfa:1076 (Fifteenth edition, 1990, Arlington, Virginia 22201 ABD)

Haloalkanlar (halojenoalkanlar ya da alkil halojenürler olarak da bilinir), bir ya da daha fazla halojen içeren alkanlardan türetilen bir kimyasal bileşikler grubudur. Ayrım genellikle yapılmamasına rağmen, halokarbonlar genel sınıfın bir alt kümesi olarak kabul edilirler. Haloalkanlar yaygın şekilde ticari olarak kullanılmaktadır ve birçok kimyasal ve ticari isim altında bilinmektedirler. Bunlar; alev geciktiriciler, yangın söndürücüler, soğutucular, iticiler, çözücüler ve farmasötik maddeler olarak kullanılmaktadır. Ticari olarak yaygın kullanımı nedeniyle, birçok halokarbonların aynı zamanda ciddi kirleticiler ve toksinler olduğu gösterilmiştir. Örneğin, kloroflorokarbonların ozon tabakasının incelmesine yol açtığı gösterilmiştir. Metil bromür tartışmalı fümiganttır. Sadece klor, brom ve iyot içeren haloalkanlar ozon tabakasına tehdit oluşturmaktadır. Florlu uçucu haloalkanlar ise teoride sera gazları aktivitesine sahiptir. Metil iyodür, doğal olarak oluşan bir maddedir ve ozon tabakasına zarar verici özellikleri yoktur. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı tarafından ozon tabakasına zarar verici gaz olmadığı bildirilmiştir. Haloalkan veya alkil halojenürler "R-X" genel formülü ile gösterilirler. Burada R; bir alkil ya da yer değiştirmiş bir alkil grubudur ve X; bir halojendir (F, Cl, Br, I).

Hidrobiyoloji, sudaki yaşam ve yaşam süreçlerinin bilimidir. Modern hidrobiyolojinin çoğu ekolojinin bir alt disiplini olarak görülebilir, ancak hidrobiyoloji alanı taksonomi, ekonomik ve endüstriyel biyoloji, morfoloji ve fizyolojiyi içerir. Ayırt edici tek yön, tüm alanların suda yaşayan organizmalarla ilgili olmasıdır. Çalışmaların çoğu limnoloji ile ilgilidir ve lotik sistem ekolojisi (akan sular) ve lentik sistem ekolojisi (durgun sular) olarak ikiye ayrılabilir.

Mevcut araştırmaların önemli alanlarından biri ötrofikasyondur. Mikrobiyal döngü, alg patlamalarını etkileme mekanizması, fosfor yükü ve göl devri dahil olmak üzere plankton topluluğundaki biyotik etkileşimlere özel önem verilmektedir. Bir diğer araştırma konusu da dağ göllerinin asitleşmesidir. Asit yağmurları ve gübreleme ile bağlantılı olarak nehirlerin, göllerin ve rezervuarların suyunun iyonik bileşimindeki değişiklikler üzerine uzun vadeli çalışmalar yürütülmektedir. Mevcut araştırmaların bir amacı da su kalitesi yönetimi ve su temini için önemli olan rezervuarlardaki ekosistemin temel çevresel işlevlerinin aydınlatılmasıdır.
Hidrobiyologların ilk çalışmalarının çoğu, kanalizasyon arıtma ve su arıtmada kullanılan biyolojik süreçler, özellikle de yavaş kum filtreleri üzerine yoğunlaşmıştır. Tarihsel olarak önemli diğer çalışmalar, suları destekledikleri biyotik topluluklara göre sınıflandırmak için biyotik indeksler sağlamaya çalışmıştır. Bu çalışma günümüzde Avrupa'da AB su çerçeve direktifi için su kütlelerinin değerlendirilmesine yönelik sınıflandırma araçlarının geliştirilmesinde devam etmektedir.

Hidronyum (H3O) ;IUPAC'te adlandırılması oksonyum şeklindedir. Bir molekülünde 3 hidrojen ve 1 oksijen atomu bulunur. Hidronyum iyonu, (H3O) asitler suda çözündüklerinde açığa çıkan katyondur. Aynı zamanda asitleri bazlardan ayırmada kullanılır. (Brønsted-Lowry asit-baz teorisi)Bir asit suda çözündüğü zaman hidronyum katyonu ortaya çıkar. Bazı asit çözünme tepkimelerinde kolaylık olması amacıyla (H+) iyonu şeklinde de gösterilse de doğru kullanımı (H3O) şeklindedir. pH'ın belirlemesinde kullanılır. Eğer çözünen maddenin [H+] konsantrasyonu ile [OH-] eşitse o madde nötrdür.
H 2 O ⇌OH- + H 3 O +
Hidronyum, suyun proton bombardımanına tutulmasıyla oluşur. Bir asit çözeltisindeki hidronyum iyonu konsantrasyonu ne kadar fazlaysa o kadar kuvvetli asittir ve hidronyum konsantrasyonu fazla olan asit hidronyum derişimi az olan aside göre pH tablosunda sıfıra daha yakındır. pOH tablosunda ise 14'e daha yakındır (25 °C sıcaklık ve 1 atm/760mmHg/100kPA basınçta geçerlidir). Sıcaklık artıkça 14'ten daha küçük değerler alabilir, onun için bir genelleme yapamamakla birlikte sıcaklığın 25 °C olduğu koşullarda pH ve pOH tablosu 0-14 değer aralığındadır. pH değeri [H+]'nın -logaritmasıyla bulunur, pOH değeri ise [OH-]'nin -logaritmasıyla bulunur.
25 °C sıcaklık ve 1 atm (760 mmHg) basınçta
pH + pOH = 14

[H+][OH-]=10/100000000000000

Hidrosfer (Yunanca ōρ hydōr, "su" ve σφαῖρα sphaira, "küre"), su küre demektir. Bir gezegenin veya doğal uydunun yüzeyinde, altında ve üstünde bulunan birleşik su kütlesine verilen isimdir. Dünya'nın hidrosferi yaklaşık 4 milyar yıldır var olmasına rağmen şekil değiştirmeye devam etmektedir. Bu durum, deniz taban yayılması ve kara ile okyanusları yeniden düzenleyen kıtaların kayması nedeniyle gerçekleşmektedir.
Dünya üzerinde 1,386 milyon km3 (333.000.000 km3) su olduğu tahmin edilmektedir. Bunlar, yer altı suyu, okyanuslar, göller ve akarsularda sıvı ve donmuş formlarda bulunan sulardan oluşmaktadır. Tuzlu su bu miktarın %97,5'ini oluştururken, tatlı su ise %2,5'ini oluşturmaktadır. Bu tatlı suyun %68,9'u Kuzey Kutbu, Antarktika ve dağ buzullarında buz ve kalıcı kar örtüsü şeklindedir. %30,8'i taze yeraltı suyu şeklinde bulunur. Yeryüzündeki tatlı suyun sadece %0,3'ü kolayca erişilebilir göllerde, rezervuarlarda ve nehir sistemlerinde bulunmaktadır.

Dünya hidrosferinin toplam kütlesi yaklaşık 1,4 × 1018 tondur. Dünya toplam kütlesinin yaklaşık %0,023'ünü oluşturmaktadır. Herhangi bir zamanda, yaklaşık 20 × 1012 tonu, Dünya atmosferinde su buharı şeklinde bulunmaktadır. 361 milyon km2lik (139,5 milyon mil2) bir alan olan Dünya yüzeyinin yaklaşık %71'i okyanusla kaplıdır. Dünya okyanuslarının ortalama tuzluluğu, deniz suyunda kilogram başına yaklaşık 35 gram tuzdur (%3,5).
Hidrosferin kalınlığı deniz seviyesine göre +3810 m (Titikaka Gölü) ile -11033 m (Mariana Çukuru) arasında değişir. Dünya'nın %71'ini Hidrosfer, %29'unu karalar oluşturur. Kuzey Yarım Kürede %61'i Hidrosfer, %39'u kara iken, Güney Yarım Kürede %81'i Hidrosfer, %19'u karalar şeklindedir. Hidrosfer, canlıların yaşam kaynağıdır. Hidrosfer üzerinde birçok okyanus akıntısı etkilidir. Bunlardan en çok bilinenler Gulf Stream okyanus akıntısı ve Labrador okyanus akıntısıdır.
Hidrosfer üzerindeki 3 büyük okyanusun yüzölçümü:

Büyük Okyanus (Pasifik): 180.000.000 km2
Atlas Okyanusu (Atlantik): 106.000.000 km2
Hint Okyanusu: 75.000.000 km2

Su döngüsü, suyun bir durumdan veya bir rezervuardan diğerine aktarılmasını ifade eder. Rezervuarlar arasında atmosferik nem (kar, yağmur ve bulutlar), akarsular, okyanuslar, nehirler, göller, yeraltı suyu, yeraltı akiferleri, kutup buz kapakları ve doymuş toprak bulunmaktadır. Güneş enerjisi, ısı, ışık (güneşlenme) ve yerçekimiyle, bir durumdan diğerine geçişi saatler hatta binlerce yıl sürmektedir. Çoğu buharlaşma okyanuslardan gelir ve dünyaya kar veya yağmur olarak geri döner.

Süblimasyon, kar ve buzdan buharlaşmayı ifade eder. Terleme, suyun dakikalar boyunca ağaçların gözenekleri ve stomalarından çıkışını ifade eder. Hidrologlar tarafından kullanılan Evapotranspirasyon terimi; terleme, süblimasyon ve buharlaşma süreçleriyle ilişkili bir terimdir.
Marq de Villiers, hidrosferi, içinde suyun bulunduğu kapalı bir sistem olarak tanımladı. Hidrosfer karmaşık, karışık, birbirine bağımlı, her yere yayılmış, kararlı ve “Yaşamı düzenlemek için özel olarak tasarlanmış gibi görünmektedir.”:26 De Villiers, “Yeryüzünde bulunan toplam su miktarının jeolojik zamanlar boyunca neredeyse hiç değişmediğini iddia eder. Su kirlenebilir, suistimal edilebilir veya yanlış kullanılabilir ancak ne tekrar yaratılır ne de yok edilir, sadece göç eder. Su buharının uzaya kaçtığına dair bir kanıt yoktur. ”:26
"Her yıl dünyadan 577.000 km3 su eksilmektedir. Bu suyun okyanus yüzeyinden buharlaşması (502.800 km3), karalarda ise (74.200 km3 ) su buharlaşmaktadır. Aynı miktarda su atmosferik yağış ile okyanusta 458.000 km3, karalarda ise 119.000 km3 olarak düşmektedir. Arazi yüzeyinde ki yağış ve buharlaşma arasındaki fark (119.000 - 74.200 = 44.800 km3 / yıl)'dır. Dünya nehirlerinin toplam akışı (42.700 km3/ yıl) ve yeraltı suyunun doğrudan okyanusa akışı(2100 km3 / yıl) insanların yaşamsal gereksinimlerini ve ekonomik faaliyetlerini destekleyen başlıca tatlı su kaynaklarıdır. ”

Okyanusa düşen yağışlarla döngü tamamlanır ve yeni bir döngüye başlamak için hazır hale gelir. Yağış toprağa düştükten sonra sızma (infiltrasyon) olarak ifade edilen işlemle su ya zeminin içine süzülür, ya yüzeysel akışa geçer ya da hızlıca buharlaşarak atmosfere karışır.Yer altına süzülen ya da akışa geçen suların bir kısmı bir yolunu bularak topraktan, göllerden ve akarsulardan buharlaşarak atmosfere geri döner.
Toprağın içine süzülen suların bir kısmı bitkiler tarafından kullanılarak daha sonra "terleme" ya da "transpirasyon "işlemiyle atmosfere bırakılır.
Başlangıçta akış geniş ince bir tabaka şeklinde akar buna "sığ akış" denir. Kısa bir mesafeden sonra, akım iplikleri oluşur ve daha sonra bunlar gelişerek derecik olarak ifade edilen kanallara dönüşür.
Bir akarsuyun suyunu topladığı alana drenaj havzası denir.
Nehir sistemleri; katı madde üretimi, katı madde taşınım ve katı madde birikimi olmak üzere üç ana kısımdan oluşur.
Akarsuyun hızını belirleyen faktörler; gradyan (akarsuyun kanal eğimi), en kesit şekli, boyutu, kanal pürüzlülüğü ve akarsu debisidir. Genellikle eğim ve pürüzlülük mansaba doğru azalırken, genişlik, derinlik, debi ve hız artmaktadır.
Akarsuların hızı yavaşladığında yeterlilik azalır ve taşıdıkları katı maddeler çökelerek depolanır. Akarsu çökellerine alüvyon, kanallarda birikenlere çökelme bandı, taşkın bölgelerinde birikenler doğal sedde, akarsu ağzındaki birikintiler ise delta ya da alüvyon yelpazesi olarak adlandırılır.
Akarsu kanalları iki kısımdan oluşur; kaya tabanlı kanallar ve alüvyon kanallar.
Akarsu vadileri için birçok sınıflandırma tipi olmasına rağmen, en yaygın olanları; dar v şeklindeki vadiler ve düz tabanlı vadilerdir.

Yer altı suları insanların kolayca kullanabildikleri en büyük temiz su rezervuarlarıdır. Jeolojik olarak, yer altı sularının çözünmesiyle mağara ve düdenler oluşur. Yer altı suları aynı zamanda akarsuların dengeleyici unsurudur.
Her gün Amerika Birleşik Devletleri'nde yaklaşık 349 milyar galon temiz su kullanılmaktadır. Bunun yaklaşık 79 milyar galonu ya da toplam %23'ü yer altı suyundan sağlanmaktadır. Diğer tüm kullanım alanlarına kıyasla, yer altı sularının büyük bir kısmı tarımda kullanılmaktadır.
Yer altı suyu, doygun yer altı zonlarında kayaçların ve sedimanların boşluklarını tamamen dolduran sudur. Bu, zonun üst sınırını su tablası oluşturmaktadır. Doygun olmayan bölge su tablasının üzerinde yer alır. Burada bulunan zemin, sediman ve kayaç suya dolgun değildir.
Akarsular ve yer altı suları arasındaki betkileşim üç farklı yoldan gerçekleşir: Akarsular yer altı suyunun akımından beslenir ve akarsu yatakları boyunca sularını kaybeder veya yer altı sularını beslerler ya da her iki şekilde oluşur. Bazı bölümlerinde hem su kazanır hem de su kaybederler.
Bir malzeme içinde depolanan su miktarı malzemenin porozitesine bağlıdır. Bir malzemenin geçirgenliği (birbirine bağlı gözenekler arasındaki bir akışkanın geçebilme yeteneği) yer altı suyunun hareketini kontrol eden en önemli faktörlerden biridir.
Çok küçük gözeneklere sahip malzemeler (kil gibi) yer altı suyunun hareketini engeller ya da önler. Bu yapılara akitard adı verilir. Akiferler, serbestçe yer altı suyunu yayan, geçirimli ve kum gibi büyük gözeneklere sahip malzemelerden oluşur.
Yer altı suyunun akış hızını etkileyen temel faktörler; su tablası eğimi (hidrolik eğim) ve akiferin (hidrolik iletkenlik) geçirgenliğidir.
Su tablası toprak yüzeyi ile kesiştiğinde kaynak oluşur ve doğal yer altı suyunun akışı ile sonuçlanır. Suya doygun zonlar içinde açılan kuyular, yer altı suyunu dışarı çeker ve su tablası içinde çöküntü konisi olarak bilinen konik çöküntü oluşmaktadır. Su, başlangıçta karşılaşılan su seviyesi üstüne yükseldiğinde artezyen kuyular meydana gelir.
Yer altı suları derinlerde dolaştığında ısınır. Fakat bu sıcaklık artarsa su sıcak bir kaynak olarak ortaya çıkar. Yer altı odalarında yer altı suyu ısındığında gayzer meydana gelir, genişler ve suyun bir kısmı hızlı bir şekilde gayzerin patlamasına sebep olan buhara dönüşür. Gayzerler ve sıcak kaynakların ısı kaynağı magmatik kayaçlardır.

Su yaşamın temel bir gerekliliğidir. Dünya'nın 2 / 3'ü su ile kaplıdır. Dünya'ya mavi gezegen veya su gezegeni de denir. Hidrosfer atmosferin mevcut varlığında önemli bir rol oynar. Okyanuslar bu açıdan önemlidir. Dünya oluştuğunda, Merkür'ün atmosferine benzer şekilde, hidrojen ve helyum açısından zengin çok ince bir atmosfere sahipti. Daha sonra hidrojen ve helyum gazları atmosferden atıldı. Dünya soğuduğunda açığa çıkan gazlar ve su buharı bugünkü atmosferi oluşturdu. Volkanlar tarafından salınan diğer gazlar ve su buharı da atmosfere girdi. Dünya soğudukça atmosferdeki su buharı yoğunlaştı ve yağmur yağdı. Atmosferik karbondioksit yağmur suyunda çözüldüğünde atmosfer daha da soğudu. Bu durum su buharının yoğunlaşmasına ve yağmur olarak düşmesine neden oldu. Bu yağmur suları Dünya yüzeyindeki çöküntüleri doldurdu ve okyanusları oluşturdu. Bunun yaklaşık 4000 milyon yıl önce meydana geldiği tahmin edilmektedir. İlk yaşam formları okyanuslarda başladı. Bu organizmalar oksijen solumamışlardır. Daha sonra, siyanobakteriler geliştiğinde, karbondioksidin gıda ve oksijene dönüştürülmesi süreci başlamıştır. Sonuç olarak, Dünya atmosferinin diğer gezegenlerden oldukça farklı bir yapıya sahip olması, yaşamın Dünya'da gelişmesine izin vermiştir.

Igor A. Shiklomanov'a göre, okyanus sularının tamamen doldurulması ve yenilenmesi 2500 yıl, permafrost ve buz için 10.000 yıl, derin yer altı suyu ve dağlık buzullar için 1500 yıl, göllerde 17 yıl ve nehirlerde 16 gün sürmektedir.

"Özel Su kullanılabilirliği, kişi başına düşen tatlı su miktarından (kullanımdan sonra) geriye kalandır." Tatlı su kaynakları, alan ve zaman açısından eşit olmayan bir şekilde dağılır ve aynı bölgede aylar içinde sellerden su kıtlığına bir geçiş yaşanmaktadır. 1998 yılında toplam nüfusun %76 kişi başına yıllık 5 bin m3ten az bir su bulunmaktaydı. 1998 yılından itibaren, küresel nüfusun %35'i "Çok düşük veya su kıtlığına neden olacak düzeyde su kaynaklarıyla" yaşadı. Shiklomanov, 2025 yılından itibare

Hormon, (Yunanca, Grekçe: ὁρμῶν, "harekete geçirmek,uyarmak, canlandırmak" fiilinden gelir), çok hücreli organizmalarda fizyoloji ve davranışı düzenlemek için karmaşık biyolojik süreçler yoluyla uzak organlara veya dokulara gönderilen sinyal molekül sınıfıdır.
Hormonlar hayvanların, bitkilerin ve mantarların doğru gelişimi için gereklidir. Hormonun geniş tanımı (üretim yerinden uzakta etkilerini gösteren bir sinyal molekülü) nedeniyle, çok sayıda molekül türü hormon olarak sınıflandırılabilir. Hormon olarak kabul edilebilecek maddeler arasında eikozanoidler (örn. prostaglandinler ve tromboksanlar), steroidler (örn. östrojen ve brassinosteroid), amino asit türevleri (örn. epinefrin ve oksin), protein veya peptitler (örn. insülin ve CLE peptitleri) ve gazlar (örn. etilen ve azot monoksit) bulunur.

İç salgı bezlerinden kana geçen ve organların işlemesini düzenleyen adrenalin, insülin, tiroksin vb. fizyolojik etkisi olan maddelerin genel adı olarak tanımlanmaktadır.
Hormonlar; klasik anlamda endokrin organlar diye bilinen hipofiz, böbrek üstü bezleri, tiroit, paratiroit, gonatlar gibi kanalsız iç salgı bezlerinde sentez edilen ve kanla taşınarak gittikleri belli hedef doku hücrelerinde etki gösteren organik bileşiklerdir. Fakat klasik hormon tanımına uymayan, ama hormon etkisi gösteren bileşikler de vardır. Hipotalamik düzenleyici hormonlar, antidiüretik hormon, oksitosin, prostaglandinler, gastrin, sekretin, somatostatin, anjiotensin örnek verilebilir.
Hormonların kimyasal yapıları heterojendir. Kimyasal yapılarına göre dörde ayrılırlar; peptid veya protein yapısındaki hormonlar, amino asit türevi hormonlar, steroid hormonlar, eikozanoidler.
Hormonların, biyolojik etkinlikleri için düşük konsantrasyonları yeterlidir; serumda nmol, pmol düzeylerinde bulunurlar; serum düzeyleri ancak çok hassas metotlarla ölçülebilir. Serum hormon düzeyini ölçmek için sık kullanılan bir metot RIA'dir. Hormonların hepsi uyarıcı değildir; bazıları inhibitör etkilidir. Örneğin somatostatin, diğer bazı hormonların sekresyonunu azaltır; adrenalin, bazen stimulatör bazen inhibitör etkilidir. Hormonların sekresyon hızı sabit değildir; hormona duyulan gereksinim ve hormonun inaktivasyon hızı ile düzenlenir.
Hormonların bazıları depolanma özelliği gösterir. Katekolaminler (adrenalin ve noradrenalin), adrenal medulla ve sinir uçlarında hormon-kromogranin a-ATP kompleksi şeklinde depolanırlar; tiroit hormonları, tiroit bezinde depolanırlar. Steroid hormonlar depolanma özelliği göstermezler. Hormonlar, dolaşımda serbest veya transport proteinlere bağlı olarak bulunurlar; peptit yapıda hormonlar ve katekolaminler serbest formdadırlar, steroidler ve tiroit hormonları transport proteinlere bağlı olarak taşınırlar. Hormonun sadece serbest formu biyolojik olayları regüle edebilir. Hormonların bazı etkileri, büyüme faktörleri, histamin, serotonin gibi bazı biyolojik aktif maddeler tarafından gösterilebilir ki endokrin organlardan salgılanmayan fakat hormon etkisi gösteren böyle maddeler doku hormonları olarak adlandırılırlar.
Hormonların başlattıkları yanıt uzun sürelidir; hormon ortadan kaybolduktan sonra da devam eder.
Hedef dokuların hormona fizyolojik yanıtı, yaş ve genetik yapıya bağlıdır.

Hipotalamik düzenleyici hormonlar, hipotalamusta sentez edilirler, hipofizer portal sistem vasıtasıyla taşınırlar ve kısa mesafedeki hipofizin sekretuvar hücrelerini etkilerler. Antidiüretik hormon (ADH) ve oksitosin; hipotalamusta sentez edilirler, nöronlarla hipofize taşınırlar ve gerektiğinde salgılanmak üzere burada depolanırlar. Prostaglandinler; hemen hemen tüm dokularda sentezlenirler, yakında veya uzakta etkili olurlar. Gastrin, sekretin, somatostatin gibi bazı hormonlar gastrointestinal sistemin spesial hücrelerinde sentezlenirler, lokal diffüzyonla parakrin etki gösterirler. Anjiotensin, karaciğer kökenli prekürsörden spesifik enzimatik etki ile oluşur.

Hormonlar; metabolizmanın, su ve elektrolit alışverişinin, büyümenin, seksüel gelişimin ve seksüel fonksiyonların regülatörleri olarak hayati öneme sahiptirler. Hormonların yokluk, azlık ve fazlalıkları çeşitli hastalık belirtilerine yol açar; bazılarının yokluğu ölüme neden olur. Bu nedenle hekimlikte bir endokrin organın hipofonksiyonunu veya bir hormonun eksikliğini zamanında saptayarak eksik hormonu yerine koymak önemlidir.
Bir endokrin organın hiperfonksiyonu da hastalık belirtilerine neden olabilir. Hormon üretiminde patoloji, kandaki hormon miktarının veya karakteristik hormon yıkılım ürünlerinin kantitatif tayini ile saptanabilir. Ayrıca kan plazmasındaki inorganik veya organik maddelerin normal konsantrasyonlarında değişiklik de ilgili maddenin metabolizması üzerine etkili hormonun etkisindeki patolojileri tanımaya yardımcı olur.
Bir hormonun azlığında veya yokluğunda, buna karşı gelen hayvansal organdan saf halde hazırlanan hormonun verilmesi suretiyle tedavi mümkündür. Bu durumda genellikle hayat boyunca süren devamlı tedavi yapılması gerekir. Hormon tedavisinde, protein yapısındaki hormonların parenteral yani enjeksiyon gibi sindirim yolu dışı bir yoldan verilmesi zorunluluğu vardır; çünkü, protein yapısındaki hormonların ağız yoluyla alınması halinde, sindirim kanalında parçalanmaları ve emilmemeleri söz konusudur.
Evcil hayvanlarda verim kabiliyetinin ve büyüme hızının önemli ölçüde artması, endokrin sistem aktivitesinin yüksekliği ile paralel seyreder.

Hormonların salgılandıkları yerler aynı olabilir.

Hipotalamus hormonları
Supraoptik paraventriküler çekirdekte oluşanlar: Antidiüretik hormon ve oksitosin. ADH ve oksitosin, hipotalamusun supraoptik paraventriküler çekirdeğinde oluştuktan sonra nörofizin denilen taşıyıcı proteinlere bağlanırlar, aksonlar boyunca hipofiz arka lobuna taşınırlar ve gerektiğinde salıverilmek üzere burada depolanırlar.
Adenohipofiz hormonlarının sekresyonunu düzenleyen hormon veya faktörler: Kortikotropin salgılatıcı hormon, TSH salgılatıcı hormon(TRH), gonadotropin salgılatıcı hormon, büyüme hormonu salgılatıcı hormon, somatostatin, prolaktin inhibe edici hormon.
Hipofiz hormonları
Ön lop hormonları: Follikül stimüle edici hormon, Lüteinize edici hormon, Prolaktin, Adrenokortikotrop hormon (ACTH), Tiroit stimüle edici hormon (TSH), Büyüme hormonu.
Arka lop hormonları: Antidiüretik hormon ve Oksitosin.
Epifiz (pineal bez) hormonu: Melatonin.
Timus hormonları: Timozinler.
Tiroit hormonları: Tiroksin (T4), triiyodotironin (T3), Kalsitonin
Paratiroit hormonu: Parathormon (PTH, PH). Paratiroit hormonu ve kalsitonin, hormon olarak da kabul edilen 1,25-dihidroksikolekalsiferol (Aktif vitamin D3) ile birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını etkileyen hormonlar olarak bilinirler.
Pankreas hormonları: İnsülin, glukagon.
Böbrek üstü bezi (sürrenal) hormonları
Korteks hormonları: Kortizon, Kortizol, Kortikosteron, aldosteron), androstenedion, Dehidroepiandrosteron (DHEA).
Medülla hormonları: Katekolaminler (Adrenalin, Noradrenalin).
Cinsiyet bezleri hormonları
Erkek cinsiyet hormonları: Androjenler (Testosteron, Dehidroepiandrosteron (DHEA), Androstenedion).
Dişi cinsiyet hormonları: Östrojenler, Progestron.
Doku hormonları: Eikozanoidler, gastrin, sekretin gibi bazı gastrointestinal polipeptidler.

Hormonların kimyasal yapıları heterojendir. Dörde ayrılırlar.

Peptid veya protein yapısındaki hormonlar: Tirotropin salıverici hormon (TSH, TRF) ve diğer hipotalamus hormon veya faktörleri, adrenokortikotropik hormon (ACTH, kortikotropin) ve diğer hipofiz ön lop hormonları, arka lop hormonları, antidiüretik hormon (ADH, vazopressin), oksitosin, insülin, glukagon, parathormon, kalsitonin, hormon olarak kabul edilen gastrointestinal polipeptitler, peptit veya protein yapısında hormonlardır.
Amino asit türevi hormonlar: Katekolaminler (adrenalin, noradrenalin, dopamin), tiroit hormonları (tiroksin, triiyodotironin), amino asit türevi hormonlardır.
Steroid hormonlar: Glükokortikoidler (kortizol, kortizon), aldosteron, cinsiyet hormonları (östrojenler, progesteron, testosteron), steroid yapıda hormonlardır.
Eikozanoidler: Prostaglandinler, lökotrienler, tromboksanlar, eikozanoid yapıda hormonlardır.

Hormon salgılanmasının düzenlenmesi, feedback düzenlenme ve sinir sistemi ile olur. Hormon salgılanmasının sinir sistemi ile düzenlenmesi pek çok hormon için geçerlidir.

Hormon salgılanmasının feedback düzenlenmesi, kandaki kimyasal maddelerle ve tropik hormonlar ile olabilir. Hormon salgılanmasının kandaki kimyasal maddelerle feedback düzenlenmesinin iki güzel örneği, parathormon salgılanmasının plazma Ca2+ düzeyi ile düzenlenmesi ve insülin salgılanmasının plazma glukoz düzeyi ile düzenlenmesidir.
Plazma Ca2+ düzeyinin düşmesi durumunda paratiroit bezleri bunu algılar ve uyarılarak parathormon salgılamayı artırırlar; sonuçta plazma Ca2+ düzeyi normal değere yükseltilmeye çalışılır. Plazma Ca2+ düzeyinin düşmesi paratiroit bezlerinin uyarılmasına ve parathormon salgılanmasının artışına neden olur. Plazma Ca2+ düzeyinin yükselmesi de parathormon salgılanışını baskılar.
Plazma glukoz düzeyinin yükselmesi durumunda pankreasın Langerhans adacıklarının β hücreleri bunu algılar ve uyarılarak insülin salgılamayı artırırlar; sonuçta plazma glukoz düzeyi normal değere düşürülmeye çalışılır. Plazma glukoz düzeyinin düşmesiyle insülin salgılanması azalır ve bu defa pankreasın α-hücreleri uyarılarak glukagon salgılanışı artar.
Hormon salgılanmasının tropik hormonlar ile feedback düzenlenmesinin örnekleri, tiroit, sürrenal korteks ve gonat hormonlarının sentez ve salgılanışıdır. Bu hormonların plazmada azalışı, ilgili tropik hormonun salgılanmasını uyarır ve sonuçta hormonun kendisinin düzeyi de plazmada artar. Bu hormonların plazmada artışları ilgili tropik hormonun salgılanmasını baskılar ve sonuçta hormonun kendisinin düzeyi de plazmada azalır.

Sinyal molekülleri (hormonlar) endokrin organ hücrelerince sentezlenirler. Sentezlendikleri yerin uzağında başka bir mikroçevredeki hedef hücrelere etki ederler.

Sinyal üreten hücre tarafından sinyal molekülünün sentezlenmesi,
Sinyal ürete

Jmol, kimyasal yapıların 3 boyutlu moleküler modellenmesine yönelik bir bilgisayar yazılımıdır. Jmol, bir öğretim aracı olarak veya örneğin kimya ve biyokimya araştırmaları için kullanılabilecek bir molekülün 3 boyutlu temsilini döndürür. Java programlama dilinde yazılmıştır, dolayısıyla Java yüklüyse Windows, MacOS, Linux ve Unix işletim sistemlerinde çalışabilir. GNU Kısıtlı Genel Kamu Lisansı (LGPL) sürüm 2.0 kapsamında yayımlanan ücretsiz ve açık kaynaklı bir yazılımdır.
Popüler bir özellik, molekülleri çeşitli şekillerde görüntülemek için web sayfalarına entegre edilebilen bir uygulamadır. Örneğin moleküller top ve çubuk modelleri, boşluk doldurma modelleri, şerit diyagramlar vb. olarak gösterilebilir.

Chemistry Development Kit (CDK)
Moleküler mekanik modelleme için yazılımlar karşılaştırılması
Özgür ve açık kaynak kodlu yazılım paketlerinin listesi
Moleküler grafik sistemleri listesi
Moleküler grafik
Molekül editörü
Proteopedia
PyMOL
SAMSON
SMILES

Resmî site
Wiki with listings of websites, wikis, and moodles
Willighagen, Egon; Howard, Miguel (Haziran 2007). "Fast and Scriptable Molecular Graphics in Web Browsers without Java3D". Nature Precedings. doi:10.1038/npre.2007.50.1 . 
Jmol extension for MediaWiki
Biomodel
Molview

Abanoz, tropikal bölgelerde yetişen bazı ağaçlardan elde edilen çok sert bir odundur. Hurma ağacının da dahil olduğu Diospyros cinsindeki çeşitli türlerden gelen, yoğun siyah/kahverengi renginde sert bir ağaçtır. Çoğu odunun aksine abanoz suya batacak kadar yoğundur. İnce dokuludur ve cilalandığında ayna görünümüne sahip olduğundan süs ağacı olarak değerlidir. Parıltılar saçacak kadar iyi cila tutar. Odunun en içteki öz bölgesi simsiyahtır, bu nedenle pek çok ülkede abanoz kelimesi siyah renk anlamında kullanılır.
Abanoz eski çağlardan beri çok değerli bir odun sayılmıştır. Pek çok kral abanozdan asalar kullanırdı, hatta zehirin etkisini giderdiğine inanarak içkilerini abanozdan kaplarda içerlerdi. Çağlar boyunca abanozdan heykeller yapılmış, kral tahtları abanoz kullanılarak yapılmıştır.
Tevrat'ta tarihi Sur kentindeki abanoz ticaretinden söz edilmektedir. Ayrıca Binbir Gece Masalları'nda anılan değerli mallardan biri de abanozdur. 
Günümüzde bu değerli ağaç, mobilya ve enstrüman yapımında kullanılır. Klarnet ve gitar burgusu, abanozun kullanıldığı enstrümanlara örnektir. Abanoz, Türk-İslam sanatlarında özellikle kakmacılıkta görünür. Siyah renginin fildişi ve sedefle sağladığı uyum nedeniyle dolap, çekmece, kutu, tavla, dama-satranç tahtası gibi eşyaların üretiminde kullanılmıştır.

Göknar ya da köknar (Abies), çamgiller (Pinaceae) familyasının Abies cinsinden iğne yapraklı ağaç türlerine verilen ad. 
40m'ye kadar boylanabilen göknarlar, kendine özgü formu, gövde kabuğu iğne yaprakları ve hatta kokusu ile Çamgiller familyasının diğer türlerinden ayırt edilebilir. Yapraklarının alt yüzeyinde beyaz çizgiler vardır.Kozalaklar sonbaharda olgunlaşınca pulları dökülür. Türkiye'de 213.652 hektar saf göknar ormanı bulunmaktadır 300 yıldan fazla yaşayabilirler.

Yaz-kış yeşil, boylu orman ağaçlarıdır. Piramidal veya dar konik bir şekilde gelişme gösterir. Gövde genel olarak çatallanma göstermez, dallar gövdeye çevrel olarak dizilmiştir. Kozalakları yukarıya doğru dik olarak durur. Bu özelliği ile kozalakları aşağıya bakan ladinlerde ayrılır. Kökleri kuvvetli ve kazık köktür.

Göknar türleri genellikle yarı gölge ortamlarda iyi gelişme gösterir. Nemli ve verimli orman topraklarını tercih ederler. Ancak nemli, kumlu veya killi topraklarda da iyi gelişirler. Kireçli topraklardan hoşlanmazlar hava nisibi nemini yüksek, yaz aylarını yağışlı ve serin olmasını isterler.

Kuzey yarımkürede mutedil (ılıman) iklim bölgelerinin yüksek dağlık kesimlerinde ve Kuzey Afrika, Kuzey Amerika, Himalayalar ve Türkiye'de doğal olarak yetişir.

Seksiyon Abies

Abies nordmanniana Türkiye.
Uludağ göknarı (Abies nordmanniana subsp. bornmulleriana)
Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana subsp. equi-trojani)
Doğu Karadeniz göknarı (Abies nordmanniana subsp. nordmanniana)
Toros göknarı (Abies cilicica) Türkiye.
Abies cilicica subsp. cilicica
Abies cilicica subsp. isaurica
Sicilya göknarı (Abies nebrodensis)
Orta Avrupa göknarı (Abies alba)
Bulgaristan göknarı (Abies borisii-regis)
Yunanistan göknarı (Abies cephalonica)
Seksiyon Balsamea 

Balsam göknarı (Abies balsamea)
Brakteli balsam göknarı (Abies balsamea var. phanerolepis)
Kayalık Dağı göknarı (Abies bifolia)
Abies lasiocarpa
Arizona göknarı (Abies lasiocarpa var. arizonica)
Sibirya göknarı (Abies sibirica)
Sakhalin göknarı (Abies sachalinensis)
Kore göknarı (Abies koreana)
Khinghan göknarı (Abies nephrolepis)
Veitch göknarı (Abies veitchii)
Shikoku göknarı (Abies veitchii var. sikokiana)
Abies veitchii var. veitchii
Seksiyon Grandis 

Büyük sahil göknarı (Abies grandis)
Büyük göknar (Abies grandis var. idahoensis)
Gümüş göknarı (Abies concolor)
Low gümüş göknarı (Abies concolor subsp. lowiana)
Durango göknarı (Abies durangensis)
Coahuila göknarı (Abies durangensis var. coahuilensis)
Jalisco göknarı (Abies flinckii)
Guatemala göknarı (Abies guatemalensis)
Seksiyon Piceaster 

İspanya göknarı (Abies pinsapo)
Fas göknarı (Abies pinsapo var. marocana)
Cezayir göknarı (Abies numidica)
Seksiyon Momi 

Tayvan göknarı (Abies kawakamii)
Nikko göknarı (Abies homolepis)
Abies recurvata
(Abies recurvata var. ernestii)
Japon göknarı (Abies firma)
Baishanzu göknarı (Abies beshanzuensis)
Mançurya göknarı (Abies holophylla)
Çin göknarı (Abies chensiensis)
Salween göknarı (Abies chensiensis subsp. salouenensis)
Pindrov göknarı (Abies pindrow)
Ziyuan göknarı (Abies ziyuanensis)
Seksiyon Amabilis 

Pasifik gümüş göknarı (Abies amabilis)
Maries göknarı (Abies mariesii)
Seksiyon Pseudopicea 

Delavay göknarı (Abies delavayi)
Faber göknarı (Abies fabri)
Forrest göknarı (Abies forrestii)
Cheng göknarı (Abies chengii)
Bhutan göknarı (Abies densa)
Batı Himalaya göknarı (Abies spectabilis)
Farges göknarı (Abies fargesii)
Fanjingshan göknarı (Abies fanjingshanensis)
Yuanbaoshan göknarı (Abies yuanbaoshanensis)
Pullu göknar (Abies squamata)
Seksiyon Oiamel 

Kutsal göknar (Abies religiosa)
Vejar göknarı (Abies vejarii)
Meksika göknarı (Abies vejarii var. mexicana)
Hickel göknarı (Abies hickelii)
Abies hickelii var. oaxacana
Seksiyon Nobilis 

Ulu göknar (Abies procera)
Kırmızı göknar (Abies magnifica)
Abies magnifica var. magnifica
Abies magnifica var. shastensis
Seksiyon Bracteata 

Santa Lucia göknarı (Abies bracteata)

Adi dişbudak (Fraxinus excelsior), zeytingiller (Oleaceae) familyasından anavatanı Avrupa ve Türkiye olan dişbudak türü.

Adi dişbudak ağacı zengin toprak gerektirir ve pH'ı 4,5 kadar düşük olan mevsimsel taşkınlara ve asitli toprağa karşı oldukça dayanıklıdır. Bol güneş ışığı alan serin iklimlerde gelişir, ormanlık alanlardaki nemli, iyi drene edilmiş toprakları tercih eder. Genellikle akçaağaç ve karaağaç gibi diğer karakteristik türlerle ilişki kurar ve çeşitli mantar ve böceklere ev sahipliği yapar.Bataklık kurutma ağacı olarak da dikilebilir. 800 yaşını aşkın örnekleri bulunmaktadır.

40 m kadar boylanır. Gövde kabuğu soluk sarı renklidir. Tomurcuklar siyah renkli, tüysü yaprakları, 7-11 yaprakçıktan meydana gelmiştir. Yaprakçıklar 5–10 cm uzunlukta, kenarları testere dişli, üst yüzü koyu yeşil renkli, meyvesi 3–4 cm uzunluktadır. Yaprakları sonbaharda sarı renge döner.

Ahşap, ağaçtan elde edilen doğal ve organik bir malzemedir. Tarih öncesi çağlardan beri insanların ihtiyaçlarını karşılamada ve gereksinimlerini gidermede kullandığı en yaygın malzemelerdendir.

Geleneksel iç mimari malzemesidir. Dış kullanımda doğal koşullara daha dayanıklı olan çıralı, fırınlanmış ya da emprenye edilmiş ahşap malzeme tercih edilir.
Doğal boyutları yüzünden genellikle büyük anıtsal yapılarda kullanılmaz idi. Günümüzde Lamine ahşap teknolojisi olarak adlandırılan yeni bir yöntem, kimi çevrelerde şimdiden ahşabın önümüzdeki yüzyıl için en akla yatkın yapı malzemesi olduğu düşüncesini yaratmıştır.
Ahşap, taşıdığı yüke kıyasla hafif bir yapı malzemesi olup deprem yüklerine karşı sünek davranış gösterebilmektedir.
Yapı malzemesi olarak değeri, -insan metabolizmasına uygunluğunun ötesinde-, küresel ısınmaya ve sera etkisine karşı mücadelede taşıdığı önem incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır. Bir yaklaşım, ağaçların ekolojik sisteme zarar vermeden, düzenli biçimde kesilerek kereste üretilmesi durumunda sera etkisinin azalacağı yönündedir.

Küresel ısınma, sera etkisiyle atmosferin periyodik olarak sıcaklığının artarak ısınması olup, doğal bir süreçtir. İnsanların aktiviteleri sonucunda atmosfere, özellikle gazların girdileri arttığından etki giderek fazlalaşmaktadır. Küresel ısınma üzerinde en etkili gaz olan karbondioksit emisyonlarını % 5 oranında azaltmak için bütün ülkelerin doğayı etkilemeyen yeni endüstri politikalarını devreye sokmak zorunda olduğu belirtilmektedir.
Bu çerçevede, yapı malzemeleri seçiminde ağaç malzemenin önemi bir kez daha öne çıkmaktadır. Çünkü ağaçlar aktif büyüme periyotları süresince fotosentez işleminin bir parçası olarak havadan CO2 emerek, karbonu odunsu dokuya bağlarlar.
Örneğin; tam kuru yoğunluğu 0,50 g/cm³ olan bir m³ odun hammaddesi 250 kg karbon, 0.935 ton karbondioksit depolamaktadır. Odunsu dokuda depolanan karbonun doğaya dönmesini engellediğimiz sürece, yani ağaç malzemenin yanmasına ya da çürümesine izin vermediğimiz sürece, doğadaki sera etkisi azalacaktır. Karbon depolama, ekosistemde sürekli devam edebilir. Ancak, dikkatlerden kaçan bir konu, yaşlanan ağaçların CO2 soluyup, C depolama kabiliyetlerinin giderek azalmasıdır.

Ahşap endüstrisinin geliştiği Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, İskandinav ülkelerinde çok önemli bir ekonomi koludur. Ve orman endüstrisi gelişen bu ülkelerde orman alanları artmakta, orman endüstrisinin gelişmediği ülkelerde ise tersine bir gelişme olarak orman alanları azalmaktadır.
Ahşap yüzlerce materyalin ham maddesidir:

Genelde insanlar zamanlarının hemen hemen %90'ını kapalı mekanlarda geçirdikleri için radona maruz kalmaları önemli bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü, akciğer kanserlerinin %15'inin radon gazından, %30'unun ise sigaradan kaynaklandığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. [kaynak belirtilmeli]

Kapalı ortamlarda radon gazı konsantrasyonunun kontrolü amacıyla gerek ülkeler gerekse uluslararası kuruluşlar tarafından limit değerler belirlenmiştir. Söz konusu limit değerlerin aşılması halinde, radon konsantrasyonunu düşürücü tedbirlerin alınması tavsiye edilmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Temel Güvenlik Standartları (IAEA-BSS) çerçevesinde, radon için tavsiye edilen düzeyler 200-600 Bq/m³ olarak belirlenmiştir. Türkiye'de müsaade edilebilir radon konsantrasyonu ise 400 Bq/m³'tür.
Ahşap yapılarda ise radon gazı konsantrasyonu maksimum değerlerin neredeyse onda biri kadardır.

Ahşap Eserler Müzesi
Ahşap-plastik kompozit
Ahşap oyma sanatı
Hasta bina sendromu
Ahşap karkas
Ahşap kulübe
Ahşap baskı
Tahta

Lawson, W.R. 1996, Timber in building construction.
Ferguson, I. et al. 1996, Environmental Properties of Timber.

Akasya, baklagiller familyasından Acacia cinsini oluşturan genellikle hep yeşil yapraklı ve dikenli ağaç ya da ağaççıkların ortak adı.
Başta Avustralya olmak üzere (300 tür) sıcak ılıman ve yarı tropikal bölgelerde kendiliğinden yetişen 600 türü içerir.
Çok değişik biçimleri bulunan akasyanın çiçekleri genellikle sarı, bazen beyaz ya da kırmızı renkte, başak ya da toparlak baş biçimindedir; erkek organlar çok sayıda ve çıkıntılıdır. Meyve baklamsıdır. Yapraklar, kimisinde tüysü bileşik, kimisinde, özellikle Avustralya'da yetişen türlerin çoğunda yeşil lam halinde yaprak sapı biçimindedir; bu da onlarda terlemeyi önemli ölçüde azaltır. Acacia heterophylla türündeyse bu özelliklerin tümünün bir arada görülür.
Birçok akasya türü (en başta A.decurrens, gümüşi akasya (A. dealbata), A.baileyana, A.longifolia) bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.
"Kadıhindi" denen bir madde, Çin'de ve Birmanya'da A.catechunun odununun suda kaynatılmasıyla hazırlanır. Kadıhindi deri sepelemesinde, kumaş boyamada ve tıpta kullanılır. Akasyanın bazı türleri ise, özellikle A.arabica ve A.senegal, hücre erimesiyle oluşan ve halk arasında "arap zamkı" adıyla anılan bir zamk verir. Tanen bakımından zengin olan akasya kabukları dericilikte kullanılır. Akasyanın Afrika'nın Sahel ve Sudan - Sahel bölgelerinde yetişen bazı türlerinin (A.albida ve A.seyal) yaprakları ve badıçları geviş getiren hayvanlarca yenir. İki akasya türünde (A.sphaerocephala ve A.fistula) karınca toplulukları barınır.

Doğada her ne kadar kendiliğinden yetişen bir tür olsa da, Akasya ağacı üretimi genellikle iki ana yöntemle gerçekleştirilir: tohumla üretim ve çelikle üretim.

Tohumla Üretim: Tohumlar, olgunlaşmış meyvelerden elde edilir. Bu tohumlar genellikle kabuklarından arındırıldıktan sonra toprağa ekilir. Tohumların çimlenme süreci genellikle birkaç hafta sürebilir. Tohumla üretim, genetik çeşitliliği koruma ve büyük miktarda bitki üretimi için yaygın bir yöntemdir.
Çelikle Üretim: Çelikle üretim, ana bitkinin dal, gövde veya yaprak kısımlarının kesilerek yeni bitkilerin oluşturulması işlemidir. Bu yöntemde, sağlıklı ve olgun bir dal kesilir ve köklendirme hormonu ile işlenir. Ardından, uygun bir yetiştirme ortamına yerleştirilerek köklenmesi sağlanır. Çelikle üretim, ana bitkinin özelliklerini korumak ve hızlı bir şekilde bitki üretimi yapmak için tercih edilen bir yöntemdir.

Kıbrıs akasyası (Acacia cyanophylla)
Gümüşi akasya (Acacia dealbata)
Yarran (Acacia homalophylla)
Senegal akasyası (Acacia senegal)

Arbre du Ténéré

WATTLE Acacias of Australia Lucid Web Player (multi-access key for identifying Australian Acacias) 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Akasya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Akasya ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Akçakesme (Phillyrea), zeytingiller familyasından iki türü bulunan bitki cinsi.
Akdeniz iklim kuşağında yaygın olan her dem yeşil bir ağaççıktır. Makiliklerin tipik üyelerinden biridir. Boyu 3 m den uzundur ve 10 m ye varabilir. Salkım oluşturan mor renkli meyveleri 5 – 6 mm çapında küremsidir. Seyrek dallıdır. Genç sürgünleri ince tüylüdür. Balıkesir yöresinde "Pıynar" olarak  adlandırılır.
Uzun ömürlüdür. Denizli'nin Acıpayam ilçesine bağlı Ören köyünde 1300 yıllık bir örneği bulunmaktadır.

Güney Avrupa, Suriye ve Filistin'de yayılım gösterir. Türkiye'de Antalya, Aydın, Balıkesir, Çanakkale, Isparta, İstanbul, Muğla, Mersin, Sakarya, Sinop, Tekirdağ, Tokat, Amasya, Trabzon, Zonguldak yörelerinde görülür.
Süs bitkisi olarak bahçe peyzajında kullanıldığı için doğal yaşam alanları dışında da insan eliyle yayılmaktadır.

Yaprakları ve taze dalları kesilerek hayvanlara yedirilir.

Dar yapraklı akçakesme (Phillyrea angustifolia)
Geniş yapraklı akçakesme (Phillyrea latifolia)

Zeytin pamuklu biti (Eupyllura spp.) ve zeytin fidan tırtılının (Palpita unionalis) konukçuları arasındadır.

Armut, gülgiller (Rosaceae) familyasının Amygdaloideae alt familyasında sınıflanan Pyrus cinsine ait ağaç nitelikli bitki türleriyle, bu türlerden bazılarının aynı adlı (pomaceous) yenilebilir meyvesidir.
Armut dünya çapında üretilen ve tüketilen, ağaçta yetişen ve yaz sonundan ekim ayına kadar hasat edilen meyvedir.
Bazı armut türleri, yenilebilir meyveleri ve meyve suları için değerlenirken diğerleri ağaç olarak yetiştirilmektedir.
Ağaç orta büyüklüktedir ve Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'nın kıyı ve hafif ılıman bölgelerine özgüdür. Armut ağacı, yüksek kaliteli nefesli ahşap müzik aletlerinin ve mobilya üretiminde tercih edilen malzemelerdendir.
Dünyada hem şekil hem de tat bakımından birbirinden farklı olan, bilinen yaklaşık 3000 çeşit armut yetiştirilir.
Meyveler taze, konserve, meyve suyu veya kurutulmuş olarak tüketilir.
Her iki yarı kürenin ılıman iklim kuşağı ülkelerinde yetiştirilen armut, dünyanın en önemli meyve ağaçlarından biridir. Armut ağacı tepeye doğru genişleyen ve olgunlaştığında 13 metreye kadar ulaşan boyuyla elma ağacından daha uzun ve daha diktir.
Armut, genellikle bir yaşındaki anaç armut fidanları aşılanarak ya da çelikleme yoluyla üretilir.
Armut ağaçları oldukça uzun ömürlüdür (50-75 yıl) ve iyi bakılıp budanmazsa boyları iyice uzar. Dikildikten 4-7 yıl sonra meyve vermeye başlayan bir armut ağacı 8-10 yaşlarındayken 25–50 kg meyve verebilir.

Batı Avrupa, Kuzey Afrika ve tüm Asya'da doğal olarak yetişen armutun dünyada yaklaşık 72 türü vardır:
P.  acutiserrata –
P.  armeniacifolia –
P.  asiae-mediae –
P.  austriaca –
P.  × babadagensis –
P.  × bardoensis –
P.  betulifolia –
P.  boissieriana –
P.  bourgaeana –
P.  bretschneideri –
P.  browiczii –
P.  cajon –
P.  calleryana –
P.  castribonensis –
P.  chosrovica –
P.  ciancioi –
P.  communis –
P.  complexa –
P.  cordata –
P.  cordifolia –
P.  costata –
P.  daralagezi –
P.  demetrii –
P.  elaeagrifolia –
P.  elata –
P.  eldarica –
P.  fedorovii –
P.  ferganensis –
P.  georgica –
P.  gergeriana –
P.  glabra –
P.  grossheimii –
P.  hajastana –
P.  hakkiarica –
P.  hopeiensis –
P.  hyrcana –
P.  jacquemontiana –
P.  × jordanovii –
P.  ketzkhovelii –
P.  korshinskyi –
P.  mazanderanica –
P.  medvedevii –
P.  megrica –
P.  × michauxii  –
P.  neoserrulata –
P.  nivalis –
P.  nutans –
P.  oxyprion –
P.  pashia –
P.  phaeocarpa –
P.  pseudopashia –
P.  pyrifolia –
P.  raddeana –
P.  regelii –
P.  sachokiana –
P.  salicifolia –
P.  sicanorum –
P.  × sinkiangensis –
P.  sogdiana –
P.  sosnovskyi –
P.  spinosa –
P.  syriaca –
P.  tadshikistanica –
P.  takhtadzhianii –
P.  tamamschiannae –
P.  terpoi –
P.  theodorovii –
P.  trilocularis –
P.  turcomanica –
P.  tuskaulensis –
P.  ussuriensis –
P.  vallis-demonis –
P.  × vavilovii –
P.  voronovii –
P.  vsevolodovii –
P.  xerophila –
P.  yaltirikii –
P.  zangezura

Asit yağmuru, asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiy veya kuru parçacıklar hâlinde yeryüzüne düşmesine verilen isimdir.
Atmosfere yayılan kükürt dioksit, azot dioksit ve karbondioksit gazlarının kimyasal dönüşümlerden geçtikten sonra bulutlardaki su damlacıkları tarafından emilmesi ile oluşur. Daha sonra bu damlacıklar yeryüzüne yağmur, kar gibi yollarla düşerler. Bu, toprağın asitlik miktarını artırır ve tatlı su kaynaklarının kimyasal dengesini bozar. Havadaki tipik çap konsantrasyonunda oluşan yağmurun pH'ı 5.6 civarındadır. Bu yüzden pH'ı 5.6'nın altındaki yağmur asit yağmuru olarak nitelendirilir. Ama doğal asit kaynakları yüzünden yağmurun pH'ı zaten 4.5 ile 5.6 arasında değiştiği için 5.0'ın altı daha doğru bir ölçü olarak nitelendirilebilir. Asit yağmuru akarsuların zehirlenmesi ve yüksek irtifalardaki ormanların zarar görmesinin başlıca sebeplerindendir. Daha çok Endüstriyel faaliyetlerin ve enerji tüketiminin fazla olduğu  Çin, ABD, Rusya gibi ülkelerde görülür.

Endüstri devriminden beri atmosferdeki kükürt ve azot oksitlerinin seviyesi arttı. Yoğun endüstrinin olduğu yerlerde ara sıra 2.4 gibi pH oranları okunmaya başlandı. Çin, Doğu Avrupa, Rusya gibi yerlerde ve rüzgârın bulutları bu ülkelerden taşıyıp yağmur bıraktıkları yerlerde asit yağmurları ciddi bir problem olmaya başladı. Bu bölgelerin ortak özelliği kükürt açısından zengin olan kömürü elektrik ve ısı üretiminde kullanmalarıdır. Yerel kirliliği düşürmek için yapılan yüksek bacalar dumanı atmosferin hareketli olan bandına taşıdığı için asit yağmurlarının yayılmasına katkıda bulundu. Asit yağmurları ilk olarak Endüstri Devrimi'nin önemli şehirlerinden Manchester'da fark edildi. 1852'de Robert Angus Smith hava kirliliği ile asit yağmurları arasındaki ilişkiyi fark etti. 1894'te keşfedilmiş olmasına rağmen 1960'lara kadar bu olay bilim camiasının ilgisini çekmedi.
Avrupa'da, kirli, asidik şehir havasının kireç taşı ve mermer üzerindeki aşındırıcı etkisi, 17. yüzyılda Arundel mermerlerinin kötü durumuna dikkat çeken John Evelyn tarafından not edilmiştir. Sanayi Devrimi'nden bu yana, atmosfere kükürt dioksit ve azot oksit emisyonları artmıştır.
Adirondack Konsülü santral emisyonlarının azaltılmasını savunan en önemli organizasyonların başında gelir. Yayımladıkları "Acid Rain: A Continuing National Tragedy" (Asit yağmurları: Süregiden bir ulusal trajedi) isimli raporda bu olguyla ilgili önemli bilgileri açıklamışlardır.

Asit yağmurlarına yol açan gazların en önemlisi kükürt dioksittir. Kükürtlü bileşiklerin kullanımı üzerindeki kontrol arttıkça nitrojen oksit de önem kazanmaktadır. Senede 70 Tg (S) SO2 fosil yakıt tüketimi ile endüstriyel tüketim sonucunda, 2.8 Tg (S) orman yangınlarından, 7-8 Tg (S) de yanardağlardan atmosfere karışmaktadır.

Asit yağmurlarına sebep olan gazların, doğada bulunan en önemli kaynağı yanardağlardır. Karada, bataklıklarda ve okyanusta yaşayan bazı canlılar da bu biyolojik süreçlerin sonucunda bu gazları yayarlar.

Asit yağmuruna yol açan en önemli faktör insan faaliyetidir. Elektrik üretimi, fabrikalar ve motorlu araçlar gibi pek çok insan yapımı nesne zararlı gazları atmosfere bırakır. Bu gazlar aside dönüşüp yere geri düşmeden önce yüzlerce km taşınabilirler. Ayrıca asit yağmuruna neden olan sebeplerden en önemlisi parfüm ve deodorantlardır. Bu yüzden parfüm ve deodorantların kullanımı dünya çapında azaltılmalıdır.

Asit yağmurlarının özellikle tarım alanları etkilemesi direkt olarak insan ve diğer canlılarının etkilenmesine neden olacaktır. Asit yağmurlarının insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda üzerine yapılan araştırmalar sonucunda asit depolanmasının insan sağlığı üzerinde dolaylı ve dolaysız olmak üzere 2 tür etkisi belirlenmiştir. Bu güne kadar yapılan araştırmalar henüz asit depolanmasının insanlar üzerinde dolaysız bir etkisini belirleyememiştir.
Bununla beraber deri, göz ve solunum sistemindeki direkt etkileri dikkat çekicidir. pH 4.6'ya kadar asitlenmiş göl sularında insan ve tavşan denekleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirli birtakım etkiler belirlenmiş, pH'ın 4'ten düşük olduğu değerlerde gözde tahriş ve kızarıklık oluşmuştur. Asidik zerrecikler genellikle sülfürdioksit ve nitrikoksitlerin atmosferdeki dispersiyonu ile oluşur. Sonuçta oluşan nitrik ve sülfürik asit diğer partiküller (toz, is, kurum, duman vs.) üzerine yapışır.
Bu partiküllerin direkt olarak solunması bu asidik yapıların doğrudan akciğerlere kadar gitmesine neden olmaktadır. Asit yağmurları sadece insan sağlığına değil, heykel, büst gibi doğal taşlardan yapılan sanat eserlerine zarar vermektedir.

At kestanesi, Sapindaceae familyasından Aesculus cinsinden ağaç ya da çalı formundaki kışın yapraklarını döken türlerin ortak adı.
Yapraklar uzun saplı ışınsal tüysü 5-9 yaprakçıklı olup el görünüşünde kenarları dişli ya da düzdür. Sapı uzundur. Dizilişi karşılıklı; kenarları düz veya dişlidir. Çiçekleri bir evcikli ya da erdişidir. Bileşik salkım kuruluşundadır. Dik duran uzun bir eksen etrafında toplanmıştır. Meyve üzeri dikenli veya düz büyük bir kapsüldür.
Üretimi tohum ve çelikle olur.
At kestanesi (Aesculus) olarak bilinen ağacın aynı adı taşıyan tohumları zehirli olup, kestaneden tamamen farklı bir bitki türüdür.

Aesculus assamica
Kaliforniya at kestanesi (Aesculus californica)
Çin at kestanesi (Aesculus chinensis)
Wilson at kestanesi (Aesculus chinensis var. wilsonii)
Aesculus chinensis var. chinensis
Sarı at kestanesi (Aesculus flava) (A. octandra)
Amerika at kestanesi (Aesculus glabra)
Teksas at kestanesi (Aesculus glabra var. arguta)
Aesculus glabra var. glabra
Aesculus glabra var. leucodermis
Beyaz çiçekli at kestanesi (Aesculus hippocastanum)
Hint at kestanesi (Aesculus indica)
Çalı at kestanesi (Aesculus parviflora)
Kırmızı at kestanesi (Aesculus pavia)
Boyalı at kestanesi (Aesculus sylvatica)
Japon at kestanesi (Aesculus turbinata)
Kırmızı çiçekli at kestanesi (Aesculus x carnea) (A. hippocastanum x A. pavia)
Sarı çiçekli at kestanesi (Aesculus x neglecta) (A. flava x A. sylvatica)
Aesculus x hybrida (A. flava x A. pavia)
Aesculus x plantierensis

Ateş dikeni (Pyracantha), gülgiller familyasına ait, yaz kış yeşil kalan çalılardandır. Meyveleri halk arasında "Köpek Elması" olarak da bilinir.
3 metreye kadar boylanabilir. İnce uzun ve oval yaprakları vardır. Salkım şeklinde sarımtrak ve beyaz çiçekler açar. Dikenli bir çalıdır. Koyu kırmızı, kırmızı turuncu ve sarı renkli, üzüm salkımı şeklinde meyveleri olur. Meyveleri tatlıdır. İnsan sağlığına, özellikle de yüksek tansiyona olumlu etkisi vardır. Ilıman yerleri sever. Bol ışığa, az suya ihtiyaç duyar. Üzerinde geliştiği toprakta çok besin öğesi aramaz. Bahçelere tek başına ya da gruplar halinde dikilebilir. Ayrıca çit oluşturmak için de kullanılır.

Dar yapraklı ateş dikeni (Pyracantha angustifolia)
Pyracantha atalantioides
Kızıl ateş dikeni (Pyracantha coccinea) Türkiye.
Pyracantha crenatoserrata
Himalaya ateş dikeni (Pyracantha crenulata)
Pyracantha densiflora
Çin ateş dikeni (Pyracantha fortuneana)
Pyracantha inermis
Formoza ateş dikeni (Pyracantha koidzumii)
Asya ateş dikeni (Pyracantha rogersiana)
Pyracantha stoloniformis

http://plantanswers.tamu.edu/recipes/pyracanjelly.html7 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Larix decidua, Pinaceae familyasından bir ibreli ağaç türüdür.
Larix decidua anayurdu, Güneydoğu Avrupa'dan Orta Avrupa'nın dağlarında yer almaktadır. Fransa, Alplerin ana zincirinden doğuya, Viyana'ya kadar gider. Bu bölgede, iklimin kendisine talep ettiği parlak yazları ve ılımlı yağışları verecek kadar "karasal" olduğu her yerde, genellikle Pinus cembra ile birlikte birçok orman oluşturur. Alpler'in daha 'okyanusa özgü' kısımlarında ladin ile yer değiştirmiştir. Tuna Nehri'nin ötesinde, yabani bir ağaç olan Larix decidua, yalnızca Çekoslovakya ve Polonya arasındaki dağlarda birkaç yerde bulunur; ancak var. polonica türlerin dağılımını Güney ve Orta Polonya'nın tepelerine taşır ve Romanya Karpatlar'ında muhtemelen birkaç yabani meşçere vardır. Ormancılar tarafından bir tohum kaynağı olarak en çok değer verilen vahşi ırklar, özellikle Çekoslovakya'daki (Prag'ın yaklaşık 120 mil doğusunda) Jesenice ve Vrbno çevresindeki dağlardan gelen Sudetan melezinden, yüksek ve daha doğuda olan Tatra melezinden gelir.
Düz gövdeli ve yan dalları yatay olarak büyüyen düzenli büyüme şekline sahip yaprak döken kozalaklı ağaçtır. İlk önce taç dardır; ancak daha sonra geniş bir şekilde piramidal hale gelir. 30 m ve üzeri yüksekliklere ulaşabilen hızlı yetişen bir türdür. Yaklaşık genişliği 15 m'dir. Kabuk koyu kırmızımsı kahverengi, pullu ve en fazla 10 cm kalınlığındadır. Genç dallar çıplak, sarımsıdır ve keskin bir şekilde sarkar. İğneler kısa sürgünlerde 30-40'lık demetler halinde büyür. Özellikle ilkbaharda taze yeşil renktedir ve sonbaharın sonlarında altın sarısı rengine döner. Kozalaklar, Japon melezinin aksine, kıvrık bir kenarı olmayan 40-50 tohum pulunu içerir. Güneşte bağımsız bir yer gerektirir. Doğal olarak Alplerde yetişir ve şimdi sık sık ormancılık alanlarında kullanılmaktadır.
Larix deciduanın 3 varyetesi bilinmektedir.

Larix decidua var. carpatica. Romanya, Ukrayna.
Larix decidua var. decidua. Avusturya, Çekya, Almanya, İtalya, Eski Yugoslavya,
Larix decidua var. polonica. Polonya.

Larix decidua images at the Arnold Arboretum of Harvard University Plant Image Database 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Friedman, William (Ned). "Spring larch pilgrimage." 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Posts from the Collection, Arnold Arboretum of Harvard University, 17 April 2018. Accessed 6 May 2020.
Images of Larix decidua (European larch) 21 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Larix decidua 23 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Information, genetic conservation units and related resources. European Forest Genetic Resources Programme (EUFORGEN)
 Wikimedia Commons'ta Larix decidua ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Larix decidua ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ayva (Cydonia oblonga), gülgiller (Rosaceae) familyasından 4–5 m boylanan, kırmızı kahverengi gövdeli meyve ağacıdır. Derine gitmeyen yüzeysel kök sistemine sahiptir.

10 ile 1000 m arasındaki yüksekliklerde hemen her bölgede yetiştirilebilir. Kumlu-tınlı sıcak ve geçirgen topraklarda yetişir. Soğuğa dayanıklıdır 7 °C periyodundaki sıcaklık ayva için idealdir. Üretimi, tohumla, kök sürgünleri ve çelikleme yapılır. Ayva yetiştiriciliğinin Anadolu'dan Yunanistan ve İtalya'ya geçtiği, milattan önce 650 yılında Yunanistan'da yetiştirildiği ve oradan diğer Avrupa ülkelerine yayıldığı tarihi araştırmalardan anlaşılmaktadır. Ayvaya bugün Avustralya hariç tüm dünya ülkelerinde rastlanabilmektedir.
Dünyada ayva üretiminde Türkiye birinci sıradadır. Yıllık üretim 2000 yılında 100 bin tonu bulmuştu. İkinci Çin 85 bin ton, üçüncü sırada Özbekistan 80 bin ton, Fas 4.sırada46 bin ton 6.sırada Arjantin27,500 tonla 7.sıradaAzerbaycan 27,140 bin tondur. Ayva yaprakları boya ve kozmetik sanayiinde, tıpta da ilaç yapımında kullanılmaktadır. Meyvesi reçel, tatlı, marmelat ve meyve suyu olarak değerlendirilir.

Ayva meyvesi, %84 su ve çoğu şeker olmak üzere %15 karbonhidrat içermektedir, yağ ve protein oranı ise çok düşüktür. Meyve bunlara ek olarak pektin, tanen, organik asitler, C vitamini ve mineral tuzları ihtiva eder. Meyvenin tohumlarında ise yüzde 14-18 oranında tutkal maddeler, yüzde 16-20 oranında yağ, tanen, renkli maddeler ve yüksek oranda protein, az miktarda amigdalin ve emülsin yer alır. Tohumlarda yer alan nitril bileşikleri mide asidi ile temasa geçtiğinde hidrolize olarak ortaya hidrojen siyanür gazının çıkmasına neden olurlar, ancak çekirdekler sadece büyük miktarlarda yendiği takdirde zehirlidir.

Anavatanı Hazar denizi dolayları, Kuzey-Batı İran, Türkistan ve Kuzey Anadolu'dur.

Açık tohumlular (Gymnospermae), çoğunlukla ağaç ya da ağaççık, seyrek de olsa çalı biçiminde olan bitkileri kapsayan taksonomik grup. Bütünüyle odunsu olan bu bitkiler, genellikle yapraklarının tamamını birden dökmediği için dört mevsim yeşil kalabilirler. Yaprakları çoğunlukla iğnemsidir. Bununla birlikte pulsu, yelpaze, şeritsi ya da tüysü tipte yapraklı olanları da vardır.
Odun boruları (ksilem) ve soymuk boruları (floem) yapılarından oluşan vasküler sisteme sahiptirler. Odun yapıları gövdede bir daire üzerine dizilmiş açık koleteral iletim demetleri içerir. Bu nedenle de ikincil kalınlaşma gösterirler.
Bir ya da iki evcikli bitkilerdir. Genel olarak erkek kozalaklar bir eksen üzerinde üst üste binmiş yapıda mikrosporofillerden oluşmuştur. Pul ya da kalkan biçiminde olan mikrosporofillerin karın kısmında çoğunlukla 2, bazen 4 polen kesesi (mikrosporangiyum) gelişir. Bu keselerde bulunan mikrospor ana hücresi, mayoz bölünme geçirerek mikrosporları, bunlar da polenleri verir. Açık tohumlularda polen üretimi oldukça fazla olup her bir erkek kozalak birkaç milyon polen üretebilir. Bazı üyelerinin polenlerinde, polenin rüzgarla uçmasını sağlayan 2-3 hava keseciği bulunabilir.
Dişi kozalak genelde erkek kozalağa benzer. Bir eksen üzerinde sarmal dizilmiş makrosporofillerden oluşmuştur. Her bir makrosporofilin üst kısmında iki tohum taslağı bulunur. Tohum taslaklarında da makrosporangiyumlar yer alır.
Bu gruptaki bitkilere açık tohumlular denilmesinin nedeni, tohumun bir yapıyla kapanmamış olarak açıkta bulunmasıdır. Tozlaşmaları genelde rüzgarla olur. Doğrudan doğruya mikrofil üzerine gelen polenler, polen odacığında çimlenirler ve polen tüpü oluşur. Bu sırada generatif hücrenin çekirdeği bölünerek iki sperma çekirdeği verir. Polen hortumuyla arkegonyumlar içine sokulan bu sperm çekirdekleri yumurta hücresini döller. Embriyonun etrafında tohum kabuğu (testa) bulunur. Döllenmeden sonra tohum taslağı örtüsü genellikle odunsu bir yapı kazanır; ancak bazı gruplarda meyveyi andıran bir yapı da ortaya çıkabilir. Tohumların olgunlaşma süreleri 1-3 yıl arasındadır. Günümüzde 600 ile 1000 türle temsil edilmektedirler.

Ağaç çiftliği, kereste üretimi için yönetilen özel bir ormandır. Ağaç çiftliği terimi ayrıca ağaç tarlaları, ağaç fidanlıkları ve Noel ağacı çiftlikleri için de kullanılır.

2019 itibarıyla, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ormanların tahmini% 49'u ailelere aittir.
Önemli şirketler arasında TIAA-CREF'e ait Greenwood Resources bulunmaktadır.

American Tree Farm System (ATFS), Amerika'daki en büyük ve en eski ormanlık alan sertifikasyon sistemidir. Orman Sertifikasyonunun Onaylanması Programı tarafından uluslararası olarak tanınmaktadır ve katı üçüncü taraf sertifika standartlarını karşılar. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri'nde tanınan üç sertifikasyon sisteminden biridir (diğerleri arasında Orman Yönetim Konseyi ve Sürdürülebilir Ormancılık Girişimi bulunmaktadır ). ATFS, başta bireyler ve aileler tarafından tutulanlar olmak üzere özel ormanların sertifikalandırılmasında uzmanlaşmıştır ve şu anda 24 milyon dönümlük (110.000 km²) ormanlık alan. ATFS Sertifikasyon Standardı, Proje Öğrenme Ağacı aracılığıyla Amerika'nın ormanlık alanlarının sürdürülebilir yönetimini ve ilgili çevre eğitimini teşvik etmeye odaklanan, kâr amacı gütmeyen ulusal bir kuruluş olan American Forest Foundation'a aittir.

Ağaç çiftliği hareketi, kereste ve kağıt şirketleri için bol miktarda lif üretimi sağlayarak, özel arazideki kaynakları teşvik etme çabasıyla 1941'de başladı.  Azalan bakir kerestenin mevcut olmasıyla birlikte endüstri, gelecek için yeterli lif üretimini sağlamak için ormancılık uygulamalarını teşvik etmeye başladı. 1941'den önce, elyafın çoğu endüstriyel topraklardan geliyordu. Ağaç Çiftliği olarak etiketlenen ilk arazi parçası, kereste üretimine yönelik halkın tutumunu değiştirmeye yardımcı olmak ve doğal kaynakları orman yangınları ve diğer doğal afetlerden korumak için Weyerhaeuser Company tarafından düzenlendi ve pazarlandı. Bu ilk resmi ağaç çiftliği, 120.000 dönümlük Clemons Ağaç Çiftliği, 12 Haziran 1941'de Washington, Montesano'da açıldı. "Ağaç çiftliği" başlığı büyük ölçüde seçildi çünkü Weyerhaeuser, 1940'larda halkın tarımı ekin üretimi olarak anladığını ve benzer şekilde ağaç çiftçiliğinin, hasat sonrası sık sık yeniden dikilerek daha fazla kereste üretmeye odaklandığını hissettiği için seçildi. Ağaç çiftçiliği hareketinin ilk sponsorları onu "ticari amaçlarla orman mahsullerinin yetiştirilmesine adanmış, korunan ve orman ürünlerinin sürekli üretimi için yönetilen özel mülkiyetli orman arazisi" olarak tanımladı."   Alabama eyalet çapında bir ağaç çiftliği sistemini başlatan ilk eyalet oldu ve 4 Nisan 1942'de Brewton'da 25 kişi ve şirketin sertifikaları ile resmi bir özveri töreni düzenlendi. Emmett N. McCall, ülkenin ilk bireysel ağaç çiftçisi olarak sertifika aldı.  1940'ların başlarında, özel arazide "ağaç çiftliği" kavramı, orman arazisi sahiplerini muhafazakar kereste üretimine dahil etmek için düzenlenmiş bir kampanyada Ulusal Kereste Üreticileri Derneği'nin bir yan kuruluşu olan American Forest Products Industries tarafından tanıtıldı.  1954'te, William B. Greeley liderliğindeki American Forest Products Industries, bir "Amerikan Ağaç Çiftliği Sisteminin İlkeleri"ni hazırladı ve onayladı. Bu kod, ağaç çiftliği sertifikasyonu için belirli bir kriter oluşturmuştur.
ATFS, tarihi boyunca mesajını halka iletmek için ünlü Ağaç Çiftçilerine güvenmiştir. Ünlüler arasında aktör Andy Griffith, aktris Andie MacDowell, eski Başkan Jimmy Carter ve Rolling Stone klavyeci Chuck Leavell yer alıyor. 

1941'den bu yana, sistem tam anlamıyla elyaf üretiminden ziyade tüm yöneticiliğe odaklandı. ATFS Sertifikasyon Standartlarına göre, ormanlık arazi sahipleri 10 dönüm veya daha fazla alana ve bir yönetim planına sahip olmalıdır. Bu yönetim planında, orman sahipleri yaban hayatı habitatını, su kalitesinin korunmasını, tehdit altındaki ve nesli tükenmekte olan türleri ve sürdürülebilir hasat seviyelerini tanımalıdır. Sertifikasyon standardı, standardın geliştirilmesi ve revizyonunda çok paydaşların katılımına, üçüncü taraf denetimlerine ve denetim özetlerinin kamuya açık bir sertifikasyonuna tabidir. Bir ağaç çiftliğine hak kazanmak için gereken asgari alan, "ormanlık alan", yani ormanlık arazi anlamına gelir. Bu nedenle, otlatma veya diğer ağaçsız arazileri içeren arazi, hak kazanmak için orman içinde en az 10 dönümlük alana sahip olmalıdır. Ayrıca, ağaç çiftçiliği faaliyetlerini destekleyen farklı alanlardaki programlar, daha büyük ormanlık alanlar ve ek kriterler gerektirebilir. Örneğin, Colorado'daki Orman Tarım Programı aşağıdaki standartları gerektirir:

Forest Ag Programına uygun olmak için mülklerin birkaç kriteri karşılaması gerekir:
Arazi sahibi, birincil amacı parasal kar elde etmek için somut odun ürünleri üretmek için orman yönetimi faaliyetleri gerçekleştirmelidir. Somut ahşap ürünler arasında nakil, Noel ağaçları ve dallar, testere tomrukları, direkler, direkler ve yakacak odun bulunur.
Arazi sahibi en az 40 ormanlık alana sahip olmalıdır.
Arazi sahibi, profesyonel bir ormancı veya doğal kaynaklar uzmanı tarafından hazırlanan Colorado Eyalet Orman Servisi onaylı bir orman yönetim planı sunmalıdır.
Arazi sahipleri yıllık olarak 

(1) bir teftiş talebi,
(2) bir teftiş ücreti,
(3) bir başarı raporu ve
(4) bir sonraki yıl için bir yıllık çalışma planı sunmalı ve kayıtlı mülkü bir CSFS ormancısına teftiş ettirmelidir.
Amerikan Orman Vakfı'nın (AFF) bir programı olan Amerikan Ağaç Çiftliği Sistemi, ekolojik ve ekonomik açıdan Amerika ormanlarının uzun vadeli sürdürülebilirliğine odaklanmaktadır. AFF'nin vizyon bildirisinde, "AFF, toplumumuza, ulusumuza ve dünyaya sağladıkları sosyal, ekonomik ve çevresel faydaları anlayan ve değer veren halk tarafından Kuzey Amerika ormanlarının sürdürüldüğü bir gelecek yaratmaya kararlıdır." "
90.000'den fazla ormanlık arazi sahibinin oluşturduğu ağ, eyalet komiteleri tarafından organize edilir ve ulusal düzeyde yönetilir. Şu anda 50 eyaletten 45'inin komiteleri var. Alaska, Arizona, Hawaii, Kuzey Dakota ve Utah'ın şu anda programları bulunmamaktadır. Ulusal koordinasyon ile ATFS, "yönetimi teşvik etmek ve ulusumuzun orman mirasını korumak için ... ailelerle sahada çalışmak" için çabalıyor."   Eyalet ağları ayrıca ormanları onaylayan ve ATFS ve ortak kuruluşlar adına sosyal yardım çalışmaları yürüten ağaç çiftliği müfettişlerini de içerir.
ATFS her yıl bir Ulusal Ağaç Çiftçisi Konvansiyonuna ev sahipliği yapar ve bir bireyi veya aileyi Ulusal Yılın En İyi Ağaç Çiftçisi ödülüyle ödüllendirir. Ayrıca, toprak sahiplerini ve genel halkı sürdürülebilir ormancılığa dahil etmek için olağanüstü sosyal yardım çabaları sergileyen bir kaynak profesyoneline Ulusal Üstün Müfettiş Ödülü verir.

Bir orman ağaçlarındaki karbonu tutar. Orman, ağaçlar büyüdükçe havadan karbondioksiti çıkarır ve ağaçlar ölürken ve çürürken veya yandığında onu havaya verir. Orman net büyüme yaşadığı sürece, orman havadan gelen başlıca sera gazı olan karbondioksit miktarını azaltıyor. Ayrıca, kereste ormandan düzenli olarak kaldırılır ve kalıcı ahşap ürünlere dönüştürülürse, bu ürünler karbon tutmaya devam ederken, ikame ağaç çiftliği ağaçları daha fazla karbondioksit emer ve böylece sera gazında sürekli bir azalma sağlar.
Ağaç çiftlikleri hızlı büyümeyi artırmayı başardıklarından, bir ağaç çiftliği, çürüme, yangın veya hasattan kaynaklanan karbon salınımını değil, denklemin yalnızca tutma tarafını dikkate alarak, yönetilmeyen bir ormandan daha hızlı karbon tutma eğilimindedir.  Yönetilen ormanlık alanların daha genç olma eğiliminde olması ve daha genç ağaçların daha hızlı büyümesi ve daha az ölmesi bu ayrıma katkıda bulunmaktadır.
Ağaç çiftlikleri büyük miktarda CO2 emerkenCO2 CO2, bu karbonun uzun vadeli tutulması, hasat edilen malzemelerle ne yapıldığına bağlıdır. Ormanlar, rahatsız edilmeden bırakılırsa, atmosferdeki karbonu yüzyıllar boyunca emmeye devam ediyor.
USDA, çeşitli orman türlerinde ne kadar karbon tutulduğuna dair çevrimiçi bir hesaplayıcıya sahiptir.

Karbondioksit, bitki dokusu için birincil yapı malzemesidir ve bitkilerin hızlı ve güçlü büyümesi için gereklidir, bu nedenle muhtemelen daha yüksek CO2 seviyeleri fosil yakıtların yakılması sonucu havada CO2 olması ormanların daha hızlı büyümesini sağlayacaktır. Duke Üniversitesi, yüksek CO2 seviyelerine sahip bir loblolly çam plantasyonunu dozladıkları bir çalışma yaptı. CO2 CO2. Çalışmalar, çamların gerçekten daha hızlı ve daha güçlü büyüdüğünü gösterdi. Ayrıca, buz fırtınaları sırasında daha az zarar görme eğilimindeydiler; bu, daha kuzeyde loblolly büyümesini sınırlayan bir faktördür. Orman kurak yıllarda nispeten daha iyi performans gösterdi. Hipotez, çamların büyümesindeki sınırlayıcı faktörlerin, Güneydoğu'daki çam alanlarının çoğunda eksik olan nitrojen gibi besinler olduğudur. Ancak kurak yıllarda ağaçlar daha yavaş büyüdükleri için bu faktörlere karşı gelmezler çünkü su sınırlayıcı faktördür. Yağmur bol olduğu zaman, ağaçlar sitenin besin maddelerinin ve ekstra CO2 limitlerine ulaşır.CO2 CO2 faydalı değildir. Güneydoğu bölgesindeki orman topraklarının çoğu, azot ve fosforun yanı sıra iz mineraller bakımından yetersizdir. Çam ormanları genellikle pamuk, mısır veya tütün için kullanılan arazide bulunur. Bu mahsuller başlangıçta sığ ve verimsiz toprakları tükettiğinden, ağaç çiftçilerinin toprağı iyileştirmek için çalışması gerekir.
Daha iyi gübrelemeye ek olarak, biyokatılar yenilikçi bir çözüm sunar. Biyolojik katılar, Virginia ve Kuzey Carolina'daki tavuk ve domuz operasyonları gibi belediye veya tarımsal kaynaklardan gelen arıtılmış atık sulardır. Biyolojik katı maddeler toprağı iyileştirme ve ağaç büyümesini iyileştirme potansiyeline sahip olsa da, benimsemenin önündeki engeller arasında düzenleme ve eylemsizlik bulunmaktadır.

Ağaçhatmi (Hibiscus syriacus), ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından, çiçek açan ve Asya'nın büyük bir kısmında yetişen ve boyu 2–4 m.'ye erişen vazo şeklinde çalı türü bir bitkidir.
Çok dayanıklı olan bu bitki kesilip vazoya konduğunda diğer bitkilerden daha uzun süre dayanabilir. Yazları sıcak olan bölgelerde çekici beyaz, pembe, kırmızı, lavanta rengi ya da mor çiçekleri için yetiştirilir. Bu çiçekler yenilebilir.
Ağaçhatmi, Güney Kore'nin ulusal çiçeğidir. Ulusal amblemlerde görülmesinin yanı sıra Güney Kore Ulusal Marşı'nda da çiçekten söz edilir. Korece adı olan mugunghwa (Hangul: 무궁화; Hanja: 無窮花) ölümsüzlük anlamına gelen mugung sözcüğünden gelir. Çiçeğin sembolük anlamı bu addan kaynaklanmıştır.
Ağaçhatmi 'Diana', 'Lady Stanley', 'Ardens', 'Lucy' ve 'Blushing Bride' gibi çeşitli kültivarlarıyla oldukça popüler bir süs çalısıdır.

L. H. Bailey (2005). Manual of Gardening (Second Edition). Project Gutenberg Literary Archive Foundation. 19 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2008. 
William Curtis (2006). The Botanical Magazine, Vol. 3. Project Gutenberg Literary Archive Foundation. 9 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2008. 

 Vikitür'de Hibiscus syriacus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Plants For A Future: Hibiscus syriacus 16 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
How to Grow a Rose of Sharon 11 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ağaçlandırma, yangın, zararlı biyolojik etkiler, kuraklık gibi doğal veya yanlış uygulamalar sebebiyle insan eliyle bozulan doğal orman alanlarında gerçekleştirilen suni ormancılık faaliyetidir.

Ağaçlandırma ya daha önce ormanlık olan alanların yeniden ağaçlandırılması, canlandırılması ya da daha önce ormanlık olmayan geniş düzlüklerde, arazilerde sıfırdan ağaçlandırma çalışmaları şeklinde gerçekleştirilir.
Ağaçlandırma faaliyeti esasen ekosistemde önemli işlevleri olan, havadaki oksijen-karbon dioksit gibi gazların dönüşümünde birinci dereceden etkin doğal bitki örtüsü ve ormanların yok oluşlarıyla veya alanlarının gittikçe azalmasıyla ön plana çıkan bir yaklaşımdır. Mevcut doğal, bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliğiyle özgün bir habitat sunan doğal ormanların korunmasının yanı sıra ağaçlandırma çalışmaları küresel iklim değişiklikleri gibi küresel bazı felaketlerin etkilerinin azaltılması ve kâğıt, mobilya gibi sanayi ürünlerinin kullanımında doğal ormanlık alanları yerine kullanılması açısından uygulanan önleme çalışmaları arasında yer almaktadır. Ancak ağaçlandırma bölgelerinin oluşumu binlerce yıl süren doğal orman alanlarının sahip olduğu bitey ve direy çeşitliliğine sahip olmadığı da unutulmamalıdır.

Ağaçlandırma çalışmaları genel olarak açılan çukurlara tohum veya fidan dikilerek yapılmaktadır. Ağaçlandırma çalışmalarında genellikle hızla büyüyebilen çam, sedir gibi ağaçlar tercih edilmektedir. Ağaç seçiminde, ağaçlandırılacak alanın iklim, yağış ve sulama imkânları göz önünde bulundurulur. Sulama imkânı bulunmayan ve az yağış alan alanlarda susuzluğa dayanabilen ve yörenin iklimine dayanıklı orman ağaçları (iğde, alıç, kuşburnu vb.) seçilir. Kendiliğinden hızla çoğalan bu tür ağaçlar, bulunduğu bölgede birçok hayvan türünün de barınmasına olanak verir. Bu hayvanlar sürekli  tohum taşıyarak ormanın büyümesine yardımcı olurlar. Bazı ağaç türlerinin çoğalması için bölgeye  sincap gibi tohum taşıyan ve saklayan hayvanlar getirip yerleştirmek de bir ağaçlandırma tekniğidir.

4000 yıl önce Anadolu'nun %60 - %70'i ormandı. Ormansızlaşma hem tarih öncesinde hem Rum hem de Osmanlı dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bu ormansızlaşmaya rağmen Türkiye'nin biyoçeşitliliği hâlâ birçok Avrupa ülkesinden fazladır.
1937'de yaptığı ilk orman kurallarından beri resmi "orman" tanımı değişiyordu. 2019 ( () itibarıyla) Orman Genel Müdürlüğü'ne göre Türkiye'deki ormanlar 23 milyon hektarlık bir alanı kaplamaktadır; 1990'dan beri ormanların toplam alanı 1 milyon hektar artmış ancak orman verimliliği yarı oranında düşüktür. Bakanlığın açıklamasına karşın Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün "orman" tanımına göre Türkiye'de yaklaşık 12 milyon hektarlık (yüzölçümünün yaklaşık %15'i) orman bulunmaktadır.
Türkiye'nin ağaçlandırma için önemli bir potansiyeli vardır ve bazı uzmanlara göre 50 milyon hektarlık alan ağaçlandırılabilir. Türkiye’nin sera gazı emisyonlarının önemli bir bölümü ağaçlandırma çalışmaları ile nötrlenebilir. Biyoçeşitliliği korumak için daha sürdürülebilir ormancılık uygulamaları önerilmektedir.

Bakir orman
Çevre
Çevrecilik
TEMA

T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı- Ağaçlandırma Dairesi Başkanlığı 8 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bambu (Bambusoideae), buğdaygiller (Poaceae) familyasına ait ve 1.200 adede yakın sayıda, kimi farklı görünen bitki türlerinden oluşan alt familyanın üyesidir.
Bambu türleri Asya'da, Güney ve Kuzey Amerika'da ve Afrika'da bulunurlar.
En büyük bambu türleri 80 cm kalınlığa ve 38 metre uzunluğa kadar varabilir.
Bazı bambu türleri çok seyrek çiçek açarki bu bazen 100 yılda bir ya da daha az olabilir.
Bambular iki tiptir:

Oymak: Bambuseae: Ağaç gibi büyüyen, tahtalaşan kabuklu ve ince yapraklı ama çok büyük çiçekler açan bambu.
Oymak: Olyreae: Ot gibi büyüyen, tahtalaşmayan ve boyları bir metreyi geçmeyen bambu.

Küçük bambu fidanları sebze olarak yenir ya da sirke ile turşusu kurulur. Gıda olarak en uygun cinsleri Bambusa, Dendrocalamus ve Phyllostachys'dir.
Bazı bambu türleri hafif asitlidir bu yüzden tatları acıdır. Bu acı tat kaynatılarak giderilebilir. Japonya'da bu acı tadı yok etmek için bambu kaynatılırken suya pirinç unu atılır ama acılık Şili biberiyle de giderilebilir.
Bambu turşusuna „Achia“ ya da „Atchia“ denir. Bambunun tohumu da yenebilir.

Bazı bambu türleri saç, tırnak ve kemik için faydalı ve depresyonu kesebilen etkileri  nedeniyle ilaç olarak kullanılır.

Büyük bambu türleri hafif ama dayanıklı olan odunları ile ev yapımı için kullanılabilir. Eskiden Asya'da özellikle Güneydoğu Asya'da bütün köyler tamamen bambudan inşa edilirdi. Eskiden Siam kentinin yarısı bambu sandalların üzerinde suda yüzen evlerden oluşurdu.
Bambu ile köprüler yapılır.
Bambu su borusu olarak kullanılıp kilometrelerce uzunlukta su hatları da yapılır. Bambu suya dayanıklı yapısı ile nehir ve deniz ulaşımında da kullanılır.
Bambunun yapısı sıkı dokulu ve çok sağlamdır. Bazı türlerinin içi boş olduğu için mukavemet gerektiren işler için de kullanılır.

Tekstil sektöründe de bambulardan yararlanılır. Bambu ile antibakteriyel kumaşlar üretilir. Tırmanıcı bambu türüyle çuval ve ceket bile yapılır.

Çinlilerin bahçe kültürünün temel bitkisi bambu türleridir. Bahçeyi güzelleştirici bitki olarak Avrupa'da da yayılmaktadır. Avrupa'da satılan çoğu cinsleri (Fargesie, Phyllostachys) -20 dereceye bile dayanıklıdır.

Bambu ile çok güzel mobilyalar, sepet, perde, bardak, şapka ve balık tutmak için tuzak vb çok çeşitli alet ve eşyalar yapılır.
Endonezya'da bazı bambu türleri ile bir kez kullanılabilen tenceler yapılır.

Çin, Tahiti ve Yava gibi bazı ülkelerde bambudan müzik enstrümanları yapılır. Bunlar çoğunlukla flütlerdir ama telli enstrümanlar ve davullarda yapılır. Japon müzik kültüründe çok kullanılan ve shakuhachi adlı flüt de bambudan yapılır. Brezilyalıların özellikle Capoeira'da kullandıkları berimbau adlı müzik aletinin de ham maddesi bambudur.

Bambunun hafif ama sağlam yapısı silah yapımı içinde çok uygundur. Bambudan mızraklar ve ok-boruları yapılır. Vietnam savaşı'nda Viet kong'un ormanlarda bambudan hazırladıkları tuzaklar Amerikalı askerlerin en büyük korkusu olmuşlardır.
Samurayların çok etkili bir yayıda belli bir bambu türü ile yapılır. Bambu ayrıca japon samurailerin geliştirdikleri kendo sporunun temel silahlarından Shinai'dir. Orta Çağ japonyasında antrenman için çivili, üzeri deri kaplı bambu shinailer kullanılmıştır.

Bambuyla Çin ve Jamaika ‘da kâğıt üretilir. Bazı bambu türlerinden cila maddesi yapımı için kullanılan bir toz çıkarılır.

Bambunun bazı kültürlerde sembolik anlamları vardır. Bambunun uzun ömrü nedeniyle Çin’de doğruluk ve dürüstlük, Hindistan’daysa dostluk sembolüdür. Filipinler'de çiftçiler bambu sırıklarını şans getirsinler diye tarlalarının etrafına dikerler.
Bambu yemyeşil yaprakları, düz ve dimdik büyümesi ile Japonya'da dürüstlük ve temizlik sembolüdür. Japonlar yılbaşında giriş kapılarının iki yanına birbirine bağlı bambular ("kodamatsu") koyarlar ve bunun onlara şans getirdiğine inanırlar.
Bambunun çiçek açmasının nadiren görülmesi bambu çiçeklerinin yaklaşan kıtlığın işareti olarak görülmesine yol açmıştır. Bunun nedeni çiçeklerle beslenen sıçanların daha sonra çoğalıp gıdaların çoğunu  tüketmesi olabilir. En son bambu çiçeklenmesi Mayıs 2006'da başladı (bkz. Mautam). Bambunun 50 yılda bir çiçek açtığı söylenir (bkz. 28-60 yıllık örnekler,FAO: 'gregarious' species table 29 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).
Çin kültürü'nde bambu erik çiçeği, orkide ve krizantem (genellikle méi lán zhú jú Çince: 梅蘭竹菊) topluca Dört Centilmen olarak anılır.
Bu dört bitki aynı zamanda dört mevsimi ve Konfüçyüsçülük ideolojisinde junzi ("prens" veya "asil")'nin dört yönünü temsil eder. Çam (sōng Çince: 松), bambu (zhú Çince: 竹) ve erik çiçeği (méi Çince: 梅) aynı zamanda zor koşullarda gösterdikleri azimle de takdir edilir ve hepsi Çin kültüründe (Çince: 歲寒三友 suìhán sānyǒu) "Kışın Üç Arkadaşı" olarak bilinir.
”Kışın Üç Arkadaşı" örneğin suşi setleri veya geleneksel ryokan konaklamalarda olduğu gibi Japonya'da geleneksel sıralama sistemi olarak kullanılır. Çam (Japoncada matsu 松) birinci sırada bambu (take Japonca: 竹) ikinci sırada ve erik (ume Japonca: 梅) üçüncü sıradadır.
Batı Afrika'nın Bozo etnik grubu adını Bambara "bambu ev" anlamına gelen "bo-so" ifadesinden alır.
Bambu aynı zamanda St. Lucia'da ulusal bitkidir.

Bambu elyafı

 Wikimedia Commons'ta Bambu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bambu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Huş (Betula), huşgiller (Betulaceae) familyasının Betula cinsinden ağaç veya ağaççıklara verilen ad. Kabuğu Kuzey Avrasya ve Kuzey Amerika halklarınca kap kacak ya da kano yapımında kullanılır.80-140 yıl arası yaşarlar.

Işık ihtiyaçları fazladır, huş bir güneş ağacıdır. Derin, iyi, süzek topraklarda iyi gelişme gösterirler. Kökleri fazla derine gitmez. Soğuk yerleri tercih ederler.

Kuzey Amerika'da, Asya, Avrupa, Kafkasya, Himalayalar ve Türkiye'nin kuzey kesimlerinde doğal olarak bulunur.

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler dik durur.

Diploid (2n = 28).
Betula lenta
Betula lenta subsp. uber
Hexaploid (6n = 84).
Betula allegheniensis
Decaploid (10n = 140).
Betula austrosinensis
Betula globispica
Betula insignis
Betula medwediewii
Duodecaploid (12n = 168).
Betula megrelica -
kromozom sayısı bildirilmeyenler
Betula corylifolia
Betula grossa
Betula insignis

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler sarkıktır.

Betula alnoides
Betula alnoides subsp. luminifera
Betula maximowicziana

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler dik durur.

Diploid (2n = 28).
Betula calcicola
Betula chichibuensis
Betula costata
Betula nigra
Betula potaninii
Tetraploid (4n = 56).
Betula albosinensis
Betula albosinensis var. septentrionalis
Betula ermanii
Betula jacquemontii (B. utilis subsp. jacquemontii)
Betula utilis
Hexaploid (6n = 84).
Betula dahurica
Betula delavayi
Betula raddeana
Octoploid (8n = 112).
Betula chinensis
kromozom sayısı bildirilmeyenler
Betula fargesii
Betula schmidtii
kromozom sayısı bilinmiyor
Betula leopoldae

Dalların kabukları dışındakiler metil salisilat içerir. Dişi kedicikler sarkık.

Diploid (2n = 28).
Betula cordifolia
Betula pendula
Betula mandschurica
Betula mandschurica var. japonica
Betula neoalaskana
Betula occidentalis
Betula platyphylla (Betula pendula var. platyphylla)
Betula populifolia - Gray birch
Betula szechuanica (Betula pendula var. szechuanica)
Tetraploid (4n = 56).
Betula celtiberica
Betula pubescens
Betula pubescens subsp. tortuosa
Pentaploid (5n = 70).
Betula kenaica
Hexaploid (6n = 84).
Betula papyrifera (Bazen tetraploid veya pentaploid)

Küçük yuvarlak yapraklı çalılardır. Dişi kedicikler sarkıktır.

Diploid (2n = 28).
Betula glandulosa (B. nana subsp. glandulosa)
Betula nana
Tetraploid (4n = 56).
Betula minor
Betula pumila
Kromozom sayısı bildirilmeyenler
Betula fruticosa
Betula gmelinii
Betula hallii
Betula humilis
Betula michauxii
Betula microphylla
Betula middendorffii

Tree Family Betulaceae 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Diagnostic photos of many species, Morton Arboretum specimens
Eichhorn, Markus (July 2010). "The Birch Tree". Test Tube. Brady Haran for the University of Nottingham. 8 Şubat 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 Wikimedia Commons'ta Huş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Huş ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bitki anatomisi veya fitotomi, bitkilerin anatomisinin incelenmesi için kullanılan genel terimdir. Başlangıçta bitki morfolojisini, bitkilerin fiziksel formunun ve dış yapısının tanımını içeriyordu, ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren bitki anatomisi, yalnızca iç bitki yapısına atıfta bulunan ayrı bir alan olarak kabul edildi. Bitki anatomisi artık sıklıkla hücresel düzeyde araştırılmakta ve sıklıkla dokuların ve mikroskopi kesitlerinin alınmasını içermektedir.

Bitki anatomisi üzerine yapılan bazı araştırmalar, bitkinin besin taşıma, çiçeklenme, tozlaşma, embriyogenez veya tohum gelişimi gibi aktiviteleri temelinde organize edilen bir sistem yaklaşımı kullanır. Bitki anatomisi, klasik olarak aşağıdaki yapısal kategorilere ayrılır:

Çiçek anatomisi: Çanak yaprak, taç yaprak, androecium (erkek organ) ve gynoecium (dişi organ) çalışmaları
Yaprak anatomisi: Epidermis, stoma hücrelerinin incelenmesi
Gövde anatomisi: Kök yapısı ve vasküler dokular, tomurcuklar ve meristem doku
Tohum anatomisi: ovül, tohum
Dal anatomisi: Peridermis, ksilem, floem, vasküler kambiyum, öz odun, diri odun ve dal yakasının yapısı
Kök anatomisi: Yapısına dahil kök anatomi, kök, kök ucu, endodermis

MÖ 300 civarında Theophrastus bir dizi bitki incelemesi yapmış olsa da, bunların küçük bir kısmı günümüze ulaştı.

Bitki morfolojisi
Bitki Fizyolojisi
Anatomi

Bitki ekolojisi, bitkilerin birbirleriyle, diğer organizmalarla ve abiyotik çevresel faktörlerle olan etkileşimlerini inceleyen ekoloji alt dalıdır. Bu bilim dalı, bitkilerin ekosistemlerdeki işlevlerini, çevresel koşullara karşı geliştirdikleri adaptasyon stratejilerini ve çevresel değişimlere verdikleri tepkileri araştırır. Ayrıca bitki topluluklarının yapısı, dağılımı, ardıllık süreçleri ve biyoçeşitlilik gibi konular da bitki ekolojisinin çalışma alanları arasında yer alır.

Bitki ekolojisinin kökeni, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Carl Linnaeus'un sınıflandırma sistemi ve Alexander von Humboldt'un bitki dağılımına dair gözlemleri, bu alana öncülük etmiştir. 20. yüzyılda Frederic Clements ve Henry Gleason gibi bilim insanları, bitki topluluklarının yapısı ve ardıllık süreçleri üzerine farklı görüşler ortaya koyarak disiplinin teorik temellerini şekillendirmiştir. Zamanla, kantitatif analizlerin gelişmesi ve uzaktan algılama gibi teknolojilerin kullanılmaya başlanmasıyla bitki ekolojisi daha analitik bir boyut kazanmıştır.

Bitki ekolojisi, birçok alt disiplini kapsar. Bunlar arasında:

Fizyolojik ekoloji: Bitkilerin çevresel streslere verdiği fizyolojik tepkileri inceler.
Topluluk ekolojisi: Bitki topluluklarının bileşimi, yapısı ve dinamikleriyle ilgilenir.
Popülasyon ekolojisi: Bitki popülasyonlarının büyümesi, dağılımı ve genetik yapısını araştırır.
Peyzaj ekolojisi: Bitki örtüsünün büyük ölçekli mekânsal desenlerini ve insan etkilerini değerlendirir.
Koruma ekolojisi: Nadir ve tehdit altındaki bitkilerin korunması üzerine odaklanır.

Bitki fizyolojisi, bitkilerin fizyolojik yapısını incelen botanik ve fizyoloji altdalıdır. Bitkiyi oluşturan tüm yapıların birlikte nasıl çalıştığını anlamaya çalışarak; bitki organizmalarının mekanik, fiziksel ve biyokimyasal süreçlerini inceler. Bitkilerde süregelen yaşamsal olayları ve bu olayların oluşması, sürdürülmesi ve sonlanışının bağlı olduğu temel ilkeleri, fizik ve kimya yasalarına göre açıklamaya çalışır.

Bitkiler yaşamları boyunca dış ortamdan belirli maddeleri alıp, kendi kullanabilecekleri hale çevirirler. Buna "bitki metabolizması" denir ve bu süreçler "metabolizma fizyolojisi" adı altında incelenir.

Bitkilerde metabolizmaya dayalı maddesel değişimler sonucunda ortaya çıkan şekil ve yapı değişimleri ise, "büyüme gelişme ve hareket fizyolojisi"nin konusunu oluşturur.

www.newphytologist.org
www.plantphys.net 5 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.plantphysiol.org13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fizyoloji
Hayvan fizyolojisi
Biyoloji
 Wikimedia Commons'ta Bitki fizyolojisi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Bitki morfolojisi ya da fitomorfoloji, bitkilerin fiziksel formunun ve dış yapısının incelenmesidir. Özellikle mikroskobik düzeyde, bitkilerin iç yapısının incelenmesi olan bitki anatomisinden farklı olarak kabul edilir. Bitki morfolojisi, bitkilerin görsel olarak tanımlanmasında yararlıdır. Moleküler biyolojideki son çalışmalar, bitki morfolojilerinin korunması ve çeşitlendirilmesinin belirlenmesinde rol oynayan moleküler süreçleri araştırmaya başlamıştır. Bu çalışmalarda transkriptome koruma modellerinin, bitki yaşam döngüsü boyunca çeşitlendirmeyi sınırlayan evrimsel kısıtlamalara yol açabilecek önemli ontogenetik geçişleri işaretlediği bulunmuştur.

Bitkilerde gövde ve dalların ucunda ve iletim demetlerinde olduğu gibi belli yerlerde meristematik hücreler vardır. Bu bölgedeki hücreler devamlı surette bölünerek yeni hücreler meydana getirir. Hücre bölünmesi ve büyüme fazla miktarda maddeye ve enerjiye ihtiyaç gösterirler. Bu nedenle büyüme esnasında metabolik faaliyetler özellikle solunum hızlanır ve çok miktarda karbonhidrat sarf edilir.
Primer (birincil) büyüme, primer (birincil) büyüme köklerin ve dalların uzamasıdır.
Sekonder (ikincil) büyüme, kök ve gövdenin sonradan kalınlaşmasıdır.

Her bitki türü için büyümenin en hızlı olduğu optimum (en uygun) bir sıcaklık vardır ve bu iklim bölgelerine göre değişmektedir. Örneğin ekvator bitkilerinde büyüme +10 ile +50 arasında mümkün olmaktadır. Ilık kuşakta optimum sıcaklık yükselmeye devam ederse büyüme hızı gitgide düşer ve sonunda durur.

Dokuların meydana gelmesi için gerekli bazı maddeler fotosentez yoluyla meydana geldiklerinden ışık bunların büyümesi için sekonder (ikincil) şarttır.

Genellikle kurak yerlerde büyüyen gövdeler daha kısa, rutubetli yerlerde yetişenler ise daha uzundur. Rutubetli bölgelerde internodyumlar uzar, yaprak yüzeyi genişler, kalınlıkları azalır. iletim sistemi basitleşir., tüy sistemi belli bir dereceye kadar dumura uğrar. Kurak koşullarda epidermis hücreleri çoğalır, stomalar artar, mekanik ve iletim sistemi çoğalır.

Biyokömür (İngilizce: Biochar), biyokütlenin (odun, tarımsal atıklar, gübre vb.) oksijensiz veya sınırlı oksijenli bir ortamda piroliz (ısıl bozunma) işlemine tabi tutulmasıyla elde edilen, karbon açısından zengin, ince taneli ve gözenekli bir maddedir. Uluslararası Biyokömür Girişimi (IBI), biyokömürü "oksijenin sınırlı olduğu bir ortamda biyokütlenin termokimyasal dönüşümüyle elde edilen katı malzeme" olarak tanımlar.
Odun kömüründen (mangal kömürü) temel farkı üretim amacıdır; yakıt olarak yakılmak için değil, toprak verimliliğini artırmak ve atmosferdeki karbon dioksiti (CO2) uzun vadeli olarak toprakta hapsederek iklim değişikliği ile mücadele etmek amacıyla üretilir.

Biyokömür kullanımı, Amazon Havzası'ndaki yerli halkların tarımsal uygulamalarına, Kolomb öncesi dönemlere kadar uzanır. Yerliler, bitki atıklarını tamamen yakmak yerine üzerini toprakla örterek içten içe yanmasını sağlayan "kes ve kömürleştir" (slash-and-char) yöntemini kullanmışlardır. Bu süreç sonucunda, bölgedeki verimsiz tropikal topraklarda Terra Preta (Portekizce: Kara Toprak) adı verilen, binlerce yıl sonra bile verimliliğini ve yüksek karbon içeriğini koruyan topraklar oluşmuştur.

Biyokömür üretimi, biyokütlenin termal bozunması (piroliz) esasına dayanır. Sıcaklık ve bekleme süresi ürünün kalitesini belirler.

Yavaş Piroliz: Yaklaşık 350-500°C sıcaklıklarda ve uzun sürede gerçekleşir. Biyokömür verimi yüksektir (%35 civarı). Toprak verimliliği için ideal olan yöntemdir.
Hızlı Piroliz: Daha yüksek sıcaklıklarda ve saniyeler içinde gerçekleşir. Temel amaç biyo-yağ üretimidir (%60), kömür yan ürün olarak (%20 civarı) çıkar.
Gazlaştırma: 800°C ve üzeri sıcaklıklarda gerçekleşir. Ana ürün sentez gazıdır (Syngas), biyokömür verimi düşüktür ancak yüzey alanı çok geniştir.

Biyokütlenin su içinde ve basınç altında ısıl işlem görmesiyle (hidrotermal karbonizasyon) elde edilen ürüne Hidrokömür (Hydrochar) denir. Teknik olarak biyokömürden farklıdır; özellikleri biyokütle ile kömür arasındadır ve üretiminde kurutma işlemi gerektirmez.

Biyokömürün yapısı ham maddeye ve üretim sıcaklığına göre değişir:

Gözeneklilik: Biyokömür, gram başına yüzlerce metrekareye ulaşan devasa bir yüzey alanına sahiptir. Bu yapı suyun ve besinlerin fiziksel olarak tutulmasını sağlar.
Karbon Yapısı: Düşük sıcaklıklarda amorf karbon yapısı hakimken, sıcaklık arttıkça (özellikle 600°C üzeri) grafen benzeri tabakalar oluşur ve malzemenin elektriksel iletkenliği artar.
pH Değeri: Genellikle alkalidir, bu da onu asidik topraklar için iyi bir düzenleyici yapar.

Biyokömür, tarımsal verimliliği artırmak için toprağa uygulanır:

Su ve Besin Tutma: Toprağın su tutma kapasitesini artırır ve azot, fosfor gibi gübrelerin yağmur sularıyla yıkanıp yeraltı sularına karışmasını (leaching) önler.
Mikrobiyal Aktivite: Gözenekli yapısı, yararlı toprak bakterileri ve mantarları için korunaklı bir habitat sağlar.
Asitlik Giderme: Toprak pH seviyesini yükselterek asiditeyi düşürür.

Bitkisel atıkların doğal çürümesi atmosfere karbondioksit ve metan salar. Biyokömür üretimi ise bu karbonu stabilize eder ve yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca toprakta saklar (Karbon sekestrasyonu). Ayrıca biyokömür uygulanan tarım topraklarından, karbondioksitten çok daha güçlü bir sera gazı olan Nitröz oksit (N2O) salınımının %80'e varan oranlarda azaldığı gözlemlenmiştir.

Biyokömür, beton ve harç üretiminde "yeşil katkı maddesi" olarak kullanılmaktadır. %1-2 oranında biyokömür eklenmesinin, betonun mukavemetini ve esnekliğini artırdığı, aynı zamanda yapının karbon ayak izini düşürdüğü tespit edilmiştir.

Yem katkısı olarak kullanıldığında hayvanların sindirim sistemini düzenlediği ve geviş getiren hayvanlarda (sığır vb.) metan gazı üretimini azalttığı belirtilmektedir. Ayrıca hayvan altlıklarına karıştırılarak koku ve amonyak salınımını azaltır.

Aktif karbona benzer şekilde, atık sulardaki ağır metalleri, boyaları, farmasötik kalıntıları (ilaç atıkları) ve diğer organik kirleticileri adsorbe etmek (tutmak) için etkili ve düşük maliyetli bir yöntemdir.

Yanlış hammadde (örneğin ağır metal içeren atıklar) kullanımı veya toprağa aşırı miktarda uygulama yapılması, toprak pH dengesini bozabilir, tuzluluğu artırabilir veya toprak canlılarına zarar verebilir.

Odun kömürü
Karbon döngüsü
Sürdürülebilir tarım

Ceviz, Juglandaceae (cevizgiller) familyasının Juglans cinsinden, tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ve bu ağaçların meyvelerinin ortak adı.
Kışın yaprağını döken ağaçlardır. Genç sürgünlerin özü bölmelidir. Tomurcuklar az sayıda pullarla örtülmüştür. Yaprakçıkların kenarları bazı türlerde ince dişli, bazıları ise düzdür (tam kenarlı). Yaprakçık sayısı türlere göre (3) 5-23 arasında değişir.
Çiçekler bir evciklidir. Erkek çiçekler bir önceki yılın sürgünlerinde yan durumlu, aşağıya sarkan kedicik halinde kurul oluşturur. Kurullar dallanmamıştır. Her bir erkek çiçeğin 1 brahte, 2 brahtecik ile 3-4 loplu bir çevre yaprağı (çanak) vardır. Etamin sayısı 7-105'tir. Dişi çiçekler ise yeni sürgünlerin ucunda terminal (tepede) durumlu dik duran 2-8 çiçekli fakir kurullar oluşturur. Dişi çiçeğinde 1 brahte, 2 brahtecik, 4 loplu çevre yaprağı vardır. Bunlar ovaryumla kaynaşmıştır, yalnız uçları serbesttir. Ovaryum alt durumludur; etli kalın 2 stigması oldukça gelişmiştir.
Sonbaharda olgunlaşan büyük çekirdekli sulu meyvenin iç kısmı 2 bölmeye ayrılmıştır. Tohum 2 loplu ve yağlıdır.
Odununun özü koyu, dış kısmı açık renkli, ağır ve güzel cila kabul eden odunları vardır.

Ceviz ağacı pH değeri 5 ile 8 arasında olan ve süzek topraklarda yetişir.

Seksiyon Juglans. Yapraklar büyük (20–45 cm) ile 5-9 geniş yaprakçıklı, saçsız, kenarları tamdır. Odunu serttir. Güneydoğu Avrupa ile Asya.
Adi ceviz (Juglans regia) (J. duclouxiana, J. fallax, J. orientis) Türkiye.
Seksiyon Rhysocaryon. Yapraklar büyük (20–50 cm) ile 11-23 ince yaprakçıklı, ince tüylü, kenarı dişlidir. Odunu serttir. Kuzey Amerika, Güney Amerika.
Arjantin cevizi (Juglans australis) (J. boliviana)
Brezilya cevizi (Juglans brasiliensis)
Kaliforniya cevizi (Juglans californica)
Hinds cevizi (Juglans hindsii)
Nuevo Leon cevizi (Juglans hirsuta)
Jamaika cevizi (Juglans jamaicensis) (J. insularis)
Arizona cevizi (Juglans major) (J. arizonica, J. elaeopyron, J. torreyi)
Juglans major var. glabrata
Teksas cevizi (Juglans microcarpa) (J. rupestris)
Juglans microcarpa var. stewartii
Meksika cevizi (Juglans mollis)
And Dağları cevizi (Juglans neotropica) (J. honorei)
Kara ceviz (Juglans nigra)
Juglans olanchana
Peru cevizi (Juglans peruviana)
Juglans soratensis
Guatemala cevizi (Juglans steyermarkii)
Venezuela cevizi (Juglans venezuelensis)
Seksiyon Cardiocaryon. Yapraklar çok büyük (40–90 cm) ile 11-19 geniş yaprakçıklı, yumuşak tüylü, kenarları dişlidir. Odunu yumuşaktır. Kuzeydoğu Asya, doğu Kuzey Amerika.
Japon cevizi (Juglans ailantifolia) (J. cordiformis, J. sieboldiana)
Boz ceviz (Juglans cinerea)
Çin cevizi veya Mançurya cevizi (Juglans mandschurica) J. cathayensis, J. formosana, J. hopeiensis, J. stenocarpa)

Hibridler (melezler)
Juglans × bixbyi J. ailantifolia × J. cinerea
Juglans × intermedia J. nigra × J. regia
Juglans × J. ailantifolia × J. regia
Juglans × quadrangulata J. cinerea × J. regia
Juglans × sinensis J. mandschurica × J. regia
Juglans × paradox J. hindsii × J. regia
Juglans × royal J. hindsii × J. nigra

2017 yılında dünya ceviz üretimi (kabuklu) 3,8 milyon ton idi ve dünya toplamının yarısını (tablo) üreten Çin liderdi. Diğer büyük üreticiler ABD (%15) ve İran (%9) idi.

Yenilebilir ham ceviz tohumu %4 su, %14 karbonhidrat, %15 protein ve %65 yağ içerir. 100 gramı 654 kalori sağlar ve protein, lif, B vitaminleri, niyasin, vitamin B6, folik asit ve bazı mineraller açısından zengindir.
Ceviz yağı çoğunlukla çoklu doymamış yağ asitlerinden özellikle alfa-linolenik asitten ve linoleik asitten oluşur, oleik asit, tekli doymamış yağ içermesine rağmen toplam yağın %31'i doymuş yağdır.

Bahçesaray cevizi 08.03.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Van için coğrafi işaret almıştır.
Hekimhan cevizi 27.05.2019 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Malatya için coğrafi işaret almıştır.
Kaman cevizi 09.12.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kırşehir için coğrafi işaret almıştır.
Karamanlı cevizi 28.08.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Burdur için coğrafi işaret almıştır.
Kavaklıdere cevizi 28.08.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Muğla için coğrafi işaret almıştır.
Niksar cevizi 17.12.2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Tokat için coğrafi işaret almıştır.
Oğuzlar cevizi 13.03.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum için coğrafi işaret almıştır.
Çatak cevizi 06.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Van için coğrafi işaret almıştır.
Çağlayancerit cevizi 30.07.2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kahramanmaraş için coğrafi işaret almıştır.

 Vikitür'de Juglans ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Defne, Defnegiller (Lauraceae) familyasının Laurus cinsini oluşturan her dem yeşil ağaç veya ağaççık görünümündeki bitki türlerinin ortak adı. Üç türü bilinmektedir.
Sağlık açısından zararlı olan naftalin yerine, sağlık açısından risk taşımayan defne yaprağı kullanılması önerilmektedir.

Botanik     Özellikleri: Defnegiller (Lauraceae) familyasından, yaz kış yaprağını     dökmeyen bir bitkidir. 6-8 metreye kadar uzayabilen, koyu yeşil, sert ve    kokulu yapraklara sahip bir ağaçtır.
Ekonomik     Önemi: Türkiye, dünya defne yaprağı üretiminde ve ihracatında çok     büyük bir pazar payına (yaklaşık %90) sahiptir. Toplanan yapraklar gıda,    kozmetik ve ilaç sanayilerinde değerlendirilir.
Mitolojik     Hikayesi: Mitolojide nehir tanrısı Peneus'un kızı olan Daphne,    Apollon’un tutkulu aşkından kaçarken kurtulmak için babasından yardım     ister ve defne ağacına dönüşür. Efsaneye göre bu dönüşüm Hatay civarında     gerçekleşmiştir.
Kültürel     Anlamı: Mitolojide Apollon’un kutsal bitkisi kabul edilen defne, aynı     zamanda barışın, zaferin, korumanın ve ölümsüzlüğün simgesidir.
Ayrıca Türkiye'nin Hatay ilinde yer alan ve mitolojik hikayeyle bağdaştırılan bir merkez ilçenin de adıdır. 

Fosil kalıntılarından Buzul Çağı'ndan önce Akdeniz ve Kuzey Afrika'da defne türlerinin geniş yayılışa sahip olduğu görülür. Daha sonra Buzul Çağı'nda Akdeniz Havzası'nın donmasıyla bu türlerin daha yumuşak iklimin görüldüğü Güney İspanya, Portekiz ve Macaronesian Adalarına çekilmek zorunda kaldığı kabul edilmektedir. Buzul Çağı'nın sona ermesiyle birlikte Akdeniz defnesi yeniden Akdeniz çevresinde görülmeye başlanmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Defne ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Defne ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Dehesa veya Portekiz'de montado, güney ve orta İspanya ile güney Portekiz'de çok işlevli, tarımsal ormancılık sistemi ve kültürel peyzajdır. Dehesalar özel veya ortak mülkiyet olabilir (genellikle belediyeye ait). Öncelikle otlatma için kullanılan bu ormanlarda yabani av hayvanları, mantar, bal ve yakacak odun gibi kereste dışı orman ürünleri de dahil olmak üzere çeşitli ürünler üretilir. Ayrıca İspanyol dövüş boğasını ve İber domuzunun kaynağını yetiştirmek için de kullanılırlar. Ağacın ana bileşeni meşedir, genellikle holm ve mantardır. Melojo (Quercus pyrenaica) ve quejigo dahil olmak üzere diğer meşeler, coğrafi konuma ve yüksekliğe bağlı olarak kullanılan tür olan dehesayı oluşturmak için kullanılabilir. Dehesa, yalnızca çeşitli yiyecekler sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda İspanyol imparatorluk kartalı gibi nesli tükenmekte olan türler için de yaban hayatı yaşam alanı sağlayan antropojenik bir sistemdir.

Plataforma integralDehesa 10 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Página web de agentes del sector
Proyecto Biodehesa
Foro encinal
Acción por la dehesa
Dehesas ibéricas
Observatorio de la dehesa y el montado

Dendrokronoloji, Yunanca ağaç (δένδρον déndron) ve zaman (χρόνος chrónos) sözcük köklerinden oluşmakta ve ağaç halkaları ile tarihleme yapma yöntemi anlamına gelmektedir.

Dendrokronoloji, astronom AE Douglass, Arizona Üniversitesi'nde Ağaç Halka Araştırma Laboratuvarı kurucusu olup 20. yüzyılın ilk yarısında geliştirilmiştir. Douglass güneş lekesi faaliyet döngülerini anlamak için güneş aktivite değişikliklerini daha sonra ağaç halkası büyüme modelleri (yani, güneş lekeleri → iklim → ağaç halkaları) tarafından kaydedilen yeryüzünde iklim modellerini kullanılarak oluşturulan bir sistemdir.

Ayrıca, ağaç halkalar veya halkaları olarak adlandırılan büyüme halkaları, bir ağacın gövdesinden geçen yatay bir kesitini gösterebilir. Büyüme halkaları vasküler kambiyum (demet kambiyumu), yanal bir meristem olarak sınıflandırılır ve kabuğa yakın hücre tabakası ise yeni büyüme sonucu oluşur. Bu büyüme çapı, ikincil büyüme olarak bilinir. Yılın sezon boyunca büyüme hızındaki değişim sonucu halkaları görülür ve böylece bir halka genellikle ağacın hayatında bir yıl geçişi işaretler. Mevsimlerdeki farklılık oldukça belirgindir. 
Bir büyüme, halkanın iç kısmında büyüme nispeten hızlı olduğundan erken büyüme mevsimi oluşur. (dolayısıyla ahşap daha az yoğun olan) ve "erken odun" veya "bahar ahşap" ya da "geç bahar ağaç" olarak bilinir. Dış kısmı "geç ahşap" (ve bazen ama bazen sonbaharda genellikle yaz aylarında üretilen "yaz ahşap", olarak adlandırılan olmuştur) ve yoğundur. [2] "Erken ahşap" kullanılır "ikinci terim olarak "ahşap bahar" tercih edilir, erken ahşap bazı Akdeniz türleri olduğu gibi, erken yaz (örneğin Kanada) veya sonbaharda oluşan iklimlerde yılın bu zamanı için uygun olmayabilir.
Ilıman bölgelerde birçok ağaç kabuğu her yıl bir büyüme halkası yapar. Bir ağacın hayatının tüm dönem için, bir yıl-by yıllık kayıt, ağaçın hangi iklim koşullarında büyüdüğü yansıtır. Yeterli nem ve geniş bir halka içinde uzun bir büyüme sezonu ile sonuçlanır. Bir kurak yıl, çok dar bir halkaya neden olabilir. Bu orta yaz kuraklık gibi yoksul ve elverişli koşullar hâkimdir. 
Eksik yüzükler ise geliştirmek eğiliminde olacaktır ve aynı bölgeden meşe ve karaağaçlar da bir yaz yılı olarak bilinen yıl 1816 yılında meydana gelen meşe ağaçlarında bir kayıp halka yer alır. Örneğin [3] Ağaçlar da belirli bir süre için halka genişlik modelleri bulunur. Bu modellere göre ve aynı coğrafi bölgede ve benzer iklim koşulları altında büyüyen ağaçlar ile halka eşleştirilebilir. Zaman içinde kronoloji hem de tüm bölge için ve dünyanın alt-bölgeleri için olabilir. Böylece antik yapılardan ahşabın bilinen kronolojisi (çapraz partlar olarak adlandırılan bir teknik) ve tam belirlenen ahşap yaşına uygun olabilir. Bilgisayarda istatistik eşleştirme yapmak için boyunduruk edilene kadar çapraz partlar aslında görsel denetim tarafından yapılır. 
Ağaç halkası büyümesi bireysel farklılıkları ortadan kaldırmak için dendrokronolojist, bir halka, tarih oluşturmak için birden fazla ağaç örneklerinin ağaç halkası genişlikleri düzeltilir ve ortalama alır. Bu işlem, çoğaltma olarak adlandırılır. Ancak olası bir başlangıç ve bitiş tarihleri bilinmemektedir. Bir ağaç halkası tarihine ise ‘kayan kronoloji’ denir. 11.000 'den fazla yıl öncesine uzanan tam demirlemiş çam kronolojisi Güney Almanya (Ana ve Ren nehirleri) ve Kuzey İrlanda'da yer alır. Ayrıca, bu iki karşılıklı tutarlılık ve meşe ağaçları ile dendrokronolojik dizileri kendi radyokarbon ve dendrokronolojik yaş karşılaştırılarak doğrulanmıştır. [6]
8500 yıl öncesine uzanan bir tam demirlemiş kronoloji Güneybatı ABD (Kaliforniya White Mountains) bulunan bristlecone çamı için vardır. 2004 yılında yeni bir kalibrasyon eğrisi INTCAL04 uluslararası (BP) bir ağaç kümesi dünya çapında veri ve deniz çökelleri üzerinde etkilidir. 26.000 geri kalibre tarihler için onaylanmıştır. Bunlar ağaç halkası kanıtlarına dayanır ve yeni kalibrasyon eğrileri (IntCal04) kısmı uzanır 12,410 takvim (cal) yıl BP Bu ve geri 14.700 cal yıl BP ötesinde, IntCal04 özellikle 405 yıl sabit bir rezervuar yaş için düzeltilmiştir. Venezuela Cariaco havzasından foraminiferlerin 14C tarihleri inşa edilmiştir.

Ahşap karot numuneleri yıllık büyüme halkalarının genişliğini ölçmek ve belirli bir bölge içinde farklı siteler ve farklı tabakalarından örnek alarak, araştırmacıların bilimsel kaydının bir parçası haline gelerek kapsamlı bir tarihi dizi oluşturabilir. Örneğin, binalarda bulunan eski ahşap kaynak ağacının bir fikir vermesi için tarih olabilir, ahşap yaşına bir üst sınır belirleyerek, canlı ve büyür. Bazı ağaçların cinsi bu tür bir analiz için diğerlerine göre daha uygundur. Aynı şekilde, ağaçlar gibi kuraklık veya yarı kuraklık marjinal koşulların büyüdüğü alanlarda, Dendrokronolojinin teknikleri nemli yerlerde daha tutarlıdır. Bu araçlar kurak Güneybatı Amerikan yerlilerinin uçurum konutların ahşap arkeolojik dönemden kalma durumu önemli olmuştur.
Dendrokronolojinin yararı bir kez yaşayan malzeme mevcut örnekleri doğru bir kalibrasyon olarak kullanılmak üzere belirli bir yıla tarihli ve (BP veya radyokarbon durdurma ile oluşan bir tarih aralığı tahmini ile, radyokarbon tekniğini kontrol yapan durumdur ve mevcut 1950-01-01 eşittir 'B'efore' P'resent,) ve takvim yılı. [10] bristlecone çam, son derece uzun ömürlü ve yavaş büyür, hala yaşayan, bu amaçla kullanılan ve ölü örnekler oluşturan binlerce yıl öncesine giderek ağaç halkası desenleri sağlar. Bazı bölgelerde 10.000 'den fazla yıllık kalma dizileri mevcuttur.[11]
Benzer mevsimsel desenleri de buz çekirdeklerinde ve varves (bir göl bir birikimin katmanları, nehir veya deniz yatağı) meydana gelir. Çekirdek birikimi desenli bir buz gibi göle karşı ve tortu inceliği ile donmuş bir-over göl için değişir. Bazı sütunlu kaktüsler de karbon ve dikenler oksijen (acanthochronology) izotoplarına benzer mevsimsel desenleri sergiler. Bu dendrokronolojik benzer bir şekilde uzandığı için kullanılır ve bu tür teknikler arkeologlar ve paleoclimatologists için kullanılabilir. Mevsimsel veri aralığını genişletmek için, dendrokronolojik bir kombinasyon halinde kullanılır. Benzer bir tekniği de balık otolit kemiklerde benzer büyüme halkalarının analizi yoluyla balık stoklarını analiz etmek için kullanılır.

Ahşap yapılardan yola çıkarak oluşturulan Avrupa kaynaklı kronolojiler, başlangıçta veba salgınının yaşandığı 14. yüzyıla denk gelen bina yapımı alanında görülen boşluğu doldurma konusunda güçlük yaşadı, ancak tarih öncesi zamanlara kadar geriye giden kesintisiz kronolojiler de bulunmaktadır. Danimarka kaynaklı MÖ 352 yılına kadar geriye giden kronoloji buna bir örnektir.
İklimi tahmin edilebilir bölgelerde, ağaçların farklı yıllarda farklı hava şartlarına yağmur, sıcaklık, toprak pH, bitki besleme, CO2 konsantrasyonu, vb. faktörlere bağlı olarak yıllık halkaları geliştirilir. Bu halkalardaki çeşitliliğe bakılarak geçmiş iklim değişikliklerinin anlaşılması için dendroklimatoloji bilimi kullanılır.
Bir ahşap örneğine bakılarak ağaç halkalarının büyüme değişiklikleri yıllara göre olduğu kadar, konuma göre de eşleşmeler sağlayabilir, çünkü bir kıta çapında iklim tekdüze değildir. Bu ahşap gemilerde kullanılan kerestenin geldiği yeri ve uzun mesafelerden taşınan resim yapmakta kullanılan paneller gibi daha küçük ahşap eşyanın malzemesini oluşturan ağacın kaynağını gösterebilir.
Ahşap binaların yapıldığı tarihler dendrokronoloji kullanılarak belirlenmiştir. Bir örnek Dedham, Massachusetts'teki Fairbanks Evidir. Kuzey Amerika'daki en eski ahşap ev olduğu bilinen evin 1640 dolaylarında inşa edildiği iddia edilmiş, alınan örnekler kerestenin 1637-1638 yıllarında kesilen bir meşe ağacından geldiğini doğrulamıştır. Ek olarak alınan bir örnek üzerindeki inceleme ise 1641 tarihini göstermiş, böylece evin yapımına 1638 tarihinde başlandığı ve 1641 civarında bitirildiği anlaşılmıştır. O zamanlarda New England'da ahşap ev yapımında kullanılan tahtanın kurutma işlemi yapılmıyordu.

1-	McGovern PJ, et al. (1995). Dendrochronology. "Science in Archaeology: A Review". AJA 99 (1): 79–142.
2-	Capon, Brian (2005). Botany for Gardeners (2nd ed.). Portland, OR: Timber Publishing. pp. 66–67. ISBN 0-88192-655-8.
3-	Lori Martinez (1996). "Useful Tree Species for Tree-Ring Dating". Retrieved 2008-11-08.
4-	 Friedrich M, Remmele S, Kromer B, Hofmann J, Spurk M, Kaiser KF, Orcel C, Küppers M (2004). "The 12,460-year Hohenheim oak and pine tree-ring chronology from central Europe — A unique annual record for radiocarbon calibration and paleoenvironment reconstructions". Radiocarbon 46 (3): 1111–22.
5-	Pilcher JR, et al. (November 1984). "A 7,272-year tree-ring chronology for western Europe". Nature 312 (5990): 150–2. Bibcode:1984Natur.312..150P. doi:10.1038/312150a0.
6-	 Stuiver Minze, Kromer Bernd, Becker Bernd, Ferguson CW (1986). "Radiocarbon Age Calibration back to 13,300 Years BP and the 14C Age Matching of the German Oak and US Bristlecone Pine Chronologies" (PDF). Radiocarbon 28 (2B): 969–979.
7-	 Ferguson CW, Graybill DA (1983). "Dendrochronology of Bristlecone Pine: A Progress Report". Radiocarbon 25 (2): 287–8.
8-	 Reimer Paula J, Baillie Mike GL, Bard Edouard, Bayliss Alex, Beck J Warren, Bertrand Chanda JH, Blackwell Paul G, Buck Caitlin E, Burr George S, Cutler Kirsten B, Damon Paul E, Edwards R Lawrence, Fairbanks Richard G, Friedrich Michael, Guilderson Thomas P, Hogg Alan G, Hughen Konrad, Kromer Bernd, McCormac Gerry, Manning Sturt, Ramsey Christopher Bronk, Reimer Ron W, Remmele Sabine, Southon John R, Stuiver Minze, Talamo Sahra, Taylor FW, van der Plicht Johannes, Weyhenmeyer Constanze E (2004). "INTCAL04 Terrestrial Radiocarbon age calibration, 0–26 cal kyr BP" (PDF). Radiocarbon 46 (3): 1029–58.
9-	 Fairbanks, Richard. "Current Research: Radiocarbon Calibration". Columbia.
10-	Renfrew Colin, Bahn Paul (2004). Archaeology: Theories, Methods and Practice (4th ed.). London: Thames & Hudson. pp. 144–5. ISBN 0-500-28441-5.
11-	"Bibliography of Dendrochronology". Switzerland: ETH Forest Snow and Landscape Research. Retrieved 2

Dişbudak, zeytingiller (Oleaceae) familyasının Fraxinus cinsini oluşturan türüne göre maksimum boyu 10–30 m arasında değişebilen dolgun ve düzgün gövdeli yuvarlak tepeli ağaç türlerinin ortak adı. Genellikle orta veya büyük boyda 45-65 ağaç türünden oluşur. Bunların çoğu yaprak döken ağaçlardır, ancak bazı subtropikal türleri her dem yeşil ağaçlardır. Bu cins Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'nın büyük bölümünde yaygındır.

Dişbudak genellikle sulak ya da derin toprağa sahip yerlerde bulunurlar. Yaprak döken veya bazen her dem yeşil ağaç veya çalı formunda olabilirler.

Yaprak: Tek tüysü yapraklar karşılıklı veya bazen dalların ucunda sarmal dizilişlidir. Yaprak ve yaprakçık sapı tabanı çoğu kez kalınlaşmıştır.
Çiçek: Bileşik salkımlı çiçek kurulu uçta veya sürgünün ucundaki koltuktan ya da önceki yılın yan sürgünlerinden gelişir. Brahteler ince uzun mızraksı olup geçicidir veya bulunmaz. Küçük çiçekler, erdişi, bir eşeyli veya çok eşeylidir. Kaliks 4 dişli veya düzensiz loplu bazen de bulunmaz. Korolla beyaz sarımsı 4 loplu, dip kısmı bölünmüştür veya bulunmaz. 2 Stamen korollanın dibine gömülmüştür. İplikçikler kısa olup çiçekler tam olarak açılınca dışarıya çıkar.
Meyve: Tohumlu taslağı 2 yumurtalık gözlü sarkıktır. Boyuncuk kısa; tepecik 2 yarıklıdır. Meyve uçtaki kanadı uzamış bir kanatlı meyvedır. (samara) Tohumlar genellikle tekli yumurtamsı-dikdörtgen biçimindedir. Besidoku etli kökçük diktir.

Başlangıçta üretildiğinde, doğal kauçuk (Hindistan kauçuğu, lateks, Amazon kauçuğu veya kauçuk olarak da adlandırlır), diğer organik bileşiklerin oluşturduğu az miktarda safsızlıkları, su ve organik bileşik izopren polimerlerinden oluşur. Tayland ve Endonezya önde gelen kauçuk üreticilerinden ikisidir. Doğal kauçuk olarak kullanılan poliizopren türleri elastomer olarak sınıflandırılır. Sonradan yerini sentetik kauçuk türlerine bırakmıştır.
Şu anda, kauçuk esas olarak kauçuk ağacından veya diğer ağaçlardan lateks şeklinde hasat edilmektedir. Lateks, kabuğa kesikler atılarak ve ağacın damarlarından "tapping" adı verilen bir işlemle çıkarılan yapışkan, sütlü bir kolloiddir. Lateks daha sonra ticari işleme hazır olan kauçuk haline getirilir. Büyük alanlarda, lateksin toplama kabında pıhtılaşmasına izin verilir. Pıhtılaşmış topaklar toplanır ve pazarlama için kuru formlara dönüştürülür.
Doğal kauçuk, tek başına veya diğer malzemelerle kombinasyon halinde birçok uygulamada ve üründe yaygın olarak kullanılmaktadır. Yararlı formlarının çoğunda, büyük bir esneme oranına ve yüksek esnekliğe sahiptir ve son derece su geçirmezdir.

Doğal kauçuk, çok çeşitli bakteriler tarafından sindirilmeye karşı hassastır. Streptomyces coelicolor bakterileri, Pseudomonas citronellolis ve Nocardia spp. vulkanize edilmiş doğal kauçuğu parçalayabilir.

Dean, Warren. (1997) Brazil and the Struggle for Rubber: A Study in Environmental History. Cambridge University Press.
Grandin, Greg. Fordlandia: The Rise and Fall of Henry Ford's Forgotten Jungle City. Picador Press 2010. 978-0312429621ISBN 978-0312429621
Weinstein, Barbara (1983) The Amazon Rubber Boom 1850-1920. Stanford University Press.
 Wikimedia Commons'ta kauçuk ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikisözlük'te Doğal kauçuk ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Doğu mazısı (Platycladus orientalis), servigiller (Cupressaceae) familyasından Platycladus cinsinden süs bitkisi olarak yetiştirilen her dem yeşil bir ağaç türü. En yaşlı örneği Çin'de bulunan 3000 yıllık ağaçtır.
Anavatanı Kuzey Çin'dir, geniş ölçüde Güney ile Kuzey Hindistan, Kore, Japonya ile Batı ve Kuzey İran'da naturalize olmuştur.
Doğu mazısı botanikçiler tarafından çok farklı sınıflandırmalara dahil edilmiştir. Çok eski kaynaklarda Thuja cinsinin bir türü olduğu görüşü benimsenmiş ve Thuja orientalis olarak adlandırılmıştır. Kokusuz yaprakları, kanatsız tohumları ve mahmuzlu kozaklarıyla Thuja cinsinden farklı özelliklere sahiptir.
20 m'den daha fazla boylanan ve 1 m genişliğe ulaşabilen her dem yeşil bir evcikli ağaçtır. Ancak anavatanı dışında yetiştirildiğinde fazla boylanmayan küçük bir çalı görünümündedir. Kabuk kızıl kahverengi ile açık gri kahverenginde, ince, uzunlamasına soyularak dökülür. Tacı önceleri yumurtamsı-piramidal olgunlaşınca geniş yuvarlak veya düzensizdir. Bir düzlem üzerinde dizilen sürgünler yatay veya yükselmiş vaziyette yassıdır.
Yapraklar çaprazvari, 4 sıralı, pulsu, dip kısmı dekurrent, 1–3 mm uzunluğunda ucu biraz sivri alt yüzeyinde reçine bezeleri bulunur. Yanal yaprakların bir yüzü üst üste binmiş sandal (bot) şeklinde, çıkıntılı, ucu hafif kavisli, alt yüzeyi beyaz stoma bantlı fakat ortası olukludur. Yüzey yaprakları romboid, ince ve uzun (linear), alt yüzeyinin ortasında salgı bezi göze çarpar.Yaprakları kış aylarında bakırsı turuncu renge döner.
Erkek çiçekler yumurtamsı, 2–3 cm uzunluğunda, sarımsı yeşil, 8-12 mikrosporofilli, her iki yanında 3-6 kadar polen kesesi bulunur. Kozalaklar tekli uçta yer alır bir yıl sonunda olgunlaşarak açılır, olgunlaşmadan önce rengi mavimsi yeşildir, olgunlaşınca kızıl-kahverenginde yuvarlak, 3 cm genişliğinde yumurtamsı, 1.5-2(-2.5) × 1-1.8 cm'dir. Kozalak pulları 6-8 kadar düz, kalın, odunsudur sadece ortada iki çift verimli pul bulunur.
Tohumlar 5-7 × 3–4 mm, kanatsız bazen dar kanatlı gri-kahverengi veya mor-kahverengi yumurtamsı veya eliptik hafif çıkıntılıdır.

Conifer Specialist Group (1998). Platycladus orientalis. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 06 May 2006 tarihinde alınmıştır.

Dut (Morus spp.), Asya kökenli olup, dünya genelinde geniş bir iklim yelpazesinde yetiştirilen meyvedir
Dut olarak yaygın olarak bilinen Moraceae familyasındaki çiçekli bitki'lerin bir cinsi olan Morus çeşitli yaprak döken ağaç türlerinden oluşur ve dünyanın birçok ılıman bölgesinde yabani olarak yetişir ve ekimi yapılır.
Genel olarak cinsin 64 alt taksonu vardır; bunlardan üçü iyi bilinmektedir ve görünüşte en iyi bilinen çeşidin meyve rengine göre adlandırılmıştır: beyaz, kırmızı ve karadut (sırasıyla Beyaz dut, Mor dut ve Kara dut), çok sayıda çeşit ve bazı taksonlar halen kontrol edilmemiştir ve taksonomik incelemeyi beklemektedir.
Beyaz dut Güney Asya 'ya özgüdür, ancak Avrupa, Güney Afrika, Güney Amerika ve Kuzey Amerika'da yaygın olarak bulunur.
Beyaz dut yaprağı aynı zamanda ipek böceğinin en çok sevdiği yiyeceklerdendir. Beyaz dut, Brezilya ile Amerika Birleşik Devletleri'nde istilacı tür olarak kabul edilmektedir.
Taksonomide 200'den fazla tür tanımlanmıştır.
"Beyaz dut" adı, Avrupalı taksonomistler tarafından isimlendirilen ilk örneklerin beyaz meyveleri için ödüllendirilmiş kültürlü bir mutasyon olması, ancak yabani ağaçların diğer dutlar gibi siyah meyve vermesi nedeniyle ortaya çıkmıştır.
Vatanı Çin'dir. 15 m'ye kadar boylanır. Gövde silindirik, dik ve kalın; kabuk çatlaklı ve gri-kahve renklidir. Yaprakları saplı, iki sıra üzerine dizilmiş, tabanı yuvarlak veya kalp şeklinde, üst yüzü koyu, alt yüzü ise daha açık yeşil renklidir. Kenarları dişlidir. Çiçekler, bir evcikli olup yaprakların koltuğunda ve saplı durumlar halinde bulunur.

Dutlar genellikle tohumdan, fideden veya çelikle yetiştirilir. Tohumdan yetiştirme yöntemi daha uzun sürede meyve vermesine rağmen (yaklaşık 10 yıla kadar), genetik çeşitliliği artırması açısından tercih edilir. Fide ya da çelikle yetiştirilen ağaçlar ise daha kısa sürede meyve vermekle kalmaz, aynı zamanda daha homojen ve sağlıklı bir büyüme gösterir.
Dut ağaçlarının yetiştirilmesi sırasında iklim ve toprak koşulları büyük bir rol oynar. Kurak bölgeler için S-13 ve S-34 gibi kuraklığa dayanıklı çeşitler önerilir. Bu ağaçlar, yağmurla beslenen bölgelerde başarılı bir şekilde yetiştirilebilir. Plantasyonlar genellikle blok formasyonunda ve 1,8 x 1,8 metre veya 2,4 x 2,4 metre aralıklarla düzenlenir. Ağaçların ideal taç yüksekliği genellikle 1,5 ila 1,8 metre civarındadır. Monsoon mevsiminde, dut ağaçları budanarak genç sürgünler oluşturulur ve yaprak hasadı yapılır. Yapraklar, ipekböcekçiliği gibi tarımsal faaliyetlerde önemli bir rol oynar ve yılda üç ila dört kez toplanır.
Dut ağaçları meyvelerinin yanı sıra odun ve yapraklarıyla da fayda sağlar. Sonbaharda budanan ağaçlardan elde edilen dallar, geleneksel el sanatlarında ve tarımsal ekipman yapımında kullanılır. Dut ağaçlarının odunu dayanıklıdır ve farklı uygulamalar için idealdir.
Ancak, Kuzey Amerika'da bazı şehirler dut ağacı dikimini polen üretimi nedeniyle yasaklamıştır. Erkek dut ağaçları yoğun miktarda polen üretir ve bu, polen alerjisi ve astımı olan bireyler için sağlık riski oluşturabilir. Buna karşın, dişi dut ağaçları polen üretmez; aksine, havadaki poleni emer ve alerjik reaksiyonlara neden olmaz. Bu nedenle dişi ağaçlar, düşük alerji potansiyeli taşıdığından, bazı şehirlerde erkek ağaçlara tercih edilir. Aşı tekniğiyle, erkek dut ağaçları dişi ağaçlara dönüştürülebilir. Ancak, aşılanan erkek ağaçlardan yeni sürgünler çıktığında, bunların budanarak erkek özelliklerinin korunması engellenmelidir.
Dut ağacı, hem tarım hem de çevre dostu projelerde kullanılan değerli bir bitkidir. Özellikle yaprakları, ipekböcekçiliği ve hayvancılık için önemli bir yem kaynağıdır. Ayrıca, toprak koşullarına adaptasyonu ve kuraklığa dayanıklılığı nedeniyle birçok bölgede tercih edilen bir türdür.

Ak dut (Morus alba)
Çin dutu (Morus australis)
Morus cathayana
Morus celtidifolia
Morus liboensis
Morus macroura
Afrika dutu (Morus mesozygia)
Moğol dutu (Morus mongolica)
Teksas dutu (Morus microphylla)
Kara dut (Morus nigra)
Morus notabilis
Mor dut (Morus rubra)
Himalaya dutu (Morus serrata)
Ihlamur yapraklı dut (Morus tiliaefolia)
Morus trilobata
Morus wittiorum

Erguvan (Cercis siliquastrum), baklagiller (Fabaceae) familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır.
Yapraklar karşılıklı, basit, dairemsi 7–12 cm kadardır. Dip kısmı kalp şeklinde, ucu yuvarlak, kenarlar tamdır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Yüzeyi dalgalı düşmeden önce sarıdır. Çiçekler 1,5–2 cm uzunluğunda kırmızı-mor 3-6 tanesi bir arada bulunur. Meyve legümen (fasulye biçiminde) olup, 7–10 cm uzunluğundadır. Diğer bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır.
Erguvan meyveleri fasulye görünümünde, 9–10 cm uzun, 2–5 cm geniş, kızılsı kahve renginde, karın çizgisinde dar ve uzunca kanat bulunur. Tohumu boldur. Sonbaharda olgunlaşan meyve kış boyunca bitki üzerinde kalır. Nisan-mayıs ayında açan çiçekleri hermafrodit olup yapraklanmadan önce açarlar. Uzun saplı olan çiçekler 3-8 çiçekli salkım kuruluşunda ve erguvan kırmızısı rengi ile çok dekoratiftir.
Işık ağacıdır. Kışın donlardan bazen etkilenir. Anavatanı Güney Avrupa ve Batı Asya'dır. Türkiye'de Ege ve Marmara Bölgesi'nde yayılmıştır. Tohum ve çelikle üretilir. Tohumlarda kabuk sertliğinden kaynaklanan çimlenme engeli vardır. Tohumlar 2-3 dakika sıcak su ve 24 saat ılık suda bırakıldıktan sonra ilkbaharda ekilir. Çelikle üretim temmuz-ağustos aylarında alınan yarı odunsu çeliklerle yapılır.
Erguvan, yapraklanmadan önce  nisan ayı sonuyla mayıs ayı başında yalnızca birkaç haftalığına baharın müjdecisi kabul edilen morumsu pembe renkte çiçekler açar. Bazı Hristiyan inanışlarına göre İsa'nın ihanet eden havarisi Yahuda kendini bu ağaca asmıştır. Efsaneye göre bu olaydan sonra önceleri beyaz olan erguvan çiçekleri utançtan ya da kandan kırmızıya dönmüştür. Yazın sap kısmından girintili yuvarlak yaprakları olur. Sonbaharda ise fasulye benzeri tohumlar bırakır. Erguvan çiçeği havaların güzel gitmesi durumunda bazı sonbaharlarda da açar.

Tür ilk olarak 1753'te Linnaeus tarafından tanımlanmış ve ona Latince "kapsül, kabuk" anlamına gelen "siliqua" kelimesinden türetilen "siliquastrum" özel sıfatını vermiştir. Cins ismi olarak; düz, odunsu tohum kabuklarının mekik dokuma aletiyle benzerliğine atıfta bulunularak "mekik" anlamına gelen Yunanca kerkis kullanıldı.

Erguvan, İstanbul'u, özellikle de İstanbul boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürür. Bizans ve Hristiyanlığın önemli simgelerindendir. Erguvan moru Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisiydi; imparator dışında hiç kimse mor pelerin takamazdı.
Erguvan, yüzyıllar boyu Bursa şehrinin de simgesi olmuştur. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezit'in damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan'ın her yıl erguvan açma mevsiminde Bursa'da müritleriyle buluşması nedeniyle 14. yüzyıldan itibaren düzenlemeye başlanan erguvan şenlikleri, şehrin ekonomisine olumlu etkilerinden dolayı 19. yüzyıla kadar gelenek olarak sürdürülmüştür; günümüzde bu şenlikleri yeniden canlandırma çabası vardır.

Erik, gülgiller (Rosaceae) familyasından Prunus cinsinden meyvesi yenen bazı ağaç türlerinin ortak adı.
Türkiye'de Doğu Anadolu Bölgesi'nin yüksek yayla mıntıkası ile, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin kurak ve çok sıcak bir kısım yerlerinde ve Marmara Bölgesi'nin bazı yerlerinde yetişir.
Erkenci dönem can eriğini yaz ortalarında olgunlaşan Japon eriği (P. salicina) takip eder. Ağustosta olgunlaşmaya başlayan Avrupa eriği (P. domestica) ise ekim ayına kadar yenebilir. Farklı dönemlerde olgunlaşan eriğin, farklı biçim ve büyüklükteki meyvelerinin ince kabuğu, türlere göre yeşil, sarı, kırmızı ve mor renklerdedir. Türkiye'de en tanınmış erik çeşitleri can eriği, papaz eriği, mürdüm eriği ve tatlı üryani eriğidir.
Anavatanı Anadolu olan erikler, dünyanın değişik iklim bölgelerine göçler ve harpler sebebiyle adapte olmuşlardır. Kafkasya ve Hazar Deniz'i çevresinden dünyaya yayıldığı sanılmaktadır. Prunus institia adlı bir diğer erik türünün anavatanı ise Şam bölgesidir. Bütün dünyadaki erik çeşitlerinin sayısı, 2.000'den fazladır. Türkiye'de yetiştirilen çeşitlerin sayısı da 200'ün üstündedir.
Erikler olgunluk zamanlarına, kullanma şekillerine göre çeşitlere ayrılır. Türkiye Milli Bağ-Bahçe Komitesinin Türkiye'de yetiştirilmesini tavsiye ettiği çeşitler; Can, Santa Roja, Red Kennen, Climax, Formasa, Reine Claude Violette, Reine Claude Verte, President, Giant, Red Heart, Stanley, Köstendil, Karagöynük, Üryani, D'Agant'tır.
Erik ağaçları tür ve çeşitlerine göre iri boylu ağaçları teşkil ettikleri gibi, küçük boylu ağaçlar veya çalı şeklinde olanları da vardır.
Sert çekirdekli bir meyve ağacı olan eriğin iç kısmının sertleşmesiyle sert çekirdek kabuğu meydana gelir. Yenilen kısmı etli ve suludur. Meyveleri şekil, renk ve tat bakımından çok farklıdır. Tohumları (çekirdekleri) acıdır.
Erik çeşitleri, tohum teşekkülü bakımından kendine verimli, kendine kısmen verimli ve kendine kısır olarak üç grup altında toplanır. Kendine kısmen verimli çeşitlerden de iyi ürün alınabilmesi için, tohum teşekkülü çeşitlerine ihtiyaç vardır.
Erik ağacı çeşitli toprak tipinde yetişmekle beraber en iyi olarak besin maddelerince zengin, humuslu, sıcak, yeteri kadar nemli, orta derin ve derin topraklarda iyi yetişir. Kültür erik çeşitleri çelik ve aşıyla üretilir. Fidanlıklarda en çok durgun göz aşısı kullanılır. Kültür erik çeşitleri için muhtelif erik türleri, şeftali, kayısı ve badem anaç olarak kullanılabilir.
Meyvelerinde şekerler, pektin ve organik asitler vardır. Meyve olarak yenir. Kurutularak hoşaf ve çeşitli yörelerde değişik pestil yapımında kullanılır.

Erik, C vitamini, B vitaminleri, potasyum, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. 100 g taze erik; 192 kJ (46 kcal), 17,8 g karbonhidrat, 299 mg potasyum, 17 mg fosfor, 2 mg sodyum, 18 mg potasyum, 0.5 mg demir, 0.4 mg lif içermektedir. Ayrıca A, B1, B2, B3, B6, C, E vitaminini de içermektedir.

Kiraz eriği (Prunus cerasifera)
Prunus cocomilia
Prunus consociiflora
Avrupa eriği (Prunus domestica)
Damson eriği (Prunus insititia)
Simon eriği (Prunus simonii)
Çakal eriği (Prunus spinosa)
Prunus alleghaniensis
Amerika eriği (Prunus americana)
Prunus angustifolia
Prunus hortulana
Sahil eriği (Prunus maritima)
Meksika eriği (Prunus mexicana)
Kara erik (Prunus nigra)
Prunus × orthosepala (P. americana x P. angustifolia melezi)
Japon eriği (Prunus salicina)
Oregon eriği (Prunus subcordata)

Etnobotanik insanların bitkilerle çok yönlü ilişkisini sistematik olarak araştıran disiplinler arası bilim dalı. Yunanca ethnos, halk ve botanik, bitki bilimi; İngilizce ethnobotany adı verilir. Türk Dil Kurumu'nun sözlüklerine henüz girmemiş olmakla beraber T.C. Kültür Bakanlığı bir yönetmelikte etnobotanik karşılığı olarak halk botaniği terimini kullanmıştır.
Yaşayan halkların kültürlerini araştıran antropoloji, etnoloji gibi bilim dalları ile bitkileri araştıran botanik bilim dalının kesişme noktasında yer alan etnobotanik, yerel kültürlerin adlandırdığı ve çeşitli şekillerde kullandığı bitkilere ilişkin tüm bilgileri derlemeyi hedefler. Etnobotanik ve etnozooloji alanları günümüzde etnobiyoloji altında birleşmektedir. Etnobiyologlar, geleneksel bilginin, kültürel asimilasyon, küreselleşme ya da çevresel değişim sonucu yokolmadan kaydedilmesinde önemli rol oynarlar.
İnsanlar, yaşadıkları çevrede yer alan doğal bitkileri olduğu kadar yetiştirdikleri, tarımını yaptıkları kültür bitkilerini ya da başka bölgelerden, ülkelerden ithal ettikleri bitkileri de kullanırlar. Her kültürde pek çok bitkiden yararlanılır, ancak çoğu zaman gündelik yaşamda bu bitkilerin farkına bile varmayız. Etnobotanikçiler, bitkilerin, gıda, ilaç, yem, yakacak, barınak, giysi, el sanatları ve benzeri alanlardaki maddi kullanımlarıyla olduğu kadar, edebiyatta, türkü, efsane ve masallarda yer alan ve nazar, büyü gibi inançla ilişkili kullanımlarıyla da ilgilidir. Bitkilerin geçmişte ve günümüzde nasıl kullanıldıklarını, işlendiklerini ve kültürel anlamlarını da araştırırlar, kültürler arası karşılaştırmalar yaparlar. Geçmişteki bitki kullanımlarının aydınlatılmasında arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bitki kalıntılarını inceleyen arkeobotanik ya da paleoetnobotanik bilim dallarından uzmanlarla da işbirliğini sürdürürler.

Bitkilerin beslenme, barınma, ısınma ve tedavinin yanı sıra her türlü araç-gereç yapımında en eski dönemlerden beri vazgeçilmez bir yeri olduğu tartışılmaz. Eski uygarlıklara ait resimler, kabartmalar, heykeller, o toplumların bitki kullanımının görsel kayıtları gibidir. Eski Mısır, Hitit, Yunan uygarlıklarından günümüze kalan pek çok veride, sanat eserinde bitkilerin de betimlendiğini görmekteyiz.
Yaklaşık 5000 yıl öncesinde yazının ortaya çıkışından itibaren çivi yazılı Sümer, Asur tabletleri, Mısır hiyeroglifleri ve Hitit arşivlerinde özellikle tarımı yapılan bitkilere ve tıbbi bitkilere ilişkin bilgiler yer alır. Günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncesine ait Mısır Erken Hanedanlık döneminden başlayarak, 3000 yıla yakın bir süre kesintisiz devam eden Mısır uygarlığı bize bitkilerin insan yaşamındaki yeri konusunda benzersiz veriler bırakmıştır.
Tıbbi bitkiler ve tıp uygulamaları ile büyü pek çok antik kaynakta yer alır. Bunların hangi bitkilere karşılık geldiği uzmanlar tarafından tartışılsa da tartışılmaz gerçek insanların bu bitkilere ilişkin bilgileri, tarifleri kaydetme ve gelecek kuşaklara aktarma ihtiyacı duymuş olmalarıdır. En eski tıp kitapları yaklaşık günümüzden yaklaşık 3000 yıl önceye dayanan Çin kaynaklarıdır. Antik düşünürlerden, botaniğin babası sayılan ve Aristo'nun öğrencisi olan Lesboslu (Midilli adası) Theophrastus, bitkilere ilişkin yazdığı 10 ciltten örneğin sekizinci cildi tohumları yenen bitkilere, dokuzuncu cildi yararlı sıvı, tutkal ve resimleri olan bitkileri tanıtmaya ayırmıştır. Botanik biliminin bugünkü klasik familya ayrımının temellerini atan İsveçli Carl Linneaus da Lap ülkesinde yararlı bitkileri araştırmıştır.
‘Etnobotanik’ terimi ilk kez 1895'te Amerikalı botanikçi John William Harshberger tarafından, Pensilvanya Üniversitesi'nde Arkeoloji topluluğuna verdiği bir konferans sırasında kullanılmıştır. O dönemde ‘ilkel ve yerli insanların bitki kullanımını’ içeren bu terim günümüzde ‘ilkel’ kavramını dışlayarak, geleneksel insan-bitki ilişkileri kapsamında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Etnobotaniğe sistematik yaklaşım, Amerika'nın yerli kültürleri üzerine 1940'lardaki araştırmalarıyla biyolog Richard Evans Schultes ile başlar. Harvard Üniversitesi'nde verdiği dersler, yayınları ve uzun süreli alan çalışmaları kendisine 'etnobotaniğin babası' unvanını kazandırmıştır. Doktorasını II. Dünya savaşı başlarında Oklahoma bölgesindeki yerli kabilelerin neredeyse unutulmuş halüsinatif bitkileri konusunda yapan Schultes, savaş sırasında Amazonlarda Amerikan hükûmeti adına hastalıklara dirençli lastik ağacı çeşitlerini araştırmıştır. Topladığı 30.000'i aşkın herbaryum örneği ile Amazonlardaki yerli halklara ait çok önemli verileri derlemiş, bilim dünyasına 300 yeni tür ve tıbbi kullanım kazandırmıştır. O dönemde özellikle ekonomik botanik olarak tanınan ve büyük oranda ekonomik kalkınmada işe yarayacak, maddi katkı sağlayacak bitkilerle ilgilenen bu dal, giderek kültürel mirasın bir parçası olarak daha geniş kapsamlı araştırılmaya başlandı.

Anadolu yarımadası, iki kıta arasındaki konumu nedeniyle zengin bir bitkisel çeşitliliğe sahip olduğu kadar kültürel yönden de on binlerce yıldır gelip geçen ve yerleşip karışan insan topluluklarının yarattığı büyük bir zenginliğe sahiptir. Araştırmalar, dünyada biyoçeşitliliğin yüksek olduğu alanların yerli kültürlerin başat olduğu alanlar olduğuna işaret etmektedir.

Günümüzden 4000- 3000 yıl önce Anadolu'da yaşamış bir uygarlık olan Hititler. Anadolu topraklarının verimliliğine ve insan- bitki ilişkisine dair çok güzel görsel betimlemeler sunar. Örneğin Konya Ereğli'de geç Hitit dönemine ait bir kaya anıtı olan İvriz kabartması 8. yüzyıla tarihlenir. Tuwana Kralı Warpalawa'yı bir elinde Anadolu'nun upuzun saplı yerli buğdayları, diğerinde bol ve küçük taneli üzüm salkımı tutan tanrı Tarhunza'ya tapınırken gösterir. Tanrı Tarhunza'nın kemerinde asma yaprakları ve iki büyük salkım daha asılıdır. Anadolu topraklarının bereketini sağlamak üzere Hititler İmparatorluk döneminde, çağdaşları Mısır Yeni Krallığı ile ilişkiye girmiş ve tıp alanında hekim takası dahil işbirliği yaptıkları bilinmektedir.

Anadolu'nun bitkilerini de kapsayan en eski tıp kitabı bugünkü Adana ili sınırlarında, Anavarza'da doğan ve olasılıkla o dönem oldukça ileri bir eğitim merkezi olan Tarsus'ta eczacılık ve tıp eğitimi alan Romalı hekim Dioscorides Pedanius’un De Materia Medica adlı eseridir. 1. yüzyıla tarihlenen bu dev yapıt 600 den fazla bitkinin çeşitli yararlarını aktarır. Tıbbi bitkiler temel ilgi alanı olsa da, yenen ya da zehirli bitkilere de değinir, hatta yemek tarifleri verir. Bu bilgilerin çoğu kendinden öncekilerin ve kendisinin bilgi birikimine, deneyimlerine dayanmaktadır. De Materia Medica, yüzyıllar boyunca pek çok dile çevrilmiş, 1500 yıl gerek Batıda, gerekse doğuda yaygın olarak kullanılmıştır.
Osmanlı gezgini Evliya Çelebi 17. yüzyılda sadece Anadolu’da değil, gezip gördüğü Kuzey Afrika, İran ve çeşitli Avrupa ülkeleri ile Kafkaslarda gelenekleri, ilginç meyveleri, sebzeleri, yemekleri, adetleri kaydederek bu alandaki bilgilerimize önemli katkılar sağlamıştır.
Turhan Baytop’un Türkiye’de Bitkiler ile Tedavi adlı yapıtı Türkiye'nin etnobotanik tarihçesi açısından da temel yayınlardandır. 500 kadar tıbbi bitki ve bunların kullanımlarını kapsadığı gibi Türkiye’de tıp ve eczacılık eğitimi ile araştırmalarının tarihçesini de verir. Ayrıca yayımladığı Türkçe Bitki Adları Sözlüğü her türlü yararlı bitki adını kapsayan bir kaynaktır, eski yayınlara çok sayıda gönderme yapar. 1990'lardan bu yana Türkiye'de sadece tıbbi ya da ekonomik değeri olan bitkiler değil, kültürel kullanımları ve sembolik anlamları olan doğal bitkiler ve tarımı yapılan yerel çeşitler de araştırılmaktadır. 2014'te yapılan bir derlemede Cumhuriyet dönemini kapsayan 1500 kadar etnobotanik yayın listelenmiştir. Türkiye'de yaşayan halkların bitkileri gıda, şifa, yakacak, yem, boya ve el sanatlarında kullanımları, farklı dil ve şivelerde bitki adlandırmaları, geçmiş kültürlerdeki bitki kullanımları, pazarlara getirilen bitkilere ilişkin çalışmalar ve sayısal değerlendirmeler yeni çalışma alanları olarak gözlenmektedir. (Resim3)
Halkların bitkilere ilişkin bilgisi, UNESCO’nun 2003'te kabul ettiği ‘Somut olmayan kültürel miras sözleşmesi’ ile tüm kültürel unsurlar gibi korunması, kaydedilmesi gereken bir miras olarak görülmeye başlanmıştır. Bugüne dek 150 ülke tarafından imzalanan sözleşmeyi Türkiye 2006 yılında tanımıştır. Böylece halkların sözlü gelenek, müzik ve anlatımları olduğu kadar, doğa ve evrenle ilgili uygulamaları da koruma altına alınmıştır. 
Günümüzde ‘geleneksel bilgi’ durağan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir olgu değil, bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Etnobotanik dalında araştırma yöntemleri, niteliksel, niceliksel ve etik kavramlar dahil son yıllarda önemli değişimler geçirmektedir. Türkiye'de üniversitelerin biyoloji-botanik, eczacılık ve antropoloji bölümlerine ek olarak Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Yüksek Okulları'nda etnobotanikle ilgili dersler ve tezler verilmekte, ulusal ve uluslararası kongre, konferans ve seminerlere konu olmaktadır. Halk botaniği alanında popüler ve bilimsel daha çok yayın, daha çok sunum yapılmaktadır.

Eğrelti ya da Eğrelti otu (Pteridophyta), 12.000 türü bulunan bitki bölümü. Atkuyrukları da bu bölümde olmasına karşın eğrelti adıyla anılmazlar. Karbonifer döneminde 360 milyon yıl öncesine tarihlenen fosil kayıtları vardır.
Yapraklarının iç yüzünde spor keseleri bulunan damarlı çiçeksiz bitki. Birçok tür ve cinsi, tropikal bölgelerde genellikle ağaçsı, ılıman bölgelerde otsu olarak yetişir. Kök sapları toprak altında bulunan eğreltiotunun yaprakları ince uzun ve çok parçalıdır.
Bitkilerin sınıflanmasında eğreltiotunun yer aldığı sınıfın diğerlerinden farkı spor keselerinin başak biçiminde bir sapın üzerinde değil yapraklar üzerinde bulunmasıdır. Günümüzden 260.000.000 yıl önce de yaşayan eğreltiotlarının karbon devrinde büyük gelişme gösterdikleri ve jeolojik devirde özel mikroorganizmalarca mayalanması sonucunda maden kömürlerinin önemli bir bölümünü oluşturduğu saptandı.
Kimi türlerinde köksap ve yenebilen kök, nişasta bakımından zengindir. Günümüzde süs bitkisi olarak da yetiştirilen eğreltiotları gübre olarak da kullanılır. Başlıca türlerinden olan erkek eğreltiotu (Dryopteris filix-mas) iri yeşil demetler durumundadır ve silisli topraklarda bolca yetişir. Bağırsak asalaklarını düşürücü etkileri olan erkek eğreltiotu adına karşın hem erkek, hem dişi gametler taşır. Dişi eğreltiotu (Ahpri-um filix femina) Kuzey yarımkürede.
Türkiye'de Kuzey Anadolu'da yaygın olarak yetişir. Kartallı eğreltiotunun (Pteridinum aquilinum) yaprakları dik ve parçalıdır. Adını yaprak sapının kesitinde beliren Avusturya kartalını andıran siyah biçimden alır. Eğreltiotlarının tüm dünyada killi ve humuslu topraklarda 10.000′e yakın türü yetişir.

Kayın (Fagus), kayıngiller (Fagaceae) familyasının Fagus cinsinden değerli orman ağaçlarına verilen ad.

100 yaşındaki bir Kayın ağacı 1 saatte 40 insanın çıkardığı karbondioksiti tüketir. 300-700 yıl kadar yaşayabilir. Kışın yaprağını döken orman ağaçlarıdır. Sürgünler pseudoterminal tomurcukludur ve yan tomurcuklar iki sıralı sarmal dizilirler. Çok sayıda pullarla örtülmüş bulunan iğ biçimindeki sivri uçlu ve büyük tomurcuklar sürgünlere yatık değil, onlarla açı yapacak şekilde dizilmiştir.
Yaprak ayası dişli veya düzdür; nispeten kısa bir sapı, zamanla dökülen şerit halinde kulakçıkları vardır.
Açık gri veya koyu gri renkli kabukları ağaçların hayatı boyunca çatlamadan düz ve pürüzsüz kalır.
Üç köşeli kızılkestane renkli, sert kabuklu meyve nus büyüktür. Olgulaşınca kupula 4 parçaya ayrılır. İçindeki 2 adet nus meyve dökülür. Meyvelerin tohumu yağlıdır.

Mobilya, kontrplak, araba, parke, ayakkabı kalıbı, ambalaj sandığı, oyuncak, sandal ve fırın kürekleri, alet sapları, iş ve marangoz tezgâhları, maden direği, yakacak odun gibi.
Türkiye'de doğal olarak 2 türü bulunur. Bunlar doğu kayını ve Avrupa kayını'dır.
Kayın tomruğundan elde edilen kereste mamulleri çatlamaya çok müsait olduğundan dolayı sert hava alan yerde ve güneş ışığına maruz bırakılmaması gerekir.İmkanlar müsait ise tam reaksiyon almak için kereste fırınlarına sokularak 15 gün ile 6 ay arasında fırınlanması gerekmektedir. Ağaç içerisindeki nem ile işleme yapıldığında ağaç şekil değiştirip yamulmalar çarpılmalar olabilir.

Japon kayını (Fagus crenata)
Çin kayını (Fagus engleriana)
Amerika kayını (Fagus grandifolia)
Tayvan kayını (Fagus hayatae)
Mavi japon kayını (Fagus japonica)
Güney Çin kayını (Fagus longipetiolata)
Parıltılı kayın (Fagus lucida)
Meksika kayını (Fagus mexicana)
Doğu kayını (Fagus orientalis) Türkiye.
Avrupa kayını (Fagus sylvatica ) Türkiye.

Fagus x moesiaca
Kırım kayını (Fagus x taurica) (Fagus orientalis x Fagus sylvatica)

Kayın el kitabı 17 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fener ağacı, Sapindaceae familyasından Koelreuteria cinsini oluşturan anavatanı Güney ve Doğu Asya olan üç ağaç türünün ortak adı.

10–15 m uzunluğa çıkabilen yaprak döken ağaçlardır. Spiral dizili yapraklar tüysü veya ikili tüysüdür. 20–50 cm uzunluğunda bileşik salkım çiçekler sarı renkli ve küçüktür. Meyve üç loplu şişmiş kâğıt yapısında, kapsül 3–6 cm uzunluğunda, tohumlar yuvarlak 5–10 mm çapında sert nuks meyvedir.

Fener ağacı genellikle park ve bahçelerde süs ağacı olarak yetiştirilmektedir. Özellikle yetiştirilen bazı türler Kuzey Amerika'nın doğusunda bazı bölgeleri istila edecek derecede yaygınlaşmıştır.

Çin fener ağacı (Koelreuteria bipinnata)
Tayvan fener ağacı (Koelreuteria elegans)
Altuni fener ağacı (Koelreuteria paniculata)

Flora of China: Koelreuteria species list 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fındık, huşgiller (Betulaceae) familyasından Corylus cinsini oluşturan çalı ve ağaç türlerinin ortak adı.

Basit, yuvarlak, yapraklarının kenarları çift dişli, ucu sivridir. Çiçekler yapraklardan hemen önce ilkbaharda açar. Bir evciklidir. Erkek çiçekler kedicik şeklinde 5–12 cm uzunluğunda sarı renklidir. Dişi çiçekler çok küçüktür, kış boyunca tomurcuklarda gizlenir, 1 – 3 mm uzunluğunda kırmızı renklidir. Nuks meyve 1-2-3 cm uzunluğunda 1–2 cm çapındadır, kabuğun etrafını tamamen veya kısmen kuşatan bir kadehcik bulunur. Kadehciğin şekil ve yapısı fındık türlerinin teşhisinde önemlidir.
Boyu en fazla 5 metre, ortalama boyu 3 metre, yazın yapraklı ve kış aylarında yaprak döken bir ağaçtır. Basit yapraklı ve yaprak kenarları çift dişlidir.
Sürgünler: bir önceki yılın sürgünleri kahverengi olurken, yeni sürgünleri sarı ila gri arasında renge sahiptir.
Çiçeklenme zamanı Türkiye'de Mart - Nisan ayları, Çiçek rengi: Sarı tonlarında Çiçek süresi: Mayıs sonuna kadardır.
Yaşama elverişli en düşük rakım 10 metre üzeri, bilinen en yüksek rakımı 1600 metredir.
Türkiye'de yaşadığı şehirler: Adana, Afyonkarahisar, Artvin, Bartın, Balıkesir, Bitlis, Düzce, Erzurum, Giresun, Hatay, Isparta, İstanbul, Kastamonu, Kırklareli, Kütahya, Ordu, Rize, Samsun, Sakarya, Sinop, Tokat, Trabzon, Tunceli, Zonguldak.

Amerika fındığı (Corylus americana)
Adi fındık (Corylus avellana)
California fındığı (Corylus californica)
Çin fındığı (Corylus chinensis)
Kafkas fındığı (Corylus colchica)
Ağaç fındığı (Corylus colurna)
Gagalı fındık (Corylus cornuta)
Farges fındığı (Corylus fargesii)
Himalaya fındığı (Corylus ferox)
Corylus ferox var. ferox
Corylus ferox var. tibetica
Asya fındığı (Corylus heterophylla)
Corylus heterophylla var. heterophylla
Corylus heterophylla var. sutchuenensis
Corylus heterophylla var. thunbergii
Lambert fındığı (Corylus maxima)
Yunnan fındığı (Corylus yunnanensis)
Jacquemont fındığı (Corylus jacquemontii)
Japon fındığı (Corylus sieboldiana)
Corylus sieboldiana var. brevirostris
Corylus sieboldiana var. mandshurica
Corylus sieboldiana var. sieboldiana
Wang fındığı (Corylus wangii)
Corylus × colurnoides (C. avellana × C. colurna'nın melezi)
Corylus × vilmorinii (C. avellana × C. chinensis'nin melezi)

Kışların ılık geçtiği nemli ve humuslu toprağı sever. Yıllık 1000–2000 mm kadar yağış ister.

Çok iyi bir enerji kaynağıdır, vücuda güç ve enerji verir, beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Fındık, kalp ve damar sağlığı açısından çok faydalıdır. Kolesterolü düşürür, kalp ritmini ayarlamaya yardımcı olur. Düzenli olarak her gün fındık yemek kalp krizi geçirme riskini azaltmakta çok etkilidir. Kansızlığa iyi gelir, vücut ve kemik gelişimini destekler. Hamilelerin hem kendileri için hem de doğacak çocukları için fındık yemeleri çok faydalıdır. Cinsel gücü arttırır, varislere iyi gelir. Fındık, soğuk algınlığı ve akciğer hastalıklarına da faydalıdır. Ayrıca, cildi güzelleştirdiği bilinmektedir. En önemli özelliği ise kansızlığa çok iyi gelmesidir.

Türkiye'de fındığın en önemli zararlıları olarak, karamuk oluşturup fındığın iç bağlamamasına ya da lekeli olmasına sebep olarak ekonomik zararı dokunan iki böcek türü vardır: Yarım kanatlılar takımından fındık yeşil kokarcası (Palomena prasina) ile kın kanatlılar takımından Fındık kurdu (Curculio nucum). Ayrıca Balaninus nucum da önemli bir fındık zararlısı olarak bilinmektedir. Bu konuda 1915'te bir Osmanlı Ermeni ziraatçisi olan Antreasyan'ın önemli çalışmaları bulunmaktadır.

Başlıca üretici ülkelerin yıllara göre kabuklu fındık üretim miktarını gösteren tablo (ton).

Ayrıca Çin, İran, Şili, Avustralya ve Fransa da fındık üretiminde önemli ülkelerdendir. Listedeki ülkelerin yanında küçük miktarlarda üretim yapan diğer ülkeler şunlardır: Polonya, Yunanistan, Belarus, Hırvatistan, Tacikistan, Özbekistan, Rusya, Kamerun, Portekiz, Moldova, Ukrayna, Tacikistan, Tunus, Slovakya, Slovenya, Suriye, Kıbrıs, Arjantin, Avusturya, Estonya, Yeni Zelanda ve Romanya.

Dünyada ticarete konu olan fındığının büyük kısmı (%91) Avrupa ülkeleri tarafından satın alınır ve çoğunlukla (%80) şekerleme ve çikolata sanayinde kullanılır. 2000-2008 yılları arasında %85'i Türkiye tarafından satılan ortalama 540 bin ton kabuklu fındık ticareti gerçekleşmiştir. İtalya, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya, Türkiye dışındaki önemli ihracatçı ülkelerdir. Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Avusturya, Birleşik Krallık, İrlanda, İsviçre, Bulgaristan, Macaristan ve Kanada, fındık üretmemesine karşın ithal ettiği ürünü ihraç eden ülkelerdendir.
Dünyada en fazla fındık satın alan ülkeler şunlardır; Almanya, İtalya, Fransa, İsviçre, Belçika, Lüksemburg, Rusya, Avusturya, Hollanda, Birleşik Krallık, ABD, İspanya, Polonya, Yunanistan, Danimarka.
Türkiye son 30 yılda ortalama olarak 400.000 ton kabuklu fındığa eşdeğer 200 bin ton iç fındık ihracatı yapmıştır. Son yıllarda fındık üretiminin artmasına bağlı olarak bu miktarda artmaktadır. ile 2010-11 sezonunda 527 bin ton kabuklu fındığa karşılık gelen 263 bin ton ihracat gerçekleştirilmiştir. 2011-2012 sezonu ihracatımız ülke gruplarına göre: %74 AB ülkeleri, %10 diğer Avrupa ülkeleri, %9,5 deniz aşırı ülkeler, %6 diğer ülkeler şeklindedir. Ülkeler bazında ihracat: %21 Almanya, %17 İtalya, %14 Fransa, %4 Polonya ve %4 Kanada şeklindedir.
Türkiye fındığını %58 oranında iç fındık, %17 işlenmiş bütün fındık, %25 ileri işlenmiş fındık olarak ihraç eder.
Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığına göre: Fındık ihracatı tarımsal ihracatın %15-20'sini, genel ihracatın %2'sini oluşturur. 380 bin aile, 700 bin hektar alanda fındık üreterek, 3 milyon kişiye geçim imkânı sunar. 2012/13 sezonunda 600 bin ton kabuklu fındığa eşdeğer ihracat yapılmış ve Cumhuriyet tarihi rekoru olan 1,8 milyar dolar gelir elde edilmiştir.

Çay (bitki)

Gövde, bir vasküler bitkinin iki ana yapısal ekseninden biridir, diğeri ise kök'tür. Yaprakları, çiçekleri ve meyveleri destekler, ksilem ve floemde kökler ve sürgünler arasında su ve çözünmüş maddeleri taşır, besin maddelerini depolar ve yeni canlı doku üretir.
Gövde normalde düğümlere ve ara düğümlere ayrılır:

Düğümler bir veya daha fazla yaprağın yanı sıra dallara dönüşebilen (yapraklar, kozalaklı koniler veya çiçeklenmeler (çiçekler) olan tomurcukları tutar. Adventif kökler düğümlerden de üretilebilir.
Düğümler arası, bir düğümü diğerinden ayırır.
"Sürgünler" terimi genellikle "saplar" ile karıştırılır; "Sürgünler" genellikle hem gövdeler hem de yapraklar veya çiçekler gibi diğer yapılar dahil olmak üzere yeni taze bitki büyümesine atıfta bulunur. Çoğu bitkide gövdeler toprak yüzeyinin üzerinde bulunur, ancak bazı bitkilerde yeraltı gövdeleri vardır.
Gövdelerin dört ana işlevi vardır:

Yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin desteklenmesi ve yükseltilmesi. Saplar yaprakları ışıkta tutar ve bitkinin çiçeklerini ve meyvelerini saklaması için bir yer sağlar.
xylem ve floemde kökler ve sürgünler arasında sıvıların taşınması (aşağıya bakınız)
Besinlerin depolanması
Yeni canlı doku üretimi. Bitki hücrelerinin normal ömrü bir ila üç yıldır. Gövdeler, her yıl yeni canlı doku oluşturan meristem adı verilen hücrelere sahiptir.
Gövdelerde xylem ve floem adı verilen boru benzeri iki doku bulunur. Ksilem dokusu suyu terleme çekme, kılcal hareket ve kök basıncı etkisiyle taşır. Floem dokusu, elek tüpleri ve bunların eşlik eden hücrelerinden oluşur. İki doku, ksilem veya floem hücreleri oluşturmak üzere bölünen bir doku olan kambiyum ile ayrılır.

Saplar genellikle aşağıdakiler dahil depolama, eşeysiz üreme, koruma veya fotosentez için uzmanlaşmıştır:

Acaulescent: sapsız gibi görünen bitkilerde sapları tanımlamak için kullanılır. Aslında bu saplar son derece kısadır, yapraklar doğrudan yerden yükseliyormuş gibi görünür, örn. bazı Viola türleri.
Arborescent: Odunsu gövdeli, normalde tek gövdeli ağaç.
Axiller tomurcuk: eski bir yaprağın gövdeye tutunma noktasında büyüyen bir tomurcuk. Potansiyel olarak bir çekime neden olur.
Dallanmış: anten gövdeleri dallanmış veya dallanmamış olarak tanımlanır.
Bud: olgunlaşmamış gövde ucu olan embriyonik bir sürgün.
Doğan: etli depolama yapraklarının bağlı olduğu kısa, dikey bir yeraltı gövdesi, örn. soğan, nergis, lale. Soğanlar genellikle yeni soğanlar yapmak için bölünerek veya soğan adlı küçük yeni soğanlar üreterek üreme işlevi görür. Soğanlar gövde ve yaprakların birleşimidir, bu nedenle yapraklar daha büyük bir kısmı oluşturduğu için yaprak olarak kabul edilebilir.
Caespitose: Saplar karışık bir kütlede veya kümede veya alçak büyüyen hasırlarda büyüdüğünde.
Kladode (phylloclade dahil): az ya da çok yaprak gibi görünen ve fotosentez için özelleşmiş düzleştirilmiş bir gövde, ör. kaktüs yastıkları.
Climbing: diğer bitkilere veya yapılara yapışan veya onları saran gövdeler.
Corm: kısa, büyütülmüş bir yeraltı, depolama gövdesi, örn. taro, çiğdem, glayöl.
Yatık: Yerde düz duran ve uçlarında yukarı doğru dönen gövdeler.
Fruticose: Odunsu alışkanlıkla çalı gibi büyüyen gövdeler.
Otsu: odunsu değildir, büyüme mevsiminin sonunda ölürler.
Internode: Ardışık iki düğüm arasındaki aralık. Türe bağlı olarak ya tabanından ya da ucundan uzama yeteneğine sahiptir.
Düğüm: Tohumlu bitkilerde bir yaprağın veya bir dal'in gövde üzerindeki bağlanma noktası. Düğüm çok küçük bir büyüme bölgesidir.
Pedicel: çiçeklenme veya infrutescence içindeki tek bir çiçeğin sapı görevi gören gövdeler.
Peduncle: çiçeklenmeyi destekleyen bir gövde.
Sivri uçlar: gövdenin dış katmanlarının keskinleştirilmiş uzantısı, ör. güller.
Pseudostem: muz'daki gibi 2 ila 3 m (6 ft 7 in ila 9 ft 10 in) boyunda olabilen, yaprakların yuvarlanmış tabanlarından yapılmış sahte bir gövde.
Rhizome: esas olarak üremede ve aynı zamanda depolamada da işlev gören yatay bir yeraltı sapı, örn. çoğu eğreltiler, iris.
Runner (bitki kısmı): Yerin üstünde yatay olarak büyüyen ve düğümlerde köklenen bir tür kol, üremeye yardımcı olur. Örneğin bahçe çileği, Chlorophytum comosum.
Scape: Yerden çıkan ve normal yaprakları olmayan çiçekleri tutan bir gövde. Hosta, zambak, iris, sarımsak.
Stolon: Düğümlerinde ve uçlarında kök salmış bitkicikler üreten ve yer yüzeyine yakın bir yerde oluşan yatay bir gövde.
Diken: keskin uçlu bir değiştirilmiş gövde.
Yumru: depolama ve üreme için uyarlanmış şişmiş, yeraltı depolama gövdesi, örn. Patates.
Odunsu: ikincil ksilemli sert dokulu gövdeler.

Gövde genellikle üç dokudan oluşur, dermal doku, zemin dokusu ve damarsal doku. Dermal doku, gövdenin dış yüzeyini kaplar ve genellikle su geçirmezlik, koruma ve gaz değişimini kontrol etme işlevi görür. Zemin dokusu genellikle esas olarak parankima hücrelerinden oluşur ve damarsal dokuyu doldurur. Bazen fotosentezde işlev görür. Damarsal doku, uzun mesafeli taşıma ve yapısal destek sağlar. Odunsu gövdelerde zemin dokusunun çoğu veya tamamı kaybolabilir. Su bitkilerinin gövdelerinin deri dokusu, hava gövdelerinde bulunan su geçirmezlikten yoksun olabilir. Damarsal dokuların düzenlenmesi bitki türleri arasında büyük farklılıklar gösterir.

Dicot birincil büyüme gösteren gövdelerin merkezinde içi bulunur ve gövde enine kesit olarak bakıldığında belirgin bir halka oluşturan damar demetleri görünür. Sapın dışı, su geçirmez bir kütikül ile kaplanmış bir epidermis ile kaplıdır. Epidermis ayrıca gaz değişimi için stoma ve trikomlar adı verilen çok hücreli kök tüyleri içerebilir. Pericycle ve damar demetlerinin üzerinde hipodermis (kollenkima hücreleri) ve endodermis (nişasta içeren hücreler) içeren bir korteks bulunur.
Odunsu dikotlar ve birçok odunsu olmayan dikotlar, yanal veya ikincil meristemlerinden kaynaklanan ikincil büyümeye sahiptir: damarsal kambiyum ve mantar kambiyumu veya fellojen. Damarsal kambiyum, damar demetlerinde ksilem ve floem arasında oluşur ve sürekli bir silindir oluşturmak üzere bağlanır. Damarsal kambiyum hücreleri, içeriye ikincil ksilem ve dışarıya ikincil floem üretmek için bölünür. Sekonder ksilem ve sekonder floem üretimi nedeniyle gövde çapı arttıkça korteks ve epidermis sonunda tahrip olur. Korteks yok edilmeden önce orada bir mantar kambiyumu gelişir. Mantar kambiyumu bölünerek dışarıdan su geçirmez mantar hücreleri ve bazen içeride phelloderm hücreleri üretir. Bu üç doku, işlevde epidermisin yerini alan periderm'i oluşturur. Peridermdeki gaz alışverişinde işlev gören gevşek bir şekilde paketlenmiş hücre bölgelerine lentisel denir.
İkincil xylem, ahşap kadar ticari olarak önemlidir. damarsal kambiyumdan gelen büyümedeki mevsimsel değişiklik, ılıman iklimlerde yıllık ağaç halkalarını oluşturan şeydir. Ağaç halkaları, ahşap nesneleri ve ilgili eserleri tarihlendiren dendrokronoloji'nin temelidir. Dendroklimatoloji geçmiş iklimlerin bir kaydı olarak ağaç halkalarının kullanılmasıdır. Bir yetişkinin ağaç havadaki gövdesine gövde denir. Büyük çaplı bir gövdenin ölü, genellikle daha koyu iç ahşabı öz odun olarak adlandırılır ve tylosis'in sonucudur. Dış, canlı odun, diri odun olarak adlandırılır.

Monokot gövde boyunca damar demetleri bulunur, ancak dışarıya doğru yoğunlaşmıştır. Bu, bir vasküler demet halkasına sahip olan ve genellikle merkezde olmayan dikot sapından farklıdır. Monokot gövdelerdeki sürgün tepesi daha uzundur. Etrafında büyüyen yaprak kınları onu korur. Bu, neredeyse tüm monokotlar için bir dereceye kadar geçerlidir. Monokotlar nadiren ikincil büyüme üretirler ve bu nedenle nadiren odunsu olurlar, Palmiyeler ve Bambu dikkate değer istisnalardır. Bununla birlikte, birçok monokot, anormal ikincil büyüme yoluyla çapta artış gösterir.

Tüm gymnospermler odunsu bitkilerdir. Gövdeleri, yapı olarak odunsu dikotlara benzer, ancak çoğu gymnosperm, dikotlarda bulunan kaplar değil, ksilemlerinde yalnızca tracheid üretir. Gymnosperm ahşabı da sıklıkla reçine kanalları içerir. Odunsu dikotlara sert ağaç denir, ör. meşe, akçaağaç ve ceviz. Buna karşılık, yumuşak ağaçlar, çam, ladin ve köknar gibi gymnospermlerdir.

Çoğu eğrelti'nin dikey gövdesi olmayan rizomları vardır. Yaklaşık 20 metreye kadar dikey gövdeleri olan ağaç eğrelti otları istisnadır. Eğrelti otlarının gövde anatomisi dikotlarınkinden daha karmaşıktır çünkü eğrelti otlarının gövdeleri genellikle enine kesitte bir veya daha fazla yaprak boşluğuna sahiptir. Bir yaprak boşluğu, damar dokusunun yaprağa ayrıldığı yerdir. Kesitte, damar dokusu, yaprak boşluğunun oluştuğu tam bir silindir oluşturmaz. Eğreltiotu sapları solenostel'ler veya diktyostel'ler veya bunların çeşitlerine sahip olabilir. Birçok eğrelti otu sapının enine kesitte ksilemin her iki tarafında floem dokusu bulunur.

Hava kirleticiler, herbisitler ve pestisitler gibi yabancı kimyasallar gövde yapılarına zarar verebilir.

Sapları ekonomik kullanımları olan binlerce tür vardır. Saplar, patates ve taro gibi birkaç temel temel mahsulü sağlar. Şeker kamışı sapları önemli bir şeker kaynağıdır. Akçaağaç şekeri, akçaağaç ağaçlarının gövdelerinden elde edilir. Saplardan elde edilen Sebzeler kuşkonmaz, bambu sürgünleri, kaktüs yastıkları veya nopalitolar, kohlrabi ve su kestanesi'dir. Baharat tarçın bir ağaç gövdesinin kabuğudur. Arap zamkı Acacia senegal ağaçlarının gövdelerinden elde edilen önemli bir gıda katkı maddesidir. sakız'ın ana maddesi olan Chicle, ciklet ağacının gövdelerinden elde edilir.
Saplarından elde edilen ilaçlar arasında cinchona (quinine) ağaçlarının kabuğundan kinin, tarçın sağlayan aynı cins ağacın odunundan damıtılmış kafur ve tropikal asmaların kabuğundan kas gevşetici curare bulunur.
Odun binlerce şekilde kullanılır, ör. binalar, mobilya, tekneler, uçaklar, vagonlar, araba parçalar, müzik aletileri, spor malzemeleri, demiryolu bağlantıları, yardımcı direkler, çit direkleri, kazıklar, kürdanlar, kibritler, kontrplak, tabutlar, shingle, varil direkleri, oyuncaklar, alet kulpları, resim çerçevesiæresim çerçeveleri, kaplama, kömür ve yakacak odun.
Odun hamuru, kağıt, karton, selüloz süngerleri, selofan ve selüloz ase

Gülibrişim (Albizia julibrissin), baklagiller (Fabaceae) familyasından 15 m'ye kadar boy yapabilen küçük bir ağaç.
İkili tüysü yapraklar karşılıklı dizilmiştir. Çok sayıda küçük yaprakçık bulunur, yaprak kenarları tamdır. Er dişi çiçekler pembe renklidir; çiçekler yaz ortasında (Temmuz ayında) açar.
Polenleri alerjik reaksiyona neden olabilir. Bakla tipi meyve görülür. Asya (İran) kökenli bir bitki olmasına rağmen -15 derece soğuğa dayanıklıdır.
1749 senesinde bu ağacı İstanbul'da görerek Floransa'ya götüren Fiippledel Albizzi'ye ithafen yurt dışında ağaca Albizia adı verilmiştir. "Julibrissin" tür adı Türkçe "Gülibrişim" kelimesinden türetilmiştir. Pers ipek ağacı (İng:Persian silk tree) olarak da bilinir.
Gülibrişim ağacı özellikleri sebebiyle peyzaj tasarımlarında ve parklarda çokça tercih edilen bir süs bitkisidir. Açık alanlarda, refüjlerde ve ormanlık alanlarda, farklı toprak türlerinde gelişebilme yeteneği ve yüksek tohum üretim potansiyeli sebebiyle, dikildiği alandaki diğer bitkiler için güçlü bir rakiptir.

Well-illustrated, descriptive list of Albizia julibrissin varieties, forms and cultivars 29 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Albizia julibrissin images at bioimages.vanderbilt.edu
Albizia julibrissin List of Chemicals (Dr. Duke's Databases)

Gürgen (Carpinus), Betulaceae (huşgiller) familyasından Carpinus cinsini oluşturan girintili grimsi kabuklu gövdelere sahip ağaç ya da ağaççıklara verilen ad.

Ağaç veya bazen çalı formunda yaprak döken bitkilerdir. Kabuğu çatlaklı veya pürüzsüzdür. Kulakçıklar dökülür. Yapraklar almaşık dizilişli, kenarı düzensiz ve çift veya basit testere dişli ilerler. Erkek çiçek kümesi sarkık, başak-talkımlı, silindirik, kış aylarında tomurcuklarla çevrili, çok sayıda üst üste binen brakteler bulunur; braktesiz veya çiçek örtüsüz çiçekli; erkek organlar 3-12 adet, brakteler tabanında yerleştirilmiş; iplikçikler tepede çatallı; başçıklar 2 bölümlüdür, teka ayrık, ucu havlıdır. Dişi çiçek kümeleri uçta veya bodur sürgünlerin koltuğundan çıkar, salkımlı; çiçekler çiftli; brakteler yapraksı, düz, üst üste binmiş, tabanda 2 veya 3 lobludur. Fındıkçık damarlı, brakte lobları ile çevrili veya değildir.

Ostrya ile yakından ilişkili olan Carpinus, pürüzsüz, gri, genellikle yivli gövdeleri ve her biri küçük üçgen bir fındıkçıktan oluşan kalabalık olmayan, yapraklı, 3 loblu brakte çiftlerinden oluşan salkımlı meyve durumlarıyla kolayca tanınır. Staminat (ama pistillat değil) kedicikler sonbaharda gelişir ve çiçeklenmeden önce kış boyunca tomurcukların içinde kalırlar (Ostrya'da bunlar kış boyunca açığa çıkar). Pistillate kedicikler, ilkbahardaki ilk yeni büyümede üretilir.

Nispeten küçük ekonomik öneme sahip olan Carpinus, özellikle tokmak kafaları, alet kulpları, kaldıraçlar ve diğer küçük, sert ahşap nesnelerin yapımında kullanıldığı çok sert ahşabı için sınırlı bir kullanıma sahiptir.

43 tür tanımlanmıştır.

Carpinus betulus – Carpinus caroliniana – Carpinus chuniana – Carpinus cordata – Carpinus dayongiana – Carpinus faginea – Carpinus fangiana – Carpinus fargesiana – Carpinus firmifolia – Carpinus gigabracteatus – Carpinus hebestroma – Carpinus henryana – Carpinus insularis – Carpinus japonica – Carpinus kawakamii – Carpinus kweichowensis – Carpinus langaoensis – Carpinus laxiflora – Carpinus lipoensis – Carpinus londoniana – Carpinus luochengensis – Carpinus mengshanensis – Carpinus microphylla – Carpinus mollicoma – Carpinus monbeigiana – Carpinus omeiensis – Carpinus orientalis – Carpinus paohsingensis – Carpinus polyneura – Carpinus pubescens – Carpinus purpurinervis – Carpinus putoensis – Carpinus rankanensis – Carpinus rupestris – Carpinus shensiensis – Carpinus shimenensis – Carpinus tibetana – Carpinus tientaiensis – Carpinus tropicalis – Carpinus tsaiana – Carpinus tschonoskii – Carpinus turczaninovii – Carpinus viminea

Habitat parçalanması, bir organizmanın tercih ettiği veya yaşadığı doğal çevrenin (habitat) bütünlüğünü bozan ve böylece burada yaşayan popülasyonun parçalanmasına yol açan kesintilerin veya bölünmelerin ortaya çıkmasını tanımlar. Yavaş yavaş gelişen ve fiziksel olarak çevre düzenini değiştiren jeolojik süreçler (türleşmenin en önemli nedenlerinden biri olarak görülür) ile insan eliyle yapılan ve daha hızlı bir şekilde çevrenin değişmesine yol açan karayolu, baraj, sed gibi yapay yapılar, canlıların içinde yaşadıkları ortamı değiştirerek birçok canlı türünün yok oluşlarına neden olur.

Habitat parçalanması terimi beş ayrı olguyu içerir:

Habitatın toplam yüzölçümünün azalarak küçülmesi
Yaşam alanının iç kesimlerinin ve kenar oranlarının küçülmesi
Bir habitat parçasının diğer habitat parçalarından yalıtılarak izole olması
Habitattaki bir arazi parçasının birden çok arazi parçalarına ayrılması
Habitattaki her bir arazi parçasının ortalama büyüklüğünün azalması

Volkanik faaliyetler, doğal nedenlerle oluşan yangınlar ve iklim değişikliği gibi doğal süreçlerin habitat parçalanmalarına yol açtıkları fosil kayıtlarda izlenebilmektedir. Örneğin, Euramerika tropikal yağmur ormanlarının 300 milyon yıl önce habitat parçalanması, amfibi çeşitliliğinin büyük bir kaybına yol açmış, ancak aynı zamanda daha kurak olan iklim şartları sürüngenler arasında bir çeşitliliğin patlamasına yol açmıştır.

Habitat parçalanması, çoğunlukla doğal bitki örtüsünün tarım, kırsal kalkınma projeleri, kentleşme, hidroelektrik santrallarının inşası gibi insan eliyle gerçekleşen faaliyetler tarafından bozulduğunda da oluşabilirler. Böylece bir zamanlar bir bütünlük teşkil eden habitatlar ayrı parçalara bölünmüş hale gelir. Bu tür insan eliyle yapılan düzenlemeler sonrası, bu ayrı parçalar, tarla, mera, yol kaldırımı, hatta çorak arazi parçaları gibi birbirinden izole olmuş çok küçük adalar oluma eğilimine girerler. Bunun yanında bu adalar özellikle tropik ormanların yeni tarım alanları yaratmak için yakılması sonucu oluşurlar. Bu şekilde Avustralya'nın güneydoğusundaki Yeni Güney Galler eyaletinin batısında bulunan ve buğday kuşağında yer alan doğal bitki örtüsü %90 oranında yok edilmiş, Kuzey Amerika preri bozkırlarındaki uzun boylu sazlık ve otların %99'u ise aşırı habitat parçalanması sonucu ortadan kaldırılmıştır.

Gen havuzu
Genetik çeşitlilik (biyoloji)
Habitat
Doğal çevre

Hortikültür, bahçecilik, bahçıvanlık ve çiçekçiliği içine alan, besin ve görünüş için veya boş zaman aktivitesi olarak bitki yetiştirme bilimi veya sanatı olarak tanımlanır. Meyve, kuruyemiş, sebze, süs bitkisi ve çiçeklerin yetiştiriciliği, işlenmesi ve satışını kapsar. Ayrıca bitki koruma, peyzaj restorasyonu, toprak yönetimi, peyzaj ve bahçe tasarımı ve ağaç yetiştiriciliğini de içerir. Tarımın aksine, bahçıvanlık ve bahçecilik (hortikültür) büyük ölçekli mahsul üretimini veya hayvancılığı içermez.
Hortikültüristler gerek gıda gerkse gıda dışı tüketim amacıyla ürettikleri bitkileri yetiştirmek için kullandıkları bilgi, beceri ve teknolojileri, kişisel veya sosyal ihtiyaçlar için kullanırlar. Alandaki çalışmalar, bitki büyümesini, verimlini, kaliteyi, besin değerini ve böceklere, hastalıklara ve çevresel strese karşı direnci geliştirmek amacıyla bitki üretimini ve ekimini içerir. Hortikültüristler bitki yetiştirilmesinde bahçıvan, yetiştirici, terapist, tasarımcı veya teknik danışman olarak çalışırlar. Hortikültür, bir tarlada veya bahçede bitki yetiştirme anlamına da gelebilir.

Hortikültür kelimesi Latince kökenli hortus (bahçe) ve cultus (yetiştirme) kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Türkçede kullanılan ve yakın anlamlı Bahçıvanlık terimi ise Farsça kökenli bāġçe ve bān/wān kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur ve "bahçe gözeten" veya "bahçe bakan" manasına gelmektedir.

Hortikültür aşağıda listelenen şu ana alanları kapsar: 

Ağaçlandırma (Arborikültür); ağaçlar, çalılar, asmalar ve diğer çok yıllık odunsu bitkilerin seçimi, bakımı veya kaldırılmasını kapsar.
Çim yönetimi; spor ve boş zamanlarda kullanım için çim alanlarının üretim ve bakımını içerir.
Çiçek yetiştiriciliği (Florikültür); çiçek üretimi ve pazarlamasını içerir.
Peyzaj hortikültürü; peyzaj bitkilerinin üretimi, pazarlanması ve bakımını içerir.
Sebze yetiştiriciliği (Olerikültür); sebze üretimi ve pazarlamasını içerir.
Pomoloji; çekirdekli meyvelerin üretimini ve pazarlamasını içerir.
Bağcılık (Vitikültür); üzüm üretimini ve pazarlamasını içerir.
Önoloji; şarap ve şarap yapımını içerir.
Hasat sonrası fizyoloji; bitkilerin ve hayvanların hasat sonrası kalitesinin korunmasını ve bozulmalarının önlenmesini içerir.

1804'ten bu yana, bir İngiliz hayır kurumu olan Kraliyet Hortikültür Derneği, bahçecilik biliminin tüm dallarının teşvik edilmesine ve geliştirilmesine öncülük eder ve elde ettiği bilgileri öğrenme programları, bahçeler ve gösteriler ile halkla paylaşır. 1768 yılında kurulan, dünyadaki en eski hortikültür topluluğu, "York Çiçekçilerinin Eski Topluluğu" adlı kuruluştur. Kurum hala York, İngiltere'de yılda dört etkinlik yapmaktadır.
Uluslararası Hortikültür Bilimi Derneği, hortikültür biliminin tüm dallarında araştırma ve eğitimi teşvik etmekte ve desteklemektedir.

Bahçıvanlık
Permakültür
Peyzaj
Peyzaj mimarlığı
Orman bahçeciliği

C.R. Adams, Principles of Horticulture Butterworth-Heinemann; 5th edition (11 Ağustos 2008), 0-7506-8694-4..

Hurma, Phoenix isimli bitki türlerinin meyvelerine verilen isimdir. Hurmalar farklı cins ağaçların benzer meyve türlerinden oluşmaktadır.  En yaygın olarak bilinen meyve türü Medine Hurması'dır. Türkiye'de doğal olarak yetişmekte olan Datça Hurması ticari amaçla kullanılmamaktadır. Türkiye'nin güney ve güneybatı taraflarında rahatlıkla yetiştirilmektedir, fakat meyvesi ticari amaçla kullanılmamaktadır. 

Hurma, şeker formunda yüksek oranda karbonhidrat ihtiva eder ve şeker oranı yaklaşık %80'dir. Geriye kalan kısımları lif, protein, bor, kobalt, bakır, flor, magnezyum, mangan, selenyum ve çinko gibi iz elementler oluşturur. Halas cinsinin glisemik indeks değeri 35.5, Barhi cinsinin 49.7, Bo ma'an cinsinin ise 30.5'tir.

Hastalıklı hurma ithalatı, kırmızı palmiye böceği (Rhynchophorus ferrugineus) gibi tehlikeli hurma ağacı zararlılarının yayılmasına yol açmıştır. Fark edilmesi oldukça zor olan ve sürekli gözetim gerektiren bu böcek hurma ağaçlarında tür farketmeksizin genellikle ölümcüldür. Kontrolsüz ve hastalıklı hurma ağaçlarının ithal edilmesi sonucu sadece hurmalar (P. dactyliferia) değil, çoğu palmiye türü bu böcek tarafından tehdit edilmekte ve bu böcek sonucu ölmektedir. 

Arap hurması
Ajwa
Daklat Nur
Fard
Khalas
Mabroom
Mazafati
Medjool
Piarom
Rabbi
Sukkari
Zahidi

Trabzon hurması, hurma ismine sahip, ancak hurma ile ilişkili olmayan meyve
Phoenix Canariensis
Palmiye

Hücre zarı ya da hücre membranı, hücrenin dış kısmında bulunan, molekülleri özelliklerine göre hücre içine alan veya dışarı bırakan seçici geçirgen katmandır. Hücre zarı dinamik ve esnek bir yapıya sahiptir.
Hücre zarını ayırarak doğrudan analizlerden önce hücre zarının moleküler yapısı hakkındaki kuramlar, dolaylı kanıtlara dayanır. Yağda eriyen maddeler hücre zarından kolayca geçebildiği için, Overton (1902) hücre zarının ince bir lipit tabakasından yaptığını ileri sürmüştür. Gorter ve Grendel (1902), hücre zarının iki lipit molekülü kalınlığında bir tabaka (bilayer) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Geçirgenlik, yüzey gerilimi elektrik ve kimyasal özelliklerini göz önünde bulundurarak, Danielli ve Davson 1935'te hücre zarının simetrik zar modelini teklif etmişlerdir. Bu modele göre, zarın yapısında tek tabakalı iki protein yaprağı arasında lipit molekülleri vardır. Lipit moleküllerinin polar uçları (hidrofilik kısımları) dışa doğrudur ve protein tabakalarıyla örtülüdür. Moleküler yapıyla ilgili ikinci model, Robertson (1959) tarafından teklif edilen asimetrik zar modelidir. Asimetrik zar modelinde, ortada iki molekül kalınlığında lipit tabakası, iki tarafında da tek molekül kalınlığında protein tabakası vardır. İki model de birbirine benzemekle, arasındaki fark; birinci simetrik modelde ortadaki lipit molekül sırasının veya tabakasının kalınlığı belli değildir. Yani, iki veya daha fazla lipit molekül sırasının bulunup bulunmadığını gösteren hiçbir kanıt yoktur. Oysa, asimetrik modelde ortadaki lipit moleküllerinin sayısı sadece ikidir. İki model arasında ikinci önemli fark, lipit tabakasının iki yanındaki protein tabakalarının simetrik modele simetrik, asimetrik modele ise, kendisine eklenen yeni elementlerden dolayı sitoplazma tarafındaki protein tabakasının dıştaki protein tabakasından belli kimyasal farklar göstermesi, yani asimetrik oluşudur. Daha sonraları ortaya çıkan teori ise, Danielli-Davson'un modelidir. Danielli-Davson'a göre, lipit moleküllerinin polar, hidrofilik uçlarının koyu bölgeleri şekillendirdiği, polar olmayan, hidrofobik yağ asidi zincirlerinin açık renk bölgeleri şekillendirdiği düşünülmektedir. Bu modellerde hücre zarı, fosfolipit elementlerin kimyasal özelliğinden dolayı iki tabakalı görülür. Bu üç tabakalı yapı, plazma zarı dışında hücrenin sitoplazmada bulunan tüm zarlı yapılarında da görülmektedir. Danielli-Davson ve Robertson modelleri, hücre zarının elektriksel ve pasif geçirgenlik özelliklerini açıklamak yeterlidir. Bununla beraber, zardaki protein elemanlarının aktif taşınmayı nasıl gerçekleştirdiğini anlamak bu modelle zordur. Danielli ve Davson modelinin, hücre zarının işleyişini tam olarak ortaya koyamamasından dolayı, yeni hücre zarı modelleri geliştirilmiştir. 1972 yılında Singer ve Nicolson tarafından hücre zarının tüm özelliklerin açıklayan bir model ileri sürülmüştür. Böylece, mozaik zar modeli ya da akışkan-mozaik zar modeli 1966 yılında Singer ve Lenard tarafından ortaya atılmasına rağmen, 1972'de yayınlanmıştır. Bu modelde fosfolipit tabakaları daha önceki modellerdekine benzer şekilde hidrofilik başları zarın yüzeyine doğru, hidrofobik kuyrukları ise, içe doğru sıralanır. Asıl farklılık proteinlerin dizilişinde görürlür. Bu modelde proteinler zarın hem iç, hem dış yüzeyinde mozaik şekilde dağılırlar ve devamlı bir tabaka meydana getirmezler. Hücre zarında bulunan zar proteinleri; bu modelde yağ tabakasının her iki yüzünde olan ekstrinsik proteinler, yağ tabakasının içine gömülmüş olanlar ise; intrinsik proteinler olarak kabul edilmiştir. Bir lipit denizinde yüzen, protein ve glikoproteinlerden yapılmış, almaç denilen özel bölgelerle dışarıya açılan bir model olarak mozaik zar modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Hücre zarının moleküler yapısı hakkında bilgiler, kimyasal analizlerden, yaşayan hücrelerin yüzey gerilimi, elektrik ve geçirgenlik özellikleri gibi farklı fizikokimyasal özelliklerinden, antijenik özelliklerinden, polarizasyon, X-ışını difraksiyonu ve elektron mikroskobu gözlemlerinden elde edilmiştir.
Elektron mikroskobuyla yapılan çalışmalarda, hücre zarlarının ortada açık renk bir tabakayla ayrılan iki koyu tabaka olmak üzere üç tabakalı bir yapı olduğu gösterilmiştir. Bu yapı, Danielli-Davson ve Robertson tarafından bildirilen modellere uygundur. Bu modelde, fosfolipit tabakalarının hidrofilik başları zarın yüzeyine doğru, hidrofobik kuyrukları ise, içe doğru sıralanır, proteinler zarın hem iç, hem dış yüzeyinde mozaik şekilde dağılırlar ve devamlı bir tabaka meydana getirmezler. Akışkan zar modelinde zar hareketsiz değildir, birbirine zayıf bağlarla bağlı olan bireysel lipit molekülleri lateral olarak hareket edebilirler. Buna göre, herhangi bir molekül belli bir zamanda belli bir pozisyonda bulunurken, birkaç saat sonra tamamen farklı bir pozisyonda bulunabilir. Lipitlerin hareketi en fazla kolesterol içermeyen zarlarda görülür. Proteinler de belli sınırlar içinde lateral olarak hareket edebilirler. Fakat proteinlerin hareketi lipitlerinkinden daha azdır. Lipit yapraklarını baştan başa kat eden, iki yüze de açılan zar proteinleri şekillerine göre kabaca ikiye ayrılır. Bunlar; çubuk şeklinde ve küre şeklinde zar proteinleridir. Bu proteinler hücre dışı moleküller olarak reseptör görevinde ve bağışıklık sisteminde yabancı maddeleri tanımada rol oynarlar.
Hücre zarında bulunan zar proteinleri; yağ tabakasının her iki yüzünde olan ekstrinsik proteinler, yağ tabakasının içine gömülmüş olanlar ise; intrinsik proteinler olarak bilinir. İntrinsik proteinler, karanlıkta 1/3'ü oranında, aydınlıkta ise, ½'si oranında zar içine gömülüdür. Ekstrinsik proteinler sulu ortamla temas halinde bulundukları için, hidrofilik aminoasitleri, intrinsik proteinler ise bir tarafları yağ tabakasına gömülü olduğu için bu kısımlarına hidrofobik aminoasitleri, sulu ortamla temas halinde olan diğer taraflarında ise, hidrofilik aminoasitleri taşırlar.
Hücre zarında, çekirdek zarında bulunan porlar bulunmaz. Hücreye giren besinleri ve hücreden çıkan atık maddeleri; zar geçirgenliği, üç tabakalı moleküler diziliş ve özellikle proteinden oluşmuş almaçlar (reseptör) ile elektriksel yükün de önemi olduğu düşünülmektedir. Bir hücre zarından zardan her türlü madde geçebiliyorsa bunlara geçirgen (permeabl), hiçbir maddeyi geçirmiyorsa geçirgen olmayan (impermeabl) ya da geçirimsiz, bazılarını geçiriyor ve bazılarını geçirmiyorsa da seçici geçirgen (semipermeabl) hücre zarı denir.
Tekhücreli bir canlıdaki hücre zarında bir yara oluşursa, bu yara yeni bir zarla hemen kapatılır, bu yeni zara plazmalemma denir.
Yan yana duran iki hücrenin sitoplazma zarları arasında 150-200 Å (angstrom) genişliğinde hücrelerarası bir alan vardır. Bu alan, hücreleri birbirine yapıştıran bir madde ile doludur. Hücre zarı girintili çıkıntılıdır. Bu yapı hücreler arasında adezyonu ve aynı zamanda hücreler arasındaki dokunma yüzeyini artırır.
Plazma zarının sitoplazmaya bakan yüzünde zar elemanları bulundukları noktalara demirleyen sitoiskelet elemanları yer alır. Sitoiskeleti oluşturan elemanlar şunlardır:

Mikrofilamenteler
Kalın filamentler
Mikrotübüller
Mikrofilamentler ve mikrotübüller reseptörlerin kontrolünde iş görürler. Mikrofilamentler kasılarak reseptörlerin hareketini idare ederler. Mikrotübüller ise, demirleme elemanlarıdır. Reseptörleri tutarlar veya serbest bırakırlar.

Zar lipitleri
Fosfolipit
Glikolipit
Sterol
Zar proteinleri
Zar karbonhidratları bulunur.

Elektron mikroskobunda hücre zarı oldukça basit yapıda görülür. İki koyu ve bir açık renk olmak üzere üç tabakalı görülen yapıya, üç tabakalı veya unit zar, birim zar, denir. Bu tabakaların kalınlığı 75-100 angstrom arasında değişir. Lipitlerin hidrofobik kuyrukları açık renk görülür. Lipitlerin hidrofilik uçlarıyla proteinler birlikte koyu çizgiler oluşturur.

1- Glikokaliks
2- Hücre zarı farklılaşmaları (Desmosomlar)(Desmosomes, Cell Junctions, Cell Attachments)
 Aralarında farklılaştıkları hücrelerin benzer veya farklı oluşuna göre:
Otodesmosomlar
Homodesmosomlar
Heterodesmosomlar (Hemidesmosomlar)
Hücre yüzeylerinde dağılışlarına göre:
Makular desmosomlar
Zonular desmosomlar
Simetri durumuna göre:
Simetrik desmosomlar
Simetrik olmayan desmosomlar
 İki hücre yüzeyinin elemanlarının desmosom yapısına katılmalarına göre:
Sinsisyal desmosomlar
Basit desmosomlar
Gelişmiş desmosomlar

Hücre zarı, oldukça karmaşık ve devingen yapısıyla, hücre canlılığının çok önemli bir bileşenidir. Hücre canlılığının ve özgün hücre işlevlerinin sürekliliğini mümkün kılan çok önemli bazı fonksiyonları yerine getirir ki, bunları şöyle sıralamak mümkündür;

Hücre içi ortamın özgün bileşimini hücre dışı ortamdan ayırmak,
Hücre içi ile hücre dışı ortamlar arasında seçici bir şekilde madde alışverişini sağlayarak hücrenin atıklarını hücre dışı ortama vermek, hücre dışından hücreye gerekli maddeleri almak ve hücre içi ortamın özgün yapısını korumaya yardımcı olmak,
Komşu hücrelerle iletişimi ve madde alışverişini sağlamak,
Hücreyi dış ortamdan ayırır.
Hücreye şekil verir.
Madde giriş-çıkışını düzenler.
Canlı yapıda bulunur.
Kalınlığı 6-10 nm'dir.
Protein, yağ ve karbonhidratlardan oluşur.
Aktif taşıma olayını düzenler.
Hücrenin beslenmesine yardımcı olur.
Komşu ve yabancı hücreyi bulur.
Hücreyi alınacak hormonları tanır.
Hücrenin yıpranan kısmını onarır.
Metabolizma atıklarının dışarı atılmasını sağlayarak iç ortamı düzenler.
Prokaryot hücreye sahip canlılarda zardaki solunum enzimleri sayesinde enerji üretimi sağlanır.

Hücre
Hücre duvarı

Hünnap (Ziziphus jujuba), cehrigiller (Rhamnaceae) ailesinden bahar aylarında hoş kokulu sarı renkli çiçekler açan, dikenli bir ağaç türüdür.

Sert çekirdekli, iri zeytin biçiminde ve büyüklüğündedir. İlk başlarda yeşil iken olgunlaştıkça kırmızıya ve siyah-mor renge döner. En dış kabuğu derimsi ve ince, pulpası (yumuşak kısım) kopartıldığında elmadaki gibi sert ve beyaza yakındır. Ancak birkaç saat içinde sarılaşır ve yumuşar. Birkaç gün içinde kabuğu da buruşur. Pulpa tatlı lezzetlidir.
Bahçelerde yetiştirildiği gibi yabanî olarak da bulunur.
Genellikle dikenli dalları olan 5-12 metre (16-39 ft) yüksekliğe ulaşan küçük bir yaprak döken ağaç veya çalıdır. Yaprakları parlak yeşil, oval-vurgulu, 2-7 santimetre (0,79-2,76 in) uzunluğunda, 1-3 santimetre (0,39-1,18 in) genişliğinde ve tabanında göze çarpan üç damarlı ve ince diş kenar boşlukları vardır.
Çiçekleri küçüktür, 5 milimetre (0,20 in) genişliğinde, göze çarpmayan beş sarımsı yeşil taç yaprağı vardır.

Meyvesi yenilebilir oval drupe 15-3 santimetre (5,9-1,2 in) genişliğindedir; olgunlaşmadığında pürüzsüz-yeşildir, daha az asitli elma kıvamına ve tadına sahiptir, kahverengiden morumsu siyaha doğru olgunlaşır ve sonunda kırışır, küçük bir hurma gibi görünür. İki tohumlu zeytin çekirdeğine benzeyen tek sert çekirdeklidir.

100 gramında 79 kcal olan hünnapın, vitamin dağılımı ise, %5 A Vitamini, % 17 B Vitamini türevleri ve % 83 C Vitamini şeklindedir. Ayrıca, Potasyum, Demir, Manganez, Magnezyum, Fosfor, Kalsiyum, Çinko ve Sodyum mineralleri açısından zengindir.

Kesin doğal dağılımı yoğun tarım nedeniyle belirsizdir ancak Güney Asya'da, Lübnan, kuzey Hindistan ve güney ve orta Çin arasında ve muhtemelen orada tanıtılmış olsa da muhtemelen güneydoğu Avrupa'da olduğu düşünülmektedir.
Kuzey Afrika ve Suriye’den Hindistan'a ve Çin'e yayıldığı düşünülmektedir. 
Ağaç birçok iklime uyum sağlamakla birlikte iyi meyve vermesi için sıcak yazlara ihtiyaç duyar.
Türkiye’de Marmara, Batı ve Güney Anadolu’da bulunur. Ayrıca Karadeniz'de Çoruh Vadisi havzasında, Manisa'nın Demirci ilçesinde ve yaygın olarak Denizli'nin Çivril ilçesine bağlı Gümüşsu kasabasında bulunur ve değişik türleri görülür.
Bu bitki Madagaskar'da tanıtıldı ve adanın batı kesiminde istilacı bir tür olarak yetişir. Hünnap Bulgaristan'ın doğusunda yabani olarak yetiştiği ama aynı zamanda meyvesi saklanan bir bahçe çalısıdır. Meyveler sonbaharda toplanır. Ağaçlar doğu Karayipler'de vahşi büyür ve Jamaika, Bahamalar ve Trinidad'da da var olduğu söylenir. Barbados ve Guyana'da meyve "dongz" veya "donks" olarak adlandırılır Antigua ve Barbuda'da meyveye "dump" veya "dums"; ve Bahamalar'da "juju" denir. Karayipler'in Fransız adalarında "pomme surette" olarak da bilinir. Başka yerlerde daha kesin olarak "Hint hünnabı" olarak bilinen bu meyve Güney Kaliforniya'nın çeşitli bölgelerinde yetiştirilen "hünnap" meyvesinden farklıdır. 
Altun Ha, Belize 'deki antik bir Maya şehri, Belize Şehri ‘nin yaklaşık 50 kilometre (31 mi) l kuzeyinde yer alan Belize ve çevresindeki orman yerliler arasında daha iyi bir kelime olmadığı için erik olarak anılan bazı hünnap ağacı ve çalı çeşitlerine de sahiptir.

Meyvelerinde şeker, tanin ve müsilajlı (eksopolisakkarid) maddeler bulunmaktadır. Güneşte kurutulan olgun meyveler çerez olarak çay ile tüketilebilir. Geleneksel tıpta da kullanılmaktadır.
Hünnap, Kiraz Ve Vişneye Alternatif Oldu

Meyve ve tohumları stresi azalttığına inanılan Çin ve Kore'de geleneksel Çin tıbbında ve geleneksel olarak mantar önleyici, antibakteriyel, ülser önleyici, iltihap önleyici, sakinleştirici, antispastik, antifertilite/doğum kontrolü, hipotansif ve antinefritik, kardiyotonik, antioksidan, bağışıklık uyarıcı ve yara iyileştirici özellikler için kullanılır. Kampo 'da kullanılan meyveler arasındadır.
Hünnap, Gan Cao ile birlikte Çin tıbbında diğer bitkileri uyumlaştırmak ve hafifletmek için kullanılır.
Hünnap yapraklarındaki bir bileşik olan Ziziphin tatlı tadı algılama yeteneğini bastırır.
Hünnap meyvesi ayrıca soğuk algınlığı ve gribi tedavi etmek için diğer bitkilerle birleştirilir.
Meyvesi vitaminler, amino asitler gibi birçok farklı sağlıklı özellik içerir.
Meyvenin kullanımı Çin tıbbında dalak hastalıkları için faydalı olabilir.

Ihlamur (Tilia), Malvaceae (ebegümecigiller) familyasına bağlı, Kuzey Yarımküre'nin ılıman ve yarı tropik bölgelerinde yetişen ağaç cinsidir.

30'a yakın farklı türü bulunur ve boyları 20–40 m yüksekliğe varır. Yaprakları kalp biçiminde, genel olarak asimetrik ve 6–20 cm'dir.
Çiçekleri hermafroditik yapıya sahip olduğundan hem dişi hem de erkeği böcekler tarafından polenlenebilir.
Odunları hafif, yumuşak, az parçalı, yoğunluğu 560 kg/m3 olduğundan kereste işlemleri için elverişlidir.

Serin, verimli, kireçli toprakları severler. Tabansuyu yüksek, bol humuslu kumlu topraklarda yetiştiği gibi az derin ve kireçli topraklarda da yetişir. Genellikle kayınların toprak isteklerinin andırırlar. Hızlı büyürler. Sürgün verme özellikleri vardır. Gölgeye dayanırlar.
Türkiye'de çoğunlukla Karadeniz, Ege, Marmara Bölgesi ve Antalya çevresinde yetişmekte olup ılıman iklimleri sevmektedir. Bu ağacın üretimi çoğunlukla tohum ile yapılmaktadır.

Avrupa'da bazı ıhlamur ağaçları hatırı sayılır yaşlara ulaşmıştır. İngiltere Gloucestershire'daki Westonbirt Arboretumu'nda bulunan bir Tilia cordata korusunun 2.000 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Almanya Nürnberg'deki İmparatorluk Şatosu'nun avlusunda, rivayete göre yaklaşık 1000 yılında Almanya Kralı II. Heinrich'nin karısı İmparatoriçe Cunigunde tarafından dikilmiş bir ıhlamur ağacı bulunmaktadır. Yine Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletindeki Neuenstadt am Kocher'deki ıhlamur ağacı devrildiğinde yaşının 1000 olduğu tahmin ediliyordu. İsviçre'nin Naters kentindeki Alte Linde isimli ıhlamur ağacı, 1357 tarihli bir belgede anılır ve yazar tarafından o dönemde magnam (büyük) olarak tanımlanıyordu. 700 yıllık bir Tilia cordata türü olan Najevnik ıhlamur ağacı (Slovence: Najevska lipa), Slovenya'nın en kalın ağacıdır. Pekin'deki Yasak Şehir'de bulunan Yinghua Tapınağı'nın yanında, yaklaşık beş yüz yıl önce Wanli İmparatoru'nun annesi İmparatoriçe Dowager Li tarafından dikilmiş iki ıhlamur ağacı bulunmaktadır. 
Orta Avrupa'da eskiden birçok köyde ıhlamur vardı. Merkezde bulunur buluşma noktası olarak kullanılırdı. Ayrıca burada haber alış verişinde bulunulur, gelinler kendilerini gösterirlerdi. Mayıs başında dans festivalleri bu ağacın altında düzenlenirdi. Bunlarla beraber köy mahkemeleri genelde yine burada kurulurdu. Bu yüzden ıhlamur, mahkeme ağacı ya da mahkeme ıhlamuru olarak da bilinir. Germen ve Slav halklarında ıhlamur kutsal bir ağaçtır.
1000 yaşına kadar yaşayabilen ıhlamurlar görülmüştür. Türkiye'de de 500 yaşını geçmiş çok sayıda ıhlamur ağacı vardır.

Kokulu çiçeklerinden dolayı gölge ağacı olarak yetiştirilir. Çiçekleri kurutularak çay olarak tüketilmektedir. Çiçek verdiği dönemlerde, güneşli bir zamanda çiçeklerinin toplanması, çiçeklenmesini artırır. Doğramacılıkta kıymetli olan beyaz ve hafif bir odun verir. Hava kurusu ağırlığı 0,40 gr/cm³'tür. Ihlamur kabuğundaki lifler ip ve kaba dokumalarda kullanılır. Arıcılıkta da önemli bir nektar kaynağıdır. Çiçekleri çay olarak içilir. Çiçek durumları tıbbi olarak kullanılır. Ihlamur çiçeği yatıştırıcı, idrar verici ve balgam söktürücü olarak çay halinde kullanılır. Ihlamur çiçeği banyosunun da yatıştırıcı bir özelliği vardır. Oymacılık ve mobilyacılıkta, oyuncak sanayinde, müzik aletleri yapımında, kâğıt ve kibrit üretiminde kullanılırlar.Tıbbi olarak T.rubra, T.platyphyllos, T.cordata türleri kullanılır.

Gümüş ıhlamur(Tilia tomentosa)
Küçük yapraklı ıhlamur (Tilia cordata)
Büyük yapraklı ıhlamur(Tilia platyphyllos)
Tilia dasystyla
Tilia americana
Tilia amurensis, talkımlar 3–5 cm, yaprak ayasının ucu genellikle loplu değildir Kısır veya körleşmiş stamenler bulunur, meyve yumurtamsı.Çin, Kore ve Rusya
Tilia begoniifolia
Tilia callidonta
Tilia chinensis, yaprak kenarı dişli 1,5 mm az, yan damarlar 7-9 çiftli; meyve yumurtamsı-küre; talkımlar 1-3 çiçekli; taç yapraklar 8–9 mm. Çin
Tilia chingiana, yaprak geniş yumurtamsı; yaprak alt yüzündeki damar birleşimleri tüylü. Çin
Tilia endochrysea, meyve dış kabuğu kayış gibi, kuruduğunda açılır.
Tilia henryana, yaprak yarı dairesel; yaprak kenarı dişli 3–5 mm; yapraklar ve dallar sarı yıldız keçemsi tüylü; brakteler 7-10 × 1-1,3 cm. Çin
Tilia insularis
Tilia japonica, yaprak dairemsi; kuruduğunda kahverengi; meyve yumurtamsı; çanak yaprakların alt yüze seyrek yıldız tüylü; çiçek sapı 5–8 mm; brakteler 3,5-6 cmm. Çin ve Japonya
Tilia jiaodongensis, yumurtalık tüysüz; talkımlar (20-)40-100 çiçekli; İkinci derece brakteli. Çin
Tilia kiusiana
Tilia kueichouensis
Tilia likiangensis, yaprak sapı yıldız tüylü; yaprak kenarı küçük testere dişli; dallar tüysüz; brakteler 6–9 cm.Çin
Tilia mandshurica
Tilia maximowicziana
Tilia membranacea, yaprak yarı zarımsı; yaprak alt yüzü tüysüz veya damar birleşim yerleri tüylü. Çin
Tilia miqueliana, talkımlar 3-12 çiçekli; yaprak tabanı simetrik yürek biçiminde. Çin ve Japonya
Tilia mongolica, talkımlar 5-8 cmm; yaprak ucu genellikle üç loplu; taç yaprağımsı kısır ve körleşmiş stamenler bulunur; meyve ters yumurtamsı. Çin
Tilia nasczokinii
Tilia nobilis
Tilia oliveri
Tilia paucicostata, yaprak yumurtamsı veya yumurtamsı-üçgen biçiminde; kuruduğunda yeşilimsi; meyve ters yumurtamsı; çanak yaprakların alt yüzü tüysüz; çiçek sapı 10–15 mm; brakteler 5-8,5 cm. Çin
Tilia sabetii
Tilia stellatopilosa
Tilia taishanensis
Tilia tuan, yaprak kenarı tam veya yaprak ucuna yakın kısmı az dişli; dallar tüylü; brakteler 12–16 cm; talkımlar 3-22 çiçekli; yaprak tabanı genellikle eğik. Çin

Tilia × moltkei (Tilia americana × T. petiolaris)
Tilia × europaea (T. cordata × T. platyphyllos)
Tilia × flavescens (T. americana × T. cordata)
Tilia × euchlora (T. cordata × T. dasystyla)
Tilia × petiolaris (T. tomentosa × T. ?)

Genel
Yaltırık, F., 1992. Dendoloji II, Angiospermae (Kapalıtohumlular), 256s, İstanbul
https://global.britannica.com/plant/linden-plant, Ana britancica ıhlamur maddesi
http://www.efloras.org/florataxon.aspx?flora_id=2&taxon_id=133008 27 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Çin florası (Flora of China)
http://www.efloras.org/florataxon.aspx?flora_id=1&taxon_id=133008 26 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Kuzey Amerika florası (Flora of North America)
Özel

Eichhorn, Markus (January 2012). "Lime Trees and Bees". Test Tube. Brady Haran for the University of Nottingham. 5 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Aralık 2021. 
 Wikimedia Commons'ta Ihlamur ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Ihlamur ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ilgın, Konya ilinin bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 1.636 km²dir. Ilgın ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.033 metredir.

Ilgın'da 3.500 yıl önce M.Ö. 1500-1200 yılları arasında şimdiki ilçe merkezinin 25 km kuzeydoğusunda Hititler tarafından Yalburt adında bir şehir kurulmuştur. Ilgın merkezi de bir antik Likaonya kenti olan Lageina üzerinde kurulmuştur. 1932 Yılında Ilgın'da Lagenia'lılardan söz eden bir yazıt bulan İskoç arkeolog ve epigraf William Moir Calder, buranın gerçekte bir Lageina kenti olduğu, Ilgın isminin de buradan geldiği tezini ortaya koymuştur. Ilgın ve çevresi tarih boyunca, sırasıyla Hitit, Frig, Lidya, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı yönetiminde kalmıştır. 1077 yılından 1308 yılına kadar Anadolu Selçuklu bağlısı olan Ilgın, Anadolu Selçuklu'nun yıkılmasıyla Eşrefoğulları Beyliği bağlısı olmuştur. Daha sonra Hamitoğulları Beyliği'nin himayesine geçen Ilgın, 1381'de Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Osmanlı-Karaman mücadeleleri sonrasında Karamanoğulları'nın eline geçmiştir. Emir Timur, Ankara Savaşı'nda sonra Kara Tatarları beraberinde götürmüşse de tamamını buna dâhil edememiştir. Geride kalan Kara Tatarlar'ın bir bölümü bu bölgede kalmıştır. Kara Tatarlar tarafından yerleşim görmüş Ilgın, daha sonra bu topluluğun komşuları olan Türkmenlere asimilasyonu neticesinde Türkmen yerleşimine dönmüştür. Ancak Ilgın'da günümüzde bile kendini Kara Tatar olarak bilen asimile olmamış kişilere de rastlanmaktadır. 1467'de II. Mehmed tarafından yeniden Osmanlı himayesine alınmıştır. II. Bayezid zamanında Ilgın kaza olarak gösterilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk Büyük Taarruz öncesi bir süre Ilgın'da kalmıştır.

Eylül 2016'da, FETÖ'ye yardım ve destek verdiği gerekçesiyle 1 Eylül'de tutuklanan belediye başkanı Halil İbrahim Oral'ın yerine 1 Eylül 2016 tarihinde yürürlüğe giren 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca kayyum olarak belediye meclisi üyesi Mehmet Karahan atandı.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Uluslararası Bitki Taksonomisi Derneği (İngilizce: International Association for Plant Taxonomy, IAPT); bitki çeşitliliğini kayıt altına almak amacıyla dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan botanik araştırmalarına uluslararası bir boyut kazandırarak özellikle isimlendirme konusunda birliği ve istikrarı sağlamayı hedefleyen bir kuruluştur. 18 Temmuz 1950 tarihinde, İsveç'in başkenti Stockholm'da düzenlenen VII. Uluslararası Botanik Kongresinde kurulması kararlaştırılmıştır.

Dernek, üyeler arasında yapılan seçimle belirlenen bir konsey tarafından yönetilir. Konsey üyeleri, derneğin kurucu tüzüğünde de açıklandığı üzere altı yıl süreyle görevde kalırlar. 2017'den beri dernek başkanlığını aynı zamanda Chicago Botanik Bahçesi sorumlusu olan Patrick S. Herendeen yürütmektedir. İspanya'daki Real Jardín Botanik Bahçesi'nin müdürü Gonzalo Nieto Feliner başkan yardımcısı, Slovak Bilimler Akademisi'ne bağlı bir kuruluş olan Bitki Bilimi ve Biyoçeşitlilik Merkezi'nden Karol Marhold ise genel sekreterdir. Günümüzde derneğin genel merkezi Slovakya'nın başkenti Bratislava'da bulunmakla beraber, ABD'nin Washington kentinde de bir ofisi bulunur.

Kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan IAPT; başta Uluslararası Biyolojik Bilimler Birliği olmak üzere benzer bir misyon üstlenmiş olan bütün kuruluşlarla işbirliği yapmaktadır. Ayrıca, 2012 yılında hayata geçirilen World Flora Online projesine de destek vermektedir. 2021 itibarıyla aralarında Türkiye, Çin, Rusya, ABD, Kanada ve AB üyesi pek çok ülkenin de bulunduğu 60'tan fazla ülkeden yaklaşık 1000 kadar üyeye sahiptir.

Japon çamı (Cryptomeria japonica), servigiller (Cupressaceae) familyasından anavatanı Japonya olan bir ağaç türüdür. Japon sekoyası, Japon sediri olarak da adlandırılmaktadır. 2000 yaşından daha yaşlı örnekleri bulunmaktadır.

50 m boy ve 300 cm çap yapabilen her dem yeşil bir evcikli ağaçlardır. Konik taçlı, düzgün ve ince gövdeli yapıdadır. Kabuk kırmızımsı kahverengi ile koyu gri renkte lifsi yapıda uzunlamasına soyulur. Helezonik dallar yana doğru uzanmış veya çok az sarkıktır. Küçük dallar genellikle aşağıya doğru sarkıktır, ilk yılda yeşil renklidir. Sürgünler yeşil ve tüysüzdür. Tomurcuklar küçük pulsuzdur. Nemli ve iyi drenajlı topraklarda büyürler. Kışın donlardan etkilenirler.
Soluk yeşil iğnemsi yapraklar 5 sıralı sarmal dizilmiştir ve sürgün üzerinde 4-5 yıl kadar kalır. İğne yapraklar biz şeklinde, dümdüz veya içe doğru çok kavisli, üst ve alt yüzeyi dış bükey yan tarafı hafif basık omurgalıdır.
Erkek çiçekler iki yıllık sürgünlerin ucunda çok sayıda bulunur, (2-)2.5-5(-8) x (1.3-)2-3(-4) mm, yumurtamsı ve yumurtamsı-elipsdir. Salkımlar 6-35 kadar, dikdörtgenimsi yapıda sapsızdır. Sarımsı-yeşil erkek çiçekler olgunlaşınca erik kırmızısına döner. Mikrosporlar çok sayıda spiral dizilmiştir; polen kanadı 3-6 kadardır.
Dişi kozalaklar sürgün ucunda tekli veya kümelenmiş vaziyette bulunur. Küre veya yarı küre şeklinde, sapsız, 0.9-1.6(-2.5) × 1-2(-2.5) cm'dir. Kozalak pulları 20-30 kadar ucu geriye doğru eğilmiştir, umbo rombik, 4-5(-7) kadar dişli çıkıntılar 1–3 mm'dir. Kozalaklar ilk yılda olgunlaşmamıştır ve 1-2 yıldan daha fazla kalır. Sürgünlerin büyümesi kozalakların içinden geçici olarak devam eder. Tohumlar kahverengi veya koyu kahverengi her bir pullda 2-5 kadar, düzensiz elipsoid veya çok köşeli ve basıktır, 4-6.5 × 2-3.5 mm ve kanatlar 0.2-0.25 mm'dir. Kotiledon sayısı (2-)3(-4) kadar, ince ve uzun, 2 cm uzunluğundadır. Çimlenme epigeiktir, tozlaşma Şubat-Nisan aylarında gerçekleşirken tohumlar Ekim ayında olgunlaşır. Kromozon sayısı 2n = 22'dir.

Elegans' çeşidi, bir yaşındayken normal yetişkin yaprakları geliştirmek yerine, yaşamı boyunca genç yaprakları korumasıyla dikkat çekmektedir. 5–10 m (16–33 ft) boyunda küçük, çalımsı bir ağaç oluşturur. Kaya bahçelerinde ve bonsailerde yaygın olarak kullanılan çok sayıda cüce çeşidi vardır; bunlar arasında 'Tansu', 'Koshyi', 'Little Diamond', 'Yokohama' ve 'Kilmacurragh' bulunur.

Cryptomeria, sıcak ve nemli koşullara maruz kalan derin, iyi drene edilmiş topraklardaki ormanlarda yetişir ve bu koşullar altında hızlı büyür. Fakir topraklara ve soğuk, daha kuru iklimlere tahammülü yoktur.

Kapalı tohumlular, çiçekli bitkiler, anjiyospermler veya bilimsel ismiyle angiospermae ya da magnoliophyta; 64 takım, 416 familya ve bilinen yaklaşık 13,000 cins ve 300,000 tür ile kara bitkilerinin en çeşitli grubunu oluştururlar. Açık tohumlu bitkiler gibi kapalı tohumlu bitkiler de tohum üreten bitkilerdir. Çiçeklerinin, tohumlarındaki endospermlerinin ve tohumlarını içeren meyvelerinin özellikleri ile açık tohumlulardan ayrılırlar. Etimolojik olarak anjiyosperm, bir kılıf içinde tohum üreten bir bitki, başka bir deyişle meyve veren bir bitki anlamına gelir. Terim, Yunanca angeion ("kılıf" veya "örtmek") ve sperma ("tohum") kelimelerinden gelir.
Çiçekli bitkilerin ataları, 245 ila 202 milyon yıl önce Triyas Döneminde açık tohumlulardan ayrıldı ve ilk çiçekli bitkiler ~125 milyon yıl öncesine tarihlenmiştir. Kapalı tohumlular, Erken Kretase döneminde yoğun bir şekilde çeşitlendi, 120 milyon yıl önce yaygınlaştı ve 60 ila 100 milyon yıl önce baskın ağaç olarak kozalaklı ağaçların yerini aldı.
Kara bitkileri içindeki en önemli topluluğu, "çiçekli bitkiler" oluşturmaktadır. Yeryüzünün en gelişmiş ve baskın bitkileridir. Morfolojik olarak, ot, çalı gibi değişik biçimleri bulunur. Kapalı tohumluların en belirgin özelliği farklılaşmış çiçekleri ve meyveleridir. Tohum taslakları kapalı bir odacık içinde geliştiği için bu gruba "kapalı tohumlular" denilmiştir. Açık tohumlulardan şu özellikleriyle ayrılırlar:

Tohum taslakları tek veya çok sayıda meyve yaprağıyla çevrili bir odacık içindedir.
Sekonder odunlarında trakeidlerle birlikte trakeler de bulunur.
Çiçekler genellikle hermafrodit olup hem erkek hem dişi organ aynı çiçek üzerinde bulunur.
Çiçek örtü yaprakları (periant), çanak yaprak (sepal) ve taç yaprak (petal) şeklinde farklılaşmıştır.
Dişi organda (pistil), ovaryum (yumurtalık), stigma ve stilus gibi farklılaşmış kısımlar bulunur.

Uluslararası bitki bilimsel adlandırma kuralları, familya basamağının üstünde yer alan basamakların adlandırılmasında seçim serbestliği tanır ve bahsi geçen kuralların 16. maddesi, tanımlayıcı ya da içerilen bir cinse bağlı tanıtıcı (jenerik) adlara izin verir. Dolayısıyla, kapalı tohumluların da bölüm olarak adlandırılmasında geçerli olan ve birbirinin yerine kullanılabilen çeşitli bitki bilimsel adlar bulunmaktadır; bunlar şöyle sıralanabilir:

Tanımlayıcı adlar:
Angiospermae: "kapalı tohumlular" terimi ile çok yakın anlam benzerliği taşıyan ve tanımlayıcılık açısından en çok tercih edilen ad.
→ terimin İngilizce ve tekil karşılığı olan "angiosperm" için İngilizce kaynak 13 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anthophyta: Türkçe karşılığı "çiçekli / çiçek açan bitkiler" olan ve tanımlayıcılık açısından ikincil olarak tercih edilen ad.
→ Angiospermae ve Anthophyta
Cinse bağlı tanıtıcı ad:
Magnoliophyta: Fransız doktor ve botanikçi Pierre Magnol'ün (1638-1715) soyadına atıfta bulunarak adlandırılan Magnolia cinsi ve bu cinsin üyesi olduğu Magnoliaceae familyasının adlarından türetilmiş olan ve kapalı tohumluların bilimsel adlandırılmasında çok sık tercih edilen isim.
→ Angiospermae; "Magnolia" için İngilizce kaynak 20 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kapalı tohumlular, tohumlu bitkilerin iki topluluğundan biridir; diğer topluluğu ise Açık tohumlular oluşturur.
Kapalı tohumluların en çok tür sayısı bulunan familyaları şunlardır:

Orchidaceae (orkidegiller): yaklaşık 25.000 tür
Asteraceae ya da Compositae (papatyagiller): yaklaşık 20.000 tür
Fabaceae ya da Leguminosae (baklagiller): 17,000 tür
Rubiaceae (kökboyasıgiller): yaklaşık 13,183 tür
Poaceae ya da Gramineae (buğdaygiller): yaklaşık 9,000 tür
Euphorbiaceae (sütleğengiller): yaklaşık 5,000 tür
Malvaceae (ebegümecigiller): yaklaşık 4,300 tür
Cyperaceae: yaklaşık 4,000 tür
Araceae (yılanyastığıgiller): yaklaşık 3700 tür
Çiçekli bitkilerin kökü vardır.

Çiçekli bitki türlerinin sayısının 250.000 ila 400.000 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Buna karşılık, yaklaşık 12.000 karayosunu ve 11.000 pteridofit türü bulunmaktadır. APG sistemi, esas olarak moleküler filogenetik yoluyla familya sayısını belirlemeye çalışmaktadır. APG III 2009'da 415 familya vardı. APG IV 2016'da beş yeni takım (Boraginales, Dilleniales, Icacinales, Metteniusales ve Vahliales) ve bazı yeni familyalar eklenerek toplam 64 örtülü familya takımı ve 416 familya elde edilmiştir. APG sistemi sadece takım seviyesinin üzerindeki gayri resmi grupları tanımasına rağmen, örtülü bitkiler Anthophyta adı verilen (hayvan sınıflandırma sistemlerindeki tür seviyesiyle karşılaştırılabilir) bölüm seviyesinde bir grup olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Çiçekli bitkilerin çeşitliliği eşit olarak dağılmamıştır. Neredeyse tüm türler Eudicotaceae (%75), Unicotaceae (%23) ve Magnoliaceae (%2) kladlarına aittir. Geriye kalan beş klad toplam 250'den biraz fazla tür içerir, yani dokuz familyaya bölünmüş çiçekli bitkilerin çeşitliliğinin %0,1'inden daha azını. APG tanımlarında 166.000'den fazla tür içeren 443 familyadan tür bakımından en zengin 25'i.

Açık tohumlular
Tek çenekliler
Çift çenekliler

Cronquist, Arthur (1 Ekim 1960). "The divisions and classes of plants". The Botanical Review (İngilizce). 26 (4): 425-482. doi:10.1007/BF02940572. ISSN 1874-9372. 
Takhtajan, A. (Haziran 1964). "The Taxa of the Higher Plants Above the Rank of Order". Taxon (İngilizce). 13 (5): 160-164. doi:10.2307/1216134. ISSN 0040-0262. 1 Ekim 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Ekim 2022. 

 Wikimedia Commons'ta çiçekli bitki ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Kapalı tohumlular ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kara yosunları (Bryophyta), ciğer otları, boynuz otları ve yapraklı kara yosunlarını kapsayan bitkiler bölümü.
"Bryopsida" tek sınıfını kapsar. Sistematikdeki yeri değişkenlik gösteren bir gruptur.
Çok hücreli, fotosentetik bitkilerdir. Kara yosunlarının iletim sistemleri ve gerçek kök, yaprak ve gövdeleri yoktur. Çoğu yapraklı olan küçük yapılı türler içerirler. Kök yerine bir ya da çok hücreden oluşan rizoidler (köksü yapılar) bulunur.
Kara yosunlarında sporofit ve gametofit evre olmak üzere 2 farklı yaşam evresi vardır.
Gametofit evrede bitki tamamen ince ve yumuşak yapraksı formda ve bir sapa bağlı olup, birkaç hücre kalınlığında olan yapraklar orta ana damar genellikle içermez. Döl almaşıyla eşeyli ürerler. Fotosentezin büyük bir kısmını gametofit nesil gerçekleştirir. Fotosentez sonucu oluşan besinlerini depolayan bitkilerdendirler. Yaklaşık 16.000 türü bilinmektedir.

Küçük bir gövdeye sahip olan bu bitki uç kısmında, içinde sporların üretildiği kesecikler taşır.Spor keselerinin içindeki sporların olgunlaşmasıyla keseler çatlar, içlerindeki sporlar rüzgarın etkisiyle etrafa yayılır.Nemli yerlerde çimlenen sporlar genç kara yosunu bitkisini oluşturur.

Boynuz otları
Ciğer otları
Yapraklı kara yosunları

Bryophyta hakkında
Bryophyta
Karayosunları yetiştiriciliği24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngiliz Bryophyta Derneği

Karaağaç, karaağaçgiller (Ulmaceae) familyasının Ulmus cinsinden ağaç türlerine verilen ad
Dünya üzerinde ılıman iklim bölgelerinde Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya'da yayılış gösterirler.
Karaağaçlar yapraklarını döken boylu orman ağaçlarıdır. Tomurcuklar kiremitvari olarak dizilmiş olan çok sayıda pullarla örtülüdür. Sürgünler pseudoterminal tomurcukludur ve sürgünlere iki sıralı sarmal dizilmişlerdir. Yaprak ve çiçek tomurcukları farklı şekil ve büyüklüktedir. Yaprak tomurcukları küçük dar yumurtamsı konik biçimde olmalarına karşın çiçek tomurcukları büyük ve hemen hemen küreseldir. Yapraklar sade (basit), kısa saplı, dip tarafları az veya çok çarpık (asimetrik), kenarları çift dişlidir. Çiçekler erdişidir. Çiçeğin çan biçimindeki çanağı 4-9 lopludur ve lop sayısı kadar etamini vardır. Yumurtalık basıktır, derin parçalanmış iki stigması vardır. Erdişi çiçeklerin birçoğu bir arada yan durumlu olarak yaprak koltuğundan demet oluştururlar. Çiçekler ilkbaharda yapraklardan önce açarlar veya bazı taksonlarda ise çiçekleri sonbaharda görülür. Meyve basık bir nustur. Nusun etrafı, damarları belirgin, zarsı bir kanatla çevrilmiştir. Çiçek açmasından birkaç hafta sonra olgunlaşır.
Karaağaçların yaşlı gövdelerinde kabuklar çoğunlukla kalın boyuna oluklu çatlaklıdır; birkaç taksonda ise gövde kabukları uzun yıllar çatlamadan, düz ve parlak kalır. Amerika'daki kızıldereliler bir zamanlar bazı karaağaç kabukları liflerinden ip ve halat yapmışlardır. İç kabuğu ilaç olarak kullanmışlardır.
Odunları koyu, diri odunları açık renkli olan ve güzel cila kabul eder. Odunları büyük halkalı traheli gruba dahildir. İlkbahar odununda büyük traheler bir veya iki sıra halinde yan yana gelerek halka şeklinde düzenli bir diziliş gösterir. Yaz odununda ise dar lümenli küçük traheler, birbirine paralel uzanan, dalgalı bantlar üzerinde bir araya gelerek devamlı şeritler halinde görülürler. Odunları sert, ağır, yüksek şok mukavemetine haiz ve elastikidir; kolay yarılmaz.
Kullanış yerleri mobilyacılık ve kaplamacılıktır. Karaağaç tomrukları su borusu olarak kullanılmışlardır.
Genellikle sıcak severler; sulak yerlerde, nehir ve dere kenarlarında yetişirler. 1919 yılında Hollanda'da görülen ve kısa zamanda Avrupa'ya yayılan karaağaç kurumalarına neden olan bir mantar hastalığı vardır. Bu mantar Ophiostoma ulmi adındaki bir mantardır.

U. alata –
U. americana –
U. × androssowii –
U. bergmanniana –
U. boissieri –
U. × brandisiana –
U. castaneifolia –
U. changii –
U. chenmoui –
U. chumlia –
U. crassifolia –
U. davidiana –
U. elliptica –
U. elongata –
U. gaussenii –
U. glabra –
U. glaucescens –
U. harbinensis –
U. × hollandica –
U. × intermedia –
U. ismaelis –
U. kunmingensis –
U. laciniata –
U. laevis –
U. lamellosa –
U. lanceifolia –
U. lesueurii –
U. macrocarpa –
U. × mesocarpa –
U. mexicana –
U. microcarpa –
U. minor –
U. parvifolia –
U. prunifolia –
U. pseudopropinqua –
U. pumila –
U. rubra –
U. serotina –
U. szechuanica –
U. thomasii –
U. uyematsui –
U. villosa –
U. wallichiana

Katsura ağacı (Cercidiphyllum japonicum), Cercidiphyllaceae familyasından bir bitki türüdür.
Çoğunlukla oval, daha sonra daha geniş ve olgunlaştığında sonunda yuvarlak taçlı, çok gövdeli bir ağaçtır. Yoğun dallıdır ve uçlarında çok sayıda ince dal vardır. Gövde ilk başta pürüzsüzdür; ancak olgunlaştığında derin oluklar oluşur ve dikey kabuk şeritleri soyulur. Katsura ağacı yaprağı erken filizlenir ve bu nedenle gece donuna karşı hassastır, herhangi bir don hasarı hızla düzelir. Yaprak oval ila neredeyse yuvarlak, bazen geniş kalp şeklindedir. Genç yaprak bronz bir renge sahiptir, yazın mavimsi yeşil, alt tarafı da mavi yeşildir. Sonbaharda tüm ağaç sarı turuncudan turuncu kırmızıya döner ve her bahçede gerçek bir göz alıcıdır. Ağaç, hassas bir sistemle sığ köklüdür. Dökülen yaprak belirgin bir şekilde taze pişmiş bisküvi veya ekmek gibi kokar.

 Wikimedia Commons'ta Katsura ağacı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Cercidiphyllum japonicum ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kavak, Salicaceae (söğütgiller) familyasına ait, Kuzey Yarımküre'nin büyük bölümüne özgü, 25-30 türden oluşan bir yaprak döken çiçekli bitki cinsidir. Batı kavak ağacı (Populus trichocarpa), 2006 yılında DNA dizilimi ile tüm DNA kodu belirlenen ilk ağaç olmuştur.

Terminal tomurcuklu ender olarak pseudoterminal tomurcukludurlar ve sürgünlere çok sıralı sarmal dizilmişlerdir. Tomurcuklar eşit büyüklükte olmayan çok sayıda pullarla örtülmüştür ve ayrıca bazı taksonları, yapışkan bir madde ile sıvanmıştır. Uzun ve kısa sürgünler belirgindir. Sürgünlerin beş kollu yıldız şeklinde özü vardır.
Çoğunlukla uzun saplı olan yaprakları üçgen, elips, yumurta-yürek biçiminde loplu veya dar şerit halinde olmak üzere değişik formlarda ve boyuttadır. Yaprak ayasının kenarları tam, kaba veya ince dişlidir veya dilimli dişlidir. Kulakçıklar dikkati çekecek şekilde büyüktür. Yaprak sapları yandan basık, dört köşe veya silindiriktir.

Kavaklar tohumla üretilebilirlerse de, çimlenme özelliklerini çabuk yitirdiklerinden, bunlar da söğütler gibi vejetatif olarak çelik yoluyla çoğaltılırlar. Sürgün verme özellikleri fazladır. Işık ağaçlarıdır, hızlı büyürler; akarsu kenarlarında ve dolma arazide iyi gelişirler. Durgun sulu yerlerde, ağır topraklarda iyi gelişme gösteremezler. Genelde sığ bir kök sistemi yaparlar.

Kalın çaplı kavaklar genellikle kaplama ve kontrplak endüstrisinde değerlendirilmektedir. Kibrit yapımında kavak odunu kullanılmaktadır. Ayrıca tersimat masaları, ambalaj sandıkları, kuru maddeler için fıçılar ile sunta ve yonga-lif levhalarının yapımında kavak odunları geniş ölçüde kullanılmaktadır.

Kavak ekimi ve üretimi Türkiye'de hemen hemen her bölgede yapılmaktadır. Her bölgenin doğal koşullarına bağlı kavak çeşitliliği vardır.
Türkiye'nin en büyük kavak ormanları Samsun ilinin Terme ilçesindedir. Kanada'dan sonra dünyada ikinci sıradadır. Yeşilırmak ovasında, yaşayan halkın geçim kaynaklarından en önemlisi kavak yetiştiriciliğidir. Terme'den bütün Türkiye'ye ve yurt dışına kavak ihracatı yapılmaktadır.

Türkiye'de doğal olarak biri melez olmak üzere 5 tür yayılış gösterir.

Ak kavak (Populus alba)
Fırat kavağı (Populus euphratica)
Kara kavak (Populus nigra)
Titrek kavak (Populus tremula)
Boz kavak (Populus x canescens) (P. alba x P. tremula melezi)

Kayacık - Betulaceae (Huşgiller) familyasından bir ağaç türü (Ostrya)

Kayacık, Bulgaristan - Bulgaristan'ın Şumnu şehrine bağlı köy
Kayacık, Hasköy - Bulgaristan'da Hasköy iline bağlı kasaba

Kayacık, Amasya - Amasya ili merkez ilçesine bağlı köy
Kayacık, Araklı - Trabzon ili Araklı ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Çamoluk - Giresun ili Çamoluk ilçesine bağlı köy
Kayacık, Çavdır - Burdur ili Çavdır ilçesine bağlı köy
Kayacık, Derik - Mardin ili Derik ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Divriği - Sivas ili Divriği ilçesine bağlı köy
Kayacık, Eskişehir - Eskişehir ili Odunpazarı ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Ezine - Çanakkale ili Ezine ilçesine bağlı köy
Kayacık, Fethiye - Muğla ili Fethiye ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Gediz - Kütahya ili Gediz ilçesine bağlı köy
Kayacık, Gördes - Manisa ili Gördes ilçesine bağlı kasaba
Kayacık, Havza - Samsun ili Havza ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kaynarca - Sakarya ili Kaynarca ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kestel - Bursa ili Kestel ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kızıltepe - Mardin ili Kızıltepe ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Kulp - Diyarbakır ili Kulp ilçesine bağlı mahalle
Kayacık, Yapraklı - Çankırı ili Yapraklı ilçesine bağlı köy

Kayısı, birkaç farklı Prunus türünün meyvesi veya bu meyveyi veren ağacın adıdır. Genellikle kayısı denildiğinde Prunus armeniaca türü kastedilir; ancak Prunus cinsinin Armeniaca bölümünde yer alan diğer türlerin meyveleri de kayısı olarak adlandırılır. 2023 yılında dünya genelinde 3,7 milyon ton kayısı üretilmiş olup, toplam üretimin %20'sini gerçekleştiren Türkiye dünyanın en büyük kayısı üreticisi olmuştur.

Kayısı kelimesi, kökeni Arapça ḳys kökünden gelen ve "zerdalinin iyi ve iri cinsi" manasındaki قَيْسِي (ḳaysī) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça “kıyaslama, ölçme” anlamındaki قيس (ḳays) sözcüğünden +ī ekiyle türetilmiştir. Türkçede ilk olarak 1360'a tarihlenen Dânişmendnâme eserinde bahsi geçmektedir.
Zerdali, Türkiye'nin bazı bölgelerinde genel olarak kayısı anlamında kullanılabilmekle birlikte, kayısının Akdeniz'de yetişen daha küçük meyveli kültivarlarına atıfta da bulunabilir. Tarihi açıdan zerdali kayısıyı belirtmek için kullanılmasına rağmen günümüzde bu anlamlara evrilmiştir. Zerdali kelimesinin kökeni Farsça "kayısı” manasındaki زرد الو (zardālū) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük motamot çevrildiği takdirde "sarı erik" anlamına gelir ve Farsça "sarı" manasındaki زرد (zard) ve erik cinsi meyvelerin genel adı olarak kullanılan آلو (ālū) sözcüklerinin bileşiğidir. Türkçede ilk kullanımı 1400'lerin öncesinde görülmektedir.
Meyve Klasik Dönem'de Yunan kaynaklarında Ermenistan ile ilişkili isimler (Ἀρμενιακὰ) ile bilinmekteydi. Bitkinin isminin bir bilimsel kaynakta Ermenistan ile özdeşleştirilmesi ilk olarak İsviçreli botanist Gaspard Bauhin'in 1623'te yazılmış Pinax Theatri Botanici türe "Ermenistan elması" anlamına gelen Mala armeniaca denmesiyle kaydedilmiştir. Bu kalıp Gaius Plinius Secundus'a atfedilse de bu savı destekleyen bir kaynak yoktur. Linnaeus Bauhin'in ismini 1753'te yayımladığı Species Plantarum eserinde kullanmasıyla Prunus armeniaca Linnaeus sistemine girmiştir.
Latincede "zamanından önce olgunlaşan" anlamına gelen ve kayısının şeftaliden önce olgunlaşmasına atıfta bulunan (persica) praecocia söz öbeğiyle bilinen kayısı, daha sonra Grekçeye πραικόκιον (praikókion) olarak alıntılanmıştır. Bu dilden Süryaniceye ܒܪܩܘܩܐ (bārqoqa), Süryaniceden Arapçaya البرقوق (al-barqūq) olarak geçmiştir. Avrupa'da konuşulan pek çok dilde kayısı için kullanılan kelimelerin kökeni Arapça al-barqūq/barquq kelimelerine dayanır. Bu örnekler arasından İspanyolca (albaricoque), İtalyanca (albicocca) İngilizce (apricot) Fransızca (abricot), Katalanca (albercoc), Almanca (Aprikose), Baskça (arbeletxeko), Rusça, Adıgece ve Tatarca (абрико́с) yer alır.

 Wikimedia Commons'ta kayısı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Keçiboynuzu (Ceratonia siliqua) veya harnup, baklagiller (Fabaceae) familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları (meyveleri) yenen, her dem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türü.

Ağaçlar, 15–16 m boyundadır. Yapraklar 8–17 cm uzunluk ve genişliktedir. Yaprakçıklar 2-4 çiftli, parlak, tersyumurtamsı veya hemen hemen dairesel, 3.5-5.5 × 3-3.5 cm, derimsi, tüysüz, yanal damarlar belirgin şekilde kabarık, tabanı kamamsı veya geniş kamamsı, kenarı dümdüz, ucu yuvarlak, derin girintili veya belirgin yüreksi basıktır. Çiçek salkım ekseni yoğun sarımsı kahverengi havlıdır. Çiçekler kırmızımsıdır. Baklalar çarpık, 10-25 × 2.5 cm kadardır.

Ceratonia siliqua, Akdeniz Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Türkiye'ye özgü geniş bir coğrafi alana sahip küçük bir ağaçtır. Nüfus büyüklüğü, yerleşim yerlerinin çoğunda küçükten büyüğe değişir, ancak çok sayıda düşük ila orta etkili tehdit nedeniyle nüfus azalmaktadır. Bu, türlerin ev içi kullanımlar ve ticaret, aşırı otlatma, ormansızlaşma, insan faaliyetleri ve iklim değişikliği için acımasızca toplanmasından kaynaklanan tehdidi içerir.
Ceratonia siliqua'nın tahmini yayılış alanı (EOO) ve tahmini yaşam alanı (AOO) sırasıyla 20.000 km2 ve 2.000 km2'den fazladır. Ek olarak, türleri küresel olarak etkileyen tehditlerin, popülasyonların yakın gelecekte hızlı bir şekilde azalmasına neden olması, düşüşün tehdit altındaki bir kategori için eşikleri aşacağı ölçüde olası değildir. Düşüş oranındaki bir azalma, önerilen koruma önlemlerinin uygulanmasını da takip edecektir. Ceratonia siliqua küresel olarak Asgari Endişe (LC) olarak değerlendirilir.

Ceratonia siliqua'nın doğal dağılımı, muhtemelen binlerce yıl önce insan tarafından yayılmış ve ekilmiş olduğu için hala tam olarak anlaşılamamıştır. Ceratonia siliqua, Akdeniz Avrupa, Kuzey Afrika, Türkiye ve Orta Doğu'ya özgü olarak kabul edilir. Asya'da, vahşi doğada bulunan Ceratonia siliqua dağılımı şunları içerir; Türkiye, Suriye, Lübnan, Filistin, güney Ürdün, Yemen, Tunus ve Libya Yunanlar tarafından İtalya'ya ve daha sonra Araplar tarafından kuzey Afrika kıyıları boyunca İspanya'nın güneyine ve doğusuna yayıldığı ve buradan Fransa'nın güneydoğusuna göç ettiği düşünülmektedir.
Avrupa'da, Ceratonia siliqua, güney ve doğu İspanya'dan Akdeniz'i çevreleyen ülkelerde, Fransa'nın güneydoğusunda, İtalya'da, Yunanistan'da, Malta'da, Arnavutluk'ta ve Balear Adaları, Ege Adaları ve Kıbrıs gibi Akdeniz adalarında bulunur.
Ceratonia siliqua'nın dağılımı düşük kış sıcaklıkları ile sınırlıdır, 1.600 m yüksekliğe kadar bulunabilir, ancak ortalama yükseklik aralığı deniz seviyesinden 600 m'ye kadardır.
Ceratonia siliqua başka yerlerde başarılı bir şekilde tanıtıldı ve Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ve Avustralya gibi dünyanın Akdeniz iklimine sahip bölgelerinde bulunabilir. Dünyada keçiboynuzu ağacının toplam alanı 87.485 hektar olarak tahmin edilmektedir ve bunun 74.174 hektarı (%84,81) İspanya, Fas, İtalya ve Portekiz arasında dağıtılmaktadır. Bu nedenle, tahmini EOO ve tahmini AOO, tehdit altındaki kategoriler eşiğini aşmıştır.

Ceratonia siliqua, 500 m yüksekliğe kadar olan ovalarda, Akdeniz yaprak dökmeyen makinin en karakteristik ve baskın ağaçlarından biri olarak kabul edilir. Türün popülasyon büyüklüğünün şu anda büyük olduğu varsayılmaktadır ve yerleşim yerlerinin çoğunda az ile bol arasında değişmektedir. Dünyada keçiboynuzu ağacının toplam alanı 87,485 hektar olarak tahmin edilmektedir ve bunun 74,174 hektarı (%84,81) İspanya, Fas, İtalya ve Portekiz arasında dağıtılmaktadır. Fas'ta Ceratonia siliqua, doğal veya yapay tarlalar şeklinde 30.000 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. Tunus'ta, birçok tehdit nedeniyle nüfus büyüklüğü önemli ölçüde azalmaktadır. Popülasyonlar parçalandı ve dağıldı ve kalan alt popülasyonlar hala daha fazla bozulma tehdidi altındadır.
Ceratonia siliqua'nın popülasyon büyüklüğü büyük olmasına rağmen azalmakta olduğu anlaşılmaktadır. Bunun nedeni, dünyadaki keçiboynuzu üretiminin son 60 yılda yoğun bir şekilde azalması ve 1945'te 650.000 tondan 2011'de 205.589 tona düşmesidir. Yalnızca İspanya'da, üretim 1945'te 420.000 tondan 1987) 2011'de 56.000 tona düşerek 364.000 ton düştü. Cezayir'de, keçiboynuzu üretimi 1961 (24.000 ton) ile 2011 (4.000 ton) arasında %83 oranında azaldı). Genel olarak, Ceratonia siliqua'nın nüfus eğiliminin azalmakta olduğu düşünülmektedir.

Ceratonia siliqua, "Akdeniz kıyısının makileri" ekosistemine ait küçük bir ağaçtır (10 m'ye kadar). Ceratonia siliqua ılıman Akdeniz iklimlerini, ılık ılıman ve subtropikal bölgeleri tercih eder. Bu, uzun ömürlü, yaprak dökmeyen, kserofitik bir tür ve Akdeniz bölgesinin ekolojik koşullarına iyi uyum sağlayan, ancak sıcak ve nemli kıyı bölgelerini tolere eden termofilik bir ağaçtır.Pistacia lentiscus L. ve Olea europea var. sylvestris, bu tür en düşük Akdeniz bitki örtüsü kuşağının en karakteristik birlikteliklerinden birini oluşturur ve bu nedenle bir doruk topluluğu (Olea-Ceratonion) olarak kabul edilir.
Ceratonia siliqua, serin, soğuk olmayan kışlar, ılıman ila ılık aylar ve ılık ila sıcak, kuru yazlar ile subtropikal Akdeniz ikliminde iyi yetişir. Donmaya karşı çok hassastır ancak derin sulara nüfuz eden geniş kök sistemi nedeniyle kuraklığa dayanıklılık gösterir. Yapraklar, mevsime göre farklı stratejiler kullanarak kuraklık durumlarında da turgoru koruyabilir. Yıllık ortalama sıcaklık -4 ila 40°C arasında ve yıllık ortalama yağış miktarı 250-550 mm arasındadır.
Bu ağaç, zayıf kumlu topraklar, kayalık yamaçlar ve derin topraklar dahil olmak üzere çok çeşitli topraklarda büyüyebilir ve adapte olabilir, ancak kumlu, iyi drene edilmiş tınlı ve kireçli toprakları tercih eder. Türler tuzluluğu ve yüksek kireçli substratları tolere edebilir. Ceratonia siliqua çiçekleri temmuzdan kasım ayına kadar çiçek açar, ancak çiçeklenme döneminin zamanı ve uzunluğu yerel iklim koşullarına bağlıdır. Tozlaşma sağlayan böcekler arılar, sinekler, yaban arılarıdır.

Ceratonia siliqua'nın dağılımı büyük olmasına rağmen, çok sayıda düşük ila orta etkili tehdit nedeniyle nüfus büyüklüğü azalmaktadır. Bu, ev içi kullanımlar için acımasız toplama tehdidini içerir; yerel halk ve koleksiyoncular tarafından odun, yem, gıda, tıbbi, evsel kullanımlar ve ticaret için yoğun bir şekilde toplanmaktadır (örneğin Fas'ta meyve için 7 dirhem/kg; H. Rankou ve M'sou pers. comm. 2017). Tür, toplama uygulamaları, aşırı otlatma, ormansızlaşma, habitat kaybı, Akdeniz bölgesinde turizmin genişlemesi, tarımsal yoğunlaştırma ve toprak erozyonu nedeniyle artan baskılar nedeniyle tehdit altındadır.
Ceratonia siliqua ayrıca kamu ormanlarının yeni yönetimi, geleneksel sürdürülebilir orman yönetiminin yeterince tanınmaması, türlerin genetik çeşitliliğinin genetik erozyonu ve mevcut keçiboynuzunun daha yoğun mahsul çeşitleriyle değiştirilmesi tarafından tehdit edilmektedir.
Ceratonia siliqua daha genel olarak uzun süreli kuraklık ve iklim değişikliği tehdidi altındadır. Türler ayrıca çeşitli zararlılar ve hastalıklar tarafından enfeksiyon ve ayrıca küçük kemirgenler tarafından keçiboynuzu bahçelerinin predasyonu da dahil olmak üzere küçük tehditlerden bir dereceye kadar etkilenir. İspanya'da leopar güvelerinin (Zeuzera pyrina) larvaları ağaç gövdelerine ve dallarına, özellikle de genç ağaçlara saldırır. Çeşitlerin baklaları da keçiboynuzu güvesi (Myelois ceratoniae) tarafından saldırıya uğrayabilir. Bunun vahşi popülasyonlara katkıda bulunduğu kayıp bilinmemektedir.

Ceratonia siliqua, birçok sosyo-ekonomik, ekolojik avantaj ve kullanıma sahip bir agro-sylvo-pastoral türdür. Eski zamanlarda tohum ağırlık ölçüsü olarak kullanılırdı ve ölçme aracı olarak kullanılan "karat"ın da keçiboynuzu çekirdeğinin ağırlığından (200 miligram) geldiği düşünülürdü.
Ağacın tüm kısımları (yaprak, çiçek, meyve, ağaç, ağaç kabuğu ve kök) faydalıdır ve yaprağın enerji değerinin 0.29 olduğu ilaç, kozmetik (sabun, krem ve diş bakım ürünleri) ve hayvan besleme gibi farklı endüstrilerde birçok değere sahiptir. UF/kg MS ve küspesi 0.6 ila 0.9 UF/kg MS'dir. Tür ayrıca keçiboynuzu şurubu, dondurma, çorbalar, soslar, peynir, meyveli turtalar, konserve etler şeklinde insan beslenmesi için de kullanılabilir. Ayrıca tıbbi ve tabakhane kullanımları vardır.
Ana ticari kullanımı keçiboynuzu zamkı, gıdalarda, hayvan yemlerinde ve alkollü içeceklerin üretiminde kullanılan kıvam arttırıcı veya jelleştirici madde üretimidir. Fasulye, karbonhidratların yanı sıra birçok faydalı mineral açısından da zengindir ve sağlıklı ve dengeli beslenme için ideal bir besin kaynağıdır. Keçiboynuzu baklaları birçok ülkede antioksidan, kıvam arttırıcı, stabilizatör veya gıda uygulamalarında aroma verici olarak, çikolata yerine, etanol üretimi için, kozmetik üretiminde, hayvan beslemede, laktik asit üretiminde ve tıbbi uygulamalarda kullanılmıştır.
Türler ayrıca tıbbi olarak kullanılmıştır ve tohum kabuğundan elde edilen küspe, hazırlamaya bağlı olarak, müshil olarak veya ishali tedavi etmek ve ayrıca öksürükleri yatıştırmak için kullanılabilir. Tohum kabuklarından üretilen un, pişirmede ve ayrıca kozmetik endüstrisinde ve hap üretiminde yüz paketleri için bir baz olarak kullanılır. Ceratonia siliqua'nın ek faydaları, koroner kalp hastalıklarının önlenmesi, kanserin önlenmesi, anti-alerji etkilerinin teşvik edilmesi ve kan kolesterol seviyelerinin düşürülmesi olarak bilinir.
Bu küçük ağacın odunu yakacak ve odun kömürü yapımında, sert ve parlak olması nedeniyle tornalama ve baston gibi ürünlerde kullanılmaktadır. Ağacın kabuğu, tabakhanede, özellikle derilerin tamamlanması ve emaye edilmesinde kullanılır.

Bu ağaç, örneğin İtalya'daki Giara di Siddi gibi en az 16 Natura 2000 sahasında bulunur ve dünya çapında 115 botanik bahçesinde yetiştirilir. Tohum, İspanya'nın Cordoba kentinde olduğu gibi tohum bankalarında ex situ depolanır. Reddedilen bazı bölgelerde, örneğin Kıbrıs'ta son yıllarda Orman Mevzuatı'na dahil edilmiş ve kesilmesi için Orman Dairesi'nden izin alınması gerektiği gibi, koruyucu m

Kiraz, Prunus cinsine ait birçok ağacın meyvesine verilen addır. Etli bir sert çekirdekli bir meyvedir. 

Prunus cinsine ait pek çok ağaç türü bulunmaktadır ve bu ağaç türünün meyvelerinin hepsine kiraz denmektedir. Halk arasında en çok bilinen ve tüketilen tatlı kiraz ise Prunus avium adlı türün verdiği meyvelerdir.
Vişne olarak bilinen Prunus cerasus türü ise daha ekşi bir tada sahiptir ve genellikle reçel, meyve suyu, şurup ve tatlı yapımında kullanılır.

Kiraz ağaçları genellikle 3–10 metre boylarında, beyaz veya pembe çiçekler açan yaprak döken ağaçlardır. Ilıman iklimlerde yetişirler ve ilkbaharda çiçek açıp yaz başında meyve verirler. Meyveler genellikle çift halinde salkım gibi dallarda bulunur.

Prunus subg. Cerasus, kiraz olarak bilinen meyveleri veren temel ağaç türlerinin genel ismidir. Gerçek kiraz olarak da bilinirler. Bu türe dahil olan ağaçlar şunlardır;

Prunus apetala (Siebold & Zucc.) Franch. & Sav. – dişli kiraz
Prunus avium (L.) L. – kiraz, tatlı kiraz, yabani kiraz, mazzard
Prunus campanulata Maxim. – Tayvan kirazı, Formosan kirazı veya çan çiçekli kiraz
Prunus canescens Bois. – gri yapraklı kiraz
Prunus cerasus L. – vişne
Prunus emarginata (Douglas ex Hook.) Walp. – Oregon kirazı veya acı kiraz
Prunus fruticosa Pall. – Avrupa cüce kirazı, cüce kirazı, Moğol kirazı veya bozkır kirazı
Prunus incisa Thunb. – Fuji kirazı
Prunus jamasakura Siebold ex Koidz. – Japon dağ kirazı veya Japon tepe kirazı
Prunus leveilleana (Koidz.) Koehne – Kore dağ kirazı
Prunus maackii Rupr. – Mançurya kirazı veya Amur Chokerry
Prunus mahaleb L. – Saint Lucie kirazı, kaya kirazı, kokulu kiraz veya mahlep kirazı
Prunus maximowiczii Rupr. – Miyama kirazı veya Kore kirazı
Prunus nipponica Matsum. – Takane kirazı, tepe kirazı veya Japon Alp kirazı
Prunus pensylvanica L.f. – pin kiraz, ateş kirazı veya yabani kırmızı kiraz
Prunus pseudocerasus Lindl. – Çin vişnesi veya Çin kirazı
Prunus rufa Wall ex Hook.f. – Himalaya kirazı
Prunus rufoides C.K.Schneid. – kuyruk yapraklı kiraz
Prunus sargentii Rehder – kuzey Japon tepe kirazı, kuzey Japon dağ kirazı veya Sargent kirazı
Prunus serrula Franch. – Kağıt kabuğu kirazı, huş ağacı kabuğu kirazı veya Tibet kirazı
Prunus serrulata Lindl. – Japon kirazı, tepe kirazı, Doğu kirazı veya Doğu Asya kirazı
Prunus speciosa (Koidz.) Ingram – Oshima kirazı
Prunus takesimensis Nakai – Ulleungdo kirazı
Prunus yedoensis Matsum. – Yoshino kirazı veya Tokyo kirazı

Prunus cistena Koehne – mor yapraklı kum kirazı
Prunus humilis Bunge – Çin eriği-kiraz veya mütevazi çalı kirazı
Prunus japonica Thunb. – Kore kirazı
Prunus prostrata Labill. – dağ kirazı, kaya kirazı, yayılan kiraz
Prunus pumila L. – kum kirazı
Prunus tomentosa Thunb. – Nanking kirazı, Mançu kirazı, tüylü kiraz, Şanghay kirazı, Ando kirazı, dağ kirazı, Çin cüce kirazı, Çin çalı kirazı

Prunus africana (Hook.f.) Kalkman – Afrika kirazı
Prunus caroliniana Aiton – Carolina defne kirazı veya defne kirazı
Prunus cornuta (Wall. ex Royle) Steud. – Himalaya kuş kirazı
Prunus grayana Maxim. – Japon kuş kirazı veya Gray kuş kirazı
Prunus ilicifolia (Nutt. ex Hook. & Arn.) Walp. – Hollyleaf kiraz, yaprak dökmeyen kiraz, çobanpüskülü yapraklı kiraz veya islay
Prunus laurocerasus L. – kiraz defnesi
Prunus lyonii (Eastw.) Sarg. – Catalina Adası kirazı
Prunus myrtifolia (L.) Urb. – Batı Hint kirazı
Prunus napaulensis (Ser.) Steud. – Nepal kuş kirazı
Prunus occidentalis Sw. – batı kiraz defnesi
Prunus padus L. – kuş kirazı veya Avrupa kuş kirazı
Prunus pleuradenia Griseb.
Prunus serotina Ehrh. – siyah kiraz, yabani kiraz
Prunus ssiori F.Schmidt – Hokkaido kuş kirazı
Prunus virginiana L. – Chokeberry

Kiraz kelimesi, Yunanca kerásion kelimesinden gelmektedir. Kelime kirazın ilk kez Avrupa'ya ihraç edildiği yer olduğu düşünülen, Giresun, Türkiye yakınındaki eski Yunan bölgesi Kerasous (Κερασοῦς) bölgesinden gelmektedir.

Kiraz üretimi özellikle Türkiye, ABD, İran, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yoğunlaşmıştır. 

2023 yılında 2,9 milyon ton kiraz elde edilmiştir. Dünyada sırasıyla; Türkiye 736 bin ton, Şili 465 bin ton, Amerika Birleşik Devletleri 321 bin ton, Özbekistan 218 bin ton, İran 144 bin ton ile önemli üretici ülkelerdir.

Kiraz, C vitamini, A vitamini, potasyum ve lif bakımından zengindir. Ayrıca güçlü antioksidanlar olan antosiyaninler ve melatonin içerir. Bu bileşenlerin, bağışıklık sistemini desteklediği, uyku düzenine yardımcı olduğu ve iltihap önleyici etkiler gösterdiği düşünülmektedir.

Klorofil (Yunanca [χλωρός] chlorós: yeşil ve φύλλον phýllon: yaprak), çeşitli dalga boylarındaki ışıkları emerek bitkide fotosentez (özümleme) olayının meydana gelmesine sebep olan, yeşil renkli bir biyolojik pigment (renk verici madde).
Klorofiller fotosentez olayında, karbondioksidin şekerlere ve diğer bitki maddelerine redüksiyomunda kullanılan ışık enerjisini emmektir (absorblamaktır).

Klorofil molekülü merkezde bulunan bir Mg atomu çevresinde yer alan 4 tane pirol halkasından oluşan bir yapıdır. Bu tetra pirol yapısına Mg porfirin adı verilir. Pirol halkalarından birine yani molekülün 7. C atomuna uzun ve düz zincirli bir alkol olan fitol bağlıdır.

Bitkilerde bulunan klorofil, beş çeşit olup, bunlar a, b, c, d ve f şeklinde adlandırılır. Bunların molekülleri birbirine çok benzer. Damarlı yeşil bitkilerde klorofil a ve b 1/3 oranında bulunur. Diğer klorofiller bu bitkilerde bulunsa bile çok az veya eser miktardadır. Klorofil bitkilerde kloroplast adı verilen organellerin içinde bulunur.
Klorofil a ve b molekülleri arasındaki fark, 2. pirol halkasının 3. karbon atomuna bağlanmış olan gruplardan kaynaklanır. Klorofil a'nın 3. karbonuna metil (CH3) grubu bağlanmışken, klorofil b'nin 3. karbonuna aldehit grubu (CHO) bağlanmıştır. Bu farklılığa bağlı olarak bu moleküller çözünürlük ve ışığı absorbe etme yönünden birbirlerinden ayrılırlar. Örneğin klorofil a petrol eterinde, klorofil b ise metil alkolde çözünür. Klorofil a, dalga boyu 662 milimikron, klorofil b ise dalga boyu 654 milimikron olan ışığı absorblarlar. Klorofil a'nın formülü C55H72O5N4Mg olup dört tane pirol halkasına sahiptir. Ortada, Mg pirol halkasındaki azotlar ile çekirdek teşkil etmiştir. Pirol halkaları birbirlerine karbon köprüleriyle bağlanmışlardır. Böylece büyük bir halka meydana gelmiştir. Klorofil b'nin molekülünün kapalı formülü C55H70O6N4Mg'dir. Açık formülü klorofil a'dan biraz farklıdır.
Klorofil a, bakteriler hariç bütün yeşil bitkilerde, klorofil b, yüksek bitkilerde ve yeşil yosunlarda bulunur. Klorofil d kırmızı yosunlarda, klorofil c kahverengi yosunlarda, diatomlarda ve öglena gibi bir hücreli kamçılılarda bulunur.

Klorofil pigmentleri, fotosentezde temel görevi üstlenen yeşil renkli pigmentlerdir. 1966'da Allen tarafından 8 tane farklı türü olduğu bulunmuştur. Bunlar:

Klorofil a
Klorofil b
Klorofil c
Klorofil d
Klorofil f
Bakteriyoklorofil a
Bakteriyoklorofil b
Bakteriyoviridin'dir.
Bakteriyoklorofil a, bakteriyoklorofil b, bakteriyoviridin fotosentetik bakterilerde bulunur. En bol bulunan klorofil a ve b bakteriler dışındaki tüm ototroflarda bulunur. Klorofil b mavi-yeşil, kahverengi ve kırmızı alglerde bulunmaz. Diğer klorofil tiperi ise klorofil a ile birlikte ve yalnız olarak alglerde bulunabilirler. Klorofil pigmenti C, H, O2, N ve Mg elementlerinden oluşur.
Klorofilin meydana gelmesi için ışık şarttır. Bazı fıstık çamı, eğrelti otları gibi bitkiler karanlıkta da yeşilliklerini korurlar.

Kloroplast, fotosentezin gerçekleştiği sitoplazmik organeldir. Bitkilerin sadece yeşil kısımlarında bulunur. Bitkide besin ve oksijen üretilmesini sağlar. Genellikle yeşil renkli olduğu için bitkilerin çoğunun yeşil renkli olmasının temel sebebidir. Güneş enerjisini moleküler bağlar halinde saklayabilen tek yapı kloroplastlardır ve senede bu yolla dünyada 200 milyar ton organik madde üretilmektedir. Fotosentez yapma yeteneği kazanmış bir çekirdeksiz ve organelsiz ilkin hücre (mavi alg) ve heterotrof (adrıbeslek) canlıların içerisine girerek simbiyoz yaşama uymuş bu şekilde kloroplastları meydana getirmiştir. Yani mavi algler kloroplastların evrimsel olarak atasıdır.
Çift katmanlı zarla çevrilidir. İç katman fotosentez pigmentleri enzimleriyle klorofil içeren yassı keseciklere dönüşmüştür. DNA içeren kloroplastlar, bağımsız işlev gören ve kendi kendine çoğalan yapılardır.
Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış tillakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, DNA gibi oluşumlar bulunur. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "tillakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen tillakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Tillakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir.
Bunlardan başka kloroplastlarda stroma adı verilen; içinde DNA, RNA, ribozomlar ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.

Klorofil ve diğer pigmentler bu iç membran sistemine yerleşmiş olarak bulunurlar. Fotosentezin ışık reaksiyonları ile buna bağlı elektron taşınım reaksiyonları granada gerçekleşir. Stromada ise fotosentetik karbon çemberi (Calvin çemberi) enzimleri, ribozomlar ve kloroplasta ait DNA yerleşmiştir. Bundan başka yine stromada çeşitli granüller, lipid damlacıkları, primer nişasta taneleri ve veziküller de bulunabilir.

Işık enerjisinin emilimini CO2 alınımı CO2'den karbonhidrat oluşumu ve O2 oluşumu olayları hep kloroplastta gerçekleşir.
Işıktan faydalanarak Adenozin trifosfatın fosfat bağlarındaki enerjiyi, hücrede kullanılabilecek enerjiye çevirir. Adenozin trifosfat'ı kullanarak karbonun hücre için gerekli organik maddelere dönüştürülmesini sağlar.
Bitkiye yeşil rengi verir.

Simbiyogenez

Kloroplast ve Fotosentez
Kloroplast
Kloroplast
www.pubmedcentral.nih.gov
3D boyutlu yapıları 28 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koca yemiş (Arbutus unedo), fundagiller (Ericaceae) familyasından meyveleri yenen bir çalı türü.

5-10 metre boylarında olmasına karşın nadirende olsa 15 metreye ulaşan türlerine rastlanmaktadır. Aynı zamanda Çilek Ağacı adıyla da bilinmektedir. Çin koca yemişine benzeyen meyvelere sahiptir.
Gençken tüylü olan kızılımsı kahverengi dallar üzerindeki yapraklar tüysüz, üst yüzü parlak yeşil, alt yüzü daha açık yeşil, kenarları testere dişli, uçları sivri ve derimsi bir ayaya sahiptir. Çiçekler beyaz renkli, uç kısımları yeşilimsi, salkım durumları halinde toplanmışlardır. Meyveleri küre biçiminde, 1–2 cm çapında, yüzeyi pürtüklü, önceleri yeşilimsi, olgunlukta ateş kırmızısı veya portakal rengindedir. 4-5 tohumlu etli bir meyvesi vardır. Meyveleri etli, ama çekirdekli bulunmaktadır, likör ve çeşitli içeceklerin yapımında da kullanılabilmektedir. Meyveleri toplanmazsa 1 sene boyunca bitki yeni meyveler verene kadar dalında kalabilmektedir. Bu özelliği ile kamkat ağacına benzemektedir.
Türkiye'de Marmara, Ege, Akdeniz ve Karadeniz bölgesindeki makilerle birlikte bulunur.

 Vikitür'de Arbutus unedo ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Koca yemiş ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Kokar ağaç,Çin Cennet Ağacı (Ailanthus altissima), Simaroubaceae familyasından Mayıs-Haziran ayları arasında yeşilimsi sarı renkli çiçekler açan, kötü kokulu bir ağaç türü. Vatanı Uzakdoğu'dur. Buradan Avrupa ve Anadolu'ya yayılmıştır. Zararlı yabani bir ot, istilacı bir tür olarak kabul edilir. Ağaç hızla büyür ve 25 yılda 15 metre (50 ft) yüksekliğe ulaşabilir. Tür nadiren 50 yıldan fazla yaşarken, bazı örnekler 100 yaşını aşar. Ağaç, ipek üretiminde kullanılan bir güve olan ailanthus ipek güvesi için bir konak bitki olarak hem Çin'de hem de yurtdışında yaygın olarak yetiştirilmiştir. Menzilinin uzağında, uzun zaman önce dikilmiş bir sokak ağacı olarak bulunduğu şehirlerin bozulmuş bölgelerinde en yaygın şekilde büyür.
Ailanthus, diğer bitkilerin büyümesini engelleyen ailanthon adı verilen allelopatik bir kimyasal üretir. Ağaç ayrıca batıda yetiştiricilikte popülerliğini yitirmiştir çünkü kısa ömürlüdür ve gövdesi kısa sürede içi boş hale gelir ve çapı iki fitten (60 cm) fazla olan ağaçları kuvvetli rüzgarlarda dengesiz hale getirir.

Ağaç ilk olarak 1740'larda Çin'den Avrupa'ya ve 1784'te Amerika Birleşik Devletleri'ne getirildi. Çin tarzının Avrupa sanatlarına hakim olduğu bir dönemde Batı'ya getirilen ilk ağaçlardan biriydi ve başlangıçta güzel bir bahçe örneği olarak görüldü. Ancak kötü kokusu ve sürgün vermesi nedeniyle popülerliği azaldı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri dışında, bitki doğal yaşam alanının ötesinde birçok başka alana yayılmıştır ve uluslararası alanda zararlı bir ot olarak kabul edilmektedir .  Birçok ülkede, hem rahatsız edilen alanları hızla kolonize etme hem de allelopatik kimyasallarla rekabeti bastırma yeteneği nedeniyle istilacı bir türdür. Ağaç kesildiğinde ayrıca güçlü bir şekilde yeniden filizlenir ve bu da yok edilmesini zor ve zaman alıcı hale getirir. Bu, bahçıvanlar ve korumacılar arasında "cehennem ağacı" olarak adlandırılmasına yol açmıştır.

Yaprakları bileşik, 15-40 yaprakçıktan meydana gelir. Çiçekler büyük bir salkım halinde toplanmışlardır. Taç ve çanak yaprakları 5 parçalıdır. Erkek ve dişi çiçekler farklı ağaçlarda bulunur. Meyveleri önce yeşil, olgunlaştıktan sonra kırmızı renklidir.

Yapraklar reçine, tanen ve C vitamini; gövde kabuğu tanen ve acı maddeler ihtiva eder. İshal ve dizanteride, çayı kabız edici olarak kullanılır.

Kontrollü yakma, genellikle ölü bitki örtüsü ve çürüyen malzeme topluluğunu temizlemek başta olmak üzere çeşitli amaçlarla önceden planlanmış kontrollü ateş yakma uygulamasıdır. Bu amaçlar; Amenajman, ekolojik restorasyon, arazi temizleme veya orman yangınlarıyla mücadele olabilir. Kontrollü yakma tarımda kullanılan kes-ve-yak(Slash-and-burn) yöntemiyle de benzeşmektedir. Ayrıca kontrollü yangın, kontrollü yanma veya kontrollü ve amaçlı yakma şeklinde de ifade edilmektedir. Orman yangınlarıyla mücadelede kullanılan yöntemlerden birisi olan karşıateş yöntemi de bir çeşit kontrollü yakmadır.
Kontrollü yakmada; Yanıcı maddenin miktarının azaltılması, kesim artıklarının temizlenmesi, tohumlama için alan hazırlanması, yaban hayatı koşullarının iyileştirilmesi, türler arası rekabetin kontrolü, böcek ve hastalıkların kontrolü, bölgenin gençleştirilmesi, yangına bağlı türlerin sürekliliğini sağlama ve estetiksel değişim gibi amaçlar güdülmektedir.  Fakat, kontrollü yakma yanlış koşullarda gerçekleştirilirse arzu edilmeyen sonuçlar doğurabilmektedir. kontrollü yakma binlerce yıldır dünya çapında yerli halklar tarafından biyolojik çeşitliliği teşvik etmek ve yabani mahsulleri yetiştirmek için kullanılmış ve kullanılmaktadır.
yanıcı maddenin yani yakıtın azaltılması ormanda ortaya çıkan örtü yangınlarının tepe yangınına dönüşmesini azaltacaktır. Özellikle kuru yakıtın(dal, ot, kesim artığı) bol olduğu ormanlarda ortaya çıkan yangın tepe yangınına daha hızlı dönüşecektir. Bu sebeple doğal yakıt özellikle orman yangının daha az olduğu soğuk aylarda kontrollü olarak yakılarak azaltılmakta ve orman yangınının büyümesi ve ortaya çıkma riski azaltılmaktadır. Kontrollü yakma, bazı ağaçların çimlenmesini teşvik etmekte ve fidelerin canlılığını artıran toprak katmanlarını ortaya çıkarmaktadır.

Kontrollü bir yangın planlanırken personelin sağlık ve güvenliğinin korunması, yangının kaçmasının önlenmesi ve dumanın etkisinin azaltılması en önemli hususlardır. 
Dumanın etkisini en aza indirmek için, mümkün olduğunca yanma gündüz saatleriyle sınırlandırılmalıdır. Ayrıca ılıman iklimlerde, yerli türlerin sezon boyunca büyümeye başlamasından önce otlakların ve çayırların yakılması önemlidir, böylece yalnızca ilkbaharda daha erken sürgün veren yerli olmayan türler yangından etkilenir.

Kontrplak, yoğun olarak inşaat sektöründe kullanılan bir orman ürünüdür. Suya dayanıklılığı ve yüksek mukavemeti bu sektör için önemlidir. Özellikle beton kalıplarının hazırlanmasında kullanılır. Brüt kalıp olarak da nitelendirilen sıvasız kalıp sistemleri için çok uygun bir malzemedir.
Kontrplak ağaç tabakalarından oluşan bir paneldir. Çok iyi mekanik dayanıklılığa sahip olmasına karşın hafif olan bir malzemedir.
Katman sayısı genelde tek sayı olacak şekilde üretilir. Dış katmanlar genellikle panelin uzun ölçüsüne paralel yöndedir. Birbirini izleyen katmanlar birbirine dik olacak şekilde yapıştırılır. Bu üretim şekli direnci artıran titreşimle oluşacak şok etkilere karşı koyan bir yapıdır.
Günümüzde kullanımı gittikçe artan kalıp malzemesi olan Plywood'lar brüt beton almak için geleneksel ahşap kalıpların yerini almıştır. Bildiğiniz üzere Plywood'lar filmli ve filmsiz olmak üzere ikiye ayrılır.
Bilinenin aksine aralarındaki fark dayanıklılık ile alakalı olmayıp sadece beton yüzeyini etkiler. Filmli malzemelerin sıva yapılmayacak yüzeylerde kullanılması doğrudur ve parlak brüt beton almanızı sağlar. Sıva yapılacak yüzeylerde ise filmsiz plywood'ların kullanılması gerekmektedir. Filmsiz malzemelerde alınan beton yüzeyi yine brüt olmakla birlikte parlak değildir. Bu özelliği sayesinde sıva yapılmasına imkân sağlamaktadır.
Doğru yerde doğru malzeme kullanılmamasından dolayı daha sonrasında ek maliyetler ile karşılaşmanız olasıdır. Sıva yapılacağı halde filmli malzeme kullanılmasından dolayı bazı kimyasallar ile tekrar artı bir maliyete katlanılmak zorunda kalınacaktır.
Sonuç olarak; filmli malzemelerin sıva yapılmayacak yüzeyler oluşturmak için kullanılması, filmsiz malzemelerinde parlak olmayan ve sıva yapılacak yüzeylerin istendiği yerlerde kullanılması uygundur.
Finlandiya, Rusya, Romanya, Hindistan, Endonezya, Malezya, Şili, Brezilya,ABD ve Kanada menşeli ürünler Türkiye'ye ithal edilmektedir. Türkiye'de kalıplık kontrplak (plywood) üretimi yapılmaktadır.

Türkiye'de 3 mm ile 40 mm arasında değişen kalınlıklarda,

2500 mm x 1250 mm
3000 mm x 1500 mm
2440 mm x 1220 mm
1525 mm x 1525 mm
1700 mm x 2200 mm
boyutlarında üretimi bulunmaktadır.

Kalıp işlerinde
İskele platformlarında
İç bölme ve çatı kaplama işlerinde
Zemin ve parke endüstrisinde

Kapı
Raf
Ahşap sandalye ve masa yapımında
Ofis mobilyalarında
Koltuk yapımında

Tır dorselerinin zemin ve yan cidarlarında
Konteynerlerin zeminlerinde
Vagonların zemin ve yan cidarlarında
Hayvan taşıma araçlarında
Otobüslerde
Gemilerin kargo bölümlerinde

Malzeme neme ve kimyasal malzemeye dayanımı yüksektir
Diğer malzemelere göre daha ucuzdur
Daha dayanıklı ve hafiftir
Güvenli ve hijyendir
Yeniden kullanılabilir ve çevreye asgari zarar veren bir malzemedir
Her türlü paketlemede kullanılabilir

Oyuncaklarda
Oyun salonlarında
Müzik aletlerinde
Müzik kolonlarının yapımında
Trafik işaretleri, reklam panoları ve kent mobilyalarında
Bahçe kulübelerinde
Basketbol panyaları ve paten platformlarında
Duvar tırmanma panolarında
Tribün,sahne ve gösteri inşaatlarında
Mutfak tezgâh üstü ve tezgâh alınlarında
Tekstil makinası masalarında ve kesim tezgâhlarında
makine modelleri yapımında

ahşabın çalışarak biçim değiştirmesini önlemek amacı ile çıtalardan ya da ahşap kökenli levhalardan yapılmış bir orta tabakadan ve bu tabakanın her iki yüzüne lif yönleri dik olarak en az birer levhanın yapıştırılması ile elde edilen tablalardır.

Kurtbağrı, Zeytingiller (Oleaceae) familyasından Ligustrum cinsini oluşturan çalı veya küçük ağaçlara verilan ad.
Anavatanı Avrupa, kuzey Afrika, Asya ve Avustralya ile Çin ve Japonya'dır. Adi kurtbağrı Türkiye'de doğal olarak yetişen tek kurtbağrı türüdür.
Yaprak döken veya her dem yeşil çalı veya küçük ağaçlardır. Yapraklar karşılıklı, basit, kısa saplı; kenarları tamdır. Terminal çiçekler salkım, bazen de yan durumludur. Çiçekler er dişi, saplı veya sapsızdır. Çanaklar çan şeklinde, ucu kesik veya 4 dişlidir. Koralla beyaz, tekerlek şeklinde, huni, 4 loplu; loplar koralladan uzun veya çok kısa, tomurcukla bitişiktir. 2 Stamenli, korolla tüpünün ağzına gömülmüş, içinde veya dışındadır. Anterler (başçık) sarı veya bazen mor renkli, uzun ve incedir. Tohum taslağı 2 gözlü, sarkıktır. Stamenler kısa; stigma (dişicik başı) 2 yarıklıdır. Drupa meyvenin (eriksi) endokarpı zarımsı veya kâğıt gibidir. Tohumlar 1-4; endosperm (besidoku) etli; kökçük kısa, yukarı dönüktür.

Ligustrum amamianum
Ligustrum angustum
Ligustrum chenaultii
Ligustrum compactum
Ligustrum confusum
Delevay kurtbağrı (Ligustrum delavayanum)
Ligustrum expansum
Ligustrum gracile
Ligustrum henryi
Ligustrum ibota
Ligustrum indicum
Japon kurtbağrı (Ligustrum japonicum)
Ligustrum leucanthum
Ligustrum lianum
Ligustrum liukiuense
Ligustrum longitubum
Ligustrum lucidum
Ligustrum massalongianum
Ligustrum morrisonense
Ligustrum obovatilimbum
Ligustrum obtusifolium
Ligustrum ovalifolium
Ligustrum pedunculare
Ligustrum pricei
Ligustrum punctifolium
Ligustrum quihoui
Ligustrum retusum
Ligustrum robustum
Ligustrum sempervirens
Ligustrum sinense
Ligustrum strongylophyllum
Ligustrum tenuipes
Ligustrum tschonoskii
Hakiki kurtbağrı (Ligustrum vulgare) Türkiye.
Ligustrum xingrenense
Ligustrum yunguiense

Kâğıt, çoğunlukla yazma işlemlerinde kullanılan, üzerine baskı ya da çizim yapılabilen veya ambalaj amacıyla kullanılan ince malzemedir.
Genellikle nemli ağaç lifleri veya otların bezlerinden elde edilen selüloz hamurunun preslenmesinin ardından esnek levhalar içinde kurutulması sonucunda elde edilir.
Kâğıdın en yaygın kullanım amacı üzerine yazı yazılma veya baskı yapmak olsa da, endüstriyel ve inşaat sektöründe gerçekleştirilen işlemlerde, pek çok alanda temizlik ve paketleme malzemesi olarak, hatta özellikle bazı Asya kültürlerinde yiyecek katkı maddesi olarak kullanılan bir malzemedir. 

Çin'de bugünkü modern kâğıdın temsilcisi olarak sayılabilen, MÖ 2. yüzyıla ait arkeolojik parçalar bulunmuştur; ancak bu kâğıt parçalarının kim tarafından yapıldığı belli değildir.  MS 105 yılında kendi kâğıt yapma tekniğini geliştiren Çinli saray görevlisi Cai Lun, birçok kaynakta kâğıdın mucidi olarak gösterilir. Milattan sonra 5. yüzyıldan itibaren kâğıt, Çin'de yaygınlaştı. Kâğıt yapım tekniği zamanla Çin'in etrafındaki  Japonya, Kore ve Vietnam gibi ülkelere yayıldı.
Kâğıt üretimi İpek Yolu'nu takip ederek Çin'den İran’a gitti. İslam fetihleri öncesinde Maveraünnehir'de egemen olan Çinliler, Semerkant'ta kaliteli kâğıt sanatını geliştirdiler. Semerkant kâğıdı, Müslüman ülkelere ve Avrupa'ya ihraç edildi; 9. ve 10. yüzyıllarda kaleme alan birçok eser Semerkant kâğıdına yazıldı.
Bazı araştırmacılara göre Müslümanlar kâğıt yapımını 751 yılındaki Abbâsiler ve Çin orduları arasındaki Talas Savaşı sonucunda  Çinli esirler vasıtasıyla öğrenmişlerdir.  Bu tarihten sonra Yakın Doğu'da kâğıt imalathaneleri açıldı. Bermekîler’den Horasan Valisi Fazl bin Yahya'nın önerisiyle Bağdat'ta açılan imalathane, Yakın Doğu’da ilk kâğıt imalâthanesi idi. Benzerleri Şam, Trablusşam, Hama, Yemen ve Mısır’da kuruldu. Bağdat üzerinden Avrupa'ya aktarılması sebebiyle kâğıdın Batı'daki ilk isimlerinden birisi "Bagdatikos”tu.
Kâğıt üretimi  Avrupa'da önce Müslümanların kontrolü altında olan İspanya ve Portekiz’de başladı. 1120 yılında İspanya’nın Valensiya şehrinde bir kâğıt fabrikası kuruldu. Ardından kâğıt üretimi tüm Avrupa'ya yayıldı. İtalya'da 1276, Fransa'da 1348, Almanya'da 1390 İngiltere'de 1495'te kâğıt üretimi başladı.
19. yüzyılda sanayi üretimine geçilmesiyle birlikte maliyet düştü. Kâğıt önemli oranda kitlesel bilgi alışverişine katkılarda bulundu. 1844 yılında, Kanadalı mucit Charles Fenerty ve Alman FG Keller bağımsız ağaç liflerinin hamurlaştırılması sürecini geliştirdi.

Türkçe "kâğıt" kelimesi Farsça kökenlidir. Farsça kāġad, Soğdca aynı anlama gelen kāġədā veya ḳāġədā sözcüğü ile eş kökenlidir.
Kâğıt kelimesi, Türkiye Türkçesi ağızlarında çeşitli şekillerde telaffuz edilir. Örneğin Rize ilinde "k'aad", Ordu İli ve Yöresinde "kaat", Güney-Batı Anadolu grubunda "kayıt" olarak telaffuz edilmektedir. Kâğıdın eş anlamlısı çönge sözcüğüdür.
Kâğıt kelimesi özellikle yazı amacıyla kullanıldığından dolayı, belge ve doküman anlamında da kullanılır. Ayrıca borsada işlem gören tahvil veya hisse senedi gibi mali değeri olan malzeme de kâğıt olarak adlandırılır. Bunların yanı sıra kâğıt kelimesi, kâğıt parayı tanımlamak için de kullanılır.  

İngilizce Paper kelimesi, Latince Papyrustan türetilmiştir. Papyrus adı, Yunancada Cyperus papyrus denilen πάπυρος'tan (papuros) adlı bitkiden gelir.  Eski Mısır ve diğer Akdeniz kültürlerinde Cyperus papyrus bitkisinin liflerinden üretilen ve Orta Doğu ve Avrupa'ya kâğıdın gelmesinden önce, yazmak için kullanılan kalın ve kâğıt benzeri malzeme "papirüs" olarak adlandırılır. Kâğıt, papirüsten çok farklı şekilde üretilmesine ve modern kâğıdın gelişimi ile papirüsün gelişimi birbirinden ayrı olmasına rağmen İngilizce "paper", etimolojik olarak papyrustan (papirüs) türetilmiştir

Kabukları soyulduktan sonra suyun içerisinde çeşitli kimyasallar ile birlikte seyreltilen ağaç, birbirine geçmiş hâlde olan hamurlaştırılmış bitki lifleri (fiberler) hâline getirilir. Artık hamur hâline gelmiş ham madde, lignin denilen ve lifleri bir arada tutan maddeden arınmıştır. Buradan bir karıştırıcıya gönderilen hamura, kalitesine uygun olarak Çin kireci benzeri beyazlaştırıcı malzemeler veya renklendirme için çeşitli kimyasallar, suya dayanıklı olması isteniliyorsa bunun için çeşitli maddeler katılarak karıştırılır ve lifler pürüzsüz hamur hâline getirilmiş olur. Bu aşamalar açma, temizleme, dövme, parçalama, öğütme ve katkı maddeleri ilavesi adını alır.
Hamurun sudan arındırılması işlemleri ise tel örgü şeklinde yürüyen bir bandın üzerinde yapılır. İşlemin hızlandırılması için presleme ve kurutma işlemleri de bu aşamada gerçekleşir. Silindirlere giren hamur sürekli sıkıştırıldıkça düzleşir ve sudan daha fazla arınır. Biraz daha kurutma işleminin ardından, kâğıt hâlini alan pürüzlerinin giderilmesi işleminden geçer. Elde edilen kâğıt istenilen boyutlarda kesme işlemi aşamasına gelmiştir.

Kâğıt kullanım alanına bağlı olarak oldukça fazla geniş bir yelpazede imal edilebilir.

Değerli kâğıtlar: Banknot (Kâğıt para), Çek, Güvenlik amaçlı güvenlik kâğıdı, Fiş, Bilet
Bilgi depolama için: Kitap, Defter, Dergi, Gazete, Sanat, Fanzin, Mektup
Kişisel kullanım: Günlük, karalama kâğıdı, not defterleri vb.
İletişim: Bireylerin veya grupların haberleşmesi amacıyla.
Ambalaj: Oluklu mukavva kutu, Kese Kâğıdı, Zarf, Duvar Kâğıdı
Temizlik: Tuvalet kâğıdı, Mendil, Kâğıt havlu, Kâğıt mendil, Kedi kumu
İnşaat ve yapım; Kartonpiyer, Origami, Kâğıt uçak, Kâğıt telkari, Kâğıt petek, Kompozit malzemeler, Kâğıt mühendisliği, İnşaat kâğıdı ve Kâğıt giyim
Diğer kullanımları: Zımpara kâğıdı, Kurutma kâğıdı, Turnusol, Evrensel gösterge, Kâğıt kromatografisi, Elektrik izolasyon kâğıtları, Filtre kâğıdı, İskambil kâğıdı

2009 yılı verileri doğrultusunda, dünyadaki kâğıt ve karton üretimi yaklaşık olarak 370,7 milyon ton civarındadır. Günümüzde modern kâğıt hamuru ve kâğıt endüstrisinde küresel olarak Çin ve hemen ardından ABD en büyük üreticilerdir. Çin dünya kâğıt ve karton üretiminin %24'ünü yapmaktadır. Türkiye ise yıllık 2,5 milyon ton kâğıt ve karton üretimiyle 25. sırada bulunmaktadır.

Kâğıt mühendisliği
Kâğıt atıklar
Kâğıt hamuru
Kâğıt boyutu
Dijital kâğıt
Elektronik kâğıt
Kâğıt endüstrisi
Kâğıt Müzesi
Duvar kâğıdı
Yağlı kâğıt
SEKA

Türkiye Selüloz ve Kâğıt Sanayii Vakfı
Türkiye Selüloz Kâğıt ve Mamülleri İşçileri Sendikası 26 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAPPI28 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Selüloz ve Kâğıt Sanayi Teknik Derneği

Kök, kara hayatına uymuş olan gelişmiş bitkilerde, genel olarak toprak içerisine doğru büyüyen ama nadiren toprak üstünde de bulunan bir organdır.
Görevi, bitkiyi toprağa bağlamak, topraktan su ve su içerisinde erimiş halde bulunan tuzları (inorganik maddeleri) emerek gövdeye iletmektir. Kökler, besin maddeleri biriktirmek suretiyle depo organı vazifesini de görürler. Her ne kadar kök toprak içerisinde bulunuyorsa da, bazı bitkilerin kökleri hava veya su içinde de gelişebilir. Havada gelişen köklere hava kökleri, suda gelişen köklere su kökleri denir. Karayosunları ve eğreltiler gibi ilkel bitkilerde gerçek kök olmayıp, köksü (rizoid) uzantılar vardır.
Genel olarak dış görünüşü bakımından kökün gövdeden farkı, yaprak taşıyan düğümlere (nod) ve düğümler arasına (internod) sahib olmaması ve kloroplast ihtiva etmemesinden dolayı yeşil renkli görünmemesidir. Toprak altında bulunan kök ve yan köklerden ibaret kök sisteminin yüzeyi, toprak üstündeki gövde ve yan dalların yüzey toplamına eşit veya daha fazladır.
Çimlenmekte olan tohumdan süren genç kök, embriyonun radikula (kökü verecek meristem bölgesi) kısmının gelişmesiyle meydana gelir. Genç bir kökte şu kısımlar ayırt edilir. En uç kısmında sarımsı veya kahverengimsi konik şeklinde kaliptra (yüksük) bölgesi, yukarıya doğru 1–2 mm uzunlukta uç meristem bölgesi, daha üstte uzama bölgesi, sonra kök tüylerinin bulunduğu kök tüyü bölgesi gelir. Kök tüylerinin bulunduğu bölgenin üstünde kök tüylerinin düşmesiyle koruma ödevini yapmak üzere meydana gelmiş koyu renkli mantarlaşmış koruyucu doku bölgesi bulunur. Suda çimlendirilen bir kısım tohumlar kök tüyleri bulundurmayabilirler. Kök tüyleri toprakta bulunan su ve tuzların emilmesine yardımcı olurlar. Kökler; ana kök, yan kök ve ek kök gibi çeşitlere ayrılırlar. Tohumun çimlenip, radikulanın gelişmesiyle meydana gelen köke, ana kök denir. Ana kökten belli bir açı teşkil edecek tarzda çıkan köklere yan kök denir. Yan kökler de dallanarak üçüncü-dördüncü ve daha fazla dereceden yan köklere ayrılabilir. Bazı bitkilerde ana kökün yerini, ömürleri bitkinin ömrü kadar uzun olmayan kökler alabilir. Bu köklere ek kökleri adı verilir. Ek kökler, vazife ve yapıları bakımından ana köklere benzerlerse de kökten başka bir organdan meydana gelirler. Soğanlı bitkilerde görülen kökler ek köklere örnek gösterilebilir. Bazı yapraklardan meydana gelen köklerle, eşeysiz üreme yoluyla bitkilerin çoğaltılmasında kullanılan dal çeliklerinin verdikleri kökler de ek köklere örnek gösterilebilir.
Kökler de temel vazifelerinden başka vazifeleri görmek üzere değişikliğe uğrayabilirler. Bazı baklagillerdeki yumru kökler, bitkiyi daha fazla derine çekerek daha sıkı tespit eden çekme kökleri, savunma vazifesini görmek üzere diken şeklini almış kökler, parazit bitkilerin üzerinde yaşadıkları bitkinin besin maddelerini emmek için bitkinin dokusuna gönderdikleri sömürme kökleri (havstoryum), hava içerisinde gelişen hava kökleri, su içerisinde gelişen su kökleri değişikliğe uğramış kök çeşitlerine örnek olarak gösterilebilir.
Kökün iç yapısına kısaca bakarsak, gövdeden pek farklılık göstermez. Kökün genç bölgesinden enine kesit alınacak olursa dıştan içeri doğru koruyucu doku (epidermis veya eksoderma), kabuk (korteks) ve merkezi silindir (iletim demetlerinin bulunduğu orta kısım) den meydana geldiği görülür.

Rehber Ansiklopedisi

Küpe çiçeği, küpe çiçeğigiller (Onagraceae) familyasından Fuchsia cinsini oluşturan 100 türü bulunan bitki cinsidir. Büyük bölümünün anayurdu Amerika'nın tropikal bölgeleridir. Kırmızı, mor, pembe, beyaz renkte çiçekler açarlar.

Küpe çiçeği, küpe gibi sarkık çiçekleri olan bir süs bitkisidir. Nemli, gölgelik yerlerde yetişir. Anayurdu Meksika'nın yüksek dağları, Güney Amerika ile Yeni Zelanda adasıdır. Çoğu küpe çiçeği kırmızı, pembe, mor ve beyaz çiçek açar. Avrupalılar küpe çiçeğini ilk olarak Güney Amerika İspanyol sömürgesi Yeni Grenada'da görmüşler, önce İngiltere'ye sonra da 1830'a doğru Fransa'ya getirmişlerdir. Çiçek kısa zamanda yayılmış, parklarda, bahçelerde, evlerde yetiştirilmeye başlanmıştır. Küpe çiçeği gölgelik ve rüzgarsız yerleri sever, çiçekleri uzunca bir zaman dökülmeden kalır.

Küpe çiçeği kuytu ve nispeten gölge yerlerden hoşlanır. Suyu sever. Fide ekildiği zaman ince çubuklardan destek yapılırsa biçimli büyür. Askılı saksılara da dikilebilir. Bu durumda pek zarif bir şekilde sarkacak ve destek istemeyecektir. Havalar soğumaya başlayınca içeri alınır. Camekanlı bir balkon, bitkinin kışı sağlıkla geçirmesine yetecektir. Kış sonuna doğru bitki derince budanır ve saksı değiştirilir. Çelikleri ayrı saksılara dikilerek yeni bitkiler elde edilebilir.

Kılcallık ya da Kapiler Olay, bir maddenin başka bir maddeyi kendine çekmesi olayıdır. Bir bitkinin iletim sisteminde veya pürüzlü kâğıtla kolayca gözlenebilir. Bir sıvı ile başka bir maddenin moleküler seviyedeki çekiminin, sıvının kendi molekülleri arasındaki çekim kuvvetinden daha kuvvetli olması sonucunda meydana gelir. Bu etki sıvının dik bir yüzeye dokunduğu kısımda sıvı yüzeyinin menisküs denilen içbükey bir hâl almasına sebep olur. Aynı etki sünger gibi maddelerin suyu emmesinde de görülür.
Kılcallığı gözlemlemek için en çok kullanılan deney düzeneği kılcal borulardır. Cam bir borunun, dikey vaziyette, su gibi bir sıvının içine batırılması sonucunda konkav bir menisküs oluşur. Yüzey gerilimi, sıvı kolonunu, yer çekimi ile moleküller arası kuvvetler dengeye gelene kadar yukarı çeker. Sıvı kolonunun ağırlığı borunun yarıçapının karesiyle, sıvı ve boru arasındaki temas uzaklığı borunun yarıçapıyla orantılı olduğundan dar bir boru, sıvıyı geniş bir borudan daha yukarı taşır. Örnek olarak, 0,5 mm yarıçaplı cam bir boru suyu ortalama 2,8 mm yüksekliğe ulaştırır.
Bazı madde çiftlerinde, mesela cam ve cıva ikilisinde, atomlar arasındaki kuvvetler, sıvı ile katı arasındaki çekim kuvvetinden güçlüdür. Bu yüzden konveks bir menisküs oluşur ve kılcallık tersine işler.

SI birim sistemi dikkate alınarak, sıvı kolonunun yüksekliği h şu formülle bulunur:

  
    
      
        h
        =
        
          
            
              2
              
                γ
                cos
                ⁡
                
                  θ
                
              
            
            
              ρ
              g
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle h={2{\gamma \cos {\theta }} \over {\rho gr}}}
  

Burada:

  
    
      
        
          γ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \gamma }
  
 sıvı yüzey gerilimini (J/m² ya da N/m)
θ temas açısını
ρ sıvının yoğunluğunu (kg/m³)
g yer çekimi ivmesini (m/s²)
r tüpün yarıçapını (m)
Deniz seviyesinde, su ve cam boru kullanılarak

  
    
      
        
          γ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \gamma }
  
, 20 °C'de 0,0728 J/m²
θ, 20° (0,35 rad)
ρ, 1000 kg/m³
g, 9,8 m/s²dir.
Bu veriler göz önüne alınarak h'yi veren formül şöyle düzenlenebilir.

  
    
      
        h
        ≈
        
          
            
              1.4
              ×
              
                10
                
                  −
                  5
                
              
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle h\approx {{1.4\times 10^{-5}} \over r}}
  

Yani 2 metre çapında bir boruda su, 0,014 mm gibi fark edilmeyecek bir birimde yükselirken, 2 cm çapındaki bir boruda sonuç 1,4 mm olmakta ve 0,2 mm çapındaki bir boruda ise su 140 mm yükselmektedir.

Kızılağaç, huşgiller (Betulaceae) familyasının Alnus cinsinden ağaç türlerine verilen ad.
Türkiye'de doğal olarak adi kızılağaç (Alnus glutinosa) ve doğu kızılağacı (Alnus orientalis) olmak üzere 2 tür ve adi kızılağacın da 4 alt türü bulunmaktadır.
Trakya, Marmara çevresi, Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de saf ve karışık olarak yayılış gösteren kızılağaç, boyu 20 m'yi aşabilen, esmer kabuklu, seyrek dallı bir ağaçtır. Daha çok serin bölgelerde ve nemli dere yataklarının bulunduğu yerlerde görülür. Türkiye'de 66.357 hektar koru, 297 hektar baltalık kızılağaç ormanı bulunmaktadır. Uzunluğu 4-9, cm genişliği 3–7 cm arasında değişen ters yumurta biçimli ve testere dişli yaprakları vardır. Köklerinde bulunan, havanın serbest azotunu bağlayan yumrular nedeniyle toprakları azotça zenginleştirir.

A. acuminata – A. alnobetula – A. betulifolia – A. cordata – A. cremastogyne – A. djavanshirii – A. dolichocarpa – A. fauriei – A. ferdinandi-coburgii – A. firma – A. formosana – A. glutinosa – A. glutipes – A. hakkodensis – A. henryi – A. hirsuta – A. incana – A. japonica – A. jorullensis – A. lanata –           A. maximowiczii – A. nepalensis – A. nitida – A. oblongifolia – A. orientalis – A. paniculata – A. pendula – A. rhombifolia – A. rohlenae – A. rubra – A. serrulata – A. serrulatoides – A. sieboldiana – A. subcordata – A. trabeculosa – Şablon:Türlast

Ladin (Picea), çamgiller (Pinaceae) familyasının Picea cinsinden Kuzey yarımkürenin ılıman ve soğuk bölgelerinde yayılış gösteren ağaç türlerinin ortak adı.
Boyu 40–50 m'ye kadar ulaşabilir. İğne yaprakları kısa, sivri uçlu ve kesitli dört köşedir. Olgunlaşmış kozalağının pulları dağılmaz.
Picea, Piceoideae alt familyasındaki tek cinstir.

Seksiyon Picea

Avrupa ladini (Picea abies) Avrupa.
Dragon ladini (Picea asperata) Doğu Çin.
Kore ladini (Picea koraiensis) Kore, Kuzey Çin.
Koyama ladini (Picea koyamae) Japonya.
Meyer ladini (Picea meyeri) Kuzey Çin.
Yushan ladini (Picea morrisonicola) Tayvan.
Wilson ladini (Picea wilsonii) Doğu Çin.
Sibirya ladini (Picea obovata) Kuzey İskandinavya, Sibirya.
Schrenk ladini (Picea schrenkiana) Asya.
Himalaya ladini (Picea smithiana) Doğu Himalaya.
Alp ladini (Picea alpestris) Avrupa
Doğu ladini (Picea orientalis) Kafkaslar, Kuzey Türkiye.
Maximowiczii ladini (Picea maximowiczii) Japonya.
Picea torano. Japonya.
Veitch ladini (Picea neoveitchii) Kuzeybatı Çin.
Martinez ladini (Picea martinezii) Kuzey Meksika.
Chihuahua ladini (Picea chihuahuana) Kuzeybatı Meksika
Seksiyon Omorika

Brewer ladini (Picea breweriana) Klamath Dağları, Kuzey Amerika; endemiktir.
Sargent ladini (Picea brachytyla) Güneybatı Çin.
Picea farreri. Kuzey Burma, Güneybatı Çin.
Balkan ladini (Picea omorika) Balkanlar; endemik.
Kara ladin (Picea mariana) Kuzey Amerika Alaska taygalarında.
Kırmızı ladin (Picea rubens) Kuzey Amerika.
Sakhalin ladini (Picea glehnii) Kuzey Japonya, Sakhalin.
Picea bicolor. Japonya.
Mor ladin (Picea purpurea) Batı Çin.
Balfour ladini (Picea balfouriana) Batı Çin.
Likiang ladini (Picea likiangensis) Güneybatı Çin.
Sikkim ladini (Picea spinulosa) Doğu Himalaya.
Seksiyon Casicta 

Ak ladin (Picea glauca) Kuzey Amerika'nın kuzeyi.
Engelmann ladini (Picea engelmannii) Kuzey Amerika'nın batı dağları.
Sitka ladini (Picea sitchensis) Pasifik kıyıları, Kuzey Amerika.
Jezo ladini (Picea jezoensis) Kuzey Asya, Japonya.
Mavi ladin (Picea pungens) Kayalık dağları, Kuzey Amerika.

Ladin, genellikle Kuzey Amerika kerestesi, SPF (ladin, çam, köknar) ve akağaç (ladin ağacının toplu adı) dahil olmak üzere birkaç farklı adla anılan yapı kerestesi olarak kullanışlıdır. Ladin ağacı, genel inşaat işleri ve sandıklardan ahşap uçaklarda son derece özel kullanımlara kadar birçok amaç için kullanılır. Wright kardeşler'in ilk uçağı olan Flyer ladin ağacından yapılmıştır.
Bu türün tomrukçuluktan sonra böceklere veya çürümeye karşı dayanıklılık özelliği olmadığından, genellikle inşaat amaçlı olarak yalnızca iç mekan kullanımında (örneğin, iç mekan alçıpan çerçeveleme) tavsiye edilir. Ladin ağacının açıkta bırakıldığında maruz kaldığı iklim tipine bağlı olarak 12–18 aydan fazla dayanması beklenemez.

Ladin, dayanıklı kağıt yapmak için birbirine bağlanan uzun ağaç lifleri olduğundan, kağıt yapımında en önemli ağaçlardan biridir. Lifleri ince duvarlıdır ve kuruduktan sonra ince bantlara çöker. Ladinler, kolayca ağartılır olduğundan mekanik hamurlaştırmada kullanılır. Kuzey çamlarıyla birlikte, Northern bleached softwood kraft (NBSK) kağıdı yapmak için kuzey ladinleri çok yaygın kullanılır. Ladin ağaçları ağaç hamuru için geniş alanlara ekilir.

Birçok ladin ağacının taze filizleri doğal C vitamini kaynağıdır. Kaptan Cook, mürettebatın iskorbüt hastalığına yakalanmaması için deniz yolculukları sırasında alkollü şeker esanslı ladin birası yapmıştı. Yapraklar ve dallar veya uçucu yağlar, ladin birası yapmak için kullanılır.
Finlandiya'da genç ladin tomurcukları bazen baharat olarak kullanılır veya ladin tomurcuk şurubu yapmak için şekerle kaynatılır. Hayatta kalmaya çalışıldığı durumlarda ladin iğneleri doğrudan yutulabilir veya kaynatılarak çay haline getirilebilir. Bu, büyük miktarda C vitamininin yerini geçet. Ayrıca su, ladin iğnelerinde depolanarak alternatif bir hidrasyon yöntemi sağlar. Ladin, et tek gıda kaynağı olduğunda iskorbüt önleyici olarak kullanılabilir.

Picea orientalis 5 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Leylak, zeytingiller (Oleaceae) familyasından, 20'ye yakın türü bulunan, bahçe ve parkların süslenmesinde çok kullanılan soğuklara oldukça dayanıklı ağaççıkların ortak adı.
3-4 metre boylanabilir. Avrupa ve Asya'da yetişen salkım biçiminde güzel kokulu çiçekler açan leylak cinsi üyeleri, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilirler. Yaprakları parlak yeşil renkte, kenarları düz ve kalp şeklindedir. Bir yıllık dalları üzerinde bulunan çiçekleri bahçe süslemesinde kullanıldığı gibi kesme çiçekçiliktede kullanılır. Çeşitli melezlemelerle yalınkat veya katmerli, beyaz, pembe, kırmızı, açık ve koyu mor, eflâtun, ebruli, krem renginde çiçekler açan pek çok türü elde edilmiştir.

Syringa vulgaris büyük yaprak döken çalı veya çok gövdeli küçük bir ağaç olup 6– 7 m yüksekliğe kadar büyür. Kök çapları20 20 cm (8 in) 'e kadar olan dipten veya köklerden ikincil sürgünler (fışkınlar) üretir ve bunlar on yıllar içinde küçük bir klonal çalılık üretir.Kabuk griden gri-kahverengiye döner, genç gövdelerde pürüzsüz, uzunlamasına çatlaklıdır ve daha yaşlı gövdelerde dökülür. Yapraklar basittir 4– 12 cm ve 3–8 cm genişliğiklerinde, açık yeşilden glokoza, ovalden kordata, iğneli yaprak damarlı, mukronat apex ve bütün bir marj.lıdır. Yapraklar karşılıklı çiftler halinde veya bazen üçten halka dizilişli yapraklar(whorls) şeklinde düzenlenirler. Çiçeklerin 6–10 mm uzunluğundaki taçyaprağa boru şeklinde tabanı vardır, açık dört loblu tepe noktası 5–8 mm, genellikle leylak - leylak, bazen beyaz. 8– 18 cm  uzunluğunda mor salkımları vardır. Meyvesi kuru, pürüzsüz, 1–2 cm uzunluğunda, iki kanatlı tohumları serbest bırakmak için kahverengi kapsülü ikiye bölünür.

Çin leylağı (Syringa × chinensis)
Syringa × correlata (S. × chinensis + S. vulgaris)
Syringa × diversifolia (S. oblata × S. pinnatifolia)
Syringa × henryi (S. josikaea × S. villosa)
Syringa × hyacinthiflora (S. oblata × S. vulgaris)
Syringa × josiflexa (S. josikaea × S. reflexa)
Syringa × laciniata (S. protolaciniata × S. vulgaris)
Syringa × nanceiana (S. henryi × S. sweginzowii)
İran leylağı (Syringa × persica) (S. protolaciniata × bilinmiyor)
Syringa × prestoniae (S. komarowii × S. villosa)
Syringa × swegiflexa (S. komarowii × S. sweginzowii)

Lonicera (Hanımeli), Caprifoliaceae familyasına ait, çalı ve/veya sarmaşık grubundan bir bitkidir. 
Yaklaşık 180 türü vardır, bunun 100 kadarı Çin'dedir. Avrupa ve Kuzey Amerika'da yirmişer türü vardır. En çok bilinen türleri Lonicera periclymenum (Avrupa Hanımelisi), Lonicera japonica (Japon Hanımelisi, Beyaz Hanımeli) ve Lonicera sempervirens (Mercan Hanımelisi, Trompet Hanımelisi) dir.
Yapraklar karşılıklı, basit oval ve 1–10 cm uzunlukta çoğunlukla dökülen olmakla beraber sürekli olanları da bulunur. Türlerin çoğu hoş kokulu, yenilebilen nektar üreten, çan şeklinde çiçeklere sahiptir. Meyvesi çok çekirdekli kırmızı, mavi ya da siyah çitlenbik şeklindedir, çoğu türde meyveleri hafif zehirli olmakla beraber birkaçı (Lonicera caerulea) yenilebilir meyvelere sahiptir.
Bitki bazı Lepidoptera türlerinin larvaları tarafından yenilir.
 'Hanımeli'  ( Lonicera , /lɒˈnɪsərə/; syn. Caprifolium Mill.)ler veya twining vines Caprifoliaceae ailesinde, kuzey enlemi Kuzey Amerika ve Avrasya'ya özgüdür. Kuzey Amerika ve Avrasya'da yaklaşık 180 hanımeli türü tanımlanmıştır. Yaygın olarak bilinen türleri arasında  Lonicera periclymenum  (yaygın hanımeli veya woodbine),  Lonicera japonica  (Japon hanımeli, beyaz hanımeli veya Çin hanımeli) ve  Lonicera sempervirens   (mercan hanımeli, trompet hanımeli veya woodbine hanımeli).  L japonica , Kuzey Amerika, Avrupa, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika'nın kıta 'sında önemli bir zararlı olarak kabul edilen yayılmacı, oldukça istilacı türler.
Bazı türler son derece kokulu ve renklidir, bu nedenle süs bahçe bitkileri olarak yetiştirilir.Kuzey Amerika'da sinek kuşu çiçeklere, özellikle de  L. sempervirens  ve  L. ciliosa  (turuncu hanımeli)çiçeklerine gelir. Hanımeli, adını boru şeklindeki çiçeklerinden elde edilebilen yenilebilir tatlı nektar türünden alır.  Lonicera  ismi bir Rönesans botanikçisi olan Adam Lonicer'dan gelir.

Çoğu  Lonicera  türü dayanıklı sarılıcı tırmanıcıdır azınlığı ise çalıdır. Bazı türler (Himalaya eteklerinde bulunan  Lonicera hildebrandiana  ve Akdeniz'den  L. Etrusca  dahil olmak üzere) hassastır ve sadece alttropikal bölgelerde yetiştirilebilir.yapraklar zıt, basit oval, 1–10 cm uzunlukta; çoğu yaprak döken ama bazıları ise yaprak dökmeyendir. Türlerin çoğunda tatlı, kokulu, iki taraflı simetrik çiçekler tatlı ve yenilebilir nektar üretir ve çiçeklerin çoğu iki kümede bulunur (bazı Kuzey Amerika türleri için "twinberry" ortak adı kullanılır). Hem çalı hem de sarmaşık türleri, bağlayıcı ve tekstil için kullanılan güçlü lifli gövdelere sahiptir. Meyve birkaç tohum içeren kırmızı, mavi veya siyah küresel veya uzatılmış berry; çoğu türde meyveler hafif zehirlidir ancak birkaçında (özellikle  Lonicera caerulea ) yenilebilir, ev kullanımı ve ticaret için yetiştirilirler. Hanımeli meyvelerin çoğu yaban hayata çekicidir bu da  L japonica  ve  L. maackii  gibi istilacı olarak kendi vatanlarının dışına yayılan türlere yol açmıştır. Birçok  Lonicera  türü bazı Lepidoptera türlerinin larvası tarafından yenir - bakınız hanımeli ile beslenen Lepidoptera listesi.

 L. japonica 'nin yayılması Kuzey Amerika'da 1860'larda yaygın olarak yetiştirildiği 1806'da Amerika'da başladı. İlk olarak 1976'da Kanada'da Ontario ormanlarında keşfedildi ve 2007.<referans adı = cabi />  L. japonica  Avustralya'da 1820-40 arasında tanıtıldı.
Birkaç hanımeli türü, özellikle Kuzey Amerika, Avrupa, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika'da kendi menzili dışında tanıtıldığında istilacı hale gelmiştir. İstilacı türler arasında  L. japonica ,  L. maackii ,  L. morrowii ,  L. tatarica  ve son ikisi arasındaki karma  L.  ×  bella . İlk olarak 1976'da Kanada'da Ontario ormanlarında keşfedildi ve 2007 yılına kadar istilacı oldu. L japonica  Avustralya'da 1820-40 arasında tanıtıldı. Birkaç hanımeli türü, özellikle Kuzey Amerika, Avrupa, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika'da kendi menzili dışında tanıtıldığında istilacı hale gelmiştir. İstilacı türler arasında  L. japonica ,  L. maackii ,  L. morrowii , L. tatarica ve son ikisi arasındaki  L.  ×  bella  hibridi vardır.

Hanımeli, çirkin duvarları ve binaları yaz başında boru şeklindeki çiçekleriyle ve yoğun kokularıyla kaplamak için bahçe bitkisi olarak kullanılır. Dayanıklı tırmanıcı türleri, kökleri için gölgeye ve çiçekli üst kısımları için güneş ışığına veya hafif gölgeye ihtiyaç duyar. Çeşidi, çok olduğundan özenle seçilmelidir. Yoğun, küçük yapraklı çeşitleri L. nitida  düşük, dar çitlerde kullanılır.  Aşağıdaki melez, Kraliyet Bahçe Bitkileri Derneğinin Bahçe Liyakat Ödülünü kazandı:

Diğer Kültivarları kendi tür adı altında ele alınır.
Lonicera japonica hanımeli türü, geleneksel Çin tıbbında kullanım için ticari ürün olarak yetiştirilir.

Hanımeli, renkli kokulu çiçekleri ve çeşitli renkteki meyveleriyle ünlüdür ve bu özelliklerin altında yatan karmaşık fitokimyasal varlığını gösterir. 27 farklı çeşidin ve 3 genotipin yenilebilir hanımeli ( Lonicera caerulea  var.  Kamtschatica ) 'nın meyve bileşen analizleri, iridoidler, antosiyaninler, flavonoller, flavanonoller, flavonler, flavan-3-oller ve fenolik asitlerin varlığını gösterdi. Şekerler meyvelerdeki tatlılık seviyesini belirlerken organik asit ve polifenol ekşi tat ve ekşilikten sorumludur. Çileklerde aynı bileşiklerin yaklaşık 51'i çiçeklerde de bulunur ancak bu bileşiklerin oranları incelenen çeşitlere göre değişir.

Lepidoptera düzenindeki birçok böcek hanımeliyi besin kaynağı olarak ziyaret eder. Bunun bir örneği  Deilephila elpenor  güvesidir. Bu gece güvesi türü öncelikle hanımeliyi sever ve nektarlarından beslenmek için geceleri çiçekleri ziyaret eder.

180 tür  Lonicera  belgelenmiştir.

 Vikitür'de Lonicera ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta hanımeli ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ginkgo biloba (Mabet ağacı)(Çince ve Japonca 銀杏), günümüzde varlığını sürdüren hiçbir yakın türü veya benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir. Bu bölümün içinde tek bir sınıf (Ginkgoopsida), sınıfın içinde tek bir takım (Ginkgoales), takımın içinde tek bir familya (Ginkgoaceae), familyanın içinde de tek bir cins olarak Ginkgo ve bu cinste de tek tür olarak Ginkgo biloba bulunmaktadır. Geçmişte Spermatophyta veya Pinophyta bölümlerine yerleştirilmişse de bugün yukarıda belirtilen tanımların daha uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Bilinen yaşayan fosil türlerinin en iyi örneklerinden biridir. Ginkgo biloba, açık tohumlular (gymnospermae) olarak anılan, başka bir deyişle tohumları bir meyve tarafından koruma altında olmayan bir ağaç türüdür (açık tohumluların tersi: kapalı tohumlular (angiospermae)).
Uzun süre, yabani ginkgo soyunun tükenmiş olduğu düşünülmüşse de, bugün Doğu Çin'deki Zhejiang eyaletindeki Tian Mu Shan milli parkında en az iki küçük alanda yabani ortamda da yetişmekte olduğu anlaşılmıştır. Ancak bu bölgenin bin yılı aşkın süredir insanlarca iskan edilmiş olduğu göz önüne alındığında, buralardaki ginkgoların ne derece yabani ve ne derece bölge halkınca terbiye edilmiş türler olduğu tartışmaya açıktır.

Ginkgolar 20-35 metre arasında yüksekliğe varan (Çin'deki bazı ginkgoların boyu 50 metreyi aşabilmektedir) orta ile geniş arası boyutlarda yaprakdöken ağaçlardır. Zirveleri çoğu kez köşeli, yaprakları uzun ve dağınıktır. Kökleri genelde derine iner ve rüzgar ve karın sebebiyet verebileceği hasarlara karşı dayanıklıdırlar. Genç ginkgolar ekseriyetle ince bedenli olup, uzunlamasına büyümüşlerdir. Daha seyrek yapraklıdırlar. Ağaç yaşlandıkça tepe kısmı genişler. Sonbaharda yapraklar parlak sarı renge döner ve hemen sonra (1-15 gün arasında) dökülürler. Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkân vermekte, bazı ağaçların yaşı 2500 yıla varabilmektedir.

Bazı yaşlı ginkgolarda gelişen yüzey kökleri (chichi) (Japonca'da "meme") geniş dalların alt kısmında belirir ve aşağıya doğru büyürler. Chichilerin büyümesi son derece yavaş olup, yüzlerce yıl sürebilir. Bu kalın ilave kökler toprağa eriştiklerinde çoğu kez filizlenirler ve bu, yaşlı ağaçların bünyesinin istikrara kavuşturulması veya genç bitki hücrelerinin oluşturularak ağaç bünyesine katkı sağlanması işlevi görüyor olmalıdır.

Ginkgo dalları, çoğu ağaçlar gibi, uzunlamasına apikal tarzda denilen, muntazam yapraklı uzun sürgünler halinde büyümektedir. Yaprakları yelpaze şeklindedir ve uçlara uzanan damarları bulunmaktadır. Bu damarlar bazen birbirleriyle kesişmekte, ancak hiçbir zaman düzgün bir ağ oluşturmamaktadırlar. Boyutları 5-10 santimetre arasındadır (çok nadiren 15 santimetreye kadar uzayabilmektedirler).

Ginkgolar iki evcikli ağaçlardır. Bazı ağaçlar dişi, bazı ağaçlar erkektir. Erkek ginkgolar sporofilli küçük polen kozalakları üretirler ve bunların her birinde merkezi bir aks üzerinde spiral düzende yerleşik iki mikrospor bulunmaktadır.
Dişi ginkgolar kozalak üretmez. Bunların yaprak saplarının ucunda iki yumurtacık oluşmuştur ve döllenme sonrasında bu yumurtacıkların biri veya her ikisi tohum haline gelir. Tohum 1.5-2 santimetre uzunluğundadır. Üst tabakası (sarcotesta) açık sarıya ve kahverengiye çalar, yumuşak ve meyve kıvamındadır. Eriği andırırlar ve cazip bir görünümleri vardır, ancak bütanoik asit içerdiklerinden bayat tereyağı gibi kokarlar (nitekim tereyağı da bayatlaştıkça aynı asit türünü oluşturur). Sarcotesta'nın altında sert sclerotesta kısmı ve kâğıt inceliğinde endotesta ve nucellus bulunmaktadır.

Ginkgo ismi Çince gümüş ve kayısı anlamına gelen (銀杏 yín xìng) iki harfle yazılır. Japoncaya ginkyo şeklinde geçmiştir. 17. yüzyılda bu ağaç ile karşılaşan ilk Avrupalı olan Engelbert Kaempfer de ismi başlangıçta Japonca telaffuzuna göre kaydetmiş, sonradan ginkgo benimsenmiştir. Çağdaş Japoncada (kanji karakterleri aynı kalmakla birlikte) ichō veya ginnan olarak anılmaktadır. Kabuklu tohumlarına çağdaş Çincede 白果 (bái guo), "beyaz meyve" denmektedir.
Bu ağaç Türkiye'de gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimlerle de anılmaktadır.

Ginkgo bir yaşayan fosildir. Permian (270 milyon yıl önce) çağından kalma ginkgo fosilleri ile günümüzdeki ginkgolar arasında kolaylıkla bağ kurulabilmektedir. Dolayısıyla dinozorlarla yan yana yaşamıştır. Orta Jurassik ve Krestase çağlarında ginkgo türleri çeşitlenmişler ve Laurasia anakıtası boyunca yayılmışlardır, ancak sonraları nadir bir tür haline geldikleri görülmektedir. Paleosen çağına varabilmiş tek ginkgo türü Ginkgo adiantoides olup, Kuzey Yarımküre de bulunmakta, Güney Yarımküre belirgin farklılıklar taşıyan (ve üzerinde henüz yeterince bilgi edinilememiş) bir türdeşi bulunmaktaydı. Pliosen çağının sonuna gelindiğinde, ginkgo fosilleri, merkezi Çin'de günümüz yaban ginkgolarının yetiştiği küçük bir bölge hariç, dünyanın her yerinde ortadan kaybolmuştur.
Ginkgophyta fosilleri aşağıda belirtilen familyalara ve türevlerine ayrılmıştır:

Ginkgoaceae
Arctobaiera
Baiera
Eretmophyllum
Ginkgo
Ginkgoites
Sphenobaiera
Windwardia
Trichopityaceae
Trichopitys

Ginkgo Çin'de uzun zamandır yetiştirilen bir ağaçtır. Bazı tapınaklara dikilmiş ginkgoların 1500 yaşını geçkin oldukları tahmin edilmektedir. Budizm ve Konfiçyüs öğretisi açısından arzettikleri sembolik önem nedeniyle Çin'in yanı sıra Japonya ve Kore'de de geniş ölçekte ginkgo dikilmiş, bu arada ginkgo neslinin bir nebze ehilleştirilmesi veya doğal ormanlarda diğer ağaç türlerinin komşuluğunda melezleşmesi söz konusu olmuştur. Avrupa kaynaklarında ginkgoya ilk atıf 1690'da Japon tapınaklarında bu ağaçla karşılaşan (Hollandalılarla gelmiş) Alman botanikçi Engelbert Kaempfer eliyledir.
Ginkgo tohumları meyve etini ve kabuğu çıkardıktan ve pişirildikten sonra yenebilmektedir. Genelde kalabalık bir topluluk için hazırlanmış bir yemeğe sadece birkaç tohum atılmaktadır. Gingko meyvesi yan ürün olarak hidrojen siyanür salgıladığından yemeklerde fazla miktarlarda kullanılması zehirlenmelere yol açabilir. On kadar çiğ ginkgo meyvesinin bir çocuğun ölümüne yol açabilecek derecede zehir bulundurduğu iddia edilmişse de, bunu kanıtlayacak bir vakaya rastlanmamıştır. Bazı kimselerin ginkgo sarkotesta sındaki kimyasal maddelere karşı hassasiyeti bulunabilir. Bu hassasiyet cilt düzeyinde de geçerli olabildiğinden bu kimseler günkgo muamele ederken eldiven giymelidirler. Hassasiyetin semptomları, deri üzerinde zehirli sarmaşık ile de görülebilenlere benzer türden kızıl lekeler veya kabarcıklardır.
Bazı bölgelerde ve özellikle ABD'de dikilmiş ginkgoların ekseriyeti doğal tohumlar üzerine aşılanmış erkek kültivarlarıdır. Zira erkek ağaçlar kötü kokulu meyveler vermemektedir. Dişi ağaçların verdiği kötü kokulu meyve içindeki çekirdeklerin son derece lezzetli olduğunu ve Asya ülkelerinde hayli rağbette olduğunu da vurgulamak gerekir. En sık kullanılan kültivar olan 'Autumn Gold' (Sonbahar Altını) erkek ağacın bir klonudur.
Ginkgo meyvesi içindeki cevizimsi çekirdekler Asya ülkelerinde ve Asya dışı ülkelerin gurmelerince gayet beğenilmektedir ve geleneksel bir Çin düğün yemeğinin (konjii) ana malzemelerindendir. Sağlığa iyi geldiği ve afrodizyak özellikleri olduğu düşünülmektedir. Japonlar ginkgoyu chawammushi gibi yemeklerde kullanırlar ve pişmiş tohumları pek çok kez diğer yemekler yanında bir çerez olarak servis ederler.
Ginkgonun ilginç bir özelliği kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Bu özelliği ile, kentsel ortama dayanıklılıkta dünyada sadece Cennet ağacı na eşdeğerdir. Ginkgolar, kentsel ortamda bulundukları haller dahil, ağaç hastalıklarından çok nadiren etkilenmektediler ve pek az haşeratın saldırısına uğramaktadırlar. Bu nedenlerden ve estetik özelliklerinden dolayı, ginkgolar büyük şehir parklarında ve cadde boylarında tercih edilen bir ağaç haline gelmiştir. Ekilen tohumlar kolay bir bakım süreci içinde büyüyebilmektedirler.
Ginkgolar penjing veya bonsai tarzı ağaç yetiştirmeye de müsaittirler. Yapay yöntemlerle boyutları küçük tutulabilmekte ve gerekirse yüzyıllarca muhafaza edilebilmektedirler.
Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan sağ çıkan ve hayatiyetini bugün de sürdüren yegane canlı varlıklardı (ayrıntılar ve fotoğraflar için bkz. (http://www.xs4all.nl/~kwanten/hiroshima.htm 5 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).

Ginkgo yapraklarının özü flavonoid glükozidleri içermektedir ve ginkgolidler (Ginkgo özü bazlı ürünler) eczacılıkta giderek daha yaygın şekilde kullanılmaktadır. Mevcut bilimsel araştırmalar Alzaimer(Hafıza Kaybı, Unutkanlık) rahatsızlıklarında, hafıza güçlendirmede, başdönmesini önlemede ve zihinsel konstantrasyon arttırmada gingko özünün mutlak yararları bulunduğuna işaret etmekte olup, olası diğer faydalarına ilişkin çalışmalar sürmektedir.
Ginkgo enerji içeceklerine sıklıkla katılmakta ise de, maliyeti nedeniyle içeceklerde kullanılan oran çok düşük kalmakta, dikkate değer bir etki yaratmamaktadır. Enerji içecekleri etiketlerinde bazen anılan ginkgo bağlantılı yararlar, genellikle plasebo etkisinden ibarettir.
İleri yaşlardaki insanların kullanması tavsiye edilir.

Ginkgonun kan dolaşımı bozukları veya aspirin gibi pıhtılaşmayı yavaşlatıcı özellikleri olan ilaçları yüksek dozlarda alan kimselerde bazı istenmeyen etkileri görülebilmektedir. Ayrıca monoamine oxidaz engelleyici (MAOI) antidepresan lar alan kişilerce veya hamile kadınlarca kullanılması salık verilmemektedir. Yan etkiler kanama artışı, gastroentestinal rahatsızlıklar, mide bulantısı

Maclura pomifera (Yalancı portakal ağacı), Moraceae (dutgiller) familyasından 20 m'ye kadar boylanabilen geniş tepeli bir ağaç türü.
Lat. Maclura<William Maclure'a atfen, 19. yy.'da yaşamış ABD'li jeolog; pomifera<pomum=her türlü meyve, genellikle elma+fera=taşıyan, meyve taşıyan. Ağacın belirgin özelliğinin kocaman, küresel meyve taşımasından dolayı.
Maclura pomifera çok fazla boylanmayan, yaprağını döken, bir cinsli, iki evcikli(yani dişi ve erkek organlar ayrı ayrı çiçeklerde ve bu çiçekler ayrı ayrı ağaçlarda), vatanı Teksas, Arkansas(Osage halklarının bölgesi) olan, Moraceae, Dutgillerden familyasından bir ağaç. Teksas-Tommiks'den bildiğimiz Komançiler maklura'dan yaylarını yaparlarmış. Meyvelerini de sincaplardan ve çok eskiden mammutlardan başka bir hayvan yemezmiş.

Genç sürgünlerin rengi yeşilimsi-gri veya açık kahverenginde olup, çıplaktır ve üzerinde çok sayıda lentiseller bulunur. Sürgünler üzerinde dikenler bulunur. Sürgünler koparıldığında veya kesildiğinde süt görünümünde bir sıvı salgılar. Tepe tomurcuğu pseudoterminaldır. Tomurcuklar küçük, yandan basık, küre biçimindedir ve az sayıda pullarla örtülmüştür.
5–12 cm uzunluğundaki yaprakları uzun damla uçlu yumurta biçimindedir, üst yüzü parlak yeşil, alt yüzü açık yeşildir ve tam kenarlıdır. Bir cinsli iki evciklidir.
Birçok çekirdekli sulu meyvelerin bir araya gelmesinden oluşan agregat meyve (bileşik meyve) 10 cm çapında, portakal görünümünde, yeşil renklidir, ezildiğinde süt salgılar.

Taban suyu yüksek olan rutubetli yerlerde görülürse de, değişik toprak tiplerine uyum gösterebilir. Türkiye'de çit ve süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir.

Vatanı Kuzey Amerika'nın güney batısıdır.

 Vikitür'de Maclura pomifera ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Yalancı portakal ağacı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Malta eriği diğer adıyla Yenidünya veya Eriobotrya japonica, Eriobotrya cinsine bağlı Çin'e özgü bir bitki türüdür. Japonya'da biwa (枇杷, びわ) olarak bilinir ve 1000 yıldan fazla bir süredir yetiştirilir. Subtropikal bölgelerden yumuşak iklimli bölgeler boyunca yayılım ve dağılım gösterir.
Kumlu veya killi topraklarda yetişir. Daha çok aşılama yoluyla, bazen de tohumdan üretilir.

Botanical and Horticultural Information on the Loquat (Traditional Chinese).
Badenes, M.L.; Canyamas, T.; Llácer, G.; Martínez, J.; Romero, C.; Soriano, J.M. (2003). "Genetic diversity in european collection of loquat (Eriobotrya japonica Lindl.)". Acta Horticulturae. 620 (620): 169-174. doi:10.17660/ActaHortic.2003.620.17. 
"Loquat Fruit Facts". California Rare Fruit Growers. 24 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Mart 2004. 
"Loquat". Purdue University Center for New Crops & Plant Products. 21 Mayıs 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Loquat Growing in the Florida Home Landscape". IFAS Extension. University of Florida. 24 Ağustos 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eriobotrya japonica". Manual of the Alien Plants of Belgium. 9 Mayıs 2016. 28 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 Wikimedia Commons'ta Malta eriği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Eriobotrya japonica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Odun kömürü (veya halk arasındaki yaygın adıyla mangal kömürü), odunun veya diğer hayvansal ve bitkisel materyallerin, su ve uçucu bileşenlerini uzaklaştırmak amacıyla oksijensiz (veya çok az oksijenli) bir ortamda güçlü bir şekilde ısıtılmasıyla elde edilen hafif, siyah bir karbon kalıntısıdır.
Geleneksel olarak "kömür yakma" adı verilen bir piroliz işlemiyle, genellikle bir toprak yığını veya ocak (torluk) içinde, ısının odunun bir kısmının yakılmasıyla sağlandığı yöntemlerle üretilir. Günümüzde ise odun kömürü, modern endüstriyel tesislerde "retort" adı verilen kapalı kaplarda daha yüksek verimle üretilebilmektedir.
Odun kömürü, tarih boyunca metalurjide demir ve çelik üretiminde yakıt olarak, demircilikte, kimyasal indirgeyici ajan olarak, barut yapımında ve günümüzde yaygın olarak pişirme yakıtı (mangal) olarak kullanılmaktadır.

Odun kömürü üretimi, odun kaynaklarının bol olduğu bölgelerde antik çağlara kadar uzanmaktadır. Tarihsel olarak üretim, odun kütüklerinin konik bir yığın (torluk) haline getirilmesi, alt kısımdan hava girişine izin verilmesi ve yığının kademeli olarak yakılmasıyla gerçekleştirilirdi.
Bu hassas işlemi yöneten meslek grubu "kömürcüler" (İngilizce: colliers) olarak bilinirdi. Kömürcüler genellikle ormanlarda, yığınlarını (ocaklarını) beklemek için inşa ettikleri küçük kulübelerde izole bir yaşam sürerlerdi. Orta Avrupa gibi bölgelerde odun kömürü üretimi, tarihsel süreçte büyük çaplı ormansızlaşmanın ana nedenlerinden biri olmuştur.

Odun kömürü üretimi temel olarak odunun kısmen yakılması (geleneksel) veya dışarıdan ısıtılması (modern) prensibine dayanır.

Odunlar bir baca etrafında dizilir ve üzeri çim, toprak veya ıslak kil ile kaplanır. Yanma, bacadan başlatılır ve hava girişi kontrol edilerek odunun tamamen kül olması engellenir. Bu yöntemin verimliliği düşüktür; hacimce yaklaşık %50, ağırlıkça %25 verim elde edilir. Ayrıca, yanmamış metan gibi zararlı gazların atmosfere salınmasına neden olur.

Modern yöntemlerde, dökme demir veya çelikten yapılmış kapalı kaplar (retort) kullanılır. Bu sistemde, karbonizasyon sırasında açığa çıkan gazlar toplanarak işlemin ısısını sağlamak için tekrar yakılabilir. Bu yöntemle üretim verimliliği %35-40 oranlarına kadar çıkabilir ve çevreye daha az zarar verilir.
Karbonizasyon sıcaklığı ürünün kalitesini belirler:

300 °C: Kahverengi, yumuşak ve kolay alev alan bir kömür elde edilir.
700 °C ve üzeri: Sert, kırılgan ve tutuşması daha zor olan yüksek kaliteli siyah kömür elde edilir.

Ticari olarak satılan odun kömürleri üretim şekli ve hammaddesine göre sınıflandırılır:

Parça Odun Kömürü (Lump Charcoal): Doğrudan sert ağaçlardan (meşe, gürgen vb.) üretilen geleneksel kömürdür. Briketlere göre daha az kül bırakır ve daha doğal kabul edilir.
Briket Kömür (Briquette): Talaş ve odun atıklarının bir bağlayıcı (genellikle nişasta) ile sıkıştırılmasıyla elde edilir. Yanmayı kolaylaştırmak veya rengi ayarlamak için içine kömür tozu, kireçtaşı, boraks veya sodyum nitrat gibi katkı maddeleri eklenebilir.
Ekstrüde Kömür: Karbonize edilmiş odunun veya ham talaşın, bağlayıcı kullanılmadan yüksek basınç altında kütükler halinde sıkıştırılmasıyla üretilir.
Japon Kömürleri:
Binchōtan (Beyaz Kömür): Meşe odunundan (ubame oak) üretilen, metalik bir ses çıkaran, çok sert ve uzun süre yanan yüksek kaliteli bir kömürdür.
Ogatan: Talaştan yapılan briket kömürüdür.

Odun kömürü, Sanayi Devrimi öncesinde demir eritme ocaklarında birincil yakıt olarak kullanılmıştır. Fosil kömürüne (kok kömürü) kıyasla kükürt içeriğinin çok düşük olması, onu kaliteli çelik üretimi için vazgeçilmez kılmıştır. Günümüzde Brezilya gibi bazı ülkelerde hala çelik üretiminde indirgeyici ajan olarak kullanılmaktadır.

Dünyada ve Türkiye'de odun kömürünün en yaygın kullanım alanı mangal ve barbeküdür. Dumansız bir yakıt olarak kabul edilir, ancak kapalı alanlarda yakıldığında ölümcül karbonmonoksit zehirlenmelerine yol açabilir. Haiti gibi bazı ülkelerde, nüfusun büyük çoğunluğu (%75) yemek pişirmek için birincil yakıt olarak odun kömürü kullanır.

Odun kömürü, yüksek sıcaklıklarda buhar veya kimyasallarla işlenerek ("aktive edilerek") iç yüzey alanı ve gözenekliliği muazzam ölçüde artırılabilir; bu ürüne Aktif karbon denir. Aktif karbon, yüksek adsorpsiyon (yüzeye tutunma) kapasitesi sayesinde su ve hava filtreleme sistemlerinde, gaz maskelerinde ve tıpta zehirlenme vakalarında toksinlerin mideden emilmesini engellemek amacıyla yaygın olarak kullanılır.

Barut (kara barut) üretiminde kükürt ve güherçile ile birlikte ana bileşenlerden biridir. Söğüt ve asma ağacından yapılan kömürler, barut yapımında en çok tercih edilen türlerdir. Sanatta ise "füzen" veya "kömür kalem" olarak bilinir ve eskiz çalışmalarında kullanılır.

Odun kömürü üretimi, özellikle tropikal bölgelerde yasa dışı ve denetimsiz yapıldığında ciddi orman tahribatına yol açmaktadır. Brezilya'da pik demir üretimi için yapılan yasa dışı kömür üretimi Amazon ormanlarını tehdit etmektedir. Benzer şekilde Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde Virunga Milli Parkı'ndaki dağ gorillerinin yaşam alanları, yasa dışı kömür ticareti nedeniyle tehlike altındadır.
Avrupa'da satılan mangal kömürlerinin önemli bir kısmının, menşei belirsiz tropikal ağaçlardan üretildiği tespit edilmiştir. Ancak Namibya gibi bazı ülkelerde, istilacı çalı türlerinden (bush encroachment) sürdürülebilir kömür üretimi teşvik edilmektedir.

Biyolojik kömür (Biochar)
Aktif karbon
Piroliz
Barut

Manolya, manolyagiller (Magnoliaceae) familyasından Magnolia cinsini oluşturan her dem yeşil ve yaprak döken odunsu bitki türlerinin ortak adı.

Saçak kök yapısına sahiptirler. Çok kalın değildir. Genç sürgünler, tomurcuk ve agregat meyve pas rengi tüylerle sık bir biçimde örtülmüştür. Çok çatlaklı değildir. Yaşlandıkça çatlaklar oluşur. Kahverengindedir. Ucu küt ya da hafif sivri, dip tarafı kama şeklinde sonuçlanır.

Manolya türlerinin tabii alanı oldukça dardır. Kuzey Amerika'nın doğusu, Orta Amerika, Batı Hindistan ve de Doğu ve Güneydoğu Asya'yı içerir. Bugün manolyanın çok türü ve herhangi bir zamanda artırılan miktarı, Kuzey Amerika'nın büyük bir kısmında, Avrupa, Avustralya ve Yeni Zelanda'da süs ağacı olarak bulunabilir. Tür adını, Montpellierli Fransız botanikci Pierre Magnol'dan alır.
Manolyaların ilkel türler olduğu kabul edilir. Arıların yayılıp görünmesinden önce, çiçekler tozlaşmayı kın kanatlı böcekleri teşvik ederek sağlıyordu. Sonuç olarak, manolya çiçeklerinin dişi üreme organlarının (karpel) böceklerin yeme ve sürünmele zaralarından sakınacağı düşünülür M. acuminata'nın 20 milyon yıl öncesine tarihli fosilleşmiş türü bulundu.

Manolya, Mississippi ve Louisiana'nın resmi devlet çiçeğidir. Missisipi'de çiçeklerin bolluğu "Manolya Devleti" takma adına yansıdı.

Alt cins Magnolia: Anterler çiçeğin merkezinden çıkar. Yaprak döken veya her dem yeşil türlerdir. Çiçekler yapraklanmadan sonra açar. 

Çin her dem yeşil manolyası (Magnolia delavayi)
Fraser manolyası (Magnolia fraseri)
Top manolya (Magnolia globosa)
Büyük çiçekli manolya (Magnolia grandiflora)
Guatemala manolyası (Magnolia guatemalensis)
Magnolia lenticellata
Büyük yapraklı manolya (Magnolia macrophylla)
Ashe manolyası (Magnolia macrophylla subsp. ashei)
Meksika büyük yapraklı manolyası (Magnolia macrophylla subsp. dealbata)
Magnolia nitida
Japon büyük yapraklı manolyası (Magnolia obovata)
Houpu manolyası (Magnolia officinalis)
Siebold manolyası (Magnolia sieboldii)
Şemsiye manolya (Magnolia tripetala)
Magnolia virginiana
Wilson manolyası (Magnolia wilsonii)
Alt cins Yulania:  Anterler, kenardan ayrılarak çıkar. Yaprağını dökerler. Çiçekler yapraklanmadan önce açar. (M. acuminata dışında).
Hıyar ağacı (Magnolia acuminata)
Magnolia amoena
Magnolia biondii
Campbell manolyası (Magnolia campbellii)
Magnolia cylindrica
Dawson manolyası (Magnolia dawsoniana)
Yulan manolyası (Magnolia denudata)
Kobushi manolyası  (Magnolia kobus)
Mulan manolyası (Magnolia liliiflora)
Söğüt yapraklı manolya (Magnolia salicifolia)
Sargent manolyası (Magnolia sargentiana)
Sprenger manolyası (Magnolia sprengeri)
Yıldız manolya (Magnolia stellata)
Magnolia zenii
Magnolia hodgsonii
Magnolia sirindhorniae

Mor çiçekli manolya (M. × soulangeana)  (M. liliiflora x M. denudata)
Magnolia × wieseneri

Mazı, servigiller (Cupressaceae) familyasının Thuja cinsinden ağaç türlerine verilen ad. Doğu Asya ve Kuzey Amerika'nın batı bölgerinde yetişen ve odunu için ya da süs ağacı olarak başka ülkelerde de yetiştirilen kozalaklı ağaçlardır. Türkiye'de doğal olarak bulunmazlar ancak süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir.

Genellikle piramitsi bir görünüm sergileyen mazı ağaçlarının ince, pulsu bir dış kabuğu ve lifli bir iç kabuğu vardır. Dalları ya yatay bir konumdadır ya da yukarı doğru yönelmiştir.
Sürgünlere karşılıklı olarak dizilen pulsu yapraklarının henüz olgunlaşmamış olanları iğnemsi biçimlidir. Ayrı dalların uçlarında oluşan yuvarlak biçimli erkek çiçek kümelerinin kırmızımsı ya da sarımsı rengine karşılık, oldukça küçük yapıdaki dili çiçek kümeleri leylağımsı yeşil renkleriyle ayırt edilir.
Ortalama 4-6 çift ince, esnek puldan oluşan yumurta biçimli kozalaklarının uzunlukları 8–16 mm arasında değişir.

Mazı ağacı kerestecilik ve yakacak olarak kullanılmasının dışında boyacılıkta ve eczacılıkta da kullanılır. Mazı yaprakları kaynatılarak yeşil renkte boya elde edilir; pamuk ve yün boyanmasında kullanılır.
Deri hastalıklarında mazı yaprağı tentürü, etbeni ve papilom gibi iyicil vejetasyonları gidermek amacıyla yerel olarak kullanılır.
Homeopatide, mazı tentüründen idrar yolları hastalıklarının tedavisinde yararlanılır.

Kore mazısı (Thuja koraiensis)
Batı mazısı (Thuja occidentalis)
Boylu mazı (Thuja plicata)
Japon mazısı (Thuja standishii)
Çin mazısı (Thuja sutchuenensis)

Menengiç  (Çitlembik)  (Pistacia terebinthus), sakız ağacıgiller (Anacardiaceae) familyasından bir ağaç türü.

Türkiye'de 2–3 m boylarında çalı veya 10 m'ye kadar boylanabilen ağaç formlarında görülebilmektedir. Karşılıklı dizilmiş bileşik yapraklar 5-11 parlak yaprakçıktan oluşur ve reçine kokusu verir. Kırmızımsı mor renkli çiçekler Mart ve Nisan aylarında görülür. Mürekkep meyve, küçük ve küre biçiminde olup olgunlaşınca yeşil ve maviye dönüşür. Tohumlar Eylül-Ekim aylarında olgunlaşır.

Drenajı iyi, hafif, kuru ve sıcak toprakları tercih eder. En iyi gelişmeyi alkali topraklarda yapar. Fazla boylanmaz ve yavaş büyür. Işık isteği yüksektir. İki evciklidir.

Tohum ve çelikle üretilir. Çelikle üretimde henüz olgunlaşmış yarı odunsu çelikler Temmuz ayında alınarak çoğaltılır.

Meyveleri çerez veya böreklerde iç malzemesi olarak tüketilir. Ayrıca meyvelerinden menengiç kahvesi, yağından bıttım sabunu yapılır.

Türkiye'deki sıcak bölgelerde özellikle Ege,Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu'nun kırsal kesimlerinde yetişir.

Menengiç yörelere göre çitlenbik, çıtlık, çitemik, bıttım gibi farklı isimlerle anılır.
Örneğin Adana'nın Kozan ilçesinde Çıtımık olarak adlandırılır. Antalya ilinin Akseki ve Manavgat ilçelerinde çöğre veya sakızlak adıyla anılır. Burdur'un Bucak ilçesinde çıtlık denilir. Kürtçede ise Kezwan, Zazaca ise Kozun, Kızınîr ve Qıznaw olarak adlandırılmaktadır.

Cupressus sempervirens(Akdeniz Servisi), Cupressus cinsine bağlı Akdeniz'e özgü bir bitki türüdür. Yunanistan, Kıbrıs, İran, İsrail, Ürdün, Lübnan, Libya ve Türkiye'de bulunur. 90-1,700 m (295,28-5,58 ft) rakım aralığında yetişir.

Çok uzun ömürlüdür. 1000 yıldan fazla ömürleri olabilmektedir. Türkiye'de en geniş yayılımı 436 hektar ile Antalya Köprülü Kanyon Milli Parkı içerisinde yapmaktadır. Kuraklığa dayanıklı oluşu özel toprak isteğinin olmaması ve yangına dayanıklı olması gibi sebeplerden dolayı ağaçlandırma için uygun bir türdür. Çok az yağış alan çeşitli bölgelerde diğer pinales üyeleri ve servi ile yapılan dikimlerin ardından yüzde 90 oranında servi türünün canlı kaldığı tespit edilmiştir. Servi kökleri ile toprağı çok iyi kavradığından dolayı erozyonu gözle görülür ölçüde engellemiştir. Çeşitli bölgelerde narenciye bahçelerinin  etrafında rüzgar önleyici olarak dikilmektedir. Dayanıklı ve ucuz bir tür olan Akdeniz Servisi kent ormancılığı için tercih edilen bir türdür. Diğer orman ağaçlarına göre Akdeniz Servisi yangınlara karşı daha dayanıklıdır. Servi mezarlık ağacı olarak da bilinir. Bunun nedeni mezarlıklara bol miktarda dikilmesidir. Batıl bir inanışa göre ölenlerin ruhları bu ağaç sayesinde göklere yükselir. Ayrıca rüzgarı önleyici set etkisi de vardır. İran Yezd Eyaletinde bulunan en az 4 bin yaşında olduğu tahmin edilen Eberkuh Servisinin boyu 28 metre gövde çapı 4 metre dalları ise 2.5 metreyi bulmaktadır.
Tür adı olan sempervirens, Latincede "her dem yeşil" anlamındaki bir kelimeden gelmektedir.

Boyu 35 metreye kadar uzayabilir. Yılda 1 metreye kadar büyüyebilir. Koyu yeşil renkli, yoğun spreyler halinde yaprakları vardır. Yapraklar pullu, 2–5 mm uzunluğunda ve yuvarlak (düzleşmemiş) sürgünler şeklindedir. Tohum kozalakları oval veya dikdörtgen, 25–40 mm uzunluğunda, 10-14 pullu, önce yeşil, tozlaşmadan yaklaşık 20-24 ay sonra kahverengi renge dönüşür. Erkek kozalaklar 3–5 mm uzunluğundadır ve kış sonlarında polen salgılarlar. Seiridium cardinale mantarının neden olduğu selvi kanserine karşı orta derecede hassastır ve bu hastalığın yaygın olduğu yerlerde yoğun ölümlere maruz kalabilir.

Cupressus sempervirens türüne bağlı alttürler (2024):

Farjon, A. (2005). Monograph of Cupressaceae and Sciadopitys. Royal Botanic Gardens, Kew. 1-84246-068-4.
Zsolt Debreczy, Istvan Racz (2012). Conifers Around the World (1.1editör=Kathy Musial bas.). DendroPress. s. 1089. ISBN 978-9632190617. 
Panconesi, A. 2007 The cypress from myth to future. [Italian] 456 p. Ed. Centro Promozione Pubblicità, 9788888228204
Farjon, A. & D. Filer (2013) In: An Atlas of the World's conifers. An analysis of their distribution, biogeography, diversity and conservation status. Brill, Leiden & Boston. 512 pp.
Krüssmann, G. (1983) Handbuch der Nadelgehölze, 2. Auflage: Paul Parey, Berlin & Hamburg
L. (1753) In: Sp. Pl. 2: 1002.
Schroeter, A.L. & Panasiuk, V.A. (1999) Dictionary of plant names: Koeltz Scientific Books, Koenigstein
Taylor, S. (1984) A traveller's guide to the woody plants of Turkey: Redhouse Press, Istanbul
Vidakovic, M. (1982) Cetinjace – morfologija I varijabilnost: Jugoslavenska Akademija Znanosti I Umjetnosti; SNL, Zagreb
Farjon, A. (2010) In: A Handbook of the World's Conifers.Vol. 1 & 2. E. J. Brill, Leiden & Boston. 1112 pp.
López Gonzáles, G.A. (2001) Los árboles y arbustos de la Península Ibérica e Islas Baleares, Vol. 1: Ediciones Mundi-Prensa, Madrid
Mitchell, A. (1976) Elseviers bomengids: Elsevier, Amsterdam
Wrobel, M. & Creber, G. (1996) Elsevier's dictionary of plant names: Elsevier, Amsterdam
Bean, W.J. (1980) Trees and shrubs hardy in the British Isles, ed. 8, Vols. 1-4: John Murray, London
Hegi, G. (1981) Illustrierte Flora von Mittel-europa, Band 1, Teil 2 [third edition]: Verlag Paul Parey, Berlin - Hamburg
Zsolt, D. & Rácz, I. (2000) Fenyok a föld körül: Dendrológiai Alapítvány, Budapest

 Wikimedia Commons'ta Cupressus sempervirens ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Cupressus sempervirens ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ekonomik olarak önemli miktarda suyu depolayabilen (yüksek permeabiliteli) ve yeterince hızlı taşıyabilen (iletken) geçirimli jeolojik birimlerdir. Akiferler, yer altı sularını tutması ve çekilebilmesi için, yüksek porozite (gözeneklilik) ve permeabiliteye (geçirgenlik) sahip olmalıdır. Pekişmemiş kumlar ve çakıllar, kum taşları, konglomeralar, kireç taşları, dolomitler, bazalt akıntıları, çatlaklı plütonik ve metamorfik kayaçlar akifer olarak nitelendirilen kayaçlardır.

Akiferler yüzeye yakın yerden 9.000 metreden (30.000 ft) daha derine doğru meydana gelir. Yüzeye yakın olanların sadece su temini ve sulama için kullanılması daha olası değil, aynı zamanda yerel yağışlarla yenilenme olasılığı da daha yüksek. Birçok çöl bölgesinin içinde veya yakınında yeraltı suyu kaynakları olarak kullanılabilecek kireçtaşı tepeleri veya dağları vardır. Kuzey Afrika'daki Atlas Dağları'nın bir kısmı, Lübnan ve Lübnan Karşıtı, Suriye ile Lübnan arasında, Umman'daki Jebel Akhdar, Sierra Nevada'nın bazı kısımları ve Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısındaki komşu sıradağlar, kendileri için sömürülen sığ akiferlere sahiptir. Su. Aşırı kullanım, pratik sürdürülebilir verimin aşılmasına yol açabilir; yani, doldurulabilecek olandan daha fazla su alınır. Libya ve İsrail gibi bazı ülkelerin kıyı şeridinde, nüfus artışıyla ilişkili artan su kullanımı, su seviyesinin düşmesine ve ardından yeraltı suyunun denizden gelen tuzlu su ile kirlenmesine neden olmuştur. Bir plaj, bir akiferi görselleştirmeye yardımcı olacak bir model sağlar. Kuma bir delik açılırsa, çok ıslak veya doymuş kum sığ bir derinliğe yerleştirilecektir. Bu delik ham bir kuyu, ıslak kum bir akiferi temsil ediyor ve bu delikteki suyun yükseldiği seviye su tablasını temsil ediyor. 2013 yılında Avustralya, Çin, Kuzey Amerika ve Güney Afrika açıklarındaki kıta sahanlıklarının altında büyük tatlı su akiferleri keşfedildi. Ekonomik olarak işlenebilir içme suyuna dönüştürülebilecek tahmini yarım milyon kübik kilometre "düşük tuzlu" su içerirler. Rezervler, okyanus seviyeleri düştüğünde ve 20.000 yıl önce buzul çağı sona erene kadar su altında olmayan kara alanlarında yağmur suyu toprağa girdi. Hacmin, 1900'den beri diğer akiferlerden çıkarılan su miktarının 100 katı olduğu tahmin edilmektedir.

Bir Akitard Dünya'da bir Akiferden diğerine yeraltı suyunun akışını kısıtlayan bir bölgedir. Bir aquitard bazen, tamamen geçirimsiz ise, su havuzu veya su füjü olarak adlandırılabilir. Akitardlar, düşük hidrolik iletkenliğe sahip kil veya gözeneksiz kaya katmanlarından oluşur.

Yer altı suyu, Dünya'nın sığ yeraltının hemen hemen her noktasında bir dereceye kadar bulunabilir, ancak akiferlerin mutlaka tatlı su içermesi gerekmez. Yer kabuğunun iki bölgeye ayrılabilir: doymuş bölge veya altı suyu bölge tüm alanlarda su ile doldurulur (örneğin, su havzası akitardlar, vs.) ve doymamış bölge (aynı zamanda vadoz bölgesi), orada Hala biraz su içeren, ancak daha fazla suyla doldurulabilen hava cepleridir.
Doymuş, suyun basınç yüksekliğinin atmosferik basınçtan daha yüksek olduğu anlamına gelir (gösterge basıncı> 0'dır). Su tablasının tanımı, basınç yüksekliğinin atmosferik basınca eşit olduğu yüzeydir (burada gösterge basıncı = 0).
Basınç yüksekliğinin negatif olduğu su tablasının üzerinde doymamış koşullar oluşur (mutlak basınç asla negatif olamaz, ancak gösterge basıncı olabilir) ve akifer malzemesinin gözeneklerini tam olarak doldurmayan su emilir. Su içeriği doymamış bölge yüzeyi tarafından yerinde tutulur yapışma kuvvetlerinin ve su tablasının (sıfır üzerinde yükselir göstergesi basınç izobar ile) kapiler etki altı suyu yüzeyi üzerinde küçük bir bölge doyurulması için (kılcal saçak) atmosferik basınçtan daha düşük. Bu, gerilim doygunluğu olarak adlandırılır ve su içeriği temelinde doygunluk ile aynı değildir. Kılcal bir saçaktaki su içeriği, serbest yüzeyden uzaklaştıkça azalır. Kılcal başlık, toprak gözenek boyutuna bağlıdır. Daha büyük gözenekli kumlu topraklarda baş, çok küçük gözenekli killi topraklarda olduğundan daha az olacaktır. Killi bir topraktaki normal kılcal yükselme 1,8 m'den (6 ft) daha azdır ancak 0,3 ila 10 m (1 ila 33 ft) arasında değişebilir.
Küçük çaplı bir tüpteki suyun kılcal yükselmesi aynı fiziksel süreci içerir. Su tablası, akifere inen ve atmosfere açık olan büyük çaplı bir boruda (örneğin bir kuyu) suyun yükseleceği seviyedir.

Akiferler, tipik olarak iyi veya su, ekonomik bir miktar üretmek yeraltı bölgelerini doymuş yay (örneğin, kum ve çakıl veya kırık kaya genellikle iyi aquifer malzemeleri olun).
Akitart, yeraltı suyunun bir akiferden diğerine akışını kısıtlayan Dünya içinde bir bölgedir. Tamamen geçirimsiz bir aquitard, su birikintisi veya su akışı olarak adlandırılır. Akitardlar, düşük hidrolik iletkenliğe sahip kil veya gözeneksiz kaya katmanlarından oluşur.
Dağlık alanlarda (veya dağlık bölgelerdeki nehirlerin yakınında), ana akiferler tipik olarak konsolide olmayan alüvyonlardır. Enine kesit olarak (akiferin iki boyutlu bir dilimine bakıldığında) değişen kaba ve ince malzeme katmanları gibi görünen, su süreçleri (nehirler ve akarsular) tarafından çökeltilen çoğunlukla yatay malzeme katmanlarından oluşur. Kaba malzemeler, onları hareket ettirmek için gereken yüksek enerji nedeniyle, kaynağa daha yakın (dağ cepheleri veya nehirler) bulunma eğilimindeyken, ince taneli malzeme onu kaynaktan (havzanın daha düz kısımlarına veya üst kıyıya) daha uzak hale getirecektir. alanlar - bazen basınç alanı olarak adlandırılır). Kaynağın yakınında daha az ince taneli birikintiler olduğundan, burası akiferlerin genellikle serbest olduğu (bazen yükleme havuzu alanı olarak adlandırılır) veya kara yüzeyi ile hidrolik iletişim içinde olduğu bir yerdir.

Akifer türleri spektrumunda iki uç üye vardır; sınırlı ve sınırsız (arada yarı sınırlı olmak üzere). Sınırsız akiferlere bazen su tablası veya yeraltı akiferleri de denir, çünkü bunların üst sınırları su tablası veya yeraltı suyu yüzeyidir. (Bakınız Biscayne Aquifer.) Tipik olarak (ancak her zaman değil), belirli bir konumdaki en sığ akifer serbesttir, yani kendisiyle yüzey arasında sınırlayıcı bir katman (akikard veya akuikül) yoktur. "Tünemiş" terimi, kil tabakası gibi düşük geçirgenliğe sahip bir birim veya tabakanın üzerinde biriken yer altı suyunu ifade eder. Bu terim genellikle, bölgesel olarak geniş bir akiferden daha yüksek bir yükseklikte meydana gelen küçük bir yerel yeraltı suyu alanını ifade etmek için kullanılır. Tünemiş ve serbest akiferler arasındaki fark, büyüklükleridir (tünemiş daha küçüktür). Sıkışmış akiferler, genellikle kilden oluşan, sınırlayıcı bir katman tarafından üstlenen akiferlerdir. Sınırlayıcı katman, yüzey kontaminasyonuna karşı bir miktar koruma sağlayabilir.
Sınırlı ve sınırsız arasındaki ayrım jeolojik olarak net değilse (yani, açık bir sınırlayıcı katmanın olup olmadığı bilinmiyorsa veya jeoloji daha karmaşıksa, örneğin çatlaklı bir ana kaya akiferi), bir akiferden geri dönen depolama değerinin değeri testi belirlemek için kullanılabilir (her ne kadar serbest akiferlerdeki akifer testleri, kapalı akiferlerden farklı şekilde yorumlanmalıdır). Kapalı akiferler çok düşük depolama değerlerine sahiptir (0.01'den çok daha az ve 10−5 kadar az), bu da akiferin, akifer matrisi genişleme mekanizmalarını ve her ikisi de oldukça küçük miktarlarda olan suyun sıkıştırılabilirliğini kullanarak su depoladığı anlamına gelir. Sınırsız akiferlerin depolama alanları vardır (tipik olarak daha sonraspesifik verim). 0.01'den (yığın hacmin %1'i) fazla; akiferin gözeneklerini fiilen boşaltma mekanizması ile suyu depodan salarlar, nispeten büyük miktarlarda su salarlar (akifer malzemesinin boşaltılabilir gözenekliliğine veya minimum hacimsel su içeriğine kadar).

Olarak izotropik ise akiferlerden veya tabakaların aquifer hidrolik iletkenliği (K) her yönde akışı için eşit olan anizotropik koşullar bu özellikle yatay (Kh) ve dikey (kV) anlamda farklılık göstermektedir.
Bir veya daha fazla akitardlı yarı sınırlı akiferler, ayrı katmanlar izotropik olduğunda bile anizotropik bir sistem olarak çalışır, çünkü bileşik Kh ve Kv değerleri farklıdır (bkz. Hidrolik geçirgenlik ve hidrolik direnç).
Bir akiferdeki drenajlara veya kuyulara akışı hesaplarken, drenaj sisteminin ortaya çıkan tasarımı hatalı olabileceğinden anizotropi dikkate alınmalıdır.

Bir akiferi düzgün bir şekilde yönetmek için özelliklerinin anlaşılması gerekir. Bir akiferin yağışa, kuraklığa, pompalamaya ve kirlenmeye nasıl tepki vereceğini tahmin etmek için birçok özelliğin bilinmesi gerekir. Yağış ve kar erimesinden yeraltı suyuna nereden ve ne kadar su girer? Yeraltı suyu ne kadar hızlı ve hangi yöne hareket eder? Yerden kaynak olarak ne kadar su ayrılır? Sürdürülebilir bir şekilde ne kadar su pompalanabilir? Bir kontaminasyon olayı ne kadar çabuk bir kuyuya veya kaynağa ulaşır? Akifer özelliklerinin anlaşılmasının gerçek akifer performansıyla ne kadar doğru eşleştiğini test etmek için bilgisayar modelleri kullanılabilir. Çevresel düzenlemeler, potansiyel kontaminasyon kaynaklarına sahip alanlarınhidrolojik edilmiştir, özelliği.

Gözenekli akiferler tipik olarak kum ve kumtaşında oluşur. Gözenekli akifer özellikleri, çökelme tortul ortamına ve daha sonra kum tanelerinin doğal sementasyonuna bağlıdır. Bir kum kütlesinin biriktirildiği ortam, kum tanelerinin yönünü, yatay ve dikey değişimleri ve şeyl katmanlarının dağılımını kontrol eder. İnce şeyl tabakaları bile yeraltı suyu akışının önündeki önemli engellerdir. Tüm bu faktörler, kumlu akiferlerin gözenekliliğini ve geçirgenliğini etkiler. Sığ deniz ortamlarında ve rüzgârla savrulan kumul ortamlarında oluşan kumlu yataklar nehir ortamlarında oluşan kumlu tortular düşük ila orta derecede geçirgenliğe sahipken, orta ila yüksek geçirgenliğe sahiptir. Yağış ve kar erimesi, akiferin yüzeye yakın olduğu yerde yeraltı suyuna girer. Yeraltı suyu akış yönleri, kuyulardaki ve kaynaklardaki su seviyelerinin potansiyometrik yüzey haritalarından belirlenebilir. Akifer testleri ve kuyu testleri, gözenekli bir akife

Arazi bozulması, biyofiziksel çevrenin değerinin, arazi üzerinde etkili olan insan kaynaklı süreçlerin kombinasyonundan etkilendiği bir süreçtir. Arazide, zararlı veya istenmeyen bir değişiklik ya da rahatsızlık olarak algılanır. Doğal afetler bu kapsamın dışında olmakla birlikte insan faaliyetleri, taşkın ve çalı yangınları gibi olaylar dolaylı olarak etkileyebilir.
Arazi bozulması, tarımsal üretkenlik, çevre ve bunun gıda güvenliği üzerindeki etkileri nedeniyle 21. yüzyılın önemli bir konusu olarak kabul edilmektedir. Dünyadaki tarım arazilerinin% 40'ına kadar ciddi şekilde bozulduğu tahmin edilmektedir.
Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'ne göre: "Dünyanın buzsuz arazi alanının yaklaşık dörtte biri insan kaynaklı bozulmaya tabidir. Tarım alanlarından toprak erozyonunun şu anda toprak oluşum oranından 10 ila 20 kat daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir.”

Arazi Bozulması Ekonomisi Girişimi - Ana Sayfa

Arazi kullanımı, bir arazi parçasında olup bitenleri tanımlayan genel bir terimdir. Arazi kullanımından elde edilen faydaların yanı sıra insanların orada gerçekleştirdiği arazi yönetimi faaliyetlerini de kapsar. Arazi kullanımı için şu kategoriler kullanılır: orman arazisi, ekili arazi (tarım arazisi), otlak, sulak alanlar, yerleşim yerleri ve diğer araziler. İnsanların araziyi kullanma biçimi ve arazi kullanımının nasıl değiştiği, çevre üzerinde birçok etkiye sahiptir. İnsanların arazi kullanım tercihlerinin ve değişikliklerinin etkileri arasında örneğin kentsel yayılma, toprak erozyonu, toprak bozulması, arazi bozulması ve çölleşme yer alır. Arazi kullanımı ve arazi yönetimi uygulamaları, su, toprak, besin maddeleri, bitkiler ve hayvanlar dahil olmak üzere doğal kaynaklar üzerinde büyük bir etkiye sahiptir.
Arazi kullanımındaki değişim, "bir arazi kullanım kategorisinden diğerine geçiş" anlamına gelir. Arazi kullanımındaki değişim, fosil yakıt kullanımıyla birlikte, baskın bir sera gazı olan karbondioksitin başlıca antropojenik kaynaklarıdır. İnsan faaliyetleri, arazi örtüsü değişiminin en önemli nedenidir ve insanlar bu değişikliklerin çevresel sonuçlarından doğrudan etkilenirler. Örneğin, ormansızlaşma (önceden ormanlık alanların sistematik ve kalıcı olarak başka amaçlar için dönüştürülmesi), tarihsel olarak arazi kullanımı ve arazi örtüsü değişiminin başlıca kolaylaştırıcısı olmuştur
Arazi değişiminin incelenmesi, çok çeşitli verilerin ve çeşitli veri toplama yöntemlerinin sentezlenmesine dayanır. Bunlar arasında arazi örtüsünün izlenmesi ve değerlendirilmesi, risk ve kırılganlığın modellenmesi ve arazi değişimi modellemesi yer alır.

Arazi yönetimi, arazi kaynaklarının (hem kentsel hem de kırsal ortamlarda) kullanımını ve gelişimini düzenleyen ve yöneten süreçlerin bütünüdür. Arazi kaynakları; organik tarım, yeniden ağaçlandırma, su yönetimi ve eko-turizm gibi farklı amaçlara yönelik projelerde kullanılabilmektedir. Arazi yönetimi uygulamaları, karasal ekosistemler üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Arazinin aşırı veya hatalı kullanımı, arazi üretkenliğinin düşmesine, doğal dengenin bozulmasına ve ekosistem hizmetlerinin zayıflamasına yol açabilmektedir.
Arazi yönetimi, düzenli olarak artan nüfusa paralel biçimde arazi kaynaklarının etkin ve sürdürülebilir kullanımını sağlamak, doğal çevrenin yapısal bütünlüğünü korumak, yaşanabilir yerleşim alanları oluşturmak, su havzaları ve sulak alanları korumak, teknik altyapı alanlarını geliştirmek ve arazi ile yapılar üzerinden elde edilen vergi ve harçlar yoluyla kamu hizmetlerini desteklemek amacıyla geliştirilen politika ve uygulamalara ilişkin karar verme sürecidir. Bu yönüyle arazi yönetimi, hukuki, teknik, ekonomik ve yönetsel boyutları olan bütüncül bir kamu yönetimi alanı olarak değerlendirilmektedir.
Arazi yönetimi kapsamında genel olarak beş ana fonksiyon tanımlanmaktadır:
Arazi mülkiyeti: Tapu kadastro sistemleri ve mülkiyet haklarının tanımlanması ve kayıt altına alınması
Arazi kullanımı: Kentsel ve kırsal alanlarda planlama, uygulama ve politika geliştirme süreçleri
Arazi geliştirme: Planların uygulanması, imar faaliyetleri ile izleme ve denetim mekanizmaları
Arazi değeri: Taşınmazların ekonomik değerinin belirlenmesi ve değerleme haritalarının oluşturulması
Arazi bilgi altyapısı: Arazi ve kent yönetimine ilişkin Coğrafi Bilgi Sistemleri, veri setleri ve mekânsal bilgi altyapıları
Bu fonksiyonlar birlikte ele alındığında, arazi yönetimi sistemlerinin sürdürülebilir kalkınma, çevresel koruma ve sosyal adalet hedefleri açısından kritik bir rol üstlendiği kabul edilmektedir.

Ardıç, servigiller (Cupressaceae) familyasından Juniperus cinsine ait çam ailesinden iğne yapraklı ağaç ve çalı formundaki taksonların ortak adı.
Üremesi için bir başka türe bağlı olabilmektedir. Ardıç tohumları yere dökülür ancak bu tohumlar bir ardıç kuşu tarafından yenmedikçe çimlenme gerçekleşmez. Ardıç kuşunun sindirim sisteminde ardıç ağacının tohumlarının kabukları açılır. Ardıç kuşu dışkısı ile birlikte toprağa karışan tohumlar kolayca çimlenir.
2011 yılında dünyada bir ilk olarak Tarım ve Orman Bakanlığınca Ardıç Fidanın üretimini suni şekilde gerçekleştirebilmişlerdir. 2011 ile 2018 yılları arasında 25 milyon fidan suni şekilde üretilmiştir. Ayrıca kuraklığa dayanıklı türlerin desteklenmesi açısından Orman Genel Müdürlüğü tarafından Kazakistan'dan Kırgızistan, Tacikistan, doğu Özbekistan ve Türkmenistan, kuzey ve doğu Afganistan, kuzey Pakistan ve Keşmir'de doğal olarak yetişen Juniperus seravschanica türü yetiştirilmeye başlanmıştır.

Türkiye'deki en eski ardıç ağacının Konya, Taşkent Alata (Balcılar)'da bulunduğu iddia edilmektedir. Bu iddiaya göre bin veya 2300 yaşında olan bu ağaca yöresel olarak ağıl ağaç denilmektedir.
Ardıç tohumları pek çok hastalığın tedavisinde "bitkisel ilaç" olarak yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Ardıç tohumları yemeklere koku ve tat vermek maksadıyla da kullanılırlar - özellikle yağlı et yemeklerinde yemeği "hafifletmek"te de çok yararlıdır.

Seksiyon Juniperus
Alt seksiyon Juniperus
Adi ardıç (Juniperus communis)
Sahil ardıcı (Juniperus conferta)
Mabet ardıcı (Juniperus rigida)
Alt seksiyon Oxycedrus
Azorlar ardıcı (Juniperus brevifolia)
Kanarya Adaları ardıcı (Juniperus cedrus)
Formoza ardıcı (Juniperus formosana)
Ryukyu Adaları ardıcı (Juniperus lutchuensis)
Katran ardıcı (Juniperus oxycedrus)
Büyük kozalaklı ardıç (Juniperus macrocarpa)
Alt seksiyon Caryocedrus
Andız (Juniperus drupacea)
Seksiyon Sabina
Eski Dünya türleri
Çin ardıcı (Juniperus chinensis)
Mekong ardıcı (Juniperus convallium)
Boylu ardıç (Juniperus excelsa)
İran ardıcı (Juniperus polycarpos)
Kokulu ardıç (Juniperus foetidissima)
Kara ardıç (Juniperus indica)
Komarov ardıcı (Juniperus komarovii)
Fenike ardıcı (Juniperus phoenicea)
Afrika ardıcı (Juniperus procera)
Ibuki ardıcı (Juniperus procumbens)
Xinjiang ardıcı (Juniperus pseudosabina)
Himalaya ardıcı (Juniperus recurva)
Sabin ardıcı (Juniperus sabina)
Sichuan ardıcı (Juniperus saltuaria)
Orta Asya ardıcı (Juniperus semiglobosa)
Pulsu ardıç (Juniperus squamata)
İspanya ardıcı (Juniperus thurifera)
Tibet ardıcı (Juniperus tibetica)
Himalaya kara ardıcı (Juniperus wallichiana)
Yeni Dünya türleri
Juniperus angosturana
Meksika ardıcı (Juniperus ashei)
Batı Hint ardıcı (Juniperus barbadensis)
Bermuda ardıcı (Juniperus bermudiana)
Blanco ardıcı (Juniperus blancoi)
Kaliforniya ardıcı (Juniperus californica)
Pembe kozalaklı ardıç (Juniperus coahuilensis)
Comitán ardıcı (Juniperus comitana)
Timsah ardıcı (Juniperus deppeana)
Durango ardıcı (Juniperus durangensis)
Ağlayan ardıç (Juniperus flaccida)
Gamboa ardıcı (Juniperus gamboana)
Sürünücü ardıç (Juniperus horizontalis)
Jalisco ardıcı (Juniperus jaliscana)
Tek tohumlu ardıç (Juniperus monosperma)
Dağ ardıcı (Juniperus monticola)
Batı ardıcı (Juniperus occidentalis)
Utah ardıcı (Juniperus osteosperma)
Kırmızı kozalaklı ardıç (Juniperus pinchotii)
Saltillo ardıcı (Juniperus saltillensis)
Kayalık Dağları ardıcı (Juniperus scopulorum)
Standley ardıcı (Juniperus standleyi)
Kurşun kalem ardıcı (Juniperus virginiana)

Av kanunu, çeşitli balık ve yabani hayvanların öldürülmesi veya ele alınması eylemlerine sınırlama ve düzenleme getirmektedir. Bu kanunlar balıkçılık veya avcılığın belli bir zamanda yasaklanmasına, avlanabilecek maksimum hayvan sayısının sınırlanmasına ve limitli eşya ve olta kullanımını sağlamaya yaramaktadır. Avcılar, balıkçılar ve kanunu tasarlayanlar evren ve popülasyonu koruyabilmek için bu tarz kanunların çıkması gerektiğini birlikte onaylamışlardır. Av kanunları ayrıca av lisansı ücretlerini ve hayvan koruma bütçelerini ayarlamakla da ilgilenir. Genel olarak yabani hayatın koruma altına alınmasıyla ilgilidir.

Büyük Britanya'da orman kanunları olduğu için av kanunları bunun dışında sayılmaktaydı. I. William döneminde kralın geyiklerini öldürmek büyük suçlardan biriydi. Büyük Britanya'da belli bir üne, saygıya ve konuma ulaşmış avcılar uzun süre avlanabiliyorlardı. 1828 yılında gece avlanmaya yasak getirilmesi ve 1831'de avlanmaya sınırlamalar konulması Büyük Britanya'nın bu duruma önem verdiğini göstermektedir. 1723 yılında Büyük Britanya geceleri avlanan ve hayvan inlerine baskınlar yapan Siyahlılar adlı grup nedeniyle bir kanun hazırlamış ve kaçak avlanmaya bir son vermiştir fakat asıl av kanunları (büyük kapsamda) IV. William zamanında oluşturulmuştur. IV. William'ın dönemindeki av kanunlarına göre eğer ki avlanmak istiyorsanız bunu şehir içinde yapamazsınız. Şehir içinde sadece kendinize ait mekanlarda avlanabilirsiniz. Genel olarak bu dönemde insanlar şehir dışında avlanmayı tercih etmişlerdir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin erken tarihinde kuşların ve yabani hayvanların yok edilmesi konusunda bir adım atılmamıştı. Yüksek ihtimal getirilen ilk kanunla birlikte 1817'de Massachusetts eyaletinde belirli hayvanlar ve kuşların yok edilmesi av olarak sayılmaya başlandı. Her eyalet bu tarihten sonra kendi av kanunlarını kurmaya başladı. Bu durum hem kanunun bölgesel olmasını hem de realistik olmasını sağladığından diğer ülkelere göre hayvanlar daha çok korundu.
1900 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nden Lacey Pakt'ı geçti. Bu kanunlara göre önemli yabani hayvanları, kuşları ve balıkları avlamak isteyenler Birleşmiş Milletler Ziraat Departmanı'ndan Tarım Lisansı almak zorundaydı. Bundan sonraki 10 yılda önemli ilaveler ve yasa değişikleri kuş ve hayvan yumurtalarını, hamile hayvanları ve bebek hayvanları korumak amacıyla yapıldı. 1910 yıllarında artık avlanmak daha önemli bir iş hâline geldiği gibi avlanmak daha prestijli olmuştu.
Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri Kongresi ülkeye gelen göçmen kuşların olduğunu ve belirli olan düzeni bozmamak amacıyla yeni bir yasa daha hazırlamak istedi 4 Mart 1913 tarihinde Weeks-McLean kanunları kongreden onay gördü ve yasa olarak kabul edildi:
"Kuzey'de ve Güney'deki Tüm yabani kazlar, yabani kuğular, yağmurkuşları, çulluklar, güvercinler, diğer göçmen kuşlar ve böcekçil kuşları rahat bırakın ve avlamayın. Bu hayvanların korunması bizzat Birleşmiş Milletler Hükûmeti tarafından yapılacak ve bu kanunu sadece kongre düzenleyebilecektir. Ziraat Departmanı ise bu kanunları değerlendirecek ve bir önceki paragrafta anlatılanlar için öneri sunabilecektir fakat yeni bir kanun ekleme yetkisine sahip olmayacaktır."
Bu kanunların en büyük etkisi -ve en geniş kapsamdaki yararı- bahar aylarında yabani kümes hayvanlarının vurulmasını önlemektir. Bu kanun çıkmadan önce Mississippi Nehri Vadisi'nde bu olay çok yaygındı. Daha sonrasında, 1918'de kongre, 1918 Göçmen Kuşları Koruma Antlaşması'nı imzaladı.

Ağaç sınırı ya da ağaç hattı, ağaç çizgisi (İngilizce treeline, tree line), dikey (dağlarda) ya da yatay (Kutup, çöl ve bozkırlarda) uç bölgelerde ağaçların sıcaklık ve nem yetersizliğinden büyüyemeyip ilerleyişinin durduğu habitat sınırı. Bir bakıma ağaçların yaşam sınırı olup ağaç yetişmeyen bölge sınırı, ağaç yetişmeyen yükseklik sınırı, ağaç büyüme üst sınırı olarak da adlandırılır.
Bazen eş anlamlı kullanılan orman sınırı (İngilizce timberline, forest line) ise, orman örtüsünün kapalılığı kaybolmadan (en azından doğal gençleştirme koşullarının devam ettiği ışıklı kapalılık seviyesinde) uzanabildiği sınıra denir.

Dağ (alp) ağaç ve orman sınırı
dağ orman sınırı, doğal koşullar altında, ormanın, kapalılığı kaybolmadan (en azından doğal gençleştirme koşullarının devam ettiği ışıklı kapalılık seviyesinde) çıkabildiği son rakım.
dağ ağaç sınırı, kapalılığın kaybolduğu (serbest durum) ve ağaçların, asgari düzeyde de olsa (5 m) boylarını koruyarak ulaşabildikleri rakım. Dağ ağaçsınırı tohumun olgunlaşabilme sınırı olarak da adlandırılır.
dağ kötürüm ağaç sınırı, ağaç formundaki türlerin, 5 metrenin altına düşen boyları ile ağaççık ve hatta çalı halini alarak; zor koşullar yüzünden, normal habitatları bozulmuş bir hâlde ulaşabildikleri rakım.
Kutup (polar) ağaç ve orman sınırı
Bozkır (step) ağaç ve orman sınırı

Bazı tipik arktik ve alpin ağaç sınırı oluşturan vejetasyon örnekleri (ki çoğu çam, ladin, köknar gibi kozalaklı ağaçlardır):

Larix gmelinii
Larix gmelinii
Pinus cembra
Pinus mugo
Betula pubescens subsp. tortuosa
Türkiye'de en üst dağ orman sınırı Nemrut Dağı (Bitlis)'nda 2800–2900 m rakımlarda huş (Betula) ağacının çizdiği sınırdır. Türkiye'de huşlardan başka Pinus sylvestris (sarı çam), Pinus nigra (kara çam), Populus tremula (titrek kavak), Picea orientalis (Doğu ladini), Abies (köknar), Cedrus libani (Toros sediri), Juniperus (ardıç) ve Fagus orientalis (Doğu kayını) ağaçları dağ orman sınır oluşturan ağaçlardır.

Abies lasiocarpa
Larix lyallii
Picea engelmannii
Pinus albicaulis
Pinus longaeva
Pinus aristata
Pinus balfouriana
Pinus flexilis
Pinus culminicola
Picea mariana
Pinus hartwegii

Nothofagus antarctica
Nothofagus pumilio
Polylepis tarapacana

Eucalyptus pauciflora

Britanya Yayın Kuruluşu ya da BBC (British Broadcasting Corporation), Birleşik Krallık merkezli olarak Britanya Kraliyeti himaye ve finansal desteğiyle faaliyet gösteren uluslararası yayın kuruluşudur. Kuruluşundan 1954'e kadar televizyon, 1972'ye kadar da radyo yayınları alanında tekel konumunu korumuştur. Merkezi Londra'da bulunur.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiliz radyoculuğunun öncülüğünü daha çok ticari firmalar üstlendi. British Broadcasting Company, Ltd. 1922'de özel bir şirket olarak kuruldu. 1925'te tasfiye edilen şirketin yerini 1927'de bir kamu kuruluşu olarak kurulan British Broadcasting Corporation aldı. BBC, parlamentoya karşı sorumlu olmakla birlikte çalışmalarını bağımsızlıkla sürdürür. Yönetim kurulu Birleşik Krallık hükümdarınca atanır.
BBC'ye verilen ilk berat, İngiltere'de yayıncılığın bütün alanlarını kapsayan bir tekeli öngörüyordu. 1927-1938 arasında BBC'nin genel yönetmenliğini yapan John Reith (sonradan Lord Reith) kuruluşun ilk yıllarında önemli bir rol oynadı. İmparatorluk çapında kısa dalga yayınları başlattı. 1936'da ilk televizyon yayınlarının geliştirilmesi çalışmalarını yönetti. Reith'in, yayıncılığı kamu hizmeti olarak gören anlayışı İngiltere'de çok benimsendi.
II. Dünya Savaşı sırasında kesintiye uğrayan televizyon yayınları, 1946'da yeniden başladı. BBC Avrupa'daki ilk düzenli renkli televizyon yayınlarını 1967'de başlattı. 1954'e kadar televizyon alanında tekelini korudu. BBC'nin radyo alanındaki tekeli de 1970'lerin başlarında hükûmetin ticari yayınlara izin vermesi ile son buldu.
BBC, gelirini televizyon ve radyo alıcıları için ödenen yıllık ruhsat ücretlerinden sağlar. BBC kuruluş beratı uyarınca reklam yapmaz ya da finansmanı başkalarınca karşılanmış programları yayınlayamaz. Hükûmet politikalarına ve günlük sorunlara ilişkin konularda kendi görüşlerini yayınlamaktan kaçınmak ve yansız davranmak zorundadır.

BBC 2005-2006 mali yılında harcamaları iki formda gruplandırır.
Her bir lisans ücreti harcaması aylık toplamı dağılım aşağıdaki gibidir:

Toplam haberleşme harcaması 2005-2006 gibi verilir:

Guy Goma, BBC'ye bir internet dergisi editörünün yerine yanlışlıkla canlı yayın konuğu olarak çıkartılan Kongolu taksi şoförü

Resmî site 
Third Programme Radio Scripts Collection at Stuart A. Rose Manuscript, Archives, & Rare Book Library, Emory University

Batık orman; körfez, deniz, okyanus, göl veya başka bir su kütlesinin altında kalan ağaçların (özellikle ağaç kütüklerinin) in situ kalıntılarıdır. Bu kalıntılar, deniz seviyesi değişikliği ve erozyonla ortaya çıkmadan önce genellikle birkaç bin yıl boyunca çamura, turba veya kuma gömülmüş ve oksijenden yoksun kalarak sıkıştırılmış tortu içinde korunmuştur. Göl veya deniz seviyesinin yükselmesi sonucu bir orman sular altında kalabilir ve bu da göl veya denizlerin ilerlemesine ve ormanın sular altında kalmasına neden olabilir. Bir gölün altında yer alan bir batık orman, bir nehir vadisinin toprak kayması veya insan yapımı bir barajla tıkanması sonucu da oluşabilir.

Fosil ağaç
Taşlaşmış orman

Bu konudaki ilk çalışma, 1913'te Cambridge University Press tarafından yayınlanan Clement Reid FRS tarafından "Batık Ormanlar" idi.
Ayrıca bkz. 2004 yılında English Heritage tarafından yayınlanan "Kuzey Denizi Denizaltı Arkeolojisi", 1-902771-46-X

Brezilya, resmî adıyla Brezilya Federatif Cumhuriyeti, Güney Amerika'nın en büyük ülkesidir. Ayrıca yüzölçümü bakımından dünyanın beşinci, nüfus bakımından ise yedinci büyük ülkesidir ve 213 milyondan fazla insanı barındırmaktadır. Brezilya, 26 eyalet ve başkent Brasília'yı barındıran bir Federal Bölge'den oluşan bir federasyondur. En kalabalık şehri São Paulo, ardından Rio de Janeiro gelmektedir. Brezilya, dünyada en çok Portekizce konuşan kişiye sahip ülkedir ve Portekizcenin resmi dil olduğu Amerika kıtasındaki tek ülkedir.
Doğuda Atlantik Okyanusu ile çevrili olan Brezilya'nın 7.491 kilometre (4.655 mil) uzunluğunda bir kıyı şeridi vardır ve bu da dünyanın en uzun kıyı şeritlerinden biridir. Güney Amerika'nın kara alanının yaklaşık yarısını kaplayan Brezilya, Ekvador ve Şili hariç kıtadaki diğer tüm ülke ve bölgelerle sınır komşusudur. Brezilya, tropikal ve subtropikal manzaraların yanı sıra sulak alanlar, savanlar, platolar ve alçak dağlardan oluşan geniş bir yelpazeyi kapsar. Dünyanın en büyük nehir sistemi ve en geniş bakir tropikal ormanı da dahil olmak üzere Amazon Havzası'nın büyük bir bölümünü içerir. Brezilya, çeşitli vahşi yaşamı, çeşitli ekolojik sistemleri ve çok sayıda koruma altındaki habitatı kapsayan geniş doğal kaynaklarıyla öne çıkar. 17 mega çeşitli ülke arasında birinci sırada yer alan Brezilya'nın doğal mirası, çevresel bozulmanın (ormansızlaşma gibi süreçler yoluyla) iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi küresel sorunları doğrudan etkilemesi nedeniyle önemli bir küresel ilgi konusudur. 
Brezilya, Portekizli kaşif Pedro Álvares Cabral'ın 1500 yılında karaya çıkmasından önce çeşitli yerli halklar tarafından iskan edilmişti. Bölge daha sonra Portekiz tarafından sahiplenildi ve yerleşildi; Portekiz, 1532'de ülkenin ilk şehri São Vicente'yi kurdu ve plantasyonlarda çalışmak üzere köleleştirilmiş Afrikalıları ithal etti. Brezilya, Portekiz sarayının Rio de Janeiro'ya taşınmasının ardından 1815'te Portekiz ile birleşik bir krallık haline gelene kadar bir koloni olarak kaldı. Braganza Prensi Pedro, 1822'de Brezilya'nın bağımsızlığını ilan etti ve Portekiz'e karşı bir savaş yürüttükten sonra Brezilya İmparatorluğu'nu kurdu. Ülkenin 1824'teki ilk anayasası, iki meclisli bir yasama organı kurdu ve din ve basın özgürlüğü gibi ilkeleri güvence altına aldı; kölelik, 1888'deki nihai kaldırılmasına kadar kademeli olarak kaldırıldı. Brezilya, 1889'daki bir askeri darbenin ardından başkanlık cumhuriyeti oldu. 1930'daki silahlı devrim, Birinci Cumhuriyet'i sona erdirdi ve Getúlio Vargas'ı iktidara getirdi. Vargas'ın 1937'deki kendi kendine yaptığı darbe, otoriter Estado Novo'yu başlattı ve bu dönemde Brezilya'nın II. Dünya Savaşı'na katılımını denetledi. Vargas'ın 1945'te devrilmesinin ardından demokrasi yeniden tesis edildi. 1964'te Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle otoriter bir askeri diktatörlük ortaya çıktı ve 1985'e kadar hüküm sürdü, ardından sivil yönetim yeniden başladı. Brezilya'nın 1988'de yürürlüğe giren mevcut anayasası, ülkeyi demokratik bir federal cumhuriyet olarak tanımlıyor.
Brezilya bölgesel ve orta güçtür ve yükselen bir küresel güç olarak tanımlanmıştır. Gelişmekte olan üst orta gelirli bir ekonomi ve yeni sanayileşmiş bir ülkedir, hem nominal hem de PPP açısından dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biridir, Latin Amerika ve Güney Yarımküre'nin en büyük ekonomisidir ve Güney Amerika'daki en büyük servet payına sahiptir. Karmaşık ve oldukça çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahip olan Brezilya, çeşitli tarım ürünleri, mineral kaynakları ve imalat ürünlerinin dünyanın başlıca veya birincil ihracatçılarından biridir. Ülke, UNESCO Dünya Mirası Alanları sayısı bakımından dünyada on üçüncü sırada yer almaktadır. Brezilya, Birleşmiş Milletler, G20, BRICS, G4, Mercosur, Amerikan Devletleri Örgütü, İbero-Amerikan Devletleri Örgütü ve Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu'nun kurucu üyesidir; aynı zamanda Arap Birliği'nin gözlemci devleti ve Amerika Birleşik Devletleri'nin NATO dışı önemli bir müttefikidir.

Brezilya sözcüğü muhtemelen bir zamanlar Brezilya kıyılarında bolca yetişen bir ağaç olan brezilya ağacının Portekizce karşılığından gelmektedir. Portekizcede brezilya ağacı pau-brasil olarak adlandırılır ve brasil sözcüğünün etimolojisi genellikle brasa ('köz') ve -il (-iculum veya -ilium'dan) sonekinden oluşan "köz gibi kırmızı" olarak verilir. Alternatif olarak bunun, kırmızı bir bitki için Arapça veya Asya kökenli bir kelimeyle ilişkili bir bitki için bir halk etimolojisi olduğu öne sürülmüştür. Brezilya ağacı koyu kırmızı bir boya ürettiğinden, Avrupa tekstil endüstrisi tarafından çok değerliydi ve Brezilya'dan ticari olarak yararlanılan en eski üründü. 16. yüzyıl boyunca Brezilya kıyılarındaki yerli halklar (çoğunlukla Tupiler) tarafından büyük miktarlarda brezilya ağacı toplanmış ve bu keresteler çeşitli Avrupa tüketim malları karşılığında Avrupalı tüccarlara (çoğunlukla Portekizli ama aynı zamanda Fransız) satılmıştır.
Orijinal Portekizce kayıtlarda ülkenin resmi Portekizce adı "Kutsal Haç Ülkesi" (Terra da Santa Cruz) olsa da, Avrupalı denizciler ve tüccarlar brezilya ağacı ticareti nedeniyle buraya yaygın olarak "Brezilya Ülkesi" (Terra do Brasil) diyorlardı. Popüler adlandırma Portekizlilerin resmî adını gölgede bırakmış ve sonunda onun yerini almıştır. Bazı erken dönem denizciler ise buraya "Papağanlar Ülkesi" adını takmışlardı.
Paraguay'ın resmi dili olan Guaranicede Brezilya, 'palmiye ağaçlarının ülkesi' anlamına gelen "Pindorama" olarak adlandırılır.

Amerika'da bulunan en eski insan kalıntılarından birisi olan Luzia Kadını, Pedro Leopoldo, Minas Gerais bölgesinde bulunmuştur ve insan yerleşiminin en az 11.000 yıl öncesine dayandığına dair kanıtlar sunmaktadır. Batı Yarımküre'de şimdiye kadar bulunan en eski çanak çömlek Brezilya'nın Amazon Havzası'nda kazılmış ve radyokarbonla 8.000 yıl öncesine (MÖ 6000) tarihlendirilmiştir. Santarém yakınlarında bulunan bu çanak çömlek, bölgenin karmaşık bir tarih öncesi kültürü desteklediğine dair kanıt niteliğindedir. Marajoara kültürü, Amazon deltasındaki Marajó'da MS 400 ila 1400 yılları arasında gelişerek sofistike çömlekçilik, toplumsal tabakalaşma, büyük nüfuslar, höyük inşası ve şeflikler gibi karmaşık sosyal oluşumlar geliştirmiştir.
Portekizlilerin gelişi sırasında, bugünkü Brezilya topraklarında avcılık, balıkçılık, toplayıcılık ve göçebe tarımla geçinen, çoğunlukla yarı göçebe 7 milyonluk bir yerli nüfusu olduğu tahmin edilmektedir. Nüfus birkaç büyük yerli etnik gruptan (örneğin Tupiler, Guaraniler, Gêler ve Arawaklar) oluşuyordu. Tupi halkı Tupiniquinler ve Tupinambalar olarak ikiye ayrılmıştı.
Avrupalıların gelişinden önce, bu gruplar ve alt grupları arasındaki sınırlar kültür, dil ve ahlaki inançlardaki farklılıklardan kaynaklanan savaşlarla belirlenmiştir. Bu savaşlar aynı zamanda karada ve suda büyük ölçekli askerî eylemleri ve savaş tutsakları üzerinde yamyamlık ritüellerini de içeriyordu. Kalıtımın bir ağırlığı olsa da liderlik, veraset törenleri ve geleneklerle atanmaktan ziyade zamanla kazanılan bir statüydü. Yerli gruplar arasındaki kölelik, asimetrilerin akrabalık ilişkilerine dönüştüğü farklı bir sosyoekonomik örgütlenmeden kaynaklandığı için Avrupalılar için olduğundan farklı bir anlama sahipti.

1494 Tordesillas Antlaşması'nın ardından, Pedro Álvares Cabral komutasındaki Portekiz filosunun 22 Nisan 1500'de bölgeye ulaşmasıyla, günümüzde Brezilya olarak adlandırılan topraklar Portekiz İmparatorluğu'nun oldu. Portekizliler, çoğu Tupi-Guarani ailesinin dillerini konuşan ve kendi aralarında savaşan çeşitli etnik toplumlara bölünmüş yerli halklarla karşılaştı. İlk yerleşim 1532 yılında kurulmuş olsa da, kolonizasyon fiilen 1534 yılında Portekiz Kralı III. João'nun bölgeyi on beş özel ve özerk kaptanlığa bölmesiyle başlamıştır.
Ancak, kaptanlıkların adem-i merkeziyetçi ve örgütsüz eğilimleri sorun yarattı ve 1549'da Portekiz kralı bunları, Güney Amerika'da tek ve merkezi bir Portekiz kolonisinin başkenti haline gelen Salvador şehrinde Brezilya Genel Valiliği olarak yeniden yapılandırdı. Kolonizasyonun ilk iki yüzyılında, yerli ve Avrupalı gruplar sürekli savaş halinde yaşadı ve birbirlerine karşı avantaj elde etmek için fırsatçı ittifaklar kurdu.
16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde şeker kamışı Brezilya'nın en önemli ihracatı haline gelirken, Brezilya şekerine yönelik artan uluslararası talep nedeniyle şeker kamışı plantasyonlarıyla başa çıkmak için Batı Afrika'nın köle pazarında Sahra Altı Afrika'dan satın alınan köleler (yalnızca Portekizlilerin Angola ve Mozambik'teki kolonilerinden gelenler değil) en büyük ithalatı haline gelmişti. Brezilya 1500 ile 1800 yılları arasında Afrika'dan 2,8 milyondan fazla köle almıştır.
17. yüzyılın sonunda şeker kamışı ihracatı azalmaya başladı ve 1690'larda bandeirantes tarafından keşfedilen altın, koloni ekonomisinin yeni bel kemiği haline gelerek Portekiz'den ve dünyanın dört bir yanındaki tüm Portekiz kolonilerinden binlerce yeni yerleşimciyi Brezilya'ya çeken bir altına hücumu teşvik etti. Bu artan göç seviyesi de yeni gelenler ve eski yerleşimciler arasında bazı çatışmalara neden oldu.
Bandeiras olarak bilinen Portekiz keşif gezileri Brezilya'nın Güney Amerika'daki orijinal sömürge sınırlarını kademeli olarak yaklaşık bugünkü sınırlarına kadar genişletti. Bu dönemde diğer Avrupalı güçler de Portekizlilerin savaşmak zorunda kaldığı akınlarla Brezilya'nın bazı bölgelerini kolonileştirmeye çalıştı. Özellikle 1560'larda Rio'da, 1610'larda Maranhão'da Fransızlara ve İber Birliği'nin sona ermesinden sonra Hollanda-Portekiz Savaşı sırasında Bahia ve Pernambuco'da Hollandalılara karşı çatışmalar yaşandı.
Brezilya'daki Portekiz sömürge yönetiminin, kolonyal düzeni ve Portekiz'in en zengin ve en büyük kolonisinin tekelini sağlayacak iki hedefi vardı: Palmares Quilombo'su gibi her türlü köle ayaklanması ve direnişini kontrol altında tutmak ve ortadan kaldırmak ve Minas Gerais Komplosu gibi tüm özerklik veya bağımsızlık hareketlerini bastırmak.

1807 yılının sonlarında 

Hikori, Juglandaceae (cevizgiller) familyasından Carya cinsinden Kuzey Amerika ve Doğu Asya kökenli ağaç türlerinin ortak adı. 17-19 kadar türü içeren yaprakları döken bu cinsin üyelerinin büyük kabuklu meyvesi ve tüysü yaprakları vardır. Ortalama 30 m yüksekliğe çıkabilen ve uzun ana köklere sahip ağaçlardır.
İlkbaharda görülen kedicikler küçük sarımsı-yeşil renklidir. Tozlaşma rüzgâr vasıtasıyla gerçekleşir. Yuvarlak veya oval yapıdaki kuru meyve 2–5 cm uzunlukta 1,5–3 cm çapında olur. Olgunlaşan meyve açıldığında birbirine ekli 4 kapakçıktan oluştuğu görülür. Birçok türde kabuklu yemiş kalın ve kemiksi, çok azında ince yapılıdır (C. illinoinensis).

APG sisteminde, Carya cinsi (bütün Juglandaceae familyası) yakın zamanda Fagales takımına alındı.

Seksiyon Carya 
Çalı hikorisi (Carya floridana)
Tatlı hikori (Carya glabra)
Carya myristiciformis
Kırmızı hikori (Carya ovalis)
Boylu hikori (Carya ovata)
Carya laciniosa
Kum hikori (Carya pallida)
Carya texana
Ak ceviz (Carya tomentosa)
Seksiyon Apocarya 
Su hikorisi (Carya aquatica)
Acı meyveli hikori (Carya cordiformis)
Pekan cevizi (Carya illinoinensis)
Meksika hikorisi (Carya palmeri)
Seksiyon Sinocarya 
Carya dabieshanensis
Çin hikorisi (Carya cathayensis)
Hunan hikorisi (Carya hunanensis)
Guizhou hikorisi (Carya kweichowensis)
Poilane hikorisi (Carya poilanei)
Vietnam hikorisi (Carya tonkinensis)

Cava Adası, Endonezya'nın başkenti Cakarta'nın da üzerinde bulunduğu bir adadır. Bir zamanlar güçlü Hindu-Budist imparatorluklarının, İslam emirliklerinin ve Hollanda kolonisinin merkezi olan Cava adası, şimdi Endonezya'nın politik ve ekonomik hayatına yön veren yerleşim birimlerindendir. 2010 sayımlarına göre 136 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık adası konumundadır.
Volkanik olaylar sonucu oluşan Cava adası, dünyanın en büyük 13. ve Endonezya'nın en büyük 5. adasıdır. Adanın doğusundan batısına volkanik dağlar zincir halinde uzanır. Adada en çok konuşulan üç dil vardır. 60 milyon insanın kullandığı Cavaca en çok konuşulan dillerden biridir. Cava adasının çoğunluğu Müslüman halktan oluşur. Bunun yanında adada başka kültür, ırk ve dinden insanlar da yaşar.

"Cava" isminin kökeni tam olarak bilinmemektedir. Bir ihtimale göre adada o zamanlar bolca bulunan jáwa-wut bitkisinden dolayı bu adı almıştır. Diğer bir ihtimal ise jaú kelimesinden türetildiği yönündedir.Sanskritçede yava "arpa" manasına gelmektedir. Buradan Hintçeye "yāvaka dvīpa" (arpa adası) şeklinde geçmiştir. Başka bir kaynağa göre 'Java' adı Proto-Avustronezyan dilinde "ev" kelimesinden türetilmiştir.

Ada ve civar adalar birlikte yönetilirler ve dört ile dağılırlar:

Banten, başkent: Serang
Batı Cava, başkent: Bandung
Orta Cava, başkent: Semarang
Doğu Cava, başkent: Surabaya
ve iki özel bölge:

Cakarta
Yogyakarta

Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğusundaki New England bölgesinde yer alan bir eyalettir. Doğuda Rhode Island, kuzeyde Massachusetts, batıda New York ve güneyde Long Island Sound ile sınır komşusudur. Başkenti Hartford, en kalabalık şehri ise Bridgeport'tur. Connecticut, New York ve Boston'ın büyük merkezleri arasında, New York metropol alanının (Connecticut'ın yedi büyük şehrinden dördünü içerir) eyaletin güneybatı kısmına uzandığı Kuzeydoğu Koridoru boyunca yer almaktadır. Connecticut, Rhode Island ve Delaware'den sonra yüzölçümü bakımından üçüncü en küçük eyalettir ve 2024 yılı itibarıyla 3,6 milyondan fazla sakiniyle 29. en kalabalık eyalettir ve bu da onu ABD'nin en yoğun nüfuslu eyaletleri arasında dördüncü sıraya yerleştirmektedir.
Eyalet, adını New England'ın en uzun nehri olan ve eyaleti kabaca ikiye bölen ve Old Saybrook ve Old Lyme kasabaları arasında Long Island Sound'a dökülen Connecticut Nehri'nden almıştır. Nehrin adı, Mohegan-Pequot dilinde "uzun gelgit nehri" anlamına gelen Quinnetuket kelimesinin İngilizceleştirilmiş yazımından türemiştir. İlk Avrupalı ​​yerleşimcilerin gelişinden önce, bölge çeşitli Algonquian kabileleri tarafından iskan ediliyordu. 1633'te Hollanda Batı Hindistan Şirketi, Hartford'da House of Hope adında küçük ve kısa ömürlü bir yerleşim yeri kurdu. Connecticut'ın yarısı başlangıçta Hollanda kolonisi New Netherland tarafından sahiplenilmişti; bu koloni, Connecticut ve Delaware Nehirleri arasındaki toprakların büyük bir bölümünü içeriyordu, ancak ilk büyük yerleşimler aynı dönemde İngilizler tarafından kuruldu. Thomas Hooker, Massachusetts Körfezi Kolonisi'nden bir grup takipçiyle birlikte Connecticut Kolonisi'ni kurdu, Massachusetts'ten diğer yerleşimciler ise Saybrook Kolonisi ve New Haven Kolonisi'ni kurdu; her ikisi de 1664'e kadar ilkiyle birleşti.
Connecticut'ın çevre tarihi, yerli toprak yönetimi, sömürgeci yer değiştirme, endüstriyel gelişim ve modern çevre düzenlemeleri tarafından şekillendirilmiştir. Pequot ve Mohegan halkları, sömürgeleştirme öncesinde toprakla sürdürülebilir ilişkiler sürdürmüşlerdir; bu ilişkiler daha sonra zorla yerinden edilme ve toprak ve egemenlik üzerindeki yasal kısıtlamalarla bozulmuştur. 19. ve 20. yüzyıllardaki sanayi büyümesi, imalatı nehir sistemleri boyunca yoğunlaştırmış, kirliliğe ve çevresel eşitsizliğe katkıda bulunmuştur. Buna karşılık, kirliliği düzenlemek ve doğal kaynakları korumak için modern eyalet ve federal çevre politikaları geliştirilmiştir.
Connecticut'ın resmi takma adı olan "Anayasa Eyaleti", 1639'da Connecticut Kolonisi tarafından kabul edilen ve bazılarına göre Batı tarihindeki ilk yazılı anayasa olarak kabul edilen Temel Emirler'e atıfta bulunur. Amerikan Devrimi sırasında İngiliz yönetimini reddeden On Üç Koloni'den biri olarak Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri federal hükümetinin gelişiminde etkili olmuştur. 1787'de, Anayasa Konvansiyonu'na eyalet delegeleri olan Roger Sherman ve Oliver Ellsworth, Virginia ve New Jersey Planları arasında bir uzlaşma önerdi; Temsilciler Meclisi ve Senato'da eyaletlerin sırasıyla orantılı ve eşit temsilini içeren iki meclisli Kongre yapısı kabul edildi ve günümüze kadar korundu. Ocak 1788'de Connecticut, Anayasayı onaylayan beşinci eyalet oldu.
Connecticut, İnsan Gelişme Endeksi'nde ve eşitlik hariç farklı gelir ölçütlerinde iyi performans gösteren gelişmiş ve varlıklı bir eyalettir. New Haven'daki Yale Üniversitesi de dahil olmak üzere bir dizi prestijli eğitim kurumuna ve "Bilgi Koridoru" içinde ve çevresinde diğer liberal sanat kolejlerine ve özel yatılı okullara ev sahipliği yapmaktadır. Coğrafyası nedeniyle Connecticut, güçlü bir denizcilik geleneğini sürdürmüştür; Amerika Birleşik Devletleri Sahil Güvenlik Akademisi, Thames Nehri kıyısındaki New London'da bulunmaktadır. Eyalet ayrıca, sırasıyla East Hartford ve Stratford'da genel merkezleri bulunan Pratt & Whitney ve Sikorsky Aircraft gibi büyük şirketler aracılığıyla havacılık ve uzay sanayisiyle de ilişkilidir. Tarihsel olarak silah, donanım ve saat imalat merkezi olan Connecticut, bölgenin geri kalanı gibi, finans, sigorta ve gayrimenkul sektörlerine dayalı bir ekonomiye geçiş yapmıştır; bu tür hizmetleri sağlayan birçok çokuluslu firma, eyalet başkenti Hartford'da ve Fairfield County'deki Gold Coast boyunca yoğunlaşmıştır.

Eyaletin 5 ana bölgesi: Taconic Section, Central Valley, Western Northeast Upland, Eastern Northeast Upland ve Coastal Plain bölgeleridir.
Taconic Section, eyaletin kuzey kesimlerinde Taconic dağlarının da bulunduğu bölgenin ismidir.
Western Northeast Upland, ormanlık ve kayalıklardan oluşmuş bir bölgedir.
Central Valley, düzlük alanlar ve küçük tepelerden oluşmaktadır.
Eastern Northeast Upland ise, küçük tepecikler, dar vadiler ve engebeli arazilerin bulunduğu bir bölgedir.
Long Island Sound bölgesine sınırı olan Coastal Plain (kıyı şeridi) dar bir alandır ve bu bölgede koy, liman ve kumsallıklar bulunmaktadır. Connecticut nehri, Kuzeydoğudaki en uzun nehirdir ve eyaletin merkez bölgesinden geçmektedir.

Connecticut'ta eşcinsel evlilik

Eyaletin resmi web sitesi13 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Desalinasyon, tuzlu sudaki mineral bileşenleri uzaklaştıran bir işlemdir. Daha genel olarak, tuzdan arındırma, tarım için bir sorun olan toprağın tuzdan arındırılmasında olduğu gibi, hedef bir maddeden tuzların ve minerallerin uzaklaştırılması anlamına gelir. Tuzlu su (özellikle deniz suyu), insan tüketimine veya sulamaya uygun su üretmek için tuzdan arındırılır. Tuzdan arındırma işleminin yan ürünü tuzlu sudur. Tuzdan arındırma birçok açık deniz gemisinde ve denizaltıda kullanılır. Tuzdan arındırma konusundaki modern ilginin çoğu, insan kullanımı için uygun maliyetli tatlı su sağlanmasına odaklanmıştır. Geri dönüştürülmüş atık su ile birlikte, yağıştan bağımsız birkaç su kaynağından biridir.
Deniz sularının desalinasyonu özellikle su sıkıntısı çekilen Orta Doğu'da yaygın olarak kullanılmaktadır. Dünyanın en büyük desalinasyon tesisi Ashkelon/İsrail'de bulunmaktadır.

Değerli taş (mücevher, kıymetli taş, yarı kıymetli taş veya sadece mücevher de denir), kesildiğinde veya parlatıldığında mücevher veya diğer süs eşyaları yapmak için kullanılan mineral kristal parçasıdır.
Değerli taş (veya kıymetli taş) mücevher yapımında ve bazen de sanayide kullanılan, nispeten az bulunduğu için maddi değeri yüksek mineral. elmas, yakut, zümrüt ve safir dışındakiler genellikle yarı değerli taş kabul edilir. Bazı kayaçlar (lapis lazuli, opal ve obsidyen gibi) ve ara sıra mineral olmayan organik maddeler (kehribar, oltu taşı ve inci gibi) de mücevher olarak kullanılabilir ve bu nedenle sıklıkla değerli taş olarak kabul edilirler. Çoğu değerli taş serttir, ancak Brezilyait gibi bazı daha yumuşak mineraller, renkleri veya parlaklıkları veya estetik değeri olan diğer fiziksel özellikleri nedeniyle mücevherlerde kullanılabilir. Ancak genel olarak konuşursak, yumuşak mineraller kırılganlıkları ve dayanıklılık eksiklikleri nedeniyle genellikle değerli taş olarak kullanılmazlar.
Dünyanın her yerinde bulunan renkli değerli taş endüstrisi (yani elmas dışındaki her şey) 2023 itibarıyla yaklaşık 1,55 milyar ABD doları olarak tahmin edilmekte ve 2033 yılına kadar istikrarlı bir şekilde 4,46 milyar ABD doları değerine ulaşması öngörülmektedir.
Değerli taş uzmanına değerli taş bilimci, değerli taş yapımcısına taş ustası veya değerli taş kesicisi denir; elmas kesicisine diamantaire denir.
Doğada bir kristalin oluşması milyonlarca yıl sürebilmektedir. Bunların küçük bir kısmı insanlar tarafından farklı yollarla bulunarak işlenir. İşlenmesinin ardından değerini, kalitesi, büyüklüğü ve ayarı belirler. Bu birkaç farklı etkene göre şekillenir. Dünya üzerindeki en değerli taş olarak kabul edilen, şüphesiz elmastır.

Batı'da kökeni Antik Yunanlara kadar uzanan geleneksel sınıflandırma, değerli ve yarı değerli ayrımıyla başlar; diğer kültürlerde de benzer ayrımlar yapılmaktadır. Modern kullanımda değerli taşlar zümrüt, yakut, safir ve elmastır; diğer tüm değerli taşlar yarı değerlidir. Bu ayrım, ilgili taşların antik çağlardaki nadirliğinin yanı sıra kalitelerini de yansıtır: Hepsi yarı yarı saydamdır, en saf hallerinde güzel renkleri vardır (renksiz elmas hariç) ve 8 ile 10 arası Mohs ölçeği sertlik numarasıyla çok serttir. Diğer taşlar renklerine, yarı saydamlıklarına ve sertliklerine göre sınıflandırılır. Geleneksel ayrım mutlaka modern değerleri yansıtmaz; örneğin garnetler nispeten ucuzken, tsavorite adı verilen yeşil garnet, orta kalitedeki bir zümrütten çok daha değerli olabilir. Sanat tarihi ve arkeoloji'de kullanılan yarı değerli taşlar için kullanılan bir diğer geleneksel terim ise sert taştır. 'Değerli' ve 'yarı değerli' terimlerinin ticari bağlamda kullanılması, gerçek piyasa değerine yansıtılmadığında bazı taşların diğerlerinden daha değerli olduğunu öne sürmesi nedeniyle muhtemelen yanıltıcıdır; ancak arzu edilirliğe atıfta bulunulduğunda genellikle doğru olacaktır.
Modern zamanlarda değerli taşlar, değerli taşları ve özelliklerini değerli taş bilimi alanına özgü teknik terminoloji kullanarak tanımlayan değerli taş bilimciler tarafından tanımlanır. Bir gemologun değerli bir taşı tanımlamak için kullandığı ilk özellik taşın kimyasal bileşimidir. Örneğin, elmaslar karbondan (C) ve yakutlar alüminyum oksitten (Al2O3) oluşur. Birçok değerli taş, kübik veya üçgen veya monoklinik gibi kristal sistemlerine göre sınıflandırılan kristallerdir. Kullanılan bir diğer terim ise değerli taşın genellikle bulunduğu form olan alışkanlıktır. Örneğin, kübik kristal sistemli elmaslar genellikle oktahedronlar olarak bulunur.
Değerli taşlar farklı gruplara, türlere ve çeşitlere ayrılır. Örneğin, yakut korendon türünün kırmızı çeşididir, diğer tüm korindon renkleri ise safir olarak kabul edilir. Diğer örnekler arasında zümrüt (yeşil), akuamarin (mavi), kırmızı beril (kırmızı), goşenit (renksiz), heliodor (sarı) ve morganit (pembe) bulunur, bunların hepsi de beril mineral türünün çeşitleridir.
Mücevherler, renkleri (renk, ton ve doygunluk), optik fenomenler, parlaklık, kırılma indisi, çift kırılma, dağılım, özgül ağırlık, sertlik, yarılma ve kırılma açısından nitelenir. Pleokroizm veya çift kırılma gösterebilirler. Lüminesansa ve belirgin bir emilim spektrumuna sahip olabilirler. Mücevher taşları ayrıca "su" açısından da sınıflandırılabilir. Bu, mücevherin parlaklığının, şeffaflığının veya "parlaklığının" bilinen bir derecelendirmesidir. Çok şeffaf mücevherler "birinci su" olarak kabul edilirken, "ikinci" veya "üçüncü su" mücevherleri daha az şeffaf olanlardır. Ayrıca, taşın içindeki malzeme veya kusurlar kapanımlar olarak var olabilir.

Değerli taşların evrensel olarak kabul görmüş bir derecelendirme sistemi yoktur. Elmaslar, Amerika Gemoloji Enstitüsü (GIA) tarafından 1950'lerin başında geliştirilen bir sistem kullanılarak derecelendirilir. Tarihsel olarak, tüm değerli taşlar çıplak gözle derecelendirilirdi. GIA sistemi büyük bir yeniliği içeriyordu: berraklık derecelendirme standardı olarak 10x büyütmenin tanıtılması. Diğer değerli taşlar hala çıplak gözle derecelendiriliyor (20/20 görüş varsayılarak).
Elmasın derecelendirilmesinde kullanılan faktörleri tanımlamaya yardımcı olmak için İngilizce color, cut, clarity ve carat (Türkçe: renk, kesim, berraklık ve karat) kelimelerinin baş harfi C ile başlayan hatırlatıcı "dört C"  tanıtılmıştır. Değişiklikle, bu kategoriler tüm değerli taşların derecelendirilmesini anlamakta faydalı olabilir. Dört kriter, renkli değerli taşlara mı yoksa renksiz elmaslara mı uygulandığına bağlı olarak farklı ağırlıklar taşır. Elmaslarda, kesim değerin esas belirleyicisidir, bunu berraklık ve renk izler. İdeal kesilmiş bir elmas, ışığı bileşen gökkuşağı renklerine ayırmak (dağılma), onu parlak küçük parçalara ayırmak (parıltı) ve göze iletmek (parlaklık) için parlayacaktır. Pürüzlü kristal formunda, bir elmas bunların hiçbirini yapmaz; uygun şekilde biçimlendirilmesi gerekir ve buna "kesim" denir. Renkli elmaslar da dahil olmak üzere renkli değerli taşlarda, o rengin saflığı ve güzelliği kalitenin asıl belirleyicisidir.
Renkli bir taşı değerli kılan fiziksel özellikler; renk, daha az ölçüde berraklık (zümrütler her zaman bir dizi kapanım içerecektir), kesim, taşın içindeki renk bölgeleri (bir mücevherin içindeki renklerin eşit olmayan dağılımı) ve asteria (yıldız efektleri) gibi alışılmadık optik olaylardır.

Birkaç değerli taş, kristal veya bulundukları diğer formlarda mücevher olarak kullanılır. Ancak çoğu mücevher olarak kullanılmak üzere kesilir ve cilalanır. İki ana sınıflandırma şöyledir:

Taşlar, kabaşonlar veya basitçe taksi adı verilen pürüzsüz, kubbe şeklinde kesilmiş taşlardır. Bunlar antik çağlardan beri popüler bir şekildir ve yontulmuş taşlardan daha dayanıklıdır.
Faset adı verilen küçük düz pencerelerin belirli aralıklarla ve tam açılarla parlatılmasıyla faset makinesiyle kesilen taşlar.
Opal, turkuaz, varisit vb. gibi opak veya yarı opak olan taşlar genellikle kabaşon olarak kesilir. Bu taşlar, parlaklık gibi iç yansıma özelliklerinin aksine taşın rengini, parlaklığını ve diğer yüzey özelliklerini gösterecek şekilde tasarlanmıştır. Taşların düzgün kubbe şeklini taşlamak, şekillendirmek ve cilalamak için taşlama taşları ve cilalama maddeleri kullanılır.
Şeffaf olan taşlar normalde fasetlidir. Bu yöntem, izleyici tarafından ışıltı olarak algılanan yansıyan ışığı en üst düzeye çıkararak taşın iç kısmının optik özelliklerini en iyi şekilde gösteren bir yöntemdir. Fasetalı taşlar için yaygın olarak kullanılan birçok şekil vardır. Fasetler, taşın optik özelliklerine bağlı olarak değişen uygun açılarda kesilmelidir. Açılar çok dik veya çok sığsa ışık içinden geçecek ve izleyiciye geri yansımayacaktır. Fasetleme makinesi, düz fasetleri kesmek ve cilalamak için taşı düz bir bindirme üzerinde tutmak için kullanılır. Nadiren bazı kesiciler kavisli yüzeyleri kesmek ve cilalamak için özel kavisli bindirmeler kullanır.

Mücevher
Mücevher tasarımcısı

Doğal kaynaklar, oluşumunda insanların etkisinin olmadığı ve doğal ortam içerisindeki  belirli şartlara bağlı olarak oluşan doğal zenginliklerdir. Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve madenler Dünya'nın doğal kaynaklarını oluşturur. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin açıklamalarına göre; insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar hızlı ve büyük miktarlarda tüketilen doğal kaynaklar, son 40 yılda birkaç kat daha artarak tahribata uğramıştır. Özellikle oksijen, su, bitki örtüsü, petrol gibi kaynakların büyük bir hızla azalması, canlıların yaşam alanlarını kısıtlamakta, çevresel felaketlere yol açabilecek iklim değişiklikleri yaratmaktadır (küresel ısınma). Örneğin içilebilir su, hayatın ana maddesi olmakla kalmayıp; insanların can damarlarından biri olan elektrik enerjisi üretiminde ilk sırada gelmektedir.

Doğal kaynak yönetimi, yönetimin hem mevcut hem de gelecek nesiller için yaşam kalitesini nasıl etkilediğine özellikle odaklanarak, arazi, su, toprak, bitkiler ve hayvanlar gibi doğal kaynakların yönetimidir.
Doğal kaynak yönetimi, insanların ve doğal peyzajın birbiri ile etkileşim şeklini yönetmekle ilgilenir. Doğal miras yönetimi, arazi kullanım planlaması, su yönetimi, biyolojik çeşitliliğin korunması ve tarım, madencilik, turizm, balıkçılık ve ormancılık gibi endüstrilerin gelecekteki sürdürülebilirliğini bir araya getirir. İnsanların ve geçim kaynaklarının peyzajlarımızın sağlığına ve üretkenliğine dayandığını ve arazinin yaşayanları olarak eylemlerinin bu sağlık ve üretkenliğin korunmasında kritik bir rol oynadığını kabul eder.
Doğal kaynak yönetimi, özellikle kaynaklar ve ekoloji hakkında bilimsel ve teknik bir anlayışa ve bu kaynakların yaşamı destekleme kapasitesine odaklanır. Doğal çevre yönetimi, doğal kaynak yönetimine benzer. Akademik bağlamlarda, doğal kaynaklar sosyolojisi, doğal kaynak yönetimi ile yakından ilgilidir; ancak ondan farklıdır.

Sürdürülebilirliğe yapılan vurgu, 19. yüzyılın sonlarında Kuzey Amerika meralarının ekolojik doğasını anlamaya yönelik erken girişimlere ve aynı zamanlardaki kaynak koruma hareketine kadar uzanabilir. Bu tür bir analiz, 20. yüzyılda, koruma stratejilerinin doğal kaynakların azalmasını durdurmada etkili olmadığı kabulüyle birleşti. Kaynak yönetiminin iç içe geçmiş sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yönlerini hesaba katan daha entegre bir yaklaşım uygulandı. Brundtland Komisyonu ve sürdürülebilir gelişme savunuculuğundan başlayarak daha bütünsel, ulusal ve hatta küresel bir form gelişti.
2005 yılında Avustralya Yeni Güney Galler hükûmeti, bir uyarlamalı yönetim yaklaşımına dayalı olarak uygulama tutarlılığını iyileştirmek için bir “Kaliteli Doğal Kaynak Yönetimi Standardı” oluşturdu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, doğal kaynak yönetiminin en aktif alanları balıkçılık yönetimi, sıklıkla vahşi yaşam yönetimi ile ilişkilendirilmiş olan ekoturizm ve mera yönetimi ve orman yönetimidir. Avustralya'da, Murray Darling Havza Planı ve havza yönetimi gibi su paylaşımları da önemlidir.

Doğal kaynak yönetimi yaklaşımları, paydaşlara ait olan doğal kaynakların türü ve hakkına göre kategorize edilebilir:

Devlet mülkü: Mülkiyet ve kaynakların kullanımı üzerindeki kontrol devletin elindedir. Bireyler veya gruplar, kaynakları ancak devletin izniyle kullanabilir. Ulusal ormanlar, Milli parklar ve askeri bölgeler, bazı ABD örnekleridir.
Özel mülk: Tanımlanmış bir şahıs veya tüzel kişiliğin sahip olduğu herhangi bir mülktür. Kaynaklara yönelik hem fayda hem de görevler sahibine /sahiplerine aittir. Özel arazi en yaygın örnektir.
Ortak mülk: Bir grubun özel mülkiyetidir. Grubun boyutu, yapısı ve iç yapısı değişebilir, örn. köyün yerli komşuları. Bazı ortak mülkiyet örnekleri topluma ait olan ormanlardır.
Mülkiyet dışı (açık erişim): Bu mülklerin kesin sahibi yoktur. Her potansiyel kullanıcı, onu istediği gibi kullanma konusunda eşit haklara sahiptir. Bu alanlar en çok sömürülenlerdir. "Kimsenin malı, herkesin malı değildir" denilir. Bir örnek göl balıkçılığıdır. Ortak arazi mülkiyet olmadan var olabilir, bu gibi durumlarda, Birleşik Krallık'ta, yerel bir yönetime verilmiştir.
Hibrit: Doğal kaynakları yöneten birçok mülkiyet rejimi, yukarıda açıklanan rejimlerin birden fazlasının parçalarını içerecektir, bu nedenle doğal kaynak yöneticilerinin hibrit rejimlerin etkisini dikkate alması gerekir. Böyle bir hibrit örneği, NSW, Avustralya'daki yerel bitki örtüsü yönetimidir; burada mevzuat, yerel bitki örtüsünün korunmasında kamu yararını tanır; ancak çoğu yerel bitki örtüsü özel arazide bulunur.

Paydaş analizi iş yönetimi uygulamalarından kaynaklanmıştır ve giderek artan popülaritesi ile doğal kaynak yönetimine dahil edilmiştir. Doğal kaynak yönetimi bağlamında paydaş analizi, doğal kaynakların kullanımından ve korunmasından etkilenen farklı çıkar gruplarını belirler.
Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi bir paydaşın kesin bir tanımı yoktur. Bunun nedeni, özellikle doğal kaynak yönetiminde, kimin menfaat sahibi olduğunu belirlemenin zor olmasıdır ve bu her potansiyel paydaşa göre farklılık gösterecektir.
Paydaşın kim olduğuna ilişkin farklı yaklaşımlar:

Bu nedenle, hangi tanımın ve sonraki teorinin kullanılacağı, doğal kaynakla ilgili paydaşların koşullarına bağlıdır.
Billgrena ve Holme, doğal kaynak yönetiminde paydaş analizinin amaçlarını belirledi:

Etkisi olabilecek paydaşları tanımlamak ve sınıflandırmak
Değişikliklerin neden meydana geldiğine dair bir anlayış geliştirmek
Kimlerin değişiklik yapabileceğini belirlemek
Doğal kaynaklar en iyi nasıl yönetilir
Bu, paydaşların çıkar çatışmalarını fark etmelerine ve çözümleri kolaylaştırmalarına olanak tanıyan politika oluşturmaya şeffaflık ve netlik kazandırır. 
Mitchell et al. gibi çok sayıda paydaş teorisi vardır. Ancak Grimble, doğal kaynak yönetiminde Paydaş Analizi için bir aşamalar çerçevesi yarattı. Grimble, analizin doğal kaynak yönetiminin temel yönlerine özgü olmasını sağlamak için bu çerçeveyi imzaladı.
Paydaş analizinin aşamaları:

Analizin hedeflerini netleştirin
Sorunları bir sistem bağlamına yerleştirin
Karar vericileri ve paydaşları belirleyin
Paydaş çıkarlarını ve gündemlerini araştırın
Etkileşim ve bağımlılık kalıplarını araştırın (örneğin, çatışmalar ve uyumluluklar, değiş tokuşlar ve sinerjiler)
Uygulama:
Grimble ve Wellard, doğal kaynak yönetiminde Paydaş analizinin, aşağıdaki gibi karakterize edilebileceği durumlarda en alakalı olduğunu tespit etti;

Kesişen sistemler ve paydaş çıkarları
Kaynağın birden çok kullanımı ve kullanıcıları.
Piyasa başarısızlığı
Çıkarılabilirlik ve geçici ödünleşmeler
Belirsiz veya açık erişim mülkiyet hakları
Ticareti olmayan ürün ve hizmetler
Yoksulluk ve yetersiz temsil
Örnekler:
Bwindi Geçilmez Milli Parkı durumunda, kapsamlı bir paydaş analizi uygun olurdu ve Batwa halkı potansiyel olarak insanların geçim kaynaklarının kaybını ve can kayıplarını önleyen paydaşlar olarak kabul edilirdi.

Galler'de, Doğal Kaynaklar Galler adlı Gal Hükümeti sponsorluğundaki bir kuruluş, "doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimini takip eder" ve Çevre (Galler) Yasası 2016
'da belirtildiği gibi "doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi ilkelerini uygular".
NRW, çok çeşitli faaliyetlerde 40'tan fazla farklı düzenleyici rejimden sorumludur.
Nepal, Endonezya ve Kore'nin toplum ormancılığı, paydaş analizinin doğal kaynakların yönetimine nasıl dahil edilebileceğinin başarılı örnekleridir. Bu, paydaşların ihtiyaçlarını ve ormanlara katılım düzeylerini belirlemelerine olanak sağlamıştır.
Eleştiriler:

Doğal kaynak yönetimi paydaş analizi, Clarkson'un önerdiği gibi, kendi içinde sorun yaratabilecek çok sayıda paydaşı içerme eğilimindedir. "Paydaş teorisi, dünyanın sefaletini kaldıracak kadar büyük bir sepet örmek için kullanılmamalıdır."
Starik, doğanın paydaş olarak temsil edilmesi gerektiğini öne sürdü. Ancak bu, uygun temsili bulmak zor olacağından birçok bilim insanı tarafından reddedilmiştir ve bu temsil, başka sorunlara neden olan diğer paydaşlar tarafından da tartışılabilir.
Paydaş analizi, diğer paydaşları marjinalleştirmek için istismar amaçlı kullanılabilir.
Belirli paydaş grupları önceki kararlardan dışlanmış olabileceğinden, katılımcı süreçler için ilgili paydaşların belirlenmesi karmaşıktır.
Paydaşlar arasında süregelen çatışmalar ve güven eksikliği uzlaşmayı ve çözümleri engelleyebilir.
Alternatifler/ Tamamlayıcı analiz biçimleri:

Sosyal ağ analizi
Ortak havuz kaynağı

Doğal kaynak yönetimi sorunları doğası gereği karmaşık ve tartışmalıdır. Birincisi, ekolojik döngüleri, hidrolojik döngüleri, iklimi, hayvanları, bitkileri ve coğrafyayı vb. içerirler. Bütün bunlar dinamik ve birbiriyle ilişkilidir. Bunlardan birinde yapılacak bir değişiklik, geri döndürülemez bile olabilen geniş kapsamlı ve/veya uzun vadeli etkilere sahip olabilir. İkincisi, doğal sistemlerin karmaşıklığına ek olarak, yöneticiler çeşitli paydaşları ve onların çıkarlarını, politikalarını, coğrafi sınırlarını ve ekonomik sonuçlarını da dikkate almak zorundadır. Tüm yönleri aynı anda tam olarak tatmin etmek imkansızdır. Bu nedenle, bilimsel karmaşıklık ve çeşitli paydaşlar arasında kalan doğal kaynak yönetimi tipik olarak tartışmalıdır.
1992'de Rio de Janeiro'da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'ndan (UNCED) sonra, çoğu ülke toprak, su ve ormanların entegre yönetimi için yeni ilkeleri kabul etti. Program isimleri milletten millete değişse de hepsi benzer amaçları ifade eder.
Doğal kaynak yönetimine uygulanan çeşitli yaklaşımlar şunları içerir:

Yukarıdan aşağıya (komut ve kontrol)
Toplum temelli doğal kaynak yönetimi
Uyarlanabilir yönetim
Önleyici yaklaşım
Entegre doğal kaynak yönetimi
Ekosistem yönetimi

Topluma dayalı doğal kaynak yönetimi (CBNRM) yaklaşımı, koruma hedeflerini kırsal topluluklar için ekonomik faydaların üretilmesiyle birleştirir. Üç temel varsayım şudur: yerel halk doğal kaynakları korumak için daha iyi bir konumdadır, insanlar bir kaynağı ancak faydalar koruma maliyetlerini aşıyorsa koruyacak ve insanlar doğrudan yaşam kaliteleriyle bağlantılı bir kaynağı koruyacaklardır. Yerel halkın yaşam kalitesi yükseltildiğinde, kaynağın gelecekteki iyi durumunu sağlamaya yönelik çabaları ve taahhütleri de artar. Bölgesel ve topluluk temelli doğal kaynak yönetimi de yetki ikamesi ilkesine dayanmaktadır.
Birleşmiş Milletler, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde ve Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesinde CBNRM'yi savunmaktadır. Açıkça tanımlanmadıkça, merkezi olmayan NRM, yerel toplulukların doğal kaynakları sömürmek için yarıştıkları belirsiz bir sosyo-yasal ortamla sonuçlanabilir ör. Orta Kalimantan'daki (Endonezya) orman toplulukları.
CBNRM'nin bir sorunu, sosyoekonomik kalkınma, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kaynak kullanımı hedeflerini uzlaştırmanın ve uyumlu hale getirmenin zorluğudur. CBNRM kavramı ve çatışan çıkarları, katılımın arkasındaki nedenlerin insan merkezli (gerç

Emisyon ticareti, çevre kirliliğini kontrol altına almak amacıyla kirletici salımını azaltanlara ekonomik avantajlar sağlayan piyasa temelli bir sistemdir. Genellikle "sınırla ve ticaret et" (cap and trade - CAT) ya da emisyon ticaret sistemi (ETS) olarak adlandırılır. Bu yaklaşımın en yaygın kullanım alanlarından biri, karbon emisyonlarının (özellikle karbondioksit ve diğer sera gazlarının) sınırlandırılmasıdır. Karbon ticareti, iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir araç olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca kükürt dioksit gibi farklı kirletici maddeler için de benzer ticaret sistemleri uygulanmaktadır.
Emisyon ticaret sisteminde, belirli bir kirletici maddenin salımına dair toplam miktarı sınırlandırmak amacıyla, merkezi bir otorite (genellikle bir devlet kurumu), sınırlı sayıda emisyon izni tahsis eder ya da bu izinleri satar. Her bir izin, belirli bir süre içinde belirli miktarda emisyon salımına hak tanır. Emisyon üreten işletmeler, gerçekleştirdikleri salım miktarı kadar izne sahip olmak zorundadır. Emisyonlarını artırmak isteyen kuruluşlar, fazla izin hakkı bulunan diğer katılımcılardan bu izinleri satın almak durumundadır. Böylece, toplam emisyon sınırı korunurken, piyasada esneklik sağlanır.
Emisyon ticareti, çevresel politika hedeflerine nasıl ulaşılacağı konusunda piyasa aktörlerine esneklik tanıyan esnek çevre politikası araçlarından biridir. Bu sistem, hedefe ulaşma yöntemini düzenleyici kurumlar yerine işletmelere bırakarak, komuta-kontrol yaklaşımına dayalı düzenlemelerden ayrılır. Komuta-kontrol sistemleri genellikle belirli teknolojilerin kullanılmasını (örneğin en iyi mevcut teknoloji - BAT) zorunlu kılar veya devlet destekleri gibi doğrudan müdahalelere dayanır. Buna karşın emisyon ticareti, çevresel yükümlülüklerin ekonomik araçlarla yerine getirilmesine olanak sağlar.

Kirlilik, piyasa dışsallıklarının en bilinen örneklerinden biridir. Dışsallık terimi, bir ekonomik faaliyetin, bu faaliyetin piyasa işlemine doğrudan taraf olmayan kişi ya da kurumlar üzerindeki etkisini ifade eder. Emisyon ticareti, bu tür dışsallıkları piyasa mekanizmaları yoluyla düzenlemeyi amaçlayan bir yaklaşımdır. Sistemin temel amacı, belirli bir emisyon hedefini toplam maliyeti en aza indirerek gerçekleştirmektir. Bu sistemde, hükûmet toplam emisyon düzeyine bir sınır koyar ve bu sınır dahilinde emisyon izinleri (veya tahsisatlar) tanımlar. İzinler doğrudan satılabilir ya da çoğu uygulamada, düzenlemeye tabi işletmelere geçmiş dönem emisyonlarına dayalı olarak ücretsiz biçimde tahsis edilir. Katılımcılar, gerçekleştirdikleri emisyon miktarı kadar izne sahip olmakla yükümlüdür. Bu koşul sağlandığında, toplam emisyon miktarı belirlenen sınırı aşmaz. İzinlerin alınıp satılabilir olması, katılımcılara farklı uyum yolları sunar: Kendi emisyonlarını azaltarak izinleri kullanmak, emisyonu sınırın altında tutup fazla izinleri satmak ya da sınırın üzerinde emisyon yaparak piyasadan ek izin satın almak. Bu sayede sistem, kirleticiye dolaylı bir maliyet yüklerken, emisyonlarını azaltanları ekonomik olarak teşvik eder.
Emisyon ticareti, çevresel maliyetlerin üretim maliyetlerine içselleştirilmesini sağlayarak, karbon ve diğer sera gazlarının ekonomik değerini piyasa süreçlerine dahil eder. Bu durum, şirketlerin yatırım getirisi ve sermaye harcaması gibi kararlarını karbon fiyatı temelinde yeniden değerlendirmelerine neden olabilir. Böylece, düşük emisyonlu teknolojilere yapılan yatırımların cazibesi artar ve şirketlerin uzun vadeli stratejilerinde iklim politikaları daha etkin biçimde yer alabilir. Bu sistem, ekonomik araçlarla çevresel hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırarak sürdürülebilir kalkınma stratejilerine katkı sunar.
Bazı emisyon ticaret sistemlerinde, yükümlülüğü olmayan — yani emisyon salımı gerçekleştirmeyen — kuruluşlar da izin ticaretine katılabilir ve bu izinlere dayalı finansal türev ürünlerle işlem yapabilir. Katılımcılar, kullanmadıkları izinleri ileriki dönemlerde kullanmak üzere biriktirme hakkına da sahip olabilir. Ayrıca, bazı sistemlerde ticarete konu olan izinlerin belirli bir yüzdesi düzenli aralıklarla piyasadan kalıcı olarak çekilir, bu da zaman içinde toplam emisyon miktarının düşmesine neden olur. Bu kapsamda, çevre örgütleri piyasadan izin satın alarak bunları emekliye ayırabilir; bu durum arzı azaltarak kalan izinlerin fiyatını yükseltebilir. Birçok sistemde, izin sahipleri bu izinleri kâr amacı gütmeyen kuruluşlara bağışlayarak vergi indirimi elde edebilir. Hükûmetler ise genellikle toplam emisyon sınırını zaman içinde kademeli olarak azaltarak, ulusal sera gazı azaltım hedeflerine ulaşmayı amaçlar.

Endonezya, resmî adıyla Endonezya Cumhuriyeti (Endonezce: Indonesia, Endonezce: Republik Indonesia), Hint ve Pasifik okyanusları arasında, Güneydoğu Asya ve Okyanusya'da toprakları bulunan bir ülkedir. 17 binden fazla adadan oluşur. Bu adaların en büyükleri Sumatra, Cava ve Sulavesi ile kısmen Borneo ve Yeni Gine'dir. Endonezya dünyanın en büyük ada ülkesidir, 1.904.569 km²'lik yüzölçümüyle dünyada 14. sıradadır. 2026 yılı itibarıyla 285 milyon civarında nüfusuyla dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi ve aynı zamanda en kalabalık Müslüman ülkesidir. Cava dünyanın en kalabalık adasıdır ve nüfusun yarıdan fazlasına ev sahipliği yapar.
Endonezya başkanlık sistemi ile yönetilen bir demokrasidir. Ülke dokuz özel statülü olmak üzere 38 ile ayrılmıştır. Ülkenin şimdiki başkenti Nusantara, 17 Ağustos 2024 tarihinde resmen başkent olan, sıfırdan inşa edilen bir şehirdir. Ülkenin eski başkenti ve en kalabalık şehri Cakarta, dünyanın en kalabalık ikinci metropolüdür. Kara komşuları; Papua Yeni Gine, Doğu Timor ve Malezya'dır. Singapur, Filipinler, Avustralya ve Hindistan'a bağlı Andaman ve Nikobar Adaları ile deniz sınırı bulunur. Yüksek nüfusuna rağmen Endonezya, geniş yaban alanlarına sahiptir ve en yüksek seviyede biyoçeşitliliğe sahip ülkelerden biridir.
Endonezya takımadaları yedinci yüzyılda Srivijaya ve Majapahit'in Çin ve Hint altkıtası ile ticarete başlamasıyla önemli bir ticaret bölgesi haline gelmiştir. Yerel liderler ilk çağlardan beri yabancı kültür, din ve politik sistemleri yavaş yavaş özümsediler ve böylelikle Hindu ve Budist krallıklar kuruldu. Sünni tüccarlar ve Sufi din adamları bölgeye İslam'ı getirdiler, Hristiyanlık ise Avrupalı kaşifler yoluyla yayıldı. Avrupalı güçler Coğrafi keşifler ile "Baharat Adası" adı verilen Maluku'yu elde edip bölgedeki ticareti tekelleri altına almak için birbirleriyle savaştılar. Portekiz, Fransa ve Britanya kısa sürelerle hakimiyet sağlasalar da Hollanda 350 yıl boyunca bölgedeki önde gelen sömürgeci güç oldu. 20. yüzyıl başlarında Endonezya ulusal bilinci ortaya çıktı. Ülke 1945'te II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte bağımsızlık ilan etti. Ancak Hollandalılar bu ilanı tanımadılar ve iki ülke arasında 1949'da Hollanda'nın bağımsız Endonezya'yı tanımasıyla sonuçlanacak bir çatışma ve diplomatik mücadele dönemi yaşandı. Endonezya tarihi daha sonra doğal afetler, rüşvet, bölünme, Suharto sonrası demokratikleşme süreci ve hızlı ekonomik değişikliklerle çalkantılı geçti.
Endonezya farklı dil, din ve kültüre sahip etnik gruplardan oluşur. Cavalılar en büyük etnik gruptur. Endonezya ulusal bir dil, etnik çeşitlilik, çoğunluğu Müslüman olmak üzere farklı dinlerin bir araya gelmesi, sömürgecilik tarihi ve isyanla tanımlanan ortak bir kimlik geliştirmiştir. Endonezya'nın "çoklukta birlik" anlamına gelen ulusal sloganı "Bhinneka Tunggal Ika" çeşitliliğin ülkeyi şekillendirdiğini ifade eder. Endonezya dünyanın nominal GSYİH'ye göre 15., satın alma gücü paritesine göre 7. büyük ekonomisidir. Ülke Güneydoğu Asya'daki tek bölgesel güçtür ve uluslararası ilişkilerde orta güç olarak değerlendirilir. Endonezya Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, G20, Bağlantısızlar Hareketi, D-8, ASEAN, Doğu Asya Zirvesi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.

Endonezya adı Latince Indus ve Yunanca nesos sözcüklerinden türetilmiştir ve "ada" anlamına gelmektedir. Bu ad Endonezya'nın bağımsızlığından çok önceye, 18. yüzyıla dayanır. 1850'de İngiliz etnolojist George Earl yayınladığı bir eserle, bölgedeki Hint ve Malay takımadalarında yaşayanlar için Indunesians ve Malayunesians isimlerini önerdi. Aynı eserde George Earl'ün öğrencilerinden James Richardson Logan Endonezya ismini Hint Takımadası ile eşanlamda kullandı. Bununla birlikte Hollandalı akademisyenler sömürge döneminde yazdıkları eserlerde Endonezya ismini kullanmaktan imtina ettiler. Bunun yerine Malay Takımadası, Hollanda Doğu Hindistanı, Doğu Hindistan ve Insulinde isimlerini kullandılar.
1900'lerden sonra Endonezya ismi Hollanda dışındaki akademik çevrelerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Hollanda sömürgeciliğine karşı Endonezyalı milliyetçi gruplar bu ismi siyasi bir bakış açısını belirtmek üzere kullanmaya başladılar. Berlin Üniversitesinden Adolf Bastian yayınladığı Indonesien oder die Inseln des Malayischen Archipels eseriyle Endonezya ismini 1884–1894 yılları arasında yaygınlaştırdı. Endonezya ismini ilk kullanan Endonezyalı eğitimci Hollanda'da 1913 yılında kurduğu basın bürosuna Indonesisch Pers-bureau adını veren Suwardi Suryaningrat (Ki Hajar Dewantara) idi.

Halk arasında "Java Adamı" olarak bilinen Homo erectus'un fosilleşmiş kalıntıları, Endonezya takımadalarında 2 milyon ila 500.000 yıl önce yerleşim olduğunu öne sürüyor. Homo sapiens bölgeye M.Ö. 43.000 civarında ulaştı. Modern nüfusun çoğunluğunu oluşturan Avustronezyalılar halkları, şimdiki Tayvan'dan Güneydoğu Asya'ya göç etti. Takımadalara M.Ö. 2.000 civarında ulaştılar ve doğuya yayılırken yerli Melanezyalılar uzak doğu bölgeleriyle sınırlandırdılar.
İdeal tarım koşulları ve ıslak tarlada pirinç ekiminin MÖ sekizinci yüzyıl gibi erken bir tarihte ustalaşması, köylerin, kasabaların ve küçük krallıkların MS birinci yüzyılda gelişmesine olanak sağladı. Takımadaların stratejik deniz yolu konumu, M.Ö. birkaç yüzyıldan itibaren Hint krallıkları ve Çin hanedanları da dahil olmak üzere adalar arası ve uluslararası ticareti destekledi. Ticaret o zamandan beri Endonezya tarihini temelden şekillendirdi.
Srivijaya deniz krallığı, MS yedinci yüzyıldan itibaren ticaret ve Hinduizm ile Budizmin etkisiyle gelişti. MS sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında tarımsal Budist Sailendra ve Hindu Mataram hanedanları, Java'nın iç kısımlarında gelişip gerilediler ve geride Sailendra'nın Borobudur'u ve Mataram'ın Prambanan'ı gibi büyük dini anıtlar bıraktılar. Hindu Majapahit krallığı 13. yüzyılın sonlarında Doğu Java'da kuruldu ve Gajah Mada yönetimi altında etkisi günümüz Endonezya'sının büyük bir kısmına yayıldı. Bu dönem Endonezya tarihinde genellikle "Altın Çağ" olarak anılır.
Takımadalardaki Müslümanlaştırılmış nüfuslara dair en eski kanıt, Kuzey Sumatra'daki 13. yüzyıla kadar uzanıyor. Takımadaların diğer bölgeleri yavaş yavaş İslam'ı benimsedi ve 16. yüzyılın sonuna gelindiğinde Java ve Sumatra'da hakim din buydu. Çoğunlukla İslam, Endonezya'da, özellikle Java'da İslam'ın hakim biçimini şekillendiren mevcut kültürel ve dini etkilerle örtüşüyor ve karışıyor.

Portekiz 1511 yılında Malakka'yı işgal etti. Bundan sonra İspanya, Hollanda ve İngilizler ülkeyi istilâ ettiler. Bu devletler Endonezya'yı sömürmenin yanı sıra Hindistan'ı da sömürgelerine katmak için üs olarak kullanmakta idiler. On altıncı asrın sonlarında Hollandalılar, Doğu Hindistan, Cava ve Moluk'da kurdukları şirketlerle bölge ticaretini ele geçirdiler. Bunun yanı sıra Cakarta'ya üs kurmalarıyla Hollanda'nın bölgedeki nüfuzu arttı. Diğer sömürgeci devletlerin anlaşmaları neticesinde 18. asrın sonlarında Hollanda ülkeyi tam manasıyla egemenliği altına almıştır. 1900'lü senelerin başlarından îtibâren gün geçtikçe anti-emperyalist fikirlerin kuvvetlenmesi sonucu Hollanda sömürgeciliğine karşı, milliyetçilik ve bağımsızlık mücadelesi fiilen başladı. Bu mücâdelenin önde gelen liderlerinden Ahmed Sukarno 1927'de kurulan Milliyetçi Partinin başkanı oldu. Endonezya halkının başlattıkları ve her geçen gün kuvvet kazanan bağımsızlık mücadelesi karşısında Hollanda endişeye düştü. Halk tamamen Hollandalı sömürgecilerin menfaatleri doğrultusunda yönetilmekteydi. Milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerini yatıştırmak ve sömürgeciliğini devam ettirmek için Hollanda siyâsî bir oyun olarak yerli halka idârede kısmen iştirak hakkı tanıdı. Bu oyuna kanmayıp tam bir bağımsızlık isteyen halkın mücâdelesi çok kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldı. Mücadelenin liderlerinden Ahmed Sukarno ve arkadaşları yakalanarak sürgüne gönderildi. İkinci Dünyâ Savaşında Japonya, Endonezya'yı işgal etti. Siyâsî olarak Japonlar ülke halkının Hollandalılara karşı yaptıkları bağımsızlık mücâdelesini desteklediler. Japonlar, milliyetçilerin hükûmet kurmalarına müsaade etti.

17 Ağustos 1945'te Japonların teslim olmalarıyla Endonezya'da Ahmed Sukarno başkanlığında bir hükûmet kurularak bağımsızlıklarını îlân ettiler. Hollanda, Endonezya'nın bağımsızlığını tanımadı. Endonezya ve Hollanda arasında bu sebepten başlayan mücadele, Endonezya'nın zaferiyle neticelendi. Hollanda, “Endonezya Birleşik Devletleri”ni resmen tanımak zorunda kaldı. 1950 senesinde devletin adı “Endonezya Cumhuriyeti” olarak değiştirildi. Ülkenin kurulu olduğu adalardan Yeni Gine Hollandalıların elinde kaldı. Endonezya ancak 1962 senesinde adanın batı kısmını Hollandalılardan kurtardı. 1965 Mayıs'ında Çin ve SSCB destekli bir devrim teşebbüsü oldu. Çeşitli birliklerden solcu general ve subayların ve Endonezya Komünist Partisi'nin öncülük ettiği bu girişim ABD gizli servislerinin büyük komploları sonucu ve ülkedeki Marksist kültürün çok yetersiz oluşu sebebiyle bastırıldı. 1.000.000 civârında insanın öldüğü iç savaşta komünistler ve komünist olduğundan şüphelenilenler dünyada eşine az rastlanan bir katliamla ortadan kaldırıldılar. Özellikle Çinli azınlık bertaraf edildi. Devletin kuruluşundan itibaren meydana gelen hâdiselerde oldukça yıpranan Ahmed Sukarno iktidarı, 1967'de General Suharto tarafından yapılan hükûmet darbesi ile son buldu. Darbe sonunda başa geçen General Suharto daha sonra yapılan seçimleri de kazandı. 1982'de Sebker seçimleri kazandı. 1983'te Suharto dördüncü defa 10 Mart 1988'de beşinci defa başkan seçildi. Fakat 1998 yılındaki büyük bir ayaklanmayla Suharto ve siyasi rejimi devrildi. Ülke olağan bir parlamenter demokrasiyle idare edilmeye başladı.

Endonezya'nın üzerinde bulunduğu adalardan büyük olan beş tanesi, Sumatra, Borneo, Cava, Selebes ve Yeni Gine'dir. Yeni Gine Adasının Endonezya'ya ait olan batı kısmına İrian Barat adı verilir. Borneo Adasının Endonezya'ya ait olan kısmına ise Kalimantan adı verilir. Sumatra, Borneo, Cava ve Selebes adalarına Büyük 

Enerji hukuku, yenilenebilir ve yenilenemez enerjinin kullanılması ve vergilendirilmesini düzenleyen hukuk dalıdır. Enerji hukuku genel olarak elektrik, doğalgaz, petrol, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) piyasaları ve yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili alanlarda faaliyet göstermektedir.
Enerji hukuku ile ilgili yapılan ilk çalışmalar, 20. yüzyılın ortalarına denk gelmektedir. Bu tarihlerde meydana getirilen uluslararası sözleşmeler, bu konuya dair bazı kuralları içermekte ise de ayrı bir bölüm olarak düzenlenmemiştir. Bunun yerine, ikincil hukuki kaynaklar vasıtasıyla bu konuya dair düzenlemeler yapılmıştır.

Avrupa Birliği bünyesinde "Üçüncü Paket" olarak adlandırılan ve elektrik piyasasında bir dizi yeni düzenleme getiren hazırlıklar Eylül 2007'de Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanmıştır. Ancak bu düzenlemeler pratikte uygulanabilir olmaması sebebiyle Avrupa Birliği'ne üye devletler nezdinde pek destek bulamayıp üye devletlerin kendi politikalarını uygulamasından ötürü gönüllü katılımı gerektiren bir mekanizma olmaktan ileri geçememiştir.

Enerji Hukuku Araştırma Enstitüsü

Enerji kaynakları, herhangi bir yolla enerji üretilmesini sağlayan kaynaklardır. Dünya üzerindeki enerji kaynakları, klasik ve alternatif kaynaklar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Birincil enerji kaynaklarından kullanım oranları; %33,1 petrol, %30,3 kömür, %23,7 doğalgaz, hidrolik ve diğer yenilenebilir %8, nükleer enerji %5. 

Klasik enerji kaynaklarına alternatif olarak sunulan kaynaklardır. Güneş, rüzgâr, hidrojen, hidroelektrik ve jeotermal kaynaklar buna örnektir. Doğada sürekli var olan faktörlere dayalı olan bu kaynakların en önemli özelliği ise yenilenebilir olmaları ve doğaya zarar vermemeleridir.

Güneş enerjisi güneş ışığından enerji elde edilmesine dayalı teknolojidir. Güneş'in yaydığı ve Dünya'ya da ulaşan enerji, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışıma enerjisidir, Güneş'teki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi şeklindeki füzyon sürecinden kaynaklanır. Dünya atmosferinin dışında Güneş ışınımının şiddeti, aşağı yukarı sabit ve 1370 W/m² değerindedir, ancak yeryüzünde 0-1100 W/m² değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin Dünya'ya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir. Dünyada yararlanılan en eski enerji kaynağı güneş enerjisidir. Güneş enerjisinin de diğer enerjiler gibi kullanım sorunları ve koşulları vardır. Güneş enerjisi her tüketim modelinde kolaylıkla kullanılamaz. Her tüketim dalında kullanılabilmesi için bu sorunlarının tüketim modellerine göre çözülmesi gerekmektedir. Güneş enerjisinin depolanması ya da diğer enerjilere dönüşebilmesi, ısıl, mekanik, kimyasal ve elektrik yöntemlerle olur. Güneş enerjisinin, diğer enerjilere çevriminde kullanılan çevrimler;

Güneş enerjisinden doğrudan ısı enerjisi
Güneş enerjisinden doğrudan elektrik enerjisi
Güneş enerjisinden hidrojen enerjisi elde edilmesi olarak sıralanabilir.
Ekoloji bilimi açısından temel enerji güneş enerjisidir. Fosil yakıtlar dahil, rüzgâr gücü, hidrolik enerji, biyogaz, alkol, deniz, termik, dalga gibi tüm enerji kaynakları güneş enerjisinin türevleridir. Fizikçi Capra'ya göre fosil yakıtlar ve çeşitli sorunlar yaratan nükleer enerji geçmiş dönemin enerji kaynaklarıdır. Buna karşılık güneş ve türevleri geleceğin enerji kaynaklarıdır.
Günlük güneş enerjisinden yararlanılması, Dünya'da günlük 300 trilyon ton kömür yakılmasına eşdeğerdir. Başka bir hesaplamayla Dünya'ya bir yılda düşen güneş enerjisi, Dünya'daki çıkarılabilir fosil yakıt kaynakları rezervlerinin tamamından elde edilecek enerjinin yaklaşık 15-20 katına eşdeğerdir.

Alternatif enerji kaynakları içerisinde en az hidrojen enerjisi kadar faydalı olabilecek bir enerji kaynağı da rüzgârdır. Temiz, bol, yenilenebilir olmasının yanı sıra hemen hemen tüm dünya genelinde faydalanma imkânı olan bir kaynaktır. Rüzgâr tarlasında inşa edilen ve rüzgâr türbini adı verilen çok büyük pervaneli, yüksek kuleler aracılığıyla rüzgâr gücü, elektrik enerjisine dönüştürülür. Rüzgâr türbinleri, uçan rüzgâr türbini, yüzen rüzgâr türbini gibi hem yerde hem de havada olabilir. Ayrıca rüzgâr tarlaları denizde, karada ve sahilde yapılabilir. Az sayıda, büyük enerji üretim merkezleri kurmak yerine, ülke geneline küçük üniteler halinde yayılmış rüzgâr türbinleri kurmak çok daha avantajlıdır. Rüzgâr tarlası kurulacak bölgelerin rüzgâr atlası birkaç yıllık çalışma sonucu çıkartılır ve ona göre türbinler kurulur. Bu atlasta bir bölgedeki rüzgâr hızı ve rüzgâr yönü gibi bilgiler bulunur. Rüzgâr, elektrik üretiminin yanı sıra hidrojen üretiminde de söz sahibi olabilir. Rüzgârdan elde edilecek elektrikle suyun hidroliz edilmesi sonucunda; su, oksijen ve hidrojen elementlerine ayrılarak  çok ucuz bir yolla hidrojen elde edilmiş olacaktır.
1990'lı yıllarda kullanımı en hızlı artan enerji kaynağı olan rüzgâr enerjisi, bu avantajları sayesinde tüm dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor. Danimarka toplam elektrik enerjisinin yaklaşık %20'sini rüzgârdan elde ederek oran olarak dünyada birinci sıradayken, Almanya da 2007 yılındaki verilere göre, 22.247 megawatt kurulu güç ile rüzgâr enerjisi kullanımında en ön sıralardadır. Almanya'yı en yakından takip eden ABD'nin kurulu gücü ise yaklaşık 2.316.818 megawatt civarındadır.

Jeotermal enerji, yerkabuğunda bulunan ısıdır. Bu enerjiden, yer yüzeyine çıkan sıcak sular aracılığıyla yararlanılır. En eski çağlardan bu yana kullanılan kaplıcalar jeotermal enerjinin ilk kullanım alanlarıdır. Jeotermal enerjiden, kaynağın sıcaklığına bağlı olarak ısıtma uygulamalarında kullanılabilir ya da elektrik üretiminde yararlanılır. Elektrik enerjisi üretimi amaçlı santrallar 20. yüzyılın başlarından itibaren kurulmaya başlanmıştır. Ama yeterince tanınmadığı için Dünya genel enerji üretiminden yalnızca %0.05 lik bir pay alır.
Jeotermal enerji; kaynağın, dünya enerji tüketimine kıyasla çok büyük olması nedeniyle ve kullanılan sıcak suyun reenjeksiyon ile tekrar yer altına verilmesi koşuluyla yenilenebilir enerjiler arasında sayılır.

Okyanuslar ve denizler gibi büyük su kütlelerinde meydana gelen dalgaların enerjisinden yararlanılabilinmektedir. Yenilenebilir enerji formlarından bir tanesidir.
Üretilmesindeki zorluklar:

Dalgaların yüksek gücüne karşın düşük hızlarda ve farklı yönlerde hareket etmesi
En güçlü fırtınalara ve tuzlu suyun neden olacağı paslanmaya dayanabilecek yapıların yüksek maliyeti
Kurulum ve bakım giderlerinin yüksekliğidir.
Dalga enerjisinin toplam enerji potansiyeli, toplam enerji büyüklüğü 2.5 terawat olarak hesaplanan gel-git enerjisinden çok daha fazladır. Sahilleri güçlü rüzgârlara maruz kalan ülkeler, enerji ihtiyaçlarının %5 veya daha fazlasını dalga enerjisinden karşılayabilirler.

Gel-git veya okyanus akıntısı nedeniyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik veya potansiyel enerjinin elektrik enerjisine dönüştürülmesidir.
Gelgit enerjisini elektriğe dönüştürmek için yaygın olarak, uygun bulunan koyların ağzının bir barajla kapatılarak, gelen suyun tutulması, çekilme sonrasında da yükseklik farkından yararlanılarak türbinler aracılığı ile elektrik üretilmesi hedeflenir. Suyun potansiyel enerjisinin %80'ini elektrik enerjisine dönüştürebilen gel-git enerjisi, güneş enerjisi gibi diğer alternatif enerji kaynaklarına göre daha yüksek bir verimliliğe sahiptir. Deniz ve okyanuslardaki düzenli akıntıların kinetik enerjisinin, deniz tabanına yerleştirilen türbinler aracılığı ile elektrik enerjisine dönüştürülmesi akıntı enerjisi olarak anılır.

Hidrojen birincil enerji kaynaklarından üretilen bir yakıt olup temiz bir enerji kaynağı olarak kullanılabilecek önemli bir elementtir. Fakat dünyada tek başına bulunmadığından önce üretilmesi gerekir. Halihazırda çok pahalı olan bu üretim, su ve doğalgaz gibi elementlerdeki hidrojenin ayrıştırılmasıyla yapılır. Bu şekilde elde edilen hidrojen pillerine yakıt hücresi adı verilmektedir. Şu anda bazı otomobiller hem benzin, hem de hidrojenin kullanıldığı hibrid (melez) yakıt yöntemiyle çalışmaktadır.
Hidrojenin, 20 yıl içerisinde çok daha aktif olarak kullanılması planlanmaktadır. Şu anda hidrojen yakıt konusunda elde edilen en önemli ilerleme İzlanda'da yaşanmaktadır. 1999 yılında, akaryakıt firması Shell ve otomobil firması Daimler-Chrysler ile İzlanda hükûmeti arasında imzalanan anlaşma, İzlanda'yı hidrojen yakıtlı bir ülke haline getirmeyi amaçlamaktadır. Daimler-Chrysler İzlanda için, hidrojenle çalışan otobüs ve otomobiller üretirken, Shell de İzlanda genelinde hidrojen istasyonları açmayı planlamıştır. İzlanda'da elde edilecek muhtemel bir başarı, hidrojenli otomobillerde seri üretime geçilmesini son derece hızlandıracaktır.

Yenilenemez enerji kaynakları, çekirdek kaynaklılar ve fosil yakıtlar olarak iki gruba ayrılır. Bu kaynakların yakın zamanda tükenebileceği tahmin edilmektedir. Nükleer, petrol, kömür ve doğal gaz başlıca yenilenemez enerji kaynaklarındandır. Dünya rezervleri; kömürde 860,94 milyar ton, petrolde 225,4 milyar ton, doğal gazda 208,4 trilyon m³'tür. Fosil yakıtların kalan kullanım ömürler; petrolde 54 yıl, doğal gazda 64 yıl, kömürde 112 yıldır.

Nükleer enerji üretmede kullanılan kaynaklar toryum ve uranyumdur. Uranyumun çıkarılabilir rezervi 5327,2 bin tondur. En çok rezerve sahip ülkeler ve rezervleri; Kanada 468,7 bin ton, Rusya 487,2 bin ton, Kazakistan 629 bin ton, Avustralya 161 bin tondur. Dünyada çıkarılabilir 5385 bin ton toryum rezervi bulunur. Rezerv miktarları açısından önde gelen ülkeler; 846 bin ton Hindistan, 744 bin ton Türkiye, 606 bin ton Brezilya, 521 Avustralya, 434 bin ton ABD'dir. Dünyada faal olarak çalışan 436 nükleer santralden 2518 milyar kWh elektrik üretilmekte, 65 reaktörün kuruluş çalışması devam etmektedir. Fransa elektrik ihtiyacının %77,7'sini nükleer teknolojiden temin etmektedir.
Kömür 21.yüzyılın güvenilir ve önemli enerji kaynağı olacaktır.  2000'li yıllarda dünya enerjisinin %42'sini karşılayan kömürün oranı 2020'lerde %48'e ulaşacağı tahmin edilmektedir. Doğal gaz ve petrole göre daha uzun kullanım ömre sahiptir, yeryüzüne dağılımı daha homojendir. Son 20 yılda fiyatı stabil olması arz güvenliği açısından kayda değerdir. Kömür düşük maliyetle elde edilebilen, pek çok ülkenin üretip sattığı bir enerji kaynağıdır. Taşınması ve depolanması açısından güvenlidir. Birincil enerji üretiminin %25-28'i, elektriğin %41'i kömürden elde edilir.

Eşya hukuku, medeni hukuk dalıdır ve kişilerin eşya üzerindeki mutlak haklarını (ayni haklar) düzenler. Eşya, bağımsız nesne olarak maddi bir varlıktır. Türk hukukunda Türk Medeni Kanunu'un 4. kitabında genel olarak düzenlenmiştir.
Mülkiyet hakkı eşya üzerinde en geniş ve sınırsız ayni haktır. Sınırlı ayni haklar ise irtifak hakkı, rehin hakkı, taşınmaz yükünden doğan haktır. Kişisel irtifaklar, intifa hakkı, üst hakkı ve oturma hakkıdır. Diğer ayni haklar rehin hakkı borçlu veya üçüncü kişilerin malları üzerindeki haklardır ve taşınmaz/taşınır olarak ikiye ayrılmaktadır. İpotek, taşınmaz rehnine girer.
Eşya üzerindeki haklar zilyetlik ve tapu sicilli kavramlarıyla açıklanır. Zilyetlik, kişinin eşya üzerindeki zilyet olma iradesine bağlı eylemsel egemenliğidir. Tapu kütüğü, eşya (taşınmaz) üzerindeki ayni hak (tescil, şerh gibi kayda bağlanan) ilişkilerini gösteren resmi bir kütüktür. Kadastro denilen ölçme sistemiyle, taşınmazlar bu kütüğe kaydedilir. Her taşınmazın (parsel) kütükte bir sayfası bulunur. İşlemler bu sayfada işlenir, tescil edilir. Satış, devir, ipotek işlemlerini Tapu Müdürü yürütür ve sayfada gösterir. Arazi parçaları ya parsel olarak, yahut kat mülkiyeti olarak sicilde işlenir. Taşınırlar için kural olarak herhangi bir kütük bulunmamaktadır. Ancak bazı istisnai hallerde sicil kütüklerinin bulunduğu söylenebilir Örneğin gemiler medeni hukuk anlamında taşınırlardır ve bunlara ilişkin özel bir sicil tutulmaktadır.

Lex rei sitae

Florida (İngilizce telaffuz: [ˈflɔːɹɪdə]  ( dinle), [ˈflɑːɹɪdə]; İspanyolca telaffuz: [floˈɾiða]), Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu bölgesinde yer alan bir eyalettir. Batıda Meksika Körfezi, kuzeybatıda Alabama, kuzeyde Georgia, doğuda Bahamalar ve Atlantik Okyanusu; güneyde ise Küba ve Florida Boğazı ile komşudur. Hem Meksika Körfezi'ne hem de Atlantik Okyanusu'na sınırı olan tek eyalettir. Nüfusu 21 milyonu aşan eyalet, Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık üçüncü eyaleti, doğudaki eyaletler arasında en kalabalık olanı ve 2020 itibarıyla nüfus yoğunluğu bakımından sekizinci sırada yer almaktadır. Yüzölçümü 65.758 milkare (170.310 km2) olup, 50 eyalet arasında 22. sırada yer almaktadır. Miami, Fort Lauderdale ve West Palm Beach şehirlerinin yer aldığı Miami metropolitan alanı 6,138 milyonluk nüfusuyla eyaletin en büyük metropolitan alanıdır ve eyaletin en kalabalık şehri 949.611 kişilik nüfusuyla Jacksonville'dir. Florida'nın diğer büyük nüfus merkezleri arasında Tampa Körfezi, Orlando, Cape Coral ve eyalet başkenti Tallahassee yer almaktadır.
Çeşitli Amerikan Kızılderili kabileleri, en az 14.000 yıldır Florida'da yaşamaktadır. 1513 yılında İspanyol kaşif Juan Ponce de León, İspanya Krallığı'na bağlı Konkistador'un bir üyesi olarak karaya ayak basan bilinen ilk Avrupalı olmuş ve bölgeye yemyeşil doğası ve Paskalya mevsimi (İspanyolca Pascua Florida) nedeniyle La Florida ([la floˈɾiða]) adını vermiştir. Florida daha sonra ABD kıtasında Avrupalılar tarafından kalıcı olarak yerleşilen ilk bölge oldu. 1565'te kurulan İspanyol kolonisi St. Augustine, sürekli olarak ikamet edilen en eski şehirdir. Florida, İspanya'nın Teksas'taki Sabine Nehri boyunca uzanan sınır anlaşmazlığını çözmesi karşılığında 1819'da ABD'ye devretmesinden önce sık sık saldırıya uğrayan ve Büyük Britanya'nın göz diktiği bir İspanyol bölgesiydi. Florida, 3 Mart 1845'te 27. eyalet olarak kabul edildi ve ABD tarihindeki Kızılderili Savaşlarının en uzunu ve en kapsamlısı olan Seminole Savaşlarının (1816-1858) ana mekanı oldu. Eyalet, 10 Ocak 1861'de Birlik'ten ayrılarak yedi orijinal Konfedere Eyaletten biri oldu ve İç Savaş'tan sonra 25 Haziran 1868'de yeniden Birliğe kabul edildi.
20. yüzyılın ortalarından bu yana Florida, hızlı bir demografik ve ekonomik büyüme yaşadı. Ekonomisi, 1,4 trilyon dolarlık gayrisafi devlet hasılası (GSP) ile ABD eyaletleri arasında dördüncü, dünyada ise 16. en büyük ekonomidir; ana sektörler turizm, konaklama, tarım, emlak ve ulaşımdır. Florida, sahil beldeleri, eğlence parkları, sıcak ve güneşli iklimi ve deniz rekreasyonu ile dünyaca ünlüdür; Walt Disney World, Kennedy Uzay Merkezi ve Miami Beach gibi cazibe merkezleri her yıl on milyonlarca ziyaretçi çekmektedir. Florida, emeklilerin, mevsimlik tatilcilerin ve hem yerli hem de uluslararası göçmenlerin uğrak yeridir; ABD'de en hızlı büyüyen on topluluktan dokuzuna ev sahipliği yapmaktadır. Eyaletin okyanusa yakınlığı, kültürünü, kimliğini ve günlük yaşamını şekillendirmiştir; sömürge tarihi ve birbirini izleyen göç dalgalarıyla Afrika, Avrupa, Yerli, Latin ve Asya etkilerini yansıtmaktadır. Florida, Ernest Hemingway, Marjorie Kinnan Rawlings ve Tennessee Williams da dahil olmak üzere en önde gelen Amerikalı yazarlardan bazılarını kendine çekti ya da onlara ilham verdi. Özellikle golf, tenis, otomobil yarışları ve su sporlarında ünlüleri ve sporcuları kendine çekmeye devam etmektedir. Florida, Amerikan başkanlık seçimlerinde, özellikle de 2000, 2016 ve 2020 başkanlık seçimlerinde bir savaş alanı eyaleti olarak kabul edildi.
Florida'nın yaklaşık üçte ikisi Meksika Körfezi ile Atlantik Okyanusu arasında bir yarımadada yer almaktadır. Birçok bariyer adası hariç yaklaşık 1,350 mil (2,173 km) uzunluğuyla Amerika Birleşik Devletleri'nin en uzun kıyı şeridine sahiptir. Florida'da on dönüm (4,0 hektar) veya daha büyük alana sahip 4.510 ada bulunmaktadır ve bu Alaska'dan sonra en büyük ikinci adadır. Florida'nın büyük bir kısmı deniz seviyesinde ya da deniz seviyesine yakındır ve tortul topraklarla karakterize edilir. Florida, sadece 345 feet (105 metre) ile herhangi bir ABD eyaletinin en alçak yüksek noktası ile ülkedeki en düz eyalettir.
Florida'nın iklimi kuzeyde subtropikalden güneyde tropik iklime kadar değişiklik gösterir. Hawaii dışında tropikal iklime sahip tek eyalettir ve hem eyaletin güney kısmında bulunan tropikal iklime hem de bir mercan resifine sahip tek kıta eyaletidir. Florida, ABD'nin en büyük tropik vahşi doğası ve Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan Everglades Ulusal Parkı da dahil olmak üzere birçok benzersiz ekosisteme sahiptir. Eşsiz yaban hayatı arasında Amerikan aligatoru, Amerikan timsahı, Karayip flamingosu, Pembe kaşıkçı, Florida panteri, şişe burunlu yunus ve deniz ayısı bulunmaktadır. Florida Resifi, Amerika Birleşik Devletleri kıtasında yaşayan tek mercan bariyer resifidir ve Büyük Bariyer Resifi ve Belize Bariyer Resifi'nden sonra dünyanın üçüncü en büyük mercan bariyer resif sistemidir.

Hristiyan, %81
Protestan, %54
Baptist, %19
Metodist, %6
Presbiteryan, %4
Episkopal Kilise (ABD), %3
Luthercilik, %3
Pentekostal, %3
Diğer Protestanlar, %16
Katolik, %26
Mormon, %1
Yahudi, %4
Diğer Dinler, %1
Ateistler, %14

Jacksonville 820.459
Miami 424.662
Tampa 336.823
St. Petersburg 246.407
Orlando 227.907
Hialeah 212.217
Fort Lauderdale 183.606
Tallahassee 170.452
Cape Coral 156.891
Port St. Lucie 151.391
Pembroke Pines 146.828
Hollywood 142.473
Coral Springs 126.875
Gainesville 114.375
Miami Gardens 108.862
Miramar 108.240
Clearwater 106.642
Pompano Beach 102.745
Palm Bay 100.116

Eyalette 67 county bulunmaktadır.
Bunlar;

Alachua
Baker
Bay
Bradford
Brevard
Broward
Calhoun
Charlotte
Citrus
Clay
Collier
Columbia
DeSoto
Dixie
Duval
Escambia
Flagler
Franklin
Gadsden
Gilchrist
Glades
Gulf
Hamilton
Hardee
Hendry
Hernando
Highlands
Hillsborough
Holmes
Indian River
Jackson
Jefferson
Lafayette
Lake
Lee
Leon
Levy
Liberty
Madison
Manatee
Marion
Martin
Miami-Dade
Monroe
Nassau
Okaloosa
Okeechobee
Orange
Osceola
Palm Beach
Pasco
Pinellas
Polk
Putnam
Sarasota
Seminole
St. Johns
St. Lucie
Santa Rosa
Sumter
Suwannee
Taylor
Union
Volusia
Wakulla
Walton
Washington

Fosil yakıt veya mineral yakıt, hidrokarbon ve yüksek oranlarda karbon içeren doğal enerji kaynağı. Kömür, petrol ve doğalgaz; bu türden yakıtlara başlıca örnektir. Ölen canlı organizmaların oksijensiz ortamda milyonlarca yıl boyunca çözülmesi ile oluşur. Fosil yakıtlar endüstriyel alanda çok geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. 
Elektrik üretiminde, genelde fosil yakıtın yanması ile açığa çıkan enerji bir türbine güç olarak iletilir. Eski jeneratörlerde genelde yakıtın yanması ile elde edilen buhar türbini döndürmek için kullanılırdı, fakat yeni enerji santrallerinde yanma ile elde edilen gazlar, direkt olarak gaz türbinini döndürmektedir.
20 ve 21. yüzyılda dünya çapındaki teknolojik gelişmelerle, fosil yakıtlara daha çok ihtiyaç duyulmuştur. Özellikle petrolden elde edilen benzin, dünya çapında ve bölgesel olarak büyük çatışmaların ana sebebi haline gelmektedir. Dünya çapındaki bu enerji ihtiyacının artması ile çözüm arayışları, yenilenebilir enerji kaynaklarına doğru yönelmelidir.
2017 yılında dünyada birincil enerji kaynaklarının %34 petrol, %28 kömür, %23 doğal gaz, %85 fosil yakıtlar oldu. Fosil yakıtların yakılmasıyla 21.3 milyar ton CO2 açığa çıktığı ancak bunların doğal kaynaklarca yaklaşık yarısının emile bildiği yani net olarak havaya 10.65 milyar ton CO2 salındığı araştırılmıştır. Küresel ısınmanın başlıca aktörleri fosil yakıt.
Fosil yakıtlar insan sağlığının en büyük tehdidi.

Fosil kömürler, doğal katı yakıtlar sınıfından olan antrasit, taşkömürü, esmer kömür ve linyit kömürü ve turb (turba) adlı yakıtların genel adı.
Bunlardan taşkömürü, esmer kömür ve linyit kömürü, Türkiye'de en çok kullanılan kömürlerdir. Zonguldak'ta çıkarılan taşkömürü, sanayide en çok kullanılan kömür cinsidir. Linyit kömürü hemen hemen Türkiye'nin her yerinde çıkarılır. Linyit kömürü ve linyitin oluşumu ilerlemiş bir türü olan esmer kömür, ısıtma kuvveti bakımından diğerleri kadar zengin değildir. Çoğu zaman çıkarıldıkları yerde kullanılırlar. Esmer kömür, dış görünüşü bakımından taşkömürüne benzerse de taşkömüründen aşağıdaki şekillerde ayırt edilebilir:

Sırsız porselen üzerine taşkömürü ile çizilmiş çizgi siyah, esmer kömürle çizilen ise kahverengidir.
Bu iki kömür cinsi toz haline getirilip derişik NaOH (sodyum hidroksit) çözeltisi ile kaynatılırsa, taşkömürü çözeltiyi boyamaz, esmer kömür ise kahverengine boyar.

Doğal katı yakıtların esas kısmını teşkil eden fosil kömürleri, çoğunluğu altılı halkalardan meydana gelmiş olan yüksek molekül tartılı, siklik bileşiklerden oluşmuş bir organik şebeke ile bu şebeke arasına difüzyon ile sızarak yerleşmiş anorganik bileşiklerden ibarettir. Organik kısım kömürün yanabilen kısmını, anorganik kısım ise kömürün külünü teşkil eder.
Kömürün organik kısmı, oluşumun daha ilk devrelerinde bitkilerdeki alifatik, heterosiklik ve karbosiklik bileşiklerin biyolojik işlemlerle hümin maddesine dönüşmesi ve hümin maddesinin de yüksek baskı ve uzun süreli temperatür gibi ortam şartları altında bir kondensasyon reaksiyonuna uğrayarak karbona dönüşmesi sonucunda meydana gelir.
Hümik asit, toprağın yapısındaki madensel tuzların bitkiler tarafından alınmasını sağlayan toprak asididir.
Kömür bir hidrokarbon değildir. Zira yapısında organik olarak bağlı oksijen, azot, kükürt gibi heteroatomların bulunduğu moleküller de vardır. Oksijen, kömürün oluşum devresine göre, hidroksil, karbonil, karboksil oksijeni olarak veya oluşumu daha ileri kömürlerde heterosiklik karbon-oksijen halkaları veya eter köprüleri şeklinde bulunabilir. Azot, kömüre bitkinin alkaloid, protein ve klorofil gibi bileşiklerinden geçmiş olup daha ziyade heterosiklik büyük moleküllerde görülür. Kükürt ise kömüre yine bitki proteinlerinden geçmiştir. Kükürt miktarı %1'in üstünde olan kömürlerde kükürdün bir kısmı, anorganik pirit kükürdü halinde de bulunabilir. Hidrojen hem aromatik molekül hidrojeni, hem de alisiklik ve alifatik olefin hidrojeni şeklinde bulunur.
Kömür külünün bileşimi, yüzde miktarları kömürün kaynağına göre değişen, silis, alüminyum, demir, kalsiyum, magnezyum ve alkali metallerin tuzlarını içerir. ABD'de çıkarılan kömürlerin külünde bu maddelerin maksimum yüzde miktarları şu şekildedir:

SiO2 (silis): 30-60
Al2O3 (alüminyum oksit): 10-14
Fe2O3 (demir-III-oksit): 3-30
CaO (kalsiyum oksit): 1-20
MgO (magnezyum oksit): 0,5-4
TiO2 (titanyum dioksit): 0,5-3
Alkali metal oksitleri: 1-4

Fosil yakıtların kullanımı sanayi devriminin merkezinde yer aldı ve geçtiğimiz birkaç yüzyıl boyunca gezegendeki yaşam standardında büyük iyileştirmeler yapılmasına yardımcı oldu. Bununla birlikte, fosil yakıtların yakılmasının yakıtı kullanan insanlar dışında çevreye de bir takım olumsuz etkileri vardır. Tüm fosil yakıtlar yandığında CO2 açığa çıkarır, böylece iklim değişikliğini hızlandırır. Yanan kömür, petrol ve türevleri, atmosferik partikül maddesine, dumana ve asit yağmuruna katkıda bulunur.
İklim değişikliği büyük ölçüde CO2 gibi sera gazlarının atmosfere salınımından kaynaklanıyor ve bu emisyonların ana kaynağı fosil yakıtların yakılması. İklim değişikliği dünyanın bazı bölgelerinde şimdiden ekosistemleri olumsuz etkiliyor. Bunlar, türlerin neslinin tükenmesi ve açlık sorununu artırma gibi etkileri içerir. Küresel sıcaklıklarda devam eden artışlar, hem ekosistemler hem de insanlar üzerinde daha fazla olumsuz etkiye yol açacaktır. Dünya Sağlık Örgütü, iklim değişikliğinin 21. yüzyılda insan sağlığına yönelik en büyük tehdit olduğunu belirtti.
Fosil yakıtların yanması, asit yağmuru olarak Dünya'ya düşen sülfürik ve nitrik asitleri üretir. Mermer ve kireç taşından yapılmış anıtlar ve heykeller, asitler kalsiyum karbonatı çözdüğü için özellikle savunmasızdırlar.
Atmosfere salınan fosil yakıtlar ayrıca radyoaktif maddelerden olan uranyum ve toryum içerir. 2000 yılında, dünya çapında yakılan kömürden yaklaşık 12.000 ton toryum ve 5.000 ton uranyum açığa çıktı. ABD'nin 1982 yılında kömür yakmasının, Three Mile Island kazasından 155 kat daha fazla radyoaktivite saldığı tahmin edilmektedir. Yanan kömür ayrıca büyük miktarlarda dip külü ve uçucu kül üretir.
Fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan etkilere ek olarak, hasat edilmesi, işlenmesi ve dağıtılması da çevresel etkilere sahiptir. Kömür madenciliği yöntemleri, özellikle dağ zirvesi çıkarma ve açık deniz madenciliği, olumsuz çevresel etkilere sahiptir ve açık denizde petrol sondajı, suda yaşayan organizmalar için tehlike oluşturmaktadır. Fosil yakıt kuyuları, kaçak gaz emisyonları yoluyla metan salınımına katkıda bulunabilir. Petrol rafinerileri ayrıca hava ve su kirliliği dahil olmak üzere olumsuz çevresel etkilere sahiptir. Kömürün taşınması dizel motorlu lokomotiflerin kullanılmasını gerektirirken, ham petrol tipik olarak tanker gemileriyle taşınır ve bu da ilave fosil yakıtların yakılmasını gerektirir.

Fosil yakıtların olumsuz etkilerine karşı koymak için çeşitli azaltma çabaları ortaya çıktı. Yenilenebilir enerji gibi alternatif enerji kaynaklarını kullanma hareketi de bunlara dahildir. Çevre düzenlemeleri bu emisyonları sınırlamak için çeşitli yaklaşımlar kullanır; örneğin, atmosfere uçucu kül gibi atık ürünlerin salınmasına karşı kurallar koyulmuştur. Diğer çabalar arasında fosil yakıtlar için artan vergiler ve güneş panelleri gibi alternatif enerji teknolojileri için sübvansiyonlar gibi ekonomik teşvikler yer alıyor.
Aralık 2020'de Birleşmiş Milletler, sera emisyonlarını azaltma ihtiyacına rağmen, çeşitli hükûmetlerin fosil yakıtlarını "ikiye katladıklarını" ve bazı durumlarda COVID-19 geri kazanım teşvik fonlarının % 50'sinden fazlasını fosil yakıt üretimine yönlendirdiğini belirten bir rapor yayınladı. Alternatif enerjiden ziyade, BM genel sekreteri António Guterres, "İnsanlık doğaya karşı savaş veriyor. Bu bir intihardır. Doğa her zaman karşılık verir - ve bunu şimdiden artan bir güç ve öfkeyle yapıyor." Guterres ayrıca, Joe Biden'ın ABD'nin 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşma hedeflerini benimsemede Çin ve AB gibi diğer büyük yayıcılara katılma planını öngördüğünü tahmin ederek hala umut kaynağı olduğunu söyledi.

Fosil yakıtlardan kaynaklanan çevre kirliliği insanları etkiler çünkü fosil yakıtların yanmasından kaynaklanan partiküller ve diğer hava kirliliği solunduğunda hastalığa ve ölüme neden olur. Bu sağlık etkileri arasında erken ölüm, akut solunum hastalığı, ağırlaştırılmış astım, kronik bronşit ve azalmış akciğer fonksiyonu bulunur. Yoksullar, yetersiz beslenenler, çok genç ve çok yaşlılar ve önceden var olan solunum hastalığı ve diğer sağlık sorunları olan kişiler daha fazla risk altındadır. Toplam küresel hava kirliliği ölümleri yılda 7 milyona ulaşıyor.
Tüm enerji kaynaklarının doğal olarak olumsuz etkileri olsa da, veriler fosil yakıtların en yüksek sera gazı emisyonlarına neden olduğunu ve insan sağlığı için en tehlikeli olduğunu göstermektedir. Buna karşılık, modern yenilenebilir enerji kaynakları insan sağlığı için daha güvenli ve daha temiz görünüyor.
AB'de kazalardan ve hava kirliliğinden ölüm oranı terawatt-saat başına şu şekildedir: kömür (24,6 ölüm), petrol (18,4 ölüm), doğal gaz (2,8 ölüm), biyokütle (4,6 ölüm), hidroelektrik (0,02 ölüm), nükleer enerji (0,07 ölüm), rüzgar (0,04 ölüm) ve güneş (0,02 ölüm). Her bir enerji kaynağından çıkan sera gazı emisyonları ton olarak ölçülmektedir: kömür (820 ton), petrol (720 ton), doğal gaz (490 ton), biyokütle (78-230 ton), hidroelektrik (34 ton), nükleer enerji (3 ton), rüzgar (4 ton) ve güneş (5 ton). Verilerin gösterdiği gibi, kömür, petrol, doğal gaz ve biyokütle, hidroelektrik, nükleer enerji, rüzgar ve güneş enerjisinden daha yüksek ölüm oranlarına ve daha yüksek sera gazı emisyonlarına neden oluyor. Bilim adamları fosil yakıt kaynaklarının nükleer enerjiyle değiştirilmesiyle 1,8 milyon hayatın kurtarılabileceğini öne sürüyorlar.

Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması, fosil yakıt kullanımının kademeli olarak sıfıra indirilmesidir. Devam eden yenilenebilir enerji geçişinin bir parçasıdır. Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılmasına yönelik mevcut çabalar, ulaşım ve ısıtma gibi sektörle

Funda, fundagiller (Ericaceae) familyasından Erica cinsinden 700'den fazla türü barındıran çiçekli bitkilerin ortak adı.
Birçok türü 0.2-1.5 m. boyutları arasında çalı formundadır. Erica arborea ve Erica scoparia türleri ağaç olarak adlandırılır ve 6–7 m. boyutlarındadır.
Her mevsim yeşil yapraklı olan funda, bahçe süslemesinde tercih edilmekte ve kurutulmuş dikensi yaprakları mutfakta kullanılabilmektedir. 600'ü aşkın alt türün anavatanı Güney Afrika'dır. Yaklaşık 70 alt tür ise Afrika'nın diğer bölgelerinde, Akdeniz havzasında ve Avrupa'da yetişmektedir.
Fundalar, birçok kelebek türü için yaşamsal öneme sahiptir. Bu kelebeklerin larvaları sadece funda ile beslenmekte ve büyümektedirler.

Ağaç fundası (Erica arborea)
Erica bocquetii
Erica manipuliflora
Erica sicula

 Vikitür'de Erica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Fıstık çamı (Pinus pinea), çamgiller (Pinaceae) familyasından Ege, Akdeniz sahilleri, Portekiz, İspanya, İtalya, Girit ve Türkiye'de yayılış gösteren çam türü. Kozalakları ve tohumu diğer çam türlerine göre çok daha büyüktür. Kozalaklarından çıkan çam fıstığı besin olarak tüketilmektedir.
İstanbul Fethipaşa Korusunda bulunan 363 yaşında olan Fıstık Çamı anıt ağaç olarak tescillenmiş olup bilinen en yaşlı fıstık çamıdır.

Gençken yuvarlak, yaşlı halde dağınık şemsiye gibi bir yapıya sahiptir. Gençken kuvvetli büyür. 20–25 m. boy yapar. Düzgün bir gövdeye ve bu gövdeden dik olarak çıkan yatay duruşlu dallara sahiptir. İğne yaprakları parlak açık yeşil renkli, 10–20 cm uzunlukta ve uç kısmı sivridir. kozalakları kestane renginde, yumurtamsı veya yuvarlak 10–15 cm uzunluğunda, 6–10 cm genişlikte, çok kısa saplı ve genellikle reçinelidir. Tek veya iki tanesi karşılıklı dizilmiştir. Tohumları sert, soluk kırmızı, uzunca ters yumurta biçiminde, oldukça büyüktür ve 3. yılda olgunlaşır.

Toprak istekleri bakımından çok seçici olmasa da geçirgen kumlu, gevşek toprakları severler. Işık ağacı olup gençken hızlı büyür ve derine giden kazık kök sistemine sahiptir. Ağırlık olarak 0–900 m aralığında Başta Ege Bölgesi olmak üzere Marmara, Akdeniz bölgelerinde geniş yayılış gösterir. Rutubet isteği fazladır. Özellikle Temmuz-Ağustos aylarında su açığı olmamalıdır. Kısa süreli donlara karşı dayanıklı olmasına rağmen etkilenir. Atmosferik kirliliğe ve yer altı sularındaki tuzlulaşmaya karşı duyarlıdır. Yangın sonrası sürgün verme kapasitesi yüksektir.

Türkiye, İspanya'dan sonra en fazla alana sahip ülkedir. Yaklaşık 100.000 hektar alanda saf ya da kızılçam ile karışık bulunur. Özel ağaçlandırmalarda da yaygın olarak kullanılan bir türdür. 8-10 yaşından sonra ekonomik olarak işletilmeye başlanmakta ve 80-100 yaşına kadar fıstık üretimine devam edilmektedir. En yoğun bulunduğu yöreler İzmir-Bergama (Kozak) ve Aydın-Koçarlı (Mazon) ilçeleridir.

Çam fıstığı için üretimi yapılan bu ağaçta kozalak toplama zamanları yağış durumuna göre Ocak-Haziran ayları arasında değişmektedir. Zengin tohum yılları 3-4 yılda bir olan fıstık çamı 28 günde çimlenmektedir. Üç yıllık kozalaklar aynı anda ağacın üzerinde görülebilir. Ayrıca aşılama yoluyla Kızılçam ağaçlarından da Fıstık Çamı üretilebilir.

100 g çam fıstığında bol protein ve mineral vardır. 100 g içinde 45 g doymamış yağ asidi, 31 g protein, 5 g karbonhidrat, mineraller ve su bulunmaktadır. 100 g fıstığın kalori değeri 580 kaloridir. Bileşiminde linoleik asit ve oleik asit vardır. Ayrıca omega 3 ve 6, B ve C vitaminleri, karoten, demir, çinko, potasyum, manganez, fosfor bulunur.

Güneş enerjisi, kaynağı Güneş olan ısı ve parlak ışıktır. Güneş'in çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ışınım enerjisidir. Güneşteki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi füzyon sürecinden kaynaklanır. Güneş'in yüzeyinde güneş radyasyonunun yoğunluğu yaklaşık 6,33 x 107 W/m2dir. Dünya atmosferinin dışında Güneş ışınımının şiddeti, yaklaşık 1370 W/m2 (Watt/m2) değerindedir; ancak yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir. Bu enerjinin Dünya'ya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, Güneş enerjisi sistemleri; teknolojik olarak ilerlerken maliyet açısından ucuzlamıştır. Güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir birincil enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.

Dünyanın yörüngesi üzerinde, uzayda, birim alana ulaşan Güneş ışınları, Güneş'e dik bir yüzey üzerinde ölçüldükleri zaman 1,366 W/m2dir. Bu değer Güneş enerjisi sabiti olarak da anılır. Gezegen atmosfer bu enerjinin %6'sını yansıtır, %16'sını da sönümler ve böylece deniz seviyesinde ulaşılabilen en yüksek Güneş enerjisi 1,020 W/m2dir. Bulutlar gelen ışımayı, yansıtma suretiyle yaklaşık %20, sönümleme suretiyle de yaklaşık %16 azaltırlar. Sağdaki resim 1991 ve 1993 yılları arasında uydu verilerine dayanarak elde edilebilen ortalama Güneş enerjisinin W/m2 cinsinden gösterimidir. Örneğin Kuzey Amerika'ya ulaşan Güneş enerjisi 125 ile 375 W/m2 arasında değişirken günlük elde edilebilen enerji miktarı, 3 ila 9 kWh/m2 (kilowatt.saat/metrekare) arasında değişmektedir.
Bu değer, elde edilebilecek mümkün en yüksek değer olup Güneş enerjisi teknolojisinin sağlayacağı en yüksek değer anlamına gelmez. Örneğin, PV panelleri (fotovoltaik panel), bugün için yaklaşık %15'lik bir verime sahiptirler. Bu nedenle, aynı bölgede bir güneş paneli, 19 ile 56 W/m2 ya da günlük 0,45-1,35 kWh/m2 enerji sağlayacaktır. Bugünkü %8 verime dayalı teknoloji ile dahi, işaretli bölgelere yerleştirilecek Güneş panelleri, bugün fosil yakıtlar, hidroelektrik vb kaynaklara dayalı tüm santrallerin ürettiği elektrik enerjisinden biraz daha fazlasını üretebilecektir.
Hava kirliliğinin neden olduğu küresel loşluk ise daha az miktarda güneş ışınının yeryüzüne ulaşmasına neden olduğu için, Güneş enerjisinin geleceği ile ilgili az da olsa endişe yaratmaktadır. 1961-90 yılları arasını kapsayan bir araştırmada, aynı dönem içerisinde deniz seviyesine ulaşan ortalama Güneş ışını miktarında %4 azalma olduğu gözlenmiştir.

Güneş ışınlarından yararlanmak için pek çok teknoloji geliştirilmiştir. Bu teknolojilerin bir kısmı Güneş enerjisini ışık ya da ısı enerjisi şeklinde direkt olarak kullanırken diğer teknolojiler Güneş enerjisinden elektrik elde etme şeklinde kullanmaktadır. Güneş enerjili sıcak su sistemleri, suyu ısıtmak için Güneş ışınlarından yararlanır. Bu sistemler evsel sıcak su ya da bir alanı ısıtmak için kullanılabildiği gibi çoğunlukla bir havuzu ısıtmak için de kullanılır. Bu sistemler çoğunlukla bir termal güneş paneli ile bir de depodan oluşur. Güneş enerjili su ısıtıcıları üç grupta toplanır.

Aktif sistemler, suyun ya da ısı transfer sıvısının çevirimi için pompa kullanırlar.
Pasif sistemler suyun ya da ısı transfer sıvısının devrini doğal çevirim ile sağlarlar.
Kütle sistemleri su tankının doğrudan Güneş ışığı ile ısınmasını amaçlarlar.
Agrivoltaik tarım
Yaygın güneş enerjisi uygulamaları şunlardır
Düzlemsel güneş kollektörleri: Türkiye'de de çok yaygın olarak kullanılan, evlerde sıcak su elde etmede kullanılan sistemlerdir.
Yek-odaklı güneş enerjisi santralleri: Bunlarda, doğrusal, çanak şeklinde ya da merkezi bir odağa yönlendirilmiş dev aynalar kullanılarak odak noktasında çok yüksek sıcaklıkta ısı elde edilir. Genellikle elektrik üretiminde kullanılır. Ancak henüz bir yaygınlık kazanamamışlardır.
Vakum tüplü güneş enerjisi sistemleri: Vakum tüplü güneş enerjisi kolektörleri: iç içe geçmiş 2 adet silindirik cam tüpün ısı yolu ile birbirine bağlanması ve bu işlem sırasında arasındaki havanın alınması ile üretilir. Dış silindirik tüpün yüzeyine düşen Güneş ışınları aradaki havasız ortamdan geçerek iç kısımdaki silindirik tüpün yüzeyinde absorbe edilmesi ile çalışır. Arada madde olmadığından dolayı sadece ışıma ile ısınan sistem suyu dış hava sıcaklığından bağımsızdır.
Güneş ocakları: Çanak şeklinde ya da kutu şeklinde güneş ısısını toplayan yapılardır. Gelişmekte olan ülkelerde daha yaygın kullanılır.
Trombe duvarı: Sandviç şeklinde cam ve hava kanalları ile paketlenmiş bir pasif Güneş enerjisi sistemidir. Güneş ışınları gün boyunca, duvarın altında ve üstünde yer alan hava geçiş boşluklarını tahrik ederek doğal çevirim ile termal kütleyi ısıtırlar. Gece ise trombe duvarı biriktirdiği enerjiyi ışıma yolu ile yayar.
Geçişli hava paneli: Aktif Güneş enerjili ısıtma ve havalandırma sistemidir. Termal güneş paneli gibi davranan, Güneş'e bakan delikli (perfore) bir duvardan oluşur. Panel, binanın havalandırma sistemine ön ısıtma uygular. Ucuz bir yöntemdir. %70'e kadar verime ulaşılabilir.

Araştırmaya konu olmuş; ancak yaygınlaşamamış bazı ısıl Güneş enerjisi teknolojieri
Güneş havuzları: Havuza atılan tuzların yardımı ile dip tarafta sıcaklık elde edilir. Bunlar daha çok deneysel sistemler olarak kalmışlar, bir yaygınlık gösterememişlerdir.
Güneş bacaları: Bir binanın zemininde toplanan ısı, yüksek ve dar bir bacaya yönlendiğinde, bacada kurulu türbini çalıştırır. Bu da, deneysel aşamada kalmış Güneş enerjisi türlerinden biridir.
Su arıtma sistemleri: Bunlar da bir çeşit havuz sistemidir. Havuzun üstüne eğimli cam kapak yerleştirilir, buharlaşan su tuzdan arınarak bu kapakta yoğunlaşır.
Ürün kurutma sistemleri.
Temiz ve içilebilir su elde etmek: Güneşin sıcaklığı ile bazı basit materyaller bir araya getirilerek temiz su elde etmek mümkündür. Güneşin sıcaklığı ile mevcut nemin buharlaştırılması ile su elde etme yöntemidir.

Güneş pilleri ya da fotovoltaik piller diye anılan cihazlar, yarı iletkenlerin fotovoltaik etki özelliğini kullanarak, Güneş ışığından elektrik enerjisi üretirler. Güneş pilleri, kurulan sisteme bağlı olarak birkaç kW'tan (kilowatt) birkaç MW'a (megawatt) kadar elektrik üretebilir. Yüksek üretim maliyetleri nedeniyle, yakın zamana kadar oldukça az kullanılmıştır. 1956'lardan bu yana uzayda uydularda, 1970'li yıllarda, elektrik hattından uzak yerlerde, yol kenarlarındaki acil telefon cihazları ya da uzaktan algılama gibi uygulamaların enerji gereksiniminin karşılanmasında kullanılmıştır. Son yıllarda, evlerde elektrik şebekesi ile birlikte çalışan sistemler de yaygınlaşmıştır.
2005 sonu itibarı ile toplam 5,300 MW olduğu zannedilen kurulu Güneş pili kapasitesinin, gelişmiş ülkelerin, Güneş pillerinin evsel amaçlı kullanımına verdiği teşvikler nedeniyle, 2006 yılında da ciddi artış göstermesi beklenmektedir. Gerek kullanımdaki artış, gerekse teknolojik gelişmeler nedeniyle Güneş pillerinin üretim maliyetinde her yıl azalış görülmektedir. Bir Güneş pili panelinin watt başına maliyeti 1990 yılında yaklaşık 7.5 USD iken, 2005 yılında bu rakam yaklaşık 4 USD seviyesine inmiştir. Gelişmiş ülkelerin sunmuş olduğu teşvikler, Güneş pillerinin yatırım maliyetinin 5 ile 10 yıl arasında geri dönebilmesini sağlamaktadır. Evsel amaçlı kullanılan Güneş pilleri bir inverter aracılığı ile elektrik şebekesine bağlanmakta, böylece üretilen elektriğin akülerde depolanmasından tasarruf edilmektedir. 2003 yılı içerisinde tüm Dünya'da gerçekleşen Güneş pili üretiminde %32'lik bir artış gözlenmiştir. Güneş pili kullanımındaki artış o kadar büyüktür ki, yarı iletken üretiminin talebi karşılayamaması, Güneş pili üretiminin artışında kısıtlamaya neden olmuştur. Bu sorunun 2006 ve 2007'de de devam edebileceği sanılmaktadır. 2016 yılı itibarı ile dünya genelinde üretim fazlası durumunda bulunan güneş panellerinde her geçen sene gelişen teknoloji ile maliyetler de düşmektedir. Teknolojik ilerlemelere bağlı olarak 2020 yılına kadar güneş paneli maliyetinin watt başına 0.25$ (0.25$/W) olması beklenmektedir.

Türkiye Dünya üzerinde 36o-42o kuzey enlemleri ve 26o-45o doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Türkiye'nin yıllık ortalama Güneş Işınımı 1527.46 kWh/m2yıl, ortalama yıllık güneşlenme süresi ise 2,741 saattir. Bu rakam günlük 4.2 kWh/m2 güce, günde yaklaşık 7.5 saat, toplamada ise 114 günlük bir güneşlenme süresine denk gelmektedir. 9.8 milyon TEP (ton eşdeğer petrol) ısıl uygulamalara olmak üzere yıllık 26.2 milyon TEP enerji potansiyeli mevcuttur. Yılın 10 ayı boyunca teknik ve ekonomik olarak ülke yüzölçümünün %63'ünde ve tüm yıl boyunca %17'sinden yararlanılabilir.
Termal Güneş enerjisi kullanım miktarı 2007 verilerine göre Türkiye'deki kurulu güç 7,105 MWth (th:termal) ve 10,150,000 m²'dir. Bu sıralama içinde Türkiye 10 milyon m² kurulu Güneş kollektörleri ile son derece iyi bir yerde bulunmaktadır.
Fotovoltaik Güneş enerjisi kullanım miktarı 2009 verilerine göre 4MW değerine ulaşmış bulunmaktadır. 2016 sonu itibarı ile 760MW seviyelerinde kurulmuş ve geçici kabulü yapılmış santral olup, 3000MW seviyelerinde bulunan santraller ise projelendirme ve proje onay aşamasındadır.

Güneş enerjisinden yararlanan tasarımlar, çok az daha ilave enerji kullanmak suretiyle, konfor sıcaklığı ve ışık seviyesinin elde edilmesini hedefler. Bunlar pasif Güneş enerjisinde olduğu gibi soğuk ortamlarda daha fazla Güneş ışığı ile sıcak su elde edilmesi şeklinde ya da aktif Güneş enerjisinde olduğu gibi, pompa ve fanlar kullanarak, sıcak ve soğuk havanın (ya da sıvının) yönlendirilmesi şeklinde de olabilir.
Seralar da bir çeşit Güneş mimarisi örneğidir.

Isıl Güneş enerjisi sistemleri, yaygın olarak, bir ısı eşanjörünü yüksek sıcaklıklara kadar ısıtarak, elde edilen ısının elektrik enerjisine dönüştürülmesi şeklinde kullanılırlar.

Enerji kuleleri bir ağ şeklinde yerleştirilmiş, çok sayıda düz ve hareketli olurlar.

Bir yoğunlaştırıcılı kollektörde ısıya dönüştürülen Güneş enerjisi, nükleer ya da kömürlü elektrik santrallerinde olduğu gibi, s

Halep çamı (Pinus halepensis), Pinaceae (çamgiller) familyasından Akdeniz bölgesine özgü bir çam türü.
Akdeniz ve Batı Asya: Fas, Cezayir, Tunus, Libya, İsrail, Ürdün, Suriye, Lübnan, Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk, Karadağ, Bosna Hersek, Hırvatistan, İtalya, Malta, Fransa ve İspanya'da yayılış yapar. Akdeniz'de Fas ve İspanya'dan Yunanistan'a ve Libya kıyılarında Jabal al Akhdar'da ve İsrail, Ürdün, Lübnan ve Güneybatı Suriye'de görülür.
Ağaçlar 15–25 m boyunda olur ve 150 cm çap yapar. Genellikle olgun ağaçlarda yuvarlak veya düz tepeli ince bir taç oluşturacak şekilde bölünmüş tek yuvarlak gövdeli, düzensiz yatay, kalkık dallar, taç formu genellikle rüzgarla şekillendirilir, özellikle denize yakın yerlerde bulunur. İlk önce yumuşak gümüşi gri renkte kabuk, daha sonra mor-kahverengiye dönüşür, boylamasına olukludur ve pullu tabaklara bölünür. Dallar pürüzsüz, hafif çıkıntılı, gri-yeşildir. Kış tomurcukları konik, 8 mm uzunluğunda, pullar saçaklı ve çoğu zaman reflekslidir. 2 (–3) 5–12 cm × 1 mm demetteki iğne yapraklar, bükülmüş, kenarlar ince testere dişli, tüm yüzeylerde stomalı, dallar boyunca oldukça seyrek dizilmiştir. Yaprak demeti kılıfı kalıcıdır ancak kırılgandır. Kalın tohum kozalakları, pullu çiçek kümesi sapı, olgunlaşınca oval; kolye şeklinde, 6–12 × 4–7 cm, simetrik, kırmızıdan mor-kahverengiye, tek başına veya 2–3'lük halka halinde bulunur. Kozalakların olgunlaşması 3 yıl alır ve daha sonra dallarda uzun süre kalır. Kozalak pulları parlak, sarı veya kırmızı-kahverengi, yaklaşık 2.5 x 1.5 cm, kozalaklarının tohum taşıyan pullarının kaidesindeki çıkıntı (apofiz) baklavamsı (rombik); düz veya hafif kalkık ve omurgasız, dikensizdir. Tohum 5–6 mm uzunluğunda kanatları 2,5 cm kadardır.
Halep çamı, genellikle kızılçam (Pinus brutia) ile ilişkilendirilen ve çoğunlukla Batı Akdeniz bölgesinin kıyı bölgelerinde bulunan, hızlı büyüyen bir kozalaklı ağaçtır. Kuzey Afrika'daki en önemli orman türüdür ve Güney Fransa ve İtalya'da büyük ekolojik öneme sahiptir. Düzensiz şekli ve düşük odun kalitesi nedeniyle, tür özellikle ormancılık endüstrisinde kullanışlı değildir; ancak kağıt hamuru ve kağıt endüstrisinde ve ayrıca yakacak odun yapımında kullanılmaktadır.
Ağaç, dağılım alanında su sızmasını iyileştirme, kuru yamaçlarda toprak erozyonunu önleme ve rüzgar siperi görevi yapma gibi belirli ekosistem hizmetleri de sunmaktadır. Bu nedenlerden dolayı ağaç, birkaç ağaçlandırma programının anahtarı olmuştur.
Halep çamı, tüm alt tabakalarda ve Akdeniz bölgesindeki çoğu biyolojik iklimde yetişir. Sık orman yangınlarına maruz kalan sıcak bölgelerde iyi yetişen kuraklığa dayanıklı bir türdür. Bu tür yerlerde ağaç, dağlık alanlarda da yetişmesine rağmen, çoğunlukla alçak rakımlara dağılmıştır.
Halep çamı çok geniş bir yayılış alanına (EOO) sahiptir ve başka yerlerde yerel olarak tehdit altında olduğu düşünülse de (Portekiz'de Algarve, İspanya'da Costa Brava) kereste için ekonomik kullanımı en azından doğal habitatında azaldığı için istikrarlı veya belki de genişlemektedir. Tür IUCN Kırmızı listesinde Asgari Endişe olarak listelenmiştir.
Halep Çamı, çalılık ve orman yangınlarının sık görüldüğü Akdeniz kıyılarının daha sıcak kısımlarında yetişir. Buna rağmen, tohum kozalakları sadece yarı serotindir ve güneşin sıcağında ateş olmadığında açılır. Kapalı meşcereler bulunmasına rağmen, daha çok güneşli tepeler ve deniz kıyısına inen yamaçlarda, en yaygın olarak kireçtaşı ve dolomit üzerinde, makilik veya garig bitki örtüsü içinde dağılmıştır. Uzun süre yangının olmadığı meşçerelerde meşe (Quercus suber, Q.ilex) istila eder ve sonunda hakimiyet kurar. Muhtemelen insan faaliyetlerinin neden olduğu artan yangın sıklığı, Halep çamına avantaj sağlar. Yükseklik aralığı deniz seviyesinden yakl. 1.700 m (Fas'ta).
Kıyı gelişimi, özellikle turistik konaklama için, yerel olarak yerleşim alanını (AOO) azaltmıştır. Yangınlar genellikle meşcereleri yok eder, ancak türler yangına uyarlanmıştır ve yangınlar çok sık olmadıkça yeniden oluşacaktır.
Çoğu ağacın boyutu ve şekli ve kalitesizliği nedeniyle Halep çamı odunu, kereste olarak çok az değere sahiptir. Şu anda yakacak odun olarak ve kömür yakmak için kullanılır, geçmişte maden aksesuarı, demiryolu traversleri ve telefon direkleri için hizmet ediyordu. Reçine bakımından zengindir ve hala bu ürün için yerel olarak kullanılır; Yunanistan'da bu amaçla tarlalar kurulmuştur. Cadı süpürgeleri bu çamda yaygındır ve Akdeniz ülkelerinde cüce çeşitlerinin kaynağı olabilir; türler genellikle daha kuzey enlemlerde dayanıklı değildir. Kuru yamaçlarda toprak erozyonunu durdurmak ve rüzgar kırmak amacıyla dikilmiştir. Güney yarımkürede kurulmuş olan çiftlikler, bu türün istilasına yol açmıştır; Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika'da Halep çamı artık doğal ve çoğu zaman tür açısından zengin bitki örtüsünün yanı sıra tarım için kullanılan araziyi tehdit eden ciddi bir yabani bitkidir.
Doğu Akdeniz'de, Halep çamı ormanları reçine, yakacak odun ve orman balı üretimi ve ayrıca hayvancılık için önemlidir. "Akdeniz ülkelerindeki reçine toplama faaliyetleri, bazıları geçim sınırlarında çok az yaşayan orman topluluklarının refahında her zaman önemli bir rol oynamıştır. Bazı düşük gelirli bölgelerde, reçine toplama tek güvenilirdi (ve olmaya da devam etmektedir). Ayrıca reçine üreten ormanların çoğu topluluk ormanlarıdır ve üretim faydaları reçine topluluk kooperatiflerine gitmektedir.Bu ormanların bir diğer önemli yönü ise çok amaçlı ormancılığın uygulanması ve reçine toplama dışındaki diğer faaliyetlerin bir arada bulunmasıdır., arıcılık gibi ... Örneğin, bir Halep çamı ağacından elde edilen gelir, ağacın ömrü boyunca reçineden elde edilen gelirin yalnızca % 2'sidir (ortalama büyüklükte bir ağaç, başına 3–4 kilogram reçine üretebilir. Ayrıca, aktif reçine üretimi yapılan ormanlarda orman yangınlarının daha düşük görülme sıklığına sahip olduğu gözlemlenmiştir, bu da komşu toplulukların aktif bir ilgiye sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Her dem yeşil ya da yaprak dökmeyen, botanikte yaprakları yılın her dönemi yeşil kalan ve dökülmeyen bitkileri tarif eden bir sıfattır. Her dem yeşil bitkiler, yaprak döken bitkilerin aksine kış ya da kurak mevsim gelince yapraklarını dökmeyen bitkileri kapsadığı gibi tamamen sıcak ve nemli iklimlerde yetiştiği için yaprak dökmeyen bitkileri de içerir.

Çok sayıda ağaç ve çalı türü her dem yeşildir. Bunlar arasında şu bitkiler sayılabilir.

çam, göknar, ladin, mazı gibi iğne yapraklı ağaçların çoğu, (melez gibi istisnaları mevcuttur)
çobanpüskülü, bazı meşeler (örn: mantar meşesi, mazı meşesi) ve Cycadopsida cinsi gibi bazı "antik" açık tohumlular
okaliptüsler ve yağmur ormanı ağaçları gibi don olayı görülmeyen iklimlerde yetişen kapalı tohumluların çoğu
Lycopodiopsida cinsi bitkiler
Latince "hep yeşil" anlamına gelen sempervirens sözcüğü, ikili adlandırmalarda her dem yeşilliği vurgulamak için kullanılır. Örnekler arasında şunlar sayılabilir:

Cupressus sempervirens (Akdeniz servisi)
Lonicera sempervirens (bir hanımeli türü)
Sequoia sempervirens (sekoya ağacı)
Her dem yeşil bitkilerde yaprak ömrü birkaç aydan on yıllara kadar değişebilir. (Pinus longaeva cinsi çamlarda 30 yıldan uzun).

Japon şemsiye çamı (Sciadopitys verticillata), başka bir türü içermeyen kendine has bir familyada bulunduğundan eşsizdir.

Her dem yeşil ve yaprak döken bitkiler, birtakım fizyolojik ve morfolojik özellikleriyle birbirlerinden ayırt edilebilirler. Genelde geniş yapraklı her dem yeşil bitkiler, yaprak döken türlere kıyasla daha kalın yapraklara ve yaprak alanı başına daha büyük miktarda parankim ve hava boşluğuna sahip olur. Birim yaprak alanı başına düşen yaprak biyokütleleri daha büyük olduğu için spesifik yaprak alanları daha düşüktür. İki küme arasında yaprak üretim maliyeti bakımında fark bulunmaz. Her dem yeşil bitkilerin yaprakları, toplam biyokütlelerinin daha büyük bir yüzdesini oluşturur, ancak genellikle fotosentez oranları daha düşüktür.

Bazı ağaçların yaprak dökmeleri, yapraklarını kış ya da kurak/nemli mevsime uyum sağlamaya yönelik bir adaptasyondur. Her dem yeşil ağaçlar da yaprak döker, ancak bu ağaçların yaprakları hep beraber değil de aşama aşama dökülür. Çoğu tropik yağmur ormanı bitkisi her dem yeşilken, yani yaşlanan yapraklarını yıl boyunca aşama aşama döker. Kurak mevsimlerin yaşandığı tropik bölgelerde yetişen bitkiler yapraklarını dökebilir ya da dökmeyebilir. Çoğu sıcak ılıman kuşak iklim bitkisi de her dem yeşildir. Soğuk ılıman iklimlerde daha az bitki türü her dem yeşil olur ki bu türlerin ezici çoğunluğu iğne yapraklı ağaçlardır, çünkü çok az kapalı tohumlu her dem yeşil bitki -26 °C (-15 °F) altındaki aşırı soğuklara dayanabilir.
Soğuk ya da kurak bir mevsimin varlığı gibi yaprak dökmek için bir nedenin bulunduğu bölgelerde her dem yeşillik, genellikle düşük besin varlığına karşı geliştirilmiş bir adaptasyon olarak meydana gelir. Yaprak döken ağaçlar yapraklarını kaybederken besin de kaybeder. Daha ılık bölgelerde çam ve servi gibi bazı türler zayıf toprakta, örselenmiş zeminde yetişir. Geniş yapraklı olup da her dem yeşil olan ormangülü türlerinin çoğu, genellikle olgun ormanların zeminlerinde, bitkilerin daha zor besin alabilecekleri asit oranı yüksek topraklarda yetişir. Taygalarda hava, topraktaki organik maddelerin hızlı çürümesi için fazla soğuk olduğundan bitkiler, topraktaki besinlere daha zor erişir, bu sebepten bitkiler de genellikle her dem yeşil olurlar.
Karaçam gibi ılıman iklimlerde yetişen her dem yeşil bitkiler, yetiştikleri bölgeyi kendilerinin yaşamasına daha uygun hâle getirebilirler. Her dem yeşil bitkilerin yaprakları, yaprak döken bitkilere kıyasla daha yüksek karbon-azot oranına sahiptir, bu nedenle de yere dökülen yapraklar toprağın asiditesini arttırırken azot oranını azaltırlar. Bu koşullar, daha fazla her dem yeşil bitkinin yetişebilmesini kolaylaştırırken yaprak döken bitkilerin yetişebilmesini güçleştirir. Ayrıca zaten mevcut her dem yeşil bitkilerin sağladığı koruma genç her dem yeşil bitkilerin soğuğa ve/veya kuraklığa direnebilmesini kolaylaştırabilir.

Hidrolik güç ya da su gücü (Yunanca: hydro→su) düşen veya hızlı akan suyun enerjisinden elde edilen, faydalı bir amaç için kullanılabilecek güçtür. Antik çağlardan beri hidrolik güç bir yenilenebilir enerji kaynağı olarak birçok türde su değirmeninde, sulamada ve farklı türde mekanik cihazları; buğday değirmenleri, hızarları, dokuma fabrikalarını, liman vinçlerini, cevher ufalayıcılarını, büyük güçlü çekiçleri, asansörleri, endüstriyel merdaneleri ve tamburları çalıştırmak için kullanılmıştır. Basınçlı hava üretmek için düşen suyla çalışan pompalar, kimi zaman başka mekanizmalara belli mesafeden güç vermek için kullanılmıştır.
19. yüzyılın sonlarına doğru, hidrolik güç elektrik üretmek için bir kaynak haline gelmeye başladı. 1878 yılında Northumberland'taki Cragside evi, gücünü hidroelektrikle sağlayan ilk ev oldu ve ilk ticari hidroelektrik santrali 1879'da Niagara Şelalesi'ne inşa edildi. 1881 yılına gelindiğinde, Niagara Falls şehrinin sokak lambaları, hidrolik güç tarafından çalışıyordu.
20. yüzyılın başlarıyla, hidrolik güç terimi hemen hemen sadece hidroelektrik gücünün modern gelişimiyle birlikte kullanılıyordu. Uluslararası kurumlar, örneğin; Dünya Bankası, hidrolik gücü atmosfere yüklü miktarda karbon bırakmadan ekonomik gelişme olarak görüyordu ancak barajların negatif sosyal ve çevresel etkileri vardı.

Ilıman iğne yapraklı orman, Dünya Doğayı Koruma Vakfı tarafından tanımlanan ılıman bir orman türüdür. Ilıman iğne yapraklı ormanlar ağırlıklı olarak yazların sıcak ve kışların serin olduğu bölgelerde bulunur ve bitki türleri bakımından farklılık gösterir. Bazılarında iğne yapraklı ağaçlar hakimdir, diğerleri ise öncelikle geniş yapraklı yaprak dökmeyen ağaçlara veya her iki ağaç türünün bir karışımına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrı bir habitat türü olan tropikal iğne yapraklı ormanlar, daha tropikal iklimlerde görülür.
Ilıman iğne yapraklı ormanlar, kışların ılıman geçtiği ve yoğun yağış alan bölgelerin kıyı bölgelerinde veya daha kuru iklimlerde veya dağlık bölgelerde iç kesimlerde yaygındır. Bu ormanlarda çam, sedir, köknar ve sekoya gibi birçok ağaç türü yaşamaktadır. Alt tabaka ayrıca çok çeşitli otsu ve çalı türlerini içerir. Ilıman iğne yapraklı ormanlar, herhangi bir karasal ekosistemde en yüksek biyokütle seviyelerini sağlar ve ılıman yağmur ormanı bölgelerindeki devasa boyutlardaki ağaçlar açısından dikkat çekicidir.

Jeotermal (jeo-yerküre, termal-ısı anlamına gelir) yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısıya verilen genel addır. Jeotermal akışkan ise içerisinde birçok farklı element ve diğer maddeleri içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Jeotermal enerji bu akışkanların sahip olduğu entalpi ve ısının yarattığı enerjinin adıdır. Bu enerji, diğer farklı enerji çeşitlerine çevrilerek ya da direkt ısı enerjisinden faydalanılarak yenilenebilir enerji kaynağı oluşturmaktadır. Jeotermal enerji yeni, yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez, güvenilir, çevre dostu, yerli ve yeşil bir birincil enerji kaynağıdır. İçinde su bulunmayan sıcak kuru kayalar da jeotermal enerji kaynağıdır.

Jeotermal kaynaklar ile;

Elektrik enerjisi üretimi,
Merkezi ısıtma, merkezi soğutma, sera ısıtması vb. ısıtma/soğutma uygulamaları,
Proses ısısı temini, kurutma işlemleri gibi endüstriyel amaçlı kullanımlar,
Karbondioksit, gübre, lityum, ağır su, hidrojen gibi kimyasal maddelerin ve minerallerin üretimi,
Termal turizm'de kaplıca amaçlı kullanım,
Düşük sıcaklıklarda (30 °C'ye kadar) kültür balıkçılığı,
Mineraller içeren içme suyu üretimi,
gibi uygulama ve değerlendirme alanlarında kullanımlar gerçekleştirilmektedir. 
Yenilenebilir, sürdürülebilir, tükenmez bir enerji kaynağı olması; Türkiye gibi jeotermal enerji açısından şanslı ülkeler için bir özkaynak teşkil etmesi; temiz ve çevre dostu olması; yanma teknolojisi kullanılmadığı için sıfıra yakın emisyona sebebiyet vermesi; konutlarda, tarımda, endüstride, sera ısıtmasında ve benzeri alanlarda çok amaçlı ısıtma uygulamaları için ideal şartlar sunması; rüzgâr, yağmur, güneş gibi meteoroloji şartlarından bağımsız olması; kullanıma hazır niteliği; fosil enerji veya diğer enerji kaynaklarına göre çok daha ucuz olması; arama kuyularının doğrudan üretim tesislerine ve bazen de reenjeksiyon alanlarına dönüştürülebilmesi; yangın, patlama, zehirleme gibi risk faktörleri taşımadığından güvenilir olması; % 95'in üzerinde verimlilik sağlaması; diğer enerji türleri üretiminin (hidroelektrik, güneş, rüzgâr, fosil enerji) aksine tesis alanı ihtiyacının asgari düzeylerde kalması; yerel niteliği nedeniyle ithalinin ve ihracının uluslararası konjonktür, krizler, savaşlar gibi faktörlerden etkilenmemesi; konutlara fuel-oil, mazot, kömür, odun taşınması gibi problematikler içermediği için yerleşim alanlarında kullanımının rahatlığı; gibi nedenlerle büyük avantajlar sağlamaktadır.
Yağmur, kar, deniz ve magma sularının yer altındaki gözenekli ve çatlaklı kayaç kütlelerini besleyerek oluşturdukları jeotermal rezervleri, yer altı ve reenjeksiyon koşulları devam ettiği müddetçe yenilenebilir ve sürdürülebilir özelliklerini korurlar. Kısa süreli atmosfer koşullarından etkilenmezler. Reenjeksiyon, jeotermal rezervuarlardan yapılan sondajlı üretimlerde jeotermal akışkanın çevreye atılmaması ve rezervuarı beslemesi bakımından, işlevi tamamlandıktan sonra tekrar yer altına gönderilmesi işlemidir. Reenjeksiyon birçok ülkede yasalarla zorunlu hale getirilmiştir.
İtalya'da Larderello sahasında 1904 yılından beri, Kaliforniya'da Geyser sahasından 48 yıldır jeotermal elektrik üretilmektedir. 1890'dan beri Boise, Idaho'da (ABD) ve 1934'ten bu yana Reykjavik'de (İzlanda başkenti) jeotermal kaynaklı merkezi ısıtma sistemi bulunmaktadır. Ayrıca, Paris banliyölerinde 85.000 konut jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır.
Kaplıca ve jeotermal ısı kullanımında dünyada ilk beş ülke şunlardır: Amerika Birleşik Devletleri, İsveç, Çin, İzlanda, Türkiye.
Jeotermal elektrik üretiminde dünya sıralamasında ilk beş ülke ise şunlardır: ABD, Filipinler, Meksika, Endonezya, İtalya.

MÖ 10000: Jeotermal akışkandan Akdeniz Bölgesi'nde çanak, çömlek, cam, tekstil, krem imalatında yararlanılmaktaydı.
MÖ 1500: Romalılar ve Çinliler doğal jeotermal kaynakları banyo, ısınma ve pişirme amaçlı olarak kullanıyorlardı.
MÖ 312 İlk enerji savaşı; Araplar ile Suriyeliler arasında Ölü Deniz asfaltları sebebiyle çıkmıştır.
630: Japonya'da kaplıca geleneği yaygınlaştı.
1200: Jeotermal enerji ile mekân ve su ısıtması yapılabileceği Avrupalılar tarafından keşfedildi.
1322: Fransa'da köylüler doğal sıcak su ile evlerini ısıtmaya başladı.
1800: Yine Fransa'da yerleşim birimlerinin jeotermal enerji ile ısıtılması yaygınlaştı.
1800: ABD'de kaplıca turizmi hızla yaygınlaşmaya başladı.
1818: İtalya'da yerleşik Fransız asıllı sanayici Francesco Giacomo Larderel ilk defa jeotermal buhar kullanarak borik asit elde etti.
1833: Paolo Savi tarafından İtalya'daki Larderello Bölgesi'nin altındaki jeotermal rezervuarın yayılımı araştırıldı.
1841: Larderello'da yeni teknikler kullanılarak jeotermal kuyularının açılmasına başlandı.
1860: Kaliforniya eyaletinde The Geysers bölgesinde jeotermal kaynağını değerlendirmeye dönük tesisler açıldı.
1870: ABD'de kaplıca ve benzeri yerlere büyük talep doğdu.
1891: Idaho eyaletinin Boise şehrinde (ABD) ilk jeotermal bölgesel ısıtma sistemi uygulaması gerçekleşti.
1900: Kaliforniya eyaletinin Calistoga bölgesinde otuzdan fazla kaplıca merkezi açıldı.
1904: İtalya'da Larderello'da  jeotermal buhardan ilk elektrik üretimi sağlandı.
1920: Kaliforniya eyaletindeki The Geysers tesislerinde ilk jeotermal kuyular açıldı.
1929: Oregon eyaletinde (ABD) Klamath Falls'da evler jeotermal enerji ile ısıtılmaya başlandı.
1930: İzlanda'da büyük ölçekli merkezi ısıtma projesi çalışmaları başlandı.
1930: İzlanda, ABD, Japonya ve Rusya'da jeotermal akışkanın kullanımı yaygınlaştı.
1943: İtalya'da Larderello'da jeotermal sahasından elektrik üretimi 132 MWe kapasiteye erişti.
1945: Süt pastörizasyonunda ilk kez jeotermal akışkandan yararlanıldı.
1945: ABD'de buzlanmaya karşı yer ısıtmasında, hacim ısıtmasında ve sera ısıtmacılığında jeotermal ısı kullanıldı.
1958: Yeni Zelanda'da Flash Metodu ile jeotermal elektrik üretimine başlandı.
1960: Kaliforniya, The Geysers jeotermal alanında ticari elektrik üretimi için ilk kez kuru buhar kullanıldı.
1963: Türkiye'de ilk jeotermal sondaj kuyusu Balçova, İzmir'de açıldı.
1966: Japonya'da ilk jeotermal elektrik santrali kuruldu.
1968: Türkiye'de Kızıldere, Denizli jeotermal alanının keşfedilmesiyle elektrik üretimi amaçlı ilk jeotermal kuyunun inşaatına burada başlandı.
1969: İkincil çevrim jeotermal teknolojiler Kaliforniya'da başarı ile uygulandı.
1969: Fransa'da büyük jeotermal ısıtma projeleri başladı.
1970: Çin'de ilk kez elektrik üretiminde jeotermal akışkandan yararlanıldı.
1975: Kaliforniya'da The Geysers jeotermal alanındaki kaynaklardan 500 Mwe'lık elektrik üretimi kapasitesine ulaşıldı.
1978: Nevada eyaletinde (ABD) ilk jeotermal gıda kurutma tesisi kuruldu.
1978: New Mexico eyaletinde (ABD) kızgın kuru kayada jeotermal rezervuar oluşturulup test edilmeye başlandı.
1979: Endonezya'da ilk jeotermal elektrik üretimi gerçekleştirildi.
1980: ABD'nin batı eyaletlerinde pek çok yeni jeotermal elektrik santralleri kuruldu.
1981: Hawaii eyaletinin (ABD) Puna bölgesinde kurulan jeotermal tesisler faaliyete geçti.
1982: Türkiye'de Germencik jeotermal alanı keşfedildi.
1983: Türkiye'de kuyu içi eşanjörlü ilk jeotermal ısıtma sistemi Balçova, İzmir'de kuruldu.
1984: Türkiye'nin ilk ve Avrupa'nın İtalya'dan sonra ikinci jeotermal enerji santrali (20.4 MWe kapasiteli) Kızıldere, Denizli'de hizmete açıldı.
1984: Oregon eyaletinde (ABD) mantar yetiştiriciliğinde jeotermalden yararlanıldı.
1985: Jeotermal elektrik santrallerinde dünya çapında yaklaşık 2.000 MW'lık elektrik üretim kapasitesine ulaşıldı.
1987: Nevada'da jeotermal akışkan altın madenciliğinde kullanıldı.
1987: Türkiye'nin ilk jeotermal merkezi ısıtma sistemi Gönen, Balıkesir ve Kozaklı'da işletmeye açıldı.
1990: ABD'de jeotermal elektrik üretimi kurulu kapasitesi 3.000 MWe'e yükseldi.
1992: Dünya'da 21 ülkede jeotermal elektrik üretimi toplam yaklaşık 6.000 MWe'e ulaştı.
1996: Türkiye'de 15.000 konut ana kapasiteli Balçova, İzmir jeotermal merkezi ısıtma sistemi devreye girdi.
2000: Tüm dünyada jeotermalden yaklaşık 8000 MWe jeotermal elektrik üretimi ve 17.000 MWt civarında jeotermal kaynaklar doğrudan kullanımı gerçekleştirildi.
2001: Türkiye'nin jeotermal kurulu ısıtma gücü 493 MWt'e ulaştı. Türkiye böylece jeotermalin elektrik dışı uygulamalarda dünyanın 5. büyük ülkesi durumuna geldi.
2009: Türkiye'nin en büyük jeotermal santrali olan (47,4 MWe) Aydın-Germencik Jeotermal Enerji Santrali'nin devreye alımı gerçekleştirildi.

Türkiye'de jeotermal enerji tespitine ve bu enerjinin kullanımına dönük çalışmalar özellikle İzmir ve Ege Bölgesi'nin bazı diğer noktalarında ilerlemiştir. İzmir'in Balçova ve Narlıdere ilçelerinde halen yaklaşık 15 bin konut jeotermal enerji ile ısıtılmaktadır. Seferihisar, Dikili, Bergama, Çeşme, Aliağa, Urla, Güzelbahçe, Bayındır, Menderes, Kemalpaşa ve Kozaklı ilçelerinde de varlığı bilinen jeotermal kaynaklarının kullanılması halinde, sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde 220 bin konutu ısıtabilecek kapasiteye ulaşılabileceği hesaplanmaktadır. Ancak atılan adımlar (İzmir Jeotermal A.Ş. gibi) doğalgaz dağıtım çalışmalarına kıyasla daha yavaş yürümekte, resmi enerji politikalarının zorlayıcı etki yaratan düzenlemeleri de devreye girdiğinde, jeotermal enerji altyapı çalışmalarını caydırıcı unsurlar giderek belirginleşmektedir. Dış etkenlere bağımlılıkla eşdeğer doğalgaz kullanımını asgariye indirerek, teknolojisi ve insan kaynakları halihazırda mevcut yerli jeotermal enerjinin ön plana çıkarılmasına yönelik çabalar pek çok ilgili çevre tarafından ısrarla sürdürülmektedir. Bu bağlamda, yıllardır Jeotermal Yasası (Teklif) çıkarılmasına uğraşılmış ve bu yasa yönetmeliği ile birlikte 13.06.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer ülkelere oranla daha şanslı bir konumda olan Türkiye'nin jeotermal potansiyeli gelişen jeofizik yöntemlerle ortaya çıkarılmış olacaktır.
Türkiye'de çalışmakta olan toplam 32 adet jeotermal enerji santrali bulunur. Santrallerin kurulu olduğu iller ve santral sayıları şöyledir: Aydın (20), Denizli(5), Manisa(5), Çanakkale (2). Ayrıca; Aydın'da 4, Manisa'da 2, Denizli'de 1 adet jeotermal santral kurma çalışma

Kaliforniya (California; İngilizce telaffuz: [kælɪˈfɔɹnjə]  ( dinle), İspanyolca telaffuz: [kaliˈfoɾnja]), Amerika Birleşik Devletleri'nin batısında bir eyalettir. Doğusunda Nevada, güneydoğusunda Arizona, batısında Pasifik Okyanusu, kuzeyinde Oregon ve güneyinde Meksika'nın Baja California eyaleti ile sınırlanan eyalet, Amerika'nın üçüncü büyük ve 39,5 milyonu aşkın nüfusuyla en kalabalık eyaletidir. Aynı zamanda Kuzey Amerika'daki en kalabalık, dünyanın ise 34. en kalabalık yönetim birimidir. Büyük Los Angeles Alanı ve San Francisco Körfez Bölgesi, sırasıyla ABD'nin ikinci ve beşinci en kalabalık metropolitan alanıdır; ilki 18,7 milyondan fazla, ikincisi ise 9,6 milyondan fazla nüfusa sahiptir. Sacramento eyaletin başkentidir, Los Angeles eyaletteki en kalabalık şehirdir ve ülkenin ikinci kalabalık şehridir (New York City'den sonra). Los Angeles İlçesi ülkenin en kalabalık ilçesidir, San Bernardino İlçesi ise ülkenin alan açısından en büyük ilçesidir. Hem şehir hem de ilçe olan San Francisco, New York City'nin beş ilçesinden dördünün arkasında, ülkedeki en yoğun nüfuslu büyük şehir (New York City'den sonra) ve ülkedeki en yoğun nüfuslu beşinci ilçedir.
2019 itibarıyla 3,2 trilyon ABD doları gayri safi eyalet içi hasılasıyla Kaliforniya ekonomisi, dünyada bir alt yönetim birimine ait en büyük ekonomidir. Kaliforniya eğer bağımsız bir ülke olsaydı, 2020 itibarıyla dünyanın en kalabalık 37. ülkesi ve beşinci büyük ekonomisi olurdu. Büyük Los Angeles Alanı ve San Francisco Körfez Bölgesi, New York metropoliten alanından (1,8 trilyon dolar) sonra ülkenin ikinci ve üçüncü en büyük kent ekonomileridir (2020 itibarıyla sırasıyla 1.0 trilyon dolar ve 0.5 trilyon dolar). San Francisco Körfez Bölgesi Kombine İstatistik Alanı, 2018'de büyük birincil istatistik alanları arasında ülkenin kişi başına en yüksek gayri safi yurtiçi hasılasına (106.757 $) sahiptir ve piyasa değeri açısından dünyanın en büyük 10 şirketinden dördüne ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en zengin 10 insanından dördü de bu eyalette yaşamaktadır.
Şu anda Kaliforniya olan bölge, 16. ve 17. yüzyıllarda bir dizi Avrupalı tarafından keşfedilmeden önce, çeşitli Kızılderili kabilelerin yaşadığı bir bölgeydi. İspanyol İmparatorluğu daha sonra bölge üzerinde hak iddia etti ve sömürgeleştirdi. 1804'te Yeni İspanya Valiliği kapsamında Alta California eyaletine dahil edildi. Bölge, başarılı bağımsızlık savaşının ardından 1821'de Meksika'nın bir parçası oldu, ancak Meksika-Amerika Savaşı'ndan sonra 1848'de Amerika Birleşik Devletleri'ne devredildi. Alta California'nın batı kısmı daha sonra organize edildi ve 1850 Uzlaşmasının ardından 9 Eylül 1850'de 31. eyalet olarak kabul edildi. Kaliforniya Altına Hücum 1848'de başladı ve diğer ülke ve eyaletlerden büyük ölçekli göçler ile Kaliforniya yerlilerine karşı soykırım gibi çarpıcı sosyal ve demografik değişikliklere yol açtı ve buna eşlik eden bir ekonomik patlama yaşandı.
Eğlence ve spor gibi popüler kültüre yapılan kayda değer katkıların pek çoğunun kökenleri Kaliforniya'ya dayanmaktadır. Eyalet, ayrıca iletişim, bilgi, yenilik, çevrecilik, ekonomi ve siyaset alanlarında kayda değer katkılarda bulunmuştur. Kaliforniya, küresel eğlence üzerinde derin bir etkisi olan, dünyanın en eski ve en büyük film endüstrisi olan Hollywood'un evidir. Kaliforniya ayrıca hippi karşı kültürünün, plaj ve araba kültürünün ve kişisel bilgisayarın çıkış yeri olarak kabul edilir. San Francisco Körfez Bölgesi ve Büyük Los Angeles Bölgesi, sırasıyla küresel teknoloji ve eğlence endüstrilerinin merkezleri olarak görülmektedir. Kaliforniya'nın ekonomisi çok çeşitlidir: eyaletin ekonomisinin %58'i finans, hükûmet, emlak hizmetleri, teknoloji ve profesyonel, bilimsel ve teknik iş hizmetlerine dayanmaktadır. Ekonominin yalnızca %1,5'ini oluşturmasına rağmen Kaliforniya'nın tarım endüstrisi, herhangi bir ABD eyaletinin en yüksek çıktısına sahiptir. Kaliforniya limanları, çoğu Pasifik Kıyıları uluslararası ticaretinden kaynaklanan tüm ABD ithalatının yaklaşık üçte birini işler.

İspanyollar Baja California Yarımadası (çev. 'Aşağı Kaliforniya') ve Alta California'yı (çev. 'Yukarı Kaliforniya') kapsayan bölgeye Las Californias (çev. 'Kaliforniyalar',İngilizce: The Californias) adını vermiştir. California isminin İngilizceye İspanyolca aynı kelimeden geçtiği düşünülür. ABD'de eyaletten bahsetmek için kısaca CA, Cal, Cali, Calif, Califas veya US-CA kullanılır.
California adı en eski kopyası 1510'a tarihlenen, Garci Rodríguez de Montalvo tarafından yazılmış İspanyolca roman Las sergas de Esplandián'da geçmektedir. Roman, şövalye edebiyatının popüler serilerinden biri olarak tanımlanmış ve Amadís de Gaula eseri ile başlayan serinin 5. bölümünü oluşturmaktadır. Hikâyede Kraliçe Califia, altın ve inci yönünden zengin, üzerinde Amazonlar gibi yaşayan ve altından zırhlar giyen güzel siyahî kadınların yanı sıra griffon ve diğer mitik canlıların da yer aldığı California adlı ücra bir adayı yönetmektedir. Olay örgüsünde Califia'nın Müslüman kuvvetlerin yanında savaşması, kraliçeye yazar tarafından konmuş ismin halife (İspanyolca: califa; Arapça: خَلِيفَة‎, ḵalīfa) unvanından türetilmiş olabileceğine işaret etmektedir. Bu eser, 1910'lardan beri California etimolojisini açıklamak için kullanılan ana teoridir.
11. yüzyılda yazıya geçirilmiş Frank Krallığı'nı konu alan Eski Fransızca eser Roland Destanı'nda yer alan Califerne kelimesi, bazı akademisyenlerin Montalvo'nun eserindeki ismin nihaî kaynağı olabileceğine dair teoriler öne sürmesine sebebiyet vermiştir. Yerin konumu tarif edilmemiş olmakla birlikte eserde Sarazenlerden bahsedildiği için bu ismin de "halife" kökünde geldiğini belirtmiştir. Buna ek olarak eyaletin isminin Eski İspanyolca yazılı örneği bulunmayan ve sıcak fırın anlamına gelecek *Calit Fornay (Latince: Calida Fornax) kelimesinden türetilmiş olabileceği iddia edilmiştir. Sicilya'daki Californo and Calafornina ile İspanya'daki Calahorra yerleşkeleri ortaya konmuş diğer köken önerileridir.

Kaliforniya'ya gelen ilk Avrupalı; 1542 yılında Portekizli João Rodrigues Cabrilho olmuştur. Ancak Kaliforniya'nın tüm koylarını gezip; sahip olduğunu öne süren ise ünlü İngiliz korsan Francis Drake olmuştur (1579).
İleriki yüzyılda fazla ilgi çekemeyen Kaliforniya'ya 1700'lü yıllarda İspanya yerleşmiş ve Meksika'nın bir parçası olmuştur. Ancak kısa bir süre sonra terk edilmiştir.
1846 yılındaki Meksika-Amerika Savaşı sonucunda Kaliforniya Cumhuriyeti kurulmuş; kısa bir süre sonra da Amerika Birleşik Devletleri ile birleşme müzakereleri başlamıştır.
1848'de altın yataklarının keşfi ile çok büyük bir göçe sebep olmuş (hatta bu yüzden eyaletin lakabı "Altın eyalet"tir [İngilizce: Golden State]); 1850 yılında da Amerika Birleşik Devletleri birliğine girmiştir.
Amerikan İç Savaşı sırasında da; savaşı kazanan Kuzey İttifakı ile ortak olmuştur.

Eyaletin coğrafyası, batıda metropol alanların yoğunlaştığı Pasifik Okyanusu kıyısından, doğuda Sierra Nevada dağlarına ve kuzeybatıda sekoya ve Douglas köknar ormanlarından güneydoğuda Mojave Çölü'ne kadar büyük çeşitlilik göstermektedir. Büyük bir tarım alanı olan Central Valley, eyaletin merkezine hakimdir. Eyaletin kuzeyinde Pasifik yağmur ormanları adı verilen, Alaska kıyılarından Kaliforniya'nın kuzey kıyılarına kadar uzanan ılıman yağmur ormanları yer alır.

Kaliforniya kıyıları ile eyaletin kuzeydoğusu ılık Akdeniz iklimi (Csb) etkisi altındadır. Kıyıdan uzaklaştıkça, özellikle de Central Valley bölgesinde iklim sıcak Akdeniz (Csa) veya yarı kurak iklimlerine (BSk ve BSh) dönmektedir. Eyaletin güneydoğusunda çöl iklimi (BWh ve BWk) hakimdir. Eyaletin dağlık bölgelerinde ve bu bölgelerinden etrafında tundra (ET), subarktik iklim (Dsc) ve karasal iklim (Dsb) gibi çeşitli dağ iklimleri görülür. Dünyadaki ölçülmüş en yüksek sıcaklık 1913'te 56.7 °C ile Death Valley'de tespit edilmiştir. ABD'deki büyük metropol alanlar içerisinde Los Angeles ve San Fransisco, okyanus kıyısında olmaları nedeniyle yaz sıcaklığı açısından ülkedeki en serin büyük kentleri oluşturmaktadır. 

Eyaletteki dağlar yağmur gölgesi oluşturduğundan ötürü Güneydoğu Kaliforniya ile komşu eyalet Arizona'nın güneybatısında çöller hakimdir. Kaliforniya, Kuzey Amerika kıtasının tamamındaki en büyük su tüketicisidir. Zamanla, kuraklık ve orman yangınlarının sıklığının artması ve bu olayların daha az mevsimsel hale gelerek yıl boyunca yaşanmaya başlamaları Kaliforniya'nın su güvenliğini zorlamaktadır.

Kaliforniya, 2005-06 öğretim yılında 6,2 milyondan fazla öğrenciyle ülkedeki en çok öğrenciye sahipti ve Kaliforniya'ya 36 eyaletin toplam nüfusundan daha çok öğrenci ve ülkedeki öngörülen en yüksek kayıtlar buradadır.

Devlet orta öğretimi, ticaret, dil ve liberal sanatlarda seçmeli dersler veren liselerden oluşur ve üstün yetenekliler, üniversiteye gidecekler ve endüstriyel sanat öğrencileri için ayrı ayrı eğitim yolları vardır. Kaliforniya'nın kamu eğitim sistemi, ekonomi ve öğrenci kayıt rakamlarıyla birlikte büyüyen K-12 sınıfları ve toplum kolejleri için asgari bir yıllık finansman düzeyi gerektiren benzersiz anayasal değişiklikle desteklenir.
2016'da Kaliforniya'nın K-12 devlet okulu öğrenci başına harcaması ülke içinde 22. sıradaydı (öğrenci başına harcama 11.500 ABD doları ve ABD ortalaması 11.800 ABD doları idi).
2012 için, Kaliforniya'nın K-12 devlet okulları, öğrenci başına düşen çalışan sayısında 0,102 ile 48. sırada yer alırken (ABD ortalaması 0,137 idi), çalışan başına en fazla 7. sırada, 49.000 ABD Doları (ABD ortalaması 39.000 ABD Doları) ödüyordu.
2007'de yapılan bir araştırma, Kaliforniya'nın devlet okulu sisteminin aşırı düzenlemeden muzdarip olduğu için "kırıldığı" sonucuna vardı.

Kaliforniya kamu lise sonrası eğitimi üç ayrı sistem halinde düzenlenmiştir:

Eyaletin devlet araştırma üniversite sistemi, Kaliforniya Üniversitesi'dir (UC). 2011 sonbaharı itibarıyla, California Üniversitesinin toplam 234.464 öğrencisi vardı.
On tane UC kampüsü vardır. Dokuz tanesi lisans, yüksek lisans ve doktora dereceleri ile sonuçlanan hem lisans hem de 

Kamerun ya da resmî adı ile Kamerun Cumhuriyeti, Orta Afrika'da bir ülkedir. Batı ve kuzeyde Nijerya, kuzeydoğuda Çad, doğuda Orta Afrika Cumhuriyeti ve güneyde Ekvator Ginesi, Gabon ve Kongo Cumhuriyeti ile sınır komşusudur. Kıyı şeridi, Gine Körfezi'nin bir parçası olan Biafra Körfezi ve Atlantik Okyanusu'nda yer almaktadır. Batı Afrika ve Orta Afrika arasındaki stratejik kavşak noktası konumu nedeniyle, her iki jeostratejik konumda da yer almaktadır. Yaklaşık 31 milyonluk Kamerun nüfusu, ulusal diller olan İngilizce ve Fransızca'ya ek olarak 250 yerel dil konuşmaktadır. Ülkenin başkenti Yaoundé'dir.
Bölgenin ilk sakinleri arasında Çad Gölü çevresindeki Sao uygarlığı ve güneydoğu yağmur ormanlarındaki Baka avcı-toplayıcıları yer almaktadır. Portekizli kaşifler 15. yüzyılda kıyıya ulaşmıştır. Fulani askerleri 19. yüzyılda kuzeyde Adamawa Emirliği'ni kurmuş ve batı ve kuzeybatıdaki çeşitli etnik gruplar güçlü beylikler ve fondomlar oluşturmuştur. 1884 yılında Kamerun adıyla Alman kolonisi haline gelen Kamerun, I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1960 ve 1961 yıllarında bağımsızlığını kazanana kadar Milletler Cemiyeti mandası olarak Fransa ve Birleşik Krallık arasında bölündü. Kamerun Halkları Birliği (UPC) siyasi partisi bağımsızlığı savundu ancak 1950'lerde Fransa tarafından yasaklandı ve bu durum, Ocak 1971'e kadar Fransız Silahlı Kuvvetleri ile Kamerun Halkları Birliği (UPC) arasında ulusal kurtuluş ayaklanmasına yol açtı. 1960 yılında, Fransız yönetimindeki Kamerun kısmı, Cumhurbaşkanı Ahmadou Ahidjo yönetiminde Kamerun Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını kazandı. Britanya Kamerunu'nun güney kısmı ise 1961'de birleşerek Kamerun Federal Cumhuriyeti'ni oluşturdu. Federasyon 1972'de terk edildi. Ülke 1972'de Kamerun Birleşik Cumhuriyeti olarak yeniden adlandırıldı ve 1984'te Başkan Paul Biya'nın başkanlık kararnamesiyle tekrar Kamerun Cumhuriyeti oldu. Mevcut başkan Biya, Ahidjo'nun istifasının ardından 1982'den beri ülkeyi yönetiyor; daha önce 1975'ten itibaren başbakanlık görevini yürütmüştü. Kamerun, üniter başkanlık cumhuriyeti olarak yönetilmektedir.
Kamerun'un resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir. Hristiyanlık Kamerun'da çoğunluk dinidir, önemli azınlıklar ise İslam ve geleneksel inançları uygulamaktadır. İngilizce konuşulan bölgelerden kaynaklanan gerilimler yaşanmıştır; bu bölgelerdeki politikacılar daha fazla ademi merkeziyetçilik ve hatta tam ayrılık veya bağımsızlık (Güney Kamerun Ulusal Konseyi'nde olduğu gibi) savunmuşlardır. 2017'de, İngilizce konuşulan bölgelerde Ambazonya devletinin kurulmasıyla ilgili gerilimler açık savaşa dönüştü. Çok sayıda Kamerunlu geçimini tarımla sağlamaktadır. Ülke, jeolojik, dilsel ve kültürel çeşitliliği nedeniyle sıklıkla "minyatür Afrika" olarak anılır. Doğal özellikleri arasında plajlar, çöller, dağlar, yağmur ormanları ve savanlar bulunur. Kamerun'un en yüksek noktası, yaklaşık 4.100 metre (13.500 ft) yüksekliğindeki Güneybatı Bölgesi'ndeki Kamerun Dağı'dır.
Kamerun'un en kalabalık şehirleri, ekonomik başkenti ve ana limanı olan Wouri Nehri üzerindeki Douala; siyasi başkenti Yaoundé; ve Garoua'dır. Güneybatıdaki Limbé'nin doğal bir limanı vardır. Kamerun, özellikle Makossa, Njang ve Bikutsi gibi yerel müzik tarzları ve başarılı milli futbol takımıyla tanınır. Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Frankofoni Örgütü (OIF), Milletler Topluluğu, Bağlantısızlar Hareketi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.

Bölgeye gelen ilk Avrupalılar olan Portekizli denizciler, burada içerisinde bol miktarda kabuklu hayvan gördükleri bir nehre kendi dillerinde kabuklu hayvan anlamına gelen Camarões adını vermişlerdir. Bu isim daha sonraki dönemlerde önce bölgede yer alan dağlık alanlara daha sonra da günümüzde Douala'yı da kapsayan alana son olarak da tüm bölgeye ismini vererek bugünkü ülke sınırlarının tamamının ismi olarak kullanılmıştır.

Kamerun sahip olduğu 475.442 km²'lik alan ile kıta içerisinde orta ölçekli ülkeler konumunda yer almaktadır. Ülkenin toplamda sahip olduğu 4.591 km'lik kara sınırından 797 km'si Orta Afrika Cumhuriyeti, 1.094 km'si Çad, 523 km'si Kongo Cumhuriyeti, 189 km'si Ekvator Ginesi, 298 km'si Gabon, 1.690 km'si Nijerya ile oluşurken ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 402 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.

Ülkenin iç kesimlerinde yaygın olarak gözlemlenen alçak yaylalar ülkenin kuzeyine doğru ilerledikçe Adamaua Platosu ve Mandara Sıradağları'nın etkisiyle yükselmektedir. Bu yükseltiler en uç kuzeyde Kamerun'un da küçük bir kısmına sahip olduğu Çad Gölü'nün yer alması nedeniyle alçalarak düşüş göstermektedir. Ülkenin batı ve kuzeybatı bölümlerinde Kamerun hattı olarak adlandırılan fay hattının da yer aldığı bölge üzerinde volkanik sıradağlar yer almaktadır. Özellikle kıyı kesiminde aktif olan volkanik dağların yanı sıra Batı Afrika'nın 4.095 m ile en yüksek dağı konumunda bulunan Kamerun Dağı'da bu bölgede bulunmaktadır. Yükseltinin 3.011 m kadar çıktığı Oku volkanik dağlık alanları içerisinde ise Nyos Gölü ve Manoun Gölü yer almaktadır. Bamenda Platosu'nde bulunan Oku volkanik alanları içerisinde ayrıca Afrika kıtasının batı bölümünde yer alan en yüksek dağlık yağmur ormanları alanları gözlenebilmektedir. Ülkenin diğer önemli yükseltileri arasında Bakossi, Manengouba ve Kupe gibi kutsal olarak da kabul edilen dağlar yer almaktadır. Bakossi ve Manengouba dağları ise endemik bitki ve hayvan türlerinin bulunduğu ancak doğasının tehdit altında olduğu bölgelerdendir. Ülkenin güney bölümünde yer alan yaylalar da ise tropikal yağmur ormanları yer almakta olup, bu alanlar sahil kesimine yaklaştıkça yerini geniş ovalara bırakmaktadır.

Ülke genel olarak tropikal iklimin etkisi altında bulunmaktadır. Bu etki ile Kamerun'da şiddetli yağışların da yaşandığı sıcaklığın yüksek olduğu yağmur sezonları yaşanmaktadır. Ülke genelindeki yüksek bölgelere doğru sıcaklıklar ılıman değerlerde ölçülmektedir. Ülkenin Çad gölünün de yer aldığı kuzey kesimlerde kurak bir iklim gözlemlenmektedir. Ülkenin etkisi altında olduğu tropikal iklim nedeniyle Kamerun üç bölgesel iklim alanına ayrılabilmektedir, buna göre ülkenin kuzeyinde mevsimsel nemlilik görülmekte olup Ekim-Nisan döneminde kurak sezon yaşanmaktadır. Kamerun'un kuzey bölgelerinde yıllık yağış ortalaması ise 700 mm seviyesindedir. Temmuz-Eylül döneminde yağışların en az olduğu dönem yaşanmakta olup yıllık ortalama sıcaklık değerleri 32,2 °C seviyesindedir. Bu bölgede ölçülen yüksek sıcaklık değerleri ile birlikte yağışların yıl genelinde düşük olması nedeniyle her 2 ila 5 yılda bir kuraklık sorunu yaşanabilmektedir.
Ülkenin kuzey kesiminde yer alan savanaların güney kesimlerinde yer alan yağmur ormanlarına geçiş yaptığı bölgelere doğru başlayan ve yükseltisi 1.000 m ila 1.500 m arasında yer alan yaylalarda ise yıllık ortalama sıcaklık değerleri 22 °C seviyesinde ölçülürken, yıllık ortalama yağış 1.500 mm-1.600 mm düzeyindedir. Ülkenin batı kesiminde yer alan dağlık alanlarda ise yıllık ortalama yağış 2.000 mm ile 11.000 mm seviyesindedir. Özellikle Kamerun dağının güney ucunda ölçülen 11.000 mm yağış değerleri bölgeyi dünyanın en çok yağış alan bölgelerden biri yapmaktadır. Hem güney hem de batı kesimlerinde Aralık-Şubat dönemi kurak dönem olarak ifade edilse de bu dönemde de yer yer yağışlar gözlemlenmektedir. Yağmur ormanlarının da sık bulunduğu Atlas Okyanusu'na kıyı sahil kesimlerinde ise yıllık ortalama sıcaklıklar 25 °C ortalama yağış ise 1.500 mm - 2.000 mm düzeyinde bulunmakta olup, Aralık-Ocak dönemi yağışsız dönem olarak geçmektedir.

Kamerun doğal alanları bakımından küçük Afrika olarak tanımlanmaktadır. Ülkenin güney ve orta kesiminde her daim nemli olan kahverengi, koyu kırmızı renge sahip ekvatoral kil olan ve Ferralsol olarak adlandırılan toprağa sahiptir. Ülkenin dikenli ve kurak ovalara sahip kuzey kesimlerinde ise kırmızı toprak olarak adlandırılan Terra Rossa toprağı gözlemlenmektedir.

2001 yılında yapılan bir araştırmaya göre ülke genelinde 96 tanesi endemik açıdan sadece bu ülkeden bulunan 542 farklı balık türü belirlenmiştir. Ayrıca yine aynı araştırmaya göre ülke genelinde 15.000 kelebek türü, 280 memeli hayvan türü (küçük ve büyük memeli hayvanların toplamı), Afrika'da bulunan 275 adet sürüngen türünün 165 tanesi, 3 timsah türü ve 190-200 kurbağa türü olduğu belirlenmiştir. Bunlara ilaveten 750 tanesi Kamerun'da yerleşik, 150 tanesi göçmen kuşlar olmak üzere 900 tane de kuş türü tespit edilmiştir.
2008 yılında Nijerya sınıra yakın bir konumda oluşturulan Takamanda Ulusal Park sayesinde soyu tehdit altında olan goril ailesine mensup Cross-River Gorili 'nin korunması amaçlanmıştır. Şu anda sayıları 300 civarında bulunan goril türünün soyu kaçak avlanma ve orman alanlarının tahrip edilmesi nedeniyle tükenme noktasına gelmiştir. Banyang-Mbo-Tabiatı'nda ise ülkede var olan az sayıda orman fili nüfusunun korunması amaçlanmıştır.
1987 yılında oluşturulan Dja Ulusal Park, UNESCO Dünya mirasları listesinde yer almaktadır. Kamerun'da bu ulusal park haricinde UNESCO'nun dünya mirasları listesine aday başka ulusal parklarda mevcuttur:

2006 yılından Boumba-Bek-Ulusal Park
2006 yılından Campo-Ma'an-Nationalpark
2006 yılından Korup-Ulusal Park
2006 yılından Kribi yakınlarında bulunan Lobé Şelaleri
2006 yılından Lobéké-Ulusal Park
2006 yılından Nki-Ulusal Park
2006 yılından Çad Gölü'nün Kamerun'da kalan kısmı
2006 yılından Waza-Ulusal Park

Kamerun'da doğal yeraltı zenginlikleri açısından petrolün yanı sıra boksit, demir cevheri, kahve, muz, kauçuk, ağaç, altın ve elmas bulunmaktadır.

Kamerun'da son olarak 2005 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 17,463,836 nüfus tespit edilmiştir. 2005 yılından sonra bir daha resmi sayım gerçekleştirilmemiş olup 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre 25,640,965 nüfus belirlenmiştir. Ülke içerisindeki nüfus yoğunluğu 35,7 kişi/km² düzeyindedir. Ülke nüfusunun büyük bir bölümü kuzey ve batı kesimlerindeki yeşil çimenlik alanlara hakim bölgelerde, liman kenti Douala ve sahil kesimi ile birlikte başkent Yaoundé'de yaşamaktadır. Ülkenin orta ve güneydoğu k

Kara, coğrafyada yeryüzünün denizlerle kaplı olmayan bölümü, yer, toprak anlamına gelir. Yeryüzündeki en büyük kara parçası kıtadır.

Yapılan bilimsel araştırmalara göre, ilk oluşan kıtasal kabuk ultramafik özellikteki kayalardı. Bunlar son derece duraysız durumdaydılar. Bu ultramafik kayalar, okyanus sırtlarından yükselen bazaltik magmalarla kesildiler. İkinci aşamada, bu ultramafik kabuk parçalandığında ortaya çıkan bazaltik magma ilk olarak küçük kara parçalarını oluşturmaya başladı. Bu arada andezitik lavlar devreye girdi ve magmadan türeyen granitik lavlar ada yaylarının iç kısımlarına yerleşti. Böylece ilk mini mini granitik ada yayları çarpıştı ve birbirlerine eklenerek ilk kara parçalarını, daha doğrusu ilk kıtaların kökenlerini oluşturmaya başladı. Bu olayların meydana geldiği zaman, günümüzden yaklaşık 3,5 milyar yıl önceydi.

Katırtırnağı (Spartium junceum), baklagiller (Fabaceae) familyasından Akdeniz'e özgü bir çalı türü. Akdeniz dışında Kuzeybatı Afrika ve Güneybatı Asya'da bulunur.
Genellikle kuru, kumlu topraklarda ve güneşli yerlerde görülür. Spartium cinsinin tek türüdür diğer yandan Cytisus ve Genista cinsleriyle yakın benzerlik gösterir.
Katırtırnağı 2–5 m uzunluğunda (bazen 5 m) çok sayıda gövdeye sahip bir çalıdır. Kalın, etli gri-yeşil sürgünleri ile 1–3 cm uzunluk ve 2–4 mm genişliğinde seyrek küçük yaprakları vardır. Fotosentez olayı daha çok yeşil sürgünlerde meydana geldiği için yaprakların işlevi önemsizdir.
Geç ilkbahar ve yazın gelişen, oldukça yoğun ve hoş kokulu soluk sarı çiçekleri 2 cm çapındadır. Yaz sonunda olgunlaşan siyah legümenler 4–8 cm uzunluk, 6–8 mm genişlik ve 2–3 mm kalınlıktadır. Legümenler çatlayarak açılır, çoğu kez işitilebilecek düzeyde olan bu çatlamayla tohumlar ana bitkiden ayrılarak etrafa saçılır.

Çiçek, erkek ve dişi üreme organı;

> 5 çanak yapraklı, az çok birleşik, genellikle çan şeklinde, tek çanak yapraklı ön.
> 5 taç yapraklı, serbest, arka standart, bayrak veya veksillum, iki yan kanat veya alae ve kenar boyunca kaynaşmış, omurga veya karina oluşturan ve stamenleri ve pistili çevreleyen iki ön taç yapraklı papilyonaköz, en dıştaki arka taç yapraklı.
> 10 stamenli androecium, diadelphous (1 arka serbest ve 9'lu filamentler arkada açık bir tüpe kaynaşmış), nadiren monadelphous veya serbest.
> Tek karpelli, çok sayıda ovüllü uniloküler, plasentasyon marjinal, ovaryum üst, stil tek, kavisli gynoecium

Kent ekolojisi, kent yaşamına ilişkin, bitkilerle hayvanların fiziksel çevreye uyum göstermeleri benzetmesine dayanan bir yaklaşım.
İnsanlar, kentsel ekolojinin arkasındaki itici güçtür ve çevreyi, arazi yüzeylerini ve su yollarını değiştirmek, yabancı türleri tanıtmak ve biyojeokimyasal döngüleri değiştirmek gibi çeşitli şekillerde etkilemektedir. Bu etkilerden bazıları, örneğin Chicago Nehri'nin artan kirlilik seviyelerine uyum sağlamak ve nehir üzerindeki ticareti karşılamak için tersine çevrilmesi gibi daha belirgindir. Kentleşme nedeniyle küresel iklimin değişmesi gibi diğer etkiler daha kademeli olabilmektedir.

İnsanlar, yalnızca kentsel merkezler inşa etmek için değil, aynı zamanda konut için çevredeki banliyö alanları inşa etmek için de araziye yüksek talepte bulunmaktadırlar. Kentin artan nüfusunu sürdürmek ve tarım için de arazi tahsis edilmektedir. Genişleyen şehirler ve banliyö alanları, şehirleşmenin arazi kullanımı ve kaynak gereksinimlerini karşılamak için buna karşılık gelen ormansızlaşmayı gerektirmektedir. Bunun temel örnekleri Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'daki Ormansızlaşmadır.
Arazinin insan ihtiyaçlarına göre manipülasyonunun yanı sıra, kentsel kuruluşlarda nehirler ve akarsular gibi doğal su kaynakları da değiştirilmektedir. Değişiklik barajlar, yapay kanallar ve hatta nehirlerin tersine çevrilmesi şeklinde olabilmektedir. Chicago Nehri'nin akışını tersine çevirmek, kentsel çevre değişikliğinin önemli bir örneğidir. Doğal çöl ortamlarındaki kentsel alanlar, insan nüfusunu korumak için genellikle uzak bölgelerden su getirmektedir ve muhtemelen yerel çöl iklimi üzerinde etkileri olacaktır. Kentsel alanlarda su sistemlerinin değiştirilmesi, aynı zamanda, akarsu çeşitliliğinin azalmasına ve kirliliğin artmasına neden olmaktadır.

Kentsel alanların korunmasında önemli olan kaynak taleplerini karşılamak için hem yerel nakliye hem de uzun mesafeli ticaret gereklidir. Malların taşınmasından kaynaklanan karbondioksit emisyonları, kentsel ortamların toprak ve havasında sera gazlarının ve besin birikintilerinin birikmesine de katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, deniz taşımacılığı canlı organizmaların kasıtsız yayılmasını kolaylaştırmaktadır ve onları doğal olarak yaşamayacakları ortamlarla tanıştırmaktadır. Tanıtılan veya yabancı türler, kasıtlı veya kasıtsız insan faaliyetleri nedeniyle doğal olarak gelişmedikleri bir aralıkta yaşayan organizma popülasyonlarıdır. Kent merkezleri arasındaki artan ulaşım, hayvan ve bitki türlerinin tesadüfi hareketini daha da artırmaktadır. Yabancı türlerin genellikle doğal yırtıcıları yoktur ve tanıtıldıkları yeni çevrede mevcut ekolojik popülasyonların dinamikleri için önemli bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu tür istilacı türler çoktur ve aralarında ev serçeleri, halka boyunlu sülünler, Avrupa sığırcıkları, kahverengi sıçanlar, Asya sazanları, Amerikan kurbağaları, zümrüt dişbudak kurdu, kudzu sarmaşıkları ve zebra midyeleri sayılabilmektedir. Avustralya'da, Lantana'nın (L. camara, yabancı bir tür) kentsel yeşil alanlardan uzaklaştırılmasının, muhteşem peri (Malurus cyaneus) ve gümüşgöz gibi türler için sığınak sağladığından yerel olarak kuş çeşitliliği üzerinde şaşırtıcı bir şekilde olumsuz etkileri olabileceği bulunmuştur.

Kentleşme, sanayi, inşaat, tarım ve enerji sağlama hizmetleri tarafından kimyasal kullanım için büyük bir taleple sonuçlanmaktadır. Bu tür talepler, asit yağmuru, ötrofikasyon ve küresel ısınma gibi olaylarla sonuçlanan biyojeokimyasal döngüler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Ayrıca, besin maddelerinin toprağa, suya ve atmosfere geri dönmesini engelleyen geçirimsiz yüzeyler nedeniyle kentsel çevredeki doğal biyojeokimyasal döngüler engellenebilmektedir.
Genişleyen şehir merkezleri tarafından uygulanan tarımsal ihtiyaçları karşılamak için gübre talebi, toprağın kimyasal bileşimini değiştirebilmektedir. Bu tür etkiler genellikle kükürt, fosfor, azot ve ağır metaller dahil olmak üzere anormal derecede yüksek konsantrasyonlarda bileşiklerle sonuçlanmaktadır. Ek olarak, gübrelerde kullanılan azot ve fosfor, yerel nehirlerde ve akarsularda bu bileşiklerin konsantrasyonunu değiştiren ve genellikle yerel türler üzerinde olumsuz etkilere neden olan tarımsal akış şeklinde ciddi sorunlara neden olmuştur. Tarımsal akışın iyi bilinen bir etkisi ötrofikasyon olgusudur. Tarımsal akıştan gelen gübre kimyasalları okyanusa ulaştığında, bir alg patlaması meydana gelmektedir ve ardından hızla ölmektedir. Ölü alg biyokütlesi, sudan elde ettikleri büyük miktarda oksijeni de tüketen bakteriler tarafından ayrıştırılır ve balıklar veya diğer organizmalar için oksijensiz bir "ölü bölge" oluşturur. Klasik bir örnek, Mississippi Nehri'ne tarımsal akış nedeniyle Meksika Körfezi'ndeki ölü bölgedir.

Biyojeokimyasal döngüdeki kirleticiler ve değişiklikler nehir ve okyanus ekosistemlerini değiştirdiği gibi havada da benzer etkiler göstermektedirler. Bazıları kimyasalların ve kirliliğin birikmesinden kaynaklanmaktadır ve genellikle yerel bitkiler ve hayvanlar üzerinde büyük etkisi olan kentsel ortamlarda kendini göstermektedir. Kent merkezleri genellikle kirlilik için nokta kaynakları olarak kabul edildiğinden, şaşırtıcı olmayan bir şekilde yerel bitkiler bu tür koşullara dayanacak şekilde adapte olmuştur.

Kermes meşesi (Quercus coccifera), kayıngiller (Fagaceae) familyasından Akdeniz'e özgü bir meşe türü.
Sık dallı 2–3 m boyunda her dem yeşil bir çalı ya da çok nadir olarak 10 m'ye boylanan ufak ağaç şeklindedir. Tomurcuklar 3–4 mm boyunda, pullu, çıplak ya da tüylüdür. Yapraklar deri gibi serttir; kenarlar dikensi dişli olup her iki yüzü de çıplaktır. Palamut 2 yılda olgunlaşır ve hemen hemen sapsızdır.
Akdeniz bölgesine özgü bir bitkidir. Türkiye'de Marmara, Ege bölgelerinde bulunur. Karadeniz bölgesinde; Zonguldak, Giresun ve Tokat'ta lokal olarak bulunur.
Kermes meşesi, Kermes cinsinden kabuklu bitlerin ana besini olup bu böceklerden tarihi önemi olan kırmız boyar maddesi elde edilir
Kermes meşesi çalı veya küçük bir ağaçtır. Kuzey Afrika'da bulunur ve batı Avrupa'da Portekiz'den batı Asya'da Ürdün'e kadar bulunur. Tür, tahmini yaygınlık derecesi (EOO) nedeniyle En Az Endişeli olarak değerlendirilmiştir ve hem Bulgaristan'da hem de Ürdün'de tehdit altında olarak listelenmesine rağmen, tür aralığının geri kalanında tehdit altında değildir. Türler ayrıca ex situ koleksiyonlarda da iyi temsil edilmektedir.
Kermes meşesi, Akdeniz'de doğal olarak dağılmıştır ve Batı Avrupa'da daha yaygın hale gelmektedir. Kermes meşesi, Portekiz'den Türkiye'ye kadar Güney Avrupa'da bulunur. Aynı zamanda Fas'tan Libya'ya kadar Kuzey Afrika'da ve ayrıca Ortadoğu ülkelerindeki Filistin, İsrail ve Libya'da da görülmektedir (WCSP 2016).
Genel olarak, Kermes meşesi popülasyonu istikrarlı, geniş ve yaygındır. Ancak Bulgaristan'da tür daha parçalıdır ve bitkisel kökenlidir (Peev ve ark. 2011). Yunanistan'da çeşitli alanlarda kapsamlı, tam gelişmiş meşçereler mevcuttur (AÇA 1999). Türkiye'de doğudan batıya doğru güney bölgelere ve ayrıca Ege bölgesinin kuzeybatısına yayılmıştır (Yılmaz ve ark. 2013).
Kermes meşesi büyük bir çalı türüdür ve daha seyrek olarak yaprak dökmeyen bir ağaç olarak yetişir (Petrova et al. 2009). Büyümesi 0,5 m ila 5 m arasında değişir, genellikle yoğun bir taç ile yuvarlak şekillidir. Kermes meşesi'nin yaprak dökmeyen yaprakları dikdörtgendir; baz kordattan yuvarlağa; kösele; keskin dişli. Erkek çiçekler, yaz başında 3–5 cm tüysüz kedicikler üzerinde çiçek açar. Meşe palamutları 2 cm uzunluğunda ila 1.5 cm genişliğindedir ve 1/2 ila 2/3 arasında bir fincanla çevrelenmiştir (Oaks of the World 2015). Bu tür yavaş büyür, ancak İspanya'da genellikle kalın meşcerelerde bulunduğu kreç de dahil olmak üzere herhangi bir toprakta büyüyebilir (Arbolapp 2016). Ayrıca kuraklığa dayanabilir, bu nedenle kuru bölgelerde toprak örtüsünün korunmasında önemli bir role sahiptir. Denize yakın yerlerde iyi yetişmez; biraz hassas ancak –15 °C'ye dayanıklıdır. Q. ilex, Juniperus spp., Olea europaea, Chamaerops humilis ve Ceratonia siliqua ile birlikte büyür. Ürdün içinde, yaprak dökmeyen ormanların baskın bir parçasıdır (Taifour ve diğerleri 2014).
Bu tür, Avrupa'nın bazı bölgelerinde insan faaliyetleri nedeniyle tehdit altındadır. Bulgaristan'da tarım ve yakacak odun üretimi tehdidi altındadır ve Ürdün'de benzer şekilde tehdit altındadır (Peev ve diğerleri 2011, Taifour ve diğerleri 2014).
Kermes meşesi, kuvvetli rüzgarları ve hava kirliliğini tolere edebildiği için parklarda ve rekreasyon alanlarında genellikle çit olarak kullanılan, yaygın olarak tercih edilen bir peyzaj bitkisidir. Derin kök özelliğinden dolayı sorunlu bölgelerde toprak erozyonunun kontrolünde de kullanılır. Tohumları yenilebilir ve pişirilerek veya kurutularak toz haline getirildikten sonra birçok gıdada koyulaştırıcı olarak kullanılır. Kahve yerine kavrulmuş tohumlar kullanılır. Tıbbi kullanımı vardır; ağaçta üretilen safralar güçlü bir şekilde büzücüdür. Kermes meşesi'nin boya, tanen ve ahşap gibi başka kullanımları da vardır.
Bu tür, Avrupa ve Avrupa dışındaki kaynaklardan 82 ex situ koleksiyonda (BGCI 2016) kaydedilmiştir. Bu tür Bulgaristan'da Tehlike Altında (Petrova 2009), Ürdün'de Hassas (Taifour 2014) ve Avrupa'da En Az Endişe Veren (Harvey-Brown 2016) olarak listelenmiştir.

Kestane ya da konur, kayıngiller (Fagaceae) familyasından Castanea cinsini oluşturan ağaçlara ve bu ağaçların yenilebilen tohumlarına verilen ad.

Kestane sözcüğünün Eski Yunan'da Teselya bölgesinde bir şehir olan Kastania'dan geldiği iddia edilmektedir. Türkçede ise özellikle Kıpçak ve Oğuz dillerinde kestane sözcüğü yerine koŋur sözcüğü kullanılır.

Yaprak döken bazen çalı formunda olan orman ağaçlarıdır. Kabuk çatlaklıdır. Yaprak koltuğunda çıkan tomurcuklarla yalancı uç tomurcukları vardır. Tomurcuklar üst üste binmiş 2 pulla örtülmüştür. Yapraklar sarmal dizilmiş fakat bükük iki sıralı görünür. İkincil damarlar birbirine paralel uzanır. Yapraklar kalın kimi zaman sert, mızraksı, kenarı dişli ve kılçıksı yapıda olabilir.
Erkek çiçekler (kedicik) dik vaziyette, 1-3 (5) salkımlı; salkımcaların her birindeki brahteler birbirine karşılıklı durur. Çiçek örtüsü 6 kısımlıdır. Stamenler 10-12 (20) kadardır. Tüylü dişi organları gelişmemiştir. Dişi çiçekler erkek çiçeklerin yakınında oluşur. Nadiren tek tek bulunur. Yumurtalık 6-9 gözlüdür. Boyuncuk 6-9 kadar, tepecik uçta, çok küçük noktalıdır. (beneksi) Kupula 2-4 arasında çenetlere ayrılır. Brahteler dikensidir. Kupula içerisinde 1-3 kadar fındıksı meyve bulunur. Çimlenme hipogeiktir.

Tohumları Güney Avrupa ile Güneybatı ve Doğu Asya'da yaygın olarak tüketilir. Orta Çağlarda Güney Avrupa'da yeterli buğday ununa sahip olmayan orman toplulukları temel karbonhidrat kaynağı olarak tamamen kestaneye bağlı kalmaktaydı.
Kestane Türkiye'de en çok Aydın ilinde yetiştirilir. Ege Bölgesi toplam üretimde yaklaşık %70 payla ilk sıradır. Aydın'dan sonra, İzmir, Kastamonu ve Sinop kestane üretiminde ön plana çıkan illerdir. Aydın ilinden ihraç edilen kestaneler çok kaliteli olup; Bursa'da Kestane Şekeri adıyla bilinen bir tatlı çeşidi de imal edilir. Bazı çörek, kek ve pasta çeşitlerinde de kullanılır.
Tohumlar(kestane meyvesi), ateşte közlenmiş, haşlanmış veya suda kaynatılmış olarak tüketilir. Çoğunlukla 'kestane kebap' olarak adlandırılan ilkinde kestaneler üst kısımları hafifçe çizildikten sonra 10-15 dakika süreyle 200-220 °C sıcaklıklardaki fırına verilerek hazırlanır ya da kömür sobasının üzerinde de közlenir.

Kerestesi, dayanıklılık ve dekoratif özellikleri bakımından meşe ağacının odununa benzemekle birlikte, kuruma esnasında çatlaması ve eğrilmesi nedeniyle, bu ağaçtan büyük boyutlu kereste elde edilememektedir. Ancak dayanıklılığı nedeniyle bazı ahşap bahçe işlerinde bu ağaçtan faydalanılmaktadır. İtalya'da fıçı yapımında kullanılmaktadır.
Kestane ağacının düzgün dallarından zeytin silkmede kullanılmak amacıyla sırık yapılmaktadır.
Kestane; eski zamanlardan beri insan beslenmesinde önemli bir yer almıştır. Araştırıcılar ilk zamanlarda Alp yöresinde yaşayan insanların 4 – 6 aylarını kestane ağırlıklı beslenme ile geçirdiklerini belirtmektedirler. Bu yörede kişi başına kestane tüketiminin yılda 150 kg dolaylarında olduğu ifade edilmektedir. Bu nedenle kestane meyvesi fakirin ekmeği, ağacı da ekmek ağacı olarak tanımlanmaktadır.
Kestane, doğada tamamen doğal şartlar altında yetiştirilen, tarımsal ilaç, suni gübre kullanılmayan organik tarım ürünüdür. İçerdiği besin öğelerine ilaveten organik tarım ürünü olması nedeniyle kestane, beslenme diyetlerinde eskiden beri yer aldığı önemini günümüzde de korumaktadır. Başta Fransız mutfağı olmak üzere birçok Kuzey Yarım Küre ülkesinin mutfağında vazgeçilmez bir unsur olan kestane, etli yemeklerin hazırlanmasında, çeşitli salatalarda lezzet arttırıcı olarak yer almaktadır. Ayrıca kestane şekeri, kestane püresi, kestane ezmesi gibi çeşitli tatlılar da yapılmakta ve bu ürünler tek başına tüketilebildiği gibi pastalarda da kullanılmaktadırlar. Kestaneler öğütüldüğünde, badem ve fındıktaki gibi yağlı bir yapı yerine güzel ve tatlı bir un haline gelir. Bazı araştırmacılar inek sütündeki süt şekeri laktozun çocuklar için alerjik etkisi nedeniyle çocuklara uygun tatlı ve çorbaların hazırlanmasında kestane ununun alternatif bir ürün olabileceğine dikkati çekmektedirler. Kestane unu ayrıca, sütlü puding türü ürünlerde, ekmek yapımında, gevrek (corn flakes) türü ürünlerin hazırlanmasında kullanılmaktadır.
Yenebilir nitelikteki taze kestane başta nişasta ve çeşitli şekerler olmak üzere iyi kalitede sindirilebilen lifli maddeler, protein, düşük oranda yağ, çeşitli mineral maddeler, B1, B2 ve C vitaminlerini içermektedir. 100 gram yenebilir kestane ortalama olarak 160 kcal enerji sağlamaktadır.
Kestane, doyurucu özelliğine paralel olarak insanların beslenmesine katkı sağlayan birçok besin öğelerine sahiptir.
100 gr taze kestanenin (yenebilir kısmı) besin öğeleri:
Kalori (kcal) : 160
Karbonhidrat (g) : 34
Şeker (g) : 9,6
Protein (g) : 3,2
Yağ (g) : 1,8
Sodyum (mg) : 9
Potasyum (mg) : 395
Kestanenin besin öğeleri kestane türüne, çeşidine, yetiştiği ekolojik şartlara göre değiştiği gibi uygulanan işleme teknolojilerine göre de değişikliklere uğramaktadır. Örneğin kestane haşlandığı zaman nem oranı yükselmekte ve toplam enerji değeri % 25 oranında azalarak 120 kcal ' e düşmektedir. Haşlama esnasında nişasta bileşimi değişmekte ayrıca potasyum ve sodyum miktarları azalırken kalsiyum miktarında değişiklik görülmemektedir.
Kavrulduğu takdirde nem oranı % 20 dolaylarında azalırken, şeker miktarı % 25 oranında artmakta ve enerji değeri 200 kcal olmaktadır.
Kestane kurutulduğunda raf ömrü uzamakta, besin öğelerinde artışlar görülmektedir.

Akçakoca Kaplandede kestanesi 25.08.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Düzce için coğrafi işaret almıştır.
Aydın kestanesi 30.12.2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Aydın için coğrafi işaret almıştır.
Buldan kestanesi 20.11.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Denizli için coğrafi işaret almıştır.
Bursa kestanesi 25.12.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Bursa için coğrafi işaret almıştır.
Düzce kestanesi 01.12.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Düzce için coğrafi işaret almıştır.
Simav kestanesi 21.06.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kütahya için coğrafi işaret almıştır.
İnebolu kuzu kestane 19.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kastamonu için coğrafi işaret almıştır.

At kestanesi (Aesculus) olarak bilinen ağacın aynı adı taşıyan tohumları zehirli olup, tamamen farklı bir bitki türüdür, bunların burada bahsedilen kestane ile ilgisi bulunmamaktadır.

Çalı kestanesi (Castanea alnifolia)
Japon kestanesi (Castanea crenata)
Amerika kestanesi (Castanea dentata)
Henry kestanesi (Castanea henryi)
Çin kestanesi (Castanea mollissima)
Ozark kestanesi (Castanea ozarkensis)
Doğu kestanesi (Castanea pumila)
Anadolu kestanesi (Castanea sativa) Türkiye.
Seguin kestanesi (Castanea seguinii)

Agnotozoa, biyolojik sınıflandırmada basit hayvanları kapsayan bir taksondur.
İsim, omurgasızlar paleontolojisi kitaplarında altalem metazoanın dalı olarak görülür. Dal sadece mesozoa şubesini içerir.
Yakın geçmişte organsız basit hayvanlar şubelerini kapsayan bir alt âlem olarak tanımlanmıştır. Bunlar Placozoa, Orthonectida ve Rhombozoa şubeleridir. Orthonectida ve Rhombozoa, Mesozoa şubesi içinde sınıflandırılırlar.
Biyologlar, bugün genellikle Agnotozoa taksonunu kullanmazlar. Bunu için sebepler şöyledir:

Placozoaların Mesozoalarla akraba olduklarına dair hâlâ şüpheler vardır.
Mesozoan gruplarının ikisi arasında da (Orthonectida ve Rhombozoanlar) birbirleriyle akraba oldukları şüphesi vardır.
İki grup da akrabaysa bu, Mesozoa adı yerine başka bir isim kullanmak için küçük bir gerekçe olduğu belirtilmiştir.

İki yaşamlılar ya da iki yaşayışlılar, amfibiler, amfibyumlar (Latince: Amphibia), amniyotik yumurtaya sahip olmayan, değişkensıcaklı, derisi çıplak ve nemli, göğüs kemiği hiçbir zaman kaburgalarla bağlanmamış, çoğu ses çıkarabilen, omurgalı hayvan sınıfı. Sınıf, Gymnophiona, Anura ve Caudata olmak üzere 3 takımdan oluşur.
Amfibiler, değişken sıcaklı (ekzotermik) hayvanlardır ve yaşamlarının bir kısmını karada bir kısmını suda geçirdikleri için "iki yaşayışlı" ismini almışlardır. Günümüzde yaşayan 6,022 adet iki yaşayışlı türü olduğu bilinmektedir. Amfibi ve sürüngenleri inceleyen bilim dalına herpetoloji denir.

Amfibi Türkçeye, Fransızca "su ve karada yaşayan canlı" veya "su ve karada hareket eden araç veya askeri birlik" anlamına gelmiş amphibie sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca "çift canlı" anlamındaki αμφιβίος (amphibíos) sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca βίος (bíos) "canlı" sözcüğünden amphi+ ön ekiyle türetilmiştir. Türkçede ilk kullanımı 1930 yılı öncesine tarihlenir.
Eski Türkçe kurbağa anlamındaki bağa (baka) sözcüğü hem suda hem karada yaşadığı görülen kurbağa, kaplumbağa, tosbağa, otlu bağa gibi hayvan adlarında kullanılagelmiştir; ancak bunun bilimsel sınıflandırmayla ilgisi yoktur.

Yaşayan türlerin hepsi Lissamphibia alt sınıfındandır ve 3 takıma ayrılır:

1. Kuyruksuz iki yaşamlılar (Anura) takımından türler kurbağa olarak bilinir.
2. Kuyruklu iki yaşamlılar (Caudata) takımından türler semender olarak bilinir.
3. Ayaksız iki yaşamlılar (Gymnophiona) takımından türler Türkiye'de yaşamadığından halk tarafından verilmiş adları da yoktur.

Gerek anatomi gerekse fizyolojik açıdan balıklarla, sürüngen arasında bir özellik gösteren Amphibia sınıfı, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluşturmaktadır. Omurgalılar su yaşamından kara yaşamına geçerken, birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Devoniyen'in sonlarına doğru meydana gelen kuraklık nedeniyle, akciğerli balıkların bazı popülasyonları yaşadıkları ortamlardan çıkarak karadan diğer sulara geçmişlerdir. Daha sonra da tüm suların kurumasıyla zamanlarının büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye başlamışlardır. Amfibyumlar ve bütün diğer tetrapodlar, balıklar arasında daha kompleks olan Teleostei grubu yerine görece ilkel Dipnoi grubuna evrimsel açıdan daha yakındır.

Animal Diversity Web (ADW) (Türkçe: Hayvan Çeşitliliği Ağı) binlerce hayvan türü hakkında doğal tarih, sınıflandırma, tür özellikleri, koruma biyolojisi ve dağılım bilgilerini toplayan çevrimiçi bir veritabanıdır. Web sitesi binlerce fotoğraf, yüzlerce ses klibi ve sanal bir müze içermektedir.

ADW, her bir türün o türe özgü temel bilgilerinin görüntülendiği çevrimiçi bir ansiklopedi görevi görür. Web sitesi Michigan Üniversitesi'nden personel ve öğrencilerin katkıda bulunduğu yerel, ilişkisel bir veritabanı kullanmıştır. Her tür sayfası, coğrafi dağılım, yaşam alanı, fiziksel tanım, gelişim, ekosistem rolleri, üreme, yaşam süresi, iletişim ve algı, davranış, beslenme alışkanlıkları, avlanma ve koruma durumunu içerir. Sitenin organizasyonu, net görüntüler sağlayarak ve ana sayfada ortak filumları göstererek geçmiş biyoloji bilgilerini pekiştirir.
Animal Diversity Web, veritabanı dışında da kaynaklara sahiptir. Web sitesi ayrıca hızlı başvuru için bir sanal müze ve bir cep telefonu uygulaması sunar. Sanal müze çoğunlukla memelileri içerir ve sanal olarak incelenen geniş bir kafatasları koleksiyonuna sahiptir. Animal Diversity Web kâr amacı gütmeyen bir sitedir. Büyük ölçüde üniversite öğrencileri için yazılmıştır  ve ayrıca K-12 eğitmenleri için kaynaklar sağlar.

ADW, 1995 yılında Michigan Üniversitesi'nde eski bir biyoloji profesörü olan Philip Myers tarafından oluşturuldu. Site 11.500'den fazla resim ve 725 ses ile birlikte 2.150'den fazla hayvan türü içeriyor. Web sitesinin geliştiricileri 2017 yılı sonuna kadar 250 tür daha eklemeyi planladılar  Tür hesaplarının yanı sıra, ADW'nin 250'den fazla yüksek taksonomik grup hesabı vardır.

ADW, bilgileri daha geniş kitlelerin görmesini sağlamak için Encyclopedia of Life (EOL) ile ortaklık kurmuştur. BioKIDS Critter Catalog, yine Michigan Üniversitesi tarafından oluşturulan ve K-12 çocukları için uygun hayvan türlerinin basitleştirilmiş versiyonunu sağlayan ortak bir web sitesidir. AmphibiaWeb, amfibi koruma, doğal tarih, azalışlar ve taksonomi hakkında bilgi sağlayan bir ortaktır.

Hayvan Çeşitliliği Ağı 27 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkalı solucanlar (Annelida), segmentleri halkalar şeklinde olan ve dıştan belirgin olarak görülen bir omurgasız hayvanlar şubesidir.
Ekosistem için önemli bir yere sahip olan halkalı solucanların üç sınıfa dağılmış bir şekilde 9.000'e yakın türü vardır. Halkalı solucan türleri vücut boşluğu, hareketli kıllar ya da halka şeklinde belirgin segmentler ile bilinir.
Halkalı solucanlar arasında, toprak solucanları, sülükler ve polychaeta solucanları vardır. Halkalar, (segmentler) boşaltım, dolaşım gibi vücut sistemlerini içerir.
Segmentli bit vücut yapısı halkalı solucanlarda kas kasılmasını son derece o bölgeye özel yaparak vücut hareketliliğini büyük ölçüde artırır.
Halkalı solucanların iç organları diğerlerine kıyasla gelişmiştir.
Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. Sinir sistemi gelişmiştir.
Prostomiumun sırt tarafında iki loplu bir beyin gangliyonu vardır. Duyu organları kimyasal duyu organları ve gözlerden ibarettir. Kapalı dolaşım sistemi bulunur. Annelidler hermafrodit hayvanlardır. Gonadları gayet basit yapılıdır. Rejenerasyon özellikleri çok iyi gelişmiştir. 9 bin türü bulunur ve bir kısmı mikroskobiktir. Deniz, tatlı su ve karalarda yaşarlar. Vücut uzun ve segmentlidir. Vücut segmentleri septum adı verilen bölmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Baş bölgesine prostomium, posterior uca ise pigidium adı verilir. Prostomium ile pigidium birer segment değildirler. En yaşlı segment başın hemen arkasındaki segmenttir. Çeşitli organlar her segmentte tekrarlanır. Protostome grubuna dahillerdir. Gerçek sölom bulunur. Sölomları şizosöl (Schizocoelous) tiptir. Boşaltım organları segmental sıralanmış nefridium'lardır. Vücudun ön ve arka uçlarındaki birkaç segment hariç, her segmentte bir çift nefridium bulunur. Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. İp merdiven sinir sistemi gelişmiştir

Oligochaeta (toprak ve tatlısu halkalı solucanları)
Polychaeta (deniz halkalı solucanları)
Hirudinea (sülükler)

Solucanlar
İlkin ağızlılar
Omurgasızlar

Anomalocaris (Yunanca “olağandışı karides” anlamına gelir), 520 ila 500 milyon yıl önce, Kambriyen Patlaması sırasında yaşamış bazal bir radiodont eklem bacaklı cinsi. Fosilleri Kanada'daki Burgess Shale'den ve Çin, Grönland, Avustralya ve Utah'daki jeolojik oluşumlarda bulundu.

Anomalocaris, 0,5 m uzunluğa ulaşan bir hayvandı, uzun gövdesi bir çift büyük, yan göz lobunu taşıyan bir baş bölgesine sahipti, her biri kısa bir sap üzerinde taşınıyordu, tek bir çift uzantı ventral, ön kenarda bağlıydı. Binlerce merceğe sahip saplı, bileşik gözler, Anomalocaris'e son derece keskin bir görüş kazandırdı. Varsayılan dalgalı yüzme hareketi onu hızlı bir yüzücü yaptı. Yaratık, avına yetiştiğinde, her parçada keskin sivri uçlarla donatılmış ön uzuvlarını kullanarak onu yakalayabilirdi. Mükemmel görüş, hız ve sivri ön kolların bu kombinasyonu, onu zorlu bir avcı haline getirmiş olabilir.

Uzun süredir devam eden bir görüş, Anomalocaris'in sert gövdeli hayvanlarla beslendiğini ve bunun da onu ilk yırtıcılardan biri haline getirdiğidir. Bağırsak bezlerinin ortasındaki yırtıcı ön uzantıları, yırtıcı bir yaşam tarzını şiddetle tavsiye ediyor. Bununla birlikte, özellikle trilobitlerin mineralize kabuklarına nüfuz etme yeteneği sorgulanmıştır. Bazı Kambriyen trilobitleri, Peytoia'nın (önceden Anomalocaris'inkilerle yanlış tanımlanmış) ağız parçalarıyla aynı şekle sahip olarak tanımlanan yuvarlak veya W şeklinde "ısırık" işaretleriyle bulunmuştur. Anomalocaris'in trilobitleri yediğine dair daha güçlü kanıt, trilobit parçaları içeren ve o kadar büyük olan koprolitten geliyor ki, anomalokaritler, o dönemden onları üretecek kadar büyük olan bilinen tek organizma. Bununla birlikte, Anomalocaris herhangi bir mineralize dokuya sahip olmadığı için, trilobitlerin sert, kireçlenmiş kabuğuna nüfuz etmesi pek olası görünmüyordu. Bunun yerine, koprolitler, Redlichia cinsinin trilobitleri gibi farklı organizmalar tarafından üretilmiş olabilir.

Megacheira
Opabinia

Australian Faunal Directory (AFD) (Türkçe: Avustralya Fauna Rehberi), Avustralya'da var olduğu bilinen tüm hayvan türleri hakkında taksonomik ve biyolojik bilgilerin yer aldığı çevrimiçi bir katalogdur. Avustralya Hükûmeti İklim Değişikliği, Enerji, Çevre ve Su Bakanlığı'nın yönettiği bir programdır. 12 Mayıs 2021 itibarıyla Avustralya Faunal Rehberi 126.442 tür ve alt tür hakkında bilgi içerir. Üretimi durdurulan Avustralya Zooloji Kataloğu verilerini içerir ve düzenli olarak güncellenir. 1980'lerde başlayarak, "karasal omurgalılar, karıncalar ve deniz faunası dahil tüm Avustralya faunasının listesini derlemek" ve bir "Avustralya biyotaksonomik bilgi sistemi" oluşturmak için hedef belirlendi.

http://www.environment.gov.au/science/abrs/publications/fauna 9 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.environment.gov.au/science/abrs/publications/zoological-catalogue-of-australia 9 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Resmî site

Burgess Şeyl Oluşumu (İngilizce: Burgess Shale), Britanya Kolumbiyası, Kanada Rocky Dağları'nda bulunan, dünyanın en ünlü fosil alanlarından biri ve türünün en iyi örneğidir. Bu fosil alanı, fosillerin özellikle yumuşak parçalarının olağanüstü derecede korunmuş olması ile ünlüdür. 505 milyon yıl öncesi Orta Kambriyen devrine ait olan ve eski yumuşak parça izleri içeren eski fosil yataklarından biri olup bu fosiller, tüm fosil kayıtlarının en zenginlerindendir.
Bu fosillerin bulunduğu alan, Kanada'da Britanya Kolumbiyası'ndaki Burgess Dağı bölgesi olup burada bulunan kaya birimleri siyah şeyl içerir ve Yoho Millî Parkı, Field kasabası yakınlarında birçok bölgelerde ortaya çıkarlar.
Günümüzden 505 milyon yıl önce yaşanmış, Kambriyen Patlaması olarak da bilinen biyoçeşitlilik artışının en önemli fosil örneklerini içeren Burgess Şeyl'in önemi tren yolu yapımı sırasında ilk defa 1800'lerin sonunda ortaya çıkarılan fosil örneklerle keşfedilmiştir. Bulunan fosiller, bugün soyu tükenmiş olan trilobitlere ait olup Smitsonian Enstitüsü'nün o dönemki sekreteri Charles D. Walcott tarafından 1909 yılında keşfetmiştir. 1910 ve 1924 yılları arasında bölgeden 65 binden fazla yumuşak vücutlu canlılara ait fosil örnekleri toplanmış ve soyu tükenen bu fosil canlılardan bazıları günümüzdeki okyanus canlılarına hiç mi hiç benzememektedirler. Karalarda henüz yaşamın olmadığı, dolayısıyla kara bitkileri ve hayvanlarının henüz evrimleşmediği bir dönemde yaşayan bu canlıların, ılık ve sığ bir denizde, geniş bir karbonat resifinin yakınlarında yaşamış oldukları düşünülmektedir.
Ünlü paleontolog Stephen Jay Gould, Burgess Şeyli'nde görülen Kambriyen Patlama ile canlıların çeşitliliğinin hızlı artışını kesintili denge kuramı ile açıklamıştır. Burgess Şeyli, fosil örneklerin okyanuslarda yaşamın olduğu bir dönemden kaldıkları, canlıların iç organlarına kadar muazzam bir şekilde korunmuş oldukları ve evrimin doğasını anlamamızda önemli ipuçlarını ortaya çıkardıkları için paleontologlar ve evrim bilimciler açısından önem taşır.
Bugün Yoho Ulusal Parkı içinde yer alan bu bölge UNESCO'nun Dünya Kültürel Mirası listesinde bulunmaktadır. Bu alandaki fosillerin tümüne Burgess Şeyli (killi bir tür taş) denilmektedir.

Keliserliler (Chelicerata), eklem bacaklıların büyük bir altşubesini teşkil eder. Merostomata, Arachnida  ve Pantopoda diye üç sınıfı vardır. Köken olarak denizde yaşayan ve karada yaşayan canlıları içerir. Bugün bazı türlerinin (Xiphosura) soyu tükenmiştir. 35.000 den fazla türü yaşamaktadır.

Vücutları ön prosoma ve arka opisthosoma diye ikiye ayrılmıştır. Son kısımlarında bir kuyruk dikeni ya da kamçı taşıyabilirler. Prosoma, trilobitlere göre daha fazla segmentten yapılmıştır. Baş oluşumu daha belirgindir. Sefalotoraks, üye taşıyan 6 segmentten meydana gelmiştir. Çok defa segmentleri tamamen kaynaşarak yekpare bir yapı kazanmışlardır. Antenler kaybolmuştur.
İlk üye çiftine keliser (chelicer) denir ve besin almada kullanılır. Çok defa kıskaç, bazen pençe ya da diken gibidir. İkinci üyeye maxillipalpus ya da pedipalpus denir. Bu üye, duyu alma organı, yürüme bacağı ya da alt çene olarak yapısal farklılaşmaya uğrayabilir. Prosomadaki üyeler bir kolludur. Diğer 4 çift üye, yürüme görevini yüklenmiştir.
Solunum organı, solungaçlar, kitapsı akciğerler ya da borulu trakeler şeklindedir. Boşaltım organları nefridyumlardan değişerek meydana gelmiş ve prosomadaki üyelerin kaidesinden dışarıya açılan koksal bezlerdir. Bu bezlerin kirpikli hunileri, sacculus denen solom kalıntısına açılır. Fakat karada yaşayan Arachnida gruplarında, böceklere anolog olarak endodermal kökenli Malpighi tüpleri bulunur. Dolaşım sistemleri böceklerdeki gibidir. Köken olarak mediyan ve yan bileşik gözlere sahip olmalarına karşın; karada yaşayanlarda (örümceklerde) yalnız nokta gözler vardır.

Dickinsonia, fosilleri şimdiki Avustralya, Çin, Hindistan, Rusya ve Ukrayna'da bulunan geç Ediyakaran döneminde yaşamış bir bazal hayvan cinsidir. Dickinsonia, tipik olarak iki taraflı simetrik yivli bir ovali andırır. Diğer canlılarla ilişkileri şu anda bilinmemektedir; büyüme şekli, bir kök grup bilaterian afinitesi ile tutarlıdır, ancak bazıları bunun mantarlara, hatta "soyu tükenmiş bir aleme" ait olduğunu öne sürmüşlerdir. Dickinsonia fosillerinde kolesterol moleküllerinin bulunması, Dickinsonia'nın bir hayvan olduğu fikrini desteklemektedir.

Dickinsonia fosilleri yalnızca kumtaşı yataklarındaki baskılar ve kalıplar biçiminde bilinmektedir. Bulunan örneklerin uzunlukları birkaç milimetre ile yaklaşık 1,4 metre (4 ft 7 inç) arasında ve bir milimetrenin küçük bir kısmından birkaç milimetre kalınlığa kadar değişmektedir.
Neredeyse bilateral simetrik, parçalı, yuvarlak veya oval, bir uca hafifçe genişlemiş bir görünüşe sahiptir (yani yumurta şeklinde dış hatlar). Kaburga benzeri bölümler geniş ve dar uçlara doğru radyal olarak eğimlidir ve bölümlerin genişliği ve uzunluğu fosilin geniş ucuna doğru artar. Segmentler, simetri ekseni boyunca sağ ve sol yarıya ince bir sırt veya oluk ile ayrılır. Segmentler, ikili simetriden ziyade süzülme yansıma simetrisine göre değişen bir düzende düzenlenir; dolayısıyla bu "segmentler" izomerlerdir. Bu kayma yansıması, Spriggina, Yorgia, Andiva, Cephalonega ve soyu tükenmiş şube Proarticulata'dan Dickinsonia'nın diğer akrabalarında da bulunur.
Dickinsonia'nın segmentleri, Adolf Seilacher tarafından kendi kendini organize eden "pneu yapıları", kapitone bir hava yatağına benzer şekilde ortam basıncından daha yüksek bir sıvı ile doldurulmuş odalar olarak tanımlanmıştır.

Dickinsonia'ya atfedilen bazı muhteşem fosiller, hem yiyecekleri sindiren hem de organizma boyunca dağıtan bir yolu temsil ettiğine inanılan iç anatomiyi koruyor gibi görünüyor.

Dickinsonia'nın bir süngerden daha çok geliştiği, ancak bir eumetazoandan daha az türetildiği konusunda bir tartışma var. Bu organizmaların hareket edebileceği fikri, Epibaion'un iz fosili mi yoksa sadece farklı bir koruma durumu mu olduğuna bağlıdır. Bir ağız, anüs veya bağırsak için herhangi bir ikna edici kanıttan yoksundur ve modern placozoanların yaptığı gibi, alt yüzeyinde emilim ile beslenmiş görünmektedir. Placozoanlar, yiyecekleri alt yüzeylerinden emen ("ayak tabanlarından beslenir") ve filogenetik olarak süngerler ile eumetazoa arasında bulunan basit hayvanlardır; bu, Dickinsonia'nın bir kök grubu placozoan olabileceğini ya da eumetazoan sapındaki süngerlerden daha fazla taç muhafazası olabileceğini düşündürmektedir. Çıkarsanan büyüme paternleri üzerine yapılan bir araştırma, Dickinsonia'nın bir eumetazoan olduğunu ancak daha doğru bir bağlantı kurulmadığını belirledi. Daha sonraki bir çalışmada Hoyal Cuthill & Han (2018), Dickinsonia'yı soyu tükenmiş hayvan grubu Petalonamae'ye atadı (Eumetazoa'ya kardeş grup olarak yerleştirildi), ayrıca Stromatoveris, Arborea ve Pambikalbae cinslerinin yanı sıra rangeomorphlar ve erniettomorphları da içeriyordu.

Retallack'in (2007) hipotezine göre, Dickinsonia, yaşamının tamamını olmasa da çoğunu, yavaş yavaş dinlenme yerinden dinlenme yerine hareket etmiş olsalar da, vücutlarının çoğu tortuya sıkıca bağlı olarak geçirdi. Ankraj biçimleri, istiridye benzeri betonlaşma, rizinlerle liken benzeri köklenme veya bir yeraltı hif ağına mantar benzeri bağlanma olabilir. Dickinsonia izometrik, belirsiz bir büyüme sergiledi - yani, tortuyla kaplanana veya başka bir şekilde öldürülene kadar büyümeye devam ettiler.
Organizmalar, dayanıklı kısımlarının kırılgan bir mineral (kalsit veya piritleşmiş bir "ölüm maskesi" gibi) yerine sağlam bir biyopolimer (keratin gibi) olması gerektiği şekilde korunur.
Halo benzeri "reaksiyon kenarları" örnekleri çevreler; bitişik örnekler, sanki komşularının halesine girmekten kaçınıyormuş gibi deforme olur, bu da birbirleriyle rekabet ettiklerini düşündürür. Üst üste binen vücut fosilleri bulunamadı.

Ploitlik (İng., ploidy), bir hücredeki kromozom sayısının, o hücredeki farklı kromozomlardan birer tanesi ile oluşturulan temel setteki kromozom sayısı ile bir rasyonel sayının çarpımına eşit olması durumudur. Diğer bir deyişle ploitlik, temel kromozom takımının (ve sayısının) ilgili hücredeki tekrarlama derecesidir.

Genetikte, bir temel kromozom takımı (ve sayısı) n ile gösterilir. Ploitliği de n ile çarpıldığında hücredeki toplam kromozom sayısını veren rasyonel sayının bir tam sayı olup olmamasına göre sınıflandırmak ve çeşitlendirmek mümkündür:

Öploitlik (İng., euploidy) : n'in tam katları kadar kromozom içerme durumu.
Öploit kromozom sayısı → öploit hücre → öploit canlı
Haploitlik (İng., haploidy) : n kadar kromozom içerme durumu; monoploitlik (İng., monoploidy).
Haploit kromozom sayısı → haploit hücre → haploit canlı
Diploitlik (İng., diploidy) : 2n (2 x n) kadar kromozom içerme durumu.
Diploit kromozom sayısı → diploit hücre → diploit canlı
Poliploitlik (İng., poliploidy) : 2'den fazla n kadar kromozom içerme durumu.
Poliploit kromozom sayısı → poliploit hücre → poliploit canlı
Triploit (3n), tetraploit (4n), pentaploit (5n), hekzaploit (6n), heptaploit (7n), oktoploit (8n), nonaploit (9n), dekaploit (10n).
Anöploitlik (İng., aneuploidy) : n'in tam katları olmayan kadar kromozom içerme durumu; benzer terim, heteroploitlik (İng., heteroploidy).
Anöploit kromozom sayısı → anöploit hücre → anöploit canlı
Hipoploitlik (İng., hypoploidy) : n'in tam katından biraz daha az sayıda kromozom içerme durumu.
Hipoploit kromozom sayısı → hipoploit hücre → hipopploit canlı
Hiperploitlik (İng., hyperploidy) : n'in tam katından biraz daha fazla sayıda kromozom içerme durumu.
Hiperploit kromozom sayısı → hiperploit hücre → hiperploit canlı

Poliploitlik, bir hücrenin ya da canlının kendisindeki her bir kromozomun (diğer bir deyişle de temel kromozom takımı n'in) ikiden fazla kopyasına sahip olması durumudur. Canlıların çoğunluğu diploit olsa da hücre bölünmesinin olması gerektiği gibi gerçekleşmemesi sonucu, poliploit hücre ve canlılar ortaya çıkabilir.

Poliploitlik yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bunun en ünlü örneklerinden birisi Spartina cinsi bitkide yaşanmıştır:

19. yüzyıla kadar sadece Spartina maritima (2n [AA] = 60 kromozom) adlı Spartina türünün yaşadığı İngiltere'de, 1829'dan itibaren Kuzey Amerika kökenli ve farklı bir Spartina türü olan Spartina alterniflora (2n [BB] = 62 kromozom) görülmeye başlanmıştır.
Spartina maritima ile büyük olasılıkla gemi yoluyla İngiltere'ye gelmiş olan Spartina alterniflora arasındaki döllenme sonucunda, kendisi üreyemeyen bir melez olan Spartina x townsendii ortaya çıkmıştır.
Daha sonraları, 1892'de, bölgede farklı bir Spartina türü keşfedilmiş, bunun yeni bir tür olduğu anlaşılmış ve Spartina anglica diye adlandırılmıştır. Araştırmalar, bu türün Spartina x townsendii melezinde oluşan poliploitlik sonucu ortaya çıktığını göstermiştir: Spartina x townsendii 61 kromozama sahipken (n+n [A+B]) ve üreyemezken, Spartina anglica 122 kromozoma sahip, tetraploit (4n [AABB]) ve üreyebilen bir türdür.

Poliploitliğin dikkat çektiği bir başka bitki cinsi de çilek, yani Fragaria'dır:

Farklı 7 kromozomdan oluşan temel bir set tüm çilek türlerinde ortak olarak bulunurken, farklı türler farklı poliploitlik derecesi gösterirler.
Bu şekilde, yirmiden fazla çilek türünü diploit, tetraploit, hekzaploit, oktoploit ve dekaploit oluşlarına göre 5 grup içinde sınıflandırmak mümkündür.
İstisnaları olsa da kabaca, daha çok kromozom içeren çilek türlerinin daha dayanıklı olduğundan ve hem bitki, hem de meyve olarak daha büyük geliştiğinden bahsedilebilir.

Hayvanlar âlemine ait bir poliploitlik örneği ise Afrika tırnaklı kurbağasıdır:

Bilimsel adı Xenopus laevis olan bu kurbağa, Xenopus cinsinin diğer çoğu üyesi gibi, tetraploittir.

Rahim, dölyatağı veya uterus, memelilerde gebelik organıdır. İnsanlarda ve memelilerin çoğunda üreme sisteminin kadınlık hormonuna duyarlı, ikincil cinsel organıdır.
Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır.

Dölyatağı, çeperleri kaslı içi oyuk bir organdır. Döllenmiş yumurtayı barındırmaya ve doğacak duruma gelince dışarı atmaya yarar. Dölyatağı, bağırsakların alt tarafında, göden bağırsağı ile idrar torbasının arasında, dölyolunun üstünde bulunur. Önden arkaya doğru yassı, 6–7 cm uzunluğunda, kabaca bir armut biçimindedir. Orta kısmının biraz altında "kıstak" denen bir boğumlanmayla iki kısma ayrılır. Alttaki kısma "boyun" denir, burası dölyoluna açılır. Daha büyük olan üst tarafı ise "gövde" adını alır. Buranın yukarı ve ön kısmı genellikle eğik durur. Üst kenarında, yani dibinde, her iki yanda değirmi bağ (tutunma organı) ile Fallop borusu yer alır. Fallop boruları, dölyatağı ile yumurtalıkları birleştirir. Dar bir oyuk şeklindeki dölyatağı boyun kısmındaki delikle dölyoluna açılır. Dölyatağının çeperi üç tabakadan oluşur: İç zar (endometrium), kalın kas (myometrium) ve dış zar (serosa). Rahim katmanları endometriyum, uterus epiteli, myometriyum, perimetriyum, parametriyum'dan, ligamentler ise uterusun yuvarlak bağı, uterusun geniş bağı, kardinal bağ, uterosakral bağ, puboservikal bağ'lardan oluşur. Uterus bezi veya endometriyal bezler, tek katlı prizmatik epitel ile kaplı tübüler bezlerdir.

Rahim, gebe olunmayan dönemde mandalina büyüklüğünde bir yapıdır ve ağırlığı yaklaşık 60 gramdır. Gebelikte rahim yaklaşık 3 kilogramlık bir bebeği içinde taşıyacak şekilde büyür ve doğum eylemi başladığında güçlü kaslarının kasılmasıyla, rahimağzının da gevşeyerek açılmasıyla bebeğin doğması sağlanır.
Rahmin bilinen tek işlevi doğmamış bebeğin gelişmesini sağlayacak ortamı oluşturmak, bebeği dıştan gelebilecek darbelerden korumak (bu işlevi amniyon sıvısı ile birlikte yürütür) ve doğum eyleminde kasılarak bebeği dış dünyaya çıkarmak için anne adayının ıkınmalarıyla birlikte gerekli itici gücü oluşturmaktır. Menopoza giren bir kadında rahimin görevi de tamamlanmıştır.

Genitoplasti
Histerektomi
Histerotomi
Pelvik ekzenterasyon
Uterin arter embolizasyonu
Uterus nakli

Histeroskopi
Vakum aspirasyonu

Endometrial biyopsi
Endometriyal ablasyon

Uterin miyomektomi

Kolposkopi
Servikal konizasyon
Döngü elektrik eksizyon prosedürü
Servikal serklaj
Servikal tarama (pap smear)
Servikektomi (trakelektomi)
Peser

Dışbeslenen,  dışbeslek, ardıbeslek ya da heterotrof (Yunan.  heterone = (bir)başka ve trophe = beslenme) canlılar; besinlerini kendi kendilerine sentezleyemeyen canlılardır. Yaşamlarını sürdürmek için gerekli enerjiyi bu sebeple diğer dışbeslenen ya da kendibeslek canlılardan alması gerekir. Heterotrof terimi mikrobiyoloji alanında ilk kez 1946 yılında, mikroorganizmaların beslenme tiplerine göre sınıflamasında kullanılmıştır. Bugün ise terim besin zincirinin tanımlanmasında birçok alanda kullanılmaktadır.
Heterotrofların karşıtı olan kendibeslekler ise, besin karbon kaynağı olarak sadece kendi sentezledikleri organik karbonları tüketirler. Organik karbonlarını üretmek için inorganik karbon dioksit ya da bikarbonatları dönüştürürler. Bu süreçte güneş ışığı (fotoototrof) ya da inorganik bileşenlerden elde ettikleri enerjiyi kaynak olarak kullanırlar (Örn.: fotosentez yapan bitkiler.).
Dışbeslekler, besin zinciri içinde tüketici olarak bilinirler. Bazı parazitik bitkiler de kısmen veya tamâmen dışbeslek olmuşlardır. Etobur bitkiler ise kendi besinlerini kendi üretmeye devam ettikleri ve et besinlerini sadece ek azot talebini tamamlamak için kullandıklarından kendibeslek sayılırlar.
Heterotrofların enerji ve karbon kaynaklarına göre de iki altsınıfı vardır; Fotoheterotrof ve kemoheterotrof. Kemoheterotroflar enerji ihtiyâcını organik molekülleri ve karbonun başka bir organik şeklini hazmederek karşılar. İnsanlar, diğer hayvanlar ve mantarlar bu gruba örnektir. Fotoheterotroflar ise enerji ihtiyâcını ışıktan, karbon ihtiyâcını da organik maddelerden karşılar. Yeşil nonsülfür bakleriler bu gruba örnektir.

İnsanlar, hayvan ve mantarların tümü ile birçok bakteri türü bu gruba girmektedir. Heterotrof organizmalar beslenme özellikleri yönünden,
1. Holozoik formlar (besinlerini katı parçacıklar halinde alarak sindiren canlılardır. Örn: Hayvanların birçoğu.) Aldıkları besinin yapısına göre üçe ayrılır:

a- Otçul (sadece bitkilerle beslenenler)
b- Etçil (sadece etle beslenenler)
c- Hepçil (hem ot, hem etle beslenenler)
2. Saprofitik formlar (organik maddeleri doğrudan hücre zarlarıyla absorbe eden canlılar. Örn: Mayalar, küfler, bakterilerin birçoğu) Bu canlılar hücre zarı dışına salgılayabildikleri sindirim enzimleriyle hücre dışında sindirim yaparlar. Daha sonra da bu enzimlerle parçalanan bileşikleri hücre zarlarıyla metabolizmalarına alırlar. Hücre dışında gerçekleşen bu tepkimeler, organik bileşikleri yeniden inorganik bileşiklere ayrıştırmaktadır. Saprofitler, ekosistemdeki madde çevrimi yönünden önemli bir işlev görürler.
3. Parazitik formlar (bitkisel ya da hayvansal parazitler konukçu olarak tanımlanan bir bitki ya da hayvan üzerinde ya da içinde yaşar ve besinini konukçudan sağlayan canlılardır.) 2 çeşittir:

a- Endoparazitler: Vücut içinde yaşarlar. Örn: Bağırsak solucanı
b- Ektoparazitler: Vücut dışında yaşarlar. Örn: Bit, pire vs

Ototrof canlılar
Kemoototrof
Fotoototrof
Heterotroph
Kemoheterotrof
Fotoheterotrof

Heterotrof görüşü, bir canlının cansızlarlardan çok uzun bir süre sonra özel çevre koşullarında heterotrof bir canlı olarak oluştuğunu savunur.
İlkel atmosferde amonyak (NH3), metan (CH4), hidrojen (H2), su (H2O), karbondioksit (CO2) gazları bulunur. Bu gazlar ortamdaki enerjiyle (u.v ışınları, radyoaktif ışınımlar, yıldırım ve şimşekler, volkanik faaliyetler) basit organik molekülleri oluşturur. Bu olay labratuvarda Miller tarafından kanıtlanmıştır. (ilkel atmosferde oksijen (O2) gazı yoktur.) Oluşan organik moleküller yağan yağmurların etkisiyle deniz ve göllere doğru taşınırken basit organik moleküllerden kompleks bileşikler oluşmaya başlar. (Fox tarafından labrotuarda aminoasitlerden protein elde edilerek kanıtlanmıştır.) kompleks organik moleküller kendi aralarında düzenlemelerle hücre öncüsü koaservatları oluşturur. Bu olay Oparin tarafından kanıtlanmıştır.

Eskiden Bayer kodu olarak bilinen bir EPPO kodu, Avrupa ve Akdeniz Bitki Koruma Örgütü (EPPO) tarafından, tarım ve mahsul koruma için önemli olan organizmaları (Bitkileri, zararlıları ve patojenleri) benzersiz şekilde tanımlamak için tasarlanmış bir sistemde kullanılan kodlanmış bir tanımlayıcıdır. EPPO kodları, hem bilimsel hem de yerel adlardan oluşan bir veritabanının temel bileşenidir. Başlangıçta Bayer Corporation tarafından başlatılmış olmasına rağmen, resmi kod listesi artık EPPO tarafından sağlanmaktadır.

Tüm kodlar ve ilişkili adları bir veritabanına (EPPO Global Database) dahil edilmiştir. Toplamda, EPPO veritabanında listelenen 93.500'den fazla tür vardır:

55.000 bitki türü (örn. kültür bitkileri, yabani bitkiler ve yabani otlar)
27.000 hayvan türü (örneğin böcekler, akarlar, nematodalar, kemirgenler), biyokontrol ajanları
11.500 mikroorganizma türü (örn. bakteri, mantar, virüs, viroid ve virüs benzeri)
Bitkiler beş harfli bir kodla, diğer organizmalar altı harfli bir kodla tanımlanır. Birçok durumda kodlar, cinsin ilk üç veya dört harfinden ve türün ilk iki harfinden türetilen, organizmanın bilimsel adının anımsatıcı kısaltmalarıdır. Örneğin, mısıra (Zea mays) "ZEAMA" kodu atanmıştır; patates geç yanıklığı (Phytophthora infestans) için kod "PHYTIN" dir. Her organizma için benzersiz ve sabit kod, türlerin kaydedilmesi için kestirme bir yöntem sağlar. EPPO kodu, genellikle aynı tür için farklı eşanlamlıların kullanılmasıyla sonuçlanan bilimsel adlar ve taksonomide yapılan revizyonların neden olduğu sorunların çoğunu önler. Taksonomi değiştiğinde, EPPO kodu aynı kalır. EPPO sistemi hükûmet kuruluşları, koruma kurumları ve araştırmacılar tarafından kullanılmaktadır.

EPPO Global Database (lookup EPPO codes) 18 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EPPO Data Services (download EPPO codes) 19 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ecdysozoa,    bir protostom (ilkin ağızlı) hayvan grubu olup Arthropoda'nın  da içinde bulunduğu (böcekler, Chelicerata'nın, kabuklular ve myriapods), Nematoda ile birkaç küçük şubeyi içerir. İlk olarak Aguinaldo ve ark. 1997'de, esas olarak 18S ribozomal RNA genleri kullanılarak inşa edilen filogenetik ağaçlara dayanıyordu. Dunn ve ark. tarafından 2008'de yapılan büyük bir çalışma, Ecdysozoa'yı bir klad, yani ortak bir atadan ve onun tüm soyundan gelen bir grup olarak güçlü bir şekilde destekledi.
Grup ayrıca morfolojik karakterlerle desteklenir ve ekdiziyle büyüyen, dış iskeletlerini değiştiren tüm hayvanları içerir.
Gruba başlangıçta biyologların önemli bir azınlığı karşı çıkmıştır. Bir kısım biyolog daha geleneksel taksonomik tekniklere dayalı gruplamaları savunurken  diğerleri ise moleküler verilerin yorumlanmasına itiraz etmiştir.

Antik Yunancada ἔκδυσις (ékdysis, "dökülme") ve ζῷον (zōon, "hayvan") sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Ecdysozoa üyeleri tarafından paylaşılan en dikkate değer özellik, hayvan büyüdükçe periyodik şekilde tüy döken organik malzemeden oluşan üç tabakalı bir kütikülün olmasıdır. (Tardigrada'da dört tabakalıdır.). Bu deri değiştirme işlemine ekidiz (ecdysis) denir ve gruba adını verir. Ecdysozoa üyelerinde lokomotorik siller yoktur ve çoğunlukla amipli sperm üretirler, embriyoları diğer protostomların genelinde olduğu gibi spiral bölünmeye uğramaz. Eskiden, grup ön bağırsakta sklerotize dişler ve ağız açıklığı çevresinde bir diken halkası sergilemekteydi ancak bu özellikler bazı gruplarda ikincil olarak kayboldu. Solunum ve dolaşım sistemi yalnızca onikoforlarda ve eklembacaklılarda mevcuttur (akarlar gibi daha küçük eklembacaklılarda genellikle yoktur), geri kalan gruplarda her iki sistem de eksiktir.

Ecdysozoa, şu şubeleri içerir: Arthropoda, Onychophora, Tardigrada, Kinorhyncha, Priapulida, Loricifera, Nematoda ve Nematomorpha. Gastrotrikler gibi diğer birkaç grup, olası üyeler olarak kabul edildi ancak grubun ana karakterlerinden yoksun olduklarından şimdi başka bir gruplara alındı. Arthropoda, Onychophora ve Tardigrada, bölümlere ayrılmış vücut planlarıyla ayırt edildikleri için Panarthropoda olarak birlikte gruplandırılmıştır. Dunn vd. 2008'de tardigrada'nın nematodlarla birlikte gruplanabileceğini ve Onychophora'yı eklembacaklılara kardeş grup olarak bırakabileceğini öne sürdü. Ecdysozoa olmayan panarthropod üyeleri Cycloneuralia olarak gruplandırılmıştır  ancak parafiletik Panarthropoda'nın evrimleşmiş olan ilk durumu temsil etmesi daha geniş bir çevre tarafından kabul görmektedir.
Protostomlar hakkında modern bir fikir birliğine varılan filogenetik ağaç aşağıda gösterilmiştir. Milyon yıl önce (MYÖ) yaklaşık kuşakların yeni kuşaklara yayıldığı zaman belirtilir; Kesikli çizgiler özellikle belirsiz yerleşimleri gösterir.
Bu filogenik ağaç, Nielsen ve arkadaşlarına dayanmaktadır. Loricifera Hiroshi ve arkadaşlarınca geçici olarak yerleştirilmiştir.

Aguinaldo ve arkadaşları tarafından önerilen gruplama eski bir hipotez yerine neredeyse evrensel olarak kabul gören Panarthropoda ile sınıflandırılmalıdır Annelida'ya adlı bir grupta Artikulatlar ve Ecdysozoa o vardır polyphyletic . Nielsen, olası bir çözümün Ecdysozoa'yı Annelida'nın bir kardeş grubu olarak görmek olduğunu öne sürdü, daha sonra bunların alakasız olduğunu düşündü. Yuvarlak solucanların Ecdysozoa'ya dahil edilmesine başlangıçta itiraz edildi ama 2003'ten  destekleyen geniş bir fikir birliği oluştu.

Ecdysozoa'dan önce, bilateral hayvanların evrimi için geçerli teorilerden biri vücut boşluklarının morfolojisine dayanıyordu. Üç tür ya vardı sınıflarda : Acoelomata (sölomsuzlar), Pseudocoelomata (kısmi sölom) ve Eucoelomata (gerçek sölomlular). Adoutte ve çalışma arkadaşları, Ecdysozoa'yı güçlü biçimde ilk destekleyenler arasındaydı. Moleküler filogenetiğin getirilmesiyle, Coelomata için bazı moleküler, filogenetik destek 2005 yılının sonlarına kadar devam etmesine rağmen, Coelomata hipotezi terk edildi.

Eklem bacaklılar  ya da Arthropoda, omurgasızların en büyük şubesidir.
Arthropoda (arthros: eklem, podos: ayak), "eklemli ayaklılar" anlamına gelmektedir.  Vücutları; baş (caput veya cephalo), göğüs (thorax) ve karın (abdomen) olmak üzere üç bölgeden meydana gelir. Her bölge çeşitli sayıda segmentten (parçadan) ibarettir. Vücudun her bir segmenti esnek bir deriyle birbirine bağlanmıştır. Vücut yüzeyi, sert bir madde olan kitinden meydana gelen bir dış iskeletle örtülüdür. Kitin, dış epitelin salgısıdır ve hayvanların büyümesi için zaman zaman değiştirilerek atılır. Ekstremiteler (bacak, kanat, duyarga ve ağız parçaları gibi hareket edebilen çıkıntılar) daima eklemli parçalardan meydana gelmiştir. Sindirim sistemi ön, orta ve arka bağırsak olmak üzere üç bölümden ve bunların çeşitli kalınlıktaki kısımlarından meydana gelir. Kan dolaşımı açıktır. Kan oksijen taşımayıp, besin maddeleri, artık maddeler ve hormonları taşır. Dolaşım sistemi, sırtta bir yürek ve ana damardan meydana gelir. Bazılarında sırt damarından kollar da çıkar. Sinir sistemi, birbirine bağlantısı bulunan gonglion adı verilen boğumlardan ibarettir.
Ayrı eşeylidirler. Karada, havada ve suda yaşarlar. İnce derililer vücut yüzeyiyle, sudakiler solungaçla, karadakiler de trakealarla (borular sistemi) solunum yaparlar.
Yaklaşık 800.000 kadar türü bulunmaktadır.

Eklem bacaklılar şubesinin altı bacaklılar (Hexapoda), çok bacaklılar (Myriapoda), kabuklular (Crustacea) ve soyu tükenmiş trilobitler (Trilobitomorpha) alt şubelerinde görülen, duyu organı olarak gelişmiş hareketli baş uzantısı olan duyargalar, diğer alt şubesi olan ve akrep, kene ve örümceklerin yer aldığı keliserliler (Chelicerata) alt şubesinde yoktur. Kabuklularda iki çift, diğer gruplarda bir çift duyarga bulunur.

Deniz ürünleri
Tırnaksıllar

 Wikimedia Commons'ta Eklem bacaklılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Embriyonik gelişim veya embriyogenez, eşeyli üreyen canlılarda görülen ve canlının, döllenme ile doğumu ya da yumurta veya kozadan çıkmasına kadar geçen süredeki gelişimidir. Embriyonik gelişimin safhaları ve yeri canlıdan canlıya farklılık göstermekle birlikte, bu süreç genelde annenin veya annenin ürettiği bir yapı koruyuculuğunda geçer.
Hayvanlardaki embriyonik gelişimde 4 aşama görülür:

Döllenme
Biçim
Büyüme
Değişim

Bu aşamada alışılmışın dışında bir büyüklüğe sahip zigot, kendi genomunun aynısını taşıyan daha küçük hücreler üretmek amacıyla üst üste mitoz hücre bölünmelerini gerçekleştirir. Ancak ilk anda zigotun kendi genleri aktif durumda değildir (bkz: yazılım (biyoloji)). Bölünme, halen annenin daha önceden zigota döllenmemiş yumurta aracılığıyla verdiği proteinler ve haberci RNAlar (mRNA) aracılığıyla yine annenin genomunun kontrolündedir. Bölünme dönemi, blastosöl oluşumu ile sona erer.

Bu aşamada, önceden bölünmüş hücreler mekansal değişimlerle kendilerini hücre kümeleri ve tabakaları haline getirir. Bu olaya gastrulasyon denir. Şekillenme sonrası hayvanlarda 4 düzlem meydana gelir:

Ön ve arka (anterior-posterior eksen)
Sırt ve karın (dorsal-ventral eksen)
Sol ve sağ (rostro - caudal eksen)
Yakın ve uzak (proximal-distal eksen)
Bu aşamada hücre katmanlarında değişim (differentiation) görülmezken, proteinlerin ve mRNAların hücreler arasında eşitsiz dağılımı sonucunda, ileride hangi hücrenin hangi hücre tipi olacağı belli olur. Bu olaya "kader belirlenmesi" (fate determination) denir.
Gastrulasyon, 3 eşey zarını oluşturur (germ layer). Bunlar;

Ektoderm
Mezoderm
Endodermdir.
Gastrula aşamasında, zigot artık kendi genlerini aktif hale getirir. Bu etkinliğe orta-blastosöl geçişi (mid-blastula transition) denir.

Zamanla embriyodaki hücreler, yetişkin canlıdaki hücre tiplerini oluştururlar. Bu olaya değişim (differentiation) denir. Bu hücre tiplerinden bazıları; sinir hücreleri, kan hücreleri ve kas hücreleridir. Bu hücreler tabakalar halinde dokuları, dokular organları, organlar da sistemleri oluştururlar. Ektodermden duyu organları, diş minesi, saç, tırnak ve sinir sistemi oluşur.

Tüm sistemler oluştuktan sonra, hayvanların büyük bir kısmı gelişim safhasına girer. Gelişim, yeni hücrelerin ve hücreler arası sıvıların oluşmasıyla gerçekleşir.

Virtual World of *Development
Developmental Biology Online 15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
*Developmental Biology. Scott F. Gilbert22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Institute for Developmental Biology, Tübingen, Germany25 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Evrim Ağacı 13 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Encyclopedia of Life (Türkçesi: Yaşam Ansiklopedisi) ya da kısaca EOL olarak bilinen çeşitli kullanıcılar tarafından oluşturulan, dünyadaki 1,9 milyon biyolojik tür hakkında bilgiler sunan bir ansiklopedi. Proje, ileride bilinen her tür hakkında madde, video, ses dosyaları, resimler barındırmayı hedeflemektedir.
Proje, 30.000 girişiyle 26 Şubat 2008 tarihinde açıldı. Proje, yeniden tasarlanmış arayüzü ve araçları ile 5 Eylül 2011'de yeniden hizmete açıldı. Proje aynı zamanda İngilizce, Almanca, İspanyolca, Fransızca, Galiçyaca, Sırpça, Makedonca ve Arapça dillerini desteklemektedir.

Vikitür

Resmî site
"A Leap for All Life: World's Leading Scientists Announce Creation of 'Encyclopedia of Life'". Encyclopedia of Life. 9 Mayıs 2007. 7 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mayıs 2012. 
YouTube'da The Encyclopedia of Life - Introductory video from May 2007.

Endojen viral element, viral olmayan bir organizmanın germ hattında varlığını sürdüren, bir virüsten gelen DNA sekansıdır. EVE'ler, viral genomun tamamı (provirus) veya bir kısmı olabilir. Bir viral DNA sekansı, hayata tutanabilir bir organizmayı meydana getirecek germ hücresinin genomuna entegre olur. Bu yeni yerleşmiş viral element, konakçı türde bir alel olarak bir nesilden bir sonrakine aktarılabilir ve hatta fiksasyona (popülasyonun genetik dağılımında kalıcı hale gelme) tabi olabilir.
Endojen retrovirüsler ve provirüsler olarak ortaya çıkan diğer EVE'ler potansiyel olarak, endojen durumlarında bulaşıcı virüs üretme yeteneğine sahip olabilir. Retrovirüsler haricindeki diğer virüslerin çoğu için germ hattı entegrasyonu nadir, anormal bir olay gibi görünmektedir  ve var olan EVE'ler genellikle yalnızca ana virüs genomunun parçalarıdır. Bu tür parçalar genellikle bulaşıcı virüsler üretme yeteneğine sahip değildir ancak protein veya RNA ve hatta hücre yüzeyi reseptörü üretebilir.

EVE'lere hayvanlarda, bitkilerde ve mantarlarda rastlanmıştır. Omurgalılarda, retrovirüslerden gelen EVE'ler görece daha yaygındır çünkü replikasyon döngülerinin doğal bir parçası olarak konakçı hücrenin nükleer genomuna entegre olduklarından, konakçı germ hattına girmeye yatkındırlar. Buna ek olarak, omurgalı genomlarında parvovirüsler, filovirüsler, bornavirüsler ve sirkovirüslerle bağlantılı EVE'lere rastlanmıştır. Bitki genomlarında, pararetrovirüs elementleri görece daha yaygındır. Ayrıca, Geminiviridae gibi retrotranskripsiyon yapmayan diğer virüs ailelerinden gelen EVE'lere de bitki genomlarında rastlanmıştır. Dahası, Aureococcus anophagefferens virus'e (AaV) benzeyen, Nucleocytoviricota (NCLDV) şubesinin dev virüslerinden gelen EVE'ler (diğer adıyla GEVE'ler) 2019/2020'de tespit edildi.

Fanerozoyik (veya Fanerozoyik Üst Zaman), bol miktarda hayvan ve bitki varlığının görüldüğü, jeolojik zaman cetvelindeki mevcut üst zamandır. 538,8 milyon yıl öncesinden günümüze kadar uzanır. Hayvanların evrimleşerek fosil kayıtlarında da görülen ilk sert kabuklara sahip olduğu Kambriyen Dönem ile başlar. Pre-kambriyen olarak adlandırılan Fanerozoyik'ten önceki zaman dilimi, Hadeen, Arkeen ve Proterozoyik olmak üzere üç üst zamana bölünmüştür.
Fanerozoyik zaman aralığı, bir dizi hayvan şubesinin fosilleşmiş kanıtlarının jeolojik kayıtlarda aniden ortaya çıkmasıyla başlar. Bunlar arasında bu şubelerin çeşitli biçimlere evrimi; karmaşık bitkilerin ortaya çıkışı ve gelişimi; balıkların evrimi; böceklerin ve dört üyelilerin ortaya çıkışı; ve modern faunanın gelişimi gibi örnekler sayılabilir. Karada yaşayan bitkiler erken Fanerozoyik'te ortaya çıktı. Bu süre zarfında tektonik kuvvetler kıtaları hareket ettirerek hepsini Pangea (yerküre tarihinde son oluşan süperkıta) olarak bilinen tek bir kara kütlesinde toplamış ve Pangea da daha sonra günümüzdeki kıtalara ayrılmıştır.

Fanerozoyik terimi, Grekçe görünür anlamına gelen φανερός (phanerós) ve yaşam anlamına gelen ζωή (zōḗ) sözcüklerinden türemiştir. Çünkü bir zamanlar yaşamın bu üst zamanın ilk dönemi olan Kambriyen'de başladığına inanılıyordu. "Fanerozoyik" terimi, 1930'da Amerikalı jeolog George Halcott Chadwick (1876-1953) tarafından üretildi.

Paleoklimatoloji - Eski zamanlardaki iklimin değişikliklerinin incelendiği bilim dalı.

Özel
Genel

Markov, Alexander V.; Korotayev, Andrey V. (2007). "Phanerozoic marine biodiversity follows a hyperbolic trend". Palaeoworld. 16 (4): 311-318. doi:10.1016/j.palwor.2007.01.002. 4 Mayıs 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Mayıs 2023. 
Miller, K. G.; Kominz, M. A.; Browning, J. V.; Wright, J. D.; Mountain, G. S.; Katz, M. E.; Sugarman, P. J.; Cramer, B. S.; Christie-Blick, N; Pekar, S. F.;  ve diğerleri. (2005). "The Phanerozoic record of global sea-level change" (PDF). Science. 310 (5752): 1293-1298. Bibcode:2005Sci...310.1293M. doi:10.1126/science.1116412. PMID 16311326. 25 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)4 Mayıs 2023. 

Phanerozoic (chronostratigraphy scale) 8 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fauna Europaea, yaşayan tüm çok hücreli Avrupa kara ve tatlı su hayvanlarının bilimsel adlarının ve dağılımının yer aldığı bir veri tabanıdır. Pan-Avrupa Tür Dizinleri Altyapısı (PESİ) içinde hayvan taksonomisi için standart bir taksonomik kaynak olarak hizmet vermektedir. Haziran 2020 itibarıyla Fauna Europaea veri tabanında 235.708 takson ismi ve 173.654 tür ismi bulunmaktadır.
Proje, başlangıçta Avrupa Konseyi (2000–2004) tarafından finanse edildi. Proje, 2004'te ilk versiyonunu yayımlayan Amsterdam Üniversitesi tarafından koordine edildi. Projenin veritabanı 2015'te Berlin Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'ne aktarıldı.

Fauna Europaea 4 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fauna Europaea – all European animal species on the web (article) 18 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Contributions on Fauna Europaea (data papers)
PESI - a taxonomic backbone for Europe 18 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir filogenetik ağaç veya evrim ağacı farklı biyolojik türler veya ortak bir atası olan diğer varlıkların arasındaki evrimsel ilişkileri gösteren bir grafik ağaçtır.
Bir filogenetik ağaçta, iki dalın ayrıldığı her bir düğüm noktası altsoyların ortak atasını temsil etmektedir. Bazı ağaçların dal uzunlukları alt türlerin birbirinden evrimsel olarak ayrışma zamanı ile ilişkilidir. Her düğüm bir takson, yani bir taksonomi birimidir. İç düğümler geçmişte var olmuş taksonlara ait olup doğrudan gözlemlenemeyeceği için hipotetik taksonlar olarak adlandırılır.

Ataların Hikâyesi yazar Richard Dawkins

Phylogenetic Trees Based on 16s rDNA21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Poster-sized tree of life illustration26 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A 3D View
Human Y-Chromosome 2002 Phylogenetic Tree
In 2003, the Science journal dedicated a special issue to the tree of life, including an online version of a tree of life28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
iTOL: Interactive Tree Of Life25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Phylogenetic Tree of Artificial Organisms Evolved on Computers22 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Discover Life 25 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. An interactive tree based on the U.S. National Science Foundation's Assembling the Tree of Life Project
PhyloCode
A Multiple Alignment of 139 Myosin Sequences and a Phylogenetic Tree
Tree of Life Web Project 5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20040211082310/http://www.aisee.com/graph_of_the_month/jura.htm  The most detailed and comprehensive family tree of dinosaurs yet available
Phylogenetic inferring on the T-REX server 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI's Taxonomy Database6 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Filozoa, Opisthokonta içindeki monofiletik bir gruptur. Bunlar hayvanları ve onların en yakın tek hücreli akrabalarını (mantar veya Mesomycetozoa'dan ziyade hayvanlarla daha yakından ilgili olan organizmalar) içerir.
Şu anda Filozoa kladına atanmış 3 grup vardır:

Grup Filasterea - yakın zamanda Ministeria ve Capsaspora cinslerini barındırmak için inşa edilmiştir
Grup Choanoflagellatea - yakalı kamçılılar
Alem Animalia - gerçek hayvanlar

Latince filum " iplik " ve Yunanca zōion "hayvan " anlamına gelir.

Filozoa'nın filogenetik ağacı ve en yakından ilişkili dalları:

Atalardan kalma opisthokont hücresinin ince filose (iplik benzeri) çıkıntılara veya "dokunaçlara" sahip olduğu varsayılır. Bazı opisthokontlarda (Mesomycetozoa ve Corallochytrium) bunlar kayboldu. Filozoa'da, basit ve sivrilmeyen, sert bir aktin demeti çekirdeği ile (nükleeroidlerin esnek, sivrilen ve dallı filopodiaları ve mantarların dallı rizoidleri ve hifleri ile zıt olarak) tutulurlar. Koanoflagellatlarda ve en ilkel hayvanlarda, yani süngerlerde, silium veya flagellum çevresinde filtre beslemeli bir halkada toplanırlar; bunun en son ortak filozoan atalarından bir miras olduğu düşünülmektedir.

Fosil veya taşıl (Klasik Latince fossilis'ten, çev. 'kazma yoluyla elde edilen'), yer kabuğunun en üst bölümünü oluşturan tortul kayaçların çoğunda, bazen iyi korunmuş, bazen de erozyon ve sedimantasyon sırasında tahrip olmuş, ölü organizma kalıntılarıdır.
Latince "yerden çıkarma, yerden çıkartılan, yerden çıkarılmış" anlamındaki fossilis sözcüğünden gelmektedir. Bir terim olarak fosil; jeolojik zamanlarda yaşamış canlıların tanınabilir artıklarına denir; bir başka ifadeyle fosiller, geçmişte yaşamış varlıkların jeolojik formasyonlar içinde günümüze kadar korunabilmiş kalıntı ya da izleridir. Fosiller kalıntıdır.
Fosiller, içinde bulundukları sedimanter kayaçların oluştukları jeolojik zamanları gösterirler. Ayrıca paleobiyocoğrafya, paleoklimatoloji, paleoekoloji ve sedimanter fasiyesler hakkında bilgiler verirler. Bunların yanı sıra jeolojik devirlerde yaşamış ancak günümüze kadar gelmemiş pek çok canlıyı bize tanıttıkları gibi, canlı türlerinin ortaya çıkışlarından günümüze kadar geçirmiş oldukları evrim hakkında değerli bilgiler verirler.
Büyük boyutlu olanları makrofosil, küçük boyutlu olup mikroskop altında incelenenlerine mikrofosil olarak adlandırılır. Her iki grubun da önemi, sahadan toplanması ve incelenmesi kendine özgü farklılıklar gösterir.

Ölen canlılar fosilleşme denilen olay sonucu fosil özelliğini kazanırlar. Canlı artıklarının günümüze kadar fosil olarak gelebilmeleri için fosilleşme denilen bir takım fiziksel, kimyasal ve biyolojik olaylar geçirmeleri gerekmektedir. Fosilleşme, canlı artıklarının fiziksel, kimyasal ve biyolojik olaylar geçirmesini ifade eder. Organizmanın ölümünden sonra kalan kısımlar mekanik, kimyasal ve biyolojik etmenlerle bozulmaya başlarlar. Eğer bu kalıntılar uygun bir ortama rastlarsa fosil haline gelebilirler. Fosilleşme için en uygun ortam tortul kayaçların oluşumudur. Ancak çok ender durumlarda bazen magmatik ve metamorfik kayaçlarda da fosil bulunabilir. Canlı artıkları uygun ortamlarda fosil haline gelebilir.

Fosilleşme bir dizi olaylar ve evreler sonucu gerçekleşir. Ölen her türlü canlının et ve deri gibi yumuşak kısımları kısa zamanda çürüyerek ortadan kalkar. Ancak bileşiminde anorganik maddeler bulunan kavkı, kemik ve diş gibi sert kısımları gerekli koruyucu ortamlarda kalınca fosilleşme olanağı bulur Canlı kalıntılarının ancak uygun bölümleri fosil haline gelebilir. Bazen de organik madde silisi, karbonat ve pirit halini alabilir. Bu değişme o kadar yavaş ve küçük parçalar halinde olur ki fosilleşecek kalıntı orijinal şeklini kaybetmeden sertleşerek olduğu gibi kalır. Bir canlı kalıntısının fosilleşebilmesi için her şeyden önce atmosfer etkisinden korunması gerekir. Bunu da kireçtaşı, çamurtaşı gibi gözenekliliği en az olan ince taneli sedimanter kayaçlar, buz ve hatta kehribar dediğimiz fosil reçine sağlar (Şekil Kehribar (reçine) içinde canlı kalıntıları bütünüyle korunabilir. Denizlerde yaşayan canlıların fosilleşme olanakları, karada yaşayanlara oranla fazladır. Çünkü canlının ölümünden sonra deniz dibine inen kalıntısı sedimanlar tarafından örtülerek bozulmadan kalması sağlanır. Denizel ortamlarda fosilleşme daha kolaydır. Karalarda yaşayan canlıların fosilleşebilmeleri ise, aktif atmosferik etkilerden dolayı çok daha özel koşulları gerektirmektedir. Bu canlı artıkları en çok bataklıklara düştüklerinde, akarsu ya da seller tarafından belli bir yere yığıldıklarında veya buzlar tarafından örtüldüklerinde fosilleşme olanağı bulurlar. Karasal ortamlarda fosilleşme bataklıklarda daha kolaydır. Bitkilerin fosilleşmeleri ise yaprak, kök, dal, gövde, spor ve polen denilen çiçek tozlarının fosilleşmeleriyle olur. Organizmaların kemik, kabuk, diş, ahşap kısımlar gibi sert parçaları, kas, deri, iç organlar gibi yumuşak parçaları yanında daha fazla fosilleşme şansları vardır. Canlı organizmaların fosilleşmeye uygun ortamlarda yaşamaları, onların fosilleşme şanslarını artırır. Bu nedenle karasal ortamlardaki canlılara oranla denizel ve geçiş ortamlarında yaşayan canlıların, bu ortamlarda tortulanma süreçleri açısından daha uygun şartların bulunması nedeniyle, fosilleşme olasılıkları daha yüksektir.

Eğer bir canlı yaşadığı yerde ölmüş ve fosilleşmiş ise bu tip fosiller otokton fosil denir.

Canlı bir organizma, yaşamını kaybettiği yerde kalmaz ve akıntı, rüzgâr vb. diğer etkenler ile başka yerlere taşınabilir. Fosilleşme organizmanın yaşadığı ortamdan başka bir yerde gerçekleşirse buna da allokton fosil adı verilir..
Yaşadıkları ortamlarda tortullara giren fosil topluluklarına yaşam topluluğu ya da biyosönoz denir.
Akıntılarla yaşadığı ve öldüğü yerden uzaklara sürüklenip yaşam ortamları dışında tortullara girerek oluşturdukları topluluklara tanatosönoz denir.

Organizmaların kemik ya da kabuk şeklindeki kalıntıları fosilleşebileceği gibi, canlıların yuva, oyuk, yol vb. izleri de fosil izler halinde tortullar içinde korunup saklanabilir. Buna göre iz fosil, çamurlu bir zemin üzerinde yürüyen canlının bıraktığı ayak izi, sürünme izi, zeminde oluk açarak yaşayan canlıların açtıkları oyukların izleri gibi fizyolojik fosiller halindedir. İzler, fasiyes yorumlarında kullanılırken dünyada en iyi bilinen ve tanınan izlerin bile olumsuz yönlerinin olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin;

Farklı organizmalar hemen hemen çok benzer yapılar ve özellikler meydana getirebilir
Bireysel türler sıkça farklı faaliyetlerin göstergesi olan; farklı ayak izleri sürünme izleri, işaretleri oluşturabilir
Organizmalar ara sıra farklı doku veya yoğunluklardaki zeminlerdeki farklı izler bırakabilir
Bu etmenler çok ciddi sıkıntılara neden olabilir ve her zaman güvenilir olmayabilirler.

Şimdiki canlılarda olduğu gibi, jeolojik zamanlarda yaşamış olan canlıların da bir doğum, gelişme ve yayılma, ölüm olaylarını içine alan bir hayat devreleri olmuştur. Belli bir zaman içinde hayat devresini tamamlamış olan fosillere karakteristik fosil adı verilir.

Dar bir jeolojik zaman aralığında ortaya çıkıp, geliştikten sonra aynı zamanda yok olan bu karakteristik fosillere indeks fosilde denir. Fosil türlere ait bu yaşam, dönemi ne kadar kısa, coğrafi yayılışları ne kadar geniş, özellikleri ne kadar belirgin olursa karakteristik fosiller o derecede önemli ve yararlı olurlar.

Jeolojik devirlerde Dinosaurus gibi büyük sürüngenlerin besinlerini iyi sindirebilmeleri için besin maddeleri ile birlikte yuttukları çakıllar vardır. Sonradan dışarı atılan bu çakıllar cilalı yüzeyleri ile diğerlerinden kolaylıkla ayırt edilebilirler ki, bunlara gastrolit denir. Gastrolitler, otobur dinozorların besinlerini sindirmede yardımcı olması için yuttukları taşlardır. Bunun gibi taşlaşmış dışkıları da bulunabilir. Bu tür canlıların taşlaşmış dışkı kalıntılarına koprolit (fosil dışkı) denir.

Araştırmacılar, 2006 yılında Antarktika'nın bir adasında 70 milyon yıl önce yaşamış bir bebek plesiyozorun kemiklerini gün ışığına çıkarmışlardır.
Amerikalı, 4,4 milyon yıl önceye tarihlendirilmiştir. Aynı grubun bir alttürü sayılan ve yine Tim White'ın bulduğu Ardipithecus kadabba'nın yaşı ise 5,7 milyon yıl olarak saptanmıştır. Daha bulunan iki fosilden ilki 6 milyon yaşındaki Orrorin tugenensis, Kenya'da Tugen tepesinde; diğeri ise, yaklaşık 5-7 milyon yıl ile Fransız paleoantropolog Michel Brunet tarafından Çad'da bulunan Sahelanthropus tchadensis'te keşfedilmiştir. Bunlar, gösterdikleri genel özellikler açısından da "humanoid" (çağdaş insan, fosil insan ve onların doğrudan ataları) sayılmaktadır.

Permineralizasyon
Fosil hale geçen organik kalıntılar çeşitli etkilerle değişikliğe uğrar. İçinde eriyik halinde çeşitli maddeler bulunan sular boşluklara, organizmanın süngerimsi doku gösteren kemik boşluklarına sızar ve mineraller bu boşlukları doldurur. Bu olaya permineralizasyon adı verilir.
Karbonizasyon
Bazı canlılar ve özellikle bitkiler su içine düştükleri zaman bunların yüzeylerinde ince bir kömür (karbon) tabakası oluşur. Bu tabaka canlıyı dış etkilerden koruyacağından, organizmanın en ince ayrıntısına kadar korunmasına yardım eder. Kömür havzalarında en ufak detaylarına kadar korunmuş yaprak çiçek, tohum gibi kısımlara rastlanır. Bu olaya da karbonizasyon denir.
İnkrustasyon
Karbondioksitli suların tortulanmaları sonucunda canlılar bir kalker kılıfı ile kaplanır ve korunurlar ki, bu olaya da inkrustasyon adı verilir.

Karbondioksitli suların tortulanmaları sonucunda canlılar bir kalker kılıfı ile kaplanır ve korunurlar ki, bu olaya da inkrustasyon adı verilir. Bunlar özellikle çatlak yüzeylerde meydana gelen bitkiler benzeyen mangan oksitleridir. Yalancı fosiller, biyolojik süreçler yerine jeolojik olarak oluşur. Doğadaki bu şekil ve cisimler ilk görünüşlerinde bir canlı kalıntısı izlenimini verirler. Bunlardan en çok rastlanılanları şunlardır:
Dendritler
Yalancı ya da sahte fosillerin tipik örnekleridir. Bunlar bir eğrelti otu fosiline benzeyen, su içindeki minerallerin genellikle taşların çatlakları içinde, pencere camında donan su kristalleri gibi doğal olarak kristalleşmesiyle, birikimiyle oluşur. Bitki fosiline benzemelerine karşılık fosil değillerdir. Dendritler, kayaçların çatlaklarına sızan minerallerin oluşturduğu desenlerdir. Bunlar kolayca gerçek fosiller ile karıştırılabilir. Kayaçların çatlakları arasında bir mineral çökeltisinin oluşturduğu bu şekiller, genellikle mangan oksitli suların çatlağın arasına sızmasıyla oluşurlar. Çatlak içindeki mangan tortusu eğrelti otları fosillerine benzer. Bunları fosillerle karıştırmamak için dikkat edilmesi gerekir.
Konkresyon
Eriyik maddeler içeren sular, bu maddeleri ya bir fosil ya da başka bir cisim üzerine çökeltebilirler. Çökelme buharlaşma ya da eriticinin uçmasıyla oluşabilir. Bu şekilde konkresyonlar meydana gelir. Soğan gibi kılıflanma gösterirler. Ortalarında yabancı bir cisim bulunur.
Nodüller
Maddelerin yabancı bir ortamda kimyasal bir reaksiyon sonucunda toplanarak oluşturdukları yumrulardır. Genellikle ortasında yabancı bir cisim yoktur ve kılıflanma göstermezler. Gerek konkresyonlar, gerekse nodüller dış görünüşleri ile bazen bir fosili andırırlar.
Çakıllar:
Dış e

Gamet (Grekçe γαμετή gamete "kadın eş") eşeyli üreme yolu ile çoğalan organizmalarda döllenme evresinde bir başka hücre ile birleşerek kaynaşan hücredir. Morfolojik olarak iki farklı gamet üreten ve her bireyin tek bir tip gamet ürettiği türlerde ovum ya da yumurta adı verilen daha büyük gamet türünü üreten bireyler dişi, daha küçük ve iribaşa benzeyen sperm adı verilen gamet hücrelerini üreten bireyler erkek olarak adlandırılır. Dişilerin ve erkeklerin farklı boyutlarda gamet üretmesine anizogami ya da heterogami denir; örneğin insan ovumu bir tek insan sperm hücresinin yaklaşık 100.000 katıdır.). Buna karşın izogami her iki cinsiyetten gelen gamet hücrelerinin aynı büyüklükte ve şekilde olması durumudur. Gamet adı ilk olarak Avusturyalı biyolog Gregor Mendel tarafından kullanılmıştır. Gametler bir bireyin genetik bilgisinin yarısını, her tipin 1n takımını taşırlar.

Gametin aksine bir bireyin diploid somatik hücreleri spermden gelen bir kromozom seti ile birlikte yumurtadan gelen bir kromozom seti olmak üzere ana ve babanın özelliklerini taşıyan genleri içinde barındırır. Bir gametin kromozomları her iki kromozom setinden birinin tam bir kopyası değildir ve genellikle rastgele mutasyonlar sonucunda farklılaşmış DNA dizisi yani yeni proteinler ve fenotipler oluşur.

Eşeyli olarak üreyen bitkilerin de gametleri vardır. Ancak bitkilerde diploid ve haploid kuşakların birbirini izlemesi nedeniyle bazı farklılıklar bulunur. Kapalı tohumlularda çiçekler haploid kuşağı oluşturmak için mayoz bölünmeden geçer, haploid kuşak ise gametleri oluşturmak için mitoz bölünmeden geçer. Dişi haploid tohum taslağı ya da ovül olarak adlandırılır ve çiçeğin yumurtalığında oluşur. Haploid ovül olgunluğa eriştiğinde dişi gameti oluşturur.
Erkek haploide ise polen adı verilir ve anterde oluşur. Polen erişkin bir tepeciğin üzerine konduğunda çiçeğin içine doğru bir polen borusu hâline gelir. Haploid polen mitoz bölünme ile oluşturduğu spermi salarak döllenmeyi başlatır.

İnsanlarda normal bir ovum yalnızca X kromozomu taşırken bir sperm ya X ya da Y kromozomu taşır. Normal olmayan bir ovum mayoz bölünmenin iki evresinden biri ya da ikisinde oluşan hata sonucunda ya iki X kromozumu taşır ya da hiç kromozom taşımazken normal olmayan sperm ise yine aynı nedenle ya cinsiyet belirten kromozomları taşımaz ya da bir XY çifti, bir XX çifti veya bir YY çifti taşıyabilir. Yani erkek ve dişi gamet hücrelerinin birleşmesiyle oluşan zigotun cinsiyetini sperm hücresi belirler. Eğer zigot iki X kromozomuna sahipse dişi, bir X ve bir Y kromozomuna sahipse erkek olur. Kuşlar için ise ZW cinsiyet belirleme sistemi ile dişi ovum yavruların cinsiyetini belirler.

Accipitriformes (/ækˈsɪpɪtrɪfɔːrmiːz/ Latince kökenli accipiter/accipitri- "atmaca" + Yeni Latince -formes "biçiminde/biçimli"), atmaca, şahin, kartal, akbaba ve çaylak da dahil olmak üzere gündüzcül çoğu yırtıcı kuşu içinde barındıran bir kuş takımıdır. Ancak doğanlar (Falconidae) bu gruba dahil değildir.
Uzun bir süre boyunca, çoğunluk görüşü onları doğanlarla birlikte Falconiformes'e dahil ediyordu, ancak birçok uzman artık Accipitriformes'i ayrı bir şekilde tanımlıyor. 2008'de yayınlanan bir DNA çalışması, doğanların Accipitriformes ile yakından ilişkili olmadığını, bunun yerine papağanlar ve ötücü kuşlarla daha yakından ilişkili olduğunu gösterdi. O zamandan beri, doğanların papağanların yanına taksonomik sırayla bölünmesi ve yerleştirilmesi Amerikan Ornitoloji Derneği Güney Amerika Sınıflandırma Komitesi (SACC), Kuzey Amerikan Sınıflandırma Komitesi (NACC),  ve Uluslararası Ornitoloji Kongresi (IOC) tarafından benimsenmiştir. İngiliz Ornitologlar Birliği Accipitriformes'i çoktan tanımıştı ve Falconiformes'in hareketini benimsedi. DNA temelli plan ve NACC ve IOC sınıflandırmaları, yeni dünya akbabalarını Accipitriformes'e dahil eder, SACC ise yeni dünya akbabalarını ayrı bir takım olan Cathartiformes olarak sınıflandırır.

Accipitriformların, ilk olarak Orta Eosende ortaya çıktıkları düşünülmektedir ve tipik olarak, burun deliklerini barındıran yumuşak bir cere (kuşlarda gaganın üst kısmındaki zar) ile keskin bir şekilde kancalanmış bir gagaya sahiptirler. Kanatları uzun ve oldukça geniştir, uçmak için uygun olup, dıştaki dört ila altı birincil tüyü zayıflatılmıştır.
Yırtıcı pençeleri ve zıt arka pençeleri olan güçlü bacaklara sahiptirler. Hemen hemen tüm Accipitriform'lar etoburdur, gündüzleri veya alacakaranlıkta avlanırlar. Olağanüstü uzun ömürlüdürler ve çoğunun üreme oranları düşüktür.

Şu anda 262 tür ve 75 cins ile 4 mevcut aileyi ve muhtemelen 1 soyu tükenmiş aileyi içine alan Accipitriformes, en büyük gündüzcül yırtıcı kuş türüdür. DNA sekans analizleri, Accipitriformes içindeki ıraksamaların, Eosen/Oligosen sınırı civarında yaklaşık 34 milyon yıl önce, diğer Accipitriformes cinslerinden Elanus ve Gampsonyx cinslerini içeren grubun bölünmesiyle başladığını göstermektedir.

Chesser (2010). "Fifty-First Supplement to the American Ornithologists' Union Check-list of North American Birds" (PDF). The Auk. 127 (3): 726-744. doi:10.1525/auk.2010.127.3.726. 5 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)2 Nisan 2021. 
Chesser (2012). "Fifty-Third Supplement to the American Ornithologists' Union Check-List of North American Birds". The Auk. 129 (3): 573-588. doi:10.1525/auk.2012.129.3.573. 2 Aralık 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Nisan 2021.  Full text via AOU 29 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., COPO, BioOne.
Systematics and Taxonomy of Australian Birds. CSIRO Publishing. 2008. ISBN 978-0-643-06511-6. Erişim tarihi: 14 Ocak 2010.  Includes a review of recent literature on the controversy.
Handbook of the Birds of Europe, the Middle East and North Africa: The Birds of the Western Palearctic – Hawks to Bustards. Oxford University Press. 1980. ss. 3, 277. ISBN 978-0-19-857505-4. 
Dudley (2006). "The British List: A Checklist of Birds of Britain (7th edition)" (PDF). Ibis. 148 (3): 526. doi:10.1111/j.1474-919X.2006.00603.x. 24 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)2 Nisan 2021. 
Raptors of the World. Illustrated by Kim Franklin, David Mead, and Philip Burton. Houghton Mifflin. 2001. ISBN 978-0-618-12762-7. 3 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Mayıs 2011. 
"IOC World Bird List (version 2.4)". worldbirdnames.org. 24 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Mart 2010. 
Hackett (2008). "A phylogenomic study of birds reveals their evolutionary history". Science. 320 (5884): 1763-68. doi:10.1126/science.1157704. PMID 18583609. 
"Updates". IOC World Bird List. 2014. 24 Eylül 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2014.  Falconiformes was resequenced in version 4.1 (Jan 7, 2014)
"Proposal (491) to South American Classification Committee: Change linear sequence of orders for Falconiformes, Psittaciformes, and Cariamiformes". July 2011. 1 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2014. 
"Proposal (383) to South American Classification Committee: Separate Accipitriformes from Falconiformes". November 2008. 28 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2014. 
"A classification of the bird species of South America (section "ACCIPITRIDAE (HAWKS) 3" note 1)". Version 11 December 2008. American Ornithologists' Union. 12 Nisan 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Mayıs 2010. 
Sangster (2013). "Taxonomic recommendations for Western Palearctic birds: Ninth report". Ibis. 155 (4): 898. doi:10.1111/ibi.12091. 
Voous (1973). "List of Recent Holarctic Bird Species Non-Passerines". Ibis. 115 (4): 612-638. doi:10.1111/j.1474-919X.1973.tb02004.x.

Aegotheles monotipik Aegotheliformes takımındaki monotipik Aegothelidae familyasında yer alan kuş cinsidir. Çoğu türü Yeni Gine'ye endemiktir ancak bazı türleri Avustralya, Maluku Adaları ve Yeni Kaledonya'ya kadar dağılım gösterir. Böcekçil olan bu kuşlar genellikle havada avlanıyor olsalar da, karada da avlanabilmektedirler.

Familya: Aegothelidae

Cins Quipollornis Rich & McEvey 1977 (Erken/Orta Miyosen, Yeni Güney Galler)
†Quipollornis koniberi Rich & McEvey 1977
Cins: Aegotheles
†Aegotheles novaezealandiae (Scarlett 1968) (önceden Megaegotheles)
Aegotheles savesi Layard & Layard 1881
Aegotheles insignis Salvadori 1876
Aegotheles tatei Rand 1941
Aegotheles crinifrons (Bonaparte 1850)
Aegotheles cristatus (Shaw 1790)
A. c. cristatus (Shaw 1790)
A. c. tasmanicus Mathews 1918
Aegotheles affinis Salvadori 1876
Aegotheles bennettii Salvadori & Albertis 1875
A. b. bennettii Salvadori & Albertis 1875
A. b. plumifer Ramsay 1883
A. b. terborghi Diamond 1967
A. b. wiedenfeldi Laubmann 1914
Aegotheles wallacii Gray 1859
A. w. gigas Rothschild 1931
A. w. manni Diamond 1969
A. w. wallacii Gray 1859
Aegotheles archboldi Rand 1941
Aegotheles albertisi Sclater 1874
A. a. albertisi Sclater 1874 (Arfak owlet-nightjar)
A. a. wondiwoi Mayr & Rand 1936
A. a. salvadorii (Hartert 1892) (Salvadori's owlet-nightjar)

Ak kuyruklu tropik kuşu (Phaethon lepturus), tropik kuşugiller (Phaethontidae) familyasına ait bir kuş türü. Tropikal Atlantik'te, batı Pasifik'te ve Hint Okyanusu'nda görülürler.

Kanat açıklığı 89-96 santimetredir ve iç kanatta siyah bir bant vardır. Göz boyunca siyahlık vardır ve gaga portakal kırmızısı, portakal-sarıdır. Gaga rengi, saf beyaz arka ve siyah kanat barı ile kızıl gagalı tropik kuşu (Phaethon aethereus) türünden ayrılırlar. Erkekler daha uzun kuyruklu almasına rağmen eşeyler benzerdir ama yavrular, kuyruk flamalarından eksik olurlar ve yeşil-sarı bir gaga ve iyice çizgili arkaya sahiptirler. Erişkin, ince, çoğunlukla beyaz bir kuştur, toplam uzunluğunu ikiye katlayan çok uzun merkezi kuyruk tüyü dahil 71-80 santimetre uzunluğundadırlar.

Dosdoğru yere veya bir uçurum çıkıntısına tek bir yumurtayı koyarlar, tropikal adalarda ürerler.
Balık ve mürekkep balığıyla beslenirler.

Beş tane alt türü vardır, bunlar:

P. l. lepturus – Hint Okyanusu.
P. l. fulvus – Christmas Adası. Bu formun, beyaz kuş tüyüne altın bir yıkaması vardır.
P. l. dorotheae – Tropikal Pasifik.
P. l. catesbyi – Bermuda ve Karayipler.
P. l. ascensionis – Ascension Adası

BirdLife International (2004). Phaethon lepturus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 May 2006 tarihinde alınmıştır.
Harrison, Peter (1996). Seabirds of the World. Princeton: Princeton University Press. ISBN 0-691-01551-1.
ffrench, Richard (1991). A Guide to the Birds of Trinidad and Tobago, 2nd edition, Comstock Publishing. ISBN 0-8014-9792-2.

Phaethon lepturus videosu İnternet Kuş Koleksiyonu

Diomedeidae veya Albatros, Procellariiformes takımına bağlı bir kuş familyasıdır.

1996 yılından beri dört cinse ayrılmalarına karşın türleri üzerine yapılan tartışmalar değişkenlik mevcuttur. IUCN ve BirdLife International 22 yaşayan türü kabul ederken ITIS 21 (T. steadi hariç) türü kabul etmektedir.

Diomedea
Diomedea exulans
Diomedea antipodensis
Diomedea amsterdamensis
Diomedea) dabbenena
Diomedea sanfordi
Diomedea epomophora
Phoebastria
Phoebastria irrorata
[Phoebastria albatrus
Phoebastria nigripes
Phoebastria immutabilis
Thalassarche
Thalassarche melanophris
Thalassarche) impavida
Thalassarche cauta
Thalassarche steadi
Thalassarche eremita
Thalassarche salvini
Thalassarche chrysostoma
Thalassarche chlororhynchos
Thalassarche carteri
Thalassarche bulleri
Phoebetria
Phoebetria fusca
Phoebetria palpebrata

"Diomedeidae". Bütünleştirilmiş Taksonomik Bilgi Sistemi. 
HANZAB complete species list (Handbook of Australian, New Zealand and Antarctic Birds.)
BirdLife International Save the Albatross campaign
The Agreement for the Conservation of Albatrosses and Petrels 6 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ACAP)
Albatross: Don Roberson's family page 4 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tracking Ocean Wanderers 24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The global distribution of albatrosses and petrels: Results from the Global Procellariiform Tracking Workshop, 1–5 September 2003, Gordon's Bay, South Africa. BirdLife International
Albatross videos 14 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on the Internet Bird Collection
Albatross species profile 27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the WWF
"Recovery plan for albatrosses in the Chatham Islands 2001–2011" (PDF). Department of Conservation, Wellington, New Zealand. 2001. 14 Nisan 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2007. 
 Vikikaynak'ta Albatros ile ilgili metin bulabilirsiniz.
 Wikimedia Commons'ta Albatros ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Albatros ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Anatidae, Anseriformes takımına bağlı bir kuş familyasıdır. Bu familya üyeleri yüzmeye ve suya dalmaya uyum sağlamışlardır. Ayakları perdeli, değişik şekilde beslenmeye özelleşmiş, gagaları üstten basık olan kuşlardır.
Genellikle tatlısularda yaşarlar. Besinlerini dalarak alırlar. Dipteki çamurları ağızlarına alıp, süzerler. Dil üzerindeki sinirlerle donanmış almaçlar yardımıyla besinlerini bu çamurdan seçerler. Beslenmelerinde görmenin etkisi olmadığı için gece de beslenebilirler. Besinleri bitkiseldir. Familya üyeleri, uçarken boyunlarını ileri doğru uzatırlar. Yuvalarını zemine veya ağaç ya da kaya kovuklarına yaparlar. Yuva içini tüylerle döşerler. Küçük türler en az 12, büyük türler ise en az 3 yumurta bırakırlar. Çiftleşmeleri su içinde gerçekleşir. Genellikle yalnız dişi kuluçkuya yatar. Göçmen kuşlardır. Yuvalarını her yıl yeniden yaparlar. Antarktika haricinde dünyanın her yerinde bulunurlar.

Anatidae familyasına bağlı cinsler (2023):

Anatidae videoları
Anatidae sesleri
 Wikimedia Commons'ta Anatidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Anatidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Anchiornis (Grekçe: "kuşa yakın"), Üst Jura'da (Oxfordiyen) yaşamış, Paraves grubundan küçük, kuş benzeri bir dinozordu. Hayvanın kollarında ve bacaklarında iyi gelişmiş tüyleri ve dolayısıyla raptorgil Microraptor'a benzeyen dört kanadı vardı.
İlk tanımlanması, Çin'in Liaoning eyaletindeki Jianchang'daki Tiaojishan Formasyonu'nda bulunan neredeyse eksiksiz bir fosile dayanmaktadır. Fosil şu anda Liaoning Paleontoloji Müzesi'nde korunmaktadır. Tek ve tip türü Anchiornis huxleyi'dir.

Anchiornis, yandan görülen, büyük bir ön kafatası penceresine sahip üçgen bir kafatasına sahipti; bu, yalnızca küçük bir kemik desteği ile gözlerin önündeki kafatası penceresinden ayrılmıştı. Dişleri biçilmemişti.
Postkraniyal iskelet (kafatasının arkasındaki iskelet), troodontidlerinkine benzerdir. Ancak ön bacaklar, troodontidlerinkinden daha uzundu ve uzunluk olarak dromaeosauridlerin ve bazal kuşlarınkine benzerdi. İyi korunmuş tip numunede tüylenme bariz bir şekilde görülebilir. Önkolda on uzun uçuş tüyü vardı, elde on bir, alt bacakta on iki ila on üç, ayak on ila on bir tüy bulunuyordu. El ve kol salıncakları yaklaşık aynı uzunluktaydı. "İlkel kuş" Archaeopteryx ve Microraptor'daki koşulların aksine, Anchiornis'teki kanadın daha geniş kısmı proksimaldi (vücudun merkezine doğru). Uzuvlardaki uçuş tüylerine ek olarak, Anchiornis'in iki başka tüy türü daha vardı: Filamentleri tabanda birleşen, tüyleri andıran püsküllü tüyler ve filamanları uzun ve sağlam bir tüy boyunca düzenlenmiş kontur tüyleri. Bu özelliklere rağmen, ilk tanımlayanlar Anchiornis'in uçabildiğine inanmıyorlar. Çok uzun alt bacaklar daha çok koşu yaşam tarzının bir göstergesidir.
Şubat 2010'da Science dergisinde Anchiornis'in tüylerindeki fosillerden korunan melanozomların rapor edildiği bir çalışma yayınlandı. Melanozomlar, günümüz kuşlarının tüylerine rengini verir. Makalede, Anchiornis'in gri bir ana renge sahip olduğu, kafasında iroke gibi kırmızı-kahverengi bir tüy tarağı ve ön ve arka ayaklarında siyah kurdeleli beyaz kontur tüyleri olduğu yazıyordu.

Anchiornis'in keşfi, Archaeopteryx'ten daha eski, kuşa benzer bir dinozor olduğu için özellikle önemlidir. O zamana kadar kuşa benzeyen dinozorların Archaeopteryx'ten jeolojik olarak daha genç olması sorunlu kabul ediliyordu.
Tüm gelişmiş theropodlar, muhtemelen erken ve orta Üst Jura'da çok hızlı gelişti. Anchiornis, bazal dromaeosaur Microraptor ve bazal kuş Pedopenna'nın gösterdiği gibi, kanat tüyleri ilk önce ön bacakların, arka bacakların ve kuyruğun uzak (vücudun merkezinden uzakta) kısımlarında ortaya çıktı. Daha sonraki evrimsel süreçte, tüyler vücudun merkezine göç ettiler. Kuyruk ve arka bacaklardaki büyük kanat tüyleri önce küçüldü ve daha sonra tamamen kayboldu.
Anchiornis'in kuş benzeri dinozorlar (Paraves) içindeki konumu aşağıdaki kladogramda göstermektedir:

Hu, Dongyu; Hou, Lianhai; Zhang, Lijun; Xu, Xing (Ekim 2009). "A pre-Archaeopteryx troodontid theropod from China with long feathers on the metatarsus". Nature (İngilizce). 461 (7264): 640-643. doi:10.1038/nature08322. ISSN 1476-4687. 26 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2021.

Apsaravis, Kretase döneminde Asya'da yaşamış bir bazal ornithuromorf cinsi. Bilinen tek türü olan Apsaravis ukhaana, yaklaşık 78 milyon yıl önce, Geç Kretase döneminin Kampaniyen çağında yaşadı. Fosilleşmiş kalıntıları Moğolistan'ın Gobi Çölü'ndeki Ukhaa Tolgod'da Djadokhta Formasyonunun Camel's Humps alt bölgesinde bulundu. Bunlar Moğol Bilimler Akademisi/Amerikan Doğa Tarihi Paleontolojik Keşif Gezileri Müzesi tarafından 1998 tarla sezonunda toplanmıştır. Norell ve Clarke (2001) tarafından tanımlanmıştır.
Habitatı muhtemelen bugün olduğu gibi çok kurak bir açık araziydi, belki daha sıcaktı ve daha fazla (ama yine de aralıklı) yağmur vardı. Kalıcı tatlı su kıt olurdu.

Clarke ve Norell (2002), Apsaravis'in en bazal ornithurine kuşu olduğunu, ancak Enantiornithes ve Patagopteryx'ten daha gelişmiş olduğunu bulmuşlardır.
Daha sonraki kladistik analiz, onun ve daha gelişmiş Palintropus'un - uzun süredir modern bir kuş olduğuna inanılıyor - ve belki de önceki ikisinin ara sıra ilişkili olduğu Ambiortus'un ayrı bir soy oluşturduğunu gösteriyor. Bu dal "Palintropiformes" olarak adlandırılmıştır, ancak Apsaraviformes daha önce Apsaravis soyu için önerilmiştir ve bu nedenle yaşlı sinonimdir. Ve bu grup Apatornis'i de içerecek şekilde tutulursa, daha önce önerilen "Ambiortiformes" adını alacaktı.
2013'ten bu yana yapılan birçok analiz, Apsaravis'i Ornithuromorpha kladında bazal bir pozisyona yerleştirdi.

Mortimer, Michael (2004): The Theropod Database: Phylogeny of taxa. Erişim tarihi 2 Mart 2013
"Apsaravis". www.prehistoric-wildlife.com. 16 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ekim 2021.

Archaeopteryx (Latince telaffuz: [ɑːrkiːˈɒptərᵻks]; çev. 'eski kanat'), kuşumsu bir teropod dinozor, uçamayan tüylü dinozorlar ve çağdaş kuşlar arası geçişi simgeleyen en ünlü avialan cinsi. Cins, uzun süre geleneksel olarak kuşlar sınıfında (Aves) sınıflandırıldı; ancak daha güncel çalışmalarda, Avialae kladındaki en ilkel üyelerden biri –ya da deinonychosaur– olarak kabul edilir (aşağıya bakınız). 19. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı arası dönemde Archaeopteryx, paleontologlar ve popüler kitaplarca bilinen en eski kuş olarak kabul görmekteydi. İlerleyen süreçte Anchiornis, Xiaotingia ve Aurornis gibi daha yaşlı potansiyel avialanlar tanımlandı.
Archaeopteryx, yaklaşık 150 milyon yıl önce Geç Jura döneminde Güney Almanya'da yaşadı. Yaklaşık olarak Avrasya saksağanı boyutunda olup, en büyük bireyleri muhtemelen bir kuzgun boyutuna ulaşabilen Archaeopteryx, 0.5 m uzunluğa ulaşabilmekteydi. Küçük boyutu, geniş kanatları ve uçabilme veya havada süzülebilme yeteneği olduğuna kanaat getirilmesine rağmen Archaeopteryx, diğer küçük Mezozoyik dinozorlarıyla, günümüz kuşlarıyla barındırdığından daha çok ortak özellik barındırmaktadır. Keskin dişli çene, pençeli üç parmak, uzun bir kemikli kuyruk, ileri derecede genişletilebilen ikincil ayak parmağı, tüyler (ki sıcakkanlı olduğuna işaret eder) ve çeşitli iskeletsel özellikleri dromaeosauridler ve troodontidler gibi maniraptoranlarla paylaşmaktadır.
Bu özellikler Archaeopteryx'i net bir şekilde uçamayan dinozorlar ve kuşlar arasında bir geçiş fosili adayı yapmaktadır. Bu nedenle Archaeopteryx sadece dinozorlar alanında değil aynı zamanda kuşların kökeni alanında yapılan çalışmalar için de önemli bir role sahiptir. 1861 yılında bir tüyden yola çıkarak isimlendirilmiş ve aynı yıl ilk defa bütün halinde Archaeopteryx örneği bulunduğu duyurulmuştur. İlerleyen süreçte on fosil daha gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu fosiller arasında farklılıklar olmasına rağmen birçok uzman bulunan fosilleri tartışmalı şekilde tek bir tür olarak tanımlamıştır.
Bu on bir fosilin çoğu tüy izleri barındırmaktadır. Fosillerdeki tüylerin gelişmiş bir formda (uçuş tüyleri) olması, tüylerin evriminin Geç Jura'dan önce başladığının ispatıdır. Archaeopteryx'in tip örneği, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni (1859) kitabını yayınlamasından iki yıl sonra keşfedilmiştir. Archaeopteryx Darwin'in atasal kuş ile ilgili teorilerini doğrulamakta ve bulunduğundan itibaren kuşların kökeni, ara geçiş formları ve evrim konuları için anahtar kanıt niteliğini taşımaktadır.

Keşfedilen Archaeopteryx örneklerinin çoğu, Güney Almanya'nın Bavyera eyaletindeki Solnhofen kireçtaşından geliyor, bu oluşumdaki fosillerin bulunduğu nokta, yaklaşık 150,8–148,5 milyon yıl öncesine tarihlenir.

Archaeopteryx, kabaca bir kuzgun büyüklüğündeydi, geniş kanatlı ve vücut uzunluğuna göre uzun bir kuyruğa sahipti. Tahmini kütlesi 0,8 ila 1 kilogram (1,8 ila 2,2 lb) arasındadır, vücut uzunluğu ise 50 santimetreye (20 inç) kadar ulaşabilir. Archaeopteryx'in tüyleri, diğer özelliklerinden daha az belgelenmiş olmasına rağmen, yapı olarak günümüz kuş tüylerine çok benziyordu. Çok sayıda kuş özelliğinin varlığına rağmen,
Archaeopteryx'in pek çok kuş dışı theropod dinozor özelliği de vardı. Archaeopteryx'in zamanın diğer dinozorlarıyla paylaştığı özelliklerin yanı sıra,
modern kuşların aksine küçük dişleri ve kemikli bir kuyruğu vardı.

Godefroit vd. (2013) tarafından oluşturulmuş kladogram:

Wang vd. (2016), tarafından yapılmış filojenetik çalışma sonrasında oluşturulmuş kladogram.

Aşağıdaki kladogram, Hartman ve arkadaşlarının (2019) analizine dayanmaktadır. Uçuşun muhtemelen paravian dinozorlar arasında beş ayrı kez evrimleştiğini, bunlardan ikisinin Avialae arasında (Scansoriopterygidler ve diğer avialanlarda) evrimleştiğini buldu. Archaeopteryx ve "anchiornithidler", Avialae'nin kardeş grubu Deinonychosauria'ya yerleştirildi.

 Wikimedia Commons'ta Archaeopteryx ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Archaeopteryx ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Journal of Dinosaur Paleontology (İngilizce)
Archaeopteryx hakkında her şey2 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"Archaeopteryx". www.prehistoric-wildlife.com. 25 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ekim 2021.

Arı sinek kuşu veya Arı kolibrisi (Mellisuga helenae), en küçük kolibri türüdür. Aynı zamanda dünyanın en küçük kuş türüdür.

Yetişkin bir arı sinek kuşu erkeği 6,3 cm boyunda olup, sadece 1.95 gram ağırlığındadır. Dişisi 7 cm boyu ile biraz daha büyüktür. Arı sinek kuşları yeşil renk olup, alt kısımları gri-beyazdır. Erkeklerinin başı ve geniş boyun şeridi yanardönerli ateş kırmızıdır. Dişisi gösterişsiz olur.

Arı sinek kuşları sadece nektarla beslenirler.

Tür endemik olup, sadece Küba ve Pines Adası'nda, buradaki özel koruma bölgelerinde görülür.

Arı sinek kuşu 1844'te Alman doğa bilimci Johann Christoph Gundlach tarafından keşfedilir, ancak bilimsel tanımlanması ilk kez Juan Lembeye tarafından yapılır (1850'de yayımlanmış).

IUCN Kırmızı Listesi'nde Mellisuga helenae 23 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atmacalar (Accipitrinae), atmacagiller (Accipitridae) familyasından bir alt familya.

Cins Accipiter
Atmaca (Accipiter nisus)
Madagaskar atmacası (Accipiter madagascariensis)
Ovambo atmacası (Accipiter ovampensis)
Kızıl karınlı atmaca (Accipiter rufiventris)
Gri karınlı atmaca (Accipiter poliogaster)
Amerika atmacası (Accipiter striatus)
Ak göğüslü atmaca (Accipiter chionogaster)
Accipiter ventralis
Accipiter erythronemius
Cins Aerospiza
Afrika çakırı (Aerospiza tachiro)
Gabon çakırı (Aerospiza castanilius)
Kızıl göğüslü çakır (Aerospiza toussenelii)
Cins Astur
Cooper atmacası (Astur cooperii)
Küba atmacası (Astur gundlachi)
İki renkli atmaca (Astur bicolor)
Şili atmacası (Astur chilensis)
Kara atmaca (Astur melanoleucus)
Madagaskar çakırı (Astur henstii)
Çakır (Astur gentilis)
Amerika çakırı (Astur atricapillus)
Meyer atmacası (Astur meyerianus)
Cins Erythrotriorchis
Kızıl Çakır (Erythrotriorchis radiatus)
Kızıl Omuzlu Çakır (Erythrotriorchis buergersi
Cins Kaupifalco
Kertenkele şahini (Kaupifalco monogrammicus)
Cins Megatriorchis
Doria çakırı (Megatriorchis doriae)
Cins Melierax
Ötücü çakır (Melierax metabates)
Doğulu Ötücü çakır (Melierax poliopterus)
Soluk Ötücü çakır (Melierax canorus)
Cins Micronisus
Gabar çakırı (Micronisus gabar)
Cins Tachyspiza
Şikra (Tachyspiza badius)
Nikobar Atmacası (Tachyspiza butleri)
Yaz atmacası (Tachyspiza brevipes)
Çin atmacası (Tachyspiza soloensis)
Frances atmacası (Tachyspiza francesiae)
Benek kuyruklu atmaca (Tachyspiza trinotatus)
Gri çakır (Tachyspiza novaehollandiae)
Değişken çakır (Tachyspiza hiogaster)
Kahverengi çakır (Tachyspiza fasciatus)
Kara sırtlı çakır (Tachyspiza melanochlamys)
Alaca çakır (Tachyspiza albogularis)
Ak karınlı çakır (Tachyspiza haplochrous)
Fiji çakırı (Tachyspiza rufitorques)
Maluku çakırı Tachyspiza henicogrammus
Gri sırtlı atmaca (Tachyspiza luteoschistaceus)
Taklitçi  çakır  (Tachyspiza imitator)
Gri başlı atmaca (Tachyspiza poliocephalus)
Kızıl bacaklı atmaca (Tachyspiza erythropus)
Küçük atmaca (Tachyspiza minullus)
Japon atmacası (Tachyspiza gularis)
Besra atmacası (Tachyspiza virgatus)
Selebes atmacası (Tachyspiza nanus)
Kızıl enseli atmaca  (Tachyspiza erythrauchen)
Sidney atmacası  (Tachyspiza cirrocephalus)
Yeni Britanya çakırı (Tachyspiza princeps)
Yeni Britanya atmacası  (Tachyspiza brachyurus)
Kızıl göğüslü atmaca (Tachyspiza rhodogaster)
Cins Urotriorchis
Uzun kuyruklu çakır (Urotriorchis macrourus)

Aurornis, Çin'in Jura döneminden soyu tükenmiş bir anchiornithid theropod dinozor cinsidir. Aurornis cinsi, bilinen tek bir tür içerir: Aurornis xui. Aurornis xui, bugüne kadar bilinen en temel ("ilkel") avialan dinozor olabilir ve bugüne kadar bulunan en eski paravianlardan biridir. Hayvanın fosil kanıtları, genellikle en eski kuş türü olarak kabul edilen Archaeopteryx lithographica'dan yaklaşık 10 milyon yıl öncesine dayanmaktadır.
Aurornis xui, ilk olarak Pascal Godefroit Andrea Cau Hu Dong-Yu François Escuillié Wu Wenhao ve Gareth Dyke tarafından tanımlandı. Genel ad, "şafak" anlamına gelen Latince aurora kelimesinden ve "kuş" anlamına gelen Antik Yunanca ὄρνις (órnis) kelimesinden türetilmiştir. Tür ismi, A. xui, Xu Xing'i onurlandırır. Anchiornis kuşunun örnekleri üzerinde yakın zamanda yapılan bir araştırma, Aurornis tarafından sergilenen özelliklerin Anchiornis'teki varyasyon aralığına düştüğünü ve eşanlamlılıklarını garanti ettiğini bulmuştur.

Aurornis kabaca modern bir sülün büyüklüğündeydi ve 50 cm (20 inç) uzunluğundaydı. Pençeli kanatları ve uzun kemikli bir kuyruğu vardı. Bacak kemikleri Archaeopteryx'inkilere benziyordu, ancak genel olarak anatomisi daha ilkeldi. Aurornis kabaca 160 milyon yıl önce, genellikle ilk kuş olarak tanımlanan Archaeopteryx'ten yaklaşık 10 milyon yıl önce yaşadı.

Aurornis, 2013 yılında bir tortul kaya fosilinden tanımlandı. Fosil, Çin'in batısındaki Liaoning'deki Yaoluguo'da ortaya çıkarıldığını söyleyen yerel bir satıcıdan satın alındı. Sonraki analizler, yaklaşık 160 milyon yıl önce Jura döneminin sonlarına (Oksfordiyen aşaması) tarihlenen Tiaojishan Formasyonu'ndan geldiğini doğruladı. Fosil, hayvanın kuyruğu, göğsü ve boynu boyunca tüylü tüy izlerine sahiptir. Satın alındığında yalnızca kısmen hazırlanmıştı, tüyler görünmüyordu ve hiçbir sahtecilik belirtisi yoktu.
7 Haziran 2013'te Science Magazine , Aurornis'i tanımlayan ekibi yöneten paleontolog Pascal Godefroit'in, fosil materyalin Liaoning eyaletinin 160 milyon yıllık Tiaojishan Formasyonu'ndan gelip gelmediğinden emin olmadığını bildiren bir makale yayınladı. Kesin kaynak bilgilerinin güvenliğinin sağlanamaması, Aurornis'in 160 milyon yaşında olduğu ve Archaeopteryx'ten daha eski olduğu iddiasına şüphe düşürüyor. Godefroit'in ekibi, şeyl levhası üzerinde mineralojik ve botanik analizler yaparak ve ardından bulgularını yayınlayarak örneğin kaynağını ve yaşını doğrulamaya çalışacak.
Bir 2017 çalışması, Aurornis'in Anchiornis'in genç bir eş anlamlısı olabileceğini öne sürdü.

Aurornis'in 2013 yılında yayınlanan bir filogenetik analizi, onun kuş soyuna ait olduğunu, Archaeopteryx'ten daha bazal bir konumda olduğunu buldu. Analiz "neredeyse 1.500 [anatomik] özellik"e dayanıyordu. Öte yandan, Brusatte ve ark. (2014) Aurornis'i Avialae dışında bıraktı; Anchiornis, Xiaotingia ve Eosinopteryx ile yakından ilişkili bir troodontid olduğu bulunmuştur. Harlem Archaeopteryx örneğinin 2017'de yeniden değerlendirmesinde, Aurornis'in bir anchiornithid olduğu bulundu.
A. xui'nin bir kuş olarak sınıflandırılması, "kuş" kelimesinin çeşitli farklı tanımları nedeniyle biraz tartışmalıdır. Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nden Paul Barrett, son keşiflerin "kuşlar ve [kuş olmayan] dinozorlar arasındaki ayrım çizgisinin ne kadar gri olduğunu [vurguluyor]" diyor. "Aralarında öyle bir geçiş var ki, onları ayırt etmek çok zor. . . . [ Aurornis xui ] kesinlikle kuş soyunun Archaeopteryx'ten daha eski bir üyesidir ve ona çok ilkel bir kuş demek doğru olur. Ama kuş dediğin kuş dediğin şeye iniyor ve birçok tanım Archaeopteryx'e bağlı." Kuş evrimi uzmanı Lawrence Witmer, yeni analizi zorlayıcı olarak nitelendirdi, ancak kuşları kuş benzeri dinozorlardan ayırmanın zor olduğunu söyledi: "Etrafta uçuşan ve kanat çırpan bu küçük tüylü türlerin tümü... hepsi birbirine çok benziyordu."
Amerikalı paleontolog Luis Chiappe, A. xui'nin ön ayağının bu türün gerçek bir kuş olamayacak kadar kısa olduğunu söyledi. “Kuşa çok benzer, ama henüz kuş değil” diye bitirdi.
2002 tarihli Dinosaurs of the Air adlı kitabında Gregory S. Paul, kavramsal olarak bir "ön kuş" (proavian) modeli oluşturmaya çalıştı. Ona göre, kuşların doğrudan ataları tamamen ağaçta yaşamış olamaz, çünkü bu durumda muhtemelen uçmak için zarları kullanırlardı. Kolların tırmanmak için uzatıldığı, arka uzuvların hala büyük ölçüde üstünkörü adaptasyonlara sahip olduğu bir ara ekolojik aşamayı temsil etmeleri gerektiğini düşündü. Başlangıçta zaten sıcakkanlı bir hayvanın izolasyonuna hizmet eden tüyler, uçmak için uzadıkça kolları kanatlara çevirirdi. Daha genel olarak, proavianlar, bazal theropod ataları ve kuş torunları göz önüne alındığında, uzun boyunlar, kısa bir gövde, karşıt parmaklara sahip uzun parmaklar, ön ve arka uzuvların lokomotor işlevlerinin ayrılması, bir propatagium, sığ bir kuyruk ve yaklaşık bir kilogramlık bir ağırlık. Paul, analizini bir "proavis" in bir yaşam örneğiyle birlikte bir iskelet diyagramı ile resimledi. Aurornis 2013 yılında tanımlandığında, o zamanlar kuşlardan ve en yakın akrabalarından oluşan Avialae grubunun bilinen en temel üyesiydi. İtalyan paleontolog Andrea Cau, bunun Paul'ün "proavisine" esrarengiz bir benzerlik gösterdiğini belirtti.

David Bressnan'ın twitter hesabı tarafından yayınlanan tip örneğinin bir fotoğrafı 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darren Naish'in twitter hesabından yayınlanan iskeletin ön kısmının daha yakından görünümü 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynı kaynaktan kuyruk ve tüylerin daha yakından görünümü 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynı kaynaktan kafatası ve tüylerin daha yakından görünümü 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avemetatarsalia ("kuş metatarsalları" anlamına gelir), 1999 yılında Britanyalı paleontolog Michael Benton tarafından, timsahlardan çok kuşlara daha yakın olan tüm taç grubu arkozorlar için oluşturulmuş bir kladdır. Ayrıca Panaves terimi de timsahlardan çok kuşlarla daha yakın akraba olan tüm yaşayan veya soyu tükenmiş hayvanlar için kullanılır. Hemen hemen tüm avemetatarsaliyenler, benzer bir ayrıma sahip Ornithodira alt grubunun üyeleridir. Ornithodira, dinozorların ve teruzorların son ortak atası ve onun soyundan gelenler olarak tanımlanır.
Bu grubun üyeleri arasında Dinosauromorpha, Pterosauromorpha, Scleromochlus cinsi ve Aphanosauria bulunur. Dinosauromorpha, Lagerpeton ve Marasuchus gibi daha temel formların yanı sıra dinozorlar da dahil olmak üzere daha çeşitlenmiş formları da içerir. Kuşlar, teropod dinozorlardır. Pterosauromorpha, gerçek anlamda uçabilen ilk omurgalılar olan teruzorları içerir. Aphanosauria ise, 2017 yılında tanımlanan ince yapılı, dört ayaklı etçil Triyas grubuydu.

Temel özelliği, büyük bir astragalus ve küçük bir kalkaneum ile karakterize edilen "gelişmiş mezotarsal" ayak bilekleridir. Bu ayak bileği oryantasyonu, daha iyi hareket kabiliyeti sağlayan tek bir menteşe üzerinde çalışıyordu. Muhtemelen bu değişimin bir sonucu olarak, avemetatarsalıların ortak atasının dik, bipedal bir duruşu vardı ve tıpkı memelilerdeki gibi bacakları vücutlarının altındaydı.
Derisi piknofiberlerle kaplı teruzorlardan, Psittacosaurus ve Tianyulong gibi tüye benzer yapılara sahip kuş kalçalı dinozorlara ve gerçek tüylere sahip teropod dinozorlar ve onların torunları olan kuşlara kadar tüy ve diğer filamentli yapıların avematatarsalılar arasında görüldüğü bilinmektedir.
İki tür avemetatarsal, teruzorlar ve kuşlar, birbirinden bağımsız olarak uçuş yeteneği geliştirmişlerdir. Teruzorlar, uçabildiği bilinen en eski omurgalılardır. Kas ve diğer dokulardan oluşan zarlı kanatları, ayaklarından ellerine kadar uzanıyordu. Kuşlar uçmayı çok daha sonra geliştirdi. Uzun ve ince parmaklardan ve kollarından oluşan kanatları uçuş tüyleriyle kaplıydı.
Avemetatarsalılar genellikle timsah soylu arkozorlardan daha hafif yapılıydılar. Kafaları daha küçüktü ve genellikle osteoderm eksiklikleri vardı.

Kuş soylu arkozorların fosil kayıtları bundan 245 milyon yıl önce Orta Triyas'ın Anisian evresine uzanmaktadır. Ancak 2010 yılında, Polonya'nın Kutsal Haç Dağları'nda bulunan Erken Triyas dönemine ait fosilleşmiş ayak izleri daha ilkel bir dinozoromorfa ait olabilir. Eğer öyleyse, avemetatarsalıların kökeni, 249 milyon önce yaşanan Olenekian çağına dayanacaktır. Polonya'da bulunmuş bu ayak izleri iknocins Prorotodactylus olarak sınıflandırılmıştır ve küçük, bilinmeyen dört ayaklı bir canlı tarafından bırakılmıştır ancak Erken Anisian tabakalarından bulunan Sphingopus adlı ayak izleri, az çok büyük iki ayaklı dinozoromorfların 246 milyon yıl önce ortaya çıktığını göstermektedir. İzler, dinozor soyunun Permiyen-Triyas neslinin tükenme olayından kısa süre sonra ortaya çıktığını gösteriyor. Yaşları, dinozorların yükselişinin yavaş gerçekleştiğini ve bunun Triyas boyunca sürdüğünü göstermektedir. Dört ayaklı afanosaur Teleocrater'da bulunan ilkel özellikler, en eski avemetatarsalıların, timsah soylu arkozorlarda görülen pek çok özelliğe sahip olduğunu ve grup için tipik özelliklerin daha sonra evrimleştiğini gösteriyor.

Nesbitt vd. (2017) tarafından oluşturulmuş kladogram:

"Origin and relationships of Dinosauria". The Dinosauria. Berkeley: Zweite Auflage, University of California Press. 2004. ss. 7-19. ISBN 0-520-24209-2.

Avialae (Latince: "kuş kanatları"), yaşayan tek dinozorlar olan mevcut kuşları (Aves) ve yakın akrabalarını içeren bir kladdır. Genellikle tüm teropod dinozorların çağdaş kuşlarla deinonychosaurlardan daha yakın akraba olanlarını sınıflandırmada kullanılır. Aves sınıfından olmayan Avialae üyelerine de sıklıkla kuş denir.
Almanya'nın Geç Jura dönemi Solnhofen Formasyonu'ndan Archaeopteryx lithographica, muhtemelen motorlu uçuş yeteneğine sahip olduğu bilinen en eski avialandır, ancak Archaeopteryx bir deinonychosaur da olabilir. Yaklaşık 160 milyon yıl öncesine tarihlenen, Çin'in Geç Jura döneminde yaşamış, Tiaojishan Formasyonu'ndan birkaç eski (ancak uçuş kabiliyetine sahip olmayan) avialan da bilinmektedir.

Çoğu araştırmacı, Avialae'yi klad temelli sınıf olarak tanımlar, ancak tanımlar değişiklik gösterir. Birçok yazar "kuşlara Deinonychus'tan daha yakın olan tüm teropodlar"a benzer bir tanım kullanmıştır. Hemen hemen aynı "Dromaeosaurus'tan serçeye daha yakın olan tüm taksonları içeren teropod grubu" tanımı Agnolín ve Novas (2013) tarafından kendi kladları olan Averaptora için kullanılmıştır.
Ek olarak, 2000'lerin sonlarından 
ve 2010'ların başlarından başlayarak, birkaç araştırmacı grubu Troodon cinsini Avialae tanımına ek bir belirleyici olarak eklemeye başladı. Troodon uzun zamandır daha büyük grup Deinonychosauria'daki dromaeosauridlerin yakın akrabası olarak görülüyordu, ancak bazı çağdaş çalışmalar onu ve diğer troodontidleri modern kuşlarla daha yakın akraba buldu ve bu nedenle yeni çalışmalarda Avialae'den çıkarıldı.
Avialae ayrıca apomorfiye dayalı (fiziksel özelliklere dayalı olan) bir sınıf olarak da tanımlanır. 1986'da Avialae adını türeten Jacques Gauthier, 2001 yılında kanatlarını çırpmak için kullanan, tüylü kanatlara sahip tüm dinozorlar ve onlardan gelen kuşlar olarak yeniden tanımlamıştır.

Gauthier ve Queiroz (s. 34), aynı biyolojik ismin dört farklı şekilde kullanılmasından dolayı bir sorun olan "Aves" terimini tanımlamanın dört "çelişkili" yöntemini belirlediler ve buna bir çozüm yolü önerdiler. Önerdikleri yeni Aves grubu (4. tanım) taç grup olup, yalnızca tüm kuşların son ortak atasını ve onun soyundan gelenleri içerir. Aves'in kaynakta bulunan diğer tanımları, diğer klad adlarına yeniden atanmıştır.

Aves, kuşlara timsahlardan daha yakın olan tüm sürüngenler anlamına gelebilir (alternatif isim Avemetatarsalia [veya Panaves])
Aves; gelişmiş, tüylü arkozorlar anlamına gelebilir (alternatif isim Avifilopluma)
Aves, uçamayan tüylü dinozorlar anlamına gelebilir (alternatif isim Avialae)
Aves, tüm çağdaş kuşların son ortak atası ve onun soyundan gelenler anlamına gelebilir ("taç grup"; alternatif isim Neornithes).
Dördüncü tanıma göre Archaeopteryx bir avialandır ve Aves üyesi değildir. Gauthier'in önerileri, paleontoloji ve kuş evrimi alanındaki pek çok araştırmacı tarafından benimsendi, ancak uygulanan kesin tanımlar tutarsızdı. Başlangıçta Aves'in geleneksel fosil içeriğinin yerini alması önerilen Avialae, bazen bu araştırmacılar tarafından yerel "kuş" terimiyle eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.

Bilinen en eski avialanlar, yaklaşık 160 milyon yıl önceki Geç Jura dönemine tarihlenen Çin'in Tiaojishan Oluşumu'ndan gelmektedir. Bu dönemdeki avialan türleri arasında Anchiornis huxleyi ve Aurornis xui bulunur. Ünlü Archæopteryx, Almanya'nın biraz daha geç Jura dönemi kayalarından (yaklaşık 155 myö) gelir. Bu ilk avialanların çoğu kuş evrimi sırasında kaybolan alışılmadık yapısal özellikleri paylaştı. Bu özellikler, ikinci ayak parmağındaki yerden uzakta tutulmuş olabilecek büyütülmüş pençeleri, hava manevralarında kullanılmış olabilecek arka bacakları ve ayakları örten uzun tüyleri veya "arka kanatları" içerir.

Paraves – Avialae ve deinonychosaurları içeren klad.
Kuş uçuşu
Kuşların evrimi
Archaeopteryx – ünlü geçiş fosili.

 Wikimedia Commons'ta Avialae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Avialae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

İnsan anatomisinde ayak bileği eklemi, ayak ile bacağın birleştiği yerde oluşmuştur. Ayak bileği veya talocrural eklem, tibia ve fibulanın iki distal ucunu bağlayan sinoviyal menteşe tipi bir eklemdir. Tibia ve talus arasındaki eklem, daha küçük olan fibula ve talus arasındaki eklemden daha fazla ağırlık taşır.

Ayak bileği eklemi, ayağın dorsofleksiyon (ayak parmaklarını yukarı kaldırıp sadece ökçenin üzerinde duruş) ve plantar fleksiyon (ayak parmaklarını aşağı doğru hareket ettirip sadece parmaklar üzerinde duruş) hareketlerinden sorumludur. Ayaktaki eklemlerin azami hareketlerini yapmasını sağlar. Kendi ekseni etrafında dönmez.
Plantar fleksiyonda, eklemin anterior ligamentleri uzarken posterior ligamentleri kısalır. Tersi de dorsofleksiyon için doğrudur.

Fibulanın lateral malleolusu ve tibianın medial malleolusu, tibianın distal ucunun alt yüzeyi boyunca talusun üç eklem yüzeyi ile eklem yapar. Bu yüzeyler kıkırdak ile kaplıdır.
Anterior talus, posterior talustan daha geniştir. Ayak, dorsofleksiyon yaptığı zaman superior talusun geniş kısmı, tibia ve fibulanın eklem yüzeylerinin içine doğru hareket ederek ayağın plantar fleksiyon yapmış halinden daha sabit bir eklem oluşturur.

Ayak bileği eklemi, güçlü deltoid ligament ve üç lateral ligament: anterior talofibular ligament, posterior talofibular ligament ve kalkaneofibular ligament tarafından bağlanır. 

Deltoid ligament, eklemin medial tarafını destekler ve tibianın medial malleolusuna ilişir. Kalkaneusun sustentakulum talisi, kalkaneonavikular ligamenti, navicular tuberosity ve talusun medial yüzeyi olmak üzere dört noktada bağlanır.
Anterior ve posterior talofibular ligamentler eklemin lateral tarafını, fibulanın lateral malleolusundan talusun dorsal ve ventral uçlarına kadar destekler.
Kalkaneofibular ligament, lateral malleolusa ve kalkaneusun lateral yüzeyine ilişir.
Eklem, en çok dorsofleksiyonda sabittir ve bilek burkulması genelde ayak plantar fleksiyondayken meydana gelir. Bu çeşit bir incinme sıklıkla anterior talofibular ligamentin başına gelir.

İngilizce ayak bileği kelimesi "ankle" veya "ancle" çeşitli şekillerde Cermen dillerine muhtemelen Latince "angulus" veya Yunanca "αγκυλος" kelimesinden geçmiştir.

Ayak bileği incinmelerinin kemik kırığı için değerlendirilmesi, gereksiz x-ışını alımını en aza indirgemek için düzenlenen Ottawa ayak bileği kuralları uyarınca yapılır.

Calais-Germain, Blandine. "Anatomy of Movement", Eastland Press, 1993. ISBN 0-939616-17-3
Martini, Frederic; Timmons, Michael; McKinnley, Michael. "Human Anatomy", 3rd Edition, Prentice-Hall, 2000. ISBN 0-13-010011-0
Marieb, Elaine. "Essentials of Human Anatomy and Physiology", 6th Edition. Addison Wesley Longman, 2000. ISBN 0-8053-4940-5

Glasgow Üniversitesi - Ayak Bileği
Podiatry Today - Lateral Ayak İncinmelerini Nasıl Teşhis Ederiz

Ağaçkakansılar veya Ağaçkakanlar, Piciformes takımına giren ağaçsıl kuşların oluşturduğu bir takımdır. Bu kuşlar içinde en bilineni ağaçkakangillerdir. Ağaçkakansılar yaklaşık olarak 71 cins ve 350'den fazla kuş türünden oluşur.
Genel olarak ağaçkakansılar böcekçil olsalar da tukanlar çoğunlukla meyve ve balkılavuzları ise balmumu ile beslenir. Ağaçkakansıların çoğu papağanlar gibi çift ayak parmaklıdır (zygodactyl) yani ayak parmaklarının ikisi önde ikisi arkadadır. Bu parmak dizilişinin zamanlarının çoğunu ağaçlarda geçiren bu kuşlar için oldukça belirgin yararları vardır. İki üyesi bulunan bir Kuzey Amerika ağaçkakan cinsi istisnai olarak üç parmaklıdır. Ağaçkakansıların herhangi bir yaşta alt tüyleri yoktur ve yalnızca gerçek tüyleri bulunur. Ağaç üstündeki kovuklarda yuva yaparlar ve yavruları tam gelişmemiş olarak yumurtadan çıkar.

Sınıflandırmalar kullanılan kaynaklara göre değişiklik gösterir. Bazen Galbuliformes takımında incelenen Galbulidae ve Bucconidae familyaları da ağaçkakansılar takımına katılır. Aşağıda 2005 tarihli ITIS sınıflandırması kaynak alınmıştır:

Takım Piciformes - Ağaçkakansılar
Familya Balkılavuzugiller (Indicatoridae)
Cins Indicator
Cins Melichneutes
Cins Melignomon
Cins Prodotiscus
Familya Ağaçkakangiller (Picidae)
Alt familya Boyunçevirengiller veya Boyunburanlar - (Jyngidae)
Cins Boyunçeviren veya Boyunburan (Jynx)
Alt familya Picinae
Cins Blythipicus
Cins Campephilus
Cins Campethera
Cins Celeus
Cins Chrysocolaptes
Cins Colaptes
Cins Dendrocopos
Cins Dendropicos
Cins Dinopium
Cins Dryocopus
Cins Gecinulus
Cins Geocolaptes
Cins Hemicircus
Cins Hypopicus
Cins Meiglyptes
Cins Melanerpes
Cins Mulleripicus
Cins Picoides
Cins Piculus
Cins Ağaçkakan (Picus)
Cins Reinwardtipicus
Cins Sapheopipo
Cins Sphyrapicus
Cins Veniliornis
Cins Xiphidiopicus
Alt familya Cüce ağaçkakanlar (Picumninae)
Cins Nesoctites
Cins Picumnus
Cins Sasia
Familya Tukangiller (Ramphastidae)
Alt familya Capitoninae
Cins Capito
Cins Eubucco
Cins Semnornis
Alt familya Lybiinae
Cins Buccanodon
Cins Gymnobucco
Cins Lybius
Cins Pogoniulus
Cins Stactolaema
Cins Trachylaemus
Cins Trachyphonus
Cins Tricholaema
Alt familya Megalaiminae
Cins Caloramphus
Cins Megalaima
Cins Psilopogon
Alt familya Ramphastinae
Cins Andigena
Cins Aulocorhynchus
Cins Baillonius
Cins Pteroglossus
Cins Ramphastos
Cins Selenidera
Familya Parlak kuşgiller - (Galbulidae)

Balaur bondoc (anlamı: bodur ejderha) Geç Kretase Romanya'sında 70 milyon yıl önce yaşamış teropod dinozor türüdür. Avrupa Geç Kretase çağında adalar topluluğuydu ve bu ekosistemlerde pek çok otçul dinozor bulunsa da bu dönemin etçilleri bir esrar perdesi altında kalmıştı. Balaur keşfedilince, işte bu ekosistemdeki yırtıcıların ilk belirtisi olarak değerlendirilmiştir.

Dinozorun cins adı Rumen folklöründen mitik bir ejderha olan Balaur'dan gelmektedir ve tür adı da ilgili canlının yakın akrabalarından farklılaşan sıkı (çetin) vücut yapısına atıfta bulunmaktadır. Bondoc tür adı Türkçeden gelmektedir, dinozorun kâşifleri küçük top anlamına gelen bunduk sözcüğünü uygun görmüşlerdir.

Bu dinozorun keşfi 1997'de Dan Grigorescu tarafından gerçekleştirildi, sadece ön kolun 6 elemanından oluşan bu fosil örneği yanlış olarak değerlendirilip oviraptorosaurian bir dinozor olarak düşünülmüştür. 2009'da Geç Kretase yaşlı Sebeş Oluşumunda Transylvanian Museum Society'den Matyas Vremir tarafından ilk parçalı iskelet bulunmuştur. Daha sonra Vremir gerekli çözümlemeleri yapması için fosili Budapeşte Üniversitesi'nden Zoltán Csiki'ye göndermiştir. Sebeş Oluşumu Erken ve Orta Maastrichtian yaşlı kızıl taşkın ovası çökellerinden (çamur taşı) çıkarılmıştır.

Yaklaşık olarak boyutları yakın akrabası Velociraptor kadardı, 2 metre uzunluğa sahipti. Balaur fazla büyümüş pençeler taşıyan ilk 2 ayak parmağına sahiptir. Bacakları ve ayakları bodur olan Balaurun metatarsalı uzunluğu genişliğinin sadece 2 katıdır ve kalça kemiğine büyük kasların bağlanma yeri vardır, bunların ışığında hızdan çok güce yönelik bir vücut planı olduğu düşünülmektedir. Csiki'ye göre ada yaşamlı canlılara has garip bir vücut yapısına sahip olarak tanımlanmıştır. Balaur'un iskeleti üstünde kemiklerin kaynaştığı görülmektedir; özellikle kalça kemiği birleşme gösterir, bilek kemikleri ve metacarpal tek bir carpometacarpus'ta kaynaşmıştır. Tibia, baldır kemiği ve üst eklem kemikleri tibiotarsus kemiğine kaynaşmıştır. Ayak kemiği ve alt bilek kemiği de tarsometatarsusa kaynaşıktır.

Balaur'un filogenetik olarak Dromaeosauridae üyesi olduğu düşünülüyordu ve Velociraptor gibi cinslerin yakın akrabası olarak dinozor soy ağacında yerini almıştı. Özellikle Csiki ve sonra Brusatte'ın çalışmalarında bu görüşler savunulmuştur. Sertleşmiş göğüs kemiği levhası ayrıktır, kürek kemiği ve korakoid ise birleşmiştir. S biçimli humerus, deltopectoral tepeliğin ucunda alt yüzeyde derin oluklarla işaretlenmiştir. Bu özellikler Velociraptor gibi Dromaeosauridlerde de vardır.
Darren Naish’in savunduğu diğer görüşse Balaurun uçamayan bir kuş olduğu yönündedir, bu görüşü savunanlara göre yukarıda sayılan anatomik özellikler (kaynaşık kemikler, ellerinde 2 parmak bulunması, pubis kemiklerinin arkaya eğik olması) onu Avialae yani modern kuşları da içeren ailenin bir üyesi yapıyor. Önceki çalışmalarda ilgili özellikler bir dromaeosaur için garip bulunuyor, ama bunun nedeni olarak adalardaki evrimsel izolasyon gösteriliyordu (Csiki et al. 2010, Brusatte et al. 2013). Aslında Balaurun uçamayan bir kuş olarak sınıflandırılması Godefroit tarafından 2013'te ilk olarak ifade edilmiştir.

Jeolojik zamanda Geç Kretase Avrupa'sı bir adalar topluluğudur ve komşu kıtalardan (Afrika, Asya ve Amerika) izole bir haldedir, bu nedenle bünyesinde bulundurduğu dinozorlar, komşu kıtalardaki kuzenlerinden evrimsel olarak belli farklılıklar gösterirler. Özellikle cüce sauropodlar ve ufak ördek gagalılar, fenotipe yansıyan ada etkisine örnektir. Tüm bunların yanında Geç Kretase Avrupa'sında fosil kayıtlarında otçulların görece bir çeşitliliği varken, etçiller fosil kayıtlarında yoktur. Balaur'un bu fosil boşluğunu doldurduğu düşünülmektedir.

Csiki ve arkadaşlarına göre Balaur etçil bir dinozordu, ancak yakın akraba olarak görüldüğü Velociraptor'dan farklı olarak avını kovalayıp kollarıyla kavramıyordu. Güçlü yapılı vücuduyla ve kaynaşmış kemikleriyle güçlü bacaklarını ve ayak pençelerini kullanarak bir kickboksçu gibi avını darp ediyor ve yakalıyordu. Ellerinde 2 parmak bulunduğu için ellerini avlanırken kullanmadığı düşünülmektedir.
Bir diğer görüşe göre otçul veya hepçil olduğu savunulmaktadır, pubis kemiğinin arkaya dönük olması, talon pençesinin Dromaeosauridlere göre daha az kıvrık olması ve tıknaz ayaklara sahip oluşunun etçil  iddialarını desteklemediği ve çene kemiği de bulunmadığı için Balaur'un diyetinin hepçil ve otçul olabileceği düşünülmektedir. Üstelik uçamayan bir kuş olarak filogenetik ağaçta yerleştirildiğinde yakın akrabası kuşların da hepçil veya otçul olduğu görülmüştür.

Batağan, monotipik Podicipediformes takımının Podicipedidae familyasını oluşturan kuşların ortak adı. Mevcut en yakın akrabaları flamingolardır.
Dünyanın her tarafına yayılmış, tatlı sularda yaşamaya uyum sağlamış dalıcı kuşlardır. Kuyrukları körelmiş gibidir.
Cinsleri birbirine benzerdir, yazları üreme zamanlarında belirgin süslenmeler görülür. Yaşamlarını çoğunlukla tatlısularda bazen kıyılara yakın denizler üzerinde geçirirler. Besinleri balıklar ve eklembacaklılardır. iyi uçarlar fakat zorlukla yürürler. Yaklaşık 20 metreye kadar dalabilirler, su altında 1 dakika kadar kalabililer. Yuvalarını bitki parçalarından yaparlar, yuvaları yüzer. Yuvaya 3-8 arası yumurta bırakırlar. Erkek ve dişi birlikte kuluçkaya yatar.

 Wikimedia Commons'ta Batağan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Podicipedidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Batağan videoları

Bayağı deniz papağanı (Fratercula arctica), dalıcımartıgiller (Alcidae) familyasından bir kuş türüdür. Başlıca olarak İzlanda ve Faroe Adaları'nda yaşayan deniz papağanları, Kanada, Kuzey Avrupa ve Arktik Daire gibi diğer bölgelerin de yerli canlısıdır.

Bayağı deniz papağanı siyah-beyaz tüyleri, alaca renkli papağanımsı gagasıyla dikkat çeker. Gözlerinin çevresinde bulunan siyah desen, ona palyaçoya benzeyen bir görünüm kazandırır.
Gövde boyu yaklaşık 30 cm olup, 60 cm kanat aralığı ile yaklaşık bir güvercin büyüklüğündedir. Görece kalın bir başı ve kısa boynu ona tıknaz bir hava verir. Yetişkin bir deniz papağanı yaklaşık 500 gr ağırlığındadır. Alaca gaganın kuvvetli renkleri kışın solarken, aynı şekilde mercan kırmızı renkte perdeli ayakları da soluk sarı hal alır. Büyük kıkırdağımsı gaga kılıfı, yavru tüylerine sahip olduğu aşamada atılır ve yenisi çıkar. Genç kuşlar kırmızı çizgileri olan koyu gri bir gagaya sahiptir.
Kuşların uçuşu biraz hantal gözükse de buna rağmen göçmen kuşlardır ve kışın Güney Afrika'ya veya Yeni Zelanda 'ya kadar uçarlar. Kuluçka yerlerine geldiklerinde büyük sürüler oluşturarak karakteristik daireler çizerler ve denize kadar ilerleyerek mesela sardalya türü balıkları avlarlar. Bir deniz papağanının kanat çırpışı oldukça sessizdir. Bu esnada kuşlar 80 km/h kadar hızlara ulaşabilirler. Ancak bu, kısa kanatları daha çok dalmaya uygun olduğundan kuşlar için çok büyük güç sarfiyatı demektir.

Bayağı deniz papağanı kuluçka zamanı özellikle Kuzey Atlantik'te dağılım gösterir. Kuluçka bölgesi Güney-Kuzey istikametinde Bretanya'dan İzlanda ve Faroe Adaları üzerinden Spitzberg'e kadar uzanır. 19. yüzyılın sonlarına kadar hatta Helgoland'da birkaç kuluçka yeri bulunuyordu. Dünya çapında yaklaşık 15 milyon kuş nüfusu olduğu tahmin edilir. Kuluçka zamanı haricinde hayvanlar açık denizde yaşarlar ve tahminen seçtikleri partnerlerine ömür boyu sadık olarak kalırlar.

Bu kuş İzlanda'da, özellikle Dyrhólaey'da, Vík í Mýrdal'deki Reynisfjall 'da, Vestfirðir Yarımadası'nda bulunan Látrabjarg'un kayalıklarında ve Heimaey Adası'nda sıkça görülür. Yerliler, leziz ve hafif balık lezzetinde olan kuşları ağlarla yakalarlar. Diğer yandan, ağdan düşen genç civcivlere Heimaey'de çok iyi muamele edilir. Genç hayvanlar korunurlar. Önceleri bu kuşlar, kuşları yakalayan ama öldürmeyen özel köpeklerle avlanırlardı. Bu deniz papağanı avcısı köpeklerin, bu hayvanları avlamaya yatkın kılan çok sayıda anatomik özellikleri vardır. Deniz papağanı İzlanda'da gayriresmî olarak ülkenin arma yani sembol hayvanı olarak kabul edilir.

Faroe Adaları'nda yerlilerin Lundi diye adlandırdıkları kuş, İzlanda'da olduğu gibi aynı metotla yakalanır. Burada da milli lezzet olarak kabul edilir ve konservelerde satılır. Dik kayalıkların olduğu her yerde Lundi kolonileri bulunur. Özellikle iyi olarak en yakın mesafeden (ürkektir ve bir insanın yaklaşmasına yaklaşık 2 metreye kadar izin verir) Faroe'deki kuş cenneti Mykines Adası'nda gözlemlenebilir. Etileyici olan, tamamen gürültüsüz uçuşudur. Mykines kayalıklarındaki sürülerin iniş esnasında biraz beceriksiz olan kuşlarını, çevrede uçuşurken, tek bir ses duymadan görmek mümkündür.

Shetland Adaları'nda deniz papağanları Tammy Norie olarak adlandırılırlar.
İrlanda'nın batı sahilinin önlerinde bulunan küçük kayalık ada Skellig Michael'da da Haziran/Temmuz aylarında bir deniz papağanı kolonisi kuluçka yapar. İrlanda'da Puffins olarak adlandırılırlar. irlanda'nın diğer sahil ve adalarında da koloniler bulunur. Tam olarak puffin bu kuşun cins tanımlamasıdır ve deniz papağanı aslında İngilizcede atlantic puffin veya common puffin olarak geçer.
İskoçya'da deniz papağanları ülke açıklarındaki birçok yerleşim olmayan adada (örn. Isle of May veya Lunga veStaffa) kısmen büyük sayılar halinde (Isle of May'de 40.000 çift civarı) yuva kurarlar. Yine de Büyük Britanya'nın en büyük kolonisi uzakta bulunan Hebridler'in batısındaki ada grubu St Kilda 'dadır. Ana karada da zor ulaşılan sahil kesimlerde (John O'Groats'daki Duncansby Head veya Durness'deki Faraid Head) bulunurlar.
İngiltere'nin kuzeydoğusunda Seahouses'a yakın Farne Adaları'nda büyük bir deniz papağanı kolonisi vardır. Ayrıca Isle of Man ve Kanarya Adaları'nı mesken edinmiş koloniler de mevcuttur.
Pembrokeshire sahilleri önündeki adalarda, en başta Skomer olmak üzere düzenli olarak yuva yaparlar.
Bretagne'de küçük bir nüfus, Sept Iles önlerindeki Perros Guirec şehrinde tek bir hat üzerinde yoğunlaşmıştır.
Atlas Okyanusu'nun diğer yanında Newfoundland ve Labrador'da „Puffin“ resmî bir semboldür.
Batı Norveç'in Runde Adası'nda yaklaşık 100.000 çift deniz papağanı bulunur ki bu İskandinavya'nın en güneydeki kolonisidir. Diğer kuluçka kolonileri, en başta Røst, Lofoten Adaları ve Varanger Yarımadası 'ndadır.
Björnöya, Jan Mayen ve küçük koloniler halinde Grönland, ayrıca Newfoundland, Yeni İskoçya, ABD eyaleti Maine'e kadar olan bazı diğer yerler de deniz papağanlarının yuva kuruduğu yerler arasındadır.

Deniz papağanları iyi dalgıçlar olup, genelde genç hayvanlara tarafından yakalanan sardalya türleri ve kum yılan balığı gibi balıklarla beslenirler. Yaşlı hayvanlar, zırhlarını güçlü gagaları ile sorunsuz kırabildikleri yengeçleri ve diğer kabukluları tercih ederler. Yavrular yuvayı terk ettikten sonra beslenilmezler ve yaşlı hayvanların yardımı olmadan kendi başlarına balık yakalamayı öğrenmek zorundadırlar. Deniz papağanları yakaladıkları balıkları, gagalarında çapraz olarak taşırlar ve böylece sudan çıkmak zorunda kalmadan avlarına devam edebilirler. Bu esnada balıklar, dil yardımıyla tüm gaga boyu on kadar balık ile doluncaya kadar üst gagaya doğru bastırılır.

Deniz papağanları kuluçka toplulukları halinde yaşar ve doğal kavuklarda, genelde ise perdeli ayaklarının pençeleri ile çim toprak üzerinde kazıyarak kendi yaptıkları oyuk koridorlarda, tekli olarak kuluçka yaparlar. Çok sayıda ailenin bir giriş paylaştığı oyuk sistemleri, çapı yaklaşık 15 cm olan birkaç metre derinlikte olabilirler. Yuva, bir koridorun sonunda bulunur ve kazan şeklinde bir kovukla genişler. Bu kovukta kuru ot, bitki ve tüyler üzerinde yaklaşık 65 ile 70 mm kadar bir yumurta kuluçkalanır. Kuluçka süresi yaklaşık 35 gün kadar tutar ancak kısmen yumurta bırakıldıktan birkaç gün sonra başlar ve çok sakin geçer. Kuşlar bu süre boyunca kovuklarını pek terk etmezler. Bir kuluçka beraberliğinin işlevi, kendileri hiç yumurta bırakmayan genç kuşlar tarafından üstlenilen, bir nevi süt annelik görevi ile belirginleşir. Eğer bir anne, mesela av esnasında öldürülürse, kuluçkayı sürdürecek bir “yedek anne” anında devreye girer.
Son yıllarda yine de birçok kolonide (en başta Britanya Adaları ve Bretagne'de) civciv sayılarında dramatik bir gerileme tespit edilmiştir. Deniz papağanlarının ana avları kum yılan balıkları, denizlerin ısınmasıyla daha serin sulara çekildikleri için bu durum genelde iklim değişikliğinin etkileriyle ilişkilendirilir.

Türle ilgili Almanca bilgiler15 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hayvan ansiklopedisi8 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Reisebericht auf pervan.de
Kuş adası Runde Norveç24 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IUCN Kırmızı Listesi'nde Fratercula arctica22 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lundi-Cartoons von den Färöern21 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bubo bubo veya Puhu, Bubo cinsine bağlı yırtıcı bir baykuş türüdür.

Mikkola, türün irilerinde de üst gövde ağırlığı oranının değişmediğini, 4,6 kg (10 lb) ağırlığında, 3 cm (1,2 in) uzunluğunda olduğunu belirtir. Türün tipik kanat aralığı 131-188 cm (4 ft 4 in-6 ft 2 in) genişliğinde, irilerinin ise 2 m (6 ft 7 in) olabilme ihtimali vardır. Türün vücut uzunluğu toplamda 56 ila 75 cm (22 ila 30 in) aralıklarında değişkenlik gösterir. Dişilerin ağırlığı 1,75-4,6 kg (3,9-10,1 lb) arasında erkeklerin ise 1,2-3,2 kg (2,6-7,1 lb) aralığında değişir.

Bubo bubo türüne bağlı alttürler (2024): 

İber Yarımadası, İspanya, Portekiz, Fransa'nın güneyi, Allier, Lüksemburg, Belçika'nın güneyi ve batısı, Hollanda, nadiren de olsa Birleşik Krallık, Almanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Polonya, İsviçre, Avusturya, İtalya, Slovenya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Estonya, Finlandiya, İskandinavya, Norveç, İsveç, Danimarka, Rusya, Kazakistan, Afganistan, Gürcistan, Azerbaycan, Türkiye, İsrail, Irak, Ürdün, İran, Hindistan, Pakistan, Moğolistan, Çin, Kore ve Japonya'da dağılım gösterir.

Geceleri aktiftir. Güneşin batımından birkaç saat sonra ve doğuşundan birkaç saat öncesinde hareketlenir.

Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Decima 1, 1-824 doi:10.5962/bhl.title.542
Hay O. P. (1902), Bibliography and Catalogue of the Fossil Vertebrata of North America. Bulletin of the United States Geological Survey 179, 1-868
Boule M., De Villeneuve L. (1927) La grotte de l'Observatoire à Monaco, Archives de l'Institut de Paléontologie Humaine Mémoire 1, 1-113
Bedetti C., Pavia M. (2013) Early Pleistocene birds from Pirro Nord (Puglia, southern Italy), Palaeontographica Abteilung A 298, 31-53
Clements J. F., Schulenberg T. S., et al (2017), The eBird/Clements checklist of birds of the world: v2017
Gill, Frank, and Minturn Wright, 2006: null. Birds of the World: Recommended English Names. ix + 259.
DONÁZAR, J.A. (1988): Selección del hábitat de nidificación por el búho real en Navarra. Ardeola, 35: 233-245...DONÁZAR, J.A. y O. CEBALLOS (1988): Algunos datos sobre status, distribución y alimentación del Buho real en Navarra. En: Rapinyaires Mediterranis II, pp. 246–254. C.R.P.R. Barcelona...DONAZAR, J.A. y P. KALINAINEN (1997): Eagle Owl. In Hagemeijer, W.J.M. & Blair, M.J.. The EBCC Atlas of European Breeding Birds. Their distribution and abundance. T&AD Poyser. London...HIRALDO, F. et al (1975): Diet of the Eagle owl in Mediterranean Spain. Doñana Acta Vertebrata, 2: 161-177...HERNÁNDEZ, M (1989): Mortalidad del buho real en España. Quercus, 40: 24-25...MIKOLA, H. (edit.) (1995): Rapaces nocturnas de Europa. Edit. Perfils. Lérida...ZUBEROGOITIA, I. y L.F. CAMPOS (1999): Intensive census of nocturnal raptors in Biscay. Munibe, 49: 117-127

Eurasian eagle owl and other owl pictures
Eurasian eagle-owl Description, photos and calls
 Wikimedia Commons'ta Puhu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Puhu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bayağı sarıasma (Oriolus oriolus), sarıasmagiller (Oriolidae) familyasından pembe gagalı, sarı renkli, ötücü bir kuş türü.

Erkeği göz alıcı derecede sarı ve kanatları siyah renkli, gagası pembedir. Dişisi erkeğine benzer ancak gagaya yakın siyahlıktan yoksundur ve göğsü siyah noktalıdır. birçoğunun renkleri daha yeşil, kuyruksokumları sarı, kanatları koyu renk ve alt tarafları açık renktir. Genç erkekler dişilerine çok benzerler ama bir tek gagalarından ayırt edilirler: gagaları pembedir.

İlkbaharda Türkiye'ye gelip sonbaharda Afrika’ya döner. Ormanlarda, bahçe ve parklarda yapraklarını döken yaşlı ağaç tepelerinde yaygın olarak bulunur. Uçuşu derin kanat vuruşları ile hızlıdır. Sesi gür ve flütümsüdür ve kısa perde değişiklikleri içerir: ‘ii-lo-vi’ ya da ‘viiidl-o’; ötüşü ise pes ve serttir: ‘şaaak’.

Bitki liflerinden ördüğü yuvasını ağaçların çatallı dallarının arasına kurar. 3-4 yumurta yumurtlar. Kuluçka süresi 14-15 gün kadardır. Bu devrede erkek dişisini yuvada besler.

Tırtıl ve meyve ile beslenir. Kiraz, üzüm ve incir temel besinleridir. Ayrıca dut, kavak, incir ve üzüm ağaçlarında da görebilirsiniz

Golden Oriole videos|Sarı asma videoları

Âdî serçe ya da bayağı serçe (Passer domesticus), serçegiller (Passeridae) familyasından coğrafi dağılımı çok geniş olan en yaygın ve en iyi tanınan serçe türü.

Uzunluğu 14 cm, rengi uzaktan bakıldığında grimsi kahverengidir. Ama erkekler yakından bakıldığında oldukça canlı renkleri ile dikkat çeker. Tepelerinde kızıl kahverengi tüylerle sınırlanmış gri bir bölge, gerdan ve göğüslerinde siyah bir leke vardır. Siyah leke büyüdükçe serçenin saygınlığı artar. Dişiler ve gençlerin tüyleri daha soluk renkli, alt bölümleri ise lekesizdir.

Bayağı serçe sıcak bölgelerde hemen hemen tüm yıl boyunca üreyebilir. Saçak altlarına, duvar çıkıntılarına, oyuklara, ağaç ve çalılara çırpıdan yaptıkları oldukça özensiz yuvalarını tüy ve yünle döşer, bu yuvaya 4-9 yumurta bırakırlar.Kuluçka dönemleri kümes hayvanlarından daha kısa zaman sürer. Genelde 1,5 hafta kuluçkada kalırlar yani 10 gün süreyle kuluçkada yatarlar.

Anavatanı Avrasya ve Kuzey Afrika olmakla birlikte Güney Amerika dışında yeryüzünün hemen her yerine götürülmüştür. Kuzey Amerika'da ilk kez 1852'de New York'un Brooklyn semtindeki bir mezarlığa getirilmiş, yüz yıl geçmeden tüm kıtaya yayılmıştır. Bayağı serçe insanlarla iç içe yaşayan, büyük küçük tüm yerleşim birimlerinde, tarlalarda ve bahçelerde görülebilen bir türdür.

Bayağı sülün (Phasianus colchicus), sülüngiller (Phasianidae) familyasından bir kuş türü.

Cinsin adı olan Phasianus Latincede sülün anlamına gelmektedir. Türün adı olan colchicus ise Latincede Kolhis'in (günümüzde Gürcistan) anlamına gelmektedir. Kolhis, sülünün Avrupalılara tanıtıldığı bir Karadeniz ülkesiydi.

Vücut kuş tüyü, yeşil, mor ve beyaz işaretlerle parlak altın ve kahverengi çizgilidir.
Dişi, kesinlikle gösterişli değildir, her yeri daha soluk benekli kahverengi bir kuş tüyüyle kaplıdır ve 20 cm civarı bir kuyrukla 53-63 santimetre uzunlukta ölçülür. Yavru kuşların, daha kısa bir kuyrukla dişi gibi görünüşü vardır.
Japon sülünü (Phasianus versicolor), bayağı sülüne çok benzerdir ama erkeklerin, koyu yeşilimsi kuş tüyü vardır ve dişiler daha koyu renktir.
Yaklaşık 30 alt türü ve 5 grubu vardır.

Kuşlar, ormanlık bölge, çiftlik arazileri, çalılık ve sulak arazilerde bulunur.
Doğal habitatında bayağı sülün, otlakta dağınık ağaçlarla yakın suda yaşar.
Dünya üzerinde Avrasya'ya özgün bir tür olmakla birlikte Türkiye'de en çok Zonguldak, Sinop, Samsun civarında görülürken İstanbul'da Beykoz bölgesinde de yaşadıkları bilinir

Sülünler bulunduğu habitatlardan da kaynaklı meyve, tahıl, tohum yemenin yansıra bazı omurgasız canlılar ile beslenir.

Türk Edebiyatı'nda sıkça saltanatı, ölümsüzlüğü, güzelliği betimlemek için kullanılır. Bunun yanında bolca ‘aşık-sevgili’ ikilemesinin tasviri olarak da karşımıza çıkar.

BirdLife International (2004). Phasianus colchicus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 09 Mayıs 2006 tarihinde alınmıştır.

Baykuş, baykuşgiller takımında yer alan, etobur beslenen ve gece avlanan yırtıcı kuş türlerinin genel adıdır. Çoğu baykuş gece avlansa da, gündüz aktif olup gece dinlenen bazı baykuş türleri de vardır.

Başları büyük ve tüylüdür. Kuyrukları kısa olmakla beraber, kanatları enli ve uzundur. Bir kısmının kanat açıklığı, bir adam boyuna ulaşır. Serçe kadar küçük olanları da vardır. Gagaları kıvrık, pençeleri keskin, kanca tırnaklı ve döner parmaklıdır. Kuvvetli pençeleri adeta avına kenetlenir.
Baykuşlar tam bir sessizlik içinde avlanır. Bütün vücudu yumuşak ve ince tüylerle kaplıdır. Tüyler, uçuş sırasında tabii bir susturucudur. Uçuş esnasında kanatlarının “pırpır” sesi duyulmaz. İri gözleri, başlarının yanında değil önündedir. Aşırı büyüklükteki gözleri, göz oyuğunda hareket edemez. Araba farı gibi yuvalarında sabittir. Baykuşlar boynunu 270 derece çevirerek panoramik bir görüş sağlayarak çevresini kontrol edebilir. Dişi baykuş erkeklerinden daha iri olup, 2-10 yumurta yumurtlarlar. Kuluçka süresi 30-40 gündür. Yumurtadan çıkan yavruların göz ve kulakları kapalıdır. Yavruların yuvada kalma süresi farklıdır.

“Al purple” yani “mor ışık görüntüsüne” sebep olan kimyasal bir madde bulunur. Rod hücreleri, en küçük bir ışığı bile kimyasal bir sinyale çevirirler. Böylece insanın sadece bir ışık parıltısını fark ettiği yerde baykuş buradaki cismi bütün teferruatı ile görür. Bütün kuşlarda üst göz kapağı alttakine geldiği halde baykuşlarda olay tersinedir. Mavi rengi görebilen tek kuş türüdür.

Baykuşların görme ve işitme kabiliyetleri son derece hassastır. Çok az ışıkta avlarını yakalayabildikleri gibi, zifiri karanlıkta da işitme duyularıyla yerini tespit ederek yakalarlar. Kulakları, en küçük hışırtıyı işitebilecek duyarlıktadır. Hassas kulaklarıyla, gecenin sessizliğinde uçan pervanenin kanat sesini veya bir tohumun çiğnenişini, hatta tam sessizlikte düşen iğnenin sesini bile işitebilirler.
Baykuşun geniş yüzü, nispeten sert ve kavisli tüylerle kaplıdır. Tüyler bir kepçe gibi sesleri toplar ve kulağa yansıtır. Bazı baykuş cinslerinin kulak delikleri öyle büyüktür ki, başın yan tarafını tamamen kaplar. Ayrıca baykuşların başı geniştir ve kulakları diğer kuşlara göre birbirinden daha uzaktır. Böylece ses dalgası bir kulağa çarptıktan sonra diğerine gelir. Baykuş bu son derece küçük zaman aralığı içinde sesin geldiği yönü tayin eder. Baykuşların ilginç özelliklerinden biri de kulaklarının perdeli oluşudur. İstedikleri zaman açar, istediklerinde kaparlar. Dinlenme halinde ve yavaş uçuşlarında kulak perdesini açar, hızlı uçuşlarında ise kaparlar.

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 219-220. ISBN 978-605-100-090-9.

Bağırtlak, Pterocliformes takımında yer alan tek familya Pteroclidae içinde sınıflandırılan kuşlardır.
Sistematikdeki yeri değişkenlik gösteren bir gruptur.1 Daha önceleri güvercinler takımı içerisinde yer almışlardır.
Eskidünya'da yayılış gösterirler. Stepler ve çöller bulundukları yerlerdir. Tohumlarla beslenirler. Tavukların genel davranışlarını gösterirler. Suyu emerek içerler. Arka parmakları ya kısa ya da yoktur.

Kâşgarlı Mahmud tarafından bağırlak (بغرلق) biçiminde kayda geçirilen kuşun adı bağırmak ya da bağırtmak fiilinden gelmez; bağır ismine -lak/lek ekiyle kurulmuştur. Çünkü, insandan uzak bozkırlarda, kurak alanlarda kuluçkaya yatar. Erkekleri karın (= bağır) tüylerini suya batırarak su depolarlar ve bu şekilde uzun mesafeler uçarak yuvadaki yavrulara su götürürler. Kuşu yuvasında gözlemlemek zordur. En kolay gözlemlenebildiği yerler, avcıların pusuya yattığı su birikintileridir. Kuşun bağrını suya daldırıp çıkarması çok kolay gözlemlenen tipik davranıştır ve halkımız da adını buna dayanarak koymuştur.

Cins Syrrhaptes
Syrrhaptes tibetanus
Paçalı bağırtlak (Syrrhaptes paradoxus)
Cins Pterocles
Kılkuyruk bağırtlak (Pterocles alchata)
Pterocles namaqua
Kahverengi karınlı bağırtlak (Pterocles exustus)
Benekli bağırtlak (Pterocles senegallus)
Bayağı bağırtlak (Pterocles orientalis)
Taçlı bağırtlak (Pterocles coronatus)
Pterocles gutturalis
Pterocles burchelli
Pterocles personatus
Pterocles decoratus
Küçük bağırtlak (Pterocles lichtensteinii)
Pterocles bicinctus
Pterocles indicus
Pterocles quadricinctus

Bağırtlak videoları

Taksonomi, kategorizasyon veya sınıflandırma uygulaması ve bilimidir.
Taksonomi (veya taksonomik sınıflandırma), nesnelerin gruplar veya türler halinde organize edildiği bir sınıflandırma şeması, özellikle de hiyerarşik bir sınıflandırmadır. Diğer şeylerin yanı sıra, bir taksonomi, kullanıcıların aradıkları bilgileri daha kolay bulabilmeleri için bir kütüphane sınıflandırma sistemi veya bir arama motoru taksonomisi gibi bilgileri (belgeler, makaleler, videolar vb. olarak saklanan) düzenlemek ve dizine eklemek için kullanılabilir. Birçok taksonomi hiyerarşidir (ve dolayısıyla içsel bir ağaç yapısına sahiptir), ancak hepsi öyle değildir.
Başlangıçta, taksonomi yalnızca organizmaların kategorize edilmesine veya organizmaların belirli bir kategorizasyonuna atıfta bulunmuştur. Daha geniş, daha genel bir anlamda, nesnelerin veya kavramların kategorize edilmesinin yanı sıra böyle bir kategorizasyonun altında yatan ilkelere de atıfta bulunabilir. Taksonomi, "takson" olarak bilinen taksonomik birimleri düzenler."
Taksonomi, bir bütünün parçalarının kategorize edilmesiyle ilgilenen meronomiden farklıdır.

Bu sözcük 1813 yılında İsviçreli botanikçi A. P. de Candolle tarafından türetilmiştir ve Yunanca τάξις, taxis 'düzen' ve νόμος, nomos 'yasa' sözcüklerinin Fransızca -o- biçimiyle birleştirilmesinden düzensiz olarak oluşturulmuştur; düzenli biçim Yunanca ταξινομία'nın yeniden ödünç alınmasında kullanıldığı gibi taksinomi olacaktır.

Vikipedi kategorileri, otomatik yöntemlerle çıkarılabilen bir taksonomi oluşturur. 2009 yılı itibarıyla, WordNet gibi hesaplamalı sözlükler gibi elle oluşturulmuş bir taksonominin Vikipedi kategori taksonomisini geliştirmek ve yeniden yapılandırmak için kullanılabileceği gösterilmiştir.
Daha geniş bir anlamda taksonomi, ağ yapıları gibi ebeveyn-çocuk hiyerarşileri dışındaki ilişki şemaları için de geçerlidir. Bu durumda taksonomiler birden fazla ebeveyni olan tek bir çocuğu içerebilir, örneğin "Araba" hem "Araç" hem de "Çelik Mekanizmalar" ebeveynleriyle birlikte görünebilir; ancak bazılarına göre bu sadece "araba "nın birkaç farklı taksonominin parçası olduğu anlamına gelir. Bir taksonomi aynı zamanda basitçe şeylerin türlerinin gruplar halinde düzenlenmesi veya alfabetik bir liste olabilir; ancak burada kelime dağarcığı terimi daha uygundur. Bilgi yönetimindeki mevcut kullanımda, taksonomiler ontolojilerden daha dar olarak kabul edilir çünkü ontolojiler daha çeşitli ilişki türlerini uygular.
Matematiksel olarak, hiyerarşik bir taksonomi, belirli bir nesne kümesi için sınıflandırmaların bir ağaç yapısıdır. Aynı zamanda içerme hiyerarşisi olarak da adlandırılır. Bu yapının en üstünde, tüm nesneler için geçerli olan tek bir sınıflandırma, yani kök düğüm bulunur. Bu kökün altındaki düğümler, toplam sınıflandırılmış nesneler kümesinin alt kümeleri için geçerli olan daha spesifik sınıflandırmalardır. Akıl yürütme süreci genelden daha özele doğru ilerler.
Buna karşın, hukuki terminoloji bağlamında, açık uçlu bağlamsal bir taksonomi kullanılır; bu taksonomi yalnızca belirli bir bağlama göre geçerlidir. Hukuk alanından alınan senaryolarda, hukuki terimlerin açık dokusuna ilişkin resmi bir açıklama modellenir ve bu da bir kavramın anlamlarının "çekirdek" ve "penumbra "sına ilişkin çeşitli kavramlar önerir. Muhakeme süreci özelden genele doğru ilerler.

Antropologlar, taksonomilerin genellikle yerel kültürel ve sosyal sistemlere gömülü olduğunu ve çeşitli sosyal işlevlere hizmet ettiğini gözlemlemişlerdir. Halk taksonomileri üzerine belki de en bilinen ve etkili çalışma Émile Durkheim'ın Dini Hayatın İlkel Biçimleri adlı eseridir. Halk taksonomilerinin (birkaç on yıllık ampirik araştırmanın sonuçları da dahil olmak üzere) daha yakın tarihli bir incelemesi ve bilimsel taksonomi ile ilişkilerinin tartışılması Scott Atran'ın Doğa Tarihinin Bilişsel Temelleri adlı kitabında bulunabilir. Organizmaların halk taksonomilerinin, en azından daha büyük ve belirgin türler için, bilimsel sınıflandırmayla büyük ölçüde uyuştuğu görülmüştür; bu da halk taksonomilerinin yalnızca faydacı özelliklere dayandığı anlamına gelmez.
On yedinci yüzyılda Alman matematikçi ve filozof Gottfried Leibniz, on üçüncü yüzyılda yaşamış Mayorkalı filozof Ramon Llull'un Ars generalis ultima (sabit bir dizi fikri bir araya getirerek prosedürel olarak kavram üretmeye yarayan bir sistem) adlı eserini takip ederek, insan düşüncesinin bir alfabesini geliştirmeye çalıştı. Leibniz, characteristica universalis'inin tüm kavramsal düşünceleri ifade edebilecek bir "cebir" olmasını amaçlamıştır. Böyle bir "evrensel dil" yaratma kavramı 17. yüzyılda, özellikle de İngiliz filozof John Wilkins tarafından, Roget's Thesaurus'taki sınıflandırma şemasının nihai olarak türetildiği Gerçek Bir Karaktere ve Felsefi Bir Dile Doğru Bir Deneme (1668) adlı çalışmasında sıklıkla incelenmiştir.

Biyolojide taksonomi, organizmaların tanımlanması, tanımlanması, isimlendirilmesi ve sınıflandırılmasını kapsar. Taksonominin kullanım alanları şunları içerir:

Alfa taksonomi, yeni türlerin, alt türlerin ve diğer taksonların tanımlanması ve temel sınıflandırılması
Linnaean taksonomisi, Carl Linnaeus'un orijinal sınıflandırma şeması
seviye temelli sınıflandırmanın aksine sıralama temelli bilimsel sınıflandırma
Evrimsel taksonomi, geleneksel Darwinci sonrası hiyerarşik biyolojik sınıflandırma
Sayısal taksonomi, sayısal algoritmalar kullanan çeşitli taksonomik yöntemler
Fenetik, genel benzerliğe dayalı olarak türleri sıralama sistemi
Filogenetik, organizmaların varsayılan atasal soyuna dayanan biyolojik taksonomi
Bitki taksonomisi
Virüs sınıflandırması, virüsler için taksonomik sistem
Bireyler veya gruplar tarafından kendi çevrelerinin halk taksonomisi, tanımı ve organizasyonu
Nozoloji, hastalıkların sınıflandırılması
Toprak sınıflandırması, toprakların sistematik kategorizasyonu

İşletme ve ekonomide taksonominin kullanım alanları şunlardır:

Kurumsal taksonomi, bir işletme, kuruluş veya idarenin ilgi alanına giren varlıkların hiyerarşik sınıflandırması
Ekonomik taksonomi, ekonomik faaliyetler için bir sınıflandırma sistemi
Küresel Endüstri Sınıflandırma Standardı, MSCI ve Standard & Poor's (S&P) tarafından geliştirilen bir endüstri taksonomisi
Endüstri Sınıflandırması Benchmark, Dow Jones ve FTSE tarafından başlatılan bir endüstri sınıflandırması taksonomisi
Uluslararası Standart Sanayi Sınıflaması (ISIC), ekonomik verilerin sınıflandırılmasına yönelik bir Birleşmiş Milletler sistemi
Kuzey Amerika Sanayi Sınıflandırma Sistemi (NAICS), Kanada, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılır
Pavitt'in Taksonomisi, firmaların temel inovasyon kaynaklarına göre sınıflandırılması
Standart Endüstriyel Sınıflandırma, endüstrileri dört basamaklı bir koda göre sınıflandıran bir sistem
Birleşik Krallık Ekonomik Faaliyetlerin Standart Sanayi Sınıflandırması, ekonomik faaliyet türüne göre bir standart sanayi sınıflandırması
Sürdürülebilir faaliyetler için AB taksonomisi, Avrupa Yeşil Anlaşması bağlamında hangi yatırımların çevresel olarak sürdürülebilir olduğunu açıklığa kavuşturmak için oluşturulan bir sınıflandırma sistemi.
Kayıt yönetimi taksonomisi, bir kuruluş içinde yapılandırılmamış içeriğin sınıflandırılmasının dayandığı veri temsili.
XBRL Taksonomisi, eXtensible Business Reporting Language
SRK taksonomisi, işyeri kullanıcı arayüzü tasarımında kullanılır

Vegas ve arkadaşları, taksonomilerin kullanımı yoluyla yazılım mühendisliği alanındaki bilgiyi ilerletmek için ikna edici bir durum ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, Ore ve arkadaşları da yazılım mühendisliği ile ilgili konularda taksonomi oluşturma yaklaşımına yönelik sistematik bir metodoloji sunmaktadır.
Yazılım testi araştırmalarında teknikleri, araçları, kavramları ve artifaktları sınıflandırmak için çeşitli taksonomiler önerilmiştir. Aşağıda bazı örnek taksonomiler verilmiştir:

Model tabanlı test tekniklerinin taksonomisi
Statik kod analiz araçlarının taksonomisi
Engström ve arkadaşları, yazılım testi alanında çalışan araştırmacılar ve uygulayıcılar arasındaki iletişimi güçlendirmek için bir taksonominin kullanılmasını önermekte ve değerlendirmektedir. Ayrıca, taksonominin kullanımını kolaylaştırmak ve teşvik etmek için web tabanlı bir araç geliştirmişlerdir. Araç ve kaynak kodu genel kullanıma açıktır.

Flynn taksonomisi, komut düzeyinde paralellik yöntemleri için bir sınıflandırma
Folksonomi, kullanıcının etiketlerine dayalı sınıflandırma
Arama motorları için taksonomi, dikey bir alan içinde aramanın alaka düzeyini artırmak için bir araç olarak kabul edilir
ACM Bilgi İşlem Sınıflandırma Sistemi, Association for Computing Machinery tarafından bilgi işlem için geliştirilmiş bir konu sınıflandırma sistemi

Taksonominin eğitimdeki kullanımları şunları içerir:
Bloom taksonomisi, eğitim bağlamında öğrenme hedeflerinin standartlaştırılmış bir kategorizasyonu
Öğretim Programlarının Sınıflandırılması, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yükseköğretim kurumlarındaki akademik disiplinlerin bir taksonomisi
Matematik Konu Sınıflandırması, Mathematical Reviews ve Zentralblatt MATH'ın kapsamına dayanan alfanümerik bir sınıflandırma şeması
SOLO taksonomisi, Biggs ve Collis Tax tarafından önerilen Gözlenen Öğrenme Çıktısının Yapısı

Güvenlikte taksonomi kullanımları şunları içerir:

Güvenlik taksonomisi, güvenlik ve sağlık hizmetleri alanlarında kullanılan standartlaştırılmış bir terminoloji seti
İnsan Faktörleri Analiz ve Sınıflandırma Sistemi, bir kazanın insan kaynaklı nedenlerini belirlemeye yönelik bir sistem
İsviçre peyniri modeli, Dante Orlandella ve James T. Reason tarafından ortaya atılan risk analizi ve risk yönetiminde kullanılan bir model
Gizli Olay Raporlama ve Analiz Sistemi'ndeki (CIRAS) demiryolu olaylarının taksonomisi

Askerî taksonomi, çeşitli askeri operasyon ve ekipman türlerini tanımlayan bir dizi terim
Moys Sınıflandırma Şeması, Elizabeth Moys tarafından hukuk için geliştirilmiş bir konu sınıflandırması

Drummond Rennie ve ortak yazarlar, Amerikan Tıp Derneği Dergisi JAMA'da 1997 yılında yayınlanan bir mak

Bucerotidae, Bucerotiformes takımına bağlı bir hayvan familyasıdır. Bu familyada yer alan türler, üstgagalarından yukarı uzayan boynuzsu çıkıntı ile tanınır ve gagalar genelde rengarenk olur. Yayılım alanları Afrika kıtasının Sahra çölünün güneyindeki kısmından, Filipinler ve Solomon Adaları'na kadar bir alanı kapsar. Hepçildir; meyve, böcek ve küçük hayvanlarla beslenirler.

Bucerotidae familyasına bağlı cinsler (2023):

Kemp, Alan C. & Woodcock, Martin (1995): The Hornbills: Bucerotiformes. Oxford University Press, Oxford, New York. 0-19-857729-X
Maclean, Gordon Lindsay & Roberts, Austin (1988): Roberts' Birds of Southern Africa (Revised Edition). Hyperion Books. 1-85368-037-0
Wallace, Alfred Russel (1863): "The Bucerotidæ, or Hornbills". The Intellectual Observer June 1863: 309–316.
Zimmerman, Dale A., Turner, Donald A., & Pearson, David J. (1999): Birds of Kenya and Northern Tanzania (Field Guide Edition). Princeton University Press. 0-691-01022-6

Hornbill videos on the Internet Bird Collection
ITIS Taxonometric Report Data
Birds of India website
Hornbill Conservation: Hornbill Specialist Group, IUCN.
Narcondam Island Wildlife Sanctuary 4 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Things to Know About Hornbills
 Wikimedia Commons'ta Bucerotidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bucerotidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Casuariiformes, büyük ve uçamayan kuşları içeren bir takımdır. Avusturalya'da soyu devam eden dört türü bulunmaktadır. Casuariidae familyası takımın alt grubudur.

Casuariiformes (Sclater, 1880) Forbes 1884

?†Diogenornis - Alvarenga, 1983
†Diogenornis fragilis Alvarenga, 1983
Casuariidae Kaup, 1847 (emular ve tepeli deve kuşları)
†Emuarius Boles, 1992 (emu - tepeli deve kuşları)
†E. gidju (Patterson & Rich 1987) Boles, 1992
†E. guljaruba Boles, 2001
Casuarius (Linnaeus 1758) Brisson, 1760 (tepeli devekuşları)
†C. lydekkeri Rothschild, 1911
C. casuarius (Linnaeus, 1758) Brisson, 1760
C. unappendiculatus Blyth 1860
C. bennetti Gould, 1857
C. b. westermanni (Sclater, 1874)
C. b. bennetti Gould, 1857
Dromaius Huxley, 1868 (emular)
Dromaius Vieillot, 1816
†D. ocypus Miller, 1963
†Dromaius arleyekweke (Yates & Worthy 2019)
D. novaehollandiae (Latham, 1790) Vieillot 1816 (emu)
†D. n. minor Spencer, 1906
†D. n. baudinianus Parker, 1984
†D. n. diemenensis (Jennings, 1827) Le Souef, 1907
D. n. novaehollandiae (Latham, 1790)

Casuarius casuarius ya da Türkçesiyle güney tepeli devekuşu, Casuarius kuş cinsinin en yaygın türüdür. Taksonomide koşucu kuşlar alt sınıfı arasında gösterilirler. Yeni Gine'nin tropik ormanlarında (Papua Yeni Gine ve Endonezya), Aru adalarında ve kuzeydoğu Avusturalya'nın yerel türleri arasındadır.
Koşucu kuşlar arasında bulununan tür devekuşu ve emu türlerinden sonra yaşayan en büyük üçüncü kuş türüdür ve uçma kabiliyeti yoktur. C. bennetti, C. unappendiculatus ve C. lydekkeri türün en yakın akrabalarıdır. Türün İngilizce ismi Malay dilindeki kĕsuari kelimesinden türemiştir.
Genellikle meyvelerle beslenirler. Buna rağmen tüm türleri omnivordur ve sürüngenler, bitki kökleri, mantarlar, küçük omurgalılar, omurgasızlar gibi geniş bir beslenme çeşitliliğine sahiptir. Bu beslenme davranışı sayesinde yağmur ormanlarındaki tohumların dağılmasına yardımcı olmaktadır. Tepeli devekuşları insanlara karşı oldukça çekingen davranış gösterir ancak nadiren de olsa kışkırtıldıklarında insanlara saldırabilirler ve pençeleriyle ölümcül olabilecek kadar ağır yaralamalara sebebiyet verebilmektedirler. Bu yüzden tepeli devekuşu genellikle dünyanın en tehlikeli kuşu olarak anılır.

Yağmur kuşları (Latince: Charadriiformes), kuşlar sınıfına ait bir takımdır.
Çok değişik yaşam alanları olan kuşlardır. Vücut yapıları değişiktir. Sulara yakın ya da bağımlı olarak yaşarlar. Takım üyelerinin çok fazla ortak özellikleri yoktur.

Gagaları çeşitli uzunluktadır. Bazı türlerde düz, ince uzun, bazılarında kıvrıktır. Genellikle su kenarlarında yaşarlar. Fakat bacak yapısı bakımından steplere, çöl iklimine de uyum gösterenleri vardır. Denizle ilişkili yaşayanlarda tuz bezi gelişmiştir. Çoğunlukla hayvansal beslenirler. Yüzeyden balık toplamak suretiyle, dalarak, başkalarının besinlerini çalarak, yumuşakçaların kabuklarını açarak beslenirler. Yumurtalarını her zaman taşlar ve midye kabukları ile birlikte bırakırlar ve çoğunlukla erkek ve dişi birlikte kuluçkaya yatar.

Çullukgiller — Scolopacidae
Boyalı su çulluğugiller — Rostratulidae
Jakanagiller — Jacanidae
Thinocoridae
Pedionomidae
Martıgiller — Laridae
Rhynchopidae
Sumrugiller — Sternidae
Dalıcımartıgiller — Alcidae
Korsanmartıgiller — Stercorariidae
Bataklık kırlangıcıgiller — Glareolidae
Dromadidae
Üç parmaklı bıldırcıngiller — Turnicidae
Kocagözgiller — Burhinidae
Kıngagagiller — Chionididae
Pluvianellidae
Ibidorhynchidae
Kılıçgagagiller — Recurvirostridae
Poyraz kuşugiller — Haematopodidae
Yağmurcungiller — Charadriidae

Leylekgiller ya da Ciconiidae, kendilerine özgü Ciconiiformes takımında sınıflandırılan, sulak alanlarda yaşayan, leylek diye bilinen kuşları kapsayan bir familyadır.
Familya, 6 cins ve buna bağlı yaşayan 19 türden oluşur.
Uzun boyunlu, kalın gagalı, sığ sularda yaşayan kuşlardır. Akrabaları balıkçıllara göre dünyanın daha ılıman kesimlerinde ve daha kuru habitatlarda yaşarlar.
Leyleklerin östaki boruları yoktur, bu yüzden sesleri de yoktur. Yuvalama dönemlerinde gagalarını birbirine vurarak iletişimlerini sağlarlar. Türlerin bazıları göçmendir. Çoğunlukla kurbağa, balık, böcek, solucan ya da küçük kuşlar ve memelileri yiyerek beslenirler.
Türün yayılışı çok geniş bir coğrafya üzerindedir. Almanya'dan havalanan ve Prenses adı verilen Leylek, Türkiye (İstanbul-Hatay) üzerinden Güney Afrika Cumhuriyeti'ne gittiği tespit edilmiştir. Genellikle karadan yükselen sıcak hava akımını kullanarak daireler çizerek uçarlar. Nesli tehlike altında olmasa da yanlış insan yapılaşması ve sulak alanların kurutulması sonucunda Türkiye'deki sayıları azalmaktadır.
Avrasya'da üreyen leylek (Ciconia ciconia) Afrika'nın güney kesimlerinde kışlar. Boyu yaklaşık 100 cm, kanat uçma tüyleri siyah, öbür tüyleri beyaz, gagası uzun ve bacakları kırmızıdır. Boyunlarını öne uzatarak oldukça yavaş uçar ve havada geniş daireler çizerek süzülür.
Leylekler çatılara özellikle de bacaların tepesine yuva yaparlar. Bazı ülkelerde insanlar uğur getirdiğine inandıklarından leylekleri çekmek için damlarına kazıklar üzerine tekerlekler koyarlar. Leylek çiftleri çalı çırpı ve topraktan yaptıkları tepsi biçimindeki yuvalarını otla döşerler. Yuva her yıl yeni eklemeler yapıldığından çok büyür.
Dişiler yuvaya genellikle beyaz dört yumurta bırakır. Erkek ve dişi yavrularını büyük ölçüde, yiyip kısmen sindirdikleri besinleri kusarak beslerler. Yavrular anne ve babalarını gördüklerinde gagalarını takırdatmaya başlarlar.
Leylekler uzak yerlere göç eden kuşların en iyi bilinenidir. Avrupa'da ve Türkiye'de üreyen bu leylekler kışı Afrika'da geçirirler. Göç sırasında sıcak hava akımlarından yararlanır, olabildiğince kara üzerinden uçabilmek için kıtadan kıtaya özellikle İstanbul, Çanakkale ve Cebelitarık boğazlarından geçerler.
Bilhassa Avrupa'da yoğun tarıma geçilmesi nedeniyle leyleklerin beslenebilecekleri çayırlık ve sulak alanların azalması, Afrika'da ise tarım ilaçlarının yoğun bir şekilde kullanılması, geniş leylek sürülerinin yok olmasına neden olmuştur.
Avrasya ve Afrika'da yaşayan kara leylek (Ciconia nigra) beyaz karnı dışında mor yeşil parıltılı siyah tüyleriyle ak leylekten kolayca ayırt edilebilir. Daha ürek olan bu tür, ormanlık bölgelerde ürer ve kışı Afrika'da geçirir. Türkiye'deki üreme alanı Marmara ve Karadeniz bölgelerindeki ağaçlık bölgelerdir.
Leyleklerin iki değişik türü jabiru adıyla tanınır. Bunlardan Avustralya jabirusu (Xenorhynchus asiaticus) Avustralya'dan Hindistan'a kadar uzanan bölgede yaşar. Gövdesi beyaz ve yeşil, bacakları kırmızı, iri gagası siyahtır. Genellikle yalnız avlanmasıyla dikkat çeker. Amerika jaribusunun (jabiru mycteria)hafifce yukarıya kıvrılan çok kalın bir gagası vardır. Meksika'dan Arjantin'e kadar uzanan bölgede bulunur. Marabu (Leploptilos crumeniferus) en iri leylek türüdür. Afrika'da yaşayan bu türün boyu 1,5 metreye, kanat açıklığı 2,6 metreye ulaşır. Temel besinini oluşturan leşleri yemek için genellikle akbabalarla rekabete girişir ve çoğu kez galip gelir.

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde havaların Nisan ve Mayıs aylarından itibaren ısınmaya başlamasıyla leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için, soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri dönerler.
Yuvaya önce erkek leylek gelir. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeğe başlar. Takriben bir hafta sonra dişi leylek de erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alır.
Leyleklerin birbirlerini karşılama törenleri çok ilginç olur. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdar. Daha sonra etraflarına aldırmadan en güzel anlarını yaşamaya başlarlar. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutkulu sevgi gösterisinin meyveleri dört veya beş yumurta olur. Takriben dört ya da beş hafta sonra civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlar. İşte bundan sonra anne ve baba leylek için telaş başlar, baba leylek çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcekler bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa, balık ve yılanlar menüyü süslerler.
Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek kanatlarının altına alarak, yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korur.
Doğal yaşamın bir parçası olan Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz, başka bölgelerden gelen diğer leyleklerle gökyüzünde birleşerek, seyredeğer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş ve İsrail'e doğru yola çıkarlar.

Anastomus
Ciconia
Ephippiorhynchus
Jabiru
Leptoptilos
Mycteria

Leylekgiller videoları18 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leylekler hakkında, ingilizce 2 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20070928030830/http://www.tauac.org/site/News2?page=NewsArticle&id=5639
http://www.kosektas.com/?pnum=413 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Encyclopædia Britannica

Güvercingiller ya da Columbidae, Columbiformes takımında sınıflandırılan 300'e yakın güvercin ve kumru türü ile dodo (Raphus cucullatus) ve Pezophaps solitaria gibi soyu tükenmiş türleri içeren bir tek kuş familyasıdır.

Güvercingiller familyası içinde sınıflanan alt familya ve cinslerin listesi aşağıda sunulmuştur.

Oymak: Phabini
Cins: Gallicolumba (7 tür)
Cins: Geopelia (5 tür)
Cins: Geophaps (3 tür)
Cins: Henicophaps (2 tür)
Cins: Leucosarcia (wonga kumrusu)
Cins: Ocyphaps (tepeli bronz kumru)
Cins: Pampusana (13 tür; 2'sinin soyu yakın zamanda tükenmiş)
Cins: Petrophassa (2 tür)
Cins: Phaps (3 tür)
Oymak: Ptilinopodini
Cins: Alectroenas (4 tür)
Cins: Gymnophaps (4 tür)
Cins: Hemiphaga (2 tür)
Cins: Lopholaimus (başlıklı güvercin)
Cins: Phapitreron (4 tür)
Cins: Ptilinopus (47 tür)
Cins: Ducula (42 tür)
Cins: Megaloprepia (2 tür)
Cins: Ramphiculus (9 tür)
Cins: Cryptophaps (boz dağ güvercini)
Oymak: Raphini
Cins: Caloenas (Nikobar güvercini ve soyu tükenmiş Liverpool güvercini)
Cins: Didunculus (şahin gagalı güvercin)
Cins: Goura (4 tür)
Cins: Otidiphaps (Gura güvercini)
Cins: †Pezophaps (Rodrigez dodosu, y. 1730'da soyu tükenmiş)
Cins: †Raphus (dodo, 17. yüzyılın sonlarında soyu tükenmiş)
Cins: Trugon (yer güvercini)
Cins: †Microgoura (Choiseul Adası yer kumrusu, 20. yüzyılın başlarında soyu tükenmiş)
Oymak: Treronini
Cins: Treron (30 tür)
Oymak: Turturini
Cins: Chalcophaps (3 tür)
Cins: Oena (Kap kumrusu)
Cins: Turtur (5 tür)

Cins: Claravis (mavi yer kumrusu)
Cins: Paraclaravis (2 tür)
Cins: Columbina (9 tür)
Cins: Metriopelia (4 tür)
Cins: Uropelia (uzun kuyruklu yer kumrusu)

Cins: Aplopelia ()
Oymak: Columbini
Cins: Columba (34 tür; 2'sinin soyu yakın zamanda tükenmiş)
Cins: †Ectopistes (göçmen güvercin; 1914'ten beri soyu tükenmiş)
Cins: Macropygia (15 tür)
Cins: Nesoenas (3 tür; 1'inin soyu tükenmiş)
Cins: Patagioenas (17 tür)
Cins: Reinwardtoena (3 tür)
Cins: Spilopelia (2 tür)
Cins: Streptopelia (15 tür)
Cins: Turacoena (3 tür)
Oymak: Zenaidini
Cins: Geotrygon (9 tür)
Cins: Leptotrygon (Veragua bıldırcın kumrusu)
Cins: Leptotila (11 tür)
Cins: Zenaida (7 tür)
Cins: Zentrygon (8 tür)

Cins: Starnoenas (mavi başlı bıldırcın kumrusu)

Cins: †Arenicolumba Steadman, 2008 (Florida'da Miyosen of Florida)
Cins: †Rupephaps Worthy, Hand, Worthy, Tennyson, & Scofield, 2009 (Yeni Zelanda'da Miyosen)
Cins: †Tongoenas Steadman & Takano, 2020 (Tongan dev güvercini) (tarihöncesi, y.MÖ. 850– MÖ. 600'den beri soyu tükenmiş, Raphinae benzeri
Cins: †Natunaornis (Viti Levu dev güvercini) (tarihöncesi, y. MÖ. 3000'den beri soyu tükenmiş), Raphinae benzeri
Cins: †Bountyphaps Worthy & Wragg, 2008 (Henderson Adası güvercini) (tarihöncesi, y. MS. 1000'den beri soyu tükenmiş),), Raphinae benzeri
Cins: †Deliaphaps De Pietri, Scofield, Tennyson, Hand, & Worthy, 2017 (Zealandian dove, Miocene of New Zealand)
Cins: †Primophaps Worthy 2012 Avustralya'da Geç Oligosen
Cins: †Dysmoropelia Olson, 1975 (Saint Helena kumrusu) (tarihöncesi, Geç Pleistosen-Holosen'den beri soyu tükenmiş), Columbinae benzeri

Uluslararası güvercinler topluluğu 8 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güvercin resim ve linkleri 13 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güvercin videoları30 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Confuciusornis, Çin'in Yixian ve Jiufotang Oluşumlarının Erken Kretase Dönemi'nden 125 ila 120 milyon yıl öncesine tarihlenen, ilkel, karga büyüklüğünde bir avialan cinsidir. Modern kuşlar gibi, Confuciusornis'in dişsiz bir gagası vardı, ancak Hesperornis ve Ichthyornis gibi modern kuşların yakın akrabaları dişliydi, bu da Confuciusornis ve canlı kuşlarda diş kaybının yakınsak bir şekilde meydana geldiğini gösteriyor. Gagası olduğu bilinen en eski kuştur. Adını Çinli ahlak filozofu Konfüçyüs'ten (MÖ 551-479) almıştır. Confuciusornis, Yixian Formasyonu'nda bulunan en bol omurgalılardan biridir ve birkaç yüz tam, eklemli örnek bulunmuştur.

Confuciusornis, toplam uzunluğu 50 santimetre (1,6 fit) ve kanat açıklığı 70 cm'ye (2,3 fit) kadar olan modern bir güvercin büyüklüğündeydi. Vücut ağırlığının 1,5 kilogram (3,3 lb) kadar veya 0,2 kg (0,44 lb) kadar az olduğu tahmin edilmektedir. C. feducciai, ortalama C. sanctus örneklerinden yaklaşık üçte bir daha uzundu.

Confuciusornis, bazal ve türetilmiş özelliklerin bir karışımını gösterir. Bir pygostyle (bir dizi kısa, kaynaşmış kuyruk omurundan oluşan bir kemik) ve kemikli bir göğüs kemiğine (göğüs kemiği) sahip kısa bir kuyruğu bulundurmadı bakımından Archaeopteryx'ten daha "gelişmiş" veya türetilmiştir, ancak ön ayaklarda büyük pençeleri tutması, kapalı bir göz yuvası olan ilkel bir kafatasına ve nispeten küçük bir göğüs kemiğine sahip olmasından dolayı modern kuşlardan daha bazal veya "ilkel"dir. İlk başta bazal özelliklerin sayısı abartılmıştı: Hou, 1995'te uzun bir kuyruğun var olduğunu varsaydı ve çene kemiklerindeki oyukları küçük dejenere dişler zannetti.

Confuciusornis'in kanat tüyleri görünüşte uzun ve moderndi. 0,5 kilogramlık bir bireyin birincil kanat tüyleri 20.7 santimetre uzunluğa ulaştı. En uzun beş birincil tüy (remiges primarii) elin 3½ katından daha uzundu ve herhangi bir canlı kuşunkinden nispeten daha uzundu, buna karşılık alt kolun ikincil tüyleri ise oldukça kısaydı. En dıştaki birincil, en dıştaki ikinci birincilden çok daha kısaydı ve nispeten yuvarlak, geniş bir kanat oluşturuyordu. Kanat şekli, yaşayan kuşlar arasında bulunan herhangi bir özel şekle uymaz. Birincil tüyler, değişen derecelerde asimetrikti ve özellikle en dıştaki birincillerde böyleydi. Üst kolun üçüncülleri taşıyıp taşımadığı belli değil. Bazı örneklerde kanat tüylerinin üst kısmını örten örtü tüyleri, bazı örneklerde ise vücudun kontur tüylerini korumuştur.

Confuciusornis'in filogenetik pozisyonunun mevcut standart yorumu bu kladogramda gösterilebilir:

Yakın bir akraba olan confuciusornithid Changchengornis hengdaoziensis de Yixian Formasyonu'nda yaşıyordu. Changchengornis ayrıca birkaç daha gelişmiş enantiornithine kuşunda olduğu gibi çift, uzun kuyruk tüylerine sahipti. Doğru, hareketli kuyruk fanları yalnızca ornithuromorf kuşlarda ve muhtemelen enantiornithine Shanweiniao'da ortaya çıktı.

Jiufotang Formasyonu'ndan Confuciusornis'e atfedilen iyi korunmuş fosil

Guguklar, Cuculiformes takımının tek familyası olan Cuculidae içinde yer alan kuşlardır. Cuculiformes takımı Otidimorphae kladının iç üyesinden biridir.
Guguklar, genellikle orta boyda ince uzun kuşlardır. Türlerin çoğu ağaçlarda yaşar ama önemli sayılabilecek sayıda türü de yerde yaşar. Familya kozmopolit dağılım gösterir ancak türlerin çoğu tropikaldir. Bazı türleri göçmendir. Böcekler, böcek larvaları ve diğer hayvanların yanı sıra meyve ile de beslenirler. Bazı türleri kuluçka parazitidir ve başka kuşların yuvalarına yumurtlarlar ancak türlerin çoğu, kendi yavrularını kendileri yetiştirir.
Yunan mitolojisinde tanrıça Hera'nın kutsal kuşu olarak görülen guguk, binlerce yıl boyunca insan kültüründe rol oynamıştır. Avrupa'da guguk, ilkbahar ile ilişkilendirilir. Hindistan'da arzu ve hasret tanrısı Kamadeva'nın kutsal kuşudur. Japonya'da ise karşılıksız âşkın sembolüdür.

Renkleri yaşadığı ortama uygun olduğundan kendilerini iyi gizlerlerse de, bıktırıcı seslerinden yerlerini belli ederler. Çoğu kahverenkli olup, beyazımtrak göğüsleri çizgilidir. Atmacaya benzer olanları da vardır. Tırmanıcı ve döner parmaklı ayaklarının iki parmağı önde, ikisi geridedir.

Çoğu böcek ve tırtılla beslendiğinden, faydalı sayılırlar. Yerde yaşayan iri türleri ise kertenkele, yılan, kuş ve küçük kemiricilerle beslenirler. Guguklu saatlerde, sesleri taklit edilmektedir.

Türler kuluçka asalağı olup, yumurtalarını yabancı kuşların yuvalarına bırakır, böylece yavru gugukların bakımını üvey ana baba üstlenir.
Asalak gugukların dişisi konak yuvanın sahibi olan dişi kuşun yumurtlamaya başlamasını bekleyip, kuluçkaya yatmasından önceki zamanı kollayarak, değişik yuvalara genellikle birer yumurta bırakır. Yuvalarında yabancı yumurta bulan kuşlar çoğu kez yeni bir yuva yaptıkları ya da yabancı yumurtaları yuvadan attıkları için bazı guguklarda yumurta taklitçiliği gelişmiştir. Örneğin, belirli bir türü konak olarak kullanan asalak gugukların konağınkilere benzeyen yumurtalar yumurtlaması, asalak yumurtaların yuvada kalma şansını artırır.
Guguk yavrusu 12 gün sonra genellikle üvey kardeşlerinden önce doğar. İlk dört gün içinde henüz kör ve tüysüzken, üvey ana babanın getirdiği yiyecekleri yuvanın gerçek sahibi olan yavrularla bölüşmemek için, konağın yuvasındaki yumurtaları ve yavruları akrobatik hareketlerle tek tek yuvadan atar. Üç hafta sonra üvey annesinden daha iri olur. Altı hafta beslendikten sonra, genellikle yuvayı da dağıtarak eş aramaya çıkar.
Göçmen olanları içgüdü ile yüzlerce kilometrelik yolu katederek erginlerin yanına ulaşır. Her kuş türü guguğun yumurtasını kabul etmez. Yumurtayı yuvadan atan, örten veya yuvayı terk edenleri vardır. Tavus guguğu yumurtasını saksağan, alakarga ve sis kargasının yuvasına, Hindistan'da yaşayan koel, yumurtasını kendi gibi siyah bir karganın yuvasına bırakır. Altın guguk, çoğunlukla ispinoz yuvalarını tercih eder.
Bütün guguk kuşları kuluçka asalağı değildir. Asalak olanlar çoğunlukla Eski dünya'da yaşarlar. Guguk kuşu, iri vücutlu olmasına rağmen, yumurtası küçüktür. Gerektiğinde guguk onu boğazında da taşıyabilir. Yumurtasının rengi ve büyüklüğü, yuva sahibi kuşunki gibidir. Ev sahibi kuş, çoğu zaman bunu kendi yumurtası zanneder. Guguk, zaman zaman yuvayı kontrol eder. Eğer yuva sahibi kuş, bir yırtıcı kuş tarafından avlanırsa veya şiddetli bir fırtına ile yuvası bozulursa, yumurtasını hemen oradan alarak başka bir yuvaya bırakır. Yeni dünya'da yaşayanların çoğu yuva yapar ve yavrularına bakarlar.

Alt familya Cuculinae. Yavrularını başka kuşların yuvasına bırakan guguklar.
Cins Clamator
Tepeli guguk, Clamator glandarius
Benekli guguk, Clamator jacobinus
Levaillant guguğu, Clamator levaillantii
Kestane kanatlı guguk, Clamator coromandus
Cins Pachycoccyx
Kalın gagalı guguk, Pachycoccyx audeberti
Cins Cuculus. Tipik guguklar
Bayağı guguk, Cuculus canorus
Sulawesi atmaca guguğu, Cuculus crassirostris
Büyük atmaca guguğu, Cuculus sparverioides
Bayağı atmaca guguğu, Cuculus varius
Bıyıklı atmaca guguğu, Cuculus vagans
Hodgson atmaca guguğu, Cuculus fugax
Filipin atmaca guguğu, Cuculus pectoralis
Kızıl göğüslü guguk, Cuculus solitarius
Kara guguk, Cuculus clamosus
Hint guguğu, Cuculus micropterus
Afrika guguğu, Cuculus gularis
Doğu guguğu, Cuculus saturatus
Horsfield guguğu, Cuculus horsfieldi
Küçük guguk, Cuculus poliocephalus
Madagaskar guguğu, Cuculus rochii
Solgun guguk, Cuculus pallidus
Cins Cercococcyx. Uzun kuyruklu guguklar
Koyu uzun kuyruklu guguk, Cercococcyx mechowi
Zeytuni uzun kuyruklu guguk, Cercococcyx olivinus
Çizgili uzun kuyruklu guguk, Cercococcyx montanus
Cins Cacomantis
Çizgili defne guguğu, Cacomantis sonneratii
Ağlayan guguk, Cacomantis merulinus
Çalı guguğu, Cacomantis variolosus
Moluccan guguğu, Cacomantis heinrichi
Kestane göğüslü guguk, Cacomantis castaneiventris
Yelpaze kuyruklu guguk, Cacomantis flabelliformis
Cins Chrysococcyx
Kara kulaklı guguk, Chrysococcyx osculans
Horsfield bronz guguğu, Chrysococcyx basalis
Parıltılı bronz guguğu, Chrysococcyx lucidus
Pasgerdan bronz guguğu, Chrysococcyx ruficollis
Ak kulaklı bronz guguğu, Chrysococcyx meyeri
Küçük bronz guguğu, Chrysococcyx minutillus
Asya zümrüt guguğu, Chrysococcyx maculatus
Mor guguk, Chrysococcyx xanthorhynchus
Sarı gerdan guguk, Chrysococcyx flavigularis
Klaas guguğu, Chrysococcyx klaas
Afrika zümrüt guguğu, Chrysococcyx cupreus
Dideric guguğu, Chrysococcyx caprius
Cins Rhamphomantis
Uzun gagalı guguk, Rhamphomantis megarhynchus
Cins Surniculus drongo gugukları
Asya drongo guguğu, Surniculus lugubris
Filipin drongo guguğu, Surniculus velutinus
Cins Caliechthrus
Ak taçlı koel, Caliechthrus leucolophus
Cins Microdynamis
Cüce koel, Microdynamis parva
Cins Eudynamys
Kara gagalı koel, Eudynamys melanorhyncha
Asya koeli, Eudynamys scolopacea
Avustralya koeli, Eudynamys cyanocephala
Uzun kuyruklu koel, Eudynamys taitensis
Cins Scythrops
Oluk gagalı guguk, Scythrops novaehollandiae
Alt familya Phaenicophaeinae. Malkoha ve coualar.
Cins Ceuthmochares
Sarı gaga, Ceuthmochares aereus
Cins Phaenicophaeus. malkohalar
Kara karınlı malkoha, Phaenicophaeus diardi
Kestane karınlı malkoha, Phaenicophaeus sumatranus
Mavi yüzlü malkoha, Phaenicophaeus viridirostris
Yeşil gagalı malkoha, Phaenicophaeus tristis
Sirkeer malkohası, Phaenicophaeus leschenaultii
Raffles malkohası, Phaenicophaeus chlorophaeus
Kızıl gagalı malkoha, Phaenicophaeus javanicus
Sarı gagalı malkoha, Phaenicophaeus calyorhynchus
Kestane göğüslü malkoha, Phaenicophaeus curvirostris
Kızıl yüzlü malkoha, Phaenicophaeus pyrrhocephalus
Kızıl taçlı malkoha, Phaenicophaeus superciliosus
Pullu tüylü malkoha, Phaenicophaeus cumingi
Cins Carpococcyx. Yer gugukları
Sumatra yer guguğu, Carpococcyx viridis
Bornean yer guguğu, Carpococcyx radiatus
Mercan gagalı yer guguğu, Carpococcyx renauldi
Cins Coua. Coualar
Koşar coua, Coua cursor
İri coua, Coua gigas
Coquerel couası, Coua coquereli
Kızıl göğüslü coua, Coua serriana
Kızıl başlı coua, Coua reynaudii
Kırmızı kepli coua, Coua ruficeps
Tepeli coua, Coua cristata
Verreaux couası, Coua verreauxi
Mavi coua, Coua caerulea
Alt familya Centropodinae.
Cins Centropus. Kukallar
Senegal kukalı, Centropus senegalensis
Defne kukalı, Centropus celebensis
Paslı kukal, Centropus unirufus
Kara gözlü kukal, Centropus melanops
Sunda kukalı, Centropus nigrorufus
Sarı göğüslü kukal, Centropus milo
Goliath kukalı, Centropus goliath
Mor kukal, Centropus violaceus
Büyük kara kukal, Centropus menbeki
Benekli kukal, Centropus ateralbus
Sülün kukalı, Centropus phasianinus
İskele kukalı, Centropus spilopterus
Küçük kara kukall, Centropus bernsteini
Biak kukalı, Centropus chalybeus
Kısa parmaklı kukal, Centropus rectunguis
Kara tepeli kukal, Centropus steerii
İri kukal, Centropus sinensis
Andaman kukalı, Centropus andamanensis
Filipin kukalı, Centropus viridis
Madagaskar kukalı, Centropus toulou
Kara kukal, Centropus grillii
Yeşil gagalı kukal, Centropus chlororhynchus
Küçük kukal, Centropus bengalensis
Kara gerdanlı kukal, Centropus leucogaster
Gabon kukalı, Centropus anselli
Mavi göğüslü kukal, Centropus monachus
Bakır kuyruklu kukal, Centropus cupreicaudus
Ak tepeli kukal, Centropus superciliosus
Alt familya Coccyzinae. Amerikan gugukları.
Cins Coccyzus
Cüce guguk, Coccyzus pumilus
Dişbudak renkli guguk, Coccyzus cinereus
Kara gagalı guguk, Coccyzus erythropthalmus
Sarı gagalı guguk, Coccyzus americanus
Pearly-breasted Cuckoo, Coccyzus euleri
Mangrov guguğu Coccyzus minor
Cocos Adası guguğu, Coccyzus ferrugineus
Koyu gagalı guguk, Coccyzus melacoryphus
Gri kepli guguk, Coccyzus lansbergi
Cins Saurothera Kertenkele gugukları
Büyük kertenkele guguğu, Saurothera merlini
Porto Riko kertenkele guguğu, Saurothera vieilloti
Jamaika kertenkele guguğu, Saurothera vetula
İspanya kertenkele guguğu, Saurothera longirostris
Cins Hyetornis
Kestane göbekli guguk, Hyetornis pluvialis
Defne göğüslü guguk, Hyetornis rufigularis
Cins Piaya
Sincap guguğu, Piaya cayana
Kara karınlı guguk, Piaya melanogaster
Küçük guguk, Piaya minuta
Alt familya Crotophaginae. Aniler.
Cins Crotophaga. Anis
Büyük ani, Crotophaga major
Yassı gagalı ani, Crotophaga ani
Oluk gagalı ani, Crotophaga sulcirostris
Cins Guira
Guira guguğu, Guira guira
Alt familya Neomorphinae.
Cins Tapera
Çizgili guguk, Tapera naevia
Cins Dromococcyx
Sülün guguğu, Dromococcyx phasianellus
Tavus guguğu, Dromococcyx pavoninus
Cins Morococcyx
Küçük yer guguğu, Morococcyx erythropygus
Cins Geococcyx. Koşar guguklar
Büyük koşar guguk, Geococcyx californiana
Küçük koşar guguk, Geococcyx velox
Cins Neomorphus
Pullu yer guguğu, Neomorphus squamiger
Pas kıçlı yer guguğu, Neomorphus geoffroyi
Çizgili yer guguğu, Neomorphus radiolosus
Pas kanatlı yer guguğu, Neomorphus rufipennis
Kızıl gagalı yer guguğu, Neomorphus pucheranii

Guguğun ötüşü
Cuckoo videos on the Internet Bird Collection

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 245-246. ISBN 978-605-100-090-9.

Dalgıç kuşları Gaviidae familyasında, Gavia cinsinde sınıflandırılan kuşlardır.

Dalarak sularda yaşamaya uyum sağlamış kuşlardır. Su altında bacaklarının rotasyonu ile hareket ederler. Karalarda ayakları üzerinde değil, göğüsleri üzerinde dururlar; bunun nedeni bacaklarının bedenin arka tarafına daha yakın olmasıdır. Göğüsleri üzerinde kayarak hareket ederler. Büyük olanları karada havalanarak uçamazlar. Uçuşları hızlı, kuvvetli ve düzdür. Besinleri balıktır. Her zaman dalarak avlanırlar. Su altında ortalama 90 saniyeye kadar kalabilirler. 70 metreye kadar dalabilirler. Yuvalarını karalara yaparlar. Yuvalarına 2 yumurta bırakırlar. Yumurtalarına erkek ve dişi birlikte bakar.

Gavia adamsii
Kara gerdanlı dalgıç (Gavia arctica)
Buz dalgıcı (Gavia immer)
Gavia pacifica
Kızıl gerdanlı dalgıç (Gavia stellata)

Dalgıçkuşu videoları

Darwin ispinozları veya Galapagos ispinozları (Geospizinae), 14 veya 15 türden oluşan bir ötücü kuşlar grubu. Darwin ispinozlarının hangi kuş ailesine ait oldukları tam olarak açıklık kazanmamış olsa da gerçek İspinozgiller (Fringillidae) ile akraba olmadıkları bilinmektedir. Örnekleri ilk olarak Charles Darwin tarafından, onun HMS Beagle gemisi ile yaptığı ikinci yolculuğu sırasında Galapagos adalarında toplanmıştır. Darwin ispinozları türlerinden on üçü Galapagos adalarında bulunurken bir tanesi de Cocos Adası'nda bulunur.
Darwin ispinozu terim olarak ilk defa Percy Lowe tarafından 1936 yılında kullanılmış, daha sonra 1947 yılında David Lack tarafından yayınlanan Darwin's Finches isimli kitapla bu terim daha çok tanınmaya ve popüler olmaya başlamıştır. Bu kuşların boyları 10 ile 20 cm ve ağırlıkları ise 8 ile 38 gram arasında değişebilmektedir. En küçüğü ötleğen kuşu ispinozu (Certhidea olivacea) olup  en büyüğü de vejetaryen ispinozdur (Platyspiza crassirostris). Darwin ispinozları türleri arasındaki en önemli farklılık gaga yapılarının büyüklüğü ve şekilleri olup Darwin ispinozlarının gagaları onların farklı besin kaynaklarına göre uyum sağlamıştır. Bu kuşların renkleri daha ziyade mat ve sönük olup parlak renkli değildir.

Darwin, Charles (1839), Narrative of the surveying voyages of His Majesty's Ships Adventure and Beagle between the years 1826 and 1836, describing their examination of the southern shores of South America, and the Beagle's circumnavigation of the globe. Journal and remarks. 1832–1836, III, London: Henry Colburn 
Darwin, Charles (1845), Journal of researches into the natural history and geology of the countries visited during the voyage of H.M.S. Beagle round the world, under the Command of Capt. Fitz Roy, R.N (2.. bas.), London: John Murray 
Darwin, Charles (1859), On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (1. bas.), London: John Murray, 5 Ekim 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi 
Darwin, Francis (1887), "Chapter 1, The Foundations of the 'Origin of Species'",  Darwin, Francis (Ed.), The life and letters of Charles Darwin, including an autobiographical chapter, 2, London: John Murray, 6 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi7 Kasım 2011 
Desmond, Adrian; Moore, James (1991), Darwin, London: Michael Joseph, Penguin Group, ISBN 0-7181-3430-3, OCLC 185764721

Deinonychus (Yunanca: δεινός deinós, 'korkunç' ve ὄνυξ ónux, tamlamalı ὄνυχος ónuchos 'pençe'), tanımlanan tek türü olan Deinonychus antirrhopus ile bilinen bir dromaeosaurid teropod dinozor cinsidir. 3.4 metre uzunluğa kadar büyüyebilen bu tür, yaklaşık 115-108 milyon yıl önce (Apsiyen ortasından erken Albiyen aşamalarına kadar) erken Kretase Dönemi'nde yaşadı. Fosilleri ABD'nin Montana, Utah, Wyoming ve Oklahoma eyaletlerinden Cloverly Oluşumu, Cedar Mountain Oluşumu ve Antlers Oluşumu kayalarında bulundu; ancak bunun yanında Deinonychus'a ait olabilecek dişler Maryland'de de –çok daha doğuda– bulunmuştur.
Paleontolog John Ostrom'un 1960'ların sonlarında Deinonychus'la ilgili çalışması, bilim adamlarının dinozorlar hakkındaki düşüncelerinde devrim yarattı, "dinozor rönesansına" yol açtı ve dinozorların sıcak kanlı mı yoksa soğuk kanlı mı olduğu tartışmasını ateşledi. Bundan önce, yaygın dinozor anlayışı, sürüngen görünümde olduklarıydı. Ostrom, küçük gövdeyi, düzgün, yatay duruşu, ratit benzeri omurgayı ve özellikle aktif, çevik bir avcıyı düşündüren ayaklardaki genişlemiş yırtıcı pençeleri kaydetti.
"Korkunç pençe", her bir arka ayağın ikinci parmağındaki olağandışı büyük, orak biçimli pençeyi ifade eder. YPM 5205 adlı fosil, büyük, güçlü kavisli bir "ungual"ı korur. Hayattaki arkozorların bu kemiğin üzerinde uzunluğu uzatan azgın bir kılıfı vardır. Ostrom, timsah ve kuş pençelerine baktı ve pençeyi YPM 5205 için 120 milimetreden uzun olacak şekilde yeniden yapılandırdı. Tür adı antirrhopus, Ostrom'un kuyruğun işlevi hakkındaki fikrine atıfta bulunan "karşı denge" anlamına gelir. Diğer dromaeosauridlerde olduğu gibi, kuyruk omurları bir dizi kemikleşmiş tendonlara ve süper uzun kemik süreçlerine sahiptir. Bu özellikler kuyruğu sert bir denge haline getiriyor gibiydi, ancak çok yakın akrabası Velociraptor mongoliensis'in (IGM 100/986) bir fosili, uzun bir S şeklinde yanal olarak kavisli eklemli bir kuyruk iskeletine sahiptir. Bu, hayattayken, kuyruğun yüksek derecede esneklikle yanlara bükülebileceğini gösterir. Hem Cloverly hem de Antlers oluşumlarında, Deinonychus kalıntıları, ornithopod Tenontosaurus'unkilerle ilişkili bulunmuştur. Tenontosaurus örnekleriyle ilişkili keşfedilen dişler, Deinonychus tarafından avlandıklarını veya en azından (avlanmış leşlerinin) temizlendiğini ima eder.

Aşağıdaki kladogram, paleontologlar Robert DePalma, David Burnham, Larry Martin, Peter Larson ve Robert Bakker tarafından Theropod Çalışma Grubu'nun güncellenmiş verilerini kullanan bir 2015 analizini takip ediyor. Bu çalışma, Deinonychus'u Dromaeosaurinae'nin bir üyesi olarak sınıflandırmaktadır.

Dromaeosaurid Kansaignathus'un 2021 yılındaki bir çalışması, Deinonychus'u bir dromaeosaurine yerine bir velociraptorine olarak tanımladı; Kansaignathus, Deinonychus'tan daha gelişmiş, ancak Velociraptor'dan daha ilkel bir ara formdu. Aşağıdaki kladogram, bu yeni tanımlanan ilişkileri sergilemektedir:

 Wikimedia Commons'ta Deinonychus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Deinonychus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Deniz kuşları, deniz ortamına uyum sağlayarak yaşayan kuşlardır.

Deniz kuşları aşağıdaki aileler ile sınıflandırılır. Charles Sibley and Jon Edward Ahlquist tarafından Sibley-Ahlquist adı verilen alternatif bir sınıflandırma da yapılmıştır.
Penguenler (Antarktika ve güney denizler; 16 tür)

Spheniscidae
Tüp burunlu kuşlar (pan-oceanic and pelagic; 93 tür)

Diomedeidae - Albatros
Procellariidae - Yelkovan kuşugiller (Kutup fırtına kuşu (Fulmar), Arion, Yelkovan kuşu, Atsineği fırtına kuşu ve diğer fırtına kuşları)
Pelacanoididae - Dalıcı fırtına kuşu
Hydrobatidae - Fırtına kuşugiller
Pelikanlar (Tüm dünyada; 57 tür)

Pelecanidae - Pelikangiller
Sulidae - Sümsük kuşugiller
Phalacrocoracidae - Karabatakgiller
Fregatidae - Fregat kuşugiller
Phaethontidae (Tropik kuşlar)
Anhingidae - Yılanboyungiller
Balaenicipitidae - Pabuçgagagiller
Scopidae - Çekiç başlıgiller
Yağmur kuşları (dünyanın çeşitli bölgelerinde yaygın; 305 tür, deniz kuşu olarak sınıflandırılan aileler listelenmiştir.)

Stercorariidae - Korsanmartıgiller
Laridae - Martıgiller
Sternidae - Sumrugiller
Rhynchopidae - Skimmer kırlangıcı
Alcidae - Dalıcımartıgiller

Deniz kuşları coğrafi olarak 6 gruba ayrılmaktadır.

Afrika deniz kuşları
Pasifik deniz kuşları
Avustralya-Asya deniz kuşları
Birleşik Krallık deniz kuşları
Hollanda deniz kuşları
Japonya deniz kuşları

Deve kuşu (Struthio camelus), Struthio cinsine bağlı Afrika'ya özgü uçamayan bir kuş türüdür. Uzun boynu ve bacakları, yaklaşık 55 km/sa (34 mph) hızla koşması en belirgin ayırt edici özelliğidir. Koşarken kısa sürede 70 km/sa (40 mph), hıza erişebilen tür karadaki en hızlı kuştur. Tür aynı zamanda yaşayan en büyük kuş ve yaşayan en büyük dinozordur. Yaşayan kuşlar arasında en büyük yumurtayı yumurtlar (soyları tükenen Madagaskar'da bulunan Aepyornis maximus ve Yeni Zelanda'da bulunan Dinornis robustus en büyük yumurtayı yumurtlayan türlerdi).
Tehlike hissetiklerinde uzaklaşabilir veya güçlü bacakları ile ciddi zarar verecek şekilde tekme atabilirler. Bacakları sadece öne doğru tekme atabilir. Tekme şiddeti 225 kgf. bulabilir.

Yaşayan en iri ve ağır kuştur. Erkekler yaklaşık olarak 2,1-2,75 m (6 ft 11 in-9 ft 0 in) uzunluğunda ve 100-130 kilogram (220-290 lb) ağırlığındadır. Dişiler 1,75-1,9 m (5 ft 9 in-6 ft 3 in) uzunluğunda ve 90-120 kilogram (200-260 lb) ağırlığındadır. Nadir de olsa erkek 156,8 kg (346 lb) ağırlığa erişebilirken, Güney Afrika'daki türlerin bazıları yaklaşık 59,5-81,3 kilogram (131-179 lb) ağırlığındadır.
Yeni doğanlarda açık kahverenk üstüne koyu kahverenkli noktalar bulunur.
Üç ay sonrasında tüyleri olgunlaşmaya başlar ve ikinci yılda erişkin tüyler oluşur. Dört veya beşinci aylarında yetişkin boyutlarının yarısına erişir. Bir yıl sonrasında ise boyları yetişkin boyuna ulaşırken, ağırlıkları 18 ay sonrasında ebeveynlerinin ağırlığına erişir.
Baş ve boyun kısmı tüysüz duracak kadar ince tüylere sahiptir. Yetişkin erkeklerin tüyleri genel olarak siyah, kanatları ve kuyrukları beyazdır. Dişiler ve genç erkekler grimsi kahverengi ve beyaz renktedir. Dişilerin boyun ve kalçaları pembemsi gri, erkeklerin ise gri veya pembedir.
Uzun bacak ve boyundan dolayı başları yerden 2,8 m (9 ft 2 in) yüksekliğe erişebilirken, 50 mm (2 in) çapındaki gözleriyle omurgalılar arasındaki en büyük göze sahip olmaları, kendilerini avlayacak yırtıcıları çok uzak mesafeden görmelerini sağlar. Göz kapakları gözlerinin üzerinden gelecek güneşe karşı gölgelik görevi görür.
 Kafası ve gagası 12-14,3 cm (4+3⁄4-5+3⁄4 in) aralığında olduğundan genel boyutlarına oranla küçük kalır.
Güçlü bacakları tüysüzdür, tarsustan itibaren kalın deri pullarıyla kaplanmaya başlar. Bu pullar erkeklerde pembe, dişilerde ise siyahtır. Her bir ayakta sadece iki parmak bulunur (çoğu kuşta dörder tanedir). İç tarafta ve diğerinden daha büyük olan parmaktaki tırnak, toynağı andırır. Dıştaki parmakta tırnak yoktur. Parmak sayısındaki azlık, koşmaya yardımcı olmak amacıyla oluşmuş bir adaptasyondur. Tarsus uzunluğu 39-53 cm (15+1⁄2-21 in) arasındadır ve yaşayan kuşlar arasında en büyüğüdür.
Struthio camelus, 70 km/sa (40 mph) hızın üzerine çıkabilir ve tek adımda 3-5 m (10-15 ft) mesafe alabilir. Kanat aralığı yaklaşık iki metre (6+1⁄2 ft), kanat uzunluğu ise yaklaşık 90 cm (35 in) ile uçan en büyük kuşların boyutlarına yakındır.
Tüylerinde, uçabilen kuşların harici tüylerini bir arada tutan kancalardan yoktur. Bu nedenle yumuşak ve pofuduktur, sadece yalıtım amaçlı kullanılır. Kuyruklarında 50 – 60 tüy bulunur. Kanatlarında 16 birincil tüy, dört kanat eklemi ve 20 – 23 ikincil tüy bulunur. Sternum düzdür, uçabilen kuşlarda kanat kaslarının bağlandığı omurga bulunmaz. Gagası düz, geniş ve ucu yuvarlaktır. Diğer bütün Struthionidae türleri gibi kursağı ve safra kesesi de yoktur. Üç adet midesi bulunur ve çekumu 71 santimetredir. Yaşayan bütün diğer kuşlardan farklı olarak, idrarını ve dışkısını ayrı depolar. Diğer bütün kuşlar idrar ve dışkılarını dışkılıkda depolarken, Struthio camelus dışkısını kalın bağırsağın sonunda depolar. Bağırsaklarını tutmak için gelişmiş özgün kasık kemikleri bulunur. Birçok kuşun aksine, erkekte 20 cm (8 in) ulaşabilen çiftleşme organı vardır. Damak yapısı familyadaki diğer türlerden farklı olarak sfenoid ve damak kemikleri bağlantılı değildir.

İlk olarak 18. yüzyılda Linnaeus tarafından Systema Naturae adlı çalışmada günümüzdeki binomial ismiyle kullanılmıştır. Bilimsel adı Latincede, struthio (serçe) ve camelus (deve) demektir. Camelus (deve) denmesinin sebebi habitatının kuru olmasındandır.

Struthio camelus türüne bağlı alttürler (2024): 

Önceleri Afrika'da Sahra'nın güneyi ve kuzeyinde, Doğu Afrika'da, Afrikanın güneyinde yağmur ormanları kuşağında ve Anadolu'da yayılım gösterirdi. Sonraları Afrika'nın hem kuzey hem güneyindeki Savan ve Sahel'de daha açık alan olan ekvatoryal orman bölgelerinde yayılım gösterdi. Avustralya'da yetiştirilerek yaban popülasyonu başlatıldı. Yakın ve Orta Doğu'da Struthio camelus syriacus avlanılmasıyla 20. yüzyılın ortalarında nesli tükendi. İsrail'de neslin canlanması için yapılan çalışmalar başarısızlıkla sonuçlandı.
Genel olarak farklı ısıya karşı dayanabilir. Habitat alanlarında sıcaklık gece ve gündüz aralığında 40 °C (70 °F) civarına kadar değişkenlik gösterir. Isıya dayanıklılığı, termal regülasyon davranışlarından gelir. Kanatlarını tüysüz bacaklarını soğuktan korumak veya sıcak olduğunda serinlemek, aynı zamanda koştuğunda rahat manevra yapmak için de kullanır. Testler kanatların ani durma, dönme veya zikzaklar çizerek manevra yapmakta etkin şekilde kullanıldığını göstermiştir.

Dişiler, döllenmiş yumurtaları erkekler tarafından 30-60 cm (12-24 in) derinliğinde ve 3 m (10 ft) genişliğinde kazılmış ortak kullanılan basit bir çukurda kuluçkalar. İlk yumurtlama baskın dişiyle başlar. Kuluçkalama için üstünü kapatma zamanı geldiğinde güçsüz dişilerin fazlalık yumurtaları baskın dişi tarafından çıkarılarak yaklaşık 20 yumurtaya yakın kalacak kadarı bırakılır. Dişiler bu toplu kuluçka çukurunda kendi yumurtalarını diğerlerinden ayırt edebilir. Türün yetişkin boyutuna oranla en küçük yumurta sayılsa da, deve kuşları yaşayan kuşlar arasında en büyük yumurtayı yumurtlar.
Erkekler 2-4 yaş aralığında, dişiler ise erkeklerden altı ay erken çiftleşme yetişkinliğine ulaşır. Diğer kuşlarda olduğu gibi birden fazla üreme gerçekleştirir.

Genel olarak dekoratif veya toz alma amacıyla kullanılan tüyleri için yetiştirilir. Derisi, deri ürünlerinin yapımında, etleri ise ticari amaçlı kullanılır.

Cooper, J. C. (1992). Symbolic and Mythological Animals. New York, NY: Harpercollins. ss. 170-171. ISBN 978-1-85538-118-6. 
Folch, A. (1992). "Family Struthionidae (Ostrich)".  del Hoya, Josep; Sargatal, Jordi (Ed.). Handbook of the Birds of the World. 1, Ostrich to Ducks. Barcelona: Lynx Edicions. ss. 76-83. ISBN 978-84-87334-09-2. 
O'Shea, Michael Vincent; Foster, Ellsworth D.; Locke, George Herbert, (Ed.) (1918). Ostrich. 6. Chicago, IL: The World Book, Inc. ss. 4422-4424. 
Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Decima 1, 1-824 doi:10.5962/bhl.title.542
Lambrecht K. (1933) Handbuch der Palaeornithologie, 1-1024
Mourer-Chauvire C., Geraads D. (2008) The Struthionidae and Pelagornithidae (Aves: Struthioniformes, Odontopterygiformes) from the late Pliocene of Ahl Al Oughlam, Morocco, Oryctos 7, 169-194
Manegold A., Brink J. S. (2011) Descriptions and palaeoecological implications of bird remains from the Middle Pleistocene of Florisbad, South Africa, Palaeontologische Zeitschrift 85, 19-32
del Hoyo J., Collar N. J., et al (2014) HBW and BirdLife International Illustrated Checklist of the Birds of the World. Volume 1: Non-passerines, 1-904
Clements J. F., Schulenberg T. S., et al (2017), The eBird/Clements checklist of birds of the world: v2017
International Commission on Zoological Nomenclature. Opinion 413 Acceptance of the restricted locality for the nominate subspecies of the Ostrich Specified by Stresemann (E.) in 1926 and determination of the name applicable to the Syrian Ostrich.Opinions and declarations rendered by the International Commission on Zoological Nomenclature 13(14), 233-242 (1956)

(Common) Ostrich – Species text in The Atlas of Southern African Birds.
British Domesticated Ostrich Association
Index for various ostrich studies and papers
World Ostrich Association
 Wikimedia Commons'ta Deve kuşu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Deve kuşu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Vikikaynak'ta a description of traditional methods used by Arabs to capture wild ostriches. ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Özel

Genel
Best, Brendan (2003). "Ostrich Facts". The New Zealand Ostrich Association. 8 Şubat 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Bezuidenhout, Cornelius Carlos (1999). "Studies of the population structure and genetic diversity of domesticated and 'wild' Ostriches (Struthio camelus)". PhD thesis. 
Bibi, Faysal; Shabel, Alan B.; Kraatz, Brian P.; Stidham, Thomas A. (2006). "New Fossil Ratite (Aves: Palaeognathae) Eggshell Discoveries from the Late Miocene Baynunah Foramation of the United Arab Emirates, Arabian Peninsula" (PDF). Palaeontologia Electronica. 9 (1). s. 2A. ISSN 1094-8074. 27 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). 
BirdLife International (2010). "Ostrich Struthio camelus - BirdLife Species Factsheet". Data Zone17 Şubat 2011. 
BirdLife International (2010). "The BirdLife checklist of the birds of the world, with conservation status and taxonomic sources". 21 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından (xls) arşivlendi17 Şubat 2011. 
Bradley, John H. (Haziran 2009). "Riding and racing Ostriches in Oudtshoorn, South Africa". Cape Town to Cairo Website. CapeTowntoCairo.com. 11 Eylül 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi10 Kasım 2009. 
Brands, Sheila (14 Ağustos 2008). "Systema Naturae 2000 / Classification, Genus Struthio". Project: The Taxonomicon4 Şubat 2009. 
Brown, L. H.; Urban, E.K.; Newman, K. (1982). "Ostriches and to Birds of Prey".  Curry-Lindahl, Kai (Ed.). The Birds of Africa (İngilizce). I. London, UK: Academic Press. ss. 32-37. ISBN 9780121373016. 
Canadian Museum of Nature (Aralık 2010). "Ostrich". Natural History Notebooks. Canadian Museum of Nature. 4 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Şubat 2011. 

Doğancılık, evcilleştirilmiş ve eğitilmiş doğanların kullanıldığı bir avcılık şeklidir. Avcılıkta doğanların seçiminde avlanma alanının türü etkilidir. Genellikle sincap ve tavşan gibi küçük hayvanlar avlanır.
Kasım 2010 tarihinde doğancılık UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne dahil edildi.

Doğancılıkta birkaç yırtıcı hayvan kullanılır. Genellikle şu şekilde sınıflandırılırlar:

Geniş kanatlılar: Bu kategori, Buteo ve Parabuteo cinsi doğanların yanı sıra şahinleri de (Kızıl kuyruklu şahin, Harris şahini, Kaya kartalı gibi) içerir.
Kısa kanatlılar: Bu kategori, Accipiter cinsini kapsayarak Accipiter cooperii gibi türleri barındırır.
Uzun kanatlılar: Bu kategori ise doğanları içerir. Bayağı doğan, kerkenez, Ak sungur ve Ulu doğan gibi yırtıcı kuşlar uzun kanatlılar sınıfına girer.
Baykuşlar da çok daha az yaygın olmasına rağmen kullanılır.
Bir türün doğancılıkta kullanılıp kullanılamayacağına karar verilirken, türün esaret altındaki davranışı, eğitime tepkisi, tipik avı ve avlanma alışkanlıkları göz önünde bulundurulur. Türün itibarı da bir dereceye kadar kullanıma karar vermekte rol oynar ancak bu faktörü objektif olarak ölçmek daha zordur.

Doğancılık şu anda dünyanın birçok ülkesinde aktif olarak yapılmaktadır. Doğancıların geleneksel kuş seçimleri ise Accipiter gentilis ve bayağı doğan. Hem Kuzey Amerika'da hem de İngiltere'de çağdaş doğancılıkta popüler olmaya devam etmelerine rağmen, Harris şahini ve kızıl kuyruklu şahin daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Accipiter gentilis ve kaya kartalı ise Doğu Avrupa'da diğer yerlere göre daha yaygındır. Batı Asya'da ulu doğan, Hubara kuşuna, Bağırtlağa, kocagözgillere, diğer kuşlara ve tavşanlara karşı en çok tercih edilen geleneksel türdür. Bayağı doğanlar ve esaret altında yetiştirilip ithal edilen diğer şahinler de yaygındır. Doğancılık, Arap mirasının ve kültürünün önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. Birleşik Arap Emirlikleri'nin vahşi şahinlerin korunması ve bakımı için yıllık 27 milyon ABD Dolarından fazla harcama yaptığı ve Abu Dabi ile Dubai'de son teknolojiyle donatılmış birkaç şahin hastanesi kurduğu bilinmektedir. Abu Dabi Şahin Hastanesi tüm dünyadaki en büyük şahin hastanesidir. Emirliklerde, Katar ve Suudi Arabistan'dakilere ek olarak iki tane de yetiştirme çiftliği bulunmaktadır. Her yıl Abu Dabi'deki ADIHEX fuarında şahin güzellik yarışmaları ve gösterileri düzenlenmektedir.

Avrasya atmacası geçmişte çeşitli küçük kuşları avlamak için kullanılsa da, kırılganlığı ve çeşitli Amerikan türlerinin mevcudiyeti nedeniyle popülerliğini kaybetmiştir.
Kuzey Amerika ve İngiltere'de doğanlar genellikle sadece kuşları hedefler. Büyük şahinler tipik olarak "bekleme" stilinde eğitilir. Bu yöntemde şahin, doğancı ve/veya köpeğin üzerinde yükselip daireler çizerken av, şahinin istenilen baskın konumda olması için havalandırılır. İngiltere'deki klasik av kuşçuluğu, gezgin bayağı doğanların kızıl kekliklere, kerkenezlerin ise tarla kuşlarına karşı "çemberleme" uçuşlarında kullanılmasını içerir. Karga ve kuzgunlar, büyük şahinler için klasik av hayvanlarıdır. Aynı zamanda zekasıyla uçuş yeteneğini telafi eden saksağan ise diğer bir yaygın hedeftir. Kısa kanatlılar hem açık hem de ormanlık arazilerde çeşitli kuş ve küçük memeli avlarına karşı uçurulabilir. Büyük şahinlerle yapılan avlanmaların çoğu, şahinin gizlenmeden önce avına vurma veya yakalama fırsatı bulabileceği geniş, açık alanları gerektirir. Avrupa'nın çoğu benzer doğancılık stilleri uygular, ancak farklı düzenleme çeşitleri de bulunur.
Ortaçağ doğancıları genellikle at binerek avlanırdı ancak günümüzde bu durum, Kazak ve Moğol doğancılığı dışında nadirdir. Kazakistan, Kırgızistan ve Moğolistan'da kaya kartalı geleneksel olarak (genelde at sırtından) uçurularak tilki ve kurt büyüklüğündeki avları hedefler.
Japonya'da kuzey atmacası asırlardır kullanılmaktadır. Japonya, bazı modern teknik ve teknolojileri benimserken, tarihi boyunca güçlü bağlarını koruduğu doğancılık (takagari) sanatına saygı göstermeye devam etmektedir.
Avustralya'da doğancılık tam olarak yasak olmasa da, herhangi bir yırtıcı kuşu uygun izinler olmadan esaret altında tutmak yasaktır. Tek istisna, kuşların rehabilitasyon amaçlarıyla tutulmasıdır (bunun için yine de lisans gereklidir). Bu gibi durumlarda yetkili bir doğancı, bir kuşu vahşi avı yakalayıp öldürmesi için eğitebilir; bu eğitim, kuşun sağlığına kavuşması ve vahşi doğaya tekrar salınması için gerekli olan rehabilitasyon programının bir parçasıdır.
Yeni Zelanda'da doğancılık 2011 yılında sadece tek bir tür için, batağan atmacası (Circus approximans) için resmen yasallaştırıldı. Bu durum, hem Wingspan National Bird of Prey Center hem de Yeni Zelanda Raptor Derneği'nin 25 yılı aşkın çabasıyla mümkün olabildi. Doğancılık yalnızca Doğa Koruma Bakanlığı tarafından verilen doğancılık iznine sahip kişiler tarafından yapılabilir. Kuş kontrolü ve yırtıcı kuş rehabilitasyonu gibi yan alanlar da hedeflerine ulaşmak için doğancılık tekniklerini kullanır.

Doğanlar ortalama ömürlerinin ortalarına kadar yaşayabilirler, daha büyük atmacagiller daha uzun yaşarlar. Kurtarılan kuşların esaret altında yetiştirilmesiyle birlikte, son 30 yılda bu spor, bir dizi yeniliklerle büyük bir yeniden doğuş yaşamıştır; doğancılığın popülaritesi, kır evlerinde ve av fuarlarında yem kullanılarak uçurma gösterileriyle, muhtemelen son 300 yılda hiç olmadığı kadar yüksek olmuştur. Cornell Lab of Ornithology'nin Living Bird dergisinin editörü olan Ornitolog Tim Gallagher, modern doğancılığa dair deneyimlerini 2008 tarihli "Falcon Fever" adlı kitabında belgelemiştir.
Doğancılar, yırtıcı kuşlar ile avları arasındaki doğal ilişkiden faydalanarak, günümüzde doğancılıı kentsel alanlar, çöp alanları, ticari binalar, oteller ve havalimanlarında haşere olarak görülen kuş ve hayvanları kontrol etmek için kullanıyorlar.
Doğancılık merkezleri veya yırtıcı kuş merkezleri, bu yırtıcı kuşlara ev sahipliği yapar. Bu merkezler, kuşların eğitim ve üreme amaçlı barındırılması yoluyla yırtıcı kuşların korunmasında birçok sorumluluk üstlenirler. Çoğu merkez, düzenli olarak uçuş gösterileri ve eğitim konuşmaları gerçekleştirir ve dünya çapında ziyaretçiler arasında popülerdir.

2010 yılında UNESCO, on bir ülkenin ortak nominasyonu üzerine doğancılığı Somut Olmayan Kültür Mirası Temsilci Listesi'ne yazdırdı. Bu ülkeler şunlardır: Belçika, Çekya, Fransa, Güney Kore, Moğolistan, Fas, Katar, Suudi Arabistan, İspanya, Suriye ve Birleşik Arap Emirlikleri. Avusturya ve Macaristan 2012'de; Almanya, İtalya, Kazakistan, Pakistan ve Portekiz 2016'da; Hırvatistan, İrlanda, Kırgızistan, Hollanda, Polonya ve Slovakya ise 2021'de listeye eklendi. Toplam yirmi dört ülke tarafından aday gösterilen doğancılık, Temsilci Listesindeki en büyük çok uluslu unsurdur.

Hayvan terbiyecisi
Avcılık karşıtlığı
Atmaca bağı
Avcılık
Av köpeği

IAF - International Association for Falconry and Conservation of Birds of Prey, 6 Eylül 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Mart 2017 
Curlie'de Doğancılık (DMOZ tabanlı)

Dromaeosauridae, gelişmiş bir tüylü teropod dinozor familyasıdır. Genellikle küçük ve orta boylu tüylü etoburlar olup Kretase döneminde evrimleşmişlerdir. Dromaeosauridae adı, Dromaeosaurus (Antik Yunanca: "koşucu kertenkele") adlı tip cinsten  gelir. Grubun fosilleri, Kuzey Amerika, Avrupa, Asya, Güney Amerika ve Antarktika'da bulunmuştur.
Bu ünlü familya tüylü, çevik ve kuş benzeri dinozorları barındırıyordu, kuşları içeren Avialae ile kardeş gruptu.
Evrimsel anlamda dromaeosauridlerin keşfi son yüzyılda dinozorların tanımlanması ve davranış biçimleri ile ilgili bilim insanlarına önemli düşünceler vermiştir. Güçlü ve devingen ön kolları olasılıkla evrimsel çizgide kuşların kanat gelişimiyle koşut bir evrimin ürünüydü. Çeşitli boyutlarda türler barındıran bu aile (Velociraptor, Deinonychus, Utahraptor gibi) etçil ve hızlı dinozorların geliştiği bir taksonomik birimdir. Tamamı etçil olan üyelerin paylaştığı tipik özellikler güçlü kollar, kaslı, çevik bir vücut ve dengeyi sağlamak adına kuyruk ve arka ayaklarındaki kanca biçimli pençedir. Bu pençe hem avlanma hem de sıçramak için yere baskı yapma görevlerini görüyordu. Dromaeosauridlerin daha çok kısa uzaklıklarda hızlı oldukları düşünülür.
Dromaeosauridlerin grup halinde büyük avlara saldırdıkları, sıçrayarak avlarında yaralar açtıkları gibi varsayımlar olsa da, bununla ilgili fosil kanıtları şimdiye değin bulunamamıştır.

Holtz'un 2008 yılındaki çözümlemesini temel alan sınıflandırma:

Familya Dromaeosauridae
Nuthetes
Pamparaptor
Variraptor
Pyroraptor
Zhenyuanlong
Alt familya Halszkaraptorinae
Halszkaraptor
Mahakala
Hulsanpes
Natovenator
Alt familya Unenlagiinae
Ornithodesmus
Austroraptor
Rahonavis
Unenlagia
Buitreraptor
Neuquenraptor
Unquillosaurus
Ypupiara
Alt familya Microraptorinae
Shanag
Tianyuraptor
Graciliraptor
Changyuraptor
Hesperonychus
Microraptor
Sinornithosaurus
Wulong
Zhongjianosaurus
Eudromaeosauria
Alt familya Saurornitholestinae
Bambiraptor
Saurornitholestes
Atrociraptor
Alt familya Velociraptorinae
Luanchuanraptor?
Acheroraptor?
Itemirus?
Linheraptor?
Velociraptor
Tsaagan?
Adasaurus?
Dineobellator
Shri
Kansaignathus
Alt familya Dromaeosaurinae
Deinonychus?
Achillobator?
Dromaeosaurus
Dakotaraptor?
Dromaeosauroides?
Utahraptor?
Yurgovuchia?

Sağangiller ya da Ebabilgiller (Apodidae, Cypselidae, Micropodidae), kuşlar (Aves) sınıfının, Çobanaldatanlar (Caprimulgiformes) takımına ait bir kuş familyası.
Kanatları ince ve uzun, tırnakları sivri ve kuvvetlidir. Kırlangıçlara çok benzeyen kuşlardır ve çok hızlı uçarlar. Tüm dünyada yayılış gösterirler. Tropikler, ılıman kuşaklar yerleşim bölgelerindendir. Göçücü kuşlardır. Çoğunlukla açık araziler, kısmen taşlık yerlerde yaşarlar.
Üreme mevsimlerinde tükürük bezlerini kullanarak çamur vb. maddeleri birbirine yapıştırıcak bir salgı üretirler. Bazılarının yuvası sadece tükürükten yapılır. Hem erkek hem dişileri kuluçkuya yatar. Besinlerini uçarken böcekleri yutarak alırlar.

Oymak Cypseloidini

Cins Cypseloides
Cins Streptoprocne
Oymak Collocalini 

Cins Collocalia
Cins Aerodramus
Cins Hydrochous
Cins Schoutedenapus
Oymak Chaeturini 

Cins Mearnsia
Cins Zoonavena
Cins Telacanthura
Cins Rhaphidura
Cins Neafrapus
Cins Hirundapus
Cins Chaetura
Oymak Apodini 

Cins Aeronautes
Cins Tachornis
Cins Panyptila
Cins Cypsiurus
Cins Apus

CommonSwift.org28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ebabil sesleri

Ekoturizm çevreyi koruyan ve yerel halkın refahını gözeten, doğal alanlara karşı duyarlı bir seyahattir. Ekoturizm tipik olarak flora, fauna ve kültürel mirasın başlıca cazibe merkezleri olduğu yerlere seyahat etmeyi içerir. Ekoturizm, gezginleri koruma biyolojisine dikkat ederek yerel ve doğal çevre hakkında eğitmeye odaklanabilir.
Turizm pazarında, doğaya dayalı turizm olarak tarif edilen ekoturizm, sürdürülebilir kalkınma aracı olarak görülmektedir. Uluslararası Ekoturizm Topluluğu TIES (The International Ecotourism Society) ekoturizmi şöyle tarif etmektedir: "Ekoturizm genellikle küçük gruplar halinde yapılır. Konaklama ve yeme içme türü hizmetler çoğunlukla yerel düzeydeki küçük ve orta ölçekli firmalar tarafından verilir."
Uluslararası Doğa Koruma Birliği'nin tanımına göre ekoturizm, doğayı ve kültürel kaynakları anlayarak korumayı destekleyen, düşük ziyaretçi etkisi olan ve yerel halka sosyo-ekonomik fayda sağlayan, bozulmamış doğal alanlara çevresel açıdan sorumlu seyahat ve ziyarettir. Uluslararası Ekoturizm Topluluğu TIES (The International Ecotourism Society); “Ekoturizm, çevreyi koruyan ve yerel halkın refahını gözeten, doğal alanlara karşı duyarlı seyahattir.” olarak tanımlamıştır.
Ekoturizm kavramında, yeşil turizm, alternatif turizm, doğa turizm, yabanıl turizm, macera turizmi, kültürel turizm gibi terimler kullanılmaktadır.
Ekoturizm, genellikle küçük gruplar halinde, ailelerin işlettiği küçük tesislerde, geleneksel mimarinin ve yerel kaynakların kullanımını hedef almaktadır. Ekoturizm amacına uygun gerçekleştirildiği takdirde, hassas ekosistemlerin korunması ve bu bölgelerin içerisinde ve çevresinde yaşayan nüfusun sosyo-ekonomik gelişmesi için kaynak yaratabilen bir araçtır. Önemli ekoturizm potansiyeli olan dağlık ve ormanlık bölgelerdeki köylerde yaşayan halkın yoksulluğu göz önüne alındığında, ekoturizmin sosyal sınıflar arasındaki dengesizliği azaltabilecek bir etken olduğu anlaşılabilir.

Sürdürülebilir turizm
Kültür turizmi
Macera yolculuğu
Ekolojik ekonomi
Turizm türleri listesi
Doğal kaynak yönetimi
Tarım turizmi
Kırsal turizm
Ekosistem
Biyolojik bölge
Çevre hareketi
Doğal kaynak
Çevre koruma

Emu (Dromaius novaehollandiae), ratitler içindeki akrabası deve kuşlarından sonra yaşayan en uzun kuş türüdür. Avustralya anakarasında endemiktir ve kıtadaki en büyük yaşayan kuştur. Dromaius cinsinin yaşayan tek üyesidir. Emuların yaşam alanı geçmişte tüm Avustralya ile birlikte güneydeki adalar Tasmanya Adası, Kanguru Adası ve Kral Adası'nı kapsamaktaydı ancak 1788'den sonra adaya gelen Avrupalıların etkisi ile bu adalardaki Kral Adası emusu, Kanguru Adası emusu ve Tasmanya emusu gibi alt türlerinin soyu tükenmiştir. Taksonomik olarak en yakın akrabaları tepeli devekuşları ile casuariidae familyası içinde ortak olarak bulunurlar. Emulara en yakın tür güney tepeli devekuşudur.
Emular uzun boyunları ve bacakları olan yumuşak tüylü, kahverengi kuşlardır. Boyları 1,9 metreye kadar ulaşabilirler. Uçamazlar ancak uzun mesafeleri yürüyebilir ve gerektiğinde saatte 50 km hızla koşabilirler. Haftalarca aç kalmaya dayanabilirler ve çeşitli bitkiler ve böceklerle beslenirler. Sık sık su içmezler ancak fırsat bulduklarında bol miktarda su içerler.
Üreme mevsimleri mayıs ve haziran ayları arasındadır. Bu mevsimde dişiler arasında eş için kavgalar görülür. Dişiler bir üreme mevsiminde birden çok çiftleşerek birkaç yumurta bırakabilir. Yuvada erkek emular kuluçkaya yatar ve kuluçka süresinde çok az su ve yiyecek tüketir. Bu sebeple kuluçkaya yatan emular ciddi miktarda zayıflar. Kuluçka 8 hafta sürer ve yavrular yumurtadan çıktıktan sonra erkek emu tarafından beslenir. Yaklaşık altı ay sonra ise yavrular bir yetişkin boyuna ulaşır ancak bir sonraki üreme mevsimine kadar aile ile birlikte yaşar. Emular bölgedeki Avustralya yerlilerinin mitolojilerinde sıklıkla yer almıştır. Modern zamanlarda ise Avustralya'nın önemli bir kültürel sembolüdür. Emu çizimleri çeşitli armalarda, amblemlerde, posta pullarında ve madeni paralarda görülür.
Emu, Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından en az endişe duyulan türler arasında gösterilecek kadar yaygın olsa bile bazı yerel popülasyonlarının nesillerinin tükenme tehlikesi altındadır. Tasmanya emusu gibi alt türlerin soyları 19. yüzyılda insanlar sebebiyle tükenmiştir. Yumurtalarının toplanması, yol ölümleri ve yaşam alanlarının yok edilmesi gibi etkiler popülasyonları üzerinde tehdit oluşturmaktadır.

Emu kelimesi yerel aborjin dilline ait değildir ve kelimenin etimolojik kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kelimenin Portekizli kaşiflerin Doğu Endonezya ve Malezya takımadalarına yaptığı keşifler sırasında Arap tüccarlardan öğrendiği tepeli devekuşu benzeri bazı kuşlar için kullanılan ve "büyük kuş" anlamına gelen Arapça neâma kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Kelime Portekizliler tarafından söylenişte uma emaya dönüşmüş ve daha sonra Avrupalı kaşifler aracılığı ile Avustralya'ya gelip kullanılmış olabilir. Bir başka teori ise deve kuşu veya turna benzeri büyük bir kuşlar için kullanılan Portekizce "ema" kelimesinin gelebileceği üzerinedir. Ancak tarihi bir İngilizce sözlükte geçen bu bilginin doğruluğunu kanıtlayacak bir alıntı gösterilmemiştir. Öte yandan çeşitli Portekizce sözlükler "ema" kelimesini ya "causar" olarak çevirmiştir ya da içerisinde turnanın dahil olmadığı birkaç kuş için kullanılan bir kelime olduğunu belirtmiştir.
1576 yılında ise Portekizli bir tarihçi olan Pero de Magalhães de Gandavo tarafından yayınlanan Historia da Provincia Sancta Cruz (Sanca Cruz Tarihi) isimli kitapta Nandu kelimesine karşılık olarak "hema" kelimesini kullanmıştır. Emu benzeri "emia" ve "eme" gibi kelimeler ise 1613 yılında Samuel Purchas tarafından yazılmış Purchas his Pilgrimage'de geçmektedir. Purchas Banda ve çevresindeki adalarda emia ya da eme adını verdiği hayranlık uyandıran bir kuştan bahseder. 17. yüzyılın başında kuşun Banda ada grubunda yaşadığı düşünülmüş olsa da daha sonra tepeli devekuşu gibi büyük bir türün Banda adalarında yaşamayacak kadar büyük olduğu için bu fikrin hatalı olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple bahsedilen bu kuşun Seram Adasında bulunan bir tepeli devekuşu türü, büyük ihtimalle güney tepeli devekuşu, olduğu düşünülür.
Güney batı Avustralya'daki Victoria bölgesinde emu için Djadjawurrung dilinde barrimal, Gunai dilinde myoure ve Wemba Wemba dilinde courn kelimeleri kullanılmıştır. Ayrıca murawung ve birabayin kelimeleri Sidney havzasındaki yerlilerin kullandığı diğer isimlerdendir.

Emular Avrupalılar tarafından ilk kez 1696 yılında Avustalya'nın batısına Hollandalı kaptan Willem de Vlamingh tarafından bölgede 2 yıl kaybolmuş bir keşif gemisinden kurtulanları aramak üzere yapılan bir deniz seferi sırasında görüldü. Avrupalılar 1788'de doğu kıyısına yerleşmeye başladığında emular biliniyordu. Kuşlardan ilk kez "New Holland cassowary" (Yeni Hollanda tepeli devekuşu) ismi ile Arthur Philip'in 1789 yılında yayınladığı Voyage to Botany Bay kitabında şu şekilde bahsedildi:Bu tür pek çok özellik açısından genel olarak bilinenlerden farklıdır. Daha büyüktür bir kuştur. Bacakları üstünde daha yüksekte durur ve boynu normalden daha uzundur. Uzunluğu toplamda yedi fit iki inçtir. Gagası tepeli deve kuşunun gagasından çok farklı değildir ancak tepesinde bir çıkıntı ya da şapka bulunmaz. Boğazı haricinde kafasının ve boynunun her yeri tüylerle kaplıdır. Tepeli deve kuşlarında ise bu kısımlar tüysüzdür ve hindilerdeki gibi ibiklidir. Tüyleri genel olarak gri ve kahverengi karışımından oluşur ve tüyler doğal biçimde biraz kıvrılmış ve bükülmüştür. Kanatları uçmak için tamamen yetersiz kalacak kadar kısadır ve biraz önde durmasaydı tüyler arasında neredeyse ayırt edilemez olurdu. Sıradan kanatlarda görülen uzun tüyler bu türde bulunmaz ya da görünmez durumdadır. Bacakları kalındır ve arka kısmının tırtıklı yapısı dışında galeated tepeli deve kuşundaki gibidir.

Emu Savaşı

En son ortak ata (ESOA) veya en yakın ortak ata, genetik biliminde bir gruptaki tüm organizmaların doğrudan soyundan geldiği en son bireydir. Bu terim çoğunlukla insan soy biliminde kullanılır.
Organizmaların en son ortak atası, bazen belirlenmiş bir soyağacına bakılarak tespit edilebilir. Ancak, çok sayıdaki bireylerden oluşan bir grubun en son ortak atasını belirlemek her zaman mümkün olmadığı için bunun yerine en son ortak atanın yaşamış olduğu tahmini zaman aralığı belirtilir. En son ortak atanın yaşadığı zaman (ESOA-Z), örneğin genetik soybilimde DNA testi sonuçlarına ve yerleşik mutasyon oranlarına bakılarak veya genetik olmayan matematiksel bir model veya bilgisayar simülasyonu aracılığıyla belirtilir.
ESOA terimi, genellikle tek bir tür içindeki bireylerin ortak atasını tanımlamak için kullanılır. Aynı zamanda, birbirleriyle akraba olan iki veya daha fazla farklı türün sahip olduğu ortak atayı tanımlamak için de kullanılabilir. Türler arasındaki ataları tartışırken karşılıklığı önlemek için ESOA terimi yerine bazen son ortak ata (SOA) veya başka eşdeğer bir tanım olan sonuncu ortak ata (İng: concester) terimi kullanılır.
ESOA terimi, aynı zamanda belirli gen örüntüleri yoluyla organizmalar arasındaki ortak atayı tanımlamak için de kullanılır. Mitokondriyal Havva ve Y kromozom Adem'i bu tür ESOA tanımlarına birer örnektir. Bu tür soy araştırmaları, gerçekte organizmaların kendisini değil, tek tek genleri izleyerek bunların soylarını takip eder. Sonuç olarak, genetik en son ortak (ESOA) için yapılan  zaman tahminleri (ESOA-Z), organizmaların en son ortak atası için yapılan zaman tahminlerinden zorunlu olarak daha geniş bir aralığa sahiptirler.
Genetik Havva ve Ademin 160000 ile 300000 yıl önce yaşadıkları tahmin ediliyor. Günümüzde yaşayan insanların en yakın ortak atası ise şaşırtıcı derecede yakın bir zamanda yaşamıştır: 2000 ile 5000 yıl önce. O zaman başka insanlar da yaşıyordu ama diğerleri ya bugün yaşayanların sadece bir kısmının atası ya da soyları tükenmiş, yani bugünkü kimsenin atası değiller. Günümüzde yaşayan insanların hepsinin tüm atalarının ortak olduğu en son tarih ise 5000 ile 15000 yıl geride kalmıştır. O zaman başka insanlar da yaşıyordu ama diğerlerinin soyları tükenmiştir. O zaman yaşayıp soyları tükenmemiş olan herkes bugünkü herkesin atasıdır.

Soy bilimi ya da jenealoji - ailelerin kökenlerini ve akrabalık ilişkilerini inceleyen bilim dalı
Genetik soybilim - soybilimsel DNA testi kullanılarak kişiler arasındaki genetik ilişki seviyesinin belirlendiği bilim dalı
Evrim zaman çizelgesi - gezegenimiz üzerindeki yaşamın gelişmesinde önemli olaylara genel bakış
İnsan evrimi zaman çizelgesi - ana hatlarıyla insan türünün gelişimindeki önemli olaylar

Hartwell (2004). Genetik: Genlerden Genomlara (2inci bas.). Maidenhead: McGraw-Hill. ISBN 0072919302.  (İngilizce)
Walsh B (Haziran 2001). "İki kişinin Y kromozomu veya mitokondriyel DNA'sının belirlenmesi ve en son ortak ataya dair zaman tahminleri" (PDF). Genetics. 158 (2). ss. 897-912. PMC 1461668 . PMID 11404350. 13 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Kasım 2011.  (İngilizce)

DNA Gizemleri – Adem'i Bulmak 6 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – yazar Spencer Wells – National Geographic, 2008 (İngilizce)
Gerçek Havva: Modern İnsanın Afrika Dışına Yolculuğu 6 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – yazar Stephen Oppenheimer – Discovery Channel, 2002 (İngilizce)
İnsanın Yolculuğu: Genetik Bir Odise (film) 21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yapımcı  Spencer Wells –  PBS ve National Geographic Channel, 2003 (İngilizce)

Enantiornithineler veya enantiornitheanlar olarak da bilinen Enantiornithes, Mezozoik Çağ'dan bilinen en bol ve çeşitli soyu tükenmiş avialan (geniş anlamda "kuşlar") grubudur. Neredeyse tümünün dişleri ve kanatlarında pençe parmakları vardı, ancak bunun dışında dışarıdan modern kuşlara çok benziyorlardı. Seksenden fazla enantiornithine türü adlandırılmıştır, ancak bazı isimler yalnızca tek kemikleri temsil eder, bu nedenle hepsinin geçerli olmaması muhtemeldir. Enantiornithes, Kretase-Paleojen sınırında hesperornithidler ve diğer tüm kuş olmayan dinozorlarla birlikte yok oldu.

Aşağıdaki kladogram, Jingmai O'Connor tarafından oluşturulan önceki bir veri setinden güncellenen, 2015 yılında Wang ve diğerleri tarafından yapılan bir analizle bulundu.

 Wikimedia Commons'ta Enantiornithes ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Eosen, günümüzden 55,8 ± 0,2 ila 33,9 ± 0,1 milyon yıl öncesini kapsayan, Senozoyik Zaman'ın Paleojen dönemine ait bir bölümdür. Eosen, Paleosen bölümün sonundan Oligosen bölümün başına uzanır. Eosen'in başlangıcı ilk çağdaş memeli gruplarının ortaya çıkması ile tanımlıdır. Eosenin sonu ise Büyük Kopukluk (fr. Grande Coupure) olarak adlandırılan büyük bir yok oluş olayı olarak tanımlanmıştır – bu olay, Sibirya'ya ve günümüz Chesapeake Körfezi'ne çarpmış bir veya birkaç büyük göktaşı ile ilişkili olabilir. Diğer jeolojik devreler gibi Eosen'in başı ve sonunu belirleyen katmanlar iyi tanımlıdır ama tam tarihleri belirsizdir.
Eosen adı Yunanca ἠώς (eos, şafak) ve καινός (kainos, yeni) sözcüklerinde gelir ve bu zamanda ortaya çıkan çağdaş ('yeni') memeli faunasına atıfta bulunur.

Eosen, geleneksel olarak erken (56-47,8 milyon yıl önce), orta (47,8-38 myö) ve geç (38-33,9 myö) alt bölümlerine ayrılır. Karşılık gelen kayaçlar alt, orta ve üst Eosen olarak adlandırılır. İpresiyen aşaması aşağıyı (erken), Priaboniyen aşaması yukarıyı (geç) oluşturur; Lütesiyen ve Bartoniyen aşamaları "Orta Eosen" olarak birleşmiştir.

Hart Madeni Oluşumu

Eosinopteryx, Çin'in geç Jura döneminde  bilinen, soyu tükenmiş bir theropod dinozor cinsidir. Tek bir tür içerir: Eosinopteryx brevipenna.

E. brevipenna, yaklaşık 160 milyon yıl önce geç Jura dönemine (Oxfordiyen devri) tarihlenen, Çin'in batısındaki Liaoning Eyaletindeki Tiaojishan Formasyonu'ndan elde edilen tek bir fosil örneğinden bilinmektedir. Eosinopteryx adı, Yunanca eos ("şafak" veya "şafak"), Latince Sina ("Çin") ve Yunanca pteryx ("tüy") sözcüklerinden türetilmiştir. Tür adı brevipenna (Latince brevis, "kısa" ve penna, "tüy"), YFGP-T5197 tip numunesinde korunan azaltılmış tüylere atıfta bulunur.
Başlangıçta bir troodontid olarak sınıflandırılmasına rağmen, ilişkilerinin daha kapsamlı bir analizi, onun ya ilkel bir paravian ya da bir avialan olduğunu bulmuştur. Harlem Archaeopteryx örneğinin 2017 yılında yeniden değerlendirilmesinde, Eosinopteryx'in bir anchiornithid olduğu bulunmuştur.

Eosinopteryx brevipenna, alt yetişkin veya yetişkin bir bireyin neredeyse tam iskeletini temsil eden tek bir fosil örneğinden bilinmektedir. Örnek, kuş olmayan bir dinozor için çok küçüktür ve 30 santimetre (12 in) uzunluğundadır. Çoğu troodontidden farklı olarak, çok kısa bir burna sahipti, göz yuvasının çapından daha kısaydı. Kanatlar, yakın akrabası Anchiornis huxleyi ile aynı boyuttaydı ve birincil kanat tüyleri humerustan (üst kol kemiği) daha uzundu. Kanat kemiklerinin alışılmadık bir şekilde düzenlenmesi, herhangi bir çırpma hareketini önleyebilirdi.
Kuyruk, çoğu troodontid ve dromaeosauride kıyasla çok kısaydı ve ayrıca bu grupların üyelerinden farklı olarak, ayaklar ve ayak parmakları çok inceydi, yırtıcı hayvanlar veya tırmanma için oldukça kavisli pençeleri yoktu. Alışılmadık bir şekilde, bilinen tek fosilin kuyruğu, karmaşık kanatlı tüylerin (rektrikler) varlığına dair işaretler göstermez. Alt bacak ve ayaklarda "arka kanatlar" bulunan birçok benzer türün aksine, alt tarsallar ve ayaklar tüysüz görünmektedir.
Southampton Üniversitesi'nden bir araştırmacı, 2013 yılında Eosinopteryx'in keşfinin "uçuşun kökeninin önceden düşünülenden çok daha karmaşık olduğunu" öne sürdüğünü söyledi.

David Evans'ın twitter hesabı tarafından yayınlanan tip örneğinin bir fotoğrafı 26 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynı kaynaktan kafatasının yakından görünümü 5 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erkek, yetişkin bir eril insandır. Ergenlik çağına gelmeden önce, erkek çocuk veya oğlan denir.
Diğer eril memelilerde olduğu gibi, bir erkeğin genomu genellikle kalıtsal yolla annesinden bir X kromozomu ve babasından ise bir Y kromozomu alır. Eril fetüs bir dişi fetüse oranla daha az östrojen üretirken daha fazla androjen üretir. Bu eşey hormonlarındaki bu miktar farkı, erkekleri kadınlardan ayıran psikolojik farkların büyük ölçüde sorumlusudur. Ergenlik sırasında, androjen üretimini uyaran hormonlar ikincil cinsel özelliklerin gelişmesi ile sonuçlanır; böylece cinsiyetler arasındaki farklılıklar ortaya çıkar. Ancak bazı interseks ve trans erkekler için üzerinde istisnalar vardır.

Erkek kelimesi, Eski Türkçe "hayvan ve insanın eril cinsiyeti" anlamına gelen érkek sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük ise Eski Türkçe ér- "olmak, tam ve bütün olmak, yetişmek" fiilinden Eski Türkçe +ak ekiyle türetilmiştir. Kelimenin tarihte geçtiği en eski kaynak Irk Bitig olmasına ve Dîvânü Lugâti't-Türk'te de geçmesine rağmen Türkiye Türkçesinde bir metinde kullanımı ilk 19. yüzyıl başlarında görülmüştür. Erkek kelimesinin ayrıca "üç yaşına gelen koç" manasına gelen Eski Türkçe érk  sözcüğü ile eş kökenli olabileceği düşünülmektedir, ancak bu kesin değildir.
Eril kişiyi betimlemek için kullanılan adam kelimesinin kökeni ise Arapça ādam (آدم) köküne dayanmakta olup, Âdem ile kökteştir. Arapçaya bu kelime İbranice yoluyla girmiştir.

Erkeklik terimi, eril bir insanın yaşamındaki dönemi anlatmak için kullanılır. Bu dönemde birey çocukluktan çıkıp ergenlikten geçerek genellikle eril ikincil cinsel özelliklere ulaşır. Erkeklik terimi eril nitelikler ve eril cinsiyet rollerini ifade eden erillik ile ilişkilidir.

Ayrıca bakınız: Trans erkek ve interseks
İnsanlar birçok özellikte cinsel ikilik gösterir; bunlardan birçoğu üreme yeteneği ile doğrudan bağlantılı olmasa da bu özelliklerin çoğu cinsel etkileşimde rol oynar. İnsanlardaki cinsel ikiliğine dair ifadelerin çoğu boy, ağırlık ve vücut yapılarına yöneliktir; bununla beraber her zaman genel kalıba uymayan örnekler bulunur. Örneğin, erkekler kadınlara göre daha uzun olmaya yakındır, fakat her iki cinsiyette de orta boy aralığında çok sayıda insan vardır.
İnsanlardaki eril bireye ait ikincil cinsel özelliklerden bazıları:

daha fazla kasık kılı
daha fazla yüz kılı
kadınlardan daha büyük eller ve ayaklar
daha geniş omuzlar ve göğüs
daha büyük kafatası ve kemik yapısı
daha büyük beyin kütle ve hacmi
daha fazla kas kütlesi
daha belirgin bir Adem elması ve daha derin ses
daha uzun kaval kemiği

İnsan türünde bir bireyin cinsiyeti genellikle döllenme sırasında  sperm hücresinde taşınan genetik madde tarafından belirlenir. Yumurtayı, X kromozomu taşıyan bir sperm hücresi döllerse yavru dişi (XX) olacak; yumurtayı Y kromozomu taşıyan bir sperm hücresi döllerse yavru eril (XY) olacaktır. Kişilerin anatomik veya kromozomal görüntüleri ifade edilen bu kalıptan interseks olarak farklılık gösterebilir.

Memelilerde, cinsel farklılaşmayı ve gelişimi etkileyen hormon androjendir (ağırlıklı olarak testosteron); yumurtalığın daha sonraki gelişimini uyarır. Cinsel açıdan farklılaşmamış olan embriyoda, testosteron Wolf kanallarının ve penisin gelişimini, skrotuma uzanan labioskrotal kıvrımların ise kapanmasını uyarır. Cinsel farklılaşmadaki bir diğer önemli hormon ise Anti-müllerian hormondur; bu hormon Müller kanallarının gelişimini engeller.

Genelde, erkekler kadınlarla çok sayıda ortak hastalığa yakalanırlar. Eril yaşam beklentisi dişi yaşam beklentisinden biraz daha düşük olmasına karşın, son yıllarda aradaki bu fark düşmektedir.
Ergenlikteki eriller için, hipofizden salgılanan gonadotropinlerle birlikte testosteron erkekleri kadınlardan ayıran cinsel ayrımları ile spermatogenezleri uyarırken, kadınlarda ise östrojen ile progesteron kendilerini erkeklerden ayıran cinsel ayrımları üretir.

Erillik
Trans erkek
Kadın
Sağlık:

Androloji
Eril psikoloji disiplini
Erkeklik (erkeklerin toplumsal özellikleri)
Dinamikler:

Maçoluk
Erkek düşmanlığı
Politik:

Erkek hareketi
Erkek hakları

Andrew Perchuk, Simon Watney, Bell Hooks, The Masculine Masquerade: Masculinity and Representation, MIT Press 1995
Pierre Bourdieu, Masculine Domination, Paperback Edition, Stanford University Press 2001
Robert W. Connell, Masculinities, Cambridge: Polity Press, 1995
Warren Farrell, The Myth of Male Power Berkley Trade, 1993  ISBN 0-425-18144-8
Michael Kimmel (ed.), Robert W. Connell (ed.), Jeff Hearn (ed.), Handbook of Studies on Men and Masculinities, Sage Publications 2004

 Vikisözlük'te Erkek ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Ernst Walter Mayr (5 Temmuz 1904; Kempten, Almanya - 3 Şubat 2005; Bedford, Massachusetts, ABD), 20. yüzyılın önemli evrimsel biyologlarından biridir. Ayrıca taksonomist, kâşif, ornitolojist, bilim tarihçisi, natüralist olarak da ünlüydü. Çalışmaları Mendel genetiği ve Darwinci evrimden modern evrimsel senteze geçişi amaçlıyordu.
Mayr, 5 Temmuz 1904 tarihinde Kempten'de doğdu. Helene Pusinelli Mayr ve avukat ve yargıç Otto Mayr'ın üç oğlundan ikincisidir. Daha gençliğinde biyolojiye ilgi duyuyordu. 1923'te, Freiland'da Moritzburg çevresinde gözlediği kuşlar ile ilgili ilk bilimsel makalesini kaleme aldı. Aynı yıl Ernst-Moritz-Arndt Greifswald Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı ancak daha sonra dalını değiştirerek zooloji bölümüne geçti ve Berlin Zooloji Müzesi'nde çalıştı. 1926'da 21 yaşında zoolojide ornitolojik bir tezle doktorasını verdi. Ernst Mayr, Gretel Simon ile Freiburg im Breisgau'da Mayıs 1935'te evlendi.
Bilimsel çalışmalarındaki destekleyicisi Erwin Stresemann, Mayr'ı 1928 ve 1930 yıllarında bir bilimsel araştırma gezisi için Yeni Gine ve Solomon Adaları'na gönderdi. Burada kazandığı biyocoğrafya bilgileri onun daha sonraki teorik evrim görüşlerinin temelini oluşturdu. 1931'de, dünyanın en büyük bilim müzesi olan New York'taki Amerikan Doğa Tarih Müzesi'nde kuş uzmanı olarak çalışmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. Yaklaşık 20 yıl New York'ta kaldı ve 1950'de Amerikan vatandaşlığına geçti.
1953'te Harvard Üniversitesi'ne geçti, evrim teorisinin anlaşılması, saygınlık kazanması ve yayılması için çalıştı.1975'te emekli olduktan sonra, Harvard Üniversitesi, Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi'nde ölümüne kadar çalışmalarına devam etti.
Ernst Mayr, Bedford, Massachusetts'te kısa süren bir hastalıktan sonra, 3 Şubat 2005'te öldü.

Mayr, Ernst (1942). Systematics and the Origin of Species. Cambridge: Harvard University Press. ISBN 978-0-674-86250-0. 
Mayr, Ernst (1945). Birds of the Southwest Pacific: A Field Guide to the Birds of the Area Between Samoa, New Caledonia, and Micronesia. New York: Macmillan. 
Mayr, Ernst (1963). Animal Species and Evolution. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-03750-2. 
Mayr, Ernst (1970). Populations, Species, and Evolution. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-69013-4. 
Mayr, Ernst (1976). Evolution and the Diversity of Life. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-27105-0. 
Mayr, Ernst. & William B. Provine, (eds) (1980). The Evolutionary Synthesis: Perspectives on the Unification of Biology, 0-674-27225-0
Mayr, Ernst (1982). The Growth of Biological Thought. Cambridge (Mass.): Belknap P. of Harvard U.P. ISBN 978-0-674-36446-2. 
Mayr, Ernst (1988). Toward a New Philosophy of Biology. Cambridge: Harvard University Press. ISBN 978-0-674-89666-6. 
Mayr, Ernst (1991). Principles of Systematic Zoology. New York: McGraw-Hill. ISBN 978-0-07-041144-9. 
Mayr, Ernst (1991). One Long Argument. Cambridge: Harvard University Press. ISBN 978-0-674-63906-5. 
Mayr, Ernst (1997). This Is Biology. Cambridge: Belknap Press of Harvard University Press. ISBN 978-0-674-88469-4. 
Mayr, Ernst (2001). The Birds of Northern Melanesia. Oxford Oxfordshire: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-514170-2. 
Mayr, Ernst (2001). What Evolution Is. New York: Basic Books. ISBN 978-0-465-04426-9. 
Mayr, Ernst (2004). What Makes Biology Unique?. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-84114-6.

Euornithes (Grekçe:"gerçek kuşlar"), Sinornis'ten modern kuşlara daha yakın olan tüm avialanları içeren bir gruptur.

Clarke vd. (2006), bilinen en ilkel euornitheanların (Yanornithiformes) gelişmiş ve ilkel özelliklerin bir mozaiğine sahip olduğunu buldu. Bu türler, gastralia (göbek kaburgaları) ve kasık simfizisi gibi ilkel özellikleri korudu. Ayrıca, ilk tamamen modern pigostilleri gösterdiler ve Yixianornis'in (IVPP 13631) tip örneği, modern bir düzenlemede sekiz uzatılmış rektifi (kuyruk tüyleri) korudu. Bu türden kuyruk tüylerini koruyan daha önceki hiçbir Pygostylian bilinmemektedir; bunun yerine, sadece çift tüyler ya da kısa tüylerden oluşan bir püskül gösterdiler.

Euornithes adı, ilk olarak 1889'da Edward Drinker Cope tarafından adlandırıldığından beri çok çeşitli avialan grupları için kullanılmıştır. İlk olarak 1998'de Paul Sereno tarafından kuşlara Enantiornithes'ten (Sinornis tarafından temsil edilen) daha yakın olan bir grup olarak tanımlandı. Bu tanım şu anda, Luis Chiappe tarafından 1999'da Patagopteryx, Vorona ve Ornithurae'nin ortak atası olarak adlandırılan ve tanımlanan başka bir yaygın kullanılan ad olan Ornithuromorpha ile benzer içeriği ve tüm soyundan gelenleri içermektedir. Bir tanım düğüm tabanlı ve diğeri dal tabanlı olduğundan, Ornithuromorpha biraz daha az kapsayıcı bir gruptur.

Aşağıdaki kladogram, Lee vd. (2014) tarafından yapılan bir filogenetik analizin sonuçlarını takip eder:

Aşağıda, aksi belirtilmedikçe, Holtz'u (2011) izleyen ilkel euornithian cinslerinin ve herhangi bir alt gruba güvenle atıfta bulunulamayanların bir listesi bulunmaktadır.

† Alamitornis
† Changmaornis
† Changzuiornis 
† Dingavis
† Gargantuavis
† Horezmavis
† Iteravis
† Juehuaornis
† Platanavis
† Wyleyia ?
† Yumenornis
† Xinghaiornis
† Zhyraornis
Holtz'un Eurolimnornis ve Piksi cinslerini euornithean olarak dahil ettiğini, ancak o zamandan beri pterosaurlar olarak yeniden tanımlandıklarını unutmayın.

Sağlıklı insanların somatik hücrelerinde 46 kromozom bulunur. Dişideki 23 çift kromozom, mayoz bölünmede 22A+X şeklinde belirir. Yani her bir yumurta 22 otozom ve bir X kromozomuna yani gonozoma sahiptir. Erkekte ise, 46 kromozom mayoz sırasında 22 çifti birbirlerine benzer kromozomlar ve bir çifti de birbirine eş olmayan büyük bir X kromozomu ile daha küçük bir Y kromozomu şeklinde belirir. Yani meydana gelen spermatozoonlar 22A+X ve 22A+Y genomlarına sahiptir.
İşte bu X ve Y kromozomları eşeyi tayin eden, eşey hücrelerinde bulunan kromozomlardır ve bunlara eşey kromozomları ya da gonozomlar denir. Sperm hücrelerinin yarısı X, yarısı da Y kromozomu taşır.
Genetikte 1912 yılında Tomas Morgan tarafından yeni bir dönem başlatılmıştır. Morgan, sirke sineği olan Drosophila melanogaster'in genetik çalışmalar için çok avantajlı olduğunu belirtmiştir. Küçük olduklarından binlercesini laboratuvarda tutmak mümkündür. Bu sinekler kısa sürede erginliğe ulaştıkları için pek çok dölü birbiri arkası takip edilebilir. Haploid sette 4, diploid sette 8 kromozomlarının bulunuşu da diğer avantajlarından biridir. Bu nedenle 46 kromozomlu insan ve diğer pek çok canlıya tercih edilmektedir. Morgan'ın Drosophila deneylerinde ilk çözmeye başladığı konu eşey tayin mekanizmasının nasıl gerçekleştiğiydi. Döllenmiş yumurtanın erkek ve dişi zigot olarak gelişmesi üzerine de araştırmalar yaptı. Mikroskobik çalışmalar erkek ve dişi hayvanların kromozom setlerinde küçük bir farklılığın olduğunu göstermiş ve X ve Y kromozomları öğrenilmiştir.

X kromozomu
Y kromozomu
Otozomlar

Fil kuşu, Kuvaterner döneminde Madagaskar'da yaşamış bir nesli tükenmiş uçamayan kuş familyasıdır. Aepyornithidae familyasının üyeleri olan bu kuşlar modern araştırmalara göre 3 cinse ayrıldılar (Aepyornis, Mullerornis, Vorombe). Bu kuşların soyunun MS 1000–1200 civarında tükendiği düşünülüyor.

Bu dev kuşlar hakkındaki ilk bilimsel çalışma Madagaskar'da, Fransız zoolog Isidore Geoffroy Saint-Hilaire tarafından 19. yüzyılın ortasında yapıldı. 19. yüzyıl süresince bu kuşlar 3 cinse (Aepyornis, Mullerornis, Flacourtia) ve 13 türe ayrılacak şekilde sınıflandırıldılar; ancak günümüzde genetik çalışmalarla genel olarak tür sayısı daha da azalmıştır. Fil kuşları çok sayıda fosil kalıntısına sahiplerdir ve bu kalıntıların işaret ettiğine göre oldukça iri ve ağır kuşlardı. Konik gagalı, uçmaya elverişsiz ufak kanatları, kısa kalın bacakları ve 3 parmaklı büyük ayaklarıyla klasik bir ratit görünümündelerdir. Bazı araştırmacılar, vücut yapılarından ötürü bu  hayvanların yavaş birer orman yerleşimcileri olduğu fikrini ortaya atmışlardır. Fil kuşlarının Aepyornis cinsi 3 metre yüksekliğe ve 450 kg ağırlığa ulaşabilmektedir. Bu ailenin en büyük türünün Vorombe titan olduğu düşünüldü, 650 kg ağırlığa ve 3 metreyi aşan boya sahipti, hatta bazı tahminlere göre 800 kg ağırlığa ulaşan türler olduğu tahmin edildi.

Fil kuşlarının en önemli ve en çok bulunan kalıntılarından biri de devasa yumurtalarıdır. 2015 yılında Schläpfer'in 63 yumurta üzerinde yapılmış çalışmasına göre aşağıda Aepyornis cinsine ait bir yumurtanın ortalama değerleri verilmiştir. Ortalama olarak 30,6 cm uzunluğunda, 22,5 cm genişliğinde, 8,12 litre hacminde, 9,34 kg ağırlığında ve kabuk ağırlığı (darası) 1,64 kg'dır. Ortalama bir Aepyornis yumurtası, ağırlıkça 6 adet deve kuşu yumurtasına ve 155 tavuk yumurtasına karşılık gelmektedir.

Son dönemde, DNA dizisi karşılaştırmalarıyla, fil kuşlarının yaşayan en yakın akrabasının Yeni Zelandalı kiwi kuşları olduğu sonucuna varıldı. Ancak, iki grup arasındaki ayrılma çok eskidir ve iki soyun birbirinden yaklaşık 54 milyon yıl önce ayrıldığı tahmin edilmektedir. Flacourtia cinsi de 2018'de Vorombe olarak tanımlandı. Ancak, son yapılan araştırmalar Vorombe titan'ın genetik olarak Aepyornis maximus'tan ayırt edilemediğini ve Aepyornis'in büyük bir bireyini temsil ettiğini buldu.  
Fil kuşlarının yumurta kabuklarından elde edilen tam mitokondriyal genomlar, Aepyornis ve Mullerornis'in genetik olarak birbirlerinden önemli ölçüde farklı olduklarını göstermektedir. Moleküler saat analizleri, bu ayrılmanın yaklaşık 27-30 milyon yıl önce, Oligosen döneminde gerçekleştiğini ileri sürdü; böylece Aepyornithidae ailesi içinde değerlendirilen bu iki cinsin genetik olarak beklenenden daha uzak olmaları nedeniyle bu canlıların iki ayrı ailede sınıflandırılması gerektiği düşünüldü.

Beyin endokastlarının incelenmesi, hem A. maximus hem de A. hildebrandti'nin, yaşayan en yakın akrabaları olan kivi kuşları gibi optik loblarının büyük ölçüde küçüldüğünü ve benzer bir gececil yaşam biçimine sahip olduklarını göstermiştir. A. maximus, A. hildebrandti'ye görece daha büyük olfaktör bulbus'a sahipti, bu da birincisinin koku alma duyusunun daha yararlı olduğu ormanlık habitatları doldurduğunu, ikincisinin ise açık habitatlarda yerleştiğini gösterdi.

Madagaskar gibi ada ekosistemine sahip bir yaşam alanında uzun sürede çeşitlenen bu megafauna üyelerinin insanların adaya çıkışıyla beraber kısa süre içinde yok olduğu düşünülürken; yeni araştırmalar insan yerleşimini tarihi anlamda daha geriye götürürken, bu dev kuşların insanlarla uzun süre aynı habitatı paylaştığını gösteriyor. 2016 yılında Londra Zooloji Topluluğu'ndan James Hansford ve ekibi adada yaptıkları bir saha çalışmasında insan etkisiyle oluşmuş yara izleri barındıran kemikler buldular ve bu buluntular karbon yöntemiyle yaşlandırıldılar ve 10.500 yıl öncesine tarihlendiler ki bu büyük bir devrim oldu zira, yakın zamana dek insanların Madagaskar'da 2500-3000 yıllık bir geçmişi var sanılıyordu. Uzun dönem insanlarla bir arada yaşamış bu canlılarınsa tarımsal alanların genişlemesiyle habitat kaybı, avcı baskısı veya iklim değişikliği gibi daha karmaşık sorunlarla yok oluşa gittikleri var sayıldı.

Hawkins, A. F. A.; Goodman, S. M. (2003). Goodman, S. M.; Benstead, J. P. (eds.). The Natural History of Madagascar. University of Chicago Press. pp. 1026–1029. ISBN 978-0-226-30307-9.

Fırtına kuşu (Hydrobates pelagicus), fırtına kuşugiller (Hydrobatidae) familyasına ait bir kuş türü.
Fırtına kuşu, görünüşte koyu kuş tüyü ve beyaz sağrısıyla benzediği ev kırlangıcından, sadece boyut olarak küçük bir kuştur. 15–16 cm büyüklüğünde, 38–42 cm kanat açıklığına sahip bir kuştur. Tek beyaz bir yumurta koyarlar. Çırpınan bir uçuşu vardır, okyanus yüzeyinden planktonik yiyecek maddelerini seçtiği gibi su yüzeyinden de seçer. Martılar ve korsanmartılar tarafından parçalanmaktan kaçınmak için üreme yerlerinde katıca gececildirler ve hatta açık bir şekilde mehtapla aydınlanmış gecelerde yere inmekten kaçınırlar.

Açık denizler. 
Üreme sezonunda, kayalık adaları tercih etmektedirler. 
Seyrek yeşillikle kaplı kayalık adalar, burunlar veya okyanus adalarında ürerler.

BirdLife International (2004). Hydrobates pelagicus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 May 2006 tarihinde alınmıştır.

Gaga, kuşların anatomik bir dış yapısıdır. Beslenmeye ek olarak, tımar etme, temizleme, nesneleri beceriyle kullanma, avlarını öldürme, yiyecek aramada sonda etme, kur yapma ve yavrularını beslemede kullanılır.

Bazı kuşlarda gaga yapısı serttir. Ölü doku sert kabuklu yiyecekleri ve avları öldürmek için kullanılır. Diğer kuşlarda (ördek gibi) gaga yapısı hassastır ve yiyecekleri dokunarak bulmak için sinir ihtiva eder. Gaga kullanım dolayısıyla aşınır ve kuşun hayatı boyunca devamlı olarak gelişir. Çeneleri dişsizdir, bu nedenle gaga çiğnemek için kullanılmaz. Kuşlar yiyeceklerini yutarlar, yiyecek kursaklarında parçalanır.
Alışılmamış gagaya sahip kuşlara örnek olarak Sinek kuşu, toucan ve kaşıkgaga (spoonbill) örnektir.

Gilbertson, Lance; Zoology Lab Manual; McGraw Hill Companies, New York; ISBN 0-07-237716-X (fourth edition, 1999)
Terres, John. K. The Audubon Society Encyclopedia of North American Birds, New York: Alfred A. Knopf, 1980. ISBN 0-394-46651-9

https://web.archive.org/web/20060524225405/http://www.peteducation.com/article.cfm?cls=15&cat=1829&articleid=2752
https://web.archive.org/web/20060804190926/http://www.birdsnways.com/wisdom/ww53eiv.htm
https://web.archive.org/web/20060625091134/http://qp-society.com/qpserc/beak.html

Galah veya kırmızı göğüslü kakadu. En yaygın kakadu türlerinden biri olan galah kakaduları anavatanları olan Avustralya'da yaşarlar. İsimleri yerel Aborjin dilinden gelmektedir. 

Galah kakaduları ortalama 35 cm uzunluğundadırlar ve 270 ile 350 g arasında ağırlığa sahiptir. Göğüsleri ve yüzleri pembe renkli oldukça ilgi çekici tüyler ile kaplanmıştır. Başlarının üzerindeki tüylerin rengi ise açık pembe renktedir. Sırt tüyleri gri renklidir. Bacakları ve gagaları diğer kakadular gibi gri renk alır. Yaşları arttıkça gözleri de farklı renkler alabilmektedir. Genellikle erkeklerin gözleri koyu renk (siyaha yakın kahverengi) dişilerinki ise açık kahverengi veya kırmızı olur.

Galah türü Tazmanya bölgesinde endemik olarak yaşayan bir türdür ancak günümüzde Avustralya'nın çeşitli yerlerine göç etmiş ve buraya yerleşmiş olanları vardır. (Melbourne, Perth gibi) Galahlar da diğer Avustralya kuşları gibi orman tahribatından büyük zarar görmüş türlerin içerisindedir.
Galah sürüleri bazen açık çimenli alanlara inebilmektedirler.

Galah türleri diğer bir kakadu türü olan küçük corella'lar ile çiftleştirilerek bazı melezler ortaya çıkarılmıştır. Melezleştirmeye uygun bir kuştur.

The Australian galah 11 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
rosakakadu.com Galah-Homepage 17 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gansus, Batı Çin'in şimdiki Kansu ve Liaoning eyaletlerinde bulunan Erken Kretase (Aptian-Albian) döneminin Aptian çağında yaşamış bir su kuşu cinsidir. Fosillerinin bulunduğu kaya katmanları 120 milyon yıl öncesine tarihleniyor. İlk olarak 1984 yılında izole bir sol bacak temelinde tanımlanmıştır. Modern kuşları (Neornithes) ve Ichthyornis ve Hesperornithes gibi soyu tükenmiş ilgili grupları içeren grup olan Ornithurae'nin bilinen en eski üyesidir.

Gansus cinsi başlangıçta, G. yumenensis adlı yaklaşık bir güvercin boyutunda ve görünüş olarak dalgıç kuşlarına ve dalış ördeklerine benzeyen tek bir tür içeriyordu. Modern kuşlar arasında ortak olan birçok özelliği vardı ve pençeli kanatları gibi bazı ilkel özelliklerini de korudu.
Gansus, 1981 yılında tek bir ayak fosili şeklinde keşfedildi. – 2004 yılları arasında, Changma, Gansu'daki eski bir göl sahasındaki çamurtaşı içinde iyi korunmuş beş fosil daha bulundu; Fosillerin bulunduğu jeolojik katman Xiagou Formasyonu'dur. Vücutları oksijensiz çamura yerleşmişti ve kısa süre sonra son derece ince siltli tortularla kaplandı. Oksijen olmadan, kalıntıları çürümeye karşı direndi: bu örnekler, uçuş tüylerinin kalıntılarını ve ayak parmakları arasındaki dokuma izlerini korudu. 2011'de, göğüs kafesi ve bacak elemanlarının istatistiksel analizi temelinde, Gansus'un uçucu bir kuş olduğu hipotezini destekleyen dokuz ek örnek tanımlandı.
You vd. (2006), Gansus'un özelliklerinin, Hesperornis (Kretase'den), dalgıç kuşları (Gaviidae) ve batağan (Podicipedidae) gibi ayakla hareket eden dalış kuşlarına benzer olduğu sonucuna varmıştır. Öte yandan, Li ve ark. (2011), Gansus'un ördeklere daha benzer bir morfoloji gösterdiği sonucuna varmıştır. İki yıl sonra, Nudds ve ark. (2013), Gansus'un pektoral uzuv uzunluğu oranlarının en çok sinek kuşlarına (Apodiformes) benzer olduğunu, pelvik uzuv uzunluk oranlarının ise modern kuşlara (Neornithes) düştüğünü ve batağan (Podicipedidae), albatros (Diomedeidae)  ve karabataklar (Phalacrocoracidae) ile  benzerlikler gösterdiğini bulmuştur, ayrıca Gansus'un hem volant hem de su altında hareket etmek için ya ayakla ya da belki de hem kanatlarını hem de ayaklarını kullanarak bir dereceye kadar dalış yapabildiğini öne sürüyorlar.

Gansus, ilk olarak bilinen en eski ornithuran olarak tanımlandı. Bununla birlikte, Ornithurae'ye çok farklı birkaç tanım verilmiştir. You ve meslektaşları tarafından kullanılan tanımda (yani, tüm canlı kuşları ve Hesperornis ve Ichthyornis'i içeren dal), Gansus gerçekten de bilinen en eski üyedir. Bununla birlikte, eski Yixian Formasyonu ve çağdaş Jiufotang Formasyonu'ndan birkaç kuş, diğer tanımlara göre ornithuran olarak kabul edilir. Herhangi bir tanım altında, devekuşları, sinek kuşları ve kartallar gibi çeşitli taksonlar dahil tüm canlı kuşlar, çoğu yarı suda yaşayan bazal ornithuranlardan türemiştir. Artık tüm modern kuşların, özellikle Gansus'a benzer yarı suda yaşayan bir kuştan türediği düşünülmektedir. Dolayısıyla Gansus, günümüz kuşlarının doğrudan atası olmasa da, böyle bir ata türüyle yakından ilişkilidir. Bu hipotez, bu taksonu içeren daha sonraki filogenetik çalışmalarla desteklenmiştir.

Su kuşları fosilleri büyük bir eksik halkayı dolduruyor. 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fosillerin Önerdiği Dinozor Çağı Kuşları Şaşırtıcı Bir Şekilde Ördek Gibidir. 21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geçiş fosili veya ara geçiş fosili, hem atalarıyla hem de torunlarıyla ortak özellikler paylaşan bir canlının fosilleşmiş kalıntısıdır. Özellikle bir canlı grubunun, yaşam tarzı ve topografik anatomisi bakımından atalarından keskin bir şekilde farklılaştığı durumlarda önem kazanır. Bu fosiller esasen taksonomik ayrımların insan aklının bir ürünü olduğunun hatırlatıcısıdır. Çünkü fosil kayıtlarının eksik olması sebebiyle, geçiş fosilinin genellikle, ayrımın yaşandığı noktaya tam olarak ne kadar yakın olduğunu bilmenin bir yolu yoktur. Öyleyse geçiş fosillerinin kendilerinden çok daha sonra yaşamış grupların doğrudan atası olduğu varsayılamaz ancak yakın akraba olduklarından ata canlının neye benzediğini tahmin etmek için model olarak kullanılırlar.
Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı ilk kez 1859'da yayımlandığında, fosil kayıtları hakkında bilinenler oldukça azdı. Darwin geçiş fosillerinin eksikliğinin öne sürülmesini "kuramıma yöneltilebilecek en belirgin ve ciddi itiraz" olarak görmüş ancak bunu jeolojik kayıtların son derece yetersiz olmasına bağlamıştır. O dönemde mevcut olan sınırlı koleksiyonlara dikkat çekti ancak mevcut bilginin doğal seçilim yoluyla evrim teorisini desteklediğini açıklamıştır. Aslında Archaeopteryx yalnızca iki yıl sonra, 1861 yılında keşfedildi ve bu cins, kuş olmayan dinozorlar ile kuşlar arasında klasikleşmiş bir ara geçiş formudur. O zamandan bu yana çok daha fazla geçiş fosili bulundu ve artık tüm omurgalı sınıflarının akraba olduklarına dair bol miktarda kanıt mevcut. Sınıf düzeyinde geçişlerin kimi spesifik örnekleri şunlardır: tetrapodlar ve balıklar, kuşlar ve dinozorlar ve memeliler ve "memeli benzeri sürüngenler".
"Kayıp halka" terimi insan evrimine dair popüler bilim yazılarında, hominidlerin evrimindeki bir boşluğa atıfta bulunmak için yaygın olarak kullanılagelmiştir. Daha çok herhangi bir yeni geçiş fosili bulgusunu ifade etmek için kullanılır. Ancak doğanın evrimden önceki yorumuna gönderme yaptığı için bu terim bilim insanları tarafından kullanılmıyor.

Archaeopteryx, kuşlarla yakın akraba olan bir teropod dinozor cinsidir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, bilinen en eski kuş olduğu paleontologlar tarafından kabul görmüş ve referans kitaplarında yer almıştır. Ancak 2011 yılında yapılan bir çalışma bu düşünceyi sarsmış ve Archaeopteryx'in kuşların ortak atasına yakın ancak kuş olmayan bir dinozor olabileceğini iddia etmiştir.
Bugün Güney Almanya olarak bilinen yerde, 150 milyon yıl önce Geç Jura döneminde yaşamıştır. O vakitler Avrupa sıcak ve sığ bir tropikal denizin çevrelediği bir takımadaydı ve ekvatora şimdi olduğundan daha yakındı. Şekil olarak Avrupa saksağanına benzeyen ve muhtemelen en irileri bir kunduz kadar olan Archaeopteryx'in uzunluğu yaklaşık 0,5 metreydi. Küçük boyutuna, geniş kanatlarına ve uçma veya süzülme yeteneğine rağmen Archaeopteryx'in diğer küçük Mezozoyik dinozorlarıyla olan ortak noktaları kuşlarla paylaştıklarından daha fazladır. Özellikle deinonychosaurlarla (dromaeosaurlar ve troodontidler) şu özellikleri paylaşır: keskin dişlerle dolu bir çene, üç parmaklı bir pençe, kemikli uzun bir kuyruk, oldukça uzayabilen ikinci ayak parmağı ("ölümcül pençe"), tüyler (homeotermiyi düşündürür) ve çeşitli iskelet özellikleri. Bu özellikleri dikkate alındığında Archaeopteryx apaçık bir şekilde dinozorlar ve kuşlar arasında bir geçiş fosili adayıdır ve bu nedenle hem dinozorlara hem de kuşların kökenine dair yapılan araştırmalarda önemli bir role sahiptir.
İlk bütün fosil örneği 1861'de duyurulmuş ve o zamandan bu yana on fosil örneği daha ortaya çıkarılmıştır. Bu on bir fosilin çoğunda tüy izleri bulunmaktadır (bu tarz yapıların en eski doğrudan kanıtlarından biridir). Üstelik uçuş tüylerinin gelişmiş bir formuna sahip olduklarından Archaeopteryx fosilleri, tüy evriminin Geç Jura'dan önce başladığının kanıtıdır.

Hominid Australopithecus afarensis, modern bipedal (iki ayaklı) insanlar ve onların dört ayaklı insansı ataları arasında yer alan bir evrimsel geçiş noktasıdır. A. afarensis iskeletinin bazı özellikleri iki ayaklı olduklarına dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Öyle ki bazı araştırmacılar iki ayaklılığın A. afarensis'ten çok önce evrimleştiğini öne sürmektedir. Pelvisleri insansılardan ziyade insanlarınkine daha çok benzemektedir. İlyak kanatlar kısa ve geniştir. Sakrum da yine geniş olup doğrudan kalça ekleminin arkasında yer alır. Eklem ekstansörlerinde güçlü bir bağlanma olduğuna dair net bir kanıt dik duruşa işaret etmektedir.
Pelvisleri tamamen insanlarınkine benzemese de iki ayaklılığa önemli ölçüde uyum sağlamak için radikal bir şekilde yeniden biçimlendirilmiştir. Femur kalçadan dize doğru açı yapar. Bu özellik ayağın vücudun orta çizgisine daha yakın düşmesini sağlar ve alışılmış iki ayaklı hareketi güçlü bir şekilde gösterir. Günümüz insanları, şempanzeleri ve örümcek maymunları aynı özelliğe sahiptir. Büyük ayak parmakları öne doğru çekilmiştir ve bu da arka bacaklarla dalları kavramayı imkansız hale getirmese de zorlaştırmıştır. Hareket kabiliyetinin yanı sıra A. afarensis, günümüz şempanzelerinden (insanın yaşayan en yakın akrabası) biraz daha büyük bir beyne ve maymunlardan ziyade insanınkine benzeyen dişlere sahipti.

Balinalar, kara memelilerinin soyundan gelen deniz memelileridir. Pakicetidler soyu tükenmiş bir toynaklı familyasıdır ve en erken balinaları içeren bu grup Raoellidae familyasından Indohyus'un en yakın kardeş grubudur. Bundan 53 milyon yıl önce, Erken Eosen devrinde yaşamıştır. İlk fosil örnekleri 1979 yılında Pakistan'da, eski Tetis Denizi'nin kıyılarından çok da uzak olmayan bir nehirde bulundu. Pakicetidler su altında duyabiliyordu ve ses iletimi çoğu kara memelisinde olduğu gibi kulak zarıyla değil gelişmiş kemik iletimiyle sağlanıyordu. Bu farklılık su altındayken yönlü işitmeye engel olur.
Ambulocetus natans bundan 49 milyon yıl önce yaşadı ve 1994 yılında Pakistan'da keşfedildi. Muhtemelen hem suda hem de karada yaşıyordu ve timsah gibi görünüyordu. Eosende, ambulocetidler, koylarda ve Kuzey Pakistan'daki Tetis Okyanusu'nun haliçlerinde yaşıyordu. Ambulocetid fosilleri her zaman kıyıya yakın sığ deniz yataklarında, bol miktarda deniz bitkisi fosili ve kıyı yumuşakçalarıyla birlikte bulunur. Her ne kadar ambulocetidlerin fosilleri sadece deniz yataklarında bulunuyor olsa da oksijen izotop değerleri gösteriyor ki çeşitli tuzluluk derecelerinde su tüketiyorlardı. Bazı örneklerde deniz suyu tüketimine dair herhangi bir kanıt bulunmazken diğerlerinin ise dişlerinin fosilleştiği dönemde tatlı su tükettiğine dair bir kanıt bulunmuyor. Ambulocetidlerin geniş aralıklardaki tuz yoğunluklarını tolere edebildikleri açıktır. Diyetleri arasında su içmek için kıyıya yanaşan kara hayvanları veya nehirlerde yaşayan tatlı su canlıları yer alıyordu. Bu nedenle ambulocetidler, balinaların tatlı sularda ve denizlerde yaşayan ataları arasında bir geçişi temsil eder.

Tiktaalik, Geç Devoniyen dönemde yaşamış, soyu tükenmiş bir Sarcopterygii cinsidir ve tetrapodlarla (dört ayaklılar) benzer birçok özelliğe sahiptir. Zamanında, oksijen fakiri sığ su habitatlarına uyum sağlayacak şekilde gelişmiş birçok antik sarcopterygii soyundan biridir. Bu adaptasyonlar tetrapodların evrimine yol açmıştır. İyi korunmuş fosilleri, 2004 yılında Kanada'nın Ellesmere Adası'ndaki Nunavut'ta bulundu.
Tiktaalik yaklaşık olarak 375 milyon yıl önce yaşadı. Paleontologlara göre bu canlı, 380 milyon yıllık fosillerinden bilinen Panderichthys gibi tetrapod olmayan omurgalılar ile 365 milyon yıllık fosillerinden bilinen Acanthostega ve Ichthyostega gibi erken tetrapodlar arasında bir geçiş fosilidir. Tetrapod benzeri özelliklere sahip ilkel bir balık gibi görünmesi sebebiyle kaşifi Neil Shubin, Tiktaalik'e "fishapod" (balıkpod - pod: ayak) lakabını taktı. Daha önce birçok kez keşfedilmiş daha balık benzeri geçiş fosillerinden farklı olarak Tiktaalik'in yüzgeçlerinde, ilkel bilek kemikleri ve parmakları anımsatan ilkel ışınlar var. Ağırlık taşıyıcı işlev görüyor olabilirler. Tüm modern tetrapodlar gibi kaburga kemikleri, ayrık pektoral kemere sahip bağımsız şekilde hareket edebilen bir boynu ve akciğerleri vardı ancak bir balık gibi de pulları, solungaçları ve yüzgeçleri vardı.

Pleuronectiformes (yassı balıklar) ışın yüzgeçli balıkların bir takımıdır. Modern yassı balıkların en bariz özelliği asimetrik olmasıdır ve yetişkin balıklarda gözler kafanın aynı tarafındadır. Kimi familyalarda gözler daima kafanın sağ tarafındayken (dekstral veya sağ gözlü yassı balık) kimilerinde daima sol tarafta (sinistral veya sol göz yassı balık) yer alır. İlkel psettodes cinsi her iki tip balıktan da eşit miktarda içerir ve genellikle diğer familyalara göre daha az asimetriktir. Takım diğer ayırt edici özellikleri ise çıkıntılı gözler, deniz tabanında yaşamaya (bentos) adapte olmak ve sırt yüzgecinin kafaya doğru ilerlemiş olması.
Amphistium 50 milyon yıl önce yaşamış ilkel bir yassı balıktır ve geçiş fosili olarak bilinir. Amphistium'un başı tipik omurgalı kafatası ile modern yassı balıklar arasındaki geçişi gösterir öyle ki gözler ne modern yassı balıklarda olduğu gibi kafanın tek bir tarafındadır ne de birçok omurgalıda olduğu gibi her iki tarafta yer alır. Gözlerden biri kafatasının orta üst kısmına yakın bir yerdedir. Bunun üzerine paleontologlar şu sonucu vardı: "bu değişim kademeli bir şekilde, doğal seçilim yoluyla evrimle tutarlı bir şekilde  gerçekleşti—tabi araştırmacıların vakti zamanında buna inanmaktan başka seçeneği olmadığı için aniden değil."

Amphistium Lütesiyen İtalya'nın Monte Bolca Lagerstätte'sinden çıkarılan birçok balık fosili türünden biridir. Amphistium'un akrabası Heteronectes ise Fransa'nın biraz daha eski katmanlarından gelen oldukça benzer durumda bir fosildir.

Tohumlu bitkilerin Orta Devoniyen dönemine ait bir öncüsü Belçika'da tanımlandı ve en eski tohumlu bitkilerden 20 milyon önce yaşadı. Küçük ve radyal simetrik olan Runcaria, bir kupula ile çevrelenmiş, kabuklu bir megasporangiumdur. Megasporangium, çok loblu zarın üzerinde çıkıntı ya

Gri balıkçıl (Ardea cinerea), balıkçılgiller familyası (Ardeidae) içinde yer alan, uzun bacaklı bir sulak alan kuşudur. Ilıman Avrupa ve Asya'nın büyük bölümünde, ayrıca Afrika'nın bazı bölgelerinde doğal olarak yayılış gösterir. Yaşam alanlarının çoğunda yıl boyunca kalıcıdır; ancak daha kuzeyde yaşayan popülasyonlar sonbaharda güneye göç eder. Sulak alanları tercih eden bu tür; göller, nehirler, göletler, bataklıklar ve deniz kıyılarında sıkça görülür. Beslenmesini ağırlıklı olarak sucul canlılar oluşturur; avını su kenarında ya da sığ sularda hareketsizce bekleyerek veya yavaşça iz sürerek yakalar.
Yaklaşık 1 metre boya ulaşabilen gri balıkçılların erişkinleri 1–2 kg ağırlığındadır. Baş ve boyunları beyazdır; gözden başlayıp siyah tepe tüylerine kadar uzanan belirgin siyah bir şerit bulunur. Gövde ve kanatlar üstten gridir; alt kısımlar ise griye çalan beyaz renktedir ve yanlarda siyah lekeler görülür. Uzun ve keskin gagası pembe-sarı tonlarında, bacakları ise kahverengidir.
Üreme döneminde, ilkbaharda koloni hâlinde ürerler. Yuvalarını ağaçların yüksek kısımlarına yaparlar. Dişi genellikle mavimsi-yeşil renkte, üç ila beş yumurta bırakır. Yumurtalar yaklaşık 25 gün boyunca dişi ve erkek tarafından dönüşümlü olarak kuluçkaya yatırılır. Yavrular çıktıktan sonra da her iki ebeveyn tarafından beslenir. Yavrular 7–8 haftalık olduklarında uçabilecek duruma gelir. Ancak genç bireylerin büyük bir kısmı ilk kışlarını atlatamaz; bunu başaranlar ise ortalama 5 yıl yaşayabilir.
Gri balıkçıl, tarih boyunca çeşitli kültürlerde sembolik anlamlar taşımıştır. Antik Mısır'da Bennu adlı tanrı, Yeni Krallık dönemine ait sanat eserlerinde bir balıkçıl şeklinde tasvir edilmiştir. Antik Roma'da ise balıkçıl, kehanetle ilişkilendirilen bir kuş olarak görülmüştür. Orta Çağ'da balıkçıl eti nadir ve değerli bir yiyecek sayılırdı; nitekim 1465 yılında George Neville York Başpiskoposu olduğunda, düzenlenen ziyafette misafirlere tam 400 balıkçıl servis edilmiştir.

Gri balıkçıllar, günümüzde yaşayan türlerin büyük çoğunluğunu kapsayan ve “tipik balıkçıllar” olarak adlandırılan Ardeinae alt familyasına aittir. Gri balıkçıl, 1758 yılında İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus tarafından Systema Naturae adlı eserinin onuncu baskısında bilim dünyasına tanıtılmıştır. Linneaus bu türü büyük ak balıkçıl ve sığır balıkçılı ile beraber Ardea cinsine yerleştirerek ona Ardea cinerea ikili ismini vermiştir. Bilimsel ismi Latince balıkçıl anlamına gelen ardea ile "kül rengi" anlamına gelen cinereus kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşmuştur.
Gri balıkçılın günümüzde kabul edilen dört alt türü bulunmaktadır:

A. c. cinerea (Linnaeus, 1758): Nominotipik alt türdür; Avrupa, Afrika ve Batı Asya'da yayılış gösterir.
A. c. jouyi (Clark, 1907): Doğu Asya'da bulunur.
A. c. firasa (Hartert, 1917): Madagaskar'a özgüdür.
A. c. monicae (Jouanin & Roux, 1963): Moritanya açıklarındaki Banc d’Arguin çevresindeki adalarda yaşar
Gri balıkçıl, Kuzey Amerika'da yaşayan büyük mavi balıkçıl (Ardea herodias) ile yakın akrabadır ve görünüş olarak da oldukça benzerdir. Ancak büyük mavi balıkçıl daha iri yapılıdır ve yanlarında ile uyluklarında kestane kahverengisi tonlar bulunur. Ayrıca Güney Amerika'ya özgü cocoi balıkçılı (Ardea cocoi) ile birlikte bir “üst tür” (superspecies) oluşturur. Bazı otoriteler, A. c. monicae alt türünün ayrı bir tür olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Gri balıkçılın, büyük ak balıkçıl (Ardea alba), küçük ak balıkçıl (Egretta garzetta), büyük mavi balıkçıl ve erguvani balıkçıl (Ardea purpurea) ile melezleştiği de bilinmektedir. Öte yandan, Avustralya'da yaşayan beyaz yüzlü balıkçıl (Egretta novaehollandiae) sıklıkla yanlış biçimde gri balıkçıl olarak adlandırılmaktadır. İrlanda'da ise gri balıkçıl, halk arasında zaman zaman “turna” olarak anılmaktadır.

Gri balıkçıl iri yapılı bir kuştur; ayakta durduğunda yaklaşık 100 cm boya ulaşabilir. Vücut uzunluğu 84–102 cm, kanat açıklığı ise 155–195 cm arasındadır. Ağırlığı genellikle 1,02–2,08 kg arasında değişir. Tüy örtüsü üst kısımlarda ağırlıklı olarak kül grisi, alt kısımlarda ise griye çalan beyaz renktedir; yanlarda yer yer siyah alanlar görülür. Ergin bireylerin baş ve boynu beyazdır. Göz üzerinden başlayıp ince ve sarkık bir tepe tüyüyle sonlanan geniş siyah bir kaş şeridi bulunur. Boynun ön kısmında mavimsi-siyah çizgiler yer alır. Omuz (skapular) tüyleri ile boynun tabanındaki tüyler hafifçe uzamıştır. Genç bireylerde baştaki koyu şerit bulunmaz ve genel görünüm erginlere kıyasla daha soluktur. Baş ve boyunları gri tonlardadır ve küçük, koyu gri bir tepe tüyü taşırlar. Gagası pembemsi-sarı renkte, uzun, düz ve güçlüdür; üreme dönemindeki erginlerde rengi daha parlak olur. Göz irisi sarıdır; bacakları ise kahverengi, çok uzun ve incedir.
Gri balıkçılın en belirgin sesi, yüksek ve boğuk bir “fraaank” çağrısıdır. Bunun yanı sıra, özellikle üreme kolonilerinde çeşitli gırtlaksı ve sert sesler duyulur. Erkek, dişiyi yuvaya çekmek için bir çağrı sesi kullanır; çift oluştuktan sonra her iki eş de birbirini selamlamak amacıyla farklı sesler çıkarır. Erkek, yuvanın çevresindeki diğer kuşları uzaklaştırmak için yüksek ve sert bir “skaah” sesi çıkarır. Yumuşak bir “gogogo” sesi ise bir yırtıcı yaklaştığında ya da bir insan koloni yakınından geçtiğinde duyulan huzursuzluğu ifade eder. Yavrular ise yüksek tıkırtılı ya da cıvıltıya benzer sesler çıkarır.

Gri balıkçıl, Palearktik biyocoğrafik bölgenin büyük bir kısmına yayılmış çok geniş bir dağılım alanına sahiptir. Nominotipik alt tür olan A. c. cinerea, Norveç'te 70° kuzey, İsveç'te ise 66° kuzey enlemlerine kadar ulaşır. Ancak Avrupa ve Asya'nın geri kalanında kuzey sınırı genel olarak 60° kuzey civarındadır ve doğuda Ural Dağları'na kadar uzanır. Güney yönünde ise yayılışı; kuzey İspanya, Fransa, orta İtalya, Balkanlar, Kafkasya, Irak, İran, Hindistan, Maldivler ve Myanmar'a kadar devam eder. Bunun yanı sıra Sahra Çölü'nün güneyi de dâhil olmak üzere Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Kanarya Adaları, Fas, Cezayir, Tunus ve Akdeniz'deki birçok adada da görülür. Doğu Sibirya, Moğolistan, Çin'in doğu kesimleri, Hainan, Japonya ve Tayvan'da nominotipik alt türün yerini A. c. jouyi alt türü alır. Madagaskar ve Aldabra Adaları'nda A. c. firasa bulunurken, A. c. monicae alt türü yalnızca Moritanya ve açıklarındaki adalarla sınırlı bir dağılıma sahiptir.
Yayılış alanının büyük bölümünde gri balıkçıl yerleşik bir türdür. Bununla birlikte, Avrupa'nın daha kuzeyinde yaşayan bireyler kış aylarında güneye göç eder; bazıları Orta ve Güney Avrupa'da kalırken, bazıları Sahra Çölü'nün güneyindeki Afrika bölgelerine kadar ulaşır.
Gri balıkçıl, ana yayılış alanı dışında da gezgin bireyler hâlinde kaydedilmiştir. Karayipler, Bermuda, İzlanda, Grönland, Aleut Adaları ve Newfoundland bu bölgelere dahildir. Ayrıca Nova Scotia ve Nantucket dâhil olmak üzere Kuzey Amerika'nın başka bazı kesimlerinde de doğrulanmış gözlemler bulunmaktadır. Güney Amerika'daki kayıtların büyük bölümü Brezilya'dan, özellikle Fernando de Noronha adalarından gelmektedir; bunun yanında Kolombiya'dan da eski tarihli bir kayıt mevcuttur.
Yayılış alanı içinde gri balıkçıl, besin ihtiyacını karşılayabilecek uygun sulak alanlar bulunan her yerde görülebilir. Bu alanlardaki suyun ya yeterince sığ olması ya da kuşun suda yürüyebilmesine olanak tanıyan eğimli bir kıyıya sahip olması gerekir. En sık alçak rakımlarda rastlanmakla birlikte, dağlardaki küçük göllerden, göl ve barajlara, nehirlerden bataklıklara, göletlere, hendeklere, taşkın alanlarına, kıyı lagünlerine, haliçlere ve deniz kıyılarına kadar çok çeşitli habitatlarda yaşayabilir. Zaman zaman meralarda, sudan uzakta da beslenirken görülür; hatta çöl bölgelerinde böcek ve kertenkele avladığına dair kayıtlar bulunmaktadır. Üreme kolonileri genellikle beslenme alanlarına yakın kurulur; ancak istisnai durumlarda bu mesafe 8 kilometreye kadar çıkabilir. Ayrıca bazı bireylerin, yuvalama alanlarından 20 kilometreye kadar uzaklaşarak besin aradıkları da gözlemlenmiştir.

Gri balıkçıl, yavaş ve ağırbaşlı bir uçuşa sahiptir; uçarken uzun boynunu S şeklinde geriye doğru çekili tutar. Bu özellik balıkçıllar ve botaurinae kuşları için tipiktir ve boyunlarını ileri doğru uzatarak uçan leylekler, turnalar ve kaşıkçı kuşlardan kolayca ayırt edilmelerini sağlar. Uçuş sırasında kanat çırpışları yavaştır; zaman zaman kısa mesafelerde süzülerek ilerler. Bazen yükselerek dairesel hareketlerle oldukça büyük irtifalara çıkabilir, ancak bunu leylekler kadar sık yapmaz. İlkbaharda, bazen de sonbaharda, kuşlar balıkçıl kolonilerinin üzerinde yükseklere çıkarak birbirlerini kovalar, havada çeşitli manevralar yapar ya da ani dalışlarla yere doğru süzülürler. Gri balıkçıllar sıkça ağaçlara konmakla birlikte zamanlarının büyük bölümünü yerde geçirir; uzun adımlarla dolaşır ya da çoğu zaman dik bir duruşla, bazen tek ayak üzerinde, uzun süre hareketsiz biçimde beklerler.

Gri balıkçıl, yaşadığı sucul ekosistemlerde üst düzey bir yırtıcıdır. Uzun ve güçlü gagasını kullanarak sığ sularda balıklar, amfibiler, kabuklular ve böcekleri avlar. Bunun yanı sıra, ördek yavruları gibi genç kuşları yakalayıp öldürdüğü gözlemlenmiştir; hatta zaman zaman su kılavuzu büyüklüğüne ulaşan kuşları da avlayabilir. Ayrıca su sıçanı, sıçanlar, gelincikler ve genç tavşanlar gibi küçük memeliler de besinleri arasında yer alır. Son yıllarda gri balıkçılın, “stres ve yıkama”olarak adlandırılan bir avlanma tekniğini kullandığı tespit edilmiştir. Bu yöntemde balıkçıl, pürtüklü semender (Triturus cristatus) ve küçük semender (Lissotriton vulgaris) gibi türleri yemeden önce derilerindeki toksinlerin bir kısmını akıtarak etkisiz hâle getirir; böylece avını tüketmesi daha güvenli ve kolay hâle gelir.
Gri balıkçılın avları, 1 cm uzunluğunda ve 1 gramdan daha hafif balıklar ile omurgasızlardan, 30 cm uzunluğundaki sazanlara ve 57 cm'lik yılan balıklarına kadar oldukça geniş bir boyut aralığı gösterir. Yavrular genellikle daha küçük avlarla beslenirken, erişkin gri balıkçılların yakaladığı tek

Turnamsılar veya bataklık kuşları (Latince: Gruiformes), kuşlar (Aves) sınıfının, karinalılar (Carinatae) bölümünün, gökkuzgunumsular (Coraciiformes) takımına giren bir alt takımı.
Genellikle sucul yaşamları olan, boyunları uzun, kanatları yuvarlak ve kuyrukları kısa olan kuşlardır. Bacakları yaşam biçimlerine göre değişkenlik gösterir. Ses çıkarma yetenekleri iyi gelişmiştir.
Büyük bir kısmı bitkisel olarak beslenir, fakat hepçil ya da etçil olanları da bulunur.

Aramidae
Kariyamagiller — Cariamidae
Eurypygidae
Turnagiller — Gruidae
Heliornithidae
† Phorusrhacidae
Borazan kuşugiller — Psophiidae
Yelvegiller — Rallidae
Rhynochetidae
Üç parmaklı bıldırcıngiller (Latince: Turnicidae) familyası 2000'li yıllarda gerçekleştirilen genetik çalışmalar sonucunda Gruiformes takımından ayrılarak Charadriiformes takına dahil edilmiştir.

Göbek, memelilerde göbek bağının düşmesinden sonra bebeğin karnının ortasında oluşan çukurluk. Göbek sözcüğü ile özellikle karın bölgesi kilolu olan kimselerde göbek çukurunun (deliğinin) etrafındaki bölge de kastedilir.
Göbek bağı, anne ve cenin arasında bulunan; besin, oksijen, karbon monoksit ve dışkı transferini sağlayan organdır. Bebeğin doğumuyla birlikte bu organa gereksinim kalmaz ve zorunlu olarak kesilir. Göbek bağı kesildikten sonra bebeğin karnında çukur bir bölge oluşur.

Göbek deliği dışarı doğru olanlar, bazen göbek fıtıkları (umbilikal herni) ile karıştırılır; ancak bu, sağlık sorunu olmayan tamamen farklı bir şekildedir. Eğer çıkıntı 5 santimetreden fazlaysa göbek deliği (özellikle karın duvarı) umbilikal herni olarak kabul edilir. Göbek fıtığının çapı genellikle 1/2-inç veya daha fazladır. İçbükey olan göbek delikleri "innies" olarak adlandırılır. İnsan göbeğinin şekli, diyet ve egzersizdeki uzun vadeli değişikliklerden etkilenebilirken, beklenmedik şekil değişikliği, asidin bir sonucu olabilir.
Assit ve göbek fıtıklarının olası bir yan etkisi olan şekil değişikliğine ek olarak, göbek, göbek sinüsü veya fistülde tutulabilir ve bu, nadir durumlarda göbekten menstrüel veya fekal akıntıya yol açabilir. Umbilikal endometriozisle ilişkili nadir bir bozukluk olan göbek deliğinden adet kanaması görülebilir.

Omfalit, genellikle bakteriyel bir enfeksiyonun neden olduğu yenidoğanda göbeğin inflamatuar bir durumudur.
Omfalofobi, göbek deliği korkusudur. Omfalofobiden mustarip insanlar göbek deliğinden korkarlar - kendilerinin veya bazı durumlarda başkalarınınkinden. Göbek deliklerine dokunmaktan hoşlanmazlar (veya başkalarının dokunmasından). Bazen sadece bir göbek deliği görmek bile onları tiksindirmek veya korkutmak için yeterli olabilir.

Yara izini en aza indirmek için göbek, transgastrik apendektomi, safra kesesi ameliyatı ve umblikoplasti prosedürünün kendisi dahil olmak üzere çeşitli ameliyatlar için önerilen bir kesi yeridir.

Göz çukuru veya orbita, anatomide gözün ve uzantılarının bulunduğu kafatasının boşluğu veya soketidir. "Orbit", kemik soketi  ifade etmek için veya içindekileri belirtmek için kullanılabilir. Yetişkin insanda yörüngenin hacmi 30 mililitre (1,06 imp fl oz; 1,01 US fl oz), göz 65 mililitre (2,3 imp fl oz; 2,2 US fl oz) dir. Göz çukurunun içeriği göz ihtiva orbital ve retrobulber fasya, ektraoküler kaslar, II, III, IV, V ve VI numaralı kranyal sinirler, kan damarları, yağ, gözyaşı bezi, kesesi ve kanalı, göz kapakları, orta ve yanal palpebral bağlar, kontrol bağları, suspensor bağ, septum, siliyer ganglion ve kısa siliyer sinirlerdir.

Orbitalar, yüzün orta hattına açılan ve başa doğru bakan konik veya dört kenarlı piramidal boşluklardır. Her birinin bir taban, bir tepe ve dört duvarı vardır.

Yüze açılan taban, yani orbital marj, dört sınıra sahiptir. Aşağıdaki kemikler bunların oluşumunda yer alır:

Üst kenar: frontal kemik
Alt kenar: maksilla ve zigomatik kemik
Medial kenar: frontal kemik ve maksilla
Yanal kenar: elmacık kemiği ve frontal kemik

Göz çukuru gözü tutar ve korur.

Göz hareketleri altı ayrı ekstraoküler kas tarafından kontrol edilir.Bunlar üst, alt, medial ve lateral rektus kasları ve ayrıca bir üst ve bir alt oblik kastır. Üst oftalmik ven, çevredeki kas sisteminden oksijensiz kanı tahliye eden ve orbita kanalının üst kenarı boyunca uzanan sigmoidal bir damardır. Oftalmik arter, büyük iç karotis enfarktüsü durumunda beyne kollateral olarak giden kan kaynağı olduğu için orbitada çok önemli bir yapıdır; çünkü bu, Willis çemberine giden bir yoldur. Ek olarak, optik siniri yani II numaralı kraniyal siniri içeren ve tamamen sfenoid kemiğin küçük kanadı tarafından oluşturulan ve optik dikme ile supraorbital fissürden ayrılan optik kanal vardır. Bu yapılardan herhangi birinin enfeksiyon kapması, travma veya neoplazm ile yaralanması geçici veya kalıcı görme bozukluğuna ve hatta derhal düzeltilmezse körlüğe sebep olabilir.Orbitalar ayrıca gözü mekanik yaralanmalardan korur.

Göz çukurunu çevreleyen fasya yumuşak dönüşlere izin verir ve göz çukurunun içeriğini korur. Oküler kürenin arkasında aşırı doku birikirse, göz çıkıntı yapabilir veya ekzoftalmi görülebilir.

Orbitanın süperotemporalinde yer alan gözyaşı bezinin büyümesi, gözün aşağı ve mediale (lakrimal bezin konumunun zıttı yönde) çıkıntı yapmasına neden olur. Gözyaşı bezi iltihaptan (ör. Sarkoid) veya neoplazmadan (ör. Lenfoma veya adenoid kistik karsinom) ötürü genişleyebilir.
Yatay rektus kaslarının oluşturduğu koni içindeki tümörler (örneğin, optik sinirin gliomu ve menenjiomu), gözün eksenel çıkıntısını üretir.Yani öne doğru şişkinlik görülür.
Graves hastalığı, rektus kaslarında hücre dışı matriks proteinlerinin birikmesi ve fibrozis oluşması nedeniyle Graves oftalmopatisi olarak da bilinen gözün eksenel çıkıntısına da sebep olabilir. Graves oftalmopatisinin gelişimi tiroit aktivitesinden bağımsız olabilir.

eMedicine'de oph/2 - "Arter Arz, Orbit''
Anatome.ncl.ac.uk adresinde etkileşimli eğitim

Göçmen kuşlar farklı mevsimleri farklı coğrafyalarda geçiren kuş türlerinden oluşan bir gruptur. Her sene dünyaca 50 milyar kuşun göç ettiği tahmin edilir. Bunlardan yaklaşık 5 milyarı Avrupa ile Afrika arasında göç eder.
Küçücük kolibri kuşundan koskoca kartallara kadar binlerce kuş türü her sene vakti geldiği zaman üreme ve kışlama bölgeleri arasında uzun yolculuklar yaparlar. Göçmen kuşlar yılda iki defa  Kuzey ve Güney yarımküre'leri arasında göç ederler. Kış aylarında havaların soğumasıyla, kuşların besin bulması zorlaşır ve bu konuda aralarında rekabet artar. Bu sebeple Kuzey Yarımküre'de üreyen göçmen kuşlar, her sonbaharda Güney Yarımküre'ye doğru göç hareketine girişir. Güney daha sıcak ve besin bakımından daha zengin olduğundan iyi bir kışlama alanı teşkil eder. İlkbaharın başlamasıyla da güneyden kuzeye dönüş göçüne başlarlar. İlkbaharda kuzey bölgeleri kuş akınlarına uğrar.
İlkbaharda kuzeye gelen kuşlar, ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimleri olmak üzere yılın dörtte üçünü bu geniş alanlarda geçirirler. Yalnız kış mevsiminde tropik bölgelerde barınırlar.
Barn kırlangıçları, her ilkbaharda Brezilya ve Arjantin'den yola çıkarak 4350 kilometrelik tehlikeli bir yolu aştıktan sonra Labrador ve Alaska'ya gelerek yumurtlarlar. Baltimor sarıasması, her Mayıs ayında Güney Amerika'dan kalkarak 1250 kilometrelik bir yolculuktan sonra New York'un Scardale bölümüne gelir.
Kuzey Amerika ormanlarında yumurtlayan siyah çalı bülbülleri, her sonbahar gökyüzünde büyük sürüler halinde bir araya gelerek kışlamak için Atlantik sahillerine ve Güney Amerika'ya göç ederler. Ağırlıkları 9-10 gram gelen bu küçücük kuşlar hiç mola vermeden asgari 86 saat boyunca uçarak 1500 kilometrelik bir mesafe katederler. İlkbaharda göç eden diğer birçok tür gibi geldiği rotayı takip ederek tekrar eski yerlerine geri dönerler. İspinozun dişisi göç ettiği halde erkeği göç etmez. Türkiye'de de leylekler, kırlangıçlar ve daha birçokları sonbahar geldiğinde binlerce kilometreyi aşarak Afrika'ya göç ederler. Bir yıl önce kışladıkları yerlerine giderler. İlkbaharda ise, kuzeye göç ederek kuluçka yuvalarına dönerler. Türkiye, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında göç eden kuşlar için bir köprü oluşturması ve 400'ü aşkın göçmen türü barındırması bakımından özel bir konuma ve milletlerarası önemi haizdir.
Kuşların ayaklarını halkalama metoduyla, radar veya uçaklarla takip ederek, birçok türün göç yollarının haritaları çıkarıldı. Kuş göçleri herkes tarafından görülmeye değer büyük bir şovdur.
Göçmen kuşların çoğu (özellikle küçük ötücü kuşlar) göç için gerekli enerjiyi uzun yolculuğa çıkmadan önce ne bulurlarsa yiyerek vücutlarında depoladıkları yağdan sağlarlar. Yağ onların adeta yakıt tankıdır. Bazıları göçten hemen önce ağırlıklarını iki katına çıkartırlar. Nijerya'da kışlayan ötleğenlerin ağırlığı, Ekim-Şubat ayları arasında 10-13 gr gelir. Avrupa'ya dönüşten önce Mart-Nisan aylarında ve bilhassa Mayıs başında 20 gr'a ulaşır.
Yapılan hesaplamalarda, 8 gr yağa sahip olan bir bülbülün, 3000 km uçabilecek kadar yakıta sahip olduğu anlaşılmıştır. Bu yakıtla Büyük Sahra'yı kolayca aşabilmektedir. Kırlangıçlar ise önceden yağ depolamazlar. Yol boyunca rastladıkları Böcekleri avlayarak gerekli enerji ikmalini yaparlar.
Yırtıcı kuşlar, leylekler, turnalar ve pelikanlar gibi iri yapılı kuşlar, bedenlerinin büyüklüğü sebebiyle yağ depolayamazlar. Onlar, göç yolculuklarında, güneşin, toprak ve üstündeki hava katmanlarını ısıtması sonucu yükselen ve termal olarak adlandırılan hava kitlelerini kullanırlar. Geniş kanatlarını kullanarak bir termal yardımıyla yükselir ve termalden termale süzülerek yollarına devam ederler. Bu metotla az enerji harcamış olurlar. Denizler üzerinde termallerin oluşmaması, karalar üzerinden dolaşarak daha uzun göç yollarını takip etmelerine sebep olur. Yolculuk ve mola esnasında da avlanmalarına devam ederler.
Göç sırasında göçmen kuşların bir kısmı gündüz, bir kısmı ise gece uçarlar. Bunun yanı sıra yüzerek göç edenler de vardır. Böceklerle beslenen küçük kuşlar ve ördeklerin çoğu gece yol alır. Arı kuşları, kırlangıç ve kırlangıç benzeri kuşlar da gündüzleri uçarlar. Sığırcıklar 4000-5000 bireylik gruplar halinde göç ederler. Kartal ve atmaca gibi yırtıcılar, yalnız ve topluluklar halinde göçe katılırlar.

Gündüzleri birbirini gören hayvanlar, geceleyin de seslerle birbirinden ayrılmazlar. Kırlangıçlar hayatlarını sıcak bölgelerde geçirirler. Kuzey yarımkürede üredikten sonra kışlamak için Temmuz-Eylül arasında güney yarımküreye göç ederler. Yurdumuzda yaşayan kırlangıçlar Nisan ayında iklimimize geri dönerler. Leylekler, Türkiye'ye Mart ayından itibaren gelmeye başlarlar. Ağustos sonunda büyük topluluklar halinde, Güney Afrika'ya göç ederler. Deniz kırlangıçları, senede iki defa kuzey kutbunda yumurtladıktan sonra kışı geçirmek için güney kutbuna uçarlar. Uzun kanatlı yelkovan kuşları, güney yarımküreye mahsus göçmen kuşlardır. Üreme bölgeleri olan Avustralya'nın güneyinden göç ederek, Kuzey Pasifiğin kutup bölgesine gelirler. Gidiş-dönüşü 30.000 km'yi bulan bu göçe 10 milyon civarında kuş katılır. En uzun göç yolunu, deniz kıyı kırlangıçı (Sterna paradisaea) kateder. Kuluçka bölgesi olan Kuzey Kanada kıyılarından sonbaharda göçe başlar. Atlantik'i geçerek Batı Afrika kıyıları boyunca uçarak kışı geçireceği bölgelerine inerler.

Kuşların bir kısmı, niçin ölüm pahasına uzun göçlere girişirler? Niçin diğer kuşlar gibi, göçmen kuşlar da yurtlarında kalıcı değildir? Bunları göçe zorlayan nedir? Soğuktan kaçmak ve besin bulmak için mi? Bu, ancak birçok sebebin bir kısmı sayılabilir. Çünkü birçoğu, gerekli besin ve elverişli iklim şartlarından çok daha fazla yolculuk yaparlar. Bazı türler de havaların soğuması ve besin azlığının baş göstermesinden önce güneye inerler.

Sonbaharda güneye göçeden bir kuş yakalanarak bir kafese konursa, ilginç bir olay gözlenir. Kafes ne tarafa çevrilirse çevrilsin, kuş daima göç istikameti olan güneye döner.
Alman kuş bilgini Gustav Kramer yapmış olduğu gözlem ve deneyleriyle kuşların yönlerini güneşe göre kestirdiklerini ilk bulanlardandır. Ekim aylarında yakaladığı Avrupa sığırcıklarını altı şeffaf olan yuvarlak boş kafeslere koydu. Kafesin şeffaf kısmında davranışlarını gözledi. Bunların kafeslerinde rahat durmadıklarını, durunca bile kafesin bir köşesinde güney istikametine devamlı döndüklerini gördü. Güney bu kuşların normal göç istikametiydi. Kafes döndürülünce kuşlar da buna uyarak tekrar dönüyorlardı. İlkbahar aylarında kuşlarda yine göç huzursuzluğu başlıyordu. Bu sefer de tam aksi istikamete, yani kuzeye dönüyorlardı. Güneş ışığından başka bir şey görmeyen sığırcıklar, hep doğru istikamete dönüyorlardı. Kramer kafese gelen güneş ışığının istikametini değiştirmeye karar verdi. Döner aynalar kullanarak ışığın kafese giriş istikametini 90 derece değiştirdi. Kuşlar da buna bağlı olarak yönlerini 90 derece değiştirdiler. Demek ki, güneşe göre, yönlerini ayarlıyorlardı.
Kuşların çoğu gündüz güneşe göre hareket ederler. Ancak birçok kuş da gece göç eder. Yapılan araştırmalar kuşların gündüz güneşe, geceleyin ise ay ve yıldızlara göre uçuş istikametlerini bulabildiklerini ispat etti.
Ardıç kuşları gökyüzünü göremeyecekleri yuvarlak bir kafese konulduklarında göç huzursuzluğuyla mevsimlik göç istikametlerine döndükleri tespit edildi. İyi ama bunlar güneşi, ayı ve yıldızları göremedikleri halde yönlerini nasıl buluyorlardı?
Araştırmalar birçok hayvanın vücutlarında biyolojik pusulalara sahip olduklarını ortaya çıkarmaktadır.

Amerikalı araştırıcılardan Walcott ilk olarak bazı deneyler yaptılar ve güvercinlere küçük mıknatıslar takınca kuşların yönlerini tamamen şaşırdığını gördüler. Araştırmalar neticesinde göçmen kuşların boyun kısımlarında ferromanyetik taneciklerin bulunduğu ve arzın manyetik alanına göre hassasiyet gösterdikleri keşfedildi. Şimdiye kadar tetkik edilebilen göçmen kuşların kafa yapısında bulunan taneciklerin demir açısından zengin bir mineral olan manyetit (Fe3O4) olduğu anlaşıldı.
Bu tabii pusulalarından göç esnasında azami derecede istifade ederler. Dünyanın manyetik alanının kuvvet çizgilerine göre kendi durumlarını tespit ederek doğru yönü bulurlar. Kafalarının içindeki bu pusulaları sayesinde kapalı havalarda da yollarını bulurlar. Bulutlu bir günde bile yönlerini şaşırmazlar. Fakat başlarına kuvvetli bir mıknatıs bağlanınca bulutlu günde güvercinler yollarını tamamen kaybederler. Çünkü takılan mıknatısın oluşturduğu suni alan, tabii manyetik alanı değiştirir. Onlara evlerini bulduracak hiçbir ipucu bırakmaz.
Güvercinlerin boyun kısmında pusula vazifesi gören manyetit adlı maden zerreciklerinin keşfinden sonra, kuşların yönlerini koku alarak da bulabildikleri ortaya çıkarılmıştır.

Posta güvercinleri doğru rota bulmaya yarayan bir koku alma organına sahiptirler; koku alma organlarını yuvalarına dönüşte kullanmakta ve atmosferde her tarafa dağılmış zerreler halindeki maddecikler, güvercinlerin koku alma koordinat şebekesinin muhtemelen temelini teşkil etmektedir. Max Planck Enstitüsünün Seewiesen'deki davranış psikolojisi bilginleri bunu böyle tahmin etmektedir.
Koku alma duyusu asgari 700 km'ye kadar olan mesafelerde yön bulma için vazgeçilmez bir vasıtadır. Kuşlar herhalde havadaki zerrecikleri algılamakta, bunlar yardımıyla yabancı bölgelerde mevki tayini yapmaktadırlar. Bunun için hangi maddelerin söz konusu olduğu şu ana kadar tespit edilememiştir.
Daha 30 sene önce, posta güvercinlerinin de diğer göçmen kuşlar gibi güneşi pusula olarak kullanabildikleri ispatlanmıştı. Daha sonra yerin manyetik alanının da aynı şekilde kendilerine yön belirleyici olarak hizmet ettiği tespit edilmişti. Bununla beraber koku alma koordinat şebekesinin varlığı anlaşılmadan önce, posta güvercinlerinin yüzlerce kilometre uzaklıktaki yuvalarını nasıl bulabildikleri ikna edici bir şekilde izah edilememekteydi.
Pusula kullanmak isteyenin haritaya da ihtiyaç duyacağı ilim adamlarının tebliğinde yer almaktadır. Bu haritanın güvercinlerin koku alma organı ile bağlantılı olması gerektiğine Pizalı araştırıcı

Güneş balabanı (Eurypyga helias) Amerika'nın tropikal bölgelerinden yaşayan balaban benzeri bir kuştur. Monotipik Eurypygidae familyasının yine monotipik Eurypyga cinsinin tek üyesidir. Orta ve Güney Amerika'da bulunan üç alt türü vardır. Güneş balabanının, Yeni Kaledonya'da bulunan kagu (Rhynochetos jubatus) türü ile morfolojik ve moleküler benzerlikler göstermesi Gondvana kökenli olabileceğini göstermektedir ve her iki tür de Eurypygiformes takımında sınıflandırılmaktadır.

Güneş balabanı genellikle Turnamsılar takımı içinde sınıflandırılır ancak bu hep geçici olarak görülmüştür. Bu kuş genel hatlarıyla geçici olarak Turnamsılar içinde sınıflandırılan kagu'ya (Rhynochetos jubatus) büyük benzerlik gösterir. Moleküler araştırmalar da kagu ile güneş balabanının birbirlerinin yaşayan en yakın akrabası olduğunu gösterir ve kanat nümayişleri benzerdir. Muhtemelen Turnasımlar takımından olmamaları gerekir ancak önerilen Metaves için de yeteri kadar destek yoktur. Bu iki tür bir arada küçük bir Gondvana soyu oluşturuyor gibi görünmekte ve aralarına soyu tükenmiş Aptornithidae familyası ve/veya Mesitornithidae familyası da muhtemelen katılmaktadır ve gerçek Turnamsılar ile olan bağlantıları belirlenmemiştir.

Güneş balabanı önceleri E. helias ve E. major olarak iki ayrı tür altında sınıflandırılmaktaydı ancak günümüzde alt türler arasında oldukça büyük farklar bulunan tek tür olarak sınıflandırılmaktadır. Tüy özellikleri ve boyutlarına göre üç alt tür tanınmaktadır. Üç alt tür allopatriktir.

E. h. helias (Pallas, 1781) – Amazon güneş balabanı
E. h. major Hartlaub, 1844 – Kuzey güneş balabanı
E. h. meridionalis Berlepsch & Stolzmann, 1902 – Bayır güneş balabanı

Hayvanlar besin toplama, kendini temizleme ve eğlence amaçlı olarak alet kullanırlar. Asıl olarak yalnızca insanların sahip olduğu düşünülen alet kullanımı gelişmiş bir zekâ düzeyi gerektirir. Primatların bazı görevleri yerine getirebilmek için sopa ve taş kullandıkları gözlemlenmiştir. Pek çok kuş türünün de alet kullandığı kaydedilmiştir. Bu davranış aynı zamanda yunuslar, filler, susamurları ve ahtapotlarda da gözlemlenmiştir. Hayvanlar alet kullanarak yapılar da inşâ eder. Nadiren de olsa hayvanların kendi aletlerini yaptıkları da görülmüştür: Örneğin primatlar bir dalın üzerindeki yaprakları ve dalcıkları koparır ve bir sopanın ucunu sivrilterek silah olarak kullanabilir.
Diğer parmakların karşısına gelecek şekilde bükülebilen başparmaklar alet kullanımı için yarar sağlar ancak elleri olmayan hayvanlar bile vücutlarının başka uzuvlarıyla, özellikle ağzılarıyla alet kullanabilmektedir.

Hesperornithes, modern kuşların atalarıyla yakından ilişkili, soyu tükenmiş ve son derece uzmanlaşmış bir su kuşları grubudur. Kuzey Yarımküre'de hem deniz hem de tatlı su habitatlarında yaşadılar ve hepsi güçlü yüzen, yırtıcı dalgıçlar olan Hesperornis, Parahesperornis, Baptornis, Enaliornis ve Potamornis gibi cinsleri içerir. Yüzmek için en özelleşmiş türlerin çoğu tamamen uçamayanlardı. Bilinen en büyük hesperornithean, Canadaga arctica, maksimum yetişkin uzunluğuna 1,5 metreden (4,9 ft) fazla ulaşmış olabilir.
Hesperornitheanlar, okyanusları kolonize eden tek Mezozoik kuş grubuydu. Kretase-Paleojen yokoluş olayında, enantiornitheanlar ve diğer tüm kuş olmayan dinozorların yanı sıra birçok bitki ve hayvan grubuyla birlikte yok oldular.

Bu grup hakkında bilinenlerin çoğu, tek bir türün analizlerine dayanmaktadır, çünkü çok azı analiz için yeterince eksiksiz fosiller sunmaktadır. Enaliornithidae ve Brodavidae alt gruplarına ait olanlar gibi daha küçük ve daha ilkel türlerin bazıları uçabiliyor olsa da, Hesperornis ve Baptornis gibi daha büyük hesperornitidlerin yalnızca körelmiş kanatları vardı. Ayakla hareket eden modern dalış kuşlarında olduğu gibi, bu hayvanların femur ve metatarsları kısa, tibiaları ise uzundu. Bacakları dalgıç kuşlarında, batağanlarda veya penguenlerde olduğu gibi vücudun çok gerisine yerleştirildi. Hesperornithidler güçlü yüzücüler ve dalgıçlar olmalı, ancak karada son derece hantaldılar ve muhtemelen yuva yapmak dışında karada çok az zaman harcadılar. Oldukça uzun gövdeliydiler ve yaklaşık 180 cm uzunluğundaydılar.
Bazı araştırmacılar, karada karınları üzerinde kaymak ve bacaklarıyla itmek zorunda kaldıklarını; kalça ve diz eklemleri, bu türlerin onları dorsoventral olarak hareket ettiremeyecekleri şekilde şekillendirildi ve dinlenme pozisyonunda ayaklar vücuttan yanlara doğru çıktı, bu da onların dik yürümelerini engelleyebilecekti. Ayak parmaklarının anatomisi, hesperornitheanların, perdeli olmaktan ziyade, batağanlara benzer şekilde su altında tahrik için deri loblarına sahip olduklarını göstermektedir. Bu hayvanların yoğun kemikleri yüzdürme güçlerini azaltarak dalışı kolaylaştırdı. Bununla birlikte, modern dalış kuşlarıyla yapılan morfometrik karşılaştırma, herperornitheanların, dalgıçlar veya batağanlardan ziyade dalış ördekleri ve karabataklarla daha fazla benzerlik paylaştığını göstermektedir.
Burunları uzundu ve ucu hafifçe çengelli bir gagayla sivriydi. Gaganın arkasında, çeneler, uzunlamasına bir oyuğa yerleştirilmiş bir dizi basit, keskin dişle doluydu. Bunlar muhtemelen balıkların tırtıklı gagası gibi balıkların yakalanmasına yardımcı oldu; daha ilkel kuşların sürüngen dişlerinin aksine, hesperornitidlerinkiler benzersizdi. Ayrıca alt çene kemikleri arasında dinozor benzeri bir eklem tuttular. Bunun mandibulanın arka kısmını önden bağımsız olarak döndürmelerine izin verdiğine ve böylece alt dişlerin ayrılmasına izin verdiğine inanılmaktadır.

Şu anda, hesperornitheanlar, atadan veya kuşlarla yakından ilişkili olmayan çok özel bir soy olarak kabul edilmektedir. Yine de, ilişkileri, muhtemelen modern kuşların atalarından en erken Kretase kadar geç ayrılacak kadar yakındır.
Bilinen en eski hesperornitin Erken Kretase Enaliornis'tir . Hesperornithean türlerinin çoğu, Kuzey Amerika'nın Geç Kretase'sinden bilinmektedir. Küçük hesperornithean kemikleri, Judith Nehri Grubunun Geç Kretasesi'nin tatlı su birikintilerinin yanı sıra Hell Creek ve Lance Formasyonlarından ve birkaç Avrasya bölgesinde bilinmektedir. Bu türler yaklaşık olarak bir karabatak ya da dalgıç kuşus büyüklüğündeydi.

Hesperornithes kladı, orijinal olarak 1888'de Furbringer tarafından Aves'in bir alt sınıfı olarak adlandırıldı. Bununla birlikte, bilimsel literatürde genellikle bir yıl sonra türetilen takım düzeyindeki adı Hesperornithiformes lehine göz ardı edildi. 2004 yılında Clarke, hesperornithean grubunu filogenetik açısından tanımlayan ilk kişi oldu. Clarke, Hesperornithes'i modern kuşlardan ziyade Hesperornis regalis'e daha yakın olan tüm türler olarak tanımladı ve Hesperornithiformes'i ikinci adı tanımlamamasına rağmen, ikinci eşanlamlı olarak kabul etti. Clarke ayrıca daha kapsayıcı Hesperornithidae grubunu, tüm hesperornitheanları Baptornis'ten çok Hesperornis'e yakın olarak tanımladı.
Hesperornitheanlar ilk olarak 1873'te Othniel Charles Marsh tarafından parafiletik grup "Odontornithes" içinde Ichthyornis ile birleştirildi. 1875'te Odontolcae olarak ayrıldılar. Grubun genellikle dalgıç kuşları ve batağanlarla veya Paleognathae ile (kemikli damakta algılanan benzerliklere dayanarak) ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte, bu benzerlikler, kemiklerinin osteonlarının - en azından Hesperornis'te - Neognathae'dekine benzer bir düzende düzenlendiği daha yakın zamanda belirlenmiş bir gerçek olarak, günümüzde yakınsak evrimden kaynaklandığı düşünülmektedir.

2016 yılında, tür düzeyinde bir filogenetik analiz, hesperornitheanlar arasında aşağıdaki ilişkileri buldu.

† Hesperornithiformes Fürbringer 1888 [Dromaeopappi Stejneger 1885; Odontornithes Forbes 1884; Odontolcae Stejneger 1875; Hesperornithomorphi Hay 1930; Odontognathe Wetmore 1930] {Odontoholcae Stejneger 1885: Hesperornithes Fürbringer 1888}

†Fumicollis hoffmani Bell & Chiappe 2015
†Potamornis skutchi Elzanowski, Paul & Stidham 2000 (Geç Kretase)
†Pasquiaornis Tokaryk, Cumbaa & Storer 1997 (Geç Kretase)
†P. hardiei Tokaryk, Cumbaa & Storer 1997
†P. tankei Tokaryk, Cumbaa & Storer 1997
†Baptornithidae AOU 1910
†Baptornis Marsh 1877 [Parascaniornis Lambrecht 1933]
†B. advenus Marsh 1877 (Geç Kretase)
†B. stensioi (Lambrecht 1933) Rees & Lindgren 2005 [Parascaniornis stensioi Lambrecht 1933] (Late Cretaceous)
†Brodavidae Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
Brodavis Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012 (Late Cretaceous)
†B. americanus Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
†B. baileyi Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
†B. mongoliensis Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012
†B. varneri (Martin & Cordes-Person 2004) Martin, Kuročkin & Tokaryk 2012 [Baptornis varneri Martin & Cordes-Person 2007]
†Enaliornithidae Fürbringer 1888
†Enaliornis Seeley 1876 (Erken Kretase)
†E. seeleyi Galton & Martin 2002
†E. barretti Seeley 1876
†E. sedgwicki Seeley 1876
†Judinornithidae Nesov 1983
†Judinornis nogontsavensis Nesov & Borkin 1983 (Geç Kretase)
†Hesperornithidae Marsh 1880
†Asiahesperornis bazhanovi Nesov & Prizemlin 1991 (Geç Kretase)
†Parahesperornis alexi Martin 1980 (Geç Kretase)
†Canadaga arctica Hou 1999 (Geç Kretase)
†Hesperornis Marsh 1872 [Coniornis Marsh 1893; Lestornis Marsh 1876; Hargeria Lucas 1903] (Geç Kretase)
†H. altus (Marsh 1893) [Coniornis altus Marsh 1893
†H. montana Shufeldt 1915
†H. regalis Marsh 1872
†H. crassipes (Marsh 1876) Brodkorb 1963 [Lestornis crassipes Marsh 1876]
†H. gracilis Marsh 1876 [Hargeria gracilis (Marsh 1876) Lucas 1903]
†H. chowi Martin & Lim 2002
†H. bairdi Martin & Lim 2002
†H. mengeli Martin & Lim 2002
†H. macdonaldi Martin & Lim 2002
†H. rossicus Nesov & Yarkov 1993
†H. lumgairi Aotsuka & Sato, 2016

Holosen, Kuvaterner devri içerisinde yer alan Pleistosen devrinin bitmesinden (11.000- 12.000 yıl önce) günümüze kadar sürmekte olan jeolojik devredir. Dönem Genç Buzul çağının (Genç Dryas) bitmesiyle başlayan buzul durgun (interstadial) dönemine karşılık gelir.
Holosen, insan türünün mevcut yerleşik hayata ve yazılı tarihe doğru önemli bir geçiş yaptığı ve dünya çapında kültürel gelişimlerin görüldüğü bir çağ olduğu ve yaşadığımız zamanı tanımladığı için jeolojik devirler arasında önemli bir yer kapsar.
Holosen ve önceki Pleistosen birlikte Kuvaterner periyodunu oluşturur. Holosen, MIS 1 olarak bilinen mevcut sıcak dönem ile tanımlanmıştır. Bazıları tarafından Pleistosen Dönemi içinde "Flandrian interglacial" adı verilen bir buzullar arası dönem olarak kabul edilir.
Holosen, tüm yazılı tarihi, teknolojik devrimleri, büyük medeniyetlerin gelişimi ve günümüzde kentsel yaşama genel olarak önemli geçiş de dahil olmak üzere dünya çapında insan türlerinin hızlı çoğalması, büyümesi ve etkilerine karşılık gelmektedir. Modern çağ dünya ve ekosistemleri üzerindeki insan etkisi, yaklaşık senkron litosferik kanıtlar veya daha yakın zamanda insan etkisinin hidrosferik ve atmosferik kanıtları da dahil olmak üzere, canlı türlerinin gelecekteki evrimi için küresel öneme sahip olabilir.
Temmuz 2018'de, Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliği, Holosen dönemini Grönlandiyen (11,700 yıl önce 8,200 yıl önce), Nortgripiyen (8,200 yıl önce 4,200 yıl önce) ve Meghaliyen (4,200 yıl önce) olmak üzere Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından önerildiği gibi üç ayrı alt bölüme ayırdı.
Meghalayan'ın sınır stratotipi, Hindistan'daki Mawmluh Mağarası'nda bir speleothemdir ve küresel yardımcı stratotip, Kanada'daki Logan Dağı'ndan bir buz çekirdeğidir.

Holosen terimi (Fransızca: Holocène) Fransız bilim insanı Paul Gervais tarafından 1850'de türetilmiştir. Bu terim "bütün, tamamen" anlamındaki Grekçe ὅλος (holos) ve "yeni" anlamındaki Grekçe καινός (kainós) kelimelerinin birleşiminden oluşur ve "en yeni" anlamındadır. Grekçe kainos kelimesi jeoloji terimlerinde Fransızcada -cène olarak, İngilizcede -cene ve Türkçede -sen olarak karşımıza çıkar
Son 4 çağın isimleri ve bu isimlerin literal çevirileri şöyledir; Miyosen ("daha az yeni") - Pliyosen ("daha yeni") - Pleyistosen ("en yeni") - Holosen ("tamamen yeni").

Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından Holosenin yaklaşık 11.650 cal yıl BP başlattığı kabul edilmektedir. Kuvaterner Stratigrafisi Alt Komisyonu, Gradstein Ogg ve Smith'teki Gibbard ve van Kolfschoten'den Holosene alternatif olarak 'Son' terimini geçersiz kıldığından söz etmiyor ve aynı zamanda Flandre'nin deniz felaketleri üzerindeki deniz dönüşüm sedimanlarından türetildiğini gözlemlemiştir. Belçika kıyıları, son 10.000 yıl önceki topluluklararası olaylarla aynı sahne statüsüne sahip olması ve bu nedenle Pleistosen'e dahil edilmesi gerektiğini düşünen yazarlar tarafından Holosenin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu, Holosen'i Pleistosen'i ve özellikle son buzul dönemini izleyen bir dönem olarak görmektedir. Son buzul dönemi için yerel isimler Kuzey Amerika'daki Wisconsinli, Avrupa'daki Weichselian, İngiltere'deki Devensian, Şili'deki Llanquihue ve Yeni Zelanda'daki Otiran'dır.
Holosen, iklim dalgalanmalarına bağlı olarak beş zaman aralığına veya kronozona bölünebilir:

Preboreal (10,3-9 binyıl önce),
Boreal (9-7,5 binyıl önce),
Atlantik (7,5-5 binyıl önce),
Subboreal (5-2,5 binyıl önce) ve
Subatlantik (2,5 binyıl önce-günümüz).
Turba yosunlarında başlangıçta bitki kalıntıları tarafından tanımlanan iklim dönemlerinin Blytt-Sernander sınıflandırması halen araştırılmaktadır. Farklı bölgelerde çalışan jeologlar, deniz seviyelerini, turba bataklıklarını ve buz çekirdeği örneklerini, Blytt-Sernander dizisini daha da doğrulamak ve iyileştirmek amacıyla çeşitli yöntemlerle inceliyorlar. Avrasya ve Kuzey Amerika'da genel bir yazışma buluyorlar, ancak yöntemin bir zamanlar ilgisiz olduğu düşünülüyordu. Program Kuzey Avrupa için tanımlandı, ancak iklim değişikliklerinin daha yaygın olduğu iddia edildi. Planın periyotları, son buzul döneminin son Holosen öncesi salınımlarından birkaçını içerir ve daha sonra, daha yeni tarih öncesi iklimleri sınıflandırır.
Paleontologlar Holosen için herhangi bir faunal aşama tanımlamamıştır. Alt bölüm gerekliyse, Mezolitik, Neolitik ve Tunç Çağı gibi insan teknolojik gelişme dönemleri genellikle kullanılır. Bununla birlikte, bu terimler tarafından atıfta bulunulan zaman dilimleri, bu teknolojilerin dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkmasına bağlı olarak değişir.
İklimsel olarak, Holosen, Hipermetermal ve Neoglasiyal dönemlere eşit olarak bölünebilir; sınır, Avrupa'da Tunç Çağı'nın başlangıcı ile örtüşmektedir. Bazı akademisyenlere göre, üçüncü bir bölüm olan Antroposen şimdi başladı. Uluslararası Kuaterner Stratigrafisi 'Antroposen' (2000 yılında Paul Crutzen ve Eugene Stoermer tarafından icra edilen bir terim) çalışma grubunun Stratigrafi Alt Komisyonu Alt Komisyonu, bu terimin jeolojik açıdan önemli birçok koşul ve sürecin mevcut olduğu zaman aralığını için kullanıldığını belirtmektedir.

Levha tektoniğine bağlı kıta hareketleri sadece 10.000 yıllık bir sürede bir kilometreden daha azdır. Bununla birlikte, buz erimesi, Holosenin ilk kısmında dünya deniz seviyelerinin yaklaşık 35 metre (115 ft) yükselmesine neden oldu. Buna ek olarak, yaklaşık 40 derecelik kuzey enleminin üzerindeki birçok alan, Pleistosen buzullarının ağırlığına göre bastırılmış ve geç Pleistosen ve Holosen üzerinde buzul sonrası toparlanma nedeniyle 180 metre'ye (590 ft) kadar yükselmiştir ve bugün hala yükselmektedir.

İskandinavya bölgesindeki buzul sonrası toparlanma Baltık Denizi'nin oluşumuyla sonuçlandı. Depremler, tortu deformasyonunun önde gelen bir nedenidir ve su kütlelerinin yaratılmasına ve tahrip olmasına yol açar. Bölge yükselmeye devam ediyor ve hala Kuzey Avrupa'da zayıf depremlere neden oluyor.

Holosen döneminin başlangıcı günümüzden 11.000 bin yıl önce geç buzul çağının bitmesi olarak kabul edilir. İklim Holosen dönemi boyunca oldukça durağan oldu. Buz çekirdeği kayıtları, Holosenden önce orada son buzul çağının olduğunu ve soğutma dönemlerinin sonunda küresel ısınmanın olduğunu göstermektedir fakat iklim değişiklikleri Genç Dryas'ın başlangıcında daha fazla bölgesel oldu. Son buzuldan holosene geçiş boyunca Güney Yarım Küredeki Huelmo - Mascardi soğuk ters çevrimi Genç Dryas'tan önce başladı ve maksimum sıcaklık 11.000 'den 7000 yıl önceye kadar güneyden kuzeye aktı. Bu durum, bunun daha sonraki tarihe kadar Kuzey Yarım Kürede kalan buzul buzulu tarafından etkilendiğini göstermektedir.Holosen İklimsel Optimum (HCO), küresel iklimin daha çok ısındığı bir ısınma dönemiydi ancak bununla birlikte, ısınma muhtemelen tüm Dünyada aynı değildi. Bu ısınma dönemi yaklaşık 5500 yıl önce Neoglacial ve eşlik eden Neopluvial inişi ile sona erdi. O zamanlarda, iklim günümüzdekinden farklı değildi, fakat görünüşe göre 10 - 14. yıllardan kalma Orta Çağ Sıcak Dönemi olarak bilinen daha sıcak bir dönem vardı. Bu, 13. ve 14. yüzyıldan 19. Yüzyılın ortalarına kadar Küçük buz devri yaşanmıştır. Buzul koşullarıyla karşılaştırıldığında, HCO boyunca en kuzey noktalarına ulaşarak yaşanabilir bölgeler kuzeye doğru genişledi. Kutup bölgelerindeki daha fazla nem, bozkır tundranın kaybolmasına neden oldu. Güney ve kuzey yarıkürede 11-7 bin yıl öncesinde buzullar kutuplara doğru çekilmeye başlamıştır.

Holosen iklim değişikliğinin zamansal ve mekânsal boyutu, son zamanlarda ışınımsal zorlamanın Kuzey Atlantik bölgesinde tanımlanan döngülerin kaynağı olduğu ileri sürülen önemli bir belirsizlik alanıdır. Holosen aracılığıyla iklim döngüsü (Bond olayları) deniz ortamlarında veya yakınında gözlemlenmiştir ve Kuzey Atlantik'e buzul girdisi ile güçlü bir şekilde kontrol edilmektedir. 2500 - 1500 ve 1000 dönemleri genellikle Kuzey Atlantik'de gözlemlendi. Aynı zamanda, okyanus etkisinden uzak olan kıta kaydının spektral analizleri, Holosen dönemi sırasında güneş aktivitesi varyasyonlarına karşılık gelebilecek 1000 ve 500 yıllık kalıcı periyodikleri ortaya çıkarır.
İklim değişikliğine göre pek çok seriye ayrılmaktadır. Genel itibarıyla sıcak olan bu dönem içerisinde atmosferik soğuk salınım dönemleri meydana gelmiştir. Kuzey Atlantik okyanus dolaşımına karşılık gelen 1.500 yıllık bir döngü, Geç Holosen'de yaygın küresel dağılıma sahip olmuş olabilir.
Geç Buzul Çağının bitmesi ile Holosen iklim optimumu (HİO, Holocene Climate Optimum günümüzden 9500-5000 yıl önce) yaşanmıştır.

Hayvan ve bitki yaşamı holosen boyunca pek gelişmedi, fakat bitki ve hayvanların dağılımında büyük değişimler oldu. Pleistosten sonlarında ve Holosen başlarında mamutlar, mastodonlar, smilodonlar ve homotherium gibi kılıç dişli kediler dahil olmak üzere bazı büyük memelilerin soyları, özellikle Kuzey Amerika'da ve başka yerlerde yok oldu.
Amerikan megafauna neslinin tükenmesinin Amerindians'ın atalarının gelmesinden kaynaklandığı açıklandı; çoğu bilim insanı ayrıca iklim değişikliklerinin de katkıda bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunlara ek olarak, Kuzey Amerika üzerindeki tartışmalı bir bolid etkisinin Genç Dryas'ı tetiklediği varsayılmaktadır.
Tüm Dünyada, önceden bölgesel olan daha soğuk iklimlerdeki ekosistemler daha yüksek irtifada ekolojik "adalarda" izole edilmiştir.
400 yıl süren δ18O kaydında negatif bir gezi olarak kaydedilen ani bir soğuk büyü olan 8.2 ka olayı, Holosen çağında meydana gelen en önemli iklim olayıdır ve buz örtüsünün yeniden canlanmasına işaret etmiş olabilir. Bu olaya, buzullar tarafından sınırlanan ve Atlantik'in termohalin dolaşımını bozan Agassiz Gölü'nün son drenajından kaynaklandığı öne sürüldü. Ancak bununla birlikte, daha sonra yapılan araştırmalar deşarjın muhtemelen 600 yıla kadar daha uzun bir iklim iklimi üzerine sürüldüğünü ve etkilenen alanın boyutunun belirsiz olduğunu gözlemledi.

Buzul arası (interstadial veya interglacial) bir dönem olan Holosen, aslında küresel anlamda cid

Jacques Armand Gauthier (7 Haziran 1948, New York) Amerikalı bir omurgalı paleontoloğu, karşılaştırmalı morfolog, sistematist ve biyolojide kladistik kullanımının kurucularından biridir.

Estes, R.; de Queiroz, K. & Gauthier, Jacques (1988): Phylogenetic relationships within Squamata. In: Estes, R. & Pregill, G. (eds.): The Phylogenetic Relationships of the Lizard Families: 15-98. Stanford University Press, Palo Alto.
Gauthier, Jacques A. (1982): Fossil xenosaurid and anguid lizards from the early Eocene of Wyoming, and a revision of the Anguioidea. Contributions to Geology, University of Wyoming 21: 7-54.
Gauthier, Jacques A. (1984): A cladistic analysis of the higher systematic categories of the Diapsida. [PhD dissertation]. Available from University Microfilms International, Ann Arbor, #85-12825, vii + 564 pp.
Gauthier, J. A. (1986), "Saurischian monophyly and the origin of birds",  Padian, K. (Ed.), The Origin of Birds and the Evolution of Flight, The Origin of Birds and the Evolution of Flight. Memoirs of the California Academy of Sciences, 8, California Academy of Sciences, ss. 1-55, ISBN 0-940228-14-9 
Gauthier, Jacques A.; Estes, R. & de Queiroz, Kevin (1988): A phylogenetic analysis of Lepidosauromorpha. In: Estes, R. & Pregill, G. (eds.): The Phylogenetic Relationships of the Lizard Families: 15-98. Stanford University Press, Palo Alto.
Gauthier, J. A.; Kluge, A. G.; Rowe, T. (June 1988). "Amniote phylogeny and the importance of fossils" (PDF). Cladistics. John Wiley & Sons. 4 (2): 105-209. doi:10.1111/j.1096-0031.1988.tb00514.x. hdl:2027.42/73857 . 
Rowe, T. & Gauthier, Jacques (1990): Ceratosauria. In: Weishample, D.; Dodson, P. & Osmólska, Halszka (eds.): The Dinosauria: 151-168. University of California Press, Berkeley.
de Queiroz, Kevin & Gauthier, Jacques A. (1992): Phylogenetic taxonomy. Annu. Rev. Ecol. Syst. 23: 449–480.
Gauthier, Jacques A. (1994): The diversification of the amniotes. In: Prothero, D. (ed.): Major Features of Vertebrate Evolution: Short Courses in Paleontology: 129-159. Paleontological Society.
Donoghue, M. J.; Gauthier, Jacques A. (June 2004). "Implementing the PhyloCode" (PDF). Trends Ecol. Evol. 19 (6): 281-282. doi:10.1016/j.tree.2004.04.004. PMID 16701272. 1 Nisan 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Eylül 2010. 

Yale Peabody Müzesi 13 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jeholornis ("Jehol kuşu" anlamına gelir), Çin'de Erken Kretase döneminde yaklaşık 122 ila 120 milyon yıl önce yaşamış bir avialan dinozor cinsidir. Jeholornis fosilleri ilk olarak Çin'in Hubei yaletindeki Jiufotang Formasyonu'nda (daha önce Jehol olarak da bilinen Rehe Eyaleti'nde) keşfedildi. Daha sonra daha yaşlı Yixian Formasyonu'nda ek örnekleri bulundu.
Jeholornis'in uzun kuyrukları ve birkaç küçük dişi vardı ve yaklaşık olarak hindi büyüklüğündeydi, bu da onu Geç Kretase'ye kadar bilinen en büyük avialanlardan biri haline getiririr. Beslenmesi sikad, mabet ağacı ve benzeri bitkilerin tohumlarını içeriyordu.

Kanatlarında tüy izleri sadece iki örnekte tanımlanmıştır: LPM 0193 (J. prima) ve SDM 20090109.1 (J. palmapenis). İlk örnek, uçuş tüylerinin bakışımsız (ve dolayısıyla modern uçan kuşlarda olduğu gibi aerodinamik) olduğunu ve önkol ve elin birleşiminden 21 santimetre kadar daha uzun olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, yumuşak dokularda korunma çok zayıf olduğundan, uçuş tüylerinin kesin sayısı bilinen örneklerden belirlenemez.

Wang ve meslektaşları (2020) tarafından dikkate alınan tüm geçerli jeholornithiform türlerin filogenetik çözümlemesinin sonuçları aşağıda gösterilmiştir:

Jixiangornis ("Yixian kuşu"), Erken Kretase döneminde yaşamış, ilkel bir kuş cinsidir. Daha sonraki avialanlar gibi, dişleri yoktu, ama aynı zamanda modern kuşların aksine uzun bir kuyruğu vardı. Bazı daha gelişmiş kısa kuyruklu avialanlarda dişler hala mevcut olduğundan, Jixiangornis'in dişsizliği modern kuşlardan bağımsız olarak geliştirmiş gibi görünüyor. Uzun ön ayak (arka ayak uzunluğunun %131'i) en azından bir miktar hava kabiliyetini gösterir.
Jixiangornis, şu anda yalnızca tek bir örnekten, eksiksiz ancak genç bir iskeletten biliniyor. Fosil, Çin'in batısındaki Liaoning'deki Beipiao Şehri yakınlarındaki Yixian Formasyonu'nda bulundu.

Bilinen tek tür, J. orientalis ("Yixian Formasyonundan Doğu kuşu") Kasım 2002'de tanımlanmıştır. Ji ve ark. (2002), Jixiangornis'in Archaeopteryx veya Jeholornis'ten daha güçlü uçuş yapabildiğini düşündü. Filogenetik ağaçları, Jixiangornis'in Archaeopteryx ve Jeholornis'i (=Shenzhouraptor) dışlayan kuşlarla (Ji ve diğerleri tarafından "Euavialae" olarak adlandırılır) bir dal oluşturduğunu gösterir.
Alternatif bir görüş, 2006 yılında Zhou Zong-He ve Zhang Fu-Cheng tarafından sunuldu. Onlar genç eş anlamlı olarak Jixiangornis ve Shenzhouraptor hem sınıflandırılmış Jeholornis prima Jixiangornis Shenzhouraptor daha gelişmiş olamaz, yani. Bu yaklaşım, Jixiangornis ve Shenzhouraptor / Jeholornis arasında birçok fark verilen sorunludur ve filogenetik analizi, aslında daha yakın kısa kuyruklu avialans (ilişkili edilebileceği tespit 2014 yılında gerçekleştirilen Pygostylia başlangıçta düşünce, Jeholornis için daha az).
Hartman ve ark. (2019), Cau (2020) ve Wang ve diğerleri (2020), Jixiangornis'in bir jeholornithid olduğunu ancak Jeholornis ile eşanlamlı olmadığını buldular.

Ji (2002). "A New Avialian Bird - Jixiangornis orientalis gen. et sp. nov. - from the Lower Cretaceous of Western Liaoning, NE China". Journal of Nanjing University (Natural Sciences). 38 (6): 723-736. 
Zhou, Z.-H. & Zhang, F.-C. (2006): Çin'in Mezozoik kuşları - Sinoptik bir inceleme. Vertebrata PalAsiatica 44 (1): 74-98. PDF tam metni

 Wikimedia Commons'ta Jixiangornis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Jixiangornis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

John Ray (d. 29 Kasım 1627 - ö. 17 Ocak 1705), İngiliz doğabilimci ve bitki bilimci. Bitki bilim mahlası Ray'dir.
1670 yılına kadar John Wray olarak yazmış, bu tarihten itibaren ise Ray soy adını tercih etmiştir. Botanik, zooloji ve doğal teoloji üzerine eserler kaleme almıştır. Historia Plantarum adlı eserindeki sınıflandırması, bitkilerin modern taksonomik sınıflandırması için önemli bir adım olarak kabul edilir. Biyolojide tür kavramını ilk tanımlayan kişiler arasındadır.

Essex'e bağlı Black Notley'da doğdu. O'na göre babası demirci idi ve kendisi de demirhanede doğmuştu. Trinity College'da eğitim görürken on altı yaşında iken Cambridge Üniversitesi'ne gönderildi.
1673 yılında Margaret Oakley ile evlendi. 1679 yılında ise doğduğu Black Notley'a taşındı. Sağlığının bozulmasına ve çok sayıda kronik rahatsızlığı olmasına rağmen buradaki hayatı sükunet içinde geçti. Burada arkadaşı Samuel Dale ile bilimsel içerikli mektuplaşmalarını sürdürdü.
77 yaşında iken Black Notley'da hayatını kaybetti ve adına yapılan bir anıtın da bulunduğu St Peter ve St Paul kilisesinin bahçesine gömüldü. İngiliz rahip doğa bilimcilerinin öncülerinden olarak kabul edilir.

Herbae divizyonu;

Historia Plantarum (1685–1703) adlı eserinde:

Herbae (Otsu bitkiler)
Imperfectae (Kriptogamlar)
Perfectae (Tohumlu bitkiler)
Monocotyledons
Dicotyledons
Arborae (Ağaçlar)
Monocotyledons
Dicotyledons

1844 yılında kurulan Ray Society adını O'ndan almaktadır.

Jura, Triyas Dönemi'nin sonu olan 201,4 milyon yıl önce (myö) ile Kretase Dönemi'nin başlangıcı olan yaklaşık 143,1 myö arasını kapsayan bir jeolojik dönem ve stratigrafik sistemdir. Jura, Mezozoyik Zaman'ın orta dönemini ve Fanerozoyik Üst Zaman'ın sekizinci dönemini oluşturur ve adını bu döneme ait kireçtaşı katmanlarının ilk kez tanımlandığı Jura Dağları'ndan alır.
Jura Dönemi, Orta Atlantik Magmatik Bölgesi'nin patlamasıyla ilişkili Triyas-Jura yok oluşuyla başlamıştır. Toarsiyen Çağı, yaklaşık 183 milyon yıl önce Toarsiyen Okyanus Anoksik Olayı ile başlamıştır. Bu olay, okyanus anoksisi, okyanus asitlenmesi ve yok oluşlarla ilişkili küresel sıcaklık artışıyla karakterize edilen küresel bir dönemdir ve muhtemelen Karoo-Ferrar büyük magmatik bölgelerinin patlamasından kaynaklanmıştır. Ancak Jura'nın sonu, Kretase ile net ve kesin bir sınıra sahip değildir ve jeolojik dönemler arasındaki sınırlar arasında resmî olarak tanımlanmamış tek sınırdır.
Jura'nın başlangıcında, süperkıta Pangea, kuzeyde Lavrasya ve güneyde Gondvana olmak üzere iki kara kütlesine ayrılmaya başlamıştı. Jura Dönemi'nin iklimi günümüzden daha sıcaktı ve Dünya'da buz tabakaları yoktu. Ormanlar kutuplara yakın bölgelerde yetişiyordu ve düşük enlemlerde geniş kurak alanlar bulunuyordu.
Karadaki fauna, Triyas faunasından (dinosauromorf ve psöodosukiyan arkozorların birlikte hakim olduğu) yalnızca dinozorların hakim olduğu bir yapıya geçiş yaptı. İlk kök grup kuşlar, Jura Dönemi'nde, teropod dinozorların bir kolu olarak evrimleşti. Diğer dikkate değer olaylar arasında en eski yengeçlerin, modern kurbağaların, semenderlerin ve kertenkelelerin ortaya çıkışı yer alır. Triyas'ın sonunda hayatta kalan birkaç sinodont soyundan biri olan Mammaliaformes, dönem boyunca çeşitlenmeye devam etti ve Jura Dönemi'nde ilk taç grup memeliler ortaya çıktı. Krokodilomorflar, karasal bir yaşamdan sucul bir yaşama geçiş yaptı. Okyanuslar, ihtiyozorlar ve plesiyozorlar gibi deniz sürüngenleri tarafından doldurulmuştu, teruzorlar ise baskın uçan omurgalılardı. Modern köpekbalıkları ve vatozlar ilk kez bu dönemde ortaya çıktı ve çeşitlendi, taç grup gerçek kemikli balıkların (modern balıkların baskın grubu) bilinen ilk örnekleri ise dönemin sonlarına doğru ortaya çıktı. Bitki örtüsünde eğrelti otları ve kozalaklılar gibi açık tohumlular baskındı; bunların birçoğu modern gruplar olarak ilk kez bu dönemde ortaya çıktı. Ayrıca Bennettitales gibi soyu tükenmiş gruplar da yaygındı.

Kronostratigrafik bir terim olan "Jura", çoğunlukla Fransa-İsviçre sınırını çizen ormanlık bir dağ sırası olan Jura Dağları'na bağlıdır. "Jura" adı, Galyaca *iuris "ormanlık dağ" sözcüğü yoluyla Keltçe kelime kökü olan *jor'dan türemiştir ve *iuris de Latinceye bir yer adı olarak geçmiştir. *iuris önce Juria'ya ve nihayetinde Jura'ya evrilmiştir.
1795 yılında bölgeye yaptığı bir gezi sırasında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt, Jura Dağları'ndaki karbonat tortullarını, Güney Almanya'daki Triyas Dönemi'ne ait Muschelkalk'tan jeolojik olarak farklı olduğunu düşündü ancak yanlışlıkla tortulların daha eski olduğu sonucuna vardı. Daha sonra 1799'da bu tortullara Jura-Kalkstein ("Jura kireçtaşı") adını verdi.
1829 yılında Fransız doğa bilimci Alexandre Brongniart, Description of the Terrains that Constitute the Crust of the Earth (Yeryüzünün Kabuğunu Oluşturan Arazilerin Tanımı) veya Essay on the Structure of the Known Lands of the Earth (Dünyanın Bilinen Topraklarının Yapısı Üzerine Deneme) adlı bir kitap yayımladı. Bu kitapta Brongniart, Humboldt'un "Jura-Kalkstein" (Jura kireçtaşı) terimini, İngiltere'de bulunan benzer yaştaki ovolitik kireçtaşlarıyla ilişkilendirirken Fransızca terrains jurassiques (Jura arazileri) ifadesini kullandı ve böylece "Jura" terimini ilk kez ortaya atıp yayımlamış oldu.

Jura Dönemi, erken, orta ve geç olmak üzere üç devreye ayrılır. Benzer şekilde, stratigrafik olarak Jura, Alt Jura, Orta Jura ve Üst Jura serilerine ayrılmıştır. Jeologlar, Jura Dönemi'ne ait kayaçları, her biri "çağlar" olarak adlandırılan zaman aralıklarında oluşmuş bir dizi stratigrafik birim olan "katlar"a ayırır.
Katlar, küresel veya bölgesel olarak tanımlanabilir. Küresel stratigrafik korelasyon için, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu (ICS), bir katın alt sınırını belirleyen tek bir formasyondan (stratotip) alınan Küresel Sınır Stratotip Kesiti ve Noktası'na (GSSP) dayanarak küresel katları onaylar. Jura Dönemi'nin çağları, en gençten en eskiye doğru şu şekildedir:

Jura Dönemi'nin başında, dünyadaki tüm anakara parçaları, süperkıta Pangea'da birleşmiş durumdaydı. Erken Jura Dönemi'nde Pangea, kuzeydeki süperkıta Lavrasya ve güneydeki süperkıta Gondvana'yı oluşturacak şekilde parçalanmaya başladı. Kuzey Amerika ve Afrika arasındaki ayrılma, Erken Jura Dönemi'nde başlayan ve Orta Atlantik Magmatik Bölgesi'nin oluşumuyla ilişkili olan ilk bölünme süreciydi.

Jura Dönemi boyunca, Kuzey Atlantik Okyanusu nispeten dar kalmış, Güney Atlantik ise Kretase Dönemi'ne kadar oluşmamıştır. Kıtalar, Panthalassa ile çevriliydi ve Gondvana ile Asya arasında Tetis Okyanusu bulunuyordu. Triyas Dönemi'nin sonunda, Avrupa'da bir kıyı ilerlemesi (transgresyon) yaşandı ve Orta ile Batı Avrupa'nın büyük bölümü sular altında kalarak sığ denizlerle çevrili bir takımadaya dönüştü. Jura Dönemi'nde hem Kuzey hem de Güney Kutbu okyanuslarla kaplıydı. Erken Jura Dönemi'nden itibaren, Boreal Okyanusu, Baltık Kalkanı ile Grönland arasında birkaç yüz kilometre genişliğindeki "Viking koridoru" veya Transkıtasal Lavrasya Deniz Yolu ile ön-Atlantik'e bağlandı. Callovian Dönemi'nde ise Turgay İç Denizi oluştu ve bu, Avrupa ile Asya arasında bir deniz bariyeri meydana getirdi.

Jura Dönemi'nin iklimi, genel olarak günümüzden yaklaşık 5-10 °C (9-18 °F) daha sıcaktı ve atmosferdeki karbondioksit seviyesi muhtemelen yaklaşık dört kat daha yüksekti. Bununla birlikte, bu zaman diliminde aralıklı olarak "soğuk dalgası" dönemlerinin yaşandığı bilinmektedir ve bu durum, diğer türlü sıcak olan sera iklimini kesintiye uğratmıştır. Ormanlar muhtemelen kutuplara yakın bölgelerde yetişiyordu ve bu bölgeler sıcak yazlar ile soğuk, bazen de karlı kışlar geçiriyordu; yüksek yaz sıcaklıkları kar birikimini engellediğinden buz tabakalarının oluşması pek olası değildi, ancak dağ buzulları bulunmuş olabilir. Erken ile Orta Jura Dönemi'nde kuzeydoğu Sibirya'da bulunan damlataşlar ve glendonitler, soğuk kışların yaşandığını göstermektedir. Okyanus derinlikleri muhtemelen günümüzden 8 °C (14 °F) daha sıcaktı ve mercan resifleri, günümüze kıyasla enlem boyunca 10° daha kuzey ve güneyde büyüyordu. İntertropikal Yakınsama Bölgesi muhtemelen okyanuslar üzerinde bulunuyordu ve bu, ekvatorun 40° kuzeyi ile güneyi arasındaki düşük enlemlerde büyük çöl ve çalılık alanların oluşmasına neden oluyordu. Tropik yağmur ormanları ve tundra biyomları muhtemelen nadirdi veya hiç yoktu. Jura Dönemi'nde, önceki Permiyen ve Triyas Dönemleri'ne damgasını vuran Pangea mega musonu azaldı. Jura Dönemi'ndeki orman yangını sıklığındaki değişim, 405 bin yıllık eksantriklik döngüsü kaynaklıydı. Pangea'nın parçalanması sayesinde, Jura Dönemi'ndeki hidrolojik döngü dikkate değer ölçüde güçlendi.

Toarsiyen Okyanus Anoksik Olayı (aynı zamanda Jenkyns Olayı olarak da bilinir), Toarsiyen Çağı'nın erken zamanlarında, yaklaşık 183 milyon yıl önce meydana gelen yaygın okyanus anoksisi (oksijen eksikliği) dönemidir. Bu olay, küresel çapta belgelenmiş yüksek genlikli negatif karbon izotop sapması, siyah şeyllerin birikimi ve karbonat üreten deniz organizmalarının yok oluşu ve çöküşü ile karakterize edilmiştir. Bu olaylar, küresel sıcaklıklarda büyük bir artışla ilişkilendirilir.

Jura Dönemi sonundaki geçiş, başlangıçta sekiz kitlesel yok oluştan biri olarak kabul ediliyordu ancak şimdi bazı grupların çeşitliliğindeki artış ve diğerlerindeki azalma ile karakterize edilen karmaşık bir fauna değişim dönemi olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, bu duruma dair kanıtlar ana olarak Avrupa merkezlidir ve muhtemelen denizel denge seviyesindeki değişiklikler ile değişmiştir.

Triyas-Jura sınırında bitkilerin kitlesel bir yok oluşuna dair bir kanıt bulunmamaktadır. Grönland'daki Triyas-Jura sınırında, sporomorf (polen ve sporlar) kayıtları, tam bir bitki örtüsü değişimine işaret etmektedir. Avrupa'daki makrofosil bitki topluluklarının analizi, değişikliklerin çoğunlukla yerel ekolojik süksesyondan kaynaklandığını göstermektedir. Triyas'ın sonunda, Peltaspermaceae familyası dünyanın çoğu bölgesinde yok olmuş, ancak Lepidopteris cinsi Patagonya'da Erken Jura Dönemi'ne kadar varlığını sürdürmüştür. Triyas boyunca Gondvana bitki topluluklarının baskın bir parçası olan bir koristosperm tohumlu eğrelti cinsi Dicroidium da Triyas-Jura sınırında sayıca azalmış fakat Antarktika'da soyu tükenmekte olan bir cins olarak Erken Jura Dönemi'ne kadar varlığını sürdürmüştür.

Kozalaklılar, Jura florasının baskın bir bileşenini oluşturmuştur. Geç Triyas ve Jura'da, kozalaklılar dikkate değer bir şekilde çeşitlenmiş ve modern kozalaklı grupların çoğu, voltziale atalarından evrimleşerek Jura Dönemi'nin sonuna kadar fosil kayıtlarında ortaya çıkmıştır.
Araucaria cinsi kozalaklıların ilk kesin kayıtları Erken Jura Dönemi'nde bulunmuştur ve modern Araucaria cinsinin üyeleri Orta Jura Dönemi'ne kadar her iki yarımkürede yaygın olarak görülmüştür.
Jura boyunca bol miktarda bulunan bir diğer grup, soyu tükenmiş Cheirolepidiaceae familyasıdır ve bu familya genellikle oldukça ayırt edici Classopolis polenleriyle tanınır. Jura Dönemi'nde görülenleri arasında polen kozalağı Classostrobus ve tohum kozalağı Pararaucaria bulunur. Araucaria ve Cheirolepidiaceae kozalaklıları sıklıkla bir arada görülür.
Servigiller familyasına (Cupressaceae) ait en eski kesin kayıt, Patagonya'nın Erken Jura Dönemi'ne (Pliyensbahiyen) ait Austrohamia minuta'dır ve bitkinin birçok kısmı bilinmektedir. Austrohamia'nın üreme yapıları, günümüzde yaşayan ilkel servi cinsleri olan Taiwania ve Cunninghamia ile dikkate değer benzerlikler göst

Kafa veya baş, anatomide hayvan ve insanların en rostral (anatomik pozisyonda) bölümünde bulunan, genellikle beyin, göz, kafatası, kulak, burun ve ağızı içeren kısımdır.

İnsan kafası kranium ve mandibula olarak iki kısım içermektedir.
Kranium kafatası ve kafa tabanı olarak iki kısımda incelenmektedir. Bu bölümlerdeki kemiklerin birbirine sıkı bağlantıları vardır ve bağlantı noktalarına sütür adı verilir. Bu kemiklerin bu şekilde dayanıklı ve sağlam oluşu beyni korumak amaçlıdır. Doğumda birleşmeye başlayan bu kemikler doğum sonrası hala bazı yerlerde açık, membranla kaplı bölgeler içerir ki bu bölgeler fontanel adı verilir. Gelişimde puberteye dek herhangi bir açıklık kalmayacak şekilde kapanma ve büyüme gerçekleşmektedir. Kafadaki kemikler şunlardır;

iki maxilla (kafanın her iki yanında) göz çukurunu alttan ve yandan korumaktadırlar.
iki zygomatic kemik, göz çukurunun yanında ve aşağı kısmında kalmaktadır.
iki temporal kemik, kulakların olduğu kısımdadır.
tek frontal kemik, alın kısmını oluşturur.
iki parietal kemik, frontal ve temporal kemiklerin üzerinde kafa kubbesini oluştururlar.
bir occipital kemik kafanın arkasındadır.
iç kısımda da bazı kemikler mevcuttur
bir sphenoid kemik
bir ethmoid kemik
iki lacrimal kemik
iki nasal kemik
iki palatine kemik
iki nasal konka
bir vomer

Yüz kısmında toplam 14 kemik bulunmaktadır.
Diğer oluşum mandibula temporomandibular eklem ile kafatası ile bağlantı kurmaktadır. Bu bildiğimiz çene kemiğidir.
Kafanın tabanından baktığımızda görünen büyük boşluk foramen magna denen oluşumdur ve buradan medulla spinalis beyin ile bağlantı kurmaktadır. Kafatasındaki mevcut diğer küçük delikler arter, ven ve sinirleri hem korumakta hem de geçişleri için pasajlar teşkil etmektedir.

Beş adet boşluktan müteşekkildir. Gözler, burun ve ağız. Yüz bölgesinin beslenmesi external karotid arter den gelen kanlanma ile olur. Sinir yapısı ise trigeminal sinir ve facial sinir aracılığı iledir. Mimik kasları yüz hareketlerini sağlarken, çiğneme kasları da çiğneme fonksiyonunu sağlamaktadır.

Basit canlılar kafa yapısı içermezler. Omurgalılarda kafatası vertebraların sonlandığı bölgede bulunmaktadır ve direkt omurgaya bağlıdır.

Kafa travmaları anatomisi.

Kambriyen (bazen Ꞓ şeklinde sembolize edilir), yaklaşık 538,8 milyon yıl önce başlayıp 485,4 milyon yıl öncesine kadar devam eden jeolojik dönemi ifade eder. Bu dönem, Farklı hayvan gruplarının karmaşıklaştığı, hayvanların çeşitlendiği bir dönemdir. Adını Galler'in Latince karşılığı olan Cambria'dan alan Kambriyen Dönem, yer kabuğundaki dikkate değer değişimler, deniz seviyelerinin yükselmesi ve iklim değişiklikleri gibi etkilerle şekillendi.
Kambriyen Dönemi, yaşamın karmaşıklaşması ve çeşitlenmesi açısından kritik bir evredir. Bu dönemde fosilleşmiş birçok hayvan türü bulunmuştur ve bu fosiller deniz tabanlarındaki tortullarda korunmuşlardır. Fosillerin jeolojik tarihte ilk kez bu sıklıkta görüldüğü için Kambriyen Patlaması olarak adlandırılan bu olayda, omurgasızlar çeşitlendi, fosil kayıtları daha ayrıntılı hâle geldi ve biyolojik çeşitlilik hızla arttı. Kambriyen'den önce, genel olarak yaşayan organizmaların çoğunluğu küçük, tek hücreli ve basitti (Ediyakaran faunası ve daha önceki Tonian Huainan biyotası dikkate değer istisnalardır). Karmaşık, çok hücreli organizmalar, Kambriyen'in hemen öncesindeki milyonlarca yılda giderek daha yaygın hale geldi, ancak mineralleşen organik yapıla dolayısıyla kolayca fosilleşen organizmalar bu döneme kadar yaygınlaşmadı.
Kambriyen patlaması olarak bilinen Kambriyen devrindeki yaşam formlarının hızla çeşitlenmesi, modern hayvan filumlarının çoğunun ilk temsilcilerini üretti. Filogenetik analiz, Kambriyen radyasyonundan önce, Kriyojen veya Toniyen'de hayvanların (metazoanlar) tek bir ortak atadan monofiletik olarak evrimleştiği görüşünü destekledi. Okyanuslarda çeşitli yaşam formları zenginleşse de, arazinin, mikrobiyal toprak kabuğu ve mikrobiyal biyofilmi otlatmak için ortaya çıkan birkaç yumuşakça ve (karasal olmasa da) eklembacaklılardan daha karmaşık hiçbir şey olmadan nispeten çorak olduğu düşünülüyor. Kambriyen Dönemi boyunca yaşam büyük oranda deniz habitatlarındaydı ve kara üzerindeki yaşam oldukça sınırlıydı. Kambriyen'in sonlarına doğru ise ilk deniz bitkileri ve kabuklu canlılar ortaya çıkmaya başladı. Bu dönemdeki biyolojik çeşitliliğin büyük bir kısmı deniz ekosistemlerinde meydana geldi ancak dönemin sonlarına doğru karada da bazı omurgasız gruplarının evrimleştiği düşünülmektedir.
Sonuç olarak Kambriyen Dönem, yaşamın çeşitlenmesi ve karmaşık organizmaların evrimleşmesi açısından öneme sahiptir. Kambriyen Patlaması, hayvanların vücut planlarının ve anatomik özelliklerinin hızla değiştiği bir dönem olarak bilinir. Bu dönemde evrimsel yenilikler ve adaptasyonlar, gelecekteki ekosistemlerin temelini atmış ve canlı çeşitliliği konusunda temel bir rol oynamıştır. Kambriyen Dönemi'nin jeolojik ve biyolojik olayları, yaşamın bugünkü çeşitliliğine giden yolda kritik bir adım olmuştur. Kambriyen'in sonuna gelindiğinde, ilk gerçek bitkilerin şekillendiği dönem olmakla birlikte çok bacaklılar, örümceğimsiler ve altı bacaklılar ana hatları oturmuşlardı ve karaya uyum sağlamaya başlardı. Kıtaların çoğu muhtemelen bitki örtüsü eksikliğinden dolayı kuru ve kayalıktı. Sığ denizler, süper kıta Pannotia'nın parçalanması sırasında oluşan birçok kıtanın kenarlarını çevreliyordu. Denizler nispeten sıcaktı ve dönemin büyük bölümünde kutuplarda buz yoktu.

Kayaçları ilk inceleyen İngiliz yerbilimcisi Adam Sedgwick'tir. Kayaçları bulduğu yer olan Birleşik Krallık Galler bölgesine eski Romalılar Cambria adını verdiklerinden benzer isimlendirme yapılmıştır. Kambriyen, Adam Sedgwick tarafından "Kambriyen serisi" olarak adlandırıldı ve bu adlandırmanın kökeni, Britanya'nın Kambriyen kayaçlarının en iyi görüldüğü yer olan "Cymru" (Galler) bölgesine Romalıların verdiği isim olan Cambria'dan gelmekteydi. Sedgwick, büyük "Geçiş Serisi"ni alt bölümlere ayırmakla görevlendirilen Roderick Murchison ile birlikte bu tabakayı tanımlamıştı fakat iki jeolog uzun bir süre boyunca uygun bir kategorilendirme yapma konusunda anlaşmazlık yaşadı.

Kambriyen, önceki Ediyakaran Dönemi'nin sonundan 538,8 milyon yıl önce (myö) başlayıp, Ordovisiyen Dönemi'nin başlangıcına denk gelen 485,4 milyon yıl öncesine kadar 53,4 milyon yıl sürdü. Kambriyen Dönem'den önce, Ediyakaran Dönem gelir ve Kambriyen'in sonrasında da Ordovisiyen Dönem gelir.
Kambriyen'in tabanı, Treptichnus pedum adı verilen karmaşık bir iz fosili grubu üzerinde yer alır. Kambriyen'in alt sınırını belirlemek için referans bir iz fosili olarak Treptichnus pedum'un kullanılması sorunlu bir durumdur çünkü Treptichnids grubuna ait T. pedum'a çok benzeyen iz fosilleri, Namibya, İspanya ve Newfoundland gibi bölgelerde T. pedum'un çok daha altında bulunur ve muhtemelen Batı ABD'de de bulunabilir. T. pedum'un stratigrafik yayılımı, Namibya'daki ve muhtemelen İspanya'daki Ediyakaran fosillerinin yayılımı ile örtüşür.

Levhaların yeniden yapılandırılması, küresel bir süperkıta olan Panotya'nın Kambriyen'in erken evrelerinde parçalanma sürecinde olduğunu göstermektedir. Ana süperkıta Gondvana'dan ayrılmış Laurentia (Kuzey Amerika), Baltika ve Sibirya, ayrı ve izole birer kara kütlesi hâline geliyordu. Bu dönemde kara kütlelerinin çoğunluğu Güney Yarımküre'de toplanmıştı ancak kuzeye doğru sürükleniyorlardı. Gondvana'nın büyük çaplı ve yüksek hızlı dönme hareketinin Erken Kambriyen'de meydana geldiği görünmektedir.
Marinoan Kartopu Dünya'nın büyük buzulları uzun bir süre önce eridikten sonra denizlerdeki buzul eksikliği sebebiyle deniz seviyeleri yükseldi. Bu durum, kıtaların büyük bölgelerinin deniz yaşamı için uygun sıcak ve sığ sular altında kalmasına yol açtı. Jeolojik kayıtlarda deniz seviyelerinde dalgalanma görülmesi, Güney Kutbu'ndaki buz tabakasının genişleme ve küçülme dönemleriyle ilişkili "buzul çağları" olduğunu göstermektedir.
Baltoskandiya'da gerçekleşen Alt Kambriyen kıyı ilerlemesi, Alt Kambriyen penepleninin büyük bölgelerini bir iç denize dönüştürdü.

Kambriyen'de, Dünya üzerindeki yaşamda derinden bir değişiklik görüldü. Kambriyen öncesinde, canlıların çoğunluğu küçük, tek hücreli ve nispeten basit yapıdaydı (Ediyakaran faunası ve Ediyakaran öncesindeki Toniyen Huainan biyotası bu duruma birer istisnadır). Karmaşık ve çok hücreli canlılar, Kambriyen'den hemen önce gelen milyonlarca yıl boyunca giderek daha yaygın hâle geldi, ancak mineralleşmiş ve bu nedenle kolayca fosilleşebilen canlılar, Kambriyen Dönemi'ne kadar yaygın değillerdi. Kambriyen'de canlıların hızla çeşitlenmesi, Kambriyen Patlaması olarak bilinir ve tüm modern hayvan şubelerinin ilk hâlleri bu olayla ortaya çıkmıştır. Filogenetik analizler, Kambriyen yayılımından önce Kriyojeniyen veya Toniyen'de hayvanların (metazoa) modern yakalı kamçılılar benzeri kolonileşen kamçılı protistlerden monofiletik olarak evrildiği görüşünü desteklemiştir. Okyanuslarda çeşitli canlılar yaygınken, karalar canlılık açısından okyanuslara kıyasla verimsizdi. Mikrobiyal toprak kabuğundan ve (birer kara canlısı olmasalar da) mikrobiyal biyofilmde gezinen birkaç yumuşakça ve eklem bacaklıdan daha karmaşık canlılar bulunmuyordu. Kambriyen sonunda, çok bacaklılar, örümceğimsiler ve altı bacaklılar, ilk bitkilerle eş zamanlı olarak karaya adapte olmaya başladı.
Kambriyen, olağanüstü yüksek oranda lagerstätte (bkz: Almanca: lagerstätte) tortul yataklarına sahip olmasıyla özeldir. Lagerstätte türü mineral yatakları, canlıların "yumuşak" kısımlarının yanı sıra daha dayanıklı kabuklarının da korunduğu istisnai birer koruma bölgesi olma özelliğini taşır. Bu durumun bir sonucu olarak Kambriyen biyolojisi hakkındaki bilgiler, Kambriyen'den sonra gelen bazı dönemlere kıyasla daha fazladır.

Kambriyen florası, Ediyakaran'a kıyasla biraz daha farklıydı. Ana taksonlar birer deniz makroalgi olan Fuxianospira, Sinocylindra ve Marpolia'ydı. Bu dönemde kalkerli bir makroalge rastlanmamıştır.
Kambriyen'e tarihlenen herhangi bir kara bitkisi (embriyofit) fosili yoktur. Buna karşın 500 milyon yıl önce Kambriyen Dönemi'ne ait gelgit düzlükleri ve sahillerinde biyofilmler ve mikrobiyal matlar çoktan gelişmişlerdi. Mikroskopik Dünya ekosistemlerini oluşturan mikroplar da tıpkı çöl bölgelerindeki günümüzdeki toprak kabukları gibi toprak oluşumuna katkıda bulunuyordu. Moleküler saat, kara bitkilerinin ilk kez Orta veya Geç Kambriyen'de ortaya çıktığını ortaya koysa da, atmosferden sera gazı karbondioksitin büyük ölçekli olarak azalması ancak Ordovisiyen'de başladı.

Kambriyen-Ordovisiyen yok oluşu - yaklaşık 488 myö

ÖzelGenel
Amthor, J. E.; Grotzinger, John P.; Schröder, Stefan; Bowring, Samuel A.; Ramezani, Jahandar; Martin, Mark W.; Matter, Albert (2003). "Extinction of Cloudina and Namacalathus at the Precambrian-Cambrian boundary in Oman". Geology. 31 (5): 431-434. Bibcode:2003Geo....31..431A. doi:10.1130/0091-7613(2003)031<0431:EOCANA>2.0.CO;2. 
Collette, J. H.; Gass, K. C.; Hagadorn, J. W. (2012). "Protichnites eremita unshelled? Experimental model-based neoichnology and new evidence for a euthycarcinoid affinity for this ichnospecies". Journal of Paleontology. 86 (3): 442-454. Bibcode:2012JPal...86..442C. doi:10.1666/11-056.1. 
Collette, J. H.; Hagadorn, J. W. (2010). "Three-dimensionally preserved arthropods from Cambrian Lagerstatten of Quebec and Wisconsin". Journal of Paleontology. 84 (4): 646-667. doi:10.1666/09-075.1. 
Getty, P. R.; Hagadorn, J. W. (2008). "Reinterpretation of Climactichnites Logan 1860 to include subsurface burrows, and erection of Musculopodus for resting traces of the trailmaker". Journal of Paleontology. 82 (6): 1161-1172. Bibcode:2008JPal...82.1161G. doi:10.1666/08-004.1. 
Gould, S. J. (1989). Wonderful Life: the Burgess Shale and the Nature of Life. New York: Norton. ISBN 9780393027051. 
 Howe, John Allen (1911). "Cambrian System".  Chisholm, Hugh (Ed.). Encyclopædia Britannica. 05 (11. bas.). Cambridge University Press. ss. 86–89. 
Ogg, J. (June 2004). "Overview of Global Boundary Stratotype Sections and Points (GSSPs)". 23 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Nisan 2006. 
Owen, R. (1852). "Description of the impressions and footprints of the Protichnites 

Prekambriyen (veya Kambriyen öncesi, bazen pꞒ olarak kısaltılır veya Kriptozoyik olarak da adlandırılır), yerküre tarihinin mevcut Fanerozoyik Üst Zaman'dan önce gelen en eski bölümüdür. Prekambriyen, Fanerozoyik Üst Zaman'ın ilk dönemi olan Kambriyen'den önce geldiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Kambriyen adlandırması ise bu çağa ait kayaçların ilk incelendiği yer olan Galler'in Latince ismi Cambria'dan gelmektedir. Prekambriyen, yerkürenin jeolojik zamanının %88'ini kapsar.
Prekambriyen, jeolojik zaman cetvelinde üç üst zamana (Hadeen, Arkeen, Proterozoyik) bölünmüş, resmî olmayan bir jeolojik zaman aralığıdır. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumuyla başlar ve yaklaşık 538,8 milyon yıl önce sert kabuklu canlıların ilk kez bol miktarlarda ortaya çıktığı Kambriyen Dönem'in başlangıcıyla biter.

Yerküre tarihinin kabaca sekizde yedisini oluşturmasına rağmen, Prekambriyen hakkında nispeten az şey bilinmekte olup, bilinenler de kayda değer ölçüde 1960'lardan itibaren keşfedildi. Prekambriyen'deki fosil kayıtları, sonra gelen Fanerozoyik'e kıyasla daha azdır ve Prekambriyen fosilleri (örneğin stromatolitler) sınırlı biyostratigrafik kullanıma sahiptir. Bunun nedeni, birçok Prekambriyen kayacının kökenlerini belirsizleştirecek derecede ağır metamorfoza uğramış olması, diğerlerinin ise erozyonla yok olmuş veya Fanerozoyik katmanlarının altında derinlere gömülü kalmış olmasıdır.
Dünya'nın kabaca 4,543 milyar yıl önce Güneş'in yörüngesindeki maddelerin birleşmesiyle oluşumundan kısa bir süre sonra Theia adlı başka bir gezegenle çarpışmasıyla (bkz. Büyük Çarpışma Hipotezi) uzaya fırlayan maddelerle Ay'ın oluşmuş olabileceği düşünülmektedir. Batı Avustralya'daki zirkon kristalleri 4,404 ± 8 milyar yıl öncesine tarihlendirildiğinden, görünüşe göre 4,433 milyar yıl önce yerkürede sabit bir kabuk mevcuttu.

Fanerozoyik - Jeolojik zaman cetvelinin dördüncü ve şu anki üst zamanı
Paleozoyik - Fanerozoyik'in ilk alt zamanı (539-252 myö)
Mezozoyik - Fanerozoyik'in ikinci alt zamanı (~252-66 myö)
Senozoyik - Fanerozoyik'in üçüncü şu anki alt zamanı (66 myö-günümüz)

Valley, John W., William H. Peck, Elizabeth M. King (1999) Zircons Are Forever, The Outcrop for 1999, University of Wisconsin-Madison Wgeology.wisc.edu 16 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Evidence from detrital zircons for the existence of continental crust and oceans on the Earth 4.4 Gyr ago Accessed Jan. 10, 2006
Wilde, S. A.; Valley, J. W.; Peck, W. H.; Graham, C. M. (2001). "Evidence from detrital zircons for the existence of continental crust and oceans on the Earth 4.4 Gyr ago". Nature. 409 (6817): 175-178. Bibcode:2001Natur.409..175W. doi:10.1038/35051550. PMID 11196637. 
Wyche, S.; Nelson, D. R.; Riganti, A. (2004). "4350–3130 Ma detrital zircons in the Southern Cross Granite–Greenstone Terrane, Western Australia: implications for the early evolution of the Yilgarn Craton". Australian Journal of Earth Sciences. 51 (1): 31-45. Bibcode:2004AuJES..51...31W. doi:10.1046/j.1400-0952.2003.01042.x. 

Paleomap Project'in hazırladığı Geç Prekambriyen Süperkıtası ve Buz Dünyası 15 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaplumbağalar, Testudines takımını oluşturan çok sert ve kemiksi bir kabuk içinde yaşayan, ağır yürüyüşlü, dört ayaklı sürüngenlerdir. Kaplumbağalara bağa veya tosbağa da denir.
Kaplumbağaların ilk ataları Triyas döneminde evrimleşti. İlkel kaplumbağaların göğüs kafesi ve omurga kemikleri kaynaşıp kabuğu oluşturmuştur.
Kaplumbağalar çeşitlerine ve yaşadıkları iklim kuşağına göre kış uykusuna yatarlar. Deniz kaplumbağaları kış uykusuna yatmazlar çünkü onlar göç eden hayvanlardır. Bol Güneş ışığı alan kuru topraklarda kendine bir delik kazıp bütün kışı orada geçirmek üzere içine girer.
Günümüzde, soyunu sürdürmekte olan 360 kadar kaplumbağa türü bulunmaktadır.

Kaplumbağaların başı vücutlarına oranla çok ufaktır. Ağızları bir kuşun gagasına benzer. Dişlerin yerini sert kemiksi bir damak almıştır. Kaplumbağalar, bununla besinlerini yakalar ve ezerek mekanik sindirim yapar. Dil kafasına oranla büyük ve yumuşaktır.
Ayaklarında beşer parmak vardır, karada ve bataklıklarda yaşayan kaplumbağalarda bunlar hareketlidir. Uçlarındaki tırnaklar kıvrık ve serttir. Bataklıklarda yaşayan kaplumbağalarda birbirleriyle bir zar aracılığıyla birleşmiş küreğe benzer bir durum almıştır. Bataklık kaplumbağalarının arka ayak parmaklarının sayısı dörttür. Deniz kaplumbağalarında ise parmaklar bitişiktir. Aralarında perdeler vardır. Perdeler, suyun içinde yüzmek ve dengede kalmak için kullanılır.

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağası (Testudo graeca)
Hermann kaplumbağası (Testudo hermanni)
Benekli kaplumbağa (Emys orbicularis)
Çizgili kaplumbağa (Mauremys caspica)
Fırat kaplumbağası (Rafetus euphraticus)
Yeşil kaplumbağa (Chelonia mydas)
Nil kaplumbağası (Trionyx triunguis)
Sini kaplumbağası (Caretta caretta)

Testudines (kaplumbağalar) takımının, soyu tükenmiş (†) olanlar da dahil olmak üzere, alt takım ve familyalarının sınıflandırması aşağıda verilmiştir:
Takım Testudinata Klein 1760

Cins †Pappochelys Schoch & Sues 2015
Familya †Proganochelyidae Baur 1887
Familya †Australochelidae Gaffney & Kitching 1994 sensu Lee 1997
Familya †Proterochersidae Nopcsa 1928
Klad †Mesochelydia
Familya †Indochelyidae Datta, Manna, Ghosh & Das 2000
Familya †Heckerochelyidae Sukhanov 2006
Klad †Perichelydia
Familya †Chelycarapookidae Warren 1969
Familya †Sichuanchelyidae Tong et al. 2012
Familya †Solemydidae de Lapparent de Broin & Murelaga 1996
Klad †Meiolaniformes
Familya †Meiolaniidae Lydekker 1887
Familya †Otwayemyidae Gaffney et al. 1998
Cins †Trapalcochelys Sterli, de la Fuente & Cerda 2013
Cins †Chubutemys Gaffney et al. 2007
Cins †Peligrochelys Sterli & de la Fuente 2012
Familya †Kallokibotiidae Nopcsa 1923
Klad Testudines Linnaeus, 1758
Alt takım Pleurodira(döner boyunlu kaplumbağalar) Cope 1864
Familya †Apertotemporalidae Kühne 1937
Familya †Platychelyidae Brän 1965 sensu Gaffney, Tong & Buffetaut 2006
Familya †Dortokidae Lapparent de Broin & Murelaga 1996
Familya †Notoemyidae Fernandez & Fuente 1994
Üst familya †Cheloides Gray 1825 sensu Gaffney, Tong & Buffetaut 2006
Familya Chelidae Gray 1825
Üst familya †Pelomedusoides Cope 1868 sensu Broin 1988
Familya †Araripemydidae Price 1973
Familya Pelomedusidae
Familya †Euraxemydidae Gaffney, Tong & Buffetaut 2006
Familya †Bothremydidae Baur 1891
Familya Podocnemididae Cope 1868
Alt takım Cryptodira Duméril & Bibron 1835 (gizli boyunlu kaplumbağalar)
Infraorder Paracryptodira
Familya †Pleurosternidae Cope 1868
Familya †Compsemyidae
Familya †Baenidae Cope 1882
Infraorder Eucryptodira Gaffney 1975a sensu Gaffney 1984
Familya †Macrobaenidae Sukhanov 1964
Familya †Eurysternidae Dollo 1886
Familya †Plesiochelyidae Baur 1888
Familya †Xinjiangchelyidae Nesov 1990
Klad Centrocryptodira
Familya †Osteopygidae Zangerl 1953
Familya †Sinemydidae Yeh 1963
Klad Polycryptodira Gaffney 1988
Klad Pantrionychia
Familya †Adocidae
Superfamilya Trionychoidea Gray 1870
Familya Carettochelyidae
Familya Trionychidae
Superfamilya Testudinoidea Baur 1893
Familya †Haichemydidae Sukhanov & Narmandakh 2006
Familya †Lindholmemydidae Chkhikvadze 1970
Familya †Sinochelyidae Chkhikvadze 1970
Familya Emydidae
Familya Geoemydidae
Familya Testudinidae
Familya Geoemydidae
Klad Americhelydia
Family Chelydridae
Superfamily Kinosternoidea
Family Dermatemydidae
Family Kinosternidae
Superfamily Chelonioidea (deniz kaplumbağaları)
Family †Toxochelyidae Baur 1895
Family Cheloniidae (yeşil kaplumbağa ve akrabaları)
Family †Thalassemydidae
Family Dermochelyidae (deri sırtlı kaplumbağalar)
Family †Protostegidae Cope, 1872

Alt takım : Cryptodira Duméril & Bibron 1835 (gizli boyunlu kaplumbağalar)
Familya : Chelydridae
Familya : Meiolaniidae st
Üst familya : Chelonioidea (deniz kaplumbağaları)
Familya : Cheloniidae (yeşil kaplumbağa ve akrabaları)st
Familya : Dermochelyidae (deri sırtlı kaplumbağalar)
Familya : Protostegidae st
Familya : Thalassemyidae st
Familya : Toxochelyidae
Üst familya : Kinosternoidae
Familya : Dermatemydidae
Familya : Kinosternidae
Familya : Platysternidae
Üst familya : Testudinoidae
Familya : Emydidae
Familya : Geoemydidae
Familya : Haichemydidae st
Familya : Lindholmemydidae st
Familya : Sinochelyidae st
Familya : Testudinidae
Üst familya : Trionychoidae
Familya : Adocidae st
Familya : Carettochelyidae
Familya : Trionychidae
Alt takım : Paracryptodira st
Alt takım : Pleurodira (döner boyunlu kaplumbağalar)
Familya : Proterochersidae st
Familya : Chelidae
Familya : Araripemydidae st
Üst familya: Pelomedusoidae
Familya : Pelomedusidae
Familya : Bothremydidae st
Familya : Podocnemididae

Karabatakgiller (Phalacrocoracidae), Suliformes takımına ait bir kuş familyasıdır.

Bilimsel adı Phalacrocoracidae, Grekçe "kel" anlamına gelen φαλακρός (phalakros) ve "kuzgun" anlamına gelen κόραξ (korax) kelimelerinden Latinceleştirilmiştir. Erişkin karabatakların yanaklarında bulunan krem beyazı tüysüz bölgeden ötürü bu adın geldiği düşünülmektedir.

Karabataklar orta ve büyük boyutlarda deniz kuşlarıdır. En küçükleri olan küçük karabatak 45 cm. boyunda ve 340 g. ağırlığında iken en büyük türü olan Phalacrocorax harrisi 100 cm. boyunda ve 5 kg. ağırlığındadır. Soyu tükenmiş Phalacrocorax perspicillatus ortalama 6,3 kg. ağırlığıyla daha da büyüktü. Kuzey Yarımküre türlerinin tamamına yakını ile birlikte türlerin çoğunluğu koyu renkli tüylere sahiptir. Güney Yarımküre türlerinin bazıları ise siyah ve beyaz tüylere sahip iken Yeni Zelanda'nın Phalacrocorax punctatus türü gibi çok azı daha renkli tüylere sahiptir. Türlerin çoğunda yüzde gözler ile gaga arasında parlak mavi, turuncu, kırmızı ya da sarı olan ve üreme döneminde daha da parlaklaşan tüysüz renkli deri bulunur. Gagaları ince ve uzundur. Gaganın üst ucu ise aşağıya doğru kanca gibi kıvrıktır. Ayaklarında dört parmağıda birleştiren perdeler bulunur.
Açık denizden çok kıyılarda yaşarlar ve bazı türleri kara içindeki sularda koloniler kurar. En eski soyunun yaşam alanına bakıldığında köken olarak tatlı su kuşları olduğu görülür. Pasifik Okyanusu'nun ortasındaki adalar hariç dünyanın tamamına yayılmışlardır.
Tüm türler balık ile beslenir. Su yüzünden dalarak avlanırlar ancak bazı türler dalmadan önce hafifçe sıçrayarak suya girişlerini kolaylaştırırlar. Su altında ayakları yardımıyla ilerler ve bazı türlerin kanatları da kullandığı görülür. Bazı karabatak türlerinin 45 m.'ye kadar dalabildikleri gözlemlenmiştir.
Balık avladıktan sonra karaya çıkan karabatakların kanatlarını açarak güneş altında kurudukları görülebilir. Tüm karabatakların üropigial bezleri vardır ve bu bezin salgısıyla kanatların sugeçirmez olmasını sağlarlar.
Ağaçlarda, kayalık adacıklarda ve kayalıklarda koloni hâlinde yuvalanırlar. Yumurtaları tebeşir mavisi rengindedir. Genellikle yılda bir kez yumurtlarlar. Yavruları yedikleri besinleri geri kusarak beslerler.

Cins Microcarbo	Bonaparte, 1856

Microcarbo melanoleucos Vieillot, 1817)
Microcarbo africanus Gmelin, JF, 1789
Microcarbo coronatus Wahlberg, 1855
Microcarbo niger Vieillot, 1817
Microcarbo pygmeus Pallas, 1773 - Küçük karabatak
Cins Phalacrocorax Brisson, 1760

Phalacrocorax gaimardi Lesson & Garnot, 1828
Phalacrocorax harrisi Rothschild, 1898
Phalacrocorax neglectus Wahlberg, 1855
Phalacrocorax punctatus Sparrman, 1786
Phalacrocorax featherstoni Buller, 1873
Phalacrocorax perspicillatus Pallas, 1811
Phalacrocorax penicillatus von Brandt, JF, 1837
Phalacrocorax pelagicus Pallas, 1811 - Pelajik karabatak
Phalacrocorax urile Gmelin, JF, 1789
Phalacrocorax brasilianus Gmelin, JF, 1789
Phalacrocorax auritus Lesson, 1831 - Kulaklı karabatak
Phalacrocorax aristotelis Linnaeus, 1761 - Tepeli karabatak
Phalacrocorax fuscescens Vieillot, 1817
Phalacrocorax fuscicollis Stephens, 1826
Phalacrocorax sulcirostris von Brandt, JF, 1837
Phalacrocorax varius Gmelin, JF, 1789
Phalacrocorax carbo Linnaeus, 1758 - Karabatak
Phalacrocorax lucidus Lichtenstein, MHK, 1823
Phalacrocorax capillatus Temminck & Schlegel, 1849 - Japon karabatağı
Phalacrocorax capensis Sparrman, 1788
Phalacrocorax nigrogularis Ogilvie-Grant & Forbes, HO, 1899 - Basra karabatağı
Phalacrocorax magellanicus Gmelin, JF, 1789
Cins Leucocarbo	Bonaparte, 1856

Leucocarbo bougainvillii Lesson, 1837
Leucocarbo atriceps King, PP, 1828
Leucocarbo georgianus Lönnberg, 1906
Leucocarbo bransfieldensis Murphy, 1936
Leucocarbo nivalis Falla, 1937
Leucocarbo melanogenis Blyth, 1860
Leucocarbo purpurascens von Brandt, JF, 1837
Leucocarbo verrucosus Cabanis, 1875
Leucocarbo carunculatus Gmelin, JF, 1789
Leucocarbo chalconotus Gray, GR, 1845
Leucocarbo onslowi Forbes, HO, 1893
Leucocarbo campbelli Filhol, 1878
Leucocarbo colensoi Buller, 1888
Leucocarbo ranfurlyi Ogilvie-Grant, 1901

Karbonifer, Palezoyik Zaman'ın beşinci dönemidir. Yaklaşık 358,9 milyon yıl önce Devoniyen Dönemi'nin sonlanmasıyla başlamış ve 298,9 milyon yıl önce Permiyen Dönemi'nin başlamasıyla sonlanmıştır. Karbonifer, Latince kömür anlamına gelen carbō ve taşımak anlamına gelen ferō sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bundan dolayı Karbonifer, Latincede "karbon-taşıyan" anlamına gelir.
Karbonifer Dönemi, Dünya'nın iklimi, canlıların evrimi ve enerji kaynaklarının oluşumu gibi birçok açıdan dikkate değer etkilere sahiptir. Karbonifer Dönemi'nin başlangıcında, Dünya sıcak ve nemli bir iklime sahipti. Bu dönemde, sera etkisi nedeniyle günümüze kıyasla yüksek sıcaklıklar mevcuttu ve buna deniz seviyelerinin yükselmesi eşlik etti. Karbonifer Dönemi'nin bir diğer özelliği de yoğun bitki örtüsünün varlığıdır. Geniş ormanlar, günümüze kıyasla oldukça büyük ağaçlar ve eğrelti otları bu dönemin karakteristik özelliklerindendir. Bu yoğun bitki örtüsünün biriktirdiği organik maddeler, zamanla karbonlu kömür yataklarına dönüştü. Karbonifer Dönemi'nde oluşan kömür, sonraki yüzyıllarda enerji kaynağı olarak önem kazandı. Sanayi Devrimi sırasında kömür, buhar makinelerinin ve fabrikaların enerji kaynağı olarak kullanıldı. Böylece kömür, modern endüstriyel toplumun temelini atmada rol oynadı.
Karadaki yaşam Karbonifer Dönemi'nde yaygın ve gelişkindi. Lob yüzgeçli balıklardan evrilmiş olan dört üyeliler, Karbonifer Dönemi'nde beş parmaklı hâle geldiler ve çeşitlendiler. Bu dönemde amfibiler baskın kara omurgalıları hâline geldikleri için kimi zaman "Amfibiler Çağı" olarak adlandırılır. Karbonifer Dönemi'nde aynı zamanda Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü adlı bir yok oluş gerçekleşti. Deniz yaşamında ve bitki örtüsünde çeşitli türlerin tükenmesiyle sonuçlanan bu olay, ekosistemlerin yeniden şekillenmesine neden oldu. Karbonifer'in sonlarında çeşitli buzullaşmalar ve bundan kaynaklı deniz seviyesinde düşüşler görülmüştür. Aynı zamanda daha sonra Pangea'yı meydana getirecek olan kıtaların çarpışmasıyla dağ oluşumu da Karbonifer'de görülen olaylardandır.
Sonuç olarak Karbonifer Dönemi, yerküre tarihindeki kayda değer dönemlerden biridir ve bu dönemin iklim, canlılar ve enerji kaynakları üzerindeki çeşitli etkileri olmuştur. Bu dönemin mirası, günümüzün çevresel ve endüstriyel süreçlerinde etkili olmaya devam etmektedir.

Karbonifer, modern "sistem" adlarından ilki olup, ikisi de jeolog William Conybeare ve William Phillips tarafından 1822'de İngiltere'deki kayaç dizilimi üzerine yapılan bir araştırmaya dayanarak türetildi. Karbonifer, Kuzey Amerika'da sıklıkla iki jeolojik dönem olarak ele alınır. Bunlar sırasıyla Misisipiyen ve ardından gelen Pensilvaniyen'dir.

Devoniyen Dönemi'nin sonunda yaşanan deniz seviyelerindeki küresel düşüş, Karbonifer'in başlarında tersine döndü ve deniz seviyeleri yükselmeye başladı. Bu durum iç denizlerin yaygınlaşmasına ve Misisipiyen alt döneminde karbonat birikimine neden oldu. Ayrıca Güney Kutbu'nda sıcaklık düşüşü de yaşandı; Gondvana'nın güneyi, Karbonifer'in büyük bölümünde buzullaşmıştı fakat bu buz tabakalarının Devoniyen'den mi yoksa daha yeni bir dönemden mi kaldığı kesin değildir. Bu koşulların, Dünya'nın en kuzeyindeki buzulların 30 derece kadar yakınında gelişen ve daha sonraları kömür haline gelecek olan yeşil bataklıkların var olduğu derin tropik bölgeleri etkilemediği görülmektedir.

Erken Karbonifer Dönemi'nde ortalama küresel sıcaklıklar yüksekti ve yaklaşık 20 °C'ydi (68 °F). Ancak, Orta Karbonifer Dönemi'nde meydana gelen soğuma, ortalama küresel sıcaklıkları yaklaşık 12 °C (54 °F) seviyesine düşürdü. Karbonifer Dönemi'nin başlangıcında atmosferdeki karbondioksit seviyeleri, günümüz seviyelerinin yaklaşık 8 katına kadar düşmüşken, dönemin sonunda bugünkü seviyelere benzer bir seviyeye geldi. Karbonifer Dönemi, Devoniyen Dönemi'nin Gondvana'da küçük buzulların oluşmasıyla başlayan Geç Paleozoyik Buzul Çağı'nın bir parçası olarak kabul edilir.
İklimin soğuması ve kuruması, Karbonifer Dönemi'nin sonlarına doğru Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü'ne (İngilizce kısaltması olan CRC ile de anılır) yol açtı. Tropikal yağmur ormanları bölünerek parçalandı ve nihayetinde iklim değişikliği sebebiyle tahrip oldu.
Karbonifer Dönemi'nde atmosferdeki oksijen derişiminin bugünkünden dikkate değer ölçüde daha yüksek olduğu sıkça iddia edilse de (atmosferin toplamda %30'luk kısmının oksijenden oluştuğu öne sürülmüştür), tarih öncesi atmosferdeki oksijen derişimi tahminleri oldukça belirsizdir. Başka tahminlerde de oksijen miktarının aslında bugünkü atmosferde bulunan miktarın altında olduğu öne sürülmektedir.

Avrupa'daki ve Kuzey Amerika'nın doğusundaki Karbonifer kayaçları, dikkate değer ölçüde tekrarlanan kireç taşı, kumtaşı, şeyl ve kömür yataklarından oluşur. Karbonifer Dönemi'nin kayda değer büyüklükteki kömür yatakları, iki faktörden ötürü var olmuş olabilir. Bunlardan ilki, odun dokusu ve kabuk taşıyan ağaçların ortaya çıkışıdır. Odun lifi lignin ve kabukların sızdırmazlığını sağlayan mumsu madde suberinin evrimi, ölü materyallerin çürümesini etkin bir şekilde engelleyerek büyük ölçeklerde fosilleşmelerine yol açtı. İkinci faktör ise Karbonifer Dönemi'nin bir önceki Devoniyen Dönemi'ne kıyasla daha düşük deniz seviyelerine sahip olmasıdır. Bu durum Kuzey Amerika ve Avrupa'da geniş ova bataklıklarının ve ormanların gelişimini teşvik etti. Bazitli mantarların genetik analizine dayalı olarak, Karbonifer Dönemi'nde ağaçların dikkate değer miktarlarda toprak altında gömülü kaldığı öne sürülmüştür. Çünkü bu dönemde hayvanlar ile çürümeyi sağlayan bakteriler ve mantarlar, henüz evrimleşerek bozulmaya karşı dirençli fenolik lignin polimerlerini ve mumsu suberin polimerlerini etkili bir şekilde sindirebilecek enzimleri kazanmamışlardı. Araştırmacılar, bu maddeleri etkin bir şekilde parçalayabilen mantarların sadece dönemin sonlarına doğru baskın hale geldiğini öne sürerler ve bu da Kambriyen'den sonraki jeolojik dönemlerde kömür oluşumunu çok daha nadir hâle getirir.

Karbonifer Dönemi'nde bulunan ve bugünkü ufak kurtpençelerinin kuzenleri olan Lepidodendrales takımına ait likofitler, 30 metre yüksekliğe ulaşabilen ve 1,5 metre çapında gövdeleri olan dev ağaçlardı. Bu ağaçlar arasında Lepidodendron (Lepidostrobus olarak adlandırılan konileri vardı), Anabathra, Lepidophloios ve Sigillaria bulunmaktadır. Bu bitkilerin birkaçının köklerine Stigmaria adı verilir. Günümüz ağaçlarının aksine, bu ağaçlarda sekonder büyüme ksilemde değil kabukta gerçekleşirdi ve bu durum stabiliteyi sağlardı. Cladoxylopsid'ler ise Karbonifer Dönemi'nde ortaya çıkan ve eğreltilerin atası olan büyük ağaçlardı. Karbonifer Dönemi'nde yaşamış olan bazı eğrelti otlarının bileşik yapraklarının günümüzde yaşayan türlerle neredeyse aynı olduğu söylenebilir. Muhtemelen birçok tür epifitti. Fosil eğrelti otları ve "tohum eğreltisi" arasında Pecopteris, Cyclopteris, Neuropteris, Alethopteris ve Sphenopteris bulunur; Megaphyton ve Caulopteris ise birer ağaç eğreltisiydi.Equisetales takımında, 30 ila 60 cm (24 inç) çapında bir gövdeye sahip olan ve 20 metreye (66 fit) kadar yüksekliğe ulaşabilen Calamites adlı büyük ağaçlar da vardı. Sphenophyllum, yaprakların gövde etrafında dönerek hizalandığı ince bir tırmanıcı bitkiydi ve muhtemelen hem Calamitesler hem de likopodlarla akrabaydı.
Cordaites, 6 ila 30 metreden fazla boyuta sahip, şerit benzeri yapraklara sahip uzun bir bitkiydi ve palmiye benzeri bitkiler ve kozalaklılarla akrabaydı. Tohumlu Cardiocarpus adı verilen kedicik benzeri üreme organlarına da sahipti. Bu bitkilerin bataklıklarda yaşadığı düşünülmekteydi. Gerçek kozalaklı ağaçlar (Voltziales takımından Walchia gibi) Karbonifer'in geç dönemlerinde görünmeye başlar.

Vizeyen Dönemi'nde başlayarak Karbonifer sonuna kadar devam eden, kafadanbacaklı ve nektonik konodont çeşitliliğinin azaldığı bir dönemde, brakiyopodlar ve fusulinid deliklilerinin çeşitliliği arttı. Bu evrimsel yayılma, Karbonifer-Erken Permiyen Biyoçeşitlilik Olayı olarak bilinir. İlk kez delikliler deniz faunasında dikkate değer bir rol almaya bu dönemde başladı. Büyük ve iğ şeklindeki Fusulina cinsi ve akrabaları, günümüzde Rusya, Çin, Japonya, Kuzey Amerika'ya denk gelen bölgelerde nispeten bol miktarda bulunuyordu; diğer kayda değer cinsler arasında Valvulina, Endothyra, Archaediscus ve Saccammina (bu sonuncusu İngiltere ve Belçika'da yaygındı) bulunmaktadır. Bazı Karbonifer cinsleri günümüzde hâlâ yaşamaktadır. İlk gerçek priapulidler, bu dönemde ortaya çıktı.
Bryozoa, bazı bölgelerde bol miktarda bulunuyordu; Fenestella, Polypora ve Archimedes'in (şekli Arşimet'in vidasına benzediği için bu adı taşır) dahil olduğu fenestellidler bunlara birer örnek teşkil eder. Brakiyopodlar da Karbonifer'de  bol miktarda bulunuyordu; bunlar arasında, bazıları brakiyopodlara kıyasla oldukça büyük boyutlara erişen ve kalın kabuklara sahip olan prodüktidler de bulunur (örneğin, 30 cm genişliğindeki Gigantoproductus).
Serpulites gibi halkalı solucanlar, bazı tabakalarda yaygın fosillerdir. Yumuşakçalar arasında, çift kabuklular sayı ve önem bakımından artmaya devam eder. Tipik cinsler arasında Aviculopecten, Posidonomya, Nucula, Carbonicola, Edmondia ve Modiola vardır. Karındanbacaklılar da çok sayıdadır, bunlar arasında Murchisonia, Euomphalus ve Naticopsis cinsleri bulunur.

Deniz zambakları, Karbonifer Dönemi'nde oldukça yaygındı ancak Orta Misisipiyen Dönemi'nde çeşitliliklerinde bir azalma yaşadılar. Uzun saplı deniz zambaklarının yoğun olduğu denizaltı çalılıklarının sığ denizlerde geliştiği ve kalıntılarının kalın kayaç yataklarına dönüştüğü görülmektedir. Öne çıkan cinsler arasında Cyathocrinus, Woodocrinus ve Actinocrinus bulunur. Archaeocidaris ve Palaeechinus gibi denizkestaneleri de mevcuttu. Pentreinitidae ve Codasteridae'ye ek olarak görünüm açısından deniz zambaklarına benzeyen ve deniz tabanına bağlı saplara sahip blastoidler, bu dönemde en yüksek gelişim düzeyine ulaştılar.

Karbonifer'den kalma fosiller, hava soluyan böcekler, çok bacaklılar ve örümceğimsiler

Kargagiller ya da Corvidae, karga, kuzgun, saksağan, alakarga, treepies, dağ kargası ve göknar kargası gibi cinsleri kapsayan ötücü kuşlar familyasıdır.
Familya 120 türden fazlasını içerir. Genellikle orta boylu, güçlü ayakları ve düz iri gagaları olan zeki ötücü kuşlardır. Vücutlarına nazaran büyük beyinleri vardır; beyin/vücut oranları primatlar ve memeli deniz hayvanları (Cetacea) ile neredeyse aynıdır ve insanlarınkinden biraz daha düşüktür. Kargalar doğada 15-20 yıl yaşarlar; bazıları 4-8 yıl kadar yaşar. Ancak çok özel bakım altında, 30 yıla kadar yaşayabildikleri bilinmektedir. Kayıtlar altında bilinen en uzun karga ömrü ise 40 yıldır.

Karga (Corvus) türlerinin hepsi ortalama 7 yaşındaki çocukla aynı zekaya sahiptir. Kuşlar arasında kendini aynada tanıyan tek kuş türü Avrupa Saksağanı'dır. Yapılan deneylerde, diğer karga türlerinin aynada kendilerini gördüklerinde aynanın arkasında  başka karga olup olmadığına baktıkları gözlemlenmiştir. Özetle kendilerini tanıyamamaktadırlar. Ayna deneyleri hayvanlar için kolay değildir. Buna rağmen kargagillerin görsel hafızaları çok gelişmiştir. İnsan ve hayvan yüzlerini unutmazlar. Hatta eğer önbelleğine almak isterse çevredeki cansız cisimlerin görünüşlerini bile tanıyabilir, hatırlayabilirler. Fakat her yeni bilgi öğrendiklerinde eski bilgileri hatırlamak, bilmek zorlaşır. Daha da fazla yeni bilgi öğrendiklerinde ise eski bilgiler uçar gider. Sürüsünü, ailesini bu olaylara karşı uyarırlar ve olaylara göre davranıp hareket ederler. Yeni öğrendikleri bilgileri nesilden nesile aktarırlar ve çok karmaşık dil yetenekleriyle aynı biz insanlar gibi iletişim kurarlar.
Alet yapabilirler; buna örnek yeni kaledonya kargalarının ağaç kovuğundaki larvalara ulaşmak için çubuk veya dal parçası kullandıkları görülmüştür, çubuk kullanmasının nedeni özellikle larvayı direkt olarak yukarıya çekmekten ziyade çok daha kolay olan yolu tercih etmesidir. Larvayı çubukla dürterek larvanın sinirlenip çubuğu ısırmasını sağlamakta ve yukarı çekip yemektedir. Benzer deneyler kuzgunlarda da yapılmış bir yiyecek dolusu kaba ulaşmak için suya taş vb. nesneler atıp su seviyesinin yükselmesini sağlayıp yiyeceği almayı başarmıştır. Kargalar geleceğe dair planlar yapabilir ve düşünebilir. İsveç'te Lund Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre primatlar "zihinsel zaman yolculuğu" ile geleceği hayal ederek düşünebilmektedir. Geleceğe yönelik plan yapma becerisinin insana özel olduğu düşünülüyordu. Şimdi, ilk kez insan dışı türlerde de gelişmiş planlama kapasitesinin olduğu anlaşılmıştır. Aynı şekilde kuzgunların (Corvus Corax) da maymunlar gibi geleceğe yönelik plan yaptığı bilinmektedir. Buna en basit örnek olarak kargalar yiyeceklerini saklarlar, sincaplar sakladıkları yiyeceklerin yerlerini unuturlar ve bu sayede birçok ağacın oluşmasına katkı sağlarlar, sincapların aksine kargalar görsel hafızaları çok gelişmiş olduğu için yiyecekleri sakladıkları yerleri unutmazlar ve her yıl sakladıkları yerleri bulurlar. Yiyecek saklamanın amacı zorlu dönemlerde, kış mevsiminde veya yavrulama döneminde zorluk çekmemesidir. Yiyeceğin fazlası her zaman saklanır. En küçük karga türü küçük mavi karga (Cyanolyca nanus), 20–23 cm uzunluğunda ve 41 gram ağırlığındadır. En büyük karga türü bayağı kuzgun (Corvus Corax), 54–67 cm uzunluğunda ve 1200 gram ağırlığındadır.

Orta Miyosen'e, yani yaklaşık 17 milyon yıl önceye dayanan birkaç cins keşfedilmiştir. Bunlardan ikisi Miocorvus ve Miopica adlı cinslerdir. Kendileri saksağanların (Pica spp.) ve kargaların (Corvus spp.) son orta atalarından biri olduğu düşünülüyor. Aslında kargaların ve saksağanların filogenetik olarak yeni yeni evrimleştiği döneme denk geliyor.

Miocorvus (Sansan, Orta Miyosen, Fransa)
Miopica (Güney Batı Ukrayna Orta Miyosen)
Miocitta (Pawnee Çayı Geç Miyosen Logan İlçesi, ABD)
Protocitta (Reddick'in Erken Pleistoseni, ABD)
Henocitta (Williston, ABD Arredondo Yerküresi Orta Pleistosen)
Buna ek olarak her cinsin fosil türü (çoğunlukla Corvus) vardır.

Antarktika hariç dünyanın her yerinde farklı cins ve türleri bulunur.

Kargadan kargaya yuva yapma süresi, kuluçka süresi, yavrunun uçma süresi gibi şeyler değişir. Kargalar yuvalarını çoğunlukla ağaçlara; daha düşük ihtimalle elektrik direkleri, uçurum kenarları, deliği olan herhangi bir yapılar ve evlere yaparlar. Kargalarda ortalama yuva yapma mevsimi Türkiye'de şubat ayının son haftasında veya mart ayının ilk haftasında başlar. Yuvanın dış iskeleti çoğunlukla en az kalem kalınlığındaki dallardan, daha düşük ihtimalle kıyafet askılığı gibi uzun ve kalın cisimlerden; yuvanın iç kısmı ise kuru ot, pamuk, tüy/hayvan kılı gibi yumuşak malzemelerden oluşur. Tokyo'daki Büyük-Gagalı kargaların (Corvus macrorhynchos) yuva yapmak için kıyafet askılıkları çaldıkları ve yuvanın yumuşak malzemesi olarak da bizonların sırtına konup tüylerini yolup kaçtıkları görülmüştür. Yavru kargaların tüyleri yetişkinlere nazaran daha az parlak ve kirli/soluk gözükür, gagasının kenarında ten renginde yumuşak bir doku vardır, ağzının içi kırmızıdır ve gözleri maviye yakındır, büyüdükçe göz rengi koyu kahverengi olur, gagasındaki yumuşak doku yok olur ve ağzının içinin bir kısmı (gaga altı), siyaha döner.Kargalar'da yavrunun yuvadan uçma süresi türe göre 6-10 hafta arasında değişir. Kuluçka süresi boyunca yuvada en çok kalan dişi kuştur ve erkek dişiyi besler. Dişi kuş günde 1 kere yumurtlar böylelikle yumurtadan çıkan civciv bir öncekine göre hep 1 gün daha küçüktür.Tek eşlidirler; ölene kadar aynı eşle yaşarlar. Yuvadaki yumurta sayısı türe göre 3-10 tane olacak şekilde değişir. Yumurtalar kahverengi lekelerle birlikte yeşilimsi bir renktedir. Cinsel olgunluğa (3-4) yaşında ulaşırlar. Kargalarda cinsiyet ayrımı yapmak zordur; çoğu türlerde erkekler dişiye nazaran boyut olarak daha iridirler. Kargalarda; fiziksel, karakter ve zeka gelişimi 1 yılda tamamlanır ama üremeye hazır oldukları yaşa çok çok sonra ulaşırlar. Cinsel olgunluğa ulaştıktan sonra kalıcı olarak ebeveynlerinden, sürüsünden ayrılırlar ve kendi sürüsünü kurar, eş edinir ve yuva yapar. Bu sayede döngü tamamlanmış olur. Kargalarda sürü ve ailenin sayısı; kuşun yaşadığı yere, yiyecek bolluğuna, yaşına ve karakterine göre değişebilir.

Orman, köy, park, hayvancılığın yapıldığı yerler, fundalıklar, yaylalar ve şehirde yaşarlar. Şehir hayatına bazı türleri adapte olmuştur. Şehirlerde insan çöplüklerinden dolayı sayıları daha çok ve hayatta kalma oranları diğer yaşam alanlarına göre yüksektir.

Kargagiller sosyal ve savunmacı kuşlardır, eşlerini, ailelerini, yavrularını ve bölgelerini korumak için ellerinden geleni yapacaklardır ama bu ters etki de gösterir; kargalar aynı türdeşi de olsa sürüsünden veya ailesinden olmadığı sürece yabancı kargaları sürüsünde istemezler, onlarla yiyecek paylaşmazlar. Sürüye yeni bir karga katılmaya çalıştığında bir süre kabul etmeyebilirler. Kargalar cenaze törenleri yapmaktadır, aralarından biri öldüğünde ölünün etrafını sarıp karmaşık şekillerde birbirleriyle iletişim kurarlar. Ne olup bitiyor, anlamaya çalışırlar. Eğer aralarından birini öldürenin, zarar verenin veya yakalayanın kim olduğunu bulurlarsa ondan intikam almak isteyeceklerdir. Bunu yapan bir kedi, insan ya da herhangi bir yırtıcı hayvansa onu rahat bırakmazlar; yüzleri, vücut özelliklerini akılda tutup, her gördüklerinde alarm çağrısıyla onu rahatsız ederler. Yapabilirlerse vurup kaçabilirler. Biz insanlar kargaların nasıl bir iletişim kurduğunu, kurdukları iletişimin ne anlama geldiğini bilemeyiz.
Bir ornitolog veya biyolog olmadığımız sürece; sesin sadece alarm çığlığı mı, sesleniş/bölge işareti çağrısı mı, bilmek zordur (Kargalar şakıyan ötücü kuşlardan değillerdir.)
Sosyal davranışlarını türü dışında mesela insana da gösterebilir. Kendilerini besleyen insanlara yakınlık gösterisi olarak yorumlanabilecek, hediye getirme davranışı video kaydı olarak gözlemlenmiştir. (Gabi Mann diye bir kızın kargaların getirdiği hediyelerden koleksiyonu var.)
Kargalar, parlak cisimlere, objelere ilgi duyarlar. Belki bir kur gösterisi, yuva dekorasyonu şeklinde taşırlar ve saklarlar.. Onun dışında doğada yaşayan bir karga parlak bir cisim gördüğünde (Yeni Kaledonya kargası hariç) fazla ilgilenmeyecektirler.
Esaret altında yapılan gözlemlerde zekalarını iyi kullandıkları gözlemlenmiş, fakat mutlu yaşam sürememişlerdir Sosyal canlılar olduklarından, klan üyeleri veya türdeşleri olmadığından yalnız hissedecektirler.
Aile içinde yani tanışan, sosyal kabul görmüş bireyler arasında çoğu kez kavga çıkar, fakat fazla büyütmezler. Aileden veya sürüden olmayan bir karga için, bunun aksini söylemeliyiz Ölümle sonuçlanabilecek kapışma çıkacaktır.
Savuşturulmaya çalışılan birey, sakatsa, hastaysa veya yavruysa ölür. (Bu davranış bölgeci çoğu kuş türünde (sürü ve ya tekil görülür.)
Titizlerdir ve gerektiğinde seçici olurlar. Kargalar çok sık banyo yapmayı seven ve yemek yedikten sonra gagasını silen hatta yediği leşi, çöpü, böceği dahası bulduğu her yiyeceği bile suda yıkayan bir kuş türüdür. Fırsatı olursa, bulursa en temiz suda bu işlemleri yapmayı tercih eder.

Omnivor bir beslenme şekline sahiptirler, hemen hemen her şeyi yerler. Meyve, sebze, tahıl, kuruyemiş, besin çöpleri, leş, her türlü et çeşidi, böcekler, omurgasızlar, tohum, yavru kuşlar, kuş yumurtaları, yavru hayvanlar (kendinden boyut olarak küçük olan, yavru veya sakat olan canlıları avlayıp yerler). Şehirde yaşayan kargaların beslenmesinin %65'i insan yemeklerinden oluşur. Geriye kalanlar ise böcekler, tohumlar ve sadece %1'i leştir. Doğada insan yiyecekleri bulunmadığından, yırtıcı kuşların avladıkları avları çoğu zaman yırtıcı kuşun kuyruğuna vurup çekiştirip rahatsız ederler ve çalmak için uğraşırlar, fırsat olmadığında ise bekleyip geriye kalan et parçalarını ve bol miktarda daha fazla leş, tohum ve böcek yerler. Kargalar kendinden ufak yetişkin canlıları grup olup çok nadiren avlarlar. Bir avı çalmak avlanmaktan daha kolaydır. Şehirde ise yemek yiyen kediye veya köpeğe aynısını yaparlar. Şehirde kedileri, köpekleri rahats

Kaval kemiği (veya tibia), omurgalıların bacaklarında dizin altındaki iki kemikten (diğeri fibula) daha iri ve dayanıklı olanıdır ve dizi ayak bileğine bağlar.

Diz eklemine girdiği üst kısmı geniş, alt üçte bire kadar daralan, sonra ayak bileği eklemine doğru tekrar genişleyen prizmoid bir şekli vardır.
İnsan anatomisinde kaval kemiği, femurdan sonraki en büyük ikinci kemiktir. Kaval kemiği diğer omurgalılarda olduğu gibi alt bacağın iki kemiğinden biri, diğeri ise fibuladır ve diz ve ayak bileği eklemlerinin bir bileşenidir.
Kaval kemiğinin kemikleşmesi veya oluşumu, biri gövdede ve her biri ekstremitede olmak üzere üç merkezden başlar.
Kaval kemiği uzun kemik olarak sınıflandırılır ve bir diyafiz ve iki epifizden oluşur. Diyafiz, aynı zamanda şaft veya gövde olarak da bilinen kaval kemiğinin orta bölümüdür. Epifizler kemiğin iki yuvarlak ucu iken; uyluğa en yakın üst kısım (üst veya proksimal olarak da bilinir) ve ayağa en yakın alt kısım (aşağı veya distal olarak da bilinir). Kaval kemiği en çok alt üçte birlik kısımda kasılır ve distal ekstremite proksimale göre daha küçüktür.
Tibia'nın proksimal veya üst ucu, yatay düzlemde düzleştirilmiş iki medial ve lateral kondil ile transvers düzlemde genişlemiştir. Medial kondil, ikisinden daha büyüktür ve şaft üzerinde daha iyi desteklenir. Kondillerin üst yüzeyleri,diz ekleminin ağırlık taşıyan kısmı olan tibiofemoral eklemi oluşturmak üzere femur ile eklemleşir.

Medial ve lateral kondil, çapraz bağların ve menisküslerin bağlandığı interkondiler bölge ile ayrılır . Burada medial ve lateral interkondiler tüberkül, interkondiler çıkıntıyı oluşturur . Medial ve lateral kondil ile birlikte interkondiler bölge, hem femurun alt ucuna eklemlenen hem de ona bağlanan tibial platoyu oluşturur . İnterkondiler çıkıntı, interkondiler bölgeyi ön ve arka olmak üzere ikiye ayırır. Ön interkondiler bölgenin anterolateral bölgesi, besleyici arterler için çok sayıda küçük açıklıkla delinmiştir.
Her iki kondilin eklem yüzeyleri, özellikle merkezde, içbükeydir. Daha düz olan dış kenarları menisküslerle temas halindedir. Medial kondilin üst yüzeyi oval şekildedir ve medial interkondiler tüberkülün yan tarafına doğru uzanır . Lateral kondilin üst yüzeyi daha dairesel şekildedir ve medial kenarı lateral interkondiler tüberkülün yan tarafına doğru uzanır. Medial kondilin arka yüzeyinde semimembranosus kasının bir kısmının bağlanması için yatay bir oluk bulunurken, lateral kondilde fibula başıyla eklemleşme için dairesel bir yüzey vardır . 
Kondillerin altında, kuadriseps femoris kasının devamı olan patellar bağın tutunma yeri olarak görev yapan tibial tüberkül bulunur.

Kaya güvercini, yabani güvercin ya da bayağı güvercin, (Columba livia), Güvercingiller (Columbidae) familyasından bir kuş türü. Günlük konuşma dilinde bu kuş yalnızca "güvercin" olarak anılır.
Evcil güvercin bu türden gelmektedir. Doğaya kaçan evcil güvercinler dünya üzerinde yabani güvercin popülasyonunu artırmaktadır.
Kaya güvercinleri her iki kanadında iki siyah çubuk dışında soluk gri renklidir. Ancak evcil güvercinler renk ve desen olarak çok farklılıklar gösterirler. Dişi ve erkek arasında çok az farklılık vardır. Tür genellikle tek eşlidir ve her ailenin iki yavrusu vardır. Ebeveyn yavruların bakımını bir süre birlikte gerçekleştirir.
Habitatları açık ve yarı açık alanlardır. Yaban ortamında kayalıklar yuvalama ve üreme için kullanılır. Kökeni Avrupa, Kuzey Afrika ve Asya'nın batısına dayanan kaya güvercini dünya üzerinde şehirlere yerleşmiştir. Dünya popülasyonu çok büyüktür, yalnızca Avrupa'da 17 ila 28 milyon arasında oldukları tahmin edilmektedir.

Kaya güvercini ilk olarak Johann Friedrich Gmelin tarafından 1789'da tanımlanmıştır. Cins adı olan Columba Latince "güvercin, kumru" demektir. Latinceye Grekçe κόλυμβος (kolumbos), "dalgıç" ve κολυμβάω (kolumbao), "dalmak, yüzmek" sözcüklerinden geçmiştir. Aristofanes ve diğer Antik Yunan yazarlar bu kuştan havada yüzer gibi hareket ettiği için κολυμβίς (kolumbis), "dalgıç" olarak söz ederler. Epitet ise Latince "mavimsi" anlamına gelen livor sözcüğünden türetilmiştir. Columba cinsinde sınıflandırılan en yakın akrabası Columba rupestris türüdür, daha sonra Columba leuconota, Columba guinea ve Columba albitorques türleri gelir.

Kaya güvercininin on iki alt türü tanınmaktadır:

C. l. livia, Avrupa'nın batısı ve güneyinde, Afrika'nın kuzeyinde, Asya'da Kazakistan'ın batısından Kafkasların kuzeyine, Gürcistan'da, Kıbrıs'ta, Türkiye'de, İran'da ve Irak'ta bulunur.
C. l. atlantis (Bannerman, 1931) Madeira, Azorlar ve Yeşil Burun Adaları'nda bulunur, damalı üst tüyleri, kanatlardaki soluk siyah çubukları ile oldukça değişken bir alt türdür, soyu büyük bir olasılıkla kaçmış evcil güvercinlere dayanmaktadır.
C. l. canariensis (Bannerman, 1914) Kanarya Adaları'nda bulunur. Ana alt türe göre daha küçük ve daha koyu renklidir.
C. l. gymnocyclus (Gray, 1856) Senegal ve Gine'den Gana, Benin ve Nijerya arasındaki bölgede bulunur. Ana alt türden daha küçük ve çok daha koyu renklidir. Kafası, kıçı ve kalçaları hemen hemen siyah renklidir, sırtı beyaz ve ensesindeki yanardöner tüyler başına kadar çıkar.
C. l. targia (Geyr von Schweppenburg, 1916) Sudan'ın doğusunda Sahra Çölü'nün dağlarında yaşar. Ana alt türden biraz küçüktür, rengi benzer ama sırtı beyaz yerine omuz tüyleri ile aynı renktedir.
C. l. dakhlae (Richard Meinertzhagen, 1928) yalnızca Mısır'ın ortasında iki vahada bulunur. Ana alt türe göre daha küçüktür ve daha soluk renklidir.
C. l. schimperi (Bonaparte, 1854) Nil Deltasının güneyinden Sudan'ın kuzeyine kadar olan alanda yaşar. C. l. targia alt türüne benzer ancak sırt tüyleri daha soluktur.
C. l. palaestinae (Zedlitz, 1912) Suriye'den Sina Yarımadası ve Arabistan'a kadar olan bölgede yaşar. C. l. schimperi alt türünden biraz büyüktür ve tüyleri daha koyudur.
C. l. gaddi (Zarodney & Looudoni, 1906), Azerbaycan ve İran'dan Özbekistan'a kadar olan bölgede yaşar. C. l. palaestinae alt türünden daha büyük ve daha soluk renklidir.
C. l. neglecta (Hume, 1873), Orta Asya'nın doğusundaki dağlarda yaşar. Boyut olarak ana alt türe benzer ancak boynundaki yanardöner tüyler daha parlak ve yaygındır.
C. l. intermedia (Strickland, 1844) Sri Lanka ve Hindistan'da C. l. neglecta alt türünün Himalaya yaşam alanının güneyinde yaşar. Bu alt türe benzer ancak daha koyudur ve sırtındaki kontrast renk daha az belirgindir.
C. l. nigricans (Buturlin, 1908) Moğolistan'da ve Çin'in kuzeyinde yaşayan değişken alt türün soyu muhtemelen kaçmış evcil güvercinlerden gelmektedir.

Klad (Yunanca: κλάδος, klados, "dal") ya da monofiletik grup, ortak ataları ile onun soyundan gelenlerin oluşturduğu bir organizma grubudur. Taksonomi literatüründe Latince cladus (çoğul: cladi) terimi de sıklıkla kullanılır.
Ortak ata bir birey, bir popülasyon, soyu tükenmiş ya da yaşayan bir tür ya da âleme kadar veya onun üzerinde herhangi bir takson olabilir. Her bir dal daha küçük başka dallara ayrıldığı için kladlar iç içe geçerek gösterilir. Bu dallanmalar, popülasyonlar farklılaşıp bağımsız olarak evrimleştikçe evrimsel tarihçeyi yansıtır. Kladlar monofiletik (Yunanca: "tek klan") grup olarak adlandırılır.
Son yıllarda kladistik yaklaşım biyolojik sınıflandırmayı kökten değiştirdi ve organizmalar arasında şaşırtıcı evrimsel ilişkileri ortaya çıkardı. Giderek artan bir şekilde taksonomlar klad olmayan yani monofiletik olmayan grupları takson olarak adlandırmaktan kaçınmaktadır. Kladistik'in moleküler biyoloji dalının organizmalar arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmasıyla birlikte mantarların bitkilerden çok hayvanlara daha yakın olduğu, arkeanın bakterilerden farklı olarak değerlendirilmesi gerektiği ve çok hücreli organizmaların arkeadan türediği ortaya çıkarılmıştır.

Kladogram (Yunanca κλάδος (klados): "dal" ve γραμμα (gramma): "karakter"), canlılar arasındaki evrimsel ilişkileri göstermek için kladistikte kullanılan diyagramlardır. Atalar ile soyundan gelenlerin nasıl ilişkili olduklarını ve ne kadar değiştiklerini göstermediğinden ötürü bir kladogram evrim ağacı değilse de birçok evrim ağacı tek bir kladogramdan çıkarılabilir. Kladogram farklı yönlerde dallanarak uzayan ve en son ortak atası olan bir grup organizma olan kladlarda sonlanan ve dal adı verilen çizgilerden oluşur. Çok çeşitli kladogram şekilleri olsa da hepsinin ortak özelliği diğer çizgilerden dallanan çizgilerdir. Çizgiler dallandıkları noktaya kadar izlenebilirler. Bu bağlantı noktaları üstündeki taksonlar tarafından paylaşılan ortak özellikleri gösterdiği sonucuna varılmış varsayımsal ataları temsil eder. Bu varsayımsal ata farklı özelliklerin, adaptasyonların ve diğer evrimsel özelliklerin evrimleşme sırası hakkında ipuçları verebilir. Her ne kadar böyle kladogramlar geleneksel olarak morfolojik özellikler temelinde şekillendirildiyse de DNA ve RNA dizileme verileri ile birlikte işlemsel filogenetik artık kladogramların oluşturulmasında tek başına ya da morfolojik özelliklerle bir arada kullanılmaktadır.

Sinek kuşu veya kolibri, Sinek Kuşugiller (Trochilidae) familyasını oluşturan küçük kuş türlerinin ortak adı. Havada asılı kalıp kanatlarını çok hızlı çırparak durabilmeleriyle tanınırlar. Türüne bağlı olarak saniyede 15 ila 80 kez kanat çırpabilirler.
Havada asılı kalmalarının yanı sıra, geriye doğru ve dikey olarak uçabilirler ve çiçeklerin nektarlarını ince gagalarıyla emerken sabit konumda kalabilirler. Kanatlarını hızlıca çırpmaları, insanın ağzı kapalıyken ses çıkartmaya çalışmasına benzer bir ses sunar. Bu yüzden İngilizcede "hummingbird" (hımlayan kuş) ismini almıştır.
Sinek kuşları, başta kırmızı çiçeklerinki olmak üzere birçok çiçek özüne ilgi duyarlar. Genelde çiçek nektarlarından beslenirler ve özellikle dar ağızlı çiçeklerin polenlerini taşımakta önemli rol oynarlar. Birçok sinek kuşu özellikle yavrularını beslerken böcek de yer.
Karayip Adaları'nda yaşayan arı sinek kuşu (Mellisuga helenae), 1,8 gram ağırlığıyla dünyanın en küçük kuşu sayılır. Kızıl sinek kuşu gibi daha tipik bir sinek kuşu ise 3 gram ağırlığında ve 10-12 santimetre uzunluğundadır. En büyük sinek kuşu olan dev sinek kuşlarının (Patagona gigas) kiminin ağırlığı 24 gramı bulur.
Erkek sinek kuşlarının çoğu yuva kurmada eşlerine yardımcı olmazlar. Çoğu sinek kuşu türü, ağaç dallarında özenle dokunmuş bir kap görünümünde yuvalar yaparlar. Bu yuvalarda iki adet beyaz yumurta bulunur. Bunlar tüm kuş yumurtalarının en küçüğü olsalar da yetişkin bir sinek kuşunun boyuna oranla büyük sayılırlar. Kuluçka dönemi 14 ile 19 gün arasında sürer.

Kuş dünyasında en parıltılı tüyler ve en gösterişli süslerin bazıları sinek kuşlarında görülür. Erkek sinek kuşları genelde parlak renklidir, dişi sinek kuşları ise çoğunlukla daha soluk renklere sahiptir. Bu kuşlara hayran olan doğacıların taktığı adlar, perilere has bir zarafet ve mücevherimsi bir parıltı çağrıştırır. Brezilya yakutu, yakut-safir sinek kuşu gibi adlar bu gruptaki kuşlara verilen adlar arasındadır.
Gagaları ince ve uzundur, bu da derin çiçeklerden rahatlıkla besinlerini alabilmelerine yardımcı olur. Göğüsleri ve vücutlarının altları genelde beyaz renkte, kanatları, kanatlarının altları ve kafalarının üstü de sinek kuşu hangi renk ise o rengin tonlarındadır. Bütün türlerin vücutlarının bir ya da birkaç yerinde yeşil renk bulunur.

Sinek kuşlarının uçuş şekilleri aerodinamik açıdan ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Havada duran sinek kuşlarını sadece çok hızlı video kameralar çekebilir. Nature dergisinden Douglas Warrick ve iş arkadaşları kızıl sinek kuşunun bir rüzgâr tünelindeki uçuşunu incelemişler, kuşun aşağı ve yukarı kanat darbelerinin kaldırma gücünü araştırmışlardır.
Bu deneyler sonucunda sinek kuşunun ağırlığının %75'ini kanatların aşağı darbelerinde, %25'ini de yukarı darbelerinde kaldırıldığını gözlemlemişlerdir. Daha önceden iki tip darbenin de eşit kaldırma gücüne sahip olduğu varsayılırdı. Bu bulgular sinek kuşlarının havada asılı durma yeteneklerinin Sphingidae gibi böceklerinkine benzer, ama farklı olduğunu göstermiştir.

Böcekleri saymazsak, uçarken en yüksek metabolizmaya sahip hayvanlar sinek kuşlarıdır. Çok hızlı hareket eden kanatlarını destekleyebilmek için buna zorunludurlar. Kalp atışları dakikada 1260 defaya kadar yükselebilir (mavi boğazlı sinek kuşlarına ait bir ölçüm). Genelde toplam ağırlıklarından daha fazla miktarda besin tüketirler, bunun için her gün yüzlerce çiçeği ziyaret ederler. Herhangi bir anda, açlıktan ölmeye sadece birkaç saat uzaktadırlar. Ancak, geceleri ve yemek az olduğunda metabolizmalarını yavaşlatabilir, kış uykusu gibi bir uyuşukluk içerisine girebilirler. Bu uyuşukluk içinde kalp atışları dakikada 50-180 arasına kadar düşebilir, bu da besin gereksinimini düşürür.
Yakut Boğazlı Sinek Kuşu'nun göç ederken 800 km uzunluğundaki Meksika Körfezi'ni hiç durmadan geçebildiği gözlemlenmiştir. Sinek kuşlarının metabolizmasının incelenmesi sayesinde bunun nasıl mümkün olabildiği anlaşılmaktadır. Sinek kuşları, diğer göçebe kuşlar gibi, göç dönemleri öncesinde, yakıt olarak kullanmak üzere vücutlarında yağ depolar, ağırlıklarını %45-50 oranında artırır ve potansiyel uçuş süresini uzatmış olurlar.

Sinek kuşları sadece Amerika kıtasında bulunur. Alaska'nın güneyi ve Kanada'dan; Güney Amerika'da Tierra del Fuego'ya kadar yaklaşık 1.200.000 km²'lik bir alanda bu kuşları görebilmek mümkündür. Birçoğu Orta ve Güney Amerika'daki tropikal iklimlerde yaşar; ancak bazı türleri ılıman iklimlerde de bulunur. Kimi zaman Küba ve Bahama'dan gelen gelip geçici türler sayılmazsa, Kuzey Amerika'nın doğusunda sadece göçmen yakut boğazlı sinek kuşları bulunur. Onun yakın akrabası olan siyah çeneli sinek kuşu da bir göçebe kuş olup; Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın batısında en yaygın olan sinek kuşu türüdür.
ABD ve Kanada'daki çoğu sinek kuşu, kışları daha sıcak iklimlere göç eder, bazıları ise sıcak kıyı bölgelerinde kalırlar. Güney Amerika'nın güneyindeki bazı sinek kuşları da tropik bölgelere giderler.
Kızıl sinek kuşu, Güney Amerika yerine ABD'nin doğusuna göç etmeye başlamıştır. Bunun nedeni bahçelerdeki suni yemliklerin bu kuşların hayatta kalma şansını artırmasıdır. Geçmişte, doğuya göç eden kuşlar genelde ölüyordu ama artık birçoğu yaşamaktadır. Değişen göç yolları yavrular tarafından da sürdürülmektedir. Yeterli yemek ve barınağa sahip olmaları halinde bu kuşlar oldukça dayanıklıdır, en az -20 °C sıcaklığa dayanabilirler.

Geleneksel olarak sinek kuşları, içinde kırlangıçların da bulunduğu Apodiformes takımına ait sayılmışlardır. Sibley-Ahlquist sınıflandırmasına göre, sinek kuşları Trochiliformes adlı yeni bir takıma ayrılmıştır ama bu ayrım sonradan ortaya çıkan yeni bulgularla desteklenmemektedir. Sinek kuşlarının kanatlarının içi boş ve dolayısıyla kırılgandır, ender olarak fosilleşirler, bu yüzden evrimsel geçmişleri gizemli kalmıştır. Ancak çoğu bilim insanı sinek kuşunun yakın zamanlarda evrimleştiğine inanmaktadır, geçmişlerinin belirgin olmamasını buna bağlarlar. Uzmanlar, sinek kuşu türlerinin en çeşitli olduğu yer olması nedeniyle Güney Amerika'nın onların kaynağı olduğunu ileri sürerler. Bilinen türlerin yarıdan fazlası Brezilya ve Ekvador'da bulunur.
Farklı sınıflandırma bakış açılarına göre sinek kuşu türlerinin sayısı 325 ila 340 arasındadır. Bunlar iki alt familyaya bölünürler: Hermitler (Phaethornithinae alt familyası, 6 cins içinde yer alan 34 tür) ve tipik sinek kuşları (Trochilinae alt familyası, geri kalanlar).
Sinek kuşlarının modern farklılıkları evrimsel biyologların Güney Amerika'daki araştırmaları sonucunda gerçekleşmiştir, lakin bu canlıların büyük çoğunluğu da buralarda bulunmaktadır. Ancak, mevcut sinek kuşlarının ataları Avrupa'da, günümüz Güney Rusya'sında daha önceleri yaşamış olabilir.
Genetik analizler sinek kuşlarının 35 milyon yıl önce Eosen devrinde en yakın akrabalarından ayrışmış olduğunu göstermektedir; ancak bu yöndeki fosil kanıtlar sınırlıdır. Pleistosen devrinden kalma fosiller Brezilya ve Bahamalarda bulunmuş, ama bilimsel olarak betimlenmemiştir. Hâlen var olan birkaç türün fosilleri bulunmuştur; ancak yakın zamana kadar, daha eski fosillerin sinek kuşlarına ait olduğu kesin olarak kanıtlanamamıştı.
Ardından 2004'te, Frankfurt'taki Senckenberg Müzesi'nden Dr. Gerald Mayr 30 milyon yıllık bir sinek kuşu fosilini tanımladı ve Nature dergisinde yayımladı. Eurotrochilus inexpectatus (beklenmeyen Avrupalı sinek kuşu) olarak adlandırılan bu ilkel sinek kuşunun fosili yıllardır Stuttgart'ta bir müze çekmecesinde durmaktaydı. Sinek kuşlarının Amerika kıtası dışında hiç bulunmadığı varsayıldığından, Almanya'da Heidelberg'in güneyinde Wiesloch-Frauenweiler'da bir kil yatağında keşfedilen bu fosilin bir sinek kuşu olabileceği Mayr tarafından incelenene dek kimsenin aklına gelmemişti.
Sinek kuşuna mı, yoksa ilişkili olan soyu bitmiş Jungorninthidae familyasına mı ait olduğu belli olmayan kuş fosilleri Almanya'daki Messel taş ocağında ve Kafkasya'da bulunmuştur. Bu fosillerin 35-40 milyon yıl öncesine dayandığı belirlendiğinden bu iki familyanın bu tarihte ayrıştığı anlaşılmıştır. Fosillerin bulunduğu yerler o dönemlerde günümüzde kuzey Karaipler veya güney Çindekine benzer bir iklime sahipti. Hâlen bilinmeyen ise, ilkel Eurotrochilus ve modern fosiller arasında geçen 25 milyon yıl zarfında sinek kuşlarına ne olduğudur. Bu tarihlerde sinek kuşlarının boyları küçülmüş, Amerika'ya yayılmışlar ve Avrupa'da soyları tükenmiştir. DNA-DNA hibridizasyon sonuçlarına göre Güney Amerika'daki sinek kuşlarının başlıca yayılması Miyosen devrinde, 12-13 milyon yıl önce, And Dağları yükselirken gerçekleşmiştir.

Sinek kuşları bazen garajların içine uçarlar ve burada hapis kalırlar. Bunun sebebi, garaj kapısının genelde kırmızı renkli olan emniyet kolunu bir çiçeğe benzetmeleridir. Ancak, sinek kuşları kırmızı bir nesnenin olmadığı kapalı mekânlarda da hapsolabilirler. İçeri girdikten sonra dışarı çıkamazlar; çünkü bir yerde hapsoldukları veya kendilerini tehdit altında hissettiklerinde içgüdüsel olarak yukarı doğru uçarlar. Bu, sinek kuşunun ölmesine neden olabilecek bir durumdur, kuş yorgun düşer ve kısa sürede (bazen 1 saatte) ölür. Eğer bir sinek kuşu erişilebilir bir noktadaysa, nazikçe yakalanıp dışarı bırakılmalıdır. Sinek kuşu salınana kadar avuç içinde sessizce yatar.

Sinek kuşları enerji sağlamak için bir enerji kaynağına (tipik olarak nektar) ve proteine (genelde küçük böcekler) ihtiyaç duyarlar. Nektar yerine insan yapımı yemliklerden suni nektar yiyebilirler. Bu yemlikler hem sinek kuşlarının insanlarca yakından izlenmesini sağlar, hem de açmış çiçeklerin seyrek olduğu zamanlarda onlara güvenilir bir yiyecek kaynağı oluşturur. Evde yapılan nektar için bir ölçek toz şeker, dört ölçek su içinde kaynatılır. Soğumuş nektar daha sonra yem kabının içine koyulur. Renklendirici, vitamin ya da bal kullanılmamalıdır, çünkü içinde, sinek kuşları için zararlı bir bakteri çoğalabilir. Diyet tatlandırıcıları da kullanılmamalıdır; çünkü sinek kuşları bunu içseler de, metabolizmaları için gereken yeterli kaloriyi alamadıkları için 

Kordalılar (Latince: Chordata), sırt iplikliler veya kordatlar olarak da bilinir, tulumlularda (Tunicata) yaşamın belirli bir evresinde, omurgalılar (Vertebrata) ve kafatassızlarda (Cephalochordata) ise bütün yaşam süresince vücuda desteklik yapan bir notokordaya (sırt ipliği), yutağa, solungaç yarıklarına, sırt tarafında ortası boş sinir şeridine ve kuyruğa sahip hayvan şubesidir.
Hayvanların en iyi bilinen grubudur.Yaşayan yaklaşık 50.000'den fazla türü bulunmaktadır.

Şube Chordata
Alt şube Cephalochordata — Kafatassızlar
Klad Olfactores
Alt şube Urochordata — Tulumlular
Alt şube Vertebrata — Omurgalılar
İnfra şube Agnatha — Çenesiz balıklar
Sınıf Myxini veya Hyperotreti
Sınıf Conodonta — Konodontlar
Sınıf Hyperoartia
Sınıf Cephalaspidomorphi — Yuvarlak ağızlılar
Sınıf Pteraspidomorphi
İnfra şube Gnathostomata — Gerçek çeneliler
Sınıf Placodermi — Zırhlı balıklar
Sınıf Chondrichthyes — Kıkırdaklı balıklar
Sınıf Acanthodii — Dikenli yüzgeçliler
Üst sınıf Osteichthyes — Kemikli balıklar
Sınıf Actinopterygii — Işınsal yüzgeçliler
Sınıf Sarcopterygii — Et yüzgeçliler
Üst sınıf Tetrapoda — Dört üyeliler ya da Dört bacaklı omurgalılar
Sınıf Amphibia — amfibyumlar
Seri Amniota — Amniyotik yumurtalılar
Sınıf Sauropsida — Sürüngenler
Sınıf Aves — Kuşlar
Sınıf Synapsida — Memelimsi sürüngenler
Sınıf Mammalia — Memeliler

Kordalıların evrimi

 Wikimedia Commons'ta Kordalılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Chordata ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Abalone, iki kişi ile oynanan bir zeka oyunudur. 1989 yılında Michel Lalet ve Laurent Lévi tarafından geliştirilmiştir.

Abalone altı köşeli ve altmış bir delikten oluşan bir yüzeyde, küre şeklinde olan on dört adet beyaz ve on dört adet siyah taşla oynanır. Mermer taşlarla yapılan sumo güreşi diye de özetleyebileceğimiz oyunda amaç rakibin altı taşını oyun alanının dışına atmaktır. Sınırsız kombinasyona sahip bir zeka oyunu olmasının yanında öğrenilmesi de çok kolaydır. Ayrıca mermer taşlar oyuncuları fiziksel olarak da rahatlatır. Rakibin taşlarını iterken çıkan tık-tık-tık sesini müziksel bulanlar bile vardır.

Oyunu her zaman siyahlar başlatır. Aşağıda görülen standart açılış dizilimidir. Beş taş arkada altı ortada üç taş ise öndedir. Oyunda taşlar üç şekilde hareket ettirilebilir:

Tek bir taşı en yakınındaki bir deliğe
İki veya üç taşı çizgisel bir yöne
İki veya üç taşı kendilerinin yan taraflarına (taşlar aynı yönde hareket ettirilmelidir)
Hamle yapılırken taşlar bir delikten fazla hareket ettirilimezler. Hamle sırasında her oyuncunun sadece bir adet(rakip oyuncunun taşını oyun alanının dışına itse dahi) hamle hakkı vardır.ilk önce 6 taşı oyun dışına atan kazanır.

Eğer aynı çizgi üzerinde bir oyuncunun taşları diğer oyucunun taşları bitişikse ve rakip oyuncunun taşından bir veya iki fazla taşı var ise bu durumda taşı fazla olan oyuncu rakibinin taşlarını bir deliği geçmeyecek şekilde itebilir; bu hamleye Sumito denir. Sumitonun olması için rakip oyuncunun taşlarının arkasında bir adet boş delik bulunması lazımdır. Sumito sadece çizgisel yönde olabilir yatay şekilde olmaz. 3 adet Sumito vardır:

2-1 Sumito: Kendi iki taşınızla rakibin bir taşını itersiniz
3-1 Sumito: Kendi üç taşınızla rakibin bir taşını itersiniz
3-2 Sumito: Kendi üç taşınızla rakibin iki taşını itersiniz
Eğer rakip çizgisel yönde üç veya daha fazla taş dizmişse bu taşları rakibin dizdiği yönde itemezsiniz. Abalone'de aynı anda en fazla üç taş hareket ettirilebilir.

Curlie'de Abalone (DMOZ tabanlı)
Aba-Pro 21 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2003'te Graz'da düzenlenen 8. ICGA oyunlarını kazanan ücretsiz Abalone programı
i-abalone - Haberler, online turnuvalar, sonuçlar, forum (İngilizce/Fransızca)
Forum - Çözümler üzerine bir forum (İngilizce/Fransızca)
AbaloneTheory-Forum - Oyun üzerine teoriler (İngilizce/Fransızca/Almanca)
abalone_prog 24 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Abalona programlaması hakkında Yahoo grubu
PlayAbalone.com - Yapay zeka rakiplere sahip ücretsiz tarayıcı tabanlı sürüm

Actinobacteria bir Gram-pozitif bakteri şubesi. Toprakta ve suda bulanabilirler. Toprak sistemine yaptıkları katkıdan ötürü insanlar için tarım ve orman yönünden önem ifade eder. Toprakta, daha çok mantar gibi davranıp organik maddenin bir bitkinin alımı için parçalanmasını sağlarlar. Bu rolde koloniler mantarlarında yaptığı gibi genişçe miselyumlar oluştururlar. İçerdiği Actinomycetales takımının yıllarca bir mantar grubu olduğu düşünülmekteydi ve bu yüzden isminde miselyum anlamını barındıran "mycetales" vardır. Bazı toprak actinobacteria üyeleri(Frankia gibi) bitkilerle simbiyotik ilişki içinde yaşarlar. Bitki kökleri ile bakterinin bulunduğu toprağı işgal eder, bakteri nitrojeni tutar ve kullanabileceği bitkinin kullanabileceği biçimde bitkiye sunar. Bunun yanında bitki bakteriye bazı sakkaritler sağlar. Mycobacterium'un birçok üyesi gibi diğer türleri önemli patojenlerdir.
Topraktaki görevinden dolayı Actinobacteria' ya duyulan ilgiye karşın şu anda hakkında pek bir bilgi mevcut değildir. Şu ana kadar bu gruptaki canlılar başlıca toprak canlıları olarak bilinselerde, taze sulardaki miktarları daha çok olabilir. Actinobacteria baskın şubelerden biridir ve en büyük cinslerden biri olan Streptomyces'ı içerir. Streptomyces ve diğer actinobacteria üyeleri toprağı tamponlamakta doğanın ana işçileridir. Aynı zamanda birçok antibiyotiğin eldesine olanak sağlarlar.
Actinobacteria en büyük ve en karmaşık hücreleri içeresi ile bilinse de bir grup suda barınan Actinomarinales üyeleri en küçük- bağımsız prokaryotik hücre olarak açıklandı.

Pandey, B.; Ghimire, P.; Agrawal, V.P. (Ocak 12–15, 2004). Studies on the antibacterial activity of the Actinomycetes isolated from the Khumbu Region of Nepal (PDF). International Conference on the Great Himalayas: Climate, Health, Ecology, Management and Conservation. Kathmandu. 10 Ağustos 2013 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Baltz, R.H. (2005). "Antibiotic discovery from actinomycetes: Will a renaissance follow the decline and fall?". SIM News. Cilt 55. ss. 186-196. 
Baltz, R.H. (2007). "Antimicrobials from Actinomycetes: Back to the Future". Microbe. 2 (3). ss. 125-131. 31 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi23 Haziran 2018. 

Actinomycetes genome database23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aflatoksinler, Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus tarafından üretilen zehirli ve kanserojen maddelerdir. Karaciğer tarafından M1 tipine ve epoksite metabolize olur.

Aflatoksin B1 en toksik olanı olarak kabul edilir ve hem Aspergillus flavus hem de Aspergillus parasiticus tarafından üretilir. Aflatoksin M1, Aspergillus parasiticus'un fermantasyon sıvısında bulunur ancak enfekte olmuş bir karaciğer aflatoksin B1 ve B2'yi metabolize ettiğinde aflatoksin M1 ve M2 de üretilir.

A. flavus ve A. parasiticus tarafından üretilen aflatoksin B1 ve B2 (AFB)
Bazı Grup II A. flavus ve Aspergillus parasiticus tarafından üretilen aflatoksin G1 ve G2 (AFG)[1]
Aflatoksin M1 (AFM1), insanlarda ve hayvanlarda aflatoksin B1'in metaboliti (ng düzeylerinde maruz kalma anne sütünden kaynaklanabilir)
Aflatoksin M2, kontamine gıdalarla beslenen sığırların sütünde aflatoksin B2'nin metaboliti[2]
Aflatoksikol (AFL): lakton halkasının parçalanmasıyla üretilen metabolit
Aflatoksin Q1 (AFQ1), diğer yüksek omurgalıların in vitro karaciğer preparatlarında AFB1'in ana metaboliti[3]
AFM, AFQ ve AFL, epoksit olma olasılığını korur. Bununla birlikte, metabolize edilmemiş ABM'ye göre mutajenezise neden olma olasılıkları çok daha düşüktür.[4]

Aflatoksinler, doğada yaygın olarak bulunan ‘yabani ot’ küflerinin yaygın türleri olan Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus tarafından üretilir. Bu küflerin varlığı her zaman zararlı düzeyde aflatoksin bulunduğunu göstermez ancak önemli bir risk olduğunu gösterir. Küfler, hasat öncesinde veya depolama sırasında özellikle uzun süre yüksek nemli ortamlara veya kuraklık gibi stresli koşullara maruz kaldıktan sonra gıdaları kolonize edebilir ve kontamine edebilir. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak mısır gibi mahsullerde aflatoksin kontaminasyonu artmakta ve bu küfler için daha uygun koşullar yaratılmaktadır.[5][6]
Aspergillus'un doğal yaşam alanı toprak, çürüyen bitki örtüsü, saman ve mikrobiyolojik bozulmaya uğrayan tahıllardır. Ancak büyümesine elverişli koşullar oluştuğunda her türlü organik maddeyi istila eder. Aflatoksin oluşumu için uygun koşullar arasında yüksek nem (en az %7) ve (13 ila 40°C) [optimum 27 ila 30°C] sıcaklıklar bulunur.[7][8] Aflatoksinler, tüm önemli tahıl ürünlerinden ve fıstık ezmesi ve kenevir gibi çok çeşitli kaynaklardan izole edilmiştir. Aflatoksinlerle düzenli olarak kontamine olan temel gıda maddeleri arasında manyok, biber, mısır, pamuk tohumu, fıstık, pirinç, antep fıstığı, badem, sorgum, ayçiçeği tohumu, ağaç yemişleri, buğday ve insan veya hayvan tüketimi için üretilen çeşitli baharatlar bulunur. Aflatoksin dönüşüm ürünleri, hayvanlara kontamine tahıllar verildiğinde bazen yumurtalarda, süt ürünlerinde ve ette bulunur.[9]

Gıda tedarikinde aflatoksin riskini sınırlamanın birincil yolu, ticari ürün tedarik zincirinde gıda hijyenidir. Örneğin, gıda işleme tesislerinde küflü tahılların kullanılmaması ve karışımlara eklenmeden önce bileşenlerin aflatoksin seviyelerinin test edilmesi gibi. FDA gibi düzenleyici kurumlar kabul edilebilir seviyeler için sınırlar belirler. Birçok bölgede hasat için gerekli olan tahıl kurutma işlemi, depolanan tahılın aşırı nemli olmasını önleyerek bu çabaların temelini oluşturur.
Düşük ve orta gelirli ülkelerde tarım ve beslenme eğitiminin aflatoksin maruziyetini azaltabileceğini gösteren çok sınırlı kanıt vardır.[10]

Yüksek doza maruz kalma nedeniyle HCC tipi Karaciğer kanseri yapabilir. Hiçbir canlı türünün bu zehre direnci yoktur; ama insanda ani zehirlenmeler nadirdir. Uzun vadede zehre maruz kalmak ani zehirlenmeye göre daha iyi tabloya sahiptir.

İnsanlarda aflatoksin düzeylerini tespit etmek için en sık kullanılan iki temel teknik vardır:

B1 tipi zehrin Albümin ile birleştiğini kanda saptamakla son 2 aydaki zehirlenme tespit edilebilir. Uzun vade zehirlenmede kullanılır. Diğer yönteme göre daha başarılıdır.
M1 tipi zehrin(Zehrin yıkım ürünü) Guanin ile birleştiğini idrarda saptamakla son 24 saatteki zehirlenme tespit edilebilir. Ani zehirlenmelerde kullanılır.

2006 başlarında Diamond kuru köpek mamasında rastlandı. 23 köpek karaciğer yetmezliğinden öldü. Normalde zehir düzeyi 20 ppb nin altında olması gerekirken 90 ile 1851 ppb arasında düzeylere rastlandı.

Hepatit B virüsü ile B1 zehri parçalanması yavaşlar. Bu da B1 zehrinin azalmasına mani olur; ve aynı zamanda M1 zehri oluşumunun yavaşlaması nedeniyle M1'e de maruz kalma uzun sürecektir. Hepatit B aşısı zehrin etkinliğinin böyle artmasına karşı koruyuculuk oluşturacaktır. Aşılama özellikle batı Afrika ve Çin için lazımdır.

Bu zehrin üretimi iki yerde yapılmaktadır: Sigma-Aldrich, Fermentek. Fermentek'te M2 tipi de üretilmektedir.

Detailed information on mycotoxins
Pure Aflatoxin standards12 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aflatoksin

Birçok farklı kültürden insanlar ahtapot yerler. Kollar ve bazen diğer vücut parçaları çeşitli şekillerde hazırlanırbu durum genellikle türlere ve/veya coğrafyaya göre değişkenlik gösterir.
Ahtapotlar bazen canlı olarak yenmekte ya da hazırlanmaktadır, ahtapotların bu esnada acı çekip çekmediği bilimsel kanıtlar nedeniyle tartışmalıdır.

Ahtapot suşi, takoyaki ve akashiyaki gibi Japon mutfağında yaygın bir bileşendir.
Takoyaki, buğday unu bazlı bir hamurdan yapılmış top şeklinde bir atıştırmalıktır ve özel bir takoyaki tavasında pişirilir. Genellikle kıyılmış veya doğranmış ahtapot, tempura artıkları (tenkasu), zencefil turşusu ve yeşil soğan ile doldurulur. Takoyaki, Worcestershire sosu ve mayoneze benzer bir çeşit takoyaki sosu ile fırçalanır.

Giant octopus, uzun kol ahtapot ve ağ ayaklı ahtapot Kore mutfağında yaygın olarak kullanılan gıda maddesidir.
Kore'de, bazı küçük türler bazen tuhaf olarak çiğ yenir. Ham bir ahtapot, genellikle dilimlenir, tuz ve susam tohumları ile hızlı bir şekilde baharatlanır ve ölümünden sonra hala kıvranırken yenir.
Nakji bokkeum Kore'de bir başka popüler kıyılmış ahtapottan yapılan bir çeşit tavada kızartılmış yiyecektir.

 Wikimedia Commons'ta ahtapot ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Soluk alındığında burun ve ağızdan giren hava nefes borusu ve sonrasında bronşlardan geçerek akciğerlere ulaşır. Toplardamarlarla gelen karbondioksitce fazla olan (kirli) kan burada yenilenir. Ayrıca sesin oluşumunda da görevlidir.
Yeni doğanda akciğer, ilk başta parlak pembe renktedir. Zamanla grileşmeye ve yaş geçtikçe koyulaşarak en sonunda neredeyse siyah rengine bürünür. Bu koyulaşmaya solunumla alınan havadaki toz ve öteki maddeler neden olmaktadır. Ayrıca sigara içenlerin akciğerleri içmeyenlere göre daha siyahtır.
Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar. Bu, Latincede "akciğerlerin" anlamına gelen pulmonarius sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunancada "akciğer" anlamına gelen pleumon ile akrabadır.

Göğüs boşluğunda bulunmakta olup, göğüs kafesi sayesinde korunan akciğerler, koruyucu bir zar olan plevra ile sarılmışlardır. Diyafram kasından birinci kaburganın üstüne, köprücük kemiğinin biraz üzerine kadar yer alır. Yaklaşık olarak koni şekline sahip olan akciğerlerin basis pulmonis adı verilen içbükey alt yüzeyi diyaframın üstüne yerleşiktir; köprücük kemiğinin üstüne kadar uzanan üst yüzeyineyse apex pulmonis adı verilir.
Akciğerlerin esnek ve süngerimsi bir yapıları vardır. Biri sağ ve diğeri solda olmak üzere 2 adettir. Sağ akciğer 3 lobdan (parçadan), sol akciğer ise 2 lobdan oluşmuştur. Sol akciğerin bir parçası yerine kalp bulunmaktadır. Bu nedenle sağ akciğer sol akciğerden daha büyük, sağ akciğerin ağırlığı yaklaşık 700 gr. ağırlığındayken, sol akciğer 600 gr. ağırlığındadır.

Pulmoner Hipertansiyon (Akciğer yüksek tansiyonu)
Akciğerin evrimi

Akciğerli balıklar (Dipnoi), Sarcopterygii sınıfından solungaç solunumu yapmakla beraber ihtiyaç duyulduğunda hava solunumu da yapabilen tatlı sularda yaşayan balıklar takımı.

Vücutları uzunca yapılı ve yuvarlakçadır. Sırt ve anal yüzgeçleri bulunmaz. Göğüs ve karın yüzgeçleri zeminde sürünmeye yarayacak biçimdedir. Bazılarının vücudu büyük yuvarlak pullarla örtülüdür. Pulsuz gözükenlerinde de deri altında küçük yuvarlak pullar mevcuttur. İskeletleri yeşil renkli olup, kısmen kıkırdak, kısmen kemiklidir. İki metre boyunda ve 15 kilogramdan ağır olanları vardır.
Akciğerli balıkların burun delikleri ağız boşluğuna açılır. Solungaçlarından başka, kısa bir tüple yemek borusunun alt bölgesine bağlı bir veya iki adet akciğerleri vardır. Bunlar gerçek akciğer değildir. Etrafları bol miktarda kılcal damarlarla örülmüş hava keseleridir. İstenildiği zaman akciğer görevi yaparlar. Yaşadıkları çevrenin suyu kuruduğu zaman balçığa gömülerek akciğer solunumu sayesinde kurak mevsimi atlatırlar. Hem solungaç, hem de akciğer solunumu yaptıklarından çift solunumlu anlamına gelen Dipnoi ismiyle de anılırlar.
Çoğunun nesli tükenmiş olmasına rağmen; bugün Avustralya, Güney Amerika ile Güney ve Batı Afrika'nın tatlı sularında yaşayan akciğerli balıklar vardır. Gündüzleri çoğunlukla su diplerinde göğüs ve karın yüzgeçlerine dayanarak dinlenir veya yavaş yavaş sürünerek yer değiştirirler. Balık, kurbağa ve sümüklü böcek gibi su hayvanlarını avlayarak beslenirler. Zaman zaman su yüzeyine çıkarak hava solumak suretiyle oksijen ikmali yaparlar. Akciğerlerini hava ile doldururken, geceleri çok uzaktan duyulan horultulu sesler çıkarırlar. Kendilerine yaklaşılınca yılan gibi tıslar ve ısırırlar.
Kurak mevsimlerde sular çekilmeye başlayınca, akciğerli balıkların her biri kendine balçık içinde bir tünel kazarak içine yerleşir. Tünelin üzerinde havanın girişine yarayan gözenekli bir kapak bulunur. Balık, çamurdan koza içinde mukuslu bir sıvı ifraz eder. Bunun sayesinde derisinin kuruması önlenmiş olur. Balık, kozasında derin bir uykuya dalar. Vücut fonksiyonlarını da yavaşlatır. Akciğerli balıklar gerekli oksijeni yuvanın üstündeki delikten almaya devam ederler. Yaz uykusu süresince gerekli enerji için kendi kas dokularının bir kısmını eriterek harcarlar. Bu suretle yağmurların tekrar başlayıp, akarsuların canlanmasına kadar hayatlarını sürdürürler. Kas dokusunun besin olarak harcanması sonucu bir mevsim içinde 3 santimlik bir boy kaybı olur. Bazen uzun süren kuraklık dönemlerinde vücutlarının yarısını eritirler. Afrika akciğer balıklarının, çamur kozalarında dört yıldan fazla yaşadığı tespit edilmiştir.
Dişiler yumurtlamak için su dibinde bazen bir metreden daha derin delikler açarlar. Yumurtalarını buraya bırakırlar. Erkekleri yumurtalara bekçilik yapar ve onları yüzgeçleriyle yelpazeleyerek su akımı meydana getirmek suretiyle havalandırırlar. Yumurtalar 10 gün içinde açılarak yavrular çıkar.
Yerliler bu balığı avlayıp yerler. Bilhassa yaz uykusunda iken kozalarını bularak onları rahatça yakalarlar. Bazen de toprağı kenarlardan oyarak kozayı toprak tabakayla beraber uzaklara naklederler. Koza içinde uyuyan balık bunun farkına varmaz.

Yaklaşık 420 milyon yıl önce, Devonian döneminde, iki ayaklı balıkların ve kuaternivorların son ortak atasıiki ayrı evrimsel soy hattına ayrılmış, mevcut latakantların atası Sarcopterygians'ın atasından biraz daha önce ayrılmıştır. Youngolepis ve Diabolepis, 419-417 milyon yaşında, Erken Devoniyen'de (Lochkovian), şu anda bilinen en eski çift kabuklu balıklardır ve göstermektedir, çift nefesli balıkların evrimlerinin çok erken dönemlerinde sert kabuklu avları (durofaji) içeren bir diyete uyum sağladıklarını göstermektedir.
En eski iki ayaklı balıklardan biri olan Dipterus, modern Avustralya iki ayaklı balıklarınkine benzer yaprak şeklinde göğüs ve pelvik yüzgeçlere sahipti ve ilk formların da bugün yaşayan türlerinkine benzer işlevsel akciğerlere sahip olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor.
En eski çift kabuklu balıklar denizeldi. Karbonifer sonrası çift kabuklu balıkların neredeyse tamamı tatlı su ortamlarında yaşar. Muhtemelen çift nefesli balıkların denizden tatlı su habitatlarına en az iki geçişi olmuştur. Yaşayan tüm iki ayaklı balıkların son ortak atası muhtemelen geç Karboniferdönemde, yaklaşık 300 milyon yıl önce yaşamıştır ve corona grubunun en eski üyeleri Permiyendönemden bilinmektedir.

Takım: Ceratodontiformes
Neoceratodontidae
Neoceratodus forsteri (Avustralya akciğerli balığı)
Takım: Lepidosireniformes
Lepidosirenidae
Lepidosiren paradoxa (Güney Amerika akciğerli balığı)
Protopteridae
Protopterus (Afrika akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus (Mermer Afrika akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus aethiopicus (Habeş akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus congicus (Kongo akciğerli balığı)
Protopterus aethiopicus mesmaekersi
Protopterus amphibius (Doğu Afrika akciğerli balığı)
Protopterus annectens (Batı Afrika akciğerli balığı)
Protopterus annectens annectens
Protopterus annectens brieni
Protopterus dolloi (Benekli Afrika akciğerli balığı)

Akciğerli balıklar (İngilizce)

Scorpiones (Akrep), Arachnida (örümceğimsiler) sınıfına bağlı bir eklembacaklı takımıdır. Genellikle sıcak ve nemli bölgelerde yaşayan, vücutları sert kitin bir tabaka ile örtülü, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehir iğnesi bulunan, örümceklerle ilişkili hayvanlardır.
Scorpiones takımına bağlı olan 16 familya, 5 cins ve 6 tür bulunur. Türkiye'de 11 cinste toplanan 23 türü bulunur. Dünyanın en uzun birinci akrebi 23 cm boyuyla Gigantometrus swammerdami, ikincisi ise 20 cm boyuyla Pandinus imperator türleridir. Teraryumda bakılan bazı akrepler 8 yıla kadar yaşasa da, doğada ömürleri bundan daha kısadır.
Akrepler, araknoloji bilim dalı içerisinde araknologlar tarafından incelenir.

Karakteristik yapıları ile çok kolay tanınan ve uzunlukları 13–220 mm arasında
değişen eklembacaklılardır. Yaşadıkları ortama göre saman renginden sarıya, açık kahverenginden siyaha kadar değişen tonlarda renklere sahiptir. Sırttan ve karından (dorso-ventral) basık olup vücutları, başlıgöğüs ve karın olmak üzere iki bölümden oluşur.

Başlıgöğüs (cephalothorax ya da prosoma), "gövde" olarak da nitelendirilir. Baş ile göğsün kaynaşmasıyla oluşmuş tek parça segmentsiz yapıdır. Nispeten kısa, sırt taraftan da tek parça bir zırh ya da baş kalkanı (karapaks) denilen kabukla örtülüdür. Bir çift pedipalp, bir çift zehir çengeli ya da keliser (chelicera) ve dört çift bacak bulunur. Erkek akreplerin pedipalpleri daha ince yapılı olmasıyla dişilerden ayrılırlar.

'Pedipalp : Başlıgöğsün önünden iki yana doğru uzanan ve bacak (= kol) gibi görünen bir çift pedipalpleri vardır. Bütün ektsremitelerin en büyüğü ve en kalınıdır. Bunlar, makas formunda adeta eğitilmiş organellerdir. Avlarını yaralamak, yakalamak ve ezmek için bu organelleri kullanırlar. Ayrıca dokunum organı görevi de görürler. Pedipalplerin üzerinde havadaki titreşimleri algılayan ve trichobothrium olarak adlandırılan küçük duyu tüyleri bulunur. Trichobotrium'un alt kısmı fincan gibi ve ince uzun tek bir tüy bulunmaktadır. Pedipalpler, coxa, trochanter, femur, patella, tibia ve tarsus olmak üzere beş bölümden oluşur. Kalça (coxa), başlıgöğse eklenmiş pedipalpin ilk proksimal segmentidir. Uyluk bileziği (trochanter), coxa ile femur arasında ikinci segment olup kısadır. Uyluk (femur), trochanter ile patella arasında uzun ve silindirik üçüncü segmenttir. Baldır (tibia) kısmında dikenlere benzer oluşumlar bulunur. Pedipalplerin kıskaçlı dördüncü ve beşinci segmentine kıskaç ya da makas (chela) denir. Chela yı oluşturan bu kıskaçların üst bölümü sabit, alt kısmı ise hareketlidir. Hareketli veya eklemli parmağı olan dördüncü segment tarsus olup büyük ve çok net bir şekilde görülür. Kıskaçların şekli türlere göre değişiklik gösterir. Buthidae familyasında tarsuslar tipik sıralı dişlerle doludurlar. Akreplere özgü olarak tarsusda abduksiyon kas bulunmaz. Tarsusun açılması, başlıgöğsün dorso-ventral yönde kontraksiyonu ve buna bağlı olarak hidrostatik basıncın artmasıyla gerçekleşir. Tibia, beşinci ve son segment olup sabit, hareketsiz kalın kısımdır.

Keliser (chelicera) : Pedipalplerin hemen ventralinde yer alan ve onlara oranla çok daha küçük olan başlıgöğsün ilk çift ekstremitesidir. Coxa, tibia ve tarsus olmak üzere üç segmentten oluşmuştur. Genelde pençe tırnaklı çeneler halindedirler. Familyasına bağlı olarak değişkenlik gösterir. Son iki segment (tarsus ve tibia) hareketli parmak (tarsus) ve sabit parmak (tibia) tarzında kıskaçlı bir makas oluşturacak şekilde birbirlerine eklemlidir. Bunlardan birinin çevresi sarılmış gibidir ve karapaks sınırı ile örtülüdür. İkinci segment biraz daha uzun olup üst kısmı dışa doğru konvekstir (dışbükey). İç yüzünde ise ince dikenimsi kıllarla (setea) kaplı yakalama işlemine yarayan dişe benzer oluşumlar vardır. Üçüncü segment hareket edebilen parçadır. Bu parça yakalama işlemi için ikinci makası taşıyan segment (coxa) olarak ifade edilir. Bu kısım eğilip bükülür ve avını emmeden önce yakalamaya yarar. Fakat iki nokta arasındaki uzaklık nedeniyle dinlenme esnasında sabittirler. Bu parçalardaki dişler sınıflandırmada dikkate alınır. Zehir çengelleri, avlarını tutmaya ve bazen de birbirlerine sürtülmek suretiyle ses çıkarmaya yararlar.

Bacak: Her göğüs halkasında bir çift olmak üzere dört çift bacak vardır. Geniş bir coxa ile başlayan bacaklar yedi eklemlidir: coxa, trochanter, femur, patella, tibia, basitarsus ve telotarsus. Bacakların en uçtaki tarsal segmentinde tırnaklar (vantuz) bulunur. segmentler ince membranla birbirlerine bağlanırlar. Bacaklar, birbirlerine yakın olarak başlıgöğsün alt kısmından çıkarlar. En küçük olan birinci coxa, ikinci coxa ’ nın köşeleri arasında yer alır. En uzun coxa, dördüncü coxa’dır. Başlıgöğsün ventral yüzeyinde birinci ve ikinci coxa’ da kitinli plaklar ve salgı bezleri vardır. Bu oluşumların sindirim olayında önemli görev yaptıkları düşünülmektedir. Akrep yürüdüğünde tarsus ile son iki segment ağırlığı çeker. Bacakları, hareket ve kazma organı olarak kullanırlar. Dişi akrepler bacaklarını yavruların hareket etmesinde kullanırlar. Bacaklar üzerinde yerdeki titreşimleri algılamaya yarayan ince tüyler bulunmaktadır.

Gözler: Akrepler, karapaks üzerinde bir çift basit median göz ve her biri lateralde bulunan iki ile beş çift arası bir grup küçük göz taşırlar. Median gözler, genellikle aynı yönde alttaki oküler tümsek üzerinde karapaksın anterior sınırından sonra, birlikte yerleşim gösterirler. Median gözler, iki tabakadan oluşmuştur. Lateral gözler, karapaksın ön kısmında köşelerde bulunur. Eşit büyüklükte beş, dört, üç ve iki küçük osellerin grup halinde birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bazı türlerde bu gözler körelmiştir. Bazı mağara ve mesken türleri (Sotanochactas elliotti) gözsüz de olabilir. Göz sayısı ve dağılımı tür ayrımında değerlendirilir.

Karın (abdomen ya da opisthosoma) : preabdomen (ya da mesosoma) ve postabdomen (ya da metasoma) olarak iki bölüme ayrılır. Ovaryum içinde gelişmenin ilk döneminde, sekiz segmetli olan preabdomen ilk yedi segmentinde, sonradan kaybolan ekstremite taslaklarına sahiptir. Küçük taslaklar halinde beliren abdomen ekstremiteleri sonradan kaybolduklarından yetişkin hayvanlarda preabdomen ve postabdomen tamamen ekstremitesizdir.

Preabdomen : Genelde "karın" kelimesi daha çok bu bölüm için kullanılır. Başlıgöğse bütün genişliğiyle bağlanan preabdomen yedi geniş halka segmentten oluşur. Bu segmentlerin sırt taraflarında tergit, karın taraflarında sternit adı verilen kitin plak bulunur. Preabdomenin birinci segmenti dar sternitlidir. Bu sternitin ortasında, serbest kenarı yuvarlak ve ortası yarık olan eşey kapağı (genital operculum) bulunur. İkinci sternit üzerinde dokunum ve iz bulma görevi yapan bir çift tarak (pecten) organı, 3, 4, 5 ve 6. halkalarda "kitap trakeleri" adını alan solunum organına ait birer çift olmak üzere toplam dört çift solunum deliği (stigma) vardır.

Kuyruk ya da postabdomen : Halka biçiminde 6 segmentten oluşur. İlk beş segmentin her biri tek parça kitin zırhla örtülüdür. Birçoğunda ince olan bu 5 segment, Androctonus cinsinde belirgin biçimde kalındır. Postabdomen halkaları, preabdomen halkalarına oranla daha incedir. Kuyruk halkaları (postabdomen) zehir kesesi hariç aynı kalınlıktadır. Postabdomen, dinlenme sırasında yana doğru kıvrık durur. Yürüme sırasında arkaya uzanır. Sokma anında ise, herkesçe bilinen klasik akrep görüntüsüne uygun olarak, kuyruk tamamen yay biçiminde ve üstten olmak üzere başlıgöğse doğru kıvrıktır. Postabdomenin en son halkasında armuda benzeyen zehir kesesi (telson) ve zehir kesesinin ucunda kıvrık duran bir de zehir iğnesi vardır. Kesenin içinde ayrıca iki tane zehir bezi bulunur. Zehir bezleri birbirinden bağımsız olarak ve birer kanalla iğneye açılırlar. Zehir kesesi aşağı yön hariç her yöne hareket edebilir. Zehir kesesinin ucundaki iğnenin çıkış yeri (terminal, subterminal gibi) türlere göre değişebilmektedir. İçinden bağırsak geçmekte olan telsonun sondan bir önceki halkasında dışkılık son bulmaktadır.

'Eşey kapağı (genital operculum) : Dördüncü çift coxaya yakın ve birinci mesosomal segmentin (genital segment) ventral yüzeyinde sternum ile taraklar arasında akreplerin üreme organlarını örten yarık bir kapaktır. Bu kapağın altında, dışarı açılan tek bir genital delik (dişilerde) bulunur. Eşey kapağı farklı ve çeşitli şekildedir. Sadece farklı türde değil aynı türün erkek ve dişisinde de farklılık gösterir. Dişilerde her iki operculum orta çizgi boyunca birleşir. Erkeklerde eşey kapağı genellikle kısmen veya tamamen ayrılmıştır. Erkeklerde konik çiftleşme aygıtı (papillae genitale) sternitin altındaki eşey açıklığında bulunur.
Eşey organları : Abdomenin birinci mesosomal segmenti üzerinde bulunur.
Erkeklerde bir çift testis vardır. Testislerin şekilleri değişkenlik gösterebilir. Her iki testis bir çapraz bağ ile birleşir. Testislere ait sperm kanalları birleştiğinden bir tek eşey deliği bulunur. Spermaları iplik şeklindedir.
Dişi üreme organları ağ şeklinde ve parçalanmamıştır. Preabdomende ortabağırsak bezleri arasına gömülmüş bir tek ovaryum bulunur. Ovaryumun biri ortada ikisi de yanlarda uzanan üç boru ile bu boruları bir ip merdiveni gibi birbirlerine bağlayan beş çift enine borucuktan oluşmuştur. Boru ve borucukların alt taraflarında küçük küreler şeklinde olgun yumurta fölikülleri görülür. Yumurtaların yapısı ve gelişmeleri, folikülleri ve yumurta kanalları gruplara göre değişkenlik gösterir. Birçok akrepte yumurtaların gelişimi ve büyümesi over duvarlarında olur. Yumurtalar özel uzama keselerinde döllenirler. Oviduktlar, sperm hazinesi meydana getirmek üzere genişledikten sonra birleşerek, genital operkülün altında bulunan bir tek delikle dışarı açılır. Akrepler canlı olarak yavruladıkları (vivipar) için gelişme ovaryumun içinde geçer.

Tarak (pektines) : İkinci sternitin üzerinde ekstremitelerin değişmesiyle meydana gelmiş genital deliğin ön tarafında bir çift tarak yer alır. Bu tarağımsı yapı akreplere özgü morfolojik bir özelliktir. Her bir tarak bir sap kısmı ile bu sapın üzerine sıra ile dizilmiş dişlerden oluşmuştur. 

Akvaryum, çoğunlukla cam ya da yüksek dirençli plastik gibi saydam malzemelerden yapılan, genellikle balık olmak üzere, bazen de omurgasızlar ve ayrıca amfibyumlar, deniz memelileri ve sürüngenler gibi suda yaşayan bitki ve hayvanların tutulduğu ve daha çok bu canlıların sergilenmesi amacıyla kullanılan içi su dolu, küçük bir cam kavanozdan büyük su tanklarına kadar geniş bir yelpazede yer alan kap ve yapılar. Akvaryum sahibi olmak dünya çapında yaklaşık 60 milyon kişi tarafından paylaşılan popüler bir hobidir. Çağdaş akvaryumların öncülerinin ilk çıktığı 1850'li yıllardan beri, özellikle akvaryum balıklarını sağlıklı tutabilmek için daha karmaşık ışıklandırma ve filtreleme sistemleri de geliştirildikçe akvaryum ile ilgilenenlerin sayısı artmıştır. Halka açık akvaryum'lar, evdeki akvaryumların büyük ölçekteki kopyalarıdır. Osaka Akvaryum, 5.400 m3'lük su tankı ve 580 türden oluşan su canlısı koleksiyonuna sahiptir ve Birleşik Krallık'ta yapılması planlanan National institute for research into aquatic habitats (Su yaşam alanlarını araştırmak için ulusal enstitü) 40 hektarlık büyüklüğüyle dünyanın en büyük akvaryumu olacaktır.
İçinde tek bir balık barındıran cam kavanozlardan, dikkatle tasarlanmış destek sistemlerine sahip ve karmaşık ekosistemleri taklit etmeye çalışan büyük boyutlardaki akvaryumlara kadar çeşitli boyutlarda akvaryum bulunur. Akvaryumlar genellikle tatlı su akvaryumu, tuzlu su akvaryumu, hafif tuzlu su akvaryumu, acı su akvaryumu, karma akvaryum, biyotop akvaryum resif akvaryumu ve bitkili akvaryum'lar olarak sınıflandırılır ve su sıcaklığı tropikal ya da soğuk ortamlara göre farklılık gösterir. Bu iki özellik ve diğerleri akvaryumda hangi balıkların ve diğer canlıların yaşayabileceğini belirler. Akvaryumda yaşayan canlılar sıklıkla doğadan toplansa da akvaryum ticareti için özel olarak yetiştirilen canlıların sayısı da gün geçtikçe artmaktadır.
Dikkatli bir akvarist, akvaryumunda bulunan canlıların doğal yaşam alanlarının koşullarını taklit eden ekolojik dengeyi sağlayabilmek için önemli derecede çaba sarf eder. Su kalitesini sağlamak için besin maddelerinin giriş ve çıkışlarını, özellikle de akvaryumdaki canlıların ürettiği atıkları kontrol altında tutmak gereklidir. Azot çevrimi besin yoluyla azot girişini, canlılar tarafından toksik azot içeren atıkların üretilmesini ve yararlı bakteri popülasyonları tarafından bunların daha az toksik bileşiklere dönüştürülmesini tanımlar. Uygun bir akvaryum ortamı sağlamak için diğer önemli noktalar arasında uygun tür seçimi, biyolojik yüklemenin yönetimi ile iyi bir fiziksel yapı tasarımı bulunur. Bu koşulların sağlanamaması balık hastalıklarına davetiye çıkarır.

Dipteki çakılların içerisinde yaşayan bakterilerle birlikte bitkiler güçlü bir arıtma sistemi oluşturur. Bitkiler, balıkların dışkılarından meydana gelen amonyumu ve nitratı alır. Fotosentez sırasında bitkiler besin olarak karbondioksiti kullanır. Ayrıca balıklar için hayati önem taşıyan, sudaki erimiş oksijen miktarını arttırır.
Bitkiler, balıklar için barınak oluşturur ve balıkların stresini azaltır. Yavru balıkların saklanabilmesini sağlayan bir ortam oluşturur. İçinde bitkilerin yoğun olarak bulunduğu bir akvaryum egzotik su altı dünyasının tadını çıkarmanızı sağlayacaktır.

Akvaryum kelimesinin kökeni Latince su anlamına gelen aqua sözcüğü ile yer, bina anlamına gelen -rium son ekinin birleştirilmesiyle oluşan aquarium kelimesidir.

Kapalı ve yapay ortamlarda balık bakılması, tarihi çok eskilere dayanan bir uygulamadır. Antik uygarlıklardan Sümerlerin, yakaladıkları balıkları yemek için hazırlamadan önce havuzlarda tuttukları bilinir. Koi ve japon balığının sazan balığından türetilmesine yaklaşık 2000 yıl önce başlandığı sanılmaktadır. Mısır’da Oxyrhynchus kazı alanında bulunan kalıntılarda Eski Mısır sanatına ait, dikdörtgen tapınak havuzları içinde kutsal balıkların beslenmesine dair çizimlere rastlanmıştır. Birçok kültürün tarihinde hem işlevsel hem de dekoratif nedenlerle balık beslendiğine rastlanır. Çinliler, Song hanedanı döneminde büyük seramik kaplar kullanarak Japon balıklarını iç ortama taşımıştır.

İçinde bulunan balıkların gözlemlenebileceği, saydam ve kapalı bir su tankından oluşan, içeride tutulabilecek bir akvaryum fikri, görece yakın geçmişte ortaya çıkmıştır ancak bu gelişmenin tam tarihini bulmak oldukça güçtür. 1665 yılında günceleriyle tanınan Samuel Pepys, Londra’da "bir su kabında tutulan ve orada yaşayabilen, üzerinde yurtdışından getirildiği yazan oldukça ender rastlanan bir güzelliğe" rastladığını yazar. Peppys'in gördüğü balık büyük olasılıkla o zamanlar Doğu Hint Şirketi tarafından ticareti yapılan, Çin'in Kanton bölgesinde Guangzhou'da bulunan bir bahçe balığı olan cennet balığıydı (Macropodus opercularis). 18. yüzyılda biyolog Abraham Trembley, Hollanda'da bulunan hidraları incelemek amacıyla büyük camdan silindirlerde tutmuştur. Suda yaşayan canlıların cam kaplarda beslenmesi kavramı bu döneme dayanmaktadır.

1851 yılında Büyük Fuar'da dökme demirden çerçeveler içinde süslü akvaryumların yer almasından sonra Birleşik Krallık'ta akvaryumda balık beslemek yaygın bir hobi hâline gelmiştir. Çerçeveli camdan yapılan akvaryumlar 1830'larda uzun deniz yolculukları sırasında egzotik bitkileri korumak için Britanyalı bahçıvanlar için geliştirilen sırlı Ward kasasının özel bir çeşidiydi. 19. yüzyıl akvaryumlarının metal alt paneli sayesinde içindeki su altında yakılan ateş ile ısıtılabiliyordu. Akvaryuma ilgi konusunda Büyük Britanya ile yarışan Almanya'da yüzyılın başında Hamburg, Avrupa'ya birçok yeni akvaryum balık türünün giriş noktası olmuştur. I. Dünya Savaşı'ndan sonra yerleşim yerlerine elektrik verilmesinden sonra akvaryumlar daha da yaygınlaştı. Elektrik ile birlikte yapay ılıtma, havalandırma, filtreleme ve ısıtma gibi akvaryum teknolojisi büyük ilerleme kaydetti. Hava taşımacılığı ile birlikte birçok uzak bölgeden yeni türlerin getirilmesi akvaryumda balık beslemeye ilgi duyanların sayısının artmasını sağlamıştır.
Dünya çapında yaklaşık 60 milyon kişinin akvaryumda balık beslediği ve daha fazla sayıda akvaryum bulunduğu tahmin edilmektedir. Özellikle Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'da akvaryum hobisi yaygındır. ABD'de akvaryum sahiplerinin %40 gibi önemli çoğunluğunun iki ya da daha çok akvaryumu bulunmaktadır.

Türkiye'de akvaryum hobisi görece yeni olup kırk ile elli yıllık bir geçmişe dayanır. Özellikle 1980'lerde yurtdışından yabancı ve egzotik balık türlerinin ithal edilmesiyle birlikte ilgilenen sayısının artması ile günümüzde akvaryum ile uğraşanların 200.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Akvaryumlar antik çağlardaki bahçe havuzları ve cam kavanozlardan, çağdaş uzmanlaşmış sistemlere kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Akvaryumun boyutları tek bir balığın bulunduğu küçük bir cam kavanozdan deniz ekosistemini tümüyle taklit edebilen devâsa halka açık akvaryumlara kadar değişir. İçinde yaşayan canlıların uzun süre hayatta kalabilmesinde en başarılı olan akvaryumlar, içindeki canlıların doğal yaşam alanlarındaki koşulları oldukça dikkatli bir şekilde tekrarlamaya çalışanlardır.
Tatlısu akvaryumları, düşük maliyet ve bakım kolaylığı nedeniyle hâlâ en yaygın akvaryum tipi olsa da, kendini adamış kişilerin, çok zor olan ortamları deniz suyu akvaryumlarında tekrarlamayı başarmaları sonucu bu tür de yaygınlık kazanmaktadır.

Evde bulunan sıradan bir tatlısu akvaryumunda filtre sistemi, yapay ışık sistemi, hava pompası ve ısıtıcı bulunur. Bunlara ek olarak bazı tatlı su tanklarında ve tuzlu su tanklarının çoğunda su dolaşımını artırmak için elektrikli karıştırıcılar kullanılır.
Katı madde parçacıkları olduğu kadar potansiyel tehlikesi olan azotlu atıkları ve suda çözünmüş fosfatları ayırmak için tasarlanmış olan birleşik biyolojik ve mekanik filtre sistemleri de artık yaygın olarak kullanılmaktadır. Ev akvaryumlarının en karmaşık yapıya sahip olan parçaları filtreleme sistemleridir ve bu konuda çeşitli tasarımlar kullanılır. Sistemlerin çoğunda tankın suyunun az bir kısmı pompa yardımıyla çekilerek filtrelemenin yapıldığı su dışındaki bölüme gönderilir ve filtrelenen su tekrar akvaryuma verilir.
Suya yeteri kadar oksijen taşımak için ya da yoğun olarak bitki barındıran akvaryumlara karbondioksit sağlamak için hava pompaları kullanılır. Bir zamanlar her akvaryumda kullanılan bu araçlar, yeni filtreleme sistemleri yüzeyde yeteri kadar su çalkantısına sebep olup gaz değiştokuşuna neden olduğu için giderek daha az kullanılmaktadır. Akvaryum ısıtıcıları, etraftaki hava soğuduğunda akvaryum içindeki suyu istenen sıcaklıkta tutabilmek için termostat olarak çalışır. Soğuk su akvaryumlarında ya da ortam sıcaklığının istenen sıcaklığın üstünde olduğu yerlerde soğutucular da kullanılır.
Bir akvaryumun fiziksel özellikleri tasarımın ayrı bir yönünü oluşturur. Boyut, ışıklandırma koşulları, yüzen ve köklü bitkilerin yoğunluğu, kütüklerin ve taşların yerleşimi, mağara oluşumu, akvaryum dibindeki karışım, akvaryumun oda içindeki konumu gibi birçok faktör akvaryum içindeki canlıların davranışını ve yaşam sürelerini etkiler.
Bu ögeleri bir araya getirerek yapılmaya çalışılan, su kalitesini artırmak ve koşullarını akvaryum içinde yaşayan canlılar için uygun duruma getirmektir.

Akvaryumlar, içinde barındırdıkları su hayatının tipine göre farklı şekillerde sınıflandırılabilir. Akvaryum içindeki suyun durumu ve özellikleri en önemli sınıflandırma kriteridir, çünkü suda yaşayan canlıların çoğu uygun olmayan su koşullarına maruz kaldıklarında yaşamlarını sürdüremez. Akvaryumun boyutu da ne tür ekosistemin oluşturulacağı ve hangi türlerin besleneceği konusunda sınırlandırıcıdır.

Tamamen çözünmüş katıların ve diğer maddelerin temel su kimyasını, dolayısıyla da organizmaların çevreleriyle nasıl etkileşime girebileceğini etkilediği için su içindeki çözünmüş madde içeriği su koşullarının en önemli yönüdür. Tuz içeriği ya da tuzluluk su koşullarının en temel sınıflandırmasını oluşturur. Bir akvaryumda göl ya da ırmak ortamını oluşturmak için tatlı su (tuz oranı < 0,5 PPT), ırmak 

Alabalık (Trout), Oncorhynchus, Salmo ve Salvelinus cinslerine ait çok sayıda etçil tatlı su ışın yüzgeçli balık türü için kullanılan genel bir addır. Yaşamlarını yalnızca tatlı su göllerinde, nehirlerde ve sulak alanlarda geçirir ve daha küçük kaynak sularının sığ çakıl yataklarında yumurtlamak için yukarı doğru göç ederler. Gökkuşağı alabalığının kıyı alt türü olan çelikbaş ve kahverengi alabalığın denizde yaşayan alt türü olan deniz alabalığı gibi bazı anadrom alabalık türleri, yumurtlamak için tatlı su akarsularına dönmeden önce yetişkin yaşamlarının üç yılına kadarını denizde geçirebilirler. Alabalıklar yağlı balıklar olarak sınıflandırılır  ve insanlar için önemli besin balıkları olmuştur. Orta düzey yırtıcılar olarak alabalıklar, kabuklular, böcekler, solucanlar, yem balıkları ve kurbağa yavruları gibi daha küçük su hayvanlarını avlar ve kendileri de boz ayılar, su samurları, rakunlar, yırtıcı kuşlar (örneğin deniz kartalları, balık kartalları, balık baykuşları ), martılar, karabataklar ve balıkçıllar ve diğer büyük su yırtıcıları dahil olmak üzere birçok yaban hayatı için önemli temel av maddeleridir. Alabalıkların atılan kalıntıları ayrıca leş yiyiciler, detrivorlar ve kıyı florası için bir besin kaynağı sağlar ve alabalığı su ve kara ekosistemleri boyunca temel tür haline getirir.

Genellikle serin (50–60 °F veya 10–16 °C), berrak akarsularda, sulak alanlarda ve göllerde bulunan soğuk su balıklarıdır. Birkaç alabalık türü, 19. yüzyılda amatör balıkçılık meraklıları tarafından Avustralya ve Yeni Zelanda'ya getirilmiş ve etkili bir şekilde birkaç yüksek kesimdeki yerel balık türünü yerinden etmiş ve tehlikeye atmıştır.

Norveç Somonu hariç Salmo türleri ve Çelikbaş alabalık olarak adlandırılır.

Türkiye 185 bin tonluk üretimle Avrupa birincisi konumundadır. Su ürünlerinde ise dünya beşincisidir.

Alg veya yosun patlaması (İngilizce: Algal bloom), tatlı veya tuzlu su sistemlerinde alg (su yosunu) popülasyonunda hızlı bir artış veya birikmedir. Patlamalar kendini çoğu zaman etkiledikleri su kaynağındaki renk değişikliği ile belli eder. Alg terimi, makroskopik su yosunları, çok hücreli organizmalar veya siyanobakteriler gibi mikroskobik, tek hücreli organizmalar gibi pek çok suda yaşayan fotosentetik organizmayı kapsar. Buna rağmen alg patlaması terimi genel olarak makroskopik alglerin değil, mikroskopik, tek hücreli alglerin hızlı büyümesini belirtir.
Patlamalar gübrelerin suya karışması sonucu azot veya fosfor gibi besin maddelerinin su sistemine girerek aşırı alg büyümesine yol açması ile oluşur. Fazla miktarda besinin su kaynağına girerek yosun büyümesine ve oksijenin tükenmesine yol açmasına ötrofikasyon denir. Bu patlamalar güneş ışığının diğer canlılara ulaşmasını engelleme, sudaki oksijen seviyelerinin tükenmesine neden olma ve yosun türüne bağlı olarak, suya toksin bırakma gibi zararlı etkilere neden olabilir ve su kaynağında yer alan tüm ekosistemi etkiler. Bunun sonucunda balık ölümleri, şehirlerin su kaynaklarının kesilmesi veya balık çiftliklerinin kapatılması gibi sonuçlar doğabilir.

Ama (海人, kadınlar 海女; erkekler 海士;), uminchu (Okinawacada) veya kaito (Izu Yarımadası'nda) inci toplamalarıyla ünlenmiş Japon dalgıçlardır. Amaların büyük çoğunluğu kadındır.
Ama, "deniz kadını" anlamına gelmektedir.

Japon geleneği, ama uygulamasının 2.000 yıllık tarihi olabileceğini savunuyor. Geleneksel olarak ve hatta 1960'lı yıllarda, amalar sadece peştamal giyer. Modern zamanlarda bile, amalar, skuba donanımı veya hava tankları olmadan dalar.
Kadın inci dalgıçlarıyla ilgili kayıtlar, Japonya'daki Heian dönemi (MS 927) kadar eski bir tarihe aittir. Eski zamanlarda amaların deniz yemeklerini yakalamak için daldıkları biliniyordu. Bu yüzden imparatorlar ve tapınaklar için denizkulağı alma görevi ile onurlandırıldılar. Amalar geleneksel olarak köpek balıklarından koruduğuna inanıldığı için beyaz renkli giyinirler. Eski zamanlarda dalgıçlar sadece ince bir bez giyerlerdi, ancak 20. yüzyılda dalgıçlar, dalış sırasında daha esnek olabilmeleri için tamamen beyaz bir dalış üniforması giymeyi kabul ettiler. İnci dalışı, dalışın ilk yıllarında nadir olarak görülürdü. Bununla birlikte, Mikimoto Kokichi'nin 1893'te kültür incisini keşfetmesi ve üretmesi inci dalışına büyük bir talep yaratmıştır. Günümüzde inci dalışı, Mikimoto İnci adasında turistleri kendine çekiyor. Dalış yapan kadınlara olan talebin azalması ve yeni nesil kadınların ilgisizliği nedeniyle bu eski tekniğin yaygınlığı her geçen gün azalmaktadır. 1940'larda 6000 "ama"nın Japonya kıyılarında aktif olarak çalıştığı rapor edilmişti, ancak günümüzde nesil başı 60-70 dalgıç bu işi yapmaktadır.

Kadınlar, bir ama gibi dalmayı 12 veya 13 yaşlarında yaşlı bir "ama"dan öğrenirler. Mesleklerine erken yaşta başlamalarına rağmen, dalgıçların 70'lerinde hala çalıştıkları bilinmektedir. Ayrıca dalış eğitimleri ve disiplinleri nedeniyle daha uzun yaşadıkları söylenir. Japonya'da, kadınların yağlarının vücuttaki dağılımı ve nefeslerini tutma kabiliyetleri nedeniyle üstün dalgıçlar olduğu kabul edilir. Yukarıda açıklandığı gibi, ama'ların ıyafetleri, orijinal peştamalden beyaz saf giysiye ve nihayetinde modern dalış kıyafetine kadar değişmiştir. Amaların dünyası görev ve batıl inançlarıyla dikkat çeker. Eski zamanlara dayanan geleneksel kıyafetlerden birisi başörtüsüdür. Başörtüsü, “seiman” ve “douman” gibi sembollerle süslüdür ve dalıcıya şans getirme ve kötülüklerden koruma amacıyla giyilir. Amaların aynı zamanda, dalışlarını yaptıkları bölgeye yakın yerlere, tanrılara güvenli dönüşleri için teşekkür etmek üzere ziyaret edecekleri küçük tapınaklar yaptıkları bilinmektedir.
Amaların dalış sırasında donma sıcaklığına ve denizin derinliklerindeki kuvvetli basınca dayanması bekleniyordu. Bu uygulama sayesinde, birçok amanın dalış mevsimi boyunca kilo verdiğine dikkat çekilmiştir. Amaların, bir dalıştan sonra yeniden su yüzüne çıktıklarında uzun bir düdükle havayı serbest bırakacakları bir nefes tekniği uyguladıkları bilinir. Bu ıslık, amaları tanımlayıcı bir özellik haline gelmiştir, çünkü bu teknik kendilerine özgüdür.

Haenyeo

Amigdalin (Yunanca: ἀμυγδαλή, Grekçe: amygdálē, "acı badem"), C20H27NO11 kimyasal formüllü, ilk olarak Pierre-Jean Robiquet ve Antoine Boutron-Charlard tarafından 1830 yılında, acı badem olarak da bilinen Prunus Dulcis ağacının tohumlarından izole edilen bir glikozittir. Daha sonra 1830'da Justus von Liebig ve Friedrich Wöhler tarafından incelenmiştir. Kayısı (Prunus armeniaca) ve siyah kiraz (Prunus serotina) dahil, Prunus türünün diğer birçok ilgili türü de amigdalin içerir.
1950'li yılların başından beri, amigdalinin değiştirilmiş bir formu olan laetril, Vitamin B17 adı altında kanserin çaresi olarak lanse edilmiştir. Gerçekte ne amigdalin ne de laetril gibi türevleri hiçbir anlamda vitamin değildir. Yapılan çalışmalar bu tür bileşiklerin kanser tedavisinde klinik olarak etkisiz olduğu gibi, tehlikeli bir şekilde toksik bulmuştur. Ağız yoluyla alındığında potansiyel olarak öldürücüdür çünkü bazı enzimler (özellikle bağırsakta ve yenilebilir veya yenilemez çeşitli tohumların içinde var olan glukozidas) siyanür etkisi yaratır. Laetrilin kanseri tedavi ettiğine dair reklamlar, tıp literatüründe, şarlatanlığın klasik bir örneği ve tıp tarihinde "en kurnaz, en sofistike ve kesinlikle en kazançlı kanser şarlatanlığı promosyonu" olarak tanımlanmıştır.

Amigdalinin kimyasal yapısı, leatrilin kimyasal yapısından farklıdır. Leatril Amerika Birleşik Devletleri tarafından patentlenmiştir. Meksika bunu amigdalin adıyla acı bademden elde edilen doğal bir ürün olarak satmaktadır. Bazen B17 vitamini adıyla da satılmaktadır.

AaHIT olarak da bilinen Androctonus australis hector böcek toksini, voltaj kapılı sodyum kanallarını etkileyen bir akrep toksinidir. AaHIT1, AaHIT2, AaHIT4 ve AaHIT5 olmak üzere dört farklı böcek toksini saptanmıştır. Kabuklular ve memeliler için de toksik olan AaHIT4 dışındaki diğer toksinler öncelikle böcekleri etkiler.

Androctonus australis hector böcek toksininin Yunanca Androctonus ve Hector kelimelerinden ve Latince australis kelimesinden gelmektedir. Androctonus "insan öldüren" anlamına gelirken, Hector "tutmak veya sahip olmak" anlamına gelir ve australis "güney" anlamına gelir. Birlikte değerlendirildiğinde "güneyli insan öldürücü" anlamındadır.

AaHIT, Sahra akrebi olarak da bilinen Kuzey Afrika akrebi Androctonus australis hector'un zehirinde bulunabilir.

AaH böcek toksinlerinin dört farklı formu vardır: AaHIT1, AaHIT2, AaHIT4 ve AaHIT5.
AaHIT1 ve AaHIT2'nin amino asit dizisi yalnızca 17 ve 41. pozisyonlarda farklılık gösterir. AaHIT4 ve AaHIT5 arasındaki homoloji, AaHIT1 veya AaHIT2'nin birincil yapılarından daha fazladır.

Anisatin, Japon anasonu bitkisinin son derece zehirli, böcek öldürücü olarak aktif bir bileşenidir. Ölümcül doz farelerde 1 mg/kg'dır. Semptomlar, alındıktan yaklaşık 1-6 saat sonra, ishal, kusma ve mide ağrısı gibi mide-bağırsak rahatsızlıkları ile başlayarak ardından sinir sistemi uyarılması, nöbetler, bilinç kaybı ve nihai ölüm nedeni olan solunum felci ile karakterizedir.

GABA sistemi; alkoller, ağır metaller ve böcek öldürücüler dahil olmak üzere çeşitli kimyasalların önemli bir etki alanıdır. Kurbağa omurilikleri ve sıçan beyinleri üzerinde yapılan bir araştırma anisatinin güçlü, rekabetçi olmayan bir GABA antagonisti olduğunu gösterdi. Anisatin'in GABA kaynaklı sinyalleri baskıladığı gösterildi ancak anisatin GABA olmadan eklendiğinde sinyalde herhangi bir değişiklik olmadığı görüldü. Anisatin'in ayrıca pikrotoksin ile aynı bağlanma bölgesini paylaştığı ve yüksek konsantrasyonlarda pikrotoksinin varlığında GABA kaynaklı sinyallerin ek baskılanmasına neden olmadığı saptandı.
Anisatin zehirlenmesinin epilepsi, halüsinasyonlar, mide bulantısı ve kasılmalara neden olduğu gösterilmiştir. Diazepam, GABA sistemi üzerinde bir anti-konvülsif olarak çalışılmış ve anizatinin neden olduğu konvülsiyonlar için etkili bir tedavi olduğu gösterilmiştir.

(-)-anisatin'in tam sentezi 1990'da rapor edilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Anisatin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Aslan balığı (Pterois), Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'un batı kısımlarında, Kızıldenizde, mercan kayalıklarda yaşayan zehirli deniz balıklarından oluşan bir cinstir. Aslan balığı, kırmızı veya siyah çizgilerle belirgin uyarıcı renkleri ve zehirli dikenlerle biten gösterişli sırt yüzgeçleri ile karakterize edilir. İnsanlar için tehlike teşkil ederler. Kıyıya yakın yerler ile 50 metre derinlik arasındaki kısımlarda yaşarlar. Pterois akvaryumda beslenen popüler bir cinstir. P. volitans ve P. miles kuzey Atlantik, Karayip Denizi ve Akdenizde son zamanlarda dikkate alınması gereken istilacı türlerdendir.

Pterois, 1817 yılında Alman doğa bilimci, botanikçi, biyolog ve ornitolog Lorenz Oken tarafından bir cins olarak tanımlanmıştır. 1856 yılında Fransız doğa bilimci Eugéne Anselme Sébastien Léon Desmarest Scorpaena volitans tanımlanmıştır, sonrasında Bloch tarafından 1878 yılında isimlendirilmiştir ve Linnaeus'un 1758'de tanımladığı Gasterosteus volitans ile aynı olan bu türü, cinsin tip türü olarak belirlemiştir. Bu cins, Scropaenidae ailesi içinde Scropaeninae alt familyasında Pteroini oymağına sınıflandırılmıştır. Pterois cinsinin adı, Georges Cuvier'in 1816'da koyduğu Fransızca "Les Pterois" isminden türetilmiştir ve "yüzgeçler" anlamına gelir; bu isim, yüksek sırt yüzgeçleri ile uzun göğüs yüzgeçlerine bir göndermedir.

Uluslararası Okyanus ve Atmosfer Dairesi'ne göre, "Aslan balıkları, baş ve vücutlarında belirgin kahverengi veya bordo ve beyaz çizgilere veya çizgilere sahiptir. Gözlerinin üzerinde ve ağızlarının altında etli dokunaçlar; yelpaze şeklinde göğüs yüzgeçleri; uzun, ayrık dorsal dikenler; 13 dorsal diken; 10-11 yumuşak dorsal kanat kılçığı; 3 anal diken; ve 6-7 yumuşak anal kanat kılçığına sahiptir. Yetişkin bir aslan balığı 45 cm uzunluğa kadar büyüyebilir.
Genç aslan balıklarının türler arasında fenotipe göre değişiklik gösteren, göz yuvalarının üzerinde bulunan benzersiz bir dokunaçları vardır. Bu dokunacın evrimsel olarak yeni avları sürekli cezbetmeye hizmet ettiği düşünülmektedir; ayrıca çalışmalar bunun cinsel seçilimde de rol oynadığını öne sürmektedir.

Aslan balığı'nın doğal yaşam alanı Hint okyanusu ve Kuzey Pasifik Okyanusu'dur. Sığ mercan resiflerinin açık denize bakan kenarlarında, lagünlerde, kayalık alanlarda ve mezofotik resiflerde bulunabilirler ve farklı tuzluluk, sıcaklık ve derinlik seviyelerinde yaşayabilirler, bu özellikleri sayesinde Karayip denizi ve Akdeniz gibi farklı denizlerde yaşayabilir. Ayrıca bulanık kıyı bölgelerinde ve limanlarda sıkça bulunurlar, genellike düşmanca bir tavır sergileyerek diğer resif balıklarına karşı bögleci tavır sergilerler.
Türkiye sularına 2014 yılı civarında girdiği düşünülüyor. Türkiye sularına Süveyş Kanalı vasıtası ile giriş yapmıştır. Dolayısıyla lesepsiyon türdür.

Yüzgeç pektoral (Göğüs) dikenleri zehirli bir türdür, doğal düşmanı pek yoktur ve küçük balıkları ustalıkla avlarlar bu sebeple ekosisteme fazlasıyla zararları vardır. Dolayısıyla ekonomik değeri olan balıkları da avlamasından ötürü ekonomiyi de etkiler. Türkiye ve diğer Akdeniz ülkelerinde İstilacı tür olarak tanımlanır ve avcılığı teşvik edilir. Bazı ülkelerde balığın ekonomiye kazandırılması(örneğin aslan balıklı yenebilir yemeklerin hazırlanması) için çalışmalar yapılmaktadır. Küresel ısınmayla deniz suyu sıcaklığının artmasına bağlı olarak Akdeniz ve Ege'nin Aslan balığının yaşamasına uygun yerler haline gelmesiyle balığın ilerleyen zamanlarda Kuzey Ege'ye, hatta Marmara'ya, oradan da Karadeniz'e geçme riski vardır.

Aşırı ağrı, kusma, baş dönmesi, etkilenen bölgede kızarık, nefes darlığı, terleme gibi patolojilere neden olduğu saptanmıştır. Alerjisi olanlarda ölüme bile yol açabilir.

Bu cinste şu an 11 tanımlanmış tür vardır:

Pterois andover G. R. Allen & Erdmann, 2008
Antenli aslan balığı Bloch, 1787 (Pterois antennata)
Pterois brevipectoralis Mandritsa, 2002
Pterois lunulata Temminck & Schlegel, 1843
Pterois miles J. W. Bennett, 1828 (Şeytan aslan balığı)
Pterois mombasae J. L. B. Smith, 1957 (Mombasa aslan balığı)
Pterois paucispinula Matsunuma & Motomura, 2014 
Pterois radiata G. Cuvier, 1829 (Radiata aslan balığı)
Pterois russelii E. T. Bennett, 1831
Pterois sphex D. S. Jordan & Evermann, 1903
Pterois volitans Linnaeus, 1758 (Volitan aslan balığı)

Balık eti, deniz, nehir, göl ve diğer tatlı sularda yakalanan soğuk kanlı solungaçları ile solunum yapan hayvanların besin olarak kullanılan etleridir. Midye, yengeç, karides, ıstakoz gibi etleri yenen birçok kabuklu deniz ürünleri mevcuttur ancak bunlar balık eti sayılmaz. Bunlar balık etiyle birlikte deniz ürünleri olarak sınıflandırılır. Birçok balık türü insanlar tarafından yakalanır ve dünyanın hemen her yerinde gıda olarak tüketilir. Balık ürünleri, insanlık tarihi boyunca önemli bir protein ve diğer besin kaynağı olmuştur.
Balık eti, tavuk eti ve hindi eti gibi kümes hayvanlarının etleriyle birlikte beyaz et olarak tanınır. Balık etinde doymuş yağ veya kolesterol oranı çok düşük olduğu gibi balık yağı, protein ve Omega-3 yağ asidi oranı çok yüksektir. Balıkçılık endüstrisi'nde deniz ürünleri yetiştiriciliği, balık işleme, balık konserveleme işlemleri büyük öneme sahiptir. Balık etinin tek kötü tarafı kirlenen denizlerde yakalanan balıklarda sağlığa zararlı bazı maddelerin bulunabilmesidir. Çok miktarda tüketildiği zaman bazı balıklarda bulunan cıva oranı sağlığa zararlı boyutlara ulaşabilmektedir.

Balıkçılık denizlerde, göllerde ve akarsularda balıkların çeşitli yöntemlerle avlanmasıdır. Gölet, havuz ya da denizlerde balık ve öbür deniz hayvanlarının üretilmesi de balıkçılığın bir parçasıdır. İnsanların en eski çağlardan bu yana balık avladıkları bilinmektedir. Günümüzden 5 bin yıl öncesinden kalma, kemikten yapılmış ve bugün kullanılan örneklerine benzeyen iğneler bulunmuştur.

Balık eti kızartma, ızgara, buğulama, fırında veya yahni olarak yenebilir. Bazen balık eti bol olduğu mevsimlerde çiroz halinde kurutularak saklanır ve sonradan yenir. Sardalya ve ton balığı gibi bazı balıklar konserve yapılarak satılırlar.
Balık eti pirinç veya ekmek içiyle doldurularak dolma halinde de hazırlanabilir. Uskumru dolması Türk mutfağının ilginç yemeklerinden biridir. Balık etini pirinçle sararak yapılan suşi de Japon mutfağının en tanınmış yemeklerindendir. Hazar denizinde yaşayan Mersin balığının yumurtasından yapılan havyar çok sevilen ama çok pahalı bir balık ürünüdür.
Balık eti genelde bütün büyük dünya dinleri tarafından helal kabul edilir ve tüketilebilir. Vejetaryanların çoğu diğer etler gibi balık etinden de sakınırlar. Katoliklik ve Ortodoksluk'ta Paskalya civarındaki Büyük Perhiz döneminde et yemek haramdır ama balık etinin tüketilmesi serbesttir.
Tuzlanmış balık, kurutulmuş balık, kürlenmiş balık, tütsülenmiş balık, fermente balık, haşlanmış balık da en yaygın kullanılan balık gıdalarındandır.

Bu, bilimsel adlarına göre alfabetik olarak sıralanmış balık familyalarının bir listesidir.

Ab-Am - An-Ap - Ar-Au

Abyssocottidae
Acanthuridae
Acestrorhynchidae
Achiridae
Achiropsettidae
Acipenseridae
Acropomatidae
Adrianichthyidae
Agonidae
Akysidae
Albulidae
Alepisauridae
Alepocephalidae
Alestiidae
Alopiidae
Amarsipidae
Ambassidae
Amblycipitidae
Amblyopsidae
Amiidae
Ammodytidae
Amphiliidae

Anabantidae
Anablepidae
Anacanthobatidae
Anarhichadidae
Anguillidae
Anomalopidae
Anoplogastridae
Anoplopomatidae
Anostomidae
Anotopterus
Antennariidae
Aphaniidae
Aphredoderidae
Aphyonidae
Apistidae
Aploactinidae
Aplocheilidae
Aplodactylidae
Apogonidae
Apteronotidae

Aracanidae
Arapaimidae
Argentinidae
Ariidae
Ariommatidae
Arripidae
Artedidraconidae
Aspredinidae
Astroblepidae
Ateleopodidae
Atherinidae
Atherinopsidae
Auchenipteridae
Aulopidae
Aulorhynchidae
Aulostomidae

Bagridae
Balistidae
Balitoridae
Banjosidae
Barbourisiidae
Bathyclupeidae
Bathydraconidae
Bathylagidae
Bathylutichthyidae
Bathymasteridae
Batrachoididae
Bedotiidae
Belonidae
Bembridae
Berycidae
Blenniidae
Bothidae
Bovichtidae
Brachaeluridae
Brachionichthyidae
Bramidae
Bregmacerotidae
Bythitidae

Ca - Ce - Ch - Ci-Cu - Cy

Caesionidae
Callanthiidae
Callichthyidae
Callionymidae
Callorhinchidae
Caproidae
Caracanthidae
Carangidae
Carapidae
Carcharhinidae
Caristiidae
Catostomidae
Caulophrynidae

Centracanthidae
Centrarchidae
Centriscidae
Centrogenyidae
Centrolophidae
Centrophoridae
Centrophrynidae
Centropomidae
Cepolidae
Ceratiidae
Ceratodontidae
Cetomimidae
Cetopsidae
Cetorhinidae

Chacidae
Chaenopsidae
Chaetodontidae
Champsodontidae
Chanidae
Channichthyidae
Channidae
Characidae
Chaudhuriidae
Chaunacidae
Cheilodactylidae
Chiasmodontidae
Chilodidae
Chimaeridae
Chirocentridae
Chironemidae
Chlamydoselachidae
Chlopsidae
Chlorophthalmidae

Cichlidae
Cirrhitidae
Citharidae
Citharinidae
Clariidae
Clinidae
Clupeidae
Cobitidae
Coiidae
Colocongridae
Comephoridae
Congiopodidae
Congridae
Coryphaenidae
Cottidae
Cottocomephoridae
Cranoglanididae
Creediidae
Crenuchidae
Cryptacanthodidae
Ctenoluciidae
Curimatidae

Cyclopteridae
Cyematidae
Cynodontidae
Cynoglossidae
Cyprinidae
Cyprinodontidae

Dactylopteridae
Dactyloscopidae
Dalatiidae
Dasyatidae
Dentatherininae
Denticipitidae
Derichthyidae
Diceratiidae
Dichistiidae
Dinolestidae
Dinopercidae
Diodontidae
Diplomystidae
Diretmidae
Doradidae
Draconettidae
Drepaneidae
Dussumieriidae

Echeneidae
Echinorhinidae
Elassomatidae
Electrophoridae
Eleginopidae
Eleotridae
Elopidae
Embiotocidae
Emmelichthyidae
Engraulidae
Enoplosidae
Ephippidae
Epigonidae
Erethistidae
Ereuniidae
Erythrinidae
Esocidae
Euclichthyidae
Eurypharyngidae
Evermannellidae
Exocoetidae

Fistulariidae
Fundulidae

Gadidae
Galaxiidae
Gasteropelecidae
Gasterosteidae
Gastromyzontidae
Gempylidae
Geotriidae
Gerreidae
Gibberichthyidae
Gigantactinidae
Giganturidae
Ginglymostomatidae
Glaucosomatidae
Gnathanacanthidae
Gobiesocidae
Gobiidae
Gonorynchidae
Gonostomatidae
Goodeidae
Grammatidae
Grammicolepididae
Gymnarchidae
Gymnotidae
Gymnuridae
Gyrinocheilidae

Haemulidae
Halosauridae
Harpagiferidae
Helogeneidae
Helostomatidae
Hemigaleidae
Hemiodontidae
Hemiramphidae
Hemiscylliidae
Hemitripteridae
Hepsetidae
Heptapteridae
Heterenchelyidae
Heterodontidae
Heteropneustidae
Hexagrammidae
Hexanchidae
Hexatrygonidae
Himantolophidae
Hiodontidae
Hispidoberycidae
Holocentridae
Hoplichthyidae
Hypopomidae
Hypoptychidae

Icosteidae
Ictaluridae
Indostomidae
Inermiidae
Ipnopidae
Istiophoridae

Kneriidae
Kraemeriidae
Kuhliidae
Kurtidae
Kyphosidae

La-Li - Lo-Lu

Labridae
Labrisomidae
Lactariidae
Lamnidae
Lampridae
Latimeriidae
Latridae
Lebiasinidae
Leiognathidae
Lepidogalaxiidae
Lepidosirenidae
Lepisosteidae
Leptobramidae
Leptochariidae
Leptochilichthyidae
Leptoscopidae
Lethrinidae
Linophrynidae
Liparidae

Lobotidae
Lophichthyidae
Lophiidae
Lophotidae
Loricariidae
Lotidae
Luciocephalidae
Lutjanidae
Luvaridae

Ma-Mi - Mo-My

Macrouridae
Malacanthidae
Malapteruridae
Mastacembelidae
Megachasmidae
Megalomycteridae
Megalopidae
Melamphaidae
Melanocetidae
Melanonidae
Melanotaeniidae
Menidae
Merlucciidae
Microdesmidae
Microstomatidae
Mirapinnidae
Mitsukurinidae

Mochokidae
Molidae
Monacanthidae
Monocentridae
Monodactylidae
Monognathidae
Moridae
Moringuidae
Mormyridae
Moronidae
Mugilidae
Mullidae
Muraenesocidae
Muraenidae
Muraenolepididae
Myctophidae
Myliobatidae
Myrocongridae
Myxinidae

Nandidae
Narcinidae
Nematistiidae
Nematogenyidae
Nemichthyidae
Nemipteridae
Neoceratiidae
Neoceratodontidae
Neoscopelidae
Neosebastidae
Nettastomatidae
Nomeidae
Normanichthyidae
Notacanthidae
Notocheiridae
Notograptidae
Notopteridae
Notosudidae
Nototheniidae

Odacidae
Odontaspididae
Odontobutidae
Ogcocephalidae
Olyridae
Omosudidae
Oneirodidae
Ophichthidae
Ophidiidae
Opisthoproctidae
Opistognathidae
Oplegnathidae
Orectolobidae
Oreosomatidae
Osmeridae
Osphronemidae
Osteoglossidae
Ostraciidae
Ostracoberycidae
Oxynotidae

Pa-Pe - Ph-Pl - Po-Pr - Ps-Pt

Pangasiidae
Pantodontidae
Parabembras
Parabembridae
Parabrotulidae
Parakysidae moved to Akysidae
Paralepididae
Paralichthyidae
Parascorpididae
Parascorpis
Parascylliidae
Paraulopidae
Parazenidae
Parodontidae
Pataecidae
Pegasidae
Pempheridae
Pentacerotidae
Percichthyidae
Percidae
Perciliidae
Percilia
Percophidae
Percopsidae
Peristediidae
Petromyzontidae

Phallostethidae
Pholidae
Pholidichthyidae
Phosichthyidae
Phractolaemidae
Phycidae
Pimelodidae
Pinguipedidae
Platycephalidae
Platytroctidae
Plecoglossidae
Plectrogenidae
Plectrogenium
Plesiobatidae
Plesiopidae
Pleuronectidae
Plotosidae

Poeciliidae
Polycentridae
Polymixiidae
Polynemidae
Polyodontidae
Polyprionidae
Polypteridae
Pomacanthidae
Pomacentridae
Pomatomidae
Potamotrygonidae
Priacanthidae
Pristidae
Pristiophoridae
Prochilodontidae
Profundulidae
Proscylliidae
Protopteridae

Psettodidae
Pseudaphritidae
Pseudocarchariidae
Pseudochromidae
Pseudomugilidae
Pseudopimelodidae
Pseudotriakidae
Pseudotrichonotidae
Psilorhynchidae
Psychrolutidae
Ptereleotrinae
Ptilichthyidae

Rachycentridae
Radiicephalidae
Rajidae
Regalecidae
Retropinnidae
Rhamphichthyidae
Rhamphocottidae
Rhincodontidae
Rhinobatidae
Rhinochimaeridae
Rhyacichthyidae
Rivulidae
Rondeletiidae

Sa-Sc - Se-St - Su-Sy

Saccopharyngidae
Salangidae
Salmonidae
Samaridae
Scaridae
Scatophagidae
Schilbeidae
Schindleriidae
Sciaenidae
Scoloplacidae
Scomberesocidae
Scombridae
Scombrolabracidae
Scombropidae
Scopelarchidae
Scophthalmidae
Scorpaenidae
Scyliorhinidae
Scytalinidae

Sebastidae
Serranidae
Serrasalmidae
Serrivomeridae
Setarchidae
Siganidae
Sillaginidae
Siluridae
Sisoridae
Soleidae
Solenostomidae
Sparidae
Sphyraenidae
Sphyrnidae
Squalidae
Squatinidae
Stegostomatidae
Stephanoberycidae
Sternoptychidae
Sternopygidae
Stichaeidae
Stomiidae
Stromateidae
Stylephoridae

Sundasalangidae
Symphysanodontidae
Synanceiidae
Synaphobranchidae
Synbranchidae
Syngnathidae
Synodontidae

Telmatherinidae
Terapontidae
Tetrabrachiidae
Tetragonuridae
Tetraodontidae
Tetrarogidae
Thaumatichthyidae
Torpedinidae
Toxotidae
Trachichthyidae
Trachinidae
Trachipteridae
Triacanthidae
Triacanthodidae
Triakidae
Trichiuridae
Trichodontidae
Trichomycteridae
Trichonotidae
Triglidae
Triodontidae
Tripterygiidae

Umbridae
Uranoscopidae
Urolophidae

Valenciidae
Veliferidae

Xenisthmidae
Xiphiidae

Zanclidae
Zaniolepididae
Zaproridae
Zeidae
Zenionidae
Zeniontidae
Zoarcidae

Bilimsel adları ile akvaryum balıkları listesi
Acı su akvaryum balık türleri listesi
Tatlı su akvaryumu balık türleri listesi
Kıkırdaklı balıklar listesi
Afrika'nın çiklit balıkları listesi
Güney Amerika'nın çiklit balıkları listesi
Ticari açıdan önemli balık türleri listesi
Corydoras türleri listesi
Kritik derecede tehlike altında olan balıklar listesi
Veri eksikliği olan balıklar listesi
Tehlike altındaki balıklar listesi
Son zamanlarda nesli tükenen balıklar listesi
Batı İç Denizi'ndeki balık türleri
Tatlı su av balıkları listesi
Deniz av balıkları listesi
Japon balığı çeşitleri listesi
Houtman Abrolhos balıkları listesi
Kore tatlı su balıkları listesi
En büyük balıklar listesi
En az endişe verici balıklar listesi
En az endişe verici perciform balıklar listesi
Balıkların genel adları listesi
En uzun balıklar listesi
Maharashtra'nın tatlı su balıkları listesi
Deniz akvaryumu balık türleri listesi
Hayvanların adını taşıyan balıklar listesi
Tehdit altındaki balıklar listesi
Tehdit altındaki vatozlar listesi
Tehdit altındaki köpekbalıkları listesi
En küçük balıklar listesi
Yavrularını koruyan balık türlerin listesi
Tehdit altındaki balıklar listesi
Tarih öncesi balık listeleri
Gobiidae cinsleri listesi
Acanthodian cinsleri listesi
Avusturya balıkları listesi
Karadeniz balıkları listesi
Danimarka balıkları listesi
Estonya balıkları listesi
Almanya balıkları listesi
Büyük Britanya balıkları listesi
Yunanistan tatlı su balıkları listesi
İrlanda balıkları listesi
Man Adası balıkları listesi
Lihtenştayn balıkları listesi
Neretva havzasının balık türleri
Kuzey Denizi balıkları listesi
Trent Nehri balıkları listesi
Rusya tatlı su balıkları listesi
İsveç balıkları listesi
Ukrayna balıkları listesi
Amerika Birleşik Devletleri balıkları listesi
Türkiye'deki balıklar listesi
Türkiye'deki kıkırdaklı balıklar listesi
Türkiye'deki kemikli balıklar listesi
Avustralya'ya getirilen balıklar listesi
Avusturya balıkları listesi
Brezilya balıkları listesi
Bangladeş balıkları listesi
Kanada balıkları listesi
Danimarka balıkları listesi
Estonya balıkları listesi
Etiyopya balıkları listesi
Almanya balıkları listesi
Yunanistan tatlı su balıkları listesi
İzlanda tatlı su balıkları listesi
Hindistan balıkları listesi
Endonezya endemik tatlı su balıkları listesi
İrlanda balıkları listesi
Lihtenştayn balıkları listesi
Mauritius deniz balıkları listesi
Nepal balıkları listesi
Pakistan balıkları listesi
Papua Yeni Gine endemik balıkları listesi
Rusya tatlı su balıkları listesi
Güney Afrika deniz kemikli balıkları listesi
Güney Afrika deniz balıkları listesi
Güney Afrika deniz Perciform balıkları listesi
Güney Afrika deniz dikenli yüzgeçli balıkları listesi
Sri Lanka kıkırdaklı balık

Balık kepçesi ya da akvaryum kepçesi, akvaryum, havuz ya da balık çiftliği gibi istihsal yerlerinde balıkları zarar vermeden canlı tutmak ya da sombalığı, turna balığı gibi balıkları avlayabilmek için kullanılan ağlı kepçe biçimli alet.

Küçük çaplı geleneksel balıkçılık yapanların ya da avcı ve toplayıcı halkların eskiden beri kullanımındadır. Lagün gibi sığ sularda en kolay balık avlama aracıdır. Genelde tek kişilik ve tek kolluk olsa da birkaç balıkçı tarafından kullanılan büyük tipleri de bulunur.
Amerika'da Kaliforniya'da Karuk Kızılderilileri Klamath Nehrinde kepçeyle balık avlardı.
İngiltere'de River Parrett ile River Severn mehirlerinde yasal olarak yılan balığı avlama işi binlerce yıldır kepçeyle yapılmaktadır.

Daldırma ağ (İngilizce dip net ya da dipnet), uzun saplı balık kepçesidir. Daha çok Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde Ahtnaların topraklarındaki Chitina ile Denağinaların toprağındaki Kenai ve Kasilof nehirlerinde genelde iki üç hafta süren yumurtlama göçünde Oncorhynchus nerka türünden Pasifik sombalığını avlamak için kullanılır. Alaska Balıkçılık ve Avcılık Departmanı yasal olarak satma ya da takas etme amacı olmayan kişisel kullanım (kendisi ya da ailesi veya arkadaşları tarafından tüketilmek) için çapı ya da genişliği 5 fitten büyük olmayan ve İngilizcede dip net (ya da dipnet «daldırma ağ») denilen uzun saplı balık kepçelerinin kullanımını serbest bırakmıştır.

Kuş kepçesi: Fratercula arctica avlamada kullanılır
Atrap ya da böcek kepçesi (butterfly net, sweep net)

Konserve balıklar bir balık işleme ürünüdür. İşlenmiş, kapağı mühürlenmiş konserve kutusu ve teneke kutu gibi hava geçirmez bir kapta ısıya maruz kalmış balık etidir.
Konserve bir gıda koruma ürünüdür ve bir ila beş yıl arasında değişen raf ömrü bulunuyor.
Balıklar mikropların gelişebildiği seviyelerde düşük asit oranına sahiptir. Kamu güvenliği açısından düşük asitli (pH 4,6'dan büyük) gıdalar yüksek sıcaklıkta (116-130 °C) sterilizasyona ihtiyaç duyarlar. Kaynama noktasının üstündeki sıcaklıklara ulaşmak için basınçlı pişirme gerekir. Sterilizasyondan sonra içerik mikroorganizmaların içeri girmesini ve çoğalmasını önleyebilir. Sterilizasyon dışında koruyucu olarak başka hiçbir yöntem güvenilir değildir. Örneğin Clostridium botulinum (botulizme neden olur) mikroorganizması sadece kaynama noktasının üzerindeki sıcaklıklarda yok edilebilir.
Balıkların bozulmasını önlemek ve raf ömrünü uzatmak için koruma teknikleri gerekir. Bozulma bakterilerinin aktivitesini ve balık kalitesi kaybına neden olan metabolik değişiklikleri engellemek için tasarlanmıştır. Bozulma bakterileri bozulmuş balıklarla ilişkili hoş olmayan kokuları ve tatları üreten özel bakterilerdir.

Somon balığı konserve fabrikası ticari olarak somon konservesi yapan bir fabrikadır. Genelde balık konservesi uygulamasına öncülük eden bir balık işleme endüstrisidir. On dokuzuncu yüzyılda Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyısında kuruldu ve daha sonra dünyanın somon balığına kolay erişimi olan diğer bölgelerine yayıldı.
Konserve öncesinde balıkları korumak için balıklar tuzlandı. Cobb, 19. yüzyılın başında Rusların St Petersburg'da yakalanan tuzlanmış somon pazarladığını söylüyordu. Kısa süre sonra Northwest Fur Company Kolumbiya Nehri'nden tuzlu somon pazarlamaya başladı. Daha sonra Hudson's Bay Company ile birleşti ve somon Avustralya, Çin, Havai, Japonya ve Doğu Amerika'da pazarlandı. Daha sonra bazı somon salterleri somon avcılığına çevrildi.
Kuzey Amerika'daki ilk endüstriyel ölçekli somon konservesi 1864 yılında Andrew S. Hapgood ile birlikte dört Hume kardeşi tarafından Sacramento Nehri'ndeki bir mavnada kurulmuştur. 1866'da Hume kardeşleri işi Kolumbiya Nehri'nin 50 mil içerisindeki bir alana taşıdılar. Kuzey Amerika somon konservelerinin tarihi Kolumbiya nehri üzerindeki tarihleriyle örneklenmiştir. Birkaç yıl içinde Hume kardeşlerin her birinin kendi konserve fabrikası vardı. 1872'de Robert Hume bir dizi konserve imalathanesi işletiyordu. Tesis konserve işlerini yapmak için düşük ücretlerle çalışmaya istekli Çinliler getirdi ve yerel Amerikan yerlilerinin balık tutmasını sağladı. 1883 yılına kadar somon konserveciliği Kolumbiya Nehri'ndeki en büyük endüstri haline geldi ve 1,700 gillnet teknesi ile başta Chinook olmak üzere toplam 39 konserve fabrikasına yılda 15,000 ton somon veriyordu.

Sardalya (veya pilchards) birçok farklı şekilde konserve edilir. Konserve fabrikasında, balıklar yıkanır, kafaları çıkarılır. Daha sonra balıklar, kızartılarak veya buharda pişirilerek pişirilir, daha sonra kurutulur. Bunlar daha sonra zeytin, ayçiçeği veya soya fasulyesi yağı, su veya bir domates, biber veya hardal sosunda paketlenir.
Süpermarketlerdeki konserve sardalyalar aslında sprattus (örneğin "çaça" balığı) veya yuvarlak ringa balığı olabilir. Balık boyutları türlere göre değişmektedir. Kaliteli sardalye, ambalajdan önce kafa ve solungaçları çıkarmalıdır. Değilse, sindirilmemiş veya kısmen sindirilmiş yiyecek veya dışkıdan arındırılmalıdır.
Sardalya tipik olarak, kolay açılmak üzere çektiği küçük bir teneke kutuya sıkıca paketlenir, bir çekme tırnağı (bir içeceğin nasıl açıldığına benzer şekilde) ya da kutunun altına tutturulmuş bir anahtarla açılır. Bu nedenle, kolay taşınabilir, bozulmayan, kendi kendine yeten bir yiyecek olma erdemine sahiptir.

Ton balığı yemeklik bitkisel yağlarda, salamurada, suda veya çeşitli soslarda konserve edilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde konserve ton balığı bazen ton balığı olarak adlandırılır ve sadece uzunkanat orkinos (albacore) olarak satılabilir. 1980'lerin başında, Avustralya'da konserve ton balığı büyük olasılıkla "thunnus maccoyii"; 2003'ten itibaren genellikle sarifin, yazılı orkinos veya tongol orkinos gibi pazarlandı.
Tunalar genellikle konserve için işlendikleri yerden uzak dururlar, bu nedenle düşük ara koruma bozulmasına yol açabilir. Ton balığı tipik olarak elle tutulur ve daha sonra 45 dakika ile üç saat arasında öngörülen süreler için önceden pişirilir. Balıklar daha sonra temizlenir ve filetolanır, konserve edilir ve mühürlenir, koyu lateral kan eti genellikle evcil hayvan maması (kedi veya köpek) için ayrı ayrı konserve edilir. Mühürlenmiş kutunun kendisi daha sonra 2-4 saat ısıtılır ("tekrar pişirme" olarak adlandırılır).
Uluslararası standart maksimum histamin seviyesini kilogram başına 200 miligram olarak belirler. 53 çeşit tatlandırılmamış konserve ton balığı ile yapılan Avustralyalı bir araştırmada, bazılarının "kapalı" lezzetleri olmasına rağmen, güvenli histamin seviyesini geçemedi. Konserve ton balıklarında bulunan omega-3 yağ asitleri seviyesi oldukça değişken olabilir, çünkü bazı yaygın üretim yöntemleri omega-3 yağlarını yok eder.
Bir zamanlar Avustralya standartlarında, ton balığı kutularının en az% 51 oranında ton balığı eti içermesini gerektiriyordu, ancak bu düzenlemeler 2003 yılında iptal edildi. Kalan ağırlık genellikle yağ veya sudur. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) bir kutudaki ton balığı miktarını düzenler. 2008 yılında, bazı ton balığı kutuları, "daha yüksek ton balığı maliyeti" nedeniyle 6 onstan (170 g) 5 onsa (140 g) düştü. Amerika Birleşik Devletleri'nde konserve ton balıklarının% 52'si sandviçlerde,% 22'si salatalarda,% 15'i güveçlerde ve kurutulmuş, paketlenmiş öğün karışımlarında kullanılmaktadır.

Pul, balıkların bazı diğer canlıların derisini kaplayan kemik veya mine benzeri yapıdaki küçük plaka. Dış etkenlerden ve diğer canlılardan korunmaya yardımcı olur.

Yuvarlak şekilli, yumuşak yapılı, genellikle birbiri üzerine binmiş şekilde dizilen, esnek pullardır. Balığın büyümesine paralel olarak, sikloid pullarda da büyüme görülür. Her seneye ait olan halkaların sayılması yöntemiyle, balıklarda yaş tayini yapılabilir.

Yuvarlak şeklini kaybetmiş ve uç kısmında dişli bir yapı kazanmış olan, modifiye sikloid pullardır. Dişli uç kısım, yüzme esnasında hidrodinamik sürüklenmeyi azaltmaya yardımcıdır.

Sert yapılı ve birbiri üzerine binmeden dizilme gösteren, kemiksi yapılı pullardır. Dış yüzeyleri mine tabakasıyla örtülüdür.

Dokunulduğu zaman sert bir his veren bu tip pullar, aslında yüzme esnasında hidrodinamik sürüklenmeyi oldukça azaltır. Arkaya doğru yönelimde dizilmişlerdir. Mine yapıdaki bu pullar, diğer omurgalıların dişlerine homolog kabul edilmektedir.

Balık sosu, balık veya krilden elde edilen, tuzla kaplanmış ve iki yıl boyunca fermente edilerek yapılan sıvı bir sostur. Güneydoğu ve Doğu Asya mutfaklarında temel bir çeşni olarak kullanılır. Yüksek oranda glutamat içerdiğinden ötürü eklendiği yemeğe umami tadını verir. Balık ezmesi ile de sunulur.
Tarihi açıdan Antik Yunanistan ve Roma İmparatorluğu'nda da garum adlı bir balık sosu kullanılmıştır. Britanya menşeli Worcestershire sosu, Avrupa mutfağında kullanılan balık sosu ile yakından ilişkili bir sostur.

Ançuez
Colatura di alici
Budu
Cincalok
Garum
Jeotgal
Mehyava
Patis
Pla ra
Shottsuru
Kamaboko

Phu Quoc fish sauce guide25 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from PhuQuocIslandGuide.com
Making Vietnamese prepared fish sauce dipping sauce (nước chấm)15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from HungryHuy.com

Balık yetiştiriciliği, binlerce yıldan beri bilinen, bir tarım koludur. Dünyada en çok sazan ve alabalık yetiştiriciliği yapılmaktadır. Türkiye'de son 10 yılda Balık yetiştiriciliği 2 kat artmıştır.

Dünyada balık yetiştiriciliğinin ilk defa M.Ö. 2000 yılında Çin'de başladığı düşünülmektedir. Türkiye'de ise ilk balık yetiştirme tesisi 1960'lı yılların sonunda Bilecik (Bozöyük)'te kurulan alabalık işletmesi, Papila Alabalık Üretim Tesisi'dir. 2020 yılında dünyada iç ve dış sularda toplam 54 milyon 279 bin ton balık üretimi yapılmıştır.

Dünya genelinde yapılan balık yetiştiriciliği üretimini büyük kısmı iç sularda gerçekleştirilmektedir. Dünyanın en çok balık yetiştiren ve ihraç eden ülkesi yıllık 14,1 milyar USD ihracat hacmi ile Çin Halk Cumhuriyeti'dir. Dünyadaki en önemli balık yetiştiricisi ülkelerden biri olarak gösterilen Çin; toplam su ürünleri üretimin % 36'lık kısmını ve kültür balıkçılığı üretiminin % 71'lik kısmını tek başına sağlamaktadır. 2017 yılı itibarı ile su ürünlerinin toplam üretim değerinin neredeyse % 40 kadarı kültür balıkçılığı yöntemi ile yapılan yetiştiricilikten elde edilmektedir. Dünyada su ürünleri alanında yapılan üretimin % 61' Pasifik ülkelerinden, % 28.3'ü Atlantik ülkelerinden, % 6'lık kısmı Hint Okyanusu ülkelerinden ve % 2.5'luk bölümü ise Karadeniz ve Akdeniz'den elde edilmektedir 

Üretim rakamlarına su bitkileri ve deniz memelileri dahil değildir.

2018 yılı verilerine göre dünyadaki su ürünleri üretimin 179 milyon ton civarında olduğu düşünülmektedir. Bahse konu üretimin 156 milyon ton kadarı insanların gıda ihtiyacı için kullanılmıştır. Arda kalan 23 milyon tonluk üretim ise yan mamul olarak (balık yağı, balık unu v.b.) nitelendirilebilecek ürünlerin üretimini gerçekleştirmek amacı ile değerlendirilmiştir. 2017 yılında dünyadaki hayvansal protein gereksiniminin %17 kadarının su ürünlerinden karşılandığı tahmin edilmektedir. Kişi başına düşen balık tüketimi oranı her geçen yıl artmaktadır. 1961 senesinde 9,0 kg olan kişi başı balık tüketimi, 2018 yılında 20,5 kg düzeyine ulaşmıştır. Ülkelerin çeşitli nedenlerden ileri gelen tüketim alışkanlıkları sebebi ile kişi başına balık tüketimi oranında değişiklik görülse de, tüketim miktarı sürekli artış göstermiştir. Yine 2017 yılı verileri incelediğinde gelişmiş ülke statüsündeki ülkelerin kişi başına balık tüketimi 24,4 kg seviyesindedir. Bu tüketim miktarı gelişmekte olan ülkelerde 19,4 kg'dır. Kıtlık ve yoksulluk ile mücadele eden düşük gelir grubundaki ülkelerde ise bu oran 9,3 kg'dır.

Su ürünleri dış ticarete konu olan gıda ürünlerinden biridir. 2018 yılı verilerine göre dünyada üretilen su ürünlerinin yaklaşık %38'lik kısmı dış ticaret yolu ile alıcısına ulaştırılmıştır. Çin, uzun yıllardır su ürünleri üretimi konusunda dünyanın en önemli ülkesi konumundadır. 2002 yılından beri en çok su ürünleri ihracatı yapan ülke konumunda olan Çin; en çok su ürünleri ithalatı yapan ülke sıralamasında da 2011 senesinden bu yana ilk üç sıradadır.

OECD verilerine göre OECD üyesi ülkelerin 2008-2018 yılları arasındaki yıllık su ürünleri ihracat hacimlerini aşağıdaki tablodan inceleyebilirsiniz.

Dünya üzerinde su ürünleri piyasası ülkeden ülkeye değişiklik gösteren yapıya sahiptir. Su ürünlerinin ithal edilip edilmemiş olması, yetiştirilme yapılan coğrafya, yetiştirilme yöntemi gibi etkenler fiyata doğrudan etki etmektedir.

FAO (Gıda ve Tarım Örgütü) tarafından 2013 yılında açıklanan bir çalışmanın sonucuna göre dünya üzerinde en çok yetiştirilen 15 kültür balığı türü aşağıdaki tabloda sıralanmıştır.

*Sazangiller: Çim sazanı (ot sazanı), gümüş sazan, sazan (ortak sazan), kocabaş sazan, Hint sazanı,kara sazan, rohu balığı türlerinin toplam üretim miktarı ve ticari değerini ifade eder.

Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye'de 2036 adet  izinli su ürünleri yetiştirme tesisi bulunmaktadır. Türkiye'de 2019 tarihi itibarı ile 373 bin ton balık üretimi gerçekleştirilmiştir. Üretilen balıkların 138 bin tonu levrek, 100 bin tonu çipura ve geri kalan kısmı ise alabalık türevleri olarak üretilmiştir.

Türkiye'de su ürünleri yetiştiriciliği yapmak isteyen müteşebbis ve hayvancılar günümüzde aşağıdaki sorunları yaşamaya devam etmektedir.

Su ürünleri yetiştiriciliği için işletme kuruluşu başvurusu yapmak ve ruhsat almak oldukça zordur. Bu sebeple girişimciler su ürünleri yetiştiriciliğine yeteri kadar ilgi göstermemektedir.

Su ürünleri yetiştiriciliği yapmak için kafeslerin yerleştirildiği iç sulardaki alanların kiraya verilmesi il özel idaresi'nin sorumluluğu ve inisiyatifi altındadır. Kiraya verme talebinde ise Orman ve Tarım Bakanlığı'ndan yalnızca üretim kapasitesi ve yeterliliği konusunda görüş alınmaktadır. Yapılacak olan üretimin ya da kapasitenin önemi olmaksızın kiralama işlemlerinde birim alan fiyatlarında bölgeden bölgeye değişen önemli fiyat dalgalanmaları gözlemlenmektedir. Girişimcinin kiralama taleplerinde yapılacak üretimin kar/zarar dengesi ve bölgesel gereklilik kriterleri unsurlarından ziyade, ilgili alanın rayiç bedelleri hesaplanmaktadır. Bu sebeple girişimci tarafından kârlılığı imkansız olan kiralama bedelleri talep edilmektedir.

Ülkedeki yem üretiminin yetersiz olması ve su ürünleri üreticilerinin yem tedarik etmede ithalata bağımlı olması, küçük yatırımcıyı ve aile işletmelerini zora sokmaktadır.

Su ürünleri yetiştiricileri her ilde tam anlamı ile mesleki sivil topluk örgütleri ve meslek odaları kuramadıkları için yetkili organlar tarafından çıkarılan kanun ve yönetmeliklerde sektörün ihtiyaçlarını dile getirememektedir.

Su ürünleri üretim tesisi içi alınması zorunlu olan ÇED raporu düzenlenmesi için ayrılması gereken bütçenin ve beklenilen sürenin; küçük ölçekli girişimciler tarafından hayata geçirilmesi oldukça zordur.

Türkiye'de yaşanılan kuraklık sorunlarından dolayı içilebilir su kaynaklarının büyük bir kısmı içme suyu rezervlerine ayrılmaktadır. Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, içme suyu için tahsis edilen kaynaklarda su ürünleri yetiştiriciliği yapılamamaktadır.

Yetiştiricilik yöntemi ile üretilen balıkların büyük bir kısmı gıda olarak tüketilmektedir. Ayrıca kozmetik ve ilaç sanayisi için de alternatif iç su ürünleri türleri alanında üretim gerçekleştirilmektedir.

Balıkların, insanlara benzer bir şekilde mi yoksa insanlardan farklı bir şekilde mi acı çektiği tartışmalı bir konudur. Ağrı, karmaşık bir zihinsel durum olup farklı bir algısal niteliğe sahiptir ancak aynı zamanda bir duygusal durum olan acı ile de ilişkilidir. Bu karmaşıklık nedeniyle hayvanlarda acı, insanlar tarafından gözlemsel yöntemler kullanılarak açık bir şekilde belirlenemez ancak hayvanların ağrı yaşadıkları, genellikle karşılaştırmalı beyin fizyolojisine ve bunun yanı sıra hayvanların fiziksel ve davranışsal tepkilerine bakılarak gözlenen hayvansal bilincin, muhtemel varlığına dayanılarak çıkarılır.
Balıklar, insan olmayan hayvanların acı çekebileceğini gösteren çeşitli kriterleri karşılarlar. Karşılanan bu kriterler arasında; uygun bir sinir sistemi ve duyu reseptörleri ile opioid reseptörlerin varlığı, analjezik ve lokal anestezik maddeler verildiğinde zararlı uyaranlara verilen yanıtların azalması, zararlı uyaranlara bağlı fizyolojik değişiklikler, koruyucu motor reaksiyonlar sergileme, öğrenmeden kaçınma ve zararlı uyaranlardan kaçınma arasında değiş tokuş yapma ve diğer motivasyon gereksinimleri bulunur.
Eğer balıklar acı çekiyorsa; ticari ve eğlence amaçlı balıkçılık, kültür balıkçılığı, süs balıkları, genetiği değiştirilmiş balıklar ve bilimsel araştırmalarda kullanılan balıklar ile balıkların kirletici maddelere maruz kalması da dahil olmak üzere çeşitli konularda etik açıdan ve hayvan refahı açısından çeşitli çıkarımlar vardır.

Fish pain 6 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Science Shows Fish Feel Pain". Marc Bekoff. Huffington Post. 29 Aralık 2015. 30 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Do Fish Feel Pain? The Debate Continues". Marc Lallanilla. LiveScience. 3 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
What is the most humane way to kill crustaceans for human consumption? 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. RSPCA knowledgebase. RSPCA Australia 31 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balıkların evrimi, yaklaşık 530 milyon yıl önce Kambriyen patlaması sırasında başladı. Bu süre zarfında erken kordalılar kafatasını ve omur sütununu geliştirerek ilk kranatlara ve omurgalılara yol açtı. İlk balık soyları ya da çenesiz balıklara aitti. İlk örnekler; Haikouichthys adlı bir kraniat cinsini de içeriyordu. Geç Kambriyen Dönemi'nde yılan balığı gibi çenesiz olan balık Konodontlar ve küçük, zırhlı balıklar (ostracodermler), ilk defa ortaya çıktı. Çoğu çenesiz balık yok oldu; ancak taşemenler eski çeneli balıklara yaklaşabildi. Taşemenler yılan balığını da içeren Yuvarlak ağızlılar grubuna aitti ve bu grup diğer agnathanlardan erken bölünmüş olabilir.
En eski çeneli omurgalılar muhtemelen geç Ordovisiyen döneminde gelişti. İlk olarak Siluryan'dan gelen fosil kaydında iki balık grubu ile temsil edilirler: zırhlı balıklar ve dikenli yüzgeçliler Modern zamanda hala mevcut olan çeneli balıklarsa, Silurian'ın sonlarında da ortaya çıktı. Bunlar Kıkırdaklı balıklar  ve Kemikli balıklardı. Kemikli balıklar ise iki ayrı gruba evrildi: Işınsal yüzgeçliler ve Et yüzgeçliler.
Devoniyen döneminde, özellikle ostracodermler ve zırhlı balıklar arasında ve ayrıca loblu balıklar ve erken köpekbalıkları arasında balık çeşitliliğinde büyük bir artış meydana geldi. Bu Devoniyenlerin balıkların çağı olarak bilinmesine yol açtı. Tetrapodların evrimleştiği loblu balıklardan, bugünkü amfibiler, sürüngenler, memeliler ve kuşlar tarafından temsil edilen dört ayaklı omurgalılar gelişti. Geçişli dört üyeliler ilk önce Devoniyen başlarında ortaya çıktı ve geç Devoniyen tarafından ilk dört üyeliler ortaya çıktı. Çene omurgalılarının çeşitliliği, çeneli ağzın evrimsel bir avantajını gösterebilir; ancak oynaklı bir çenenin avantajının daha büyük ısırma kuvveti mi, yoksa gelişmiş solunum veya bir faktör kombinasyonunu mu olduğu  belirsizdir. Balıklar ise bir monofil  grubunda değildir, parafitik bir grubu temsil ederler.
Balıklar, diğer birçok organizma gibi, doğal tarih boyunca yok olma olaylarından büyük ölçüde etkilenmiştir. En eski  yok olma olaylarından olan Ordovisiyen-Silüriyen nesli tükenme olayları birçok türün kaybına yol açtı. Geç Devoniyen nesli, diğer balıkların yanı sıra Devoniyen'in sonunda zırhlı balıkların yok olmasına sebep oldu. Dikenli köpekbalıkları Permiyen-Triyas yok olma olayında  yok oldu; Trias-Jura yok olma olayında ise konodontlar yok oldu . Kretase-Paleojen yok olma olayı ve günümüz Holosen yok oluşu da balık çeşitliliğini ve balık stoklarını etkilemiştir. 

Balıklar, larvaları erken balıklara önemli şekillerde benzeyen mercan benzeri bir hayvandan evrimleşmiş olabilirler. Balıkların ilk ataları neoteni yapmış olabilir, ancak bu yol kanıtlanamamıştır.
Omurgalılar ise; yaklaşık 530 milyon yıl önce, Kambriyen patlaması sırasında ortaya çıktı.

Balıkların ataları veya muhtemelen balıkla yakından ilişkili olan hayvanlar; Pikaia, Myllokunmingia ve Haikouichthys adlı üç canlıydı. Bu üç cinsin hepsi 530 Ma civarında göründü. Pikaia, daha sonra bir omurgaya dönüşebilecek bir yapı olan ilkel bir notokordaya sahipti. Kambriyen'e egemen olan diğer bölge hayvanlarının aksine, bu gruplar temel omurgalı vücut planına sahipti: bir notokorda, ilkel omurlar ve iyi tanımlanmış bir baş ve kuyruk. Bu erken omurgalıların hepsi  çeneleri yoktu ve deniz tabanına yakın beslenerek yaşıyorlardı.
Bunları Ordovisyen Dönemi'ne ait kayalarda keşfedilen zırhlı balıklar izledi.
İlk çeneli omurgalılar Geç Ordovisyen Dönemi'nde  ortaya çıktı ve "Balıkların Çağı" olarak da bilinen Devoniyen Dönemi'nde çoğaldı.İki kemikli balık grubu olan Işınsal yüzgeçliler ve Et yüzgeçliler de gelişti ve çoğaldı.Devoniyen Dönemi  ayrıca neredeyse tüm çenesiz balıkların ölümünü gördü, lampreyler, Myxiniler ve ayrıca geç Silüryen Dönemi'nin çoğuna hakim olan zırhlı balıklar ise yaşamaya devam etti.
Yeni nişlerin kolonizasyonu, vücutların çeşitlendirilmesine ve bazen de vücut boyutlarının artmasına sebep oldu. Devoniyen Dönemi'nde (395-345 Ma), yedi metreye kadar uzayabilen zırhlı balıklar, Dunkleosteuslar  ve uzun süre karada kalabilen  balıklar gibi canlılar oluştu. Bu  grup arasında amfibiler de vardı.
Sürüngenler sonraki Karbonifer dönemde ortaya çıktı. Anapsid ve sinapsid sürüngenlerse geç Paleozoyik dönemde yaygındı. Diyapidler Mezozoik dönemde baskın hale geldi. Denizlerde ise kemikli balıklar baskın hale geldi.
Kuru zemine ilk giren hayvanlar ise eklem bacaklılardı. Bazı balıkların akciğerleri ve güçlü, kemikli yüzgeçleri vardı ve karaya da sürünebiliyorlardı.

Çenesiz balıklar kordalıların, omurgalıların alt sınıfından  Agnatha sınıfına aittir. "Agnatha" kelimesi Yunanlardan gelir ve "çenesiz" anlamındadır. Çeneliler hariç tüm canlıları kapsar. Çenesiz balıklar erken Paleozoik zamandaki ilk balıklar arasında belirgindi. Görünüşe göre yüzgeçleri, omurgalı kasları ve solungaçları olan iki tür Erken Kambriyen hayvanı, Çin'in Maotianshan şeyllerinden bilinmektedir: Aynı bölgeden  agnatha sınıfına mensup olması  olası olan diğer bir canlı ise Haikouella'dır.

Kordalıların evrimi
Omurgalıların evrimi

Balık tutma teknikleri balık yakalamak için kullanılan yöntemlerdir. Bu teknikler yumuşakçalar (kabuklu deniz hayvanları, kalamar, ahtapot) ve yenilebilir deniz omurgasızları gibi diğer su hayvanlarını yakalamak amacı ile de kullanılabilir.
Balıkçılık teknikleri arasında elle yakalama, zıpkınla avlanma, ağla avlanma, olta balıkçılığı ve tuzakla avlanma yer almaktadır. spor, ticari veya eğlence amaçlı balıkçılar bu tekniklerden kendilerine en uygun olanı belirleyip kullanmaktadır. Eğlence amaçlı balıkçılar hobi ya da spor amaçlı avlanırken, ticari balıkçılar kâr amacıyla avlanmaktadır. Geleneksel balıkçılar, gelişmekte olan ülkelerde hayatta kalmak için, diğer ülkelerde ise kültürel bir miras olarak daha ilkel, düşük teknolojili yöntemler kullanmaktadır. Çoğunlukla, eğlence amaçlı balıkçılar olta yöntemlerini, ticari balıkçılar ise ağ yöntemlerini kullanmaktadır.
Çeşitli balıkçılık teknikleri ile balıklar ve göç, yiyecek arama ve yaşadıkları habitat hakkındaki bilgiler arasında karmaşık bir bağlantı vardır. Balıkçılık tekniklerinin etkin kullanımı genellikle bu ek bilgiye bağlıdır. Hangi tekniklerin uygun olduğu esas olarak hedef tür ve habitatı tarafından belirlenir.

Ellerinizi kullanarak birçok deniz ürününü minimum ekipmanla yakalamak veya toplamak mümkündür. Deniz ürünlerini elle toplamak, kabuklu deniz hayvanlarını veya yosunları sahilden toplamak ya da istiridye veya yengeç yakalamak deniz tabanındaki kumu ya da kayalığı kazarak kolayca uygulanabilir. Kabuklu deniz hayvanlarının toplanmasına ilişkin en eski buluntular Fransa'da "Terra Amata" adı verilen 300.000 yıllık bir bölgeye dayanmaktadır. Modern Homo sapiens Avrupa'da yaklaşık 50.000 yıl öncesine kadar ortaya çıkmadığı için bu bir hominid alanıdır.

Batrak ya da eski adıyla amfiyoksüs, Amphioxiformes takımındaki canlıların genel adıdır. Takım balık benzeri bentik filtre ile beslenen kordalıların yaklaşık 30 ila 35 türünden oluşur. Dış görünümü ince, uzun yapılı, küçük balıkları andıran batraklar, zamanlarının büyük bir bölümünü, okyanus diplerindeki kum ya da çamur yığınlarının arasına gömülerek geçirir, yalnız geceleri dibe yakın olarak yüzerler. Batrakların, gövdeden ayrılan belirgin bir baş bölümü ve gözleri yoktur. Sinir kordonunun ön ucunda hafif bir şişkinlik görülmekle birlikte, beyinleri yoktur. Kan, sırtta önden arkaya, karında; arkadan öne doğru akar, ama bu kapalı dolaşım sisteminde, kalp olarak tanımlanabilecek, belirgin bir yapı da yoktur.

Familya Asymmetronidae
Cins Asymmetron
Tür Asymmetron lucayanum
Tür Asymmetron maldivense
Cins Epigonichthys
Tür Epigonichthys australis
Tür Epigonichthys bassanus
Tür Epigonichthys cingalense
Tür Epigonichthys cultellus
Tür Epigonichthys hectori
Tür Epigonichthys lucayanum
Tür Epigonichthys maldivensis
Familya Branchiostomidae
Cins Branchiostoma
Tür Branchiostoma belcheri
Tür Branchiostoma californiense
Tür Branchiostoma capense
Tür Branchiostoma caribaeum
Tür Branchiostoma clonaseum
Tür Branchiostoma floridae
Tür Branchiostoma lanceolatum
Tür Branchiostoma minucauda
Tür Branchiostoma moretonensis
Tür Branchiostoma valdiviae
Tür Branchiostoma virginiae

Biyolüminesans, bazı canlı organizmaların gerçekleştirdiği, kimyasal reaksiyonlar sırasında kimyasal enerjinin ışık enerjisine dönüştürülmesi ile ışık üretilmesi ve yayılması olayına verilen isimdir.
Biyolüminesans terimi, etimolojik olarak Yunanca "bios" (yaşam) ve Latince "lumen" (ışık) kelimelerinin birleşiminden meydana gelmektedir.
Bu kimyasal reaksiyon, büyük organizmalar üzerinde yaşayan ortak yaşar organizmalar tarafından da gerçekleştirilebilir. Reaksiyonun temelindeki kimyasal bileşiğe verilen isim ise Lüsiferin'dir. Lüsiferin, Lüsiferaz enzimi tarafından oksitlendiğinde ışık üretilir ve yayılır. Bu kimyasal reaksiyon hücre içinde veya dışında meydana gelebilir. Bakterilerde ise, biyolüminesansın meydana gelmesini sağlayan genler Lux Operon isimli operon tarafından kontrol edilir.

Biyolüminesans, soğuk ışık yayılımı olarak da adlandırılan bir çeşit lüminesanstır. Işığın %20'den azı termal radyasyona neden olur. Bu doğa olayı floresans, fosforesans veya ışıgın geri yansıtılması ile karıştırılmamalıdır.
Büyük oranda derin deniz canlıları biyolüminesans özelliğine sahiptir. Bu deniz canlıları genellikle suda en kolay yayılan dalga boyları olan mavi ve yeşil dalga boylarında ışık yayar. Daha nadir rastlanmakla beraber, kırmızı ve kızılötesi dalga boylarında ışık yayabilen deniz canlıları da gözlemlenmiştir.
Deniz canlıları dışında biyolüminesans olayı nadir bulunmakla beraber daha çeşitli renk yelpazesinde gerçekleşir. Kara biyolüminesansının en bilinen örnekleri Ateşböceği ve Yeni Zelanda parlak kurtlarıdır. Çeşitli diğer böcekler, larvalar, kurtlar, eklem bacaklılar ve mantarlarda da biyolüminesans olayı gözlemlenmiştir.

Biyolüminesans olayının dört ana evrim teorisi olduğu kabul edilir:

Bazı balık türleri ve Euprymna scolopes cinsi kalamar, biyolüminesansı kamuflaj amacıyla kullanır. Orta derinlikteki sularda predatörler, avlarının gölgelerini suyun derinliklerinden bakarak tespit ederler. Bazı balıklar ise, karın bölgelerinde biyolüminesans olayı oluşturarak gölgelerini kamufle ederler.

Kimi derin deniz balıkları, avlarının dikkatini çekmek için biyolüminesans kullanırlar. Örneğin Fener balığı, başından sarkan uzantı ile küçük balıkları saldırabileceği yakınlığa çeker.
Bazı canlılar ise üreme süreci için biyolüminesans kullanır. Örneğin Saint-Malo, Korsikaveya Porquerolles bölgelerinde bulunan bir çeşit plankton, balıklar tarafından daha kolay görünür hale gelmek için ışık yayar. Bu ışığı tespit eden avcı balıklar tarafından yutulan planktonlar daha kolay üreyebilecekleri bir ortam olan karın bölgesine ulaşmış olurlar.
Çifleşme döneminde ateş böcekleri, karınlarından periyodik olarak yaydıkları ışık sayesinde eş bulurlar.

Mürekkep püskürterek kendilerini avcılardan koruyan kalamar çeşitlerine benzer bir şekilde bazı mürekkep balıkları ve kabuklular biyolüminesansı bir savunma mekanizması olarak kullanırlar. Bu canlılar tehdit altında oldukları zaman yaydıkları kimyasal bir biyolüminesans karışımı sayesinde avcıları uzaklaştırarak güvenli bir şekilde kaçmayı başarırlar.

Biyolüminesans bakteriler arası iletişimde (quorum algılama) önemli role sahiptir. Bakteriler ve simbiyoz gerçekleştirdikleri diğer canlılar arasında iletişim sağlamak için kullanılmakla beraber, bakteri kolonilerinde de kullanıldığı düşünülmektedir.

Özellikle abisal bölgelerde yaşayan deniz canlıları tarafından kullanılır. Güneş ışığının neredeyse hiç erişemediği derinliklerde görüş alanının genişletilmesi çok önemlidir. Bu canlılar biyolüminesans olayını hem alıcı hem de verici niteliğinde kullanırlar.

Edith Widder: Biyoluminesansın tuhaf ve harika dünyası 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - TED
Biyolüminesans: Işıldayan Canlılar, Biyolojik Işıldama 3 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bilim ve Teknik
Yaşayan, Biyolojik Işık: Biyolüminesans 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Açık Bilim

Botulinum toksini, Clostridium botulinum bakterisinin oluşturduğu nörotoksik bir proteindir ve kimyasal literatürde bilinen en ölümcül maddedir.
Akson uçlarından asetilkolin nörotransmiterinin salınımını önleyerek yumuşak felce (flask paralizi) yol açar. Bu bakterinin enfeksiyonu botulizm hastalığına sebep olur. Tıbbi ve kozmetik amaçlarla da kullanılan bir toksindir.
Ticari olarak Botox (onabotulinumtoxinA), Dysport/Azzalure (abobotulinumtoxinA), Xeomin/Bocouture (incobotulinumtoxinA) ve Jeuveau (prabotulinumtoxinA) adlarıyla piyasada bulunur; ancak bu ürünlerin tamamına botoks denilmesi de yaygındır.
Botolinum toksinin yedi temel türü A'dan G'ye harflerle anılır. Yeni türler bulunmaya devam edilmektedir. A ve B türleri insanlarda hastalığa yol açabilmekle birlikte ticari ve tıbbi kullanım alanları da vardır.

Tıpta kullanımı çok yaygın olup, strabismus, blefarospazm, tortikoliz, inme, beyin hasarı ve serebral palsi hastalarindaki spastisite ve tetanos tedavisinde ve plastik cerrahi ile kozmetik alanında da 2002 yılından beri özellikle yüzdeki kırışıklıkların giderilmesinde kullanılmaktadır. Bunun haricinde aşırı terleme hastalarında ve reyno fenomeni tedavisindede kullanılmaktadır.
Bir botulinum toksini biyobenzeri olan DaxibotulinumtoxinA, kaşlar arasında bulunan kırışıklıkların görünümünü geçici olarak iyileştirmek için endikedir. Eylül 2022'de FDA tarafında ABD'de kullanımı onaylanmıştır. Kas içine enjeksiyon yoluyla verilen ilacın etkisi 6 aya kadar sürebilmektedir. Yaygın yan etkileri arasında baş ağrısı, göz kapağı düşmesi ve yüzü hareket ettirmede zorluk yer almaktadır.

1817 ve 1822 arasında Alman fizikçi ve şair Justinus Kerner tarafından "sausage poison" ve "fatty poison" olarak tanımlanmıştır.
1870'te başka bir Alman fizikçi Muller latinceden botulus = "sausage" isimlendirmesini yaptı. 1895'te Emile van Ermengem ilk defa Clostridium botulinum bakterisini ayrıştırmayı başardı. 1944'te Edward Schantz Clostridium botulinum bakterisini terbite etti ve toksinini ayrıştırdı. 1949 yılında ise Burgen ve arkadaşları botulinum toksinini nöromüsküler faaliyetleri azaltıcı etkisini keşfettiler.
1973 yılında Smith-Kettlewell Institute'den  Alan B Scott A Tipi botoksu (BTX-A) maymunlarda denedi. 1980 yılında ise botoksu resmî olarak ilk defa insanlar üzerinde şaşılığı giderme amaçlı kullandı.
1989 Kasım ayında BTX-A (BOTOX) US Food and Drug Administration (FDA) tarafından gözde şaşılık tedavisi için blepharospasm yüzün yarısında görünen kasılmalarda 12 yaş üzeri hastalar için onaylandı.
BTX-A'nın ilk kozmetik etkisi göz doktoru Jean Carruthers ve cildiyeci Alastair Carruthers isimli çift tarafından Vancouver'da tanımlandı. 15 Nisan 2002'de FDA type A (BOTOX Cosmetic) kaş arasındaki kırışıkları yumuşattığını geçici olarak onayladı. BTX-A'nın ayrıca koltuk altı terlemelerini azaltıcı etkisi de onaylandı. BTX-A'nın migren, astım, obezite gibi birçok hastalık üzerindeki etkisi birçok AB ülkesinde onay beklemektedir.
Botulinium Toxin Type B (BTX-B)2nin cervical dystonia tedavisine uygunluğu ise 21 kasım 2000 yılında onaylanmıştır. Ticari ismi ABD'de Myobloc, AB'de ise Neurobloc'tur.

A Poison that can Heal 20 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from the FDA
How Stuff Works - Botox 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pros and Cons of using Botox for Vagininsmus 20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Does Botox get into the brain? Troubling research contradicts earlier findings about the treatment 1 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Patient Reported Benefit and Satisfaction with Botulinum Toxin Type A Treatment of moderate to severe Glabellar

Brankial kemerler ya da solungaç kemerleri, balıklarda solungaçları destekleyen bir dizi kemikli "ilmek"dir. Solungaçlar omurgalıların ilkel bir haline ait olduğundan, tüm omurgalı embriyoları faringeal kemerler geliştirir, ancak bu kemerlerin nihai kaderi taksonlar arasında değişir. Çeneli balıklarda, ilk kemer çeneye, ikincisi hyomandibular komplekse dönüşür, arka kemerler de solungaçları destekler. Amfibiler ve sürüngenlerde, solungaç kemerleri de dahil olmak üzere birçok yapı kaybolur, bu da sadece oral çeneler ile hyoid düzeneğin kalmasına neden olur. Memelilerde ve kuşlarda, hyoid düzenek daha da yalın hale gelmiştir.
Tüm bazal omurgalılar solungaçlarla nefes alır. Solungaçlar kafanın hemen arkasında bulunur ve yemek borusundan dışarı açılan bir dizi açıklığın arka kenarına komşuluk yaparlar. Her solungaç, kıkırdaklı veya kemikli solungaç kemeri ile desteklenir. Kemikli balıklarda üç çift kemer, kıkırdaklı balıklarda beş ila yedi çift kemer ve ilkel çenesiz balıklarda yedi çift kemer vardır. Kordalı akrabalarının 50 çiftten fazla solungaca sahip olduğu göz önüne alınırsa, omurgalıların atalarının çok daha fazla brankial kemere sahip olduğu sonucuna varılacağı açıktır.
Amfibilerde ve bazı ilkel kemikli balıklarda, larvalar solungaç kemerlerinden dallanan dış solungaçlara sahiptir. Bunlar yetişkinlikte küçük kalır ve işlevleri balıklarda gerçek solungaçlar ve çoğu amfibiyende akciğerler tarafından gerçekleştirilir. Bazı amfibiler, yetişkinlikte dış larva solungaçlarını korurlar, balıklarda görülen karmaşık iç solungaç sistemi, tetrapodların evriminin çok erken bir evresinde geri dönülmez bir şekilde kaybolmuştur.

Brankial sistem tipik olarak solunum ve/veya beslenme için kullanılır. Birçok balık türünde ön solungaç kemerifaringeal çenelere farklılaşmıştır, genellikle av öğelerine uygun(etobur siyah sazanda geniş, ezici dişlere kıyasla etobur mürenlerde uzun, keskin dişler) özel faringeal dişleri vardır. Amfibi ve sürüngenlerde, hyoid kemer benzer nedenlerle farklılaşmıştır. Genellikle yanakla pompalama için kullanılır. Ayrıca av yakalama için dil çıkarmada görev alır. Bukalemunlar veya solungaçsız semenderlerin bazıları gibi son derece özelleşmiş balistik dil hareketlerine sahip türlerde, hyoid sistemi bu amaç için oldukça farklılaşmıştır. Ayrıca genellikle emerek beslemenme mekanizmasını kullanan  türlerde hipertrofiktir. Yılan ve monitör kertenkeleleri gibi, dili tamamen duyusal bir organa dönüşmüş türler genellikle çok kısıtlı bir hyoid sistemine sahiptir.

İlkel düzende brankial kemerler sağ ve solda birer tane olmak üzere olarak 7 (bazen 8) çifttir, dorsalden ventrale doğru sırasıyla: Faringobrankial, epibrankial, keratobrankial, hipobrankial ve bazibrankial. Faringobrankial kemerler nörokranyum ile eklem yaparken, sol ve sağ bazibrankial kemerler birbirine bağlanır (genelde tek kemik olacak şekilde kaynaşırlar). Hyoid sistemin bir parçası olduklarında, kemiklerin isimleri "brankial" yerine "hyal" olacak şekilde değiştirilir, böylece "keratobrankial" "keratohyal" olur.

Amniyotların solungaçları yoktur. Solungaç kemerleri, embriyonik gelişim sırasında faringeal kemerler olarak oluşur ve çene, tiroid bezi, larinks, columella (memelilerde stapes'e karşılık gelir) ve memelilerde malleus ve incus gibi temel yapıların gelişmesine öncü olur.

Gill Arches: Overview, Palaeos . Erişim tarihi: 30 Kasım 2014.

Bungarotoksinler, yılanların ve kraitlerin zehirlerinde bulunan toksinlerdir. Bu hayvanların ısırıkları, uzuv kaybıyla sonuçlanabilecek kanama veya felç ve doku hasarı gibi ciddi durumlara neden olabilir. Zehrin felç edici etkileri, nefes almayı zorlaştırabilecekleri için özellikle tehlikelidir. Bu semptomlar zehirdeki bungarotoksinin varlığının bir sonucudur. Gerçekte zehir, her biri hangi reseptörler üzerinde etki ettikleri ve ne kadar güçlü olduklarına göre değişen birkaç farklı bungarotoksin türü içerir.

Bungarotoksinler, Bungarus multicinctus (çok bantlı krait) dahil olmak üzere kraitlerin zehirinde bulunan üç parmaklı toksin süper ailesinin yakından ilişkili nörotoksik proteinlerinin bir grubudur. Bu toksinler, iskelet kası üzerinde güçlü paralitik etkiler oluşturmak amacıyla nörotransmisyonu değiştirir. Çok bantlı kraitin zehiri 1950'lerde Ulusal Tayvan Üniversitesi'nden Chuan-Chiung Chang ve Chen-Yuan Lee tarafından incelenmeye başlandı ancak bileşenlerinin ayrıştırılması ve izole edilmesi 1963 yılına kadar mümkün olmadı. Araştırmacılar zehrin, nörotransmisyonu modüle etmek için farklı bölgelerde ve reseptörlerde hareket eden bireysel toksinlerin bir karışımından oluştuğunu keşfettiler. Elektroforez yoluyla zehirin biri isimsiz kalan beş farklı toksinden oluştuğu bulundu.
Dört karakterize toksin:

α-Bungarotoksin
β-Bungarotoksin (üç parmak toksini değil)
γ-Bungarotoksin (Q9YGJ0 )
k-Bungarotoksin

Bugün kullanılmakta olan dört çeşit can yeleği vardır.

Mantarların bir torba içerisine düzgün olarak istif edilmesi ile yapılmışlardır. Üzerlerinde hiçbir malzeme yoktur.

Pamuk elyafların bir naylon içerisinde havası alınmış vaziyette doldurulması ile ve bu torbalarında branda kılıflar içine düzgün olarak konulması ile yapılırlar. Bu tip can yelekleri ceket şeklinde giyilir. Sıyrılmamaları için kuşakları muhakkak surette bağlanmalıdır.

İki tane lastik ciğer ile kepten teşekkül edilmiştir. Can yeleğinin üzerinde kullanılacak malzeme olarak; kepin üzerindeki lambayı yakacak bir batarya, sesimizi uzağa duyurmak için bir düdük, radar ekosu veren ciğerin ve kepin üzerindeki plakalar, denizde toplu bulunmak için 1 metre boyunca el incesi (ip), deniz boyama markeri mevcuttur. Can yeleği hava tüpleri veya nefes ile siboptan şişer.

Bir ciğeri vardır. O da hava tüpü veya nefes ile rekordan şişer. Sesimizi duyurmakta kullanılan düdük, toplu bulunmak için ince bir tane fener, can yeleğinin techizatlarındandır.

Can simidi

Afet, insanlar için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar ortaya çıkaran, insanın normal yaşantısını ve eylemlerini durduracak veya kesintiye uğratacak, imkânların yetersiz kaldığı olaylara verilen genel bir isimdir. Büyük oranda veya tamamen insanların kontrolü dışında gerçekleşen afetler, kitlesel bir can ve mal kaybına neden olur.
Bir olayın afet olarak nitelendirilebilmesi için insanları veya insanların yaşamını sürdürdüğü çevreyi etkili biçimde etkileyecek kadar büyük olmalıdır. Buradan yola çıkarsak afet bir olaydan ziyade bir olayın doğurduğu sonuçtur.
Afetlerin doğurduğu sonuçlara bakıldığında; en başta can ve mal kaybına neden oldukları görülür. Can kayıpları insan ve hayvanların ölmesi; mal kayıpları ise eşya bina ve tarım alanlarının zarar görmesidir. Kayıpların bir kısmı doğrudan hemen afetle birlikte ortaya çıkarken bir kısmı ise belirli bir süre sonra ortaya çıkabilir. Örneğin sel sırasında can ve mal kaybı meydana gelmektedir. Ancak sel baskınından sonra sellerin getirdikleri moloz, kum ve çamur tarım alanlarını verimsizleştirerek dolaylı ve uzun süreli zararlar da meydana getirebilmektedirler. Bazı afet türleri, yeryüzünün belirli yerlerinde ve belirli zamanlarda daha sık ortaya çıkarlar.

İklim değişiklikleri, küresel ısınma
Kuraklık
Kıtlık, açlık
Erozyon ve çölleşme

Depremler
Sel ve su taşkınları
Toprak kaymaları, heyelan
Çığ
Fırtına, hortum ve kasırgalar
Yanardağ patlamaları
Taşımacılık ve ulaşım kazaları

Doğanın kendi davranışlarından kaynaklanırlar; fakat doğanın davranışları karşısındaki insan unsuru da bu tür doğal afetlerin tetikleyicisi olabilmektedir. (Dere yataklarının ıslah edilmesi, çarpık kentleşme vb.)

Depremler
Sel ve su taşkınları
Toprak kaymaları, heyelan
Çığ
Fırtına, hortum ve kasırgalar
Yanardağ patlamaları
Yangınlar

Doğanın kendi gücü dolayısıyla değil de insanın doğaya olan etkileşiminin aşırılaşması sonucunda oluşan afetlerdir. Eğitimsizlik, bilgisizlik, dikkatsizlik, yeterli önlemlerin alınmaması gibi sebeplerden ötürü kaza veya kasıt sonucu ortaya çıkarlar.

Yangınlar, orman yangınları
Salgın hastalıklar
Taşımacılık ve ulaşım kazaları

Bu afet türleri bazı kaynaklarda insan kaynaklı afetlerle beraber, bazı kaynaklarda insan kaynaklı afetlerin alt başlığı, resmî kaynaklar dahil bazı kaynaklardaysa insan kaynaklı afetlerden ayrı bir başlık olarak incelenmektedir. Tıpkı insan kaynaklı afetler gibi eğitimsizlik, bilgisizlik, dikkatsizlik, yeterli önlemlerin alınmaması gibi sebeplerden ötürü kaza veya kasıt sonucu ortaya çıkarlar.

Nükleer, biyolojik ve kimyasal kazalar
Endüstriyel kazalar
Hava kirliliği
Asit yağmuru
Ozon tabakasının delinmesi
Su kirliliği
Toprak kirliliği
Taşımacılık ve ulaşım kazaları

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (FEMA) gibi ulusal veya Birleşmiş Milletler'e bağlı Uluslararası Arama Kurtarma Danışma Grubu (INSARAG) gibi uluslararası afet yönetim ve koordinasyon kurumları
Valilikler ve kaymakamlıklar
İlgili bakanlıklar
Silahlı kuvvetler
Kolluk kuvvetleri
İtfaiye teşkilatları
Kızılay/Kızılhaç
Sivil toplum örgütleri
Üniversite toplulukları

Afet listeleri
Arama-kurtarma
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı
Afet ve acil durum yönetimi
Afet tıbbı
Afet çantası
Afete müdahale
Afet risk azaltma
Doğal tehlike
Felaket kurtarma
Kriz yönetimi
Mahalle Afet Gönüllüleri
Doğal Afetler Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı
Afet sosyolojisi
Oportünizm
İnsani krizler

Akar Mite, Mayt tarihsel olarak Acari ya da Acarina, örümceğimsiler (Arachnida) alt sınıfından küçük eklembacaklıları kapsayan, parafiletik bir grup. Akarları inceleyen zooloji dalına akaroloji denir. Akarlar grubunda çok fazla türde canlı vardır ve fosil kayıtları Devoniyen dönemine kadar bilinir. Bu nedenle akarologlar akarların doğru sınıflandırılabilmeleri için karmaşık bir taksonomik sınıflandırma sistemi önermişlerdir.
Akarlar sınıfındaki organizmaların büyük bir kısmı çok küçüktür ve mikrometrelerle ölçülür. Bunun yanı sıra kene ve kırmızı kadife akarı gibi bir santimetreden daha büyük olabilen akarlar da mevcuttur. Akarların 50 binden fazla türü kayıt altına alınmıştır ve 1 milyondan fazla akar türü olduğu düşünülmektedir. Akarın boyutu 0,5 mm ila 1 mm arasında olabilir.
Akar insan vücudundan dökülen deri tozlarıyla ve parçacıklarıyla beslenirler.
Akar dışkıları, bazı insanlarda bacak diz arkası kaşıntısına sebep olabilir, alerjene sebep olabilmektedir. Nedeni evin uzun süre temizlenmemesidir, evin tozlu olmasıdır. Nemli ortamda yaşarlar, ana yaşam yerleri kumaştır, halı, yorgan gibi eşyalardır. 80 günlük hayatlarında, günde 300 yumurta bırakırlar, kendi ağırlıklarının 200 katını dışkılarlar. Çözümü akar'ların sayısının azaltılmasıdır. Bunun için normal ev temizliği yeterlidir, haftalık HEPA filtreli yüksek vakumlu elektrikli süpürge ile süpürülmeli, aylık yerler çamaşır suyu ile silinmeli, çarşaflar haftalık yıkanmalıdır, ev ara ara havalandırılmalıdır.

Kene

 Wikimedia Commons'ta Akarlar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Akarlar ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

And-Sahra buzullaşması (Erken Paleozoyik Buzul Çağı, Geç Ordovisiyen buzullaşması, Ordovisiyen sonu buzullaşması veya Hirnasiyen buzullaşması olarak da bilinir), Paleozoyik Zaman'da, Geç Ordovisiyen ve Silüriyen Dönemi arasında, yaklaşık 460 milyon yıl öncesinden 420 milyon yıl öncesine kadar, gerçekleşen bir buzullaşmadır. Bu dönemdeki ana buzullaşmanın daha önce yalnızca Hirnasiyen buzullaşmasından ibaret olduğu düşünülüyordu, ancak şimdi Darriviliyen hatta Floyen kadar erken bir tarihte başlayan, daha uzun ve kademeli bir olay olarak bilinmektedir. Bu buzullaşmanın kanıtları, Arabistan, Kuzey Afrika, Güney Afrika, Brezilya, Peru, Bolivya, Şili, Arjantin ve Wyoming gibi yerlerde görülebilir. İzotop verilerinden elde edilen kanıtlar, Geç Ordovisiyen'de tropikal okyanus sıcaklıklarının günümüze göre yaklaşık 5 °C olduğudur. Bu durum buzullaşma sürecine katkıda bulunan dikkate değer bir faktör olabilir.
Geç Ordovisyen buzullaşması, Geç Ordovisyen kitlesel yok oluşunun önde gelen nedeni olarak kabul edilir ve deniz canlılarının yaklaşık %61'inin yok olmasıyla aynı zamana denk gelen tek buzullaşmadır. Buz örtüsünün zirveye ulaştığı andaki hacim tahminleri 50 ila 250 milyon kilometreküp arasında ve süresi de 35 milyon ila 1 milyon yıldan az arasında değişir. Hirnasiyen'de zirvesinde olan bu buzul çağının, Pleyistosen sonunda meydana gelen Son Buzul Maksimumundan kayda değer ölçüde daha  şiddetli olduğu düşünülmektedir. Kuzey Yarımküre'deki buzullaşma ise minimum düzeydeydi çünkü karasal arazinin büyük bir kısmı Güney Yarımküre'de bulunuyordu.

Buzullaşma zaman çizelgesi
Ordovisiyen-Silüriyen yok oluşu

Arboretum ya da ağaç parkı, esasen ağaçlar ile ağaççık ve çalı gibi diğer odunsu bitkilerin yetiştirilmesine adanmış botanik bahçesidir.
Böyle bahçeler bilimsel araştırma ve gözlemler için kullanılmakla birlikte, çeşitli canlı ağaç türlerinin derlemini (koleksiyonunu) barındıran birer müzedir.
Bunun dışında, bir botanik bahçesinde bulunan ve ağaç, ağaççık ve çalıların dikimine ayrılmış olan bölüm de "arboretum" olarak anılabilir.
Pinetum ise iğne yapraklı ağaçların yetiştirilmesinde özelleşmiş arboretumdur.

Arboretum teriminin kökeni, Latince'deki arboretum'dur. Bu sözcük, "ağaç" anlamına gelen arbor sözcüğü ile "belli bitkilerin yetiştirildiği alan" anlamındaki -etum son ekinin birleşmesinden oluşur.
Pinetum terimi de Latincedir ve "çam ağacı" anlamındaki pinus sözcüğü ile -etum son ekinin birleşmesinden oluşur.

Türkiye'de bulunan arboretumlar şunlardır:

Atatürk Arboretumu: Kurulumuna 1949'da başlanmış olan bir arboretumdur. Mülkiyet ve finans kaynağını T.C. Orman Genel Müdürlüğü'nün oluşturduğu bu arboretum bir danışma kurulunca işletilmektedir ve bu kuruldaki idari otorite yine T.C. Orman Genel Müdürlüğü, bilimsel otorite de İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'dir.
Karaca Arboretum: Hayrettin Karaca tarafından Yalova'da ve 13,5 hektarlık bir alan üzerine kurulmuş olan arboretumdur. Türkiye'nin ilk özel arboretumudur ve bugün için yaklaşık 7.000 farklı bitki türü, alt türü, varyetesi ve kültür formunu barındırır.

Avrupa kayını (Fagus sylvatica), kayıngiller (Fagaceae) familyası üyelerinden belirli mevsimlerde yaprak döken bir kayın türü.

Doğal dağılım alanı güney İsveç'ten (bazı sınırlı şekildeki türler Norveç'in güneylerinde bulunur) orta İtalya, Fransa'nın batısı, kuzey Portekiz ve İspanya'nın ortaları ve daha doğuda Avrupa kayınının yerini alan doğu kayınıyla (F. orientalis) birleştiği kuzeybatı Türkiye'nin doğusuna kadardır. Balkanlarda, doğu kayınıyla oluşan bazı melez türler görülür, bu melezler Fagus x taurica şeklinde isimlendirilir. Akdeniz civarındaki dağılım alanının güney kısımlarında sadece 600-1.800 m yüksekliklerdeki dağlık ormanlarda yetişir.
İngiltere'nin güneylerinde doğal olarak sıkça dikkati çekmesine rağmen, son kanıtlar M.Ö. 4000 yıl önceye kadar ya da buz devri sırasında şekillenen İngiliz Kanalı'ndan 2.000 yıl sonrasına kadar İngiltere'de bulunmadığını öne sürmektedir, türün meyvelerini besin olarak kullanılan Taş Devri insanıyla bölgeye erken bir giriş yapmış olabilir.
Asıl yayılış alanı Bulgaristan Istrancaları olan ve orada 40 m boylanabilen Fagus sylvatica, sınır bölgesinden doğuya doğru uzaklaştıkça hem sıklığından kaybeder hem de ağaç formundan çalı formuna dönüşür. Türkiye'de Trakya'da Kırklareli ve Tekirdağ'da  Yıldız (Istranca) dağlarında  Fagus sylvatica'nın ulaştığı son sınırın, bilinenin aksine, Demirköy hattı değil, daha doğuda İstanbul'da Çatalca'da Binkılıç-Çilingoz hattı olduğu 2010 yılındaki bir araştırmayla ortaya konmuştur.

Genellikle 25–35 m uzunluğunda ve 1.5 metre çapında olsa da, 48 metre yüksekliğe ve 3 metre çapa da ulaşabilen büyük bir orman ağacıdır. Ömrü 150 ila 200 yıl arasında olabildiği gibi, 300 yıldan daha fazla da yaşayabilir. Görünümü, bulunduğu yaşam ortamına bağlı olarak değişir, ormanda yetiştiğinde dikine dallı ve dar tepeli; ince, açık gri uzun bir gövdeye sahip olurken diğer yandan ağaç tek başına yetiştiğinde veya ormanda bol ışık alan tarafta, iri ve çok uzun dallar gelişir tepe iyice yayılır (azmanlaşma) ve gövde kısalır.
Yaprakları almaşık, basit, tam ya da küçük kısmı dilimli dişli kenarlı, 5–10 cm uzunluğunda ve 3–7 cm genişliğinde, yaprağın her iki tarafı 6-7 damarlı (Fagus orientalis de 7-10 damar) dır. Dilimli dişli olduğunda, her damarın ucunda bir sivri uç vardır, damarlar arasında hiçbir zaman sivri uç bulunmaz. Tomurcuklar uzun ve incedir, 15–30 mm uzunluğunda ve 2–3 mm kalınlığında, fakat çiçek tomurcuklarıyla birlikte 4–5 mm'ye kadar kalınlaşabilir.

Avrupa kayını 30-80 yaşları arasında çiçeklenmeye başlar. Çiçekler, baharda yapraklardan kısa bir süre sonra görünen küçük kedicikler şeklindedir. Tohumlar, küçük, üç köşeli, 15–20 mm uzunluğunda ve tabanda 7–10 mm genişliğinde olan nustur, her kupulada iki nus yer alır, olgunlaşma tozlaşmadan 5-6 ay sonra sonbaharda olur.
Çiçek ve tohum üretimi özellikle sıcak, güneşli ve kurak yazları izleyen yıllarda bol, nadiren sıradaki iki yıl için dayanıklıdır.
Tohumlar, kuşların, kemiricilerin, her ne kadar artık insanlarca yenmese de geçmişte insanların yiyeceği olması açısından önemlidir. İnsanlara çok miktarda yenildiğinde hafif derecede zehirlidir, bununla beraber yemişler, 19. yüzyılda İngiltere'de pişirmede ve lambalarda kullanılan bir yağda kullanılmılştır. Yemişler ayrıca "ıslatmadan" sonra tanenleri ayrıldıktan sonra yenebilen un yapımında öğütülerek kullanılmıştır.

Çeşitli iklim ve sıcaklıklarda yetişebilmesine rağmen neme gereksinim duyar, önemsizde olsa geçirgenliği iyi olan toprakta gereklidir. Toprak tipi tercih edilmese de, Avrupa kayını bazı önemli ihtiyaçlara gereksinim duyar: nemli bir atmosfer (yıl içinde iyi dağılmış nem ve sıkça görülen sisler) ve suyu iyi çeken toprak (fazla durgun suyu iyi gelişemez).
Ilımlı olarak verimli yerleri tercih eder, kalsiyumlu ya da hafif asidik; bu yüzden tepelerin bazı taraflarında dipteki killi kısımlarından daha çok olarak bulunur. Sert kışlara dayanıklıdır, fakat bahar donlarına duyarlıdır.
Kayın ormanları güneşin yere güçbela ulaşabildiği yerlerde hayatta kalan birkaç bitki türüyle oldukça karanlık yerlerdir. Genç kayınlar yarı gölge olan yerleri tercih eder ve bol güneşli yerlerde zayıf olarak gelişirler.
Avrupa kayını çoğunluğu kesilmiş bir ormanda önce filizlenir daha sonra ise fazla kuruluk nedeniyle ölür. Meşelerin altında büyüyen kayınlar hızlıca yükselir, yoğun yapraklanarak meşenin seyrek yapraklarını baskılar ve güneş ışığını az almasından dolayı ışık isteği fazla olan meşenin ölümüne neden olur. Ormancılar meşenin yaşamını, genç dallarını yerden 10 cm'e kadar kesip bir çeşit görkemli bonsailer üreterek garantilerler. 

Kök sistemi sığdır, bütün yönlere yayılan geniş kökler yüzeyde bile olabilir. Avrupa kayının  gelişmesinde mikorizaların rolü önemlidir. Mikoriza olmadan çoğunlukla iyi gelişemez. Mikorizalar köklere bakteriler karşısında kimyasal koruma sağlar ve topraktan alınan besleyici mineralleri zenginleştirir. Avrupa kayınıyla mikoriza yapan mantar cinsleri şunlardır: Porcini, Lactarius, Amanita, Cantharellus ve Hebeloma.
İngiltere'nin güneyindeki doğal ormanlarda kayın, meşelere ve karaağaçlara baskın olarak yetişir ve Cardigan'dan Suffolk'ın kuzeyine bir hat oluşturur. Bunun ötesinde meşeler baskın orman ağaçlarıdır ve bu diğer ağaçlara Yorkshire'ın kuzeyinde yol açar. İrlanda'da da kayınlar yerli değildir. Avrupa kayının en güzel ormanlarından biri Belçika'da Brussels'in güneydoğusunda bulunan Sonian Ormanı (Forêt de Soignes/Zoniënwoud)'dır. Kayınlar, Fransa'da bulunan baskın orman ağacı türleridir ve Fransa ormanlarının %10'undan fazlasını oluşturur.

Avrupa kayının ilkbahar yaprak tomurcukları gün uzunluğu ve sıcaklığa bağlı olarak açar. Tomurcuklar her yıl Nisan'ın ortalarından Mayıs'ın başlarına kadar, sıklıkla fark edilir ve birkaç gün içerisinde çıkar. Bu, deniz seviyesinden 600 m. yukardaki kuzey dağılım alanında güneyinden daha belirgin şekildedir.

Avrupa kayını yaz ve sonbaharda gelecek ilkbahar için hazırlanır. Yazlardaki şartlar, özellikle yağış miktarı, tomurcuklardaki yaprak sayısını belirler. Sonbaharda ağaç, baharda güçlenmesini sağlayacak depolar toplar. İyi şartlar sağlandığında, bir tomurcuk on ya da daha fazla sayıda yaprak çıkarabilir. Uçtaki tomurcuk ilkbaharda bir hormonal madde salgılayarak ek tomurcukların gelişmesini durdurur. Bu eğilimle varoluşlarının başlarında güçlü ağaçlar olsalar da, yaşlandıkça daha zayıf ağaçlar haline gelirler. Tomurcuklanmanın hemen sonrasında yıllık kök gelişimi başlar. İlk kök oldukça ince olarak görülür (çapı 0.5mm'den az). Daha sonra yerdeki gelişiminin yukarısındaki bir kabartıdan sonra daha kalın kökler kalıcı şekilde gelişirler.

Avrupa kayını sadece Avrupa'da değil ayrıca Kuzey Amerika ve Yeni Zelanda'da parklar ve büyük bahçelerde oldukça revaçta olan süs ağacıdır. Avrupa kayınının 19. yüzyılın başlarından beri bahçecilikle ilgili yapılan seleksiyonlarla çok sayıda süs kültivarları elde edilmiştir; sıkça bahsedilenleri şunlardır: 

Mor kayın (Fagus sylvatica Purpurea grubu) - yaprakla mordur, bazı seleksiyonlar yaz ortalarında koyu ıspanak yeşiline dönebilir. Amerika'da Charles Sprague Sargent ilk bahçevanlık kataloglarından birinde 1820'de görünmüş 1859'da şöyle bir not düşmüştür: "en iyi mor kayın Amerika'dadır.. elli fitten daha uzun" New York'ta Thomas Ash'in alanındaki ağaç o zamanlar 45 yaşından daha fazla olmalıdır.
Eğrelti yapraklı kayın (Fagus sylvatica Heterophylla grubu) - yapraklar dilim gibi derin şekilde birbirinden ayrıdır.
Cüce kayın (Fagus sylvatica Tortuosa grubu) - bükük gövdesi ve dallarıyla ayırt edilir.
Salkım kayın (Fagus sylvatica Pendula grubu) - dallar sarkıktır.
Dawyck kayını (Fagus sylvatica 'Dawyck') - aynı düzlemde (fastigiat) gelişim
Altın kayın (Fagus sylvatica 'Zlatia') - baharda yapraklar altın rengindedir.

Avrupa kayınının odunu çok sayıda eşya ve alet edevatın yapımında kullanılır. Kısa damarlanması, kolay ıslanması, (öz odun haricinde) kolay boyanması, cilalanması ve yapışması ağacı çalışması kolay olan bir odun yapar. Odunun buharlanması daha kolay işlenmesini sağlar. Çok iyi bir perdaha sahiptir ve sıkıştırılmaya ve kırılmaya karşı dayanıklıdır. Esnediği zaman sertleştiğinden yontulması ve yarılması bazen zor olur. Özellikle küçük marangozhanelar için, bilhassa mobilyalar için uygundur. Sandalyeden yer parkelerine ve bina merdivenlerine, Avrupa kayını hemen hemen her şeyi dışarıda kullanılmadığı sürece diğer ağır yapı desteklerinden daha iyi taşıyabilir. Odununun sertliği onu, birinci sınıf ahşap çekiçleri ve tezgâhları yapmak için en uygun yapar.
Avrupa kayınının odunu kabuğu inceltilerek katranlanıp korunmamışsa (Demiryolu korkuluğunda kullanıldığı gibi) kolayca çürür.
Ağacın kâğıt hamurunda kullanılması, diğer sık yapraklı ağaçlara göre daha iyidir, bu yüzden bazen tek bu işlem için kullanılır.
Ayrıca kayınların şöminelerdeki en iyi yakacaklar olduğu da düşünülmektedir.

Biyotik faktörler veya biyotik bileşenler, başka bir organizmayı etkileyen veya ekosistemi şekillendiren herhangi bir canlı faktör olarak tanımlanabilir. Bu, hem ekosistemlerindeki diğer organizmaları tüketen hayvanları hem de tüketilen organizmaları içerir. Biyotik faktörler arasında insan etkisi, patojenler ve hastalık salgınları da yer alır. Her biyotik faktörün, her gün, yaşayabilmesi ve çalışabilmesi için uygun miktarda enerjiye ve beslenmeye ihtiyacı vardır.
Biyotik faktörler genellikle üç ana kategoriye ayrılır:

Ototroflar olarak da bilinen üreticiler, enerjiyi (fotosentez süreci yoluyla) besine dönüştürür.
Heterotroflar olarak da bilinen tüketiciler, besin üreticilerine bağlıdırlar (ve bazen de diğer tüketicilere).
Saprotroflar olarak da bilinen ayrıştırıcılar, üreticiler ve tüketicilerden (genellikle antibiyotik) gelen kimyasalları yeniden kullanılabilecek şekilde daha basit bir yapıya ayrıştırır.

Neredeyse tüm türler biyotik faktörler tarafından öyle ya da böyle etkilenir. Eğer yırtıcıların sayısı artarsa besin zincirinde yırtıcıların altında kalan canlılar av olacağından bundan tüm besin zinciri etkilenecektir. Eğer yırtıcılar, üremeleri ve popülasyonlarını arttırmaları için avlarına zaman tanımazsa bu, sadece avlar için tehlikeye ve yok olmaya neden olmakla kalmayacak, bu tehlikeler yırtıcılar için de geçerli olacaktır. Popülasyon büyüklüğündeki bir azalmaya zıt olarak, eğer belirli bir tür çok hızlı çoğalırsa bu, popülasyon büyüklüğünde bir artışa neden olur ve böylece çevrelerini etkilemiş olur.

Hastalık salgınları meydana geldiğinde ekosistem için zararlı olabilir. Bir hastalık yayılmaya başladığında, genellikle birden fazla türü etkileyerek ciddi bir salgın çıkmasına neden olur. Bu salgınların bir zincir reaksiyonu başlatma potansiyeli vardır ve bu da ekosistemdeki çeşitli türlerin tehlikeye girmesine neden olur.

İnsanlar, çevre üzerinde kirlilik ve atık artışı gibi beklenmedik ve etkileri çok uzun süren değişiklikler yapar. Bu değişiklikler ya türleri kendi yaşadıkları çevreden uzaklaştırır ya da onları yeni çevrelerine uyum sağlamaya zorlar. Bu değişiklikler, ekosistemlerin popülasyon büyüklüğü üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir ve bu da genellikle ciddi bir azalmaya neden olur.

Biyotik faktörler bir ekosistemi etkileyen hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve bakteriler gibi yaşayan varlıklardır. Abiyotik faktörler ise bir ekosistemi etkileyen sıcaklık, hava akımları, su ve mineraller gibi cansız varlıklardır.
Yukarıda belirtilen faktörler, söz konusu organizmaya ve ekosisteme bağlı olarak popülasyon boyutunda bir artışa veya azalmaya neden olabilir.

Biyotik stres
Ekoloji
Ekosistem mühendisi
Mutualizm (biyoloji)
İnsanın çevre üzerindeki etkisi

Buzullaşmanın zaman çizelgesi son 3 milyar yılda Dünya tarihinde beş veya altı büyük buz çağını içermektedir. Geç Senozoyik Buz Devri en son aşama olan 34 milyon yıl önce başladı Kuvaterner buzullaşma 2580000 yıldan beri sürüyor.
Buz çağları içinde, sırasıyla buzul dönemleri ve buzullararası dönemler olarak adlandırılan daha şiddetli buzul koşulları ve daha ılıman koşulların dönemleri vardır. Dünya şu anda Kuaterner buzullaşmasının buzullararası bir dönemindedir ve Kuaterner'ın son buzul dönemi yaklaşık 11.700 yıl önce sona ermiştir. Şu anki buzullararası dönem, Holosen çağı olarak bilinir. İklim vekillerine dayanarak, paleoklimatologlar buzullaşmadan kaynaklanan farklı iklim durumlarını inceler.

Muhtemelen en ağır üçüncü buz devri ve, 720 ila 635 kadar gerçekleşmiş olduğu tahmin edilmektedir  Ma önce, (milyon yıl)  de Neoproterozoyik Era ve buna bir saniye üretilmiş öne sürülmüştür  " Kartopunun "yani Dünya'nın tamamen buzla kaplı olduğu bir dönemdir. Ayrıca, bu ikinci soğuk dönemin sonu, Kambriyen Dönemi boyunca çok hücreli yaşamın hızlı bir şekilde çeşitlendiği bir zaman olan sonraki Kambriyen Patlamasından sorumlu olduğu öne sürülmüştür. Ancak bu hipotez hala tartışmalıdır, ancak lehine kanıtlar arttıkça, araştırmacılar arasında popülerlik artıyor.
460 milyon ila 430 milyon yıl önce küçük bir dizi buzullaşma meydana geldi. 350 ila 250 milyon yıl arasında geniş buzullaşma vardı.
Geç Senozoyik Buz Devri son 34 Ma için Antarktika'da geniş buz tabakaları gördü. Son 3 milyon yıl boyunca kuzey yarımkürede de buz tabakaları gelişmiştir. Bu aşama, Kuvaterner buzullaşması olarak bilinir ve az ya da çok kapsamlı buzullaşma gördü. Bunlar ilk olarak 41.000 yıllık baskın bir dönemsellikle ortaya çıktı, ancak Orta Pleistosen Geçişinden sonra bu, ortalama 100.000 yıllık bir dönemle yüksek genlikli döngülere dönüştü.

Geç Senozoik Buz Devri'nin ilk 30 milyon yılı çoğunlukla Antarktika'yı kapsarken, Kuvaterner, şu anda nüfusun yoğun olduğu ve kolayca erişilebilen Avrupa ve Kuzey Amerika'nın bazı kısımlarına yayılan çok sayıda buz tabakası gördü. Bu nedenle ilk jeologlar, karakteristik jeolojik özelliklerden sonra Kuvaterner Buz Devri'nin buzul ve buzullararası dönemlerinin görünen dizilerini adlandırdılar ve bu isimler bölgeden bölgeye değişiyordu. Deniz kayıtları tüm geçmiş buzulları korur; Karaya dayalı kanıtlar daha az eksiksizdir çünkü birbirini izleyen buzullar seleflerinin kanıtlarını ortadan kaldırabilir. Kıtasal buz birikimlerinden elde edilen buz çekirdekleri de tam bir kayıt sağlar, ancak deniz verileri kadar zamanda geriye gitmez. Polen göller ve bataklıklardan elde edilen veriler ile lös profilleri, kara temelli önemli korelasyon verileri sağlamıştır. adları sistemi çoğunlukla uzmanları tarafından aşamalı olmuştur. Araştırmacıların dönemlere deniz izotopik aşama numaralarına göre atıfta bulunmaları artık daha yaygındır. Örneğin, son yarım milyon yıl boyunca deniz çökeltilerinde kaydedilen beş Pleistosen buzul/buzullararası döngü vardır, ancak bu dönemde karada ilk olarak yalnızca üç klasik buzullararası dönem tanınmıştır ( Mindel, Riss ve Würm).
Karaya dayalı kanıtlar, MIS 6'ya kadar kabul edilebilir derecede iyi işliyor, ancak bundan önce sadece karaya dayalı kanıtları kullanarak aşamaları koordine etmek zordu. Bu nedenle, "adlar" sistemi eksiktir ve buzul çağlarının daha önceki kara temelli tanımlamaları bir şekilde varsayımsaldır. Bununla birlikte, karaya dayalı veriler, yer şekillerinin tartışılmasında ve bilinen deniz izotopik aşamasının bunlarla ilişkilendirilmesinde esasen faydalıdır.

Biber (2.6-1.8 Ma, Gelasian)
Biber-Tuna buzullararası (kullanımda değil)
Tuna (1.8-1.0 Ma, Calabria)
Tuna-Gunz buzullararası (kullanımda değil)
Günz (1.0–0.4 Ma, MIS 21 - MIS 11?)
Günz-Haslach buzullararası (kullanımda değil)
Haslach (nadiren kullanılır)
Haslach-Mindel buzullararası (kullanımda değil)
Mindel (MIS 12 ?, MIS 10)
Mindel-Riss buzullararası (MIS 9)
Riss (MIS 8-6)
Riss-Würm buzullararası (MIS 5e)
Würm (MIS 5d-2)

Bramertonian Sahnesi
Baventiyen Evresi/Ön Pastoniyen
Paston Sahnesi
Beestonian sahne
Cromerian Aşaması (MIS 21-13?)
Anglian Stage (MIS 12, belki de MIS 10?)
Hoxnian Aşaması (MIS 11, belki de MIS 9?)
Wolstonian Aşaması (MIS 8-6, belki de MIS 10-9?)
Ipswichian buzullararası (MIS 5e)
Devensiyen buzullaşma (MIS 5d-2)
Flandrian buzullararası (MIS 1)

Tiglian öncesi
Tiglian buzullararası
Eburoniyen
Waal buzullararası
Menapian buzul evresi
Kromeriyen kompleksi (MIS 21-13?)
Elster buzullaşması (MIS 10, belki de MIS 12?)
Holstein buzullararası (MIS 9?)
Saale buzullaşması (MIS 6 ile sona erdi)
Eem buzullararası (MIS 5e)
Weichsel buzullaşması (MIS 5d-2)

Afton buzullararası (modern bilimsel literatürde Pre-Illinoian ile değiştirildi)
Kansan buzullaşması (modern bilimsel literatürde Pre-Illinoian ile değiştirildi)
Yarmouthian sahnesi (modern bilimsel literatürde Pre-Illinoian ile değiştirildi)
Illinoian aşaması (MIS 10, bazen de MIS 8?)
Sangamonian (MIS 5e, bazen ayrıca 5d-5a)
Wisconsin buzullaşması (MIS 4-2, bazen ayrıca 5d-5a)

Caracoles (Río Frío) buzullaşma
Río Llico (Colegual) buzullaşma
Santa María (Casma) buzullaşma
Valdivia buzullararası (MIS 5e)
Llanquihue buzullaşması (en az MIS 4-2)

Geleneksel bölgesel isimleri küresel deniz ve buz çekirdeği dizileriyle ilişkilendirmenin zor olduğu kanıtlandı. MIS endeksleri genellikle tek bir geleneksel bölgesel buzullaşma ile zaman içinde örtüşen birkaç farklı buzullaşmayı tanımlar. Bazı modern yazarlar, bu tür bir buzullaşma dizisini tanımlamak için geleneksel bölgesel buzul isimlerini kullanırken diğerleri, daha sıcak aşamaları da içeren sürekli bir zaman dilimini ifade etmek için "buzullaşma" kelimesini "karmaşık" ile değiştirirler. Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, sadece son 200-300 bin yıl boyunca, geleneksel terminolojinin zaman çözünürlüğü MIS indeksleri ile net bir yazışmaya izin vermektedir. Özellikle Mindel buzulları MIS 10 ve MIS 12 ile ilgili Avrpa'da çok sayıda tartışma olmuştur.

Brunhes-Matuyama tersyüzümü  - En son jeomanyetik ters dönme olayı (yaklaşık 780.000 yıl önce)
Jeolojik zaman ölçeği  - jeolojik tabakaları zamanla ilişkilendiren sistem
Minnesota'nın buzul tarihi
Buzul dönemi  - Daha soğuk sıcaklıklar ve buzul ilerlemeleri ile işaretlenen bir buzul çağı içindeki zaman aralığı
Buz devri  - Dünya yüzeyi ve atmosfer sıcaklığında uzun vadeli düşüş dönemi

Büyüme faktörleri hücresel büyüme, çoğalma ve hücresel farklılaşmada uyarıcı yeteneğe sahip doğal maddelerdir. Genellikle, protein ya da steroid hormon yapısındadırlar. Büyüme faktörleri çeşitli hücresel süreçlerin düzenlenmesinde önemlidir.
Büyüme faktörleri genellikle hücreler arası sinyal molekülleri olarak hareket ederler. Örneğin sitokinler ve hormonlar hedef hücre yüzeyindeki özgül reseptörlere bağlanarak etki ederler.
Genellikle hücre farklılaşması ve olgunlaşması desteklerlerken bu özellikleri farklı büyüme faktörleri arasında değişmektedir. Örneğin, Kemik morfogenetik proteinleri, kemik hücre farklılaşması teşvik ederken fibroblast büyüme faktörü ve vasküler endotelyal büyüme faktörü kan damarı farklılaşmasını uyarır (anjiyogenez).

Aşağıda bazı büyüme faktörleri listelenmiştir:

Adrenomedullin (AM)
Anjiopoetin (Ang)
Otokrin motilite faktörü
Kemik morfogenetik protein (BMP)
Beyin-türevli nörotrofik faktör (BDNF)
Epidermal büyüme faktörü (EGF)
Eritropoietin (EPO)
Fibroblast büyüme faktörü (FGF)
Glial hücre hattı türevli nörotrofik faktör (GDNF)
Granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF)
Granülosit makrofaj koloni uyarıcı faktör (GM-CSF)
Büyüme farklılaşma faktörü-9 (GDF9)
Hepatosit büyüme faktörü (HGF)
Hepatoma-kaynaklı büyüme faktörü (HDGF)
İnsülin benzeri büyüme faktörü (IGF)
Göç-uyarıcı faktör
Miyostatin (GDF-8)
Sinir büyüme faktörü (NGF) ve diğer nörotrofinler
Trombosit kökenli büyüme faktörü (PDGF)
Trombopoetin (TPO)
Transforming growth faktör alfa (TGF-α)
Transforming growth faktör beta (TGF-β)
Tümör nekroz faktör alfa (TNF-α)
Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)
Plasental büyüme faktörü (PlGF)

Büyüme faktörleri son yıllarda artan şekilde onkolojik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar ve hematolojik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır:

Nötropeni
Myelodisplastik sendrom (MDS)
Lösemiler
Aplastik anemi
Kemik iliği nakli
Anjiyogenez; kardiyovasküler hastalıklar için

Medical Subject Headings Growth+Factors

Chicago ([ʃɪˈkɑːgoʊ]) veya Türkçeleştirilmiş adı ile Şikago, ABD'nin Illinois eyaletinin ve Orta Batı Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık şehridir. Michigan Gölü'nün batı kıyısında yer alan şehir, 2020 nüfus sayımına göre 2,74 milyonluk nüfusuyla Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü en kalabalık şehridir. Chicago metropol alanı 9,41 milyon sakiniyle ülkenin üçüncü en büyük metropol alanıdır. Chicago, ABD'nin ikinci en kalabalık ilçesi olan Cook County'nin merkezidir.
Chicago, 1837 yılında Büyük Göller ile Mississippi Nehri havzası arasındaki bir geçit yakınında şehir olarak kurulmuştur. Şehir 19. yüzyılın ortalarında hızla büyüdü. 1871'de Büyük Chicago Yangını birkaç mil karelik alanı yok etti ve 100.000'den fazla insanı evsiz bıraktı, ancak Chicago'nun nüfusu büyümeye devam etti. Chicago, Chicago Okulu, Şehir Güzelleştirme hareketinin gelişimi ve çelik çerçeveli gökdelen gibi kentsel planlama ve mimariye önemli katkılarda bulunmuştur. 
Chicago, finans, kültür, ticaret, sanayi, eğitim, teknoloji, telekomünikasyon ve ulaşım alanlarında uluslararası bir merkezdir. Dünyanın en büyük ve en çeşitli finansal türev piyasasına sahiptir ve yalnızca emtia ve finansal vadeli işlemlerde tüm hacmin %20'sini oluşturmaktadır. O'Hare Uluslararası Havalimanı, yolcu trafiği bakımından dünyanın en yoğun on havalimanı arasında düzenli olarak yer almaktadır ve bölge aynı zamanda ülkenin demiryolu merkezidir. Chicago bölgesi, 2024 yılında 919 milyar doların üzerinde gelir elde ederek, dünyanın en yüksek gayri safi yurtiçi hasılalarından (GSYİH) birine sahip olup, küresel olarak altıncı sırada yer almaktadır. Chicago ekonomisi çeşitlidir ve hiçbir sektör işgücünün %14'ünden fazlasını istihdam etmemektedir.
Chicago, 2024 yılında kültürel kurumları, Michigan Gölü plajları, restoranları ve daha fazlasıyla 55 milyon ziyaretçiyi ağırlayan önemli bir turizm merkezidir. Chicago kültürü, görsel sanatlar, edebiyat, film, tiyatro, komedi (özellikle doğaçlama komedi), yemek, dans ve müzik (özellikle caz, blues, soul, hip-hop, gospel, endüstriyel ve elektronik dans müziği, özellikle house müzik) alanlarına büyük katkılar sağlamıştır. Chicago, Chicago Senfoni Orkestrası ve Chicago Lirik Operası'na ev sahipliği yaparken, Chicago Sanat Enstitüsü etkili bir görsel sanatlar müzesi ve sanat okulu sunmaktadır. Chicago bölgesi ayrıca, diğer eğitim kurumlarının yanı sıra Chicago Üniversitesi, Northwestern Üniversitesi ve Illinois Üniversitesi Chicago'ya da ev sahipliği yapmaktadır. Chicago'daki profesyonel sporlar, iki Major League Baseball takımı da dahil olmak üzere tüm büyük profesyonel ligleri içermektedir. Şehir ayrıca, Dünya Maraton Büyükleri'nden biri olan Chicago Maratonu'na da ev sahipliği yapmaktadır.

Chicago, şehrin etnik ve işçi sınıfı köklerini yansıtan çok sayıda bölgesel özelliği üzerinde hak iddia eder. Bunların arasında ulusal olarak tanınan kalın hamurlu pizza; bu tarzın Pizzeria Uno'da ortaya çıktığı söylenir. Chicago tarzı ince kabuk da şehirde popülerdir.
Bazı favori Chicago pizzaları arasında Lou Malnati's ve Giordano's yer alır.
Genellikle sığır etinden yapılan bir sosisli sandviç olan Chicago tarzı sosisli sandviç, genellikle turşu çeşnisi, sarı hardal, acı biber turşusu, domates dilimleri, dereotu kokulu salatalık turşusu ve ekmeğinin üstünde haşhaş tohumu ve kereviz tuzu ile hazırlanır. Chicago tarzı sosisli sandviç meraklıları, garnitür olarak ketçap kullanımına kaşlarını çatar ancak giardiniera eklemeyi tercih edebilirler.

Şikago 1850'lerden beri ABD ve Dünya'daki en büyük eğitim merkezlerinden biri olmuştur. Şikago ve çevresinde ABD'nin en iyi üniversitelerinden olan Northwestern Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi bulunmaktadır. Bunun yanında sadece Şikago'da 100'den fazla yüksek öğrenim merkezi bulunmaktadır.
Bunun yanında Şikago'da Fermi Ulusal Parçacık Hızlandırma Laboratuvarı ve Argonne Ulusal Laboratuvarı bulunmaktadır. Argonne ABD'nin Midwest bölgesindeki en büyük ulusal laboratuvardır.

Chicago Bulls basketbol takımı olarak oldukça popülerdir. Michael Jordan ve yeni yıldız oyuncu Derrick Rose dünyaca ünlü oyuncularıdır. Bu takımın ev sahipliği yaptığı "United Center" adlı kapalı spor salonu Chicago'nun "Yakın Batı Taraf" semtindedir ve bu spor sezonu Ekim sonundan Nisan başına kadar devam etmektedir.
"United Center" spor salonu profesyonel Buz hokeyi sporunun kurucusu "orijinal altı" takımdan biri olan Chicago Blackhawks takımı tarafından da kullanılmaktadır. Bu takım yıllarca oyun hayatında bazen iyi bazen kötü olmuştur ama 2010'da en önemli buz hokey kupalarından olan "Stanley Kupası"'nı alarak yeniden popüler olmuştur. Bu profesyonel spor sezonu da Ekim sonundan Nisan başına kadar devam etmektedir.
Profesyonel Amerikan futbolu sporunun "NFL Ligi"'nde bulunan en tanınmış takımlarından olan Chicago Bears'in ev sahipliği yaptığı stadyum "Soldier Field" Chicago'nın "Yakın Güney" semtindedir. Profesyonel Amerikan futbolu yanında bu sporda çok önemli ve popüler olan üniversiteler arası Amerikan futbolu için Chicago'da  "sözde amatör" üniversite takımları bulunmaktadır. Bunlar arasında şehir varoşlarından Evanston'da kampüsü ve "Ryan Fields" adlı 49.000 kişilik Amerikan Futbolu stadyumu bulunan Northwestern Üniversitesi (takma adı "Wildcats") çok isim yapmıştır.
ABD'de genellikle daha az önemli ve daha az popüler olduğu iddia edilen klasik futbol sporu için Chicago'da profesyonel Chicago Fire takımı ABD "Major League Soccer" liginde oynamaktadır. Bu takımın ana stadı Chicago "Güneybatı Taraf" semtinin yanındaki "Bridgeview" varoşunda konumludur. ABD'de kadın futbolu da, özellikle amatör takımlar için, çok popüler bir spor olmuştur. ABD kadın futbolu ünlü takımları arasında Chicago "Lisle" varoşunda bulunan "Benedictine Üniversitesi"'nde stadyumları bulunan "National Women's Soccer League (Ulusal Kadın Futbol Ligi)"'nde oynayan "Chicago Red Stars" takımı bulunmaktadır.
ABD'de çok popüler olan profesyonel (ve amatör) beyzbol sporu Chicago şehrinde çok önemlidir. Şehirde ünlü ulusal profesyonel beyzbol takımı olarak Chicago Cubs Chicago'nun "Kuzey Taraf" semtinde bulunan "Wrigley Field" stadyumunda; Chicago White Sox takımı ise Chicago'nun "Güney Taraf" semtindeki "Ü.S. Cellular Field (Comiskey Park)" Stadyumunda oynamaktadır. Her iki takım da profesyonel olup Chicago'da bir yüzyıldan daha uzun tarihleri bulunmaktadır. Bu spor için sezon Nisan'dan Ekim başına kadar uzanmaktadır ve her iki takım da bu uzun sezonda kendi stadyumlarında 81 tane maç yapmaktadırlar. Şehirde bu iki beyzbol takımı olması Chicago'luları birbirine gayet rakip iki kampa böldüğü iddia edilmektedir.
Dünya profesyonel eğlence güreşleri profesyonel eğlendirici güreş için 1952 yılında ABD'de kurulan güreş eğlence sporu şirketi WWE Chicago merkezlidir ve bu şirketin ürettiği televizyon programları dünya çapında yüzden fazla ülkede, değişik dillerde gösterilir.

Chicago dünya çapında 28 kardeş şehre sahiptir:

Illinois
Northwestern Üniversitesi
Chicago Üniversitesi

Chicago şehri resmi sayfası7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Chicago" maddesi  (İngilizce)
Wiki Voyage sayfası "Chicago" maddesi  (İngilizce)
Chicago şehri veriler portali 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dönence veya Tropika, yeryüzü üzerinde, güneş ışınlarının yılda her birine bir kez dik açı ile geldiği, sıcak kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluşturan ve Ekvator'un (eşlek) 23° 27′ kuzey ve güneyinden geçtiği varsayılan iki enlemden her birine verilen isimdir. Bu iki enlem arasındaki bölgeye tropikal kuşak denir.
Bu enlemlerden yeryüzününün Kuzey Yarım Küre'de olanına Yengeç Dönencesi, Güney Yarım Küre'de olanına Oğlak Dönencesi adı verilir.

21 Haziran'da güneş ışınları Yengeç Dönencesi'ne dik gelir. Bu tarih, Kuzey Yarımküre'de yazın, Güney Yarımküre'de kışın başlangıcı olarak sayılır, Güney Kutup Dairesi'nde (66° 33′ G - 90° G) en az 24 saat gece yaşanır. Bugünden sonra yeryüzünün kuzeyinde günler kısalmaya, güneyinde ise uzamaya başlar ve buna Yaz Gündönümü adı verilir. Benzeri biçimde, güneş ışınlarının Oğlak Dönencesine dik geldiği 21 Aralık, Kuzey Yarımküre'de kışın, Güney Yarımküre'de de yazın başlangıcıdır ve Kuzey Kutup Dairesi'nde 24 saat gece yaşanır.
Dönenceler matematik iklim kuşağı olan Tropikal kuşağın kuzey ve güney sınırlarını oluştururlar.
Dönencelerde iki meridyen arası uzaklık yaklaşık 100 kilometredir.

Astropika (Dönencealtı)
Gündönümü
Yengeç Dönencesi
Oğlak Dönencesi

Manto, yer kabuğu ile çekirdek arasında yer alan, derinliğe göre değişen ısıya sahip bir yer katmanıdır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastikimsi özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Kalınlığı 2.860 kilometreye yakındır. Ultra bazik kayaç veya ultramafik kayaçlardan oluşur. Dünya'nın en kalın katmanıdır. Ağır olup yoğunluğu 3,5–6 g/cm³ arasında bulunur. Bazı gezegenler, bazı asteroitler ve bazı gezegen uyduları mantoya sahiptir. Sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Yapısında silisyum, magnezyum, nikel ve demir bulunmaktadır. Okyanus ortası sırtlarında oluşan kısmi manto erimesi okyanusal kabuğu, Yitim zonlarında meydana gelen kısmi manto erimeleri ise kıtasal kabuğu oluşturmaktadır.

Dünya'nın mantosu 2 kısıma ayrılır bunlar üst manto (astenosfer) ve alt mantodur.

Litosferin altından 700 km derinliğe kadar uzanan kuşağa üst manto veya astenosfer denilir. Bu kuşağın yoğunluğu 3,3-4,3 g/cm³ arasında değişmekte olup bileşiminde ultrabazik ve ultramafik (olivinli veya piroksinli), yani fazla miktarda alkali madde ve mineral içeren magma veya ergimiş malzeme bulunur. Üst mantonun alt kısmında P dalga hızı yoğunluk artışından dolayı 10,7–11 km/s'yi bulur. Yer kabuğu parçaları veya plakalar, üst mantonun üzerinde yüzerler. Çünkü bu seviyelerde mantonun bir kısmı eriyebilir. Bunun için de belli bir sıcaklıkta mantonun bir miktar su içermesi yeterlidir. Bu durum gerçekleşince kısmen eriyen astenosfer, hemen hemen hiçbir direnç göstermeden biçim değiştirir.

700–2.900 km derinlikleri arasına uzanan kısımda ise alt manto başlar. Bu kuşakta demir ve magnezyum silikatları egemen durumdadır. Bundan dolayı alt mantonun alt kısmında yoğunluk 5,5'a kadar çıkmakta ve P dalga hızı ise 13,6 km/s'ye ulaşmaktadır.
Orta manto kısmı üst ve alt manto arasında bir geçiş zonu oluşturur. Manto, yerkürenin toplam hacminin %80'den fazlasını meydana getirir ve yer kabuğu hareketleri (deniz dibi yayılması, kıtaların kayması, epirojenez, orojenez, derin depremler) ile volkanizma için gerekli enerjiyle iç kuvvetlerin kaynağını teşkil eder.

Mantonun üstü, ilk olarak 1909'da Andrija Mohorovičić tarafından not edilen sismik hızda ani bir artış ile tanımlanır; bu sınır şimdi Mohorovičić süreksizliği veya "Moho" olarak anılmaktadır.
Üst manto baskın olarak peridotittir, öncelikle olivin, klinopiroksen, ortopiroksen ve alüminli bir fazın değişken oranlarından oluşur. Alüminli faz, en üstteki mantoda plajiyoklazdır, daha sonra spinel ve daha sonra ~ 100 km'nin altında granattır. Yavaş yavaş üst manto boyunca, piroksenler daha az stabil hale gelir ve majoritli granat haline dönüşür.
Geçiş bölgesinin üstünde olivin, wadsleyite ve ringwoodite izokimyasal faz geçişlerinden geçer. Nominal susuz olivinden farklı olarak, bu yüksek basınçlı olivin polimorfları, kristal yapılarında su depolamak için büyük bir kapasiteye sahiptir. Bu, geçiş bölgesinin büyük miktarda suya ev sahipliği yapabileceği hipotezine yol açmıştır.  geçiş bölgesinin tabanında, bridgmanite içine ringwoodite ayrıştığında (eski magnezyum silikat perovskit olarak da adlandırılır) ve ferropericlase. Garnet ayrıca geçiş bölgesinin tabanının altında veya biraz altında kararsız hale gelir.
Alt manto esas bridgmanite ve oluşan ferropericlase olarak az miktarda, kalsiyum izotop, kalsiyum-ferrit yapılandırılmış oksit ve sistovit. Mantonun en alt 200 ~ km'sinde, bridgmanit izokimyasal olarak post-perovskite dönüşür.

Mantonun kimyasal bileşimini, büyük ölçüde erişilemediğinden, yüksek bir kesinlik ile belirlemek zordur. Okyanus litosferinin bölümlerinin bir kıtaya yayıldığı ofiyolitlerde nadiren manto kayaçları ortaya çıkar. Manto kayaçları ayrıca bazaltlar veya kimberlitler içinde ksenolit olarak örneklenir.

Manto kompozisyonunun çoğu tahmini, yalnızca en üst mantoyu örnekleyen kayalara dayanmaktadır. Mantonun geri kalanının, özellikle alt mantonun aynı toplu bileşime sahip olup olmadığı konusunda tartışma vardır.  Mantonun kompozisyonu, okyanus kabuğu ve kıtasal kabuk oluşturmak için katılaşan magmanın çıkarılması nedeniyle Dünya tarihi boyunca değişmiştir.

Mantoda, sıcaklıklar kabuğun üst sınırında yaklaşık 200 °C (392 °F) ile çekirdek manto sınırında yaklaşık 4.000 °C (7.230 °F) arasında değişir.  jeotermal gradyan manto hızlı termal artışların sınır tabakalarının yavaş yavaş mantonun iç kısmı boyunca manto üst ve alt ve artar.  Her ne kadar yüksek sıcaklıklar yüzeydeki manto kayalarının erime noktalarını aşsa da (temsili peridotit için yaklaşık 1200 °C), manto neredeyse tamamen katıdır.  Muazzam litostatik basınç, manto üzerine uygulanan erimeyi önler, çünkü erimenin başladığı sıcaklık (solidus) basınçla artar.
Mantodaki basınç Moho'daki birkaç kbar'dan çekirdek manto sınırında 1390 kbar'a (139 GPa) yükselir.

Ana madde: Manto konveksiyonu
Bu şekil, manto konveksiyon modelinde bir zaman adımının bir anlık görüntüsüdür. Kırmızıya yakın renkler sıcak, maviye yakın renkler soğuktur. Bu şekilde, çekirdek-manto sınırında alınan ısı, modelin altındaki malzemenin termal genleşmesi ile sonuçlanır, yoğunluğunu azaltır ve sıcak malzeme tüylerini yukarı göndermesine neden olur. Aynı şekilde, malzemenin yüzeyde soğutulması da batmasına neden olur.
Dünya yüzeyi ve dış çekirdek arasındaki sıcaklık farkı ve yüksek basınç ve sıcaklıktaki kristal kayaların milyonlarca yıl boyunca yavaş, sürünen, viskoz benzeri deformasyona uğrama kabiliyeti nedeniyle, mantoda konvektif bir malzeme dolaşımı vardır.  Sıcak malzeme yukarı kalkar, daha soğuk (ve daha ağır) malzeme aşağı düşer. Malzemenin aşağı doğru hareketi, batma bölgeleri adı verilen yakınsak plaka sınırlarında meydana gelir. Tüylerin üzerinde yer alan yüzeydeki konumların yüksek bir yüksekliğe sahip olduğu (altındaki daha sıcak, daha az yoğun tüylerin kaldırma kuvveti nedeniyle) ve sıcak nokta volkanizması sergilediği tahmin edilmektedir.. Genellikle derin manto tüylerine atfedilen volkanizma alternatif olarak kabuğun pasif olarak genişlemesi ile magmanın yüzeye sızmasına izin verir ("Plaka" hipotezi).
Konveksiyon Dünya mantonun a, kaotik plakalarının hareketinin bir parçası olduğu düşünülmektedir (akışkan dinamiği anlamında) işlemi. Plaka hareketi, yalnızca kıtaların kabuk bileşenlerinin hareketi için geçerli olan kıta kayması ile karıştırılmamalıdır. Litosferin ve alttaki mantonun hareketleri birleştirilir, çünkü inen litosfer mantodaki konveksiyonun temel bir bileşenidir. Gözlenen kıtaların kayması, okyanus litosferinin batmasına neden olan kuvvetler ile Dünya'nın mantosundaki hareketler arasında karmaşık bir ilişkidir.
Daha büyük derinlikte daha büyük viskozite eğilimi olmasına rağmen, bu ilişki doğrusal olmaktan uzaktır ve özellikle üst mantoda ve çekirdekle sınırda viskozitesi önemli ölçüde azalmış tabakalar gösterir.  Çekirdek-manto sınırının yaklaşık 200 km (120 mil) üzerindeki manto biraz daha sığ derinliklerde mantodan belirgin şekilde farklı sismik özelliklere sahip gibi görünmektedir; çekirdeğin hemen üzerindeki bu alışılmadık manto bölgesine, 50 yıl önce jeofizikçi Keith Bullen tarafından getirilen bir isimlendirme olan D ″ ("D double-prime") denir.  D sub, işlenmiş levhalardan elde edilen malzemeden oluşabilir perovskitte post-perovskite adı verilen perovskitte bulunan çekirdek-manto sınırında ve / veya yeni bir mineral polimorftan aşağı inip dinlenmeye başladı.
Sığ derinliklerde meydana gelen depremler doğrultu atımlı faylanmanın bir sonucudur; bununla birlikte, yaklaşık 50 km'nin (31 mi) altında, sıcak, yüksek basınç koşulları daha fazla depremliliği engellemelidir. Manto viskoz ve kırılgan faylanma yapamaz. Bununla birlikte, batma bölgelerinde, 670 km'ye (420 mi) kadar depremler gözlenmektedir. Bu olguyu açıklamak için dehidrasyon, termal kaçak ve faz değişimi gibi bir dizi mekanizma önerilmiştir. Jeotermal gradyan, yüzeydeki serin malzemenin aşağıya doğru battığı, çevredeki mantonun gücünü artırdığı ve depremlerin 400 km (250 mi) ve 670 km (420 mi) derinliğe kadar düşmesine izin verdiği durumlarda azaltılabilir.
Mantonun altındaki basınç ~ 136 G Pa'dır (1,4 milyon atm ).  Derinlik arttıkça basınç artar, çünkü altındaki malzeme üstündeki tüm malzemenin ağırlığını desteklemek zorundadır. Bununla birlikte, tüm mantonun mantoyu oluşturan katı kristaller boyunca nokta, çizgi ve / veya düzlemsel kusurların hareketi ile barındırılan kalıcı plastik deformasyon ile uzun zaman aralıklarında bir sıvı gibi deforme olduğu düşünülmektedir. Üst manto viskozitesi için tahminler, derinliğe bağlı olarak, 10 19 ve 10 24 Pa · s arasındadır, sıcaklık, bileşim, stres durumu ve diğer birçok faktör. Böylece, üst manto çok yavaş akabilir. Bununla birlikte, en üst mantoya büyük kuvvetler uygulandığında, zayıflayabilir ve bu etkinin, tektonik plaka sınırlarının oluşumuna izin vermede önemli olduğu düşünülmektedir.

Mantonun keşfi, okyanus kabuğunun göreceli olarak daha kalın kıtasal kabuğa kıyasla göreceli inceliğinden dolayı genellikle karadan ziyade deniz yatağında gerçekleştirilir.
Project Mohole olarak bilinen ilk manto keşif girişimi, 1966'da tekrarlanan arızalar ve aşırı maliyetlerden sonra terk edildi. En derin penetrasyon yaklaşık 180 m'dir (590 ft). 2005 yılında bir okyanus sondajı, okyanus sondaj gemisi JOIDES Resolution'dan deniz tabanının 1.416 metre (4.646 ft) altına ulaştı.
Daha başarılı oldu Derin Deniz Sondaj Projesi 1968'den tarafından koordine 1983 için ameliyat (DSDP) Scripps Oşinografi Enstitüsü'ndeki at California, San Diego Üniversitesi, DSDP desteklemek için önemli veriler sağlamıştır deniz dibi yayılması hipotezini ve teoriyi kanıtlamak için yardımcı bir levha tektoniği. Glomar Challenger sondaj operasyonlarını gerçekleştirdi. DSDP, 40 yılı aşkın bir süredir faaliyet gösteren üç uluslararası bilimsel okyanus sondaj programından ilkiydi. Derinlemesine Örnekleme için Ortak Oşinografi Kurumlarının himayesinde bilimsel planlama yapıldı. Danışma grubu dünyanın dört bir yanından akademik kurumlardan, devlet kurumlarından ve öz

Jeologların edindiği kapsamlı ve geniş bilimsel kanıtlara dayanarak Dünya'nın yaşının yaklaşık 4,54 milyar yıl (4,54×109 yıl) olduğuna karar verilmiştir.  Bu sayı, bilinen en eski Dünya kabuğuna ait minerallerin yaşı (Batı Avustralya'nın Jack Hills bölgesinde) küçük zirkon kristalleri ve Güneş Sistemi'nin yaşı meteor parçacıkları ve Ay'dan gelen örnekler üzerinde jeologların yaptığı radyometrik yaş tayini ölçümleri sonucunda ortaya çıkartılmıştır. Bu ölçümler göktaşı malzemesinin radyometrik yaşla tarihlendirilmesine ait kanıtlara  dayanır ve bilinen en eski yeryüzü  ve Ay örneklerinin radyometrik yaşlarıyla tutarlıdır.
Zirkon kristalleri üzerinde yapılan radyometrik yaş tayini ölçümleri ise Dünya'nın yaşının 4,40 milyar yıldan daha fazla olamayacağını kanıtlamaktadır.
Dünya'nın yaşı günümüzde ortak kanıya en yakın şeklinde ilk kez 20. yüzyılın başlarında Clair Patterson tarafından Zirkon krsitallerindeki Uranyum miktarından yaklaşık "4.40" milyar olarak hesaplanmıştır.
2016'da yapılan bir hesaplama Dünya'nın merkezinin yüzeyinden 2,49 yıl daha genç olduğunu göstermektedir. Dünya'nın birikmesinin, kalsiyum alüminyum açısından zengin inklüzyonların ve göktaşlarının oluşumundan kısa bir süre sonra başladığı varsayılmaktadır. Bu birikme sürecinin henüz bilinmediği ve farklı birikim modellerinden tahminlerin birkaç milyon ila yaklaşık 100 milyon yıl arasında değiştiği için, Dünya'nın yaşı ile en eski kayaların arasındaki farkın belirlenmesi zordur. Ayrıca muhtemelen farklı yaşlardaki minerallerin agregaları oldukları için, yüzeydeki maruz kalan Dünya'daki en eski kayaların yaşını tam olarak belirlemek de zordur.
Dünya'nın yaşı ve Clair Patterson'ın hayatı, Neil deGrasse Tyson'ın sunuculuğunu yaptığı 2014 yapımı Cosmos: a Spacetime Odyssey (Bir Uzay Serüveni) belgesel serisinin "The Clean Room" adlı 7. bölümünde konu edilmiştir.

Tabakalar, kayaların ve yerin katmanlanması, yapılan çalışmalar, doğa bilimcilerine, Dünya'nın varlığı sırasında birçok değişiklik geçirmiş olabileceğine dair bir fikir verdi. Bu katmanlar bilinmeyen canlıların fosilleşmiş kalıntılarını içerir ve bazılarının organizmalarının katmandan katmana ilerlemesinin yorumlanmasına yol açar.
17. yüzyılda Nicolas Steno, fosil kalıntıları ve tabakalar arasındaki bağlantıyı tahmin eden ilk doğa bilimcilerden biriydi. Gözlemleri onu önemli stratigrafik kavramlar (yani " süperpozisyon yasası " ve " orijinal yataylık ilkesi ") formüle etmeye yöneltti. 1790'larda William Smith, çok farklı yerlerde bulunan iki kaya katmanı benzer fosiller içeriyorsa, katmanların aynı yaşta olmasının mümkün olabileceğini söyledi. William Smith'in yeğeni ve öğrencisi John Phillips, daha sonra Dünya'nın yaklaşık 96 milyon yaşında olduğunu hesapladı.
18. yüzyılın ortalarında, doğa bilimci Mikhail Lomonosov, Dünya'nın evrenin geri kalanından ayrı olarak birkaç yüz bin yıl önce varolduğunu söyledi. Lomonosov'un fikirleri çoğunlukla spekülatifti. 1779'da Comte du Buffon bir deney kullanarak Dünya'nın yaşı için bir değer elde etmeye çalıştı. Dünya' ya benzeyen küçük bir küre yarattı ve daha sonra kürenin soğutma hızını ölçtü. Bu deney Dünya'nın yaklaşık 75.000 yaşında olduğunu tahmin etmesini sağladı.
Diğer doğa bilimcileri bu hipotezleri Dünya'nın tarihini inşa etmek için kullandılar, ancak zaman çizgileri stratigrafik katmanların ne kadar sürdüğünü bilmedikleri için yeterli değildi. 1830'da, James Hutton'un eserlerinde bulunan fikirleri geliştiren jeolog Charles Lyell, Dünya'nın özelliklerinin sürekli değiştiği, sürekli aşındığı ve yeniden şekillendiği ve bu değişimin oranının kabaca sabit olduğu düşüncesini yaygınlaştırdı. Bu, Dünya tarihini aralıklı felaketlerin egemen olduğu gibi gören geleneksel görüş için bir meydan okumaydı. Birçok doğa bilimci Lyell' in değişimlerin sürekli ve tekdüze olduğuna inanan " tekdüzen " düşüncesinden etkilendi.

1862'de fizikçi William Thomson, 1. Baron Kelvin, Dünya yaşını 20 milyon ila 400 milyon yıl arasında gösteren hesaplamalar yayınladı. Dünya'nın tamamen erimiş bir nesne olarak oluştuğunu varsaydı ve yüzeye yakın sıcaklık gradyanının bugünkü değerine düşmesi için geçen süreyi belirmeye çalıştı. Fakat hesaplamalarına katmadığı şeyler vardı. Dünya'nın iç sıcaklığını eşitlediği kayanın erime sıcaklığı hakkındaki belirsizliğinden ve ısıl iletkenlikteki ve belirli kaya ısılarındaki belirsizlikten kaynaklanıyordu. Yıllar içinde argümanlarını düzenledi ve üst sınırı on kat azalttı. 1897'de şimdi Lord Kelvin Thomson, nihayetinde Dünya'nın 20-40 milyon yaşında, Güneş'in de yaklaşık 20 milyon yaşında olduğunu tahmin etmişti. Radyoaktivite keşfinin Thomson'ın Dünya yaşı  hakkındaki tahminini geçersiz kıldığına inanılıyordu. Thomson'ın kendisi bunu asla açık bir şekilde kabul etmedi çünkü Güneş'in yaşını 20 milyon yıldan fazla kısıtlamayan çok daha güçlü bir tartışmaya sahip olduğunu düşünüyordu. Güneş ışığı olmadan, Dünya yüzeyinde tortu kaydı için bir açıklama olamazdı. O zaman, güneş enerjisi çıkışı için bilinen tek kaynak yerçekimi çöküşüydü. Sadece 1930'larda termonükleer füzyon fark edildiğinde Thomson'un yaş paradoksu gerçekten çözüldü.
Charles Lyell gibi jeologlar Dünya için bu kadar kısa bir yaşı kabul etmekte zorlandılar. Biyologlar için, 100 milyon yıl bile makul olmak için çok kısa görünüyordu. Darwin'in teorisinin evrimi, kümülatif rastgele kalıtsal varyasyonun süreç seçimi zamanında büyük süreler gerektirir. Modern biyolojiye göre, yaşamın başlangıcından bugüne kadar olan toplam evrim tarihi, jeolojik tarihleme ile gösterildiği gibi, tüm canlı organizmaların son evrensel atalarından bu yana geçen zamanın 3,5 ila 3,8 milyar yıl öncesinden beri gerçekleşmiştir.
1869'daki bir konferansta, Darwin'in büyük savunucusu Thomas H. Huxley, Thomson'un hesaplamalarına saldırdı, kendi içlerinde kesin göründüklerini, ancak hatalı varsayımlara dayandıklarını ileri sürdü. Fizikçi Hermann von Helmholtz (1856'da) ve gökbilimci Simon Newcomb (1892'de) tartışmaya sırasıyla 22 ve 18 milyon yıllık kendi hesaplamalarına katkıda bulundu: Güneş'in kendi başına yoğunlaşması için gereken süreyi bağımsız olarak hesapladılar doğduğu gaz ve toz bulutsusunun mevcut çapı ve parlaklığı değerleri Thomson'ın hesaplamalarıyla tutarlıydı. Bununla birlikte, Güneş'in sadece çekimsel kasılma sıcaklığından parladığını varsaydılar.Güneş nükleer füzyon süreci, henüz bilim tarafından bilinmemektedir.
1895 yılında John Perry, Kelvin'in figürüne iletkenlik varsayımlarına dayanarak meydan okudu ve Oliver Heaviside, " operatör yönteminin şaşırtıcı karmaşıklık sorunlarını çözme yeteneğini sergileyen bir araç" olduğunu düşünüyordu.
Diğer bilim adamları Thomson'un figürlerini desteklediler. Charles Darwin'in oğlu astronom George H. Darwin, Dünya'nın ve Ay'ın her ikisinin de parçalanmış olduğu ilk günlerinde erimiş olabileceği fikrini sundu. Gelgit ivmesinin inceeleyerek Dünya'ya günün 24 saatlik dilimini vermesi için geçen süreyi hesapladı. 56 milyon yıllık çalışmalar Thomson'un doğru yolda olduğunu gösteren ek kanıtlar ekledi.
Thomson'ın 1897'de Dünya'nın yaşı hakkında verdiği son tahmin şöyleydi: "20 yaşından büyük ve 40 milyon yaşından küçük ve muhtemelen 40 yaşına çok daha yakın" olduğunu söyledi.
John Joly, okyanusların erozyon süreçlerinden tuz biriktirmesi gereken oranı hesapladı ve okyanusların yaklaşık 80 ila 100 milyon yaşında olduğunu belirledi.

Kimyasal yapıları gereği, kaya mineralleri belirli elementleri içerir; ancak radyoaktif izotop içeren kayalarda, radyoaktivite süreci zamanla egzotik elementler üretir. Çürümenin en son ürününün konsantrasyonunu ölçerek, yarılanma ömrü ve çürüyen elemanın başlangıç konsantrasyonu ile birleştirildiğinde, kayanın yaşı hesaplanır. Tipik radyoaktif son ürünleri, argon bozunmasından potasyum -40, kurşun bozunmasından uranyum ve toryum çürümesinden kaynaklanır. Kaya, Dünya'nın mantosunda olduğu gibi erimiş hale gelirse, bu tür radyoaktif olmayan ürünler tipik olarak kaçar ya da yeniden dağılır. Böylece en eski karasal kayanın yaşı, Dünya'nın kendisinden daha uzun süre bozulmamış olduğu varsayılarak Dünya'nın yaşı için bir minimum değerdir.

1892 yılında, Thomson birçok bilimsel başarıları takdir edilmiş ve Lord Kelvin unvanını almıştır. Kelvin, termal gradyanları kullanarak Dünya'nın yaşını hesapladı ve yaklaşık 100 milyon yıllık bir tahmine ulaştı. Dünya mantosunun konveksiyon yaptığını fark edemedi ve bu onun tahminini geçersiz kıldı. 1895 yılında John Perry, konvektif bir manto ve ince kabuk modelini kullanarak 2 veya 3 milyar yıllık dünya yaşı tahmini üretti, ancak çalışmaları büyük ölçüde göz ardı edildi. Kelvin, 100 milyon yıllık tahminine bağlı kaldı ve daha sonra yaklaşık 20 milyon yıla indirdi.
Radyoaktivitenin keşfi, hesaplamada başka bir faktör yaratmıştır. Henri Becquerel'in 1896'daki ilk keşfinden sonra, Marie ve Pierre Curie 1898'de radyoaktif elementler polonyum ve radyum keşfettiler; 1903'te Pierre Curie ve Albert Laborde, radyumun buzdaki kendi ağırlığını bir saatten daha kısa sürede eritmek için yeterli ısı ürettiğini açıkladı. Jeologlar, bunun Dünya çağının çoğu hesaplamasının altında yatan varsayımları bozduğunu çabucak fark ettiler. Bunlar, Dünya ve Güneş'in orijinal ısısının sürekli olarak uzaya yayıldığını varsaymışlardı, ancak radyoaktif bozunma, bu ısının sürekli olarak yenilendiği anlamına geliyordu. George Darwin ve John Joly, 1903'te bunu ilk kez belirttiler.

Eski hesaplamaları deviren radyoaktivite, radyometrik tarihleme şeklinde yeni hesaplamalar için bir temel sağlayarak bonus verdi.

Ernest Rutherford ve Frederick Soddy birlikte radyoaktif materyaller üzerindeki çalışmalarına devam etmişler ve radyoaktivitenin atom elementlerinin kendiliğinden dönüşümüne bağlı olduğu sonucuna varmışlardır. Radyoaktif bozunumda, bir element süreçte alfa, beta veya gama radyasyonu salarak başka, daha hafif bir elemente ayrılır. Ayrıca, bir radyoaktif elementin belirli bir izotopunun, başka bir elemente, ayırt edici bir hızda bozunduğunu belirlediler. Bu oran bir "yarılanma ömrü" veya o radyoaktif madde kütlesinin yarısının "bo

Edward Osborne Wilson (10 Haziran 1929 - 26 Aralık 2021) Amerikalı bir biyolog, doğa bilimci ve yazardı. Wilson, birçok kez "Yeni Darwin", "Darwin'in doğal varisi" veya "21. yüzyılın Darwin'i" lakapları verilen etkili ve ünlü bir biyolog olmuştur. Biyoloji bilimindeki uzmanlık alanı zoolojinin karıncalarla ilgili çalışma alanı olan mirmekoloji idi. Kendisi bu konuda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri sayılmıştır ve bu çalışmalarından dolayı ona "Karınca adam" lakabı takılmıştır.
Wilson, çevre savunuculuğu, dini ve etik konulara ilişkin laik-hümanist ve deist fikirleri nedeniyle "sosyobiyolojinin babası" ve " biyoçeşitliliğin babası" olarak anılmıştır. Ekolojik teoriye katkıları arasında, matematiksel etolog Robert MacArthur ile birlikte çalıştığı ada biyocoğrafyası teorisi vardır. Bu teori koruma alanı tasarımı alanının ve Stephen Hubbell'in birleşik tarafsız biyoçeşitlilik teorisinin temelini oluşturmuştur.
Wilson, Harvard Üniversitesi Organizma ve Evrimsel Biyoloji Bölümü için Entomoloji alanında Pellegrino Üniversitesi Araştırma profesörü, Duke Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve Kuşkucu Soruşturma Komitesi üyesiydi. Nobel Ödüllerini veren İsveç Kraliyet Akademisi, Wilson'a Nobel Ödülleri kapsamında olmayan alanları kapsayacak biçimde tasarlanmış bir ödül olan Crafoord Ödülü'nü verdi. Uluslararası Hümanizm Akademisi'nden hümanist ödüllüydü. İki kez Kurgusal Olmayan Yazılar dalında Pulitzer Ödülü'nü kazandı (1979'da İnsan Doğası Üzerine ve 1991'de Karıncalar için) Ayrıca The Meaning of Human Existence, The Social Conquest of Earth, Letters to a Young Scientist kitapları ile New York Times'ın çok satan (bestseller) yazarıydı.
Wilson, Time ve Britannica Ansiklopedisi gibi yayınlar tarafından dünyanın en önemli bilim adamlarından ve en etkili insanlarından biri olarak kabul edildi. Dünya çapında 150'den fazla prestijli ödül ve madalya aldı ve 30'dan fazla dünyaca ünlü ve prestijli organizasyon, akademi ve kurumun onursal üyesiydi. Birçok karınca türünün yanı sıra bir kuş ve bir yarasa türü olmak üzere çeşitli hayvan türleri bilimsel olarak onun onuruna adlandırılmıştır.

Edward Osborne Wilson, 10 Haziran 1929'da Birmingham, Alabama'da Inez Linnette Freeman ve Edward Osborne Wilson'ın tek çocuğu olarak doğdu. Otobiyografisi Naturalist'e göre, Mobile, Alabama ve Pensacola, Florida dahil olmak üzere Güney Amerika'daki çeşitli kasabalarda büyüdü. Küçük yaşlardan itibaren doğa tarihi ile ilgilendi. Babası yıllar sonra intihar ederek ölen bir alkolikti. Ailesi, eve kara dul örümcekleri getirmesine ve onları verandada tutmasına izin verirdi. Wilson'un anne ve babası o daha 7 yaşındayken boşanmışlardı.
Ebeveynlerinin boşandığı aynı yıl, Wilson bir balık tutma kazasında bir gözünü kör etti. Saatlerce acı çekmesine rağmen balık tutmaya devam etti. Dışarıda kalmaktan endişe duyduğu için şikayet etmedi ve tıbbi tedavi aramadı. Birkaç ay sonra, sağ gözbebeği kataraktla bulutlandı. Lensin çıkarılması için Pensacola Hastanesine yatırıldı. Wilson, otobiyografisinde, "ameliyatın korkunç bir [19.] yüzyıl çilesi olduğunu" yazar. Wilson, 20/10'luk bir görüşle sol gözünde tam görüşü korudu. 20/10 görüşü onu "küçük şeylere" odaklanmaya teşvik etti. Kendisi bu konuda "Kelebekleri ve karıncaları diğer çocuklardan daha fazla fark ettim ve otomatik olarak onlarla ilgilenmeye başladım." demektedir.
Stereoskopik görüşünü kaybetmiş olmasına rağmen, küçük böceklerin vücutlarındaki ince izleri ve tüyleri hala görebiliyordu. Memelileri ve kuşları gözlemleme yeteneğinin azalması onu böceklere konsantre olmaya yöneltti.
Dokuz yaşında, Wilson ilk seferlerini Washington DC'deki Rock Creek Park'ta gerçekleştirdi. Böcek toplamaya başladı ve kelebekler için bir tutku kazandı. Süpürge, elbise askısı ve tülbent torbalardan yapılmış ağları kullanarak onları yakalardı. Bu keşif gezilerine devam etmek, Wilson'ın karıncalara olan hayranlığına yol açtı. Otobiyografisinde, bir gün çürüyen bir ağacın kabuğunu nasıl çekip aldığını ve altında sitronella karıncalarını keşfettiğini anlatıyor. Bulduğu işçi karıncalar "kısa, şişman, parlak sarıydı ve güçlü bir limon kokusu yaydı". Wilson, olayın "onun üzerinde canlı ve kalıcı bir izlenim bıraktığını" söyledi. Ayrıca Kartal İzci ödülünü kazandı ve İzci yaz kampının Doğa Direktörü olarak görev yaptı. Yaşta 18, entomolog olmaya niyetli, sinek toplayarak başladı, ancak Dünya Savaşı'nın neden olduğu böcek iğnesi sıkıntısı II, şişelerde saklanabilen karıncalara geçmesine neden oldu. Washington'daki Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'nden bir myrmekolog olan Marion R. Smith'in teşvikiyle Wilson, Alabama'daki tüm karıncalar üzerinde bir araştırma başlattı. Bu çalışma, ABD'de Mobile limanı yakınında ilk ateş karıncaları kolonisini rapor etmesine yol açtı. Wilson, eğitimden sonraki 11 yıl içinde 15 veya 16 okula gittiğini söyledi.

Wilson, bir üniversiteye gitmeyi göze alamayacağından endişeliydi ve eğitimi için ABD hükûmetinin mali desteğini kazanmak amacıyla Birleşik Devletler Ordusuna katılmaya çalıştı. Görme bozukluğu nedeniyle ordu tıbbi muayenesinde başarısız oldu ve bu sebeple orduya katılamadı, ancak sonuçta Alabama Üniversitesi'ne kaydolmayı başardı ve 1950'de biyoloji alanında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. 1951'de Wilson doktora amacıyla Harvard Üniversitesi'ne transfer oldu.
O, Harvard Society of Fellows'a atandığında, denizaşırı seferlere çıkabilir, Küba ve Meksika'nın karınca türlerini toplayabilir ve Avustralya, Yeni Gine, Fiji, Yeni Kaledonya ve Sri Lanka dahil olmak üzere Güney Pasifik'i gezebilirdi. 1955 yılında doktora derecesini aldı. Yine aynı yıl Irene Kelley ile evlendi.

1956'dan 1996'ya kadar Wilson, Harvard fakültesinin bir parçasıydı. Görevine karınca taksonomisti olarak başladı ve karıncaların mikroevrimlerini, çevresel dezavantajlardan kaçarak ve yeni habitatlara geçerek nasıl yeni türlere dönüştüklerini anlamaya çalıştı. Bu çalışmalarıyla birlikte " Takson döngüsü " teorisini geliştirdi.
Matematikçi William H. Bossert ile işbirliği içinde Wilson, böcek iletişim modellerine dayalı bir feromon sınıflandırması geliştirdi. 1960'larda, tür dengesi teorisini geliştirmek için matematikçi ve ekolojist Robert MacArthur ile işbirliği yaptı. 1970'lerde o ve Daniel S. Simberloff bu teoriyi Florida Keys'teki küçük mangrov adacıkları üzerinde test ettiler. Tüm böcek türlerini yok ettiler ve yeni türlerin yeniden popülasyonunu gözlemlediler. Wilson ve MacArthur'un bu konudaki The Theory of Island Biococoğrafyası kitabı standart bir ekoloji metni haline geldi.
1971'de böcek davranışlarının ve diğer hayvanların davranışlarının benzer evrimsel baskılardan etkilendiğini savunan The Insect Societies'i yayınladı. 1973'te Wilson, Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi'nde entomoloji küratörü olarak atandı. 1975'te böcek davranışı teorilerini omurgalılara ve son bölümde insanlara uygulayan Sociobiology: The New Synthesis kitabını yayınladı. İnsanlar arasındaki hiyerarşik sosyal organizasyondan evrimleşmiş ve kalıtsal eğilimlerin sorumlu olduğunu öne sürdü. 1978'de insan kültürünün evriminde biyolojinin rolünü ele alan ve Genel Kurgu Dışı dalında Pulitzer Ödülü kazanan İnsan Doğası Üzerine adlı kitabını yayınladı.
Wilson, 1976'da Bilim Profesörü Frank B. Baird, Jr. seçildi ve 1996'da Harvard'dan emekli olduktan sonra Pellegrino Üniversitesi Fahri Profesörü oldu.
1981'de Charles Lumsden ile işbirliği yaptıktan sonra, bir gen-kültür birlikte evrim teorisi olan Genes, Mind and Culture'ı yayınladı. 1990'da, ikinci Pulitzer Genel Kurgu Dışı Ödülü olan Bert Hölldobler ile birlikte yazdığı Karıncalar'ı yayınladı.
1990'larda, doğa ve sosyal bilimlerin birliği hakkında bir otobiyografi olan The Diversity of Life (1992) ve Consilience : The Unity of Knowledge (1998) yayımladı.

1996'da Wilson, Harvard Üniversitesi'nden resmen emekli oldu ve burada Entomoloji'de Fahri Profesör ve Fahri Küratör pozisyonlarını sürdürmeye devam etti. 2002 yılında 73 yaşında Harvard'dan tamamen emekli oldu. Görevden ayrıldıktan sonra, iPad için dijital biyoloji ders kitabı da dahil olmak üzere bir düzineden fazla kitap yayınladı.
PEN/EO Wilson Edebiyat Bilimi Yazma Ödülünü finanse eden ve Duke Üniversitesi Nicholas Çevre Okulu'nda "bağımsız bir vakıf" olan EO Wilson Biyoçeşitlilik Vakfı'nı kurdu. Wilson, anlaşmanın bir parçası olarak Duke Üniversitesi'nde özel öğretim görevlisi oldu.
Wilson ve eşi Irene, Lexington, Massachusetts'te yaşıyordu. Catherine adında bir kızı vardı Karısı Irene 7 Ağustos 2021 tarihinde öldü. Eşinin ölümünden kısa bir süre sonra Wilson, 26 Aralık 2021'de 92 yaşındayken Burlington yakınlarında öldü.

Edward Wilson, bilimsel hümanizmi "bilimin gerçek dünya ve doğa yasaları hakkında artan bilgisi ile uyumlu tek dünya görüşü " olarak tanımladı. Wilson insan koşullarını iyileştirmenin en uygun görüş olduğunu savunmuştur. Ayrıca kendisi 2003 yılında Hümanist Manifesto'nun imzacılarından biridir.

Wilson din ve tanrı konusunda kendisini geçici deist olarak tanımladı Geleneksel dinlere inanmamasının yanı sıra ateizmi reddetmiş ve kendisi için -tam olarak öyle olmamasına rağmen- agnostisizmi daha makul bulmuştur. Ayrıca Wilson, Tanrı, din inancının ve dini ritüellerin insan evriminin sonucu olarak ortaya çıktığını savunmuştur. Wilson 2006 yılında yayımlanan The Creation adlı kitabında, bilim adamlarının dini liderlere "dostluk eli uzatmaları" ve onlarla bir ittifak kurmaları gerektiğini belirterek, "Bilim ve din, dünyadaki en güçlü iki güçtür ve yaratılışı kurtarmak için bir araya gelmelidirler." demiştir. Ancak 21 Ocak 2015'te yayınlanan bir New Scientist röportajında dinlerin insanlığı aşağı çektiğini ve insanlığın ilerlemesi adına dinlerin ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Aynı röportajda Wilson, "Bu yüzden, insanlığın ilerlemesi adına yapabileceğimiz en iyi şeyin dini inançları ortadan kaldıracak kadar azaltmak olduğunu söyleyebilirim." demiştir.

Wilson'ın bilimsel ve koruma dereceleri şunları içerir:

Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesi, 1959'da seçildi
Ulusal Bilimler Akademisi üyesi, 1969'da seçildi
ABD 

Eşeyli üremenin evrimi, şu an güncel olan birkaç farklı bilimsel hipotez tarafından açıklanmaktadır. Eşeyli yolla üreyen tüm organizmalar tek hücreli ökaryot bir türden türemiş olup tek bir ortak atadan gelmektedir. Birçok protist, çok hücreli bitkiler, hayvanlar ve mantarlar gibi eşeyli üreme yoluyla çoğalırlar. Bdelloidea veya herhangi bir döllenme meydana gelmeden meyve oluşturabilme özelliğine sahip bazı partenokarp bitkiler gibi, ikinci derecede bu özelliği kaybetmiş olan bazı türler de bulunmaktadır. Eşeyli üremenin evrimi birbirleriyle ilişkili ama birbirlerinden farklı olan iki değişik konuyu ele alır. Bunlardan birincisi eşeyli üremenin kökeni, diğeri ise eşeyli üremenin korunarak devamlılığın sağlanmasıdır. Ancak eşeyli üremenin kökenine dair hipotezlerin deneysel olarak test edilmeleri zor olduğundan, güncel araştırmalar daha ziyade eşeyli üremenin nasıl korunduğu ve sürdürüldüğüne odaklanmıştır.
Eşeyli üreyen canlılarda cinsel döngü, gelecek kuşakların toplamdaki nüfus sayısını azaltmasına rağmen onların döl kalitesini (seçilim değeri) artırdığı için devam ettiriliyor gibi görünmektedir (eşeyli üremenin iki katlı maliyeti). Eşeyli üremenin canlılar için evrimsel bir avantaj haline gelmesi için bunun gelecek nesillerin biyolojik uyum güçlerinde görülen önemli bir artış ile ilişkilendirmiş olması gerekir. Eşeyli üremenin avantajına dair yaygın olarak kabul gören en iyi açıklama, eşeyli üremenin genetik varyasyonları artırdığıdır. Buna dair başka bir açıklama ise moleküler düzeyde görülen iki avantaja dayanır. Bunlardan birincisi, homolog kromozomların bu süreçte birbirleriyle çift oluşturdukları için mayoz bölünme esnasında teşvik edilen rekombinasyonlardaki DNA onarımının sağladığı avantaj, diğeri ise melez gücü, heterosis veya mutasyon maskelenmesi olarak da bilinen genetik tamamlamanın getirdiği avantajdır.
Eşeyli üremenin genetik çeşitliliği yaratması avantajına dair tespit edilen üç olası neden vardır. Bunlardan birincisi eşeyli üreme, aynı bireyde yararlı olabilecek iki farklı mutasyonun bir araya gelmesini sağlayabilir (eşeyli üreme avantajlı özelliklerin yayılmasını sağlar). Bunun yanında gerekli mutasyonlar, birbiri ardından tek bir soy çizgisi üzerinde meydana gelmek zorunda değillerdir. İkinci neden, eşeyli üreme ciddi bir şekilde biyolojik uyum açısından elverişli olmayan bireyleri meydana getiren mevcut zararlı mutasyonları da bir araya getirerek bu bireylerin popülasyon içinde görülmemesine veya ortadan kaldırılmasına da etki eder (eşeyli üreme zararlı genlerin ortadan kalkmasını sağlar). Ancak burada, zararlı mutasyonların sadece tek bir kromozoma sahip organizmalarda derhal ortadan kaldırıldıkları ve bu nedenle zararlı mutasyonların kaldırılmasının eşeyli üreme için başarı olasılığı pek mümkün olmayan bir avantaj olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Son olarak, eşeyli üreme daha önce mevcut olanlara göre daha sağlıklı ve dayanıklı olan yeni gen kombinasyonları meydana getirebilir veya akrabalar arasındaki rekabetin azalmasına yol açabilir.
Hasarsız DNA’lara sahip gelecek kuşaklar meydana getirdiği ve bu yavru döllerin daha iyi hayatta kalmasını sağladığı için mayoz bölünme sırasında rekombinasyonlarda gerçekleşen DNA onarımı, DNA hasarlarının giderilmesi adına büyük bir fayda sağlar. Bu anlamda genetik tamamlamanın eşeyli üremede sağladığı avantaj, normal baskın genlerin maskeleme etkisiyle ortaya çıkan zararlı çekinik genlerin gelecek nesil için yaratacağı olumsuz sonuçlardan bir sakınma veya bunların neden olacağı kötü etkilerden bir kaçınmadır.
Eşeyli üremenin genetik varyasyonlar oluşturduğu için canlı türlere avantaj sağladığına dair hipotezlere aşağıdaki bölümlerde yer verilmiştir. Bu hipotezlerden herhangi birisinin herhangi bir tür için doğru olabileceği, birbirlerini dışlamadıkları gibi farklı hipotezlerin farklı türler için de geçerli olabileceğini göz önüne almak önemlidir.
Gerçi eşeyli üremenin genetik varyasyon ve çeşitlilik yarattığı için evrimsel bir avantaj sağlamış olduğuna dayalı hipotezleri birleştiren ortak bir araştırma çerçevesi henüz tam olarak bulunmamakla beraber bu çerçeve, eşeyli üremenin tüm eşeyli türler için evrensel bir neden olup olmadığı, eğer evrensel bir neden değilse her bir tür için hangi mekanizmaların işlediğinin belirlemesine izin vermesi açısından önemlidir.
Diğer taraftan, DNA onarımına ve tamamlamaya dayalı eşeyin devamlılığın sağlanması tüm eşeyli türler için geçerli olduğu ve yaygın olarak gözlemlendiği görülmektedir. Eşeyli üremenin devamlılığına dair bu açıklama Bölüm 6.2'de araştırılmıştır.

Konuya dair modern felsefi-bilimsel düşünce, Aristoteles’in yazılarında da geçen ve 18. yüzyılda yaşamış Erasmus Darwin’e kadar uzanmaktadır. Konu daha sonra, aşağıdaki açıklamaların çoğunda anlatılmış olduğu gibi eşeyli üremenin amacının genetik varyasyon sağlamak olduğunu anlayan August Weismann tarafından 1889'da ele alınmıştır. Öte yandan 1889'da Charles Darwin, melez gücünün (genetik tamamlama) etkisinin "iki cinsiyetin başlangıcını açıklamak için... fazlasıyla yeterli" olduğu sonucuna varmıştır. Bu da, aşağıdaki Diğer açıklamalar bölümünde ele alınan onarım ve tamamlama hipotezleriyle tutarlıdır.
Uzun bir yelpazedeki farklı canlı organizmaların eşeyli üremeyi nasıl sürdürdüklerine dair açıklamalar W. D. Hamilton, Alexey Kondrashov, George C. Williams, Harris Bernstein, Carol Bernstein, Michael M. Cox, Frederic A. Hopf ve Richard E. gibi biyologlar tarafından öne sürülmüştür.

Eşeyli üreyen çoğu çokhücrelilerde popülasyon, eşzamanlı olarak her iki cinsiyete de sahip olabilen hermafrodit canlı türleri hariç, yalnızca birisinin hamile kalıp yavru taşıyabildiği iki farklı cinsiyetten oluşur. Buna karşın eşeysiz bir türde ise türün her üyesi yavru taşıyabilir. Bu durum, eşeysiz türlerin her nesilde kendine özgü bir büyüme hızına sahip olduklarını gösterir. Bu tür bir maliyet bedeli, ilk kez John Manyard Smith tarafından matematik terimlerinde tanımlanmıştır. John Manyard Smith, eğer eşeyli üreyen bir popülasyonda eşeysiz üreyen bir mutant ortaya çıkarsa bu durumda popülasyonun yarısını oluşturan erkek bireylerin de kendi döllerini üretemeyeceğini farz etmiştir. Yavru döllerin sadece dişilerden oluştuğu bir durumda ise, eşeysiz üreyen soy çizgisi her nesilde iki katına çıkacak ve böylece her şey eşitlenmiş olacaktı. Bu eşeyli üremenin kendisi için teknik bir sorun olmamakla beraber, bazı eşeyli üreyen çokhücreli organizmalar için bir problem teşkil edebilir. Nitekim doğada eşey ayrımının olmadığı ama buna rağmen izogami ile eşeyli üreyebilen birçok tür mevcut olduğu gibi bu türlerin doğrudan kendi kendilerini kopyalamayan farklı rekombinasyonlara sahip bireyler oluşturma adına böyle bir problemleri de mevcut değildir. Eşeyli olmanın ortaya çıkardığı ana maliyet bedeli, çoğu kez erkek ve dişi bireylerin çiftleşmek için birbirlerini arama zorunluluğunda kalmaları ile cinsel seçilimin genelde bireylerinin yaşam olanağını azaltan özellikleri tercih etmesidir.
Bu maliyetin aşılamaz bir maliyet olmadığına dair kanıt, hem eşeyli hem de eşeysiz üreme yeteneğine sahip olan türlerin varlığını fark eden  George C. Williams'dan gelmiştir. Bu türler belirsiz ve güvenli olmayan çevre şartlarının olduğu dönemlerde eşeyli üremeyi tercih ederken, daha elverişli koşulların bulunduğu dönemlerde ise eşeysiz ürüyordu. Burada önemli olan nokta, bu türlerin seçme imkanları olmadığı zamanlarda eşeyli üremeleri, bu durumun eşeyli üreme için seçici bir avantaj olduğuna işaret etmesidir.
Eşeyli üreyen bir organizmanın, her yavrusuna sahip olduğu genlerin ancak %50'sini aktarmasının eşeyli üreme için bir dezavantaj teşkil ettiği yaygın olarak kabul edilir. Bu dezavantaj, eşeyli üreyen türlerin gametlerinin haploid, yani yarı kromozomlu olduğu gerçeğine dayanır. Ancak bu durum, iki ayrı ve farklı olgular olan cinsiyeti ve üremeyi bir araya getirerek birleştirmektedir. Eşeyli üremenin iki katlı maliyeti daha doğru bir şekilde bir anizogami maliyeti olarak tarif edilebilir (anizogami; farklı şekil, büyüklük ve yapıdaki gametlerin birleşimiyle gerçekleşen bir eşeyli üreme şekli). Eşeyli üreyen her canlı organizma anizogam değildir. Eril cinsiyete sahip yavru döller meydana getirmedikleri için bu probleme zaten sahip olmayan ama buna rağmen eşeyli üreyen birçok türler mevcuttur. Örneğin tek hücreli mantarlar olan mayalar, yarı kromozoma sahip haploid genomlarını birbirleriyle birleştiren ve rekombine edebilen iki farklı eşleşme tipinin var olduğu eşeyli üreyen izogam bir organizmadır. Her iki cinsiyet yaşam döngülerinin haploid ve diploid aşamalarında üredikleri gibi yavrularına kendi genlerini %100 aktarma şansına da sahiptirler.

August Weismann 1889'da eşeyli üremenin evrimine dair bunun kardeşler arasındaki genetik varyasyonlar yarattığı ile ilgili bir açıklama ileri sürmüştür. Daha sonra aynı düşünce Ronald Fisher ve Hermann Joseph Muller tarafından genetik terimlerde de açıklanmış olup yakın bir geçmişte 2000 yılında ise Austin Burt tarafından özetlenmiştir.
George Christopher Williams, bununla ilgili olarak bir karaağaç örneği vermiştir. Buna göre örnekte geçen ormanda ağaçlar arasında mevcut olan boş alanlar bu bireyleri destekleyerek onları teşvik edebilirler. Nitekim bir ağacın ölümüyle boş bir alan oluşup diğerleri için kullanılabilir hale geldiğinde diğer ağaçların tohumları bu boş alanı kullanabilmek ve doldurmak için birbirleriyle rekabete girecektir. Bir tohumun boşalan alanı kapatabilme şansı onun genotipine bağlı olduğundan ve ebeveyn ağaçın bunun için en başarılı tohumun hangi tür bir genotipe sahip olması gerektiğini önceden tahmin edemeyeceği için bu ebeveyn ağaçların her biri olabildiği kadar çok sayıda tohum göndererek kardeşler arasında bir rekabetin oluşmasına yol açarlar. Bu nedenle doğal seçilim çeşitli karışım ve varyeteye sahip yavrular üretebilen ebeveynleri tercih eder.
Benzer bir hipotez Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabındaki bir bölüme dayanılarak karışık yığın hipotezi olarak adlandırılmıştır:

"Birçok bitki türleriyle kaplı, çeşitli kuş t

Galápagos Adaları (İspanyolca: Islas Galápagos, resmî: Archipiélago de Colón), Colón Takımadaları olarak da bilinen, Büyük Okyanusun doğusunda Ekvador'a bağlı takımadalardır. Uzak ve izole bir konumda olan adalar, Güney Amerika kıtasının yaklaşık 1000 km batısında yer alır. Galapagos takımadaları toplam 50.000 km² yüzölçüme sahiptir.
Adalar grubu 14 büyük ada, (Isabela, Santa Cruz, San Salvador (Santiago, James), Fernandina, San Cristóbal, Floreana (Santa Maria), Marchena, Española, Pinta, Santa Fe, Genovesa, Pinzón, Darwin ve Wolf), 8 daha küçük ada ve 40 minik adacıktan oluşur. Adalarda, yaklaşık 25.000 kişi (2004) yaşar.
Charles Darwin, evrim kuramı çalışmasına esin kaynağı olan gözlemlerini bu adalardan bazılarında yapmıştır. Volkanik bir yapıya sahip olan ada, içerisinde kendine özgü birçok biyolojik tür barındırmaktadır.
Üst üste binmiş lav akıntılarından oluşan Galapagos Adalarındaki bir bölümü hâlâ etkinliğini sürdüren çok sayıda yanardağ vardır. Yüksek yanardağlar, kraterler ve yarlar, adanın sarp ve engelli yapısını daha da belirginleştirir.
Galapagos Adalarını 1535'te, Peru'ya gitmekte olan Panama piskoposu Tomas de Berlanga keşfetti. Ama İnka çanak çömlekleri üzerindeki resimlerin gösterdiğine göre, İspanyol egemenliği öncesinde Güney Amerika Yerlileri bu adalara uğramıştı. Uzun yıllar boyunca korsanların sığınak olarak kullandığı adalar, ancak 1832'de Ekvador tarafından ilhak edildikten sonra yerleşime açıldı. Charles Darwin'in 1835'te bölgeyi ziyaret etmesi adalara dünya çapında ün kazandırdı.
Ayrıca adanın bir kısmının (Isabela'nın kuzey uzantısı) deniz atına benzemesi de turistlerin ilgi kaynaklarından biri olmuştur.
Kara kaplumbağalarının adada bulunması birçok turiste ilgi odağı olmuş, avcıların akınlarıyla günümüzde türleri tehlike altındadır. Günümüzde adalarda yaşam gelişmeye açıktır.

Galápagos veya Galapagos Adaları, keşifleri sırasında daha bol olan dev kaplumbağalarıyla adlandırılmıştır. İspanyolca: Galápago kelimesi, çoğu lehçede hâlâ "kaplumbağa" anlamına gelen Roma öncesi bir İber kelimesinden türemiştir. Bununla birlikte, Ekvador İspanyolları içinde hâlâ adaların büyük kaplumbağalarını tanımlamak için de kullanılmaktadır. Adaların adı, İspanyolcanın çoğu lehçesinde İspanyolca telaffuz: [ˈislas ɣaˈlapaɣos] olarak telaffuz edilir, ancak yerliler [ˈihlah ɣaˈlapaɣoh] şeklinde telaffuz ederler. (İkinci A üzerindeki aksan, adın telaffuzunu etkilemez ancak vurguyu üçüncü heceden ikinciye taşır.) Genellikle /ɡəˈlæpəɡəs/ şeklinde İngiliz İngilizcesiyle ve /ɡəˈlɑːpəɡəs/ şekliyle Amerikan İngilizcesiyle okunur. İsim ilk olarak Abraham Ortelius'un Dünya Toprakları Tiyatrosu'ndaki (Theatrum Orbis Terarum) Amerika Haritası'nda, İspanyol/Latin hibrit dilde Kaplumbağaların Adaları ("Latince: Insulae de los Galopegos") olarak, 1570'te yayımlanmıştır.
Adalar daha önce denizcilerin etraflarındaki rüzgarlar ve akımlarla olan zorluklarından dolayı büyülü adalar (İspanyolca: Islas Encantadas) olarak da biliniyordu;  1832'de Ekvador tarafından yerleşimlerin ardından Ekvador takımadaları (İspanyolca: Archipiélago de Ecuador); ve Kolomb'un ilk yolculuğunun dört yüzüncü yıldönümü üzerine 1892'de kolon veya Columbus takımadaları (İspanyolca: Archipiélago del Colón) olarak anıldılar.
Adalar 1684'te İngiliz Korsan William Ambrosia Cowley ve 1793'te İngiliz kaptanı James Colnett tarafından haritalandı ve daha küçük adacıkların birçoğu için hâlâ bu harite kullanılır. Adaların İspanyol isimleri zamanla değişime uğradı, ancak mevcut resmî isimler, büyük adaların çoğu için İngilizce olanlara yavaş yavaş evrildiler.

Adalar ekvatorda yer almasına rağmen, Humboldt Akıntısı sayesinde bu bölgelere soğuk su taşınır ve bu durum yıl boyunca sık sık çiselemelere yol açar. Hava koşulları, her 3 ila 7 yılda bir gerçekleşen El Niño olaylarından düzenli olarak etkilenmektedir. Bu olaylar, daha sıcak deniz yüzeyi sıcaklıklarına, deniz seviyesinin yükselmesine, artan dalga hareketliliğine ve denizdeki besin kaynaklarının azalmasına neden olur. Bu döngü, yıllık yağış miktarını önemli ölçüde değiştirebilir. Örneğin, Charles Darwin İstasyonu'nda Mart 1969'da toplam yağış miktarı 2.490 mm (98 in) olarak kaydedilmişken, ertesi yıl Mart 1970'te bu miktar sadece 12 mm (0,47 in) olarak ölçülmüştür.
Yağış miktarları, adaların konumuna ve iki ana mevsim arasında geniş bir yelpazeye yayılır. Takımadalar genellikle tropikal savan iklimi ile yarı kurak iklimin bir karışımını tecrube eder ve kuzeybatıya doğru tropikal yağmur ormanı iklimine dönüşür. Haziran'dan Kasım'a kadar süren ve garúa olarak adlandırılan yağışlı mevsimde, denize yakın sıcaklık yaklaşık 22 °C (72 °F) civarındadır. Bu dönemde güneyden ve güneydoğudan sürekli serin bir rüzgar eser, gün boyunca sık sık çiseleyen yağmurlar (İspanyolca: garúa) görülür ve yoğun sis adaları kaplar. Aralık'tan Mayıs'a kadar süren sıcak mevsimde ise deniz ve hava sıcaklıkları ortalama 25 °C (77 °F) kadar yükselir, neredeyse hiç rüzgâr esmez ve ancak ara sıra şiddetli sağanak yağışlar olurken güneş ışığı bolca görülür. Ayrıca, hava koşulları daha büyük adalarda yükseldikçe değişir.
Yükseklik arttıkça sıcaklık kademeli olarak düşerken, yamaçlardaki bulutlardan gelen nemin yoğunlaşması nedeniyle yağış miktarı artar. Genellikle daha ıslak yaylalar ve daha kuru ovalardan oluşan desen, büyük adalardaki bitki örtüsünü doğrudan etkiler. Yaylalarda bitki örtüsü genellikle yeşil, gür ya da yer yer tropikal ormanlıktır; ovalarda ise kurak ve yarı kurak bitki örtüsü hâkimdir; burada birçok dikenli çalı, kaktüs ve volkanik kaya alanları bulunmaktadır. Bazı adalar belirli mevsimlerde diğerlerinin yağmur gölgesi altına girebilir. Örneğin Mart 1969'da Santa Cruz'un güney kıyısındaki Charles Darwin İstasyonu'nda yağış miktarı 2.490 mm (98 in) olarak ölçülmüşken, aynı ay yakındaki Baltra Adası'nda bu oran sadece 1.376 mm (54,2 in) idi. Bunun nedeni, Baltra'nın güneyden esen hâkim rüzgârların etkisiyle Santa Cruz'un arkasında yer alması ve dolayısıyla Santa Cruz yaylalarında daha fazla nemin yoğunlaşmasıdır.

Volkanik aktivite Galápagos Adaları'nda en az 20 milyon yıldır, belki daha uzun süredir devam etmektedir. Doğuya doğru hareket eden (51 km/myr) Nazca plakası altındaki manto yükselmesi, adalar zincirinin ve deniz dağlarının altında üç kilometrelik bir platform oluşmasına yol açmıştır. Galápagos takımadaları dışında, bölgenin önemli tektonik özellikleri arasında, takımadalar ile (Nazca plakası ve Cocos plakasının sınırından 200 km (120 mi) kuzeyinde yer alan) Galápagos yayılma Merkezi (GSC) arasındaki kuzey Galápagos volkanik bölgesi yer alır. Bu yayılma merkezi, batıda Doğu Pasifik Yükselişi'ne, doğuda ise Cocos Ridge ve Carnegie Ridge tarafından sınırlanır. Ayrıca, Galápagos sıcak noktası, Doğu sıcak noktası güney, Pasifik Büyük Düşük Kesme Hızı (LLSVP) Bölgesi kuzey sınırında yer alır.
Galápagos takımadaları, bazıları manto yükselmesinden, bazıları ise astonesferden olmak üzere muhtemeldir ki ince okyanus kabuğundan kaynaklı çok sayıda volkan ile ayırt edilir. GSC, ince litosferdeki yapısal zayıflıkları tetikleyerek Galápagos platformunun oluşmasına neden olmuştur. Özellikle Fernandina ve Isabela adaları bu zayıflıklar üzerine hizalanmıştır. Yüksek deformasyon oranına sahip olan adalar, patlamalardan önce belirgin bir yarık bölgesi/rift zonları ile ayrılmazlar. Sierra Negra'nın 1992 ve 1998 yılları arasında 240 cm (94 in)'lik bir yükselme yaşadığı, Fernandina'nın ise 2009'daki patlama öncesinde son olarak 90 cm (35 in) yükseldiği kaydedilmiştir. Galápagos adalarının diğer özellikleri arasında daha sık volkanik aralıklar, daha küçük volkan boyutları ve büyük kalderalar bulunur. Örneğin, Isabela Adası altı büyük volkan içerir: Ekvador, Wolf, Darwin, Alcedo, Sierra Negra ve Cerro Azul. Genel olarak, dokuz aktif yanardağ 1961 ile 2011 yılları arasında 24 kez patlama yaşamıştır. Bu volkanlar geniş ve düz olan şekilleriyle Hawaii Adaları'ndakilere benzer. Galápagos'un şekli, radyal ve çevresel çatlak örüntüsünden kaynaklanır; yanlarda radyal olup, kaldera zirvelerine yakın alanlarda çevreseldir. Çevresel çatlaklar kısa lav akışları yığınlarına yol açar.
Takımadaların batısındaki volkanlar daha uzun ve genç olup gelişmiş kalderalara sahiptir ve genellikle Tholeiitik bazalttan oluşurlar. Doğudakiler daha kısa, daha yaşlı, kalderasız ve daha çeşitli bileşimlere sahiptir. Adaların batıdan doğuya yaşları sırasıyla: Fernandina için 0.05 milyon yıl, Isabela için 0.65 milyon yıl, Santiago için 1.10 milyon yıl, Santa Cruz için 1.7 milyon yıl, Santa Fe için 2.90 milyon yıl ve San Cristobal için 3.2 milyon yıldır. Sierra Negra ve Alcedo'daki kalderalar aktif fay hatlarına sahiptir. Sierra Negra'nın fay hattı, iki kilometre derinliğinde bir jeolojik sill/eşik ile ilişkilidir. Fernandina'daki kaldera ise 1968'de meydana gelen freatomagmatik patlama ile tarihteki en büyük bazaltik yanardağ çöküşlerinden birini yaşamıştır. Fernandina yanardağı 1790'dan beri oldukça aktif olup 1991, 1995, 2005 ve 2009 yıllarında patlamalar yaşanmış ve yüzeyi pek çok lav akışıyla kaplanmıştır. Batıdaki yanardağlarda bol sayıda tüf konisi bulunur.

Büyük Set Resifi
Komodo Ulusal Parkı
Valdés Yarımadası

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Galapagos Islands". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Black, Juan (1973). Galápagos, Archipiélago del Ecuador. (Quito, Ecuador). Comprehensive monograph by a former officer of Galápagos National Park, financed by the World Wildlife Fund and the Charles Darwin Foundation for the Galápagos Islands
Grant, K. Thalia and Estes, Gregory B. (2009). Darwin in Galapagos: Footsteps to a New World. Princeton University Press, Princeton. [1] 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Heyerdahl, Thor; & Skjolsvold, Arne (1956). Archaeological Evidence of Pre-Spanish Visits to the Galápagos Islands, Memoirs 12, Society for American Archaeology.
Müller, Bodo; & Stolt, Matthias (2003). Galápagos Die verwunschenen Inseln.

Geç Dönem Ağır Bombardıman, Ay üzerinde önemli sayıda çarpma kraterinin oluştuğuna, aynı şekilde Dünya, Merkür, Venüs ve Mars’ta da benzer kraterlerin meydana geldiğine inanılan ve yaklaşık olarak günümüzden 3,8 ile 4,1 milyar yıl öncesi dönem.
Bu olaya kanıt olarak gösterilen, bu çok dar zaman aralığı içinde çarpma sonucu oluşan erimiş kayaları işaret eden aya ait örneklerin yaş tayinleridir. Güneş Sistemimizin iç yörüngesine doğru asteroit veya kuyruklu yıldız hareketlerindeki bu “artışı” açıklamak için pek çok varsayım ortaya konsa da henüz bunun “nedeni” üzerinde bir fikir birliğine varılamamıştır. Bombardımana açıklık getirme anlamında en çok kabul gören açıklama ise Nice modeli'dir (Nice model). Bu modele göre; Jüpiter ve Satürn, Güneş Sisteminde daha iç yörüngedeydi ve bu iki gaz devi birbirlerine daha yakın konumdaydı. Bu yakınlaşma arttıkça Jüpiter'in kütleçekim kuvvetinin etkisine girerek daha "dış" yörüngeye itilen Satürn, Uranüs ve Neptün'ün yörüngelerinde düzensizliğe sebep oldu ve daha "dış"ta bulunan binlerce gezegenimsi cismin de yörüngesini saptırdı. Daha "iç"te bulunan Jüpiter ve Satürn'ün dev kütleçekimlerine kapılan bu cisimler, bugün Kuiper Kuşağı ve Oort bulutu olarak bilinen bölgelerden, iç güneş sistemine doğru çekilmeye başlanarak Merkür-Mars arasındaki bölgeye hareket etmeye başladı.
Günümüzde de sırrını korumaya devam eden bu dönem hakkındaki tartışmalar devam etmektedir.

Meteoroit, dış uzayda bulunan küçük bir kaya veya metal cisimdir. Meteoroitler, asteroitlerden önemli ölçüde daha küçük ve boyutları taneciklerden bir metreye kadar değişen nesneler olarak ayırt edilirler. Meteoroitlerden daha küçük nesneler, mikrometeoroit veya uzay tozu olarak sınıflandırılır. Pek çoğu kuyruklu yıldızlardan veya asteroitlerden gelen parçalardır, diğerleri ise Ay veya Mars gibi gök cisimlerinden çarpma etkisiyle fırlatılmış olan uzay enkazıdır.
Meteor veya yıldız kayması (akan yıldız), bir meteoroitin, kuyruklu yıldızın veya asteroitin Dünya'nın atmosferine girişinin görünür geçişi olarak tanımlanır. Genellikle Ayrıca bakınız üzerinde bir hızla hareket eden nesnenin aerodinamik ısınması hem parlayan cisimden, hem de ardında bıraktığı parçacıkların izinden bir ışık şeridi oluşturur. Meteorlar genellikle deniz seviyesinin yaklaşık 100 km üzerinde görünür hale gelir. Birkaç saniye veya dakika arayla ortaya çıkan ve gökyüzünde aynı sabit noktadan geliyormuş gibi görünen meteor dizisine meteor yağmuru denir.
Tahminen 25 milyon meteoroit, mikrometeoroit ve diğer uzay enkazı her gün Dünya'nın atmosferine girer, bu da her yıl atmosfere 15.000 ton malzemenin girdiği anlamına gelir.
Orijinal nesne (meteoroit) atmosfere girdiğinde, sürtünme, basınç ve atmosferik gazlarla kimyasal etkileşimler gibi çeşitli faktörler cismin ısınmasına ve enerji yaymasına neden olur. Daha sonra bu cisim bir meteor haline gelir ve kayan yıldız olarak da bilinen bir ateş topu oluşturur. Gök bilimciler en parlak meteor örneklerini "bolitler" olarak adlandırır. Yüzeye çarptığında ise cisim bir meteorit haline gelir. Meteoritlerin boyutları büyük farklılıklar göstermektedir. Jeologlar için bolit, bir çarpma krateri oluşturacak kadar büyük bir meteorittir.

Atmosferden geçerken ve Dünya'ya çarparken gözlemlendikten sonra hâlâ bütünlüğünü koruyan göktaşları meteorit düşüşü olarak adlandırılır. Kalıntıları ise meteorit buluntusu olarak bilinir.
Meteoritler;

Çoğunlukla silikat minerallerinden oluşan kayaçlar taşlı meteoritler
Büyük ölçüde ferronikelden oluşan demir meteoritler ve
Büyük miktarlarda hem metalik hem de kayaç malzeme içeren taşsı-demir meteoritler
olmak üzere üç geniş kategoriye ayrılmıştır. Modern sınıflandırma şemaları meteoritleri yapılarına, kimyasal ve izotopik bileşimlerine ve mineralojilerine göre gruplara ayırır. Çapı ~1 mm'den küçük "göktaşları" mikrometeorit olarak sınıflandırılır, ancak mikrometeoritler tipik olarak atmosferde tamamen erimeleri ve Dünya'ya söndürülmüş damlacıklar olarak düşmeleri bakımından meteoritlerden farklıdır. Dünya dışı meteoritler Ay'da ve Mars'ta da bulunmuştur.
Meteor kelimesinin kökü Yunanca meteōros'tan gelir ve "havada yüksek" anlamına gelmektedir.
Bir meteor Dünya'dan birkaç bin km uzakta gibi görünse de, meteor oluşumu tipik olarak mezosfer katmanında, 76 ila 100 km yükseklikte meydana gelmektedir.

Meteoroitler uzayda küçük boyuttaki kayaç veya metalik yapıdaki cisimlerdir.
Meteoritler küçük taneciklerden bir metre genişliğe kadar olan ve genellikle asteroitlerden daha küçük boyuttaki cisimler olarak tanımlanmaktadır. Bundan daha küçük olan nesneler ise mikrometeoritler ve kozmik toz olarak sınıflandırılmaktadır. Birçoğu asteroitlerin veya kuyruklu yıldızların parçaları olup, bazıları da Ay veya Mars gibi cisimlerden çarpma etkisiyle fırlamış parçacıklardır.
Bir göktaşı, kuyruklu yıldız veya asteroit Dünya atmosferine tipik olarak 20 km/s (72.000 km/sa) aşan bir hızla girdiğinde, o nesnenin aerodinamik ısınması, hem parıldayan nesneden hem de göktaşının ardında bıraktığı parıldayan parçacıkların izinden bir ışık huzmesi üretir. Bu fenomene meteor veya "kayan yıldız" denir. Meteorlar genellikle deniz seviyesinden yaklaşık 100 km yükseklikteyken görünür hale gelir. Birkaç saniye veya dakika arayla ve gökyüzündeki aynı sabit noktadan geliyormuş gibi görünen birçok meteor dizisine meteor yağmuru denir. Bir meteorit, bir meteor olarak atmosferden geçişi sırasında yüzey malzemesinin aşınmasından arta kalan ve yere çarpan bir meteor kalıntısıdır.
Her gün tahminen 25 milyon göktaşı, mikrometeoroit ve diğer uzay molozları Dünya atmosferine girmektedir. Bu atmosfere tahmini olarak her yıl 15.000 ton malzemenin girmesi anlamına gelmektedir.

1961'de Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), meteoroiti "gezegenler arası uzayda hareket eden, bir asteroitten çok daha küçük ve bir atomdan çok daha büyük olan katı bir nesne" olarak tanımladı. 1995'te, Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society'de yazan Beech and Steel, bir meteoroitin 100 µm ile 10 m arasında olacağı yeni bir tanım önerdi. 2010 yılında, 10 m'nin altındaki asteroitlerin keşfedilmesinin ardından, Rubin ve Grossman, ayrımı korumak için önceki meteoroit tanımının 10 µm ile bir metre arasındaki nesnelere yönelik bir revizyonunu önerdiler. Rubin ve Grossman'a göre, bir asteroitin minimum boyutu, Dünya'ya bağlı teleskoplardan keşfedilebileceklerle verilir, bu nedenle meteoroit ve asteroit arasındaki ayrım belirsizdir. Keşfedilen en küçük asteroitlerden bazıları (H mutlak parlaklığa göre), H = 33,57 ile 2022 WJ1(JPL) ve H = 33,2 ile 2008 TS26(JPL) olup, her ikisinin de tahmini boyutu bir metre civarındadır. Nisan 2017'de IAU, tanımının resmi bir revizyonunu kabul ederek boyutu 30 µm ile bir metre çap arasında sınırladı, ancak meteora neden olan herhangi bir nesne için bu boyutlardan sapmaya izin verdi.
Meteoroitlerden daha küçük nesneler, mikrometeoroitler ve gezegenler arası toz olarak sınıflandırılır. Küçük Gezegen Merkezi, "meteoroit" terimini kullanmamaktadır.

Hemen hemen tüm meteoroitler dünya dışı nikel ve demir içerir. Üç ana sınıflandırmaya sahiptirler: demir, taş ve taş-demir. Bazı taş meteoroitler kondrül olarak bilinen tane benzeri kapanımlar içerir ve kondrit olarak adlandırılır. Bu özelliklere sahip olmayan taşlı meteoroitlere ise "akondrit" adı verilir ve tipik olarak dünya dışı magmatik faaliyetlerden oluşurlar; bunlar çok az dünya dışı demir içerirler veya hiç içermezler. Meteoroitlerin bileşimi, Dünya atmosferinden geçerken yörüngelerinden ve ortaya çıkan meteorun ışık spektrumundan çıkarılabilir. Radyo sinyalleri üzerindeki etkileri de bilgi verir, özellikle de başka türlü gözlemlenmesi çok zor olan gündüz meteorları için yararlıdır. Bu yörünge ölçümlerinden, meteoroitlerin birçok farklı yörüngeye sahip olduğu, bazılarının genellikle bir ana kuyruklu yıldızla ilişkili akışlar halinde kümelendiği (bkz. meteor yağmurları), diğerlerinin ise görünüşte düzensiz olduğu bulunmuştur. Meteoroit akışlarından gelen enkaz sonunda başka yörüngelere dağılabilir. Işık spektrumları, yörünge ve ışık eğrisi ölçümleriyle birlikte, yoğunluğu buzun dörtte biri kadar olan kırılgan kartopu benzeri nesnelerden nikel-demir bakımından zengin yoğun kayalara kadar çeşitli bileşim ve yoğunlukları ortaya çıkarmıştır. Meteoritlerin incelenmesi, geçici olmayan meteoroitlerin bileşimi hakkında da fikir vermektedir.

Çoğu meteoroit, gezegenlerin yerçekimsel etkilerinden etkilenen asteroit kuşağından gelir, ancak bazıları meteor yağmurlarına yol açan kuyruklu yıldızlardan gelen parçacıklardır. Bazı meteoroitler ise Mars ya da Ay gibi cisimlerden gelen ve bir çarpma sonucu uzaya fırlayan parçalardır.
Meteoroitler Güneş'in etrafında çeşitli yörüngelerde ve çeşitli hızlarda hareket ederler. En hızlıları, Dünya'nın yörüngesi civarındaki uzayda yaklaşık 42 km/s (151.000 km/sa) hızla hareket eder. Bu Güneş'ten kurtulma hızıdır, Dünya'nın hızının iki katının kareköküne eşittir ve yıldızlararası uzaydan gelmedikleri sürece Dünya çevresindeki nesnelerin üst hız sınırıdır. Dünya yaklaşık 296 km/s (1.066.000 km/sa) hızla hareket eder, bu nedenle meteoroitler atmosferle kafa kafaya karşılaştığında (bu yalnızca meteorlar, retrograd Halley Kuyruklu Yıldızı ile ilişkili olan Eta Aquariids gibi retrograd bir yörüngede olduğunda meydana gelir) birleşik hız yaklaşık 71 km/s (256.000 km/sa)'ye ulaşabilir. Dünya'nın yörüngesinde hareket eden meteoroitler ortalama 20 km/s (72.000 km/sa) hızındadır.
17 Ocak 2013'te, TSİ 05:21'de, Oort bulutundan bir metre büyüklüğünde bir kuyruklu yıldız Kaliforniya ve Nevada üzerinden Dünya atmosferine girdi. Cisim, enberisi 0,98 ± 0,03 AU olan retrograd bir yörüngeye sahipti. Başak takımyıldızı yönünden (o sırada güneyde ufkun yaklaşık 50° üzerindeydi) yaklaştı ve 72 ± 6 km/s (44,7 ± 3,7 mi/s) hızla Dünya atmosferiyle kafa kafaya çarpışarak birkaç saniye içinde yerden 100 km'den fazla yükseklikte buharlaştı.

Meteoroitler geceleri Dünya atmosferiyle kesiştiklerinde, meteor olarak görünür hale gelmeleri muhtemeldir. Eğer meteorlar atmosfere girdikten sonra hayatta kalır ve Dünya yüzeyine ulaşırlarsa meteorit olarak adlandırılırlar. Meteoritler, giriş ısısı ve çarpma kuvveti ile yapı ve kimya bakımından dönüşüme uğrarlar. 2008 TC3 adlı 4 metrelik bir asteroit, 6 Ekim 2008'de Dünya ile çarpışma rotasında uzayda gözlemlenmiş ve ertesi gün Dünya'nın atmosferine girerek kuzey Sudan'ın uzak bir bölgesine düşmüştür. İlk defa bir meteoroit uzayda gözlemlenmiş ve Dünya'ya çarpmadan önce takip edilmiştir. NASA, ABD hükûmeti sensörleri tarafından toplanan verilerden 1994-2013 yılları arasında Dünya ve atmosferi ile en önemli asteroid çarpışmalarını gösteren bir harita hazırlamıştır.

Dünya atmosferinde her gün milyonlarca meteor meydana gelmektedir. Bunların çoğu yaklaşık bir kum tanesi büyüklüğündedir, yani genellikle milimetre boyutunda veya daha küçüktürler. Meteorların boyutları, cismin kütle ve yoğunluğundan hesaplanabilmektedir ki bu da üst atmosferde gözlemlenen cismin yörüngesinden tahmin edilebilir. Dünya'nın bir kuyruklu yıldızın bıraktığı enkaz akıntısının içinden geçmesiyle ortaya çıkan sağanaklar halinde (meteor yağmuru) veya belirli bir uzay enkazı akıntısıyla ilişkili olmayan "rastgele"-"düzensiz" halde meteorlar oluşabilir. Büyük ölçüde halk tarafından ve çoğunlukla tesadüfen, göktaşlarının yörüngelerinin hesaplanmasına yetecek kadar detaylı bir şekilde bir dizi spesifik meteor gözlemlenebilmiştir. Meteorların atmosferik hı

Gölet (veya gölek), genelde gölden küçük olan, doğal veya yapay, durgun su birikintisidir. Göletler, tarımsal sulama, peyzaj düzenlemesi, rekreasyon, yangın söndürme suyu temini ve habitat oluşturma gibi çeşitli amaçlarla inşa edilebilir. 
Doğal göletler, yağış, yeraltı suyu veya yüzey akışıyla beslenirken, yapay göletler genellikle bir set veya bent inşa edilerek suyun bir alanda biriktirilmesiyle oluşturulur. Göletler, ekosistem açısından önemli olup, sucul bitkiler ve çeşitli hayvan türleri için yaşam alanı sağlar. Ayrıca biyolojik göletler, doğal döngülerle kendi  kendini temizleyebilen ve ekosistemi destekleyen çevre dostu sistemler olarak öne çıkar. Bu tür göletlerde suyun temizliği, bitkiler ve mikroorganizmalar aracılığıyla doğal yollarla sağlanır ve kimyasal arıtma gerektirmez. Göletler, sürdürülebilirlik, biyolojik çeşitlilik ve görsel estetik açısından da önemli katkılar sunar.

Güney Kutbu, Dünya ekseninin alt kısmında (Güney ucunda) kalan noktayı tanımlar.
“Güneydeki efsanevi kıta”nın bulunması 200 yıllık bir arayıştan sonra ancak 1840’ta başarıyla sonuçlanmıştır. Yelkenlisiyle kıyılar boyunca yaklaşık 2.000 km yol alan Charles Wilkes, denizlerden oluşan Kuzey Kutbu’nun tersine, Güney Kutbu’nun olduğu yerde gerçekten bir kıta bulunduğunu kanıtlamıştır. 12,4 milyon km²’lik yüzölçümüyle bu kıta neredeyse Afrika’nın yarısı büyüklüğündedir. Bu bölgenin içinde Güney Shetland, Güney Georgia gibi birkaç takımada da yer alır. Güney Kutbu'nda; Kuzey Kutbu gibi Termik Yüksek Basınç görülür.
Adı, “Arktika’nın karşısındaki” anlamına gelen Antarktika’yı ortalama 2.000 m kalınlığında büyük bir buz katmanı zırh gibi örter. Bir zamanlar “ulaşılamaz” diye adlandırılan kutup noktasında buzun kalınlığı 4.335 m'yi bulur. Bu buz kütlesi 24 milyon km³’lük hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların %92’sini oluşturmaktadır. Kıyılarından kopan 350 m – 600 m kalınlığındaki buz parçaları günde 1 m – 3 m hızla ilerler ve birbiri üstüne yığılır. Bu tür yüzen yığınlardan biri olan Ross Buzlası 540.000 km²’yi bulan alanıyla neredeyse Fransa büyüklüğündedir. Gelgit olayının buzlardan kopardığı büyük parçalar yüzerek çevreye dağılır. Bu tür buzdağları arasında 20 000 km² büyüklüğe ulaşanlar olur.
Güney Kutbu’nda yeryüzünün en soğuk ve en fırtınalı iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20°C’dir ve bu, güneyden fırtınalar estiğinde -70°C’ye kadar düşebilir. Coğrafi Güney Kutbu noktasında bulunan ABD gözlem istasyonunda yapılmış ölçümlerde sıcaklığın yıllık ortalamasının -50°C olduğu, en sıcak ayda ancak -29°C’ye yükseldiği belirlenmiştir. Yani yeryüzünün bu en büyük buzdolabının sıcaklığı Kuzey Kutbu’ndan ortalama 22 °C daha düşüktür. Bu durum doğal olarak yaşam koşullarını etkilemektedir. Kuzey Kutbu’nda 400’e yakın çiçek açan bitki türü sayılabilirken, Güney Kutbu’nda bir tane bile olmaması bunun bir belirtisidir. Buna karşılık kıtanın kıyılarında ve açık denizlerinde çok sayıda hayvan yaşar. Penguenler, martılar, foklar ve balinalar soğuk, ama besin maddesi açısından zengin Güney Kutbu denizlerindeki planktonları ve balıkları yiyerek yaşamlarını sürdürürler.
Anlaşmalar gereği hiçbir ülkenin toprağı olmayan Güney Kutbu bu özelliğinden dolayı "Dünyanın Parkı" olarak adlandırılmıştır.

Coğrafik Güney Kutbu, aynı zamanda Güney Karasal Kutup olarak da adlandırılır. Gökküredeki coğrafik Güney Kutbu tasarımı, Güney Küre Kutbu'nu verir. Halihazırda Antarktika Güney Kutbu üzerinde yer alır. Buz kütlesi 3 000 metre kalınlığındadır. Bu nedenle yüzey yüksek irtifadadır. Kutup buz tabakası her yıl kabaca 10 metrelik bir ölçüyle hareket eder. Kutbun kesin pozisyonu için işaretleyici kullanılır. Her yıl bu işaretleyicinin yeri değiştirilerek kutbun kesin pozisyonu saptanır.

Antarktika
Penguen

Hadeen (Hadean), dünya tarihinin dört jeolojik üst zamanının (eon) en eskisidir. Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce gezegenin oluşumuyla başlayan Hadeen, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu (ICS) tarafından kabul edilen ve Dünya'nın bilinen en eski kayaç oluşumlarının yaşı olan 4,031 milyar yıl öncesine kadar uzanan zaman aralığını kapsar. Yeryüzünün yeni yeni oluşmaya başladığı bu dönemde gezegen yüksek volkanizma nedeniyle çok sıcaktır ve yüzey kısmen eriyik durumdadır. Ayrıca diğer gök cisimleriyle (asteroit, meteoroit ve kuyruklu yıldızlar) çarpışmalar devam etmektedir. Ay'ın oluşumuna neden olan gezegenlerarası çarpışma bu dönemde gerçekleşmiştir. Hadeen'den sonra ikinci jeolojik üst zaman olan Arkeen başlar. Geç Dönem Ağır Bombardıman hipotezine göre, Hadeen-Arkeen sınırında çok sayıda astronomik cismin Dünya'ya çarptığı iddia edilmektedir.

Hadeen terimi, ölüleri egemenliği altında bulunduran Antik Yunan yeraltı tanrısı Hades'ten (Antik Yunanca: ᾍδης veya Ἅιδης, dorisch Ἀΐδας) gelmektedir. Yeryüzünün o zamanki cehennemvari koşulları gözetilerek bu ad verilmiştir. Jeolog Preston Cloud bu terimi bilinen en yaşlı kayalardan önceki dönemi tanımlamak için 1972'de türetti. W. B. Harland ise aynı dönem için Latince “eski, antik” gibi anlamlara gelen priscus sözcüğünden Priscoan Dönem (veya Priskoan Dönemi) terimini türetti. Bu dönem için eski eserlerde Arkeen öncesi anlamına gelen Pre-Arkean, 19. ve 20. yüzyılda ise "içinde yaşam olmayan" anlamına gelen Azoic terimi sıklıkla kullanılmaktaydı.

Hadeen'in resmî bir alt dönemi yoktur. Ancak Ay için kullanılan jeolojik zaman cetvelindeki bazı dönemler, Hadeen'deki aynı zaman dilimlerini karşılamak için gayriresmî olarak kullanılmaktadır. Bu dönemler şunlardır:

Pre-Nectarian Dönem: 4.533 milyon yıl önce Ay'ın oluşmasıyla başlayıp, 3.920 milyon yıl önce Mare Nectaris'in oluşmasıyla son bulur.
Nectarian Dönem: 3.920 milyon yıl önce Mare Nectaris'in oluşmasıyla başlayıp, 3.850 milyon yıl önce sona ermiştir.
Yakın geçmişte Hadeen öncesi dönem için Chaotian ve Prenephelean adlı dönemlerinin eklenmesi ve Hadeen dönemin Paleohadeen (4.567 - 4.300 myö), Mezohadeen (4.300 - 4.100 myö) ve Neohadeen (4.100 - 4.000 myö) olarak üçe bölünmesi önerilmiştir. Öneriye göre:

Prenephelean Dönem: Big Bang ile başlar ve Güneş Sistemi'nin oluşmasıyla son bulur. Dünya'nın oluşumundan önceki dönemi kapsar. Eoprenephelean ve Neoprenephelean olmak üzere ikiye ayrılır.
Chaotian Dönem: Dünya'nın bir gezegen olarak belirmesiyle başlayıp, Ay'ı oluşturan çarpışmayla son bulur. Eochaotian ve Neochaotian olmak üzere ikiye ayrılır.
Paleohadeen Dönem: İlk dönem Hadeen. 4.567 milyon yıl önce başlayıp, 4.300 milyon yıl önce son bulmuştur. Kendi içinde Hephaestean ve Jacobian olmak üzere ikiye ayrılır.
Mezohadeen Dönem: İkinci dönem Hadeen. 4.300 milyon yıl önce başlayıp, 4.100 milyon yıl önce sona ermiştir. Kendi içinde Canadian ve Procrustean olmak üzere ikiye ayrılır.
Neohadeen Dönem: Son dönem Hadeen. 4.100 milyon yıl önce başlayıp, 4.000 (bazı yerlerde 3.900) milyon yıl önce sona ermiştir. Kendi içinde Acastan ve Promethean olmak üzere ikiye ayrılır.
Bu öneriler henüz resmi bir nitelik taşımamaktadır. Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından da onaylanmış değildir.

20. yüzyılın sonlarına doğru jeologlar Batı Grönland, Kuzeybatı Kanada ve Batı Avustralya'da Hadeen döneminden kalma bazı kayaçlar belirledi.
Bugün bilinen en eski zirkonyum kristali 4,4 milyar yıl önceye tarihlenmektedir.

Hadeen dönemde atmosferin nasıl bir içeriğe sahip olduğu henüz büyük bir belirsizlik içinde olsa da, bazı jeologlar büyük miktarda azot içerdiğini düşünmektedir. Bazıları ise volkanik aktiviteler nedeniyle yüksek oranda karbondioksit ve su buharı içerdiğine inanmaktadır.
Ancak Dünya, oluşum evresinde hem yüksek sıcaklığı hem de yeterli büyüklüğe ulaşamamış olması nedeniyle, atmosferinde su bulundurması olası değildi. Bu konuda değişik teoriler olsa da bu teorilerin pek çoğu, Dünya'ya suyun uzaydan geldiği yönündedir.
Bilim adamlarına göre, gerek asteroit bandında yer alan asteroit ve kuyruklu yıldızlar gerekse de Kuiper kuşağı ve Oort bulutunda yer alan kuyruklu yıldızlar Dünya'da suyun oluşumunu sağladı. Teorilerdeki değişiklik ise suyun nereden geldiğinden ziyade hangisinin en çok katkıyı yaptığı yönündedir.

Geç Dönem Ağır Bombardıman
Kambriyen öncesi
Erken Dünya
Bilinen en eski yaşam formları

Harvard Üniversitesi (İngilizce: Harvard University), Amerika Birleşik Devletleri'nde Massachusetts eyaletinin Cambridge şehrinde bulunan ve alanında dünyanın en önde gelen üniversitelerinden biri olarak tanınan özel bir yükseköğretim kurumudur. 1636 yılında kurulan ve Ivy League üyesi olan Harvard Üniversitesi, ABD'de hâlâ eğitim vermekte olan en eski yükseköğretim kurumudur.
13 Mart 1639'da adı Harvard Koleji olarak değiştirilir. Bu isim değişikliği ilk yöneticisi John Harvard'ın ölümünden hemen sonraya rastlar. Resmî anlamda üniversite olarak anılmaya başlandığı dönem ise 1780'li yıllara rastlar. John Harvard vasiyetinde üniversiteye 400 adet kitap ve birkaç yüz pound bıraktığını açıklamıştır. O yıllarda, bu 400 kitapla oluşturulmaya başlanan kütüphanede bugün 15 milyondan fazla kitap bulunmaktadır. Bu sayı üniversite kütüphanesini dünyanın en büyük akademik kütüphanesi yapmakla kalmaz, tüm kütüphaneler arasında da ilk beşe sokar. Birkaç yüz poundluk bütçenin bugün geldiği nokta ise 2011 yılı verilerine göre 32 milyar dolardır.
Charles William Eliot'ın başkanlığını yaptığı 1869-1909 yılları üniversitenin yenilenme yıllarıdır ve öğrenci seçme dizgesi (sistemi), derslerin işlenişi ile kurumun fiziksel yapısı bugünkü şeklini alır. Bu model kendisinden sonra gelen tüm Amerikan üniversitelerinde uygulanır. Harvard Üniversitesinde 2400 akademisyen, 6700 lisans öğrencisi, 12400 kadar da yüksek lisans öğrencisi bulunmaktadır. 1900'den itibaren, aynı mahallede bulunan MIT ile birçok konuda ortak çalışmalarda bulunmuşlardır. İki okulun öğrencileri, eğer isterlerse ders kredileri veya ücretleri konusunda hiçbir sorun yaşamadan yatay geçişle okullarını değiştirebilmektedirler. Ama Harvard Üniversitesi genel olarak temel bilimlerle ilgilenir. 2008 yılında ABD Başkanı seçilen Barack Obama da Harvard Hukuk Fakültesi mezunudur. Her yıl dünya çapında SAT puanları en yüksek olup ders dışı aktiviteleri en fazla olan öğrenciler tercih edilmektedir.

Harvard, 1636'da kolonyal, Devrim öncesi dönemde, Massachusetts Körfezi Kolonisi Büyük ve Genel Mahkemesi'nin oyuyla kuruldu. 1638'de üniversite, İngiliz Kuzey Amerika'nın bilinen ilk matbaasını satın aldı.
1639'da, Massachusetts'e göç ettikten kısa bir süre sonra ölen bir İngiliz din adamı olan John Harvard'ın 780 sterlin ve 320 ciltlik kütüphanesini miras bırakmasından sonra Harvard Koleji adını aldı. Harvard Corporation'ı oluşturan tüzük 1650'de kabul edildi.
1643 tarihli bir yayın, üniversitenin amacını tanımladı: "Mevcut bakanlarımız toz içinde yatacakken kiliselere okuma yazma bilmeyen bir bakanlığı bırakmaktan korkarak, öğrenmeyi ilerletmek ve onu gelecek nesillere sürdürmek."  Kolej, ilk yıllarında birçok Püriten papaz yetiştirdi  ve İngiliz üniversite modeline dayalı klasik bir müfredat sundu, kolonideki birçok lider Cambridge Üniversitesine gitmişti‍‌‌ ancak aynı zamanda Püritenlik Harvard hiçbir zaman belirli bir mezhebe bağlı olmasa da, ilk mezunlarının çoğu Püriten din adamları olmaya devam etti.
Mather, 1681'den 1701'e kadar Harvard Kolejinin başkanı olarak görev yaptı. 1708'de John Leverett, aynı zamanda bir din adamı olmayan ilk başkan oldu ve kolejin Püritenlikten entelektüel bağımsızlığa doğru dönüşünü işaret etti.

19. yüzyılda, Aydınlanma'nın akıl ve özgür irade fikirleri Cemaat bakanları arasında yaygınlaştı ve bu bakanları ve onların cemaatlerini daha gelenekçi, Kalvinist partilerle aralarına soktu. Hollis İlahiyat Profesörü David Tappan 1803'te öldüğünde ve Başkan Joseph Willard bir yıl sonra öldüğünde, yerlerine geçecek isimler için bir mücadele çıktı. Henry Ware, 1805'te Hollis başkanlığına seçildi ve iki yıl sonra liberal Samuel Webber başkan olarak atandı ve bu, Harvard'daki geleneksel fikirlerden liberal, Arminian fikirlerine geçişin sinyalini verdi.
1869-1909 yılları arasında Harvard başkanı olan Charles William Eliot, Hristiyanlığın tercih edilen konumunu müfredattan çıkarırken onu öğrencinin kendi kendini yönetmesine açar. Eliot, Amerikan yükseköğreniminin sekülerleşmesinde etkili bir figür olmasına rağmen, sekülerizmden çok William Ellery Channing, Ralph Waldo Emerson ve zamanın diğerlerinden etkilenen Transandantalist Üniteryen inançları tarafından motive edildi.
1816'da Harvard, George Ticknor ile bu dil programlarının ilk profesörü olarak Fransızca ve İspanyolca çalışmalarında yeni programlar başlattı.

Harvard'ın lisansüstü okulları, 19. yüzyılın sonlarında az sayıda kadını kabul etmeye başladı. I. Dünya Savaşı sırasında, (1879'daki kuruluşundan bu yana Harvard profesörlerine derslerini kadınlar için tekrar etmeleri için para ödeyen) Radcliffe Kolejindeki öğrenciler, erkeklerle birlikte Harvard derslerine katılmaya başladılar. 1945'te tıp fakültesine ilk kez kadınlar kabul edildi. 1971'den beri Harvard, Radcliffe kadınları için lisans kabulü, eğitimi ve barınma ile ilgili tüm yönleri esasen kontrol etmişti; 1999'da Radcliffe resmî olarak Harvard ile birleştirildi.
20. yüzyılda, Harvard'ın itibarı, bağışlarının artması ve üniversiteye bağlı önde gelen entelektüeller ve profesörler olarak arttı. Üniversitenin hızlı kayıt artışı, hem yeni lisansüstü akademik programların kurulmasının hem de lisans yüksekokulunun genişletilmesinin bir ürünüydü. Radcliffe Koleji, Harvard Kolejinin kadın muadili olarak ortaya çıktı ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kadınlar için en önde gelen okullardan biri hâline geldi. 1900'de Harvard, Amerikan Üniversiteleri Birliği'nin kurucu üyesi oldu.
Sosyolog ve yazar Jerome Karabel'e göre, 20. yüzyılın ilk on yıllarında öğrenci topluluğu ağırlıklı olarak "eski nesil, yüksek statülü Protestanlar, özellikle Piskoposlukçular, Cemaatçiler ve Presbiteryenler" idi. 1923'te, Harvard'daki Yahudi öğrencilerin yüzdesi %20'ye ulaştıktan bir yıl sonra, Başkan A. Lawrence Lowell, Yahudi öğrencilerin kabulünü lisans öğrencilerinin %15'iyle sınırlayacak bir politika değişikliğini destekledi. Ancak Lowell'ın fikri reddedildi. Lowell ayrıca üniversitenin birinci sınıf öğrenci yurtlarında ırk ayrımcılığının kaldırılmasını zorunlu kılmayı da reddetti, şöyle yazıyor: "Beyaz adama verdiğimiz eğitim fırsatlarının aynısını siyah adama borçluyuz, ancak onu ve beyazı karşılıklı olmayan veya olmayabilecek sosyal ilişkilere zorlamak için ona borçlu değiliz.
Başkan James B. Conant, üniversiteyi 1933'ten 1953'e kadar yönetti; Conant, Harvard'ın ülke ve dünyanın gelişmekte olan araştırma kurumları arasındaki üstünlüğünü garanti altına alma çabasıyla yaratıcı bilimi yeniden canlandırdı. Conant, yüksek öğrenimi zenginler için bir haktan ziyade yetenekliler için bir fırsat aracı olarak gördü. Bu nedenle, yetenekli gençleri belirlemek, işe almak ve desteklemek için programlar tasarladı. Harvard fakültesi tarafından 1945'te Conant'ın liderliğinde yayımlanan 268 sayfalık etkili bir rapor olan General Education in a Free Society, müfredat çalışmalarındaki en önemli çalışmalardan biri olmaya devam ediyor.
1945 ile 1960 arasında, üniversiteyi daha çeşitli bir öğrenci grubuna açmak için kabuller standartlaştırıldı; örneğin, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, gazilerin kabul için kabul edilebilmesi için özel sınavlar geliştirildi. Artık çoğunlukla seçkin New England hazırlık okullarından alınmayan lisans koleji, devlet okullarından çaba gösteren orta sınıf öğrencilerine erişilebilir hâle geldi; çok daha fazla Yahudi ve Katolik kabul edildi, ancak yine de bu grupların genel nüfus içindeki temsiline karşı çok az Siyah, Hispanik veya Asyalı vardı. 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca, Harvard kademeli olarak çok daha çeşitli hâle geldi.

Harvard Radcliffe Enstitüsü'nün dekanı olan Drew Gilpin Faust, 1 Temmuz 2007'de Harvard'ın ilk kadın başkanı oldu. Faust, 2018'de emekli oldu ve Goldman Sachs'ın yönetim kuruluna katıldı.
1 Temmuz 2018'de Lawrence Bacow, Harvard'ın 29. başkanı olarak atandı. 15 Aralık 2022'de Harvard, Harvard Üniversitesi siyaset bilimcisi ve 2018'den beri Harvard Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı olan Claudine Gay'in onun yerine geçeceğini duyurdu.

Harvard'ın 209-akre (85 ha) ana kampüsü, Cambridge'deki Harvard Yard ("Yard") merkezinde, yaklaşık 3 mil (5 km) Boston şehir merkezinin batı-kuzeybatısında ve çevredeki Harvard Meydanı mahallesine kadar uzanır.
Yard, University Hall ve Massachusetts Hall gibi idari ofisleri; Widener, Pusey, Houghton ve Lamont gibi kütüphaneler; ve Memorial Kilisesini içerir.
Avlu ve bitişik alanlar, Sever Hall ve Harvard Hall gibi kolej de dâhil olmak üzere Fen-Edebiyat Fakültesinin ana akademik binalarını içerir.

Harvard Business School, Harvard Innovation Labs ve Harvard Stadyumu da dâhil olmak üzere birçok atletizm tesisi, Cambridge kampüsünden Charles Nehri'nin hemen karşısında bir Boston mahallesi olan Allston'da 358 dönümlük (145 hektar) bir kampüste yer almaktadır. Charles Nehri üzerindeki bir yaya köprüsü olan John W. Weeks Köprüsü, iki kampüsü birbirine bağlar.
Üniversite aktif olarak, şu anda Cambridge'dekinden daha fazla araziye sahip olduğu Allston'a doğru genişliyor. Planlar arasında Business School için yeni inşaat ve yenileme, bir otel ve konferans merkezi, lisansüstü öğrenci konutları, Harvard Stadyumu ve diğer atletizm tesisleri yer alıyor.
2021'de Harvard John A. Paulson Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Okulu, Allston'da 500.000 metrekareden fazla yeni bir Bilim ve Mühendislik Kompleksine (SEC) dönüşecek. SEC, teknoloji ve yaşam bilimi odaklı girişimlerin yanı sıra olgun şirketlerle iş birliklerini teşvik etmek için Kurumsal Araştırma Kampüsü, İşletme Okulu ve Harvard İnovasyon Laboratuvarlarının bitişiğinde olacak.

Tıp, Diş Hekimliği ve Halk Sağlığı okulları, Cambridge kampüsünün yaklaşık 3,3 mil (5,3 km) güneyinde, Boston'daki Longwood Tıp ve Akademik Bölgesinde 21 dönümlük (8,5 hektar) bir kampüste yer almaktadır. Beth Israel Deaconess Medical Center, Boston Children's Hospital, Brigham and Women's Hospital, Dana–Farber Cancer Institute, Joslin Diabetes Center ve Wyss Institute for Biologically Inspired Engineering dahil olmak üzere Harvard'a bağlı birkaç hastane ve araştırma enstitüsü de Longwood'da bulunm

Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri'nin Pasifik Okyanusu'nda, ABD anakarasının yaklaşık 3200 km güneybatısında bulunan bir ada eyaletidir. (Alaska ile birlikte) ABD'nin birbirine bitişik olmayan iki eyaletinden biri olan Hawaii, Kuzey Amerika anakarasında olmayan tek eyalet, bir takımada olan tek eyalet, Yengeç Dönencesi'nin güneyinde bulunan tek eyalet, Florida ile birlikte tropikal iklime sahip bölgelere sahip iki eyaletten biri ve Teksas ile birlikte ABD eyaleti olmadan önce uluslararası alanda tanınan egemen ülkeler olan iki ABD eyaletinden biridir.
Hawaii, neredeyse tüm Hawaii takımadasını oluşturan 137 volkanik adadan oluşmaktadır (istisna Midway Atolü'dür). 2400 km'lik bir alanı kapsayan eyalet, fizyografik ve etnolojik olarak Okyanusya'nın Polinezya alt bölgesinin bir parçasıdır. Sonuç olarak, Hawaii'nin okyanus kıyı şeridi, yaklaşık 750 mil (1.210 km) ile ABD'nin dördüncü en uzun kıyı şerididir. Kuzeybatıdan güneydoğuya doğru sekiz ana ada şunlardır: Niʻihau, Kauaʻi, Oʻahu, Molokaʻi, Lānaʻi, Kahoʻolawe, Maui ve eyaletin adını aldığı Hawaiʻi; sonuncusu, eyalet veya takımada ile karıştırılmaması için genellikle "Büyük Ada" veya "Hawaiʻi Adası" olarak adlandırılır. Yerleşim yeri olmayan Kuzeybatı Hawaii Adaları, ABD'nin en büyük ve dünyanın dördüncü en büyük koruma alanı olan Papahānaumokuākea Deniz Milli Anıtı'nın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. 
ABD'nin 50 eyaletinden Hawaii, yüzölçümü bakımından sekizinci, nüfus bakımından ise 11. en küçük eyalettir; Ancak 1,4 milyon sakiniyle nüfus yoğunluğu bakımından 13. sırada yer almaktadır. Hawaii sakinlerinin üçte ikisi, eyaletin başkenti ve en büyük şehri Honolulu'ya ev sahipliği yapan Oʻahu'da yaşamaktadır. Hawaii, Orta Pasifik'teki konumu ve iki yüzyılı aşkın süredir devam eden göç nedeniyle, demografik olarak en çeşitli ABD eyaletlerinden biridir. Çoğunluğu azınlıklardan oluşan dokuz eyaletten biri olarak, tek Asyalı Amerikalı çoğunluğa, en büyük Budist topluluğuna ve ABD'deki en büyük çok ırklı nüfusa sahiptir. Sonuç olarak, Hawaii, yerli Hawaii mirasına ek olarak, Kuzey Amerika ve Doğu Asya kültürlerinin eşsiz bir kaynaşma noktasıdır. 
1000 ile 1200 yılları arasında Polinezyalılar tarafından yerleşilen Hawaii, çok sayıda bağımsız şefliğe ev sahipliği yapmıştır. 1778'de İngiliz kaşif James Cook, takımadalara gelen ilk bilinen Polinezyalı olmayan kişi olmuştur; erken dönem İngiliz etkisi, üzerinde Birleşik Krallık bayrağı bulunan eyalet bayrağında yansıtılmaktadır. Kısa süre sonra Avrupalı ​​ve Amerikalı kaşiflerin, tüccarların ve balina avcılarının akınıyla birlikte, sifilis, tüberküloz, çiçek hastalığı ve kızamık gibi hastalıkların yayılmasıyla bir zamanlar izole edilmiş yerli topluluk büyük ölçüde yok oldu; yerli Hawaii nüfusu 1890'da 300.000 ile bir milyon arasındayken 40.000'in altına düştü. Hawaii, 1810'da birleşik, uluslararası olarak tanınan bir krallık haline geldi ve 1893'te Amerikalı ve Avrupalı ​​iş adamlarının monarşiyi devirmesine kadar bağımsız kaldı; bu da 1898'de ABD tarafından ilhak edilmesine yol açtı. Stratejik olarak değerli bir ABD bölgesi olan Hawaii, 7 Aralık 1941'de Japonya tarafından saldırıya uğradı; bu da ona küresel ve tarihi önem kazandırdı ve Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girmesine katkıda bulundu. Hawaii, 21 Ağustos 1959'da birliğe katılan en son eyalettir. 1993 yılında ABD hükümeti, Hawaii hükümetinin devrilmesindeki rolü nedeniyle resmen özür diledi; bu olay, Hawaii egemenlik hareketini tetikledi ve yerli halk için tazminat elde etme çabalarının devam etmesine yol açtı. 
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar Hawaii ekonomisine plantasyon ekonomisi hakimdi; verimli toprakları ve ABD'deki eşsiz tropikal iklimi sayesinde önemli bir tarım ihracatçısı olmaya devam ediyor. Ekonomisi 20. yüzyılın ortalarından itibaren kademeli olarak çeşitlendi ve turizm ile askeri savunma en büyük iki sektör haline geldi. Eyalet, çeşitli doğal manzaraları, tropikal iklimi, bol halk plajları, okyanus çevresi, aktif volkanları ve berrak gökyüzüyle ziyaretçileri, sörfçüleri cezbetmektedir. Ancak 21. yüzyılın başından beri iklim değişikliği, artan kuraklık, su kıtlığı, deniz seviyesinin yükselmesi ve Honolulu şehir merkezindeki otellerin sular altında kalması ve orman yangını tehditleri gibi sorunlarla Hawaii ve turizm ekonomisi için varoluşsal tehditler oluşturmuştur. Bu faktörler, yaşlanan ve azalan nüfusla daha da kötüleşiyor ve ABD anakarasına göç eden bir kitle oluşuyor. Hawaii, dünyanın en büyük deniz komutanlığı olan ABD Pasifik Filosu'na ve Savunma Bakanlığı'nın 75.000 çalışanına ev sahipliği yapıyor. Hawaii'nin izolasyonu, ABD'deki en yüksek yaşam maliyetlerinden birine yol açıyor. Bununla birlikte, Hawaii üçüncü en zengin eyalettir ve sakinleri 80,7 yıl ile ABD'deki herhangi bir eyalete göre en uzun yaşam beklentisine sahiptir.

Tüm Amerikalı eyaletlerinden en güneydeki olan Hawaii, birçok açıdan diğer eyaletlere göre çok farklıdır. Tek ada eyaletidir. Volkanlardan çıkan lavdan dolayı alan olarak hep büyümektedir. Bugün bildiğimiz Hawaii, su altı volkanlarından çıkan lavların katılaşıp kayalara dönüşmesiyle oluşmuştur.
Bu takımada yaklaşık 18 küçük adacıklardan ibarettir. Fakat bunların sekizi ana adalar olarak tanımlanır. Bunlar Niihau, Kauai, Oahu, Molokai, Lanai, Kahoolawe, Maui ve Hawaii adalarıdır. Hawai'i adası en büyüğü olduğu için ona daha çok Büyük Ada (Big Island) diye hitap ederler. Bu ismi takmalarının bir diğer nedeni ise bu adanın ismi takımadanın ismiyle aynı olmasıdır.
Bu adalar yüksek ve volkanik dağlarıyla ünlüdürler. İklimi ve volkanik toprağı bitki yetişimine çok elverişlidir. Lavların içindeki minerallerle oluşan toprak, dünyanın başka yerlerinde görülmemiş bitkilerin ve hayvanların oluşmasını sağlamıştır.

Okyanusla kaplı ve kıtalardan uzak olduğundan dolayı, sıcaklık yıl genelinde fazla değişiklik göstermez. Sıcaklık genellikle 27 ve 16 °C arasıdır. Adada çok sayıda göl bulunmaz, fakat Büyük Ada'nın (Big Island'ın) Mauna Loa ve Mauna Kea dağlarının tepelerinde zaman zaman göller görülür. Hawaii'de yağışlar boldur. Ve ne zaman yağış alacağı tahmin edilememektedir. Gün içerisinde bol yağış ve sonra güneş görülebilir. Kauai Adası'ndaki Waialeale Dağı, dünyadaki en fazla yağış alan yerdir.
Her adada iki iklim bulunur. Yüksek dağlardan dolayı bulutlar adanın bir tarafında kalırken, öbür tarafta fazla bulut bulunmamaktadır. Bu nedenle her adanın bulutlu tarafı bol yağışlı ve yeşildir. Diğer taraf ise güneşli ve kuraktır. Örneğin Büyük Ada'nın (Big İsland'ın), Mauna Loa ve Mauna Kea dağları doğudan gelen bulutları bloke eder. Bundan dolayı doğudaki Hilo şehri bol yağış alırken, batıdaki Kona şehri bol güneş alır. Tüm oteller ve yüzme tesisleri güneşli Kona'dadır.

2020 verilerine göre Hawaii'nin nüfusu yaklaşık 1,4 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. O'ahu adası en kalabalık adadır. O'hau adasındaki Honolulu şehri Hawaii'nin başkenti ve en büyük şehridir. Burada yüksek binalar, apartmanlar ve uzun otoyollar bulunmaktadır. Bazıları bu sanayileşmenin ve kentleşmenin adanın doğallığını ve güzelliğini suistimal ettiğini düşünür. Fakat diğer şehirlere bakıldığında doğa korunmuş ve ona özen gösterilmiştir. Bu şehirlerden en önemlilerinden bazıları Hilo, Kāne'ohe, Kailua, Pearl City, Waipahu, Kahului, Kailua-Kona, Kīhei ve Līhu'e'dir.

Hawaii eyaletinin iki resmî dili vardır. İngilizce adadaki baskın resmî dildir. Standart İngilizceye ek olarak bazı Hawaii doğumlu insanlar resmî statüsü olmayan Hawaii Creole İngilizcesini de konuşurlar. Bu dil, İngilizceyi baz alan bir kreol dildir. Hawaiice adanın ikinci resmi dilidir, ancak adanın %0,1'inden azının ana dilini oluşturur ve devlet kurumlarında yaygın kullanıma sahip değildir. Adadaki yoğun Asyalı göçmen nüfus nedeniyle toplumun %21'i evde bir Asya dili konuştuğunu belirtmiştir. Bu diller arasında Tagalog, Japonca ve Ilocano en büyükleridir.

2010 verilerine göre toplumun %38,6'sı kendini Asyalı, %24,7'si Beyaz, %23,6'sı iki veya daha fazla ırka mensup, %10'u Hawaii Yerlisi ve diğer Pasifik adaları kökenli, %1,6'sı siyahi, %1,2'si başka bir ırktan, %0,3'ü ise Amerikan Yerlisi olarak tanımlamaktadır. Herhangi bir ırka mensup olabilen Hispanik ve Latino Amerikalı nüfus %8,9'dur. Eyalet ABD'nin en yüksek Asyalı ve çok ırklı Amerikalı oranına sahip olup, en düşük Hispanik olmayan Beyaz oranına da sahiptir. 2012'de eyalette 1 yaş altı çocukların sadece %14,6'sı bu gruba mensup olmuştur. Filipinli Amerikalılar (%14,6), Japon Amerikalılar (%13,6), Çinli Amerikalılar (%4,0) ve Koreli Amerikalılar (%1,8) en büyük Asya kökenli gruplardır.

2014 tarihli bir Pew araştırmasına göre Hawaii'deki yetişkinlerin %63'ü bir Hristiyan mezhebine mensuptur. Protestanlar %38 ile en büyük grup iken, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı birey oranı %20 olmaktadır. Geri kalan Hristiyanları Mormonlar, Yehova'nın Şahitleri, Doğu Ortodoks Kilisesi ve diğer mezhepler oluşturmaktadır. Toplam nüfusun %5'i kendilerini agnostik, %2'si ise ateist olarak tanımlamakta olup, dini olmayan grupların toplamı %26 olmaktadır. Budizm, %8 inanan oranıyla eyaletteki en büyük ikinci dini oluşturur. Hinduizm, Yahudilik ve İslam adalardaki diğer küçük dinlerdir.

Hawaii kültürü adanın sahillerinden, yeşil ormanlarından, büyük dalgalarından ortaya çıkmıştır. Herkeste bir yazlık havası, bir telaşsızlık vardır. Rahat oldukları kadar çok sıcak ve misafirperverdirler. Avrupa'nın ve diğer ülkelerin himayesi olmalarına rağmen kültürlerini koruyabilmişler, hatta kültürlerini yabancılara bile özendirmişlerdir. Fiziksel olarak aktif oldukları, stresten uzak durdukları için Amerika'nın en uzun ömürlü insanlarıdır.
Deniz bir Hawaii yerlisinin en önemli parçasıdır. Spor olarak yüzme ve sörf dallarında birçok olimpiyat madalyaları almışlardır. Dünyanın en iyi sörfçüleri Hawaii denizinin kızgın dalgalarında yetişmişlerdir. Duke Kahanamoku isimli bir Hawaiili yüzme dalında Olimpiyat Madalyası kazanmış ve sörfü yaygınlaşmıştır. Böylece sörf onun sayesinde dünyaca yapılan bir spordur. Heykeli başkent Honolulu'dadır.
Uzun otoyol

Hidrokarbon, organik kimyada tamamen karbon ve hidrojen atomlarından oluşan organik bileşiklerin genel adıdır. Hidrokarbonlar, 14. grup hidrürlerine örnek teşkil eder. Genellikle renksiz ve hidrofobiktirler; kokuları hafif olup, benzin ya da çakmak gazını andırabilir. Moleküler yapıları ve fiziksel hâlleri açısından çok sayıda çeşitli biçimlerde bulunabilirler: gaz (örneğin metan ve propan), sıvı (örneğin hekzan ve benzen), düşük erime noktalı katı (örneğin parafin mumu ve naftalin) ya da polimer (örneğin polietilen ve polistiren) hâlinde olabilirler.
Hidrokarbonlar çok çeşitlidir ve birçok üyesi endüstriyel bakımdan önemlidir. Örneğin metan doğal gazın temel maddesidir. Benzin, hidrokarbonlar karışımı olduğu gibi benzen, naftalin ve asetilen de birer hidrokarbondur. Organik bileşiklerin birçok sınıfının sistematik olarak adlandırılmasında hidrokarbonların adlandırılması esas olması nedeniyle hidrokarbonlar teorik bakımdan da önemlidir.

Hidrokarbonlar yapılarına bağlı olarak alifatik, aromatik ve alisiklik bileşikler olarak sınıflandırılır. Alifatik ve alisiklik bileşikler de doymuş ve doymamış olarak sınıfandırılır. Doymuş hidrokarbon, mümkün olan en çok hidrojen ihtiva eder ve karbonlar birbirlerine bir elektron çiftinin meydana getirdiği tek elektron bağı ile bağlıdırlar. Doymamış hidrokarbonlarda ise karbonlar birbirlerine çift veya üç bağ ile bağlanmışlardır. Alifatik hidrokarbonlar, hidrojen atomlarının bağlı olduğu düz veya dallanmış karbon zincirlerinden meydana gelmiştir.

Bunlara alkanlar veya parafinler de denir. Genel formülü CnH2n+2'dir (n: karbon sayısı). Alkanlar bir homolog seri meydana getirir ki bu seride birbirini takip eden bileşikler arasında (CH2) kadar fark vardır. Bu fark nedeniyle homolog (aynı) seri oluştururlar. Bileşikler birbirine yakın benzerlik gösterir.
Karbon sayısı birden ona kadar olan alkanlar: metan, etan, propan, bütan, pentan, hekzan, heptan, oktan, nonan ve dekan şeklinde adlandırılır. Dört karbonlu hidrokarbonlardan itibaren izomeri görülür.
Alkanlar doymuş olduklarından sadece yer değiştirmesi tepkimesi verir ve yanıcıdır. Genel yanma tepkimeleri:

CnH2n+2+3n+1/2 O2>nCO2+(n+1)H2O +enerji
Bu olay aynı zamanda alkanların yükseltgenmesi manasına da gelir.

Bu sınıfa olefinler sınıfı da denir. Bu sınıfta en az iki karbon arasında çift bağ vardır. Çift bağın hangi karbonlar arasında olduğunu belirtmek için rakam kullanılır. Bu rakam çift bağın bağlı olduğu karbonlardan ilkine aittir. SP2 hibritleşmesi yaparlar. Birbirini takip eden iki alkan molekülü arasında CH2kadar fark vardır. Homolog seri oluştururlar.
Alkenler oldukça aktiftir. Doymamış karbonlara hidrojen, halojen ve diğer bazı bileşikler katılır. Genel formülleri CnH2n'dir.

Doymamış diğer hidrokarbon grubudur. Karbonlardan bir çiftinin arasında üç bağ vardır. Karbon sayısının Latincesinin sonuna İN eki getirilerek adlandırılır:
Alkinler kimyasal olarak alkenlere göre çok daha aktiftir. Genel formülü CnH2n-2'dir.

Aromatik hidrokarbonlar bir veya daha çok benzen halkası ihtiva ederler.
Benzen halkasına çeşitli grupların girdirilmesi ile çeşitli bileşikler elde edilir. Toluen, ksilen, naftalin gibi misaller vermek mümkündür.

Homeros (Grekçe: Ὅμηρος, Grekçe telaffuz: [hómɛːros]; d. y. MÖ 8. yüzyıl), Antik Yunan edebiyatının en eski ve en önemli eserleri arasında yer alan İlyada ve Odysseia destanlarının yazarı olarak kabul edilen Yunan şairidir. Kimliği ve yaşadığı dönem hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, Batı edebiyat geleneğinin kurucu figürlerinden biri sayılır ve tarihin en etkili yazarları arasında gösterilir.
İlyada, Truva Savaşı'nın son yılında Kral Agamemnon ile savaşçı Ahilleus arasında yaşanan çekişmeyi konu edinir. Odysseia ise İthaka Kralı Odysseus'un Truva'nın düşüşünün ardından başlayan ve on yıl süren eve dönüş yolculuğunu anlatır. Destanlar, insanın kader, savaş ve tanrılar karşısındaki mücadelesini tasvir eder. Özellikle Odysseia'da, Odysseus'un tanrıların cezalarına ve engellemelerine rağmen direnç göstermesi öne çıkar. Şiirler, Epik Yunanca olarak da adlandırılan Homeros Yunancasıyla kaleme alındı. Bu edebî dil, farklı dönemlere ait İyon ve Aiol lehçelerinin özelliklerini bir araya getirir ve baskın unsur Doğu İyoncadır. Çoğu araştırmacı, destanların başlangıçta sözlü gelenek içinde aktarıldığını kabul eder. Ağırlıklı olarak trajik ve ciddi temalarla tanınmalarına rağmen, Homeros'un şiirlerinde komik unsurlar ve kahkaha sahneleri de yer alır.
Homeros destanları, kahramanlık, şan ve onur ideallerini besleyerek Antik Yunan kültürü ile eğitiminin birçok yönünü derinden etkiledi. Platon'a göre Homeros, "Yunanistan'ı eğitmiş olan" kişidir. Dante Alighieri, İlahi Komedya'da Vergilius aracılığıyla Homeros'tan "Şairlerin hükümdarı" olarak söz eder. Alexander Pope ise İlyada çevirisinin önsözünde Homeros'un her zaman "şairlerin en büyüğü" kabul edildiğini belirtir. Antik Çağ'dan günümüze uzanan süreçte Homeros destanları, edebiyat, müzik, sanat ve sinema alanlarında pek çok önemli esere ilham kaynağı oldu.

Yaşamı hakkında çok az bilgiye ulaşılabilen Homeros'un adı Antik Yunancada “köle” anlamına geliyordu. Kendi zamanından 4 asır önce var olmuş Miken uygarlığına dair olayları olağanüstü detaylı anlatması, Klasik Çağ yazarlarınca Truva Savaşı sırasında yaşadığı rivayetine sebep olmuştur. İngiliz bilim insanı George Thomson Tarih öncesi Ege adlı eserinde yaptığı incelemeler sonucunda Homeros'un doğduğu yer olarak en yüksek olasılığın Sakız Adası olduğunu belirtir. Sonra ise diğer bir yüksek olasılık olan Smyrna'ya (bugünkü adıyla İzmir) vurgu yapar. Ancak gerçekte Homeros isimli bir şair yaşadıysa bile bu destanları yaratan veya derleyen tek bir ozan olmadığını düşünen araştırmacılar da vardır ki bu şüphenin sebebi İlyada ve Odysseia destanlarında kullanılan İyon ve Aiolik diyalektlerin üslup farklılığıdır. Çoğu araştırmacı ise bu üslup değişikliğinin Homeros'un İlyada'yı gençliğinde Odysseia'yı ise yaşlılığında yazmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Hayatıyla ilgili bir başka rivayet ise kör olduğudur.

Yazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan edebiyatını ve mitolojisini derinden etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün Batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce'un Ulysses'i, İngiliz yazar Shakespeare'in Troilus ve Cressida'sı, Romalı şair Vergilius'un Aeneis'i Homeros'un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendir.
Antik dönem Anadolu ve Yunanistan'ında halk İlyada ve Odysseia'yı ezbere bilir, canlı bir ansiklopedi gibi içinde taşırdı. Askerlik, tıp, teknoloji, hukuk ve din bilgilerinin tamamının kaynağı bu kitaplardı. Homeros'un eserlerinin tarihi ve edebi değeri insanları iyi ve kötü olarak birbirinden net çizgilerle ayırmadan son derece gerçekçi ve kahramanların gerçek kişiliklerini derinliğine analiz etmesinden kaynaklanmaktadır.

Günümüzde sadece İlyada ve Odysseia, 'Homeros' adıyla ilişkilendirilmektedir. Bu iki eserden ilki olan İlyada'da iki milleti ilgilendiren tarihi bir olaya, yani Troya Savaşı'na şahitlik ederiz ki bu niteliğiyle İlyada, efsane niteliği taşımaktadır. İlyada'dan sonra kaleme alındığı düşünülen Odysseia adlı eserde ise destanın baş kahramanı olan Odysseus'un 10 yıl boyunca Akdeniz'de yaşamış olduğu, gerçeküstü niteliklerin de bulunduğu maceralara ve dahasına şahitlik ederiz.
Bu iki eser dışında antik çağda, Homerik İlahiler, Homeros ve Hesiodos Yarışması, Küçük İlyada, Nostoi, Thebaid, Kypria, Epigoni, mini komedi destanı Batrachomyomachia ("Kurbağa-Fare Savaşı"), Oechalia'nın Ele Geçirilmesi ve Phokais da dâhil olmak üzere çok sayıda başka eser bazen ona atfedilirdi. Bu iddialar bugün gerçek kabul edilmez ve antik dünyada hiçbir şekilde evrensel olarak kabul edilmemişti. Homeros'un hayatını çevreleyen çok sayıda efsanede olduğu gibi, bunlar da Homeros'un Eski Yunan kültüründeki merkezî konumundan biraz daha fazlasını gösterir.

Homeros hakkında bazı eski iddialar erken ortaya atıldı ve sık sık tekrarlandı. Bu iddialar, Homeros'un kör olduğunu (kör ozan Demodokos'u tanımlayan pasajı kendine atıfta bulunarak), Sakız'da ikamet ettiğini, Meles Çayı ve su perisi Kritheis'in oğlu olduğunu, gezgin bir ozan olduğunu, diğer eserlerin ("Homerica") değişen bir listesini yaptığını, Niyoz'da veya balıkçılar tarafından belirlenen bir bilmeceyi çözemedikten ve Hómēros (Ὅμηρος) adı için çeşitli açıklamalar yaptıktan sonra öldüğünü içerir.
Homeros'un en iyi bilinen iki antik biyografisi, Sözde Herodotos'un yazdığı "Homeros'un Hayatı" ve "Homeros ve Hesiodos'un Yarışması"dır.
MÖ 4. yüzyılın başlarında Alkidamas, Khalkis'te Homeros ve Hesiodos ile yapılan şiir yarışmasının kurgusal anlatımını yazdı. Homeros'un kazanması bekleniyordu ve Hesiodos'un tüm sorularını ve bulmacalarını kolaylıkla yanıtladı. Ardından, şairlerin her biri eserlerinden en iyi pasajı okumaya davet edildi. Hesiodos "İşler ve Günler" 'in başlangıcını seçti: "Pleiades Atlas'tan doğduğunda...hepsi zamanı geldiğinde". Homeros, İlyada'dan alınmış, düşmanla yüz yüze gelen Yunan savaşçıların tanımını seçti. Kalabalık, Homeros'un galip gelmesine rağmen, yargıç ödülü Hesiodos'a verdi ve hayvancılığı öven şairin, savaş ve katliam hikâyeleri anlatandan daha büyük olduğunu söyledi.

İlyada
Odysseia
Homerik İlahiler

Homeros'un Çalışmaları: Project Gutenberg

Homo erectus (Latincede "dik insan" anlamına gelir), en eski kalıntıları 2 milyon yıl öncesine tarihlendirilen, Pleistosen'de yaşamış soyu tükenmiş bir arkaik insan türüdür. Örnekleri Homo (insan) cinsinin ilk tanınabilen üyeleri arasındadır. İnsan benzeri bir vücut yapısı ve yürüyüşe sahip olan, Afrika'dan ayrılıp Asya ve Avrupa'ya yerleşen ve ateşi kullanan ilk insan türüdür.
H. heidelbergensis ve H. antecessor gibi çeşitli insan türlerinin H. erectus'tan, Neandertaller, Denisova insanları ve modern insanların da H. heidelbergensis'ten evrimleştiği kabul ediliyor. H. erectus, İber Yarımadası'ndan Cava adasına dek uzanan kıtasal dağılımıyla Avrasya'ya yayılan ilk insan atasıydı. H. floresiensis ve Homo luzonensis türleri, H. erectus'un Asya topluluklarından türemiş olabilir. Bilinen son Homo erectus, 117.000-108.000 yıl önce yaşamış Solo insanıdır.
H. erectus, atalarından daha çağdaş olan yürüyüşü ve vücut oranlarıyla ayırt edilir. Ayrıca düz bir yüze, belirgin bir burna ve muhtemelen seyrek vücut kıllarına sahip ilk insan türüdür. Türün beyin boyutu atalarınınkinden yüksektir ancak topluluklara bağlı olarak büyük ölçüde değişir. İlk H. erectus topluluklarında beyin gelişiminin çocukluğun erken döneminde durmuş gibi görünmesi, yavruların doğumda büyük ölçüde kendi kendine yeterli olduğunu ve dolayısıyla yaşam boyunca bilişsel gelişimlerinin sınırlı olduğunu gösteriyor.
H. erectus bir tepe avcıydı: fosilleri genellikle sığırlar veya filler gibi orta ila büyük hayvanların kalıntıları ile birlikte bulunmuştur. Bunun gibi kanıtlar, insan atalarında ilk kez yırtıcı davranışın ve eşgüdümlü avlanmanın geliştiğini gösterir. Aşölyen taş alet kültürünü başlatan H. erectus'un ateş kullanma, eşgüdümlü takımlar hâlinde avcılık, toplayıcılık, yaralı veya hasta toplum üyelerine bakma ve bunların yanı sıra muhtemelen denizcilik ve sanat yapma becerisine sahip ilk insan atası olduğu tahmin edilmektedir.
H. erectus'un erkek ve dişilerinin kabaca aynı büyüklükte olduğu sanılmaktadır, yani türde eşeysel dimorfizm azalmış olabilir. Eşeysel dimorfizmin azalması, primatlarda genellikle tek eşliliğin göstergesidir. Bu azalmaya karşın ağırlıkları 40 ila 68 kg, boyları ise 146 ila 185 cm aralığında değişkenlik gösteriyordu. H. erectus'un yapısal olarak konuşma yeteneğine sahip olup olmadığı belli değildir ancak bir tür ön-dil kullanarak iletişim kurdukları varsayılır.

Charles Darwin'in 1871 tarihli İnsanın Türeyişi kitabında ifade ettiği, insanlığın Afrika'da evrimleştiği görüşünün aksine, 19. yüzyılın sonlarında yaşamış pek çok doğa bilimci, Avrupa ile Amerika'nın ortasında yer aldığı ve dünya çapında en uygun dağılım yollarını sağladığı için Afrika'nın değil Asya'nın insanlığın doğum yeri olduğunu ileri sürdü (Asya'dan çıkış kuramı). Bunlardan biri olan Ernst Haeckel, ilk insanın, şimdiki Güneydoğu Asya'da, var olmadığı kanıtlanmış efsanevi "Lemurya" kıtasında yaşamış "Pithecanthropus alalus" ("konuşamayan maymun insan" anlamına gelir) adını verdiği bir türden evrimleştiğini savunuyordu. "Lemurya"nın Hint Okyanusu'nun altına battığı sanılıyordu, dolayısıyla bunu kanıtlayacak hiçbir fosil bulunamadı. Yine de Haeckel'in varsayımı Hollandalı bilim insanı Eugène Dubois'e Hollanda Doğu Hint Adaları'na seyahat etme konusunda esin oldu. Hiçbir yönlendirilmiş keşif gezisi insan fosili bulmadığından (bilinen az sayıdaki fosilin tamamı tesadüfen keşfedilmişti) ve ekonomi Uzun Buhran nedeniyle güç durumdayken, Hollanda hükümeti Dubois'e fon sağlamayı reddetti. 1887'de Hollanda Doğu Hindistan Ordusu'na sağlık subayı olarak katıldı ve 1887'de Hint Adaları'nda boş zamanlarında insan evrimini açığa kavuşturacak "kayıp halkasını" aramak üzere bir görev almayı başardı. Cava'da, Solo Nehri kıyısındaki Trinil bölgesinde 1891'de üst bölümü korunmuş bir kafatası ve 1892'de bir uyluk kemiği buldu; bu fosile (Cava insanı) 1893'te Pithecanthropus erectus ("dik maymun insan") adını verdi. Avrupa bilim camiasını dik yürüyen bir maymun insan bulduğuna ikna etmeye çalıştı ama başarısız oldu. O zamanlar çok az sayıda insan atası fosilinin keşfedildiği göz önüne alındığında, bulgularını insan dışı, kusurlu bir maymun olarak büyük ölçüde görmezden geldiler.
Bu fosillerin önemi, 1927 yılında Kanadalı paleoantropolog Davidson Black'in Çin'in Pekin yakınlarındaki Zhoukoudian mağarasında "Sinanthropus pekinensis" (Pekin insanı) adını verdiği türün keşfine kadar anlaşılamayacaktı. Black, o zamandan bu yana dünyanın en verimli H. erectus bölgesi hâline gelmiş bölgeyi kazmaya devam etmek için finansman sağlamak üzere Kuzey Amerika ve Avrupa'da lobicilik faaliyeti yürüttü. Cava'ya olan ilginin devam etmesi, 1931'de Ngandong'da (Solo insanı), 1936'da Mojokerto'da (Cava insanı) ve 1937'de Sangiran'da (Cava insanı) daha fazla H. erectus fosili keşfine yol açtı. Sangiran bölgesinde en iyi korunmuş Cava insanı kafatasını ortaya çıkarıldı. Alman paleoantropolog Franz Weidenreich, Çin örneklerinin ayrıntılı açıklamalarını çeşitli monografilerinde yaptı. Özgün örnekler, İkinci Çin-Japon Savaşı sırasında, korunmak üzere Çin'den kaçırılma girişiminin ardından kayboldu. Günümüze kalıntıların yalnızca alçı dökümleri kaldı.

Cava insanı ile Pekin insanı arasındaki benzerlikler, Ernst Mayr'ın 1950'de her ikisini de Homo erectus olarak yeniden adlandırmasına yol açtı. 20. yüzyılın büyük bir kısmı boyunca antropologlar H. erectus'un insan evrimindeki rolünü tartıştılar. Yüzyılın başlarında, kısmen Cava ve Zhoukoudian'daki keşifler nedeniyle, modern insanın ilk olarak Asya'da evrimleştiği inancı geniş çapta kabul gördü. Ancak birkaç doğa bilimci (en önde Charles Darwin) insanların en eski atalarının Afrikalı olduğu kuramını savundular. Darwin, insanın en yakın akrabaları olan şempanze ve gorillerin yalnızca Afrika'da evrimleştiğine ve yaşadığına dikkat çekmişti. Darwin orangutanları Eski Dünya'nın büyük insansı maymunları arasına dahil etmemişti, bunun nedeni muhtemelen orangutanları insansı maymundan ziyade ilkel insanlar olarak düşünmesiydi. Darwin, Afrika'yı insanın atalarının en muhtemel doğum yeri olarak değerlendirirken, İnsanın Türeyişi ve Cinsel Seçilim adlı kitabında insanın kökeninin coğrafi konumu hakkında da şu ifadeyi kullanmıştır: "(...) bu konu üzerinde kurgu yapmanın yararı yok; iki veya üç antropomorfik [insan biçimli] insansı maymun, biri Dryopithecus (...), Miyosen devresinde Avrupa'da vardı ve bu kadar uzak bir dönemden bu yana, dünya kesinlikle pek çok büyük değişimden geçti, devrimler oldu ve [Afrika'dan] en geniş ölçekte göç için yeterli zaman oluştu." (1889, ss. 155-156).
1949'da Güney Afrika'daki Swartkrans Mağarası'nda bulunan H. erectus kalıntıları paleoantropologlar Robert Broom ve John Talbot Robinson tarafından "Telanthropus capensis" adında bir tür olarak tanımlandı. Yakındaki mağaralardan da Homo cinsine ait fosiller olduğu bildirildi ancak bunların türlerinin belirlenmesi çalkantılı bir tartışma oldu. Birkaç Kuzey Afrika bölgesinde daha H. erectus kalıntıları bulunmuş ve ilk olarak 1951'de "Atlanthropus mauritanicus" olarak sınıflandırılmıştır. 1970'li yıllardan itibaren, özellikle Richard Leakey'in öncülüğünde, Doğu Afrika'da, ağırlıklı olarak Kenya'daki Koobi Fora bölgesinde ve Tanzanya'daki Olduvai Gorge'da daha fazla fosil gün yüzüne çıkarıldı.
Avrupa genelinde ortaya çıkarılan arkaik insan fosilleri, önceleri H. erectus'a atfedilirken, İngiliz insan bilimci Chris Stringer'ın çalışmaları sonucunda H. heidelbergensis olarak ayrı bir türde sınıflandı.

H. erectus'un yaklaşık 2 milyon yıl önce H. habilis'ten evrimleştiği öne sürülüyor ancak bu görüş, en az yarım milyon yıl boyunca bir arada var olduklarından sorgulanıyor. Başka bir görüşe göre, bir grup H. habilis üreme yoluyla yalıtılmış olabilir ve yalnızca bu grup H. erectus'a (kladogenez) evrimleşmiştir.
H. erectus'un en eski kalıntıları hem Afrika'da hem de Doğu Asya'da bulunduğundan (Çin'de 2,1 milyon yıl kadar erken, Güney Afrika'da 2,04 milyon yıl önce), H. erectus'un nerede evrimleştiği tartışılmaktadır. 2011 yılında yapılan bir araştırma, H. habilis'in Afrika'dan Batı Asya'ya ulaştığını, ilk H. erectus'un burada evrimleştiğini ve erken H. erectus'un daha sonra Batı Asya'dan Doğu Asya (Pekin insanı), Güneydoğu Asya (Cava insanı) ve Avrupa'da (Tautavel insanı) dağıldığı ayrıca bir grubun Afrika'ya geri döndüğü (Homo ergaster) ve modern insanların bu göçmenlerden türediği varsayımını ortaya attı. Diğer insan bilimciler H. erectus/H. ergaster'in  Afrika'da evrimleştiği ve sonunda burada modern insanlara dönüştüğünü savunuyor.
H. erectus 1,8 milyon yıl önce Cava'nın Sangiran kentine ulaşmıştı ve H. erectus'un ikinci ve farklı bir göç dalgası yaklaşık 780 bin yıl önce Çin'in Zhoukoudian kentine yerleşmişti. Sangiran'da bulunan H. erectus'ların dişleri daha büyüktür ve Zhoukoudian'daki H. erectus'un gelişmiş dişlerinden çok ilkel (atasal) Batılı H. erectus ve H. habilis'in dişlerine daha benzerdir. Ancak sonraki dönemlerde Sangiran H. erectus'larının diş boyutlarının küçüldüğü görülüyor. Bu, Cava'ya Zhoukoudian veya onunla akraba olan bazı topluluklar tarafından yapılmış ikincil bir göç olayına işaret ediyor olabilir.

Homo erectus, neredeyse iki milyon yıl boyunca hayatta kalan, Homo'nun en uzun ömürlü türüdür. Buna karşılık modern insan (Homo sapiens) 300.000 yıl kadar önce ortaya çıktı.
Pek çok arkaik insanın, H. erectus'un veya H. sapiens'in alt türü olarak mı yoksa ayrı türler olarak mı sınıflandırılması gerektiği konusunda kesin bir fikir birliği yoktur.

Afrikalı H. erectus adayları
Homo ergaster (veya "Afrikalı H. erectus")
Homo naledi
Avrasyalı H. erectus adayları:
Homo antecessor
Homo heidelbergensis
Homo floresiensis
Homo rhodesiensis
1982 yılında Hindistan'ın Madhya Pradesh kentinde bulunan Narmada fosili ilk başta H. erectus veya Homo erectus narmadensis olarak tanımlanmıştı.
Cava'da bulunan ve 1,4 ila 0,9 milyon yıl öncesine tarihlenen fosillere dayanan Meganthropus, dev bir erken insan türü olduğu yönündeki daha önceki yorumların aksine geçici olarak H. erectus türü altında gruplandır

Huroniyen Buzul Çağı, 2.400 milyon ile 2.100 milyon yıl öncesi arasında gerçekleşmiştir. Jeolojik geçmişin en sert ve en uzun buzul çağıdır. Paleoproterozoik dönemin Siderian ve Rhyacaian alt bölümleri boyunca gerçekleşmiştir. Bu dönemlerde yeryüzünde sadece Tek hücreliler için yaşam mevcuttu. Huroniyen Buzul Çağı boyunca yeryüzü Kartopu halini aldı. Kartopu Dünya yine bir başka buzul çağına bağlı olarak 650 milyon yıl önce de yaşanmıştır. Kartopu Dünya dönemlerinde yeryüzü birkaç kilometre kalınlığında buz ile kaplanmıştır, bu nedenle Buztopu Dünya denilse daha yerinde bile olabilir.
Bu her iki buzul çağı sonrasında yeryüzünde canlı yaşamında büyük atılımlar görülmektedir
İsmin kökeni: Kuzey Amerika'nın Huron Gölü bölgesinde buzul olamayan tortul sediment tabakalarının ayırdığı ve buzul çağı ile ilişkili üç ayrı buzul depozit tabakası saptanmaktadır. Bu nedenle bu buzul çağına Huroniyen ismi verilmiştir.
Oluşma nedenleri: Yeryüzünde bir buzul çağına yol açacak düzeyde sıcaklık düşmesine neden olarak şunlar öne sürülebilir: O dönemde zaten güneş radyasyonu belirgin olarak düşüktü. Bu güçsüz radyasyon suyun donma noktasının üstünde kalmasını ancak atmosferik metanın sera etkisiyle sağlayabiliyordu. Aerobik organizmalar geliştikçe artan oksijen, Oksijen Felaketi'ne (Büyük Oksijenlenme Devrimi'ne) yol açtı. Artmış oksijen atmosferde metan ile birleşerek metan düzeyinin azalmasına, dolayısıyla metan sera etkisinin zayıflamasına yol açtı. Düşen sıcaklık da buzullaşmayı tetikledi.
Bunun yanı sıra, yine sera etkisine sahip bir gaz olan  karbondioksit de, taze bazalt kayalara kimyasal etkileşmeyle bağlanarak atmosferdeki düzeyini düşürdü ve sera etkisini zayıflattı.
Karbondioksit düzeyinin düşmesine 250 milyon yıl kadar süren bir volkanik etkinlik azalması da yol açmış olabilir.

Iguazú Şelalesi (Portekizce: Cataratas do Iguaçu [[kata'ɾatɐs du igwa'su]]; İspanyolca: Cataratas del Iguazú [[kata'ɾatas del iɣwa'su]), 1.320 km uzunluğunda Güney Amerika'da bir nehir. İsmi Yguazu kelimesinden (Guarani dilinde Büyük su) gelir.
İki farklı nehrin (Irai ve Atuba) Curitiba şehri yakınlarında birleşmesinden oluşur. Parana nehrine dökülmeden önceki son kilometrelerinde Arjantin (Misiones eyaleti) 80% ile Brezilya (Parana eyaleti) 20% arasında sınır oluşturur.
Parana Nehri'ne döküldüğü yerin yakınlarında, Brezilya tarafında Foz do Iguaçu, Arjantin tarafında ise Puerto Iguazú şehirleri bulunur. İki şehir de nehri geçen bir köprü ile birbirlerine bağlıdır.
Iguazú Şelalesi'nin en ünlü özelliği, nehrin döküldüğü yerin birkaç kilometre öncesindeki şelaleleridir. Şelaleler de aynı şekilde tam sınırda bulunur. Büyük kısmı, görkemli "Şeytan Gırtlağı"'na geçiş imkânının da bulunduğu Arjantin kısmındadır. Ama insan, şelalelerin etkisini Brezilya tarafından daha iyi hisseder. Toplam genişliği 2700 m olan Igaçu Şelaleleri'nde, ortalama 1.700 m³/s, uzun yağışlardan sonra ise 7.000 m³/s su, iki basamak halinde 75 metreden dökülür.
Bu doğa güzelliğini, İspanyol kâşif Álvar Núñez Cabeza de Vaca, 1542 yılında keşfetmiştir. ABD First Lady'si Eleanor Roosevelt, bu nefes kesici doğa mucizesine baktığında, ağzından şu iki kelime dökülmüş: "Poor Niagara" ("Zavallı Niagara").
Her iki tarafı da kapsayan milli park 1984 yılında UNESCO tarafından "Dünya mirası" listesine alınmıştır. Turizm sebebi ile lokal anlamda çok önemli bir ekonomik rol oynar.
Iguazú Şelalesi Dünyanın 7 Doğa Harikası geçici(kesin olmayan) listesine girdi. Merkezi Cenevre'de bulunan İsviçreli vakıf New7Wonders tarafından düzenlenen dünya çapındaki anket sonucunda ilk 7'de yer aldı.

 Wikimedia Commons'ta Iguazú Şelaleleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Brezilya park idaresi sayfası18 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çok dilli sayfa
360° Iguazú 19 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arjantin park idaresi sayfası 4 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çok dilli sayfa
Visit Iguazu falls

Isı, belirli sıcaklıktaki bir sistemin sınırlarından, daha düşük sıcaklıktaki bir sisteme, sıcaklık farkı nedeniyle geçen enerjidir. Isı, parçacıkların 40.000-400.000 hz./s titreşmesi ile oluşur. Isı da iş gibi bir enerji akışı biçimidir. Isı sistem sınırlarında ve geçiş durumunda iken belirlenebilir. Isı sistemin bir durum fonksiyonu değildir.
Kinetik kurama göre ısı, moleküllerin ve fotonların devinimleri ve etkileşimleri sonucu ortaya çıkar.
Isı, bir enerji olduğu için skalerdir ve birimi joule'dür (J). Kalorimetre ile doğrudan ölçülebilir ya da termodinamik yasalarıyla matematiksel olarak hesaplanabilir.

Isı, termodinamiğin ve istatistiksel mekaniğin temel kavramıdır. Kimya, mühendislik ve diğer alanlar için de önemlidir.

Isının, SI birim sistemindeki birimi joule'dür. Bununla birlikte çeşitli mühendislik alanlarında BTU ve kalori de sık sık kullanılmaktadır.
Isı, matematiksel denklemlerde Q harfi ile gösterilir. Isı aktarım hızı, yani birim zamanda akan ısı 
  
    
      
        
          
            
              Q
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\dot {Q}}}
  
 ile gösterilir. Isı akısı birim yüzeydeki ısı aktarım hızı olarak tanımlanır.

Sıcaklık, bir cismin sıcaklığının ya da soğukluğunun ve sistemin ortalama moleküler kinetik enerjisinin bir ölçüsüdür.
Gazlar için kinetik enerji, mutlak sıcaklık dereceleriyle orantılıdır.
Yani ısı bir enerji, sıcaklık ise bir ölçüdür.
Isı'nın birimi joule'dir (J) ile gösterilir. Sıcaklığın birimi Celsius (°C) ile gösterilir.

Kahire (Arapça: القاهرة, romanize: el-Qāhira, "Galip", "Üstün Gelen"), Mısır'ın başkenti ve en büyük şehridir ve Kahire ilinin merkezidir. 9,8 milyondan fazla insana ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Afrika, Arap dünyası ve Orta Doğu'daki en büyük kentsel yerleşim alanlarından biridir. Büyük Kahire metropol alanı, 22 milyondan fazla nüfusuyla dünyanın en büyüklerinden biridir. Kahire'nin bugünkü haline gelecek bölgeler, Gize piramitleri ve Antik Memfis ve Heliopolis şehirlerinin bugün şehir içinde yer almasıyla, yaklaşık 6000 yıl öncesine, hanedan öncesi ve erken hanedanlık dönemine kadar uzanan antik Mısır'da yerleşim görmüştür.
Nil Deltası yakınlarında bulunan şehrin öncülü, Babil'den sonra Fustat'tı. Daha sonra Kahire 969 yılında kuruldu. Daha sonra Eyyubi ve Memlük dönemlerinde (12.-16. yüzyıllar) Fustat'ın yerini alarak ana kentsel merkez oldu. Kahire o zamandan beri siyasi ve kültürel yaşamın uzun süreli bir merkezi haline gelmiş ve İslam mimarisinin ağırlığı nedeniyle "bin minareli şehir" olarak adlandırılmıştır. Kahire'nin tarihi merkezi 1979'da Dünya Mirası Alanı statüsüne layık görülmüştür. Şehir, finans ve ticaret, akademi ve sanat alanlarında bölgesel bir merkez olarak kabul edilir ve Kahire Senfoni Orkestrası ve Kahire Opera Binası'na ev sahipliği yapar, Sanat Akademisi ise görsel sanatlar eğitimi vermektedir.
Kahire, Mısır'ın en eski üniversitesi olan ve dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan El-Azhar Üniversitesi'ne ve Afrika ve Arap dünyasının en eski ve en büyük film ve müzik endüstrisine ev sahipliği yapmaktadır. Birçok uluslararası medya kuruluşu, işletme ve organizasyonun bölgesel merkezleri Kahire'de bulunmaktadır; bunlar arasında Arap Birliği'nin genel merkezi ve Dünya Sağlık Örgütü, Gıda ve Tarım Örgütü, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın bölgesel ofisleri yer almaktadır.
Kahire, önemli bir küresel şehirdir ve diğer birçok mega şehir gibi yüksek düzeyde kirlilik ve trafik sorunlarından muzdariptir. 1987'de açılan Kahire Metrosu, Afrika'nın en eski metro sistemidir ve yılda 1 milyardan fazla yolcu taşımasıyla dünyanın en yoğun on beş metrosu arasında yer almaktadır. Kahire ekonomisi, Foreign Policy'nin Küresel Şehirler Endeksi'ne göre 2005 yılında Orta Doğu'da birinci sırada yer aldı ve Uluslararası Para Fonu'na göre 2025 yılında Afrika'da birinci sırada yer aldı ve büyük tüketici pazarı ve stratejik konumu nedeniyle yabancı doğrudan yatırım (FDI) için önemli bir destinasyon olmaya devam ediyor.

Kahire kenti Kahire iliyle (muhafaza) hemen hemen aynı alanı kaplar. Çöl yükseltileri arasında sıkışmış olan güneydeki dar kesimi ve ırmak deltasına doğru genişleyen kuzey kesimiyle bir yelpazeyi andırır. Arazi yapısı ve sulama giderlerinin fazlalığı çöle doğru genişlemesini engellediğinden, yüzyıllar boyunca önce ırmağa doğru, daha sonra da kuzey ve güney yönünde büyümüştür.
Tipik bir çöl ikliminin egemen olduğu kentte gece-gündüz sıcaklık farkı çok yüksektir. Yazın gündüzleri ortalama 33 °C-34 °C'yi bulan sıcaklık, geceleri Nil'den gelen esintilerin etkisiyle 20 °C-22 °C'ye kadar iner. Kısa süren kış aylarında Yengeç Dönencesi'nde bulunan Güneş gündüzlerin ılık geçmesini sağlar, ama geceler oldukça serin ve nemlidir. Kentin yağış aldığı tek mevsim kıştır.

Geçmişte yörede Memfis ve Babil gibi antik yerleşmelerin bulunmasına karşın, bugünkü kentin gelişmesi Mısır'a İslamı yayan Arapların 641'de eski Babil sitesinin karşısında kurduğu el-Fustat (askeri kamp anlamına gelen Latince fossatum'dan) kasabasıyla başladı (bugün Mısr ül-Kadime (Eski Kahire)). Sonraki yüzyıllarda el-Fustat çevresinde bir dizi yeni yerleşim alanı açıldı; Abbasiler 751'de el Asker'i, Tolunoğulları 870'te Ktai'yi kurdular.
969'da kenti ele geçiren Fatımilerin komutanı Cevher, var olan yerleşimin kuzeydoğusunda surlarla çevrili dikdörtgen planlı bir kent kurdu. Başlangıçta el-Mansuriye olarak anılan kente, Fatımilerin merkezi olmasından (973-974) sonra Kahire adı verildi.
Eyyubilerin kurucusu Selahaddin Eyyubi, Kahire ve Fustat'ı tek bir sur içine alarak, Kahire'yi büyük bir kent durumuna getirdi ve geniş bir alanı kaplayan topraklarını buradan yönetti. Memlûk sultanı Baybars zamanında Memlûklerin merkezi olan kent, Orta Çağ boyunca en parlak dönemini Memlûk yönetimi altında yaşadı. 1340'larda 500 bine ulaşan nüfusuyla Afrika, Avrupa ve Ortadoğu'nun en büyük kenti durumuna gelmenin yanı sıra Doğu ile Batı arasındaki ticarette kilit bir bağlantı noktası niteliğini kazandı. El-Ezher Üniversitesi kentin aynı zamanda İslam bilimlerinin merkezi olmasını sağladı. Memlûklere bağlı zengin topraklardan gelen vergiler önemli bir gelir kaynağıydı. Kentteki en önemli mimari yapılar bu dönemde inşa edildi.
Kentin veba salgını (1348) ve Timur'un doğu sınırlarındaki istilasıyla (1400) başlayan gerilemesi, keşiflerin baharat yolunun önemini azaltmasıyla daha da hızlandı. Osmanlıların Mısır'ı ele geçirmesiyle (1517) siyasal özerkliğini yitiren Kahire, yalnızca bir eyalet merkezi durumuna geldi.
Napoléon Bonaparte'ın 1798'deki Mısır seferiyle Kahire'de kurduğu yönetim Temmuz 1801'e değin sürdü. 1805'te valiliğe atanan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın kurduğu hanedan Kral I. Faruk'un iktidardan devrilmesine (1952) değin Mısır'ı yönetti. Mehmed Ali ve ardıllarının saltanatı ve onu izleyen Britanya yönetimi dönemlerinde ve en sonra da bağımsızlıktan bu yana, kent işlevlerine göre çeşitli bölgelere ayrılmıştır (bakanlıklar, ticarethaneler, lüks konutlar).

Kentin bugünkü yapısı tarihiyle yakından ilgilidir. Kalabalık bir nüfusu barındıran ve Batı tipinde kurulmuş kesimi çevreleyen gecekondu görünümündeki üç eski mahallenin en büyüğü Fatımilerce kurulan yerleşim alanıdır. Burada Baybars Camisi ve Salaheddin Kalesi gibi çok sayıda tarihsel yapı vardır. Öteki eski mahalleler geçmişte kentin banliyöleri olan Bulak ve Mısrü'l-Kadime'dir (el-Fustat).
Kentin modern merkezi olan el-Azbakiye ile yakınındaki büyük ticaret merkezileri ve konut alanları yoksul eski mahallelerle çarpıcı bir karşıtlık oluşturur. Kentin ana caddesi Nil'e koşut uzanan ve televizyon binası, katedral, belediye binası ve lüks otellerin çevrelediği el-Kurniş Caddesi'dir. Nil kıyısındaki modern kesimler ile eski mahalleler arasında bulunan kesimde alt orta sınıflar yaşar. Ulusal Kitaplık ve İslam Sanatları Müzesi burada yer alır.
Metropoliten alanın doğusunda din büyüklerine ve Memlûk sultanlarına ait mezarlar bulunur. Ölüler Kenti adı verilen ve dünyada başka örneği bulunmayan bu yörede nüfusun en yoksul kesiminin bir bölümü (250 bin kişi kadar) yaşar. Belediye hizmetlerinden yoksun olan yörede, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan hızlı nüfus artışının etkisiyle yapılmış olan görece modern, yeni yapılara da rastlanır.
Son yıllarda kentin batı ve kuzey kesimleri konut alanları olarak hızla büyümektedir. Tarımsal topraklardan ya da sulama yoluyla çölden elde edilen alanlarda Heliopolis ve Nasr kenti gibi çeşitli yerleşmeler kurulmuştur.

Kahire Mısır, Roma, Orta Çağ Arap ve Osmanlı mimarisinden zengin örnekler barındırır. Kentin tescil edilmiş olan 400'den fazla tarihsel anıtı MS 130 ile 19. yüzyıl başları arasındaki dönemden kalmadır. En eski kesimlerde üstü sıvalı ve iki-dört katlı tuğladan evler egemendir. Bazı eski evlerde yöreye özgü ahşap pencere kafesleri (müşrefiye) bulunur. Geleneksel konutlar çeşmeli bir avluya açılır; erkek ve kadınların yaşadığı bölümler ayrıdır. Kentin 19. yüzyılda inşa edilen kesimindeki binaların taştan yapılmış zengin bezemeli dış yüzeylerinde, kubbeciklerinde ve romanesk eşiklerinde abartılı Avrupa etkisi görülür. 20. yüzyıl başlarında kurulan Batı etkisindeki kesimlerin fazla yüksek olmayan taş ya da betonarme binaları Paris'teki yapılar örnek alınarak yapılmıştır. Nil kıyısındaki Akdeniz tipi binalarda eski Mısır mimarisinin bazı özellikleri korunmuştur.

Geçmişte dinsel ve etnik açıdan karmaşık olan kent nüfusu giderek türdeş bir yapı kazanmaktadır. Günümüzde nüfusun yüzde 90'ını Müslümanlar oluşturur; geri kalanların çoğunu Kıptî Kilisesi'ne bağlı Mısırlı Hıristiyanlardır. Ayrıca az sayıda Katolik ve Protestan (çoğu Avrupa kökenli) ile küçük bir Yahudi topluluğu vardır. Kentin çok yüksek olan nüfus artış hızı ciddi sorunlar doğurmaktadır.

Kahire'nin ekonomisi başlangıcından bu yana yönetsel işlevlerine, iç ve dış ticarete ve sanayi üretimine dayanmıştır. Büyük ölçekli sanayileri dokumacılık (genellikle pamuklular), demir-çelik, gıda ve tütün işlemenin yanı sıra tüketim mallardır. El emeğine dayanan geleneksel sanayiler de önemli bir yer tutar. Mısır'ın en önemli banka ve finans kuruluşları ile ulaşım şirketlerinin merkezleri Kahire'dedir.

Kahire Üniversitesi, Ayn Şems, El-Ezher Üniversitesi ve Kahire Amerikan Üniversitesi gibi kurumlarıyla yükseköğretim merkezi olan Kahire'ye öteki Arap ülkelerinden çok sayıda öğrenci gelir.

Kentteki başlıca müzelerden biri Tutanhamon'a ait hazinelerin sergilendiği Mısır Müzesi'dir. 1900 yılında Fransız mimar Marcel Dourgnon tarafından neo-klasik tarzda inşa edilen müze, dünyadaki en geniş Antik Mısır koleksiyonuna sahip. Giriş katında 42 odada, üst katta ise 47 odada eserler sergileniyor.
Diğer müzeler İslam öncesi döneme ait ikon, dokuma ve taşların sergilendiği Kopt Müzesi, Memlûk Kuran'ları ile ahşap, pirinç ve cam eşyaların sergilendiği İslam Sanatları Müzesi'dir.

Han el-Halili Çarşısı Ortadoğu'da kurulan en büyük pazarlardan, Kahire'nin ve Mısır'ın en çok turist çeken noktalarından biridir. Tahrir Meydanı'nın doğusunda yer alır ve sokakları İslami mimarinin birçok örneğine ev sahipliği yapar. Gümüş, bakır, altın ve kaymaktaşı gibi madenlerden yapılmış çeşit çeşit hediyelik eşya ve takılar, deri ve daha birçok kumaşın kullanıldığı rengârenk kıyafetler, ruhu canlandıran, bedeni dinçleştiren kokularıyla Doğu'nun egzotik baharatları ve ara sokaklara serpiştirilmiş kahveciler hem hediyelik eşyalar almak hem de Kahire'nin oryantal yüzüne ışık tutan bir tur yapmak isteyen ziyaretçilerin uğrak noktasıdır.

Nil'in Kahire'den geçen bölümündeki adalardan en büyüğü seçki

Karadağ (Karadağca:  Црна Гора), Avrupa'nın güneydoğusunda Balkanların Adriyatik kıyısında bir ülkedir. Kuzeyde Bosna-Hersek, kuzeydoğuda Sırbistan, doğuda Kosova, güneydoğuda Arnavutluk, batıda ise Hırvatistan ve Adriyatik Denizi ile çevrilidir. Başkenti ve en büyük şehri Podgorica ülke topraklarının %10,4'ünü ve nüfusun %29,9'unu kapsamaktadır, Çetine kenti eski krallık başkenti statüsündedir. Ülkenin büyük çoğunluğunu Karadağlılar oluşturur, Sırplar %33 ile en büyük azınlıktır. Ayrıca Boşnaklar, Arnavutlar,Türkler ve Hırvatlar da bulunur.
Erken Orta Çağ döneminde günümüz Karadağ topraklarında güneyde Duklja, batıda Travunia ve kuzeyde Rascia olmak üzere üç prenslik bulunuyordu. 14 ve 15. yüzyıllarda Zeta Prensliği ortaya çıktı. Karadağ ismi ilk kez 15. yüzyıl sonlarında kullanıldı. Osmanlı hükmü altındaki ülke 1696'da bağımsızlığını tekrar kazandı. Petrović-Njegoš hanedanı altında önce teokratik, sonraları ise seküler prenslikler kuruldu. Karadağ'ın bağımsızlığı 1878'deki Berlin Kongresi'nde Avrupa güçlerince tanındı. 1910'da ülke krallığa dönüştü. I. Dünya Savaşı'nın ardından Yugoslavya'nın parçası olan Karadağ, dağılmanın ardından Sırbistan'la bir federasyon kurdu. Mayıs 2006'daki bağımsızlık referandumuyla bağımsızlık ilan edildi ve konfederasyon barışçıl bir şekilde dağıldı.
Dünya Bankası tarafından üst-orta gelir seviyesinde gösterilen Karadağ; BM, NATO, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması ve Akdeniz için Birlik'in üyesidir. Ayrıca Avrupa Birliği'ne üyelik sürecindedir.

Karadağ, yüzölçümü bakımından küçük olmasına rağmen son derece çeşitli bir coğrafyaya sahiptir; ülkenin yaklaşık üçte ikisi dağlarla kaplıdır ve Durmitor, Bjelasica ile Prokletije dağları ülkenin en yüksek zirvelerini barındırır. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Durmitor Milli Parkı, Tara Nehri Kanyonu'yla birlikte Avrupa'nın en derin vadilerinden birine sahiptir. Adriyatik kıyısındaki Kotor Körfezi, tarihi surları ve Venedik döneminden kalma mimarisiyle ülkenin turizm merkezidir. Karadağ, 2002 yılında Sırbistan ile para birliği yaparak euroyu resmi para birimi olarak benimsemiş olmasına rağmen Avrupa Birliği üyesi değildir. Ülkede turizm, enerji üretimi ve deniz taşımacılığı ekonominin temelini oluşturur. Nüfusun büyük bir kısmı Ortodoks Hristiyan'dır, ancak Müslüman ve Katolik azınlıklar da önemli bir toplumsal çeşitlilik sağlar. Karadağ, çevre koruma politikalarına önem vermekte olup 1991 yılında kendisini “ekolojik devlet” ilan eden ilk ülkelerden biri olmuştur.

Günümüz Karadağ'ı İlirya'nın bir parçasıydı ve Hint-Avrupa dilini konuşan İliryalılar yaşıyordu. İlirya krallığı, İliryo-Roma Savaşlarında Roma Cumhuriyeti tarafından fethedildi ve bölgeyi İlirya eyaletine (daha sonra Dalmaçya ve Praevalitana'ya) dahil etti.

Bölgede üç Sırp prensliği bulunuyordu: kabaca güney yarısına karşılık gelen Duklja, batıda Travunia ve kuzeyde Raška. Duklja, 1042'de Bizans İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazandı. Önümüzdeki birkaç on yıl içinde topraklarını komşu Raška ve Bosna'ya kadar genişletti ve ayrıca bir krallık olarak tanındı. Gücü 12. yüzyılın başlarında azalmaya başladı. Kral Bodin'in ölümünden sonra (1101 veya 1108'de), iç savaşlar başladı. Duklja, Vojislav'ın oğlu Mihailo (1046–1081) ve torunu Constantine Bodin (1081–1101) döneminde doruk noktasına ulaştı.
Soylular taht için savaştıkça krallık zayıfladı ve 1186'da günümüz Karadağ toprakları Stefan Nemanja tarafından yönetilen devletin bir parçası oldu ve sonraki iki yıl boyunca Nemanjić hanedanı tarafından yönetilen çeşitli devlet oluşumlarının bir parçası oldu. 14. yüzyılın ikinci yarısında Sırp İmparatorluğu çöktükten sonra, en güçlü Zetan ailesi olan Balšić'ler Zeta'nın hükümdarları oldu.
13. yüzyılda Zeta, Duklja'nın yerini almıştı. 14. yüzyılın sonlarında, güney Karadağ (Zeta) Balšić soylu ailesinin, ardından Crnojević soylu ailesinin yönetimi altına girdi ve 15. yüzyılda Zeta'ya Crna Gora adı verildi.
1421'de Zeta, Sırp Despotluğu'nca ilhak edildi, ancak 1455'ten sonra Zeta'dan bir başka soylu aile olan Crnojević'ler, ülkenin egemen hükümdarları oldu ve 1496'da Osmanlılar'ın eline geçmeden önce Balkanlar'ın son özgür monarşisi oldu. Osmanlı Burayı fethedince İşkodra Sancağı'na katıldı. -Kısa bir süre için Karadağ, 1514-1528'de (Karadağ Sancağı) olarak ayrı bir özerk sancak olarak var oldu-. Ayrıca Eski Hersek bölgesi de Hersek Sancağı'na bağlıydı.

1392'den itibaren, o zamanlar "Budua" olarak bilinen Budva şehri de dahil olmak üzere, bölgenin birçok bölümü Venedik Cumhuriyeti tarafından kontrol ediliyordu. Venedik topraklarının merkezi Kotor Körfezi idi ve Cumhuriyeti, Karadağ siyasetine karışan valiler getirdi. Venedik, 1797'deki düşüşüne kadar bugünkü Karadağ'daki bölgeleri kontrol ediyordu. Büyük kısımlar 1496'dan 1878'e kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolü altına girdi. 16. yüzyılda Karadağ, Osmanlı İmparatorluğu içinde Karadağ klanlarının belirli kısıtlamalardan kurtulmasına izin veren benzersiz bir özerklik biçimi geliştirdi. Yine de, Karadağlılar Osmanlı yönetiminden hoşnutsuzdu ve 17. yüzyılda tekrar tekrar isyan ettiler, bu da o yüzyılın sonunda Osmanlıların İkinci Viyana Kuşatması'nda yenilmesinde etkili olmasıyla sonuçlandı.
Karadağ toprakları savaşçı klanlar tarafından kontrol ediliyordu. Çoğu klanın, selefi kadar değerli bir lider olduğunu kanıtlamadıkça unvanı almasına izin verilmeyen bir reisi (knez ) vardı. Her yıl 12 Temmuz'da Cetinje'de Karadağlı klanların (Zbor) bir toplantısı düzenlenir ve herhangi bir yetişkin klan üyesi katılabilir.

1858'de, Karadağ'ın Osmanlılara karşı en büyük zaferlerinden biri Grahovac Muharebesi'nde meydana geldi. Knjaz Danilo'nun ağabeyi Büyük Dük Mirko Petrović 7.500 kişilik bir orduya liderlik etti ve 1 Mayıs 1858'de Grahovac'ta 15.000 askere karşı sayısal olarak üstün Osmanlıları mağlup etti. Bu savaş Karadağ ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki sınırları fiilen resmi olarak çizmeye zorladı.

Karadağlılar, Sadrazam Ahmed Muhtar Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu'nu büyük bir yenilgiye uğrattı. 1877-1878 Rus-Türk Savaşı'nda Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kazandığı zaferin ardından, büyük güçler Balkan bölgesinin haritasını yeniden yapılandırdı. Osmanlı Devleti, 1878 Berlin Antlaşması ile Karadağ'ın bağımsızlığını tanıdı.
İlk Karadağ anayasası (Danilo Yasası olarak da bilinir) 1855'te ilan edildi. I. Nikola (h. 1860-1918) döneminde, beylik Karadağ-Türk Savaşları'nda birkaç kez genişletildi ve 1878'de bağımsız olarak tanındı. 

1910'da Karadağ bir krallık oldu ve 1912-1913 Balkan Savaşları'nın bir sonucu olarak Sırbistan ile ortak bir sınır kuruldu ve İşkodra Arnavutluk'a verildi, ancak Karadağ'ın şu anki başkenti Podgorica eski sınırdaydı. Arnavutluk ve Yugoslavya sınırı. Karadağ, I. Dünya Savaşı (1914–18) sırasında Müttefik Kuvvetlerden biri oldu. Ocak 1916'da Avusturya-Macaristan ile Karadağ Krallığı arasında yapılan Mojkovac Muharebesi'nde, Karadağlılar sayıca beşe bir üstün olmalarına rağmen kesin bir zafer elde ettiler.  Ocak 1916'da askeri teslim olmayı kabul ettiler.1916'dan Ekim 1918'e kadar Avusturya-Macaristan Karadağ'ı işgal etti. İşgal sırasında Kral Nikola ülkeden kaçtı ve Bordeaux'da sürgünde bir hükûmet kurdu.

Kral Nicholas'ın torunu Sırp Kralı I. Aleksandr, Yugoslav hükûmetine hakim oldu. Zeta Banovina, krallığı oluşturan dokuz banovinadan biriydi; bugünkü Karadağ ile Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna'nın bazı kısımlarından oluşuyordu.

Nisan 1941'de Nazi Almanyası, İtalya Krallığı ve diğer Mihver müttefikleri Yugoslavya Krallığı'na saldırdı ve işgal etti. İtalyan kuvvetleri Karadağ'ı işgal etti ve kukla bir Karadağ Krallığı kurdu.

Mayıs ayında Yugoslavya Komünist Partisi'nin Karadağ şubesi, Temmuz ayı ortasında yapılması planlanan bir ayaklanma için hazırlıklara başladı. Komünist Parti ve Gençlik Birliği, 6.000 üyesini gerilla savaşı için hazırlanan müfrezeler halinde örgütledi. Bazı tarihçilere göre Nazi işgali altındaki Avrupa'da ilk silahlı ayaklanma 13 Temmuz 1941'de Karadağ'da gerçekleşti.
Ayaklanma beklenmedik bir şekilde gerçekleşti ve 20 Temmuz'a kadar 32.000 erkek ve kadın mücadeleye katıldı. Kuşatılan sahil ve büyük şehirler (Podgorica, Cetinje, Pljevlja ve Nikšić) dışında, Karadağ büyük ölçüde kurtarıldı. Bir aylık çatışmada İtalyan ordusu 5.000 kişi öldü, yaralandı ve esir alındı. Ayaklanma, Arnavutluk'tan getirilen 67.000 İtalyan askerinin karşı saldırısıyla bastırıldığı Ağustos ortasına kadar sürdü. Yeni ve ezici İtalyan kuvvetleriyle karşı karşıya kalan savaşçıların çoğu silahlarını bıraktı ve evlerine döndü. Yine de yoğun gerilla mücadelesi Aralık ayına kadar sürdü.
Mayıs ve Haziran 1943'te Partizanlara karşı Alman Schwartz operasyonu sırasında Almanlar, Müttefiklerin Balkanlar'ı işgal etmesi durumunda kendilerine karşı döneceklerinden korktukları için birçok Çetnik'i savaşmadan silahsızlandırdı. Eylül 1943'te İtalya'nın teslim olmasının ardından, Partizanlar kısa bir süre için Karadağ'ın çoğunu ele geçirmeyi başardılar, ancak Karadağ kısa süre sonra Alman kuvvetleri tarafından işgal edildi ve 1943'ün sonlarında ve 1944'te şiddetli çatışmalar devam etti. Karadağ, Partizanlar tarafından Aralık ayında kurtarıldı.
Karadağ, komünist Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti'nin altı kurucu cumhuriyetinden biri oldu. Başkenti Podgorica oldu ve Başkan Josip Biroz Tito'nun onuruna Titograd olarak yeniden adlandırıldı. Savaştan sonra Yugoslavya'nın altyapısı yeniden inşa edildi, sanayileşme başladı ve Karadağ Üniversitesi kuruldu. Karadağ Sosyalist Cumhuriyeti 1974'te yeni bir anayasayı onaylayana kadar daha fazla özerklik sağlandı.

1992'de Yugolsavya'nın dağılmasından sonra Karadağ, Sırbistan ile birlikte daha küçük bir Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nin parçası olarak kaldı. 1992'de Yugoslavya'da kalma referandumunda katılım %66 olmuş, oyların %96'sı Sırbistan ile federasyon lehine kullanılmıştır. Referandum Müslüman, Arnavut ve Katolik azınlıkların yanı sıra bağımsızlık yanlısı Karadağlılar tarafından b

Karbon, doğada yaygın bulunan ametal kimyasal elementtir. Evrende bolluk bakımından altıncı sırada yer alan karbon, kızgın yıldızlarda hidrojenin termonükleer yanmasında temel rol oynar. Dünyada hem doğal halde, hem de başka elementlerle bileşik halinde bulunan karbon, ağırlık olarak Dünya'nın yerkabuğunun yaklaşık %0,2'sini oluşturur. En arı (katışıksız) biçimleri elmas ve grafittir; daha düşük arılık derecelerinde maden kömürünün, kok kömürünün ve odun kömürünün bileşeni olarak bulunur. Atmosferin yaklaşık % 0,05'ini oluşturan ve bütün doğal sularda erimiş olarak bulunan karbon dioksit, kireç taşı ve mermer gibi karbonat mineralleri, kömürün, petrolün ve doğalgazın başlıca yapıtaşları olan hidrokarbonlar, en bol bulunan bileşikleridir.
Karbon, bilinen elementlerin en çok yönlü olanıdır. Bileşiklerin %94'ü (4 milyondan çoğu) karbon içerir. Yaşamın dayandığı temel işlevleri yerine getirmek için yeterli çeşitlilikte ve karmaşıklıkta düzenlemeler oluşturarak başka elementlerle birleşme yeteneği, yalnızca karbonda vardır. Belirli karbon bileşikleri, canlılardaki maddenin yaklaşık %18'ini oluşturur (geri kalanı çoğunlukla sudur). Bu bileşikler, canlı hücrelerin planı olarak, hücre yapımında kullanılan yapıtaşları olarak işlev görürler.
Yakıt işlevi gören başka karbon bileşikleri de, yeşil bitkilerde ışıl birleşimle sürekli olarak yenilenir. Organizma öldüğü zaman, çevreyle karbon alışverişi durur ve geriye kalan radyoaktif karbon-14 izotopu miktarı, biyolojik kökenli maddelerin yaşını belirlemekte kullanılabilir.
Kalkınmış ülkelerin ekonomilerinin büyük bir bölümü, karbon içeren yakıtların, plastiklerin, kimyasal maddelerin, dokumaların ve ilaçların işlenmesine ve üretimine dayanır. Karbon temelli sentetik bileşiklerin üretilmesi ve kullanılması, birçok ülkede yaşama düzeyini derinlemesine etkilemiştir.

Simgesi C, atom numarası 6, atom ağırlığı 12,011 olan karbon, periyodik tablonun 14. grubunda silisyum, germanyum, kalay ve kurşun elementleriyle birlikte yer alır. Bu elementlerin en hafifi ve en az metalik olanıdır. Periyodik çizelgedeki başka birçok grubun tersine, 14. grup elementleri, kimyasal bakımdan birbirinden çok farklıdır; grubu temsil edici davranışı en fazla gösteren de karbondur.
Karbonun en bol bulunan izotopu, doğal karbonun % 98,89'unu oluşturan karbon-12'dir. Tam olarak 12 dalton (atom kütlesi birimi) değerinde olan bu izotop, atom ağırlığı konusunda uluslararası standart olarak kullanılır. Doğal karbonun % 1,11'ini oluşturan karbon-13, ikinci kararlı izotoptur. Karbonun beş radyoaktif izotopu bilinmektedir; bunlardan karbon-14 (yarılanma süresi 5 730 yıl) en kararlı ve en yararlı olanıdır. Bağlar. Serbest karbon atomunun 1s kabuğunda iki elektron, 2s ve 2p kabuklarındaysa bağ oluşturmaya hazır dört değerlik elektronu bulunur. Metallerden ve ametallerin birçoğundan farklı olarak, karbonda bağ oluşumu genellikle iyonik değil, kovalent (ortaklaşa) niteliktedir. Bunun nedenlerinden biri, karbonun atom sayısının küçük olması, bu nedenle de, atom çekirdeğine yakın olan değerlik elektronlarını çok sıkı tutmasıdır. Ayrıca, bir karbon atomunun kararlı bir iyon haline gelmesi için dört elektron alması ya da yitirmesi gerekir: Bu da oldukça büyük enerji isteyen bir olaydır.
Ortaklaşa bağlanmada, her karbon atomu, değerlik elektronlarını karşılıklı olarak başka atomlarla paylaşır. Karbon bileşiklerinin çoğunda, bitişik bir atom, 1-3 arasında elektron verir; buna karşılık karbon da eşit sayıda elektron katkısı yapar ve tek, çift ya da üçlü bağ oluşur.

Ana başlık: Odun kömürü
Odun kömürü hafif, gözenekli siyah ya da koyu gri renkli bir maddedir; odunun havasız ortamda yakılmasıyla elde edilir. (Karbonun bir başka allotropu olan odun kömürüne ilişkin ayrıntılı bilgi kömür maddesinde verilmiştir.)

Odun kömürünün katışıklı bir türü de, yalnızca yüzde 10 oranında karbon içeren kemik kömürüdür. Kemik kömürü, hayvan kemiklerinin iyice kırılıp havasız ortamda yakılmasıyla elde edilir. Kemik kömürü herhangi bir sıvı ile ısıtıldığında, sıvını rengini yok eder, bu nedenle sanayide renk giderici olarak kullanılır. Örneğin, şeker bu yolla arıtılır. Çay kemik kömürü ile kaynatıldığında tamamen renksiz hale gelir.

Karbon karası ise gazyağı, terebentin, benzen ya da mum gibi maddelerin havasız az ortamlarda yandıklarında çıkardıkları istir. Karbon karası katışıksız, yumuşak, siyah renkli bir tozdur; yağla karıştırılarak matbaa mürekkebi, boya ve ayakkabı cilasında kullanılır. Ayrıca otomobil ve bisiklet lastiklerinin yapımında, aşınmaya karşı daha dayanıklı kılmak amacıyla karbon karasından yararlanılır.

Ana başlık: Kok kömürü
Kok kömürü, kömürün havasız ortamda, yüksek sıcaklıklarda yakılmasıyla elde edilir. Kok kömüründeki karbon oranı yaklaşık %90'dır. Karbon elementi gerek kömür, antrasit ve kok kömürü olarak, gerek bileşik halde bulunduğu selüloz ve petrol olarak çok önemli bir yakıttır. Karbon ve oksijen bileşikleri birbirleriyle çok kolay birleşir. Çinko, demir, kalay ya da kurşun oksitler gibi metal oksitleri karbon ile birlikte ısıtıldığında, karbon metal oksitteki oksijenle birleşir ve geriye katışıksız metal kalır. Bu indirgenme tepkimesinden sanayide yararlanılır.

Ana madde: Karbon allotropları

Aynı maddenin değişik kristal biçimlerine allotrop denir; allotrop sözcüğü değişik biçim anlamında Yunanca iki sözcükten gelir. Elmas ve grafit, karbonun allotroplarıdır. Elmasta her karbon atomu, dört başka karbon atomuna bağlanarak üç boyutlu katı bir yapı oluşturur; grafitte ise karbon atomları, üst üste yığılmış geniş, yassı levhalar oluşturacak biçimde, iki boyutlu düzlemde birbirlerine bağlanmıştır. Bu levhalar birbirlerinin üzerinden kolayca kayar; grafitin iyi bir yağlayıcı olma özelliği de bundan kaynaklanır. Grafitin kâğıt üzerinde iz bırakmasının nedeni de, bu ince atom levhalarının grafitten ayrılarak kağıdın üzerinde birikmesidir. Elmas ve grafit dışında karbonun ayrıca altıgen elmas gibi doğal, camsı karbon, fullerenler kümelenmiş elmas nanoçubukları, karbon nanoköpüğü, doğrusal asetilenik karbon (LAC) gibi yapay allotropları da vardır. Karbonun belirgin, kendilerine özgü bir yapısı ya da biçimi olmayan allotropuna amorf karbon denir. Kömür bu biçimdedir.

Ana başlık: Elmas

Arı elmas, bilinen en sert doğal maddedir. Renksiz ve saydam olmasına karşın, başka minerallerle arılığı bozulduğu zaman, pastel renklerden mat siyaha kadar uzanan çeşitli renklerde bulunabilir. Elmas, kimyasal bakımdan eylemsizdir; ama yüksek sıcaklıklarda havada yanması sağlanabilir. Bilinen ısıyı ileten en iyi malzemedir ve elektrik yalıtkanıdır. 1955'e kadar, yanardağ kökenli doğal yataklar tek elmas kaynağıyken, o tarihten bu yana aletlerde ve pikap iğnelerinde kullanılan elmaslar, grafitin yüksek basınçlara ve sıcaklıklara uğratılmasıyla yapay olarak üretilmektedir (mücevher niteliğinde elmaslar bu yolla elde edilemez).
Elmasın özellikleri, bütünüyle birbirine kenetlenmiş dörtyüzlü karbon atomlarının oluşturduğu kristal yapısından kaynaklanır; bu atomların her biri, en yakın dört komşusuna ortaklaşa bağlanmıştır. Karbon-karbon bağının olağanüstü dayanıklılığı ve ortaklaşa bağlarla kenetlenmiş yapısı, elmasın sert ve eylemsiz olmasını sağlayan nedenlerdir.

Ana başlık: Grafit

Grafit, karbonun yaygın bir allotropudur. Yumuşak, yağlı, kâğıtta iz bırakan, siyah renkli bir katı maddedir. Grafitte her bir karbon atomu aynı düzlemde bulunan diğer üç atoma altıgen halkalar oluşturacak şekilde bağlanır. Oluşan ağ iki boyutludur ve bu şekilde meydana gelen tabakalar birbirine zayıf Van der Waals kuvveti ile bağlanır. Bu yüzden, tabakala birbirlerinin üzerinde kolayca kayar. Grafit, yağ haline getirilip makinelerde, çalışan parçaların birbirine sürtünürken aşınmasını azaltmak ya da engellemek amacıyla yağlayıcı olarak kullanılır. Kurşun kalemlerin içindeki uç da, içine kil katılarak biraz sertleştirilmiş grafittir. Grafitin elde edildiği başlıca yerler Sri Lanka, Sibirya, Kuzey Amerika ve Meksika'dır. Grafit, kok kömürünün çok yüksek sıcaklıklarda işlenmesiyle yapay olarak da üretilebilir. Grafit çok yüksek sıcaklıklara dayanabilir, ayrıca çok iyi bir elektrik iletkenidir. Bu nedenle, çamaşır makinesi ve elektrikli süpürge gibi aygıtlardaki elektrik motorlarının fırçaları grafitten yapılır. Son dönemlerde, uzay kapsüllerinin ısı kalkanlarının yapımında da grafitten yararlanılmaya başlanmıştır.

Ana başlık: Fulleren

Karbonun yapay allotropları olan Fullerenler, grafit benzeri yapılara sahiptir fakat grafit gibi saf altıgen değil, aynı zamanda beşgen ve hatta bazen yedigen kristaller de içerir. Bu yapı, altıgen kristallerden oluşan ana düzlemin kıvrılarak küreler, elipsoidler ve silindirler oluşturmasına yol açar. Fullerenlerin yapıları ve özellikleri nanomalzemeler alanında dev bir araştırma konusudur. "Fullerene" adı, bazı fullerenlerin benzediği jeodezik kubbeler tasarlayan Amerikalı mimar Richard Buckminster Fuller'e ithafen verilmiştir. Buckyball denen yapılar, üçgen karbon yapılarının küresel biçimlerde kapanmasından oluşan oldukça büyük moleküllerdir. En çok bilinen en basit buckyball molekülü, futbol topu benzeri yapısıyla C60 buckminsterfullerendir. Karbon nanotüpler boş silindir şeklinde bir yapıya sahiptir. Nanotomurcuklar ise, buckyball yapıların nanotüplerin dış duvarına kovalent bağla bağlanmasından oluşan nanotüp/buckyball melez yapısında malzemelerdir.

Karbonun oluşturduğu sayılamayacak kadar çok bileşik vardır. Karbon; karbon dioksit, kalsiyum karbonat (kireç taşı) gibi inorganik bileşiklerin yapısına katılabildiği gibi asıl olarak organik bileşiklerde bulunur. Hidrokarbonlar, alkoller, eterler, karboksilli asitler, aminler bunlardan yalnızca birkaçıdır.

En basit hidrokarbon, bataklık gazı da denilen metan gazıdır; bu maddenin temel yapısı, ortadaki bir karbon atomunu çevreleyen dört hidrojen atomundan oluşur. Sibirya'da ya da Kuzey Denizi'nde yer altından çıkarılan doğal gazın başlıca bileşiği metan gazıdır. Metanın kimyasal formülü CH4 biçimindedir. Eğer dört karbon atomu birbirine bağlanırsa bütan gazı oluşur. Büt

Kasırga ya da tropikal siklon, büyük çaplı ve çok şiddetli, Beaufort ölçeğine göre saatte 118 km'den fazla hızla ve dönerek esen tropik rüzgârdır.
Doğu Büyük Okyanus ve Güney Atlantik hariç subtropikal ve tropikal iklim kuşağındaki bütün sıcak denizlerde sık sık meydana gelir. Ağustos, eylül aylarında Antiller'de görülür. Batı Büyük Okyanus'unda tayfun adını alır. Başlangıç ve mevsim sonu kasırgaları, Karayipler'in batısında görülür. Orta Amerika kıyılarının biraz açıklarında Büyük Okyanus'ta ve Meksika Körfezi'nde de sık sık rastlanır.

Kasırga kelimesi, Eski Türkçedeki "kasırku" sözünün günümüze ulaşmış biçimidir. Kasırku ise "titretmek, sallamak" anlamına gelen "kasmak" fiilinden türemiş "fırtına" anlamına gelen bir sözdür.
Kasırga kelimesinin İngilizcedeki karşılığı "Hurricane"dir. Bu kelimenin Orta Amerika'da yaşamış olan Mayaların kullandığı "Huracan" kelimesinden geldiği söylenir. Mayaların dilinde "Huracan", büyük rüzgârların (fırtınaların) ve kötü ruhların tanrısı anlamına gelirdi. "Hurricane", İspanyolca "Huracán" kelimesi üzerinden türetilmiştir.

 ve Kasırga isimleri listesi
Kasırgalara adları, Dünya Meteoroloji Örgütü'nün daha önceden belirlediği listelere göre belirlenir. Bu amaçla Atlas Okyanusu'yla ilgili kasırgaları adlandırmak üzere erkek ve kadın adlarından hazırlanmış altı liste vardır. Her altı yılda bir tekrar ilk listeye dönülür. Listedeki her adın ilk harfi alfabetik sıraya göre belirlenir. Q, U, X, Y ve Z harfleriyle başlayan adlar kullanılmaz. Bir fırtınanın hızı, saatte 200 km'yi geçerse kasırgaya dönüşmüş olarak kabul edilir ve bu listelerde sırada bulunan ad, o kasırgaya verilir.

Tropikal siklonlar yaz aylarında oluşma eğilimindedir ama çoğu tropikal siklon havzasında neredeyse her ay kaydedilir. Ekvator'un her iki tarafındaki tropikal siklonların kaynakları genellikle rüzgarların kuzeydoğu veya güneydoğudan estiği intertropik yakınsama bölgesindedir. Bu büyük alçak basınç alanındaki hava ılık tropik okyanusun üzerinde ısınır ve ayrı parçalar halinde yükselerek gök gürültülü sağanak yağışlara neden olur. Bu sağanaklar oldukça çabuk kesilir ama büyük gök gürültülü fırtına kümeleri halinde de gruplanabilir. Bu durum, dünyanın dönüşüyle etkileşime girerken siklonik olarak dönmeye başlayan sıcak, nemli ve hızla yükselen bir hava akımı yaratır.
Söz konusu gök gürültülü fırtınaların daha çok gelişmesi için 27 °C civarında deniz yüzeyi sıcaklığı, sistemi çevreleyen alçak dikey rüzgâr makası, atmosferik istikrarsızlık, troposferin altı ila orta seviyelerinde yüksek nem, alçak basınç merkezi oluşturmaya yetecek kadar Coriolis kuvveti, önceden var olan az seviyeli odaklanma veya kargaşa dahil birkaç faktör gereklidir. Tropikal siklon yoğunluğunda, yolu boyunca su sıcaklıkları ve üst düzey sapma ile güçlü bir şekilde ilişkili olan bir sınır vardır. Dünyada her yıl ortalama 86 tropikal siklon tropikal fırtına yoğunluğu olur. Bunlardan 47'si 119 km/sa üzerindeki hızlara çıkar, 20'si yoğun tropikal siklonlardır (Saffir-Simpson ölçeği'inde en azından Kategori 3 şiddetinde).
ENSO ve Madden-Jülyen salınımı gibi iklim döngüleri, tropikal siklon gelişiminin zamanlamasını ve sıklığını düzenler. Rossby dalgaları mevcut, olgun bir fırtınanın enerjisini yayarak yeni bir tropikal siklonun oluşumuna yardımcı olabilir. Kelvin dalgaları batı rüzgârları'nın gelişimini düzenleyerek tropikal siklon oluşumuna katkı yapabilir. Siklon oluşumu genellikle dalga zirvesinden 3 gün önce azalır ve sonraki 3 gün boyunca artar.
Atlantikte ortalama yılda yedi kasırga oluştuğundan Doğu Büyük Okyanus'ta da yaklaşık aynı sayıda kasırga meydana gelir. 1890-1910 arası çok, 1910-1930 arası az, 1930-1950 arası çok sık kasırga oluşmuştur. Kasırgaların ekseni kuzeybatı yönünde eser. Şu ana kadar Türkiye'de bir kere olup İzmir'in üstünden geçmiş ve 10-20 saat içinde Türkiye'yi terk etmiştir. Ayrıca İstanbul'da bazı siklonik depresyonların (45–50 km hızla eser) 4–5 m dalgalara neden olduğu, demir direkleri devirdiği, basket potalarını parçaladığı ve hatta ağaçları yerinden söküp 150 metreye kadar kaldırdıkları bilinir.
Kuzey Atlantik'teki kasırgalar genellikle hazirandan ekime kadar sürer. Bu süre içinde deniz yüzeyinde sıcak ve nem en fazladır. Mayıs ve kasım aylarında daha az, diğer aylarda ise pek seyrek meydana gelir. Kuzey Atlantik bölgesinde yılda meydana gelen ortalama tropikal siklon miktarı sekizdir. Bunun beşi ise kasırga tipindedir. Eylül ayında Atlas Okyanusu'nun güneyindeki büyük subtropikal anti-siklon bölgesinde tropik fırtınalar eser. Antisiklon bölgesinin güneyinde esen doğu rüzgârları tarafından tahrik edilerek birkaç günlüğüne batı yönüne kayar. Fırtınaların çoğu antisiklon bölgesinin batı ucundan kıvrılarak bazıları Amerika'yı kasıp kavurur. Diğerleri ise kıyıdan geçer. Diğer fırtınalar kıvrılmadan batı yönünde doğruca eserek Meksika Körfezi'ni veya Orta Amerika'yı etkisi altına alır. Mevsimin başında ve sonunda patlak veren kasırgalar meydana geldikten sonra kuzey yönünde eserler. Fırtınaların hızı ortalama 80–240 km'yi bulur.

Tropik bir siklonun kasırga olarak adlandırılabilmesi için hızının en azından 117 km/saat olması gerekir. Genellikle saate 240 km'den fazla hıza sahiptirler. Sebep oldukları doğrudan zarardan başka rüzgârlar felaketlere yol açan büyük deniz dalgalarına ve denizin kabarmasına yol açarlar. Carolis hareketleri adı verilen hareketler nedeniyle kuzey yarım kürede esen rüzgârlar saat yelkovanının tersi yönünde, güney yarım kürede ise saat yelkovanı yönündedir. Kasırgalarla birlikte yağış da gelir. Tropik bir rüzgâr kuşağının ortalama yağış miktarı 75–150 mm'dir. Daha çok yağış düştüğü de olur. Böyle yağışlar karaların iç kısımlarında ciddî sellerin oluşmasına neden olur.

Çok yüksek hıza sahip olan bulutların taşıdığı yağmur, genellikle daha sakin bir bölge olan kasırganın dönen kısmının arkasına düşer. Kasırganın çapı 50–800 km genişliğindedir. Büyük kasırgalarda havanın akımı 12.000 m'den daha üst bölgelere kadar etki eder. Hatta bazı kasırgalarda bu etki statosferde dahi görülebilir. Sağanak yağmur getiren kümülüs ve kümülinimbüs bulutları rüzgâr kuşağında sarmal bir şekil almaya meyillidirler. Şekiller radar ekranında görülebilmekte ve böylece muhtemel bir kasırganın gelişi anlaşılmaktadır. Kara istasyonları, uçaklar ve denizdeki gemiler, radarlar yardımıyla kasırgaları takip edebilmektedirler. Kasırganın merkezine (gözüne) yaklaşıldıkça rüzgârın hızı kesilirse de tamamen durmaz, yağış durur. Ortadaki bulutlar kaybolur, alçak bulutlar genellikle kalır. Aralarından güneş ışınları geçer. Kuşlar kasırga gözüne kapılır ve sürüklenir. Kasırga gözü geçtikten bir saat sonra ters yönde daha kuvvetli bir rüzgâr eser.
Kasırganın orta kısmı (otağı) sıcaklık normalden 10°-15 °C daha yüksektir. Çünkü, buradaki hava daha az hareketlidir. Yanlardaki yüksek hava basıncından merkezdeki alçak hava basıncına doğru kuvvetli bir hava akımı meydana gelir. Fakat bu iç hava akımı adı verilen oluşumun kuvveti, kısmen de olsa sürtünme ile hafifler. Kasırganın göz ve odak merkezi kısmından dış kısımlara özellikle yukarıya doğru merkezkaç kuvvetleri aracılığıyla bir hava akımı oluşur. Bu bölgede rüzgâr hızı azalır. Deniz seviyesindeki şiddetli siklonik akıma karşı antisiklonik bir akım meydana gelir. Kasırgalar, buharla çalışan basit bir motora benzetilebilir. Kasırgayı hareket ettiren güç, iç hava akımıdır. Hareketini sıcaklık değişiklikleri sağlamaktadır. Mal ve can kaybına sebep olan kasırgalar üzerinde senelerdir çalışmalar yapılmaktadır. Uydular ve diğer meteorolojik izleme aletleri kullanılarak kasırgaların doğuşu, takip ettiği yollar, büyüklüğü ve zararları hakkında yardımcı bilgiler alınmaktadır.

Bölgesel Özel Meteoroloji Merkezleri
ABD Ulusal Kasırga Merkezi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Kuzey Atlantik, Doğu Pasifik (İngilizce)
Orta Pasifik Kasırga Merkezi23 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Orta Pasifik (İngilizce)
Japan Meteoroloji Ajansı3 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Kuzeybatı Pasifik (İngilizce)
Hindistan Meteoroloji Bölümü4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Bengal Körfezi ve Umman Denizi (İngilizce)
Météo-France – La Reunion12 Temmuz 2009 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi – Güney Hint Okyanusu 30° E'den 90° E'e (Fransızca)
Kasırga Uyarı Merkezleri
Endonezya Meteoroloji Bölümü – Güney Hint Okyanusu 90° D'dan 125°D'ya, 10° G'in kuzeyi (İngilizce)
Avustralya Meteoroloji Bürosu (TCWC's Perth, Darwin & Brisbane)23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Güney Hint Okyanusu & Güney Pasifik Okyanusu 90° D'den 160° D'ya, 10° G'in güneyi (İngilizce)

Katı, maddenin atomları arasındaki boşluğun en az olduğu halidir. "Katı" olarak adlandırılan bu haldeki maddelerin kütlesi, hacmi ve şekli belirlidir. Bir dış etkiye maruz kalmadıkça değişmez. Sıvıların aksine katılar akışkan değildir. Fiziksel yollarla, diğer üç hal olan sıvı, gaz ve plazmaya dönüştürülebilirler. Altın, demir gibi madenler katı maddelere örnektir. Ayrıca katı maddeler, atomlarının en yavaş hareket edebildiği haldir. Doğada amorf veya kristal yapıda bulunurlar. Amorf katılar, maddenin taneciklerinin düzensiz olma durumudur. Kristal katılar ise maddenin taneciklerinin düzenli olma durumudur. Kristal katılar da aralarında 4'e ayrılır.
Maddenin dört temel hâlinden biridir. Gaz ya da sıvı hâlindeki madde katı hâle dönüşürken maddeyi oluşturan atomlar daha düzenli bir üç boyutlu yapıya geçer ve atomların enerjisi azalır. Katı durumdaki bir maddenin atomları arasındaki boşluk azalır. Bu nedenle aralarındaki çekim kuvveti de artar. Katı maddelerin biçim değiştirebilmesi için dışarıdan bir kuvvetin etki etmesi gerekir. Maddenin bu kuvvete göstereceği direniş, onun dayanıklılığını gösterir. Her maddeye göre değişen bu dayanıklılık belli katsayılarla gösterilir. Maddenin dayanıklılık özelliklerini mekanik bilimi inceler. Katıdan sıvıya, sıvıdan gaza dönüşürken ısı alır (enerji alır), tam tersi gazdan sıvıya, sıvıdan katıya dönüşürken ısı verir (enerji verir). Sıvıların sert bir görünüm almasına donma denir. Ayrıca tanecikleri sıkıştırılamaz. Katı cisimlerin hepsi belli bir kuvvete kadar dayanabilir, esnekliğini kaybetmez; yani onlara uygulanan kuvvet esnekliğini sınırlayıp aşmıyorsa kuvvet kalkınca cisim eski haline geri döner.

Bütün maddeler atom ve moleküllerin çeşitli şekillerde bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Katıdaki atomlar, özellikle elektriksel karakterli kuvvetlerle, belirli konumlarda bir arada tutulurlar. Katı atomları bu denge konumları etrafında ısısal etkiler nedeniyle titreşim hareketi yaparlar. Fakat düşük sıcaklıklarda bu titreşim hareketi azdır ve atomlar hemen hemen sabit gibi düşünülebilir. Maddeye ısı enerjisi verilirse bu titreşim genliğini artırır.

Her katının bir erime noktası bulunur. Bir katıya ısı verildiğinde katının yapısındaki atomlar, iyonlar ya da moleküller daha şiddetli titreşirler. Sonunda bu titreşimlerin kristal yapısını bozacağı bir sıcaklığa ulaşılır; atomlar, iyonlar ya da moleküller birbirinin üzerinden kayar; katı, belli biçimini kaybeder ve sıvıya dönüşür. Bu olaya erime ve bu olayın gerçekleştiği noktadaki sıcaklığa erime noktası denir. Erime noktası ile madde miktarının bir ilgisi yoktur.
"X" katısının erimesi ve donması için gereken sıcaklık aynıdır. Su 0 °C'de donup, 0 °C'de erir.
Erime ve donma noktası üzerine basınçın etkisi vardır. Normal erime noktasından söz edilirken, basınç atmosfer olarak kabul edilir. Erime noktası, saf maddeler için karakteristik fiziksel bir sabittir.
Bazı hallerde erimiş madde, donma noktasına kadar soğuduğu halde donmaz. İşte bu duruma aşırı soğuma ve donmada gecikme denir. Bu haldeki sıvıya kendi cinsinden küçük bir katı billur atılırsa sıvı maddenin birdenbire donduğu görülür. Buna aşı billuru (kristali) denir. Erime noktası en düşük olan metal -38,83 °C ile cıva (Hg)'dır. En yüksek erime noktasına sahip metal ise tungsten veya diğer adıyla volfram (W)'dır. Erime noktası 3412 °C'dir. Dayanıklı olmasından dolayı ampullerde kullanılır.

Katı halden gaz hale geçiş veya süblimleşme, katı maddenin sıvı hale geçmeden direkt olarak gaz hâline geçmesidir. Bu olayın tersine kırağılaşma denir. Gereken buharlaşma basıncına belli bir sıcaklıkta sahip olan bütün katılar genellikle süblimleşebilir. Karbon, arsenik gibi bazı maddelerin üçlü noktalarının yüksek olması dolayısıyla süblimleşmesi, eriyip buharlaşmasından daha kolaydır.

Katıların bazıları ısıyı ve elektriği iyi iletirken bazıları iletmez. Bu olaya maddenin iletkenlik özelliği denir. Elektriksel iletkenlik, bir iletken malzemeye uygulanan elektriksel alan etkisinde yük taşıyıcılarının uzak mesafeli hareketleri sonucu oluşur. Isı aktarımı ise; sıcaklıkları farklı iki veya daha fazla nesne arasında iletim, taşınım ya da ışınım yoluyla (veya bu yolların birbiri ile olan birleşimleri yoluyla) gerçekleşen enerji aktarımının incelenmesidir. Bu transferin matematiksel olarak modellenmesi ısı aktarımı dersinin temel konusunu oluşturur. Termodinamik, akışkanlar mekaniği ve malzeme ile ilişkilidir.

Katılar kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlar; amorf ve kristal katılardır.

Düzensiz tanecik dizilimine sahip katılardır. Kristal katıların aksine belirli bir erime sıcaklıkları yoktur. Amorf katının erimeye başladığı sıcaklık değişkenlik gösterebilir.
Amorf katılar genellikle sıvı haldeki bir maddenin ani olarak soğutulması ile oluşturulur. Günlük hayatımızda bulunan cam, plastik, lastik, mum amorf katılara örnektir. Şekilleri de belirsizlik gösterir. Uzun süre beklemede akışkan olduğu gözlemlenmektedir. Amorf katıların belirli şekilleri yoktur.

Gördüğünüz tüm katıların en az %90'ı kristal katılar grubuna girer. Atomların, iyonların veya moleküllerin belli bir geometrik kalıba göre istiflenmesiyle oluşan katılara kristal katı denir. Kristal katıların yapı, erime noktası, yoğunluk, sertlik gibi fiziksel özellikleri bu katıları meydana getiren atom, iyon ve molekülleri bir arada tutan çekim kuvvetlerine bağlıdır.
Kristal katılar, tanecikler arası çekim kuvvetlerine göre iyonik, moleküler, kovalent, metalik olarak sınıflandırılır.

Kayaç, çeşitli minerallerin veya mineral ve taş parçacıklarının bir araya gelmesinden ya da bir mineralin çok miktarda birikmesinden meydana gelen katı birikintilerdir. Kayaç terimi eski Türkçede sahre, yeni Türkçede külte ve yabancı dillerdeki rock, roche, gestein sözcükleri karşılığı kullanılmaktadır.
Kayaçlar oluşumları sırasındaki doğal ortamı yansıtan bir çeşit belge niteliğinde görülebilir. Yer kabuğunun jeolojik gelişmesinin izleri bu çeşit kayaçlar üzerinde işlenmiştir. Bu nedenle yer tarihinin doğal belgeleri sayılırlar.
Kayaçlar, mineral yapılarına, kimyasal bileşenlerine, barındırdığı bileşenlerin dokularına ve oluşumuna neden olan etmenlere göre sınıflandırılmaktadır. Bu belirleyiciler yardımıyla yapılan sınıflandırma, üç ana kayaç türünü içerir; bunlar Magmatik kayaçlar, Tortul ve Başkalaşım kayaçlarıdır. Bu sınıflandırmada daha çok parçacıkların büyüklükleri temel alınmıştır.
Bir kayacın başka bir kayaca dönüşümü, kayaç döngüsü adı verilen bir jeolojik modelle gösterilmektedir. Kayaçlarla ilgilenen bilim dalına petrografi adı verilir.
Petrografi, Jeoloji'nin temel dallarından biridir.

Kayaçlar, düzenli kimyasal bir bileşikten oluşan homojen katılar olan mineral tanelerinden oluşur. Kayayı oluşturan taneler ve mineraller kimyasal bağlarla bir arada tutulur. Bir kayadaki minerallerin türleri ve bolluğu, oluşma şekline göre belirlenir.
Çoğu kaya, silikat mineralleri, kristal kafeslerinde silikon oksit tetrahedra içeren bileşikler içerir ve bilinen tüm mineral türlerinin yaklaşık üçte birini ve yer kabuğunun yaklaşık %95'ini oluşturur. Kayaçlar ve minerallerdeki silis oranı, isimlerini ve özelliklerini belirlemede önemli bir faktördür.
Kayaçlar mineral ve kimyasal bileşimi, geçirgenlik, bileşen parçacıklarının dokusu ve parçacık büyüklüğü gibi sınıflandırmaya göre sınıflandırılır. Bu fiziksel özellikler kayaları oluşturan süreçlerin sonucudur. Zaman içinde kayalar, Kayaç döngüsü adı verilen jeolojik bir model tarafından tarif edildiği gibi, bir kayaç türünden diğer kayaç türüne dönüşebilir. Bu dönüşümle üç kayaç sınıfı oluşturur: Magmatik, Tortul ve Metamorfik.

Erimiş halde bir silikat hamuru durumunda olan magmanın veya akkorun yer kabuğunun derinliklerinde veya yeryüzünde soğuyarak katılaşması sonucu meydana gelen kayaçlardır. Bunların genel karakterleri ise, kristallerden oluşmuş kütle halinde kayalardır. Magmanın soğuması ve katılaşması derinlerde yavaş yavaş meydana geldiği zaman, tam kristalli plütonik kayaçlar, soğuma ve katılaşma yeryüzünde veya yeryüzüne yakın derinliklerde hızlı veya çabuk oluştuğu takdirde, volkanik ve damar kayaçları meydana gelmektedir.
Magmatik kayaçlar, dünyanın mantosunda veya kabuğunda önceden var olan kayaların kısmi erimeleriyle oluşur. Kayanın erimesine üç temel işlem neden olur. Bunlar; sıcaklıkta bir artışın olması, basınçta bir azalma olması veya bileşiminde bir değişikliğin olmasıdır. Yerkabuğunun hacimce yaklaşık %65'i magmatik kayalardan oluşur ve bu da magmatik kayaçları en bol bulunan kayaçlar haline getiriyor. Bunları %66'sı bazalt ve gabrodur, %16 granittir, %17'si granodiyorit ve diyorittir. Sadece %0.6'sı siyenit ve %0.3'ü ultramafiktir. Okyanus kabuğunun önemli birleşimi olan bazalt %99'unu oluşturur. Granitoidler olarak bilinen granit ve benzeri kıta kabuğuna hakimdir.

Yükselen magmanın yeryüzüne erişmeden kabuk içinde herhangi bir derinlikte yerleşmesi ve katılaşması ile oluşan kayalara denir. Derin seviyelerde yerleşen ve katılaşan magmatik kütlelere derinlik kayaları da denir.
Bunlar genellikle iyi kristalleşmiş minerallerden oluşmuş kayaçlardır. Mineraller kayaç türüne göre bir veya birkaç çeşit olabilirler.
Plütonik kayalar yer kabuğu içinde farklı biçimlerde bulunur ve buna göre adlandırılırlar. İç kuvvetlerin niteliği, yer kabuğunu oluşturan malzemenin özellikleri, yükselen magmanın akıcılığı, yoğunluğu ve hacmi bir sahadaki plütonik kütlelerin biçimini ve bulunuş tarzını belirleyen başlıca etkenlerdir. Biçimleri ve bulunuş tarzları farklı olan ve bu nedenle ayrı isimlerle adlandırılan başlıca plütonik kütle türleri batolit, lakolit, lapolit, filon(dayk), sill(tabaka filonları) ve volkan tıkaçları(nek)dır. Bunlardan alan ve hacim olarak en büyükleri olan ilk üçü genellikle plüton terimi ile açıklanırlar. Plütonların oluşumuna yol açan magmatik olayların tümüne de plütonizma denir.

Magmanın yeryüzüne çıkarak, orada soğuması sonucunda meydana gelen katılaşım kayalarına ekstrüzif kayalar veya dar anlamda volkanik kayalar denir.
Bunlara yüzey kayaçları da denir; bunlar yarı kristalli, porfirik yapılıdır. Kayaç, çoğu kez gözle görülebilen mineral fenokristalleri ve kristal olmayan, camsı bir hamurdan oluşmaktadır. Örneğin; andezit, riyolit, bazalt gibi.

Kayaların oluşum bakımından farklı ikinci takımını sedimanter (tortul) kayalar veya öteki adıyla sedimentitler meydana getirir. Eskiden var olan kayaların akarsular, buzullar, rüzgarlar, dalgalar gibi dış etkenler tarafından aşındırılarak sürüklenen kırıntılarının ve diğer çözülme ürünlerinin ya da kimyasal yolla yerinde meydana gelen maddelerin normal basınç ve sıcaklık altında su üstünde veya su altındaki ortamlarda birikmesiyle sedimentler (çökeller) oluşur. Sedimentler zamanla çeşitli değişikliklere uğrarlar. Yığılan maddelerin ağırlığı altında sıkışırlar, içerdikleri su dışarı atılır, gözenekleri azalır ve hacimleri küçülür; kendi içlerinde meydana gelen kimyasal olaylarla yeni mineraller oluşabilir; taneler ve kırıntılar arasında bir çimento meydana gelir. Bütün bu süreçlerin sonucunda Sedimentler pekleşerek taşlaşır ve tortul kaya haline dönüşür. Yüzbinlerce, hatta belki milyonlarca yılı kapsayan ve sedimentlerin tortul kaya haline gelmesine yol açan bütün bu süreçlerin tümüne diajenez denir.
Bu kayaçlar kimyasal, fiziksel (kırıntılı) ve organik tortullar olmak üzere üçe ayrılır. Kimyasal tortullar, suların içindeki eriyik maddelerin çökmesi ile oluşmuş olup kireç taşı, traverten, jips ve kaya tuzu gibi örnekler barındırır. Bu tortullar, Dünya'daki tüm tortulların %65'ini kapsar. Fiziksel tortullar, kayaçların parçalanması ile oluşan kırıntılı malzemelerin oluşturduğu kayaçlar olup, konglomera, kum taşı ve kil taşı gibi örnekleri içinde bulundurur. Bu tortullar, tüm tortulların %20-25'ini kapsar. Son olarak organik tortullar, bitki ve hayvan kalıntılarının birikmesi sonucunda oluşan kayaçlar olup, petrol, kömür gibi örnekler barındırır. Bu tip tortullar, tüm tortullar içinde %10-15 kısmını kapsar. Tüm tortul kayaçlar Dünya'nın yüzeyinde veya yüzeyine yakın tabakalarında oluşur.

Çeşitli büyüklüklerde taş ve mineral parçalarının karalarda ve denizlerdeki tortullaşma havzalarında çökelmeleri ile meydana gelen taneli - parçacıklı kayaçlardır. Değişik boyuttaki tanelerin bir çimento-maddesi ile birleşmeleri, birbirine kenetlenmeleri sonucu katı ve sıkı halde bulunan çimentolu tortul kayaçlar oluşur. örneğin; kumtaşı, konglomera, gibi. Taneleri birbirine bağlayacak, birleştirecek bir madde bulunmadığı hallerde, taneler serbest kalır ve çimentosuz tortul kayaçlar meydana gelir. Örneğin; kum, çakıl, kil gibi. Kırıntılı tortul kayaçların sınıflandırılması ve adlandırılması tanelerin boyutlarına, türlerine, biçimlerine, yuvarlak ve boylanma derecelerine, homojen ve heterojen oluşlarına ve çimento maddesinin bileşimine göre yapılır.

Foraminiferler, radyolaryalar, algler, süngerler ve mercanlar gibi kabuklu organizmaların kalıntılarından oluşan kayaçlardır. Organizmaların katı kısımları burada taşlaşmış, fosil haline gelmişlerdir.
Organik tortul kayaçların sınıflaması ve adlandırılması eskiden beri organizmaların kavkılarını ve iskeletlerini oluşturan başlıca maddelerin kimyasal bileşimlerine göre yapılmaktadır; Örneğin, kireçli, silisli, bitümlü, fosfatlı gibi.

Doygun eriyiklerin çökelmesi ve tuzlu suların buharlaşması sonucu meydana gelen tortulardır. Mağaralardaki dikit ve sarkıtlar, deniz kıyılarındaki kireçli ve demirli olitler, kapalı göl kenarlarındaki tuz birikintileri ve kaynaklar etrafındaki taşlaşmalar (travertenler) kimyasal tortulların başlıca örnekleridir.

Tortul veya magmatik diğer kayaçların sıcaklık, basınç, gerilme ve kimyasal aktivitesi olan sıvılar etkisi ile değişmeleri, başkalaşmaları sonucu meydana gelirler. Genellikle kristallerden oluşmuş, paralel yapılı kayaçlardır. Bunlara kristalin şistler de denir. Metamorfizma: Yer kabuğunun derinliklerinde hüküm süren değişik fiziksel ve kimyasal şartların etkisi ile kayaçlardan katı halde meydana gelen mineral değişikliği veya mineral transformasyonu olayıdır.
Mineraller belirli bir sıcaklık ve basınç altında duraylı durumda bulunurlar. Her mineralin kendine öz bir duyarlılık sıcaklığı ve basıncı vardır. Eğer sıcaklık ve basınç değerinde bir artma, bir değişme olursa, mineralde de değişme başlar, mineral aynı kimyasal bileşimde başka bir duraylı minarele dönüşür, böylece bir mineral transformasyonu olur. Metamorfizmanın aslı da budur.
Metamorfizma olayı büyük ve sıcak bir magma kütlesinin çevresinde meydana geldiği zaman kontakt veya termal metamorfizmadan; büyük bir fay veya bindirme düzlemi kenarında oluştuğu takdirde dislokasyon veya kataklastik metamorfizmadan söz edilmektedir; jeosenklinallerde (dalma-batma zonlarında) dağ oluşum hareketleri (orojenez) ile birlikte meydana gelen metamorfizmaya rejiyonal termo- dinamo metamorfizma; dip kısımlarının yavaş yavaş çökmesi ile on binlerce metre kalınlıkta tortuların (sedimentlerin) biriktiği okyanus havzalarında gelişen metamorfizmaya da çökme veya gömülme metamorfizması denilir.
Metamorfik kayaçların başlıca özelliği, bunların birbirine paralel düzlemler boyunca ve kolaylıkla yaprak yaprak veya dilim dilim ayrılmaları, bölünmeleridir.

kalker → mermer
granit → gnays
kömür → elmas
kil taşı → şist
kum taşı → kuvarsit
Bu üç ana kayaç türü - magmatik, tortul ve başkalaşım - daha birçok alt dala ayrılır. Yine de bu ilintili kayaçlar arasında sert ve sıkı sınırlar yoktur. Bileşenlerinde yer alan minerallerdeki boyutların artıp azalması, bir kayacı başka bir kayaç hâline getirebilmekted

Kilogram (sembolü kg) Uluslararası Birimler Sistemi'nde (SI, Fransızca Le Système International d’Unités 'den kısaltma) kütlenin temel birimidir. Kilogram, Uluslararası Kilogram Prototipi'nin kütlesine eşit olarak tanımlanmıştır, bu da bir litre suyun kütlesine neredeyse eşittir. Adında bir SI öneki (k) içeren tek SI temel birimidir. Ayrıca, farklı laboratuvarlarda ölçülebilecek temel fiziksel bir özellik yerine, insan yapımı bir cisme dayandırılmış tek SI birimidir.
1889 yılında sabit bir etalon kütle olarak kabul edilmeden önce kg, +4 °C de 1 dm³ saf suyun kütlesi olarak tarif edilirdi. Aynı yıl Fransa'nın başkenti Paris'teki Milletlerarası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu'nda bulunan iridyum ve platinden yapılmış, 39 mm çapında ve 39 mm yüksekliğinde silindir şeklindeki etalon cismin kütlesine eşit kabul edilmiştir. 2019 yılında bu tanım da değişerek insan yapımı bir maddeye değil de teorik bir sabite bağlanmıştır.
2019 yılında, kilogramın tanımı, Uluslararası Kilogram Prototipi'ne dayanmaktan ziyade, Planck sabiti kullanılarak yeniden tanımlandı. Bu tanımda, bir kilogram, Planck sabitinin belirli bir sayı değerine eşit olan bir kavramsal ölçü birimi haline geldi.
Yani, kilogram artık, Planck sabitinin tam olarak 6.62607015 × 10 ^ -34 joule saniye olduğu sabit bir sayı ile ifade edilen bir kavramsal ölçü birimi olarak tanımlanıyor. Bu, kilogramın daha önceki tanımından farklı olarak, belirli bir fiziksel nesneye dayalı olmayan ve tamamen doğal sabitlerle ilişkili olan bir tanım olduğu anlamına gelir.
Daha spesifik olarak, kilogramın yeni tanımı şu şekildedir: "Kilogram, Planck sabiti değeri h olarak belirlenmiş olan bir sabit sayıdır ve c ışık hızı sabiti tam olarak 299.792.458 m/s değerine eşittir." Bu tanım, kilogramın artık bir fiziksel nesne olan Uluslararası Kilogram Prototipi'ne dayanmadığı, doğrudan doğruya doğal sabitlere bağlı olarak tanımlandığı anlamına gelir.
Bu yeni tanımın avantajı, Planck sabiti ve ışık hızı sabiti değerlerinin, dünya genelindeki laboratuvarlarda aynı olduğu için, kilogramın tüm dünya çapında daha kesin ve tutarlı bir ölçü birimi haline gelmesidir.

1 Kilogram = 1.000 Gram
1 Kilogram = 1.000.000 Miligram
1 Kilogram = 1.000.000.000 Mikrogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000 Nanogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000 Pikogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000 Femtogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000.000 Attogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000.000.000 Zeptogram
1 Kilogram = 1.000.000.000.000.000.000.000.000.000 Yoktogram

NIST Improves Accuracy of 'Watt Balance' Method for Defining the Kilogram
The UK's National Physical Laboratory (NPL): Are any problems caused by having the kilogram defined in terms of a physical artefact? (FAQ – Mass & Density)
NPL: NPL Kibble balance
Metrology in France: Watt balance
Australian National Measurement Institute: Redefining the kilogram through the Avogadro constant
International Bureau of Weights and Measures (BIPM): Home page
NZZ Folio: What a kilogram really weighs
NPL: What are the differences between mass, weight, force and load?
BBC: Getting the measure of a kilogram
NPR: This Kilogram Has A Weight-Loss Problem, an interview with National Institute of Standards and Technology physicist Richard Steiner
Avogadro and molar Planck constants for the redefinition of the kilogram
Realization of the awaited definition of the kilogram
Sample, Ian (9 Kasım 2018). "In the balance: scientists vote on first change to kilogram in a century". The Guardian. Erişim tarihi: 9 Kasım 2018. 

The BIPM – YouTube channel
"The role of the Planck constant in physics" – presentation at 26th CGPM meeting at Versailles, France, November 2018 when voting on superseding the IPK took place on YouTube

Koru, şehir içinde ya da şehirlerin yakın çevresinde yer alan, çevresi sınırlandırılmış büyük ağaç topluluklarıdır. Tarihî kentlerde görülen korular genelde korunmuş orman parçalarıdır. Ancak bunun yanında, planlı olarak oluşturulmuş ağaçlıklar da koru olarak sınıflandırılabilir.
Korular, şehiriçi hava kirliliğini temizlemeleri açısından oldukça önemli rol oynamaktadır. Ayrıca oluşturdukları ses duvarıyla da şehir sakinleri için önemli bir dinlenme alanı durumundadırlar. Barındırdıkları canlı türleri de bulunduğu çevre için özel öneme sahiptir.
Koruların en büyük düşmanı, içinde bulunduğu şehrin iskan politikasıdır. Bilinçsizce gerçekleştirilen bir iskan politikası, şehrin nefes alma organları olan koruları yok olma noktasıyla karşı karşıya getirmeye başlamıştır.

Korumak kelimesinden türetilen koru kelimesi eski Türklerde "av yasağı"nın olduğu, korunan ve dolayısıyla "kutsal" hayvanların bulunduğu yerleri belirtmek için kullanılmıştır. Daha ilkel dönemlerde ağaçlık ve kutsal ormanlara da koru denilmiştir.

Orman
Fundalık
Çalılık
Bahçe

Kutup iklimi, Dünya'nın sürekli olarak karlar ve buzlarla kaplı olan kutup bölgelerinde görülen iklim tipidir. Kuzey Kutbu çevresinde, Grönland Adası'nın iç kısımlarında ve Antarktika'da etkilidir.
Sıcaklık ortalaması bütün yıl boyunca 0 °C'nin altındadır. Sıcaklık çoğu zaman -40 °C'ye, hatta daha altına iner. Yıllık sıcaklık farkı 30 °C dolaylarındadır. Güneşlenme süresi çok uzun olmasına rağmen sıcaklık yükselemez çünkü Güneş ışınları yıl boyunca bu bölgelere eğik açılarla gelir.
Sıcaklık düşük olduğundan buharlaşma ile atmosfere karışan nem azdır. Dolayısıyla yağışlar son derece az ve her zaman kar şeklindedir. Ortalama yağış yıllık 200 mm civarındadır. Bu sebeple, kutup iklimine soğuk çöl iklimi de denir. Zemin buzlarla kaplı olduğu için bitki örtüsü yoktur.
Eskimolar hayvan derilerinden yaptıkları kıyafetleri kat kat giyerek soğuktan korunurlar. Ulaşım, köpeklerin çektiği kızaklarla sağlanır. Halk, geçimini balıkçılıkla sağlar. Bazı balıkları buzu kırarak çıkarırlar. Bazı Eskimolar  evlerini buzdan yaparlarken ki buna igloo denir, bazıları ise soğuğa dayanıklı evler yaparlar.
Dünya üzerinde ölçülen en soğuk doğal sıcaklık −89.2 °C olarak 21 Temmuz 1983 tarihinde Rusya'nın (eski Sovyetler Birliği'nin) Antarktika'daki Vostok İstasyonunda ölçülmüştür.
Bir yıl boyunca bu araştırma istasyonunda ortalama ve rekor sıcaklıklar şöyledir:

Kuyruklu yıldız ya da kirlikartopu, Güneş’in yakınından geçerken ısınarak gaz açığa çıkarmaya başlayan, buzlu, küçük Güneş Sistemi cisimleridir. Bu gaz çıkışı, görünür bir atmosfer veya koma ve bazen de bir kuyruk oluşturur. Bu fenomenler, kuyruklu yıldızın çekirdeğine etki eden güneş radyasyonu ve güneş rüzgarı etkilerinden kaynaklanır. 
Kuyruklu yıldız çekirdek’lerinin büyüklüğü, birkaç yüz metreden ile onlarca kilometreye kadar değişir ve gevşek buz (su ve donmuş gazlar), kozmik toz ve küçük kayalık parçacıklardan oluşur. 
Kuyruk bir astronomik birim ötesine uzanabilirken, koma Dünya'nın çapının 15 katına kadar çıkabilir. 
Yeterince parlaksa, teleskop yardımı olmadan Dünya'dan kuyruklu yıldız görülebilir ve gökyüzünde 30°'lik (60 Ay) bir alt açı yayı olabilir. Kuyruklu yıldızlar eski çağlardan beri birçok kültür ve din tarafından gözlemlenmiş ve kaydedilmiştir.
İsimlerinde yer almasına rağmen yıldız değildirler.
Güneş Sistemi'nin diğer küçük cisimlerinin aksine, kuyruklu yıldızlar antik çağlardan beri bilinmektedir. Çin kayıtlarına göre Halley kuyruklu yıldızı MÖ 240 yılından beri tanınmaktadır. Temmuz 2019 itibarıyla bilinen 6,619 kuyruklu yıldız bulunmakta ve yeni keşiflerle bu sayı sürekli artmaktadır.

Kuyruklu yıldızın katı, çekirdek yapısı çekirdek olarak bilinir. Kuyruklu yıldız çekirdekleri kaya, toz, su buzu ve donmuş karbon dioksit, karbon monoksit, metan ve amonyak karışımından oluşur. Bu nedenle, Fred Whipple'ın modelinden sonra halk arasında "kirli kartopu" olarak tanımlanırlar. Daha çok tozlu kuyruklu yıldızlara "buzlu kir topları" denir. "Buzlu kir topları" terimi, Temmuz 2005'te NASA Deep Impact misyonu tarafından gönderilen "çarpıcı" sonda ile Comet 9P/Tempel 1 çarpışmasının gözlemlenmesinden sonra ortaya çıktı. 2014 yılında yapılan araştırmalar, kuyruklu yıldızların "derin yağda kızartılmış dondurma" gibi olduklarını yani yüzeylerinin organik bileşik'lerle karıştırılmış yoğun kristal buzdan oluştuğunu, iç kısmındaki buzunsa daha soğuk ve daha az yoğun olduğunu ortaya koyar.
Çekirdeğin yüzeyi genellikle kuru, tozlu veya kayalıktır, bu da buzların birkaç metre kalınlığındaki bir yüzey kabuğunun altında gizlendiğini gösterir. Daha önce bahsedilen gazlara ek olarak, çekirdekler, metanol, hidrojen siyanür, formaldehit, etanol, etan gibi ve belki de uzun zincirli hidrokarbonlar ve amino asitleri gibi daha karmaşık molekülleri olan çeşitli organik bileşikler içerir. 2009 yılında NASA'nın Stardust görevi tarafından alınmış kuyruklu yıldız tozunda amino asidin glisin bulunduğu doğrulandı. Ağustos 2011'de NASA çalışmalarına göre Dünya'daki meteoritlerin DNA ve RNA bileşenlerin (adenin, guanin ve ilgili organik moleküller) asteroid'ler ve kuyruklu yıldızlar üzerinde oluşmuş olabileceğine dair bir rapor yayınlandı.

Kuyruklu yıldız çekirdeklerinin dış yüzeylerinin çok az albedo'su vardır, bu da onları Güneş Sistemi'nde bulunan en az yansıtıcı nesnelerden biri yapar. Giotto uzay sondası, Halley Kuyruklu Yıldızı (1P/Halley) çekirdeğinin üzerine düşen ışığın yaklaşık yüzde dördünü yansıttığını buldu, ve Deep Space 1, Borrelly kuyruklu yıldızı'nın yüzeyinin %3.0'dan daha az yansıttığını keşfetti; karşılaştırıldığında, asfalt bile ışığın yüzde yedisini yansıtır. Çekirdeğin karanlık yüzey malzemesi karmaşık organik bileşiklerden oluşabilir. Güneş enerjisiyle ısıtma daha hafif uçucu bileşikleri uzaklaştırarak geride katran veya ham petrol gibi çok karanlık olma eğiliminde olan daha büyük organik bileşikler bırakır. Kuyruklu yıldız yüzeylerinin düşük yansıtıcılığı onların gaz çıkışı süreçlerini yönlendiren ısıyı emmelerine neden olur.
Yarıçapları 30 kilometreye kadar olan kuyruklu yıldız çekirdekleri gözlemlendi ancak tam boyutlarını belirlemek zordur. 322P/SOHO'nun çekirdeği muhtemelen yalnızca 100–200 m çapındadır. Aletlerin artan hassasiyetine rağmen tespit edilen daha küçük kuyruklu yıldızların olmaması, bazılarının 100 m çapından daha küçük kuyruklu yıldızların gerçek bir eksikliği olduğunu öne sürmesine neden oldu. Bilinen kuyruklu yıldızların ortalama yoğunluğunun 0,6|g/cm3 olduğu tahmin edilmektedir. Az kütleleri nedeniyle kuyruklu yıldız çekirdekleri kendi yerçekimleri nedeniyle küresel hale gelmez ve bu nedenle düzensiz şekillidirler.

Dünyaya yakın asteroit'lerin yaklaşık yüzde altısının 14827 Hypnos ve 3552 Don Kişot dahil artık gaz çıkışı yaşamayan soyu tükenmiş kuyruklu yıldız çekirdekleri olduğu düşünülür.
Rosetta ve Philae uzay araçlarında elde edilen sonuçlar 67P/Churyumov–Gerasimenko çekirdeğinin manyetik olmadığını gösterir. Bu, manyetizmanın gezegenimsi'lerin erken oluşumunda bir rol oynamamış olabileceğini düşündürür. Ayrıca Rosetta üzerindeki ALICE spektrografı, daha önce düşünüldüğü gibi Güneş'ten gelen fotonların değil, su moleküllerinin güneş radyasyonu ile fotoiyonizasyonundan üretilen elektronların (kuyruklu yıldız çekirdeğinin 1 kilometre üzerinde) suyun bozulmasından ve kuyruklu yıldızın çekirdeğinden komaya salınan karbondioksit moleküllerinden sorumlu olduğunu belirledi.
"Philae" uzay aracındaki aletler, kuyruklu yıldızın yüzeyinde en az on altı organik bileşik buldu, bunlardan dördü (asetamid, aseton, metil izosiyanat ve propionaldehit) İlk defa bir kuyruklu yıldızda belirlendi.

Bu şekilde salınan toz ve gaz akışları, kuyruklu yıldızın etrafında "koma" adı verilen devasa ve son derece ince bir atmosfer oluşturur. Güneş'in radyasyon basıncı ve güneş rüzgarı tarafından komaya uygulanan kuvvet, Güneş'ten uzağa doğru muazzam bir "kuyruk" oluşmasına neden olur.
Koma genellikle su ve tozdan ve kuyruklu yıldız Güneş'e 3 ila 4 astronomik birim (450,000,000 ila 600,000,000 km) uzaklıktayken çekirdekten dışarı akan uçucuların %90'ını oluşturan sudan oluşur. H2O kaynak molekülü esasen fotoliz ve çok daha küçük ölçüde fotoiyonizasyon yoluyla yok edilir; fotokimya ile karşılaştırıldığında güneş rüzgarı suyun yok edilmesinde küçük bir rol oynar. Daha büyük toz parçacıkları kuyruklu yıldızın yörüngesi boyunca bırakılırken daha küçük parçacıklar ışık basıncı ile Güneş'ten kuyruklu yıldızın kuyruğuna doğru itilir.
Kuyruklu yıldızların katı çekirdeği genellikle 60 kilometre çapından daha az olmasına rağmen, koma binlerce hatta milyonlarca kilometre boyunda olabilir ve bazen Güneş'ten de daha büyüktür. Örneğin, Ekim 2007'deki patlamadan yaklaşık bir ay sonra, 17P/Holmes kuyruklu yıldızı kısa süreliğine Güneş'ten daha büyük, belirsiz bir toz atmosferine sahip oldu. 1811 Büyük Kuyruklu Yıldızı da kabaca Güneş'in çapı kadar bir komaya sahipti. Koma oldukça büyük olabilse de Güneş'ten 15 astronomik birim (2,2×109 km; 1,4×109 mi) civarındaki Mars yörüngesini geçtiği zaman boyutu küçülebilir. Bu mesafede güneş rüzgarı, gaz ve tozu komadan uzaklaştıracak kadar güçlenir ve bunu yaparken kuyruğu genişletir. İyon kuyruklarının bir astronomik birimi (150 milyon km) veya daha fazla uzattığı gözlemlenmiştir.

Hem koma hem de kuyruk Güneş tarafından aydınlatılır ve kuyruklu yıldız iç Güneş Sisteminden geçtiğinde görünür hale gelebilir, gazlar iyonizasyondan parlarken toz güneş ışığını doğrudan yansıtır. Kuyruklu yıldızların çoğu teleskop yardımı olmadan görülemeyecek kadar soluktur ancak her on yılda bir birkaç tanesi çıplak gözle görülebilecek kadar parlaklaşır. Bazen bir kuyruklu yıldız büyük ve ani bir gaz ve toz patlaması yaşayabilir ve bu sırada koma boyutu bir süreliğine büyük ölçüde artar. Bu, 2007'de Holmes kuyruklu yıldızı'na oldu.
1996'da kuyruklu yıldızların X-ışın'ları yaydıkları bulundu. Bu, gök bilimcileri büyük ölçüde şaşırttı çünkü X-ışını emisyonu genellikle çok yüksek sıcaklık cisimleri ile ilişkilidir. X-ışınları kuyruklu yıldızlar ve güneş rüzgarı arasındaki etkileşim tarafından üretilir: çok yüklü güneş rüzgar iyonları kuyruklu yıldız atmosferi boyunca uçarken, "şarj değişimi" denilen işlemle atomdan bir veya daha çok elektronu "çalarak" kuyruklu yıldız atomları ve molekülleriyle çarpışırlar. Güneş rüzgar iyonuna bir elektronun bu değiş tokuşunu veya transferini, X-ışınları ve uzak ultraviyole fotonların emisyonu ile iyonun temel durumuna uyarılması izler.

Yay şok'ları, komadaki gazların iyonlaşmasıyla oluşan güneş rüzgarı ile kuyruklu yıldız iyonosferi arasındaki etkileşimin sonucunda oluşur. Kuyruklu yıldız Güneş'e yaklaştıkça artan gaz çıkışı oranları komanın genişlemesine neden olur ve güneş ışığı komadaki gazları iyonize eder. Güneş rüzgarı bu iyon komasından geçtiğinde yay şoku ortaya çıkar.
İlk gözlemler 1980'lerde ve 90'larda birkaç uzay aracı 21P/Giacobini-Zinner, 1P/Halley, ve 26P/Grigg–Skjellerup tarafından uçarken yapıldı. Daha sonra kuyruklu yıldızlardaki pruva şoklarının, örneğin Dünya'da görülen keskin gezegen pruva şoklarından daha geniş ve daha kademeli olduğu bulundu. Bu gözlemlerin tümü, yay şokları zaten tam olarak geliştirildiğinde günberi yakınında yapıldı.
Rosetta uzay aracı, kuyruklu yıldızın Güneş'e doğru yolculuğu sırasında gaz çıkışı arttığında, yay şoku gelişiminin erken bir aşamasında 67P/Churyumov–Gerasimenko kuyruklu yıldızındaki yay şokunu gözlemledi. Bu genç yay şokuna "bebek yay şoku" adı verildi. Bebek yay şoku asimetriktir ve çekirdeğe olan mesafeye göre tam gelişmiş yay şoklarından daha geniştir.

Dış Güneş Sisteminde kuyruklu yıldızlar donmuş ve hareketsiz kalır ve küçük boyutları nedeniyle Dünya'dan tespit edilmesi son derece zor veya imkansızdırlar. Kuiper kuşağı içindeki etkin olmayan kuyruklu yıldız çekirdeklerinin istatistiksel tespitleri Hubble Uzay Teleskobu tarafından yapılan gözlemlerden bildirilmiştir ancak bu tespitler sorgulanmıştır. Kuyruklu yıldız iç Güneş Sistemine yaklaştıkça güneş radyasyonu kuyruklu yıldızın içindeki uçucu maddelerin buharlaşmasına ve çekirdekten dışarı akmasına neden olarak tozu da beraberinde taşır.
Toz ve gaz akışlarının her biri biraz farklı yönlere işaret eden kendi ayrı kuyruğunu oluşturur. Toz kuyruğu, kuyruklu yıldızın yörüngesinde genellikle II. tip veya toz kuyruk adı verilen kavisli bir kuyruk oluşturacak şekilde geride bırakılır. Aynı zamanda iyon veya tip I kuyruk, gazlardan oluşur, her zaman doğrudan 

Kuzey Kutbu, Dünya'nın ekseninin üst kısmında, kuzeyde kalan noktayı tanımlar.
Güney Kutbu Antarktika kıtasında yer alırken, Kuzey Kutbu Arktik Okyanusu'nun ortasında yer almaktadır. Kuzey Kutbu'nda kara yoktur, sadece kalın bir buz kütlesi vardır. Bu da Kuzey Kutbu'nda bir istasyonun yapılmasını imkânsız kılmaktadır.
Kuzey Kutbu, dünyanın en kuzey noktasıdır. Güney Kutbu kıta büyüklüğünde bir kara parçası üzerinde yer alırken, Kuzey Kutbu deniz sularının tamamen donduğu buz kütleleriyle kaplı Arktik Okyanusu'nun tam ortasındadır.

Dünya'nın pek çok yerinde, yerel saat boylam tarafından belirlenir ki, günün saati az ya da çok güneşin konumu ile eşzamanlıdır (Örneğin, gün ortasında güneş en yüksek seviyededir). Bu durum Kuzey Kutbu için geçerli değildir. Çünkü güneş yılda sadece bir kez tüm boylam hatlarında doğup, batar ve dolayısıyla bütün zaman dilimleri birleşmiş olur. Kuzey Kutbu'nda yaşayan insan toplulukları yoktur ve herhangi bir zaman dilimine sahip değildir.

Güney Kutbu
Arktika

Kuzey yarımküre, Dünya'yı ekvator hizasından bölen hayalî bir düzlemin üstünde (kuzeyde) kalan yarısıdır. 0° paraleli ile 90° kuzey paraleli arasında yer alır. Güneyde kalan kısma ise güney yarımküre denir. Dünya'nın kuzey yarımküresi, birçok ülkeyi ve dünya nüfusunun yaklaşık %90'ını kapsamaktadır.
Kuzey yarımkürenin güney yarımküreye göre daha büyük bir oranı karalarla kaplı olup daha az su yüzölçümüne sahiptir. Kuzey Amerika ve Avrupa'nın tamamı, Afrika ve Güney Amerika kıtalarının bir kısmı, Endonezya'nın güney bölümü hariç Asya kıtasının tamamı Kuzey yarımkürededir. Grönland da bu yarımküredeki ada ülkelerindendir.
Yarımkürenin ılıman kesimlerinde kış, 21 Aralık'tan 21 Mart'a kadar sürer. Yaz mevsimi ise 21 Haziran'dan 22 Eylül'e kadar olan dönemi kapsar.
Kuzey Kutup Dairesi'nde yazın bazı günler Güneş hiç batmazken kışın bazı günlerinde Güneş hiç doğmaz. Bunun gibi dönemlerin örnekleri Kuzey Kutup Dairesi'nin yakınında kalan bölgeler için günle sınırlı olabilirken Kuzey Kutup Dairesi'nde aylarca sürer.
Kuzey yarımkürede, Dünya yüzeyinin üzerinde hareket eden nesneler Coriolis etkisi nedeniyle sağa dönme eğilimindedir. Sonuç olarak, büyük ölçekli yatay hava veya su akışları, saat yönünde dönen girdaplar oluşturma eğilimindedir. Bunlar en iyi Kuzey Atlantik ve Kuzey Pasifik okyanuslarındaki okyanus sirkülasyon modellerinde görülür. Kuzey yarımkürede, okyanus akıntıları kuzey kıyılarındaki birçok faktörü etkileyen hava düzenini değiştirebilir.
Aynı nedenden dolayı, Dünya'nın kuzey yüzeyine doğru akan hava akışları, yüzey boyunca saat yönünde yayılma eğilimindedir. Bu nedenle, saat yönünde hava sirkülasyonu, Kuzey Yarımküre'deki yüksek basınçlı hava hücrelerinin özelliğidir. Tersine, Dünya'nın kuzey yüzeyinden yükselen hava, havayı saat yönünün tersine doğru çekme eğilimindedir. Kasırgalar ve tropik fırtınalar (büyük alçak basınç sistemleri) Kuzey yarımkürede saat yönünün tersine döner.

Kuzey yarımkürede yön bulmak amacıyla Polaris yıldızı kullanılmaktadır. Bu yıldız güney yarımkürede gözlemlenemez.
Dünya'ya en yakın yıldız sistemi konumunda bulunan Alpha Centauri, kuzey yarımkürenin büyük bir kısmından (29° kuzey paralelinin kuzeyinden) gözlemlenemez.

Mevsim
Gündönümü

Kış, Dünya'nın kutup bölgeleri ile Ilıman kuşak bölgelerinde yılın en soğuk mevsimidir. Çoğunlukla tropikal kuşakta oluşmaz. Her yıl, sonbahardan sonra ve ilkbahardan önce gelir. Kış, Dünya'nın eksen eğikliği sebebiyle her bir yarım küresinin Güneş'ten uzaklaşması sayesinde oluşur. Çeşitli kültürler, farklı tarihleri kışın başlangıcı olarak tanımlar ve bazıları hava durumuna dayalı bir tanım kullanırlar. Kuzey yarımkürede kışken, Güney yarımkürede yazdır ya da tam tersidir. Çoğu bölgede, kış dondurucu soğuklar ve karla ilişkilendirilir. Kış gündönümü anı, Güneş'in Kuzey veya Güney Kutbu'na göre yüksekliğinin en negatif değerinde olduğu andır (yani Güneş, kutuptan ölçüldüğünde ufkun en altındadır). Bu durumun görüldüğü gün, en kısa gündüzü ve en uzun gecesi olan gündür ve kış gündönümünden sonraki günlerde, geceler kısalır ve gündüzler uzar. Kutup bölgelerinin dışındaki en erken gün batımı ve en geç gün doğumu tarihleri, kış gündönümü tarihinden farklıdır ve bunlar, yıl boyunca Dünya'nın eliptik yörüngesinin neden olduğu, güneş günündeki değişiklik nedeniyle enlemlere bağlıdır (inceleyin, Analemma).

Kış sözcüğü, Eski Türkçeden günümüze kadar ulaşmıştır. Göktürk Yazıtlarında da kelime aynı anlama gelecek şekilde kullanılır.

Dünya ekseninin yörünge düzlemine göre eğimi, havanın oluşumunda büyük rol oynar. Dünya yörünge düzlemine 23.44 ° 'lik bir açıyla eğilir ve Dünya yörüngesinde hareket ederken, farklı enlemlerin doğrudan Güneş'e bakmasına neden olur. Bu fark, mevsimlerin oluşmasına neden olur. Kuzey yarım kürede kışken, Güney yarım küre Güneş'e daha doğrudan bakar (yani güneş ışınları daha çok gelir) ve bu nedenle Kuzey yarım küreden daha yüksek sıcaklıklara maruz kalır. Tam tersine, Güney yarım kürede kış, Kuzey yarım kürenin Güneş'e daha eğimli olduğu zaman meydana gelir. Dünyadaki bir gözlemcinin bakış açısı ile, kış Güneşi, yaz Güneşinden daha düşük bir maksimum yüksekliğe sahiptir.
Her iki yarım kürede de kış zamanında, Güneş'in daha düşük yüksekliği, güneş ışığının Dünya'ya eğik bir açıyla çarpmasına neden olur. Bu nedenle, Dünya'nın her yüzey alanına birim başı daha düşük miktarda güneş ışığı çarpar. Ayrıca, Güneş ışığı atmosferde daha uzun bir mesafe kat etmeli ve atmosferin daha fazla ısıyı dağıtmasına izin vermelidir. Bu etkilerle karşılaştırıldığında, Dünya ile Güneş arasındaki değişken uzaklık (uzaklığın değişmesi Dünya'nın eliptik yörüngesinin sonucudur) göz ardı edilebilir. Kuzeyde kar yağışına meyilli enlemlerde meteorolojik kışın (dondurucu sıcaklıklar) görünmesi yüksekliğe bağlı olarak oldukça değişkendir, ayrıca pozisyonunun deniz rüzgarlarına ve yağış miktarına karşı olması da.

Meteorolojik hesaplama, meteorologlar tarafından kayıt tutma amacıyla "hassas hava durumu modellerine" dayalı olarak kullanılan kış mevsimini ölçme yöntemidir, bu nedenle meteorolojik kışın başlangıcı enleme göre değişir. Kış, meteorologlar tarafından genellikle en düşük ortalama sıcaklıklarına sahip üç takvim ayı olarak tanımlanır. Kuzey yarım kürede Aralık, Ocak, Şubat aylarına denk gelirken, Güney yarım kürede Haziran, Temmuz, Ağustos aylarına denk gelir. Mevsimin tipik olarak en soğuk ortalama sıcaklıkları Kuzey yarım kürede Ocak ve Şubat'ta, Güney yarım kürede Haziran, Temmuz ya da Ağustos'ta görülür. Kış mevsiminde gece hakimdir ve bazı bölgelerde kış, kalıcı kar örtüsü veya buharlaşmayı engelleyen düşük sıcaklıklarla birlikte yüksek yağış oranları nedeniyle en yüksek yağış oranının yanı sıra uzun süreli rutubete sahiptir. Kuzey yarım küredeki kar ve buz birikimleri, oradaki büyük kara kütleleri nedeniyle genellikle kışla ilişkilendirilir. Güney yarım kürede, daha deniz iklimi ve 40 ° güneydeki görece toprak eksikliği, kışları daha ılıman hale getirir; bu nedenle, Güney yarım kürenin yerleşim bölgelerinde kar ve buz daha az yaygındır. Bu bölgede, kar her yıl belirli bölgelerde oluşur, And Dağları, Avustralya'daki Büyük Bölme Sırası ve Yeni Zelanda dağları gibi. Antarktika'da kar yıl boyunca görülür.

Eski dilde Zemheri (Arapça zamharīr زمهرير  "kışın 22 Aralıkta başlayan en soğuk günleri, karakış, erbain" sözcüğünden alıntıdır.) ismiyle de anılırdı. Türkiye'de kış ilk olarak Kuzey Doğu Anadolu Bölgesi'nde başlayarak batıya doğru ilerler. Türkiye'de karlı gün en çok Doğu Anadolu Bölgesi'ndedir. Kış mevsiminde hava sıcaklığı çoğu bölgelerde sıfırın altına iner ve don olayı gerçekleşir. Türkiye'de ağır kış koşullarına en çok Doğu Anadolu Bölgesi'nde rastlanmaktadır. Örneğin Erzurum'da kar kalınlığı bazı yıllarda 1 metreye kadar ulaşmaktadır. Erzurum ve yöresinde hava sıcaklığı da - 35 °C derecelere kadar düşmektedir. Kış mevsiminde insanlar burada daha kalın ve yünlü kıyafetleri giymeyi tercih ederler. Akdeniz'de kışlar nispeten daha sakin geçer, don gibi olaylar yok denecek kadar azdır. Akdeniz ikliminde kış daha çok yağışlı geçer, en çok kış mevsiminde yağış alır. Karadeniz'de de kış daha çok yağışlı geçer, Doğu'daki gibi sert bir kış söz konusu değildir. Ayrıca kar sayesinde kış turizmi de canlılık kazanır. Kış turizmine örnek olarak Uludağ, Erciyes Dağı, Palandöken Kayak Merkezi vb. örnekler verilebilir.

Kışın ekolojik hesaplaması, sabit tarihlerin kullanılmasından kaçınılması nedeniyle takvime dayalı hesaplamalardan farklılık gösterir. Bu, yılın bu dönemi için geleneksel olarak hibernal terimini kullanan çoğu ekolojist tarafından tanınan altı mevsimden biridir (diğer ekolojik mevsimler prevernal, ilkbahar, estival, serotinal ve sonbahardır). Kış uykusu mevsimi, her yıl Dünya'nın ılıman bölgelerindeki yerel ve bölgesel iklimlere göre tarihleri değişen biyolojik uykunun ana dönemine denk gelir. Çiğdem gibi çiçekli bitkilerin ortaya çıkması, ılıman ılıman iklimlerde Ocak ayının sonlarına doğru ekolojik kış mevsiminden önceki mevsime geçişin işareti olabilir.
Kışın sert şartlarında hayatta kalabilmek için birçok canlı, kışı geçirmek üzere farklı davranışsal ve morfolojik adaptasyonlar geliştirmiştir:

Göç, kışın göçmen kuşlar gibi hayvanlar üzerinde yaygın bir etkisidir. Bazı kelebekler de mevsimsel olarak göç ederler.
Hazırda bekletme, kış aylarında metabolik aktivitenin azalması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bazı hayvanlar kışın "uyur" ve ancak sıcak havalar geri geldiğinde dışarı çıkarlar. Örneğin sincaplar, kurbağalar, yılanlar ve yarasalar.
Bazı hayvanlar kış için yiyecek depolar ve tamamen kış uykusuna yatmak yerine bununla yaşarlar. Bu durum sincaplar, kunduzlar, kokarcalar, porsuklar ve rakunlar için de geçerlidir.

Bazı hayvanların renk ve kas yapısında değişiklik olduğunda direnç gözlemlenir. Kürkün veya tüylerin rengi beyaza döner (karla karıştırılması için) ve böylece yıl boyunca gizemli rengini korur. Örneğin: kaya ptarmiganı, kutup tilkisi, gelincik, beyaz kuyruklu tavşan ve dağ tavşanıdır.
Bazı kürklü memelilerin kürkleri kış aylarında daha kalınlaşır; bu, kürkün ısı tutma kalitesini artırır. Daha sonra daha iyi soğumaya izin vermek için kış mevsiminin ardından kürk dökülür.
Kar aynı zamanda hayvanların davranışlarını da etkiler. Birçoğu karın içine girerek karın yalıtım özelliklerinden yararlanır. Fareler ve tarla fareleri genellikle kar tabakasının altında yaşar.

İnsanlar soğuğa karşı hassastırlar, buna örnek olarak Hipotermi, Kar körlüğü, norovirüs, mevsimsel depresyon gibi örnekler verilebilir. Buz üzerinde kayma ve düşen buz sarkıtları, soğuk ve karlı hava ile ilişkili diğer sağlık sorunlarıdır. Ayrıca kışla ilişkili en yaygın hastalıklardan biri de griptir.

Fars kültüründe kış gündönümü, Yaldā (doğum anlamına gelir) olarak adlandırılır ve binlerce yıldır kutlanır. Dünyadaki ışığı, iyiliği ve gücü sembolize eden Mithra'nın doğumunun arifesi olarak anılır.
Yunan mitolojisinde, Hades Persephone'yi karısı olması için kaçırmıştır. Zeus, Hades'e Persephone'yi Dünya'nın tanrıçası ve Persephone'nin annesi olan Demeter'a geri getirmesini emreder. Ancak, Hades Persephone'yi ölülerin yemeğini yemesini sağlamıştı, bu yüzden Zeus, Persephone'nin Demeter ile altı ay ve Hades ile altı ay geçireceğine karar vermiştir. Kızının Hades ile olduğu zamanlarda, Demeter despresyona girmiş ve bunun sonucunda kışa sebep olmuştur.
Galler mitolojisinde Gwyn ap Nudd, Creiddylad adında bir kızı kaçırmıştır. 1 Mayıs'ta sevgilisi Gwythr ap Greidawl, Gwyn ile onu geri kazanmak için savaşmıştır. Aralarındaki savaş, yaz ve kış arasındaki mücadeleyi temsil etmiştir.

https://www.etimolojiturkce.com/kelime/zemheri 24 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erkek organ, stamen ya da anter, bir çiçeğin erkek üreme organıdır.
Bir çiçekte bulunan erkek organların tümüne birden "andresium" ya da "androecium" denir. Genellikle dişi organın çevresinde yer alan erkek organların her biri, ipçik olarak bilinen sap kısmı (filament) ve çiçektozlarının üretildiği başçık (anter) bölümlerinden oluşur. 

İpçik genellikle silindir biçiminde ya da yassıdır. Biçim ve renk olarak büyük çeşitlilik gösteren başçık ise çoğu kez teka adı verilen iki kısımdan (loptan) meydana gelir. Her bir tekada iki polen kesesi (lokulus) vardır. Polen keselerinde polenleri meydana getiren polen ana hücreleri vardır. Stamenlerin sayısı ve biçimi taksonomik ilişkilerin saptanmasında önemli bir etkendir. Satmenler için de haploid spor ya da polen taneciklerinin oluştuğu polen keselerini (mikrosporangiumları) içerir.
Polen keseleri içinde meydana gelen polen ana hücreleri mayoz bölünme ile her biri 4 polen (polen tetratı) meydana getirir. Başlangıçta tek haploit nukleusa sahip olan polenler mitoz bölünme ile biri generatif diğeri vejetatif olmak üzere iki nukleus meydana getirir. Vejetatif hücre polenin çimlenmesi esnasında polen tüpünü meydana getirir, generatif hücre tekrar bölünerek 2 sperma nukleusu oluşturur.
Polenler, angiospermlerde çeşitli şekillerde bulunurlar. Genellikle 2 zara sahiptirler, dıştaki eksin zar olup bu zar sert yapılı ve üzerinde porlar bulunur, içteki intin zardır, daha ince yapılıdır. Genç bir anterden enine kesit alınıp incelendiğinde dıştan içe doğru epidermis, endotesyum, aratabaka, tabetum ve polen ana hücreleri olarak sıralanırlar. Olgun anterlerde tabetum hücreleri genellikle parçalanmış ve kalıntıları kalmıştır. Polen ana hücrelerinde polen tatratları meydana gelir. Anterler olgunlaştığı zaman boyuna bir yarıkla, enine bir yarıkla, delik veya kapakla açılırlar. Yarıklar anterin iç yüzüne açılıyorsa intrors, dış yüzüne açılıyorsa ekstrors olarak adlandırılır.
Anterlerin filamente bağlanış şekilleride farklıdır. Filament anterin tabanına bileşikse bazifiks, anterin ortasına bileşikse versatil, filament anterin sırtında bir yere bileşikse dorsifiks olarak adlandırılır.
Bir çiçekte bulunan stamenlerden ikisi uzun, ikisi kısa ise didinam, 6 stamen mevcut ve bunlardan 4'ü uzun, 2'si kısa ise tetradinam adını alır. Filamentler genellikle serbesttir, bazen bileşikte olur. Filamentler bir tüp halinde birleşmisse monodelf, iki grup halinde birleşmisse dialydelf olarak adlandırılır. Filamentler serbest anterler bileşikse singenezik, filamentler ginekeumla birleşmişse ginostegyum olarak
adlandırılmaktadır. Verimsiz stamenler staminod adını alır.

Anter kültürü

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü, Tohumlu Bitkiler Sistematiği Ders Notları,Prof. Dr. Osman BEYAZOĞLU, TRABZON, 2007

Tek çenekliler (Liliopsida), monokotiller (ya da monokotiledon), çoğunlukla tek yıllık, palmiyeler haricindeki otsu bitkileri kapsayan çiçekli bitkiler sınıfıdır.
Tohumlarında bir çenek bulunduğu için "bir çenekliler" olarak isimlendirilen, bir çenekliler; 50.000 ve 60.000 arası (IUCN 21 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sistemine göre) 59,300 bitki türünü kapsarlar. Bu gruptaki en büyük familya, yaklaşık yirmi bin tür sayısıyla orkidegillerdir. Ekonomik önemleri olan buğdaygiller, bu grubun en önemli familyası konumundadır. Diğer ekonomik önemi olan familyaları ise; palmiyegiller, muzgiller, zencefilgiller ve zambakgillerdir.
Bir çeneklilerin iletim demetleri genellikle dağınıktır. Kambiyum olmadığından normal sekonder kalınlaşma (enine büyüme) görülmez. Bu yüzden boyları uzun, gövdeleri incedir. Yaprakları genellikle ince uzun, paralel damarlı, kökleri saçaklıdır. Ana kök gelişimi erken durduğu için saçak kök sistemi bulunur. Çiçek parçaları genellikle üçlü olup, çiçek örtüsü çanak yaprak ve taç yaprak şeklinde farklılaşma göstermez.
Tek çenekliler ya da monokotiller, adından da anlaşılacağı gibi tohumlarında tek bir (mono-) kotiledon veya embriyonik yaprak içerir.

Tarihte Monokotiller şöyle isimlendirilmişledir:

Monocotyledoneae -  "de Candolle" sistemi ve "Engler" sistemi.
Monocotyledonlar - "Bentham & Hooker" sistemi ve "Wettstein" sistemi
Sınıf: Liliopsida - "Takhtajan" sistemi ve Cronquist sistemi.
Alt sınıf: Liliidae - "Dahlgren" sistemi ve "Thorne" sistemi (1992).
Dal: Monokotiller - "APG sistemi", "APG II sistemi" ve "APG III sistemi"' ne göre.
Yukardaki bütün sistemler, bu grup için kendi taksonomilerini kullanırlar. Bir çenekliler, taksonomideki değişken konumuyla bilinirler.
Günümüzün moleküler çalışmaları, bir çeneklilerin akrabalık ilişkilerini açıklamaya yardımcı olmaktadır. APG III sistemi, bir çeneklileri bir takson olarak görmez, bunun yerine bu grubu monokotil dalına yerleştirir. Bu sisteme göre tek çenekliler; 11 takıma ve henüz herhangi bir takıma yerleştirilmemiş 1 familyaya ayrılırlar:

Acorales Takımı Link
Acoraceae Martinov
Alismatales Takımı R.Br. ex Bercht. & J.Presl
§Alismataceae Vent. (Limnocharitaceae Takht. ex Cronquist'yi içine alır.)
Aponogetonaceae Planch.
Araceae Juss. (Yılanyastığıgiller)
Butomaceae Mirb.
Cymodoceaceae Vines
Hydrocharitaceae Juss.
Juncaginaceae Rich.
Posidoniaceae Vines
Potamogetonaceae Bercht. & J.Presl
Ruppiaceae Horan.
Scheuchzeriaceae F.Rudolphi
Tofieldiaceae Takht.
Zosteraceae Dumort.
†Petrosaviales Takımı Takht.
Petrosaviaceae Hutch.
Dioscoreales Takımı R.Br.
Burmanniaceae Blume
Dioscoreaceae R.Br.
Nartheciaceae Fr. ex Bjurzon
Pandanales Takımı R.Br. ex Bercht. & J.Presl
Cyclanthaceae Poit. ex A.Rich.
Pandanaceae R.Br.
Stemonaceae Caruel
Triuridaceae Gardner
Velloziaceae J.Agardh
Liliales TakımıPerleb
§Alstroemeriaceae Dumort. (Luzuriagaceae Lotsy'yi içine alır.)
Campynemataceae Dumort.
Colchicaceae DC.
Corsiaceae Becc.
Liliaceae Juss. (Zambakgiller)
Melanthiaceae Batsch ex Borkh.
*Petermanniaceae Hutch.
Philesiaceae Dumort.
Ripogonaceae Conran & Clifford
Smilacaceae Vent.
Asparagales Takımı Link
$Amaryllidaceae J.St.-Hil. (Nergisgiller) (Agapanthaceae F.Voigt ve Alliaceae Borkh. (Soğangiller)'i içine alır.)
$Asparagaceae Juss. (Agavaceae Dumort. (Sabırgiller veya Agavgiller), Aphyllanthaceae Burnett, Hesperocallidaceae Traub, Hyacinthaceae Batsch ex Borkh., Laxmanniaceae Bubani, Ruscaceae M.Roem., Themidaceae Salisb.'yi içine alır.)
Asteliaceae Dumort.
Blandfordiaceae R.Dahlgren & Clifford
Boryaceae M.W.Chase, Rudall & Conran
Doryanthaceae R.Dahlgren & Clifford
Hypoxidaceae R.Br.
Iridaceae Juss. (Süsengiller)
Ixioliriaceae Nakai
Lanariaceae R.Dahlgren & A.E.van Wyk
Orchidaceae Juss. (Salepgiller veya Orkidegiller)
Tecophilaeaceae Leyb.
$Xanthorrhoeaceae Dumort. (Asphodelaceae Juss. ve Hemerocallidaceae R.Br.'yi içine alır.)
Xeronemataceae M.W.Chase, Rudall & M.F.Fay

Dasypogonaceae Familyası Dumort. (Bir takım içinde yer verilmemiştir)
Arecales Takımı Bromhead
Arecaceae Bercht. & J.Presl (Palmiyegiller)
Commelinales Takımı Mirb. ex Bercht. & J.Presl
Commelinaceae Mirb.
Haemodoraceae R.Br.
Hanguanaceae Airy Shaw
Philydraceae Link
Pontederiaceae Kunth
Poales Takımı Small
Anarthriaceae D.F.Cutler & Airy Shaw
Bromeliaceae Juss. (Ananasgiller)
Centrolepidaceae Endl.
Cyperaceae Juss. (Papirüsgiller)
Ecdeiocoleaceae D.F.Cutler & Airy Shaw
Eriocaulaceae Martinov
Flagellariaceae Dumort.
Joinvilleaceae Toml. & A.C.Sm.
Juncaceae Juss.
Mayacaceae Kunth
Poaceae Barnhart (Buğdaygiller)
Rapateaceae Dumort.
Restionaceae R.Br.
Thurniaceae Engl.
§Typhaceae Juss. (Sparganiaceae Hanin'yi içine alır.)
Xyridaceae C.Agardh
Zingiberales Takımı Griseb.
Cannaceae Juss.
Costaceae Nakai
Heliconiaceae Vines
Lowiaceae Ridl.
Marantaceae R.Br.
Musaceae Juss. (Muzgiller)
Strelitziaceae Hutch.
Zingiberaceae Martinov (Zencefilgiller)

Tek çenekliler ekonomik ve kültürel açıdan en önemli bitkiler arasındadır, tahıl taneleri ve nişastalı kök mahsulleri, palmiyeler, orkideler ve zambaklar dünyadaki temel besinlerin çoğunu oluştururken birçokları da inşaat malzemesi ve ilaç olarak kullanılır. Tek çeneklilerden olan otlar, bir hayvan ve insan gıdası kaynağı olarak çok büyük ekonomik öneme sahiptir ve üretilen biyokütle bakımından tarım türlerinin en büyük bileşenini oluşturmaktadır.

Gül, gülgiller (Rosaceae) familyasının Rosa cinsinden, odunsu çok yıllık kapalı tohumlu güzel kokulu bitki türlerine verilen ad. Genellikle kış aylarında yapraklarını döken, 2–3 m kadar boylanabilen uzun ömürlü dikenli çalılardır.
Çoğu gül türünün ana vatanı Asya'dır. Daha az sayıda türleri Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzeybatı Afrika'da yetişir. Güller yaygın olarak güzellikleri ve kokuları için yetiştirilir ve birçok toplumda kültürel öneme sahiptir. Park ve bahçelerin süslenmesinde kullanıldığı gibi odaları, balkon ve terasları süsler. Birçok rengi vardır. Kesme çiçekçilikte çok talep edilen bir çiçektir.

Yapraklar dalında dönüşümlüdür. Çoğu gül türünde yapraklar 5 ila 15 santimetre (2,0 ila 5,9 in) boyunda, karşılıklı (3–) 5–9 (–13) yaprakçıklı ve yaprakçıklar genellikle tırtık kenarlı ve dalın alt tarafında birkaç küçük dikeni vardır.
Güllerin çoğu yaprak dökendir ama Güneydoğu Asya'dan birkaçı yaprak dökmez.
Sadece dört yapraklı Rosa sericea hariç çoğu türde çiçeklerin beş yaprağı vardır. Her petal iki ayrı loba bölünmüştür ve birkaç türde sarı veya kırmızı olmasına rağmen genellikle beyaz veya pembedir. Yaprakların altında beş çanak yaprak vardır (veya bazı "Rosa sericea" türleri dört yapraklıdır). Bunlar, yukarıdan bakıldığında görülebilecek kadar uzun olabilir. Aken'lere dönüşen birden fazla superior yumurtalık vardır. Güller doğada böceklerle tozlaşır.

Güllerin birçok türü bulunmaktadır. Aynı zamanda dikenler de gül sınıfına aittir. Genel olarak güller, çiçek ve gövde şekillerine göre sınıflandırılırlar. Bunlar:

Çiçekleri bakımından:
Yalınkat güller
Yarım katmerli güller
Katmerli güller
Boyları bakımından:
Bodur güller
Yüksek boylu güller
Sarılıcı-sarmaşık güller
Çiçek açma zamanına göre:
Yılda bir çiçek açanlar
Yılda birden çok çiçek açanlar
Yediveren güller
Katmer çiçekleri bakımından:
Çiçekleri küçük katmerli
Çiçekleri normal katmerli
Çiçekleri büyük katmerli güller

Şairler, gül ile ilgili olarak çeşitli tasavvur ve hayallerde bulunmuşlardır.

Sosyalistler ve sosyal demokratlar için kırmızı gül genel kabul edilir bir simge olmuştur. Sosyalizmin amblemi gül tutan elken İngiliz İşçi Partisinin amblemi kırmızı güldür.

İslam dininde gül Muhammed'i temsil eder.

Kaliforniya yabani gülü (Rosa californica)
Kuşburnu (Rosa canina)
Okka gülü (Rosa × centifolia)
Çin gülü (Rosa chinensis)
Rosa dumalis
Rosa eglanteria
Kırmızı frenk gülü (Rosa gallica)
Rosa gigantea
Rosa glauca
Rosa laevigata
Misk gülü (Rosa moschata)
Rosa multiflora
Rosa omeiensis
Bataklık gülü (Rosa palustris)
Rosa persica
Rosa pimpinellifolia
Rosa pinetorum
Rosa roxburghii
Rosa rubiginosa
Japon gülü (Rosa rugosa)
Rosa sericea
Rosa stellata
Rosa virginiana

Dünya Gül Toplulukları Federasyonu 3 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyolojide ve ekolojide kaynak, bir canlının üremek, büyümek ve hayatını idame ettirmek için ihtiyaç duyduğu, çevredeki herhangi bir maddedir. Kaynaklar tek bir canlı tarafından tüketilebilir ve diğer canlılara herhangi bir şey kalmayabilir. Bitki için başlıca kaynaklar ışık, mineral, su ve büyümek için gerekli alandır. Hayvanlar için ise yiyecek, su ve bölgedir.

Kara bitkileri, fotosentez ile çimlenme, büyüme, üreme ve yayılma yaşam döngülerini tamamlamak için belirli kaynaklara gereksinim duyar:

Karbondioksit
Mikrosite (ekoloji)
Besin
Tozlaşma
Tohum dağılımı
Toprak
Su

Hayvanlar, metabolizma ile gebelik, doğum, büyüme ve üreme yaşam döngülerini tamamlamak için belirli kaynaklara gereksinim duyar:

Yiyecek arama
Bölge
Su

Kaynak mevcudiyeti ekolojik süreçlerde merkezi bir rol oynar:

Taşıma kapasitesi
Biyolojik rekabet
Liebig'in Minimum Yasası
Niş farklılaşması

Kimyasal bağ, atomların veya iyonların molekülleri, kristalleri ve diğer yapıları oluşturmak üzere birleşmesidir. Bağ, iyonik bağlar'da olduğu gibi zıt yüklü iyonlar arasındaki elektrostatik kuvvetten veya kovalent bağ'larda olduğu gibi elektronların paylaşılmasından veya bu etkilerin bazı kombinasyonlarından kaynaklanabilir. Açıklanan kimyasal bağların farklı mukavemetleri vardır: kovalent, iyonik ve metalik bağlar gibi "güçlü bağlar" veya "birincil bağlar" ve dipol-dipol etkileşimleri, London dağılım kuvveti ve hidrojen bağı gibi "zayıf bağlar" veya "ikincil bağlar" vardır.
Kimyasal bağ, atomları birbirine bağlayan ve bir arada kalmalarını sağlayan kuvvetlere verilen bilimsel ad.
Zıt elektrik yükleri birbirini çektiğinden, çekirdeği çevreleyen negatif yüklü elektronlar ile çekirdeğin içindeki pozitif yüklü protonlar birbirini çeker. İki çekirdek arasında paylaşılan elektronlar her ikisine de çekilir. "Yapıcı kuantum mekaniksel dalga fonksiyonu girişimi" eşleştirilmiş çekirdekleri dengeler (bkz. Kimyasal bağlanma teorileri).
Bağlı çekirdekler, kuantum teorisi tarafından niceliksel olarak açıklanan çekici ve itici etkileri dengeleyen optimal bir mesafeyi (bağ mesafesi) korur.
Moleküller, kristaller, metaller ve diğer madde formlarındaki atomlar, maddenin yapısını ve özelliklerini belirleyen kimyasal bağlarla bir arada tutulur.
Tüm bağlar kuantum teorisiyle açıklanabilir, ancak pratikte basitleştirilmiş kurallar ve diğer teoriler kimyagerlerin bağların gücünü, yönünü ve polaritesini tahmin etmesine olanak tanır. Oktet kuralı ve VSEPR teorisi örnektir.
Daha karmaşık teoriler, yörünge hibritleşmesi ve rezonansı  içeren değerlik bağı teorisi ve atomik yörüngeler ile ligand alan teorisinin doğrusal kombinasyonunu içeren moleküler yörünge teorisidir . Elektrostatik, bağ polaritelerini ve bunların kimyasal maddeler üzerindeki etkilerini tanımlamak için kullanılır.

Bir bağın oluşabilmesi için atomlar tek başına bulundukları zamankinden daha kararlı (az enerjiye sahip) olmalıdırlar. Genelleme yapmak gerekirse bağlar oluşurken dışarıya enerji verirler. Atomlar bağ yaparken, elektron dizilişlerini soygazlara benzetmeye çalışırlar. Bir atomun yapabileceği bağ sayısı, sahip olduğu veya az enerji ile sahip olabileceği yarı dolu yörünge sayısına eşittir.
Atomlar birleştiği zaman elektron dağılımındaki değişmelerin bir sonucu olarak kimyasal bağlar meydana gelir. Üç çeşit temel bağ vardır. Bu üç bağ çeşidi şunlardır:

İyonik bağlar, elektronlar bir atomdan diğerine aktarıldığı zaman meydana gelen bağlara verilen addır. Tepkimeye giren elementlerden birinin atomları, elektron kaybedip pozitif yüklü iyonlara dönüşürken diğer elementin atomları elektron kazanıp negatif yüklü iyon oluştururlar. Böylece zıt (artı-eksi) bir şekilde yüklenmiş iyonlar arasındaki elektrostatik çekim kuvveti, söz konusu iyonları bir kristal içinde tutar.
Kovalent bağlar, elektronların bir atomdan diğerine aktarılmaksızın ortaklaşa kullanıldığı bağlara denir. Tek kovalent bağ, iki atom tarafından bölünmüş yani ortaklaşa kullanılan bir elektron çiftinden ibarettir. Moleküller birbirlerine kovalent bağlarla bağlanmış atomlardan meydana gelir.
Metalik bağlar, metal ve alaşımlarda bulunan bağlardır. Metal atomları üç boyutlu bir yapı içinde düzenlenirler. Bu atomların  en dış elektronları, yapının her tarafında serbestçe dolaşır ve atomların birbirlerine bağlanmasını sağlarlar.

Metal ve ametal atomları arasında elektron alışverişi ile oluşan kimyasal bağ, iyonik bağdır. Bileşik oluşurken metal elektron verir, ametal de elektron alır.
Atomlardan elektron kaybıyla oluşan pozitif iyonlara katyon denir. Atomların elektron kazanarak oluşturdukları negatif iyonlar ise anyon olarak isimlendirilir. Bu iyonlar bir araya getirildiklerinde bir kristal oluşturmak üzere birbirlerini çekerler.
A gruplarındaki elementlerin bileşikleri çoğu kez elementlerin simgeleri ile birlikte değerlik elektronlarını gösteren noktalar kullanılarak ifade edilir. Değerlik elektronları baş grup (A grubu) elementlerinin kimyasal tepkimelerinde kullanılan elektronlardır.
Örneğin; bir sodyum atomu ile bir klor atomu arasındaki tepkime:

Sodyum 1A grubunda olup sadece bir değerlik elektronuna sahiptir. Klor atomu ise 7A grubunun bir üyesi olduğundan 7 değerlik elektronuna sahiptir. Bu iki atom arasındaki tepkimede sodyum atomu 1 elektron kaybeder. Sodyum atomunun kaybetmiş olduğu elektron klor atomu tarafından kazanılır.
Sodyum çekirdeği 11 proton (11+ yük) ve sodyum iyonu da yalnız 10 elektron (bir elektron kaybetmiş oluyor) içerdiğinden sodyum atomunun bir elektron kaybetmesiyle 1+ yüklü sodyum iyonu oluşur. Diğer taraftan, klor çekirdeği 17 proton (17+ yük) ve klor iyonu da 18 elektron (bir elektron kazanılmış oluyor) içerdiğinden klor atomunun bir elektron kazanmasıyla da 1- yüklü bir klorür iyonu meydana  gelir.
Sonuç: Görüldüğü gibi, bu tepkimede, sodyum tarafından kaybedilen elektronların toplam sayısı klor tarafından kazanılan elektronların toplam sayısına eşit olmalıdır. Böylece oluşan sodyum iyonlarının sayısı ile meydana gelen klorür iyonlarının sayısı aynı olduğundan NaCl formülü bileşikte bulunan iyonların en basit oranını (1:1) verir. Bu iyonlar bir kristal oluşturmak üzere birbirini çekerler.
Sodyum klorür kristalinde bir iyonun tümüyle diğer bir iyona ait olduğu söylenemez. Aksine, kristal yapıda her bir sodyum iyonu altı klorür iyonu ile her bir klorür iyonu da altı sodyum iyonu ile çevrilmiştir. Kristal içerisinde iyonların bu şekilde düzenlenmesiyle benzer yüklü iyonların birbirlerini itmeleri, zıt yüklü iyonların birbirlerini çekmeleri tarafından bastırıldığı için net çekim kristalibir arada tutar.

Elektronları bağlamak için girilen rekabet, iyonik bağda olduğu kadar kararlı değilse, atomların dış elektronları paylaşılır ve bir ortaklaşma bağı ya da kovalent bağ oluşur.
Ametal atomları etkileştiği zaman kovalent bağlarda bir arada tutulan moleküller oluşur. Bu atomlar elektron çekimi bakımından birbirlerine benzediklerinden, kovalent bağların oluşması sırasında herhangi bir elektron aktarımı olmaz. Bunun yerine elektronlar ortaklaşa kullanılırlar. Kovalent bir bağ genellikle iki atom tarafından parçalanmış ters spinli bir elektron çifti içerir. Kovalent bağlar yapısına göre ikiye ayrılır:
Apolar kovalent bağlar: Aynı cins iki ametal atomunun birleşmesiyle oluşur. Apolar kovalent bağa en iyi örneklerden biri, iki oksijen atomunun elektronlarını ortaklaşa kullanarak oluşturdukları bağdır. Bu bağda ortaklaşa kullanılan elektronlar eşit paylaşıldığından dolayı molekülün pozitif veya negatif kutbu yoktur.
Polar kovalent bağlar: İki farklı cins atomun bir araya gelmesiyle oluşur. Bu bağlarda ametallerden biri ortaklaşa kullanıldığından dolayı molekülün bir ucu pozitif (+), diğer ucu negatif (-) yüklenir. Suyu oluşturan hidrojen ve oksijen  moleküllerinin son yörüngelerindeki elektronların ortak kullanılmasıyla polar kovalent bağ oluşur.
Örnek olarak, iki hidrojen atomundan oluşan bir bağ düşünülebilir. Her bir hidrojen atomu 1s yörüngesinde atom çekirdeği etrafında simetrik bir dağılım gösteren tek bir elektrona sahiptir. İki hidrojen atomu bir kovalent bağ oluşturduğu zaman atomik yörüngeler öyle bir şekilde üst üste binerler, böylece çekirdekler arasındaki bölgede elektron bulutları birbirlerini destekleyip bu bölgedeki elektronun bulunma olasılığını arttırırlar. Pauli dışlama ilkesine göre bağı oluşturan iki elektron mutlaka ters spinli olmalıdır. Bir kovalent bağın kuvveti, pozitif yüklü çekirdek ile bağa ilişkin negatif elektron bulutu arasındaki çekimden gelir.

Metallerin iyonlaşma enerjileri ile elektro-negatiflikleri oldukça düşüktür. Bunun sonucu olarak metal atomlarının en dış elektronları nispeten gevşek tutulur. Metalik bir kristalde, en dış elektronları çıkarılmış atomlardan ibaret olan pozitif iyonlar kristal örgüde ilgili yerlerde bulunur ve en dış elektronların örgünün her tarafında serbestçe hareket etmesiyle de kristaldeki atomlar bir arada tutulur. Diğer bir deyişle örgü içerisinde dağılan ve kristalin bütününe ait olan elektron bulutu ile pozitif iyonlar arasındaki elektrostatik çekim metalik bağı oluşturmaktadır.

Bant kuramı metalik bağlanma şeklini, tüm kristalin her tarafını kapsayan moleküler yörüngeler cinsinden açıklayan kuram.
Metalik katıların çoğu hareketlidir. Bunun sonucu olan artı iyonlar, genişlemiş bir üç boyutlu diziliş içinde yer alırlar; ama elektronlar yöresizleşir. Bu maddelerin yüksek ısı, iletkenliği, dayanıklılık, yüksek kaynama noktası, yüksek yoğunluk, renk ve elektrik iletkenliği gibi özelliklerinin birçoğu, hareketli elektronlardan kaynaklanır. Yalnızca birkaç iyon yığışması şeması uygulanabilir ve X ışını çözümlemesi, metal iyonlarının genişlemiş örgülü yapı içinde kazandığı bağ uzunlukları ve geometrik şekiller konusunda ayrıntılı bilgi sağlar. Basit küp biçimi şekiller, ortada başka bir iyonun bulunduğu küp biçimi şekiller ve altıgen yığışma, en sık rastlanan şekillerdir. Metal alaşımları, erimiş haldeki metallerin karıştırıldıktan sonra dikkatlice soğutulmasıyla elde edilir. Bu yolla oluşan gereçlerin özellikleri bileşenlerinin özelliklerinden genellikle çok farklıdır.

Komünite, ekolojide iki veya daha fazla türe ait popülasyonun aynı bölgede yaşamasıdır.

Popülasyonlar doğada diğer canlılardan bağımsız olarak yaşayamaz. Sürekli birbirleri ile iletişim halindedirler. Aynı alan içerisinde birbiriyle ilişkili tüm popülasyonların oluşturduğu topluluğa komünite denir. Bitkiler, hayvanlar, bakteri ve mantar gibi birçok organizma da komünite içinde yer alabilir. Bir komünite içinde başka komüniteler de bulunabilir. Örneğin bir gölde yaşayan su bitkileri, omurgasız ve omurgalı hayvanlar ile mikroorganizmalar komüniteyi oluşturur. Bu canlıların vücutlarının içinde yaşayan parazit organizmalar da ayrı bir komünite olarak kabul edilir. Yaşama birliklerinde bulunan komünitelerin şekil ve büyüklüğü; komünitedeki canlı türlerinin çeşitliliği ve çevre şartlarının organizmalar üzerindeki etkilerine bağlıdır. Sıcaklık, nem, yağış ve besin gibi faktörler tür çeşitliliğini ve komünite büyüklüğünü etkiler. Dünyanın farklı bölgelerinde bulunan komüniteler, tür çeşitliliği yönüyle de farklılık gösterir. En az tür çeşidine sahip olan komüniteler, kutup bölgelerinde görülür. Tropikal bölgelerdeki komüniteler ise tür çeşitliliği yönüyle zengin olanlarıdır.
Komüniteler bazen çok sayıda tür içerebilir ve bu canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için coğrafi bir alana ihtiyaç duyarlar. Bu alana biyotop denir

Kromatografi, bir karışımın bileşenlerini, bunlara seçimsel ilgi gösteren iki ya da daha çok evreden sistemler arasında farklı göçlerine bakarak tanımak, gerektiğinde niceliklerini belirlemek amacıyla yapılan ve ayırma işlemine dayanan analitik yöntemdir.
Kromatografi terimi başlangıçta, örneğin bitkisel pigmentlerde olduğu gibi cisimleri renklerine göre ayırma oluşmuş işleminden kaynaklandı, ama zamanla uygulama alanı oldukça genişledi. Kromatografi günümüzde son derece duyarlı ve etkin bir ayırma yöntemi olarak kabul edilmektedir.
Duruma göre iki temel mekanizma uygulanır;

Bileşikler ya iki sıvı evre arasında paylaşılır (bu durumda dağılım ya da paylaşım kromatografisinden söz edilir)
Hareket halindeki bileşikler durağan katı bir evre yüzeyine bağlanır (bağlar yüzeysel ve fiziksel bir nitelik taşıdığında yüzde tutma kromatografisinden[tersinir bağ, bileşiğin bütünlüğünün korunması], buna karşılık hareketli ve yüzde tutulan bileşikler arasında gerçek kimyasal bağlar oluştuğunda iyon değişimi kromatografisinden söz edilir).
Kimyasal ve fiziksel özellikleri birbirine çok yakın olan bileşiklerden oluşan karışımları damıtma ve ayrımsal kristallendirme ile birbirinden ayırmak zor olabilir. Bu tür maddeler için çeşitli kromatografi yöntemleri kullanılarak başarılı ayrımlar yapılabilir.
Kromatografi, bir karışımın gözenekli bir ortamda, hareketli bir çözücü etkisiyle, karışım bileşenlerinin farklı harkeketleri sonucu birbirinden ayrılması olgusuna dayanır. Hareket eden faza hareketli faz, bahsedilen gözenekli ortama ise adsorban veya sabit faz denir.
Kromatografi olayında adsorpsiyon, dağılma ve değiştirme kuvvetleri rol oynar. Bu kuvvetlere göre de farklı kromatografik yöntemler farklı gruplarda toplanırlar.

Adsorpsiyon Kromatografisi (Moleküllerin katı bir yüzeye yapışması, tek molekül tabakasından oluşan bir yüzey tabakasının oluşması)
Sıvı - Katı: Kolon ve İnce Tabaka Kromatografisi
Gaz - Katı: Gaz Kromatografisi (GSC)
Dağılma Kromatografisi
Sıvı - Sıvı: Kolon ve Kâğıt Kromatografisi
Gaz - Sıvı: Kolon ve Gaz Kromatografisi (GLC)
İyon Değiştirme Kromatografisi
Jel Filtrasyon (Moleküler eleme) Kromatografisi
İyon çifti Kromatografisi
Afinite Kromatografısı

https://web.archive.org/web/20161019153215/http://www.analitik.hacettepe.edu.tr/Demolar/kromatografi.pdf
http://www.bekircol.com/biyokimyalab/kromatografi.pdf 15 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.ogu.edu.tr/images/birimduyuru/20091223153619.doc 15 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.megep.meb.gov.tr/mte_program_modul/moduller_pdf/Kromatografik%20Analizler.pdf 15 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://bys.trakya.edu.tr/file/open/20607229 18 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20170110171940/http://cevre.erciyes.edu.tr/dosyalar/dokumanlar/1.D%C3%B6nem%20deney%20f%C3%B6yleri/kromotografi.pdf

Kronobiyoloji, canlı organizmaların biyolojik ritimlerini ve bu ritimlerin zamana bağlı değişimlerini inceleyen bilim dalıdır. Bu ritimler, genellikle sirkadiyen, ultradiyen veya infradiyen döngüler olarak sınıflandırılır.

Kronobiyoloji, organizmaların içsel saat mekanizmalarının dış çevresel etmenlerle (örneğin ışık, sıcaklık ve beslenme) nasıl etkileşime girdiğini araştırır. Bu bilim dalı, hem insanlar hem de diğer canlılar üzerindeki biyolojik zamanlamayı anlamayı amaçlar.

Kronobiyolojiye yönelik ilk sistematik araştırmalar 18. yüzyılda Jean-Jacques d'Ortous de Mairan tarafından yapılmıştır. Mairan, bitkilerin yaprak hareketlerinin güneş ışığı olmadan da devam ettiğini gözlemleyerek, içsel bir biyolojik saatin varlığını ortaya koymuştur. yüzyılda Franz Halberg "sirkadiyen ritim" terimini bilim dünyasına kazandırmış ve kronobiyolojiyi modern bir araştırma alanı haline getirmiştir.

Kronobiyoloji, araştırma konularına göre farklı alt dallara ayrılır: 
Sirkadiyen biyoloji: Yaklaşık 24 saatlik biyolojik döngüleri inceler. 
Kronofarmakoloji: İlaçların etkinliği ve yan etkilerinin günün saatine göre değişimini araştırır. 
Krononutrisyon: Beslenme alışkanlıklarının biyolojik ritimlerle ilişkisini inceler. 
Kronoterapi: Hastalıkların tedavisinde biyolojik saatlerin dikkate alınmasını öneren bir yaklaşımdır.

Kronobiyolojinin bulguları tıp, psikoloji, beslenme bilimi ve uyku bilimi gibi pek çok alanda kullanılmaktadır. Özellikle uyku bozuklukları, depresyon, jet lag ve vardiyalı çalışma gibi durumların anlaşılması ve tedavisinde önemli katkılar sağlar.

Biyolojik saat

Halberg, F. (1959). “Physiologic 24-hour periodicity; general and procedural considerations with reference to the adrenal cycle.” International Journal of Chronobiology. Refinetti, R. (2016). Circadian Physiology. CRC Press

Ksilem veya odun borusu, bitkilerde inorganik maddelerin (su, mineraller vb.) taşınmasını sağlayan borumsu yapılardır. Cansız hücrelerden oluşurlar. Başta bölünme yeteneğine sahip olan trake ve trakeitler canlı meristem hücreleridir. Üst üste gelerek oluşturduğu yapılar birtakım değişimlere maruz kalarak zamanla çekirdek ve sitoplazmalarını kaybeder. Hücreler arasındaki enine zarlar eriyerek kaybolur ve kalan boyuna hücre çeperleri, lignin birikimiyle giderek kalınlaşır ve sertleşir. Böylece, ince bir boru şeklindeki odun boruları oluşur. Ksilem demetler halinde bulunur. Ksilemde taşınma, aşağıdan yukarıya doğru tek yönlüdür. Ksilem, ayrıca kazandığı sertlikle bitki gövdesine mekanik destek sağlar.

Ksilem kelimesi Yunanca xúlon, yani "odun, kereste", kelimesinden türemiştir.

Ksilem su iletimine uyarlanmış ince, uzun ve içi boş hücreleri kapsar ve dört farklı hücre tipinden meydana gelen birleşik bir dokudur. Bu hücreler: trake, trakeid, ksilem parankiması, ksilem sklerankiması.

Trake: Uzunluğuna çeperlerinde lignin bulunan ve enine çeperleri kaybolmuş ölü hücrelerin üst üste gelmesinden oluşan silindir veya tüpler şeklindedir. Topraktan alınan suyu organlara hareketini sağlar.
Trakeid: Trakeler gibi su iletimini sağlarlar. Çapları genellikle daha dar olup enine çeperleri mevcuttur. Hücre uçları sivri prizma veya silindir şeklinde bağımsız ölü hücrelerdir. Yan çeperleri trakelerdeki gibi odunlaşmıştır. Geçitleri trakelere oranla büyük ve kenarlıdır. Trakeidlerin bir kısmı destek dokusunun işinide görür. Gymnosperm'lerde (Açıktohumlular) yalnız trakeidler mevcuttur.
Ksilem parankiması: Canlı hücrelerde meydana gelmiştir. Çeperleri selüloz ve lignindir. Görevleri, iletim dokusu içinde besin maddesi depo etmek ve kısa mesafelere iletim yapmaktır.
Ksilem sklerankiması: Çeperleri tamamen odunlaşmış uzun hücrelerdir. İletim dokusunda destek işini görürler.

Kuantum biyolojisi, kuantum mekaniğinin ve teorik kimyanın biyolojik nesnelere ve problemlere uygulamalarının incelenmesidir. Birçok biyolojik süreç, enerjinin kimyasal dönüşümler için kullanılabilen biçimlere dönüştürülmesini içerir ve doğası gereği kuantum mekaniktir. Bu tür süreçler, kimyasal reaksiyonları, ışık emilimini, uyarılmış elektronik durumların oluşumunu, uyarma enerjisinin aktarımını ve fotosentezi, koku almayı ve hücresel solunum gibi kimyasal süreçlerde elektron ve protonların (hidrojen iyonları) aktarımını içerir.
Kuantum biyolojisi, biyolojik etkileşimleri kuantum mekaniksel etkiler ışığında modellemek için hesaplamaları kullanabilir. Kuantum biyolojisi, biyolojik süreci temel fiziğe indirgeyerek açıklanabilen önemli kuantum fenomenlerinin etkisiyle ilgilenir, ancak bu etkilerin incelenmesi zor ve spekülatif olabilir.

Kuantum biyolojisi gelişmekte olan bir alandır; Mevcut araştırmaların çoğu teoriktir ve daha fazla deney gerektiren sorulara tabidir. Alan yakın zamanda ilgi görmüş olsa da, 20. yüzyıl boyunca fizikçiler tarafından kavramsallaştırıldı. Kuantum biyolojisinin tıp dünyasının geleceğinde kritik bir rol oynayabileceği öne sürüldü. Kuantum fiziğinin ilk öncüleri, biyolojik problemlerde kuantum mekaniğinin uygulamalarını öngördüler. Erwin Schrödinger'in 1944 tarihli kitabı Hayat Nedir? kuantum mekaniğinin biyolojideki uygulamalarını tartıştı. Schrödinger, kovalent kimyasal bağların konfigürasyonunda genetik bilgi içeren bir "periodik kristal" fikrini ortaya attı. Ayrıca mutasyonların "kuantum sıçramaları" ile ortaya çıktığını öne sürdü. Schrödinger haricindeki diğer öncüler olan Niels Bohr, Pascual Jordan ve Max Delbruck, kuantum tamamlayıcılık fikrinin yaşam bilimleri için temel olduğunu savundu. 1963'te Per-Olov Löwdin, DNA mutasyonu için başka bir mekanizma olarak proton tünellemeyi yayınladı. Makalesinde, "kuantum biyolojisi" adı verilen yeni bir çalışma alanı olduğunu belirtti. 1979'da Ukraynalı fizikçi Alexander Davydov, "Biyoloji ve Kuantum Mekaniği" başlıklı kuantum biyolojisi üzerine ilk ders kitabını yayınladı.

Fotosenteze giren organizmalar, antenlerdeki elektron uyarımı süreci yoluyla ışık enerjisini emer. Bu antenler organizmalar arasında farklılık gösterir. Örneğin, bakteriler halka benzeri antenler kullanırken bitkiler fotonları emmek için klorofil pigmentleri kullanır. Fotosentez Frenkel eksitonlarını yaratır. Frankel eksitonları bir yük ayrımına sebep olur. Bu yük ayrımı hücreler tarafından kullanılabilir kimyasal enerjiye dönüştürülür. Tepkime alanlarında toplanan enerji, floresan veya termal titreşim hareketinde kaybolmadan önce hızlı bir şekilde aktarılmalıdır.
Yeşil kükürt bakterilerindeki FMO kompleksi gibi çeşitli yapılar, enerjinin antenlerden reaksiyon bölgesine aktarılmasından sorumludur. Elektron absorpsiyonu ve transferine ilişkin FT elektron spektroskopisi çalışmaları, difüzyon modeli gibi klasik mekanik modellerle açıklanamayan, %99'un üzerinde bir verimlilik göstermektedir. Buna alternatif olarak, 1938 gibi erken bir tarihte, bilim adamları, kuantum tutarlılığının uyarma enerjisi aktarımı için mekanizma olduğunu teorileştirdiler.
Bilim adamları yakın zamanda bu önerilen enerji aktarım mekanizmasının deneysel kanıtlarını aradılar. 2007'de yayınlanan bir çalışma, elektronik kuantum tutarlılığının -196 °C (77 K) sıcaklığında tanımlandığını iddia etti. 2010'daki bir başka teorik çalışma, kuantum tutarlılığının biyolojik olarak ilgili sıcaklıklarda (4 °C veya 277 K) 300 femtosaniye kadar var olduğuna dair kanıt sağladı. Aynı yıl, iki boyutlu foton eko spektroskopisi kullanılarak fotosentetik kriptofit algler üzerinde yapılan deneyler, uzun vadeli kuantum tutarlılığı için daha fazla doğrulama sağladı. Bu çalışmalar, evrim yoluyla doğanın fotosentezin verimliliğini artırmak için kuantum tutarlılığı korumanın bir yolunu geliştirdiğini gösteriyor. Ancak, eleştirel takip çalışmaları bu sonuçların yorumlanmasını sorgulamaktadır. Tek molekül spektroskopisi artık statik düzensizliğin müdahalesi olmadan fotosentezin kuantum özelliklerini gösteriyor. Bazı çalışmalar, bu yöntemi kullanarak kromoforlarda meydana gelen nükleer dinamiklere elektronik kuantum tutarlılığının izlerini tespit etti. Beklenmedik bir şekilde uzun olan tutarlılığı açıklamak için bir takım öneriler ortaya atıldı. Bir öneriye göre, kompleksin içindeki her alanın kendi çevresel gürültüsünü hissetmesi durumunda, hem kuantum tutarlılığı hem de termal ortam nedeniyle elektron herhangi bir lokal minimumda kalmayacak, bunun yerine tepkime alanına kuantum yürüyüşleriyle ilerleyecektir. Başka bir öneriye göre ise, kuantum tutarlılığı ve elektron tünelinin hızı, elektronu tepkime bölgesine hızlı bir şekilde hareket ettiren bir enerji lavabosu oluşturur. Bir takım diğer çalışmalara göre ise, kompleksteki geometrik simetriler, reaksiyon merkezine verimli enerji transferini teşvik edebilir, kuantum ağlarında mükemmel durum transferini yansıtabilir. Ayrıca, yapay boya molekülleri ile yapılan deneyler, kuantum etkilerinin 100 femtosaniyeden daha uzun sürdüğünü yorumlama konusundaki şüpheleri göstermiştir.
2017'de, orijinal FMO proteini ile ortam koşullarında yapılan ilk kontrol deneyi, elektronik kuantum etkilerinin 60 femtosaniye içinde silindiğini, genel eksiton aktarımının ise birkaç pikosaniye kadar bir zaman aldığını doğruladı. 2020'de, bir derleme makalesi, FMO sisteminde uzun ömürlü elektronik tutarlılıkları olarak önerilen kuantum etkilerinin geçerli olmadığı sonucuna varmıştır. Taşıma dinamiklerini araştıran araştırmalar ise, FMO komplekslerinde elektronik ve titreşimsel uyarma modları arasındaki etkileşimlerin, eksiton enerjisinin transferi için yarı-klasik, yarı-kuantum bir açıklama gerektirdiğini öne sürdü. Başka bir deyişle, kısa vadede kuantum tutarlılık hakim olsa da, eksitonların uzun vadeli davranışını tanımlamak için klasik bir açıklama en doğru olanıdır.
Fotosentezde neredeyse %100 verimliliğe sahip bir başka süreç de yük transferidir, bu da yine kuantum mekaniksel fenomenlerin etkin olduğunu düşündürüyor. 1966'da fotosentetik bakteri Chromatium üzerinde yapılan bir araştırma, 100 K'nin altındaki sıcaklıklarda sitokrom oksidasyonunun sıcaklıktan bağımsız, yavaş (milisaniye düzeyinde) ve çok düşük aktivasyon enerjisindeolduğunu buldu. Yazarlar, Don DeVault ve Britton Chase, elektron transferinin bu özelliklerinin, klasik olarak gerekli olandan daha az enerjiye sahip olmalarına rağmen elektronların potansiyel bir bariyere nüfuz ettiği kuantum tünellemenin göstergesi olduğunu öne sürdüler.
Seth Lloyd, bu araştırma alanına yaptığı katkılardan dolayı dikkate değerdir.

Deoksiribonükleik asit, DNA, vücutta protein oluşması için talimat verme görevini görür. Guanin, timin, sitozin ve adenin olmak üzere 4 nükleotidden oluşur. Bu nükleotidlerin sırası, farklı proteinler için "tarifi" verir.
Bir hücre ne zaman çoğalırsa, bu DNA dizilerini kopyalaması gerekir. Ancak bazen DNA zincirinin kopyalanması sürecinde bir mutasyon veya DNA kodunda bir hata meydana gelebilir. DNA mutasyonunun arkasındaki mantık için bir teori, Lowdin DNA mutasyon modelinde açıklanmıştır. Bu modelde, bir nükleotid, bir kuantum tünelleme işlemi yoluyla formunu değiştirebilir. Bu nedenle, değişen nükleotid, orijinal baz çiftiyle eşleşme yeteneğini kaybedecek ve sonuç olarak DNA zincirinin yapısını ve sırasını değiştirecektir.
Morötesi ışıklarına ve diğer radyasyon türlerine maruz kalmak DNA mutasyonuna ve hasarına neden olabilir. Radyasyonlar ayrıca DNA zinciri boyunca pirimidinlerdeki bağları değiştirebilir ve primidinlerin birbirleri ile bağlanarak bir dimer oluşturmasına neden olabilir.
Birçok prokaryot ve bitkide, bu bağlar bir DNA onarım enzimi fotoliyaz tarafından orijinal hallerine geri döndürülür. Ön ekinden de anlaşılacağı gibi, fotoliyaz, ipliği onarmak için ışığa bağımlıdır. Fotoliyaz, DNA'yı tamir ederken kofaktörü FADH, flavin adenin dinükleotidi ile çalışır. Fotoliyaz, görünür ışık tarafından uyarılır ve bir elektronu kofaktör FADH-'ye aktarır. Artık fazladan bir elektrona sahip olan FADH, bağı kırmak ve DNA'yı onarmak için elektronu dimere verir. Elektronun bu transferi, elektronun FADH'den dimere tünellenmesi yoluyla yapılır. Tünel oluşturma aralığı bir vakumda mümkün olandan çok daha büyük olmasına rağmen, bu senaryodaki tünellemenin "süper değişim aracılı tünelleme" olduğu söylenir ve proteinin elektronun tünelleme oranlarını artırma yeteneği nedeniyle mümkündür.

Koku alma duyusu iki kısma ayrılabilir; bir kimyasalın alınması ile saptanması ve bu saptamanın beyne nasıl gönderildiği ile beyin tarafından nasıl işlendiği. Aslında kokuyu tespit etme süreci hala sorgulanmaktadır. "Koku almanın şekil teorisi" olarak adlandırılan bir teori, belirli koku alma reseptörlerinin belirli kimyasallar tarafından tetiklendiğini ve bu reseptörlerin beyne belirli bir mesaj gönderdiğini öne sürüyor. Başka bir teori (kuantum fenomenine dayanan), koku alma reseptörlerinin kendilerine ulaşan moleküllerin titreşimini algıladığını ve "koku"nun farklı titreşim frekanslarından kaynaklandığını öne sürer, bu teoriye "koku almanın titreşim teorisi" denir.
1938'de Malcolm Dyson tarafından oluşturulan ancak 1996'da Luca Turin tarafından yeniden canlandırılan koku almanın titreşim teorisi, koku alma mekanizmasını esnek olmayan elektron tünellemesi (bu tünellemede elektron, moleküller arasında enerji kaybeder) nedeniyle moleküler titreşimleri algılayan G-protein reseptörlerine dayandırır. Bu süreçte bir molekül, bir G-protein reseptörünün bağlanma bölgesini dolduracaktır. Kimyasalın reseptöre bağlanmasından sonra kimyasal, elektronun protein yoluyla aktarılmasına izin veren bir köprü görevi görecektir. Elektron, aksi takdirde bir bariyer olacak olanın üzerinden geçerken, yeni bağlanan molekülün reseptöre titreşimi nedeniyle enerji kaybeder. Bu olay, molekülü koklama yeteneği ile sonuçlanır.
Titreşim teorisi bazı deneysel kavram kanıtlara sahip olsa da, deneylerde çok sayıda tartışmalı sonuç vardır. Bazı deneylerde hayvanlar, farklı frekans ve ayn

Kır çiçeği ya da kırçiçeği, serbest bir şekilde, insanlar tarafından özellikle tohumlanmadan ya da dikilmeden doğada yetişen çiçektir. Yine de birkaç karışık türün kır çiçeği çayırları tohum paketlerinde satılmaktadır. Bu terim bitkinin, doğal olarak büyümeyeceği yerde büyüyor olsa bile doğal bir bitki olarak doğada göründüğünden herhangi bir şekilde farklı olan muhtemelen ne bir melez ne de seçilmiş bir kültür bitkisi olmadığını ifade eder. Terimle, yalnızca çiçek değil, henüz açmamış çiçeğe sahip bitkilerin tamamı da kastedilebilmektedir.
"Yaban çiçeği" kesin bir terim değildir. Yerli türler (bölgede doğal olarak oluşan, bitki örtüsüne bakın) egzotik veya daha iyisi tanıtılmış türler (bölgede doğal olarak oluşmayan) gibi terimler bunlardan bazıları istilacı türler (yerli olsun ya da olmasın diğer bitkilerden üstün olan), ithal (kasıtlı veya kazara bir bölgeye getirilmiş) ve doğallaştırılmış (bir bölgeye getirilmiş, ancak şimdi halk tarafından yerli olarak kabul edilen) çok daha doğrudur.
2002 yılında Birleşik Krallık'ta Plantlife Uluslararası örgütü kendi ilçeleri için bir yaban çiçeği amblemini kamu üyelerinin aday olarak belirlediği ve oy kullandığı  "İlçe Çiçekler düzeni" uygulamasını başlattı. Amaç yerel türlerin mirası ve bu türlerin bazıları tehlike altında olduğundan korunmaları ihtiyacı hakkında farkındalık oluşturmaktı. Örneğin Somerset, Cheddar Pink (Dianthus gratianopolitanus), Londra Rosebay Willowherb (Chamerion angustifolium) ve Galler'de Denbighshire / Sir Ddinbych, nadir bulunan Limestone Woundwort'u (Stachys alpina) benimsedi.

San Francisco Körfez Bölgesi kır çiçekleri listesi
Superbloom
Megaherbs
Yerel bitki
Doğallaştırma

 Wikimedia Commons'ta Kır çiçeği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Wildflower Dergisi 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kır çiçekleri ve yerli bitkilerin kullanımını ve korunmasını teşvik eder, Lady Bird Johnson Kır Çiçeği Merkezi. Daha önce North American Native Plant Society tarafından yayınlandı
Plantlife, İngiltere organizasyonu17 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kıbrıs'ta Kır Çiçeği 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kuzey Kıbrıs'a özgü 1250 yerli bitki türü hakkında bilgiler.
Ontario Kır Çiçekleri 15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ontario (Kanada) ve Kuzeydoğu Kuzey Amerika'daki kır çiçekleri hakkında detaylı bilgi
Batı ABD kır çiçeği raporları 9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NPIN: Yerel Bitki Veritabanı 13 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuzey Amerika Yerli Bitki Topluluğu'ndan Yerli Bitki Veritabanı30 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lipit, tüm canlıların yapısında bulunan temel organik bileşiklerden biridir. Lipitler, doymuş ve doymamış yağlar olarak ayrılır. Doymamış yağlar, oda sıcaklığında sıvı hâlde bulunan lipitler; doymuş yağlar ise oda sıcaklığında katı hâlde bulunan lipitlerdir. Biyolojik önemi olan lipitler için yağ asitleri, nötr lipitler (trigliserit), fosfolipitler ve steroitler örnek gösterilebilir. Lipitler, insan ve hayvanların temel besinleri arasında yer alır.

Türkçedeki "lipit" kelimesi Fransızca "lipide"den gelmektedir. Bu terim 1923 yılında Fransız biyokimyager ve farmakolog Gabriel Bertrand tarafından Grekçe λῐ́πος (lípos," hayvansal yağ") ve Fransızca "-ide" sonekinin birleşimi ile oluşturulmuştur.

Lipitler kutuplu bir yapıya sahip değildir. Bunun için suda çözünmezler ya da çok az çözünürler. Eter, kloroform, benzen, aseton gibi organik çözücülerde çözünebilirler. Organik bir bileşik olduğu için temel olarak karbon, hidrojen ve oksijenden oluşurlar. Ayrıca yapılarında çeşitli farklılıkları oluşturan fosfor ve azot elementleri de bulunabilir. İçerdikleri karbon miktarı oksijen miktarına göre daha fazla olduğundan, yağlar vücutta yakıldığı zaman karbonhidrat ve proteinlere göre daha çok enerji verir. Yağların yakılması için daha çok oksijene gereksinim vardır. Genellikle enerji ve yapı maddeleri olarak kullanılan lipitlerin canlılar için önemli çeşitlerinden biri trigliseritlerdir.
Esterleşme (yağ oluşumu) sırasında, gliserol molekülü ile lipit asitlerinin arasından birer molekül su açığa çıkar. Bu tepkime sırasında gliserole üç ayrı çeşit lipit asidi bağlanabileceği gibi, aynı çeşit lipit asitler de bağlanabilir.
Lipitlerin canlı vücudunda çeşitli görevleri vardır. Lipit çeşitlerinden olan fosfolipitler, hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturur. Lipitler glikozla birleşerek glikolipitleri, proteinlerle birleşerek lipoproteinleri oluşturur.
Lipitlerin hücrede yanması ile çok miktarda metabolik su açığa çıkar. Kış uykusuna yatan, uzun yolları kullanan hayvanların vücudunda depo ettikleri yağın yakılması sonucu enerji sağlanırken, açığa çıkan metabolik su da ihtiyaç duyulduğunda kullanılır.

Çift bağlı karbon atomları içerirler. Neredeyse tamamı sıvı haldedir. Sık karşılaşılan örnekleri linoleik asit ve oleik asittir. Çift bağlarının konumuna göre cis veya trans şeklinde bulunabilirler. Böyle yağ asitlerine doymamış yağ asitleri denir.

Yağ asitlerinin yapısında bulunan karbon atomları mümkün olan en fazla hidrojen ile bağ yapmışlarsa doymuş yağ asidi olarak adlandırılır. Doymuş yağ asitleri oda sıcaklığında katı halde bulunurlar ve hayvansal kaynaklıdırlar. Yapılarındaki hidrojen gruplarını yerine hidroksil grupları da içerebilirler. Beyin glikolipitlerinde sık rastlanan örnekleridir.

20 karbonlu çok sayıda çift bağ içeren yağ asitleridir. Tipik örneği araşidonik asittir. 4 alt sınıfı vardır.

Hormonlara benzerler ancak kanla taşınmazlar ve lokal etki gösterirler. Ayrıca dolaşıma katıldıklarında yapıları bozulur ve işlevlerini kaybederler.

Pıhtılaşmada etkin rol oynarlar.

Lökotrienler, immün tepkisini güçlü bir şekilde aktive eden kimyasal aracı maddelerdir. Bu moleküller araşidonik asidin parçalanmasından oluşur ve çeşitli enflamatuvar kimyasallar için bir öncü görevi gören hücre zarlarının bir yağ asidi bileşenidir.

Nötr yağ ya da trigliserit olarak da adlandırılır. Doğada lipitlerin en çok bulunan formudur. İçerdikleri karbon miktarı oksijene göre daha fazla olduğundan lipitler vücutta parçalandıkları zaman karbonhidrat ve proteinlere göre daha fazla enerji verir. Lipitlerin parçalanması için daha çok oksijene ihtiyaç vardır. Hayvanlarda depo edilen lipit çeşididir. Trigliseritler bir gliserol molekülü ile üç molekül yağ asidinin ester bağlarıyla bağlanması sonucu oluşur. Gliserol ile yağ asitleri arasında üç ester bağı kurulur. Doymuş, doymamış yağlar ve mumlar bu gruba girer.

Lipitlerin trigliseritlerden sonraki en önemli grubudur. Fosforik asidin (H3PO4) diesteridirler. Bunlara fosfatitler de denebilir. Hücre zarının yapısı oluşurken fosfolipitlerin yağ asidi olan kısmı birbirine dönük ve içtendir. Bir fosfolipit molekülü, hidrofobik (suyu sevmeyen) kuyruk ve hidrofilik (suyu seven) baş kısmından meydana gelir. Sadece organik çözücülerle çözünürler. Büyüme, gelişme, onarım, yenileme üreme gibi yaşamsal olayların gerçekleşmesinde rol oynarlar.

Yüksek moleküllü lipit asitlerinin, yüksek moleküllü doymuş monoalkoller ile yaptıkları esterlerdir. Yapılarında yağ asidi olarak serotin asit (CH3-(CH2)24-COOH) ve alkol olarak 16 karbonlu setil, 18 karbonlu oktandesil veya 20 karbonlu seril alkol bulunur. Mumlar ikiye ayrılır.

Gerçek mumlar: 16-20 karbonlu yağ asitleri ile 16-18 karbonlu düz zincirli yüksek alkollerin esterleridir.
Diğer mumlar: Aromatik (halkalı) alkollerin lipit asitleri ile oluşturdukları esterlerdir. Kolesterol, A ve D vitaminleri esterleri bu gruba girer.
Mumlar suda çözünmez, organik çözücülerde çözünür. Lipitler gibi kolay hidrolize olmaz ve sabunlaşmaz. Lipaz enzimleri mumları çok yavaş hidrolize edebildiğinden mumların besinsel değeri fazla değildir. Mumlar biyolojik yönden önemlidir. Bitki ve hayvan vücutlarını örten mum tabakaları su kaybını önler. Mumlar meyvelerin kurutulması sırasında suyun buharlaşmasını engelleyip kurumayı güçleştirdikleri için kırmızı erik gibi üzerinde mum tabakası bulunan meyveler kurutma öncesi NaOH, KOH, Na2CO3 gibi alkali çözeltilere batırılır. Alkali uygulaması kurumayı engelleyen mum tabakasını inceltir veya ortadan kaldırarak kuruma hızını artırır. Mumlar endüstride merhem ve kozmetik üretiminde kullanılır.

Doğada serbest halde veya lipit asitleri ile esterleşmiş halde bulunan kristalsi alkollerdir. Hayvan, bitki ve mantar streoidleri olmak üzere üç grupta toplanır. Steroidler lipit sabunlaştıktan sonra ayrılan sabunlaşmayan artık içinde bulunur. Steroidlerin fizyolojik önemi çok büyüktür. Cinsiyet hormonları, adrenalin, kortizon gibi hormonlar, safra asitleri, bazı alkoloidler, D vitaminleri steroit grubundaki bileşiklerdir. Steroidlerin en önemlileri kolesterol ve ergesteroldür. İnsanlarda bulunan bazı hormonlar, bazı vitaminler ve kolestrol streoidlere örnektir. Kolesterol hayvan hücre zarının bir bileşenidir ve diğer steroidlerin sentezinde öncül rol oynar. Kanda kolesterol oranının yükselmesiyle Arterioskleroz denilen damar sertliği meydana gelebilir.

Yağlar ısı, ışık, su, hava ve bazı metaller gibi dış etkenler ve bakteri, maya ve küf mantarları gibi mikroorganizmaların etkisine karşı çok duyarlıdır. Bekletilmeleri sırasında bu etkiler altında yağlar yağ bozulması veya acılaşma denilen, kimyasal olarak çok yönlü dönüşmelere uğrar. Bunun sonucu tat ve koku değişmesi olur ve yağ yenilmez duruma gelir. Bu olay yağların hidroliz ve atmosfer oksijeniyle yükseltgenmesi sonucu değişik maddelerin meydana gelmesinden ileri gelir. Bu maddeler serbest yağ asitleri, ketonlar ve aldehitlerdir. Bozulduğu zaman tatları acılaşır ve yenilemez.

Yağlar hücrede yapı ve enerji maddesi olarak kullanılır. Enerji kaynağı olarak önce karbonhidratlar ikinci derecede yağlar kullanılır. Yağlar fazla alındığında kolayca yağ dokusu içinde depolanır. Deri altında ve iç organların çevresinde depo yağlar, canlıyı soğuktan, darbelerden korur. Yağların diğer bir önemli görevi de hücre zarını oluşturmalarıdır. İnsan vücudunun çeşitli yerlerindeki hücre zarlarında %25 ile %75 arasında bulunabilirler. Hücre zarına akıcılık ve esneklik kazandırırlar. Hidrofobik ve anyonik karakterleri sayesinde bazı iyon ve polar maddelerin de geçişine engel olurlar. Bazı yağların bileşiminde vücut tarafından yapılamayan büyüme, gelişme ve derinin sağlığı için gerekli olan yağ asidi bulunur.
Vücutta fazla alınan karbonhidrat ve proteinler yağa dönüştürülerek depolanır. Aşırı yağlı ya da yağa dönüştürülebilen besinlerde beslenme, damarlarda tıkanmalara yol açabilir; bunun sonucunda da kalp hastalıkları ve dolaşım bozuklukları ortaya çıkabilir. Ayrıca, şişmanlığa neden olur.

Enerji sağlar. (Karbonhidratlardan sonra ikinci sırada enerji kaynağıdır. Karbonhidratların yetersiz kaldığı durumda yağlar enerji sağlamaktadır.)
Yağda çözünen A, D, E, K vitaminlerinin taşıyıcısı ve kaynağıdır.
Büyüme ve normal metabolik olaylar, gerekli yağ asitlerinin alınmasını sağlar.
Doyma duyusunun oluşmasına yardımcı olur.
Organların çevresini sararak desteklik yapar ve dış etkenlere karşı korur.
Vücuttan ısı kaybını önler.
Hücrenin yapı maddelerindendir.
Vücutta sentezlenemeyen esansiyel yağ asitleri yağlarla alınır.
Lipitlerin gebelik, laktasyon (emzirme dönemi), dış sert koşullara dayanıklılık ve protein metabolizması üzerine etkileri vardır.
Vücut derisinin esnekliğinin korumasında etkilidir.
Sinir sistemine olumlu etki yapar, sindirim metabolizmasının düzenli yürümesini sağlar.
Vücut direncinin kuvvetli tutulmasını sağlar.
Glikolipitler, lipoprotein, steroitler vitamin ve hormon olarak görev yaparlar.
Fosfolipitler hücre zarının önemli bir bileşenini oluşturur.

 Wikimedia Commons'ta Lipit ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Prof. Dr. Halit Keskin; Besin Kimyası (I-II), İ.Ü. Yayınları, (İstanbul, 1987)
H.D. Belitz, W. Grosch; Food Chemistry, Springer Verlag (Berlin, Heidelberg, New York, Paris, Londra, Tokyo, 1987)
Richard A. Larson; Naturally Occuring Antioxidants, Boca Raton (Lewis Publishers, 1997)
Fereidoon Shahidi; Natural Antioxidant: Chemistry, Health Effects and Applications, Champaigh, III (AOCS Press, 1997)
Andreas M. Papas; Antioxidant STATUS, Diet, Nutrition and Health, Boca Raton (CRC Press, 1999)
Özgür Mahmure; Türev Spektrofotometrik Yöntem ile Askorbik Asit Tayini, Yıldız T. Üniv. (İstanbul, 1992)
Association of Official Analytical Chemists, sayfa:1076 (Fifteenth edition, 1990, Arlington, Virginia 22201 ABD)

Makro evrim, ayrılmış gen havuzunun bölümlerindeki evrimdir.  
Makro evrim çalışmaları; mikro evrimin girdisiyle sadece tek bir tür içinde olmayan canlılar sınıflandırılmasında tür seviyesinin üzerindeki grup ve kategorilerde görülen tüm evrimsel değişimlerdir.

Modern tanıma göre, atalardan ilişkili türlere evrimsel geçiş mikro evrimseldir, çünkü değişken organizmalar arasında seçilimden (veya daha genel olarak ayrışmadan) kaynaklanır. Ancak, türleşme aynı zamanda makroevrimsel bir özelliğe sahiptir, çünkü tür seçiliminin üzerinde çalıştığı türler arası çeşitlilik üretir. Türleşmenin bir başka makroevrimci yönü, mikroevrimdeki üreme başarısına benzer şekilde, başarılı bir şekilde gerçekleşme oranıdır.

"Tür seçilimi, büyük ölçüde rastgele türleşme süreci tarafından sağlanan çeşitlilik üzerinde çalışır ve yüksek oranlarda spesifık olan veya uzun süre hayatta kalan ve bu nedenle birçok yavru türü bırakma türlerini tercih eder." Tür seçilimi (a) organizma seviyesindeki özelliklerin (toplam özellikler) türleşme ve yok olma oranlarını (Stanley'in orijinal konsepti) etkilediği etki-makro evrimi ve (b) tür seviyesindeki özelliklerin (örn. Coğrafi aralık) türleşme ve yok olma oranlarını etkilemesini içerir. Etki-makro evriminin mikro evrime indirgenebileceği öne sürülmüştür, çünkü her ikisi de organizma özellikleri üzerinde seçilim yoluyla çalışır, ancak Grantham etki makroevriminin organizma düzeyinde seçilime karşı çıkabileceğini ve bu nedenle indirgenebilir mikroevrim olmadığını göstermiştir. Aynı özellikteki seçilimin organizma ve tür düzeyinde zıt etkilere sahip olduğu durumlar, bireysel uygunluğu artıran ancak türlerin yok olma riskini artırabilen cinsel seçilim bağlamında yapılmıştır.

Sıçramalı evrim, evrimsel değişimin jeolojik olarak kısa bir türleşme aşamasında yoğunlaştığını ve bunu türlerin yok olana kadar devam eden evrimsel durağanlık olduğunu varsaymaktadır.  Türlerin varoluş zamanlarının çoğunda evrimsel durağanlığın yaygınlığı, türlerin evrim tarihini şekillendirmede tür seçiliminin önemi için kıymetli bir argümandır. Ancak, sıçramalı evrim ne makroevrimci bir türleşme modeli ne de tür seçilimi için bir önkoşul değildir.

Mikro evrim
Türleşme

Introduction to macroevolution1 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Macroevolution as the common descent of all life15 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Macroevolution in the 21st Century7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Macroevolution as an independent discipline.
Macroevolution FAQ24 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mayoz bölünme bir diploid hücrenin ilk hücresi bölünerek genelde gamet olarak adlandırılan haploit hücrelere bölündüğü hücresel bir süreçtir. Gamet hücresinde kromozom sayısının azalmasıyla sonuçlanan "mayoz", Yunancada "Daha da küçültmek" anlamına gelen Meioun kelimesinden gelmektedir. Mayoz bölünme eşeyli üreme için gereklidir ve bu yüzden eşeyli üreyen tek hücreli organizmalar da dâhil tüm ökaryot hücrelerde görülür. Mayoz eşeysiz mitotik bölünmeyle üreyen arkealarda ya da prokaryotlarda meydana gelmez. Genetik çeşitliliği artırır. Değişen çevre şartlarına uyumlu bireylerin ortaya çıkma şansını artırır. Arka arkaya mayoz olmaz. 1 hücre sadece 1 kez mayoz geçirebilir.
Mayoz sırasında kromozom içinde paketlenmiş olan uzun DNA segmentlerinden oluşan diploit üreme hücresinin genomu DNA replikasyonundan sonra iki bölünme geçirerek gamet olarak adlandırılan haploit hücreleri oluştururlar. Her gamet kromozomların bir setini ya da orijinal hücrenin genetik içeriğinin yarısını içerir. Oluşan bu haploit hücreler diğer cinsin haploit hücreleriyle ya da döllenme sırasında yeni bir hücre olan zigotu oluşturmak için birleşebilirler. Bu yüzden mayozun bölünme mekanizması döllenme sırasında birleşen 2 genom ile eşteş bir olaydır çünkü her ebeveynden gelen kromozomlar mayoz sırasında genetik rekombinasyona uğrarlar. Dolayısıyla her gamet ve sonuç olarak her zigot kendi DNA'sında kendine özgü bir iz/tasarım taşıyacaktır. Diğer bir deyişle, mayoz ve eşeyli üreme genetik varyasyonu oluşturur.
Mayoz, kromozomların yeniden dağılımını gerçekleştirmek için mitoz sırasında gerçekleşen aynı biyokimyasal mekanizmaları kullanır. Mayoza özgü birçok özellik bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi homolog kromozomlar arasında meydana gelen eşleşme ve genetik rekombinasyondur.
Mayozda da mitozda olduğu gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olarak adlandırılan dört evre vardır. Bu evreler arada interfaz olmaksızın peş peşe iki kez gerçekleşir ve sonuçta genetik özellikler bakımından 2 çeşit dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasındaki en büyük farka profazda rastlanır.
Mayoz bölünme iki aşamada gerçekleşir. Bu aşamalar, Mayoz-1 ve Mayoz-2 olarak adlandırılır.

DNA ipliklerinin kısalıp kalınlaşmaya başlaması ile başlar. Bu evre sınırları kesin olmayan 5 evreye ayrılıp incelenir. Bu evreler;

Leptoten: Kromozomların mikroskopla seçilebildikleri andan itibaren başlar. İki eş kromatit birbirine sarılı halde bulunur. Ayrıca kromatinler üzerinde kromomer denilen ve koyu boyanan bölgeler fark edilir.
Zigoten: Biri anneden diğeri babadan gelen ve birbirlerine benzeyen homolog kromozomlar yan yana gelerek eşleşmeye başlarlar.Bu eşleşme bir uçtan diğer uca doğru devam eder. Bu evrede her biri iki kromatit taşıyan iki kromozomun yan yana durmasıyla sanki canlı n sayıda kromozom taşıyormuş gibi görülür. Görülen bu yapıya tetrat denir.
Pakiten: Homolog kromozomların eşleşmesi tamamlanır ancak kromozomlar kısalmaya devam eder. Ayrıca bu evrede mitozdan farklı olarak tetratlar arasında genetik madde alışverişi olur. Buna krossing-over denir. Bu olay homolog kromozomların birbiri üzerine çakışan (kiyazma "chiasma") kısmında gerçekleşir.
Diploten: Kromozomların sentromerleri ayrılmamıştır. Dört kromatit için iki sentromer vardır. Tetrat'taki homolog kromozomlar birbirinden ayrılmaya başlar. Ancak kiyazma bölgelerinde ayrılma olmaz ve kiyazmalar uca doğru kaymaya başlar.
Diakinez:Kromozomlar son halini alır. Çekirdekçik kaybolur. Çekirdek zarı parçalanır.

Tetratları oluşturan homolog kromozomlar karşılıklı olarak hücrenin ekvatoral düzlemine dizilir.
Homolog kromozom çiftleri hücrenin ekvator düzlemine rastgele dizilir.
Hücrenin ekvator düzleminde homolog kromozom çiftlerinin kaç farklı şekilde dizilebileceği 2n  şeklinde ifade edilir. (n haploit kromozom sayısı)

Homolog kromozomlar birbirinden ayrılarak zıt kutuplara ilerler.
Mayoz bölünme gerçekleşirken krossing-over meydana gelmeyebilir. Bu yüzden krosing-over (gen transferi) çeşitliliğin temel nedeni değildir. Profaz l evresinde birbirine yapışan homolog kromozomlar Anafaz l'de rastgele ayrılacağı için bu evrede de gen çeşitliliği sağlanmış olur.

Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.
Hayvansal hücrelerde: Çekirdek bölünmesi tamamlandıktan sonra sitoplazma ortadan boğumlanarak ikiye bölünür ve iki ayrı hücre oluşmuş olur.
Bitkisel hücrelerde: Oluşmuş olan iki çekirdekli hücrenin ortasında bir orta lamel (ara lamel) oluşur ve hücre duvarına kadar ulaşır. Dolayısıyla birbirine bitişik iki hücre oluşur. Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.
Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandırılır. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksızın profaz-II'nin başlamasıyla mayoz-II başlar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynısıdır. Hücrelerdeki haploid kromozom sayısı korunarak profaz-II, metafaz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleşerek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayısına sahip 4 yavru hücre meydana gelir.

Birinci bölünmenin telofazı ile ikinci bölünme arasında bir dinlenme devresi olmadan çekirdek zarı parçalanır. Birinci iğ iplikçiklerinin doğrultusuna dik yeni iğ iplikçikleri oluşur.

Her yavru hücrenin haploid (n) kromozomu ekvatoral düzlem üzerinde dizilir, cross over olmaz.

Mayoz bölünmenin 2. bölümü olan Mayoz 2'nin 3. evresidir. Ara evre olarak da adlandırılır. Bu evre mitozdaki anafaz evresine benzer. Ancak, mitozdaki anafazda kardeş kromatitler düzenli bulunurken bu evrede düzensiz bulunurlar. Bu da Mayoz bölünmede genetik çeşitliliği sağlar.

Kromozomların helezonları açılır, dolayısıyla görünmez olurlar. Çekirdek zarları oluşur sitoplazma bölünür. Böylece bir hücreden 4 tane haploid hücre meydana gelir.
'Sitoplazma bölünmesi'
Hayvansal hücrelerde: Çekirdek bölünmesi tamamlandıktan sonra sitoplazma ortadan boğumlanarak ikiye bölünür ve iki ayrı hücre oluşmuş olur.
Bitkisel hücrelerde: Oluşmuş olan iki çekirdekli hücrenin ortasında bir orta lamel (ara lamel) oluşur ve hücre duvarına kadar ulaşır. Dolayısıyla birbirine bitişik iki hücre oluşur.
Mayoz bölünme sonucunda n kromozomlu 4 hücre (gamet) oluşur.

1856-1863 yılları arasında, Moravya'da bir rahip olan Gregor Mendel, bezelye bitkileri üzerinde yaptığı deneylerle genetik mirasın temel yasalarını keşfetti. Mendel'in çalışmaları, bir önceki dönemde bitki ıslahı ve evrimsel süreçlerin anlaşılmasında büyük bir ilerleme kaydedilmediği bir zamanda gerçekleşti.

Mendel, bezelye bitkilerinde kalıtımın nasıl işlediğini sistemli bir şekilde gözlemledi ve bu gözlemlerini matematiksel bir yaklaşımla analiz etti. Mendel'in ortaya koyduğu temel prensipler, dominant ve resesif genler, homozigot ve heterozigot terimleri gibi kavramları içeriyordu. Bu çalışmaları, her bir özellik için ayrı genlerin bulunduğunu ve bu genlerin bağımsız olarak miras alındığını gösterdi.

Alellerin ayrışım prensibi = Bağımsız ayrışım prensibi
P: SS (anne) X ss (baba) kromozom sayısı:2n
Bu karakterler çaprazlanır
Muhtemel aleller:
G: S (anneden) ve s (babadan) kromozom sayısı: n
F1: Ss
Çaprazlama sonucu oluşan karakter sarı renk tohumdur.
Birbirlerinden belli bir karakterin farklı iki çeşidiyle ayırt edilen (iki allel) iki saf soyun aralarında çaprazlanması sonucu F1 dölünde, ana ve babadan yalnız birine benzeyen homojen bireyler ortaya çıkar.
Mendel bu bulgulara göre şu açıklamaları yapmıştır:

Belli bir karakteri belirleyen kalıtsal belirleyiciler vardır (günümüzde gen adı verilen birimler).
Her ergin bireyin hücrelerinde bir karaktere ait 2 belirleyici (2 allel) bulunmaktadır. F1 de bunlardan biri dominant diğeri resesiftir.
Kalıtsal belirleyiciler gamet hücreleri aracılığı ile dölden döle nakledilir. Eşey hücreleri oluşumu sırasında, ayrılan allellerin taksimi tamamen bağımsız ve eşit şekilde gerçekleşir. Örneğin Ss allel çifti taşıyan bir annenin allelleri S ve s 'dir. Oluşacak eşey hücresine, bu karakter belirliyicisinin S alleli iletilir, diğer hücreye de s alleli iletir. Her eşey hücresi her bir karaktere ait sadece bir allel taşıyabilir. İşte bu Mendel'in birinci yasasının temelidir.

Bireylerin ilk hücresini (zigotu) oluşturmak üzere eşey hücrelerinin birleşmesi tamamen rastlantıya bağlıdır. F1 döllerin kendi aralarında çaprazlanmasıyla elde edilen döl F2 dölüdür. Belli bir karakterin her iki çeşidini gösteren bireyler her zaman belirli ve sabit oranda çıkarlar.

P: Ss X Ss
F1 döller kendi aralarında çaprazlanır .
G: SS Ss Ss ss
Eşey hücrelerine taksim edilen muhtemel aleller.
F2: G S s
S SS Ss
s Ss ss
%25 SS
%50 Ss
%25 ss
Oranları hiçbir zaman değişmez --> 3:1
Sarı renkli tohumların yeşil renklilere oranıdır.
Bu deney ve çaprazlamaları yapması ona genetiğin babası unvanını kazandırmıştır. Ayrıca köpekleri çok sevmesine rağmen bu çaprazlamaları bezelyelerle yapması da onun başarısına büyük katkı sağlamıştır.

Klasik genetik

Özel

Genel
Rehber Ansiklopedisi

Meristem doku (bölünür, sürekli, sürgen, değişken doku) bitkilerin büyüme bölgelerinde bulunan ve sürekli bölünebilme yeteneğine sahip hücrelerden oluşan bir bitkisel dokudur.
Meristem dokuda hücreler arası boşluklar yoktur. Çekirdekleri büyük, sitoplazmaları fazla, kofulları küçük, çeperleri ince ve metabolizmaları hızlı olan hücrelerdir. Meristem doku hücrelerinin temel özelliği sık sık bölünerek (mitoz) yeni hücreler meydana getirmesidir. Meydana gelen hücreler farklılaşarak sürekli doku hücrelerine dönüşür.

Meristem doku bulunduğu yere ve kökenine göre sınıflandırılır.

Uç (apikal) meristem: Kök, gövde veya bunların yan organlarının uçlarında bulunan ve bu organların boyca büyümesini sağlayan meristem dokudur.
Ara (interkalar) meristem: Sürekli dokular arasında kalan ve bulunduğu organın boyca büyümesini sağlayan meristem dokuya denir.
Yanal (lateral) meristem: Çevreye paralel bölünerek organların enine büyümesini sağlayan meristem dokuya ise lateral meristem denir.

Primer meristem: Embriyonik dönemden beri sürekli bölünen, bölünme yeteneğini kaybetmemiş meristemdir. Kök ve gövdenin uçlarında bulunur.
Sekonder meristem: Uzun zamandır bölünmeyen parankima hücrelerinin tekrar bölünme yeteneği kazanmasıyla meydana gelir. Kambiyum, bir sekonder meristemdir.

"Meristem Doku". 6 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mart 2015. 
"Bitkisel Dokular". 21 Mart 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mart 2015. 
"Bitki Morfolojisi" (PDF). Anadolu Üniversitesi. 11 Mart 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mart 2015. 
"11.Sınıf Biyoloji Ders Kitabı" (PDF). 11 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 11 Mart 2015.

Metabolizma (yapım-yıkım) veya istiklâp, canlıda yaşamın sürdürülmesi sırasında gerçekleşen tüm kimyasal tepkimelerdir. Canlı organizmada ya da canlı hücrede meydana gelen yapıcı ve yıkıcı nitelikteki kimyasal olayların tümünü içerir.
Her organizma; büyüme, gelişme, ısı, hareket, üreme gibi yaşamsal etkinlikleri sürdürebilmek için dış çevreden bazı maddeler ve enerji almak zorundadır. Bu maddeler ve enerji, yaşamsal etkinliklerin sürdürülebilmesi için gereken organik moleküllerin sentezlenmesinde kullanılacaktır. Dış çevreden alınan organik ya da inorganik moleküller, ya önce parçalanarak, yıkıma uğratılarak ya da yıkıma gerek kalmadan gerekli moleküllerin sentezlenmesinde kullanılır.
Daha karmaşık yapıdaki moleküllerden oluşan maddelerin organizmada, daha basit yapılı moleküllere yıkımı süreçlerine metabolizmanın katabolizma süreçleri denilir. Daha basit yapıdaki molleküllerin, daha karmaşık yapıdaki molleküllerin sentezinde kullanılması ise anabolizma tepkimeleridir. Organizmada bir reaksiyonun başlangıç maddesinden ürüne dönüşmesi süresince meydana gelen kimyasal değişikliklere ara metabolizma, bu değişiklikler sırasında meydana gelen ara ürünlere metabolitler adı verilir.
Başlıca metabolizma reaksiyonları:

Hidroliz reaksiyonları
Kondensasyon reaksiyonları
Oksidoredüksiyon (redoks) reaksiyonları
Fosforilasyon reaksiyonları
Transaminasyon reaksiyonları
Transaçilasyon reaksiyonları
Transmetilasyon reaksiyonları
Transpeptidasyon reaksiyonları
Karboksilasyon/dekarboksilasyon reaksiyonları

Katabolizma
Anabolizma

Metabolizma nedir

Mikoloji, taksonomileri, genetikleri, biyokimyasal özellikleri ve insanlar tarafından kullanımları da dahil olmak üzere mantarların incelenmesiyle ilgilenen biyoloji dalıdır. Mantarlar çıra, gıda, geleneksel ilaç kaynağı olabileceği gibi entojen, zehir ve enfeksiyon kaynağı da olabilir. Mikoloji, bitki hastalıklarının incelenmesi olan fitopatoloji alanına girer. İki disiplin birbiriyle yakından ilişkilidir, çünkü bitki patojenlerinin büyük çoğunluğu mantardır. Mikoloji alanında uzmanlaşmış bir biyoloğa mikolog denir.

Mikoloji tarihsel olarak botaniğin bir dalı olarak kabul edilse de, 1969 yılında mantarların hayvanlarla yakın evrimsel ilişkisinin keşfedilmesi, çalışmanın bağımsız bir alan olarak yeniden sınıflandırılmasıyla sonuçlanmıştır. Öncü mikologlar arasında Elias Magnus Fries, Christiaan Hendrik Persoon, Heinrich Anton de Bary, Elizabeth Eaton Morse ve Lewis David de Schweinitz yer almaktadır. Tavşan Peter’in Masalı'nın yazarı Beatrix Potter da bu alana önemli katkılarda bulunmuştur.
Pier Andrea Saccardo, kusurlu mantarları spor rengi ve biçimine göre sınıflandırmak için bir sistem geliştirmiş ve bu sistem DNA analizi ile sınıflandırmadan önce kullanılan birincil sistem haline gelmiştir. En çok, şapkalı mantarlar için kullanılan tüm isimlerin kapsamlı bir listesi olan Sylloge Fungorum adlı eseriyle ünlüdür. Sylloge hala bu türden hem botanik Fungi alemi için kapsamlı hem de makul derecede modern olan tek çalışmadır.
Birçok mantar toksinler, antibiyotikler ve diğer ikincil metabolitler üretir. Örneğin, kozmopolit Fusarium cinsi ve bunların insanlarda ölümcül toksik aleukia salgınlarıyla ilişkili toksinleri Abraham Z. Joffe tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.
Mantarlar, mikorizalar, böcek simbiyontları ve likenler gibi simbiyont rolleriyle yeryüzündeki yaşam için temel öneme sahiptir. Birçok mantar, ahşabın daha dayanıklı bileşeni olan lignin gibi karmaşık organik biyomolekülleri ve ksenobiyotikler, petrol ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar gibi kirleticileri parçalayabilmektedir. Mantarlar bu molekülleri ayrıştırarak küresel karbon döngüsünde kritik bir rol oynarlar.
Mantarlar ve oomisetler ve miksomisetler (cıvık mantar) gibi geleneksel olarak mantar olarak tanınan diğer organizmalar, bazıları hayvanlarda (insanlar dahil) ve bitkilerde hastalıklara neden olduğu için genellikle ekonomik ve sosyal açıdan önemlidir.
Patojenik mantarların yanı sıra, birçok mantar türü farklı patojenlerin neden olduğu bitki hastalıklarının kontrolünde çok önemlidir. Örneğin, filamentli mantar cinsi Trichoderma türleri, etkili bitki hastalıkları yönetimi için kimyasal bazlı ürünlere alternatif olarak en önemli biyolojik kontrol ajanlarından biri olarak kabul edilmektedir.
İlginç mantar türlerini bulmak için yapılan saha toplantıları, Woolhope Doğa Bilimcileri Saha Kulübü tarafından 1868 yılında düzenlenen ve "Mantarlar arasında bir gezinti [sic]" başlığını taşıyan bu tür ilk toplantıdan sonra "gezinti" olarak bilinir.
Bazı mantarlar insanlarda ve diğer hayvanlarda hastalığa neden olabilir; hayvanları enfekte eden patojenik mantarların incelenmesi "tıbbi mikoloji" olarak adlandırılır.

İnsanların tarih öncesi çağlarda yiyecek olarak mantar toplamaya başladığına inanılmaktadır. Mantarlar hakkında ilk kez Euripides'in (MÖ 480-406) eserlerinde yazılmıştır. Yunan filozof Eresoslu Theofrastos (MÖ 371-288) belki de bitkileri sistematik olarak sınıflandırmaya çalışan ilk kişiydi; mantarlar belirli organları eksik bitkiler olarak kabul ediliyordu. Daha sonra Gaius Plinius Secundus (MS 23-79) Doğa Tarihi ansiklopedisinde yer mantarları hakkında yazmıştır. Mikoloji kelimesi Antik Yunancadan gelmektedir: μύκης (mukēs), "mantar" anlamına gelir ve -λογία (-logia) eki "çalışma" anlamına gelir.

Orta Çağ, mantarlar hakkındaki bilgi birikiminde çok az ilerlemeye sahne olmuştur. Ancak matbaanın icadı, yazarların mantarlar hakkında klasik yazarlar tarafından sürdürülen batıl inançları ve yanlış kanıları ortadan kaldırmasına olanak sağlamıştır.

Modern mikoloji çağının başlangıcı Pier Antonio Micheli'nin 1737 yılında yayınladığı Nova plantarum genera ile başlar. Floransa'da yayınlanan bu ufuk açıcı çalışma, otların, yosunların ve mantarların sistematik sınıflandırmasının temellerini atmıştır. Her ikisi de 1729 tarihli olan ve halen geçerli olan Polyporus ve Tuber cins isimlerini ortaya atmıştır (ancak bu tanımlar daha sonra modern kurallara göre geçersiz olduğu için değiştirilmiştir).
Kurucu isimlendirme uzmanı Carl Linnaeus, 1753 yılında her organizma türünün bir cins ve türden oluşan iki kelimelik bir isme sahip olduğu (o zamana kadar organizmalar genellikle birçok kelime içeren Latince ifadelerle tanımlanırken) binomial isimlendirme sistemine mantarları da dahil etmiştir. Bugün hala kullanılan Boletus ve Agaricus gibi çok sayıda tanınmış mantar taksonunun bilimsel isimlerini oluşturmuştur. Bu dönemde mantarlar hala bitkiler alemine ait olarak görülüyordu, bu nedenle Species Plantarum'da kategorize edildiler. Linnaeus'un mantar taksonomisi bitki taksonomisi kadar kapsamlı değildi, ancak sapı olan tüm lamelli mantarları Agaricus cinsi altında topladı. Daha sonra düzinelerce farklı cinse ayrılan binlerce lamelli tür mevcuttur; modern kullanımında Agaricus yalnızca yaygın dükkan mantarı Agaricus bisporus ile yakından ilişkili mantarları ifade eder. Örneğin, Linnaeus Kanlıca mantarına Agaricus deliciosus adını vermiştir, ancak günümüzdeki tür adı Lactarius deliciosus'tur. Öte yandan, çayır mantarı Agaricus campestris, Linnaeus'un yayınından bu yana aynı adı korumuştur. İngilizce "agaric" kelimesi hala Linnaeus'un kelimeyi kullanımına karşılık gelen herhangi bir lamelli mantar için kullanılmaktadır.
Mikoloji terimi ve onu tamamlayan mikolog terimi geleneksel olarak 1836 yılında M.J. Berkeley'e atfedilir. Ancak mikolog, İngiliz botanikçi Robert Kaye Greville'in yazılarında Schweinitz'e atfen 1823 gibi erken bir tarihte ortaya çıkmıştır.

Yüzyıllar boyunca bazı mantarların Çin, Japonya ve Rusya'da halk ilacı olarak kullanıldığı belgelenmiştir. Mantarların halk tıbbında kullanımı büyük ölçüde Asya kıtasında yoğunlaşmış olsa da, Orta Doğu, Polonya ve Belarus gibi dünyanın diğer bölgelerindeki insanların da mantarları tıbbi amaçlarla kullandığı belgelenmiştir.
Mantarlar ultraviyole (UV) ışığa maruz kaldıklarında büyük miktarlarda D vitamini üretirler. Penisilin, siklosporin, griseofulvin, sefalosporin ve psilosibin, küflerden veya diğer mantarlardan izole edilmiş ilaçlara örnektir.

Mikologların listesi

Ainsworth GC (1976). Introduction to the History of Mycology. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-21013-3.

Mikro evrim, tek bir canlı türü ve bu türün popülasyonları içinde çeşitli seleksiyonlar sonucu oluşan tüm küçük değişimler ve evrimleşme olayları. Bu anlamda mikro evrim, bir popülasyonun gen sıklığında küçük ölçekte oluşan değişimlerin evrimidir.
Mikro evrimi incelerken canlı türlerin soy ağacının tek bir dalına odaklanılır. Bakterilerin aşı veya antibiyotik ilaçlara, böceklerin böcek ilaçlarına, bitkilerin otkıran tarım ilaçlarına dayanıklılığı, kelebeklerde ve güvelerde endüstriye bağlı olarak renk bileşimlerinde değişiklikler olması (endüstri melanizmi), küçük vücutlu serçelerin soğuk havalarda büyük olan serçelere kıyasla daha çabuk donmaları ve bu yüzden soğuk iklimlerde büyük serçelerin, sıcak iklimlerde ise küçük serçelerin yaşaması, mikro evrimin, yani küçük ölçekteki evrimin örnekleridir.

Mikro evrim terimi ilk kez botanikçi Robert Greenleaf Leavitt tarafından 1909'da Botanical Gazette dergisinde kullanıldı ve formsuzluğun nasıl oluştuğunun "gizemi" olarak adlandırdığı şeyi ele aldı.

...Yumurtadan türetilen bireyde biçimsizlikten formun üretilmesi, parçaların çoğalması ve aralarında çeşitliliğin düzenli olarak yaratılması, gerçek bir evrimde, herkesin gerçekleri tespit edebileceği, ancak kimsenin gizemi önemli bir ölçüde dağıtmadığı. Bu mikro evrim, büyük evrim sorununun ayrılmaz bir parçasını ve temelini oluşturur, böylece daha genel olanı iyice kavrayabilmemiz için küçük süreci anlamamız gerekir...
Bununla birlikte, Leavitt terimi şimdi gelişim biyolojisi dediğimiz şeyi tanımlamak için kullanıyordu; Rus Entomolog Yuri Filipchenko 1927'de Alman dili çalışmaları olan Variabilität und Variation'da "makro evrim" ve "mikro evrim" terimlerini modern kullanımına ulaştırdı. Bu terim daha sonra Filipchenko'nun öğrencisi Theodosius Dobzhansky tarafından Genetik ve Türlerin Kökeni (Genetics and the Origin of Species, 1937) adlı kitabında İngilizce konuşulan dünyaya getirildi.

Makro evrim, mikro evrimdeki türler arası çeşitliliğin aksine, türler arası çeşitliliğin tasnifi ile yönlendirilir. Tür seçilimi iki şekilde ortaya çıkar; ilki organizma seviyesindeki özelliklerin (toplam özellikler) türleşme ve yok olma oranlarını etkilediği etki-makro evrim ve ikincisi tür düzeyi özelliklerin (ör. coğrafi aralık) türleşme ve yok olma oranlarını etkilediği katı duyu tür seçimi. Makro evrim, evrimsel yenilikler üretmez, ancak geliştikleri tür içinde çoğalmalarını belirler ve bu seviyeye organizma dışı tasnif faktörleri olarak tür düzeyinde özellikler ekler.

Mutasyonlar, bir hücrenin genomunun DNA dizisindeki değişikliklerdir ve radyasyon, virüsler, transpozonlar ve mutajenik kimyasalların yanı sıra mayoz veya DNA replikasyonu sırasında oluşan hatalardan kaynaklanır. Hatalar özellikle DNA replikasyonu sürecinde, ikinci ipliğin polimerizasyonunda ortaya çıkar. Bu hatalar ayrıca organizmanın kendisi tarafından, hipermutasyon gibi hücresel süreçlerle de indüklenebilir. Mutasyonlar, bir organizmanın fenotipini, özellikle de bir genin protein kodlama sekansı içinde meydana gelirse, etkileyebilir. Hata oranları, DNA polimerazların redaksiyon kabiliyeti nedeniyle genellikle çok düşüktür -her 10-100 milyon bazda bir hata- (Düzeltme olmadan hata oranları bin kat daha yüksektir; birçok virüs, redaksiyon kabiliyeti olmayan DNA ve RNA polimerazlarına güvendiğinden, daha yüksek mutasyon oranları yaşarlar.) DNA'daki değişiklik oranını arttıran işlemlere mutajen denir: mutajenik kimyasallar, genellikle baz eşleştirme yapısına müdahale ederek DNA replikasyonunda hataları teşvik ederken, UV radyasyonu DNA yapısına zarar vererek mutasyonlara neden olur. DNA'da kimyasal hasar da doğal olarak meydana gelir ve hücreler DNA'daki uyumsuzlukları ve kopmaları onarmak için DNA onarım mekanizmaları kullanırlar; ancak onarım bazen DNA'yı orijinal dizimine geri döndürmez.
DNA değişimi ve genleri yeniden birleştirmek için parça değişimi yapan organizmalarda mayoz bölünme sırasındaki hizalama hataları da mutasyonlara neden olabilir.. Parça değişimindeki hatalar, özellikle benzer diziler, ortak kromozomların, genomlardaki bazı bölgeleri bu şekilde mutasyona daha yatkın hale getiren yanlış bir hizalama benimsemelerine neden olduğunda olasıdır. Bu hatalar DNA dizisinde büyük yapısal değişiklikler yaratır - tüm bölgelerin kopyalanması, ters çevrilmesi veya delesyonu veya farklı parçaların farklı kromozomlar arasında yanlışlıkla yer değiştirmesi (translokasyon olarak adlandırılır).

Seçilim, bir organizmanın hayatta kalma ve başarılı bir şekilde çoğalma olasılığını arttıran kalıtsal özelliklerin, art arda nesiller boyunca bir popülasyonda daha yaygın hale gelme sürecidir.
Doğal olarak oluşan seçilim, doğal seçilim ve insanlar tarafından yapılan seçilimlerin tezahürü olan seçilim, yapay seçilim arasında ayrım yapmak bazen değerlidir. Bu ayrım oldukça yaygındır. Doğal seçilim yine de seçilimlerin baskın kısmıdır.

Bir organizma popülasyonundaki doğal genetik çeşitlilik, bazı bireylerin mevcut ortamlarındaki diğer bireylerden daha başarılı bir şekilde hayatta kalacağı anlamına gelir. Charles Darwin'in cinsel seçilim hakkındaki düşüncelerinde geliştirdiği bir konu olan üreme başarısını etkileyen faktörler de önemlidir.
Doğal seçilim, bir organizmanın fenotipine veya gözlemlenebilir özelliklerine etki eder, ancak üreme avantajı sağlayan herhangi bir fenotipin genetik (kalıtsal) temeli bir popülasyonda daha yaygın hale gelecektir (bakınız alel frekansı). Zamanla, bu süreç organizmaları belirli ekolojik nişler için uzmanlaşmış ve sonuçta türleşmeye (yeni türlerin ortaya çıkması) neden olabilecek uyarlamalarla sonuçlanabilir.

Genetik sürüklenme, rastgele seçilim nedeniyle bir popülasyonda bir gen varyantının (alel) meydana geldiği bağıl frekanstaki değişikliktir. Yani, popülasyondaki yavrulardaki aleller, ebeveynlerde bulunanların rastgele bir örneğidir. Ve şansın, belirli bir bireyin hayatta kalıp kalmayacağını ve üreyip üreyemeyeceğini belirlemede rolü vardır. Bir popülasyonun alel frekansı, belirli bir formu paylaşan toplam gen alel sayısına kıyasla gen kopyalarının kesiti veya yüzdesidir.
Genetik sürüklenme, zaman içinde alel frekanslarında değişikliklere yol açan evrimsel bir süreçtir. Gen varyantlarının tamamen yok olmasına neden olabilir ve böylece genetik çeşitliliği azaltabilir. Gen varyantlarını üreme başarılarına bağlı olarak daha yaygın veya daha az yaygın hale getiren doğal seçilimin aksine,  genetik sürüklenmeye bağlı değişiklikler çevresel veya uyarlanabilir baskılar tarafından yönlendirilmez ve üreme açısından faydalı, nötr veya zararlı olabilir.
Genetik sürüklenmenin etkisi küçük popülasyonlarda daha büyük, büyük popülasyonlarda daha küçüktür. Bilim adamları arasında doğal seçilimle karşılaştırıldığında genetik sürüklenmenin göreceli önemi üzerinde tartışmalar vardır. Ronald Fisher, genetik sürüklenmenin evrimde en küçük bir rol oynadığı görüşündeydi ve bu, birkaç on yıl boyunca baskın görüş olarak kaldı. 1968'de Motoo Kimura, genetik materyaldeki değişikliklerin çoğunun genetik sürüklenmeden kaynaklandığını iddia eden nötr moleküler evrim teorisi ile tartışmayı yeniden canlandırdı. Genetik sürüklenmeye dayanan nötr teorinin tahminleri, tüm genomlar hakkındaki son verilere iyi uymuyor: bu veriler, nötr allellerin frekanslarının, seçilim hatası yoluyla genetik sürüklenme nedeniyle değil, esas olarak bağlantılı bölgelerdeki seçilim nedeniyle değiştiğini göstermektedir.

Gen akışı, genellikle aynı türden olan popülasyonlar arasındaki gen değişimidir. Bir tür içindeki gen akışının örnekleri arasında organizmaların göçü ve daha sonra üremesi veya polen değişimi bulunur. Türler arasında gen transferi, melez organizmaların oluşumunu ve yatay gen transferini içerir.

Makro evrim
Evrim
Sıçramalı evrim

(İngilizce) Mikro evrim (UC Berkeley) 26 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Mikro evrim versus Makro evrim18 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mitoz ya da mitoz bölünme, ana hücrenin sitoplazmasının eşlendikten sonra bölünerek ana hücreyle aynı genetik yapıya sahip iki yeni hücrenin oluştuğu bölünme çeşidine denir. Çok hücreli canlılarda büyüme, gelişme ve yaraların onarılmasını; tek hücreli canlılarda üremeyi sağlar.
Genellikle ardından sitoplazma ve hücre zarının bölünmesi olan sitokinez gelir. Bunun sonucu olarak organelleri ve diğer hücre elemanları eş olan iki kardeş hücre oluşur. Mitoz ve sitokinez hücre döngüsünde M harfiyle gösterilen kısım mitozu tanımlar. Çok hücrelilerde somatik hücrelerin oluşumu mitozla olurken, eşey hücrelerinin oluşumu mayoz denilen bölünme çeşidiyle olur. Çekirdeği olmayan prokaryotlarda hücreler, fisyon denilen bölünme yöntemiyle bölünürler.
Zigot oluştuktan sonra başlayan mitoz bölünme, organizma belli bir büyüklüğe erişinceye kadar tüm soma hücrelerinde ve bazı hücrelerde (kemik iliği vb.) hayat boyu devam eder. Mitozda her hücrenin çekirdeğinde kromozomlar kendini eşler. Bu eşler, ana hücrenin bölünmesiyle oluşan iki yavru hücreye verilir. Böylece ana hücreye benzeyen, diploid sayıda (2n) kromozomlu iki yavru hücre meydana gelir. Mitozda çekirdek bölünmesi karyokinez, sitoplazma bölünmesi sitokinez olarak tanımlanır. Karyokinez başlangıçta interfaz ve sonrasında gerçek bölünme evreleri olan profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olarak görülür.

Mitoz, hücre döngüsünün bir parçasıdır. Hücre döngüsü oldukça uzun olan interfaz evresi ile kısa bir bölünme evresinden oluşur. Mitotik evre (M) evresi çekirdek bölünmesi ve sitoplazma bölünmesinden meydana gelir.

Mitoz evresi hücre döngüsünün çok kısa bir parçasıdır. Döngünün büyük kısmını oluşturan evre, hücrenin kendisini bölünmeye hazırladığı interfaz evresidir.
İnterfaz G1, S ve G2 olmak üzere üç evreye ayrılır. G1 evresinde ATP sentezi, organel sayısı ve protein sentezi artar. S evresinde DNA eşlenmesi tamamlanır. G2 evresinde hücre, bölünme hazırlığını tamamlar.
Hızlı çoğalan bir insan hücresinde hücre döngüsü 24 saatte tamamlanırken embriyo hücresinde 30 dakikadan az, maya hücresinde 90 dakika, bakteri hücresinde 20 dakika gibi kısa sürede tamamlanabilir.

Profaz
İnterfazda eşlenmiş durumdaki kromatinler kısalıp kalınlaşarak kromozoma dönüşürler. Çekirdek zarı, çekirdekçik ve organeller eriyerek tamamen kaybolur. Kromozomlar ekvatoral bölgeye hareket etmeye başlarlar.

Metafaz
Kardeş kromotitler bir çember gibi, bazen de karışık olarak ekvatoral düzlemde dizilirler (Kromozomların bu şekilde sergilenmesine karyotip denir.) ve sentrozomlar interfazda oluşturmuş olduğu iğ ipliklerini kromozomlara doğru uzatmaya başlar. Hücrenin ortasında hafif boğumlanma olur. İğ iplikleri kardeş kromatitlere tutunur. Kromozomların en net görüldüğü safhadır.

Anafaz
Kromozomlardaki sentromerlerin aynı anda ikiye bölünmesiyle kardeş kromatitler tam olarak birbirinden ayrılır. Kardeş kromatitler sentromerleriyle iğ ipliklerine tutunarak zıt kutuplara doğru çekilir. Anafaz evresi kardeş kromatitlerin zıt kutuplara ulaşmasıyla tamamlanır.

Telofaz
Profaz evresinde eriyen çekirdek zarı, çekirdekçik ve organeller yeniden oluşmaya başlar. Kutuplara çekilen kromatitler çekirdek zarının içine girerler. Kısaca bu evrede Profazda olan her şeyin tam tersi olur. Bu evreden sonra sitoplazma bölünmesi gerçekleşir.

Çekirdek bölünmesi (karyokinez) gerçekleştikten sonra hayvan hücreleri ortadan boğumlanarak, bitki ve diğer çeperli ökaryotik hücreler ise orta lamel (ara lamel) ile bölünerek iki yeni hücre oluşturur.
Hayvan hücresindeki sitoplazma bölünmesi: Hücrenin ekvator bölgesinde dıştan içe doğru meydana gelen 1 boğumlanma ile başlar. Bu boğumlanma sitoplazmayı ikiye ayırıncaya kadar devam eder. Yeni hücreler eşit veya eşit olmayan büyüklüktedir. Fakat genetik materyal bakımından her iki hücre de aynı genetik yapıya sahip, kromozom sayıları eşittir.
Bitki hücresinde hücre çeperi bulunduğundan boğumlanma görülmez. Hücrenin ortasında orta lamel (ara lamel) denilen ara plak oluşumu başlar. Orta lamel hücrenin çeperine ulaşıncaya kadar büyür ve kalınlaşır. Böylece sitoplazma içindeki yapılar hemen hemen eşit olacak şekilde ikiye ayrılır. Zamanla orta lamel iki yavru hücrenin faaliyeti sonunda normal hücre çeperi halini alır. Sitoplazmanın da bölünmesiyle aynı genetik bilgiye sahip iki yavru hücre oluşur.

Hayvan hücrelerinde sitoplazma boğumlanarak bölündüğü halde bitki hücresinde orta lamel (ara lamel) oluşumuyla gerçekleşir.
Bitki hücresinde iğ ipliklerini sitoplazmada bulunan mikrotübüller hazırlarken hayvan hücrelerinde bunu sentriyoller yapar.

Tek hücrelilerde üreme
Çok hücrelilerde üreme
Amitoz
Endomitoz
Mayoz bölünme

Animasyon 6 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Mitoz ve Mayozun karşılaştırılması
How Cells Divide: Mitosis vs. Meiosis 17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Science aid: Mitosis and meiosis 8 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.:

Monomer (mono-, "bir" + -mer, "kısım"), diğer monomer molekülleri ile birlikte reaksiyona girerek daha büyük bir polimer zinciri veya üç boyutlu bir ağ oluşturabilen bir moleküldür, bu sürece polimerizasyon adı verilir.

Monomerler birçok şekilde sınıflandırılabilir. Oluşturdukları polimerin türüne bağlı olarak iki geniş sınıfa ayrılabilirler. Kondenzasyon polimerizasyonuna katılan monomerler, katılma polimerizasyonuna katılan monomerlerden farklı bir stokiyometriye sahiptir:

Diğer sınıflandırmalar şunları içerir:

doğal veya sentetik monomerler, ör. sırasıyla glisin ve kaprolaktam
polar veya polar olmayan monomerler, ör. sırasıyla vinil asetat ve etilen
halkasal veya doğrusal monomerler, ör. sırasıyla etilen oksit ve etilen glikol
Tek tür monomerin polimerizasyonu bir homopolimer verir. Çoğu polimer kopolimerlerdir, yani iki farklı monomerden türetilmiştirler. Kondenzasyon polimerizasyonları durumunda, komonomerlerin oranı genellikle 1:1'dir. Örneğin, birçok naylon oluşumu eşit miktarda dikarboksilik asit ve diamin gerektirir. Katılma polimerizasyonları durumunda, komonomer içeriği genellikle sadece yüzde birkaçtır. Örneğin, küçük miktarlarda 1-okten monomerleri, özel polietilen vermek üzere etilen ile kopolimerize edilir.

Etilen gazı (H2C=CH2) polietilen için monomerdir.
Diğer modifiye etilen türevleri şunları içerir:
Teflon (PTFE) oluşturan  tetrafloroetilen (F2C=CF2)
PVC oluşturan vinil klorür (H2C=CHCl)
polistiren oluşturan stiren (C6H5CH=CH2)
Epoksit monomerleri, epoksi oluşturmak için kendileriyle veya bir ortak reaktan ilavesiyle çapraz bağlanabilir.
BPA, polikarbonatın monomer öncülüdür
Tereftalik asit, etilen glikol ile polietilen tereftalat oluşturan bir komonomerdir.
Dimetilsilikon diklorür, hidroliz üzerine polidimetilsiloksan veren bir monomerdir.
Etil metakrilat, bir akrilik polimer ile birleştirildiğinde, yapay tırnak oluşturmak için kullanılan bir akrilat plastiği katalize eden ve oluşturan bir akrilik monomerdir.

"Monomerik protein" terimi ayrıca bir multiprotein kompleksi oluşturan proteinlerden birini tarif etmek için de kullanılabilir.

Ana biyopolimerlerden bazıları aşağıda listelenmiştir:

Proteinler için monomerler amino asitlerdir. Polimerizasyon ribozomlarda meydana gelir. Protein üretmek için genellikle yaklaşık 20 tip amino asit monomeri kullanılır. Dolayısıyla proteinler homopolimer değildir.

Polinükleik asitler (DNA/RNA) için monomerler, her biri bir pentoz şekerinden, nitrojenli bir bazdan ve bir fosfat grubundan oluşan nükleotidlerdir. Nükleotid monomerleri hücre çekirdeğinde bulunur. Dört tür nükleotid monomeri, DNA'nın öncüleridir ve dört farklı nükleotid monomeri, RNA'nın öncüleridir.

Karbonhidratlar için monomerler, monosakkaritlerdir. En bol bulunan doğal monomer, glikozidik bağlarla selüloz, nişasta ve glikojen polimerlerine bağlanan glikozdur.

İzopren, doğal kauçuk oluşturmak için polimerize olan doğal bir monomerdir, çoğunlukla cis-1,4-poliizopren, ancak aynı zamanda trans-1,4-polimer. Sentetik kauçuklar genellikle yapısal olarak izopren ile ilişkili olan bütadiene dayanır.

Polymer Structure

Mutasyon ya da değişinim, bir canlının genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir. Mutasyona sahip bir organizma ise mutant olarak adlandırılır.
Mutasyonlar, genel olarak germ hattı mutasyonları ve somatik mutasyonlar olmak üzere ikiye ayrılır. Doku hücreleri içinde gerçekleşen bir mutasyon, kalıtsal olamayacağı için kuşaktan kuşağa aktarılmaz. Bedensel (somatik) mutasyonlar bu anlamda kalıtsal değildir. Eşey (üreme) hücresi mutasyonları, diğer ismiyle germ hattı mutasyonları ise kalıtsaldır ve bir sonraki nesillere aktarılır.
Bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan genetik şifre, herhangi bir nedenden dolayı (DNA onarımı, mayoz bölünme veya DNA replikasyonu sırasında meydana gelen hatalar, transpozonlar, virüsler, X ışını, radyasyon, ultraviyole, bazı ilaç ve mutajen kimyasallar, ani sıcaklık değişimleri vb. etkenlerle) bozulabilir. Bunun yanında hipermutasyon gibi hücresel süreçlerde organizmanın kendisi tarafından da tetiklenebilir. Bu durumda DNA'nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Mutasyon ters evrimin temelini oluşturur.
Mutasyonlar, kalıtsal materyalin normal kombinasyonunu değiştirmeyen, kalıtsal yapıda meydana gelen bütün değişikliklerdir. Mutasyon terimi genel olarak,

Kromozom yapısının değişmesini,
Kromozom sayısının değişmesini,
Genlerdeki değişiklikleri kapsar.
Bu anlamda mutasyonlar, sitogenetikte, değişimlerin kapsamlarına göre, Genom mutasyonu, Kromozom mutasyonu ve Gen mutasyonu olarak adlandırılıp üçe ayrılırlar. Genom mutasyonları kromozom sayısındaki değişmeler olup kromozom mutasyonları ise ışık mikroskobu altında incelenebilen ve kromozomun iç yapısında oluşan değişimlerdir. Gen mutasyonları ise ışık mikroskobu altında görünmeyen ve tek bir geni kapsayan mutasyonlardır.
Mutasyonlar, dizilimlerde farklı türde değişimlere yol açabilirler; bu anlamda bir mutasyon, canlı organizmanın fenotipik özelliklerinde negatif veya pozitif etkilere sahip olabileceği gibi nötr mutasyonlar hiçbir etkiye sahip olmayabilirler (durağan veya sessiz mutasyonlar). Bu tür değişimler, bir gen ürününün değişmesinde veya genin doğru ya da tamamen işlemesini engellemede herhangi bir etkileri olmayabilir. Drosophila melanogaster sineği üzerinde yapılan çalışmalar, gen tarafından oluşturulan bir proteinin mutasyonunda, bu mutasyonun yaklaşık %70'inin zararlı etkilere sahip olduğunu, geri kalanının ise ya nötr ya da zayıf faydalı etki gösterdiğini ortaya koymaktadır. Mutasyonların genler üzerindeki zararlı etkileri nedeniyle, organizmalar mutasyonları gidermek için DNA onarımı gibi mekanizmalara sahiptir.
Genetik materyal olarak RNA kullanan virüsler, sürekli ve hızlı bir şekilde çoğalıp geliştikleri için onlara avantaj sağlayan hızlı mutasyon oranlarına sahiptir, ve bu şekilde insan bağışıklık sistemi gibi savunma mekanizmalarını atlatabilir ve reaksiyonlardan kaçabilirler.

Tarihsel olarak "mutasyon" terimi ilk kez 1901 yılında Hugo de Vries tarafından akşamsefası bitkisiyle yaptığı çaprazlamalarda gözlemlediği varyasyonu tanımlamak için kullanılmıştır. Varyasyonların çoğu çoklu translokasyonlar nedeniyle oluşmuştur. Daha sonra iki vakanın, DNA'nın kimyasal kompozisyonunda gerçek değişiklikler olan gen mutasyonları sonucunda olduğu gösterilmiştir. Mutasyon çalışmaları ilerledikçe, meydana gelen değişikliklerin nötr, yararlı ya da zararlı olduğu, evrim süreciyle test edilerek anlaşılır.

Mutasyonlar genetik çalışmaların temelini oluştururlar. Mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Bu ise, farklı fiziksel özelliklere sahip bireylerin meydana gelmesidir.
Bu değişimler sonucu ortaya çıkarılan fenotipik çeşitlilik, genetikçilerin değişikliğe uğramış olan özelliği kontrol eden genleri çalışmalarına olanak sağlar. Genetik araştırmalarda mutasyonlar, nesilden nesile geçişlerde takip edilebilen, "marker"lar olarak kullanılırlar. Tarihte mutasyonların sunduğu fenotipik çeşitlilik olmasaydı, örneğin Mendel'in araştırmalarını yaptığı bezelye bitkisinin fenotipi tek olsaydı, bu deneyler hiçbir zaman sonuç bulamayacaktı.
Bazı canlıların kısa olan hayatlarından yararlanılarak, kolayca tanınabilecek ve çalışılabilecek mutasyonlar bu canlılarda elde edilirler. Mutasyon ve mutagenez çalışmalarında özellikle virüsler, bakteriler, mantarlar, meyve sinekleri, bazı bitkiler ve fareler kullanılmaktadır. Bu canlılar, genetik hakkında bilgilerin elde edilmesinde çok yararlı olmuşlardır.

Mayoz bölünmenin ilk evrelerinde crossing-over ile kromozomlardan kopan parçalar yer değiştirip tekrar kromozomlara bağlanabilirler. Crossing-over, homolog kromatitler arasındaki alışılagelmiş parça değişimidir; ancak genlerin rekombinasyonlarına neden olur; fakat kromozomlarda yapı değişikliklerine neden olmaz. Bazen kromatitler, crossing-over olmadan parça değişimine, yitirilmesine ya da kazanılmasına neden olur.

Kromozomlar mitoz ve mayoz bölünme sırasında bazen düzenli olarak ayrılmazlar. Sonuçta kromozom sayısı bakımından farklı hücreler meydana gelir ve kalıtsal açıdan bazı sorunlar oluşturur. Birçok bitki doğadaki diploit kökenli diğer bitkilerden türemiştir. Aynı gen lokusunda meydana gelecek öldürücü bir mutasyon, bu şekilde, diğer normal genleri taşıyan poliploit kromozomlar tarafından korunabilir. Başlangıçta öldürücü ya da engelleyici görünen bu genler bir zaman sonra canlının ayakta kalmasını sağlamak bakımından önemli bir duruma geçebilir. Bu tip bitkiler belli bir süre sonra kısır olarak kalırlar ve çelikleme ya da yumru ile çoğaltılırlar. Hayvanlar, vücutlarının belli bir parçasından üretilemedikleri için, triploidi ve tetraploidi bunlarda bir önem arz etmez. İnsanlardaki kromozom sayısı değişimleri;

Down sendromu,
Edward sendromu,
Patau sendromu,
Cri du Chat sendromu,
Kronik miyelojenik lösemi gibi hastalıklara neden olur ve bu insanlarda değiştirilemeyen sorunlara neden olarak kalırlar.

Kromozomların yapısında ya da sayısında herhangi bir değişiklik olmadan, doğal ya da deneysel olarak meydana gelen ve mikroskopta görülmeyen mutasyonlardır. Mutasyonu meydana getiren aracılara "mutajenik faktör" denir. Mutasyona uğramış bir gen nadir olarak eski haline dönebilir.
Gen mutasyonları, hücredeki kalıtsal bilgiyi taşıyan, çift nükleotid zincirinden oluşan, DNA (deoksiribonükleikasit) molekülündeki gen denilen ve belirli bir özelliği kodlayan bölümündeki değişiklikten kaynaklanır. Mutasyonlar, bir DNA zincirindeki bazın (A, T, G, C) başka bir bazla yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıkabileceği gibi, zincire bir ya da daha çok bazın eklenmesi veya zincirdeki bazların eksilmesi sonucunda da ortaya çıkabilir.

Germ hattı mutasyonları
Yumurta veya sperm ya da bunların öncüleri ile ilişkili olan ve germ hattı üzerinden gelecek nesillere aktarılan mutasyonlardır. Bu mutasyonlar bir nesilden gelecek nesile aktarıldıklarından evrim için önemlidir. Genellikle germ hattı mutasyonları, onların yer aldığı organizmalar üzerinde doğrudan etkilere sahip olmazlar.
Somatik mutasyonlar
Üreme hücreleri dışındaki diğer somatik hücrelerde meydana gelen mutasyonlardır. Ortaya çıktığı organizmalar üzerinde etkilere sahip olmakla birlikte bunlar gelecek nesile aktarılmazlar. Bu şekilde normal hücreler kontrolsüz çoğalan kanser hücrelerine dönüşürler. Bunun yanında somatik mutasyonlar bir organizmanın yaşlanma sürecinde de rol oynadıklarından tıp için önem taşırlar.

Kendiliğinden mutasyonlar
dış etkenler olmadan meydana gelen mutasyonlardır. Bu anlamda bir nükleotitin kimyasal bozulumu (örneğin sitozinin oksidatif deaminasyonu sonucu kendiliğinden urasil meydana gelmesi) veya tünel etkisi (DNA'daki proton tünelleri) gibi nedenler kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara yol açabilirler.
Uyarılmış mutasyonlar
mutajenler (mutasyona neden olan maddeler ya da radyasyon) tarafından oluşturulan mutasyonlardır.

DNA replikasyonundaki hatalar
DNA polimerazları farklı hata oranlarına sahiptir.
Yetersiz bilgi okuma ve düzeltme etkinliği
Bazı DNA polimerazları hatalı yapıları bağımsız olarak tanıma ve düzeltme olanaklarına sahiptir. Ancak, ökaryotlardaki A ailesi DNA polimerazları okuma ve düzeltme etkinliğine sahip değildirler.
Pre- ve postreplikatif onarım hataları
Mesela urasil gibi olağan dışı bir nükleotit DNA'ya gelip yerleştiğinde çıkartılarak uzaklaştırılır. Onarımdan sorumlu enzimler, iki tipik DNA nükleotiti arasında oluşan olası bir hatalı eşleşmede ise yüzde 50 oranında bir hata olasılığıyla ikisi arasında bir karar vermek zorunda kalırlar.
Dengesiz Krosover
Bir DNA dizisi üzerinde birbirlerinin yakınlarında yer alan satelit DNA veya transpozonlar gibi benzer veya özdeş sekansların mayoz bölünme sırasında hatalı çiftleşmesi sonucu oluşan bir mutasyon türüdür.
Hücre bölünmesi sırasında eş kromozomların bölünmemesi
kromozomların yanlış dağılımına ve aynı zamanda böylece trizomi ve monozomi oluşumuna yol açar.
Transpozonların veya retrovirüslerin bütünleşmesi ya da dışarı çıkması
Bu öğeler genlere veya gen düzenleyici bölgelere entegre olup onlarla bütünleşirler.

Gen mutasyonu
Sadece bir geni etkileyen kalıtımsal değişimlerdir. Nokta mutasyonları ve çerçeve kayması mutasyonları buna örnektir. Nokta mutasyonunda sadece bir organik baz mutasyona uğrar. Çerçeve kayması mutasyonu, tek bir bazın insersiyonu (eklenmesi) veya delesyonu (silinmesi) olup genetik kod içinde var olan üçlü şifreleme nedeniyle bir genin tüm yapısını değiştirir ve bu nedenle genelde çok daha büyük etkilere sahiptir. Gen mutasyonun başka bir olası sonucu alternatif bağlamadır. Uzun dizilerin delesyonu (silinmesi) ve kromozomların belirli bölümlerinin iki veya daha fazla bir kata çıktığı gen duplikasyonları da bahsedilen Gen mutasyonlarına dahildir.
Kromozomal veya yapısal Kromozom anomalileri
Tek bir kromozomun yapısında oluşan kalıtımsal değişimlerdir. Bu durumda kromozomun sadece ışık mikroskobunda görünebilir olan bölümleri değişime uğrar. Bu şekilde, kromozom parçalar

Nörobilim (diğer adıyla sinirbilim veya nörobiyoloji), sinir sistemini inceleyen disiplinlerarası bir bilim dalıdır. Nöronların ve nöral devrelerin temel özelliklerini anlamayı hedefleyen bu bilim dalı, bu amaçla fizyoloji, anatomi, moleküler biyoloji, gelişim biyolojisi, sitoloji, matematiksel modelleme ve psikolojiyi birleştirir. Öğrenme, bellek, davranış, algı ve bilincin biyolojik temelinin anlaşılması Eric Kandel tarafından biyolojik bilimlerin "nihai zorluğu" olarak tanımlanmıştır.
Nörobilimin kapsamı, zaman içinde sinir sistemini farklı ölçeklerde incelemek için kullanılan farklı yaklaşımları içerecek şekilde genişlemiştir. Nörobilimcilerin kullandığı teknikler, nöronların moleküler ve hücresel çalışmalarından beyindeki duyusal, motor ve bilişsel görevlerin sinirsel görüntülenmesine kadar büyük ölçüde genişlemiştir.

Sinir sisteminin en eski çalışması eski Mısır'a aittir. Kafa yaralanmalarını veya zihinsel bozuklukları tedavi etmek veya kafa basıncını hafifletmek için kafatasına bir delik açmak veya kazmak için cerrahi uygulama olan Trepanasyon ilk olarak Neolitik dönemde kaydedildi. M.Ö. 1700 yıllarına ait el yazmaları Mısırlıların beyin hasarı belirtileri hakkında bilgi sahibi olduklarını göstermektedir.
Beynin işlevine ilişkin erken görüşler, onu bir tür "kraniyal doldurma" olarak kabul etti. Mısır'da, Orta Krallık'ın sonlarından itibaren, mumyalama için hazırlıkta beyin çoğunlukla çıkarılırdı. O zamanlar kalbin zekanın merkezi olduğuna inanılıyordu. Herodotus'a göre, mumyalamanın ilk adımı "çarpık bir demir parçası almak ve onunla beyni burun deliklerinden çıkarmak, böylece bir kısımdan kurtulmaktı, kafatası ise ilaçlarla durulamadan geri kalan kısımdan temizlendi. " 
Kalbin bilincin kaynağı olduğu görüşü, Yunan doktor Hipokrat'ın zamanına kadar sorgulanmadı. Beynin sadece duyumla ilgili olmadığına inanıyordu - çoğu uzmanlaşmış organ (ör. gözler, kulaklar, dil) kafanın beyninin yanında bulunur - ama aynı zamanda zekanın da merkezi idi. Platon ayrıca beynin ruhun rasyonel kısmının oturduğu yer olduğunu tahmin etti. Ancak Aristoteles, kalbin zekanın merkezi olduğuna ve beynin kalpten gelen ısı miktarını düzenlediğine inanıyordu. Bu görüş genellikle, Hipokrat'ın takipçisi ve Roma gladyatörlerine hekim olan Roma doktoru Galen, beyinlerine zarar verdikleri zaman hastalarının zihinsel yeteneklerini kaybettiğini gözlemleyene kadar kabul edildi.
Orta Çağ Müslüman dünyasında aktif olan Abulcasis, Averroes, Avicenna, Avenzoar ve Maimonides, beyinle ilgili bir dizi tıbbi sorunu tanımladı. Rönesans Avrupa'sında Vesalius (1514–1564), René Descartes (1596-1650), Thomas Willis (1621-1675) ve Jan Swammerdam (1637-1680) de nörobilime birçok katkı yaptı. 

Luigi Galvani'nin 1700'lerin sonlarındaki öncü çalışmaları, kasların ve nöronların elektriksel uyarılabilirliğini incelemek için zemin hazırladı. 19. yüzyılın ilk yarısında, Jean Pierre Flourens canlı hayvanlarda beynin lokalize lezyonlarını gerçekleştirmenin deneysel yöntemine öncülük ederek motriklik, duyarlılık ve davranış üzerindeki etkilerini açıkladı. 1843'te Emil du Bois-Reymond sinir sinyalinin elektriksel doğasını gösterdi, hızı Hermann von Helmholtz ölçmeye devam etti, ve 1875'te Richard Caton tavşan ve maymunların serebral yarım kürelerinde elektrik fenomenleri buldu. Adolf Beck, 1890'da tavşan ve köpeklerin beyninin kendiliğinden elektriksel aktivitesini gözlemledi. Beyin çalışmaları, mikroskopun icat edilmesinden ve 1890'ların sonunda Camillo Golgi tarafından bir boyama prosedürünün geliştirilmesinden sonra daha karmaşık hale geldi. Prosedür, tek tek nöronların karmaşık yapılarını ortaya çıkarmak için gümüş bir kromat tuzu kullandı. Tekniği Santiago Ramón y Cajal tarafından kullanıldı ve beynin fonksiyonel biriminin nöron olduğu hipotezi olan nöron doktrininin oluşumuna yol açtı. Golgi ve Ramón y Cajal, 1906'da nöronların beyindeki kapsamlı gözlemleri, tanımları ve kategorizasyonları için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü paylaştı.
Bu araştırmaya paralel olarak, Paul Broca'nın beyin hasarı olan hastalarla çalışması, beynin belirli bölgelerinin belirli işlevlerden sorumlu olduğunu öne sürdü. O zamanlar Broca'nın bulguları Franz Joseph Gall'un dilin yerelleştirildiğini ve bazı psikolojik fonksiyonların serebral korteksin belirli bölgelerinde lokalize olduğunu teorisinin bir teyidi olarak görülüyordu. Fonksiyon hipotezinin lokalizasyonu, nöbetlerin vücuttan ilerlemesini izleyerek motor korteksin organizasyonunu doğru bir şekilde ortaya çıkaran John Hughlings Jackson tarafından yürütülen epileptik hastaların gözlemleri ile desteklenmiştir. Carl Wernicke, dil anlama ve üretiminde belirli beyin yapılarının uzmanlaşma teorisini daha da geliştirdi. Nörogörüntüleme teknikleri ile yapılan modern araştırmalar, belirli görevlerin yerine getirilmesinde korteksin farklı alanlarının aktive olduğunu göstermeye devam eden bu dönemdeki anatomik tanımları (hücre yapısının incelenmesine atıfta bulunarak) hala Brodmann serebral sitoarşektonik haritasını kullanmaktadır.
20. yüzyıl boyunca nörobilim, diğer disiplinlerdeki sinir sistemi çalışmaları yerine kendi başına ayrı bir akademik disiplin olarak tanınmaya başladı. Eric Kandel ve ortak çalışanlar, David Rioch, Francis O. Schmitt ve Stephen Kuffler'i sahayı kurarken kritik roller oynadıklarını belirtmişlerdir. Rioch, 1950'lerden başlayarak Walter Reed Ordu Araştırma Enstitüsü'nde temel anatomik ve fizyolojik araştırmaların klinik psikiyatri ile bütünleşmesini sağlamıştır. Aynı dönemde Schmitt, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün Biyoloji Bölümü'nde biyoloji, kimya, fizik ve matematiği bir araya getiren bir nörobilim araştırma programı oluşturdu. İlk bağımsız nörobilim bölümü (daha sonra Psikobiyoloji olarak adlandırılır) 1964 yılında James L. McGaugh tarafından Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'de kuruldu. Bunu 1966 yılında Stephen Kuffler tarafından kurulan Harvard Tıp Okulu Nörobiyoloji Bölümü izledi.
Nöronlar ve sinir sistemi fonksiyonlarının anlaşılması, 20. yüzyılda giderek daha kesin ve moleküler hale geldi. Örneğin, 1952'de Alan Lloyd Hodgkin ve Andrew Huxley, kalamarın dev aksonunun nöronlarında aksiyon potansiyelleri adını verdikleri elektrik sinyallerinin oluşumu ve iletimini Hodgkin-Huxley modeli ile modelledi. 1961–1962'de Richard FitzHugh ve J. Nagumo, FitzHugh – Nagumo modeli ile Hodgkin-Huxley modelini basitleştirdi. 1962'de Bernard Katz, sinapslar olarak bilinen nöronlar arasındaki boşlukta nörotransmisyonu modelledi. 1966'dan itibaren, Eric Kandel ve işbirlikçileri Aplysia'da öğrenme ve hafıza depolamaya bağlı nöronlardaki biyokimyasal değişiklikleri incelediler. 1981'de Catherine Morris ve Harold Lecar bu modelleri Morris-Lecar modelinde birleştirdiler. Giderek artan niceliksel çalışmalar sayısız biyolojik nöron modeline ve nöral hesaplama modellerine yol açtı.
Sinir sistemine olan ilginin artmasının bir sonucu olarak, 20. yüzyılda tüm nörobilimcilere bir forum sağlamak için birkaç önemli nörobilim organizasyonu oluşturulmuştur. Örneğin, Uluslararası Beyin Araştırmaları Örgütü 1961'de, 1963'te Uluslararası Nörokimya Derneği, 1968'de Avrupa Beyin ve Davranış Derneği, ve 1969'da Nörobilim Derneği olarak kuruldu. Son zamanlarda, nörolojik araştırma sonuçlarının uygulanması sonucunda nöroekonomi, nöroeğitim, nöroetik, ve nörohukuk  gibi uygulamalı disiplinler de ortaya çıkmıştır.
Beyin araştırmaları zamanla felsefi, deneysel ve teorik aşamalardan geçerek beyin simülasyonu üzerinde çalışmanın gelecekte önemli olacağı öngörülmektedir.

Sinir sisteminin bilimsel çalışması, esas olarak moleküler biyoloji, elektrofizyoloji ve hesaplamalı nörobilimdeki ilerlemeler nedeniyle yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli ölçüde artmıştır. Bu, nörobilimcilerin sinir sistemini tüm yönleriyle incelemesine izin verdi: nasıl yapılandırıldığı, nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği gibi.
Örneğin, tek bir nöron içinde meydana gelen karmaşık süreçleri daha ayrıntılı olarak anlamak mümkün hale gelmiştir. Nöronlar iletişim için uzmanlaşmış hücrelerdir. Nöronlar ve diğer hücre tipleri ile, elektrik veya elektrokimyasal sinyallerin bir hücreden diğerine iletilebildiği sinapslar adı verilen özel kavşaklar aracılığıyla iletişim kurabilirler. Birçok nöron, akson adı verilen ve vücudun uzak bölgelerine uzanabilen ve elektrik sinyallerini hızla taşıyabilen ve diğer nöronların, kasların veya bezlerin sonlandırma noktalarında aktivitesini etkileyebilen uzun ince bir aksoplazma filamenti oluşturur. Bir sinir sistemi, birbirine bağlı nöronların toplanmasından ortaya çıkar.
Omurgalı sinir sistemi iki kısma ayrılabilir: merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik olarak tanımlanır) ve periferik sinir sistemi . Tüm omurgalılar da dahil olmak üzere birçok türde sinir sistemi, vücuttaki en karmaşık organ sistemidir ve karmaşıklığın çoğu beyinde bulunur. Yalnızca insan beyninde yaklaşık yüz milyar nöron ve yüz trilyon sinaps bulunur; karmaşıklıkları henüz çözülmeye başlanan sinaptik ağlarda birbirine bağlı binlerce ayırt edilebilir alt yapıdan oluşur. İnsan genomuna ait yaklaşık 20.000 genin üçünden en az biri esas olarak beyinde ifade edilir.
İnsan beyninin yüksek derecede plastisitesi nedeniyle, sinapslarının yapısı ve ortaya çıkan işlevleri yaşam boyunca değişir.
Sinir sisteminin dinamik karmaşıklığını anlamak, zorlu bir araştırma sorunudur. Nihayetinde, nörobilimciler sinir sisteminin nasıl çalıştığı, nasıl geliştiği, nasıl arızalandığı ve nasıl değiştirilebileceği veya onarılabileceği dahil olmak üzere her yönünü anlamak isterler. Sinir sisteminin analizi bu nedenle moleküler ve hücresel seviyelerden sistemlere ve bilişsel seviyelere kadar birçok seviyede gerçekleştirilir. Araştırmanın ana odaklarını oluşturan belirli konular, sürekli genişleyen bir bilgi tabanı ve giderek karmaşıklaşan teknik yöntemlerin mevcudiyeti sayesinde zamanla değişir. Teknolojideki gelişmeler, ilerlemenin temel itici güçleri olmuştur. Elektron mikroskopisi, bilgisayar bilimi, elektronik, fonksiyonel nörogörüntüleme ve geneti

Nükleik asitler, bütün canlı hücrelerde ve virüslerde bulunan, nükleotid birimlerden oluşmuş polimerlerdir. En yaygın nükleik asitler deoksiribonükleik asit (DNA) ve ribonükleik asit (RNA)'dır. İnsan kromozomlarını oluşturan DNA milyonlarca nükleotitten oluşur. Nükleik asitlerin başlıca işlevi genetik bilgi aktarımını sağlamaktır.

Nükleik asitler başlıca hücre çekirdeğinde bulunmalarından dolayı keşfedildiklerinde bu şekilde adlandırılmışlardır. Bu polimerleri oluşturan nükleotid birimlerin her biri üç bölümden oluşur: 1) Azotlu heterosiklik bir baz, 2) beş karbonlu (pentoz) bir şeker ve 3) bir fosfat grubu. RNA'da bulunan şeker riboz, DNA'da ise deoksiribozdur. DNA ve RNA içerdikleri azotlu bazlarda da farklılık gösterirler: adenin, guanin ve sitozin her ikisinde, timin yalnızca DNA'da, urasil ise yalnızca RNA'da bulunur.
RNA molekülleri ilk sentezlendiklerinde bu dört temel bazdan oluşmalarına rağmen bazı RNA türleri sonradan enzimler tarafından modifikasyona uğrarlar ve başka tür bazlar da içerebilirler. RNA moleküllerinde bulunan, değişime uğramış (modifiye) baz türlerinin sayısı yüze yakındır.
Nükleik asitlerin dizinlerini oluşturan nükleotitler birer harflik kısaltmalarla yazılırlar. Adenin, sitozin, guanin, timin ve urasilin kısaltmaları sırasıyla, A, C, G, T ve U'dur. Dizinin yazılış yönü şekerlerin 5' ve 3' karbonlarının zincir üzerindeki sırasına göredir, bilimsel konvansiyonda dizinler şekerlerin 5'-3' karbonlarının doğrultusunda okunurlar.
Nükleik asitler tek bir zincirden oluşabildikleri gibi birbirine sarılmış iki zincirden de oluşabilirler. Spiral merdiven görünümlü bu yapıya çift sarmal denir. Çift sarmallı bir nükleik asitteki iki zincir, aralarında oluşmuş hidrojen bağları ile birbirlerine bağlıdırlar. Bazı tek zincirli nükleik asitler de kendi üzerlerine katlanıp iki sarmallı bölgeler oluşturabilir. DNA genelde çift sarmallı olmakla beraber bazı virüslerin içerdikleri DNA tek zincirlidir. RNA molekülleri de genelde tek zincirden oluşmakla beraber bazı virüslerin içinde çift sarmallı RNA bulunur.
Nükleik asit zincirindeki şeker ve fosfat grupları değişimli olarak birbirine bağlıdır, oksijen atomlarının paylaşılmasıyla oluşan bu bağlara fosfodiester grubu denir. Fosfat grupları şeker molekülünün 3' ve 5' karbon atomlarına bağlıdır. Azotlu bazlar pentoz halkasının 1' karbonuna bağlıdır.
Çift sarmallı nükleik asitlerde şeker-fosfatlı zincirler silindirik yapının dışında yer alır, azotlu bazlar ise bu yapının ortasına doğru uzanarak birbirleriyle hidrojen bağları oluştururlar. Hidrojen bağı kurmuş her bir baz çiftindeki bazlardan biri pürin sınıfından, öbürü pirimidin sınıfındandır, bunların toplam uzunluğu sabittir. Genelde çift sarmalın genişliği onu oluşturan baz dizininden bağımsız ve sabittir. DNA'da adenin her zaman timin ile, guanin de her zaman sitozin ile eşlidir. Bu baz çiftlerine tümleyici bazlar denir.
Bu eşlenmenin gerçekleşmesi için iki zincir birbirlerine göre ters yönde akarlar. Yani iki sarmalın dizini iki satır olarak yazıldıklarında bir satırdaki dizin 5'-3' yönünde, öbür satırdaki ise 3'-5' yönündedir. Bu iki dizinden biri öbürünün tümleyici dizinidir.
Baz eşlenmesinin bir diğer sonucu da iki zincirin birbirlerine sarılarak spiral merdiven gibi bir yapı oluşturmalarıdır. Bu çift sarmal genelde sağ el kuralına göre döner, bir dönmesinde 10 baz çifti vardır. James Watson ve Francis Crick DNA'nın bu üç boyutlu yapısını keşfedip 1962'de Nobel Tıp veya Fizyoloji ödülünü kazandılar.

Nükleik asitler hücrede, bilgi depolama ve aktarımında önemli bir rol oynarlar. Dört temel taştan uzun polimerler oluşturabilmeleri, ayrıca bazların birbiriyle hidrojen bağı kurma özelliği, DNA'nın kendini ikilemesi, DNA'daki bilginin RNA'ya kopyalanması (transkripsiyon) ve diğer önemli hücresel süreçlerde kullanılır.

Baz eşlenmesi, genetikte bilginin kopyalanması ve korunumunda çok önemli bir rol oynar. Hidrojen bağları, eşlenmiş bazları bir arada tutacak kadar güçlüdür, ancak iki nükleik asit zinciri ona etki eden çeşitli enzimler tarafından birbirinden kolaylıkla ayrılabilecek kadar zayıftır. Örneğin, DNA polimeraz enzimi tarafından katalizlenen DNA'nın kopyalanmasında iki zincir birbinden ayrılır ve her bir bazın karşısına onu tamamlayıcı bazı içeren nükleotid yerleştirilerek yeni bir zincir oluşturulur. DNA'daki bilginin RNA'ya kopyalanması da benzer bir mekanizmayla gerçekleşir.
Baz eşlenmesinin hücreye sağladığı bir diğer fayda, çift sarmalda bilginin iki kopya olarak saklı olmasıdır. DNA kopyalamasında meydana gelebilen hatalar bu sayede hücredeki hata kontrol mekanizmaları tarafından algılanıp tamir edilir.

DNA molekülünün çift sarmal yapısının aksine RNA, tek zincirli olmasından dolayı çok çeşitli şekiller alabilir. Bunları belirleyen, nükleotitlerinin diziliş sıralaması, yani dizinidir. Molekülün farklı bölgeleri tümleyici dizinlere sahipse, oralardaki bazlar birbirleriyle hidrojen bağları oluşturabilirler. Bu bölgelerdeki nükleotitler yapısal bir görev görürler, molekülün diğer kısımlarının ilmik veya saç firketesi gibi şekillere girmelerini sağlarlar. Karmaşık üç boyutlu şekiller oluşturabilmek RNA'nın başka moleküllerle etkileşiminde ve katalitik işlevlerinde önemlidir.
Bazı RNA molekülleri bir iskelet görevine sahiptir, çok sayıda proteinden oluşmuş komplekslerin bir araya gelmesi ve beraber kalmalarını sağlar. Bir örnek, protein sentezinde görev alan taşıyıcı RNA (tRNA) molekülleridir, bunların kendilerine has şekilleri hem ribozomdaki enzimler ve rRNA tarafından tanınmalarını sağlar hem de taşıdıkları aminoasitin ribozom üzerinde doğru noktaya yanaşmasını sağlarlar.

RNA molekülleri enzim gibi çalışabilirler. Bu moleküllerin üç boyutlu yapıları, içerdikleri bazların reaktif grupları bir kimyasal reaksiyonu katalizleyebilecek bir konumdadır. Bazı mRNA molekülleri bu şekilde kendi kendilerini kesme özelliğine sahiptirler. Ribozomlardaki ribozomal RNA (rRNA) molekülü de aminotransferaz reaksiyonunu katalizleyerek protein sentezinin gerçekleşmesini sağlar.

DNA ve RNA'nın içerdiği bazı dizinler DNA ve RNA'yı okuyan enzimlerin işleyişine etki edebilirler. Bu dizinleri tanıyan bir protein doğrudan oraya bağlanabilir. Bunun gen ifadesine etkisi duruma göre olumlu veya olumsuz olabilir. Mesajcı RNA (mRNA) durumunda, kendisiyle baz eşleşmesi yaparak oluşabilen çift sarmallı bir yapı ya bir proteinin ona bağlanmasına neden olabilir, ya da, aksine, üzerinde ilerlemekte olan bir ribozomun ondan ayrışmasına neden olabilir. MikroRNA (miRNA) adı verilen kısa RNA'lar ise mRNA ile eşleşerek çift sarmallı bir yapı oluşturur, bu da o mRNA'nın proteine çevirisini engeller.

NCBI Books17 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. üzerinden Biochemistry, 5th ed. Berg, Jeremy M.; Tymoczko, John L.; and Stryer, Lubert nükleik asitlerle ilgili bölümler.

Deoksiribonükleik asit (DNA)
Ribonükleik asit (RNA)

Oksijenli solunum, (aerobik solunum) organik besinlerden oksijen yoluyla ATP elde etme işidir. 
Hücrelerdeki bazı kimyasal tepkimelerde kullanılan enerjinin oksijen kullanılarak açığa çıkarılması demektir. Biyoloji ders kitapları sık sık hücresel solunum sırasında glikoz molekülü başına 38 ATP molekülü (2 glikolizden, 2 Krebs döngüsünden, 34 kadar elektron taşıma sisteminden) üretildiğini söylese de sızıntılı zarların yanı sıra mitokondriyal matrikse pirüvat ve ADP hareketinin maliyetinden dolayı %100 verim olamayacağından bu sayıya asla ulaşılmaz, mevcut tahminler glikoz başına 29 ilâ 30 ATP dolayındadır.
C6H12O6 (s) + 6 O2 (g) → 6 CO2 (g) + 6 H2O + 40 ATP(kullanılan 2 ATP ortaya çıkan 40 ATP TOPLAM 38 ATP)
Üç şekilde incelenir:

Glikoliz (sitoplazmada)
Krebs devri [Karbon (C) yolu tepkimeleri] (mitokondrinin matriksinde)
Elektron taşıma sistemi [Hidrojen (H) yolu tepkimeleri] (mitokondrinin kristasında)

Canlıların çoğu oksijenli solunum yapar.
İnsanlar, hayvanlar, bakteriler ve mantarlar oksijenli solunum yaparlar. Memeli canlılar, sürüngenler, kuşlar, kurbağalar, balıklar, kabuklu deniz canlıları, eklem bacaklılar, yılanlar ve solucanlar oksijenli solunum yapan canlı örnekleridir.
Akciğerler, solungaçlar, trake ve deri gibi organların aracılığı ile oksijenli solunum yapılır.

Glikoz, pirüvik asite kadar parçalanır. 
Glikoliz şeker parçalanması anlamına gelir ve bu metabolik yolda gerçekleşen olay da budur.
Altı karbonlu bir şeker olan glikoz, önce 1 ATP harcanarak aktifleştirilir ve Glukoz-6-fosfat (glukozmonofosfat) bileşiğine çevrilir. Daha sonra ATP harcanmadan glikoz monofosfat, fruktoz monofosfata çevrilir. ATP harcanmaz çünkü glukoz ve fruktoz birbirlerinin izomerleridir. Daha sonra eldeki fruktoz monofosfata 1 ATP daha harcanarak ikinci fosfat grubu bağlanır. Bu ara ürüne fruktoz difosfat adı verilir. Fruktoz difosfat ikiye ayrılır ve bundan sonra glikoliz olayı 2 kolda aynı şekilde gerçekleşmeye devam eder. İkiye ayrıldıktan sonra oluşan ara ürün, 3 karbonlu ve bir fosfat içerir. Adı ise fosfogliseraldehit (PGAL) tir. NAD koenzimi PGAL'den 2 hidrojen alarak indirgenir. Ortamdan bir tane fosfat bağlanır. Bu yeni ara ürüne ise difosfogliserik asit (DPGA) adı verilir. DPGA'dan bir fosfat bağı koparılarak substrat düzeyinde fosforilasyonla 1 ATP üretilir. Yeni ara ürüne fosfogliserik asit (PGA) denir. PGA'dan da kalan diğer fosfat bağı koparılarak substrat düzeyde 1 ATP daha üretilir. Glikolizdeki son ürün ise pirüvik asittir.
Glikoliz yolu her biri özgül bir enzim tarafından katalizlenen on basamak içerir. Bu on basamağı iki evreye ayırabiliriz. Enerji harcaması yapılan evre ilk beş basamağı, enerjinin geri ödendiği ikinci evre ise diğer beş basamağı içerir. Enerji harcanan evrede hücre, yakıt moleküllerini fosforile etmek için ATP harcar. Bu harcama, enerjinin geri ödendiği evrede, substrat seviyesinde fosforilasyon ve NAD+'ın NADH'ye indirgenmesiyle üretilen ATP aracılığı ile yeniden kazanılır. Glikolizin net enerji verimi, glikoz başına 2 ATP ve 2 NADH2'dır.

Hekzokinaz (karaciğerde glukokinaz, diğer organlarda hekzokinaz)
Fosfoglikoizomeraz
Fosfofruktokinaz
Aldolaz
İzomeraz
Triozfosfat dehidrogenaz
Gliserat kinaz
Gliserat mutaz
Enolaz
Pirüvat Kinaz

Glikolizde oluşan 2 pirüvik asitten, oksijen varlığında, NAD indirgenmesi ve iki molekül karbondioksit çıkmasıyla oluşan 2 karbonlu asetil CoA (aktif asetik asit) oluşumudur.

Krebs çemberindeki (sitrik asit döngüsü) olayların başlaması için ortamda 4 karbonlu okzala asetik asit bulunması gerekir. 2 karbonlu asetil CoA, okzalo asetik asit ile birleşerek 6 karbonlu sitrik asit oluşur. Sitrik asitten NAD indirgenmesi ve bir molekül karbondioksit çıkması sonrasında 5 karbonlu farklı bir yapı oluşur. 5 karbonlu yapıdan da NAD indirgenmesi ve bir molekül karbondioksit çıkmasıyla 4 karbonlu farklı bir yapı oluşur. Bu 4 karbonlu yapıdan substrat düzdeyde fosforilasyonla 2 ATP üretilir. Daha sonra FAD (koenzim çeşidi) ve NAD indirgenir ve okzalo asetik asit oluşur.Bir krebste; 4 karbondioksit, 6 NADH2, 2 FADH2, 2 ATP (Substrat Düzeyinde Fosforilasyon)  çıkar. Bir glikoliz sonrasında iki mol pirüvik asit oluşur, bu pirüvik asitlerin ikisi de krebs döngüsüne girer.

Elektron Taşıma Sistemi (ETS) Prokaryot canlıların hücre zarında, ökaryot canlılarda ise Mitokondri iç zarlarında (krista) gerçekleşir. Glikolizde ve krebste açığa çıkan hidrojenlerin ETS'den geçerek yine ETS elemanı olan oksijen ile birleşerek suyun oluştuğu evredir.
NAD ve FAD yükseltgenmesiyle hidrojenler ortama bırakılır. Hidrojen 1 elektron ve 1 protondan oluşur. Hidrojen elektron ve proton olarak ayrılır ve elektronu ETS'ye aktarır. Burada elektronlar sırasıyla, ETS elemanları olan, NADH-Q redüktaz, Ubikinon redüktaz, Sitokrom redüktaz, Sitokrom C, Sitokrom oksidaz ve son olarak oksijene doğru ilerlerken, açığa çıkardıkları  enerjilerin önemli bir kısmı matrixteki protonların mitokondrinin iç ve dış zarı arasındaki boşluğa pompalanmasında kullanılır. (mitokondrinin iç zarı protonlara geçirgen değildir.) Bir kısmı da ortama ısı olarak verilir. (ETS elemanları elektron alma isteklerine göre dizilmişlerdir. Oksijen en çok elektron alma isteğine sahiptir. ETS elemanlarından sadece Ubikinon redüktaz yağ yapılı bir koenzimdir diğerleri ise protein yapılıdırlar.) Mitokondrinin 2 zarı arasındaki boşlukta protonların fazla olmasıyla elektrik yük farkı ortaya çıkar. Bu durumda ATP sentaz enzimi protonların iç zarından geçmesini sağlayarak oksidatif fosforilasyonla ATP oluşumunu sağlar. Daha sonra protonlar, ETS'deki son ETS elemanı oksijene gelmiş olan elektronlarla birleşir ve H2O oluşur.
NADH2'nin elektronları ETS'den geçerken 2 hidrojen için 3 ATP,
FADH2'nin elektronları ETS'den geçerken 2 hidrojen için 2 ATP üretilir.

1948 yılında keneedy ve Albert Lehninger tarafından ökaryotlarda oksidatif fosforilasyonun yerinin mitokondri olduğu keşfedildi.
E.T.S ile ATP üretimi hakkında bildiklerimiz 'Kemiosmotik Hipotez'e dayanmaktadır. Hipotezi Lehninger bulmuştur.

Doktor Goncagül Haklar, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Doktor Süha Yalçın, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi

Akademik topluluk, akademik disiplini, mesleği veya sanat ve bilim gibi bir grup ilgili disiplini tanıtmak için var olan bir organizasyondur. Üyelik herkese açık olabilir, bazı niteliklere sahip olmayı gerektirebilir veya seçim tarafından verilen bir onur olabilir.
Akademik toplulukların çoğu, kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır ve çoğu meslek örgütüdür. Faaliyetleri tipik olarak yeni araştırma sonuçlarının sunumu ve tartışılması için düzenli sempozyum ve konferanslar düzenlemek ve disiplinlerinde akademik dergileri yayınlamak veya sponsorluk yapmaktır. Bazıları, üyelerinin kamu yararına veya üyeliğin ortak çıkarına yönelik faaliyetlerini düzenleyen profesyonel organlar olarak da hareket eder.
Bilinen en eski ulusal akademi topluluklardan bazıları Consistori del Gay Saber Académie des Jeux floraux (1323'te kuruldu), Sodalitas Litterarum Vistulana (1488'de kuruldu), Accademia della Crusca (1585'te kuruldu), Accademia dei Lincei (1603'te kuruldu), Académie française (1635'te kuruldu), Leopoldina Bilimler Akademisi (1652'de kuruldu), Londra Kraliyet Topluluğu Royal Society (1660'ta kuruldu) ve Fransız Bilimler Akademisidir (1666'da kuruldu).

Akademik topluluklar, Modern Dil Derneği gibi belirli bir disipline özgü veya Kraliyet Entomoloji Topluluğu gibi belirli bir çalışma alanına özgü Amerikan Bilimi Geliştirme Derneği gibi doğada çok genel olabilir.
Çoğu, belirli bir ülkeye özgüdür (örneğin, İsrail Entomoloji Derneği), genellikle başka ülkelerden de, yerel şubelere sahip bazı üyeler içerirler veya Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA gibi) uluslararasıdırlar veya Bölgesel Çalışmalar Derneği, bu durumda genellikle ulusal şubeleri vardır. Fakat birçoğu, uluslararası bilinen New England Tıp Dergisi'nin yayıncıları olan Massachusetts Medical Society gibi yereldir.
Bazı akademik topluluklar (örneğin Royal Society Te Apārangi), özerk sivil toplum örgütlerini oluşturmak için yasalarla yeniden doldurulmuştur.

Bu makale, akademik bir ortamda akademik dergi, kurumsal depolar, arşivler veya diğer bilimsel ve diğer makale koleksiyonlarındaki makaleleri bulmak ve bunlara erişmek için yararlı olan önemli veri tabanlarının ve arama motorlarının temsili bir listesini içerir. Veri tabanları ve arama motorları, kapsam ve erişim nitelikleri açısından önemli ölçüde farklılık gösterir. Kullanıcıların, özellikle sistematik incelemeler veya meta-analizlerde olduğu gibi sistematik olarak kayıt arayanlar olmak üzere, veri tabanlarının ve arama motorlarının niteliklerini ve sınırlamalarını dikkate almaları gerekir. Bu karmaşık belge erişim sistemleri için veri tabanı ve arama motoru arasındaki ayrım belirsiz olduğundan, ayrıca aşağıdaki makalelere bakılabilir:

Akademik amaçlarla kullanılabilecek çok amaçlı arama motorları için genel arama motorları listesi
Kitap ve dergi makalelerini bulma konusunda bibliyografik bilgi veren veritabanları hakkında bilgi için bibliyografik veritabanları hakkındaki makale.
"Ücretsiz (İngilizce: free)", "abonelik (İngilizce: subscription)" ve "ücretsiz ve abonelik" terimleri, kullanılan dergi makalelerinin yanı sıra web sitesinin kullanılabilirliğine de atıfta bulunacaktır. Ayrıca, bazı programlar sadece kısmen ücretsizdir (örneğin, özetlere veya az sayıda öğeye erişim gibi), oysa tam erişim yasaktır (oturum açma veya kurumsal abonelik gereklidir).
"Boyut" sütunu, alıntı veya referans sayısından ziyade belge sayısını (makaleler, yayınlar, veri setleri, ön baskılar) ifade eder. Veritabanının kendisi istatistiklerin birincil kaynağı olmalıdır ve eğer erişilebilir değilse, dergi makaleleri olarak yayınlanan bağımsız tahminler olmalıdır. Özellikle Google Scholar böyle bir ayrıntı sunmamaktadır, ancak veritabanının büyüklüğü hesaplanmıştır.

Başlıca akademik tam metin veritabanları açık arşivler veya bağlantı-çözümleme hizmetleridir, ancak diğerleri aynalama veya hibrid yayıncılar gibi farklı modeller altında çalışır. Bu tür hizmetler tipik olarak tam metne erişim ve tam metin arama sağlamanın yanı sıra tam metni bulunmayan öğeler hakkında meta veri de sağlar.
Bu liste genel amaçlı hizmetlere odaklanmaktadır; OpenDOAR binlerce açık erişim deposu bulmak için kullanılabilir. Tablo, tam metnine ulaşılabilen eser sayısına göre sıralanmıştır.

Bir milyondan az aranabilir kayıt içeren hizmetler.

Çoğu akademik yayıncının içeriği CrossRef, DOAJ ve/veya DataCite tarafından indekslenmektedir. Bazı yayıncılar aşağıdaki tabloda ayrıca listelenmiştir. 

Aşağıdaki hizmetler artık çalışmamaktadır; bunun nedeni güncellenmemeleri, tamamen terk edilmeleri, yerlerine başkalarının geçmesi vb. olabilir.

Akademik yayıncılıkta geri çekme, akademik bir dergide yayımlanmış bir makalenin, sonuçlarına ve çıkarımlarına artık güvenilemeyecek ölçüde ciddi kusurlu olduğunun işaretlendiği bir mekanizmadır. Geri çekilen makaleler yayınlanmış literatürden kaldırılmaz, ancak geri çekilmiş olarak işaretlenir. Bazı durumlarda, örneğin makalenin açıkça karalayıcı olması, kişisel gizliliği ihlal etmesi, bir mahkeme kararına konu olması veya genel halk için ciddi bir sağlık riski oluşturması gibi durumlarda, bir makalenin yayından kaldırılması gerekebilir.

Bir geri çekme, bir derginin editörleri veya makalelerin yazar(lar)ı (veya kurumları) tarafından başlatılabilir. Geri çekmeler genellikle editörler veya yazarlar tarafından yazılan ve geri çekmenin nedenini açıklayan bir geri çekme bildirimi ile birlikte yapılır. Bu tür bildirimler, yazarlardan önceki hata için özür dileyen bir not ve/veya hatayı yazara bildiren kişilere teşekkür ifadelerini de içerebilir. Geri çekmeler, yayınlanmış makalelerdeki küçük düzeltmelerle karıştırılmamalıdır.
Bilimsel yayınların geri çekilmesine ilişkin çok sayıda örnek bulunmaktadır. Retraction Watch, yeni geri çekmelerle ilgili güncellemeler sağlar ve geri çekmelerle ilgili genel konuları tartışır.

Journal of Medical Ethics'te 2011 yılında yayınlanan bir makale, PubMed'deki geri çekme oranlarını zaman içinde ölçmeye çalışarak, her yıl meydana gelen toplam yayın sayısındaki artışı hesaba katarken bile oranın artıp artmadığını belirlemeye çalışmıştır. Yazar, geri çekmelerdeki artış oranının yayınlardaki artış oranından daha fazla olduğunu bulmuştur. Ayrıca, yazar aşağıdakilere dikkat çekmektedir:"Sahtekarlık nedeniyle geri çekilen makalelerin sayısının 2004 ve 2009 yılları arasındaki 6 yılda yedi kattan fazla artması özellikle dikkat çekicidir. Aynı dönemde, bilimsel bir hata nedeniyle geri çekilen makale sayısı iki katına bile çıkmamıştır..." (p. 251).Yazar, bulgularının gerçekten de bilimsel sahtekârlıkta son zamanlarda bir artışa işaret edebileceğini öne sürse de diğer olasılıkları da kabul etmektedir. Örneğin, son yıllarda artan sahtekarlık oranları, dergilerin bilimsel literatürü denetleme konusunda geçmişe kıyasla daha iyi bir iş çıkardığını gösteriyor olabilir. Ayrıca, geri çekmeler toplam yayınların çok küçük bir yüzdesi için gerçekleştiğinden (1.000 makalede 1'den az), büyük miktarlarda sahtekarlık yapmaya istekli birkaç bilim insanı geri çekme oranlarını büyük ölçüde etkileyebilir. Örneğin yazar, Jan Hendrik Schön'ün incelediği veri kümesinde, tamamı 2002 ve 2003 yıllarında geri çekilen 15 makalede sonuç uydurduğuna dikkat çekmektedir; "yani 2002-2003 yıllarında sahtekarlık nedeniyle geri çekilen makalelerin %56'sından tek başına o sorumludur" (s 252).
COVID-19 pandemisi sırasında akademi dünyasında SARS-CoV-2 sorunlarını ele alan hızlı hakem incelemesi makalelerinde hızlı bir artış görüldü. Sonuç olarak, kalite ve/veya veri sorunları nedeniyle "Retraction Tsunami" adı verilen bir dizi makalenin geri çekilmesi, birçok uzmanın sadece hakem değerlendirmesinin kalitesini değil, aynı zamanda geri çekme uygulamalarının standartlarını da düşünmesine yol açtı.
Geri çekilen çalışmalara atıfta bulunulmaya devam edilebilir. Bu durum, akademisyenlerin geri çekmeden haberdar olmadığı durumlarda, özellikle de geri çekmenin orijinal yayından uzun süre sonra gerçekleştiği durumlarda ortaya çıkabilir.

2013 - New England Journal of Medicine'de yayınlanan ve medyada geniş yer bulan Akdeniz diyetine ilişkin çalışma, rapor edilmeyen rastgele olmayan atamalar nedeniyle geri çekildi. Bu, anestezist John Carlisle tarafından binlerce çalışmada uygun randomizasyonu doğrulayan ve analiz edilenlerin yaklaşık %2'sinde sorun bulan daha büyük bir çabanın parçasıydı.
2012 - Séralini olayı - Genetiği değiştirilmiş mısır ve RoundUp herbisitiyle beslenen sıçanlarda tümörlerin arttığını öne süren makale, deneysel tasarımın eleştirilmesi nedeniyle geri çekildi. Derginin editörüne göre, "ham verilere daha derinlemesine bakıldığında, bu küçük örneklem büyüklüğü ile kesin sonuçlara ulaşılamayacağı ortaya çıkmıştır".
2003 - Ekstazi ile ilgili geri çekilen Science makalesi. Ekstazinin nörotoksisitesi hakkında geri çekilen makaleye bakınız.

2021 - Minnesota Üniversitesinden Qiushi Wu ve Kangjie Lu tarafından açık kaynak topluluğunu inceleyen bir makale, Linux Vakfının araştırmacıların uygun izinleri almadan Linux çekirdeği için kasıtlı hatalar içeren yamalar sunduğunu ortaya çıkarmasının ardından geri çekildi.
2020 - 8 Ocak 2020 tarihinde Science dergisinde Dalmeet Singh Chawla tarafından kaleme alınan bir makalede, Rus Bilimler Akademisi (RAS) tarafından etik dışı yayın iddiaları üzerine yürütülen geniş çaplı bir soruşturmanın ilk sonuçlarında Rus dergilerinin 800'den fazla makaleyi geri çektiği belirtildi.
2018 - 11 Nisan 2019 tarihinde, Bristol Üniversitesinden Abderrahmane Kaidi'nin DNA hasarı üzerine biri 2010 yılında Science dergisinde, diğeri 2013 yılında Nature dergisinde yayımlanan iki makalesi, veri uydurulduğuna dair kanıtların ardından eş zamanlı olarak geri çekildi.
2017 - Cornell Üniversitesinden Brian Wansink'in 5 makalesi, Wansink'in bir yüksek lisans öğrencisinden sonuçları "kurtarmasını" istediğine dair bir blog yazısı yazmasının ardından meslektaşlarının makalelerdeki verilerdeki tutarsızlıklara dikkat çekmesi üzerine tüketici davranışı ve pazarlama araştırmaları alanında inceleme altına alındı. Cornell Üniversitesi o zamandan beri bu konuları araştırdı ve 2018'de bir Üniversite soruşturma komitesi tarafından akademik suistimalde bulunduğu tespit edildi ve istifa etti. Wansink'in 18 araştırma makalesi, başka yayınlarda da benzer sorunlar tespit edildiği için geri çekildi.
2014 - Haruko Obokata ve arkadaşlarının, bir hücrenin kök hücreye dönüşmesini sağlayan bir yöntem olan STAP hücrelerine ilişkin bir makalesinin yanlış olduğu kanıtlandı. İlk olarak Nature dergisinde yayınlanan makale, aynı yıl içinde geri çekildi. Çok fazla tartışma yarattı ve kurumsal bir soruşturmanın ardından yazarlardan biri intihar etti.
2011 - Geri Çekme: IL-2-IgG2b Füzyon Proteini ile Tümör Büyümesi ve Metastazının Geliştirilmiş İnhibisyonu ve Antitümör Bağışıklığın İndüklenmesi. Scandinavian Journal of Immunology, 73: 266. Budagian V, Nanni P, Lollini PL, Musiani P, Di Carlo E, Bulanova E, Paus R, Bulfone-Paus S. tarafından 2002*
2011 - Anil Potti, eskiden Duke Üniversitesinde kanser araştırmacısıydı. Anil Potti ve diğerleri tarafından yazılan ve kanser prognozunun genomik imzalarını ve kanser tedavisine yanıtın öngörücülerini tanımlayan sekiz dergi makalesi 2011 ve 2012 yıllarında geri çekilmiştir. Geri çekme bildirimlerinde genel olarak makalelerde açıklanan analizlerin sonuçlarının yeniden üretilemediği belirtilmiştir. Kasım 2015'te Araştırma Dürüstlüğü Ofisi (ORI) Potti'nin araştırmayı suistimal ettiğini tespit etti.
2010 - Andrew Wakefield'ın 1998 yılında KKK aşısının otizme yol açabileceğini öne sürdüğü ve KKK aşısı tartışmalarına neden olan makalesi, "orijinal makalede yer alan çocukların 'ardışık olarak sevk edildiği' ve araştırmaların yerel etik kurul tarafından 'onaylandığı' iddialarının yanlış olduğunun kanıtlanması" nedeniyle geri çekilmiştir.
2009 - Scott Reuben tarafından 1996-2009 yılları arasında yazılan çok sayıda makale, Reuben'in yürüttüğünü iddia ettiği deneylerin hiçbirini gerçekte yürütmediğinin ortaya çıkmasının ardından geri çekilmiştir.
2007 - Sosyal psikolog Jennifer Lerner ve meslektaşları tarafından Personality and Social Psychology Bulletin ve Biological Psychiatry gibi dergilerde kaleme alınan çeşitli makalelerin geri çekilmesi.
2006 - Hwang Woo-Suk tarafından yazılan İnsan SCNT blastosistlerinden türetilen hastaya özgü embriyonik kök hücrelerin geri çekilmesi. Kök hücre araştırmaları alanındaki uydurmalar, 'sahte kök hücre araştırmalarıyla bağlantılı zimmete para geçirme ve biyoetik yasası ihlalleri iddianamesine' yol açtı.
2003 - Fizikçi Jan Hendrik Schön'ün Science ve Nature dergileri de dahil olmak üzere pek çok dergide yayınlanan ve şüpheli veriler içeren çok sayıda makalesi geri çekildi.
2002 - İlan edilen 116 ve 118 numaralı elementlerin keşfinin geri çekilmesi. Bakınız livermoryum, Victor Ninov.
1991 - David Baltimore ile birlikte çalışan Thereza Imanishi-Kari, 1986 yılında Cell dergisinde bir makale yayınladı. Imanishi-Kari'nin doktora sonrası araştırmacısı olan Margot O'Toole, Imanishi-Kari'nin bilimsel suiistimalini kamuoyuna duyurdu. Büyük bir soruşturmanın ardından, Ulusal Sağlık Enstitüleri 1986 Imanishi-Kari makalesindeki verilerin tahrif edildiği sonucuna varınca, Baltimore nihayet 1991 yılında bir geri çekme yayınlamak zorunda kaldı. 1996 yılında, federal hükûmet tarafından atanan bir uzman paneli, bilimsel sahtekarlığa dair hiçbir kanıt bulamayarak Imanishi-Kari'yi görevi kötüye kullanmaktan akladı.
1982 - John Darsee. 1980'lerin başında Harvard'da Eugene Braunwald'ın Kardiyak Araştırma Laboratuvarında uydurma sonuçlar. Başlangıçta patronu tarafından çok zeki olduğu düşünüldü. Aynı laboratuvardaki diğer araştırmacılar tarafından yakalandı.

2019 - Wendy Rogers (Macquarie Üniversitesi, Avustralya) ve meslektaşları tarafından BMJ Open'da yayımlanan bir makalede, organların Çinli mahkûmlardan etik olmayan yollarla elde edildiği endişesiyle, organ nakliyle ilgili 400'den fazla bilimsel makalenin topluca geri çekilmesi çağrısında bulunuldu. Wendy Rogers, bu çalışmaları kullanan dergilerin, araştırmacıların ve klinisyenlerin bu organ kaçakçılığı yöntemlerinde suç ortağı olduklarını söyledi. Çalışmaya göre, organ nakli araştırma topluluğu, halen yayınlanmakta olan idam mahkûmlarının organlarının kullanılmasına ilişkin etik standartları yerine getirmekte başarısız olmuştur. Araştırmalardaki bu yaygın etik dışı ihlaller, bilim için öngörülemeyen birçok sonuca neden olacaktır. PLOS One 2019 yılında bu olayla ilgili 21 makaleyi de geri çekmiştir.
2017 - Liver International dergisi, Çin'de karaciğer nakli üzerine yapılan bir araştırmayı, araştırma sırasında 4 yıl boyunca aşılanan 564 karaciğerin

Alkalinler ya da Toprak Alkali Metaller, periyodik tablonun baştan ikinci (2A) grubunda yer alan elementlerdir.
Sıklıkla beyaz renkli olup, yumuşak ve işlenebilir yapıdadırlar. Alkali metallerden daha az tepkimelere girmeye eğilimli karakterde olmalarının yanında, erime ve kaynama sıcaklıkları daha yüksektir. İyonlaşma enerjileri de alkali metallerden daha yüksektir. Toprak elementleri ismi, bu gruptaki elementlerin toprakta bulunan oksitlerinin, eski kimya bilimciler tarafından ayrı birer element olarak düşünülmesinden gelir.
Hepsi metaldir ve oda koşullarında katıdır. Son katmanlarında iki elektron bulunur. Bileşik oluştururken son katmandaki iki elektronu verir yani +2 değerliğini alır. Oksitlerinin sulu çözeltisi bazik özellik gösterir. Değerlik elektron sayısı 2'dir.
Bu grup 6 element içerir:

Berilyum
Magnezyum
Kalsiyum
Stronsiyum
Baryum
Radyum

Amazon.com, Inc. Seattle, Washington merkezli, e-ticaret, bulut bilişim, dijital akış ve yapay zekâya odaklanan çok uluslu bir Amerikan teknoloji şirketidir. Google, Apple, Microsoft ve Facebook ile birlikte B.D. bilgi teknolojisi endüstrisindeki "En Büyük Beş Şirket" listesinde bulunmaktadır. Şirket, "dünyanın en etkili ekonomik ve kültürel güçlerinden biri" ve "dünyanın en değerli markalarından biri" olarak anılmaktadır.
Amazon, 5 Temmuz 1994'te Bellevue, Washington'da Jeff Bezos tarafından kuruldu. Şirket ilk olarak kitapların satıldığı bir çevrimiçi pazar yeri olarak ortaya çıktı, ancak zamanla elektronik araçlar, video oyunları, giyim, mobilya, yiyecek, oyuncak ve mücevher satacak kadar genişledi. 2015'te, piyasa değeri açısından Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en değerli perakendeci şirket olarak Walmart'ı geride bıraktı. Amazon, 2017'de Whole Foods Market'i $13,4 milyar karşılığında satın aldı ve bu da fiziksel bir perakendeci olarak sektördeki büyüklüğünü önemli ölçüde artırdı. 2018'de Bezos, iki günlük teslimat hizmeti şirketi olan Amazon Prime'ın dünya çapında 100 milyon aboneyi aştığını duyurdu.

Amazon, 19 Eylül 2018'de Türkiye pazarına tam anlamıyla girdi. 2020'nin Ağustos ayına kadar pasif bir durumda da olsa 15 Eylül 2020'de açıldıktan tam iki yıl sonra Amazon Prime ve Prime Video gibi üyeliklerini yerel fiyatlarla tam olarak başlattığını duyurdu.

Amazon, aralarında A9.com, BookFinder.com, Goodreads, Amazon Lab126 ve Twitch'in de bulunduğu çok sayıda fazla kuruluşun sahibidir.

amazon.com alan adı 2019 itibarıyla yıllık 2.4 milyar ziyaretçi çekti.
Amazon'un çeşitli ülkelerdeki yerel sürümleri şu şekildedir:

GAFAM

Amazon.com.tr 15 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anastilosis (Eski Yunancadan : Grekçe: αναστήλωσις, -εως ; Grekçe: ανα, Grekçe: ana  = "tekrar" ve Grekçe: στηλόω  = "dikmek [stela ya da bina]"), yeniden yapılanma tekniği için arkeolojik bir terimdir. Bazen kırık çömlekleri ve diğer küçük nesneleri restore etmek için de benzer bir tekniğe başvurmak için de kullanılır.

Anastilosis'in amacı, belli bir süre zarfı içerisinde zarara uğramış tarihi mimari anıtların, kalan orijinal malzemeleri ile bu anıtları yeniden inşa etmektir. Bu, yapı taşlarını ve malzemeleri orijinal konumlarına geri yerleştirerek yapılır. Binaların çökme riski altında olduğu durumlarda, yöntem, yapısal bütünlük için gereken yeni malzemelerle birlikte çizim ve ölçümlerin hazırlanmasını, parça parça sökülmesini ve dikkatli bir şekilde yeniden birleştirilmesini gerektirebilir; bu safhada vakıflar gerekli katkıyı sağlayabilir. Elemanlar veya parçalar eksik olduğunda, sıva, çimento ve sentetik reçineler gibi modern malzemeler (restorasyon için) değiştirilebilir.
1964 tarihli Uluslararası Venedik Tüzüğü, anastilosis kriterlerini detaylandırmıştır. İlk olarak, yapının orijinal durumu bilimsel olarak doğrulanmalıdır. İkinci olarak, geri kazanılan her bir bileşen ve yapı biriminin doğru yerleşimi belirlenmelidir. Üçüncüsü, tamamlayıcı yapı birimleri stabilite için gerekli olanlarla sınırlı olmalıdır (yani yedek bileşenler asla en üstte yer almamalıdır) ve ancak yedek malzemeler olarak tanınabilir olmalıdır.

Anastilosis, bilim camiasında bir takım görüş ayrılıklarına ve eleştirilere de konu olmaktadır. Bu yöntem birkaç sorun ortaya çıkarabileceği öne sürülür:

Hazırlık çalışmaları ne kadar titiz olursa olsun, herhangi bir yorumlama hatası, yeniden yapılanmada genellikle tespit edilemeyen veya düzeltilemeyen hatalara yol açacaktır.
Orijinal bileşenlerin zarar görmesi neredeyse kaçınılmazdır.
Bir eleman farklı dönemlerde farklı binalarda veya anıtlarda kullanılmış olabilir veya kullanılmış olabilir veya bunlardan kaynaklanmış olabilir. Bir rekonstrüksiyonda kullanmak diğerlerinde kullanımını ortadan kaldırır.

1836'da Atina'daki Akropolis'te başlangıçsal bir anastilosis gerçekleştirildi, burada Athena Nike Tapınağı kalan parçaları ile yeniden inşa edildi. 1902'den tarihinden başlayarak, Yunan mimar Nikolas Balanos, Parthenon'un çökmüş bir bölümü için, Erechtheion için ve Nike Tapınağı'nı ikinci kez yeniden inşa etmek için anastilosis yöntemini kullandı. Bu yapıları ayakta tutmak için daha önce kullanılan demir kelepçeler ve tapalar paslanmaya başlamış ve orijinal yapıya da hasar vermişlerdi. Bu eskimiş unsurlar çıkarıldı ve bunlar, değerli ve daha dayanıklı metal kelepçelerle değiştirildi. Günümüzde Parthenon'a anastilosis yöntemi uygulanmaktadır.

Hindistan Arkeoloji Araştırması ile korunan Shekhavati havelis, Humayun'un Mezarı vb. anıtlar bu yöntem ile restore edilmiştir.

Afrodisias'ın anastilosise imkan verebilecek kadar iyi korunmuş birkaç yapısı bulunmaktadır: Tetrapylon (1983-90); Sebasteion Güney Binasının doğu ucu (2000-2012); Tiyatronun Dor logeion'u (2011-2012); ve Sebasteion kompleksinin Propylon'u (2012-).

Heracles Tapınağı Agrigento, İtalya
Debod Tapınağı Madrid, İspanya
Cartagena Roma Tiyatrosu, İspanya
Theatre at Sabratha, Libya
Stari Most, Mostar, Bosna Hersek
Odeion - Troy, Türkiye
Trajan Tapınağı, Bergama, Türkiye
Al Khazneh, Petra, Ürdün
King'in Djoser, Mısır'daki mezar kompleksi, Jean-Philippe Lauer (1926–2001)
Karnak, Mısır, kırmızı Şapel
Arkeolog Arthur John Evans tarafından Knossos, Girit'teki Girit Sarayı
Vat Phu, Laos, Güney Sarayı
Mỹ Sơn, Vietnam
Garni Tapınağı, Ermenistan

2001 yılında Taliban tarafından tahrip edilen Afganistan'daki Bamyan Budaları, anastilosis yöntemiyle ayağa kaldırılması düşünülmektedir. Arkeologlar, heykel malzemelerinin %50'sinin geri kazanılabilir olduğunu tahmin etmektedirler.
Palmyra Antik Kenti'nin Suriye Ordusu tarafından Mart 2016'da yeniden ele geçirilmesinin ardından, eski eserler müdürü Maamoun Abdelkarim, 2015 yılında Irak İslam Devleti ve Levant tarafından 2015 yılında yok edilen Bel Tapınağı, Baalshamin Tapınağı ve Anıtsal Kemer'in, anastilosis kullanılarak yeniden inşa edilmesi planlanmıştır.

İmar (mimari)

(Almanca) Adolf Borbein, Tonio Hölscher, Paul Zanker (Hrsg.): Klassische Archäologie. Eine Einführung. Reimer, Berlin 2000, 3-496-02645-6    (darin: Hans-Joachim Schalles: Archäologie und Denkmpalpflege . S. 52 ff. Gottfried Gruben: Klassische Bauforschung . S. 251 ff.)
(Almanca) Gruben, Gottfried: Griechenland'daki Anastilosis In: Anita Rieche ua (Hrsg.): Grabung - Forschung - Präsentation. Festschrift Gundolf Precht. Zabern, Mainz 2002. S. 327-338. (Xantener Berichte, Bant 12) 3-8053-2960-1
(Almanca) Klaus Nohlen: Anastilosis und Entwurf. İçinde: İstanbuler Mitteilungen, Bd. 54 (2004), S. 35-54'te açıklanmaktadır. 3-8030-1645-2 ISBN   3-8030-1645-2 .
(Almanca) Hartwig Schmidt: Wiederaufbau. Denkmalpflege a archäologischen Stätten, Bd. 2, saat. vom Architekturreferat des Deutschen Takımadaları Enstitüsü. Theiss, Stuttgart 1993. 3-8062-0588-4 ISBN   3-8062-0588-4
(Almanca) Michael Petzet, Gert Mader: Praktische Denkmalpflege . Kohlhammer Verlag, Stuttgart 1993. 3-17-009007-0 ISBN   3-17-009007-0 ; va S. 86 ff. ve 98 ff.

Bamyan Budaları ile ilgili Makale25 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ICOMOS )
Fransızca dil makalesi ve Almanca dil makalesi 10'dan çevrilmiştir.   Mayıs 2006.

Arkeolojik alanların korunması ve restorasyonu, arkeologlar, konservatörler (tarihî eser korunması işlerini yürüten kişiler) ve ziyaretçiler arasında bir arkeolojik siti korumak ve uygun görüldüğü takdirde eski haline getirmek için yapılan ortak çalışmadır. Koruma yöntemlerine veya restorasyon ihtiyaçlarına karar vermeden önce estetik, tarihi, bilimsel, dini, sembolik, eğitsel, ekonomik ve ekolojik değerlerle ilgili hususların değerlendirilmesi gerekir. Arkeoloji süreci esasen yıkıcıdır, çünkü kazılar sitin ve ilgili bilgilerin doğasını ve bağlamını kalıcı olarak değiştirir. Bu nedenle, arkeologlar ve konservatörler, riske attıkları alanların bakımı ve korunması konusunda etik ve kültürel bir sorumluluğa sahiptir.

Arkeolojik alanlar birçok aşamadan geçer.

Sit Alanının Oluşturulması (Creation of Site): Sit inşa edilmiştir ve kültür içinde bir işleve hizmet etmektedir.
İlk Bozulma (Initial Deterioration): Sit kullanım dışı kalmış veya terk edilmiştir. Rüzgar ve su gibi doğa güçleri siti kaydırabilir ve dengesizliğe neden olabilir. Toz ve kir sit alanının üzerine çökebilir. Hayvanlar ve böcekler sit alanına yerleşerek organik maddelerle beslenebilir ve/veya onları tahrip edebilir.
Tanımlama (Identification): Sit, arkeologlar veya yerel halk ya da profesyonel olmayan diğer kişiler tarafından tespit edilir.
Kazı (Excavation):  Sit arkeologlar tarafından kazılır ve bulgular belgelenir. Alanlar öncelikle profesyonel olmayan kişiler tarafından araştırılabilir. Bu, bozulma resmi kazıdan önce sitin bütünlüğünü bozabilir. Bu durumda, önemli kültürel ve arkeolojik kanıtlar kaybolabilir.
Kazı Sonrası Bozulma (Post-Excavation Deterioration): Bir kez daha dış etkenlere maruz kalan alanlar bozulmaya karşı savunmasızdır. Arkeologlar ve konservatörler, çatı gibi barınaklar inşa ederek ve hassas organik malzemeleri kaldırarak bu ikincil bozulmayı önlemek için adımlar atmalıdır.
Bilgisizce Onarım (Ignorant Repair): Bir sitin profesyonel olmayan kişiler veya profesyoneller tarafından uygun olmayan yöntemler kullanılarak yeniden inşa edilmeye çalışılması. Bu durum sit alanının daha fazla zarar görmesine neden olabilir. Yanlış malzemelerin kullanılması veya sitin önceki durumunun anlaşılmaması bozulmaya yol açabilir.
Doğru Koruma (Correct Conservation): Eğitimli profesyoneller, siti korumak için kapsamlı analizler yaparak en iyi koruma yöntemini değerlendirir. Bu aşamadaki kararlar, koruma müdahalesinden önce sit alanının kültürel ve tarihi değeri göz önünde bulundurularak verilmelidir.
Tekrar Gömme (Reburial): Bir sitin açıkta bırakılmasının daha fazla zarara yol açabileceği durumlarda, sit alanının yeniden gömülmesine karar verilir.
Bu aşamalar tekrarlanabilir ve farklı bir sırada gerçekleşebilir.

Ayrışma, arkeolojik alanlardaki bozulmaların çoğunun kaynağıdır. Rüzgar, yağmur, donma-çözülme ve buharlaşma son derece yaygındır ve erozyona neden olabilir. Seller, yangınlar, depremler ve volkanik patlamalar gibi doğal afetler bir sit alanının tamamen yok olmasına neden olabilir. Arkeolojik alanları bu büyük olaylardan korumanın en etkili yolu bir risk yönetimi planı oluşturmaktır. Arkeologlar ve konservatörler alana yönelik tehditleri değerlendirmeli ve malzeme duyarlılığını belirlemelidir.

İklim tahminleri ayrıca yağışlardaki (yoğunluk ve sıklık) değişikliklerin, sıcaklıktaki ve sıcak hava dalgalarının sıklığındaki artışların, yükselen deniz seviyelerinin ve yeraltı suyu dalgalanmalarının, daha sıcak denizlerin ve okyanus asitlenmesinin de flora ve faunada değişikliklere yol açacağını, zemin koşullarının (yüzeyde ve yüzey altında) arkeolojik birikintileri ve yapıları etkileyeceğini göstermektedir. İnsanların iklim krizine verdiği tepkiler arkeolojik alanları da etkilemektedir.

Modern yapılaşma arkeolojik sit alanları için büyük bir risk oluşturmaktadır. İnşaattan kaynaklanan titreşimler yapıların dengesizleşmesine ve çatlamasına neden olabilir.
Modern gelişimin etkilerine bir örnek, Arizona'da MS 900-1350 yıllarına tarihlenen eski bir Puebloan bölgesinde bulunabilir. Yeni bir yol açılırken inşaat faaliyetleri nedeniyle zarar görmüştür. Hasarın değerlendirilmesinin ardından, alanın Ulusal Tarihi Yerler Sicili (National Register of Historic Places) için uygun olmadığı belirlenmiştir. Bu tespit, inşaat faaliyetlerinin alanda kalan tarih öncesi veya tarih açısından önemli her türlü bilgiyi yok etmesi nedeniyle yapılmıştır.
Sadece arkeolojik sit alanlarını korumak için yapılaşma durdurulamasa da, yapılaşma gerçekleşmeden önce nelerin etkilenebileceğine dair temel bir anlayışa sahip olmak, alanların ve en azından sağlayabilecekleri bilgilerin korunmasına yardımcı olabilir. Arizona Eski Eserler Yasası (Arizona Antiquities Act) 1960, arkeolojik alanların korunabileceği bazı yollara bir örnektir.

Vandalizm de arkeolojik alanlara zarar veren önemli bir sorundur. Grafiti, oyma, yapı bozma ve yakma dahil olmak üzere bir dizi eylem düşünülebilir. Bunlar kasıtlı ya da kasıtsız olabilir. Kasıtlı vandalizm, ziyaretçiler bir arkeolojik sit olduğunu bildikleri halde bir şekilde tahrip etmeyi tercih ettiklerinde ortaya çıkar. Kasıtsız vandalizm ise ziyaretçinin bir arkeolojik sitte olduğunun farkında olmadan, örneğin kaza sonucu, tahribat yapmasıdır.
Bir arkeolojik sit alanını vandalizmden korumak için çeşitli tekniklerin bir arada kullanılması gerekir. En etkili hareket tarzı halkı eğitmektir. Bu sadece vandalizmin zararlarını anlatmayı değil, bu alanların önemi ve vandalizme uğraması halinde nelerin kaybedilebileceği konusunda halkı eğitmeyi de gerektirir. Ziyaretçileri uyarmak için alana tabelalar asılmalıdır. Vandalizmi önlemek için alınabilecek bir diğer önlem de bariyerler, devriyeler, elektronik güvenlik önlemleri ve hatta tam zamanlı gözlem ve güvenlik görevlileridir.

Yağma, arkeolojik sit alanlarından eserlerin çalınmasıdır. Yağmalama genellikle eski eser pazarına giren eserlerin ana kaynağıdır; bu pazarda nesneler yurt içinde satılır veya uluslararası olarak ihraç edilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, arkeolojik alanların korunmasına yönelik, yağmalamayı seçen veya rahatsızlık verenler için cezalar içeren yasalar vardır. Yağmalama eylemi hem çalınan nesnelere hem de sit alanlarının kendilerine zarar vermektedir; zira nesneler tarihsel bağlamlarını kaybetmekte ve sit alanları da o nesneye sahip olduklarına dair kayıtları kaybetmektedir. Arkeolog Arthur G. Miller şöyle demektedir:

Arkeolojik kalıntıların yağmalanması, bırakın eserlerin çıkarıldığı bağlamın kaydını, bu alanların herhangi bir kayıt olmaksızın yok edilmesine yol açtığı için büyük endişe duyuyoruz. Bu, bir kütüphanedeki kitaplardan özellikle çekici birkaç sayfanın koparılıp geri kalanının yakılması gibidir. Kısacası, bağlam kayıt altına alınmadan yok edilir, böylece geçmişin tam olarak incelenmesi ve yeniden inşası için hayati önem taşıyan bilgilerin çoğu dünya için geri dönülemez bir şekilde kaybolur.

Tarih boyunca savaş, birçok arkeolojik ve tarihi alanın tahrip edilmesine neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Varşova'nın planlı yıkımı sırasında, 13. yüzyıl öncesine dayanan birkaç saray ve diğer binalar da dahil olmak üzere birçok binayı yok etmiştir. Büyük ölçekli stratejiler olmadan savaş nedeniyle yıkımın önlenmesi neredeyse imkansızdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Anıt Adamlar tarafından yürütülen çalışmalar, Avrupa'nın sanatını ve tarihini Nazilerin elindeki yıkımdan korumaya yönelik organize bir plan örneğidir. Anıt Adamlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında çalınan sanat eserlerini geri getirme girişimlerinde önemli bir rol oynamıştır. The Rape of Europa, Nazilerin savaş sırasında sistematik olarak sanat eserlerini çalıp yok etmesini ve bunun uluslararası müzeler ve sanat koleksiyoncuları üzerindeki etkilerini anlatan, belgesele dönüştürülmüş bir kitaptır.
Benzer bir olay ne yazık ki IŞİD ile Palmira antik kentinde de yaşanmıştır.
Yakın zamanda Taliban Afganistan'da kutsal bir Buda heykelini yok etti.

Kazı alanlarının korunmasında arkeologların amacı, "geçmişimizin fiziksel kalıntılarını korumak ve bunları tarihi mirasımızın sürdürülmesinde kullanmaktır". Bu hedefe, arkeolojik sit alanlarının, alanın fiziksel özelliklerinin ve geçirdiği kazıların ayrıntılarının yazılı hale getirildiği kapsamlı bir şekilde belgelenmesini sağlayarak ulaşılabilir. Bir sit alanının tahrip edilmesi durumunda, kapsamlı belgeleme bir zamanlar nasıl var olduğuna dair hafızayı koruyabilir. Arkeologlar, sit alanlarını korumak için başka yöntemlere yöneliyor ve sit alanlarını mümkün olduğunca az etkileyen ve doğal özelliklerini koruyan kazı teknikleri kullanıyorlar. Şu anda tam kazılar yerine kısmi kazılar yapılmakta ve böylece sit alanlarında gereksiz bozulmalara yol açmadan araştırma sorularına yanıt aranmaktadır. Daha önceki bir teknik, duvarların ve diğer alan özelliklerinin orijinal yapılarına benzeyecek şekilde yeniden inşa edilmesini içeriyordu. Ancak bu yöntem büyük ölçüde kullanımdan kalkmıştır ve arkeologlar ve konservatörler artık sit alanını mevcut haliyle korumaya odaklanmışlardır.

Konservatörler, arkeolojik sit alanlarının korunmasının savunulması ve yönlendirilmesinde önde gelen diğer unsurlardır. Alanların başarılı bir şekilde korunması için en sürdürülebilir ve etkili planı geliştirtmeleri gerekenler bu uzmanlardır ve bunu, alanları kendi kazılarından yakından ve kişisel olarak tanıyan arkeologların uzmanlığının yanı sıra kendi deneyim ve bilgilerinin yardımıyla yaparlar. Martha Demas (2004), konservatörlerin en etkili planı oluşturmak için güvenebilecekleri bir taslak oluşturmuştur:
Tanımlama ve açıklama (Identification and description)
Amaçlar: Planlama sürecinin amaçları ve beklentileri/muhtemel çıktıları nedir?

Paydaşlar ve lider kuruluşlar arasında ortak bir zemin oluşturulması önemlidir.
Paydaşlar: Planlama sürecine kimler dahil olmalı?
Paydaşlar şunları içerebilir: "Devlet kurumları, sit alanlarıyla atadan kalma ilişkileri olan gruplar, yerel topluluk üyeleri, turist grupları."
Belgeleme ve Tanımlama: Sit hakkında ne biliniyor ve neyin anlaşılmas

Arkeometri, insanlığın kültür tarihini anlamada arkeologlara yardımcı olabilmek için antik eserlerin ve materyallerin pozitif bilim yöntemleriyle incelenmesidir.
Arkeometri, geçmiş yaşamı anlamaya ve yeniden kurmaya çalışan arkeolojiye doğru bilgi almasında yardım eden ve önemi giderek artan bir bilim dalıdır. Arkeometri genel bir tanım olarak, arkeolojinin, doğa bilimleriyle bağlantısını kuran bir yöntemdir ve gelişimi de arkeolojiden çok doğa bilimlerinin gelişmesine bağlıdır.
Antik eserlerin nasıl, ne zaman, nerede, kimler tarafından ve niçin yaratıldığını anlayabilmek amacıyla arkeologlar çok çeşitli alanlardan uzman kişilerin yardımını istemektedirler. Arkeometri, fen bilimleriyle arkeolojinin ilişkisine de denebilir. Arkeolojiyi tarihten uzaklaştırıp doğa bilimlerine yaklaştıran da arkeometridir. Örneğin arkeologlar kazılarda buldukları organik maddelerin yaşını belirlemek için karbon-14 yöntemiyle tarihleme yaparlar. Bu yöntem doğrudan doğruya arkeologların kendi başlarına yapabileceğinden daha karmaşıktır.
Arkeometrinin işlevi ise, genel olarak, optik (hava fotoğrafı, fotogrametri vb.) ve jeofiziksel (rezistivite, elektrik sondası vb.) yöntemlerle ören yerlerinin saptanması; radyoaktif (karbon-14, potasyum-argon, termolüminesans, elektron spin rezonans vb.) ve radyoaktif olmayan (arkeomanyetizma, obsidiyen hidrasyonu, dendrokronoloji, palinoloji vb.) yöntemlerle yaş tayini ve mutlak tarihlendirme yapılması; radyoaktif (nötron aktivasyonu, atomik soğurma spektrometresi vb.) ve bazı fiziksel yöntemlerle (optik mikroskobi, x ışını floresansı, kızılötesi soğurma vb.) hammadde saptanması; paleoantropoloji, arkeobotanik, arkeozooloji, toprak analizleri, jeomorfolojik ve jeokronolojik yöntemlerle doğal çevre, biyolojik ortam ve nüfus gibi koşulların belirlenmesi; çeşitli kimyasal ve fiziksel analizlerle restorasyon ve konzervasyon yapılmasında yardımcı olunması; matematiksel kümeleme ve serileme yöntemleriyle tipolojik sınıflandırmanın ve teknolojik düzeyin belirlenmesidir.
Ayrıca, teknolojik gelişimin doğrultusunda geliştirilen manyetometreler ile mikro seviyeli arkeolojik kalıntılar yüzey araştırmalarıyla belirlenebilmektedir.

Arkeoloji ve Arkeometri Sayfaları

Açık erişim (AE), online araştırma çıktılarının erişiminde hiçbir kısıtlama olmamasına ve kullanımda da birçok kısıtlamadan serbest olmasına denir. Açık Erişim, akran denetimli olan veya olmayan akademik dergi makaleleri, konferans yazıları tezler, kitap bölümleri, ve monografilere uygulanabilir.
Açık erişim için iki türden bahsedilebilir: "gratis" açık erişim, ücretsiz olarak online erişim anlamına gelirken, "libre" açık erişim, ücretsiz online erişimin yanı sıra bazı kullanım haklarının da olması anlamındadır. Bu ek kullanım hakları genellikle Creative Commons lisansı tarafından sağlanmaktadır.Libre açık erişim Budapeşte Açık Erişim Girişimindeki ve[1] Berlin Fen Bilimleri ve İnsani Bilimlerde Bilgiye Açık Erişim Bildirgesindeki açık erişim tanımına uymaktadır.
Yazarların kendi çalışmalarına açık erişim sağlayabilmesinin birden çok yolu vardır. Bir yolu yazarın yayını yaptıktan sonra kendi arşivine alması ve dijitalleştirmesiyle ücretsiz olarak ulaşılabilir hale getirmesidir, bu 'yeşil' açık erişim olarak da bilinmektedir.
İkinci bir yol ise, araştırma çıktısının yayıncıdan çıktığı anda ulaşılabilir olacak şekilde yayınlanmasıdır. Bu da altın açık erişim olarak bilinmektedir, ve bu genellikle bir makalenin bir açık erişim dergisi, ya da Hibrid Açık Erişim Dergisinde yayınlanması ile gerçekleşir. Saf açık erişim dergileri kayıt ücreti talep etmez ve farklı iş modellerine sahip olabilir ancak birçoğu makale işlem ücreti talep etmektedir. 

"Açık erişim" terimi, 2000'lerdeki 3 basın açıklaması ile formüle edilmiştir. Budapest Açık Erişim Girişimi Şubat 2002'de, Bethesda Statement on Open Access Publishing Haziran 2003'te ve Berlin Fen Bilimleri ve İnsani Bilimlerde Bilgiye Açık Erişim Bildirgesi Ekim 2003'te yayınlanmıştır.

Açık erişim, İnternet ve World Wide Web'in başlamasından sonra aranılmaya ve dünya çapında araştırmacılar tarafından sağlanmaya başladı. Bu ivme akademic dergi yayınlama reformunun ardından daha da artarak devam etti. Elektronik yayınlama, kâğıt yayınlamaya göre yeni yararlar sağladı ve geleneksel yayınlama metotlarındaki problemlere de katkı sağladı.

Yazarların makalelerini açık erişilebilir yapmasının ana sebeplerinden biri makalelerin etki faktörünü maksimum düzeye çıkarmaktır. 2001'deki bir çalışma, açık erişimin alıntı etki avantajı getirdiğini gösterirken, sayısı artan başka çalışmalar da açık erişimin abonelik bariyerlerini kaldırmasından dolayı, açık erişim makalelerinin daha çok kullanıldığı ve alıntılandığını göstermiştir. 

Açık Erişim sağlanması için birçok farklı yöntem vardır, bunlardan ikisi yeşil ya da altın açık erişim olarak tabir edilen yöntemlerdir. Yeşil yol açık erişimde yazar hakemli yayınının elektronik bir kopyasını kurumsal bir arşivde ya da konu arşivinde arşivler. Bundan sonra bu yayına herkes ücretsiz erişebilir. Altın yıl açık erişimde ise yazarlar bilimsel eserlerini açık erişim dergilerde ya da monografi dizilerinde yayımlar ve son kullanıcılar bu yayımlara internet üzerinden ücretsiz olarak erişir.

2010'da yapılan bir çalışmaya göre kabaca 2008'de çıkarılan akran denetimli makalellerin yüzde 20'si açık olarak erişilebilir durumdaydı. Diğer bir çalışma ise, 2010 yılında etki faktörü olan tüm akademik dergilerin %7.9 u altın açık erişim dergileriydi ve akademik disiplinler arası geniş bir yayılım göstermişti. Dergi literatürlerinin 8.5%'i yayıncıların sitelerinde bulunabilir (altın açık erişim), 62%'isi tam açık erişim dergileri, 14% ü gecikmiş erişim abonelik dergileri ve 24% ü de bireysel olarak açık olan makalelerdir. Ek olarak makalelerin 11.9%'i, yeşil açık erişim olarak ve tüm metin açık ve ulaşabilir olacak şekildeydi. 

Açık Erişim Haftası
FUTON bias
Access to knowledge movement
Digital rights
List of open-access projects
Open access monograph
Open Access Week
Open publishing (different from "open access" publishing)
Open Access Scholarly Publishers Association
Right to Internet access
Altmetrics

Suber, Peter (2012). Open access (The MIT Press Essential Knowledge Series bas.). Cambridge, Mass.: MIT Press. ISBN 978-0-262-51763-8. 4 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2015. 
Willinsky, John. The Access Principle: The Case for Open Access to Research and Scholarship (MIT Press, 2006)
Kirsop, Barbara, and Leslie Chan. (2005) Transforming access to research literature for developing countries. 18 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Serials Reviews, 31(4): 246–255.
Laakso, Mikael; Welling, Patrik; Bukvova, Helena; Nyman, Linus; Björk, Bo-Christer; Hedlund, Turid (2011). "The Development of Open Access Journal Publishing from 1993 to 2009". PLoS ONE. 6 (6). s. e20961. doi:10.1371/journal.pone.0020961. 27 Eylül 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Ekim 2015. 
Davis, P.M.; Fromerth, M.J. (2007). "Does the arXiv lead to higher citations and reduced publisher downloads for mathematics articles?". Scientometrics. 71 (2). ss. 203-215.  (The results of this study do not confirm the Open Access postulate. The most plausible explanation of a citation advantage was self-selection, which has led to higher quality articles being deposited in the arXiv.)
Hajjem, C.; Harnad, S; Gingras, Y. (2005). "Ten-Year Cross-Disciplinary Comparison of the Growth of Open Access and How It Increases Research Citation Impact". IEEE Data Engineering Bulletin. 28 (4). ss. 39-47. 4 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Ekim 2015.  Analyzed 1,307,038 articles published across 12 years (1992–2003) in 10 disciplines; OA articles have consistently more citations (25%–250% varying with discipline and year).
Lawrence, S (2001). "Online or Invisible?". Nature. 411 (6837). 9 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Ekim 2015.  (paper first showing the Open Access citation advantage over non-Open Access papers in computer science.)
Okerson A. & O'Donnell J. (1995) (Eds.) Scholarly Journals at the Crossroads; A Subversive Proposal for Electronic Publishing. Washington, DC: Association of Research Libraries.
Tötösy; de Zepetnek, S.; Joshua, Jia (2014). "Electronic Journals, Prestige, and the Economics of Academic Journal Publishing". CLCWeb: Comparative Literature and Culture. 16 (1). s. 2014. doi:10.7771/1481-4374.2426. 
"Open and Shut?" 18 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Blog on open access by Richard Poynder, a freelance journalist, who has done a series of interviews 27 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with a few of the leaders of the open access movement.
Mietchen, Daniel (15 Ocak 2014). "Wikimedia and Open Access — a rich history of interactions". Wikimedia Blog. Wikimedia Foundation. 9 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ocak 2015. 
Armato III, Samuel G.; Baldock, Clive; Orton, Colin G. (2015). ""Hybrid gold" is the most appropriate open-access modality for journals like Medical Physics". Medical Physics. 42 (1). ss. 1-4. 29 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Ağustos 2015. 

OAD 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Open Access Directory, an "open-access, wiki-based, community-updated encyclopedia of OA factual lists" (started by Peter Suber)
GOAP 6 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: UNESCO's Global Open Access Portal, providing "status of open access to scientific information around the world"
OAA: openaccessarticles.com, is an online directory that indexes and provides access to quality open access, peer-reviewed articles information."

Açık erişim (AE) dergileri, internetin kendisine erişim dışında finansal, yasal veya teknik bariyer olmaksızın okuyucuya çevrimiçi ulaşılabilir olan bilimsel dergilerdir. 
Bu dergilere erişim için okuyuculardan abonelik bedeli, lisans ücreti ya da görülme-başına-ödeme gibi herhangi bir ücret alınmaz; telif hakkı ve lisans verme kıstılamalarının çoğu kaldırılır. Dergilerin yapım ve yayımına ilişkin masrafların karşılanması için farklı modeller mevcuttur.
Açık erişim dergilerinin kimileri bir akademik kurum, bir topluluk veya bir devlet bilgilendirme merkezi tarafından finanse edilmektedir. Diğerleri ise dergide makale yayımlamak için yazı sunan yazarların ödediği ücretle finanse edilir; bu ücretler için gerekli para, genellikle araştırmacıların bağlı oldukları kurum veya fonlama ajansları tarafından sağlanmaktadır. 
Bazen ayırımlarını vurgulamak amacıyla bunlardan sırasıyla "altın" ve "platin" modeller olarak bahsedilir. Anc ak bunun dışında da "altın", AE hem finanse edilen hem de edilmeyen AE'den bahsetmek amacıyla kullanılan bir tabirdir.
2009 yılında, ortalama 190,000 makale yayınlayan yaklaşık 4,800 aktif açık erişim dergisi vardı. Ekim 2015'ten itibaren, Directory of Open Access Journals'te listelenmiş açık erişim dergilerinin sayısı 10,000'in üzerine yükseldi. 2013'te atıf indeksleri AHSCI (The Advanced Host Controller Interface), SCI (Science Citation Index) ve SSCI (Social Sciences Citation Index)'daki rastgele dergilerde yapılan çalışmayla, dergilerin %88'inin erişime kapalı, %12'sininse erişime açık olduğu sonucuna varıldı.

Açık erişim dergilerinin; tüm içeriği erişilebilir olan "tam açık erişim dergileri", içeriğin bir kısmı erişilebilir olan "melez açık erişim dergileri" ve içeriği belirli bir sürenin ardından (örn. 12 veya 24 ay) erişilebilir hale getirilmiş "gecikmeli açık erişim dergileri" dahil olmak üzere birçok çeşidi vardır. "Açık erişim dergileri" açık erişim sağlamanın iki genel metodundan biridir. Diğer metot ise bir veri havuzunda kendi kendine arşivlemedir (yukarıda bahsedilen "altın yol"a karşıt olarak, bazen "açık erişime giden yeşil yol" olarak da anılır). Bir açık erişim dergisinin yayınlayıcısı "açık erişim editörü" olarak bilinir ve bu sürece "açık erişim yayınlama" denir.

Bilimsel dergilerin ortaya çıkışından beri birçok dergi finanse edilmektedir.Gelişmekte olan üst düzey eğitim ve araştırma tesislerine sahip ülkelerde, ülkenin bilimsel ve akademik araştırmacılarının yayım masraflarının karşılanması, hatta insanların bu dergilerde yayın yapmasının sağlanması, bu dergilere saygınlık ve görünürlük kazandırılması oldukça yaygındır. Bu tür maddi yardımlar günümüzde genellikle evrensel olmakla birlikte; aynı zamanda bazen abonelik ücretini azaltmak adına kısmi olmakta, bazen de kendi ülkelerindeki okuyucular için tamamını karşılar nitelikte olmaktaydı.
İlk "sadece-dijital", ücretsiz dergiler 1980'lerin sonu, 1990'ların başında internette yayınlandı.Bu dergiler halihazırda var olan altyapıları (e-posta ve haber grupları gibi) ve gönüllü iş gücünü kullandılar ve hiçbir kazanç sağlama amacı olmadan geliştirildiler. Bryn Mawr Classical Review, Postmodern Culture, Psycoloquy ve The Public-Access Computer Systems Review bu dergilere verilebilecek örnekler arasındadır.
İlk çevrimiçi dergilerden, GeoLogic, Terra NOVA, Paul Browning tarafından 1989'da yayınlandı. Ayrı bir dergi değil, TerraNova'nın elektronik bir bölümüydü. Dergi, erişime açık olmayı, 1997'de editörlerin (EUG) ve yayınevinin (Blackwell) izlediği politikadaki değişiklik sebebiyle durdurdu.
Bunu tamamen açık bilimsel dergiler takip etti.1998'de, Journal of Medical Internet Research adıyla tıp alanındaki ilk açık erişim dergilerinden biri oluşturuldu. 1999'da ise ilk sayısını yayınladı. Journal of Surgical Radiology dergisi tarafından daha alışılmadık metodlardan biri değerlendirilerek harici gelirlerin net kazancını editörlerin çabalarına karşılık kullandılar.
Biyolojik ve jeolojik bilimler arasında paleontoloji 1998'de Palaentologia Electronica ile ön plana çıktı. İlk sayıları basılı dergilerine olan aboneliklere eş sayılabilir, tahmini 3,000 okuyucu tarafından 100,000 görülmeye ulaştı. Sadece dijital formdaki biyoloji dergilerinin karşılaştığı zorluklardan biri ise; kağıt formatı dışında yayınlanan bilimsel terimlereInternational Code of Zoological Nomenclature (uluslararası Zoolojik Terimlendirme Yasası) tarafından sağlanan himayenin sağlanmamasıydı. Ancak bu sorunun üstesinden 1999'da yasanın revize edilmesiyle (1 Ocak 2000'den itibaren geçerli) gelindi.
2000-2009on yılı içinde açık erişim dergilerinin sayısı tahmini %500 gibi bir oranla arttı. Ayrıca, yılda açık erişim dergilerinde yayınlanan ortalama makale sayısı da aynuı dönemde 20'den yaklaşık 40'a yükseldi. Bu durumun sonucu olarak açık erişimli makale sayısı o dönemde %900 oranında artmış oldu.

Açık erişim dergileri yayım ücreti alanlar ve almayanlar olarak ayrılır.

Ücrete dayalı açık erişim dergileri yazar adına ödeme gerektirir. Gerekli para yazar tarafından da karşılanabilmekle birlikte genellikle yazarın araştırma hibesinden veya işvereni tarafından karşılanır. Ekonomik zorluk durumlarında (yazarın daha az gelişmiş bir ekonomiden olduğu örnekler de dahil) çoğu dergi ücretin tamamından ya da bir kısmından feragat etmektedir. Yayım ücreti alan dergiler rutin olarak, eş teftiş yürüten editörlerin, yazarların ücret muafiyetini talep edip etmediklerini ya da ücret muafiyetlerine izin verilip verilmediğini bilmemesinden ve her belgenin dergide herhangi bir mali hissesi olmayan, bağımsız bir editör tarafından onaylandığından emin olmak adına çeşitli uygulamalarda bulunurlar. Ödemeler genellikle yayınlanan makale başına iken (örn. BMC dergileri veya  PLOS ONE), ödemeleri gönderilen taslak metin başına (örn. Atmospheric Chemistry and Physics) veya yazar başına (PeerJ) uygulayan dergiler de vardır. 2013'te yapılan bir çalışmaya göre Directory of Open Access Journals'teki (DOAJ) dergilerin yalnızca %28'i yazarlardan ödeme yapmasını şart koşmaktadır, ancak bu rakam bilimsel ve tıbbi odaklı dergilerde daha yüksek (sırasıyla %43 ve %47), sanatsal ve beşeri yayın yapan dergilerde en düşüktür (sırasıyla %0 ve %4).

Ücretsiz açık erişim dergileri çeşitli iş modelleri kullanır. Peter Suber demiştir ki: "Bazı ücretsiz açık erişim dergileri üniversiteler, laboratuvarlar, araştırma merkezleri, kütüphaneler, hastahaneler, müzeler, bilinen topluluklar, vakıflar veya devlet ajanslarından direkt veya indirekt yardım alırlar. Bazıları açık erişimli olmayan yayımlar serisinden gelen geliri alırlar. Bazıları ise reklamcılık, yedek servisler, üyelik ödemeleri, bağışlar, yeniden baskılar, premium nüshasının bir baskısından gelen geliri alır. Birçoğu gönüllülük esasına dayanır. Bazıları ise şüphesiz ki bu yöntemlerin bir birleşimini kullanır."

Açık erişim dergilerinin avantajları ve dezavantajları bilim adamları ve yayıncılar arasındaki birçok tartışmanın konusudur. Mevcut yayın kuruluşlarının açık erişim dergilerinin yayınlanmasına tepkileri yeni bir açık erişim iş modeline şevkle yaklaşmak, mümkün olan ücretsiz ve açık erişimi sağlamaya yönelik deneyler yapmakla; açık erişim önerilerine karşı etkin lobi çalışmaları arasında değişmektedir. BioMed Central ve Public Library of Science gibi birçok yayın kuruluşu açık erişim yayıncıları olarak başlamışlardır.
Açık erişim dergilerinin, özellikle gelişmekte olan ülkelerde geçerli olmak üzere, bariz avantajlarından biri abonelik gerektiren bir kütüphaneyle bağlantısına bakmaksızın bilimsel yayınlara ücretsiz erişim ve kamuya geliştirilmiş erişim sağlamasıdır. Budapeşte Açık Erişim Girişimi'nde   akademik çevrede ve endüstride yapılan araştırmaların daha az masraflı olacağı iddia edilse de, geri kalan kesim AE'nin yayımcılığın toplam masrafını artıracağını öne sürdü.
Açık erişime karşı geliştirilen temel argüman "emsal değerlendirme" sistemine gelebilecek zarardır, bu bağlamda bilimsel dergi yayıncılığının genel kalitesinin eksileceği öne sürülür. Örneğin 2009'da bir bilgisayar programı tarafından meydana getirilen aldatmaca bir derginin yayımı "yazar yayım için ödeme yapar" modeliyle büyük bir yayın kuruluşu tarafından kabul edilmiştir. Benzer bir vakada, 2013'te, Science dergisi ve popüler bilim yayımlarında çalışan bir yazar bazı dergilere bir liken bileşeninin sözde etkileri ile ilgili oldukça hatalı bir belgeyi sunarak açık erişim sistemini hedef almıştır. Bu dergilerin, Journal of Natural Pharmaceuticals dahil olmak üzere, %60'ı bu sahte tıbbi yazıyı kabul etmiş ancak en köklüleri olan PLOS ONE bu yazıyı reddetmiştir. Sonuç olarak, bu deney kendisi "emsal değerlendirme"ye uygun olmadığı, kusurlu bir metodolojiye sahip olması ve bir kontrol grubunun olmayışı açısından eleştirilmiştir. Bunun yanı sıra birçok daha yeni açık erişim dergisi on yıllardır piyasada olan aboneli kopyalarının ününün eksikliğini çekmektedir Bu etki 2001'den beri azaldığı halde PLOS ONE ve BioMedCentral gibi yüksek kalite, profesyonel açık erişim yayınevlerinin aciliyetini yansıtmaktadır.
Açık erişim modelinin muhalifleri "erişim için ödeme" modelinin yayın kuruluşlarının çalışmalarının karşılığının layıkıyla verildiğinden emin olmak adına gerekli olduğunu iddia etmektedirler. "Erişim için ödeme"yi destekleyen bilimsel dergi yayıncıları; bilimsel bir adı sürdürme, emsal değerlendirmeyi ayarlama, makaleleri düzenleme ve indekslemedeki "bekçi" rollerinin bir açık erişim modeliyle tedarik edilmeyen ekonomik kaynaklar gerektirdiğini öne sürmektedirler. Muhalifleri açık erişimin gelişmekte olan ülkeler için adil erişimi garanti etmek adına gerekli olmadığını; farklılaştırılmış ücretlendirmenin veya gelişmiş ülkeler veya kuruluşlar tarafından yapılacak maddi yardımın mal sahibi dergilere erişimi makul fiyatlı yapabileceğini savunurlar. Bazı eleştirmenler ayrıca yazar masraflarının finanse edilmesindeki eksikliğe de dikkat çekerler.

Zaman içinde açık erişim yazarlarına yapılan atıf oranlarının daha yüksek olduğuna dair iddialar öne sürülmüştür. Fakat yakın zamanda yapılan 

Banknot ya da kâğıt para; taşıyana üzerinde yazan miktarın ödenmesi basan kurum tarafından garanti edilen, faiz taşımayan, yasal bir ödeme aracı. İngilizcedeki bank ve note yani banka ve not kavramlarının birleşiminden gelir. Banknotun, altın, gümüş, döviz gibi menkul kıymetlerden teşekkül eden bir karşılığı bulunmayabilir. Eskiyen para tedavülden çekilerek imha edilir.

Banknot, 17. yüzyıldan başlamak üzere bilhassa tarihte I. Dünya Savaşına kadar geniş bir tatbik sahası bulmuştur. Emtia (mal), arazi gibi servet unsurlarının karşılık olarak kullanıldığı görülmüşse de, altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, en ziyade kullanım sahası bulan karşılıklar olmuştur. Banknotlar, bankalar tarafından ihraç edilebildiği gibi devlet tarafından da çıkartıldığı görülmüştür. Banknotlar, yüzde yüz bir karşılık gösterilerek ihraç edilirse, bu kâğıttan paraya temsili kâğıttan para adı verilmektedir (altın ve gümüş sertifikaları). Kısmi bir karşılığı olan kâğıttan paraya ise itimada dayanan kâğıttan para veya banknot denilmektedir. Banknotlar itibar görmeleri için döviz ve/veya kıymetli madenlere dayalı çıkartılarak hayatlarına başlamış olsalar da gönümüzde bunlar için tutulması gereken bir zorunluluk bulunmamakta ve dolayısıyla büyük kısmı itibari olarak basılmaktadır.
Banknot, para birimi yasasından sonra yetkili bankalar tarafından tedavüle çıkarılmış, tutarı para değeri birimlerinin ortalaması üzerinden belirlenen kâğıt paradır. Banknot bir ödeme aracıdır. Para birimi yasasından sonra tedavüle çıkan banknotların bedelini ödeme yükümlülüğü olmadığı için, bu para birimi mal ya da hizmet takasına ilişkin herhangi bir kanuna bağlı değildir. Banknotlar bu yüzden talep hakkı sağlamaz. Aksine tedavüle çıkaran merkez bankasına karşı bir güvene dayanan yasal bir değer ortaya koyar. Ayrıca karşılık olarak borç durumdaki şahıs veya kuruluşlar, talepleri banknotlarla karşılama (ödeme) hakkına sahiptirler. Buna karşın hisse senediyle (değerli kâğıt) borç silme (kapama/ödeme) hakkı bulunmamaktadır.
Banknotlar kâğıt olma özelliklerinden dolayı halk dilinde kâğıt para olarak da tanımlanırlar. Banknotlar ve sikkeler (metal para) nakit para kabul edilir.

Banknotun ortaya çıkışında ise tarihsel olarak bankalar etkin olmuştur. Değerli madenler (altın para, gümüş para) güvenlik açısından bankalara emanet edilmiş ve karşılığında bu durumu ispatlamak için bankadan bir belge alınmıştır. Alışveriş sonrasında tacir paranın kendisini karşı tarafa vermek yerine bu belgeyi vermiştir. Belgeyi elinde bulunduran kişi artık bankadaki paranın sahibi olmuştur. Ya da tacir müşterisinin paranın bir kısmını çekebilmesine olanak sağlamak üzere bankaya bir ödeme emri içeren imzalı bir kâğıt göndermiştir (günümüzdeki “Çek” benzeri bir uygulamadır, ancak çağdaş bankacılık sisteminde elbette ki aralarında belirgin farklar vardır). Böylece değerli madeni taşıma güçlüğünden ve risklerden kurtulma olanağı sağlanmıştır. İşte bankaların kendi ellerinde müşterilerinin değerli madenlerinin bulunduğuna dair verdikleri bu güvence belgesine Bank-Note (Banka Notu) adı verilmiştir.
Ticaretin ve mali işlemlerin öneminin artmasıyla sikkelere duyulan ihtiyaç gitgide artmıştır. Sahtecilikten duyulan endişe sebebiyle sikkeler istenilen kadar yüksek bir nominal değere sahip olamamıştır. Büyük miktardaki paralarda çok sayıda ihtiyaç duyulan sikkeler oldukça kullanışsızdı. Bu yüzden kullanışlı bir ödeme aracının ne kadar gerekli olduğu meydana çıkmıştır. Hem bu gereklilik hem de yönetimin finansal problemleri nedeniyle, günümüzde yerini elektronik cari hesap, bankamatik ve kredi kartlarının aldığı, yeni ödeme şekli olan kâğıt paralar hazırlanmıştır.

Tahıl, meyve, sebze, tavuk, midye, gümüş, inek ve altın gibi geçerli mallar, takas aracı olarak kullanılarak para işlevi kazanmışlardır. Para sınırlı; fakat yeterli miktarda mevcut olan ve genel takas ve ödeme aracı olarak kullanıma giren dayanıklı doğal gereçler olarak ortaya çıkmıştır (mal şeklindeki para). Bunlar bazen doğal araç gereçler, bazen de takılardan (ziynet para) oluşmaktaydı ya da çiftlik hayvanları gibi genel olarak kullanılan yararlı mallardı. Orta Çağ'da özellikle metal, gümüş çubuk, takılar ve değerli sikkelerin ödeme aracı olarak kullanıldığı Slav ve İskandinav doğu denizi bölgelerinde ağırlık ve tartma üzerine kurulu ekonomi anlayışı söz konusuydu. Burada metal, özellikle de gümüş çubuklar, takı malzemeleri ve yabancı sikkeler ödeme aracı olarak belirleyici nitelikteydi. Ayrıca sikkelerde ağırlık tek başına, çift yönlü tartma yöntemiyle alıcıyı satıcıyı belirlemekteydi.

Her ulusun, ülkenin merkez bankası tarafından tedavüle çıkarılan kendi banknotları vardır. Avro banknotlarının yanı sıra Güney Karayipler bölgesinin banknotları, Batı Afrika ve Orta Afrika ülkelerinin banknotları gibi birden fazla devlet tarafından basılan ve kullanılan banknotlar da istisnai olarak bulunmaktadır. Günümüzde banknotlar sadece İskoçya, Kuzey İrlanda, Hongkong ve Makao'da özel bankalar tarafından basılmaktadır. Bir devlet bankasının özel ya da resmi olup olmadığının kesin ayrımı birçok ülkede ne eski dönemlerde ne de günümüzde yapılmıştır. Çünkü birçok devlet bankası, şahısların sahip olabileceği hisse senetleri ve bonolar çıkartmıştır. Örneğin, 1923 yılından önceki İmparatorluk Bankası.

Banknotlar genellikle kâğıttan yapılır -bazen ham maddeden- ve birçok ülkede hala kâğıt şeklinde basılır; fakat farklı maddeler de kullanılabilir (Örn. sentetik madde, polimer). Avro banknotların kâğıtları saf pamuktan yapılmaktadır. Polimer banknotlar Avrupa'da Romanya'da tedavüle çıkmıştır. Ayrıca Kuzey İrlanda'da Northern Bankası'nda da çıkarılmaktadır. Polimer banknotlara Avrupa dışında dönence ve dönencealtı bölgelerindeki ülkelerde rastlanabilir: Avustralya, Bangladeş, Brezilya, Brunei, Şili, Birleşik Çin Cumhuriyeti, Endonezya, Kuveyt, Malezya, Meksika, Nepal, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Sambia, Samoa, Singapur, Solomon Adaları, Sri Lanka, Tayvan, Tayland ve Vietnam.
Polimerden yapılan banknotların avantajı dayanıklı olmasıdır. Üretiminde kâğıt banknotlara göre daha masraflıdır ve bazı durumlarda hâlihazırdaki banknotlar tarafından işlenememektedir. Sıcaklık bu banknotlara zarar verebilir ve kuru bir hal aldıkları için bu banknotlar kolayca yırtılabilir ve çabuk eskiyebilir.
Banknotların ve güvenlik kâğıtlarının daha önceki imalatçılarından biri, Gmund am Tegernsee'de ve Königstein (Saksonya İsviçresi)'da üretim yerleri olan, Giesecke & Devrien'in şubesi olan Louisenthal kâğıt fabrikasıdır.

Kâğıt paraların eskime süreleri Türkiye'de 3, ABD'de 18, Almanya'da 55, İngiltere'de ise 10 yıldır.

Kâğıt parayı nominal olarak değerli kılan şey devletin verdiği güvencedir. Yani kâğıt paranın imal edildiği maddenin (kâğıt, keten, pamuk vs.) gerçek değeri ihmal edilecek kadar azdır. Devlet otoritesi ortadan kalktığında para değersizleşir ve kağıda dönüşür. Tarihte bunun pek çok örneği vardır. (Buna karşın altının kendisinin gerçek ve süreklilik arz eden değeri vardır ve para olarak kullanıldığında üzerine yazılan değer farklı olabilse de ayrıca gerçek bir değere de sahiptir. Bu durum tarihte de örnekleri görülen yasadışı işlemlerin yapılmasına da imkân vermiştir.)
Nominal (İtibari) Değer: İktisadi bir varlığın üzerinde yazılı olan değerdir. Örneğin: para (kâğıt para, altın para, gümüş para, madeni para), çek, hisse senedi vs. üzerinde nominal değer bulunur. İktisadi varlıklar her zaman nominal değerleri ile alınıp satılmayabilir. Örneğin döviz, hisse senedi farklı değerlerden işlem görebilir. Bu durumda piyasa değeri yani gerçek değeri nominal değerden farklı olacaktır.

Banknotları imal edenler, paraları kopyalamaya ve sahteciliğe karşı mümkün olduğunca güvenli yapmaya çalışmışlardır. Sahtekârlar her seferinde banknotları kopyalamayı ve piyasaya çıkarmayı denemişlerdir. Modern banknotların, taklidi zorlaştıran ve gerçek banknotların kontrol edilebilmesini sağlayan kademeli olarak düzenlenmiş güvenlik işaretleri bulunmaktadır.
İlk güvenlik kademesi, banknotun herhangi bir alet kullanmaksızın bakıldığında ya da dokunulduğunda tanınabilmesini sağlayan özelliktedir. Ayrıca bir alt katman, su işareti, damga-baskısı, şeffaf tabaka, gömülü güvenlik katmanları, gözle görülebilen baskı rengi (gözle görülür değişken mürekkep) ve renkli fotokopi materyalleri ile üretilemeyen hologram da vardır. 1988/1989 yıllarında 5000 Avusturya şilin banknotu ile banknot, basım tarihinde ilk kez, bir kâğıt para üzerinde ince kâğıt (Kinegramm) kullanılmıştır. Bu durum gözle görülebilen işaretlerin kullanımı yönünde ayar değişimine sebep olmuştur, çünkü dünya çapında bu yöntem kullanılmaya başlanmıştır (Örn. Euro).
İkinci güvenlik katmanı, kopyalanması zor olan, ama bazı basit materyallerle saptanabilen bir yöntemden oluşmaktadır. Bunun yanında mikro yazı (bir büyüteçle saptanabilen) ve ışıltılı veya fosforlu bir desen de bulunmaktadır.
Para ayırma makinesiyle yapılan makineli incelemeler için ya da para yatırma aracı için (Örn. ATM) ayrıca görünmeyen güvenlik katmanları vardır. Bunlar alt katmanın (Kâğıt ya da polimer) ya da baskı renklerinin bir parçası olarak temin edilebilirler. Bunlara, güvenlik katmanının ya da baskı renklerinin fiziksel olarak ölçülebilen özellikleri de dâhildir. En yüksek güvenlik katmanı, bileşimi ve saptama ölçütleri sadece üreticiler ve merkez bankaları tarafından bilinen materyallerin kullanıldığı banknotlardadır. İsviçre frangı dünyada güvenlik seviyesi en yüksek olan banknottur.

"Osmanlı Bankası Banknotları" - Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Yayınları, İstanbul, 1998.
"Osmanlı Bankası Arşivinde Tarihten İzler" - Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Yayınları, İstanbul, 1997.
"50 Yılın Türk Kâğıt Paraları" - Cüneyt Ölçer, İş Bankası Kültür Yayınları, 1973.
"Cumhuriyet Dönemi Türk Kâğıt Paraları" - Cüneyt Ölçer, İş Bankası Kültür Yayınları, 1983 (Yukarıdaki kitabın genişletilmiş baskısı)

Banka
Merkez bankası
İtibari para
Kripto para
Merkez bankası dijital para birimi

İtibari Paranın Kullanımdan Kaldırılmasına Yönelik Teorik Bir Değerlendirme 19 Mayıs 2022 tari

Beyaz kitap, bir çeşit yönergedir. Asıl olarak devletler tarafından resmi olarak yayımlanırlar. Son zamanlarda, iş dünyasında da müşterileri eğitmek, piyasa eğilimlerini belirtmek ya da alış kararlarına yardımcı olmak için de kullanılmaya başlanmıştır.

Kurum ve kuruluşların oluşturacakları resmi belgeler için bir taslak olan, hızla boş beyaz sayfalara yazılan dokümanlara "Beyaz Kitaplar" ismi verilmiştir. Modern İngiliz ve İrlanda terminolojisinde de resmi doküman olarak yerini alır. İngiliz Milletler Topluluğu Ülkeleri ve Avrupa Birliği'nin de terminilojisine geçmesiyle birlikte "Beyaz Kitaplar" terimi dünya haritasında yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Yeni olan bir teknoloji ya da ürünün piyasada oluşturabileceği olumsuz görüşleri en aza etmek amacıyla şirketler tarafından yazdırılan dokümanlardır. Şirketler beyaz kâğıtları, tüketicilerin ve sektörün diğer üyelerinin daha kolay algılaması için pazarlama, satış teknikleri gibi konularda uzman olan kişilere yazdırırlar. Bu da ürünü kamuoyuna sunarken yaşanacak tüm gelişmelere kontrollü bir zemin hazırlamaktadır.

Bibliyografya veya bibliyografi, bir konu hakkındaki yayınların bir kısmını ve tamamını sunan liste. Bibliyografya kelimesi "kitap" anlamındaki βιβλίον (biblion) ve "yazı, yazma" anlamındaki -γραφία, (-graphía) kelimelerinden birleşiminden oluşan Eski Yunanca βιβλιογραφία (bibliographía) kelimesinden gelmektedir. "Kitaplar hakkında yazı" anlamında kullanılmıştır. Kelimenin iki manası vardır:

Belli bir konuda veya çeşitli konulardaki yayınların (kitap, broşür, makale vb.) listesi. Genellikle bu listede yazar (müellif) ile eserin; tercüme ise mütercimin adı, cilt ve baskı kaydı, basıldığı yer, yıl ve yayıncı ile sayfa adedi hakkında bilgi verilir.
Matbu veya yazma eserlerin listelerinin nasıl yapılacağından, nasıl tanımlanacağı ve sınıflandırılacağı, ayrıca bu işi yaparken uyulması gereken kurallardan bahseden bilimin adı.
Kısaca bibliyografya; Bilim, sanat gibi fikir ürünleri ve kayıtlarla ilgili yayınları bir düzen içerisinde toplayan listedir. Fakat genellikle anlattıkları eserlerin nerede bulunduklarını göstermezler. Bu özellikleriyle kataloglardan ayrılırlar.
Türkiye'de, bibliyografya sahasında yapılmış en zengin ve büyük çalışma; Katib Çelebi'nin 17. yüzyılda meydana getirdiği Keşfü'z-Zunûn adlı eseridir. Başlı başına bir kıymet ifade eden ve asırlarca elden düşmeyen bu önemli eser, 300 kadar bilimin özelliklerini anlatmakta, 10.000 kadar yazar ve alfabetik olarak 15.000'e yakın kitap hakkında bilgi vermektedir. Daha sonra Bağdatlı İsmail Paşanın bu esere yazdığı iki ciltlik zeyl ile iki ciltlik Esma-ül-Müellifin de çok meşhurdur.
1935 senesinden beri yayınlanmakta olan Türkiye Bibliyografyası Türkiye'de basılan bütün kitapların, broşürlerin, harita ve atlasların gazete ve dergilerin, diğer yayınların bibliyografik künyelerini bildiren milli bir bibliyografyadır. Ayrıca Türkiye'de seçilmiş dergilerde yayımlanan makaleleri bildiren bir de Türkiye Makaleler Bibliyografyası vardır. Bu da Türkiye Bibliyografyası gibi üç ayda bir yayımlanmakta bazen yayınını aksatmaktadır.
Bibliyografyalar çeşitli açılardan ele alınır:

Mahiyetleri bakımından: Basit, tahlilî (çözümlemeli) ve tenkidî (eleştirel) olmak üzere üçe ayrılırlar:
Basit bibliyografyalar: Ele aldıkları eserlerin, belirli kaidelere göre sadece künyelerini verirler.
Tahlilî bibliyografyalar: Eserlerin künyeleri yanında ayrıca muhtevaları hakkında bilgi verirler.
Tenkidî bibliyografyalar: Bu bibliyografyalarda eserlerin münderecatı ve tertipleri tenkit edilir.
Ayrıca mahiyetleri bakımından bibliyografyalar esas (primaire) ve kopya (secondaire) olmak üzere iki gruba ayrılırlar:

Esas bibliyografyalar: Bu tip bibliyografyalar, eserler bizzat görülerek ve tetkik edilerek hazırlanırlar.
Kopya bibliyografyalar: Esas bibliyografyalardan faydalanmak suretiyle hazırlanan bibliyografyalardır. Bu tip bibliyografyalarda eserlere doğrudan müracaat yoktur.
Zaman bakımından: Tamamlanmış ve periyodik olmak üzere iki çeşittir.
Tamamlanmış bibliyografyalar: Belli iki tarih arasında veya belli bir tarihe kadar çıkmış olan eserleri ele alırlar.
Periyodik bibliyografyalar: Belli bir konu veya konulara dair yayımlanan eserleri muntazam veya gayri muntazam fasılalarla bildirirler.
Tertip edilişleri bakımından: Alfabetik, sistematik, kronolojik, vurgu ve başlık kelimelerine göre düzenlenen bibliyografyalardır.
Alfabetik bibliyografyalar: Eserleri müelliflerin adlarına göre; müellifi yoksa veya anonim eserse, kitap adlarına göre veren bibliyografyalardır.
Sistematik bibliyografyalar: Bu bibliyografyalarda eserler konularına göre tanzim edilmişlerdir.
Kronolojik bibliyografyalar: Bu bibliyografyalarda ele alınan eserler, yayın tarihlerine veya bahis konusu, hadiselerin vuku buluş tarihlerine göre sıralanırlar.
Vurgu ve başlık kelimelerine göre tertip edici bibliyografyalarda tanzim işi, bu eserlerden çıkarılan vurgu ve başlık kelimelerine göre, alfabetik olarak yapılır.
Kapsamları bakımından: Milli ve milletlerarası olmak üzere ikiye ayrılır:
Milli bibliyografyalar: Bir tek memleketin hudutları içinde veya aynı dilde yayımlanmış bütün eserleri ele alırlar.
Milletlerarası bibliyografyalar: Her konuya veya muhtelif konulara dair, muhtelif memleketlerde, muhtelif dillerde yapılmış yayımları ele alırlar.
Ayrıca kapsamları bakımından bibliyografyalar genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılırlar:

Genel bibliyografyalar: Muhtelif veya bütün konulara ait eserleri ele alırlar.
Özel bibliyografyalar: Bir tek konuda veya birbiriyle yakın ilgisi olan konularda yayımlanmış eserleri ele alırlar. Bu bibliyografyalara ihtisas bibliyografyaları da denir.
Yine özel bibliyografyalar grubunda mütalaa edilen iki çeşit bibliyografya daha vardır:

Şahıs bibliyografyaları: Bir veya birkaç şahsa dair bibliyografyalardır. Bu bibliyografyalarda o şahsın eserleri veya o şahsa dair yazılan kitap ve makaleler yer alır.
Yer bibliyografyaları: Muayyen bir yerin veya bir mıntıkanın tarihine, coğrafyasına, kültürüne vs. dair yazılan eserleri bildirirler.
Bibliyografyaların hemen her konuda yapılması ve çok çeşitli olması, son zamanlarda bu bibliyografyaları tanıtan bibliyografyaların hazırlanması ihtiyacını doğurmuştur. Bu tip bibliyografyalara "bibliyografyaların bibliyografyası" adı verilir.

Bibliyoterapi (kitap terapisi), bireylerin psikolojik, duygusal ve sosyal sorunlarını çözme, anlamlandırma ve iyileştirme sürecinde kitaplardan ve yazılı materyallerden faydalanma yöntemidir. Bu terapi biçimi, okumanın iyileştirici gücünden yararlanarak insanlara duygusal destek sunmayı amaçlar. Bibliyoterapi, edebi eserlerin yanı sıra kişisel gelişim kitapları, şiirler ve bilimsel metinler gibi birçok yazılı kaynağın tedavi amacıyla kullanıldığı bir süreçtir. Bu yöntemde, bireyler kendi yaşantılarına benzer durumlarla karşılaşabilecekleri, kendilerini keşfetme yolunda yol gösterici olabilecek ya da düşünce dünyalarını derinleştirebilecek kitaplarla buluşturulurlar.

Bibliyoterapinin kökenleri, insanoğlunun yazılı kültürle tanışmasına kadar uzanır. Kitapların ve yazılı metinlerin insanlar üzerindeki iyileştirici etkisinin farkına varılması, tarihin çok eski dönemlerinde başlamıştır. İnsanlar, kitapları sadece bilgi edinme aracı olarak değil, aynı zamanda ruhsal ve duygusal sıkıntılarını hafifletme aracı olarak da kullanmışlardır. Bu fikir, yazının doğuşuyla beraber şekillenmiş ve insanlık tarihinin farklı dönemlerinde kendine yer bulmuştur.
Bibliyoterapinin modern bir terapi yöntemi olarak adlandırılması 20. yüzyılın başlarına dayanmakla birlikte, kitapların iyileştirici gücüne olan inanç Antik Yunan’dan itibaren var olmuştur. Örneğin, Antik Yunan’da kitaplar ve yazılar ruhsal iyileştirici olarak kabul ediliyordu. Yunan mitolojisinde şifa tanrısı Asklepios’un şifa tapınaklarında (Asklepion) hastaların kitaplar aracılığıyla zihinsel ve ruhsal iyileşme sürecine dahil edildikleri bilinmektedir. Bu tapınakların kapısında yer alan "Ruhun Şifa Bulduğu Yer" yazılı tabela, o dönemde kitapların insan ruhuna ne denli iyi geldiğine olan inancı simgeler. Antik çağ filozofları, özellikle Platon ve Aristoteles, edebiyatın ve felsefenin insan ruhu üzerindeki arındırıcı etkisini savunmuşlardır. Platon, insanların edebi eserler aracılığıyla kendilerini tanıyabileceğini ve ruhsal olarak arınabileceğini öne sürerken, Aristoteles, "katarsis" kavramını geliştirmiş ve tragedya gibi dramatik eserlerin izleyicide duygusal bir boşalma sağlayarak ruhu arındırabileceğini savunmuştur.
Bu inanç, yalnızca Yunan dünyasında değil, diğer kadim uygarlıklarda da yaygındı. Antik Mısır ve Mezopotamya'da kutsal metinlerin ve yazılı bilgilerin ruhsal ve zihinsel iyileştirici olduğu düşünülüyordu. Kitaplar, bilgelik ve ruhsal rehberlik sunan araçlar olarak kabul edilirken, dini ve mistik yazılar insanlara ahlaki ve ruhsal bir rehber sunuyordu. Orta Çağ'da ise bu inanç, özellikle Hristiyanlık ve İslam dünyasında dini metinlerle devam etti. İncil ve Kur’an gibi kutsal kitaplar, insanların ruhsal huzur ve arınma arayışında başvurdukları en önemli kaynaklar haline geldi. Orta Çağ manastırlarında, rahipler kitapları kopyalayarak ve okuyarak sadece bilgiye değil, aynı zamanda ruhsal bir iyileşmeye de ulaşmayı hedefliyorlardı. Özellikle rahipler, yazmanın ve okumanın manevi bir disiplin olduğu ve bireyi ruhsal açıdan iyileştirdiği inancındaydı.
Rönesans döneminde ise bibliyoterapinin temelleri daha güçlü bir şekilde atıldı. Bu dönemde edebi eserler, bireylerin zihinsel ve ruhsal gelişimini destekleyen önemli araçlar olarak kabul görmeye başladı. Düşünürler, kitapların bireylerin ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini savunarak, kitap okumanın ve yazının bir tür kişisel gelişim aracı olduğuna dikkat çektiler. Örneğin, Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne, kitap okumanın bireyin iç dünyasını keşfetmesine ve ruhsal sorunlarla başa çıkmasına nasıl yardımcı olduğunu kendi deneyimlerinden yola çıkarak dile getirdi. Montaigne, yazılarında okumanın insan zihnini ve ruhunu nasıl rahatlattığını, duygusal karmaşayı nasıl yatıştırdığını anlatırken, kitabın birey üzerinde iyileştirici bir etki yarattığını savunmuştur.
Aydınlanma çağına gelindiğinde, bireyin zihinsel ve duygusal gelişimi için okuma eyleminin önemine dair daha sistematik düşünceler ortaya çıkmaya başladı. 17. ve 18. yüzyıllarda filozoflar ve düşünürler, bireyin kendini eğitmesinin, okuma yoluyla zihnini ve ruhunu geliştirmesinin önemini vurguladılar. John Locke, insan zihninin boş bir levha (tabula rasa) olduğunu ve deneyimler yoluyla şekillendiğini savunarak, okumanın bireyin ruhsal ve zihinsel dünyasını inşa eden önemli bir araç olduğunu öne sürdü. Bu dönemde kitaplar, sadece entelektüel gelişimi destekleyen kaynaklar değil, aynı zamanda bireylerin duygusal olarak gelişmesine katkı sunan araçlar olarak görülmeye başlandı.
Modern anlamda bibliyoterapi teriminin kullanılmaya başlanması ise 20. yüzyılın başlarına denk gelir. 1916 yılında, Amerikalı yazar ve din adamı Samuel McChord Crothers, “bibliyoterapi” terimini ilk kez literatüre sokarak, kitapların tedavi edici gücüne dair sistematik bir yaklaşım önerdi. Crothers, kitapların insanların ruhsal sorunlarıyla başa çıkmasında nasıl yardımcı olabileceğine dair düşüncelerini ortaya koyarak bu terapi biçimini şekillendirdi. Bu kavram, psikoloji ve edebiyat dünyasında giderek daha fazla ilgi gördü. Crothers'ın bu alandaki görüşleri, hastanelerde ve psikiyatri kliniklerinde kitapların tedavi amacıyla kullanılmasının önünü açtı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında bibliyoterapi, savaş travmalarının tedavisinde önemli bir araç haline geldi. Özellikle savaş gazileri için hastanelerde ve rehabilitasyon merkezlerinde bibliyoterapi uygulamaları yapılmaya başlandı. Savaş sonrası travmatik stres bozukluğu yaşayan askerler, bu dönemde duygusal sorunlarıyla başa çıkabilmek için kitaplardan faydalandılar. Bu dönemde kitaplar, hem askerlerin yaşadıkları travmatik deneyimlerle yüzleşmelerine yardımcı olmak hem de savaş sonrası sivil hayata yeniden uyum sağlamalarına destek olmak amacıyla kullanıldı. Kitaplar, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan bireylerin kendi duygularını anlamalarını ve iyileşme sürecini hızlandırmalarını sağlayan önemli bir terapi aracı olarak kabul edildi.
1950'lerden itibaren, bibliyoterapi alanında daha sistematik araştırmalar yapılmaya başlandı. Özellikle psikoloji ve edebiyat alanındaki çalışmalar, kitapların ve yazılı metinlerin bireylerin psikolojik sorunlarına nasıl yardımcı olabileceğini incelemeye başladı. Bu dönemde, edebiyatın birey üzerindeki etkisi, kitapların tedavi edici gücüyle ilişkilendirilerek daha bilimsel bir temele oturtuldu. Psikologlar, kitap okuma alışkanlığının bireyin zihinsel ve duygusal sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini keşfetmeye başladı. Bu süreçte, kitapların sadece psikolojik rahatsızlıkları olan bireyler için değil, aynı zamanda genel halk için de bir tür iyileştirici araç olarak kullanılabileceği görüşü yaygınlaştı.
1970'lerden itibaren, bibliyoterapi, daha geniş bir kabul görerek klinik psikoloji, eğitim ve kütüphanecilik gibi çeşitli alanlarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Kütüphaneler, hastaneler ve okullar, bireylerin duygusal sağlığını desteklemek amacıyla bibliyoterapi programları geliştirdiler. Özellikle çocukların duygusal ve sosyal gelişimlerine katkıda bulunmak amacıyla çocuk kitaplarının terapi süreçlerinde kullanılması bu dönemde yaygınlaştı.

Bibliyoterapi, pek çok farklı alanda ve bireyler üzerinde uygulanabilir. Psikolojik rahatsızlıklar, kişisel gelişim, eğitim, kriz yönetimi gibi alanlarda kendine geniş bir kullanım alanı bulur. Hem yetişkinler hem de çocuklar için uygulanabilir bir yöntem olan bibliyoterapi, bireyin yaşına, yaşadığı sorunlara ve terapi hedeflerine göre farklı şekilde uyarlanabilir.
Psikolojik Tedavi Amaçlı Kullanım: Psikolojik rahatsızlıklar yaşayan bireyler için kitaplar, hem bilgi sağlayıcı hem de terapötik bir kaynak olarak kullanılabilir. Depresyon, anksiyete, stres bozuklukları gibi rahatsızlıklarda bireylere, yaşadıkları durumu anlamalarına yardımcı olacak kitaplar önerilebilir. Bu süreçte bireyler, kitaplardan elde ettikleri bilgilerle kendi yaşamlarını gözden geçirir ve iyileşme süreçlerine katkı sağlarlar. Ayrıca bu yöntem, bireylerin içsel diyaloglarını yönlendirme, duygularını daha iyi anlama ve sorunlarına farklı açılardan bakmalarını sağlar. Kitapların içerdiği karakterlerin yaşadığı olaylar, bireyin kendi yaşamıyla bağdaştırılarak çözüm yolları geliştirmesine yardımcı olur.
Eğitimde Kullanımı: Bibliyoterapi, eğitimde de geniş bir uygulama alanına sahiptir. Özellikle çocukların duygusal ve sosyal gelişimlerine katkı sunmak amacıyla kullanılabilir. Öğretmenler ve eğitimciler, öğrencilerin duygusal zekalarını geliştirmek, empati kurmalarını sağlamak ve sosyal becerilerini artırmak için belirli kitaplar önerebilirler. Özellikle okul çağındaki çocukların karşılaştığı sosyal zorluklar, zorbalık, ailevi sorunlar veya benlik saygısı gibi konularda bibliyoterapi yararlı olabilir. Edebiyat aracılığıyla çocuklar, başkalarının deneyimlerini öğrenir, farklı bakış açıları geliştirir ve kendi sorunlarıyla başa çıkma stratejileri oluştururlar.
Travma ve Kriz Yönetimi: Bibliyoterapi, kriz durumlarında veya travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bireylerde etkili bir yöntem olarak kullanılabilir. Doğal afetler, savaş, aile içi şiddet veya kişisel kayıplar gibi travmatik olaylar yaşayan bireyler, bu yöntemle duygusal iyileşme sürecine katkıda bulunabilirler. Travmatik deneyimler sonrasında, bireylere benzer durumları yaşamış karakterlerin anlatıldığı kitaplar önerilerek, bireylerin yalnız olmadıkları hissini pekiştirmek ve kendi travmalarını daha iyi anlamalarına yardımcı olmak amaçlanır. Bibliyoterapi bu süreçte bir baş etme mekanizması olarak kullanılabilir.
Kütüphaneler ve Bibliyoterapi: Modern kütüphaneler, bibliyoterapinin önemli uygulama alanlarından biridir. Pek çok kütüphane, bireylerin ruhsal ve zihinsel sağlığını desteklemek amacıyla bibliyoterapi programları sunar. Kütüphane çalışanları, bireylerin ihtiyaçlarına uygun kitaplar önererek, onların kişisel gelişim süreçlerine destek sağlarlar. Kütüphanelerde oluşturulan bu tür programlar, toplumsal refahı artırmayı ve bireylerin daha iyi bir ruhsal dengeye ulaşmalarını hedefler.

Bibliyoter

Bilimsel dergi, akademik yayıncılıkta genellikle yeni araştırmalar yayınlayarak bilimin gelişimine destek vermeyi hedefleyen bir süreli yayın.
Dergilerin büyük çoğunluğu Nature gibi farklı bilimsel alanlara ait makale ve yazıları yayınlar. Bilimsel dergiler makalelerin dergi kalitesini düşürmemesi ve bilimsel anlamda değerli olması açısından hakemlidirler. Bilimsel dergiler profesyonel dergilere benzeseler de gerçekte çok farklıdırlar. Bilimsel dergilerdeki makaleler nadiren günlük olarak, bir piyasa dergisi gibi okunur. Araştırma sonuçlarının yayımlanması bilimsel yöntemin gerekli bir aşamasıdır. Eğer deneyleri ve hesaplamaları içeriyorlarsa bunlar mutlaka başka bir araştırmacının da varılan sonuçları teyit etmek için aynı deney ya da hesaplamayı tekrarlamasına imkân verecek şekilde yeterli bilgiyi içermelidir. Her bir dergi makalesi bilimsel kayıtların sürekli bir ögesi haline gelir.
Bilimsel dergilerin tarihi, 1665 yılında Fransızca Journal des sçavans ve İngilizce Philosophical Transactions of the Royal Society'in ilk kez düzenli olarak araştırma sonuçlarını yayınlamasıyla başlar.

Shaping Written Knowledge: The Genre and Activity of the Experimental Article in Science 13 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (online book) by Charles Bazerman
'Free at Last: The Future of Peer-Reviewed Journals' 14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Stevan Harnad
Bibliography of Findings on the Open Access Impact Advantage29 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Links to the world's electronic journals 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekoloji konusunda makaleler yayınlayan bilimsel dergiler
Electronic publishing in science: changes and risks 18 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Otto Kinne
The scientific communication life-cycle model by Bo-Christer Björk

Bilimsel yazı veya akademik yazım, öncelikle belirli bir akademik konu veya disiplinin standartlarına uygun olarak akademik çalışmanın bir parçası olarak üretilen kurgusal olmayan yazı anlamına gelir:

Doğa bilimleri veya sosyal bilimler tesislerinde ampirik saha çalışması veya araştırma raporları,
Akademisyenlerin kültürü analiz ettiği, yeni teoriler önerdiği veya arşivlerden yorumlar geliştirdiği monografiler
ve tüm bunların lisans versiyonları.
Akademik yazım, tipik olarak daha resmi bir ton kullanır ve belirli gelenekleri takip eder. Akademik yazının merkezinde metinlerarasılık ya da yazarın daha geniş bir söylem topluluğuna katılımının altını çizen diğer akademik çalışmalara titizlikle atıfta bulunma veya referans verme yoluyla mevcut akademik konuşmalarla etkileşim yer alır. Bununla birlikte, akademik yazının kesin tarzı, içeriği ve organizasyonu, belirli türe ve yayın yöntemine bağlı olarak değişebilir. Bu çeşitliliğe rağmen, tüm akademik yazılar, entelektüel bütünlüğe bağlılık, bilginin ilerletilmesi ve disipliner metodolojilerin titizlikle uygulanması gibi bazı ortak özellikleri paylaşır.
Bilimsel yazı, bilgiyi öğretme, doğruluk ve yenilik için yazılan yazı türüdür. Kendine özgü bir anlatım tarzıdır. Yazı, dile dayanır. Dil ortak anlaşma aracıdır. Belli kural ve tekniklere dayanarak yazılan bir yazı amacına ulaşabilir. Bu tür, deneme veya edebiyat değildir ancak dile dayandığı için sıkıcı veya anlaşılamaz olmamalıdır. Görüşler sağlam kaynaklara dayandırılmalı ve atıf gösterilmelidir.

Bilimsel yazı birkaç sayfalık bir makale olabileceği gibi birkaç yüz sayfalık kitap da olabilir. Esas itibarıyla teknik aynıdır.
Yazının metinle uyumlu bir ismi olmalıdır. Çoğu zaman okuyucu kitabın ismine bakar. İsim metinle aynı değil veya iddialı ise aradığını bulamaz. Mesela "Osmanlı'da Tıp" araştırması yapan yazarın kitabına Osmanlı'da İlimler başlığını koyması uygunsuzdur.
Uzun yazıları burada kitap diye belirteceğiz. Yazar, kitabını bir otoritenin sunuşu ile açabilir. Buna takdim, takriz, sunuş denir. Sonra önsöz yahut mukaddime bölümü gelir. Burada yazar eserinin yapısını, amacını tanıtır. Buna söze başlarken de denebilir.
Önsözün ardından kısa veya uzun bir Giriş bölümü gelir. Giriş'te kitabın iskeleti anlatılır. Konular açıklanır, bilgi verilir. Buna methal de denir.
Girişten sonra gövde bölümü gelir. Burada numaralandırma esası şöyledir:
I, A, 1, a, (1), (a), i, ii...
Ana bölümlendirme Kısımlar ve Bölümler şeklindedir.
Gövde metni bittikten sonra Sonuç eklenir, konu özetlenir, neyin savunulduğu ve neyin ortaya çıktığı kısaca açıklanır.
Kitap Sonuç'tan sonra Ekler, Kronoloji, Bibliyografya, İndeks ile biter.
Kitabın başında yazarın biyografisi, künyesi, teşekkür, kısaltmalar, resim ve şekil cetveli yer alır ki bunların çoğunu yayıncı yapar.

En çok kullanılan üç yazı tekniği vardır: APA, MLA, Chicago.
Türkiye'de kullanılan karma usuldeki standart şudur:
Yazar adı, Eser adı, (çeviriyse çevirmeni), Yayınevi, Yer ve tarih. Mesela Vikipedi hakkında Ahmet Sezer adlı yazarın kitabı şöyle gösterilir: Ahmet Sezer, Vikipedi, İstanbul 2006. Burada araya giren ve en çok karıştırılan cilt, sayfa ve basımdır. Bunlar şöyle gösterilmelidir:
Ahmet Sezer, Vikipedi, Viki Yayınları, C.1, İstanbul 2006, s.1. Eser çeviriyse eser adından sonra çevirmeni yazılır. Parantez kullanılmaz. Araştırma bir dergide çıkmışsa format şudur:
Ahmet Sezer, "Vikipedi", Viki dergisi, Sayı:1, s.1.
Yazının kaynakları metinde nasıl gösterilir? Bunun yaygın iki metodu vardır. Birincisi, açıklanan görüş daha önce söylenmişse yeni bir cümleyle anlatılsa dahi üzerine gönderme numarası konulmalıdır. Yahut kaynağı doğrudan alıntılamak ve üzerini numaralandırmaktır. Buna sayfa altı dipnotu metodu denir. Numaralar sayfa altında sıralanıp kaynaklar yazılır. Burada yazar ismi soyadından önce gelir, kitabın sonundaki soyadı sırasıyla karıştırılmamalıdır.
İkinci gönderme metodu yaslanan görüşün veya alıntının yanına parantez açarak yazarın adı ve yayının tarihi verilir. (Sezer:2006) gibi. Bunun yukarıdakinden farkı dipnotlarının bölüm sonlarında verilmesidir, ancak sayfa altı dipnotu yaygın olduğu üzere bu metot kullanılmasa, doğrudan metinde göndermeler numaralandırılsa da olur.

Girişte belirtildiği gibi bir yazar daha önce başkalarının söylediklerini belirtmek zorundadır. Bu bilimsel namustur. Eğer başkasının görüşlerini alır ve gönderme yapmazsa bilimsel hırsız durumuna düşer. Buna intihal denir. Tesadüfen iki yazar aynı görüşü söylemiş olabilir mi? Eskiler buna tevarüd derdi. Olabilir ancak bilerek başkasının görüşlerini kendine mal etme zaten bilimsel ağda belli olur.

Bir yazarı olduran yahut öldüren dilidir. Mükemmel bir düşünce berbat bir dil yüzünden anlaşılmaz, okunmaz. Tersi de mümkündür, çok parlak, cafcaflı bir dille yazılmış ve bilimsel diye sunulmuş boş eserler görmek mümkündür.
Yazar ulusal dili okulda öğrenir, ama bilimsel dili öğrenmesi yıllarını alır. O yüzden bilimsel yazı yazmak kolay değildir. Yazarın anadiline hakim olması ön şarttır. Dilbilgisi ve yazım yanlışları düzeltilebilir ama mantık hataları düzeltilemez.
Bilimsel yazı, konu alanında uzman olmayanların da anlamasını sağlamak amacıyla jargondan kaçınmalıdır.
Türkçede yazı dilinde -di'li geçmiş zaman kullanılır. -miş'li geçmiş zaman bürokratik bir dil olduğundan artık pek az araştırmada yer almaktadır. Görüşler ifade edilirken eskiden biz'li anlatım yaygındı, bugün kimse "biz bu hususta şöyle düşünüyoruz" gibi çoğul bir ifade kullanmaz.

Kaynakça, alıntı yapılan yahut özet halinde yararlanılan kaynakların dökümüdür. Metinde gönderme yapılan bütün kaynaklar sıralanmalıdır. MLA sistemi yaygındır olmakla birlikte hangi kaynağın nasıl kullanıldığı yazarın inisiyatifindedir ancak metinde bahsi geçmeyen kaynakların gösterilmesi lüzumsuzdur ve okunduğu zannını vermek itibarıyla ahlaki değildir.
Bibliyografya yazar soyadına göre, alfabetik yapılır.

Hüseyin Bal, Bilimsel Araştırma Yöntem ve Teknikleri, Süleyman Demirel Üniversitesi Y. Isparta, 2001.
Niyazi Karasar, Bilimsel Araştırma Yöntemi, Ankara 1994.

Boyama, kitap ya da kontur (Resimde nesneyi belirgin gösteren çevre, kenar çizgisi, Dış Hat) resimli sayfaların farklı kompozisyosyonlar kullanılarak; kara kalem, keçe kalem ve  diğer sanatsal araçlarla süslenmesidir. Kitapta betimlenen nesnelerin tüm dış çizgileri basılı olur, ancak tamamı genelde siyah veya renkli olur

İlk boyama kitabı 1880 yılında “The Little Folks' Painting Book” adıyla McLoughlin Brothers şirketi tarafından ABD'de basıldı. 1907 yılında Richard F. Outcault tarafından yazılan ve çizgi roman karakterlerinden oluşan “Buster’s Paint Book” adlı boyama kitabınının basılmasının ardından, bu tür kitapların ünü artmaya başladı.
1960'lı  yıllar boyma kitaplarının “Altın Yılları” oldu ve çocuk ürünleri satan mağazaların en popüler malları arasında yer aldı. Süpürgeden arabaya kadar hemen hemen tüm nesneler ve farklı çizgi roman karakterleri bu dönemdeki Boyama kitaplarında yerini aldı.
1980'li yıllardan itibaren ise bazı yayın evleri yetişkinler için  eğitime yönelik boyama kitapları basmaya başladı. Bu kitaplarda Anatomi ve Fizyoloji üzerine yapılan ayrıntılı çizimler eğitimin bir parçası olarak sunuluyordu. Buna örnek olarak; Wynn Kapit ve Lawrence Elson'un HarperCollins (1990'lı yıllar) ve Benjamin Cummings (2000'li yıllar) yayın evlerinde basılan “Anatomi boyama kitabı” (Orijinal ismi “The Anatomy Coloring Book”) kitap serisi verilebilir.

Boyama kitapları, özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklar için yaygın bir öğrenme aracı olarak kullanılmaktadır. Çocukların ilgisini çektiği için öğrenme sürecine katılımlarını artırır; resimler sadece kelimelerden daha akılda kalıcı olabilir. Ayrıca boyama, çocuklara renkleri, şekilleri ve nesneleri tanıtmanın yanı sıra ince motor becerilerini ve el–göz koordinasyonunu geliştirmelerine yardımcı olur.
Boyama kitapları aynı zamanda çocukların yaratıcılıklarını geliştirmelerine de imkân tanır. Bir nesneyi farklı renklerde hayal etme ve uygulama, özgün düşünmeyi teşvik eder. Örneğin, bir çocuğun timsahı mor ya da pembe renge boyaması, onun dünyayı algılama biçiminin bir parçasıdır.
Dil engelinin olduğu ortamlarda da boyama kitapları etkili bir araçtır. Guatemala'da çocuklara Maya hiyerogliflerini ve desenlerini öğretmek için kullanılmış, tarım işçilerinin çocuklarına ise pestisitlerin eve taşınma yollarını göstermek amacıyla boyama kitapları hazırlanmıştır.
1980'lerden itibaren, boyama kitapları sadece çocuklar için değil, aynı zamanda lisans ve lisansüstü eğitim için de geliştirilmiştir. Özellikle anatomi ve fizyoloji alanında renk kodlu diyagramlar öğrencilerin karmaşık bilgileri öğrenmesine yardımcı olmuştur. Wynn Kapit ve Lawrence Elson'un The Anatomy Coloring Book adlı eseri bu türün en bilinen örneklerinden biridir.
Son yıllarda, öğretmenler boyama kitaplarını programlama gibi soyut ve teknik konuların kavratılmasında da denemeye başlamışlardır. Renk kodlama yöntemi, soyut kavramların görselleştirilmesine destek olur.
Bazı yayınevleri ise doğrudan eğitsel amaçlı boyama kitapları üretmeye odaklanmıştır. Bu kitaplarda çizimlerin yanında açıklayıcı metinler de bulunur. Dover Books, Really Big Coloring Books, Running Press ve Troubador Press bu alanda öne çıkan yayınevleridir.

Boyama, ameliyat öncesi kaygının azaltılması, kaza sonrası ince motor becerilerin rehabilitasyonu ve otizmli çocuklarla yatıştırıcı/odaklayıcı etkinlikler gibi bağlamlarda tamamlayıcı bir araç olarak kullanılır. Yetişkinlerde ise dikkat odağını artırma, stres ve anksiyetenin azaltılmasına yardımcı olma gibi rahatlatıcı etkileri nedeniyle sıklıkla tercih edilir.

Boyama kitabı biçimi zaman zaman satirik ya da politik içeriklerin aktarımında da kullanılmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında farklı toplumsal ve siyasal bağlamlarda yayımlanan örnekler, türün yalnızca çocuklara yönelik bir eğlence aracı olmadığını göstermiştir.

Boyama içerikleri e-kitap, mobil uygulama ve çevrim-içi renklendirilebilir sayfa biçimlerinde sunulur. Kullanıcılar sayfaları indirip yazdırabilir veya tarayıcı/uygulama içinde renklendirebilir, çalışmalarını kaydedip paylaşabilir. “İndir-yazdır” seçeneğiyle tekrar kullanım kolaylaşır; bu sayede eğitim, terapi ve hobi amaçlı kullanım geniş bir kitleye ulaşır.

Aşağı yukarı 2015 yılından itibaren yetişkinler için boyama kitapları popüler olmaya başlamıştır.
Yetişkinler için boyama kitapları da çocuklar için olan versiyonları gibi basılı olarak raflarda yerini almaktadır: Diğer yandan bu kitaplar dijital platformda da yer almaktadır. Ayrıca ücretsiz olarak yetişkinler için boyamalar dağıtan bazı uygulamalar/web siteleri de bulunmaktadır.
Bu tür boyama kitaplarını sadece indirip yazıcıda basmak değil, aynı zamanda elektronik ortamda farklı grafik araçlarıyla renklendirmekte mümkün. Washington Post'ta yer alan yazısında Dominic Bulsuto; yetişkinlere yönelik dijital ortamda yer alan boyama kitaplarının yaygınlaştığını öne sürdü. Bulsuto ayrıca, sürecin anonim doğası insanların kendilerine daha fazla güvenmelerini sağlayarak, gerçek hayatta satın alma sürecindeki mahcubiyet veya utanma hissini yaşamalarını engeller.

Defter, üzerinde yazı veya çizim yapılması amacıyla boş kâğıtların birleştirilmesiyle meydana getirilen bir nesnedir. 1920 yılında kâğıtları birleştirip, kartondan kapak ekleyen J.A. Birchall tarafından icat edilmiştir. Pek çok insan günlük hayatta defter kullanır fakat genelde defter kelimesi, bu nesneyi çeşitli derslerde not almak amacıyla kullanan öğrencileri çağrıştırır.
Çizerler ve ressamlar büyük boş alana sahip defterler kullanırlar. Gazeteciler ve muhabirler ise genelde ufak boylu defterleri tercih ederler.
Defter kullanımı dijitalleşme ile kullanımı azalan nesneler arasındadır. Defter yerine bilgisayarlarda ve mobil cihazlardaki Not Defteri uygulamaları kullanılır ya da Word ve Excel gibi buna benzer yazılımlar kullanılır ve nesne olan defterden çok daha fazla kullanım seçeneği sunarlar.

Ders kitabı, herhangi bir eğitim dalında, okul, lise ve üniversitelerde kullanılan bir kılavuzdur. Ders kitapları, eğitim kurumlarının taleplerine göre üretilmektedir. Okul kitapları, okullarda kullanılan ders kitapları ve diğer kitaplardır.
İlk ders kitapları, ulusal eğitim sistemlerinin kurulması ve devletlerin egemenlikleri altındaki kitleleri eğitme konusunda sorumluluklarını resmen ilan etmelerinin ardından ortaya çıkmıştır. Tarihte bu konudaki ilk adımlar 1753 yılında Danimarka'da, 1763'te Prusya'da, 1775'te Avusturya'da ve 1802 yılında Fransa'da atılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin öncül devleti olarak kabul edilen Osmanlı İmparatorluğu da 1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'nin yayınlanmasıyla Sultan Abdülaziz döneminde eğitim alanındaki sorumluluklarını kabul edip Osmanlı tebasına kitlesel eğitim sunmaya başlamıştır. Kuşkusuz bu noktada Osmanlı'daki ilk ders kitabı olan Fezleke-i Târih-i Osmânî (Modern Türkçesiyle: Osmanlı Tarihinin Özeti), adlı tarih alanında yazılmış olan ilk ders kitabına da değinmek gerekir.  Kitap, Ahmet Vefik Paşa tarafından 1869 yılında kaleme alınmıştır. Bahsi geçen bu eser Osman Gazi’den başlayarak Osmanlı padişahlarını kronolojik bir sırayla ele alır; devletin kuruluşundan gelişimine kadar temel olayları kısa ve öz biçimde aktarır. Fezleke-i Târih-i Osmânî, hem tarihî bilinç kazandırmayı hedefleyen hem de resmî tarih anlatısını genç nesillere aktaran öncü bir ders kitabı olarak Osmanlı eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Günümüzde çoğu ders kitabı sadece basılı formatta yayınlanmamıştır; pek çoğu artık çevrimiçi dijital ders kitabı ve e-kitap olarak mevcuttur.

Ders kitaplarındaki son trend kitap türleri "açık ders kitapları" dır. Açık ders kitabı, yazarları tarafından çevrimiçi olarak sunulan ücretsiz, açık lisanslı bir ders kitabıdır. PIRG'ye göre, çok sayıda ders kitabı bulunmaktadır ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Harvard Üniversitesi gibi okullarda kullanılıyor.
CK-12 FlexBook, Amerika Birleşik Devletleri merkezli K-12 kursları için tasarlanmış açık ders kitaplarıdır. CK-12 FlexBooks, ulusal, Amerika Birleşik Devletleri ve bireysel devlet ders kitabı standartlarına uygun olacak şekilde tasarlanmıştır. CK-12 FlexBooks, Creative Commons BY-NC-SA Creative Commons lisansı kapsamında lisanslıdır. CK-12 FlexBooks çevrimiçi, kişisel ve çevrimdışı kullanım için formatları sunmak için ücretsizdir. Hem iPad, hem de Amazon Kindle için formatlar sunulmaktadır. Okul bölgeleri, yerel öğretim standartlarını karşılamak için açık bir kitap olarak bir başlık seçebilir veya özelleştirebilir.
Curriki kâr amacı gütmeyen, "müfredatı dağıtmak ve paylaşmak için eğitimcileri güçlendirmek" amaçlı başka bir modüler K-12 içeriğidir. Seçilen Curriki malzemeleri de devlet eğitim standartlarıdır. Bazı Curriki içerikleri açık ders kitaplarında toplanmıştır, bazıları modüler dersler veya özel konular için kullanılabilir.

Ders kitabı 14 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alfabe kitabı
Jan Amos Comenius
Ziyaretçi defteri
Orbis Pictus
Dava kitapı
Bilim kitabı
Problem kitabı
Çalışma kitabı
Kaynak kitabı
Okuma kitabı
Test kitabı
Sınav kitabı

Dijitalleştirme, özellikle eski yazılı kaynakların OCR ve benzeri uygulamalarla dijital ortama aktarılma işlemidir. Dijitalleştirme görsel veya işitsel ögelerin bilgisayara tanımlanabilmesi, işlenebilmesi ve saklanabilmesi amacıyla sayısal kodlara dönüştürülmesidir. 
Bu işlemin amacı belgenin bütünlüğünü, içeriğini ve fiziksel özelliklerini koruyarak gelecek nesillere aktarmaktır.

Ulusal kültürel mirasın kayıt altına alınması ve korunması;
Basılı ortamda tek kopya olarak üretilen bilgi kaynaklarının yedeklenmesi;
Tek kopya kaynaklara çoklu erişiminin sağlanması;
Kağıt belge ve depolama maliyetinin azaltılması;
Kurumsal İçerik Yönetimi çözümlerinin uygulanması;
Arşivsel koruma sağlanması;
Dijital nesnenin bütünlüğünün korunması ve değişen teknoloji karşısında kaynakların gösterim, erişim ve kullanımının sağlanması;
Eski bilgisayar sistemlerinin gelecekte kullanılacak olan bilgisayar sistemleri üzerinde çalıştırılmasının sağlanması;
Kütüphane, arşiv ve müzelerin raflarında veya depolarında kullanıcıya ulaşamayan milyonlarca kitabın kullanıma sunulması.

Belgenin aslının korunması; kaynakların orijinal kopyalarının elden ele dolaşarak zarar görmesini engellemektir.
Bilginin yaygınlaştırılması; kaynaklar dijitalleştirilirken genellikle nadir ya da tek kopya oluşları fiziksel olarak bir yerden bir yere nakledilemiyor olmaları dikkate alınmaktadır. Bu nedenle sınırlı erişim söz konusu olduğu bu tip değerli kaynaklar dijitalleştirilmektedir. Burada amaç dünyanın neresinde olursa olsun bilgiye erişmek ve materyali bilgisayar ekranı aracılığıyla da olsa görüntüleyebilmektir. Bunun yanı sıra çok talep edilen bir materyalin aynı anda birden fazla kullanıcı tarafından kullanılmasına olanak sağlaması açısından da dijitalleştirme önem göstermektedir.
Bilgi kaynağının yıpranmasını önleme; çok kullanılan koleksiyonların yıpranmasını önlemeye yönelik koruma amacıdır. (Alaman, 2004,s.87)

Dijitalleştirme işine başlamadan önce, bu işlemle ilgili ihtiyaçların belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu konuda ortaya çıkabilecek en kötü durum, sayısallaştırma işlemleri sonucunda ortaya çıkacak ürünlerin, projenin amacına uygun olmamasıdır. Bunu önlemek için projeye başlamadan önce aşağıdaki soruların sorulması gerekmektedir.

Elde edilecek materyallerin ne amaçla kullanılacağı,
Projenin amacına uygun kaliteye karar verilmesi,
Bu sayısal ortamın kimler tarafından kullanılacağı,
Bu ortama ulaşacak kişilere dijitalleştirmenin ne gibi olasılıklar sunulacağı,
Sayısal ortamı saklama çeşitleri,
Sayısal ortamın telif haklarının kime ait olacağı.
Ayrıca dijitalleştirmeye başlamadan önce olumlu, ölçülebilir ve ulaşılabilir amaçlar, nedenler, kullanıcı grubu, dijitalleştirilecek malzemenin kalitesi, erişimde uygulanacak sınırlamalar, dağıtım, çoğaltma ve kullanım haklarının neler olacağı belirlenmelidir. Projelendirmede ilk adım planlama olmalıdır. Bir projenin başarılı olması aşağıdaki konuların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir:

Hangi çalışmanın yapılması gerektiği,
Nasıl tamamlanacağı, (hangi standartlar, özellikler ve uygulamalar kullanılacak)
Çalışmayı kim/kimlerin yürüteceği,
Projenin süresi,
Maliyetinin ne olacağı
Projenin tamamlanabilmesi için projenin konu uzmanları, koruma uzmanları (conservation experts), dijital ve analog fotoğrafçılar, katalogcular, bilgi teknolojileri uzmanları, yöneticiler gibi çeşitli uzmanların elinden geçmesi de gerekmektedir.
Dijitalleştirme projesinin aşamaları ayrıntılı bir biçimde şu şekilde incelenebilir:

Seçme, Dönüştürme/ Oluşturma,
Kalite kontrol,
Metadata,
Teknik altyapı sistemi,
Dağıtım/ Sunum,
Saklama/ Sayısal koruma.
Seçme: Dijitalleştirme işlemine uygun malzemeleri ya da koleksiyonu seçme ile belirleyebiliriz. Seçme de konu uzmanları, arşiv yöneticileri, koruma elemanları  ve kurumun karar verici yöneticilerinden bulunmalıdır.
Dönüştürme/Oluşturma: Belirlenmiş olan amaç ve hedeflere uygun olan kültürel miras ögelerine karar verildikten sonra, materyalin durumuna göre en uygun tarama yöntemi belirlenmelidir. Dönüştürme ve oluşturma standartları, her bir materyalin kullanım amaçları doğrultusunda belirlenmektedir.
Kalite Kontrol: Dijitalleştirmenin en önemli aşamasıdır. Kalite kontrol, kalitenin denetlenmesi, kontrolü, doğruluğu ve sayısal ürünlerin devamlılığının sağlanmasını kapsar.
Metadata :İnternet sınıflaması olmayan, büyük hacimli bir bilgi kaynağı olarak nitelemektedir. Sınıflama yapmadan büyük hacimli bir bilgi yığınlarıyla başa çıkmanın kolay olmadığının belirtildiği aynı çalışmada sınıflama olgusunun, internet üzerinde bulunan bilginin dizinlenmesinde metadata kavramı olarak karşımıza çıktığı belirtilmektedir.'Metadata, bir bilgi kaynağını tanımlayan, açıklayan(hakkında bilgi veren),yerini belirten ya da yönetimini kolaylaştıran bilgiye verilen isimdir. Metadata, bilgiyi yaratan kişi arasında bir köprü gibidir. Metadata, Web'in çöpçatanıdır.'(Neil, 1998, s.87)
Teknik Altyapı Sistemi: Dijitalleştirmenin teknik alt yapısı planlanırken çok dikkatli davranmak gerekmektedir. Çünkü teknoloji çok hızlı değişmektedir ve dijitalleştirmenin maliyeti oldukça fazladır. Teknik donamım gereksiniminin kullanıcıların eğilimlerini, beklentilerini göz önünde tutarak, gerçekçi zamanlama tablolarını belirleyerek en iyi seçimi yapmaya yardımcı olur. Sayısallaştırma projelerinin teknik alt yapısında; donanım, yazılım ve ağlar bulunmaktadır.
Dağıtım/Sunum: Dijitalleştirme, kaynakların korunması, keşfini, dağıtımını, okunmasını, araştırılmasını ve son olarak da kaynakları bozulmadan sayıları üzerinde oynama olanağı sağlamak amacı ile yapılmaktadır. Çevrimiçi erişimi olan kullanıcılar için erişim alanlarında tutulabilir, e-posta ya da faks ile kendilerine iletilme olanağı vardır.
Saklama/Dijital Koruma: Saklama sırasında dosya isimlendirme, karşılıklı işlerlik ve dijital kaynakların sahipliğini göstermesi bakımından önemlidir. Her bir dosya için taranan her bir objenin karakteristik özellikleri taşıyan tek bir isme sahip olması ve üst veri kaydıyla uyumlu olması gerekir. (Reerink, 2003,s.159)
“Dijital koruma üç temel işlevi içermektedir:
- Dijital bilginin depolandığı taşıyıcının doğru çevrede depolanması, depolama ve elde etme konusunda prosedürlerin uygulanması,
-Dijital bilginin üzerinde bulunduğu taşıyıcı eskimeden yeni taşıyıcılara aktarılması (medya dönüştürümü ya da göçü),
-Kopyalama süreci boyunca bilginin bütünlüğünün korunması”.

Dijitalleştirme uygulamalarının temel olarak üç nedenden yapıldığı dile getirilmektedir:
Kâğıt, belge ve depolama maliyetinin azaltılması: Seçilmiş dijital belgelerin dijital ortamda depolanması kâğıt ve depolama alanı maliyetinde azaltma yarattığı gibi hayati belgelerin (vital records) korunması açısından önemlidir.
Kurumsal İçerik Yönetimi (Enterprise Content Management) Çözümlerinin Uygulanması: Belgelerin dijitalleştirilmesi ve elektronik belgelerin kullanımının artması, kurumsal süreçlerde farklı bilgi kaynaklarının paylaşımını kolaylaştıracağı için kurumsal içerik yönetimi faaliyetleri etkin biçimde gerçekleştirilebilmektedir.
Arşivsel Koruma: Dijitalleştirme orijinal kopyaların kullanımını azaltacağı için arşiv belgelerinin uzun süre korunmasında önemli avantajlar sağlayacağı gibi çoklu kullanım olanakları da yaratabilmektedir. Dijitalleştirme kurumsal bilgi ve belge yönetimi programlarının bir parçası olarak uygulanmak durumundadır.

Dijital kütüphane kaynaklarının önemli bir kısmına bilgisayar ortamında ulaşılabilen ve yazılı veya mikrofilm dışında bilgisayar ortamındaki formatlara sahip verilerin bulunduğu kütüphane türüdür. Bazı büyük kütüphaneler kitaplarının daha geniş bir kitle ile buluşmasını ve ulaşılırlığını kolaylaştırmak için kitaplarını dijital ortama aktarmaktadır.
Geleneksel kütüphaneler sınırlı bir alana sahip olmalarına karşın dijital kütüphaneler dijital enformasyonun çok daha küçük fiziksel alan işgal etmesinden dolayı çok daha fazla enformasyonu bulundurabilme potansiyeline sahiplerdir. Aynı zamanda dijital bir kütüphanenin açık bulundurulma masrafı geleneksel kütüphaneden çok daha düşüktür. Dijital kütüphaneler küçük bir ücret karşılığı geleneksel kütüphanelerden çok daha kolaylıkla verileri saklayabilmekte, kiralayabilmektedirler.
Dijital kütüphanelerin oluşmasının nedeni, bilginin yayılmasının eskiye göre daha iyi olacağına duyulan inanç olarak belirtilmektedir. Geleneksel kütüphaneler toplumun önemli bir parçası olmakla birlikte, bilgi erişim açısından mükemmel değillerdir. Bilgisayar ve bilgi ağları, insanların iletişim kurma yollarını ve bilgi erişim yöntemlerini değiştirmiş ve dijital kütüphanelere karşı duyulan ilgiyi arttırmıştır.
Dijital kütüphaneler, bilgi kaynaklarıyla bağlantı kurabilmek için teknolojiye gereksinim duyar, teknolojiye dayalıdır. Dijital kütüphanelerde amaç, evrensel erişimdir.

Fiziksel sınırların kalkışı. Dijital kütüphane kullanıcıları kütüphaneye gitmek zorunda değildirler. Dünyanın hemen her bölgesinden ilgili kullanıcı internet bağlantısıyla veriye ulaşabilmektedir.
İstenilen zamanda ulaşılabilme. İnsanlar enformasyonu gece veya gündüz istedikleri zaman diliminde ulaşabilmektedirler.
Çoklu erişim. Aynı kaynaktan aynı zaman diliminde pek çok kullanıcı yararlanabilmektedir.
Yapısal yaklaşım. Dijital kütüphaneler çok daha zengin bir içeriğe ulaşabilme imkânı verirler. Örneğin belirli bir katalogdan belirli bir kitaba ve ilgili bölüme daha kolayca ulaşılabilir.
Enformasyona erişim. Kullanıcı herhangi bir terim veya ifadeyi kullanarak ve tek bir tuşla tüm bir koleksiyona ulaşabilir.
Saklama ve koruma. Orijinal kopya pek çok kullanımla niteliğini yitirebilir. Dijital kütüphanelerde ise bilgi dijitalleştirildiğinden bu tip bir sorunla karşı karşıya gelinmez.
Mekan. Geleneksel kütüphaneler bilgi kaynakları için ne kadar geniş bir alana sahip olursa olsunlar sınırlı bir mekana sahipken dijital kütüphaneler dijital ortamın avantajıyla çok daha fazla enformasyonu bulundurabilirler.
Network. Belirli bir dijital kütüphane diğer dijital kütüphanelerle kolaylıkla iletişim ağı kurabilir.
Masraf. Teoride dijital bir kütüphaney

Dil canlandırma (dili diriltme ya da dil değişimini tersine çevirme olarak da adlandırılır), bir dilin ölümünü durdurma veya tersine çevirme ya da yok olmuş bir dili diriltme girişimidir. Bu sürece dilbilimciler, kültür veya toplum grupları veya hükümetler müdahil olabilir. Bazı araştırmacılar, dili diriltme (ana dili konuşanı olmayan yok olmuş bir dilin yeniden canlandırılması/diriltilmesi) ile dili canlandırma ("ölmekte olan" bir dilin kurtarılması) arasında bir ayrım yapılması gerektiğini savunmaktadır.

Grenoble, L. A. and Whaley, L. J. (1998). Endangered Languages: Language Loss and Community Response. Cambridge University Press. (0-521-59712-9)
Nettle, D. and Romaine, S. (2000). Vanishing Voices. Oxford University Press. (0-19-515246-8)
Reyhner, J. (ed.) (1999). Revitalizing indigenous languages. Flagstaff, AZ: Northern Arizona University, Center for Excellence in Education. (0-9670554-0-7)
Bastardas-Boada, A. (2019). From language shift to language revitalization and sustainability. A complexity approach to linguistic ecology. Barcelona: Edicions de la Universitat de Barcelona. (978-84-9168-316-2)
James Griffiths (2021). Speak Not: Empire, Identity and the Politics of Language. Bloomsbury. (9781786999665)

First Languages Australia
Documenting Endangered Languages, Documenting Endangered Languages (DEL) (Archived program) National Science Foundation
Advocates for Indigenous California Language Survival

Dilbilimde dil ölümü, bir dilin son ana dili konuşucusu yitirildiğinde meydana gelir. Buna ek olarak, dilin yok olması, ikinci dil konuşucuları da içinde olmak üzere dilin artık bilinmemesidir. Dil ayrımcılığı (Dilin öldürülmesi), bir dilin doğal veya politik nedenlerden dolayı ölümü; seyrek olarak da glottofaji, küçük bir dilin büyük bir dil tarafından özümsenmesi, eritilmesi veya değiştirilmesi başka benzer terimler arasında yer almaktadır.
Dil ölümü, bir konuşucu topluluğunun kendi dil çeşitliliği içinde dilsel yeterlilik düzeyinin azaldığı ve bunun sonrasında da çeşitliliğin ana dili veya akıcı konuşucularının ortaya çıkmadığı bir süreçtir. Dil ölümü, lehçeler de içinde olmak üzere herhangi bir dil biçimini kapsayabilir. Dil ölümü, bireyin ana dilinde yeterlilik kaybını tanımlayan dil yozlaşması (dil yıpranması, dil yitimi) ile karıştırılmamalıdır.
Modern dönemde (MÖ 1500 - günümüz; sömürgeciliğin yükselişinin ardından) dil ölümü; dil değişimine neden olan kültürel asimilasyon sürecinin ve bir ana dilin yabancı bir lingua franca lehine (büyük çoğunluğu Avrupa ülkelerinin dillerinden oluşmaktadır) aşamalı olarak terk edilmesinin bir sonucudur.
2000'li yıllardan itibaren, dünya çapında kabaca 7.000 doğal konuşma dili bulunmaktadır. Bunların çoğu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan küçük dillerdir; 2004 yılında yayınlanan bir öngörüde şu anda konuşulan dillerin yaklaşık %90'ının 2050 yılına değin yok olması beklenmektedir.

Dil ölümü, genel olarak dil değişiminin kaçınılmaz bir sonucudur ve kendini aşağıdaki yollardan biriyle gösterebilir:

Aşamalı dil ölümü: Yavaşça, bir dönem içerisinde
Aşağıdan yukarıya dil ölümü: Özel durumlar dışında dil kullanımının kesilmesi (örn. Edebi dil)
Yukarıdan aşağıya dil ölümü: Hükûmet gibi üst düzey bir çevreden dil değişiminin başlaması.
Radikal dil ölümü: Dilin bütün konuşucuları dili konuşmayı bıraktığında dilin ortadan kalkması.
Dilin öldürülmesi (ani ölüm, dil soykırımı, fiziksel dil ölümü, biyolojik dil ölümü olarak da bilinir).
Dil yozlaşması: Bir dilde bireysel düzeyde yeterlilik yitimi
Dil ölümüne ilerleyen süreçlerin büyük çoğunluğu, bir dilin konuşucu topluluğunun, başka bir dille birlikte iki dilli olması ve kendilerine miras kalmış öz dillerini kullanmayı bırakana dek bağlılıklarının aşamalı olarak ikinci dile kayması biçimindedir. Bu, bir dil topluluğunun gönüllü olabildiği veya bir dil topluluğuna güç kullanılabildiği bir asimilasyon sürecidir. Kimi dillerin konuşucuları, özellikle de yerel dillerin veya azınlık dillerinin konuşucuları, daha fazla yararlılığa veya saygınlığa sahip olduğunu kabul ettikleri diller lehine ekonomik zeminde veya yararcı temeller üzerinde kendi dillerini terk etmek yönünde karar kılabilirler.
Coğrafi olarak yalıtılmış, küçük bir konuşucu nüfusuna sahip diller; soykırım, hastalık veya doğal afet gibi nedenlerle konuşucularının kalmamasıyla da ölebilir.

Çoğu kez bir dilin, son ana dili konuşucusunun ölmesinden öncesinde bile ölmüş olduğu bildirilmektedir. Bir dilin yalnızca birkaç yaşlı konuşucusu varsa ve artık bu dili iletişim için kullanmıyorlarsa o zaman bu dil işlevsel yönden ölmüş olur. Böylesine düşük bir kullanım aşamasına geçmiş bir dilin genellikle ölmek üzere olduğu düşünülür. Dünyadaki konuşulan dillerinin yarısı yeni kuşak çocuklara öğretilmemektedir. Bir dil ana dil olmaktan çıktığında, yani bu dilde ilk dil olarak sosyalleşen hiçbir çocuk kalmamışsa aktarım süreci sona ermiştir ve dilin kendisi yaşayan kuşaklardan sonraki kuşaklarda yaşamını sürdüremez.
Dil ölümü nadiren ani bir olaydır, ancak bir dilin kullanımı şiir ve şarkı gibi geleneksel kullanım alanlarına daralana dek her bir kuşağın söz konusu dili daha da az öğrenmesi yavaş bir süreçtir. Tipik olarak, dilin yetişkinlerden çocuklara geçişi; yetişkinlerin, dili akıcı olarak konuşamayacağı çocuklar yetiştirdiği son düzeye doğru gittikçe kısıtlı hale gelir. Dalmaçya dili, bu tür bir sonuca ulaşılmış sürecin bir örneğidir.

Dil kaybı süresince (bazen dilbilim literatüründe eskime olarak da adlandırılmaktadır) konuşucular, dillerini değiştirdikleri dile daha benzer hale getirdikçe genellikle kaybolan dil değişime uğrar. Bu değişim süreci Appel (1983) tarafından karşılıklı biçimde özel olmasa da iki kategori içerisinde tanımlanmıştır. Genellikle konuşucular, kendi dillerindeki ögeleri, değiştirdikleri dilden bir şeyle değiştirirler. Ayrıca, miras kalmış dilleri yeni dilin sahip olmadığı bir ögeye sahipse konuşucular bu ögenin varlığını dillerinden düşürebilirler.

Aşırı genelleme;
Yetersiz genelleme;
Sesbilimsel aykırılıkların yitimi;
Değişkenlik;
Söz sırasındaki değişiklikler;
Biçimbilimsel kayıplar; İskoçya, Doğu Sutherland'daki (Dorian: 1978) Kelt dilini akıcı biçimde konuşanlar hala tarihi çoğul yapılarını kullanmaktaydılar, oysa yarı konuşucular basit son ek kullanmaktaydılar ya da çoğul yapıya hiç yer vermemekteydiler.
Yapay biçim sözdizimi giderek çözümleyici hale gelebilir;
Söz dizimsel kayıp (yani sözcük kategorileri, karmaşık yapılar);
Yeniden sözcükleşme;
Sözcük oluşumu verimliliğinin kaybı;
Törensel konuşma kaybı gibi biçem kaybı;
Biçimbilimsel düzeylenme;
Analog düzeylenme.

Dilin diriltilmesi, dil ölümünü yavaşlatma veya tersine çevirme girişimidir. Diriltme programları, birçok dilde sürmekte ve çeşitli düzeylerde başarıya ulaşmıştır.
İsrail'de İbranicenin diriltilmesi; bir dilin, uzun bir süre boyunca günlük kullanımda yok olmasının ardından yalnızca edebi bir dil olarak kullanılmasının ardından yeni bir ana dil konuşucusu edinmesinin tek örneğidir. İbranicenin durumunda bile "Saf İbranice konuşmak isteyen İbranice dirilişçileri başarısız olmuşlardır. Sonuç, yalnızca çok katmanlı değil, aynı zamanda çok kaynaklı olan büyüleyici ve çok yönlü bir İsrail dilidir. Klinik olarak ölü bir dilin diriltilişi, canlandırıcıların ana dillerinden çapraz döllenme olmaksızın olanaklı değildir." biçiminde ileri sürülmüş bir kuram vardır.
Bir dereceye dek başarı gösteren başka dil diriltme olguları şunlardır: İrlandaca, Galce, Hawai dili, Çerokice ve Navaho dilidir.
İngiliz dilinin hakimiyetine bir yanıt olarak İngilizceleşme karşıtlığı, bazı yerlerde ve özellikle de bir zamanlar sömürge egemenliği altındaki bölgelerde, sömürge egemenliğinin izlerinin hassas bir konu olduğu yerlerde ulusal bir gurur meselesi haline gelmiştir. İrlanda'da yüzyıllarca süren İngiliz yönetiminin ve İngilizlerin İngilizceyi dayatmasının ardından, 25 Kasım 1892'de Dublin'deki İrlanda Ulusal Edebiyat Derneği huzurunda İngilizceleşme karşıtlığına ilişkin bir savunma sunuldu: "İrlanda Ulusunun İngilizleşmeden Arınma Gereksinimi"nden söz ettiğimizde biz, İngiliz halkının en iyisini örnek almaya karşı bir duruşu değil, böyle bir şey saçma olurdu, İrlandalı olanı ihmal etme ahmaklığını göstermekten ziyade sırf İngilizce olduğu için İngilizce olan her şeyi apar topar ve ayrım gözetmeksizin benimsemede acele etmeyi kastetmekteyiz.". İrlanda'daki İngilizleşme niteliklerinden biri dildi: Bağımsızlıktan sonra hiç ortadan kalkmamış olmasına ve resmi dil haline gelmesine karşın İrlandaca, İngiliz yönetimi dönemi boyunca bir azınlık dili olmak için adanın ana yerel dili konumunu yitirmişti; benzer bir biçimde Kuzey Amerika'nın yerli dillerinin yerini sömürgecilerin dilleri almıştır.
Ghil'ad Zuckermann'a göre, "Dil ıslahı, insanların kültürel özerkliklerini iyileştirmeye, ruhsal ve entelektüel egemenliğini güçlendirmeye ve refahını arttırmaya çalışmayla gitgide artarak ilgili olmaya başlayacaktır. Dilin diriltilişinin çeşitli etik, estetik ve yararcı çıkarları vardır; örneğin, sırasıyla tarihsel adalet, çeşitlilik ve istihdam edilebilirlik.".

Google, yok olma riski olan dillerin korunmasına yardımcı olmak amacıyla Tehlike Altındaki Diller Projesi'ni başlattı. Amacı, yok olmakta olan dillere ilişkin güncel bilgileri derlemek ve bu dillerle ilgili en son araştırmaları paylaşmaktır.
Antropolog Akira Yamamoto, dil ölümünü önlemeye yardımcı olacağına inandığı dokuz etken tanımlamıştır:

Dilsel çeşitliliği destekleyen baskın bir kültür olmalı
Tehlike altında olan toplum, dilin korunmasını teşvik edecek denli güçlü bir etnik kimliğe sahip olmalıdır
Tehlikeye girmiş dil ve kültür konularında öğrencilerin yetiştirildiği programların oluşturulması ve tanıtılması
Hem iki dilli hem de iki kültürlü okul programlarının oluşturulması
Yerel dil konuşucularının öğretmenden eğitim alması
Tehlike altındaki konuşucu topluluğu tamamen dahil olmalı
Kullanımı kolay dil malzemeleri oluşturulmalıdır
Dil, yeni ve geleneksel içeriği kapsayan yazılı ögelere sahip olmalıdır
Dil yeni ortamlarda kullanılmalı ve dilin kullanıldığı alanlar (hem eski hem de yeni) güçlendirilmelidir

Dilbilimciler, dil "ölümü" ile yalancı yok oluşa benzer dilbilimsel bir fenomen olan normal dil değişimi yoluyla bir dilin "ölü dil" haline gelme sürecini birbirinden ayırırlar. Bu, olağan gelişimi sırasında bir dil aşamalı biçimde ayrı olarak tanımlandığı farklı bir dil olarak bilinen bir şeye dönüştüğünde, ana dili konuşucusu kalmamış eski biçimin terk edilmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle örneğin, Eski İngilizce; Orta İngilizce, Erken Çağdaş İngilizce ve Çağdaş İngilizce olarak değişmesine ve gelişmesine karşın "ölü dil" olarak kabul edilebilir. Bir dilin lehçeleri de ölebilir ve genel dil ölümüne katkıda bulunabilir. Örneğin, Ainu dili yavaşça ölmektedir, UNESCO Tehlike Altındaki Dünya Dilleri Atlası, Hokkaido Ainu dilinin 15 konuşucusuyla ciddi bir tehlike altında olduğunu ... ve Sahalin Ainu dili ile Kuril Ainu dilinin yok olduğunu kaydetmiştir.

Dil değişim süreci, ölü ortak ata dili bırakıp birtakım yavru dilin bulunduğu ailedeki bir dilin ayrılmasını da kapsayabilir. Bu süreç, Latince için Halk Latincesi aracılığıyla zamanla Roman dillerine gelişerek ve Prakrit dili için Yeni Hint-Aryan dillerine gelişerek gerçekleşmiştir. Böyle bir işlem normalde "dil ölümü" olarak tanımlanmaz, çünkü dilin bir kuşaktan diğerine olağan iletiminin kesintisiz bir zincirini kapsar, zincirdeki her bir noktada yalnızca küçük değişiklikler vardır. Dolayısıyla, Latince ile

Dipnot, bir kitap veya belgede sayfanın altına veya bir bölümün, cildin veya tüm metnin sonuna yerleştirilen bir metin dizisidir. Bu notlar bir yazarın ana metin hakkındaki yorumlarını veya metni desteklemek için kullanılacak bir kaynaktan alıntıları içerebilir.

Notlar genellikle okuyucuların dikkatini dağıtabilecek uzun açıklamalara, alıntılara, yorumlara veya notlara alternatif olarak kullanılır. Çoğu biçem yönergesi, dipnotların ve ölçülü kullanımını önerir. Bununla birlikte, yayıncılar genellikle parantez içinde kaynak göstermek yerine dipnotlarda kaynak göstermeyi teşvik eder. Kaynaklandırmaya dair bir unsur olarak kullanılmasının yanı sıra, bu notlar, ana metin için çok fazla konu dışı olabilecek ek bilgi, nitelendirme veya açıklama için kullanılır. Dipnotlar, akademik kurumlarda, akademik makalelerde ileri sürülen sayısız konuyu kapsayan iddiaları desteklemek için yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.

Londralı matbaacı Richard Jugge, 1568'de Piskoposlar İncilindeki kullanııyla dipnotun mucidi olarak kabul edilir.

Alıntı
hiperkino
Ibid.
a.g.e.
nota bene

Dizgicilik; metin malzemesinin, matbaada basılmak üzere, harfler (Ar. hurufat) ve boşluk (espas) gibi özel işaretleri temsil eden ayrık birimlerin (karakter) kullanılmasıyla, düzenlenmesidir. Yazının bütün olarak bir yüzeye kazındığı taş baskı gibi tekniklerde geçerli olmayan bu işlem, Gutenberg tarafından hareketli harflerin icadı ve modern anlamda matbaacılığın başlangıcıyla 15. yüzyılda doğmuştur.

Metal harflerin el ile kumpasta dizildiği uzunca bir dönemin ardından, 19. yüzyıl sonlarında, matris diye adlandırılan metal harf kalıpları kullanarak erimiş metal alaşımlar halinde döküm yapan sıcak dizgi makinaları ortaya çıkmıştır. Bu makinalar, dökümleri ayrık harfler ya da satırlar halinde yapan iki gruba ayrılır ve kendilerini geliştiren firmaların adlarıyla Monotype (Lanston Monotype Machine Company) ve Linotype (The Mergenthaler Linotype Company) diye anılır.

Ofset baskı teknolojisi 20. yüzyıl başlarından beri kullanılsa ve özellikle gazete basımında hakim duruma gelse de, dizgi konusunda 1970'lere kadar tipo teknikleri kullanıldı; bu teknikle hazırlanan prova baskıların filmleri çekilerek ya da özel baskı teknikleriyle dizgiden kalıp çıkararak ofset ve web kalıpları hazırlandı. Ancak 1970'lerden itibaren, harf şablonları kullanarak kimyasal emülsiyonlu yüzeylerin pozlanmasına, fotodizgiye geçildi. Ancak, hızlı teknolojik değişimler çağında bu yenilik de çok uzun süre hakim kalamayacak, karakterlerin fotofiziksel tanımlaması yerini tamamen sayısal ortamdaki tanımlamalara terkedecekti.

Tarayıcı (ve optik karakter okuyucu yazılım, lazer yazıcı, Masaüstü Yayıncılık paket programları (Corel Draw, Photoshop, Illustrator, Photo Impact, Quark Express, FreeHand, InDesign, Scribus 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gimp 21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Inkscape 4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vs.)

Dizin, fihrist veya indeks; kitap, dergi gibi bilgi kaynaklarının içindeki bilgi parçacıklarına ulaşmak için konu başlık, yer adları, kişi adları gibi erişim uçlarına ulaşmak için kullanılan ayrıntılı alfabetik listedir. Dizin genellikle yayımlanan eserin sonuna konulur. Dizinin amacı eserin içinde bulunan kavramların kolay bir şekilde bulunmasına yardımcı olmaktır. Dizin basılı kaynak olan kitaplarda kullanılması dışında bilgisayarlarda da kullanılmaktadır. Dizin 4'e ayrılır; 

Yazar adı dizini
Makale adı dizini
Konu dizini
Yayın tanıtım dizini
Bir kitabın sonunda yer alan Dizin kitabın standart bölümlerinden biridir. Kitapta geçen bütün kelimeler ve kavramlar dizinde yer alır. İki şekilde yazılabilir: Genel Dizin şeklinde tek veya Ad dizini ile Konu Dizini ayrılmış şekilde. Dizinin biçimi alfabetiktir ve her kelimenin karşısında bulunduğu sayfanın numarası yer alır. Eğer kelime dipnottaysa, dn. kısaltmasıyla gösterilir. Dizin, bir kitabın baskıya hazır son çıkışı üzerinden hazırlanır. Genel kural olarak bir dizine bütün kelimeler alınır. Sosyal bilimlerde yapılan dizinlerde kelimeler tek tek sıralandığı gibi, hiyerarşik olarak sıralanabilir. Dizinin hazırlanmasında artık bütün kitabı okuyup elle tek tek kelimeleri çizerek bunları dizgi yoluyla biçimlendirmek yerine otomatik dizin programları, dizin yazılımları kullanılmaktadır. Concordance türü yazılımlarda metin text olarak açılıp taratıldığında bütün kelimeler sıralanmaktadır. Sadece bunların ayıklanması, düzenlenmesi yazara kalmaktadır. Bazı yazılımlar, metni verdikten sonra küçük büyük harf ayrımına göre sıralamakta, türe göre bulmaktadır. Aslında dizin işini KÖ ve KS, yani kelime işlemcilerden önce, kelime işlemcilerden sonra diye ikiye bile ayırmak mümkündür. Microsoft Word gelişmiş özellikleriyle bütün basit masaüstü yayıncılık işleri için komutlar sunmaktadır. Özel olarak yayın işinde kullanılan QuarkXPress ve Indesign da en çok kullanılan yazılımlardır. Bir kelime işlemcide veya text editöründe öncelikle aranacak komut Sort (Sırala) komutudur. Bir kitapta dizin bölümü sağ sayfadan başlar. Sayfa düzeni iki sütunludur. Maddeler bir satır arayla yazılır. Punto, küçüktür, 8-10 punto. Numaralar sağa bloktur. Maddeler özel isim değilse küçük harfle başlar. Maddeler hiyerarşikse 0,63'lük tab yapılır. Maddeden sonra virgül konulur ama kullanmayanlar da vardır. Bkz. ve ayr.bkz. kısaltmaları italik yazılır. Alfabetik sıralamada bazı programlarda Türkçe ı ve i harflerinin yeri değişik olabilir. Dizinin uzunluğu yazara, yayıncıya bağlıdır, basit olarak iki formalık bir kitap için bir sayfa yeterlidir.
Türkiye'de Türkoloji çalışmaları için geliştirilmiş bazı yazılımlar da bulunmaktadır. Prof. Dr. Ceval Kaya tarafından geliştirilen Cibakaya, Mehmet Bozuyla tarafından geliştirilen TürkSözDiz ve Günsel Barış tarafından geliştirilen DizinLex gibi programlar tarihî ve günümüz Türk dilleri metin neşir çalışmalarında kullanılmak üzere tasarlanmış yazılımlardır.

Dizin kartı, bir kitaplık ya da kütüphanede yer alan kitap, cd, süreli yayınlar vb. lerin tasnif edilmelerine ve kolay bulunabilmelerine yarayan, sınıflandırma kriterlerine ilişkin bilgilerin yer aldığı eşit boyutlardaki sert kâğıt ya da kartondan mamul kartlara verilen isimdir. Carl Linnaeus tarafından icat edilmiştir. Her yayının bir anlamda künyesi bu kartlarda yer almaktadır. Alfabetik ya da numaralandırma sistemi kullanılabilmektedir. Örneğin kütüphanecilikte genellikle Melvil Dewey tarafından icat edilen Dewey Onlu Sınıflama Sistemi kullanılmaktadır ve dizin kartları da buna göre hazırlanmaktadır.
Çok sayıda kartın bir arada yer alabilmesi için tasarlanmış küçük çekmeceli dolaplarda muhafaza edilebilirler ve aynı zamanda bu sayede kolaylıkla taranabilirler. 19. ve 20. yüzyılda, büyük koleksiyonların tasnifi, taranması, korunması için yoğun olarak kullanılmışlardır. Günümüzde bilgisayarlar, katalog ve dizin kartlarının içerdiği bilgilerin dijital ortamda depolandığı teknolojiler haline de gelmiştir.

Arşiv
Delikli kart
Dizin

Duvar kağıdı kapalı duvarlara ve tavanlara bakan bir çeşit bina kaplama malzemesi. Bir rulo halinde toplanırlar. Ana boyutları: genişlik - 0,53, 0,75, 1,06 m, uzunluk - 10 ve 25 m'dir. Duvar kağıdının ana türleri kâğıt, vinil ve dokunmamış tabandır.
18. yüzyıla kadar, Avrupa'da, duvar kağıdı kumaştan değil, kağıttan oluşuyordu. Barok döneminde, üretim geleneği Arap dünyasından İspanya'ya Avrupa'ya gelen deri duvar kağıtları yaygın olarak popülerdi. Kâğıt duvar kağıdı uzun zamandır geleneksel olarak Doğu Asya'da (Çin, Japonya) kullanılmaktadır.
Duvar kağıdı esas olarak dekoratif fonksiyonlar gerçekleştirir, aynı zamanda duvarlarda gözenekleri ve çatlakları kapatır, bu da temizliğe katkıda bulunur. Duvar kağıdı duvarların tüm yüzeyini kapladığından, renkleri odanın aydınlatmasını etkiler.
Ayrıca, duvar kağıdı, sesi geciktiren malzemeler (özellikle tekstil atıkları) kullanarak ses emici fonksiyonlar gerçekleştirebilir. Bu duvar kağıdı, ses ile çalışmanın yapıldığı odalarda kullanılır.

Duvar kağıdı böyle sınıflanır:

kâğıt
vinil
tekstil
Türü:

pürüzsüz
kabartmalı
Görünüm:

kazınmış
kabartmalı boyalı
Tekrar kabartmalı
kabartmalı dubleks - bir yapışkan ile bağlanmış iki kâğıt tabakasından oluşan kabartmalı duvar kağıdı.
profilli
köpüren profili
kimyasal olarak kabartmalı profil
velur
Metalize
metalik bir tabaka ile
metalik etkisi ile
Işlenmemiş kâğıt bez
Doğal madde ile dekoratif duvar kağıdı
Panoramik (fotoğraf kağıdı)

Kâğıt duvar kağıdı - farklı türde kağıtlardan yapılmış bir duvar kağıdı sınıfıdır. Kâğıt duvar kağıdı tamamen bir veya iki kat kağıttan oluşur. Doğu Asya'da kâğıt duvar kağıdı uzun zamandır duvarları yapıştırmak için geleneksel bir malzeme olmuştur. Avrupa'da, duvar kağıdı, XVIII. yüzyılda, ilk kırtasiye makinesinin icadından sonra yaygınlaşmıştır. Bu güne kadar korunan en eski kâğıt duvar kağıdı 1509'a dayanıyor. Modern dünyada, kâğıt duvar kağıtları en popüler olanıdır.
Tüm kâğıt duvar kağıtları için ortak bir özellik onların yapısıdır. Yani, duvar kağıdı tek ve çift yönlüdür. Tek katmanlı duvar kağıdı ve iki veya daha fazla katmanda bir dubleks yapılır. Dubleks duvar kağıtları genellikle dış faktörlerden koruyucu bir rol oynayan ek kaplamalara sahiptir. Örneğin, bu duvar kağıdı, yüksek derecede ışık veya nem direnciyle karakterize edilebilir.
Geleneksel düz kâğıt duvar kağıdı, bir tarafa baskı (çizimler, desenler) uygulandığı bir kâğıt tabanından yapılır. Resmin basılması baskı ile yapılır. El baskısı ile yapılan ekstra duvar kağıdı şeklinde istisnalar vardır. Ucuz seçenekler hızla soluyor ve solmadan kaçınmak için daha sağlam olanlar bir astarla kaplanıyor. Döküm faturasının etkisi, kağıda özel baskıların, serigrafi baskı yöntemi ile uygulanması sayesinde elde edilir. Bu kâğıt duvar kağıdı, çoğunlukla beyaz, yani boyama için üretilir. Boyama sonrası yüzey, dokulu bir sıva ile kompozisyona çok benzer.
Yapısında daha az ilginç olan, kabartmalı dubleks kâğıt duvar kağıdıdır. Eşitliği maskelemede mükemmel yetenekleri nedeniyle popülerliklerini kazandılar. Malzeme iki tabakadan oluşur, kabartma üst tabaka üzerinde yapılır. Koleksiyonlarda da oluklu kâğıt dubleks duvar kağıdı vardır. Fleksografik baskı ile üretilirler.
Vinil duvar kağıdı- polivinil klorür (vinil) ya da diğer polimerik malzemeden bir katman kağıdıdır. Vinil duvar iki tipdedir: kâğıt ve dokumasız olarak. Vinil duvar kağıdının ticari kullanım başlangıcı 10 Ekim 1933'te, Amerikan kimyager Waldo Simon koydu. 1947'de United Wallpaper şirketi dünyanın ilk vinil duvar kağıdını tanıttı.
Vinil duvar kağıdı iki katmandan oluşur: Alttan bir kâğıt veya dokunmamış üst kısmı, polivinil klorürden yapılmış, mekanik etkilere ve kirliliğe direnç gösterebilir. Üst tabaka, kural olarak, kabartma veya illüstrasyonlarla süslenmiştir. Yenilikçi bileşenlerin ve ileri tekniklerin üretiminde kullanılmaya başlanmasıyla, bu sınıfın son malzemeleri çok dayanıklı, güvenilir ve dayanıklıdır.
Dokunmamış duvar kağıdı (tela), doğal (selüloz, vb.) Ve kimyasal (örneğin, polyester) liflerin bir karışımından oluşan ve dokunmamış kumaşa dayanan bir duvar kağıdı sınıfıdır. Bu duvar kağıdı yapısı sıcak damgalama ile eklenmiştir. Dokunmamış duvar kağıdı, çevresel ve anti-vandal duvar kağıdı sınıflarını ifade eder.
Fiberglas (cam elyafı) duvar kağıdı, ofis binalarının duvarlarını bitirmek için kullanılır. Bunlar, kuvars kumu, soda (sodyum karbonat), kireç taşı ve dolomitten elde edilerek özel dokuma tezgâhında yapılır. Cam bezin form stabilitesi için nişasta bazlı bir çözelti ile muamele edilir.
Şu anda, çoğu duvar kağıdı yapıştırıcıları modifiye nişasta (onun çeşitleri: karboksimetilselüloz, karbometil nişasta veya hidroksipropil nişasta) dayalı bir kuru karışım olarak yapılır. Son yapışmayı (adezyon) güçlendirmek için, metilselüloz yapıştırıcıya eklenebilir. Bazı tip yapıştırıcılar metilselüloz bazında yapılır.
Yapıştırıcının küf ve diğer mikroorganizmaların oluşumuna karşı direnci, bakterisidal ve fungusital (antifungal) katkı maddeleri ile sağlanır.

Dünya Kitap Başkenti, '90'lardan itibaren UNESCO tarafından seçilen her şehrin dünya çapında kitap başkenti olması ve çeşitli organizasyonlara ev sahipliği yapmasını ifade eder. 1996 senesinde başlatılan Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü'nün başarısı, UNESCO'yu 2001'in Başkenti olarak Madrid'i seçmesi ile 'Dünya Kitap Başkenti' kavramını geliştirmeye teşvik etmiştir. Bu bir başarı olarak görülmüştür ve bu nedenle UNESCO Genel Konferansı, bir Dünya Kitap Başkenti tayin etmeyi, yıllık bir etkinlik haline dönüştürmeye doğru karar vermiştir. UNESCO, kitap endüstrisinin üç esas dalının karara katılmasını sağlamak için Uluslararası Yayıncılar Birliği, Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu ve Uluslararası Kitapçılar Federasyonunu adaylık sürecine katılmaya davet etti. Adaylık herhangi bir mali ödül içermez; daha çok kitaplara ve okumaya değer görülen en iyi programları kabul eder.

Aday belirleme komitesi, okumaya teşvik eden (başvuruyu yapan belediye başkanı tarafından sunulan veya onaylanan) programları memnuniyetle karşılar. Programlar Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü'nden ve bir sonrakinden başlar. Aday gösterme komitesi dikkatini aşağıda belirtilen belirli kriterlere çevirecektir:

Tüm düzeylerin katılım derecesi,
Programın potansiyel etkisi,
Adaylar tarafından önerilen etkinliklerin kapsamı ve kalitesi ile yazarları, yayıncıları, kitapçıları ve kütüphaneleri ne ölçüde kapsadığı,
Kitap ve okumayı teşvik eden diğer projeler,
Programın, UNESCO Anayasası'nın yanı sıra İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 19. ve 27. Maddeleri ile Eğitim, Bilimsel ve Kültürel Materyallerin İthalatı Anlaşması'nda belirtildiği gibi ifade özgürlüğü ilkelerine ne ölçüde saygı duyduğu.

Aşağıda yıl yıl belirtilen şehirler, Dünya Kitap Başkenti olarak belirlenmiştir:

UNESCO: Dünya Kitap Başkenti 8 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amsterdam Dünya Kitap Başkenti 2008, Resmi site 14 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyrut Dünya Kitap Başkenti 2009; Resmi site 17 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ljubljana Dünya Kitap Başkenti 2010; Resmi site 25 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buenos Aires Dünya Kitap Başkenti 2011; Resmi site 28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erivan Dünya Kitap Başkenti 2012; Resmi site 15 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bangkok Dünya Kitap Başkenti 2013; Resmi site 21 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Port Harcourt Dünya Kitap Başkenti 2014; Resmi site 25 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Incheon Dünya Kitap Başkenti 2015; Resmi site 24 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü veya Uluslararası Kitap Günü olarak da bilinen Dünya Kitap Günü, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından okuma, yayınlama ve telif hakkını teşvik etmek amacıyla düzenlenen yıllık bir etkinliktir. Dünya Kitap Günü ilk olarak 23 Nisan 1995'te kutlanmaya başlandı ve o günden beri uluslararası düzeyde kullanılmaya devam ediyor. Birleşik Krallık ve İrlanda'da bugün ile ilgili bir olay mart ayında gözlenmektedir.

Dünya Kitap Gününe dair fikir, 1922 yılında Valensiyalı yazar Vicente Clavel Andrés'in Miguel de Cervantes'i onurlandırmanın bir yolu olarak, önce doğum tarihi olan 7 Ekim 1926'da kutlandı. Daha sonra ise 1930 yılında ölüm tarihi olan 23 Nisan ile değiştirildi. 1995 yılında UNESCO, Dünya Kitabı ve Telif Hakkı Gününün 23 Nisan'da kutlanmasına karar verdi, çünkü bu tarih aynı zamanda William Shakespeare ve Inca Garcilaso de la Vega'nın ölümünün yanı sıra bazı önde gelen yazarların doğumunun veya ölümünün yıldönümü olmasıydı.

Katalonya'da, İspanya'da, Aziz George Günü(Diada de Sant Jordi) olarak kutlanır. Aziz George, bu tarihi bölgenin Korucuyu azizi olarak 1436 yılından bu yana anıldı ve sevilen ve saygın insanlar arasındaki hediye alışverişini kapsamıştır. Katalonya'daki Aziz George Günü, sevilen insanlara Kitaplar ve Güller vermekle kutlanır ve Katalanlar için bugün koruyucu azizlerini onurlandırma ve kültürlerinin sevgilerini gösterme fırsatıdır

İsveç'te, bugün Världsbokdagen ("Dünya Kitap Günü") olarak bilinir ve telif hakkı yönünden nadiren bahsedilir. Normalde 23 Nisan'da kutlanırken, Paskalya ile çatışmadan kaçınmak için 2000 ve 2011 yıllarında 13 Nisan'a taşındı.

Birleşik Krallık ve İrlanda'da, Dünya Kitap Günü, Mart ayında, her yıl ilk Perşembe günü düzenlenen ve özel basımların yayınlanmasına denk gelen bir yardım etkinliğidir. 23 Nisan'daki yıllık kutlama, bağımsız yardım kuruluşu The Reading Agency tarafından düzenlenen Dünya Kitap Gecesi'dir.

Kensington, Maryland'da Uluslararası Kitap Günü 26 Nisan'a en yakın Pazar günü bir sokak festivali ile kutlanır. 

Uluslararası Çocuk Kitapları Günü
Dünya Fikri Mülkiyet Günü
Mucitler Günü
BM İngiliz Dili Günü

Dünya Kitabı ve Telif Hakkı Günü 29 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Birleşmiş Milletler: 23 Nisan
2019 Dünya Kitabı ve Telif Hakkı Günü vesilesiyle UNESCO Genel Müdürü Bayan Audrey Azoulay'ın mesajı 23 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kitabın Uluslararası Günü 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kensington, Maryland'de kutlama, ABD

Dünya Kitap Ödülleri, Dünya Kitap Dergisi tarafından 1993 yılından bu yana her yıl verilen edebiyat ödülleridir.

2010
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Hayatın En Mutlu An'ı (Yazar: Erendiz Atasü, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Çevengur (Yazar: Andrey Platonov, Çevirmen: Günay Çetao Kızılırmak, Yayınevi: Metis Yayınları) ve Oblomov (Yazar: İvan Aleksandroviç Gonçarov, Çevirmen: Sabri Gürses, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Altın Kitaplar Yayınevi
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Artun Ünsal
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Musa Dağdeviren
Altın Sayfa Edebiyat Ödülü: Türk Sinema Tarihi (Yazar: Fikret Hakan, Yayınevi: İnkılap Kitabevi)
Onur Ödülü: Işıkla Karanlık Arasında (Yazar: Lütfi Akad, Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
2011
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Az (Yazar: Hakan Günday, Yayınevi: Doğan Kitap)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Sunset Park (Yazar: Paul Auster, Çevirmen: Seçkin Selvi, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Günışığı Kitaplığı
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: İstanbul Hatırası (Yazar: Ahmet Ümit, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Türk Kahvesi Kitabı (Editör: Emine Gürsoy Naskali
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Baylan Pastaneleri'nin sahibi Harry Lenas
2012
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Sultanı Öldürmek (Yazar: Ahmet Ümit, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Almanca Dersi (Yazar: Siegfried Lenz, Çevirmen: Ayşe Sarısayın, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Kırmızı Kedi Yayınları
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Kadıköy Cinayetleri: Bir Başkomiser Galip Polisiyesi, (Yazar: Çağatay Yaşmut, Yayınevi: Oğlak Yayınları)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nde Yemek Kültürü – Yorumlar ve Sistematik Dizin (Yazar: Marianna Yerasimos, Yayınevi: Kitap Yayınevi)
Türk Mutfağı Emek Ödülü: Kâmil Toygar ve Nimet Berkok Toygar
2013
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Çıplak ve Yalnız (Yazar: Hamdi Koç, Yayınevi: Doğan Kitap)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Maya'nın Günlüğü (Yazar: Isabel Allende, Çevirmen: İnci Kut, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Doğan Kitap
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Ateş Etme İstanbul (Yazar: Celil Oker, Yayınevi: Altın Kitaplar)
Polisiye Edebiyat Özel Ödülü: Labirent Yayınları
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Açıklamalı Yemek ve Mutfak Terimleri Sözlüğü (Yazar: Nevin Halıcı, Yayınevi: Oğlak Yayınları)
2014
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Köpekler İçin Gece Müziği (Yazar: Faruk Duman, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Dorian Gray'in Portresi (Yazar: Oscar Wilde, Çevirmen: Ülker İnce, Yayınevi: Everest Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Sel Yayıncılık
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Maktulün Şansı (Yazar: Algan Sezgin Türedi, Yayınevi: April Yayıncılık) ve Karanlıkta İki Ceset (Yazar: Suphi Varım, Yayınevi: Labirent Yayınları)
Polisiye Edebiyat Onur Ödülü: Osman Aysu
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Çukulata: Çikolatanın Yerli Tarihi (Yazar: Saadet Özen, Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Mehmet Yaşin
2015
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi: İnsan Kendine de İyi Gelir (Yazar: Ahmet Büke, Yayınevi: on8 Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Hadula: Bir Ada Öyküsü (Yazar: Aleksandros Papadiamantis, Çevirmen: Yasemin Aydın, Yayınevi: Jaguar Kitap)
Yılın Yayınevi Ödülü: Alakarga Sanat Yayınları
Saygı Ödülü: Sennur Sezer
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Bir Ceset, Bir Söz (Yazar: Gülce Başer, Yayınevi: Remzi Kitabevi)
Polisiye Edebiyat Emek Ödülü: Sevil Atasoy
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: İstanbulum, Tadım–Tuzum: Bir Varmış Bir Yokmuş (Yazer: Meri Çevik Simyonidis, Yayınevi: İstos Yayınları)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Marianna Yerasimos
2016
Yılın Telif Kitabı Ödülü: 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Yazar: Murat Meriç, Yayınevi: Ağaçkakan Yayınları)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Mary Stuart (Yazar: Stefan Zweig, Çevirmenler: Kasım Eğit ve Yadigar Eğit, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Karakol Cinayetleri (Yazar: Armağan Tunaboylu, Yayınevi: Oğlak Yayınları)
Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü: Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek (Yazar: Harun Candan, Yayınevi: İletişim Yayınları)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: verilmedi
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Feyzi Halıcı
Gastronomi Kültürüne Katkı Özel Ödülü: Sofra Dergisi
2017
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Dokunmadan (Yazar: Nermin Yıldırım, Yayınevi: hep kitap)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Finnegan Uyanması (Yazar: James Joyce, Çevirmen: Fuat Sevimay, Yayınevi: Sel Yayıncılık)
Yılın Yayınevi Ödülü: Siren Yayınları
Elli Yılın Emeği Ödülü: Selim İleri
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Kan ve Gül: Bir Kara Dejavu (Yazar: Alper Canıgüz, Yayınevi: April Yayıncılık)
Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü: Leopold’un Sabunu (Yazar: Berkan M. Şimşek, Yayınevi: Koç Üniversitesi Yayınları)
Polisiye Edebiyata Katkı Ödülü: Kara Hafta İstanbul Festivali
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: 1880 Yeni Yemek Kitabı (Yazar: Özge Samancı, Yayınevi: Çiya Yayınları)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Prof. Dr. Günay Kut ve Turgut Kut
2022
Yılın Telif Kitabı Ödülü: Ülker Abla (Yazar: Nermin Yıldırım, Yayınevi: Everest)
Yılın Çeviri Kitabı Ödülü: Küçük Bir Ayrıntı (Yazar: Adania Shibli, Çevirmen: Mehmet Hakkı Suçin, Yayınevi: Can Yayınları)
Yılın Yayınevi Ödülü: Kronik Kitap
Yılın Telif Polisiye Kitabı Ödülü: Ecel Çiçekleri (Yazar: Elçin Poyrazlar)
Yılın Gastronomi Kitabı Ödülü: Topraktan Sofraya Sakarya Mutfağı Bir Yemek Antropolojisi (Yazarlar: Kübra Sultan Yüzüncüyıl, Aynülhayat Uybadin, Arif Bilgin, Suavi Aydın)
Gastronomi Kültürü Emek Ödülü: Ebru Baybara Demir
Gastronomi Jürisi Özel Ödülü: Ali Ekber Yıldırım

Bu maddede, bugüne kadar herhangi bir dilde yazılmış olan en çok satan kitapların ve kitap serilerinin listeleri sunulmaktadır. İngilizcede "best-seller" olarak popülerleşen "çok satan" ifadesi, her kitabın satılan tahmini kopya sayısını ifade etmektedir. Çizgi romanlar ve ders kitapları bu listeye dahil değildir. Kitaplar güvenilir ve bağımsız kaynaklarda bildirilen en yüksek satış tahminlerine göre listelenmiştir. Bu sayfada yer alan liste eksiktir, çünkü pek çok kitap kapsamlı satış rakamlarına sahip değildir; Alexandre Dumas'ın yazdığı Monte Kristo Kontu, Miguel de Cervantes'in yazdığı Don Kişot, Wu Cheng'in yazdığı Batıya Yolculuk ve J. R. R. Tolkien tarafından kaleme alınmış Yüzüklerin Efendisi bu kitaplara örnek verilebilir. Yüzüklerin Efendisi, hem bir üçleme olarak (Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü) hem de tek cilt olarak satılmıştır.
1995 yılı Guinness Dünya Rekorları verilerine göre İncil, tahmini 5 milyarlık satış rakamıyla tüm zamanların en çok satan kitabıdır. Diğer basılı dinî metinlere ilişkin satış tahminleri, Kur'an'ın en az 800 milyon, Mormon Kitabı'nın ise 190 milyon kopya olacağını öngörmektedir. Ayrıca tek bir yayıncı, Hindu kutsal kitabı Bhagavat Gita'nın 140 milyondan fazla kopyasını üretti. Toplam sayı çok daha fazla olabilir. Dinî olmayan metinler arasında, Küçük Kırmızı Kitap olarak da bilinen, Çin Kömünist Partisi lideri Mao Zedong'un konuşmalarından ve yazılarından oluşan Başkan Mao Tse–tung'dan Alıntılar kitabı, 800 milyon ile 6,5 milyardan fazla baskı arasında değişen tahminlerle çok çeşitli satış ve dağıtım rakamları üretti.

Bu kısımda sadece tek cilt hâlinde satılan kitaplar listelenmiştir. Seri hâlinde satılan kitaplar için aşağıya bakınız.

Not: Bu kitapların güvenilir satış verileri yok; ancak, en az 10 milyon kopya sattı ve bu nedenle bu listede ait olduğuna dair kanıtlar vardır.

Prry Rhodan serisi 1 milyar satmıştır, ancak sadece dergiyle birlikte satış miktarı vardır ve kitaplara özel sayımı yoktur. Aynı Şekilde, Jerry Cotton seriside 300 milyonun üzerinde satmasına rağmen, bu kopyalardan çoğu dergi formatındadır.
Yüzüklerin efendisi tek kitap olarak listelendi çünkü J. R. R. Tolkien tek kitap halinde yazmıştır.

EPUB ya da tam adıyla Electronic Publication, Uluslararası Sayısal Yayıncılık Forumu (IDPF) tarafından e-kitap standardı olarak ilan edilen, gömülü cihazlarda ve bilgisayarlarda kullanılmak üzere geliştirilmiş bir dosya biçimidir.

Gün geçtikçe yaygınlaşan bir e-kitap standardı olan EPUB, sayısal okuyucu ve e-mürekkep teknolojileri pazarının öncü firmaları tarafından artan bir şekilde destekleniyor. 2009 yılının ağustos ayında Sony, sahibi olduğu eBook yayınlama biçimini kullanmayı durdurup, açık kaynak kodlu olan ePub'a geçeceğini duyurdu [1]. Sony'nin hemen ardından Google Books da telif hakları kamuya ait (public domain) 1.000.0000'dan fazla kitabı, özgür EPUB biçimine çevirdiğini ilan etti [2].

Adobe Digital Editions - MS Windows, Apple Mac OS X
Aldiko - Google Android
Sumatra PDF - MS Windows
STDU Viewer - MS Windows
AZARDI - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux, Google Android
Bluefire Reader - Google Android, Apple iOS, MS Windows
Sigil - Windows, macOS and Linux
Calibre - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux
FBReader - Google Android, Windows Phone, Jolla/SailfishOS, MS Windows, Apple Mac OS X, Linux, BlackBerry 10
Google Play Kitaplar - Web uygulaması, Google Android, Apple iOS
Kitaplar - Apple macOS, Apple iOS
Lucifox - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux
Mobipocket Reader - MS Windows, Windows Mobile, PalmOS, Symbian, Blackberry
Okular - MS Windows, Apple Mac OS X, Linux
Snapplify - Google Android, Apple iOS
Kitabu - Apple Mac OS X
Publiwide Reader - MS Windows, Apple Mac OS X, Google Android
Albite Reader - Java destekleyen telefonlar
Moon+ Reader - Google Android

Uluslararası Sayısal Yayıncılık Forumu (İngilizce)
epubBooks Yüzlerce özgür ve kamu malı e-kitabı indirebileceğiniz bir kütüphane

Editio princeps (Latince: ilk baskı; çoğulu: Editiones principes), metinsel ve klasik araştırmalarda, bir eserin daha önce yalnızca el yazmaları halinde var olan (dolaşıma girebilmek için elle kopyalanması gereken) bir eserin ilk basılı baskısıdır.
Örneğin, Homeros'un edition princeps'i, günümüzde 1488'den kalma olduğu düşünülen Demetrius Chalcondyles'e aittir. Klasik Yunan ve Roma yazarlarının en önemli metinleri, matbaanın 1440 civarında icadından sonra, 1465'ten 1525'e kadar olan yıllarda editiones principales olarak büyük ölçüde üretilmiştir.
Bazı durumlarda kısmi yayınlama, önce çeviri olarak yayınlama (örneğin Yunanca'dan Latince'ye) ve yalnızca ilk baskıyla eşdeğer bir kullanım olasılığı vardı. Piers Plowman gibi, el yazması geleneğinin farklı kollarından gelen birkaç unsura sahip bir eser için, "editio princeps" daha az anlamlı bir kavramdır.
Bu terim, uzun zamandır bilim insanları tarafından Antik Yunan ve Latin edebiyatının bir parçası olmayan eserleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Ayrıca hukuk eserleri ve diğer önemli belgeler için de kullanılmaktadır.

Matbaanın icadı
Gutenberg Kutsal Kitabı

Ek, dilbilimde bir köke veya gövdeye eklenerek yeni bir kelime veya kelime biçimi oluşturmak için kullanılan biçimbirimdir. Ekler, yapım eki ve çekim eki olmak üzere ikiye ayrılabilir. Konumları göz önünde bulundurulduğunda ön ek, son ek, sirkumfiks ve iç ek başlıca ek türlerini oluşturur.

Ön ekler, bir kökün önüne gelen; "ön ek-kök" yapısına sahip eklerdir. Türkçede ön ek olmamakla birlikte, bihaber ve namert gibi alıntılanmış yabancı kökenli kelimelerin yanı sıra, masmavi, pespembe gibi oluşumlar da ön ek olarak ele alınmıştır. submit, predetermine ve unwilling İngilizcedeki ön eklere örnektir.

Son ekler, bir kökün sonuna gelen; "kök-son ek" yapısına sahip eklerdir. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğundan ötürü dildeki ekler son ek olarak kategorize edilmektedir. demirci (-ci yapım eki), evden (-den ayrılma eki), evler (-ler çoğul eki) Türkçedeki son eklere örnektir. İngilizcede asked geçmiş zamanı belirten, cats ise çoğulluk belirten son eklere örnek teşkil eder. Fransızcadaki De beaux jours da çoğulluk son ekidir.

Sirkumfiksler, kökün iki tarafına da eklenen, yani "sirkumfiks)kök(sirkumfiks" yapısına sahip eklerdir. İngilizcedeki enlighten, Almancadaki geleitet (leiten fiilinin perfekt hali) veya Guaranicede gidiyorum anlamına gelen aguata fiilinin sirkumfiks eklenmesiyle ndaguatái halini alarak olumsuzluk anlamı kazanması sirkumfikslere örnektir.

İç ek veya infiks, kökün içerisine eklenen eklenen, "k-(iç ek)-ök" yapısına sahip eklerdir. İç ekler Avustronezya dillerinde yaygındır. Endonezcede gembung kökü şişkin manasına gelirken, gelembung kelimesinde olduğu gibi -el iç ekini alarak baloncuk anlamı kazanması iç ek örneğidir.

İnterfiks; iki kök kelimenin arasına gelerek yeni bir kelime oluşturan, "köka-ara ek-kökb şeklinde kullanılan eklerdir. Almancada Arbeitszimmer, İngilizcede speedometer, İsveççede familjefar interfikslere örnek verilebilir.

Dublifiks, kökün herhangi bir yerine gelerek bir ikileme oluşturan veya tek başına anlamı pekiştiren eklerdir. Türkçede para mara, ev mev; Rapa dilinde kinikini, ngaruru, kokomo, maitataki; İngilizcede money shmoney örnek gösterilebilir.

Elyazması ya da el yazması, elle yazılan ve çizimleri yapılan; genellikle edebî, sanatsal ya da tarihî önemi haiz kitap.
Elyazmalarının yapısı zahriye (içkapak), serlevha, temellük kaydı, sima kaydı, mukabele kaydı, besmele ile başlayan hamdele ile süren, salveleyle devam eden metin, dibace, fihrist, hatime, istinsah kaydı, ketebe kaydı bölümlerinden ibarettir.
Tipleri tek nüsha, nadir nüsha, eski tarihliler, müellif hattı, müellif nüshası, sima nüshası, temiz nüsha, mukabele nüshası, istinsah, canlı nüsha, tamam nüsha, sanat nüshası, ithaf nüshası diye ayrılır.
Elyazması yazarına müellif denir. Kopya edene hattat, müstensih denir. Yazarın el yazısıyla olanına müellif hattı denir, yazarın söyleyerek yazdırdığına müellif diktesi denilmektedir. Enine olana cönk, sayfa kenarı notlarına fevaid, ilavelere hamiş, sayfa kenarındaki açıklama notlarına haşiye, yazarın tüm eserlerine bir cilt halinde külliyat, bir ciltteki çeşitli yazmalara mecmuatül resail, kısaltılmış olana muhtasar, değişik yazı tiplerindekine murakka, karalamalara müsvedde, kırkambar yazılarına sefine, derleme kopyalara sevad, şerhedilmişlere şerh, bağımsız notlu olanlara şukka, talikacının yorumlarına talika, açıklamaya tefsir denir. Kur'an yazmaları 30 cüzdür, her cüz 20 sayfadır, her cüz 4 hizibtir, cüzler cüz gülüyle, hizipler hizip gülüyle ayrılır. Telhiscinin özetine telhis, çeviriye tercüme, tamamlayıcı olana zeyl denir. Matbaanın yerleşmesinden sonra yazmalar ortadan kalkmıştır.
Konular, dil, hat, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, mantık, riyaziyat, fizik, kimya, tıp, zooloji, botanik, sihir, rüya, ansiklopedi, fıkıh ve dinbilimlerini içerir. Bir yazma eserin en önemli kayıtlarından biri ferağdır Çünkü bu kayıt nüshanın kim tarafından nerede nasıl yazıldığını gösterir. Buna istinsah kaydı da denir ve hicrî takvim kullanılır.
Elyazmaları, aklamı sitte denilen sülüs, nesih, muhakkak, reyhani, tevkii, rika, talik yazı tipleriyle yazılmışlardır. Diğer yazı tipleri makili, hicazi, kufi, divani, siyakat, nestalik, mağribi, müsenna, celî, gubari diye adlandırılır. Yazmaların incelenmesinde kuyudat (kayıtlar) çok önemlidir. Kayıtlar telif, rivayet, sema, kıraat, münavele, kitabet, mütalaa, nazar, muaraza, tashih, temellük başlıklarını taşımaktadır.

İslam ilimleri yazmalarla günümüze gelmiştir. Elyazmaları hat, tezhip, ebru, minyatür, cilt sanatlarıyla iç içedir. Çin, Kahire Üniversitesi, British Museum, Paris Bibliotheque Nationale, Vatikan, Berlin, Leningrad, Budapeşte, İngiltere, Malezya, Hollanda, Rusya, Endonezya elyazması merkezleridir. Bütün ülkelerde 6 milyon Arapça ve 4 milyon öteki dilde yazma vardır.
Dünyada elyazması koleksiyonu en özgün ülkelerden biri Türkiye'dir.  35 merkez ve kütüphanede 500.000 civarında yazma eser vardır. Süleymaniye Camii külliyesinde 106 koleksiyonda 200 bin civarında elyazması vardır.
Dünyada elyazmaları çeşitli kataloglarda toplanmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır:

Fihrist (İbnü'n Nedîm).
Keşfüzzünun (Katip Çelebi).
Türk Dil Kurumu Kütüphanesi Yazma Eserler Kataloğu (Müjgan Cumbur vd.-1999)
Geschichte der arabischen litteratur (Carl Brockelmann).
Geschichte des Arabischen schrifttums (Fuad Sezgin).
Diyanet İşleri Başkanlığı Elyazması Eserler Kataloğu (Abdullah Ceylan-1988), TÜYATOK, Millî Kütüphane katalogları.
Türkiye'de elyazmalarının tamiri Kütüphaneler Genel Müdürlüğünce yapılır. İstanbul Yazma ve Nadir Eserler Patoloji ve Restorasyon Araştırma Merkezi'nde eserlerin kaydı, sunumu, korunması, depolanması sağlanır.

Codex Sinaiticus
Codex Fuldensis
Codex Sinopensis
Chester Beatty Papirüsleri
Bodmer Papirüsleri
Nag Hammadi kütüphanesi

Geç antik minyatür sanatı eserleri

Peter Burke, Kültür Tarihi, 2006.
A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, 2000 (6.bas.).
Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 1998, cilt 8.

Elektronik mürekkep (e-mürekkep) veya akıllı kağıt olarak da bilinen elektronik kağıt, kağıt üzerindeki sıradan mürekkebin görünümünü taklit eden bir görüntüleme cihazıdır. Işık yayan geleneksel düz panel ekranların aksine, elektronik kağıt ekran, kağıt gibi ortam ışığını yansıtır. Bu, onların okunmasını daha rahat hale getirebilir ve çoğu ışık yayan ekrandan daha geniş bir izleme açısı sağlayabilir. 2008 yılından itibaren mevcut olan elektronik ekranlardaki kontrast oranı gazetelere yaklaşmaktadır ve yeni geliştirilen ekranlar biraz daha iyidir. İdeal bir e-kağıt ekranı, görüntü solmadan, doğrudan güneş ışığında okunabilir.

Elektronik kâğıt ve e-kâğıt, kâğıda sıradan mürekkebin görünümünü taklit eden görüntü aygıtılarıdır. Işık yayan geleneksel arkadan aydınlatmalı düz panel ekranların aksine, elektronik kâğıt ışığı bir kağıt gibi yansıtmaktadır. Bu, okumak için daha rahat olmasını ve çoğu ışık yayıcı ekrandan daha geniş bir görüş açısı sağlanmasını sağlayabilir. İdeal bir e-kâğıt ekranı, görüntü solmadan görünmeksizin doğrudan güneş ışığı altında okunabilir.
Teknolojiler arasında Gyricon, elektroforetik, elektroıslatma, interferometri ve plazmonik bulunur. Birçok elektronik kağıt teknolojisi, statik metin ve görüntüleri elektrik olmadan süresiz olarak tutar. Esnek elektronik kağıt, ekranın arka paneli için plastik alt tabakalar ve plastik elektronik devrelerler kullanır. E-kağıt uygulamaları arasında elektronik raf etiketleri ve dijital tabelalar, otobüs terminali zaman çizelgeleri, elektronik reklam panoları, akıllı telefon ekranları ve kitap ve dergilerin dijital versiyonlarını görüntüleyebilen e-okuyucular yer alır.

Wired article on E Ink-Philips partnership, and background 21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT ePaper Project 27 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tanaka, Naoki (6 Aralık 2007). "Fuji Xerox Exhibits Color Electronic Paper w/ Optical Writing System". Japonya: Tech-On. 1 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Kasım 2017. 
Fujitsu Develops World's First Film Substrate-based Bendable Color Electronic Paper featuring Image Memory Function 10 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

E-mürekkep (İngilize:Electronic ink (E-ink)), E-Ink şirketi tarafından üretilen, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü tarafından başlatılan araştırmalara binaen 1997 yılında bulunan bir e-kâğıt türü. Elektronik görünüm sağlamak için özel maddesi bir film tabakasına sıkıştırılmıştır ve Sony Reader, iLiad, Cybook Gen3, Amazon Kindle, Barnes & Noble nook gibi firmaların ürettiği e-okuyucularda kullanılmaktadır. Motorola F3 cep telefonu e-mürekkep teknolojisinin kullanıldığı ve bu teknolojinin sağladığı çok düşük güç tüketimi avantajını kullanan ilk cep telefonudur. Samsung Alias 2 de bu teknolojiyi düğme değişimlerinde kullanmaktadır. 2008 Ekim ayında sınırlı sayıda yayımlanan Kuzey Amerika basımı Esquire dergisi kapağı e-mürekkep ve yanıp sönen metinler ile bütünleşen ilk dergidir. Dergi kapağı Şangay, Çin'de üretilmiş, dondurulmuş şekilde Amerika'da ciltlenmek üzere gemilerle nakliyesi sağlanmış ve 90 gün yetecek bir güç kaynağı ile desteklenmiştir.
Üretici firmaya göre: "E-mürekkebin en önemli bileşeni, çapı yaklaşık bir insan saçı kadar olan milyon sayıdaki mikrokapsüllerdir. Bir aşamada, her mikrokapsül pozitif yüklenmiş beyaz parçaları içerir ve negatif yüklü siyah parçacıklar akışkan içinde dururlar. Eğer negatif elektrik bölgesi uygulanırsa, beyaz parçaçıklar mikrokapsüllerin üst tarafına gelirler ve okuyucuya görünür olurlar. Bu olay gerçekleştiği bölgenin beyaz olarak görünmesini sağlar. Aynı zamanda siyah parçacıkları mikrokapsüllerin alt tarafına çeken ve görünmemesini sağlayan bir ters elektrik yükü uygulanır. Bu işlemin tersi ile siyah parçacıklar mikrokapsüllerin üst tarafına çekilip o bölgenin siyah görünmesi sağlanır."
1 Haziran 2009'da E-Ink şirketi önde gelen iş ortaklarından Prime View International şirketi ile 215 milyon dolarlık bir satın alma anlaşmasına varıldığını açıkladı. Böylece renkli e-mürekkebin gelişiminin hızlanacağı tahmin ediliyor.
Elektronik mürekkep kısa adıyla e-mürekkep, e-okuyucuların ekranında kâğıt baskı görünümü sağlamak için bir film tabakası olarak uygulanan teknolojidir. Tarihte ilk olarak 1996 yılında MIT'de (MIT; Massachusetts Institute of Technology, Amerika'da bir üniversite) başlayan ve geniş görüş açısı ve parlak gün ışığında dahi okunabilmesi gibi mevcut olan özellikleri ile kâğıt üzerine yapılan baskıya fazlasıyla benzeyen bir ekran teknolojisidir. Electronic Ink olarak da adlandırılan elektronik mürekkep teknolojisi, E-Ink firması tarafından, fiziksel bir kağıttaki mürekkep baskısını kopyalayarak çoğaltan ve bunu dijital ortamda kullanılabilir hale getiren teknolojidir. Elektronik mürekkep, e-kitap okuyucularında görüntünün gözleri yormaması ve okuyucuların daha iyi bir okuma deneyimi gerçekleştirebilmesi için geliştirilmiştir. Ayrıca e-mürekkep teknolojisinin oluşturulmasında e-okuyucuda sanki bir kitaptan veya kâğıttan okuyormuş gibi bir his yaratması amaçlanmıştır.

Elektronik mürekkep teknolojisine sahip ilk cihaz 2004 yılında Japonya'da piyasaya çıkan Librie 'adlı kitap okuyucudur. Bu cihaz yüksek bir fiyat etiketine sahip olduğu ve bazı lisans sorunlarıyla karşı karşıya geldiği için pek fazla rağbet görmedi. 2007 yılında Amazon'un Kindle adında yeni bir elektronik mürekkep cihazı duyurdu. Bu cihaza kadar pek fazla hareketin yaşanmadığı sektör Amazon Kindle ile hareketlendi. Libre gibi grinin 4 farklı tonunu gösterebilen bu cihaz ayrıca 800 x 600 piksellik bir ekrana sahipti. Cihaz okuyucunun kitaplarını gittiği her yere yanında götürebilmesini sağladığından ilgi gördü ve kullanıcılar tarafından beğenildi. Amazon'un piyasaya sürdüğü  "Paperwhite" ve "Voyage" gibi farklı cihazlar da mevcuttur
Sony, Noble, Kobo ve Booken gibi teknoloji markaları da elektronik mürekkep teknolojisine sahip cihazlar üretmektedir. Amazon'un Kindle bu sektörde başı çekmektedir.. Bununla birlikte Sony, Noble, Kobo, e-kitaplar ve tüketici elektroniği ile uğraşan bir Fransız şirketi olan Booken gibi teknoloji markaları da elektronik mürekkep teknolojisine sahip cihazlar üretmektedir. Ayrıca cep telefonları ve tabletlerde de kullanılabilen elektronik mürekkep teknolojisi günümüzde piyasada varlığını sürdürmektedir. E-kitap okuyucu serileriyle bağlantılı olarak e-mürekkep ticareti de buna bağlı olarak hızla gelişti. Genel kullanıcı kitlesinin yorumlarına göre e-mürekkebin albenisi aslında göz rahatlığı sağlamasıdır. Çok fonksiyonlu kullanımından dolayı çoğu teknoloji ilgililerinin görüşüne göre bu yeni teknoloji ileride defterin, kitabın yerini alması beklenmektedir.

Amazon Kindle
Kobo eReader

E Ink Şirketinin resmi sitesi 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Howstuffworks'ün elektronik mürekkep incelemesi 17 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E Mürekkep için ZDNet Tanımı 24 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (resim ve grafikler de mevcut)

Elektronik yayıncılık, belgelerin elektronik ortamlar ve/ya da ağlar aracılığıyla dağıtımı, arşivlenmesi ve bu belgelere erişilmesi olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda dijital yayıncılık ve çevrimiçi yayıncılık olarak da adlandırılır. Elektronik yayıncılık ayrıca bilgisayar, tablet ya da akıllı telefon ekranlarından okunmak üzere tasarlanmış kitapları veya dergileri de kapsar.

Yayıncılık; kitap, dergi, gazete gibi yazılı ürünleri basım yöntemiyle çoğaltarak okuyucuya sunmaktır. Elektronik yayıncılık (e-yayıncılık) ise yazılı, basılı bilginin veya yazılımın internet ya da diğer elektronik araçlar vasıtasıyla elektronik ortama aktarılması ve kullanıcıya ulaştırılmasıdır. Ayrıca elektronik yayıncılık bilginin alınması, işlenmesi, depolanması ve dağıtımı gibi tüm bilgi hizmetlerinin bilgisayarın bilgi teknolojisiyle yapılan tüm işlemleri kapsadığı bir bütün olarak da algılanabilir.
E-yayıncılıkta ilk aşama, bir kelime işlemcisi sayesinde herhangi bir yazının metin haline getirilmesidir. Sonraki aşamada ise bu metin bir ağ ortamında hakem ve editörlük denetimi gibi birçok işlemin yapıldığı yayıncılık sürecinden geçer ve okuyuculara sunulur. E-yayıncılık çalışmayı üreten kişiler ile kullanıcılar arasında elektronik bir iletişim kurularak yapılan yayıncılık olarak da tanımlanabilir. Kısaca e-yayıncılık, bilginin bilgisayar ve ağları aracılığıyla üretilip yayılması süreci olarak adlandırılır. Bu sürecin ilk aşaması yayının hazırlanış aşaması, bir diğer aşaması ise kullanıcılara ulaştırılması aşamasıdır. Bir yazarın çalışmasını kelime işlemcide oluşturması birinci aşamaya, yazarın çalışmasının tamamını bir veri tabanında hizmete sunulması ise ikinci aşamaya örnek olarak gösterilebilir.

Oxford Learner's Dictionary' de "elektronik yayıncılık" bilgisayar gibi makinelerde okunabilen kitapların ve diğer materyallerin yayımlanması şeklinde tanımlanmıştır. UNESCO tarafından elektronik yayıncılık, halka açık enformasyon yaymak için iletişimin elektronik araçlarının kullanımı olarak tanım yapılmıştır. Cambridge Dictionary tanımına göre elektronik yayıncılık, bilgisayar kullanarak okunabilen bilgileri yayımlama işi olarak tanımlanmıştır.

İlk dijitalleştirme girişimi, 1971'de Amerika Birleşik Devletleri' nde Michael S.Hart tarafından gerçekleştirilmiştir. Hart basılı eserlerin elektronik sürümlerini herkesin kullanabilmesi için Gutenberg Projesi' ni başlatmıştır. Gutenberg Projesinde dijital ortama aktarılan belgeler posta listeleri aracılığıyla e-posta adresi olanlara topluca gönderiliyordu.
Bilgisayara erişimin çok sınırlı ve pahalı olduğu o dönemlerde Illinois Üniversitesi' nde öğrenci olan Michael S. Hart'a Xerox Sigma V bilgisayarının işleticisi olan arkadaşları tarafından erişim imkânı sağlanmıştır ve bu bilgisayarın  İnternet'in öncülü olan ARPANET'in bir parçası olduğunun bilincinde olan Hart, kendisine verilen değerli bilgisayar zamanını hangi amaç uğruna kullanacağı konusunda bir süre kafa yorduktan sonra,Bağımsızlık Günü (Amerika Birleşik Devletleri) nedeniyle o gün (4 Temmuz 1971) yerel markette kopyaları dağıtılan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi' ni yazmaya karar vermiştir. Hart' ın tamamını teleprinter ile yazdığı Bağımsızlık Bildirgesi' ni Haklar Bildirisi, ABD Anayasası, İncil ve Shakespeare' in eserleri, "Alice Harikalar Diyarında", "Peter Pan" gibi edebi yapıtlar takip etmiştir. Hart ve gönüllü arkadaşları tarayıcı yazılımının geliştiği 1989 yılına kadar metinleri bilgisayara elle girdi. 1990'larda ise internet kullanımının yaygınlaşmasıyla proje hızlanmıştır. Hart öncülüğünde yapılan Gutenberg Projesi ve ilk e-kitabın üretilmesi yayıncılığın gelişmesinde ve dijitalleştirilmesinde temel ve önemli gelişmelerdir.
Bununla beraber, 1969 yılında ARPANET, 1989 yılında World Wide Web'in ve 1993 yılında ilk internet tarayıcısının icadı ile insanların ağa erişiminin sağlanması dijital bilgi çağı gibi isimlerle adlandırılan bir devrin başlamasının en önemli nedenleridir.
İlk dijitalleştirme projeleri, fiziksel ortamdaki içeriği dijital içeriğe aktarıyordu. Elektronik yayıncılık ise tüm düzenleme ve yayınlama sürecini (üretim, düzen, yayın) dijital dünyaya entegre etmeyi amaçlamaktadır.

E-Posta
E-Kitap
E-Dergi
Elektronik gazete
E-Radyo
E-Televizyon
Elektronik Kütüphane
Elektronik Tezler
Elektronik Veri Tabanları
Elektronik Başvuru Kaynakları: Ansiklopediler, Sözlükler, Gömüler, Biyografiler
Elektronik Teknik Raporlar, Gri Yayınlar, Patentler ve Standartlar
Elektronik Ayrı Basımlar (E-Prints)
Elektronik Rehberler ve Ticari Kataloglar

Epilog (Grekçe ἐπίλογος epílogos, ἐπί epi yani "son" ile λόγος logos yani "söz"), bir edebî eserin sonunda yer alan ve genellikle eseri kapatmak için kullanılan bir yazı parçasıdır. Hikâye içi bakış açısıyla sunulur. Yazar devreye girdiğinde ve doğrudan okuyucuyla konuştuğunda bu daha doğru bir son söz olarak kabul edilir. Epiloğun tam tersi ise bir edebiyat veya tiyatro eserinin başında yer alan, genellikle hikâyeyi açmak ve ilgi çekmek için kullanılan yazı parçası olan prologdur. Televizyon programları ve video oyunları gibi bazı türler, son sözü "introduction" (giriş) için "intro" kullanımına dayanarak "outro" (final, çıkış) olarak adlandırır.
Epiloglar genellikle hikâye bittikten sonra gelecek bir zaman diliminde geçer. Seri hâlinde yayımlanan bazı çalışmalarda bir sonraki çalışmaya dair ipuçları içerebilir. Aynı zamanda okuyucunun merakını tatmin etmek ve hikâyenin yarım kalan kısımlarını kapatmak için de kullanılır.

Epilog kelimesinin bilinen ilk kullanımı 15. yüzyılda olmuştur ve edebi eserlerin sonuç bölümü olarak kullanılmıştır. Orta İngilizce ile Orta Fransızcada "epilogue" terimi kullanılırken Latincede ise Grekçe epilogos'tan "epilogus" ve ardından "epilegein" kullanılmıştır. 1564 yılındaki Oxford English Dictionary'de "epilogue" kelimesine ilk atıf şöyledir: "Artık nihayet epiloğa (deyim yerindeyse) ya da çalışmanızın tam sonuna geldiniz."
Epilog kelimesi, Orta Çağ oyunlarındaki konuşmaların sonunu tanımlamak için benimsenmiş ve bu dönemde, sonraki eser için bir ipucu içermiştir. Yunan oyunlarının çoğu korodan gelen dizelerle biterken bu oyunlar, erken modern oyun yazarlarının epiloglarından ve Antik Roma oyunlarından farklıydı.

Etki Faktörü (İngilizce Impact Factor, IF) bir akademik derginin o dergide yayınlanan güncel makalelere bulunulan ortalama atıf sayısını yansıtan bir ölçütüdür. Sıklıkla bir derginin kendi alanındaki önemi açısından görece bir gösterge olarak kullanılır. Yüksek etki faktörlü dergiler düşük olanlara göre daha önemli olarak görülür. Etki faktörü aynı zamanda Bilimsel Bilgi Enstitüsü'nün de kurucusu olan Eugene Garfield tarafından bulunmuştur. 1975'ten başlayarak, etki faktörleri her yıl Dergi Atıf Raporlarında yer alan dergiler için hesaplanır.

Bir derginin etki faktörü, o dergide son 2 yıl içerisinde yayınlanmış makalelere yapılmış bir yıl içerisindeki ortalama atıf sayısı ile belirlenir. Örneğin, bir dergi 2008 yılında 3 etki faktörüne sahipse, 2006 ve 2007 yılında yayınlanan makaleleri 2008 yılı içerisinde ortalama 3 atıf almış demektir. Formül ise şu şekildedir.

2008 etki faktörü = A/B.
A = 2006 ve 2007'de yazılmış makalelerin 2008 yılı boyunca diğer dergiler tarafından atıfta bulunulma sayısı.
B = 2006 ve 2007 yıllarında çıkan makalelerden, Atıf yapılabilecek olan makalelerin toplam sayısı.
Not: 2008'in sonuna kadar hesaplama bitmeyeceğinden dolayı, 2008 etki faktörü 2009 yılında yayınlanmaktadır.

Etki faktörü belli alandaki farklı dergileri karşılaştırmak amacıyla kullanılır. ISI Web of Knowledge 11,000'den fazla fen ve sosyal bilim dergisini tanımaktadır.

Garfield, E. (2006). "The History and Meaning of the Journal Impact Factor". JAMA 295: 90–3. doi:10.1001/jama.295.1.90. PMID 16391221. 
Garfield, E (1999). "Journal impact factor: a brief review". Canadian Medical Association Journal 161: 979–980. 
McVeigh, M. E.; Mann, S. J. (2009). "The Journal Impact Factor Denominator". JAMA 302 (10): 1107. doi:10.1001/jama.2009.1301. PMID 19738096. 
Hubbard, S. C.; McVeigh, M. E. (2011). "Casting a wide net: The Journal Impact Factor numerator". Learned Publishing 24 (2): 133. doi:10.1087/20110208. 
Gilbert, Natasha (2010). "UK science will be judged on impact". Nature 468 (7322): 357. Bibcode:2010Natur.468..357G 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. doi:10.1038/468357a. PMID 21085146. 
Groesser, Stefan N. (2012). "Dynamics of Journal Impact Factors". Systems Research and Behavioral Science 29 (6): 624. doi:10.1002/sres.2142. 
Marcus, Adam and Ivan Oransky, "What's Behind Big Science Frauds?," The New York Times, May 22, 2015. [1] 1 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

List of ranking (by field) and impact factor by Science Watch 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Journal Citation Reports". Retrieved 2009-07-18. 
Does the 'Impact Factor' Impact Decisions on Where to Publish? 29 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., American Physical Society. Accessed: 2010-07=10.

Etkileşimli e-kitap, dijital kitap türleri arasında etkileşim düzeyi yüksek ve zengin içerik sunan olanaklarına sahip e-kitap uzantılarıdır. Bozkurt ve Bozkaya isimli etkileşimli e-kitaplar, "Kullanıcı ile dijital kitabın karşılıklı olarak üst düzey etkileşime geçebildikleri, birçok iletişim kanalının bir arada kullanılabildiği dijital kitaplardır” şeklinde tanımlamıştır.
Etkileşimli e-kitapların öne çıkaran en belirgin özellik; sadece kullanıcı tarafından oluşturulan tek yönlü ve sınırlı bir etkileşimi değil, kullanıcı ya da başka unsurlar arasındaki çok yönlü ve zengin bir etkileşimi sağlıyor olmasıdır.

Dijital kitaplar özellikle 2000'li yıllardan sonra artan bir şekilde kullanılmaya başlamıştır. Dijital kitaplar farklı boyutlarda birçok avantaj ve dezavantaja sahiptir. Dijital kitapların avantajlı durumları kullanıcı, yazar, yayıncı ve kurumlar açısından şu şekilde sıralanabilir:
Kullanıcı açısından:

Taşınabilirdir: Dijital araçlar, bellekler veya bulut teknolojisi ile her yere taşınabilir; istenilen yerde ve zamanda kullanılabilir.
Çoklu ortam desteği vardır: İçerik imaj, video, ses ve üç boyutlu (3D) nesnelerle zenginleştirilebilir. Daha zengin içerik ise öğrenmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olur. Böylece farklı öğrenen ve okuyucu tiplerine hitap edilebilir.
Ekonomiktir: Üretimi, dağıtımı ve satın alması geleneksel kitaplara göre daha ekonomiktir.
Yüksek depolama kapasitesine sahiptir: Binlerce sayfalık yazılı, görüntülü ve sesli içeriği bünyesinde barındırabilir. Aynı şekilde binlerce dijital kitap basit bir depolama aracında veya e-kitap okuyucuda depolanabilir.
Araştırılabilirlik özelliği vardır: Kitabın içindeki bilgiye veya kitabın belirli bir sayfasına çok çabuk ulaşılabilir ya da belirli bir bilgiyi arayabilir.
Yazdırılabilirdir/dönüştürülebilirdir: Herhangi bir yazıcı aracılığıyla yazdırılabilir, çok kısa sürede geleneksel kitap gibi kullanılabilir.
Kalıcıdır: Fiziksel tahribata karşı koyabilirler.
Paylaşımı kolaydır: Dijital hak yönetimine (DRM) tabi olmayan içerikleri paylaşması çok kolaydır.
Güncellenebilirdir: İçerik güncellenebilir, düzeltmeler yapılabilir ve bu değişiklikler çok kısa sürede uygulanabilir.
Tekrar kullanılabilirlik: Orijinal yapısına zarar vermeden aktif şekilde kullanılabilir, üzerine notlar alınabilir, alıntı yapılabilir ve istenilen kısımlar vurgulanabilir. Yapılan tüm değişiklikler kaldırılabilir veya üzerinde yeniden değişiklik yapılabilir.
Okumaya teşvik eder: Dijital yerliler (digital natives) için uygun bir teknolojidir. İnsanlar ekranların karşısında basılı kitapların karşısında durduklarından daha fazla vakit geçirirler.
Özel gereksinimi olan bireyler için erişebilirdir: Dezavantajlı grupların erişimi ve kullanması kolaydır. Evrensel tasarım ilkelerine uygun olarak üretilen bir içerik sesli komut sistemiyle kullanılabilir (voice command), sesli okunabilir (voice over), fontları büyütülüp küçültülebilir.
Yazarlar açısından:

Geri bildirim almak kolaydır: Dijital kitaplar ile ilgili kısa zamanda geri bildirim alınabilir ve dijital kitap üzerinde gerekli değişiklikler yapılabilir.
Yayınlaması kolaydır: Yazarların ve diğer içerik sağlayıcıların dijital kitapları üretip yayınlaması herhangi bir aracıya ihtiyaç duyulmadığından daha kolaydır.
Yayıncılar açısından:

Çevre dostudur: Yeni kitaplar için ağaç kesmenize gerek kalmaz; tam anlamıyla çevre dostudur.
Üretimi daha hızlıdır: Yayına hazırlanması ve dağıtma sürecindeki lojistiği hızlı ve de maliyeti azdır.
Zaman maliyeti düşüktür: Kullanıcılar tarafından erişimi ve son kullanıcılara ulaştırılması kısa zaman alır.
Hızlı ve kolay temin edilebilir: İhtiyaç duyulduğunda hemen temin edilebilir.
Kütüphaneler ve diğer kurumlar açısından:

Ücretsiz bilgi ve erişim sağlar: Birçok çevrimiçi kaynak ve kütüphane, e-kitaplar aracılığıyla ücretsiz bilgiye erişim şansı tanır. Hypertext yapısı ve meta data aracılığıyla yeni kaynaklara veya atıfta bulunulan farklı içeriklere çok çabuk bir şekilde ulaşılabilir.
Erişimi ve dağıtımı kolaydır: İhtiyaç duyulan kitabı edinmesi kolaydır ve İnternet aracılığıyla isteyen okuyuculara çabuk ulaştırılır.
Lojistiği kolay ve ekonomiktir: Özellikle kütüphanelerin bünyelerinde barındırdıkları kitapları saklamak için fiziksel alana ihtiyaç yoktur ve basılı kitaplar gibi edinmesi ve taşınması maliyet ve enerji gerektirmez.
Tekrar kullanılabilirdir: Basılı kitaplar gibi eskimezler. Sayısız kullanıcı tarafından sonsuz bir döngüde kullanılabilirler.

Dijital kitaplar avantajlarının yanında dezavantajlara da sahiptir. Ancak dezavantajlı durumların çoğu dijital kitabın kendisinden değil, kullandığı teknoloji veya okuma aracının sınırlılıklarından kaynaklanan dezavantajlardır. Dijital kitapların dezavantajları ise şu şekildedir.
Okuma aracı açısından:

Çözünürlük: Düşük çözünürlüğe sahip ekranlar gözü yormaktadır. Geleneksel kitaplardaki gibi uzun süre okuma yapmak ekran çözünürlüğü düşük araçlar ile güç ve yorucu olabilmektedir.
Uyumluluk: Etkileşimli e-kitaplar değişik formatlarda üretilmektedir. Bazı donanımlar sadece belirli formatlarla çalışmakta, bu da kullanıcılar için sorun olabilmektedir.
Güç tüketimi: Geleneksel kitapları kullanmak için herhangi bir enerji kaynağına ihtiyaç duyulmamaktadır. Ancak etkileşimli e-kitaplara erişmek için kullanılan donanımı çalıştıracak harici bir güç kaynağına ihtiyaç duyulmaktadır.
Telif hakları açısından:

Lisans hakları ve dijital hak yönetimi: Etkileşimli e-kitaplar geleneksel e-kitaplar gibi somut bir yapıya sahip olmadıkları için lisans ve izin gerektiren durumlarda yasadışı şekilde kullanılıp, çoğaltılabilir. Birçok ülkede telif hakkı konusunda yeterli yasal düzenleme yoktur. Bazı durumlarda ise hızlı gelişen teknolojiyi mevcut yasal düzenlemeler takip edememekte ve yasal boşluklar oluşmaktadır. Bu nedenle özellikle etkileşimli e-kitap üreticileri sayısal hakların yönetimi konusunda çalışmalar yapmakta ve kendi platformları çerçevesinde seçenekler ve standartlar oluşturmaya yönelik çözümler üretmektedirler.

Basılı kitaplar 16. yy.'da Gutenberg'in matbaayı bulmasıyla ortaya çıkmıştır. Yüzyıllar boyunca basılı kitaplar geleneksel ve uzaktan öğrenme sistemlerinde birincil kaynak olarak kullanılmıştır. E-kitap kavramı ilk olarak 1968 yılında Alan Kay tarafından mobil öğrenme platformu olan Dynabook'un tanıtımında kullanılmıştır.  1971 yılında Michael Hart isimli başarılı bir girişimcinin önemli basılı eserlerin elektronik sürümlerini herkesin kullanabilmesi için başlattığı Gutenberg Projesi (Project Gutenberg) elektronik kitaplar için bir dönüm noktasıdır. Gutenberg projesi ile ilk e-kitap ortaya çıkmış ve bir anlamda dijital kütüphanecilikte başlamıştır. 1987 yılında ilk hypertext formatında ortaya çıkan Afternoon isimli e-kitap dijital kitapların gelişiminde bir diğer önemli gelişmedir.1992 yılında İsveçlilerin yürüttüğü Runeberg Projesi ve 1994 yılında Almanların başlattığı Gutenberg-DE Projesi ile dijital kütüphanecilik çalışmaları hız kazanmıştır. 1995 yılında Amazon şirketi ilk büyük online kitapçı olarak ortaya çıkmış ve bunu 1997 yılında Barnes & Nobles şirketi takip etmiştir. 1998 yılında akademik içeriğe sahip kütüphaneler ve halk kütüphaneleri İnternet teknolojisini kütüphanecilik sistemine uyarlamış ve Web üzerinden okuyuculara ulaşmaya başlamıştır. Acrobat eBook Reader 2001 yılında geliştirilmiş yeni versiyonu ile yayınlanmış ve kendisine uygun bir platform bulan e-kitaplar hızla kullanılmaya başlanmıştır.  Özellikle 2000'li yıllardan sonra hızla gelişmeye başlayan e-kitaplar ve e-kitap sektörü gelişim ve büyüme hızından ivme kaybetmeden günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.2001 yılında telif hakları konusundaki çalışmalar; 2007 yılında ePub formatının uluslararası standart olarak kabul edilmesi; 2010 yılında Google Books, iPad ile gelen iBooks yazılımı, Adobe firmasının etkileşimli e-kitap hazırlamaya olanak sağlayan CS5 standartları ile gelen Adobe Digital Publishing Suite; 2012 yılında ortaya çıkan PDF 2.0 formatı ve Apple iBooks Author ve Adobe Digital Publishing Suite yazılımları dijital kitapların evriminin diğer önemli halkaları ve sıçrama noktalarıdır.

Öğrenme malzemesi olarak tasarımlanan etkileşimli e-kitap hazırlama süreci farklı alanlardan uzmanlardan oluşan bir ekibin kontrolünde gerçekleşmekte ve titizlikle yürütülmesi gereken, birbiriyle bağlantılı farklı aşamaları içermektedir. Bir etkileşimli e-kitap hazırlama tüm süreç düşünüldüğünde planlama, analiz, uygulama, koruma ve yayınlama aşamaları olmak üzere toplam beş adımdan oluşmaktadır.

Ex libris, kitabın kime ait olduğunu bildiren, sembol ve işaretlerden oluşan, sanat ve tasarım ilkeleri doğrultusunda sanatsal öğelerin buluştuğu, belirli sayıda, farklı teknikler ile çoğaltılan, kitapların iç kapağına yapıştırılacak kadar küçük boyutlara sahip, daha çok batı ülkelerinde yaygın, geleneksel bir sanatsal çalışmadır. ...'nın kitabı, ...'nın kitaplığına ait veya...'nın kütüphanesinden anlamına gelen ekslibris İngilizcede ‘bookplate’ olarak adlandırılır.
Ekslibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu grafik çalışmalardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. İngilizce “Bookplate” olarak da bilinen Ekslibris, kitap sahibini tanıtır, onu yüceltir ve kitabı ödünç alan kişiyi geri getirmesi konusunda uyarır. Bir mülkiyet işareti, sahiplenme göstergesi olmanın yanında kitabın hırsızlığa karşı korunmasını sağlama işlevinin de olduğu söylenebilir. Sözcük olarak ...’nın kitabı, ...’nın kitaplığına ait veya ...’nın kütüphanesinden anlamına gelir.
Ekslibris önemli bir iletişim aracıdır. Bir ihtiyaç grafiği olarak doğmasına karşın, estetik kaygılarla yapılan özgün yapıtlardır. Sanatı, insanın elleri arasına, kitapların içine kadar getirir, onun büyüleyici sıcaklığını hissettirir. Çok uzun bir geçmişe sahip bu sanat dalı, yapıldığı döneme ait kültürel, tarihsel özellikleri günümüze taşıması nedeniyle de ilgi çekmekte, sanatçılar ve koleksiyoncular arasında önemli bir değiş tokuş objesi olarak kullanılmaktadır.
Ekslibrisin ilk ve en eski örneğinin MÖ 1400 yıllarında açık mavi renk bir fayans üzerine yapıldığı, bunun da III. Amenofis'in kitaplığına ait olduğu ve bu levhaların papirüs rulolarını korumak için kullanılan ağaç sandıklara takıldığı tahmin edilmektedir.
Gerçek anlamda Ekslibris'ler matbaanın icadıyla birlikte yapılmıştır. Önceleri sadece kilisenin ve prenslerin ellerinde bulunan çok değerli el yazması kitaplar, matbaa sayesinde alt düzeydeki soylular ve eğitim görmüş burjuva sınıfı tarafından da elde edilmiştir. Böylece tek sayı olma durumunu kaybeden bu kitapların, hırsızlıktan ve kaybolmalardan korunması için özel bir mülkiyet işareti gerekliliği doğmuştur.
İlk Ekslibris'in 15. yüzyılda Güney Almanya'da kullanıldığı bilinmektedir. Bunlardan biri, 1450 yıllarında "Igler - kirpi” takma adıyla bilinen Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan ve çayırda bir çiçeği ısıran kirpinin resimlendiği 19 cm. boyutundaki Ekslibris'tir. 16. yüzyılda, kitapların çoğalmasıyla yaygınlaşan Ekslibris'ler, sadece Almanya'da değil diğer Avrupa ülkelerinde de görülmeye başlanmıştır. Albrecht Dürer (1471-1528), Lucas Cranach (1472-1553), Edvard Munch (1863-1944), Kaethe Kolwitz (1867-1945), Emil Nolde (1867-1956), Paul Klee (1879-1940), Pablo Picasso (1881-1973), Oscar Kokoschka (1888-1980) gibi ünlü sanatçılar, zamanın önemli devlet ve bilim adamlarıyla yakınlarına Ekslibris yapmışlardır. 

"Ex Libris", Hasip Pektaş, Yapı Kredi Yayınları, İst. 1996 (ISBN 975-363-502-8) 1000 adet basılmıştır
"1. Uluslaraarsı Exlibris Yarışması Sergisi" kitabı, Kolektif, Ankara Ekslibris Derneği yay. - Ankara 2003
"2. Uluslararası Ekslibris Yarışması" kitabı, Kolektif, Ankara Ekslibris Derneği yay. Ankara 2007.

Emre Şengün - Exlibris Sanatçısı 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Ekslibris Derneği 24 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Moleschino - "Verba volat, libri quoque volat"
Moleschino - "Bibliokleptomaniden korunma yolu olarak ex-libris"
bookplates - ex libris design & art (İngilizce)

FBReader, Linux, Microsoft Windows, Android ve diğer platformlar için tasarlanmış bir e-kitap okuyucudur .
Orijinal olarak Sharp Zaurus için yazılmıştır ve şu anda masaüstü bilgisayarların yanı sıra Nokia İnternet Tabletleri gibi birçok başka mobil cihazda da çalışmaktadır. Google Android için FBReaderJ'in (Java sürümü) bir önizlemesi 13 Nisan 2008'de yayımlandı.
Desteklenen biçimler arasında EPUB, FictionBook, HTML, plucker, PalmDoc, zTxt, TCR, CHM, RTF, OEB, DRM'siz mobi ve düz metin bulunur.

Eskiden GPL kapsamında ücretsiz bir yazılımdı, ancak 2015'ten beri (v2.7) tescilli bir yazılımdır.

Nikolay Pultsin ilk FBReader'ı yazdı; araç Sharp Zaurus için Ocak 2005'te piyasaya sürüldü, bir Aralık 2005'te Nokia 770 için Maemo portu eklendi. FBReader o zamandan beri birçok mobil cihaz platformu ve çoğu büyük kişisel bilgisayar işletim sistemi için ikili paketler yayınladı. FB ön ekine sahip FBReader adı, FBReader'ın yazarının ülkesi olan Rusya'da popüler olan bir e-kitap formatı olan FictionBook'tan gelir.
Orijinal FBReader, C++ ile yazılmıştır; ancak, 2007'de  FBReaderJ adlı Java ile yazılmış bir çatal oluşturuldu. Sonraki yıllarda Android platformu kullanıma sunulduğunda, bu çatal Android yazılım uygulamasının kod tabanı haline gelirken, C++ kod tabanı diğer platformlar için kullanımda kaldı.
2015'te tüm platformlar için yazılım kapalı kaynak oldu: eski açık kaynak kodu o zamandan beri güncellenmedi. Android uygulaması, her ikisi de kapalı kaynak olan Ücretsiz ve Premium sürümlere bölündü ve Premium sürüm, PDF ve makine çevirisi için entegre destek ekledi.

Platformlar arası kolay derleme için FBReader, platformlar arası bir arayüz kitaplığı olan zlibrary'yi kullanır. Kullanılan GUI araç setini göz ardı ederek birçok platform için yeniden derlemeye olanak sağlar.

Çoklu kitap tar, ZIP, GZIP ve BZIP2 arşivlerini destekler.
kodlama algılama
içindekiler tablosunu oluşturma
Gömülü resimler
köprüler
Konum göstergesi (sayfa numarası yerine geçer).
kütüphane binası
En Yeni Kitap
önceden açılmış tüm kitaplar için son okunan konumlar
Son açılan kitapların listesi.
Otomatik tirelemeler
Metin arama.
Tam ekran modu.
90, 180 ve 270 derece ekran döndürme.
Konuşma metni
Android platformunda metni konuşmaya etkinleştirmek için bir TTS eklentisi yükleyin

FBReader aşağıdaki dosya biçimlerini destekler:

EPUB : tablolar hariç tüm ana özellikler. CSS desteği tamamlanmadı.
EPUB3 : ePub 3'e özgü özelliklerin çoğunu desteklemez
Mobipocket: şifrelenmemiş *.mobi dosyalarını açar. DRM korumalı dosyalar desteklenmez.
Facebook 2.0: tam destekli
FB 2.1: tablo desteğinden yoksun
HTML : sınırlı, yeterli destek
düz metin: desteklenir, metni paragraflara doğru şekilde bölmeyebilir.
RTF : RTF'nin alt kümesi
DOC (Microsoft Word): DOC'nin alt kümesi
PDF :
Android: üçüncü taraf kitaplığı olan ayrı bir eklenti aracılığıyla
Diğer platformlar: desteklenmiyor
DjVu :
Android: ayrı bir eklenti aracılığıyla
Diğer platformlar: desteklenmiyor
Plucker:
Android: şu anda desteklenmiyor
Diğer platformlar: “mutlak konumlandırma” komutları yorumlanabilir veya yok sayılabilir
DAISY 3: Google Play'de Kitap Paylaşımı için Go Read'e eklendi (Benetech'ten FBReaderJ çatalı)

Tizen
Microsoft Windows
BlackBerry 10
Mac OS X
FreeBSD
Linux
mobil Linux cihazları:
Qtopia tabanlı ROM'lar, pdaXrom veya OpenZaurus ROM ile Sharp Zaurus.
Archos PMA430.
Opensimpad 0.9.0/Opie ROM'lu Siemens Simpad.
Nokia 770 21 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. / N800 27 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. / N810 17 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nokia İnternet tabletleri (maemo 23 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ).
Pepper Pad 3.
Motorola E680i/A780 akıllı telefonlar.
iLiad
Digital Reader 1000 ve Digital Reader DR800SG
Hanlin e-Reader
Openinkpot - Hanlin eReader ve Hanvon N516 için işletim sistemi değişimi
Pocketbook - E-Ink e-kitap okuyucuları
SmartQ 5 ve SmartQ 7

Resmî site

Fal yazıtları (Çince: 甲骨; pinyin: jiǎgǔ), başta geç Shang Hanedanı dönemi olmak üzere, antik Çin'de yazı için kullanılan öküz kürek kemiği ya da kaplumbağa plastron parçalarıdır.
Fal yazıtları, eski Çin yazıtlarının bilinen en önemli kısmını taşır ve Shang Hanedanı'nın kraliyet soyağacı gibi önemli tarihi bilgileri içermektedir. 20. yüzyılın başında keşfedildiklerinde, bu kayıtlar bazı bilim adamlarının şüphe duyduğu Shang Hanedanı'nın varlığını doğrulamıştır.

Oracle bones, United College Library, Chinese University of Hong Kong. Includes 45 inscribed fragments.
Oracle Bone Collection23 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Institute of History and Philology, Taipei City.
High-resolution digital images of oracle bones5 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge Digital Library.
四方风 or Winds of the Four Directions2 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. World Digital Library. National Library of China.

Adli dilbilim, bir suç veya hukuki uyuşmazlık konusunda maddi gerçeğe ulaşılması amacıyla dilsel verilerin incelenmesini içeren, uygulamalı dilbilimin disiplinlerarası bir sahası.
Ağız yapısı, konuşma bozuklukları, lehçe, ağız, şive, kavşak, durak, diş yitimi sonucu sesletimde oluşan hatalar, konuşma stili, jargon ya da argo, kekeleme, afazi gibi hastalıklar, patolojik rahatsızlıklar, protez kullanımı, konuşma hataları, duraksamalar gibi dilsel özellikler ile perde istatistikleri, kısa zaman enerjisi, sözcüğün uzun dönem güç spektrumu, konuşma oranı, sesbirim ve susma (sessizlik) süreçleri, formant oranları ve glottal (gırtlaksal) dalga formlarının şeklinin incelenmesi için adli fonetik uzmanları, ayrıca söylem ve metin çözümlemesi, dilbilgisi, sözdizim, anlambilim, ruhdilbilim, toplumdilbilim ve bunun gibi incelemelerle yazar veya konuşmacı tespiti için adli dilbilim uzmanlarının yaptıkları çalışmalar bu alanın konusudur.

Dilin kullanım biçimi, delil oluşturmak amacıyla incelenir. İncelemelerin, gerçeğin anlaşılmasına katkıda bulunması amaçlanır. Bir metnin yazarının sanıklar arasında olup olmadığı, eğer aralarındaysa hangi sanık tarafından yazıldığı soruşturmacı adli dilbilimin konusudur. Metnin yazarının nasıl tespit edileceğini sorgulayan bir araştırmacının faaliyetleri eğer dilbilim odaklıysa bu kapsamdadır.

Betimlemeli adli dilbilim, ilgililerin yasal süreçlerdeki dil kullanımlarını inceler. Bir başvuru üzerine veya re'sen başlatılan hukuki işlemlerde bu kapsamda yer alan ilgililerin sözlü ve dilsel ifadeleri analiz edilir. Bu durumlara kovuşturma, tahkikat ve infaz süreçleri örnek verilebilir. Sanıkların savunmaları üzerinde yapılan incelemelerle savunmanın genel özelliklerinin ortaya çıkartılması betimlemeli adli dilbilim konusudur. Ancak, savunmalar incelenirken beyanların doğru olup olmadığı soruşturmacı adli dilbilim kapsamındadır.

Hukukdilbilim hukuki metinlerdeki dili inceler. Bunlara yasalar, yönetmelikler, karar metinleri, duruşma zabıtları ve iddianameler örnek verilebilir. Hukukdilbilim betimlemeli adli dilbilim ile karıştırılmaktadır.

International Association for Forensic and Legal Linguistics
International Association for Forensic Phonetics and Acoustics
Società Italiana di Linguistica Forense

Theodor W. Adorno (Theodor Ludwig Wiesengrund-Adorno), (11 Eylül 1903, Frankfurt - 6 Ağustos 1969, Visp, Valais, İsviçre), Alman felsefeci, toplumbilimci, bestekâr ve müzikbilimci.

Adorno, sosyoloji ve felsefe profesörüydü. Aynı zamanda kompozitörlük de yapan bir müzikolog ve eleştirmendi. Düşüncelerinin ağırlık noktası toplumsal kritiğin bütününü oluşturduğundan bir toplum bilimci olarak da anılır. Nesnel olanın özdeşleşmesindeki "düşüncenin ilk ortaya çıkış formu" onun ideoloji kritiğinin diyalektini temsil ederken aracı olmaya çalışarak paylaştığı görünen dolaysızlığın ki bütün aşamalarında yine kendine dağılan değişkenliği, doğru düzleminde aracısız olarak varlığını kabullenmeliydi. Sanki kendi içinde, mantık sınırlarını aşmadan gelinen felsefi bir kritik noktada istençle yoğrulmuş, geriye bakmadan objektif verilerle beslenerek sakinleştirici özellik taşıyan bir denemeyi, düşüncenin asıl çıktığı yerin dışına taşırmak gibi.
Bir filozof ve toplum bilimci olarak Adorno'nun, Institut für Sozialforschung (Sosyal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt Okulu) 1950'lerdeki totaliter antisemitizm ve üniversite öğrenci hareketinin kültürel kimliği ve kritiği bağlamında bütün nesnelliğinde objektifleştrmeye çalıştığı "Vatandaşlığın körleşen birlikteliği"ndeki değerlendirmesi günümüzde önemini hâlâ yitirmemiş olması açısından önemlidir.
Diyalektik der Aufklärung: Philosophische Fragmente (Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar), 1947, Max Horkheimer ile beraber yapılmış, kültür endüstrisi üzerine başlık taşır, Minima Moralia Reflexionen aus dem beschädigten Leben 1951 (Asgari Etik, hasar görmüş yaşamdan yansımalar), Ästhetische Theorie (Estetik Teorisi) 1970 posthum, Modern Müziğin Felsefesi 1949, Otoriter Kişilik, (Adorno yönetiminde bir çalışma grubu tarafından 1950'de hazırlanmıştır), Negative Dialektik (Negatif Diyalektik) 1966'da yayınlanmış başlıca eserleridir.

Ailenin tek çocuğu olarak Adorno, şarap ticaretiyle uğraşan babası (Oscar Alexander Wiesengrund, 1870-1946) ve bir subay kızı olan annesi (Maria Barbara Calvelli-Adorno, 1865-1952) tarafından "Teddie" diye anılıyordu. Annesi Korsikalı bir İtalyan ailenin soyundan geliyordu ve Viyana Krallığı çatısı altında müzik uğraşısı vermiş bir şarkıcıydı. Babası daha sonra Protestan olan bir Yahudi soyundandı ve nihayetinde de Katolik olan Maria Barbara ile evlenmişti. 
Theodor Wiesengrund Adorno, Arthur Schopenhauer'in uzun yıllar yaşadığı aynı güzel manzaraya sahip olan caddede büyüdü, 9 numaralı evde dünyaya gelmişti, babası da 7 numaralı yerde şarap ticaretiyle uğraşıyordu.
Adorno, Katolik olarak vaftiz edilmişti. Ama din dersi eğitmeninin entelektüel etkileşimiyle Protestan oldu. Babasının Yahudi soyundan gelmesinden kaynaklı daha sonra Gershom Scholem ile olan dostluğu sonraki yıllarda düşünsel rahatsızlıklarını ortaya çıkaracaktı. Annesi ve babasından aldığı çifte soyadını 1933'te "Wiesengrund-Adorno" şeklinde benimseyen Theodor Wiesengrund Adorno; aynı evde yaşayan piyanist, şarkıcı teyzesi Agathe Calvelli-Adorno'dan aldığı müzik dersleriyle piyano çalmayı öğrendi. Müzik, onların kültürel vatandaşlık kozmopolitliğinin senfonisine eşlik etti. Böylece annesi onu Richard Wagner'in Avrupa'da ses getiren Siegfried Operası'na dahil etmeyi başardı. Ve senfonik oda müziği literatüründe güvenilir bir şahsiyet olmasına olanak sağladı. Bu başarının arkasında yatan asıl neden elbette ki Theodor Wiesengrund Adorno'nun erken tespit edilen müzikal yeteneği idi.
Günümüzde Freiherr-vom-Stein Gymnasium olarak anılan Kaiser-Wilhelm-Gymnasium (Kaiser-Wilhelm Lisesi - Frankfurt) okulunu 17 yaşında iki sınıf atlayıp en başarılı öğrenci sıfatını alarak bitirmiştir.
Okulla birlikte Bernhard Sekles'ten kompozisyon üzerine dersler alan Adorno, 1923 yılında 14 yıllık arkadaşı Siegfried Kracauer ile beraber nihayet Kant'ın "Salt Anlayışın Kritiği"ni geride bırakarak artık kendi olmakla şunu söylüyordu: "En sessiz olanında bile değil, abartmıyorum, her şeyi okutmanlarıma borçlu olduğumu söylesem Kant'ın yazdıklarında eksik kalacaktır."
Adorno'nun, bir toplum bilimci olarak geçmişindekilerinden farklı, yüksek bir yeteneğe sahip olduğu gerçekti. Kant'ın deneyimselliği ki müthiş bir hafızaya sahipti, Adorno'nun bütün bu mevcudiyette kitapları okumasına servet teşkil ediyordu. Çok hızlı bir şekilde Yunanca, Fransızca, göçmen İngilizcesi gibi yabancı dilleri öğreniyor, çatışkıları bu yeteneği sayesinde yeniyor, gerçekten yetenekleri olanlara da cesaret veriyor, biraz yeteneği olanlarınsa sabırsız olmalarına neden oluyor, başkalarının kıskançlığına maruz kalıyor ve yaptığı işin zorluğunu da kendisini anlamak isteyenlerin kapasitelerinin yetersiz kalmasında görebiliyordu.
Bu yüksek yetenekleriyle okulda göz dolduran Adorno, okul öğrencilerinin kıskançlığı yüzünden antisemizm meselesine varır. Lisede olduğu zamanda bir grup öğrenci tarafından yapılan kışkırtıcı: "...baban Abraham'a benden selam söyle Theodor!.." şeklindeki söylemler giderek bir ölüm tehdidine değin uzar. Yaş itibarıyla belki de ne söylediklerini bile tam olarak kavrayamayan bu öğrenciler, Adorno'nun okula artık yalnız başına gidip gelmesine engel teşkil ediyordu ve ondan sonra da annesi veya teyzesi Adorno'ya okul yolunda eşlik etmeye başladılar. Adorno, bu yaşadıkları olumsuz hatıraları Minima Moralia adlı eserinde işlemiştir.
1921'de Frankfurt Üniversitesi'nde felsefe, müzikoloji, psikoloji ve sosyoloji öğrenimine başladı ve kendisinden beklenildiği gibi 1924 yılında Edmund Husserl üzerine çalıştığı tezini en üstün derecede verdi. İçeriğinde eğitmeni Hans Cornelius'un eğitmenlik ruhunu da işleyen bu tez, aynı zamanda öğrenim kurumlarının felsefesini de kapsıyordu. Ve bu daha sonraki yıllarda Adorno'nun asli düşüncelerinden uzaklaşacaktı. İtinasıyla hayatındaki en önemli düşünsel yoldaşları Max Horkheimer ve Walter Benjamin olacaktı.

Adorno, henüz Frankfurt'ta üniversite öğrencisi olduğu zamanda bir müzik eleştirmeni olarak birçok konuda yazıyı kaleme almıştır. 1924'te Alban Berg'in Wozzeck adlı operasını tanırken 1925'te Viyana'da bunun bir kompozisyon hâliyle tesirini irdeleyen tartışma atölyesini kuruyordu. Bir yandan da Eduard Steuermann ile piyanodaki kendi eksikliğini gidermeye uğraşıyordu. Steuermann üzerinden Arnold Schönberg ve Anton von Webern isimli ustalarla ile de diyaloğa girmeyi başarmıştı. Schönberg'in yenilikçi ahengi ve "on iki ton dizgesi" Adorno'nun müzik felsefesindeki belirleyici, asli  unsurlar olmuştu. Aslında Schönberg, sosyal-felsefi anlamda müziğiyle kendine fazla yer edinememişti. Alman komponist Otto Klemperer'in Krolloper kültür kompleksindeki (Berlin) Opern-Pläne'siyle (Opera Planları) Adorno kendi tasarımsalını realize ediyordu.
Nihayetinde önceleri dönemin önemli sanatçıları ve orkestralarınca icra edilen ve beğenilen ancak daha sonrasında giderek azalan şekilde yankı bulan müzik eserleri Adorno'da kısmen de olsa hâyâl kırıklığı yaratmıştır. Bu, onun akademik dünyaya, felsefe ve sosyoloji alanlarında yazmaya geri dönmesini bir anlamda tetiklemiştir. Fransız milli marşı için de çalışmalar yapan Adorno'nun eserleri sonraki yıllarda piyanist Maria Luisa Lopez-Vito tarafından 1981'den itibaren Palermo, Bozen, Berlin, Hamburg ve diğer bazı başka şehirlerde icra ediliyordu.
1945'ten önceki müzikle uğraşılarına rağmen Viyana'daki yaşantısı sırasında kayda aldığı kompozisyonlar, onun en derinlemesine çalıştığı zamana denk gelir. 1933'lerde ender olarak ama 1950'li yıllarda ise sıkça dinlenen bir komponist olarak tarihe geçer.
Viyana yıllarında okumalarını Alban Berg ile ortaklaşa ziyaret ettiği Karl Kraus'tan etkilenmişti. Ayrıca "Theorie des Romans" (Romanın Teorisi) eseri üzerinden zaten öğrencilerinin gözüyle hayran bakılan Georg Lukács ve yazar-müzisyen Hermann Grab ile bu kısa zamanda iyi bir dostluk edinmişti.

Viyana'dan döndüğünde yeni bir başarısızlığın moral bozukluğunu yaşayacaktı. Şöyle ki; Adorno, doktorasına katkı sunmakta olan Hans Cornelius ve onun asistanı Max Horkheimer'in de üzerinde takılıp tatmin olamadıkları "İdealist Felsefedeki Bilinçsiz Ruh Öğretisinin Anlamı Üzerine" adlı bilimsel çalışmasını (Immanuel Kant'ın "Saf aklın Eleştirisi"ne göndermeler yapar), gelen bu tepki ve eleştiriler üzerine 1928'in ilk aylarında geri çekmiştir.
Walter Benjamin'den etkilenerek devrimci nihilizm ve materyalizmin kuramları üzerinde yoğunlaşarak vitalizmin ve gerçeküstü öğretinin kendince kritiğini oluşturmaya başlar. Üç yıl sonra da ağırlıkla varoluşçuluk teoremindeki somutlaştırma arzusunun eleştirisini içeren Søren Kierkegaard - Konstruktion des Ästhetischen (Estetiğin Kuramı) adlı çalışmasıyla Protestan teolog Paul Tillich yanında doktorasını yaparken bu çalışmasını kitap hâlinde arkadaşı sosyolog Siegfried Kracauer'e atfediyordu.
Daha sonraki yıllarda giderek önem kazanacak olan bir başka şehir Berlin idi. Burada 1923 yılında Frankfurt'ta tanışacağı eş adayı olacak kimyacı Margarete Karplus (Gretel), yaşıyordu ve 1937'de Londra'da onunla evlenecekti. Berlin'de Adorno için önem ve anlam arzeden diğer şahıslar tanıştığı Walter Benjamin, Ernst Bloch, Kurt Weill, Hanns Eisler ve Bertolt Brecht gibi felsefeci, yazar, müzik teorisyeni, şair, tiyatrocu ve edebiyatçılardı.
Adorno, 1928'den 1931'e kadar Avantgarde-Zeitschrift "Anbruch" (Avantgarde dergisi "Kırılma") adlı müziğe dair eleştiri ve kritiklerin ele alındığı dergide redaksiyon işini üstlendi. 1933'e kadar konser ve operalara değindiği eleştirileri başlangıçtan beridir aslında felsefi bir içerik taşıyordu.
Doktor unvanıyla ilk okumasını nihayetinde dersini Mayıs 1931'de "Aktualität der Philosophie" (Felsefenin Aktuelliği) adlı başlıkla yapıyordu. Bu konuşmaya daha sonraki yıllarda kendini ilişkilendiremeyen Adorno, ileriki yıllarda bu metni asli eserlerinde zenginleştirerek kullandı, işledi. Diyalektik bütünlüğü Hegel ile taşırarak söylemini "Das Ganze ist das Unwahre" (Bütün olan biten gerçek olmayandır) iddiasıyla harmanladı ki bu ilerleyen zamanla Adorno'nun felsefesinin çözümleyici şifresi olmalıydı; böylece Adorno, Heidegger ve poz

Afro-Asyatik, Afrasya veya eski adıyla Hami-Sami dil ailesi, yaklaşık olarak 300 dilden oluşan bir dil ailesi. Afroasya dilleri coğrafi açıdan Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu, Sahel ve Güneybatı Asya'ya yayılmış olup 500 milyondan fazla insan tarafından anadil olarak konuşulmaktadır. Ailedeki en büyük ve baskın dil grubu, 313 milyon anadil konuşuruyla Sami diller kolunda yer alan Arapça değişkeleridir.
Afroasya dilleri sınıflandırılırken genellikle Sami, Mısır, Berberi, Çad ve Kuşitik olmak üzere 5 farklı ana kola ayrılır ve bazen Omotik diller de ayrı bir kol olarak aileye dâhil edilir. Tüm bu diller varsayımsal Afro-Asya anadilinden evrilmiştir. Bu dilin aslen Afrika Boynuzu, Kuzey Afrika, Doğu Sahra veya Levant'ta konuşulmuş olduğu öne sürülmüş olmakla birlikte dilin urheimat'ı hakkında kesin bir fikir birliği yoktur.
Antik Çağ'da Afroasya dillerine ait bazı diller önemli yazılı eserler üretmiştir. Ailede kendine ait bir kol oluşturan Antik Mısırca ile Sami dillerinden Akadca, Fenikece, İbranice ve Eski Aramice bu dillere örnek teşkil etmektedir.

"Afro-Asyatik" terimi, Joseph Greenberg tarafından, daha önce kullanılan "Hami-Sami" terimi yerine Hami dillerinin geçerli bir dil ailesi olmadığının gösterilmesinden sonra üretilmiş bir terimdir (Greenberg 1950, 1966:42-65).

Afroasya dilleri sınıflandırılırken genellikle Sami, Mısır, Berberi ve Kuşitik olmak üzere 5 farklı ana kola ayrılmaktadır. Bu ana kolların birbirleriyle ilişkileri hususunda genel kabul gören bir teori bulunmamaktadır. Buna ek olarak Omotik adı verilen kolun Afroasya dillerine ait olduğu bazı dilbilimcilerce kabul edilmekle birlikte konu hakkında genel bir fikir birliği yoktur.

Afroasya dilleri coğrafi açıdan Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu, kuzey Batı Afrika, kuzey Orta Afrika ve Güneybatı Asya'ya yayılmıştır. Sami dilleri başta Arapça ile Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yer alan en baskın dil konumunda olup Kuzey Afrika'nın kuzeybatısı ve Güneybatı Sahra'da Berberi diller de konuşulmaktadır. Kuşitik diller Afrika Boynuzu'nda yayılım gösterir, ancak bu bölgede Amharca gibi Güney Sami dilleri de yer almaktadır. Çad dilleri Sahel bölgesinde konuşulur. Varlığı tartışmalı Omotik kolu güneybatı Etiyopya'da yer almaktadır.

Bu dil ailesine üye olan diller aşağıdaki şekildedir;

Sami dilleri
Arapça
İbranice
Aramice
Maltaca
Habeşçe (Amhara)
Tigrece
Tigrinyaca
Ayrıca ölü diller olan Akadca, Amorice, Asurca.
Mısır dilleri
Eski Mısır dili
Kıptî dili
Berber dilleri
Zenet
Kabiliya
Şloh
Şavya
Tuareg (Tamaşek)
Çad dilleri
Hausaca
Kuşitik diller
Somalice
Afarca,
Bece
Oromca
Sidamo

Aleutça ya da Unanganca, Aleut dili (kendilerince Unangam Tunuu), Amerika Birleşik Devletlerinde Alaska'ya bağlı Aleut Adaları ile Pribilof Adalarında ve Rusya'da Kamçatka Krayına bağlı Komandor Adalarında Aleutlar ya da Unanganlar tarafından konuşulan ve Eskimo - Aleut dilleri ailesinin tek başına iki kolundan birini oluşturan dil. Alaska'daki 2.300 kişilik nüfustan 150 kadarı, Rusyadaki 200 kişilik nüfustan ise ancak 5 tanesi anadillerini konuşabiliyor

Diyalekt ve kabileleri:

Uzak Batı Unangancası
Sasignan Unangancası [kendilerince Sasignan; Doğu lehçesinde Sasxinan; Batı lehçesinde Sasxinas; İngilizce Attuan]. Attu, Agattu, Semichi adalarında konuşulur.
Rus Unangancası [kendilerince Kasakam Unangangis 'Rus Aleutları'; İngilizce Copper Island Aleut; Rusça медновский язык]. Rusça temelli Sasignan kreolü olup Rusya Federasyonuna bağlı Komandorskiy adalarında (Остров Беринга и Медный Остров) konuşulur.
Orta Batı Unangancası [kendilerince Niiĝuĝim Tunuu, Aliguutax̂; İngilizce Atkan, Western Aleut]
Naahmiĝus. Delarof (Amatignak, Tanaga) adalarında konuşulur.
Niiĝuĝis. Andreanof (Kanaga, Adak, Atka, Amlia, Seguam) adalarında konuşulur.
Doğu Unangancası [İngilizce Eastern Unangan, Eastern Aleut]
Akuuĝun ya da Uniiĝun. Four Mountains (Amukta, Kagamil) adalarında konuşulur.
Qawalangin. Fox (Umnak, Samalga, Unalaska'nın batısı) adalarında konuşulur.
Qigiiĝun. Krenitzin (Unalaska'nın doğusu, Akutan, Akun, Tigalda) adalarında konuşulur.
Qagaan Tayaĝungin. Sanak (Unimak, Sanak) adalarında konuşulur.
Taxtamam Tunuu. Belkofski'de konuşulur.
Qaĝiiĝun. Shumagin adalarında konuşulur.

Kiril

Latin

Aleut Fontu kullanan web sitelerindeki gerçek harfli görünüm font yüklenmemiş bilgisayarlarda şöyle görünür:
x̂ = {  
ĝ = }  
X̂ = |  
Ĝ = ^ 

1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Aleut öğrencilerin sayısı :

Aleut ve Pribilof Adalarındaki okullarda Aleutça bilen öğrencilerin 10 Ekim 2000 itibarıyla yüzdesi:

Atka %100
Akutan %100
St. Paul %97
St. George %100
King Cove %91
Sand Point %86
False Pass %83
Nelson Lagoon %81
Adak %73
Nikolski %44
Unalaska %19
Cold Bay %17

Aleutça, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif (ya da ABS) eki alırlar: daha çok -x̂ (tekil) -x (ikil) -n (Doğu şivesinde çoğul) -s (Batı şivesinde çoğul)
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur: kök (stem), yapım eki (postbase), çekim eki (ending), bağlaç (enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, Aleutçada iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:
Unangam Tunuu : Aleut(un) dili
tayaĝum adaa : adamın babası
tayaĝum ulaa : adamın evi
tayaĝus hlangis : adamın oğulları
Fiiller de sayı ile uyumludur:
qax̂ akux̂ : balıkdır
qax akux : iki balıkdır
qan akun : balıkdırlar (en az üç balıkdır)

www.alaskool.org 27 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Aleut Kabile ve Şivelerinin Haritası)
Alice Taff and all. (2001), Phonetic structures of Aleut, Journal of Phonetics (2001) 29, 231-271

Algonkin–Yurok dilleri (İngilizce: Algic, Algonquian–Wiyot–Yurok, Algonquian–Ritwan), Kuzey Amerika'da çoğu Kanada'da, birazı da Amerika Birleşik Devletlerinde konuşulan Kızılderili dilleri ailesi. Üç gruptur ve ana grubu Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşan Algonkin dilleri oluşturur. Diğer iki grup ise birer dilden (Yurokça ile Viyotça) oluşur ve Algonkin dillerinin bulunduğu coğrafyadan oldukça uzak kuzeybatı Kaliforniya'da Pasifik Okyanusu kıyılarına ulaşan adacıklar hâlindedir.

İngilizcede kullanılan "Algic" terimi ilk kez Henry Rowe Schoolcraft (1793 – 1864) tarafından 1839 yılında basılan Algic Researches adlı çalışmada kullanılmış olup ata coğrafyası olarak düşünülen Alleghany ve Atlantic kelimelerinden (Alleghany + Atlantic) oluşturulan bir kısaltmadır.

Viyotça
Yurokça
Algonkin dilleri

Algonkin dilleri (İngilizce: Algonquian, Algonkian), Kuzey Amerika'da çoğu Kanada'da, birazı da Amerika Birleşik Devletleri'nde konuşulan Algonkin–Yurok dil ailesinden Amerika yerli dilleri alt grubu. Kanada'da konuşanı en fazla yerli dil olan Krice bu ailedendir ve 117.400 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Algonkin dillerinden İngilizce ile Fransızcaya geçen ve bu dillerden de diğer dillere yayılan kozmopolit kelimelerden en çok bilinenleri arasında Eskimo, haski, karibu, Manitu, mokasen, opossum, rakun, totem sayılabilir.

Algonkin adı en dar (İng. Algonquin, Algonkin) anlamıyla Algonkinleri ve dillerini; en geniş (İng. Algonquian, Algonkian) anlamıyla da Algonkin halkları ve dillerini belirtir. Algonkin teriminin Malisetçe elakómkwik ([ɛlæˈɡomoɡwik] «they are our relatives/allies») kelimesinden geldiği iddia edilir.

A — Ova Algonkin dilleri
1. Karaayakça
Arapaho dilleri
2. Arapahoca
3. Atsinaca
4. Şayence
B — Merkezî Algonkin dilleri
5. Krice
6. Menominice
Anişinabe dilleri (Ojibwe–Potawatomi)
7. Ojibva
Anişininice
Algonkince
8. Potawatomi
9. Sauk–Meskvaki–Kikapu
10. Şavnice
11. Miami–Illinois (tükendi)
C — Doğu Algonkin dilleri
12. Mikmakça
Abenaki
13. Batı Abenakicesi
14. Doğu Abenakicesi (tükendi)
15. Malecite–Passamaquoddy
16. Massachusett (tükendi)
17. Narragansett (tükendi)
18. Mohegan–Pequot (tükendi)
19. Quiripi-Naugatuck-Unquachog (tükendi)
20. Mahican (tükendi)
Lenapece
21. Munsice
22. Unamice (tükendi)
23. Nanticoke–Piscataway (tükendi)
24. Carolina Algonquian (tükendi)
25. Powhatan (Virjinya Algonkincesi) (tükendi)
26. Etchemin (tükendi) (belirsiz)
27. Loup A (tükendi) (muhtemelen Nipmuck) (belirsiz)
28. Loup B (tükendi) (belirsiz)
29. Shinnecock (tükendi) (belirsiz)

Altay dilleri ilk olarak 18. yüzyılda ortak atadan geldiği ileri sürülmüş, Avrasya'da yaygınca konuşulan Türk dilleri, Moğolca, Tunguzca ve bazen Japonca, Korece ve Aynu dillerini içeren bir sprachbund'dur.
Türkçe ve Moğolca gibi Altay dil ailesinde sınıflandırılmış dillerin arasındaki sondan eklemelilik, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması ve dillerin dilbilgisel olarak cinsiyetsiz olması gibi tipolojik benzerliklerin aynı atadan gelmelerinden değil, yoğun ödünçlemeler ve uzun temaslar sonucu oluştuğu birçok dilbilimci tarafından iddia edilmekte ve savunulmaktadır.

Orijinal hipotez yalnızca Türk, Moğol ve Tunguz gruplarını birleştirmiştir. Daha sonra Kore ve Japon dillerini bir "Makro-Altay" ailesine dahil etme önerileri her zaman tartışmalı olmuştur. Orijinal öneri bazen eski adla "Mikro-Altay" olarak adlandırılıyordu. Altayik taraftarlarının çoğu Korecenin dahil edilmesini desteklemeye devam etmektedir ancak çok azı Japoncanın da dahil edilmesini desteklemektedir. Bazı teklifler Ainu dillerini de içeriyordu, ancak bu, Altayistlerin kendi aralarında bile geniş çapta kabul görmemiştir. "Makro" ailesi için ortak bir atadan kalma Proto-Altay dili, Sergei Starostin ve diğerleri tarafından tereddütlü bir şekilde rekonstrükte edilmiştir.
Mikro-Altayik, yaklaşık 66 yaşayan dili içerir; Makro-Altay, Korece, Jeju, Japonca ve Ryukyuan dillerini de ekleyerek toplamda sayıyı yaklaşık 74'e çıkarmaktadır (neyin dil olarak kabul edildiğine ve neyin lehçe olarak kabul edildiğine bağlı olarak). Bu sayılar, Orta Moğolca, Eski Korece veya Eski Japonca gibi daha önceki dil durumlarını içermemektedir.

Proto-Türkçede kanıtlanmış en eski ifadeler çeşitli Çin kaynaklarında kaydedilmiştir. Anna Dybo, Shizi'de (MÖ 330) ve Han Kitabı'nda (MS 111) Çince Han transkripsiyonlarında birkaç düzine Proto-Türk ekzotizmi tanımlamaktadır. Lanhai Wei ve Hui Li, Xiōngnú yönetici hanedanının adını PT *Alayundluğ /alajuntˈluγ/ 'alaca at klanı' şeklinde rekonstrükte etmektedir.
Bir Türk dilinde bilinen en eski metinler Orhun yazıtlarıdır, MS 720-735 arasında tarihlendirilmektedir. 1893'te rakibi Alman-Rus dilbilimci Wilhelm Radloff ile bilimsel bir rekabete giren Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından deşifre edilmişlerdir. Ancak, yazıtları ilk yayınlayan Radloff olmuştur.
Kanıtlanmış ilk Tungus dili, Mançuların atalarının dili olan Jurchen'dir. Bunun için MS 1119'da bir yazı sistemi tasarlanmıştır ve bu sistemi kullanan bir yazıt 1185'ten tarihlidir.
Yazılı kanıtlarına sahip olduğumuz en eski Moğol dili Orta Moğolca olarak bilinir. Orta Moğolca ilk olarak MS 1224 veya 1225 tarihli bir yazıt olan Yisüngge Steli ve 1228'de yazılan Moğolların Gizli Tarihi tarafından tasdik edilmiştir (bkz. Moğol dilleri). En eski Para-Moğol metni, büyük Kitan alfabesiyle yazılmış ve MS 986'ya tarihlenen Yelü Yanning Anıtı'dır. Ancak 1975 yılında keşfedilen ve Moğolcanın erken bir formu olduğu analiz edilen Hüis Tolgoi Yazıtı, MS 604-620 yıllarına tarihlenmektedir. Bugut yazıtı MS 584 yılına kadar uzanmaktadır.
Japonca ilk olarak, Inariyama Kılıcı'nda bulunanlar gibi, MS 5. yüzyıldan kalma Klasik Çince'de birkaç kısa yazıtta yer alan isimler biçiminde tasdik edilmiştir. Bununla birlikte, Japoncadaki ilk önemli metin, MS 712'den kalma Kojiki'dir. Bunu 720'de tamamlanan Nihon shoki ve ardından MÖ 771–785 yıllarına tarihlenen Man'yōshū takip eder ancak yaklaşık 400 yıl öncesine ait materyalleri içerir.
Erken Kore dili çalışmaları için en önemli metin, bazıları Üç Krallık dönemine (MÖ 57-MS 668) kadar uzanan 25 şiirden oluşan bir koleksiyon olan Hyangga'dır, ancak yalnızca MS 9.yüzyıla kadar uzanan bir imla ile korunmuştur. Korece 15. yüzyılın ortalarından itibaren fonetik olarak kesin bir Hangul yazma sistemiyle tasdik edilmektedir.

İncelenen dillerin fonetik yapısından ve yeni yapılan çalışmalardan yola çıkılarak, Altay Dilleri kuramını destekleyecek önemli deliller ortaya çıktığına yönelik iddialar ve Altay Dilleri kuramının geçerliliğini koruduğuna yönelik iddialar mevcuttur.
"Mikro-Altay" dillerini bir Ural-Altay ailesi içinde gruplandırmaya yönelik orijinal argümanlar, sesli harf uyumu ve bitişiklik gibi ortak özelliklere dayanıyordu. Roy Miller'a göre, teori için en kuvvetli kanıt, sözel morfolojideki benzerliklerdir. Starostin ve diğerleri (2003) tarafından yazılan Etimolojik Sözlük, Proto-Altay dilinden soyundan gelen dillere evrimi açıklayacak bir dizi sağlam değişim yasası önermektedir. Örneğin, günümüz Altay dillerinin çoğu sesli harf uyumuna sahip olsa da, onlar tarafından yeniden yapılandırıldığı şekliyle Proto-Altayda bundan yoksundu; bunun yerine Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japoncada kelimelerin birinci ve ikinci heceleri arasında çeşitli ünlü benzetmeleri meydana geldi. Ayrıca bu araştırmacılar diller arasında bir dizi gramer denkliklerini de önermişlerdir.

Günümüzde Türk dillerinin Moğolca ve Tunguzca ile köken olarak bağı olmadığı görüşü sunulmakta ve dilbilimi çevrelerinde Altay dilleri teorisi kabul görmediği iddia edilmektedir.
1960'lı yıllara kadar kimi dilbilimcilerce Estonca, Fince ve Macarca gibi Ural dillerinin de bir Ural-Altay dil ailesinin parçası olarak bahsi geçen Altay dillerinin uzaktan akrabaları olduğu savunulmaktaysa da, Avrupalı dilbilimciler tarafından genellikle kabul edilmediği iddia edilmektedir.

Türk, Moğol ve Tunguz dillerinin birbiriyle ilişkili olduğu düşüncesi, ilk olarak 1730 Philip Johan von Strahlenberg tarafından iddia edilmiştir. Strahlenberg'i bu görüşe sevk eden durum, İsveçli bir subay olarak Büyük Kuzey Savaşı'ndan sonra bir savaş tutsağı olarak Rus İmparatorluğu'nun doğusuna yaptığı seyahatlerdeki edindiği izlenimlerdir. Bununla birlikte, Alexis Manaster Ramer ve Paul Sidwell (1997) tarafından belirtildiği gibi Strahlenberg, daha sonra "Altay dilleri" olarak bilinen bu diller arasında bir bağlantı olduğu savına karşı çıkmıştır. Strahlenberg'in tasnifi, Altay dili olarak vasıflandırılan dillerin birçoğu için ilk sınıflama girişimiydi.
"Altay dili" ya da "Altayistik" teriminin, bir dil ailesine tatbiki 1844'te Matthias Castrén tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir öncü olarak Fin filolog Castrén, dönemindeki Ural dilleri çalışmalarına en çok katkı sağlayan araştırmacılardandır. Başlangıçta Castrén tarafından ortaya koyulduğu gibi, Altay dilleri yalnızca Türk, Moğol, Mançu ve Tunguz dillerini kapsamaz. Fin-Ugor ve Samoyed dilleri de bu kapsam içerisine alınmalıdır.
Başlangıçta Altay dil ailesi olarak adlandırılan bu yapı Castrén'den sonra Ural-Altay dil ailesi olarak adlandırılmaya başlamıştır. Ural-Altay terminolojisinde, tıpkı Türk, Moğol ve Tunguz dillerinin "Altay dilleri" olarak sınıflandırılması gibi, Fin-Ugor ve Samoyed dilleri Ural kolu olarak nitelendirildi. Korece bazen Altay dillerinden kabul edilmekle birlikte, Japonca da bazı araştırmacılar tarafından bu aileye dâhil edildi.
20. yüzyılın ilk yarısı ve 19. yüzyılın büyük bölümünde, Ural-Altay dil ailesi bilimsel çevrelerde yaygın bir kabul görmüştür. Bu görüş, Altay dili olduğu varsayılan dillerdeki ünlü uyumu ve sözcük çekim ve yapımının eklemeli olmasına dayandırılmıştır. Dilbilimciler tarafından birçok yönden eleştirilerek, doğrulanmasının imkânsız olduğu kanısı oluşsa da, Ural-Altay dil ailesi varsayımı, bugün hâlâ birçok saygın ansiklopedi, dil atlası, ortaöğretim ders kitapları ve benzer genele hitap eden kaynaklarda varlığını devam ettirmektedir. Son dönemin önemli Altayistik araştırmacılarından Sergey Starostin, Ural-Altay dil ailesi fikrinin artık hiçbir geçerliliğinin kalmadığını savunmaktadır.
1857'de, Avusturyalı bilgin Anton Boller, Japoncanın da Ural-Altay dil ailesinin mensubu olduğunu iddia etmiştir. 1920'de G.J. Ramstedt ve E.D. Polivanov, Korecenin de bu dil ailesine mensup olduğunu savunmuştur. Bununla birlikte, Ramstedt, 1952–1966 arasında kaleme aldığı Einführung in die altaische Sprachwissenschaft adlı kitabının 3. cildinde Ural-Altay varsayımını reddetmiş ve Koreceyi Altay dil ailesine dâhil etmiştir. O, eserinin 1. cildinde Lautlehre yani sesbilim bölümünde, Altay diline mensup olduğu düşünülen diller arasındaki ses denkliklerini ilk kez ortaya koymaya çalışarak, Altayistik'teki karşılaştırmalı metodun önemli öncülerinden biri hâline gelmiştir.
1960'ta Nicholas Poppe Ramstedt'in sesbilim üzerine yazdığı bu cildi önemli ölçüde revize ederek yayımlamıştır. Bu kitap daha sonrasında yapılan Altayistik çalışmaları için standart bir eser hâline gelmiştir. Poppe, Türk, Moğol, Tunguz dilleri ile Kore dilleri arasındaki bağlantının net çizgilerle ayrılamayacağını düşünmüştür. Onun bu görüşü, üç olasılığı içermektedir. 1. olasılığa göre, Korece diğer Altay dilleri ile kalıtsal bir ilişkiye sahip değildir. 2. olasılığa göre, Korece bu dillerle, diğer dillerin birbiriyle ilişkisi nispetinde bağlantılıdır. Son olasılık ise, Korece diğer Altay dillerinden bu dillerdeki temel karakteristik özellikler belirginleşmeden kopmuştur.

Altay hipotezinin devam eden en büyük destekçilerinden biri, 1991'de Altay dillerinin karşılaştırmalı bir sözlük analizini yayınlayan Sergei Starostin olmuştur. Hint-Avrupa ve Fin-Ugor gibi Avrasya'daki diğer dil ailelerinin çoğundan daha eski olmasına rağmen, analizin Altay gruplamasını desteklediği sonucuna varmıştır. Modern Altay dillerinin çok az ortak unsuru muhafaza etmesinin nedeni ona göre budur.
1991'de ve yine 1996'da Roy Miller, Altay hipotezini savundu ve Clauson ve Doerfer'in eleştirilerinin yalnızca sözcüksel karşılıklara uygulandığını, oysa teorinin en itici kanıtının sözel morfolojideki benzerlikler olduğunu iddia etti.
2003 yılında Claus Schönig, Clauson, Doerfer ve Shcherbak'ın daha önceki eleştirilerinin yanında yer alarak Altay hipotezinin o zamana kadarki tarihine eleştirel bir genel bakış yayınladı.
2003 yılında, Starostin, Anna Dybo ve Oleg Mudrak, 1991 sözcük listelerini genişleten ve diğer fonolojik ve gramer argümanlarını ekleyen Etymological Dictionary of the Altaic Languages'i yayınladılar. Starostin'in kitabı 2004 ve 2005'te Stefan Georg ve 2005'te Alexander Vovin tarafı

Dilbilimde anadil veya proto dil, genellikle varsayımsal veya yeniden yapılandırılmış (rekonstrükte edilmiş) ve genellikle yazılı olarak tespit edilmemiş bir dildir. Bu dillerden zaman için farklı diller türeyebilir. 
Tarihsel dilbilimin ağaç modelinde yer alan bir proto dil, soy ağacı metaforunda ana dil olarak adlandırılabilir. Bir diğer tanımla kendisinden başka dil veya lehçelerin türediği dil.
Başka bir ifadeyle ses yapısı, mânâsı ve şekli bakımından birbirinden az ya da çok farklılaşmış olan dil veya lehçelerin kök bakımından birleştikleri ortak diller bu kavram altında toplanır. Örneğin Ön Hint-Avrupa dili, Ana Altayca, Ana Moğolca, Ana Türkçe, Latince gibi diller, anadillerdendir. Latince, Yunanca Farsça, Rusça, Hintçe gibi diller Ön Hint-Avrupa dilinden türemiştir fakat Ön Hint Avrupa dili yazı ile yazılmış bir dil değildir. Fransızca, Portekizce, İspanyolca ve İtalyanca da Latinceden türemiştir ve bu sebeple Latince de bir anadildir, fakat diğer birçok anadilin aksine Latince geniş bir yazılı külliyat bırakmış bir anadildir. Proto dil, mevcut veriler birleştirilerek 'yeniden yapılandırılmış' (rekonstrükte edilmiş) bir dildir. Proto- ön eki "ilk, en eski, daha önce olan" anlamlarına gelir. Proto dil, belirli bir dönemdeki konuşma dili ile birebir aynı olmayabilir. Belirli hipotezlere dayanarak oluşturulmuş bir model olup bir dilin sonraki dönemlerdeki varyasyonları arasındaki farklılıkların daha iyi anlaşılması için formüller sunar. Tüm insan dillerinin atası olan bir ön insan dilinin var olup olmadığı konusunda tartışmalar devam etmektedir.
Yazıyla kayda geçirilmemiş bir proto-dilin sistematik rekonstrüksiyonunu sunan ilk kişi August Schleicher'di. Schleicher 1861'de Proto-Hint-Avrupa dili için bir rekonstrüksiyon yapmıştır.

Anadili, ilk dil, birinci dil, arter-dili veya kısaca L1, bir kişinin doğumundan itibaren maruz kaldığı ilk dil. Kişinin sosyolojik kimliğinin oluşmasında temel rolü oynar. Bazı ülkelerde 'anadili' kavramı, kişinin ilk dilinden ziyade etnik grubunun dilini ifade eder.
Anadili terimi tartışmalı bir terimdir. Bu terim, her zaman bir kişinin annesinin de konuştuğu dil anlamına gelmez. Dışarıdan yapılan evliliklerde başka bir topluluktan gelen ve farklı bir dili olan kişi, evlendiği kişinin mensup olduğu topluluğun dilini öğrenir ve çocuğu da anne ve babasının dilini öğrenir. Günümüzde siyasi temeller üzerinde gerçekleşen dil tartışmaları da uzmanların bildirdiği üzere anadil ve etnik dilin karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.

Öte yandan anadili ile anadil de iki farklı kavramdır ve genellikle bu iki kavram karıştırılır. Anadil, bir veya birden çok dilin kaynaklandığı dile denir. Örneğin Türk dilleri sınıflaması, bir zamanlar bir tek Türk dilinin olduğu ve bugün mevcut bütün Türk dillerinin bu anadilden geliştiği varsayımına dayanır.

İnternet Ortamında Anadili ve İkinci Dil Eğitimi Kaynakları 13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Analoji ya da andırışma; iki farklı şey arasındaki benzerlik veya benzerliklerden hareket edilerek birincisi için dile getirilenlerin diğeri için de söz konusu olduğunu ifade etmektir (çıkarım). Astronomi, antropoloji, psikoloji gibi daha çok benzetmeler yoluyla sonuca gitmek zorunda kalınan bilgi dallarında kullanılan bir problem çözme/sonuca ulaşma ve akıl yürütme yöntemidir. Ulaşılan sonuçlar, gözlem ve deneyle kanıtlanmadıkça olasılık düzeyinde kalır.
Analojide benzetme ilişkinin muhakeme edilmesini gerektiren analoji türüdür. Basit bir dille açıklamak gerekirse "a:b=c:d" ifadesinde belirtilen (kuş:tüy=köpek:?) ilişkinin kurulmasını gerektirir. Yapısal teoride benzerliğin kurulması benzerliğin anlaşılmasını sağlayan kurallarla ilgilidir. Temsil edilen bilginin sözdizimi kuralları bu kurallara bağlıdır. Soyutlanmış yüklemler yerine, üst düzey ilişkilerin kullanılarak yapıldığı planlamalar tercih edilir. Pragmatik teori ise analojiyi, amacı doğrultusunda ele alır. Amaç bilinmeyenin bilinenler ile benzeştirme yoluyla anlaşılır kılınmasıdır.
Pragmatik teoride ana etken bir kaynaktan hedefe doğru planlanırken bilginin amacı anlaşılır olmasıdır. Analoji farklı planlamalar gerektirebilir. Bu nedenle kaynak analogtan hedef analoga transfer edilen şeyin ne olduğu çeşitli faktörlerle belirlenir.
Örneğin deprem oluşumu yaydaki gerilimin boşalması ile şu şekilde anlatılır;

Hedef kavramının tanıtılması (deprem)
Benzer kavramın incelenmesi (ok ve yay)
Hedef ve benzer kavram ile ilgili açıklayıcı tanımlamanın yapılması (toprak ve ip)
Benzerliğin ayrıntısının çıkarılması (enerji)
Sonucun çıkarılması (toprakta oluşan gerilim enerjisi
Analoji yapılırken benzerliğin uymayan yönünün belirtilmesi gereklidir.

Deprem - Ok/Yay
Fay hattı - Yay
Toprak - Yayın İpi
Gerilim Enerjisi - Ok

Analojik argüman
Yanlış analoji

Anlambilim, anlam bilimi, anlam bilgisi ya da semantik, anlamları inceleyen bilimdir. Anlambilim felsefî ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele alınabilir. Felsefî ya da mantıksal yaklaşım, göstergeler ya da kelimeler ile bunların göndergeleri arasındaki bağlantıya ağırlık verir ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doğruluk gibi özellikleri inceler. Dilbilimsel yaklaşım ise zaman içinde anlam değişiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantı vb. konular üstünde durur.
Bir başka deyişle göstergelerin anlamlarının ilişkin olduğu bilim veya teoriye anlambilim veya semantik denir. Bu anlamda gösterge denilince; görülebilen, duyulabilen ve iletişim halinde olan herkes için belli bir anlamı olan birimler anlaşılır. Bu koşulu, trafik levhaları ya da körler alfabesinde var olan kelimeler de yerine getirir. Semantik, her çeşit gösterge ile ilgilenirse göstergebilimin alt alanına girer; yalnızca dilsel göstergelerle ilgilenirse dilbilimin alt alanına girer.
Dilsel birim olan göstergeler: Anlamı olan bütün dilsel ifadeler “gösterge” olarak tanımlanır. Örneğin; “hedefliyorsun” kelimesi iki parçadan oluşmaktadır. Sözcüğün kökü olan “hedeflemek”, “belli bir amaca ulaşmayı istemek” anlamındadır; kelimenin sonundaki “–yorsun” eki ise dilbilgisel olarak 2. tekil şahıs olduğunu belirtir. Bu durumda da semantik, Dilbilimin alt alanı olarak dilsel birimlerin anlamlarının açıklanması ile tanımlanması ve karmaşık ifadeleri bir araya getiren durumlar ile uğraşır. Böylelikle cümleler ya da daha büyük birimler oluşur ve bu birimler iletişim sırasında etkili bir şekilde kullanılır. Tarihsel semantik ise zaman içerisinde değişen dilsel birimlerin anlamlarını araştırır.
Göstergenin, yukarıda belirttiğimiz anlamıyla kelimelerin bütün ögelerini kapsamadığına dikkat edilmelidir: Sayı kelimesi sa-yı şeklinde iki heceden oluşur ve her iki hecenin de hiçbir anlamı yoktur. Yalnızca bu heceler bir araya getirildiğinde bir anlam oluşur. Bu, tek ses ya da harfler için de geçerlidir. Tek başlarına hiçbir anlam taşımazlar.
İlk olarak, aşağıdaki bölümde semantik, göstergebilimin içinde kabul edilir. Çoğu dilbilimci, dilbilimi göstergebilimin uzmanlık alanı olarak görür.
Dilbilim, 2000'den fazla yıldır dilsel olguların açıklanması ve tanımlanması ile uğraşır; böylece semantiği de ilgilendiren yeni kuramsal bilgiler geliştirmiştir. Ayrıca ana dil dersleri, dil eğitimi ve yabancı dil dersleri gibi alanlarda bir sorunun tam doğru olarak ifade edilmesinde dilbilimsel bilgilerin uygulamalı kullanımına yönelik düşünceler de etkinleştirilir. Semantik, bilişim, mantık, felsefe ve sistem kuramı bakış açılarından sonuç çıkarır. 

Fransa'da gelişen bu bilim sahasının adı olan sémantique kelimesi 19. yüzyıl sonunda kullanılmaya başlamıştır. Bu kelime Türkçeye semantik, İngilizceye semantics olarak geçmiştir ve kökü Antik Yunancadır. Yunanca σημαντικός (sēmantikós) kelimesi "anlamlı, anlamı olan, işaret eden" anlamındadır. Bu kelime "işaret, ima" anlamındaki σῆμᾰ (sêmă) kelimesine dayanır. "Göstergebilim" anlamındaki semiyotik (sémiotique, semiotics) kelimeleri de bu σῆμᾰ (sêmă) kelimesine dayanır (σημειωτῐκός [sēmeiōtĭkós]).

Semantik, genel gösterge bilimsel olarak göstergesel anlam kuramıdır. Semantik bakış açısı ya da kavramı, içerdiği esas anlama göre değişir. Göstergebilimsel anlamda göstergeler yalnızca dilsel değildir; böylelikle gösterge bilimsel semantik, göstergelerin etkileşimindeki doğal ve teknik süreçleri inceler.
Charles W. Morris, gösterge bilimindeki semantik terimini bulan kişi olarak bilinir. Morris, semantik adı altında göstergelerin birbirleriyle olan ilişkisini anlar. Morris'e göre semantik kavramı bugünkü anlamından farklıdır.
Gösterge biliminde pragmatik ve sentaks Morris'den bu yana birbirinden ayrı olarak ele alınırlar.

Yukarıda da değinildiği gibi semantik göstergelerle uğraşır. Örneğin; “şapka” kelimesinin konuşulan, yazılan şekli ve bunun bağlantılı olduğu, kenarları olan başı sıkıca kavrayarak koruyan anlamı vardır. Bu iki konunun (biçim ve anlam) birbirleriyle olan ilgisi iki şekilde açıklanır:

Kavram bilimi; isimlerle, yani kelimeler, göstergeler ve metaforlar gibi dilsel birimlerle ilgilenir ve bunların ne anlama geldiğini araştırır.
Adbilim ise nesnelerden yola çıkar ve bu nesnelerin nasıl adlandırıldığını araştırır.
Semantik bu her iki alanın üst kavramıdır ve gösterge ile anlam ilişkisinin ifadesidir.

Dilbilimin alt alanı olan semantik, dilsel göstergelerin anlamını araştırır.
Dilsel göstergeler ise sözlü ve yazılı biçimlerle ilgili olan bütün ifadelerdir. Bu bağlamda morfemler en küçük göstergelerdir. Daha büyük göstergeler kelimelerdir, bunu ise cümleler, cümleler ve metinler takip eder. Bütün bu birimler “gösterge” görevini yerine getirir. Aslında dilbilimsel semantiğin araştırma nesnesi morfem ve kelimelerdir.
Göstergebilimde olduğu gibi modern dilbilimde de sentaks, semantik ve pragmatik'ten yararlanılır, ama Pragmatik, göstergelerin anlamı ile uğraştığı için açık bir farklılık vardır.
Semantik farklı perspektiflerden de yararlanır.
Kelime, cümle, metin ve iletişim düzleminde semantik

Leksikografik semantik kelimelerin ve morfemlerin anlamlarıyla uğraşır.
Cümle semantik, daha büyük sentaktik birimlerin anlamlarının tek tek kelimelerin anlamlarından nasıl oluştuğunu araştırır. Bir cümlenin yorumu bu cümlenin sentaktik yapısının çözümlemesine dayalı olarak yapılmalıdır.
Metin semantik gerçek ya da varsayımsal olarak cümlelerin birleşiminin çözümlenmesi üzerinde yoğunlaşır.
Söylem semantik birbiriyle ilişkisi olan farklı kişilerin metinlerdeki düzeyi üzerine çalışmalar yapar.
Kelime ve morfem semantiğin, dilbilimsel semantiğin araştırma nesnesi olduğuna dikkat edilmelidir. Bunlardan sonraki araştırma nesnesi cümle semantiğidir.
Frege İlkesinin (“bireşimsel bir dil biriminin anlamı, ögelerinin anlamlarının işlevidir”) doğal dillerde ne denli geçerli olabileceği tartışılmaktadır. Birleştirici işlevlerin tanımı olumlayıcı bir durumda semantiğin ana görevleri arasında sayılmaktadır.

Kelimelerin anlamlarının araştırılması dilbilimsel semantiğin konusudur. Bununla ilgili konular aşağıda verilmiştir:

Temel ögelerden oluşan kelimelerin anlam yapısı: Bir kelimenin anlamı kelimenin kökünün belli bir şekilde düzenlenmesi olarak tanımlanır. Semem kelimenin kökünden oluşan hiyerarşik olarak düzenlenmiş bir yapıdır.
Morfemlerin karmaşık bir kelimenin anlamına katkısı: Bir kelimenin, türevin ya da birleşik kelimelerin bükün şekillerinin anlamı bu birimlerin morfolojik ögelerinin anlamlarından ileri gelir. Özellikle eski yapılarda leksikografi büyük bir rol oynar.
Bir kelimenin durumu: Burada, belli bir kelimenin anlam benzerliği olan diğer kelimelerden nasıl bir farkı olduğu söz konusudur.
Kelimeler arasındaki anlam ilişkileri: karşıt anlamlı, eşsesli, eşanlamlı ve çok anlam

Semantik, eşzamanlı (senkronik) ve ard zamanlı (diyakronik) olarak çalışır. Ferdinand de Saussure’ye kadar dilbilim çalışmalarında artzamanlılık hakimdi.
Tarihsel (ard zamanlı) semantik; anlam genişlemesi, anlam daralması, anlam iyileşmesi, anlam kötüleşmesi ve anlam kayması gibi zaman içinde meydana gelen olayları ard zamanlı olarak inceler. Etimoloji (kökenbilim), klâsik semantiğin alt alanıdır. 
Eşzamanlı semantik, dildeki göstergelerin belli bir zaman diliminde belli gruplar tarafından bir iletişim aracı olarak nasıl kullanıldığını araştırır.
Eşzamanlı semantik ve ard zamanlı semantik birbiriyle hiçbir zaman çelişmez, hatta birbirlerini tam anlamıyla tamamlar. Bundan dolayı ard zamanlı yapısal semantik hem eşzamanlı yönteme yönelik, hem de dil tarihini araştırmak için dildeki söz varlığının yapısallık ilkesini kullanır.

Tarihsel semantik anlam değişmesini kapsar. Bir kelimenin anlamının zaman içerisinde değişmesini gözlemler. Anlam genişlemesi ile anlam daralması ve anlam iyileşmesi ile anlam kötüleşmesi anlam değişikliğine dahildir. Tarihsel semantiğe yönelik başlıca araştırmalar, morfem ve kelimelerin anlam gelişmelerini kapsayan Etimoloji’ye aittir.
İlk tarihsel semantik araştırmaları Antonie Meillet, Wilhelm Wundt, Leonce Roudet, Jost Trier ve Herman Paul’a aittir. 1950’lerden beri Stephan Ullmann’ın çalışmaları belirleyici rol oynamaktadır. 1960’lardan beri felsefe ve tarih biliminde Tarihsel semantiğe yönelik araştırmaların “Kavram Tarihi” adı altında toplandığı kapsamlı araştırmalar vardır. 1990'ların sonundan ve 21. yüzyılın başlarından itibaren tarihsel semantiği bilişsel dilbilim açısından ele alma denemeleri vardır. Türkiye'de ise, anlambilim konusundaki ilk kapsamlı çalışma, Doğan Aksan'a aittir. Doğan Aksan 1971'deki “Anlambilim ve Türk Anlambilimi” adlı eserinde dilbilimsel anlambilim konularını ele almakta ve Türkçeyi kelime ve cümle semantiği açısından incelemektedir.

Kültürlerarası iletişim birçok alan için söz konusudur. Dilbilim alanında da kültürlerarası iletişimi terminolojik ve bilimsel olarak kavramak vardır. Bunun yanı sıra kendisine yakın olan bilim dallarının taslağına başvurur. Kültürlerarası belli iletişim durumlarının çözümlenmesi için kültürel etkileşimin tanımlanmasına yönelik çözümleme kategorileri geçerlidir. Böyle iletişimlerin temelinde kelimelerin anlamlarının anlaşılması vardır. İletişim halinde olan kişilerin yaşadıkları kültür bağlamında ve sözlüklerde yazıldığı biçimde kelime kullandıkları için semantikte yanlış anlaşılma potansiyeli vardır. Bundan dolayı da semantik bozukluklar, yanlış anlamalar ya da anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır.

Salt semantik olarak da adlandırılan mantıksal semantiğin görevi; önermeler mantığı, yüklem mantığı gibi biçimsel dilleri açıklamaktır. Fakat anlamlar araştırılmaz, aksine açık kurallar aracılığıyla kesin olarak belirlenir. Bu noktada mantıksal dillerdeki biçimsel semantikten de bahsedilebilir.

Bir dilsel ifadenin kapsamı ile içeriği arasındaki fark şudur: semantik, içerimsel semantikte daha çok içerik ile uğraşırken kapsamlı semantikte de daha çok kapsam ile uğraşmaktadır.
İçerik ve kapsamın farklılığı içerik ve kapsam arasın

Arnavutça (gjuha shqipe, 'gûha şçîpe' veya 'cuha şçipe' şeklinde okunur), başta Balkanlar'daki Arnavutlar olmak üzere Avrupa, Türkiye, Amerika ve Okyanusya'daki Arnavut diasporası tarafından konuşulan bir Hint-Avrupa dilidir. Dünyada yaklaşık 7.5 milyon insan tarafından konuşulan Arnavutça, Hint-Avrupa dil ailesinin özgün bir koludur ve hemen hemen hiçbir dille yakından akraba değildir.
Roma'nın 5. yüzyılda Gotlarca yıkılması sonrasındaki İllirya bölgesindeki Slav işgali sonucu Slav dilleri ile yakınlaşan Arnavutçaya 1000 yıldan fazla Doğu Roma (Bizans) yönetimi sonucu Yunanca ve ayrıca 432 yıl süren Osmanlı yönetimi sonucu Türkçe ve Arapça kelimeler de girmiştir. Ancak en çok etkilendiği dil Orta Çağ boyunca yönetiminde bulunduğu Venedik sebebiyle Latincedir. Arnavutçanın fonetik yapısı, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca ve Yunanca'nın karışımından oluşan bir yapıya sahiptir.
Günümüz modern Arnavutçasında Latince kökenli sözcüklerin sayısı giderek artmaktadır. Modern Arnavutça, ulusal Arnavut eğitim politikası gereğince Osmanlı döneminde Türkçe ve Arapçadan geçen sözcüklerden neredeyse tamamen arındırılmıştır.

Fortson IV, Benjamin W. (2011). Indo-European Language and Culture: An Introduction (İngilizce) (2. bas.). Blackwell Publishing. ISBN 978-1-4443-5968-8. 3 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 

Arnavutça-Türkçe Sözlük6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arnavutça'nın kolları28 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aynuca (Aynu: アイヌ・イタㇰ, Aynu itak), Japonya'nın kuzeyindeki Hokkaidō adasında ve geçmişte Kuril Adaları ile Sahalin Adası'nda konuşulmuş izole bir dildir. Aynuca, Japonya'daki Aynu halkının ana dili olup, günümüzde tehlike altındaki diller arasında yer almaktadır. Bu dilin kökeni diğer dillerle net bir şekilde ilişkilendirilememiştir ve izole bir dil olarak kabul edilmektedir.

Aynuca, izole bir dil olarak sınıflandırılmaktadır ve bilinen hiçbir dil ailesine doğrudan bağlanmamıştır. Dil bilimciler, Aynuca'nın diğer dillerle ortak kökene sahip olmadığını belirtmişlerdir, ancak bazı hipotezler, Aynuca'nın Japonca ile olası etkileşimler yaşamış olabileceğini öne sürmektedir. Bu tür hipotezler geniş çapta kabul görmemektedir ve dilin izole olduğu düşünülmektedir.

Geçmişte Aynuca, Japonya'nın kuzeydoğusundaki Hokkaidō Adası'nın yanı sıra Sahalin Adası ve Kuril Adaları'nda da konuşuluyordu. Ancak, Japon hükûmetinin asimilasyon politikaları ve Japoncanın yaygınlaşması nedeniyle Aynuca'nın konuşulma oranı büyük ölçüde azalmıştır. Günümüzde sadece birkaç yaşlı kişi tarafından konuşulmaktadır ve dil, kritik derecede tehlikede olarak sınıflandırılmaktadır.

Aynuca'nın kökeni hakkında çok az şey bilinmektedir. Tarihi belgeler, Ainu halkının Japonya'daki varlığının M.Ö. 1000 yılına kadar dayandığını göstermektedir. Dilin, Japonca ile uzun süreli temas halinde olduğu ve Japonca'dan bazı kelime ödünçlemeleri aldığı bilinmektedir. Ancak, Aynuca'nın dil yapısı Japonca'dan tamamen farklıdır ve dil ailesi bağlamında izole bir dil olarak kabul edilir.

Aynuca, ilginç bir ses yapısına sahiptir. Ünsüzlerin kelime başında veya sonunda yer alabilmesi, Aynuca'nın Japonca'dan farklılaşan bir özelliğidir. Aynuca'nın ses sistemi, birkaç özel ses ve hece yapısı içerir, ancak bu yapılar Japon dilleri ile kıyaslandığında belirgin şekilde farklıdır.

Aynuca'nın gramer yapısı, özne-fiil-nesne (ÖFN) sıralamasını izler. Dil, Japonca'ya benzer şekilde, eklemeli (aglutinatif) bir dil olup, ekler aracılığıyla anlam oluşturur. Aynuca'da isimler, zamirler ve fiiller arasında belirgin farklar vardır ve cinsiyet veya sayı belirtmek için özel ekler kullanılmaz.

Aynuca'nın söz varlığı, doğa ve çevreye dair zengin bir kelime hazinesine sahiptir. Bu, Ainu halkının geleneksel yaşam tarzıyla uyumludur. Dil, avcılık, balıkçılık ve doğa olaylarını tanımlayan pek çok kelime içermektedir.

Aynuca, neredeyse tükenmiş bir dil olarak kabul edilmesine rağmen, dili canlandırma çabaları mevcuttur. Japon hükûmeti, 1997'de Ainu halkının tanınması ve kültürel haklarının korunması için ilk adımı atarak bir yasa çıkarmıştır. Bu yasa, 2008 yılında Ainu halkının Japonya'nın yerli halkı olarak tanınmasıyla sonuçlanmıştır. Aynuca'nın canlandırılmasına yönelik somut adımlar da bu süreçte atılmıştır.
Canlandırma çalışmaları arasında dil dersleri, kültürel etkinlikler ve dil öğretimi programları yer almaktadır. Örneğin, Hokkaidō Üniversitesi'nde ve diğer bazı üniversitelerde Aynuca dersleri verilmektedir. Ayrıca, Ainu halkının yoğun olarak yaşadığı bölgelerde kültürel merkezler kurulmuş ve bu merkezlerde dil kursları düzenlenmiştir. Ainu Müzesi, Aynuca'nın tanıtımında önemli bir rol oynamaktadır.
Bununla birlikte, Aynuca'nın yeniden canlandırılması zorluklarla karşı karşıyadır. Çünkü dili ana dili olarak konuşan çok az kişi kalmıştır. Genç nesiller arasında dili öğrenme isteği olsa da, yeterli öğretim materyali ve dil eğitmeni eksikliği bu süreci zorlaştırmaktadır. Ancak son yıllarda dijital teknoloji ve sosyal medyanın kullanılmasıyla, dili öğrenme ve öğretme yöntemlerinde yenilikler görülmektedir.
Bazı Aynu toplulukları, geleneksel şarkılar ve hikayeler aracılığıyla dili canlandırmaya çalışmaktadır. Bu yöntemler, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kültürel kimliğin bir parçası olarak da yaşatılmasını amaçlamaktadır.

Azınlık ya da azınlık grupları, sosyolojik olarak bir devlette sayısal bakımdan az olan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruplar olarak tanımlanmaktadır. Ne var ki hukuki olarak azınlıklar hakkında üzerinde anlaşılmış ortak bir resmi tanım yoktur. Azınlıklar hukukunda genel olarak kabul edilen tanım ise BM Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Raportörü Francesco Capatorti'nin Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 27. maddesine dair hazırladığı rapordaki ölçütlere dayanır. Capotorti tanımına göre azınlık “sayıca bir devletin nüfusunun geri kalanından az olan, hakim olmayan durumda bulunan, bu devletin vatandaşı olan üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip, üstü örtülü bir biçimde de olsa kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik bir dayanışma gösteren bir grup” şeklinde açıklanmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması'na göre Türkiye'de azınlık haklarından yararlanma statüsü yalnızca gayrimüslim vatandaşlara tanınmıştır. Antlaşma'nın 37. ve 45. maddeleri hakları ayrıntılandırmaktadır. Antlaşma metninde azınlıklar "Müslüman olmayan azınlıklar" şeklinde belirtilmiş, Ermeniler, Rumlar veya Yahudiler gibi belirli topluluk isimleri yazılmamıştır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel ve hukuki uygulamalarında azınlık statüsü bu üç grupla sınırlandırılmıştır. 2013 yılında verilen bir mahkeme kararı sonucunda Süryaniler de azınlık haklarından yararlanmaya başlamıştır.  Bu kısıtlayıcı yorum ve uygulama, etnik, dinsel ve dilsel grupları kapsamaması nedeniyle modern uluslararası insan hakları hukuku ve evrensel azınlık hakları standartlarının gerisinde kaldığı için çeşitli hukukçular ve uluslararası kurumlar tarafından eleştirilmektedir.

Gayrimüslim

Cumhuriyet'in Yüzüncü Yılında Azınlık Hakları. Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2025.
"Podcast: Azınlık Hâlleri." Hrant Dink Vakfı.

Ağız, sindirim sisteminin giriş boşluğudur. Bu boşlukta, diş arkları ve dil bulunur.

Ağız boşluğunun sınırları:
Üstte: Damak (Paltum) bulunur. Paltum, iki kısımdır; Önde Sert damak (paltum durum) arkada yumuşak damak (paltum molle) bulunur. Sert damak, maksilla nın alt parçası olup ağız boşluğunu burun boşluğundan ayırır. Yumuşak damak, os palatini (palatinal kemik) tarafından oluşturulan gevşek ağız mukozasıdır. Küçük dil (uvula palatina) yumuşak damağın submandibular ve sublingual tükürük bezlerini içerir. Mandibula nın corpusu ise ağız tabanını çevreler.
Ağız Boşluğunun Bölümleri:
1-Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm.
2-Cavitas oris proprium: Asıl ağız boşluğu. Önde ve yanlarda dişlerle sınırlanmış olarak boğaz geçidine (Isthmus faucium) kadar uzanan boşluk.

1-Sindirim sisteminin ilk açıklığı olup besinlerin alınarak dişlerle mekanik, tükürükteki amilaz ile kimyasal olarak ilk sindiriminin başlatılması. Ağızda bulunan dil organı, ayrıca tükürükle ıslanarak çözünmeye başlayan gıdaların tat duyusunu alır.
2-Konuşma esnasında ses çıkartmak için akciğerlerden gelen havaya, dil, dudaklar ve dişler yardımıyla son şeklini verir ve konuşma sesleri oluşur.
3-Solunum temel olarak solunum sisteminin giriş açıklığı olan burun boşluğunun (cavum nasi) görevidir. Ancak burun boşluğu tıkanıklıkları veya hava açlığı duyulan durumlarda ağız yardımcı bir solunum aygıtıdır.
4-Ağız ve ağzı oluşturan ya da çevreleyen yapılar yüz estetiğinin temel elemanlarıdır.

BASIC (İngilizce: Beginner's All-Purpose Symbolic Instruction Code Türkçe: Yeni başlayanların çok amaçlı simgesel öğretim kodu) 1964'te John George Kemeny ve Thomas Eugene Kurtz tarafından New Hampshire, ABD'de icat edilmiş, günümüzde de çeşitli türevleri kullanılmakta olan yüksek düzey bir programlama dili. Farklı türevleri birçok işletim sisteminin parçası olarak sunulmuştur.
BASIC öğrenmesi ve yazılımları kolay olan bir dildir. Genelde amatörce ve hobi uğraşıları için kullanılmıştır. Microsoft daha sonra Kişisel bilgisayarlar için Quick Basic derleyicisi piyasaya sürmüştür. Bununla yazılan BASIC metinlerini makine koduna çevirilebilmiş böylece sürat kazanmıştır. Bugün hâlen geniş bir kullanım alanına sahip olan Visual Basic dili var olup bununla hatta Windows'un belirli bölümleri yazılmıştır. Her Microsoft Office paketinde bir BASIC türevi var olup makro programlamada büyük kolaylıklar getirmektedir. Ayrıca BASIC kodunu C veya C++ koduna çevirip makine kodu derlemesi yapabilen bazı açık kaynak kodlu uygulamalar bulunmaktadır. Bunlardan BaCon Linux, MacOS ve bazı unix tabanlı işletim sistemlerinde HUG kütüphanesi ile pencere, buton, vb. arayüz oluşturmak için kullanılabilirken BCX sadece Windows'ta WinAPI ile arayüz oluşturmak için kullanılabilmektedir. QB64 adlı derleyici ise Windows, MacOS, Linux ve bazı başka işletim sistemlerinde arayüz oluşturmaya imkân sağlamaktadır.
Basic programlama dili algoritma'ya çok yakın bir yapıya sahiptir. Bu yüzden öğrenilmesi ve uygulanması kolaydır.

Değişken isimleri aşağıdaki kurallara uyan her şey olabilirler:

Değişken ismi en fazla 255 karakterden oluşmalıdır.
Değişkenler arasında : ;, . / ' # [ ] ! " $ % ^ & * ( ) { } karakterleri kullanılamaz. Ancak _ kullanılabilir.
Değişken isminin ilk karakteri mutlaka harf olmalıdır. Yani değişkenler rakamla başlamaz.
Değişken isimlerinde büyük küçük harf ayrımı yoktur. "AbCdE" ile "Abcde" veya "ABCDE" aynı değişkenleri belirlerler.
Belirli bir prosedürde aynı değişken birden fazla tanımlanamaz.
En önemlisi de herhangi bir BASIC komutu olamayacaklarıdır.

Bir değişken "Dim degisken_ismi as tür" seklinde tanımlanır.

 
Görüldüğü gibi VB'de de değişkenler arası virgül ile ayrılıp birden çok aynı türde değişken aynı anda tanımlanabilir.

Merhaba Dünya çıktısı

Amstrad (Locomotive) Basic,
Atari Basic,
BaCon
BasicA,
GWBasic,
Commodore,
Basic V2,
Mallard Basic,
QBASIC (Quickbasic),
TurboBasic,
Power Basic,
Visual Basic,
Visual Basic .NET

Balkan Gagavuzcası, Balkanlar'da yaşayan Gagavuzlar tarafından konuşulan Gagavuzca ağızlarıdır. Bulgaristan, Romanya, Kuzey Makedonya, Türkiye ve Yunanistan'da az sayıda konuşucusu olan ağızlar, Türkçenin Rumeli ağızlarıyla olan büyük benzerlikten dolayı Rumeli Türkçesi adıyla da adlandırılmaktadır. UNESCO tarafından ciddi derecede tehlike altında olan diller arasında gösterilmektedir.
Bulgaristan'ın kuzeydoğusunda yoğun olarak yaşayan Gagavuzlar, 1770 yılından itibaren kitleler halinde Besarabya'ya göç etmeye başlamıştır, göç dalgası aralıklarla 1811'e değin sürmüştür.
Valentin Moşkov, 1903 yılında Bulgaristan'ın kuzeydoğusundaki Yenipazar'ın (Novi Pazar) yakınında bulunan Pamukçu adlı Türk köyünde çalışmalar yapmıştır. Köyde yaşayan Türklerin diliyle Besarabya'daki Beșalma köyünde yaşayan Gagavuzların dili arasında bir fark bulunmadığı sonucuna varmıştır.
Balkan Türk ağızları üzerinde karşılaştırmalı çalışmalar yapan Tadeusz Kowalski, Deliorman Türkçesi adını verdiği Gacal ağzıyla Besarabya Gagavuz ağzını tek bir diyalektolojik grup içinde değerlendirilecek kadar birbirine yakın kabul etmiştir. Bu bölgedeki Türklerin ve Gagavuzların konuştukları dile Tuna Türkçesi adını vermiştir. Paul Wittek ise, Gacalların konuştuğu Türkçenin, Osmanlı Türkçesine Gagavuzcadan daha yakın olduğunu düşünerek Gagavuzcanın Oğuz öncesi özelliklerine işaret etmektedir.
Romanya Gagavuz ağzı, Moldova'nın Sovyetler Birliği'ne katılmasıyla birlikte, Romanya'nın geri kalan bölgelerinde yaşayan Gagavuzlar ayrı bir sosyal grup olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Romanya Gagavuz ağız özelliklerini yansıtan örneklere sadece Mehmet Ali Ekrem'in Dobruca Türklerinin kültüründen örnekler sunmak için yayımladığı Bülbül Sesi adlı eserinde yer alan "Tudorka", "Stuian" adlı türkülerde rastlanmaktadır.
Yunanistan Gagavuz ağzı, Kesriye şehrinde ve Makedonya'nın güneydoğusunda küçük gruplar hâlinde Gagavuzların yaşadığı bilinmektedir. Ancak bugüne kadar Gagavuzca herhangi bir yayın yapılmamıştır.

Baltık-Fin dilleri veya Fin dilleri, Baltık Denizi ve çevresinde yedi milyondan fazla insan tarafından konuşulan, Ural dillerine mensup bir dil topluluğudur.
Bu dil topluluğu içinde en çok konuşulan iki dil Fince ve Estonca olup, her ikisi de konuşuldukları ülkede resmî dildir. Aynı dil topluluğuna mensup diğer diller ise, Finlandiya Körfezi ve çevresinde konuşulan İngrice, Karelce, Ludikçe, Vepsçe, Votça ile Güney Estonya ve Livonya bölgelerinde konuşulan Võro, Seto dilleridir.
Dil topluluğuna mensup birçok dil yok olma tehlikesi altında olup, 20. yüzyılda Livonca ve Votçanın konuşan sayısının yüzün altına düştüğü bilinmektedir. Yine gruptaki çoğu dilin ölmüş olduğu düşünülmektedir. Yine Fincenin lehçeleri olarak kabul edilen Meänkieli İsveç'te, Kvence ise Kuzey Norveç'te konuşulmaktadır. Her iki ülke de bu dilleri azınlık dili olarak kabul etmiş olup, Fince bilen herhangi biri bu dilleri anlayabilmektedir.

Baltık-Fin dillerinde herhangi bir cinsiyet veya artikel yoktur. Tüm Fin dilleri yapı olarak karmaşık olup, her birinde ünsüz değişmeleriyle sıklıkla karşılaşılmaktadır. Bu ünsüz değişmeleri sözcük kökünde olabileceği gibi, eklerde de görülebilir. Yine ünsüzler, Türkçede olduğu gibi patlamalı ünsüzler olan /k/, /t/ ve /p/ sesleriyle değişebilir. Bu işleme ünsüz gevşemesi adı verilir. Örnekle:

kuppia + -n → kupin (Fince: "fincan")
haka +-n → haan (Fince: "çayır")
kyky + -n → kyvyn (Fince: "yetenek")
järki + -n → järjen (Fince: "akıl")
Yine bir diğer belirgin özellik, Estonca dışındaki tüm Fin dillerinde ünlü uyumuna rastlanmasıdır. Ayrıca başta Livonca, Võro dili ve Estoncada da sözcüklerin son sesi aşınır. Bunun yanında, tüm Ural dilleri'nde bulunan damaksıllaşma özelliğinin, Fin-Baltık dillerinin ayrıştığı dönemde kaybolduğu ve sonradan bazı Fin dilleri tarafından tekrar geri kazanıldığı düşünülmektedir.
Bunların yanında Baltık-Fin dillerinde oldukça fazla ikili ünlü yer almaktadır. Fincede 15 tane olan ikili ünlü sayısı, Estoncada 25 kadardır. Ancak Fincede, ikili ünlülerin az olmalarına karşın bu ünlülerle daha sık karşılaşılmaktadır. Aynı şekilde Estoncada 14 adet olan isim durum ekleri, Fincede 15 adettir.

Aşağıda Baltık-Fin dillerini, diğer Ural dilleri'nden ayıran özellikler yer almaktadır:

Ünsüz gevşemesi.
Aynı ekin, bir sıfat tamlamasında hem sıfata, hem de isme gelmesi. Örnekle:
vanho·i·lle mieh·i·lle "yaşlı adama" (aynı ek her iki sözcüğe de eklenmiştir)
Koşaç kullanımı. Örnekle:
mies on vanha "adam yaşlıdır"
Zamanlarda Cermen dilleri'nin etkisi görülür.

Huş kabuğu mektubu no. 292

Tapani Salminen. Ural dillerinin sınıflandırılmasında ortaya çıkan sorunlar.12 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Finceye Hint-Avrupa dillerinden geçen sözcükler sözlüğü

Baltık-Slav dilleri, Hint-Avrupa dil ailesinin bir dalıdır. Geleneksel olarak Baltık ve Slav dillerini içerir. Baltık ve Slav dilleri, başka Hint-Avrupa dil ailelerinde bulunmayan ve ortak bir gelişim dönemine işaret eden birçok dil özelliğini paylaşmaktadır.
Günümüzde Baltık ve Slav dillerini tek bir dalda sınıflandırmak, dilbilimciler arasında genel bir fikir birliğine varmasına rağmen, ilişkilerinin niteliği ile ilgili bazı ayrıntılar genellikle siyasi nedenlerden ötürü bazı çevrelerde tartışmalı bir konu olmaktadır.
Bazı dilbilimciler (Kortlandt, Derksen), Baltık-Slav dillerinin Doğu Baltık, Batı Baltık (soyu tükenmiş) ve Slav olmak üzere üç gruba ayrılmasını önermiştir.

Baltık ve Slav dillerinin ilişki derecesi, diğer Hint-Avrupa dilleriyle paylaşılmayan bir dizi ortak özellikle ve bu özelliklerin görece kronolojisi ile belirtilebilir. Baltık ve Slav dilleri aynı zamanda bazı ortak kökenli kelimeleri paylaşmaktadır. Bu kelimeler diğer Hint-Avrupa dillerinde bulunmamaktadır. Eğer bulunuyorsa bile kelimelerin Proto-Hint-Avrupa dilinden miras alındığı ve diğer Hint-Avrupa dilleriyle karşılaştırıldığında anlamlarında kendi içlerinde benzer değişiklikler meydana geldiği gözlemlenmektedir. Bu ortak özellikler Baltık ve Slav dillerinin kökensel açıdan Proto-Baltık-Slav dilinden türediğini göstermektedir.

Balto-Slavic Accentuation, by Kortlandt; a very idiosyncratic approach to Balto-Slavic accentuation
Трубачев О.; Бернштейн С. (2005), "Отрывки о балто-южнославянских изоглосах", Сравнительная грамматика славянских языков (in Russian), Moscow: Наука (Bernstein and Trubachev on the Balto-South-Slavic isoglosses)
Biennial International Workshop on Balto-Slavic Natural Language Processing6 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baltık dilleri, Kuzey Avrupa'da konuşulan Hint-Avrupa dil ailesinin Baltık-Slav dilleri koluna bağlı bir dil grubudur. Bu dil grubu bazen doğu batı olarak bazen de ölü veya hala konuşulan bir dil olarak ayrılmaktadır. Eski Baltık dilleriyle yeni Baltık Dillerinin karşılıklı birbirini anlaması mümkün değildir. Çünkü yeni Baltık slav<<<dillerine çok fazla Slavca sözcük girmiştir. Alfabe olarak Latin alfabesini kullanırlar.

Batı Baltık dilleri 

Galindian
Eski Prusça
Sudovian (Yotvingian)
Skalvian
Doğu Baltık Dilleri
En fazla konuşulan Baltık Dili Litvanca'dır.
Doğu Baltık Dilleri

Letonca (2.5 milyon kişi tarafından konuşulur.)
Latgalian (150.000 kişi tarafından konuşulur. Letoncanın bir diyalektidir.)
Litvanca (3.9 milyon kişi tarafından konuşulur.)
Samogitçe (0.5 milyon kişi tarafından konuşulur. Litvancanın bir diyalektidir.)
Eski Curonian
Yeni Curonian (Yok olmak üzere bir dildir. Çok az kişi tarafından konuşulur.)
Selonian
Semigallian

Baltık dilleri, Letonya'da Litvanya'da Kanada'da Avustralya'da Amerika Birleşik Devletleri'nde Polonya'da Almanya'da Belarus'ta ve Ukrayna'da ve ağırlıklı olarak da İskandinav ülkelerinde konuşulur. Ama giderek konuşan sayısı azalmaktadır.

Baltık dillerinin ayrı bir grup olmasına karşın kanıtlar 1350'de bulunmuştur. Bu çalışmalardan sonra ilk kez Prusça ve Almanca çeviriler yapıldı. Ve 1545'te ilk kez Litvanca İncil basıldı. Sonra Prusya döneminde de Prusça Alman etkisiyle asimile oldu. Rus İmparatorluğu yerel dilleri yasaklandığında çoğu lehçe yok oldu. Baltık halkı aşırı dirense de dillerinin birçoğunu koruyamadılar.

Baltık dillerinin hepsinde antik Hint-Avrupa'nın etkilerini görmek mümkündür ve diğer dillerle aynı sözcükler veya fonetik farklılıklar vardır. Bunun en belirginlerinden biri, Slav dilleriyle Baltık dilleri arasındaki ilişkidir. Bu yüzden bulunduğu sınıf Baltık-Slav dilleri olarak adlandırılır. Benzerliğin iki büyük sebebi var, ilki Rus İmparatorluğu'nun getirdiği baskı, diğeri de Slavlarla Baltık halklarının birbirlerine yakın yaşamalarıdır. Bunun dışında Almancanın etkileri de görülür.

Baskça (euskara), Baskların konuştuğu izole dil. Baskça, dil bilimcileri tarafından Hint-Avrupa dilleri Avrupa'ya yayılmadan önce Avrupa'da konuşulan dillerden arta kalan biri olarak kabul edilir. Bu sebepten bu dilin dünyada konuşulan başka hiçbir dille yakından akraba olmayan çok eski bir dil olduğu düşünülür. Hint-Avrupalılar buraya gelmeden önce çok geniş bir bölgede, tüm İber yarımadasında (İspanya ve Fransa) ve Gaskonya/Akitanya bölgesinde (Güneybatı Fransa), konuşulmakta idi.

Baskça ile dünya üzerinde konuşulan bazı diller arasındaki fonetik ilişkinin ve yakınlığın belirlenmesi üzerine araştırma sonucunda Baskçanın fonetik olarak Avrupa kıtasında yaygın Hint-Avrupa dil ailesinden daha çok diğer dillere benzediği sonucuna ulaşılmıştır.
Fonetik açıdan Baskça "0" ise diğer dillerin ona uzaklığı şu şekildedir.

Baskça, tek heceli diller grubunda yer alır.

Swadesh listesinden örnek Baskça sözcükler:

Bask Dili Sözlük Maddesi
Erromintxela dili

Bask Dili Sözlük Maddesi
Dil Mukayeselerine Göre Basklarla Türklerin Temasları Göç Yolları ve Zamanı Hakkında

Batı Cermen dilleri, Cermen dillerinin üç kolundan en büyüğüdür ve Almanca, İngilizce, Felemenkçe, Afrikaanca, Frizce ve Yidiş gibi dilleri içerir. Cermen dillerinin diğer iki kolu ise Kuzey Cermen dilleri ve Doğu Cermen dilleridir.

Anglo-Friz dilleri
İngiliz dilleri
İngilizce
İskoçça
Yolaca (ölü)
Fingalca (ölü)
Friz dilleri
Batı Frizce
Doğu Frizce
Kuzey Frizce
Aşağı Cermen dilleri / Aşağı Sakson dilleri
Kuzey Aşağı Saksonca
Vestfalce
Doğu Aşağı Almanca (ölmek üzere)
Aşağı Prusça (ölmek üzere)
Hollanda Aşağı Saksoncası
Aşağı Frankonya dilleri
Felemenkçe
Batı Flamanca
Doğu Flamanca
Zelandaca
Hollandaca
Brabantça
Afrikaanca
Limburgca
Yüksek Cermen dilleri
Almanca
Alemannik (İsviçre Almancası ve Alsasça'yı da içerir.)
Svabca
Bavyeraca
Doğu Frankça
Güney Frankça
Renanya Frankçası(Hessen lehçeleri, Pensilvanya Almancası ve Lorraine Frankçası'nı da içerir.)
Ripuarca
Türingce
Yukarı Saksonca
Silezya Almancası (ölmek üzere)
Langobartça (ölü, Cimbrice ve Mòcheno bu dilin kalıntıları sayılmazsa.)
Yüksek Prusça
Lüksemburgca
Yidiş
Vilamovyaca

Berber dilleri (yerel adı: Tamazight) Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır (Siwa) ile Mali ve Nijer'deki küçük Berber toplulukları tarafından konuşulan birbiri ile yakın akraba olan bir diller grubudur. Nispeten seyrek bir toplulukta Sahara ve Sahel'in kuzeyine doğru uzanır. Afro-Asyatik diller ailesindendir. Birbiri ile çok yakın olan kuzey Berber dillerini konuşanlar arasında bunları tek bir standard altında birleştirmek için bir hareket vardır. Geleneksel olarak Orta Fas Tamazigti'ni işaret eden Tamazigt adı da bu standard Berberce dilini veya tüm Berberce için kullanılır ancak kullanım ceşitlilik gösterir ve pek çok Berberi kendini Tamazigt olarak tanımlamaz.
Berber dilleri arasında Orta Fas Tamazigti, Tarifit Berbericesi (kuzey Fas), Kabili dili(Cezayir) ve Taşelit (orta Fas) sayılabilir. Berber dilleri ceşitli işgallerle kesintiye uğramasına rağmen, 2000 yıldan fazla bir süredir bir yazı diline de sahiptirler. İlk olarak Tuaregler tarafından hala kullanılmakta olan Tifinag alfabesiyle yazılmıştır. En eski yazılı metin ise M.Ö 200 yılına aittir. Daha sonra 11. ve 16.yy yılları arasında Arap alfabesi (özellikle Fastaki Şilha). 20.yy dan sonra da özellikle Kabililer tarafından Latin alfabesi ile yazılmaya başlamıştır. Fas'ta Tifinag alfabesinin bir türü yakınlarda resmîleştirilmiştir. Latin alfabesi Cezayir'de yarı-resmî ve Mali ve Nijer'de resmî durumdadır. Yine de Mali ve Nijer'de hâlen yaygın olarak Arapça ve Tifinag kullanılmasına karşın Fas'ta ve Cezayir'in çeşitli bölgelerinde Latin alfabesi giderek daha fazla kullanılmaktadır.
Mağripin tamamen hürriyetine kavuşmasından sonra çoğu ülke temel olarak Fransızcanın eğitimde ve okuma yazmada baskın dil olmasını kaldırmak için değişen derecelerde bir Araplaşma politikası sürdürmüşlerdir. Fakat bu politikalar Amazig/Berber dillerini yasaklamış ve bastırmıştır. Bu çabalara Fas ve Cezayir'de yaşayan Berberler özellikle Kabililer tarafından karşı çıkılmıştır ve her iki ülkede de bazı okullarda bu dille eğitime yer verilmesi ve Berber dilini resmî dil olmasa da milli dil olarak tanınması ile çözüme ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Berber nüfusunun az olduğu Magrip ülkelerinde bu tür önlemler alınmamıştır. Mali ve Nijer'de kısmen Tamaşık dili ile eğitim veren birkaç okul bulunmaktadır.

Biçimbilim, yapıbilim, biçim bilgisi,  şekil bilgisi,  morfoloji veya yapı bilgisi dilbilimde sözcüklerin içyapısını inceleyen alt dalıdır. Temel inceleme nesnesi, dilin anlam taşıyan en küçük parçaları olan biçimbirimlerdir. Biçimbilim, sözcükleri, nasıl oluşturulduklarını ve diğer sözcüklerle ilişkilerini inceler ve sözcüklerin kök, gövde ve ek gibi bileşenlerinin yapısını çözümler.
Modern dilbilimin alt alanı olan biçim bilimi, bir dilin anlam taşıyan en küçük parçalarının (biçim birimi, morfem) araştırmasını yapar. Biçim birimleri farklı biçimlerde kullanılır, anlam ayırıcı en küçük birimlerden (fonem) oluşur ve bunların kelimelerini oluşturur. Biçim birimi kelimelerin iç yapısındaki dil olgularına ilişkin kurallarla ilgilenir.

Morfoloji geleneksel dil bilgisinde, bükün biçimlerinin ve kelime türlerinin çözümlemesini kapsayan ve söz yapısını da dikkate alan biçim bilgisidir.
Morfoloji kavramı, tipik sözcük yapılarını tanımlamak için dil bilimciler tarafından 19. yüzyılda ele alınmıştır. Bu kavram köken olarak, özellikle Botanik'teki biçim bilgisini başlatan Goethe'den gelmektedir. August Schleicher bu kavramı, dilbilim için 1860 yılında sadece başlık olarak benimsedi. Morfemleri ise ilk olarak Leonard Bloomfield konulaştırdı. Bloomfield (1933) ve Harris (1951) bu konuya ayrı birer bölüm ayırarak eserlerinde yer vermiştir. Morfoloji, konum açısından sürekli bir değişime uğrarken hem hangi dil betimsel alanların ona dahil edilip edilmeyeceği sorusu, hem de değişik gramer sınıflarının düzenleyici sistemlerine nasıl dahil edileceği konusu farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır.

Söz türetme temelbirim ve eklerin birleştirilmesiyle oluşturulan kelime yapılarıdır. Misalen; iyi-lik, güzel-lik gibi... İyi sözüne –lik eki getirilerek sıfattan isim türetilmiştir.

Birleşik kelimeler en az iki sözün bir araya getirilmesiyle oluşur, ama bu sözler istenildiği kadar öğe içerebilir. Mesela; dil-bilim sözü dil sözü ile türemiş isim olan bil-im sözü bir araya getirilerek 'dilbilim' şeklinde birleşik kelime yapılmıştır.

Kısaltmalar şu şekilde ayrılabilir: 

Birleşik kelimelerin sadece baş harflerini kullanarak yapılan kısaltmalar,
Yeni bir sesbilgisel sözcük oluşturacak şekilde yapılan kısaltmalar: Türk Dil Kurumu→ TDK
Uzun sözlerdeki kimi birimlerin atılmasıyla yapılan kısaltmalar: Üniversite→ Üni

Kimi dil bilimcilere göre evrişim konusu biçim bilgisi içerisinde ele alınır. Evrişim, bir kelimenin biçim değişikliği olmadan kelime türünün değişmesidir. Örneğin; “Adam güzel konuştu” ile "güzel çiçeklerden bir demet aldı" cümlelerinde "güzel" sözü biçimsel bir değişikliğe uğramadan ilk cümlede zarf, ikinci cümlede sıfat görevindedir.
Almancada kimi isimlerin tekil ve çoğul halleri aynıdır. Das Kissen (tekil), die Kissen (çoğul), bu sözcükte de hiçbir biçimsel değişiklik yoktur ve evrişime uğramış bir sözcüktür.
Evrişimin başka bir tanımı ise, morfemde hafif bir değişiklik olabileceği yönündedir, böyle sözler de bükün konusuna dahil edilebilir. Bu bağlamda evrişimin ilk belirttiğimiz tanımı Sıfır-türetme olarak adlandırılır.
Sözlerdeki biçimsel olaylar, başka hiçbir değişiklik olmadan sadece önek ve soneklerden oluşuyorsa kurallara uygun olan ifadelerle betimlenir. Arapçadaki bazı sözcük türetme kurallarında olduğu gibi bazı durumlar kurallara uygun olan dillerle anlaşılmaz.

Söz bilgisi ve bükünün bölümlenebilirliğine dair tartışmalar hala sürmektedir. Kimi okullarda sözcük bilgisi kendine özgü bir alan olarak, kimi okullarda ise biçim bilgisinin alt alanı olarak öğretilmektedir. Ama biçim bilgisi sözcük bilgisinin alt alanı olarak alınırsa söz bilgisini biçim bilgisinden ayırmanın hiçbir mantığı yoktur. Bir basit ve belirleyici kurala göre söz bilgisi ile bükün arasındaki fark şudur: Sözcük bilgisinde yeni kelimeler türetilir, bükünde ise sözcüklerin anlamlarına katkı yapılarak kelimelerin cümledeki işlevleri dile getirilir. Mesela; Söz bilgisi, hareket sözüne –siz eki getirilerek yeni bir kelime oluşturulan alandır. Bükünde ise yeni bir kelime türetilmez, sadece uyumluluk aranır, mesela; özne-yüklem uyumu, çoğul isimlerde yüklem de çoğul olur ya da yazmak fiilinin özneye göre (yazıyorum, yazıyorsun) çekimi gibi durumlar bükünün ilgilendiği konulardır.
Bükün ve cümle bilgisinde aynı dilbilgisel ve anlambilimsel işlevler söz konusu ise sınırlandırmalarda sorunlar ortaya çıkabilir. Örneğin; bükünlü diller grubunda olan Almancada şöyle bir kategori vardır: Almancada bütün isimlerin tanımlığı (Artikel) vardır. Bu tanımlıklar adların cinsini, çekimlerini, tekil ya da çoğul biçimlerini, belirli ya da belirsiz olduklarını ve aynı zamanda adla birlikte çekilen sıfat ve zamirlerin çekimini belirtir. Bu tanımlıklar “der, die, das”tır. Mesela; Löwe (arslan) sözü söz bilgisindeki –in ekini alarak Löwin (dişi arslan) olur. Bir cümlede kullanılan Artikeller her zaman çekimlenir, ama Almancadaki çok az isim cinse göre değişir.
Bir dilin anlam taşıyan en küçük birimi olarak tanımlanan morfem, biçim bilgisi dahilinde parçalara ayırma imkânları sunar ve bilimsel tartışmalara yol açar.

Dilin anlam taşıyan en küçük yapı birimi olan biçim birimi, bir kelimenin henüz sınıflandırılmamış öğesidir. Morflara kelimeleri parçalara ayırarak ulaşılır. Mesela; "O her gün okula gider" ve "Giderayak işlerim var bitirilecek" cümlelerinde gitmek fiiline –er morfemi getirilerek farklı anlamlar oluşturulmuştur.
Farklı morflar farklı şekillerde aynı işlevi görüyorsa, bunlara da biçimbirimlerin allomorfları denir. Türkçede bu duruma şu şekilde örnek verilebilir:
Örnek 1: “Annemler geldi.” ve “Annemgil geldi.” Bu cümlelerdeki “anne” sözcüğüne eklenen “-ler” ve “-gil” sözcükleri aynı anlamı vermektedir.
Örnek 2: “Öğrenciler yarın gelecekler.” ve “Arkadaşlarım bu sınavı başaracaklar.” Bu cümlelerde “öğrenciler” ve “arkadaşlarım” sözcüklerinde “-ler” ve “-lar” ekleri aynı çoğul anlamını vermektedirler. Aynı zamanda “gelecekler” ve “başaracaklar” sözcüklerindeki “-ecek” ve “-acak” ekleri aynı gelecek zaman kipini belirtmektedirler. Bu durum başka dillerde de meydana gelmektedir. Örneğin; Kinder kelimesindeki –er, Hunde kelimesindeki –e, Fragen kelimelerindeki –n, CDs kelimeleri –s, çoğul biçimi değişmeyen Wagen kelimesi çoğul biçimbirimlerin Allomorfemidir. Bu biçimde farklı biçimbirimler Senkretizm adı verilir.

Bükün, kelime yapısında gözlemlenen farklı yöntem ve kurallara göre gruplara ayrılır.
Sıfat, isim ve fiil çekimi bükün sınıfına girer. Birçok yazar, sıfatlarda karşılaştırma ve bu karşılaştırma derecesini de bükün sınıfına koyarlar. Örneğin; “ Çay içiyorum” cümlesinde birinci tekil şahıs ve şimdiki zaman olarak kullanılan “-yor” ve “um” çekim morfemi vardır.
Son zamanlarda yapılan çözümlemelerde bükün, sözdizimsel düzeyde bir role sahip olduğu için biçim birimi sınıfından sayılmamaktadır, ama bu görüşle, anlambilimsel düzeyde çoğul yapı ve Genus (cins durumu) çelişmektedir.

Cümle veya tümce; bir ifade, soru, ünlem veya emiri dile getiren; kendi başına anlamlı sözcükler dizisi. Çoğunlukla özne, tümleç ve yüklemden meydana gelir. Bazen yan cümleciklerle anlamı pekiştirilir veya genişletilir.
Cümle; düşünce, duygu, oluş ve isteklerin bildirildiği söz dizisidir. Tek bir fiil kipinden ibaret olduğu gibi, birbirine dilbilgisel bağlarla bağlı birçok sözcükten de meydana gelmiş olabilir. "Gidiyorum.", "Çekil.", "Yürüyelim." gibi tek bir sözcükten ibaret olan cümleye bir deyilikli; "Ben gidiyorum.", "Sen çekil.", "Haydi yürüyelim." gibilerine ise iki deyilikli denir.

Cümle sözcüğü Türkçeye, Arapça cumle (جملة) sözcüğünden geçmiştir. Türkçe kökenli tümce sözcüğü ise cümle ile eşanlamlı olarak kullanılmasının yanı sıra bazen basit cümle veya karmaşık cümleyi meydana getiren cümleciklerden her biri anlamında da kullanılır.
Bir cümlede tümleç her zaman bulunmayabilir ancak özne ve yüklem, ünlemler hariç tüm cümlelerde bulunur:

"Cemal okula gitti." (okula tümleçtir)
"Ben yapacağım." (sadece özne ve yüklem vardır)
Özne her zaman cümlede görünmeyebilir:
"Erken gelmişsin" (Sen öznesi gizlidir)

Burada yüklemin taşıdığı kip ekine bakılmaksızın hangi anlamı taşıdığına bakılır.
Olumlu-olumsuz cümle, istek cümlesi, ünlem cümlesi, şart cümlesi, soru cümlesi, emir cümlesi gibi çeşitleri vardır.

Olumlu cümle, yüklemi olumlu olan cümledir:

"Bugün eve erken geldim." (geldim yüklemi olumludur)
"Bir çalışma yapılmadığı anlaşılıyor." (anlaşılıyor yüklemi olumludur)
Olumsuz cümle, yüklemi olumsuz olan cümledir. Olumsuzluk ekleri -me, -ma kullanılarak oluşturulur:

"Bugün kütüphane açılmayacak."
Bazı cümlelerin yüklemi olumlu olduğu hâlde anlamca olumsuzdur. Örnek:

Ne sert ol asıl, ne yumuşak ol basıl
Soru-cevap cümlelerinde de anlam olumsuz olabilir:

-Bu madde neden böyle?
-Ben mi yazdım? (Ben yazmadım)
Bir cümlede iki olumsuzluk varsa, anlam olumluya döner: 

Araştırmadan yazma.
Ancak, iki olumsuzluğun ikisi de bağımsız yargı bildirirse anlam olumsuz kalır. Örnek: 

Yazıyı o yazmış değildi, yazanı da görmemişti.

İçinde soru eki (mi, mu) veya soru sözcüğü (kim, neden, nereden, nasıl) olan cümledir. Kural olarak soru cümlesi sonunda (?) kullanılır, ancak bazı cümlelerde soru eki temel önermeye yönelik değilse (?) işareti kullanılmaz: Her şeyi bu maddeye yazamayız; yazdık mı uzar gider, cümlesindeki gibi.
Bir de sorulu olumsuz cümle vardır. Bu cümlenin yüklemi olumsuzdur ve soru eki almıştır: Bu madde özgün değil mi? gibi.
Soru cümlelerine karşı mutlaka cevap cümleleri ortaya çıkar. Cevap cümleleri tam kurulmayabilir: -Sen mi yazdın? -Evet ben... gibi. Bazı soru cümleleri cevapsız kalabilir: -Bu nasıl yazı?; Hangi dağda kurt öldü?; Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?; Bakalım, seçim sonuçlarının anlamı nedir?; gibi.
Soru cümlelerine cevap iki türlüdür: -mi ekiyle kurulmuş soru cümleleri genellikle -evet ya da -hayır diye cevaplanır. Olumsuz soru cümlesine cevap ise iki yolla olur, ya hayır denir, yahut -mi soru ekine karşı olumlu cevap verilir: -Bu maddeyi onlar hâlâ yazmadılar mı? cümlesine -Hayır veya -Yazdılar cevabı verilir. (Ayrıca soru cümlesi maddesine bakınız).

İçinde ünlem ve ünleme benzer sözcükler (komutlar) olan cümlelerdir. Ünlem Cümlesi bir duyguyu ifade eder. Seslenme, heyecan, sevinç, şaşma, sıkılma vb. ifadelerden oluşan ünlem sözcüklerinin kullanıldığı cümlelerdir. Örnekler:

Hey, orada durma!
Eyvah, o da burada!
Çok güzel bir araba!
Göreyim sizi arkadaşlar!
Hah, işte geldi

Burada yüklemin çeşiti önemlidir. İki çeşiti vardır.

İsim Cümlesi: Yüklemi isim soylu sözcüklerden oluşan cümlelere "İsim Cümlesi" denir.
Fiil Cümlesi: Yüklemi fiil soylu sözcüklerden oluşan cümlelere "Fiil Cümlesi" denir.

Burada yüklemin cümle içindeki yeri önemlidir.

Kurallı cümle: Yüklemi sonda olan cümlelere "Kurallı Cümle" denir.
Devrik cümle: Yüklemi sonda olmayan cümlelere "Devrik Cümle" denir.
Eksiltili cümle: Yüklemi cümleye yazılmamış olan cümlelere "Eksiltili cümle" denir.

Geleneksel dilbilgisi içerisinde elipsler tamamlanmamış, eksik cümleleri ifade eder. Çünkü sözlü iletişim, ortak bir sözdiziminden ve ortak bir dünya görüşünden ileri gelir. Fakat bütünleyici bir ortak alan-durumsal tecrübe ortaya çıkar. Dil ekonomisi artık bilgilerden kaçınmaya müsait olarak bilgilerden kaçınmayı gerektirir. Söz konusu klasik bir elips genellikle cevap elipsinde bulunur. Bu durumu aşağıdaki örnekte görebiliriz.
A: Bu yaz yine tatile gideceğim.
B: Nereye?
A: Bodrum'a veya Antalya'ya.
B: Yalnız mı?
A: Hayır, eşim ve çocuklarımla birlikte.
B: Peki ne zaman?
A: Büyük olasılıkla Temmuz veya Ağustosta.
Bu örnekte görüldüğü üzere ilk cümle dışındaki cümlelerin yüklemleri yok. Böyle, yüklemi eksik olan cümleler birer eksiltili cümledir.
Burada bir yapının kabulü söz konusu. Bir defa elde edilen sözdizimsel bir “temel”, “konu değişikliği” vasıtasıyla bir yenisi oluşturuluncaya kadar geçerlidir. Böyle bir yapı dâhilinde dinleyici için tamamen yeni ve bilgilendirici olan şey konuşulur. Buna rağmen gereksiz zannedilen bilgiler verilir, konuşmacı eksiksiz cümleler kullanır. Konuşmacı anlaşılamamasına rağmen, fikirlerine özel bir anlam içerisinde önem verir. Bu, dinleyici tarafından algılanan bir anlamdır. Böylece kendi dilsel yetisinin doğruluğunu sınama çabası söz konusu olabilir. Elipsler anlaşılabilirdir, çünkü elipsler; mimik, jest veya ortak fikirlerle oluşan işaretlerle konuşmaya katılanların sözdizimini senkronize edebilmesini sağlar.

Cümle, bir sözcük dizisidir, ancak en az bir sözcüklü ifadeler de cümle sayılmaktadır. "Yazıyorum", gibi. Maksimum sözcük sayısı ise sonsuzdur, ne var ki, hiçbir dilde hiçbir cümlenin sözcükleri en fazla bir paragraf uzunluğunu geçmez, çünkü konuşma dilinde sesin yettiği yere kadar sözcük sarf edilerek cümle kurulur ve anlambilim açısından, bir cümlenin ögeleri ne kadar çoğalırsa o cümle anlaşılmaz olabilir. Geleneksel olarak konuşulan dilde cümlelerin çoğu kalıplaşmış olarak kültürde mevcut olabilir. Mesela bir şaşkınlık cümlesi olarak "Amma da yaptın ha" dizesi, Türkçe coğrafyasının her yerinde aynıyla kullanılır. Bu kalıplaşma, sözdiziminin zaman içinde bütün ulusun ortak ve aynı anlamla üretilmesindendir yoksa teorik olarak aynı cümlenin ifade ettiği anlamı çok değişik sayıda sözcük kullanarak sonsuzca çeşitlendirmek de mümkündür, ama bir anadilin ana meselesi ortak dil olarak en hızlı iletişimi kurmak olduğundan, cümle tarzları kalıplaşmıştır. Örnek:
Bu sözcük genişletmesi sonsuza kadar sürer. O hâlde, en iyi cümle nedir? Dilbilimi açısından en iyi cümle, bir düşünceyi içinde gereksiz hiçbir sözcük olmaksızın anlatan duru cümledir. Eskiden buna "efradını cami ağyarını mani" denilmiştir. Cümle vardır, çok uzundur fakat hâlâ istenileni anlatamaz; cümle vardır, iki sözcüktür ama ifade yerindedir. Konuşma ve yazı dilinde hiçbir anlam ifade etmeden, sözcüklerin yan yana gelmiş olması itibarıyla yapılmış cümlelere her yerde rastlanmaktadır. Bu, düşüncesiz dil, dilsiz düşünce olamayacağına dair bir dilbilim ilkesine aykırıdır. Sesbilgisi yönünden de anlamsız ve art arda sıralanmış yama cümleleri hemen belli olur, çünkü kulağı tırmalar ve giderek konuşan ve yazan dinlenmez, okunmaz olur.

Biçim bilgisinde fiil denilen yüklem kural olarak cümlenin sonundadır. İş, oluş, düşünüş, duyuş, yargılayış belirtir. Bu görevdeki her sözcük yüklemdir ve cümlenin her yerinde yer alabilir. Bunlar yerlerine göre cümlecik yüklemi ve temel önerme yüklemi olur. Temel önerme yüklemleri yalın, türemiş, bileşik olarak bütün fiillerden ve ek eylemlerle biçimlenen sözcüklerden (sıfatlar, adıl, ad, belirteç, ilgeç, mastar) ve durum takılarıyla (-de, -den, -e) çekimlenen ad soylu sözcüklerden olur. Ayrıca şunlar ekeylem alarak yüklem olur: var, yok, değil sözcükleri; ulaçlar, ekler, takılar, söz öbekleri, dizeler, harfler.
Yükleme göre cümle ikiye ayrılır: Fiil cümlesi, ad cümlesi. Bazı yüklemlerde ek eylemi düşmüş yahut kullanılmamış sözcükler olabilir. Sonu, kesin yargı bildirmek için -dir ile biten cümlelerde yüklem kişilere göre çekilmişse fiil cümlesi olur.
Cümle, yüz tane sözcükle de kurulsa, temel ögesi olan özne ve yüklem bellidir, bütün tümleçler bu iki ögeyi tamamlar. Kurallı cümlede özne önce gelir ancak devrik cümlede yüklem önce gelir.

Yüklemin anlamını arayan sözcük öznedir. Ad, ad takımı, sıfat takımı, adlaşmış sıfat, adıl, harf, ek ve takı, belirteç, ilgeç, bağlaç, ünlem, ikileme, yan önerme, tek cümle hâllerinde olur. Bazen özneye -di, -dir eklenir: -Bakkala gidiyorum ne alayım? -Al işte, ekmekti reçeldi, peynirdi ne varsa al. cümlesindeki gibi. Bunun dışında özneler yalın olur, -i, -e, -de, -den durum takıları almazlar.
Cümlede özneyi bulmak için kim ve ne soruları sorulur.
Bir cümlede bir yüklemin bir öznesi olur. Bağlaçla, virgülle ayrılmış ikiden fazla ögelerin hepsi bir özne sayılır: Cümle nedir? Özneler, yüklemler, tümleçler, ünlemler hepsi cümledir. Adlar da cümledir, zarflar da... örneğindeki gibi.

Türkçede en fazla karıştırılan konulardan biri özne ile yüklemin uygunluğudur. Özne/yüklem uyğunluğu iki bakımdan olur: Tekillik-çoğulluk ve kişiler. 
Tekillik-çoğulluk uygunluğu:
1. Tekil kişi, bir topluluk adına konuşursa yüklemi çoğul kullanır: Bildiri hakkında ne düşündüğü sorulan genelkurmay başkanı "sözümüzün arkasındayız" dedi. cümlesindeki gibi.
2. Böbürlenmelerde çoğul olur: -Biz bu lafları çok duyduk. gibi.
3. Mütevazılık için: -O zaman şu şu maddeleri de ekleyelim, cümlesindeki gibi.
4. İkinci tekil şahıslar, saygı ve nezaket bildirirken çoğul olur: -Buyrun o zaman siz yazın, gibi.
5. Üçüncü şahıslarda saygı, anlatımı güçlendirme için çoğul olur: -Kurucumuz burayı onurlandırdılar; -Sayın başbakan gelecekler mi?, gibi.
6. Çoğul öznelerin yüklemleri şu durumlarda hep tekil olur: 
-Beden organları ve bunlardan çıkan ses ve yaşlar için: -Sesler kesildi.; -Gözlerinden yaşlar aktı.
-Fiil adlarında: -İşlerimiz iyi gidiyor.
-Tamlamalarda: -Kanatlı kapının demir sürgüleri gıcırdıyordu.
-Cansız varlıklar: -Sular kesildi.gibi. Ancak, cansız varlıklar tek tek ifade edilecekse, yüklem çoğul

Daktilo ya da yazı makinesi, bir klavye aracılığıyla harekete getirilen harfleri mürekkepli bir sistem yardımıyla kağıda basarak yazı yazan makine.
1829'da ABD'de William Austin Burt(William Austin Burt) tarafından ilk kez patenti almıştır. Tipograf adı verilen bu makine elle yazmaktan daha yavaş yazıyordu. 1801 yılında ise İtalya'da Pellegrino Turri tarafından bir daktilo yapılmıştır. Başka bir kaynakta ise 1801 yılı 1808 olarak belirtilmektedir. Pellegrino, gözleri görmeyen sevgilisi Kontes Caroline Fantoni da Fivizzano için bunu yapmıştır. 1868'de ise Sholes ilk pratik daktiloyu yaptı. Remington'un 1878'de yaptığı daktilo ise bir dikiş makinesinin üzerine yerleştirilmişti. Şaryo, dikiş makinesinin pedalına benzeyen bir pedalla döndürülüyordu. Makine ise silik ve büyük harf yazabiliyordu. Bu mahsurlarının yanında büyük ve pahalı olması piyasaya sürülmesine engel oldu. Remington, Royal Smith gibi Amerikan firmaları yanında İtalyan Underwood-Olivetti, Alman Olympia, Adler ve Triumph ve İsveç Facit firmaları da daktiloların yapımında görülen çeşitli kusurları yavaş yavaş düzelterek bugün kullanılan daktilolara benzeyen makineler yaptılar.
Sholes'in yaptığı makineyi inceleyen Thomas Edison, elektrikle çalışabileceğini söyleyerek üzerinde çalışmaya başladı. Edison, çubuğun elektromıknatısla hareket ettiği elektrikli daktilo makinesi yaparak 1872'de patentini aldı.
Çeşitli deneme ve üzerinde yapılan çalışmalardan sonra 1930 yılında seri halde elektrikli makinelerin satışına başlandı. Piyasada tutulması, seri iş yapması bunun üzerinde firmaların çalışmasını sağladı.

Mekanik daktilo
Elektriksiz olup, mekanik olarak çalışırlar. Parmakla kuvvetle tuşa vurulunca, kaldıraç tertibatıyla tuşun bağlı olduğu harf kalkar ve şeride vurur. Şerit de sarılı olan kâğıt üzerinde o harfin izini bırakır. Harfler vuruldukça şaryo otomatik olarak ilerler. Yazının düzgün çıkması; şeride, vuruşun kuvvetine ve tuşlara iyi basılıp basılmamasına bağlıdır.
Elektrikli daktilo
İşleme prensibi mekanik ile aynıdır. Tuşa basıldığında harfin şeride, dolayısıyla kağıda vurma işlemi elektrikli olarak gerçekleştirilir. Ancak sdnr 1961'de Selectric ismini verdiği modelle harflerin çubukları yerine, harflerin bulunduğu yazı topunu getirdi. Seçilen harfe göre bu yazı topu dönerek, kâğıt tarafına ilgili harfi getirebilmektedir. Yazı topunun değiştirilmesiyle, değişik türde harfleri kullanmak mümkündür. Elektrikli daktiloların (yazıcıların); kaset şeritli ve silicili, çubuklu elektrikli daktilo, küreli elektrikli daktilo, papatya tipi elektrikli daktilo gibi çeşitleri de vardır.
Elektronik Daktilo
Sistem olarak mekanik ve elektrikli mekanik daktilolardan değişik olarak harfler kollar veya yazı topu üzerinde değil papatya şeklindeki disk üzerine dizilmiştir mekanik ve mekanik elektrikli makinelere nazaran çok sessiz ve daha fonksiyoneldir ve günümüzde kullanılan daktilo tipidir. Hafızalı modelleri de vardır. Yazılan sayfayı hafızaya alarak istenildiği zaman gerekli düzeltmeleri yapıp kağıda dökmek mümkündür. Klavyedeki bazı tuşlara birden fazla fonksiyon kazandırılmıştır. Ekranlı ve ekransız modelleri vardır. Ekranlı modellerde, yazılan metin önce ekranda gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra kağıda aktarıldığı için çok kullanışlıdır. Türkçe karakter ÖÜİŞÇĞ "F klavye" cihazlarda bulunmaktadır. "Q klavye" cihazlarda ÖÜİŞÇĞ gibi Türkçe karakterler yoktur. F klavye cihazlarda 10 parmak yazma tekniği ile çok süratli yazılabilmektedir. Elektronik daktilolarda silme özelliği olduğundan kâğıt üzerindeki yanlış yazılan harf, kelime veya satırı iz bırakmadan siler. F klavye satışı yapılan markalar Olivetti, Triumph Adler, Brother, Olympia gibi markalardır. Şaryo genişliği 29 cm, 34.5 cm, 44 cm ve 54 cm gibi değişik genişliktedir.

Kullanırken elektriğe ihtiyaç duyulmadığı için günümüzde Latin Amerika, Hindistan ve Afrika'da yaygın olarak mekanik daktilolar hâlen kullanılmaktadır. Nisan 2011'de Hindistan Mumbai'de kurulu son daktilo üreticisi olan "Godrej and Boyce"un kapandığı, böylelikle dünyada son daktiloların da üretildiği yolundaki haberler derhal yalanlanmıştır. Dünyada hâlen daktilo üreten fabrikalar faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Denesey ya da Dene-Yenisey dilleri, yeni oluşturulan bir dil ailesidir. Yupik-Aleut-Inuitlarını saymazsak, Asya ile Amerika arasındaki ilk gerçek dil bağlantısı 2008 yılında Denesey dillerinin oluşturulmasıyla uzmanlarınca teyid edildi. Grubun Sibirya kolu Yenisey dilleri, Amerika kolu ise Kızılderili Na-Dene dilleridir.

Yenisey dilleri
Kuzey Yenisey dilleri
Ketçe
† Yuğca
Güney Yenisey dilleri
† Kotça
† Asanca
† Arince
† Pumpokolca
Na-Dene dilleri
Tlingitçe
Eyak-Atabask dilleri
† Eyakça
Atabask dilleri
Ahtnaca
Denağinaca
Değinakça
Holikaçukça
Koyukonca
Kuskokvimce
Aşağı Tananaca
Tanakrosça
Yukarı Tananaca
Kuzey Tuçoncası
Güney Tuçoncası
Guçince
Hanca
Tagişçe
Tahltanca
Kaskaca
Danezaca
Sekanice
Denetaca
Satuca
Tlınçonca
Denesulinece
Tsetsautça
Tsutinaca
Nadoten-Vetsuvetence
Dakelce
Çilkotince
Nikolaca
Oregon ve Kaliforniya Atabask dilleri
Hupaca
Ova Apaçicesi
Hikarilaca
Lipanca
Meskalero-Çirikavaca
Batı Apaçicesi
Navahoca

Sibirya'dan Ketçe ile Amerika'dan Navahoca kelime karşılaştırması:

"Dene-Yeniseic in past and future perspective" by Edward J. Vajda (2008)
"The origin of the Na-Dene"25 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Merritt Ruhlen (1998)

Dil ailesi, birbiriyle aynı kökten gelen ve soysal açıdan akraba dil topluluğuna verilen ad. Aynı dil ailesine mensup dillerin, ortak bir proto dilden türediği kabul edilir. Ethnologue'a göre dünyada 7.000'i aşkın yaşayan dili kapsayan 142 farklı dil ailesi bulunmaktadır.
Dil aileleri, bir filogenetik ağaç şeması olarak gösterildikleri için kendilerine dil ağacı da denir. Bu sebeple alt bölümlerine de dil kolları denir. Bazı diller bulundukları aile içindeki bir alt grubun tek temsilcisi olarak soyutlanmış (izole) olabilirler. Örneğin Yunanca, Hint-Avrupa dil ailesi içerisinde soyutlanmış bir dildir. Bazı dillerin ise bilinen hiçbir yaşayan akrabası bulunmamaktadır ve bu yüzden bütün dünya dilleri içinde soyutlanmışlardır. Örneğin bir izole dil olan Baskça, çağdaşı diğer dillerden tamamen soyutlanmıştır.
Çoğu dilin yazılı tarihi çok kısa olduğu için, çok az dilin kesin kökeni bilinmektedir. Dil ailelerinin belirlenmesi, karşılaştırmalı dilbilimin ele aldığı bir konudur.

Proto dil
İzole dil
Lehçe sürekliliği
Dil birliği
Kreol
Ön insan dili
Dilin kökeni

Dil gelişimi; ses, sembol ya da sözcüklerin o dile ait kural ve kullanımlar çerçevesinde gelişmesi süreci. Kültürel açıdan bakıldığında, çocukların genellikle 4-5 yaşına kadar olan dil gelişimi sürecinde seslerin nasıl sözcükler haline geldiğini ve bu oluşan sözcükleri kendi düşüncelerini ifade etmek için nasıl bir araya getirerek kullanabileceklerini öğrenebildikleri görülmektedir. Bu öğrenme sürecinde en çok kendi aile ortamları ve yaşadıkları sosyal çevrenin etkili olduğu bilinmektedir.

Literatürde dil kazanımı, alıcı dil ve ifade edici dil olmak üzere başlıca iki kategoride incelenmektedir:
Alıcı Dil: Sözel uyaranların duyu sinir ağı ve işitsel algısal süreçler aracılığı ile alınması ve anlaşılmasını ifade eder.
İfade Edici Dil: Duyu-sinir ve motor sinir işlevler (örn. nefes alma, ses çıkarma, rezonans, artikülasyon mekanizmaları gibi) ile zihinsel kavramın bir ses imgesi aracılığıyla ifadesidir.
Bebekler dil öğrenmeye ilk etapta kullanılan dildeki sesleri öğrenerek başlarlar. Bebekler ve çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, ifade edici dil becerilerinden önce alıcı dil becerilerinde ustalaştıklarını ortaya koymaktadır.

Dil edinimi konusunda farklı görüşler ortaya konmaktadır:

Başta B.F. Skinner olmak üzere davranışçı bakış açısında olan teorisyenler dil öğreniminde; pekiştirmenin, taklit etmenin ve yetişkinlerin verdikleri tepkilerin izlenilmesinin önemine vurgu yapmaktadırlar. Dolayısı ile davranışçı görüşte çevresel faktörler dil gelişiminde ilk sırada yer almaktadır. Bu süreçte özellikle  aile üyeleri ve diğer erişkinlerin vermiş olduğu gülümseme, sarılma gibi tepkilerle çocukların dili kullanma becerisi konusunda  şartlandırıldığı ve iletişimlerinin pekiştirildiği fikrine odaklanılmıştır. Yine bu yaklaşıma göre  aile üyelerinden başlayarak çocuğun yakın çevresindeki bireylerin değer yargıları, çocukla kurdukları ilişkilerinde çocuğun dil gelişimi üzerinde oldukça etkili olduğu belirtilmektedir.  

Bu yaklaşıma göre dil öğreniminde sosyal ve kültürel ortam önemlidir. Çocuklar dili etkileşim ve iletişim bağlamında  öğrenirler.  

Bu yaklaşıma göre ise dil öğrenim becerisi doğuştan gelmekte ve genetik olarak da nesilden nesile aktarılmaktadır.

Dil gelişiminin biyolojik temellere dayandırıldığı bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın öncülerinden  Noam Chomsky, dil öğreniminde doğuştan sahip olduğumuz mekanizmaların kolaylaştırıcı etkisinden söz eder. Bu bağlamda insan beyninin, bireyin dilin yapısını anlamasına ve belirli dillere özgü kural ve özellikleri öğrenmek için stratejiler ve teknikler geliştirmesine olanak tanıyan bir dil edinim cihazına (Language Acquisition Device-LAD) sahip olduğunu savunur.

Konuşma gecikmesi olup olmadığının tespiti için öncelikle dil öğrenimindeki  basamakların bilinmesi önemlidir. Normal konuşma gelişiminde sırasıyla; agulama, babıldama, ekolali, jargon (anlaşılmaz konuşma), sözcükler, sözcüklerin bir araya getirilmesi ve cümle kurma  aşamaları birbirini izler. Aylara göre bakıldığında bebeklerde  1 ay-1 yaş arası "söz öncesi iletişim evresi"dir. Bu evrenin 2. ve 3. aylarında anne-babaların agucuklar olarak tanımladığı seslemelere sık rastlanır. 4. ve 6. aylarda [ba], [da] gibi ünsüz-ünlü sıralı mırıldanmalar (babıldama) başlar. 7. ve 9.  aylarda, [bababab], [adada] gibi evrensel özellikler taşıyan heceler üretilir. Çıkarılan [dada], [bababa], [mamam] gibi tekrarlı sesler ailelerin bebeklerinin gerçek sözcükler söylediklerini sanmalarına neden olur. "Söz düzeyi ilk sözcük evresi" olarak adlandırılan 12. ve 18. ay arasında çocuklar genellikle yaklaşık 10-50 arası kelime dağarcığına  ulaşırlar. Ekolalinin olduğu ve jargon sözcük kullanımının yoğun olduğu bu dönemde çocuğun konuşmasının  %20-25'i başkalarınca anlaşılabilir düzeydedir.  2 yaşına geldiklerinde en az 50 sözcük dağarcığına sahiptirler, iki kelimeli cümle kurabilirler, jargonlar büyük oranda azalmaya başlamıştır ve konuşmasının %60-70'i başkaları tarafından anlaşılır. 2-2.5 yaşları arasında çocukların konuşabildiği sözcük sayısı 400'e kadar çıkabilir, 2-3 sözcüklü cümleler kurabilir, isimleri ve zamirleri uygun şekillerde kullanabilir düzeye gelmiştir ve bununla birlikte ekolali azalmıştır. 2.5-3 yaş arasında çoğulları ve geçmiş zamanı kullanır, 3 nesneyi doğru sayabilir, 3-5 sözcüklü cümleler kurabilir ve konuşmasının %80-90'ı başkaları tarafından anlaşılır. 3-4 yaşlarda 3-6 sözcüklü cümleler kurabilir, sorular sorabilir, öykü anlatabilir ve konuşmasının tamamına yakını anlaşılır. 4-5 yaşlarında ise 6-8 sözcüklü cümleler kurabilir.
Konuşma Gecikmesinin Nedenleri
Konuşma gecikmesinin olası nedenleri arasında zihinsel yeti eksikliği, işitme kaybı, maturasyonel dil gecikmesi, sözel anlatım bozukluğu, karışık dili algılama, sözel anlatım bozukluğu, bilingualizm, psikososyal yoksunluk, otizm, seçici konuşmazlık, serebral palsi sayılabilir.

Boylamsal nitelikteki çalışmalarında farklı sosyoekonomik düzeydeki çocukların 0-3 yaş dönemindeki kelime edinimlerini  araştırmışlardır ve  çocuğun yetiştiği ev ortamındaki düşük, orta ve yüksek sosyoekonomik düzeyin çocukların duydukları kelime sayısını etkilediğini göstermişlerdir (Örn. Düşük SED 616 kelime, orta SED 1.252 kelime, yüksek SED 2.153 kelime). Çocukların yaşadıkları sosyoekonomik düzeye göre üç yaşına geldiklerinde karşılaştıkları kelime sayıları arasındaki farkın, yaklaşık 30 milyona kadar çıkabildiği belirtilmektedir. Literatürde yer alan diğer araştırma sonuçları da ailelerin sosyoekonomik düzeylerinin, eğitim seviyelerinin ve ev-içi okuryazarlık ortamlarının çocukların kelime bilgileri ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Erken çocukluk döneminde çocukların dil gelişimi daha hızlıdır ve bu dönemde ailelerin çocuklarıyla birlikte kitap okuma, oyun oynama, şarkı söyleme ve sohbet etme gibi kelime açısından zengin etkileşim ve deneyimler sunmaları çocuklarının kelime hazinelerini artırmalarına katkı sağladı görülmüştür.

Çocuklarda hem alıcı hem de ifade edici dil becerilerinde anne eğitim durumunun kilit rolde olduğu ve bu becerilerin kazanımında anlamlı farklılıklara yol açtığı bulunmuştur. Anne ve babanın eğitim durumunun karşılaştırıldığı çalışmalarda annenin  eğitim durumu ile çocuğun alıcı ve ifade edici dil kelime testinden aldığı puanlar arasında pozitif bir ilişki olduğu belirtilirken babanın eğitim durumu  dikkate alındığında ise çocuğun sadece ifade edici dil kelime testinden aldığı puanların  anlamlı farklılık gösterdiği bildirilmiştir.

Dilbilgisi, dil bilgisi ya da gramer (Grekçe: γραμματική, grammatikḗ), bir dilin ses, biçim ve cümle yapısını inceleyip kurallarını saptayan bilim dalı. Bir dili seslerinden cümlelere kadar, içerdiği bütün dil birliklerini, geniş bir şekilde anlam ve görevlerini kapsayacak şekilde inceler ve sözcüklerden anlam üretmeyi sağlar. Dilbilgisi kuralları, bir grup tarafından hazırlanmayıp o dili kullanan insanların zaman içinde gerekli kuralları yaratmaları veya var olan kuralları dilin gelişimine göre değiştirmeleri sonucu oluşur. Bir dili veya bir dilin değişkesini akıcı olarak konuşanlar bu kuralları içselleştirmişlerdir.
Dilbilgisi incelediği dil unsurlarına göre kendi içinde bölümlere ayrılır. Dilin seslerini inceleyen kısmına ses bilgisi (fonetik), yapı yönünden kelime ve şekilleri konu edinen kısmına şekil bilgisi (morfoloji veya sarf), kelime ve şekillerin kökenleri, türemeleri ve tarihsel gelişimlerini inceleyen kısmına etimoloji ve kökenbilgisi, kelime ve şekillerin aralarındaki münasebetler ile cümleleri inceleyen dalına ise cümle bilgisi veya sözdizim, sentaks veya nahiv, dilin anlam oluşturma mekanizmalarını inceleyen kısmına semantik veya anlambilgisi denmektedir. Dil ancak bu saydığı unsurlarla tamamlandığı gibi, dilbilgisi de bu unsurlardan oluşmaktadır. Bu bölümlerin hemen hepsi dilbilgisi içinde ayrı ayrı incelenmelerine rağmen, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmazlar ve her zaman birbirlerine karışırlar. Bu yüzden dilbilgisi, bir dili bütün cepheleriyle bir bütün olarak ele alıp inceler.
İnsanoğlu tarihî akış içinde, zamanla biriken bilgiler sayesinde hemen her şeyi inceleme ve araştırma konusu yapmış, dillerin sırrını çözmeye çalışmış ve böylece yeni bir bilim dalı ortaya çıkarmıştır. Dillerin incelenmesi, Eski Yunan ve Hintlerden başlayarak dillerin bağlı olduğu kurallar saptanmaya çalışılmış ve bu kuralların ortaya çıkardığı bilgiye de gramer bilgisi denmiştir. Buna paralel olarak her dilin sözcük dağarcığı toplanarak sözlükler ortaya çıkmıştır. Gramer sayesinde dillerin doğru okunup yazılması gerçekleşmiştir.

Dilbilgisi çok eski bilimlerdendir. Grekçeden, Latinceye, oradan diğer dillere yayılmıştır. En eski gramercilerin Hintler olduğu bilinir. MÖ 4. yüzyılda Batı'da dilbilgisinin kurucusu Aristoteles olarak kabul edilir. Aristoteles, grameri mantığın aynası haline getirmiştir. Günümüze ulaşan en eski ve bütün gramer metni, Dionysios Thraks'ın MÖ 1. yüzyılda yazdığı düşünülen Gramer Sanatı (Τέχνη Γραμματική) adlı metindir. MS 4. asırda Romalı Donatus'un yazdığı dilbilgisi kitabı, Batı'da yıllarca okutulmuştur. Bunların dışında İskenderiye dil ekolünün gramer ve sözlük konularında önemli yer tuttuğu görülür. İslami devirde görülen dilbilgisi çalışmaları daha çok bu ekolü örnek almıştır. Emevilerden itibaren İslam dünyasında pek çok gramer kitabı ve sözlük yazılmıştır.Türkiye'de 1858 yılında rüşdiyelerin açılması ile dilbilgisi okutulmaya başlar.
18. yüzyıla kadar filozofların elinde kalan dil, onlar tarafından şekilci mantığın sözdeki şekli olarak yorumlandığı gibi, düşüncenin de değişmez kanunlarına bağlılığı şeklinde değerlendirilmiştir. Böylece dilbilgisi yalnız gramerin değil, aklın da temsilcisi olmuştur. Fakat 19. yüzyıldan sonra dilin apayrı bir kurum olduğu, kendi kanunlarına bağlı, canlılığa sahip bulunduğu fikri ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde diller arasındaki akrabalıklar saptanırken, dillerin ayrı aileler oluşturduğu keşfedilmiştir. Böylece dilleri inceleyen, karşılaştırmalı dilbilgisi ortaya çıkmıştır. Ayrıca dilbilgisinin; bir dilin tarihini ve zaman içindeki değişme ve gelişmesini inceleyen tarihi dilbilgisinin yanında, bir dilin veya lehçenin belirli bir zamandaki durumunu konu edinen tasviri dilbilgisi gibi çeşitleri vardır. Bunun yanında bütün dilleri karşılaştırarak, sınıflara ayıran, onların iç ve dış kanunlarını araştıran bilim dalına da genel dilbilimi denmektedir. Ayrıca dillerle uğraşan ve dil üzerinde araştırmalar yapan uzmana da dilbilimci adı verilmektedir.
Türkçe ilk dilbilgisi kitabı, bugün elde bulunmayan Kaşgarlı Mahmud'un 11. asırda yazdığı Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk adlı eseridir. Ebu Hayyan'ın Arap diliyle, Arapça dilbilgisi yöntemine göre düzenlenmiş eseri Kitâbü'l-İdrâk li-Lisâni'l-Etrâk (yazılışı 1312, baskı 1931) ilk Türk dilbilgisidir. Osmanlı Türkçesinde yazılmış ilk dilbilgisi kitabı ise Bergamalı Kadri'nin Müyessiretü'l-Ulûm (1530) adlı eseridir.
19. yüzyıla kadar bütün dilbilgisi kitaplarında Arap dilbilgisi yöntemi izlenmiştir. Türk dilinin yapısı, kaideleri bu usule göre tespit edilmiştir. Kimisinde Arap, kimisinde Fransız dilbilgisi yöntemine uyularak yazılan, Osmanlıcanın yapısını anlatan eserler şunlardır:

Ahmed Cevdet ve Fuad paşaların Medhal-i Kavâ’id (1851),
Kavâ'id-i Osmâniyye (1865),
Kavâ’id-i Türkiyye (1875),
Abdullah Ramiz Paşa'nın Lisan-ı Osmani'nin Kavaidini Havi Emsile-i Türki (1866),
Ali Nazmi'nin Lisan-ı Osmani (1880),
Selim Sabit'in Nahv-ı Osmani (1881),
Abdurrahman Fevzi'nin Mikyasül-Lisan Kırtasü'l-Beyan (1881),
Manastırlı Rıfat'ın Külliyât-ı Kavâid-i Osmâniye (1885),
Şemseddin Sami'nin Nev-Usûl Sarf-ı Türkî (1892),
Necib Asım'ın Osmanlı Sarfı (1894).
Fransız dilinin yöntemini uygulayan yazarlar ve eserleri: 

Şeyh Vasfi, Mufassal Yeni Sarf-ı Osmani (1901),
Mufassal Nahv-ı Osmani (1901);
Hüseyin Cahid, Türkçe Sarf u Nahv (1908);
Ahmed Cevad, Lisân-ı Osmânî (1912);
Anton Tıngır, Türk Dilinin Sarf-ı Tahlisi.
Meşrutiyet döneminde Tedkikat-ı Lisaniye Encümeni tarafından Maarif Nezaretince Sarf ve Nahv-ı Türki (1930) yayınlanmıştır.
Cumhuriyet döneminde kurulan Dil Encümeni (1928) alfabe ve dilbilgisi hakkında da iki rapor hazırlamış; 1928'de Latin harfleri TBMM'de kabul edilmiş, bir süre sonra da 1932'de Türk Dili Tedkik Cemiyeti kurulmuştur. Daha sonra ortaöğretimde kullanılacak dilbilgisi kitabını Tahsin Banguoğlu hazırlamıştır (1940). Bu tarihten sonra dilbilgisi çalışmaları iki kolda gelişir. İlk ve ortaöğretimde kullanılmak üzere yazılan dilbilgisi kitapları ile Türkçenin ana grameri vasfında bilimsel gramerler ve monografiler (Tahir Nihat Gencan, K. Demiray, Ahmet Cevat Emre ve Prof. Dr. Muharrem Ergin gibi...) Ayrıca Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, tarihî Türkiye Türkçesi ile ilgili olarak Eski Türkiye Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi Grameri III adlı eserlerini bu dönemde vermiştir.
Avrupa'da Türk dili ve dilbilgisi üzerindeki çalışmaların tarihi çok eskidir. Alman H. Megiser'in (1612) eseri, yazarı bilinmeyen İbrahim Müteferrika baskısı eser (1732) gibi Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türklere karşı duyulan ilgiyle Avrupa üniversitelerinde doğu dilleri ve Türk dili bölümleri açıldı ve pek çok Türkçe dilbilgisi kitabı yazıldı. Örneğin J. W. Redhouse (1884), J. Deny (1912), G. Németh (1916), Ettore Rossi (1939), S. Topalina (1940), A. N. Koronov (1941), A. Tietze, S. G. Lisse (1943), Harbert Jansky (1943), Robert Godel (1945), N. Nitek (1945), Normon A. Mcquown (1946), Heinz Appenzeller (1948), P. H. Rühl (1949), L. Rosony (1960), G. L. Lewis (1967).
Türk dillerinin karşılaştırmalı dilbilgisi yazılmamış olmakla beraber bu alanda yerli ve yabancı birçok bilim insanı çalışmıştır. W. Radloff (1882-1883), A. Cevad Emre (Türk Lehçeleri Mukayeseli Grameri, 1949), N. K. Dimitriev (1956-1959, 1961, 1962) gibi.

Dilbilim
Dilbilgisellik

Dil derneği 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TDK25 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dravid dil ailesi, yoğunlukla Güney Hindistan'da ve Sri Lanka'da konuşulan 73 dili içerir. Pakistan, Nepal ve Bangladeş'teki bölgelerde, bunlardan daha az olarak da Afganistan ve İran'da konuşulur. Ayrıca, ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Malezya ve Singapur'da Dravid'li göçmenler tarafından konuşulur.
Aileye ait dilleri 200 milyon insan konuşur. Dravid dillerinin, hiçbir dil ailesiyle akrabalık bağına sahip olmadığı düşünülür ve kendisi ayrı bir dil ailesi olarak sınıflandırılır. İran'da konuşulmuş olan Antik Elam dilleriyle ilgisi olduğu iddia edilmiştir, ancak bu teori geniş bir şekilde kabul görmez.
Hint-Avrupa dillerinden çok farklı olmasına rağmen, binyıllar içinde bu dillere Hint-Aryan dillerinden %30 veya %70 oranında kelime transferi olmuştur. Ayrıca, dil yapısı açısından Dravid dilleri Hint-Avrupa dillerini etkilemiştir ve bu etki ters istikamette olan etkiye göre daha fazla olmuştur.
En önemli Dravid dilleri, Hindistan anayasasında da resmiyet verilmiş olan Tamilce, Telugu, Malayalam ve Kannada ile Pakistan'da konuşulan Brahui dilleridir. Bunların dışında Hindistan'ın Aryan kuşağı içerisinde izole kalmış Dravid dilleri de bu ailenin Hint-Aryan akınından önce Hint yarımadasında çok daha geniş bir alanda konuşulduğuna işaret eder. Tamilce, Dravid dilleri arasında en eski edebi geçmişi bulunan ve dolayısıyla da Hindistan'ın dört klasik diline dahil edilen tek Dravid dilidir.

Manipravalam'ın bir dilbilgisi olan 14. yüzyıl Sanskritçe metni Lilatilakam, günümüz Kerala ve Tamil Nadu'nun konuşulan dillerinin benzer olduğunu ifade eder ve onları "Dramiḍa" olarak adlandırır. Yazar, "Karṇṇāṭa" (Kannada) ve "Āndhra" (Telugu) dillerini "Tamil Veda" (Tiruvaymoli) dilinden çok farklı oldukları için "Dramiḍa" olarak görmez, ancak bazı insanların bunu böyle gördüğünü belirtir.
1816'da Alexander D. Campbell ve Francis W. Ellis, Tamil, Telugu, Kannada, Malayalam, Tulu ve Kodava dillerinin Hint-Avrupalı olmayan ortak bir atadan geldiğini savundu. 1856'da Robert Caldwell, Dravidce kapsamını önemli ölçüde genişleten ve Dravidyanı dünyanın en büyük dil gruplarından biri haline getiren Comparative Grammar of the Dravidian or South-Indian Family of Languages eserini yayınladı.1961'de T. Burrow ve M. B. Emeneau, 1984'te büyük bir revizyonla Dravidian Etymological Dictionary'yi yayınladılar.

Dravid dillerinin en karakteristik özellikleri şu şekildedir:

Dravid dilleri eklemeli dillerdir.
Söz dizimi özne-nesne-fiil şeklindedir.
Çoğu Dravid dilinde kapsayıcılık (clusivity) ayrımı vardır.
En büyük sözcük sınıfları isimler(sayılar, zamirler, isim-fiiller) sıfatlar, filler ve çekimleyen sözcüklerdir (zarflar, ünlemler, yansıma sözcükler, enklitikler, edatlar)
Proto-Dravid dili çekimli şekillerde sadece son ekleri kullanıyordu, iç ve ön ekleri kullanmıyordu. Bu yüzden sözcük kökleri her zaman baştaydı. İsimler, fiiller ve çekimlenemeyen sözcükler asıl sözcük sınıflarını oluşturuyordu.
İki sayı ve dört cinsiyet sistemi vardır, ata dil muhtemelen tekil biçimde eril-eril olmayan; çoğul biçimde insan-insan olmayan şeklinde bir yapıya sahipti.
Karmaşık olmadığı sürece bir cümlede, sadece bir mastarlı fiil şekli vardır ve normal olarak cümlenin sonundadır ve zarflar fiilden önce gelir.
Söz dizimi belirli temel kurallara tabidir fakat görece serbesttir.
Zaman çekiminde ana (belki de asıl) ikilik geçmiş-geçmiş olmayan şeklindedir. Geniş zaman her dilde ve alt dil grubunda bağımsız olarak sonradan gelişmiştir.
Fiiller geçişsiz, geçişli, ettirgen şeklindedir, ayrıca etken ve edilgen şekiller vardır.
Olumlu fiil şekillerinin karşılığı olan olumsuz eşdeğerleri yani olumsuz şekilleri vardır.

Dört Dravid dili, yani. Tamil, Kannada, Telugu ve Malayalam, uzun edebi geleneklere sahiptir. Tulu ve Kodava'daki yazılı gelenek daha yenidir. Son zamanlarda Gondice eski edebiyat da keşfedilmiştir.
Bilinen en eski Dravid yazıtları, Tamil Nadu'daki Madurai ve Tirunelveli bölgelerindeki mağara duvarlarında MÖ 2. yüzyıldan kalma 76 Eski Tamilce yazıttır. Bu yazıtlar, Brahmi yazısının Tamil Brahmi adlı bir varyantında yazılmıştır. 2019'da Tamil Nadu Arkeoloji Departmanı, Tamil-Brahmi alfabesiyle kişisel isimlerle yazılmış MÖ 6. yüzyıla tarihlenen çanak çömlek parçalarının bir tanımını da içeren, Tamil Nadu, Madurai yakınlarındaki Keeladi'deki kazılar hakkında bir rapor yayınladı. Bununla birlikte, rapor tam bir arkeolojik çalışmanın ayrıntılarından yoksundur ve diğer arkeologlar, site için elde edilen en eski tarihlerin bu çanak çömlek parçalarına atanıp atanamayacağına itiraz etmişlerdir. Eski Tamilcedeki en eski uzun metin, Tamil dilbilgisi ve şiirleri üzerine MS 5. yüzyıldan kalma bir redaksiyonda korunan ve en eski katmanları MÖ 2. yüzyılın sonlarına veya 1. yüzyıla tarihlenebilen Tolkāppiyam'dır.
Kannada'nın bilinen en eski yazıtı, Shivamogga bölgesinin Shiralakoppa yakınlarındaki Talagunda'daki Pranaveshwara tapınak kompleksinde kazılan ve MS 370'e tarihlenen ve Hassan bölgesindeki Halmidi yazıtının yerini alan (MS 450) aslan korkuluk (Simhakatanjana) yazıtıdır.[122] Poetika üzerine 9. yüzyıldan kalma bir eser olan Kavirajamarga, bilinen ilk edebi eserdir. Kadapa bölgesindeki Erragudipadu'dan gelen en eski Telugu yazıtı 575 tarihlidir. İlk edebi eser, Mahābhārata'nın bir kısmının 11. yüzyıldan kalma bir çevirisidir. En eski Malayalam metni Vazhappally bakır levhasıdır (9. yüzyıl). İlk edebi eser Rāmacaritam'dır (12. yüzyıl).

Dudak, çenelere bağlı yatay bir çift yumuşak uzantılardır ve insanlar da dahil olmak üzere birçok hayvanın ağzının en görünür kısmıdır. Omurgalılarda dudaklar yumuşak hareket eden bir yapıya sahiptir. Yemek yeme, konuşma, öpme gibi fonksiyonları sağlar. İnsan dudakları da somatosensoriyel bir organdır ve öpüşme ve diğer samimiyet eylemlerinde kullanıldığında erojen bir bölge olabilir.

Üst ve alt dudaklara sırasıyla "Labium Superius Oris" ve "Labium inferius oris" denir. Dudakların ağız alanının çevredeki derisiyle buluştuğu noktaya vermilion sınırıdır ve sınırlardaki tipik olarak kırmızımsı bölgeye vermilion bölgesi denir. Üst dudağın vermilion sınırı, Cupid'in pruvası olarak bilinir. Üst dudağın ortasında bulunan etli çıkıntı, Procheilon, "tüberkülum labii superioris" ve "labial tüberkül" dahil olmak üzere çeşitli terimlerle bilinen bir tüberküldür. Procheilon'dan burun bölmesine uzanan dikey oluğa Philtrum denir.
Üç ila beş hücresel tabakaya sahip dudağın derisi, 16 katmana kadar tipik yüz ciltine kıyasla çok incedir. Açık ten rengi ile dudak derisi daha az melanosit içerir. Bu nedenle, kan damarları dudakların derisinden görünür, bu da kayda değer kırmızı renklerine yol açar. Daha koyu ten rengi ile bu etki daha az belirgindir, çünkü bu durumda dudakların derisi daha fazla melanin içerir ve bu nedenle görsel olarak daha koyudur. Dudağın derisi, yüzün dış derisi ile ağzın iç kısmının iç mukoza zarını oluşturur.
Dudak cildi kıllı değildir ve ter bezleri yoktur. Bu nedenle, cildi pürüzsüz tutan, patojenleri inhibe eden ve sıcaklığı düzenleyen her zamanki ter ve vücut yağları koruma katmanına sahip değildir. Bu nedenlerden dolayı, dudaklar daha hızlı kurur ve daha kolay çatışır.

Dudak-damak yarığı
Dudak büyütme
Dudak germe
Dudak kremi

Edimbilim (''Pragmatics''), dilbilimin bir dalıdır ve dilin anlamını, bağlam içinde ve kullanıcıların niyetleri doğrultusunda inceler. Edimbilim, dilsel ifadelerin anlamını yalnızca dilbilgisel yapılarına ve sözlük anlamlarına göre değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, bilişsel ve fiziksel bağlamların etkisiyle değerlendirir.
Stephen C. Levinson, edimbilimi "ifadenin bağlama dayalı anlamını inceleyen bilim dalı" olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda edimbilim, dilbilimin şu iki ana alanıyla yakından ilişkilidir:
Sentaks (sözdizim): Cümlelerin yapısal kuralları.
Semantik (anlambilim): Sözcük ve cümlelerin anlamları.
Edimbilimin üzerinde durduğu temel kavramlar şunlardır: Bağlam (Context), Söz Edimleri Teorisi, Dolaylılık ve İma, Deiksis (Deixis), Dil Fonksiyonları.

Edimbilim terimi İngilizce pragmatics teriminin çevirisidir. İngilizce pragmatics terimi ise Grekçe πραγματικός'tan (pragmatikós) gelir. "Yapmak, etmek" anlamındaki πράσσω (prássō) fiilinden türeyen olarak πρᾶγμα (prâgma) kelimesi (çoğulu πράγματα) "yapılan şey, eylem, olan şey, olgu" anlamındadır. Dolayısıyla πραγματικός (pragmatikós) kelimesi "eylemlere, olgulara dair" anlamında sıfat olup zamanla isimleşmiştir.

Edimbilim (Pragmatics), Ferdinand de Saussure tarafından ana hatları çizilen yapısalcı dilbilime bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Edimbilim, çoğu durumda Saussure'ün dilin, birbirleriyle ilişkili parçalardan oluşan analiz edilebilir bir yapıya sahip olduğu fikrini genişletmiştir. Ancak, bazı temel yapısalcı kavramlara meydan okumuştur. İlk başlarda, edimbilim yalnızca dilin belirli bir zamandaki durumunu inceleyen eşzamanlı analiz ile ilgilenmiş, dilin tarihsel gelişimine odaklanmamıştır.
Bununla birlikte, edimbilim, anlamın yalnızca dilin soyut bir alanında var olan göstergelerden kaynaklandığı fikrini reddetmiştir. Bunun yerine, anlamın bağlam ve kullanımdan kaynaklandığını vurgulamıştır. Zamanla, dilin kullanımının ve anlamının zaman içinde nasıl değiştiğini inceleyen bir alt alan olarak tarihsel edimbilim de ortaya çıkmıştır.
Erken temellerine rağmen, edimbilim, dilbilimcilerin dikkatini ancak ilk 1940 ve 1970 yılları arasında çekebilmişti.

Edimbilim, dilin nasıl kullanıldığı ve bir konuşmacının ne tür dilsel fiiller yerine getirdiğini araştırır. John Langshaw Austin, edimbilimde “Kelimelerle nasıl bir şeyler yapılabilir?” sorusunun cevabını araştırmıştır. Dilsel ifadelerle bir şeylerin sözü verilebilir, birileri tehdit edilebilir, birisi uyarılabilir ve bir şeyler iddia edilebilir. Edimbilim 20. yüzyılın ürünüdür, felsefi olarak da Aristoteles, John Locke, Ludwig Wittgenstein gibi düşünürlerden esin ve etkiyle John L. Austin ve John Searle’den geliştirilmiştir.
Farklı yaklaşım ve yöntemler ortak bir paydada birleşir. En çok bilinen akım ve araştırma nesneleri John L. Austin ve John R. Searle’ün “sözeylem teorisi”, Paul Grice’in “Konuşma İlkeleri”, Jürgen Habermans'ın "Evrensel Edimbilim”idir.
Stephen C. Levinson (1983-2000), pragmatiğin alt alanlarını şu şekilde adlandırır:

İçerik (kapsam)
Söz-fiil
Diyalog yapısı
Politik dilbilim

Tarihsel edimbilim, 1980'li yıllardan itibaren konu edilmiştir. Buna ilişkin bir kaynakça yöneten Andreas Jucker ve Irma Taavitsainen önemli bir yayın organı olan Journal of Historical Pragmatics yayınlamıştır. Tarih boyunca söz fiilin nasıl gerçekleştirildiği sorusu aynı zamanda adbilimin de araştırma alanına girer. Joachim Grzega, Alfred Bammesberger ve Marien Schöner tarafından çıkarılan Onomasiology Online dergisi yayına başlamıştır.

Edimbilim, anlambilimin tam tersi olarak sözcüklerin bir metinden bağımsız anlamları ve tümcelerin gerçekliği ile ilgilenmek yerine dilin kullanımıyla ilgilenir; ama her iki alana yönelik problemlerin açıkça belirtilmesi genellikle mümkün olmamaktadır. Bundan dolayı, bazı dilbilimcilere göre anlambilim, edimbilimin alt alanıdır: Wittgenstein'ın yaklaşımına göre anlam, kullanım kuralıdır.
Ayrıca edimbilim; toplumdilbilim ve dil kullanımının toplumsal, sosyal ve kültürel etkenlerle ilişkili olduğunu savunan dil sosyolojisinin sorunlarıyla da ilgilenir.
Edimbilim, antropologların dilin unsurlarını daha geniş sosyal olgularla ilişkilendirmelerine yardımcı olur; bu nedenle, dilsel antropoloji alanını derinlemesine etkiler. Edimbilim, belirli bir sözcenin etkileşimde olduğu güçleri genel olarak tanımladığı için, güç, cinsiyet, ırk, kimlik ve bunların bireysel söz eylemleriyle olan etkileşimlerini incelemeyi de kapsar.

2. Grünberg, Teo (1999). Anlama, Belirsizlik ve Çok-Anlamlılık (2. bas.). Ankara: Gündoğan Yayınları. ISBN 975-520-171-8.

Edward Sapir (d. 26 Ocak 1884, Lauenburg - ö. 4 Şubat 1939, New Haven), Amerikalı dilbilimci ve etnologtur. Öncelikli unvanıysa, Amerikan yapısal dilbilimcisidir ve Sapir-Whorf Hipotezi'nin kurucularından biridir.
1889'da Amerika'ya gelmiştir. Franz Boas'ın öğrencisi ve Benjamin Whorf'un öğretmenidir. Hayatı boyunca Kaliforniya ve Pennsylvania Üniversitelerinde profesörlük yapmış, Kanada Doğa Müzesi Antropoloji Bölümü'nde çalışmış ve ölmeden önce de Yale Üniversitesi'nde antropoloji ve dilbilimi profesörü olmuştur. Dil ve antropoloji üzerindeki bağlantıyı araştıran ilk insandır. 1921'de insan düşüncesinin dille olan etkileşimini ortaya koyan düşüncesi, daha sonra öğrencisi Whorf tarafından geliştirilmiş ve Sapir-Whorf Hipotezi meydana gelmiştir.Amerikan yapısalcılığının bir temsilcisidir.
Sapir 1889 yılında ABD'ye göç eden Litvanya kökenli bir Yahudi ailenin oğludur. 1901 yılından itibaren New York'ta Columbia Üniversitesi'nde Alman Dili ve Hint Avrupa Dili eğitimi almış ve 1904 yılında tez çalışmasıyla eğitimini sonlandırmıştır. Bundan sonra Johann Herder'in dilin kökeni üzerine olan kuramı hakkında master çalışmasını tamamlamıştır. Bu süre içerisinde bundan sonraki öğretmeniyle, yani ona Kuzey Amerika'nın yerli dillerini tanıtan Antropolog Franz Boas ile tanışmıştır. Sapir bu tanışmadan sonra Chinook dili üzerine sayısız alan araştırması yapmak üzere Takelma ve Chasta Costa'da bir süreliğine ikamet etmiştir.
Boas'ın bir antropolog olmasından ötürü Sapir oradaki dil toplumunun yaşam biçimi ve kültürü hakkındaki gözlemleriyle dilbilimsel çalışmalar arasında yakın bir bağ oluşturmuştur. Aldığı dilsel eğitim sonucu Sapir 1907 yılından itibaren California Üniversitesi'nin Antropoloji Fakültesi'nde Antropolog Alfred Kroeber'in yanında asistan olarak görev yapma şansını bulmuştur. Bundan iki yıl sonra, yani 1909 yılında Sapir Takelma grameri üzerine yaptığı çalışmasıyla doktorasını tamamlamıştır.
Sapir 1910 yılından 1925 yılına kadar Ottawa'daki Kanada Ulusal Müzesi'nin antropoloji bölümünün müdürlüğünü yapmıştır ve bu sırada Kuzey Amerika dilleri ve aynı zamanda Wakash dilleri üzerine alan araştırmalarına devam etmiştir. 1925 yılından 1931 yılına kadar Chicago Üniversitesi'nde antropoloji alanında profesörlük yapmıştır. Bundan sonra Yale Üniversitesi’nde antropoloji ve dilbilim alanında en üstün profesörlük makamını elde etmiştir. 1937 yılında geçirdiği kalp krizi sonrasında bir daha eski sağlığına kavuşamamıştır.

Leonard Bloomfield’in yanı sıra Edward Sapir de yapısalcılığın bir türevi olarak modern Amerikan dilbiliminin kurucusu olarak görülmektedir. Sapir dil çalışmasıyla, özellikle Amerika’nın yerlilerinin dili üzerine çalışmayla antropoloji arasındaki ilişkiyi araştıran ilk bilim adamlarındandır. Sapir 1921 yılında dil üzerine alternatif bir bakış, dilbilimsel bağıntı ilkesi önermiştir. Sapir'in önerisi kabul edildikten sonra dil biçim ve içerik olarak insanların düşüncelerini etkilemiştir. Sapir'in dilbilime etkisi yayımladığı sayısız yazı ve öğrencileri sayesinde daha belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Sapir'in öğrencilerinden birkaçının ismi şöyledir:

Benjamin Whorf
Mary Haas
Morris Swadesh.
Sapir’in öğrencileri sonraki yıllarda disiplinin gelişmesini bir ölçüde sağlamışlardır. Hepsinden daha çok Whorf Sapir’in fikirlerini benimsemiş ve onları daha da geliştirmiştir. Bu fikirler Sapir-Whorf hipotezi olarak bilinmektedir.

Sapir, Edward (1907). Herder's "Ursprung der Sprache". Chicago: University of Chicago Press. ASIN: B0006CWB2W.
Sapir, Edward (1908), "On the etymology of Sanskrit asru, Avestan asru, Greek dakru", in Modi, Jivanji Jamshedji, Spiegel memorial volume. Papers on Iranian subjects written by various scholars in honour of the late Dr. Frederic Spiegel, Bombay: British India Press, pp. 156–159
Sapir, Edward; Curtin, Jeremiah (1909). Wishram texts, together with Wasco tales and myths. E.J. Brill. ASIN: B000855RIW.
Sapir, Edward (1910). Yana Texts. Berkeley University Press.
Sapir, Edward (1915). A sketch of the social organization of the Nass River Indians. Ottawa: Government Printing Office.
Sapir, Edward (1915). Noun reduplication in Comox, a Salish language of Vancouver island. Ottawa: Government Printing Office.
Sapir, Edward (1916). Time Perspective in Aboriginal American Culture, A Study in Method. Ottawa: Government Printing Bureau.
Sapir, Edward (1917). Dreams and Gibes. Boston: The Gorham Press. http://www.archive.org/details/dreamsgibes00sapirich.
Sapir, Edward (1921). Language: An introduction to the study of speech. New York: Harcourt, Brace and company. ASIN: B000NGWX8I.24 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sapir, Edward; Swadesh, Morris (1939). Nootka Texts: Tales and ethnological narratives, with grammatical notes and lexical materials. Philadelphia: Linguistic Society of America. ASIN: B000EB54JC.
Sapir, Edward (1949), Mandelbaum, David, ed., Selected writings in language, culture and personality, Berkeley: University of California Press, ASIN: B000PX25CS
Sapir, Edward; Irvine, Judith (2002). The psychology of culture: A course of lectures. Berlin: Walter de Gruyter. ISBN 978-3-11-017282-9.

Sapir, Edward (1907). "Preliminary report on the language and mythology of the Upper Chinook". American Anthropologist (9): 533-544.
Sapir, Edward (1910). "Some fundamental characteristics of the Ute language". Science (31): 350-352.
Sapir, Edward (1911). "Some aspects of Nootka language and culture". American Anthropologist (13): 15-28.
Sapir, Edward (1911). "The problem of noun incorporation in American languages". American Anthropologist (13): 250-282.
Sapir, Edward (1915). "The Na-dene languages: a preliminary report". American Anthropologist (17): 765-773.
Sapir, Edward (1917). "Do we need a superorganic?". American Anthropologist (19): 441-447.
Sapir, Edward (1924). "The grammarian and his language". The American Mercury (1): 149-155.
Sapir, Edward (1924). "Culture, Genuine and Spurious". The American Journal of Sociology 29 (4): 401-429. doi:10.1086/213616.
Sapir, Edward (1925). "Memorandum on the problem of an international auxiliary language". The Romanic Review (16): 244-256.
Sapir, Edward (1925). "Sound patterns in language". Language (1): 37-51.
Sapir, Edward (1931). "The function of an international auxiliary language". Psyche (11): 4-15.
Sapir, Edward (1936). "Internal linguistic evidence suggestive of the Northern origin of the Navaho". American Anthropologist (38): 224-235.
Sapir, Edward (1944). "Grading: a study in semantics". Philosophy of Science (11): 93-116.
Sapir, Edward (1947). "The relation of American Indian linguistics to general linguistics". Southwestern Journal of Anthropology (1): 1-4.

Herder's "Ursprung der Sprache". Chicago: University of Chicago Press. ASIN: B0006CWB2W.
Wishram Texts, together with Wasco Tales and Myths. In: American Ethnological Society, Franz Boas tarafından yayınlanmıştır. Brill, 1909.
Notes on Chasta Costa Phonology and Morphology. University Museum Publications 1914.
Language. An Introduction to the Study of Speech. Harcourt Brace, New York, 1921.
Leslie Spier und E. S. Wishram Ethnography, University of Washington Publications in Anthropology, 1930.
The Function of an International Auxiliary Language, in: Psyche, Band 11, 1931.
Nootka Textes, 1939.
Notes on the Culture of the Yana. Mit Leslie Spier. University of California Press 1943.
Selected Writings on Language, Culture, and Personality. David G. Mandelbaum (Hrsg.), Berkeley, 1949. 2. Aufl…1963.
Anthropology, 1967
The Psychology of Culture. A Course of Lectures. Judith T. Irvine (Hrsg.), de Gruyter 2002 ISBN 978-3-11-017282-9
Kaynak 20 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koerner, E. F. K.; Koerner, Konrad (1985). Edward Sapir: Appraisals of his life and work. Amsterdam: John Benjamins. ISBN 978-90-272-4518-2.
Cowan, William; Foster, Michael K.; Koerner, Konrad (1986). New perspectives in language, culture, and personality: Proceedings of the Edward Sapir Centenary Conference (Ottawa, 1-3 October 1984). Amsterdam: John Benjamins.
Darnell, Regna (1989). Edward Sapir: linguist, anthropologist, humanist. Berkeley: University of California Press. ISBN 978-0-520-06678-6.
Sapir, Edward; Bright, William (1992). Southern Paiute and Ute: linguistics and ethnography. Berlin: Walter de Gruyter. ISBN 978-3-11-013543-5.
Sapir, Edward; Darnell, Regna; Irvine, Judith T.; Handler, Richard (1999). The collected works of Edward Sapir: culture. Berlin: Walter de Gruyter. ISBN 978-3-11-012639-6.

National Academy of Sciences Edward Sapir Biyografisi26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Sapir Collection at Bartleby.com30 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert Throop and Lloyd Gordon Ward: Mead Project 2.0
Edward Sapir
Interlingua: Communication Sin Frontiera. Biographia, Edward Sapir7 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Sapir çalışmaları – Gutenberg Projesi

Eklemeli diller veya bitişken diller sözcük köklerinin değişmeyip sonlarına veya başlarına ekler konarak farklı sözcük türetilebildiği dillerdir.
Bu tür dillerde her bir hece, sözcük anlamını değiştiren bir görev görebilmektedir. Türkçe, Fince, Japonca, Korece, Macarca gibi diller biçimbilimsel olarak bu gruba dahildir. Dillerin biçimbilimsel bakımdan sınıflandırılmasında bu terim, 1836 yılında Wilhelm von Humboldt tarafından tanıtılmıştır.
Eklemeli dillerde sözcük köklerinin çekimi olmadığı için düzensiz fiiller ve sözcüklerde kuraldışılıklar çok nadirdir.
Türkçede göz-gözlük-gözlükçü-gözlükçülük farklı anlamdadırlar ancak sözcük yapısında değişim olmaz.

Amerika'nın yerel dilleri
Algonkin dilleri
Krice (Polisentetik olarak da sınıflandırılır)
Karaayakça (kısmen kaynaşmalı)
Siyu dilleri
Lakotaca
Yuçice
Atabask dilleri
Maskoke dilleri
Keçuva dilleri
Aymara dilleri
Tupi dilleri
Araukanya dilleri
Saliş dilleri
Mezoamerikan dilleri
Nahuatl
Vastekçe
Avustronezya dilleri
Tagalogca
Malayca
Endonezce
Cava dili
Nijer-Kongo dilleri
Bantu dilleri
İgbo dilleri
Ganda
Berberi dilleri
Dravid dilleri
Tamilce
Kannada
Teluguca
Malayalamca
Tulu
Eskimo - Aleut dilleri
Aleutça
İnuitçe
Yupik
Güney Kafkas dilleri
Türk dilleri
Türkçe
Azerice
Özbekçe
Kazakça
Uygurca
Türkmence
Kırgızca
Tatarca
Yakutça
Başkurtça
Çuvaşça
Tunguz dilleri
Japonca
Korece
Moğolca
Kafkas dilleri
Kuzeybatı Kafkas dilleri
Kuzeydoğu Kafkas dilleri
Tibet-Birman dilleri
Tibetçe
Mizoca
Lai
Ural dilleri
Laponca
Macarca
Fince
Estonca
Munda dilleri
Santali
Antik Yakın Doğu halkları tarafından konuşulan birçok dil eklemeliydi:

Elamca
Hattice
Hurrice
Sümerce
Urartuca
Kimi yaygın bilinen yapma diller eklemelidir:

Esperanto
Klingon dili
Quenya
Kara Lisan

Elamca, Elamlılar tarafından Antik İran'da MÖ 2600 ile 330 yılları arasında konuşulmuş eklemeli bir izole dildir. Dil ve edebiyatı, Elam Kralı Şilhak-İnşuşinak'ın gayretleriyle çok gelişmiştir. Elamca, MÖ 522-486 döneminde Ahameniş İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında önemli bir gelişme göstermiş ve Ahameniş krallarının yazıtlarında kullanılan üç dilden biri olmuştur. Elamcanın ölü bir dil haline gelmesi, İskender'in Ahamenişleri fethettiği devre tekabül eder.
I. Darius'dan I. Artaserhas'a kadar dönemi içeren Persepolis İdari Arşivleri'nde bulunan iki grup kil idari arşivinde Elam dilinde birkaç bin tablet bulunmuştur. Bu belgelerin okunmasıyla ve hatta nerede olduğuyla ilgili bugüne kadar hiçbir haber yoktur. Chicago Üniversitesinde bulunan 10.000'den fazla yazıt, bugüne kadar okunamamıştır.

Transliterasyon
(01) dna-ap ir-šá-ir-ra du-ra-mas-da ak-ka4 AŠmu-ru-un
(02) hi pè-iš-tá ak-ka4 dki-ik hu-ip-pè pè-iš-tá ak-ka4 DIŠ
(03) LÚ.MEŠ-ir-ra ir pè-iš-tá ak-ka4 ši-ia-ti-iš pè-iš-tá DIŠ
(04) LÚ.MEŠ-ra-na ak-ka4 DIŠik-še-ir-iš-šá DIŠEŠŠANA ir hu-ut-taš-
(05) tá ki-ir ir-še-ki-ip-in-na DIŠEŠŠANA ki-ir ir-še-ki-ip-
(06) in-na pír-ra-ma-ut-tá-ra-na-um
Transkripsiyon
Nap irša-rra Uramasda, akka muru-n hi pe-š-ta, akka kik hupe pe-š-ta, akka ruh(?)-irra ir pe-š-ta, akka šiatiš pe-š-ta ruh(?)-ra-na, akka Ikšerša sunki(?) ir hutta-š-ta kir iršeki-pi-na sunki(?), kir iršeki-pi-na piramataram.
Çeviri
Ahura Mazda büyük bir tanrıdır, o ki dünyayı yaratan, o ki gökyüzünü yaratan, o ki insanı yaratan, o ki insanın mutluluğunu yaratan, o ki Serhas'ı kral yapan, pek çokların tek kralı, pek çokların tek efendisi.

Ermenice (Ermenice: հայերեն - Hayeren), Ermeniler tarafından kullanılan, Hint-Avrupa dil ailesinden bir dildir. Kendi alfabesi ile yazılan dilin Doğu Ermenicesi ve Batı Ermenicesi olarak iki lehçesi vardır. Doğu Ermenicesi, Ermenistan'ın resmî dilidir. Türkiye'de ve Ermeni diasporasında çoğunlukla Batı Ermenicesi kullanılır. Hint-Avrupa dil ailesinin bağımsız bir alt grubudur.
Türkiye'deki Ermeni toplumunun yüzde 18'i Ermenice konuşmaktadır. Bu oran gençler arasında yüzde 8'dir. Batı Ermeni lehçesi, UNESCO'nun Dünya yıllık Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası'nda "kesinlikle tehlikede bir dil" olarak yer alır.

Hint-Avrupa dil ailesine mensup olan Ermenice ilk kez Doğu Anadolu bölgesinde ortaya çıkmıştır. Ermeniler gelmeden önce bu bölgede Hint-Avrupalı olmayan, Hurri-Urartu dil ailesine mensup bir dili konuşan Urartular yaşamaktaydı. Ermenistan kelimesi her ne kadar ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda bir Fars yazıtında geçse de, bu tarihten sonra neredeyse bin yıllık bir süre boyunca kayıt altına alınmış Ermenice bir yazı bulunmamaktadır. En eski Ermenice kayıtlar M.S. 5. yüzyıla tarihlenmektedir.
Ermeni alfabesi, 405 yılında Aziz Mesrop Maştots tarafından bulunmuştur. Mesrop Maştots, Ermeni harflerini yaratmak niyetiyle öğrencileri ile birlikte Diyarbakır (Amed), Şanlıurfa (Yedesia) ve Samosat şehirlerine gidererek yabancı dillerde yazılmış olan bazı elyazmalarını incelemesiyle 405 yılında Ermeni harflerini ortaya çıkarır. Alfabenin oluşturulması edebiyatın canlanmasını da sağlar ve Ermenice edebiyatta bir altın çağın başlamasının zemini oluşturur.
Maştots'un bu girişiminin sonunda Ermeni halkı tarafından Maştots ve öğrencilerinin dönünüşü, Vağarşapat'ta halk ve asillerin eşliğindeki kral Vramşabuh tarafından büyük törenlerle karşılanır.
19. yüzyılda Ermeni edebiyat dilinin de gelişmesiyle Doğu Ermenicesi (Erivan) ve Batı Ermenicesi (İstanbul) lehçeleri arasındaki ayrım iyice ortaya çıkmış, o dönemler Farsçanın bir lehçesi sanılan bu dilin özgün bir Hint-Avrupa dili olduğu da anlaşılmıştır. 
En eski eserlerin yazıldığı Eski Ermenice; yani Kırapar günümüzde sadece bazı din alimleri tarafından anlaşılabilmektedir.
Bill Bryson'e göre Ermenicedeki sözcüklerin %23'ü Ermenice kökenlidir.

Bu listeye argodaki sözler [bızdık, keş, kodoş, madik, moruk, oskor vs.], çok lokal halk dili ve kuşkulu olan spekülatif kelimeler [örnek <?> orinak] dahil değildir. Türkçe ile Ermenice arasındaki söz alışverişinde uzman olan akademisyenler içinde Prof. Dr. Hasan Eren ile Prof. Dr. Robert Dankoff sayılabilir.  Aşağıda verilen kelimelere ve kökenlerine Türk Dil Kurumunun sözlüğünden veya etimoloji sözlüklerinden ulaşılabilir.

Ernst Cassirer (28 Temmuz 1874 - 13 Nisan 1945), Alman filozoftur.
1936 yılında İstanbul Üniversitesi'nde çalışmak için davet edilmesi düşünülmüş ancak İsveç'te çalışmaya başlaması üzerine yerine  Ernst von Aster davet edilmiştir. Kant felsefesinden hareket eden ve Kant'ın insan zihnindeki a priori kavramların doğal dünyaya şekil verme yollarıyla ilgili temel ilkelerini genişleten Cassirer, bir kavramın çok sayıda tekil örnekten, bireysel varlıktan soyutlama yoluyla elde edildiği görüşüne şiddetle karşı çıkmış ve tıpkı Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak, tikellerin, bireysel nesnelerin sınıflandırılabilmesi için daha önceden var olduğunu belirtmiştir.

"Sembolik Formlar Felsefesi" olarak tanımladığı felsefesinde insanı, hem öznel olarak dünyayı anlamlandırmada sembolik düşünceyi kullandığından, hem de nesnel üretimlerini semboller üzerinden yaptığından ve insanı Aristoteles'çi sadece akıllı bir canlı (animal rational) olarak tanımlamak insanın diğer alanlarındaki üretimini görmezden gelmek olacağından, insanı sembol yaratan canlı (animal symbolicum) olarak tanımlar. Ona göre dil, tarihte üç ifade aşamasından geçerek oluşmuştur. "Mimik" aşamasında çıkarılan sesler, duyguları yansıtmakta­dır. “Analojik ifade" evresinde, önceki evrede ortaya çıkmış seslere benzetilerek yeni göstergeler üretilir. Kavramsal düşüncenin geliştiği "sembolik ifade” evresindeyse artık kavram­lar, semboller aracılığıyla ifade edilmektedir. Cassirer dilin bu aşamada eriştiği soyutluk ve simgesellik sayesinde mitos, bilim, felsefe gibi sembolik formların, insan başarıları olarak ta­rih sahnesine çıktığını kaydetmektedir. Semboller olmaksızın ne kendi kendimizi, ne de çevremizi saran dünyayı anlayabileceğimizi ya da tanımlayabileceğimizi ileri süren Cassirer'in kuramı modern kültür felsefesinin en önemli temel taşlarından birini oluşturmuştur.

Philosophie der symbolischen Formen
Hacim 1: Die Sprache, 1923
Hacim 2: Das mythische Denken, 1925
Hacim 3: Phänomenologie der Erkenntnis, 1929

Felsefe - Felsefe Tarihi Üzerine
Kant'ın Yaşamı ve Öğretisi
Rönesans Felsefesinde Birey
Jean-Jacques Rousseau Meselesi
Felsefi Antropoloji Üstüne;
İnsan Üstüne Bir Deneme
Devlet Efsanesi
Sembolik Formlar Üstüne;
Sembolik Formlar Felsefesi I - Dil
Sembolik Formlar Felsefesi II- Mitik Düşünme
Sembolik Formlar Felsefesi III - Bilginin Fenomenolojisi
Dil ve Mit
Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine
Sembol Kavramının Doğası
Bilim felsefesi Üstüne;
Rölativite Teorisi üzerine

(Almanca) Bibliographie22 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. der Werke Cassirers auf uni-hamburg.de
(Almanca) Patrick Conley: Die vergessene Tradition. Eine Erinnerung an den Philosophen Ernst Cassirer. Hessischer Rundfunk (Abendstudio), 9 Nisan, 1995.

Eski Mısır dili ya da Eski Mısırca, Mısır dilinin bir gelişim evresini yansıtan, Eski Krallık (MÖ 2707-2216) dönemi yazıtları ve tabut metinleri yahut geç döneme ait metinlerde karşılaşılan bir antik dildir. Eski Mısır dili, antik Mısır dilinin günümüze ulaşan en eski gelişim evresini ve en eski Afro-Asyatik dili oluşturmaktadır. Bu dilde günümüze ulaşan metinler, o dönemde Mısır'da konuşulan dilden ziyade, o dönemin yazılı kültürünü yansıtmaktadır ve muhtemelen konuşulan dil ile arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Eski Mısır dili, Mısırca'nın ilk evrimsel devresini oluşturmakla birlikte, zamanla yerini Orta Mısırca'ya bırakmıştır.

Eski Mısır diline yönelik bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. Bu konuda yapılan ilk yayınlar Gaston Maspero ve Kurt Sethe tarafından hazırlanan Piramit metinlerinin ele alındığı ve yine Kurh Sethe tarafından hazırlanan Eski Krallık dönemine ait dini içerikten uzak bir takım metinlerin ele alındığı eserlerdir.

Eskimo - Aleut dil ailesi, Grönland, Kanada, Alaska ve Sibirya'nın belli bölgelerinde konuşulan dillerdir. Eskimo - Aleut halklarının ana dilleridir.
Günümüzde Rusya'ya bağlı Çukçi Yarımadası'nda birkaç ufak adacık halinde Yupik dilleri, Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde Yupik dilleri, Aleut ve İnuit dilleri, Kanada ve Grönland'da yalnızca İnuit dilleri bulunmaktadır. Eskimo - Aleut dilli halkların nüfusu 102.000 kişidir.

Aleut dilleri [ale]
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi [ysr]
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi [ess]
Naukan Yupikçesi [ynk]
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe) (Yup'ik) [esu]
Supikçe (Sugpiaq ya da Alutiiq) [ems]
İnuit dilleri
İnyupikçe (Iñupiaq) [esi] & [esk]
Batı Kanada İnuitçesi (Inuvialuktun) [ikt]
Doğu Kanada İnuitçesi (Inuktitut) [ike]
Grönland İnuitçesi (Kalaallisut) [kal]

Asya (= Sibirya) kökenli  Eskimo-Aleut dillerinin  herhangi bir dil grubuyla akrabalığı yoktur.
Eskimolog (Eskimoloji uzmanı) Michael Fortescue’nün 1998’de ortaya attığı farazî Ural - Sibirya dilleri  (= Ural, Yukağır, Çukçi - Kamçatka, Eskimo - Aleut) grubuna dilciler ikna edicilikten uzak olduğu için temkinli yaklaşmaktadır.
Joseph Greenberg tarafından 2000-2002 'de ortaya atılan Avrasyatik dil grubuna Yenisey dilleri hariç, kuzey Avrasya'daki dil aileleri ile birlikte Eskimo - Aleut dilleri de dahil edilse de tartışmalar sürmektedir.

Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar Eskimo halklarının Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü olduğu zamanlarda günümüzden 10.000 yıl önce iki ayrı etnik grup (Eskimo ve Aleut) olarak Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin geliştirilmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, bunun yanında deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Eskimo-Aleut halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

Eskimo kabile adları -miut ('halk') yapım ekiyle kurulur. Şivelerini belirtmek için de -miutun eki getirilir.

Unanganca (Aleutça) [kendilerince Unangam Tunuu (dil), Unangax̂ (sg), Unangax (dual), Unangan (pl/Doğu lehçesinde), Unangas (pl/Batı lehçesinde)]. Alaska'yı Aleut adalarından keşfe başlayan öncü Rusların yerli halk için kullandığı Алеуты adı Aleutlar (=Unangan/Supikçe: Taya'uq) ile Supikleri (=Alutiiq алютик язык/Supikçe: Sugpiaq; Unanganca: Kanaaĝin) kapsıyordu. Günümüz Alaska İngilizcesinde new usage terimi olarak Aleut adı Alutiiq biçiminde Supikler ve Supikçe [bazıları Alutiiq adını Batı Supikleri için, Sugpiaq adını da Doğu Supikleri için daraltır] için kullanılırken Aleutlar ve Aleutça için Unangan adı tercih edilmektedir.
Uzak Batı Unangancası
Sasignan Unangancası [kendilerince Sasignan; Doğu lehçesinde Sasxinan; Batı lehçesinde Sasxinas; İngilizce Attuan]. Attu, Agattu, Semichi adalarında konuşulur.
Rus Unangancası [kendilerince Kasakam Unangangis 'Rus Aleutları'; İngilizce Copper Island Aleut; Rusça медновский язык]. Rusça temelli Sasignan kreolü olup Rusya Federasyonuna bağlı Commander adalarında (Остров Беринга и Медный Остров) konuşulur.
Orta Batı Unangancası [kendilerince Niiĝuĝim Tunuu, Aliguutax̂; İngilizce Atkan, Western Aleut]
Naahmiĝus. Delarof (Amatignak, Tanaga) adalarında konuşulur.
Niiĝuĝis. Andreanof (Kanaga, Adak, Atka, Amlia, Seguam) adalarında konuşulur.
Doğu Unangancası [kendilerince Qagaaadan Tunuu; İngilizce Eastern Unangan, Eastern Aleut]
Akuuĝun ya da Uniiĝun. Four Mountains (Amukta, Kagamil) adalarında konuşulur.
Qawalangin. Fox (Umnak, Samalga, Unalaska'nın batısı) adalarında konuşulur.
Qigiiĝun. Krenitzen (Unalaska'nın doğusu, Akutan, Akun, Tigalda) adalarında konuşulur.
Qagaan Tayaĝungin. Sanak Adaları (Unimak, Sanak Adası) adalarında konuşulur.
Taxtamam Tunuu. Belkofski'de konuşulur.
Qaĝiiĝun. Shumigan adalarında konuşulur.

Sirenik Yupikçesi [kendilerince сиӷы́ныгмы̄́ӷа (sg) сиӷы́ныгмы̄́ӷий (pl]; İngilizce Sireniki Yupik; Rusça сиреникский язык]. Rusya Federasyonuna bağlı Sireniki (Посёлок Сиреники) köyünde konuşulan bu dil 1997 yılında yok oldu.
Öz Yupik dilleri [İngilizce Yupik proper]
Sibirya Yupikçesi [İngilizce Siberian Yupik, Central Siberian Yupik]
Ungazik Yupikçesi [kendilerince Уңазиӷмӣ (sg) Уңазиӷмӣт (pl); İngilizce Chaplino dialect; Rusça Уназикский говор]. Rusya Federasyonuna bağlı Ungazik (Посёлок Унгазик ya da Чаплино) köyünde konuşulur.
Avan Yupikçesi [Rusça Аванский говор]. Rusya Federasyonuna bağlı Avan (Посёлок Аван) köyünde konuşulur.
İmtuk Yupikçesi [Rusça Имтукский говор]. Rusya Federasyonuna bağlı İmtuk (Посёлок Имтук) köyünde konuşulur.
Sivuqaq Yupikçesi [kendilerince Yupigestun; İngilizce St. Lawrence Island Yupik; Rusça диалект острова Св. Лаврентия]. ABD'ye bağlı Sivuqaq (St. Lawarence) adasında konuşulur ve İngilizcede "Siberian Yupik" adı gündelik dilde daha çok bu lehçe için kullanılır.
Sivuqarmiit
Pauvuilagmiit
Kukuligmiit
Sikuuvugmiit
Kialigagmiit
Naukan Yupikçesi [kendilerince нывуӄаӷмит; İngilizce Naukan Yupik, Naukanski Yupik; Rusça науканский язык]. Rusya federasyonuna bağlı Naukan (Посёлок Наукан) ile Dejnyov (Посёлок Дежнёв) köylerinde konuşulur.
Alaska Yupikçesi [İngilizce Alaskan Yup'ik, Central Alaskan Yup'ik]. İngilizcede apostrofsuz Yupik biçimi Sibirya Yupikçesi için kullanılırken, Alaska Yupikçesi için apostroflu Yup'ik biçimi tercih edilir.
Unaliq-Pastuliq Yupikçesi [İngilizce Norton Sound Yup’ik]
Unaliq Yupikçesi [kendilerince Unalirmiut; İngilizce Unaliq subdialect]
Atnegmiut
Kuuyuŋmiut
Eŋlutaleġmiut
Caxtulegmiut
Uŋallaqłiŋmiut
Tacirmiut
Pastuliq Yupikçesi [kendilerince Pastulirmiut; İngilizce Kotlik subdialect]
Yupikçe [kendilerince Yugtun ya da Yugcetun (dil), Yupiaq (sg), Yupiik (dual), Yupiit (pl); İngilizce General Central Yup’ik]
Qerauranermiut
Kuigularmiut
Qip'ngayarmiut
Qaluyaarmiut
Marayaarmiut
Chnagmiut
Kuigpagmiut
Akulmiut
Caninermiut
Kusquqvagmiut
Unegkumiut
Kiatagmiut
Egegik Yupikçesi [kendilerince Aglurmiut; İngilizce Egegik Yup’ik, Bristol Bay Yup’ik]
Çupikçe [kendilerince Cugtun ya da Cugcestun (dil), Cup’ik (sg) Cupiik (dual) Cupiit (pl); İngilizce Cup’ik, Hooper Bay-Chevak Cup’ik]. Yupik alfabesinde c harfi ç (ch) sesine tekabül eder.
Hooper Bay Çupikçesi [kendilerince Askinarmiut; İngilizce Hooper Bay subdialect]
Chevak Çupikçesi [kendilerince Qissunamiut; İngilizce Chevak subdialect]
Nunivak Çupikçesi [kendilerince Cugtun (dil), Cup’ig (sg), Cupiik (dual), Cupiit (pl), Nuniwarmiut; İngilizce Cup’ig, Nunivak Cup’ig or Cup’ik]. Nunivak adasında konuşulur
Supikçe [kendilerince Sugcestun, Sugt'stun, Sugtestun (dil), Sugpiaq (sg), Sugpiak (dual), Sugpiat (pl) ya da Alutiitstun (dil), Alutiiq (sg), Alutiik (dual), Alutiit (pl); İngilizce Alutiiq, Sugpiaq, Pacific Yupik]
Batı Supikçesi [kendilerince Kaniagmiut; İngilizce Koniag Alutiiq, Koniag dialect, Alutiiq (sensu stricto)]
Anakara Batı Supikçesi [İngilizce Koniag Alutiiq of Alaska Peninsula]
Ugaassarmiut [İngilizce Ugashik subdialect]
Katmai şivesi [İngilizce Katmai subdialect]
Ada Batı Supikçesi [İngilizce Koniag Alutiiq of Kodiak Island]
Qik'rtarmiut Sugpiat ya da Qik'rtarmiut Alutiit
Güney şivesi [İngilizce Southern subdialect]. Kodiak adasındaki Akhiok ve Old Harbor şehirlerinde konuşulur.
Kuzey şivesi [İngilizce Northern subdialect]. Kodiak adasındaki Karluk, Larsen Bay, Port lions, Ouzinkie ve Kodiak şehirlerinde konuşulur.
Tangirnarmiut. Tangirnaq (Woody Island) adasında konuşulur.
Doğu Supikçesi [İngilizce Chugach Alutiiq, Chugach dialect, Chugach Eskimo, Sugpiaq (sensu stricto)]
Anakara Doğu Supikçesi [İngilizce Chugach Alutiiq of Kenai Peninsula]
Unegkurmiut
Yalegmiut
Ada Doğu Supikçesi [kendilerince Chugachigmiut; İngilizce Chugach Alutiiq of Prince William Sound, Chugach proper]
Tyanirmiut
Shuqlurmiut
Nutyirmiut
Palugvirmiut
Alukarmiut
Atyarmiut
Talitlarmiut
Kangirtlurmiut
Ugalakmiut

İnyupikçe [İngilizce Inupiaq, Iñupiaq]
Seward Yarımadası İnyupikçesi [İngilizce Seward Peninsula Inupiaq] 
Bering Boğazı İnyupikçesi [İngilizce Bering Strait Inupiaq]
Diomede şivesi [İngilizce Diomede subdialect]
İngalik İnyupikçesi [kendilerince Ingalikmiut; İngilizce Ingalikmiut Eskimo]. ABD'ye bağlı Küçük Diomede (Little Diomede) adasında az sayıda konuşanı vardır.
İmaqliq İnyupikçesi [kendilerince Imaqłit; Rusça имакликский диалект]. Rusya Federasyonuna bağlı Büyük Diomede (Остров Ратманова, Большой Диомид) adasında konuşulan bu dil 1948 yılında yok oldu.
Wales İnyupikçesi [İngilizce Wales subdialect]
Kiŋikmiut
Tapqaġmiut
Ukiuvaŋmiut [İngilizce King Island subdialect]
Qawiaraq İnyupikçesi [İngilizce Qawiaraq, Kawerak]
Batı Qawiaraq İnyupikçesi [İngilizce Teller subdialect, Qawiaraq proper]
Siñġaġmiut
Qaviaraġmiut
Ayaqsaaġiaaġmiut
Aziagmiut. Sledge (Aziak, Ayak) adasında konuşulur.
Doğu Qawiaraq İnyupikçesi [kendilerince Iġałuiŋmiut; İngilizce Fish River subdialect]
İnyupikçe [İngilizce Northern Alaskan Iñupiaq]
Malimiut İnyupikçesi [İngilizce Malimiutun]. Malimiut adı komşuları olan Yupikler tarafından verilmiştir.
Kotzebue şivesi [İngilizce Kotzebue subdialect, Southern Malimiut Inupiatun]
Pittaġmiut
Kaŋiġmiut
Qikiqtaġruŋmiut
Kobuk şivesi [İngilizce Kobuk subdialect, Northern Malimiut Inupiatun]
Kuuŋmiut
Kiitaaŋmiut ya da Kiitaaġmiut
Siiḷviim Kaŋianiġmiut
Nuurvinmiut
Kuuvaum Kaŋiaġmiut
Akuniġmiut
Nuataaġmiut
Napaaqtuġmiut
Kivalliñiġmiut
Kuzey Alaska İnyupikçesi [kendilerince Iñupiatun (dil), Iñupiaq (sg), Iñupiak (dual), Iñupiat (pl); İngilizce North Alaskan Inupiatun]
Tikiğaq İnyupikçesi [kendilerince Tikiġaġmiut; İngilizce Point Hope Inupiatun]
North Slope İnyupikçesi [İngilizce North Slope Inupiatun]
Utuqqaġmiut
Siḷaliñaġmiut
Kukparungmiut
Kunmiut
Kakligmiut
Sidarumiut
Utkiavinmuit
Nuwukmiut
Kuulugruaġmiut
Ikpikpagmiut
Kuukpigmiut
Kañianermiut
Killinermiut
Kagmalirmiut
Nunataağmiut İnyupikçesi [kendilerince Nunataaġmiut; İngilizce Anaktuvik Pass Inupiatun, Nunamiut]
Uummarmiut İnyup

Eskimo dilleri, Rusya'da Çukçi Yarımadasının birbirinden ayrı iki kıyısında, Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde, Kanada'da ve Danimarka'ya bağlı Grönland'da Eskimo-Aleut dilleri ailesinden Eskimo halkları tarafından konuşulan dil ailesi. Yupik dilleri ile İnuit dilleri olmak üzere İki ana kolu vardır. Fakat, Sirenik Yupiklerinin günümüzde konuşanı kalmayan dilleri diğer Yupik dillerinden belirgin biçimde farklıdır ve bu farklılığa dayanarak Menovşçikov (Меновщиков) gibi kimi uzmanlar Sirenik Yupikçesini Yupik dilleri dışında tutarak Sirenik Eskimocası adı altında Eskimo dillerinin üçüncü ana kolu olarak sınıflandırır. Sirenik Yupikçesi 1997 yılında tükenmiştir. Alaska Yerli Dil Merkezindeki son rakamlara göre 124.000 kişilik nüfusa sahip Eskimo halklarından 85.544 kadarı anadillerini konuşabiliyor.

Sirenik Eskimocası ?
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi
Yupikçe
Çupikçe
Nunivak Çupikçesi
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Yupik halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

Esperanto (Kendini Dr. Esperanto olarak tanıtan Zamenhof, farklı dilleri konuşan kişiler arasındaki iletişim zorluklarının, öğrenilmesi kolay bir ortak dil ile aşılabileceğini düşünerek Esperanto'yu oluşturmuştur. Günümüzde en çok tanınan ve en çok konuşanı bulunan yapay dil olmakla birlikte uluslararası iletişim dili olma amacına ulaşamamıştır.

Esperanto kelimesinin kökeni Fransızcadaki -umut etmek anlamına gelen- "espérer" kelimesine dayanmaktadır. Bu kelime, Esperanto'ya esperi olarak geçmiştir.
Ek ve köklerine ayrılışı esper¹-ant²-o³ şeklindedir.
¹ Umut eden anlamındaki esperi fiilinden gelir.
² Bir işi yapan, bir şeyin yolundan giden anlamındaki -ant sonekidir.
³ Kelimeye isim anlamı katan -o sonekidir.
Esperanto dilinin özgün adı aslında Lingvo Internacia'dır; ancak L. L. Zamenhof Esperanto'yu tanıttığı 1887 tarihli Unua Libro isimli kitabında kendisinden Doktoro Esperanto (Dr. Umutlu) takma adıyla bahsetmiş ve zamanla dilin kendisi de daha çok bu isimle anılır hâle gelmiştir.

Esperanto yapay dili 1870'ler ve 1880'ler civarında Polonyalı göz doktoru Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından geliştirilip 1887 yılında yayımlanmıştır.
Dr. Zamenhof'un bulunduğu bölgedeki insanlar Lehçe, Rusça, Yidiş gibi farklı diller konuşuyorlardı. Zamenhof bu insanların birbirleriyle anlaşmalarını kolaylaştırmak için hiç değişmeyen ve istisnası olmayan 16 ana kurala dayalı ve kelimelerinin köklerini genellikle bu Avrupa dillerinden alan Esperanto dilini icat etmiştir.
Zamenhof, çocukluğundan beri farklı dilleri konuşan insanların daha kolay anlaşabilmesi için uluslararası kolaylaştırılmış bir yapay dil oluşturma fikrinde olmuştur. İlk zamanlarda Latince veya Yunanca dillerinden birini basitleştirmeyi düşünmüşse de Latince öğrenmeye başladıktan sonra bu dilin yapısının çok karmaşık olduğunu düşünerek tamamen yeni bir dil üretmenin daha isabetli olacağına karar vermiştir. Onlu yaşlarının başından itibaren böyle bir dili oluşturmak için çalışmıştır.
İngilizceyi öğrendiği sıralarda Zamenhof, fiilin şahıslara göre farklı olarak çekimlenmesinin gereksiz olduğunu ve gramatik sistemin hayal edilebileceğinden çok daha basit olabileceğini düşünmekteydi; ancak kelime ezberlemekte hâlâ zorlanmaktaydı. Rusça öğrenmeye başladığında ise bu sorunu son ekler vasıtasıyla en aza indirebileceğini fark etti ve dilini bu yönde geliştirmeye başladı. Dilinin kelime hazinesini dünya çapında öğretilme ve bilinme oranının yüksek olduğunu düşündüğü Romen ve Cermen dillerinden yararlanarak oluşturdu.

Zamenhof 17 Aralık 1878'de birkaç arkadaşı ile birlikte 19. doğum gününün yanı sıra Lingwe Uniwersala (Dünya Dili) adlı dilinin doğuşunu da kutlamıştır. Dilin bu aşamasıyla ilgili çok fazla bir bilgi yoktur ve bugüne yalnızca bir dörtlük kalmıştır.
1881'e gelindiğinde dilde görülen en önemli değişiklikler dil adının Lingvo Universala olarak değişmesi, w harfinin v harfiyle değiştirilmesi, çoğul isim takısının -es yerine -oj şekline dönüştürülmesi, dile belirtme hâl eki -l'nin eklenmesidir. Dilin bu aşamasında hâlâ bazı fiillerin vurgusu son hecededir, dilde bugün bulunmayan á, ć, é, ħ, -ó, ś, ź harfleri vardır, şimdiki ve geniş zaman eki -é, geçmiş zaman eki -u, gelecek zaman eki -uj, şart kipi eki -á, emir kipi eki -ó, mastar eki -e veya -i'dir ve şahıs zamirleri bugünkünden farklıdır.
Sonraki yıllarda Zamenhof, özellikle yabancı dillerde yazılmış edebî yazıların ve şiirlerin Esperanto'ya çevrilmesi sırasında diliyle ilgili fikirlerini en son aşamaya ulaştırmıştır. Fiillerdeki son hece vurgusunu kaldırıp vurgunun her zaman sondan ikinci hecede olması kuralını getirmiştir. ć, ħ, ś, ź sembolleri sırasıyla ĉ, ĥ, ŝ, ĵ sembolleriyle değiştirilmiş, dź ikilisiyle verilen sesi karşılamak için de dile ĝ harfi eklenmiştir.
1887'de Zamenhof'un bugünkü hâliyle Esperanto dilini Lingvo Internacia adıyla içeren Unua Libro (İlk Kitap) isimli kitabını tamamlamasıyla dilin ilk yapım aşaması resmen tamamlanmıştır. 1887 yılı, herkesçe Esperanto'nun gerçek ortaya çıkış tarihi olarak kabul edilir.
Esperanto ilk yılında Rus İmparatorluğu'nda ve Doğu Avrupa'da tanınmaya başladı; ancak hemen sonra dilin bilinirliği Batı Avrupa'ya ve 1889'da Arjantin'e, 1901'de Kanada'ya, 1903'te Cezayir, Şili, Japonya, Meksika ve Peru'ya, 1904'te Tunus'a, 1905'te ABD, Gine, Çinhindi, Yeni Zelanda, Tonkin ve Uruguay'a kadar ulaştı.
I. ve II. Dünya Savaşı yılları haricinde 1905 yılından beri her yıl Esperanto temalı dünya kongreleri yapılmış ve bu kongreler, dilin prestij ve resmiyet kazanma sürecinde etkili olmuştur.

Dilde kararlılığı ve dile olan güveni artırmak amacıyla 1905'teki Bolonya Deklarasyonu'yla Esperanto üzerinde yapılabilecek değişiklikler kesin bir dille büyük oranda sınırlandırılmış ve Fundamento de Esperanto isimli kitapta geçen kuralların ebediyen kimse tarafından değiştirilemeyeceği bildirilmiştir.
1920'lerin başında Milletler Cemiyeti'nin çalışma dilinin Esperanto olmasıyla ilgili bir öneri verilmiştir ve oylamada diğer 10 delegenin tamamı bu öneriyi desteklerken yalnızca Fransız delege Gabriel Hanotaux, Fransızcanın dünya dili statüsünü kaybedebileceği endişesiyle öneriyi reddetmiştir. Ancak iki yıl sonra Milletler Cemiyeti, bütün ülkelerine eğitim müfredatlarına Esperanto'yu dâhil etmelerini tavsiye etmiştir.
1930'lardan sonra Adolf Hitler birçok Esperanto konuşanını milliyetçilik karşıtı oldukları gerekçesiyle öldürtmüştür. Hitler, Zamenhof'un Yahudi olmasından dolayı Esperanto kullanımını yasaklamıştı ve Esperanto'nun dünyanın farklı yerlerine dağılmış, farklı dilleri konuşan Yahudileri bir araya getirmek için üretilmiş olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte aynı yılların Faşist İtalya'sında Esperanto'ya karşı herhangi bir önemli müdahale bulunmadığı gibi, hazırlanan bazı millî tanıtım broşürlerinde Esperanto dilinin kullanıldığı da olmuştur.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Soğuk Savaş yıllarında her iki taraf da Esperanto'nun diğer taraf tarafından propaganda dili olarak kullanmasından çekinmiş; ancak 1954 yılında UNESCO, Universala Esperanto-Asocio (Dünya Esperanto Birliği) ile danışmanlık ilişkisi kurmuştur. Dil, 1970'lerde dünyanın yeni bölgelerine yayılmayı başarmıştır.
1975 yılında Esperanto hareketinde, özellikle İran'da bir canlanma gözlenmiş, Tahran'da 3000 kişilik bir grup Esperanto öğrenmeye başlamış, 1985 yılında UNESCO, BM üyesi ülkelerin, eğitim müfredatlarına Esperanto öğrenimini dâhil etmelerini teşvik etmiştir. Afrika'daki Esperanto konuşanlar, 1991 yılında Esperanto Panafrika Kongresi düzenlenebilecek derecede artmıştır.
Son yıllarda internet kullanımının yaygınlaşması ve bireyler-arası uluslararası temasın üst düzeye çıkmasıyla Esperanto hareketi yeniden canlanmaya başlamışsa da henüz dikkat çekecek seviyelere ulaşamamıştır.

Bir yapay dil olarak Esperanto, hiçbir tek dile birebir bağlı değildir. Kelime hazinesi bakımından Latin dilleri grubuna dâhil edilebilir; ancak yapıbilim bakımından mevcut hiçbir dil grubuna yakın değildir. Esperanto yapısal olarak genellikle sondan, yer yer önden eklemeli ve tek heceli dillerin özelliklerini yansıtmaktadır. Fonetik açıdan Slav Dilleri'ne yakındır. Anlambilimce Hint-Avrupa Dil Ailesi'nin karakteristiklerini taşır. Esperanto serbest cümle dizimine sahiptir, cümledeki ögelerin yerleri değiştirildiğinde cümlenin anlamı değişmez.

Esperanto hiçbir zaman başka ülkelerce resmen tanınan bir ülkenin resmî dili olmamıştır ancak dilin buna benzer tecrübeleri bulunmaktadır.
Esperanto, Almanya ve Belçika arasında özerk bölge olan çok dilli Moresnet'te yüksek konuşulma oranlarına ulaşmış ve ülkenin son zamanlarında Esperanto'nun resmî dil yapılması gündeme gelmişse de 1920 yılında Belçika bu bölgeyi kendisine bağlayınca bu düşüncenin gerçekleşmesi mümkün olmamıştır.
1968 yılında Adriyatik Denizi'nin ortasında inşa edilen küçük bir platforma kurulan Rose Adası isimli mikro devlet Esperanto'yu resmî dili olarak seçmiş, ancak hiçbir ülke bu devleti resmen tanımamıştır.
Esperanto topluluğu arasında dilin tarafsızlık ilkesini zedeleyeceği endişesiyle, Esperanto'nun bir ülke tarafından resmî dil olarak tanınmasına sıcak bakmayanlar bulunmaktadır.

Esperanto dilini kullanan ve Esperanto ile ilgili çalışmalar yürüten çok sayıda uluslararası ve yerel organizasyonlar bulunmaktadır. Doğrudan veya dolaylı olarak dünyadaki Esperanto hareketinin büyük bölümünü yürüten, Türkiye'nin aralarında bulunmadığı ülkelerde 95 yerel şubesi bulunan, Birleşmiş Milletler ve UNESCO ile resmî, UNICEF ile danışmanlığa dayalı iletişim içerisinde olan Universala Esperanto-Asocio (UAE) - Dünya Esperanto Örgütü; Bu örgütçe parasal destek sağlanan, Esperanto dilini düzenleme yetkisindeki kurum Akademio de Esperanto ve yine UEA bünyesinde bulunan TEJO (Tutmonda Esperantista Junulara Organizo - Dünya Esperantocu Gençlik Örgütü bu kuruluşların bazı önemli örnekleridir.

Esperanto günümüzde temel olarak seyahat veya internet üzerinden haberleşme amacıyla kullanılmaktadır.

Yıllık olarak yayımlanan Pasporta Servo adlı kitapçık, Esperanto konuşanlardan kendisine başvuranların ev adreslerini içermektedir. Bu kitapçığa kayıt yaptıran kişi ve aileler, kendi şehirlerine gelecek Esperantocu misafirlerine konaklama imkânı sağlarlar, buna karşılık yapacakları gezilerde kendileri de diğer Pasporta Servo kayıtlılarının evlerine konuk olup buralarda ücretsiz konaklayabilirler.
Esperanto topluluğu arasında her yıl düzenli olarak bir takım toplantılar yapılır. Internacia Junulara Kongreso (Uluslararası Gençlik Kongresi) Esperanto bilen gençlerin buluştuğu bir yıllık kongredir. Bu kongreye yaklaşık 400 kişilik katılım sağlanmaktadır. Esperanto@Interreto-seminarioj (Internet'te-Esperanto seminerleri), genelde 1500'ün üzerinde katılımcısı bulunan Universala Kongreso (Evrensel Kongre) ve Almanya'daki yeni yıl şenliği Internacia Seminario (Uluslararası Seminer) bu toplantıların en bilinen örnekleridir.
Esperanto konuşan kitle genelde birbirlerinden uzak bölgelerde yaşayan kişilerden oluştuğundan Esperanto'nun İnternet üzerindeki kullanımı, günlük kullanımından daha yaygındır ve bu kullanımlar

Etnoloji ya da ırk bilimi (Yunanca ἔθνος, ethnos insanlar, millet, ırk) insanların etnik gruplara ayrılışını, bu grupların kökenini, oluşumunu, yeryüzüne yayılışını, aralarındaki bağıntıları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini, genel kanunlar çıkarmak amacıyla inceleyip karşılaştıran, geçmişte yaşamış ve hâlen yaşamakta olan değişik kültürleri karşılaştırmalı olarak inceleyen bilim dalına verilen isimdir.

Maddî manevî kültürleri etnolojinin malzemelerine dayanarak açıklar. Genel anlamda insanlığın kültür tarihini aydınlatmaya çalışmaktadır. Folklor karşılığı olarak da halkıyat kullanılmaktadır. Düğün, bayram, cenaze, doğum, isim koyma, bazı batıl inanışlar, türkü, masal, ninni halk hikâyeleri, menkibe, bilmece, oyun, atasözü, deyimler, tekerlemeler, halkıyatın içine girer. Tarih, dil, din, arkeoloji, ruhiyat, içtimaiyat, sanat tarihi, hekimlik, bitkiler ve hayvanlarla ilgili ilimler de etnolojinin içinde yer almaktadır.

Özellikle 19. yüzyılda etnolojiyi bir bilim dalı olarak kurma çalışmaları başlamıştır. Etnografya ve etnoloji (Völkerkunde) gibi kavramlar 1770'li yıllardan itibaren özellikle Göttingen Üniversitesi'nde kullanım bulmaktaydı. Üniversite düzeyinde ilk kürsü sahibi olan etnolog Alman profesör Adolf Bastian'dır. Bastian 1864 yılında Berlin'de profesörlüğünü almıştır. Onu izleyen yıllarda Sir Edward B. Taylor (1896 - Oxford), Franz Boas (1899 - New York) ve daha sonra Sir James G. Frazier (1906 - Liverpool) bu alanda kürsü sahibi olan isimler arasındadır. Modern etnolojinin doğuşu esas olarak sömürgecilik ve emperyalizm ile yakından ilişkilidir. Thomas Achelis'e göre etnolojinin amacı kültürün ortaya çıktığı evrimsel gelişimin takip edilmesidir.
Achelis'in döneminde 19. yüzyılda etnologlar sahip oldukları verileri bölgeyi gezenlerin raporlarından, tacirlerden kısacası ikinci el kaynaklardan edinmekteydi. Ancak günümüzde etnologlar yabancı kültürün içinde yaşamayı ve kişisel olarak gözlem yapmayı etnolojik araştırmanın şartlarından biri olarak kabul etmektedirler.

Anatolian Turkish Genetics: Abstracts and Summaries 23 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
etnoloji.kl7.org / insanlık ve dünya hakkında
European Y-cromosome DNA (Y-DNA)5 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ferdinand de Saussure (26 Kasım 1857, Cenevre – 22 Şubat 1913, Vufflens-le-Château, Vaud), 20. yüzyılda dilbilimde kayda değer gelişiminin birçoğu için fikirleriyle temel hazırlamış, İsviçreli dilbilimci. Genellikle 20. yüzyılın dilbiliminin ‘babası’ olarak düşünülmektedir. Özellikle yapısalcılık ve göstergebilim alanında adını duyurmuştur. Charles Sanders Peirce ile birlikte semiyotiğin, Saussure'in adlandırdığı biçimiyle semiyolojinin kurucularından birisi sayılmaktadır.
Ferdinand, doğabilimci Henri de Saussure ve Louise Elisabeth de Pourtalès'in oğlu ve Nicolas Theodore de Saussure'ün torunudur. Ferdinand Almanya’nın Leipzig şehrinde üniversite eğitimi almıştır ve Berlin'de bir dönem Heinrich Zimmer'in yanında Hint-Avrupa Dilleri üzerine çalışmıştır. Leipzig'de doktorasını yazdıktan sonra 1881 yılından 1891 yılına kadar Paris'te École pratique des hautes études okulunda ders vermiştir. 1891 yılından ölümüne kadar Cenova Üniversitesi'nde tarih ve Hint Avrupa dillerinin karşılaştırılması alanında profesörlük yapmıştır. Ferdinand de Saussure, Cenova Üniversitesi’nde 1906 yılından 1911 yılına kadar Genel dilbilim üzerine dersler vermiştir.
Saussure’ün şöhreti yaşamı boyunca Slav dilleri araştırmacısı olarak yaptığı çalışmalarında mevcuttur. “Mémoire sur le système primitif des voyelles dans les langues indo-européennes“ (Memory auf dem primitiven System der Vokale im Indo-Europäischen Sprachen/Hint Avrupa dillerindeki Seslerin İlkel Sisteminin Hafızası-1879) isimli eserinde Saussure daha 21 yaşında bir öğrenciyken dilbilgisel yöntemleri uygulayarak "Laringeal" kuramını geliştirmiştir. Hint Avrupa ses sisteminin yeniden yapılandırılması sürecinde Saussure kaybolan ses katsayılarının (coefficients sonantiques) varlığını kuramsal olarak talep etmektedir. Bu ses katsayılarını daha sonraları Danimarkalı dil araştırmacısı Hermann Møller de 19. yüzyılda "Laringeal" olarak tanımlamıştır. Saussure'ün ölümünden sonra 1914 yılında Bedřich Hrozný bu noktada Hint Avrupa dili olarak belirtilen Hititçeyi çözümlemiştir. Sausure'ün kendi ses katsayılarını yeniden yapılandırdığı bazı durumlarda Polonyalı dilbilimci ve Slav dilleri araştırmacısı Jerzy Kuryłowicz Hititçedeki "Laringeal"i bulmuştur. Önemli kısıtlamaların hesaba katılmasına rağmen Hititçedeki "Laringeal" genel anlamda Saussure'ün yeniden yapılandırmasının onaylanması olarak kabul edilmektedir.

1857'de Cenevre'de, Sigmund Freud'dan bir yıl sonra, Emile Durkheim'dan ise bir yıl önce doğan Saussure, tanınmış bir doğabilimcinin oğluydu. Ailenin doğabilimleri konusunda güçlü bir başarı geleneği vardı. Saussure'ü erken yaşlarda dilbilim çalışmalarına bir filolog ve aile dostu, Adolphe Pictet yöneltti. On beşinde, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Latince dillerine Yunancayı da ekledikten sonra, Saussure genel bir dil dizgesi oluşturmaya çalıştı. Ve Pictet için, tüm dillerin kökünde iki ya da üç temel ünsüzden oluşan bir dizgenin olduğunu öne süren 'Diller Üstüne Deneme'yi yazdı. Pictet bu gencecik çabanın aşırı indirgemeci özelliğine gülümsemekten kendini alamamış olabilir ama daha okuldayken Sanskrit öğrenmeye başlayan, himayesi altındaki bu öğrencinin cesaretini kırmadı.
1875'te Saussure, Cenevre Üniversitesi'ne girdi. Aile geleneğini izleyerek fizik ve kimya öğrencisi olarak kayıt yaptırmakla birlikte Yunanca ve Latince gramer derslerine girmeyi sürdürdü. Bu deneyim onu, mesleğinin dil incelemesi konusunda olacağına inandırdı. Çünkü yalnızca profesyonel bir dil derneğine, Paris Dilbilim Derneği'ne katılmakla kalmayıp Cenevre'de ilk yılının büyük ölçüde boşa gittiğini düşünerek onu Hint-Avrupa dillerini incelemek için Leipzig Üniversitesi'ne yollamalarının gerekliliğine ana babasını inandırdı.
Leipzig şanslı bir seçim oldu, çünkü genç dil tarihçileri okulunun Junggrammatiker ya da 'Yeni Dil Bilgiciler'in merkeziydi; Saussure, ilk kez kendi zekâsını gününün en yaratıcı dilcileri ile karşılaştırabiliyordu. Leipzig'deki öğretmenlerinden biri, Brugmann, Saussure'ün birkaç yıl önce öne sürdüğü fakat ünlü dilcilerin varsayımlarına karşıt düştüğünden vazgeçtiği "genizsil selenliler" (nasal sonans) yasası denen şeyi bulduğunda, kendi yeteneklerine inancı kuşkusuz onaylandı.
Saussure, Berlin'deki on sekiz aylık bir ara dışında dört yıl boyunca Leipzig'de kaldı ve 1878 Aralık ayında yirmi bir yaşındayken, bir dilcinin 'şimdiye dek yazılımş en yetkin karşılaştırmalı filoloji yapıtı' dediği Mémoire sur le sytème primitif des voyelles dans le langues indo-européennes (Hint-Avrupa Dillerindeki Ünlülerin İlk Dizgesi Üstüne İnceleme)sini yayımladı. Bu yapıtın en etkileyici yanı genç dilcinin tarihsel dilbilimdeki en büyük ve en temel soruna el atmış ve yöntemsel sorunların önemini vurgulamış olmasıdır. Önsözünde, 'anlaşılmaz kuramsal sorunlar üstüne düşünceler kurmuyorum; konunun temelini, yokluğunda her şeyin başıboş, nedensiz ve belirsiz kalacağı temeli sorguluyorum' diyordu.
İnceleme, birçok çevrede iyi karşılandı. Saussure, Berlin Leipzig'e döndüğünde, bir profesör ona İnceleme'nin yazarı, İsviçreli büyük dilbilimci Saussure ile uzak yakın bir akrabalığı olup olmadığını sordu. Bununlu birlikte, Saussure, Almanya'yı kendine yakın bulmamış olmalı ki, Sanskrit'te tamlayan durumunun kullanımı üstüne yazdığı (Summa cum laude ile ödüllendirilen) doktora tezinin savunmasından hemen sonra Paris'e döndü.
Fransa'da oldukça başarılıydı. Hemen École pratique des hautes études'de Sanskrit, Gotik ile Eski Yüksek Almanca öğretmeye başlayıp, 1887'den sonra öğrettiklerini de genel olarak Hint-Avrupa filolojisini kapsayacak biçimde genişletti. Paris'tesi Société linguistique'de etkin olduğu gibi genç Fransız dilbilimci kuşağının biçimlenişini de önemli katkılarda bulundu. Ama 1891'de Cenevre'de bir profesörlük önerilince, İsviçre'ye dönmeye karar verdi ve kendinden yaşlı meslektaşlarının ona Légion d'Honneur Nişanı'nı sunmalarının onuru bile onu Paris'te tutamadı.
Cenevre'de öğrencileri sayıca daha az ve daha geriydiler. Genel olarak Sanskrit ve tarihsel dilbilim öğretiyordu. Evlendi, iki oğlu oldu; çok az yolculuğa çıktı; besbelli aklı başında bir taşralı belirsizliğe yerleşmeye başlıyordu. Git gide daha az, daha acıyla ve isteksiz yazmaya başladı. Elimizdeki birkaç açıklayıcı kişisel belgeden biri olan, 1894'te yazılmış bir mektupta, sonunda bir yayımcının eline bıraktığı bir yazısına değinir ve sürdürür:
...ama bütün bunlar ve dilbilim konusunda aklı başında on satırcık bile yazmanın güçlüğü canıma yetti. Uzun süredir kafam her şey bir yana dilbilim olgularının ve onlara bakış açılarımızın sınıflandırılması düşüncesiyle dopdolu; dilbilimciye ne yaptığını göstermek için göze alınması gereken işin ölçülemeyecek denli çok olduğunu git gide daha iyi fark ediyorum... Kullanılan terimlerin kesin yetersizliği, bunların yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği ve bunu başarabilmek için dilin ne tür bir nesne olduğunu göstermek, (genelde, dilin niteliğini düşünmek zorunda bırakılmamak en büyük isteğim olmakla birlikte) filolojiden aldığım tadı sürekli bozuyor. Bu beni kendi istemim dışında, dilbilimde neden benim için bir anlam taşıyan bir tek terim bile olmadığını açıklayacağım bir kitap yazmaya itiyor. Açık söyleyeyim, ancak bundan sonra, işimi bırakacağım yerden sürdürebileceğim. (4 Ocak 1894 tarihli mektup, 'Letter de F. de Saussure a Antoine Meillet', Cahiers Ferdinand de Saussure 21 (1964)
Kitabı yazamadı. Litvanya dili, Orta Çağ Alman destanları ve Latin ozanların şiirlerinde gizlenmiş özel isim çevriklemeleri üstüni bir kuramla uğraştı. Ama 1906'da, bir profesörün emekli olmasıyla, üniversite ona genel dilbilim öğretme görevi verdi; böylece sırasıyla 1907, 1908-1909, 1910-1911 yıllarında, sonunda Course de Linguistique Génerale olacak dersleri verdi. 1912 yazında yatağa düştü; 1913 Şubat'ında 56 yaşında öldü.
Kaynak: (Jonathan Culler, Saussure, (Çeviren: Nihal Akbulut), Afa Çağdaş Ustalar Dizisi 8, İstanbul, 1985, s.13-16.)

Saussure'ün görüşlerine göre dilin bakış açısı üç farklı biçimde sınıflandırılmaktadır: İnsanların konuşmasını ifade eden “Language” kavramı, soyut kurallar sistemini ifade eden “langue” kavramı ve konuşmayı ifade eden “parole” kavramıdır. İnsanların konuşma yetisine Saussure de Noam Chomsky gibi insanlarda biyolojik olarak var olan bir yeti olarak bakmaktadır.
“Langage” kavramı insan dilini konuşanların konuşma yetkinliği içerisinde karşılaştığı kuram öncesi olgusal bir alan olarak tanımlamaktadır. Buna karşılık “langue” kavramı kuramsal bir dil kavramı olarak anlaşılmaktadır. Bu kavram bilgi-mantıksal bir düzeni “langage” kavramının ve insan konuşmasının kuram öncesi olgusal alanında bulunmaktadır. “Langue” kavramı aynı zamanda dilbilimsel bakış açısı altında “langage” olarak kabul edilerek tanımlanabilmektedir.
Bu kavram sosyal ve bireysel bir boyut da ortaya koymaktadır. Bu kavramın sosyal boyutunda “langue” kavramı özneler arası kabul edilen toplumsal bir kurum ve dilsel alışkanlıkların sosyal olarak oluşturulduğu, konuşanın kafasındaki geleneksel bir sistemdir. Bu kavram bireysel boyutunda öznel olarak içselleştirilmiş tekil bir dildir (bu duruma “langue” kavramının öznel olarak ifade edilmesi de denilebilmektedir.).
Ayrıca “parole” kavramının da sosyal ve bireysel bir tarafı bulunmaktadır. Bu kavram bir yandan somut bir söz eylem kuramını (konuşma yetisini) ifade ederken diğer taraftan da her bir konuşan aracılığıyla “langue” kavramının bireysel olarak gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Aynı zamanda "parole" kavramı bulunduğu yerdeki sosyal boyutunda ele alındığında yeni dilsel anlamların diyaloglu olarak oluşturulmasını ve “langue” kavramının değişimini ifade etmektedir.
“Langue” ve “parole” kavramları karşılıklı bağımlılıklarının karmaşık ilişkisi içerisinde de bulunmaktadır. Bir yandan “langue” kavramı içerisinde “parole” kavramına dair hiçbir şey bulunmazken diğer yandan da “parole” kavramının her bir sosyal üretim sayesinde “langue” olarak adlandırılması mümkündür.
Ayrıca “parole” kavramı aracısız gözlemlere ait "langue" kavramından uzaklaşmaktadır. “Parole” 

Yüzgeçayaklılar (Pinnipedia), etçiller (Carnivora) takımının köpeğimsiler alt takımına ait, üyelerinin ayakları yüzgeç şeklinde evrimleşerek suda yaşama adapte olmuş deniz memelileridir. Yaşayan tek üyesi mors olan Odobenidae, deniz aslanlarından oluşan Otariidae ve gerçek foklardan oluşan Phocidae familyalarını barındırır. Yüzgeçayaklıların yaşayan 33 türü bulunur ve fosillerden 50'den fazla türü tanımlanmıştır. Yüzgeçayaklıların iki ayrı atadan evrimleştiği düşünülmüş olsa da, moleküler kanıtlar yüzgeçayaklıların monofiletik olduğunu yani tek bir atadan evrimleştiğini gösterir. En yakın yaşayan akrabaları ayıgiller, sansargiller, rakungiller, kokarcagiller ve kızıl pandalardır. Soylarının, en yakın akrabaları ile yaklaşık 50 milyon yıl önce (alt Eosen) ayrıldığı düşünülür.
Yüzgeçayaklıların boyutları boyu 1 m ile ağırlığı 45 kg olan Baykal foku ile aynı zamanda etçiller takımının en iri üyesi olan 5 m boyunda ve 3200 kg ağırlığındaki Güney deniz fili arasında değişir. Bazı türlerinde eşeysel dimorfizm görülür. İnce, uzun ve yüzmeyi kolaylaştıran gövdeleri ile birlikte ayakları, yüzgeç veya kürek biçimini almıştır. Su içinde yunuslar kadar hızlı hareket edemeseler de daha esnek ve çeviktirler. Deniz aslanları ön yüzgeçlerini kullanarak kendilerini su içinde ileri iterek hareket ederken mors ve foklar arka yüzgeçlerini kullanırlar. Deniz aslanları ve morslar, arka yüzgeçlerini gövdelerinin altına çekerek karada yürümek için kullanırlar. Buna karşın fokların karada hareket etmesi daha zahmetlidir. Deniz aslanlarının kulakları dışarıdan görülebilirken fok ve morsların dış kulakları yoktur. Yüzgeçayaklıların duyuları oldukça gelişmiştir; görme ve işitme duyuları hem hava hem de su için uyum sağlamıştır. Yüzlerindeki kıllarda ileri derecede gelişmiş dokunsal duyu sistemi bulunur. Bazı türler oldukça derine dalabilmektedir (400 m). Derilerinin altında soğuk suda kendilerini sıcak tutacak bir yağ tabakası vardır ve mors dışında tüm türleri kürk ile kaplıdır.
Her ne kadar yüzgeçayaklılar dünya üzerine yayılmışsa da türlerin çoğu Kuzey ve Güney yarımkürenin soğuk sularını tercih eder. Yaşamlarının çoğunu su içinde geçirir; karaya yalnızca çiftleşmek, doğum yapmak ve köpekbalıkları ile katil balinalar gibi avcılardan kaçmak için çıkar. Çoğunluğu balık ve deniz omurgasızları ile beslenir; ancak pars foku gibi çok az türü, penguenler ve diğer foklar gibi büyük omurgalılarla da beslenir. Morslar, dipte yaşayan yumuşakçalarla beslenme konusunda uzmanlaşmıştır. Erkek yüzgeçayaklılar tipik olarak birden fazla dişi ile çiftleşir ancak bu durum türden türe farklılık gösterir. Karada çiftleşen türler genellikle buzda ya da suda çiftleşen türlere göre daha fazla sayıda eş ile çiftleşir. Erkek yüzgeçayaklıların üreme başarısı üzerine olan stratejileri dişileri savunma, dişilerin tercih ettiği bölgeyi savunma, ritüel kur davranışları ya da toplu hâlde kur davranışı gibi çeşitlilik gösterir. Yavrular genellikle ilkbahar ve yaz aylarında doğar ve yavruları büyütme sorumluluğu tamamen dişilere aittir. Bazı türlerin dişileri anne olduklarında görece kısa bir süre için yemek yemeden yavrularını büyütürlerken diğerleri yavrularına bakarken denizde besin aramak için yanlarından ayrılırlar. Morsların yavrularını denizde büyüttükleri bilinmektedir. Yüzgeçayaklılar iletişim için oldukça çeşitli sesler çıkarırlar, bunların arasında Kaliforniya deniz aslanının köpek havlamasına benzer sesi, morsların gong sesine benzer çağrıları ve Weddell foklarının karmaşık şarkıları sayılabilir.
Yüzgeçayaklıların eti, yağı ve kürkü geleneksel olarak Arktika'da yaşayan yerli halklar tarafından kullanılmıştır. Dünya üzerinde farklı kültürlerde fok tasvirlerine rastlanır. Yaygın olarak esâret altında tutulurlar ve hatta bazıları çeşitli oyunlar yapmaları için eğitilirler. Bir zamanlar ticari olarak ürünlerinden faydalanmak için acımasızca avlanan bu hayvanlar artık uluslararası yasalarla korunmaktadırlar. Japon deniz aslanı ile Karayip keşiş fokunun soyu geçen yüzyılda tükenmiş, Akdeniz foku ile Hawaii foku da Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından kritik tehlikedeki türler listesine alınmıştır. Avlanmanın yanı sıra yüzgeçayaklıların karşılaştıkları tehditler arasında balıkçı ağlarına takılma, deniz kirliliği ve yerli halklarla yaşanan çatışmalar sayılabilir.

Alman doğa bilimci Johann Karl Wilhelm Illiger yüzgeçayaklıları ayrı bir taksonomik birim olarak tanımlayan ilk biliminsanıdır ve 1811 yılında Pinnipedia adını hem bir familyaya hem de bir takıma vermiştir. Amerikalı zoolog Joel Asaph Allen dünya üzerinde bilinen yüzgeçayaklıların sınıflandırmasını 1880 tarihli monografisinde gözden geçirmiştir. Bu eserinde isimlerin tarihçesini belirtmiş, familya ve cinslerin ayırtedilebilmesi için gereken özellikleri vermiş, Kuzey Amerika'da yaşayan türleri tanımlamış ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan türler hakkında özet bilgiler sağlamıştır. 1989 yılında Annalisa Berta ve çalışma arkadaşları sınıflandırılmamış klâd Pinnipedimorpha'nın fosil cins Enaliarctos ile modern yüzgeçayaklıların kardeş grup olarak içermesini önermişlerdir. Yüzgeçayaklılar Etçiller takımında ve Köpeğimsiler alt takımında yer alırlar. Günümüzde yaşayan üç familyadan Otariidae ve Odobenidae, Otarioidea üst familyasında yer alırken Phocidae familyası ise Phocoidea üst familyasında sınıflandırılır.
Otariidae familyasının üyelerinin dış kulaklarının varlığı diğer yüzgeçayaklılardan ayırıcı bir özelliktir. Bu hayvanlar su içinde gelişmiş ön üyelerini kullanarak ilerlerler. Ayrıca arka üyelerini öne doğru kıvırarak karada görece daha rahat hareket edebilirler. Alın kemiklerinin ön ucu burun kemiklerinin arasından geçerek aşağı uzanır ve supraorbital foramen geniş ve düzdür. Fossa supraspinata ikincil bir tepecik ile ikiye ayrılmıştır ve bronşlar önden ayrılır. Otariidae familyasında yedi cins ve birinin soyu tükenmiş olan on altı türü sınıflandırılmaktadır.

Göz çukurları büyük, vücutları silindirik şekildedir. El ve ayak parmakları arasındaki yüzme derisi palet şeklini alır. Vücudun arka kısmının hareketi ile kıpırdarlar. Derinin altında kalın bir yağ tabakası vardır. Yüzde dokunma kılları vardır. Dış kulakları körelmiş ya da tümüyle yok olmuştur. Burun delikleri yüzerken kapanır. Bazı üyelerde köpekdişleri, fildişi gibi uzamıştır. Diğer deniz memelilerinden farklı olarak postlarını değiştirmek ve üremek için karaya çıkarlar. Fokların kürk değişimi için karaya çıkış dönemleri, kimi primitif kabilelerce mit konusu olmaktadır. Faroe Adalarında, fokların post değişimi yaptıkları süreçte metamorfoza uğrayıp, insanlar gibi içki içip, eğlendiklerine; değişimin ertesi günü yeniden kıyıya indiklerine inanılır.

Sesbirim ya da fonem, herhangi bir dilde, bir kelimeyi diğer bir kelimeden ayıran bir ses birimidir. Fonetik alfabesindeki her simge bir sesbirimi işaret etmektedir. Fonolojide (sesbilimde) en çok kullanılan kavramdır. Uluslararası Fonetik Alfabe, sesbirimleri göstermek için hazırlanmış oldukça bilinen bir transkripsiyon sistemidir. Sesbirimler yazı dilinde, iki eğik çizgi arasında gösterilir: /a/.
Sesbirimlerin kelimeler arasındaki fark olmasına örnek olarak, Batı Midlands ve Kuzeybatı İngiltere istisna olmak üzere, İngiliz İngilizcesinde "sin" /sɪn/ ve "sing" /sɪŋ/ sözcüklerinin sadece bir tane sesbirim ile birbirinden farklı telaffuza sahip oldukları gösterilebilir, bu farklılık "sin" sözcüğünün telaffuzunda /n/ sesbirimi ile "sing" sözcüğünün telaffuzunda /ŋ/ sesbirimidir. Anlamlarının farklılığı bu şekilde birbirinden sadece tek bir sesbirim farklılığı ile meydana gelen iki sözcüğe en küçük çift denir. Eğer bir dilde, iki sözcüğün en son sesleri [n] ve [ŋ], sözcüğün anlamında bir değişiklik meydana getirmiyor ise bu iki farklı ses, aynı tek sesbirimin varyasyonları olarak kabul edilir.

Sesbilim veya fonoloji, konuşma seslerini (fonemleri) inceleyen bir bilim dalıdır. Sesbilim dil içindeki seslerin işlevlerini inceler. Konuşma seslerinin eklemlenmesi (articulatory), nakli (transport), alınması (receival) ile ilgili bir bilim dalıdır. Fonetiğin bu üç çalışma alanına karşılık gelen üç branşı vardır: boğumlama (articulatory), akustik ve işitim fonetiği (auditory phonetics). Fonolojiye zıt olarak, fonetik konuşma seslerinin fiziki yönüyle ilgilenir. Konuşma seslerinin tam bir transkripsiyonunu vermek için, birkaç özel alfabe vardır. Bu alfabelerden en çok kullanılanı bu metinde bulacağınız alfabe olan IPA'dır.
Ses bilgisinin alanı olan fonoloji modern dilbiliminin alt alanıdır ve hangi şartlar altında hangi sesler ile kelimelerin birbirinden ayrılabileceğini araştırır. Dil bilgisel (işletimsel) ses değişmeleri de fonolojinin konularından biridir. Bir kelime veya sesin ilk hecesini belirlemeye çalışır. Böyle sesler farklı fonemlerin temsilcisidir. Bu fonemler de bir dildeki anlam ayırt eden en küçük birimlerdir.
Fonoloji; fonemlerin farklı sistemlerini, -bir dildeki anlam ayırt eden en küçük birimleri- kapsar. (Bir dildeki anlam taşıyan en küçük birimlere morfem denir ve morfolojinin araştırma alanına girer.) Fonetik, fonolojik bağlamdan bağımsız olarak seslerin detaylı tanımıyla ilgilenirken; fonoloji, her bir dildeki sesbirimlerle uğraşır.
Sesbilim, dilin seslerini, dilsel iletişim dizgesindeki işlevleri açısından inceleyen bilim dalıdır. Sesbirim ve bürünbilim gibi soyut birimlerin incelenmesi üzerine kuruludur. Ferdinand de Saussure, J. Baudouin de Courtenay gibi araştırmacılardan esinlenen Prag Dilbilim Çevresi'nde oluşmuştur.

Sesbilimde, ses bilgisi gibi, kendi içinde birçok alana ayrılır. Bu alanları aşağıdaki biçimde gösterebiliriz:

Bu bilimin inceleme alanı oldukça geniştir. Sadece bir dilin sesbilimsel dizgesini değil, bütün dillerin sesbilimsel dizgelerini ve bunların işleyiş kurallarını incelemeyi amaç edinir.

Bir ya da birçok dilin sesbilimsel dizgelerini birbiriyle karşılaştırarak bunlar arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri ortaya koymayı amaçlar. Bu bilimin elde etmiş olduğu bulgular çeşitli amaçlar için uygulanabilir.

Kısaca tanımlamak gerekirse, bir dilin sesbilimsel dizgesindeki evrimi göz önünde bulundurmadan, sadece bu dilin belli bir döneminde yer alan sesbilimsel dizgesini bir bütün olarak alır.

Eş süremli sesbilimin aksine, sesbilimsel dizgelerin evrimini, bir dil durumundan öbürüne geçişte ortaya çıkan değişimleri ortaya çıkarmaya çalışır.

Fonolojinin bir başka önemli alanı ise ayırt edici özelliklerle ilgilenir. Bu bağlamda örneğin “sessiz” veya “seslendirici” gibi “üst sınıf özellikleri”nden bahsetmek mümkündür. Anılan bu özellikler yine “laryngal” özelliklerden ayrı tutulur (örneğin seslilik veya nefes vurgusu gibi); bunun yanı sıra seslendirmenin biçimine göre özellikler taşıyabilir (örneğin “burun sesi”); ya da seslendirmenin yerine göre özellikler belirlenebilir (örneğin dudaklı, gırtlaktan seslendirme vs.) Bu anlamda sesler farklı özelliklerin birer “matrix”i olarak da betimlenebilmektedir.

Fonolojinin diğer araştırma alanı ise, Türkçe ve Fincede var olan ünlü uyumu gibi ses ile ilgili olan olguları açıklamaya çalışan fonolojik kuralların nasıl oluştuğudur. Sesbilimsel süreçler şu şekilde açıklanabilir: 

Benzeşme (İki sesin benzeşmesi)
Ayrışma
Ses Türemesi (Telaffuz kolaylığı için bir sesin eklenmesi)
Ses (ünlü) Düşmesi (Genellikle kelime sonundaki sesin düşmesi)
Bir kelimenin vurgusuz bir ünlüsünün kaldırılması
Zıtlığın kaldırılması Kaynak 15 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ses ve söz uyumsal fonoloji, Çincede olduğu gibi tonlamaya göre anlamı değişen sözcüklerin özelliklerini açıklar ve uygun olarak tanımlamaya çalışır.

"Okunduğu gibi yazılan diller" kavramı ile "fonetik dil" kavramı arasında fark vardır zira her dil kendi yazım stilini ve kurallarını üretmiştir ve o dilde yazılmış bir yazı o dilin okunuş kurallarına göre okunduğunda gayet yazıldığı gibi okunan (ya da tersi) bir dil olur. Dolayısıyla yazıya aktarılmış her dil okunduğu gibi yazılan dillerdir ama bu onların fonetik dil oldukları anlamına gelmez.
Her dil ilk yazıya geçirildiğinde fonetik kurallara olabildiğince saygılı olduğu kabul edilir. Dilin yazımını fonetik olmaktan uzaklaştıran ise zamanla konuşulan dilde (spoken language) görülen değişikliklerdir. Konuşmada ortaya çıkan değişikliklerin anında yazıya yansıması hiçbir zaman söz konusu olamayacağından dolayı, yazım konuşulan dilin evrim hızına yetişemez, bu da zamanla yazıyla konuşulan dilin kopmasına, yazımın fonetik olmaktan uzaklaşmasına neden olur. Kimi dillerde bu evrim süreci çok dramatik yazım farklılıklarına yol açmışken (İngilizce, Fransızca) kimi dillerde daha az farklılık gözlenir (İspanyolca, Almanca vs).
Türkçe yazımı daha yeni adapte edilmiştir (1928). dolayısıyla her hâlde günümüzde Türkçe dünya üzerindeki en fonetik dillerden birisidir. Dil evriminde 80 yıllık bir süre bir nefes alıp verme kadar olduğundan Türkçe yazımı ile okunuşu arasında farklılıklar çok ama çok nadirdir. Öte yandan süreç içerisinde her dil gibi Türkçenin de yazımı ile okunuşları arasında farklar oluşacaktır, bu kaçınılmazdır. Hatta şimdiden birkaç belirgin örnek ortaya çıkmıştır. Örneğin "değil mi" yerine "diğ mi", "geleceğim" yerine "gelcem", peki, abi gibi... Bu sayılan örnekler her ne kadar gözümüze yanlış kullanım gibi gelse de zaman içerisinde oluşan okunuş kaymaları (pronunciation shift) böyle oluşmaktadır.

IPA kısaltmasının açılımı "International Phonetic Association"dır. Harf IPA özellikleri (çene, dudak biçimi, dilin devinimi)
Örnek: 
a [ɑ] geniş, düz, arkadil: anı [ɑnɯ]
[a] geniş, düz, öndil: laf [laf]
e [e] geniş, düz, öndil (kapalı): elma [elˈmɑ]
[ɛ] geniş, düz, öndil (açık): dere [deˈrɛ]
[æ] geniş, düz, önortadil: terk [tæɾc]
ı [ɯ] dar, düz, arkadil ısı: [ɯˈsɯ]
i [i] dar, düz, öndil (açık): iğde [iːˈdɛ]
[ɪ] dar, düz, öndil (kapalı): simit [sɪˈmɪt]
o [ɔ] geniş, yuvarlak, arkadil (açık): soru [sɔˈɾu]
[o] geniş, yuvarlak, arkadil (kapalı): oğlak [oːˈlɑk]
ö [œ] geniş, yuvarlak, öndil (açık): örtü [ˈœɾtʏ]
[ø] geniş, yuvarlak, öndil (kapalı): öğren [øˈɾæn]
u [ʊ] dar, yuvarlak, arkadil (açık): kulak [kʊˈlɑk]
[u] dar, yuvarlak, arkadil (kapalı): uğur [uːˈð]
ü [y] dar, yuvarlak, öndil (açık): ümit [yˈmɪt]
[ʏ] dar, yuvarlak, öndil (kapalı): düğme [ˈdʏːmɛ]

Harf IPA özellikleri (titreşim, çıkış biçimi, yeri) 
Örnek: 
b [b] ötümlü, patlamalı, çiftdudak: balık [bɑˈɫɯk]
c [dʒ] ötümlü, sürtünücü, dil-öndamak: cam [dʒɑm]
ç [tʃ] ötümsüz, sürtünücü, dil-öndamak: seçim [seˈtʃɪm]
d [d] ötümlü, patlamalı, dilucu-dişardı: dede[deˈdɛ]
f [f] ötümsüz, sürtünücü, dudak-diş: firma[ˈfɪɾmɑ]
g [ɡ] ötümlü, patlamalı, dil-artdamak: karga [ˈkɑɾɡɑ]
[ɟ] ötümlü, patlamalı, dil-artdamak (ön): genç [ɟɛntʃ]
h [h] ötümsüz, sürtünücü, gırtlak: hasta [ˈhɑstɑ]
j [ʒ] ötümlü, sürtünücü, dil-öndamak: müjde [ˈmʏʒdɛ]
k [k] ötümsüz, patlamalı, dil-artdamak: akıl [ɑˈkɯɫ]
[c] ötümsüz, patlamalı, dil-artdamak (ön): kedi [ceˈdɪ]
l [l] ötümlü, yandaralma, dilucu-öndamak: kul [kʊɫ]
[l] ötümlü, yandaralma, dilu.-öndamak (ön): lale [lɑːˈlɛ]
m [m] ötümlü, genizsi, çiftdudak: dam[dɑm]
n [n] ötümlü, genizsi, dilucu-dişeti: anı [ɑnɯ]
[ŋ] ötümlü, genizsi, dil-artdamak: süngü [ˈsʏŋɟʏ]
p [p] ötümsüz, patlamalı, çiftdudak: ip [ɪp]
r [r] ötümlü, çokçarpmalı, dilucu-dişeti: raf [rɑf]
[ɾ] ötümlü, tekçarpmalı, dilucu-dişeti: ırmak [ɯɾˈmɑk]
[ð] ötümlü, sürtünücü, dilucu-dişeti: bir [bɪð]
s [s] ötümsüz, sürtünücü, dilucu-dişeti: ses [sɛs]
ş [ʃ] ötümsüz, sürtünücü, dil-öndamak: aşı [ɑˈʃɯ]
t [t] ötümsüz, patlamalı, dilucu-dişardı: ütü [ʏˈtʏ]
v [ʋ] ötümlü, sürtünücü, dudak-diş: var [ʋɑð]
[w] ötümlü, sürtünücü [yarı ünlü]: tavuk [tɑˈwʊk]
y [j] ötümlü, dil-öndamak [yarı ünlü]: yat [jɑt]
z [z] ötümlü, sürtünücü, dilucu-dişeti: azık [ɑˈzɯk]
[θ] ötümsüz, sürtünücü, dilucu-dişeti: yoz [jɔθ]

Frig dili ya da Frigce, klasik antik çağda (MÖ 8. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar) Anadolu'da (günümüz Türkiyesinde) konuşulan ve Frig Uygarlığı'nın ana dili olan bir Hint-Avrupa diliydi.
Antik Yunan yazarları, "Frig" kelimesini, tek bir "kabile" veya "halk" adından ziyade, esas olarak Anadolu'nun orta bölgelerinde yer alan geniş bir etno-kültürel kompleksi tanımlamak için bir şemsiye terim olarak kullanmışlardır. Platon, bazı Frigce kelimelerin Yunanca kelimelere benzediğini gözlemlemiş ve bunu "Diyaloglar" eserinde yazmıştır.

Herodotus ve Hesychius gibi eski yazarlar, bize Frigce olduğu varsayılan birkaç düzine kelime, sözde tefsirler sağlamışlardı. Modern zamanlarda, Ortaköy'de bulunan Frig metinli ilk anıt, 1752'de tanımlanmıştır. 1800'de Yazılıkaya'da (klasik Nakoleia) iki yazıt daha keşfedilmiştir. Bir tanesinin üzerinde ΜΙΔΑΙ, 'Midas'a' yazısı okunabiliyordu, bu da onların efsanevi Frigya kralı Midas'ın bir binasının, muhtemelen mezarının parçası olduğu fikrini uyandırdı. Daha sonra Batılı arkeologlar, tarihçiler ve diğer akademisyenler, Homeros'un dünyasının coğrafi arka planını ve Yeni Ahit'in bahsettiği eski dünyadan unutulmuş medeniyetleri bulmak için Anadolu'yu dolaşmaya başladıklarında, daha fazla anıt keşfedildi. 1862'ye gelindiğinde, aralarında birkaç Yunanca-Frig dili iki dilli olan on altı Frig yazıtı biliniyordu. Bu, Alman bilim adamı Andreas David Mordtmann'ın yazıyı deşifre etmek için ilk ciddi girişimi üstlenmesine imkân verdi, ancak Frigce ile Ermenice arasındaki paralellikleri aşırı vurguladı ve bu da bazı yanlış sonuçlara yol açtı. 1880'den sonra İskoç Mukaddes Kitap bilgini William Mitchell Ramsay, daha birçok yazıt keşfetti. 20. yüzyılda, sürekli yeni metin akışı, daha güvenilir transkripsiyonlar ve Hint-Avrupa ses değiştirme yasalarının daha iyi bilinmesi nedeniyle Frigce anlayışı arttı. Alfabe artık iyi biliniyor, ancak alfabenin daha nadir işaretlerinin küçük revizyonları hala mümkün olsa da, bir işaret (= /j/, transkripsiyonu y) görece daha yakın bir tarih olan 1969'da güvenli bir şekilde tanımlandı.

Frig epigrafik materyali, Eski Frig ve Yeni Frig olmak üzere iki ayrı alt gruba bölünmüştür. Bunlar, Frig dilinin farklı aşamalarını gösterir, farklı alfabelerle ve farklı malzemeler üzerine yazılır ve farklı coğrafi dağılımlara sahiptir. Eski Frig dili, Anadolu ve ötesindeki 395 yazıtta tasdik edilmektedir. MÖ 800 ile 330 yılları arasında Frig alfabesiyle yazılmıştır. Corpus des inscriptions paléo-phrygiennes (CIPPh) ve ekleri, birkaç grafiti dahil edilmemekle birlikte, bilinen Eski Frig yazıtlarının çoğunu içerir. MÖ 8. yüzyılın ortalarından kalma en eski yazıtlar, Gordion'daki (Yassıhöyük ya da " Midas Höyüğü ") ve Bayındır'daki (Doğu Likya) tümülüslerde (mezar höyükleri) gümüş, bronz ve kaymaktaşı nesneler üzerinde bulunmuştur.
Yeni Frigce dili ise, 117 cenaze yazıtında tasdik edilmiştir, çoğunlukla bir Yunan kitabesinden sonra eklenen saygısızlık yapanlara karşı lanetler eklenmiştir. Yeni Frigce MS 1. ve 3. yüzyıllar arasında Yunan alfabesiyle yazılmıştır ve Orta Anadolu'daki eski Frigya'nın batı kısmı ile sınırlıdır. Yeni Frig yazıtlarının çoğu kaybolmuştur, bu nedenle bunlar yalnızca ilk derleyicilerin tanıklıklarıyla bilinmektedir. Yeni Frig yazıtları William M. Ramsay (yaklaşık 1900) ve Obrador-Cursach (2018) tarafından kataloglanmıştır.
Bazı uzmanlar, Dokimeion'dan tek bir yazıtla temsil edilen üçüncü bir bölümü, Orta Frig dilini tanımlarlar. Makedonya fethinden sonra MÖ 4. yüzyılın sonlarına tarihlenen, sekiz satırda yazılmış altı hekzametrik mısradan oluşan bir Frig kitabesidir. Yunan alfabesiyle yazılmış ilk Frig metni olarak kabul edilir. Deyiş biçimi, Bithynia'daki Eski Frig kitabesinin bazı yankılarını taşır, ancak Yeni Frigce'de bulunan fonetik ve imla özelliklerini önceden tahmin eder. Gordion'dan MÖ 4. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar uzanan üç grafiti, hem kullanılan alfabe hem de dilsel aşama açısından belirsizdir ve Orta Frigce olarak da kabul edilebilir.

Frigce diğer Anadolu dilleri gibi ilgi görmeye ve araştırılmaya devam etmektedir ve farklı kesimden farklı kişiler bu kadim dilleri öğrenmeye ve araştırmaya merak sarmıştır. Bu dildeki kelimeler diğer Anadolu dillerinden çok Latin ve Yunan dilleri ile daha çok benzerlik göstermektedir.

Burada Frigçe cümle ve Türkçe anlamlarını bir arada verilmiştir :
Frigçe : Βας ιοι βεκος μεβερετ (Yazım)
Frigçe : Bas ioi bekos meberet (Okunuş)
Türkçe : Bas ekmeğini elinden alacak.
Frigçe : ...Aυτος κε ουα κ' οροκα γεγαριτμενος ας Βαταν τευτους (Yazım)
Frigçe : ...Autos ke oua k' oroka gegaritmenos as Batan teutos (Okunuş)
Türkçe : ...Ve kendisi ve soyu Bas tarafından lanetlensin.

Paleo-Balkan dilleri
Yunanca
Hititçe
Ermenice
Traklar
Frigler

Woodhouse, Robert. "An overview of research on Phrygian from the nineteenth century to the present day". Studia Linguistica Universitatis Iagellonicae Cracoviensis, Volume 126 (2009), 167-188, DOI 10.2478/v10148-010-0013-x.

Corpus of Phrygian Inscriptions 28 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lubotsky's Phrygian Etymological Database (Incomplete) (İngilizce)
Encyclopædia Britannica - Phrygian Language (İngilizce)
Linguistic Bibliography Online (İngilizce)
Palaeolexicon - Dictionary, History and Translations of the Phrygian Language3 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Midas and the Mushki, by Miltiades E. Bolaris (2010)6 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Anatolianscripts.com - Frig Alfabesi 17 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.palaeolexicon.com/ölü/kırık bağlantı] Phrygian
The Sound of the Phrygian language (Vocabulary & Sample Text) 25 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Frigçe, İngilizce)
Eski Anadolu Dillerine Giriş (Türkçe)
Anadolu Dillerine Yazım Örnekleri (Hititçe, İngilizce)
Anadolu Dillerine Yazım Örnekleri (Hititçe, İngilizce)
Frigler (Adım Adım Tarih) 23 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Gösterge; kendisinden başka bir şey işaret eden, temsilî olan ve yorumlanabilen her türlü cisim, durum veya olay.

Ferdinand de Saussure'ye göre göstergeler, birbiriyle karşılıklı ilişki içerisinde olan görüngü (gösteren, ifade) ve imge (gösterilen, içerik) olmak üzere iki boyutludur. Özetle harfler (okunan, yazılan) ve sesler (duyulan, söylenen) görüngü boyutuyken; imâ edilen ve zihinde canlanan ise imge boyutudur.

Görüngü, göstergenin işaret eden olgusudur. Dilsel olarak bütün kelimeler birer görüngüdür ve iletişimde bir imgeyi aktarmak için kullanılan görüngü, içeriği (anlamı) taşıyan unsurdur. Eş anlamlı kelimelerden ayrı olarak birbirinden farklı görüngüler aynı içeriği taşıyabilirler. Örneğin ifade olarak "Ankara" ile "Türkiye'nin başkenti" görüngüleri, aynı içeriğe sahiplerdir; ancak vurguları farklıdır.

İmge; göstergeye ait olan anlam, diğer bir deyişle gösterilendir. Göstergenin içeriği ve değeri de bu boyuttadır.  Tıpkı görüngülerde olduğu gibi, birden fazla imge de tek bir görüngüye ait olabilir. Bu durumda görüngü çokanlamlıdır. İmgeler zaman içerisinde anlam değişiklikleri geçirebilirler.

Charles Sanders Peirce'ye göre göstergeler, her birinde gösteren ve gösterilen arasında farklı bir ilişkinin bulunduğu üç gruba ayrılır.

Belirti (Lat.: Index), gösteren ve gösterilen boyutlar arasında fiziksel bir ilişkinin var olması durumunda göstergenin dahil olduğu gruptur.

Benzeşke veya diğer adıyla ikonlarda (Yun.: Eikṓn), göstergenin iki boyutu arasında benzerlik ilişkisi vardır. Bir kişi veya nesnenin tasviridir. Charles Morris, bir nesnenin niteliklerini ortaya koyan göstergeleri "ikonik gösterge" olarak tanımlar. Bu tanıma göre fotoğraf ve çizimler, ikon grubuna girerler.
Ayrıca dilsel göstergeler özellikle görüngü boyutundan dolayı sembol olsalar da, doğadaki seslerin taklit edilmesi ile meydana gelen yansımalar, görüngü ve imgelem boyutları arasındaki benzerlik ilişkisi nedeniyle ikon grubuna girer.

Sembol (Yun.: Sỳmbolon) veya simge, gösteren ve gösterilen boyutlarında nedensellik veya benzerlik ilişkisi olmamakla birlikte, keyfî ve uzlaşımsaldır. Algılanabilenin dışında ve gerisinde anlama sahiptir.

Atıflar

Genel
Best, Otto F. (1984). Handbuch literarischer Fachbegriffe (Almanca). Frankfurt am Main: Fischer Handbücher. 
Busch, Albert (2008). Germanistische Linguistik (Almanca). Tübingen: Gunter Narr. 
Eco, Umberto (1972). Einführung in die Semiotik. Autorisierte deutsche Ausgabe von Jürgen Trabant (Almanca). München: Wilhelm Fink. 
Erckenbrecht, Ulrich (1975). Politische Sprache (Almanca). Wetzlar: Andreas Achenbach. 
Ernst, Peter (2002). Pragmalinguistik. Grundlagen, Anwendungen, Probleme (Almanca). Berlin: Walter de Gruyter. 
Kocsány, Piroska (2010). Grundkurs Linguistik. Ein Arbeitsbuch für Anfänger (Almanca). Paderborn: Fink. 
Saussure, Ferdinand de (2001). Grundfragen der allgemeinen Sprachwissenschaft (Almanca). Berlin: Walter de Gruyter. 
Schmidt, Wilhelm (2007). Geschichte der deutschen Sprache. Ein Lehrbuch für das germanistische Studium (Almanca). Stuttgart: S. Hirzel.

Güney Kafkas dilleri veya Kartveli dilleri (Gürcüce: ქართველური ენები / "Kartveluri enebi"), Kafkas dillerine bağlı ve Kafkas Dağları'nın güneyinde konuşulan Gürcüce, Megrelce, Lazca ve Svancadan oluşan dil ailesidir. Dünya çapında yaklaşık 5.2 milyon konuşanı vardır. Diğer hiçbir dil ailesi ile ilişkisi tespit edilemeyen Güney Kafkas dilleri, dünyanın birincil dil ailelerinden biridir. Güney Kafkas dillerinde yazılmış en eski edebi kaynak, Asomtavruli harfleriyle yazılmış Eski Gürcüce Bir el Qutt yazıtlarıdır. MS 430 yılına tarihlenen yazıt, Beytüllahim yakınlarındaki bir Gürcü manastırında bulunmuştur. Gürcücenin yanı sıra, yazı dili gelişmemiş olan diğer Güney Kafkas dilleri de Gürcü alfabesiyle yazılır. Bunun yanında Türkiye ve Avrupa'daki Lazlar için Latin alfabesinden geliştirilmiş Laz alfabesi kullanılır.

Svanca (Svanca'da Luşnu), Gürcüstan'ın Svaneti bölgesinde yaklaşık 35-40 bin kişinin anadilidir.
Gürcüce-Zan (Karto-Zan)
Gürcüce (Gürcücede Kartuli), 4,1 milyon kişinin anadilidir. 3.9 milyon kişi Gürcistan'da, kalanı Türkiye, İran ve Azerbaycan gibi ülkelerde yaşayan Gürcülerin anadili olarak konuştuğu tahmin edilir.
Gruzinik (Yahudi Gürcücesi; Gürcücede Kivruli) yaklaşık olarak 80 bin kişi tarafından konuşulur. Bunların 60 bini İsrail’de, yaklaşık 20 bini ise Gürcistan’da yaşar.
Zan dilleri (Kolhisce)
Megrelce (Megrelcede Margaluri), 1989 verilerine göre yaklaşık 500 bin kişinin anadilidir, asıl olarak Batı Gürcistan’da Megrelya’da ve Abhazya’nın doğu kesimindeki Gali bölgesinde konuşulur. Abhazya'yı terk etmek zorunda kalan çok sayıda Megrel mülteci bugün Tiflis’te anadili olarak bu dili konuşmaktadır.
Lazca (Lazcada Lazuri), tahminî verilere göre çoğunluğu Türkiye'de, Karadeniz kıyısında yaşayan 250 bin kişinin anadilidir. Gürcistan’da yaklaşık 30 bin kişinin anadili de Lazcadır.

Bu diller arasındaki bağlantı ilk kez 1773'te Johann Anton Güldenstädt'ın Kafkas dilleri sınıflandırmasında rapor edilmiş, daha sonra Georg Rosen, Marie-Félicité Brosset ve Franz Bopp gibi dilbilimciler tarafından kanıtlanmıştır.
Georgi Klimov, Glottokronolojik analiz sonuçlarına göre Proto Güney Kafkasya dilinin MÖ 19. yüzyılda Svanca ve Proto-Karto-Zan olarak ayrıldığını, Proto-Karto-Zan dilinin ise MÖ 8. yüzyılda Zan dili ve Gürcüce olarak ayrıldığını iddia etmektedir.

Laz - Megrel - Svan ve Gürcü dilleri arasındaki benzerlik kaçınılmaz düzeyde yakındır. Bu benzerlik ve yakınlık ortak sözcük dağarcığı karşılıklı anlaşmayı sağlamaya yetmemektedir. Yalnızca Zan dili'nin ya da Kolhis dilinin birbirinden ayrılmış iki lehçesi olarak kabul edilen Lazca ve Megrelce hâriç. Lazca ve Megrelce karşılıklı anlaşılır dillerdir.
Tablo üzerinden Kartveli dillerinin benzerliklerini karşılaştırırsak:

Gürcüce, Gürcistan'ın resmi dili (nüfusun %90'ı tarafından konuşulmaktadır) ve Gürcistan'da yazım ve ticarette kullanılan ana dildir. Kendine özgün, ayırt edici bir alfabe ile yazılır. Günümüze ulaşan en eski Gürcüce edebi metin MS 5. yüzyıla tarihlenmektedir. Eski Gürcü alfabesi Yunan alfabesinden türetilmiş gibi görünüyor. Ancak bu sadece bir varsayımdır ve eski Gürcü alfabesinin Yunan alfabesinden türetildiğine dair hiçbir kanıt yoktur.
Megrelce, 1864'ten beri, özellikle Megrellerin kültürel özerkliğe sahip olduğu 1930'dan 1938'e kadar olan dönemde ve 1989'dan sonra Gürcü alfabesi ile yazılmıştır.
Lazca, esas olarak 1927 ve 1937 yılları arasında ve günümüzde de Türkiye'de Latin alfabesinden geliştirilen Laz alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Ancak Lazca, dili konuşanların ana akım Türk toplumuyla entegre olmasıyla birlikte kaybolmaya başlamış ve günümüzde tehlike altında olan diller arasında yer almaktadır.

Proto Güney Kafkasya dili

Klimov, G. (1964). Etymological Dictionary of the Kartvelian Languages (Rusça). Moskova. 
Klimov, G. (1994). Einführung in die kaukasische Sprachwissenschaft. Hamburg: Buske. 
Klimov, G. (1998). Etymological Dictionary of the Kartvelian Languages. Berlin: Mouton de Gruyter. 
Klimov, G. (1998). Languages of the World: Caucasian languages (Rusça). Moskova: Academia. 
Dalby, A. (2002). Language in Danger; The Loss of Linguistic Diversity and the Threat to Our Future. Columbia University Press. 
Lang, D.M. (1966). The Georgians. New York: Praeger. 
Hewitt, B.G. (1995). Georgian: A Structural Reference Grammar. John Benjamins Publishing. ISBN 978-90-272-3802-3. 

Vanilişi, M./ Tandilava, A., Lazların Tarihi, Gürcüceden Çev. Hayri Hayrioğlu, S. 10, Baskı 3., Ant Yayınları, İstanbul 1992
BUCAKLİŞİ, A. İsmail: “Japon Dilbilimci Kojima Goişi ile Söyleşi”, Kafkasya Yazıları, Çiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 1997, sayı 7.
Karşılaştırmalı Güney Kafkas dilleri 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hans Georg Gadamer (11 Şubat 1900, Marburg - 13 Mart 2002, Heidelberg), Alman felsefecidir.

Hakikat ve Metot (Truth and Method) adlı kitabını altmışlı yaşlarında yazmıştır. Onun yorumsama anlayışı, anlamı, yorumcunun noktasında arayan bir duruşa dayanır. Maksatçıların tersine o anlamın aktörün (agent) bağlamında sabit olmadığını tam tersine yorumcunun durduğu noktadan çıkarılacağını belirtir. Örneğin Fatih'in kardeş katlini uygun gören yaklaşımının anlamı Fatih'in zihninde değil yorumcunun verdiği anlamda aranmalıdır. Dolayısı ile aslında eylem ile yorumcu arasında dinamik bir süreç söz konusu. Anlam sabit değildir, nitekim her yorumcunun belli bir eyleme farklı anlamlar vermesi bundandır. Kutsal metinlerin yorumunda bunu görmek kolaydır. Bilindiği gibi Katolik görüş daha sonra Protestan anlayışını doğurmuştur. Bu anlayışta bile Kalvinizm ve Luther'in farklı yorumları söz konusu. Gadamer'in yorum bilgisi için Brian Fay'in Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi kitabına bakılabilir.

(2003), Edebiyat Nedir?, Babil Yayınları, Frida Kahlo ve Helmut Kuhn ile birlikte
(2005), Güzelin Güncelliği, Çizgi Kitabevi. ISBN 975-8867-20-2 (Die Aktualität des Schönen)
(2008), Hakikat ve Yöntem-1, Paradigma Yayınları.
(2009), Hakikat ve Yöntem 2. Cilt, Paradigma Yayınları.

Harf, yazı yazmak için kullanılan semboldür. Harfler, Seslerin yazı sistemlerindeki karşılığıdır. Harflerin hepsi birleşerek alfabeyi oluştururlar. Yazı harfler dışında rakam, noktalama işaretleri ya da başka semboller içerebilir ama harfler yazının en temel öğesidir.

Saf fonetik bir alfabede, her bir fonem bir harfle ifade edilir. Fakat geçmişte ve pratikte, harflerin birden çok fonemi bir temsil ettiği görülür. Bazen tek bir sesi birden fazla harf ile göstermek gerekebilir. Örneğin "ş" sesini vermek için İngilizcede "sh", Almancada "sch" kullanılmaktadır. Aynı şekilde "x" sesini vermek için, Türkçede "iks" kullanılır.
Harfler alfabe içerisinde belli bir sıraya sahiptirler. Buna alfabetik sıra denir. Aynı harfin alfabedeki yeri değişik dillerde farklı yerlerde olabilir. Harflerin alfabedeki yerleri bilimsel çalışmalar ile saptanır.
Harfler; seslerin iki boyutlu cisimleri ve ses tonlarının isimleridirler. Sesler insan çerçevesinde adette sınırlı bir sayıda olabilir. Harfler ise insan sayısıyla sınırlı olmayıp, herkes kendisine göre aynı iki boyut içinde (örnek: kâğıt kalem boyutu) istediği gibi şekledebilir. Harf bir şekil, bir biçim ise ses onu kapsayan bir şeydir. İkisi de bir tarif/üslup yöntemi olup, kör/sağır ihtilafında mağluptur. Sesler için bir tanımlama biçimi olan harfler, esasında bir kanıtlama aleti olduğu için de dünyanın kayda değer yerlerinde bir şekilde kullanılmıştır.
Harfler sayısal değerlere de sahip olabilir. Roma rakamları buna en iyi örnektir.

Harflerin kullanımı Bronz Çağı'na kadar uzanır. Antik Mısır'da dildeki sesi veren 23 hiyeroglif kullanıldığı görülür. Çivi yazıları MÖ 2700 yıllarında kullanılmıştır.
Harflerin ilk gerçek anlamda kullanımı Sami dilleri alfabelerinde, MÖ 2000 yıllarında Antik Mısır bölgesinde görülür. Daha sonra bu sistem ilk Kanaan dil yapısına evrimleşti. MÖ 9. yüzyılda, ilk sesli harf Yunan alfabesinde görüldü.

Bazı alfabelerdeki harfler:

Fonetik işaret
Glif
Grafem
Ligatür
Harf karakteri
Ortografi
Tipografi

Hawaii dili (Hawaii dilinde: ʻŌlelo Hawaiʻi) veya Hawaiice, Hawaii Adaları'nın yerli halkı olan Kānaka Maoli tarafından konuşulan Polinezya dilleri ailesine ait bir dildir. İngilizce ile birlikte Hawaii eyaletinin iki resmi dilinden biridir.

Hawaii dili, 19. yüzyılın başlarına kadar yalnızca sözlü olarak kullanılıyordu. 1820'lerde Amerikan misyonerleri tarafından Latin alfabesine dayalı bir yazı sistemi geliştirildi. Bu dönemde dil, hükûmet işleri, mahkemeler ve okullarda yaygın olarak kullanıldı. Ancak 1896'da çıkarılan bir yasa ile okullarda İngilizce dışındaki dillerin kullanımı yasaklandı ve Hawaii dili kamusal alanlardan büyük ölçüde silindi.

1978'de Hawaii dili, eyaletin resmi dili olarak yeniden tanındı. Bu tarihten itibaren dilin canlandırılması için çeşitli programlar başlatıldı. Hawaii Üniversitesi'nde dil eğitimi programları oluşturuldu ve bazı okullarda Hawaii diliyle eğitim veren sınıflar açıldı. Bu çabalar sayesinde dilin kullanımı artmaya başladı. 2000'li yıllarda yapılan sayımlara göre, Hawaii dilini evde konuşan kişi sayısı 24.000'in üzerindedir.

Hawaii alfabesi, 12 harf ve bir glottal durak (ʻokina) olmak üzere toplam 13 karakterden oluşur: A, E, H, I, K, L, M, N, O, P, U, W ve ʻ. Vokal uzunlukları, kahakō adı verilen makronlarla belirtilir. Bu yazı sistemi, dilin doğru telaffuzunu ve anlamını korumak açısından önemlidir.

Günümüzde Hawaii dili, özellikle Niʻihau Adası'nda ve bazı eğitim kurumlarında aktif olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, dilin öğretilmesi ve kullanımı için çeşitli çevrimiçi kaynaklar ve mobil uygulamalar geliştirilmiştir. Hawaii dilinin canlandırılması, yerli kültürün korunması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük önem taşımaktadır.

Haydaca ya da Hayda dili (kendilerince X̲aat Kíl, X̲aadas Kíl, X̲aayda Kil; İngilizce Haida; Rusça хайда), Kanada'nın Britanya Kolombiyası eyaletinin Haida Gwaii adasında (eski adı: Queen Charlotte Adası) ve Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinin Galler Prensi adasında Haydalar tarafından konuşulan izole dillerden ya da Na-Dene dillerinden tehlike altındaki Kızılderili dilidir. Na-Dene grubu içinde tek başına alt grupta toplanır. Diğer alt grubu Tlingitçe ile Eyak-Atabask dilleri oluşturur. Alaska Yerli Dil Merkezine göre Alaska'daki 650 kişilik nüfustan 10 kadarı, Kanada'daki 1.100 kişilik nüfustan ise ancak 30 tanesi anadillerini konuşabiliyor. 1774 yılında Avrupalılarca ilk karşılaşmada nüfusları 15.000 olan Haydalar yeni getirilen salgın hastalıklardan kırılmış ve bugün ancak Masset, Skidegate ve Hydaburg köylerinde yaşamaktadırlar.

2 lehçesi vardır ve her ikisi de ayrı diller olarak da sınıflandırılır. Dil bilgisi açısından çoğunlukla aynı olan lehçeler ancak fonolojik ve leksikolojik farklılıklar sergiler.

Kuzey Haydacası
Alaska (ya da Kaigani) Haydacası
Masset (ya da North Graham Adası) Haydacası
Güney Haydacası
Skidegate Haydacası
Ninstints Haydacası (tükendi)

Haydacanın Tlingitçe ile genetik benzerliği olduğu ilk kez 1894 yılında Franz Boas tarafından öne sürülmüş, dil bilimci Edward Sapir de 1915 yılında Na-Dene dillerine dahil etmiştir. Bu sınıflandırma daha sonra aralarında Swanton, Pinnow, Greenberg ve Ruhlen'in bulunduğu dil bilimcilerce de kabul görmüştür. Bugün ise daha çok izole dil olarak sınıflandırılmaktadır. Dene-Yenisey dilleri ailesinin kurucusu olan Edward Vajda'ya göre Haydaca ile Na-Dene (Tlingit-Eyak-Atabask) dilleri arasında genetik bağ yoktur. Haydaca hariç Na-Dene dilleri ile Sibirya'daki Yenisey dilleri arasında benzerliğe dayanarak 2006-2010 yılları arasında Dene-Yenisey hipotezini geliştirmiştir. Bugün bu hipotez Alaska Yerli Dil Merkezi tarafından da desteklenmektedir.

Alaska Yerli Dil Merkezi

Hece veya seslem, kelimeleri oluşturan, en küçük birimi harf olan ve ağzın tek hareketinde sarf edilebilen ses modelidir. Türkçede en az bir harf, en çok dört harften oluşur ve içinde en fazla bir tek sesli harf bulunur.

Türkçede heceyi oluşturan seslerin sayısına ve bu seslerin hecedeki yerine göre altı çeşit hece vardır:
1. Bir sesli harften oluşan hece : o - da
2. Bir sesli, bir sessiz harften oluşan hece : eb - ru, ay - va, im - la
3. Bir sesli, iki sessiz harften oluşan hece : ilk, üst, aşk,
4. Bir sessiz, bir sesli harften oluşan hece: el - ma, ka - fa
5. Bir sessiz, bir sesli, bir sessiz harften oluşan hece: mu- rat, ya-tak
6. Bir sessiz, bir sesli, iki sessiz harften oluşan hece : Türk, kalp, şark
Yabancı dilden gelen kelimelerde ise farklı tip heceler bulunabilir:

iki sessiz, bir sesli, bir sessiz harften oluşan hece : tren, tram-vay
iki sessiz, bir sesli, iki sessiz harften oluşan hece : prens, kramp

Bürünbirimcik
Hece ölçüsü
Hece yazısı
Kaynaşma
Ünlü düşmesi
Vurgu

Bernd Heinrich Wilhelm von Kleist, (18 Ekim 1777, Frankfurt Oder, Brandenburg, Prusya - 21 Kasım 1811, Berlin) Alman şair, tiyatro oyunu, hikâye yazarı, yayıncı.
Heinrich von Kleist, yaşadığı dönemin edebî coğrafyasında var olan edebî anlayışa ve edebî eğilimlere aykırı bir kişi olarak görüldü. Aynı şekilde Weimar dönemi klasik edebiyatına ve romantizm akımından da uzak durdu. Von Kleist, şövalyelik hakkındaki tarihî bir tiyatro oyunu Das Käthchen von Heilbronn, Der zerbrochne Krug ve Amphitryon başlıklı komediler, Penthesilea başlıklı trajedi ve Michael Kohlhaas ve The Marquise von O... başlıklı romanları ile en önemli eserleri arasında sayılır.

Heinrich von Kleist, Prusya'da önemli makamlara gelmiş, Pomeranya sülâlesine mensup bir aileden geliyordu. Ailenin beşinci çocuğu ve ilk oğlu olarak doğdu. Von Kleist sülâlesi, çok sayıda general ve mareşal, birçok toprak sahibi ile bir dizi âlim, yüksek diplomat ve memur yetiştirdi. Kleist'in babası Joachim Friedrich von Kleist (d. 1728 - ö. 1788), o zamanlar bir garnizon kasabası olan Frankfurt (Oder)'de Prens Leopold von Braunschweig'ın ordusunun süvari komutanı olarak görev yaptı. Babasının ilk evliliğinden Minette ve Wilhelmine adlarında iki üvey kız kardeşi ve Kleist'e çok yakın olan Ulrike Philippine isimli üçüncü bir kız kardeşi vardı. Joachim Friedrich 1775 yılında Juliane Ulrike Pannwitz ile evlendi. Bu evlilikten de Heinrich'in öz kardeşleri Friederike, Auguste Katharina, Leopold Friedrich ve Juliane dünyaya geldi.
Kleist, babasının 1788'de ölümünden sonra, Berlin'de reform taraftarı bir vâiz olan Samuel Heinrich Catel'in yetimhanesinde büyüdü. Catel, aynı zamanda Fransızca dilbilgisi öğretmeniydi. Kleist muhtemelen, Catel sayesinde Aydınlanma döneminin Fransız şair ve filozofları ile tanıştı. Askerî hayatına öncelik vermek mecburiyetinde olduğu için, Brandenburg Üniversitesi'nde başladığı akademik hayatına ara vermek zorunda kaldı ve Prusya Kraliyet Ordusu'na katıldı. Genç Kleist, ailesinin geleneklerine sadık kalarak 1792 yılının Haziran ayında, Potsdam'daki Prusya Ordusu'nun 3. Muhafız Alayı Taburu'nda kıdemli onbaşı oldu. Müfettiş General Ernst von Rüchel idaresinde, Fransa'ya karşı Birinci Kolaisyon Savaşı'na katıldı. Aynı tabur ile Mainz'de Alman topraklarında kurulan ilk burjuva cumhuriyetinin askerî güçlerinin kuşatmasında da yer aldı.
Yetersiz ve kısa bir eğitim hayatından sonra 1792 yılında Prusya ordusuna girdi ve 1799 yılında teğmen rütbesiyle ordudan ayrıldı. Ardından Viadrina Üniversitesi'nde hukuk ve felsefe eğitimi aldı. 1800 yılında Berlin'de Maliye Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. Ertesi yıl Kleist'ın düzensiz umursamaz ruh hali onu Paris'e ziyaret etmeye sürükledi ve sonrasında İsviçre'ye yerleşti. Orada yakın arkadaşlar edinen Kleist, onlara ilk tragedyası olan Schroffenstein Ailesi adlı eserini okudu. 1802 yılının sonunda Almanya'ya dönen Kleist; Goethe, Schiller ve Wieland'ı Weimar'da ziyaret etti. Leipzig ve Dresden'de kısa bir süre kaldıktan sonra Paris'e geri dönen Kleist ardından Berlin'deki görev yerini Königsberg'teki bir devlet dairesi olarak değiştirdi. 1807 yılında Dresden'e giderken Fransız askerleri tarafından ajan suçlamasıyla tutuklandı. Cezaevinden çıktıktan sonra Dresden’e giden Kleist'ın yolu Heinrich Müller ile kesişti ve birlikte 1808 yılında Phöbus gazetesini çıkardılar.

Kleist 1809 yılında Prag’a gitti ve en sonunda Berlin'e yerleşti. Orada Berliner Abendblätter gazetesini çıkardı. Tahminlere göre o yıllarda, tıpkı kendisi gibi herhangi bir yaşam amacı kalmamış Henrietti Vogel adındaki Alman bir kadın müzisyen ile birlikte olmaya başlar. Aralarındaki ilişki tutkulu bir aşka dönüşür. Vogel, 1808 yılında önemsiz boyutta olan rahmindeki kanserin Kasım 1811'de ciddi bir boyuta ulaştığını öğrenir. Durumu Heinrich'e anlatır ve Heinrich'den kendisi korktuğu için kendisini öldürmesini ister. Heinrich ise Vogel'e birlikte intihar etmeyi teklif eder. İkisi de yaşamak için bir amaç görmez ve anlaşırlar. Zira Vogel'e, doktorları tarafından çok fazla yaşayamayacağı söylenmiştir. Heinrich ve Henriette, 1811 yılının 21 Kasım sabahında Berlin'de bulunan Kleiner Wannsee gölü kıyısında birlikte kahvaltı ederler. Ardından Heinrich, önce Henriette'yi tabanca ile kalbinden vurur, ardından silahı kendi ağzına dayar ve tetiği çekip kendisini de öldürür. Heinrich'in ardında bıraktığı bir sayfalık intihar mektubunda şu sözü dikkat çekmiştir:

...Asıl mesele şu ki: Bana bu gezegende hiçbir zaman bir yardım eli uzanmadı.[1] 12 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kleist’ın bütün hayatı ideal ve hayalî mutluluğu bulmaya çabalamakla geçti ve bu, onun çoğu eserine yansıdı. Kleist kuzey Almanya’nın şu ana kadar gelmiş geçmiş en önemli Romantik dönem dramacısı olarak sayılmaktadır. Kleist, Alman Edebiyatı'nda önemli bir yere sahiptir.
Kleist'in intihar sürece 2015 yapımlı Fou D'amour filminde anlatılmıştır.

Schroffenstein Ailesi (Die Familie Schroffenstein), (trajedi) (1803)
Şili'de Deprem (Das Erdbeben in Chili), (novella) (1807)
Amphitryon, (trajikomedi) (1807) (Moliere'in komedisinden adapte)
Kırık Testi (Der zerbrochne Krug), (komedi) (1808)
Penthesilea, (trajedi) (1808) (Goethe bu oyunu "oynanamaz" olarak nitelendirerek oynatmayı reddetmiştir.)
Die Marquise von O, (novella) (1808)
Die Hermannsschlacht, (dram) (1809)
Locarno Dilencisi (Das Bettelweib von Locarno), (öykü) (1810)
Homburg Prensi (Prinz Friedrich von Homburg), (dram) (1810)
Küçük Katherine (La Petite Catherine de Heilbronn), (tarihî oyun) (1810)
Michael Kohlhaas, (novella) (1811)
Düello (Der Zweikampf), (novella) (1811)
Sokak Çocuğu (Der Findling), (novella) (1811)

Kendileri İle Savaşanlar, Stefan Zweig (Kleist ile ilgili bölüm)
Dramcı Yönüyle Heinrich Von Kleist, Arif Ünal
Yeni Bir Yüzyıl İçin Gençlere Dünya Edebiyatından Öyküler 1. Cilt, İshak Reyna (Kleist ile ilgili bölüm)
Aşk ve Ölüm Üzerine, Patrick Süskind (Kleist ile ilgili bölüm, s. 33-46.)

Kleist'den Mutluluk Üzerine bir mektup
(Almanca),(İngilizce) Dirk de Pol: Das Erhabene bei Kleist. 8 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. In: Dirk de Pol: Epochensplitterbruch. Pandavia, Berlin 2021, S. 24-52. 978-3-7531-5486-2
Guttenberg Projesi'nde Heinrich von Kleist'ın hayatı ve eserleri (Almanca) 14 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hmong-Mien dilleri (Miao-Yao olarak da bilinir), Güney Çin ve Güneydoğu Asya'nın kuzeyinde konuşulan tonlamalı bir dil ailesi. Guizhou, Hunan, Yunnan, Siçuan, Guangşi ve Hubei eyaletleri dahil olmak üzere Güney Çin'in dağlık bölgelerinde konuşulur.

Hmong (Miao) ve Mien (Yao) dilleri yakından ilişkilidir ve ortak bir proto dilden türemiştir. İki grup arasındaki en büyük farklılıklar fonolojideki farklı gelişmelerden kaynaklanmaktadır. Hmong dilleri, proto dilde yer almış başlangıç ünsüzlerini korumuştur, ancak tüm ortanca yarı ünlülerin ve son sessizlerin kaybolması gibi hece sonu ayrımlarında azalma meydana gelmiştir. Öte yandan, Mien dilleri hece sonlarını büyük ölçüde korumuş, ancak ilk ünsüzlerin sayısını azaltmıştır.
İlk dilbilimsel sınıflandırmalar Hmong-Mien dillerini Çin-Tibet ailesine yerleştirmiştir. Bu sınıflandırma hala birçok Çin kaynaklı yayımda kabul edilmekle birlikte, Batılı dilbilimciler arasındaki mevcut fikir birliği grubun kendi başına bağımsız bir aile oluşturmasıdır. Ailenin kökenlerinin orta-güney Çin'den geldiğine inanılmaktadır. Mevcut olarak en yaygın kabul edilen görüş, dillerin Yangtze ve Mekong nehirleri arasındaki bölgede ortaya çıktığıdır, ancak konuşmacıların Han Çinlilerinin genişlemesi ile daha kuzeyden göç ettiğine inanmak için bir nedenler de vardır. Proto Hmong-Mien dili, Sagart, Blench ve Sanchez-Mazas tarafından geleneksel araştırma yöntemleri kullanılarak MÖ 500'e tarihlenmiştir. Proto dil, fonolojiyi temel alan filogenilerin otomatik olarak üreten deneysel bir algoritma olan Otomatik Benzerlik Yargı Programı (ASJP) tarafından ise yaklaşık MÖ 2200'e konumlandırılmıştır.

Hmong-Mien dillerinin temel kelime listeleri

Hoffmann ve Hofmann Alman isimler.

Abbie Hoffman (1936-1989), 1960'larda ve 1970'lerde Amerikalı sosyal ve politik aktivist
Al Hoffman (1902-1960),
Alice Hoffman (d. 1952),
Andreas Hoffman,
Barbara Hoffman (d. 1931),
Bill Hoffman (1918-2004),
Calvin Hoffman (ö. 1987),
Charles E. Hoffman (d. 1949),
Carl von Hoffman (1889-1982),
Charles Fenno Hoffman (1806-1884),
David Zvi Hoffman (1843-1921),
Doug Hoffman (d. 1953),
Dustin Hoffman (d. 1937), Amerikalı sinema oyuncusu.
Edward J. Hoffman (1942-2004),
Elaine Hoffman-Watts,
Glenn Hoffman (d. 1958),
Guy Hoffman (d. 1954),
H. Lawrence Hoffman,
Harold G. Hoffman (1896-1954),
Jackie Hoffman (d. 1960),
Jay Hoffman (rugby league) (d. 1958),
Jeffrey A. Hoffman (d. 1944),
Jerzy Hoffman (d. 1932),
John Thompson Hoffman (1828-1888),
Josh Hoffman (d. 1988),
Joshua Hoffman,
Josiah Ogden Hoffman, Sr. (1766-1837),
Julius Hoffman (1895-1983),
Lauren Hoffman (d. 1977),
Lyman Hoffman (d. 1950),
Malvina Hoffman (1887-1966),
Mark González Hoffman (d. 1984),
Mat Hoffman (d. 1972),
Max Hoffman (1904-1981),
Melchior Hoffman (c. 1490-1543),
Michael Hoffman (Amerikalı film yönetmeni) (d. 1956), Amerikalı film yönetmeni
Michael A. Hoffman (1944-1990),
Michael A. Hoffman II (d. 1954),
Nicholas von Hoffman (d. 1929),
Nina Kiriki Hoffman (d. 1955),
Ogden Hoffman (1794-1856),
Philip Seymour Hoffman (d. 1967), Amerikalı oyuncu
Rachel Hoffman (1984-2008),
Reid Hoffman (born 1967),
Richard A. Hoffman (d. 1971),
Robert Hoffman:
Robert Hoffman (d. 1980),
Robert Hoffman (businessman),
Robert Hoffman (musician),
Bob Hoffman,
Bobby Hoffman,
Steve Hoffman:
Steve Hoffman (audio engineer)
Steve Hoffman (American football) (d. 1958),
Steve Hoffman (businessman)
Steven Hoffmann,
Toni Hoffman,
Trevor Hoffman (d. 1967),
Wilhelm Hoffman,
William Hoffman (general) (1807-1884), Amerikalı general

Adam Hofman (d. 1980),
Bobby Hofman (1925-1994),
David Hofman (1908-2003),
Jan Cornelis Hofman (1889-1966) veya Jean Hofman,
René Hofman (d. 1961),
Robin Hofman (d. 1986),
Solly Hofman (1882-1956),
Wlastimil Hofman (1881-1970),

David Hofmans (d. 1943),
Greet Hofmans (1894-1968),

Arthur Hoffmann (politician) (1857-1927),
August Heinrich Hoffmann von Fallersleben (1798-1874),
Banesh Hoffmann (1906-1986),
Bruno Hoffmann (1913-1991),
E. T. A. Hoffmann (Ernst Theodor Amadeus Hoffmann; 1776-1822), Alman romantizm döneminde fantezi ve korku hikâyeleri yazarı, jüri üyesi, besteci, müzik eleştirmeni, çizer ve karikatürist. Ayrıca bakınız Hoffmann'ın masalları.
Ernst Hoffmann (orkestra şefi) (1899-1956), Amerikalı orkestra şefi
Falk Hoffmann (d. 1952),
Felix Hoffmann (1868-1949), Alman kimyager (aspirin)
Felix Hoffmann (sanatçı) (1911-1975) (Felix Hoffmann (Künstler)), İsviçreli sanatçı
François Benoît Hoffmann (1760-1828),
Frank Hoffmann (d. 1944),
Frederic de Hoffmann (1924-1989),
Friedrich Hoffmann (1660-1742),
Fritz Hoffmann-La Roche (1868-1920),
Gaby Hoffmann (d. 1982),
Gleisi Hoffmann,
Heinrich Hoffmann (1885-1957), Alman fotoğrafçı.
Heinrich Hoffmann (yazar) (1809-1894),
Heinz Hoffmann (1910-1985),
Ingo Hoffmann (d. 1953),
Jan Hoffmann (d. 1955),
Jens Hoffmann (d. 1974),
Joachim Hoffmann (1930-2002),
Johann Joseph Hoffmann (1805-1878),
John-Baptist Hoffmann (1857-1928),
Jörg Hoffmann (yüzücü) (d. 1970), Alman yüzücü
Josef Hoffmann (1870-1956),
Jules A. Hoffmann (d. 1941),
Karel Hoffmann (1872-1936),
Leonard Hoffmann, Baron Hoffmann (d. 1934),
Max Hoffmann (1869-1927),
Melanie Hoffmann (d. 1974),
Ralph Hoffmann (1870-1932),
Roald Hoffmann (d. 1937),
Roy Hoffmann,
Zdzisław Hoffmann (d. 1959),

Albert Hofmann (1906-2008), İsviçreli Lysergic Acid Diethylamide (LSD)'nin mucidi bilim adamı.
Andreas Joseph Hofmann (1752-1849),
Armin Hofmann (d. 1920),
August Wilhelm von Hofmann (1818-1892),
Fritz Hofmann (kimyager) (1866-1956), Alman kimyager
Fritz Hofmann (atlet) (1871-1927), Alman atlet
Gert Hofmann (1931-1993),
Gunther O. Hofmann (d. 1957),
Hans Hofmann (1880-1966),
Heinrich Hofmann (1824-1911),
Henner Hofmann (d. 1950),
Hofmann von Hofmannsthal
Hugo Laurenz Ağustos Hofmann von Hofmannsthal (1874-1929), Avusturyalı roman yazarı, librettist, şair, oyun yazarı, anlatıcı ve deneme yazarı.
Isaak Löw Hofmann, Edler von Hofmannsthal (1759-1849),
John Beck Hofmann (d. 1969),
Józef Hofmann (1876-1957),
Leopold Hofmann (1738-1793),
Ludwig von Hofmann (1861-1945),
Mark Hofmann (d. 1954),
Markus Hofmann (d. 1975),
Michael Hofmann (d. 1957),
Murad Wilfried Hofmann (1931-2020),
Otto Hofmann (1896-1982),
Peter Hofmann (1944-2010),
William Hofmann,

Hoffman, Illinois (köy)
Hoffman Estates, Illinois (köy)
Hoffman, Minnesota
Hoffman, Kuzey Karolina
Hoffman, Oklahoma
Hoffman Adası (Hoffman Island).

Hoffmann'ın masalları,
"Lost Keys" (Blame Hofmann), bkn. 10,000 Days

Hoffmann-La Roche, bkn. Roche (firma), İsviçre kökenli çokuluslu ilaç firması.
Hoffmann Electronics, bir elektronik şirketi

Horasan Türkçesi ya da Horasanca (kendi dilinde: Xorasan Türkçesi, Farsça: تركي خراساني Torki Horasani), İran'ın kuzeydoğusunda ve komşu Türkmenistan'ın Amu Derya ötesine kadar yaşayan Horasan Türkleri tarafından konuşulan Oğuz öbeğine ait yazı dili olmayan bir Türk dilidir. Anadili olarak konuşanların sayısı 2014 yılında 886 bin olarak tespit edilmiştir.
Horasan Türkçesi, Türkmence ve Azerice arasında olup Türkmenceye daha çok yakınlık göstermektedir.
Henüz bir yazı dili olmayan Horasan Türkçesi; Kuzey Horasan, Razavi Horasan ve Güney Horasan olarak üçe bölünmüş olan eski Horasan bölgesinde konuşulmaktadır.
Horasan Türkçesi Batı Türk yazı dillerinin ortak özelliklerini, aynı zamanda ana Oğuz dili (asli uzun ünlülerin korunması, /b/ sesinin korunması gibi) şekilleri koruduğu için Türk dilleri açısından önemlidir.

Gerhard Doerfer 5 Mart 1969 tarihinde İran'ın Horasan bölgesinde araştırmalar yapmış ve yeni bir Türk dilinin varlığını göstermiştir. Yaptığı derlemeleri “Chorasantürkische Materialen” adlı kitapta toplayarak bu yeni Türk dil değişkesini Horasanî olarak adlandırıp bir dil olarak nitelendirmiş, fakat lehçe olarak da değerlendirilebileceği görüşünü ileri sürmüştür.

Horasan Türkçesinin lehçelerini Gerhard Doerfer, (özellikle şimdiki zaman ve bildirme ekleri esasında) şimdiye dek bilinen değişkeleri göz önüne alarak şöyle sınıflandırır:

Kuzey-Batı = Şeyh-Teymur, Bocnurd, Asadlı, Kalat
Kuzey = Zeyarat, Şirvan, Zourom, Kuçan, Şurak, Douga’ı, Nohur, Anau, Manış, Hasar
Kuzey-Doğu = Mareşk, Conk, Gucgı, Langar
Güney-Doğu = Harve ‘Olya, Ruhabad, Çaram-Sarcam
Güney-Batı = Cogatay, Hokmabad, Soltanabad, Kara-Bag, Pır-Komac, Bam-Safıabad, Esferayen
Heyet Cevat ise dört lehçeye ayırır:

1. Güney lehçesi (Cüveyn, Ribat, Mişkan, Bam ve Safiabat)
2. Merkez lehçesi (Servilayet)
3. Kuzeydoğu lehçesi (Deregez, Kelat ve Kocan)
4. Kuzeybatı lehçesi (Şirvan ve Bocnurt)

Horasan Türkçesinde 9 kısa (a, ä, ı, e, u, ü, i, ö, o), 9 uzun (ā, ē, ō, ū, ī, ǖ, ö, i, ä) ünlü vardır.

Tulu, Sultan (1989). Chorasantürkische Materialien aus Kalāt bei Esfarāyen. Berlin: Klaus Schwarz Verlag. ISBN 3-922968-88-0.
Doerfer, Gerhard; Hesche, Wolfram (1993). Chorasantürkisch: Wörterlisten, Kurzgrammatiken, Indices. Wiesbaden: Harrassowitz. ISBN 3-447-03320-7.

Alles über Chorasan – in arabischer und lateinischer Schrift9 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homepage der Chorasan-Türken18 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Horasan Türkçesi

Uluslararası Standardizasyon Örgütü (İngilizce: International Organization for Standardization; ISO), Uluslararası Elektroteknik Komisyonu'nun çalışma sahasına giren elektrik ve elektronik mühendisliği konuları dışında, bütün teknik ve teknik dışı dallardaki standartların belirlenmesi çalışmalarını yürütmek gayesiyle resmî olarak 23 Şubat 1947 tarihinde Cenevre'de kurulan uluslararası kuruluştur.
Uluslararası Standartlar Örgütüne üye ülkelerin sayısı 162'dir. Teşkilat üyesi olan milli birimler kendi ülkelerinde standartlar konusunda en yetkili kuruluşlardır. Her ülke teşkilatta yetkili bir organ tarafından temsil edilir.
Standartlaştırma, ölçme, adlandırma ve yabancı adları çeşitli dillere çevirmeyle, makinelerin, deney idarecilerinin, aletlerin, işlemlerin, yüzeylerin, malzemelerin ve parçaların taşıması gereken özelliklerin ve bu özelliklerin arz edilme biçiminin tespiti gibi konular Uluslararası Standartlar Teşkilatının faaliyet sahasına girer. Bu teşkilat talep üzerine özel bir ilmi standart konusunu çözüme bağlamak üzere uluslararası teknik komiteler kurarak bu komitelerin çalışmalarının neticelerini Uluslararası Standart (IS) olarak yayımlar. Teknolojik ihtiyaçlardan dolayı ISO standartları, her beş yılda bir gözden geçirilir ve gerekli değişiklikler yapılır.

ISO kalite belgesi, aşağıda yer alan tüm ISO kalite belgelerinin her birini tanımlamak amacıyla üretilmiş bir ifadedir. ISO belgesiyle bahsedilen standart çoğu zaman ISO 9001 olmakla birlikte çok karıştırılan husus, standart ve belgenin farklı anlamlar taşımakta olmasıdır.
ISO ile başlayan yanında bir takım sayılar bulunan ifadeler ilgili yönetim sistemine ait ISO'nun geliştirdiği standart kodlarını göstermektedirler. Örnek: ISO 9001, ISO 22000 vb.
ISO (International Organization for Standardization) kısaltmasının yanında yer alan rakam standardın kodu ve sondaki yıl bilgisi içeren diğer rakamsa, ilgili standardın son revizyonuna ait yılı göstermektedir. Örnek: ISO 9001:2015, ISO 22000:2016 vb.
ISO Belgesiyse, herhangi bir ISO kalite standardının kurumda hazırlanıp, uygulanmaya başlamasını takiben işletmede Akredite belgelendirme kuruluşlarının onaylanmış "Baş Denetçileri" tarafından gerçekleştirilen denetimler neticesinde, uygulanan standardın gerekliliklerini karşılaması durumunda verilmekte olan ISO Sertifikasıdır. Çoğu zaman ISO standart kodlarıyla ISO kalite belgesi anlamsal olarak karıştırılmakta ve anlam karmaşasına neden olabilmektedir.

ISO 9001 Kalite yönetim standardıISO 9000; ISO 9001 standardı ilk yayınlanan standart olmakla birlikte en çok tercih edilen ISO kalite standardıdır. ISO 9001 kök standart olup diğer pek çok standart bu merkezi standardın üzerine kurulmaktadır.
ISO 22000 Gıda güvenliği yönetim standardıGıda Güvenliği; ISO 22000 standardı, gıda güvenliği için artan uluslararası ihtiyaçların belirlenmesi ve giderilmesi amacıyla toplanan ISO komitesinin uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda geliştirilmiş bir gıda güvenliği standardı olarak yayınlanmıştır,
ISO 14001 Çevre yönetim standardı; işletmelerin çevresel etkilerinin kontrol altına alınması, olası çevresel risklerin belirlenmesi ve değerlendirilmesi sonucunda yapılacakları belirleyen risk yaklaşımlı yönetim standartlarından biridir. Öncelikle çevresel riskler belirlenmekte sonrasında bu risklere bağlı tedbirler bir planlama yapısıyla standart alt yapısına oturtulmaktadır. Kurum ve kuruluşların çevre ile olan ilişkileri bu standart içerisinde tanımlanır ve yönetilir.
OHSAS 18001 İş güvenliği standardıOHSAS 18001; İngiliz BSI (2) (İngiltere Standart Kurumu) tarafından geliştirilmiş ve bu yönüyle ISO'dan ayrılan iş ve işçi güvenliği yönetim sistemidir. ISO'nun halen yayınlamak için üzerinde geliştirmelere devam ettiği iş güvenliği standardı ISO 45001'dir.
ISO 27001 Bilgi güvenliği yönetim standardıBilgi Güvenliği; ISO 27001 kurum ve kuruluşlarda bulunan ticari ve ticari olmayan tüm bilgilerin saklanması, dağıtılması ve korunmasına yönelik hazırlanıp yayımlanmış ISO standardıdır. ISO'nun geliştirdiği popüler standartlar arasında yer almaktadır.
ISO 10002 Müşteri memnuniyet yönetim standardı, kurum ve kuruluşların müşterileriyle olan tüm ilişkilerini kontrol altına almak, değerlendirmek ve gereklerini yerine getirip ölçülebilirliğini sağlamak amacıyla üretilmiş ISO standardıdır. Daha önce ISO 9001 içerisinde prosedür düzeyinde ele alınmakta bulunan bu standart geliştirilmiş ve giderek artan önemine binaen bağımsız yayımlanmaya uygun görülmüş müşteri memnuniyet yönetim sistemidir. Müşteri şikayet yönetimi olarak da adlandırılmaktadır.
ISO 45001 İş güvenliği yönetim standardıISO 45001, kalite belgeleri de bulunmakta ve ISO standart ailesi (17 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) giderek genişlemektedir.

Uluslararası standartlar organizasyonu ISO 9001 ve ISO 14001 gibi Uluslararası Standartları geliştirmekte, ancak belgelendirme yapmamakta ve ISO kalite belgesi vermemektedir. Belgelendirme işlemleri, akredite belgelendirme kuruluşları tarafından gerçekleştirilmekte ve bu sebeple ISO (International Organization for Standardization) bir şirket veya kuruluşa ISO belgesi vermemektedir.
Bununla birlikte ISO, belgelendirme kuruluşlarının akredite olma süreçleriyle ilgili sertifikasyon standardı geliştirmiştir.
Özet olarak, ISO (International Organization for Standardization); standartları üretir, bu standartları uygulayan işletmelerin ISO sertifikasyon süreçlerine dahil olmaz,
IAF (Uluslararası Akreditasyon Forumu) belgelendirme kuruluşlarını akredite eden kurumdur,
ISO kalite belgelendirme süreçleri IAF ve IAF üyesi kurumlar tarafından gerçekleştirilip onaylanan kurum ve kuruluşlarca yürütülmektedir. (Bakınız TURKAK ve TSE vb.)

Uluslararası mal ve hizmet değişimini hızlandırmak,
Entelektüel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik faaliyetler alanında iş birliğini geliştirmektir.

ISO'nun pazar ilgisini artırmak,
ISO sistemi ve standartlarını geliştirmek,
Kaynakları en iyi şekilde kullanmak,
Yeni teknik programları teşvik etmek,
Gelişmekte olan ülkelerde alt yapıyı oluşturmaktır.

Avrupa Standartlar Komitesi
ECMA Standartlar Birliği
İnternet Mühendisliği Görev Gücü
Uluslararası Telekomünikasyon Birliği

ISO7 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO Certification 12 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IAF20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO Belgesi 16 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO Tarihçe 1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ISO 639, dil adlarının iki ya da üç harften oluşan kısaltmalarla gösterilebilmesi amacıyla ISO tarafından belirlenmiş uluslararası kod sistemi.
ISO 639 değişik bölümlerden oluşur. ISO 639-1 ve ISO 639-2 diye adlandırılan ilk iki bölüm ISO tarafından resmen kabul edilen standartlardandır. ISO 639-3 ise henüz hazırlık aşamasında bulunmasına rağmen Etnologue gibi bazı kuruluşlarca kullanılmaya başlanmıştır.

ISO 639-1: 2002 Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 1: Alpha-2 kodu: ISO 639-1 Kod Listesi
ISO 639-2: 1998 Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 2: Alpha-3 kodu: ISO 639-2 Kod Listesi
ISO/FDIS 639-3: 2006? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 3: Alpha-3 kodu: Genişletilmiş ISO 639-3 Kod Listesi
ISO/CD 639-4: 2007? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 4: Dil Adlarını Kodlama İlkeleri ve Uygulama Kılavuzu
ISO/DIS 639-5: 2007? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 5: Alpha-3 kodu: Dil Aileleri ve Grupları
ISO/CD 639-6: 2007? Dil Adlarını Gösteren Kısaltmalar—Bölüm 6: Alpha-4 kodu: Alt Diller

Java; Sun Microsystems mühendislerinden James Gosling tarafından geliştirilmeye başlanmış açık kaynak kodlu, nesneye yönelik, platform bağımsız, yüksek verimli, çok işlevli, yüksek seviye, hem yorumlanan hem de derlenen bir dildir.
Java, Sun Microsystems'den James Gosling tarafından geliştirilen bir programlama dilidir ve 1995 yılında Sun Microsystems'in çekirdek bileşeni olarak piyasaya sürülmüştür. Bu dil C ve C++'dan birçok sözdizim türetmesine rağmen bu türevler daha basit nesne modeli ve daha az düşük seviye olanaklar içerir. Java uygulamaları bilgisayar mimarisine bağlı olmadan herhangi bir Java Sanal Makinesi (Java Virtual Machine - JVM) üzerinde çalışabilen tipik bytecode'dur (sınıf dosyası).
Java'nın sık kullanılan sloganlarından biri olan, çevirisi "bir defa yaz, her yerde çalıştır" olan "write once, run anywhere - WORA", Java'nın; derlenmiş Java kodunun, Java'yı destekleyen bütün platformlarda tekrar derlenmeye ihtiyacı olmadan çalışabileceğini ima eder (Platform Independent). 2016 yılında bildirilen 9 milyon geliştiricisi ile, özellikle istemci sunucu web uygulamaları için olmak üzere, kullanımda olan en popüler programlama dillerinden birisidir.
Java ilk çıktığında daha çok küçük cihazlarda kullanılmak için tasarlanmış ortak bir düzlem dili olarak düşünülmüştü. Ancak düzlem bağımsızlığı özelliği ve tekbiçim kütüphane desteği C ve C++'tan çok daha üstün ve güvenli bir yazılım geliştirme ve işletme ortamı sunduğundan, hemen her yerde kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle kurumsal alanda ve mobil cihazlarda son derece popüler olan Java özellikle J2SE 1.4 ve 5 sürümü ile masaüstü uygulamalarda da yaygınlaşmaya başlamıştır.
Java'nın ilk sürümü olan Java 1.0 (1995) Java Platform 1 olarak adlandırıldı ve tasarlama amacına uygun olarak küçük boyutlu ve kısıtlı özelliklere sahipti. Daha sonra düzlemin gücü gözlendi ve tasarımında büyük değişiklikler ve eklemeler yapıldı. Bu büyük değişikliklerden dolayı geliştirilen yeni düzleme Java Platform 2 adı verildi ama sürüm numarası 2 yapılmadı, 1.2 olarak devam etti. 2004 sonbaharında çıkan Java 5, geçmiş 1.2, 1.3 ve 1.4 sürümlerinin ardından en çok gelişme ve değişikliği barındıran sürüm oldu. Java SE 8 ise Java teknolojisinin günümüz sürümüdür. 13 Kasım 2006'da Java düzlemi GPL ruhsatıyla açık kodlu hale gelmiştir.

James Gosling ve Patrick Naughton Java projesini Haziran 1991'de başlattı. Java ilk olarak interaktif televizyonlar için tasarlandı ancak dijital kablo televizyon endüstrisi için o zamanlar çok gelişmişti. Java'nın ilk hali Oak ismini taşıyordu ve bu ismi Gosling'in ofisinin hemen yanında bulunan bir meşe ağacından almıştı. Daha sonra projenin ismi Green oldu ve en son Java adını aldı. Gosling, Java'yı C/C++'a benzer bir sözdizimi ile tasarladı ve böylece programcılar için kolaylıkla öğrenilebilen bir dil oldu.

Mayıs 2022 itibarıyla resmî olarak Java SE 8, Java SE 11 ve Java SE 17 sürümleri uzun vadeli (LTS) olarak, Java SE 18 ise süreli bir şekilde desteklenmektedir. Java'nın ana sürümleri aşağıdaki gibidir:

** Çalışmaları devam etmektedir.
LTS (Long-Term Support), "Uzun Vadeli Destek" anlamına gelir. Bir programın veya yazılımın dağıtıcısı tarafından uzun vade de desteklenecek olan sürümüdür.

Bir Java yazılımı şu şekilde geliştirilir:

Yazılımcı Java kodunu yazar.
Bu kod bir Java derleyicisi ile derlenir. Derleme sonucunda "bytecode" adı verilen bir tür sanal makine kodu ortaya çıkar. Platform bağımsızlığını sağlayan bytecode'dur. Çünkü bir kere bytecode oluştuktan sonra yazılım, sanal makine içeren tüm işletim sistemlerinde çalışabilmektedir.
Bu bytecode Java Sanal Makinesi (Java Virtual Machine - JVM) tarafından işletilir. Bu aşama, her bir bytecode komutunun teker teker yorumlanması ile icra edilebileceği gibi, anında derleme (Just-in-time compilation - JIT) kullanılarak da gerçekleştirilebilir.

Nesneye yönelik yazılımlama mantığı:

Java ilk çıktığında bytecode işletme hızı çok iyi değildi. Yerine göre sistemin öz yazılımlarından 5-10 kat yavaş çalışıyordu. Bu nedenle bazı yazılım geliştirme şirketleri JIT yani "Just-in-time compilation", "anında derleme" araçları üretmeye başladılar. Yapılan şey bytecode'u sanal makinenin kurulu olduğu gerçek sistemin diline anında derleme yaparak dönüştürmesiydi. Bu sayede verimde ciddi artışlar sağlandı. Ama 2000 yılından sonra geliştirilen sanal makinelerde (HotSpot gibi) JIT'in işlevi VM içinde yer almaya başlamış, işlemci hızı ve bellek miktarının dramatik biçimde artması ile dış JIT yazılımları popülerliğini kaybetmiştir. Bugün hâlen birkaç ürün (Excelsior JET gibi) pazarda bulunsa da genellikle bu yöndeki ihtiyaç azalmıştır.

Java API, Java yazılımlarında kullanılan yazılım kütüphanelerine genel olarak verilen isimdir. Java API ile disk, grafik, ağ, veritabanı, güvenlik gibi yüzlerce konuda kullanıcılara erişim imkânı sunulur. Java API J2SDK'nın bir parçasıdır.

Atık veri toplama teknolojisi (Garbage Collection) Java'dan önce de var olan ama Java ile adını duyurmuş ve yaygın olarak kullanılmaya başlanmış bir kavramdır. C++, C gibi dillerin en büyük engellerinden birisi dinamik bellek yönetimidir. Yazılımda gösterici (işaretçi - pointer) kullanarak dinamik olarak bellek ayırdıktan sonra o bellek ile işiniz bittiğinde mutlaka ayrılan belleği bellek yöneticiye özel alt yordamlar yardımıyla (delete, free...) iade etmeniz gerekir. Yoksa bellek sızıntısı (memory leak) oluşur ve bu bir süre sonra yazılımın ve işletim sisteminin beklenenden farklı davranmasına yol açabilir. Sızıntıların saptanması oldukça güçtür ve bulunması zor hatalara yol açar. Bu nedenle bugünün tüm büyük C ve C++ yazılımları az da olsa bellek sızıntısı içerir (işletim sistemleri dahil).
Atık veri toplayıcı sayesinde Java'da bir nesne oluşturulduktan sonra o nesne ile işiniz bittiğinde hiçbir şey yapmanız gerekmez: Sanal makine akıllı bir biçimde kullanılmayan bellek bölümlerini belirli aralıklarla ya da uyarlamalı yöntemlerle otomatik olarak temizler ve sisteme iade eder. Bu işleme çöp toplama (atık toplama - garbage collection) adı verilir. Çöp toplama sistemlerinin yapısı oldukça karmaşıktır ve geçen yıllar içinde büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Çöp toplayıcının varlığı Java'da bellek sızıntısı olmayacağı anlamına gelmez, ama bellek sızıntıları daha ender olarak ve farklı şekillerde karşınıza çıkar ve genellikle tedavi edilmesi daha kolaydır.

Jar (Java Arşivi - Java Archive), aslında bir tür sıkıştırma formatıdır. Jar ile derlenen Java kodları ile oluşan yazılımın paketlenip taşınması kolay bir hale getirilir. Jar dosyaları temelde bytecode blokları içerir. Jar dosyaları genellikle kütüphane oluşturmada ya da uygun biçimde hazırlanırsa işletim sisteminden doğrudan çalıştırılabilecek bir şekilde kullanılabilir (çalıştırılabilir jar - executable jar). Jar dosyalarının içeriğini sıkıştırma yazılımları ya da Java yazılım geliştirme araçları ile inceleyebilirsiniz. Java 1.5 ile yeni bir tür jar oluşturma metodu da kullanıma girdi. Pack200 adı verilen hiper-sıkıştırma (hyper-compression) algoritması ile jar dosyaları daha küçük boyutlara indirgenebiliyor. Ancak bu teknoloji daha çok ağ üzerinden yapılan transferlerde kullanılıyor. Daha fazla ayrıntı için: buraya bakınız 24 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AWT, ilk Java ile birlikte geliştirilen temel grafik arayüz oluşturma kütüphanesine verilen isimdir. AWT işletim sisteminin doğal grafik yapılarına erişimi sağlar. Ancak Java 2 platformu ile birlikte AWT yetersiz görülmüş ve çok daha geniş ve gelişmiş özelliklere sahip Swing kütüphanesi sisteme eklenmiştir. Özellikle çok platform destekleyen yazılımlarda kullanıcı arayüzü geliştirme aracı olarak swing hâlen önemini korumaktadır. Swing önceleri işletim sisteminin kullandığı donanım grafik hızlandırma araçlarını kullanmadığından yavaşlığı ile eleştirilere hedef olmuştu. Özellikle Java 1.4 ile Swing, hem genel olarak sanal makinenin hızlanması ve kısmen donanım hızlandırmayı kullanması ile bu kötü şöhretinden sıyrılmaya başladı. AWT hâlen Swing'in bir alt katmanında, temel iki boyutlu grafik işlemlerinde kullanılmaya devam ediyor.

SWT Swing'e bir alternatif olarak IBM tarafından geliştirilen bir gösterim sistemidir. Swing'den en büyük farkı çalıştığı işletim sisteminin grafik kütüphanesi ve komutlarını kullanmasıdır. Bu nedenle SWT uygulamaları Swing'e göre çoğu yerde daha hızlı ve işletim sistemindeki diğer uygulamaları andıran bir şekilde çalışmasını sağlar. Swing'in Java 1.5 ile performans açığını kapattığı iddia edilse de SWT'nin de artık Java camiasında kabul görmüş bir sistem olduğu açıktır. SWT'nin dezavantajı ise Java'nin bir parçası olmamasıdır. Yani SWT uygulamaları SWT kütüphanesi ile birlikte dağıtılmaktadır. Ayrıca SWT farklı işletim sistemlerinde farklı olgunluk ve performansta işlemektedir ve özellikle Windows dışı sistemlerde henüz yeterince olgunlaşamamıştır. En bilinen SWT uygulamaları, ünlü Java yazılım geliştirme aracı (IDE) Eclipse ve BitTorrent uygulaması Azureus'tur.

Sun Microsystems tarafından geliştirilen Java sanal makinesi, HotSpot adı verilen özel bir teknolojiyi içinde barındırır. HotSpot, yani "sıcak nokta", bir yazılımda sürekli olarak tekrarlanan ve üzerinden geçilen kod bölümlerine verilen bir isimdir. HotSpot sanal makinesi şu anda iki ayrı modda sanal makinenin çalışmasını sağlamaktadır: İstemci (Client) ve Sunucu (Server) modları. İstemci modunda bytecode büyük ölçüde daha başlangıçta JIT ile sistemin öz makine koduna dönüştürülerek işletilir ama çalışma anında daha fazla iyileştirme işlemi gerçekleştirilmez. Bir uygulamanın hızı istemci modunda zaman içinde bu nedenle değişmez. Sunucu modunda ise sanal makine başlangıçta bytecode'unu sistemin öz koduna dönüştürmekte acele etmez. Bu nedenle sunucu modu başlangıçta istemci modundan oldukça yavaştır. Yazılım çalışmaya devam ettikçe sanal makine yazılımdaki sıcak noktaları tespit edip bytecode'u sadece JIT ile makine koduna dönüştürmekle kalmaz, ayrıca oldukça yoğun bir iyileştirmeye de tabi tutar. Sonuçta sunucu modunda uygulama

Kado dilleri ya da Kaddo dilleri (İngilizce Caddoan), Amerika Birleşik Devletlerinde Kuzey Dakota'dan Oklahoma'nın güneyine ve Teksas'a kadar Büyük Ovalar'da  konuşulan Amerind Kızılderili dil ailesi. 3.000 yıl önce Kuzey ve Güney olarak iki ana gruba ayrıldıkları tahmin eiliyor. Toplam 5 dilden oluşur ve birinin soyu tükenmiş, diğer dördünü konuşanlar ise ancak 50 kişidir ve soyu tehlike altında olan dil ailesidir.

Güney Kado dilleri
Kadoca (akıcı konuşan 25 kişi)
Kadohadacho
Hasinai
Hainai
Natchitoches
Yatasi
Kuzey Kado dilleri
Viçitaca (akıcı konuşan 1 kişi)
KirikirɁi:s (Wichita proper)
Waco
Tawakoni
Pavni–Kitsay dilleri
Kitsayca (konuşanı kalmamıştır)
Pavni dilleri
Arikaraca (akıcı konuşan 3 kişi)
Pavnice (akıcı konuşan 20 kişi)
Güney Pavnicesi
Skiri Pavnicesi

Kado dillerinin akrabaları yoktur. Louisiana'daki izole dillerden Adaicenin 1804 yılında toplanmış yalnızca 275 kelimesi bilinmektedir ve buna göre de  Kado dillerinden olma olasılığı vardır. Florida'daki Aislerin dillerinin de Kado dillerinden olabileceği sanılıyor. Bazı dilciler Kado dilleri ile İrokua dillerini hipotetik Makro-Siyu dilleri adıyla bir üst grupta birleştirilmesini öne sürerler. Benzer biçimde Makro-Algonkin/İrokua dilleri de diğer bir hipotezdir.

Campbell, Lyle. (1997). American Indian languages: The historical linguistics of Native America. New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-509427-1.
Chafe, Wallace L. (1973). Siouan, Iroquoian, and Caddoan. In T. Sebeok (Ed.), Current trends in linguistics (Vol. 10, pp. 1164–1209). The Hague: Mouton. (Reprinted as Chafe 1976).
Chafe, Wallace L. (1976). Siouan, Iroquoian, and Caddoan. In T. Sebeok (Ed.), Native languages in the Americas (pp. 527–572). New York: Plenum. (Originally published as Chafe 1973).
Chafe, Wallace L. (1976). The Caddoan, Iroquioan, and Siouan languages. Trends in linguistics; State-of-the-art report (No. 3). The Hague: Mouton. ISBN 90-279-3443-6.
Chafe, Wallace L. (1979). Caddoan. In L. Campbell & M. Mithun (Eds.), The languages of Native America: Historical and comparative assessment (pp. 213–235). Austin: University of Texas Press. ISBN 0-292-74624-5.
Chafe, Wallace L. (1993). Indian languages: Siouan–Caddoan. Encyclopedia of the North American colonies (Vol. 3). New York: C. Scribner's Sons ISBN 0-684-19611-5.
Lesser, Alexander; & Weltfish, Gene. (1932). Composition of the Caddoan linguistic stock. Smithsonian Miscellaneous Collections, 87 (6), 1-15.
Melnar, Lynette R. Caddo Verb Morphology(2004) University of Nebraska Press, ISBN 978-0-8032-2088-1
Mithun, Marianne. (1999). The languages of Native North America. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-23228-7 (hbk); ISBN 0-521-29875-X.
Taylor, Allan. (1963). Comparative Caddoan. International Journal of American Linguistics, 29, 113-131.

Karşılaştırmalı dilbilim veya karşılaştırmalı-tarihsel dilbilim (eski adıyla karşılaştırmalı filoloji), dillerin tarihsel ilişkilerini kurmak için karşılaştırılmasıyla ilgilenen tarihsel dilbilimin dalıdır.
Genetik akrabalık, ortak bir köken veya proto-dil anlamına gelir. Karşılaştırmalı dilbilim, dil aileleri oluşturmayı, proto-dilleri yeniden inşa etmeyi ve dillerle görülen değişiklikleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Kanıtlanmış ve yeniden yapılandırılmış biçimler arasında net bir ayrım sağlamak için karşılaştırmalı dilbilimciler metinlerde bulunmayan herhangi bir formun önüne bir yıldız eklerler. Basit incelemeden bilgisayarlı hipotez testine kadar değişen şekillerde, dil sınıflandırmasını yapmak için bir dizi yöntem geliştirilmiştir. Bu tür yöntemler uzun bir geliştirme sürecinden geçmiştir.

Karşılaştırmalı dilbilimin temel tekniği; karşılaştırmalı yöntem gibi teknikleri kullanarak iki veya daha fazla dilin fonolojik sistemlerini, morfolojik sistemlerini, sözdizimini ve sözlüğünü karşılaştırmaktır. Prensip olarak iki ilgili dil arasındaki her fark makul bir şekilde açıklanabilir olmalıdır; örneğin fonolojik veya morfolojik sistemlerdeki sistematik değişikliklerin tutarlı olması beklenir. Bazı yöntemlerde eski bir proto-dili yeniden oluşturmak mümkün olabilir. Karşılaştırmalı yöntemle yeniden oluşturulan proto-diller varsayımsal olsa da, yeniden yapılandırmanın bir tahmin gücü olabilir. Bunun en dikkate değer örneği, Ferdinand de Saussure'ün Hint-Avrupa ünsüz sisteminin, o zamanlar bilinen hiçbir Hint-Avrupa dilinde onaylanmamış bir tür ünsüz olan gırtlak ünsüzleri içerdiği yönündeki önerisidir. Hipotez, Saussure'ün tahmin ettiği ortamlarda tam olarak varsaydığı ünsüzlere sahip olduğunu kanıtlayan Hitit dilinin keşfiyle doğrulanmıştır.
Dillerin çok uzak bir atadan türediği ve bu nedenle daha uzak akraba olduğu yerlerde, karşılaştırmalı yöntem çok daha az uygulanabilir hale gelir. Özellikle yeniden yapılandırılmış iki proto-dili karşılaştırma yöntemiyle ilişkilendirmeye çalışmak, geniş kabul gören sonuçlar üretmez. Yöntem ayrıca alt aileleri net şekilde tanımlamada çok iyi sonuçlar vermemiştir. Böylece farklı bilim insanları, örneğin Hint-Avrupa dil ailesinde çelişkili sonuçlar bulmuşlardır. Sözcük dağarcığının istatistiksel analizine dayalı sözlük istatistikleri ve toplu karşılaştırma gibi bir dizi yöntem bu sınırlamayı aşmak için geliştirilmiştir. İlki, karşılaştırmalı yöntem gibi aynı kökenli sözcükleri kullanırken, ikincisi yalnızca sözcüksel benzerliği kullanır. Bu tür yöntemlerin teorik temeli, ayrıntılı dil yeniden yapılandırması olmadan sözcük öğelerinin eşleştirilebilmesidir. Bu nedenle akrabalığı belirlemek için kullanılabilirler, ancak proto-dili belirlemek için kullanılamazlar.

Karşılaştırmalı yöntem
Karşılaştırmalı Edebiyat
Kontrast analizi
Kontrastif dilbilim
Glottokronoloji
Tarihsel dilbilim
Kıtalararası Sözlük Serisi
Sözlük istatistiği
Toplu karşılaştırma
Moskova Karşılaştırmalı Dilbilim Okulu
Sözde bilimsel dil karşılaştırması
Nicel karşılaştırmalı dilbilim
Ses yasası

August Schleicher : Compendium der vergleichenden Grammatik der indogermanischen Sprachen. (Kurzer Abriss der indogermanischen Ursprache, des Altindischen, Altiranischen, Altgriechischen, Altitalischen, Altkeltischen, Altslawischen, Litauischen und Altdeutschen.) (2 cilt.) Weimar, H. Boehlau (1861/62); Minerva GmbH, Wissenschaftlicher Verlag tarafından yeniden basılmıştır,3-8102-1071-4
Karl Brugmann, Berthold Delbrück, Grundriss der vergleichenden Grammatik der indogermanischen Sprachen (1886–1916).
Raimo Antila, Tarihsel ve Karşılaştırmalı Dilbilim (Benjamins, 1989)90-272-3557-0
Theodora Bynon, Tarihsel Dilbilim (Cambridge University Press, 1977)0-521-29188-7
Richard D. Janda ve Brian D. Joseph (Eds), The Handbook of Historical Linguistics (Blackwell, 2004)1-4051-2747-3
Roger Lass, Tarihsel dilbilim ve dil değişimi . (Cambridge University Press, 1997)0-521-45924-9
Winfred P. Lehmann, Tarihsel Dilbilim: Giriş (Holt, 1962)0-03-011430-6
Joseph Salmons, tarihsel-karşılaştırmalı dilbilim bibliyografyası 23 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Oxford Bibliyografyaları Çevrimiçi.
RL Trak (ed.), Tarihsel ve Karşılaştırmalı Dilbilim Sözlüğü (Fitzroy Dearborn, 2001)1-57958-218-4

Kelime veya sözcük, tek başına anlamlı, bir ya da birbirine bağlı birden fazla biçimbirimden (morfem) oluşan, ses değeri taşıyan dil birimidir.

Kelime sözcüğü Arapça "söylenen şey, söz" manasına gelen كلمة (kalima(t)) sözcüğünden ödünçlenmiştir. Arapça sözcük yine aynı dilde bulunan كَلَمَ (kalama) "söyledi" fiilinin faˁila(t) vezninde türevidir. Kelime'nin Türkçede tespit edildiği ilk kaynak 1300 civarına tarihlenen Mukaddimetü'l-Edeb adlı eserin tercümesinde görülmektedir.
Sözcük kelimesi, Türkçede yer alan söz sözcüğüne Yeni Türkçe +çUk eklenmesi sonucunda türetilmiştir. Sözcük'ün tespit edildiği ilk kaynak Meninski'nin 1680'e tarihlenen Thesaurus'u olup; burada sözcik kelimesinin karşılığı olarak "kelimecik" manasındaki vocula, verbulum verilmiştir. Sözcük, "kelimecik" anlamında marjinal bir tabir iken, Dil Devrimi'nin ikinci evresinde, muhtemelen Fransızca vocable "söz-cük" > "kelime" bağıntısından esinlenerek "kelime" anlamı yüklenmiştir. "Kelime" anlamında kullanımına dair ilk kayıt 1959'da görülmektedir. Sözcük kelimesi TDK sözlüğünün 1969 basımından öncesindeki sözlüklerde yer almamıştır.

Yazı dilinde her iki tarafında birer boşluk verilerek gösterilirler. Sözcükler, bir kök ve ona bağlı bir ya da daha fazla ekten oluşabilir.
Yazında sözcükler hecelerden, heceler ise harflerden meydana gelir. Bir sözcük en az bir harften ve en az bir heceden meydana gelir: can, at, mal, o vb. Sözcükler bir araya gelerek sözcük öbeklerini, cümlecik ve cümleleri meydana getirirler.
Günümüzdeki her milletin bir geçmişi olduğu ve o milletin birçok asır içinde şekillenerek günümüze ulaşması gibi, diller ve dilin birimi olan kelimeler de bir geçmişe sahiptir ve çeşitli şekillenmeler sonucu günümüz şekilleri ortaya çıkmıştır.
Nurullah Ataç eserlerinde sözcük kelimesi yerine tilcik kelimesini kullanmıştır.
Kelimelerin kökenlerini (sözköklerini) inceleyen bilim dalına etimoloji (kökenbilim) adı verilir.

Ad ya da isim
Adıl ya da zamir
Bağlaç ya da rabıt
Belirteç ya da zarf
Eylem ya da fiil
İlgeç ya da edat
Önad ya da sıfat
Ünlem ya da nida
Bu sözcük türlerinden ilk yedisi isim soyludur. Yani isimlerden türetilmiş ya da isimlerin farklı görevlerde kullanılmaya başlamasıyla oluşturulmuştur. Eylemler (fiiller) ise kendi içinde önemli bir sözcük türünü oluşturur.
Sözcük türleri içinde en önemlileri ad ve eylemlerdir. Jean Deny, Türkçedeki sözcük türlerini ad, eylem ve ilgeç olmak üzere üçe ayırır. Bu temel ayrım Türkçe için genelde kabul gören bir anlayışı gösterir. Çünkü, dilin anlatım yapısının temelinde yapılan bir iş vardır, bir de işi yapan kişi bulunur. Ad işi yapanı, eylem işin yapılışını bildirir. Öteki sözcük türleri ise yalnızca ad ve eylemin anlamlarını tamamlar.
Türkçede sözcük türleri birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Aynı sözcük ad, ön ad, belirteç, ünlem gibi görevleri üstlendiği için sözcük türlerini sınıflandırmak zordur. Bu konuda en geçerli ve kolay çözüm, sözcüklerin cümle içerisindeki anlam ve işlevlerine bakmaktır. Bu nedenle, bir sözcük belirli bir sözcük türü ile etiketlenmemeli, cümle içerisindeki anlam ve işleyişine göre değerlendirmelidir.

Türk Dil Kurumu, Sözcük & Kelime

Kenan dilleri, Kenan ve Levant bölgesinin eski sakinleri tarafından konuşulan Sami dillerinin bir alt grubudur. Kenan dillerinin çoğu milattan önce 1. binyılın sonunda çoktan yok olmuştur; bunların yerini çoğunlukla Aramice almıştır. Sadece İbranice, Yahudiliğin dinî metinleri aracılığıyla modern zamanlara aktarılmış ve 20. yüzyılda İsrail'de günlük dil ve yerel deyim olarak yeniden kurulmuştur.
Bu yakın akraba diller Levant ve Mezopotamya kökenlidir ve bugün İsrail, Ürdün, Sina Yarımadası, Lübnan, Suriye, Filistin'in yanı sıra güneybatı Anadolu'nun güney batısı, batı ve güney Irak (Mezopotamya) ve Suudi Arabistan'ın kuzeybatı köşesini kapsayan bir alanda eski Sami dillerini konuşan halklar tarafından konuşulmuştur.
Kenanlılar genel olarak İbraniler (İsrailliler, Yahudiler ve Samirîler dahil), Amalekliler, Ammonitler, Amoriler, Edomitler, Ekronitler, Hiksoslar, Fenikeliler (Kartacalılar dahil), Mozabitler, Sutealılar ve bazen de Ugaritleri içerecek şekilde tanımlanır.

Roman dillerine benzer şekilde, Kenan dilleri birbirleriyle karşılıklı anlaşılabilirlik spektrumunda çalışır ve sözdizimi, morfoloji, fonetik ve semantikte önemli örtüşmeler meydana gelir. Bu dil ailesi aynı zamanda, Mezopotamya'da ortaya çıkan ve Sümerce, Akadca, Eblaitçe, Elamca, Hurrice ve Hititçe'yi kaydetmek için kullanılan bölgenin çok daha eski Çivi Yazısı logografik / hece yazısının aksine, yazılarını kaydetmek için Proto-Kanaanit alfabesinden türetilen bir alfabe kullanan, tarihsel olarak kanıtlanmış ilk dil grubu olma özelliğine sahiptir.
Levant, Mezopotamya, Anadolu ve Doğu Akdeniz'deki Kenan yazıtlarında ve Fenikeli kolonistler tarafından Kartaca'nın kurulmasından sonra Kuzey Afrika'nın kıyı bölgelerinde ve İber Yarımadası'nda da yoğun olarak görülmektedir. Lehçeler öncelikle İncil coğrafyası referans alınarak etiketlenmiştir: İbranice (İsrail, Yahudi/Kutsal Kitap, Samaritan), Fenike/Punik, Amorit, Ammonit, Moabit, Sutean ve Edomit; lehçelerin hepsi karşılıklı olarak anlaşılabilirdi ve Modern İngilizce'nin coğrafi çeşitlerinden daha farklı değildi.
Kenan dilleri ya da lehçeleri aşağıdakilere ayrılabilir;
Kuzey Kenan dilleri

Fenikece
Pönce
Güney Kenan dilleri

Ammon dili - Ammonitlerin dili
Moav dili
Edom dili
İbranice - Çoğunlukla Yahudiler'in konuştuğu dil.
Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi - İsrailoğulları tarafından kullanılan dil. Farklı diasporalarda farklı telaffuzları vardı
Sâmirî İbranicesi
Taberiye İbranicesi
Mizrahi İbranicesi
Yemen İbranicesi
Sefarad İbranicesi
Aşkenaz İbranicesi
Mişnahik İbranice
Orta Çağ İbranicesi
Haskala İbranicesi
Modern İbranice - Haskala İbranicesi'nden türemiştir ve bugün İsrail'de konuşulan dildir.

Keres dilleri (İngilizce keresan, Keres), Amerika Birleşik Devletlerinde New Mexico eyaletinde Keresler tarafından konuşulan Amerind Kızılderili dil ailesi ve lehçe birliği.

Doğu Keresçesi: konuşanı 4.580 kişi (1990)
Cochiti Pueblo: konuşanı 384 kişi (1990)
San Felipe – Santo Domingo:
San Felipe Pueblo: konuşanı 1.560 kişi (1990)
Santo Domingo Pueblo: konuşanı 1.880 kişi (1990)
Zia–Santa Ana:
Zia Pueblo: konuşanı 463 kişi (1990)
Santa Ana Pueblo: konuşanı 229 kişi (1990)
Batı Keresçesi: konuşanı 3.391 kişi (1990)
Acoma Pueblo: konuşanı 1.696 kişi (1980)
Laguna Pueblo: konuşanı 1.695 kişi (1990)

Boas, Franz. (1923). "A Keresan text", International Journal of American Linguistics, 2 (3/4), 171-180.
Campbell, Lyle. (1997). American Indian languages: The Historical Linguistics of Native America. New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-509427-1.
Davis, Irvine. (1963). "Bibliography of Keresan linguistic sources", International Journal of American Linguistics, 29 (3), 289-293.
Davis, Irvine. (1964). The Language of Santa Ana Pueblo. Smithsonian Institution, Bureau of American Ethnology bulletin (No. 191); Anthropological papers (No. 69). Washington, D.C.: U.S. Govt. Print. Off.
Davis, Irvine. (1966). ["Review of Acoma grammar and texts by W. R. Miller"], American Anthropologist, 68 (3), 810-811.
Davis, Irvine. (1968). ["Review of Acoma grammar and texts by W. R. Miller"], Language, 44 (1), 185-189.
Davis, Irvine. (1974). "Keresan-Caddoan comparisons", International Journal of American Linguistics, 40 (3), 265-267.
Hawley, Florence. (1950). "Keresan patterns of kinship and social organization", American Anthropologist, 52 (4), 499-512.
Kroskrity, Paul V. (1983). "On male and female speech in the Pueblo Southwest", International Journal of American Linguistics, 49, 88-91.
Maring, Joel. (1975). "Speech variation in Acoma Keresan", In D. Kinkade, K. L. Hale, & O. Werner (Eds.), Linguistics and anthropology in honor of C. F. Voegelin (pp. 473–485). Lisse: Peter de Ridder.
Mickey, Barbara H. (1947). "Acoma kinship terms", Southwestern Journal of Anthropology, 12 (2), 249-256.
Miller, Wick R. (1959). "Spanish loanwords in Acoma: I", International Journal of American Linguistics, 25 (3), 147-153.
Miller, Wick R. (1959). "Some notes on Acoma kinship terminology", Southwestern Journal of Anthropology, 15 (2), 179-184.
Miller, Wick R. (1960). "Spanish loanwords in Acoma: II", International Journal of American Linguistics, 26 (1), 41-49.
Miller, Wick R. (1965). Acoma Grammar and Texts, University of California publications in linguistics (Vol. 40). Berkeley, CA: University of California Press.
Miller, Wick R.; & Davis, Irvine. (1963). "Proto-Keresan phonology", International Journal of American Linguistics, 29 (4), 310-330.
Mithun, Marianne. (1999). The Languages of Native North America. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-23228-7 (hbk); ISBN 0-521-29875-X.
Sims, Christine P.; & Valiquette, Hilaire. (1990). "More on male and female speech in (Acoma and Laguna) Keresan", International Journal of American Linguistics, 56 (1), 162-166.
Spencer, Robert F. (1946). "The phonemes of Keresan", International Journal of American Linguistics, 12 (4), 229-236.
Spencer, Robert F. (1947). "Spanish loanwords in Keresan", Southwestern Journal of Anthropology, 3 (2), 130-146.
Walker, Willard. (1967). ["Review of Acoma grammar and texts by W. R. Miller"], International Journal of American Linguistics, 33 (3), 254-257.
White, Leslie A. (1928). "Summary report of field work at Acoma", American Anthropologist, 30 (4), 559-568.

Keçuva dilleri (Ketschua, Quichua, Keshwa veya Keçua, İspanyolca ve İngilizce: Quechua) veya İnka dilleri veya topluca Keçuvaca, Güney Amerika'nın And Dağları'nın ortalarındaki bölgelerde konuşulan bir dil ailesi veya lehçe sürekliliğidir. Keçuvaca dil ailesinin bilinen bir akrabası yoktur ve Amerikan yerli  dilleri içinde en çok konuşulan dil ailesidir. Dil aile içinde en çok konuşulan lehçe Güney Keçuvacadadır ve yaklaşık 7 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır.Güney Keçuva dili Peru'da ve Bolivya'da resmi dil, Arjantin ve Brazilya'da ise bölgesel dil statüsündedir.
Keçuvalar genellikle kendi dillerine "İnsan dili" anlamına gelen Runa Simi der (runa "insan" ve simi "dil" yani "insan dili").

Keçuvaca, İnka Devletinin genişlemesinden önce de bölgede yaygın bir şekilde konuşuluyordu ve İnkalar, Keçuvaca konuşan kavimlerden sadece biriydi. Başkent Cusco bölgesinde, dil Aymaraca gibi komşu dillerin etkisi altında kaldı ve farklı bir şekilde gelişti. Aynı şekilde, İnka İmparatorluğunun Peru'yu birleştirmesiyle İmparatorluğun farklı bölgelerinde yerel dillerle etkileşime girerek birbirinden farklı Keçuva lehçeleri ortaya çıktı.
İspanyollar İnka İmparatorluğunu işgal ettikten sonra, Keçuvaca yaygın bir şekilde konuşulmaya devam etti. İspanyol yönetimi tarafından tanındı ve evanjelizm dili olarak kullanıldı. Katolik misyonerler sayesinde dil bazı bölgelere İspanyol yönetimi altında yayıldı.
18. yüzyılda, İspanyol yönetimi Keçuvacanın resmî kullanımını sonlandırdı. II. Túpac Amaru İsyanı'ndan sonra İspanyollar Keçuvacanın kullanımını tamamen yasaklayıp dilde İspanyol yanlısı yazıları bile sansürlese bile bu yasakları uygulayacak imkânlar olmadığından yasak kısa süre içinde unutuldu.
Peru'nun bağımsızlığını kazanmasından sonra Keçuvaca bir canlanma yaşasa bile eski prestijini kaybetmiştir.

Keçuva dillerinin konuşulduğu bölge, Kolombiya'nın güneyinden başlayarak, Ekvador'un büyük kısmını da kapsayarak, Peru ve Bolivya üzerinden Şili ve Arjantin'in kuzeyine kadar uzanır. Konuşanların büyük bölümü Peru'da olup burasını Bolivya ve Ekvador takip eder. Komşu ülkelerde de küçük azınlıklar bu dile hakimdir.
Bugün Keçuva dilleri, tahminen 8 milyon civarında kişi tarafından konuşulur ve bu dillerin en büyüğü düz "Keçuvaca" olarak da bilinen da Güney Keçuvacası yani Keçuvaca II-C'dir. Amerika kıtalarının en çok konuşulan yerli dilidir. Güney Amerika'da, İspanyolca ve Portekizceden sonra konuşan sayısı bakımından üçüncü en çok konuşulan dildir.
Dilin en çok konuşulduğu bölge olan Peru ve Bolivya'da nüfus sayımı (Peru 1993, Bolivya 2001) esnasında konuşan kişi verilerine ulaşılmıştır. Ekvador, Kolombiya, Arjantin ve Şili için bu veriler tamamen eksiktir ve sadece, yukarıda da belirtildiği gibi kuvvetli sapma gösteren tahminler yapılır. Diğer iki ülkedeki nüfus sayımı sonuçlarında fark edilen ise, kullanılan ana dili sorulu nüfus sayımının, okul öncesi çocukları kapsamadığıdır. Kısacası gerçek rakamlar, resmî rakamların bariz olarak üstünde yer alır. Çok uzun zamandır gözlemlenen eğilim ise, aşağılanan bir dilin bilinmesini insanların anketlerde bildirmemeleridir. Diğer bir unsur da iki ve daha fazla dil bilgisinin son nüfus sayımlarında uygun bir tarzda derlenmemesidir. Şüphesiz göz ardı edilmemelidir ki, dili bilenlerin büyük bir bölümünün, çeşitli nedenlerden dolayı günlük hayatta ihtiyaçlarını İspanyolca olarak görmeleridir. Özellikle büyük şehirlerde Keçuvaca konuşmaya neredeyse izin yok gibidir.
Dilin ülkelere göre dağılımı

Bolivya: 1.576.846 (Nüfus sayımı 2001)
Peru: 3.177.938 (Nüfus sayımı 1993)
Ekvador: 750.000 - 2.000.000 (tahmini)
Arjantin: 50.000 - 120.000 (tahmini)
Kolombiya: 5.000 (tahmini)
Şili: Az sayıda
Keçuvaca İspanyolca ve Aymaraca'nın yanında Peru ve Bolivya'nın resmî devlet dilidir. İspanyolca konuşulan Güney Amerika'nın bazı büyük üniversitelerinde bu dil öğretilir.

Keçuvaca lehçeleri bir sıra şive farklılıkları oluşturur. Bunlar iki büyük gruba ayrılıp Perulu dil araştırmacısı Alfredo Torero'ya göre Keçuva I ve Keçuva II olarak tanımlanır.
Keçuva I, Merkezî Peru Andları'nda konuşulur. Bu grubun kendi içinde çeşitliliği oldukça fazladır.
Keçuva II, Peru'nun bütün güneyinde, Bolivya, Ekvador, Arjantin, Kolombiya, Şili'de konuşulan lehçeler iie Peru'nun geri kalan küçük bir kısmında konuşulan lehçeleri kapsar. Bu da yine kendi içinde 3 gruba ayrılır. Keçuva II-A (Yunkay) grubu kuzey Peru'daki küçük lehçelerin bazılarını içerirken, Keçuva II-B (Kuzey Keçuvacas) Ekvador ve Kolombiya lehçelerini içerir. Keçuva II-C (Güney Keçuvacası) ise Güney Peru, Bolivya, Arjantin ve Şili'nin bütün lehçelerini kapsar ve 5-6 milyon civarı konuşan ile Keçuva dilleri ve Amerikan yerli dilleri arasında en çok konuşulan dildir.
Bu iki grup arasındaki fark, gramerin birçok parçası ve sözcük hazinelerinden kaynaklanır. Böylece anadili Keçuva I ile Keçuva II 'nin farklı lehçelerine olan kişilerin, diğerini bilmeksizin anlaşabilmeleri çok zordur. Keçuva I lehçeleri, daha dar bir alanda konuşuluyor olmalarına rağmen epeyce farklılaşırlar. Buna mukayesen, Keçuva II lehçeleri birbirleriyle daha bütündür. Peru ve Bolivya'daki Güney Keçuvaca'nın sayısal olarak en büyük grubu kapsayan lehçeleri, görece daha az farklılık gösterir ve bu daha çok fonetik alandadır.
İnka İmparatorluğunun dili, günümüze gelmiş eski yazılı örnekler ve Peru ve Bolivya'daki modern Keçuva halkının kullandığı çoğunluk dili, Keçuva II'nin güney dialekti Keçuva II-C'ye dayanır. İngilizce ve İspanyolcada kullanılan Quechua terimi günlük hayatta genellikle Güney Keçuvaca lehçesi (Keçuva II-C) için kullanılır.

Keçuvaca, Türkçe ve Fince gibi sondan eklemeli dillerdendir. Yani, sözcüklerin anlamları, sonlarına gelen hece ekleriyle sözcük kökü değişmeden yeni formlarına uyarlar.
Tamlamadaki hece ekleri sırası sıkı olarak kurala bağlanmıştır. Örnek verecek olursak

chakra Keçuva dilinde "Tarla" demektir.
Küçültme anlamı -cha eki ile verilir. (Türkçedeki -cık)
Birinci kişi genitif (tamlayan) anlamı -y eki ilavesi ile verilir. (Türkçedeki -(ı)m)
Çoğul anlamı -kuna eki ilavesi ile verilir. (Türkçedeki -lar)
Bu şekilde "tarlacıklarım" ifadesi Keçuvacada "chakrachaykuna" olur.

Keçuva dilleri İspanyolların Peru'yu fethinden beri latin alfabesini kullanmaktadır. Ancak, yazılı Keçuvacadan Keçuvaca konuşan insanlar çoğunlukla yararlanmaz, çünkü onlar okumamış çoğunluğu oluştururlar veya İspanyolca onlar için daha kullanışlıdır ve Keçuvacada yazılmış basılı metin eksikliği de önemli bir nedendir.
20. yüzyılda kadar, Keçuvaca İspanyolca temelli yazım kuralı ile yazılmaktaydı. Örneğin: Inca, Huayna Cápac, Collasuyo, Mama Ocllo, Viracocha, quipu, tambo, condor. Bu yazının imla ve yazım yapısı en çok İspanyolca konuşanlara yakındır ve doğal olarak İngilizceye geçen birçok sözcük bu yazımda geçmiştir.
1975'te, Juan Velasco'nın Peru hükûmeti Keçuvaca için yeni bir yazım kuralı benimsemiştir. Bu Academia Mayor de la Lengua Quechua tarafından tercih edilmiş bir yazı sistemiydi. Örneğin: Inka, Wayna Qapaq, Qollasuyu, Mama Oqllo, Wiraqocha, khipu, tampu, kuntur. Bu yazım kuralı:

/w/ sesi için hu yerine w harfini kullanmaktadır.
Damaksıl k ile küçükdil ünsüzü q sesini birbirinden ayırmaktadır, geleneksel sistemde ise ikisi de c veya qu olarak yazılmaktadır.
Lehçelerin basit, çıkarma eğiliminde olan ve içine çekme gibi duraklamaları ("h" sesi ve "h" harfi; "h", gibi ses çıkarma) gibi ayırt eder. (örneğin Cuzco)
İspanyolcanın beş ünlü harf sistemini kullanmaya devam eder.
1985'te, bu sistemin bir çeşidi Peru hükûmeti tarafından benimsenmiştir ve Keçuvada olan üç sesli harf (a, i, u) sistemini kullanmaktadırlar. Örneğin: Inka, Wayna Qapaq, Qullasuyu, Mama Uqllu, Wiraqucha, khipu, tampu, kuntur.
Farkı yazım şekilleri Peru'da hâlâ yüksek derecede tartışmalı durumdadır. Gelenesel yazı sisteminin taraftarları yeni yazım şeklinin çok yabancı olduğunu düşünmektedirler ve Keçuvaca'nın İspanyolca konuşan çoğunluk tarafından öğrenilmesinin zorlaştığını düşünmektedirler. Yeni sistemi tercih edenler ise Keçuvaca sesbilimi ile daha çok uyuştuğunu düşünmektedirler ve çocuklara beş sesli harf sisteminin öğretilmesinin ileride İspanyolca okumayı zorlaştırdığını gösteren araştırmaları örnek göstermektedirler.
Yazarlar İspanyolcadan alınan sözcüklere farklı yaklaşımlar gösterirler. Bazen modern yazım şeklinde kullanılırlar, bazen ise İspanyolcada olduğu gibi kullanılır. Örneğin, "Ben Romert'im", Robertom kani veya Ruwirtum kani şekillerinde yazılabilir. (-m ismin bir parçası değildir, bir çeşit sonektir)
Perulu dilbilimci Rodolfo Cerrón-Palomino tüm Keçuva dilleri için Güney Keçuvaca isminde imlâya ait bir standart fikri öne sürmüştür. Bu standart, Peru'daki birçok kurum tarafından benimsenmiştir, her iki lehçenin önemli özelliklerini korumuştur. Ayacucho Keçuvacası ve Cusco Keçuvacası, örneğin:

Keçuvaca'da isimlere gelen çekim ekleri şu şekildedir.

Information,Serafín M. Coronel-Molina
http://runasimi.de 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20060212175421/http://www.quechuanetwork.org/dictionary.cfm
http://www.ullanta.com/quechua/ 12 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konuşma dili, bölgelere göre farklı sesletim özellikleri gösteren, günlük yaşayışta kullanılan ve yazı dilinden az farklarla ayrılmış bulunan doğal dil, günlük konuşmadır. Dünya üzerindeki hemen her dilde "konuşma dili - yazı dili" özellikleri bulunur. Bir dilde yazılış ile okunuş birbirinden az ya da çok farklı olabilir.
Konuşma dili sese dayalıdır; ses telleri ve vokal organlar kullanılır; yazılı ve somut bir esasa dayanmaz, dolayısıyla konuşma dilinin geçmişini ve gelişim sürecini tarihlendirmek ve takip etmek imkansızdır.

Türkçede bulunan konuşma dili ve yazı dili farklılıkları; birincisi yazılış (yazı dili), ikincisi okunuş (konuşma dili).

Duyduğum   →    Duyduum
Eğer       →    Eyer
Aşağı      →    Aşaa
Hakikaten  →    Hakkaten
Değil mi ? →  Di mi ?
Yine  / Gene →  Gine
Gideceğim →  Gidiceem

Türkçe konuşma dili bakımından çeşitli özelliklere sahiptir:

Genellikle tamamlanmamış cümleler (bağımsız hükümler ya da bağlama göre değer kazanan hükümler ya da dinleyicinin algısına bırakılan hükümler, eksiltili cümleler, boşluk / ara / soluk gösteren üç noktalı yapılar veya işaretleyiciler vb.);
Cümle yapılarının karıştırılması (kesin sınırları bulunmadan basit ya da birleşik cümle dizilimleri vb.);
Tipik olmayan sözdizimsel yapıların sık kullanımı (konu vb.); (1) a. Ömer okula gitti. (Konu: Ömer, odak: okula) b. Okula Ömer gitti. (Konu: Okula, odak: Ömer) (İşsever 2000, s. 8). Örnek bağlamında (b) cümlesi (a) cümlesinden daha sık kullanılır.
Bilgi, keyfi parçalar halinde sunulmaz. Yeni ve eski bilgi, konu ve yorum, odak veya ayrıntı dağılımında kullanıcıya bağlı (pragmatik) bir temel bulunur. Türkçe konuşma dilinde, cümlede yüklem sonrası konum daha sık kullanılır (Schröeder, 2002, s. 82).
Yan yana yerleştirmenin hiyerarşik cümle düzenine göre daha sık kullanımı Parataksisin hipotaksise karşı baskınlığı. Sözdizimsel düzlemde konuşma dili unsurlarını süreç içinde toplayarak ilerler, yazılı dilde ise sözdiziminde sıralayarak ilerler ve daha iyi bir cümle için sürecin sonunda başa dönülebilir.);
Söylem belirteçlerinin daha sık kullanımı (Söylem işaretleyicisi; işte, şey, yani, haydi, evet, yok vb.); (Yılmaz & Yılmaz (2006), kipsel belirteçler (görüş bildirenler: ben, bence, bana göre vb. gerçeklik bildirenler: gerçekten, aslında, belki, tabi vb. nitelik bildirenler: büyük, iyi, güzel, yanlış vb. (s. 206 - 208).
Konuşma dilinin tipik iletişimsel işlevi (Sözdizimi dışında kalan unsurları göstermek veya bağlantı sağlayıcı araçlar olarak örneğin [[parçalarüstü unsurlar [[tonlama; Demircan (2015), 12 maddede özetlemiştir: Yüksek perdeden alçak perdeye sekerek düşme ve alçak perdede uzatma: Yükseeel! Umuuut! Özgee!
Zamirlerin daha sık kullanıldığı görülür. Sözdizimindeki unsurlar arasındaki bağlantıyı sağlayan bağlaçlar yerine konuşmanın gerçekleştiği bağlamın algısal unsurları, dinleyicinin dünya bilgisi, sözün ezgisi (bürün, ton, durak, vurgu vb.) bağlantıyı sağlayan unsurlar arasında sayılabilir.

Yazı dili
Beden dili
Islık dili
Ağız
Dil edinimi
Sesmerkezcilik
Günlük dil

Konuşmanın kökeni, yazılı dil ve işaret dili ile de ifade edilen dilin kökeninden farklı olarak sesten meydana gelen konuşma eyleminin kökenidir.
Konuşma, insan iletişiminin temel bir yönüdür ve insanların günlük yaşamlarında hayati bir rol oynar. Konuşma kişilerin, düşünceleri, duyguları ve fikirleri aktarmalarına olanak tanır ve başkalarıyla bağlantı kurma ve kolektif gerçekliği şekillendirme becerisi sağlar.
Konuşmanın insanlarda nasıl ortaya çıktığını bilimsel olarak açıklamak için birçok girişimde bulunulmuştur, ancak bugüne kadar hiçbir teori üzerinde uzlaşma sağlanamamıştır.
İnsan olmayan primatlar, diğer birçok hayvan gibi, sosyal iletişim amacıyla ses üretmek için özel mekanizmalar geliştirmiştir. Öte yandan, hiçbir maymun "dilini" konuşma amacı ile kullanmaz. İnsan türünün dili, dudakları ve diğer hareketli parçaları daha önce görülmemiş bir şekilde kullanması, konuşmayı oldukça ayrı bir kategoriye yerleştiriyor gibi görünmektedir ve evrimsel olarak ortaya çıkışı birçok akademisyenin gözünde ilgi çekici teorik bir tartışma konusu haline gelmiştir.

Konuşma yeteneğinin bir grup içinde ortaya çıkıp diğer topluluklara mı yayıldığı yoksa farklı dönemlerde farklı topluluklarda ortaya çıkıp aşamalı olarak mı yayıldığı belli olmamakla birlikte ilerleyen birkaç bin yıl içinde birbirinden farklı dillerin geliştiği bilinmektedir.
Canlıların konuşmayı öğrenebilmesi için ilk önce ses organlarına, ardından da bu organlar ile anlamlı sesler oluşturmayı ve cümleler kurabilmeyi sağlamak için beyne sahip olmaları gerekir.
İnsanın evriminde konuşma olayı en son gelişen özelliktir. Konuşmanın kökeni MÖ yaklaşık 300.000'e kadar uzansa da insanın anlamlı konuşmaya benzer sesler çıkarmaya başlaması MÖ yaklaşık 100.000'i bulmuştur. Çeşitli bölgelerde bulunmuş ve MÖ 8000'li yıllara ait olan yazılı işaretler insanların konuşma ve dile ilişkin becerilerinin kesin kanıtıdır; dolayısıyla konuşma edimi MÖ 8000'den önce ortaya çıkmıştır.

Kuzeybatı Kafkas dilleri ya da Abhaz-Adige dilleri, Kafkasya'ya özgü bir dil ailesidir ve asıl olarak Kafkasya'nın kuzeybatı bölümünde ve dünyanın birçok ülkesine dağılmış diaspora ülkelerinde konuşulur. Kuzey Kafkas dillerini oluşturan iki gruptan biridir. Kafkasya'ya özgü iki dil ailesi daha bulunmaktadır ve bunlar Kuzeydoğu Kafkas dilleri ve Güney Kafkas dilleridir. Bu üç dil ailesi arasında kanıtlanmış bir köken bağı bulunmamaktadır.
Kuzeybatı Kafkas dilleri içinde Abazaca, Abhazca, Adigece, Kabardeyce ve şu an ölü dil statüsünde olan Ubıhça yer alır. Bu dillerin özelliklerinden biri, çok sayıda ünsüze karşın az sayıda ünlü içermesidir.

Kuzeybatı Kafkas dilleri esasen üç kola ayrılır:

Abhaz-Abaza
Abhazca
Abazaca
Ubıh
Ubıhça
Çerkes
Adigece (Batı Çerkesçesi)
Kabardeyce (Doğu Çerkesçesi)

Kök, dil bilgisinde bir sözcüğün ön ve son ekleri çıkarıldıktan sonra kalan anlamlı kısmıdır. Bir sözcüğün kökü isim ya da eylem olabilir. İsimler varlıkları fiiller de hareketleri karşılayan sözcüklerdir. İsimlerin anlamlı halleri kök olarak kullanılabilirken, eylem kökleri mastar eklerinden (-mak, -mek) uygun olanıyla kullanılır. Dil bilgisinde eylemlerden sonra gelen mastar ekleri - (kısa çizgi) ile gösterilir.

İsim ve fiil köklerine yapım ekleri getirilerek oluşturulmuş yeni sözcüklere "gövde" denir.

Ev + li > evli (kökü isim)
inan + ç > inanç (kökü fiil)

Hareket anlamı taşıyan sözcüklerdir. Fiil kökleri ad kökleri gibi tek başlarına kullanılamaz. Fiil köklerinin sonuna ya kısa çizgi (–) konur ya da “–mak, –mek” mastar eki getirilir. Fiilin sonuna konan kısa çizgi (–), “mak, mek” diye okunur.
ÖRNEK:
sev– > sev–mek
Vur- > Vur-mak

Varlıkların dildeki karşılıkları olan kelimelerdir. Tek başlarına kullanılabilirler: ev, taş, el, su vb.
Örnek:
Boya < boya kelimesine "-mak" ekini getirebiliyoruz. (Boyamak) Bu durumda isim kökü değildir.
ev kelimesine "-mak" ekini getiremiyoruz. (Evmek) Bu durumda ev isim köküdür.

Kıpçak dilleri (Kuzeybatı Türk dilleri olarak da bilinir), Ukrayna'dan Çin'e kadar uzanan Orta Asya ve Doğu Avrupa'nın çoğunda yaklaşık 28 milyon kişi tarafından konuşulan Türk dil ailesinin bir alt koludur. Bu grupta en çok konuşulan dillerden bazıları Kazakça, Kırgızca ve Tatarcadır.

13-17 yüzyıllarda üç kolda ilerleyen Eski Kıpçakça geriye dönük Kıpçak dilleri sınıflandırmasında Kıpçak-Kuman kolunda ele alınır:

1. Kumanca ya da Altın Orda Kıpçakçası veya Bozkır Kıpçakçası
2. Memlûk Kıpçakçası ya da Arap harfli Kıpçak Türkçesi
3. Ermeni Kıpçakçası ya da Ermeni harfli Kıpçak Türkçesi

Yeni Kıpçakça dönemi çağdaş Kıpçak dilleri üç ana kolda sınıflandırılır:

Kıpçak–Bulgar (Kuzey Kıpçak, Ural-Hazar): Başkurtça, Tatarca
Kıpçak–Kuman (Batı Kıpçak, Karadeniz-Hazar): Karaçay-Balkarca, Kumukça, Karaimce, Kırımçakça; Oğuz dilleri ile karışık: Urumca, Kırım Tatarcası
Kıpçak–Nogay (Doğu Kıpçak, Aral-Hazar): Kazakça, Karakalpakça, Nogayca, Sibirce
Kırgız–Kıpçak: Kırgızca, Altayca

Türk dillerinin sınıflandırması (tasnifi) henüz tam olarak yerine oturmuş değildir. Çok çeşitli lehçe ve şivelere ayrılan, yeryüzünde yaklaşık 200 milyondan fazla bir nüfusa sahip Türk boyları tarafından konuşulmakta olan Türkçenin ses bilgisel ve biçimbilimsel özelliklere göre tam bir sınıflandırmasının yapılabilmesi için karşılaştırmalı dil araştırmalarının derinleştirilmesi, her lehçe ve şivenin özelliklerinin tam olarak ortaya konulması gerekmektedir.
Türk dili araştırmaları tarihinde Kıpçak dillerinin sınıflandırılması:

Wilhelm Radloff (1882), Kırgız, Kazak, Karakalpak, Tatar, Başkurt dillerini Batı diyalektleri; Karaçay, Balkar, Kumuk, Karaim dilleri ise Oğuz dilleri ile birlikte Güney diyalektleri adı altında sınıflandırır.
Aleksandr Samoyloviç (1922), Tav grubu (Kıpçak-Kuzeybatı) adı altında ele alır.
Lajos Ligeti, Kıpçak dilleri olarak sınıflandırır.
Nikolay Baskakov, Batı Hun kolunun Kıpçak grubu içinde Tatar, Başkurt, Kuman, Karaim, Kumuk, Nogay, Kazak, Karakalpak dillerini, Doğu Hun kolunun Kırgız-Kıpçak grubu içinde ise Kırgız ve Altay dillerini ele alır.
Reşid Rahmeti Arat, tav-grubu içinde sınıflandırır.
Johannes Benzing ve Karl Heinrich Menges, Batı Türkçesi (Kıpçak-Kuman dilleri) olarak sınıflandırır.

Kıpçak Türkçesinin karakteristik özelliklerinden biri de ünlüler arasında bulunan /-t-/ seslerinin tonlulaşmamasıdır. (yani tonlulaşıp /-d-/ sesine dönüşmemesidir). Kıpçak Türkçesinin başlıca dil özellikleri şöylece sıralanabilir: 1. Bilinen sekiz ünlünün yanında bérmek / birmek “vermek”, éşitmek / işitmek, béy / biy “bey” gibi sözcüklerde görülen ikili şekiller kapalı “e”nin varlığına işaret eder. 2. İç ve son sesteki “ġ / g”ler v olur: aġır > avur, baġlamak > bavlamak, tögmek > tövmek “dövmek”. 3. İç ve son sesteki “d / ḏ”ler y olur: aḏak > ayak, keḏmek > kéymek (kiymek) “giymek”. 4. Birden çok heceli sözcüklerin sonundaki “ġ / g”ler çoğunlukla düşer: bitig > biti “kitap, yazı”, katıġ > katı. 5. Olumsuzluk için “ermez / ermes” yerine daha çok “degül” kullanılır. 6. İlgi hali eki daima -nın͡g / -nin͡g (zamirlerde -ın͡g / -in͡g) şeklindedir.

Sinan, Ahmet Turan (2000). "Kıpçak Türkçesi Bibliyoğrafyası", F.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı, S. 5, Elazığ, sayfa: 421-435.

Gırtlak (larinks veya larenks), boynun ön soluk borusunun üst kısmında yer alan bir solunum ve ses organıdır. Boynun ön tarafında; yetişkinlerde 3. ve 6., bebeklerde ise 2. ve 4. boyun omurları hizasında bulunur. Basit bir kutu görünüşünde olan gırtlak; kıkırdak, zar ve bağlardan yapılmış önemli vazifeleri bulunan bir organdır. Solunum yolunun üst kısmını teşkil eder ve aynı zamanda ses organıdır. Bu sebeple gırtlağın yapısı solunum borusunun diğer kısımlarından daha farklı ve karışıktır.
Gırtlağın üst deliği solunum yolunu daraltabilecek ve hatta icabında tamamıyla kapatabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bilhassa sesin meydana gelmesi ile ilgili olan bu mekanizma, icabında solunum yolunu kapatmak suretiyle yabancı maddelerin daha içerilere girmesine mani olur. Bu suretle organizma kendini ölüme bile götürebilecek olan bir hadiseden kurtulma imkânına sahip bulunmaktadır.
Büluğ çağında erkek çocukların gırtlağı hızla büyümeye başlar. Bütün kıkırdaklarda ve her yönde cereyan eden bu büyüme sonucunda bir sene zarfında mizmar aralığının uzunluğu hemen hemen iki misline çıkar. Ses kıvrımlarının (ses tellerinin) uzaması neticesinde bu çağda erkek çocuklarının sesi değişir ve kalınlaşır. Kız çocuklarında gırtlağın büyümesi büluğ çağında da yavaştır. Bu yüzden gırtlak erkeklerde hem genişlik hem de uzunluk bakımından kadınlardan daha büyüktür. Gırtlağın çevresi erkeklerde ortalama 136, kadınlarda 112 milimetre kadardır. Cins ve yaş durumlarından başka, çeşitli şahıslarda da gırtlak büyüklük ve şeklinde çeşitli farklılıklar görülebilr. Bundan dolayı insanların sesleri de birbirinden çok farklıdır. 20 yaşından itibaren gırtlak kıkırdakları kemikleşmeye başlar ve elastiki kıkırdaktan yapılmış olan epiglot ve ses tellerinin bağlandığı çıkıntılar hariç diğer kıkırdakların büyük kısmı yaşlılarda kemikleşmiş olur.
Gırtlağın iskeletini meydana getiren kıkırdaklar dokuz tanedir. Bunların üçü çift, üçü tektir. Tek olanlar tiroit kıkırdak (kalkansı kıkırdak), krikoit kıkırdak (yüzüksü kıkırdak) ve epiglot (gırtlak kapağı kıkırdağı)tur. Çift olanları ise aritenoit, corniculat ve cuneiform kıkırdaklarıdır. Tiroit kıkırdağın boynun ön tarafında yaptığı çıkıntıya halk arasında adem elması ismi verilir. Gırtlağın kasları da beş tanedir. Bunlardan dört tanesi çift, bir tanesi de tektir. Bunların kimisi ses tellerini uzatır, kimisi de kısaltır. Yine kasların bazıları mizmar aralığını daraltırken, bazıları da genişletir. Gırtlak kaslarının vazifelerinden ikincisi ise, yabancı cisim ve zararlı maddelerin alt solunum yollarına geçmesini önlemek için gırtlağı kapatmaktır. Bu kasları harekete geçiren uyarı, yabancı zararlı maddelerin gırtlak iç yüzeyine teması neticesinde meydana gelen reflekstir.
Gırtlağın iç yüzü, bütün solunum yollarında olduğu gibi, çok katlı titrek tüylü epitel ile örtülmüştür. Yalnızca fazla mekanik tesirler altında kalan ses tellerinin üzeri boynuzsu (çok katlı yassı) epitel ile örtülmüştür. Gırtlak mukozasının altında her tarafta çeşitli salgı bezleri bulunur. Bunların vazifeleri gırtlak iç yüzünün daima nemli kalmasını sağlamaktır. Bu durum, burun boşluğunda olduğu gibi buradan geçen havanın temizlenmesi ve neminin arttırılmasında önemli rol oynar. Larinks aynası denilen bir alet ile gırtlağın üst ve orta bölümleri görülebilir. Gırtlağın sinirleri vagus sinirinin iki dalından gelir. Bunların dallarının kesilmesi veya kanser hücreleri tarafından buraların istila edilmesi neticesinde ses kısıklığı meydana gelir.
Gırtlağın kendi özel isimleriyle anılan çeşitli hastalıkları vardır. Gırtlak difterisi, gırtlak veremi, larenjit (gırtlak iltihabı), gırtlak felci en önemlileridir.

Bütün organlarda olduğu gibi, gırtlak tümörleri de iyi huylu (selim) ve kötü huylu (habis) olmak üzere ikiye ayrılır.
Gırtlağın iyi huylu tümörleri sıklık sırasına göre papillomlar, fibromlar, anjiomlar ve poliplerdir. Papillomlar virüslerle meydana gelirken, ses teli nodülleri sesin kötü kullanılmasından ileri gelir. Bir kısmı da doğuştan beri mevcuttur.
Selim gırtlak tümörlerinin en sık rastlanılan belirtisi ses kısıklığıdır. Gelip geçici veya daimi ses kısıklığı olabildiği gibi bir kısmı ses kısıklığı husule getirmeyebilir. Ağrı çok nadir görülür. Çok büyük tümörler nefes darlığına sebep olabilirler. Tedavileri tümörlerin cerrahi olarak çıkarılmalarından ibarettir. Çıkarılmasalar bile ses kısıklığı ve nefes darlığından başka zararları olmaz.

Gırtlağın habis tümörleri denilince gırtlak kanserleri akla gelir. Kanser dışında habis tümörü varsa da bunların oranı % 1'i geçmez. Gırtlak kanserleri bütün vücud kanserlerinin % 2'sini teşkil eder. Daha ziyade 45-50 yaşları arasında görülür. 20 yaşın altında görülmesi çok nadirdir. Erkeklerde sık görülür. Yaklaşık on erkeğe karşı bir kadında görülür. Hazırlayıcı sebepler arasında ilk sırayı tütün alır. Müzmin iltihaplar, aşırı ses tahrişi, tahriş edici gazlar ve alkolizm diğer sebepler arasında yer alırlar.
Gırtlak kanserlerinin belirtileri erken ve geç belirtiler olarak ikiye ayrılır.

Erken belirtiler
Kanserin yerleşim yerine bağlı olarak meydana gelen ses kısıklığı, nefes güçlüğü, yutkunurken takılma hissi ve kulağa doğru vuran ağrı. Bunların dışında gırtlakta rahatsızlık hissi, balgam çıkarmada artma, seste ton değişiklikleri, bazen bir gıcık öksürüğü ilk belirtiler olarak karşımıza çıkabilir.
Geç belirtiler
Nefes darlığı, yutma güçlüğü, iştahsızlık, aşırı zayıflama, öksürük, kanlı balgam, boyun lenf bezlerinin büyümesi, şiddetli ağrılar.
Tedavisi
Cerrahi tedavi ve şua tedavisi en önemli iki tedavi usulüdür. Gırtlağın cerrahi olarak çıkarıldığı durumlarda hasta ses tellerini de kaybettiğinden, ses rehabilitasyonuyla yuttuğu havayı yemek borusu vasıtasıyla sese çevirerek konuşur. Bunu beceremeyen hastalara tek tonda ses çıkaran elektronik bir aletle yardım edilir. Şahıs bu aleti çene altına dayar ve aletin çıkardığı sesi ağız içinde harflere çevirip konuşur. Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile bu cihaz korkutucu, rahatsız edici olduğu için ve psikolojik problemler gibi sebeplere neden olduğu için genellikle önerilmemekte ve kullanılmamaktadır. Bunun yerine konuşma kanülü adında valf olan Nefes ve Yemek borusu arasına bir aparat yerleştirilir. Bu aparat hava geçişine izin verir hasta deliği kapatarak konuşur çıkardığı ses ise gırtlak alınmadan önce olan konuşma sesiyle ses tellerinden çıkan doğal insan sesi ile oldukça yakındır.
Erken teşhis edilen gırtlak kanserinde tedavi oldukça başarılıdır. İki haftayı geçmiş her ses kısıklığı vakası veya yukardaki belirtileri gösteren her şahıs hele sigara içiyor ve yaşı 45'in üzerindeyse, muhakkak bir kulak-burun-boğaz doktoruna muayene olmalıdır.

Latin-Faliskan veya Latin-Falisk dilleri, Hint-Avrupa dil ailesinin İtalik koluna ait bir dil grubudur. MÖ 1. milenyumun başlarında İtalya'da yaşayan Latin-Falisk halkları tarafından konuşulmuştur.
Latince, Faliskçe ve sıklıkla Eski Latincenin lehçeleri olarak görülen Lanuvyanca ve Prenestince bu gruba dahildir.
Antik Roma'nın gücü arttıkça Latince, diğer dillerden unsurları özümsedi ve Faliskçenin yerini aldı. Latince baskın halde geldikçe diğer iki dil de yok oldu. Latince ise Halk Latincesi aracılığıyla - çoğunlukla İspanyol, Fransız ve Portekiz İmparatorluklarının etkilerinin bir sonucu olarak - bugün 800 milyondan fazla insanın konuştuğu Romen (Latin) dillerine dönüştü.

Lanuvca veya Lanuvyanca eski bir Latin-Falisk diliydi. Roma'nın yakınında yaşayan Latinler tarafından konuşulmuştu be muhtemelen Latincenin bir lehçesiydi.

Prenestince veya Praenestinyanca eski bir Latin-Falisk diliydi. Günümüzde Lazio olan Eski Latium'un doğusunda konuşulmuştu.

Latince ve Faliskçenin diğer İtalik dillerle bazı ortak özellikleri vardır:

Geç Hint-Avrupaca /*ə, *eu/ dizileri a, ou şekline evrildi.
Hint-Avrupa hecesel akıcılarından önce o türedi: /*l̥, *r̥/ > ol, or.
Hint-Avrupa hecesel genizsillerinden önce e türedi: /*m̥, *n̥/ > em, en.
Hint-Avrupa kelime başı soluklu ötümlü patlamalılar sürtünmelileşti: /*bʰ, *dʰ, *gʰ/ > f, f, h.
/*p...kʷ/ dizileri benzeşme yoluyla kʷ...kʷ dizilerine dönüştü (Ön-Hint-Avrupaca *penkʷe 'beş' > Latince quinque 'beş').
Latince ve Faliskçenin bazı özellikleri de diğer İtalik dillerle ortak değildir. Hint-Avrupa /*kʷ, *gʷ/ dudaksıl patlamalıları, Osko-Umbriya'da dudaksıl  p, b olurken Latin-Falisk'te qu-, gu- olarak korundular (daha sonradan artdamaksıl ve yarı-ünlü oldular). Latin-Falisk -d ayrılma ekini kullanırken (ör. med 'benden') bu ek Osko-Umbriya'da görülmez. Ek olarak Latincede ou > ū evrimi görülür ancak bu Latin-Falisk döneminden sonra, yaklaşık MÖ 2. yy.'da yaşanmaktadır (ÖHA *lówksneh₂ 'ay' > Ön-İtalik *louksnā > Latince lūna).

Ön-Latin-Faliskçenin ünsüz envanterinin basitçe Eski Latinceninkiyle aynı olması muhtemel görünüyor. Praeneste fibulasında (Praeneste fibula) olmayan ünsüzler yıldızla gösterildi.

/kʷ/ sesi Latin alfabesi oluşturulduğunda Eski Latincede hala vardı çünkü minimum çiftlere sebep oluyordu: quī /kʷī/ (kim) > cuī /ku.ī/ (kime). Diğer konumlarda ikili ünlüler ve ünlü boşlukları arasında bir ayrım yoktur, örneğin persuādere (ikna etmek) kelimesinde ikili ünlü ama sua (onun) kelimesinde ünlü boşluğu vardır. Simetri gereği Eski Latincedeki gu dizelerinin birçoğunun aslında ötümlü dudaksıllaşmış artdamaksıl /gʷ/ sesini göstermesi oldukça olasıdır.

İtalikler

Villar, Francisco (1997). Gli Indoeuropei e le origini dell'Europa [Indo-Europeans and the origins of Europe] (İtalyanca). Bologna, Il Mulino. ISBN 88-15-05708-0. 
Vineis, Edoardo (1995). "X. Latin".  Giacolone Ramat, Anna; Ramat, Paolo (Ed.). Las lenguas indoeuropeas [The Indo-European languages] (İspanyolca). Madrid: Cátedra. ss. 349-421. ISBN 84-376-1348-5. 
Bakkum, Gabriël C. L. M. 2009. The Latin Dialect of the Ager Faliscus: 150 Years of Scholarship. Part 1. Amsterdam: Amsterdam University Press.
Baldi, Philip. 2002. The foundations of Latin. Berlin: de Gruyter.
Clackson, James, and Geoffrey Horrocks. 2007. The Blackwell history of the Latin language. Malden, MA: Blackwell.
Giacomelli, Roberto. 1979. "Written and spoken language in latin-faliscan and greek-messapic." Journal of Indo-European Studies 7 no. 3–4: 149–75.
Mercado, Angelo. 2012. Italic Verse: A Study of the Poetic Remains of Old Latin, Faliscan, and Sabellic. Innsbruck: Institut für Sprachen und Literaturen der Universität Innsbruck.
Palmer, Leonard R. 1961. The Latin language. London: Faber and Faber.
Joseph, Brian D., and Rex E. Wallace. 1991. "Is faliscan a local latin patois?" Diachronica: International Journal for Historical Linguistics/Revue Internationale Pour La Linguistique Historiqu 8, no. 2: 159–86.
Rigobianco, Luca. 2019. Faliscan. Language, Writing, Epigraphy. Aelaw Booklet 7. Zaragoza.
Rigobianco, Luca. 2020. «Falisco», Palaeohispanica 20: 299–333.

"Languages and Cultures of Ancient Italy. Historical Linguistics and Digital Models", Project fund by the Italian Ministry of University and Research (P.R.I.N. 2017)

Latin veya Romen dilleri, kökeni Roma İmparatorluğu'nda konuşulmuş Latince lehçelerine dayanan, Hint-Avrupa dil ailesinin İtalik koluna mensup bir dil grubudur. Dünya çapında Latin dillerini anadil olarak konuşan 600 milyondan fazladır. Dil grubunun modern dağılımı Amerika, Avrupa ve Afrika kıtalarında yoğunlaşmakla birlikte, genel olarak dünyada geniş bir yayılıma sahiptir.
Günümüzde en çok konuşulan 5 Latin dilini, İspanyolca (470 milyon), Portekizce (250 milyon), Fransızca (150 milyon), İtalyanca (90 milyon) ve Rumence (25 milyon) oluşturmaktadır. Latin dilleri çoğu zaman bir lehçe sürekliliği oluşturduğu için içerisinde kaç dil barındırdığı tartışmalı bir konu olmakla birlikte, karşılıklı anlaşılabilirlik göz önünde bulundurulduğunda grubun 23 ila 35 farklı yaşayan dile sahip olduğu düşünülmektedir. Grup aynı zamanda eskiden Kuzey Afrika, Britanya ve Panonya'da konuşulmuş Halk Latincesi lehçelerinin yanı sıra, Mozarapça ve Dalmaçyaca gibi ölü dilleri de içerir.
Bütün Latin dilleri Roma İmparatorluğu'nun tebaasında olan askerler, seyyahlar ve köleler tarafında kullanılmış Halk Latincesinden gelir. Roma edebiyatında kullanılan Klasik Latinceden farklı olan Halk Latincesi, MÖ 200 ve MS 100 yılları arasında, imparatorluğun genişlemesi, devletin eğitim ve yönetim politikalarıyla birlikte, İber Yarımadası'ndan başlayarak Karadeniz'in doğu kıyılarına kadar uzanan geniş bir alanda ilk dil olarak kullanılır hale gelmiştir. İmparatorluğun beşinci yüzyıldaki gerilemesi ve çöküşüyle birlikte Halk Latincesi yerelleşmiş, bu dilden onlarca farklı yerel dil ve lehçe oluşmuştur. Fransız, Portekiz ve İspanyol denizaşırı sömürge imparatorlukları 15. yüzyıldan sonra bu dilleri başka kıtalara yaymaya başlaması ile, Latin dillerini konuşurlarının 2/3'ü Avrupa dışında yaşar hale gelmiştir.
Roma öncesi diller ve sonraki işgallere rağmen, Latin dillerinin fonetik, morfolojik özellikleri, sözcükleri ve sözdizim aslen Halk Latincesine dayanmaktadır. Bu dillerin, grup olarak, bunun gibi dilbilgisi özellikleri, onları Hint-Avrupa dillerinin diğer alt birimlerinden ayırır. Genel olarak, bir iki istisna hariç, Latin dilleri Klasik Latincenin çekim yapısını kaybetmiştir. Bunun sonucunda Latin dilleri ÖFN (Özne-Fiil-Nesne) cümle yapısını ve edatların geniş anlamda kullanımını zorunlu hale getiren bir yapı geliştirmişlerdir.

Halk Latincesi ile ilgili bugüne kadar kalan çok az belge vardır ve bu az belgenin bir çevirisini yapmak ve çevirilerin arasında uyum sağlayarak bir dil yakalamak çok zordur. Her halükarda, bu dili kullananların birçoğu askerler, köleler ve zorla göç ettirilmiş kimselerdi - bu kişilerin Roma'nın ana yurdundan çok işgal edilen yerlerin yerlileri olması daha muhtemeldir. Tahminlere göre, Halk Latincesi bütün Latin dillerinin ortak özelliklerini bulundurmaktaydı ve onları Klasik Latinceden ayıran özellikleri vardı - bu özelliklerin başlıcaları edatların çekim sisteminin yerini alması, nötr cinsiyetin ve birçok eylemsel zamanın yok olması, tanımlıkların kullanımı ve /k/ ve /ɡ/ lerin telaffuzudur.

Roma İmparatorluğu'nun siyasi çöküşü ve Kavimler Göçü, özellikle de Cermen kökenli toplulukların akınları, Latince konuşan dünyanın birçok bağımsız kesimlere bölünmesine yol açmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar, Cermen ve Slav toplulukları, (Hunların baskıları sonucu kaçmaları ile) tarafından alınmıştır, bu da Romanya'yı geri kalan Latin Avrupası'ndan ayırmıştır. Latince, bir süreliğine Roma toprağı olan İngiltere'de de yok olmuştur. Öte yandan, İtalya, Fransa ve İber Yarımadası'na gelen Cermen toplulukları Latinceyi ve Roma kültüründen kalanları benimsemişler ve bunun sonucunda da bu bölgelerde Latincenin hakimiyeti sürmüştür.

Beşinci ve onuncu yüzyıllar arasında, Halk Latincesi yerel bazda eşzamanlı olarak evrimler geçirmiştir. Bu evrimler onlarca farklı yerel dil ve lehçe ortaya çıkarmıştır. Bu evrim süreci çok az belgelenebilmiştir, bunun sebebi de bütün amaçlar için yazı dilinin hala Klasik Latince olmasıdır.

Onuncu ve on üçüncü yüzyıllar arasında, kimi yerel diller yazıya dökülmeye ve Latincenin birçok alanda yerini almaya başladı. Portekiz gibi kimi ülkelerde bu değişim yasal yollardan hızlandırılmıştır. İtalya gibi bazı ülkelerde ise yerel dillerin yükselişi birçok iyi şairin ve yazarın bu dilleri kabul edip kullanmalarına yol açmıştır.

16. yüzyıldan itibaren, matbaanın icadı Latin dillerindeki evrimi büyük ölçüde yavaşlatmıştır ve bu sayede siyasi sınırlar içerisinde aynı dilin kullanımına yönelik bir eğilim oluşmuştur. Örneğin Fransa'da Paris ve civarında konuşulan "Fransiyen" zamanla bütün ülkeye yayılmıştır, bununla birlikte güneyde kullanılan "Langue d'Oc ve "Franko-Provençal dili" büyük güç kaybetmiştir.

Orbis Latinus

Lehçe (język polski, polszczyzna), Polonyalıların konuştuğu dildir. Polonya'nın resmî dilidir ve dünyada 45,3 milyon kişi tarafından konuşulduğu tahmin edilir. Hint-Avrupa dilleri ailesinin Slav dilleri öbeğine bağlı bir dildir. Bu dil esas olarak Polonya sakinleri ve sözde kişilerin temsilcileri tarafından konuşulmaktadır.
Dilsel tipoloji açısından, morfoloji alanında geniş bir çekim ile çalışan çekimsel bir dildir. Lehçe vurgu genellikle sondan itibaren ikinci heceye düşer ve cümle içinde SVO (tamamlayıcı kararın konusu) hüküm sürer. Lehçe şu anda Batı Slav temsilcileri arasında en fazla kullanıcıya sahiptir ve ortak kullanım açısından ikinci Slav dilidir. Günümüzde, kötü işaretlenmiş ve kaybolan diyalektik çeşitliliğin yanı sıra standart dil iletişim pratiğinde hakimiyet ile karakterizedir. Danışma görevini yerine getiren Polonya Dil Konseyi tarafından düzenlenir. Latin alfabesi ek aksan işaretleri ile zenginleştirilmiştir.

Lehçe, Hint-Avrupa dil ailesine ait Slav dillerinin batı şubesine aittir. Batı Slav lehçesi sürekliliğini oluşturduğu Slovakça ve Çek dili ile yakından ilgilidir. Bu dil varlıkları Ausbau tipi dillerdir, yani sınırları, sosyo-politik ve kültürel faktörler kadar dilbilimsel konulara dayandırılmamıştır. Bu etnolektler ayrı dil standartlarına sahip olduklarından ve edebi gelenekler geliştirdiklerinden ve bağımsız devletlerde resmi dillerin işlevlerini yerine getirdiklerinden, bağımsız, özerk diller olarak adlandırılırlar. Bununla birlikte, diyalektik süreklilik olgusu, dilbilimde katı diller arası sınırlar koymayı imkansız kılmaktadır. Polonya lehçeleri ile Çek-Slovak lehçeleri arasındaki ayrım, dil standardizasyonunun kapsamına karşılık gelen ulusal sınırlara dayanmaktadır.
Modern Polonya dili, öncelikle kitle eğitimi ve iletişiminin ve insanların kitlesel göçünün etkisiyle yüksek derecede homojenlik ile ayırt edilir. Polonya genelinde yaygın olan standart (ülke çapında) dilin yaygınlaşması, kırsal alanlarda bir ölçüde korunmuş olan mevcut diyalektik farklılıkların önemli ölçüde bulanıklaşmasına neden olmuştur. Buna ek olarak, normatifist eğilimler, dil farklılıklarını düzeltmeye odaklanan Polonya dilbiliminde evde bulunmaktadır. Lehçe dil alanında kullanılan Kashubian etnikolekt, kabul edilen sınıflandırma kavramlarına bağlı olarak Lehçe dilinin lehçelerine dahil edilir veya ayrı bir dil olarak kabul edilir. Dilsel bakış açısından, Polonya dilinden ayrıdır, ancak sosyo-dilbilimsel koşullar onu Lehçe lehçesi olarak algılamaktadır - çünkü sosyal olarak gelişmiş bir dil olarak çeşitli iletişim alanlarında hakimdir.

Lehçe metin örneği:
Język polski należy wraz z językiem czeskim, słowackim, pomorskim (którego dialekt kaszubski przez część polskich uczonych jest jeszcze często traktowany jako dialekt języka polskiego), dolnołużyckim, górnołużyckim oraz wymarłym połabskim do grupy języków zachodniosłowiańskich, stanowiących część rodziny języków indoeuropejskich. Ocenia się, że jest on językiem ojczystym około 46 milionów ludzi na świecie, w tym głównie w Polsce oraz wśród Polaków za granicą
Harflerin okunuşunun yaklaşık açıklaması:

Ą - Yaklaşık Fransızca "on" gibi (nazal O)
C - Türkçe "ts"
Ć - Hafif bir Ç gibi (T ve Y aynı anda konuşulur gibi.)
Ę - Fransızca "in" gibi (nazal E)
CH / H - sert bir H sesi. Azerice "X" harfine karşılık gelir.
J - Türkçe "y"
Ł - İngilizce "water"ın w harfi gibi, ue (sessiz L); takribî W Tatarçada
Ń - Türkçe "ny"'e benzer
Ó - "u"
O - hafif geriden bir o
Ś - Hafif bir Ş gibi (H ile Ş arasında bir harf.)
W - Türkçe "v"
Y - Türkçe "ı" ile "e" arası gibi
Ź - Hafif bir J gibi (H ile J arasında bir harf.)
Ż - Türkçe "j"
NI - "ny(i)"
ÓW - UF
SI - Hafif Ş(İ)
SZ - "ş"
CI - Hafif Ç(İ)
CZ - ince "ç"
DŹ - Hafif bir C (D ve Y aynı anda konuşulur gibi.)
DŻ - ince "c"
DZI - Hafif C(İ)
ZI - Hafif J(İ)

Posta Kartı - Kartka pocztowa
Pul - Znaczki pocztowe
Biraz - Trochę
Kahvaltı - Śniadanie
Öğle yemeği - Drugie śniadanie, Obiad
Akşam yemeği - Kolacja
Vejetaryen - Wegetarianin
Ekmek - Chleb
İçecek - Napój
Kahve - Kawa
• Çay - Herbata
• Meyve suyu - Sok
• Su - Woda
• Şarap - Wino
• Tuz - Sól
• Biber - Pieprz
• Et - Mięso
• Dana eti - Wołowina
• Domuz eti - Wieprzowina
• Balık - Ryby
• Kümes hayvanı - Drób
• Tatlı - Deser
• Dondurma - Lody
• Bu ne? - Co to jest?
• ... var mı? - Czy jest... ?

• Tren - Pociąg
• Otobüs - Autobus
• Metro - Metro
• Hava limanı - Lotnisko
• Otogar - Dworzec autobusowy
• Kule - Wieża
• Köprü - Most
• Tuvalet - Toalety
• Banka - Bank
• Postane - Poczta
• Müze - Muzeum
• Polis karakolu - Posterunek policji
• Hastane - Szpital
• Eczane - Apteka
• Dükkân - Sklep
• Lokanta - Restauracja
• Okul - Szkoła
• Kilise - Kościół
• Cadde - Ulica
• Meydan - Plac
• Dağ - Góra
• Tepe - Wzgórze
• Göl - Jezioro
• Okyanus - Ocean
• Nehir - Rzeka
• Yüzme Havuzu - Basen
• ... nerede? - Gdzie jest...?

• Gün - Dzień
• Hafta - Tydzień
• Ay - Miesiąc
• Yıl - Rok
• Pazartesi - Poniedziałek
• Salı - Wtorek
• Çarşamba - Środa
• Perşembe - Czwartek
• Cuma - Piątek
• Cumartesi - Sobota
• Pazar - Niedziela
• Bugün - Dziś; Dzisiaj

Dün - Wczoraj
Yarın - Jutro
Saat kaç? - Która godzina?
1.45, Bir kırk beş - 1.45, Pierwsza czterdzieści pięć
1.45, İkiye çeyrek var - 1.45, Za kwadrans druga

İlkbahar - Wiosna
Yaz - Lato
Sonbahar - Jesień
Kış - Zima
Ocak - styczeń
Şubat - luty
Mart - marzec
Nisan - kwiecień
Mayıs - maj
Haziran - czerwiec
Temmuz - lipiec
Ağustos - sierpień
Eylül - wrzesień
Ekim - październik
Kasım - listopad
Aralık - grudzień

Bisko, Wacław (1966). Mówimy po polsku. A beginner's course of Polish (DTBook). translated and adapted by Stanisław Kryński. Varşova: Wiedza Powszechna (Wiedza Powszechna). 
Sadowska, Iwona (2012). Polish: A Comprehensive Grammar. Oxford; New York: Routledge. ISBN 978-0-415-47541-9. 
Swan, Oscar E. (2002). A Grammar of Contemporary Polish. Bloomington, IN: Slavica. ISBN 0-89357-296-9. 
Gussmann, Edmund (2007). The Phonology of Polish. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-926747-7. OCLC 320907619.

Lehçe ya da diyalekt, bir dilin belli bir coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşididir. Lehçe sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Lehçe anlamında bazı sözlüklerde diyelek ve ağgan sözcükleri de bulunmaktadır.

Lehçe, kendi kelime dağarcığı ve grameri olan sözel (sözlü veya işaretli olan ama mutlaka yazılı olmayabilen) bir iletişim sistemidir. Diyalektle uğraşan bilim kolu ise diyalektoloji olarak adlandırılır. Lehçeyi konuşan kişilerin sayısı ve bölgenin büyüklüğü değişkenlik gösterir. Bu yüzden geniş bir bölgede pek çok lehçe olabileceği gibi o lehçelerin konuşulduğu daha küçük bölgelerde de başka lehçeler olabilir.
Lehçe kavramı aşağıdaki ilgili kavramlardan ayrı tutulur:

Sosyal grup dilleri (sosyolekt), bir dilin belirli bir sosyal grup tarafından konuşulan çeşididir,
Standart diller, genel kullanım için standartlaştırılmış dillerdir (örneğin yazım standartları),
Jargon, belli bir meslek veya uzmanlık dalının özelleşmiş kelime hazinesi içeren dilidir,
Argo, bir grup üyelerinin yabancılar tarafından anlaşılmamak için geliştirdiği, kendi ana dilleri veya lehçelerindeki standartlara uymayan kullanımlardır,
Pidgin ve melez diller (creole) birbirinin dilini bilmeyen toplulukların anlaşabilmek için oluşturdukları karma dillerdir.
Bir dilin çeşitleri sadece gramer ve kelime hazineleri ile birbirinden ayrılmaz, ritim ve ahenk de dâhil olmak üzere telaffuz ile de farklılık gösterebilir. Eğer farklılıklar telaffuz ve seslendirmeden ibaretse "lehçe" veya "çeşit" terimlerinden ziyade "şive" terimi kullanılır.
Sınırlı olmasından dolayı, tarihte yüzyıllarca dar bir bölgede konuşulan ağzın, mensup olduğu yazı dilinden ayrılıklar göstermesi olağandır. Çünkü yazı dili bir milletin kültürünün muhafazası için gelişmiş, başka dillerle münasebette bulunmuş, kendi kaideleri içinde yeni dil unsurları yaratmış, başka dillerden aldığı yabancı kelimeleri kanunlarına uydurmuş ve kendisine mensup ağızlarda hâkim olarak varlığını sürdürmüştür. Ağızların mensubu bulunduğu dille ayrıldığı noktaları takip etmek, yazılı mahallî metinler varsa mümkün olur. Ağızdaki gelişme, hep sözde kalması sebebiyle yazı diline nispetle daha hızlıdır. Bu yüzden bazen bir ağız ile mensubu bulunduğu kültür yani yazı dili arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkabilir. Günümüzde Rusya ve Türki cumhuriyetlerde her bölgede ayrı bir alfabe kullanılmaktadır. Böyle durumlarda aradaki ufak farklardan hareket edilerek zamanla aynı dilin başka iki şekli ortaya çıkar.
Ağzın zamana ve tekniğe tahammülü yoktur. Teknik, bir ağzın tespitinde ne kadar fayda sağlarsa girdiği bölgenin ağzını da kaçınılmaz biçimde değiştirir. Bilhassa radyo, televizyon ve videonun girdiği yerlerde konuşma değişikliğe uğrar ve kültür yani yazı dilinin bu vasıtalarla ağza tesiri bölge diyalektine hâkim olur. Böylece ağız, mensubu bulunduğu yazı diline katılmış olur. Bunun yanında bölgenin dışarıyla temas eden insanlarıyla, dar coğrafyada hayat süren insanları arasında da ağız yönünden farklar görülür. Dışarı gidenler bölge ağzına yabancı dil unsurları getirirler. Aynı durum, okuma yazma bilen ve bilmeyen insanlar için de söz konusudur. Okumuş yazmış insanların ağızlarında yazı dilinin tesiri çok fazladır. Okuma yazma bilmeyen kişiler ise ağızlarını muhafaza ederler.
Ağız, mensubu bulunduğu kültür dili ile aynı dile bağlı lehçe ve şiveler konusunda ipuçlarına sahiptir. Ayrıca bir dilin tarihteki gelişimi, diğer lehçe ve şivelerle mukayese imkânı da verir. Bunun yanında yazı dilinin beslenmesi ve geliştirilmesinde diyalektlerin yani ağızların oynadığı rol büyüktür. Türkçenin diyalektleri henüz yeterince tespit edilmiş değildir, yaşayan ağızlar için bir arşivden de mahrumdur. Bazı Batı dillerinde bu ağızları takip etmek amacıyla dil atlasları hazırlanmıştır.

Almanya'da diyalekt çalışmaları 19. asırda başlamış olmasına rağmen temeli daha eskilere dayanır. Örneğin Luther halk dili kullanmıştır. Ama ülkedeki asıl diyalekt çalışmaları Jacob Grimm ile başlamıştır. J. Grimm tarihi dil araştırmalarıyla Alman diyalekt araştırmalarını sağlam bir yola sokmuştur. Almanya'da diyalekt araştırmalarına daha çok romantizmin dayandığı millî ve tarihi varlığa duyulan arzu sebep olmuştur. Böylece millî düşüncenin temeli sayılan dil üzerine Jacob Grimm, Franz Bopp ve Wilhelm von Humboldt çalışmalara başlamışlardır. Bavyeralı Johann Andreas Schmeller (1785-1852) de bölgesinin ağızlarını gramer bakımından incelemiş ve diyalektoloji (ağız çalışmaları)nin kurucusu olmuştur. Schmeller ağızları fonetik ve morfolojik (ses ve yapı) bakımından dilin eski çağlarını aydınlatan bir vasıta olarak kabul etmiştir. Bu bilginden sonra Almanya'da ağız incelemeleri ve araştırmalarının önde gelen hedefi ağızların tasnifini yapmak olmuştur. 1876 yılından sonra sesi esas alan gramerciler ortaya çıkmıştır. Bütün bu çalışmalar mahalli ağızların ses ve yapısı ile kelime servetini ve cümle yapısını ihtiva eden tasvirî gramerlerin yazılmasını sağlarken ağızlara has fonograf arşivlerinin meydana getirilmesi ve neticede Georg Wenker'in gayretleri ile Alman Devleti Dil Atlası'nın yapılması ile sonuçlanmıştır.

Buna paralel olarak Fransa'da da diyalekt çalışmaları yapılmış ve Fransa Dil Atlası ortaya konmuştur. Fransa'da bu işi başlatanlar Tourtoulon ve Bringuier olmuş; Jules Gilliéron ile öğrencisi E. Edmond da kurumsal hale getirmişlerdir. Son iki bilgin işe başlarken Almanya'daki çalışma ve tecrübelerden faydalanmış, ama vasıtasız bir metot takip etmiştir. Fransa'da 639 yer seçerek dil malzemesi derlemiş, ayrıca ağızlardaki kelime servetini toplamayı da ihmal etmemişlerdir. Neticede 1903 yılında Gilliéron ve Edmond Fransız Dil Atlası'nın elli ciltlik haritasını yayına muvaffak oldular. Eser milyondan fazla dil şeklini ihtiva ediyor ve 1920 haritadan meydana geliyordu.

Türkçe için bu araştırmalar, daha 11. asırda büyük Türk dilcisi ve Türkçe müdafii Kaşgarlı Mahmud'la başlamıştır. Kaşgarlı külliyatı, devrine göre bütün Türk lehçe ve şivelerini içine alır mahiyettedir. Türk diyalekti çalışmaları, Kaşgarlı'dan bu yana ele geçmemiş eserler hariç tutulursa Türkolog Wilhelm Radloff'a kadar durmuştur. Kaşgarlı Mahmud'un yolundan giden Radloff bilhassa Türkiye dışı Türklerinin ağız malzemelerini toplayarak bu alanda Türkolojinin önde gelen hadimi olmuştur. 10 cilt tutan Proben çeşitli Türk şivelerine ait diyalekt malzemesini ihtiva eder. Proben'in Türkiye ağızlarına ayrılan 7. cildinin toplamasını Macar Kunoş yapmıştır.
Dil Kurumunun kurulmasıyla halk ağzına açılış başlamış, bir yandan bu kurum diğer yandan da üniversiteler olmak üzere diyalekt malzemeleri toplanmış, bu malzemelerin bir kısmı incelenerek Derleme dergisi adı altında on iki cilt olarak neşredilmiştir. Ancak Türk dilindeki uydurmacılık ve tasfiyecilik akımları, ağızlardan gelen kelime servetinin kültür dilinin içinde yeterince yer alamaması, girenlerin de çoğunlukla yanlış kullanılmasıyla sonuçlanmıştır. 
Anadolu ağızlarıyla ilgili Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu'nun 8 ciltlik bir derlemesi vardır. Çeşitli üniversitelerde ağızlar üzerine doktora tezleri hazırlanmaktadır. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Sadettin Buluç ve Anadolu ve Rumeli Ağızları Bibliyografyası ile Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Prof. Dr. Ali Akar bu konuda çalışmalar yapan bilim insanlarıdır. Anadolu ağızlarının sınıflandırılması ise kapsamlı biçimde ilk defa Prof. Dr. Leyla Karahan tarafından yapılmıştır.

Standart lehçe (veya standartlaştırılmış lehçe veya "standart dil") kurumlar tarafından desteklenen bir lehçedir. Devlet tarafından tanınmak veya seçilmiş olmak, okullarda bir dilin "doğru" biçimi olarak sunulmak, "doğru" yazım ve telaffuzu belirten basılı dilbilgisi kitapları, sözlükler ve okul kitaplarının varlığı ve bu lehçeyi kullanan yaygın bir edebiyatın bulunması, standart lehçenin gördüğü desteğin örnekleri olarak sayılabilir. Örneğin Standart Amerikan İngilizcesi, Standart Britanya İngilizcesi ve Standart Hint İngilizcesi İngilizce dilinin standart lehçelerinden sayılabilir.
Standart olmayan bir lehçe tam bir kelime hazinesi, gramer yapısı ve sentaksa sahip olsa da kurumsal desteğe sahip değildir.

Dilleri lehçelerden ayırt edici herkesçe kabul görmüş kıstaslar olmamakla beraber bu yönde kullanılan bazı düşünce sistemleri (paradigmalar) oluşmuştur. Bunlar bazen birbiriyle uyumsuz sonuçlar da doğurabilirler, kullanıcının bakış açısına bağlı olarak bu konuda tam bir ayrım yapmak subjektif olabilir.
Farklı diller çoğu zaman bazı nedenlerle dil değil lehçe olarak sınıflandırılır:

Edebi dil değillerdir (veya öyle oldukları kabul görmüyordur) veya
O dilin kullanıcılarının kendi devletleri yoktur veya
O dilin prestiji yoktur.
Bazı dilbilimciler bu ayrım konusunda bir seçime bağlanmak istemedikleri zaman "idiom" terimini kullanırlar.
Antropolog dilbilimciler lehçeyi bir dilin belli bir 'dil topluluğu tarafından kullanılan şekli olur tanımlarlar. Bir başka deyişle, dil ile lehçe arasındaki fark, genel ve soyut ile, özel ve somut arasındaki farktır. Bu bakış açısına göre o dili kimse konuşmaz, herkes o dilin bir lehçesini konuşur. Belli bir lehçeyi "standart" veya "doğru" olarak kabul edenler aslında bu terimleri kullanarak sosyal bir ayrımı ifade ederler.
Çoğu zaman standart dil bir toplumun seçkin sınıfının dilidir.
Prestijin o kadar önemli olmadığı toplumlarda "lehçe", bölgesel dil kullanım farklılıklarına işaret ederek yabancı birisinin geldiği yeri anlamaya yarar. Dilbilimciler bu anlamıyla lehçeden bahsederken genelde birbirini anlayabilen, "aynı şekilde" konuştuğunu düşünen geniş bir topluluk içinde ufak çeşitlilikleri kastederler.
Günümüz dilbilimcileri, bir dilin sosyal statüsünün sadece dilbilim kıstaslarıyla benimsenmediğini, tarihsel ve siyasi gelişmelerden de etkilendiğini bilirler. İsviçre'de konuşulan Romanç dili yazılı bir dil olmasına ve dolayısıyla lehçe değil dil olarak sayılmasına rağmen, İtalyancanın Alp dağlarındaki Lombardik lehçelerine çok benzer. Bunun zıddı bir örnek ise Çince için verilebilir, bu dilin çeşitlerini kullananlar konuşarak birbirlerini anlayamasalar da ortak bir edebi

Ludwig Josef Johann Wittgenstein (26 Nisan 1889 - 29 Nisan 1951), Avusturya doğumlu filozof, matematikçi.
Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. 20. yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır.

Asıl adı Ludwig Josef Johann Wittgenstein olan Avusturya asıllı filozof, 26 Nisan 1889'da Viyana'da dünyaya gelmiştir. Wittgenstein, çok önceleri asimile olmuş, Avusturyalı Yahudi fabrikatör Karl Wittgenstein ve onun eşi Leopaldine'nin sekiz çocuğundan en küçüğüdür. Karl Wittgenstein, Avusturya-Macaristan monarşisinin başarılı, çelik sanayicilerinden sayılırdı. Bununla beraber, Wittgenstein çifti, o asır içerisinde Viyana'da bulunan en zengin ailelerden biriydi. Wittgenstein'ın babası, çağdaş sanat ve sanatçının hoşgörülü destekçisi iken annesi de harika bir piyanistti.
Wittgenstein'ın büyükanne ve büyükbabalarından sadece biri dışında hepsinin Yahudi kökenli olmasına rağmen Wittgenstein, Katolik gelenek ve göreneklerine göre eğitilmiştir. Tıpkı diğer kardeşleri gibi (Örneğin Paul ünlü bir piyanisttir.) Wittgenstein da entelektüel yaşam ve müzik dalındaki yetenekleriyle kendini göstermiştir. Bu yeteneklere sahip olmanın yanı sıra, Wittgenstein'ın kardeşlerinden üçü Hans, Rudolf ve Kurt psikolojik sorunlarından dolayı intihar etmişlerdir. Yaşamı boyunca, özellikle I. Dünya Savaşı esnasında yaşadığı olumsuzluklar, depresif davranışlar sergilemesine neden olmuşsa da Wittgenstein, insan ilişkilerinde otoriter ve inatçı olduğu kadar; aynı zamanda duyarlı ve şüpheli bir yaklaşım sergilemiştir.
14 yaşına kadar eğitimine özel derslerle devam eden Wittgenstein, ortaokulu Linz’de okuduktan sonra 1906 yılında Berlin-Charlottenburg’da bulunan teknik lisenin makine mühendisliği bölümüne girmiştir. Aslında Wittgenstein, Viyana’da Ludwig Boltzmann’ın yanında okumak istemiş; ancak ortaokul karnesi tahsilini aynı yerde, yani Berlin’de devam ettirmesi gerektiğini göstermiştir. Burada Wittgenstein, kız kardeşi Hermine gibi uçağın teknik sorun ve çözümleriyle uğraşmıştır. Bundan sonra aynı dönem içerisinde ya da çok az bir zaman sonra felsefe ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu durum, yani felsefi sorunlar üzerine düşünmek, Wittgenstein’ın arzularına o kadar zıttır ki, içinde yaşadığı bu çelişkiler ona çok acı vermiştir.
1908 yılında mühendis diplomasını aldıktan sonra uçak motoru yapımı denemelerinin yapıldığı Manchester mühendislik bilimi bölümüne gitmiştir. Kısa bir süre sonra bu kararından vazgeçen Wittgenstein, 17 Ağustos 1911 yılında patent aldığı “Uçak pervanesini geliştirme önerileri” projesi üzerinde çalışmıştır.
Burada Wittgenstein, kendini derinden etkileyen İngiliz matematikçi ve filozof Lord Bertrand Russell'in kendisiyle ve eserleriyle tanışmıştır. 1912 yılında matematik ve mantık alanında, Russell'in yanında okumak için Cambridge Üniversitesi'ne gitmiştir. Kısa sürede Russell, Wittgenstein'ın bir dahi olduğunu anlamış ve Wittgenstein da donanımlarıyla etkilendiği Russell'in seviyesine ulaşmıştır. Zaten Russell de Wittgenstein'ın mantık ve felsefi eserler verme konusunda kendinden sonra en uygun kişi olduğu kanısına varmıştır.
1911 yılının kasım ayında Wittgenstein Russell'in de yardımlarıyla Cambridge’de gizli bir topluluk olan seçkin Apostles’e üye seçilmiştir. Bu esnada ilk sevgilisi David Pinsent’le karşılaşmıştır. Kısa zamanda aralarında sarsılmaz bir dostluk oluşmuş ve birlikte Norveç’in Skjolden şehrinde, ahşap bir ev satın almışlardır. Wittgenstein, mantığın sistemleri konusu üzerindeki çalışmalarına birkaç ay burada devam etmiştir. Wittgenstein’ın homoseksüel olduğu, ilk olarak 1973’te William Warren Barley’in biyografisinde bahsettiği ancak adını zikretmediği bir erkek arkadaşı olmasından, ikinci olarak ise tuttuğu günlüklerindeki gizli yazılarından anlaşılmaktadır.
1912’de başlayıp 1917 yılına kadar tuttuğu günlüğündeki mantıksal ve felsefi denemeleri Wittgenstein’ın ilk felsefi eserini oluşturmuştur. I. Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak çalışırken bu eserini yazmaya devam etmiş ve nihayet 1918 yılının yazında eserini tamamlamayı başarmıştır. Eserin tamamlanmamış hali ilk olarak 1921’de Almanya’nın Doğa Felsefesi Dergisi Annalen’da yayımlandıktan sonra 1922 yılında bugün de daha çok İngilizce adıyla bilinen, orijinal adı Tractatus Logico-Philosophicus’un iki dilde baskısı yayımlanmıştır. Bu eserinin yanı sıra iki küçük felsefi denemesi, halk okulları için oluşturduğu bir sözlüğü ve mantıksal felsefi denemeleri, Wittgenstein hayatta iken yayımlanmıştır.

Wittgenstein, Tractatus’da birden çok anlamlı sözcükler gibi dilin doğal eksikliğini, dilin yapay ve mantıksal olduğu fikrini geliştirmiştir. Onun yeni dili, tıpkı mantık dilinde kullandığı gibi sembollerden oluşmuştur. Eserinin önsözünde tüm felsefi problemlerin dilin araştırılmasıyla çözülebileceğini belirtmiştir. Felsefi analizlerinin hedefi, işlevselliğin açıklanması yoluyla anlamlı ve anlamsız önermelerin farkını ortaya koymaktır. “Felsefenin tamamı dil eleştirisidir.” Tractatus'un temel görüşleri Russell'in aşıladığı fikirlerden oluşmuş ve mantıksal atomculuğun felsefesi olarak sayılmıştır.
Wittgenstein'ın erken dönem felsefesinin temelinde dilin resmedilmesi vardır. Daha sonra ise gerçeklikte bir olan şeylerin ayrılması konusu vardır. Her “Şey”in dilde bir adı vardır. Cümlede adların yan yana durması, anlamı oluşturur. Şeylerdeki gerçeklik gibi önermeler de adlarına ayrılırlar. Gerçeklikteki konu ve olguların adlarının resmedilmesi gibi, bir önermedeki göstergelerin adlarının düzeni ya da yapısı, o cümlenin doğru olduğunu gösterir. Örneğin “aRb”, “bRa”dan farklıdır; çünkü “b” göstergesi birinde “R” nin solunda, diğerinde ise sağındadır. Bu nedenle “a” ve “b”nin gösterge adları ayrılmış önermelerin her birinde farklı bir yapıya sahiptir. “bRa”nın resmedilmesiyle, resmedilen olgular arasında nasıl bir gösterge olduğu “aRb” önerme göstergesiyle görülür. Önerme göstergelerinde, gerçeklikteki şeylerin başka bir olgu olarak adlandırılmasıyla oluşturulan önerme yanlış bir önermedir.
“Anlamsızlık”, gerçeklikteki olguların bağımsızlığı doğru ya da yanlış olan önermelere, örneğin totoloji ve çelişkiye karşıdır. Buna karşın şu örnekteki gibi, gerçeklikte, aslında şeyle bağlantısı resmedilmeyen göstergeler anlamsız önerme olarak adlandırılır: “Burada söylediğim önerme yanlıştır.” Bu önerme olası şey ve gerçeklikle bağlantı sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda anlamsızlığın ne olduğunu da açıklıyor. Aynı şey, bir şeyler isteyerek ya da tasvir edilen şeyleri iyi ya da kötü adlandırarak, dünyadaki şeylerin saf düzenini aşmak üzerine söylenen önermeler için de geçerlidir. Çünkü önerme göstergelerinde resmedilen gerçeklik, sadece yapısını güçlendirmekle kalmayan, aynı zamanda ad topluluğunun ortaya çıkmasından dolayı anlam ifade etmeyen bir değere sahip olmalıdır. Wittgenstein'a göre bir değer, içini olduğu gibi dökmez. Konuşulamayan ve üzerinde mantık yürütülemeyen şeyler hakkında susulmalıdır.
Wittgenstein mantıksal felsefi denemesinde (Tractatus logico-philosophicus) kendisi şöyle belirtmektedir: Önermelerim, beni anlayan şeyin anlamsız olduğunu açıklıyor. Böylelikle Wittgenstein'ın felsefesi, şeyle ilişkisi olmayan ve gerçek olmayanın araştırılmasının gerekli olduğunu belirtir. Mantıksal felsefi denemesinin tamamı, anlamsız form, gerçeğin olanaklı olup olmadığı ya da düşünülebilen anlam açısından, mantıksal bir çerçeve içerisinde incelenmektedir. Wittgenstein, anlamın sadece kendi başına olamayacağını, anlamı, nelerin mümkün kıldığını açıklamaya çalışmıştır. Daha sonra bunu, öz metre (ideal/soyut ölçüm birimi) kadar uzun olduklarını varsayarak, uzunluğu olan nesnelerle karşılaştırıldığında uzunluğu olmayan öz metrelerin resmedilmesiyle açıklamıştır. Wittgenstein, Gottlob Frege’nin yolunda, Charles S. Peirce’den bağımsız olarak eseri Tractatus’ta bugün okullarda okutulan mantık kitaplarının hiçbirinde bulunmayan, “hakikatin tablosu”nu geliştirmiştir. Bu tablo, bir sistemin betimlemesini konu alır.
Wittgenstein: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” görüşüyle yola çıkarak, bilginin temelinde mantığın olduğunu ve bilginin sınırlarını da yine mantığın belirlediğini söyler. Bu bağlamda Wittgenstein, mantıksal felsefi denemesinin önsözünde şunları dile getirir: Bu kitabın mantığı şunun üzerine kurulmuştur: Söylenmek istenen şey açıkça söylenir, üzerine konuşulmayan konular hakkında ise susulmalıdır. Bu cümle, felsefe camiası içerisinde tepkiyle karşılanmıştır. Wittgenstein'ın bu cümlesi aynı zamanda, Friedrich Nietzsche'nin dünyanın metafiziğini açıklamasına, anlam ve ardıllık açısından karşı çıktığını göstermiştir.

Wittgenstein, mantıksal felsefi denemesinin yayımlanmasıyla felsefeye yeterince katkıda bulunduğu kanısına varmış ve daha başka alanlara yönelmiştir. İtalya'daki savaş esiri iken Leo Tolstoy'un eserlerini okumuş ve büyük ihtimalle, onun düşüncelerinden etkilenerek öğretmenlik yapmaya karar vermiştir. Servetini kardeşleriyle paylaşmıştır, bir bölümünü dönemin genç sanatçılarından Adolf Loos, Georg Trakl ve Rainer Maria Rilke'ye bağışlamıştır.
Daha sonra Wittgenstein, 1919/1920 yıllarında Viyana’daki öğretmen eğitim kurumuna gittikten sonra, Viyana’ya 4 saat uzaklıkta, güneyde Trattenbach adında küçük bir kasabada, birkaç yıl ilkokul öğretmenliği yapmıştır. İki yıl sonra Wittgenstein, yeni işini değiştirerek, ilkokul için sözlük yazıp yayınladığı yere, yani Otterthal’a öğretmenlik yapmaya gitmiştir. 1926 yılının Nisan ayında 11 yaşındaki bir çocuğa tokat atmıştır ve bu düşüncesizce hareketinden dolayı, resmi makamlara gitmeden önce, okul müfettişinin zoruyla Wittgenstein, istifa dilekçesini vermiştir. Bunun ardından birkaç ay, Viyana’nın Hüttendorf kasabasındaki bir manastırda bahçıvan yardımcısı olarak çalışmıştır. Bu süre içerisinde, manastırın bahçesindeki alet hırdavat deposunda kalmıştır. Wittgenstein, başrahibin, rahip olarak tarikata katılma çağrısına cevap verme konusunda kararsızlık yaşamıştır.
1926 yılında Wittgenstein Viyana’ya taşınmış ve burada filozof Moritz Schlick’le tanışmıştır. Mo

Ludwik Lejzer Zamenhof (Yidiş: אליעזר לודוויג זאַמענהאָף‎; Esperanto: Ludoviko Lazaro Zamenhof, doğum ismiyle Eliezer Levi Zamenhof); 15 Aralık [E.U. 3 Aralık] 1859 – 14 Nisan [E.U. 1 Nisan] 1917), Polonya doğumlu Aşkenazi Yahudisi göz doktoru ve dilbilimciydi. Dünya'da en yaygın kullanılan ve yapılandırılmış uluslararası yardımcı dil olan Esperanto'nun yaratıcısıdır.
Zamenhof, Esperanto dilini ilk olarak 1873'te, okuldayken geliştirmeye başladı. Savaşsız bir dünya fikrinden büyülenerek büyüdü. Yeni yaratacağı dilin yeni uluslararası yardımcı bir dil olabileceğine inanıyordu. Anadili, ailesinin içinde konuştukları Yidiş'ti; Rusça ve Lehçeyi ise neredeyse anadili gibi konuşuyordu. Zamanla çok iyi İbranice konuşur oldu; Latince, Almanca, Fransızca, İngilizce, Yunanca, İtalyanca ve İspanyolca da öğrendi.
Dilbilimle alakalı çalışmalarının yanı sıra Zamenhof, Homaranismo diye adlandırdığı bir dinî felsefe de yayımladı. Bu felsefeye ithafen "Şüphesiz o bütün hayatımın nesnesidir, onun uğruna her şeyimi veririm." demiştir.

Malayca (Malayca: Cavi: بهاس ملايو, Latin: Bahasa Melayu), Güneydoğu Asya ve Okyanusya üzerinde yaygın olarak konuşulan bir Avustronezya dili. Yaklaşık 300 milyon kişi tarafından (Endonezce dahil) konuşulmakta olup Brunei, Endonezya (Endonezce olarak), Malezya ve Singapur'un resmi dilidir. Malayca aynı zamanda Cocos Adaları, Doğu Timor, Tayland, Papua Yeni Gine ve Filipinler'in bazı bölgelerinde konuşulmaktadır.
Malayca çok merkezli bir dil olup çeşitli ülkelerde çeşitli adlarla adlandırılıp standartlaştırılmıştır. Malezya'da Bahasa Malaysia (Malezya dili) veya Bahasa Melayu (Malay dili) olarak; Singapur ve Brunei'de Bahasa Melayu (Malay dili) olarak; Endonezya'da ise Bahasa Indonesia (Endonezya dili) olarak adlandırılmaktadır.
Uzun yıllar Güneydoğu Asya adaları üzerinde lingua franca olarak kullanılan dil Latin ve Arap harfleri temelli Cavi alfabeleriyle yazılmaktadır.

Malgaşça (malagasy), Avustronezya dillerindendir. Madagaskar adasına mahsus olup Malgaş halkının millî dilidir. Fransızca ve İngilizce ile birlikte Madagaskar Cumhuriyeti'nin resmî dillerindendir. Yaklaşık 20 milyon kişi tarafından konuşulur. Madagaskar'ın dışında Komorlar ve Mayotte'ta Malgaşça konuşanlar vardır.

Malgaşça, Avustronezya dilleri Malayo-Polinezya dalına ait en batıdaki üyesidir. Yakınındaki Afrika dillerinden farklılığı, 1708'de Hollandalı bilgin Adriaan Reland tarafından tespit edilmiştir. Filipinler, İndonezya ve Malezya'da konuşulan Malayo-Polinezya dillerine ve daha fazla Borneo'da konuşulan Doğu Barito dillerine benzerse de Polinezyaca morfofonetikleri açısından farklıdır. Roger Blench (2010)'e göre, Madagaskar'da konuşulan en eski dil, Avustronezya dil ailesi haricinde olan bir dil tabakasına ait olabilirdi.

Martin Heidegger (26 Eylül 1889 - 26 Mayıs 1976), çalışmaları fenomenoloji, hermenötik ve varoluşçuluğun gelişiminde merkezi bir öneme sahip olan Alman filozoftur. Kendisinden sonraki felsefe, sosyal ve beşeri bilimler ile teoloji üzerinde önemli bir etki bırakmıştır.
Heidegger'ın başyapıtı Varlık ve Zaman (1927), yaygın olarak modern felsefenin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Yazar bu eserde, insan varoluşunun ayırt edici niteliğini tanımlamak için Dasein ("orada-olmak, varoluş") kavramını ortaya atmış; insanların, yaşamlarını ve eylemlerini şekillendiren ontoloji öncesi bir varlık kavrayışına sahip olduklarını öne sürmüş ve bu durumu "dünyada-olmak"ın bütüncül yapısı bağlamında incelemiştir. Heidegger, Dasein analizi aracılığıyla kendi adlandırmasıyla varlık sorusunu, yani var olanları oldukları varlıklar olarak anlaşılır kılan şeyin ne olduğuna dair temel sorgulamayı yeniden canlandırmaya çalışmıştır. Başka bir deyişle, Heidegger'ın temel varlık sorusu, var olanları var olanlar olarak neyin anlaşılır kıldığı ile ilgilidir. Ona göre bu soru, Antik Yunan'dan bu yana Batı felsefesi tarihi boyunca ihmal edilmiş veya üstü örtülmüştür.

26 Eylül 1889'da Baden eyaletinde doğdu. Çocukluğundan itibaren dine ve felsefeye eğilimli biri olarak yetişti. Felsefi çalışmalarıyla olduğu kadar, yaşamı ve çeşitli dönemlerde sergilediği politik tutumlarıyla da tartışma konusu oldu. Felsefi yetkinliği ve önemi yadsınamazken politik konumları dolayısıyla sürekli sorunlu bir ilişkinin taşıyıcısı oldu ve bu durum çoğu zaman felsefi çalışmalarının tam olarak değerlendirilmesini gölgeledi.
Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyatı ve Hristiyan felsefesi okudu ve 1914 yılında ilk çalışması ve doktora tezi, "Psikolojide Yargı Kuramı" ile dikkat çekmeye başladı. 
1923'te Marburg Üniversitesi'nde profesör oldu. 1927 yılında "Varlık ve Zaman" yayımlandı ve yayımlanışından itibaren yalnızca varoluşçu felsefe açısından değil, 20.yüzyıldaki bir bütün felsefe tartışmaları bağlamında bir şekilde etkili oldu. Heidegger burada, bütün bir Batı Felsefesi geleneğini metafizik olmakla eleştirdi ki sonrasında postmodern felsefe bu argümanı başka düzlemelerde yeniden değerlendirecektir.
1933 yılından itibaren Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Heidegger Nazi Partisi'ne katıldı. Bu dönemde Freiburg Üniversitesi'nde rektör oldu. Heidegger'in bu dönem boyunca izlediği politika her zaman tartışma konusu olmuş ve onun çalışmalarının değerlendirilmesine gölgeler düşürmüştür. Nazilere katıldığı gerekçesiyle 1945'te üniversiteden uzaklaştırıldı ama sonra 1952'de yeniden üniversiteye dönebildi. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesi de üzerine düşen gölgelerin sona ermesini sağlamamıştır, ancak bununla birlikte onun teorik çalışmalarının değeri her zaman kendini buna rağmen korumuş ve felsefe açısından önemli yerini muhafaza etmiştir.

Heidegger'in felsefi çalışmalarında hocası Edmund Husserl'in ve fenomenoloji felsefesinin etkileri açıkça görülür. Buna bağlı olarak felsefe-dışı sayılan pek çok kavramı felsefeye taşıdı ve varoluşçu felsefecilerde (örneğin Kierkegaard'ın korku, umutsuzluk, kaygı vb. kavramlarla yaptığı gibi) görülen tarzda analizlere yöneldi ve bunları derinleştirdi. Kaygı, sıkıntı, merak, ölüm, korku gibi terimleri felsefe düzlemine taşıdı. Fenomenolojiyi Varlık sorunu bağlamında yeniden yorumladı ve kullandı. Heidegger'in Husserl etkisi ile kendine özgü bir egzistansiyel analitik oluşturduğunu söylemek mümkündür. Diğer taraftan Heidegger, kendi felsefesinin  Sartre tarafından yanlış anlaşıldığını ve varoluşçuluğun düşüncesini açıklamak için doğru bir terim olmadığını belirtmiştir, bundan dolayı onun felsefesini tanımlamak için varoluşçuluk yetersizdir.
Heidegger'ın düşüncesine göre, dasein, kendisini anlamlandıran ve mesele eden bir varlıktır, buna, hep benimkilik der. Dasein bu dünyaya fırlatılmıştır. Fırlatılmış olması şundandır: insan, dünyada olmayı kendisi seçmez, kendisini bulunduğu şartların içinde bulur, o, kendisini hergünkülükte kaybetmiştir ve bulmak zorundadır, buna düşmüşlük der., aynı zamanda, kendisini anlamlandırması, onun faktisitesidir.

Ona göre, Dasein, bir fırlatılmış olarak kendisini, başkalarından hareketle, hep belirli bir dünyada ve bir çevrede anlayabilir, buna dünya-içinde-varolma demiştir, Dasein ismi (orada-varlık) buradan gelir: o hep bir bağlamda varolan olarak oradadır. O, kendini öncelikle ve çoğunlukla ilgilendiklerinden hareketle anlar.
Ona göre, Dasein'in başka bir karakteristiği de ölüme doğru varlık olmasıdır. Ona göre, Dasein'a, var olduğu müddetçe hep bir henüz-olmamışlık aittir ve bu bütün-olmama, ölümle birlikte sonlanır. Ölüm, Dasein'ın kendi varoluşuna dair en uç olanağıdır ve bu, Dasein'ın kendi öz varoluşunu sahih olarak açımlar, işte buna, ön koşma demiştir. Yani, ölüm olanağı, bizi kendi öz varoluşumuzla yüzleştirir ve hergünkülükten çıkarır.
Heidegger ayrıca, genel anlamda söylenecek olursa, teknik'in gelişimiyle birlikte şekillenen dünyanın eleştirisini yapmaya yönelmiştir ve modern dünyada buna karşı düşüncenin görevlerini belirlemeye çalışmıştır. "Varlık sorusu", onun tüm felsefi çalışmalarının özü ve özetidir. Bu çalışma varlık'ın unutulmuşluğuna yapılan bir itirazla başlar ve devam eder. Kant, Hegel ve Husserl'den etkilendiğini belirtmenin yanı sıra, Nietzsche ile girdiği eleştirel ilişkinin de belirtilmesi gerekir. Heidegger, yapısalcılığa benzer ama başka bağlamlarda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokmuştur. Onun bütün felsefi kategorileri dil dolayımıyla işlerlik kazanır. 

"Dil Varlık'ın evidir", der Heidegger.
Sartre ve Camus başta olmak üzere varoluşçu felsefeciler ve ayrıca yapısalcılık ve varlık felsefesi gibi diğer felsefe akımları da  çalışmalarında onunla açık ya da örtük diyalog halinde olmuşlardır. Daha sonra çalışmaları, özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak  eleştirisi mantığı, postmodern felsefenin gelişiminde önemli  köşe taşları olacaktır.

Varlık ve Zaman, M. Heidegger, çev. Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Zaman ve Varlık Üzerine, M. Heidegger, A Yayınları.
Nedir Bu Felsefe?, M. Heidegger, Sosyal Yayınları.
Hümanizmin Özü, M. Heidegger, İz Yayınları.
Metafizik Nedir?, M.heidegger, Kaknüs Yayınları
Tekniğe İlişkin Soruşturma, M. Heidegger, Paradigma Yayınları
Bilim Üzerine Iki Ders, M. Heidegger, Paradigma Yayınları
Zaman Kavramı, Der Begriff der Zeit, M. Heidegger, (Çev.,S.Babür), İmge Kitabevi Yayınları.
Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü ve Dünya Resimleri Çağı, M. Heidegger, Asa Kitabevi.
Sanat Eserinin Kökeni, M. Heidegger, (Çev: Fatih Tepebaşlı), DeKi Basım Yayım Ltd. Şti.
Teknik ve Dönüş-Özdeşlik ve Ayrım, Çevirmen: Necati Aça, Pharmakon Kitap Yayınları
Olmaya Bırakılmış, Çevirmen: Mesut Keskin, Avesta Yayınları
Metafiziğe Giriş, Çevirmen: Mesut Keskin, Avesta Yayınları
Hümanizm Üzerine, Çevirmen: Yusuf Örnek, Türkiye Felsefe Kurumu
Hegel'in Tinin Fenomenolojisi, Çevirmen: Kaan H. Ökten, Alfa Yayınları
Kant ve Metafizik Problemi, Çevirmen: Kaan H. Ökten, Alfa Yayınları

Heidegger'e Giriş, Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Varlık ve Zaman Kılavuzu, Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Heidegger Kitabı, Kaan H. Ökten, Agora Kitaplığı.
Martin Heidegger, Anılar ve Günlükler, Frederic De Towarnicki, YKY.
Heidegger Bir Filozof Bir Alman, Paul Hünnerfeld, İnkılap Kitabevi.
Heidegger ve Naziler, Jeff Collins, çev. Kaan H. Ökten, Everest Yayınları.
Felsefe Sözlüğü, Serkan Uzun / Ü.Hüsrev Yolsal, Bilim ve Sanat Kitapları.
Eigentlichkeit bei Heidegger - Der Begriff der Eigentlichkeit in Sein und Zeit 29 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Dirk de Pol, Bibliothek der Philosophie, FU Berlin, Berlin, 1992.

Heidegger ve Nazizm

 Wikimedia Commons'ta Martin Heidegger ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Heidegger ve Hiç 9 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maya dilleri, Kolomb öncesi Mezoamerika uygarlıklarından birini oluşturan Mayalar'ın vaktiyle kullanmış oldukları Klasik Mayaca dahil hepsi ana Proto-Mayacadan türemiş olan dillerdir. SIL International (Ethnologue) verilerine göre 68 dilden oluşur ve 6.038.172 kişi tarafından konuşulur.

Maya dillerini oluşturan ana dil (Proto-Mayaca) ve ondan türemiş diller 4 kol (branch) olarak ayrılır. Türkçe ve yan tablodaki İngilizce karşılıklarıyla şöyledir:

Proto-Mayaca (Proto-Mayan)
Vastek dilleri (Huastecan Branch)
Vastekçe (Wastek)
Çikomuseltekçe (Chicomuceltec)
Asıl Maya dilleri
Yukatek dilleri (Yucatecan Branch)
Yukatek-Lakandon dilleri
Yukatek Mayacası (Yucatec (Maya))
Lakandonca (Lakantun)
Mopan-İtza dilleri
İtzaca (Itza' )
Mopanca (Mopan)
Batı Maya dilleri (Western Branch)
Çol dilleri (Ch'olan): Atası Kolomb öncesi Maya uygarlığının dili olan Klasik Mayacadır.
Asıl Çol dilleri (Ch'ol Proper)
Çol-Çontal dilleri
Çontalca (Chontal)
Çolca (Ch'ol)
Çorti-Çolti dilleri
Çortice (Ch’orti’)
Çoltice (Ch’olti’)
Tzeltal dilleri (Tzeltalan)
Tzeltalca (Tzeltal)
Tzotzil (Tzotzil)
Kanhobal dilleri (Q'anjobalan)
Çuh dilleri (Chujean)
Çuhça (Chuj)
Toholabalca (Tojolab'al)
Asıl Kanhobal dilleri (Q'anjobalan Proper)
Kanhobalca (Q'anjob'al)
Akatekçe (Akatek)
Hakaltekçe (Jakaltek (Popti'))
Moçoca (Mocho' )
Doğu Maya dilleri (Eastern Branch)
Mam dilleri (Mamean)
Asıl Mam dilleri (Mamean Proper)
Mamca (Mam)
Tektitekçe (Tektiteko)
İşil dilleri (Ixilean)
İşilce (Ixil)
Avakatekçe (Awakatek)
Kiçe dilleri (Quichean)
Uspantekçe (Uspantek)
adısz
adısz
Asıl Kiçe dilleri (Quichean Proper)
Kakçikel-Tzutuhil dilleri
Kakçikelce (Kaqchikel)
Tzutuhilce (Tz'utujil)
Kiçe-Açi dilleri
Kiçece (K'iche)
Açice (Achi)
adısz
Sakapultekçe (Sakapultek)
Sipakapaca (Sipakapense)
Pokom dilleri (Poqom)
Pokomçice (Poqomchi)
Pokomamca (Poqomam)
Kekçice (Q'eqchi' )

Uto-Aztek dil ailesine sokulan bu dil, Orta Amerika'da, özellikle Meksika'nın Yucatan, Campeche ve Quintana Roo bölgelerinde hâlen Mayalar'ın torunları sayılan 6,5 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Maya dili aslında 21-44 dilden oluşan bir dil ailesi olduğundan, lenguas mayenses (Maya dilleri) olarak da ifade edilir. Bu dillerin ortak kökü en az 5.000 yıl önce proto-Mayalar'ın kullandığı asli Maya dilidir. Maya dilleri gramatikal yapı ve tipolojik özellikleriyle diğer Orta-Amerika dillerinden farklılık gösterir. Bu farklılık, örneğin fiillerin,özne ve nesnelerin gramatikal çekiminde ve çekilemez fiiller kategorisinde kendini gösterir. Maya dillerinden bazıları Kolomb-öncesi dönemlerde Maya hiyeroglifik yazısıyla yazıya geçirilmiştir. Bu yazıların hatırı sayılır bir kısmı M.Ö. 900-250 dönemine aittir. Günümüzde yaklaşık 10.000 Maya yazıtı ve korteza kağıdı üzerine yazılmış birkaç kodeks (elyazması) bilinmektedir. İspanyol işgali sonrasında bu dil kayıtlara Latin alfabesiyle geçirilmiştir.
Maya dillerinin kökeni olan, Proto-Maya (Ön-Maya) dili de denilen asli Maya dili, Kişe-maya ya da Kişey-Maya (maya quiché) dilinde "eski Maya dili" anlamındaki Nab'ee Maya' Tzij terimiyle ifade edilir.
Bu dildeki ilk bölünme Meksika Körfezi kıyılarına yapılan göçle ortaya çıkmıştır. Maya dillerinin gramer yapısı diğer Orta Amerika dillerine kıyasla daha kolaydır. Türkçe gibi eklemlemeli bir dildir. (Diğer eklemlemeli dillerden bazıları Quechua dili, Etrüskçe, Moğolca, Fince, Macarca, birçok Kafkas (Abhazca vs.) ve Ural dilleri, Hatti dili, Pelasg dili, Lidya dili, Kızılderili dilleri, Sümerce, Bask dili, Eskimo dili'dir.) Meksika'da 2003'te yürürlüğe giren bir yasayla Yukatek Mayacası asli Kızılderili dilleri gibi, ulusal dil ilan edilmiştir.
Günümüzde Maya dillerinin konuşulduğu ülkeler, başta Meksika ve Guatemala olmak üzere, Honduras, Belize (Britanya Honduras'ı) ve El Salvador'dur.
Türkçe ile Maya dili arasında birçok alanda benzerlikler göze çarpmaktadır. İlk kez Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılan bu benzerlikleri saptama çalışmasına son zamanlarda dilbilimciler de katılmaya başlamıştır. Maya dili ile Türkçedeki benzerlikler konusunda araştırma yapan Stig Wikander “Mayaca ve Altayca, Maya dilleri ailesinin Altay dilleri ailesiyle akrabalığı var mıdır?” adlı makalesinde saptadığı bazı benzerlikleri sunmuştur. Nitekim son bilimsel araştırmalar Maya dilinin de dahil olduğu Amerindiyen dil ailesinin yaklaşık 16.000 yıl öncesine dek Sibirya’da yaşayanların diliyle ortak bir kökene sahip olduğu yönündedir.
1845 yılında Meksika’ya yerleşip buradaki yerel ağızları öğrenerek “Mayalar” ve “Mu” hakkında çok önemli araştırmalara imza atan Charles Étienne Brasseur de Bourbourg, hayatını Orta Amerika tarihine, felsefe ve din konularına adamış bir bilim insanıdır. Brasseur, Mayalar konusundaki ilk araştırmaları yerinde araştırmış döneminin birkaç uzmanından biridir. Atatürk, Brasseur ’un “Maya Dili” adlı bu çok önemli kitabını sayfa kenarlarına notlar alarak ve önemli gördüğü yerlerin altını çizerek büyük bir dikkatle okumuş ve Maya diliyle Türkçe arasındaki benzerlikleri ortaya koymaya çalışmıştır.

Bulgular M.Ö. 3. ve 4.yy.’larda bile Mayalar’ın yazı sistemini kullandıklarını göstermektedir. Maya yazısından önce de Orta-Amerika’da çeşitli yazı sistemlerinin kullanıldıkları (Zapotek yazısı, Olmek yazısı vs.) bilinmektedir. Bunlardan biri Olmec ile Maya yazısı arasında bir "geçiş yazısı" denilebilecek Epi-Olmec yazısıdır. Bununla birlikte 5 Ocak 2006'da National Geographic tarafından yayımlanan Maya yazısı inceleme sonuçları Maya yazı sisteminin hemen hemen en eski Orta Amerika yazı sistemleri kadar eski olduğunu göstermektedir. Kısa kısa da olsa, çoğu anıtlar, tabletler, steller (dikiltaşlar ve tahta levhalar) ve çömlekçilik ürünleri üzerine yazılmış olmak üzere günümüzde yaklaşık 10.000 Maya yazıtının ya da metninin varlığı bilinmektedir. Bunlardan başka Mayalar'ın, özellikle çeşitli incir ağacı türlerinin ağaç kabuklarından elde ettikleri kâğıtlara kaydettikleri boyalı metinler mevcuttur.

İspanyol işgalinin olduğu 16.yy.'dan itibaren Maya dillerinin fonetik yazımı için bir sürü sistem geliştirilmiştir. Fakat bu sistemlerdeki sorun tekbimli olmayışlarıydı. Son yıllarda Mayalar'ın torunlarının kendileri de Latin alfabesi kullanarak bir fonetik sistem geliştirdiler. Maya uzmanlarınca gitgide kullanılmaya başlanan bu sistem sonunda, 1989'da Guatemala Kültür ve Spor bakanı tarafından da kabul edilmiş ve bakan bu sistemi esas alan Margarita López Raquec'in "Guatemala'nın Maya dillerini yazmak için alfabeler" adlı kitabını yayımlayarak bunu resmî bir referans belgesi olarak kabul ettiğini göstermiştir.
Bu sistemdeki özelliklerden bazıları şunlardır:

Bir sessiz harfin arkasındaki apostrof (') o harfin gırtlaktan telaffuz edileceğini gösterir.
[u] harfi Türkçedeki [u] gibi okunur.
[x] harfi Türkçedeki [ş] gibi okunur.
[ch] harfi Türkçedeki [ç] gibi okunur.
[j] harfi Türkçedeki [h] gibi okunur.
Tek sesli kısa olarak okunur, aynı sesli iki kez yazıldığında o sesli uzun olarak okunur.Bir ortografi makalesi9 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maya el yazmaları
Guatemala Maya Dilleri Akademisi
Mayalar
Quechua
Mu kıtası

James Churchward'un Maya,Mısır ve Mu alfabelerini karşılaştırma tablosu3 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Olmek glifleri11 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akademi, (Eski Yunanca Ἀκαδήμεια [Akadḗmeia] veya Antik Yunan kahramanı  nispeten daha eski hali "Eκαδήμεια"[Hekadḗmeia]’dan gelir), bilimsel bir cemiyeti ifade eder ve ayrıca en geniş anlamıyla kamu kaynaklarıyla ve/veya özel sermayeyle desteklenen araştırma, eğitim ve öğretim kurumlarının tümünü  kapsar. 
“Akademi” isminin yerine daha yaygın olarak kullanılan "akademik" sıfatı, yükseköğretim kurumlarıyla ilgili her şeyi ifade eder; ayrıca bu sıfattan türetilen ve "yükseköğretim mezunu" yan anlamında kullanılan "akademisyen” tâbiri de vardır.

Çoğu zaman köklü bir geleneğe sahip olan akademilerin çekirdeğinde, düzenli olarak bilimsel paylaşım amacıyla bir araya gelen üst düzey akademisyenlerden oluşan bir cemiyet yer alır. Akademiler, Antik Yunan filozof Platon tarafından kurulan ve tarihteki ilk akademilerden biri olan Atina’daki Platon Akademisi’nden adını almıştır. Rivâyete göre; Platon, akademisi için satın aldığı zeytinlikte gömülü olan Antik Yunan kahramanı Akademos'un onuruna, buraya “Akademi” adını vermiştir.
Platon'un akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve felsefesini benimseyenler sürdürdüler. Akademiye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti. MS 529'da, Bizans İmparatoru I. Justinianus, akademinin çalışmalarına son verdi.
Bilim akademileri ya özel (bir başka deyişle “bağımsız akademiler”) ya da devlet tarafından desteklenen kurumlardır. Üniversitelerden, genellikle bilimsel öğretim yapmamalarıyla ayrılırlar. Bunun bir istisnası, örneğin, 2013 yılında Salzburg'da Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi'nin bilimsel kurumu olarak faaliyete geçen Alma mater Europae (Türkçe: Avrupa Liderlik Üniversitesi)'dir.

Bugün birçok ülkede akademi adını taşıyan kurum vardır. Paris'teki Fransız Akademisi (Académie Française) bunların en ünlüsüdür. Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635'te Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmıştır.
ABD'deki Sinema Sanat ve Bilimleri Akademisi de dünyanın ünlü akademilerinden biridir. Bu kurum 1929'dan bu yana her yıl “Akademi Ödülleri” adı altında, sanat değeri taşıyan sinema filmlerinin yönetmen, oyuncu, görüntü yönetmeni ve öbür yaratıcılarına ödüller verir. Ödül, “Oscar” adlı bir heykelcikle simgelendiği için Akademi Ödülü'ne Oscar Ödülü de denir.
Londra'daki Kraliyet Sanat Akademisi (1768) ile Kraliyet Müzik Akademisi (1822), İngiltere'nin en ünlü akademileridir. Gene Londra'daki Kraliyet Tiyatro Sanatı Akademisi (1904) ile bilimsel çalışmalar yapmak üzere 1662'de kurulmuş olan Kraliyet Derneği (Royal Society) de ünlü akademiler arasında sayılır.
Rusya'daki Bilimler Akademisi de yeryüzündeki saygın akademilerden biri sayılır. 1725'te Rus Çarı I. Petro tarafından Petersburg Bilimler Akademisi adıyla kurulan bu kurum, Sovyet döneminde SSCB Bilimler Akademisi adını taşıyordu.
Türkiye'de yakın zamana kadar akademi adını taşıyan birçok yükseköğretim kurumu vardı. Bunların en ünlüsü olan ve pek çok ünlü sanatçının yetiştiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, sonradan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne dönüştü. Günümüzde akademi adını koruyan eğitim kurumları olarak yalnızca Harp Akademileri ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Polis Akademisi kalmıştır. Ayrıca akademi adını taşıyan özel öğretim kurumları vardır. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ise 1993'te kurulmuştur.

Akademik veritabanları ve arama motorları listesi
Akademik disiplinler listesi
Akademik sahtekarlık
Yayımla ya da yok ol
Bilimler akademisi
Akademisyen
Araştırma

Albert Samuel Anker (1 Nisan 1831 - 16 Temmuz 1910), özellikle çocuk portreleriyle tanınmış İsviçreli bir ressam ve çizerdir.
1845 ve 1848 yılları arasında Louis Wallinger'den ilk çizim derslerini aldıktan sonra, 1851'de Bern'de teoloji öğrenimine başladı ve Almanya Halle Üniversitesi'nde eğitimini sürdürdü. Fakat Almanya'da büyük sanat koleksiyonlarından ilham aldı ve 1854'te babasını sanat kariyeri hususunda ikna edip Paris'e yerleşti ve Charles Gleyre stüdyosuna üye oldu.
1864'te Anna Rüfli'yle evlendi ve bu evlilikten dört çocukları oldu: Louise, Marie, Maurice and Cécile. Çocukları, sanatçının bazı resimlerinde görünürler.
Birçok İsviçre posta pulunda Anker'in çalışmaları yer alır, özellikle geliri gençlere yardımda bulunan hayır kuruluşlarına gidenlerinde.

H.A. Lüthy, S. Kuthy, Albert Anker (1980) (Almanca)
S. Kuthy, T. Bhattacharya-Stettler, Albert Anker, Ölgemälde und Ölstudien (1995) (Almanca)

albert-anker.ch Kişisel sitesi
Albert Anker tabloları

ABD yerli yatılı okulları /Alaska'daki Eskimolar dahil/ ya da ABD Kızılderili yatılı okulları /Eskimo hariç Kıta ABD'si/ (İngilizce Native American boarding schools, Indian boarding schools), Amerika Birleşik Devletleri'nde ABD Kızılderilileri ile Alaska yerlilerine 19. yy sonu ile 20. yy başlarında eğitim-öğretim verilen okullardır. Değişik Hristiyan misyonerleri tarafından özellikle Batı (Vahşi Batı) ABD'deki nüfusu az olan bölgelerdeki Kızılderili rezervasyonlarında başlatılmışlardır. Bunun karşılığı olarak ABD hükûmeti tarafından bu dinî kurumlara ödeme yapılmıştır.
Carlisle Indian Industrial School meslek lisesinin asimilasyon modeli esas alınarak Kızılderili İşleri Bürosu (BIA) tarafından ek yatılı okullar kurulmuştur.
ABD Kızılderililerinin kültürel asimilasyonu için en büyük ve en önemli odak noktasıdır. ABD Kızılderili ve Alaska yerli çocuklarının saçları bu okullarda standart batı tarzı kısa kesimli ve giyim kuşamı da Batılılar gibidir. Ayrıca çocukların anadillerini konuşmaları yasaklandığı gibi kendi öz adları Avrupalı-Amerikalı adlarla değiştirilmiş, sıkı bir asimilasyon uygulanmıştır. Okul deneyimi özellikle ailelerinden ayrılmış ufak çocuklarda genelde sert olmuştur. Yapılan teşvikler ve eğitim sistemi sonucu kendi kültürlerinden uzaklaşıp yabancılaşan Kızılderililer ve Eskimolar, öz kültürlerine reddedip Batılı kültürü kabul etmek zorunda kaldılar. Bu yatılı okullardaki öğrenci sayısı 1970 li yıllarda zirve yapmış, 1973 yılında 60.000 sayıya ulaşmıştır. Özellikle yirminci yüzyılın sonunda yapılan araştırmalara göre birçok fiziksel, ruhsal ve cinsel istismar vakası belgelenmiştir. 1970 lerden sonra Kızılderili ve diğer yerli halklar kendi toplumlarına uygun okulların kurulmasında ısrar ettiler ve çok sayıda kabile kontrolünde kolej kurulmuştur. Topluluk okulları da BIA ve dolaylı olarak da federal hükûmet tarafından desteklenmiştir. Büyük yatılı okullar kanmıştır. 2007 yılı rakamlarına göre yatılı okullarda okuyan Kızılderili öğrenci sayısı 9.500 rakamına inmiştir. Alaska yerlileri bu yatılı okullarda zorla Hristiyanlaştırılmışlardır.
ABD yerli yatılı okulları, 2008 yapımı Our Spirits Don't Speak English adlı belgesel filme de konu olmuştur.

ABD yerli yatılı okulları listesi:

Albuquerque Indian School, Albuquerque, New Mexico
Bacone College, Muscogee, Oklahoma, 1881–present
Bloomfield Seminary, Hendrix/Ardmore, Oklahoma
Bond's Mission School or Montana Industrial School for Indians, run by Unitarians, Crow Indian Reservation near Custer Station, Montana 1886-1897
Carlisle Indian School, Carlisle, Pennsylvania, open 1879-1918
Chamberlain Indian School, Chamberlain, Güney Dakota
Chemawa Indian School, Salem, Oregon
Cheyenne-Arapaho Boarding School, Concho, Oklahoma
Chilocco Indian Agricultural School, Chilocco, Oklahoma, open 1884-1980
Chinle Boarding School, Many Farms, Arizona
Dwight Mission, Marble City, Oklahoma
El Meta Bond College, Minco, Oklahoma
Euchee Boarding School, Sapulpa, Oklahoma
Eufaula Indian School, Eufaula, Oklahoma
Flandreau Indian School, Güney Dakota
Fort Bidwell School, Kaliforniya
Fort Shaw Indian School, Fort Shaw, Montana
Genoa Indian Industrial School, Genoa, Nebraska
Greenville School, Kaliforniya
Hampton Institute, began accepting Native students in 1878
Haskell Indian Industrial Training School, Lawrence, Kansas, 1884–present
Hayward Indian School, Hayward, Wisconsin
Holbrook Indian School, Holbrook, Arizona
Ignacio Boarding School, Colorado
Intermountain Indian School, Utah
Jones Male Academy, Hartshorne, Oklahoma
Mekosukey Academy, Oklahoma
Morris Industrial School for Indians, Morris, Minnesota, open 1887-1909
Murray State School of Agriculture, Tishomingo, Oklahoma, est. 1908
Nenannezed Boarding School, New Mexico
Nuyaka School and Orphanage (Nuyaka Mission, Presbyterian), Okmulgee, Oklahoma, 1884–1933
Oklahoma Presbyterian College for Girls, Durant, Oklahoma
Oklahoma School for the Blind, Muskogee, Oklahoma
Oklahoma School for the Deaf, Sulphur, Oklahoma
Old Goodland Indian Orphanage, Hugo, Oklahoma
Oneida Indian School, Wisconsin
Osage Boarding School, Pawhuska, Oklahoma
Pawnee Boarding School, Pawnee, Oklahoma, opened 1878
Phoenix Indian School, Phoenix, Arizona
Pierre Indian School, Pierre, South Dakota
Pine Ridge Boarding School, Pine Ridge, South Dakota
Pinon Boarding School, Pinon, Arizona
Pipestone Indian School, Pipestone, Minnesota
Rapid City Indian School, Rapid City, South Dakota
Red Moon School, Oklahoma
Riverside Indian School, Anadarko, Oklahoma
St. Agnes Academy, Ardmore, Oklahoma
St. Agnes Mission, Antlers, Oklahoma
St. Boniface Indian School, Banning, California
St. Elizabeth's Boarding School, Purcell, Oklahoma
St. Josephs Boarding School, Chickasha, Oklahoma
San Juan Boarding School, New Mexico
Santa Fe Indian School, Santa Fe, New Mexico
Seger School, Oklahoma
Sherman Indian High School, Riverside, California
Shiprock Boarding School, Shiprock, New Mexico
Seneca Indian School, Wyandotte, Oklahoma
Sequoyah High School, Tahlequah, Oklahoma
Southwestern Indian Polytechnic Institute, Albuquerque, New Mexico
Springfield Indian School, Springfield, Güney Dakota
Stewart Indian School, Carson City, Nevada
Tomah Indian School, Wisconsin
Thomas Indian School, near Irvington, New York
Wahpeton Indian School, Kuzey Dakota
Tuskahoma Female Academy, Muskogee, Oklahoma
Wheelock Academy, Millerton, Oklahoma
Wittenberg Indian School, Wittenberg, Wisconsin
Mount Pleasant Indian Industrial Boarding School, Mount Pleasant, Michigan 1893-1934

Kanada yerli yatılı okulları
ABD Kızılderililerinin kültürel asimilasyonu
Kızılderili Soykırımı

Anaokulu, 36-72 aylık çocukları, hayata ve ilkokula hazırlamak için, yarım gün veya tam gün eğitim veren okul öncesi eğitim kurumu. Resmi ya da özel olarak kurulabilirler. Orman anaokulu türü de bulunur. Ana sınıfı ile anaokulunu birbirine karıştırmamak gerekir. Bu bağlamda anaokulu; tamamen 36-72 aylık çocukların eğitimine göre tasarlanmış ve yapılmış kurumlardır. Bu kurumlarda her şey çocuklara göre düzenlenir. Öğretmenler bu alanda eğitim almış kişilerden ya da geçerli yerlerden sertifika almış eğitimcilerden seçilir. Tam gün ya da yarım gün eğitim verilebilir. Ana sınıfları ise ilkokul bünyesinde açılır ve 48-72 aylık çocuklara yarım gün eğitim verilir. Binanın yapılmasında okul öncesi çocuklarından çok, ilkokul öğrencileri baz alınır. Anaokulunda çocukların sağlıklı beslenmesi için onlara kahvaltı, öğle yemekleri ve atıştırmalıklar verilir.
Anaokulu öncesi'nde çocuklar için oyun özellikle önemlidir, çünkü onlar için oyun hem çalışma hem de çalışma, dünyayı tanımanın bir yolu ve bir eğitim biçimidir.

Dünyanın ilk anaokulu programını, 1837 yılında Alman eğitimci Friedrich Froebel başlatmıştır. 1900'lü yılların başlarında da İtalyan eğitimci Maria Montessori okul öncesi eğitim programını bir adım daha öteye taşımıştır. Öyle ki günümüzde birçok ülkede hala uygulanmaktadır.Genelde her ülke kendi tasarladığı okul öncesi eğitim programını kullanır. Bazı programlar özgünlükleri ve yaratıcılıkları ile diğerlerinden ayrılır ve birden çok ülkede kullanılabilir. Okul öncesi eğitim programlarından başlıcaları; Reggio Emilia eğitim yaklaşımı, Montessori eğitimi, Forest School (Orman Okulu), High Scope, Waldorf eğitim'dir. Türkiye'de 2012 okul öncesi eğitim programı uygulanmaktadır.Anaokulu programları çocukların genel olarak; bilişsel, motor, özbakım, sosyal, dil alanlarını geliştirmek üzere hazırlanır. Birçok programda çocuklara kazandırılmak istenen; kazanım ve göstergeler, kavramlar, kelimeler önceden planlanır. Bu planlamalar günlük, aylık ve yıllık olarak yapılabilir.

Küçük çocuklar için okullar ilk kez 18. yüzyılda Fransa’da, 19. yüzyılın başlarında da İngiltere ve İtalya'da açıldı. Ancak bu okullar, okul çağındaki çocukların eğitildiği öbür okullardan pek farklı değildi. Bu okullarda dinsel eğitime, alfabenin ve gündelik ev işlerinin öğretilmesine ağırlık veriliyor, oyuna çok az zaman ayrılıyordu.
İngiltere'de küçük çocuklar için okullar açma düşüncesini ilk kez, bir sosyal reformcu olan Robert Owen hayata geçirdi. 1816'da İskoçya'nın New Lanark kentinde açtığı okulda, çocuklara ilginç etkinliklerde bulunabilecekleri, sağlıklı bir ortam sağlamayı amaçlamıştı. Alman eğitimci Friedrich Froebel 1841'de, “çocuk bahçesi” anlamına gelen ilk kindergarten'i kurdu. Froebel, bu okulun çocukların oyun aracılığıyla kendilerini geliştirebilecekleri ve dış dünyayı öğrenebilecekleri bir yer olacağını düşünmüştü.
Okulöncesi eğitimin önemi üzerinde duran ünlü adlardan biri de, 1907'de İtalya'da ilk çocuk evini açan doktor Maria Montessori'dir. Montessori, çocukları öğretim adına sıkı disiplin kuralları içine hapsetmek yerine, neyi ne zaman öğreneceklerini çocukların kendi kararına bırakmanın daha doğru olduğunu savundu.
ABD'de anaokulları ilk kez yükseköğretim kurumları ve araştırma merkezleri tarafından çocuk gelişimi konusunda araştırmalar yapmak amacıyla kuruldu. 1930'daki ekonomik bunalım sırasında ise federal hükûmetler işsiz öğretmenlere iş olanağı yaratmak üzere yeni anaokulları açtılar.

Günümüzde pek çok ülkede yoksul ailelerin çocukları ya da zihinsel ve bedensel engelli çocuklar için devlet desteğiyle açılmış anaokulları vardır. Normal okulöncesi eğitim için kurulmuş anaokulları da pek çok ülkede yaygındır. Ama okulöncesi eğitim değişik ülkelerde farklı biçimlerde uygulanır. İsveç'te 3 ay – 5 yaş arası çocuklar kreşe alınır. Türkiye'de 0-3 yaş arası çocuklar kreşlere, 3-6 yaş arasındaki çocuklar anaokuluna kabul edilir. ABD'de çocuk yuvalarına 2-5 yaş arası çocuklar gider. ABD'de beş yaşındaki çocukların yüzde 60'ı, dört yaşındakilerin ise yüzde 40'ı anaokuluna gitmektedir.

İlkokul
Ortaokul
Lise
Üniversite

Askerî öğretim ve eğitim, ordu, askerî kuruluş ya da çeşitli örgütlerin kendi mensuplarına yetenek ve becerileri geliştirmek amacıyla verdiği eğitim ve öğretim süreci.
Askerî eğitim gönüllü veya zorunlu olabilir. Bu eğitim süreci genellikle teknik ekipman kullanımı, egzersiz ve eğitim aldığı kuruluğun doktrinlerini öğrenme gibi temel eğitimlerden başlar. Bu sürece "acemi eğitimi" adı da verilir. Temel eğitim bittikten sonra, uzmanlaştığına karar verilen kişiler ileri bir eğitime tabi tutulurlar. Bu eğitimde genel olarak askerî teknoloji ve ekipmanların detayları öğretilir.
Birçok büyük ülke diğer harp akademisi nezdinde bu eğitimleri vermektedir. Eğitim sonucunda çeşitli rütbeler verilir. Bu rütbeye sahip kişiler silahlı kuvvetler içinde çalışabildiği gibi sivil çalışma alanlarında da görev alabilirler.

Psikolojik savaş
Askerlik hizmeti

Beden eğitimi, eğitimin, insanın beden sağlığını ve becerilerini geliştirmeye yönelik dalına denir. Beden eğitimi, insanın zihinsel eğitim kadar bedensel eğitime gereksinmesi olduğu düşüncesine dayanır. Beden eğitiminin geçmişi, uygarlıklar tarihi kadar eskidir. Günümüzden yaklaşık 2.400 yıl önce yaşamış olan Yunan filozof Platon’un "Gerçek müzisyen ve sanatçı, müzikle cimnastiği en doğru oranlarda birleştirebilen kişidir" sözleri, Eski Yunan'da beden eğitimine verilen önemi gösterir.
Eski çağlarda beden eğitime verilen bu önem, sonraki yüzyıllarda unutuldu. Zihinsel eğitimin beden eğitimiyle ilişkisi göz ardı edildi. Beden eğitimine yeniden dikkat çeken kişi, 18. yüzyılda Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau oldu. Rousseau, Emil (Émile ou, de l'éducation; 1762) adlı yapıtında beden eğitiminin okul dersleri arasına girmesi gerektiği görüşünü savundu. Okullarda beden eğitimi derslerini koyan ilk ülke ise 1814'te Danimarka oldu. Daha sonra Danimarka'yı başka ülkeler izledi. Bugün, ilköğretimin zorunlu olduğu hemen bütün ülkelerde beden eğitimi ders programında yer alır.
Beden eğitimi dersleri yaş gruplarına göre uygulanır. Çok küçük çocukların beden eğitiminde öncelikle koşmak, tırmanmak, zıplamak ve oynamak gibi doğal hareketlerini geliştirmesi amaçlanır. Daha büyük çocuklara ise, özel eğitim görmüş öğretmenlerce temel beden eğitimi dersleri ve yarışmaya yönelik spor etkinlikleri öğretilir. Yüzme, cimnastik, atletizm ve tüm takım sporları bu tür etkinlikler arasında sayılır.
Beden eğitimi derslerinde öğrencilere bedenlerini geliştirme ve formda tutmanın yanı sıra, başkalarıyla iş birliği yapma, kendi güçlü ve zayıf yönlerini tanıma da öğretilir. Öğrencilik yıllarını geride bırakan yetişkinler de, bu tür etkinliklere katılabilirler.
Türkiye'de modern beden eğitiminin öncüsü Selim Sırrı Tarcan'dır. 1919 yılında beden eğitimini geliştirmek amacıyla İzmir'de bir salon açmıştır.

Demokratik eğitim, öğrencilerin kendi öğrenmelerini yönetebilmeleri ve okullarının yönetimine katılabilmeleri için demokratik olarak düzenlenen bir örgün eğitim türüdür. Demokratik eğitim, öğrencilerin söz hakkı öğretmeninkine eşit olduğundan genellikle özgürleştiricidir.
Demokratik eğitimin tarihi en az 1600'lü yıllara kadar uzanır. Birtakım bireylerle ilişkilendirilse de, demokratik eğitimi savunan merkezi bir figür, kuruluş veya ulus olmamıştır. Demokratik eğitim terimi, 1987 yılında İsrail'de kurulan Demokratik Hadera Okulu ile birlikte ortaya çıkmıştır.

1693'te John Locke, Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler'i yayınladı.
Jean-Jacques Rousseau'nun eğitim üzerine tavsiye kitabı Émile, ilk olarak 1762'de yayınlandı. Örnekleme için kullandığı hayali öğrenci Émile, yalnızca yararlı olarak takdir edebileceği şeyleri öğrenmek içindi. Derslerinden zevk alacak ve kendi yargısına ve deneyimine güvenmeyi öğrenecekti. Rousseau, "Öğretmen kuralları ortaya koymamalı, onların keşfedilmesine izin vermelidir" diye yazmış ve onu Émile'e bilimi öğretmesini değil, onu keşfetmesini sağlamıştır.

Locke ve Rousseau sadece zenginlerin çocuklarının eğitimi ile ilgilenirken, 19. yüzyılda Leo Tolstoy köylü çocukları için bir okul kurdu. Bu, 19. yüzyılın sonlarında Rusya'da Yasnaya Polyana'daki kendi mülkündeydi. Tolstoy, bu okulun öğretmenler ve öğrenciler tarafından getirilen ilkelerden özgürce geliştiğini söylüyor; öğretmenin baskın etkisine rağmen, öğrencinin her zaman okula gelmeme veya geldiğinde öğretmeni dinlememe hakkına sahip olduğunu ve öğretmenin bir öğrenciyi kabul etmeme hakkına sahip olduğunu ve çocukların her zaman çoğunlukta olduğu toplumu kazanmak için toplayabildiği tüm nüfuzu kullanabiliyordu.

1912'de Janusz Korczak, Varşova'da demokratik çizgilerle yönetilen Yahudi yetimhanesi Dom Sierot'u kurdu. 1940'ta Dom Sierot Varşova Gettosu'na taşınmak zorunda kaldı ve 1942'de Korczak Treblinka imha kampının gaz odalarına gönderildi.

Demokratik bir okul, öğrencilerin demokrasisine ve öğrenme özgürlüğüne radikal bir vurgu yapan belirli bir tür alternatif özgür okuldur.

İlk ve en eski demokratik okul, 1921'de İngiltere'nin Suffolk kentinde kurulan Summerhill'dir. Gönüllü sınıf katılımı ve geniş yetkilere sahip bir Okul Toplantısı içerir.

Alternatif eğitim
Anarşizm ve eğitim
Oluşturmacılık (eğitim felsefesi)
Avrupa Demokrasi Eğitim Topluluğu
Gizli müfredat
İlerlemeci eğitim

Devlet okulu, genel olarak kısmen veya tamamen vergilendirme ile finanse edilen, tüm öğrencilere ücret ödemeden eğitim sunulan ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarıdır. Terim ayrıca, ortaöğretim sonrası eğitim kurumlarını da kapsayabilmektedir. Devlet okulları ortaokul, gymnasium, seminer, lise türlerinde de olabilir.
Bu tür okullar dünyanın hemen hemen her ülkesinde bulunsa da, yapılarında ve eğitim programlarında önemli farklılıklar vardır. Devlet eğitimi genellikle ilk ve orta öğretimi (4 ila 18 yaş arası) kapsar. Yüksek öğrenim bağlamında (18 yaş sonrası) devlet okullarını, özel kuruluşlar veya dini gruplar yerine hükûmetler tarafından finanse edilen ve denetlenen üniversiteler, kolejler ve teknik okullar gibi diğer eğitim kurumlarından ayırmak için kullanılabilir.

Explanatory article at the Good Schools Guide
Public Education Network
Center on Reinventing Public Education 19 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Story of American Public Education 4 Ağustos 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Public Education in the United States 25 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of Public Education in the United States

Okul listeleri
Özel okul
Alternatif eğitim

Dil eğitimi, ikinci veya yabancı bir dil edinme sürecini ve uygulamasını ifade eder. Öncelikle uygulamalı dilbilimin bir dalıdır, ancak disiplinlerarası bir alan olarak düşünülebilir. Dil eğitimi yabancı dil, anadili, evrensel dil, edebî dil, yazı dili, günlük dil, izole dil, eski dil, yapay dil, tehlike altındaki dil, ölü dil üzerine yapılabilir. Dil eğitimi için dört ana öğrenme kategori vardır: ustalık, iletişimsel yeterlilikler, kültürler arası deneyimler ve çoklu okuryazarlıklar.
Artan küreselleşme, işgücünde birden çok dilde iletişim kurabilen insanlar için büyük bir ihtiyaç yaratır. Ticaret, turizm, uluslararası ilişkiler, teknoloji, medya ve bilim gibi alanlarda ortak diller kullanılmaktadır. Kore, Japonya ve Çin gibi birçok ülke, ilk ve ortaokul düzeyinde en az bir yabancı dil öğretmek için eğitim politikalarını çerçevelemektedir. Bununla birlikte, Hindistan, Singapur, Malezya, Pakistan ve Filipinler gibi bazı ülkeler hükûmetlerinde ikinci bir resmi dil kullanmaktadır. GAO'ya göre, Çin son zamanlarda yabancı dil öğrenimine, özellikle de İngilizceye büyük önem vermektedir.

Dil okulu, yabancı dil ve dilbilgisi öğretilen bir okuldur. Bir dil okulundaki sınıflar genellikle yabancı dilde iletişimsel yeterliliğe yöneliktir. Bu tür okullarda dil öğrenimi tipik olarak örgün eğitimi veya yabancı dil bilgisini destekler.
Öğrenciler yaş, eğitim durumu ve iş deneyimine göre büyük farklılıklar gösterir. Ayrıca, dil okulunda öğrenciler genellikle dil yeterliliklerine göre belirli bir ders seçme olanağına sahiptir. CEFR'ye (Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Programı) göre, öğrencilerin dil yeterliliklerini konuşma, yazma ve okuma becerilerine göre tanımlayan altı dil seviyesi vardır.
Çoğu dil okulu özel ve kar amaçlıdır. Ücretler, yerel yaşam maliyeti, döviz kurları ve okulun bulunduğu bölgedeki dile olan talep dahil olmak üzere birçok faktöre bağlı olarak değişir. Dil okulları ya bağımsız kurumlar ya da kurumsal bayiliklerdir. Burada yabancı dillerden başka, TOEFL, IELTS, TOEIC, SAT gibi sınavlar da öğretilir.

Dil pedagojisi
Okul listeleri
Duolingo

Evokulluluk, daha çok gelişmiş ülkelerde görülen bir eğitim sistemidir.
Evokulluluk; evde resmî eğitim şekli olarak alternatif bir eğitim biçimi halinde uygulanır. Dini inanışlar ve akademik nedenler gibi durumlar yüzünden aileler tarafından çocuklarının okula gönderilmesi yerine bir seçenek olarak var olan bu yöntem, ilk olarak 1977 yılında John Caldwell Holt tarafından büyüme süreci için önemli bir girişim olarak başlatılmıştır.
8 ve 12 yaş arası çocukların eğitimi kapsamında ele alınan evokulluluk; çocuğun suça yatkınlığı, miyopluk, çocukluk sorunları çerçevesinde ele alınmıştır. Evokullulaşma ile %45 daha fazla bilgi tutulacağı öne sürülmektedir. Uygulamada çoklu zeka kuramı, Waldorf eğitimi ve bu gibi yöntemler denenmektedir.
Evokulluluk, okulsuzlaşma eğitim biçimiyle karıştırılmamalıdır.

"Ev Okulu Uygulaması" (.doc) 1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hasan Hüseyin Aksoy, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü
"Ivan Illich: Deschooling, Conviviality and the Possibilities for Informal Education and Lifelong Learning"18 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Encyclopaedia of Informal Education (İngilizce)
"Homeschooling: Back to the Future?"14 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Isabel Lyman, CATO Institute (İngilizce)

Eğitim hakkı, bireylerin  öğrenme, öğretme, eğitim alma, kendini geliştirme gibi yetkilere hukuksal olarak sahip olması ve bu yetkilerden istediği gibi yararlanmasına denir. Bireyin dili, dini, mezhebi, ırkı, cinsiyeti, etnik kökeni ve siyasi görüşü ne olursa olsun temel eğitimden yararlanması engellenemez. Eğitim hakkı hem ulusal hem de uluslararası sözleşme ve bildirgelerle güvence altına alınmıştır. Eğitim hakkı kavramı ilk olarak 1789 Fransız Devrimi sonrası özgürlük, eşitlik ve kardeşlik düşüncesi gibi kavramların ortaya çıkmasıyla gündeme gelmeye başlamıştır. Daha sonraları ortaya çıkan sosyal devlet anlayışı da eğitim ve öğretimi devletin başta gelen ödevlerinden saymıştır. Milletin eşit şartlarda, bilimsel, faydalı, yaratıcı, laik, demokratik bir eğitim görmesi sosyal devletin görevlerindendir.

Eğitim psikolojisi Eğitim süreci içinde insanların nasıl gelişimsel süreçler geçirdiğini ve nasıl öğrendiğini, eğitsel müdahalelerin etkinliğini, öğretimin psikolojisini ve sosyal psikolojiyi araştıran ve konu edinen psikoloji içindeki bir alandır. Eğitim psikolojisi, öğretim tasarımı, eğitim teknolojisi, müfredat geliştirme, organizasyonel öğrenme, özel eğitim, sınıf yönetimi ve öğrenci motivasyonu dahil olmak üzere eğitim çalışmaları içindeki çok çeşitli uzmanlıkları bilgilendirir. Eğitim psikolojisi, bilişsel bilimden ve öğrenme bilimlerinden hem yararlanır hem de onlara katkıda bulunur.
Eğitim psikolojisi ve okul psikolojisi çoğunlukla birbirleri yerine kullanılan terimler olmakla birlikte araştırmacı ve teorisyenler daha çok eğitsel psikolog olarak tanımlanmakla beraber okullardaki uygulayıcılar veya okulla ilişkili alanlardaki uzmanlar ise okul psikologları olarak tanımlanmaktadırlar. Eğitim psikolojisinde temel amaç elde edilen psikolojik verilerden yola çıkarak eğitimin daha iyi yapılabilmesi için uygulanması gereken şeyleri saptamaktır.

Okul psikolojisi
Çocuk psikolojisi

Üniversite Reformu, modern tarzda yükseköğretim ihtiyacını karşılamayan Darülfünun'un yerine, bu ihtiyacı karşılayacak okulların kurulmasını amaçlayan 2252 sayılı ve 1933 tarihli kanuna dayanan reform hareketidir.

Cumhuriyetin ilanı ile birçok alanda reform yapıldı. Modern eğitim anlayışı Tevfik Fikret, Ziya Gökalp gibi düşünürlerce öngörülmüştü. Düşünce, vicdan ve bilim etkinliği özgür bireyler yetiştirmek amacıyla üniversite reformu yapıldı. Bireylerin insanî çerçevede etnik, kültürel veya dinî kimliğe bakmaksızın bilim yapabileceği üniversiteler kurulması gerekmişti. Daha önceden resmi yapıyı temsil eden ve sınırlanmış bir yükseköğretim sistemi varken, özerk yapılı objektif kurumlar olmalıydı. Ankara Hukuk Mektebi (1924), Gazi Eğitim Enstitüsü (1926) ve Ziraat Enstitüsü'nün (1930) cumhuriyetin hedefleri doğrultusunda kurulan yükseköğretim kurumlarıydı. İsviçreli Profesör Albert Malche Türkiye'ye davet edilerek çağdaş eğitim kurumlarının tasarlanmasında yardım istendi.

Albert Malche'nin verdiği rapor doğrultusunda 1933 tarih ve 2252 sayılı kanun çıkarıldı. 1933'te İstanbul Dârülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Hocaların yarıdan fazlasının görevine son verilerek yerlerine yenileri görevlendirildi. Almanya'dan göç ederek Türkiye'ye gelen hocalar üniversite anlayışının yerleşmesinde yardımcı oldu. Üniversite, fakülte, rektör kavramları 1933'teki reform hareketiyle oluştu. Yüksek Mühendis Mektebi 1944'te İstanbul Teknik Üniversitesi olarak yapılandı. Ankara'da daha önce açılan yüksek mektep, fakülte ve enstitülerin bir araya getirilmesiyle 1946'da Ankara Üniversitesi oluşturuldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra üniversite düzenlemesi yürürlükten kaldırılarak 4936 sayılı yeni kanunla üniversitelere özerklik verildi. 1955-1957 arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi kuruldu. 1967'de Hacettepe Üniversitesi ve 1971'de Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. 1973-1981 arasında Diyarbakır, Eskişehir, Adana, Sivas, Malatya, Elazığ, Samsun, Konya, Bursa ve Kayseri'de on yeni üniversite inşa edildi.

http://higheredu-sci.beun.edu.tr/pdf/pdf_HIG_1519.pdf21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://higheredu-sci.beun.edu.tr/text.php3?id=151921 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://web.deu.edu.tr/ataturkilkeleri/pdf/1.ciltsayi2/c1_s2_saadet_tekin.pdf25 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_5/Atat%C3%BCrk'%C3%BCn%20%C3%96nderli%C4%9Finde%201933%20%C3%9Cniversite%20Reformu%20-%20Yrd.Do%C3%A7.Dr.%20Ersoy%20TA%C5%9EDEM%C4%B0RC%C4%B0.pdf21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20140222030300/http://sablon.sdu.edu.tr/fakulteler/iibf/dergi/files/2007-1-5.pdf
http://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_18/03_arslan.pdf16 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eğitimsel toplum bilimi (ya da eğitim sosyolojisi), eğitim kurumlarını ve okullaşma ile modern endüstri toplumlarında okullaşma sistemlerini, ‘okul ile toplumsal yapı arasındaki ilişkileri konu alan, eğitim kurumunun toplumun diğer büyük kurumsal düzenleriyle, yani iktisat, politika, din vb. ile olan ilişkilerini sosyolojinin yöntemleri ve bakış açısıyla araştıran sosyoloji dalı.

Eğitim sosyolojisinin günümüzdeki araş­tırmaları, eğitimin öncelikle, yeniden üreti­lecek bir kültürü, bir bilgi ve beceriyi aktar­mak, sonra da ekonomik ve toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmak gibi iki ayrı ve birbiriyle çelişen işlevi olduğunu ortaya koyar. Son zamanlarda, özellikle eğitimin söz konusu iki işlevi bağlamında yapılan eleştirel çalışmaların temel tezi, okul eğiti­minin egemen sınıflar tarafından saptanmış olan toplumsal ve kültürel koşulların yeni­den üretilmesine yardımcı olduğu ve yine eğitimin hakim kültürün kurumsallaşmasına ve toplumsal tabakalaşmanın pekişmesinde önemli bir rol oynadığıdır.
Klasik sosyolojik kavram ve yaklaşımların karşılıklarının eğitim alanında aranmasının yanında eğitim sosyolojisi, alanda çeşitleri süreçleri, rejimleri, teorileri kendi içerisinde inceler ve analiz eder. Yapısalcı model gibi. Bir eğitim bilimcinin işi uygulamaya yönelik bir sistem ve proje ortaya koymaktır. Eğitim sosyolojisinin verileri eğitim bilimciye kaynak sağlarken aynı eğitimcinin ortaya koyduğu çalışmayı da inceleyen eğitim sosyolojisi bu çalışmanın sonuçlarını eğitimbilim tecrübesi içerisindeki konumunu ortaya koyar. Eğitimbilim'in öncesinde de analizinde de eğitim sosyolojisi vardır.

Eğitim
Alternatif eğitim
Eğitim psikolojisi

Eğitim tarihi, eğitimin dünyada zaman içinde izlediği yolu inceleyen bir bilim dalıdır. eğitim bilimlerinin bir dalı olarak eğitim fakültelerinde araştırılmaktadır. Ancak tüm bilim dalları da kendi akademik geçmişlerini belgelemektedir. Sonuçta her bilim dalının katkıda bulunduğu bir paradigma olarak varlığını sürdürmektedir.

Sümerler, şüphesiz, MÖ 3200 yılında tüm insan toplulukları içinde yazıyı ilk geliştiren toplum olarak kurumsal ve sistemli eğitim geleneğini ilk oluşturan ulusturlar. Öyle ki onların oluşturdukları kurumsal yapılar ve süreçler bölgede sonra ortaya çıkan uygarlıklar tarafından miras alınmıştır. İlk kez yazıyı geliştirmenin yanında, takvim, ölçüm, matematik, geometri, edebiyat gibi dallarda ilk olarak tarihte yerlerini alırken bu entelektüel bilgi ve becerileri sistemli eğitim kurumları ile nesilden nesile taşımışlardır.
Bölgede daha sonra varlık göstermeye başlayan Akadlar, Yahudiler, Asurlular ve Fenikeliler Sümerler'in kurdukları sistemleri devam ettirmişler, Fenikeliler'den öğrendikleriyle Yunanlar batı eğitim tarihi'ni başlatırken Antik Mısır ve Persler de dünyanın diğer bölgelerine Mezopotamya geleneğini taşımışlardır. Elbette Mezopotamya'dan bağımsız gelişen gelenekler de olmuştur. Bunlara yazıyı Sümerler'den bağımsız olarak keşfeden Amerika ve Çin toplumları örnek gösterilebilir.
Sümerler'in dışında Yahudiler de eğitim tarihinde anlamlı fark yaratmışlardır. Kutsal kitapları olan Tevrat'ta geçen öğrenmek, öğretmek, eğitmek gibi eğitim bilimlerince incelenen fenomenlerin isimleri eğitimin kültürün bir parçası olmasında kaydettiği gelişmeyi göstermektedir. Bununla birlikte Ezra'nın tarihin ilk halka açık kurumsal okullardan birisini Kudüs'te açtığı bilinmektedir.

Hindistan bilinen en eski okul sistemlerinden birisi olan Gurukul sistemiyle eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Gurukul'lar zengin kastlardan gelen çocukların ücretsiz devam ettiği okullardı. Bu okullarda edebiyat, tarih, tıp, astronomi, felsefe ve kamu yönetimi alanlarında eğitim veriliyordu. Daha sonra ortaya çıkan Budizm ve Janizm dinleri ile birlikte eğitim hızla gelişmiş ve bugün dünyanın en eski üniversiteleri arasında değerlendirilen Nalanda, Takshashila, Ujjain ve Vikramshila üniversiteleri milattan önce 7. yüzyıldan itibaren kurulmuştur. Hindistan eğitim geleneği daha sonra İslam dünyasında da büyük etki bırakmıştır. Selçuklu veziri Nizam ül Mülk, Nizamiye Medreseleri'ni Hint geleneğinden esinlenerek kurmuştur.

Eğitim teknolojisi "eğitim bilimleri" ailesinde yer almakla birlikte bilgisayar bilimleri, dizge kuramı, bilişsel bilimler, psikoloji, toplumbilim ve diğer bazı bilim dallarından beslenen, kendine has özellikleri olan, çoklu disiplin bir bilim dalıdır. Daha çok bir toplum bilim paradigması içerisinde yer bulsa da doğa bilimleri ile de ilişki içerisindedir. Hem araştırma yöntemleri hem de oluşturulan bilginin uygulanması bağlamında doğa bilimleri ile kesişir.
Eğitim teknolojisi bilim dalını tanımlamak için birçok kurum ve örgüt tarafından birçok ifade ortaya atılmış ve/veya ilgili kurullarda ve toplantılarda kabul edilmiştir. Yukarıdaki ifade, eğitim teknolojisi bilim dalının uluslararası örgütü olan Association for Educational Communications and Technology'nin (AECT) son eğitim teknolojisi tanımıdır.
Eğitim teknolojisi bir bilim dalının adı olmakla birlikte hem bu bilim dalı çerçevesinde geliştirilen tek bir uygulamanın ifadesi olarak hem de uygulayıcıların meslek adı olarak da kullanılır. Bu bağlamda "eğitim teknolojisi" bilim dalının ortaya koyduğu bilgi ve ilkeler doğrultusunda çalışan bireylere Eğitim teknoloğu denir. Ortaya çıkarılan teknolojilerin tamamına birden eğitim teknolojileri denir.
Eğitim Teknolojisi bilim dalını ifade etmek için öğretim teknolojisi ifadesi de kullanılabilmektedir. Ancak, öğretim teknolojisi eğitim teknolojisinin kapsadığı başka bir bilim dalıdır. Bizatihi kendisi değildir. Eğitim teknolojisi tüm öğrenmeleri hedef almakta iken öğretim teknolojisi kurumsal, tasarlanmış, müfredatlandırılmış ve istendik öğrenmeleri hedef almaktadır.
Eğitim teknolojilerine örnek vermek gerekirse kalem, kâğıt ve kitap gibi en eski teknolojiler sıralanabilir. Günümüzde elektronik donanımlar ve bu donanımlar üzerinde çalışan yazılımlar biçiminde de eğitim teknolojileri geliştirilmektedir.
Türkiye'de Eğitim Fakülteleri'nin, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü'nü (Computer Education and Instructional Technology) tamamlamış ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Bilişim Teknolojileri Öğretmeni olarak adlandırılmış kişilerdir.

Eğitim
Alternatif eğitim
Eğitim psikolojisi

Gambiya (İngilizce: The Gambia), resmî adı ile Gambiya Cumhuriyeti, Batı Afrika'da bir ülkedir. Coğrafi olarak Gambiya, kıta Afrika'sının en küçük ülkesidir; batı kısmı hariç her tarafı Senegal ile çevrilidir; batı kısmı ise Atlantik Okyanusu ile sınırlıdır.
Ülke toprakları, ülkenin merkezinden geçen ve Atlantik Okyanusu'na dökülen Gambiya Nehri'nin alt kısımlarının her iki tarafında yer almaktadır. Ülkenin ulusal adını taşıyan nehir, 11.300 kilometrekare (4.400 mil kare) alana ve 1 Mayıs 2024 Nüfus Sayımı'na göre 2.422.712 kişiye sahip olan ülkenin uzunlamasına şeklini belirler. Bu, 2013'e göre %30,45'lik bir nüfus artışıdır. Başkent, sömürge döneminde Bathurst olarak adlandırılan Banjul adasıdır ve ülkenin en geniş metropol alanıdır. İkinci ve üçüncü büyük şehirler Serekunda ve Brikama'dır. Diğer önemli şehirler arasında kuzey kıyısındaki Kanifing ve Farafenni, Yukarı Nehir Bölgesi'ndeki Basse ve Aşağı Nehir Bölgesi'ndeki Soma bulunmaktadır.
Arap Müslüman tüccarlar, takas sistemi kullanarak, Sahra ötesi ticaret olarak bilinen bir düzenleme kapsamında Gambiya'daki yerli Batı Afrikalılarla ticaret yapmışlardır. 9. ve 10. yüzyıllar boyunca İslam, Arap tüccarlar tarafından Batı Sudan'a tanıtılmıştır. 1455'te Portekizliler, Gambiya'ya giren ilk Avrupalılar olmuşlardır, ancak orada hiçbir zaman önemli bir ticaret kuramamışlardır. Britanya İmparatorluğu 1765'te bir koloni kurmuştur. 1965'te, 200 yıl sonra, Gambiya, Dawda Jawara'nın liderliğinde bağımsızlığını kazanmıştır. Jawara, 22 Temmuz 1994'te Yahya Jammeh tarafından kansız bir darbeyle devrilene kadar başkanlık görevini sürdürdü ve birkaç seçim kazandı. 
Adama Barrow, Aralık 2016'da Gambiya'nın üçüncü başkanı seçildi; diğer muhalif siyasi partilerin koalisyonunun yardımıyla Yahya Jammeh'i yendi. Jammeh başlangıçta sonuçları kabul etti, ancak daha sonra hile yapıldığını iddia ederek görevi bırakmayı reddetti ve bu da anayasal bir krize yol açtı. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) askeri müdahalede bulundu ve Jammeh'in görev süresinin başlangıçta planlanan bitiş tarihinden iki gün sonra görevden alınmasını sağladı. 19 Ocak 2017'de Senegal'in Dakar kentindeki Gambiya büyükelçiliğinde düzenlenen yemin töreninde Adama Barrow resmen Gambiya başkanı oldu. 
Gambiya ekonomisi tarım, balıkçılık ve özellikle turizm tarafından domine edilmektedir. 2022 yılında nüfusun %17,2'si, günde 2,15 ABD dolarından (2017 PPP) daha az bir gelirle yaşamak olarak tanımlanan aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu. Gambiya, ECOWAS'ın kurucu üyesidir. 2013'te ayrıldıktan sonra 2018'de Milletler Topluluğu'na yeniden katıldı. İngilizce, ülkenin tek resmi dilidir; İngiliz yönetimi sırasında yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

Gambiya Nehri'nin verimli toprakları uzun yıllardır yerleşim bölgesi olarak kullanılmaktadır. Milattan önceye dayanan ve gezgin Hanno'ya ait olduğu belirlenen yazılı belgelerde, Hanno'nun özellikle Batı Afrika bölgelerinde gezerken Gambiya bölgesindeki durumdan bahsetmektedir. Milattan sonraki dönemlerde ise bölge ile ilgili ilk kayıtlar 9. yüzyıl ve 10. yüzyılda Arap tüccarına aittir. 10. yüzyıl boyunca Müslüman tüccarlar ve öğretmenler birçok Batı Afrika ülkesinde çeşitli yerleşimler kurmuştur. Bu iki grup altın ve fildişi karşılığında değiş tokuş sağlayan ve Sahra'yı aşan ticaret rotaları oluşturmuşlardır. Bölgenin Mali Krallığı'na bağlı olduğu dönemlerde bu bölgeye seferler düzenleyen Portekiz tüccarlar bölgede de hakimiyet kurmaya başlamışlardır. 17. yüzyılda İngiliz kralının da yetki vermesi ile Gambiya ve Altın Sahili bölgelerinin kullanım hakkını alan topluluk, bölge ticaretinde söz sahibi konuma gelmiştir. 17. yüzyıl sonu ile 18. yüzyıl başlarında İngiltere ve Fransa bölgede bulunan su kaynaklarının paylaşımında siyasi ve ticari sebeplerden dolayı ihtilaflar yaşamış, bu sorunlar Paris Antlaşması (1763) ile sona erdirilebilmiş ve Gambiya üzerindeki tüm hakimiyet Birleşik Krallık'a devredilmiştir. Bu süreçten sonra da Fransa, Gambiya üzerinde hakimiyeti ele alabilmek adına Afrika kıtasında bulunan başka sömürge bölgelerini bu bölgeye karşılık Büyük Britanya'ya teklif etmiş ama başarı elde edememiştir. Özellikle 18. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında yaşanan ve merkezi James Adası üzerinde bulunan kale olan köle ticareti döneminde üç milyona yakın kişi bu bölgelerden Amerika kıtasına köle olarak götürülmüştür. Büyük Britanya hakimiyetinin ilk dönemlerinde Sierra Leone Valisi'nin hakimiyeti altındaki topraklara dahil edilen Gambiya, 1888 yılında başlı başına bir sömürge düzeni olarak kurulmuştur. Bu oluşum ile Fransa himayesindeki Senegal ile kesin sınır çizgileri 1889 yılında belirlenmiştir.

Gambiya, meşrutiyet sistemi ile 18 Şubat 1965 tarihinde Büyük Britanya'dan bağımsızlığını kazanarak İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olmuştur. 1967 yılında dönemin Senegal devlet başkanı Léopold Sédar Senghor'un ziyaretinde iki ülke arasında yakın işbirliği konusunda anlaşma sağlanmıştır. 24 Nisan 1970 tarihinde yönetim şeklini cumhuriyet olarak değiştiren ülke, ülkenin ilk devlet başkanı olarak da o güne kadar başbakan olarak görev alan ve bu süreçten sonra 1994 yılına kadar beş defa daha aynı göreve getirilen Sir David Dawda Kairaba Jawara üstlenmiştir. 1981 tarihinde Jawara'nın ülke dışında bulunduğu bir zamanda ülkede gerçekleştirilmeye çalışılan darbe Senegal ordusunun da yardımı ile beş günlük bir süre sonunda sonlandırılmış, ülkesine geri dönen Jawara, dört yıllık olağanüstü hâl ilan etmiştir. Özellikle gerçekleştirilen darbenin de etkisi ile Gambiya ve Senegal 12 Aralık 1981 tarihinde imzaladıkları anlaşma ile askeri alanda, para biriminde ve ekonomi alanında birlikte hareket etme iradelerini ortaya koymuşlardır. Senegambiya Konfederasyonu olarak adlandırılan bu yeni oluşum, 1 Şubat 1982 ile 30 Eylül 1989 tarihleri arasında varlığını sürdürmüş, bu süreçte Senegal'in sık bir şekilde dile getirdiği Senegal altında birleşme talepleri nedeniyle Gambiya'nın birlikten çekilmesi ile sonlandırılmıştır.

Ülke kendi içerisinde beş bölgeye ve Büyük Banjul bölgesinde bulunan iki şehir belediyesi olan Banjul ve Kanifing belediyelerine ayrılmış durumdadır.

Ülkenin başkenti Banjul, bir ada üzerine kurulu olduğu için daha fazla genişleme imkânı bulunmamaktadır. Bu sebepten dolayı ülkenin ticari ve kültür açısından en önemli ve aynı zamanda nüfus bakımından da en kalabalık şehri Serekunda'dır.
Ülke genelinde 2012 nüfus verilerine göre en yoğun nüfusa sahip altı şehir şu şekilde sıralanmaktadır:
Serekunda (415.962), Brikama (101.119), Bakau (72.039), Lamin (39.112), Nema Kunku (36.069) ve Banjul (31.834)

Ülke cumhuriyet rejimi ile yönetilmektedir. Ülkeyi devlet başkanı sıfatı ile yöneten kişiler halk tarafından beş yıllık görev süresi ile bu makama seçilmektedir. 1970 yılından bu yana ülkede başbakanlık makamı bulunmamaktadır. Ülkede çok partili bir siyaset sistemi olsa da Alliance for Patriotic Reorientation and Construction ülke yönetiminin başında bulunmaktadır. Muhalefet partilerinin hemen hemen hiçbir hakimiyeti olmadığı Gambiya'da bu sebeplerden dolayı Haziran 2005 tarihinde tüm muhalefet partileri National Alliance for Democracy and Development (NADD) partisi çatısı altında toplanarak güçlerini birleştirmişlerdir. 1981 ve 1994 yıllarında gerçekleştirilen askerî darbeler fazla can kaybı olmadan atlatılmış, Yahya Jammeh 1994 yılında gerçekleştirilen darbenin başında bulunan kişi olarak yönetimi ele almış ve 2017'ye kadar görevde kalmıştır.
Devlet başkanı Jammeh, Aralık 2015'te yaptığı açıklama ile ülkesinin bundan sonra İslam Devleti olduğunu açıklamıştır. 4 Ocak 2016 tarihinde Başkan Yahya Jammeh, işyerlerinde çalışan kadınların saçının açık olmasını yasaklayarak "kadınlar saçlarını toplamalı ve düzgünce örtmeli" ifadesinin yer aldığı bir kararname imzaladı. Jammeh daha önce de kadınların iç çamaşırı ve dar kot pantolon giymelerine karşı savaş açmıştı. Yeni devlet başkanı Adama Barrow ise, 2017'nin başında ülkenin adından "İslam" ifadesini kaldırdı.

Gambiya konum olarak Afrika kıtasının batı yakasında, Atlantik Okyanusu kıyısında yer almaktadır. Ülke 11.295 km² yüzey alanı ile Afrika kıtasının anakara kısmında yer alan en küçük devleti konumundadır. Ülkenin toplamda var olan 740 km'lik sınırının uzunluğu 480 km, genişliği ise Gambiya Nehri'ne bağlı olarak 10 ila 50 km arasında değişmektedir. Atlantik Okyanusu kıyısı hariç ülke tamamen kendisinden yüzölçümü olarak yirmi kat daha büyük olan Senegal tarafından çevrilidir. Ülke yanlış bir düşünce olarak Enclave, tamamı yabancı topraklarla çevrilmiş bir bölge olarak tanımlanmaktadır ancak bu terimin anlamını bire bir vermektedir. Ülkenin dünya üzerindeki devletler arasında bakıldığında ilginç bir sınır hattı vardır. Bu sınırın oluşmasının gerçek sebebi, İngilizlerin bu bölgeye işgal nedeni ile geldiklerinde, Gambiya Nehri'nin gemi ile ilerleyebildikleri bölgelerde, gemilerinden attıkları topların gittiği en son mesafesine göre sınır hattının belirlenmiş olmasıdır.
Gambiya 80 km'lik bir kıyı kesimine sahiptir. Ülke genelinin %11,5'lik bir alanına denk gelen 1.300 km² bir alanı sulak alan konumundadır. Ülkenin tam ortasında geçen ve ülkeye ismini veren Gambiya Nehri'de tüm kolları ile birlikte sulak alanlar içerisinde çoğunluğu oluşturmaktadır.

Ülke genelinde tropikal iklim hakim olup, belirgin yağmur ve kuraklık zamanları mevcuttur. Kuraklık dönemi kuzeydoğu bölgesinden, Sahra Çölü'nden esen kuru Harmattan rüzgarlarının da etkisi ile Kasım ayı ile Mayıs ayı arasında yaşamakta olup, hava sıcaklıkları bu dönemlerde belli günlerde 40 °C ile en yüksek sıcaklık değerlerine ulaşsada, ortalama olarak 21 ila 27 °C arası ölçülmektedir.

Ülke genelinde özellikle Portekizlilerin gelmesi ile birlikte deniz ulaşımı önemli bir yer edinmiştir. İlk dönemlerinde tüccarların ürünlerini taşımasında kullanılan nehir, 20. yüzyıl sonlarından itibaren insan taşımacılığında da önem kazanmış ve kullanılmıştır. Ancak ülkenin iç kesimlerine ulaşmakta etkin bir rol oynayan deniz ulaşımı günümüzde neredeyse tamamen önemini yitirmiştir. Gambiya nehrini

Gramer okulu, Birleşik Krallık'ta ve İngilizce konuşulan diğer ülkelerde eğitim tarihindeki birkaç farklı okul türünden biridir. Başlangıçta Latince öğreten okullar iken daha yakın zamanda akademik odaklı bir liseler haline geldiler.
Ortaçağ gramer okullarının asıl amacı Latince öğretmekti. Zamanla müfredat, önce Grekçe, daha sonra İngilizce ve diğer Avrupa dilleri, doğa bilimleri, matematik, tarih, coğrafya, sanat ve diğer konuları içerecek şekilde genişletildi. Viktorya Dönemi'nin sonlarında gramer okulları İngiltere ve Galler'de orta öğretim sağlayacak şekilde yeniden düzenlenirken İskoçya'da ise farklı bir sistem geliştirildi. Bu tür dilbilgisi okulları, farklı şekillerde geliştikleri Britanya'nın denizaşırı topraklarında da kuruldu.
Dilbilgisi okulları, 1940'ların ortalarından 1960'ların sonlarına kadar İngiltere ve Galler'de faaliyet gösteren, devlet tarafından finanse edilen orta öğretimin Üçlü Sistemi'nin üç kademesinden biri haline geldi ve Kuzey İrlanda'da da bu şekilde devam ediyor. 1960'larda ve 1970'lerde Yerel Eğitim Otoriteleri'nin çoğunun seçmeli olmayan kapsamlı okullara geçmesinden sonra, bazı gramer okulları tamamen bağımsız okullar haline geldi ve ücret talep ederken diğerlerinin çoğu kaldırıldı veya kapsamlı hale geldi. Her iki durumda da bu okullardan bazılarının adlarında "gramer okulu" vardı. Daha yakın zamanlarda, hâlâ seçmeli alımlarını sürdüren bazı devlet gramer okulları akademi statüsü kazanmış, dolayısıyla Yerel Eğitim Otoritesi'nden (LEA) bağımsızdır. Bazı LEA'lar üçlü sistemin biçimlerini korur ve birkaç gramer okulu, diğer kapsamlı alanlarda varlığını sürdürür. Geriye kalan bazı gramer okullarının geçmişi 15. yüzyıl öncesine kadar uzanabilmektedir.

A general timeline of English education
The situation of grammar schools today
Support Kent Schools
Q and A: Advanced schools, BBC News
Grammar schools, The Guardian

Gymnasium veya jimnazyum ya da eski dildeki kullanımıyla jimnaz, İsviçre, Hollanda, İsveç, Avusturya ve Almanya ile bazı diğer ülkelerde bulunan, öğrencileri üniversiteye hazırlayan okul türü. Türkiye'de lise seviyesinin üstündedir. Gymnasium'a girebilmek için ders notlarının iyi olması şartı vardır.

Almanya'da Gymnasium (Almanca: t. das Gymnasium, ç. Gymnasien), 4 okullu eğitim sisteminin en yüksek okulu olup, gidilebilecek en yüksek dereceli lisedir. Gymnasium akademik öğrenmeyi güçlü bir şekilde vurgular. Bu tür okullara giden öğrencilere "Gymnasiast" (ç. Gymnasiasten) denir. 2009-2010 dönemine göre Almanya'da 3 bin 94 gymnasium varken yaklaşık 2 milyon 475 bin öğrenci bu okullara gitmiştir ve böylece okul başına ortalama öğrenci sayısı 800'dür. Bu okullar genellikle halka açıktır ve devlet tarafından desteklenmektedir fakat bu okulların bir dizi sınırlı ve özel olanları da mevcuttur. 2009-2010 dönemine göre bu okullara giden öğrencilerin %11,1'i özel gymnasium'lara gitmiştir.
13. sınıfın (bazı eyaletlerde 12. sınıfın) sonunda Abitur denilen bitirme sınavını başaran kişi mezun olur ve üniversiteye gitmeye hak kazanır.

Türkiye'de İstanbul Lisesi, Alman Lisesi ve Sankt Georg Avusturya Lisesi Gymnasium unvanı sahibidir. Bu okullarda Almanca eğitim verilmekte olup İstanbul Lisesi ve Alman Lisesi'nden Abitur, Avusturya Lisesi'nden ise eşdeğeri olan Matura diploması almak mümkündür.

Seminer (okul)
Gymnasium (Antik Yunanistan)
Okul listeleri
Likeion

Hukuk fakültesi, hukuk biliminin öğretildiği ve bu bilim içindeki çeşitli dallarda araştırmalar yapılan fakülte. Mezunları, avukatlık, hâkimlik, savcılık, hukuk danışmanlığı, noterlik, kaymakamlık ile diğer pek çok alakalı mesleği yapabilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda uzun bir dönem kadı olabilmek için medreselerde eğitimi başarıyla tamamlamak gerekiyordu. Tanzimat sonrası başlayan modernleşme hareketinin etkisiyle 1839 yılında Mekteb-i Maarif-i Adliye kuruldu. Sonrasında kurulan diğer modern okullarda da hukuk eğitimine geniş yer verildi. İlk hukuk okulu, şeyhülislamlık tarafından Muallimhane-i Nüvvâb adıyla 1855'te kuruldu. Bu okullarla beraber farklı eğitimler de verilse de dönemin şartları gereği fazla devam edemedileri. Türkiye'deki ilk tam nitelikli hukuk fakültesi Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne ise 1880'de kendi binasında kurularak eğitim öğretime başladı. Bu okul bugün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi olarak devam etmektedir. Türkiye'de hukuk fakültesi eğitim süreleri 4 yıldır. Cumhuriyet Döneminde yeni açılan ilk fakülte 1925'te kurulan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'dir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Adliye Hukuk Mektebi adıyla, Atatürk tarafından kurulmuştur. Konya Hukuk Mektebi ise 1907 yılında alınan bir kararla kurulmuş, 1908 yılında da eğitime başlamıştır. Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi ise 1978 yılında kurulmuştur, 1982 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi kurulması ile hukuk eğitimi bu üniversiteye geçmiştir.

Kanada yerli yatılı okulları ya da Kanada Kızılderili yatılı okulları (İngilizce Canadian Indian residential schools, Indian residential schools, Fransızca pensionnats indiens), Kanada'da Kanada İnuitleri, Kanada Kızılderilileri ve Métisler'den oluşan Kanada yerlilerine yakın zamana kadar eğitim verilen yatılı okullar ağı. Finansmanı Kanada hükûmeti'ne bağlı Aboriginal Affairs and Northern Development Canada tarafından sağlanan bu okullar, Hristiyan kiliseleri, özellikle de Kanada Katolik Kilisesi ile Kanada Anglikan Kilisesi tarafından yönetilir. Kökeni Kanada Konfederasyonu öncesine dayansa da, 1876'da Indian Act yasasının kabul edilmesinden sonra etkinleşmiştir ve yirminci yüzyıla kadar açık kalan bu okulların sonuncusu ancak 1996 yılında kapatılmıştır.
Kanada yerlilerinin asırlarca tek öğrenim imkânı bulduğu bu yatılı okullar, ırkçı asimilasyon yapısıyla Kanada'da insan hakları ihlâlleri olarak görülmektedir. Kanada yerli yatılı okulları üzerine oldukça uzun tarih yazıları ve öğrencilerin yaşadıkları koşulların irdelendiği popüler tartışmalar bulunmaktadır. Kanada yerlilerinin diline ve kültürüne onarılmaz zararlar verdiği ancak yirminci yüzyıl başlarında anlaşılmıştır. Anadillerinden mahrum büyüyen çocuklar ayrıca öğretmenlerin ve diğer öğrencilerin fiziksel ve cinsel istismarına maruz kalmışlardır. Çoğu Katolik Kilisesi tarafından işletilen bu okullarda işlenen cinsel istismar ve şiddeti 1990 yılında kendisi de Kanada yerlisi olan Manitoba lideri Phil Fontaine ortaya koymuştur. Fontaine'e göre yatılı okullarda erkek ya da kız çocuklarına uygulanan cinsel istismarın (taciz ve tecavüz) oldukça yaygın olduğunu belirtmiştir Asırlardır Kanada yerlilerine uygulanan bu ırkçı asimilasyon amaçlı yatılı okul politikaları, bir uzlaşmayla, 11 Haziran 2008 tarihinde Kanada hükûmeti adına başbakan Stephen Harper ve diğer partilerin liderleri ile Kanada Avam Kamarası üyelerinin katılımıyla yerlilerden ve kamuoyundan özür dilenmiştir. Bunun yanı sıra, özürden dokuz gün önce de Indian Residential Schools Truth and Reconciliation Commission adını taşıyan resmî bir komisyon, bu okullar hakkındaki gerçeklerin ortaya çıkarılması için kurulmuştur. Komisyon 2012 yılında da hâlâ çalışmalarını sürdürmektedir.

ABD yerli yatılı okulları
Where the Spirit Lives, Kanada yerli yatılı okulları hakkında 1989 yapımı dramatik film
We Were Children, Kanada yerli yatılı okulları hakkında 2012 yapımı film
Kızılderili Soykırımı

Katolik okulları, Katolik Kilisesi ile birlikte yönetilen okul öncesi, ilk ve orta eğitim kurumlarıdır. 2011 itibarıyla Katolik Kilisesi dünyanın en büyük dini, sivil toplum okul sistemini işletmektedir. Kilise, 2016 yılında 43.800 ortaöğretim okulunu ve 95.200 ilkokulu destekledi. Okulların müfredatlarında seküler konuların yanı sıra dini eğitime de yer veriliyor.

Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'da Katolik okullarının kurulmasındaki ana tarihsel etken İrlandalı göçüydü. Tarihsel olarak, Avrupa'da Katolik okullarının kuruluşu, 1558-63'teki Elizabeth Dönemi Dini yerleşimlerinde İngiltere Kilisesi'nin kurulmasının ardından çeşitli mücadelelerle karşılaştı. Bu dönemde Katolik karşıtlığı, Katolikleri geleneklerini korumak için modern Katolik eğitim sistemleri oluşturmaya teşvik etti. Daha sonra 1782 tarihli Yardım Yasaları ve 1829 tarihli Katolik Kurtuluş Yasası, İngiltere'de Katoliklere açıkça ibadet etme olanağı verdi ve Kilise tarafından hayır kurumları oluşturma olanağını artırdı. Bu; okullar, hastaneler, yetimhaneler, ıslahevleri ve çalışma evleri kuran çok sayıda yerli dini cemaatin gelişmesine yol açtı.

Katolik okulları, Hristiyanların gelişimine odaklanmaları bakımından devlet okullarından farklıdır. Liderler, öğretmenler ve öğrenciler Kilise ve okul tarafından koyulan dört temel kurala odaklanmalıdır. Buna okulun Katolik kimliği, yaşam ve inançla ilgili eğitim, yaşam ve inancın kutlanması, eylem ve toplumsal eşitlik dahildir.
Hristiyanlığa bağlı diğer kurumlar gibi Katolik okulları da genellikle mezhebe bağlı değildir; din veya mezhep mensubiyeti, cinsiyet, ırk, etnik köken veya milliyet ne olursa olsun, kabul veya kayıt gereklilikleri ve yasal belgeler ile kurallar ve yönetmeliklerin sunulması koşuluyla herkesi kabul ederler. Verimli bir okul hayatı için kurallara uyulur. Bununla birlikte, Katolik olmayanların (Hristiyan olsun ya da olmasın), özellikle dini nitelikteki zorunlu faaliyetlere katılmaları veya bunlardan muaf tutulmaları gerekebilir. Bunlar sosyal kapsayıcılık ruhuna uygundur.

Ana ders olarak din eğitimi bireylerin kendilerini "entelektüel, fiziksel, sosyal, duygusal ve tabii ki ruhsal olarak" geliştirecekleri müfredatın hayati bir unsurudur. Eğitim aynı zamanda şunları da içerir: "Okul topluluğunun ayin ve ibadet yaşamının okulun dini boyutunun farklı fakat tamamlayıcı yönü." Katolik okullarında öğretmenler, Episkopos ve Müfettiş tarafından sağlanan bir Din Eğitimi Programı uygulamaktadır. Öğretmen Papaz ve dolayısıyla Episkopos, Din Eğitimi Derslerinin planlanmasına ve öğretilmesine katkıda bulunur.
Katolik eğitimi pozitif bir doğurganlık faktörü olarak tanımlanmıştır; üniversite düzeyinde ve daha az ölçüde ortaokul düzeyinde Katolik eğitimi, daha yüksek dindarlığın din eğitimine devam etme olasılığının daha yüksek olmasına yol açtığı kafa karıştırıcı etkiyi hesaba katarken bile, daha fazla sayıda çocukla ilişkilidir.

Bazı ülkelerde Katolik okulları devlet tarafından finanse edilmektedir. Bunlar devletin yardımına ihtiyaç duyan kurumlardır. Bu, okulları görevlendiren hükûmetin okulların ihtiyaçlarını tamamen veya kısmen nüfustan alınan vergilerle ödediği devlet okullarında da aynıdır. Avustralya Katolik okulları, Avustralya hükûmetinin devlet okullarının yanı sıra Katolik okullarına da destek sağladığı bu kategoriye girmektedir. İskoçya'daki bağımsız olmayan Katolik okulları, kurumların tamamen İskoç Hükûmeti tarafından finanse edildiği bir başka örnektir.

Bağımsız okullar olarak da bilinen özel okullar yerel, eyalet veya ulusal hükûmetler tarafından yönetilmez. Bunun yerine öğrencilerini seçebilirler ve devlet okullarının yaptığı gibi hükûmete bel bağlamak yerine, tamamen veya kısmen öğrencilerden alınan öğrenim ücretleri ile finanse edilirler. Öğrenciler ayrıca yeteneklerine bağlı olarak özel okula girmek için burs da alabilirler.

Gönüllü destekli okullar işletme maliyetlerinin büyük bir kısmını yerel yönetim aracılığıyla merkezi hükûmetten alırlar ve öğrencilerden ücret talep etmezler. Diğer okul türlerinin aksine, gönüllü destekli bir okulun sermaye maliyetlerinin yalnızca %90'ı hükûmet tarafından karşılanır. Vakıf, sermaye masraflarının geri kalanını karşılar, okulun arazi ve binalarının sahibidir ve okul yöneticilerinin çoğunluğunu atar. Yönetim organı, merkezi hükûmetin dayattığı kurallara tabi olarak okulu yönetir, personeli istihdam eder ve okula kabul kurallarını koyar. Öğrenciler, dini okullarının kendi inançlarına göre din eğitimi öğretebilmesi dışında ulusal müfredatı takip ederler. İngiltere'de sürdürülen sektör içinde, tüm Katolik okulları ve Hristiyan olmayan inançlara sahip okullar da dahil olmak üzere, ilkokulların yaklaşık %22'si ve ortaokulların %17'si gönüllü olarak desteklenmektedir.

Katolik okullar, İkinci Vatikan Konsili tarafından yoksulları önceleyen Katolik sosyal öğretimi konusunda müjdelenen değişiklikler yaşamıştır: "Kilise, eğitim hizmetlerini her şeyden önce yoksullara, aile yardımı ve şefkatinden yoksun olanlara, inançtan uzak olanlara ya da yoksullara sunmaktadır. Bu değişiklikler Brezilya, Peru ve Şili'de, katkıların dezavantajlıları ve yoksul bölgelerdeki insanları eğitime dahil ederek "okulda yeni bir yaşama biçimine" yol açtığı örneklere yol açmıştır.

Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki deneysel kanıtlar, kamu okullarına kıyasla Katolik okullarında eğitim performansının ve katılımın daha yüksek olduğunu gösteriyor. Evans and Schwab (1998) yaptıkları deneyde Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Katolik okullarına devamın liseyi bitirme veya üniversiteye başlama oranını %13 artırdığını bulmuşlardır. Benzer şekilde, Avustralya'da Williams and Carpenter (1990) tarafından özel ve devlet okulları tarafından yapılan önceki sınavları karşılaştırarak gerçekleştirilen bir deney, özel eğitimdeki öğrencilerin tüm eğitimsel, sosyal ve ekonomik göstergelerde devlet okullarındaki öğrencilerden daha iyi performans gösterdiği sonucuna varmıştır.

Katolik eğitimi, Malta ve Japonya gibi ülkelerde kadınların değişen rollerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Örneğin, Malta'da kızların Katolik okullarında eğitim görmesi şunları gösteriyor: "...küresel bir toplumda kızların tam gelişimine yönelik kayda değer bağlılığın kanıtı."

Kolej, Fransızca collège sözcüğünden Türkçeye geçmiş olan bir sözcüktür. Öğretim uygulamasında yabancı bir dil öğretimine ağırlık veren okullara, bazı meslek okullarına (Polis Koleji, sağlık koleji gibi) veya ilköğretim ve lise eğitimini kapsayan özel okullara kolej denir. Mesleki eğitim veya ortaöğretim sunmaktadır.
Batı ülkelerinde kolej kelimesi (collège) çok değişik anlamlarda kullanılır. Kelimenin kökeni Latincede kol (kolektif/birlikte anlamında) ve lege (lego: "kendim seçiyorum" ya da legal:kanuni/kurallı anlamında) sözcüklerinin kökünün birleşiminden gelir. Aynı kurallara uyma konusunda anlaşmış bir topluluk anlamı taşımasından, aynı özellileri taşıyan gönüllüce bir araya gelmiş ve bilim meslek beceri ortaklığı içinde olan çok değişik gruplar için kullanılır. Birçok lise, yüksek okul, öğrenci yurdu, üniversite ve hatta mesleki birlikler; adında kolej kelimesini taşımaktadır. İrlanda ve ABD'de kolej, günlük konuşmada genel anlamda lise üstü yüksek eğitim olarak kullanılır. ABD'de kurum ismi olarak kolej genellikle lisans seviyesinde derece veren yüksek okul demektir. Avustralya'da üniversite öncesi iki yıla da kolej denir.
Dünyanın çoğunda, kolej bir lise veya ortaokul, bir ileri eğitim koleji olabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, kolejler undergraduate ve postgraduate programları sunabilir. Bu kelime genellikle ABD'de üniversitenin eş anlamlısı olarak da kullanılır.  Fransa, Belçika ve İsviçre gibi bazı ülkelerdeki bir kolej orta öğretim sağlar.

İncil koleji
Toplum koleji
İki senelik kolej
Dört senelik kolej
Liberal sanatlar koleji
Kadın koleji
Erkek koleji
Kız okulu
Askerî kolej
Konut koleji
Yasal kolej
İş koleji

Büyük Kolej
Maarif Bakanlığı Kolejleri
Türk Maarif Koleji
TED Ankara Koleji
TED Malatya Koleji
TED İzmir Koleji
Tarsus Amerikan Koleji
Robert Lisesi
Özel İzmir Amerikan Koleji
Mehmet Âkif Koleji
Kasımoğlu Coşkun Fen Lisesi
İzmir Özel Türk Koleji
Fenerbahçe Koleji
Fatih Koleji
Çamlaraltı Koleji
Choueifat Uluslararası İngiliz Koleji
Bursa Amerikan Kız Koleji
Beykent Eğitim Kurumları
Adana Koleji

Ülkelere göre üniversite ve kolej listeleri
Kolej giriş sınavı
Üniversite koleji
Kolej üniversitesi

Lykeion (Grekçe: Λύκειον, Lykeion; Latince: Lyceum) Atina'nın kuzeydoğusunda, Lykavitos Tepesi ile İlissos Deresi arasında, bugün Yunanistan parlamentosunun bulunduğu bina ile Enthnikos Kipos'un (Milli Bahçe) tam arkasında yer alan bir Apollon tapınağıydı. Sağlı sollu ağaçlar dikilmiş ara yolları ile antikitenin popüler gezinti yeriydi. Daha sonraki tarihlerde, Aristoteles derslerini burada vermeye başladı ve bu yüzden kurduğu felsefe ekolü Peripatetik (Yürüyüş Yapanlar) adıyla tanındı.
Kutsal orman anlamına gelen Lykeion aynı zamanda Tanrı Apollon'un sıfatlarından biridir ve "kurtlardan koruyan" manasına gelir. Lykeion, bilinen ilk lise olarak kabul edildiği gibi bugünkü lise kelimesinin kökenidir. Türkçe lise kelimesi Fransızca lycée kelimesinden gelir, lycée kelimesi ise Latince Lyceum'dan gelir.

Aristo, MÖ 343-MÖ 322
Theophrastos, MÖ 322-MÖ 287 (Rodoslu Eudemos, Messinalı Dikaiarchos, Pontuslu Herakleides, Tarantolu Aristoksenos, Phaleronlu Demetrius
Straton (Lampsakoslu, MÖ 287-MÖ 269 (Samoslu Aristarchos)
Lykon (Truvalı), MÖ 269-MÖ 226
Ariston (Kealı), MÖ 226 (İskenderiyeli Sotion)
Kritolaos, MÖ 156
Diodoros (Tirli, MÖ 110 (Rodoslu Hieronymus), Phormion??)
Erymneus, MÖ 110
Rodoslu Andronikos, MÖ 70
Pergamonlu Kratippos, MÖ 45 (Napolili Staseas)

Lise, başta Avrupa olmak üzere birçok ülkenin eğitim sistemi içinde tanımlanan bir eğitim kurumu kategorisidir. Genellikle bir tür orta dereceli okul olarak kabul edilir. Türk eğitim sistemine göre, sekiz yıllık ilkokul ve ortaokulu bitirmiş olan 14-18 yaşlarındaki öğrencileri, en az dört yıllık bir eğitimle yükseköğretime hazırlayan ortaöğretim kurumudur. Türkiye'de lise eğitimi, 2012-2013 eğitim öğretim döneminden beri zorunludur.
Lise sözcüğü, Türkçeye Fransızca olan lycée sözcüğünden geçmiştir.

Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Çok programlı Anadolu lisesi
Anadolu lisesi
Sosyal bilimler lisesi
Fen lisesi
İmam hatip lisesi
Akşam Lisesi
Güzel sanatlar lisesi
Spor lisesi
Açık Öğretim Lisesi
Mesleki Açık Öğretim Lisesi
Mesleki Eğitim Merkezi
Eğitime devam etmeyen Liseler

Teknik lise
Genel lise
Askerî lise

Liselere Geçiş Sistemi
Liselerarası Müzik Yarışması
Lykeion
Anaokulu
İlkokul
Ortaokul
Üniversite
Gymnasium (okul)

Matematik, bilimde olduğu kadar günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunların çözümünde kullandığımız önemli bir araçtır. Bundan dolayı matematikle ilgili davranışlar ilköğretimden yükseköğretim programına kadar her alanda yer alır. İlköğretimde ortaöğretime hazırlık olarak, ortaöğretimde yükseköğretime hazırlık olarak matematik öğretimi yapılır. Matematik öğretiminin temel amacı; kişiye günlük hayatın gerektirdiği matematik bilgi ve becerileri kazandırmak, problem çözmeyi öğretmektir. Matematik insan tarafından yaratılan zihinsel bir sistemdir. Bu matematiği soyut hale getirir. Görece, zor öğrenilmesinin sebebi budur. Öğretim sırasında somut araçlar kullanılarak kolaylaştırılabilir.
Matematiğin yapısında tanımlı veya tanımsız elemanlar ve önermeler vardır. Örneğin üçgen tanımlı bir eleman, nokta ise tanımsız bir elemandır. Tanımsız elemanlar öğretilirken tanımlanmaya çalışınılmaz, ne işe yaradıkları açıklanabilir. Önermelerin ise ifade ettiği hükümler doğru ya da yanlış olabilir. Matematik doğru hükümler veren önermelerle uğraşır.
Matematiğin soyutluluğu, elemanları, önermeleri öğretimin başından beri sezdirilerek matematik davranışları geliştirilebilir.

Doğal sayılar
Tam sayılar
Rasyonel sayılar
Problemler
Düzlem geometri
Oran orantı
Cebir
Dönüşüm geometrisi
Üslü sayılar
Kareköklü ifadeler
Eşitsizlikler
İstatistik

Her sayı bir rakam olmayabilir; fakat her rakam bir sayıdır.
Hem rasyonel hem de irrasyonel olan bir sayı yoktur.
Çarpımları sabit olan iki doğal sayı; birbirine en uzak seçildiğinde toplamları en büyük değerini alır, birbirine en yakın seçildiğinde toplamları en küçük değerini alır.
Toplamları sabit olan iki doğal sayı birbirine en uzak seçildiğinde çarpımları en küçük değerini alırken birbirine en yakın seçildiğinde çarpımları en büyük değerini alır.
İki tek sayının toplamı ve farkı çift sayı, çarpımı tek sayıdır.
İki çift sayının toplamı farkı ve çarpımı çift sayıdır.
Tek sayı ile çift sayının toplamı ve farkı tek sayı, çarpımı çift sayıdır.
Çift sayıların tüm pozitif tam kuvvetleri yine bir çift sayıdır.
Tek sayıların tüm pozitif tam kuvvetleri yine bir tek sayıdır.
Pozitif sayıların bütün kuvvetleri pozitiftir.
Negatif sayılarda çift kuvvetler pozitif, tek kuvvetler negatiftir.
Aynı işaretli iki sayının çarpım veya bölümleri pozitiftir.
Zıt işaretli iki sayının çarpım veya bölümü negatiftir.
Negatif sayının negatif sayıya bölümü pozitiftir
İki ardışık sayı, aralarında asaldır.
Bir'in sonsuz kuvveti sonsuz değildir.

Kümeler
Reel sayılar
Eşitsizlikler
Üslü sayılar
Köklü sayılar
Oran orantı
Problemler
Fonksiyonlar
Düzlem geometri
Analitik geometri
Olasılık ve istatistik
Kombinasyon ve permütasyon
Paraboller
Polinomlar
Trigonometri
Katı cisimler
Karmaşık sayılar
Logaritma
Matris, determinant ve lineer denklem sistemleri
Limit
Türev
İntegral

Matematik eğitim siteleri listesi

Medrese, Müslüman ülkelerde orta ve yükseköğretimin yapıldığı eğitim kurumlarının genel adıdır. Medrese kelimesi Arapça ders (درس) kökünden gelir.  Medreselerde ders verenlere "müderris", onların yardımcılarına "muid", okuyanlara "danışmend", "softa" veya "talebe" adı verilir.

Türk İslam devletlerinde medrese geleneği Karahanlılarla başlar. Ayrıca Karahanlılar medrese geleneği ile birlikte burslu öğrencilik sistemini başlatmışlardır. F. Reşit Ünat'a göre ise İslam'da ilk medrese Büyük Selçuklu Devleti zamanında Alparslan'ın veziri Nizamülmülk tarafından açılan ve yine onun ismiyle anılan Nizamiye Medreseleri'dir. Necdet Sakaoğlu ise ilk medresenin kurucusu olarak, Nişabur hâkimi Emir Nasır bin Sebüktekin'i göstermektedir.
Medreseler, Selçuklular'la zirve yapar. En kapsamlı, çok yönlü medreseleri Büyük Selçuklular açmıştır. En büyük Nizamiye Medresesi, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat'a kurulmuştur . Budizmdeki dinsel eğitim kurumu Viharalardan etkilenilerek medreseler açılmıştır.İlk medreselerde ağırlıklı olarak Kuran, kıyas, icma, fıkıh, kelam gibi dini dersler okutulurken, Nizamiye medreselerinde hem pozitif bilimler hem de dini bilimler birlikte okutulmuştur. Bu eğitim sisteminde Batinilik ve Şiilik arasında fikri mücadele amaçlanmıştır.
Selçuklular Anadolu'ya geldikten sonra çeşitli şehirlerde çok sayıda medreseler inşa etmişlerdir. Anadolu'da açılan ilk medrese Danişmentliler tarafından Tokat Niksar'da açılan Yağbasan Medresesi'dir.
Osmanlı Devleti'nin devrinde ilk medrese Orhan Bey zamanında 1330 yılında Orhan Gazi Medresesi adıyla İznik'te kurulmuştur. Daha sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları genişlemesiyle beraber Bursa ve Edirne başta olmak üzere pek çok şehirde medreseler açıldı. İstanbul'un fethinden sonra üst seviyedeki eğitim kurumları başkentte yoğunlaştı.
1331-1451 yılları arasında 82 adet medrese kurulmuştur.
1463-1471 yılları arasında kurulanlara Fatih medreseleri ya da Sahn-ı Seman medreseleri denilir (Bu medreselerle birlikte süreye dayalı eğitim, ders geçme sistemine dayalı eğitime dönüştürülmüştür.).
1550-1557 yılları arasında kurulanlara ise Süleymaniye medreseleri denir. Osmanlı Devleti'nin ilk tıp okulu Darültıp Süleymaniye medreselerinde yer almıştır. Tıbbi bilgilerin uygulamalarının yapıldığı Darüşşifa ve diğer bazı bölümler olan Darülakakir (Eczane), Darüzziyafe, Tabhane ve İmarethane ilk kez Süleymaniye medreselerinde yer almıştır.
Başlangıçta bütün eğitim faaliyetlerinin yapıldığı kurum olan medreseler, Tanzimat Döneminde yeni mesleki okulların açılması ile sadece din eğitimi verilen okullar haline getirildi. Osmanlı devletinin son döneminde medreselerin ders programında ve teşkilat yapısında yeni düzenlemeler yapıldı. 1914 yılında Darü-l hilafeti-l Aliyye adı altında birleştirilen medreseler, Millî Mücadeleden sonra 03.03.1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun birinci maddesi olan "Türkiye dahilindeki bütün müessesat-ı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaleti’ne merbuttur" ifadesi ile Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış ve zamanın Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey de 13.03.1924 tarihli genelgesiyle medreseler üzerindeki tasarruf hakkını kullanarak medreseleri kapatmıştır.

16. yüzyıla kadar medreseler arasında en yüksek konum Ayasofya Medresesi'nde idi. 60 akçe ücretli müderrisler burada görev yapıyordu. Bunlara altmışlı deniyordu. Sahn-ı Semân medreselerinde 50 akçe ücretli müderrisler çalışyordu. XVI. yüzyılda Süleymaniye medreseleriyle bu tasnif değişip genişledi. 16. yüzyılında Süleymaniye'nin inşası sırasıyla şu hiyerarşik düzeni oluşturdu: Dar'ulhadis-i Süleymaniye, Süleymaniye, Hamis-i Süleymaniye, Musile-i Süleymaniye, Hareket-i Altmıslı, İbtida-i Altmışlı, Sahn-ı Seman, Musile-i Sahn, Hareket-i Dahil, Ibtida-i Dahil, Hareket-i Haric, Ibtida-i Haric.

Kur'an
Sarf, Nahv (Morfoloji)
Mantık
Hadis
Tefsir (Kuran yorumu)
Adab-ı bahis (Tartışma adabı)
Vaaz
Belagat (Güzel konuşma, retorik)
Kelam
Hikmet
Fıkıh (İslam Hukuku)
Faraiz (Miras hukuku)
Akaid (İnanç esasları)
Usul-ü fıkıh
İlm-i heyet (Astronomi)
Tıb
İlm-i hesap (Matematik ve geometri)
Medreselerde ağırlıklı olarak Kuran, kıyas, icma, fıkıh, kelam gibi dini dersler okutulurken, Nizamiye medreselerinde hem pozitif bilimler hem de dini bilimler birlikte okutulmuştur. Bu eğitim sisteminde batinilik ve şiilik arasında fikri mücadele amaçlanmıştır.

Anadolu'da bulunan medrese yapıları kubbeli ve eyvanlı olmak üzere iki tip gelişim göstermiştir. Bu süreç içinde sürekli bir yenilik ve gelişim arayışı izlenebilmektedir. Esasları değişmeyen bir plan şemasından hareketle bu denli varsıl bir mimarinin çeşitliliğinin ortaya konulması, Türk sanatının büyük dinamizmini göstermektedir.

Derslerin görüldüğü yer büyükçe bir oda hacminde ve genellikle kubbelidir. Zemin hasır veya kilimle kaplıdır. Öğrenciler minderler üzerine oturur, müderris büyükçe bir rahle arkasından ders anlatırdı. Süleymaniye ve Fatih medreselerinin her birinde merkezi konumda birer dershane bulunmakta idi. Genelde ise her medresede bir dershane mevcuttu. Medrese avlusunda çoğunlukla bir kuyu, müstakil suyu olan medreselerde ortada bir şadırvan veya sebil yer alırdı. Bunun dışında çamaşırhane. gusülhane. abdesthane vardı. Medreselerde haftanın beş günü ders verilir, salı ve cuma günleri tatil olurdu. Molla Fenari talebenin ders kitaplarını. özellikle o sırada eserleri meş­hur olan Teftazan'i'nin kitaplarını istinsah edebilmeleri için pazartesiyi de ekleyerek tatil günlerini üçe çıkarmıştı. 16. yüzyılında Süleymaniye'nin inşası sırasıyla şu hiyerarşik düzeni oluşturdu: Dar'ulhadis-i Süleymaniye, Süleymaniye, Hamis-i Süleymaniye, Musile-i Süleymaniye, Hareket-i Altmıslı, İbtida-i Altmışlı, Sahn-ı Seman, Musile-i Sahn, Hareket-i Dahil, Ibtida-i Dahil, Hareket-i Haric, Ibtida-i Haric.
Medresede dersler sabah ve ikindi namazı sonrası olmak üzere iki aşamada işlenirdi. Esas dersler sabah işlenirdi. Hücre denilen medrese odaları genellikle icazet alma seviyesine gelmiş kıdemli, yetenekli danişmend denilen öğrencilere verilirdi.Bu tarihte Süleymaniye Medreseleri'nde toplam 131 hücrede on bir müderris, iki bevvab ve bir naib dışında 223 kişi oturmakta olup bunların 128'i hücre sahibi talebe, doksan ikisi refik ve çömezdi. Üç kişi de geçici olarak kalıyordu. Aynı tarihte İstanbul'daki medrese odalarında kalan 2947 talebeden 1193'ünün tek başına, 10 97'sinin ikişer kişi, 403 talebenin üçer kişi, altmış dokuz kişinin ise dört beş kişi olarak bir odayı paylaştığı tespit edilmiştir.

Medreselerde avlunun üzeri büyük bir kubbe ile örtülünce, kubbeli medrese planı ortaya çıkmıştır. Anadolu'da başlayan kubbeli medreseler devamlı bir gelişme göstererek, toplu mekân anlayışıyla Osmanlı'nın büyük camileri mimarisine bir hazırlık olmuştur.

Caca Bey Medresesi-Kırşehir
Ertokuş Medresesi-Isparta Atabey
Karatay Medresesi-Konya
İnce Minareli Medrese-Konya

Çifte Minareli Medrese- Erzurum
Sırçalı Medrese-Konya
Taş Medrese-Akşehir
Avgunu Medresesi-Kayseri
Gök Medrese-Sivas

Genel medrese
Özel medrese
Dini medrese
İslami medrese

Aslanapa, O., 1973, Türk Sanatı II Anadolu Selçuklularından Beylikler Devrinin Sonlarına Kadar, Başbakanlık Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İstanbul.

Mektep (Arapça: مكتبة، مكتب) ya da mektephane (Farsça: مكتب، مکتبخانه) (Diğer harf çevirileri: makteb, mekteb, maktab), el-küttab olarak da anılır (Arapça: الكتَّاب al-Kottāb ). İlkokul anlamına gelen Arapça sözcüktür. Çocuklara İslami konuları, okuma, yazma ve grameri öğretme önceliği olan bir kurum olsa da diğer pratik ve teorik konularda da eğitim vermiştir. 20. yüzyıla kadar mektepler İslam dünyasında kitlesel eğitimin yegane adresi olmuştur.
Arapçada sadece ilkokul anlamına gelse de, Afganistan'da kullanılan Daricede okul anlamına da gelir. İbn-i Sina da mektep sözcüğünü okul anlamında kullanmıştır. Mektep ya da el- küttab Mısır ve diğer müslüman çoğunluklu ülkelerde eski moda eğitim yeri olarak da bilinir. Bir şeyh yerde oturan bir grup öğrenciyi eğitir. İslam ve Kur'an Arapçası öğretilir. Kur'an'ı ezberlemeye odaklanmıştır. Çağdaş okulların gelişimiyle mekteplerin sayısı azalmıştır.
Çağdaş Arapçada ofis veya kütüphane anlamına da gelmektedir.

Medrese
Şeyh
Osmanlı'da eğitim
İlmiye sınıfı

Meslekî eğitim (Meslekî eğitim ve öğretim ya da Meslekî ve Teknik eğitim), bireye iş hayatında belirli bir meslekle ilgili bilgi, beceri ve iş alışkanlıkları kazandıran iş dünyasına entegrasyonunu ve kişiliğini geliştirmeyi mümkün kılan eğitim

Tüm kıta Avrupası'nda olduğu gibi Almanya'da da meslek eğitimi yüzyıllar boyu lonca teşkilatı içinde usta-çırak ilişkisi çerçevesinde gerçekleştirilmiş; fabrika üretiminin yaygınlaşmasından sonra çıraklık eğitimi krize girmiş ve yeni düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında çıkarılan yönetmelik ve tüzüklerle Almanya'da  çırakların bir öğretim kurumuna devam etmeleri, okula devam zorunluluğuna paralel olarak düzenlenmişti. Böylece Almanya'da meslek eğitiminde; uygulamanın işletmelerde, teorik eğitimin okullarda birbirine paralel yürümesini esas alan "ikili sistem"in temeli atılmıştır. Günümüzde  Almanya'da  mesleki eğitim, ikili sistemin temel ilkelerini ve ruhunu koruyan 1969 tarihli Çıraklık Kanunu (Berufsbildungsgesetz) ile düzenlenmektedir.
Günümüzde Almanya'da zorunlu eğitim, 18 yaşın tamamlanmasıyla sona erer. Ortaöğretimin ilk devresindeki bir okulu tamamlayan ve lise üst devreye devam etmeyen öğrenciler, zorunlu eğitimlerinin kalan kısmını ortaöğretim II. devrede yer alan mesleki eğitim okullarından birinde tamamlamak zorundadır.
Mesleki eğitim okullarındaki eğitim, işletmelerde uygulamalı eğitimi de içeren "ikili sistem içinde yapılır. İşletmelerdeki uygulamalı eğitim yetkisi Federal hükûmete aittir ve bunun esasları Mesleki Eğitim Yasası ile belirlenmiştir. Uygulamalardan ise eyaletler sorumludur. İkili sistemde öğrenciler aynı zamanda işçidir; asgari ücretin altında da olsa belli bir ücret alırlar ve bir iş sözleşmesinin sağladığı yasal avantajlardan yararlanırlar. Eğitim, 375 meslek alanında ve ulusal müfredata dayalı bir programla yürütülür. Gençler, haftanın 1-2 gününü okulda, diğer günlerini işyerinde geçirirler.
Bazı mesleklerde ise okuldaki eğitim ile işyerindeki eğitimle aynı zamanda değil, art arda gerçekleşir. İşverenin genci istihdam etme zorunluluğu olmamasına rağmen mezun olanların dörtte üçü eğitim gördükleri işyerinde istihdam olanağı bulmaktadır. Sistemin maliyeti işverenler, yerel hükûmetler ve çıraklar tarafından karşılanır.

Japonya'da ilk mesleki eğitim yasası 1849 yılında çıkmış; 6 yıllık temel okullardan sonra devam edilen orta okullarda 1899 yılından itibaren tarım, balıkçılık, ormancılık, endüstri alanlarında meslekî eğitime başlanmıştır. Ülkede gençlerin çok küçük bir bölümü ortaokul eğitiminden sonra çalışma hayatına veya orta öğrenim düzeyindeki meslek eğitim kurumlarına devam eder; 9 yıllık zorunlu eğitimi tamamlayanların çok büyük oranı genel liseye devam eder.
Okuldan ayrılan gençleri işe yerleştirme sorumluluğunun, 1960'larda Çalışma Bakanlığı'nın kamu istihdam servislerinden alınıp liselere verilmesi ile okul-işveren ilişkileri (Jissei-kankei) adı verilen bir sistem kurulmuştur. "Yarı-formal sözleşmeler" ya da "zımnî sözleşmeler" olarak da çevrilen bu sistemde işverenler, okulla yapılan işbirliği sonucunda eğitimlerinin son yılında kendilerine yönlendirilen gençlere bir kariyer fırsatı sunar. Japon modelinde işverenlerin meslekî eğitimdeki rolü büyüktür, devlet yardımcı rol oynar.
Endüstrinin hızla gelişmesi sonucu 1960'larda Japonya'da teknik uzmanlar yetiştirmek üzere 5 yıllık teknoloji kolejleri (kōtō-senmon-gakkō, genellikle kısaca kōsen (高専 denir) açılmıştır. Teknoloji kolejleri, ortaokul mezunlarının alındığı ve 3 yıllık lise öğrenimin de kapsayan meslek yüksek okullarıdır. Makine mühendisliği ile ilgili, elektronik/elektronik, bilişim, kimya, inşaat ile ilgili bölümleri vardır. Mezunları ön-lisans derecesi alır ve üniversiteye başvurma hakları mevcuttur. 1991'deki bir düzenleme ile lise seviyesi üzerine 2 yıllık ileri dersler sunan meslek yüksek okulları da açılmıştır.

Türkiye'de mesleki eğitimin bir sistem içinde başlamasının 13. yüzyılda Ahilik örgütünün yaygınlaşması ile gerçekleştiği kabul edilir. Ahilik teşkilatında mesleki eğitim on yaşında ve altında bireyler için işyerinde yamaklıkla başlamakta, iki yıl sonra çıraklığa, genelde 1001 gün olan çıraklıktan sonra kalfalığa ve 3 yıl süren kalfalık döneminden sonra sınav niteliğinde bir törenle ustalığa terfi edilmekteydi. Ahilik teşkilatı İstanbul'un fethinden sonra zaman içinde gayrimüslim halkın da katılabildiği bir esnaf örgütü olan lonca teşkilatına dönüştü ve mesleki eğitim, 1860 yılına kadar loncalar eliyle gerçekleştirildi. 1860 yılından sonra mesleki eğitim, örgün eğitim kurumlarıyla birlikte  yürüdü. 1912 yılında lonca teşkilatına son verildi.
Türkiye'de ahi birlikleri ve lonca devirlerinden sonra mesleki eğitim faaliyetlerin neredeyse tamamı, devlet tarafından gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti'nin Tanzimat döneminde Mithat Paşa'nın valilik yaptığı yerlerde Avrupa'daki mesleki eğitime benzer tarzda çalışmalar yapıldı. Cumhuriyet'in ilanına kadar mesleki eğitim, devletin resmi eğitim politikası içinde yer almıyordu. Cumhuriyet döneminde ise mesleki eğitim okula dayalı bir hal aldı; bu alandaki eğitim faaliyetlerinin neredeyse tamamı, bizzat devlet eliyle gerçekleşti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kamu kaynakları ile sanayi oluşturulmuş ve çırak gereksinimi artmıştı. 1927 yılında eğitim kuramcısı John Dewey'in raporu doğrultusunda Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü oluşturuldu. Mesleki eğitim, Erkek Sanat Okulları, Kız Sanat Okulları, Ticaret Okulları tarafından sürdürüldü.   1940-1950 dönemi, mesleki eğitimin en fazla geliştiği dönem oldu. 1980'lere kadar devlet  ihtiyaç duyduğu ara elemanları kendi okullarında yetiştirirken 1980'lerde sanayinin özelleşmesi ile birlikte  özel sektörün gereksinim duyduğu ara elemanı yetiştirme zorunluluğu ortaya çıktı; mesleki ve teknik eğitim yeniden düzenlendi. 18 Haziran 1986 yılında yürürlüğe giren 3308 sayılı kanun ile eğitim merkezlerinde yapılan uygulamalı  eğitim ile işyerlerinde yapılan eğitimin paralelliği sağlandı. Bu kanun kimilerince Almanya'daki ikili meslek eğitim sisteminin uyarlanması olarak değerlendirilmiş, kimilerince ise Ahi birliklerinin ve uygulamalarını yaşatan bir kanun olarak düşünülmüştür.
Günümüzde Türkiye'de mesleki ve teknik eğitim örgün ve yaygın eğitim programlarıyla sürdürülür. Örgün meslek eğitimi için ilköğretim öğrencileri, sekizinci sınıfın sonunda yapılan merkezi sınav sonuçlarına göre yöneldikleri Mesleki ve Teknik Eğitim Liselerinde meslek eğitimi alır. Tüm liselerde 9. sınıf programları ortaktır. Meslek ve Teknik Liselerde öğrenciler 10. sınıfta alan seçimi yapar, 11 ve 12. sınıfta seçtikleri alana bağlı dal eğitimi alırlar. Açık öğretim yoluyla da meslek eğitimine devam etmek mümkündür. Mesleki açık öğretimde öğrenciler, meslek derslerini mesleki ve teknik liselerde yüz yüze eğitimle alırlar.  Çıraklık, ustalık ve kalfalık eğitimleri yaygın eğitim kurumu olan mesleki eğitim merkezlerinde yapılır. Meslek lisesi 12. sınıf öğrencileri haftanın iki günü okulda, üç günü işletmelerde meslek eğitimi alır. Ayrıca otelcilik ile ilgili alanlarda okuyan meslek lisesi öğrencileri eğitim-öğretim yılının ekim- nisan aylarında okulda teorik eğitimi alır; yaz aylarında 10. sınıf ve 11. sınıf bitimindeki staj yaparlar. Teknik liseler yaz tatilleri ve hafta sonları 300 saat staj yapmak zorundadır.

Montessori metodu, İtalyan doktor Maria Montessori tarafından geliştirilmiş bir eğitim yöntemidir.
Çocukların bağımsız olmasına büyük önem veren bu yöntem, çocukların doğası gereği öğrenmeye istekli; ayrıca yeterince destekleyici  ve iyi hazırlanmış bir öğrenme ortamı sağlandığında kendi kendine öğrenmeye başlama becerisine sahip olduklarını öngörür. Maria Montessori teorilerini 1900'lerin başında öğrencileriyle bilimsel deneyler yaparak geliştirmiştir. Bu yöntem o zamandan beri dünyanın birçok yerinde, hem devlet okullarında hem de özel okullarda kullanılmaktadır.

Maria Montessori tıp eğitiminin ardından, 1897'de Roma Üniversitesi'nde pedagoji derslerine katılıp eğitim teorisini öğrenerek eğitim felsefesini ve yöntemlerini geliştirmeye başladı.  1907'de Roma'da tuttuğu bir kiralık dairede Casa dei Bambini (Çocuk Evi) adlı ilk sınıfını açtı. Montessori, çalışmalarını başından beri çocuk gözlemlerine ve onlara sunulan çevre, malzemeler ve derslerle ilgili deneylerine dayandırdı. Kendi çalışmalarını  genellikle "bilimsel pedagoji" olarak niteledi.

Maria Montessori  Città di Castello'dan Alice ve Leopoldo Franchetti (Barones & Baron) ile  1901'de tanıştı. Çalışmalarındaki birçok teori arasında benzerlikler buldular. Maria Montessori, ilk defa  öğretmenler için ders vermek ve bir "Casa dei Bambini" kurmak üzere  Franchetti'lerin Città di Castello'daki evi olan Villa Montesca'ya davet edildi. Maria Montessori, Città di Castello'da iki yıl yaşadığı ve metodolojisini Alice Franchetti ile birlikte geliştirdi. O dönemde bir kitap yayınladı ve Franchetti Baronları kitabın yayınlanmasını finanse etti. 1913'te Narcissa Cox Vanderlip ve Frank A. Vanderlip, ABD'deki ilk Montessori okulu olan Scarborough Okulu'nu kurmuştur. Ancak, Montessori ile Amerikan eğitim kurumu arasında çatışma çıkmıştır. Etkili eğitim öğretmeni William Heard Kilpatrick tarafından incelenen 1914 tarihli ''Montessori Sistemi'' eleştirel kitapçığı Montessori'nin fikirlerinin yayılmasını sınırlamak ile birlikte 1914'ten sonra ortadan kaldırmıştır. Montessori eğitimi,  29 Eylül 1958'de Nancy McCormick Rambusch ve Georgeann Skakel Dowdle'ın Connecticut, Greenwich'teki Whitby Okulu'nu açması ile  Amerika Birleşik Devletleri'ne geri dönmüştür. Okula olan ilgi arttığı için Rambusch, Amerikan Montessori Topluluğu'nu (AMS) kurmuştur bununla birlikte Whitby Okulu, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk sertifikalı Montessori öğretmen eğitimi programı olmuştur. Amerikan Montessori Topluluğu, 1.300'den fazla bağlı okul ve yaklaşık 100 öğretmen eğitimi programı ile Montessori yöntemine adanmış dünyanın en büyük organizasyonudur.
Montessori eğitimi, Maria Montessori'nin II. Dünya Savaşı sırasında staj yaptığı Güneydoğu Asya ve Hindistan da dahil olmak üzere tüm dünyaya yayılmıştır.

Montessori eğitimi, insani bir gelişme modeline dayanmaktadır. Eğitimin iki temel prensibi vardır.

Birincisi, çocuklar ve gelişmekte olan yetişkinler, çevreleriyle etkileşim yoluyla psikolojik olarak kendi kendini inşa etmeye çalışmaktadırlar. İkincisi, çocukların (özellikle altı yaşın altındaki) doğuştan gelen bir psikolojik gelişim yolu vardır. Maria Montessori, kendi modeline göre hazırlanmış bir ortamda özgürce seçim yapma ve hareket etme özgürlüğüne sahip çocukların, ideal gelişim için kendiliğinden hareket edeceklerine inanmıştır.
"Montessori" adı altında bir dizi uygulama bulunmasına rağmen, Uluslararası Montessori Derneği (Association Montessori Internationale 15 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (AMI)) ve Amerikan Montessori Topluluğu (American Montessori Society 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (AMS)) aşağıdaki unsurları gerekli görmektedir:

Karma yaş sınıfları: 2 + 1⁄2 veya 3 ila 6 yaş arası çocuklar için sınıflar en yaygın olanıdır, ancak 0–3, 6–9, 9–12, 12–15 ve 15–18 yaş aralığındaki sınıflar da mevcuttur.
Önceden belirlenmiş seçenekler arasından faaliyetleri öğrencilerin seçmesi
İdeal olarak üç saat uzunluğunda kesintisiz çalışma süresi blokları
Öğrencilerin kavramları doğrudan öğrenmeleri yerine materyallerle çalışarak öğrendikleri yapılandırmacı ya da "keşif" model
Genellikle plastik yerine ahşap gibi doğal, estetik malzemelerden yapılmış özel eğitim materyalleri
Materyallerin konu alanına göre düzenlendiği, çocukların erişebileceği ve uygun boyutta olduğu, özenle hazırlanmış bir ortam
Sınırlar dahilinde özgürlük
Bir çocuğun özelliklerini, eğilimlerini, doğuştan gelen yeteneklerini ve sonradan edindiği yeteneklerini gözlemleme konusunda deneyimli aynı zamanda eğitimli bir öğretmen.
Montessori eğitimi, temel insan özelliklerine, farklı yaşlardaki çocukların belirli özelliklerine ve her çocuğun bireysel kişiliğine göre uyarlanmış bir eğitim ortamındaki ücretsiz etkinlikleri içermektedir. Çevrenin işlevi, çocuğun iç psikolojik direktiflerine göre her alanda bağımsızlık geliştirmesine yardımcı olmak ve izin vermektir. Çocukların yaşına uygun Montessori materyallerine erişim sağlamanın yanı sıra, ortam aşağıdaki özellikleri de sergilemektedir:

Hareket ve aktiviteyi kolaylaştıran bir düzenleme
Güzellik ve uyum, çevrenin temizliği
Çocuk ve ihtiyaçları ile orantılı bir yapı
Materyallerin sınırlandırılması, böylece sadece çocuğun gelişimini destekleyen materyaller dahil edilmektedir.
Düzen
Sınıfta ve sınıf dışında doğa

Üç yaşın altındaki çocuklar için Montessori sınıfları, birkaç terimin kullanıldığı birkaç kategoriye ayrılmaktadır. İtalyanca "yuva" anlamına gelen A nido, az sayıda çocuğa yaklaşık iki aydan on dört aya kadar veya çocuk güvenle yürüyene kadar hizmet etmektedir. Bir "Genç Çocuk Topluluğu", yaklaşık bir yaşından 2 + 1⁄2 veya 3 yaşına kadar daha fazla sayıda çocuğa hizmet vermektedir. Her iki ortam da çocukların bedenlerine ve yeteneklerine göre ölçeklendirilmiş materyalleri ve etkinlikleri, hareket geliştirme fırsatlarını ve bağımsızlığı geliştirmeye yönelik etkinlikleri vurgulamaktadır. Ayrıca tuvalette bağımsızlık gelişimi de tipik olarak vurgulanmaktadır. Bazı okullar, ebeveynlerin küçük çocuklarıyla birlikte katıldıkları "ebeveyn-bebek" sınıfları da sunmaktadır.

2 + 1⁄2 veya 3 ila 6 yaş arası çocuklar için Montessori sınıfları, Montessori'nin 1906'da Roma'daki ilk okulu olan Casa dei Bambini'den sonra genellikle ''çocuk evleri'' olarak adlandırılmaktadır. Bu düzey aynı zamanda "birincil" olarak da adlandırılmaktadır. Tipik bir sınıf, tam eğitimli bir baş öğretmen ve asistanlardan oluşan, karışık yaş gruplarında 20 ila 30 çocuğa hizmet etmektedir. Sınıflar genellikle tek tek veya küçük kümeler halinde düzenlenmiş bir çocuğun boyu yüksekliğindeki masalar ve sandalyelerle donatılmıştır. Sınıf malzemeleri, oda boyunca çocuk boyundaki raflarda yer almaktadır. Etkinlikler başlangıçta çoğunlukla öğretmen tarafından sunulmaktadır. Etkinlikler bundan sonra çocuklar tarafından az veya çok ilginin gerektirdiği şekilde özgürce seçilebilmektedir. Montessori sınıfındaki öğretmenin rolü, her çocuğun kendi öğrenme yolunu oluşturmasına izin vererek öğrencilere bireysel olarak rehberlik etmek ve onlara danışmaktır. Sınıf malzemeleri genellikle çocukların dökmesi, yıkaması, masaları fırçalaması ve süpürmesi gibi becerilerle meşgul olmalarına yönelik etkinlikleri içermektedir. Bunlara duyuların, matematiksel materyallerin, dil materyallerinin, müziğin, sanatın ve kültürel materyallerin geliştirilmesine yönelik materyaller ayrıca  manyetik ya da manyetik olmayan, mum ve hava gibi birçok bilime dayalı faaliyetler dahil edilmektedir.

Çocuk Evleri'ndeki faaliyetler, kavramları öğretmek için tipik olarak uygulamalı, dokunsal malzemelerden oluşmaktadır. Örneğin, yazmayı öğretmek için öğrenciler zımpara kağıdı harfleri kullanmaktadırlar. Bunlar zımpara kağıdından harfler kesilerek tahta bloklar üzerine yerleştirilerek oluşturulan harflerdir. Çocuklar daha sonra her harfin şeklini ve sesini öğrenmek için bu harfleri parmaklarıyla izlemektedirler. Çocuklar ayrıca matematik kavramlarını, özellikle çarpmayı öğrenmek için boncuk zincirlerinin kullanmaktadırlar. Bu materyaller, sonraki yıllarda pek çok şeyin üzerine inşa edildiği temel kavramların somut bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

İlkokul sınıfları genellikle 6 ila 9 yaşındaki karma yaş gruplarına ve 9 ila 12 yaşındaki gruplara hizmet etmektedir. Ek olarak 6-12 yaş grupları da kullanılmaktadır. Dersler tipik olarak küçük gruplara sunulmaktadır. Daha sonra çocuklar ilgi ve kişisel sorumluluğun gerektirdiği şekilde kendi bağımsız çalışmalarını takip etmekte özgür bırakılmaktadırlar. Montessori eğitmenleri, biyoloji ve tarihten teolojiye kadar uzanan ve "harika dersler" olarak adlandırdıkları konuları inceleyen disiplinler arası dersler vermektedirler. Bunlar genellikle okul döneminin başlangıcında verilmektedir. Ayrıca yıl boyunca öğrenmenin temelini oluşturmaktadırlar. Harika dersler ilham vermektedir ve yeni araştırma alanlarına kapı açmaktadır. Dersler, dil, matematik, tarih, fen bilimleri, sanat vb. alanlardaki çalışmaları içermektedir. Sınıf dışındaki kaynakların öğrenciler tarafından yönlendirilmesi eğitimin ayrılmaz bir parçası olmaktadır. Maria Montessori, hem sunulacak derslerin evrensel kapsamını hem de eğitimin çocukların evrenin birbirine bağlı işleyişindeki insan rolünü fark etmelerine yardımcı olması gerektiği fikrini belirtmek için "kozmik eğitim" terimini kullanmıştır.

Bu seviye için Montessori eğitimi, küçük çocuklara yönelik programlardan daha az gelişmiştir. Montessori, yaşamı boyunca ergenler için bir öğretmen yetiştirme programı veya ayrıntılı bir eğitim planı oluşturmamıştır. Bununla birlikte, bazı okullar küçük çocuklara yönelik programlarını ortaokul ve lise düzeylerine kadar genişletmiştir. Ek olarak, birkaç Montessori organizasyonu öğretmen eğitimi veya oryantasyon kursları geliştirmiştir. Bununla birlikte çalışma planı üzerinde gevşek bir fikir birliği ortaya çıkmıştır. Montessori, "Bu bakış açısıyla planımızın temel reformu şu şekilde tanımlanabilir: ergenlik döneminin zor döneminde, ailenin alışılagelmiş ortamını şehirde bırakıp, kırsal

New York, genellikle New York City (NYC) olarak anılır, Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık şehridir. Dünyanın en büyük doğal limanlarından biri olan New York Limanı'nda, New York eyaletinin güney ucunda yer almaktadır. Şehir; Manhattan, Brooklyn, Queens, Bronx ve Staten Island olmak üzere beş bölgeden oluşur ve bu bölgelerin her biri kendi ilçesiyle aynı sınırları paylaşır. Hem kuzeydoğu mega kentinin hem de nüfus ve kentsel alan bakımından Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük metropol alanı olan New York metropol alanının coğrafi ve demografik merkezidir. New York; finans ve ticaret, kültür, teknoloji, eğlence ve medya, akademik ve bilimsel çıktı, sanat ve moda alanlarında küresel bir merkezdir ve Birleşmiş Milletler'in genel merkezine ev sahipliği yaparak uluslararası diplomasiye de ev sahipliği yapmaktadır. New York City, hızlı temposu ve sürekli kentsel enerjisiyle bilinir.
Temmuz 2025'te tahmini 8.584.629 nüfusuyla 300,46 mil kare (778,2km²) alana yayılmış olan New York, Amerika Birleşik Devletleri'nin en yoğun nüfuslu büyük şehridir. New York Şehri, ülkenin ikinci en kalabalık şehri olan Los Angeles'ın nüfusunun iki katından fazla nüfusa sahiptir. 2020 itibarıyla New York Şehri'nin metropol istatistik alanında ve birleşik istatistik alanında 23,5 milyon kişi yaşamaktadır; her ikisi de ABD'nin en büyükleridir. New York Şehri, dünyanın en kalabalık mega şehirlerinden biridir. Şehir ve metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'ne yasal göç için en önemli geçiş noktası olarak hizmet vermektedir. New York Şehrinde tahmini 800 dil konuşulmaktadır, bu da onu dünyanın en dilsel çeşitliliğe sahip şehri yapmaktadır. New York metropol bölgesi, 2023 yılı itibarıyla yaklaşık 5,9 milyon kişiyle, dünyanın en büyük yabancı doğumlu nüfusuna sahip metropol bölgesidir.
Manhattan Adası, 1624 civarında Munsee dilini konuşan Lenape halkı tarafından iskan edilmişti. O zamana kadar Hollandalı kolonistler, adada ticaret merkezi olarak Fort Amsterdam'ı kurmuşlardı. Bu, New York şehrinin kurulacağı yerdeki ilk Avrupa yerleşimiydi. Yerleşim 1626'da New Amsterdam olarak adlandırıldı ve 1653'te şehir statüsü kazandı. Şehir 1664'te İngiliz kontrolüne geçti ve II. Charles'ın toprakları kardeşi York Dükü'ne vermesinden sonra geçici olarak New York olarak yeniden adlandırıldı, bu isim 1674'te kalıcı olarak benimsendi. Büyük Britanya Krallığı'ndan bağımsızlığını kazandıktan sonra, şehir 1785'ten 1790'a kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin başkentiydi. Modern şehir, 1898'de beş ilçesinin birleştirilmesiyle oluştu.
Manhattan'ın Finans Bölgesi'ndeki Wall Street'in merkezinde yer alan New York Şehri, hem dünyanın önde gelen finans ve fintech merkezi hem de dünyanın en ekonomik olarak güçlü şehri olarak adlandırılmıştır. 2024 yılı itibarıyla, New York metropol alanı, 2,44 trilyon ABD dolarının üzerinde gayri safi metropol ürünüyle dünyanın en büyük metropol ekonomisidir. New York metropol alanının ekonomisi, dokuz ülke hariç tüm ülkelerden daha büyüktür. 7/24 hızlı transit sistemine sahip olmasına rağmen, New York aynı zamanda kentsel otomobil trafiği yoğunluğunda da dünyada lider konumdadır. Şehir, listelenen şirketlerinin piyasa değerine göre dünyanın en büyük iki borsasına ev sahipliği yapmaktadır: New York Menkul Kıymetler Borsası ve Nasdaq. New York Şehri, küresel yatırımcılar için yerleşik bir sığınaktır.
2025 yılı itibarıyla New York City, gurbetçiler için dünyanın en pahalı şehridir ve herhangi bir Amerikan şehrine kıyasla açık ara en yüksek konut kiralarına sahiptir; New York County (Manhattan) ise metrekare başına ortalama ev fiyatı açısından önemli bir farkla ABD'nin en pahalı ilçesidir ve hem mutlak hem de kişi başına düşen ölçütlere göre ABD'nin en yüksek ilçe GSYİH'sini üretmektedir. Beşinci Cadde, ek altyapı yatırımları geçiren ultra lüks bir uluslararası alışveriş koridorudur. New York City, önemli bir farkla dünyanın herhangi bir şehrine kıyasla en yüksek sayıda milyardere, ultra yüksek net değere sahip (30 milyon ABD dolarından fazla) ve milyonerlere ev sahipliği yapmaktadır.

Şehir, daha sonra tahta çıkarak İngiltere Kralı olacak York dükü II. James'in onuruna 1664'te New York ismini almıştır. James'in ağabeyi Kral II. Charles, dükü Hollandalılardan almış oldukları Yeni Hollanda (ve Yeni Amsterdam) kolonisine atamıştır. Şehir özellikle Doğu ABD'de New York'a yakın bölgelerde sıklıkla sadece "The City" olarak bahsedilmektedir. Takma ad olarak "Big Apple" ismi ile de bilinmektedir.

New York kenti 1615 yılında Hollandalılar tarafından New Amsterdam adı altında kuruldu. Kent 1664 yılında Birleşik Krallık'a geçti ve New York adını aldı. 1778 yılında kent 2 yıl süreyle yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti oldu. Başkent Washington'a taşınmasına rağmen kentin önemi büyümeye devam etti.
New York'un bulunduğu yere Avrupalılar tarafından gerçekleştirilen ilk ziyaret 1524'teydi. Bu tarihte Fransız Kraliyeti donanmasında bulunan İtalyan kâşif Giovanni Verrazzano şehre Nouvelle Angoulême ("Yeni Angoulême", Angoulême Fransa'da bir şehirdir) adını verdi. Daha sonra kürk ticaretine başlayan Hollandalılar tarafından Nieuw Amsterdam adı verilen şehrin Manhattan adası Amerika yerlilerinden 1626 yılında bugünün tutarıyla 1000 dolara satın alındı. 1664 yılında İngilizler tarafından fethedilen şehre York ve Albany İngiliz Dükü'ne ithafen New York adı verildi.
Şehir 19. yüzyılda göç ve açılım hareketi ile dönüşüm geçirdi. Central Park 1857 yılında Amerika şehirleri arasında peyzaj mimarlığı ile yapılan ilk park olma özelliği taşıyor. 1827 yılında köleler New York'ta tutulurdu fakat 1830'lu yıllardan sonra New York köleliğin kaldırılması eylemlerinin kuzeyde merkezi oldu.

1904 yılında New York şehir metrosunun açılması yeni şehrin bir araya gelmesini sağladı. New York şehri 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın ticaret, sanayi ve iletişim merkezi haline geldi. Elbette bu gelişmenin bir bedeli vardı. General Slocum adlı buharlı gemide çıkan yangında 1.021 yolcu, 1911 yılında meydana gelen New York şehrinin en büyük sanayi felaketi Triangle Shirtwaist fabrikası yangınında ise 146 konfeksiyon işçisi  hayatını kaybetti. 
New York şehri 1920'li yıllardaki Büyük Göç sırasında Güney Amerika'daki Afrikalı Amerikalılar için başlıca istikametlerden biriydi. 1916 yılında New York şehri Kuzey Amerika'nın en büyük kentsel Afrikalı diasporasına sahip şehriydi. New York şehri 1920'lerde Londra'yı geride bırakarak en kalabalık şehir konumuna geldi ve Metropolitan Bölgesi 1930'ların başında nüfusu 10 milyon rakamını aşarak insanlık tarihindeki  ilk mega şehir oldu.
Büyük Buhran'ın zor yıllarında reformcu Fiorello La Guardia'nın New York Belediye Başkanlığına seçilmesi Tammany Hall'un 80 yıl boyunca kurduğu siyasi hakimiyete son verdi. II. Dünya Savaşı'ndan dönen gaziler ve Avrupa'dan gelen göçmenler doğu Queens'te geniş yerleşim yerleri oluşturdular. New York savaştan burnu kanamamış bir şekilde çıktı ve Amerika Birleşik Devletleri'nın dünya üzerindeki hakim ekonomik gücünün yükselmekte olan Wall Street'i ile dünyaya yön veren bir şehir haline geldi. 1950 yılında tamamlanan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi New York'un politika üzerindeki etkisini açık bir şekilde simgelemektedir. New York 1960'lı yıllarda ekonomik problemler, artan suç oranları ve ırklar arası gerginlik 1970'lerde zirveye ulaştı. 1980 yılında finans sektöründe meydana gelen yeniden güçlenme ile şehrin kamu maliyesi düzeldi. 1990'lı yıllarda şehirde görülen ırkçı gerginlik duruldu, suç oranları önemli ölçüde azaldı ve Asya ile Latin Amerika'dan akın akın insan New York'a göç etti.
11 Eylül 2001 tarihinde kent Amerika tarihinin en büyük terör olayına tanık oldu. 11 Eylül saldırıları olarak bilinen bu olay sırasında El-Kaide tarafından kaçırılan uçaklarla New York'un o zamanlar en yüksek gökdelenleri olan Dünya Ticaret Merkezi binalarına (İkiz Kuleler) çarpan El-Kaideli teröristler 3000'e yakın insanın ölümüne neden olmuştur. İkiz Kulelerin olduğu bölgede Özgürlük Kulesi ve anıt ile üç ofis kulesi inşa edildi ve bu binaların tamamlanması 2013 yılını buldu.
COVID-19 pandemisi sırasında ABD'deki ilk vaka Mart 2020'de şehirde tespit edildi ve kısa bir süre sonra, pandeminin erken dönemlerinde şehir hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de küresel açıdan pandemiden en yoğun etkilenen alanlardan biri haline geldi ve 30.000'ü aşkın ölüm ile sonuçlandı.

75.000 ila 11.000 yıl önceki Wisconsin buzullaşması sırasında, New York Şehir bölgesi derinliği 610 metre olan büyük bir buz örtüsünün kenarındaydı. Buzun aşındırıcı ileri geri hareketi, Long Island ve Staten Island'ın ayrılmasını etkiledi. Bu hareket aynı zamanda ana kayayı nispeten sığ derinlikte bırakıp Manhattan gökdelenlerinin çoğuna sağlam bir temel oluşturdu.
New York Şehri, ABD'nin kuzeydoğusunda, güneydoğu New York Eyaletindedir ve Washington, D.C. ve Boston arasında yaklaşık olarak yarı yoldadır. Doğal korunaklı limanı ve Atlantik Okyanusu'na dökülen Hudson Nehri'nin ağzındaki konumu, şehrin ticaret limanı olarak öneminin artmasına yardım etti. New York şehrinin çoğu, Long Island, Manhattan ve Staten Island'ın üç adası üzerine inşa edilmiştir.
New York eyaleti toplam 141,300 km² alanı kaplar ve boyutuna göre 27. en büyük eyalet olarak yer alır.
Şehrin en yüksek noktası, deniz seviyesinden 409,8 fit (124,9 m) yükseklikteki, Maine'in güneyindeki doğu sahilindeki en yüksek nokta olan Staten Adası'ndaki Todt Tepesidir.

New York City bazen toplu olarak Beş İlçe olarak anılır. Her ilçe, New York Eyaleti'nin ilgili ilçesiyle birlikte değerlendirilir ve bu da New York City'yi ABD'nin birden çok ilçedeki belediyelerinden biri yapar.

Köppen iklim sınıflandırması altında, 0 °C izotermini kullanan New York City, nemli bir Ilıman dönencealtı iklimine (Cfa) sahiptir. Hemen kuzey ve batıdaki banliyöler, nemli subtropikal ve nemli karasal iklim (Dfa) arasındaki geçiş bölgesinde yer alır. Trewartha sınıflandırmasına göre, şehir okyanus iklimine (Do) sahip olarak tanımlanır. Şehir, USDA 7b bitki dayanıklılık bölgesinde yer alma

Bu farklı okul türleri listesidir.

Okul öncesi eğitim
Anaokulu öncesi
Anaokulu
İlkokul
Üç aşamalı eğitim
Bebek okulu
Rüştiye
Yetişkin lisesi
Subay koleji
Üniversite enstitüsü
Kapsamlı lise
Kapsamlı okul
Devam lisesi
Gramer okulu
Gymnasium (okul)
Üst ortaokul
Lise
Ortaokul
Altıncı form koleji
Stüdyo okulu
Üniversite hazırlık okulu
Üniversite teknik koleji
Yüksek okul
Öğrenme alanı
Öğrenme ortamı
Ek okul
Okul web sitesi
Okul organizasyon modelleri
Okul bağış toplama
Okul markası
Okul hemşireliği
Okulun ilk günü
Müzayede okulu
Mavi önlük okulu
Sözleşmeli okul
Topluluk okulu
Laboratuvar okulu
Dil okulu
Harp okulu
Dini okul
Rosenwald okulu
Ayrı okul
Sosyal okul
Seçici okul
Spor okulu
Dönem okulu
Aşçılık okulu
Abendgymnasium
Abendhauptschule
Abendrealschule
Onaylı okul
Bölge okulu
Merkez okul
Hayır okulu
Genel okul
Dershane
Özel kız okulu
Dans stüdyosu
Dâr ül- Ulum
Diş okulu
Çift vardiyalı okul
Fabrika modeli okul
İnanç okulu
Film okulu
Hālau
Hastane okulu
Hedge okulu
Han okulu
İmam hatip lisesi
Yahudi gün okulu
Mektep
Latin okulu
Lutheran okulu
Tıp okulu
Orta Çağ üniversitesi
Harp akademisi
Çeşitli okul
Misyon okulu
Karma eğitim
Çok mezhepli okul
Hamilelik okulu
Hazır okul
Reform okulu
Eğitim gemisi
Mağaza okulu
Abonelik okulu
Sudbury okulu
Yaz okulu
Öğretim okulu
Technikon
Tekhnikum
Terakoya
Terapötik yatılı okul
Eğitim okulu
İki odalı okul
Derecelendirilmemiş okul
Köy koleji
Vokal okulu
Profesyonel teknik okul
Gönüllü destekli okul
Gönüllü kontrollü okul
Gönüllü ortaokul
Yobikō
Profesyonel okul
Teknik okul
Meslek okulu
Akademi
Kolej
Topluluk koleji
Lisansüstü eğitim birimi
Teknik üniversite
Junior kolej
Liberal sanatlar koleji
Araştırma üniversitesi
Seminer
Üniversite
Üst bölüm koleji
Meslek üniversitesi
Orta okul
Tek odalı okul
Ranço okulu
Akademi (İngiliz okulu)
Tüzük okulu
Topluluk günü okulu
Kapsamlı okul (İngiltere ve Galler)
Kar amaçlı eğitim
Ücretsiz eğitim
Ücretsiz okul
Özel okul
Özel okul (Birleşik Krallık)
Hazırlık okulu (Birleşik Krallık)
Devlet okulu (Birleşik Krallık)
Seçici okul
Ayrı okul
Devlet okulu
Devletle entegre okul
Alternatif okul
Yatılı okul
Katolik okulu
Hristiyan okulu
Gunduz Okulu
Demokratik eğitim
Halk lisesi
Ücretsiz okul
Evokulluluk
Uluslararası Okul
Medrese
Mıknatıs okulu
Müzik okulu
Parochial okulu
Progressivizm
Özgür okul hareketi
Laboratuvar okulu
Montessori okulu
Waldorf okulu
Sudbury okulu
Sanal okul
Vokal okulu
Yeşiva
Manastır okulu
Katedral okulu
Ortaçağ üniversiteleri
Kanada yerli yatılı okulları
Yeni Zelanda yerel okulları
Amerika Birleşik Devletleri Kızılderililerinin yatılı okulları
Bantu Eğitim Departmanı
Çit okulu
Krifo okulu
Katakombenschule

Ülkeye göre okullar listesi
Sanat okulları listesi
Yatılı okulları listesi
Koro okulları listesi
Hristiyan Kardeşler okulları listesi
Demokratik okulları listesi
Ekonomik düşünce okulları listesi
Kurgusal okulları listesi
Ormancılık teknik okullarının listesi
Birden fazla Olimpiyat altın madalyası kazanan liseleri listesi
hoshū jugyō kō listesi (ek hafta sonu Japon okulları)
Bilgi okulları listesi
Kütüphane bilimi okulları listesi
Tıp okullarının listesi
Rusya Dışişleri Bakanlığı denizaşırı okulları listesi
Mofet okulları listesi
Montessori okulları listesi
Müzik okulları listesi
Eski okullar listesi
Eczacılık okulları listesi
Felsefe okulları listesi
Siyasi okullar listesi
Psikolojik okullar listesi
Sağırlar için okullar listesi
Niteliksel psikoloji okullarının listesi
Uluslararası ilişkiler okullarının listesi
Felsefe okullarının listesi
Sudbury okullarının listesi
Dilbilim yaz okulları listesi
Doğa bilimleri yaz okulları listesi
Üniversite ve kolej listeleri
Sanal okulları listesi

Okul öncesi eğitim veya kreş, çocuğun doğumundan başlayarak ilköğretim'e başladığı döneme kadar geçirdiği süreç olarak tanımlanabilir. İlköğretime başlama yaşı da ülkeden ülkeye değişiklik gösterir.
Türkiye'de yuva, anaokulu ve kreş gibi adlarla anılır. Okul öncesi eğitimi şu an Türkiye'de zorunlu olmamakla birlikte, 2019 yılı itibarıyla eğitim öğretimin ilk aşaması okul öncesinden başlayacaktır. Bazı ülkelerde (örneğin ABD) okul öncesi eğitimin ikinci aşaması (genellikle 3-6 ya da 4-6 yaş arası) İlköğrenimin parçası sayılırken, bazısında (örn. Almanya) İlkokul çağına gelmekle birlikte yeterince olgunlamamış çocuklar için bir ara aşamayla (Schulkindergarten) yer verilir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi'nin 7. maddesinde “Çocuk, eğitimle aynı amaçlara yönelik oyun ve eğlenme konusunda tüm olanaklarla donatılır, toplum ve kamu mekânları çocuğun bu haktan yararlanma olanaklarını arttırmaya çaba gösterir.” ibaresi yer almaktadır.
Dünyada okul öncesi dönemde uygulanan farklı eğitim yaklaşım türleri bulunmaktadır. Bunlar Montessori, Reggio Emilia, Waldorf ve High Scope'tur.

Erken çocukluk eğitimi
Anaokulu öncesi
Öğrenim çağı
Çocuk bakımı
Evokulluluk
Yetimhane

Okulda şiddet, eğitimde ve özellikle okulda karşılaşılan şiddete işaret eder. Öğretmenlerin, okul idarecilerinin kullandığı şiddet, ayrıca öğrencilerin birbirleri arasında ve okul görevlilerine karşı uyguladığı şiddet bu kapsamda ele alınır.
Okul içi şiddet, erişkinlerin tepkisel yaşamının en açık bir şekilde görünen şekillerinden biridir. Okul içi şiddet bireysel olabileceği gibi, çeteleşme olarak bilinen grup davranışı şeklindeki boyutu da vardır. Çocuklar hem şiddetin uygulayıcısı, hem de şiddetin mağdurudurlar. Şiddet hem psikolojik, hem de sosyolojik bir sorun olarak ele alınmalıdır.
Okulda şiddet Sosyoloji disiplini ve Psikoloji disiplini içinde ele alınan önemli konulardandır. Son dönemde Türkiye'de yaygınlık kazanan okulda şiddet ile toplumsal değişim arasındaki ilişki çarpıcıdır.
Okulda şiddet son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nın da gündemine girmiş, bu çerçevede Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 'Öğrencilerimizin Zararlı Madde Kullanımı ve Şiddet Gibi Risklerden Korunması' konulu bir genelge yayımlamıştır. ancak mücadelenin yetersiz kaldığı eleştirileri sıkça yapılmıştır.
Okuldaki şiddetin altında daha çok şiddet yoğunluklu filmlerin olduğu da bir başka iddiadır.
Okulda şiddet sadece Türkiye'de değil, diğer ülkelerde de önemli bir sorundur. Özellikle ABD'de sorun başa çıkılması güç bir hal almıştır.

"Okulda Şiddeti Önleme Projesi"
"Şiddete Hayır!"
"Okulda Şiddete Hayır!"
http://www.edipbeki.com/index.php?option=com_content&task=view&id=20&Itemid=41 7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Okulda şiddet her yerde var"
Liseli: Okulda şiddet engellenemez, Radikal Gazetesi 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Gaziantep'te okulda şiddet"
Okulda Şiddet Anketi
‘'Okulda şiddet olaylarını büyütmeyin’', NTV 24 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Okulda şiddet bakanlıktan takip edilecek", Zaman

Ortaokul, ilkokulu takip eden eğitim dönemine verilen isimdir.

Türkiye'de ortaokullar ikiye ayrılır: Ortaokullar ve din eğitimi ağırlıklı "İmam-Hatip Ortaokulları".
Ortaokul son sınıf (8. sınıf) öğrencileri Liselere Geçiş Sistemi sınavı veya yerel yerleştirme ile liselere geçerler.

1997 yılı öncesinde 5 yıllık ilköğretim eğitimi sonrasında öğrencinin eğitim gördüğü 3 yıllık eğitim kurumuydu. Bu öğretimden sonra ise öğrenci bir başka eğitim kurumu olan liseye devam ediyordu.
1997'de çıkarılan bir yasayla Türkiye'de ortaokul, ilkokulla birleştirilerek ilköğretim adını aldı.
2012 yılında yapılan düzenlemelerden sonra; öğrencilerin öğrenim gördüğü birinci 4 yıl (1, 2, 3, 4. sınıflar) ilkokul, ikinci 4 yıl (5, 6, 7, 8. sınıflar) ortaokul ve üçüncü 4 yıl (9, 10, 11, 12. sınıflar) ise lise şeklinde isimlendirilmiştir.

Anaokulu öncesi
Anaokulu
İlkokul
Ortaokul
Yüksekokul
Lise
Üniversite

Orta öğretim, ulusal eğitim sisteminde belirlediği müfredata ve süreçlere göre 14-18 yaşları arasındaki öğrencilerin genel, mesleki ve teknik alanlarda  eğitimlerini sürdürebilmesini sağlayan kurum. Temel eğitimin ikinci ve son aşaması olarak kabul edilir. İlköğretim'den sonraki, yükseköğretim, lisansüstü, meslekî eğitim'den önceki aşamadır.
Orta öğretim; Öğrencileri bedenî, zihnî, ahlâkî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştirilerek, demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirilmesini, çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatıp geleceğe hazırlamayı, orta öğretim düzeyinde ortak bir genel kültür vererek, öğrencilerin öz güven, öz denetim ve sorumluluk duygularını da taşıyabilmesine katkı sunarak yüksek öğretime, hayata ve iş alanlarına hazırlanabilmesini amaçlar.

Fen Lisesi
Sosyal Bilimler Lisesi
Anadolu Lisesi
Anadolu İmam-Hatip Lisesi
Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Akşam Lisesi
İmam-Hatip Lisesi
Güzel Sanatlar Lisesi
Spor Lisesi

Matematik-Fen (MF)
Türkçe-Matematik (TM)
Türkçe-Sosyal (TS)
Yabancı Dil

Anadolu Teknik Programı
Anadolu Meslek Programı

Takdir Belgesi
Birinci dönem sonunda ve ikinci dönem sonunda dönem sonu başarı puanı 85 ve daha üstü olan öğrenciler almaya hak kazanır. Her iki dönemde ayrı ayrı ödüllendirme yapılır. 1 dersten zayıf ve 5 günden fazla özürsüz devamsızlık halinde puanı yetse dahi öğrenciye takdir belgesi verilmez.

Teşekkür Belgesi
Birinci dönem sonunda ve ikinci dönem sonunda dönem sonu başarı puanı 70 ve 84,99 arasında olan öğrenciler almaya hak kazanır. Her iki dönemde ayrı ayrı ödüllendirme yapılır. 1 dersten zayıf ve 5 günden fazla özürsüz devamsızlık halinde puanı yetse dahi öğrenciye teşekkür belgesi verilmez.

Onur Belgesi
Puan şartına bakılmaksızın MEB Ortaöğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliği'nin 9. Maddesinde belirtilen şartları taşıyan öğrencilere ders yılının sonunda verilir.

Üstün başarı belgesi
Ortaöğretim süresince en az üç öğretim yılının bütün dönemlerinde takdir belgesi alanlara üstün başarı belgesi verilir.

Başarı belgesi
Ortaöğretim süresince en az üç öğretim yılının bütün dönemlerinde Teşekkür Belgesi ya da kimi dönem Takdir Belgesi kimi dönem Teşekkür Belgesi alan öğrenci Başarı Belgesi ile ödülledirilir.

Ortaöğretim Genel Müdürlüğü
MEB 100 temel eser listesi (ortaöğretim)
Ortaöğretime Geçiş Sistemi
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi
Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi
Ortaokul

Oxford Üniversitesi (İngilizce: University of Oxford), Birleşik Krallık'ta İngiltere'nin Oxford kentinde bulunan bir üniversitedir. Kurulduğu tarih bilinmemesine rağmen, 1096 tarihinde bu kentte eğitim olduğuna dair belgeler üniversiteyi İngilizce konuşulan dünyanın en eski üniversitesi, kuruluşundan itibaren var olmaya devam eden en eski ikinci üniversite yapmaktadır. Üniversite 1167 yılında II. Henry'nin, İngiliz öğrencilerin Paris Üniversitesinde okumasını yasaklamasıyla hızla büyümüştür. 1209 yılında Oxford halkıyla yaşanan anlaşmazlıklar sonucu bazı akademisyenler kuzeydoğudaki Cambridge kasabasına gitmiş ve burada Cambridge Üniversitesi'ni kurmuşlardır. Bugün bu iki eski üniversite Oxbridge adıyla anılır.
Oxford, toplam 39 kolejden ve kendi içinde dörde ayrılan akademik bölümlerden oluşmaktadır. Tüm kolejler üniversite içinde özerktir; kendi öğrencilerini seçer, yapısı ve faaliyetlerini kendileri belirler. Bir kent üniversitesi olan Oxford'un ana yerleşkesi yoktur; tüm binaları ve tesisleri şehir merkezi içinde yer almaktadır. Oxford'da lisans öğrenimi kolejlerde "tutorial" adı verilen haftalık dersler ile üniversite fakülteleri ve bölümlerinin sağladığı dersler ve laboratuvar çalışmalarıyla yapılır.
Oxford, dünyanın en eski ve en prestijli burslarından olan, bir yüzyılı aşkın zamandır yüksek lisans öğrencilerini üniversiteyle buluşturan Rhodes Bursu'nun merkezidir. Üniversite, dünyanın eski üniversite müzesi olan Ashmolean Müzesi'ne, dünyanın en büyük üniversite yayıncısı olan Oxford University Press'e ve Birleşik Krallık'ın en büyük kütüphane sistemine ev sahipliği yapmaktadır. Oxford'un önemli mezunları arasında pek çok Nobel Ödülü sahibi, 27 Birleşik Krallık başbakanı ve pek çok yabancı devlet başkanı bulunmaktadır. QS Dünya Üniversite Sıralamaları'nın 2022 yılı verilerine göre dünyanın en iyi ikinci, Avrupa'nın ise en iyi üniversitesi seçilmiştir.

Oxford Üniversitesinin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Oxford'da öğretim 1096 tarihinde mevcut olsa da, üniversitenin ne zaman kurulmuş olduğu kesin değildir. İngiliz öğrencilerin Paris Üniversitesinden dönmesinin ertesinde üniversite hızla genişlemiştir. Tarihçi Gerald of Wales 1188 yılında burada eğitim vermiş, ilk bilinen yabancı âlimlerden Frizyalı Emo da 1190'da Oxford'a ayak basmıştır. Rektör, 13. yüzyıldan beri "chancellor" (şansölye) unvanıyla anılır. Üniversiteye Kral III. Henry döneminde bir kraliyet imtiyaznamesi verilmiştir.
1209 yılında öğrencilerin Oxford halkıyla yaşadıkları anlaşmazlığın boyutu şiddete varınca bazı öğrenciler Cambridge kasabasına kaçmış, zaman içinde burada Cambridge Üniversitesini kurmuşlardır.
Öğrenciler erken dönemlerden itibaren kökenleri üzerinden iki "ulus"a ayrılmaktaydı: bunlardan biri Kuzey (Kuzeyliler ya da Boreales, Trent Nehri'nin kuzeyinde yaşayan İngilizler ile İskoç halkı), diğeriyse Güney (Güneyliler veya Australes, Trent Nehri'nin güneyinde yaşayan İngilizler, İrlandalılar ve Gallerliler) idi. Kolej yapısının Oxford'a yerleşmesiyle, coğrafi köken de önemini sürdürmüştür. Bununla birlikte Dominikanlar, Fransiskanlar, Karmelitler ve Augustinusçular gibi pek çok manastır tarikatı da 13. yüzyılın ortasında Oxford'a gelmiş, söz sahibi olmuş ve öğrenciler için binalar yaptırmışlardı. Aşağı yukarı aynı zamanda, hayırsever kimseler kendi kendini yöneten kolejler kurmaya başlamıştı. 1249 yılında William of Durham tarafından kurulan University Kolej, bir İskoç kralının babası olacak John Balliol'un kurduğu Balliol Kolej bunlardan sayılabilir. Lordlar Kamarası başkanı ve Rochester Piskoposu Walter de Merton, üniversite hayatına dair bir yönetmelik kaleme almış, kurduğu Merton Kolej bu anlamda Oxford'daki benzer kurumlar ve Cambridge Üniversitesine örnek oluşturmuştur. Bu tarihten itibaren öğrenciler giderek manastır yönetimindeki binalardan ayrılıp kolejlerde yaşamayı tercih etmeye başlamışlardır.
1333-34 yıllarında, Oxford'dan memnun olmayan bir grup akademisyenin Stamford, Lincolnshire'da bir üniversite kurma teşebbüsü, Kral III. Edward'a bir dilekçe sunan Oxford ve Cambridge üniversitelerince engellenmişti. Bu tarihten itibaren, İngiltere'de, Londra da dâhil olmak üzere yeni üniversite kurulması 1820 yılına kadar yasaklanmıştı; bu nedenledir ki, Oxford ve Cambridge ülkede eğitim konusunda batı Avrupa ülkelerinde pek görülmeyen türden bir tahakküm sahibi olmuştur.

Rönesans döneminin getirdiği yeni bilgiler, 15. yüzyıldan sonra Oxford'u oldukça etkilemişti. Dönemin akademisyenleri arasında Grekçe çalışmalarının yeniden rağbet görmesini sağlayan William Grocyn ve meşhur teolog John Colet bulunuyordu.
İngiliz Reformasyonu sonrası Katolik Kilisesi ile yollar ayrıldıktan sonra, mezhep değiştirmeyen Oxfordlular kıta Avrupası'na kaçarak özellikle Douai Üniversitesi'ne gitmişlerdir. Oxford, Orta Çağ'ın skolastik yöntemini terk ederek Rönesans eğitimini benimsemişse de üniversiteye bağlı kurumlar toprak ve gelir kaybına uğramıştır. Aydınlanma Çağı'na gelindiğinde Oxford bir hayli itibar kaybetmişti; yeni öğrenciler gelmiyor, eğitim ihmal ediliyordu.
1637 yılında okulun rektörü ve Canterbury Başpiskoposu olan William Laud üniversitenin mevzuatını kaleme aldı. Okulun 19. yüzyıl ortasına kadar başvurduğu yönetmelik büyük ölçüde bu olmuştur. Laud aynı zamanda üniversite yayınevi için imtiyazname çıkartılmasını sağlamış ve okulun ana kütüphanesi olan Bodleian Kütüphanesi'ne önemli bağışlarda bulunmuştur. İngiltere Kilisesi'nin kurulduğu yıllardan başlayarak 1866 yılına kadar, lisans derecesi olmak için kilise mensubu olmak zorunluydu; kilise mensubu olmayanların yüksek lisans almasına ise 1871 yılında izin verildi.
İngiliz İç Savaşı sırasında (1642-1649) üniversite Kralcı partinin merkeziyken, kasaba meşruti sistemi destekliyordu. 18. yüzyılın ortasından itibaren Oxford Üniversitesi'nin siyasi anlaşmazlıklarda taraf olduğu pek görülmemiştir.
1610 yılında kurulan Wadham Kolej, Sir Christopher Wren'in lisans eğitimi aldığı yerdi. 1650'lerde Wren, aralarında Robert Boyle ve Robert Hooke'un da olduğu bir grup parlak empirist bilimcinin yer aldığı Oxford Philosophical Club'a (Oxford Felsefe Kulübü) dahildi. Grup, Wadham'ın müdürü John Wilkins'in desteğiyle haftada bir toplanmış, günümüzdeki Royal Society'nin kurulmasına ön ayak olmuştur.

19. yüzyıl ortasında, Kardinal Newman adıyla bilinen John Henry Newman'ın başını çektiği Oxford Hareketi (1833-1845) üniversitede çok etkili olmuştur. Edward Bouverie Pusey, Benjamin Jowett ve Max Müller gibi önemli akademisyenler yardımıyla Alman üniversitelerindeki yenilikçi model Oxford'a ulaşmıştır.
1800'lerde yapılan idari reformlar arasında sözlü sınavların yerine yazılı sınavların getirilmesi; dini ayrılıklara tahammülün artması ve kadınların okuyacağı dört kolejin kurulması sayılabilir. 20. yüzyılda Kraliyet özel meclisinin kararlarıyla (örn. zorunlu günlük ibadetin kaldırılması, Regius İbranice Profesörlüğü'nün ruhbanlık mesleğinden ayrılması, kolejlerin bıraktığı mirasların ilahiyat dışında kaynaklara aktarılması) geleneksel inanç ve ibadet arasındaki bağlantıyı gevşetme vazifesi gördü. Dahası, üniversite geleneksel olarak sadece klasik ilmi kapsıyorken, müfredat 19. yüzyıl içinde genişleyerek bilim ve tıp alanlarını da içine aldı. Üniversiteye girmek için Grekçe bilmek 1920, Latince bilmek ise 1960 yılına kadar zorunluydu.

Oxford Üniversitesi, 20. yüzyıl başında doktora vermeye başladı. Matematik alanındaki ilk Oxford DPhil derecesi 1921 tarihinde verilmiştir.
1914 yılının başında üniversitede yaklaşık üç bin lisans öğrencisi ve yaklaşık yüz lisans üstü öğrenci bulunuyordu. I. Dünya Savaşı sırasında pek çok lisans öğrencisi ve kolej mensubu savaşa katıldı. 1918 yılında neredeyse tüm kolej mensupları üniformalıydı; okulun öğrenci nüfusu %12'ye düşmüştü. Kayıtlara göre toplamda 14.792 üniversite üyesi savaşta yer almış, 2.716 kişi (%18,36) ölmüştür. Savaş yıllarında boş kalan üniversite binaları hastane, yedek subay okulu ve askeri eğitim kampı olarak hizmet vermiştir.
Yüzyıl ortasında Nazizm ve Komünizm nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan pek çok seçkin akademisyen Oxford'a gelmiştir.
Oxford Üniversitesi'nin tarih boyunca sahip olduğu seçkin mezunlar ve akademisyenlerin listesi hayli uzundur; Britanya'nın ve ülkelerinin siyaset, bilim, tıp ve edebiyatında etkili isimler olmuşlardır. 50'nin üzerinde Nobel Ödülü sahibinin ve ellinin üzerinde dünya liderinin yolu Oxford Üniversitesi'nden geçmiştir.

Üniversite 1875 yılında çıkardığı bir kararname ile delegelerin kadınlara lisans seviyesinde sınavlar düzenlemesini mümkün kılmıştır; yüzyıl sonunda bir süre devam eden bu uygulama sayesinde "istimbot hanımları" diye adlandırılan kadınlar, Dublin Üniversitesi'nden ad eundem (bir üniversitenin başka bir üniversitenin mezununa verdiği fahri paye) dereceleri almıştır. İlk dört kadın koleji, Kadınlar için Yükseköğrenimi Yayma Derneği'nin (AEW) çalışmaları sonucu açılmıştır. Lady Margaret Hall'un (1878) arkasından 1879'da Somerville Kolej kurulmuştur; Somerville ve Lady Margaret Hall'un ilk 21 öğrencisi derslere, Oxford'da bir fırıncı dükkânının üst katındaki odalarda girmiştir. İlk iki kolejin ardından St. Hugh's (1886), St. Hilda's (1893) ve St. Anne's Kolej (1952) gelmiştir. 20. yüzyıl başında Oxford ve Cambridge erkeklerin ayrıcalık sahibi olduğu kurumlar olsa da, I. Dünya Savaşı sırasında kadınların Oxford'a entegrasyonu hızlanmıştır. 1916 yılında erkeklerle eşit sayıda kadın tıp öğrencisi kabul edilmiş, 1917 yılında üniversite kadınların sınavları için maddi sorumluluğu üstlenmiştir. 7 Ekim 1920 günü kadınların üniversitenin asli üyeleri olarak kabul edilmesi ve derece alabilmesi sağlanmıştır. 1927 yılında "don"ların kota uygulamasıyla kadın öğrenci sayısı erkek sayısının çeyreğine düşürülmüş, bu uygulama 1957 yılına kadar kaldırılmamıştır. Ancak 1970'lere kadar Oxford kolejleri yalnız erkekleri veya kadınları kabul ettiği için, kadın öğrencilerin sayısı kolejlerin öğrenci alma kapasitesine göre belirlenmiştir. Kadın kolejlerine resmiyet 1959 yılında tanınmıştır.
1974 yılında Brasenose

Platon Akademisi veya Akademia (Grekçe: Ἀκαδημία, Akadēmía), Antik Yunanistan'da Atina'da Platon tarafından kurulan bir felsefe okuluydu. Akademi, Helenistik dönem boyunca, MÖ 83 yılında Philon'un ölümünden sonra sona erene kadar şüpheci bir okul olarak kalmıştır. Platon Akademisi'nin büyük olasılıkla MÖ 86 yılında Roma diktatörü Sulla tarafından yıkıldığı düşünülmektedir.

Akademia, eski Atina şehir surlarının dışında bir okuldu. Tanrıça Athena'ya adanmış zeytin ağaçlarının içinde veya yanında yer alıyordu; Akademi, Kimon çevreyi bir duvarla kapatmadan önce bile sitedeydi ve adı, orijinal sahibi olan Attika kahramanı Akademos'un (Ἀκάδημος) adından gelmektedir.
Yunan mitolojisinde Akademos'un Atina'yı Sparta'nın saldırısından kurtardığı söylendi ve Truvalı Helen'in daha sonraki Truva Savaşı olaylarından yıllar önce Kral Theseus tarafından kaçırıldığında nerede saklandığını ortaya çıkardı. Böylece Atina'yı bir savaştan kurtaran (veya en azından geciktiren) Akademos, Atina'nın kurtarıcısı olarak görülüyordu. Atina'nın kuzeyindeki altı stadyum (toplam yaklaşık bir kilometre veya yarım mil) olan arazisi, birçok yerel savaş sırasında yıkımdan kaçarak komşu şehir devletleri tarafından bile saygı gördü. Akademinin yeri Athena için kutsaldı; Tunç Çağı'ndan beri dini kültünü korumuştu. Site, belki de ikiz kahraman tanrılar Kastor ve Polydeukes (Dioscuri) ile ilişkilendirilmiştir, çünkü siteyle ilişkilendirilen kahraman Akademos, kaçırılan Theseus'un kız kardeşi Helen'in saklanıldığı yeri kardeşlere ifşa ettiği için itibar görmüştür.
Sparta ordusu, uzun geleneğine ve Sparta'nın koruyucu tanrıları olan Dioscuri ile olan ilişkisine saygısından ötürü, Attika'yı işgal ettiklerinde bu orijinal "Akademe bahçelerini" harap etmeyecekti. MÖ 86'da Athena'nın kutsal zeytin ağaçlarını kuşatma düzenekleri yapmak için kestiren Roman Sulla onların dindarlığını paylaşmıyordu. Akademeia'da gerçekleştirilen dini törenler arasında, şehir içindeki sunaklardan Akademeia'daki Prometheus'un sunağına meşale ışığında bir gece yarışı vardı. Akademeia'ya giden yol Atinalıların mezar taşları ile kaplıydı ve bölgede cenaze oyunları ve Atina'dan Hekademeia'ya ve ardından şehre geri dönen bir Dionysos alayı da düzenlendi.

Daha sonra Platon'un okulu olarak bilinecek olan şey, Akademia'nın bir parçası gibi görünüyor. Platon mülkü otuz yaşında Suniumlu Theaitetos, Tarentumlu Arkhytas, Thasoslu Leodamas ve Neoclides'in dahil olduğu gayrı resmi toplantılarla miras aldı. Debra Nails'e göre Speusippos "gruba MÖ 390 civarında katıldı". "Eudemus'un resmi bir Akademiyi tanıması, MÖ 380'lerin ortalarında Knidoslu Eudoksos gelene kadar değil" diyor.
Okulun resmi olarak ne zaman kurulduğuna dair kesin bir kayıt yoktur, ancak modern bilim adamları genellikle zamanın 380'lerin ortaları, muhtemelen MÖ 387'den sonra, Platon'un Sicilya'ya ilk ziyaretinden döndüğü düşünüldüğünde hemfikirdir. Başlangıçta toplantılar, Platon'un mülkünde, yakındaki Akademi spor salonunda olduğu kadar sık düzenlendi; bu dördüncü yüzyıl boyunca böyle kaldı. Akademi halka açık olmasına rağmen, ana katılımcılar üst sınıf erkeklerdi. En azından Platon'un zamanında üyelik için ücret talep edilmedi. Bu nedenle, muhtemelen o zamanlar öğretmenler ve öğrenciler arasında net bir ayrım anlamında bir "okul", hatta resmi bir müfredat bile yoktu. Bununla birlikte, kıdemli ve küçük üyeler arasında bir ayrım vardı. Akademi'de iki kadının Platon ile eğitim gördüğü bilinmektedir, Phlius'lu Aksiothea ve Mantinea'lı Lasthenia. Diogenes Laertios, Akademi tarihini üçe ayırdı: Eski, Orta ve Yeni. Eski'nin başına Platon'u, Orta Akademi'nin başına Arcesilaus'u ve Yeni'nin başına Lacydes'i koydu. Sextus Empiricus, Platon'un takipçilerinin beş bölümünü sıraladı. Platon'u ilk Akademi'nin kurucusu yaptı; ikinci Arcesilaus; Üçüncünün Carneades'i; Dördüncüden Philon ve Kharmadas; ve beşinci Antiochus. Cicero, Eski ve Yeni olmak üzere yalnızca iki Akademiyi tanıdı ve ikincisini Arcesilaus ile başlattı.

Akademi'nin "Scholarch" olarak Platon'un hemen halefleri Speusippps (MÖ 347–339), Ksenokrates (MÖ 339–314), Polemon (MÖ 314–269) ve Krates (MÖ 269–266) idi. Akademinin diğer önemli üyeleri arasında Aristoteles, Heraclides, Eudoxus, Philip of Opus ve Crantor bulunmaktadır. En azından Platon'un zamanında, okulun öğretecek belirli bir doktrini yoktu; daha ziyade, Platon (ve muhtemelen onun diğer ortakları), diğerleri tarafından incelenecek ve çözülecek problemler ortaya koydu. Verilen derslere dair kanıtlar var, en önemlisi Platon'un "On the Good" dersi; ama muhtemelen diyalektik kullanımı daha yaygındı.
Okulun kuruluşundan yaklaşık 700 yıl sonrasına tarihlenen doğrulanamayan bir hikâyeye göre, Akademi'nin girişinin üzerinde "Geometri bilmeyenler buraya girmesin" ifadesi yazılıydı. Birçoğu, Akademik müfredatın Platon'un Devlet'inde anlatılana çok benzeyeceğini hayal etti. Ancak diğerleri, böyle bir resmin, bu diyalogda tasavvur edilen ideal toplumun bariz kendine özgü düzenlemelerini göz ardı ettiğini savundu. Çalışma konuları neredeyse kesin olarak Platonik diyalogların ele aldığı felsefi konuların yanı sıra matematiği de içeriyordu, ancak çok az güvenilir kanıt var. Bugün tam anlamıyla bilimsel araştırma olarak kabul edilebilecek bazı kanıtlar vardır: Simplicius, Platon'un diğer üyelere gök cisimlerinin gözlemlenebilir, düzensiz hareketinin en basit açıklamasını keşfetmeleri talimatını verdiğini bildirir: "Hangi tekdüze ve düzenli hareketlerin mümkün olduğunu varsayarak. gezegen hareketleriyle ilgili görünüşleri kaydedin."
Platon'un Akademisi'nin genellikle antik dünyada müstakbel politikacılar için bir okul olduğu ve birçok ünlü mezunu olduğu söylenir. Bununla birlikte, yakın tarihli bir kanıt araştırmasında, Malcolm Schofield, Akademi'nin pratik (yani teorik olmayan) siyasetle ne ölçüde ilgilendiğini bilmenin zor olduğunu, çünkü kanıtlarımızın çoğunun "lehte veya aleyhte eski polemiği yansıttığını" savundu.

MÖ 266 civarında Arcesilaus Scholarch oldu. Arcesilaus döneminde (yaklaşık MÖ 266-241), Akademi, Akademik şüpheciliğin Pyrrhonculuk'a çok benzeyen bir versiyonunu güçlü bir şekilde vurguladı.[28] Arcesilaus'u Lacydes of Cyrene (MÖ 241–215), Evander ve Telecles (ortaklaşa) (205 - y. 165 BC) ve Hegesinus (yaklaşık MÖ 160) izledi.

Yeni veya Üçüncü Akademi, MÖ 155'te Arcesilaus'tan sonra gelen dördüncü Scholarch olan Carneades ile başlar. Hala büyük ölçüde şüpheciydi, mutlak bir gerçeği bilme olasılığını reddediyordu. Carneades'i Clitomachus (MÖ 129 – y. 110) ve Larissalı Philon ("Akademi'nin tartışmasız son başkanı", MÖ 110-84) izledi. Jonathan Barnes'a göre, "Philon'un coğrafi olarak Akademi'ye bağlı son Platoncu olması muhtemel görünüyor." MÖ 90 civarında, Philon'un öğrencisi Ascalon'lu Antiochus, Şüpheciliği reddeden ve Orta Platonizm olarak bilinen yeni bir aşamayı başlatan Stoacılığı savunan kendi rakip Platonizm versiyonunu öğretmeye başladı.

MÖ 88'de Birinci Mithridates Savaşı başladığında, Larissalı Philon Atina'yı terk etti ve görünüşe göre ölümüne kadar kaldığı Roma'ya sığındı. MÖ 86'da Lucius Cornelius Sulla, Atina'yı kuşattı ve şehri fethederek çok fazla yıkıma neden oldu. Plutarkhos'un anlattığı gibi, kuşatma sırasında Akademi'yi yerle bir etti: "Kutsal korulara el koydu ve şehrin banliyölerinin en ormanlık yeri olan Akademi'yi ve Lyceum'u harap etti." Akademi'nin yıkımı, Akademi'nin yeniden inşasını ve yeniden açılmasını imkansız kılacak kadar şiddetli görünüyordu. Antiochus İskenderiye'den Atina'ya döndüğünde, MÖ 84'te öğretimine devam etti ama Akademi'de değil. MÖ 79/8'de onun altında eğitim gören Cicero, Antiochus'un Ptolemy adlı bir spor salonunda ders verdiğine atıfta bulunur. Cicero, bir öğleden sonra "günün o saatinde sessiz ve ıssız" olan Akademi alanına yaptığı bir ziyareti anlatır.

Greko-Romen çoktanrıcılığının düşüşü: Platon Akademisi'nin MÖ 1. yüzyılda yıkılmasına rağmen, filozoflar Roma döneminde Atina'da Platonculuğu öğretmeye devam ettiler, ancak 5. yüzyılın başlarına (y. 410) kadar yeniden canlanan bir akademi (ki hiçbir bağlantısı yoktu) bazı önde gelen neoplatonistler tarafından kurulmuştur. Atina'daki neoplatonist öğretinin kökenleri belirsizdir, ancak Proklos 430'ların başında Atina'ya vardığında, Atinalı Plutarkhos'u ve meslektaşı Sryenius'u oradaki bir Akademide ders verirken buldu. Atina'daki neoplatonistler kendilerini "halefler" (diadochoi, ancak Platon'un) olarak adlandırdılar ve kendilerini Platon'a kadar uzanan kesintisiz bir gelenek olarak sundular, ancak orijinal akademi ile fiilen herhangi bir coğrafi, kurumsal, ekonomik veya kişisel süreklilik olamaz. Okul, Proklos'un sonunda Plutarkhos ve Suriyeli'den miras aldığı büyük bir evde yürütülen özel bir vakıf gibi görünüyor.
Neoplatonik Akademi'nin başkanları, Atinalı Plutarkhos, Syrianus, Proklos, Marinus, Isidore ve son olarak Damascius idi. Neoplatonik Akademi, Proklos döneminde zirvesine ulaştı (485'te öldü). Severianus onun yanında çalıştı. 6. yüzyılda yeniden canlanan Neoplatonik Akademi'nin son Yunan filozofları, Helenistik kültür dünyasının çeşitli yerlerinden alınmıştır ve ortak kültürün geniş senkretizmini öne sürerler, Gazzeli Isidorus, Suriyeli Damascius, Coele-Suriyeli Iamblichus ve hatta belki de Kilikyalı Simplicius. 529'da imparator Justinian, yeniden canlanan Neoplatonik Akademi'nin finansmanını sona erdirdi. Bununla birlikte, Justinian imparatorluğunun merkezleri olan Konstantinopolis, Antakya ve İskenderiye'de başka felsefi okullar devam etti.
Neoplatonik Akademi'nin son bilgini Damascius'du (ö. 540). Agathias'a göre, geri kalan üyeleri, Sasani kralı I. Hüsrev'in başkenti Ktesiphon'daki yönetimi altında, yanlarında değerli edebiyat ve felsefe parşömenleri ve daha az derecede bilim taşıyarak koruma aradılar. 532'de Pers ve Bizans İmparatorluğu arasında yapılan barış antlaşmasının ardından, kişisel güvenlikleri (din özgürlüğü tarihinde erken bir belge) garanti altına alındı. Neoplatonik Akademi'nin tamamen ortadan kalkmadığı tahmin ediliyor. Sürgünden sonra Simplicius (ve belki başkaları) Edessa yakınlarında

İlerlemecilik, ilericilik ya da progressivizm (Osmanlıca: ترقى پرور, romanize: Terrakiperver), insanlık durumunu toplumsal reform yoluyla geliştirmeyi amaçlayan, sola eğilimli bir siyasî felsefe ve reform hareketidir. Bu düşünceye bağlı olanlar, ilerlemeciliğin evrensel bir geçerliliğe sahip olduğunu savunurlar ve bu anlayışı tüm insan toplumlarına yaymaya çalışırlar. İlerlemecilik, Avrupa'da medeniyetin yeni ampirik bilgilerin uygulanması sayesinde gelişmekte olduğuna dair inançla, Aydınlanma Çağı sırasında ortaya çıktı.
Modern siyasi söylemde ilerlemecilik, genellikle sol eğilimli bir liberalizm türü olan sosyal liberalizm ve sosyal demokrasi ile ilişkilendirilir. Ekonomik ilerlemecilik kapsamında ise sosyal liberalizm ile sosyal demokrasi arasında ideolojik bir çeşitlilik bulunur; ayrıca kimi zaman kültürel konularda da farklılıklar görülebilir. Buna, bazı Hristiyan demokratlar ve muhafazakâr eğilimli toplumcu hareketler örnek olarak gösterilebilir. İlerlemecilik çatısı altında pek çok farklı ideoloji yer alsa da, hem günümüzdeki hem de tarihsel ilerlemeci hareketin ortak noktası, denetimsiz kapitalizme yönelik eleştirilerde birleşmeleri oldu. Bu hareketler, daha etkin bir demokratik hükûmetin insan haklarını koruma, kültürel gelişimi destekleme ve şirket tekellerine karşı denetim ve denge unsuru olma görevini üstlenmesi gerektiğini savundular. Fakat bu görüş birliği, tüm fraksiyonlar arasında mutlak değildir; örneğin kapitalizme daha sıcak bakan sosyal liberaller ve sosyal demokratlarla, anti-kapitalist duruş sergileyen demokratik sosyalistler arasında yaklaşım farklılıkları vardır.

Avrupa'nın, toplumun temeli olarak gördüğü deneysel bilgiyi güçlendirerek bir toplumun barbar koşullardan medeniyete ulaşabileceğini gösterdiğini düşünen ilerlemecilik, Aydınlanma Çağında Avrupa'da büyük önem kazanmıştır. Aydınlanma Çağı figürleri ilerlemenin bütün toplumlara yönelik evrensel bir uygulamasının olduğunu, bu fikirlerin Avrupa'dan dünyaya yayılacağına inanmışlardır.
Immanuel Kant ilerlemeyi barbarlıktan uzaklaşarak medeniyete ulaşan bir hareket olarak tanımlar. 18. yüzyılda, filozof ve politik bilimci Marquis de Condorcet politik ilerlemeciliğin köleliği yok edeceğini, okur-yazarlığı artıracağını, cinsiyetler arası eşitsizlikleri azaltacağını, sert hapis koşullarının değiştireceğini ve yoksulluğu ortadan kaldıracağını öngörmüştür. Sosyolog Robert Nisbet, ilerleme fikrinin çok önemli beş öncülünü geçmişin değeri; Batı medeniyetinin üstünlüğü; ekonomik/teknolojik büyümenin değeri; nedensellik ve nedenselliğe dayalı edinilmiş bilgiye olan güven; dünyevi hayatın değerinin içsel önemi olarak tanımlar.
Modernite veya modernleşme, 19. ve 20. yüzyıllarda ekonominin ve toplumun hızlı modernleşmesini, serbest piyasaların ve insanların serbest dolaşımının önündeki geleneksel engelleri kaldırmak için çağrıda bulunan klasik liberaller tarafından desteklenen ilerleme fikrinin kilit bir biçimiydi.

19. yüzyılın sonlarında varsıllar ve yoksullar arasındaki büyük ekonomik eşitsizlik, minimal düzeyde düzenlenmiş laissez-faire kapitalizm, kontrol dışı tekelci şirketler, yoğun ve sıklıkla kapitalistler ve işçiler arasındaki şiddetli çatışmaların ilerlemeyi bastırdığı ve bu sorunların çözümü için önlemlere gereksinildiği görüşünün Batı dünyasında popülerlik kazanmasına yol açtı.
İlerlemecilik çeşitli siyasi hareketleri etkilemiştir. Sosyal liberalizm, İngiliz liberal filozof John Stuart Mill'in insanları "ilerici varlıklar" olarak görmesinden etkilenmiştir. İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, tek uluslu Toryizm altında ilerici muhafazakarlığı geliştirmiştir.
Fransa'da sosyal devrim ile sosyal muhafazakar laissez-faire merkez sağ arasındaki boşluk, sosyal ilerlemenin ruhbanlık karşıtlığı, hümanizm ve cumhuriyetçiliği gerektirdiğini düşünen radikalizmin ortaya çıkmasıyla doldu. Özellikle ruhbanlık karşıtlığı, 20. yüzyılın ortalarına kadar Fransızca ve Romanca konuşulan birçok ülkede merkez sol üzerinde baskın etkiydi. İmparatorluk Almanya'sında Şansölye Otto von Bismarck, işçileri zamanın sosyalist hareketinden uzaklaştırmak ve Sanayi Devrimi'ni sürdürmeye yardımcı olmak için insancıl yollar olarak ataerkil muhafazakar motivasyonlardan yola çıkarak çeşitli ilerici sosyal refah önlemlerini yürürlüğe koydu.
1891'de, Papa Leo XIII tarafından yayınlanan Roma Katolik Kilisesi ansiklopedisi Rerum novarum, emeğin sömürülmesini kınadı ve mülkiyet hakkını korurken ve sosyalizmi eleştirirken, işçi sendikalarına ve sosyal adaletin çıkarları doğrultusunda işletmelerin hükûmet tarafından düzenlenmesine destek çağrısında bulundu. Kuzey Amerika'da, ekonomik sömürü ve yoksulluğa meydan okumaya odaklanan ve 1890'ların ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birçok Protestan ilahiyat fakültesinde yaygın olan Sosyal İncil adı verilen Protestan ilerici bir bakış açısı ortaya çıktı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde ilerlemecilik, Anayasacılığın politik felsefesine karşı entelektüel bir isyan olarak başladı. 1890'larda bir toplumsal hareket olarak başlayan şey, İlerici dönem olarak adlandırılan zaman dilimde popüler bir siyasi harekete dönüştü; 1912 ABD başkanlık seçimlerinde, üç ABD başkan adayının tümü ilerici olduklarını savladı. İlerlemecilik terimi, her zaman birleşmiş olmayan bir dizi farklı siyasi baskı grubunu temsil ederken, ilericiler, sınıf savaşı, açgözlülük, yoksulluk, ırkçılık ve şiddet gibi toplumun karşılaştığı sorunların iyi eğitim, güvenli bir ortam ve verimli bir iş yeri yoluyla çözülebileceğine inanarak sosyal Darwinizm'i reddettiler. İlericiler esas olarak şehirlerde yaşadılar, kolej eğitimi aldılar ve hükûmetin değişim için bir araç olabileceğine inanıyorlardı. Cumhuriyetçi Parti'nin ve daha sonra İlerici Parti'nin Başkanı Theodore Roosevelt, "akıllı ilerlemecilik ve bilge muhafazakarlığın her zaman el ele gittiğine inandığını" açıkladı.

Başkan Woodrow Wilson aynı zamanda Demokrat Parti içindeki Amerikan ilerici hareketinin bir üyesiydi. İlerici duruşlar zamanla evrildi. Emperyalizm, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, özellikle bazı ilericilerin Amerikan emperyalizmini desteklerken diğerlerinin karşı çıktığı ABD'de, ilerlemecilik içinde tartışmalı bir konuydu. Birinci Dünya Savaşı'na yanıt olarak, Başkan Woodrow Wilson'ın On Dört Noktası, ulusal kendi kaderini tayin etme kavramını oluşturdu ve emperyalist rekabeti ve sömürge adaletsizliklerini eleştirdi. Bu görüşler, dünyanın emperyal yönetime direnen bölgelerindeki anti-emperyalistler tarafından desteklendi.
Ekonomik Keynesçiliğin kabul edildiği dönemde (1930'lar – 1970'ler), birçok ulusta ekonomiye devlet müdahalesinin büyük bir rolü olduğu yaygın olarak kabul edildi. 1970'lerde ve 1980'lerde neoliberalizmin yükselişi ve devlet müdahaleci politikalara yönelik meydan okumalara, merkez sol ilerici hareketler, piyasa ekonomisi için önemli bir rolü vurgulayan Üçüncü Yolu benimseyerek karşılık verdi. Sosyal demokrat hareketin Üçüncü Yola geçmesi için çağrıda bulunan sosyal demokratlar olmuştur. İngiliz Muhafazakar Partisi'ndeki önde gelen ilerici muhafazakar unsurlar neoliberalizmi eleştirdi.
21. yüzyılda ilericiler, kurumsal ırkçılık gibi sistematik ayrımcılığın yanı sıra ekonomik eşitsizliğin zararlı etkilerini azaltan veya iyileştiren kamu politikasını desteklemeye; çevreye duyarlı politikaların yanı sıra sosyal güvenlik ağlarını ve işçi haklarını savunmak ve tekellerin veya şirketlerin demokratik süreç üzerindeki etkisinin çevreye ve topluma verdiği olumsuz dışsallıklara karşı çıkmaya devam ediyor. Birleştirici tema, mevcut kurumların veya iş yapma biçimlerinin olumsuz etkilerine dikkat çekmek ve sosyal ilerlemeyi, yani demokrasinin genişlemesi, ekonomik formda artan eşitlikçilik, sosyal eşitliğin yanı sıra nüfusun refahının artması gibi çeşitli standartlardan herhangi biri tarafından tanımlanan olumlu değişimi savunmaktır. Sosyal demokrasinin savunucuları kendilerini ilerici davayı destekleyen kişiler olarak tanımladılar.

Genel anlamda ilerlemecilik, esasen sosyal ve kültürel ilerlemecilik anlamına gelir. Benzer bir terimle büyük ölçüde benzer bir anlamda kullanılan kültürel liberalizm kavramı vardır. Bununla birlikte, kültürel liberaller ve kültürel ilerlemeciler azınlık hakları, sosyal adalet ve politik doğruluk gibi çeşitli kültürel konularda farklı konumlarda bulunabilirler.

Ekonomik ilerlemecilik, kültürel alanlardaki ilerlemecilikten ayırt etmek için kullanılan bir terimdir. Ekonomik ilerlemeci görüşlerin kökleri genellikle sosyal adalet kavramına dayanır ve hükûmet düzenlemeleri, sosyal korumalar ve kamu mallarının bakımı yoluyla insanlık durumunu iyileştirme hedefine sahiptir.
Hükûmet kararnamesinin sosyal değişimin en iyi aracı olduğunu ilan eder. İlerlemeciliğin merkezi teorisi, ulusun en yüksek otoritesi olarak hükûmetin, kapitalizmin kâr amacını toplumsal önceliklere yönlendiren parametreleri belirleyebilmesi ve bu kâr güdüsünün kontrolden çıkmasını önleyebilmesidir.

Transhümanizm
Devletin sönümlenmesi

Rüştiye veya tam adıyla Mekteb-i Rüşdî (Osmanlıca: مكتب رشدي; çoğulu Mekâtib-i Rüşdiye), Tanzimat döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun eğitim modernleşmesi kapsamında açılan ve günümüzdeki ortaokul seviyesine denk gelen eğitim kurumudur.
Arapça "doğru yolu bulmak, ergin ve olgun olmak" anlamına gelen rüşd kökünden türetilen rüştiye; geleneksel Sıbyan mektebi (ilkokul) ile Dârülfünûn (üniversite) veya yüksek meslek okulları arasında köprü vazifesi görmesi amacıyla kurulmuştur. İlk rüştiye 1847 yılında İstanbul'da Davutpaşa'da açılmıştır.
Başlangıçta sadece erkek öğrenciler ve sivil memuriyet için tasarlanan bu okullar, zamanla çeşitlenerek "Mülkiye" (sivil), "Askerî" ve "İnas" (kız) rüştiyeleri olarak sınıflandırılmıştır. Özellikle 1869 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile imparatorluk geneline yayılması hedeflenmiş, II. Abdülhamid döneminde ise en yaygın halini almıştır.
Rüştiyeler, Cumhuriyet'in ilanı ve eğitimde birliğin sağlanması (Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu) sürecinde "Orta Mektep" (Ortaokul) adını alarak Türk millî eğitim sisteminin temel basamaklarından birine dönüşmüştür.

II. Mahmud (1808-1839) döneminde Osmanlı bürokrasisinde yapılan köklü reformlar, devlet dairelerinde çalışacak, okuma-yazma bilen ve modern usullere aşina memur (kâtip) ihtiyacını artırmıştı. O dönemde var olan sıbyan mektepleri, eğitim yöntemlerinin eskiliği ve sadece dini temel eğitimi vermeleri nedeniyle bu ihtiyacı karşılamaktan uzaktı. Öte yandan, yeni kurulan Tıbbiye ve Harbiye gibi yüksekokullara öğrenci hazırlayacak bir orta kademe bulunmuyordu.
Bu boşluğu doldurmak amacıyla ilk girişim, 1838 yılında "Mekteb-i Maarif-i Adliye" ve "Mekteb-i Ulûm-ı Edebiyye" adıyla memur yetiştiren okulların açılmasıyla yapıldı. Ancak bu okullar tam anlamıyla bir ortaokul sistemi oluşturamadı, daha ziyade kurum içi eğitim veren kurslar niteliğindeydi.

Sistematik rüştiyelerin temeli, Sultan Abdülmecid'in 1845 yılında yayınladığı bir irade ile atıldı. Meclis-i Vâlâ'yı ziyaretinde eğitimin önemini vurgulayan padişahın emriyle "Meclis-i Maârif-i Muvakkat" (Geçici Eğitim Meclisi) toplandı. Bu meclis, Osmanlı eğitim sistemini sıbyan-rüştiye-dârülfünun şeklinde üç kademeli olarak yeniden tasarladı. "Rüştiye" terimi ilk kez bu meclisin mazbatalarında kullanıldı.
Planlanan ilk rüştiye, 1847 yılında İstanbul'da Davutpaşa semtinde açıldı. Okulun ilk öğrencileri, sıbyan mekteplerinden seçilen ve Kur'an'ı hatmetmiş çocuklardı. Davutpaşa'yı kısa süre sonra Bâbıâlî, Tophane, Fatih ve Üsküdar rüştiyeleri izledi. 1852 yılına gelindiğinde İstanbul'daki rüştiye sayısı 12'ye ulaşmıştı. Taşradaki (İstanbul dışı) ilk rüştiyeler ise 1855'ten itibaren sırasıyla Edirne, Şam, Bursa, İzmir ve Girit'te açıldı.

Rüştiyelerin ülke genelinde yaygınlaşması ve standart bir yapıya kavuşması, Saffet Paşa'nın nazırlığı döneminde hazırlanan Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi (1869) ile sağlandı. Bu nizamnâme rüştiyeler için şu kuralları getirdi:

500 haneyi geçen her kasabada bir rüştiye açılması zorunlu kılındı.
Okul binasının inşası ve giderleri için halktan toplanacak "İane-i Maarif" (Eğitim Vergisi) veya vakıf gelirleri kaynak gösterildi.
Müfredat ve eğitim süresi (4 yıl) yasal standarda bağlandı.
Müslüman ve gayrimüslim nüfusun karışık olduğu yerlerde, eğer azınlık hane sayısı 500'ü geçiyorsa onlar için de ayrı bir rüştiye açılmasına izin verildi.

II. Abdülhamid dönemi (1876-1909), rüştiyelerin sayıca en çok arttığı ve sistemin oturduğu dönemdir. Padişahın eğitim alanındaki politikaları sayesinde rüştiyeler sadece vilayet merkezlerinde değil, kaza (ilçe) ve nahiyelere kadar yayıldı. 1875 yılında tüm imparatorlukta 350 civarında olan rüştiye sayısı, 20. yüzyılın başında 619'a ulaştı. Bu dönemde rüştiyeler, taşradaki halkın modern eğitimle tanıştığı en yaygın kurumlar haline geldi.

Rüştiyeler, merkezi yönetimde Maârif-i Umûmiye Nezâreti'ne (Eğitim Bakanlığı) bağlıydı. Nezaret bünyesinde kurulan "Mekâtib-i Rüşdiye Nezareti" (Rüştiyeler Dairesi), bu okulların idaresinden, öğretmen atamalarından ve müfredatın takibinden sorumluydu. Taşrada ise yönetim, vilayetlerdeki "Maarif Müdürleri" ve yerel eğitim meclisleri tarafından yürütülmekteydi.
Bir rüştiye mektebinin standart kadrosu genellikle şu görevlilerden oluşmaktaydı:

Muallim-i Evvel (Başöğretmen): Okulun müdürü ve idari sorumlusu. Aynı zamanda üst sınıfların derslerine girerdi.
Muallim-i Sânî (İkinci Öğretmen): Başöğretmenin yardımcısı ve alt sınıfların ders hocası.
Rika Muallimi: Yazı (hüsn-i hat) derslerini veren, genellikle güzel yazı sanatında icazet sahibi hoca.
Bevvab (Kapıcı): Okulun temizliği, güvenliği ve öğrencilerin giriş-çıkış kontrolünden sorumlu görevli.
Büyük şehirlerdeki rüştiyelerde bu kadroya coğrafya veya dil (Fransızca) hocaları gibi branş öğretmenleri de eklenmekteydi.

Rüştiyelerin en büyük sorunu kuruluş ve işletme giderlerinin karşılanmasıydı. 1869 Nizamnâmesi öncesinde giderler düzensiz olarak devlet hazinesinden veya yerel vakıflardan karşılanmaya çalışılıyordu. Nizamnâme ile birlikte finansman sorunu "Maarif Sandığı" (Eğitim Fonu) kurularak çözülmeye çalışıldı. Buna göre halktan toplanan eğitim vergileri ve bağışlar bu sandıkta toplanır, rüştiye binalarının inşası ve öğretmen maaşları buradan ödenirdi. Ancak taşrada sandık gelirlerinin yetersiz kaldığı durumlarda öğretmen maaşlarının aksadığı sıkça görülmüştür.

Rüştiye binaları, Osmanlı kent dokusunda modernleşmenin simgesi olarak inşa edilmiştir. Geleneksel mahalle mekteplerinin aksine, rüştiyeler genellikle aydınlık, havadar ve planlı yapılar olarak tasarlanmıştır.
Tipik bir rüştiye binası şu özelliklere sahipti:

Genellikle iki katlı ve kâgir (taş/tuğla) malzeme ile inşa edilirdi.
Giriş katında idare odası ve geniş bir hol, üst katta ise sınıflar (dershaneler) bulunurdu.
Sınıflarda öğrencilerin yerde oturması (mindere çökme) usulü terk edilmiş, sıra ve masa düzenine geçilmiştir.
Duvarlarda karatahta, haritalar ve ders araç gereçleri için dolaplar yer alırdı.
Özellikle II. Abdülhamid döneminde inşa edilen rüştiyeler, kasabaların Hükümet Konağı ile birlikte en gösterişli kamu binaları arasında yer almıştır.

Rüştiyelere giriş, sıbyan mektebini bitirmiş olma şartına bağlıydı. Başlangıçta öğrenci alımı için kesin bir yaş sınırı konulmamış olsa da, 1869 Nizamnâmesi ile okula giriş yaşı 10-11, mezuniyet yaşı ise en geç 15-16 olarak belirlenmişti. Rüştiyeye girmek isteyen bir öğrenci, "okuma-yazma bildiğini" ve "Kur'an-ı Kerim'i yüzünden okuyabildiğini" ispat etmek zorundaydı.
Eğitim süresi 4 yıldı. Sınıf geçme usulü, günümüzdeki gibi yıl sonu ortalamasıyla değil, her ders için ayrı ayrı yapılan "genel imtihanlar" ile belirlenirdi. Yıl sonunda yapılan bu halka açık imtihanlarda başarılı olanlar bir üst sınıfa geçer, başarısız olanlar sınıf tekrarı yapardı. Mezun olanlara "Rüştiye Şahadetnamesi" (Diploması) verilirdi.

Rüştiyelerin ders programı, Tanzimat'ın ikili yapısını (geleneksel ve modern) yansıtmaktaydı. Dini derslerin yanı sıra, öğrencilere dünyevi işlerde lazım olacak pratik bilgiler (hesap, coğrafya, tarih) ağırlıktaydı.
Dönemlere göre değişiklik göstermekle birlikte temel ders programı şöyledir:

Ulûm-ı Diniyye: Kur'an-ı Kerim, Tecvid, İlmihal (Temel dini bilgiler).
Lisan Dersleri:
Arapça ve Farsça: Gramer kuralları (Kavâid).
Osmanlı Türkçesi: İmla, inşâ (kompozisyon/dilekçe yazımı) ve güzel yazı (Hüsn-i hat; Sülüs, Rika).
Fransızca: 19. yüzyılın sonlarında, özellikle ticaret şehirlerindeki rüştiyelerin son sınıflarına seçmeli olarak konulmuştur.
Müsbet İlimler:
Hesap (Matematik): Dört işlem, kesirler ve oran-orantı.
Mebâdi-i Hendese: Geometriye giriş.
Coğrafya: Osmanlı ve dünya coğrafyası.
Tarih: Muhtasar (Özet) Osmanlı Tarihi ve İslam Tarihi.
Diğer: Resim (bazı dönemlerde), Jimnastik (Riyazet-i Bedeniye).

Geleneksel mahalle mekteplerindeki falaka gibi bedensel cezalar, rüştiye nizamnameleriyle resmen yasaklanmıştır. Bunun yerine "tahkir" (azarlama), "izole etme" (ayakta bekletme, sınıfta tutma) veya okuldan uzaklaştırma gibi modern disiplin cezaları getirilmiştir. Ancak pratikte, özellikle taşradaki okullarda eski usul dayak cezalarının tamamen kalkması zaman almıştır.

Osmanlı eğitim sisteminde rüştiyeler, hitap ettikleri kitleye ve bağlı oldukları nezarete (bakanlığa) göre üç ana kategoride gelişmiştir.

Doğrudan Maârif-i Umûmiye Nezâreti'ne bağlı olan sivil ortaokullardır. 1847'de açılan ilk rüştiyeler bu kategoridedir. Temel amaçları devlet bürokrasisine (Bâbıâlî ve diğer nezaretlere) okur-yazar memur yetiştirmek ve öğrencileri sivil yüksekokullara hazırlamaktı. Ülke genelinde en yaygın olan rüştiye türüdür.

Orduya nitelikli subay yetiştirmek amacıyla kurulan ve Seraskerlik makamına (Harbiye Nezareti) bağlı olan okullardır. İlk askerî rüştiye, 1875 yılında İstanbul'da açılmıştır. Bu okulların amacı, Askerî İdadîlere ve Mekteb-i Harbiye'ye altyapısı sağlam öğrenci hazırlamaktı.
Askerî rüştiyeler, eğitim disiplini, üniformalı öğrencileri ve görece daha yüksek eğitim kalitesiyle mülkiye rüştiyelerinden ayrılırdı. Müfredatlarında ek olarak askeri talim dersleri bulunurdu. Mezunları askerî liselere sınavsız geçiş hakkına sahipti. Mustafa Kemal Atatürk de eğitim hayatına Selânik Mülkiye Rüştiyesi'nde başlamış, ancak kısa bir süre sonra kendi isteğiyle sınavı kazanarak Selânik Askerî Rüştiyesi'ne geçiş yapmıştır.

Tanzimat dönemine kadar kız çocuklarının eğitimi sıbyan mektepleriyle sınırlıydı. Kadınların eğitim seviyesini yükseltmek amacıyla ilk kız rüştiyesi (Cevri Kalfa Rüştiyesi), 1859 yılında İstanbul Sultanahmet'te açılmıştır.
Kız rüştiyelerinin müfredatı erkek rüştiyeleriyle büyük oranda benzerlik gösterse de, bazı dersler kız öğrencilerin o dönemdeki toplumsal rollerine uygun olarak farklılaştırılmıştı. "Hesap" veya "Coğrafya" gibi derslerin yanı sıra "biçki-dikiş", "nakış" ve "ev idaresi" derslerine ağırlık verilmiştir. Bu okullar, daha sonra açılan Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu) için kaynak oluşturmuş ve Osmanlı kadınlarının meslek hayatına (özellikle öğretmenliğe) atılmasında öncü rol oynamıştır.

19. yüzyılın ortalarında İstanbul'da yo

Serbest çağrışım, danışanın, terapi amacını, uygunluğunu ve bağlantısını düşünmeden, aklına gelen düşünceleri, imgeleri ve düşünümleri, paylaşarak terapiste veri sağlayan ve terapi için taban oluşturan, temelde bilinçdışı çağrışımlarla yürüyen bir psikanalitik yöntemdir. Serbest çağrışım yöntemi Sigmund Freud tarafından hamisi ve meslektaşı Josef Breuer'in hipnoz tekniğinden esinlenilerek oluşturulmuştur.
Freud'un tanımına göre "Serbest çağrışımın önemi, hastaların terapistin fikirlerini taklit etmesinden ziyade kendileri adına konuşmasını sağlamaktır; başkasının önerilerini papağan gibi tekrarlamak yerine kendi malzemeleri üzerinde kendileri çalışırlar."

Freud, tekniğini hipnoza bir alternatif olarak geliştirmiştir, çünkü ona göre hipnozda yanılma payı daha fazlaydı ve hastalar bilinçlerini geri kazanır kazanmaz önemli anıları yeniden hatırlıyabiliyor ve anlayabiliyordu. Ancak Freud, subjenin hatırlama çabasına rağmen en acılı anılarına karşı direnç gösterdiğini hissediyordu. Sonunda bazı şeylerin tamamen baskılanarak kuşatıldığı ve bilinçdışının dünyasına hapsedildiği görüşünde olmaya başladı. Yeni teknik, düşünce akışının durdurulmasına karşı çıkan ilk hastalarından "Frau Elisabeth" ile olan tecrüblelerinin teşvikiyle ortaya çıkmıştı ki Freud'un resmi biyografı Ernest Jones, bu durumu "hastanın hekimin işini ileriye taşıdığı sayısız örnekten biri" olarak tanımlamıştır.
"'Serbest çağrışım' yönteminin keşfinin kesin bir tarihi olamaz... 1892 ve 1895 arasında çok kademeli bir şekilde gelişti, düzenli bir şekilde başlangıcında yanında olan -hipnoz, telkin, baskı ve sorgulama gibi- yardımcılarından arındırıldı ve saflaştırıldı".
Hemen ardında, Düşlerin Yorumu'nda Freud, serbest çağrışıma bir öncü olarak Schiller'in bir mektubunda yazdığı şu sözleri gösterir; "Yaratıcı aklın olduğu yerde, Mantık - bana göre - kapılar üzerindeki nöbetini gevşetir ve fikirler bir heyula içerisinde koşuşturur". Freud daha sonra Ludwig Börne'nin yazdığı, yaratıcılığı artırmak için "hiçbir yanlışlama ya da ikiyüzlülük olmadan, kafanıza geleni yazın." teklifinde bulunduğu bir makalenin olası etkisinden bahsedecekti.
Yöntemin diğer olası etkileri arasında Husserl'in epoche'si ve Sir Francis Galton'ın eserleri de sayılabilir. Galton'ın serbest çağrışımın atası olduğu ve Freud'un tekniği Galton'un Brain dergisinde yayımladığı raporlardan uyarladığı da öne sürülmektedir. Serbest çağrışım, Virginia Woolf, James Joyce ve Marcel Proust gibi modernist yazarların kullandığı bilinç akışıyla da ortak özellikler taşır: "her bir bilinç akışı kurgusu, serbest çağrışım ilkelerine fazlasıyla bağlıdır".
Freud, serbest çağrışımı "bu temel teknik terapi kuralı... Hastaya kendisini bir sükunet hâline bırakma, derin düşünmeden kendini gözlemleme ve yapabildiği her bir gözlemi rapor etme talimatlarını veririz, diyerek anlatmış, "fazla uyumsuz ya da fazla patavatsız, fazla önemsiz ya da fazla alakasız, ya da saçma ve söylenmesi gereksiz olmaları gerekçeleriyle de olsa bunların hiçbirini göz ardı etmemeye" dikkat etmek gerektiğini de eklemiştir.
Psikanalist James Strachey (1887-1967) serbest çağrışımı 'insan aklının bilimsel incelemesi için ilk araç' saymıştır.

Serbest çağrışımda, psikanaliz hastaları terapi seansı boyunca akıllarına ne gelirse söylemeye ve düşüncelerini sansürlememeye davet edilirler. Bu teknikle hastanın, yargısız bir merak ve kabullenilme ortamında düşündükleri ve hissettikleri hakkında daha çok şey öğrenmesine yardım etmek amaçlanır. Psikanaliz, insanların genellikle kendileri hakkında öğrenme ihtiyaçlarıyla değişimden ve kendini ifşadan (bilinçli ya da bilinçdışı) korkmaları ve bu ikisine karşı savunma mekanizmaları arasında çatışma hâlinde olduklarını varsayar. Serbest çağrışım yönteminin doğrusal ya da tasarlanmış bir gündemi yoktur, ancak yeni kişisel içgörü ve anlamlara yol açabilecek sezgisel atlayışlar ve bağlantılar sayesinde işler: "çağrışımın mantığı bir çeşit bilinçdışı düşüncedir".
Bu ruhla kullanıldığında serbest çağrışım, terapistin de hastanın da sohbetin nereye yönlendireceğini önceden bilemediği, ancak hasta için çok büyük önemi olan konulara ulaştıran bir tekniktir. "Görünüşteki kafa karışıklığı ve bağlantı noksanlığına rağmen...anlamlar ve bağlantılar düzensiz düşünce yumağının içinden belirmeye başlar".
Serbest çağrışımın hedefi belirli cevapları ya da anıları açığa çıkarmak değil, hastanın düşünce, his, eylemlilik ve bireyselliğinin bütünleşmesini arttırabilecek bir karşılıklı keşif yolculuğu başlatmaktır
Serbest çağrışım, Freud'un psikanalizin "Temel Kuralı" ile tezattadır. Serbest çağrışım (rüya tabiri ve dil sürçmesinin analiziyle beraber) çok sayıda teknikten biri olmakla beraber, temel kural hasta tarafından edilen bir yemindir. Freud, serbest çağrışımı şu analojiyle hastalarına anlatmıştır: "Mesela bir demir yolu vasıtasında cam kenarına oturan bir gezginmişsiniz de içeride oturan birine camdan dışarı bakınca gördüğünüz değişen manzaraları anlatıyormuşsunuz gibi davranın." Temel kural, hastanın terapinin başında anlaştığı bir şeydir ve bu da terapi boyunca sürmesi amaçlanan esas bir yemindir: Hasta, her konuda dürüst olmaya söz vermelidir. Temel kurala yemin Freud tarafından şöyle vurgulanmıştır: "En nihayetinde, sonuna dek dürüst olmaya ve bir sebepten ötürü anlatması hoş değil diye hiçbir şeyi atlamayacağınıza söz verdiğinizi asla unutmayın."

Freud'un nihai psikanaliz uygulaması anıları hatırlamaktan ziyade aklın derinlerinde gömülü tutulan içsel ve akli çatışmaları hatırlamaya odaklıdır. Bununla birlikte, serbest çağrışım tekniği günümüzdeki terapi uygulamalarında ve akıl araştırmalarında da önemli yer tutar.
Serbest çağrışımın kullanımıyla hastanın geliştirdiği düşünceleri, başta bilinçdışı bir seviyede açığa çıkarmaya yardım etmek amaçlanır. Şöyle ki:

Nakil - bir insan hakkındaki hisleri başka bir insana uygulamak üzere bilinçsizce nakletme;
Yansıtma - içsel hisleri ya da niyetleri yasıtarak onları başka şeylere ya da insanlara isnat etme;
Direnme - bazı olaylar veya fikirleri hatırlamaya veya kabul etmeye karşı akli bir engel koyma;
Akli çatışmalar, hastaların böyle hislerin nasıl olup da bilinçdışında, akıllarının içinde gizli olarak ortaya çıktığını başta anlamadığı bir perspektiften analiz edilir. "Bilinçdışı, aktif hafızaya ulaşmada, dilin içindeki serbest çağrışım, yasaklı ve engellenmiş arzuyu yansıtmada anahtardır."

Carl Jung ve Zürihli meslektaşları "Freud'un, duygusal etmenlerin hatıraya müdahale etme şekli hakkındaki kanılarını destekleyen bazı dâhiyane çağrışım testleri geliştirdi." bunlar da 1906'da yayımlandı. Freud'un kendisine göre "bu şekilde Bleuler ve Jung, deneysel psikolojiyle psikoanaliz arasındaki ilk köprüyü inşa etti".

Freud, en azından başlarda, serbest çağrışımı hastalar için görece anlaşılır bir yöntem olarak görmüştür. Sándor Ferenczi şu meşhur sözüyle karşı çıkmıştır: "Hasta, serbest çağrışımla iyileşmez, serbest çağrışım yapabildiğinde iyileşir".

Jacques Lacan meseleyle ilgilenmeye devam eder. "Serbest çağrışım aslında bir zahmettir - o kadar ki bazıları stajyerliği olması gerektiğini savunacak kadar ileri gitmiştir, hatta işi böyle bir stajyerliğin gerçek biçimlendirici değerini görecek kadar ileri götürmüştür".

Yirminci yüzyılın sonlarında, "günümüzdeki terapistler serbest çağrışım sürecinin terapinin ilerleyen aşamalarına kadar tutunmasını beklemez; aslında bazıları gerçek serbest çağrışımı terapiyi bitirmek için bir işaret olarak görür".
Zaman ilerledikçe diğer psikologlar da Freud'un serbest çağrışım fikrine misal oluşturan testler oluşturdu: Rorschach testi ve tematik değerlendirme testi (TDT) gibi. Rorschach testi günümüzde önemli eleştirilerle karşılaşmıştır, ancak tematik değerlendirme testi günümüzde özellikle çocuklar için hâlen kullanılmaktadır.
2016'da "serbest çağrışımla kişinin özü ve dünyasıyla ilgili kavramları aynalamak" üzerine yapılan gözlemsel bir çalışma, kişisel çağrışımların birbiriyle alakalı ve "öz" ve "dünya" kavramlarının doğrudan ve dolaylı tabiiyetlerle içten bağlantılı olduğunu, bunun da insan aklında özü ve dünyayı anlama ve algılama yapılandırasını yansıttığını gösterdi.

Nesne ilişkisi teorisinin hasta/terapist ilişkisini daha çok, geçmişin canlandırılmasını ise daha az vurgulamaya başlamasından sonra Freud'un biraz baskı kullanmaktan asla kurtulamamış olduğu eleştirisi ortaya çıkmıştır. Örneğin, 'O hâlâ serbest çağrışımın "temel kuralı"nı savunuyordu...[ki bu] "Eğer serbest çağrışım yapmazsan - sana yaptırmasını biliriz" dermişçesine hastayı tehdit etme etkisi olabilir'.
Daha ileri bir sorun da, 'aşırı üretim sebebiyle, [serbest çağrışımın] sunduğu özgürlü[ğün] herhangi bir yorum şekline direnmenin bir şekline' dönüşebilmesidir.
Psikolog Adam Phillips'e göre "Freud'un projesinin radikal doğası, herkesin serbest çağrışım yapabildiği -böyle bir kabiliyeti olduğu- ve aklından her geçeni herhangi bir zamanda bir kolaj misali söyleyebildikleri bir dünyada yaşamak hayal edilirse bariz olacaktır'.

Bilinç akışı (anlatım yöntemi)
İç monolog

Serbest çağrışım örneği. 6 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Sosyal hizmet, belirli bir disiplin içerisinde birey, aile, grup ve toplum için genel refah düzeyini ve sosyal işlevselliği artırma çabalarına denir. Sosyal işlevsellik, insanların sosyal ilişkilerini sürdürebilmesi için sağlanan olanaklar anlamında kullanılır. Sosyal hizmet; sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, kamu sağlığı, toplumsal kalkınma, hukuk ve ekonomi gibi sosyal bilimler ile sıkı bir ilişki içerisindedir ve toplumsal değişim sosyal ve kişisel sorunları çözmeye odaklanır. İnsan hakları ve sosyal adalet, sosyal hizmet uygulamasının felsefi temelleridir. Sosyal hizmet uygulamaları genelde doğrudan bireyler ya da küçük gruplar ile çalışma gerektirir.
Sosyal işlevsellik 19. yüzyıldaki gönüllü hayırseverlik ve halk örgütlenmesinde kökleri olan sosyal çalışmaları kapsar. Bununla birlikte daha önceki tarihsel dönemlerde toplumsal ihtiyaçlara cevap verme eylemi özellikle özel hayır kurumlarından ve dini örgütlerden çok önce var olmuştur. Sanayi Devrimi'nin ve 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın etkileri, sosyal hizmet üzerine daha sıkı bir disiplin uygulanmasına neden oldu.

Sosyal güvenlik
Toplum hizmeti
Sosyal girişimcilik
E-devlet

Bir agrégasion, Fransız kamu eğitim sisteminde devlet okulu kamu hizmeti için rekabetçi bir sınavdır. Muayene veya agrégatifler için adaylar, professeur agrégé'nin pozisyonuna kabul edildikten sonra agrégé haline gelirler. Fransa'da professeurs agrégés, CAPES eğitimi ile işe alınan professeurs sertifikalarından ayrılmaktadır. Akitlerin genellikle yüksek okullarda (lise) ve üniversitelerde öğretilmesi beklenirken, belgelendirmeler genellikle ortaokullarda (kolejler) öğretilir.
Sınav bir yıldan fazla hazırlık gerektirebilir. Zorluk ve seçicilik (kota) bir disiplinden diğerine farklılık gösterir: her yıl matematik için her yıl açık olan yaklaşık 300 civarında pozisyon vardır, ancak genellikle beşeri ve sosyal bilimler için daha az konum mevcuttur (örneğin, felsefe için 61 pozisyon 2018'de sunulmuştur).
Liselelerde agrégés öğretiminin büyük çoğunluğuna ek olarak, bazı agrégésler, hazırlık sınıflarında grandes écoles veya üniversite düzeyinde öğretmenlik yapmaktadır. Bazı agrégeler normal üniversitelerde ders verir, ancak diğer üniversite akademisyenlerinin yaptığı gibi, bilimsel yöntemler yapmazlar; pozisyonlar PRAG olarak bilinir. Araştırma dahil olmak üzere bazı pozisyonlar (agrégé préparateur, AGPR), écoles normales supérieures'larında mevcuttur, fakat bunlar çok azdır.
Çoğu disiplinde, beklenen dersler orta öğretim seviyesinin oldukça üzerindedir; Aslında, aday üniversite düzeyinde ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü yıl özel derslere uygun bir ders bile sunabilir. Bunun bir nedeni, agrégé'lerin liselerin özel lisans bölümlerinde, ilköğretim okulu olarak bilinen ve doğada çok benzer olan dilbilgisi okullarına öğretebilmeleri olmalıdır.

Fakülte
Yardımcı doçent
Üye profesör
Profesör (akademik kadro)
okutman
Reader
Kıdemli okutman
Araştırma görevlisi
Araştırma üyesi
Doktora sonrası araştırmacı
Privatdozent
Öğretim asistanı

Bir akademik bölüm, akademik departman, katedra veya kafedra, belirli bir akademik disipline ayrılmış üniversite veya okul fakültesinin bir bölümüdür. Bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin üniversite düzeyinde kullanımını kapsar. İngiltere ve diğer Commonwealth ülkelerinde, üniversiteler fakülte terimini kullanma eğilimindedir; fakülteler genellikle okullara veya bölümlere ayrılır.
Bölümlerde fakültelerin organizasyonu standardize edilmemiştir, ancak ABD üniversitelerinin çoğunda en azından Tarih, Fizik, İngilizce (dil ve edebiyat), psikoloji vb. bölümler daha kabadır. Örneğin, bir liberal sanatlar koleji'nde bilimleri vurgulayan tek bir Bilim bölümü olabilir; veya mühendislik üniversitesinin bir dil ve edebiyat bölümü olabilir. Bazen bölümler daha ince olabilir: örneğin, Harvard Üniversitesi bölüm olarak Organismik ve Evrimsel Biyoloji, Moleküler ve Hücresel Biyoloji, Kimya ve Kimyasal Biyoloji gibi departman'lara sahiptir. Bazı disiplinler farklı kurumlarda farklı bölümlerde bulunur: biyokimya biyolojide, kimyada veya kendi bölümünde olabilir; bilgisayar bilimleri matematikte, uygulamalı matematik, elektrik mühendisliği veya kendi bölümlerinde olabilir.
Profesyonel yüksek lisans okullarındaki bölümler okulun kendisi gibi uzmanlaşacaktır, bu nedenle bir tıp üniversitesinin büyük olasılıkla Anatomi, Patoloji, Dermatoloji vb. bölümleri bulunmaktadır.
Bölümlere genellikle bir bölüm üyesi başkanlık eder. Üye bölüm öğretim üyeleri tarafından seçilebilir, fakülte dekanı tarafından atanabilir veya kadrolu öğretim üyeleri arasından basit rotasyonla atanabilir. Bölüm başkanının görevleri, önemi ve gücü kurumlar arasında ve hatta kurum içindeki bölümler arasında büyük farklılıklar gösterir. Kurslar ve dersler genellikle bir bölüm içinde verilir ve genellikle bölüme göre adlandırılır.
Lisans eğitimi, akademik majör veya lisans programları genellikle bölümler tarafından yönetilir. Bununla birlikte, birden fazla bölüme ait olan konular için disiplinlerarası komiteler de olabilir.
Akademik lisansüstü öğrenciler, lisans programlarına göre bölümlerine çok daha yakındır. Onlar üniversite yerine bölüm, üniversite ve koleje giriş ve ders çalışmalarından neredeyse tamamen sorumludur.

Akademik disiplinler listesi

Akademik ünvan, kişinin eğitim görerek ve belli sınavları başarıyla geçerek bir bilimsel tezi başarıyla savunarak o konudaki bilgi ve becerilerini ispatladıktan sonra taşımaya hak kazandığı, genellikle kısa hali adının önüne (bazı dillerde sonuna) eklenen bir ek isim ya da sıfattır. Örneğin "Dr." doktora eğitimi bitirmiş, doktor ünvanı sahibi olmuş kişilerin adının önüne koyulur.
Bazen bir akademik ünvan, ödevleri ve bütçesi olan bir akademik makama getirilmekle, o makama getirilmiş olmakla alakalıdır; örneğin profesör, dekan.
Akademik ünvanların tam ve kısaltılmış isimleri, ediniliş süreçleri, bu süreçlerin süreleri, süreç-adları, belgeleri, birbirlerine göre hangi kriterlerle sıralandıkları, bu süreçlere katılanlara verilen ünvan ve sıfatlar, sosyal hayatta bu ünvanların ne durumlarda özellikle kullanılıp, ne durumlarda arka planda bırakıldıkları çok değişiklikler gösterir.
İlk akademik kurumların bundan bin yıl kadar önce orta doğuda kuruldukları (El-Ezher Üniversitesi M.S.975), batıda ilk üniversitelerin haçlı seferleri ertesinde ortaya çıktıkları (Oxford Üniversitesi 1096, ama 1167'de Kral 2. Henry'nin Paris Üniversitesinde okumayı yasaklamasından sonra önem kazanmış), akademik bilgi akımının devlet, dil, ekonomi, coğrafya gibi sebeplerle bugünlere kadar bölgesel kalmasının böyle bir çeşitliliğe sebep olduğu düşünülebilir.
Endüstri ve bilişim devrimleri sonucu tüm dünyada iletişim, ulaşım ve uluslararası ilişkilerin artmasıyla akademik ünvanları ve bunların ediniliş süreçlerini benzeştirme gereksinimi de artmış ve Bologna Süreci gibi standardlaştırma çabaları oluşmaya başlamıştır.
Genelde bu ünvanlar latince Latince: magister-usta, Latince: candidatus-usta adayı(çırak), Latince: baccalaureus-şövalye çırağı (ya da akademik baş süsü Latince: bacca lauri-defne taneleri taşıyan) ve Latince: doctor-öğreten kelimelerinden üretilmiş kelimelerden oluşur.
Ara ünvanlar Latincede (ustalığa giden merdivende) basamak anlamına gelen Latince: gradus kelimesi kökenlidir.
Ayrıca, akademik yetkinlik belegeleri için diploma, lisans, şeheda, icazet gibi isimler kullanılagelmiştir.

Don (akademik)
Tez

Akademisyen, bir sanat, edebiyat, mühendislik veya bilim akademisinin asil üyesi olan kişilere denir. Akademi üyeleri (eskiden akademisyenler olarak da adlandırılırdı), bir bilim veya sanat akademisine seçilmiş, olağanüstü başarıları olan bilim insanları ve sanatçılar olarak tanımlanır. Bu, bilimsel alanda en yüksek onurlardan biri olarak kabul edilir. Birçok ülkede bu, ulusal bilim hayatında güçlü bir etkiye sahip bir akademinin asil üyesini belirtmek için kullanılan onursal bir ünvandır.
Buna bağlı olarak, SSCB Bilimler Akademisi gibi kuruluşlarda bu ünvan, fon tahsisi ve araştırma öncelikleri konusunda ayrıcalıklar ve idarî sorumluluklar sağlar.
Tarihî bakımdan, akademisyen ünvânının anlamı, en başarılı ve en köklü iki ilim ve bilim cemiyetinin erkân ve geleneklerini takip eder: bunlarda ilki bağımsız bir değerlendirme kurulu tarafından verilen ve bir kişiyi öne çıkarmayı amaçlayan, ancak nispeten az resmî yetki veren bir onur unvanı olan İngiliz Royal Society (Türkçe: Kraliyet Cemiyeti); diğeri ise, devletle çok daha yakından ilişkide olan, bir kuruluş olarak daha fazla devlet fonu alan ve akademisyen ünvânının karar alma konusunda çok daha fazla hak anlamına geldiği Fransız Bilimler Akademisi'dir. 
Bir akademi, öğretim faaliyeti yürütmez, ancak genellikle özel araştırma kuruluşları, enstitüleri işletir. Faaliyetleri ve çalışmaları, üyelerin diğer üyelere araştırma sonuçlarını sunduğu toplantılardan oluşur. Bu sunumlar, düzenli aralıklarla toplantı tutanakları veya makaleler halinde yayınlanır.
Çin'de akademisyen olmak, yalnızca ülkenin en önde gelen bilim insanlarına ve mühendislerine verilen en büyük onur ve ünvândır. Akademisyenler, Çin Bilimler Akademisi veya Çin Mühendislik Akademisi tarafından seçilir.

Aspiranturo Sovyetler Birliği ve onun halefi devletlerinde (Rusya, Ukrayna, Kazakistan ve diğerleri) ve ayrıca Doğu Bloku ülkelerinde daha fazla bilimsel bir derece kazanmak amacıyla çalışmaların sürdürülmesini ifade eden eğitim derecesidir. Doktoranturo eğitiminin öncülüdür. Tıbbi alanda tıbbi staj ve tıp asistanı yaygındır.
Aspiranturo üniversite diplomasına (diplom) odaklanmaktadır. Genelde iki doktora tezinin birincisi olan adaylık tezinin savunmasıyla tamamlanır.
Aspiranturo çalışması 1925'te SSCB'de düzenlendi. 1 Eylül 2013'e kadar lisansüstü mesleki eğitim sisteminde, yüksekokul, bilimsel ve pedagojik personelin ana eğitim biçimlerinden biriydi. 1 Eylül 2013'ten beri (29 Aralık 2012 tarihli Federal Yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana), yüksek lisans eğitiminin üçüncü seviyesi olarak sınıflandırılmıştır. Burs, kuruluşun idari işlemiyle atanır ve ayda bir kez ödenir.

Başvuru sahibi
Yönetici eğitimi

Bologna veya Türkçe Bolonya (Bologna lehçesi: Bulåggna), Kuzey İtalya'daki Emilia-Romagna bölgesinin başkenti ve en büyük şehridir. 390.734 nüfusu ve 150 farklı milliyetiyle İtalya'nın yedinci en kalabalık şehridir. Metropol bölgesi 2025 yılı itibarıyla 1 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Bologna, MS 1088'de kurulan, sürekli faaliyet gösteren ve en eski üniversitesi olan Bologna Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmasıyla ünlüdür.
Şehir, yüzyıllar boyunca önemli bir kentsel merkez olmuştur; önce Etrüskler (Felsina olarak adlandırmışlardır), sonra Keltler (Bona), daha sonra Romalılar (Bonōnia) ve Orta Çağ'da, özgür bir belediye ve daha sonra signoria olarak, nüfus bakımından Avrupa'nın en büyük şehirlerinden biri olmuştur. Kuleleri, kiliseleri ve uzun revaklarıyla ünlü Bologna, 1970'lerin sonunda başlayan dikkatli bir restorasyon ve koruma politikası sayesinde iyi korunmuş bir tarihi merkeze sahiptir. 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi ve 2006 yılında UNESCO "Müzik Şehri" ve Yaratıcı Şehirler Ağı'nın bir parçası oldu. 2021 yılında UNESCO, şehrin uzun revaklarını Dünya Mirası Alanı olarak tanıdı.
Bologna, birçok büyük mekanik, elektronik ve gıda şirketinin genel merkezlerinin bulunduğu önemli bir tarım, sanayi, finans ve ulaşım merkezidir ve aynı zamanda Avrupa'nın en büyük kalıcı ticaret fuarlarından birine ev sahipliği yapmaktadır. 2022 yılında Il Sole 24 Ore, Bologna'yı genel yaşam kalitesi açısından İtalya'nın en iyi şehri olarak adlandırdı, ancak 2025 yılında 4. sıraya geriledi. Bologna, sürdürülebilir ve eşitlikçi kentsel kalkınmaya odaklanarak 2040 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefliyor. Şehir ayrıca, sürdürülebilir ulaşım, kamu altyapısı ve yeşil alanlara vurgu yaparak, 2022-2024 programının bir parçası olarak sürdürülebilirliğe yaptığı yatırımı da artırıyor.

Bologna komününün belediye sınırları içinde nüfusu (30.6.2010 itibarıyla) 379.778 kişidir. Bu belediye sınırları içindeki nüfusun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Bologna komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Anzola dell'Emilia, Calderara di Reno, Casalecchio di Reno, Castel Maggiore, Castenaso, Granarolo dell'Emilia, Pianoro, San Lazzaro di Savena, Sasso Marconi, Zola Predosa

Bologna şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

Emilia-Romagna
Bologna (il) (BO)
İtalya'daki şehirler listesi

Bologna Belediyesi resmi websitesi3 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Bologna Süreci, tüm Avrupa'da yükseköğretim ve akademik konularda standartlar geliştirmek ve ayrılıkları en aza indirgeyerek eğitim sistemlerini bağdaştırmak ve Avrupa'da birbiriyle tam uyumlu bir yükseköğrenim alanı yaratmak amacıyla oluşturulmuş bir programdır. İtalya'nın Bologna kentinde bulunan Bologna Üniversitesi'nde yürütülen bir dizi görüşmenin ardından ortaya atıldığı için bu adla anılmaktadır. 1999 yılında yirmi dokuz Avrupa ülkesinin eğitim bakanlarınca görüşülerek imzalanmıştır.

1999'dan beri: Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç, İsviçre, Birleşik Krallık
2001'den beri: Hırvatistan, Kıbrıs, Lihtenştayn, Türkiye
2003'ten beri: Arnavutluk, Andorra, Bosna-Hersek, Vatikan, Rusya, Sırbistan, Kuzey Makedonya
2005'ten beri: Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna
2007'den beri: Karadağ
2010'dan beri: Kazakistan
2015'ten beri: Belarus
Monako ve San Marino bu sürece katılmayan Avrupa Konseyi üyeleridir. Avrupa Birliği üyelerinin tümü sürece dâhildir.

Bologna Üniversitesi (İtalyanca: Alma Mater Studiorum - Università di Bologna, İngilizce: University of Bologna, UNIBO) İtalya'nın Bologna şehrinde bulunan bir araştırma üniversitesidir. 1088 yılında organize bir öğrenci loncası (dolayısıyla studiorum) tarafından kurulan, dünyada sürekli faaliyet gösteren en eski üniversitedir. Universitas kelimesinin kullanıldığı, temelinde yükseköğrenim ve derece veren bir enstitü olmak amacıyla kurulan ilk kurumdur.
En prestijli İtalyan üniversitelerinden birisidir ve hem bir bütün olarak hem de özel çapta bölümleriyle ulusal, Avrupa içi ve uluslararası sıralamalarda ilk sıralarda yer alır. Kuruluşundan bu yana, İtalya'nın ve dünyanın her yerinden çok sayıda akademisyeni, bilim insanını ve öğrenciyi kendine çekerek önemli uluslararası öğrenim merkezlerinden biri haline gelmiştir.
Üniversitenin amblemi Alma Mater Studiorum ("Eğitimin Besleyici Annesi") sloganını ve MS 1088 tarihini taşır ve 11 okulunda yaklaşık 86.500 öğrencisi vardır. Cesena, Forli, Ravenna ve Rimini'de kampüsleri ve yurt dışında Buenos Aires, Arjantin'de bir merkezi vardır. Brüksel, New York ve Shanghai'da üniversitenin üye olduğu organizasyonlar sayesinde ofisleri bulunmaktadır. Ayrıca Collegio Superiore di Bologna adında bir mükemmellik okulu vardır. Bologna Üniversitesi'nin yayınlarından biri Bologna University Press 18 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'tir.
Bologna Üniversitesi, üniversite diploması alan ve bir üniversitede öğretmenlik yapan ilk kadın olan Bettisia Gozzadini ile hem bilimde doktora yapan hem de üniversite profesörü olarak maaşlı bir pozisyon alan ilk kadın olan Laura Bassi'nin üniversitesidir.

Bologna Üniversitesi'nin kuruluş tarihi belirsizdir, ancak çoğu kişi tarafından 1088 olduğuna inanılmaktadır. Üniversiteye Kutsal Roma İmparatoru Frederick I Barbarossa tarafından 1158'de bir tüzük (Authentica habita) verilmiştir ancak 19. yüzyılda Giosuè Carducci liderliğindeki bir tarihçi komitesi üniversitenin kuruluşunu 1088'e kadar takip etmiştir ve bu da Bologna Üniversitesi'ni dünyanın sürekli faaliyet gösteren en eski üniversitesi yapmıştır.
Üniversite, kanon hukuku ve medeni hukuk öğretimi ile tarihsel olarak dikkate değerdir; üniversite büyük ölçüde 1070'te İtalya'da yeniden keşfedilen Roma hukukunun merkezi bir metni olan Corpus Iuris Civilis'i incelemek amacıyla kurulmuştur. Bu odağı, üniversiteyi Orta Çağ Roma hukukunun gelişim merkezi yapmıştır. Modern zamana kadar, bu üniversitede verilen tek derece doktora olmuştur.
Bologna Üniversitesi Orta Çağ döneminde Avrupa'nın geri kalanının tersine özgür ve bilimsel düşüncenin İtalya'daki merkezlerinden biri olmuştur. Üniversitenin Rönesans dönemindeki merkezi olan Bologna Archiginnasio'su bugün tıp tarihinin dönüm noktalarından biri olan Anatomi Tiyatrosu'na ve büyük bir araştırma kütüphanesine ev sahipliği yapmaktadır.

Eğitim kadrosunda ilk olarak hukukçular yer almış, 14. yüzyıldan itibaren ise mantık, astronomi, tıp, felsefe, aritmetik, retorik, dil bilgisi, teoloji, Yunanca ve İbranice gibi dersler vermek üzere yeni eğitimciler eklenmiştir. Böylelikle Bologna Üniversitesi seçkin akademisyenlerin eğitim verdiği oldukça ünlü bir okul olmuştur. Bugün bir üniversite şehri olarak bölümleri Bologna'nın farklı yerlerine yayılmış durumdadır.
15. yüzyılda aralarında Andrea Alciato'nun da bulunduğu önemli hukukçular, 16. yüzyılda Pietro Pomponazzi, Gerolamo Cardano, Scipione del Ferro gibi isimler doğa bilimleri konusunda ders vermiştir.
17. yüzyılda Carracci, Guido Reni ve Guercino tarafından resim, Ferdinando Bibbiena ve oğlu Antonio tarafından da mimarlık bölümleri kurulmuştur.
18. yüzyılda ise, Papa Lambertini Benedict XIV Bilimler Enstitüsü'nün kütüphanesine birçok bilimsel malzeme bağışlamış, hediyeleri ile sanat ve bilimi teşvik etmiştir. Bu dönemde matematik kürsüsü kurulmuş; fizik, cebir, optik, kimya dersleri başlanmıştır. Domenico Guglielmini, Eustachio, Gabriele Manfredi gibi matematikçi ve astronomlar, Iacopo Bartolomeo Beccari, Pier Paolo Molinelli gibi doktor ve doğa bilimcileri ders vermeye başlamıştır. Bilim ve teknoloji konusunda Luigi Galvani'nin öncü çalışmaları, Ercole Francesco, Giampietro Canotti, Giovanni Grisostomo Trombelli, Ludovico Ravioli, Francesco Albergati isimler sayesinde ise tarih çalışmaları yapılmıştır. Carlo Francesco Dotti, Alfonso Torreggiani, Donato Creti, Giuseppe Maria Crispi, Vittorio Bigari gibi birçok yetenekli sanatçı sayesinde ise mimarlık ve resim konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır.
İlerleyen yüzyılda ise Giovanni Capellini, Giosuè Carducci, Giovanni Pascoli, Augusto Righi, Federigo Enriques, Giacomo Ciamician, Augusto Murri gibi önemli isimler öne çıkmıştır.

Okullar, departmanları birbirine bağlayan ve koordine eden organizasyon birimleridir.
5 okul şunlardır:

Sanat, Beşeri Bilimler ve Kültürel Miras
Ekonomi ve Yönetim
Mühendislik
Tıp
Bilim

Departmanlar, üniversitenin araştırma, eğitim faaliyetlerini yürüten organizasyon birimleridir.
32 departman şunlardır:

Tarım ve Gıda Bilimleri - DISTAL
Mimarlık - DA
Biyolojik, Jeolojik ve Çevresel Bilimler - BiGeA
Biyomedikal ve Nöromotor Bilimler - DIBINEM
Kimya "Giacomo Ciamician" - CHIM
İnşaat, Kimya, Çevre ve Malzeme Mühendisliği - DICAM
Klasik Filoloji ve İtalyan Çalışmaları - FICLIT
Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği - DİSİ
Kültürel Miras - DBC
Ekonomi - DSE
Eğitim Çalışmaları "Giovanni Maria Bertin" - EDU
Elektrik, Elektronik ve Bilgi Mühendisliği "Guglielmo Marconi" - DEI
Deneysel Tıp, Teşhis Tıbbı ve Özel Tıp - DIMES
Yaşam Kalitesi Çalışmaları - QUVI
Tarih ve Kültürler - DiSCi
Endüstriyel Kimya "Toso Montanari" - CHIMIND
Endüstri Mühendisliği - DIN
Mütercim Tercümanlık ve Çeviri - DIT
Hukuk Çalışmaları - DSG
Yönetim - DiSA
Matematik - MAT
Tıbbi ve Cerrahi Bilimler - DİMEC
Modern Diller, Edebiyatlar ve Kültürler - LILEC
Eczacılık ve Biyoteknoloji - FaBiT
Felsefe ve İletişim Çalışmaları - FILCOM
Fizik ve Astronomi “Augusto Righi” - DIFA
Siyaset ve Sosyal Bilimler - SPS
Psikoloji "Renzo Canestrari" - PSI
Sosyoloji ve İş Hukuku - SDE
İstatistik Bilimleri "Paolo Fortunati" - STAT
Sanat - DAR
Veterinerlik Tıbbı Bilimleri - DİMEVET

1950'lerin başında, Bologna Üniversitesi'nin bazı öğrencileri "Il Mulino" incelemesinin kurucuları arasındaydı. 25 Nisan 1951'de incelemenin ilk sayısı Bologna'da yayınlanmıştır. Kısa sürede "Il Mulino" siyasi ve kültürel tartışmalar için İtalya'daki en ilginç referans noktalarından biri haline gelmiştir ve İtalya'da ve yurt dışında önemli editoryal ilişkiler kurmuştur. Editoryal faaliyetler inceleme ile birlikte gelişmiştir. 1954'te, bugün en önemli İtalyan yayıncılarından birini temsil eden Il Mulino Yayınevi (Società editrice il Mulino) kurulmuştur. Buna ek olarak, 1964'te Istituto Carlo Cattaneo'nun kurulmasına yol açan (çoğunlukla İtalya'daki eğitim kurumları ve siyasi sisteme odaklanan) araştırma projeleri başlatılmıştır.

Collegio Superiore, Bologna Üniversitesi bünyesinde özel öğrenim programları aracılığıyla öğrencilerin liyakatini artırmayı amaçlayan bir mükemmellik kurumudur. Kurum, 1998 yılında Collegio d'Eccellenza olarak kurulmuştur. İleri Araştırma Enstitüsü ile birlikte Yüksek Araştırma Enstitüsü'nün bir parçasıdır.
Collegio Superiore, Bologna Üniversitesi'ndeki bir lisans programına kayıtlı öğrencilere disiplinler arası bir çerçevenin parçası olarak özel kurslar sağlayan ek bir eğitim yolu sunmaktadır.
Collegio Superiore'nin tüm öğrencilerine tam burs, kişisel öğretmen yardımı ve ücretsiz yurt gibi ek avantajlar sağlanır. Collegio Superiore'un üyesi olarak kalabilmek için öğrencilerin hem lisans programlarında hem de ek derslerinde yüksek notlar almaları gerekmektedir.
Madde Fiziği profesörü Beatrice Fraboni, 2019'dan beri Collegio Superiore'un başkanıdır.

Bologna İşletme Okulu (İngilizce: Bologna Business School) Bologna Üniversitesi'nin lisansüstü işletme okuludur.

Kardinal Alberto Bolognetti
Albrecht Dürer
Papa Alexander VI
Anna M. Borghi, İtalyan bilişsel psikolog
Augusto Righi, elektromanyetizma çalışmasında öncü
Carlo Goldoni, İtalyan oyun yazarı
Carlo Rovelli, İtalyan teorik fizikçi
Carlo Severini
Aziz Charles Borromeo, Milano Başpiskoposu
Dante Alighieri, İtalyan şair, yazar ve filozof
Diego Della Valle, İtalyan deri ürünleri şirketi Tod's'un başkanı
Enzo Ferrari, İtalyan yarış pilotu, mühendis ve girişimci
Desiderius Erasmus
Gabriele Paleotti
Gasparo Tagliacozzi, plastik ve rekonstrüktif cerrahinin öncüsü
Giacomo Matteotti
Giovanni Pascoli
Papa Gregory XIII Ugo Boncompagni
Papa Gregory XV
Guglielmo Marconi, İtalyan mucit ve radyo öncüsü
Susa Henry (Hostiensis)
Papa Innocent IX
Irnerius, Glossators Okulu'nun kurucusu
Laura Bassi, bilimsel bir çalışma alanında üniversite diploması alan ilk kadın
Lazzaro Spallanzani, İtalyan rahip, biyolog ve fizyolog
Leon Battista Alberti
Luigi Galvani
Manuel Olivencia, avukat ve akademisyen
Marcello Malpighi
Michelangelo Antonioni
Nicolaus Copernicus, Güneş merkezli evrensel modelin formüle edicisi
Kardinal Paolo Burali d'Arezzo
Paracelsus, Toksikoloji disiplininin kurucusu
Patrizio Bianchi, Draghi Kabinesinde Eğitim Bakanı
Petrarca
Pico della Mirandola
Pier Paolo Pasolini
Pietro Mengoli
Başpiskopos Thomas Becket
Tommaso Perelli, İtalyan astronom
Torquato Tasso
Ulisse Aldrovandi
Umberto Eco, İtalyan göstergebilimci, filozof ve yazar

11. yüzyıl
Irnerius

12. yüzyıl
Bulgarus
Decretum Gratiani
Martinus Gosia
Kudüs Patriği Herakleios
Surlu William

13. yüzyıl
Benvenutus Scotivoli
Bettisia Gozzadini
Guido Guinizelli
Susalı Henry (Hostiensis)
Paul, Dominik şehit
Sylvester Gozzolini
Salicetolu William

14. yüzyıl
Manuel Chrysoloras
Giovanni de' Marignolli
Francesco Petrarca
Coluccio Salutati

15. yüzyıl
Albrecht Dürer
Leon Battista Alberti
Nicolaus Copernicus
Lippo Bartolomeo Dardi
Yuriy Drohobych (Georgius de Drohobycz olarak da bilinir)
Giovanni Pico della Mirandola

16. yüzyıl
Ulisse Aldrovandi
Giovanni Antonio Magini
Camillo Baldi
Girolamo Cardano
Ignazio Danti
Giovanni Della Casa
Girolamo Maggi
Virgilio Malvezzi
Paracelsus

17. yüzy

Cambridge Üniversitesi (İngilizce: University of Cambridge veya resmî adıyla The Chancellor, Masters, and Scholars of the University of Cambridge), Birleşik Krallık'a bağlı Cambridge kentinde bulunan, devlete bağlı bir araştırma üniversitesi. 1209'da kurulan üniversite İngilizce konuşulan ülkelerde mevcudiyetini sürdüren ikinci, tüm dünyanın dördüncü en eski üniversitesidir. yerel halk ile aralarındaki anlaşmazlık sonucunda Oxford Üniversitesi'nden ayrılan akademisyenler tarafından kurulan üniversitenin Oxford ile arasında büyük benzerlikler bulunur ve her ikisini birden kastetmek için zaman zaman Oxbridge tabiri kullanılır.
Cambridge 31 bağlı kolej ve 100'ü aşkın akademik departmanın altı okulda organize olmasıyla oluşturulmuştur. Üniversitenin binaları kentin birçok yerine dağılmıştır ve bunlardan birçoğu tarihi öneme sahiptir. Bünyesindeki kolejler kendi kendilerini yönetir ve üniversite bünyesinin ayrılmaz birer parçasıdır. 31 Temmuz 2015 rakamlarına göre üniversitenin toplam geliri 1.638 milyar £ olup bunun 397 milyon £'lik kısmı araştırma bağışları ve sözleşmelerdir. Merkezi üniversite ve bünyesindeki kolejlerin toplam geliri 5.89 milyar £'i bulur ve bu rakam Amerika Birleşik Devletleri dışında bulunan üniversiteler içinde en yüksek bağış anlamına gelmektedir. Altın üçgen olarak adlandırılan Britanya'nın en iyi üniversitelerinden olan Cambridge "Silicon Fen" adı verilen yüksek teknoloji alanının gelişmesine oldukça katkı sağlamıştır.

Üniversite Fitzwilliam Müzesi ve botanik bahçesinin de aralarında olduğu sekiz sanat, kültür ve bilim müzesine sahiptir.

Cambridge Üniversitesi kütüphaneleri 8 milyonu bir legal depozit kütüphanesi olan Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'nde olmak üzere yaklaşık 15 milyon kitaba sahiptir.
Üniversiteye bağlı Cambridge University Press dünyanın en eski yayınevi ve en eski ikinci üniversite basımhanesidir. Cambridge dünyanın çoğunlukla en iyi ve en saygın üniversiteleri arasında sayılır. Akademik hayatın yanında öğrenci hayatının merkezi kolejler ve bunların sanatsal aktiviteleri, öğrenci toplulukları ve kulüpleridir.
Cambridge seçkin matematikçiler, bilim insanları, ekonomistler, yazarlar, felsefeciler, oyuncular ve politikacıların da arasında olduğu birçok önemli mezuna sahiptir ve bünyesinde barındırdığı 92 kişi Nobel Ödülüne layık görülmüştür.

Cambridge Üniversitesi, 2006 yılında uluslararası derecelendirmelerden The Times Higher Education Supplement (THES) ve 'Şanghay Jiao Tong University' listelerinde Dünya sıralamasında en iyi 2. üniversite olarak değerlendirildi.

Cambridge Üniversitesi'nin şu an 31 tane koleji bulunmaktadır. Bunlardan 3 tanesi (New Hall, Newnham, Lucy Cavendish) sadece kız öğrenci kabul etmektedir. Kalan 28 tanesinde karma eğitim verilmektedir. En son Magdalene, 1988 yılında sadece erkek öğrenci eğitiminden, karma eğitime geçmiştir. Bu kolejlerden ikisi ise (Clare Hall ve Darwin) yalnızca lisansüstü öğrenci kabul eder. Şu an eğitim vermeyen kolejleri de bulunmaktadır. Üniversitenin kolejleri şunlardır:

Nick Patterson, matematikçi

Cambridge kuralları

Cami, İslâm dininin ibadet mekanıdır. Genellikle minaresiz küçük camilere veya bazı kurum ve kuruluşlarda ibadet için ayrılmış ufak mekanlara ise mescid denir.
Kur'an'da ibadethane adı olarak cami terimi geçmez, ancak "secde yapılan yer" anlamındaki mescit kavramı kullanılır. Ayet  Cemaatle namazı ve hayratı öven hadislerini temel alan İslâm dini mimarisi, ilk mabet Kâbe ve ilk mescit Mescid-i Kubâ ile başlamış, Mescid-i Nebevî ve benzerleriyle devam ederek yayılmış ve günümüze kadar gelmiştir.
Alevîlik'te ise ibadethane (mescit) olarak cemevi kullanılmaktadır.

"Cami" Türkçeye Arapçadan geçen bir sözcüktür. Cem, "Toplanma, bir araya gelme" kökünden gelen cami, "Toplayan, bir araya getiren" demektir. Sözcük önceleri "cuma namazı mescidi" anlamında kullanılıyordu. Sözcüğün eş anlamlısı Toplak sözcüğüdür. Cami sözcüğü, tamlamalarda cami kelimesi "i" halindeyken camii veya camisi şeklinde kullanılır. Eğer başındaki kelime sıfatsa cami (Kurşunlu Cami, Eski Cami), başındaki kelime isimse camii veya camisi (Süleymaniye Camii, Hisar Camii, Kocatepe Camii) şeklinde kullanılır. Talat Tekin'in belirttiği üzere, cami kullanımı Arapçadaki ayn harfinin sessiz olması sebebiyle Türkçe ekle kullanım şeklidir; camisi kullanımı ise yanlış kullanım olmakla birlikte galat-ı meşhur haline gelmiştir. Tartışmanın sebebi Dil Devrimi sonrası ayn harfini ayrıca belirtecek harfin bulunmaması ve yazı dilinde farkının gösterilememesidir.
Osmanlıda sultanlar adına yaptırılan büyük camilere selatin camileri denir. Ayrıca herhangi bir alanda ibadet etmeye yarayan, boş ve imarsız mekanlara namazgâh denir. Şehirlerde yapılan ve özellikle cuma namazları için büyük cemaatlerin toplanmasını sağlayan şehrin en büyük ve abidevi camilerine ise Ulucami denilmektedir.
Mescid Arapçada secde edilen yer demektir. Orta Çağ İspanya'sında yaşayan Endülüslülerden miras kalan ve İspanyolcada cami demek olan ‘mezquita’ sözcüğü Arapça ‘mescid’den gelişmiştir. Türkçe dini mimari terminolojisinde bu ibadethanenin küçüklerine mescit, daha büyüklerine ise cami denilmektedir.
Cami sözcüğü, aynı zamanda İslam'da Allah'ın 99 isminden biri olup, Cami "istediğini istediği şekilde, istediği zaman, istediği yerde toplayan" anlamına gelmektedir. 

İslam'ın ilk döneminde Allah'a ibadet için Muhammed'in Medine'deki evini hatırlatan basit binalar dikilirdi. O dönemlerde camiler olmadığından Allah'a ibadet ve namaz kılınması açık arazide kenarları hatla çekilmiş yerlerde yapılırdı. Muhammed peygamber Medine'ye hicreti sırasında Medine yakınlarında Kuba denilen yerde birkaç gün kalmıştır. Peygamber Kuba'da olduğu zaman için bir cami yaptırmıştır ki, bu günümüze kadar Mescid-i Kubâ olarak bilinir. Hicretin ilk zamanlarında Müslümanların kıblesi Kudüs idi. Sonraları ayet olarak kıblenin Kâbe olduğu beyan oldu. Bu nedenle Kur'an'ın ikinci suresinde bildirilir. Kıblenin değiştirilmesi hakkında ayetin Peygamber'e nazil olduğu cami hazırda Medine yakınında bulunan İki kıbleli camidir.
Cami hakkında Kuran'da şöyle buyurulur: "Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Mekke'de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe'dir.". Muhammed peygamber ikinci kıblenin ise Mescid-i Aksâ olduğunu söyledi.
İslâm ülkelerinde camiler sadece ibadet için, dini törenler geçirmek için inşa edilmiyordu. Cami çok fonksiyonlu bir yardımseverlik binası olarak kabul edilir ve onun içerisinde yapılan güzel işler hem de Müslümanlar arasında iletişimi, birliği güçlendirir. Nasîrüddin Tûsî insanların ibadete ve iletişime olan ihtiyacını şöyle anlatıyordu:

Sonradan alim cemaat namazının tek başına kılınan namazdan üstünlüğünü insanlararası iletişimi güçlendirmekle bağlıyor. Mahalle ve köy camileri cemaati günde beş kez, cam cami ise köy ve mahalledekileri birlikte haftada bir kez ibadete toplar, onlar arasında anlaşmayı, iletişimi artırır. Alime göre: Ayrıca tüm cemaatin görüşmesi için yılda iki kez ibadet saptamışlardır. Bunun için cemaati tutabilecek büyük meydan seçmeyi ve Ham'ın oraya davet etmeyi buyurmuşlardır. Dünya Müslümanlarının ömürlerinde bir defa kendi hemdinleri ile toplantı ve görüşme yeri için ortam sahibinin evinden (Kabe) iyi yer olamaz. Tüm kavimlerin ve meslek sahiplerinin böylece bir yere toplanması, alimin göre hem karşılıklı yarar almak, hem de havasını değişim sağlık için yararlı tedbirdir.

İslâm'da caminin tarihi İslâm Peygamberi'nin İslâm dinini insanlara ulaştırmaya başladığı zaman başlar. O dönemde Mekke yönetimi İslâm Peygamberi'ne Kâbe'de ibadet etmeye engel oluyor, o ise "Allah'ın evi"'nde namaz kılmak için ibadetlerini câmide kılmaya çalışıyordu. Diğer Müslümanlar baskılardan kurtulmak için çeşitli evlerde, arazilerde ibadetlerini yerine getiriyorlardı. İslâm Peygamberi 622 yılında Medine'ye hicret ettiğinde orada inşa edilecek olan mescit arazisinin belirledi. Bununla da Mescid-i Nebevî adlandırılan ibadet mekânının temelleri atıldı ve kısa süre içinde inşa edildi. Caminin arka bölümünde İslâm'ın ilk üniversitesi diyebileceğimiz Suffe (Medine'de bulunan Mescid-i Nebî etrafındaki odalar) için yer ayrıldı. Medine'deki Müslümanların sayısı arttıkça günlük namazların kılınacağı câmilerin sayısı arttı.
Cuma namazı Mescid-i Nebevî'de kılınıyordu. Mescid-i Nebevî'den sonra birçok câmi inşa edildi ve cuma namazları kılınmaya başlandı. Bütün bunlar gösteriyor ki, İslâm Peygamberi'nin sağlığında da çeşitli bölgelerde yaşayan Müslümanların ibadet etmeleri için mescitleri vardı. Müslüman olan bazı aşiretler de (Tâif'te) önceki mabetlerin yerine cami inşa etmişlerdir[8]. İslâm Peygamberi'nin vefatından sonra daha geniş bir coğrafyada İslâm dininin kabul edilmesi, cami yapımını zorunlu kılıyordu.
Kur'an'da bu konu şöyle geçmektedir: Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.. İslâm Peygamberi ise Mescidleri bina edin, onların toz toprağını temizleyin. Her kim Allah için mescid bina ederse Allah da ona cennette bir mescid hazırlar demiştir.

Kıble - Başta namaz olmak üzere bazı ibadet ve davranışlarda yönelinen taraf, Kâbe.
Mihrap - İslâm sanatında cami, mescit ve namazgâhlarda kıbleyi ve imamın namaz kıldırırken duracağı yeri gösteren mimari eleman.
Minber - Camilerde cuma ve bayram namazlarında hatibin üzerine çıkarak hutbe okuduğu basamaklı mimari unsur.
Vaaz Kürsüsü - Mihrabın minberin bulunmadığı sol tarafında bulunan, minberin kullanımı dışında namaz öncesi vaazların verildiği yerdir.
Mahfil - İslâm mimarisinin dinî yapılarında özel kullanımları olan mekân birimlerine verilen ad.
Rahle - Kuran'ın konularak rahat okunması için özel tahta sıra.
Kubbe - Mimaride örtü olarak kullanılan yarım küre biçiminde unsur.
Minare - Camilerde namaza çağrıyı bildirmek ve salâ okumak için inşa edilmiş ana yapıdan yüksek tasarlanan yapılardır.

Camilerin esas cami ve avlu gibi iki bölümü vardır. Esas cami; mihrap, minber, vaaz kürsüsü ve dikdörtgen oylumun üzerini örten kubbe ve yan kubbelerden meydana gelir. Minareler esas caminin dış duvarlarına ya da iç avlu duvarlarına bağlanmıştır. Son cemaat yeri esas caminin giriş kapısı olan yüzünde bulunur.
Emevîler döneminde Şam Emeviyye Camii, Sidi Ukba Ulu Camii; Abbâsîler döneminde Samarra Camii; Tolunoğulları döneminde İbn Tolun Camii; Fâtımîler döneminde Ezher; Endülüs'te Kurtuba Ulucamii; Selçuklular zamanında Ulu camiler; Osmanlılarda selatin camileri dikkat çeken yapılardır. Büyük camiler, etrafında medrese, mektep, aşhane, hastane gibi yapılarla birer imaret (külliye)dir.
“Çok sayıda küçük kubbe içeren Osmanlı camilerinin merkezcil yerleşim düzeni ve piramit biçimli kütlesi, en azından form olarak, bir Uygur resminde tasvir edilen gök tapınağından yola çıkılarak oluşturulmuş ve 8.-10. yüzyıllarda Kökşibagan’da cami mimarisine uygulanmış gibi görünmektedir. Ayasofya örneğinin önemli teknik özellikler ortaya koyduğuna hiç şüphe yoktur. Ancak çok kubbeli Osmanlı camilerinde estetik özellik olarak, her biri yüksek bir ayak üzerinde duran dört kubbeli Bizans kilisesinin çoğul görüntüsüne değil, Kökşibagan’da erişilen ahenge öykünme vardır. Gerçekten de merkezcil haçvari eksenli plan, Osmanlı dervişlerinin felekleri, belki de vahdet-i vücud anlayışla evrensel ahengin grafik simgesi haline gelmiş ve derviş taçlarının üst kısmında resmedilmiştir.” (Esin, sy.114)
“8. yüzyılda, İslâm'ın zaferinin ardından bu Türk meliki kentini (Buharayı) terk etti, kent sakinleri İslam dinine geçti ve bir mescit inşa ettiler. 8. ya da 11. yüzyıla tarihlendirilen bu mescit, hem Uygur kozmogrofik resim sanatına hem de piramit biçiminde düzenlenmiş dokuz kubbeli Oğuz hükümdar ikametgâhına benzemesi nedeniyle, inşasında daha eski gök tapınaklarından esinlenilmiş olabilir. Ne var ki, Müslümanlıkta cemaatle birlikte yapılan ibadette geniş bir alana ihtiyaç duyulması yüzünden hücreler arasındaki duvarlar kaldırıldı ve sütunlar kubbelerin ağırlığını taşıyacak biçimde yapıldı. Böylece piramit düzenindeki çok kubbeli Türk kapalı mescitlerinin ilk örneği geliştirilmiş gibi görünüyor.” (Esin, 122) Selçuklu Hanedanında sahın kâgir ayaklar ve sütunlarla, çok kubbeli örtülüydü. Osmanlılarda ise dört kalın fil ayağına oturan ana kubbeli camiye geçilmiştir. Türkler bir yeri fethettikten sonra önce toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bütüncül binalar yaparlardı. İmaret kültürü denilen bu olgu, İslam kültürünün temelidir.

Camilerde kullanılan ana malzeme taş, tuğla, demir, ağaç, toprak, mozaik, kiremit, somaki, kum, kireç, alçı, horasan, kereste, çivi, pirinç, bakır, kurşun, çinko, mermer, cam, çini, altın, gümüştür. Topraktan yapılana kerpiç, taş-tuğla olana kâgir, ağaçtan olana ahşap, yarı ahşap yarı kâgir olana nimkâgir denir. kâgir yapılarda yontma, kesme küfeki taşı kullanılmıştır. Yapı ustalarının her biri ayrı bölümlerde çalışır: Rençber, lağımcı, hamamcı, doğramacı, sıvacı, camcı, tüfenkçi, çilingir, hamal, kâtip, haseki, harbeci, mutemed, kapıcı, yeniçeri katibi, duvarcı, kemerci, kubbeci, minareci, necca

Córdoba ya da Kurtuba, İspanya'nın Endülüs eyaletinde bir şehir ve il. Tüm ilin nüfusu 2003 itibarıyla 320.000 kişi civarındadır.
Uzun süre Endülüs Emevileri'nin egemenliğinde kalan şehirde en önemli mimari eser, İspanyollar tarafından "Mezquita" olarak adlandırılan Kurtuba Camisi'dir. Katolik İspanyollar'ın şehri yeniden ele geçirmesinden sonra kiliseye çevrilen ve günümüzde hâlâ katedral olarak kullanılmakta olan yapı, yapılan bir miktar tahribata karşın hâlâ pek çok özelliğini korumaktadır.
Córdoba'nın bu tarihi merkezi 1984'te UNESCO "İnsanlık Mirasları" listesine alınmıştır.

Córdoba "Guadalquivir Nehri" sahillerinde vadinin ortasında konumlanmıştır. Şehrin kuzeyinde şehrin tam sınırında Sierra Morena silsilesi bulunur. Sierra Morena silsilesinde kömür, kursu ve çinko yatakları bulunmaktadır. Bu maden yatakları yüzyıllarca kullanılmış ve yöre halkının maden ihtiyaçlarını karşılamıştır.

Cordoba'nin diğer bazı önemli İspanya şehirlerine uzaklıkları şu listede verilir:

Almería: 310 km
Barselona: 880 km
Bilbao: 797 km
Cádiz: 262 km
Granada: 232 km
Madrid: 401 km
Málaga: 163 km
Sevilla: 143 km
Valensiya: 582 km

Córdoba belediye sınırları içinde nüfus (2010 INA tahmini itibarıyla) 325,453 kişi olup nüfus yoğunluğu 259.3 kişi/km² olur.
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

 Adana Türkiye
 Hatay Türkiye
 Bourg-en-Bresse Fransa
 Buhara Özbekistan
 Fas Fas
 Kayravan Tunus
 Konya Türkiye
 Manchester Birleşik Krallık
 Şam Suriye

Endülüs (özerk topluluk)
Córdoba ili

Córdoba7 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dekan, bir üniversiteye bağlı olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunan herhangi bir fakültenin yönetiminden sorumlu olan en üst düzey kişiye denir.

Türk yükseköğretim sisteminde dekan fakültenin ve birimlerinin temsilcisidir. Rektörün önereceği üniversite içinden veya dışından üç profesör arasından Yükseköğretim Kurulunca 3 yıl için atanır. Süresi biten dekan tekrar atanabilir.
Dekanın görev, yetki ve sorumlulukları:

Fakülte kurullarına başkanlık etmek, fakülte kurullarının kararlarını uygulamak ve fakülte birimleri arasında düzenli çalışmayı sağlamak,
Her öğretim yılı sonunda ve istendiğinde fakültenin genel durumu ve işleyişi hakkında rektöre rapor vermek,
Fakültenin ödenek ve kadro ihtiyaçlarını gerekçesi ile birlikte rektörlüğe bildirmek, fakülte bütçesi ile ilgili öneriyi fakülte yönetim kurulunun da görüşünü aldıktan sonra rektörlüğe sunmak,
Fakültenin birimleri ve her düzeydeki personeli üzerinde genel gözetim ve denetim görevini yapmak,
Yükseköğretim Kanunu ile kendisine verilen diğer görevleri yapmaktır.
Dekan, fakültenin ve bağlı birimlerinin öğretim kapasitesinin rasyonel bir şekilde kullanılmasında ve geliştirilmesinde gerektiği zaman güvenlik önlemlerinin alınmasında, öğrencilere gerekli sosyal hizmetlerin sağlanmasında, eğitim - öğretim, bilimsel araştırma ve yayını faaliyetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesinde, bütün faaliyetlerin gözetim ve denetiminin yapılmasında, takip ve kontrol edilmesinde ve sonuçlarının alınmasında rektöre karşı birinci derecede sorumludur.

Akademik disiplin
Akademik ünvan
Akademik bölüm

Devlet üniversitesi veya kamu üniversitesi, vakıf üniversitelerinden farklı olarak kamuya ait olan üniversite. Bu nedenle bazı ülkelerde kamu üniversitesi olarak adlandırılırlar. Bazı ülkelerde millî üniversite kavramı da aynı anlamda kullanılır.
Cambridge Üniversitesi, Kaliforniya Üniversitesi gibi sürekli dünyanın en iyi üniversiteleri arasında gösterilen devlet üniversiteleri vardır. Türkiye'de toplam 131 devlet üniversitesi bulunmakta olup; bunlar içinde 11 teknik üniversite, 2 güzel sanatlar üniversitesi ve 1 yüksek teknoloji enstitüsünün yanı sıra Polis Akademisi ve Millî Savunma Üniversitesi vardır.

Vakıf üniversitesi
Türkiye'deki üniversiteler listesi
KKTC'deki üniversiteler listesi

Türkiye'deki devlet üniversiteleri 6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yükseköğretim Kurumu resmî sitesi.

Diplom Almanca konuşulan ülkelerde, Almanya, Avusturya ve İsviçre'de akademik unvan, diğer bazı Avrupa ülkelerinden Bulgaristan, Belarus, Bosna Hersek, Hırvatistan, Estonya, Finlandiya, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Fransa, Yunanistan, Macaristan, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve ek olarak Brezilya'daki mühendisler için de aynı derecededir.
Diplom, İkinci Fransız İmparatorluğu’nda seçkin Fransız ordusunun vatandaşlar ve askerlerini terif etmek ve onur vermek için verdikleri bir sertifikayı tanımlayarak Fransız Diploması’ndan (Diplome de l'ordre impérial de la légion d'honneur) kaynaklanmaktadır. Magister derecesi, Almanca konuşulan üniversitelerin asıl lisans derecesiydi. Almanya'da Diplom Alman İmparatorluğu dönemine kadar uzanıyor. Ekim 1899'da, mühendislik derecesi diplomu Berlin Teknik Üniversitesi'nın asrına geldiğinde Prusya Kralı olarak görev yapan Alman imparatoru II. Wilhelm'in yüksek kararıyla ilan edildi. Diplom daha sonra bu Prusya kararnamesinin ardından üniversite statüsünü almış olan Technische Hochschulen (Teknoloji Enstitüleri) tarafından kabul edildi. Daha sonra, tüm Alman üniversiteleri diplomu Bilim veya Mühendislik derecesi olarak kabul etmişlerdir. Doğu Almanya'da, Diplom ilk derece idi ve aynı zamanda Batı Alman üniversitelerinde Staatsexamen ile tamamlanan tıp, ya da hukuk gibi disiplinlerde de verildi. Günümüzde, bu tür diplomlar hala bu disiplinlerin öğrencilerine verilmektedir, ancak çoğu üniversite talep üzerine sadece diploma statüsü vermektedir. Bazı üniversiteler, talep üzerine bu öğrencilere yüksek lisans derecesi (örneğin "Magister iuris") de vermektedir. Bologna Sürecinin uygulanmasıyla, yeni Diplom ve Magister dereceleri verilmesi, bunların yerine lisans veya yüksek lisans derecesi verilmesi nedeniyle nadir hale gelmiştir. Zaten verilen dereceler geçerli kalır.

Uzmanlık derecesi
DEA derecesi
Alman Akademik Değişim Servisi

Diploma birinin belirli bir dersi başarıyla tamamladığını gösteren, kolej veya üniversite gibi bir eğitim kurumu tarafından verilen bir sertifika veya belgedir. Şu an lisans derecesi ve yüksek lisans derecesini bitirenlere verilir. Diploma kelimesi ayrıca, yükseköğretimde diploma, mezuniyet öncesi diploma veya mezuniyet sonrası diploma gibi farklı derslerde çalışmanın tamamlanmasından sonra verilen akademik bir ödülü ifade eder. Tarihsel olarak, bir tüzük veya resmi belgeye de atıfta bulunabilir. Böylece diplomatik, diplomat ve diplomasi terimleri ile ilişkilidir.
Diploma bir yeterliliği belgeleyen bir belge olarak, Latince "tanıklık ediyoruz" anlamına gelecek şekilde "sertifikalandırmak" olarak da adlandırılabilir, bu nedenle sertifikanın başlaması olarak da düşünülebilir. Alternatif olarak, bu belge basitçe bir derece sertifikası, mezuniyet sertifikası veya bir parşömen olarak adlandırılabilir. Nobel Ödülü de bir sertifika ve diploma olarak da adlandırılır.
Diploma terimi aynı zamanda bazı tarihsel bağlamlarda, bir kral tarafından belirtilen arazinin ve koşullarının ödenmesini veya görev süresini onaylayan belgelere atıfta bulunmak için de kullanılır.

Mektepteki tahsilini tamamlayan talebeye verilen; tahsilin tamamlandığına şahitlik eden vesikadır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan, Türkiye Cumhuriyeti tek partili devri boyunca şehadetname olarak verilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda üniversite seviyesinde eğitim veren Dârü'l Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi Tâliye kısmını bitirenlere şehâdetnâme ve Âlî kısmını bitirenlere icâzetnâme vermekmeteydi. Şehâdetnâmenin günümüzdeki sertifikaya denk geldiği icâzetnâmenin ise diplomaya tekabül ettiği kabul edilebilir.

Bologna Süreci

Doktor öğretim üyesi (kısaca Dr. Öğr. Üyesi), ilgili bilim dalında doktora (PhD) derecesini, tıpta uzmanlık derecesini veya sanatta yeterlik statüsünü başarıyla tamamladıktan sonra üniversitelerde öğretim üyesi kadrosunda görev yapan akademisyendir.
Akademik hiyerarşide Öğretim görevlisi veya Araştırma görevlisi ile Doçent arasında yer alır. Kuzey Amerika akademik sistemindeki karşılığı "Assistant Professor" ünvanıdır. Türkiye'de 6 Mart 2018 tarihli düzenleme ile "Yardımcı Doçent" ünvanı kaldırılarak yerine bu ünvan getirilmiştir.

Türkiye'de doktor öğretim üyesi kadrosuna atanabilmek için Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından belirlenen 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 23. maddesindeki asgari şartların sağlanması gerekmektedir. Ayrıca bu atamalar "Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliği" esaslarına göre yapılır.
Buna göre adaylarda aranan temel şartlar şunlardır:

İlgili alanda doktora, tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesine sahip olmak.
Yükseköğretim Kurulunun belirlediği merkezi bir yabancı dil sınavından (YÖKDİL veya YDS) belirli bir puan barajını (genellikle 55 ve üzeri, ancak üniversiteler senato kararıyla bunu yükseltebilir) geçmiş olmak.
Üniversitelerin senatoları tarafından belirlenen bilimsel yayın ve akademik yetkinlik kriterlerini karşılamak.
Atama süreci, rektörlüğün kadro ilanıyla başlar. Başvuran adayların durumunu incelemek üzere dekanlık tarafından, en az biri başka üniversiteden olmak üzere üç profesör veya doçentten oluşan bir jüri kurulur. Jüri üyeleri, adayın akademik çalışmalarını inceleyerek yazılı mütalaalarını dekanlığa sunar. Dekanın önerisi ve rektörün onayı ile atama işlemi tamamlanır.

Doktor öğretim üyeliği, Doçentlik ve Profesörlük gibi "sürekli" (daimi) statüde bir kadro değildir. 2547 sayılı kanun gereği atamalar belirli süreler için (en az 1 yıl, genellikle 2 veya 3 yıl) yapılır.
Görev süresi sona eren öğretim üyesinin yeniden atanabilmesi için, bulunduğu üniversitenin "Akademik Yükseltme ve Atama Kriterleri"ni (yayın, proje, atıf, ders yükü vb.) tekrar sağlaması gerekir. Her üniversite, YÖK'ün belirlediği asgari standartların altında olmamak kaydıyla kendi ek kriterlerini belirleme özerkliğine sahiptir. Bu kriterleri periyodik olarak sağlayamayan öğretim üyelerinin görev süreleri uzatılmayabilir ve kadrolarıyla ilişikleri kesilebilir.
Bu uygulama, akademik performansı dinamik tutmayı amaçlasa da iş güvencesi açısından eleştirilere konu olmaktadır. Eski yönetmeliklerde yer alan "toplam 12 yıl çalışabilme" sınırı fiilen kaldırılmış olup, kriterleri sağlayan akademisyenler emekliliğe veya üst ünvana geçene kadar bu kadroda kalabilmektedir.

Doktor öğretim üyelerinin görev ve sorumlulukları, 2547 sayılı kanunun 22. maddesi çerçevesinde tanımlanmıştır:

Eğitim-Öğretim: Önlisans, lisans ve lisansüstü düzeyde dersler vermek, laboratuvar ve klinik uygulamaları yönetmek, tez danışmanlığı yapmak.
Bilimsel Araştırma: Alanıyla ilgili bilimsel araştırmalar yürütmek, sonuçlarını ulusal ve uluslararası kongrelerde sunmak, makale veya kitap olarak yayımlamak.
İdari Görevler: Fakülte kurulu veya yönetim kurulu üyeliği, bölüm başkan yardımcılığı, anabilim dalı başkanlığı gibi idari görevleri üstlenmek. Komisyonlarda görev almak.
Toplumsal Hizmet: Alanındaki uzmanlık bilgisini toplum yararına sunmak (örneğin tıp doktorları için hasta bakımı, hukukçular için bilirkişilik vb.).

Doktor öğretim üyelerinin çalışma esasları, görev yaptıkları üniversitenin türüne göre (Devlet veya Vakıf) farklılık gösterir.

Devlet üniversitelerindeki doktor öğretim üyeleri, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na tabidirler. Akademik personel statüsündedirler ve özlük hakları bakımından kamu görevlisidirler. Mali hakları 2914 Sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu ile düzenlenir.

Mesai ve Kısıtlamalar: Kural olarak tam zamanlı çalışırlar. Yasada belirtilen istisnalar (teknokentlerde şirket kurma, telif hakları, ders saati ücreti karşılığı başka üniversitede ders verme, bilirkişilik vb.) dışında ticari kazanç getirici başka bir işte çalışamazlar (Madde 36).

Vakıf üniversitelerinde görev yapan doktor öğretim üyeleri, kamu görevlisi sayılmakla birlikte, iş hukuku açısından 4857 Sayılı İş Kanunu hükümlerine göre yapılan sözleşmelerle istihdam edilirler. Ücret ve çalışma koşulları, üniversite mütevelli heyeti ile yapılan sözleşmeye göre belirlenir, ancak YÖK kanununa eklenen madde gereği aldıkları ücret emsali devlet üniversitesi hocasından düşük olamaz.

Doktor öğretim üyesi ünvanı aşağıdaki durumlarda sona erer veya değişir:

Doçentliğe Geçiş: Kişi, Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından düzenlenen süreci başarıyla tamamlayıp "Doçent" ünvanını aldığında, akademik ünvanı değişir. Ancak "Doçentlik Kadrosu"na atanana kadar, statü ve maaş olarak "Doktor Öğretim Üyesi" kadrosunda çalışmaya devam edebilir.
Görev Süresinin Bitimi: Yeniden atanma kriterlerini sağlayamayan veya sözleşmesi yenilenmeyen öğretim üyesinin kadrosuyla ilişiği kesilir.
Disiplin Cezası: Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği gereği, "kamu görevinden çıkarma" veya "öğretim mesleğinden çıkarma" cezası alanların ünvan ve kadroları geri alınır.

Türkiye'de 1981 yılında YÖK'ün kurulmasıyla birlikte akademik sisteme giren "Yardımcı Doçent" ünvanı, 2018 yılına kadar kullanılmıştır. Yardımcı doçentlik, doçentlik öncesi bir ara kademe olarak kurgulanmıştı. Ancak "yardımcı" ifadesinin akademisyenin bağımsızlığını zedelediği yönündeki eleştiriler ve doçentlik sürecindeki tıkanıklıklar nedeniyle 6 Mart 2018 tarihinde yapılan yasal değişiklikle bu kadro kaldırılmış, mevcut yardımcı doçentler hak kaybı olmaksızın "Doktor Öğretim Üyesi" kadrolarına aktarılmıştır.

Doktora, bir lisans ve yüksek lisans programını bitirdikten sonra o bilim dalında sınav ve bilimsel bir eserle erişilen bir derece veya basamaktır. Bu dereceyle "bilim doktoru" veya uluslararası kısaltmayla "PhD" ünvanı alınır.
Üniversiteyi bitirdikten sonra akademik kariyer yapmak isteyenler yüksek lisansını da tamamladıktan sonra doktora programına başvururlar. Ancak sadece lisans programını tamamlayanlar da başvuru yapabilirler. Buna, bütünleşik doktora programı denir.

Doktora, en yüksek seviyeli akademik derecedir. Doçentlik ve profesörlük sadece akademik ünvanlardır. Doktora uluslararası itibar taşıyan bir bilimsel ünvan olmasına rağmen, doçentlik ve profesörlük bazı durumlarda başka üniversiteler ve/veya ülkelerce tanınmayabilir, ancak bunlar da genelde tanınırlar.
Doktoranın amacı, öğrenciye bağımsız bir şekilde araştırma yapabilme, bilimsel konuları derin bir şekilde inceleyip yorum yapabilme ve yeni sonuçlar elde edebilmek için yöntemler belirleyebilme yeteneği kazandırmasıdır. Bu programı tamamlayarak "doktor" ünvanı alınır.

Fahri Doktora, akademik olarak doktora çalışması yapmasa da, bir konuda yaptığı çalışmalarla yeterliliğini kanıtlamış şahıslara verilen ve amacı yapılan çalışmaları takdir etmek olan bir ünvandır. Zaman zaman devletler, başka devletlerin yetkililerini onore etmek amacıyla da bu ünvanı verirler.

Lisansüstü
Kandidat
Juris Doctor

Doçent (kısaca Doç. veya Doç. Dr.), yükseköğretim sisteminde Doktor öğretim üyesi ile Profesör arasında yer alan; akademik yetkinliği, özgün eserleri ve bilimsel birikimi merkezi bir jüri tarafından tescil edilmiş öğretim üyesidir.
Dünya genelindeki akademik sistemlerde "Associate Professor" (ABD) veya "Privatdozent" (Almanya/Habilitasyon) ünvanlarına karşılık gelir. Türkiye'de doçentlik, sadece bir kadro ünvanı değil, aynı zamanda devlet tarafından verilen ve kişinin akademik rüştünü ispatladığını gösteren ömür boyu geçerli bir meslek ünvanıdır.

Kelime, Latince "öğretmek" anlamına gelen docere fiilinden türetilen ve "öğreten" anlamına gelen docent sözcüğünden dilimize geçmiştir. Batı dillerinde (özellikle Almanca) kullanımı, bir üniversitede ders verme yetkisine (venia legendi) sahip kişiyi tanımlar.

Türk akademik tarihinde doçentlik kavramının kökleri Darülfünun dönemindeki "Muallim" ünvanına dayanır. Ancak modern anlamda doçentlik, 1933 Üniversite Reformu ile birlikte Alman üniversite modelinin (Humboldt modeli) Türkiye'ye adaptasyonu sırasında literatüre girmiştir. O dönemde profesör yardımcısı statüsünde olan bu ünvan, zamanla bağımsız bir akademik statü kazanmıştır.

1981 yılında yürürlüğe giren 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu, doçentliği "daimi statüde" bir akademik ünvan olarak tanımlamıştır.
Doçentlik tarihindeki en radikal değişiklik 2018 yılında yapılmıştır. Bu tarihe kadar doçent olabilmek için "Eser İncelemesi" ve "Sözlü Sınav" olmak üzere iki aşamalı bir süreç uygulanırken; 6 Mart 2018 tarihli düzenleme ile "Doçentlik Ünvanı" için merkezi sözlü sınav şartı kaldırılmıştır. Ancak üniversitelere, doçentlik kadrosuna atama yaparken sözlü sınav yapma yetkisi verilmiştir.

Türkiye'de doçentlik süreci, üniversitelerden bağımsız olarak, YÖK'e bağlı Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından merkezi olarak yürütülür. Bu yönüyle Dr. Öğr. Üyesi atamasından (üniversite içi süreç) tamamen ayrılır.

Doçentlik başvurusunda bulunacak adayların aşağıdaki temel şartları sağlaması gerekir:

Doktora/Uzmanlık: İlgili bilim dalında Doktora (PhD), Tıpta uzmanlık veya Sanatta yeterlik derecesini almış olmak.
Yabancı Dil: YÖK tarafından kabul edilen merkezi yabancı dil sınavlarından (YÖKDİL, YDS) en az 55 puan (veya eşdeğeri) almış olmak.
Bilimsel Yayın ve Puanlama: ÜAK tarafından belirlenen "Temel Alanlar" (Örn: Sağlık Bilimleri, Mühendislik, Sosyal Bilimler) bazında asgari yayın ve atıf şartlarını sağlamak. Adaylar, makale, kitap, bildiri ve atıflarından oluşan dosyalarından asgari 100 puanı toplamak zorundadır.

Başvurusu kabul edilen aday için ÜAK, adayın alanındaki 5 asil ve 2 yedek profesörden oluşan bir jüri belirler.

Bilimsel Değerlendirme: Jüri üyeleri, adayın bilimsel eserlerini inceleyerek "Başarılı" veya "Başarısız" yönünde rapor hazırlar. 5 jüri üyesinden en az 3'ünün "Başarılı" görüşü bildirmesi durumunda aday "Doçentlik Ünvanı"nı almaya hak kazanır.
Etik İnceleme: Jüri üyeleri, bilimsel değerlendirme öncesinde veya sırasında adayın eserlerinde intihal, dilimleme veya uydurma gibi akademik sahtekarlık şüphesi görürse süreci durdurarak dosyayı Etik Komisyon'a sevk eder. Etik ihlal tespit edilen adayların başvurusu iptal edilir ve belirli bir süre yeniden başvurmaları engellenir.
Doçentlik Belgesi: Başarılı olan adayların doçentlik belgeleri e-Devlet üzerinden elektronik imzalı olarak düzenlenir.

2018 öncesinde ÜAK tarafından merkezi olarak yapılan "Doçentlik Sözlü Sınavı" (Colloquium), günümüzde ünvan aşamasında kaldırılmıştır. Ancak, aday ünvanı aldıktan sonra bir üniversitedeki "Doçentlik Kadrosu"na başvurduğunda; ilgili üniversite kendi yönetmeliği gereği adayı bir deneme dersine veya sözlü sınava tabi tutabilir.

Türkiye'de doçentlikle ilgili en çok karıştırılan husus "Ünvan" ve "Kadro" ayrımıdır:

Doçentlik ünvanı: ÜAK tarafından verilen, kişinin akademik yetkinliğini belgeleyen ve ömür boyu geçerli olan bir ehliyettir. Kişi üniversitede çalışmasa bile (örneğin özel hastanede çalışan bir hekim veya bir şirketteki mühendis) şartları sağlıyorsa doçentlik ünvanını alabilir ve kartvizitinde kullanabilir.
Doçentlik kadrosu: Bir üniversitenin, ilgili bölümünde ihtiyaç duyduğu öğretim üyesi pozisyonudur. Ünvanı alan kişi, kadro ilanına başvurup ataması yapılana kadar üniversitedeki özlük hakları bakımından eski statüsünde (örn: Dr. Öğr. Üyesi veya Arş. Gör.) kalmaya devam eder.

Doçentler, akademik hiyerarşide üst düzey öğretim üyesi statüsündedir ve şu yetkilere sahiptir:

Daimi Statü: 2547 sayılı kanuna göre doçentlik kadrosuna atananlar "daimi statü"dedir. Yani Dr. Öğr. Üyeleri gibi belirli sürelerle (2-3 yılda bir) yeniden atanma/sözleşme yenileme işlemine tabi tutulmazlar.
Tez Yönetimi: Yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığı yapabilirler.
Ders Verme: Lisans ve lisansüstü düzeyde her türlü dersi verebilirler.
İdari Görevler: Enstitü müdürü, yüksekokul müdürü, bölüm başkanı veya anabilim dalı başkanı olabilirler. Fakülte kurulu ve yönetim kuruluna seçilebilirler (Dekan olamazlar).

Doçentlik ünvanının küresel karşılığı eğitim sistemlerine göre farklılık gösterir:

Kuzey Amerika (ABD/Kanada):
Associate Professor: Türkiye'deki doçentliğin tam karşılığıdır. Genellikle "Tenure" (iş güvencesi) alındıktan sonra geçilen aşamadır.
Almanya ve Kıta Avrupası (Habilitasyon sistemi):
Privatdozent (PD): Almanya, Avusturya ve İsviçre'de doktora sonrası ikinci bir tez (Habilitasyon) yazılarak elde edilen ünvandır. Türk akademik sistemindeki doçentlik süreci, tarihsel olarak bu "Habilitasyon" sisteminden kurgulanmıştır.
Fransa:
Maître de conférences (MCF): Kıdemli öğretim üyesi statüsündedir. Profesörlüğe geçiş için "Habilitation à diriger des recherches" (HDR) yetkinliği gerekir.

Türkiye'de doçent sayısı, yükseköğretimdeki büyüme ile paralel olarak artmaktadır. YÖK istatistiklerine göre 2022 yılı itibarıyla Türkiye'de yaklaşık 20.000 ile 25.000 arasında doçent ünvanlı öğretim üyesi görev yapmaktadır.

Türkiye'de tıp fakülteleri ve sağlık eğitimi sisteminde doçentlik süreci, diğer akademik disiplinlerden (sosyal veya fen bilimleri) bazı yapısal farklılıklar gösterir.

Diğer bilim dallarında doçentlik başvurusu için Doktora (PhD) derecesi şart koşulurken; tıp doktorları için Tıpta uzmanlık eğitimi, 2547 sayılı kanun ve Tıpta Uzmanlık Tüzüğü gereği doktora derecesine eşdeğer kabul edilir. Bu nedenle uzman hekimlerin ayrıca doktora yapmasına gerek kalmadan, gerekli bilimsel kriterleri (yayın, atıf, puan) sağlamaları halinde doğrudan doçentlik başvuru hakları doğar.

Tıp alanında "üniversite dışı doçentlik" (dışarıdan doçentlik) uygulaması oldukça yaygındır. Kamu hastanelerinde, eğitim ve araştırma hastanelerinde (EAH), özel hastanelerde veya serbest (muayenehane) çalışan uzman doktorlar; bir üniversite kadrosunda bulunmasalar dahi Üniversitelerarası Kurul'a (ÜAK) başvurarak "Doçent" unvanını alabilirler.
Bu unvanı alan hekimler; akademik unvanı kullanma hakkına sahip olur, mesleki kıdem elde eder ve özel sağlık sektöründe "Doçent Doktor" unvanıyla çalışabilirler. Ancak bir üniversite kadrosuna atanana kadar "Öğretim Üyesi" statüsünün getirdiği yasal haklardan (örneğin yeşil pasaport süresi, akademik ödenek vb.) yararlanamazlar.

Sağlık Bakanlığı'na bağlı Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde akademik yapılanma üniversitelerden farklıdır. Bu hastanelerde doçentlik unvanını alan hekimler, otomatik olarak asistan eğitimi yetkisi kazanmazlar. Eğitim kadrosuna dahil olabilmek için ayrıca "Başasistan" veya "Eğitim Görevlisi" kadrolarına başvurmaları ve ilgili sınav/mülakat süreçlerini geçmeleri gerekir.

Sağlık Bilimleri temel alanındaki başvurularda puanlama sistemi özelleşmiştir. Tıbbi literatürde sıkça rastlanan vaka sunumu (case report) türündeki yayınların puan değeri, özgün araştırma makalelerine göre daha düşüktür veya sınırlıdır. Adayın "Başlıca Eser" olarak sunduğu çalışmada birinci isim olması ve çalışmanın hipoteze dayalı, istatistiksel veriler içeren bir araştırma olması beklenir.

Profesör
Doktor öğretim üyesi
Doktora
Habilitasyon
Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı

Darülfünun (Osmanlıca: دار الفنون), Arapça dar (yer, yurt) ve fünun (fenler) sözcüklerinden türetilmiş, "üniversite" anlamında kullanılan bir sözcüktür. Aynı zamanda 1863 yılında İstanbul'da kurulmuş yükseköğretim kurumunu olan Darülfünun'u ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu'nda medrese dışında bir yüksekokul açılması fikri ilk defa Sultan Abdülmecid zamanında Meclis-i Muvakkat-i Maarif (Geçici Eğitim Meclisi) tarafından 1845'te düzenlenen  eğitim programında yer almıştı. Meclis-i Vala tarafından onaylanan rapora göre sıbyan ve rüşdiye okullarının üstünde bir “darülfünun” kurulacaktı.

Meclis-i Maarif, Darülfünun için Sultanahmet ile Ayasofya arasında üç katlı bir bina yapımını başlattı. Binanın yapım işi, Ayasofya'nın restorasyonunu gerçekleştiren mimar Gaspare Fossati'ye verildi. Bina, ancak 18 yılda (1845-1863) tamamlanabildi. Çünkü Kırım Savaşı'nın başlaması üzerine henüz tamamlanmamış bina askerî hastane olarak kullanıma sokulmuştu.
Darülfünun binasının inşaatı sürerken ders kitaplarının seçilmesi ve hazırlanması için bir danışma meclisi oluşturuldu; öğretim üyesi yetiştirmek amacıyla Avrupa'ya öğrenci gönderildi.

Darülfünun ile ilgili her türlü iş için "Cemiyet-i  İlmiye-i Osmaniye" adıyla bir cemiyet kuruldu. Maarif Nazırlarından Münif Paşa tarafından kurulan cemiyet, "Mecmua-i Fünun" adlı bir dergi çıkardı. Dergide felsefe, tarih, coğrafya, siyaset, edebiyat (gramer ve cümle yapısı), kimya (madenler ilmî olarak) jeoloji, eğitim, fotoğrafya, ekonomi, astronomi ve tıp alanlarıyla ilgili yazılar yer almaktaydı ve çok geniş bir yazar kadrosu vardı.

Darülfünun'daki eğitimi takip edebilecek seviyede öğrenci yetiştirmek düşüncesiyle 1849'da "Dârülmaarif" adlı okul kuruldu. Okulun masraflarını, tutucu çevrelerin tepki göstermemesi için Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmiâlem Valide Sultan karşılamış ve bir de vakıf kurmuştu. Bu nedenle II. Mahmud Türbesi bitişiğinde yapılan abidevi yapı "Valide Mektebi" olarak anılır (bugünkü adıyla Cağaloğlu Anadolu Lisesi). Osmanlı Devleti'nde planı mektep olarak çizilen ilk büyük binadır. 28 Nisan 1850'de padişahın da katıldığı, açılış nutkunu sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın yaptığı bir törenle açılan okul, Osmanlı Devleti'nin ilk sivil lisesi olma özelliğini taşır.

1857 yılında Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) tarafından eğitim için Paris’e Hoca Tahsin Efendi ile Selim Sabit Efendi gönderildi. Bu iki kişi, Osmanlı eğitim sistemine büyük katkı sağladı.

Kırım Savaşı sırasında hastane olarak kullanılmış olan Darülfünun’un binası 1863 yılında içinde ders vermeye hazır hale gelince, bu binadaki ilk ders, 13 Ocak 1863 (22 Receb 1279) tarihinde Kimyager Derviş Paşa'nın verdiği herkese açık fizik dersi idi. Bu dönemde Hekimbaşı Salih Efendi biyoloji, Ahmet Vefik Paşa tarih dersi verdi. Ders verenlerin büyük bölümü kültür sahibi yüksek devlet memurları idi. Ancak konferansları takip edenlerin bilgi düzeyi dersleri almaya yeterli değildi. Bu ilk deneme, bir yıl devam ettikten sonra muhafazakâr çevrelerden gelen baskılar ve devlet işlerinin aksadığı gerekçesiyle sonlandı. Darülfünun binası, 1864'te Maliye Nezaretine tahsis edildi.
Halka açık toplantılar 1864 yılından sonra Çemberlitaş'taki Nuri Efendi Konağı'nda yeniden başlatıldı. Konakta, mükemmel fizik ve kimya laboratuvarları ve büyük bir kütüphane oluşturulmuştu. Eylül 1865’teki yangında konak ile beraber laboratuvarlar ve kütüphane de yok oldu. Bu olaydan sonra derslere devam edilmedi.

1869 yılında yayımlanan "Maarif-i Umumiye Nizamnamesi" ile İstanbul'da "Darülfünun-u Osmanî" kurulacağı, üç yıl eğitim süreli olacağı belirlendi ve öğretim biçimi hakkında geniş bilgi verildi. Okulun eğitim dili Türkçe idi. Öğrenciler üç yıl sonunda bitirme tezi hazırlamakla yükümlü idi.
Darülfünun, 1869 yılında, Divanyolu'da yaptırılan binada (bugünkü Basın Müzesi binası) yeniden açıldı. Hoca Tahsin Efendi kurumun ilk müdürü oldu. Binden fazla istekli arasından 450 öğrenci okula kabul edildi. Kabul edilen öğrencilerin çoğu medrese tatili olan üç aylar (Recep, Şaban, Ramazan) boyunca köylerde harçlık karışılığı dini hizmet  vermekte olduğundan eğitime  hemen başlanamadı. Ramazan boyunca geceleri halka açık konferanslar verildi.
Resmi açılış, 20 Şubat 1870'te hükûmet üyelerinin katıldığı bir törenle gerçekleşti. Eğitim, askeri okullardan sağlanan eğitim kadrosu ile bir yıl devam ettirilebildi. Ertesi sene Ramazan ayında yine geceleri halka açık konferanslar verildi. O sırada İstanbul'da bulunan ve bu konferanslardan birisinde konuşmacı olan Cemaleddin Afgani’nin peygamberliğin bir sanat olduğunu söylemesi olaylara neden oldu. Afgani İstanbul'dan uzaklaştırıldı ve Hoca Tahsin görevden alındı. Bir yıl daha eğitim devam etti ancak 1872'de okul tatil edildi.

Darülfünun üçüncü defa 1874 yılında “Darülfünun-u Sultani” adıyla, Galatasaray Sultanisi'nin içinde açıldı. Sultani'yi kurmuş olan Mehmed Esad Saffet Paşa, Darülfünun'un yeniden açılması için büyük gayret sarf etmişti. Türkçe ders verecek kimse bulunamadığından öğrenim dili Fransızca oldu ve bu nedenle okul yalnız Galatasaray Sultanisi mezunlarının devam edebileceği bir yer hâline geldi. Okul üç defa mezun vermeyi başardı ancak 1877’den önce tasarruf gerekçeleri ve fen kısmına öğrenci bulma sorunu nedeniyle önce Hukuk ve Mühendislik şubesi; son olarak 1880-81 yılında Edebiyat bölümü kapatıldı.

1896'da Sadrazam Mehmed Said Paşa'nın hazırladığı bir layiha üzerine Darülfünunu yeniden açmak için bir çalışma yapıldıysa da 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı nedeniyle ertelendi.
Darülfünun, II. Abdülhamid'in isteğiyle Maarif Nazırı Ahmed Zühdü Paşa tarafından “Darülfünun-u Şahane” adıyla  1900 yılında Mekteb-i Mülkiye binasında  yeniden açıldı. Bu yeni dönemde her şey hükûmetin kontrolünde idi ve tüm dersleri müfettişler dinlemekte idi.
II. Meşrutiyet döneminde okul, Vezneciler'deki Zeynep Hanım Konağı'na taşındı; program yeniden düzenlendi; çeşitli öğrenci dernekleri kuruldu. 1909’da ismi “Darülfünun-u Osmanî” olarak değiştirildi, eğitim ücretsiz hale getirildi. 1912'de çıkarılan bir düzenleme ile kuruma bir miktar mali ve idari özerklik verildi; adı “İstanbul Darülfünunu” olarak değişti. Beyrut ve Bağdat ve Konya Hukuk mektepleri, İstanbul’daki Dişçilik ve Eczacılık okulları Darülfünun bünyesine katıldı. Zeynep Hanım Konağı'nın yetersiz gelmesi üzerine Yerebatan'da kimya, Feyzullah Efendi Konağı'nda jeoloji, İbrahimpaşa Konağı'nda Doğu dilleri ve Saffetpaşa Konağı'nda coğrafya enstitüleri kuruldu.
Öğrencilerin tamamı erkek olan Darülfünun'da Balkan Savaşları'ndan sonra kız öğrenciler için konferanslar verildi. Kız öğrencilerin yükseköğrenim görme talebine yanıt vermek için 12 Eylül 1914'te ayrı bir bina içinde “İnâs Darülfünunu” hizmete girdi. 1917'de kız öğrenciler Tıp Fakültesi'ne de kabul edilmeye başlandı ve dersleri peçesiz olarak izleyebilme hakkına sahip oldular. 1918 yılında üniversitede kız ve erkek öğrencilerin birlikte takip edebildiği konferanslar verildi.
I. Dünya Savaşı sırasında Alman profesörlerin katılımı ile kadrosu güçlenen üniversiteye savaştan sonra Beyazıt'taki "Harbiye Nezareti binası" verildi. Yapılan yeni düzenleme ile dört fakültenin temsilcisinin bir emin (rektör) başkanlığında toplanması ile oluşturulan bir divan (senato) tarafından üniversitenin yönetilmesi kararlaştırıldı. İlk emin İsmail Hakkı Bey oldu.
1924 yılında tüzel bir kişilik verilen Darülfünun, 31 Mayıs 1933 ayında çıkarılan 2252 sayılı yasa ile kapatıldı. Yerine İstanbul'da Maarif Vekâletine bağlı yeni bir üniversite kurulması öngörüldü. 1 Ağustos 1933'te yeni bir kadro ve yapı ile İstanbul Üniversitesi açıldı.

Osmanlı'da eğitim
İstanbul Üniversitesi
Eski Darülfünun binası

Universiade, FISU tarafından iki yılda bir düzenlenen, üniversite öğrencisi sporcuların katıldığı, uluslararası ve çok sporlu bir etkinliktir. Türkçede Dünya Üniversite Oyunları (İng. World University Games) olarak da anılır. Universiade adı "üniversite" (university) ve olimpiyat (olympiad) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Olimpiyat Oyunları'ndan sonraki en büyük çok sporlu etkinliktir.

Her iki yılda bir farklı kentte düzenlenen bu oyunlar Yaz ve Kış Oyunları olmak üzere ikiye ayrılır.

Yaz Oyunları'nda müsabakalar; on zorunlu dal ile ev sahibi kentin seçeceği en fazla üç isteğe bağlı spor dalında yapılmaktadır. Zorunlu dallar:
Atletizm
Basketbol
Durgun Su Sürat Yarışı (Flatwater)
Eskrim
Futbol
Jimnastik
Yüzme
Atlama
Sutopu
Tenis
Voleybol
Kış Oyunları'nda ise altı zorunlu ve ev sahibi ülkenin seçeceği bir veya iki isteğe bağlı spor dalında müsabakalar gerçekleştirilmektedir. Zorunlu dallar:
Alp disiplini
Kuzey disiplini
Buz hokeyi
Sürat pateni
Biatlon
Artistik patinaj
Kış oyunlarında kayakla atlama (Ski Jumping) branşı zorunlu branşdır. Ayrıca Tekler ve Çiftler figür pateni de zorunlu branşlardandır.

Kış Üniversite Oyunları'nda Artistik patinaj

2007 Bangkok Üniversite Oyunlarında mücadele eden Türk atletler ve elde ettikleri dereceler28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erzurum Universiade4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Summer Universiade Kazan 20133 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
23. Universiade 2005 Hatıra Parası18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eksper; işin uzmanı, işi bilen, değerlendiren, yorumlayan, değer biçen, karar veren kişidir. İngilizce "expert" sözcüğünden Türkçeye geçmiştir. Eksper, mesleği bir şeyin değerini saptamak, zararın toplamını belirlemek gibi ya da sanat yapıtlarının özgünlüğünü kanıtlayan kimsenin, bilirkişinin adıdır.

Bir ticaret gemisinin yapımını izlemekle ya da çeşitli anlaşmazlıkları çözmekle görevli, belli bir deneyime sahip gemi inşa mühendisi ya da ticaret gemisi subayıdır. Gemi sınıflandırma şirketlerinin eksperleri gemi inşa mühendisleri, uzak yol kaptanları ve çarkçıbaşılar arasından seçilir. Avrupa'nın önemli ticaret limanlarında yük avaryalarıyla ilgili anlaşmazlıkları çözen eskper kaptanlar vardır. Ticaret mahkemesi önünde yemin eden bu eksperlerin görevi yükte meydana gelen avaryanın nedeni hakkında bir karara varmaktır. Deniz rizikosu, kötü istifleme ya da malın kendi bozukluğu gibi nedenleri saptamakla görevlidirler. 

Bir davada yargıç tarafından bilinemeyen teknik konuların, uzman kişilere incelettirilmesi, bilirkişi incelemesi. Sigortacılıkta hasarın saptanması ve değerlendirilmesi. Eksper raporlarının (ekspertiz) kuşkulu ya da yetersiz olduğu durumlarda veya oluşabilecek itirazlar halinde kesin ekspertiz uygulaması gerçekleşir; üçüncü bir eksper tarafından ekspertiz yapılır. Ekspertiz işlemi gayrimenkul değerleme uzmanları açısından, değerleme çerçevesinde yapılan tüm tetkiklere denir. Resmi kurum, gayrimenkulü görme, piyasa araştırması yapma ve rapor oluşturma aşamalarıdır. 

Bilirkişi
Profesyonel

El-Ezher Üniversitesi (Arapça: جامعة الأزهر, Camiat'ül-Ezheri), 975 yılından itibaren Kahire, Mısır'da İslam İlimleri ve fen bilimleri üzerine eğitim veren üniversite. Mısır'ın en eski lisans veren üniversitesidir ve "Sünni İslam'ın en prestijli üniversitesi" olarak ünlenmiştir.
Bir "İslam üniversitesi" olması nedeniyle üniversitenin yöneticisi "Şeyh" olarak anılır. Yüksek öğrenimin yanı sıra, El-Ezher yaklaşık iki milyon öğrencisi olan ulusal bir okul ağını da yönetmektedir. 1996 yılında Mısır'da 4000'den fazla öğretim enstitüsü üniversiteye bağlıydı.
970 veya 972'de Fatımîler tarafından İslami eğitim verilmesi amacıyla kuruldu. Dünyadaki ilk üniversitelerden biridir ve Arap dünyasında müfredatı dini ilimlerin yanı sıra pozitif ilimlerden de oluşan dersler de dahil olmak üzere modern bir üniversite olarak ayakta kalabilen tek kurumdur. Bugün dünyadaki Arap edebiyatının ve İslami öğrenmenin ana merkezidir. 1961'de müfredatına ilave olarak dini olmayan konular da eklenmiştir.

Endülüs Emevî Devleti, Abbâsî İhtilâli sonrasında 10. Emevî halifesi Hişam bin Abdülmelik'in torunu Abdurrahman'ın 756 yılında İber yarımadasında kurduğu devlettir.
Emevîler, yarımadada tam bir İslam egemenliği kurmuşlardı. Ancak zamanla, başa geçen hükümdarlar cihadı bıraktı ve saraylarda sefa sürmeye başladılar. Taht kavgaları ve sevdaları, kardeş kanının dökülmesi sebebiyle yıkım dönemi başladı. Ülke çevresinde gelişen Hristiyan birlikler zamanla daha fazla güçlendi. Aragon kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi I. İsabel'in evlenmesi ve ordularını birleştirmesi ile Hristiyanlar daha da güçlenmiş ve Yahudiler ile Müslümanları yarımadadan çıkarmışlardır. Kemal Reis komutasında bir donanma ile kurtulan Yahudiler ile Müslümanlar gemilerle doğuya getirilmişlerdir.
Endülüs Emevîleri'nin en parlak dönemi III. Abdurrahman (912-961) ve II. Hakem (961-976) zamanlarıdır. III. Abdurrahman, halife unvanını da kullanınca İslam tarihinde aynı anda Abbâsîler, Endülüs Emevîleri ve Fâtımîlerde olmak üzere ilk kez üç halife çıktı.

III. Abdurrahman, birlik ve barışın sağlanmasının ardından Fatimilere ve kuzeydeki İspanyol krallıklarına karşı mücadele etti. Léon ve Pamplona krallıkları, vergi ödemeyi kabul ederek onun himayesine girdi. Ayrıca, Kuzey Afrika'daki bazı Berberi kabileleriyle ittifak kurarak nüfuzunu genişletti. Bu başarılar, halifenin ününü artırdı ve Bizans ve Germen imparatorlarıyla siyasi ilişkiler kurulmasını sağladı. III. Abdurrahman, farklı ırklardan insanları devletin kapıları açarak "tek bir ümmet" oluşturmayı hedefledi ve eğitimin yaygınlaşmasını destekledi. Ayrıca Kurtuba'yı mimari eserlerle donattı ve Beytülmâl'in gelirlerini artırdı. III. Abdurrahman'ün ölümünün ardından oğlu II. Hakem yönetimi devraldı ve iç istikrarın yanı sıra dış ilişkilerde üstünlük sürdürüldü. II. Hakem döneminde başta bilim ve sanat olmak üzere birçok gelişme yaşandı ve Endülüs, İslam medeniyetinin merkezi haline geldi.

Endülüs, fetihten sonra Müslümanlar ve gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrıldı. Müslümanlar ise Araplar, Berberîler, mevâlî, müvelledûn ve sakâlibe gibi farklı unsurlardan oluşuyordu. Araplar, fetihten yıkılışa kadar Endülüs'ün idari, sosyal ve ekonomik hayatını yönlendiren güç oldu. Bununla birlikte, Kayslar ve Yemenliler arasında asabiyet duygusu nedeniyle sürekli kabile çatışmaları yaşandı ve bu durum devletin otoritesini zayıflattı. Berberiler, fetihlerde önemli bir rol oynamalarına rağmen Araplar gibi idari hayatta etkili bir yer elde edemediler. Berberi kökenli askerlerin ağırlıklı olarak yer aldığı ordunun etkisi ise Gırnata'nın düşüşüne kadar devam etti. Araplar ve Berberiler arasında zaman zaman çatışmalar olsa da bu, kültürel bir alışverişe engel olmadı.
IX. yüzyılda Endülüs'te çoğunlukla müvelledûn adı verilen yerli Müslümanlar yaşıyordu. Arap toplulukları, müvelledûn gruplarından üstünlük iddiasıyla ilişkilerini bozmuş ve bu durum Arap-Müvelled düşmanlığına yol açmıştır. Müvelledler, kendi kültürel özelliklerini ve farklılıklarını uzun süre korumuşlardır. Ancak III. Abdurrahman döneminde, siyasi olayların etkisiyle müvelledlerin toplum içindeki konumu değişmiş ve dağılma sürecine girmişlerdir. Araplarla müvelledûn arasındaki düşmanlık, bazı edebi eserlerde de kendini göstermiştir. Müvelledülerden biri olan İbn Garsiyye, Arapları küçümseyen ve kendisini yücelten bir risale yazmıştır. Müslüman nüfusun bir başka unsuru da sacâlibe adı verilen kölelerdi ve bunlar Fransız, Alman, İtalyan gibi kökene sahip insanlardır.
Fetih döneminde, Hristiyan ve Yahudi olan gayrimüslim toplum, Hıristiyanlar için "muâhidûn", "ehl-i zimme" veya "acem", Yahudiler için ise "muâhidûn" veya "seyahat" olarak adlandırılırdı. Bu topluluk, fetihler sonucunda yapılan antlaşmalar gereği, dinlerini, kiliselerini, geleneklerini ve can ve mal güvenliklerini koruma hakkına sahipti. Bunun karşılığında devlete cizye vergisi ödüyorlardı. Hıristiyan nüfus zamanla İslam kültüründen etkilendi ve Arapçayı da kullanmaya başladı. Günlük yaşamlarında Müslümanları taklit ettiler ve "musta'rib" olarak adlandırıldılar. Hıristiyanlar, devletin çeşitli kurumlarında görevler üstlendiler ve idari, sosyal ve kültürel hayata katkıda bulundular. Evli olan Hıristiyan kadınlar dinlerini özgürce yaşayabildi. Hıristiyan ve Yahudi topluluklar, Arapça ve Latince bilmeleri ve İslam kültürünü tanımaları sayesinde Endülüs ile Hristiyan İspanya ve diğer Avrupa ülkeleri arasında kültürel bir köprü görevi gördüler. Yahudi cemaatinin de bu süreçte önemli bir rolü vardı. Vizigotlar dönemi sona erdiğinde bu dönüşüm hızlandı.
Endülüs toplumunda, kişinin hanedan başkanlığı dışında, herhangi bir kesimden olmasına rağmen üst makamlara yükselme imkanı vardı. Bununla birlikte, toplumda "hassa, âmme, abîd, a'yân" gibi farklı grupların olduğu bilinmektedir. Hassa, Arap, Berberi veya Mevali kökenli aristokrat ailelerdi ve genellikle vezirlik, valilik, komutanlık gibi yüksek görevler onlara verilirdi. A'yân ise zengin tüccarlar ve çiftlik sahiplerinden oluşuyor, âmmeler ise çoğunlukla Berberî, müvelledûn ve musta'riblerden oluşan küçük ticaret, çiftçilik, hayvancılık, balıkçılık gibi işler ile uğraşan kişilerdi.
Endülüs toplumunda zenginler, lüks ve ihtişam içinde yaşarlardı. Evleri genellikle iki katlı ve bahçeli olup içme suyu da bulunuyordu. Hükümdarlar ve devlet adamlarının sarayları, valilerin ve diğer idarecilerin kaldığı büyük konaklar büyük bir şehir merkezi gibi görev yapıyordu. Edebi ve bilimsel tartışmalar, av partileri ve oyunlar gibi etkinlikler hükümdarların ve zenginlerin evlerinde düzenlenirdi. Şehirlerde erkekler ve kadınlar için ayrı hamamlar bulunuyordu ve kadınlar genellikle sokaklarda serbestçe dolaşır, sohbet eder ve camilerde ibadetlerini gerçekleştirirlerdi.

Halifenin Medinetü'z-Zehra'dakiler gibi resmi atölyeleri, sarayda kullanılmak veya misafirlere, müttefiklere ve diplomatlara hediye olarak kullanılmak üzere sanatsal üretimi teşvik eden lüks ürünler üretti. Halifenin atölyelerinde üretilen birçok obje daha sonra Avrupa'daki müzelerin ve Hristiyan katedrallerinin koleksiyonlarına girdi. Bu dönemin en ünlü objeleri arasında bitkisel, figüratif ve epigrafik motiflerle oyulmuş fildişi kutular vardır. Hayatta kalan kayda değer örnekler arasında al-Mughira'nın Pyxis'i, Zamora'nın Pyxis'i ve Leyre Sandığı yer alır. Metal işi objeler de üretildi, bunlardan günümüze ulaşan en ünlü parçası, Madinat al'da yapılmış bir geyik şeklinde oyulmuş bronz bir çeşme musluğu olan "Cordoba Geyik". -Zahra ve Cordoba Arkeoloji Müzesi tarafından korunmaktadır. Benzer işçiliğin geyik şeklindeki diğer iki bronz örneği, Madrid'deki Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde ve Doha'daki İslam Sanatları Müzesi'nde muhafaza edilmektedir. Hilafet'in yıkılmasından sonra fildişi ve ipek eşyaların üretimi büyük ölçüde dururken, daha sonraki dönemlerde deri ve seramik gibi diğer ortamlarda üretim devam etti.

I. Abdurrahman, 756-788
I. Hişam, 788–796
I. Hakem, 796–822
II. Abdurrahman, 822–852
I. Muhammed, 852–886
Münzir, 886–888
Abdullah, 888–912
III. Abdurrahman, 912–929

III. Abdurrahman, halife olarak, 929–961
II. Hakem, 961–976
II. Hişam, 976–1008
II. Muhammed, 1008–1009
II. Süleyman, 1009–1010
II. Hişam, (ikinci kez), 1010–1012
II. Süleyman, (ikinci kez) 1012–1016
IV. Abdurrahman, 1017
Emevî hanedanı yerine Hammûdiler'in gelmesi:

Ali bin Hammud-el-Nasır, 1016–1018
Kasım bin Hammud-el-Ma'mu, 1018–1021
Yahya bin Ali bin Hammud-el-Mu'tali, 1021–1023
Kasım bin Hammud-el-Ma'mu, 1023 (ikinci defa)
Emevîler'in tekrar hükümdarlığa geçmesi:

V. Abdurrahman, 1023–1024
III. Muhammed, 1024–1025
Ara hükümdar Yahya bin Ali bin Hammud el-Mu'tali, 1025-1026
III. Hişam, 1026–1031

Emevîler
Tavaif-i Mülûk
Cevheriler

Eğitim yönetimi; bir grubun, bir eğitim sistemini yürütmek için yapıları denetlemek, planlamak, strateji oluşturmak ve uygulamak için, insan ve malzeme kaynaklarını birleştirdiği eğitim sisteminin yönetimini ifade etmektedir. Eğitim; bilgi, beceri, değer, inanç, alışkanlık ve tutumların, öğrenme deneyimleriyle bireylere kazandırılması durumudur. Eğitim sistemi; bakanlıklar, sendikalar, yasal kurullar, kurumlar ve okullar gibi eğitim kurumlarındaki profesyonellerden oluşan büyük bir sistemdir. Eğitim sistemi, zenginleştirmek ve geliştirmek için birlikte çalışan siyasi başkanlar, müdürler, öğretim personeli, öğretim dışı personel, idari personel ve diğer eğitim profesyonellerinden oluşur. Eğitim sisteminin tüm seviyelerinde ise yönetim gerekmektedir. Yönetim; bir kurumun planlanması, organize edilmesi, uygulanması, gözden geçirilmesi, değerlendirilmesi ve bütünleştirilmesi konularını içermektedir.

Müfredat dışı etkinliklerin amacı, öğrencilerin ilgi alanlarını ve yeteneklerini ifade ederek, bütünsel bir eğitim sürdürmelerine yardımcı olmaktır. Etkinlikler, sosyal bütünleşme duygusunu geliştirmeye yardımcı olmaktadır. Ayrıca kişinin milletine ve ülkesine bağlılığı ve aidiyet duygusunu artırmaktadır. Müfredat dışı etkinlikler arasında; bilim odaklı yetenek geliştirme programları, kulüpler ve topluluklar, sporlar, üniformalı gruplar, görsel ve performans sanatları gibi gruplar yer almaktadır. Ayrıca müfredat dışı etkinlikler; savunuculuk, botanik, kişisel bakım, yenilikçilik, araştırma metodolojisi ve güncel olaylar gruplarını da içerebilmektedir.

Müfredat planlama ve geliştirme, "öğrenme için gerekli planların tasarlanması ve geliştirilmesini, planların değerlendirilmesini, uygulanmasını ve öğrenme deneyiminin sonuçlarını" içermektedir. Öncelikle müfredat tasarlanır ve gözden geçirilir. Müfredatla uyumlu, öğretim ve değerlendirme stratejileri teşvik edilir. Özel müfredat programları, açık gözlemlenebilir hedefler ve yararlı değerlendirme listeleri oluşturulur.
Müfredat geliştirme; planlanan, uygulanan ve deneyimlenen müfredatı kapsayan üç aşamalı bir süreç olarak tanımlanabilir. Ayrıca; John Dewey, Lev Vygotsky, Jean Piaget, Jerome Bruner ve Albert Bandura gibi teorisyenlerin ve araştırmacıların, katkı sağladığı pedagojik yaklaşımlarla da şekillendirilebilir.

Okul öncesi düzeydeki müfredat geliştirme birkaç düşünce okuluna dayanmaktadır. Anaokulu, ilk olarak 1837'de Almanya'da Friedrich Fröbel tarafından kurulmuştur. Froebel, tüm öğrenim için, gerekli gördüğü üç bilgi biçimini şu şekilde tanımlamıştır: bahçecilik, hayvanlar ve ev işlerini içeren yaşam bilgisi; geometri gibi matematik bilgisi; renk, şekil, uyum ve hareket içeren güzellik bilgisidir. Froebel'in, anaokulundaki hedefi; bir çocuğun fiziksel duyularını, öğrenme deneyimleriyle uyandırmak ve bireylerin ilerlemesi için ortak bir zemin oluşturulmasını sağlamak olmuştur.
Margaret ve Rachel McMillan de Londra'da, "Açık Hava Ana Okulu ve Eğitim Merkezi" kurmuşlardır. Bu okulda çocuklara; sevgi dolu bakım, sağlık desteği, beslenme ve fiziksel refah olanakları sağlamayı amaçlamışlardır. Ayrıca ebeveynlere, çocuklarının bakımı ve bunun yanı sıra doğru etkileşim kurmaları konusunda pedagojik modeller sağlamışlardır. Anaokulunun pedagojik ilkeleri, öğretmenlerin;estetiği, müziği, dünyayı ve okuryazarlığı kapsayan bir müfredatı ve öğretmesini gerektiren eğitimsel çerçeveleri içerecek şekilde hazırlanabilmektedir.
John Dewey ise aşamalı eğitim teorisini öne sürmüştür. Aşamalı eğitim felsefesi, çocuklara nasıl düşüneceklerinin öğretilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır. Dewey'in teorisine göre okul topluluğu, ilginç ve anlamlı öğrenme fırsatları sunmalı ve bireyleri demokratik bir toplumda yaşamaya hazırlamalıdır. Çocuklar, kendilerine rehberlik eden öğretmen ile işbirliği yaparak öğrenmelidirler. Dewey'in müfredatındaki projeler, bütünsel bir yaklaşım sağlayan, çocukların ilgi alanlarına odaklanan ve gelişimsel olarak uygun olan; çocukların kendilerini keşfetmeleri ve duyusal deneyimler kazanmalarını teşvik etmektedir.
Montessori eğitimi de, çocukların "fırsat pencereleri" olarak bilinen hassas dönemlerden geçtiğine inanan, Maria Montessori tarafından geliştirilmiştir. Montessori sınıfındaki her şey, bir çocuğun büyümesine ve gelişmesine katkı sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Materyaller; doğal çevreye ve çocukların ilgi alanlarına hitap edecek şekildedir. Öğrenme ortamı, çocuğa odaklanmıştır. Müfredat, çocukları duyarlı olmaları için eğitmektedir. Ayrıca, becerilere sahip olma arzularını da teşvik etmektedir.
Avusturyalı filozof Rudolf Steiner tarafından oluşturulan Waldorf eğitimi ise çocuğa bir bütün olarak odaklanmaktadır: beden, zihin ve ruh. Müfredat; düşünce süreçlerini tetiklemek, duyarlılığı geliştirmek ve sanatsal akıcılığı geliştirmek için tasarlanmıştır. Waldorf müfredatı; hikâye anlatımı, estetik (sanat), pratik çalışma  ve doğanın keşfinden oluşur. Waldorf eğitimini benimseyen modern okullar bağımsızdır ve kendi kendilerini yönetmektedirler. 

Reggio Emilia yaklaşımı ise Kuzey İtalya'nın küçük bir şehri olan Reggio Emilia'da geliştirilmiştir. Yapılandırmacı teorilerden ve aşamalı eğitim hareketinden etkilenmiş ve bireylerin haklarını korumaya yönelik karar almıştır. Reggio Emilia okulundaki anahtar kavramlar arasında; çocuğun eğitim hakkı, çocuklar, öğretmenler ve ebeveynler arasındaki kişiler arası ilişkilerin önemi ve çocukların, iş ve oyundaki etkileşimleri yer almaktadır. Müfredatı; çocukların ilgisinden doğar ve projeler ve sorgulama yoluyla geliştirilir. Her birey, okulda önemli bir rol oynar ve ebeveyn katılımı da çocuğun öğrenmesi ve gelişimi için önemli bir etken niteliğinde kabul edilmektedir.

İlköğretim düzeyinde müfredat geliştirme; konu disiplinlerini, bilgi becerilerini ve karakter gelişimini kapsayan konuların temellerine odaklanmaktadır. Konu disiplinleri; dil, bilim, beşeri bilimler, sanat, teknoloji ve sosyal bilimlerin çekirdekleri ve temelleridir. Bilgi becerileri; okulun pedagojik uygulamalarına dayalı öğrenme deneyimleri yoluyla geliştirilen iletişim, eleştirel düşünme, takım çalışması ve yargılama gibi kişisel beceriler ve niteliklerdir. Elliot Eisner'a göre karakter gelişimi örtük müfredattır: yani okulun  gizil kazanımlarındandır. Karakter özellikleri ve nitelikleri, her öğrencinin sosyal ve duygusal gelişimine odaklanan; esneklik, öz disiplin, empati ve merhameti içermektedir. Müfredat geliştirme; kişisel ve sosyal kapasiteye, etik ve kültürlerarası anlayışa ve sağlam ahlaki yargıya yönelik bir gelişim demektir.

Müfredat geliştirme, öğrencinin kayıtlı olduğu derse (veya akışa) göre ortaöğretim düzeyinde değişmektedir. Müfredat; dil, matematik, fen ve beşeri bilimler gibi temel konulara odaklanmaktadır. Müfredat geliştirmede; öğrenme deneyimleri, stratejik hedefler, ulusal çerçeveler ve benimsenmiş olan eğitim felsefeleri de dikkate alınmaktadır. Ayrıca okullar, bütünsel bir müfredatın geliştirilmesi için, değerleri ve ilerleme becerilerini de dikkate almalıdır. Sosyal bilgiler, sanat ve müzik, teknoloji ve tasarım ve bunun yanı sıra bilgisayar çalışmalarını içeren, seçmeli ve mesleki programlar sunulmaktadır. Uzmanlaşmış okullar, bilgi ve iletişim teknolojisi, girişimcilik, sanat, tasarım, medya ve Da Vinci Learning alanlarında kurumsal ortaklarla, programları bütünleştirirler. Ayrıca spor, sanat ve dil alanlarında gelişmiş programlar da sunmaktadırlar.

Yükseköğretim düzeyindeki müfredat, özel ders tasarımı ve geliştirilmesi konularını içermektedir. Griffith Üniversitesi; planlamayı, önceden toplanmış kanıtlara dayalı olarak tanımlamaktadır. Süreç ayrıca; değerlendirme, teknolojik olarak bilgilendirilmiş öğrenme ve disipline dayalı yetenekleri de içermektedir. Süreç, öğrencilerin bir konuyu anlamalarını geliştirirken, iş gücüne hazırlamayı da amaçlamaktadır. Griffith Üniversitesi, müfredat geliştirmede dört temel unsuru göz önünde bulundurmaktadır. Bunlar; öğrenme analitiği, harici akran değerlendirmesi, akran tabanlı profesyonel öğrenme ve profesyonel öğrenme atölyeleridir.

Eğitim teknolojisi, etkili öğrenme ve öğretme için bilgi ve iletişim teknolojisi (BİT) ile entegrasyonunu, planlanmasını, uygulanmasını ve yönetilmesini içermektedir. Bir eğitim sisteminin eğitim teknolojisi dalı, eğitimde bilgi ve iletişim teknolojisini kavramsallaştırır ve geliştirir. Onu; müfredat çerçeveleri, personel gelişimi ve yönetimi ile bütünleştirir.

Eğitim teknolojisinin odak noktası; çevrimiçi ve web tabanlı uygulamalara, öğrenme portallarına, ters çevrilmiş sınıflara ve öğretme ve öğrenme için çeşitli sosyal ağlara yönelmiştir. Eğitim teknolojisi; bilgi ve iletişim teknolojisini içermekle birlikte, donanım ve eğitim teorileri ile sınırlı değildir. İşbirlikçi öğrenme, öğrenme teorisi, doğrusal öğrenme, çevrimiçi portal öğrenme ve (mobil teknolojilerin kullanıldığı yerlerde) m-öğrenme dahil olmak üzere çeşitli alanları kapsamaktadır. Bu alanlar, kişiselleştirilmiş bir öğrenme modeline de katkıda bulunmaktadır. Ve öğrenciler, eğitimlerinin sorumluluğunu üstlendiklerinden dolayı, kendi kendine öğrenmeyi de teşvik etmektedir.

Bu alt birim, okullara idari destek sağlayan eğitim kurumlarının, mali politikalarını denetler. Denetlediği bu politikalar; mali yardım, gelir işlemleri ve okul fonlarıdır. Mali yardım; gelir düzeylerine ve yaş veya kurum gibi diğer faktörlere göre uygulanan devlet desteleri, ödenekleri ve hibeleri içermektedir. Burslar ve ödüller, öğrenci kategorilerine veya başarılarına  göre dağıtılmaktadır.

Öğrencileri; sağlıklı yaşam ve beden eğitimi konusunda eğitmek için, güvenli ve etkili programlar geliştirmek olan bu bölümün birincil görevi, bir spora hakimiyet ve temel hareket becerilerinin kazandırılmasını içermektedir. Bu alt birim, sıralı sonuçlara ve öğrencilerin fiziksel yeteneklerine dayalı bir müfredat geliştirmektedir. Öğretim modeli; teorik bir temel, öğrenme çıktıları, sıralı etkinlikler ve görev yapılarını içeren bir plan olarak kullanılabilir. Ayrıca bu alt birim, aileler ve topluluklarla ortaklıklar yoluyl

Eğitimsel ölçme, genel anlamda ölçme, bir olguya anlamlı sayı ya da semboller atama işlemidir. Eğitsel ölçme ise bu olguların öğrenme ürün ya da sürecine göre kazanımları kapsar. Eğitimsel ölçmelerin amacı ölçülmesi amaçlanan öğrenme yapılarının görgül kestirimlerini (gözleme dayalı tahmin) sağlamaktır. Bu amaca yönelik olarak değişik ölçme modelleri geliştirilmiştir.

Bireyden bireye, zamandan zamana, durumdan duruma farklılık gösteren özelliklere değişken denir. En az iki değer alabilen özelliklerdir. Boy, kilo, başarı, tutum, cinsiyet, yaş, zeka düzeyi gibi özellikler değişkenlere örnek olarak verilebilir.
Not: En az iki değer alamayan yani değişkeni olmayan özelliklere sabit özellik denmektedir. Örneğin; pi sayısı, avagadro sayısı ve planck sabiti değişken değil; sabittir.

Değişkenler yapılarına göre nitel değişkenler ve nicel değişkenler olarak ikiye ayrılır:

Sayılamazlar, matematiksel olarak ifade edilemezler ve sayılar anlamsızdır. Sembollerle veya sıfatlarla ifade edilirler. Örneğin, "Ali uzun boyludur." cümlesinde sayı kullanılmamış ve boyunun ne kadar uzun olduğu belirtilmemiştir. Aynı şekilde "Zeynep resim dersinde başarılıdır" cümlesinde Zeynep'in başarısının sayısal bir karşılığı (notu) verilmemiştir. Bu yüzden her iki cümle de nitel değişkene örnektir. Nitel değişkenlere verilebilecek başka örnekler ise şunlardır: göz rengi, saç rengi, kan grubu, cinsiyet, memleket...
Önemli Not: Otobüs numarası, plaka kodu, forma numarası gibi sayılar da nitel değişkenlerdir. Çünkü bu sayılar anlamlı sayılar değillerdir. Sembollerdir.

Nitelin tersine sayılabilen, matematiksel olarak ifade edilebilen ve sayıların anlamlı olduğu değişkenlere nicel değişken denir. Örneğin; boy, kilo, puan, yaş, hacim, alan nicel değişkenlerdir.

Değişkenler aldıkları değerlere göre sürekli (kesiksiz) değişkenler ve süreksiz (kesikli) değişkenler olarak ikiye ayrılırlar:

İki değeri arasına sonsuz sayıda başka değer alabilen değişkenlere sürekli değişken denir. Kesiksiz değişken olarak da isimlendirilmektedir. Buçuklu değer alamazlar. Örneğin kilo ve boy sürekli değişkenlerdir: 80.3 cm, 4.5 kg, 6.2m... Çünkü bu tür değişkenler; 1 metre ile 2 metre arasında, 1 gram ile 2 gram arasında birçok değer alabilirler.

iki değeri arasına sonsuz sayıda başka değer alamayan değişkenlere süreksiz değişken denir. Kesikli değişken olarak da isimlendirilmektedir. Buçuklu değer alamazlar. Örneğin; beden ölçüleri (X, M, L...), ayakkabı numarası, soru sayısı, kardeş sayısı, soru tipi, memleket vb. süreksiz değişkenlerdir.
Önemli Not: Ayakkabı numarasının buçuğu vardır fakat iki numara arasında sonsuz değer yoktur. Bu yüzden ayakkabı numarası süreksiz değişkendir.

Değişkenler deneysel sonuçlarına (neden-sonuç) göre üçe ayrılırlar:

Başka değişkene göre değişen değişkenlere bağımlı değişken denir. Bir deneyde etkilenendir. Genellikle sonuçtur. Örneğin; "Konu tekrarının başarı üzerindeki etkisi nedir?" sorusunda, konu tekrarına bağlı olarak değişen özellik başarı olduğu için bağımlı değişken başarıdır.

Başka değişkenin değişmesiyle değişmeyen, başka değişkenlerin değişmesine sebep olan değişkenlere bağımsız değişken denir. Genellikle nedendir. Örneğin; "Konu tekrarının başarı üzerindeki etkisi nedir?" sorusunda, başarının değişmesine sebep olan özellik konu tekrarı yapmak olduğu için konu tekrarı yapmak bağımsız değişkendir.

Değiştirilmeyen ve değişmeyen, sabit bırakılan değişkenlerdir. Bir deneyde gözlenen özellikler dışında kalan tüm özellikler sabit tutulmalıdır. Böylece sonuç daha güvenilir olmaktadır. Örneğin; "Konu tekrarının başarı üzerindeki etkisi nedir?" sorusunun cevabı için yapılan deneyde, konu tekrarı yapan ve konu tekrarı yapmayan iki grup oluşturulur. Deneyin kontrollü olabilmesi için; her iki grubun da aynı şartlar altında olması gerekmektedir. Yani verilen öğretim konusu, öğretim yöntem ve teknikleri, öğretime ayrılan süre aynı olmalıdır. Bu durumda sayılan özellikler sabit (kontrollü) değişkenlerdir.

Bir durumda değişkenlik varsa, değişim varsa, ölçme vardır. Farklılıklar ölçmeyi gerektirir. Ölçme; herhangi bir bireyin veya bir nesnenin; belli bir özelliğe ne derece sahip olduğunu belirlemek amacıyla yapılan tüm işlemlerdir. Kısaca; herhangi bir büyüklüğün gözlenerek gözlem sonuçlarının sayı veya sembollerle ifade edilmesidir. Örneğin; sınıfın sıcaklığı 30॰C, Ayşe'nin boyu 160 cm, otobüste 20 kişi var gibi ifadeler ölçmedir.
Eğitim sisteminde ölçme dönüt niteliğindedir. Hem girdi (öğrenci, öğretmen, veli...), hem süreç (Öğretim ve öğrenme teknikleri), hem de çıktının (bilişsel, duyuşsal, devinişsel) iyi işleyip işlemediği hakkında dönütler verir. Bu yüzden ölçme eğitimde farklı zamanlarda kullanılabilmektedir: Öğretimin planlanmasında, öğretim süreci başında, öğretim süreci sırasında ve öğretim sürecinin sonucunda.

Ölçme; ölçülen özelliğe ve ölçülen özelliğin gözlenme şekline göre yani ölçümün elde ediliş biçimine göre üçe ayrılmaktadır: Doğrudan, dolaylı ve türetilmiş.

Bir değişkenin başka değişkenler araya konulmadan ölçülmesine, doğrudan ölçme denir. Doğrudan ölçmede özelliğin bizzat kendisi ölçülür. Araç kullanılarak veya kullanılmadan doğrudan ölçme yapılabilir. Araç kullanılmadan yapılan ölçümlere; sınıf sıcak, tahta sert, gömlek mavi veya otobüste 2 kişi var gibi ölçümler örnek olarak verilebilir. Hatta sayma işlemlerinin tümü doğrudan ölçümlerdir. Araç kullanılarak yapılan ölçümlerde ise ölçüm sonucu verilen bir cümleye "Ne ölçülmüş?" ve "Ne ile ölçülmüş?" soruları sorulmalıdır. Eğer bu iki sorunun cevabı aynı ise ölçme türü doğrudan ölçmedir. Örneğin; eşit kollu terazi ile ölçülen domatesin kilosu bulunurken başka kütlelerden faydalanıldığı için doğrudan ölçmedir. Başka bir örnek olarak kitabın boyunun cetvel ile ölçülmesi verilebilir. Burada da kitabın boyu cetveli boyu ile ölçülmektedir.

Bir değişkenin başka değişkenlerden faydalanılarak ölçülmesine dolaylı ölçme denir. Araç kullanılarak veya kullanılmadan dolaylı ölçüm yapılabilir. Örneğin; doktor hastanın gözlerinin altına bakarak böbrek taşının olduğunu söylerse burada araç kullanmadan dolaylı ölçme yapmış olur. Araç kullanarak yapılan dolaylı ölçümlere ise; ağırlığın dinamometre ile ölçülmesi, kütlenin elektrikli baskülle ölçülmesi veya sıcaklığın termometre ile ölçülmesi örnektir.
Eğitimde ve psikolojide doğrudan ölçme mümkün değildir. Çünkü ilgi, başarı, tutum, kaygı, zeka ve beceriler gibi özellikler doğrudan gözlemlenemez. Puan ve testlerden yararlanılır. Bu yüzden eğitimde ve psikolojide dolaylı ölçme yapılır.

Sosyal bilimlerde de fen bilimlerinde de türetilmiş ölçme yapılır. Bazı değişkenler, İki veya daha fazla değişkenin bir araya gelmesiyle ve aralarında kurulan bağıntılar yardımı ile ölçülür. Bu tür değişkenler başka değişkenler ve bu değişkenler arasındaki ilişkiyi yansıtan aritmetik işlemlerle tanımlanmasına türetilmiş ölçme denir. Örneğin; yoğunluk, hız ve nüfus yoğunluğu türetilmiş ölçmedir.

Ölçme aracını oluşturan en küçük parçaya birim denir. Örneğin; 30 cm cetvelin birimi cm'dir, her sorunun 5 puan olduğu bir sınavın birimi 5'tir. Ölçmede birim kavramı, ölçme sonucunu aktarmada ve yorumlamada yardımcı olur. Ayrıca birim, ölçmede standart oluşturur ve ölçme sonucunun objektif olmasını sağlar. Birimin genellik, kullanışlık ve eşitlik gibi özellikleri vardır. Genellik, birimin herkes için ve her zaman için aynı anlama gelmesi demektir. Genellik özelliği olmadığında ölçme sonucunun yorumlanmasında ortak kotaya varmak güç olur. Kullanışlık, birimin ölçülen özelliğe uygun olası ve kullanılabilir olmasıdır. Örneğin yol uzunluğu santimetre ile ölçüldüğünde, kantarda bir insanın tartıldığında, ölçme sonucunun anlaşılması zorlaşır ve karmaşıklaşır. Eşitlik; ise kullanılan ölçme aracının birimlerinin birbirine eşit olması demektir. Örneğin, uzunluk ölçümünde karış veya kulaç kullanılacaksa aynı bireyin aynı zaman içerisinde (çocuksa boyu uzamadan) yapılması gerekir. En güveniliri metre ile ölçmedir. Çünkü her karış ve her kulaç eşit değildir.

Finlandiya (Fince: Suomi, İsveççe: Finland), resmî adıyla Finlandiya Cumhuriyeti, Kuzey Avrupa'daki bir Nordik ülkesi. Doğuda Rusya, kuzeyde Norveç ve batıda İsveç'le komşudur. Batıda Botniya ve güneyde Finlandiya körfezlerine kıyısı vardır. Yüzölçümü 338.455 km² ve nüfusu 5,5 milyondur. Helsinki ülkenin başkenti ve en büyük şehridir. Finlerin ana dili olan Fince, yeryüzündeki az sayıda Baltık-Fin dilinden biridir. Finlandiya'nın iklim özellikleri enleme göre değişkenlik gösterir: Güneyde nemli karasal iklim, kuzeyde kutup altı iklimi görülür. Ülke genel olarak tayga biyomuna dahildir. Ayrıca Finlandiya'da 180 binden fazla göl bulunmaktadır.
Finlandiya'da insan yaşamı MÖ 9000'de Son Buzul Dönemi'nin ardından başladı. Taş Devri'nde çeşitli seramik kültürleri ortaya çıktı. Tunç ve Demir çağlarında diğer Fennoskandiya ve Baltık kültürleriyle ilişkiler güçlendi. 13. yüzyıl sonlarından itibaren Kuzey Haçlı Seferleri'nin bir sonucu olarak İsveç'in egemenliği altına girdi. 1809'daki Finlandiya Savaşı'nın ardından ülke Finlandiya Büyük Dükalığı adı altında Rusya'ya bağlı özerk bir yönetim hâline geldi. Bu dönemde Fin ulusal sanatı büyük bir atılım gerçekleştirdi ve bağımsızlık fikri yayıldı. 1906'da Finlandiya genel oy hakkını tanıyan ilk Avrupa ülkesi, dünyada ise tüm yetişkinlere seçilme hakkı veren ilk ülke oldu. Son Rus çarı olan II. Nikolay, ülkeyi Ruslaştırmak ve özerkliğini sonlandırmak istediyse de, 1917 Rus Devrimi'nin ardından Finlandiya bağımsızlığını ilan etti. 1918'de yeni kurulmuş olan ülke Fin İç Savaşı'nı yaşadı. II. Dünya Savaşı sırasında Kış Savaşı ve Devam Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ne karşı, Laponya Savaşı'nda ise Nazi Almanyası'na karşı savaştı. Savaşların ardından topraklarının bir bölümünü kaybetti ancak bağımsızlığını korumayı başardı.
1950'lere kadar bir tarım ülkesi olarak kalan Finlandiya; II. Dünya Savaşı'nın ardından bir yandan hızla sanayileşerek gelişmiş, bir yandan da İsveç modelini örnek alan bir refah devleti inşa etmiştir. Sonuç olarak refah tabana yayılmış ve ülke yüksek bir kişi başına gelire sahip olmuştur. 1955'te Birleşmiş Milletler'e katılmış ve tarafsızlık politikası ilan etmiştir. 1969'da OECD'ye, 1994'te NATO'nun Barış İçin Ortaklık programına, 1995'te Avrupa Birliği'ne, 1997'de Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi'ne ve 1999'da Euro bölgesine, 2023 yılında ise NATO'ya katılmıştır.
Finlandiya eğitim, ekonomik rekabet, sivil özgürlükler, yaşam kalitesi ve insani gelişme gibi birçok uluslararası değerlendirmede lider konumundadır. 2015'te ülke Beşeri Sermaye Raporu ve Basın Özgürlüğü Endeksi'nde birinci sırada yer almış, Kırılgan Ülkeler Endeksi'nde 2011-2016 yılları arasında art arda en sağlam ülke, Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu'nda da en eşit ikinci ülke olmuştur. Ayrıca 2018, 2019 ve 2020 yıllarında Dünya Mutluluk Raporu'nda zirvede yer almıştır.

Finlandiya'yı “bin göller ülkesi” diye adlandıranlar, aslında haksızlık etmişlerdir; çünkü 1.000 değil, yaklaşık irili ufaklı 55.000 civarı göl mevcuttur. Yüzyıllar boyunca komşuları İsveç ve Rusya'nın etkisinde kalmış olmalarına rağmen Finler, dillerinin ve kültürlerinin İskandinav ve İslav halklarından farklı olmasının da önemli katkısıyla, ulusal kimliklerini korumayı başarmışlardır. Günümüzde Finlandiya, Rusya'yla iyi ilişkilerini sürdürmesinin yanı sıra, İskandinavya'daki komşuları ve Orta Avrupa'yla da sıkı iktisadi ve kültürel ilişkiler kurmuştur.
Finlandiya'nın günümüzdeki halkının atalarının ne zaman Finlandiya'ya geldikleri tam olarak aydınlatılamamakla birlikte, MÖ 1. yüzyılda Baltık denizi kıyılarında yerleştikleri ve MS 2.-3. yüzyıllarda Finlandiya'nın güney kesimine göçtükleri sanılmaktadır. 11. yüzyıldan başlayarak, İsveç'ten gelen Hristiyan misyonerleri aracılığıyla batı dünyasıyla sıkı ilişkiler kurulmuş, kısa süre sonra da Novgorod'dan gelen Ortodoks misyonerler, Finlandiya'nın doğu kesiminde mezheplerini yaymaya başlamışlardır. Günümüzde Finlerin büyük bölümü protestandır ama ülkede Ortodoks kilisesine bağlı küçük bir azınlık da vardır.
Din aracılığıyla İsveç'le kurulan sıkı ilişkileri, 13. yüzyılda Finlandiya'nın büyük bölümünün İsveç egemenlik bölgesine katılması izlemiş. Finlandiya 600 yıldan uzun bir süre, Orta Çağ'dan 19. yüzyılın başına kadar İsveç'in bir parçasıydı. Bu dönem içerisinde, Rusya ve İsveç, Finlandiya'da egemen olmak için birçok kez savaşmışlardır. Sonunda 1809 yılında, Rusya savaş içinde olduğu İsveç'i yenmiş ve bütün Finlandiya, Rusya'nın egemenliğine geçmiştir. Napolyon savaşlarından sonra İsveç, Finlandiya üstündeki egemenliğini yitirmişse de, çar Aleksandr döneminde Rus birlikleri tarafından işgal edilen ülke, Rus egemenliği altında özerk bir büyük prensliğe dönüştürülmüştür. 1809-1917 yılları arasında Finlandiya, Rusya'nın bir parçası olmuştu. Bu dönem içerisinde, Finlandiya özerkti; diğer bir deyişle, Finler birçok konu hakkında bağımsız olarak karar verebilmişlerdi ancak, Finlandiya'nın hükümdarı, Rusya İmparatoruydu.
Finlandiya, Rusya'nın bir parçası olduğu dönemde, Fince, Finlandiya kültürü ve ekonomisi büyük bir gelişim gösterdi. 1865 tarihinde Finlandiya kendi para birimi olan Markka'yı çıkarmıştır. 1863'te Fince idari işlerde yerini almış ve 1892 tarihinde eşit resmî dil olmuştur. Rusya'nın 1905 yılında Japonya'ya yenilmesinin ardından, 1906'da tek meclisli parlamento kurulmuştur. Böylece bağımsız Finlandiya yolunda önemli bir adım daha atılmıştır. Finlandiya, ayrıca 1906 yılında kadınlara oy hakkı veren ilk ülke olmuştur. Buna rağmen, 20. yüzyılın başında Rusya, Finlandiya'nın özerkliğini kısıtlamaya başladı ve Finlandiyalılar buna razı olmadılar.
Finlandiya, Rusya'dan ayrılmayı ancak 1917 Rus devriminin karmaşası içinde başarabilmiş, hemen ardından patlak veren kısa ama kanlı iç savaşta, Carl Gustaf Freiherr von Mannerheim'ın yönettiği, Alman birliklerinin de desteğini alan “Beyaz Muhafızlar”, Sovyet birliklerinden yardım gören ve Fin toplumunu Sovyet örneğine göre yeniden örgütlemek isteyen ”Kızıl Muhafızları” yenmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında, Finlandiya Parlamentosu 6 Aralık 1917 tarihinde bağımsızlık bildirgesini onayladı ve Finlandiya Rusya'dan ayrıldı. Bu tarihte, Finlandiya bağımsız bir ülke oldu ve bu gün hâlen Finlandiya'nın Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.
1919'da cumhuriyetçi bir anayasanın oylanarak demokratik bir devletin temellerinin atıldığı ülkenin bağımsızlığı, Dorpat barışıyla 1920'de yeni Sovyet yönetimi tarafından da tanınmıştır. Ne var ki S.S.C.B'nin Finlandiya üstündeki etkisini artırma ve bazı bölgeleri kendi topraklarına katma girişimleri, 1939 kışında Fin-Sovyet savaşına yol açmış, yalnızca kendi gücüne dayanan Finlandiya, güçlü komşusuna ancak kısa bir süre direnebilmiştir. 1939 Kasım ayının sonunda, Sovyetler Birliği, Finlandiya'ya saldırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Finlandiya Sovyetler Birliği'ne karşı iki kez savaş vermiştir: önce 1939-1940 yıllarında Kış Savaşı ve sonra 1941-1944 yılları arasında Devam Savaşı. 1940 barışıyla Savaşlarda Finlandiya, Sovyetler Birliği'ne toprak kaybetti. 400.000'den fazla Finlandiyalı, kaybedilmiş bölgelerden Finlandiya'nın geride kalmış topraklarına mülteci olarak geldiler. 1944 Eylül ayında yapılan ateşkes ile Finlandiya, Karelya'nın yanı sıra, ülkenin kuzeydoğusundaki bir kısım topraklarını da Sovyetler Birliği'ne kaybetmiştir. Bu durum, 1947 Paris Antlaşması ile teyit edilmiş, 1948 yılında ise Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması imzalanmıştır.
Sovyetler Birliği ile imzalanan söz konusu Antlaşma, Soğuk Savaş döneminde Finlandiya dış politikasının temelini oluşturmuştur. Bu dönemde Sovyetlerin tepkisinden çekinen Finlandiya, Doğu ve Batı bloklarına katılmayarak bağlantısızlık politikası izlemiş ve Batı ile ilişkilerini sınırlı tutmuştur. Bununla birlikte, Finlandiya bu dönemde Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı gibi platformlarda aktif rol almaya çalışmış, ayrıca Nordik Konseyi çerçevesinde diğer Nordik ülkelerle ilişkilerini geliştirmiştir. Soğuk Savaşın son dönemlerinden başlayarak, Batı dünyası ile ilişkileri geliştirmeye hız veren Finlandiya bu çerçevede, 1986'da EFTA'ya (Avrupa Serbest Ticaret Birliği) ve 1989'da Avrupa Konseyi'ne üye olmuştur. Soğuk Savaşın ardından 1995 yılında AB'ye katılan Finlandiya, askeri tarafsızlık politikasını devam ettirmekle birlikte, Birliğin Güvenlik ve Savunma Politikasının dışında kalmamaya çalışarak, NATO ile de Barış için Ortaklık Programı çerçevesinde işbirliğini geliştirmeye gayret etmektedir. 1947 Paris Antlaşması çerçevesinde Sovyetler Birliği'ne yüklü oranda savaş tazminatı ödemek durumda kalması, Fin sanayisinin gelişiminde tetikleyici bir rol oynamıştır. Finlandiya, teknolojiye ve eğitime yaptığı yatırım ile, bugün dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yerini almıştır. Buna rağmen Finlandiyalılar için en önemli olan, Finlandiya'nın bağımsız bir ülke konumunu korumasıdır.
Yitirdiği bu bölgeleri geri almak amacıyla İkinci Dünya Savaşı'nda 1941'den başlayarak Almanya'nın yanında yer alan Finlandiya, durumun umutsuzlaştığını görünce, 1944'te S.S.C.B'yle ateşkes imzalamak zorunda kalmış, bunun üstüne ülkenin kuzey kesimindeki hareket hâlinde Alman birlikleri, geri çekilirken çok sayıda yol, köprü, demiryolu ve yerleşme yerini yakıp yıkmışlardır. Bu arada, kuzey kutup çemberinde yer alan Rovaniemi kenti aşağı yukarı bütünüyle yıkılmıştır. Daha sonra imzalanan barış anlaşmasının getirdiği yükümlükler, Finlandiya'yı o tarihten sonra iktisadi ve siyasal açılardan S.S.C.B çizgisine yaklaştırmış, Fin hükûmetleri, ülkenin bağımsızlığını koruyabilmek kaygısıyla, Rus çıkarlarıyla ilgili anlaşmazlıklardan kaçınmışlardır. Sovyetler Birliği birçok Avrupalı komşu ülkesine sosyalist rejimi getirdiğinden; savaşlardan sonra birçok Finlandiyalı, Sovyetler Birliği'nin Finlandiya'yı da sosyalist bir ülke yapmasından korktu. Buna rağmen, Finlandiya, Sovyetler Birliği ile ilişkiler kurmayı, demokrasi rejimini korumayı ve batı ülkeleriyle ticareti geliştirmeyi başardı. Uzun b

Gırnata veya Granada, İspanya'nın Endülüs bölgesinde bulunan Granada ilinin baş şehridir. Endülüs Emevileri'nden kalan El Hamra Sarayı ile ünlüdür.

Granada belediye sınırları içinde nüfusu (1 Ocak 2017 itibarıyla) 232.770 kişidir ve nüfus yoğunluğu 2663 kişi/km2 olur. Granada ve varoşlarından oluşan şehirleşmiş metropoliten Granda bölgesi nüfusunun 472.638 olduğu tahmin edilmektedir ve bu metropoliten Granda'yı İspanya içindeki şehirleşmiş metropoliten alanlar arasında 15. sıraya koymaktadır.
Granada belediye sınırları içinde kaydedilen nüfusun değişiklikleri aşağıdaki istatistikte belirtilmiştir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Granada'nın şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Aix-en-Provence, Fransa
 Belo Horizonte, Brezilya
 Coral Gables, Florida, Amerika Birleşik Devletleri
 Agrigento, İtalya
 Freiburg im Breisgau, Almanya
 Marakeş, Fas
 Tetuan (Fas), Fas
 Tilimsan, Cezayir

Granada ili
Endülüs

 Wikimedia Commons'ta Granada ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Habilitasyon, bazı Avrupa ve Asya ülkelerinde en yüksek seviyeli akademik sınavdır. Bir ilim dalında, doktora derecesinden sonra, habilitasyon bir daha bilimsel bir eser verilerek kazanılır. Bazen bir kitabın yayını gerekli olan uygulamada, profesörlüğe atanmak için, uygulamanın tanındığı ülkelerde bir habilitasyon bulunması gerekir. Ancak akademik bir derece değildir.
Almanya'da habilitasyon yazan kişi "Privatdozent(in)" veya "Dr. Habil." unvanına eklemek hakkını kazanır.
Habilitasiyon Almanya, Avusturya, İsviçre, Bulgaristan, Polonya, Portekiz, Çekya, Slovakya, Macaristan, Slovenya ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde; Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Letonya, Litvanya, Moldova, Kırgızistan, Kazakistan, Rusya, Özbekistan ve Ukrayna'da vardır.
Habilitasyon, ayrıca, engellinin bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılayabilmesini ve yaşamını bağımsız bir şekilde sürdürebilmesini sağlamayı amaçlayan fiziksel, sosyal, zihinsel ve mesleki beceriler kazandırmaya yönelik hizmetlere verilen ad olarak da bilinir.

Yerleşke ya da yabancı dil kökenli karşılığıyla kampüs ya da kampus, bir üniversitenin genellikle kent dışında derslik, öğrenci yurdu gibi her türlü yapı ve etkinlik alanlarıyla toplu bir biçimde bulunduğu yer. Genellikle bir üniversite kampüsünde kütüphaneler, konferans odası, yurtlar, eğlence merkezleri, yemekhaneler ve park benzeri ortamlar bulunur.
Kampüs sözcüğü Türkçeye Fransızcadan girmiştir.
"Kampüs" sözcüğü, 19. yüzyılda İtalyanca’daki "campo" sözcüğünün değişimi ile ortaya çıkmıştır. Sözcük, üniversitenin merkezini ve alanını gösteren bir kelime olarak şekillenmiş, – "piazza" sözcüğü gibi – açık, kamu alanını tanımlamaktadır.
Kortan'a göre ise "kampüs" sözcüğü, özgün ilk olarak ABD'de 18. yüzyılın ikinci yarısında Princeton'da kullanılmış olup kolej veya üniversite binaları arasındaki açıklık olarak tanımlanmaktadır.
Artık yerleşke sözcüğü yalnız üniversitenin alanları olarak değil geniş alana sahip tüm kurumlar için kullanılmaktadır.

Üniversite şehri
Kampüs üniversitesi
Kampüs ağı
Uydu yerleşke
Yatakhane

Karaviyyin Üniversitesi (Arapça: جامعة القرويين), günümüzde Fas sınırlarındaki Fes şehrinde bulunan üniversitedir. Fâtıma el-Fihrî tarafından 857-859 yıllarında bir cami olarak kurulmuş ve daha sonra İslam Altın Çağı'nın önde gelen ruhani ve eğitim merkezlerinden biri haline gelmiştir. Fas'ın modern devlet üniversitesi sistemine 1963 yılında dahil edilmiş ve iki yıl sonra resmi olarak "Karaviyyin Üniversitesi" olarak yeniden adlandırılmıştır. Cami binasının kendisi de Fas tarihinin birçok farklı döneminden unsurlar içeren tarihi Fas ve İslam mimarisinin önemli bir kompleksidir.
Akademisyenler, Karaviyyin'in İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar etkin bir şekilde medrese olarak yönetildiğini düşünmektedir. Birçok akademisyen bu statüyü, belirgin bir şekilde Avrupa icadı olarak gördükleri "üniversite" statüsünden ayırmaktadır. Karaviyyin'in medreseden üniversiteye dönüşümünü 1963'teki modern yeniden yapılanmasına dayandırmaktadırlar. UNESCO ve Guinness Dünya Rekorları gibi bazı kaynaklar, Karaviyyin'i dünyanın en eski üniversitesi veya sürekli faaliyet gösteren en eski yüksek öğrenim kurumu olarak göstermektedir.
Karaviyyin Üniversitesi'nde eğitim, İslami dini ve hukuki bilimler üzerinde yoğunlaşmakta, Klasik Arapça dilbilgisi/dilbilimi ve Maliki Şeriatı üzerinde durulmakta, ancak öğrencilere İslami olmayan konularda da dersler verilmektedir. Öğretim hala geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Üniversiteye Fas'ın her yerinden ve Müslüman Batı Afrika'dan öğrenciler katılmakta, bazıları da yurtdışından gelmektedir. Kadınlar ilk kez 1940'larda kuruma kabul edilmiştir.

UNESCO'nun Dünya Mirası listesine göre Karaviyyin Üniversitesi dünyanın en eski üniversitesidir. Kütüphanesi son dönemde restore edilmiştir ve Mayıs 2016'da tekrar açılmıştır. Kütüphanenin koleksiyonunda 4000'in üzerinde el yazması bulunmaktadır. Bunların içinde 9. yüzyıldan kalma Kuran ve daha öncesi yıllarda yazılmış hadisler koleksiyonu da bulunmaktadır. Cami de faal haldedir ve Kuzey Afrika'nın en büyük camilerinden birisidir. Aynı zamanda üniversitenin Marakeş, Tıtvân ve Agadir şehirlerinde çeşitli fakülteleri bulunmaktadır ve üniversite İslâmî öğretime devam etmektedir.
Karaviyyin Üniversitesi tarihte önemli alimlere de ev sahipliği yapmıştır. Filozoflardan İbn Haldun, İbn Rüşd ve İbn Bace, tıp alimlerinden İbn Meymun, coğrafyacı Muhammed İdrisi, mutasavvıflardan İbn Hazm ve Abdüsselâm bin Meşîş gibi birçok isim üniversitenin mezunları, yahut hocaları arasındadır.

Kolej giriş sınavı herhangi bir standart teste atıfta bulunabilen bir sınavdır. Birinin ortaöğretim sonrası başvurusu zamanı bir kurum tarafından uygun sayılabilmesi için gereklidir. Bu testlerden bazıları şunlardır:

Scholastic Aptitude Test-  Amerika Birleşik Devletleri
ACT, Amerika Birleşik Devletleri
Hong Kong Orta Öğretim Diploması, Hong Kong
UCAS - Birleşik Krallık
Leaving Certificate, İrlanda'daki üniversite bitirme sınavı.
Baccalauréat, Fransa'daki akademik yeterlilik sınavı
ATAR, Avustralya'daki akademik yeterlilik sınavı
Abitur, Almanya'daki akademik yeterlilik sınavı
GCSE (Ortaöğretim Genel Sertifikası), İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda'da
Cambridge Assessment International Education tarafından yönetilen International General Certificate of Secondary Education (IGCSE)
ÖSYS (Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi), Türkiye'de her yıl 1,7 milyondan fazla öğrencinin girdiği akademik yeterlilik ve sıralama sınavı
Matura, Arnavutluk, Avusturya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, İtalya, Lihtenştayn, Litvanya, Makedonya, Karadağ, Polonya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya ve İsviçre'de yapılan akademik yeterlilik sınavı
Tuyển sinh đại học và cao đẳng (TS ĐH-CĐ), Vietnam
Selectividad, İspanya
İran'da yaygın olarak Konkour olarak bilinen İran Üniversitesi Giriş Sınavı
CSAT(수능), Güney Kore.
Çin'de Gaokao gibi bilinen Ulusal Üniversite Giriş Sınavı.
Üniversite Kabulleri için Ulusal Merkez Testi ve Japon Üniversitelerine Giriş Sınavı, Japonya
SBMPTN, Endonezya'daki devlet üniversitelerine kaydolmak için gerekli olan rekabetçi bir sınav.
PSU Prueba de Selección Universitaria, Şili
ENEM Exame Nacional do Ensino Médio, Brezilya
ICFES Examen ICFES Prueba Sabre 11, Kolombiya
Riigieksamid — Estonya.
Birleşik Devlet Sınavı – Rusya.
Harici bağımsız testler - Ukrayna.
Birleşik Ulusal Test - Kazakistan.
Genel Cumhuriyet Testi - Kırgızistan.
Merkezi Test - Belarus, Letonya ve Tacikistan
Birleşik Devlet/Ulusal Sınavlar - Ermenistan ve Gürcistan
Bakalorya - Moldova ve Romanya
Genel Akademik Yetenek Testi - Tayvan

Üniversite ve kolejlere giriş
Üniversite ve kolejlere giriş sınavları listesi
Eğitim giriş sınavı
Orta Öğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı
Matrikülasyon sınavı

Akrabalık, bireyleri, kan bağları, evlilik ya da evlat edinme yoluyla birbirine bağlayan bir ilişkidir.
Akrabalık ilişkilerinde, tanım gereği evlilik ve aile söz konusu olsa da, bu kurumlardan çok daha geniş kapsamlıdır. Çağcıl toplumların büyük bölümünde dolaysız ailenin kapsamını aşan pek az toplumsal yükümlülük olsa da, öteki pek çok kültürde akrabalık, toplum yaşamının çoğu yönü için esastır.
Akrabalık sistemleri, soy ve evlilik yoluyla kurulmuş ve kültürel olarak kabul edilmiş temel bir toplumsal ilişkiler ağıdır. Dünyada çeşitli akrabalık sistemleri vardır. Bu sistemler akrabaların birbirlerine karşı konumlarını, rol ve statülerini ve bunlara bağlı olarak karşılıklı sorumluluk ve beklentilerini belirler. Antroploglar altı farklı akrabalık sisteminin var olduğunu öne sürerler.
Bunlar;
Hawai Sistemi, Eskimo Sistemi, Sudan Sistemi, Omaha Sistemi, Crow Sistemi, Iroquis Sistemi.

Akraba kelimesi Arapça olup karip (yakın) kelimesiyle aynı kökten türemiştir. 'Yakınlar' demektir.

Aile
Türkçede akrabalık terimleri

Anne ya da ana, bir çocuğu doğuran, bakımını üstlenen veya kendi doğurmadığı bir çocuğu evlat edinen ve bakımını üstlenen kadın. Genlerin yarısı anneden gelir. Bir çocuğu evlat edinen veya eşinin kendinden olmayan çocuklarına annelik yapan kadınlara üvey anne denir. Tanımlama amacıyla kullanılan bu terim çocuklar veya ebeveynler tarafından tercih edilmeyebilir. Bu durumda üvey olsun ya da olmasın ilgili şahıs, anne olarak adlandırılır. Bir çocuğun dünyaya gelmesinde yumurta hücresi kullanılan ve genellikle çocuğu dünyaya getiren anneye öz anne, tıbbi olarak da fizyolojik anne denir. Yumurta hücresini sağlamayan ve başka bir annenin çocuğunu dünyaya getiren kişiye de taşıyıcı anne denir. Taşıyıcı anneler, genellikle annelik haklarından feragat ederler ve bu işlemi, ya çocuk sahibi olamayan bir yakınlarına yardımcı olmak ya da maddi kazanç elde etmek için uygularlar.

Annenin çocuklarına karşı ilk görevi onları dünyaya getirmek, emzirmek ve hayata güçlü ve sağlıklı bir başlangıç yapabilmelerini sağlamaktır. Sadece anne tarafından yapılabilecek görevler sona erdiğinde, çocuğun gelişimi ve yetiştirilmesi görevi ailedeki diğer yetişkinlerle anne arasında paylaşılır.
Geleneksel ailede baba para kazanma, anne ise ev işleri ve çocukların bakımı sorumluluklarını üstlenirdi. Günümüzde de bu tür aileler hâlen yaygın olsa da, geleneksel rollere bağlı kalmayan ebeveynler de vardır. Kadınların da iş hayatında etkin olmaya başlaması ve ekonomik özgürlüklerini kazanmaları sonucu baba ve annenin sorumlulukları paylaşılmaya başlanmıştır. Bazı örneklerde annenin çalışıp evi geçindirdiği, babanın ise çocuklar ve ev ile ilgilendiği görülmektedir.

Anne kavramı birçok dinde ve kültürde kutsal sayılmıştır. İbrahimi dinlerde ilk insan kabul edilen Adem'in eşi Havva, "Havva Ana" olarak bilinir ve tüm insanlığın annesi kabul edilir. Annenin doğurganlığı, almadan verişi, doğanın üretkenliğinde sembolize edilir ve doğaya sıklıkla "tabiat ana" yakıştırması yapılır.

Annelik, dişi canlının yavrusuna karşı gösterdiği şefkat, ilgi ve koruma duygularının bütününe verilen addır. Memeli canlılarda daha yoğun olmakla beraber bir şekilde yavrusuyla fiziksel iletişime geçen bütün canlılarda gözlemlenir.
20. yüzyılda yapılan bir çalışma, canlıların gelişmişlik düzeyinin artmasıyla, yavrunun bakıma muhtaçlığın doğru orantılı olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu noktada canlıların en gelişmişi olan insan, aslında bakıma en muhtaç olan canlı yavrusudur. Bebeğin en fazla bakıma ihtiyacı oluşu, aslında anneyi de bir noktada en fazla ilgi gösteren canlı konumuna getirir. Hormonal, duygusal ve ilahi açıdan açıklanabilecek bu süreç sonunda anne, yaşaması için gayret gösterdiği varlığa kaç yaşında olursa olsun her zaman ilk günkü gibi şefkat ve korumacı duygularla yaklaşır.
Annelik duygusunun yaşanması için bebek ve birey arasında kan bağı olmasına ihtiyaç yoktur. Birey yine bir başka bireyin bakımını üstlenip ona koruyucu annelik yaparken de bu duyguyu hissedebilir.

Baba
Çocuk
Aile
En genç anneler listesi
Annelik bağı

Biyolojik olarak baba, anneye sperm vererek bir çocuğun dünyaya gelmesinde rol alan erkek. Genlerin yarısı babadan gelir. Bununla birlikte "baba" tanımı sosyolojiden hukuka, farklı alanlarda farklı şekillerde açıklanır.
Biyolojik babası tarafından terkedilen insanların genellikle kendilerini yetiştirenleri baba olarak kabul ettiği gözlenir. Anne ve baba boşandıktan sonra annenin yeni eşini baba olarak kabul edenler de olabilir. Dolayısıyla her birey kendi görüşleri yönünde insanları baba olarak kabul edebilir.
Pek çok ülkenin yasalarında çocuk babasını hiç tanımamış olsa bile, evlatlık verme gibi istisnalar dışında, biyolojik babanın sorumlulukları tanımlanmıştır. Ülkeden ülkeye değişecek şekilde her ay anneye nafaka ödeme, çocuğun bakımını üstlenme gibi sorumluluklar biyolojik babaya mahkeme kararı ile verilebilir. Korunmadan tek gecelik cinsel ilişkiye giren insanlar da bu tür sorumlulukları yasalar çerçevesinde almak zorundadır.

Babalık, erkeklerin çocuk sahibi olması durumunu ifade eden 'baba olmak' ile, erkeklerin somut ebeveynlik davranışlarını içeren 'babalık yapmak' olgusuna karşılık gelen şemsiye bir kavramdır. Türk Dil Kurumu (TDK) ise babalığı "baba olma durumu" biçiminde tanımlamaktadır.
Babaların babalık yapma biçimlerini etkileyen, yeniden üreten ve değişmesine sebep olan toplumsal, kültürel ve ekonomik birçok faktör bulunmaktadır. Sosyologlar geçmişten günümüze babalığı anlamak için yerleşik yaşama geçişten itibaren üç tarihsel durağa bakılması gerektiğini vurgulamaktadır: Tarım toplumlarında yer alan ve oldukça otoriter babalık pratikleri sergileyen babalığa geleneksel babalık, sanayi devriminden sonra babaların zamanların çoğunu ev dışında geçirmesiyle meydana gelen mesafeli babalığa modern babalık, son olarak toplumsal cinsiyet eşitliği fikrinin benimsenmesiyle birlikte eşitlikçi ve katılımcı rolleri benimseyen babalığa ilgili babalık denmektedir. Özellikle günümüz modern toplumlarında kadının iş hayatında aktif yer alması gibi değişen sosyolojik bağlamlar erkeklerin eşitlikçi ebeveynlik pratiklerine sahip olmasına ve ilgili babalık örüntülerini sergilemesine neden olmuştur.
İnsan türünde görülen pek çok babalık biçimi diğer hayvan türlerinde de gözlemlemek mümkündür. Özellikle imparator penguenleri, denizatları, Rhinoderma darwinii ve Jakana kuşları hayvanlar aleminde ilgili babalık örüntüleri gösteren başlıca önemli türlerdendir. Örneğin erkek imparator penguenler kuluçkaya yatar, erkek Rhinoderma darwinii ise yumurtaları ses keselerinde taşır veya baba kurtlar yavrularını besleme, koruma ve onlarla oynama görevlerini üstlenir. Tıpkı insan türünde olduğu gibi insan dışı hayvanların da evlat edinerek babalık yapması mümkündür. Örneğin bir grup antropoloğun Batı Afrika'nın Taï Millî Parkı'nda yapmış olduğu çalışmalar sonucu 18 ailesiz kalmış genç şempanzenin evlat edinilmesinin yarısını erkek şempanzeler tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmiştir.
Anne Çocuk Eğitim Vakfı'nın (AÇEV) öncülüğünde 2015-2017 yılları arasında yürütülen nitel ve nicel araştırmalar sonucu Türkiye'de Babalığı Anlamak Serisi oluşturulmuştur. Türkiye'de babalığın kapitalizm ve ataerkillikle ilişkisini incelemek amacıyla 40 babayla derinlemesine görüşmeler sonucu oluşturulan ikinci seride, kapitalist ekonomik sistemin doğurduğu çalışma koşulları özellikle erkeklerin ilgili babalık pratiklerini gerçekleştirmesini olumsuz yönde etkilediği bulgulanmıştır. Son zamanlarda meydana gelen sosyal haklarda gerileme, sendikasız işçi olma, güvencesiz iş veya esnek çalışma gibi zorlu iş koşulları babaların ebeveynlik biçimlerini dramatik biçimde etkilemektedir. Türkiye'de Babalığı Anlamak Serisi'nin 3235 babaya ulaşarak elde ettiği nicel bulgulara göre katılımcı babalar haftanın 6 ile 7 gününü çalışarak geçirmekte, günlerinin 9 saat 20 dakikasını işte, 1 saat 10 dakikasını yolda ve ancak 2 saat 20 dakikasını çocuklarıyla birlikte geçirmektedir. Nitekim OECD ülkeleri içerisinde haftada 60 saatin üstünde çalışanların oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye olarak belirlenmiştir. Bu durum Türkiye'deki babaların çocuklarıyla verimli ilgilenmesini ve ev içi rollerin her iki cinsiyete eşit biçimde dağılmasını engellemektedir. Bu konu hakkında Ebeveynlik, Erkeklik ve Çalışma Hayatı Arasında Türkiye'de Babalık başlıklı ikinci seride ifade edilen nitel bulgulardan biri şu şekildedir.
"...Artık sorumlulukları hep anneye bıraktık. Dersti, okuldu, ihtiyaçtı, daha ziyade hep anne ilgilendi. ...Çünkü işimiz gereği, sabah 6.30-7.00’de buraya geliyorduk, dükkanımıza, [akşam] 9:30’lara kadar dükkandaydık. ... Çocuklarımızla oynayabilecek 8-10 dakika, 20 dakika bir süre, o da oyun oynamak. Yani şu dersini yapamadın, yardımcı olayım, şunu yapalım, bunu yapalım gibi bir şey olmadı." (G.39, Trabzon, Lise mezunu, 52 yaşında, Tüp gaz bayii sahibi)
'Babalar çocuklarına anneler kadar iyi bakım verebilir mi?' sorusu modern toplumlarında cevabı aranan önemli sorulardandır. Babalar ve çocukları üzerine yapılan görgül araştırmalara göre babaların da anneler kadar ilgili, sorumlu ve duyarlı biçimde ebeveyn pratikleri sergileyebileceği bulgulamıştır. Örneğin Orta Afrika'da yaşayan Aka pigme kültüründeki babalar zamanlarının %47'sinde bebeklerinin yanında durup onlarla meşgul oldukları ve diğer toplumlardaki babalara kıyasla çocuklarıyla günde beş kat daha sık fiziksel temas kurdukları gözlenmiştir. Nitekim Aka babaları çocuklarına annelerinden daha çok sarıldıkları, kucakladıkları ve öptükleri bulgulanmıştır. Aristoteles'den Charles Darwin'e ve günümüze kadar varlığını sürdüren 'erkek meme uçları tam olarak ne içindir?' sorusuna Aka pigme babalarını tarafından cevaplandığı görülmektedir. Dünyanın en iyi babaları olarak nitelenen Aka babaları, eşleri yiyecek bulmaya gittiklerinde çocuklarını emzirdikleri bulgulanmıştır. Ayrıca Amerikalı antropolog profesör Barry Hewlett, bu toplulukla yaptığı alan araştırmaları neticesinde kadın ve erkek rollerinin neredeyse iç içe geçtiğini saptamıştır. Sonuç olarak erkeklerin oldukça şefkatli, ilgili ve aktif babalar olabileceği literatürde pek çok disiplinin yaptığı araştırmalarda bulgulanmasına rağmen birçok kültürden erkeklerin çeşitli nedenlerle (toplumsal cinsiyet rolleri, kapitalizm vb.) böyle bir seçim yap(a)madığı düşünülmektedir.

Babalık izni, erkelerin evlat edinmesi veya eşlerinin doğum yapması sonucu iş yerlerinden bebeklerini desteklemek için edindiği izindir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu çerçevesinde çocuğu dünyaya gelen babalara 10 gün izin verilmekle birlikte özel sektörde çalışan babalar için bu süre 5 gün olarak sınırlı kalmaktadır. Babalık izni, OECD ülkeleri içerisinde en yüksek Güney Kore ve Japonya'da (52-53 hafta), ardından Batı Avrupa ülkelerinde (10-28 hafta) görülmektedir.
Annelik izniyle karşılaştırıldığında Türkiye'de babalık izninin kullanım sıklığı oldukça düşüktür. Türkiye'de Babalığı Anlamak Serisi'nin verilerine göre katılımcı babaların %28'i babalık izni gibi bir hakları olduğunu bilmediğini ve %21'i iş yerlerinin izin vermemesinden dolayı bu izinden faydalanmadığını bildirmiştir. Türkiye’de İlgili Babalık ve Belirleyicileri Ana Raporu’nun bulgularına göre babalık iznini kullanan babalar ilgili babalık örüntüleri sergilemekte, ev içi iş paylaşımı ve çocuk bakımında sorumluluk alma konularında istekli olmakta ve çocuklarıyla erken dönemde olumlu bağ ve ilişki geliştirmektedir. Tüm bu olumlu etkilerine karşın Türkiye'de babalar babalık iznini çeşitli sebeplerden dolayı verimli kullanamamaktan yakınmaktadır. Bu konuda Ebeveynlik, Erkeklik ve Çalışma Hayatı Arasında Türkiye'de Babalık çalışması aracılıyla katılımcılardan babalık izni hakkında edinilen nitel bulgulardan biri şu şekildedir:
"Zannedersem iki veya üç gün Ayşe’de kullandım. Vallahi birkaç gün daha olabilirdi aslında. Çünkü zaten iki gün çocuğun kimliğini, şunu bunu, evrakını filan gezdirmekle geçti, başka bir şey yapamadık. İlk gün evrakları filan, ikinci gün kimliğini filan çıkarttım. Sigortaya gittim işte, bu hani sigortadan iş yeri için çocuk bildirge kâğıdı filan alıyorsunuz ya, ilk gün onunla uğraştım, ikinci gün de çocuğun kimliğini çıkarttım zaten. O iki gün de bana, işteki şeyimden daha yorucuydu, çünkü sürekli koşturuyorsun şuraya buraya." (G. 26, Gaziantep, Ortaokul mezunu, 36 yaşında, Tekstilde usta)

Türk Medeni Kanunu'nda çocuğun yasal babasının kim olacağı madde olarak tanımlanmıştır. Medeni Kanuna göre bir babanın çocuğuyla soybağı olması için biyolojik baba olmak zorunda değildir, evlatlık edinme gibi durumlarda yasal olarak baba ve çocuk arasında soy bağı olduğu kabul edebilir. Türk Medeni Hukuku'nda evlatlıktan reddetme hükmü yoktur. Hiçbir koşulda ebeveynler, çocuklarının anne ve babası olmaktan vazgeçemezler ve mahkeme kararı olmadıkça miraslarından mahrum edemezler.

Bağlanma teorisi veya bağlanma kuramı (İngilizce: attachment theory), psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.
Bağlanma, genelde çocuk ile yetişkin bir birey (çoğu zaman anne) arasındaki olumlu bağı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bağlanma kuramı hayvan gözlemleri ve deneyleri sonucunda gelişmiş bir kuramdır. Bağlanma ile ilgili ilk araştırmaları John Bowlby ve arkadaşları yapmışlardır.
Bağlanma kuramı insanların sosyal varlıklar olduklarını, diğer insanları yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayacak araçlar olarak algılamadıklarını kabul eder. Bu yönüyle Nesne İlişkileri Kuramı'na benzemektedir.
Bazı bağlanma kuramcılarına göre, bir kişinin erişkinlikte başka insanlarla kuracağı ilişkinin niteliği ve insanlardan beklentileri, bu kişinin küçüklüğünde annesiyle kuracağı bağlanma ilişkisi ile belirlenir. Anne ve çocuk arasındaki sıcak duygular, özellikle korku ve stres anlarında birbirlerine sağladıkları rahatlık ve destek bağlanmayı oluşturur. Bağlanma iki taraflı bir ilişkidir ve her iki tarafın da birbirinin ihtiyaçlarını karşılaması ile gelişir. Yeni doğan bir bebek beslenmek, temizlenmek, ısınmak, korunmak, kısaca yaşayabilmek için anneye ya da başka bir bakıcıya muhtaçtır. Ancak anneler, babalar ya da çocuğa bakmakla yükümlü diğer yetişkinler çocuğun bakımını sadece bir görev olarak algılamazlar, bundan mutluluk ve tatmin de sağlarlar. Çocukla yaşadıkları etkileşimin sonucunda onunla aralarında hissettikleri bağ giderek güçlenir. Bu bağlanmanın oluşmasında bebeklerin bir takım davranış özellikleri etkili olur. Bebeğin, ana-babasıyla iletişiminde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlarına bağlanma davranışları denir. Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

Çocuklar yalnızca süt emmek için annelerini emmezler, aç olmadıklarında da stresten uzaklaşmak için sürekli annelerini emmek isterler. Modern toplumlarda bu isteği yerine getirmek mümkün olmadığından bebekler parmaklarını ya da emziklerini, emilebilecek her türlü nesneyi emmeye alışırlar.

Bütün memeli türlerinde yavruların anneyle yüz yüze gelmeye ve ona dokunmaya yönelik refleksleri vardır. Örneğin maymunlar, doğar doğmaz annelerinin üzerine tırmanırlar. İnsan yavruları doğduklarında kendi kendilerine ayakta duramaz ve yetişkinlerin ellerinde taşınmak zorundadırlar. Ancak onlar da kaskatı durmak yerine vücutlarını kendilerini taşımakta olan yetişkine kolaylık sağlayacak bir biçimde gevşek ve şekillendirebilir bir biçimde tutarlar. Bazı kalıtımsal beyin hasarları nedeniyle bu özelliği gösteremeyen bebekler, kendilerini ellerinde tutan yetişkinler tarafından pek sevecen olmayan bebekler olarak tanımlanmışlardır.

Çok küçük bebekler bile anne ile göz kontağı ararlar ve bu arayışa anneden bir karşılık gelmezse ağlayıp huysuzlanarak tepki gösterirler. Bir araştırmada öncelikle annelerin bebekleriyle yüz yüze iletişimi gözlenmiş ve şöyle bir iki yönlü etkileşim saptamışlardır: Annelerin bebeklerine yaklaştıklarında genellikle gülümseyip yumuşak ve yüksek perdeden seslerle konuşmaya başlarlar, Bebekler buna karşılık olarak gülümseyip el ve ayaklarını çırparlar. Anneler çocuklarını yumuşak dokunuşlarla sever. Bebekler de kendilerine has sesler ile yanıt verirler. Gerçekten de bu tarz iki- taraflı etkileşim olup olmadığını anlamak için araştırmacılar annelerden bebeklerinin yanında ifadesiz bir yüzle durmalarını istemişler ve bebeklerin anneye olan tepkilerinde bir farklılık olup olmadığını gözlemişlerdir. Bu durumda bebekler, önce annelerini her zamanki gibi karşılamış fakat anneden hiçbir tepki (gülümseme, değişik bir yüz ifadesi) gelmeyince artık anneye bakmaz olmuşlardır. Arada bir küçük bir gülümsemeyle anneye bakıp onun halen ifadesiz olan yüzünü görünce başlarını yeniden başka taraflara çevirmişlerdir. Annelerin çoğunluğu çocuğun iletişim davetine karşılık vermeden durmanın çok zor olduğunu söylemiş, 3 dakika boyunca bebekleri yanında ifadesiz bir yüzle durmaya dayanamamışlardır. Dayanabilenler ise 3 dakikanın sonunda bebeklerinden özür dileyip ‘Ben tekrar eski benim, her şey yolunda, bana yeniden güvenebilirsin...” gibi sözler sarf etmişlerdir. Bu deney bebeklerin anneye bakışının ondan bir tepki almaya yönelik bir davranış olduğunu, anne tepki vermezse çocuğun rahatsız olduğunu ve anneye bakmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

Bebek gülümsemesi, insanlar için genellikle mutluluk vericidir ve pek çok insan bebekleri güldürmeye çalışır. Doğumlarından itibaren ilk 1 ay içinde bebekler yüksek seslere gülümseyerek karşılı verirler. Bunu keşfeden yetişkinler, bebeklerle yüksek sesle konuşur. 5 haftalıktan itibaren sesler değil, görüntüler önem kazanmaya başlar. Bebekler yüzlere, özellikle de hareket halindeki yüzlere gülümserler. Hareket eden bir maske bile bebekte gülümseme davranışını doğurur. 3 aylıktan itibaren bebekler aralarında özel bir bağ kurdukları anne, baba gibi kişiler kendilerine yaklaşırken gülümsemeye başlarlar ve bunun bağlanma açısından önemi çok büyüktür. Bu gülümseyişler anne, baba ve çocukla ilgilenen diğer kişiler için büyük birer ödüldür ve çocukla daha çok zaman geçirme arzusu yaratır.

Çocuklar acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında ağlarlar ve bu ağlama sesi yetişkinleri çok rahatsız eder. Ağlama, bebeklerin yetişkin ilgisine ve yardımına ihtiyaç duyduklarında kullandıkları bir sinyaldir. Bir iddiaya göre bebeklerin acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında kullandıkları ağlama sesleri niteliksel farklılık gösterir. Bir Afrika kabilesinde gözlem yapan bir araştırmacı, bir bebek acı ifade eden ağlama sesini kullanırsa bütün kabile üyelerinin bebeğe koştuğunu, ama acıkmayı ifade eden ağlama sesini kullanırsa sadece annesinin ona koştuğunu iddia etmiştir. Sonraki çalışmalar, bebeklerin ağlama seslerini birbirinden ayıran şeyin niteliksel farklılıklar değil, şiddet farklılığı ve aniden ya da yavaş yavaş artarak ortaya çıkmasının getirdiği bir fark olduğunu göstermişlerdir. Eğer çocuk aniden ve şiddetli ağlarsa yetişkinler ağlamanın acıdan kaynaklandığını düşünürler. Yavaş başlayıp giderek yükselen bir ağlama sesi ise açlıktan, altını değiştirmek gerekmesinden, uykudan kaynaklanıyor olarak algılanır.

1958'de Bowlby'nin İngiltere'deki çalışmalarından henüz haberdar olmayan Harry Harlow tarafından yavru rhesus makakları üzerinde gerçekleştirilen bir dizi deney, bağlanmanın açlık ve benzeri temel gereksinimleri karşılamaya yönelik basit bir tepkiden ibaret olmadığını göstermiştir. Bu deneylerde, doğumdan hemen sonra anne maymun ayrılan yavru maymunlara her biri gerçek annenin farklı özelliklerinden bir tanesini sunan yapay anne maymun modelleri sunulmuştur: Yumuşak ve tüylü bir oyuncak maymun (süt verme ve hareket etme kabiliyeti yok), metal tellerden yapılmış, bir süt şişesi bağlanmış yapay maymun (süt, yumuşaklık, sıcaklık sunma kabiliyeti yok) ve hareket edebilen fakat süt ve yumuşaklık-sıcaklık sağlayamayan maymun modeli. Yavru maymunların sadece besin sağlayan anne maymun modeline değil, hareket ve yumuşaklık sunan anne maymun modellerine de ilgi gösterip zamanlarını onlarla geçirdikleri görülmüştür. Besin sağlasa da, pasif olan anne maymun modeli yavrularda güven hissi uyandırmamış, gerçek anneyi modellemede tek başına yeterli olamamıştır. Gerçek maymunlarla iletişim kurmadan yetişen yavru maymunlar anormal davranışlar göstermiştir: Başka maymunlarla ilk karşılaşmalarında korkmuş ya da saldırganca davranmışlardır. Cinsel davranışlarında da anormallik görülmüştür. Bütün bunlar, erken yaşlarda anne ile kurulan bağın yavruların sosyal gelişimi için önemini göstermektedir.

Mary Ainsworth adlı gelişim psikoloğu, bir çocuk ile temel bakıcısı arasındaki bağlanma ilişkisini gözlemlemek üzere Yabancı Durum Testi denilen gözlem prosedürünü geliştirmiştir. Bu prosedüre göre 11-17 aylık bir çocuk, yirmi dakika boyunca bir oyun odasında gözlemlenir. Bu arada çocuğun bakıcısı (genelde annesi) ile bir yabancı (araştırmacının bir yardımcısı) belirli aralıklarla odaya girip çıkarlar. Odada yaşanan durumlara (yabancının varlığı, annenin yokluğu...) çocuğun verdiği tepkiler videoya kaydedilir. Oyun odasında çocuğa yaşatılan deneyim şu şekilde gelişir:

Anne ve çocuk gözlem odasına alınır.
Anne ve çocuk odada yalnız bırakılır. Çocuk odayı keşfederken anne ona katılmaz.
Yabancı girer, anneyle selamlaşır, çocuğa yaklaşır.
İlk ayrılık: Anne sessizce odadan çıkar, çocuk ve yabancı odada kalır.
İlk birleşme: Anne gelip çocuğu rahatlatır, sonra yine çıkar.
İkinci ayrılık: Çocuk odada tek başınadır.
İkinci ayrılığın devamı: Yabancı içeri girer, anne ise halen yoktur.
İkinci birleşme: Anne girer, çocukla ilgilenir, yabancı sessizce çıkar.
Bu olaylar sırasında çocuğun iki davranışı gözlenir: a.	Çocuğun keşif davranışı (yeni oyuncaklarla oynaması..vb.) b.Çocuğun, annesinin gidiş ve dönüşlerine verdiği tepki.
Mary Ainsworth'in geliştirdiği Yabancı Durum Testi'nin ardından, 18 aylıktan daha büyük bireylerde bağlanma değerlendirmesi yapmak üzere çeşitli ölçüm araçları geliştirilmiştir.

Yabancı Durum Testleri'ndeki davranışlarına göre çocuklar üç sınıfa ayrılırlar. Çocuğun yabancıya tepkileri, anneye bağlanma düzeyine göre değişir. Anneye güvenli bağlanan 1 yaşındaki çocuklar, etrafta bağımsızca dolaşır, ara sıra annelerinin yanına dönerler. Anne odadan ayrılınca üzülürler, geri gelince sevinirler. kaygılı bağlanan 1 yaşındaki çocuklar anne içerideyken bile huzursuzdurlar. Anne gidince ağlarlar, gelince annenin yanına koşarlar fakat anneye vurma ve tekmeleme gibi davranışlar gösterirler. Kaçıngan bağlanan 1 yaşındaki çocuklar anne yokken ağlamaz, anne gelince kaçınır ve anneye öfkeli görünürler. Kaçıngan bağlanmaya "A tipi bağlanma", güvenli bağlanmaya "B tipi bağlanma", kaygılı bağlanmaya "C tipi bağlanma" da denilmektedir.
Çocukların 1 yaşında iken ne tür bir bağlanma gösterdikleri, ilerideki yaşamlarını önemli ölçüde etkiliyor olabilir. Örneğin bir çalışma, 1 yaşında i

Bebek, bir insanın en küçük hali olan doğum anından itibaren yürüme dönemine kadar olan zaman diliminde aldığı isimdir.
Yeni doğmuş olan bir bebek her açıdan anne ve babasına muhtaçtır. Sağlıklı bir bebeğin ağırlığı ortalama 3.2 kg boyu ise 35–50 cm arası olabilir. Erkek bebeklerin ağırlığı kız bebeklere oranla biraz daha fazla olabilir.
İlk aylarda bebeğin gelişimini yakından takip etmek ve bu süreç içerisinde bebekle yakından ilgilenmek çok önemlidir. İlk aylarda bebek, el ve ayaklarını refleks olarak oynatabilir. Yüzüstü yatarken başını çok kısa bir süre için bile olsa yukarı kaldırabilir. Havada ayaküstü tutulunca yürüme hareketleri yapmaya çalışır. Parlak ve hareket eden nesneleri özellikle de etrafında hareket eden insanları izler. Kendisiyle konuşulmasından çok hoşlanır. İşitme duyusu zamanla daha da güçlenir ve seslere karşı tepki vermeye başlar. Yakınlarının özellikle annesinin göz ve ten temasından hoşlanır. 

Doğumdan itibaren ilk 6 ay için bebeğin anne sütüyle beslenmesi gerekli ve yeterlidir. Çünkü anne sütü bebeklerin gelişebilmeleri için gerekli olan tüm besinleri içerir, bulaşıcı hastalıklara karşı ona bağışıklık kazandırır. Emzirme, aynı zamanda, anne ile çocuk arasında, çocuğun ruhsal açıdan sağlıklı gelişmesini etkileyen yakın bir ilişkinin doğmasına yardımcı olur.

Yeni doğan bebekler ilk haftalarda günde 17-18 saat uyur. 3. ayda ise uykusu günde 15 saate düşer. Ancak bu uyku hiçbir zaman gece olsun gündüz olsun aralıksız olarak 2-3 saati geçmez. 3- 6 ay arasında gündüz uykuları ortalama 4- 5 saattir. 9. ayla birlikte gündüz uykusu bir saat kısalır. Bebeklerin bu dönemde gündüz ortalama 3 saat öğle uykusu olur. Gece uykusu ise ortalama 11 saate uzamıştır. Yaklaşık 18. aya kadar bu düzen bu şekilde devam eder. 18. aydan sonra bebeğin günlük uyku sürelerinde azalma görülmeye başlar.

Bebeğin hastalıklara karşı korunması, sağlıklı bir şekilde gelişip büyümesi için gerekli olan aşılarının zamanında yapılması hayati önem taşır.

Doğumdan hemen sonra Hepatit B
1 ay sonra Hepatit B
2 ay sonra BCG (Bacille-Calmette-Guerin): Verem
2 ay sonra DTP + TOPV
3 ay sonra DTP + TOPV
4 ay sonra DTP + TOPV
6 ay sonra Hepatit B
9 ay sonra Kızamık
16 ay sonra DTP + TOPV
4-6 yaş sonra DTP + TOPV 

Cinsel ilişki
Bebek uyku eğitimi
Bebek ağlaması
Bebek ölümü
Bebek kıyafeti
Bebek maması
Bebek bezi
Bebek formülü
Tüp bebek
Bebek telsizi
Bebek patlaması
Bez bebek
Çocukluk
Ergenlik
Yaşlılık

Boşanma, evliliğin yasal olarak sona ermesidir. Günümüzde daha yaygın olmakla birlikte, eski çağlardan beri bütün toplumlarda boşanmaya rastlanmaktadır.
Resmi olarak, nikah memuru önünde yapılan evlilik, yasal boşanma sebepleri varsa anlaşmalı veya çekişmeli boşanma davası açılarak mahkeme kararı ile sona erdirilebilir. Avukatlar boşanma davalarıyla ilgilenebilir.
Boşanma, karşılıklı sevgiye, güvene ve mutluluk beklentisine dayalı olan evlilik ilişkisini sona erdirdiği için acı verebilecek bir durumdur. Ana babanın mutsuzluğundan etkilenen çocuklar, boşanma sırasında anne ile baba arasında bir seçim yapmak zorunda kalırlar. Güven verici aile ortamını yitirdikleri duygusuna kapılırlar. Bundan dolayı boşanma çocuklar için özellikle zordur. Boşanmayla gelen değişiklikler, çoğu zaman çocukların davranış bozukluklarına yol açar. Dersleri aksar, arkadaşları ile olan ilişkileri etkilenir.
Ne var ki çocuklar, eşler arasındaki uyumun bozulduğu, karşılıklı suçlamaların ve saygısız davranışların yer aldığı bir ortamda da mutlu olamazlar. Bu türden etkilerin de davranış bozukluklarına yol açtığı bir gerçektir. Gerçeklerin çocuğa ya da çocuklara onların anlayacağı bir biçimde anlatılması, durumu kabullenmelerini kolaylaştırabilir. Evlilik kadar eski olan boşanma, toplumların tarihsel gelişimine göre değişen özellikler gösterir. İlkel bir yaşam süren Pueblo Yerli kabilelerinde kadın, kocasının ayakkabılarını evin eşiğine bıraktığında onu boşamış sayılır. Birçok eski toplumda erkek çocuğun dünyaya gelmesi evliliği kalıcı kılardı. Kadının kısırlığı ise erkek için haklı bir boşanma nedeni sayılırdı.

Eskiçağın Asur, Babil gibi Mezopotamya toplumlarında boşanma kurallara bağlanmıştı. Asur toplumunda, kocanın karısına karşı görevlerini yerine getirmemesi durumunda kadının boşanma hakkı vardı. Boşanan kadın, koca evine getirdiği çeyiz denilen eşyayı geri alabilir ve boşandığı eşinin mirası üstündeki haklarını da korurdu. Tutsak düşmüş bir savaşçının karısı iki yıl bekledikten sonra boşanmış sayılırdı ve yeniden evlenebilirdi.
İslam hukukunun geçerli olduğu Osmanlı toplumunda, boşanma hakkı ilke olarak kocaya tanınmıştı. Koca karısını tek yanlı olarak boşayabilir, üç kez yinelenen "boş ol" sözleriyle boşanma kesinlik kazanırdı. Buna rağmen boşanma, gelenekçi bir toplum olan Osmanlılarda hoş karşılanmadığı için yaygın değildi.
Hristiyan dünyasında ise Katolik Kilisesi boşanmaya izin vermez. Bazı Katolik ülkelerde boşanma bugün bile olanaksızdır. Reform'dan sonra Protestan Kilisesi boşanmanın hukuk mahkemelerinin ilgi alanına giren "dünyasal bir şey" olduğu görüşünü benimsedi ve boşanmaya karşı çıkmadı.
Günümüzde, Katolik ilkelere sıkıca bağlı olan ve yasaları boşanmaya izin vermeyen az sayıda ülke dışında, boşanma yasalarla düzenlenmiştir. Türk Medeni Kanunu'nda sayılan boşanma nedenlerinden birinin varlığı durumunda, mahkemeler boşanma kararı verebilir. Günümüzde boşanmayı kolaylaştırma yönündeki bir eğilim güçlenmektedir. Eşlerin karşılıklı isteği durumunda, yargıçlar kolayca boşanma kararı verebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'na göre boşanma gerçekleştirilebilmesi için açılacak olan dava, eşlerin son altı ay içerisinde birlikte yaşadıkları yerde bulunan Aile Mahkemesine açılır. Aile Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde davanın açılacağı görevli mahkemeler Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Boşanma sürecinde hukuki anlamda şekil ve usul yönünden iki farklı dava türü bulunur. Bunlar; anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma olarak ifade edilir. Anlaşmalı boşanmalarda eşler boşanmanın maddi ve manevi tüm sonuçlarında uzlaşma içerisinde olarak boşanmaktadır. Çekişmeli boşanmalarda ise, taraflardan birisi boşanma yönünde irade sergilemeyebileceği gibi her iki eş boşanmak istese de boşanmanın hukuki sonuçları üzerinde ihtilaf olabilmektedir. Evlilik birliğini temelinden sarsan durumlar kanunda gösterilmediğinden Yargıtay İçtihatları ile bazı durumların evlilik birliğini temelden sarstığı kabul edilmiştir.
22 Kasım 2011'de kabul edilen 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu ile birlikte boşanma sebepleri Türk hukukunda yeniden düzenlenmiştir. İlgili düzenlemeye göre eşlerin boşanması ancak ve ancak bir mahkeme kararıyla mümkün olup; kanunda sayılan sebepler haricindeki bir sebebe dayanarak eşlerin boşanması mümkün değildir. Doktrinde bu sebepler mutlak ve nispi, genel ve özel sebepler olarak iki ayrı sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Düzenlemeye göre boşanma sebepleri yalnızca şunlar olabilir:

Zina,
İhanet
Şiddet
Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış,
Suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme,
Terk,
Akıl hastalığı,
Evlilik birliğinin sarsılması.

Boşanmanın özel ve mutlak sebeplerindendir. Bir eylemin zina sayılabilmesi için eşlerden birinin üçüncü bir kişiyle cinsel organlar dahil olacak şekilde ilişkiye girmesi gerekir. Sarılma, öpüşme gibi fiiller zina kapsamında değerlendirilmezler. Ayrıca eşcinsel ilişkiler de Türkiye uygulamasında zina kapsamına girmemektedir.
Zina nedeniyle boşanma davasını açmak isteyen eş, olayı öğrendiği tarihten itibaren altı ay ve zina olayının gerçekleştiği beş yıl içinde davayı açmalıdır. Aksi halde beş yılın sonunda hak düşürücü süre nedeniyle, davayı açmayan eş hakkını kaybedecektir.

Özel boşanma sebepleri arasındadır. Kimi durumlarda intihara yönlendirmenin de hayata kast kapsamında değerlendirilir. Fakat boşanmak için bu sebebe dayanmak isteyen eş, karşı tarafın kendisini başkaları önünde küçük düşürmesi gibi daha küçük bir olaya dayanarak da boşanabilir.

Boşanmanın nisbi sebeplerindendir. Suç işleme sebebi için ayrıca davalı eşin işlediği suçun yüz kızartıcı olması şartı aranır. Haysiyetsiz hayat sürme halinin ise devamlılık göstermesi gerekmektedir. Örneğin sürekli sarhoş olan eşin haysiyetsiz hayat sürdüğü kabul edilebilirken, arada sırada içki içen eşin haysiyetsiz hayat sürdüğü söylenemeyecektir.

Terk durumu eşlerden birinin evi terk etmesi ya da diğer eşi evden kovması ve geri kabul etmemesi halinde söz konusu olur.

Akıl hastalığının boşanmaya sebep olarak gösterilmesi için evlilikten önce davalı eşin bundan muzdarip olmaması şartı aranır. Zira evlilikten önceki akıl hastalığı evliliğin kesin hükümsüzlüğünü gerektirebilir ki, bu durumda boşanmaya gerek kalmadan evlilik birliği sona erer.

En az bir yıldır evli olan eşlerin başvurabileceği yoldur. Eşlerin bu yolu seçebilmeleri için nafaka, tazminat, velayet gibi boşanmanın fer'i sonuçlarında anlaşmış olması gerekmektedir. Anlaşmalı Boşanma davalarında taraflar mahkemeye bizzat katılarak boşanma iradelerini açıklamaları ve boşanma protokolündeki imzalarını ikrar etmeleri gereklidir.

Anlaşmalı boşanma yapan eşlerin kendi aralarında tazminat, nafaka, velayet ve boşanma isteklerini barındıran sözleşmedir. Bu protokol aile mahkemesine sunulur ve hakim tarafından kabul edilirse boşanma, protokol çerçevesinde gerçekleşir.

Herhangi bir nedene dayanarak açılmış bir boşanma davası reddedildikten sonra üç yıl geçmişse ve bu süre boyunca eşler hala bir araya gelememişse, fiili ayrılık sebebiyle boşanma gerçekleşebilir.

Taraflar boşanma hususunda anlaşamıyorlar ve de eşler arasında fiili ayrılık koşulu da gerçekleşmemişse, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri sürerek boşanmayı isteyebileceklerdir. Kıskançlık, dedikodu, hakaret, suçlama gibi birçok neden bu sebep kapsamında ileri sürülebilir. Kanun koyucu bir sınırlama getirmemiştir. Kural olarak daha kusurlu eşin davası itiraz durumunda reddedilebilmekle birlikte, dürüstlük kuralının gerektirdiği hallerde az kusurlu eşin itirazına rağmen eşlerin boşanmasına karar verilebilmektedir.

Boşanmanın etkileri
İslam'da boşanma
İddet müddeti
Boşanma partisi
Arabuluculuk
Ayrılmak

Cenevre Sözleşmeleri ya da Cenevre Konvansiyonları, uluslararası insancıl hukukun temelini oluşturan ve silahlı çatışmalar sırasında savaş dışı kalan kişilere yönelik muameleyi düzenleyen hukukî standartları belirleyen, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi ile bunlara eklenen iki isteğe bağlı protokolü, Ek Protokoller I ve II'yi, topluca ifade eden bir terimdir. II. Dünya Savaşı'nın ardından müzakere edilen 1949 tarihli sözleşmeler, 1906 ve 1929 yıllarında kabul edilen önceki insancıl hukuk anlaşmalarının yerini aldı ve mevcut düzenlemeleri genişleterek iki yeni sözleşme ekledi. Birinci Cenevre Sözleşmesi, kara savaşlarında hasta ve yaralı askerlerin, İkinci Cenevre Sözleşmesi deniz savaşlarında hasta ve yaralı denizcilerin, Üçüncü Cenevre Sözleşmesi savaş esirlerinin, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ise silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasına ilişkin hükümleri düzenlemektedir.
Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın ardından Cenevre Sözleşmeleri, en yaygın biçimde onaylanan uluslararası antlaşmalar arasında yer almaktadır. 1949 tarihli sözleşmeler, 196 devlet tarafından tamamen ya da çekincelerle kabul edildi. Cenevre Sözleşmeleri'nde düzenlenen uluslararası insancıl hukukun büyük bir bölümü zamanla uluslararası teamül hukuku niteliği kazandı. Bu nedenle söz konusu kurallar, Cenevre Sözleşmeleri'ne taraf olmayanlar dâhil olmak üzere tüm devletler ve devlet dışı silahlı gruplar için bağlayıcı kabul edilmektedir. Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde doğan hukukî yükümlülükler, bir tarafın sözleşmeleri ihlal etmesi hâlinde karşı tarafa yükümlülüklerini askıya alma imkânı tanımaması bakımından, birçok diğer uluslararası antlaşmadan ayrılmaktadır.
Cenevre Sözleşmeleri, korunan kişi statüsünü taşıyan savaş dışı kişilere tanınan temel hakları ve sağlanan korumaları tanımlamaktadır. Bu sözleşmeler, silahlı çatışmalarda koruma altına alınan siviller, savaş esirleri ve askerî personelin hak ve yükümlülüklerini düzenlemekte; yaralılar, hastalar ve deniz kazazedeleri için özel hükümler öngörmekte ve savaş bölgelerinde veya bu bölgelerin yakınında bulunan sivillere insancıl koruma sağlamaktadır. Savaş zamanında konvansiyonel silahların kullanımına ilişkin düzenlemeler 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri ile 1980 tarihli Belirli Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi'nde ele alınırken, uluslararası silahlı çatışmalarda biyolojik ve kimyasal silahların yasaklanması 1925 Cenevre Protokolü kapsamında düzenlendi.

Sözleşmeler ve konuları şu şekildedir:
Birinci Cenevre Sözleşmesi harp hâlindeki silahlı kuvvetlerin hasta ve yaralılarının vaziyetlerinin ıslahına ilişkin sözleşme.
İkinci Cenevre Sözleşmesi silahlı kuvvetlerin denizdeki hasta, yaralı ve kazazedelerinin vaziyetlerinin ıslahına ilişkin sözleşme.
Üçüncü Cenevre Sözleşmesi harp esirlerine yapılacak muameleye ilişkin sözleşme.
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi harp zamanında sivillerin korunmasına ilişkin sözleşme.
Ayrıca 8 Haziran 1977 tarihli, 1949 Cenevre Sözleşmelerine ek; I sayılı Uluslararası Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokolü ve II Sayılı Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokollerini de bu sözleşmelerin bir parçası olarak görmek gerekir.

Uluslararası insan hakları hukukuna ilişkin tam metin sözleşmelerin bulunduğu bir veritabanı 1 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Cenevre Sözleşmeleri için referans rehberi9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
1949 Cenevre Savaş Hukuku sözleşmesi-Türkçe 10 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğum öncesi gelişim ya da prenatal gelişim, vivipar hayvanların gebeliği sırasında görülen embriyo ve fetüs gelişimidir. Doğum öncesi gelişim döllenme ile başlar. Döllenme embriyonik gelişimin germinal evresinde görülür. Embriyonik gelişimi fetal gelişim takip eder ve nihayetinde doğum gerçekleşir.Embriyonik gelişimin erken safhaları tüm memelilerde aynıdır. Gebelik süresi ve gelişimin geç aşamaları tüm hayvanlar arasında çeşitlilik gösterir.
İnsan gebeliğinde, prenatal gelişime antenatal gelişim de denir. doğum öncesi gelişim, embriyo ve fetusların anne karnındaki gelişim süreçlerini kapsar. Bu süreç, döllenmeden başlayıp doğuma kadar devam eder ve 3 ana döneme ayrılır: zigot dönemi, embriyonik dönem ve fetal dönem.

Zigot dönemi, döllenme ile başlar. 2.Haftaya kadar geçen süreyi kapsar. Sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu zigot adı verilen tek hücreli bir organizma oluşur. Döllenme, fallop tüpünde gerçekleşir. Zigot, bölünerek hızla gelişir ve bu hücrelerin bir kısmı daha sonra farklı organ ve dokuları oluşturacak şekilde farklılaşır.

Döllenme: Sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu, genetik bilgi içeren 46 kromozomlu bir zigot oluşur.
Bölünme: Zigot, mitoz yoluyla hızla bölünerek 2 hücreli, 4 hücreli, 8 hücreli gibi aşamalardan geçer.
Morula: Hücreler bölünerek, "morula" adı verilen bir kümeye dönüşür.
Blastosist: Morula, rahme doğru hareket ederken "blastosist" aşamasına gelir. Blastosist, iç kısmında hücrelerin farklılaşmaya başlayacağı bir yapıdır.

Embriyonik dönem 2.hafta ile 8.hafta arasını kapsar. Organların gelişmeye başladığı, temel yapısal düzenin şekillendiği dönemdir. Bu dönemde embriyo, organogenez adı verilen süreçle tüm ana organlarını oluşturmaya başlar.

Fertilized egg: Blastosist, rahme yerleşir ve "implantasyon" adı verilen süreç gerçekleşir.
Plasenta gelişimi: Plasenta, embriyonun rahim duvarına yerleşmesinden sonra gelişir ve embriyo ile anne arasındaki besin, oksijen ve atık maddelerinin alışverişini sağlar.
Embriyonik tabakalar: Üç ana hücresel tabaka oluşur:
Ektoderm: Sinir sistemi, deri ve tırnaklar gibi yapıları oluşturur.
Mezoderm: Kaslar, kemikler, dolaşım sistemi gibi yapıları oluşturur.
Endoderm: Sindirim sistemi, akciğerler ve üreme organları gibi yapıları oluşturur.
Organ gelişimi: Bu dönemde kalp atmaya başlar, omurga ve beyin gelişir. Embriyo, yaklaşık 2.5 cm uzunluğa ulaşır ve fiziksel özellikler (baş, vücut, kollar ve bacaklar) belirginleşmeye başlar.

Fetal dönem 8.haftadan doğuma kadar geçen süreyi kapsar. Organların olgunlaşmaya ve işlevsel hale gelmeye başladığı, gebeliğin son aşamasıdır. Bu dönemde embriyo "fetus" olarak adlandırılır. Gestasyonel yaşın onuncu haftasının sonunda embriyo ana formunu alır. Fetal gelişimin bir sonraki döneminde organlar tamamen gelişir ve bu fetal dönem hem topikal olarak (organlara bakarak) hem de kronolojik olarak (zamana bakarak) meydana gelen birçok olay ile tanımlanır.

Organ olgunlaşması: Bu dönemde kalp, akciğerler, böbrekler gibi organlar gelişir ve işlevsel hale gelir. Özellikle akciğerlerin gelişimi doğum için kritik bir rol oynar.
Fetus büyümesi: Fetus hızla büyür ve vücut yapısı daha belirgin hale gelir. 12. haftada parmak izleri, 16. haftada cilt, 20. haftada saçlar gelişir. 24. haftada fetüs, anne karnında duyusal gelişimini tamamlamaya başlar.
Hareketler: Fetus, 7-8. haftadan itibaren hareket etmeye başlar. Ancak annenin bunları hissedebilmesi genellikle 16-20. hafta arasında olur.
Duyu gelişimi: 24. haftada fetüs dış dünyadaki sesleri duymaya başlar. Görme ve tat duyusu da gelişmeye başlar.
12. Hafta: Cinsiyet belirginleşir, parmak izleri oluşur, bağırsaklar gelişir.
16. Hafta: Vücut oranı daha dengeli hale gelir, beyin büyür.
20. Hafta: Saçlar ve tüyler oluşur, cilt altı yağ dokusu gelişir.
24. Hafta: Fetüs, dış dünyadaki seslere tepki verir. Akciğerler gelişir, ancak doğum için hala erken bir dönemdir.
28. Hafta: Fetüs, çevresel değişimlere daha duyarlı hale gelir ve fiziksel gelişim hızlanır.

Dünya Çocuk Günü, farklı ülkelerde farklı tarihlerde kutlanan gün.
Dünya Çocuk Günü, 1954 yılında Birleşmiş Milletler tarafından çocukların refahını, eğitim hakkını ve korunmasını uluslararası ölçekte teşvik etmek amacıyla oluşturulmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Kasım tarihini özellikle seçmiştir; çünkü bu tarih hem 1959 Çocuk Hakları Bildirgesi'nin hem de 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin kabul edildiği gündür.
Pedagoji ve çocuk gelişimi alanındaki araştırmalar, çocuk haklarının yalnızca yasal çerçevelerle değil, aynı zamanda sosyal politikalar, eğitim programları ve toplumsal farkındalık kampanyalarıyla güçlendirildiğini göstermektedir. Dünya Çocuk Günü, bu çerçevede çocukların iyi olma hâlinin izlenmesi, korunması ve iyileştirilmesi için hükûmetlere ve uluslararası kuruluşlara politika önerileri geliştirilmesine olanak sağlamaktadır.
UNICEF tarafından yürütülen küresel izleme çalışmaları, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde çocuk sağlığı, beslenme ve eğitim eşitsizliklerinin sürdüğünü göstermektedir. Dünya Çocuk Günü bu nedenle yalnızca sembolik bir kutlama değil; çocuk koruma sistemlerinin güçlendirilmesi, yoksulluğun azaltılması ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi gibi alanlarda uluslararası işbirliğinin artırılmasını hedefleyen bir farkındalık platformu olarak değerlendirilmektedir.
Bazı ülkeler, tarihi kendi ulusal geleneklerine göre belirlemektedir. Sovyetler Birliği ve devam eden bazı ülkelerde 1 Haziran'da kutlanan Çocuk Günü, sosyalist dönemin çocuk refahı politikalarının mirası olarak ortaya çıkmış ve zamanla geniş halk etkinliklerine dönüşmüştür.

Uluslararası Çocuk Günü fikri, 1925 yılında Cenevre'de yapılan Çocukların Refahı için Dünya Konferansı'ndan sonra doğmuştur. 54 ülke katılımıyla gerçekleşen Konferans’ta Çocukların Korunmasına Dair Cenevre Bildirgesi kabul edilmiştir. Dünya Çocuk Günü adıyla çocuklar arasında ortak duygular oluşmasını, ulusların barış içinde yaşama özlemlerinin pekişmesini amaçlar.
Bildirge esas olarak yoksulluk, çocuk işçiliği, eğitim gibi dünya çocuklarının refahını ilgilendiren konulara odaklanmaktadır. Konferanstan sonra pek çok ülke, çocukların sorunlarına ilişkin olarak kamuoyunun dikkatini çekmek, çocuklara mutluluk getirmek ve çocuk konusunda teşvik etmek üzere bir günü çocuk günü olarak belirlemiştir. 1 Haziran tarihi, 21 ülkede olmak üzere, en yaygın Çocuk Günü'dür. Türkiye'de her yıl 23 Nisan'da kutlanmaktadır. 20 Kasım tarihinde ise Çocuk Hakları günü olarak kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 14 Aralık 1954'te aldığı kararla, Dünya Çocuk Günü'nü BM'nin İlan Ettiği Uluslararası Günler listesine eklemiştir.

Ebeveyn kavramı, temel anlamda çocuğa bakım vermekle sorumlu olan biyolojik ya da evlat edinen anne ve/veya babayı kapsamaktadır.

Uzun yıllar aile kavramı geleneksel bakış açısıyla, evli heteroseksüel bir çift ve onların biyolojik çocuklarını ifade etmek için kullanılmıştır fakat toplumsal ve kültürel düzeyde yaşanan değişiklikler hem aile yapısını değiştirmiş hem de ebeveynlik tanımlarını farklılaştırmıştır. Evli, hiç evlenmemiş veya boşanmış biyolojik ya da evlat edinen anneler ve babalar temel bakım verenler olarak nitelendirilmektedir ancak kardeşler, büyükanneler, büyükbabalar ya da aile içinden olmayan diğer bakım verenler çocuğun bakımını sorumluluk edindiklerinde onların da ebeveynlikleri çok önemli hale gelmektedir.

Ebeveyn tutumları ile ilgili de birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar ebeveynlik davranışlarının etkilerini anlamlandırmada oldukça etkili olmuştur. Ebeveyn tutum çalışmalarının öncü isimlerinden biri olan Baumrind (1971), ebeveynlik stilleri modelini üç ebeveyn tutumuyla tanımlamıştır: Otoriter, izin verici ve demokratik tutum.
Maccoby ve Martin 1983 yılında Baumrind'in çalışmalarından yola çıkarak yaptıkları sınıflamada bu üç tutuma ek olarak izin verici ebeveynliğin bir alt tipi olan ihmalkâr tutumu ortaya koymuşlardır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre demokratik tutum çocuğun gelişiminde olumlu bilişsel, duygusal ve sosyal sonuçlar doğurmaktadır. Ebeveynin çocuğuna karşı sıcak ve destekleyici davranışlarının, çocuğun saldırgan davranışlarını kontrol etmesini sağladığı saptanmıştır. Sosyal yaşamda ve okulda uyum ile pozitif ilişkili olduğu görülmüştür. Otoriter ebeveynlik, düşük girişkenlik düzeyi ve saldırgan davranış ile pozitif; akran kabulü, sosyallik yeteneği ve okulda akademik başarı ile negatif ilişkili bulunmuştur. Otoriter tutumunun çocukta yüksek kaygı düzeyi ve davranış problemleriyle sonuçlandığı görülmüştür. Tanımlanan dört ebeveynlik tutumu ise şu şekilde sınıflandırılmaktadır:

Baumrind tarafından tanımlanan ikinci bir ana-baba tutumu, demokratik tutumdur. Otoriter ebeveynler gibi, demokratik ebeveynlik tarzına sahip ebeveynler, çocuklarının izlemesi beklenen kurallar ve yönergeler oluşturur. Ancak, bu ebeveynlik tarzı çok daha demokratiktir. Demokratik tutum yol göstermekle birlikte bireyselliği destekler. Aileler sorun odaklı ve mantıklı bir şekilde çocuğun etkinliklerine rehberlik etmektedirler. Demokratik ebeveynler çocuklarına duyarlıdır ve soruları dinlemeye isteklidir. Bu ebeveynler de çocuklarından çok şey beklerler ancak çocuklar beklentileri karşılamada başarısız olurlarsa, ebeveynler ceza vermek yerine daha ilgili ve bağışlayıcı olmaktadır. Bu ebeveynler sıcaklık, geri bildirim ve yeterli destek sağlayarak çocuklarının bağımsızlık, öz kontrol ve öz düzenleme gibi beceriler geliştirmelerine yardımcı olmaktadırlar.

Baumrind tarafından tanıtılan üç ana stile ek olarak, psikolog Eleanor Maccoby ve John Martin, ihmalkâr ebeveynlik olarak bilinen dördüncü bir tarz önermiştir. İhmalkar tutumda çocuğa hiç kontrol uygulanmadığı gibi sevgi ve ilgi de gösterilmez. Bu gruba giren ebeveynler genellikle hoşgörü ile boş vermeyi birbirine karıştırır, çocuklarına hiç karışmaz, onlardan hiçbir şey istemez, onların istek ve gereklerine ise çok az yanıt verirler. Bu ebeveynler çocuklarını hiçbir şekilde denetlemez, davranışlarına sınırlama getirmezler. Bu tutum çocuğun sağlık hizmetlerini aksatarak çocuğun aslında istenmediğini hissettirmek ve çocuğa karşı düşmanca tutumlar beslemek olarak tarif edilebilir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklarda kendisinden daha zayıf olanı ezme, tüm çevresine karşı nefret besleme, kimseye güvenememe, çevresindekilere düşmanca tutum sergileme düşüncelerine sahip olabilmektedirler.

Baumrind tarafından tanımlanan son tarz, müsamahakar ebeveynlik tarzı olarak bilinen ebeveynlik tutumudur. Bu ebeveyn tutumunda çocuk sıcak bir ilgi ve kabul görmesine rağmen, çocuğa sınırlama getirme veya çocuğun kontrolü konularında bir eksiklik söz konusudur ve bu durum çocuğa sınırsız özgürlük verilmesine olanak tanımaktadır. Bazen hoşgörülü ebeveynler olarak adlandırılan müsamahakar ebeveynler, çocuklarından çok az talepte bulunurlar. Müsamahakar ebeveynler genellikle çocuklarıyla daha çok anne ya da baba rolünde değil kendilerini arkadaş olarak tanımlarlar. Bu gevşek veya tutarsız bir disiplin yaklaşımıyla çocuğun genelde istenmeyen davranışları görmezden gelinmektedir. Cezadan kesinlikle kaçınmakta ve zaman zaman da hoşgörü adı altında çocukları ihmal edilmektedirler. İhmal edilen bu çocuklar eleştiriye açık olmadıkları için kendilerini geliştirememekte ve sosyal iletişimde gecikmeler yaşayabilmektedirler.

Baumrind tarafından tanımlanan üç ana-baba tutumundan biri, otoriter tutumdur. Bu ebeveynlik tutumunda, çocukların ebeveynler tarafından belirlenen katı kurallara uyması beklenir. Bu tür kurallara uymamak, genellikle ceza ile sonuçlanır. Otoriter ebeveynler bu kuralların arkasındaki mantığı açıklamamaktadır. Ebeveyn-çocuk ilişkisi zayıftır ve sadece disiplin üzerinedir. Çocuklarının olağanüstü davranmasını ve hata yapmamasını beklerler, hatalar genellikle oldukça sert bir şekilde cezalandırılır ve çocukların genellikle neyi yanlış yaptıklarını açıklamazlar. Baumrind bu ebeveynleri “itaat ve statü odaklı; emirlerinin açıklama yapılmadan uyulmasını bekliyorlar” şeklinde tanımlamaktadır. Otoriter tutum, Türkiye'de birçok ailede gözlenebilen bir tutumdur. Çocuklar uymak zorunda oldukları bu kuralların baskısı sebebiyle içe dönük bir kişilik sergilemektedirler.

Y kuşağı jenarasyonunun üniversite ve iş yaşamında görülmeye başlanmasıyla helikopter ebeveynlik kavramına yönelik ilgi bilim insanları çevrelerinde oluşmaya başlamıştır. İlk olarak psikolog Foster Cline ve eğitimci Jim Fay tarafından tanımlanan helikopter ebeveynlik kavramı, çocuklarıyla durmaksızın iletişim kuran, onlar adına kararlar alan, çocukların karşılaştıkları her türlü problemin çözümünde destek olmaktan çok problemi çözen ebeveyn özelliklerine ve önceki kuşaklara göre ebeveynlerinin rehberliğine ve desteğine çok daha fazla bağımlı olan çocukların özelliklerine işaret etmektedir.
Özellikle gelişmiş, refah düzeyi yüksek, sanayileşmiş Batı toplumlarında değişen toplumsal yaşam gereklilikleri doğrultusunda, çocukların mükemmel yetişkinler olarak yetişmesini amaçlayan ebeveynlik hedeflerinin Türkiye bağlamında da sanayileşme, kırdan kente göç, eğitim düzeylerinin artması gibi toplumsal değişimler ile görülmeye başlandığı ifade edilmektedir (). Kağıtçıbaşı ve Ataca, söz konusu değişim ile birlikte ebeveynler için çocuğun ifade ettiği değerin değişim gösterdiğini savunmaktadır. Sosyoekonomik gelişme ile birlikte çocuğun, ailenin geçimine katkı sağlaması ya da yaşlılık dönemleri için ebeveynlere bir güvence sağlaması gibi maddi değerlerinin düştüğü; çocukların ana babalarına hissettirdiği gurur, başarı duygusu, neşe gibi psikolojik değerlerinin ise yükseldiği ortaya koyulmuştur. Kırdan kente göç ve çocuğun psikolojik değerinin yükselmesi ile birlikte çocuğun değişen toplumsal yapının gerekliliklerine uygun bireyler olarak yetiştirilmesini gerektirecek ana-babalık hedefleri şekillenmiştir.
Sosyalleşen, içine doğduğu kültürü edinen çocuğun bu süreci yaşamasında ona en büyük desteği ve rehberliği sağlayan kişiler anne-babasıdır. Çocuğun sosyalleştirilme sürecinde etkin bir katılım sağlayan ebeveynler çocuğun gelişimi için birçok olumlu sonucun ortaya çıkmasını sağlayabilmektedir. Ancak ebeveyn katılımı ile görülen birçok olumlu sonucun karşısında, katılım ve denetim ile çocuğun özerkliği arasında bir dengenin kurulamaması çocuk için olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, çocukların içinde yaşanılan toplumun gerekliliklerine sahip olarak yetişmeleri için şekillenen hedefler, anne-babanın müdahaleci katılımı sebebiyle olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Ebeveynlerin, çocuklarının yaşamlarına aşırı müdahalesine işaret eden helikopter ebeveynlik hedefleri, çocukları potansiyel olumsuz sonuçlardan korumak ve başarıyı garantilemek için tasarlanmaktadır. Bu doğrultuda hareket eden helikopter ebeveynlerin en fazla öne çıkan nitelikleri, çocuklarına dair başarı beklentilerinin çok yüksek olması ve abartılı olarak çocuklarını hayatlarının tek ilgi odağı yapmaları, çocuklarının genç yetişkinlik dönemlerinde dahi bireysel yaşantılarına müdahil olmaları, sıklıkla çocuklarından söz etmeleri, çocuklarının her ânını etkinliklerle doldurmaya çalışmaları, çocuğun yapabileceği işleri ve sorumlulukları onun yerine yapmaları, karşılaşılan problemleri çocuğunun yerine çözmeye çalışmaları, çocuğun okul hayatı ve problemleri ile öğretmene rahatsızlık verecek ölçüde ilgilenmeleri olarak ifade edilmektedir. Helikopter ebeveynlerin yukarıda sıralanan özellikleri itibarıyla çocuklarında, özellikle üniversite ve iş yaşamı boyunca bir takım olumsuz sonuçların görüldüğü belirtilmektedir.
Terri LeMoyne ve Tom Buchanan tarafından üniversite öğrencileri ile yürütülen bir çalışmada, helikopter ebeveynliğe maruz kalma ile öznel iyi oluş arasında olumsuz yönde; helikopter ebeveynliğe maruz kalma ile eğlence amaçlı ağrı kesici tüketimi arasında ise olumlu yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Helikopter ebeveynlerin çocuklarının problemlerine kendi problemleri gibi yaklaşarak çözme çabası, hayatlarına sıklıkla müdahale etmesi, üniversite öğrencilerinin iyi oluşlarını olumsuz yönde etkilemekte ve depresyon, kaygı gibi psikopatolojilere daha kolay yakalanmalarına neden olmaktadır. Benzer şekilde Schiffrin ve ark. tarafından üniversite öğrencileri ile yürütülen bir çalışmada, ebeveynlerinin yüksek katılımını ve müdahalesini bildiren öğrencilerin daha yüksek düzeyde depresif belirtiler ve daha düşük düzeyde yaşam doyumu bildirdikleri görülmüştür. Bununla birlikte öğrencilerin öznel iyi oluşları ile algılanan helikopter ebeveynlik arasında olumsuz bir ilişki olduğu ortaya konulmuş ve öznel iyi oluşun olumsuz etkilenmesinin nedeni, öğrencilerin özerklik ve yeterlilik hislerinin helikopter ebeveynler tarafından z

Ekolojik sistemler teorisi, Urie Bronfenbrenner'in (1917-2005) 1940'lı yıllar boyunca çocukluk ve arkadaşlık örüntülerine dayanan çalışmalarından ortaya çıkmıştır. Ekolojik sistemler kuramı üzerinde, Sovyet gelişim psikoloğu Lev Vygotsky ve Alman doğumlu psikolog Kurt Lewin'in önemli etkileri bulunmaktadır. Kuram; hem gelişim psikolojisinde hem de kültür ve insan gelişiminin incelenmesinde ileri sürülen ekolojik-ortamsal yaklaşımlara temel olmuştur. Aktif bireyin; fiziksel, toplumsal ve kültürel çevre içerisinde karşılıklı etkileşimini temel alan dinamik bir modeldir. Çocuğun sosyalizasyonunu şekillendiren ekolojik bağlam; kişiler arası ilişkilere ve bu ilişkilerin bağlam ile ilişkisine vurgu yapmaktadır. Her bağlam, başarılı uyuma engel olan veya başarıyı sağlayan belirli riskler ve koruyucu faktörler içermektedir. Çocuk geliştikçe ortamındaki etkileşimler daha karmaşık hale gelmektedir. Bu karmaşıklık, çocuğun fiziksel ve bilişsel yapıları büyüdükçe ve olgunlaştıkça ortaya çıkabilir.

Bireyin sosyal ilişkilerine çok yönlü ve farklı bağlamları göz önüne alacak şekilde odaklanma, bireyin gelişimi ve uyumunun anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu anlayış aynı zamanda kültür gibi daha geniş katmanları içeren bir sisteme de dikkat çekmektedir. Gelişimsel bakış açısıyla iç içe geçmiş sistemler kapsamında ele alınan insan gelişimine dair en etkili açıklama Bronfenbrenner ve Morris (2006) tarafından yapılmaktadır. Ekolojik  Model'e göre gelişme bireylerin içinde bulunduğu bağlamlar ve bireyler arasındaki ilişkilerin bir fonksiyonudur. Bu fonksiyonları kavramak için değişimi ele almak gerekir çünkü; bireyler, bağlamlar ve kültür zamanla değişmektedir. Her bir sistemdeki değişim kaçınılmaz olarak diğerlerini de etkiler. Bu özellik sistem modellerinin en temel özelliğidir. İnsan gelişiminin bağlamı çok fazla etkiyi içine almaktadır. Bunlar iç içe geçmiş ve etkileşim halindedir. Anne baba değer sistemleri, toplumun çocuğa bakışı ve çocuğun değeri farklı sistemlerde yer alan bağlama ilişkin özelliklerdir. Gelişen insanın uyumu ve yetkinliği ile makro düzeydeki etkiler arasında aracı faktörlere değinmek gereklidir. Sistemik bakış ile aile, kişinin yetkinliği için aracı faktör olarak ortaya çıkmaktadır.

İnsan gelişimi bağlam içerisinde bir dizi iç içe geçmiş yapılardan oluşmaktadır. Bu yapılar en yakından en uzağa doğru düzenlenmiş beş katmandan oluşur: mikrosistem, mezosistem, ekosistem, makrosistem ve kronosistem. Bireyin gelişimini sürekli olarak etkileyen bu yapılar anlık ve yüz yüze etkileşimlerden genel kültürel inanç sistemlerine kadar genişlemektedir. Buna göre bir çocuk hiyerarşik olarak iç içe geçmiş çok boyutlu, sürekli açılan ve değişen bağlamlar içinde bulunmaktadır. Bu katmanlar birbiriyle etkileşir ve çocuğun gelişimini etkiler. 

En temel ve bireye en yakın sistemdir. Belirli fiziksel, sosyal ve sembolik özelliklerle yüz yüze bir ortamda gelişmekte olan bireyin yaşadığı faaliyetlerin, sosyal rollerin ve kişilerarası ilişkilerin örüntüsüdür. Gelişen bireyin içinde bulunduğu ev, akran grubu ve okul gibi yakın çevreler ve bu çevrelerde geliştirdiği doğrudan etkileşimler önemli mikrosistemlerdir.

İki ya da daha fazla mikro sistem arasında gerçekleşen bağlantı ve süreçlerdir. Gelişen bireyin yaşamında farklı mikro sistemler arasındaki etkileşimini içermektedir. Araştırmacılar tarafından iki mikro sistemi köprüleyen bir ilişki olarak da tanımlanmaktadır. Okul- aile, akran grubu-aile bu sistem içerisinde yer alır.

Bireyi doğrudan ilgilendirmeyen fakat halihazırda gelişimlerini etkileyebilecek çevresel etkilere atıfta bulunmaktadır. Birey bunlardan sadece birinde yer alır. Ebeveynin sosyal ilişki ağı ve komşuluk ilişkileri arasındaki bağlantı ve süreçleri bu katmanı oluşturmaktadır. Örneğin stresli bir çalışma ortamı anne babanın evdeki ilişkilerini etkileyebilir ve bu durum çocuğun istismarı ile sonuçlanabilir. Bu sistem; ekonomik sistem, ulaşım sistemi, yerel hükûmetler ve kitle iletişim araçları gibi toplumun temel kurumlarını kapsamaktadır. 

“Makrosistem” ise toplumsal, kültürel ve kurumsal düzeydeki etkileri içeren daha geniş ve daha uzak sosyal ve tarihsel bağlamı ifade eden tasarımları ifade etmektedir. Toplumun inanç sistemleri, kaynakları, tehlike ve fırsatları, yaşam biçimleri bu sistemin önemli yapılarına örnek verilebilir. Bu doğrultuda bireyin gelişimini destekleyecek yapılar, toplum tarafından paylaşılan bilgi ve kültürel örüntüler bu sistemde içerisinde değerlendirilmektedir. 

Son olarak Bronfenbrenner'in modeline eklediği en geniş sistem olan “kronosistem” ise bireyin yaşamı boyunca değişim ve tutarlılık gösterebilecek etmenlerin etkilerini ifade etmektedir. Bireyin gelişimi üzerinde etkili olabilecek anne baba ayrılığı, ülkede yaşanan savaşlar ve ekonomik sıkıntılar gibi bir takım yaşamsal olaylar bu son sisteme örnektir. Odak konumdaki gelişen çocuğun zaman içindeki sosyal etkileşim kalıplarındaki değişimleri yansıtmaktadır. Çocuğun sosyal etkileşiminin yapısı değiştikçe kendisini çevreleyen ekolojik sistemlerin konumu da değişmektedir. Örneğin şu anda gelişen çocuğun kardeşi yeni yürümeye başlayan bir çocuk ve henüz yürümeye başlamadığı düşünebilir. Ancak önümüzdeki birkaç yıl içinde, kardeşi ile birlikte okula başlayacak ve bu durum yeni mezosistemik etkileşimlere yol açacaktır.
Tanımlanan bu sistemler arasındaki karşılıklı ilişkiler durağan değildir. Bir düzeyde meydana gelen olay ve durum diğer düzeyleri de etkiler. İfade edilen beş sistem yapısı hem teorik olarak birbirleriyle hem de bireyin gelişimsel sonuçları ile ilişkilidir. Bronfernbrenner (1989) çocukların sosyal bağlamlarını aktif olarak şekillendirdiğini belirtmektedir. Bronferbrenner ‘ın yakın zaman açıklamalarında kuramın gelişimsel ve etkileşimci yönü vurgulanmaktadır.

Bronfenbrenner 1970'lerde insan gelişimi için öne sürdüğü ekolojik çerçeveyi ilk olarak kavramsal bir model olarak tanıttı. 1980'lere gelindiğinde ise bu görüşler teorik model haline geldi. İlk dönem çalışmalarında bağlamın önemine değinirken sonraki aşamalarda kişinin kendi gelişimi üzerindeki rolünü gözden kaçırdığını kabul etmiş ve modelde değişimlere gitmiştir. Bronfenbrenner'ın orijinal teorisinden en belirgin ayrılığı, insanı gelişim süreçlerine dahil etmek olmuştur. Kişinin kendi biyolojisi ve özellikleri, mikrosistemin bir parçası olarak düşünülebilir.   Böylece teori, son zamanlarda biyoekolojik model (bioecological model) olarak da adlandırılmıştır.
Modelin gelişimine katkıda bulunan ana yapılar Süreç-Kişi-Bağlam-Zaman olmuştur. Bu dört kavram arasındaki etkileşimler biyoekolojik kuramın temelini oluşturur. Dahası, orijinal modelin aksine, Süreç-Kişi-Bağlam-Zaman modeli bilimsel araştırma için daha uygun görülmektedir. Süreç-Kişi-Bağlam-Zaman modeli (PPCT) olarak etiketlenir.
Bronfenbrenner, proksimal süreçleri, gelişim için birincil mekanizma olarak görmüştür. Süreçler gelişimde çok önemli rol oynamaktadır. Proksimal süreçler teori için temeldir. Çünkü bireylerin kendi dünyalarını anlamlandırmaya ve mevcut düzenin değişimine imkân sağlamaktadır. Dolayısıyla proksimal süreçlerin etkileri, içinde bulundukları çevresel bağlamlardan daha güçlüdür.
Bronfenbrenner, kişinin biyolojik ve genetik özelliklerinin gelişimi üzerindeki etkisini kabul eder. Gelişimin özel doğası, gelişen kişinin özelliklerine bağlıdır. Bireyin kişisel özellikleri ve mizaç farklılıkları, diğer insanların psikolojik gelişimi destekleme ya da engelleme davranışlarını şekillendirir. Örneğin huysuz bir bebek ya da oldukça hareketli bir okul çocuğu yetişkinlere itici gelebilecekken; mutlu ve gülümseyen bir bebek veya sakin bir okul çocuğu ise kendisi için farklı bir çevre yaratabilecektir. Dolayısıyla ikinci çocuk için sıcak ve karşılıklı iletişim içerisinde farklı gelişim akışının harekete geçirilme olasılığı yüksektir.
Bir diğer yapı olan bağlam veya çevre, orijinal teorinin birbiriyle ilişkili beş sisteminden dördünü kapsamaktadır: mikrosistem, mezosistem, ekosistem ve makrosistem. Zaman içinde yapılan revizyonlara rağmen teorinin kalbini bağlam oluşturmaktadır.
PPCT modelinin son unsuru zamandır. Bronfernbrenner ‘zaman'ı ekolojik sistemin önemli bir parçası olarak görmüş ve son sistem olarak modele dahil etmiştir . Ekonomik kriz ve politik değişimler gibi makro düzeydeki bağlamsal faktörlerin bireyi zamanla nasıl etkilediğine odaklanmaktadır.

Ergen veya adolesan (Latince "büyümek" anlamındaki adolescere sözcüğünden), çocukluk ile yetişkinlik dönemi arasındaki fiziksel, cinsel, toplumsal ve psikososyal geçiş dönemindeki kişidir. Bu dönemde görülen fiziksel ve cinsel gelişim ergenlik dönemi olarak adlandırılır.
Ergenlik genellikle ergenlik yıllarıyla ilişkilendirilir ancak fiziksel, psikolojik veya kültürel ifadeleri daha erken başlayabilir veya daha sonra bitebilir. Ergenlik genellikle ergenlik öncesi dönemde, özellikle kadınlarda başlar. Fiziksel büyüme (özellikle erkeklerde) ve bilişsel gelişim ergenlik dönemini de aşabilir. Yaş, ergenliğin yalnızca kaba bir göstergesidir ve bilim adamları kesin bir tanım üzerinde anlaşamamıştır. Bazı tanımlar 10 yaşında başlayıp 26, ve muhtemelen 30 yaşında bitmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tanımı resmi olarak ergeni 10 ile 19 yaş arasındaki kişi olarak tanımlar.

Ergenlik, hızlı fiziksel büyümenin ve psikolojik değişikliklerin meydana geldiği ve cinsel olgunluğa ulaşan birkaç yıllık bir dönemdir. Ergenliğe girme yaşı kızlarda 11, erkeklerde ise 12'dir. Her kişinin bireysel ergenlik takvimi öncelikle kalıtım'dan etkilenir ancak diyet ve egzersiz gibi çevresel faktörlerin de bazı etkileri vardır. Bu faktörler aynı zamanda erken ve gecikmiş ergenliğe de katkı yapabilir.
Ergenlik gelişiminin en önemli kısımlarından bazıları bireylerin boy, kilo, vücut kompozisyonu, dolaşım ve solunum sistemlerinde belirgin fizyolojik değişiklikleri kapsar. Bu değişiklikler büyük ölçüde hormonal faaliyetten etkilenir. Hormonlar, ergenlik başladıktan sonra vücudu belirli bir şekilde davranmaya hazırlayan organizasyonel bir rol oynar, ve ergenlikte davranışsal ve fiziksel değişiklikleri tetikleyen hormonlardaki değişikliklere başvurarak aktif rol yapar.
Ergenlik uzun bir süreçle gerçekleşir ve hormon üretimindeki artışla başlar, bu ise birçok fiziksel değişikliğe neden olur. İkincil cinsiyet özelliklerinin (örneğin erkeklerde daha kalın ses ve daha büyük Âdem elması, kızlarda ise göğüs'lerin gelişimi ve daha kavisli ve belirgin kalçalar) ortaya çıkması ve gelişmesi ve hormonal dengede yetişkinliğe doğru güçlü bir değişim ile nitelenen yaşam evresidir. Bu, kan dolaşımına hormonal ajanların salınmasını sağlayan ve zincirleme bir reaksiyon başlatan hipofiz bezi tarafından tetiklenir. Böylece erkek ve dişi üreme organları etkinleştirilir ve bu ise onları hızlı bir büyüme ve gelişme durumuna sokar; tetiklenen gonadlar seri hormon üretimine başlar. Testisler öncelikle testosteron salgılar ve yumurtalıklar ağırlıklı olarak östrojen dağıtır. Bu hormonların üretimi cinsel olgunlaşma sağlanana kadar giderek artar. Bazı erkek çocuklarda cinsiyet hormonlarının dengesizliği, doku duyarlılığı veya obezite nedeniyle jinekomasti gelişebilir.
Erkeklerde yüz kılları normalde ergenlik döneminde belirli bir sırada görünür: Yüzdeki ilk kıllar genellikle 14 ila 17 yaşları arasında üst dudağın köşelerinde uzar. Daha sonra üst dudağın tamamına bıyık oluşturacak şekilde yayılır. Bunu yanakların üst kısmında ve alt dudağın altındaki bölgede kılların ortaya çıkması izler. Kıllar sonunda çenenin yanlarına ve alt kenarına, yüzün geri kalan kısmına da yayılarak tam sakal oluşturur. Çoğu insan biyolojik sürecinde olduğu gibi, bu özel düzen de bazı bireyler arasında farklılık gösterebilir. Yüzdeki kıllar genellikle ergenlik dönemi sonunda yani 17 ve 18 yaş civarında bulunur ancak önemli ölçüde daha geç bir döneme kadar ortaya çıkmayabilir. Bazı erkeklerde ergenlikten sonraki 10 yıl boyunca yüzdeki kıllar tam olarak gelişmez. Ergenlikten sonraki 2-4 yıl boyunca yüzdeki kıllar daha kaba, daha koyu ve daha kalın olmaya devam eder.
Erkekler için ergenliğin en önemli dönüm noktası, ortalama 13 yaşında oluşan ilk boşalma olan spermarche'dir. Kadınlarda bu, ortalama olarak 12 ila 13 yaşları arasında meydana gelen menstruasyonun başlangıcı olan menarş'tır. Menarş yaşı kalıtımdan etkilenir, ancak kızın diyeti ve yaşam tarzı da bunu etkiler. Genlerden bağımsız olarak, bir kızın menarş alabilmesi için belirli bir oranda vücut yağına sahip olması gerekir. Sonuçta, yüksek yağlı diyet uygulayan ve fiziksel olarak aktif olmayan kızlar, diyetleri daha az yağ içeren ve aktiviteleri yağ azaltıcı egzersiz (örneğin bale ve jimnastik) içeren kızlara göre ortalama olarak daha erken menstruasyona başlarlar. Yetersiz beslenen ya da çocukların fiziksel iş yapmasının beklendiği toplumlarda yaşayan kız çocukları da daha geç yaşlarda adet görmeye başlar.
Ergenliğin zamanlamasının önemli psikolojik ve sosyal sonuçları olabilir. Erken olgunlaşan erkek çocuklar genellikle arkadaşlarından daha uzun ve daha güçlüdür. Olası eşlerin dikkatini çekme ve sporda ilk seçilme avantajları vardır. Ergenlik çağındaki erkek çocuklar genellikle iyi bir vücut imajına sahip olma eğilimindedir, daha kendinden emin, emniyette ve daha bağımsızdır. Geç olgunlaşan erkek çocuklar, kendilerini zaten gelişmiş arkadaşları ve akranlarıyla karşılaştırırken zayıf vücut imajı nedeniyle kendilerine daha az güvenebilirler. Ancak erken ergenlik erkekler için her zaman olumlu değildir; Erkek çocuklarda erken cinsel olgunlaşmaya, onları etkileyen hormonların artması nedeniyle artan saldırganlık eşlik edebilir. Ergen erkek çocuklar akranlarından daha yaşlı göründükleri için yetişkin normlarına uyma konusunda artan sosyal baskıyla karşı karşıya kalabilirler; bilişsel ve sosyal gelişim'leri görünüşlerinin gerisinde kalsa da toplum onları duygusal açıdan daha gelişmiş olarak görebilir. Araştırmalar, erken olgunlaşan erkek çocukların cinsel açıdan aktif olma ve riskli davranışlara katılma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir.
Kızlar için erken olgunlaşma, bazen olgunlaşan kadınlarda tipik bir durum olan öz farkındalığın artmasına yol açabilir. Ergen kızlar vücutlarının önceden gelişmesi nedeniyle daha güvensiz ve bağımlı hale gelebilir. Sonuçta, cinsel olgunluğa erken ulaşan kızların yeme bozuklukları (anoreksiya nervoza gibi) geliştirme olasılığı akranlarına göre daha fazladır. Amerikalı liseli kızların diyetlerinin neredeyse yarısı kilo vermeye yöneliktir. Ayrıca kızlar, duygusal ve zihinsel olarak olgunlaşmadan önce kendinden büyük erkek çocukların cinsel teklifleriyle uğraşmak zorunda kalabilirler. Geç olgunlaşan kızlara göre daha erken cinsel deneyimler yaşamanın ve daha fazla istenmeyen gebelik yaşamanın yanı sıra, erken olgunlaşan kızlar alkol ve uyuşturucu kullanımına daha fazla maruz kalmaktadır. Bu tür deneyimlere sahip olanlar okulda "deneyimsiz" akranları kadar iyi performans göstermeme eğilimindedir.
Kızlar genellikle 15-17 yaşları civarında tam fiziksel gelişime ulaşırken, erkekler genellikle 16-17 yaşları civarında ergenlik dönemini tamamlarlar. Ergenlik sonrası yaştan sonra boyda herhangi bir artış nadirdir. Kızlar, ergenliğin ilk fiziksel değişikliklerinin ortaya çıkmasından yaklaşık dört yıl sonra üreme olgunluğuna ulaşırlar. Bunun tersine, erkek çocuklar daha yavaş gelişir ancak ilk gözle görülür ergenlik değişikliklerinden sonra yaklaşık altı yıl boyunca büyümeye devam ederler.

Ergenlikte eşcinsellik
Ergenlikte hamilelik
Efebofili
Hebefili

Ergenlik, adolesans veya puberte, insanlarda meydana gelen çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir. Ergenlik, bireyde çocuksu tutum ve davranışların yerini yetişkince tutum ve davranışların aldığı, cinsiyet karakterlerinin kazanıldığı, bireyin yetişkin rolüne psikolojik ve bedensel olarak hazırlandığı dönemdir. Ergenliğe giriş için kesin bir zaman olmasa da genel olarak kızlar 10-14 yaş arasında ve erkekler 12-16 yaş arasında yaşlarında ergenliğe girebilirler.
Çocukluk çağı olarak adlandırılan yaşlarda, sosyal toplum bilinci (süperego) gelişmemişken, ergenlik dönemine giren gençlerde toplumsal kabullenilme, bir grubun parçası olma (süperego ve ego) kavramları gelişir. Vücut hormonlarından cinsiyet ile ilgili olan (İkincil cinsiyet hormonları) östrojen veya androjenlerin üretimi bu dönemde en yüksek seviyeye çıktığından ergen adayının psikolojisi sebepsiz yere değişimler gösterir. Ergenlik dönemi insanlardaki 5 dönemden biridir. Ergenlik dönemindeki bireyler, bu dönem boyunca yetişkinlik niteliklerine yönelik gelişimlerini henüz tamamlama süreci içinde olduklarından hak ve sorumlulukları açısından çocuk olarak kabul edilirler.
Ergenliğe giriş yaşı; genetik, ırkî, sosyoekonomik şartlar (çocuk yaşta evlendirme, ağır bedensel yük altında çalıştırılan çocuklar) ve iklim gibi faktörlerden etkilenir. Bazı siyahi kabileler ve eski Araplarda ergenlik iklimin etkisiyle daha erken başlarken Kuzey yarım küredeki Norveç, Finlandiya gibi az güneş alan soğuk bölgelerde ergenlik yaşı daha geçtir.

Bu dönemde kızlarda göğüs, kalça gibi bazı bölgeler genişler. Ergenin vücudu yetişkin bir kadın vücudunun formunu almaya başlar. Ergenin yumurtalıklarında yumurta üretimi ve dolayısıyla da âdet döngüsü başlar. Ağırlıklı olarak kasık bölgesinde ve koltuk altında olmak üzere bedenin diğer bölgelerinde kıllanma meydana gelir. Saç ve derilerinde yağlanma artabilir. Bunun sonucu olarak sivilceler ve siyah noktalar oluşabilir.

Vücut ağırlığı 10–20 kg artar. Boyları 10–30 cm uzar. Ses çatallaşmaya başlayarak erkeğe has biçimde kalınlaşır ve bunun beraberinde gırtlak gelişir. Deri yağlanır ve sivilce çıkar. Pubertal atılım adı verilen boyca uzama, hacimce irileşme başlar. Kas dokusu artarak vücuda iri erkeksi görünüm verir. Penis haricindeki genital alan, göğüs ve bacaklar erkeğe has biçimde kıllanır ve yüzde bıyık ve sakal çıkmaya başlar. Penis ve çevresi de kıllanır. Androjen salgısının doruğa çıkması nedeniyle penis ve testisler olgunlaşmaya başlar. Bununla da peniste erektilite ve uyarılabilme kabiliyeti artar, testisler erkek gamet olan spermleri üretmeye başlar. Karşı cinse büyük ilgi duyar ve bu ilgisini onlara yansıtır.

Ergenlik dönemine giren bireylerin bazıları çocukluk dönemi alışkanlıklarını bırakma zorunluluğu, yeni bir bedene alışma gibi sebeplerden dolayı ergenlikten korkabilir veya kaçmak isteyebilir. Özellikle kızlarda, erkeklere nispetle ergenliğe daha erken girmeleri, bu konuda daha az bilgi ve güven sahibi olmaları ve ergenlik sürecinin kadın cinselliğiyle bağdaştırılması sebebiyle ergenliğin zor bir süreç olarak görülmesi daha yaygın gözlemlenmektedir.
Ergen bireylerin bilinç ve sorumluluk düzeyi ve beraberinde hayata bakış açıları büyük değişimler gösterir. Bunu istikrarsızca değişen duygu ve düşüncelerin takip etmesi bu yüzdendir. Bunun yanı sıra ergenler, yaşanan olayları, duyguları ve düşünceleri anlayabilme ve hissedebilme kabiliyeti ile bunları daha açık bir şekilde ifade etme kabiliyeti artar; doğru-yanlış ve iyi-kötü benzeri zıtlıkları ve sınıflandırmaları daha iyi anlayabilme yetenekleri gelişir. Ergenler, bu süreçte hayatı sorgulamak, yeni bir şeyler denemek isteyebilir.
Ergen bireyler genellikle yoğun ve karışık duygular ve düşünceler içerisindedir. İçinde bulundukları duygu ve düşünceler, ne ile ilgili oldukları ve ne zamana denk geldikleri bakımından günlük hatta anlık değişim gösterebilmektedir. Genelde duygularında bir istikrarsızlık söz konusu iken, düşünce ve hayalleri ise büyük oranda gelecek hakkındaki planlar, karşı cins, bireyin yaşadığı hayat ve yaşamış olduğu bazı anların muhasebesi veya tamamen gerçek dışı hayâller gibi konulara ilişkin düşünceler olmaktadır. Böyle bir durum karşısında ergenin ebeveynlerinin, akrabalarının ve diğer tanıdık kişilerin bunu kabullenmesi ve sıkça “Sana neler oluyor? Geçen sefer çok iyiydin, şimdi ne oldu?” tarzında sorgulayıcı ve baskılayıcı yaklaşımlarda bulunmaması; tam tersine ergenin aile fertleri ve tanıdık insanlar kitlesi tarafından desteklenmesi ve bu insanların ergen bireyin yaşadıkları konusunda duyarlı, dikkatli ve hassas davranması ergenin ruh sağlığını olumlu yönde etkiler.
Ergenler bazen gerçekten büyük karışıklık ve kararsızlıklar içinde kalabilir ve buna bir son vermek isteyebilir. Bu nedenle zaman zaman odalarında yalnız kalmayı ve bir yere kapanmayı arzulamaları, ani öfke patlayışları yaşamaları, zihinsel anlamda aşırı bitkin ve isteksiz olmaları, ergenlikte yaşadıkları değişimlerden veya başka sebeplerden dolayı her şey ve herkesten çekinme/kaçınma ihtiyacı duymaları normaldir. Bunun yanı sıra, ergenin kişisel çöküşünün sebebi öz güven problemiyle, karşı cinsle, okul ve aile hayatıyla ilgili başka sorunlar da olabilmektedir. Fakat ergenin yaşadığı bu zihinsel çöküşün ileri seviyesini oluşturan depresyon; ergeni madde kullanımına, zorbalığa maruz kalmasına veya kalınmış gibi hissetmesine, yemek bozukluklarına, kendisini, tanıdıklarını ve hayatı ciddi anlamda yargılamasına, anksiyete gibi ciddi duygusal çöküşlere ve depresyonun son raddesi olan intihar girişimine sürükleyebilmektedir. Böyle durumlarda ise söz konusu aile ve tanıdık insan kitlesi, ergene fazla baskı uygulamadan, doğru bir şekilde yardım etmelidir.
Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir. Bu dönemde ergenin fark edilmeye ve takdir edilmeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını gidermeye çalışacaktır.

Büyüme ağrıları
Ergen

Evlilik, hemen hemen tüm kültürlerde evrensel olarak yer edinmiş, evli çift ile sahip olabilecekleri çocuklar arasında haklar ve yükümlülükler içeren; ve yasalar, kurallar, gelenekler, inançlar ve tutumlarla düzenlenen, yasal ve sosyal olarak onaylanmış cinsel ve ekonomik bir birliktelik olarak tanımlanır.

10. yüzyıla kadar Roma'da evlenme işlerinde yasama ve yargılama yetkileri devlete aitti. Bununla birlikte, Hristiyan Kilisesi, kuruluşundan itibaren, kendi mensuplarının evlenmelerinde uyulması gerekli bazı özel emirler ve yasaklar getirmişti; bunlara karşı gelen dini cezalara çarptırılır, en önemlisi de aforoz edilirdi. Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra siyasi otoritesinin ortadan kalkması, Kilise'nin bu yasama ve yargılama yetkilerini yavaş yavaş benimsemesine yol açtı. 10. yüzyıldan itibaren birçok Avrupa krallığı Şarlman'ı örnek alarak kilise-devlet ikilisinin yan yana simbiyoz gelişmesini tercih etmiş ve kayıtları zaten her yerde bulunan ve zaten eğitimli kilise rahipleri tutmuştur. Kilisenin özellikle akraba evliliğine aşırı dini kısıtlamalar koyması sebebiyle bölünerek miras kalan küçük tarlaların genellikle kiliseye hibe edilmesi, kilisenin aşırı zenginleşmesine sebep olmuş, bu da devleti rahatsız etmeye başlamıştı. Kilise reformu ertesi yeniden güçlenen krallıklar, mülk işinde olduğu gibi evlenme konusunda da kilisenin yetkilerini kısıtladı. Bu süreç Batı'da 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar sürdü. Günümüzde de din ve devlet işlerinin genelde birbirinden ayrılması ile evlenme töreninin hala kilisede yapılması revaçta olsa bile, akitlerinin belediyelere bırakılmasıyla son buldu.
Evlenmenin hukuki ve dini esasları zamanla çok değişmiştir: kan akrabalığıyla ilgili yasaklar her yerde geçerli olmadığı gibi bazı halkların egzogamik (aile veya kabile dışından evlenme) kanunları son derece karmaşıktır; bir kural haline gelen tek kişiyle evliliğin, çok kişiyle evliliği ortadan kaldırması uzun sürdü. Bazı toplumlarda nişanlı, karısını, ailesinden başlık parası ile ister, bazı yerlerde ise kocaya bir hediye veya drahoma verilir. Nişanlı, damat olarak kabulünden önce müstakbel kayınbaba ve kayınvalidesinin evinde bir süre hizmet etmek zorunda kalabilir.

1980 basımı Ethnographic Atlas kitabının listelediği 1,231 toplumdan, 186'sının tek eşli, 453'ünün nadiren polijinik, 588'inin sıkça polijinik ve 4'ünün poliandrik toplumlar olduğunu ortaya koymuştur.  Poliandri sadece Himalayalarda bulunan dağ toplumlarında gözlemlenmiştir.

Monogami olarak da bilinen tek eşlilik, bir kişinin hayatı boyunca ya da belirli bir zaman süresince tek bir eşe sahip olması durumudur.
Antropolog Jack Goody'nin araştırmalarına göre monogami ve çeyiz hazırlama, pulluk ile tarım yapma ile yüksek oranda bağlantılıdır ve bu bağlantı İrlanda'dan Japonya'ya kadar Avrasya'daki pek çok toplumda gözlemlenir. Buna karşın çapa ile tarım yapan Sahra Altı Afrika toplumlarında başlık parası ve poligami yaygındır. Ayrıca bir toplumun büyüklüğü, o toplumda insan ahlakının tanrılara atfedilmesi ve toplumdaki monogami yaygınlığı arasında da istatistiksel bağlantı bulunmaktadır

Çok eşlilik veya poligami, bir kimsenin aynı esnada birden fazla kişiyle evli ya da birlikte olmasıdır. Terim çok karılılık (polijini), çok kocalılık (poliandri) ve grup evliliği durumlarını kapsamaktadır.

Küresel insan genetik çeşitliliği üzerine yürütülmüş bir moleküler genetik çalışmaya göre, insanlar yerleşik hayata ve tarıma geçmeden önce çok karılı olarak yaşamaktaydı. Bu geçiş Avrasya'da 10.000 ile 5.000 yıl önce, Amerikalar ve Afrika'da ise daha sonra meydana gelmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere antropolog Jack Goody'nin araştırmaları, çapa ile tarım yapan Sahra Altı Afrika toplumlarında başlık parası ve poligaminin yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Daha sonraki karşılaştırmalı araştırmalar, bir toplumda pulluk kullanımının çok veya tek eşliliği belirleyen en önemli faktörü oluşturduğunu, savaşlarda yüksek erkek ölüm oranı (devletsiz toplumlarda) ve hastalıklar (devletli toplumlarda) da az miktarda etki gösterdiğini bulmuştur.

Poliandri, nadir görülen bir evlilik yapısıdır. En sık görüldüğü Himalaya Dağları'nda poliandri arazi azlığı ile bağdaşlaştırılmıştır. Bu bölgede gözlemlenen evliliklerde bir ailede yer alan tüm erkek kardeşler bir kadın ile evlendirilmektedir. Bu sayede arazinin paylaştırılmasından kaçınılmaktadır. Himalayalar dışında da poliandriye izin veren toplumlar keşfedilmiş, bu bölgelerde gelenek bir çocuğun birden fazla babaya sahip olabileceği inancı ile ilişkilendirilmiştir.

Hemen hemen her toplum, iki kişinin evlenebilmesi için şartlar belirlemiştir. Evlilik kurumu için de aynı şekilde kurallar konulmuştur. Bu şartlar ve kurallar zaman içinde de değişikliklere uğrasalar da genel olarak cinsiyetleri, ait oldukları toplumsal gruplar, sağlık ve kısırlık durumu, akrabalık derecesi, ayrı/ortak mülkiyet, birbirlerini ve ortak çocuklarını temsil edebilme, onların sorumluluklarına ortaklık, soyadı, miras, sadakat (-sizlik), ayrılma, boşanma, nafaka, çocukların veya eşin söz konusu olduğu hukuki davalar veya toplumsal meselelerde karar verme veya şahitlik etme/etmeme yetkisi/hakkı gibi konuları içerir.
Örneğin günümüzde birçok ülkede hemcins bireyler eşcinsel evlilik yapabilir. Buna karşılık aynı bu ülkelerde belli bir süre önce, eşcinsellik çok ağır cezalara layık görülürdü. Bazı ülkelerde ise hâlen eşcinsellik yasaktır. Pek çok toplum, kişinin aynı anda birkaç eşle birden evlendiği çok eşliliğe izin vermemektedir. Yakın akrabalık sınırı Orta Çağ Hristiyanları için Latin hesabıyla 6 derece, alman hesabıyla 3 derece idi; Bugünlerde akrabalık sınırlamaları en azlara yakındır. Eskiden dinler veya etnik gruplar arası evlilikler yasak olabiliyordu. 
Toplumlar arasında evlilikle ilgili derin farklar bazı gurbetçilerin oralı bir eş yerine memleketten, belki hiç tanımadığı, ama kendi evlilik anlayışına uyan bir "mektuplu gelin" ile evlenmeyi seçmelerine bile sebep olabilmiştir.
Evlilik olağan olarak, ailenin çoğalmasının temelini oluşturur. Yani, evli çiftin çocuk yaparak onları yetiştirmeleri beklenir. Nitekim, insan topluluklarının çoğunda, evlenme vardır ve dünyaya çocuk getirilmesi, bunların korunması, eğitilmesi, düzgün bir hayat için donandırılması gibi uzun soluklu amaçları gerçekleştirmek için eşlerin bir araya gelmesi, bunun gereği olan sorumlulukları toplum gözetiminde üstlenmesi olarak kabul edilir. Bununla beraber, bazı evlenmelerin böyle bir amacı bulunmadığı da bir gerçektir, örneğin geç yaşta yapılan evlilikler, eşcinsel evlilikler veya ölüm halindeyken yapılan evlenmeler gibi.
Medeni hukuk ve tarihte evlenme akdinin amacı, müstakbel eşlerin birbirlerine yaptıkları karşılıklı taahhütlere ve toplumun koyduğu kuralların muhasebesi ve kontrolüne resmî bir nitelik kazandırmak ve bu işlemler için gerekli kayıttır. Bazı ülkelerde ispatlanmış uzun süre birliktelik özellikle ortak çocuk varsa birçok konuda evlilik akdi ile eşdeğerli sayılabilmektedir.

Evliliğin çok temel ve evrensel bir toplumsal oluşum olması, her yönünün her dilde farkındalık ve dikkat konusu olmasını ve adlarının konulmasını getirmiştir. Aşağıdaki liste evlilik ve aile olmakla ilgili sözcük ve kavramlardan bazılarını içerir.

Türkiye'de evlilik gelenekleri
En uzun evlilikler listesi
Evlilik öncesi cinsel ilişki
Evlilik içi tecavüz
Evlilik hukuku
Evlilik cüzdanı
Evlilik ruhsatı
Evlilik danışmanı
Evlilik terapisi
Evlilik teklifi
Evlenme yaşı
Zorla evlendirme
Evlilik yıldönümü
İki eşlilik

Gelişim psikolojisi, bireyin kronolojik yaşıyla onun davranışının türü arasındaki ilişkiyi inceler. Duyu organlarının yaşın ilerlemesine paralel olarak nasıl geliştiği, konuşma gibi oldukça karmaşık önemli bir davranışın, hangi yaş aşamalarında ne gibi gelişim basamakları gösterdiği gelişim psikologlarının üzerinde çalıştığı sorunlara birkaç örnek oluşturur. Gelişimsel psikolojinin diğer bir konusu da çocukların içinde büyüdüğü çevre özellikleriyle onun geliştirdiği davranış türleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Günümüzde gelişim psikolojisi; çocuğun gelişimi ile ilgilendiği kadar, yaşlılık konusuyla da ilgilenir.

Gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teori, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur.
Teoriye göre, öğrenme nicel değil, niteldir. Yani, küçük bir çocukla büyük bir insana aynı soru sorulduğunda çocuğun farklı cevap vermesinin nedeni bilgi miktarının az olması değil, dünyaya farklı şemalarla baktığından kaynaklanmaktadır. Burada "şema" kelimesi ile organizmaların içinde yaşadıkları dünyayı kurgulamak ve davranış belirlemek için kullandıkları zihinsel organizasyonlar kastedilmektedir.
Piaget, her organizmanın doğduğunda "refleks" olarak adlandırılan temel şemalarla dünyaya geldiğini, diğer yaratıkların aksine insanoğlunun bu şemaları bırakıp yeni şemalar oluşturabildiğini söyler. Piaget teorisinin temeli de "denge prensibi" olarak adlandırılan bu temele dayanır. Yerleşik bir şema üzerine yeni bilgiler edinildiğinde (asimilizasyon) uyumsuzluk ve bir çatışma, dengesizlik oluşuyorsa, mevcut şema değiştirilir (accomodation) ve yeniden düzenlenir. Örneğin Latin harfleriyle okuyup yazmaya alışık birinin aynı karakterlerle okunup yazılan bir dili öğrenmesi Kiril alfabesiyle okuyup yazan birinden daha kolay olacaktır. Ancak yeni dili öğrenebilmek için mevcut şemalarını değiştirmesi gerekecektir.
Piaget, çocukların gelişimlerinde 4 ana aşama olduğunu ortaya koyar:

Genelde gelişimin ilk iki yılında gerçekleşir. İçgüdüsel hareketlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde önce kendini çevresindeki objelerden ayırır. Daha sonra hareket edebildiğini ve objeleri hareketlendirebildiğini anlar. İpleri, giysileri çekiştirme gibi. En son olarak obje sürekliliğini (Object Permanence) sağlar ve nesneleri algılamadığı zaman onların var olmaya devam ettiklerini kavrar. Bu dönemde bebeklerde görülen en yaygın özellik nesnenin sürekliliğini kavrayamaması nesnelerin büyüklük ve hacimlerinin farkında olmamasıdır.
Reflekslerden şemalara geçilir, doğadan ayrışım gerçekleşir, ertelenmiş taklit, monolog, hedefe yönelik davranışlar gerçekleştirilir, nesne sürekliliği, bu dönem gelişim özellikleridir

Genelde 2-7 yaşları arasında yaşanır. Objeleri kelime ve resimlerle simgeleyebilmeyi öğrenir ve "dil" kullanmaya başlar. Benmerkezcidir, kendinden başkalarının bakış açılarını algılamakta zorlanır. Objeleri sadece tek bir özelliklerine göre sınıflandırabilir. 2 dönemden oluşur. 2-4 yaş sembolik ve 4-7 yaş sezgisel dönem.
Paralel oyun, oyunun simgeleşmesi, toplu monolog, kişilerin sürekliliği, animizm, tek yönlü düşünce bu dönemde görülen gelişimsel özelliklerdir.

Genelde 7-11 yaş arası yaşanır. Olaylar ve nesneler hakkında mantık yürütebilir. Sayıların korunmasını genelde 6 yaşında, kütlenin korunmasını genelde 7 ve ağırlığın korunmasını genelde 9 yaşında kavrar. Nesneleri birkaç özelliklerine göre gruplayabilir ve organize edebilir (büyükten küçüğe, hafiften ağıra doğru gibi) 
somut işlemler yapılır, çok yönlü sınıflama yapılır, korunum kavramı kazanılır, ben merkezci düşünce tarzından kurtulur göreli düşünmeye başlar.

Soyut hipotezler üzerine mantık yürütebilir, varsayıma dayanan, geleceğe yönelik, ideolojik problemlerle ilgilenmeye başlar. Bu da demektir ki çocuklar geç algıdan erken algıya ilerlerler. Böylece ergen egosantrizmi başlamış olur.

Geniş aile, anne-baba ve onlara bağımlı çocuklardan oluşan çekirdek ailenin genellikle tek yanlı (ana ya da baba yanlı) bir soy grubu çevresinde örgütlenmiş, büyükbaba, büyükanne, amca, hala, teyze gibi kan bağı olan yakın akrabalardan oluşan geniş biçimi.
Kural olarak değilse de çoğunlukla ekonomik koşulların çekirdek ailenin kendine yeterli olmasını engellediği durumlarda ortaya çıkar. Gerekli iş birliği baba ya da ana soyundan akrabalarla sağlanır. Geniş aile daha uzak akrabaları da içerebilir, ama çoğunlukla bu amcalar, halalar ya da kuzenler de çekirdek soyun üyeleri ile aynı klandandır.
Geniş ailede çekirdek aile üyelerinin birbirleri için kullandıkları akrabalık terimleri klan içindeki daha geniş akraba grupları için kullanılır. Örneğin, anayanlı bir geniş ailede birey dayısını "baba", dayı çocuklarını "abla" ve "ağabey" diye çağırabilir. Geniş ailenin aynı çatı altında barınması şart değildir, ama genellikle üyeler birbirlerinin yakınında yaşar ve gruplar halinde çalışırlar. Aynı çatı altında yaşayan geniş aileye birleşik aile denir. Birleşik aile, evlenen bütün oğulların eş ve çocuklarıyla baba evinde birlikte yaşamaları ile şekillenir. Aile bütünlüğü kapsamında birden fazla çekirdek aile bulunur. Aile üyeleri yiyecek toplama, alışveriş, yemek hazırlama ve çocuk bakımı gibi işlerin tümünü ortaklaşa yaparlar.
Genel kullanımda, geniş aile kavramına birçok değişik anlam yüklenmiştir. Örneğin, sözcük bir hane halkının çekirdek aile dışında akrabalar içermesi durumunda ya da yaşayan tüm kan akrabalarını belirtmek amacıyla kullanılabilmektedir.

Tıpta ve sosyal bilimlerde, yasal "yetişkin" tanımından bağımsız olarak, genç yetişkin genellikle ergenliği takip eden yıllardaki kişileri tanımlar. Erik Erikson'un insani gelişme aşamalarına göre terim genellikle yaklaşık 18 ila 39 yaş aralığındaki yetişkinlere atıfta bulunmak için kullanılır. Bazı daha kapsayıcı tanımlar, dönemi 40'ların ortalarına kadar genişletir.  İnsan gelişimindeki genç yetişkin aşaması, orta yetişkinlikten önce gelir.
Edebiyatta, genç yetişkin terimi genellikle gayri resmi olarak 12 veya 13 yaşından itibaren olan çocukları hedefleyen genç yetişkin edebiyatı okuyucuları için pazarlama anlamında kullanılır. Genç yetişkinlerin reşit olmayanları da kapsayan bu geniş kapsamı, dinin dışında (Yahudilikte Bar veya Bat Mitzvah gibi) yasa tarafından veya çoğu kültürde yetişkin olarak kabul edilmedikleri ve ergenlik döneminde başlayan biyolojik yetişkinlik geleneği nedeniyle tartışmalıdır.

Genç yetişkinlik, yaşamın en sağlıklı dönemi olarak kabul edilebilir  ve genç yetişkinler genellikle sağlıklıdır ve ne hastalığa ne de yaşlanma sorunlarına maruz kalırlar. Güç ve fiziksel performans, 18 ila 39 yaşları arasında zirveye ulaşır. Esneklik yetişkinlik boyunca yaşla birlikte azalabilir.
Dişi üreme sistemi 20'li yaşların başında en yüksek doğurganlığına ulaşır.

Gençlik, bebeklikten yetişkinliğe kadar olan dönemi anlatmak için kullanılan terim. Bu terimin fizyolojik, demografik, sosyolojik durumu yansıtmada bir altkültür olarak kullanılmasında ergenlik, teenager, grup etkileşimi üzerinde durulur. Eğitim ve toplumsal hareketler araştırmalarında belirtilen bir toplumsal adlandırmadır. 
Türkiye nüfusunun 1/3'ü 15-24 yaş arasındadır ve yaklaşık 20 milyondur. Okullaşma, kültür, spor ve işsizlik bakımından veriler düşüktür. Ulusal düzeyde gençlik için üç fon bulunmaktadır: Gençlik Programı, Hayata Artı, Gençlik Hizmetleri Dairesi fonudur. Araştırmalarda gençlik sorunları aile, iletişimsizlik, şiddet, bağımlılıklar, eğitimsizlik, işsizlik, cinsellik, nihilizm, bireycilik, rekabet, tüketim kültürü gibi faktörlerde ortaya çıkmaktadır.
Devletle gençlik arasında Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor bakanlıkları bağlantı kurar. 12 yaş gençliğin  alt sınırıdır. Üst sınır 24'tür (BM'ye göre). Bu yaşlarda eğitim dışında kalan gençliğin çalışma yaşamında iş güvencesi de yoktur. Aile içinde kuşak çatışması, çevre ile uyumsuzluk, kötü alışkanlıklar, sistemin yetersizliklerinin gençliğin önünü kesmesiyle oluşan umutsuzluk genel sorunlardır.
Gençliğin taşıdığı özdeşleşme ve bağımlılık, bilişsel ve ahlaki düzeylerde gerçekleşir. Arkadaşlık ve evliliklerin büyük bölümü bu yaştadır. Fizyolojik gelişim süreci 30'lu yaşlara kadar artarak devam etmektedir. Akıl ve beden gücünün, üreticiliğin dorukta olduğu yaşlardır. Cinsiyet açısından, kızlarda erken yaşta annelik ve erken yaşta doğum sorunları görülür. Kişilik ve benlik kuramlarında kişinin kendini nasıl gerçekleştirdiği araştırılır. Gençlik, ataerkil kültürle, şiddetle, namus formasyonlarıyla ve yaşlı kuşakla çatışma içindedir.
Siyasal hareketlerde Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki gençlerden oluşmakta, bunlara Genç Türk (Jön Türk) denilmekteydi. Mitingler ve protesto gösterileri, öğrenci hareketleriyle paraleldir. 1980'e kadar olan gençlik hareketleri sağ ve sol kutuplaşmayla zirveye çıkmış, terör olayları artmıştı. Bu tarihten sonra ise antipolitik gençlik ortaya çıkmıştır.  1960'lara damgasını vuran gençlik, 1968 hareketi diye adlandırılır ve FKF'nin etkisi büyüktür.

Gençlik hakları
Gençlik dili
Gençlik kültürü
Gençlik altkültürü

Umut Sarp Zeylan (der), Eğitimin Değeri ve Gençlik, İstanbul 2007.
Gülten Kazgan (der), İstanbul Gençliği, İstanbul 2006.
Durul Türkmen, "Gençlik ve Siyaset"", Ankara 2009
Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, İstanbul 1994.
Durul Türkmen, "Üç Erg Üzerine bİR Deneme" Ankara 2008
Anonim, "Gençler Hakkında Bilgiler

Hamilelik veya gebelik, erkekten gelen sperm ile kadının yumurtalıklarından atılmış olan yumurtanın döllenmesi ile meydana gelen fetusun kadın organ ve dokularında değişiklikler meydana getirdiği, doğuma kadar geçen yaklaşık 9 aylık (266-270 günlük) dönem.
Döllenmenin oluştuğu andan 8. haftanın sonuna kadar geçen döneme embriyotik dönem denirken bundan sonrasına ve doğuma kadar olan döneme de fetal dönem denmektedir.
Hamilelik genç yaştaki kadınlarda döllenme sonrası ilk gün içinde belirlenebilir. Çünkü adet düzensizliği tamamlana kadar vücudun ürettiği her yumurta döllenmeye daha uygundur. Yaş ilerledikçe doğurganlığın azalması bununla ilgili bir durumdur. Döllenme sonrası 8-10 saat içerisinde ilk kusma gerçekleşir. Yaşı ilerlemiş kadınlarda ise belirtiler 1 hafta ile 2 ay arasında gözlemlenir. Ergenlik döneminde hamilelik ise ilk 12 saat içinde belirlenebilir. Ergenlik döneminde yumurtalar henüz olgunlaşmamıştır ve bu yüzden spermin yumurtayı döllemesi 5 ile 20 dakika arasındadır. 16 yaşını doldurmamış bir bireyin döllenme gerçekleştikten 10 gün sonrasında embiriyonun vücuttan alınmamısı durumunda bireyde ciddi şekilde fiziksel ve ruhsal sorunlara yol açabilir. Çünkü 16 yaş altı ergenlerde duygu dünyasının yapım aşamasıdır. Lakin kişi yaşıtlarından bu denli farklı bir olayla karşılaştığı için ileriki dönemlerde kendine güvensizlik gibi psikolojik eksiklikler yaşayabilir. Halk arasında yanlış bilinen bazı inanışlar ("âdet döneminde gebe kalınmaz" gibi) kişide ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir.
Hamilelikte beslenme, hem gebelik öncesini hem de gebelik sürecini içermektedir. Çünkü bir kadının gebe kalabilmesi, bebeğini zamanında ve sağlıklı doğurabilmesi için gebe kalmadan önce sağlıklı olması, yeterli ve dengeli beslenmesi gereklidir.
Hamilelikte tüketilmesi tavsiye edilmeyen gıdalardan biri de kahvedir. Fetüs üzerinde olumsuz etkileri olabilir.

En önemli bulgu kadındaki adet gecikmesidir. Ancak her adet gecikmesi, kadının gebe olduğu anlamına gelmez. Kadının yaşamındaki değişiklikler, bazı rahatsızlıklar, psikolojik durumu ve stres gibi birçok etken kadının adet düzeninin bozulmasına ve gecikmelere neden olabilir.
Gebelik belirtileri aşağıda listelendiği gibidir:

Adet kanamasının gelmemesi (amenore)
Mide bulantısı ve kusma
İdrar ile ilgili şikayetleri
Yorgunluk ve bitkinlik hali
Fetal hareketlerin hissedilmesi
Göğüslerde beliren değişiklikler
Vajinal mukoza renk değişikliği
Artmış deri pigmentasyonu ve abdominal striaların görülmesi.
Kokulara karşı aşırı hassasiyet
İştah artması ve bazı gıdalardan tiksinme
Duygusal anlamda değişimler
Vücut ısısının artması

Hamilelik dişi gamet olan oositin erkek gamet spermatozoon ile birleşmesi yani döllenme sonucu oluşur. Döllenme ile birlikte yumurta meydana gelir. Bu pratikte en çok cinsel birleşme yolu ile olur. Ancak günümüzde yapay inseminasyon ve in vitro fertilizasyonla da gebelik oluşturulmaktadır.

Perinatal kelimesi gebeliğin 22. haftasıyla (bu dönemde doğum ağırlığı 500 gramdır) doğumdan sonraki 7. gün arasında kalan zamanı tanımlar.

Bu dönem doğumla başlar ve yaklaşık 6 hafta sürer.

Beklenen doğum tarihi son adet kanamasının ilk gününden 40 hafta sonradır ve doğum genellikle 37 ve 42. haftalar arasında olur. Gerçek gebelik süresi döllenmeden sonra 38 haftadır. 40 hafta, 9 ay 6 gün demektir; bu da doğum gününün tahmininde kullanılan Naegele kuralının temelini oluşturur. 
Gebelik 37 ile 42. haftalar arasında (252 ile 294. günler) ise miadında olarak tanımlanır. 37 haftanın tamamlanmasından önceki eylemler preterm, 42 haftadan sonrakiler ise postterm adını alır. Gebelik 42 haftayı aşarsa anne ve bebekte komplikasyon gelişme riski belirgin şekilde artar. Bu nedenle genellikle uzmanlar bu döneme ulaşmış ama başlamamış doğum eylemini tıbbi yöntemlerle uyarırlar.
Doğumların %5'ten azı, tam gününde gerçekleşir. %50'si, tahmini güne göre 1 hafta farkla; %90'ı ise 2 hafta farkla olur.

Düzenli uterus kasılmalarıyla birlikte serviksinde silinme ve dilatasyon olan bir kadın doğum eylemine girmiş kabul edilir. Doğumların çoğu başarılı vajinal doğumlardır, ama bazen komplikasyonlar gelişir ve sezaryen yapılması gerekebilir.

Hamilelik başlangıcı, birkaç değişik yolla saptanabilir. Bu hamilenin kendisi tarafından tıbbi test kullanmadan ya da bir tıbbi test yardımıyla olabilir.
Hamilelerin çoğu bu duruma işaret eden belirtiler yaşar. Bunlar bulantı ve kusma, aşırı yorgunluk ve bitkinlik, normalde aranmayan yiyeceklere karşı istek duyma, geceleri sık idrara kalkma olabilir.
Bazı erken tıbbi bulgular da gebelikle ilişkilidir. Bunlar döllenmeden sonraki ilk birkaç haftada ortaya çıkar. Bu belirtiler tüm gebeliklerde olmadığı gibi tek başlarına tanı da koydurmaz. Kan ve idrarda insan koryonik gonadotropini (hCG) saptanması, adet kanamasının olmaması, son adet kanamasından sonraki 3. veya 4. haftada embriyonun uterusa yerleşmesine bağlı implantasyon kanaması, ovulasyondan sonra iki hafta ya da daha uzun süre ile bazal vücut sıcaklığında artış saptanması bu belirtiler arasındadır.
Gebelik testleri yeni oluşan plasentanın salgıladığı hormonları saptama esasına dayanır. Klinikte kan ve idrar testleri embriyonun yerleşmesinden 12 gün sonra gebeliği gösterebilir. Kan testleri daha güvenilirdir. Evde yapılan testler idrar testleridir ve döllenmeden sonra 12-15 gün geçmeden gebeliği saptayamazlar.
Embriyonun yerleşmesinden sonra blastosist hücreleri yumurtalıktaki corpus luteumun progesteron üretmeye devam etmesini sağlamak üzere insan koryonik gonadotropini (hCG) salgılarlar. Böylece uterusun iç yüzeyinin korunması ve embriyonun beslenmesi sağlanmış olur.
Erken dönemde yapılan ultrason gebelik yaşını oldukça doğru biçimde saptar. Pratikte doktorlar gebelik yaşını son adetin ilk gününü başlangıç noktası alarak belirtirler.

Hamilelik testleri kanda (Beta-HCG) veya idrarda bakılan gebelik testlerinden oluşur. HCG, hamilelik araştırması, testis ve kadın genital tümörlerinin araştırılması vb. amaçlarla kullanılabilen bir testtir.
Testler immünolojik metotlu HCG ölçüm testleridir. Çok erken dönemde antijen yetersizliği, geç dönemde antijen fazlalığı negatif teste yol açabilir. Negatif sonuçlar kişinin hamile olma olasılığını yok etmediği gibi pozitif sonuçlar da kesin hamilelik anlamına gelmez.

Hamilelik, her biri üç ay süren üç dönemde incelenir. Bu dönemlerin her birine trimester adı verilir.

Döllenme sonrası embriyo uterusun endometrium tabakasına implante olur. Ama bazen de işler yolunda gitmez ve yerleşim fallop tüplerine ya da servikse olur ve dış gebelik meydana gelir. Kadınların çoğu implantasyon döneminde herhangi bir belirti hissetmez ama bu dönemde minimal bir kanama olması da çok nadir değildir. Bazı kadınlarda 1. trimestırda kramplar olur. Bu durum birlikte kanama da yoksa genellikle önemli değildir. İmplantasyon sonrası endometrium desidua adını alır. Plasenta kısmen desiduadan kısmen de embriyonun dış tabakalarından oluşur ve fetusa besin maddeleriyle oksijen taşınmasından ve atıkların uzaklaştırılmasından sorumludur. Umblikal kord yani göbek bağı embriyo ya da fetusu plasentaya bağlar. Bu dönemde gebelerin %70'inde sabah rahatsızlıkları olur ve bunların da çoğu ilk 3 aydan sonra düzelir. Hormonlardaki geçici artışa bağlı olarak meme başları ve etrafındaki renkli halka (areola) koyulaşır. Düşüklerin çoğu, bu dönemde gerçekleşir.
İlk üç ay hormon değişimlerin en yoğun olarak gerçekleştiği dönem olması nedeniyle hamile kadınlarda sıklıkla besin hassasiyetleri görülmektedir. Araştırmalar, hamile kadınların %66-%90'ının en az bir yiyecek için aşırı istek duyduğunu (aşerme), %50-%85'inin ise en az bir yiyecekten tiksindiğini göstermektedir.

4-6. ayları kapsayan dönemdir. Kadınların çoğu, kendilerini daha enerjik hisseder ve sabah rahatsızlıkları azalırken kilo alımı başlar. Bu dönemin ikinci, gebeliğin beşinci ayının son haftasında yani 20. haftada uterus, normal büyüklüğünün 20 katına ulaşır. 1. üç aylık dönemde fetus hareketleri başlasa da bunların anne tarafından hissedilmesi, ancak 2. üç aylık dönemde olur. Bu, tipik olarak 5. ayın sonu - 6. ayın başı olan 20-21. haftalarda, anne daha önce hamile kaldıysa da 19. haftada olur. Ancak bazı kadınlarda hareketin çok daha sonraları hissedilmeye başlaması da nadir değildir. Plasenta, bu dönemde tamamen çalışmaya başlar. Fetus insülin üretir ve idrar oluşturur. Cinsiyet tayini de mümkündür.

Hamileliğin en çok kilo alınan evresidir. Fetus günde 28 gram kadar büyür. Fetus doğuma hazır olacak şekilde başaşağı döner ve gebenin göbek şekli buna göre değişir. Fetus düzenli olarak hareket eder ve gebe bunu hisseder. Bu hareketler kadını rahatsız edecek kadar şiddetli olabilir. İdrar kaçırma ve bel ağrısı görülebilir.

Hamile olan annelerin en büyük problemlerinden birisi hamilelikte kansızlıktır. Anne adaylarının en çok merak ettiği konulardan birisi, gebelikte kansızlık vakasının bebeği ne derecede etkilediğidir. Peki hamilelikteki kansızlığın belirtileri ve bebeğe etkileri nelerdir?
Hamilelik, anne vücudunda ikinci bir canlının oluştuğu dönemdir. Yetersiz ve dengesiz beslenme hamile anne üzerinde çeşitli bozukluklara neden olur.
Hamilelik süresince bebek, anne zayıf olsa bile kendisi için gerekli olan enerjiyi, protein, demir, kalsiyum gibi minaralleri ve vitaminleri anneden alarak gelişimini sürdürür. Böylece annenin bu besin öğelerine olan gereksinimi artar. Artan gereksinimlerin karşılanmaması halinde; beslenme yetersizliğinin belirtileri olan kansızlık, diş çürümesi kemik bozuklukları meydana gelir. Anne halsiz ve yorgun düşer, bebeğini de yeterince besleyemez. Bu kez bebeğin büyüme ve gelişmesi tam olmaz ve sağlıksız doğar.
Kansızlık (anemi) Nedir?  
Dünya Sağlık Örgütü, kana rengini veren hemoglobin maddesinin düzeyinin 11 gr/dl altında olduğu durumları
anemi olarak tanımlamaktadır. Bununla beraber, gebeliğin 6. ayından (2.trimester) sonra, kan plazma hacminin
artmasına bağlı olarak 10,5 gr/dl sınır değeri olarak kabul edilmektedir.
Hamilelilkte Anemi Nedenleri Nelerdir?  
Gebelerde anemi genellikle birden fazla sebebe bağlı

Kan hısımlığı (Latince consanguinitas 'kan bağı') ortak bir atadan gelen bir akraba ile akrabalık ilişkisine sahip olma özelliğidir.
Birçok hukuk sistemi, kan bağı yakın olan kişilerin evlenmesini veya cinsel ilişkiye girmesini yasaklayan kanunlara sahiptir. Kan hısımlığının derecesi, bu yasağın kapsamını belirler ve yerel yasalara göre değişiklik gösterir. Öte yandan, dünya nüfusunun yaklaşık %20'si, belirli kan hısımlığına dayalı evliliklerin tercih edildiği bölgelerde yaşamaktadır.
Kan hısımlık dereceleri, aynı zamanda mirasçıların belirlenmesinde de kullanılır. Miras hukukuna göre vasiyetsiz miras paylaşımı yasal düzenlemelere göre farklılık gösterebilir.
Bazı toplumlarda ve tarihsel dönemlerde kuzen evliliği serbest veya teşvik edilirken, bazı yerlerde tabu sayılmakta ve ensest olarak görülmektedir.
Kan hısımlığının derecesi, her bir nesil veya mayoz bölünmesi için ayrı bir sıra içeren bir kan hısımlığı tablosu ile gösterilebilir. Aynı nesilde bulunan ve ortak bir ataya sahip kişiler, tabloda aynı sırada yer alır.
Knot Sistemi, kan hısımlığını Ahnentafel numaralarını kullanarak tanımlayan sayısal bir gösterim sistemidir.

Genetik olarak kan hısımlığı, mayoz nedeniyle genetik çeşitliliğin azalmasından kaynaklanır. Tüm insanlar genetik materyallerinin %99.6 ile %99.9'unu paylaştığından, kan hısımlığı sadece küçük bir genetik bölümü etkiler. İki kardeşin çocuk sahibi olması durumunda, çocuğun dört yerine sadece iki büyükanne ve büyükbabası olur. Bu durumda, çocuğun zararlı bir çekinik geni (alel) iki kopya halinde alma olasılığı artar.
Genetik kan hısımlığı, 1922'de Wright tarafından tanımlanan akrabalık katsayısı r ile ifade edilir. Burada r, kan hısımlığı nedeniyle homozigotluk oranını gösterir. Örneğin, ebeveyn-çocuk ilişkisi r=0.5 (DNA'nın %50'sini paylaşır), kardeşler r=0.5, ebeveynin kardeşi r=0.25 (%25 DNA), birinci derece kuzenler r=0.125 (%12.5 DNA) olarak hesaplanır.
Genetik olarak, ikinci derece kuzen veya daha yakın akrabalar arasında kurulan evlilikler (r ≥ 0.03125) kan hısımlığına dayalı evlilikler olarak sınıflandırılır. Bu keyfi sınır, daha uzak akrabalar arasındaki evliliklerin genetik etkilerinin genel popülasyonla karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmayacağı düşüncesiyle belirlenmiştir. Küresel ölçekte, çocukların en az %8.5'inin kan hısımlığına dayalı bir evlilikten doğduğu tahmin edilmektedir.
Klinik genetikte, kan hısımlığı ikinci derece kuzen veya daha yakın akrabalar arasındaki evlilik olarak tanımlanır ve soy içi üreme katsayısı (F) 0.0156 veya daha büyük olur. Burada (F), bir çocuğun her iki ebeveynden de aynı gen kopyalarını alma olasılığını ifade eder.
Genellikle birinci ve ikinci derece kuzenler tanımlanabilirken, üçüncü derece kuzenler bazen belirlenebilir. Ancak dördüncü derece kuzenlerin belirlenmesi nadirdir çünkü çoğu insan aile soy ağacını dört kuşaktan öteye takip edemez. Ayrıca, dördüncü kuzenler genetik olarak bölgesel popülasyondaki diğer bireylerden anlamlı şekilde farklı değildir.

Soy içi üreme, otozomal genetik bozukluklar için homozigotluk seviyesini artırır ve genellikle bir popülasyonun biyolojik uygunluk seviyesinin düşmesine neden olur. Bu durum, soy içi üreme depresyonu olarak bilinir ve klinik araştırmaların önemli bir konusudur.
Soy içi üremenin riskleri iyi bilinmesine rağmen, endogami geleneği olan azınlık gruplarına mensup aileleri bilgilendirmek ve davranışlarını değiştirmek, genetik danışmanlık hizmetleri açısından zorlu bir süreçtir.
Kan hısımlığına dayalı ilişkilerden doğan çocuklar belirli genetik hastalıklar açısından daha yüksek risk taşır. Otozomal çekinik hastalıklar, belirli bir çekinik gen mutasyonu için homozigot olan bireylerde ortaya çıkar. Bu, bireyin aynı genin iki kopyasına (alel) sahip olduğu anlamına gelir.
Belirli nadir durumlar (yeni mutasyonlar veya uniparental dizomi) dışında, böyle bir hastalığa sahip bireyin her iki ebeveyni de genin taşıyıcısıdır. Taşıyıcı bireyler genellikle etkilenmez ve taşıyıcı olduklarını gösteren herhangi bir belirti göstermezler. Dolayısıyla, mutasyonlu geni taşıdıklarının farkında olmayabilirler. Akrabalar belirli bir oranda genetik materyali paylaştıkları için, akraba ebeveynlerin otozomal çekinik bir genin taşıyıcısı olma ihtimali daha yüksektir ve bu nedenle çocukları da otozomal çekinik bir hastalığa yakalanma açısından daha büyük bir risk altındadır.
Bu riskin artış derecesi, ebeveynlerin genetik yakınlık seviyesine bağlıdır. Ebeveynlerin yakın akraba olduğu durumlarda risk daha yüksektir, ancak ikinci derece kuzenler gibi daha uzak akrabalar arasında bu risk daha düşüktür (ancak yine de genel popülasyona kıyasla daha fazladır).
Kan hısımlığı, bir popülasyonun tüberküloz ve hepatit gibi birçok enfeksiyöz patojene karşı duyarlılığını artırabilir. Ancak, sıtma ve bazı diğer patojenlere karşı duyarlılığı azaltabilir.

Kardeş, anne veya babadan en az birinin ortak olduğu kişilerin birbirlerine göre durumuna verilen addır. Kardeşler erkek ya da kız olabilirler. Birçok toplumda kardeşler anne babalarıyla birlikte aynı ortamda oynayarak ve eğlenerek çocukluklarını birlikte geçirerek büyürler. Bu kalıtsal ve fiziksel yakınlık birbirlerine karşı sevgi ya da düşmanlık gibi duygusal hisler beslemelerine neden olur.
Doğum sırasına göre büyük kardeş erkek olduğu zaman ağabey, kız olduğu zaman ise abla olarak adlandırılırlar.

Türkçe kardeş (< Anadolu ağızlarında kardaş > gardaş) kelimesi etimolojik olarak karın kelimesine -daş isimden isim yapım eki getirilerek oluşturulan karındaş kelimesinden gelen bir kaynaşma örneğidir ve işlek olan bu ekin türevleri arasında ayaktaş, arkadaş, boydaş, yoldaş, yurttaş, dildaş, dindaş, gönüldaş, denktaş gibi örnekler de bulunmaktadır. Orta Türkçe dönemine ait Divânu Lügati't-Türk'te «karındaş» (قَرِنْدَشْ) biçiminde geçer ve Kâşgarlı Mahmud -daş ekini belirterek kelimeyi "bir karında beraber bulunmuş" olarak açıklar. Eski Kıpçakçada da karındaş biçiminde geçer. Çağdaş Türk dillerinde de yaygın biçimde kullanılır; Azerice qardaş (гардаш), Türkmence gardaş (гардаш), Özbekçe qarindoş (қариндош), Tatarca kardeş (кардәш), Kırgızca karındaş (карындаш), Nogayca karındas (къарындас), Kazakça karındas (қарындас), Karakalpakça karındas (қарындас), Hakasça harındas (харындас), Hakasçanın Sagay, Koy, Kaç ve Belt ağızlarında karındas (карындас) biçiminde yer alır.

Yazı dilinde -daş ekinin ince sıralı biçimi olan kardeş yaygın iken, Anadolu'da halk arasında daha çok kalın sıralı gardaş ~ kardaş biçimi geçer ve yaşça denk ya da yaklaşık olanlar arasında hitap sözü olarak da kullanılır.
Birçok Anadolu şiirinde Gardaş kelimesi etki bırakmış Âşık Veysel Şatıroğlu, Ozan Arif, Abdürrahim Karakoç gibi Anadolu şairlerince kullanılmıştır. Popüler şarkılar, Türk halk ve sanat müziği ve türkülerde de sıkça kullanılır. Cem Karaca'nın "Namus Belasına Gardaş" şarkısı buna örnektir.

Aynı anababadan olanlara öz kardeş denir. Kısmen aynı kısmen farklı anababadan olanlar, ana bir kardeş (anaları aynı, babaları farklı) ya da baba bir kardeş (babaları aynı, anaları farklı) olarak adlandırılır. Farklı anababadan olanlara ise üvey kardeş denir. Biyolojik olarak kardeş olmasalar da aynı anadan süt emişen kişilere süt kardeş (emikdaş) denir.

Kuzen veya böle, bir kimsenin ebeveynlerinin kardeşlerinin evlatlarından her biri. Kız kuzenler için kullanılan kuzin sözcüğü günümüzde yavaş yavaş kullanımdan kalkmaktadır.
Bir kimsenin teyze, hala, amca ve dayı çocukları o kimsenin kuzenleridir. Aynı şekilde bahsi geçen kimse de kendi kuzenlerinin kuzenidir. Bazı yörelerde, özellikle küçük yaştaki kuzenler yeğen olarak da tanımlanırlar.
Bir kimsenin ebeveynlerinin kuzenlerinin çocukları, o kimsenin 2. dereceden kuzenleridir. Aynı şekilde bir kimsenin ebeveynlerinin 2. dereceden kuzenleri, o kimsenin 3. dereceden kuzenleridir.
Geniş manasıyla kuzen bir kimsenin geniş ailesindeki akrabalarından biridir. Bir kimsenin herhangi bir dereceden kuzenleri ile en az bir ortak atası olması gerekir. Biyolojide zaman zaman canlıların ortak atalardan olan uzak akrabaları için de kuzen tanımlaması kullanılır.

Aslında kuzen Türkçe bir kelime değildir. Kuzen Fransızca kökenlidir, sonradan Türkçe 'ye geçmiştir.

Medeni birliktelik ya da sivil birliktelik (İngilizcede "civil union", "civil partnership" ya da "registered partnership" isimleri ile bilinir), evliliğe benzeyen ve bazı ülkelerde resmî olarak tanınan bir birliktelik türü. Medeni birliktelikler, eşcinsel çiftlere evliliğe benzeyen (bazı ülkelerde evli çiftlerle aynı olan) haklar ve mesuliyetler vermektedir. 1989 yılında Danimarka, medeni birliktelikleri yasallaştıran dünyanın ilk ülkesi oldu ve o tarihten bu yana birkaç ülke daha bu birliktelikleri yasallaştırdı. Québec, Yeni Zelanda ve Uruguay gibi bazı bölgeler veya ülkelerde ise medeni birliktelikler heteroseksüel çiftler için de mümkündür.
Medeni birliktelikler çeşitli kesimlerce evlilikle tam olarak aynı olmayan bir statüye sahip ("evlilik aparthaydı") oldukları için  eleştirilmektedir.

Günümüze dek medeni birliktelikler Almanya, Andorra, Avusturya, Birleşik Krallık, Çekya, Danimarka (Grönland dahil olmak üzere), Ekvador, Finlandiya, Fransa (Wallis ve Futuna Adaları ile Yeni Kaledonya dahil olmak üzere), İrlanda, İsviçre, İspanya, Kolombiya, Lüksemburg, Macaristan, Slovenya, Uruguay ve Yeni Zelanda'da bütün ülke çapında yasallaştırılmıştır. Medeni birliktelikler ayrıca ABD'nin Hawaii, Kaliforniya, Kolorado, Maine, Nevada, New Jersey, Oregon, Washington ve Wisconsin eyâletlerinde; Avustralya'nın Avustralya Başkent Bölgesi, Tazmanya, Victoria ve Yeni Güney Galler eyâletlerinde; Kolombiya'nın Mérida eyâletinde ve Meksika'nın Coahuila eyâletinde mevcuttur.

(İngilizce) Avrupa Evlilik ve Birliktelik laboratuvarı
(İngilizce) Vermont medeni birliktelikler rehberi
Civil Union Fact Sheet, Australian Capital Territory web site

Menopoz, kadınlarda âdet kanamalarının (menstrüasyon) ve dolayısıyla üremenin sona ermesi. Menopoz zaman zaman "hayatın değişimi" olarak algılansa da bu tarif, negatif bir anlam taşır ve yerinde değildir. Zira menopoz esnasında fiziksel, zihinsel ve cinsel değişiklikler olduğu doğrudur ancak bunlar "kötüye gidiş" olarak nitelenemezler.
Çoğu kadında menopoz 45-55 yaşları arasında başlar. Ortalama menopoz yaşı 50 olarak kabul edilse de bazı durumlarda 40 yaşından önce bile başladığı ya da 50'li yaşların sonlarına sarktığı görülebilir. Menopozun kişide erken ya da geç başlaması muhtemelen kalıtımsal olmakla birlikte iyi beslenme ve sağlıklı bir hayat menopozu geciktirebilir. Kadınların sadece yüzde %1'inde menopoz 40 yaşından önce başlar. Bu duruma prematüre (erken) menopoz denir. Yumurtalıkların cerrahi operasyon ile alınması veya X ışınları ya da radyum ile yokedilmesi ile sunî menopoz başlatılabilir.

Türkçeye Fransızcadan geçen menopoz sözcüğü 19. yüzyılın sonlarında modern Latince menopausis sözcüğünden türetilmiştir. Meno- öneki, Yunanca men (ay) kelimesinden gelir ve 'menstrüasyon (âdet kanaması) ile ilgili' anlamında kullanılır. Poz kelimesi ise yine Yunanca pausein (durmak) sözcüğünden gelir.

Âdet (menstrüasyon), kadınlarda rahimin iç yüzeyini kaplayan ince mukus zarının, salgıların, sekresyonun ve bir miktar kanın periyodik olarak vajinadan boşalmasıdır.
Kadınlarda normal âdet görme döngüsü (menstrüel siklus) her 28 günde birdir. Ancak hiçbir kadın düzenli olarak 28 günde bir âdet görmez. 21 ila 35 gün arası normal kabul edilir. Âdet kanamaları azalarak üç ilâ yedi gün devam eder. Bu süre zarfında yaklaşık 35-40 ml. kan kaybedilir. Bu miktar çoğu kadında 50 ml'nin altındadır.

Menopoz, yumurtalıkların görevlerini yerine getirememeye başlaması sonucu ortaya çıkar. Yumurtalıkların tabii ömrü yaklaşık olarak 35 yıldır ve çalışamaz hâle gelmeleri yaşlanmanın tabii bir sonucudur.
Kadınların üretken yılları boyunca yumurtalıklarındaki foliküller olgunlaşır ve hipotalamik-hipofizer aks stimülasyonu sayesinde yumurtalarını düzenli olarak bırakırlar. Menopoz yaklaştıkça foliküllerin önce bir kısmı, zamanla tamamı yumurta bırakamaz hâle gelirler. Bu durum âdet düzenini bozar. Âdet kanamaları gecikmeye veya sıra atlamaya başlar. Belirtiler bazen hamilelik ile karıştırılabilir. Âdet araları iyice uzar. Bazı kişilerde kanamanın miktarı azalırken, bazı kişilerde aşırı kanama görülebilir. Şanslı bir azınlıkta ise âdet kanamaları menopoza girince birden kesilir.
Yumurtalıklar çalışamaz hâle gelince giderek daha az östrojen hormonu üretmeye başlarlar. Östrojen azalması, üreme faaliyetlerini kontrol eden bezlerdeki hormonel aktivitelerde belli belirsiz değişikliklere ve yeniden düzenlemelere neden olur. Östrojen seviyelerinin düşmesi, hypothalamusun nörovasküler mekanizmasını bozar ve menopozun tipik özelliklerinden olan "ânî ateş basmasını" (İng.: İngilizce: hot flash veya İngilizce: hot flush) tetikleyen vasomotor değişiklikleri başlatabilir. Hipofiz bezelerinin metabolizması değişir ve kan ile idrarda yüksek miktarlarda folikül stümilasyonuna yardımcı olan hormonlara (FSH) rastlanılır. Adrenal ve tiroid bezlerinin hormonel dengesi de bozulur. Tüm bu değişiklikler birçok kadında fiziksel veya zihinsel rahatsızlıklara neden olmazlar.

Menopozun en önemli belirtisi âdet düzeninde meydana gelen değişmelerdir. Diğer belirtiler şöyle sıralanabilir:

Ânî ateş basması genellikle göğüste bir ısınma hissiyle ortaya çıkar. Oradan boyuna, yüze ve bazen de tüm vücuda yayılır. Bazen ateş hissiyle birlikte iğnelenme de görülür. Yüzde ateş basması sonucu ortaya çıkan kızarıklık başkaları tarafından rahatlıkla fark edilebilir. Geceleri ateş basması uyku düzenini bozabilir. Bazen de aşırı terleme veya üşüme uykuyu bölebilir.
Ânî ateş basması menopozdan hemen önce başlar ve yaklaşık 2-3 yıl devam eder. Yumurtalıkları ameliyatla alınmış genç kadınlarda da, operasyondan yaklaşık bir hafta sonra ânî ateş basması görülür.

Menopozun birçok belirtisi vardır ancak bu belirtilerin kaynağı menopoz ile alakası olmayan rahatsızlıklar da olabilir: Gerginlik, baş ağrısı ve baş dönmesi bunlardan birkaçıdır. Ayrıca menopoz nedeniyle sıklıkla karşılaşılan "yaşlanma endişesi" de bir takım rahatsızlıklara yol açabilir.

Birçok kadın menopoz esnasında kilo aldığından yakınmaktadır. Bunun nedeni bazen tiroid faaliyetlerindeki azalma olabilir. Ancak menopoz esnasında kilo almanın nedeni genellikle azalan fiziksel faaliyetler ve aşırı yemedir. Menopozun dış görünüşü ya da zindeliği etkilediği yönünde net bir bilgi yoktur.

Yakın zamanlara kadar östrojen hormonu alımının menopoz belirtilerini azalttığına ve ateroskleroz (damar tıkanıklığı) ile osteoporozu yavaşlattığı düşünülmekte, hastalara ve menopozdaki kadınlara yaygın olarak verilmekteydi. Ancak günümüzde östrojenin endometriyal (rahim mukozası) ve bazı meme kanserleri ile ilgili olabileceği, düşünülmektedir. Östrojen hormon tedavisi alanlarda kalp krizi ve inme riskinde artış olduğuna ilişkin veriler nedeniyle östrojen tedavisi (postmenapozal hormon yerine koyma tedavisi) tekrar gözden geçirilmektedir.

Menopoz dönemi genellikle 45-50 yaş arasında kabul edilen bir olgudur. Bu yaşlarda oluşan menopoz dönemi doğurganlık özelliğinin bitişi olarak kabul edilmektedir. Menopoza giren bir kadın artık çocuk doğurma özelliğini kaybetmiş demektir. Ancak 35-40 yaş altı kadınlarda kesilen âdet kanamaları erken menopoz olarak adlandırılmaktadır. Bu durum ile karşı karşıya kalan kadınların bazıları kendiliğinden gebe kalabilirken bazıları ise yardımcı üreme tedavileri ile gebe kalmaktadır.
Kadının âdet döngüsü bir yılı geçmiş ve bu süre içinde kanama olmamış ise menopoz tanısı konabilir. Erken menopoz hariç normal menopozun geri dönüşü gibi bir ihtimali söz konusu değildir. Artık doğurganlık özelliği kaybedilmiştir ve kadının gebe kalma gibi şansı yoktur.
40 yaş altında bir kadında erken menopozun tanısını koymak önemlidir.
Küçük ovarian yetmezliği erken menopozdan daha farklı gelişen bir durumdur. Bu sorun ile karşı karşıya kalan bir kadında âdet kanaması kendiliğinden tekrar oluşabilir ve hiçbir yardımcı üreme tedavisine gerek kalmadan gebe kalabilir. Bu hasta gruplarında yumurtalıklarda bulunan folliküller tamamen tükenmiştir ya da herhangi bir bozukluğa uğramıştır. Bu hastalığın genetik olduğu da düşünülmektedir. Ailesinde bu tür bir sorun olan kadınların %20'sinde bu hastalık görülmektedir.

Özel

Genel
"Menopause." Encyclopædia Britannica Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2010.
"Menopause." Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003.

Herbert J. Buchsbaum (ed.), The Menopause (1983).
Linda R. Gannon, Menstrual Disorders and Menopause: Biological, Psychological, and Cultural Research (1985)

Orta yaş, bir insanın hayatının genç yetişkinliğin ötesinde, ancak yaşlılığın başlangıcından önceki dönemidir. Kesin aralık akademik olarak tartışılmaktadır ancak terim genellikle yaklaşık 40-45 ile yaklaşık 60-65 yaş aralığını belirtmek için kullanılır  ancak daha erken başlayıp daha geç de bitebilir. Yaşamın bu aşaması, bireylerde yaşlandıkça kademeli olarak fiziksel, bilişsel ve sosyal gerileme ile birliktedir.

Bu zaman aralığı genellikle "orta yaş" olarak adlandırılır ve cinsiyete de bağlı olarak yaklaşık 40+ ile yaklaşık 60+ yaş arasındaki süre olarak tanımlanabilir. Genç yetişkinlik ile bu aşama arasında birçok değişiklik olabilir. Merriam-Webster ve Oxford English Dictionary gibi bazı sözlüklerde tanımlama yaklaşık 45 yaşında başlar. Bazılarında 50 yaşına kadar geç başlayabilir. Orta yaşın tam tanımının ne olduğu konusunda evrensel bir fikir birliği yoktur ancak genel özellikler arasında doğurganlığın hızlı düşüşü, saçların beyazlaması ve fırsatların azalması yer alır. Amerikan Psikoloji Derneği, "orta yetişkinliği" 35 veya 36 yaşta başlar olarak tanımlar ve aralık 60 veya 65'e kadardır. Lancet orta yaşı 40 yaşından itibaren kabul eder. Modern sosyal bilimciler genellikle orta yaşın 35 ila 40 yaşlarında başlayıp 55 ila 60 yaşlarında sona erdiği konusunda hemfikirdirler.
Bu dönemde vücut yavaşlayabilir ve orta yaşlılar yemeye, kötü madde kullanımına, strese ve dinlenmeye karşı daha duyarlı hale gelebilirler. Kronik sağlık sorunları, engellilik veya hastalıklarla birlikte görülmeye başlar. Duygusal tepkiler ve geçmişe bakış kişiden kişiye değişir; örneğin ölümlülük, üzüntü ya da kayıp duyguları bu yaşta sık görülen duygulardır.
Orta yetişkinlik veya orta yaştakiler, ilişkiler geliştirmeye ve ilişkilerdeki değişikliklere uyum sağlamaya devam ederler. Bu tür değişiklikler, büyümekte olan veya yetişkin çocuklar ile yaşlanan ebeveynler arasındaki olgunlaşan ilişkilerde oldukça belirgindir. Topluluk katılımı, devam eden kariyer gelişimi gibi yetişkinliğin bu aşaması için oldukça tipiktir.

Ortak ata, evrimsel süreçte, birden fazla canlı türünün ortak genetik öncülü olan canlı. Modern biyolojide, Dünya üzerinde yaşayan ya da soyu tükenmiş birçok canlının, diğer alt canlı türlerinin ortak atası olduğu kabul edilir. Ayrıca tüm canlıların "evrensel bir ortak ata"dan ya da "ortak gen havuzu"ndan geldiği kabul edilir. Evrensel ortak ata kavramı, ilk kez 1859'da Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabında ortaya atılmıştır.

Bilinen tüm yaşam formları aynı temel biyokimyasal organizasyona dayanmaktadır: DNA'da kodlanan genetik bilgi, protein ve RNA enzimlerinin etkisiyle RNA'ya kopyalanır, daha sonra ATP, NADPH ve diğerleri enerji kaynağı olarak ribozomlar tarafından proteinlere çevrilir. Sitokrom c gibi yaygın olarak paylaşılan maddelerdeki küçük dizi farklılıklarının analizi ayrıca evrensel ortak kökeni destekler. Tüm organizmalarda, DNA replikasyonu gibi temel işlevleri yerine getiren enzimler olarak görev yapan 23 protein bulunur. Bu tür enzimlerden yalnızca bir tanesinin var olduğu gerçeği, tek bir ataya ait olduğuna dair ikna edici bir kanıttır. Tüm canlı hayvanlarda ortak olan 6.331 gen tanımlanmıştır; bunlar 650 milyon yıl önce Prekambriyen'de yaşayan tek bir ortak atadan gelmiş olabilir.

Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, biyolojik evrim için temel bir ön şarttır, ancak evrimin işleyişini anlamak için hayatın kökeninin bulunması gerekli değildir, çünkü bir kez canlı organizmalar ortaya çıktığında evrim kurallarının işleyeceği düşünülür. Evrim için ilk organizma sorunu henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Ortaya çıkan ilk canlı organizma hakkında çeşitli teoriler bulunmaktadır.
Şu anki bilimsel konsensüs karmaşık biyokimyanın, basit kimyasal reaksiyonlar ile hayatı oluşturduğu yönündedir, ancak bunun nasıl olduğu henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Hayatın ilk kez ortaya çıkışı, yaşayan ilk şeylerin yapısı veya evrensel ortak atanın genetik yapısı ile ilgili bilgiler henüz eksiktir. Dolayısıyla, hayatın tam olarak nasıl başladığı konusunda bir konsensüs bulunmamaktadır, ancak RNA gibi kendini kopyalayan moleküller ve basit hücre yapıları ile ilgili teoriler mevcuttur.

İnsan, bonobo, şempanze, goril, gibon ve orangutanla birlikte Hominoidea (İnsansılar) süperfamilyasına dahildir. Bunlardan şempanze ve bonobo %99'luk gen ikizi olarak insanın yaşayan en yakın akrabalarıdır. İnsan ile şempanzenin ortak atası yaklaşık 6 milyon yıl önce yaşamıştır.

Evrim

Piaget'nin bilişsel gelişim kuramı ya da Piaget teorisi, İsviçreli gelişim psikoloğu Jean Piaget tarafından 20. yüzyılın ilk yarısında geliştirilen bir teoridir. Bu kurama göre çocuklar, doğuştan gelen biyolojik eğilimler ve çevreyle etkileşimleri yoluyla bilgi edinir. Bu süreç ise aşamalı ve evrensel bilişsel gelişim evrelerinden geçerek gerçekleşir. Kuram, eğitim bilimleri, gelişim psikolojisi ve pedagojik uygulamalarda derin etkiler yaratmış; modern yapılandırmacı öğrenme kuramlarının temel taşlarından biri olmuştur.

Jean Piaget, gelişimsel biyoloji ve klinik psikoloji alanlarından yararlanarak, çocukların bilgiyi nasıl yapılandırdığını anlamaya çalışmıştır. Ona göre bilişsel gelişim, çevreden edinilen deneyimlerle zihinsel yapıların (şemaların) sürekli olarak yeniden düzenlenmesiyle gerçekleşir.
Kuram, üç temel psikolojik sürece dayanır:

Şema: Bilişsel yapı birimleri, deneyimlerin zihinsel temsilleridir.
Özümleme: Yeni bilgilerin mevcut şemalara göre yorumlanması.
Uyum sağlama: Yeni bilgiye uygun biçimde şemaların değiştirilmesi.
Bu iki süreç, bilişsel dengenin (equilibration) korunmasını sağlar. Bilişsel denge bozulduğunda çocuk yeni uyum yolları arar ve bu da gelişimi tetikler.

Piaget, bireylerin bilişsel gelişimlerinin evrensel ve yaşa bağlı dört ana evreden oluştuğunu öne sürmüştür. Her evre, belirli bilişsel yapılar ve düşünme biçimleriyle karakterize edilir. Bu evreler sabit bir sırada ortaya çıkar, ancak bireylerin bu evrelerden geçme yaşı çevresel faktörler ve bireysel farklılıklar nedeniyle değişkenlik gösterebilir.

Bu evre, doğumdan yaklaşık iki yaşına kadar süren ve bilişsel gelişimin en temel yapı taşlarının atıldığı dönemdir. Bebekler bu dönemde çevrelerini yalnızca duyusal deneyimler (görme, işitme, dokunma) ve motor etkinliklerle algılarlar. Piaget'ye göre bu evredeki en önemli gelişim, nesne kalıcılığı kavramının kazanılmasıdır: yani bir nesne göz önünden kaybolduğunda da var olmaya devam ettiğini anlayabilme.
Ayrıca bu dönemde şu yetiler gelişir:

Amaçlı davranış: Bebekler rastgele hareketlerden amaca yönelik hareketlere geçer.
Nedensellik anlayışı: Eylemlerinin sonuç doğurduğunu öğrenir.
Taklit: Başkalarının davranışlarını taklit etmeye başlarlar (gecikmeli taklit dahil).
Bu süreçte bebekler altı alt evreden geçer. En basit reflekslerden (emme, yakalama) başlayarak, sonunda basit problem çözme ve zihinsel temsil (imgeleme) becerilerine ulaşırlar.

İki yaşından itibaren çocuklar artık semboller kullanarak düşünmeye başlarlar. Dil gelişimi hızlanır, hayal gücü güçlenir. Ancak mantıksal düşünme becerileri henüz gelişmemiştir. Düşünce biçimleri sezgiseldir ve çoğu zaman gerçeklikten kopuktur.
Bu evrenin temel özellikleri şunlardır:

Benmerkezcilik: Çocuklar başkalarının bakış açılarını anlamakta zorlanır. Ünlü deney: Üç dağ problemi.
Animizm: Cansız nesnelere canlılık özellikleri atfetme.
Yapaycılık: Doğal olayların insanlar tarafından yapıldığına inanma (örneğin yağmurun birinin ağlaması sonucu oluştuğunu sanma).
Merkezileşme: Bir nesnenin sadece tek bir özelliğine odaklanma (örneğin sadece yüksekliğe bakarak daha fazla su olduğunu sanma).
Bu evredeki çocuklar, korunum kavramlarını (sıvı, sayı, uzunluk, alan vs.) henüz kazanmazlar.

Somut işlemler evresi, çocuğun mantıksal düşünmeye adım attığı, ancak bu düşünmenin hâlâ somut olay ve nesnelerle sınırlı olduğu dönemdir. Çocuklar artık bazı bilişsel becerileri sistematik biçimde kullanabilir.
Başlıca gelişimler şunlardır:

Korunum: Nesnelerin fiziksel özelliklerinin (miktar, hacim) yüzeysel değişikliklerden etkilenmediğini anlama.
Sıralama: Nesneleri uzunluk, ağırlık gibi ölçütlere göre sıralama yetisi.
Sınıflama: Nesneleri kategorilere ayırma ve alt sınıfları anlama (örneğin çiçekler – papatyalar).
Tersine çevirebilirlik: Bir işlemi zihinde tersine çevirebilme yetisi.
Bu dönemde çocuklar, problem çözme becerilerinde daha tutarlı hale gelir, ancak soyut kavramları hâlâ yeterince anlayamazlar.

Ergenlikle birlikte bireyler soyut düşünme kapasitesine ulaşır. Piaget'ye göre bu evre, insan zihninin en karmaşık düşünme biçimlerine eriştiği dönemdir.
Bu dönemin temel kazanımları:

Hipotetik-dedüktif düşünme: Varsayımlar kurup bunları sistematik olarak test etme (örneğin bilimsel yöntem).
Mantıksal önermelerle düşünme: Eğer ... ise biçimindeki soyut çıkarımlar.
İdealizm ve ahlaki muhakeme: Gençler toplumsal yapılar, etik ilkeler ve kişisel değerler üzerine düşünmeye başlarlar.
Bu evre aynı zamanda bilişsel esneklik, çok değişkenli düşünme, ileri düzey problem çözme ve eleştirel düşünme becerilerinin geliştiği aşamadır.
Bazı araştırmacılar, soyut işlemler evresine her bireyin ulaşamayabileceğini öne sürmüş ve bu düzeyin eğitimsel ve kültürel etkilere açık olduğunu belirtmişlerdir.

Piaget'ye göre dil, bireyin bilişsel gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Çocuklar çevrelerini anlamlandırmaya başladıkça, düşüncelerini semboller aracılığıyla ifade etme ihtiyacı duyarlar ve bu da dil gelişimini beraberinde getirir. Bu yaklaşım, dilin düşünceyi yönlendirdiğini savunan Lev Vygotsky'nin görüşüyle çelişir. Piaget, dilin sembolik işlevin bir parçası olduğunu ve özellikle işlem öncesi evrede hızlı geliştiğini belirtmiştir.
Bilişsel gelişimin evreleriyle birlikte, dilin işlevi de değişir. Duyusal-motor evrede iletişim, jest ve seslere dayanırken; işlem öncesi evrede çocuklar sembolik temsil yoluyla dili kullanmaya başlar. Somut işlemler evresinde dil, daha mantıklı ve kurallı biçimde kullanılmaya başlanır. Soyut işlemler evresine gelindiğinde ise, dil aracılığıyla varsayımsal düşünce, sorgulama ve soyut kavramlar üzerine konuşma becerileri gelişir.
Piaget'ye göre dil, çocukların kavramsal düşünmeye geçişinde önemli bir araçtır, ancak bu araç, düşünmenin ön koşulu değil sonucudur. Bu nedenle dil, bilişsel gelişimi doğrudan yönlendiren değil, daha çok yansıtan bir unsurdur. Örneğin, bir çocuk henüz nesne kalıcılığı geliştirmemişse, bu kavrama karşılık gelen kelimeyi de anlamlı şekilde kullanamaz.
Anadilinin rolü, bu kuramsal çerçevede önemli bir yere sahiptir. Kavramlarla öğrenme, zihinsel soyutlama ve sınıflama yetilerinin gelişmesine bağlıdır. Dil, kavramların sembolleştirilmesini ve bellekte düzenli şekilde depolanmasını sağlar. Ayrıca bireyin içinde bulunduğu kültürel ortamın değerlerini, düşünce kalıplarını ve toplumsal deneyimlerini aktarmada bir araçtır.
Bu bakımdan, anadili öğretimi ortamları yalnızca iletişimsel becerilerin değil, aynı zamanda kavramsal gelişimin de desteklendiği pedagojik alanlardır. Piaget'nin görüşüne göre bu ortamlarda hedef yalnızca kelime öğretimi değil, çocukların kavramları anlayarak düşünme becerilerini geliştirmektir. Bu yaklaşım, bilişsel yapılandırmacı eğitim anlayışına da temel oluşturur.

Piaget'nin bilişsel gelişim kuramı, çocukların zihinsel süreçlerini aşamalı olarak anlamaya yönelik önemli bir çerçeve sunmuş ve gelişim psikolojisi literatüründe çığır açıcı bir rol oynamıştır. Ancak kuram, sonraki araştırmalar ışığında bazı yönlerden eleştirilmiştir. Bu eleştiriler genel olarak kuramın evresel yapısı, sosyal ve kültürel bağlamı yeterince göz önünde bulundurmaması ve araştırma yöntemleri gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır.

Piaget'nin kuramı, bilişsel gelişimi belirli yaş aralıklarına karşılık gelen evrelerle açıklar. Ancak sonraki çalışmalar, çocukların bazı bilişsel becerilere öngörülen yaştan daha erken sahip olabileceğini ortaya koymuştur. Özellikle Renee Baillargeon gibi araştırmacıların bebeklerle yaptığı çalışmalar, nesne kalıcılığı gibi kavramların Piaget'nin öngördüğünden çok daha erken gelişebildiğini göstermiştir. Bu durum, evrelerin katılığının sorgulanmasına yol açmıştır.

Kuram, bilişsel gelişimi bireysel bir yapılandırma süreci olarak ele alırken, Lev Vygotsky gibi kuramcıların vurguladığı sosyal etkileşim, dil ve kültürel araçların rolünü arka planda bırakmıştır. Vygotsky'nin geliştirdiği yakınsak gelişim bölgesi (ZPD) kavramı, bireyin potansiyel gelişim düzeyine erişebilmesinde yetişkin rehberliğinin ve akran etkileşiminin kritik rol oynadığını savunur. Piaget'nin kuramı ise çocukları çoğunlukla bireysel problem çözücüler olarak konumlandırmıştır.

Piaget'nin çalışmaları, çoğunlukla İsviçre'deki orta sınıf çocukları temel alarak yürütülmüştür. Bu durum, kuramın evrensel olarak geçerli olup olmadığı konusunda soru işaretleri doğurmuştur. Michael Cole ve Barbara Rogoff gibi kültürlerarası gelişim psikologları, farklı topluluklardaki çocukların bilişsel gelişim örüntülerinin Piaget'nin öngördüğünden sapabildiğini göstermiştir. Bu bulgular, bilişsel gelişimin yalnızca bireyin yaşa bağlı bilişsel yapılarıyla değil, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel bağlamla da şekillendiğini ortaya koymuştur.

Piaget'nin deneysel yöntemleri genellikle doğal gözlemlere ve niteliksel yorumlara dayanmıştır. Ancak günümüz psikolojisinde yaygın olan deneysel tasarımlar, nörogelişimsel ölçümler ve daha sistematik test protokolleri ile karşılaştırıldığında, Piaget'nin yöntemleri bazı yönleriyle yetersiz görülmüştür. Örneğin çocukların başarısız olduğu bazı testlerin, kullanılan materyallerin karmaşıklığı veya soruların yönlendirme biçiminden kaynaklandığı ileri sürülmüştür.

Tüm eleştirilere rağmen Piaget'nin kuramı, bilişsel gelişim alanında öncü bir yapı sunmuş ve sonraki teorilerin şekillenmesinde temel rol oynamıştır. Eğitimden psikoterapiye, oyun kuramlarından yapay zekâya kadar pek çok alanda kuramın etkisi devam etmektedir. Ayrıca neo-Piagetci kuramlar, bilişsel evre modelini çağdaş nöropsikolojik ve bilişsel bilimsel bulgularla yeniden yorumlamaya çalışmıştır.

Jean Piaget
Bilişsel gelişim
Yapılandırmacılık
Lev Vygotsky
Problem temelli öğrenme (PBL)
Eğitim psikolojisi

Psikoseksüel gelişim (psikoseksüel gelişme), psikanalizin kurucusu Sigmund Freud (Sigismund Schlomo Freud)'un öncülük ettiği psikodinamik akımın kişilik gelişim kuramıdır.
Tıp açısından, insan, üç boyutlu bir varlıktır: biyolojik, psikolojik, sosyal (biyo-psiko-sosyal yapı). Biyolojik-psikolojik yapının gelişmesi psikomotor gelişme olarak nitelendirilir. Biyolojik ve psikolojik yapı, insanın içinde yaşadığı ve sürekli bir karşılıklı etkileşimde bulunduğu toplumdan “sosyal” bileşenini de alarak biyo-psiko-sosyal üniteyi oluşturur. Bireyin ve kişiliğinin oluşması ve olgunlaşması, bu üç bileşenin ortaklaşa ve karşılıklı etkileşimlerinin sonucudur. Psikomotor gelişme prenatal dönemde izlenebilse de psikoseksüel (ruhsal-cinsel) gelişme doğumdan sonra gözlenen ve belirli aşamalardan geçen bir evrimdir. Bu aşamalar kişiliğin kuruluş ve olgunlaşmasının temelini oluşturan birtakım evreleri içerir; kişinin, her evreyi zamanında ve tüm gereği ile yaşadıktan sonra, yine zamanında, bir sonrakine geçmesi koşulu vardır. İlkel benlik (id), “almak, elde etmek, zevk almak” temeli üzerine oturmuştur ve tek amacı bunları elde etmektir (acıdan hazza ulaşma). Bu amaca ulaşmak için hiçbir kural, ahlak ve vicdan kısıtlayıcı ya da cezalandırıcı izi görülmez. “İd” sürekli olarak ister, arzular ve amacına ulaşmak için en küçük bir kısıtlama ya da duraksama tanımaz. Bir süre sonra çevrenin etkisi başlar; eğitim, yasalar, gelenekler, ahlak, vb etkenler id'in ölçü tanımaz isteklerine gem vurarak ve törpüleyerek, toplum içinde ve toplum kurallarına uyan kişiliğe dönüşür; “ego” oluşmuştur. Ego, isteklerini, haklarını ve sınırlarını bilen bir kişilik bileşenidir. Daha sonra da “süperego (ahlaki benlik)” olarak nitelendirilen en üst benlik gelişir; böylece, gerektiğinde başkalarının yararına olacak her türlü özveriyi göstermek, paylaşmak, bağışlamak gibi yüksek ahlak göstergelerini içeren bir benlik türü ortaya çıkar.
Dinçmen'e göre, normal kişi, gerek ruhsal-cinsel (psikoseksüel) evrelerin tümünü zamanında ve doğru biçimde yaşayarak, her bir evreden bir sonrakine zamanında geçerek, aile dışındaki karşı cinse yönelmiş bir cinsellik gösteren, gerekse id'inin gereksinimlerini yeterli bir süperego ögesiyle yoğurarak mutlu, isteklerini elde etme yetisinde; aynı zamanda başkalarının haklarına, isteklerine ve bireyselliğine saygılı bir egoya sahip kişidir.
Ego, id'in arzularını süperego'nun emirleriyle yoğurup çevresel gerçeklere uyabilecek bir biçime sokan kişilik bileşenidir. Bilinçaltındaki Oedipius, Elektra veya kastrasyon gibi çeşitli kompleksler vardır. Bu kompleksler süperegonun yönetimi altında olan egonun, id'i susturucu ve sindirici etkisiyle denetlenir; Freud'a göre “ id’in bulunduğu yer ego geçecektir”. Psikodinamik kurama göre, kişi doğumda hazzıyla birlikte doğar. Psikoseksüel (cinsel-ruhsal) gelişmenin evreleri, kişiliğin ortaya çıkmasında büyük önem taşır; haz alımının yolunda gitmemesi kişiliğin oluşumunda izler bırakır. Psikoseksüel gelişimin sistemli bir biçimde gerçekleşebilmesi psikomotor gelişimin düzenli olmasıyla olanaklıdır.
Psikoseksüel gelişim kuramına göre insanın cinsel yönden gelişimi beş evrede tamamlanır.

Oral dönem (0-1 yaş)
Anal dönem (1-3 yaş)
Fallik dönem (4-6 yaş)
Latent dönem (7-11 yaş)
Genital dönem (12-18 yaş)

"Psikoseksüel gelişim - İngilizce"

Ruhlandırma, din ve antik felsefede, bir insanın veya başka bir canlının ruha sahip olma ve ruhlandığı andır. Bazı inanç sistemleri, ruhun gelişmekte olan bir çocukta yeniden yaratıldığını savunur; diğerleri, özellikle reenkarnasyona inanan dinlerde ve öğretilerde, ruhun önceden var olduğuna ve bedene gelişimin belirli bir aşamasında girdiğine inanır.
Aristoteles zamanında, insan ruhunun 40. günde (erkek embriyolar) veya 90. günde (dişi embriyolar) oluşan bedene girdiğine ve canlanmanın bir ruhun varlığının göstergesi olduğuna yaygın olarak inanılıyordu. Diğer dini görüşler ise, ruhlanmanın gebe kalma anında; veya çocuk doğduktan sonra ilk nefesini aldığında; sinir sistemi ve beynin oluşumunda; beyin aktivitesinin ilk tespit edilebilir belirtisinde; veya fetüsün rahimden bağımsız olarak hayatta kalabildiğinde (canlılık) gerçekleştiğini ileri sürer.

Kavram, kürtajın ahlakı ve doğum kontrolünün ahlakı üzerine tartışmalarla yakından ilişkilidir. İnsan yaşamının doğuştan kutsal olduğuna dair dini inançlar, yıllar boyunca çeşitli geleneklerin ruhani liderlerinin birçok açıklamasına ilham kaynağı olmuştur; ancak, çeşitli figürlerin, çeşitli bağlamlarda ruhsuz bir yaşamın bile dikkate alınması gereken ahlaki bir değere sahip olduğunu savundukları göz önüne alındığında, bu üç konu tam olarak paralel değildir.

Varoluş öncesi
Reenkarnasyon
Yaratılışçılık (ruh)

Noonan, John T. (1970). "An Almost Absolute Value in History".  Noonan, John T. (Ed.). The Morality of Abortion. ss. 1-59. doi:10.4159/harvard.9780674183032.c2. ISBN 978-0-674-18303-2.  Review: Pilarczyk, Daniel (1971). "Whose Life? Whose Liberty? Whose Happiness?: A Review of The Morality of Abortion: Legal and Historical Perspectives by John T. Noonan". Kentucky Law Journal. 59 (3). 

 Vikisöz'de Ruhlandırma ile ilgili sözler mevcuttur.
Collection of quotations from Christian writers of first four centuries

Senesens (/sɪˈnɛsəns/) veya biyolojik yaşlanma, canlı organizmalarda fonksiyonel özelliklerin kademeli olarak bozulmasıdır. Senesens kelimesi hücresel senesensi ya da tüm organizmanın senesensini ifade edebilir. Organizmal yaşlanma, en azından bir organizmanın yaşam döngüsünün sonraki kısmında, artan yaşla birlikte ölüm oranlarında bir artış ve/veya fekonditede bir azalma içerir, ancak geciktirilebilir. 1934 yılında kalori kısıtlamasının sıçanlarda yaşam süresini %50 oranında uzatabileceğinin keşfedilmesi, ihmal edilebilir yaşlanmaya sahip türlerin varlığı ve Hidra cinsi üyeleri gibi potansiyel olarak ölümsüz organizmaların varlığı, yaşlanmayı ve dolayısıyla yaşa bağlı hastalıkları geciktirmeye yönelik araştırmaları motive etmiştir. Nadir görülen insan mutasyonları yaşlanmayı hızlandıran hastalıklara neden olabilir.
Çevresel faktörler yaşlanmayı etkileyebilir - örneğin, ultraviyole radyasyona aşırı maruz kalmak cildin yaşlanmasını hızlandırır. Beyin, kardiyovasküler sistem ve kaslar da dahil olmak üzere vücudun farklı bölümleri farklı oranlarda ve belirgin bir şekilde yaşlanabilir. Benzer şekilde, hareket kontrolü ve hafıza gibi işlevler de yaşlanmayla birlikte belirgin bir şekilde azalabilir. Aynı türden iki organizma da farklı oranlarda yaşlanabilir, bu da biyolojik yaşlanma ve kronolojik yaşlanmayı farklı kavramlar haline getirir.

Organizmal senesens, tüm organizmaların yaşlanmasıdır. Aktüeryal senesens, yaşla birlikte ölüm oranında artış ve/veya fekonditede azalma olarak tanımlanabilir. Gompertz-Makeham ölümlülük yasası, ölüm oranının yaşa bağlı bileşeninin yaşla birlikte üstel olarak arttığını söyler.
Yaşlanma, strese yanıt verme yeteneğinin azalması, homeostatik dengesizliğin artması ve kanser ve kalp hastalığı da dahil olmak üzere yaşlanmayla ilişkili hastalık riskinin artması ile karakterize edilir. Yaşlanma, "fizyolojik işlevin ilerleyici bir şekilde bozulması, yaşa bağlı canlılık kaybı ve kırılganlığın artması süreci" olarak tanımlanmıştır.
2013 yılında bir grup bilim insanı, memelilere vurgu yaparak organizmalar arasında ortak olan yaşlanmanın dokuz ayırt edici özelliğini tanımladı:

genomik istikrarsızlık
telomer yıpranması
epigenetik değişiklikler
proteostaz kaybı
düzensiz besin algılama
mitokondriyal disfonksiyon
hücresel yaşlanma
kök hücre tükenmesi
değişmiş hücreler arası iletişim
On yıllık güncellemede üç ayırt edici özellik eklenmiş ve toplamda 12 ayırt edici özellik önerilmiştir:

devre dışı makrootofaji
kronik inflamasyon
disbiyoz
Çevre, DNA hasarı ve oksijen radikallerinin (yaygın olarak serbest radikaller olarak bilinir) doku ve hücrelere verdiği hasar gibi çeşitli seviyelerde hasara neden olur ve bu hasarın bir kısmı onarılmaz ve dolayısıyla zamanla birikir. Eşey hücreleri yerine somatik hücrelerden klonlama, hayata daha yüksek bir başlangıç hasar yüküyle başlayabilir. Koyun Dolly bulaşıcı bir akciğer hastalığı nedeniyle genç yaşta ölmüştür, ancak ölüm oranlarını ölçmek ve yaşlanmayı ölçmek için klonlanmış bireylerden oluşan bir popülasyonun tamamına ilişkin veriler gerekli olacaktır.
Evrim teorisyeni George Williams şöyle yazmıştır: "Görünüşte mucizevi bir morfogenez başarısından sonra, karmaşık bir metazoanın çok daha basit bir görev olan sadece oluşmuş olanı muhafaza etme görevini yerine getirememesi dikkat çekicidir."

Ölüm oranının yaşla birlikte arttığı farklı hızlar, türler arasında farklı maksimum yaşam sürelerine karşılık gelir. Örneğin, bir fare 3 yaşında, bir insan 80 yaşında yaşlıdır ve ginkgo ağaçları 667 yaşında bile yaşın çok az etkisini gösterir.
Hücre bölünmesi sırasında "ana" ve "yavru" hücreler arasında asimetri olan bakteriler de dahil olmak üzere neredeyse tüm organizmalar yaşlanır; ana hücre yaşlanırken yavru hücre gençleşir. Hidra cinsi gibi bazı gruplarda ihmal edilebilir bir yaşlanma vardır. Planaryan yassı solucanları "yüksek oranda çoğalan yetişkin kök hücre popülasyonu tarafından beslenen görünüşte sınırsız telomer rejeneratif kapasitesine" sahiptir. Bu planaryanlar biyolojik olarak ölümsüz değildir, aksine ölüm oranları yaşla birlikte yavaşça artar. Biyolojik olarak ölümsüz olduğu düşünülen organizmaların bir örneği, yetişkinlik döneminde strese maruz kaldığında gençliğine geri dönme yeteneği nedeniyle "ölümsüz denizanası" olarak da bilinen Turritopsis dohrnii'dir. Üreme sisteminin bozulmadan kaldığı ve Turritopsis dohrnii'nin gonadlarının bile mevcut olduğu gözlemlenmiştir.
Bazı türler, üreme kapasitesinin arttığı veya sabit kaldığı ve yaşlanma sırasında artan vücut büyüklüğünün avantajlarından kaynaklanan ölüm oranının yaşla birlikte düştüğü "negatif senesens" sergiler.

Yaşlanmanın doğasını (mekanizmalarını) ve nedenlerini (doğal ortaya çıkış nedenleri veya faktörleri) açıklamak için 300'den fazla farklı teori ortaya atılmıştır. İyi teoriler hem geçmiş gözlemleri açıklar hem de gelecekteki deneylerin sonuçlarını tahmin eder. Bazı teoriler birbirini tamamlayabilir, örtüşebilir, çelişebilir veya diğer çeşitli teorileri engellemeyebilir.
Yaşlanma teorileri, evrimsel yaşlanma teorileri ve mekanistik yaşlanma teorileri olmak üzere iki geniş kategoriye ayrılır. Evrimsel yaşlanma teorileri öncelikle yaşlanmanın neden gerçekleştiğini açıklar, ancak süreci yönlendiren moleküler mekanizma(lar) ile ilgilenmez. Tüm evrimsel yaşlanma teorileri, doğal seçilim gücünün yaşla birlikte azaldığı temel mekanizmalarına dayanır. Mekanistik yaşlanma teorileri, yaşlanmanın programlanmış olduğunu öne süren teoriler ve hasar birikimi teorileri, yani yaşlanmanın zaman içinde meydana gelen belirli moleküler değişikliklerden kaynaklandığını öne sürenler olarak ikiye ayrılabilir.
Yaşlanma süreci farklı teorilerle açıklanabilmektedir. Bunlar evrimsel teoriler, moleküler teoriler, sistem teorileri ve hücresel teorilerdir. Yaşlanmanın evrimsel teorisi ilk olarak 1940'ların sonunda ortaya atılmıştır ve kısaca mutasyonların birikimi (yaşlanmanın evrimi), tek kullanımlık soma ve antagonistik pleiotropi hipotezi ile açıklanabilir. Yaşlanmanın moleküler teorileri gen regülasyonu (gen ifadesi), kodon kısıtlaması, hata felaketi, somatik mutasyon, genetik materyal (DNA) hasarı birikimi (yaşlanmanın DNA hasarı teorisi) ve farklılaşma bozukluğu gibi olguları içerir. Sistem teorileri yaşlanmaya immünolojik yaklaşımı, yaşam hızını ve nöroendokrinal kontrol mekanizmalarındaki değişiklikleri içerir. (Bkz. homeostaz). Yaşlanmanın hücresel teorisi telomer teorisi, serbest radikal teorisi (yaşlanmanın serbest radikal teorisi) ve apoptozis olarak kategorize edilebilir. Yaşlanmanın kök hücre teorisi de hücresel teorilerin bir alt kategorisidir.

Bir teori George C. Williams tarafından önerilmiştir ve antagonistik pleiotropiyi içerir. Tek bir gen birden fazla özelliği etkileyebilir. Yaşamın erken dönemlerinde uygunluğu artıran bazı özelliklerin yaşamın ilerleyen dönemlerinde olumsuz etkileri de olabilir. Ancak, genç yaşlarda yaşlı yaşlardan çok daha fazla birey hayatta olduğu için, erken yaşlardaki küçük olumlu etkiler bile güçlü bir şekilde seçilebilir ve daha sonraki büyük olumsuz etkiler çok zayıf bir şekilde seçilebilir. Williams aşağıdaki örneği önermiştir: Belki de bir gen kemiklerde kalsiyum birikimini kodlar, bu da gençlerin hayatta kalmasını teşvik eder ve bu nedenle doğal seçilim tarafından tercih edilir; ancak aynı gen arterlerde kalsiyum birikimini teşvik ederek yaşlılıkta olumsuz aterosklerotik etkilere neden olur. Dolayısıyla, yaşlılıktaki zararlı biyolojik değişiklikler, yaşamın erken dönemlerinde faydalı olan ancak daha sonra zararlı olan pleiotropik genler için seçilimden kaynaklanabilir. Bu durumda, Fisher'ın üreme değeri yüksek olduğunda seçilim baskısı nispeten yüksek, Fisher'ın üreme değeri düşük olduğunda ise nispeten düşüktür.

Çok hücreli bir organizma içindeki yaşlanan hücreler, hücreler arasındaki rekabetle temizlenebilir, ancak bu kanser riskini artırır. Bu durum, her ikisi de yaşla birlikte artan ölüm oranlarına yol açan iki olasılık (fizyolojik olarak yararsız yaşlanan hücrelerin birikmesi ve kanser) arasında kaçınılmaz bir ikileme yol açmaktadır.

Yaşlanmaya ilişkin tek kullanımlık soma teorisi 1977 yılında Thomas Kirkwood tarafından ortaya atılmıştır. Teori, yaşlanmanın, bir bireyin sadece gerçekçi bir hayatta kalma şansı olduğu sürece somanın bakımına yatırım yaptığı bir strateji nedeniyle meydana geldiğini öne sürmektedir. Kaynakları daha verimli kullanan bir tür daha uzun yaşayacak ve dolayısıyla genetik bilgiyi bir sonraki nesle aktarabilecektir. Üreme talepleri yüksektir, bu nedenle üreme ve türlerin hayatta kalmasına odaklanmak için germ hattı hücrelerine kıyasla somatik hücrelerin onarımı ve bakımı için daha az çaba harcanır.
Programlanmış yaşlanma teorileri, yaşlanmanın adaptif olduğunu öne sürer ve normalde evrimleşebilirlik için seçilim veya grup seçilimine başvurur.
Üreme-hücre döngüsü teorisi, yaşlanmanın yaşam süresi boyunca hormonal sinyalizasyondaki değişikliklerle düzenlendiğini öne sürmektedir.

Yaşlanmaya ilişkin en önemli teorilerden biri ilk olarak 1956 yılında Harman tarafından ortaya atılmıştır. Çözünmüş oksijen, radyasyon, hücresel solunum ve diğer kaynaklar tarafından üretilen serbest radikallerin hücredeki moleküler makinelere zarar verdiğini ve onları yavaş yavaş yıprattığını öne sürer. Bu aynı zamanda oksidatif stres olarak da bilinir.
Bu teoriyi destekleyen önemli kanıtlar vardır. Yaşlı hayvanlarda gençlere kıyasla daha fazla miktarda oksitlenmiş protein, DNA ve lipit bulunmaktadır.

En eski yaşlanma teorilerinden biri, Raymond Pearl tarafından 1928 yılında (Max Rubner'in daha önceki çalışmalarına dayanarak) tanımlanan ve hızlı bazal metabolizma hızının kısa maksimum yaşam süresine karşılık geldiğini belirten yaşam oranı teorisiydi.
Aşağıda ayrıntıları verilen ve metabolizmanın yan ürünleri olan çeşitli spesifik hasar türleri için, diğer her şey eşit olduğunda, hızlı bir metabolizmanın yaşam süresini azaltabileceği fikrinin bir miktar geçerliliği olsa da, genel olarak bu teori, türler içinde veya türler arasındaki yaşam süresi farklılıklarını yeter

Vikiveri (İngilizce özgün adıyla: Wikidata), Vikipedi gibi Wikimedia projelerini desteklemek üzere iş birliği içinde düzenlenebilir veritabanı sağlamak amacıyla başlatılmış bir projedir. Vikiveri projesi, 29 Ekim 2012 tarihinde Wikimedia Almanya tarafından Wikimedia Commons ve benzeri sistemlerde ortak belirli veri türlerini, örneğin doğum tarihleri ve geçerli diğer sınıfları bir araya toplamak üzere başlatılmıştır. Proje Wikimedia Vakfı'nın 2006 yılından bu yana başlattığı ilk yeni proje olmuştur.
Projenin oluşturulmasında Yapay Zekaya Yönelik Allen Enstitüsü ve Gordon ve Betty Moore Vakfı ile Google, Inc.'in toplamda yaptığı 1,3 milyon € bağış ile finanse edilmiştir.

Vikiveri, her türlü konu, kavram veya nesneyi temsil eden öğelere odaklanan belge odaklı bir veritabanıdır. Her bir ögeye benzersiz, kalıcı bir tanımlayıcı tahsis edilir; bu tanımlayıcı "QID" olarak bilinen, büyük harf Q ile ön eklenmiş pozitif bir tam sayıdır. Q, Vikiveri ortak geliştiricisi Denny Vrandečić ile evli bir Özbek Wikimedia Gönüllüsü olan Qamarniso Vrandečić'in (doğumdaki soyadı Ismoilova) ilk adının baş harfidir. Bu kod, ögenin kapsadığı konuyu tanımlamak için gereken temel bilgilerin herhangi bir dili tercih etmeden çevrilmesini sağlar.

Arun Ganesh tarafından oluşturulan ve topluluk kararıyla seçilen logodaki çubuklar, Mors alfabesiyle kodlanmış "WIKI" kelimesini içermektedir.

Vikiveri'nin içerik koleksiyonları biyografiler, tıp, dijital beşeri bilimler, WikiCite projesi aracılığıyla bilimsel meta veriler için verileri içerir.

Vikipedi:Vikiveri
Vikipedi:Kardeş projeler
Yeni başlayanlar için Vikiveri sunumu (video), 2017

X'te Vikiveri
meta:Wikidata - Meta-Wiki'de Almanya Wikimedia tarafından koordinasyon için oluşturulan sayfa
Demo sistemi - mevcut gelişmelerin denenebileceği alan

Her canlının belirli bir yaşam süresi vardır. Döllenen hücre, gelişimi tamamlayıp yeni döller verdikten sonra yaşlanmaya başlar. Yaşlanma sonucu ölüm meydana gelir. Yaşam uzunluğu türlere göre değişkenlik gösterir. Ömür ile vücut büyüklüğü arasında herhangi bir bağlantı bulunamamıştır. Yapıları benzer olan hayvanların hayat süreleri arasında büyük farklılıklar olabilir. Bazı hayvanların yaşam süreleri şöyledir:

Eklembacaklılarda ömür gün olarak ölçülürken, birgün sinekleri denilen sinekler birkaç saat, en fazla bir gün yaşabilmektedir. Çoğu hayvanın ergini, beslenme yapmadan sadece üremek için meydana gelir.
Yaşlanmanın nedenini araştıran bilim dalı gerontolojidir. Yaşlanan bireylerde meydana gelen yapısal ve ruhsal bozuklukları, yaşlanmanın belirtilerini inceleyen bilim dalına simptomatoloji denir. Yaşlanma, doğumdan önce başlar ve belli bir süre sonra hızlanır.

Canlıların yaşlanma sürecini endojen ya da ekzojen faktörler belirler. Olguya insanlar açısından bakıldığında, endojen faktörler arasında en önemlisi serbest radikallerdir. Çevresel (ekzojen) ya da yapısal (endojen) faktörler akut ve güçlü olduklarında ölüme, küçük miktarlarda ve kronik etkilerini birikerek gösterdiklerinde ise yaşlanmaya neden olurlar. İnsanların yaşlandıkça çok sayıda dejeneratif hastalıklarla karşılaşmalarının temelinde bu faktörlerin etkisi vardır.
Yaşlanma hızı bireysel farklılıklar gösterir. Bireysel farklılıklara neden olan çok sayıda faktör vardır. Bunlara arasındaki en önemli faktör "genetik eğilim"dir. Anne ve baba ile onların atalarındaki yaşam süresi çocuklarının yaşam süresini önemli düzeyde etkiler. Kalıtsal olabilen hastalıklar (metabolizma hastalıkları; örneğin diyabet), kanser oluşumunda etkili gen mutasyonları mutasyonları, vb yaşam süresini kısaltırlar. Çevresel (ekzojen) faktörler başlıcaları şunlardır;

Beslenme bozuklukları: aşırı kalori yüklenme ya da açlık
Sosyal çevre: hareketsizlik, stres
Toksik maddeler: alkol, sigara, eroin, kokain, amfetamin gibi toksik maddelere bağımlılık; toksik madde içeren laboratuvarlar
Meslek: madencilik, radyasyonlu işler, iş kazaları

Model sistemler üzerinde yalpan çalışmalar, yaşlanmanın bir gen grubu tarafından kontrol edildiğini göstermektedir. Bu kapsam içinde;

Hücre yaşlanması: insanlar yaşlandıkça hücrelerinin yenilenme hızı da düşmektedir. Çocuklardaki hücre yenilenmesi yaşlı bireylere oranla çok hızlı ve sağlıklıdır. Yaşlılardaki hücre yenilenmesi ise “yaşlanma olgusunun aşırı ivme kazandığı” hastalardan daha yavaştır; örneğin, DNA mutasyonu sonucu ortaya çıkan Werner sendromunda yaşlanma belirtileri çok erken yıllarda ortaya çıkar.
Metabolik ve Genetik zararların birikmesi: organizma tarafından onarılamayan ve etkileri birikerek artan faktörlerden oluşan zararlardır. En iyi örnek “serbest oksijen radikalleri (ROS)”dir. Aşırı ROS oluşumu (radyasyon etkisi) ya da antioksidan madde (glutathione peroxidase, superoxide dismutase) yetersizliği yaşlanma sürecini aşırı biçimde hızlandırır.
DNA zararlarının algılanmasındaki ve onarılmasındaki aksamalar: hızlı bir yaşlanma sürecinin önemli nedenlerinden biridir (Werner sendromu, ataxia-telangiectasia hastalığı),
Organellerin işlevlerinde aksamalar: hücre yaşlanmasını hızlandırmaktadır.

Deri epiteli: 10-30 gün
Ağız epiteli 2-3 gün
Mide epiteli: 2-9 gün
İnce bağırsak epiteli: 1-4 gün
Kalın bağırsak epiteli: 6 gün
Alyuvarlar: 120 gün (maks)
Trombositler: 10 gün
Nötrofiller: 1-5 gün
Eozinofiller 2-5 gün
Kemik iliği kök hücreleri: 2 ay
Akciğer alveol hücreleri: 8 gün
Vajina epiteli: 6 gün
Sperm: 2 ay
Karaciğer epitel hücreleri: 180-400 gün
Düz kas hücresi: yıllar
Çizgili kas hücresi: yenilenmez
Kalp kası hücresi: yenilenmez
Nöronlar: yenilenmez

Ölüm
Progeria hastalığı (erken yaşlanma)
Gerontoloji
Simptomatoloji
Geriatri
Dünya Yaşlılık Derneği

Yürümeye yeni başlayan veya tıpış tıpış yürüyen çocuk, ya da kısaca küçük çocuk, yaklaşık 1-3 yaş aralığındaki ve geçiş dönemindeki çocuktur. Bu dönemdeki bireyler, büyük bir bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim dönemindedir. Tıpış tıpış yürüme eylemi, bu yaştaki çocuklar gibi dengesiz yürümeyi ifade etmektedir. Bu ifadenin tek kelimelik bir Türkçe karşılığı yoktur.

Bu yaştaki çocukların fiziksel ve zihinsel becerileri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Enlem ve boylam artışı, vücut oranlarının ölçüye girmesi
Yürümeyi, koşmayı, zıplamayı ve tırmanmayı sağlayan kasların kontrolü
Yürümeye başlayan çocuğun kendi kendine beslenebilmesi
Nesneleri çizmeye ve değiştirmeye yatkınlaşmak
Yakını ve uzağı görmek, görüleni yorumlayabilmek
Bilgiyi duyup anlamak, yorumlayabilmek, yani işitsel idrak
Başkalarıyla ve kendi başlarına oyunlar oynayarak dünya ile etkileşim kurmak
İnsan dillerini anlamak, öğrenmek ve onunla etkili bir iletişim kurmak
Gelişim dönemlerinin grafiğini çizmek faydalı olsa da, gelişimin çocuklar arasında önemli bireysel farklılıklarla gerçekleştiği de hatırlanmalıdır. Yine de, uzmanlara göre doğru şekilde büyümek ve gelişmek için yaşamın belirli yaşları ve aşamalarında ulaşılması gereken belirli kilometre taşları vardır.

Geniş tabanlı yürüyüşle tek başına yürür
Üst katta sürünür
Bloklarla inşa eder
Bardaktaki içecekler kaşıkla tüketilir
Nesneleri fırlatmayı ve onları toplamayı sever

Yanlara ve geriye doğru yürür, koşar, düşer, kalkar
Merdiven veya mobilyaların üzerine tırmanır
Düz bir çizgi çekmeye çalışır
Fincandan bir şey içilebilir

Kaba motor becerileri oldukça iyi düzenlenmiştir, merdivenlerden tek adımda yukarı ve aşağı yürüyebilir.
Beş küplük kule oluşturur
Gelişmiş kaşık kontrolü
Gündüz tuvalet eğitimi

Zigot, biri anneden (oosit), biri babadan (sperm) gelen iki eşey hücresinin birleşmesi (fertilizasyon) sonucu oluşan diploit hücre. Zigot, gelişiminin devamında bölünerek canlıyı oluşturur. Hayvan zigotları mitoz bölünmeyle; embriyoyu oluştururken diğer canlılarda bu dönemde mayoz bölünme gerçekleşebilir. Çoklu doğumlar, örneğin ikizler, tek zigottan (monozigotik) veya farklı zigotlardan kaynaklanabilir (dizigotik).
İnsan neslinde oluşan normal zigot 44XX veya 44XY kromozom yapısındadır. Zigot mitotik aktivite ile çoğalır ama hacmi değişmez. Oluşan 12-16 hücreli yapı blastomer adını alır. Bu yapı uterus kavitesine gelir. Bu yapının uterus kavitesine yerleşmesine implantasyon denilir. İmplantasyon, fertilizasyondan yaklaşık 6-7 gün sonra olur.

Biri anneden biri babadan gelen gen çiftlerinin (Alel) genotipi farklılık göstermiyorsa bu durumda bu gen çiftlerini taşıyan canlı homozigot olarak adlandırılır. Örneğin otozom çift için homozigotluk (A harfi ile) "AA" veya "aa" şeklinde olabilir.

Biri anneden biri babadan gelen gen çiftlerinin (Alel) genotipi farklılık gösteriyorsa bu durumda bu gen çiftlerini taşıyan canlı heterozigot olarak adlandırılır. Örneğin otozom çift için heterozigotluk (B harfi ile) "Bb" şeklindedir.

Embriyonik gelişim
Homolog kromozom

Çekirdek aile, ebeveynlerden ve çocuklardan oluşan ve tipik olarak bir evde yaşayan bir aile grubudur. Bazı sosyologlar ve antropologlar çekirdek aileyi en temel toplumsal örgütlenme biçimi olarak görürler. Diğerleri ise geniş aile yapısının çoğu kültürde ve çoğu zaman en yaygın aile yapısı olduğunu düşünüyor.
Çekirdek aile terimi 20. yüzyılda popüler hale geldi. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1950'ler, 1960'lar ve 1970'lerde en yaygın aile yapısı biçimi haline geldi. O zamandan beri, Kuzey Amerika'da çekirdek ailelerinin sayısı giderek azalırken, geniş aile oluşumlarının sayısı arttı.

Çekirdek aile terimi ilk olarak 20. yüzyılın başlarında ortaya çıktı. Merriam-Webster terimi 1924'e dayandırır, Oxford İngilizce Sözlüğü ise 1925'teki terime atıfta bulunur; bu nedenle nispeten yenidir.

Geniş aile 
Aile

Buzzle.com'dan Çekirdek Aile
Erken İnsan Akrabalığı, Chris Knight tarafından Matrilineal idi 14 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . (çekirdek ailenin doğal ve evrensel olup olmadığına dair antropolojik tartışmalar).

Pedagoji veya çocuk bilimi, çocuklarda davranış bozuklukları ve kökenini araştıran bilim dalıdır.
Bununla birlikte modern pedagoji, yalnızca davranış sorunlarını değil, genel anlamda öğrenme süreçlerini, öğretim yöntemlerini ve çocuk eğitiminin teorik temellerini kapsayan geniş bir disiplindir.
Kelimenin aslı, Yunanca παιδαγωγέω "Paidagogeo"'dur. (Paid=çocuk, ago=bilim). Buna göre yalın anlamı ile pedagoji; çocuk bilimi demektir. Anaokulu, okul, üniversite, eğitim merkezi, eğitim kurumu ve diğer kurumlarda yapılmakdadır.
Pedagojinin ilgi sahası, yenidoğan ile yetişkin arasındaki çocuktur.
Pedagoji bilimi Batı ülkelerinde uzun yıllar psikoloji bilimi altında devam etmiş, 19. yüzyıl sonlarında ayrı bir alan haline gelmiştir.

Pedagoji bilimi kendi altında farklı alanlara ayrılmaktadır, bunlardan bazıları;

Eğitim pedagojisi = Eğitimde doğru stratejilerin uygulanması ile ilgilenir. (Pek çok ülkede pedagojinin ana branşıdır.)
Okul pedagojisi - okullarda yapılan pedagoji.
Spor pedagojisi - spor eğitim'leri ile ilgili bir pedagoji altdalıdır.
Dil pedagojisi - dil öğretimi teorileri ve teknikleri ile ilgili disiplindir.
Orthopedagoji = Problemli çocuklar ve onların davranışları ile ilgilenir.
Transkültürelpedagoji = Kültürel etkenlerin çocuk davranışları üzerinde yansımaları ile ilgilenir.
Antropedagoji = (Güneş -2005) Pedagojik açıdan dikkate değer, tarihteki örnek şahsiyetlerin durumlarını inceler ve günümüz ile karşılaştırmalı veri alışverişi yapar.
Yaratıcı pedagoji, yaratıcı öğretimin bilimi.
Dijital pedagoji, öğretme ve öğrenmede çağdaş dijital teknolojilerin incelenmesi ve kullanılması.
Feminist pedagoji, feminist teoriye dayanan pedagojik bir çerçeve.
Geragoji - yaşlılar için pedagoji türü.
Andragoji - yetişkin eğitiminde kullanılan yöntem
Psikopedagoji, iki ana çalışma dalının, pedagoji ve psikolojinin birleşimi.
Bunun yanı sıra pedagoji, medya pedagojisi, engelli çocuklar pedagojisi gibi alt başlıklara da ayırılmaktadır.

Pedagogların hizmet sahaları genelde şu başlıklar altında toparlanabilir,

Eğitim
Okullarda eğitim süreçlerini çocukların maksimum öğrenmesine göre programlamak
Eğitim sürecinde yapılan yanlışlıkları gidermek
Öğretmenlik, eğitmenlik ve rehberlik hizmetleri
Okul başarısızlığı ve uyumsuzluğu olan çocuklara yardımcı olmak
Okullarda disiplin kurulu danışmanlığı
Öğrenme ve dikkat eksikliği
Aktif öğrenme ve pasif öğrenme programları.
Ruhsal bozukluk, zekâ geriliği ve/veya üstün zeka sonucu uyum problemleri
Düşük ve yüksek IQ üzeri çalışmalar
Zeka engelli çocuklar rehabilitasyonu
Pediatrik psikoloji
Çocuk ve ergen psikiyatrisi
Aile danışmanlığı
Anne-çocuk ilişkileri
Eğitim ve geliştirme, kişisel gelişim, çocuk gelişimi ve çocuk terbiyesi'ne yönelik destek programları
Bunların yanı sıra pedagoglar, çocuk mahkemelerinde bilirkişi, çocuk ıslahevlerinde gözlemci ve uzman kişi, her dereceli kreş ve çocuk yuvalarının açılmasında bilirkişi, sağlık kurumları, hastane ve çocuk kliniklerinde uzman olarak da görev yapmaktadırlar.

Eğitim yan hatları
Eğitimsel araştırma
Sosyal öğrenme (sosyal pedagoji)
Eğitim bilimleri
Eğitim felsefesi
Eğitim psikolojisi
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik PDR
Özel ders
Pediatri
Öğrenme teorisi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi, 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye de dahil olmak üzere 196 ülkenin taraf olduğu sözleşme en fazla ülkenin onayladığı insan hakları belgesidir. Amerika Birleşik Devletleri hariç bütün Birleşmiş Milletler üyeleriyle Filistin, Vatikan, Nieu ve Cook Adaları sözleşmeye taraftır. Türkiye, sözleşmeyi 14 Ekim 1990'da imzaladı ve sözleşme 27 Ocak 1995'te Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Sözleşmeyle çocuk haklarının korunması amaçlanmış ve taraf devletlerin bu hakların yaşama geçirilmesi için yükümlülüklere uymaları gerektiği hükme bağlanmıştır.
ÇHS'nin dört temel ilkesi şunlardır:

Ayrım gözetmeme (Madde 2)
Çocuğun yüksek yararı (Madde 3)
Yaşama ve gelişme hakkı (Madde 6)
Katılım hakkı (Madde 12)
Taraf devletlerin bu sözleşme ile üstlendikleri yükümlülükleri yerine getirme konusunda kaydettikleri ilerlemeleri incelemek amacıyla Çocuk Hakları Komitesi (ÇHK) kurulmuştur. Devletler ÇHS'ye taraf olduktan iki yıl sonra başlangıç raporunu ve bundan sonra da her beş yılda bir raporlarını ÇHK'ye sunmak zorundadırlar.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (Türkçe)
Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (İngilizce)4 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBMM Çocuk Haklarını İzleme Komitesi17 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çocuk Hakları İzleme Raporlama Projesi6 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Çocuk doğurma, bir veya birden fazla bebeğin gebeliğin sonunda anne rahminden vajinal yoldan veya sezaryen ile dışarıya çıkmasıdır. 2015 yılında dünyada 135 milyon doğum gerçekleşmiş olup gelişmiş ülkelerde doğumlar genellikle doğumevi, hastanelerde ve doktor kontrolünde gerçekleşirken gelişmekte olan ülkelerde ise evlerde geleneksel yöntemlerle gerçekleşmektedir. Doğumun en yaygın yolu vajinal doğumdur. Çocuk doğurma 4 aşamanı içerir: İlk aşamada rahim ağzının kısalması ve açılması, ikinci aşamada bebeğin inmesi ve doğumu, üçüncü aşamada plasentanın çıkması ve dördüncü aşamada anne ve bebeğin iyileşmesi.
Her yıl hamilelik ve doğumdan kaynaklanan komplikasyonlar yaklaşık 500.000 anne ölümü ve bebek ölümü ile sonuçlanıyor, yedi milyon kadın uzun vadeli ciddi sorunlarla karşılaşıyor ve doğum yapan 50 milyon kadın doğum sonrasında olumsuz sağlık sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyor.

Doğum öncesi gelişim
Doğum travması (fiziksel)
İnsan gelişimi (biyoloji)
Doğum kontrolü
Doğum oranı
Vajinal doğum
Üreme sağlığı
Lohusalık
Erken doğum
Sezaryen

Şablon:Vikipedi maddesi
Çocuk edebiyatı, çocuklara yönelik olarak yazılmış, onların gelişim düzeylerine uygun temalar, karakterler ve anlatım dili içeren edebî eserlerin oluşturduğu bir edebiyat alt dalıdır. Bu eserler; hikâye, roman, masal, fabl, şiir, tiyatro oyunu, çizgi roman ve benzeri türlerde olabilir. Çocukların hayal gücünü geliştirme, ahlaki değerleri aktarma ve dil becerilerini destekleme gibi amaçları da bulunabilir.
Her ne kadar bazı eleştirmenler çocuk edebiyatının “hafifletilmiş edebiyat” olduğunu ileri sürse de, modern yaklaşımlarda çocuklara özgü estetik ve anlam dünyası yaratmanın ayrı bir uzmanlık gerektirdiği görüşü ağırlık kazanmıştır. Anton Çehov, çocuk edebiyatının "dozu hafifletilmiş edebiyat" olduğu görüşünü savunmuş; Türk edebiyatında bu görüşe paralel şekilde Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu gibi yazarların eserleri örnek gösterilmiştir.
Çocuk edebiyatı, çocuklara yönelik yazılmış ya da onların gelişim düzeylerine uygun olarak üretilmiş edebi eserleri kapsayan bir türdür. Erken dönem örnekleri genellikle didaktik amaçlar taşıyarak ahlaki ve davranışsal normları öğretmeyi hedeflemiş, bu nedenle içerik bakımından günümüz örneklerine kıyasla daha katı ve öğretici bir nitelik göstermiştir. Örneğin, Struwwelpeter gibi eserlerde, çocuklara doğru davranışları öğretmek amacıyla sert ve cezalandırıcı anlatılar kullanılmıştır. Zamanla pedagojik yaklaşımların değişmesiyle birlikte çocuk edebiyatı daha çok eğlence, hayal gücü ve bireysel gelişimi destekleyen bir yapıya evrilmiştir.

Antik çağda çocuklara özel yazılmış edebî metinler bulunmamaktadır. Ezop fablları gibi anlatılar zamanla çocuklara da anlatılmıştır. Orta Çağ'da çocukluk ayrı bir dönem olarak görülmediğinden çocuk edebiyatı kavramı gelişmemiştir.
John Locke'un Some Thoughts Concerning Education (1693) adlı eseri, çocuklara yönelik yayınların önemine dikkat çekmiştir. Charles Perrault'nun 1697 yılında yayımladığı Contes de ma mère l'Oye (Annemin Masalları) adlı eseri, çocuk edebiyatının erken örneklerinden kabul edilir.
Bu dönemde Grimm Kardeşler, Hans Christian Andersen, Lewis Carroll ve Mark Twain gibi yazarların eserleriyle çocuk edebiyatı ayrı bir tür hâlini aldı. Alice Harikalar Diyarında (1865), Tom Sawyer (1876) gibi eserler klasikleşti.
Enid Blyton, Astrid Lindgren, Roald Dahl, Dr. Seuss gibi yazarlar uluslararası alanda büyük ün kazandı. J. K. Rowling'in 1997'de başlayan Harry Potter serisi, çocuk edebiyatını küresel bir fenomen hâline getirdi.

Kayserili Doktor Rüştü tarafından 1859'da yazılan Nuhbetü’l-Etfal, Türk çocuk edebiyatının ilk özgün eseridir. Mümeyyiz gazetesi ise 1869'da yayımlanmış ve 49 hafta boyunca çıkmıştır.

Harf İnkılabı sonrası çocuklara yönelik kitap sayısında artış olmuştur. Kemalettin Tuğcu, dramatik ve duygu yüklü öyküleriyle öne çıkmıştır. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal gibi yazarlar da çocuklara yönelik eserler kaleme almıştır.

2000'li yıllardan itibaren Türkiye'de çocuk edebiyatı, yalnızca nicel değil nitel anlamda da büyük bir gelişim göstermiştir. Yeni yazarlar, çoğalan yayınevleri, artan çeviri eser sayısı ve çocuk hakları temelli pedagojik yaklaşımlar bu dönüşümün temel dinamikleri olmuştur.
Bu dönemde Mavisel Yener, Behiç Ak, Aytül Akal gibi yazarlar, çocuklara yönelik eğlenceli ve düşündürücü metinleriyle ön plana çıkmıştır. Fatih Erdoğan, çocuklar için hazırladığı bilimsel ve eğitici içeriklerle dikkat çekerken; Yalvaç Ural, Mehmet Atilla, Nur İçözü, Sevim Ak, Ayşegül Dede, Zeynep Cemali, Tülin Kozikoğlu, Ayşe Yamaç, İrem Uşar, Koray Avcı Çakman, Gülsevin Kıral gibi pek çok yazar da farklı yaş gruplarına hitap eden öykü ve romanlarıyla türün gelişimine katkı sunmuştur.

Masal türü geleneksel anlatı biçimi olup, halk edebiyatı içinde yer alır.
Fabl, hayvan karakterler yoluyla ahlaki dersler verir. Ezop, La Fontaine bu türün öncülerindendir.
Macera Romanları, çocukların ilgisini çeken, keşif ve tehlike temalarını işleyen romanlardır. Örnek: Define Adası, Harry Potter.
Fantastik edebiyat ve bilimkurgu türleri, çocukların hayal gücünü destekler. Narnia Günlükleri, Star Wars evrenine ait romanlar bu türdendir.

Enid Blyton – Gizli Yediler, Afacan Beşler
Astrid Lindgren – Pippi Uzunçorap
Lewis Carroll – Alice Harikalar Diyarında
Mark Twain – Tom Sawyer
Dr. Seuss – Green Eggs and Ham
Roald Dahl – Matilda, Charlie'nin Çikolata Fabrikası
Tove Jansson – Mumi Serisi
J. K. Rowling – Harry Potter serisi

Ömer Seyfettin – Kaşağı, Falaka
Kemalettin Tuğcu – Yetim Ali, Küçük Besleme
Mavisel Yener – Çiçek Serisi
Behiç Ak – Tombiş Kitapları
Aytül Akal – Geceyi Sevmeyen Çocuk

İdeolojik içerik: Kitapların toplumsal cinsiyet, din, milliyetçilik gibi temaları nasıl ele aldığı önemlidir.
Çift ereklilik: Eserin hem çocuklara hem yetişkinlere hitap etmesi. Örnek: Küçük Prens, Alice Harikalar Diyarında.
Çocuk imgesinin dönüşümü: Geleneksel edilgen çocuk karakter, yerini aktif, sorgulayan bireylere bırakmıştır.

Alemdar Yalçın, Gıyasettin Aytaş. Çocuk Edebiyatı. Akçağ Yayınları, Ankara, 2005.
Eylül İdemen, M. S. (2019). Çift Erek Kitleli Değişken Bir Metin Olarak Alice Harikalar Diyarında Çevirilerinde Yayınevi İdeolojilerinin Varlığının Sorgulanması. İstanbul Üniversitesi.
Peter Hunt (Ed.), Understanding Children's Literature, Routledge, 2005.
Jack Zipes, Sticks and Stones: The Troublesome Success of Children’s Literature, Routledge, 2001.

Uluslararası Çocuk ve Gençlik Kitapları Kurulu (IBBY)
UNICEF – Çocuk Hakları ve Yayınlar

Şablon:Çocuk Şablon:Çocuk kitapları

Çocuk evliliği, 18 yaş altı bir birey veya çiftin evliliğidir. Küçük yaşta evlendirilme erkek çocuklar için de geçerlidir fakat bu durum kız çocuklarında daha çok görülür. Çocuk evliliğinde, özellikle yaş, statü farkı ve zorlama faktörü birlikte ele alındığında çocuğun cinsel istismarı göz ardı edilemez. Bununla beraber fiziksel ve zihinsel istismar da çocuk evliliklerinde görülen en temel sorunlardandır. Çocukların evlendirilmesi insan hakları ihlali olarak değerlendirilmektedir.
Bazı durumlarda partnerlerden birisi (çoğunlukla kız) çocuktur. Bu durum aile veya toplumun bekarete verdiği önemle ilişkilidir. Çocuk evliliğinin diğer sebepleri arasında fakirlik, başlık parası, çocuk evliliğine izin veren yasalar, dini ve sosyal baskılar, bölgesel alışkanlıklar, kadınların para kazanma ve çalışma hayatına katılmada yaşadığı güçlükler gösterilebilir.
Çocuk evliliği, yetişkinlerin çocuklara yönelen, yetişkinlerden cinsel haz almayan bir psikoseksüel bozukluğu olan pedofiliden ayrı bir normdur.

UNICEF'in 2007 tarihli Çocuklar için Gelişim: Çocukların Korunması Hakkında Bir Tarama Raporu başlıklı raporunda bildirilen 1987-2006 yıllarına ilişkin erken evlilik istatistiklerine göre, dünya genelinde 20-24 yaş grubundaki kadınların 60 milyondan fazlası 18 yaşından önce evlendirilmişlerdir. İngiltere merkezli çocuklara yardım örgütü Save the Children tarafından 2016'da açıklanan rapora göre, dünyada 18 yaşın altında evlendirilen 700 milyon kız çocuğu bulunmaktadır. Rapora göre Afganistan, Yemen, Hindistan, Somali gibi ülkelerde kız çocukları 10 yaşında evlendirilmekte ve bu evlilikler  eğitim seviyesinin düşmesi, cinsel hastalıkların artması, erken hamileliğe bağlı ölümlerin yükselmesi gibi sorunlar getirmektedir.
Çocuk gelin oranları Güney Asya, Sahra-altı Afrika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde diğer bölgelerden daha yüksektir.  Uluslararası karşılaştırmaya dayalı çalışmalar, erken evliliğin kırsal alanlarda ve az gelişmiş bölgelerde yoğunlaştığını göstermekte, ülkelerin refah düzeyi ile ilişkisine dikkat çekmektedir. ABD'de 15-19 yaş grubundaki kız çocuklarının %4'ünün, İngiltere'de %2'sinin evli olmasına karşılık, Nijer'de %62'sinin, Bangladeş'te ise %51'inin evli olması ülkelerin refah düzeyleri ile evlenme yaşı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir örnek olarak gösterilir.

Kızların erken yaşta evlendirilmesinin nedenleri arasında ekonomik problemler, evlilik öncesi cinsel ilişki ihtimalinin azaltılması, kadınların kontrolü ve daha çok çocuk doğurabilmelerinin sağlanması sayılmaktadır ve ataerkil toplumlarda daha yaygın gözlemlenir. Türkiye'de toplumun bazı kesimlerinde sürdürülen başlık parası, berdel, beşik kertmesi ve kan bedeli evliliği gibi geleneksel uygulamalar ile "Geç evlenen kızlar evde kalır." "Kızların erken evlenmesi onun eşine ve gelin olarak gittiği eve uyumunu/ itaatini kolaylaştırır." şeklindeki kalıp yargılar, kızların erken evlendirilmesinin nedenleri arasında görülür.

Çocuk gelinler, yaptıkları evlilik nedeniyle okulu terk etmek zorunda kalmakta; evli kadınların maruz olduğu toplumsal kısıtlamalara maruz kalmakta (örneğin "evli kadınlar sokakta gezmez") ve sosyal çevrelerinden kopmaları nedeniyle ergenlik döneminde kazanmaları gereken sosyal becerileri edinmekte zorlanmaktadır. Bangladeş'in kırsal bölgesinde yapılan bir çalışma evliliğin bir yıl ertelenmesinin, kız çocuklarının okulda geçirecekleri süreyi 0,22 yıl artırdığını ve okur-yazarlığı yüzde 5,6 yükselttiğini göstermektedir. 27 sahra altı Afrika ülkesinden elde edilen verilere dayalı bir çalışma da benzer sonucu vermiştir. Türkiye'de 2009 yılı e-okul verisine göre evlilik ve nişanlılık nedeniyle ilköğretim düzeyinde okula gelmeyenlerin neredeyse tamamı kız öğrencidir. Okulun terk edilmesine yönelik bir araştırmanın sonuçları erkek çocukların %73'ünün, kız
çocuklarının ise %49'unun okulu terk etme kararını kendilerinin verdiklerini göstermektedir.
Evlilikleri nedeniyle çocuk gelinlerin kamusal alanda yer almalarını sınırlanırken, özel yaşamlarında da daha az söz sahibi oldukları görülür. UNICEF'in 2005 yılında yaptığı bir araştırmada çocuk gelinlerin evlilikleri ve kendi hayatları ile ilgili kararlarda daha az etkin oldukları ortaya konmuştur. Çocuk gelinlerin, diğer yaş dönemlerinde evlenen kadınlara göre daha fazla aile içi şiddete maruz kaldıkları, uğradıkları fiziksel şiddetten dolayı eşlerini haklı görme olasılıklarının yüksek olduğu, depresif belirtilerin çocuk gelinlerde on sekiz yaş üstü gelinlere göre daha  yaygın olduğu çeşitli araştırmalarda ortaya konmuştur.

Çocuk gelinler ile kurulan cinsel ilişki, çocukların cinsel olarak istismar edilmesidir. Bu evliliklerde yaşanan cinsel ilişkiler genellikle kız çocuklarının istekleri dışında gerçekleşmektedir. Birçok ülkede çocuk yaştaki bireylerle cinsel ilişki kurulması yasaktır.
Ancak erken yaşta evliliklerin toplumsal olarak meşru kabul edilmesi nedeniyle, çocukların cinsel istismarı cezalandırılmadığı ve görmezden gelindiği görülür.

Orta Çağ'da Aşkenaz Yahudi cemaatlerinde kızlar genç yaşta evlendirilirdi. Talmud'daki bazı hahamlar bir oğlanın ergenlik çağına girmesinin ardından hemen evlendirilmesine sıcak bakmaktaydı. Yirmi yaşını geçmiş fakat hala evlenmemiş kişilere Tanrı tarafından lanetlenmiş gözüyle bakılmaktaydı. Evliliği ertelemenin tek geçerli yolu Tevrat çalışmaktı fakat ne pahasına olursa olsun ömür boyu romantik ilişkiden uzak kalmak teşvik edilmemekteydi. Kişilerin genç yaşta evlenmelerinde sorun görülmezken yüksek yaş farkına karşı çıkılmaktaydı. Modern zamanda Yahudi cemaatlerinde küçük yaşta evlilik çok ender görülen bir hadise olup çoğu ülke tarafından yasaklanmıştır.

Osmanlılar, 1917'de çıkardıkları Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nde erkeklerin 12, kızların da 9 yaşını bitirmiş olmaları şartını getirmişlerdir.
Fakat bazı İslam toplumlarında sivil yasaya göre çocuk evlilikleri yasaktır. 2011'den itibaren Orta Doğu'da çocuk yaşta evlilik yaygınlaşmıştır. Mısır'da 6 evlilikten 1'i, Yemen'de 3 evlilikten 1'i çocuk yaşta evliliktir. Tecavüz ise suç olarak değerlendirilir ve zina üzerinden cezalandırılabilir. Bazı durumlarda tecavüz suçlusu kurbanla evlendirilerek ceza düşürülür.
İslam fıkhında bir kız buluğa erince kendisiyle evlilik yapılması caizdir.

Humeyni nin Tahrir-el Vesile adlı kitabında yazılanlar Şii toplumunda konuya bakış açısını vermesi bakımından dikkat çekicidir;
"Daimi veya gayri-daimi nikâh ile 9 yaşından önce eş ile cima (cinsel ilişkide bulunmak) caiz değildir. Lakin diğer faydalanmalar şehvetle el atmak, sarılmak veya tefhiz etmenin sakıncası yoktur. Hatta emzikteki olsa bile."
Edip Yüksel, bu ifadelerin aslında çok daha ağır ifadeler içerdiğini, bu ifadelerin sonraki basımlarda yukarıda verilen ifadelerle değiştirildiği notunu düşer.

Bugün en fazla Afrika, Asya, Okyanusya ve Güney Amerika gibi bölgelerde yaygındır. Bugün için en yaygın olduğu ülkeler Çad, Nijer, Gine, Mali ve Bangladeş'tir.

Pedofili
Türkiye'de çocuk evliliği

Çocuk gelişimi, doğumdan ergenliğin sona ermesine kadar insanlarda meydana gelen biyolojik, psikolojik ve duygusal değişiklikleri içerir. Çocukluk, yaşamın erken çocukluk, orta çocukluk ve geç çocukluk (preadolesans) olmak üzere 3 aşamasına ayrılır. Erken çocukluk tipik olarak bebeklikten 6 yaşına kadar uzanır. Bu dönemde, ilk kelimeler, emeklemeyi öğrenme ve yürümeyi öğrenme gibi yaşamın dönüm noktalarının çoğu bu dönemde gerçekleştiğinden, gelişim önemlidir. Orta çocukluk/ergenlik öncesi ya da 6-12  yaşlarının bir çocuğun hayatındaki en önemli yıllar olduğuna dair spekülasyonlar vardır. Ergenlik, tipik olarak 12-13 yaşlarında ortaya çıkan menarş ve spermarş gibi belirteçlerle tipik olarak ergenliğin ana başlangıcı civarında başlayan yaşam aşamasıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 10-19 yaş olarak tanımlanmıştır. Gelişim sürecinde, bireysel insan bağımlılıktan artan özerkliğe doğru ilerler. Öngörülebilir bir sekansa sahip sürekli bir süreçtir, ancak her çocuk için benzersiz bir seyri vardır. Aynı hızda ilerlemez ve her aşama bir önceki gelişimsel deneyimlerden etkilenir. Doğum öncesi yaşam sırasındaki genetik faktörler ve olaylar gelişimsel değişiklikleri güçlü bir şekilde etkileyebileceğinden, genetik ve doğum öncesi gelişim genellikle çocuk gelişimi çalışmasının bir parçasını oluşturur. İlgili terimler, yaşam boyu gelişime atıfta bulunan gelişim psikolojisini ve çocukların bakımıyla ilgili tıp dalı olan pediatriyi içerir.
Gelişimsel değişiklik, olgunlaşma olarak bilinen genetik olarak kontrol edilen süreçlerin bir sonucu olarak veya çevresel faktörler ve öğrenmenin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir, ancak çoğunlukla ikisi arasındaki bir etkileşimi içerir. Ayrıca insan doğasının ve insanın çevreden öğrenme yeteneğinin bir sonucu olarak da ortaya çıkabilir.
Bir çocuğun gelişiminde dönemlerin çeşitli tanımları vardır, çünkü her dönem başlangıç ve bitiş açısından bireysel farklılıklar içeren bir sürekliliktir. Yaşa bağlı bazı gelişim dönemleri ve tanımlanmış aralık örnekleri şunları içerir: yenidoğan (0-4 haftalık); bebek (1 ay-1 yaş arası); yürümeye başlayan çocuk (1-2 yaş); okul öncesi (2-6 yaş); okul çağındaki çocuk (6-12 yaş); ergen (12-18 yaş arası).
Ebeveyn eğitimi yoluyla çocuk gelişimini teşvik etmek, diğer faktörlerin yanı sıra, mükemmel çocuk gelişimi oranlarını destekler. Ebeveynler, çocuğun aktivitelerinde, sosyalleşmesinde ve gelişiminde büyük rol oynar. Birden fazla ebeveyne sahip olmak, çocuğun yaşamına istikrar katabilir ve bu nedenle sağlıklı gelişimi teşvik edebilir. Çocukların gelişiminde etkili olan bir diğer faktör de bakımlarının kalitesidir. Çocuk bakım programları, öğrenme yetenekleri ve sosyal beceriler gibi çocukluk gelişimi için faydalı olabilir.
Çocukların optimal gelişimi toplum için hayati kabul edilir ve çocukların sosyal, bilişsel, duygusal ve eğitimsel gelişimlerini anlamak önemlidir. Bu alanda artan araştırma ve ilgi, okul sistemi içinde gelişimi teşvik eden uygulamaya özel önem veren yeni teoriler ve stratejiler ile sonuçlanmıştır. Bazı teoriler, çocuk gelişimini oluşturan bir dizi durumu tanımlamaya çalışır.

Bağlanma teorisi
Harika çocuk

Çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır.
Çocuk hakları, insan hakları kavramının içinde ele alınması gereken bir konudur. Bugün, dünyanın birçok yerinde var olan insan hakları ihlalleri, çocuk boyutunda daha geniş kapsamlı ve büyüyerek, müdahale edilmesi daha zor bir şekilde yer almaktadır. Uluslararası Af Örgütü'nün belirttiğine göre; az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, emek sömürüsü, pornografi, şiddet, yasa dışılık gibi olumsuz etkenlerin dahilinde, çocuk hakları ihlalleri daha büyük boyutlarda olmaktadır.
Çocukların erişkinlerden farklı fiziksel, fizyolojik, davranış ve psikolojik özellikleri olduğu, sürekli büyüme ve gelişme gösterdiği bilincinin yerleşmesi, çocukların bakımının bir toplum sorunu olduğu ve bilimsel yaklaşımlarla herkesin bu sorumluluğu yüklenmesi gerektiği düşüncesi, Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi ile şekillenmiştir. Günümüzde çocuk hakları ile ilgili olan uluslararası belge 20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve 193 ülke tarafından onaylanmış olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmedir.

Yirminci yüzyılın başlarında çocukların erişkinlerden farklı haklara sahip olduğu, dolayısıyla da bu hakların ayrıca tanınması gerektiği konusunda, değişik ülkelerde farklı hareketler ortaya çıkmaya başlamıştır. Leh eğitimci Janusz Korczak'ın 1919 yılında yayınlanan How to Love a Child (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli) adlı kitabında çocuk haklarından söz etmiştir. 1917 yılında, Ekim Devriminin ardından Proletkult örgütünün Moskova şubesi bir Çocuk Hakları Bildirgesi üretti. Ancak çocuk haklarını savunma konusunda ilk etkili girişim 1923 yılında Eglantyne Jebb tarafından taslağı hazırlanan ve 1924 yılında Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen Cenevre Çocuk Hakları Bildirisidir. Bu bildirge Birleşmiş Milletler tarafından kuruluşunda kabul edilmiş, 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi olarak güncellenmiş ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile değiştirilmiştir. Bu sözleşme, BM üyesi ülkelerin ikisi hariç tamamı yani 193 ülke tarafından kabul edilmiştir.Amerika Birleşik Devletleri ve Somali hariç en fazla sayıda ülke tarafından onaylanan insan hakları belgesidir. Birleşmiş Milletler'in 1940'larda kuruluşundan bu yana çocuk hakları hareketi dünya üzerinde her zaman ilgi görmüştür. 20 Kasım günü günümüzde Evrensel Çocuk Günü (Universal Children's Day) veya Çocuk Hakları Günü olarak kabul edilmiştir. Bunun dışında çeşitli ülkelerde farklı günlerde çocuk günü kutlanmaktadır. 
Türkiye'de 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ilk olarak Nisan 1929'da kutlanmaya başlandı ve bu tarihte örgütlenen 4 bin çocuk ilk kez TBMM'den haklarını talep etti.
İlk olarak 1924'te çocukların korunmasına yönelik çalışma yürürlüğe girmiştir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin çok sayıda maddesi çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir. Sözleşme'nin 6. maddesine göre her çocuk esas olarak yaşama hakkına sahiptir. İlaveten, 24. madde gereğince her çocuk ulaşılabilir en yüksek sağlık standartlarından yararlanabilmelidir; gerekli tedavi ve iyileştirme hizmetlerinden faydalanabilmelidir. İhmal edilen, terk edilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tâbi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırmasından devletler sorumludur.

Eğitim hakkı, çocukların en önemli haklarından biridir. UNICEF'in 1999 tarihli raporunda da belirttiği gibi okuma-yazma bilmeme çok ciddi sorunlara neden olmaktadır. Anne ve çocuk ölümlerinin önde gelen etkenlerinden biri, annenin eğitim düzeyinin düşüklüğü veya okuma-yazma bilmemesidir. Kız çocuklarının okullaşma oranındaki 10 puanlık bir artış sonunda bebek ölüm hızı binde 4.1 azalmaktadır.Bu halde çocuğun en temel hakkı olan yaşama hakkı ile eğitim hakkı arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. =
Yaşama hakkının yanı sıra, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlak gelişimi için eğitime gereksinimi vardır. İnsanın doğuştan getirdiği yeteneklerini geliştiren en önemli araç eğitimdir. Eğitimsizlik sonucu ortaya çıkan sorunlar şunlardır:

İnsanlar üretken biçimde çalışamazlar.
Sağlıklarına özen gösteremezler.
Kendilerini ve ailelerini gereği gibi koruyamazlar.
Kültürel açıdan zengin bir yaşam sürdüremezler.
Kız çocukların da gereksinimlerini karşılayacak ve kendilerine yaşam becerisi kazandıracak nitelikli eğitim görmeye hakkı vardır. Oysa tüm Dünya'da okula gitmeyen 6-11 yaşlarındaki 130 milyon çocuğun 73 milyonunu kız çocukları oluşturmaktadır.Kız çocukların eğitiminin önemi 1990'lar boyunca her fırsatta vurgulanmıştır.

Sözleşmeye göre, her çocuğun, temel yaşam hakkının yanında, nüfus kütüğüne kaydolma, isim, vatandaşlık ve mümkün olduğu ölçüde anne-babasını bilme ve onlar tarafından bakılma hakkı vardır. Buna paralel olarak, taraf devletlerin, çocuğun kimliği, tabiiyeti, isim ve aile bağları dahil olmak üzere her türlü koruma hakkına saygı gösterme ve bu konularda yasa dışı müdahalelerde bulunmama yükümlülüğü bulunur.

İsveç, Finlandiya ve Ukrayna başta olmak üzere pek çok ülke, çocuk haklarını korumaya yönelik şikayet merciileri oluşturmuştur. Çocuk hakları ihlallerinin değerlendirilmesine yönelik ilk şikayet mercii, 1981 yılında Barneombudet adı altında Norveç'te kuruldu. Başlıca görevleri arasında tehlike altında olan çocukların güvenliğini sağlamak, çocukların toplum içinde söz sahibi olmalarını teşvik etmek ve eğitim, sağlık, kültür gibi konuları esas alarak çocukların içinde yetiştikleri koşulları denetlemek olan ombudsman, yasalar çerçevesinde bağımsız ve tarafsız olarak hareket etmektedir. Ukrayna, dünyada çocukları bu merciiye atayan ilk ülkedir. 2005 yılı sonlarında göreve başlayan Ivan Cherevko ve Julia Kruk, bu ülkede hizmet veren ilk çocuk hakları ombudsmanları olmuştur.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi'nin 9. maddesi, çocukların her türlü istismar, ihmal ve sömürüye karşı korunmasını ve hiçbir şekilde ticaret konusu olmamasını beyan etmektedir. Ayrıca, çocukların uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmamasını; sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak; fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmamasını gerektirmektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün verilerine göre dünya genelinde 200 milyondan fazla çocuk işçi bulunuyor. Bu ülkelerin başında Hindistan bulunuyor. Çocuk işçiler için en tehlikeli sektörler arasında tarım, inşaat ve madencilik yer alıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, yaşları 5 ila 14 olan 132 milyon çocuğun tarım sektöründe çalışmaya zorlandığına ve bu nedenle eğitim ve sağlık olanaklarından yoksun kaldığına dikkat çekiyor. Ayrıca çocukların mafya ve çetelerin elinde; zorla gasp ve yankesicilik  suçlarına yönlendirilmesi, duygusal istismarı göz önünde bulundurarak dilenciliğe teşvik ettirilmeleri verilecek örneklerden bazılarıdır.

2003'ten bu yana, çocukken işledikleri suçlar nedeniyle Çin, İran ve ABD’de altı kişi idam edildi. Pakistan, Filipinler ve Sudan’da da çocuk suçlular infazı bekliyor. İran'da hâlen çocuk idamları sürmektedir. Uluslararası Af Örgütü yetkilileri, "Bir dizi insan hakları ihlalinden kurtulan kaçırılmış kadınlar ve kız çocuklar, kaçakçıların ellerinde ikinci bir dizi ihlale maruz kalmaktalar. Bundan da kurtulmayı  başarsalar bile bu kez de, çoğu zaman üçüncü bir dizi ihlale maruz kalmaktalar. " açıklamasını yapmışlardır.
Savaş milyonlarca çocuk için gündelik hayatın bir parçasıdır. Bazıları başka bir yaşam tarzı tanımamış, bazılarının dünyası da savaşların ortaya çıkışıyla altüst olmuştur. Bu etkilerin sonucunda sayısız çocuk ölmüş, birçoğu da sakat veya öksüz kalmıştır. Birçokları aç kalmış veya açlıktan ölmüştür. Milyonlarcası sevdiklerinden ayrılarak mülteci ya da yerinden-yurdundan edilmiş olarak, yollara dökülmeye zorlanmıştır. Çoğu; şiddet, korku ve zorluk dolu ortamda travma içinde yaşamaktadır.
Binlerce çocuk cinayetlerde rol oynamaktadır. Eğitim hakkından yoksun kalan çocukların, topluma genel olumsuz etkisinin yanı sıra, suça eğilimli bireyler olma oranı yüksektir. Çoğu güvenlik güçleri ve silahlı muhalif güçler tarafından işe alınmış, diğerleri ise başka seçenekleri olmadığını düşündüklerinden gönüllü olmuşlardır. Deneyimsiz, korkusuz oluşları ve özellikle zor görevlerde kullanılmaları dolayısıyla çocuk askerler arasındaki ölü ve yaralı oranı çok yüksektir.
Kuzey Afrika ülkelerinde, açlık, salgın hastalıklar ve susuzluk nedeniyle ölenlerin başında çocuklar gelmektedir.
Yine UNICEF'in hazırladığı bir rapora göre çocuk ölümleri yapılan çalışmalar sonucunda giderek azalmaktadır. Buna göre dünyada 5 yaşından küçük ölen çocukların sayısı 2006'da, yılda 10 milyon barajının altına inerek 9,7 milyona düştü. Rapora göre Fas, Vietnam ve Dominik Cumhuriyeti'nde 5 yaşından küçük çocukların ölüm oranının üçte birin üzerinde, Madagaskar'da yüzde 41, Sao Tome ve Principe Demokratik Cumhuriyeti'ndeyse yüzde 48  azaldı. Bütün bu gelişmelere rağmen Orta ve Batı Afrika'nınsa çocuk ölümlerinin en fazla görüldüğü bölgeler olmaya devam etmektedir. BM Nüfus Fonu'na göre Afrika kıtasında 5 yaşın altındaki her 1000 çocuktan 155'inin öldüğü belirtilirken bu çocukların büyük çoğunluğu kızamık, tetanos ve çocuk felci gibi, aşısı olan hastalıklar yüzünden ölüyor.
Türkiye'de bazı kültürel anlayışların benimsediği töre kavramlarından ötürü, çocuklar töre kurbanı olmaktadır. Ayrıca ailelerin çocukları arasında kız-erkek ayrımı yapması, çocuk hakları ihlallerine verilebilecek örneklerden birisidir. Kız çocukların okutulmaması, onların başlık parası adı verilen ücret karşılığında evlendirilmesi, çocuk hakları ihlallerine çarpıcı bir örnektir.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun belirlediği verilere göre, 2006 yılı içinde yaklaşık 250 bin çocuk silahlı çatışmalara sokuldu ya da bu amaçla silahlı grup

Çocuk istismarı bir çocuğa bir yetişkin tarafından fiziksel ya da psikolojik olarak kötü davranılmasıdır. Ayrıca çocuklara kötü muamele, çocuk istismarı ve ihmali ile çoğu zaman aynı anlama gelir. Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını şöyle tanımlar: "Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek uygulanan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir."
Bu istismar ve ihmalin açıklanması konusunda birçok ülke yönetimi kendi yasal tanımını yapmıştır, nelerin çocuklara kötü davranma olarak tanımlanacağına kendi yasa ve ceza kanunlarında değinilir. 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne göre; "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır".
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 41. maddesinde “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” hükmüyle bir çerçeve çizmiştir. Türk Ceza Kanunu 77. maddesinde çocukların cinsel istismarını "İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar" kapsamında değerlendirmiştir.
Cinsel istismara maruz kalan çocukların yaşa göre dağılımları incelendiğinde; %30'unun 2-5, %40'ının 6-10, %30'unun 11-17 yaş grubunda olduğu görülmektedir. Bir başka deyişle olguların %70'ini küçük yaş grubu oluşturmaktadır. İstismara maruz kalan çocuklarda kız/erkek oranı 3'tür. Yurt içi yayınlarda ise kız/erkek oranı birbirine yakın bulunmuştur. İstismarcıların %96'sı erkek, %80'i de çocuğun tanıdığı birisidir.
Çocuk İstismarında, istismar sonrası yapılacak iyileştirme ve rehabilitasyon çalışmalarından daha önemlisi, çocukların istismarını önleyici tedbirlerin alınmasıdır. Bu konuda multi-disipliner çalışmalar önem kazanmaktadır. Sarı (2010) çalışmasında, öfke kontrolüne vurgu yapmış, anne ve babaların stres, depresyon, zaman yönetimi, kriz yönetimi konularında psiko-sosyal açıdan desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, federal yönetim çocuk istismarı ve ihmalini bir tutar, bunun 2005 kanunlarında da detaylı bir açıklaması bulunur. Bunun yanı sıra herhangi bir fiziksel istismar yasalara göre suçtur.
Amerika gibi, Avustralya, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerde de çocuklar için yardım kurumları bulunmaktadır ve bu kurumlara ulaşım olanağı eğitim hayatına başlayan her çocuğa öğretilir. Bu kurumlar, çocukların bireysel bildirimleri veya herhangi bir kişiden aldıkları ihbar doğrultusunda çocukları koruma altına alırlar; çocuk da reşit yaşa gelinceye dek, eski ailesinin maddi hâli uygun ise, onlardan maddi tazminat alır.

Türkiye'de istismara uğrayan çocuklar için aile bireyleri, istismarı işleyen aile reisi hakkında vasi tayini davası açabilir veya Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kontrolünde çocuk yeni bir aileye teslim edilinceye dek korunur. Dünyada çocuk istismarı %1 ila %10 arasında değişirken, Türkiye'de bu oran %10 ila %53 arasındadır.

Fiziksel istismar çocuğun fiziksel zarar görmesiyle ortaya çıkar. Genelde ebeveynden zarar gören çocuğun tıbbi yardıma geç başvurulması ve eski yaraların çokluğu ile anlaşılabilir. Fiziksel istismarın yinelenme oranı %20'dir.
Türkiye'de yapılan bir araştırma sonucuna göre fiziksel istismar en sık 4-6 yaş arasında olmakta ve erkek çocuklar kız çocuklara göre daha fazla istismara maruz kalmaktadırlar.

Çocukların cinsel yollarla istismar edilmesidir. İntihar girişimi, okuldan kaçma, asosyal davranış bozuklukları en önemli belirtilerdir. Çocuk cinsel istismarı en sık 6-10 yaş arasında görülmektedir. İstismara uğramada kız çocukların oranı erkek çocukların oranına göre daha yüksektir.

Çocuğun psikolojik olarak sözel yolla istismar edilmesidir. Azarlama, hakaret etme, küçümseme, tehdit etme, suçlama, çocuğa küsme, yokmuş gibi davranma, çocukla alay etme duygusal istismarlardan bazılarıdır. İstismar tiplerinden biri tek başına olabileceği gibi, birden fazlası aynı çocukta var olabilir. Özellikle duygusal istismar hemen hemen her zaman diğer istismar tipleriyle beraber görülür.
Duygusal istismar sonucunda çocuk davranışlarında fazla saldırganlıktan edilgenliğe kadar aşırılıklar sergiler. Çocuk gecikmiş fiziksel, duygusal veya entelektüel gelişim gösterir.

Tipik olarak ebeveynler sorumludur. Anne ya da babanın çocuğa bilerek isteyerek zarar vermesidir. Bu davranıştan sonra genellikle tıbbi yardım alırlar.

Ekolojik modele göre istismar riskini oluşturan faktörler göz önünde bulundurulduğunda aşağıdaki faktörler önplana çıkar.
Özellikle prematüre doğmuş, tedavi sürecinde uzun süre hastanede kalmış çocukların daha fazla istismara maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu gibi durumlarda, kritik dönemde anne emzirmesi yapılmadığı için anne-çocuk arasında duygusal bağlar -güven bağı- oluşmamakta, iki taraflı bağlanma gerçekleşememektedir. Annenin çocuğu reddetmesi, bakımını aksatması gibi durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple özellikle fiziksel istismar vakalarında prematüre doğum ve anne-çocuk bağının oluşmaması en önemli risk faktörlerinden birisidir.

Yüksek suç oranı
Sosyal servislerin yokluğu veya azlığı
Yüksek fakirlik oranı
Yüksek işsizlik oranı

Çocuklukta fiziksel veya seksüel istismar öyküsü
Ebeveynlerin genç yaşta evlenmesi
Tek ebeveyn
Üvey ebeveyn
Duygusal yetersizlik
Zayıf iletişim yeteneği
Kendine saygı azlığı
Alkol-uyuşturucu bağımlısı ebeveyn
Sosyal destek eksikliği
Aile içi şiddet
Yeni bebeğe sahip olmanın aşırı stresine hazırlanma eksikliği
Çok çocuklu aile
Ailede ruhsal hastalık
İstenmeyen gebelik
Benimsenmeyen çocuk

Prematüre doğum veya düşük doğum ağırlığı
Fiziksel veya zihinsel engelli çocuk
Hiperaktif veya huysuz çocuk
Doğumdan sonra çeşitli sebeplerle uzun süre anneden ayrı kalan bebekler

İstismarı yaşayan çocuğun ailesinde çatışma, mutsuz evlilik ve sözlü şiddetin varlığı.
Üvey anne veya baba.
Aile içerisinde eşit karar alma dağılımının olmaması.
Ailenin yaşadığı ekonomik ve ani değişimler etrafında doğan sıkıntılar.
Ailelerin toplumsal organizasyonlara karşı kayıtsız kalması.
Geleneksel aile yapısı ve fiziksel cezalandırmalar.

Çocuk istismarını önleme yöntemi başlıca üç başlık altında toplanabilir:

İlk yöntem, topluma yönelik geniş çaplı eğitim sağlamaktır. Bu tür aktiviteler gelecekte çocuklarına istismar ve ihmalde bulunacak aileleri değiştirmeye yöneliktir. Bu seviyede, halk eğitim aktiviteleri, toplumda aile eğitim sınıfları ve aile destek programları yer alır. İlk seviyedeki bu çalışmaların, daha var olmadan önce engelleme amaçlı olduğundan ötürü etkisi belirsizdir.
İkinci yöntem, daha önceden çocuklarına karşı istismar ve ihmalde bulunmuş ailelere, genç ailelere, çocuklarının ilgi gereksinimi olan ailelere, çocuk sahibi olan bireylere (annesiz veya babasız) ve düşük gelirli ailelere yöneliktir. İkinci yöntem, aile ve çocuk eğitiminin yüksek riskteki ailelere verilmesini öngörür ve çocuklarının engelli veya üvey evlat olmalarını göz ardı eder.
Üçüncü yöntem ise, resmi olarak tespit edilmiş ve devamlı bir şekilde çocuklarına karşı şiddet ve ihmal uygulayan ailelere yöneliktir. Bu ailelerin daha önceden yasalar ve mahkemeler doğrultusunda engellenmeleri öngörülmüştür.

Kendilerine inanılmayacağını düşünebilirler.
Başlarının belaya gireceğinden korkabilirler.
İstismarcının tehdidinden korkabilirler.
İstismarcıyı korumak isteyebilirler, istismarcıyı sevebilir ama yaptıklarını sevmezler.
Nasıl anlatılacağını bilmeyebilirler.
Cinsel şiddet içeren davranışların yanlış olduğunu bilmeyebilirler.
Arkadaşları tarafından dışlanmaktan korkabilirler.
Homofobik bir çevrede yetişti iseler, homoseksüel olarak adlandırılmaktan korkabilirler.
Büyükleriyle (otorite ifade edenlerle) cinsel konuları konuşmaktan utanabilirler.
Gammaz olarak adlandırılmak istemeyebilirler.
İyi çocukların cinsellikle ilgili sözcükleri kullanmamaları gerektiği kendilerine söylenmiş olabilir.
Cinsellik ve/veya cinsel taciz/istismar hakkındaki bilgisizlikleri sebebiyle yapılanı kavrayamayabilirler, nasıl adlandırıp anlatacaklarını bilemezler, bocalarlar.
Kendilerine yapılanı engellemeye çalışmadıklarından suçluluk duygusuna kapılıp sessizleşebilirler.
İstismarcının yaşı ve/veya aile içinde iktidar konumunda bulunuşu sebebiyle ona mutlak güven duyup itaat etmeleri gerektiğine inanıyor olabilirler.
Çocuk olduklarından cinsel istismarı merak etmelerinin, oyunlaştırarak öğrenmeyi denemelerinin doğal olduğunu, bunun kendilerinin suçlu olduğu anlamına gelmediğini düşünemeyebilirler.
Eğer istismar sırasında cinsel olarak uyarıldılar, zevk aldılar ise istismarcının yaptıklarının kendi rızaları ile gerçekleştiğine inanabilirler.
Bir dönem bahsetmiş ve kendilerini suçlayan, dışlayan, yaşadıklarına istismarcı açısından bakıp çocukla empati kurmayı reddeden, küçümseyici, aşağılayıcı, acıyan vb. tepkilerle karşılaşmış olabilirler, yanlış tepkiler anlatma korkularını katlayabilir.
Cinsel istismarı anlattıkları kişiler tarafından, tekrar istismara uğramaktan korkabilirler.
Cinsel istismar anında kilitlenip kendilerini dış-iç tepkilere kapamış iseler, istismarın sözünü etmeyi denerken de aynı şekilde bir tepkilenme yaşayarak engellenebilirler.
Şiddet, cinsel şiddet, cinsellik hakkında yeterli bilgiye sahip olsalar dahi yaşadıklarını cinsel istismar olarak adlandırmaktan korkabilir, özellikle istismarcıları bir yakınları ise yaşadıklarından emin olmakta zorlanabilirler.
Yapılan eylemin aşağılayıcı, baskılayıcı niteliğinden dolayı utandıklarından saklanabilir/saklayabilirler.

Çocuk hakları
Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme
Türkiye'de çocuk hakları
Çocuk pornografisi

Turkpdr.com Rehberlik Çocuk İstismarı Türleri
TTB Çocuk İstismarı ve İhmali Duyarlılık Grubu30 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sünnet
Şiddetin Kökenleri
Küresel ölçekte çocuk istismarı ve hukuki yetersizlik

Çocuk işçi yasalar veya gelenekler açısından belirlenmiş bir yaşın altında olan ve çalıştırılan çocukları ifade eder. Bu uygulama birçok ülke ve uluslararası yapı tarafından insani sömürü olarak kabul edilmektedir.Tarih boyunca çocuk işçiler değişik sınırlar içerisinde kullanılmıştır ancak evrensel okullaşmanın başlaması, sanayileşme döneminde çalışma koşullarındaki değişiklikler, işçi kavramının ve çocuk haklarının ortaya çıkması ile kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Çocuk işçiler bazı yerlerde hala yoğun bir şekilde çalıştırılmaktadır.
Çocuk işçi olgusu, üretimin emek yoğun biçimde gerçekleştiği sektörlerde kayıt dışı istihdam ve fason üretimin parça başı emek karşılığı ücret biçiminde gerçekleşmesi ile bir bütündür. Bunda çalışabilecek çağda olan nüfus yerine çocuk işçi kullanımı, işgücü maliyetlerinin en düşük seviyeye indirilmesinin bir aracısıdır. Bunlarla beraber ekonomik anlamda elde edilmesi beklenen karın çoğaltılması için sektörün esnek iç gücü talebi göstermesi de çalışamayacak yaştaki nüfusun işgücü olarak kullanılması tercihini tetiklemektedir.
Çocuk işçi kullanımına; sanayi, tarım, madencilik, küçük aile işletmeleri, çıraklık gibi alanlarda sıkça rastlanmaktadır.

Curlie'de Çocuk işçi (DMOZ tabanlı)
Concerned for Working Children (CWC)
Teaching about Child Labor and International Human Rights13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child Labor in USA Agriculture13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lightening the load of child miners - BBC11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child labour challenge toughens - BBC28 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child Labor or Prostitution?13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Essay from 'The Fraser Institute'
What Do The World and People Deserve? Len Bernstein on the Life and Work of Jacob Riis
The State of the World's Children - a UNICEF study3 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child labor and the division of labor in the early English cotton mills9 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Child Marriage Film www.childmarriage.org - (A film by Neeraj Kumar)
Visayan Forum22 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - an NGO helping migrant working children in the Philippines
Lewis Hine Project: Nationally known project to locate and interview descendants of child laborers photographed by Hine
Documentary about Child miners in Tanzania mining Tanzanite
Youtube Video: "United States Child Labor, 1908-1920: As Seen Through the Lens of Sociologist and Photographer Lewis W. Hine"10 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çocuk oyuncu, (çocuk aktör ya da çocuk aktris); sinema veya televizyonda oyunculuk amaçlı sahne alan çocuk.

Çocuk oyuncu, sinema, tiyatro veya televizyon yapımlarında rol alan, genellikle 18 yaş altındaki bireyleri tanımlayan terimdir. Bu oyuncular, yetişkinlerden farklı olarak, yasal düzenlemelerle korunan özel çalışma koşullarına tabidir. Çocuk oyuncuların maruz kaldığı stresli ortamı nedeniyle yetişkin yaşamlarında sorunlar yaşadığına dair pek çok örnek vardır. Nadiren ileriki kariyerleri boyunca oyunculuktan farklı bir mesleğe yönelirler.
Sinema ve televizyon sektörü, popülerliğe göre zaman zaman  çocukları oyuncu olarak sahne alması için tercih eder. Samantha Smith buna bir örnek teşkil eder.
Türk sinemasında "ilk çocuk oyuncu" kavramı, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir gibi isimlerle başlayan erken dönem sinema tarihinde kadar uzanır. Ancak kayıtlara geçen ilk çocuk oyuncu, 1923 yapımı "Ateşten Gömlek" filminde rol alan Küçük Ayşecan (Ayşe Esen) olarak kabul edilir.

Çocuk işçiler
Harika çocuk

Çocuk oyunları, genellikle çocukların oynadığı ancak bazen yetişkinlerin de eşlik ettiği veya kendi aralarında oynadığı oyunlardır. Bazı oyunlar için açık alan gerekirken diğerleri bina içerisinde oynanabilir. Tek kişilik çocuk oyunları olduğu gibi onlarca kişi ile oynanan oyunlar da mevcuttur.

Bazı çocuk oyunları evrenseldir ve aşağı yukarı aynı kurallarla birçok ülkede oynanır. Pek çok oyun yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşmıştır. Günümüzdeki seksek, körebe, ip çekme gibi oyunların Eski Roma döneminde de çocukların sevdiği oyunlar olduğu bilinmektedir. Bazı çocuk oyunları yüzlerce yıldır aynı kalmışken diğerleri zaman içerisinde evrim geçirmiş, farklı kurallarla oynanmaya başlamıştır.
Çocuk oyunları, "açık hava oyunları" ve "ev oyunları" şeklinde başlıca iki grupta toplanabilir. Kağıt-kalemle oynanan oyunlar, sportif oyunlar, müzikal oyunlar gibi pek çok oyun grubu vardır.

Birdirbir, oyunculardan bir kısmının eğildiği, diğerlerinin eğilenlerin üzerinden atladığı bir oyundur. Eğilen oyuncular genellikle ellerini dizlerine koyarak (rükû pozisyonunda) beklerler. Atlayıcılar, arkadan öne (kalçadan başa doğru) veya sırtın bir yanından diğer yanına olacak şekilde yanlamasına atlarlar. Özellikle daha büyük yaştaki gençlerin oynadığı versiyonlarda, eğilen oyuncular arka arkaya dizilerek daha uzun veya ellerini enselerine koyarak ve neredeyse ayakta dikilerek daha yüksek engeller oluşturabilirler.
Birdirbir oynarken yaralanmaların önüne geçmek için mümkünse çimlik bir alan seçilmeli, oyun alanındaki taşlar temizlenmelidir. Kapalı mekanlarda oynarken düşüşü yumuşatacak minderler kullanılmalıdır. Eğilen oyuncular kafalarını iyice içeri çekerek muhafaza etmeli, atlayan oyuncular eğilenlerin kafasına tekme atmamak için azamî özen göstermelidir. Oyun alanı müsaitse ayakkabısız oynanabilir.
Bazı yörelerde oyun esnasında atlarken aşağıdakine benzer tekerlemeler söylenir:

Birdir bir
İkidir iki, [ebe olan kişinin adı] tilki
Üçtür üç, ebelik pek güç
Dörttür dört, kuş gibi öt
Beştir beş, aldım bir eş
Altıdır altı, yaptım kahvaltı
Yedim yedi, elim sırtına değdi
Sekizim seksek
Dokuzum durak

En az 2'şer kişilik 2 grupla oynanır. Biri kalın biri ince iki sopaya ihtiyaç vardır. Düz bir yere çizgi biçiminde küçük bir çukur açılır. Çukurdan 20 adım geride bir çizgi çizilir. Gruplardan biri ilk başlar. Karşı gruptan bir kişi elindeki uzun sopayı önceden açılan çukurun üzerine yatay olarak koyar. Oyuna ilk başlayan kişi önceden çizilen çizgiden elindeki küçük sopayı çukur üzerindeki sopaya atar. Vurur ise oyuna başlar. Elindeki büyük sopa ile küçük sopayı havaya kaldırır ve vurur. Küçük sopanın düştüğü yere kadar oyunu kaybeden gurubun oyuncuları sekerek gider. Oyun bu şekilde devam eder.

Oyun genellikle 5-6 kişiyle oynanır ancak oyuncu sayısının yetersiz olması durumunda daha az kişiyle de oynanabilir. Oyun için uzunca, esnek bir ip gerekir. İpin iki ucu birbirine düğüm atılarak bağlanır ve ipten geniş bir halka elde edilmiş olur. Üç kişi ipten halkanın iç kısmına girerek ipi bacakları ile gerer. Üçgenin her köşesinde bir kişi bulunur.
1. olan kişi ipin üstüne düz olarak atlar. 2. ve 3. kişi aynını yapar ve 1. kişi ipe bastıktan sonra yana döner 2 ve 3. kişi de yapar ve herkes kenarlarda kendi kenarına gelene kadar döner ve 1. kişi kendi kenarına gelince atlayarak arkasına döner herkes bunu yapar ve bir daha dönüldükten sonra 1. kişi 3 kez düz sonra da çapraz olarak geriye atlar ya da çapraz atlama yapmazsa 6 defa geriye atlar diğerleri de bunu yapar. 6 defa atladıktan sonra ipin içine girilir ve dışarı çıkılır.
2. bölümde ip diz kapağının arkasına konulur. Burada çatapat olduğu için zıplama yapılmaz bir ayak ipe basılır ve sonra öbür ayak yanına koyulur.
3. bölüme leylek adı verilir. Bu bölümde ipten dönerken atlama hareketi yapılmaz ipin ortasına oturulur ve sağ ayak sol tarafa sol ayak sağ tarafa atılır ve arkaya dönülür.
4. bölümde ip koltuk altına 3. bölümde bel hizasına 5. bölümde ise boyun hizasında tutulur. 5. bölümden sonra tekrar birlerden başlanır ama bu sefer ters atlanır yani Ters-birler yapılır.

Seksek, tek başına ya da grup hâlinde oynanabilecek bir denge ve yetenek oyunudur. Oyun için yaklaşık bir A4 büyüklüğünde düz bir taş ve yere çizgi çizmek için tebeşir gerekir. Oyuncular seksek şemasını sert bir yüzeye (asfalt, kaldırım taşı vs.) çizdikten sonra 1' den 8e kadar sırasıyla sayıları. Yazarlar sonra taşlarını kutucukların içine atmaya çalışırlar. Eğer taş bir çizginin üzerinde durursa veya hedeflenen kutunun dışına çıkarsa sıra diğer oyuncuya geçer. Taş kutucuğun içine girdiği zaman o kutuya kadar tek ayak üzerinde sekilerek bölümler geçilir. Sekerek ilerleyen oyuncu çizgilere basarsa sıra yine diğer oyuncuya geçer.
Oyunun daha zor varyantlarında seken oyuncu taşı yerdeki ayağıyla iterek sıradaki kutucuğa sokmaya çalışır.

İp atlama, tek başına ya da grupça oynanabilecek bir oyundur. Oyun için gereken tek araç uzunca ve ağır bir iptir. Grupla ip atlama oyunlarında iki kişi karşı karşıya geçerek ipin her bir ucundan tutarlar ve aynı yöne doğru, büyükçe bir çember oluşturacak şekilde çevirirler. Diğer oyuncular ise, teker teker veya ikişer ikişer orta kısıma (çevirenlerin arasına) geçerek, ip ayaklarına yaklaştıkça üzerinden atlarlar. İpe takılan oyuncular "yanarlar" ve ipi çeviren oyuncularla yer değiştirirler.
İki iple ip atlama oyununda aynı uzunlukta iki ip kullanılır veya uzunca bir ip ikiye katlanarak iki ip gibi kullanılır. İp çeviricilerin her biri iki ipin ucunu da tutar ve birbirinin aksi istikametlerde aynı anda çevirir. Örneğin sağ eli saat yönünde çeviriyorlarsa, sol eli saat yönünün tersine çevirirler. Böylece oyun alanında iki ip yaklaşık yarım tur farklı olarak döner. Bu durum zıplamalar arasındaki bekleme süresini yarıya indirir ve oyunu zorlaştırır.

Hulahup, genellikle plastikten yapılan ve vücudun çeşitli yerleriyle (genellikle bel etrafında) çevrilen halka şeklinde bir oyuncaktır. Kökeni tam olarak bilinmese bile dünyanın çeşitli bölgelerinde antik çağlardan beri oynanır. Özellikle 1950'lerde ve 1980'lerde moda olmuştur.

Çivi oyunu, herkesin eve kapandığı, bu nedenle kalabalık oyunlar için yeterince oyuncu bulunamayan kış günlerinin favorilerinden olan bir yetenek oyunudur. İki kişi arasında ıslak ancak donmamış ve çamura dönüşmemiş yumuşak bir zeminde 2 büyük çivi ile oynanır. Oyunun amacı rakibinin çivisini, etrafını çembere alarak hapsetmektir.
Oyuna kimin başlayacağını tespit etmek için çivi ile yere orta uzunlukta bir çizgi çizilir. Her iki oyuncu da çivisini bıçak gibi yere atarak çizgiye en yakın konumda yere saplamaya çalışır. Çizgiye en yakın saplayan kişi oyuna önce başlar.
Sıralama oyununu kaybeden kişi çivisini dik şekilde yere eliyle (atmadan) saplar ve bırakır. Diğer oyuncu çivisini yere "atarak" yerdeki çiviye yakın bir yere saplar. Daha sonra çivisini sökerek tekrar atar ve iki nokta arasını dik bir çizgiyle birleştirir. Bu şekilde tekrar tekrar yere atarak (saplayarak) rakibin çivisi etrafında dar, spiral labirentler oluşturmaya çalışır. Çivi yere saplanmadığı ya da çizgiler kesiştiği zaman sıra diğer oyuncuya geçer. Çizgilerin kesişeceği anlaşıldığında oyun alanına zarar vermemek için hatalı çizgi (son çizgi) yere çizilmez.
Sıra kendisine geçen oyuncu hapsedildiği konumdan kurtulmaya çalışır. Dar labirentlerden çizgilerini birleştirerek çıkmayı başardığında rakip oyuncunun son deliği etrafında yeni bir labirent örmeye çalışır. Oyun bu şekilde taraflardan biri kımıldayamaz hale gelene (pes edene) kadar devam eder.
Çivi oyununun passız, temiz bir çivi ile oynanması gerekir. Yaralanma riskine karşı küçük çocuklar tarafından oynanmaması ve çivi yere atılırken elden kaçmaması için çok dikkatli olunması gerekir. Sırası geçen oyuncu ve izleyiciler, çivi atan oyuncudan uzakta durmalıdır.

Topaç oyunu tek başına oynanılabileceği gibi birkaç oyuncu arasında yarışma şeklinde de oynanabilir. Oyuncu adedi kadar topaç ile genişçe, sert ve düz bir yüzey gerekir. Oyuncular aynı anda topaçlarını döndürürler. Topacı en uzun süre dönen oyuncu kazanır.
Oyuncular önceden topaçların çarpışması durumunda ne olacağını kararlaştırmalıdırlar. Genellikle ayakta kalan topaç yarışmaya devam eder.

Misket oyunlarında cam veya mermerden yapılmış misketler kullanılır. En az iki kişi ile oynanan bu tür oyunlarda kişi sayısında herhangi bir üst sınır yoktur. Oyunların amacı genellikle eldeki bir misketle diğer misketleri vurmaktır.
Türleri: 

Kuyu
Dizmece
Kovalamaca
Dizmecede amaç yan yana (bir çizgi oluşturacak şekilde) dizilmiş misketleri vurmaktır. Genellikle seçilen baştaki misketi (başı) vuran oyuncu tüm misketleri kazanır.
Kuyu türü oyunlarda yere küçük bir kuyu kazılır. Oyunun amacı genellikle bu kuyunun içindeki misketleri eldeki misketle vurarak kuyudan çıkartmaktır.

Saklambaç en az iki kişiyle oynanır ancak kalabalık bir grupla oynandığında daha zevklidir. Öncelikle bir ebe belirlenir. Ebe duvara yasladığı ön kolu üzerine yüzünü ve gözünü kapatarak önceden belirlenen bir rakama kadar yüksek sesle sayar. Bu sırada diğer oyuncular saklanırlar. Ebe saymayı bitirince "Önüm, arkam, sağım, solum sobe; saklanmayan ebe!" diye bağırır ve diğer oyuncuları bulmaya çalışır. Diğer oyuncular ise ebenin korunaksız bıraktığı ebe duvarına "Sobe!" diye bağırarak dokunmaya çalışırlar. Dokunabilen kişiler sıradaki elde ebe olmaz. Ebe birini bulduğunda (gördüğünde) o kişinin adını yüksek sesle söyler ve o kişi ebelenmiş olur.
Eğer ebe bir kişi görüp de onun adını yanlış telaffuz ederse diğer oyuncular saklandığı yerden çıkar ve "Çanak çömlek patladı!" diye bağırırlar. El iptal edilir ve ebe olan kişi yeniden ebe olur.

Köşe kapmaca genellikle sokakta oynanır. Avlu gibi duvarları (dolayısıyla köşeleri) olan alanlar idealdir. Köşelerin yetersiz olduğu durumlarda bina girişleri, iki ağaç ya da pencere arası gibi yerler de köşe kabul edilebilir. Oyun genellikle az sayıda kişiyle oynanır. Ebe alanın ortasında durur ve her oyuncu bir köşeye geçer. Oyuncular ebeye yakalanmadan, birbirleriyle köşeleri sürekli değiştirmeye ç

Çocuk yemeği, çocuklara göre hazırlanmış ve çocuklara pazarlanan bir fast food gıda kombinasyonu yemeğidir. Çoğu çocuk yemeği renkli torbalarda veya karton kutularda sunulur. Çanta veya kutu üzerinde aktivite tasvirleri ve içinde plastik bir oyuncak bulunur. Çoğu standart çocuk yemeği, bir burger veya tavuk kanadı, bir garnitür ve bir meşrubattan oluşur.

İlk çocuk yemeği olan Funmeal, 1973'te Burger Chef'de ortaya çıktı ve başarılı oldu. Çocuk yemeğinin popülaritesini fark eden McDonald's, 1978'de Happy Meal'i tanıttı ve Burger King de dahil olmak üzere diğer fast food şirketleri de kendi çocuk yemeklerini oluşturdu.
Bazı fast food şirketleri, çocuk yemeklerinin başarısı nedeniyle gençleri "en önemli" müşterileri olarak görüyorlardı. 2006 Yılında fast food şirketlerinin harcamalarının 360 milyon doları çocuk yemeklerindeki oyuncaklar içindi ve bu rakam 1,2 milyardan fazlaydı.
Son yıllarda, çocuk yemeklerinin popülaritesi azaldı ve NPD Group tarafından yapılan bir araştırma, 2011 yılında çocuk yemek satışlarında %6'lık bir düşüş olduğunu gösterdi. Açıklamalar, ebeveynlerin çocukların yemeklerinin sağlıksız olduğunu fark etmelerini, ebeveynlerin para biriktirme isteklerini (bunun yerine kombinasyon menüsünden sipariş vermeyi tercih etmeyi) içeriyor. Çocuk yemek oyuncakları da artık video oyunlarını tercih eden teknoloji odaklı gençlere hitap etmiyor.
Çocuk yemekleri, eleştirmenlere yanıt olarak daha sağlıklı seçimler ve daha fazla çeşitlilik sunarak gelişti. 2011'de Kids Live Well girişimine katılan - Burger King, Denny's, IHOP, Chili's, Friendly's, Chevy's ve El Pollo Loco - dahil olmak üzere on dokuz gıda zinciri 600'den az kalori içeren en az bir çocuk yemeği sunma sözü verdi, gazsız içecekler ve aşağıdaki gıda gruplarından en az iki ürün olacaktı: meyveler, sebzeler, tam tahıllar, yağsız proteinler veya az yağlı süt ürünleri.

Gıda eleştirmenlerinden çocukların yemeğinin besin değeri konusunda endişeler gelmiştir. Rudd Gıda Politikası ve Obezite Merkezi tarafından on iki ABD gıda zincirinin çocuk yemeklerini inceleyen 2010 yılında yapılan bir araştırma, 3.039 ana yemekten on ikisinin okul öncesi çocuklar için önerilen yağ, sodyum ve kalori seviyelerini karşıladığı sonucuna varmıştır.

Burger King, 1998 yapımı Küçük Askerleri, 2005 yapımı Star Wars: Bölüm III – Sith'in İntikamı, ve 2007 yapımı Simpsonlar: Sinema Filmi dahil olmak üzere, PG-13 dereceli birçok filmin tanıtımını yaptı. McDonald's 2015 yapımı Minyonlarını tanıtımını yaptığında bir tartışma yaşandı çünkü ebeveynler oyuncaklardan birinin küfür kullandığını düşünüyordu.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, çocuk yemekleri, gençlerde sağlıksız beslenme alışkanlıklarını köklendirmek ve çocuk obezitesini artırmakla suçlanıyor. 2010 yılında, Santa Clara County, California'da çocukların yemeklerine eşlik eden ve beslenme standartlarını karşılamayan oyuncaklara yasak getirdi; Etkilenen restoranlar, etkilenmeyen restoranlarda minimum değişikliklerle, Kararname öncesinden sonrasına kadar Çocuk Menüsü Değerlendirme puanlarında 2,8 ila 3,4 kat iyileşme gösterdi (yerinde beslenme rehberliğinde iyileştirmeler; sağlıklı yemeklerin, içeceklerin ve garnitürlerin tanıtımı; ve oyuncak pazarlama ve dağıtım faaliyetleri). San Francisco İlçesi aynı yasağı yürürlüğe koydu, ve benzerleri ülke genelinde diğer şehirlerde veya eyaletlerde önerildi veya kabul edildi. San Francisco yasağının etkisini inceleyen araştırmalar, etkilenen her iki restoran zincirinin de çocuk yemeklerinden ayrı olarak oyuncak satarak kararnameye yanıt verdiğini, ancak menülerini yönetmelikle belirtilen beslenme kriterlerini karşılayacak şekilde değiştirmediğini belirtti. Buna karşılık, Arizona'daki millet vekilleri bu tür kısıtlamaları yasakladı ve Florida eyalet senatörleri de aynı şeyi önerdi.
Amerika Birleşik Devletleri dışında İspanya ve Brezilya da bu tür önlemleri dikkate almıştır. Şili, çocuk yemeklerinde oyuncakları tamamen yasakladı.

Çocuksuzluk, çocuk sahibi olmama ya da olamama durumudur. Gönülsüz ve gönüllü olarak ayrılabilir. Gönülsüz çocuksuzluk, genellikle biyolojik bir sorun olarak ortaya çıkar ve tanı/tedavi bakımından klinik bilimlerin alanına girmektedir. Gönüllü çocuksuzluk ise özellikle gelişmiş sanayi toplumlarında artan bir eğilim olduğundan, daha çok sosyal bilimlerin araştırma konusu haline gelmiştir.

Anne kaynaklı problemlerin ilki kısırlıktır. Eğer annenin östrojen hormon miktarı yetersizse veya hiç yoksa ya da annenin herhangi bir kalıtsal vs. problemi varsa, kadın mensturasyon döngüsünü, yani adet dönemini yaşayamaz. Yumurtlama olmayacağından da hamilelik imkânsızdır.
Bazı kadınlar yumurtalıklarında yumurta olmasına rağmen adet göremezler. Bu durumda tüp bebek yöntemiyle yumurta dışarıda döllenerek döl yatağına bırakılabilir ve annenin hamile kalması sağlanabilir.
Bazen ise kadının döl yatağında yumurta döllense de tutunamaz ve düşük olur. Bu genellikle çok hareketli, heyecanlı ve ağır durumlarda görülür. Çok kere art arda kürtaj yaptıran kadınların da düşük olasılığı artar.

Erkeklerde sperm üretimi ölene veya herhangi engelleyici bir olay olana kadar devam eder. Fakat eğer bir erkeğin sperm sayısı düşükse, çocuğu olmaz. Yine suni döllenme yöntemiyle çocuk sahibi olunabilir.
Erkeğin iktidar problemi varsa veya testisleri yok veya az gelişmişse de çocuk olmaz.

Evli ve/veya evli olmayan çiftlerin kendi isteklerine bağlı olarak çocuk sahibi olmamayı tercih etmelerini anlatan gönüllü çocuksuzluk, başta Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olmak üzere, gelişmiş ülkelerde özellikle orta sınıfa mensup çiftler arasında hızla artmaktadır. Bu durum, bazı kesimlerce yeni bir fenomen olarak değerlendirilip bilimsel çalışmalara konu edinilirken, bazı kesimler tarafından ise bireysel-toplumsal ve hatta ahlaki bir sorun olarak görülür. Diğer yandan gönüllü çocuksuzluk, özellikle kendileri çocuk sahibi olmamayı tercih etmiş kişiler tarafında tamamen bireysel bir seçim olarak değerlendirilmekte olduğundan, İngilizce konuşulan ülkelerde kavramın değer yargılarından bağımsız sadece özgür bir seçimi ve yaşam tarzını ifade edebilecek şekilde "childfree" ya da "childless by choice" olarak kullanımı da özellikle bu çevrelerde yaygınlık kazanmakta ve bu zeminde bilinç artırıcı faaliyetler yürütülmektedir. Bu durumun toplumsal ve kişisel açıdan bir sorun teşkil edip etmediği ise ayrı bir sorunsaldır.

Ölüm, bir organizmayı ayakta tutan tüm biyolojik işlevlerin geri döndürülemez bir şekilde sona ermesidir. Beyni olan organizmalar için ölüm, beyinsapı da dahil olmak üzere tüm beynin işlevinin geri döndürülemez bir şekilde sona ermesi olarak da tanımlanabilir ve beyin ölümü bazen ölümün yasal tanımı olarak kullanılır. Eski bir organizmanın kalıntıları normalde ölümden kısa bir süre sonra çürümeye başlar. Ölüm, eninde sonunda tüm organizmalarda meydana gelen kaçınılmaz bir süreçtir. Turritopsis dohrnii gibi bazı organizmalar biyolojik olarak ölümsüzdür. Ancak yine de yaşlanma dışında başka nedenlerle de ölebilirler.
Birinin ne zaman öldüğünü anlamak bir sorun olmuştur. Başlangıçta, nefes alma ve kalp atışı durduğunda ölüm tanımı vardı. Ancak, kalp masajının yaygınlaşması artık bunun geri döndürülebilir olduğu anlamına geliyordu. Beyin ölümü, farklı tanımlar arasında bölünen bir sonraki seçenekti. Bazı insanlar tüm beyin fonksiyonlarının durması gerektiğine inanıyor. Bazıları ise beyin sapı hala canlı olsa bile, kişilik ve kimliklerinin öldüğüne, dolayısıyla tamamen ölü olmaları gerektiğine inanıyor.
Ölüm genellikle tüm organizmalara uygulanır; hücreler veya dokular gibi bir organizmanın bireysel bileşenlerinde görülen benzer süreç nekrozdur. Virüs gibi bir organizma olarak kabul edilmeyen bir şey fiziksel olarak yok edilebilir, ancak bir virüs ilk etapta canlı olarak kabul edilmediğinden öldüğü söylenmez. 21. yüzyılın başları itibarıyla yılda 56 milyon insan ölmektedir. Bunun en yaygın nedeni kalbi etkileyen bir hastalık olan kardiyovasküler hastalıklardır.
Birçok kültür ve dinde ölümden sonra yaşam fikri vardır ve ayrıca kişinin yaşamındaki iyi ve kötü eylemlerin yargılanması fikri de olabilir. Cenaze töreni, kremasyon veya gökyüzüne gömme gibi bedeni onurlandırmak için farklı gelenekler de olabilir.
Ölüm, biyogerontologlar olarak bilinen bir grup bilim insanı tarafından, biyolojik olarak ölümsüz organizmaların yaptığının aynısını yapmaya çalışarak ve benzer bir yöntemi insanlara uygulayarak aktif bir şekilde tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Ancak, insanlar bunu kendilerine uygulayacak araçlara sahip olmadıkları için, bir insan için maksimum yaşam süresine ulaşmak için kalori azaltma, diyet ve egzersiz gibi başka yollar kullanmak zorundadırlar.
2022 itibarıyla, toplam 109 milyar insan ölmüştür; bu da şimdiye kadar yaşamış tüm insanların yaklaşık %93,8'ine tekabül etmektedir.

Ölüm kavramı, insanoğlunun bu olguyu anlamasının anahtarıdır. Bu kavrama ilişkin birçok bilimsel yaklaşım ve çeşitli yorumlar bulunmaktadır. Buna ek olarak, yaşamı idame ettiren tedavinin ortaya çıkışı ve ölümün hem tıbbi hem de yasal açıdan tanımlanmasına yönelik çok sayıda kriter, tek bir birleştirici tanımın oluşturulmasını zorlaştırmıştır.

Ölümü tanımlarken karşılaşılan zorluklardan biri de onu yaşamdan ayırmaktır. Zaman içinde bir nokta olarak ölüm, yaşamın sona erdiği anı ifade ediyor gibi görünmektedir. Yaşam fonksiyonlarının sona ermesi genellikle organ sistemleri arasında eşzamanlı olmadığından, ölümün ne zaman gerçekleştiğini belirlemek zordur. Dolayısıyla böyle bir belirleme, yaşam ve ölüm arasında kesin kavramsal sınırların çizilmesini gerektirir. Bu da yaşamın nasıl tanımlanacağı konusunda çok az fikir birliği olması nedeniyle zordur.
Yaşamı bilinç açısından tanımlamak mümkündür. Bilinç sona erdiğinde, bir organizmanın öldüğü söylenebilir. Bu yaklaşımdaki kusurlardan biri, canlı olan ancak muhtemelen bilinçli olmayan birçok organizmanın bulunmasıdır. Bir başka sorun da modern bilim insanları, psikologlar ve filozoflar tarafından bilincin pek çok farklı tanımının yapılmasıdır. Buna ek olarak, İbrahimi ve Dharmik gelenekler de dahil olmak üzere birçok dini gelenek, ölümün bilincin sona ermesini gerektirmediğini (veya gerektirmeyebileceğini) savunmaktadır. Bazı kültürlerde ölüm tek bir olaydan ziyade bir süreçtir. Bir ruhsal durumdan diğerine yavaş bir geçiş anlamına gelir.
Ölümle ilgili diğer tanımlar, organizmik işlevin sona ermesi ve kişiliğin geri döndürülemez kaybını ifade eden insan ölümü karakterine odaklanmaktadır. Daha spesifik olarak ölüm, yaşayan bir varlığın tüm işlevlerinin geri döndürülemez bir şekilde sona ermesi durumunda gerçekleşir. İnsan yaşamıyla ilgili olarak ölüm, bir kişinin bir kişi olarak varlığını kaybettiği geri döndürülemez bir süreçtir.

Tarihsel olarak, bir insanın ölüm anını tam olarak tanımlama girişimleri öznel veya kesin olmamıştır. Ölüm, kalp atışının (kalp durması) ve solunumun durması olarak tanımlanmıştır, ancak kalp masajı ve hızlı defibrilasyonun geliştirilmesi bu tanımı yetersiz kılmıştır çünkü solunum ve kalp atışı bazen yeniden başlatılabilir. Dolaşım ve solunumun durduğu bu ölüm türü, ölümün dolaşım tanımı (ÖDT) olarak bilinmektedir. ÖDT'nin savunucuları bu tanımın makul olduğuna inanmaktadırlar çünkü dolaşım ve solunum fonksiyonlarını kalıcı olarak kaybetmiş bir kişi ölü olarak kabul edilmelidir. Bu tanımı eleştirenler ise bu fonksiyonların durması kalıcı olabilse da durumun geri döndürülemez olduğu anlamına gelmediğini, çünkü kalp masajının yeterince hızlı uygulanması halinde kişinin yeniden hayata döndürülebileceğini belirtmektedirler. Dolayısıyla, ÖDT'nin lehinde ve aleyhindeki argümanlar "kalıcı" ve "geri döndürülemez" kelimelerinin tanımlanmasına indirgenmekte, bu da ölümün tanımlanmasındaki güçlüğü daha da karmaşık hale getirmektedir. Ayrıca, geçmişte ölümle nedensel olarak ilişkilendirilen olaylar artık her koşulda öldürmüyor; çalışan bir kalp veya akciğer olmadan, yaşam destek cihazları, organ nakilleri ve yapay kalp pillerinin bir kombinasyonu ile bazen yaşam sürdürülebiliyor.

Günümüzde, ölüm anının tanımlanmasının gerekli olduğu durumlarda, doktorlar ve adli tabipler bir kişinin öldüğünü tanımlamak için genellikle "beyin ölümü" veya "biyolojik ölüm" kavramlarına başvurmaktadırlar; insanlar beyinlerindeki elektriksel aktivite sona erdiğinde ölü olarak kabul edilmektedirler. Elektriksel aktivitenin sona ermesinin bilincin sona erdiğini gösterdiği varsayılır. Bilincin askıya alınması, belirli uyku aşamalarında ve özellikle komada olduğu gibi geçici değil kalıcı olmalıdır. Uyku durumunda, aradaki farkı anlamak için EEG kullanılır.
"Beyin ölümü" kategorisi bazı akademisyenler tarafından sorunlu olarak görülmektedir. Örneğin, Ulusal Sağlık Enstitüleri Biyoetik Bölümünde kıdemli bir öğretim üyesi olan Dr. Franklin Miller şunları belirtmektedir: "1990'ların sonlarına doğru... beyin ölümü ile insanın ölümü arasındaki denkleme, bu duruma sahip olduğu doğru bir şekilde teşhis edilen ve önemli süreler boyunca mekanik ventilasyonda tutulan hastaların sergilediği biyolojik işlevler dizisine ilişkin kanıtlara dayanarak akademisyenler tarafından giderek daha fazla meydan okundu. Bu hastalar dolaşım ve solunumu sürdürme, ısıyı kontrol etme, atıkları dışarı atma, yaraları iyileştirme, enfeksiyonlarla mücadele etme ve en dramatik olanı da (hamile "beyin ölümü gerçekleşmiş" kadınlar söz konusu olduğunda) fetüslere gebe kalma becerilerini korumuşlardır."

"Beyin ölümü" bazı akademisyenler tarafından sorunlu olarak görülse de bu, ölüm tanımının yaşamı ölümden ayırmak için en makul tanım olduğuna inanan savunucuları da vardır. Bu tanımın desteklenmesinin ardındaki mantık, beyin ölümünün güvenilir ve tekrarlanabilir bir dizi kritere sahip olmasıdır. Ayrıca beyin, kimliğimizi ya da insan olarak kim olduğumuzu belirlemede çok önemlidir. "Beyin ölümü"nün bitkisel hayattaki ya da komadaki bir kişiyle bir tutulamayacağı, zira ilk durumun iyileşmenin mümkün olmadığı bir durumu tanımladığı belirtilmelidir.
EEG'ler sahte elektriksel uyarıları tespit edebilirken, bazı ilaçlar, hipoglisemi, hipoksi veya hipotermi beyin aktivitesini geçici olarak baskılayabilir veya hatta durdurabilir; bu nedenle hastanelerin, tanımlanmış koşullar altında geniş aralıklarla EEG'leri içeren beyin ölümünü belirleme protokolleri vardır.

Bilinç için sadece beynin neokorteksinin gerekli olduğunu savunan kişiler bazen ölümü tanımlarken sadece elektriksel aktivitenin dikkate alınması gerektiğini savunmaktadırlar. Nihayetinde, ölüm kriteri, serebral korteksin ölümüyle kanıtlandığı üzere, bilişsel işlevin kalıcı ve geri döndürülemez kaybı olabilir. Mevcut ve öngörülebilir tıbbi teknoloji göz önüne alındığında, insan düşüncesi ve kişiliğinin geri kazanılmasına dair tüm umutlar ortadan kalkmış olacaktır. Tüm beyin kriterlerine göre bile beyin ölümünün tespiti karmaşık olabilir.

Günümüzde çoğu yerde, ölümün daha muhafazakar bir tanımı - sadece neokorteksin aksine tüm beyindeki elektriksel aktivitenin geri döndürülemez şekilde durması - benimsenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Tek Tip Ölüm Belirleme Yasası buna bir örnektir. Geçmişte, bu tüm beyin tanımının benimsenmesi, 1980 yılında Başkan'ın Tıp ve Biyomedikal ve Davranışsal Araştırmalarda Etik Sorunları İnceleme Komisyonunun bir sonucuydu. Komisyon, ölümün tanımlanmasına yönelik bu yaklaşımın ülke çapında tek tip bir tanıma ulaşmak için yeterli olduğu sonucuna varmıştır. Bu tanımı desteklemek için, ölümün tespiti için yasal standartların yeknesaklığı, yapay yaşam desteği için ailenin mali kaynaklarının tüketilmesi ve organ bağışına devam etmek için beyin ölümünün ölümle eşdeğer tutulmasının yasal olarak tesis edilmesi gibi çok sayıda neden sunulmuştur.

Beyin ölümünü destekleme ya da karşı çıkma meselesinin yanı sıra, bu kategorik tanımın doğasında var olan bir başka sorun daha vardır: tıbbi uygulamadaki değişkenlik. 1995 yılında Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) nörolojik ölüm teşhisi için tıbbi standart haline gelen kriterleri oluşturmuştur. O dönemde, total beynin "geri dönüşü olmayan durmasını" belirlemek için üç klinik özelliğin karşılanması gerekiyordu: açık etiyolojili koma, solunumun durması ve beyin sapı reflekslerinin olmaması. Bu kriterler en son 2010 yılında tekrar güncellenmiştir, ancak hastaneler ve tıbbi uzmanlıklar arasında önemli farklılıklar devam etmektedir.

Ölümün tanımlanması sorunu, özellikle ölü donör kuralıyla ilgili olduğu için zorunludur ve bu ku

Üvey aile, en az bir ebeveynin eşiyle biyolojik olarak akraba olmayan çocukları olan ailedir. Ebeveynlerden en az birinin önceki ilişkilerden veya evliliklerden çocukları olabilir. Üvey aileler için yapılan iki sınıflandırma; çiftin yalnızca bir üyesinin daha önce en az bir çocuğu olduğu ve çiftin birlikte çocuğu olmadığı "basit" üvey aileleri ve her iki üyenin de önceden var olan en az bir çocuğu olan "karmaşık" veya "karma" aileleri içerir.

Bir çocuk, biyolojik veya evlat edinen ebeveynin yeni eşinin üvey kızı veya üvey oğlu olarak anılır ve eş ise çocuğun üvey ebeveyni (üvey baba veya üvey annesi) olarak anılır.
Bir üvey ebeveyn çocuğun ebeveyninin eşidir ve biyolojik ebeveyni değildir, üvey baba erkek eş ve üvey anne kadın eştir. Bir üvey büyükbaba, birinin ebeveyninin üvey ebeveynidir ve birinin biyolojik büyükbabası değildir. Çiftin bir üyesinin önceki çocukları varsa ancak çiftin birlikte başka bir çocuğu daha varsa, yeni çocuğun doğumunda "karmaşık" / "karma" tanımı "basit" tanımının yerini alır. Çiftten doğan herhangi bir sonraki çocuk, ilgili üyelerin önceki çocuklarının üvey kardeşidir.

Warner, Marina . Canavardan Sarışına: Peri Masalları ve Anlatıcıları Üzerine,0-374-15901-7
Tatar, Maria. Grimm Masallarının Zor Gerçekleri,0-691-06722-8
Tatar, Maria. Açıklamalı Klasik Masallar,0-393-05163-3

Curlie'de Step Parents (DMOZ tabanlı)

İnsan vücudunun gelişimi, döllenmeden olgunluğa kadar olan büyüme sürecidir. Süreç, bir dişinin yumurtalığından salınan bir yumurtanın, bir erkekten gelen bir sperm hücresinin döllemesi ile başlar. Ortaya çıkan zigot, mitoz ve hücre farklılaşması yoluyla gelişir ve ortaya çıkan embriyo daha sonra rahim içinde implante olur. Doğumdan sonra büyüme ve gelişme devam eder ve genetik, hormonal, çevresel ve diğer faktörlerden etkilenerek hem fiziksel hem de psikolojik bir gelişme gözlenir. Bu, yaşam boyunca devam eder: çocuklukta ve ergenlikten yetişkinliğe.
İnsan vücudunun gelişimi aşamaları gamet, zigot, insan embriyonik gelişimi, fetüs, bebek, yeni yürüyen, çocuk, ergenlik öncesi, ergen, genç erişkin, orta yaş, ileri yaş aşamalarıdır.

Doğum öncesi gelişim, gebelik sırasında bir zigotun daha sonra bir embriyonun ve ardından bir fetüsün geliştiği süreçtir. Doğum öncesi gelişim, döllenme ve zigot oluşumu ile başlar; embriyonik gelişimin ilk aşamasıdır ve doğuma kadar devam eder.

Döllenme, sperm yumurta zarına başarılı bir şekilde girdiğinde gerçekleşir. Spermin kromozomları, benzersiz bir genom oluşturmak için yumurtaya geçirilir. Yumurta bir zigot haline gelir ve embriyonik gelişimin germinal aşaması başlar. Germinal aşama, döllenmeden erken embriyonun gelişimine ve implantasyona kadar geçen süreyi ifade eder. Germinal evre, gebeliğin yaklaşık 10. gününde sona erer.
Embriyonik gelişimin dört aşaması vardır: morula aşaması, blastula aşaması, gastrula aşaması ve neurula aşaması. İmplantasyondan önce embriyo, zona pellucida adı verilen bir protein kabuğunda kalır ve bölünme adı verilen bir dizi hızlı mitotik hücre bölünmesinden geçer. Döllenmeden bir hafta sonra embriyo hala büyümemiştir, ancak zona pellucidadan çıkar ve annenin rahmine yapışır. İnsanlarda embriyo, doğum öncesi gelişimin sonraki aşamalarında fetüs olarak adlandırılır. Embriyodan fetüse geçiş, döllenmeden 8 hafta sonra meydana gelir. Embriyo ile karşılaştırıldığında, fetüs daha tanınabilir dış özelliklere ve giderek gelişen bir dizi iç organa sahiptir.

Çocukluk, doğumdan ergenliğe kadar uzanan yaş aralığıdır. Çeşitli çocukluk faktörleri bir kişinin davranışlarını etkileyebilir. 

Tanner aşamaları, bir çocuğun yaşını fiziksel gelişime dayalı olarak yaklaşık olarak değerlendirmek için kullanılabilir.

Ergenlik, bir çocuğun vücudunun olgunlaşarak cinsel üreme yeteneğine sahip yetişkin bir vücuda dönüştüğü fiziksel ve psikolojik değişiklikler sürecidir. Beyinden gonadlara (kızlarda yumurtalıklara, bir erkekte ise testislere) giden hormonal sinyallerle başlatılır. Sinyallere yanıt olarak gonadlar; beynin, kemiklerin, kasların, kanın, cildin, saçın, göğüslerin ve cinsel organların büyümesini, işlevini ve dönüşümünü uyaran hormonlar üretir. Fiziksel büyüme (boy ve kilo) ergenliğin ilk dönemlerinde hızlanır. Bu dönemde mitoz bölünme de yüksek hızdadır.
Ortalama olarak, kızlar 10-11 yaşlarında ergenliğe başlar ve 15-17 yaşlarında ergenliğe son verir; erkekler 11-12 yaşlarında başlar ve 16-17 yaşlarında biter. Kızlar için ergenliğin erişme noktası menarş, yani ortalama olarak 12-13 yaşları arasında ilk kez meydana gelen menstrüasyonun başlangıcıdır. Erkeklerde ise ortalama 13 yaşında gerçekleşen ilk boşalmadır. 21. yüzyılda çocukların, özellikle kızların ergenliğe erişme yaşı, 19. yüzyıla göre daha düşüktür. Bu, hızlı vücut büyümesi, artan ağırlık ve yağ birikimi ile sonuçlanan gelişmiş beslenme veya zaman zaman gıda tüketimine veya diğer çevresel faktörlere bağlı olabilen ksenoöstrojenler gibi endokrin bozuculara maruz kalma  dahil olmak üzere herhangi bir sayıda faktöre bağlı olabilir. Normalden daha erken başlayan ergenliğe erken ergenlik, normalden daha geç başlayan ergenliğe ise gecikmiş ergenlik denir.

Gelişen yetişkinlik ve erken yetişkinlik
Doğum öncesi ve sonrası psikoloji
İnsan döllenmesi
Hamilelik
Çocuk doğurma
Yürümeyi öğrenme
Dil edinimi
İnsanın evrimi
Çocuk gelişimi
İnsan üremesi
Ergenlik dönemi
Menopoz
Yaşlanma
Ölüm
Bağlanma teorisi
Psikoseksüel gelişim
Üreme sağlığı
Piaget teorisi
Kültürel-tarihsel psikoloji
Evrimsel gelişim psikolojisi

İslam (Arapça: اَلْإِسْلَامُ, romanize: Allah'ın resulü ve son peygamber olduğuna inanılan Muhammed tarafından 610 yılında, Arabistan'ın Mekke şehrinde kurulmuş ve yayılmıştır. Takipçilerine, "iman etmiş" veya "inanan" anlamlarına gelen mümin veya "Allah'a teslimiyet gösteren" anlamına gelen Müslüman denir. Günümüzde İslam, 2 milyarı aşkın takipçi sayısıyla yeryüzünün Hristiyanlıktan sonraki en kalabalık dinidir.
İslam inancına göre İslam'ın kutsal kitabı olan Kur'an'ı oluşturan ayetler ve sureler, Cebrâil adlı melek aracılığıyla, ilki 610 yılında olmak üzere sözlü olarak Muhammed'e vahyedilmiştir. İslam'ın temelinde, "tek ilah olarak Allah'a, O'nun eşi ve benzerinin olmadığına inanmak" anlamına gelen tevhit inancı yatmaktadır. İslam'ın ana kaynağı olan Kur'an'ın dışında Muhammed'in hayatı, davranış tarzı (sünnet) ve sözleri (hadis) de çoğu Müslüman için bağlayıcı bir öneme sahiptir.
Müslümanlar, İslam'ın Âdem, İbrahim, Musa ve İsa gibi peygamberler aracılığıyla daha önce de birçok kez vahyedilmiş olan eksiksiz ve evrensel bir din olduğuna inanırlar. Müslümanlar, dili Arapça olan Kur'an'ı Allah'ın değiştirilmemiş son vahyi olarak kabul ederler. Diğer İbrahimî dinlerde olduğu gibi, İslam'da da doğruların cennette ödüllendirileceği ve haksızların cehennemde cezalandırılacağı inancı vardır. Namaz, oruç ve maddi duruma göre zekat ve hac, İslam dininin başlıca ibadetleri arasında yer alır. İslam, Tanrı'nın (Allah) bir ve tek olduğunu, her şeye gücünün yettiğini, merhametli olduğunu, doğmayıp doğurmadığını ve eşi ile benzerinin olmadığını öğretir. Mekke, Medine ve Kudüs şehirleri, İslam'ın en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapmaktadır.
İslam dini, yaklaşık 610 yılında Mekke'de ortaya çıktı. Muhammed, İslam dinini yaymasının yanı sıra, siyasi ve askeri bir yapılanmaya da gitti ve Medine'de İslam Devleti'ni kurdu. Muhammed'in ölümünden sonra, halife denilen hükümdarlar bu devletin ardılı olma iddiasıyla egemenlik sürdüler ve hanedanlarca yönetilen imparatorluklar kurdular; Emevî ve Abbâsî hanedan topraklarının zamanla bölünmesiyle yeni ve farklı Müslüman devletler ortaya çıktı. 8. yüzyıla gelindiğinde İslam inancı, batıda İber Yarımadası'ndan doğuda İndus Nehri'ne kadar uzanıyordu. Daha sonraları İslam'ın Altın Çağı, yani 8. yüzyıl ortalarında başlayan ve 13. yüzyıl sonlarına kadar devam eden, Müslüman dünyasının çoğunun bilimsel, ekonomik ve kültürel yönden zirvede olduğu tarihsel dönem yaşandı. 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sömürgeleştirilen Müslüman çoğunluklu çeşitli bölgeler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra bağımsızlıklarını kazandılar. İslam, Orta Çağ'daki Haçlı Seferleri'nden ve Batı'nın sömürgeci egemenliğinden sonra hem ideolojik hem de siyasal olarak Hristiyan dünyasıyla çatışmaya girdi. Yakın zamanda yaşanan bazı gerilimler, bazı köktendinci Müslümanların cihadı köktenci bir biçimde yorumlayıp inançlarını çatışmayla savunmayı dini bir görev saymasına yol açtı ve bunun sonucunda İslamofobi adı verilen kavram dünyaya yayıldı.
Siyasî ve teolojik kavramlarla birbirinden ayrılan Sünnilik ve Şiilik, İslam mezheplerinin başlıcalarıdır. Fakat İslam toplumlarında, kelâm ve fıkıh konuları ile ilgili olarak çok sayıda mezhep bulunur. Günümüzde geleneksel mezheplerin dışında modernist, Kur'ancı veya tarihselci olarak adlandırılan çeşitli görüşler ve yaklaşımlar da mevcuttur.

Dünya nüfusunun yaklaşık %25'ini (yani dörtte birini) kapsayan İslam dini, en büyük dinlerden biri olarak varlığını sürdürüyor. Müslümanların %80-90'ı Sünni, %10-20'si de Şii'dir. Yaklaşık 50 ülkenin nüfusunun çoğunluğu Müslüman'dır. Müslümanların çoğunluk nüfusta bulunduğu ülkelerin bir kısmı dine dayalı şeriat yönetimlerini benimsemekte, bir kısmı şeriatı belirli alanlarda uygulamakta, bir kısmı şeriatı esas almayıp İslam'ı sadece resmî devlet dini kabul etmekte, geriye kalan diğer ülkeler ise şeriatı devre dışı bırakan laik sistemlerle yönetilmektedir. Endonezya, en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir; Müslümanların yaklaşık %13'ü (231 milyon) orada yaşamaktadır. Onu sırayla Pakistan, Hindistan ve Bangladeş izlemektedir. Hindistan, sayısal açıdan dünyanın en büyük Müslüman azınlık nüfusunun (195 milyon) yaşadığı ülkedir. Genel olarak Müslümanların yarısından fazlası Asya'da, %25'i Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşar; ama dünyanın neredeyse her ülkesinde Müslüman topluluklar vardır.

İslam, Arapçada "س ل م (sin, lam, mim)" kökünden oluşup bu kökten türeyen "teslimiyet" anlamına gelmektedir. Sonuç olarak İslam, "teslimiyet" anlamına gelirken, Müslüman da "teslim olan" anlamına gelir. Burada teslim olunan, tek Tanrı olduğu kabul edilen Allah'tır. Sözlükte "kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak, barış yapmak" anlamlarındaki selm kökünden türemiştir. İbn Kuteybe, kelimeyi "boyun eğmek ve itaat etmek" anlamında açıklar. Sonraki kaynaklarda genellikle bu açıklamalar tekrar edilmiş ve "sulh, selâmet, boyun eğmek, tâbî ve teslim olmak" manaları öne çıkarılmıştır.
''Müslüman'' kelimesi, Arapça müslim kelimesine Farsça çoğul eki takılarak elde edilmiş bir kelimedir. Ancak Türkçede tekil gibi kullanılır ve çoğul için Müslümanlar denir.

Sünnilikte inanç esasları, amentü (İmanın Şartları) olarak adlandırılır. Klasik kelâm mezhepleri, imanın şartlarından birini kabul etmeyen kişiyi kâfir veya mürted olarak sayarlar. Kur'an'dan alınarak özetlenen iman esasları şunlardan oluşur:
Allah'a, meleklere, kutsal kitaplara, peygamberlere, kıyamete, ölümden sonra dirilmeye ve ahiret hayatına iman etmek, kaza ve kadere iman etmek

İslam'daki iman esaslarının birincisi ve temeli Allah'a, onun varlığına, yaratıcı olarak ibadet edilmeyi hak eden tek Tanrı olduğuna, onun dışında tapınılan her şeyin batıl olduğuna inanmak, yani tevhiddir. İslam'a göre içerisindeki her şeyle birlikte evrenin yaratıcısı, doğma ve doğurma sıfatlarından münezzeh ve tek Tanrı olan Allah'tır. Onun varlığı ezeli ve ebedidir. Her şeye gücü yeter.
''Allah'' kelimesi, İslam öncesi dönemde çok tanrılı inanca sahip olan Arap toplumunda Tanrı anlamına gelen bir sıfat veya baş Tanrı kabul edilen Hubal için kullanılan bir isimdi. El-Lât, El-Uzzâ ve El-Menât gibi putlar, baş Tanrı olan Hubal'in şefaatçileri ve kızları olarak inanılırdı. İslam ile birlikte, Arap toplumundaki çok tanrılı inanç tek bir Tanrıya indirgenmiş ve ilahların sembolü olan putlar kaldırılmıştır.
İslam toplumunda Allah ismi, Tanrı'nın özel adı olarak kullanılmakla birlikte, Allah için kullanılan birçok başka isimler de vardır. Bu isimlerden derlenen 99 tanesi özel bir şekilde ele alınır ve birçoğu Kur'an'da Allah için kullanılan ifadelerden köken alan bu isimlere topluca "güzel isimler" anlamına gelen Esma'ül Hüsna denir.

Öte yandan Allah'ın birliğini ifade eden tevhid öğretisi, İslam'daki en büyük günahın, yani tevhidin ihlali olan bağışlanamaz şirk koşma günahının temelini de oluşturur. Allah'a ortak koşmak, ya birden çok Tanrı'ya inanmaya ya da Allah'ın tam olarak kusursuz olmadığına ve bir ortağa ihtiyaç duyduğuna inanmaya işaret eder.
İslam, Allah'ın insan idrakının ötesinde olduğunu öğretir. Bu durum, Müslümanların Allah'ı düşünmelerine; kim olduğu, ne olduğu ve nasıl olduğu konularına kafa yormalarına herhangi bir engel teşkil etmez; ama asla Allah'ın niteliklerini ya da işlerini anlama beklentisiyle bunu yapmamalılar. Çünkü İslam'a göre insan aklı ve bilinci sınırlı olduğu için, Allah'ı idrak etmeleri de mümkün değildir.
Kelam, İslam inanç felsefesini oluşturan bilim dalının adıdır. Tanrı benzetmesi hakkında antropomorfik bir dil kullanılıp kullanılamayacağı konusunda Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünce tarihinde oldukça yoğun tartışmalar olmuştur. Kutsal kitaplarda Tanrı'yı hem teşbih eden hem de tenzih denilen olumsuzlama örneklerine rastlanmaktadır. Üç İbrahimi dinin de bu konuya yaklaşımını incelediğimizde, hem Kur'an’ın hem de Kitab-ı Mukaddes’in olumsuz nitelemeler yanında olumlu nitelemeleri çok daha fazla kullanıldığı görülecektir; yani vahiyde tenzihten çok teşbih vardır.
Allah inancı ve diğer inanç sorunları üzerinde kelamcılar ve imamlar tarafından yürütülen tartışmalar sonucunda birçok kelam ekol ve mezheplerinin ortaya çıktığı görülür:

Şii - Sufi ekol: Sembolik ifadelerle Allah'ın anlatılmasını onaylar.
Mücessime, müşebbihe, Selefi, Vehhabî: Kur'an ve hadislerde geçen "antropomorfik" anlatımları gerçek olarak değerlendirmiş ve Tanrı'nın bazı ad veya fiillerine insansı etkiler atfetmişlerdir. Kur'an'da da kullanılan ifadelerle Allah'ı teşbihlerle anlatır, ona el-yüz atfeder ve arşta oturduğunu kabul ederler.
Mâtürîdî - Eş'ari: Sınırlı bir insan-Tanrı benzerliğini kabul eder: görme ve işitme gibi. Allah'ın eli, yüzü gibi ifadeler ise müteşabih kabul ediliyor.
Mutezile - Cehmiyye: Tevhide aykırı bularak Allah'ın herhangi bir şekilde insana benzetilmesine karşı çıkar ve mutlak soyutlama yapar.

İslam inancında melekler, Allah'ın kendine ibadet ve emirlerini yerine getirsinler diye nurdan yarattığı üstün, ruhanî varlıklardır. Fatır Suresi'ne göre melekler iki, üç veya dört kanatlı elçilerdir.
Baş melek Cebrail, Allah'tan peygamberlere vahiy getirir; Mikâil, doğa olaylarıyla; İsrafil, Kıyamet ve yeniden diriliş günü Sûr üflemekle; Azrail ise canlıların hayatını sona erdirmekle görevlidir. Bunların dışında, insanların sevap ve günahlarını yazan Kirâmen Kâtibîn, insanları kabirde sorguya çeken Münker ve Nekir ve Allah'ın tahtını taşıyan Hamele-i Arş melekleri de vardır.
İslam kültüründe melekler dışında, iyi ve kötülerinin bulunduğuna ve değişik kılıklara girebildiklerine inanılan cinler bulunur. Kur'an'ın 72. suresi Cin Suresi'dir ve birçok Kur'an ayetinde de onlardan bahsedilir. Buna göre cinler, tıpkı insanlar gibi akıl sahibidirler, iyi (müslüman) ve kötü karakterli olanları vardır, yerler, içerler ve çoğalırlar. Cinci ekoller ve Mitolojik anlatımlarda onlar insanlarla ilişkiye girer.
Şeytanlar ve İblis değişik ayetlerde geçer. Müslümanlar, Kur'an okumaya başlarken Euzü Besmele çekerek kovulmuş ve lanetli şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar. İnanca göre Allah Adem'i topraktan yarattığında İblis, diğer meleklerin 

İslâm ve çocuklar konusu, İslam'daki çocukların haklarını, çocukların ebeveynlerine karşı görevlerini ve ebeveynlerin hem biyolojik hem de evlâtlık çocukları üzerindeki haklarını içerir. Ayrıca farklı düşünce okullarına ilişkin haklar konusundaki görüş ayrılıklarından bazıları da tartışılmıştır.

Muhammed, ümmetinin uyması gereken kanun ve örnekleri (bkz. sünnet) koymuştur.
Muhammed'in üç erkek ve dört kızı olmak üzere yedi çocuğu vardı. İbrahim bin Muhammed de dahil olmak üzere bütün oğulları bebeklik döneminde öldü. Bu nedenle, bir baba olarak onun deneyimi bazen "üzücü" olarak tanımlanır.  Muhammed'in çocuk sevgisinin bir göstergesi olduğu söylenen Zeyd b. Hârise adında evlatlık bir oğlu da vardır. Ayrıca beşi erkek üçü kız olmak üzere 5 torunu vardı; Hasan, Hüseyin, Abdullah bint Rukıyye, Muhsin Ümmü Külsûm bint Ali, Zeyneb bint Ali ve Ümame bint Zeynep. Bir rivayette Muhammed, onu yakalayana kadar bir oyunda Hüseyin'in peşinden koştu. Muhammed namaz kılarken Ümame'nin omuzlarına oturmasına izin verirdi. Peygamber torununu öptüğünde  yanındakilerden biri Peygamber'e şaşkınlık duyduğunu ifade ettiğinde, "Allah kalbini tüm insani duygulardan mahrum bıraktıysa ne yapabilirim?"
Muhammed genel olarak çocukları çok seven biri olarak anlatılmaktadır. Watt, kendi çocuklarının çoğu ondan önce öldüğü için bunu Muhammed'in çocuk özlemine bağlar. Kuşu ölmüş bir çocuğu teselli etmiştir. Muhammed çocuklarla birçok oyun oynadı, onlarla şakalaştı ve onlarla arkadaş oldu. Muhammed ayrıca diğer dinlerin çocuklarına da sevgi gösterdi. Bir keresinde hasta olan Yahudi komşusunun oğlunu ziyaret etti.
Bir keresinde Muhammed kucağında bir çocukla oturuyordu ve çocuk Muhammed'in üzerine işedi. Bundan utanan babası çocuğu azarladı. Muhammed babayı uyardı ve ona şunu tavsiye etti: "Bu büyük bir sorun değil. Kıyafetlerim yıkanabilir. Ama çocuğa nasıl davrandığına dikkat et. Onunla toplum içinde bu şekilde başa çıktıktan sonra kendine olan güvenini ne düzeltebilir?"

Çocukların yetişkinliğe ulaşana kadar beslenme, giydirilme ve korunma hakları vardır.
Çocuklar, ebeveynlerinin sevgisini ve şefkatini almak için saygı duymalıdır.
Hediyeler konusunda çocukların kardeşleri karşısında eşit muamele görme hakları vardır.
Ahmed b. Hanbel, bir çocuğa ayrıcalıklı muameleyi, engelli ise başkalarına izin verilmediğini söyledi. (el-Muğni, 5. cilt, s. 605)

Çocuğun üvey ebeveyni veya öz ailesi tarafından zorlanmama hakkı vardır.
Çocukların eğitim hakkı vardır.
Ebeveynlerin, miras kalan çocuklara yeterince sağlamaları önerilir.
Bir hadis, "Anne babalar, çocuklarını yoksulluk içinde bırakmaktansa, çocuklarını iyi durumda (maddi olarak) bırakmak daha iyidir" der.
Bir çocuğu diğerine tercih eden ebeveynler, bir evdeki çocuklar arasında bir nefret, öfke ve dehşet atmosferine yol açabileceğinden, bir adaletsizlik eylemi olarak kabul edilir. Ancak, bir ebeveyn çocuklarından birine tıbbi tedavi teminatı gibi bir gerekliliği yerine getirmesi için maddi yardım sağladıysa, böyle bir hibe adaletsizlik eylemi olarak kategorize edilmeyecektir. Böyle bir hibe, bir ebeveynin yerine getirmesi gereken bir gereklilik olan çocukların temel ihtiyaçlarını harcama hakkı içerine dahil edilir.

Bir baba, çocuklarını İslam'ı ve İslam'a göre öğretmekten sorumludur:
İnanç ve ibadet hakkında temel bilgiler
Ahlâki nitelikler hakkında temel bilgiler
Diğer insanlarla ilişkilerde nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair bilgiler
Mesleki Eğitim
Muhammed dedi ki: "Her biriniz bir koruyucusunuz ve sizin korumanızdaki evlerinizden ve eşyalarınızdan sorumlusunuz. Bir adam aile üyelerinin koruyucusudur ve onun sorumluluğu altındakilerden sorumludur." (Muhammed b. İsmâil Buhârî ve Müslim b. Haccâc)

Evlenecek yaşa geldiklerinde evlendirmek
Çocukların ebeveynleri üzerinde sahip oldukları haklardan biri de, yeterince büyüdüklerinde, geciktirilmeksizin evliliğin sağlanmasıdır. Hem Kur'an hem hadisler gençlerin ve yetimlerin yeterince büyüdüklerinde evlenmelerini emretmektedir.

Ebeveynlerin ilk ve en önemli hakkı çocukları tarafından itaat ve saygı görmektir. Bir hadis, Muhammed'in "en büyük günahı" şirk olarak tanımladığını ve ana babaya itaat etmeyi reddettiğini kaydeder.
Ana, diğer herhangi bir kişiye tanınandan en iyi saygıyı görme hakkına sahiptir, ayrıca anne, genel koşullarda, en azından yeniden evlenene kadar, çocuğu velâyet hakkına sahiptir.
<< Ebû Hüreyre rivayet etti: "Bir adam Allah resulüne geldi ve ona sordu:
'Ey Allah Resulü! en çok saygı göstermem gereken kişi kimdir?'
Peygamber: 'Annendir' dedi.
Adam tekrar sordu.
Peygamber: 'Annendir' dedi.
Adam tekrar sordu ve Peygamber yine 'annendir' dedi. Adam 4. kez sorduğunda bu kez Peygamber: 'Babandır' dedi." >>
- Muhammed b. İsmâil Buhârî, Edeb 2; Müslim b. Haccâc, Birr l.

Ebeveynler, çocukları tarafından bakılma ve özellikle yaşlılıklarında gerektiğinde fiziksel veya maddi yardım alma hakkına sahiptir, ancak ebeveynler de şeriat olduğu için çocuklarını / çocuğunu zorlamamalıdır.

Tüm Sünni / Şii mezhepleri, İslâmi evliliklerin icmâ olarak adlandırılan iki rıza gösteren taraf arasındaki sözleşmeler olduğu için, İslam'da zorla evliliklerin kesinlikle yasak olduğu konusunda hemfikirdir. Muhammed'e atfedilen bir hadis, bir kadının evlilikte bir erkeğe, önce danışılmadan verilemeyeceğini, rızasının ya evlenmeyi kabul etmesiyle ya da sessiz kalmasıyla elde edildiğini belirtir.
Ayrıca Muhammed, rızaları dışında evli oldukları anlaşılırsa kadınlara evliliklerini iptal etme yetkisi verdi.
<< Bir adam kızını evlendirdiğinde ve kızın bunda izni yok ise evlilik iptal edilebilir. Bir kız Peygamberimizin yanına gelip babasının onu bir erkekle kendi isteği dışında evlendirdiğini söyleyince, Peygamberimiz ona evliliği reddetmek hakkını verdi. >>
İslam'da evlilik esasen bir sözleşmedir. Bununla birlikte, kutsal ve seküler arasındaki ayrım İslam'da asla açık değildi, bu yüzden bu sadece seküler bir sözleşme değil.
Geçerli bir evlilik için, başlıca fıkhi mezheplere göre aşağıdaki koşullar yerine getirilmelidir:

Net bir teklif olmalı.
Açık bir kabul olmalı, ancak sessizlik de kabul olarak kabul ediliyor.
Yalnızca Sünni İslam'da, en az iki şahit olmalıdır. Evliliğin geniş çapta duyurulması tavsiye edilir.
Damad tarafından geline az ya da çok bir mehir  verilmelidir (Bunu gelin yani kız belirleyecektir).
Mâlikî mezhebi, ebeveyne evlilikte icbar hakkını verir. İcbar, babanın itirazı nedeniyle evliliğin iptalidir. Mâlik b. Enes'e göre çocuklar, olgunlaşmamış olmaları nedeniyle kendileri için uygun olmayan bir eş seçebilirler, dolayısıyla ebeveynin bu yetkisi, çocuğu kendisine uygun olmadığını düşündüğü biriyle evlenmeyi hükümsüz kılması için verilmiştir. Bu, Maliki mezhebi tarafından ebeveyne verilen bir haktır. Ayrıca İslam, ebeveynlerin hemen hemen her koşulda çocuklarını gözetmesini ister, bu nedenle ebeveynler çocuklarından belirli bir kişiden boşanmalarını isteyebilir, ancak bu İslam hukukunda desteklenemez ve ebeveynin meşru bir hakkı değildir.

Reuben Levy'ye göre evlilik için İslam'da yaş sınırı belirlenmemiştir ve "oldukça küçük çocuklar yasal olarak evlenebilir". Ancak kız, evlilik içi cinsel ilişkiye uygun hale gelene kadar kocasıyla birlikte yaşamayabilir. Hanefî mezhebi cinsel ilişkiler için uygunluk durumunu ulaşıncaya kadar bir kadın kocasının evine alınmaması gerektiğini söyler. Levy ekliyor:
<< Karı koca ile veli (en yakın erkek akrabası ve vasisi) arasında bir ihtilaf olması halinde, kadı bilgilendirilecek ve iki başhemşire atayacaktır. Kızı muayene edin ve evliliğe fiziksel olarak hazır olduğunu bildirin. Çok genç olduğuna karar verirlerse, uygun olduğuna karar verene kadar babasının evine dönmesi gerekir. Nişanlılık her yaşta gerçekleşebilir. Gerçek evlilik daha sonradır, ancak yaşı farklı ülkelerde değişiklik gösterir. >>
- Reuben Levy, The Social Structure of Islam (İslam'ın Sosyal Yapısı)
İslami hukuk terminolojisinde Buluğ, olgunluğa, ergenliğe veya yetişkinliğe ulaşmış ve İslâm hukukuna göre tam sorumluluk sahibi bir kişiyi ifade eder. Fıkıhçılar, hem erkekler hem de kadınlar için bu duruma ulaşmak için farklı yaş ve kriterler belirler. Evlilikte buluğ, Arapça meşru ifade ile ilgilidir, hatta kız fiziksel olarak cinsel ilişkiye girmeye uygun olana kadar düğünün gerçekleşmeyebileceği anlamına gelir. Bazı Hanefi âlimleri, cinsel ilişkinin, kişinin sağlığına zarar vermediği sürece ergenlik çağından önce gerçekleşebileceği görüşündedir. Buna karşılık, buluğ  âdetlerle kendini gösteren cinsel olgunluğa ulaşılmasıyla ilgilidir. Bu iki kavramla ilgili yaşlar net değildir. Sadece rüşt denen ayrı bir duruma veya kişinin kendi mülkiyetini idare etmek için entelektüel olgunluğa ulaşıldıktan sonra evlenilebilir.

İslam, "biyolojik ebeveynlerin yerine bir çocuğun kısmen veya tamamen sorumluluğunu üstlenme" olarak tanımlanan çocukların "bakıma alınmasını" şiddetle tavsiye eder. Ancak İslam, çocuğa kendi adını vermeyi veya herhangi bir "kurgusal ilişki" kurmayı yasaklar. İslami evlat edinme bazen "teşvik etme" veya "kısmi evlat edinme" olarak adlandırılır ve " açık evlat edinme" ye benzer. Geleneksel olarak İslam, yasal evlat edinmeyi, birinin yanlışlıkla kardeşiyle evlenmesi veya mirasın dağıtılması gibi potansiyel sorunların kaynağı olarak görmüştür.
Bir çocuk evlat edinilirse, oğlu veya kızı değil, daha çok evlat edinen bakıcı (lar) ın vesayeti olur. Çocuğun soyadı, evlat edinen ebeveynin adı ile değiştirilmez ve velileri bu şekilde herkesçe bilinir. Yasal olarak bu, diğer ülkelerin koruyucu aile sistemlerine yakındır. İslam kültüründe evlat edinmeyi düzenleyen diğer ortak kurallar, miras, evlilik düzenlemeleri ve evlat edinen ebeveynlerin, çocuğun yeni ebeveynleri yerine başka bir bireyin çocuğunun vekili olarak görülmesi gerçeğini ele almaktadır. Genellikle evlat edinilen bir çocuk, otomatik olarak evlat edinen ebeveynlerden değil, biyolojik ebeveynlerinden miras alır. Çocuk miras sırasında (biyolojik aileden) rıza yaşının altındaysa, evlat edinen ebeveynleri çocuğun serveti üzerinde kayyım olarak hizmet eder, ancak ona karışmaz.
İslâm ö

Akıllı şehir, veri toplamak için farklı türde elektronik nesnelerin interneti sensörlerini kullanan ve daha sonra varlıkları, kaynakları ve hizmetleri verimli bir şekilde yönetmek için bu verilerden elde edilen bilgileri kullanan bir kentsel bir alandır. Bu, trafik ve ulaşım sistemlerini, enerji santrallerini, kamu hizmetlerini, su şebekelerini, atık yönetimini, suç tespitini, bilgi sistemlerini, okulları, kütüphaneleri, hastaneleri ve diğer topluluk hizmetleri izlemek ve yönetmek için vatandaşlardan, cihazlardan ve varlıklardan toplanan verileri ve analizler içermektedir.
Akıllı şehir konsepti, şehir operasyonlarının ve hizmetlerinin verimliliğini optimize etmek ve vatandaşlarla bağlantı kurmak için bilgi ve iletişim teknolojisini ve nesnelerin interneti ağına bağlı çeşitli fiziksel cihazları entegre etmektedir. Akıllı şehir teknolojisi, şehir yetkililerinin hem topluluk hem de şehir altyapısıyla doğrudan etkileşime girmesine ve şehirde neler olduğunu ve şehrin nasıl geliştiğini izlemesine olanak tanır. BİT, kentsel hizmetlerin kalitesini, performansını ve etkileşimini artırmak, maliyetleri ve kaynak tüketimini azaltmak ve vatandaşlar ile hükûmet arasındaki teması artırmak için kullanılır. Akıllı şehir uygulamaları, kentsel akışları yönetmek ve gerçek zamanlı yanıtlara izin vermek için geliştirilmiştir.

Konuyla ilgili akademik yayınlar ve tezler 23 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Konuyla ilgili kurumsal yayınlar ve raporlar 23 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alışveriş merkezi (AVM), büyük ve orta büyüklükteki kentlerde çeşitli ürünlerin ve yaygın markaların satışı için genelde bir firma bünyesinde bazen de kooperatif olarak faaliyet gösteren büyük satış mağazası, çarşı kompleksi. Modern anlamda alışveriş merkezleri, şehirlerin hızla büyümesi ve kent merkezlerinin alışveriş için uzak kalması nedeniyle ortaya çıkmıştır.
Mağaza, büyüklüğüne göre reyonlardan oluşabileceği gibi bir mağazalar topluluğu şeklinde de olabilir. Küçük alışveriş merkezinden boyut ve işlevsellikleri ile farklıdır. Alışveriş merkezleri mimari açıdan önemli yapılardı ve varlıklı müşterilerin hava koşullarından korunan alanlarda alışveriş yapmalarını sağladı.

Halka açık alışveriş alanlarının en eski örneklerinden biri, alışveriş pazarlarının bulunduğu antik Roma'dan geliyor. En eski halk alışveriş merkezlerinden biri, Roma'daki Trajan Pazarı idi. Trajan Pazarı muhtemelen Şamlı Apollodorus tarafından MS 100-110 civarında inşa edilmiştir ve dünyanın en eski alışveriş merkezi olduğu düşünülmektedir. İstanbul şehrindeki Kapalıçarşı 15. yüzyılda inşa edilmiş olup hâlen 58'den fazla caddesi ve 4.000 mağazasıyla dünyanın en büyük kapalı alışveriş merkezlerinden biridir. Suriye'nin Şam kentinde 19. yüzyıldan kalma Hamidiye Çarşısı gibi çok sayıda diğer kapalı çarşı da günümüz alışveriş merkezlerinin öncüsü olarak düşünülebilir. Büyük ölçüde kapalı olan İsfahan Kapalıçarşısı 10. yüzyıldan kalmadır. 10 kilometre uzunluğundaki Tahran Kapalı Çarşısı'nın da uzun bir tarihi var. Dünyanın en eski sürekli çalışan alışveriş merkezi Chester Rows sayılır.
1785 yılında açılan St. Petersburg'daki Gostiny Dvor merkezi, modern inşa edilen ilk alışveriş merkezi tipi alışveriş komplekslerinden biri olarak kabul edilebilir. Paris'teki Marché des Enfants Rouges 1628'de açıldı ve bugün hâlâ çalışıyor. İngiltere'nin Oxford kentindeki Oxford Pazarı 1774 yılında açıldı ve bugün de faaliyetlerini sürdürüyor. Passage des Panoramas 1798'de Paris'te açıldı. Londra'daki Burlington Arcade, 1819'da açıldı. Providence, Rhode Island'daki Westminster Arcade, 1828'de Amerika Birleşik Devletleri'nde perakende konseptini tanıttı ve ülkenin en eski "alışveriş merkezi"dir. İtalya'nın Milano kentindeki Galleria Vittorio Emanuele II merkezi, 1870'leri takip etti. Viktorya mimarisi tarzında Cleveland Arcade, Sidney kentinde Queen Victoria Building ve 1890'da Moskova'da açılan GUM dâhil olmak üzere 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında eğlence ve alışveriş merkezleri oluşturdu.

En büyük alışveriş merkezi 1986'dan bu yana faaliyette olan ve dünyanın en büyük alışveriş merkezi olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na giren Kanada Edmonton, Alberta'daki West Edmonton Mall idi. Şu an toplam alan bakımından dünyanın en büyük alışveriş merkezi, Dubai'de (Birleşik Arap Emirlikleri) Burc Halife gökdelenin yanında bulunan Dubai Mall'dur. Türkiye'nin İstanbul şehrinde yer alan Forum İstanbul Avm Türkiye'nin en büyük alışveriş merkezidir.
Son yıllarda insanlarda gelişen alışveriş kültürü farklılık göstererek sokak mağazalarından şehir alışveriş merkezlerine ilgi artmıştır. Alışveriş merkezleri insanlara alışverişin yanı sıra eğlence, sinema, etkinlik ve çeşitlilik gibi imkânlar da sunduğu için insanların odak noktası hâline gelmiştir. Ve büyük bir hızla tüm dünyada yeni AVM'ler açılmaktadır.
Modern bir alışveriş merkezi büyük bir alışveriş ve eğlence kompleksi olabilir. Mağazalara ek olarak giyim mağazası, alışveriş merkezi kiosku, food court, kahvehane, restoran, kafe, bar, kumarhane, sinema salonu, bowling salonu da dâhil olmak üzere çok katlı bir binadir. Kural olarak, kompleks yürüyen merdivenler, asansörler ile, alıcıların kişisel taşınması için park etme yeri ile donatılmıştır. AVM'ler metro istasyonları ve toplu taşıma duraklarının yakınında veya şehrin yerleşim bölgelerinde bulunur. Böyle bir alışveriş ve eğlence kompleksi, büyük ekonomik ve kültürel katkı sağlar ve modern kitle kültürünün yoğunlaşmasına bir örnek olabilir.

Çok katlı mağazacılık
Anchor kiracı

Amerika Birleşik Devletleri'nin ada bölgeleri (İngilizce: Insular area), Amerika Birleşik Devletleri'nin herhangi bir eyalet veya federal bölgeye (Washington) bağlı olmayan topraklarıdır. Bu bölgeler çoğunlukla Karayipler veya Büyük Okyanus'ta yer almaktadır.

Bütünleşmiş: Bu bölgeler hukuken doğrudan ve kalıcı olarak ABD'nin parçası kabul edilir. Burada ABD Anayasası'nın tamamı eksiksiz olarak uygulanır. Ayrıca bu statüdeki yerler tarihsel olarak ABD'nin bir eyaleti olma yolunda olduğunu göstermekteydi.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkardığı bölgelerdir. Söz konusu yasa bölgeye kendi yerel hükûmetini kurma hakkı tanımaktadır. Bu bölgelerin kendi seçilmiş valileri, yerel meclisleri ve yargı sistemleri bulunmaktadır. Bu bölgeler iç işlerinde büyük ölçüde özerk olup, dış ilişkilerde ve savunmada tamamen ABD'ye bağlı bölgelerdir.
Bu listede yer alan Porto Riko ve Kuzey Mariana Adaları hukuken bütünleşmemiş ve örgütlenmiş topraklar olarak listelenmesine rağmen ABD Kongresi ile yaptıkları özel anlaşmalar kapsamında kendi anayasalarını yazdıkları için kendilerini Commonwealth (Bağımsız Topluluk) olarak adlandırmaktadır.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Burada belirtilen her bir ülke Birleşmiş Milletler üyesi olup, kendi bayrağı, anayasası ve yönetimi olan tam bağımsız ve egemen devletlerdir. Bu ülkeler ABD ile imzaladıkları Serbest Birlik Sözleşmesi ile yürütülen çok sıkı bir ortaklığa sahiptirler.

 Marshall Adaları (1986'dan beri)
 Mikronezya Federal Devletleri (1986'dan beri)
 Palau (1994'ten beri)

Amerika Birleşik Devletleri'nin idari bölümleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin toprakları
Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları
Amerika Birleşik Devletleri Çeşitli Karayip Adaları
Amerika Birleşik Devletleri Çeşitli Pasifik Adaları

Office of Insular Affairs
Department of the Interior Definitions of Insular Area Political Types

Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri veya Amerika Birleşik Devletleri'nin devletleri, 50 tane olup birbirleriyle politik bir birlik oluştururlar. Her bir eyalet, bir coğrafi bölgede idari yetkiye sahiptir ve egemenliğini federal hükûmetle paylaşır. Egemenliğin her bir eyalet ile federal hükûmet arasında paylaşılmasından dolayı Amerikalılar hem federal cumhuriyetin, hem ikamet ettikleri eyaletin vatandaşıdır. Eyalet vatandaşlığı ve ikamet esnektir ve bir eyaletten diğerine taşınmak için herhangi bir hükûmet iznine gerek yoktur. Şartlı tahliyeyle serbest kalmış hükümlüler ve velayeti paylaşan boşanmış ebeveynlerin çocukları gibi belirli bir mahkeme kararıyla bu hakkı sınırlandırılmış kişiler, anılan kuralın istisnasını oluşturur.
Eyalatlerin nüfusu 600.000'in biraz altından (Wyoming), 39 milyonun üzerine (Kaliforniya) ve yüzölçümü 3.140 km²'den (Rhode Island) 1.717.860 km²'ye (Alaska) değişiklik gösterir. Dört eyalet tam resmî adlarında commonwealth ifadesini kullanır.
Eyaletler countylere ya da countylere eş değer birimlere ayrılmıştır. Bunlara belli ölçüde yerel idari yetki tanınmıştır, ancak egemenlikleri bulunmaz. İller ve illere eş değer birimlerin yapıları eyaletten eyalete farklılık gösterir. Eyalet yönetimleri, yetkilerini (her bir eyaletin) halkından, kendi ayrı anayasaları dolayısıyla alır. Bu anayasaların her birinin temelini cumhuriyetçi ilkeler oluşturur ve her biri üç kuvvetten oluşan bir yönetim öngörür: Yürütme, yasama ve yargı.
Birleşik Devletler Anayasası'na göre eyaletler, aralarında anayasa değişikliklerinin onanmasının da bulunduğu çeşitli yetki ve haklara sahiptir. Tarihsel olarak bakıldığında, yerel kolluk kuvvetleri, devlet okullarında eğitim, sağlık hizmetleri, eyalet içi ticaretin düzenlenmesi ve yerel ulaşım ile altyapı genel olarak öncelikle eyaletlerin sorumluluk alanındadır. Öte yandan, günümüzde bunların tamamı önemli ölçüde federal kaynaklarca karşılanmakta ve federal düzeyde yasal düzenlemelere tabi tutulmaktadır. Zaman içinde ABD Anayasası değişikliklere uğradı ve uygulanışı ile hükümleri değişti. Merkezîleşmeye ve incorporation'a (Mahkelemerin U.S. Bill of Rights'ı eyaletlere uygulaması) doğru genel bir eğilim oluştu ve federal hükûmetin rolü arttı. Eyaletlerin yetki ve egemenliğinin federal hükûmet ile bireylerin hakları karşısında sınırları ve içeriğine ilişkin bir kavram olan eyaletlerin haklarına ilişkin tartışmalar sürmektedir.
Eyaletler ve buralarda ikamet edenler çift meclisli bir yasama organı olup Senato ile Temsilciler Meclisi'nden oluşan federal Kongre'de temsil edilir. Her eyalet Senatoda iki senatörle temsil edilir ve Mecliste en az bir temsilci ile temsil edilme hakkına sahiptir. Temsilciler Meclisi üyeleri tek üyeli bölgelerden seçilir. Temsilciler eyaletler arasında, en son on yıllık anayasal nüfus sayımına göre belirlenecek oranlarla paylaştırılır. Her eyalet ayrıca devlet başkanını seçen Seçiciler Kurulu'na belirli sayıda seçici gönderme hakkına sahiptir. Her eyaletin seçici sayısı, o eyaletin temsilci sayısı ile senatör sayısının toplamına eşittir.
Anayasa Kongre'ye, Birliğe yeni eyaletleri kabul etme yetkisi tanımıştır. ABD'nin 1776'da kuruluşundan bu yana, eyalet sayısı en baştaki 13'ten 50'ye yükselmiştir. En yeni eyaletler, ikisi de 1959'da eyalet olan Alaska ve Hawaii'dir.
Anayasa, eyaletlerin Birlik'ten ayrılma yetkilerinin olup olmadığı konusunda sessiz kalmıştır. Amerikan İç Savaşı'ndan kısa süre sonra ABD Yüksek Mahkemesi, Texas v. White davasında bir eyaletin tek taraflı olarak bunu yapamayacağını hükme bağlamıştır.

Haritada yer alan eyaletlerin üzerine tıklayarak ilgili maddeye gidebilirsiniz.

ABD anayasa hukuku uyarınca, 50 ayrı eyalet ve bir bütün olarak Birleşik Devletler egemen yargı yetkilisidir. Eyaletler, ülkenin idari bölümleri değildir; Amerika Birleşik Devletleri Anayasası Onuncu Değişikliği federal hükûmete devredilmemiş tüm hükûmet yetkilerini eyaletlere veya halka saklı tutar.
Sonuçta 50 eyaletten her biri, halkının uygun göreceği herhangi bir şekilde (ABD Anayasası tarafından belirlenen geniş parametreler ve Kongre tarafından uygulanan Cumhuriyet Garantisinde) kendi bireysel hükûmetini düzenleme ve Anayasa ile federal hükûmete verilmeyen tüm hükûmet yetkilerini kullanma hakkını saklı tutar. Federal hükûmetten farklı olarak bir eyalet, halkının refahı için gerekli tüm yasaları genel olarak yapma hakkı olan polis gücü olarak sayılmamıştır. Sonuç olarak, çeşitli eyaletlerin hükûmetleri pek çok benzer özelliği paylaşırken, genellikle biçim ve içerik açısından büyük farklılıklar gösterirler. İki eyalet hükûmeti hiçbir zaman tamamen aynı değildir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin toprakları (İngilizce: Territories of the United States), Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmetinin doğrudan denetimi altında bulunan dış idari bölümlerdir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin günümüzde 16 adet toprağı bulunmaktadır. Bu bölümler yerel olarak seçilen valiler ve bölgesel yasama organlarıyla birlikte kendi kendini yöneten topraklardır. Her biri aynı zamanda Temsilciler Meclisi'ne oy vermeyen bir üyeyi seçmektedir.

Bütünleşmiş: Bu bölgeler hukuken doğrudan ve kalıcı olarak ABD'nin parçası kabul edilir. Burada ABD Anayasası'nın tamamı eksiksiz olarak uygulanır. Ayrıca bu statüdeki yerler tarihsel olarak ABD'nin bir eyaleti olma yolunda olduğunu göstermekteydi.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkardığı bölgelerdir. Söz konusu yasa bölgeye kendi yerel hükûmetini kurma hakkı tanımaktadır. Bu bölgelerin kendi seçilmiş valileri, yerel meclisleri ve yargı sistemleri bulunmaktadır. Bu bölgeler iç işlerinde büyük ölçüde özerk olup, dış ilişkilerde ve savunmada tamamen ABD'ye bağlı bölgelerdir.
Bu listede yer alan Porto Riko ve Kuzey Mariana Adaları hukuken bütünleşmemiş ve örgütlenmiş topraklar olarak listelenmesine rağmen ABD Kongresi ile yaptıkları özel anlaşmalar kapsamında kendi anayasalarını yazdıkları için kendilerini Commonwealth (Bağımsız Topluluk) olarak adlandırmaktadır.

Bütünleşmemiş: Bu bölgeler ABD toprağı olmasına rağmen ABD Anayasası'nın tamamı bu bölgelerde uygulanmaz. Burada sadece temel haklar geçerlidir. Ayrıca bu statüdeki yerlerin gelecekte ABD'nin bir eyaleti  olması (bütünleşmesi) hedeflenmemiştir.
Örgütlenmemiş: ABD Kongresi'nin bu bölgelerin kendi yerel hükûmetini kurması için Organik Yasa (İngilizce: Organic Act) çıkarmadığı bölgelerdir. Bu bölgeler federal hükûmet tarafından doğrudan veya özel yetkilendirmeye yönetilen bölgelerdir.

Burada belirtilen her bir ülke Birleşmiş Milletler üyesi olup, kendi bayrağı, anayasası ve yönetimi olan tam bağımsız ve egemen devletlerdir. Bu ülkeler ABD ile imzaladıkları Serbest Birlik Sözleşmesi ile yürütülen çok sıkı bir ortaklığa sahiptirler.

 Marshall Adaları (1986'dan beri)
 Mikronezya Federal Devletleri (1986'dan beri)
 Palau (1994'ten beri)

Amerika Birleşik Devletleri'nin idari bölümleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin ada bölgeleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları

FindLaw: Downes v. Bidwell, 182 U.S. 244 (1901)19 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding the distinction between incorporated and unincorporated territories
FindLaw: People of Puerto Rico v. Shell Co., 302 U.S. 253 (1937)20 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding application of U.S. law to organized but unincorporated territories
FindLaw: United States v. Standard Oil Company, 404 U.S. 558 (1972)11 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding application of U.S. law to unorganized unincorporated territories

Arabasız şehir, motorlu araçların bulunmadığı bir kentsel alandır. Arabasız şehirler, motorlu taşıtların aksine toplu taşımayı, yürümeyi ve bisiklete binmeyi tercih etmektedir. Motorlu taşıtların yasak olduğu ilçelere yaya bölgesi adı verilmektedir. Arabasız şehir modelleri, trafik sıkışıklığı ve altyapı ile ilgili sorunlar ve önerilen çevresel ve yaşam kalitesine ilişkin faydalar nedeniyle 20. yüzyılın ikinci yarısında ilgi görmeye başlamış bulunmaktadır. Asya, Avrupa ve Afrika'daki pek çok şehir, motorlu taşıtların icadından önce kuruldukları için arabasız alanlara sahipken, Asya'daki pek çok gelişmekte olan şehir altyapılarını modernize etmek için arabasız modeli kullanmaktadır.

Bir şehir tamamen veya kısmen otomobilsiz olabilir. Tam olarak otomobilsiz olan şehirler, şehir sınırları içinde tüm özel araç kullanımını yasaklarken, kısmen otomobilsiz olan şehirlerde otomobilsiz bölgeler bulunur ancak diğer alanlarda bazı özel araç kullanımına izin verilir. Bu bölgeler genellikle şehir merkezi çevresinde yoğunlaşır. Arabasız şehir projeleri, yaya hareketliliğini ve verimli yapısal yerleşimi artıran dikkatli bölgeleme ile arabalardan ziyade insanların ihtiyaçları etrafında tasarlanmıştır.
Arabasız bir şehir tasarlamak için belirli bir plan olmasa da, dünya çapında birçok şehir aşağıdaki modelin varyantlarıyla başarıya ulaşmıştır.
Arabasız bir şehir iki bölgeden oluşur: konut ağırlıklı bir merkez ve hizmet ağırlıklı bir çevre. Merkezde kamusal bir alan içerisinde yer alan konutlar ve yaşam alanlarından oluşmaktadır. Bu alandaki motorlu araç trafiğini azaltmak için, yürüyüş birincil ulaşım şekli olarak hizmet vermekte ve bisiklet rotaları ek olarak açılmaktadır. Sonuç olarak, motorlu trafik ile konutlar arasında daha az uyuşmazlık yaşanmaktadır. Şehrin çeşitli bölgelerini birleştiren bir yaya ve bisiklet ağı da yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Konut merkezini çevreleyen çevre, süpermarketler ve spor salonları gibi hizmet ve tesislerden oluşmaktadır. Bu tesisler ile merkez arasındaki mesafeler, kullanım sıklığına göre belirlenir ve daha sık kullanılanlar şehir merkezine en yakın konumda yer almaktadır. Bu tesisler, yürüme mesafelerini azaltmak, konutlara erişimi iyileştirmek ve yeni yol altyapısı ihtiyacını en aza indirmek amacıyla şehir genelinde dağıtılacaktır. Merkezi olmayan bir yapılandırmaya alternatif olarak, yürümeden halka kolay erişim sağlayan yoğun mağaza ve hizmetlerle çevrelenmiş merkezi bir toplu taşıma durağı düşünülebilir.
Arabasız kentin dışında, kent sakinleri tarafından kullanılacak ulaşım bölgeleri ve otoparklar yer almaktadır. Kent meydanının dışındaki otoparklar kentin çevresine erişim sağlar, ancak merkeze erişimi engeller. Genellikle, insanların araçlarını buraya park etmelerine ve/veya şehre alternatif bir ulaşım aracı kullanmalarına olanak sağlamak için şehrin dış mahallelerinde park alanları oluşturulur. Bu ağlar, merkezi ithalat/ihracat ve atık toplama gibi lojistik bileşenlere olanak sağlar.

Venedik şehri, modern bir şehrin arabalar olmadan nasıl işleyebileceğinin bir örneğidir. Şehir 1.500 yıl önce, arabanın icadından çok önce kurulduğu için bu tasarım kasıtlı olarak yapılmamıştır. Şehre arabayla gelen ziyaretçiler ya da arabası olan sakinler arabalarını şehir dışındaki bir otoparka park etmeli ve daha sonra yürüyerek ya da trenle şehre girmelidir. Şehirde en yaygın ulaşım yöntemi yürüyerek ulaşım olmakla birlikte, şehrin kanallarında dolaşan motorlu su otobüsleri de mevcuttur.

Belediye meclisinin 2014 Kentsel Hareketlilik Planının bir parçası olarak, İspanya'nın Barselona kentinde, " süper bloklar " olarak bilinen, dokuz şehir bloğu genişliğinde yalnızca yayalara açık alanlar hayata geçirilmiştir. Kent yönetimi bu plan için daha sürdürülebilir hareketlilik ve kamusal alanların yeniden canlandırılması gibi çeşitli hedeflerden söz etmektedir. Kent hükûmeti bu plan için daha sürdürülebilir hareketlilik ve kamusal alanların yeniden canlandırılması da dahil olmak üzere çeşitli hedefler öne sürmektedir. COVID-19 salgını, Barselona'da yayınlanan ve 160 akademisyen ve 300 mimar tarafından imzalanan COVID-19 Sonrası Şehrin Yeniden Düzenlenmesi Manifestosu gibi Barselona'nın organizasyonunda radikal değişiklik önerilerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

1970'lerden bu yana, Almanya'nın Nürnberg kenti, büyük araç trafiği koridorlarını aşamalı olarak kapatarak büyük ölçüde araçsız bir şehir merkezi oluşturmuştur. 1988 yılında şehir, şehrin merkezinden geçen son araç yolunu deneme amaçlı olarak kapatmıştır. Bu dönüşüm bir yıl içinde toplam araç trafiği akışını %25 oranında azalttı ve hava kalitesini önemli ölçüde yükseltti. Otomobillerin şehir merkezinden çıkarılmasına binaların yenilenmesi ve yeni sanat eserlerinin yerleştirilmesi eşlik etmiş ve ortaya çekici bir yaya bölgesi çıkmıştır.

New York Times'a göre, Almanya'nın Heidelberg kenti 2021 itibarıyla "hidrojenle çalışan otobüslerden oluşan bir filo satın alacak, banliyölere bisiklet 'otoyolları' ağı kuracak ve mahalleleri tüm araçları caydıracak ve yürümeyi teşvik edecek şekilde tasarlayacak." Arabasından vazgeçen her araç sahibine bir yıllık ücretsiz toplu taşıma teşviği verilmektedir.

Belçika'nın Gent kentinde bir sirkülasyon planı başlatıldı ve artık şehrin kalbinin tamamı (35 hektar) kısmen araçsız hale getirildi. Arabaların girebildiği bölümlerin yanı sıra arabaların giremediği bölümler de bulunmaktadır. Bazı bölümlere toplu taşıma araçları, taksiler ve ruhsat sahipleri girebilir fakat saatte 20 km'yi geçemezler. Şehir merkezinin etrafında, şehrin tüm bölümlerine ve yeraltı otoparklarına erişimi sağlamak üzere bir park yönlendirme sistemi kullanan bir park rotası mevcuttur. Arabasız ulaşıma geçiş, trafik sıkışıklığını önemli ölçüde azaltmış ve bisiklet ve toplu taşıma gibi diğer ulaşım türlerinin kullanımını artırmıştır.

Arabasız yerlere diğer örnekler, arabaların yasak olduğu ve ana ulaşımın atlar, bisikletler ve tekneler aracılığıyla sağlandığı Mackinac Adası ve Paquetá Adası'dır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin Masdar Şehri, çevre dostu ilkeler göz önünde bulundurularak tasarlanmış bir fütüristik şehirdir. Masdar Şehri, eko-kent olma temelinin özü olarak arabasız şehir felsefesini benimsemiştir. Yürünebilir bir şehir tasarımı ve daha uzak mesafelerde toplu taşıma için otonom kişisel hızlı transit ağının kullanılması lehine kişisel arabalar sokak alanlarından çıkarılmıştır.

Çin'deki Çengdu, arabasız şehrin temelleri göz önünde bulundurularak tasarlanan, yeni geliştirilen bir başka şehir örneğidir.

The Line, Suudi Arabistan'ın Tebük Eyaleti Neom'da inşa edilmekte olan, araba, sokak veya karbon emisyonu olmayacak şekilde tasarlanmış doğrusal bir akıllı şehirdir .

Araçsız günler
Arabasız hareket
Bisiklet altyapısı

Bir av sahası (yaban hayatı koruma sahası veya avlak olarak da bilinir) vahşi hayvanların güvenli bir şekilde yaşadığı veya spor için kontrollü bir şekilde avlandığı geniş bir arazi alanıdır. Avcılık yasaklanmışsa bir av sahası doğa koruma alanı olarak kabul edilebilir; bununla birlikte, bir av sahasının odağı özellikle hayvanlar (fauna) iken, bir doğa koruma alanı bölgenin doğal biyotasının (bitkiler, hayvanlar, mantarlar vb.) tüm yönleriyle ilgilidir.
Birçok av sahası Afrika'da bulunmaktadır. Çoğu halka açıktır ve turistler genellikle safarilere katılırlar. Tarihsel olarak, en bilinen av hedefleri arasında Afrika'daki sözde Big Five oyunu vardı: gergedan, fil, Afrika mandası, leopar ve aslan. Avcılığın zorluğu ve tehlikesi nedeniyle bu adı almıştır.
Bir av sahasında, ekosistemler korunur ve koruma genellikle önemlidir. Doğal yaşam alanındaki yerli yaban hayatı, doğal bir oranda popülasyonun artmasına uygun ortamın sağlanmasına yardımcı olur.

Varoş ya da banliyö; bir kentin, şehir merkezinden uzak, genellikle il veya ilçe sınırına yakın dış bölgelerine verilen ad. Genellikle nüfus yoğunluğunun daha düşük olduğu banliyölerde yaşayan halkın çoğu şehrin merkezi bölgelerine gitgel yaparlar. Varoşlar, genellikle anayollar veya demiryolları üzerinde kurulur ve şehir merkezine toplu taşımacılıkla ulaşım sağlarlar. Kenar mahalleler, tüm dünyada şehirlerin etrafında çoğalma eğilimindedir.

Varoş sözcüğü, Macarca város sözcüğünden gelir. Türkçede 16. yüzyılın başından beri kullanımı tespit edilen sözcüğün orijinal anlamı "sur dışı mahalle" olmakla birlikte, 1994 dolaylarında dar gelirli kişilerin yaşadığı mahalle anlamı kazanmıştır.
Banliyö sözcüğü ise Fransızca banlieue sözcüğünden gelir ve kökü Orta Çağ avam Latincesindeki "banleuca" sözcüğüne dayanır. Ban (ferman) ve leuca (3 millik mesafe) sözcüklerinden oluşan bu kavram, şehir merkezinden uzak ancak yine de bir efendinin otoritesine bağlı anlamına gelir. Türkçe kaynaklarda ilk kullanımı 1930'da tespit edilmiştir.
Türkçede bu sözcüklere karşılık olarak yörekent ve dolaylık sözcükleri oluşturulmuştur.

Gelişmiş ülkelerde varoşlar çoğunlukla durumu orta hâlli olan, orta ve üst katmanlardan kişilerin yaşadığı yerlerdir. Şehrin gürültü ve kirliliğinden kaçan insanların büyük ve rahat bahçeli evlerde yaşadıkları nezih yerleşim birimleridir. 20 ve 21. yüzyılda ulaşım alanında meydana gelen gelişmeler, demiryolu ağlarının gelişmesi, daha fazla kişinin taşıt sahibi olması, şehirlerdeki arazi kısıtlılığı, yeşil alanların yetersizliği gibi nedenler varoşları cazip hâle getirmiştir.
Türkiye'de varoşların durumu ülkenin ekonomik durumuna bağlı olarak çoğunlukla, çoğu gelişmiş devletin tam tersi şekilde gerçekleşmiştir. Şehre oranla kiraların ve diğer giderlerin düşük olduğu, gecekonduların yaygın olduğu varoşlar, alt sosyo-ekonomik düzeyden insanların yaşadığı yerler hâline gelmiştir. Bu nedenle varoş ve banliyö sözcükleri zaman zaman hatalı olarak gecekondu mahallesi anlamında kullanılır.
Fransa'da da banliyöler genellik düşük sosyo-ekonomik düzeyden insanların yaşadığı yerlerdir ancak üst tabaka banliyölere de rastlanır.
ABD'de banliyöler tipik olarak II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yapılmıştır ve genellikle:

Düşük nüfus yoğunluğuna sahiptir.
Tesis ve kolaylıklar (alışveriş ve ticaret gibi), yürüme mesafesinde değildir.
Toplu taşıma imkânları gelişmemiştir.
Genellikle daha düşük suç oranına sahiptir.
Alışveriş merkezleri, şehir içindeki alışveriş merkezlerine göre daha geniş alanlara ve otomobil parklarına sahiptir.

Uydu kent
Gecekondu

Banliyöleşme (suburbanizasyon), kent merkezlerindeki faaliyetlerin ve nüfusun, çeşitli nedenlerle kentin dış alanlarına doğru yayılması ve bu alanlarda yeni konut bölgeleri ile küçük ticari merkezlerin gelişmesi sürecidir. Bu olgu, özellikle sanayi devrimi sonrası hızlanan kentleşme ve ulaşım olanaklarındaki gelişmelerle birlikte, kentlerin mekânsal olarak genişlemesine yol açmıştır.
Banliyöleşme, modern anlamda 20. yüzyılın ortalarında, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kent merkezlerinin dışında, düşük yoğunluklu ve otomobile bağımlı yerleşim alanlarının inşasıyla belirginleşmiştir. Bu süreç, kent merkezlerinin karmaşasından uzaklaşma ve daha güvenli, konforlu yaşam arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da ise banliyöleşme, II. Dünya Savaşı sonrasında hızlanan ekonomik büyüme ve kentleşme ile birlikte, kentlerin çeperlerinde yeni yerleşim alanlarının oluşumunu beraberinde getirmiştir.
Banliyöleşmenin ortaya çıkmasında etkili olan başlıca unsurlar şunlardır:

Ulaşım araçlarının yaygınlaşması, bireysel otomobil sahipliğinin artması.
Kent merkezlerinde artan nüfus baskısı ve yaşam maliyetleri.
Kent merkezlerindeki çevre sorunları, gürültü, hava kirliliği ve güvenlik endişeleri.
Konut fiyatlarının kent merkezine göre daha uygun olması, geniş yaşam alanı arayışı.
Banliyöleşme, kentlerin sosyal ve ekonomik yapısında önemli değişikliklere yol açmıştır:

Orta ve üst gelir gruplarının kent merkezlerinden banliyölere taşınması, kent merkezinde düşük gelirli grupların yoğunlaşmasına neden olmuştur.
Banliyölerde homojen nüfus yapısı ve bireyselleşme eğilimleri, toplumsal yalnızlaşmayı artırmıştır.
Banliyöleşme, otomobil kullanımının artmasına ve çevresel bozulmaya yol açmıştır6.
Kent merkezlerinde çöküntü alanlarının oluşması ve bu alanlarda kentsel dönüşüm projelerinin gündeme gelmesi, banliyöleşme ile paralel ilerlemiştir.
Türkiye’de banliyöleşme eğilimi, özellikle 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmıştır. Büyük kentlerin çeperlerinde, müstakil konutların ve korunaklı sitelerin yaygınlaşması, orta ve üst gelir gruplarının kent dışına yönelmesine neden olmuştur. Bu süreç, kent merkezlerinde gecekondu bölgelerinin ve yoksullaşan apartmanların artmasına yol açmıştır.
Banliyöleşme, başlangıçta kent yaşamının olumsuzluklarından uzaklaşma arayışının bir sonucu olarak olumlu görülse de, zamanla sosyal ayrışma, çevresel sürdürülemezlik ve ekonomik iflas gibi sorunlara yol açtığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu eleştiriler, yeni şehircilik akımı gibi hareketlerin doğmasına ve kentlerin insani değerlerini öne çıkaran yeni yaklaşımların geliştirilmesine zemin hazırlamıştır.

Barangay (Tagalog: baranggay, [ˈbaraŋgaj]), önceki barrio adıyla da bilinen Filipinler'de en küçük yerel hükûmet biriminde köy, mahalle, semt kelimeleri için kullanılan yerel Filipin terimidir. Belediye ve şehir'ler barangay'lardan oluşmuştur. Barangay yer isimlerinde bazen 'Brgy' veya 'Bgy' kısaltmaları kullanılır. 31 Aralık 2006 itibarıyla bütün Filipinler'de toplam 41.995 barangay vardır.
Barangay terimi devlet başkanı Ferdinand Marcos'un başkanlığı zamanında eski İspanyolca barrios varoş (kenar mahalle) terimi yerine kullanılmaya başlanmıştır.

Tarihsel olarak, bir barangay 50 ile 100 civarında küçük aile toplulukları için kullanılan bir terimdir. Çoğu köyde sadece otuz ile yüz arasında ev vardır ve yüz ile beş yüz arasında kişi yaşar. Visayas bölgesindeki birçok sahilsel köyde sekiz veya ondan fazla ev yoktur. Malona-Polynesian dilinde eskiden kayıklar bir parangay olarak sınıflandırılırdı.

Belediye, kurumsal bir yapısı ile bölgesel ya da ulusal kanunlar tarafından kendisini yönetme hakkı tanınan idari bölünüştür. Belediye ifadesi aynı zamanda; bir şehir veya ilçenin temizlik, veterinerlik, itfaiye, aydınlatma, su ve elektrik gibi ortak ihtiyaçlarını ve hizmetlerini gören örgüt anlamında da kullanılır.
Belediyeler köy, kasaba, ilçe, büyük şehirlerde bulunur. Kamu hizmetleri ve temel kamu hizmetleri verir.

Belediyelerin yetkileri sanal özerklikten devlete tamamen bağlı olmaya kadar değişmektedir. Belediyeler bireyleri ve şirketleri gelir vergisi, emlak vergisi ve kurumlar vergisi ile vergilendirme hakkına sahip olabilir, ancak aynı zamanda devletten önemli miktarda fon da alabilir. Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde belediyeler, kamu hizmetlerini belediyeye ait kamu hizmeti şirketleri aracılığıyla sağlama konusunda anayasal haklara sahiptir.

Ülkelere göre idari bölümler listesi
Türkiye'nin belediyeleri listesi
Türkiye'de büyükşehir belediyeleri
Belediye veya şehir mühendisliği
Belediye başkanı
Belediye zabıtası
Belediye meclisi

Brugge, Belçika'nın Batı Flandre ilinin başkenti ve ülkenin en büyük altıncı şehridir. Yaklaşık 138.4 kilometrekarelik bir yerleşim alanı üzerine kurulu olan şehir; 2024 verilerine göre 119.636 kişilik bir nüfusa ev sahipliği yapar. 2000 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınarak Dünya Mirası ilan edilen eski şehir merkezine ek olarak; Koolkerke, Sint-Andries, Sint-Michiels, Assebroek, Sint-Kruis, Dudzele, Lissewege ve Zeebrugge ilçelerini de kapsayan bir idare yönetime sahiptir.
Amsterdam ve Saint Petersburg gibi diğer önemli kanal şehirleriyle birlikte Kuzeyin Venedik'i unvanını paylaşan Brugge, bir liman kenti olması sebebiyle geçmiş yüzyıllardan beridir önemli bir ticari merkezdir. Yılda yaklaşık 8 milyon ziyaretçiye ev sahipliği yapmasıyla da hem ülke hem de uluslararası çapta tanınmış bir turizm destinasyonudur.

Brugge isminin etimolojisine dair eldeki en eski dilbilgisel buluntular, Vikingler döneminde konuşulmakta olan Eski Norsça dilindeki Bryggja kelimesini işaret etmektedir. Küçük rıhtım, sandal bağlanan iskele gibi anlamlara gelen bu sözcüğün daha eski köke sahip olup olmadığı ise tartışmalıdır. Dokuzuncu yüzyıldan başlayarak zaman içinde Brvggas, Bruciam, Brutgis, Bruggensi, Bruggis, Bricge, Brugias, Brugis ve Bruges gibi farklı şekillerde isimlendirilen şehir; on ikinci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren günümüzde kullanılagelen haliyle anılmaya başlanmıştır.
Eski Hollandacada köprü anlamına gelen brugga kelimesinden türetilerek farklı lehçelerde brucge, brugge veya brug şeklinde kullanılmış olan kelimelerin ise günümüzdeki Brugge ismiyle bir bağlantısı olmadığı düşünülmektedir. Zira hem Hollandaca versiyonları hem de modern İngilizcede aynı anlama gelen bridge sözcüğünün proto-Cermenik brugjō kelimesinden türetildiği kanıtlanmıştır. Ayrıca onuncu ve on birinci yüzyıllarda kullanılan isimlerin bu kelime köküne uzak olması da bu iddiayı güçlendirmektedir.
Batı Flandre ve Frizya gibi denize kıyısı olan bölgelerde konuşulan Hollandaca lehçelerinde sekizinci yüzyıldan itibaren "i" sesinin "u" sesine dönüştüğü gözlemlenmiş; dolayısıyla da geçmişte kullanılan isimlerden birinin bu yolla evrimleşerek günümüzdeki Brugge halini almış olabileceği tezi üzerinde durulmaktadır. Ayrıca; Flandre bölgesinde kaleme alınmış olan 12. yüzyıla kadarki bütün metinlerde şehrin adı "u" harfini içerek şekilde yazılmış, yalnızca Anglo-Sakson kökenli kaynaklarda "i" harfinin kullanılmış olması dikkate değer başka bir konudur.

Brugge Belediye idaresine bağlı şu yerleşimler bulunmaktadır:

www.brugge.be 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Felemenkçe), (Fransızca), (İngilizce), (Almanca)
Uzaydan Brügge 10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir  burgh /ˈbʌrə/ İskoçya ve Kuzey İngiltere'de özerk bir belediye şirketi, genellikle İskoççada bir şehir, kasaba veya toun anlamına gelmektedir. Bu tür bir idari bölünme, Kral David'in ilk kraliyet burgh'larını kurduğu 12. yüzyıldan beri vardı. Burgh statüsü, Birleşik Krallık'ın geri kalanında bulunan ilçe statüsüne genel olarak benziyordu. 1975'te yerel yönetimin yeniden yapılanmasının ardından, "kraliyet burgh" unvanı birçok kasabada kullanılmaya devam etmekte olmasına rağmen, günümüzde törensel değerden biraz daha fazlasını ifade etmektedir.

Hall, Alaric, 'Eski MacDonald'ın bir Fyrm, eo, eo, y: Eski ve Orta İngilizcede <eo>' nun İki Marjinal Gelişmesi vardı ' 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Quaestio: Anglo-Sakson, İskandinav ve Keltçe Cambridge Colloquium'un Seçilmiş Bildirileri, 2 (2001), 60-90.
 Smith, William Charles (1878). "Borough".  Baynes, T.S. (Ed.). Encyclopædia Britannica. 4 (9. bas.). New York: Charles Scribner's Sons. ss. 62–64. 
 Smith, William Charles (1911). "Borough".  Chisholm, Hugh (Ed.). Encyclopædia Britannica. 4 (11. bas.). Cambridge University Press. ss. 268–273. 
Stewart, George R. (1967) Topraklarda İsimler. Boston: Houghton Mifflin Şirketi.

Şikago okulu ya da Chicago okulu, Ekoloji okulu ya da Ekolojik okul olarak da bilinen, temeli 1892'de Chicago Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler ve Antropoloji adıyla atılmış, 1920 ve 1930'lu yıllarda kent sosyolojisi araştırmalarına ve bunlara dayanılarak geliştirilmiş öğretilere verilen isimdir.

Pozitivist, ekolojist, organizmacı bir okuldur. Çeşitli bireyleri ve toplumsal olguları açıklamak üzere veriler toplarken ve bu verilerin tümden gelimci analizini yaparken doğa bilimlerinin tekniklerini kullanır. İnsan davranışlarını toplumsal yapıların ve fiziksel çevre etmenlerinin belirlediği olgulara dayandırmıştır. Kentin insan doğasının tüm özelliklerine sahip olduğuna inanır.
Ortaya konulan kuramlar ile okul kapsamlı bir kent tanımı ve yöntemi geliştirmekten öte Chicago'daki etnik ve kitlesel ayaklanmaların sebeplerinin araştırılması için, Park tarafından kurulmuş olmakla birlikte, yaptığı çalışmalar sonucunda niteliksel sosyolojinin ortaya çıkışı sağlanmış, kentlerin sosyoloji bilimi içerisinde önemi ilk kez vurgulanmış, dolayısı ile kent, sosyoloji biliminin odak noktasına yerleşmiştir.
Bu okul içinde kent araştırmaları yapan en önemli isimler Robert Park, Roderick D. McKenzie, Ernest Burgess, Louis Wirth olarak sayılabilir.

County, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer İngilizce konuşulan ülkelerde kullanılan idari birim ismidir. County kelimesi, köken olarak kont sözcüğünden türemiştir, ancak bugün idarî bir birim olan county'nin kontluk ile herhangi bir hukukî ilişkisi kalmamıştır.

Tarihî olarak; bir vilayetteki toprak sahipleri arasından bir kontun hem idârî, hem de hukukî hâkim olarak idare ettiği idârî bölgelerdi. Bu bölgeler, kontun imparator ya da kral adına yetkilerini kullandığı fakat imparatorluğun mülkiyetindeki topraklardı. County, Fransa'da ise Comté adı verilen idari bölgelere denktir. Günümüzde Büyük Britanya'da, İrlanda Cumhuriyeti'nde, Kanada'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nde county taşra idaresinde müstakil idari bölgelerdir.

Birleşik Krallık'ta county veya shire, tarihî olarak İngiltere, İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler ülkelerinin kendi içlerinde bölündüğü en büyük siyasî, idarî, hukukî birimlerdi. Günümüzde bu yapı neredeyse tamamen resmî kullanımdan kalkmıştır, ancak kontluklar kültürel kimliği yansıtan bölgeler olarak var olmaya devam ederler. Yargı gücü, krallığın bazı bölümlerinde resmî idari birimlerden ziyade hâlâ kontluk sınırlarına göre faaliyet gösterir. Bunun yanı sıra kriket gibi bazı spor dallarının turnuvaları da kontluk sınırlarına göre düzenlenir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde bir county, bir eyaletin (veya federal toprağın) coğrafi bir alt bölümüdür, genelde belli bir idari otoriteye sahiptir. "County" terimi, 50 eyaletin 48'inde kullanılır; Louisiana, "parish"lere bölünmüştür, Alaska da boroughlara bölünmüştür. Parish ve boroughlar, ayrıca bir county'ye dâhil olmayan bağımsız şehirler, ABD Federal Hükûmeti tarafından county dengi olarak nitelendirilir. Hâlen ABD'de 3.143 county ve county dengi idarî bölüm bulunmaktadır.
County'lerin yetkileri eyalet hukukundan kaynaklanır ve eyaletten eyalete büyük çeşitlilik gösterir. Connecticut ve Rhode Island gibi bazı eyaletlerde county, sadece coğrafî birimdir ama yönetimsel bir işlevleri yoktur. Bunun aksine, Maryland ve Baltimore örneklerinde olduğu gibi, county eğitim ve diğer kamu hizmetlerini üstlenmiştir.
Eyalet başına düşen ortalama county sayısı 62'dir. En fazla countysi olan eyalet Teksas'tır (245 tane); en az sayılı olan ise Delaware'dir (sadece üç tane, 2000 yılı Nüfus Sayımı itibarıyla). Ortalama county nüfusu 100.000 kadardır. Kaliforniya eyaletinde Los Angeles County, en kalabalık county'dir ve nüfusu 9.880.000'dir. (2009 Sayım tahminî) Bu rakam 8 tanesi haricindeki diğer tüm eyaletlerin toplam nüfusundan daha fazladır. En düşük nüfuslu county olan Loving County, Texas'ta, 2010 itibarıyla 82 kişi yaşamaktaydı.

En büyük county Alaska'dır, 850,000 km²den fazla bir alana sahiptir. Alaska dışında en büyük olan county, 52.000 km² ile San Bernardino County, Kaliforniya'dır. En küçük county olan Kalawao County, Hawaii 34 km²ye sahiptir. 3.143 county ve 3.794.101 mil2 toplam yüzölçümü ile ortalama Amerikan county büyüklüğü 3.127 km²dir. 2011 ortası itibarıyla toplam 311,8 milyon nüfuslu ABD'de, 3.143 county'nin ortalama nüfusu 99.205 kişidir, bu rakam km² başına 31,7 kişiye karşılık gelir.

Baltimore gibi bağımsız şehirler, herhangi bir countyye ait değildir. Bu şehirler, Indianapolis, gibi Konsolide şehir-county'lerden farklıdır çünkü bunlarda bir şehir ve county kaynaşıp tek bir kurum meydana getirmiştir. Konsolide şehir-county hem belediye işletmesi olan bir şehirdir (yani bir belediyedir) hem de bir eyaletin idari alt birimidir ve her iki varlığın da yetki ve sorumluluklarına sahiptir.

Bir county idaresinin (ve genelde county mahkemesinin) bulunduğu yerleşim, county merkezi (İngilizce county seat) olarak adlandırılır; Louisiana ve Alaska'da ise idare merkezine "parish merkezi" ve "borough merkezi" denir. Bazı Kuzeydoğu eyaletleri county merkezi için resmen "shire town" terimini kullanırr.

ABD'yi oluşturan On Üç Koloni'de oluşan ilk yerel yönetim bölümleri arasında county de bulunur. İlk county'ler, Jamestown'un idarî yükünü hafifletmek ve idareyi taşraya yaymak amacıyla Virginia'da oluşturuldu. 1617'de House of Burgesses, Virginia kolonisini önce dört işletme'ye (İngilizce: incorporation), 1634'te ise nihayet sekiz county'ye ayırdı: James City County, Henrico County, Charles City, Charles River, Warrosquyoake, Accomack County, Elizabeth City ve Warwick River.
Amerika'nın en eski county kayıtları, Northampton County'ye bağlı East Village'da 1632 tarihlidir. Maryland'in ilk countysi olan St. Mary's, 1637'de oluşturuldu ve 1643'te onu Massachusetts izledi. Pensilvanya ve New York eyalet yönetiminden county yönetimine önemli güç ve sorumluluklar devrettiler ve ABD'nin diğer eyaletlerindeki benzeri uygulamalara yol açtılar. Ancak, New England bölgesindeki countylerin idari gücü ülke genelindeki countylere kıyasla nispeten zayıftır.

County isimleri için yaygın kaynaklar, kişiler, coğrafi şekiller, başka eyalet veya ülkelerde yerler, Yerli Amerikalı kabileler ve hayvanlardır. Bazı countyler Fransız veya İspanyol kökenli isim taşır.
County adlarının kaynağı genelde kişilerdir, çoğunlukla politik kişiler veya oranın ilk yerleşenleridir (3.140 county'nin 2100'den fazlası bu şekilde adlandırılmıştır). En sık rastlanan county adı, 31 örneği olan Washington County'dir, ABD'nin ilk başkanı George Washington'a atfen. 1871'e kadar Columbia Bölgesi içinde bir Washington County vardı ama Columbia Bölgesi Organik Yasası ile feshedilmiştir. Thomas Jefferson'a atfen adlandırılan Jefferson County, 27 örneği ile kinci en sık rastlanan county adıdır. New Mexico ve Arizona'nın 1912'de eyalet olmalarından sonra county oluşumunda yavaşlamıştır, bunun bir yansıması olarak kendisine atfen adlandırılmış bir countysi olan en son başkan, Warren Harding olmuştur. Kişilerden sonra en yaygın county adı kaynağı, coğrafi şekiller ve yerler olmuştur ve hatta bazı countyler başka eyaletlerdeki veya ülkelerdeki countylere atfen adlandırılmıştır. En yaygın coğrafi county adı Lake'dir ("göl" anlamına gelir). Yerli Amerikan kabileleri ve yerel hayvanlar da countylere adlarını vermiştir. Pek çok county Fransız veya İspanyol kökenli isim taşır, Fransız misyoner Jacques Marquette'nin anısına adlandırılan Marquette County gibi.

Çoğu Ortabatı ve Kuzeydoğu eyalette, countyler township veya town olarak adlandırılan daha küçük idari bölümlere ayrılır ve ayrıca başka bağımsız, otonom belediyeler de içerebilir.
Countyler genelde seçimle başa gelen bir denetmenler kurulu (board of supervisors), county komsiyonu, county freeholders, county konseyi veya county yasama organı tarafından yönetilir. Bazı countylerde bir county idarecisi (county executive) bulunur.
Çoğu eyalette countyden sorumlu olan kurul, yönetimin her üç erkine birden sahiptir. Kurulun, yönetmelik hazırlamasını sağlayan yasama gücü vardır; county hükûmetinin yönetim işlemlerini denetleyecek yönetsel gücü vardır ve bazı sınırlı konularda (örneğin bir planlama komisyonunun itiraz duruşmalarına bakması gibi) yargı benzeri bir gücü vardır.
County hükûmetinin gündelik işleyişi bazen county idarecisi (county manager) veya idari işler amiri tarafından denetlenir ve bu kişi kurula (veya bazı durumlarda, belediye başkanına veya her ikisine birden) rapor verir.
Bazı eyaletlerde, county yönetim amiri birden fazla kişiden oluşur. Komisyoncular veya denetmenler kurulu üyeleri arasından birkaç önemli yetkili seçilir. Bu şekilde seçilen amirler komisyon tarafından işten atılamaz. Eğer yetkililer kendi işlerini nasıl yerine getirecekleri konusunda anlaşmazlığa düşerlerse bu gerginliklere yol açabilir.

County yönetiminin gücü eyaletten eyalete çok farklılık gösterir. Countylerle tüzelleşmiş (enkorpore olmuş) şehirler arasındaki ilişkinin mahiyeti de çok değişkendir. County yönetimi genelde county merkezi olarak adlandırılan bir belediyenin içinde yer alır. Ancak, bazı countylerin birden çok idare merkezi olabilir, bazılarının ise hiç merkezi olmayabilir. Tüzelleşmiş belediyesi olmayan küçük countylerde büyük bir yerleşim yeri, county merkezi olarak işlev görebilir.

New England'da countyler, en fazla mahkeme veya şerif (karakol) yetki alanlarını tanımlamaya yararlar. Hâlen Connecticut'ta countyler sadece mahkeme yetki alanlarını tanımlamaya yarar, Rhode Island'da ise countyler tüm işlevlerini kaybetmiştir. New England bölgesinde eyalet düzeyinin altındaki çoğu yönetim yetkileri kasaba ve şehirlerin elindedir. Maine'deki seyrek nüfuslu bazı countylerdeki bazı küçük kasabalar, kanunları uygulatmak için countyye dayanırlar, New Hampshire'da ise bazı sosyal hizmet programları eyalet düzeyinde idare edilir. Bazı New England eyaletlerinde (Connecticut, Massachusetts'in bazı kısımları ve Rhode Island'da) countyler sadece coğrafi birer tanımlamadır ve herhangi bir yönetsel güce sahip değildir. Tüm yönetim işlevleri ya eyalet düzeyinde ya da belediye düzeyinde yürütülür. Connecticut ve Massachusetts'in bazı kısımlarında, feshedilmiş county yönetimlerinden arta kalan boşluğu doldurmak için bölgesel konseyler oluşturulmuştur. Bölgesel konseylerin otoritesi county yönetiminkinden çok daha sınırlıdır — bölgesel konseylerin vergilendirme veya ruhsat verme yetkisi yoktur; bu güçler kasaba yönetimine verilmiştir. Ancak, bölgesel konseylerin altyapı ve arsa kullanım planlamasında, altyapı projeleri için eyalet ve federal fonlarının dağıtılmasında, felakete hazırlıklılık (sınırlı derecede) ve sınırlı derecede yasa uygulatma (kolluk kuveti) otoriteleri vardır.

Orta Atlantik ve Ortabatı'daki countyler, en azından mahkeme, kamu tesisleri, kütüphane, hastane, halk sağlığı hizmetleri, parklar, yollar, kolluk kuvvetleri ve hapishaneler temin eder. Genelde nüfus bilgilerini toplayan, seçimleri yürüten (bazen ayrı bir seçim dairesi veya kurulu ile ortaklaşa olarak) ve doğum, ölüm, evlilik ve boşanma belgelerini hazırlayan bir sicil memuru veya zabıt katibi (İngilizce registrar, recorder veya clerk gibi unvanlar kullanılır). County recorder normalde tüm emlak alışverişlerinin kayıtlarını tutar. Diğer önemli county görevlileri arasında adli ta

David Harvey (d. 31 Ekim 1935, Gillingham, Kent, İngiltere), Graduate Center of the City University of New York'ta (CUNY) Coğrafya ve Antropoloji profesörüdür. Dünyanın önde gelen sosyal kuramcılarından olan Harvey, doktora derecesini coğrafya alanında 1961 yılında Cambridge Üniversitesi'den almıştır. Beşeri Bilimler alanında en çok atıf yapılan 20 yazar arasında yer almaktadır. Dünyada en çok atıf yapılan coğrafyacı olmasının yanı sıra (Andrew Bodman'a göre, bakınız Transactions of the IBG, 1991, 1992) ve modern coğrafyanın akademik bir disiplin olarak gelişiminde önemli olan birçok kitap ve makalenin yazarıdır. Çalışmaları sosyal ve politik tartışmalara büyük katkıda bulunmuştur. Küresel kapitalizmin, özellikle de neoliberal biçiminin, eleştirisine sosyal sınıfın ve Marksist metotların ciddi metodolojik araçlar olarak geri getirilmesine yardımcı olması ile anılmaktadır.

Harvey, lisans ve lisansüstü eğitimlerini Gillingham Grammar School for Boys ve St John's College, Cambridge okullarında almıştır. Harvey'in doktorası ile başlayan, erken dönem çalışmaları doğasında tarihseldir ve o dönemde Cambridge ve Birleşik Krallık'ta kullanılan bölgesel-tarihsel sorgulama geleneğinden etkilenmiştir. Tarihsel sorgulama sonraki çalışmalarında da hakimdir.
1960'ların ortalarında, sosyal bilimlerdeki eğilimleri takip ederek sayısal metotları uygulamış ve mekânsal bilim ile pozitivist teoriye katkıda bulunmuştur. Bilim felsefesinden türetilen prensiplerin coğrafya bilgisine uygulandığı Explanation in Geography (1969) (Coğrafyada Açıklama) isimli kitabı coğrafya metodolojisi ve felsefesinde bir temel taşıdır. Fakat kitabın  basımından sonra Harvey yine sosyal adaletsizlik ve kapitalist sistemin doğası ile ilgili konularla ilgilenmeye başlamıştır. Açıklamasında öne sürdüğü argümanları benimsemekten vazgeçmiş fakat hala mutlak mekanın ve Kantçı sentetik a priori bilginin sonucu olarak gördüğü bölgesel-tarihsel geleneğin coğrafyasındaki ayrıcalıklılığın eleştirisini benimsemektedir.
Bristol Üniversitesinden Baltimore'daki Johns Hopkins Üniversitesi'ne geçtiğinde kendisini yeni ortaya çıkmış olan radikal ve Marksist coğrafyanın merkezine yerleştirmiştir. Adaletsizlik, ırkçılık ve sömürü Baltimore'da gözle görülür bir biçimdedir ve bu konular etrafındaki aktivizm 1970'lerin başında somut bir olgudur. Antipode dergisi Clark Üniversitesi'nde kurulmuş ve Harvey ilk katkı yapanlardan olmuştur. Harvey ve arkadaşlarının meslektaşlarının yaklaşımlarını eleştirdikleri 1971'deki Boston Amerikan Coğrafyacılar Birliği toplantıları bir dönüm noktası olmuştur. 1972'de getto oluşumuyla ilgili ünlü makalesinde, “devrimci teori”nin, “devrimci pratik vasıtasıyla meşru kılınan” teorinin, yaratılışını tartışmıştır.
Social Justice and the City (1973) (Sosyal Adalet ve Şehir), Harvey'in kentsel yoksulluk ve ilişkili sorunlara rağmen coğrafyanın objektif kalamayacağı düşüncesini açıkça ifade eder. Çalışmaya yaygın olarak atıfta bulunulmuş (50 atfın bile nadir  görüldüğü bir disiplinde 2005 itibarıyla 1000'den fazla) ve çalışma kapitalizmin kendi yeniden üretimini garantiye almak için mekanı yok ettiğini tartışarak Marksist teoriye önemli katkılarda bulunmuştur. 
Diyalektik materyalizm sonraki çalışmalarına, özellikle de teorik olarak karmaşık olan Limits to Capital'a (Sermayenin Sınırları) (1982), yol gösterici olmuştur. Sermayenin Sınırları kapitalizmin radikal coğrafi analizini daha da ileriye götürmüştür ve bunu kentsel süreçler ve kent yaşamına dair birçok kitap izlemiştir. Oxford Üniversitesi'nde profesör iken yazdığı The Condition of Postmodernity (Postmodernliğin Durumu) (1989) en çok satan hâline gelmiştir (Independent kitabı 1945'ten beri basılan en önemli elli edebiyat dışı eser arasında göstermiştir). Postmodernliğin Durumu, postmodern fikir ve argümanlara materyalist bir saldırıdır ve bunların aslında kapitalizmin kendi içerisindeki çelişkilerden ortaya çıktığını öne sürmektedir. Justice, Nature and the Geography of Difference (Adalet, Doğa ve Farklılıkların Coğrafyası) (1996) sosyal ve çevresel adalet üzerine odaklanmaktadır. Spaces of Hope (Umut Mekânları)(2000), ütopyacı bir temaya sahiptir ve alternatif bir dünyanın nasıl olabileceği konusunda kurgusal düşünceler içerir. İkinci İmparatorluk'u ve Paris Komününü çevreleyen olayları ele aldığı Paris, Capital of Modernity (Paris, Çağdaşlığın Sermayesi) tartışmasız en özen gösterilmiş tarihi-coğrafi çalışmasıdır. 2001'de başlayan Amerikan askeri saldırıları birçok eleştiriye yol açmıştır ve The New Imperialism (Yeni Emperyalizm) (2003) kitabında Harvey neo-muhafazakârların ilgiyi 'evdeki' kapitalizmin başarısızlıklarından Irak'taki savaşa çektiklerini dile getirmektedir. A Brief History of Neoliberalism (Noeliberalizmin Kısa Tarihi) (2005) adlı son eserinde 1970'lerin ortalarından beri neoliberal teori ve pratiklerin tarihsel incelemesini yapmaktadır. Bu çalışma neoliberalleşmiş küresel politik iktisadı, "mülksüzleştiren birikim (accumulation by dispossession)" vasıtasıyla sınıf ayrımının tekrar yaratılması sonucunda oluşan bir sistem olarak kavramsallaştırmaktadır.
Harvey Ocak 1990'da kızı Delfina'nın doğumunun ardından, 1993'te Oxford Üniversitesi'nden tekrar Johns Hopkins Üniversitesi'ne dönmüştür fakat zamanının çoğunu konuşmacı ve misafir olarak başka yerlerde, özellikle de ücretli akademi üyesi olduğu Londra Ekonomi Okulu'de, geçirmiştir. 2001 yılında, City University of New York Antropoloji Bölümü'ne geçmiştir. Akademik kariyerinin büyük bölümünü, kısa Fransa ve Şangay ziyaretleri dışında, Anglo-Amerika'da geçirmiştir. Neil Smith, Richard Walker, Erik Swyngedouw, Michael Johns, Maarten Hajer, Patrick Bond, Melissa Wright ve Greg Ruiters gibi birçok doktora öğrencisine danışmanlık yapmıştır. Harvey'in hayatı boyunca sürekli olarak yapageldiği iki şey vardır. Bunlardan ilki Marx'ın Kapital'i üzerine verdiği ders, ikincisi ise öğrenci aktivizmi ile işçi hareketlerine verdiği sürekli destektir.
Harvey'nin kitapları Korece, İspanyolca, Japonca, İtalyanca, Arapça, Türkçe, Norveççe, Portekizce, Rusça, Almanca, Çince, Lehçe ve Romence gibi birçok dile çevrilmiştir. Aynı zaman da Harvey, Roskilde (Danimarka), Buenos Aires (Arjantin), Uppsala (İsveç), Ohio State Üniversitesi(ABD), Lund Üniversitesi(İsveç) ve University of Kent (Birleşik Krallık) üniversitelerinden fahri doktora unvanına sahiptir. Aldığı diğer ödüller arasında İsveç Antropoloji ve Coğrafya Topluluğu Anders Retzius Altın Madalyası, Royal Geographical Society Patron Madalyası ve Vautrin Lud International Prize in Geography (Fransa) bulunmaktadır. 2007 yılında American Academy of Arts and Sciences üyeliğine seçilmiştir.
Harvey, Türkiye'nin güneydoğu illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin bir an önce son bulmasını talep eden akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir inisiyatif olan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır.

Lisans (Hons) St Johns College, Cambridge, 1957
Doktora St Johns College, Cambridge, 1961.
Doktora Sonrası Araştırma, Uppsala Üniversitesi, İsveç 1960-1961
Öğretim Görevlisi, Geography, University of Bristol, Birleşik Krallık (1961-1969)
Doçent, Coğrafya ve Çevre Mühendisliği Bölümü, Johns Hopkins Üniversitesi, (1969-1973)
Profesör, Department of Geography and Environmental Engineering, Johns Hopkins Üniversitesi(1973-1987, and 1993-2001)
Halford Mackinder Professor of Geography, Oxford Üniversitesi(1987-1993)
Distinguished Professor, Antropoloji Bölümü, City University of New York (2001-present)

Explanation in Geography (1969)
Social Justice and the City (1973)
The Limits to Capital (1982)
The Urbanization of Capital (1985)
Consciousness and the Urban Experience (1985)
The Condition of Postmodernity (1989)
The Urban Experience (1989)
Teresa Hayter, David Harvey (eds.) (1994) The Factory and the City: The Story of the Cowley Automobile Workers in Oxford. Thomson Learning
Justice, Nature and the Geography of Difference (1996)
Megacities Lecture 4: Possible Urban Worlds, Twynstra Gudde Management Consultants, Amersfoort, The Netherlands, (2000)
Spaces of Hope (2000)
Spaces of Capital: Towards a Critical Geography (2001)
The New Imperialism (2003)
Paris, Capital of Modernity (2003)
A Brief History of Neoliberalism (2005)
Spaces of Global Capitalism: Towards a Theory of Uneven Geographical Development (2006)
The Limits to Capital New Edition (2006)
The Communist Manifesto- New Introduction Pluto Press (2008)
Cosmopolitanism and the Geographies of Freedom (2009)
Social Justice and the City: Revised Edition (2009)
Introduction to Marx's Capital (2009 Verso)
The Enigma of Capital (2010 Profile Books)

Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, 1997
Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, 2003
Umut Mekânları, Metis Yayınları, 2008
Paris, Modernitenin Başkenti, Sel Yayıncılık, Şubat 2012
Sermaye Muamması, Sel Yayıncılık, Nisan 2012
Sermayenin Mekanları, Sel Yayıncılık,Haziran 2012
Asi Şehirler, Metis Yayınları, 2013
On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu, Sel Yayınları, 2014
Sermayenin Sınırları, Yazılama Yayınevi, 2015

Harvey, D. 2000. Possible Urban Worlds. The Fourth Megacities Lecture. The Hague.
Merrifield, A. 2002. David Harvey: The Geopolitics of Urbanization. In Metromarxism: A Marxist Tale of the City. New York: Routledge.
Harvey, D. 2002. Chapter in Geographical Voices: Fourteen Autobiographical Essays. Ed. p Gould and FR Pitts. Syracuse University Press.
Harvey, D. and Kreisler, H. 2004. A Geographer's Perspective on the New American Imperialism 27 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Conversations with History. Institute of International Studies, UC Berkeley. audio video
Castree, N. 2004. David Harvey. In Key Thinkers on Space and Place, eds. Hubbard, Kitchin, Valentine. Sage Pubs.
Castree, N., Essletzbichler, J., Brenner, N. 2004. "Symposium: David Harvey's 'The Limits to Capital': Two Decades On." Antipode 36(3):400-549.
Harvey, D. 2005. A Brief History of Neoliberalism25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine site

Denizaşırı İl ya da Denizaşırı Bölge (Fransızca:Département d'outre-mer et région d'outre-mer - DOM-ROM), Avrupa kıtasında bulunan Fransa'nın Avrupa kıtasının dışında, denizaşırı yerlerde bulunan illerini ifade etmektedir. Bu bölgeler daha önce Fransa sömürge bölgelerinden olup, II. Dünya Savaşı sonrasında denizaşırı il konumuna gelmiştir. Avrupa kıtasında Fransa'ya bağlı bir ada olan Korsika bu kapsamda değerlendirilmemekte olup, Fransa anakarasına (France métropolitaine) bağlı bir il konumundadır.

Bu denizaşırı iller, aynı zamanda Avrupa Birliği'nin bir parçasıdır, para birimi Euro'dur. Ancak bu illerde Schengen Antlaşması geçmez. Avrupa Parlamentosu'nda üç milletvekili ile temsil edilirler.

Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu

Fransa Denizaşırı Bölgeler Bakanlığı resmi sitesi12 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emlak veya gayrimenkul, arsa ve üzerinde bulunan gayrimenkuldan, binadan, fabrikadan, işletme tesisinden, konutdan, evden, villadan, apartmandan, bahçeden veya su yolu gibi doğal kaynaklardan oluşan, taşınamaz mülktür. Arsa mülkiyeti, toprağın hava sahanlığı hariç hem yerin altı hem de yerin zemini için geçerlidir. Serbest piyasada emlak, kur hareketliliğinden veya ekonomik krizlerden pek etkilenmediği için en güvenilir yatırım tiplerinden biri olarak görülür.
Emlak alışverişinde kullanılan mortgage yöntemi, emlak değerlerinin uluslararası kriterlere göre belirlenmesini sağlar; böylece değeri belirlenmiş olan bir emlak, emlak borsasında alışveriş yapılabilir hale gelir. Emlak sektörünün gelişmesiyle daha önce değeri bilinmeyen emlaklar piyasada arz-talebe göre değer bulmaya başlar.
Çoğu dünya ülkesinde devletler, mineral gibi doğal kaynakların bulunduğu arazilerin haklarını saklı tutarlar, ancak uygun olan diğer arazileri kamulaştırma yetkisine sahiptir. Gayrimenkul mülkiyetlerin devredilmesi satışla yapılır. Bazense devretmeksizin, belli bir süre gayrimenkulün elde tutulması koşuluyla, kiralıyarak kullanma hakkı sunan seçenek de kullanılır.

Gayrimenkuller bir rant aracı olarak kullanılabilirler. İleride değerleneceği düşünülen arsa veya gayrimenkul, alınarak bekletilmeye başlamaktadır. Hızla gelişen şehir yaşamı, şehrin sınırlarını da büyütmektedir. Hiçbir değeri olmayan boş araziler ise bir anda değerlenmektedir. Toprak değeri çok az olan gayrimenkuller bu sayede çok yüksek bir fiyata satılabilmektedir. Günümüzde hızla gelişen internet sayesinde emlak sektörü internet piyasasına da girmiştir. Özellikle farklı şehre taşınmak zorunda kalan insanlar, internet sayesinde o bölgedeki emlak komisyoncuları ile rahatça iletişime geçerek ev veya iş bulma süreçlerini hızlandırmaktadır.

Fikrî mülkiyet hukuku
Emlak vergisi
Tapu sicili
Ortak mülkiyet
Mülkiyet sigortası
Emlakçı
Kadastro
Kiralama
Kişisel mülkiyet
Aynî hak
Arabuluculuk
Broker
Eşya hukuku
İntifa hakkı
Noter

Notlar

Alıntılar

Federal bölge, federasyonlarda bulunan bir idari bölünüş şeklidir. Federal hükûmetin doğrudan kontrolü altındadır. Federal bölge genellikle başkenttir, ancak başka yerleri de içerebilir.

Federal Bölge, Brezilya'nın başkenti olan Brasília'yı içermektedir.

Hindistan'da, "Birlik Bölgesi" terimi, Birlik hükûmeti (aynı zamanda merkezi hükûmet olarak da bilinir) tarafından doğrudan yönetilen sekiz bölge için kullanılmaktadır. Bu bölgeler, bir Vali veya Bir Yönetici tarafından idare edilmektedir: Andaman ve Nicobar Adaları, Chandigarh, Dadra, Nagar Haveli, Daman, Diu, Delhi, Cammu ve Keşmir ve Ladakh. Bunların arasındaki Delhi, kısmi eyalet statüsüne sahip olup kendi seçilmiş başbakanları bulunmaktadır.

Malezya'da, "Federal Bölge" (Wilayah Persekutuan) terimi, federal hükûmet tarafından doğrudan yönetilen üç bölge için kullanılmaktadır: Kuala Lumpur (ulusal başkent), Putrajaya (federal hükûmetin idari merkezi) ve Labuan (uluslararası offshore finans merkezi).

Federal Başkent Bölgesi, Nijerya'nın merkezinde bulunan bir federal bölgedir. Nijerya'nın başkenti Abuja, bu bölgede yer almaktadır. Federal Başkent Bölgesi, 1976 yılında Nasarawa, Niger ve Kogi eyaletlerinin bazı bölgelerinden oluşturulmuştur. Ülkenin Orta Kuşak bölgesi içinde yer almaktadır. Bölge, Başkan tarafından atanan bir bakan tarafından yönetilen Federal Başkent Bölgesi İdaresi tarafından yönetilmektedir.

Pakistan'da Federal Bölge terimi, İslamabad'ın beş bölge ve 12 birlik konseyinden oluşan İslamabad Başkent Bölgesi olarak doğrudan devlet hükûmeti tarafından yönetilen alanlar için kullanılmaktadır.

Rusya'da, Anayasa tarafından belirlenen üç federal öneme sahip şehir bulunmaktadır: Moskova, Sankt-Peterburg ve Sivastopol (uluslararası olarak Ukrayna'nın bir parçası olarak kabul edilmekte ve Rusya tarafından yönetilmektedir). Her şehir ayrı bir federal birim olarak kabul edilir ve kendi yasama organına sahiptir. Rusya'nın federal bölgeleri de bulunmaktadır, ancak bunlar federasyon hükûmeti ile federal birimler arasında ek bir idari düzlem oluşturmakta olup ayrı bir yargı alanı değillerdir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin federal hükûmetinin merkezi olan Washington'daki federal bölgeye Columbia Bölgesi (D.C.) denir. Bir eyaletin sınırları içinde bulunan ancak eyaletin yargı yetkisi altında olmayan diğer federal idari bölgelere ise federal enklavlar denir.
Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri federal mahkeme sistemi her bir eyaleti, Columbia Bölgesi'ni ve Puerto Rico'yu bir veya daha fazla federal yargı bölgesine ayırır. Her birinde bir Amerika Birleşik Devletleri bölge mahkemesi ve bir iflas mahkemesi bulunur. Ayrıca, eyaletleri içeren bölgesel federal yargı çevreleri de vardır (Coğrafya yerine belirli konu alanına dayalı olan Federal Devre ile Columbia Devresi'nden oluşanlar hariç); Puerto Rico ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı bölgeler de çevrelere atanmıştır. Her bir çevrede bir Amerika Birleşik Devletleri Temyiz Mahkemesi bulunur.

Venezuela'nın başkenti Caracas'ın bulunduğu başkent bölgesine Venezuela'nın başkenti olan Başkent Bölgesi denir.

Arjantin'de Federal Bölge, 1994 yılında Bağımsız Buenos Aires Şehri'ne dönüştürülmüştür.

Jervis Bay Bölgesi, Avustralya Topluluğu'nun iç bölgesidir ve 1915 yılında kara içerisinde kalan Avustralya Başkent Bölgesi'nin deniz erişimine sahip olması için Yeni Güney Galler eyaleti tarafından Avustralya Hükûmeti'ne devredilmiştir. Jervis Bay Bölgesi Kabul Yasası'nın hükümleri gereği, Avustralya Başkent Bölgesi'nin yasaları Jervis Bay Bölgesi'ne uygulanmakta ve bu bölge her zaman ayrı bir Avustralya İç Bölgesi olmasına rağmen İçişleri Bakanlığı (daha sonra Başkent Bölgesi Bakanlığı) tarafından Avustralya Başkent Bölgesi'nin bir parçası gibi idare edilmiştir. 1989 yılında ACT öz yönetim kazandığında, Sanat, Spor, Çevre, Turizm ve Bölgeler Bakanlığı Jervis Bay Bölgesi'nin idaresini üstlenmiş ve o zamandan beri Bakanlar Kuruluna bağlı çeşitli federal bakanlıklar tarafından idare edilmektedir.

Eski Federal Bölge (Meksika), Ocak 2016'da Meksiko şehrine dönüştürüldü.

Federasyon veya federal devlet, coğrafi yapılarına göre oluşmuş birden fazla devletin kendi istekleriyle bir araya gelerek dışarıya karşı tek bir siyasal güç olarak görülmeleri ve bu amaçla kurdukları örgütün, kendisini oluşturan devletlerin üzerinde olması; iç işlerinde ise, yine aralarındaki anlaşmaya göre geniş veya dar ölçüde özerk olmaları ile oluşan topluluk.
Federal devlet; bu anlamda iç yapıları itibarıyla özerk olan devletlerin (federe devlet) oluşturduğu siyasi bir birliktir. Federe devletlerin her biri kendi anayasasına sahip iken diğer devletlerle olan ilişkilerin düzenlenmesinde yetki federal devlete aittir. Bununla birlikte federe devletlerin içinde kendi yasama, yürütme ve yargı organları da vardır. Fakat yasalar üst devlet (federal devlet) kimliğine ait anayasaya aykırı olmama koşulu taşır. Federe devletler iç güvenliklerini sağlamak amacı ile kendi polis teşkilatını kurabilir ve farklı yargılama hususları belirleyebilir. Bir federe devlet için suç teşkil eden bir yasa diğer devlet için suç teşkil etmeyebilir. Farklı federe devlet yasalarının uygulanmasında çoğunlukla bulunulan yer göz önüne alınır fakat uygulamada kişilerin hangi federe yapıya bağlı bulunduğu hususuna göre de hareket edildiği görülmektedir. Bu durum ülkeden ülkeye ve özerklik genişliğine göre farklılık taşımaktadır. Yine uygulamada görülen başka bir durumda dolaşım esnasında olan vatandaşın çelişen yasalara muhatap kalması durumunda üst anayasa kanunlarının geçerli olabileceğidir.

Birbirlerinden bağımsız olan üniter devletler, bir araya gelerek federal devlet oluştururlar. Bu geçiş aşamasında devletler, ilk önce konfederasyon meydana getirirler. Oluşturulan konfederasyon daha sonra federasyona dönüşür. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri ve İsviçre Federal Devletleri birleşme yoluyla kurulmuştur.

Üniter nitelikte olan bir devletin il gibi birimleri ayrılmak isteyebilir. Ayrılmak isteyen birimler bağımsız devletler kurmak yerine, federe devlet haline gelmeyi tercih ederler. Bunun sonucunda federe devlet haline gelirler. Örneğin, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1918 tarihinde dağılmasından sonra Avusturya, federal devlet haline gelmiştir. Rusya 1924 tarihinde Sovyetler Birliğine dönüşmüştür.

Federal Cumhuriyet: Almanya, Somali, Nijerya.
Federasyon: Rusya, Saint Kitts ve Nevis
Cumhuriyet: Arjantin, Avusturya, Hindistan (Hindistan Egemenliği olarak da adlandırılır), Irak, Güney Afrika, Sudan.
Diğerleri:
Bolivar Cumhuriyeti (Venezuela)
Konfederasyon (İsviçre)
Milletler Topluluğu (Avustralya)
Dominyon (1982 öncesi Kanada)
Federal Demokratik Cumhuriyet (Etiyopya, Nepal)
Federe Devlet (Mikronezya Federal Devletleri)
Federatif Cumhuriyet (Brezilya)
İslam Cumhuriyeti (Pakistan)
Krallık (Belçika)
Birlik (Komorlarlar)
Birleşik Emirlik (Birleşik Arap Emirlikleri)
Birleşik Meksika Devleti (Meksika)
Amerika Birleşik Devletleri (Birleşik Devletler)
Yok:
Bosna-Hersek (1997'den bu yana)
Kanada (1982'den bu yana)
Malezya

Amerika Konfedere Devletleri (1861-1865)
Kamerun Federal Cumhuriyeti (1961-1972)
Orta Amerika Birleşik İlleri (1823 - yaklaşık 1838)
Kolombiya Birleşik Devletleri (1863-1886)
Çekoslovakya (1969-1992)
Birleşik Hollanda Cumhuriyeti (1581-1795)
Fransız Ekvatoral Afrikası (1910-1958)
Fransız Batı Afrikası (1895-1958)
İnka İmparatorluğu (1197-1572)
Endonezya Birleşik Devletleri (1949-1950)
Libya Krallığı (1951-1963)
Federe Malay Devleti (1896-1946)
Malaya Federasyonu (1948-1963)
Mali Federasyonu (1959-1960)
New Granada (1858-1863)
Lehistan-Litvanya Birliği (1569-1795)
Rodezya ve Nyasaland Federasyonu (1953-1963)
Güney Arabistan Federasyonu (1962-1967)
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (1922-1991)
Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (1917-1993)
İspanya Federal Cumhuriyeti (1873-1874)
Uganda (1962-1967)
Batı Hint Adaları Federasyonu (1958-1962)
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (1943-1992)
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (1992-2003)
Arjantin Konfederasyonu (1831-1861)
Bazı Arap konfederasyonlar ve de facto durumda olan federasyonlar da bulunmaktadır.

Anti-Federalizm, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir 18. yüzyıl hareketi
Avrupa Birliği

Festival, genellikle yerel bir topluluk tarafından belirlenmiş ve geleneksel olmuş gün ve tarihlerde kutlanan, yapıldığı yörenin imgesi hâline gelmiş etkinlikler bütünüdür. Festival kelimesi Latince festa kelimesinden gelir. İlk kez 1200'lü yılların başında kullanıma girmiş ve yerleşmiştir. Festivaller genelde doyasıya yemeklerin yendiği, çevrenin en güzel şekilde süslenip, temizlendiği olgulardır.

Birçok kültürde festivaller tanrı veya tanrıların huzurunda duruştur. Festivallerin insanlara Tanrı tarafından verildiğine inanılır ve kutsal kabul edilir.

Hristiyanlığın özünde;

Noel
Paskalya Yortusu
olmak üzere iki ana festival vardır. Bunun yanında Katolik, Doğu Ortodoks ve Angelikan mezheplerinde sayısız küçük festival vardır.

Birçok Mısır festivali dinî kökenlidir ve şaşaası ile dikkat çeker. Her yıl Firavun'un herhangi özel bir gününü anmak için büyük festivaller düzenlenir ve özellikle eğer Firavun hükümdarlığının otuzuncu yılına ulaşırsa halka hiçbir masraftan kaçınılmaz, her türlü ikram yapılırdı.

İslâm dininde festival adı altında kutlamalar yapılmaz. İslâm kültüründe festivaller bayram adı ile anılır. İslâm inancında;

Ramazan Bayramı
Kurban Bayramı
olmak üzere iki dinî kutlama düzenlenir. Bu dinî bayramlar insanların en güzel ibadet, kulluk ettiği zamanlardır.

Hinduizm, çeşitli festivallerle dolu zengin bir dini geleneğe sahiptir. Bu festivaller, dini, mevsimsel ve kültürel öneme sahip olayları kutlamak için düzenlenir. İşte Hinduizmde önemli bazı festivaller ve kısa açıklamaları:
1. Diwali: Hindu toplumunda en önemli festivallerden biri olan Diwali, ışığın zaferini ve iyiliğin kötülüğe karşı kazanmasını simgeler. Evler ve sokaklar çeşitli ışıklarla süslenir, aileler bir araya gelir, özel yemekler hazırlanır ve havai fişekler atılır.
2. Holi: Renkler festivali olarak da bilinen Holi, baharın gelişini kutlar. Bu festivalde insanlar renkli toz ve suyla birbirlerini serbestçe boyarlar, dans ederler ve geleneksel şarkılar söylerler.
3. Navaratri/Durga Puja: Bu festival, Tanrıça Durga'nın zaferini ve gücünü kutlar. Dokuz gün boyunca, insanlar Durga'nın heykellerini taparlar, dans ederler ve geleneksel müzikler çalarlar.
4. Raksha Bandhan: Bu festival, kardeşlik bağlarını kutlamak için kardeşler arasında bağ kurulmasını içerir. Kız kardeşler, erkek kardeşlerine özel bir bilezik bağlar ve erkek kardeşleri de kız kardeşlerine hediye verirler.
5. Janmashtami: Bu festival, Lord Krishna'nın doğum gününü kutlar. Hindu toplumunda geniş çapta kutlanır ve tapınaklarda, özellikle Mathura ve Vrindavan'da büyük bir coşkuyla kutlanır.
Bu festivaller, Hindu toplumunda birlik ve dayanışmayı, gelenekleri yaşatmayı ve manevi bağları güçlendirmeyi amaçlar.

Festivaller dinî yönlerinin yanı sıra, dinden tamamen ayrı insanların eğlence için kendilerinin oluşturduğu eğlenceler de olabilir. Dünyada en yaygın olarak kutlanan festivallerden birisi de mevsim festivalleridir. Özellikle Nevruz'da olduğu gibi ilkbaharın kutlanmasına benzer olarak birçok kültürde kışın gelişi, beklenen yağmurun yağması gibi etmenlerle de festivaller düzenlenmektedir.

Festival 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'deki Festivaller 2013 23 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'de Gerçekleşen Müzik Festivalleri 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Finlandiya'nın belediyeleri (Fince: kunta; İsveççe: kommun), Finlandiya'nın en küçük idari bölümleridir. Belediyeler, Finlandiya'daki yerel yönetim düzeyini temsil eder ve ülkenin kendi kendini yöneten temel idari birimleridir. Nüfusu yüksek olan bazı belediyeler şehir (kaupunki, stad) olarak adlandırılmakta olup tüm belediyeler eşit statüdedir.
Belediyeler, kamu hizmetlerinin üçte ikisini sağlamaktadır ve %16 ila 22 arasında değişen oranda düz bir yüzde gelir vergisi tahsil etme hakkı bulunmaktadır. Belediyeler, eğitim, sağlık, su temini ve yerel altyapı gibi birçok kamu hizmetini yürütmekte olup karayolların bakımı, yasalar ve polislik gibi hizmetler ise merkezi hükûmetin sorumluluğundadır.
2017 yılı itibarıyla Finlandiya'da 325 belediye bulunmaktadır.

Finlandiya'nın idari bölümleri
Finlandiya'daki şehirler listesi

Finlandiya'nın illeri (Fince: läänit, İsveççe: län), 1634-2009 yılları arasında Finlandiya'nın birinci düzey idari bölümleriydi.
Finlandiya, tarihsel olarak İsveç'in bir parçası olduğu dönemde birkaç vilayete ayrılmaktaydı. Bu bölümler 1634 yılında resmi olarak biçimlendirildiler. Son yeniden yapılanma 1997'de gerçekleşti ve 12 olan sayıları altıya indirildi. 2009 yılında iller lağvedildi ve yerlerini bölgesel yönetim ajansları (aluehallintovirasto, regionförvaltningsverk) aldı.
Her il, bakanlar kurulunun önerisi üzerine cumhurbaşkanı tarafından atanan bir vali (maaherra, landshövding) tarafından idare edilmekteydi. İl idareleri (lääninhallitus, länsstyrelse), merkezi yönetimin sağlık ve sosyal hizmetler, kültür ve eğitim, polislik, acil yardım, ulaşım, rekabet ve tüketici işleri ile hukuk işlerinden sorumluydu.

1634'te idari iller İsveç'te ve İsveç'in bir parçası olan Finlandiya'da kuruldu. Beş il günümüz Finlandiya'yı kapsamaktaydı. Bunların bazıları günümüzde Rusya sınırları içerisinde yer alan kısımları da kapsıyor. İllerin sınırları ve sayısı zamanla değişmiştir.

Finlandiya'nın idari bölümleri
Finlandiya'nın tarihi vilayetleri
ISO 3166-2:FI

İl idareleri 30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Flandre (veya Flandr veya Flandra, Fransızca: Flandre, Felemenkçe: Vlaanderen), Kuzey Denizi kıyısında eski Flandra Kontluğu ve etrafındaki topraklardan oluşan tarihi bölgedir.
Günümüzdeki Hollanda'nın Zelanda Eyaletinin güney kesimi, Belçika'nın batısında Batı Flandre ve Doğu Flandre Eyaletleri ile Fransa'nın Nord ve Pas-de-Calais departmanlarını içine almaktaydı.

Franklar tarafından "sel altında kalan bölge" anlamında Polderler bölgesinin adı olarak kullanıldığı düşünülmektedir.

843 Verdun Antlaşması ile Orta Frank Krallğına verilmiş ve 870 Meerssen Antlaşması ile Batı Frank Krallığına verilmiştir. 862'de Batı Frank kralı II. Charles'a (Kel Karl) şeklen bağlanan kontluk durumunda olmuştur. İlk Flandre kontu I. Baudouin idi.
1056'da V. Baudouin döneminde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tarafından Land der vier Ambachten ve Aalst bölgeleri tımar olarak kontluğa verilmiştir. Böylece Fransa Krallığına bağlı "Kraliyet Flandresi" ile "İmparatorluk Flandresi" olmak üzere iki bölgeye ayrılmıştır.
1214'ten sonra Fransa Krallığı Flandre'yi doğrudan kendisine bağlamaya çalışmıştır. IV. Philippe 1300'de Gui de Dampierre (1225 - 1305)'yi tutsak alarak Flandre'ye Jacques de Châtillon'u vali olarak atamıştır. Fransa yönetimi 18 Mayıs 1302'de Brugge'da isyan çıkmış ve IV. Philippe isyanı bastırmak için orduyu yolladıysa da 11 Temmuz 1302'de Kortrijk (Courtrai) Muharebesi'nde yenilmiştir. Bu yenilgisinin sonucu Fransa Krallığı Flandra'nın güney kesimini almakla yetinmiştir.

Flandre Kontluğu, Yüz Yıl Savaşı'nda (1337 - 1453) İngiltere'nin tarafında yer alarak Fransa Krallığı'na karşı savaşmıştır. 1384'te Flandre Kontesi III. Marguerite (Marguerite de Dampierre)'nın Valois Hanedanı'ndan Burgonya Dükü Charles de Valois-Bourgogne ile evlenmesiyle Burgonya Dükalığı'na verilmiştir.
1477'de Charles'ın kızı Marie de Bourgogne'nın Arşidük Maximilian (sonraki İmparator I. Maximilian) ile evlenmesiyle Flandre toprakları, Brabant, Artois, Hainaut, Luxemburg, Limburg, Holland ve Zelanda ile birlikte Habsburg Hanedanı'na geçmiş ve I. Felipe'ye miras bırakılmıştır.
1547'de V. Karl; Utrecht, Gelderland, Overijssel, Friesland ve Drente'nin Habsburg Hanedanı'nın mülkü olduğunu ilan etmiş ve 1555'te İspanya Habsburg Hanedanı'na (II. Felipe) verilmiştir.

İspanya Habsburg Hanedanı, 1648 Westphalia Barışı ile Kuzey Brabant ve Limburg'un bir kısmını Felemenk Birleşik Provenslerine, 1659 Pirene Barışı ile Artois ve Luxemberg'un bir kısmı Fransa'ya bırakmıştır. 1668 Aix-la-Chapelle Antlaşması ve 1678-1679 Nijimegen Antlaşmasıyla Dunkerque ve Lille başta olmak üzere Flandre'nin bir kısmı ile Hainaut'nun geri kalan kısmı Fransa'ya bırakmıştır. 1713 Utrecht Barışı ile geri kalan topraklarını Habsburg Hanedanının Avusturya koluna bırakmıştır.

Belçika Birleşik Devletleri (Ocak 1790 - Aralık 1790)

Furandāsu no Inu (Flandrelı köpek, Japonya, 1975)
Furandāsu no Inu, Boku no Patrasche (Japonya, 1992)
Gekijō-ban Furandāsu (Japonya, 1997)

Felemenk
Flaman Bölgesi
İlk Dönem Flaman Resmi
Fransa'nın tarihi bölgeleri

Freguesia ("mahalle"), Portekiz'in üçüncü düzey idari bölümleridir. Belediyelerin alt bölümleri olup 1976 Anayasası'nda tanımlanmışlardır.
1976'da demokratik bir yerel idarenin kurulmasından bu yana, mahalleler bir yürütme organı olan mahalle yönetimi (junta de freguesia) ve bir müzakere organı olan mahalle meclisi (assembleia de freguesia) tarafından oluşturulan bir sistem tarafından yönetilmektedir. Mahalle meclisinin üyeleri her dört yılda bir halk tarafından seçilir. Mahalle muhtarları aynı zamanda belediye meclisinin üyeleridir.
Freguesia tanımı Portekiz'in yanı sıra Yeşil Burun Adaları ve 2001 yılına kadar Makao'da da kullanılmaktaydı.
2021 yılı itibarı ile Portekiz'de 3.091 mahalle bulunmaktadır.

Portekiz'in idari bölümleri
Portekiz'deki şehirler listesi

Francisco Cardoso de Azevedo (1901). Lista alphabetica das freguezias do continente do Reino e ilhas adjacentes (Portekizce). Lizbon: Impresna Lucas. 25 Aralık 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Haziran 2021.

Friedrich Engels (28 Kasım 1820, Barmen (şimdiki Wuppertal) - 5 Ağustos 1895, Londra), Alman sosyalist, filozof, tarihçi ve siyaset bilimcidir. Aynı zamanda, iş insanı olan Engels'in babasının Salford, Birleşik Krallık, Prusya'nın Barmen şehrinde (şimdiki Wuppertal) büyük tekstil fabrikaları vardı. Karl Marx ile birlikte marksizm'in kurucusu sayılan Engels "ilk marksist" olarak tanımlanmıştır. 1845 yılında kendi gözlem ve araştırmalarına dayanan "1844 Yılında İngiltere'de İşçi Sınıfının Koşulları" isimli yapıtı yayınlanmıştır. Karl Marx ile beraber "Komünist Manifesto"'yu (1848) yazarak komünist kuramın geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır, sonrasında Karl Marx'a maddi destek sağlayarak "Das Kapital" için yaptığı araştırmalara yardımcı olan Engels, Karl Marx öldükten sonra onun önemli sayılan eserlerinden Das Kapital'in son iki cildini tamamlamıştır. Daha sonra Artı-Değer Teorileri ve Kapital'in 4. cildi olarak Karl Kautsky tarafından basılan Marx'ın notlarını düzenlemiştir. 1884 yılında, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli kitabı yayınlanmıştır.

Engels, 28 Kasım 1820 tarihinde Prusya'nın Barmen şehrinde (şimdiki Wuppertal) doğmuştur. Babası fabrikatör Friedrich Engels Sr. (1796-1860), annesi Elisabeth Franciska Maurita (1797-1873) idi. Ebeveynleri pietist protestanlardı. Saygın bir aileden gelen Engels, ilk eğitimine Barmen'de başladı. 1834 yılında Elberfeld'deki daha ileri durumdaki bir okula başladı. Bu sırada babasıyla ilk fikir ayrılıkları başladı. 1837 yılında liseyi bitirmesine bir yıl kala babası tarafından okuldan alınınca Barmen'deki aile şirketinde muhasebecilik yapmak zorunda kaldı. 1838 yılında Bremen'e giderek burada ünlü sanayici Heinrich Leopold'un yanında çalıştı ve 1841 yılına kadar eğitimine devam etti. Bremen'in kozmopolit ortamında yeni düşüncelerle karşılaşan Engels, hem mesleğinde başarılı oldu hem de edebiyat ve sanat çevrelerine girmeye başladı. Bu dönemde çeşitli gazetelerde değerlendirme yazıları yazdı ve makale, şiir, drama gibi alanlarda eserler verdi. Der Telegraph für Deutschland gazetesinde Friedrich Oswald mahlasıyla yazılar yazdı. 1841 yılında bir yıllık gönüllü askerî görevini yapmak için Berlin'e gitti. Topçu birliğinde askerken Berlin Üniversitesi'ndeki felsefe derslerini takip etti. Buradaki ilk Genç Hegelciler arasında yer aldı. 1842 yılında, o dönem önde gelen muhalif burjuva gazetelerinden olan Rheinische Zeitung'da Prusya devletinin gidişatını eleştiren bir yazı dizisi kaleme aldı. 1842 yılında babası tarafından İngiltere'nin Manchester şehrine gönderildi. Yol üzerinde Köln kentinde Rheinische Zeitung bürosunu ziyaretinde ilk kez Karl Marx ile karşılaştı.
1845 yılında İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu konulu bir makale yayımladı. Aynı yıl, editörlüğünü Paris'teki Karl Marx'ın editörlüğünü yaptığı Franco-German Annals adlı dergiye yardım etmeye başladı. Marx, Engels ile kişisel olarak tanışmasının ardından onunla kapitalizm üzerine aynı bakış açısına sahip olduklarını fark etti. Marx, Engels'e ve fikirlerine büyük hayranlık duyarak onunla birlikte çalışmaya karar verdi. Marx'ın Ocak 1845'te Fransa'dan sürülmesinden sonra, diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha fazla ifade özgürlüğü sunan Belçika'ya gitmeye karar verdiler.
1845 Temmuz'unda Engels, Marx'ı İngiltere'ye götürdü. Burada Engels, İrlandalı emekçi bir kadın olan Mary Burns ile tanıştı. İkisi de o dönem radikal olarak nitelendirilen fikirleri benimsediklerinden dolayı burjuvazi evliliğine karşı oldukları için birlikte olmalarına rağmen hiç evlenmediler. Beraberlikleri 1863 yılında Mary Burns ölünceye dek devam etti. Engels, Mary Burns'ün ölümünden sonra 11 Eylül 1878'de kardeşi Lizzie Burns ile evlendi.
Engels içlerinde George Harney'in de olduğu Çartist hareketin liderleriyle tanıştı. 1846 Ocak'ında Engels, Marx'ı da yanına alarak Brüksel'e döndü. Burada Komünist Yazışma Komitesi'ni kurdu. Tasarısı Avrupa'nın çeşitli bölgelerindeki sosyalist liderleri birleştirmekti. İngiltere'deki sosyalistler, Engels'in fikirlerinden etkilenerek Londra’da bir toplantı düzenlediler ve Komünist Birlik adı verilen yeni bir organizasyon oluşturdular. Engels buraya delege olarak katıldı ve eylem stratejisinin geliştirilmesine öncülük etti.
1847 yılında Engels ve Marx birlikte bir broşür yazmaya başladılar. Temelini Engels'in Komünizmin İlkeleri adlı kitabının oluşturduğu bu 12.000 kelimelik broşür altı haftada bitirildi. Engels'in amacı komünizmi kitleler için anlaşılabilir kılmaktı. Komünist Manifesto adı verilen bu broşür 1848 Şubat'ında yayınlandı. Ama yayınlandıktan sadece 1 ay sonra, Mart ayında Engels ve Marx Belçika'dan kovuldular. Köln’e taşındılar ve Marx radikal bir gazete olan Yeni Ren Gazetesi'ni Engels'in desteğini alarak çıkarmaya başladı.
Engels, 1848 devriminin önderiydi ve bu ayaklanma ilk ciddi sosyalist ayaklanmaydı. Bu ayaklanma sonraki komünist ayaklanmaların en büyük ilham kaynağı oldu. Engels Elberfeld’deki ayaklanmada aktif olarak bulundu, Prusyalılara karşı düzenlenen Baden Seferi’nde, Baden-Palatinate ayaklanmasındaki serbest güçlerin komutanı olan August Willich’in yaveri olarak savaştı. Aslında bu yaverlik bir aldatmacaydı. Çünkü August Willich tüm emirleri Engels'ten alıyordu.
1849 yılında İngiliz hükûmetine başta Engels olmak üzere birçok sosyalist liderin sürülmesi için baskı yapıldıysa da Başbakan Lord John Russell bunu reddetti. Marx, Engels'in kendisine sağladığı gelirle yaşamını devam ettirdi.
Engels, Marx’ın ailesi kendi ailesi olmasa dahi, sonuçta hem bir aile geçindiriyor, hem fikri mücadele veriyor, hem de serbest güçlerin fikrî ve askerî sahadaki stratejik önderliğini yapıyordu.
1870’te Londra’ya taşınmadan evvel Engels, Marx’a yeterli geliri sağlayabilmek için Manchester’daki fabrikasında çalışmaya gitti. Marx'ın 1883'teki ölümünden sonra Komünist kitle Engels'i artık o ölene dek fikrî ve askerî alanda önder kabul ettiler. Bununla birlikte Engels, tek eşli evliliğin "erkeklerin, kadınlar üzerinde baskı kurmak için ortaya attığı tek taraflı bir yalan" olduğunu ifade etti. Bu bağlamda komünist kuramı, aileyle ilişkilendirerek erkeklerin kadınlar üzerindeki hâkimiyetinin tıpkı kapitalist toplumlarda burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki hâkimiyetine benzediğini iddia etti. Bu söylemleriyle Engels, Feminist kuramın kurucularından sayılmaktadır.

Engels, 1895 yılında Londra'da bir otel odasında tek başınayken çalışma masasında makalesini yarım bırakmış bir hâlde ölü bulundu. Ölüm sebebi boğaz kanseriydi. Öldüğünde hiç çocuğu yoktu.
Engels paranın var olmadığı bir dünya istiyordu. Tüm fikirleri, Marx'ı çok büyük bir etki altında bıraktığı gibi onun bu fikri de Marx üzerinde derin bir etki bıraktı.
Engels bu fikrini ölmeden birkaç saat önce yaşadığı olayı, yine ölmeden önce yazdığı son makalesinde şöyle bir örnekle açıklamıştır:

Kaldığım otelin resepsiyonunda bir kadın ve yanında da kısa-şişman bir adam gördüm. Uzaktan izlemeye başladım. Adam kadını bir köşeye çekti ve yüzüne iki yumruk attı. Ve yüksek sesle bağırdı: "Bana bak lanet fahişe! Şimdi odaya çık ve o adamı memnun et." Ben bunu duyunca kadının odaya çıkmasını engelledim. Polis çağırarak adamı tutuklattım. Kadına bir bilet parası verdim. Ona Manchester'daki fabrikama gidip çalışmasını ve fabrikaya gittiğinde benim adımı vermesini söyledim, bir de kartımı verdim. İnanmadıkları takdirde kartımı göstermesini ve kendisini işe mutlaka alacaklarını söyledim. Ama kadın hızlı adımlarla odaya çıktı. Ben biraz bekledim. Kadın odadan inince ona şunları söyledim: "Para her kapıyı açar ama kilitleyemez."
Friedrich Engels, bu durumda olanları burjuvazinin ve kapitalizmin ağına yakalanmış kişiler olarak görmektedir; insanoğlunun bu kadar aciz durumda olmasından yakınmaktadır.

Engels 1884 tarihinde yayınladığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde doğu toplumlarında kapitalist birikimin neden gelişmediğini aşağıdaki sözleriyle açıklamaya çalışmıştır:

...Gerçekten de tıpkı bütün öteki doğu egemenlikleri gibi Türk egemenliği de kapitalist bir toplumla uzlaşamayacak bir şeydir. Çünkü elde edilen artı değeri zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkansızdır. Burjuva mülkiyetinin temel şartını yani tüccarın malının emniyet altında bulunması halini bu toplumlarda görmüyoruz.

Karl Marx
Marksizm
Kapital
Komünizm
Sosyalizm
Leninizm
Maoculuk

Bilim ve Aydınlanma Akademisi tarafından 200. Doğum günü anısına hazırlanan Engels ve Bilimde Diyalektik belgeseli 8 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bu kişinin Marxists Internet Archive'deki mevcut eserleri için: Friedrich Engels.

Gecekondu, bir barınak türü. Bayındırlık ve yapı kurallarına aykırı olarak, gerçek ya da tüzel, kamusal ve özel kişilerin toprakları üzerine, toprak iyesinin istenç ve bilgisi dışında, onamsız olarak yapılır. Gecekondularda, yoksul aileler yaşar. Gecekondular işsizlik vb. sıkıntılardan dolayı büyük şehirlere göç etmek zorunda kalan yoksul halkın barınma gibi önemli bir sorununu ortadan kaldırmak için kendileri tarafından yapılan yasadışı yapılardır (ev). Gecekonduların yayılımı iş imkânı olan büyük şehirlerde (İstanbul, İzmir, Ankara, Adana gibi) yoğunlaşmıştır.

Bilinen en temel hizmetlerden biri asfalt hizmetidir. Dahası kaçak yapı olarak yapılan yapı bölge muhtarlığı tarafından kayda geçirilmektedir.

Birçok belediyenin orman vasfındaki alanlara kaçak yapılaşma yapılışı sürecinde engel olmadığı,
dahası bu yapılaşma sürecinde bölgenin orman vasfını kaybetmesi sayesinde daha sonra belediye tarafından kaçak yapının yıkılması ve bölgenin 2B alanı olarak belediyeler tarafından parsellenmesi sonrası belediyenin alanının genişlemesine sebep olmakla birlikte günden güne doğal yeşil alanların azalmasıyla sonuçlanan ve devam eden bir süreçtir.

Çarpık kentleşme
Gecekondulaşma
Favela

Georg Simmel (Almanca telaffuz: [ˈzɪməl]; 1 Mart 1858 - 26 Eylül 1918), Ferdinand Tönnies ile birlikte Alman Sosyolojisi'nin kurucularından biri olan sosyolog, filozof ve eleştirmen.
Simmel, Alman sosyologların ilklerinden biriydi. Neo-Kantçı yaklaşımı ile sosyolojik antipositivizmin temellerini attı ve sordu, Toplum nedir? — doğrudan Kant'ın, doğa nedir?'ine atıfta bulundu ve sosyal bireysellik ve parçalanma konusunda öncü analizler sundu.

Simmel, 1858'de Berlin'de, Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Başarılı bir iş insanı olan ve Roma Katolik Kilisesine geçen babası Eduard Simmel, gelecekte bir çikolata üreticisi tarafından satın alınacak olan "Felix & Sarotti" adında bir şekerleme dükkânı kurmuştu. Annesi, Yahudi bir ailede dünyaya geldi ancak Luteryanizm inancına sahipti.
Modern şehirleri coğrafi bir yerleşme mekanı ve yaşama alanı olmaktan çok, toplumsal sosyal ilişkiler ve bu ilişkiler doğrultusunda alışverişin yaşandığı sosyolojik bir olgu olarak ele alır. En çok "birey kent yaşamında kendisini nasıl üretmekte?" ve "kentsel yaşamın çelişkilerini aşmak için hangi tür stratejilere başvurmaktadır?" sorularına cevap aramıştır.
Çalışmaları toplumsal form kavramının sosyoloji literatürüne kazandırılmasını sağlamıştır. Bu yüzden uluslararası litaratürde formların sosyoloğu olarak bilinir. Daha çok toplumsal etkileşimcilik kavramı üzerinde durmuştur. Türkçeye tercüme edilmiş eserleri arasında en bilineni Paranın Felsefesi'dir (Philosophie des Geldes). Simmel'in 20. yüzyıl boyunca, kent ve modernite sosyolojisi, kültürel kuram ve eleştirel düşünce üzerindeki etkisi, 21. yüzyılda da özellikle "kültürel çalışmalar" alanında ve Zygmunt Bauman'ınki gibi "postmodernite kuramları" aracılığıyla sürmektedir. Kendisi aynı zamanda mikro sosyoloji kavramını da litaratüre kazandırmıştır. Bireyin ve toplumun incelenmesi sırasında daha küçük olguların da incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Modanın da sosyolojisini yapmıştır. Ona göre moda bireyi hem ayrıştıran hem de diğerlerine benzeten bir olgu olarak modern insana hitap etmektedir.

Toplumsal Farklılaşma Üzerine (1890)
Tarih Felsefesinin Problemleri (1892)
Sosyolojik Estetik (1896)
Para Felsefesi (1900)
Kadın Kültürü (1902)
Metropol ve Tinsel Hayat (1903)
Moda Felsefesi (1905)
Sosyoloji (1908)
Felsefi Kültür (1911)
Kültür Kavramı ve Trajedisi Üzerine (1911)
Goethe (1913)
L'art pour l'art (1914)
Kültürel Formların Değişimi (1916)
Rembrandt: Sanat Üzerine Felsefi Bir Deneme (1917)
Hayat Üzerine Görüşler (1918)
Modern Kültürde Çatışma (1918)

Toplum bilimi

Jung, Werner (1995) [ilk olarak 1990'da yayınlanmıştır]. Georg Simmel: yaşamı, sosyolojisi, felsefesi. Doğan Özlem (çev.). Ankara: Ark Yayınevi. ISBN 975-7260-18-5. 

Toplum Nasıl Mümkündür?

Getto, bir kentin herhangi bir azınlıkça yerleşilen bölümüne genel olarak verilen ad. Orta Çağ'da şehirlerde yabancılar gözlem altında ve hususi mahallerde yaşamak zorundaydılar. Yahudiler gibi gruplar kamusal haklardan mahrum olarak şehrin periferisinde (kenar mahallesinde) yaşıyordu. Esasen Venedik'te baruthanenin bulunduğu Venedik Gettosu Yahudilere ayrılan mecburi ikâmet mahallesi olduğundan, bu isim zamanla bütün Avrupa şehirlerinde Musevi mahalleleri için yaygınlaşan bir deyim oldu. Özelde Almanya ve Doğu Avrupa şehirlerinde eskiden Yahudilere ayrılan, sonra da Yahudi semtlerine verilen bir addır. Genelde kötü koşulların hakim olduğu bölgeler için kullanılır. Etimolojik kökeni açısından Venedikçe, İbranice, Yidiş, Almanca, Latince, İtalyanca ve Fransızca gibi kökenler önerilmesine rağmen kesin kabul gören bir sav yoktur.
Getto, amacı ne olursa olsun, her azınlığın sığınma veya sürülme (örneğin Varşova gettosu) yeridir.
Ayrıca II. Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler önderliğinde üstün kabul edilen Aryan ırkını, alt ırk diye tabir edilen Yahudi ırkından ayırmak için tüm Yahudileri ayrı bir küçük mahalleye yerleştirme işidir.
Göçmen işçilerin Batı Avrupa ülkesinin bazı şehirlerinde oluşturdukları nispeten kapalı mahalleler de getto olarak nitelendirilmiştir. Yasalarda gettolar resmen kaldırılmış olmakla birlikte sanayi toplumunun getirdiği iktisadi ve sosyal şartlar, gettoların oluşmasına ve yaşamasına imkân vermiştir. Üçüncü dünya ülkelerinin pek çoğunda kırsal kesimden şehir merkezlerine olan hızlı nüfus göçü ve plansız kentleşme, bazı şehirlerin kenarlarında gettolara benzer bir gecekondu olayını ortaya çıkarmıştır. Bu sadece bir mekan farklılığını değil, kültür ve ideoloji farklılığını da ifade etmektedir.
Ayrıca getto sözcüğü genelde kavga mekanları, polis olmayan yerleri tanımlar.

Nazi gettoları

Azerbaycan (Farsça: آذربایجان Āzarbāijān), Güney Azerbaycan (Azerice: Güney Azərbaycan گۆنئی آزربایجان, Cənubi Azərbaycan جنوبی آذربایجان) veya İran Azerbaycanı, İran'ın kuzeybatısında yer alan tarihi ve coğrafi bölge. Güney Azerbaycan bölgesinin belirli sınırları yoktur. Ancak günümüzde İran'ın Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan eyaletleri Güney Azerbaycan bölgesinin parçaları olarak kabul edilmektedir. Bölgede yaşayan nüfusun çoğunluğu Azerbaycan Türklerinden oluşmaktadır ancak azınlık olarak Kürtler, Ermeniler, Tatlar, Talışlar, Süryaniler ve Farslar da bulunmaktadır.
Azerbaycan ismi tarihsel olarak Kafkas dağlarından Zağros dağlarına kadar olan geniş bir bölgeye hitaben kullanılmaktadır. Kesin sınırları belli olmayan Azerbaycan coğrafyası genel olarak iki parça şeklinde kabul edilmektedir. Azerbaycan coğrafyasının iki parçaya bölünmesi 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması sebebiyle gerçekleşmiştir. Bu anlaşmaya göre Aras Nehrinin kuzeyinde yer alan topraklar Rusya işgali altına girmiş,Aras nehri'nin güney kısımlarında yer alan topraklar ise Kaçar Hanedanı'nın hakimiyeti altında kalmıştı. Bugün ise Aras Nehrinin kuzeyinde yer alan ve Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nin hakim olduğu topraklara Kuzey Azerbaycan, Aras nehri'nin güney kısımlarında İran'ın yönetimi altında yer alan topraklara ise Güney Azerbaycan denilmektedir.
İran, Ahameniş İmparatorluğu'dan Kaçarlar'a kadar eyaletler ile yönetile gelen federatif bir devlet yapısına sahip olmuştur. Bu politikayı uygulayan son iktidar olan Kaçar Hanedanı ülkenin resmi ismi olarak Memâleke Mahruseye İran yani İran'ın Korunmuş Ülkeleri tabirini kullanmaktaydı. Bu ülkelerin tam sınırları belli olmasa da geleneksel olarak bunlar; Farsistan, Azerbaycan, Belucistan, Luristan, Kürdistan, Arabistan, Laristan, Lekistan, Türkmenistan, Gilan, Mazenderan ülkeleridir. Her birisi birbirinden farklı veya akraba etnik grupların yaşadıkları coğrafyalara göre şekillenen bu ülkeler İran'ın aslında federatif bir devlet yapısına mecbur olmasının en temel sebebini ortaya koymaktadır. 8. yüzyıldan itibaren Oğuz Türkleri tarafından yerleşilmeye başlanan Azerbaycan bölgesi bu tarihten itibaren Türkleşmiş ve bu durum günümüze kadar devam etmiştir. Farklı dönemlerde genellikle Türklerin kurduğu devletler tarafından yönetilen Azerbaycan bölgesi Türkmençay Antlaşması ile parçalanmasından sonra siyasi ve kültürel bir ayrışma yaşamıştır. Kuzey Azerbaycan Rus kültür etki ve baskısı altında kalırken Güney Azerbaycan Fars kültür etki ve baskısı altında kalmıştır. 1906 yılında Tiflis'te yayınlanmaya başlanan ve hem kuzey hem de güneyde dağıtılan bir Türkçe dergi olan Molla Nasreddin bu durumu bir defasında şu şekilde ifade edecekti; Bir zamanlar Çar Hükümeti Kafkasya Azerbaycan'ının başına getirdiği bakkal oyununu, şimdi de İran mutlakıyeti Güney Azerbaycan'ın başına getirmektedir. 20. yüzyılı bu iki kültürün etkisi altında yaşayan Azerbaycan için bu durum 18 Ekim 1991'de kuzey bölgesinin, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan edip Azerbaycan Cumhuriyeti'ni kurmasıyla son bulmuştur. Kuzeyin seçilen ilk cumhurbaşkanı olan Ebulfez Elçibey, güney topraklarının İran hakimiyetinde olmasına karşı çıkmış, güneyin bağımsız olmasını ve birleşmiş tek Bir Azerbaycan devleti olması gerektiğini savunmuştur. Elçibey, Birleşik Azerbaycan ile Türkiye'nin bir federasyon çatısı altında birleşmesini de hedefliyordu. 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması'ndan itibaren ikiye bölünmüş olan Azerbaycan bölgesinin güney kısmı olan Güney Azerbaycan bugün İran devletinin hakimiyeti altında varlığını devam ettirmektedir.

Güney Azerbaycan'ın adı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. 

Medya döneminde bugün İran'ın Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletlerinin bulunduğu bölgede Atropates (Yunanca: Ατροπατης/Atropatēs) adlı savaşçı isyan çıkardıktan sonra Aturpatene (Ατροπατηνη/Atropatēnē) olarak hitap edildiği söylenmektedir. Pehlevice ve Partça'da Atropatenes, "Ādur (Ateş, Alev) koruyucusu" anlamına gelen "Ādur-pād", "Aturpatene" ise "Āturpādakān" ya da "Ādurbādagān" olarak telaffuz edilmiştir.
Sasani döneminde bölgede ateşgahlar bulunmuş ve Şiz ve "Ādur Gushāsp"ın Taht-ı Süleyman arkeolojik sitesi olduğu düşünülmektedir. İslam dininin bölgeye girişinden sonra Farsça "آذربيجان Ādharbayjān" ve Pehlevice "آذرباذكان Ādhurbādhakān" olmak üzere iki ad kullanılmıştır.

Bölgeye büyük çaplı ilk Türk göçleri Selçuklular devrinde gerçekleşmiş ve günümüz Bakü ile Zencan arasında kalan bölge Türkleşmeye başlamıştır.

Safeviler, İran coğrafyasında 1501-1736 yılları arasında hüküm sürmüş ve isimlerini günümüzde Güney Azerbaycan sınırları içerisinde yer alan Erdebil'de bulunan Safeviyye tarikatının pîri Şeyh Safiyyüddin'den almıştır. Safevilerin yükselişi Şah İsmâil devrinde gerçekleşmiş ve İran coğrafyasının tamamını kontrolleri altına almışlardır.

Afşarlılar 1736-1804 yılları arasında İran coğrafyasını kontrolleri altına almış bir Türk hanedanıdır. Devletin ilk hükümdarı olan Nadir Şah, Oğuz Türkmenlerinin Avşar (Afşar) boyuna mensup olduğu için bu hanedana Afşariyye (Afşarlılar) denilmiştir. Nadir Şah, başarılı bir asker ve komutandı. Batıda ve doğuda çeşitli muharebeler kazandı. Şah, Osmanlı ile barış yapmak ve iki taraf arasında yüzyıllardır süregelen sonu gelmez savaşlara son vermek istiyordu. Safevilerin katı şii anlayışını terk etti ve Caferilik mezhebine geçti. Bu doğrultuda Osmanlı ile bazı anlaşmalar yaptı. Nadir Şah'ın Caferiliğin beşinci hak mezhep olarak kabul edilmesi talebi Osmanlılar tarafından kabul edilmedi ancak Osmanlılar, Caferileri ve İran coğrafyasını Müslüman topluluğunun bir parçası olarak görmeyi kabul ettiler. Afşarlılar da Osmanlıların talebi doğrultusunda ilk dört halifeyi hayır ve dua ile anacaklarını belirttiler. Afşarlılar ile Osmanlılar arasındaki bu yakınlaşma İran'daki bazı koyu şii çevreler tarafından Nadir Şah'ın sünnileşmesi olarak değerlendirilmiş ve eleştirilmiştir.

15. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu'nun Bozok (Yozgat) bölgesinden Kuzey Azerbaycan'a göçerek Gence yöresinde yurt tutan oymak, Akça (Ağça) Koyunlu, Akçalu (Ağçalu) ve Şam Bayatı Türkmen obalarından meydana gelmiştir. Kaçarlar daha sonra yükselerek 1796-1925 tarihleri arasında İran'ı yöneten Kaçar Hanedanını kurdular.

Osmanlı ve Kaçar arasındaki savaşlarda Kafkasya bölgesi önemli çatışma ve rekabet bölgelerinden birisiydi. Bu çatışmalar esnasında bölgede yaşanan kaostan faydalanan bazı yerli unsurlar kendi yönetimlerini kurdular. Bu küçük hanlıklar genel olarak bölgenin ileri gelen Azerbaycanlı Türk ailelerinden oluşuyordu.

Rusya, 1826-1828 İran-Rus Savaşı ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ile Güney Kafkasya'nın kontrolünü ele geçirdi. Kaçar Hanedanlığı ile imzaladığı Türkmençay Antlaşması ile Aras nehri Rusya ile İran arasında yeni sınır kabul edildi. Bu anlaşma sonucunda Azerbaycan ikiye bölünecek ve Aras'ın kuzeyinde kalan Azerbaycan toprakları bir daha İran hakimiyeti altına girmeyecekti. Anlaşma sonucunda Azerbaycan Hanlıklarının Rusya hakimiyetinde kalan topraklarında olanlar varlıklarını bir süre daha devam ettirdiler. Ancak daha sonra Rusya tarafından varlıklarına son verildi.

İran'da aydınlar ve toplumun ileri gelenleri, çeşitli siyasi ve gizli komiteler kurarak monarşinin gücünü sınırlandırmak ve halkın temsil edildiği bir meclis kurmak için uzun zamandır faaliyet halindeydiler. Muhalif güçler 1906 yılında Şah'ın gücünü sınırlandırmak için harekete geçtiler. İlk başta şah bir meclisin açılmasını ve seçimlerin düzenlenmesini kabul etti. Lakin zamanla bu tavrında değişikliğe gitti ve Muhammed Ali Şah Haziran 1908'de meclisi bombalatıp feshetti. Şah'a bağlı kuvvetler Tahran'ı ele geçirdiler. Meşrutiyet yanlıları bu dönemde Tebriz'de toplanmaya başladılar. Bunun üzerine Şah, Sadrazam Abdülmecîd Mirza Aynüddevle komutasında bir orduyu Tebriz üzerine gönderdi. Güney Azerbaycanlı iki Türk olan Settar Han ve Bakır Han kardeşler, meclisin açılması için çalışmış ve meşrutiyeti en başından itibaren desteklemişlerdi. Tebriz'de bunun için halkı organize etmiş ve meşrutiyet propagandası yapmışlardı. Tebriz halkı tarafından sevilen bu iki figür, Şah'ın ordusu şehrin üzerine yürümeye başladığında bir milis gücü oluşturarak Tebriz etrafında savunma tahkimatları oluşturmaya başladılar. Sadrazama bağlı kuvvetler bunun üzerine şehre saldırdılar ancak Settar Han ve Bakır Hanın milis güçleri bu saldırıları püskürttü. Şehri alamayan ve bu sebeple de meşrutiyet yanlılarını mağlup edemeyen Şah, Rusya'nın yardımına başvurdu. Ruslar da bunun üzerine şehirde yaşanan kıtlığı bahane ederek 29 Nisan 1909'da Tebriz'i işgal ettiler. Settar Han ve Bakır Han Rusları engellemekte başarılı olamadılar. Şehrin düştüğünü gören iki Türk kardeş, 25 Mayıs 1909'da Tebriz'deki Osmanlı konsolosluğuna sığındı. Meşrutiyetçilerin artık liderliğine yükselmiş bu iki kardeşi hala yakalayamamış olan Şah, Osmanlı'dan bu iki kardeşi teslim etmesini istedi ancak ret cevabı aldı. Şah'a yardım etmek için araya giren İngiltere ve Rusya, Osmanlı'ya baskı yaparak kardeşlerin teslimini istedi ancak onlar da reddedildiler. Settar Han ve Bakır Han, Muhammed Ali Şah'ın 16 Temmuz 1909'da tahttan indirilişine kadar Osmanlı elçiliğinde kalmaya devam etti. Şah'ın tahttan indirilmesinden sonra Tahran'a gittiler ve burada devrimin kahramanı olarak karşılandılar. Bakır Han'a sâlâr-ı millî, Settar Han'a da serdâr-ı millî unvanları verildi. Ancak meclisteki gruplar arasında yaşanan siyasi entrikalarla itibarları zedelendi ve gözden düştüler. Liderleri olduğu Tebrizli milis güçlerinin silahlarını hükûmet kuvvetlerine teslim etmesi istendi, ortaya çıkan problemler çatışmaya dönüştü ve her iki kardeş hükûmet güçleri tarafından yakalandılar ve Tahran'da gözetim altına alındılar. Settar Han 16 Kasım 1914 tarihinde öldü. Bakır Han ise 1915'e kadar Tahran'da kalıp savaş başladığında Ruslar'a karşı savaştı, daha sonra Ruslara karşı savaşan Osmanlı kuvvetlerine destek olmak için Irak'a geçti. Tekrar İran'a dönmek üzereyken Türkiye sınırına yakın Kasrışîrin köyünde, Kasım 19

Halka açık alan veya Kamusal alan, genellikle herkese açık ve erişilebilir bir yerdir. Yollar (yaya kaldırımı dahil), kent meydanı, parklar ve plajlar genellikle kamusal alan olarak kabul edilir. Sınırlı ölçüde, halk kütüphanesi gibi halka açık hükûmet binaları kamusal alanlardır, ancak kullanım alanları kısıtlı alanlara ve daha büyük sınırlara sahip olma eğilimindedirler. Kamusal alan olarak kabul edilmemesine rağmen, kaldırımlardan ve kamu mahallelerinden görülebilen özel mülkiyete sahip binalar veya mülkler, örneğin açık hava reklamcılığı ile kamusal görsel manzarayı etkileyebilir. Son zamanlarda "paylaşılan alan" kavramı, otomobiller ve diğer araçlar tarafından ortak olarak kullanılan kamusal alandaki yayaların deneyimini geliştirmek için geliştirilmiştir.
Kamusal alan da felsefe, kentsel coğrafya, görsel sanatlar, kültürel çalışmalar, sosyal bilgiler ve kentsel tasarım ile ilgili eleştirel teori için bir mihenk taşı haline gelmiştir. 'Kamusal alan' terimi, daha büyük sosyal alan kavramının bir unsuru olan 'toplanma yeri' gibi başka şeyler anlamına da gelir. Kamusal alanlar genellikle grupların haklarını seslendirebilecekleri demokratik cemaat ve siyasi katılım alanları olarak değerlendirilmektedir.
Kamusal alanların ilk örneklerinden biri ortak arazidir. Örneğin, giriş için herhangi bir ücret veya ücretli bilet gerekmez. Devlete ait olmayan alışveriş merkezleri, 'kamusal alan' gibi görünen 'özel alan' örnekleridir.

Devlet hastanesi
Halk bankası
Kentsel tasarım
Devlet okulu
Devlet üniversitesi
Agora
Sokak performansı
Çitleme
Kamu sanatı
Sokak fotoğrafçılığı

Hayalet kasaba, çoğunlukla başarısız ekonomik yapı veya insan – doğa kaynaklı felaketler, savaş gibi sebepler yüzünden terk edilmiş olan kasaba veya şehirlere verilen isimdir. Deyim, nüfusları çok ciddi şekilde azalmış yerleşim yerleri için de kullanılır. Ayrıca özellikle belli zaman dilimlerinde nüfusunun arttığı örneğin Mısır'daki bazı harabe ören yerleri gibi normal şartlarda turizm dışında ayakta kalamayacak olan yerler için de kullanılır.
Gerçek hayalet kasabalar yerel sakinler tarafından tamamen terk edilmiş olan yerlerdir. Bazı örnekler Kaliforniya'daki Bodie ve İtalya'daki Craco kasabasıdır. Ayrıca halen bünyesinde bazı sanat ve mimari yapı özellikleri bulunan ama artık kimsenin yaşamadığı ören yerleri de olabilir. Bazı hayalet kasabalar turistler için ziyaret mekanları olarak kullanılırken bazı hayalet kasabalarına girmek tehlikeli hatta kanunlara aykırı olabilmektedir.

Kasabaların veya kentlerin terk edilmesinin ardındaki sebepler arasında azalan doğal kaynaklar, su gibi temel ihtiyacın artık sağlanamaması, demiryolu veya karayolunun güzergâh değişikliği, yerel ekonominin başka bir bölgeye kayması, doğal kaynakların yerlerinin değiştirilmesi (Aral Gölü) veya felaketler (Çernobil) olabilmektedir. Bazı salgın hastalıklar da belirli yerleşim yerlerinin terk edilmesinde etkendir. Arkansas'da bazı kasabalarda neredeyse kasaba nüfusunun tamamı (7000 kişi) 1918-19 İspanyol gribi salgınında ölünce geride kalan insanlar kasabaları terk etmiştir. Özellikle Ortadoğu'da yenilgiye uğrayan veya çöken devletler, imparatorluklara ait başkentler iktidarın yeni eğilimine göre değişir ve geride hayalet kasabalar bırakırdı. Doğal felaketler de hayalet kasaba oluşumunda etkilidir. Pattonsburg Missouri 1845 yılında kurulduğundan beri 30 kere sel felaketi geçirdiği için 1993 yılında 3 km uzakta yeni yerinde New Pattonsburg adı altında tekrar kurulmuştur. Bilimsel alandaki gelişmelerin de hayalet kasaba oluşumuna etkisi vardır. 1991 yılında Lemieux Ontario Kanada'da yer zemininde yapılan testlerde kentin dayanıksız kum üzerine kurulduğu anlaşılmış, kent başka yere taşınmış ve 2 yıl sonra güçlü bir sel eski şehri yutmuştur. Devlet bazı arazileri kamulaştırdığı zaman da hayalet kasabalar oluşabilmektedir. NASA füze testlerini gerçekleştirmek için Mississippi'de bazı geniş arazileri kamulaştırınca kasabalar kaderlerine terk edilmiş şekilde bırakılmıştır. Barajların inşa edilmesi de hayalet kasaba yaratmaktadır. Su altında kalacak kasabalar kıyıda kalacak yerde yeniden inşa edilmekte ve eski yerleşim yerleri suların altında kalmaktadır. Türkiye'de bunun en güzel örneği Hasankeyf'dir.

Hayalet kasabaların çok azı tekrar hayata gelebilmektedir. Çoğunlukla bunun sebebi tarihî eser statüsündeki yerleşim yerine yönelik turist ilgisinin artmasıdır. Avustralya'daki Walhalla, altına hücum zamanının önemli kasabalarından olup sonradan hayalet kasaba olmuş, diğer turistik alanlara yakınlığından ötürü yeniden kalkınmaya başlamıştır. Antik Mısır'daki İskenderiye şehri çok önemli bir kentken modern zamanlarda nüfusu çok azalmış ancak bugün 3.5 milyon insanın yaşadığı bir şehir haline gelmiştir.

Çeşitli ülkelerde farklı nedenlerle oluşmuş hayalet kasabaların yanı sıra Antarktika'da bulunan ve terk edilmiş bilimsel istasyonlar da bu kapsamda değerlendirilebilir. Özellikle Avrupa'da Ortaçağda terk edilmiş birçok hayalet kasaba bulunmaktadır. Özellikle Viking istilasından sonra birçok köyde tekrar yerleşim olmamıştır. Ayrıca Vezüv yanardağının MS 79 yılında patlamasının ardından İtalya'daki Pompey ve Herkulaneum şehirleri de hayalet şehirler olmuştur. Ukrayna ve Belarus'daki bazı kasabalar Çernobil nükleer kazasından sonra yüksek derecede radyasyon nedeniyle boşaltılmıştır ve bugün de buralara giriş yasaktır. Bu kasabalar artık dağılmış olan Sovyetler Birliğini canlı olarak muhafaza eden müzeler gibidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki Maraş kenti barış antlaşması imzalanana dek boşaltılmıştır. Yakın zamanda kısmen yeniden aktif olmuştur.

Belchite
Oradour-sur-Glane

Çernobil felaketi yüzünden hayalet kasaba haline gelen Pripyat'dan resimler
ABD'deki hayalet kasaba listesi 17 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Henri Lefebvre (16 Haziran 1901 – 29 Haziran 1991), Fransız sosyolog, entelektüel ve felsefecidir. Daha çok Neo-Marksist olarak bilinir.

Lefebvre, Hagetmau, Landes, Fransa'da doğdu. Paris Üniversitesi (Sorbonne)'nde felsefe okudu ve 1920 yılında mezun oldu.
1924 yılında beraber çalıştığı Paul Nizan, Norbert Guterman, Georges Friedmann, Georges Politzer ve Pierre Morhange ile "Philosophies" adlı felsefe grubunda bir "felsefi devrim" arayışındaydı. Bu çaba, Fransız Komünist Partisi (FKP)'ne doğru kaymadan önce, Gerçeküstücüler ve diğer gruplarla temasa geçmelerini sağladı. Lefebvre 1928'de FKP'ye katıldı.
1930 - 1940 yılları arasında Lefebvre, felsefe profesörü olarak çalıştı ve 1940'ta Fransız Direnişine katıldı. 1944 - 1949 yıllarında  Radiodiffusion Française'de yönetici oldu ve Toulouse'da Fransızca radyo yayıncılığı yaptı.
Gündelik hayat eleştirileri ilk olarak 1947 yılında basıldığında, COBRA ve Durumcular arasında entelektüel bir etki oluşturdu.
1958'de Lefebvre FKP'den ayrıldı. Daha sonraki yıllarda Arguments ve New Left dergisinde yayın kuruluna katıldı.
1965 yılında Nanterre'deki üniversiteye geçmeden önce, 1961 yılında başladığı Strasbourg Üniversitesi'nde sosyoloji dersleri verdi. Fransızca, İngilizce ve Almanca yazdı. 
Lefebvre 1991 yılında öldü.

Diyalektik Materyalizm, 1940
Gündelik Hayatın Eleştirisi I, 1947
Marksizm, 1948
Gündelik Hayatın Eleştirisi II: Gündelik Hayat Sosyolojisinin Temelleri, 1961
Marx'ın Sosyolojisi, 1966
Şehir Hakkı, 1968
Kentsel Devrim, 1970
Modern Dünyada Gündelik Hayat, 1972
Gündelik Hayatın Eleştirisi III - Moderniteden Modernizme, 1981
Mekânın Üretimi, 1991
Ritimanaliz - Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, 1992
Yaşamla Söyleşi, 1995

Hindistan yirmi sekiz eyalet ve yedi birlik bölgesinden oluşan bir federal cumhuriyettir. Eyaletler ve birlik toprakları da daha küçük idari birimlere bölünür.

Hindistan, tarih boyunca, bölgede her birinin kendi idari bölümlenmesini kabul ettirdiği birçok farklı etnik grup tarafından yönetilmiştir. Günümüz Hindistan'ının idari bölümleri Britanya İmparatorluğu'nun sömürge yönetimi sırasında oluşmaya başlamış olan görece yeni bir bölümlenmedir. Britanya Hindistan İmparatorluğu bünyesinde günümüz Hindistan, Pakistan ve Bangladeş'i barındırıyordu. Bu imparatorluğa bağlı olan diğer bölgeler de günümüz Nepal, Afganistan ve Myanmar (Burma) ülkeleridir. Bu dönemde Hindistan'ın bölgeleri ya doğrudan Britanya tarafından ya da yerel rajalar tarafından yönetilmiştir. 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla bu bölgeler büyük oranda korunmuş, yalnızca Pencab ve Bengal Hindistan ile Pakistan arasında paylaştırılmıştır. Yeni ulusun önündeki zor görevlerden biri soylular tarafından yönetilen birçok eyaleti birliğe katmak olmuştur.
Bağımsızlığın ardından istikrarsızlık baş gösterdi. Britanyalılar tarafından sömürgecilik nedeniyle gelişigüzel yaratılmış olan eyaletler ne bölgede bulunan geniş etnik çeşitliliği yansıtıyordu ne de Hindistan yurttaşlarının iradesiyle oluşmuştu. Ortaya çıkan etnik gerginlikler Hindistan Parlamentosu’nun 1956 yılında ülkeyi etnik ve dil sınırlarına göre yeniden düzenlemesine neden oldu.

Hindistan’da bulunan eski Fransız ve Portekiz sömürgeleri Hindistan Cumhuriyeti’ne 1962 yılında Puducherry, Dadra, Nagar Haveli, Goa, Daman ve Diu birlik bölgeleri olarak katıldılar.
1956 yılından beri var olan eyaletlerden ayrılan yeni eyalet ve birlik bölgeleri yaratıldı. Bombay eyaleti kullanılan dil farklılığı nedeniyle Bombay Yeniden Örgütlenme Yasası ile 1 Mayıs 1960'ta Gücerat ve Maharaştra eyaletlerine bölündü. 1966’daki Pencab Yeniden Örgütlenme Yasası Pencab eyaletini dil ve din sınırlarına göre bölerek yeni bir Hindu ve Hindi dili konuşan Haryana eyaleti oluşturdu, Pencab’ın kuzey illeri Himaçal Pradeş eyaletine bağlandı ve Pencap ile Haryana’nın ortak başkenti olan Çandigarh’ı birlik bölgesi yaptı. Nagaland 1962’de, Meghalaya ve Himaçal Pradeş 1971’de, Tripura ve Manipur 1972’de eyalet yapıldı. Arunaçal Pradeş 1972’de birlik bölgesi yapıldı. Sikkim Krallığı 1975'te Hindistan’a ilhak edilerek eyalet yapılmıştır. Mizoram 1986’da, Goa ve Arunaçal Pradeş 1987’de eyalet yapılırken Goa'nın kuzey yerleşim bölgeleri Daman ve Diu ayrı birer birlik bölgesi olmuştur. 2000 yılında üç yeni eyalet yaratılmıştır: Bihar’ın güney illerinden Jharkhand, doğu Madhya Pradeş’ten Çhattisgarh ve kuzeybatı Uttar Pradeş’ten Uttarançal. Delhi ve Puducherry birlik bölgelerine kendi meclslerini seçme hakkı verilmiştir ve tam eyalet olma yolunda ilerlemektedirler.

 Andaman ve Nikobar adaları
 Çandigarh
 Dadra ve Nagar Haveli
 Daman ve Diu
 Lakşadvip
 Delhi Ulusal Başkent Bölgesi
  Puduçeri

Hindistan'daki şehirler listesi

Hindistan Hükümeti resmî web sitesi: Eyaletler ve Birlik Bölgeleri27 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Hindistan’da ulusal düzey altındaki yönetim şekli üzerine makale2 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
İnteraktif Hindistan haritası (İngilizce)

Hollanda'nın belediyeleri (Felemenkçe: gemeenten), Hollanda'nın en küçük idari bölümleridir. Belediyeler, illerin alt bölümleri olup görevleri merkezi hükûmet tarafından belirlenir ve dört yılda bir seçilen bir belediye meclisi tarafından yönetilirler. 19. yüzyılın ortalarında ilk resmi sınırların oluşturulmasından bu yana, belediye birleşmeleri toplam belediye sayısını üçte iki oranında azaltmıştır. Belediyeler, idari ve istatistiki amaçlarla gayri resmi olarak mahallelere ve mahallelere bölünmüştür.
Belediyeler, arazi kullanım planlaması, toplu konut, yerel yolların yönetimi ve bakımı, atık yönetimi ve sosyal güvenliği içeren çok çeşitli kamu hizmetlerinden sorumludur. 2010'da Hollanda Antilleri'nin lağvedilmesinden sonra üç özel belediye (bijzondere gemeenten) kuruldu. Bu belediyeler, diğer belediyelerle aynı şekilde çalışmakta olup Karayip Hollandası olarak gruplandırılırlar ve herhangi bir ilin parçası değildirler.
1 Ocak 2021 tarihi itibarıyla Hollanda'da 352 belediye bulunmaktadır.

Hollanda belediyeleri listesi
Hollanda'daki şehirler listesi

Hollanda'nın belediyeleri listesi

Izgara planı, caddelerin birbirine dik açıyla geçerek bir ızgara şeklini oluşturduğu bir şehir planı türüdür. Izgara planı için altyapı maliyeti, genellikle kesintili caddelere sahip modellerden daha yüksektir.
Cadde maliyetleri, büyük ölçüde cadde genişliği, cadde uzunluğu, blok genişliği ve kaldırım genişliği olmak üzere dört değişkene bağlıdır. Izgara planının iki doğal özelliği, sık kavşaklar ve ortogonal geometri, yaya hareketini kolaylaştırır. Geometri, yönlendirme ve yol bulmaya ve bunların sık kesişme noktalarına, istenen varış noktalarına rota seçimi ve doğrudanlığı ile yardımcı olur.
Antik Roma'da, arazi ölçümünün ızgara planı yöntemine yüzdürme adı verildi. Izgara planı antik çağlardan kalmadır ve birçok kültürde ortaya çıkmıştır. En erken planlanan şehirlerden bazıları ızgara planları kullanılarak inşa edildi.

Superblocks, Barcelona Answer to Car-Centric City
Historical Society of Pennsylvania 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Great American Grid
City Street Orientations around the World 13 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadastro, bir bölgedeki özel arsaların kaydıdır; bu arsalar sistematik şekilde numaralandırılır, her birinin çevresi ve parsel tanımlayıcısı büyük ölçekli haritalarda gösterilir, hem haritada hem de kayıt defterinde bu arsanın niteliği, büyüklüğü, değeri ve onunla ilgili hukukî haklar belirtilir. Gündelik dilde kadastronun birkaç anlamı vardır: Birincisi, özel arsaların bir kamu kuruluşunda tutulan kayıtlarıdır. İkinci anlamı bu kayıtları tutan ve onları idare eden kuruluşun adıdır. Üçüncü anlamı bu kuruluşun yaptığı işlerdir. Türk Dil Kurumu kadastroyu "bir ülkedeki her çeşit arazi ve mülk yerinin, alanının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plana bağlanması işi" olarak tanımlar. Türk Kadastro Kanunu'nda kadastro "taşınmaz malların sınırlarının arazi ve harita üzerinde belirtilerek hukuki durumlarının ve üzerindeki hakların tespit edilmesi işlemi" olarak tanımlanmıştır. Sıfat hali "kadastral"dir. Kadastral haritalara güncel dilde tapu haritası veya kadastro paftası da denir. Kadastrolar dünyada çoğu ülkede, tapu sicili gibi başka belgelerin eşliğinde kullanılır.

Kadastro, Fransızca "Cadastre", o dile de İtalyanca "catastro" sözcüğünden gelmiştir. Catastro sözcüğünün kaynağı Yunanca κατάστιχον ([katastikhon], defter veya kayıt) ve ondan önce κατά στίχον ([kata stikhon] "çizgi üzerinden") sözcükleridir; yani kadastro arsa sınırlarını belirleyen köşe taşları arasındaki düz çizgiler ve mesafeler boyunca ilerlemek kavramından türetilmiştir. Bizans İmparatorluğunda toprak vergisinin adı katastikon olmuş, Venedik Cumhuriyeti kendi vergi sistemi için Bizans sistemini uygulamış ve bu adı catasticon olarak yeniden İtalyancalaştırmıştır.

Kadastro kayıtlarının üç amacı vardır: 1) ödenecek emlak vergisi miktarını belirlemek için bir toprağın değerini kaydetmek, 2) mülkiyet haklarının korunması için toprağın boyutlarını ve sınırlarını belirlemek, 3) imar planlaması ve kırsal kalkınma için bir temel oluşturmak. Farklı ülkelerde bu amaçların hangisinin önde geldiğine bağlı olarak kadastronun farklı anlamları, farklı kurumlaşmaları olabilir. Örneğin eski Doğu Bloğu ülkelerinde özel mülkiyet olmamasına rağmen kadastro daireleri vardı, bunların amacı beş yıllık kalkınma planlarına destek olmaktı; bu ülkelerin kadastro kayıtlarında toprak kalitesi, su kaynakları ve yollara yakınlık, iklim şartları gibi bilgiler bulunurdu. Batı Avrupa'da kadastronun amacı toprak vergisinin toplanmasını sağlamakken, Büyük Britanya'da esas amaç mülkiyet haklarının korunmasıdır.
Bu amaçlara hizmet eden üç tip kadastro bilgisi olabilir: 1) malî kadastro: toprağın değeri, 2) hukuki kadastro: toprak üzerindeki haklar. 3) geometrik kadastro: toprağın ölçümleri, parçaları, gösterimi ve konumu hakkında bilgiler. Çoğu ülkede bu bilgilerin üçü de kaydedilir.
Toprak değeri genelde alım-satım bilgilerine dayalıdır ama ihtiyaca göre bazen toprağın değeri yeniden belirlenebilir.
Hukuki kadastro bilgilerinde örneğin ipotekli bir arsada hem arsanın sahibi hem de ipotek sahibi belirtilebilir, bir derebeylik sisteminde hem toprağın sahibi hem de üzerinde çalışan çiftçi belirtilebilir, başka durumlarda geçiş veya kullanım hakları, mülkiyetten ayrı olarak kaydedilebilir. Geometrik kadastro bilgilerini elde etmek için haritacılık ve yazılı metinlerdeki arazi tariflerine dayanılır. Yazılı kayıtların olmaması halinde yerel yetkililerin sözlü ifadesine de dayanılabilir.

Kişilerin topraklarının sınırlarının bilinmesi gereği çok eskilere dayanır. MÖ 3000 yıllarında Nil vadisindeki tarım haklarının düzenlenmesi için kayıtlar mevcuttur.
Girsu'da (Mezopotamya'da) M.Ö. 2300 yıllarına ait bir kil tablette bir grup toprak parselinin planları, yüzölçümleri ve tasvirleri bulunmuştur. Etrüsk medeniyeti hakkındaki Etrusca disciplina belgelerinde, şehirlerin kurulmasında kadastro işlemlerinin dinî ve töresel bir bağlam içinde yapıldığı yazılıdır.
Sümer kralı Şulgi, Ur şehri için bir toprak kayıt sistemi kurmuştur.
Roma eyaletlerinde toprak vergisi capitatio terreno nun toplanmasında vergi amaçlı toprak birimlerine "capitatio" (veya capist) denirdi. Bu toprak birimlerin kaydına (bir başka görüşe göre, bir bölgedeki toprak sahiplerinin kaydına) Capitastrum denirdi. Orta Çağlarda bu kayıtlar capitastrum olarak adlandırılırdı ve bu sözcük sonra catastrum olarak değişmiştir.
Orta Çağlarda Avrupa'da kadastronun amacı, vergi toplamak amacıyla kilise topraklarının, derebeylerinin, çiftçilerin toprakların büyüklüğünü belirlemekti. Bu kayıtlar mülkü tasvir edip yaklaşık büyüklüğünü belirtmenin yanı sıra, bazen basit planlar da içerirdi. Derebeyi için çalışan vasallar durumunda toprağın sahibi olan derebeyi ve onu çalıştıran çiftçinin adları da kaydedilirdi. İngiltere'de Domesday Book bunun ilk örneklerindendir. I. William emriyle 1086'da İngiltere'nin her tarafında toprak sahiplerinin ne kadar toprak ve hayvan sahibi olduğu belirlenmişti. Bu kitaba dayanarak kimin ne kadar vergi ödeyeceği belirlenmişti.
Araplar'ın 10. yüzyılda Sicilya'yı istilasında defter adı verilen basit bir toprak kayıt sistemi başlatılmıştır. Bu sistem Güney İtalya'nın Normanlar tarafından istilasından sonra Catalogus baronum olarak geliştirilmiştir.
Fransız ihtilaline kadar Fransa'daki kadastro çalışmaları yerel amaçlar (derebeyi için) için kullanılırdı. VII. Charles, XIV. Louis ve XV. Louis, merkezî bir kadastro oluşturmaya gayret etmelerine rağmen politik direnme, ekonomik imkasızlıklar ve ölçüm araçlarının yetersizliği nedeniyle bunu gerçekleştirememişlerdir. Yerel kadastro kayitlari vardi ama her biri farklı esaslara göre çalışırdı. İlk defa Napolyon, Fransa'daki 100 milyon toprağın her birini kaydettirmiştir. Avrupa'daki millî kadastro sistemleri Napolyon'un girişimiyle ilk defa Avrupa'da 15 Eylül 1807'de başlamıştır. İlk haritalı kadastro kayıtları 18. yüzyılda Savoya Dükalığı'nda hazırlanmıştır.
Osmanlılarda toprak kayıtları tahrir defterlerinde tutulurdu. Bu defterlerde vergi mükellefleri ve onların mülkleri hakkında bilgiler tutulurdu.

Kadastral harita, bir bölgedeki tüm emlağın (arsa ve binaların) haritasıdır ve kadastro kayıtlarının parçasıdır. Tapu dairesindeki kayıtlı mülklerin konumu ve sınırların resmî kanıtı sayılır. Haritada arsaların sınırları ve kayıt numaraları, belediye sınırları, binalar ve arazinin kullanım amacı kaydedilebilir.
Türkiye'de kadastral haritalar parsel, ada gibi parçalara bölünebilir. Kadastro parseli, sınırları belli bir mülkiyet arazisidir. Kadastral ada çevresi doğal kadastral ada ve yapay sınırlarla çevrili olan yere kadastral ada denir. İmar uygulaması yapılınca kadastro parsellerinin yerine imar parselleri gelir. Kadastral yollar, imar planı olmayan bölgelerde kadastro haritalarındaki kimsenin mülkiyetinde olmayan alanlardır. İmar planı yapıldığında imar planları genelde bu yollara göre oluşur.
Kadastro haritaları altyapı yatırımlarının belirlenmesinde, uzun vadeli jeolojik ve ekolojik çalışmalarda da gözününe alınır, eğer toprak mülkiyeti, incelenen olguda bir rol oynuyorsa. Kadastro haritalarında bölge isimleri, parsel ve tapu numaraları, mevcut yapıların yerleri bitişik yol ve sokak isimleri, belli sınırları uzunlukları ve daha eski haritalara referenslar bulunur.
Standart topoğrafik kadastral haritalar, planimetre ayrıntıları ve özellikle mülkiyet sınırlarını ayrı, yükseklik bilgilerini (eşyükseklik eğrisi) ayrı, göstermek üzere iki kalıp halinde ve birbirleri ile çakıştırılabilir nitelikte üretilen paftalardır. Haritada doğal sınırlar (yol, kıyı, nehir gibi) ve binalar da belirtilebilir. Modern kadastro haritalarında ise coğrafi bilgi sistemleri kullanılmaktadır. Kadastral harita yapmak için arazide saha ölçüm yapan kişilere mesahacı denir.
Kadastral haritalarin üretilmesi için arazi ölçümleri yapıldığı gibi havadan fotoğraf alımı da kullanılır. Bu ölçümler geodezik ve fotogrametrik bilgisayar programlarla haritalara dönüştürülür.

Tapu, bir emlağın mülkiyetinin kime ait olduğunu gösteren belgedir. Kadastro ise o emlağın büyüklüğünü ve konumunu tanımlar. Çeşitli ülkelerde tapu ve kadastro idaresi arasındaki ilişkiler farklıdır. 

Alman sisteminde tapu, kadastral sisteme bağlıdır. Her arsanın sahibi merkezi bir kurumda kayıtlıdır, devlet o arsanın sahibinin kim olduğunu kayıtlarında tutar. Kadastronun amacı toprak ve parselleri tespit etmektir, bu yüzden kadstro dairesi çevre bakanlığı (veya benzeri) bir bakanlığa bağlı olur.
Fransız/Latin/ABD sisteminde arsanın özellikleri tapu belgesi üzerinde kaytılıdır. Alım satım yapıldıktan sonra yeni mal sahibi tapusunu kaydettirir. Tapuda belirtilen arsa özellikleri kadastrodakini tutmayabilir. Kadastro kaydı toprak kaydından ayrı olarak yapılan bir işlemdir. Arazi ölçümlerinin esas amacı vergilendirmedir, bu yüzden kadastro dairesi maliye bakanlığına bağlıdır.
İngiliz sisteminde tapu ve kadastro kayıt sistemi bütünleşmiştir. Arsanın tespiti tapu işleminin parçasıdır.

T.C. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Resmî Sitesi 1 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çeşitli ülkelerde kadastro kavramlarının farklılıkları

Kampong, Brunei, Endonezya, Malezya, Filipinler ve Singapur'da bir köy türü ve Kamboçya'da bir 'iskele'dir. Bu terim, özellikle yerli halkların geleneksel köyleri için geçerlidir.
Bu terim, Brunei, Endonezya, Malezya, Singapur, Filipinler, Kamboçya, Sri Lanka ve Christmas Adası'ndaki kasaba ve şehirlerdeki kentsel gecekondu bölgeleri veya kapalı yerleşim alanları ve mahalleleri ifade etmek için de kullanılmıştır. Geleneksel kampong köylerinin tasarımı ve mimarisi, şehirciler ve modernistler tarafından yeniden ele alınmayı hedeflemiştir. Bu köyler, çağdaş mimarlar tarafından çeşitli projeler için de uyarlanmıştır.
Kampung veya kampong kelimesi Malaycadan türetilmiştir ve Türkçeye genellikle "köy" olarak çevrilir. Singapur'da geleneksel "kampong" yazımı kullanılmaya devam ederken, Malezya ve Endonezya'da standart olarak "kampung" yazımı kullanılmaktadır. Brunei'de ise her iki yazım da birbirinin yerine kullanılabilir.

Kamu hizmeti, bir hükûmet tarafından kamu kurumu aracılığı ile yetki alanlarında yaşayan kişilere doğrudan sağlanabilen (kamu sektörü aracılığıyla) veya hizmet sunumunun finansmanıyla sağlanan bir hizmettir. Kamu politikası halkın ilgisine ve motivasyonuna yapıldığında kamu hizmeti sağlayabilir. Kamu hizmeti aynı zamanda bir kolejde veya üniversitede okunan bir derstir. Kamu hizmetlerine örnek olarak itfaiye örgütü, polis, hava kuvvetleri ve paramedik sağlık görevlileri verilebilir.

Modern gelişmiş ülkelerde, “kamu hizmetleri” (veya “genel ilgi alanına giren hizmetler”) terimi genellikle şunları içerir:

Public Services International 24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Public Services International Research Unit 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamusal alan, modern toplum kuramlarında, toplumun ortak yararını belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanına işaret etmek için kullanılan kavramdır.
Paradigmatik biçimine Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas’ın "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" (Strukturwandel der Öffentlichkeit, 1962) kitabında kavuşan ‘kamusal alan’, en basite indirgenmiş anlamıyla “toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alanı” ifade eder.
Kamusal alanlar hangi kültürden, dilden ve sosyal statüden olursa olsun, her bireye sunulmuş veya açılmış alanlardır. 1950-1960'lı yıllarda "ortak" alanlar veya "yurttaşlara" ait alanlar şeklinde ortaya çıkan nitelendirmeler, 1970'li yıllarda 'kamusal alan' kavramına dönüşmüştür. Kamusal alanı kısaca;

Ev dışındaki alanlar bütünü,
Halkın karşılaştığı alan,
Ekonomik yönüyle, ortaklaşa ekonominin merkezi öğesi,
Sosyal yönüyle ortak bir dünyanın arabulucusu,
Demokrasinin meşrulaştığı alan olarak tanımlamak mümkündür.

Kamusal Alan, ed. Meral Özbek, Hil Yayın, 2015 (Aralık 2004), İstanbul
Kentsel Mekanda Kamusal Alanın Yeri, Pelin Gökgür, Bağlam Yayıncılık, Ocak 2008, İstanbul

Kanada'nın eyaletleri ve bölgeleri, Kanada'nın birinci düzey idari bölümleridir. Kanada resmî olarak province denen 10 eyalet ile resmî olarak territory denen 3 bölgeye ayrılmıştır. Eyaletlerin federal yönetimden geniş oranda özerkliği varsa da bölgelerin bağımsızlığı daha azdır.
Eyaletler, Kanada'nin sosyal programlarının çoğundan (örneğin sağlık sistemi, eğitim ve refah) sorumludur; ve toplamda federal hükûmetten daha fazla gelir toplarlar. Federal hükûmetin politikalarından muaf tutulabilirler, ancak bu federal gelirlerden alınan payın kaybı riskini de taşır. Ceza kanunları kesinlikle federal hükûmetin sorumluluğu altında olan az sayıdaki alanlardan biridir ve suç ve ceza Kanada'nın çoğunda tek biçimlidir.

On eyaletin eyalet başbakanı tarafından yönetilen seçilmiş yasama kolu vardır, eyalet başbakanları federal başbakanla aynı şekilde seçilirler. Ayrıca her eyaletin federal başbakan tarafından atanan ve Kral'ı temsil eden ve yalnızca sembolik yetkilerle donatılmış birer vali yardımcısı vardır.
Çoğu eyalette federal düzeydeki partilerin karşılığı olan eyalet duzeyinde partiler vardır. Ancak NDP dışında eyalet düzeyi partiler ile federal düzeydekilerin arasında resmi bir bağ yoktur (Örneğin Britanya Kolumbiyası'nın Liberalleri, federal Liberaller'e oranla sağ çizgiye daha yakındır). Bazı eyaletlerde Saskatchewan Partisi ve Labrador Partisi gibi yerel politik partiler de bulunur.
Quebec'deki politik durum diğerlerinden çok farklıdır, partiler arasındaki en belirgin fark, Québécois Partisi (Parti Québecois) tarafından temsil edilen ayrılıkçılık ile Quebec Liberal Partisi tarafından temsil edilen federalciliktir. Bu iki parti haricinde sağ görüşlü Quebec Demokratik Eylem Partisi (ADQ) ve sol görüşlü İlerici Güçler Birliği (UFP) adlı küçük partiler de Quebec'de faaliyet göstermektedir. Ancak bunlardan sadece ADQ şimdiye kadar Quebec meclisine üye sokabilmiştir.

Anayasa yerine Parlamento tarafından kuruldukları için bölgeler eyaletlerden daha az siyasi güce sahiptirler. Bunun sonucu olarak bölgeler Parlamento'da eyaletlere eşit temsil edilmezler.
Bölgelerin devlet başkanlarına komisyoner denir. Her ne kadar eyaletlerdeki yardımcı valilere eşit düzeydelerse de Kraliçe'nin temsilcisi değillerdir. Federal hükûmet tarafından atanırlar.
Yukon'un eyalet meclisleriyle aynı şekilde çalışan kendi bir meclisi vardır, fakat diğer iki bölge siyasal partisiz uzlaşma yönetimi sistemi kullanırlar. Bu yöntemde her aday seçimlerde bağımsız olarak yarışır ve bölge başbakanı adaylar arasından ve adaylar tarafından seçilir.
Federal hükûmet ve bölgesel hükûmetler arası ilişkiler her zaman gergin olmuştur. Hükûmetler arası uzlaşmazlıkların çoğu kaynakların kullanımı ve finansman hakkında olmuştur. Kişi başına gelire göre bölgeler Kanada'da en yüksek oranda olsa da, bölgelerdeki yoksulluk oranı sosyal yalıtım, mal sağlamadaki aşırı zorluk ve maliyet, işlerin yıpratıcılığı ve sosyal problemlerden dolayı devamlı yüksek olmuştur.

Kanada'nın idari bölümleri
ISO 3166-2:CA

Provincial and territorial government web sites – Service Canada
Difference between provinces and territories – Intergovernmental Affairs
Provincial and territorial statistics 25 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Statistics Canada
Provincial and territorial immigration information  – Citizenship and Immigration Canada

Kanton; bir ülkenin, idari ya da sınırsal alt birimlerinden her birine verilen addır. Örneğin bu bir coğrafi bölge ya da bir eyalet olabilir. Kelimenin etimolojik kökeni "ülke birimi" anlamına gelen Latince canto kelimesidir.
Kantonal yapı aşağıdaki ülkelerde bulunur:

İsviçre kantonları, İsviçre Konfederasyonu'nu oluşturan her bir eyalettir.
Bosna-Hersek kantonları, Bosna-Hersek Federasyonu'nu oluşturan alt birimlerdir.
Fransa kantonları, Fransa departmanlarının idari alt birimleridir.
Lüksemburg'un kantonları, Lüksemburg bölgelerinin idari alt birimleridir.
Kosta Rika kantonları, Kosta Rika bölgelerinin alt birimleridir.
Ekvador kantonları, Ekvador bölgelerinin alt birimleridir.
Kanada kantonları (township), Kanada topraklarının 10 mil2lik kadastro ayrımlarıdır. Québec ve Ontario'da terim idari alt birimleri belirtmek için de kullanılır.
Belçika kantonları, adli ve seçim kantonları olmak üzere 2 çeşittir. Yerel yönetimlerdeki adli işlerde ve seçimlerde kolaylık sağlamak amacıyla yapılmış ayrımlardır.
Kanton, Çin'in eyalet ve kenti Guangdong'un Türkiye Türkçesindeki kullanımıdır.

Kapalı şehir, seyahat veya ikamet kısıtlamalarının uygulandığı, ziyaret edilmesi veya burada kalınması için belirli bir izin alınması gereken bir yerleşimdir.
Bu tür yerleşimler geleneksel bir askerî üsten çok daha fazla alan veya özgürlüğe ihtiyaç duyan hassas askeri tesisler veya gizli araştırma enstitüleri olabilmektedirler. Kapalı şehirlerde genellikle bu tesislerde çalışanlar ikamet etmektedir.
Kapalı şehirler ağır askerileşmiş ülkeler ile gizli rejimlerin bir özelliğidir ve hâlihazırdaki Sovyetler Birliği'nin halefi olan bazı ülkelerde hâlâ var olmaktadırlar. Günümüzde Rusya'da bu tür yerler resmî olarak "kapalı idari bölge oluşumları" (закрытые административно-территориальные образования zakrıtıye administrativno-territorialniye obrazovaniya veya kısaca ЗАТО ZATO) adı verilir.

(Rusça) Kapalı şehirler listesi.
"Secret Cities" 24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (article), from www.globalsecurity.org 22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Kardeş şehir, coğrafi olarak uzakta olan yerleşim yerlerinin kültürel ve ticari alışveriş amacıyla oluşturdukları birlikteliktir. 1947'de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tasarlanan modern anlamdaki şehir eşleştirme kavramı, bir barış simgesi ve uzlaşma eylemi olarak görülmekte ve farklı kültürler arasında ve/veya eski düşmanlar arasında ticaret ve turizm alanlarında dostluğu geliştirmeyi amaçlamaktaydı. 2000'li yıllarda ise şehir eşleştirme uygulaması, şehirler arasında stratejik uluslararası ticari bağlantılar oluşturmak için giderek daha fazla kullanılmaya başladı.
Kayıtlara geçen ilk çağdaş kardeş şehir uygulaması, I. Dünya Savaşı sonrasında, Birleşik Krallık'ın Keighley şehri ile Fransa'nın Poix-du Nord şehirleri arasında 1920 yılında imzalanmıştır.

Avrupa Belediyeler ve Bölgeler Konseyi (CEMR) - Kardeş şehir ilişkilerini artırmaya yönelik kurum (İngilizce) ve diğer çeşitli Avrupa dilleri
Twinning.org - Avrupa Belediyeler ve Bölgeler Konseyi (CEMR) katkısıyla Avrupa'da ve Dünya'da kardeş şehirler17 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) ve diğer çeşitli Avrupa dilleri
Marmara Belediyeler Birliği (Marmara.gov.tr) - "CEMR, "Avrupa Kardeş Şehir Sitesi" Kuruyor"

.
Karnaval, Lent'in litürji mevsiminden önce gerçekleşen Batı Hristiyanlığı bayram mevsimidir. Ana olaylar tipik olarak Şubat veya Mart ayının başında, tarihsel olarak Shrovetide (veya Pre-Lent) olarak bilinen dönemde gerçekleşir. Karnaval, tipik olarak, sirkteki bazı unsurları birleştiren geçit töreni, halk sokak partisi ve diğer eğlenceler gibi olayları içeren halk kutlamalarını içerir. Ayrıntılı kostümler ve maskeler, insanların günlük bireyselliklerini bir kenara koymalarını ve yüksek bir sosyal birlik duygusu yaşamalarını sağlar. Katılımcılar genellikle yaklaşmakta olan Oruç sırasında affedilecek aşırı alkol, et ve diğer yiyecek tüketimine katılırlar. Geleneksel olarak, tereyağı, süt ve diğer hayvansal ürünler "aşırı" tüketilmemekteydi, stokları israfı azaltmak için tamamen tüketildi. Krep, donut ve diğer tatlılar hazırlandı ve son bir kez yenildi. Lent sırasında, hayvansal ürünler artık tüketilmemektedir ve bireyler belirli bir nesneyi veya arzu faaliyetini bırakma yeteneğine sahiptir.
Karnavalın diğer yaygın özellikleri arasında yiyecek savaşları gibi alay savaşları; sosyal hiciv ifadeleri; yetkililerin alay; Büyük burunları, göbekleri, ağızları, phalli veya hayvan bedenlerinin elementleri gibi abartılı özellikler sergileyen grotesk beden kostümleri; kötü niyetli dil ve aşağılayıcı davranışlar; hastalık tasvirleri ve neşeli ölüm; ve günlük kural ve normların genel bir tersine çevrilmesi gibi unsurlar bulunmaktadır.
Karnaval terimi, geleneksel olarak, aynı zamanda Yunanistan'da olduğu gibi geniş bir Katolik varlığı bulunan alanlarda da kullanılmaktadır. Tarihsel olarak Evanjelizm Lütercilik ülkelerinde, kutlama Fastelavn olarak bilinir ve yüksek konsantrasyonda Anglikanizm (İngiltere Kilisesi / Episkopal Kilise (ABD)), Metodizm ve diğer Protestanlık olan bölgelerde Büyük Perhiz, Tövbe Salısı ve Mardi Gras ile beraber bilinir. Almanca konuşulan Avrupa ve Hollanda'da Karnaval mevsimi geleneksel olarak 11 / 11'de (genellikle sabah 11: 11'de) başlar. Bu, Advent sezonundan önceki kutlamalara veya St. Martin Günü'nün hasat kutlamalarına dayanmaktadır.

Kavşak, farklı istikametlerdeki yolların birbiri ile aynı düzlemde kesiştiği, farklı yönlerden gelen araçların emniyetle birbirlerinin güzergâhlarından geçtiği veya yön değiştirdiği nokta. Hem karayollarında hem de demiryollarında kavşaklara sıklıkla rastlanır.

Farklı türden araç yollarının aynı düzlemde kesiştiği kavşaklara hemzemin geçit denir. Araç trafiğinin dairesel biçimde hareket ederek çeşitli istikametlere dağılmasına imkân veren düzenlemelere dönel kavşak denir. Farklı seviyeli kavşak iki veya daha fazla karayolunun farklı düzlemlerde kesişmesi ile oluşan kavşakdır.

Resim1'de detaylı bir korunaklı kavşak örneği vardır. Burada bir takım özellikler verilmiştir. Bunlar şu şekilde daha uzun sıralanabilir:

Bisiklet güzergahının, dönen araçların daha iyi görünebilmesi adına geride bulunması.
Düz güzergahın dışında kalan, dönen arabanın bekleyebileceği alana sahip olma.
Motorlu araç trafiğini yavaşlatmak için, bisikletin dönüş  güzergahında olan korumalı adaların, kısa dönme yarıçapına sahip olması.
Motorlu araç trafiğini yavaşlatmak için limitlendirilmiş şerit genişliği.
Koruyucu adalara sahip olma.
Bisiklet için sağa dönüşler, bisiklet parkuru/yolu niteliği taşır.
Kırmızı şeritler bisiklet önceliği gösterir.
Bisiklet önceliğini vurgulamak için keskin zemin işaretleri vardır.
Yaya geçidi geri çekilmiş ve korunaksız kısım uzunluğu daha kısa hale getirilmiştir.
Yaya ve bisiklet geçidinden önce, dönen yaya ve bisikletleri görmeyi engelleyecek hiçbir obje (araba, reklam panosu, levha, ağaç, dekorasyon, vb.) olmaması.
Korunaklı adaların arasında, bisikletli ve yayanın çarpışabileceği hiçbir unsurun olmaması.

Üst geçit
Üç kollu kavşak
Papyon
Kutu kavşak
Sürekli akış kesişimi
iki aşamalı dönüş
Jughandle
Michigan dönüşü
Kayma T-kavşağı
Korumalı kavşak
Çeyrek yol kavşağı
RIRO
Martı kavşağı
Bölünmüş kavşak
Teksas U dönüşü

Kayıp şehir, son derece gerileyen ve büyük ölçüde ya da tamamen ıssızlaşan, bunun sonucunda da eski önemi artık daha geniş bir dünya tarafından bilinmeyen bir şehir yerleşimidir. Birçok kayıp şehrin yeri unutulmuştur, ancak bazıları yeniden keşfedilmiş ve bilim insanları tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Yakın zamanda terk edilmiş ya da yerleri hiçbir zaman sorgulanmamış şehirler harabe ya da hayalet kasaba olarak adlandırılabilmektedir. Daha küçük yerleşim yerleri ise terk edilmiş köyler olarak adlandırılabilir. Avrupalı kaşiflerin ve maceraperestlerin 15. yüzyıldan itibaren Afrika, Amerika ve Güneydoğu Asya'da bu tür kayıp şehirleri araması, sonunda arkeolojinin gelişmesine yol açmıştır.
Kayıp şehirler genellikle iki geniş kategoriye ayrılmaktadır: yeniden keşfedilmeden önce şehrin varlığına dair tüm bilgilerin unutulduğu şehirler ve anısı efsane, mit ya da tarihi kayıtlarda muhafaza edilen ancak konumu kaybolmuş ya da en azından artık yaygın olarak tanınmayan şehirlerdir.

Şehirler doğal afetler, ekonomik ya da sosyal kargaşa veya savaş gibi çeşitli nedenlerle yok olabilmektedir.
İnka başkenti Vilcabamba, 1572'de İspanyolların Peru'yu fethi sırasında yıkıldı ve nüfusu azaldı. İspanyolların kenti yeniden inşa etmemesi üzerine, dönemin mektup ve belgelerinin detaylı bir şekilde incelenmesiyle yeniden keşfedilene kadar bu yer kayıtlara geçmemiş ve unutulmuştur.
Troya, Kuzeybatı Anadolu'da, Türkiye'de yer alan bir şehirdi. Yunan destanlarında ve özellikle Homeros'a atfedilen iki destandan biri olan İlyada'da anlatılan Truva Savaşı'nın odak noktası olmasıyla tanınmıştır. Defalarca yıkılan ve yeniden inşa edilen şehir yavaş yavaş gerilemiş ve Bizans döneminde terk edilmiştir. Zamanla gömülen şehir, 1860'larda yeri ilk kez kazılana kadar efsaneler diyarına teslim edilmiştir.
Diğer yerleşimler ise terk edildiklerine dair çok az ipucu bırakarak ya da hiç ipucu bırakmadan kaybolmuştur. Örneğin, Orta Pasifik'teki Malden Adası 1825 yılında Avrupalılar tarafından ilk kez ziyaret edildiğinde terk edilmiş durumdaydı, ancak adadaki tapınak ve diğer yapı kalıntıları geçmişte belki de birkaç nesil boyunca burada Polinezyalı bir nüfusun yaşadığını göstermektedir. Tipik olarak bu bilgi eksikliği, uzak ve oldukça bilinmeyen Malden Adası örneğinde olduğu gibi, hayatta kalan yazılı veya sözlü tarihlerin ve arkeolojik verilerin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Arkeolojinin gelişmesi ve modern tekniklerin uygulanmasıyla, daha önce kayıp olan birçok şehir yeniden keşfedilmiştir.
Machu Picchu, Peru'daki Urubamba Vadisi'nin üzerinde bir dağ sırtında yer alan Kolomb öncesi bir İnka bölgesidir. Genellikle "İnkaların Kayıp Şehri" olarak anılan bu yer, belki de İnka Dünyası'nın en bilinen simgelerinden biridir. Machu Picchu, İnka İmparatorluğu'nun zirvede olduğu 1450 yılı civarında inşa edilmiştir. Amerika'nın İspanya tarafından sömürgeleştirilmesinin gecikmiş bir sonucu olarak 100 yıldan biraz fazla bir süre sonra, 1572'de terk edilmiştir. Sakinlerinin çoğunun, İspanyol istilacılar bölgeye gelmeden önce gezginler tarafından getirilen çiçek hastalığından ölmüş olması muhtemeldir. 1911 yılında Melchor Arteaga, kaşif Hiram Bingham'ı, yakın vadide yaşayan az sayıda insan dışında herkes tarafından büyük ölçüde unutulmuş olan Machu Picchu'ya götürmüştür. Bununla birlikte, Perulu kaşif ve çiftçi Agustín Lizárraga bu keşiften 9 yıl önce, 14 Temmuz 1902'de İnka bölgesini keşfetmiştir. "A. Lizárraga 1902" yazılı kömür bir yazıt bırakmıştır.
Helike, MÖ 373 kışında gece batan antik bir Yunan şehriydi. Şehir Ahaya, Kuzey Mora Yarımadasından, Korint Körfezi'nden iki kilometre (12 stadia) uzaklıkta yer almaktaydı. Kentin, Helike Deltası'nda yeniden keşfedildiği 2001 yılına kadar efsane olduğu düşünülüyordu. 1988 yılında Yunan arkeolog Dora Katsonopoulou kayıp şehrin yerini tespit etmek amacıyla Helike Projesi'ni başlattı. 1994 yılında Patras Üniversitesi ile işbirliği içinde deltanın orta düzlüğünde bir manyetometre araştırması gerçekleştirilmiş ve gömülü bir yapının ana hatları ortaya çıkarılmıştır. 1995 yılında bu hedef kazıldı (şimdi Klonis alanı olarak biliniyor) ve ayakta duran duvarları olan büyük bir Roma binası gün ışığına çıkarıldı.

Akhetaten – 18. Hanedan firavunu Akhenaten dönemindeki başkenttir. Daha sonra terk edilmiş ve neredeyse tamamen yıkılmıştır. Günümüzde Amarna'dır.
Avaris - Nil Deltası'ndaki Hiksos'un başkenti.
Canopus - İskenderiye'nin doğusunda, Nil'in artık kuru olan Canopic kolunda yer almaktadır.
Memfis - eski Mısır'ın idari başkentidir. Çok az kalmıştır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanıdır.
Pi-Ramesses - Büyük Ramses'in imparatorluk şehridir, artık Qantir'in altında var olduğu düşünülüyor
Tanis - Delta bölgesindeki 21. ve 22. Hanedanlıklar döneminde başkenttir.

Kartaca - Başlangıçta Tunus'ta bir Fenike şehridir, Roma tarafından yıkıldı ve sonra yeniden inşa edildi. Daha sonra Kuzey Afrika'daki Vandal Krallığı'nın başkenti olarak hizmet vermiş, ardından MS 697'de ele geçirildikten sonra Araplar tarafından yok edilmiştir. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Thugga, Tunus – Günümüz Tunus'unda bulunan bir Roma şehridir. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Leptis Magna – günümüz Libya'sında bulunan Roma şehridir. Burası, yakındaki bir nehrin yönünün değiştirilmesi de dahil olmak üzere şehre kapsamlı bir bayındırlık programı uygulayan İmparator Septimius Severus'un doğum yeriydi. Nehir daha sonra orijinal rotasına geri dönerek şehrin büyük bir kısmını alüvyon ve kuma gömdü. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Timgad, Cezayir – İmparator Trajan tarafından MS 100 civarında kurulan, 7. yüzyılda kumlarla kaplı Roma şehri. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Aoudaghost, Moritanya – Orta Çağ Gana'sındaki zengin Berberi şehri.

Adulis, Eritre - Aksumite krallığının MÖ 500 ile 300 yılları arasında inşa edilmiş bir liman şehri.
Qohaito, Eritre – MÖ 1000'de Aksum Krallığı'nın şehri.
Matara, Eritre – MÖ 800'de kayıp şehir.
Keskese, Eritre – MÖ 700 yılındaki kayıp şehir.
Hubat, Etiyopya – Harla Krallığının başkenti

Büyük Zimbabve – 11. ve 14. yüzyıllar arasında inşa edilen bu şehir, günümüzün Zimbabve'sinin adını taşıyor. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Niani, Gine – Mali İmparatorluğunun kayıp başkenti

Kayıp Şehir Kalahari – muhtemelen icat edildi

Itjtawy, Mısır – 12. Hanedanlık döneminin başkenti. Kesin konumu hala bilinmiyor, ancak modern el-Lisht kasabasının yakınında olduğuna inanılıyor.
Thinis, Mısır - lideri Menes'in Yukarı ve Aşağı Mısır'ı birleştiren ve ilk firavun olduğu Thinite Konfederasyonunun keşfedilmemiş şehri ve merkezi.
Kubar, Etiyopya – Aksum Krallığı'nın kayıp büyük şehri
Dakkar, Etiyopya – Adal Sultanlığı'nın başkenti

Ai-Khanoum
Karakurum – Cengiz Han zamanı Moğol İmparatorluğu başkenti.
Hara-Hoto — Batı Şia Hanedanının ticaret merkezidir. Marco Polo'nun Gezilerinde bahsedilmektedir
Loulan – Taklamakan Çölü'nde, antik İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer almaktadır.
Mangazeya, Siberia
Niya – Taklamakan Çölü'nde, antik İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer almaktadır.
Köhne Ürgenç – Harezm başkentidir. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Otrar – Orta Asya tarihinde önemli olan İpek Yolu üzerinde bulunan şehir.
Poykent
Subaşı Tapınağı – Taklamakan Çölü'nde, antik İpek Yolu güzergâhı üzerinde yer almaktadır.

Abaskun - ortaçağ Hazar Denizi ticaret limanı
Margiana'daki İskenderiye

Shangdu, Çin – artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.

Wanggeom-seong, Gojoseon'un tarihi başkenti

Yamatai, Japonya

Dholavira - Gücerât'ta bulunuyor. İndus Vadisi uygarlığının şehri.
Dvārakā – Mahabharata'nın kahramanı Krişna'nın antik şehri. Şimdi büyük ölçüde kazıldı. Hindistan'ın Gücerât' eyaletinin kıyısı açıklarında.
Kalibangan - Hindistan'ın Racastan şehrinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri.
Lothal - Hindistan'ın Gücerât kentinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri.
Pattadakal – Karnataka, Güney Hindistan'da bulunuyor. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Puhar, Mayiladuthurai – Güney Hindistan'ın Tamil Nadu şehrinde bulunuyor.
Rakhigarhi – İndus Vadisi Uygarlığının en büyük bölgesi olan Haryana'da bulunur ve geçmişi MÖ 4600'e kadar uzanır.
Surkotada - Hindistan'ın Gücerât kentinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri.
Vasai - Hindistan'da bulunur, Portekiz Hindistan'ın Kuzey Eyaletlerinin eski başkenti (1533–1740)
Vijayanagara - Karnataka, Hindistan'da bulunmaktadır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.

Kumari Kandam - Hindistan'ın güneyinde kurgusal bir kayıp kıta.

Muziris - Güney Hindistan'ın Cranganore, Kerala yakınında bulunur

Lumbini – Gotama Buda'nın doğum yeri olan Rupandehi bölgesinde yer almaktadır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.
Sinja Vadisi – Orta Çağ Khasa Krallığının başkenti ve Khas (Nepal) dilinin kökeni olan Jumla bölgesinde yer almaktadır. Artık UNESCO Dünya Mirası Alanı.

Chanhudaro - İndus Vadisi uygarlık şehri olan Pakistan'ın Sind eyaletinde yer almaktadır.
Pakistan'ın Pencap şehrindeki Cholistan Çölü'nde yer alan Ganweriwal, İndus Vadisi Medeniyeti'nin henüz kazılmamış büyük bir kasabasıydı.
Harappa - Pakistan'ın Pencap şehrinde bulunur - İndus Vadisi Medeniyeti'nin ilk şehri
Kot Diji - Pakistan'ın Sind eyaleti İndus Vadisi uygarlık şehrinde bulunur
Mehrgarh - Pakistan'ın Belucistan eyaleti İndus Vadisi uygarlık şehrinde bulunur
Mohenco-daro - Pakistan'ın Sind şehrinde bulunan - İndus Vadisi uygarlığının ilk şehri. Şehir dünyadaki ilk kentsel yerleşimlerden biriydi.
Ser-i Bahlol - Hayber Pahtunhva eyaletinde yer alan - antik bir kasaba, şu anda harabelerin bulunduğu yer.
Sokhta Koh - İndus Vadisi'nin bir başka antik yerleşim yeri olan Pasni şehrinin yakınında yer almaktadır.
Dasht Nehri yakınında bulunan Sutkagan Dor, İndus Vadisi'nde şu anda harabe halinde olan küçük bir yerleşim yeriydi.
Takht-i-Bahi - Hayber Pahtunhva eyaletinde yer alan eski bir Hint-Part Budist manastırı alanı.
Taxila - Pakistan'ın Pencap eyaletinde bulunmaktadır.

Naga Puram - İndus Vadisi uygarlığının bir şehri olan Pakistan'ın Sindh eyaletinde yer almaktadır. Şehir Karnali Nehri'nin kıyısındaydı.

Anuradhapura – artık

Kent, tarımsal olmayan büyük yerleşim birimi anlamına gelir. Kent sözcüğü ile şunlardan biri kastedilmiş olabilir.

Kent, yerleşim birimi

Kent, İngiltere: Güneydoğu İngiltere'de metropoliten olmayan bir kontluk.

Kent, British Columbia
Kentville, Nova Scotia
Chatham-Kent, Ontario

Kent County, Delaware
Kent County, Maryland
Kent County, Michigan
Kent County, New Brunswick
Kent County, Rhode Island
Kent County, Texas
New Kent County, Virginia

Kent, Connecticut
South Kent, Connecticut
Kent, Florida
Kent, Iowa
Kent, Illinois
Kent, Jefferson County, Indiana
Kent, Minnesota
Kent, New York
Kent, Ohio
Kent, Oregon
Kent, Texas
Kent, Washington
Kent Acres, Delaware
Kent City, Michigan
Kent Narrows, Maryland
Kentland, Indiana
Fort Kent, Maine

Kent Group adalar (Bass Strait, Avustralya)
Kent Island, Maryland, ABD
Kent Narrows, Maryland, ABD
Kent Nehri, Cumbria, England

HMS Kent, bir Ingiliz harp gemisi
Ford Kent engine, used in for instance Ford Anglia
Old Kent Road ve New Kent Road  Londra'da sokak isimleri
Kent Street (Ottawa), Ottawa merkezinde onemli bir sokak
Kent Station (OC Transpo), Ottawa merkezi kitle tasima koridoru uzerinde bir otobus duragi

Kent Üniversitesi: Canterbury, Kent, İngiltere'de kurulu bir devlet üniversitesi.
Kent State Üniversitesi: Kent, Ohio, ABD'de en büyük kampüsü olan bir araştırma üniversitesi.

Kent mango
Kent (sigara), bir Amerikan yapımı sigara markası. 1952'de piyasaya sürülen ilk filtreli sigara markası.
Kent (grup), İsvecli müzik grubu
KENT, bir radyo istasyonu
Kent (oyun), bir iskambil oyunu
Kent Gıda, şekerleme üreten bir şirket

Kent sosyolojisi, tanım olarak Batı'da 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmış olan disiplinin adıdır. Sosyoloji disiplinleriyle aynı zemini paylaşmakla birlikte büyük ölçüde bu disiplinlerden ayrılan yönlere sahip olarak şekillendi. Kent sosyolojisinin ana sorunu ya da meselesi, modern kent toplumlarının yapısal özelliklerini ve sorunlarını anlamaya çalışmak olarak şekillenmiştir. Buna göre, kent sosyolojisi alanı içinde, belirli bir yöntemsel tercihle araştırmacılar, kentte meydana gelen sosyal gruplaşmaları, bu grupların birbirleriyle olan ilişkilerini, etkileşim ve çatışmalarını, kentsel kurumlaşmaları ve örgütlenme biçimlerini, demografik dağılımın sosyal bağlantılarını ve söz konusu grupların kent sosyal yaşamına uyum problemlerini vb. ele alıp irdeleyebilirler.
Toplumbilimsel düşünce tarihi içinde kent, geleneksel toplumdan modern topluma geçişin bir parçası olarak ele alınmıştır. Marx, Weber, Durkheim Simmel gibi düşünürlerin endüstriyel toplum analizleri daha sonra gelişen kent teorilerini etkilemiştir. Kentin ayrı bir çalışma konusu olarak ele alınması 1920'li yıllarda Chicago okulu ile birlikte başlamıştır. 1960'lı yıllardan sonra ise kent, ekonomi politik bir yaklaşımla analiz edilmiştir.

1920'li yıllarda hızla göç alan Chicago kenti, ticaret, finans ve taşımacılık olarak önemli bir kentleşme deneyimi yaşadı. Chicago'nun kentleşme deneyimi üzerine yapılan araştırmalardan oluşan yaklaşım "sosyal ekolojik yaklaşım" olarak nitelendirilmektedir. Bu okul içinde kent araştırmaları yapan en önemli isimler Robert Park, Roderick D. McKenzie, Ernest Burgess, Louis Wirth olarak sayılabilir.

Sosyal ekolojik yaklaşımın kurucusu Robert Park'tır. Chicago'nun kentsel büyüme şekli ve şehrin farklı bölgelerinde farklı Altkültür'lerin oluşması Park'ın ilgisini çekmiştir. Park kentte oluşan mekânsal yapılarla sosyal yapılar arasında nasıl bir bağlantı olabileceğini düşünmüş ve Darwin'in türlerin gelişimi ile ilgili geliştirdiği yaklaşımı kentlerin gelişimine uyarlamaya çalışmıştır. Buna göre, doğadaki canlılar nasıl kendi yaşamları için en uygun çevre koşullarını seçiyor ve varlıklarını sürdürmek için rekabet ve mücadele içine giriyorlarsa, kentlerde de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Doğadaki bitki ve hayvan türleri için geçerli olan istila, yerine geçme ve egemenlik kurma biçimleri kentlerde de yaşanır.
Park'a göre kent hayatı biyotik ve kültürel olmak üzere iki düzeyde örgütlenir. Biyotik düzey, yaşamak için gerekli olan kentin kıt kaynaklarını ve bu kaynaklara ulaşmak için yaşayanların en uygun çevresel koşulları seçmek için verdikleri mücadeleyi içerir. Örneğin kente yeni gelen bir aile için en temel ihtiyaç bir konuta ulaşmaktır. Kentlerde konut ve toprağın kıt olması beraberinde rekabeti de getirir. İş merkezlerine yakın yerlere yerleşmeye çalışmak ya da ucuz konut ve arsaları ele geçirmek biyotik örgütlenme düzeyinde gerçekleşir. Konut, iş ve ticaret alanları insanların kıt kaynaklar için yaptıkları rekabet ve çatışma ile oluşur. Kentsel yerleşimde oluşan bu bölgelere doğal alan adı verilir. Bu alanlar temelinde kentin bir haritası çıkartılabilir. İş bölgelerinin genişlemesi sonucunda, konutlarda yaşayan insanlar alanlarını koruyamaz hale gelir ve yerlerini ticaret alanlarına bırakırlar. Biyotik alan sert bir rekabet alanıdır. Konut, mahalle, alışveriş merkezleri, iş ve ticaret alanları gibi biyotik düzeyler oluştuktan sonra bunun üzerine kentin kültürel düzeyi inşa edilir. Kültürel düzey, o biyotik alanda yerleşen insanların değer yargılarını, okullarını, cami ve kiliselerini, aile ve akrabalık ilişki ve örgütlerini belirtir. Kültürel düzey kent yaşamının ortak duygulara göre düzenlenmesini ve sembolik/psikolojik uyum süreçlerini ifade eder. Kültürel düzey biyotik alanın tersine bir iş birliği alanıdır.

Park'ın öğrencilerinden McKenzie ve Burgess, sosyal ekolojik yaklaşımı kentin merkezden dış bölgeleri doğru genişleme sürecini açıklamak için kullandılar ve büyümeyi ortak merkezleri olan ve dışa doğru halkalar şeklinde oluşan bir şey kabul ettiler. McKenzie'ye göre bireyler, gruplar, firmalar kentte yer edinmek için rekabet ederler. Bu rekabette başarılı olanlar kentin en iyi yerlerini tutarken diğerleri istenmeyen, daha kötü bölgelerle yetinmek zorunda kalırlar. Örneğin bir firma kendisi için gereken mekânı elde etmeye çalışır ve o bölgede bulunan konutları kentin dışına atmayı başarır. Kentin büyümesi istila ve yerinden etme süreçlerinden oluşur.

Burgess, kentler için halkalardan oluşan bir büyüme modeli oluşturdu. Buna göre birinci dairede iş ve ticaret bölgeleri yer alır. İş merkezleri, satış mağazaları, bankalar, oteller, tiyatro ve müzeler bu bölgeyi kuşatır. Nüfus gün içinde artar, geceleri azalır. İkinci daire nüfus ve arazi kullanımının kaygan ve değişken olduğu geçiş bölgesidir. Bu bölge daha kötü oturma bölgelerini içerir. Amerikaya gelen göçmenlerin ilk yerleştikleri yer bu bölgedir ve iş gücü pazarını oluşturur. Ticaret bölgesi geliştikçe bu bölgelere kayarak burada yaşayanları başka bölgelere taşınmak zorunda bırakır. Üçüncü daire işçilerin oturduğu bölgedir. Özellikle daha iyi durumdaki sanayi işçilerini ve ikinci kuşak göçmenleri barındırır. Dördüncü daire üst sınıfların yaşadığı bölgedir. Zenginlerin mülkleri ve orta sınıf konutlar burada bulunur. Beşinci bölgede ise banliyöler yer alır.
Burgess'in modeli günümüzdeki kentlerin ekolojik büyümesini açıklamakta sınırlı kaldığı için Birden Fazla Merkez Modeli (Multiple nuclei model) ve Dilimler Yaklaşımı (Sector model) ile aşılmaya çalışılmıştır.

Park ve öğrencileri McKenzie ve Burgess, kentin oluşumuna yoğunlaşırken, Wirth kentli insanın davranış özelliklerini ve bir kent kültürünün nasıl oluştuğunu analiz etmeye çalışır. Bunun için 3 bağımsız değişken kullanır. Bunlar şunlardır:

nüfusun büyüklüğü
nüfusun yoğunluğu
nüfusun çeşitliliği
Bu 3 değişken, kent kültürünü, kente özgü davranış ve yaşam biçimini belirler.

Kentte yaşayan insan sayısı arttıkça kişisel farklılıklar da artar. Kentte yaşayan insanların meslekleri, düşünceleri, yaşam biçimleri kırsal bölgelerde yaşayanlara göre daha çok kutuplaşmaktadır. Nüfusun büyüklüğü komşuluk ilişkilerini, akrabalık bağlarını, etnik kökene dayalı ilişkileri ve bunlardan doğan paylaşım duygularını zayıflatır. Kırsal yaşamda görülen dayanışma yerini rekabet ve resmi denetim mekanizmalarına bırakır. Her gün daha çok insanla etkileşimde olunsa bile bu insanlar hakkında daha az bilgiye sahip olunur. İnsan ilişkileri yapay, geçici ve parçalıdır. Çıkara dayalı ilişkiler kurma eğilimi artar. Bireyler parçası olduğu grubun denetiminden uzaklaşarak daha fazla özgürlük ortamı içine girseler de, toplumla bütünleşmeleri zayıfladığı için ortaklık duygusundan mahrum kalmaya ve yalnızlaşmaya başlarlar. Çıkarlar temsil yoluyla sağlanır ve bireylere temsil ettikleri insanların sayısına orantılı şekilde değer verilir.

Kentte nüfusun yoğun olması fiziksel ilişkilerin daha yakın olmasını sağlar, ancak buna karşın toplumsal ilişkiler daha mesafeli hale gelir. Kent insanı görsel algılamaya eğilimlidir. Örneğin bir görevliyi üzerindeki üniforma ile değerlendirir, arkasındaki nasıl bir kişi olduğundan haberi olmaz. Kentli birey; düzen ve karmaşa, zenginlik ve yoksulluk, entelektüellik ve cehalet arasındaki karşıtlıkların etkisinde kalır. Kentsel mekân üzerinde rekabet büyüktür ve sanayi, ticaret, alışveriş ve dinlenme yerleri birbirinden ayrılmıştır. Aynı konumda ve benzer ihtiyaçları olan insanlar aynı bölgelerde yaşamayı tercih ederler ve kentin farklı bölgeleri uzmanlaşmış işlevler kazanır. Saat ve trafik ışıkları toplumsal düzenin simgeleri haline gelir. Kent yaşamının temposu ve karmaşık teknoloji anlaşmazlıklara, gerilimlere yol açar ve kişisel öfkeleri arttırır.

Kentte nüfusun çeşitliliğinin ve etkileşimin artması sınıf yapıların etkiler. Katı sınıf yapılarını kırar ve toplumsal tabakalaşma içinde hareketliliği artırır. Aile ve komşuluk ilişkileri zayıflar ancak yeni grup bağlılıkları ortaya çıkar. Bireyler kent yaşamı içinde ortaya çıkan farklı ilgi alanlarına göre kendilerini farklı gruplarda tanımlarlar. Bireylerin grup üyeliği içinde aldığı roller birbirinden farklı ve ilişkisiz, hatta çatışmalı ve çelişik olabilir. Kentlilik, insanların kendini sürekli yeniden tanımladığı bir süreçtir. Kentin kişilik yapısı, toplumsal yapılar arasındaki hareketlilik ve grup aidiyetlerinin sürekli değişmesi yüzünden, parçalı, bütünleşmemiş ve dışlanmış bir özelliktedir.

1960'lı yıllarda kenti ekonomi politik bir bakış açısıyla analiz eden yaklaşımın içinde yer alan Henri Lefebvre, Manuel Castells ve David Harvey, Marx'ın toplum teorisinden etkilenmişlerdir. Marx, kentleri sınıf mücadelesinin yaşandığı alanlar olarak kabul eder ancak kentler için özel bir analiz çabasına girmez. Marx'ın kapitalist toplum teorisi, bu düşünürler tarafından kentleşme dinamiklerini açıklayabilmek için yeniden yorumlanmıştır. Bu yaklaşım, kentleşme olgusunu sanayi birikim süreçleri çerçevesinde analiz eder.

Henri Lefebvre sermaye yatırımı, kar, rant, ücret, sınıf sömürüsü ve eşitsiz gelişim gibi kavramları kent analizinde kullanır. Kentleşmeyi beş boyutta ele alır.

Kentsel gelişim kapitalist sistemin oluşum ve gelişimi ile ilgili bir süreçtir.
Marx, Sermaye birikim yasası'nı açıklamıştır. Sermayenin bu birikimi direkt üretim sürecinin içinde ve Artı değer yoluyla gerçekleşir. Otomobil üretimi sermayenin birikim sürecine bir örnektir. Lefebvre buna sermayenin birincil birikim aşaması adını verir. Kentsel mekân analizinde ise asıl olarak sermayenin ikincil birikim aşaması üzerinde durur. İkinci aşamada kentsel mekân ve toprak, fabrikada üretilen mallar gibi alınıp satılan bir mala dönüşür. Özellikle kriz dönemlerinde kentsel mekânlar kâr etmek için çekici hale gelirler. Yatırım yapılan topraklar sermayenin büyümesini sağladığı gibi, kentlerin de özel bir şekilde gelişmesine yol açar.
Bir kentin inşa süreci bir mekânın yaratılmasıdır. Toplumsal faaliyetlerimiz ve ilişkilerimiz mekân üzerinde gerçekleşir. Mekân toplumsal örgütlenmenin bir parçasıdır. İns

Kentleşme, kentsel yaşam biçimlerinin gelişimi olarak tarif edilmektedir. Başka bir deyişle, dar bir alana yerleşen büyük nüfus birikimi, yeni fiziksel ve sosyal oluşum, karmaşık ilişkiler ağı, iş dallarının farklılaşması ve kendine özgü bir kültürel sistemin ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Kentleşme, kente göç eden bireyin ya da kentte ikamet eden nüfusun değişim sürecini oluşturur ve sosyal, kültürel, ekonomik özellikleri ile ele alınır. Kentlileşme sosyal bakımdan, kente özgü tavır ve davranış biçimlerinin benimsenmesi ile gerçekleşirken kırsal alanlarda yaşayanlar daha farklı ekonomik ve sosyo-kültürel yaşam biçimine sahiptir.
Kentsel yaşam biçimleri ikiye ayrılır: Fiziksel kentleşme, işlevsel kentleşme.
Fiziksel kentleşme; şehirlerin büyümesiyle ilgilidir.
İşlevsel kentleşme; insanların değişen davranışlarını kapsar..
Yüzyıllardır görülen fiziksel kentleşme süreci, (özellikle 19. yüzyılda Avrupa'da) gelişmekte ve gelişmiş olan ülkelerde son yıllarda büyük oranda hızlanmıştır. Sanayileşmiş ülkelerde, kırsal alanlardaki kentsel yaşam biçimleriyle birlikte fiziksel kentleşme de gelişmeye başlamıştır. Tarihsel inceleme sonucunda kentsel nüfus oranında artış görülmüş, 2008 yılında dünyada ilk defa şehir nüfusunun, kırsal alanlara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na göre ise 2030 yılında, 5 milyar insanın şehirde yaşayacağı tahmin edilmektedir.
Kentleşme olgusu nüfusun yer değiştirmesinin ötesinde ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal büyük çaplı dönüşümleri de gerektirir.
Türkiye'de, kentleşme hareketlerinin gelişimi 1950 öncesi ve sonrası olmak üzere iki farklı dönemden oluşmaktadır. Kent nüfusu 1950’ye kadar çok yavaş artış gösterirken bu tarihten sonra özellikle kırsal alanlarda çok hızlı bir gelişme sürecine girilmiştir. Bunun nedeni ise, yapısal dönüşümlerin çözülmesi ve günümüzde hala devam eden kentlere yönelik yoğun göçlerdir.
Kentleşme süreci 1980’lerden sonra çeşitli toplumsal sorunlara bağlı olarak büyük kentlere göçü gerektirmiştir. Bunun sebebi ise hedeflenen ekonomik büyümenin sağlanamaması, yüksek oranda seyreden enflasyon ve milli gelirin artmamasıdır. Bu göçler özellikle gecekondulaşma olmak üzere önemli maddi ve kültürel sorunlar doğurmuştur.

Kentlerin ortaya çıkışının ilk öncülleri, Neolitik Dönem’de Torosların Güneydoğu eteklerinde bulunan “Bereketli Hilal” adı verilen bölgede görülmüştür. Diyarbakır- Çayönü, Körtik Tepe, Batman- Hallan Çemi, Urfa- Nevali Çori, Göbekli Tepe ilk Neolitik yerleşkelerdir ve insanoğlunun toprağa yerleşip üretici duruma geçtiği dönemde kurulmuştur. İkinci öncülleri ise; Orta Anadolu’da MÖ 7000’lerde Konya- Çatalhöyük ve Kuzey Irak- Jarmo yerleşkeleridir. MÖ 4000’li yılların sonlarında ise, Güney Mezopotamya’da Sümerler tarafından Ur, Uruk, Eridu Site'leri kurulmuştur. Daha sonraları Nil Havzası’nda da buna benzer kentler kurulmuştur.

Tarımdaki “artı ürün” ile bundan doğan kentler arası ticari ilişki, kentlerin surlarla çevrilmesi, insanların kutsal değerler etrafında birleşmesi, yazı ve hukuk'un ortaya çıkması ve bununla birlikte toplumsal sınıfların oluşmaya başlaması kentleşme sürecindeki öncel faktörler olmuştur.
Ege Kıyılarında ise, tarıma elverişli arazilerin yokluğu nedeniyle maden çıkarma, çıkarılan madenlerden çeşitli aletlerin üretimi, denizcilik ve ticaretin gelişmesi kentlerin yapısını etkileyen etmenleri oluşturmuştur.
MÖ 2000'lerde kentleşme hızı artmıştır ancak MÖ 1200'lerde “Deniz Kavimleri Göçü” Ege'de Miken, Anadolu'da Hitit Uygarlığı'nın yıkılmasına neden olmuştur. Bu yıkım kentlere göçle gelen topluluklara ve dolayısıyla kentleşme olgusuna da büyük bir darbe olarak kabul edilmiştir.
MÖ 1000'li yıllarda, yeniden gelişmeye başlayan kentler önce Batı Anadolu Kıyılarında, 9. yüzyıl başlarından itibaren ise Anadolu'nun doğusu ve iç kısımlarında varlığını göstermiştir.
Orta Çağ'ın ilk dönemlerinde, üretici iş gücü olarak toprağa bağlı bulunan serfler nedeniyle, toplumsal yapı kırsal alanda örgütlenmiştir. Onuncu yüzyıla gelindiğinde ise, ticaretin canlanmasıyla birlikte eski site devletleri ortadan kalkmış, “komün yönetimleri” ortaya çıkmıştır. Tüccar ve zanaatkarlardan oluşan komün yönetimleri, kırsal kesimden net bir şekilde ayrılmış ve büyümeye başlamıştır. On beşinci yüzyılda ticari rekabetler, aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle iç düzenlerinin bozulması ve sınıf çatışmaları komünlerin özerkliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.
16. yüzyılda sanayileşme ile büyüyen kentlerin demokratik ve toplumsal hareketliliğin odağı olmaya başlaması, bu kentlerde hızlı nüfus artışı ve çağdaş anlamda kentleşmenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Sanayi Devrimi ile ulaşılan yeni teknik buluşlar, makineler ve beraberinde getirdiği toplumsal değişmelerin sonucu olarak “işçi” sınıfı ortaya çıkmış, iş bölümü ve uzmanlaşma ile birlikte daha çok sayıda işçi ihtiyacı doğmuştur. Bunun sonucu olarak da, çalışmak için kente gelen insanların barınma ihtiyacını karşılayacak alanlar yetersiz kalmış, kent dışında kurulmuş olan fabrikalar çevresinde işçi mahalleleri oluşmuştur. Böylece, sanayi devrimi ile gelişen kent yaşamındaki değişimler; hem ekonomik alanda hem de sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda meydana gelmiştir.
Başta İngiltere olmak üzere, 19. asır başlarına kadar dünya genelinde sanayi imalatının üretim biçimi ve örgütlenme yapısı büyük ölçüde benzer özellikler sergilemiştir. Ancak 19. yüzyılın başlarından itibaren Sanayi Devrimi bütün geleneksel üretim merkezlerini dar boğaza sokmuştur.
19. yüzyılda batıdaki sanayileşme hareketi, kentleşme sürecini başlatmıştır. Günümüzde, dünya üzerindeki ülkelerin çoğunda, kentlerde yaşayanların, kırlarda yaşayanlara oranla sayısı daha da artmaktadır. Kentlerin asıl gelişmesi sanayi devriminden sonra olmuştur. Sanayi devrimi, kentleşme sürecinde gelişmeyi etkileyen önemli bir aşamadır. Sanayi devrimi, kentlerin gelişmesinde, büyümesinde, büyük endüstri merkezleri halini almasında önemli bir yere sahiptir.
İngiltere'de endüstri alanındaki yeni buluşların ortaya çıkması tarım alanındaki ilerlemeler ve mülkiyetle ilgili yeni gelişmeler, köylülerin endüstri bölgelerine göç etmelerine neden olmuştur. İngiltere'de başlayan endüstrileşme hareketleri kısa zaman sonra Almanya, Fransa, İsviçre ve Belçika gibi diğer Avrupa ülkelerine de yayılmıştır.
Endüstri devriminin kentte yarattığı değişim, kentin fiziki planlamasını da etkilemiş olup kentin dışında veya uzağında yeni yerleşim alanlarını oluşturmuştur.

Bugün kentleşme süreci, özellikle endüstri alanında gelişmişlik seviyesine yakın ya da gelişmiş devletlerde gerçekleşmektedir. Aynı zaman da bu durumu, kırsal bölgelerde neredeyse hiç iş imkanının olmayışı ya da savaşlar nedeniyle ekonominin kötüleşmesi hızlandırmaktadır. Bu nedenler özellikle bu tür ülkelerde hızla büyüyen çok sayıda yeni şehrin oluşmasına sebep olur. Burada en büyük sorun, bu şehirlerin derme çatma ya da vergilendirilemeyen imar alanlarına sahip olmalarıdır. Bununla birlikte yeni oluşan bu şehirlerde şartlar birçok yönden beklenildiği gibi değildir (bknz. Gecekondulaşma/ çarpık kentleşme). Buna rağmen yine de köyden şehre göç edenler için “şehir” geldikleri yerden çok daha iyi imkanlara sahiptir. Bu kentleşme yöntemi kırsal göç ya da ’’köyden şehre göç” olarak adlandırılabilir. Bu kavram bir ülke içindeki geleneksel göç kavramını ifade etmekle birlikte, gelişen göç nedenlerine ve ülkenin kırsal bölgesinden şehre göç anlamına denk düşmektedir.
İlk olarak kente bir kişi göç eder ve sonrasında ise onu diğer kişiler takip eder. Bu tür göç olayına ise “Zincirleme Göç” denir.
Fakat her ne kadar köyden şehre göç, endüstride gelişme gösteren ülkelerde ilk akla geliyor gibi dursa da; aynı zamanda endüstri uluslarında da söz konusudur. Bu durum, yani köyden şehre göç, tarım arazilerinde çalışacak iş gücünün azalmasına neden olur. Bu durumdan özellikle kentsel yığışım içerisinde olan kadınlar etkilenmektedir. Bunun da sebebi hizmet sektörü içerisinde kendilerine çalışma alanı bulma eğilimidir. Böylelikle kırsal bölgelerde nüfus anlamında eşit dağılım gerçekleşmez.
Böyle bölgelerde yüksek maliyetler ve az kar marjı nedeniyle alt yapı çalışmaları şehirlerde olduğu gibi hızlı ilerleme kaydedemez.
Köyden şehre göçün aksine bir de şehirden köye ya da kırsala yerleşim söz konusudur. Bu tür göçte, iyi kazanan orta gelire mensup aileler banliyö ya da çevresine yerleşmek adına şehri terk eder.

Kentleşmenin oranı ülkeden ülkeye, ülkenin az gelişmişlik veya gelişmişliğine göre farklılık göstermesine rağmen, yukarıdaki göç nedenine bağlı olarak; kentleşmeye etki eden itici, çekici ve siyasi faktör olmak üzere evrensel nedenleri de vardır. Bu çerçevede bu nedenlerin açıklanması, kentleşmenin sebeplerini ortaya çıkaracaktır.

İtici faktörler, kentleşme nedenleri arasında ekonomik durum ile ilişkilendirilir. Ekonomik nedenler, kentleşme ile ilgili gelişmelerde en üstte duran temel nedendir. Bu sebepler ise sanayileşme ve makineleşmeyle birlikte geçimini tarım ile sağlayan insanların kente yönelmelerine neden olur. Ayrıca özellikle az gelişmiş ülkeler de tarımsal verimlilikte yaşanan kaos ve kırsal bölgelerde kişi başına düşen gelirin az olması; ekilebilen toprakların dengesiz dağılımı, iklim koşulları ve yaşanan erozyonlar bu bölge yaşayanlarının kente yönelmelerini güçlendiren nedenlerdendir.
Ayrıca itici faktörlerin bir diğer nedeni de kentlerin sunduğu ekonomik üstünlüklerin fazla oluşudur. B. Goodall “The Economics of Urban Areas” adlı kitabında ekonomik üstünlükleri beş noktada toplamaktadır.

Uzmanlaşma: Hem üretim maliyetinde bir azalmaya, hem de gelirlerde bir artışa yol açmaktadır.
Dışsal biriktirimler (tasarruflar): Birbirinin tamamlayıcısı olan, birbirinin ürettiği mal ve hizmetlere gereksinme duyan üretim birimlerinin, aynı yerleşme yerini yeğ tutmaları halinde sağladıkları ekonomik yararlardır.
Kentleşme biriktirimleri: Çeşitli ekonomik faaliyetlerin belli bir merkezde yığılma sonucunda sağladığı üstünlüklerdir.
Ucuz ve kalifiye işgücü bulmanın kolaylığı.
Kentte yaşayan 

Kentsel alan, kentsel yığışım, kentsel yığılma, kent-bölge, kent aglomerasyonu, toplu yerleşim bölgesi, toplu yerleşim alanı veya metropoliten alan, yüksek nüfus yoğunluğuna ve yapılı bir altyapıya sahip bir yerleşimdir. Kentsel alanlar kentleşmeyle oluşturulur ve kent morfolojisi tarafından şehir, kasaba, konürbasyon veya banliyöler olarak kategorize edilir.
Nisan 2011 itibarıyla 10 büyük kentsel yığışım nüfusları:

United Nations Statistics Division (UNSTAT): Definition of "urban" 10 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Urban Areas 3 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. All identified world urbanized areas 500,000+ and others: Population & Density.
City Mayors – The World's Largest Urban Areas in 2006 26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
City Mayors – The World's Largest Urban Areas Projected for 2020 30 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PopulationData - World's largest urban areas 1,000,000+ population 3 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kentsel bozulma (aynı zamanda kentsel çürüme ve kentsel yanıklık olarak da bilinir), daha önce işleyen bir kentin veya kentin bir kısmının itibarsızlık ve aldatma haline geldiği sosyolojik süreçtir. Endüstrileşme, nüfus azalması veya şehirsizleştirme, ekonomik yeniden yapılandırma, terk edilmiş binalar ve altyapı, yüksek yerel işsizlik, artan yoksulluk, parçalanmış aileler, düşük genel yaşam standartları ve yaşam kalitesi, siyasi yoksunluk, suç, yüksek kirlilik seviyeleri ve ıssız bir şehir manzarası gösterebilir. 1970'lerden ve 1980'lerden bu yana kentsel bozulma, özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde (çoğunlukla İngiltere ve Fransa) Batı şehirleriyle ilişkilendirilmiştir. O zamandan beri, küresel ekonomilerdeki, ulaştırmadaki ve hükûmet politikasındaki önemli yapısal değişiklikler ekonomik ve sonra da kentsel bozulmalarla sonuçlanan sosyal koşulları yarattı.

Kentsel dönüşüm
Konut yapı serisi
Sosyal konutlar
Hayalet kasaba
Kırsal göç
Gri alan arazisi
Kahverengi alan arazisi
Karanlık Çağ
Sosyal dışlanma

Kentsel dönüşüm, bir kentte çökme ve bozulma olan mekanların  fiziksel, ekonomik, toplumsal ve çevresel koşullarını kapsamlı ve bütünleşik yaklaşımlarla iyileştirmek üzere hayata geçirilen strateji ve eylemlerin bütününü ifade eder.
Kentlerde, sanayileşmenin beraberinde getirdiği hızlı değişim çöküntüye sebep olduğu gibi I. ve II. Dünya savaşları da kentlerin çöküntüye uğramasına sebep olmuştur. Savaşlarda yıkılan şehirlerin inşası için bir çözüm olarak kentsel dönüşüm kavramı ortaya çıkmıştır. Yeniden inşa sürecinde kültürel ve tarihsel değerleri koruma ön plana alınmıştır. Dünyada  kentsel dönüşümde kent halkının katılımcı olduğu politikalar 1970'lerin sonuna doğru benimsenmeye başlamış; 1990'lardan sonra, kentsel dönüşümün sosyal boyutu vurgulanmıştır.

Türkiye'de "kentsel dönüşüm" kavramı, 2012 yılında AK Parti hükûmetinin deprem tehlikesine yönelik olarak hazırladığı 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" ile birlikte gündeme gelmiştir. Bu kanunda 'Riskli Yapı' ve 'Riskli Alan' diye iki çeşit tanım yapılmıştır. Halkın, riskli yapıların depremlere dayanıklı hale getirilmesi sürecini de “Kentsel Dönüşüm” kavramı ile ifade etmeye başlaması sonucu 6306 sayılı kanun Kentsel Dönüşüm Kanunu olarak telaffuz edilegelmiştir.
Türkiye'de gerçekleştireln kentsel dönüşüm uygulamalarınına yöneli eleştiriler arasında; hak sahiplerine önerilecek konutların genelde hak sahibinin tapulu alanı dışında olan bölge ve yerlerin gösterilmesi nedeniyle sosyolojik açıdan çevre ve komşuluk ilişkilerinin zarar görmesi; daha sonradan yapılacak yapıların emlak değerinin daha çabuk yükseleceği için bırakılan alanın tam değerine denk gelmeyecek yerlerin önerilmesi; kentsel dönüşüm süreçlerine mobbing davranışının ve kent suçu örneklerinin eşlik etmesi sayılabilir.

Kent sosyolojisi

Şehir planlaması, bir şehrin ve insan ihtiyaçlarını karşılayan alt alanlarının gelecekte arzu edilen koşullarda geliştirilmesi ve bu istikamette uygulanmasıyla ilgilenen bilimsel disiplindir. Özellikle ekonomik, ekolojik, sosyal, yaratıcı ve teknik yönleri dikkate alarak mekâna yönelik kavramlar ve süreçler geliştirir. Kural olarak, devlet tarafından kurumsallaştırılır ve belediyede arazi kullanımını bağlayıcı bir şekilde düzenler. Bu, çatışmayı en aza indirmek amacıyla ideal olarak kamunun çıkarları ile özel çıkarları hesaba katarak, hem kamunun, hem de özel inşaatın yanı sıra mekânsal altyapı geliştirmeyi de içerir.
Üniversitelerde müstakil bir program olarak sunulan şehir ve bölge planlama, kentsel ve bölgesel bir planlama tasarlama esnasında, daha büyük ölçekli (bölge veya ülke) vaziyet ve planlamayı da dikkate almak durumundadır. Şehir ve bölge planlama, aynı zamanda kavramsal olarak kırsal toplulukların veya köylerin gelişimini de içerir. Daha mimarî yönelimli kentsel gelişim, özellikle kentsel planlamanın görünür ve tasarım yönleriyle ilgilenir.

Şehir planlamasında yer alan uzmanlar (çoğunlukla şehir plancıları, aynı zamanda mimarlar, inşaat mühendisleri, coğrafyacılar, peyzaj mimarları ve trafik mühendisleri) şehir plancıları olarak adlandırılır. Şehir planlama, bazı üniversitelerde bağımsız bir alan olarak veya mimarlık, inşaat mühendisliği, coğrafya, mekânsal planlama veya ulaşım gibi ilgili eğitimlerde uzmanlık olarak öğretilen bir disiplindir. Şehir ve bölge planlamanın asıl görevi, şehirlerde, belediyelerde ve bunların alt alanlarında sürdürülebilir kentsel kalkınmayı idâme ettirmektir.

1930'da çıkarılan 1580 sayılı Belediyeler Kanunu ve 1593 sayılı Umumî Hıfzıssıhhâ Kanunu ile belediyelere imar planı yaptır­ma yükümlülüğü getirildi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında ise yabancı uzmanlara sipariş edilen kentsel tasarım ve şehir planlama tasarıları, II. Dünya Savaşı'ndan sonra tamamen Türkiye'de yetişmiş uzmanlar tarafından yapılmaya başladı. 1961'de Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) kurulan şehir ve bölge planlama bölümü, mimar ve mühendislerden bağımsız olarak faaliyet gösterecek, uzman şehir planlamacıları yetiştirilmesini hedefliyordu.
II. Dünya Savaşı sonrasında değişen ekonomi politikaları, savaş sonrası değişen uluslararası denteknoloji ile birlikte ulaşım imkanlarının artması, gitgide hızlanan köyden şehre göçler, konut ve işyeri talebinin artmasına neden olmuş; bu olgu da şehirlerin kontrol edilemez bir şekilde değişmesini beraberinde getirmiştir.
2021 yılı itibarıyla Türkiye'de 33 üniversitede şehir ve bölge planlama bölümü yer almaktadır. Bu üniversitelerin tam listesi aşağıdaki gibidir:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi
İstanbul Teknik Üniversitesi
Ted Üniversitesi
Yıldız Teknik Üniversitesi
Çankaya Üniversitesi
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Gazi Üniversitesi
Dokuz Eylül Üniversitesi
Gebze Üniversitesi
Akdeniz Üniversitesi
Bursa Teknik Üniversitesi
Karadeniz Teknik Üniversitesi
İzmir Demokrasi Üniversitesi
Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
Pamukkale Üniversitesi
Konya Teknik Üniversitesi
Süleyman Demirel Üniversitesi
Mersin Üniversitesi
Erciyes Üniversitesi
Necmettin Erbakan Üniversitesi
Uşak Üniversitesi
Amasya Üniversitesi
Atatürk Üniversitesi
Kırklareli Üniversitesi
İskenderun Teknik Üniversitesi
Gaziantep Üniversitesi
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi
Yozgat Bozok Üniversitesi
Van Yüzüncüyıl Üniversitesi
Siirt Üniversitesi

Kentleşme
Şehir plancısı
Kentsel tasarım
Gecekondulaşma
Varoş
Kent sosyolojisi
Kamusal alan

Kentsel tasarım ya da kentsel planlama, kentlerin fiziksel tasarımı ve bunun sosyal, ekonomik, siyasal, psikolojik boyutları ile ele alan üniversitelerin kentsel tasarım/planlama bölümlerinde eğitimi verilen çok sayıda akademik disiplinden beslenerek oluşan akademik disiplin ve meslek alanıdır. Türkiye'de bu alanda  üniversitelerin mimarlık, peyzaj mimarlığı, şehir ve bölge planlama bölümlerinde eğitim verilmektedir.
İlk modern teorisyen 1898 yılında Bahçe Şehir Hareketi'ni başlatan Ebenezer Howard'dır. Howard, 1898 yılında Looking Backward isimli ütopik roman ve Henry George'un Progress and Poverty çalışmalarından etkilendiği Geleceğin Bahçe Şehirleri (Garden Cities of To-morrow) adlı çalışmasını yayımladı.
İlk akademik kentsel planlama bölümü 1899 yılında Liverpool Üniversitesi'nde Town and Country Planning Association olarak kuruldu ve 1909 yılında ilk ders açıldı.
20. yüzyılda otomobil kullanımının yaygınlaşarak kentlerin planlanması üzerinde etkili olması ile birlikte kentsel tasarım disiplini, otomobil merkezli tasarım anlayışına tepki olarak yükselmeye başladı. Jane Jacobs, Kevin Lynch, Gordon Cullen ve Christopher Alexander kentsel tasarım alanında otorite sayılan çalışmalar ile ön plana çıkan bilim adamlarıdır.

Şehir ve bölge planlama
Peyzaj mimarlığı

Kentsel ısı adası (KIA) insan faaliyetleri nedeniyle çevresindeki kırsal alanlardan önemli ölçüde daha sıcak olan metropol alanlardır. Bu metropolitan alanlarla çevresindeki daha az yoğun bölgeler arasındaki sıcaklık farkı 5 °C'ye kadar çıkabilir.
Bu tanım ilk olarak Luke Howard tarafından 1810'larda kullanılmıştır. Kentsel ısı adası olarak tanımlanan bölgelerde sıcaklık farkı geceleri gün içinde olduğundan daha fazladır ve bu farklar en çok rüzgâr zayıf olduğunda hissedilir. Hem yaz hem de kış mevsimlerinde görülür.

Kentsel ısı adasının ana nedenleri kentsel gelişimle birlikte değişen toprak yapısı, şehirleşme ile birlikte azalan yeşil alanlar ve binalarda kullanılan ısı tutucu malzemelerdir. Enerji kullanımından açığa çıkan ısı ikinci büyük sebeptir. Nüfus çoğaldıkça, kullanılan alan artar ve bu ısıyı arttırır. Artan sıcaklıkla birlikte hava kalitesi azalır.

Kentsel Isı Adalarının kent sakinlerinin sağlığı ve refahı üzerinde direkt etkileri vardır. Sadece ABD içinde yılda yaklaşık 1.000 kişi aşırı sıcaklık nedeniyle ölmektedir. Araştırmalar ölüm oranlarının, artan sıcaklıkla birlikte üssel bir artış gösterdiğini kanıtlamaktadır.

Ada Oyunları, Uluslararası Ada Oyunları Federasyonu tarafından düzenlenen bir uluslararası çok sporlu etkinliktir.

Ada Oyunları ilk olarak 1985 yılında Adalar-Arası Oyunlar adıyla Man Adası Uluslararası Spor Yılı kapsamında düzenlendi. İlk oyun direktörü olan Geoffrey Corlett sadece Birleşik Krallık civarındaki adalara değil İzlanda ve Malta'ya, Faroe Adaları, Grönland, Saint Helena ve Manş Adaları bölgelerine ve diğer bazı adalara da çağrıda bulundu. Organizasyona 15 adadan 600 katılımcı ve temsilci katıldı ve yedi spor dalında mücadele ettiler. Etkinlik 70.000 £'e maloldu. Organizasyon başarılı olunca iki yıl sonra tekrarlanmasına karar verildi.

Ev sahibi ülke aşağıdaki listeden 12-14 arasında sporu seçer.

Kazandıkları madalya sayılarına göre IGA üyelerinin listesi.

Islands marked in grey are no longer members of the IIGA and so cannot compete at the Island Games.
2001'den itibaren nüfusu 100.000'den az olan adalar (Alderney, Falklands, Frøya, Hitra, St. Helena ve Sark), altın, gümüş ve bronz 'Küçük Ada Sertifikası' için yarışmaktadır.

IslandGames.net20 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodos'ta düzenlenen 2007 Ada Oyunları

“Afro-Asya Oyunları”, Asya ve Afrika’dan atletlerin katılımıyla gerçekleşen çok sporlu etkinliktir. Olimpiyatlar dışında bu iki kıtayı bir etkinlikte birbiriyle yarıştıran bir başka spor organizasyonu yoktur. Oyunlar 4 senede bir gerçekleşmesi kararı alınmıştır. Ayrıca Asya Olimpiyat Konseyi (OCA) ve Ulusal Afrika Olimpiyat Komitesi (ANOCA) tarafından denetlenmektedir.
Afro-Asya Oyunları Asya ve Afrika Ulusal Olimpiyat Komiteleri‘nin beraber katılımına ve birkaç Ulus Oyunları Federasyonu ülkesinin katılımına ev sahipliği yapmaktadır. Afro-Asya Oyunları açılışı 2003 yılında Hyderabad, Hindistan’da yapıldı. İkinci Oyunlar 2007 yılında Cezayir’de yapılması planlanmıştı. Ancak Oyunlar “Asyalılar altın madalya sahibi sporcuları belirlemekte başarısız olduğu için” süresiz olarak ertelendi. Bir başka deyişle Oyunlar feshedildi.

Akdeniz Oyunları, Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında, dört yılda bir düzenlenen spor yarışmalarıdır. Bu yarışmalar, Akdeniz ülkeleri arasında toplumsal ve kültürel yakınlaşmayı sağlamak amacıyla düzenlenmektedir. Akdeniz Oyunları'nda Olimpiyat kuralları geçerlidir ve yarışmalar 15 günde tamamlanır.
Akdeniz Oyunları ilk kez, 1948 Londra Olimpiyatları sırasında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi asbaşkanı ve Mısır Olimpiyat Komitesi başkanı Muhammed Tahir Paşa'nın önerisiyle gündeme geldi. Türkiye ile birlikte dokuz Akdeniz ülkesi Olimpiyat komiteleri bu öneriyi olumlu karşılayınca, Uluslararası Akdeniz Oyunları Komitesi kuruldu. Merkezi Atina'da bulunan bu komite, oyunların dört yılda bir, Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin amatör sporcuları arasında ve yine Akdeniz kıyısındaki bir kentte yapılmasına karar verdi.
Akdeniz Oyunları'nın ilki, 5-12 Ekim 1951 tarihleri arasında Mısır'ın İskenderiye kentinde düzenlendi. 1967'den itibaren kadın sporcular da turnuvalara katılmaya başladı. Akdeniz Oyunları'nın tamamına katılım sağlayan Türkiye, 1971'de düzenlenen 6. Akdeniz Oyunları'na İzmir'de ve 17. Akdeniz Oyunları'na Mersin'de ev sahipliği yaptı. Eylül 2005'te İspanya'nın Almería kentinde Akdeniz Oyunları'nın on beşincisi yapıldı. Atletizm, basketbol, boks, jimnastik, futbol, güreş, eskrim, sutopu ve yüzme, bütün Akdeniz Oyunları'nın programında yer alan değişmez spor dallarıdır. Bugüne kadar düzenlenen Akdeniz Oyunları'nın en başarılı ülkesi, kazandığı toplam madalya sayısıyla İtalya'dır.

Şu anda Akdeniz Oyunları'na üye olan 26 ülke bulunmaktadır:

Afrika: Cezayir, Mısır, Libya, Fas, Tunus
Asya: Lübnan ve Suriye
Avrupa: Andorra, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Fransa, Hırvatistan, İspanya, İtalya, Karadağ, Kıbrıs Cumhuriyeti, Kosova, Kuzey Makedonya, Malta, Monako, Portekiz, San Marino, Sırbistan, Slovenya, Türkiye, Yunanistan
Akdeniz'e kıyısı olup oyunlara katılmayan ülkeler İsrail ve Filistin'dir. Ayrıca Akdeniz kıyısında yer alan Cebelitarık ve Kıbrıs'taki üs bölgeleri, Birleşik Krallık'a bağlı olmasına rağmen oyunlara üye değildir. Akdeniz'e kıyısı olmayıp oyunlara katılan ülkeler Andorra, Sırbistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Portekiz ve San Marino'dur. 25 Haziran 2009'da yapılan toplantıda üyeliği kabul edilen Kuzey Makedonya, 2013 Akdeniz Oyunları'nda ilk defa katılmıştır.
Daha önceki oyunlara katılmış olup da şimdi mevcut olmayan ülkeler Yugoslavya ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'dir.

Akdeniz Oyunları'nın sembolü oyunlara katılan ülkelerin yer aldığı üç kıtayı, Asya, Afrika ve Avrupa'yı temsil eden 3 halkadan oluşmaktadır. Halkaların aşağı kısmı Akdeniz'e gömülüyormuşcasına dalgalı bir yansıma oluşturmaktadır. Oyunların kapanış töreninde bayrak bir sonraki Akdeniz Oyunları'na ev sahipliği yapacak ülkeye teslim edilmektedir.

Atlantik kıyısında yer alan Kazablanka dışında, şu ana dek ev sahipliği yapan tüm şehirler Akdeniz kıyısındadır.

Yugoslavya 1997 ve 2001'de Yugoslavya FR olarak yarıştı.
Sırbistan 2005'te Sırbistan Karadağ olarak tamamlandı.

Akdeniz Oyunları tarihi boyunca 33 farklı spor yarışması düzenlendi.

Uluslararası Akdeniz Oyunları Komitesi
Akdeniz ülkeleri listesi

Uluslararası Akdeniz Oyunları Komitesi

Antik Yunanistan'da Olimpiyat Oyunları ya da kısaca Antik Olimpiyat Oyunları (Yunanca: Ολυμπιακοί Αγώνες; Olimpiakoí Agónes), dönemin şehir devletleri arasında düzenlenen, atletizm ile ilgili yarışmaların yapıldığı spor oyunlardır. Yapılmaya MÖ 776 yılında Yunanistan'ın Olimpiya şehrinde başlanmış ve 393 yılına kadar yapılmaya devam etmiştir.

Antik olimpiyat oyunlarının ilk olarak nerede ve ne zaman başladığına ilişkin kesin bir bilgi yoktur ancak sayısız söylence ve mit vardır. Bunlardan birine göre oyunlar, Olimpiya kralı ve Peloponnisos'a (Yunanca: Πελοπόννησος, bugünkü Mora Yarımadası) adını veren kahraman olan Pelops'a kurbanların sunulduğu süre boyunca doğmuştur. Hristiyan Yunan düşünürü Titus Flavius Clemens'e göre ise bu oyunlar Pelops'un ruhuna sunulan armağanlardan başka bir şey değildir.
Bir başka söylenceye göre ise mitolojik kahraman Herakles'in Olimpiya'da bu tip bir oyuna katılarak kazanmasının sonucunda bu oyunların her dört yılda bir geleneksel olarak yinelenmesi istediği yönündedir. Bir başka mit bunun Zeus tarafından Titan Kronos'a karşı aldığı yenilgi sonrasında koyulduğunu söyler. Değişik kaynaklarda bunun Elis Kralı İfitos'un MÖ 9. yüzyılda halkını büyük bir savaşın içine düşmekten kurtarması için Pythia'ya giderek ona danıştığını, kâhinin ise ona tanrılar onuruna oyunlar düzenleyerek tanrıların memnuniyetini kazanmasını önerdiği geçer. Bunun sonucunda İfitos bu oyunları düzenlemeye başlar ve Spartalı düşmanları bu oyunlar süresince onlara saldırmayı durdurur. Oyunlar tanrıların yaşıyor olduğuna inanılan Olimpiya Dağı'nda düzenlenir ve adını da bu dağda düzenlenmesinden ötürü alır. Ancak kökeni ne olursa olsun olimpiyat oyunlarının Antik Yunanistan'da Eleusis Gizemleri'nin yanında düzenlenen en büyük iki dinsel törenden biri olduğu kesindir.

Oyunların ilk olarak Yunanistan'da, Yunan tanrılarının kutsal yaşam alanı olan Olimpiya Dağı'nda başladığı kabul edilirse bu oyunların ilk düzenlendiği yerler Mora Yarımadası üzerindeki Elis ve Pisa kentleridir. On iki metre yüksekliğindeki altın ve fildişinden yapılma tüm Yunan tanrılarının babası olan Zeus'un heykeli de bu dağda bulunmaktadır ve Antik Yunan heykeltıraşı Phidias tarafından yapılmıştır. Bu heykel dünyanın yedi harikasından biridir.
Olimpiyat oyunları dört yıllık aralarla düzenlenirdi ve Yunanların yılları sayma yöntemleri bile bu oyunlar üzerine kuruldu. İki oyun arasına bir "Olimpiad" denirdi ve buna göre tarih atanırdı. Bugün İsa'dan önce ve İsa'dan sonra terimlerinin kullanılıyor olması gibi olimpiyat oyunlarını kullanarak tarih söylemenin ilk buluşçusunun MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan Antik Yunan tarihçi Ephorus olduğuna inanılmaktadır. Bu tarihleme yönteminin öncesinde her Yunan kenti kendi özel takvimini kullanırdı ve bu ortak iş yapımlarında sorunlara neden olurdu. Diodorus'un belirttiğine göre 117'nci olimpiyatın 3. yılında bir güneş tutulması meydana gelmiştir. Bu büyük olasılıkla MÖ 310'daki güneş tutulmasıdır. Bu da, 117'nci olimpiyatların 310 yılında düzenlediyse ilkinin MÖ 776'da bir yaz ortasında başladığını söyler. Ancak yine de oyunların gerçekten bu tarihte mi başladığı pek çok tarihçi tarafından tartışılmakta ve kabul görmemektedir.

Yunan gezgin ve coğrafyacı Pausanias kitaplarında belirttiklerine göre bu dönemde gerçekleştirilen tek yarış stadiondu. Herakles'in adımlarına göre ölçülerek belirlenen koşu pisti bugünün ölçüsüyle yaklaşık 190 metre uzunluğunda oluyordu. Bugün kullanılan, içinde spor karşılaşmalarının düzenlendiği yer olan stadyum sözcüğü Antik Yunanistan'da ayak yarışı demek olan Stadiondan gelmektedir.
Olimpiyat oyunları, ev sahipliği yapan şehre büyük bir saygınlık ve diğer şehir devletlerine karşı büyük bir politik avantaj sağladığından bu dönemde şehir devletleri bu organizasyonlara ev sahipliği yapmak için pek çok savaş ve mücadele yapmışlardır. Pausanias'a göre MÖ 668 yılında Argoslu Pheidon, Elis kentinde düzenlenmekte olan bu oyunları Pisa'ya taşımak için görevlendirilmişti. Pheidon bunu başardı ve o yıl organizasyonlar Pisa'da yapıldı ve Pheidon tarafından yönetildi. Ertesi yıl Elis, yeniden üstünlüğü ele geçirerek olimpiyat oyunlarını kendi şehirlerine taşıdı.
Atinalı yazar Ksenofon'un eserlerinde belirttiklerine göre Pisa şehrinin yine olimpiyat oyunlarını kendilerine taşıdığı bir dönemde Elis şehri büyük bir orduyla MÖ 364 yılında saldırıya geçmiştir. Kendilerine açılan büyük çaplı ateşlerden dolayı geri çekilmelerinden önce düşmanlarını köşeye sıkıştırmalarına karşın, gece boyunca kazıklı çitler inşa ederek üstünlük sağlayan rakiplerine daha fazla karşı koyamamışlar ve geri çekildiler.
MÖ 12 yılında Kral Herod oyunların sürekliliğini sağlamak için finansal destek verdi.
Olimpiyat oyunları tüm Yunan halklarının katıldığı, panhellenik oyunlar adı verilen karşılaşmalardı. Bu oyunlar dört türlüydü ve her yıl en az biri yapılacak biçimde düzenlenirdi. Olimpiyat oyunları da bu tip oyunlardan biri olmasına karşın içlerinde en çok katılımın olduğu, en saygınıydı.
Olimpiyat oyunlarının düzenlenmesinin durdurulması MS 393'te II. Theodosius tarafından ya da MS 435 yılında onun torunu tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni olimpiyat oyunlarının Yunan tanrılarının onuruna düzenleniyor olmasıdır. Hristiyanlığı bölgedeki en yaygın ve en güçlü inanç hâline getirmek isteyen bu krallar olimpiyatların merkezi Olimpiya'daki spor tesislerine dokunmamışlar, ancak bu yapılar 500'lü yıllarda olan büyük ve yıkıcı bir depremle yok olmuşlardır.

Modern Olimpiyat oyunlarının aksine, bu antik olimpiyat oyunlarına yalnızca Yunanca konuşan özgür kişiler katılabiliyordu. Ayrıca deniz aşırı yerlere kurulmuş koloni şehirlerinden de katılım kabul ediliyordu. Olimpiyatların tarihinde Akdeniz ya da Karadeniz kıyılarından katılıp da yarışma kazanan pek çok kişi olmuştur.
Herhangi bir oyun içinde yer alabilmek için bir kişi öncelikle seçmelere katılmak, ardından adını yetkili kişiye yazdırmak zorundaydı. Plutarkhos bir kişinin çok yetişkin göründüğü gerekçesiyle seçmelerden elendiğini ancak Spartalı erkek sevgilisinin araya girmesi ve genç olduğuna kefil olmasıyla yarışmalara kabul edildiğini söylemesine bakılırsa bu yarışmalara yalnızca gençler katılıyordu. Yarışmalara katılmadan önce her bir yarışmacının Zeus heykeli önüne geçerek en azından 10 ay boyunca eğitim görmüş olduğuna ve hiçbir hile yapmayacağına dair ant içmesi gerekiyordu.

Yıllar geçtikçe olimpiyatlarda gerçekleştirilen spor oyunlarına yenileri eklenmeye başladı. Boks, güreş, kariot yarışları ve pek çok değişik dövüş ve koşu yarışları bunlardan bazılarıdır. Bunların yanında uzun atlama, disk fırlatma ve cirit atma da bu dönemlerden beri olimpiyat oyunları içinde yer almaktadır. Boks, ilk önceleri normal bir biçimde yapılmaktayken yüzyıllar geçtikçe çok daha sert bir spor hâlini almaya başladı. Önceleri boksörler ellerinin üzerini yumuşak deri parçalarıyla örterlerken daha sonraki yıllarda içlerine metal bile koyulan sert deriler ile dövüşmeye başladılar.
Kariot yarışlarında (bir atın çektiği iki tekerlekli araba), karşılaşmanın sonucunda kazanan arabayı kullanan kişi değil, arabanın adına yarıştığı soylu kişi olurdu. Festivallerle aynı dönemde düzenlenen olimpiyat ve bunun yanı sıra diğer spor müsabakaları, genelde 5 gün süren bu festivallerin 3 gününü alır diğer iki gün dinsel görevlerin yerine getirilmesinde harcanırdı. Festivallerin en son gününe gelindiğinde tüm olimpiyat yarışmacılarının katıldığı bir ziyafet verilir ve bunlarda Zeus'un onuruna kurban edilmiş 100 öküzün eti yenirdi.

Olimpiyat oyunlarının herhangi bir dalında bir yarışmayı kazanan atlet zeytin yapraklarından yapılmış bir taç ile onurlandırılırdı. Yarışma kazanan her atlet kendi kenti başta olmak üzere bütün Yunanistan'da ün sahibi olurdu. Buna kendisine armağan edilen yüklü bir orandaki para ödülü eşlik ederdi. Atina'da böyle bir olay sonucunda 500 drahmi verilirdi ve bu da hemen hemen küçük bir servete eşit düşerdi. Heykeltıraşlar önemli olimpik zaferleri ölümsüzleştirmek için heykeller yaparlardı. Şairler bazen para karşılığında kahramanlar adına övgü dolu şiirler yazarlardı.
Arkeologlar olimpiyat oyunlarının düzenlendiği süreler boyunca atletlerin ve çok uzak yerlerden yalnızca bu oyunları izlemeye gelen izleyicilerin güvenliğinin sağlanması amacıyla Yunan şehir devletleri arasındaki savaşların geçici olarak da olsa durdurulduğunu düşünmektedir. Bu görüşe karşı bazı arkeologlar ise savaşların durdurulmadığına ancak olimpiyatlara katılmak isteyen yarışçıların ordudan ayrılarak gitmesini izin verildiğini söyler.
Olimpiyat oyunları da dahil Antik Yunanistan'da düzenlenen tüm karşılaşmalara katılım yalnızca erkek atletlere açıktı. Sadece daha sonraki dönemlerde kadınların atlı binicilik yarışmalarına katılmalarına müsaade edilmeye başlandı. MÖ 396 ve 392'de Spartalı bir prenses olan Cynisca'nın atları ona zafer getirdi.
Atletler genellikle çıplak olarak yarışmalarda boy gösterirlerdi. Bunun nedeni hem uygunsuz hava koşulları hem de olimpiyatların amacının insan vücudunun başarılarını göstermek olmasıdır. Bu dönemde yarışmacıların vücutları zeytinyağı ile de yağlanmıştır. Bu hem katılımcıların hoş bir görüntüye bürünmesini sağlamış hem de cilde yumuşaklık sağlamıştır. Ayrıca atletler cinsel organlarını koruyabilmek için kinodesmi adı verilen bir bağ yöntemi de kullanmışlardır.

İstmiya Oyunları

History of the Games
Kotynski, Edward J. "The Athletics of the Ancient Olympics: A Summary and Research Tool". 2006.25 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mallowitz, Alfred. "Cult and Competition Locations at Olympia". Raschke 79-109.
Miller, Stephen. “The Date of Olympic Festivals”. Mitteilungen: Des Deutschen Archäologischen Instituts, Athenische Abteilung. Vol. 90 (1975): 215-237.
Raschke, Wendy J., ed. The Archaeology of the Olympics: the Olympics and Other Festivals in Antiquity. Madison, Wisconsin: Wisconsin University Press, 1987.
Tufts - "Women and the Games." 2 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya Gençlik Oyunları ya da kısaltılmış haliyle AYG, Asya'daki atletlerin katıldığı her dört yılda bir düzenlenen çok sporlu bir etkinliktir. Oyunlar OCA tarafından organize edilir. Oyunlar, Asya Oyunlarından sonra en büyük ikinci çok sporlu etkinlik olarak tanımlanmaktadır.
Tarihte üç ülke Asya Gençlik Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Oyunlara kırk beş ülke katılmıştır.
Asya Gençlik Oyunları en son Çin'in Nanjing 16-24 Ağustos 2013 tarihlerinde yapılmıştır, 2021 Asya Gençlik Oyunları ise Endonezya'nın Surabaya şehrinde yapılacaktır.

Ulusal Olimpiyat Komitesi'ne bağlı Asya Olimpiyat Konseyi tarafından tanınan 45 ülke aşağıdaki gibidir.

Resmi olarak, Asya Gençlik Oyunlarında bugüne kadar yapılmış toplam 19 spor vardır.

Asya Oyunları
Orta Asya Oyunları
Batı Asya Oyunları
Asya Gençliği Para Oyunları

“Asya Kış Oyunları”, 4 senede bir Asya Olimpiyat Konseyi ülkeleri tarafından yapılan, kış sporlarını içeren uluslararası çok sporlu bir etkinliktir. İlk defa 1982 senesinde Japonya Olimpiyat Komitesi tarafından Asya Oyunları’nın kış oyunları sürümünü yapmayı önerdi. Çalışmalar meyvesini verdi ve Sapporo 1972 Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapması sebebiyle altyapı ve uzmanlık sahibi olduğundan ilk Asya Kış Oyunları’na ev sahipliği yapma şansına sahip oldu.
İlk Oyunlar’da sadece Asya Olimpiyat Konseyi üyesi 7 üye katılsa da yıllar geçtikçe popülaritesi arttı ve katılımcı ülke sayısı hızla arttı. Changchun’da yapılan 2007 Asya Kış Oyunları’nda 45 üyeden 27’si katılımcı sayısında rekor kırdı. Aynı zamanda 45 Ulusal Olimpiyat Komitesi üyesi 45 ülke Asya Kış Oyunları tarihinde ilk defa delegelerini gönderdi.

2017 Oyunları için Asya Olimpiyat Konseyi Okyanusya bölgesinden atletleri de organizasyona davet etmiştir. Avustralya ve Yeni Zelanda 30 Asya Olimpiyat Konseyi ile beraber katılmıştır.

2011 Asian Winter Games official website
Olympic Council of Asia6 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya Oyunları ya da bilinen adıyla Asiad, dört yılda bir Asya'daki sporcular için düzenlenen kıtasal çok sporlu etkinliktir. Oyunlar, 1951 yılında Hindistan'ın Yeni Delhi kentinde düzenlenen ilk oyunlardan 1978 oyunlarına kadar Asya Oyunları Federasyonu tarafından organize edilmiştir. 1982 oyunlarından itibaren ise Asya Oyunları Federasyonu'nun dağılmasının ardından organizasyon sorumluluğunu Asya Olimpiyat Konseyi üstlenmiştir. Oyunlar, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tanınmakta olup Olimpiyat Oyunları'ndan sonra dünyanın en büyük ikinci çok sporlu organizasyonudur.
Dokuz ülke şimdiye kadar Asya Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Kırk altı ülke organizasyona katılmıştır. Bunlar arasında İsrail de yer almakta olup, son olarak 1974 Asya Oyunları'na katıldıktan sonra oyunlardan çıkarılmıştır. Son olarak Hangzhou, Çin'de 23 Eylül - 8 Ekim 2023 tarihleri arasında düzenlenmiştir. Bir sonraki organizasyon ise Aichi ve Nagoya, Japonya'da 19 Eylül - 4 Ekim 2026 tarihleri arasında yapılacaktır.
2010 yılından bu yana, Asya Oyunları'na ev sahipliği yapan şehirler, oyunların hemen ardından Asya Paralimpik Oyunları'na da ev sahipliği yapmaktadır. Bu etkinlik, Paralimpik Oyunlar'da olduğu gibi yalnızca engelli sporculara yöneliktir. Ancak Paralimpik Oyunları'nda olduğu gibi ev sahibi şehir sözleşmesinde her iki organizasyonun düzenlenmesi zorunlu kılınmamaktadır. Bu durum, Asya'da iki organizasyonun bağımsız olarak düzenlenmesine ve gelecekte farklı şehirlerde ya da ülkelerde yapılmasına olanak tanımaktadır.

Uzak Doğu Şampiyonluk Oyunları (Far Eastern Championship Games), Asya Oyunları'ndan önce var olan bir organizasyondu. İlk olarak 1912'de Japonya, Filipinler ve Çin arasında düzenlenmesi düşünüldü. İlk Uzak Doğu Oyunları 1913'te Manila'da 6 ülkenin katılımıyla yapıldı. 1934 yılına kadar on kez düzenlendi. Ancak İkinci Çin-Japon Savaşı ve Japonya'nın Mançukuo İmparatorluğu'nu oyunlara katmakta ısrar etmesi üzerine Çin, organizasyondan çekildiğini açıkladı. 1938 Uzak Doğu Oyunları için planlanan oyunlar iptal edildi ve organizasyon tamamen sona erdi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Asya'daki birçok bölge egemen devlet haline geldi. Bu ülkelerin birçoğu, Asya'nın gücünü şiddet olmadan sergilemek istiyordu. 1948 Yaz Olimpiyatları sırasında Londra'da, Çin ve Filipinler arasında Uzak Doğu Oyunları fikrini yeniden canlandırma yönünde görüşmeler başladı. Guru Dutt Sondhi, Hindistan'ın Uluslararası Olimpiyat Komitesi temsilcisi olarak, bu oyunların yeniden düzenlenmesinin Asya sporlarındaki birlik ruhunu ve gelişim seviyesini göstereceğine inanıyordu. Sondhi, yeni bir yarışma fikrini ortaya attı ve bu organizasyon daha sonra Asya Oyunları'na dönüştü. Asya Atletizm Federasyonu kuruldu ve yeni yapının tüzüğünü hazırlamak için bir hazırlık komitesi oluşturuldu. 13 Şubat 1949'da Asya Atletizm Federasyonu resmen Yeni Delhi’de kuruldu ve 1950’de ilk oyunlara ev sahipliği yapacağı açıklandı.

1962 Asya Oyunları’nda oyunlar ciddi krizlerle karşılaştı. Ev sahibi Endonezya, İsrail ve Tayvan’ın katılımına Endonezya–İsrail ilişkileri ve Endonezya–Tayvan ilişkileri sorunları nedeniyle izin vermedi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), oyunlara olan desteğini kesti ve Endonezya’nın IOC üyeliğini askıya aldı. Asya Futbol Konfederasyonu (AFC), Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) ve Uluslararası Halter Federasyonu (IWF) da oyunları tanımadıklarını açıkladı.
1970 Asya Oyunları’na ev sahipliği yapması planlanan Güney Kore, ulusal güvenlik ve ekonomik kriz gerekçeleriyle organizasyondan çekildi. Bir önceki ev sahibi Tayland, Bangkok’ta Güney Kore’den aktarılan bütçe ile oyunları düzenledi. Japonya’ya ev sahipliği teklifi götürüldü ancak Expo '70’e ev sahipliği yapacağından dolayı reddetti. Bu oyunlar, Asya Oyunları’nın dünya genelinde ilk kez televizyon yayınına geçtiği organizasyon oldu.
1974 Asya Oyunları’nda Tahran’da Çin, Kuzey Kore ve Moğolistan’ın katılımı resmen tanındı. İsrail, Arap dünyasının itirazına rağmen kabul edildi; Tayvan ise “Çin Taipei” adıyla katıldı. Ancak 16 Kasım 1973'teki genel kurulda Tayvan'ın statüsü kaldırıldı.
1978 Asya Oyunları öncesinde Pakistan, 1975 oyunlarını ev sahipliği yapma planını ekonomik kriz ve Hindistan-Pakistan savaşları ve çatışmaları nedeniyle iptal etti. Tayland, oyunları Bangkok'ta düzenlemeyi teklif etti. 1962'de olduğu gibi Tayvan ve İsrail, siyasi sorunlar ve güvenlik endişeleri nedeniyle organizasyondan men edildi. Birçok uluslararası federasyon bu yasağı protesto etti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi, sporcuların 1980 Yaz Olimpiyatları'na katılmalarını engelleme tehdidinde bulundu. Birkaç ülke, açılış töreninden önce oyunlardan çekildi.

Bu gelişmeler, Asya'daki Ulusal Olimpiyat Komitelerinin Asya Oyunları Federasyonu'nun tüzüğünü yeniden gözden geçirmesine yol açtı. Kasım 1981'de İsrail ve Tayvan’ın hariç tutulduğu Asya Olimpiyat Konseyi (OCA) kuruldu. 1982’nde Hindistan’ın ev sahipliği yapması planlandığından, OCA eski Asya Oyunları Federasyonu takvimini koruma kararı aldı. OCA, resmen denetimine 1986 Asya Oyunları ile başladı; bu oyunlar Seul, Güney Kore’de gerçekleştirildi. 1990 Asya Oyunları Pekin’de düzenlendi ve Tayvan (Çin Cumhuriyeti), Çin Halk Cumhuriyeti’nin baskısıyla Çin Taipei adıyla yeniden kabul edildi.
1994 Oyunları Hiroşima’da yapıldı ve Orta Asya’daki eski beş Sovyetler Birliği cumhuriyeti (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan) ilk kez katıldı. Bu oyunlar, ev sahibi ülkenin başkenti dışında düzenlenen ilk Asya Oyunları oldu. Ancak Irak, 1990’daki Birinci Körfez Savaşı nedeniyle oyunlardan men edildi. Kuzey Kore ise ev sahibi ülke ile yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle oyunları boykot etti. Açılış töreni sırasında Nepal kafilesi başkanı Nareshkumar Adhikari kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti ve bu durum oyunların başlamasına gölge düşürdü.
1998 Oyunları, Bangkok, Tayland’da dördüncü kez düzenlendi. Ancak bu kez şehir ev sahipliği için resmi bir adaylık sürecine katıldı. Açılış töreni 6 Aralık’ta, önceki üç organizasyondan farklı olarak (9 Aralık) gerçekleştirildi. Oyunları Kral Bhumibol Adulyadej açtı; kapanış töreni ise önceki Tayland oyunlarında olduğu gibi 20 Aralık’ta yapıldı.

Asya Oyunları Hareketi, Asya Oyunları tüzüğü|Asya Oyunları tüzüğünde yer alan idealleri temsil eden semboller kullanır. Asya Oyunları sloganı, 1949’da Asya Oyunları Federasyonu’nun kurulmasıyla Guru Dutt Sondhi tarafından tasarlanıp önerilen "Ever Onward" ifadesidir. Asya Oyunları sembolü, ortasında beyaz bir daire bulunan kırmızı renkte 16 ışınlı parlak bir güneştir ve bu, Asya halklarının her zaman parlayan ve sıcak ruhunu temsil eder.

Asya Olimpiyat Konseyi'ne (OCA) üye olan tüm 45 ülke oyunlara katılma hakkına sahiptir.
OCA üyeliğine göre, Kazakistan kıtalararası bir ülke olmasına rağmen Asya Oyunları'na katılabilir. Ancak topraklarının %6'sı Sina Yarımadası'nda bulunan Mısır Asya Oyunları'na değil, Afrika Oyunları’na katılmaktadır. Türkiye ve Rusya/Sovyetler Birliği gibi topraklarının büyük kısmı Asya kıtasında bulunan ülkeler, Asya Oyunları yerine Avrupa Oyunları’na katılır. Benzer şekilde, Azerbaycan, Gürcistan, Kıbrıs ve Ermenistan da coğrafi olarak Asya’da yer alsa da Asya Oyunları yerine Avrupa Oyunları’nda yarışmaktadır.
Tarih boyunca 46 Ulusal Olimpiyat Komitesi (UOK) oyunlara sporcu göndermiştir. İsrail, 1976’dan bu yana güvenlik gerekçeleriyle oyunlardan men edilmiştir. İsrail, 1982 Oyunları’na katılmak istemiş ancak bu talep, Münih Katliamı nedeniyle organizatörlerce reddedilmiştir. Günümüzde İsrail, Avrupa Olimpiyat Komiteleri (EOC) üyesidir ve Avrupa Oyunları’nda yarışmaktadır.
Tayvan, Filistin, Hong Kong ve Makao OCA üyelikleri kapsamında Asya Oyunları’na katılmaktadır. Siyasi statüsü belirsizliğini koruduğu için Tayvan, 1990’dan bu yana oyunlara Çin Taipei adı altında katılmaktadır. Makao Spor ve Olimpiyat Komitesi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından Olimpiyat Oyunları’na katılım için tanınmasa da, 1990’dan beri Asya Oyunları’nda yarışmasına izin verilmiştir.
2007’de OCA Başkanı Şeyh Ahmed Al-Fahad Al-Ahmed Al-Sabah, Avustralya’nın Asya Oyunları’na katılma önerisini reddetti. Avustralya’nın oyunlara değer katacağını belirtse de bunun Okyanusya Ulusal Olimpiyat Komiteleri’ne (ONOC) haksızlık olacağını söyledi. ONOC üyesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda, 2015’ten bu yana Pasifik Oyunları’na katılmaktadır. Bu konu, Avustralya’nın 2017 Asya Kış Oyunları’na katılmasının ardından 2017’de yeniden gündeme gelmiş ve Asya Oyunları’na tam üye olarak katılım için görüşmeler başlamıştır. Ancak Avustralya Olimpiyat Komitesi, 2022 Oyunları’nda yalnızca basketbol ve voleybol gibi Asya-Pasifik bölgesi üzerinden Olimpiyat kotası veren branşlarda küçük bir sporcu grubunun yarışabileceğini duyurdu. Kasım 2021’de, Okyanusya’dan atletizm, triatlon, paten, halter ve wushu branşlarında sporcuların davet edileceği ve "onursal madalya" verileceği açıklandı, ancak bu madalyalar resmi madalya sıralamasına eklenmeyecekti. Plan, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki ilgili federasyonların ilgisizliği nedeniyle rafa kaldırıldı.
Asya Oyunları'nın tüm edisyonlarında yarışan yalnızca yedi ülke vardır: Hindistan, Endonezya, Japonya, Filipinler, Sri Lanka, Singapur ve Tayland.

Asya Olimpiyat Konseyi'ne (OCA) bağlı 45 ülkenin Milli Olimpiyat Komitesi (NOK) Asya Oyunları'na katılma hakkına sahiptir.

2026 Asya Yaz Oyunları resmi sitesi
Asya Olimpiyat Konseyi: Oyunlar 30 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

“Asya Plaj Oyunları”, (İngilizce: Asian Beach Games ABG), 4 senede bir bütün Asya’dan sporcuların katılımıyla gerçekleşen çok sporlu etkinlik. Oyunlar Asya Olimpik Konseyi tarafından organize edilmektedir. Oyunlar, Asya Oyunları’ndan sonra en büyük etkinlik olarak gösterilmektedir. Oyunlar ucuz tesis gereksinimi, sahillerin yoğunlukta olması ve turistik bölgeler olduğu için popülerliği hızla artmaktadır. İlk Oyunlar Bali Adası’nda yapılmıştır.
Oyunlar tarihi boyunca 6 ulus Asya Plaj Oyunları’na ev sahipliği yaptı. 45 farklı ulus katılımcı olmuştur.
En son Oyunlar 2016 senesinde 24 Eylül’den 3 Ekim tarihleri arasında Danang, Vietnam’da yapılmıştır. Bir sonraki Asya Plaj Oyunları 2020 senesinde yapılacaktır. Kamboçya, Hindistan, Kazakistan ve Türkmenistan ev sahipliği yapmak için istekte bulunmuştur.

Ulusal Olimpiyat Komitesi’a üye olup Asya Olimpik Konseyi tarafından tanınan 45 ülke:

Avrupa'da spor, birçok profesyonel spor organizasyonu sayesinde birçok spor dalında gerçekleştirilmektedir. Günümüzde yaygın olan birçok spor ve spor kurallarının kökeni Avrupa'dan gelmektedir.

Avrupa kıtasındaki en popüler spor futboldur. Avrupa'da yer alan futbol takımları ve oyuncuları dünyaca ünlüdür. Ayrıca en prestijli futbol turnuvalarından birisi olan UEFA Şampiyonlar Ligi de Avrupa'da gerçekleşmektedir.
Avrupa'daki en popüler futbol ligleri Premier League, La Liga, Bundesliga, Ligue 1, Serie A, Eredivisie ligleridir.

Ana vatanı Büyük Britanya'nın güneydoğusu olan Kriket sporu sadece Büyük Britanya, Hollanda'nın bazı bölgeleri ve Büyük Britanya'nın sömürgelerinde popüler bir spor olup Avrupa genelinde pek yaygın değildir.
Basketbol Avrupa genelinde en popüler sporların başında gelmekte olup Avrupa'da en çok Akdeniz ve Doğu Avrupa'da yaygındır. Basketbol en çok Sırbistan, Slovenya, Hırvatistan, Letonya, Rusya, İtalya, Yunanistan ve İspanya'da oldukça popülerdir. Bu ülkelere nazaran daha az popüler de olsa yaygın olduğu diğer iki Avrupa ülkesi Fransa ve Türkiye'dir.
Voleybol sporu Akdeniz ve Doğu Avrupa'da oldukça yaygın olarak oynanan bir spordur. Bisiklet yarışları da özellikle Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, İspanya ve İsviçre'de oldukça popülerdir. Avrupa'da yaygın oynanan diğer sporların başında rugby, golf, atletizm ve araba yarışları gelir.

Avrupa Birliği'nde spor

Avrupa Küçük Devletler Oyunları (GSSE), (İngilizce: Games of the Small States of Europe), ilk olarak San Marino tarafından başlatılan, iki yılda bir olarak düzenlenen, çok sporlu etkinlik. İlk olarak 1985 yılında, 8 Avrupa mikrodevletlerinin Ulusal Olimpiyat Komitesi tarafından düzenlenmekte ve organize edilmektedir. Günümüzde oyunlar, Haziran ayının başlarında düzenlenmekte olup 9 adet olimpik sporu içermektedir.

Oyunlar, Avrupa Olimpiyat Komiteleri (EOC) üyesi ülkeler tarafından organize edilmektedir. 1984 Olimpiyat Oyunları'ndan sonraki ilk oyunlardan 2009 yılındaki oyunlara kadar 8 üye ülke vardı. Grubun 9. üyesi daha sonradan eklendi. Üye ülkelerin hepsinin nüfusu 1 milyonun altındadır. (Kıbrıs tek istisnadır ancak 1984 yılında ülke nüfusu 1 milyonun altındaydı.)
Oyunlarda yer alan ülkeler;

(*) Karadağ 1 Haziran 2009 tarihinde GSSE'nin 9. ülkesi oldu.

2013 Oyunları'nda 11 disiplinde yarışmalar yapıldı. (hem erkekler hem de bayanlarda):

2019 Oyunlarından sonra güncellenmiştir..

Athletic Association of the Small States of Europe 18 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Monaco 2007
Cyprus 2009 25 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liechtenstein 2011
Luxembourg 2013 21 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European Olympic Committees: Games of the Small States of Europe
Medal results for Monaco 2007
Remo, Raimondi (2003). "Statistics on GSSE Participation 1985–2003" (PDF). 11 Nisan 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Haziran 2007. 
"Games of the Small States of Europe – History of athletics results". Athletics Weekly (İngilizce). 5 Aralık 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Haziran 2007.

Avrupa Oyunları, Avrupa Olimpiyat Komiteleri'ne (EOC) bağlı ulusal olimpiyat komitelerinin hizmet ettiği ülkelerden sporcuların, Olimpiyat geleneğinde düzenlenen çok sporlu etkinlik formatında yarıştığı kıta düzeyinde bir organizasyondur. EOC, Avrupa ülkelerini ve birkaç transkıtasal ülkeyi temsil eder. Ayrıca bir EOC Mülteci Takımı da oyunlara dâhil edilir. Oyunlar, EOC tarafından tasarlanmış ve yönetilmekte olup, ilk kez 8 Aralık 2012'de Roma'da düzenlenen 41. Genel Kurul'da duyurulmuştur.
Avrupa Oyunları, Olimpiyat geleneğinde başlatılan beşinci kıta oyunudur. Daha önce Asya Oyunları, Panamerikan Oyunları, Pasifik Oyunları ve Afrika Oyunları düzenlenmiştir. Böylece 2015 itibarıyla her spor kıtasının olimpiyat geleneğinde bir kıta oyunları bulunmaktadır.
Avrupa Oyunları, Avrupa Şampiyonaları ile karıştırılmamalıdır. Avrupa Şampiyonaları, bireysel Avrupa spor federasyonları tarafından organize edilen ve atletizm, yüzme, artistik jimnastik, bisiklet, kürek, golf ve triatlon gibi branşların Avrupa şampiyonalarını tek bir marka altında toplayan ayrı bir çok sporlu etkinliktir. 2018'den itibaren dört yılda bir yapılmaya başlanmıştır ve EBU ile yapılan anlaşma gereği yayınlanmaktadır.
Avrupa Oyunları, EOC tarafından oluşturulan ve düzenlenen üçüncü organizasyondur. Avrupa Gençlik Olimpiyat Festivali, kış ve yaz olmak üzere, Gençlik Olimpiyat Oyunları’nı andıran formatta iki yılda bir düzenlenir. Dört yılda bir yapılan Avrupa Küçük Devletler Oyunları (ayrı bir Ada Oyunları ile karıştırılmamalıdır) ise Avrupa kıtasındaki mikro devletler için rekabet fırsatları sunar. 2024 itibarıyla EOC onaylı bir Avrupa Kış Oyunları bulunmamaktadır.

İlk Avrupa Oyunları, 2015 Avrupa Oyunları adıyla Haziran 2015’te Bakü, Azerbaycan’da düzenlendi ve bundan sonraki oyunların dört yılda bir yapılması planlandı. 2019 Avrupa Oyunları Minsk, Belarus’ta 21-30 Haziran 2019 tarihleri arasında, ilk ev sahibi olarak planlanan Hollanda’nın çekilmesi üzerine daha küçük ölçekte gerçekleştirildi. 2023 Avrupa Oyunları ise 21 Haziran-2 Temmuz 2023 tarihlerinde Kraków, Polonya’da düzenlendi. 2027 Avrupa Oyunları ise İstanbul, Türkiye’de yapılacaktır.

2023 itibarıyla, Avrupa Olimpiyat Komiteleri tarafından tanınan 50 ülkenin Ulusal Olimpiyat Komitesi Avrupa Oyunları'na katılmıştır. 2023 itibarıyla bu ülkelerden Rusya ve Belarus askıya alınmıştır. Ayrıca Avrupa Olimpiyat Komiteleri Mülteci Takımı da oluşturulmuştur.

Avrupa Olimpiyat Komiteleri üyesi dört ülke henüz madalya kazanamamıştır: Andorra, İzlanda, Lihtenştayn ve Malta. Bu ülkeler, küçük NOC'ler için düzenlenen Avrupa Küçük Devletler Oyunları'nda yarışmaktadır.

Resmî site

Avrupa Para Şampiyonası, Avrupa ülkelerinden para sporcuların katıldığı çok branşlı bir spor organizasyonudur. Etkinlik, Avrupa Paralimpik Komitesi tarafından desteklenmekte olup dört yılda bir, Paralimpik Oyunlar'dan bir yıl önce düzenlenir. Şampiyona, farklı para spor branşlarındaki Avrupa şampiyonalarını tek bir şehirde bir araya getiren bir yapıdadır ve bazı branşlarda Paralimpik Oyunları için kota ya da doğrudan eleme imkânı da sağlar.

Avrupa Para Şampiyonası fikri, Hollandalı spor organizatörü Eric Kersten tarafından geliştirildi. Kersten, para spor şampiyonalarının daha görünür ve daha güçlü bir uluslararası platformda birleştirilmesi düşüncesini, daha önce düzenledikleri para spor organizasyonlarının ardından geliştirdi. Bu yaklaşım doğrultusunda farklı branşlardaki Avrupa şampiyonalarının tek bir kentte ve ortak bir takvim içinde yapılması hedeflendi.
Organizasyon, Avrupa Paralimpik Komitesi tarafından kıtasal oyun niteliğinde desteklendi. Etkinliğin kavram hakları ve ticari hakları BV Avrupa Para Şampiyonası tarafından yürütülmektedir.
İlk Avrupa Para Şampiyonası, 8-20 Ağustos 2023 tarihleri arasında Hollanda'nın Rotterdam kentinde düzenlendi. Organizasyon, 10 branşta 1.500'den fazla sporcuyu ve 45 Avrupa ülkesini bir araya getirdi.
İkinci edisyonun ev sahibi olarak Cenevre seçildi. 2027 Avrupa Para Şampiyonası'nın 2-15 Ağustos 2027 tarihleri arasında İsviçre'de yapılması planlanmaktadır.

İlk turnuvada şu branşlarda yarışmalar düzenlendi:

Para okçuluk
Para badminton
Boccia
Para bisiklet
Golbol
Para judo
Para atıcılık
Para tekvando
Tekerlekli sandalye basketbolu
Tekerlekli sandalye tenisi

Avrupa Oyunları
Paralimpik Oyunlar

European Para Championships resmî sitesi
Avrupa Paralimpik Komitesi sayfasında Avrupa Para Şampiyonası

Basketbol ya da sepettopu, elle idare edilen bir topla oynanan popüler bir takım oyunu ve spor dalıdır. Profesyonel basketbolda beşer kişilik iki takım, yerden yüksekliği Avrupa standartlarına göre 3,05 metre olan ve pota adı verilen, yere paralel konumdaki bir çemberden topu geçirerek, rakibinden daha fazla sayı yapmak suretiyle, on ikişer, onar veya sekizer dakikalık dört periyottan oluşan maçı kazanmaya çalışır.

Basketbol, ABD'nin Massachusetts eyaletinde, Springfield Genç Hristiyan Erkekler Birliği (YMCA) Eğitim Okulunda beden eğitimi öğretmeni olan Kanadalı Dr. James Naismith tarafından 1891'de icat edilmiştir. Atlet ve beyzbolculara kış antrenmanı yaptırmak amacıyla geliştirilen bu oyunda amaç, tahtadan yapılmış altı kapalı şeftali sepetlerine futbol topunun sokulmasıydı. Basketbol sepeti yaklaşık 3 metre yükseklikte duvara monte ediliyordu ve her sayıdan sonra basketbol topu sepetten elle çıkarılıyordu. Zamanla sepetin altı çıkarıldı ve sayı olan ancak sepete takılan toplar bir değnekle itilerek çıkarılmaya başlandı.
Orta Amerika'da yerleşik Mayalarla ilgili günümüze gelen kalıntılardan edinilen bilgilere göre, basketbolun biraz daha farklı tarzda veya daha çok fiziki güce dayalı oynandığı söylenebilir. Bugünkü basketbol oyun alanının en az 5 misli büyüklükte bir sahada mermerden yapılmış duvarlar üzerine yerden yaklaşık 4 metre yüksekliğe yere paralel değil, dik olarak sabitlenmiş ve yarım metre çapındaki çemberlerle oynanan Tlahiotenieé oyunu bugünkü basketbol sporundan daha zor şartları içinde barındırıyordu. James Naismith'in basketbolu Tlahiotenieé oyunundan esinlenerek yaptığı düşünülmektedir.
Basketbol ilk olarak 7 kişilik iki takım arasında yirmişer dakikalık üç devre üzerinden oynanmıştır. Dr. Naismitih bu oyuna "sepet topu" anlamına gelen "Basket Ball" adını verdi.
Basketbolun ünü, bulunmasından kısa bir süre sonra ortaya çıktığı okulu aşarak bütün okullara, üniversitelere ve hatta semtlerde bulunan jimnastik salonlarına kadar yayılmıştır. Gençlerde bu spora karşı uyanan istek ve heyecan da kulüpleri basketbol şubeleri açıp takımlar kurmaya zorlamış ve böylece basketbol, Amerika'nın en popüler ulusal oyunu haline gelmiştir.
Basketbolun Avrupa'daki ilk denemesi, 1893 yılında Paris'in Trevise sokağındaki eski bir jimnastik salonunda yapılmıştır. Daha sonraları, özellikle I. Dünya Savaşı sırasında, basketbolun Avrupa'da yayılmasında Amerikalı askerlerin büyük etkisi olmuştur. Hızla gelişme gösteren basketbol böylece Avrupa'da en gözde sporlar arasında yerini almıştır. Amerika, 1897 yılında erkeklerde, ardından 1900 yılında kadınlar arasında ilk milli basketbol şampiyonalarını düzenleyerek, bu sporu ülke çapında popüler hale getirmiştir. Amerikalılar milli spor olarak benimsedikleri basketbolu, 1904 Yaz Olimpiyatları'nda kulüp takımları arasında maçlar düzenleyerek, Olimpiyat Oyunları'na katılan tüm ülkelere tanıtmışlardır. 1905 yılında dünyanın en büyük spor salonlarından Madison Square Garden, kapılarını basketbola açmıştır.
Uzak Doğu'da da 1913 yılından itibaren karşılaşmalar yapılmaya başlanmıştır. Böylece bu oyun birkaç yıl içinde Kanada, Fransa, Birleşik Krallık, Avustralya, Çin ve Hindistan başta olmak üzere, tüm dünya ülkelerine hızla yayılmış, özellikle büyük kentlerdeki geniş spor alanlarında yapılan üniversiteler arası karşılaşmalar, basketbolun seyirlik spor olarak yayılmasında önemli katkılar sağlamıştır. FIBA, uluslararası karşılaşmaları yönetmek amacıyla, 18 Haziran 1932'de İsviçre'nin Cenevre şehrinde İsviçre, Yunanistan, İtalya, Portekiz, Arjantin, Romanya ve Çekoslovakya basketbol federasyonlarının iş birliği ile oluşturulmuştur. İlk FİBA başkanlığına İsviçreli Leon Bouffard getirilmiştir. FIBA her dört yılda bir, Olimpiyat Oyunları'nın düzenlendiği şehirde toplanarak, basketbolu daha çekici hale getirmek için gerekli kural değişikliklerini yapmaktadır.
Avrupa Basketbol Şampiyonası, 1935 yılında başlamış olup, 2 yılda bir düzenlenmektedir. Amatör bir spor dalı olarak basketbol, ilk kez 1936'da Berlin'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları'na dahil edilmiştir. 1951 yılında başlayan Erkekler Dünya Şampiyonası'nı 1953'te Kadınlar Dünya Şampiyonası izlemiş, Olimpiyat Oyunları'na basketbol dalında kadınlar ilk kez 1976'da katılmışlardır. Avrupa Ligi ise 1995-96 sezonunda başlamıştır.
Türkiye'de ilk basketbol maçı 1904 yılında Amerikan Lisesi öğrencileri tarafından yapıldı. Galatasaray Lisesi'nde beden egitimi öğretmeni olan Ahmet Robenson bir dergide gördüğü bu sporu öğrencilerine yaptırmaya çalışmıştır (1911). Onar kişilik takımlar halinde yapılan ilk maçta tüm oyuncuların sakatlandığı söylenmektedir. İlk basketbol şubesi 1913 yılında Fenerbahçe tarafından açıldı.

Basketbol genellikle kapalı salonda oynanır. Dikdörtgen biçimindeki basketbol alanının tabanı sert tahtadan yapılır. Alanın boyutları değişiklik göstermekle birlikte, FIBA standartlarına göre 28 m x 15 m'dir. Oyun alanı bir orta çizgiyle ikiye ayrılır. Bu çizginin tam ortasında, orta yuvarlak denen bir daire çizilidir. Ayrıca hava atışı buradan yapılır. Basketbol alanının karşılıklı olarak kısa kenar çizgilerinde birer pota bulunur. Basketbol potası, kenar çizgisinden 1,2 metre içeridedir ve 1,8 m x 1,2 m boyutlarındadır ve çoğunlukla panyalarda cam beyazı plastik kullanılır. Pota üzerinde, yerden 3,05 metre yükseklikte bir çember bulunur. Çember, 45 cm çapında demirden yapılı, alt kısmı açık, beyaz bir fileden oluşur. Basketbol elle oynanır ve atılan top yukarıdan çembere girip fileden geçerek aşağıya düşünce sayı olur.
Basketbol topunun boyutları da düzenlenmiştir. Erkekler için basketbol topunun resmî boyutları 74.93 cm. (çevresi 29.5 inç) (Ayrıca buna 7 boyutunda ya da "295 top" adı da verilmiştir.) ve ağırlığı ise 22 oz (623.69 gram) ağırlığındadır. Kadınlar basketbolu için basketbol topunun çevresi 72.39 cm. (28.5 inç) olup ağırlığı ise 20 oz (567 gram)'dur (Ayrıca buna 6 boyutunda ya da "285 top" adı da verilmiştir.). 3x3 olarak bilinen sokak basketbolunda ise boyutları 6 olan fakat ağırlığı 7 boyutundaki topun ağırlığı ile aynı olan özel yapım bir top kullanılır. Sokak basketbolundaki bu özel top erkek, kadın ve karma tüm basketbol oyunlarında kullanılır.

Basketbol müsabakaları üç hakem tarafından yönetilir. Misafir takım yarı sahayı seçme hakkına sahiptir. 2. devreden sonra saha değişimi yapılır. Oyun, orta basketbol sahası çizgisinde her takımdan birer oyuncu arasında yapılan hava atışı ile başlar. Hava atışına çıkan oyuncular, topu tek elleri ile takım arkadaşlarına kazandırma hedefini taşır.
Oyun, onar dakikalık dört periyottan oluşur. Beraberlik durumunda uzatma periyodu oynanır. Her takım ilk üç periyotta ve uzatma periyodunda birer dakikalık bir, dördüncü periyotta iki mola hakkına sahiptir. İkinci ile üçüncü periyot arasında 15 dakikalık devre arası verilir. Diğer periyotlar arası 2 dakika ara verilir.
Hücum eden takım, kendi sahasını 8 saniye içinde terk etmek, 24 saniye içinde de hücumunu tamamlamak zorundadır, aksi halde top kullanma hakkı rakip takıma geçer.
Oyuncu topla birlikte, top sürme, pas atma, şut atma aktivitelerini yapma hakkına sahiptir. Bir oyuncu top sürerken, topu eline alarak durdurursa, tekrar top sürme şansına sahip değildir; topu istediği yöne ve kişiye pas ya da şut atmak zorundadır.
Her takım 5 kişiden oluşur ve takımların sınırsız oyuncu değişikliği hakkı vardır. Eğer faul hakkını doldurmamışsa, her çıkan oyuncu tekrar oyuna dahil olabilir.
Eğer bir oyuncu normal faul veya iki tane sportmenlik veya teknik faulle oyun dışında kalırsa, tekrar o maç için oyuna dahil olamaz. Her oyuncunun bireysel olarak yaptığı faul sayısının toplamı, takım faullerini de belirler. Bir periyotta toplamda dört takım faulüne ulaşan takımın daha sonra yaptığı her faul, karşı takıma bir tane serbest atış kullanma hakkı kazandırır. Avrupa'da faul hakkı 5, NBA'de 6'dır. Çeşitli kuruluşların kendi kuralları ile faul hakkı değişebilir (Örneğin Türkiye minikler kategorisinde oyuncuların faul hakkı 4'tür).
Hakem tarafından durdurulmadıkça, top potadan veya çemberden dönerse oyun devam eder. Ayrıca, oyuncu sahayı belirleyen çizgilerin dışına temas etmedikçe, top oyun çizgilerinin dışına değmeden havadan saha çizgisinin dışına çıksa dahi, oyuncu topu içeri çevirebilirse de oyun devam eder.
Her sayı atışından sonra veya hakemin düdüğü çalmasının ardından, oyun ve oyun zamanı durur. Sayı yiyen takımın pota gerisindeki çizgi arkasından topu oyuna sokması ile hem zaman hem de oyun tekrar başlar. Oyun içindeki diğer durumlara göre, hakemin gösterdiği yerlerden, top oyuna sokulur.
Üç sayı çizgisi içinden yapılan her başarılı atış iki sayı, üç sayı çizgisi gerisinden yapılan her başarılı atış üç sayı olarak değerlendirilir. Faullerden veya kural ihlallerinden dolayı kazanılan başarılı serbest atışlar bir sayı olarak değerlendirilir.
Oyuncular iki durumda cezalandırılır:
Bireysel kural ihlalleri,
Faul yapılan durumlar.
Kural ihlali veya hatası (hatalı yürüme, topun çizgi dışına çıkması, hücum oyuncusunun üç saniyeden fazla potanın dibindeki bölüm içinde durması v.b) top kullanma hakkını karşı takıma verir. Yapılan bireysel fauller (itme, çekme, vurma, tutma v.b) ise oyuncunun faul cezası almasını sağladığı gibi faulün yapıldığı yer göz önünde bulundurularak, rakip topu yandan oyuna sokar ya da serbest atış yapma hakkı kazanır. 

Serbest atış hakkı adedi, faulün yapıldığı zaman, yer ve çeşidine göre değişir. İki sayılık şut atışı sırasında faul yapılmış ve atış sayı olmamışsa atışı yapan takıma iki serbest atış hakkı verilir. Üç sayılık şut atışı sırasında faul yapılmış ve atış sayı olmamışsa atışı yapan takıma üç serbest atış hakkı verilir. Eğer atış sayı olmuşsa, bir serbest atış hakkı verilir ve atılan basket geçerli olur. Bir takım, bir devredeki "takım faul" sınırını geçmiş ve atış sahası dışında faul yapmışsa, faul yapılan oyuncuya iki serbest atış hakkı verilir. Teknik faullerde (oyunu geciktirme, centilmenlik dışı davranışlar, hakeme itiraz, izinsiz oyuna girme vb.) iki serbest atış hakkı verilir. Faul eğer sert bir mü

“Batı Asya Oyunları” (İngilizce: West Asian Gmaes, WAG), 4 yılda bir Batı Asyalı atletlerin katılımıyla gerçekleştirilmektedir. Günümüzde Bahreyn, Irak, İran, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Filistin, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen’den oluşan 13 üyeye sahiptir.
Batı Asya Oyunları ilk defa Tahran, İran’da gerçekleştirildi ve kendi türünün ilk örneğidir. Oyunların başarısı Batı Asya Oyunları Federasyonu (WAGF)’nun kurulmasına yol açtı. Her 4 senede bir yapılmaktadır.
Batı Asya Oyunları Asya Olimpiyat Konseyi’nin (OCA) 5 bölgesel oyununun en yenisidir. Diğerleri Orta Asya Oyunları, Doğu Asya Oyunları, Güney Asya Oyunları ve Güneydoğu Asya Oyunları’dır.

West Asian Games Federation
3rd West Asian Games Doha 200519 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doping, sportif performansı artırmak amacıyla yasaklanmış ve vücuda yabancı maddelerin kullanılması ya da herhangi bir maddenin anormal miktarlarda tüketilmesi veya vücuda normal dışı  yollardan alınması olarak tanımlanır.
Dopingin ilk resmi tanımı 1963 yılında yapılmıştır. Buna göre doping; sporcu ya da oyuncuların yarışma sırasında veya oyuna hazırlanırken spor ahlâkına yakışmayacak şekilde performanslarını yapay olarak artıracak ve sporcunun fiziksel ve psikolojik sağlığına zarar verecek madde veya başka olası yöntemleri kullanmasıdır.

Dopingin kullanımı çok eski dönemlere kadar uzanmaktadır. İlk doping izlerine M.Ö. 3. yüzyılda yapılan olimpiyat oyunlarında rastlanmaktadır. Bu dönemde sporcuların hızlı koşabilmek için mantar yedikleri bilinmektedir.
Romalılar döneminde savaş araba yarışlarında atların daha hızlı koşabilmeleri için atlara su ve bal karışımı hydromel adı verilen bir sıvı içirilirdi. Tarihi kayıtlarda Güney Amerika yerlilerinin koka filizlerini çiğnedikleri görülmektedir.
Modern çağdaki ilk dopinglere 19. yüzyılda yüzücü ve bisikletçilere rastlanmaktadır. Modern olimpiyat oyunlarının başlamasıyla beraber sporcular arasında madde kullanımı hızla yaygınlaşmış ve günümüze kadar olimpiyat oyunlarında çok sayıda bu zararlı madde tespit edilmiştir.

Dopingin çarpıntı, yüksek tansiyon, sinirlilik, aşırı ter, saç dökülmesi, kalp krizi sonucu ölüm gibi zararları bulunmaktadır.

“Doğu Asya Oyunları” Doğu Asya Oyunları Topluluğu (EAGA) tarafından organize edilen, 1993'ten 2013'e kadar her 4 senede bir yapılmış olan; Doğu Asya ülkeleri, Asya Olimpiyat Konseyi ülkeleri ve Okyanusya Ulusal Olimpiyat Komiteleri'ne üye olan Guam ‘dan sporcuların katılımıyla gerçekleştirilmiş çok sporlu etkinliktir.
Doğu Asya Oyunları Asya Olimpiyat Konseyi’nin (OCA) 5 bölgesel oyunlarından birisidir. Diğerleri Orta Asya Oyunları,Batı Asya Oyunları, Güney Asya Oyunları ve Güneydoğu Asya Oyunları’dır.
2013 Doğu Asya Oyunları ile bitmiştir. Doğu Asya Gençlik Oyunları adı altında 2019’da başlayacaktır.

Ulusal Olimpiyat Komitesi’nden 8 ülke Doğu Asya Oyunları Topluluğu tarafından tanınmış ve Ulusal Olimpiyat Komitesi’nden 1 ülke Okyanusya Ulusal Olimpiyat Komiteleri tarafından tanınmıştır.

1Associate member
Kazakistan eski bir EAGA (Doğu Asya Oyunları Topluluğu), şimdiyse Orta Asya Oyunları’na katılmaktadır.

1Eski üye.

30 spor dalı Doğu Asya Oyunları tarihinde oynanmıştır.

East Asian Games Information 5 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009 East Asian Games Official Website (Link rot)
2013 East Asian Games Official Website 23 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
East Asian Games Schedules

Dünya Askerî Oyunları, askerlerin katılması için başlatılmış, Uluslararası Askerî Sporlar Konseyi tarafından işletilen bir çok sporlu etkinliktir. Oyunlar 1995 yılından beri yapılmaktadır, ancak ayrı sporlar için şampiyonalar birkaç yıldır yapılmaktadır. Oyunların kış versiyonu ise yeni başlamıştır. İlk organizasyon İtalya'nın bir bölgesi olan Aosta Vadisi'nde 20-25 Mart tarihleri arasında 2010 yılında yapılmıştır.

Askeri sporlar
 Havacılık pentatlonu  (ayrıntılar)
 Askeri pentatlon  (ayrıntılar)
 Deniz pentatlon  (ayrıntılar)

Dünya Ordulararası Futbol Şampiyonası

International military sports council27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Madalya listesi25 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kış Dünya Askeri Oyunları 2010 - Aosta Valley (Italy)16 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Göçebe Oyunları (İngilizce: World Nomad Games, Rusça: Всемирные игры кочевников), Orta Asya'daki geleneksel sporların ve Türk kültürü'nün yaşatılması amacıyla düzenlenen uluslararası yarışmadır. Dünya Etnospor Konfederasyonu'nun ana paydaş olarak katkıda bulunduğu organizasyon; 2012'de Bişkek'te gerçekleşen 2. Türk Keneşi Zirvesi'nde Kırgızistan'ın önerisiyle ilk kez 2014'te gerçekleşmiştir. Katılan ülkeler: Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkiye, Türkmenistan, Tacikistan ve Rusya (Yakutistan, Buryatya, Altay, Kalmukya, Başkurdistan vb.), Afganistan, Filipinler ve Amerika Birleşik Devletleri.
Dünyanın en önemli spor ve kültür festivallerinden biri olan ve daha önce üç kez Kırgızistan'da düzenlenen ve dördüncüsünün 2020'de Bursa'da yapılması planlanan etkinlik COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'e ertelenmiştir. Ancak pandeminin devam etmesi nedeniyle etkinlik 29 Eylül 2022 tarihinde başlamıştır. Etkinliklere 102 ülkeden 3000'in üzerinde sporcu katılmıştır.

Alysh (bir tür güreş),
Salburun,
Shagai,
At Sürme (At Chabysh),
Er Enish,
Toguz korgool,
Kurash,
Gökbörü (Kok-boru)

Kaynak:

9-14 Eylül 2014, Çolpon-Ata oyunların düzenlendiği ilk yıldır. Kırgız hükûmeti oyunlar için 3 milyon dolar harcamıştır.
2020 yılındaki organizasyon COVID-19 pandemisi nedeniyle 2022'e ertelendi. 29 Eylül-2 Ekim 2022 tarihlerinde İznik'te düzenlendi.
2022 yılı için başlangıçta 40 spor dalında planlandı ancak 13 spor + 8 gösteri sporunda yarışıldı.

Dünya Oyunları, ilk defa 1981 yılında gerçekleşen, Olimpiyat Oyunlarına dahil olmayan spor ve branşların yer aldığı uluslararası bir spor organizasyonudur. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından tanınan Uluslararası Dünya Oyunları Birliği (IWGA) tarafından organize edilmekte ve yönetilmektedir.
Dünya Oyunları programında yer alan bazı sporlar Olimpiyat Oyunlarına dahil edildiği için durduruldu. Badminton, plaj voleybolu, trambolin, ragbi, tekwondo, triatlon ve kadınlarda halter gibi sporlar artık programda yer almamaktadır. Programda yer alan bazı sporlar, geçmişte Olimpiyat Oyunlarında yer alan ama artık yer almayan sporlardır. (Halat çekme gibi)
Dünya Oyunlarında yer alan bazı sporlar akrobatik jimnastik, ultimate, oryantiring, vücut geliştirme, ağırlık kaldırma, paletle yüzme, squash, korfbol, bilardo, su kayağı ve dans sporudur. Dünya Oyunlarında yer alan sporlar, ev sahibi şehirde bulunan imkânlarla sınırlıdır; Oyunlar için yeni tesisler kurulamaz. Dünya Oyunlarının resmi programına 25 ila 30 spor arasında yer verilmiştir. Buna ek olarak IWGA, ev sahibi şehrin imkânlarına bağlı olarak ekstradan seçmeli sporları programa dahil edebilir. Seçmeli sporlar için Dünya Oyunları madalya vermez.
Dünya Oyunları programının bir parçası olmak için, sporun dünyada yaygın olması ve özel uluslararası spor federasyonunun IWGA'ya üye olması gerekir. Her spor dalında, sadece uluslararası spor federasyonları tarafından belirlenen en iyi sporcular veya takımlar katılabilir. Çoğu durumda, katılabilmek için dünya şampiyonasında iyi bir dereceye sahip olmak veya bir yeterlik turnuvası derecesine sahip olmak gerekir.

Bunlar Dünya Oyunlarında yer alan resmi sporlar ya da disiplinlerdir.

Powerlifting
Halat çekme (Erkekler açık alanda, kadınlar kapalı alanda)

Toplam madalya sayısına göre sıralanmıştır:

Olimpiyat Oyunları
İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları
Dünya Üniversite Oyunları
Afrika Oyunları
Asya Oyunları
Avrupa Oyunları
Panamerikan Oyunları

IWGA resmi websitesi
World Games all results at Hickoksports.com
2017 Wrocław Dünya Oyunları
2013 Cali Dünya Oyunları
2009 Kaohsiung Dünya Oyunları17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2005 Duisburg Dünya Oyunları
TWG2009'nun sonuçları
Dünya Oyunları tüm zamanlar madalya sıralaması

"Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları", World Police and Fire Games (WPFG), dünya genelinde aktif ve emekli olmuş bütün polis ve itfaiye güçlerine açık olan, iki yılda bir gerçekleştirilen bir atletizm etkinliğidir. Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları (WPFG) Federasyonu Kaliforniya Polis Departmanı'nın bir kolu olan; herhangi bir kazanç amacı gütmeyen bir organizasyondur.
Oyunlar 10.000'e varan katılımcısıyla Yaz Oyunları’ndan biraz daha az ancak en çok katılımcıya sahip 3. İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları organizasyonudur. 2010’lu yılların başında Birleşik Krallık 3 ekinliğe ev sahipliği yaptı: 2012 Yaz Oyunları, Londra, İngiltere; 2013 Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları, Belfast, Kuzey İrlanda; 2014 İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları Glasgow, İskoçya. (Bir ulus tarafından 3 etkinliğin ilk defa yapılması)
2015 Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları ev sahibi şehir Fairfax County, Virginia’dı.

Kaliforniya Polis Olimpiyatları ilk defa 1967’de yapıldı. Organizasyon yıllar boyunca gelişti ve 1983'te hiçbir kazanç amacı gütmeyen; Kaliforniya Polis Departmanı tarafından yürütülen bir kuruluş olan Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları Federasyonu haline geldi. 2 sene sonra 1985'te, ilk Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları San Jose, Kaliforniya’da 5000 kadar katılımcıyla yapıldı.
En büyük Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları New York'ta 59 ulustan 16.000 atletin katılımıyla gerçekleştirildi. En başarılı ve orgabize edilmiş olanı ise 2013 senesinde Belfast, Kuzey İrlanda’da idi. Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları Federasyonu Başkanı Mike Graham tarafından “Dünyanın en dost canlısı ve en iyi oyunları” olarak tasvir edilmiştir.
Montreal İtfaiye Kuruluşu 2017  yılında kendi şehirlerinde yapılacak etkinlik için Montreal ve Quebec  Eyalet Hükûmetleri tarafından yapılan anlaşmalar ve giderler hakkındaki zorlanmış değişiklikler nedeniyle boykot çağrısı yaptı. 100.000'den fazla itfaiyeci ve sivil memurun temsil ettiği işçi sendikaları boykota katıldı.

WPFG 2017 Official Website. Los Angeles 2017 World Police and Fire Games official website
WPFG 2015 official website10 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Fairfax 2015 World Police and Fire Games official website
WPFG 2013 official website13 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. World Police and Fire Games 2013 Belfast official website
WPFG 2009 Photo Galleries. California Police Athletic Federation (CPAF) official website
California Police Athletic Federation(CPAF) official website
5 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. CPAF official website

"Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları" (IWAS- The International Wheelchair and Amputee Sports), engelli atletlerin yarıştığı bir çoklu oyundur. 1948 yılında Aylesbury, İngiltere'deki Stoke Mandeville Hastanesi rehabilitasyon bölümünde çalışan nöroloji doktoru Sir Ludwig Guttmann omurilik yaralanmalarına sahip olan 2. Dünya Savaşı gazilerini içeren organizasyonu oluşturmuş ve Londra’daki ilk savaş sonrası Yaz Oyunları’nda yer almıştır. 1952’de Hollanda etkinliğe katılarak tarihteki ilk “fiziksel engelliler” için uluslararası yarışmayı oluşturmuştur. 1960 yılında 9. Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, o zamanki ismiyle Stoke Mandeville oyunları, o yılın Olimpik Oyunlar'ından sonra Roma'da yapılmıştır. Bu oyunlar ilk Paralimpik Oyunlar sayılmaktadır. 2012 Paralimpik Oyunları maskotu Mandeville, Stoke Mandeville Hastanesi'ne ithafen isimlendirilmiştir.
Paralimpik Oyunlar bütün fiziksel engelli atletleri kabul ederken Stoke Mandeville Oyunları yalnızca tekerlekli sandalye kullanan yarışmacıları içeren bir organizasyon olmaya devam etti. Oyunlar Aylesbury'de, Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları Federasyonu, orijinali International Stoke Mandeville Games Federation (ISMGF), tarafından her yıl yapıldı. (Sonradan Uluslararası Stoke Mandeville Tekerlekli Sandalye Oyunları, ISMWSF).
Organizasyon 1999'da Christchurch, Yeni Zelanda'da yapıldı. 2003'te yine Christchurch'de Engelli Atletler Uluslararası Spor Organizasyonu tarafından ampute atletler de dahil edilerek yapılmıştır.
2004'te ISMWSF ve ISOD  Uluslararası Tekerlekli Sandalye ve Ampute Spor Federasyonu'nu kurmak için birleşti. Uluslararası Tekerlekli Sandalye ve Ampute Oyunları adı altında ilk defa 2005'te Rio de Janeiro, Breziya'da yapıldı. İkinci oyunlar 2007'de Tayvan'da; üçüncüsü 2009 yılında Bangalore, Hindistan'da yapıldı.

1948: Stoke Mandeville Oyunları, 28 Temmuz 1948, okçuluk yarışması, 16yarışmacı  (14 erkek, 2 kadın))
1949-1951: Stoke Mandeville Oyunları
1952: Stoke Mandeville, İngiltere -1. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1953-1959: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları(2.-8.)
1960: 9. Stoke Mandeville Oyunları, Roma, İtalya -1. Paralimpik Oyunlar
1961-1963: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları(10.-12.)
1964: 13. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları, Tokyo, Japonya - 2. Paralimpik Oyunlar
1965-1967: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları(14.-16.)
1968: 17. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları, Tel Aviv, Israil -3. Paralimpik Oyunlar
1969-1972: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları (18.-20.)
1972: 21. Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları, Heidelberg, Almanya -4. Paralimpik Oyunlar
1973-1975: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1976: Yok (5. Paralimpik Year)
1977-1979: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1980: Yok (6. Paralimpik Year)
1981-1983: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1984: Yok (7. Paralimpik Year)
1985-1987: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1988: Yok (8. Paralimpik Year)
1989-1991: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1992: Yok (9. Paralimpik Year)
1993-1995: Uluslararası Stoke Mandeville Oyunları
1996: Yok (10. Paralimpik Year)
1997-2000 - Dünya Tekerlekli Sandalye Oyunları
2000: Yok (11. Paralimpik Oyunlar)
2001-2003: Dünya Tekerlekli Sandalye Oyunları
2004: Yok (12. Paralimpik Oyunlar)
2005: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları - Rio de Janeiro, Brezilya. 44 ulustan 700dn fazla atlet. Beş etkinlik: atletizm, masa tenisi, okçuluk, atış ve bilardo.
2006: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, Bangalore, Hindistan
2007: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları  Tayvan
2008: Yok (13. Paralimpik Oyunlar)
2009: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları - Bangalore, Hindistan,
2011: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları - Şarika, Birleşik Arap Emirlikleri - 1-10 Ekim  2011
2012: Yok (14. Paralimpik Oyunlar)
2013: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, Stadskanaal, Hollanda
2015: Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları, Soçi, Rusya

http://www.iwasf.com/iwasf/index.cfm/games/iwas-world-junior-games1111/past-games111/24 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İsimler :

1-Uluslararası  Stoke Mandeville Oyunları (1948-1995)
2- Dünya Tekerlekli Sandalye Oyunları (1997-2003)
3- Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları (2005-2007)
4- Dünya Tekerlekli Sandalye ve Ampüte Oyunları (2009-2017)

International Stoke Mandeville Wheelchair Sports Federation (ISMWSF)21 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

“Dünya Ustalar Oyunları”  4 yılda bir gerçekleştirilen ve kendi alanında en geniş yayılıma sahip çok sporlu etkinlik.
Uluslararası Ustalar Oyunları Federasyonu tarafından idare edilmekte olan  Dünya Ustalar Oyunları, bütün bireylere, minumum yaş sınırı 25-35 yaş arasında dala göre değişmektedir, açıktır. Auckland, Yeni Zelanda 9. Oyunlar'a 21-30 Nisan arasında ev sahipliği yapmıştır.
35 yaş üstü, bazı sporlar için daha genç, olan herkes oyunlara katılabilmektedir. Yarışmacılar ülkeleri için dedğil, kendileri için yarışmaktadır. Yaş sınırı dışında herhangi bir kategoriye sahiplik aranmamaktadır.

1. Dünya Ustalar Oyunları 1985 yılında Toronto’un ev sahipliğinde yapıldı. O günden beri Toronto dışında Aalborg, Aarhus ve Herning (1989), Brisbane (1994), Portland, Oregon (1998), Melbourne (2002), Edmonton (2005) ve Sydney (2009)’de yapıldı. 2009 Dünya Ustalar Oyunları 28,676 katılımcıyla rekor kırdı. Bu sayı 2000 yılındaki Sydney Olimpik Oyunları’nın iki katı kadardı.
Oyunlar, emekli profesyonel atletler ve eski Olimpik atletler arasında popülerdir. 2009 yılında 230’dan fazla eski olimpiyatçı yer aldı. .

Uluslararası Usta Oyunları Federasyonu dünya genelinde Dünya Ustalar Oyunları ‘nı düzenlemektedir. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’tarafından tanınmakla birlikte; Uluslararası Ustalar Oyunları Federasyonu geç yaştakilere tanıtarak Olimpik hareketi deteklemeyi; Ustalar Oyunlarını tüm  dünyada tanıtarak bireylere yaşamı boyunca fit ve sağlıklı kalması farkındalığını aşılamayı ana hedefleri olarak görmektedir.
Genel Kurul 6 üyeden, 4 yıllık periyotlarla, oluşmaktadır:

Bir başkan
Bir onursal başkan yardımcısı
Uluslararası Spor Federasyonu’ndan 10 üye, ikisi Kış Oyunlaı Federasyonu’ndan
Çokdisiplinli Spor Organizasyonu’ndan bir üye.
Uluslararası Ustalar Oyunları Federasyonu üyeleri Mayıs 2010:

International Masters Games Association official website
2010 Bled World Winter Masters Games official website
2013 Turin World Summer Masters Games official website
2017 Auckland World Summer Masters Games official website
2021 Kansai World Summer Masters Games official website

Dünya Zeka Sporları Oyunları, Uluslararası Zeka Sporları Derrneği (IMSA) tarafından "Yaz ve Kış Olimpiyatları'ndan sonra üçüncü bir Olimpiyat Oyunları getirme yolunda atılan bir taş" olarak nitelendirilen çok sporlu etkinlik.
İlk kez 3-18 Ekim arasında Pekin'de; Yaz Olimpiyatları'ndan iki ay sonra, Paralimpik Oyunları'ndan bir ay sonra 2008 Dünya Zeka Sporları Oyunları gerçekleştirilmiştir. Oyunlarda briç, satranç, dama, go ve Xiang qi (Cin satrancı) olmak üzere beş zeka sporu yer almıştır. 143 ülkeden katılan 2763 sporcunun katıldığı oyunlardan otuz beş altın madalya çıkmıştır.
Oyunların ikincisi 9-23 Ağustos 2012 tarihleri arasında Lille, Fransa'da gerçekleştirilmiştir. Oyunlar, 2012 Yaz Olimpiyatları esnasında başlamış ve 2012 Yaz Paralimpik Oyunları'ndan önce sona ermiştir.
Eylül 2016'da oyunlarla ilgili olarak Wrocław, Polonya'da Dünya Briç Oyunları düzenlenmiştir.

Dört yılda bir gerçekleştirilen Dünya Zeka Sporları Oyunları'na ek olarak IMSA, ayrıca ilki Aralık 2011'de Pekin'de gerçekleştirilen SportAccord Dünya Zeka Oyunları'nı organize etmiştir. SportAccord Oyunları'nda daha az etkinlik vardır ve nakit para ödülü daha düşüktür.
Tüm OR2 sınavlarına katılanlar otomatik olarak altın madalya kazanmaktadır.

İlk iki etkinlikte madalyalar beş farklı zeka sporunda verilmiştir: briç, satranç, dama, go ve xiang qi (Çin satrancı).
IMSA'nın gözlemci üyesi olan Uluslararası Poker Federasyonu (IFP), gelecekte oyunlarda pokerin de yer alabileceğini söylemiştir.
2017 yılında Mahjong International League, IMSA'nın altıncı üyesi olarak kabul edilmiştir.

Oyunlar, ilk olarak Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunları'nın yapıldığı şehirde veya en azından aynı ülkede Olimpiyatlardan sonra yapılacaktı. İlk yapılan etkinlikte bu plana uyuldu ve oyunlar Pekin'deki Olympic Village'de Olimpiyatlardan iki ay, Paralimpik Oyunlarından bir ay sonra gerçekleştirildi. Ancak 2012 yılında yapılan etkinlik, Londra, Büyük Britanya'daki Yaz Olimpiyatları'ndan farklı olarak Fransa'nın Lille şehrinde gerçekleştirildi.
2016 yılındaki oyunlar için, Brezilya üçüncü DZSO ev sahipliği için ilgili olduğunu belirtmişti. 2012 oyunlarının kapanış töreninde, 2016 etkinliğinin Rio de Janeiro'da yapılacağı söylenmişti.

Dünya Takım Olimpiyatı

Uluslararası Zeka Sporlar Derneği6 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmî sitesi

“Dünya Üniversitelerarası Oyunları”, Uluslararası Üniversitelerarası Oyunları Federasyonu (IFIUS) tarafından her kasımda organize edilen uluslararası bir spor etkinliğidir.
IFIUS'un Uluslararası Panathlon Kurulu tarafından 2011 yılında feshedilmesinin ardından şu anda Üniversiteler Panathlon Kulüpleri Komitesi tarafından organize edilmektedir

1999 : Anvers (Belçika)
2000 : Paris (Fransa)
2001 : Amsterdam (Hollanda)
2002 : Barselona (İspanya)
2003 : Roma (İtalya)
2004 : Anvers (Belçika)
2005 : Rotterdam (Hollanda)
2006 : Dublin (İrlanda)
2007 : Viyana (Avustralya)
2008 : Budapeşte (Macaristan)
2009 : Milano (İtalya)
2010 : Valensiya (İspanya)
2011 : Amsterdam (Hollanda)
2012 : Belgrad (Sırbistan)
2013 : Anvers (Belçika)

Futbol Erkekler :  Institute of Physical Education and Sport (Tahran, İran)
Futbol Kadınlar :  Faculty of Sport, University of Belgrad (Belgrad, Sırbistan)
Futsal Erkekler :  University Ovidius Constanta (Constanta, Romanya)
Basketbol Erkekler :  Institute of Physical Education and Sport (Tahran, İran)
Basketbol Kadınlar :  Institute of Physical Education and Sport (Tahran, İran)
Voleybol Erkekler :  Antwerp University Association (Anvers, Belçika)
Voleybol Kadınlar :  Faculty of Sport, University of Belgrad (Belgrad, Sırbistan)

Futbol Erkekler :  University of Applied Sciences Wiener Neustadt (Wiener Neustadt, Avustralya)
Futbol Kadınlar :  University Abderrahmane Mira de Bejaia (Cezayir) (Bicâye, Cezayir)
Futsal Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Basketbol Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Basketbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Voleybol Erkekler :  Antwerp University Association (Anvers, Belçika)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)
Golf and Pitch & Putt :  Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)
Individual golf :  Volkov Roman, Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)
Individual pitch & putt :  Grajdianu Ilia, Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)

Futbol Erkekler :  Karlsruhe Institute of Technology (Karlsruhe, Almanya)
Futbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Futsal Erkekler :  University Ovidius Constanta (Constanta, Romanya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Basketbol Kadınlar :  Moskova Agricultural Academy named after K.A. Timiryazev (Moskova, Rusya)
Voleybol Erkekler :  Antwerp University Association (Anvers, Belçika)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)
Golf and Pitch & Putt :  Universidad CEU Cardenal Herrera (Valensiya, İspanya)

Futbol Erkekler :  University of Nancy (Nancy, Fransa)
Futbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Futsal Erkekler :  University Ovidius Constanta (Constanta, Romanya)
Basketbol Erkekler :  University of Belgrad (Belgrad, Sırbistan)
Basketbol Kadınlar :  Università Cattolica del Sacro Cuore (Milano, Roma, İtalya)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)
Golf and Pitch & Putt :  Universidad CEU Cardenal Herrera (Valensiya, İspanya)

Futbol Erkekler :  University of Nancy (Nancy, Fransa)
Futbol Kadınlar :  Catholic University Santa Maria La Antigua (Panama City, Panama)
Futsal Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Basketbol Kadınlar :  Budapeşte University (Budapeşte, Macaristan)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University, Karaj Branch (Karaj, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)

Futbol Erkekler :  Islamic Azad University (Tahran, İran)
Futbol Kadınlar :  The Hague University (Lahey, Hollanda)
Futsal Erkekler :  Mirny Polytechnic Institute (Mirny, Rusya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University (Tahran, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Bacău (Bacău, Romanya)

Futbol Erkekler :  MESI (Moskova, Rusya)
Futbol Kadınlar :  The Hague University (Lahey, Hollanda)
Futsal Erkekler :  Erkeklerdeleyev University of Chemical Technology (Moskova, Rusya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)
Voleybol Erkekler :  Islamic Azad University (Tahran, İran)
Voleybol Kadınlar :  University of Sannio (Benevento, İtalya)

Futbol Erkekler :  University of Karlsruhe (Karlsruhe, Almanya)
Futbol Kadınlar :  Technical University Munich (Münih, Almanya)
Futsal Erkekler :  Ukhta State Technical University (Ukhta, Rusya)
Basketbol Erkekler :  Pushkin Leningrad State University (Sankt-Peterburg, Rusya)

Futbol Erkekler :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futbol Kadınlar :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futsal Erkekler :  North-West Academy of Public Administration (Sankt-Peterburg, Rusya)

Futbol Erkekler :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futbol Kadınlar :  Catholic University of Leuven (Leuven, Belçika)
Futsal Erkekler :  University of Sevilla (Sevilla, İspanya)

Futbol Erkekler :  University of Erlangen-Nürnberg (Erlangen/Nürnberg, Almanya)
Futbol Kadınlar :  University of Barcelona (Barselona, İspanya)

Futbol Erkekler :  The Hague University (Lahey, Hollanda)
Futbol Kadınlar :  University of the Basque Country (Bilbao/San Sébastian, Vitoria-Gasteiz İspanya)

Futbol Erkekler :  University La Laguna Tenerife (San Cristóbal de La Laguna, İspanya)
Futbol Kadınlar :  University of the Basque Country (Bilbao/San Sébastian/Vitoria-Gasteiz, İspanya)

Futbol Erkekler :  Trondheim NTNU University (Trondheim, Norveç)

2005'ten itibaren verilen madalyalar bulunmaktadır. 2008 Oyunları'nda güncellendi.

IFIUS official site15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Egzersiz fizyolojisi fiziksel aktivite altında yatan fizyolojik mekanizmanın incelendiği bilim dalı. Egzersiz fizyolojisi atletlerde, spor antrenmanlarında kronik rahatsızlıkların giderilmesi, fiziksel uyumun korunması gibi alanlarla da ilgilidir. 
Egzersiz fizyoloji insan bedenindeki 

Sinir sistemi
Kardiovasküler sistem
Dolaşım sistemi
Endokrin sistemi
Kas-iskelet sistemi
Hormonlar
Fizyoloji üzerindeki çevresel etkenler gibi alanları da içermektedir.

Elit Sporcularda Vücut Kompozisyonu İle Maksimal Oksijen Kapasitesi Arasındaki İlişki

vücut geliştirme 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gebelikte Egzersiz Fizyolojisi
Journal of Exercise Physiology
American College of Sports Medicine (ACSM) 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Professionalization of Exercise Physiology online
The Center for Exercise Physiology
Journal of Professional Exercise Physiology
College of St. Scholastica: Department of Exercise Physiology
Australian Association for Exercise and Sports Science 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Necati Akgün, Egzersiz Fizyolojisi. 2 Baskı, Ege Üniversitesi. Basımevi, İzmir, 1994.
SEVİM, Y Antrenman Bilgisi
Egzersiz fizyolojisi, Ed. Emin Ergen, Yazarlar: Sevil Başoğlu, Haydar Demirel, Rüştü Güner, Hüsrev Turnagöl, Ali Murat Zergeroğlu, Bülent Ülkar, Nobel Yayınları, 2002

Esneklik, bir cismin üzerine kuvvet uygulandığında cismin şeklinin değişmesi; kuvvet kaldırıldığında cismin ilk haline gelmesidir. Esnek nesnelere örnek olarak yay, sünger, lastik  verilebilir. Oyun hamuru, cam macunu gibi cisimler ise esnek değillerdir çünkü kuvvet kaldırıldığında eski hallerine dönmezler.

Yaylara kuvvet uygulandığında yayın boyu uzar, bırakıldığında yay ilk haline gelene dek sıkışır. Uzama miktarı sıkışma miktarına eşittir.
Yaylara uygulanan kuvvet arttıkça, yayın uzama miktarı da orantılı bir şekilde artar.
Yayın esnemesinin uygulanan kuvvetle ilişkisi Hooke yasasına göre hesaplanabilir:

  
    
      
        F
        =
        k
        x
      
    
    {\displaystyle F=kx}
  

F: Yaya uygulanan kuvvet (Newton)
k: Yay sabiti (N/m)
x: Uzama miktarı (m)
Yay sabiti, her yay için farklı, sayısal bir değerdir.

Örneğin, yay sabiti 200 N/m olan yaya 5 kg'lık kütle asılırsa,

  
    
      
        F
        =
        (
        m
        .
        g
        )
        =
        k
        .
        x
      
    
    {\displaystyle F=(m.g)=k.x}
  

  
    
      
        x
        =
        m
        .
        g
        
          /
        
        k
        =
        5.10
        
          /
        
        200
      
    
    {\displaystyle x=m.g/k=5.10/200}
  
 Yani, yay 25 cm uzar.

Fitness ([ˈfɪtnəs]), fiziksel uygunluk anlamına gelen, günlük hayatta daha çok zindelik ve fiziksel uygunluk için yapılan egzersizlerin bütünü için kullanılan terim.
Fitness ile vücut geliştirme (İngilizce: body building) farklı kavramlardır. Vücut geliştirme profesyonel olarak müsabakalarda yarışmak için kas geliştirme iken fitness, zinde olmak ya da uğraşılan spora özgü fiziksel gereksinimleri sağlamak için vücudu fiziksel olarak hazırlamaktır.
Unutulmaması gereken şey fiziksel uygunluğun genel yanılgının aksine sadece kas gruplarını geliştirmekten ibaret olmadığıdır. Farklı sporlar ya da amaçlara göre fiziksel uygunluk kavramı da farklı anlamlara gelebilir. Örneğin bir futbolcunun fiziksel uygunluk, yani fitness düzeyi yaptığı iş gereği çeviklik, çabukluk, aerobik ve anaerobik enerji sistemlerinin gelişmiş olmasıyla meydana gelir. Bunun yanı sıra bir sumo güreşçisinin de fiziksel uygunluk düzeyi, onun yaptığı iş gereği bir futbolcuya göre daha yağlı bir vücut gerektirir. Yani ilgilenilmek istenilen alana bağlı olarak fitness farklı anlamlar ifade edebilmektedir.

Her kişiye ve belirlenen amaca göre antrenman programları farklılık arz eder. Fitness sporunda kesin bir antrenman standardından söz edilemez. Yani her yaşın, her hayat tarzının ve vücut tipinin birbirinden farklı olarak; bir uzman tarafından takip edilen çalışma programı olmalıdır. Bu spor belirli kalıp ve hedefleri olmadığından dolayı her yaşta yapılabilir. Örneğin 16 yaşında ya da 55 yaşında bu spora başlanabilir.

Kardiyovasküler egzersizler ya da kısaca kardiyo, yüksek kalp ritminde tekrarlayan hareketlerle yapılan egzersizlerdir. Bu tip egzersizlerde  kas liflerini geliştirme ana hedef değil dolaylı şekilde ve sınırlı erişilen bir sonuçtur. Kardiyo egzersizlerinin temel hedefi kalp-damar sisteminin (kardiyovasküler sistem) performansını artırmak, aerobik ve anaerobik egzersizlerle kasların dayanıklılığını ve kondisyonunu artırmaktır. Kardiyo egzersizlerine örnek olarak yüzme, koşu, yürüyüş, bisiklet, ip atlama vb. verilebilir.
Yüksek oksijene ihtiyaç duyulan zamanlarda kardiyovasküler sistem çalışma hızını artırarak kaslara daha fazla oksijen taşımak ve kaslarda biriken karbondioksidi daha hızlı şekilde vücuttan uzaklaştırmaya çalışır. Bazen (örneğin koşu yaparken) metabolizmadaki bu artış oksijen ihtiyacını karşılamaya yetmez ve kaslar yüksek oranda oksijensiz solunum yapmaya başlarlar. Bu aşamadan sonra kaslarda yorgunluk ve oksijensiz kalma gibi rahatsız edici durumlar gözlenmeye başlar. Kardiyo egzersizlerinin temel amacı kasları ve kardiyovasküler sistemin çalışma temposunu artırarak kas kondisyonunu ve dayanıklılığı artırmaktır.

Ağırlık egzersizleri ile, belirli kas gruplarının ya da bütün kasların, tek tek ya da kas gruplarıyla beraber, aletli ya da aletsiz çalıştırılmasıyla sıkılaştırılması ve güçlendirilmesi amaçlanır. Esasen bütün sporlar dallarında fitnessta kullanılan egzersizler yer alır yahut bir spor dalına özel bir egzersiz fitnessta yer alabilir. Çünkü her spor dalında vücutta ağırlıklı kullanılan kas grupları vardır. Bu kas gruplarına kondisyon kazandırılması için yapılan egzersizlerin pek çoğu fitness egzersizleri olarak da kullanılmaktadır.
Squat, bench press ve deadlift temel üç ağırlık egzersizleridir. Ağırlık idmanları bu üç ana egzersiz üzerine kurulmuştur. Bu üç ana egzersiz vücudumuzun en büyük 3 kas grubunu çalıştırmaktadır: Bacak, sırt, göğüs..
Ağırlık idmanlarında önemli olan noktalar tekrar sayısı ve setler arasındaki dinlenme süresidir. Tekrar sayısı ve dinlenme süresi doğru kas gelişimini sağlar. Kasın büyümesi, sabit kalması veya yağ yakımı bu tekrar sayısı ve dinlenme süresine de bağlıdır. Ağırlık idmanları, beslenme ile desteklenerek istenilen sonuca ulaşır.
Ağırlık antrenmanları için pek çok farklı yöntem kullanılmaktadır. Bazı yöntemler ve eğitmenler vücudun kendi ağırlığını kullanırken bazıları salonlarda kullanılan makinelerle, daha izole bir çalışmayı tercih etmektedirler. Bu yöntemler arasında belirgin bir performans farkı bulunmamaktadır, seçim yapmak tamamen sporcunun kendi inisiyatifine ve imkanlarına kalmıştır.

Antrenmana başlamadan önce risklerini öğrenmek gerekir. Uygun kıyafet giyilmeli ve özellikle spor ayakkabı seçimine dikkat edilmelidir. Uzman eğitmenlerin vereceği antrenman programına uyulmalıdır. Sakatlanmamak için antrenman öncesi hafif hareketler veya fonksiyonel hareketlerle adalenin ısınması gerekmektedir. Ağırlık egzersizinde hareketlerin nizami yapılması önemlidir. Yeni başlanıyorsa hafif bir antrenman uygulanmalı zamanla ağırlıklar arttırılmalıdır. Ayrıca fitness sadece antrenmana dayanmaz, düzenli bir yaşamı ve kontrollü bir beslenmeyi de gerekli kılar. Beslenme konusu fitness yapanlar için çok önemlidir ve bu sporda başarının temel ayaklarından biridir.

Uluslararası Vücut Geliştirme ve Fitness Federasyonu
Türkiye Vücut Geliştirme, Fitness ve Bilek Güreşi Federasyonu
Fitness modası
Egzersiz fizyolojisi
Egzersiz ekipmanı
Spor ekipmanı
Pilates
Besin takviyesi

Fiziksel egzersiz fiziksel durumu geliştirmek veya sürdürmek ve sağlık amacıyla yapılan bazı aktivitelerin icrasıdır. Düzenli fiziksel egzersiz kalp krizi, kalp ve damar rahatsızlıkları, tip 2 diyabet, bazı kanser türleri ve şişmanlığın önlenmesinde önemli bir etkendir.
Fiziksel egzersizler insan bedeni üzerindeki etkisine göre üç gruba ayrılırlar:

Germe egzersizleri
Yürüme, koşma gibi kardiyovasküler dayanıklılığı arttıran Aerobik egzersizler
Ağırlık kaldırma gibi kısa vadeli kas gücünü arttırmaya yönelik Anaerobik egzersizler

Aerobik egzersiz : Aerobik egzersiz tipi kasların uzatılmış zaman aralıklarıyla orta düzeyli zorlanmasından başlayan ve yüksek kalp atım oranının korunduğu egzersizleri içermektedir.
Anaerobik egzersiz : Anaerobik egzersiz, hücrenin enerji ihtiyacını oksijenden bağımsız olarak gördüğü egzersiz çeşitlerine işaret etmekte kullanılır. Anaerobik egzersizler kısa, yüksek yoğunlukta olurlar.
Esneme: Kasların esnekliğini ve/veya eklemlerin hareket aralığını artırmak amacıyla kasların uzatılması eylemi olarak tanımlanmaktadır. Gerilme hem insanlar hem de diğer canlılar tarafından bilinçli olmadan yapılan gündelik, doğal bir eylemdir. Genellikle uykudan uyandıktan sonra yapılan esnemeler, gerinmeler bu gruba girer. Hatha Yoga'da uygulanan duruşlar bir tür gerilme egzersizleridir.

Çin Sağlık Egzersizleri (Çigong,) gerilme, esneme egzersizlerini andıran ve kaslara herhangi bir artı direnç uygulanmaksızın ve kalp atım hızını yükseltmeksizin yapılan, ağırlıklı olarak Çin kökenli egzersiz biçimleridir. Salt esneme veya gerilme egzersizlerinden farkı nefes, imajinasyon, çi denilen enerji akışı ve bedendeki akupunktur meridyenlerinin kullanılmasıyla ayrılmaktadır. Çigong veya Dao Yin üst başlığı altında yapılan bu tip egzersizler genellikle her yaş grubundan insan tarafından yapılabildiği için özellikle yaşlılara, diğer sporları uygulayamayacak kadar sağlık sorunu yaşayan kişiler yaptırılabilmektedir.

Bob Flaws (Exercise and Stretching 6 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Frizbi, genellikle plastikten yapılan ve çapı yaklaşık 20–25 cm olan disk. 13 Ocak 1957'de Wham-O tarafından ilk kez üretilmeye başlanan frizbiyi her yaştan insanın yanında köpekler gibi hayvanlar da oyun amaçlı kullanmaktadır.

1950'li yıllarda Walter Frederick Morrison adlı bir girişimci, halkın UFO'lara olan ilgisinden dolayı bir oyuncak yaptı. Bu oyuncak küçük Uçan dairelere benzemekteydi. Morrison bu oyuncağa ilk başta "Plüton Tabağı" adını verdi ve bu oyuncak kısa sürede tanındı. Oyuncağı Wham-O adlı bir firma üretiyordu ve satışlarını artırmak isteyen firma, Richard Knerr'i ülkenin doğusuna gönderdi. Knerr, yaptığı uzun yolculuklar sırasında üniversite öğrencilerinin birbirlerine teneke kutu kapağı atarak oynadıkları bir oyun gördü. Öğrenciler bu oyuna "freesbee" diyorlardı. Bu adın kullanılmasının sebebi; öğrencilerin oynadıkları teneke kapağı 1870'li yıllarda kurulmuş ve evlere teneke kutularda kek ve bisküvi servisi yapan bir firmaya aitti. Firmanın kurucusu William Russell Frisbie'nin resmi, kutu kapaklarını süslemekteydi ve öğrenciler onun adını oyuna vermişlerdi. Knerr, 1959 yılında Freesbee adını tescil ettirdi. Bundan sonra oyunun adı böyle anılmaya başlanmıştır. Bu sözcük, 1980'lerde "frizbi" olarak Türkçeye de girdi. Önceleri çocukların severek oynadığı bir oyuncak olan frizbi, sonraları büyüklerin de pikniklerde ve sahillerde oynadığı bir oyun oldu.
Frizbiler yalnızca oyuncak olarak olarak kullanılmadı. 1960'lı yıllarda ABD Deniz Kuvvetleri havada süzülerek ilerleyen işaret fişekleri tasarlamaya karar vermişti. Bunun için frizbiler model alındı. Yaklaşık 400.000 dolar harcanan bir proje başlatıldı. Frizbilerin uçuşu rüzgâr tünellerinde incelendi. Frizbiler, gelişmiş kameralar tarafından kaydedildi ve etkili frizbiler tasarlandı. Bu frizbiler, gece karanlığında aydınlatma fişeği olarak da kullanıldı.

Bumerang
Ultimate (spor)

Stancil. E. D., and Johnson, M. D.; Frisbee, A Practitioner's Manual and Definitive Treatise, Workman Publishing Company, New York (Haziran 1975); ISBN 978-0-911104-53-0
Norton, Gary; The Official Frisbee Handbook, Bantam Books, Toronto/New York/London (Haziran 1972); no ISBN
Danna, Mark, and Poynter, Dan; Frisbee Players' Handbook, Parachuting Publications, Santa Barbara, Kaliforniya (1978); ISBN 0-915516-19-5
Tips, Charles, and Roddick, Dan; Frisbee Sports & Games, Celestial Arts, Millbrae, Kaliforniya (Mart 1979); ISBN 978-0-89087-233-8
Tips, Charles; Frisbee by the Masters, Celestial Arts, Millbrae, Kaliforniya (Mart 1977); ISBN 978-0-89087-142-3
Lorenz, Ralph; Spinning Flight: Dynamics of Frisbees, Boomerangs, Samaras and Skipping Stones, Copernicus, New York (Eylül 2006); ISBN 978-0-387-30779-4

Frisbee Collective Dünyadan 200 frizbi çeşidi
World Flying Disc Federation 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Frizbi oyunları için
Resmi frizbi sitesi21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Futbol, on birer oyuncudan oluşan iki takım arasında, kendine özgü bir topla oynanan takım sporudur. 21. yüzyıl itibarıyla 200'ün üzerinde ülkede 250 milyonu aşkın oyuncu tarafından oynanmakta olup dünyadaki en popüler spordur.
Her iki kısa kenarında birer kalenin yer aldığı, dikdörtgen şeklindeki bir sahada oynanır. Oyuncuların amacı, temelde ayak olmak üzere, eller ve kollar hariç vücudun kısımlarını kullanarak topu karşı takımın kalesine sokarak gol atmaktır. İstisnai olarak her iki takımın kalesini koruyan kaleciler, ceza alanı olarak adlandırılan, kendileri için belirlenmiş alanların sınırları dâhilinde topa elle müdahale edebilmektedir. Topun, sahanın uzun kenarlarından saha dışına çıkması durumunda taç atışı (topa son olarak hangi takım oyuncusu temas etmişse karşı takım kullanır), kısa kenarlarından dışarı çıkması durumunda ise köşe (bir oyuncunun, topu kendi kale çizgisi dışına çıkarması durumunda karşı taraf lehine kale çizgisi ile yan çizgisinin kesiştiği noktadan kullanılır) veya aut vuruşu (topun, hücum oyuncuları tarafından kale çizgisi dışına vurulması sonucunda ceza sahası içindeki kale sahasından vuruşu yapılarak top oyuna sokulur) ile oyun yeniden başlar. Kırk beşer dakikalık iki devreye ayrılan 90 dakikadan oluşan bir maçta karşı takımdan daha fazla gol atmayı başaran takım galip gelirken atılan gol sayılarının eşit olması durumunda maç berabere tamamlanır. Bazı müsabakalardaki kurallara göre normal süresi berabere tamamlanan maçlarda on beşer dakikalık iki devre hâlinde oynanan uzatma dakikaları, eşitliğin bu sürede de bozulmaması durumunda penaltı vuruşları sonucunda galip gelen taraf belirlenir.
MÖ 300-200 yıllarında Çin'de ortaya çıkan ve günümüzdeki futbolla benzerlikler taşıyan cuju, oynanış bakımından futbola benzeyen ilk oyun olarak kabul edilmektedir. Yıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde futbola benzeyen oyunlar oynansa da modern futbol kuralları ilk olarak 1863 yılında Futbol Birliği tarafından sistemleştirilmiş olup günümüze kadar birçok değişikliğe uğramıştır. Futbolun uluslararası alandaki yönetim teşkilatı Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğidir (FIFA).

"Futbol" kelimesi Türkçeye, İngilizcedeki foot ("ayak") ve ball ("top") kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan football kelimesinden geçmiştir. İngilizcede football adını taşıyan diğer futbol sporlarından ayırmak amacıyla, modern futbolun ilk kurallarını belirleyen kurumun adı olan Futbol Birliğinden (İngilizce: The Football Association) yola çıkılarak association football ("birlik futbolu") ifadesi kullanılmaktadır. Football association ifadesindeki soc hecesine -er eki getirilerek oluşturulan ve İngilizce konuşan bazı ülkelerde futbolu tanımlamak için kullanılan soccer kelimesinin çıkışı 1880'lere denk gelir. Günümüzde, İngilizce konuşan ülkelerin bazıları futbolu tanımlamak için yalnızca football ifadesini kullanırken bu kelime diğer bazı dillere değişerek girmiş ve bu şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bazı dillerde futbolu tanımlamak için özgün kelimeler kullanırken bazılarında ise foot ve ball kelimelerinin o dillerdeki karşılıkları kullanılarak bu kelimeler birleştirilmiş ve futbol ifadesi bu şekilde yer edinmiştir.
Türkçede sporu tanımlamak için "ayak topu" da kullanılır ve bu kullanım, "futbol" kelimesini oluşturan foot ile ball kelimelerinin Türkçe karşılıklarıyla oluşturulmuştur.

FIFA, futbola benzeyen ve bilimsel kanıtlara sahip olan ilk oyunu, MÖ 300-200 yıllarında Çin'de askerî eğitim amacıyla oynanan cuju olarak göstermektedir. Kıl ve tüyle doldurulmuş deriden yapılan bir topun, iki bambu kamışıyla sabitlenen 30–40 cm yüksekliğindeki bir kaleye sokulmasını amaçlayan bu oyunda, topa el ve kollar dışındaki her yerle temas etmek mümkündü. Birkaç yüzyıl sonra Japonya'da, cuju'dan izler taşıyan ve varlığına ilk kez 644 yılında rastlanan kemari adlı oyun ortaya çıktı. Cuju'nun aksine rekabete dayalı olmayan kemari'de amaç, dairesel bir alan içerisinde yer alan oyuncuların topa ayaklarıyla vurarak topu yere düşürmeden birbirine göndermeleriydi.
Avrupa'da ise futbola benzer bilinen ilk oyun, Antik Yunanistan'da oynanan episkiros adlı oyundur. Vücudun her yeriyle temasın serbest olduğu oyunda oyuncular iki takıma ayrılmakta ve her takım oyuncuları, topu paslaşarak veya atarak rakip takıma ait alanın sonunda yer alan çizgiden geçirmeye çalışmaktaydı. Bu oyunun bir benzeri daha sonraları Roma İmparatorluğu döneminde harpastum adıyla oynandı.

Orta Çağ Avrupa'sında topla oynanan bir oyuna dair ilk ifadelere, 9. yüzyıla ait Nennius'un Historia Brittonum adlı eserinde rastlanmaktadır. Galler'in kuzey kısımlarında yazılan eserde, bir grup çocuğun top oynadığından bahsedilmektedir. İngiltere'de, komşu kasaba veya köyler arasında oynanan ve güruh futbolu adı verilen oyunda amaç, topu rakip takımın kasaba veya köyünde belirlenen bölgeye göndermekti. Hemen hemen hiçbir kuralın olmadığı bu oyunda oyuncu sınırlaması yoktu ve yüzlerce kişi mücadele edebilmekteydi. Bu etkinlikler sırasında meydana gelen karmaşayı ve yaşanan olayları gerekçe gösteren Kral II. Edward tarafından 13 Nisan 1314'te ülkede futbol oynanması yasaklanmış, bu yasak, sonrasındaki hükümdarlar tarafından da sürdürülmüş ve ülkede futbol oynanması 300 yıl kadar yasaklı kalmıştı.
İngiltere'deki güruh futboluna benzer bir oyunun varlığına Fransa'da da rastlanmaktadır. Soule, cholle veya choule adıyla anılan bu oyun hakkındaki bilinen ilk veriler 1147 yılına aittir. 1319 yılında Kral V. Philippe, 1369 yılında ise Kral V. Charles tarafından ülkede bu tip oyunların oynanması yasaklanmıştı. İtalya'da ortaya çıkan ve kökenleri daha eskiye dayansa da kuralları 16. yüzyılda oluşturulan calcio fiorentino adlı sporda ise amaç, topu karşı takımın kalesine göndermekti. Topu kontrol etmek, takım arkadaşına pas atmak ve kaleye göndermek için el ve ayak kullanmak serbestti. FIFA, futbola benzeyen tüm bu sporların günümüzdeki futbol ile doğrudan bir bağlantısı olmadığını belirtmektedir.

Modern futbolun kuralları 19. yüzyıl ortalarında, İngiltere'deki özel okullarda farklı kurallarla oynanan futbol biçimlerine dayanmaktadır. Eton, Harrow, Rugby, Winchester ve Shrewsbury adlı eğitim kurumları temsilcilerinin katılımıyla 1848 yılında Cambridge Üniversitesinde oluşturulan ve ilk yazılı futbol kuralları olma niteliği taşıyan Cambridge kuralları, futbol ve benzeri sporların gelişiminde etkili oldu. Bu kurallar kullanılarak bazı maçlar yapılsa da kurallar, büyük bir topluluk tarafından kabul görmedi. 1850'lerde, İngilizce konuşan ülkelerdeki çeşitli kulüpler, bağlı oldukları okul veya üniversitelerden ayrılarak bağımsız bir kuruluş olarak faaliyet göstermeye başladı. Bunların bazıları kendi kurallarını oluşturarak bu kurallara göre futbol oynamaktaydı. 1857 yılında, eski öğrenciler tarafından kurulan Sheffield Football Club, 1867 yılında Sheffield Futbol Derneğinin kurulmasına önayak oldu. Uppingham School öğrencisi John Charles Thring de 1862'de bazı kurallar hazırlamıştı.
26 Ekim 1863 günü gerçekleştirilen bir toplantı sonrasında kurulan Futbol Birliği (İngilizcesi "The Football Association", kısaca "FA") tarafından aynı yılın Ekim ve Kasım ayları arasında düzenlenen beş toplantı sonucunda futbol için ilk kapsamlı kurallar hazırlandı. Gerçekleştirilen son toplantıda, bir önceki toplantıdan çıkan topun ele alınarak koşulması ve koşuların rakibin bacağına vurularak engellenmesini öngören taslak hâlindeki iki kuralın kaldırılması kararının kabul görmemesi üzerine Blackheath'i temsil eden kurumun ilk hazinedarı, kulübünün birlikten ayrıldığını belirtti. Kalan on bir kulüp, Ebenezer Cobb Morley başkanlığında futbolun ilk on dört kuralını oluşturdu. Bu kuralların kullanıldığı ilk maç, 18 Aralık 1863 tarihinde Mortlake'te, Barnes ile birlik üyesi olmayan Richmond arasında oynandı ve golsüz beraberlikle sona erdi.

İngiliz kulüplerinin mücadele ettiği, ilk futbol turnuvası niteliğindeki FA Cup, 1872 yılında C. W. Alcock tarafından kuruldu. İlk resmî uluslararası futbol maçı 30 Kasım 1872 günü, İngiltere ile İskoçya arasında Glasgow'da gerçekleştirildi ve 0-0 sona erdi. 1884 yılında, ilk uluslararası futbol turnuvası olan British Home Championship düzenlendi. Aston Villa yöneticisi William McGregor, 1888 yılında Birmingham'da kurduğu English Football League ile ilk futbol ligini kuran isim oldu. Kurulan bu ligde 12 takım mücadele etmekteydi. 1870'lerde futbolda profesyonelleşmenin temelleri atılırken profesyonel futbolculuk 20 Temmuz 1885 tarihinde Futbol Birliği tarafından tanındı.

Futbol Birliğinin kurulması sonrasında futbol, Britanyalılar tarafından tüm dünyaya yayılmaya başladı. Güney Amerika'da bilinen ilk futbol maçı 1867 yılında, Arjantin'deki Britanyalı işçiler tarafından oynandı. Aynı yıl Buenos Aires'te, Güney Amerika'daki ilk futbol kulübü olan Buenos Aires Football Club kuruldu. 1891 yılında ise Arjantin'de düzenlenen ulusal ligle birlikte kıtadaki ilk futbol turnuvası organize edildi. Güney Afrika'da yaşayan Britanyalılar ülkedeki ilk futbol hareketlerini 1869 yılında başlatırken 1884 yılında ülkedeki ilk futbol turnuvası düzenlendi. 1884 yılında oluşturulan American Football Association tarafından aynı yıl gerçekleştirilen lig, Amerika Birleşik Devletleri'nde Futbol Birliği kurallarıyla gerçekleştirilen ilk futbol yarışması oldu. Japonya'da futbol oynandığına dair ilk bilinen veriler 1870'lere ait olup Britanyalı denizcilerin Yokohama'da futbol oynadığından bahsetmektedir. Futbolun yayılmaya başlamasının ardından, futbol kurallarını belirleyen kuruluş olan Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (kısaca IFAB); Futbol Birliği, İskoçya Futbol Birliği, Galler Futbol Birliği ve İrlanda Futbol Birliğinin 1886 yılında Manchester'da gerçekleştirdiği bir toplantı sonrasında kuruldu. Futbolun uluslararası alandaki en üst yönetim kuruluşu olan Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (kısaca FIFA) ise, 1904 yılında Paris'te kuruldu ve Futbol Birliğinin belirlediği kurallara sadık kalacağını belirtti. 1913 yılında FIFA temsilcileri de IFAB'a temsilci göndermeye başladı. Futbol

Gay Games ("Gey Oyunları"), LGBT atletler, oyuncular, müzisyenler ve diğer LGBT bireylerince düzenlenen çok sporlu etkinliktir. San Francisco’da 1982 yılında başladığında "Gay Olympics" ("Gey Olimpiyatları") olarak geçmekte olan oyunların fikir babası Tom Waddell olmuştur. Gay Games, cinsel yönelim gözetmeksizin herkesin katılımına açıktır. Oyunlarda herhangi bir sınıflandırma veya değerlendirme standardı yoktur. Bu organizasyon birçok glbt bireyi (özellikle eşcinselliğin yasadışı olduğu veya ancak gizli yaşanabildiği ülkelerden) bir araya getirmektedir. 4 yılda bir tekrarlanan oyunların amacı, dünya çapında eşcinsel bireylerin kendilerine saygı duymalarını ve kendilerine olan bu saygılarını geliştirebilmelerini, pekiştirebilmelerini sağlamak olmuştur.

Gey Oyunları Federasyonu1 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

“Güney Asya Oyunları”, Güney Asyalı sporcuların katılımmıyla her iki senede bir gerçekleşen çok sporlu etkinlik. Organize eden kurum 1983'te kurulmuş olan Güney Asya Spor Konseyi'dir. Günümüzde 8 üyeye sahiptir: Afganistan, Bangladeş, Bhutan, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan, Sri Lanka.
İlk Güney Asya Oyunları 1984 senesinde Katmandu, Nepal’de yapılmıştır ve bazı durumlar dışında her iki senede bir yapılmaktadır. 2004'te “Federasyon” sözcüğü oyunların verdiği etkiyi azalttığı ve toplumun ilgisini çekmediği  gerekçesiyle Güney Asya Federasyonu Oyunları ismi Güney Asya Spor Konseyi'nin 32. Buluşmasında Güney Asya Oyunları'na çevrildi. . Bu oyunlar Olimpiyat’ların Güney Asya versiyonu olarak tanıtılmaktadır. 12. Güney Asya Oyunları  16 Şubat 2016’da Guwahati ve Shillong’da yapıldı.

Aşağıdaki spor dalları ilk senesinden son senesine kadar oynanmıştır.

Official Site

“Güneydoğu Asya Oyunları”, (İngilizce: Southeast Asian Games-SEA), 11 Güneydoğu Asya ülkesinin katılımıyla iki senede bir gerçekleşen çok sporlu etkinlik. Oyun Güneydoğu Asya Oyunları Federasyonu tarafından yapılmakta ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Asya Olimpiyat Konseyi tarafından denetlenmektedir.

Güneydoğu Asya Oyunları orijinalde Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları'ndan (SEAP) gelmektedir. 22 Mayıs 1958'de Güneydoğu Asya Yarımadası ülkelerinden delegeler Tokyo, Japonya’daki Asya Oyunları için toplandıklarında bir spor organizasyonu kurmaya karar verdiler. Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları  Tayland Olimpiyat Komitesi başkan yardımcısı Luang Sukhum Nayaoradit tarafından kavramsallaştırılmıştı. Teklif edilen kurum Güneydoğu Asya ülkelerinin spor aracılığıyla iletişiminin geliştirilmesiydi.
Burma (Myanmar), Kampuchea (Kamboçya), Laos, Malaya ( Malezya), Tayland veVietnam kurucu ülkelerdir. Bu ülkeler iki senede bir Oyunları yapmak üzere anlaştı ve daha sonrasında Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları Federasyonu Komitesi kuruldu.
İlk Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları 12–17 Aralık 1959 tarihlerinde Bangkok’da Tayland, Burma, Malaya (Malezya), Singapur, Güney Vietnam ve Laos’tan 527 atletin katılımıyla 12 spor dalında gerçekleşti.
1971’de gerçekleştirilen 8. Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları’nda Brunei, Endonezya ve Filipinler’i organizasyona dahil etti. Bu ülkeler resmi olarak 1977’de dahil edildi. Aynı sene Güneydoğu Asya Yarımadası Oyunları Federasyonu ismini Güneydoğu Asya Oyunları Federasyonu’na dönüştürdü ve oyunlar Güneydoğu Asya Oyunları olarak anılmaya başlandı. Doğu Timor, 2003'te Vietnam’da yapılan 22. Güneydoğu Asya Oyunları’nda organizasyona dahil oldu.
2009 Güneydoğu Asya Oyunları ilk defa Laos’da yapıldı. (Laos 1965 oyunlarını finansal problemler nedeniyle reddetmişti.)Ayrıca  9-18 Aralık tarihleri arasında gerçekleşen bu oyunlarda Vientiane, Laos’da Güneydoğu Asya Oyunları’nın 50. senesi kutlandı.

List of Southeast Asian Games host cities
Şablon:List of Southeast Asian Games host nations and cities

Ev sahibi ülke en az 22 spor dalını sağlamalıdır. Her dalda en az 4 Güneydoğu Asya ülkesi yarışmalıdır. Yarışılan sporlarda, atletizm, atıcılık ve su sporları dışında %5'ten fazlaya madalya verilmemelidir. İki zorunlu spor dalı (1.Kategori); atletizm ve su sporları bütün Güneydoğu Asya Oyunları'nda yapılmalıdır. Bunun dışında 2.Kategori'den minimum  14 ve 3.Kategori'den maksimum 8 spor dalı yarışılmalıdır. SEAGF kural kitapçığına göre Olimpik Sporlar ve Asya Oyunları sporlarına öncelik verilmelidir.

Asya Olimpiyat Konseyi kaynak olarak alınmıştır.

1 – Competed as Malaya in the inaugural games until 1961.
2 – The Republic of Vietnam was dissolved in July 1976 when it merged with the Democratic Republic of Vietnam (North Vietnam) to become the Socialist Republic of Vietnam also known as Vietnam. Therefore, the medal counts for this country are considered to be as until 1975. The Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) is not using codes for South Vietnam any more after unifying with North Vietnam.
3 – Competed as Cambodia, Kampuchea, and Khmer Republic.
4 – In the 1989 edition, a unified Vietnam rejoined the games with new name and new flag. Medals made by South Vietnam are already combined here. See table tally above for South Vietnam.
5 – Competed as Burma until 1987.

Olympic Council of Asia Regional Hosting List
SEAP Games Federation

Halter, iki tarafında ağırlıklar olan bir demir çubuğun (barbell) koparma ve silkme hareketleri ile havaya kaldırılıp başının üstünde dirseklerini kırmadan tutarak yapılan bir spor dalıdır. Farklı ağırlık sınıfları (sıklet) bulunuyor. Ayrıca bench press, deadlift, ağırlık antrenmanı, squat, powerlifting de halter ile ilgili dallardır.
Halter sporu müsabakaları koparma ve silkme olarak iki hareketten oluşur. Koparma'da sporcu halteri tek seferde kaldırır, hakem işaretine kadar başının üstünde dirseklerini kırmadan tutar. Silkme'de ise omuzları üzerinde ağırlığı kısa süre tartar ve daha sonra yukarı kaldırır. Halter de tekniğin yanı sıra özellikle hız, güç, koordinasyon ve hareketlilik başarıyı getirir. Olimpik halter bir kenar spor dalı olarak sınıflandırılabilse bile, kısa mesafe koşucuları ve gülle atıcıları gibi birçok yüksek performans sporcusu, hızlı güç yönleri sebebiyle antrenman programlarında buradaki egzersiz hareketlerini kullanmaktadırlar.

Halter, 19. Yüzyılın sonlarında bir spor dalı olarak ortaya çıkmıştır. 1880'den itibaren birçok şehirde ağır atletizm spor kulüpleri açılmaya başlanmıştır. Bunun üzerine 1891'de Alman Atletizm Spor Federasyonu (AASF) kurulmuştur. 1891'den beri Dünya şampiyonaları düzenlenmektedir. O zamanlar altı ulustan yedi katılımcı ile. 1896'dan beri halter, aralar olsa da Olimpiyat oyunlarının bir parçası. 1896 ve 1904 yıllarında tek ve çift kollu silkme hareketi programa dahildi fakat herhangi bir sıklet dağılımı olmadan. 1920'de tek kollu koparma hareketi ikisi hareket ile birlikte 5 farklı sıklet kategorisinden oluşan bir üçlü yarışa(müsabaka) tamamlamıştır. 1924 olimpiyatlarında bu çift kollu baskılama, koparma, silkmeden ve tek kollu koparma ve silkmeden oluşan beşli yarışla(müsabaka) değiştirilmiştir.
1928'den itibaren tek kollu disiplinler bırakılıp 1972'ye kadar koparma ve silkmeden oluşan çift kollu üçlü yarışmalar yapıldı fakat ulusal şampiyonalarda tek kollu disiplinlerde beşli yarışmalarda bu bir süre daha sürdürülmüştür.
2000 yılında Sidney de ilk kez kadınlarda halter olimpiyat programına dahil edilmiştir ve 1987'den bu yana kadınlar kategorisinde dünya şampiyonaları düzenlenmektedir.

Tek kollu koparma ve silkme aslında çift kollu ile kıyaslandığında es değerdir. Tek kollu koparmada bar tek harekette başının üstüne kaldırılmalıdır tek kollu silkmede ise bar ilk önce omuza alınır ve ikinci hareketinde ise başının üzerine kaldırmalıdır.
Baskılama ve üçlü yarış
1928'den 1972 Olimpiyat oyunlarına kadar atletler üçlü yarış adı verilen yarışmalarda karşılaşıyorlardı. Bu, bugün de olduğu gibi koparma, silkme dahil olmak üzere ayrıca bir de baskılamayı(pres) da içine alıyordu. Burada, kaldıran kişi ilk önce ağırlığı kavramalı ve sonrasında bacaklarından destek almadan kaldırmalıdır. Hakem kararları bacakların kırılma şeklinden dolayı genellikle tartışmalıydı.
Normalde omuz ve kol gücünü denemek için düşünülen baskılama, zamanla bir savurma halini almıştır ve atlet ağırlığı kaldırırken ona hız kazandırmak için sırtını geriye doğru atar ve sonra üst vücudunu tekrar doğrultup normal pozisyona getirir. Yapılan bu açı değişikliği ile göğüs kaslarından güç kazanılıyordu ve bu şekilde daha fazla ağırlık kaldırılabiliyordu.
Baskılamadaki rekorlar gitgide silkmedekilere yaklaşıyordu bu yüzden de bu iki disiplinden birisini gereksiz kılıyordu. Atletlerin baskılama sırasındaki geriye doğru aşırı derecede eğilmeleri sağlık açısından tehlikeli gözüküyordu ve bunun üzerine adaletli bir karar vermekte zorlanmalarına rağmen baskılamayı kaldırmışlardır.

Kopartma ve silkme disiplinlerinin şimdiki yarışmalarında ikili müsabaka(düello) şeklinde yapılmaktadır. Burada tekli disiplinler ve düellolar da değerlendirilip ikisinin puanları toplanmaktadır. Olimpiyat oyunlarında tekli disiplinler değerlendirilmemektedir.

Tartıdan sonra, büyük uluslararası müsabakalarda atletler iki disiplinde de hangi kilolarla müsabakalara katılacaklarını belirtmek zorundadırlar. Atletin, iki disiplinde de üç deneme hakkı vardır.
Müsabaka koparmayla, atletin belirttiği en düşük ağırlık ile başlar. Ağırlığı bir dakika içerisinde kurallara uygun bir şekilde tek sefer kaldırma hakkı vardır. Deneme bar dizleri geçtiği anda başlanmış olarak sayılır. Atlet üç hakem tarafından izlenir, üçünün de görüşü alınır ve aralarında oylama yapılıp denemenin sayılıp sayılmayacağına karar verirler fakat bu hakem kararı daha sonrasında çok başlı bir jüri tarafından bozulabilir.
Atlet ağırlığı kaldırmakta başarılı olursa ve daha fazla ağırlık istemezse diğer denemeye ağırlığı otomatik olarak en az(azami) 2 kilo daha arttırılır ama eğer denemesi başarısız olursa atlet ağırlığı tekrar kaldırmayı deneye bilir ya da ağırlığı arttıra da bilir. Bu taktiksel olarak birçok kez daha mantıklı olabilir. Atletin kaldırdığı ağırlıkların sırası yazdırmış olduğu sıraya göre yapılmasından dolayı eğer iki ağırlığın arasında başka bir tane belirtilmemiş ise atlet iki kaldırışı art arda yapmak zorunda kalabilir. Bu durumda atletin normalde diğer ağırlığı kaldırmak için verilen süre bir dakika iken ikiye çıkarılır. Bütün halterciler koparmayı bitirdikten kısa bir aradan sonra aynı şema üzerinden ilerleyen silkmeye geçilir.

Bar, haltercinin bacaklarının önünde yatay bir şekilde durur. Avuç içi ile tutulur, kollar gergin makaslama ya da çömelerek dik bir şekilde tek bir hamlede kaldırılır. Bar, durmaksızın vücut boyunca sürülerek kaldırılır. Deneme sırasında ayaklar hariç hiçbir vücut uzvu yere temas etmemelidir.
Kaldırılan ağırlık, son pozisyonda hakemin bırak işaretini verene kadar bacaklar ve kollar gergin olup ayaklar da aynı hizada hareketsiz bir şekilde sabit tutulmalıdır. El bileğinin döndürülmesi ancak haltercinin barı, başının üstüne kaldırdıktan sonra gerçekleştirilebilir. Bir haltercinin makaslamada ya da çömelerek kalkması kendi takdirine kalmıştır. Hakem, barı bırak işaretini haltercinin vücudu hareketsiz konuma geçince verir.
Silkme
Silkme, Almanca kurallarına göre resmi olarak ‘’ clean and jerk’’ İngilizce kullanımından gelen şiddetli(temiz) ve ani çekiş(silkme) kullanılmaktadır. Silkme, iki aşamadan oluşmaktadır birincisi barı omuzlamak ikincisi barı yukarı doğru iterek ağırlığın altına girmek bu da silkmeyi koparmadan ayıran asıl özelliktir.

Bar, haltercinin ayakları önünde yatay bir şekilde durur. Avuç içi ile tutulur, makaslama ya da çömelerek tek bir hamlede yerden omuzlara kaldırılır. Bar, son pozisyona girmeden önce göğüsse değmeden önce ya köprücük kemiği üzerinde ya da tam anlamıyla bükülmüş olan kolların üzerinde dinlendirilir. Bu pozisyonda halterci nasıl davranacağı kendi takdirine kalmıştır. Dirsekler, çömelmede iken hiçbir şekilde baldırlara değmemelidir yoksa deneme geçersiz sayılır.

Bükülmüş ve gergin bacaklar ve kollar ile barı vertikal bir şekilde tamamıyla uzatılmış kollar ile kaldırılır (durmaksızın yukarı kaldırılır) sonrasında asıl pozisyon alınır kollar ve bacaklar gergindir, hakemin, barı bırak işaretini verene kadar bekler. İşaret, halterci tamamıyla hareketsiz konuma geçince verilir.
İteleme, den önce bar hareketsiz olmalıdır ‘’sallamak’' denemeyi başarısız kılar. Bir de iteleme de tek bir seferde tek bir harekette kaldırılmalıdır. Sonrasında yeniden itelerseniz(baskılarsanız), deneme yine başarısız sayılır.

Belirli bir sıklette rekor sahibi olanlar, o sıklette ilk en yüksek ağırlığı kaldıran kişidir. Daha sonrasında daha az kiloda olan birisi müsabakada aynı ağırlığı kaldırınca normalde rekor ona geçmeli çünkü kilosu daha az fakat geçmemektedir. Rekorlar o kulüplerin (federasyonun) onayını almak zorundadırlar.

Tekli şampiyonalarda, dünya şampiyonası ve olimpiyat oyunlarında olduğu gibi atletler sıkletlere ayrılırlar.
Bir sıklette en yüksek ağırlığı kaldıran kişi kazanır fakat her disiplin denemesinde sadece kaldırılan ve başarılı olunan en yüksek ağırlık sayılmaktadır. İkili müsabakalarda her tekli disiplinde en yüksek kaldırılan ağırlık değerlendirilmektedir. Bir disiplindeki üç deneme hakkı da geçersiz sayılmış ise ikili müsabaka değerlendirmesinden puan getiremez. Eğer birden fazla atlet aynı maksimum ağırlığı kaldırmışlarsa, aralarında en hafif olan atlet kazanır.
Olimpiyat oyunlarında sıralamalar sadece ikili mücadele değerlendirmesinde yapılmaktadır.

Alt liglerde ve daha küçük müsabakalarda tüm sıkletler tam anlamıyla doldurulamadığından göreceli puanlamayla farklı sıkletlerdeki atletler ve erkekler ile kadınlar arasındaki karşılaştırma yapılabilmiş. Bu puanlama sayesinde takım karşılaşmaları yapılabiliyor. Böylece her atlet, cinsiyete ve kiloya bakılarak özel göreceli puanlar müsabakalardan sonra tekli başarılarından eksiltilir sonra bu puanlar toplanır.
Göreceli puanlama uluslararası belirlenmemiştir, yukarıda yazanlar Almanya için geçerlidir.

Örnek 1

100 kilo ağırlığındaki bir erkek halterci 135 kg koparır ve 165 kg silkme. Göreceli puanlama tabelasına göre kendisinden eksiltilecek olan 97,5'tir. Yani (135 kg – 97,5) + (165 kg – 97,5) = 105 göreceli puan aldı.

Örnek 2

50 kilodaki bir kadın halterci 16,0'lık göreceli puanlamasında örneğin 62 kg koparma ve 75 kg silkmeli ki aynı (62 kg-16,0)+(75 kg-16,0)=105) göreceli puana gelebilsin.

Göreceli puanlamanın sıklet karşılaştırması yapılmayan ve kadın erkekler için ayrı ayrı olan değişik bir şeklini Kanadalı Roy Sinclair geliştirmiştir. Burada IWF ‘’ sinclair-katsayıları’' denilen her olimpik yılın baharında dünya rekorları göze alınarak altı basamaklı ondalık işaretten sonra her sıklette ayrı ayrı istatistik değerlendirme yapılır. Bu da gelecekteki dört takvim yılı için geçerlidir.
Göreceli değerlendirmeye nazaran Sinclair değerlendirmesi prensip olarak her zaman pozitif bir puanlama çıkartır. Böylece daha güçsüz halterciler için motive edicidir.

Örnek 3

80 kiloluk bir halterci bir ikili müsabakada, koparmada 90 kilo ve silkmede 110 kilo yani toplamda 200 kiloluk bir performans gösterir. Kendisi için geçerli olan Sinclair-katsayısı 1,224433(2004'e göre, 2005'ten 2008'e kadar geçerli) buradan da şu puanlama ortaya çıkar:
(90 kg*1,224433)+(110 

Hamakabiya Oyunları (diğer adıyla the Dünya Hamakabiya Oyunları; İbranice: משחקי המכביה veya İbranice: משחקי המכביה העולמית; çoğu olarak Maccabiot) 1932 yılından beri her dört yılda bir İsrail'de yapılan, Yahudi ve İsrailli atletlerin katılımına açık bir çoklu spor etkinliğidir. Dünyadaki en büyük üçüncü spor etkinliğidir, 78 farklı ülkeden 9,000 atlet yarışır. Maccabi World Union tarafından organize edilen Hamakabiya, 1960'ta Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin ve uluslararası spor federasyonlarının himayesinde "Bölgesel Spor Etkinliği" ilan edilmiştir. Hamakabiya genellikle "Yahudi Olimpiyatları" olarak da adlandırılır.
Hamakabiya Oyunları Yahudi atletlere ve dine bakılmaksızın İsrailli atletlere açıktır. İsrailli Araplarda oyunlarda yarışabilirler. Hamakabiya, Yahudi sporcuların toplanması ve tanışması için bir forumdur. Aynı zamanda bu etkinlik sporculara İsrail ve Yahudi tarihini keşfetme fırsatı sunar.

Hamakabiya seremonisi, Hamakabiya oyunlarının ilk ve son günlerinde gerçekleşen iki tören olayıdır. Törenler, İsrail'deki Yahudi kültürünün ve Siyonist hareketin önemli bir parçasıdır. Maccabianın törenleri, 20. yüzyılın ilk Olimpiyat Oyunlarıyla benzerlik gösterir.
Açılış seremonisi İngilizce, İspanyolca ve İbranice dillerinde olur.

Her Hamakabiya oyunu sonuçlandırıldıktan sonra bir madalya töreni düzenlenir. Kazanan, ikinci ve üçüncü sıradaki rakipler veya takımlar, kendi madalyalarından ödül almak üzere üç kademeli bir kürsü üzerinde dururlar. Madalyalar resmi bir Maccabi üyesi tarafından verilir.

Hamakabiya Oyunları olimpiyatlardaki tüm 28 sporu kapsar, aynı zamanda netbol, satranç ve kriket sporuda vardır. Olimpiyat oyunları ve diğer büyük uluslararası spor karşılaşmalarının aksine, Hamakabiya'ın yeni sporları kabul etme kuralları konusunda çok yumuşaktır. Sonuç olarak, Hamakabiya Oyunlarında, çiftli köprü gibi çeşitli benzeri olmayan yarışmalar düzenledi. Olimpiyat programında henüz bulunmayan Karate, 1977'de 10. Maccabiah Oyunlarında ilk kez büyük birçok oyun organizasyonunda yer aldı. 1977'den beri karate kesintisiz olarak oyunlarda yer aldı. Başlangıçta karate, yalnızca dövüş veya kumite kategorisinde itiraz edilmiş olsa da, 1981'de formlar veya kata da dahil edildi. 1985'te kadın karatesi de eklendi. Gençlik kategorileri ilk kez 2009'da hazırlandı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) üyesi olan Dünya Karate Federasyonu, Maccabiah'daki karate yarışmasının kurallarını denetler ve yönetir.
Hamakabiya Oyunları 4 farklı gruptan oluşur: Açık, Çocuk, Üstad ve Paralimpik.

Çocuk oyunları – Çocuk Hamakabiya Oyunları 15-18 yaş arasındaki çocukların katılımına açıktır.
Üstad Oyunları – Ustad oyunları eski oyuncuları ağırlamak üzere tasarlanmıştır; Bu oyunlar farklı yaş kategorilerine ayrılmıştır
Açık oyunlar – Açık oyunlar genellikle her türlü yaştan insanının katılımına açıktır ve her bir heyetin en iyi sporcuları için tasarlanmıştır, her spor için uluslararası kurallar geçerlidir
Paralimpik oyunları – Paralimpik oyunlar, genellikle çeşitli fiziksel ve zihinsel engelli sporcuların katılımına açıktır.

Oyunlara katılan bazı ünlü atletler: Mark Spitz, Lenny Krayzelburg, Jason Lezak ve Marilyn Ramenofsky (yüzme); Mitch Gaylord, Abie Grossfeld, Ágnes Keleti, Valery Belenky, Aaron Meland ve Kerri Strug (jimnastik); Ernie Grunfeld, Danny Schayes, (çalıştırıcılar); Larry Brown, Michel Serfaty, Jordan Freed, Nat Holman ve Dolph Schayes (basketbol); Carina Benninga (çim hokeyi); Lillian Copeland, Jessica Goodkin, Gerry Ashworth ve Gary Gubner (atletizm); Angela Buxton, Brad Gilbert, Julie Heldman, Allen Fox, Nicolás Massú ve Dick Savitt (tenis); Dave Blackburn (softball); Jason Taban (badminton); Angelica Rozeanu (masa tenisi); Sergey Sharikov, Vadim Gutzeit ve Mariya Mazina (eskrim); Isaac Berger ve Frank Spellman (halter); ve Lindsey Durlacher, Jason Goldman, Fred Oberlander ve Henry Wittenberg (güreş); Madison Gordon-Lavaee (voleybol); Donald Spero (kürek); Bruce Fleisher (golf); and Adam Bacher (kriket); Boris Gelfand ve Judith Polgar (satranç); Elizabeth Foody (dans); Aaron R. Schwid (bovling); Irwin Cotler (ping pong); Marcelo Lipatin, Jeff Agoos ve Jonathan Bornstein (futbol), Shawn Lipman (Ragbi), Dov Sternberg (karate), Ilyse Sternberg (karate).

Son Hamakabiya Oyunlarına 76 ülkenin katılmasıyla organizasyon en büyük spor etkinliklerinden birine dönüştü. En son oyunlara katılan ülkelerin listesi aşağıdadır.

İlk oyunlara çoğu Arap ülkesi katıldı. İran Devrimi sonrasında İran katılmayı bıraktı. Daha önce oyunlara katılan ama artık katılmayan ülkeler:

Mendelsohn, Ezra (31 Mart 2009). Jews and the Sporting Life : Studies in Contemporary Jewry XXIII. Oxford University Press. ISBN 978-0195382914. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Simri, Uriel (Temmuz 1981). Physical education and sport in the Jewish history and culture : proceedings of an international seminar. Netanya, Israel: Conference publication. LCCN 83112598. OCLC 25200212. OL 3206919M. 
Hanak, Arthur. The Maccabi—Maccabiah Winter Games in 1933 and 1936. 
Nauright, John.  John Nauright, Charles Parrish (Ed.). Sports Around the World: History, Culture, and Practice (illustrated bas.). ABC-CLIO. ISBN 9781598843002. OCLC 814221941. 
Mitchell Geoffrey Bard; Moshe Schwartz (2005). One Thousand and One Facts Everyone Should Know about Israel. Rowman & Littlefield. s. 84. ISBN 9780742543584. LCCN 2005-012466. OCLC 60188587. 

Resmî site
TV report on the Maccabiah Games in Vienna28 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
European Maccabi Games 2015 Official Website19 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Summaries of each of the games10 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Jewish Sports24 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jewish swimmer to skip world championship for Maccabiah15 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Invictus Oyunları, ilk kez 2014 yılında düzenlenen, yaralanmış ve hasta eski askerler için uluslararası çoklu spor etkinliğidir. "Invictus" kelimesi, Latincede "yenilmez" anlamına gelir ve yaralanmış hasta hizmet personelinin savaşçı ruhunu ve sakatlık sonrası neler başarabileceklerini yansıtır.
Invictus Oyunları, Cambridge Dükü ve Düşesi ile Prens Harry'nin Kraliyet Vakfı'nın patronu olan Prens Harry tarafından, Sir Keith Mills ve Savunma Bakanlığı işbirliği ile kurulmuştur. Oyunların ilham kaynağı, Prens Harry'nin 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Warrior Games'e yaptığı ziyaretten gelmektedir. Bu ziyarette Prens Harry, sporun hem psikolojik hem de fiziksel olarak yardımcı olma yeteneğini gözlemlemiştir.

Invictus Oyunları, 6 Mart 2014 tarihinde Prens Harry tarafından Londra'daki Copper Box Arena'da başlatılmıştır; bu arena 2012 Olimpiyatları sırasında da kullanılmıştır. Prens Harry, 2013 yılında Colorado'da düzenlenen ABD Warrior Games'de yarışan bir İngiliz takımını gördükten sonra, benzer bir uluslararası spor etkinliğini Birleşik Krallık'a getirmek istedi. Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, Londra Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları Düzenleme Komitesi ve Savunma Bakanlığı'nın desteğiyle etkinlik on ay içinde düzenlendi.

Proje için 500.000 £ fon, Prens Harry tarafından özellikle gazilerin iyileşmesi için oluşturulan Kraliyet Vakfı'nın Endeavour Fonu'ndan sağlandı. Maliye Bakanı George Osborne, Libor skandalı sonucunda bankalara uygulanan cezalarla toplanan Hazine fonlarından eşit miktarda katkıda bulundu. Oyunlar ayrıca Jaguar Land Rover tarafından da desteklendi. 2018'de Boeing, sponsor olarak ilan edildi ve 2023'te sunum ortağı oldu. Lansmanda konuşan Prens Harry, Oyunların "sporun ilham verme gücünü, rehabilitasyonu desteklemeyi ve engelliliğin ötesindeki yaşamı göstermeyi" amaçladığını belirtti. Ayrıca, uzun vadeli hedeflerinin, İngiltere'nin Afganistan Savaşı'ndaki rolünün sona ermesiyle birlikte yaralı askerlerin unutulmamasını sağlamak olduğunu söyledi.

Invictus Oyunları Vakfı, markanın sahibi ve gelecekteki ev sahibi şehirlerin belirleyicisidir. Spor ve yarışma yönetimi, kurallar, sınıflandırmalar ve marka yönetiminden sorumludur.

Vakfı yöneten kişiler şunlardır:

Kurucu: Prens Harry
Başkan: Charles Allen, Kensington Baronu Allen
Mütevelli Heyeti:
Edward Lane Fox
Melanie Richards
Paddy Nicoll
Karen Briggs
JJ Chalmers
Conny Wenting
Jonathan Edwards
Personel:
Genel Müdür: Dominic Reid
İşletme Müdürü: Richard Smith
Finans Direktörü: Carolyn Liddard
İletişim Direktörü: Sam Newell
Ticaret ve Fon Sağlama Direktörü: Matt Collis
Hibe ve Program Direktörü: Mickaela Richards
Uluslararası Gelişim Direktörü: David Wiseman
Dijital İletişim Yöneticisi: Paul Saunders
Operasyon Yöneticisi: Caroline Davis
Invictus Topluluk İlişkileri Yöneticisi: Josh Boggi
Hibe ve Operasyon Destek Yöneticisi: Helen Bridle
Invictus Çabaları İdari Görevlisi: Angelo Anderson
Elçi
Yedi kez Formula 1 Dünya Şampiyonu olan Lewis Hamilton, ilk elçi olarak atandı; duyurudan önce Tedworth House'u ziyaret etti. Temmuz 2015'te Lewis, bazı Invictus Oyunları sporcularını İngiliz Grand Prix'ine davet etti.

İlk Invictus Oyunları, 10-14 Eylül 2014 tarihlerinde Londra'da düzenlendi. Birleşik Krallık'ın yakın zamanda gerçekleştirdiği askeri operasyonlara katılmış olan 13 ülkeden yaklaşık 300 yarışmacı katıldı. Yarışma etkinlikleri, 2012 Olimpiyatları sırasında kullanılan Copper Box ve Lee Valley Atletizm Merkezi de dahil olmak üzere birçok mekânda gerçekleştirildi. Oyunlar BBC tarafından yayınlandı.

2014 oyunlarına 14 ülke davet edildi: Avrupa'dan 8, Asya'dan 2, Kuzey Amerika'dan 2 ve Okyanusya'dan 2 ülke. Afrika'dan hiçbir ülke davet edilmedi. Davet edilen ülkelerin tümünden, Irak dışında, takımlar katıldı.
Kapanış konseri, Clare Balding ve Greg James'in sunuculuğunda BBC Two'da yayınlandı. Konseri, Nick Grimshaw ve Fearne Cotton sundu ve Foo Fighters, Kaiser Chiefs, James Blunt, Rizzle Kicks, Bryan Adams ve Ellie Goulding gibi sanatçılar canlı performans sergiledi.

14 Temmuz 2015'te Prens Harry, 2016 Invictus Oyunları'nın 8–12 Mayıs 2016 tarihleri arasında Orlando, Florida'daki ESPN Wide World of Sports Kompleksi'nde düzenleneceğini duyurdu.
28 Ekim 2015'te Prens Harry, ABD'nin First Lady'si Michelle Obama ve İkinci Lady'si Jill Biden, Invictus Games 2016'yı Fort Belvoir'da başlattı.

Invictus Oyunları'nın ABD'ye getirilmesi için Askeri Uyarlanabilir Sporlar A.Ş. (MASI) oluşturuldu ve Invictus Oyunları 2014'ün başarısına dayanarak çalışıldı. Ken Fisher, Invictus Games Orlando 2016 için başkan ve CEO olarak görev yaptı.
2014 Oyunlarından tüm 14 ülke tekrar davet edildi ve Ürdün tek yeni davetli oldu.

Toronto, Kanada'nın 150. yıldönümü sırasında Eylül 2017'de 2017 Invictus Oyunları'na ev sahipliği yaptı. 2015'te Pan Amerikan ve Parapan Amerikan Oyunları'na ev sahipliği yapmanın ardından Toronto'nun organizatörleri, daha önce hiç olmadığı kadar daha fazla yarışmacı, ülke ve sporun yer aldığı bir etkinlik planladı.

Önceki oyunların aksine, bu oyunlar tek bir yerde değil, Greater Toronto Area'daki birçok mekânda düzenlendi. Air Canada Centre törenlere ev sahipliği yaptı. Fort York Ulusal Tarihi Sit alanı okçuluk yarışmalarına ev sahipliği yaptı; Nathan Phillips Square tekerlekli sandalye tenisini ağırladı; Ryerson Üniversitesi'nin Mattamy Athletic Centre kapalı kürek, güç kaldırma, oturarak voleybol, tekerlekli sandalye basketbolu ve tekerlekli sandalye ragbisine ev sahipliği yaptı; St. George's Golf ve Country Club golf yarışmalarına ev sahipliği yaptı; The Distillery District Jaguar Land Rover sürüş mücadelesine ev sahipliği yaptı; High Park bisiklet yarışmalarına ev sahipliği yaptı; Toronto Pan Am Sports Centre yüzme, oturarak voleybol ve tekerlekli sandalye basketboluna ev sahipliği yaptı; York Lions Stadyumu ise atletizme ev sahipliği yaptı.
Michael Burns, 2017 Oyunlarının CEO'suydu ve oyunların resmi maskotu, Vimy adında bir Labrador'du.

2018 Invictus Oyunlarına ev sahipliği yapmak için teklif verme süreci Aralık 2015'te sona erdi. Avustralya'daki Gold Coast, 2018 Commonwealth Games için inşa edilen tesisleri kullanma niyetiyle teklif verme niyetini açıkladı. Kasım 2016'da Sidney, Avustralya, ev sahibi şehir olarak duyuruldu.
Patrick Kidd, CEO'ydu. Royal Australian Mint, oyunların öncesinde Braille metin içeren bir hatıra $1 madeni para çıkardı.
2017 Oyunlarından tüm 17 ülke tekrar davet edildi ve Polonya'ya da davet gönderildi.

Oyunlar, Hollanda'nın Zuiderpark Stadyumu'nda 9-16 Mayıs 2020'de yapılacaktı, ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'e ertelendi. Ardından tekrar 2022 baharına ertelendi. Yeni tarihler 16 Nisan - 22 Nisan 2022 olarak belirlendi.
Nisan 2021'de, Invictus Oyunları ve Archewell ile ortaklaşa bir Netflix belgesel dizisi olan Heart of Invictus'ın, 2022 Invictus Oyunları yarışmacılarını konu alacağı açıklandı. Prens Harry, dizinin yapımcılığını üstlenecek ve kamera önünde yer alacak. Belgesel serisinden elde edilen finansman, Invictus Oyunları Vakfı ve uluslararası yaralı, sakat ve hasta hizmet personeli ile gazilere destek sağlama çalışmalarına gidecektir.

Düsseldorf, Almanya'da 2022'de düzenlenmesi planlanan oyunlar, 2020 Oyunlarının 2022'ye ertelenmesi nedeniyle 2023'e ertelendi.

22 Nisan 2022'de Sussex Dükü, 2025 oyunlarının Kanada'nın Vancouver ve Whistler şehirlerinde düzenleneceğini duyurdu. Kış uyarlanabilir sporlarını, alp kayağı, Kuzey kayağı, iskelet ve tekerlekli sandalye curling de dahil olmak üzere ilk kez bu oyunlarda sunmayı planlıyorlar. Oyunlara ev sahipliği yapma teklifi, Kanada Hükûmeti, British Columbia eyaleti, iki Kanada belediyesi ve yerel Lil'wat, Musqueam, Squamish ve Tsleil-Waututh yerli uluslarıyla işbirliği içinde True Patriot Love Foundation tarafından sunuldu.

Temmuz 2024'te Birmingham'ın 2027 Invictus Oyunlarına ev sahipliği yapacağı ve oyunların National Exhibition Centre'da düzenleneceği açıklandı.

Judo (柔道, Jūdō, çev. 'nezaket yolu') silahsız bir modern Japon dövüş sanatı ve 1964'ten beri Olimpiyat sporudur. Judo 1882'de Kanō Jigorō (嘉納 治五郎) tarafından melez bir dövüş sanatı olarak geliştirilmiştir. "Kata" (önceden düzenlenmiş hareketler) yerine "randori"ye (乱取り, serbest stil) önem vermesi, saldırı ve silahlı dövüş öğelerinden arındırılması yönleriyle öncülerinden (özellikle Tenjin Shinyo-ryu jujutsu ve Kitō-ryū jujutsu) ayrılır. Judo, Tokyo Metropoliten Polis Teşkilatının (警視庁武術大会, Keishicho Bujutsu Taikai) ev sahipliği yaptığı turnuvalarda ünlü jujutsu okullarını alt etmesi sayesinde bilinirlik kazandı ve böylece teşkilatın öncelikli dövüş sanatı haline geldi. Judo dövüşçülerine "judoka" (柔道家, jūdōka) ve judo üniformasında "judogi" (柔道着, jūdōgi) denir.

Judonun ilk dönemlerinin ve onun temellerini atmış olan matematik öğretmeni Jigoro Kano (1860-1938) (Japoncada soyadı önce gelir) tarihçesi birbirinden ayrı düşünülemez. Kano nispeten varlıklı bir ailede doğmuştu. Dedesi Japonya merkezindeki Shinto Bölgesinde kendi geçimini sağlayan bir sake üreticisiydi. Kano'nun babası en büyük evlat olmağı için işi devralmadı ve bir Shiton Rahibi ve Devlet Memuru olup, oğlunun Japonya İmparatorluk Üniversitesindeki ikinci senesine devam etmesini sağlayacak yeterli feyzi oğluna verdi.

Kano 17 yaşında iken Jujutsu ile başladı, o zamanlarda bayındır bir sanattı, ama kendisini ciddiye alacak bir hoca bulmanın da zorluğu ile az bir ilerleme gösterdi. 18 yaşında edebiyat öğrenmek için gittiği üniversitede, dövüş sanatı çalışmalarını sürdürdü, sonunda yaşayan en yaşlı Kano öğrencisi ve sayılı bir Japon/Amerikalı Judoka olan Keiko Fukuda'nın Atası ve Tenjin Shinyo Ryu ustası Hachinosuke Fukuda'nın öğretilerini benimsedi. Fukuda Judo'da biçimsel idmanların üzerine önemli bir tekniğe sahip olmanın, Kano'nun vurguladığı randori veya serbest judo çalışmanın tohumlarını ektiğini söylemiştir.
Kano, Fukuda'nın Okuluna katıldıktan bir yılı aşkın bir süre sonra Fukuda hastalandı ve öldü. Sonrasında Kano, biçimsel katalara Fukuda'dan daha çok önem veren Masatomo Iso'nun Tenjin Shinyo okuluna katıldı. Kano kendisini adayıp kısa zamanda shihan yani usta unvanını alıp Iso'nun yardımcısı olduğunda 21 yaşında idi. Iso'nun da hastalanması üzerine daha öğrenmesi gereken çok şey olduğunu düşünen Kano, başka bir stil daha edindi, Kito Ryu hocası Tsunetoshi Iikubo'nun öğrencisi oldu. Fukuda gibi likubo da serbest çalışmadan daha önemli olduğuna inanıyordu ve diğer yandan Kito Ryu fırlatma tekniklerine Tenjin Shinyo Ryu dan çok daha üst derecede önem veriyordu.
Bu zaman içinde, Kano, kata guruma, uki goshi gibi teknikler geliştiriyordu. Fikirleri çoktan Kito ve Tenjin Shinyo Ryu' nun ilkelerini genişletmenin ötesine geçmişti, yeni gayeler ile doluydu, kısmen eğitiminin bir sonucu olarak, sağlam bilimsel ilkelere dayanan tekniklerle ve dövüş sanatlarındaki ilerlemeye ilaveten genç insanların kafa, karakter, vücut gelişimine önem vererek, kafasında jujutsuyu yeniden biçimlendirmişti. Kano 22 yaşında üniversiteyi bitirdikten hemen sonra, Eishoji Tapınağı'nda kendi himayesinden jujutsu çalışmak için Iikubo'nun okulundan 9 öğrenciyi yanına aldı. Yerleri bu isimle anılmadan önce iki yıl geçti, Kano henüz Kito ryu da usta unvanını almamıştı, Iikubo öğretime yardım için haftada üç gün tapınağa geldi. Kodokan veya "yolu öğrenmek için mekân" böyle kuruldu.
Judo kelimesi, nazik olmak veya yol vermek anlamına gelen "ju" ve yaşamın yolu anlamına gelen "do", kanjilerinden türetilmiştir. Kelime karşılığı "nezaket yolu" veya "yol verme yolu" dur, "esneklik yolu", "uyum yolu", "bükülme yolu" şeklinde isimlendirildiği de olur.

Judokaları teşvik etmek amacıyla her 6 ayda bir sınav yapılarak bir üst kuşağa geçmeye imkân verilir. Kyu(öğrencilik) devresi 6 kemer renginden oluşur.

Bu devreleri geçiren sporcu zor ve meşakkatli bir imtihandan geçerek Dan ustalık derecesi olan "Siyah" Kemeri almaya çalışır. Dan alacak kişinin tüm teknikleri sağlı ve sollu olarak yapması, kombine ve kontraatakları bilmesi gerekir. Ustalık dereceleri 10 adettir:

Judo sporu, mücadelenin iki safhadan oluştuğunu varsayar. Bunlar ayakta Tachi-waza ve yerde Ne-waza safhasıdır. İlgilerine göre bazı Judoka'lar bir safhada diğerine göre daha üstünken, birçok Judoka (Judocu) her iki safhaya da eşit ağırlık verir.
Ayaktaki safha başlangıç safhası olarak kabul edilen safhadır, rakipler birbirlerini yere atmaya çalışırlar. Rakibi, ayaktayken sırt üstü düşürmek maçı İppon yani tam puan ile kazanmaktır. Rakibini tam sırt üstü olarak değil, yan tarafı üzerine düşürmek ise Judokaya Wazari puanı kazandırır. İki Wazari puanı alan Judoka müsabakayı Wazari Awasate İppon ile kazanır. İki Wazari, bir İppon değerindedir.
Yer safhasında ise rakibini belirlenen süre içerisinde, yerden kalkamayacak şekilde sabit tutarak (Osaeokomi-Waza) puan alma safhasıdır. Yere atış sonrasında ise 20 saniye tutuş yapılırsa, İppon ile maç kazanılır. Eğer daha önce bir Wazari puanı kazanılmış ve rakibine yerde Oseakomi yani tutuş yapılmışsa bunun süresi 10 saniyedir. Ayakta rakibini yere atarak puan alma şekilleri, İppon ve Wazari terimleriyle ifade edilir.
Shido, ceza puanı anlamına gelir. Üç Shido alan judoku Hansoku Make yani diskalifye ile müsabakayı kaybeder.

Judoda üç temel teknik (waza) kategorisi vardır: nage-waza (fırlatma teknikleri), katame-waza (yakalama teknikleri) ve atemi-waza (vurma teknikleri). Judo çoğunlukla nage-waza ve katame-waza ile bilinir.

Te-waza (El ile yapılan teknikler)
Koshi-waza (Kalça ile yapılan teknikler)
Ashi-waza (Ayak ile yapılan teknikler)

Ma-sutemi-waza (Sırt üstü yatarak yapılan teknikler)
Yoko-sutemi-waza (Yana yatarak yapılan teknikler)

Türkiye'de Judo
Türkiye Judo Federasyonu
Dünya Judo Şampiyonası
Avrupa Judo Şampiyonası
Akdeniz Oyunları'nda judo

Uluslararası Judo Federasyonu (IJF) 11 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Judoinside.com judoka profilleri 26 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kodokan Judo Enstütüsü 27 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadın İslam Oyunları, 1993 yılında başlayıp 2005 yılında sonlanan uluslararası çok sporlu etkinlik. Etkinlik, Islamic Federation of Women's Sport (IFWS) tarafından organize edilmiştir. Tüm ülkelerdeki Müslüman kadınlar, oyunlarda yer alabilmekteydi. 1993, 1997, 2001 ve 2005 yıllarında olmak üzere dört etkinlik de İran'da gerçekleştirilmişti.

Spor ve uluslararası turnuvalarda, Müslüman kadınların İslam'a uygun kıyafetler giymeden rekabet etmemesi.
Müslüman kadınların bölgesel, kıtasal, dünya ve olimpik ölçekte küresel rekabet kazanmalarına teşvik edilmesi.
Kadınlar İslam Oyunları'nın uluslararası bir etkinlik olması ve atletlerin performanslarının kaydının tutulması.

Kadınlar İslam Oyunları'nda 25 ülke en az bir madalya kazanmıştır. 23 ülke en az bir altın madalya kazanmıştır. En çok madalya kazanan İran, amdalya sıralamasında lider konumdadır.

İslami Dayanışma Oyunları

Resmî site

Karadeniz Oyunları Karadeniz'e kıyısı olan ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) üyesi olan ülkelerin katıldığı Karadeniz Olimpiyat Oyunları'dır. Oyunlara Türkiye, Azerbaycan, Sırbistan, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Arnavutluk, Moldova, Bulgaristan, Romanya, Ermenistan, Yunanistan olmak üzere toplam 12 ülke katılmaktadır. Oyunlarda olan spor branşları Futbol, Basketbol, Voleybol, Tekvando, Okçuluk, Yüzme, Atletizm, Bisiklet, Ritmik jimnastik, Güreş, Bedensel Engelli Yüzme, Bedensel Engelli Atletizm ve Bedensel Engelli Okçuluk'tur.
4 yılda bir yapılan oyunların birincisi 2-8 Temmuz 2007 tarihinde Trabzon ve çevresinde (Türkiye) yapılmıştır. 2. Karadeniz Oyunları 3 yıl sonra 2010 yılında Romanya'da, diğer oyunlar ise her 4 yılda bir düzenlenecektir.

Karadeniz'e kıyısı bulunan ülkelerin (Türkiye, Rusya, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Gürcistan, Ukrayna) gençliği ve sporcuları arasında kardeşlik ve arkadaşlık duygularını geliştirmek, Olimpizm ruhunu aşılamak ve özellikle Karadeniz Bölgesi'nin tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla, Türkiye'nin önderliğinde, 7-12 Eylül 1999 tarihleri arasında başta Trabzon olmak üzere, Samsun, Sinop, Ordu, Giresun, Rize ve Artvin illerini kapsayacak olan 1. Karadeniz Oyunları düzenlenmesi kararlaştırılmıştı. İlk uzmanlar toplantısı, katılacak olan ülkelerin uzmanlarıyla 17-18 Şubat 1997 tarihlerinde İstanbul'da yapıldı ve bu toplantıda Oyunların Statüsü hazırlandı. Daha sonra, katılacak olan ülkelerin Spordan Sorumlu Bakanlarının katılımıyla 8 Mayıs 1998 tarihinde İstanbul'da yapılan toplantıda, Spordan Sorumlu Eski Bakanı, Yücel Seçkiner, Karadeniz Spor Oyunları Yönetim Kurulu Başkanlığına getirildi ve Daimi Genel Sekreterlik görevi ise Türkiye'ye verildi. 2 Ekim 1998 tarihinde ise üye ülkelerin Bakanlarının katılımı ile Trabzon'da yapılan Karadeniz Oyunları Genel Kurul toplantısında, statüde bazı düzeltmeler yapıldı ve statünün son hâli yürürlüğe girdi.
Gençlik İl Spor Genel Müdürlüğü ile Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi'nin ortak çalışmaları sonucunda her türlü hazırlıkları tamamlanan 1. Karadeniz Spor Oyunları, 1999 yılında Türkiye'de meydana Büyük Marmara depremi nedeniyle yapılamamış, ileriki bir tarihte yapılmak üzere ertelenmiştir.
Son yıllarda Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından iştirak edilen çeşitli uluslararası toplantılarda, Karadeniz Spor Oyunlarının yeniden canlandırılması konusunda sorulara muhatap olunmuş, bu nedenle 1999 yılında yapılamayan 1. Karadeniz Spor Oyunlarının yeniden düzenlenmesi düşünülmüştür. Bu Oyunların daha popüler bir hâle gelebilmesi ve daha çok sporcunun katılımının sağlanması amacıyla Oyunlara daha önce olduğu gibi yalnız Karadeniz de kıyısı olan ülkeler nezdinde değil, Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne üye ülkelerin tümünün katılımı da planlandı. Bu amaçla Karadeniz Oyunlarına katılacak ülkelere bu konu ile ilgili görüşleri sorulmuş, tüm ülkelerden alınan cevaplar olumlu ve Türkiye'nin bu fikrini destekleyici yönde oldu. Ayrıca Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütüne de konu yazılı olarak iletilmiş ve olumlu olarak mütalaa edilmiştir. Bu nedenle Gençlik ve Spor Bakanlığı, ilk önce Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne üye ülkelerin yetkili uzmanlarının katılacağı bir toplantı düzenlemeyi uygun görmüştür.
26-27 Ocak 2006 tarihlerinde İstanbul'da yapılan toplantıda, Oyunların Statüsü ile ilgili olarak ülke temsilcileri genel görüşlerini belirttiler, hazırlanan yeni statüyü ülkelerine götürüp, yetkililerle inceleyeceklerini belirttiler. Toplantıya çeşitli nedenlerle katılamayan ülkelere de hazırlanan statü gönderilmiştir. Bu toplantı sonucunda, ülkelerin statüyü inceleyerek son şeklini vermek ve statünün Ülke Bakanlarınca imzalanmak üzere Türkiye'de Spordan Sorumlu Bakanlar ve Spor Uzmanları Toplantısının 8-10 Haziran 2006 tarihlerinde İstanbul da düzenlenmesi kararlaştırıldı.
8-10 Haziran 2006 tarihlerinde İstanbul da düzenlenen ve üye ülkelerin Spordan Sorumlu Bakanlarının statüyü imzalaması sonucunda, statü resmi hale gelmiştir ve ilk Karadeniz Oyunları 2-8 Temmuz arasında Trabzon'da düzenleşmiştir.

1. Karadeniz Oyunları, 2-8 Temmuz 2007 tarihleri arasında merkezi Trabzon olmak üzere Rize ve Giresun'da düzenlenen Karadeniz'e kıyısı olan ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) üyesi olan ülkelerin katıldığı Karadeniz Olimpiyat Oyunları'dır. Oyunlara Türkiye, Azerbaycan, Sırbistan (çekildi), Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Arnavutluk, Moldova, Bulgaristan, Romanya, Ermenistan ve Yunanistan olmak üzere toplam 12 ülkeden yaklaşık 2500 sporcu katılmıştır. Oyunlardaki spor branşları Futbol, Basketbol, Voleybol, Tekvando, Okçuluk, Yüzme, Atletizm, Bisiklet, Ritmik jimnastik, Güreş, Bedensel Engelli Yüzme, Bedensel Engelli Atletizm ve Bedensel Engelli Okçuluk'tur.
İlk olarak Türkiye'nin yapmış olduğu çalışmalarla 1999 yılında yapılması düşünülen bu organizasyon oyunlardan kısa bir süre önce gerçekleşen Marmara Depremi nedeniyle iptal edildi. Ardından yine Türkiye'nin girişimleri ile başlatılan çalışmalarla oyunlar Trabzon'a alındı.
Organizasyon Komitesi Başkanlığını Yunus Akgül'ün yürüttüğü 1. Karadeniz Oyunları Trabzon ve çevresine önemli spor tesisleri kazandırıldı.
18 yaş altı genç sporcuların katıladığı oyunlara 1277 sporcu, 259 antrenör, 402 hakem, 90 takım menajeri ve 142 yönetici yer aldı. Oyunlar süresince yaklaşık 600 gönüllü yardımcı personel olarak görev yaptı. Oyunlar Köyü olarak Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde Yurt-Kur'a ait yurtlar ve çevresi düzenlenmiştir. Normalde 6 kişilik olan odalar 3 kişiye düşürüldü. 
Oyunların açılış töreni 2 Temmuz, kapanış töreni ise 7 Temmuz tarihlerinde Trabzon Hüseyin Avni Aker Stadyumu'nda yapıldı.

Organizasyonun futbol, basketbol ve voleybol branşlarındaki gruplar şöyledir:

Öte yandan, her 3 kategoride de yarı final karşılaşmaları 6 Temmuz, final karşılaşmaları ise 7 Temmuzda yapıldı.

Gümüş

Türkiye (takım)

Bronz

Türkiye (takım)

Altın

Türkiye (takım)

Altın

Duygucan Demirdelen (42 kilo kadınlar)
Fatih Dalkılıç (55 kilo erkekler)
Nur Tatar (59 kilo kadınlar)
Yunus Emre Aydın (68 kilo erkekler)
Gümüş

Nergiz Gencay (49 kilo kadınlar)
Bronz

Emre Aslan Erdem (73 kilo erkekler)

Altın

Türkiye (Erkekler)
Gümüş

Türkiye (Kadınlar)

Altın

Gizem Bozkurt  (400 Metre Karışık Kızlar)
Gümüş

Yeşim Giresunlu (94 Doğumlu 800 Metre Serbest Stil Kızlar)
Yeşim Giresunlu (94 Doğumlu 400 Metre Serbest Stil Kızlar)
Emre Altınok (92 Doğumlu 200 Metre Karışık Erkekler)
Timur Dellaloğlu (92 Doğumlu 200 metre Kurbağalama Erkekler
Bronz

Timur Delleoğlu (92 Doğumlu 400 Metre Karışık Erkekler)
İlayda Damar (94 Doğumlu 50 Metre Serbest Stil Kızlar)
Merve Eroğlu (94 Doğumlu 800 Metre Serbest Stil Kızlar)
Merve Eroğlu (94 Doğumlu 400 Metre Serbest Stil Kızlar)
Emir Atılgan (94 Doğumlu 1500 Metre Serbest Stil Erkekler)
Melisa Akarsu (94 Doğumlu 200 Metre Karışık Kızlar)

Altın

Tuğba Karakaya (Kadınlar 3000 metre)
Resul Çevik (Erkekler 3000 metre)
Cihat Ulus (Erkekler 1500 metre)
Sait Özdemir (Erkekler 2000 metre engelli)
Türkiye (Bayrak yarışı-takım erkekler)
Merve Aydın (Kadınlar 800 metre)
Melike Aslan (Kadınlar 400 metre engelli)
Kıvılcım Kaya (Kadınlar çekiç atma)
Burcu Ayhan (Kadınlar yüksek atlama)
Ulus Cihat (Erkekler 800 metre)
Mustafa Tan (Erkekler cirit atma)
Gümüş

Batuhan Buğra Eruygun (110 metre engelli)
İzzet Safer (100 metre)
Zeynep Uzun (Kadınlar gülle atma)
Volkan Karakaş (Erkekler gülle atma)
Cemalettin Balcı (Erkekler çekiç atma)
Resul Çevik (Erkekler 1500 metre)
Aşkın Karaca (Erkekler 3 adım atlama)
Cemal Kütahya (Oktatlon)
Demet Dinç (Kadınlar 400 metre)
Merve Aydın (Kadınlar 1500 metre)
Berrin Palabıyıkgil (Kadınlar 3 adım atlama)
Türkiye (Bayrak yarışı-takım kadınlar)
Hande Yazıcıoğlu (Kadınlar 400 metre engelli)
Elif Yıldırım (Kadınlar heptatlon)
Gülsüm Güneş (Kadınlar cirit atma)
Neslihan İşcan (Kadınlar yüksek atlama)
Cihan Güç (Erkekler sırıkla yüksek atlama)
Bronz

Anıl Uğurdil (Erkekler disk atma)
Tuğba Karakaya (Kadınlar 1500 metre)
Elif Tozlu (Kadınlar 2000 metre engelli)
Nagihan buyrukçu (Kadınlar yüksek atlama)
Meliha Erdoğan (Kadınlar 800 metre)
Serhat Birinci (Erkekler yüksek atlama)1

Altın

Mustafa Sayar

Gümüş

Türkiye (gençler-takım)
Pınar Akılveren (Gençler-kurdele)
Bronz

Burçin Neziroğlu (Gençler toplam)
Burçin Neziroğlu (Gençler-ip)
Burçin Neziroğlu (Gençler-top)
Görkem Yalçıntan (Gençler-çember)

Altın

Murat Batmaz (Erkekler 50 kilo grekoromen)
Sümeyya Sezer (Kadınlar 46 kilo serbest stil)
Atem Aslan (Erkekler 76 kilo grekoromen)
Gümüş

Semih Yiğit (Erkekler 69 Kilo Grekoromen)
Metehan Başar (Erkekler 85 kilo Grekoromen)
Bronz

Ali Sevinç (Erkekler 100 kilo Grekoromen)
Hafize Şahin (Kadınlar 40 kilo serbest stil)
Burcu Kebiç (Kadınlar 52 kilo Serbest Stil)
Beytullah Yılmaz(Erkekler 46 kilo grekoromen)

Altın

Ömer Cantay (1500 metre tekerlekli sandalye)
Ömer Cantay (800 metre tekerlekli sandalye)
Ömer Cantay (400 metre tekerlekli sandalye)
Gümüş

Ramazan Çuğlan (1500 metre tekerlekli sandalye)
Ramazan Çuğlan (800 metre tekerlekli sandalye)
Birol Kamar (400 metre tekerlekli sandalye)
Bronz

Birol Kamar (1500 metre tekerlekli sandalye)
Birol Kamar (800 metre tekerlekli sandalye)
Ramazan Çuğlan (400 metre tekerlekli sandalye)

Altın

Türkiye (takım)
Doğan Hancı

https://web.archive.org/web/20110611032108/http://www.karadenizoyunlari.gov.tr/haber/16.htm

Krallık Oyunları (Felemenkçe: Koninkrijksspelen, Papiamento: Weganan di Reino) Hollanda Krallığı'nın bir parçası olan ülkelerdeki gençlerin katılabildiği ve her iki yılda bir düzenlenen bir çok sporlu etkinliktir. 2009'da yapılan etkinliklerde, bu ülkeler Hollanda, Hollanda Antilleri ve Aruba olmuştur. 2010 Hollanda Antilleri'nin Dağıtılması olayı, 2011 ve 2013 Oyunlarının iptal edilmesine yol açmıştır ve nihayetinde 2014 yılında Oyunlar durdurulmuştur.
Sportif bir atmosfer yaratmaya ek olarak, saygı ve kardeşlik de ayrıca Oyunlar'ın merkezinde olan temalardandı. Ülkeler ve kültürleri arasındaki iletişim asıl işlenilen temaydı.

Krallık Oyunları'nın ilki 1965 yılında organize edilmiştir. Hedeflenen şey ise Krallık'ın birkaç kısmını bir araya getirip daha yakın hale getirmekti. O zamanlarda etkinliğe dahil edilen kısımlar arasında Hollanda, Surinam ve Hollanda Antilleri vardı. 1975 yılında, Surinam halkı bağımsız olmuştur ve o seneden sonra Oyunlar'a katılamamıştır. 1979 ve 1983 yılları arasında, Oyunlar yalnızca Hollanda ve Antiller arasında gerçekleşmiş ve daha sonra iptal edilmiştir. 1995 yılında, eski yüzücü ve politikacı Erica Terpstra, Oyunlar'ı birkaç ülkenin gençlerini bir araya getirebilmek amacıyla tekrar kurmuştur.

1995: Aruba
1997: Curaçao (Hollanda Antilleri)
1999: Sint Maarten (Hollanda Antilleri)
2001: Rotterdam (Hollanda)
2003: Aruba
2005: Willemstad (Hollanda Antilleri)
2007: Lahey (Hollanda)
2009: Aruba
2011: Curaçao – iptal edildi

Hollanda Antilleri ve Aruba'da, Oyunlar popülerdi. 2005 yılında, Curaçao'da bulunan Ergilio Hato Stadyumu'nda geçekleşen Oyunlar'ın açılış seremonisinde çok büyük bir kalabalık bulunuyordu. Hollanda'da ise daha az popülerdi. 2007'de, açılış seremonisi Spuiplein'deki stadyumda yapılmıştır. Buna rağmen yalnızca birkaç bin insan gelmiştir ve diğer günlerde etkinlikleri ziyaret eden kişi sayısı günlük birkaç yüzdü.

Oyunlar'da gerçekleştirilen sporlar:

Beyzbol
Bovling
Futbol
Judo
Softbol
Yüzme
Tenis
Hollanda takımının gücü diğer eskiden takımların güçlerine göre ayarlanırdı, Çünkü Hollandalı takımın gücü normalde diğer katılımcılara kıyasla çok daha yüksek olurdu. Hollandalı katılımcılar genelde, boşluğu doldurmak için bölgesel takımlar veya daha genç atletler ile katılırdı.

 Aruba
 Hollanda Antilleri
 Hollanda
 Surinam – 1965 ve 1975 yılları arasında bağımsızlıklarına kadar katılmışlardır.

Çok sporlu etkinlikler listesi

NOC-NSF sitesi NOC*NSF'den oyunlar hakkında genel bilgi.

Kış Olimpiyatları, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK) tarafından organize edilen ve 4 yılda bir önceden seçilen bir şehirde yapılan spor oyunları organizasyonudur. Yaz oyunlarının aksine kayak ve buz hokeyi gibi kar ve buz üzerinde yapılmaya müsait sporları içerir.
Oyunlar 2002 yılında Salt Lake City'de (ABD) yapılmıştır. 2006 Torino (İtalya) Oyunları ise 10 Şubat 2006 tarihinde yapılan açılış töreni ile başlamış ve 17 gün boyunca süren müsabakalar sonunda sonuçlanmıştır.
Oyunları 2014 yılında yapma hakkı UOK tarafından Rusya'nın Soçi şehrine verilmiştir. 2018 yılında ise Kış Olimpiyatları Güney Kore'de Pyeongchang şehrinde düzenlenmiştir.

Olimpiyat Oyunları
Uluslararası Olimpiyat Komitesi

IOC resmî site5 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Olympic.org1 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - IOC overview of the Olympic Games
Vancouver 2010.com25 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - resmî site
2006.org - resmî site
Torino 2006 Winter Olympics News
Salt Lake 2002.com8 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - resmî site
Janecky.com22 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - a history of the Olympics
Winter Games Newspaper Archive5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Skiing History.org - skiing at the first 4 Winter Olympics - 1924-36
Resmi olmayan Kış Olimpiyatları sitesi

Madalya veya diğer adıyla madalyon, savaşta yararlık gösterenlere, yarışlarda derece alanlara ödül, bazen de önemli bir olay dolayısıyla ilgililere hatıra olarak verilen metal nişan. Ödülleri inceleyen bilime faleristik denir.

İtalyanca medaglia "özel amaçla basılan metal para, metal para şeklinde süs" sözcüğünden alıntıdır. İtalyanca sözcük Geç Latince metallea "metal para" sözcüğünden evrilmiştir.

Bir madalyayı ödüllendirmek için kullanmanın ilk örneği, MÖ dördüncü yüzyılda Baş Rahip Jonathan'ın Büyük İskender'in yardımıyla İbranileri yönettiğini ve bunun karşılığında, İskender, Jonathan'a kralın akrabalarına onur olarak verme geleneği olan altın düğmeler gönderdi. Roma imparatorları hem askeri madalya ödülleri, hem de çok büyük madeni paralar gibi, genellikle altın veya gümüş madalyonlardan oluşan siyasi hediyeler kullandılar.
Osmanlı Devleti'nde, genellikle askeri alanda üstün başarı gösteren kişilerin madalya ile taltif edilmesi 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren görülmektedir. II. Abdülhamid döneminde ise İmtiyaz, İftihar, Maarif, Hamidiye Demiryolu, Kanun-ı Esasi, Yunan Muharebesi, Hicaz Demiryolu, Galatasaray Futbol Kulübü, Sanayi, Tahlisiye gibi çok çeşitli madalyalar verilmekteydi.

Ödül listeleri
Türkiye madalya ve nişanları
Nişan (onur)
Kordon (şerit)
Omuz işareti
Fahri unvan
Madalyon

Masa oyunu ya da kutu oyunu ya da tahta oyunu, genellikle düz bir zemin ya da karton, tahta, plastik gibi malzemelerden yapılmış düzlemler üzerinde, oyun taşlarını veya pullarını belirli kurallar çerçevesinde hareket ettirmek suretiyle oynanan oyunlara verilen genel ad. Oyunun oynandığı düzlem genellikle önceden resim, geometrik şekiller veya yazılarla hazırlanmış olur. Senet, Ur Kraliyet Oyunu, Go, Liubo, Patolli bilinen en eski tahta oyunlarından bazılarıdır.
Masa oyunları dama ve satranç gibi sadece stratejiye veya tavla ve Monopoly gibi şans ve stratejinin bileşimine dayalı olabilir. Şansa dayalı masa oyunlarında zar veya yazı tura gibi rastgele sonuç üreten araçlar veya düzenekler kullanılabilir. Modern masa oyunlarında düzlem ve taşların yanı sıra sahte paralar, kartlar, sayaçlar vb. araç gereçler de oyuna eşlik edebilir.
Antik masa oyunları genellikle iki ordunun savaşını temsil eder. Modern oyunların birçoğu da benzer bir mantık (rakibini alt etme) izlemesine rağmen kimi oyunlarda oyunun sonucu kazanılan puanlarla ya da gerçek veya sahte paraların miktarıyla belirlenir.
Masa oyunları aile, strateji ve parti olmak üzere 3 farklı kategoriye ayrılabilir.
Aile kutu oyunları: Her yaşa uygun, kuralları pek karmaşık olmayan, 15 ila 60 dakika kadar süre içerisinde biten oyunlar. Aile oyunları arkadaş ve aile ile oynamaya uygundur.
Strateji kutu oyunları: Öğrenmesi yine kolay olan ancak oyun süresi uzun ve uzmanlaşması süre alan oyunlara denir. Arkadaşlarla oynamak için ideal.
Parti kutu oyunları: Hızlı, basit ve kalabalık gruplara uygun oyunlara denir. Parti kutu oyunlarının öne çıkan en önemli özelliği oyuncular arası etkileşimin yüksek olmasıdır.

İskambil oyunu
Kart koleksiyonu oyunu
Rol yapma oyunu
Savaş oyunu
Strateji oyunu

Maskot; okul, askeri birlik, marka, takım veya şirket gibi genel kimliği olan bir topluluğu simgelemek için kullanılan Hayvan, çizgi film karakteri gibi varlıkların çizimleri ve 3 boyutlu modelleri. Genellikle tanıtım ve seyircileri coşturmak amacıyla kullanılır ve uğur getirdiğine inanılır. Maskot şeklindeki anahtarlıklara binaen Türkçede zaman zaman "anahtarlık" anlamında da kullanılır.
Maskotlar sıklıkla spor kulüplerinin lakaplarıyla karıştırılır. Örneğin, Tennessee Üniversitesi'nin lakabı "volunteers" (gönüllüler) olmakla beraber maskotu "Smokey" adındaki bir köpektir.

Ponpon kız
FIFA Dünya Kupası maskotları
Totem

Mascot oluşturma yöntemleri 1 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
List of Free and Open Source software mascots (İngilizce)
500'den fazla spor maskotunun listesi 11 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Maç, insanların veya takımların birbirleriyle yarıştığı bir spor etkinliği veya oyundur. Maç bu anlamlara gelebilir:

Üçüncülük maçı - takımların üçüncü, hangisinin dördüncü olacağını belirlemek için gerçekleştirilen müsabaka.
Hazırlık maçı - ödülsüz spor karşılaşması.
TLC maçı, - profesyonel güreşin maç tiplerinden biri.
Merdiven maçı, merdivenlerin olduğu bir profesyonel güreş maç türü
NBA All-Star Maçı -  her yılın Şubat ayında National Basketball Association (NBA) tarafından düzenlenen ve ligin 24 yıldız oyuncusunu bir araya getiren gösteri maçı.
Battle Royal maçı - bir profesyonel güreş elemeli maç türü.
Royal Rumble maçı, bir profesyonel güreş maç türü.
Jübile maçı, bir spor dalında kulüp adına uzun süre çalışanların onuruna düzenlenen bir karşılaşma.
Maçın oyuncusu - sahada en çok göze çarpan ve izleyicilerde bir veya birden fazla maçta beğeni uyandıran sporcuya verilen ödül.

Maç Sayısı - Woody Allen tarafından yazılan ve yönetilen sinema filmi

Meridian Match - Bulgaristan'da yayınlanan günlük spor gazetesi.
Paris Match - Fransa'da yayınlanan haftalık dergi.
Match of the Day - Premier League sezonunda genellikle Cumartesi akşamları BBC One'da yayınlanan bir futbol programı.

Yarışma
Yarış
Şampiyona
Kura
Eleme
Raunt
Tur

Naadam (Moğolca:Наадам), Naɣadum, Moğolistan'da geleneksel bir festivaldir. Festival aynı zamanda yerel olarak "eriin gurvan naadam" (эрийн гурван наадам), "erkeklerin üç oyunu" olarak da adlandırılır. Oyunlar Moğol güreşi, at yarışı ve okçuluktur ve yaz boyunca ülke çapında yapılır. Kadınlar okçuluğa ve kızları at yarışı oyunlarına katılır, ancak Moğol güreşine katılmazlar.
2010 yılında Naadam, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsilci Listesine yazılmıştır.

Naadam, Moğollar arasında en çok izlenen festivaldir ve yüzyıllardır bir şekilde var olduğuna inanılmaktadır. Askeri geçit törenleri ve okçuluk, binicilik ve güreş gibi spor müsabakaları, düğünler veya manevi toplantılar da dahil olmak üzere çeşitli vesilelerle kutlanan aktivitelerden kaynaklanmaktadır. Daha sonra askerleri savaş için eğitmenin bir yolu olarak hizmet etti ve Moğolların göçebe yaşam tarzıyla da bağlantılıydı. Moğollar, tatile başlamak için uzun bir şarkı ve ardından bir Biyelgee dansı içeren yazılı olmayan tatil kurallarını uygularlar. Spor Stadyumu çevresinde at sütünden (airag) yapılmış özel bir içecekle birlikte geleneksel yemekler veya Khuushuur servis edilmektedir. Üç güreş, at yarışı ve okçuluk oyunu 13. yüzyıl Moğollarının Gizli Tarihi kitabında da bulunmaktadır. Qing hanedanının yönetimi sırasında, Naadam resmi olarak düzenlenen bir festival haline geldi. Günümüzde, Moğolistan'ın Qing hanedanından bağımsızlığını ilan ettiği ve Moğol Devlet Bayrak Günü ile çakıştığı 1921 Devrimi'ni resmi olarak anmaktadır. Naadam ayrıca yeni devletin başarılarını da kutlamaktadır. Sovyetler Birliği]]'nin Komünist etkisi altında 1930'larda laikleşene kadar Budist / şaman tatili olarak kutlanmıştır.
En büyük festival (Ulusal Naadam), Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'da 11-13 Temmuz tarihleri arasında Ulusal Spor Stadyumu'nda düzenlenen Ulusal Tatil sırasında gerçekleşir. Dansçılar, sporcular, at binicileri ve müzisyenlerin yer aldığı ayrıntılı bir tanıtım töreni ile başlar. Törenden sonra yarışmalar başlar. Yarışmacılar çoğunlukla ata biner. Naadam ayrıca Temmuz ve Ağustos aylarında Moğolistan ve İç Moğolistan'ın farklı bölgelerinde kutlanmaktadır. Naadam Tuva Cumhuriyeti'nde 15 Ağustos'ta kutlanır.
Cengiz Han'ın Moğolların dokuz kabilesini temsil eden dokuz at kuyruğu, Naadam şenliklerini açmak için Sukhbaatar Meydanı'ndan Stadyuma halen törenle taşınmaktadır. Açılış ve kapanış törenlerinde, monte edilmiş süvari, atletler ve keşişlerin etkileyici geçitleri vardır.

Chinggis Khaan's Mongolia. S. Uranbileg and E. Amarbilig. Ulaanbaatar, 2006, 156 p. 99929-65-08-8. In English.
Naadam Festival15 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Center for the Study of Eurasian Nomads
Naadam Festival Blog 27 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.- Mongolia Naadam Festival
Mongolia Naadam Festival and Events 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.- Mongolia Naadam Festival and Events
Naadam Festival in Mongolia 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.- Naadam Festival in Mongolia
Audio coverage 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of horse racing

I. Türkiye Hükûmeti veya I. İnönü Hükûmeti (30 Ekim 1923 - 6 Mart 1924), Türkiye Cumhuriyeti'nde kurulan ilk hükûmettir. I. Türkiye Hükûmeti kurulmadan önce de 23 Nisan 1920 - 29 Ekim 1923 arasında başka hükûmetler de vardı, ancak 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildi ve bundan ötürü hükûmet sıralaması tekrar 1'den başladı.

Kurulan ilk hükûmetin ilk başbakanı Cumhuriyet Halk Partisi üyesi İsmet İnönü'ydü. İnönü, Türk Kurtuluş Savaşı'nda başarılı bir general olmasının yanı sıra, Mudanya Mütarekesi ve Lozan Antlaşması görüşmelerinde de yetenekli bir politikacı olduğunu kanıtlamıştı.

1935 yılına kadar Türkiye'de soyadları kullanılmamaktaydı, bu durum Soyadı Kanunu'na kadar geçerli olmuştur. Listede yer alan soyadlar, kabine üyelerinin daha sonra aldıkları soyadlardır.

Şeriyye Vekâleti Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınan, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye ise Kurtuluş Savaşı sırasında faaliyet gösteren geçici bir bakanlıktı. Her iki bakanlık da 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılmış ve İsmet İnönü yeni hükûmeti kurmak üzere istifa etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hükûmetleri Kronolojisi19 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. MFA.gov.tr

10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü, 10 Kasım 1938 günü saat 09.05'te yaşamını yitiren, Türkiye'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk anısına her yıl tutulan ulusal yastır. 10 Kasım gününü kapsayan Atatürk Haftası ise Atatürk'ün yurt genelinde anıldığı, ilke ve devrimlerinin anlatıldığı, radyo ve televizyonda konuşmalarının kendi sesinden yayımlandığı, Atatürk'le ilgili filmlerin gösterildiği; 10-16 Kasım tarihleri arasına karşılık gelen haftaya denir.
10 Kasım günleri saat 09.05'te çalan siren sesleriyle birlikte Türkiye genelinde 2 dakika süreyle Atatürk anısına saygı duruşuna geçilmektedir. Ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi binası önündeki bayraklar hariç, Türkiye'deki tüm resmi binalarda ve ülkenin dış temsilciliklerde bayraklar, yas göstergesi olarak yarıya indirilir. Anıtkabir'de bulunan bayraklar diğer günlerde hiçbir sebeple yarıya indirilmez. Bayrağın sürekli çekili bulunmadığı yerlerde, bayrak önce göndere çekilir; daha sonra da yarıya indirilir.

Başkent Ankara'daki törenler Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Meclis Başkanı, Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerin genel başkanları, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve diğer devlet erkânın katılımıyla Anıtkabir'de gerçekleştirilir. Tören, Aslanlı Yol'da yürüyüşle başlar. Yürüyüşün ardından Cumhurbaşkanı, Atatürk'ün mozolesine çelenk koyar. Saat 09.05'te devlet erkânı iki dakikalık saygı duruşunda bulunur ve İstiklâl Marşı okunur. Törenin ardından Anıtkabir Özel Defteri imzalanır.

İstanbul'da, resmî ve askerî erkân ile sivil toplum örgütlerinin, öğrencilerin ve halkın katıldığı Atatürk'ü anma törenleri bazı yıllar Atatürk'ün vefat ettiği İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunan Dolmabahçe Sarayı'nın 71 numaralı odasında düzenlenir. Törenin, valilikçe Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'nda düzenlendiği yıllarda bile Dolmabahçe Sarayı'nda halkın katılımıyla Atatürk'ü anma töreni yapılır. Saat 09.05'te başlayan siren sesi eşliğindeki iki dakikalık saygı duruşunun ardından İstiklâl Marşı okunur. Törenden sonra Saray ziyaretçilere açılır.

Okullarda düzenlenen bayrak törenleri, bayrağı yarıya indirecek öğrenci ile gönderin sağında ve solunda bayrağa dönük olarak duran iki diğer öğrencinin, "hazır ol"da bayrağı selamlamasıyla başlar. Saat 09.05'te gelen siren veya boru sesi eşliğinde meşaleler yakılır ve katılımcılar iki dakikalık saygı duruşunda bulunur. 10 Kasım haricindeki saygı duruşlarında bu süre bir dakikadır. Saygı duruşunun ardından gönderde çekili duran bayrak, İstiklâl Marşı eşliğinde ağır ağır yarıya indirilir. Marşın bitimi ve görevli öğretmenin "rahat" komutu ile bayrak töreni tamamlanır. Tören boyunca Atatürk Büstü'nün sağ ve sol yanında biri kız, diğeri erkek iki öğrenci tarafından saygı nöbeti tutulur. Yarıya indirilen bayrak, ders günün sonunda yeniden tören yapılması gerekiyorsa tekrar tepeye çekilmez. Yeni tören seyyar direkli bir bayrakla yapılır. Bayrak, gün batımında görevli kişi tarafından törensiz olarak tepeye çekilir.

Pek çok il ve ilçede kaymakamlık ve valilik tarafından düzenlenen Atatürk'ü anma törenleri kapsamında, kamu görevlileri ve yerel halkın katılımıyla Atatürk anıtına çelenk bırakılır. Saat 09.05'te gelen siren sesiyle iki dakikalık saygı duruşunda bulunulur. Ardından İstiklâl Marşı eşliğinde bayraklar yarıya indirilir. Törenden sonra sıklıkla bölgede bulunan okul veya kültür merkezi gibi yerlerde günün anlam ve önemine uygun konuşmalar yapılır ve Atatürk ile ilgili sergi açılışları, oratoryolar, şiir ve müzik dinletileri gibi etkinlikler düzenlenir.

Pek çok büyük devlet kurumu ve üniversite de kendi Atatürk'ü anma törenlerini düzenler. Kurumda çalışanların katıldığı bu törenlerde, Atatürk büstüne çelenk konulur; iki dakikalık saygı duruşunda bulunulur ve İstiklâl Marşı eşliğinde bayraklar yarıya indirilir. Törenin ardından, günün anlam ve önemini vurgulayıcı konuşmalar ve sunumlar yapılır; sergi, dinleti gibi etkinlikler düzenlenir.

Her yıl 10 Kasım günü saat 09.05'te sirenlerin çalmasıyla birlikte ülke genelinde pek çok kişi, o sırada törende olmasa bile, bulundukları noktada saygı duruşuna geçmektedir. O anda trafikte olan insanlar arabalarından inerek saygı duruşuna katılmakta ya da korna çalarak sirene eşlik etmektedir. Devlet kurumlarının düzenlediği anma törenlerinin yanı sıra sivil toplum örgütleri de tören, gösteri veya yürüyüş gibi etkinlikler düzenlemekte ya da resmî kurumların düzenledikleri etkinliklere katılmaktadırlar. Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün hayatını kaybettiği odada düzenlenen anma törenine katılmak isteyenler uzun kuyruklar oluşturmakta, törenin ardından Atatürk'ün yatağına karanfiller bırakıp Saray'ı ziyaret etmektedir.
Ayrıca Türkiye'nin pek çok yerinden yüz binlerce insan, her yıl Atatürk'ü mezarı başında anmak için Anıtkabir'i ziyaret etmektedir. Genelkurmay Başkanlığının açıkladığı verilere göre 2013 yılında yani Atatürk'ün ölümünün 75. yıldönümünde bu sayı 1 milyon 89 bin 615'e ulaşmıştır. 2014 yılındaki ziyaretçi sayısının da 850 bin kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayı 2024 yılı 10 Kasımı'nda yeniden 1 milyonu geçmiştir. 2025 yılında yeni bir rekorla, ziyaretçi sayısı 1 milyon 200 bin'i geçmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü
Mustafa Kemal Atatürk'ün hatırası
Türkiye'de belirli günler ve haftalar

16. Kolordu Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı dönemi askerî birimlerinden biridir.

Ağustos 1916, Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

16. Kolordu (Kafkasya)
5. Tümen, 8. Tümen

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

16. Kolordu (Kafkasya)
5. Tümen, 8. Tümen

5. Piyade Tümeni 13., 14. ve 15. Piyade Alaylarından oluşmaktaydı. 2000–3000 arasında Şeyh Muhammed Diyauddin, Mutki Aşireti Reisi Hacı Musa Bey ve diğer milis birlikler bulunmaktaydı. 7 Kasım 1916 tarihinde Mustafa Kemal Paşa Bitlis bölgesinde 5. Tümen komutanlığındaki görev değişikliğini, arazi üzerindeki tertibatını, ihtiyaçlarını ve genel durumunu görmek ve Van Harekât Müfrezesinin hareketini temin etmekle görevliydi. Mustafa Kemal 10 Kasım - 21 Kasım tarihleri arasında Bitlis merkezinde Milis Komutanlarla görüşmüş, hastane, askerî birlikler, bazı türbe ve camileri gezmiştir. Ayrıca 15 Kasım 1916 tarihinde Rahva Ovası'nda bulunan Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki Türk Birliğine bir tatbikat yaptırmıştır.

19. Piyade Tümeni, Osmanlı Ordusu'nun tümenlerinden biridir.

Ağustos - Ekim 1914'te Tekfurdağı (Rodosto)'da kuruldu. 1 Ocak 1915'te etkinleştirildi. Önceleri 57, 58 ve 59 alaylardan ibaretti. 20 Ocak 1915'te komutanlığına Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) atandı ve kurmay başkanlığına Binbaşı Mehmet Hulusi (Conk) getirildi. 58. ve 59. alayların 6. Kolordu'ya sevk edildikten sonra 9 Şubat 1915'te 72. ve 77. alaylarıyla takviye edilmesiyle yeniden organize edildi.

6 Nisan 1915'te Çanakkale'de 7. Piyade Tümeni ve 9. Piyade Tümeni'dan oluşan Mirliva Esat (Bülkat) komutasındaki 3. Kolordu'ya verildi ve Mareşal Liman von Sanders komutasındaki 5. Ordu'nun ihtiyatı olarak Maydos'ta konuşlandırıldı.
25 Nisan 1915 sabahı ANZAK'ın çıkarmasıyla Arıburnu Cephesi açıldığında ilk olarak fırkaya bağlı Binbaşı Hüseyin Avni komutasındaki 57. Alay gönderildi. 8 Ağustos 1915'te Mustafa Kemal Anafartalar Grubu Komutanlığına atanınca yerine 27. Alay Komutanı Kaymakam Şefik (Aker) getirildi.

19 Ocak 1916'da Keşan ve Şarköy'e sevk edildikten sonra 20. Fırka ile birlikte Miralay Yakup Şevki (Subaşı) komutasında yeniden oluşturulan 15. Kolordu'ya verildi. (10 Kasım 1916'da 15. Kolordu'nun komutanlığına Cevat getirildi.)
Liman von Sanders'in karşı çıkmasına rağmen Enver Paşa'nın emriyle Cevat (Çobanlı) komutasındaki 15. Kolordu'ya bağlı olarak Galiçya'ya yollandı ve 1916 yılının Temmuz ayı sonlarında cepheye ulaştı. 16 Ekim 1916'da komutanlığına Kaymakam Sedat (Doğruer) getirildi. Çetin çatışmalardan sonra 11 Haziran 1917'de cepheden çekilmeye başladı ve 7 Temmuz 1917'de tamamen çekildi.

Ağustos'ta Sina ve Filistin Cephesi'ne sevk edildi. Yıldırım Ordular Grubu'na bağlı olarak Mirliva Ali Rıza (Sedes) komutasındaki 15. Kolordu'ya verildi. Komutanı Kaymakam Sedat (Doğruer) ve Kurmay Başkanı Binbaşı Ömer Lütfi (Argeşo) olduğu halde Üçüncü Gazze Muharebesi'ne katıldı.

Megiddo Muharebesi (Nablus Hezimeti) sırasında Miralay Sami Sabit komutasında, Miralay Rüştü (Sakarya) komutasındaki 16. Tümen ile birlikte Gustav von Oppen'in Alman Asya Kolordusu'na bağlı olarak savaştı ve imha edildi.

Kaymakam Mustafa Kemal (Atatürk), 20 Ocak 1915 - 8 Ağustos 1915
Kaymakam Şefik (Aker), 8 Ağustos 1915 - 16 Ekim 1916
Kaymakam Sedat (Doğruer), 16 Ekim 1916 -
Kaymakam Sami Sabit (Karaman)

Dörder taburdan oluşan üç alaydan ibaretti.

57. Piyade Alayı
72. Piyade Alayı
77. Piyade Alayı
2. Makineli Tüfek Müfrezesi
Süvari bölüğü: 4. Süvari Alayı'nın 5. Bölüğü
Topçu Alayı (25. Topçu Alayı 2. Taburu ve 9. Topçu Alayı 1. Taburu)
İstihkam Bölüğü (3. İstihkam Taburu 4. Bölüğü)
19. Sıhhiye Bölüğü
Muhabere Grubu

Edward J. Erickson, Ordered to die: a history of the Ottoman army in the First World War, Greenwood Publishing Group, 2001, ISBN 0-313-31516-7, 9780313315169.

1923 Türkiye genel seçimleri, 28 Haziran 1923 tarihinde 2. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılmış, Türkiye'nin ilk genel seçimleridir.
Seçimde mebusların büyük kısmını Birinci Grup olarak adlandırılan Müdafaa-i Hukuk Grubu elde etti. 1919'dan beri mecliste önemli bir ağırlığı oluşturan İkinci Grup ise meclisin o dönemin anayasası sayılan Kanun-i Esasi'ye uygun olarak feshedilmediği gerekçesiyle seçimleri protesto etti. Bağımsız olarak seçilen birkaç milletvekilinin dışında tüm milletvekilleri Birinci Grup'tandı. Muhalif olarak seçilmeyi başaran tek aday Gümüşhane mebusu Zeki Bey (Kadirbeyoğlu) oldu.

Seçim kararı 1 Nisan 1923 tarihinde alındı. Meclisin feshedilmesi ve yeni bir meclis oluşturulması düşüncesinin temel nedeni Lozan Barış Görüşmeleri idi. Muhalefetin Lozan Konferansı'nda büyük bir taviz verildiğini savunacağı ve Lozan Antlaşması'nı kabul etmeyeceği düşünülüyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal, Batı Anadolu gezisinde kamuoyunu hazırlamaya çalıştı ve gezi dönüşü 20 Şubat'ta Vekiller Heyeti Başkanı Rauf Bey'in çalışma yerinde vekiller heyeti ile bir gece toplantısı yapıldı. Toplantıya Meclis ikinci başkanı Ali Fuat Paşa da katıldı. Bu toplantıda meclisin feshedilmesi ve seçimin yenilenmesi kararlaştırıldı.
1 Nisan 1923 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Grubu'na mensup 120 mebus tarafından seçim kanunu tasarısı meclise sunuldu. Ancak Teşkilat-ı Esasiye'ye göre meclisin yeniden seçime gidebilmesi için 2/3 çoğunluk gerekiyordu. Muhalafetin meclise gelmeyerek 2/3 çoğunluğun sağlamasını engelleyebileceğini düşünen Mustafa Kemal Paşa İstanbul gazetecileriyle yaptığı İstanbul Kasrı Mülakatında şöyle dedi:
Üç yüz küsur kişiyi bir araya toplayarak ekseriyet-i sülüsanla karar almak müşküldür. Fakat meclis gayesine vasıl olduktan sonra, vazifesini ikmal etmiştir. Ve yeni intihabata (seçime) karar vermeye ve dağılmağa mecburdur. Şu veya bu bahane ile idame-i hayata çalışması istibdada başlaması demektir. Bunun için de çare bulunur. Hariçtekileri bir defa davet ederiz, gelmezler. Bir daha davet ederiz, gelmezler. Bir daha davet ederiz gelmezler ve binaenaleyh davete icabet etmeyenleri mebusluktan müstafi olduğuna dair bir karar alırız, mesele hallolunur.
Seçimden önce seçim yasasında bazı değişiklikler yapıldı. 3 Nisan 1923 tarihinde yapılan bu değişiklik şunlardı: Eskiden her 50.000 erkek başına bir mebus seçilirken, bu rakam 20.000 olarak değiştirildi. Seçmen yaşı ise 18'e indirildi. Seçmek ve seçilebilmek için vergi vermek zorunluluğu kaldırıldı. Bu seçimin ilklerinden biri de Tunalı Hilmi Bey'in kadınlara seçilme hakkı için öneri vermiş olmasıdır. Hicri takvime göre 4 Nisan 1339 (1923) tarihli Vakit gazetesinde "Tunalı Hilmi Bey kadınlara hakk-ı intihab verilmesini teklif etmiştir." adlı haberde şöyle denilmektedir: "Yeni intihab kanununun Mecliste müzakeresi esnasında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey bu münasebetle kadınlara hakkı-ı intihab verilmesini teklif etmiş, bu teklif bilhassa ilmiyeye mensup mebuslar tarafından şiddetli bir münakaşaya mucib olmuştur."
Muhalif İkinci Grup, seçimlerden önce seçim yasasında değişiklik yaparak Meclis üyeliği için "o zamanki sınırlar içerisindeki yerlerde doğmak ya da en az 5 yıl ikâmet etmek" gerekliliğini okutmadan komisyona getirerek Mustafa Kemal Paşa'nın seçilmesini olanaksız kılmak istedi ama başarılı olamadı. Bazı kişiler, örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mardin'den aday olduğunu gazetelerden öğrenmişti.

Seçimler 28 Haziran 1923 tarihinde yapıldı. 72 seçim çevresinden 286 milletvekili seçildi (Mustafa Kemal Paşa'nın hem İzmir hem de Ankara'dan aday olup kazanması sebebiyle kimi belgelerde 287 olarak da geçer.) Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının tümü milletvekili seçildi. 23 Temmuz 1923 tarihinde de Lozan Antlaşması imzalandı.
2. dönem boyunca 20 vekil istifa etti, 2 vekilin vekilliği düşürüldü, 25 vekil öldü (6'sı idam). Toplamda boşalan 47 koltuk için ara seçimler yapıldı. Böylece 2. dönem boyunca görev yapan milletvekili sayısı 333 oldu.

1927 Tevkifatı, Türkiye'de gizli faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyelerine karşı 1927 sonbaharında yapılan yaygın tutuklamalardır. Dönemin TKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör'ün gizli parti belgelerini ve üye listelerini polise teslim etmesi üzerine o sırada Türkiye'de Komintern sorumlusu olarak bulunan Şefik Hüsnü'yü ve TKP Merkez Komitesi üyelerini de içine alan büyük bir tutuklama yapılarak 1928 TKP Davası açılmıştır. Bu tutuklamalarda Merkez Komitesi üyelerinden Şevket Süreyya Aydemir de Vedat Nedim Tör'le birlikte hareket ederek daha sonra Kadro dergisi hareketini başlatmışlardır.

Bu dönemde TKP Ocak 1921'de parti başkanı Mustafa Suphi ile birlikte çok sayıda Merkez Komitesi üyesinin Bakü'deki kuruluş kongresinden Ankara'ya gelirken Trabzon'da öldürülmelerinin yaralarını sarmaya çalışmıştır. İstanbul, Ankara ve diğer illerde örgütlenmiş, 1927 Adana Demiryolu Grevi başta olmak üzere çeşitli eylemlerde yer almıştır. Fakat gerek Sovyetler Birliği Komünist Partisinin belirleyici rol oynadığı Komintern yönetiminin Kemalizme karşı tutum konusunda değişen kararları, gerek kısmen buna da bağlı olarak parti içinde baş gösteren ayrılıklar, gerekse Takrir-i Sükun ilan edilmesinin ardından ülkede her türlü muhalif harekete karşı artan baskılardan dolayı parti zor durumda kalmıştır.

Tutuklamalarda aralarında üst düzey parti yöneticilerinin de olduğu çok sayıda komünist yakalanmıştır:

Şefik Hüsnü, 3 ay hapse mahkûm oldu
Vedat Nedim Tör, beraat
Şevket Süreyya Aydemir, beraat
Nâzım Hikmet, yurt dışında olduğu için gıyabında 3 ay hapse mahkûm oldu
Hikmet Kıvılcımlı, 3 ay hapse mahkûm oldu

1927 Türkiye genel seçimleri, üçüncü dönem Büyük Millet Meclisi için aşamalı seçim sistemi ile yapılan seçim. İkinci seçmenlerin seçimi 20 Temmuz 1927'de, vekil seçimleri ise 1 Eylül'de yapıldı. Katılımın %20 civarında olmasından dolayı bir sonraki seçimde katılımı artırmak için propaganda çalışması yapılmıştır.

1923 yılında Mustafa Kemal Halk Fırkası'nı kurdu. Hemen ardından 1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. TCF, Şubat 1925'te patlayan Şeyh Sait Ayaklanması gerekçe gösterilerek kapatıldı. Böylece 1927 seçimlerine tek parti ile gidildi.

Seçimden önce, 16 Haziran 1927'de bir yasa değişikliği ile ordu mensuplarının aday olabilmek için ordudan istifa etmeleri ya da emekliliklerini istemeleri şart koşuldu. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Kâzım Karabekir emekliliklerini istediler. Mustafa Kemal, zaferden 5 yıl sonra ilk olarak İstanbul'a gelerek seçim çalışmalarını yürüttü. Mustafa Kemal oyunu Beşiktaş'ta, İsmet Paşa ise Heybeliada'da kullandı. Halkın seçime katılmasını teşvik etmek için davul zurnayla, bazı yerlerde bando ile davetler yapıldı. Seçimlere katılım oranı %20 civarında oldu.

1931 Türkiye genel seçimleri, 25 Nisan 1931 tarihinde, TBMM 4. Dönem milletvekillerinin belirlenmesi için yapılan seçimler. Katılımın bir önceki seçimde düşük olmasından dolayı bu seçimde katılımı artırmak için propaganda çalışması yapılmıştır.

1930 yılında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), aynı yıl içinde meydana gelen Menemen Olayı'nda kısa süre önce kendi kendini kapattı. SCF'nin kapanmasından sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, geniş bir yurt gezisine çıktı. Bu gezi sonrasında Çankaya Köşkü'nde Mustafa Kemal Paşa başkanlığında TBMM Başkanı Kazım Özalp ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı bir toplantı neticesinde seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Ancak SCF'nin kapanması üzerine farklı bir taktik geliştirilerek, mecliste parti yerine bağımsız milletvekillerinin bulunması yöntemine geçildi.
Mustafa Kemal Paşa bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Fırkası'nı (CHF) denetime tabi tutmak için CHF'nin 22 ilde 30 milletvekilliği için aday göstermeyerek, buralarda bağımsızların seçilmesi için onlara bir fırsat tanımıştı. Ancak bu adayların laik, cumhuriyetçi ve milliyetçi olmaları istenmişti.

CHF 63 olan seçim çevresinde 287 aday gösterip, 22 seçim çevresinde (Adana, Afyonkarahisar, Aksaray, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bolu, Burdur, Bursa, Isparta, Kastamonu, Konya, Manisa, Niğde, Sinop, Tekirdağ illerinde birer, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Kütahya, Samsun'da ikişer, İstanbul'da ise 4 olmak üzere) toplam 30 adaylığı bağımsızlara bıraktı.
25 Nisan 1931 tarihinde yapılan seçimlerde, CHF'nin ilan ettiği 287 aday seçilirken, 30 bağımsız milletvekilliği için 194 adayın mücadele ettiği seçimlerde İstanbul'da 3, Samsun ve Tekirdağ'da da birer bağımsız aday seçilemedi. Seçilen 3 bağımsız aday da, iki yerden birden seçildiği için 10 bağımsız adaya ayrılan milletvekilliği boş kaldı. Bağımsız olarak seçilen 20 milletvekilinden 10'u dönem içinde CHF'ye katıldı Kütahya'dan seçilen 2 bağımsız milletvekilinin milletvekillikleri görevlerinden zamanında ayrılmadıkları gerekçesiyle onaylanmadı.
63 seçim çevresinden toplam 317 milletvekili seçildi. 3 milletvekili iki ilden birden seçildi. Bunlardan İstanbul ve Bolu'dan kazanan Salâh Cimcoz İstanbul'u, Kütahya ve Burdur'dan kazanan Recep Peker Kütahya'yı, Malatya ve Manisa'dan kazanan İsmet İnönü ise Malatya'yı tercih etti.

1935 Türkiye genel seçimleri, 8 Şubat 1935 tarihinde 5. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılmış genel seçimlerdir.
5 Aralık 1934'te yapılan ve kadınlara milletvekili seçilme hakkı veren anayasa değişikliği sonrasında yapılan ilk milletvekili seçimleri olup 383 erkek, 18 kadın milletvekili seçilmiştir. Bu, %4,8'lik oran, Cumhuriyet tarihinde kadınların meclise en yüksek orandaki katılımı olma özelliğini %17.8 oranına çıkan 2015 Haziran genel seçimlerine dek korudu. Ayrıca seçim öncesinde seçmen yaşı 18'den 22'ye çıkarılmış, seçimde bu şekilde uygulanmıştır. Seçim, tek parti dönemindeki diğer seçimler gibi iki dereceli yapılmış ve seçime sadece CHF listesi katılmıştır. CHF'nin 1927 tüzüğü uyarınca aday listeleri partinin "değişmez genel başkanı" sıfatıyla Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından belirlenmiş ve ilan edilmiştir. Ayrıca Cumhuriyet Halk Fırkası'nın bu isimle katıldığı son seçimlerdir, 1935 yılının mayıs ayında 384 milletvekili ve 160 il delegesi ile toplanan Dördüncü Kurultay'da partinin adı, Dil Devrimi'nin getirdiği yeni anlayış uyarınca Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirilmiştir. Seçimden hemen sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Atatürk 4. kez cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Seçim sonuçlarına göre, Meclis'e 17 kadın milletvekili girmiştir. 1936'da boşalan milletvekillikleri için yapılan ara seçimde Hatice Özgener Çankırı'dan milletvekili seçilmiş, böylece TBMM'nin 5. döneminde 18 kadın parlamenter Meclis'te bulunmuştur.

Türk siyasetinde kadınların yeri

Köln, Almanya merkezli Hilâfet Devleti adlı örgütün lideri Metin Kaplan'a bağlı kişiler, 1998'deki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında, Ankara'daki Anıtkabir ile İstanbul'daki Fatih Camii'ne bir dizi saldırı düzenlemeyi planladıkları gerekçesiyle, Türk emniyet birimlerinin 28 Ekim'de düzenlediği harekâtlarla birlikte yakalanmaya başlandı. Soruşturmaya göre, iki gruba ayrılan ve birbirlerinden habersiz bir şekilde hareket eden 15 kişi, 29 Ekim sabahı Fatih Camii'ne girerek caminin minaresi ile kubbesine pankart asıp gerekirse polisle çatışmayı planlamıştı. İkinci grup ise kiraladığı uçakla Anıtkabir'e bir intihar saldırısı gerçekleştirecekti. Hazırlanan iddianame doğrultusunda 29 kişi hakkında Aralık 1998'de, İstanbul 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde bir dava açıldı. 25 Mayıs 1999'da ilk duruşması gerçekleştirilen dava 11 Nisan 2000'de, 14 sanığın çeşitli hapis cezasına çarptırılması ve 15 sanığın beraat etmesiyle sonuçlandı.
Kaplan ise "cinayete azmettirme" suçundan 25 Mart 1999'da Almanya'da tutuklanmış, 15 Kasım 2000'de ise dört yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Ağustos 2002'de Türkiye hükûmetinden iadesi talep edilen Kaplan, işkenceye maruz kalabileceğine yönelik endişelerden ötürü, mahkeme kararıyla sınır dışı edilmemek üzere 27 Mayıs 2003'te serbest kaldı. Yaşanan hukuki süreçlerin ardından 12 Ekim 2004'te Türkiye'ye iade edildi. Ertesi gün çıkarıldığı mahkemede, daha önce gıyabında çıkan tutuklama kararının vicahiye çevrilmesi sonucunda tutuklandı. 20 Aralık 2004'teki duruşmayla başlayan davası, 25 Haziran 2005'teki duruşmada "anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla hükme bağlandı. Yargıtay'da görülen temyiz davası, 30 Kasım 2005'te kararın bozulmasıyla sonuçlandı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde tekrar görülen dava, 15 Ekim 2008'de Kaplan'ın müebbet hapis cezası almasıyla karara bağlansa da bu karar Yargıtay tarafından 12 Şubat 2010'da bozuldu. Tekrar görülen dava, 2 Temmuz 2010'da Kaplan'ın 17,5 yıl ceza almasıyla sona erdi. 15 Kasım 2016'da aynı mahkemede yeniden yargılamaya karar verilirken Kaplan tahliye edildi. Yeniden yargılama ise 16 Şubat 2021'deki duruşmada Kaplan'ın beraatiyle sonuçlandı.

Köln merkezli İslamcı örgüt Hilâfet Devleti'nin lideri Metin Kaplan, hem Hicrî takvime göre yılbaşı haftasına hem de Hilâfet Devleti'nin kuruluşunun 5. yıldönümüne denk gelen 3 Mayıs 1998'de, Köln'de gerçekleştirilen bir toplantıda, "Mustafa Kemal'in [Atatürk] ve Kemal'e uyanların sadece halifeye değil, dine karşı asi olduklarından onlarla harb etmenin caiz olduğu, harb edip ölenlerin 'şehid', kalanların da 'gazi' olacağına" dair verdiği fetvada "Türkiye'de Müslüman halka yapılan baskılar nedeniyle cihat seferberliği" başlattığını açıkladı. Örgütün gazetesi Ümmet-i Muhammed'in 7 Mayıs 1998 tarihli sayısında bu toplantının haberi "İnşallah seneye Ayasofya'dayız" manşetiyle verildi. 17 Eylül 1998 tarihli bildirilerinde ise "Mustafa Kemal'in kurduğu CHP bir numaralı İslam düşmanıdır. Kokuşmuş ve yıkılmaya yüz tutmuş Cumhuriyet'le birlikte CHP de tarihin çöplüğüne atılacaktır." ifadeleri yer alıyordu. "Zulüm ve karanlık devri olan Cumhuriyet'in 75. yılını protesto edelim!" manşetiyle çıkan Ümmet-i Muhammed'in 15 Ekim 1998 tarihli sayısında "'Müslümanım' diyen herkes[in], 75 senedir halka yapılan bu zulmü ... kalben ve fiilen protesto etmesi" belirtilirken fiili protestonun biçimi şu şekilde açıklanmıştı:

İslam fedaileri ortaya çıkarak, protestolarını yapmaları ve aynı zamanda kendilerini ortaya koymaları lazımdır ... ve nihayet ter damlası yere düşüp toprağı yeşertecek, şehadetin kan damlasını akıtacaklardır.
Ümmet-i Muhammed'in 13 Şubat 1997 tarihli sayısında; bazı örgüt mensuplarının Ocak ayında Afganistan'a giderek Taliban yönetimi ve Usame bin Ladin'i ziyaret ettikleri, Kaplan'ın kitap ve mektuplarının iletildiği belirtiliyordu. Türkiye İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, The New York Times'tan Douglas Frantz ile yaptığı ve 5 Şubat 2002'de yayımlanan röportajında, derginin daha sonraki sayılarında örgüt mensuplarının Afganistan'daki eğitim kamplarına gittiğinden bahsedilmesi üzerine, bin Ladin ile Kaplan'a bağlı kişiler arasında bir ilişki olduğunu öğrendiklerini ifade etti. Bunun ardından gruba bağlı kişilerin Almanya'dan Afganistan'a gitmeye devam ettiğini belirten Yücelen, bu bilgilerin Alman yetkililerle paylaşıldığını, ancak herhangi bir şey yapılmadığını ekledi. İki grup, Türkiye ile çeşitli Avrupa ülkelerinde ortak eylem yapma kararı almıştı.

3 Mayıs'taki cihat çağrısı sonrasında örgüt üyesi 21 kişi, Türkiye'ye giriş yaparak örgütün buradaki mensuplarıyla buluştu. Toplam 23 kişiye ulaşan grup, örgütün Sivas kanadı sorumlusu Mehmet Demir'in liderliğinde Sivas, Konya, Bursa, İstanbul ve Sivrihisar'a dağıldı. 30 Ekim 1998 tarihli bir Kanal D haberine göre yapılan ilk sorgulamalarda, Almanya'dan gelen örgüt üyeleri Türkiye'dekilerle buluşup 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda gerçekleştirilmesi için bir eylem planlayacak, "duruma göre" Ayasofya veya Fatih Camii'ni işgal edecek ve "kendilerini şehit etmeye ant içtikleri" için polisle çatışmaya girerek öleceklerdi. 1 Kasım tarihli Milliyet gazetesinde, gözaltındaki kişilerin sorgularındaki ifadelere göre intihar saldırısı yapmayı planladıkları, hedef aldıkları yerler arasında ise Ayasofya, Fatih Camii, Vatan Caddesi'ndeki bayram geçit töreni ile Ali Sami Yen Stadyumu ve Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'ndaki bayram kutlamalarının yer aldığı belirtiliyordu. Ancak soruşturma sonucunda, hedeflerin Anıtkabir ile Fatih Camii olduğu netleşti.
Soruşturmaya göre iki gruba ayrılan saldırganların birinci grubu, Anıtkabir'e uçakla bir intihar saldırısı gerçekleştirecekti. Saldırıyı gerçekleştirmesi için belirlenen Kuddusi Armağan, Cessna tipi bir uçakla Dillenburg yakınlarında deneme uçuşları yapmıştı. 17 Ekim'de Sivas'a gelen Armağan, burada Ahmet Coşman, Mehmet Demir ve Kenan Bingöl'den yardım aldı. Erkan Kuşkaya'nın kayınpederinden ise, balıkçılıkta kullanılan patlayıcı maddeleri temin ettiler. 19 Ekim'de Ankara'ya giden Armağan ile Coşman, burada uçak kiralayamayınca İstanbul'a hareket etti. Yolculuk esnasında Coşman, Türk Hava Kuvvetlerinde askerlik yaptığı için pilotun kendisi olması gerektiği konusunda Armağan'ı ikna etti. İstanbul'da da uçak kiralayamamalarının ardından Bursa'ya gittiler. 21 Ekim'de Şafak Havacılık ile gerçekleştirdikleri telefon görüşmesinin ardından ertesi gün şirketin havalimanındaki ofisine gidip bilgi aldılar. 22 Ekim'de ise şirketin bir pilotuyla bir saatlik tanıtım uçuşu gerçekleştirdiler. 28 Ekim'de, uçağı kaçırma hedefiyle tekrar şirketle bağlantıya geçilse de uygunsuz hava şartları nedeniyle bu olay gerçekleşmedi. Bunun üzerine, Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım'ı yeni tarih olarak hedeflenirken kaçırılan uçak Sivrihisar'a götürülüp burada saklanacak ve uçağa yüklenecek 200 kilogramlık patlayıcıyla ertesi gün Anıtkabir'e saldırılacaktı. Daha çok zarar vermesi adına tüplerin içerisine yerleştirilen patlayıcıların, Sivrihisar Hava Üssü ile Alibey Çiftliği'nin karşısındaki tepede uçağa yüklenmesi planlanmıştı.
Tuncay Göğ'ün liderliğindeki 15 kişilik grup ise 28 Ekim'de Sivas'tan İstanbul'a gelerek Fatih Camii'nde gerçekleştirecekleri eylemin plan ve keşif çalışmalarını yaptı. 29 Ekim sabahı Fatih Camii'ne girerek caminin minaresi ile kubbesine pankart asıp gerekirse polisle çatışmayı planlayan grup, kullanacakları patlayıcıların bir kısmını Otoyol 4'ün Bolu mevkiinde yol kenarına, bir kısmını ise Fatih Camii'nin bahçesine gömmüştü.

İstanbul Valisi Erol Çakır, olayla ilgili olarak "vatana, devlete ve cumhuriyete ihanetin ne boyutlarda planlandığını, insan hayatına saygısızlığın ne düzeye ulaştığını ve yüce dinimize saygısızlığın da ne ölçüde sergilendiğini göstermesi açısından önemlidir" ifadelerini kullandı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, yaşananlarla ilgili olarak "Metin Kaplan ve adamlarının yaptıklarının İslam'la bağdaşır yanı yok. Bunların yaptığı delilik." dedi. Doğru Yol Partisi Başkan Yardımcısı Nahit Menteşe, örgütün PKK ile ortak hareket ettiğini belirtti. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, saldırıların amacının "dünyayı sarsmak" ve "Türkiye'nin imajını zedelemek" olarak gösterdi. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, saldırı girişimini gerçekleştirenlere yönelik "Var mı Müslümanlıkta böyle katliam? Yunus Emre'ye, Anadolu kültürüne ve Mevlana'ya kulak versinler ... Kendi tarihlerine dönsünler." ifadelerini kullandı.
4 Kasım 1998'de Show TV'deki bir canlı yayına telefonla bağlanan Metin Kaplan, "İslam'ın fedaisi" olarak tanımladığı saldırganları kendisinin göndermediğini; Anıtkabir'in "puthane", ziyaretçilerinin ise "putperest ve müşrik" olduğunu söyledi. 23 Kasım'da Milliyet'te yayımlanan ifadesinde Kaplan, bu saldırı girişimlerini "cumhuriyeti protesto yolunda meşru bir hak" olarak tanımlarken bu saldırıların emrini kendisinin vermediğini belirtti.

Türk istihbarat ve emniyet birimlerinin İstanbul'da yakaladığı örgüt mensubu bir kuryeden elde edilen bilgiler doğrultusunda, 28 Ekim 1998'de İstanbul'un Fatih, Gaziosmanpaşa ve Kadıköy ilçelerinde düzenlenen harekâtlarda yakalanan 17 kişi, örgüt mensubu olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. 31 Ekim itibarıyla gözaltına alınan kişi sayısı 23'e yükselirken bu kişilerin bir kısmının Sivaslı olduğunun belirlenmesiyle birlikte kendilerinin Sivas'taki evlerine emniyet birimlerince yapılan baskınlarda, saldırılarda kullanılacak araç gereçler ele geçirildi. Bu kişiler arasında örgütün Sivas ve Ağrı sorumlularının yanı sıra Frankfurt ve Hannover gençlik yapılanması sorumluları da yer alıyordu. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, harekâtın "bir anda" olmadığını ve Avrupa'dan beri takipte olduklarını söyledi. İstanbul Valisi Erol Çakır 2 Kasım'da, Metin Kaplan'ın Türkiye'ye iadesi için gerekli prosedürlerin tamamlandığını açıkladı. Gözaltındaki kişilere yapılan sorgulamalara göre örgüt, yılbaşı kutlamalarının yapıldığı eğlence mekânlarına saldırılar düze

Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, her yıl 19 Mayıs tarihinde kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmî bayramıdır. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk Bandırma Vapuru ile Samsun'a çıkmıştır ve bu gün, İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı'nın başladığı gün kabul edilir. Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmiştir. Uzun yıllar "Gençlik ve Spor Bayramı" adıyla kutlanan bayram, Atatürk Yılı kabul ve ilan edilen 1981'de dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından yapılan değişiklikle "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.

Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı ilk defa 1926 yılında Gazi Günü adı altında Samsun'da kutlanmış, 24 Mayıs 1935'te Atatürk Günü adı altında resmiyet kazanmıştır. Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün girişimleriyle Fenerbahçe Stadı'nda kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü hâline gelmiştir. 
Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi'nde söz alan Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni, kutlanan Atatürk Günü'nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için "19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı" adı altında her yıl yapılmasını teklif etmiştir. Kongrede oylanan bu öneri kabul edilmiş ve Atatürk'ün de onayıyla yasalaşmıştır. 19 Mayıs, 20 Haziran 1938 tarihli kanunla "Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.
12 Eylül Darbesi ile yönetime gelen Kenan Evren başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981 yılını kanun çıkararak Atatürk Yılı kabul ve ilan etti. Kutlamalar kapsamında "Gençlik ve Spor Bayramı"nın adı da "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirildi.
19 Mayıs 2012'de TRT'nin bünyesinde yayın yapan kanalı TRT 1'in logosu bu bayrama ithafen değişmiştir.

Her yıl 19 Mayıs günü Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye'nin dört bir yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. Üzerinde "Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanına" yazan ve "Sevgi Bayrağı" olarak adlandırılan dev bir bayrak Kurtuluş Yolu'ndaki Tütün İskelesi'nden karaya çıkarılarak Samsun valisine verilir. Daha sonra bayrak, cumhurbaşkanına sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir. Samsun'dan yola çıkarılarak Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale'den sonra 19 Mayıs törenlerinde Ankara'da cumhurbaşkanına sunulur.
Cumhuriyet'le yaşıt olan bu kutlamalar sadece cumhurbaşkanının katılımıyla Ankara'da gerçekleşmekle sınırlı kalmaz, ülke genelinde stadyumlarda kutlanırdı ama 2012'de, mayıs ayında havanın soğuk olacağı ve bu açıdan öğrencilere ve vatandaşlara yük olmaması gerekçesiyle başkent Ankara dışındaki illerde, stadyumlarda kutlanması Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğünce okullara gönderilen bir yazıyla engellenmiştir. Bu karar cumhuriyetçi kesimin büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu konuda Alper Ayhan tarafından bir dava açılmış ve kazanılmıştır.

1938 tarihli kutlamalar 3 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NTV
1947 tarihli kutlamalar 3 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NTV

2. Ordu Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılan askeri reformlar sırasında 19. yüzyılın sonlarında kuruldu.

2. Ordu (İkinci Orduyu Hümayun) (Kumandan: Birinci Ferik Nasır Paşa)
3. Tümen (Üçüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Hasan Kamil Paşa)
5nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Cevdet Paşa)
6ncı Nizamiye Livası
4. Tümen (Dördüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ali Rıza Paşa)
7nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Mehmed Said Paşa)
8nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
20. Tümen (Yirminci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Hüseyin Hüsnü Paşa)
39ncu Nizamiye Livası
40ncı Nizamiye Livası
21. Tümen (Yirmi Birinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Şakir Paşa)
41nci Nizamiye Livası
42nci Nizamiye Livası
2. Süvari Tümeni (İkinci Süvari Nizamiye-i Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Akil Paşa)
4ncü Süvari Nizamiye Livası
5nci Süvari Nizamiye Livası
6ncı Süvari Nizamiye Livası
2. Topçu Tümeni (Topçu İkinci Fırka-i Hümayun) (Orduyu Hümayun Esliha-i Harbiye ve Mühimmat-ı Nariye Müfettişliği)
4ncü Topçu Livası (Kumandan: Mirliva İsmail Hakkı Paşa)
5nci Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Şevket Paşa)
6ncı Topçu Livası (Kumandan: Mirliva İbrahim Ethem Paşa)
2. Ordu Redif Tümenleri (tümen adı yerini gösterir)
35. Çanakkale Redif Tümeni
6. Bandırma Redif Tümeni
7. Afyonkarahisar Redif Tümeni
8. Konya Redif Tümeni
25. Edirne Redif Tümeni
26. Kırcaali Redif Tümeni
53. Kırklareli Redif Tugayı
Ordunun ayrıca, 34 makineli tüfek müfrezesi bulunmaktaydı.

2. Ordu Karargâhı: Selanik
5. Kolordu, Selanik
13. Piyade Tümeni, Selanik
14. Piyade Tümeni, Serez
15. Piyade Tümeni, Usturumca
6. Süvari Tugayı, Gevgili
6. Kolordu, Manastır
16. Piyade Tümeni, İştip
17. Piyade Tümeni, Manastır
18. Piyade Tümeni, Debre
7. Süvari Tugayı, Manastır
7. Kolordu, Üsküp
19. Piyade Tümeni, Üsküp
20. Piyade Tümeni, Metroviçe
21. Piyade Tümeni, Yakova
8. Süvari Tugayı, Üsküp
Bağımsız tümenler:
22. Piyade Tümeni, Kozan
23. Piyade Tümeni, Yanya
24. Piyade Tümeni, İşkodra
8. Kolordu, Şam, Suriye
25. Piyade Tümeni, Dera
26. Piyade Tümeni, Halep
27. Piyade Tümeni, Beyrut
9. Piyade Tümeni, Şam

İkinci Ordu

6. Kolordu
16. Tümen, 26. Tümen
8. Kolordu
25. Tümen, 27. Tümen

İkinci Ordu

5. Kolordu
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen
6. Kolordu
16. Tümen, 24. Tümen, 26. Tümen

3. Kolordu
1. Tümen, 7. Tümen, 14. Tümen, 53. Tümen
2. Kolordu
11. Tümen, 12. Tümen
4. Kolordu
47. Tümen, 48. Tümen
16. Kolordu, Mustafa Kemal Paşa komutasında
5. Tümen, 8. Tümen

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış yıldönümü olan 23 Nisan'da Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde kutlanan ulusal ve resmî bir bayramdır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ulusal bayramı olma özelliğini taşıyan bu bayram, Türkiye'de 1921'den itibaren "23 Nisan Millî Bayramı" adıyla kutlanmaya başlanmıştır. İlk başta yasal adı "Çocuk Bayramı" olmasa da, daha sonra çocuklara neşeli bir gün geçirtme ve Himaye-i Etfal Cemiyeti'ne gelir yaratma amacıyla 1927'den itibaren çocuk bayramı olarak kutlanmıştır. Bayramın adı 1935'te "Hâkimiyet-i Milliye Bayramı", 1981 yılında ise "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olmuştur. UNESCO'nun 1979'u "Çocuk Yılı" olarak duyurmasının ardından, devlet kanalı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği'ni başlatması ile bu bayram uluslararası düzeye taşınmıştır.
Devrin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün 1933 yılında başlattığı, 23 Nisan'da çocukları makamına kabul edip onlarla sohbet etme âdeti bu bayramın bir parçası olarak yaygınlaşıp gelenekselleşmiş; devlet adamlarının makam koltuklarına çocukları oturtma geleneği 2013 yılına kadar devam etmiştir. Yine 1933'te stadyumlarda beden hareketleri gösterileri ile kutlama geleneği başlamış; bayramın stadyumlarda binlerce öğrenci ve devlet protokolünün katıldığı gösterilerin yerini 2013'ten itibaren, sokaklarda karnaval havasında kutlamalar almıştır.

23 Nisan günü, Türkiye'de ve KKTC'de Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanır.
Kosova Cumhuriyeti'nde ise Kosova Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti'nde Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanan 23 Nisan gününü, "Kosova Türkleri Bayramı" olarak benimsemiştir. 2008'de Kosova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra ülkede yaşayan bütün topluluklara kendi millî bayramlarının tarihini seçme ve kutlama hakkı tanınmış ve Kosova Türkleri 23 Nisan gününü seçmiştir. 23 Nisan 2009 tarihinden itibaren 23 Nisan günü, ülkede Kosova Türkleri Bayramı kutlanır.

23 Nisan'ın Türkiye'de ulusal bayram olarak kabul edilmesinin nedeni, 1920'de o gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmış olmasıdır. İstanbul'un işgal edilerek Meclis-i Mebusan'ın kapatıldığı dönemde Anadolu'da bir direniş başlamış ve bu direnişin bir sonucu olarak Mustafa Kemal Paşa'nın çağrısı ile Ankara'da bir meclis toplanmıştı.

Milletvekili seçimleri Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'da bir meclisin toplanacağını ve neden toplanması gerektiğini açıklayan 19 Mart 1920 tarihli bildirisiyle başladı, yine Mustafa Kemal Paşa'nın 21 Nisan'daki genelgesiyle meclisin açılacağı tarih duyuruldu ve seçilen milletvekillerinin Ankara'ya gelmesi istendi. Meclis, 23 Nisan 1920'de Ankara'da belirlenen 337 milletvekilinden 115'inin katılabildiği ilk toplantısını gerçekleştirdi.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın ortaya çıkışında 3 ayrı bayramın payı vardır:
TBMM'nin kuruluşunun 1921'den itibaren 23 Nisan'ın "23 Nisan Millî Bayramı" adıyla
ülkenin ilk millî bayramı olarak kutlanışı, 1922 yılının 1 Kasım günü saltanatın kaldırılışı nedeniyle 1 Kasım'ın "Milli Hakimiyet Bayramı" olarak kutlanışı; Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 
herhangi bir yasa olmaksızın, 1927'dan itibaren "Çocuk Bayramı" düzenleyip kutlaması.

1921'de çıkarılan 23 Nisan'ın Milli Bayram Addine Dair Kanun ile, Türkiye'nin ilk ulusal bayramı olmuştur. Bayram, kanunen halen Osmanlı saltanatının hüküm sürdüğü bir dönemde ortaya çıktı. Adında ne ulusal egemenlikten ne de çocuklardan söz edilmekteydi. Ancak 23 Nisan 1922'de Ankara'da yapılan ilk kutlamalarından itibaren çocukların ön plana çıktığı bir bayram oldu.

1 Kasım 1922'de Türkiye'de saltanat kaldırıldı. 1 Kasım, "Hâkimiyet-i Milliye Bayramı" (Ulusal Egemenlik Bayramı) olarak kabul edildi. Ancak daha sonraki yıllarda, 1 Kasım değil, TBMM'nin açılış tarihi olan 23 Nisan "Millî Hakimiyet Bayramı" olarak kutlandı.
23 Nisan 1922'de ilk Hâkimiyet-i Milliye Bayramı kutlamaları için meclis önünde askerî birlikler ve okulların katıldığı büyük bir geçit merasimi düzenlendi. Mustafa Kemal, şu sözlerle günün önemini dile getirdi:

Vatanın düşman işgalinden kurtarılmasının da etkisiyle 23 Nisan 1923 yılı Hâkimiyet-i Milliye Bayramı daha coşkulu kutlandı. İlk kez İstanbul'da da bayram kutlandı; İstanbul'daki kutlamalar Gülhane Parkı'nda gerçekleşti; Muhtelif mevkilerden 21 pare top atılmış ve vilayette tebrik merasimi ve gece fener alayları ile devam etti.
1935'te bayramlar ve tatil günleriyle ilgili kanun değiştirilmiş ve "23 Nisan Millî Bayramı"nın adı "Millî Hakimiyet Bayramı" haline getirilmiş, böylece 1 Kasım Hakimiyet-i Millîye Bayramı ile 23 Nisan Millî Bayramı birleştirilmiştir.

23 Nisan'ın Çocuk Bayramı oluşu yine TBMM'nin açılışıyla ilişkili olmasına rağmen, tamamen ayrı bir bayram olarak gelişmiş ve 1981 yılına kadar da öyle devam etmiştir. 23 Nisan gününün çocuklarla ilişkilendirilmesi, 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin o günü "Çocuk Bayramı" olarak duyurmasıyla başlamış kabul edilir. Aslında Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 23 Nisan'la ilgili çalışmaları daha önceki yıllarda vardır.
23 Nisan Hâkimiyet-i Milliye Bayramı'nın 1922 yılında Ankara'da yapılan ilk kutlamalarında geçit töreni yapan askerler ve talebeler ön plana çıkmıştı. Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri Mustafa Kemal'in de desteğini alarak 23 Nisan 1923'teki millî bayram için pullar bastırdı ve sattı. 23 Nisan 1924'te Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde "Bugün Yavruların Rozet Bayramıdır" ibaresi yer aldı. Himaye-i Etfal'i, Cumhurbaşkanının eşi Latife Hanım'ın temsil etmesi, 23 Nisan kutlamalarında çocukların öne çıkmasında etkili oldu. 1925 yılı kutlamalarında gazetelere ve yorumlarda 23 Nisan'ın aynı zamanda bir Himaye-i Etfal Günü olduğu belirtildi, basında çocuk meselesi gündeme geldi; böylece "Çocuk Bayramı"nın temelleri atıldı.

23 Nisan; 1925 yılında "Çocuk Günü", 1926'dan itibaren "Çocuk Bayramı" olarak görülmeye başladı. Nihayet 23 Nisan 1927'de Himaye-i Etfal Cemiyeti o günü Çocuk Bayramı olarak şöyle duyurmuştur:
"Millet Meclisimizle millî devletimizin Ankara'da ilk teşkile günü olan millî bayram Cemiyetimizce çocuk günü olarak tesbii edilmiştir. Bize yeni bir vatan ve yeni bir tarih yaratıp bırakan mübarek şehitlerle fedakâr gazilerin yavruları fakir ve ıstırabın evladları ve nihayet alelıtlak bütün muhtac-ı himaye-i vatan çocukları namına milletin şevkatli ve alicenab hissiyatına müracaat ediyoruz. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hatta vakti ve hali müsait çocuklardan mini mini vatandaşlar için yardım bekliyoruz. Her sayfası başka bir şan ve muvaffakiyetle temevvüç eden milletimizin, yarın azami derecede muavenet göstermekle beraber, çocuk gününün layıkı veçhiyle neşeli ve parlak geçirilmesi için aynı derecede alaka ve müzaheret göstereceğinden emin olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, şimdiden arz-ı şükran eder."

Bu tarihten itibaren bu üç kavram, aynı gün üzerinde birleşecek ve çocuk bayramı olma konusunda bir kanunla belirlenmişlik olmaksızın kutlanmaya başlanacaktır. Çocuk bayramı adı daha resmiyet kazanmamış olsa da, bundan sonra 23 Nisan "Millî Hâkimiyet Bayramı"nın yanı sıra "Çocuk Bayramı" olarak da kutlandı.

Kapsamlı olarak ilk kez 1927'de kutlanan çocuk bayramı, başta kaynak oluşturma olmak üzere, çocuklara neşeli bir gün geçirtmeyi hedeflerinde bulunduruyordu. 23 Nisan 1927'deki ilk bayram Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve dönemin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa himayesinde gerçekleştirilmiş, etkinlikler için Atatürk arabalarından birini çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu'nun konser vermesini sağlamıştır. O yıl cemiyetin Ankara'daki binalarından birine Çocuk Sarayı adı verilmiş ve burada düzenlenen çocuk balosuna İsmet (İnönü) Bey'in çocukları da katılmıştır.
1929'dan itibaren 23-30 Nisan haftası "Çocuk Haftası" olarak kutlanmıştır. 70'li yıllara kadar ulusal boyutta yaygınlaşıp ve katılımı artırarak ilerleyen 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına, 1975'te Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da katıldı ve bir hafta çocuk programları yayımladı.
1978'de Meclis Başkanlığının izniyle meclisteki törenlere çocukların da katılması sağlandı. 1979'da bu uygulama Ankara ilkokullarından gelen çocuklarla düzenli olarak başlatıldı, 1980'de de bütün illerden gelen çocuklarla "Çocuk Parlamentosu" oluşturuldu. 1979 yılının UNESCO tarafından Dünya Çocuk Yılı olarak duyurulması üzerine, TRT tarafından dünyanın bütün çocuklarını kucaklamayı amaçlayan bir proje hazırlandı ve 1979 yılından itibaren TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği adıyla uygulamaya kondu.

Bayramın en son şeklini alışı 1981'de gerçekleşti. 1980 darbesi döneminde Millî Güvenlik Konseyi bayramlar ve tatillerle ilgili kanunda yaptığı değişiklikle o güne kadar kanunen adı konmamış bir şekilde kutlanan bayrama "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını vermiştir.
2013'te ulusal bayramlar ve anma günlerine ilişkin yönetmelikteki düzenlenme ile 23 Nisan'daki kutlamaların ”Ulusal Egemenlik” ile ”Çocuk Bayramı” olmak üzere iki ayrı programla yapılmaya başladı. Yönetmeliğe göre 23 Nisan'da bayram, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenir. Devlet koltuklarına çocukların oturtulması uygulaması ve stadyum kutlaması kaldırılmıştır.

23 Nisan, Türkiye Cumhuriyeti'nde 23 Nisan 1921'de resmî bayram olarak kabul edilmesinden bu yana, değişik adlarla da olsa resmî törenlerle kutlanmıştır. En yalın haliyle bu törenlerde İstiklâl Marşı okunur ve saygı duruşunda bulunulur.Yeni uygulamaya konulan yönetmeliğe göre, önceki yıllarda uygulanan koltuk devri uygulamasına son verildi. Ulusal ve Resmi Bayramlarda Yapılacak Törenler Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikle, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda çocuklara koltuk devretme uygulaması kaldırıldı.
23 Nisan'ın Çocuk Bayramı olarak kutlanışı 23 Nisan 1927'de Atatürk'ün himayesinde başlamış, Cumhurbaşkanlığı Bandosu çocuklar için konser vermiş ve Ankara'da çocuk balosu düzenlenmiştir. 1928'de Dr. Fuat (Umay) Bey'in teklifiyle daha geniş içerikli bir program hazırlanmış, ilanlar verilmiş, halk davet edilmiş, çocuk alayları oluşturulmuş, yarışm

Cumhuriyet Bayramı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir millî bayramdır. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile ulusal (millî) bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet Bayramı'nın kutlandığı ülkeler olan Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta 28 Ekim öğleden sonra ve 29 Ekim tam gün olmak üzere bir buçuk gün resmî tatildir. 29 Ekimlerde stadyumlarda şenlikler yapılır, akşam ise geleneksel olarak fener alayları düzenlenir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği Onuncu Yıl Nutku'nda, bu günü "en büyük bayram" olarak nitelendirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1876 yılına kadar mutlak monarşi, 1876-1878 ve 1908-1918 arasında meşruti monarşi ile yönetilmişti. I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğramasının ardından işgale uğrayan Anadolu'da halkın işgalcilere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği Millî Mücadele, Ekim 1922 tarihinde millî güçlerin zaferi ile sonuçlandı. Bu süreçte, "Büyük Millet Meclisi" adıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan halkın temsilcileri, 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adlı yasayı kabul ederek egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ilan etmiş ve 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırmıştı. Ülke, meclis hükûmeti tarafından yönetilmekteydi.
27 Ekim 1923'te İcra Vekilleri Heyeti'nin istifası ve yerine meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabinenin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için İsmet İnönü ile birlikte bir yasa değişikliği tasarısı hazırlayarak 29 Ekim 1923'te Meclis'e sundu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan değişikliklerin kabulü ile Cumhuriyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilan edilmiş oldu.
Cumhuriyetin ilanı, Ankara'da 101 pare top atışı ile duyuruldu ve 29 Ekim gecesi ile 30 Ekim 1923 tarihinde başta Ankara olmak üzere tüm ülkede bir bayram havasında kutlandı.

Cumhuriyet ilan edildiği sırada henüz 29 Ekim günü bayram ilan edilmemiş, kutlamalar konusunda bir düzenleme yapılmamıştı; 29 Ekim gecesi ve 30 Ekim günündeki şenlikleri halk kendiliğinden organize etti. Ertesi yıl, 26 Ekim 1924 tarihli 986 numaralı kararname ile Cumhuriyet'in ilanının 101 pare top atılarak ve planlanacak özel bir programla kutlanmasına karar verildi. 1924 yılında yapılan kutlamalar, daha sonra yapılacak olan Cumhuriyet'in ilanı kutlamalarının başlangıcı oldu.
2 Şubat 1925'te Hariciye Vekaletince (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir yasa teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerildi. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelendi ve 18 Nisan'da karara bağlandı, 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edildi. "Cumhuriyetin İlanına Müsadif 29 Teşrinievvel Gününün Milli Bayram Addi Hakkında Kanun" ile 29 Ekim'de Cumhuriyet Bayramı'nın millî bayram olarak kutlanması resmi bir hüküm şekline geldi. Cumhuriyetin ilan edildiği gün, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde resmî bir bayram olarak kutlanmaya başladı.
Hükûmet 27 Mayıs 1935'te milli bayramlar hakkında yeni bir düzenleme yaparak ülkede kutlanan bayramları ve içeriklerini yeniden belirledi. Daha evvel Meşrutiyet'in ilan günü olan Hürriyet Bayramı ile Saltanatın kaldırılış günü olan Hâkimiyet Bayramı millî bayramlar arasından kaldırılarak kutlanmasına son verildi. Cumhuriyet'in ilan edildiği 29 Ekim günü "ulusal bayram" olarak ilan edildi ve devlet adına yalnız o gün tören yapılması karara bağlandı.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında yıkılan bir devletin enkazından genç Türkiye Cumhuriyeti'nin doğduğu vurgusu yapılmıştır. Bu ilk zamanlarda kutlamalar, günübirlik yapılan törenler şeklindeydi. Aynı gün içinde törenler, sabah resmikabul ile başlar daha sonra devlet erkanı önünde resmî geçit düzenlenir ve akşamda fener alayı gerçekleştirilerek program üç kısımda tamamlanmış olurdu. Ayrıca bayram akşamları şehrin idarecileri ve ileri gelenlerinin katıldığı "Cumhuriyet Baloları" düzenlendi. Törenlerin bu yapısı 1933 yılına kadar devam etti.
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında 1933 yılında gerçekleşen onuncu yıl kutlamalarının ayrı bir yeri ve önemi vardır. 1923'te kurulan Cumhuriyet'in on yıl gibi kısa bir süre içinde gerçekleştirdiği reformların ve ekonomik kalkınmanın halka ve tüm dış dünyaya gösterilmek istenmesi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına farklı bir anlam yüklenmesine sebep oldu. Onuncu yılda kutlamalar daha önce yapılan bayram kutlamalarından çok daha geniş bir şekilde organize edildi. Hazırlıklar için 11 Haziran 1933 tarihinde TBMM'de görüşülen ve 12 maddeden oluşan 2305 sayılı "Cumhuriyet’in İlanının Onuncu Yıl Dönümü Kutlama Kanunu" kabul edildi. Bu yasa ile 10. yıl kutlamalarının üç gün sürmesi ve bu günlerin resmi tatil olması kararlaştırıldı.
Tüm yurtta, 10. yıl bayram kutlama törenlerinin yapıldığı yerlere "Cumhuriyet Meydanı" adı verildi ve isim koyma törenleri yapıldı. İsim konma törenleri sırasında hatıra olarak "Cumhuriyet Anıtı" veya "Cumhuriyet Taşı" denilen mütevazı anıtlar yapıldı. Kutlamalar, çok renkli geçti. Mustafa Kemal, Ankara Cumhuriyet Meydanı'nda Onuncu Yıl Nutku'nu okudu. Onuncu Yıl Marşı bestelendi ve marş her yerde okunur oldu. 1934 yılından 1945 yılına kadar yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları bazı değişiklikler dışında 1933 yılında yapılan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları örnek alınarak düzenlendi.
Yüzüncü yıl kutlamaları tüm ülkede, "Türkiye Yüzyılı" temasıyla gerçekleştirilmiştir. İletişim Başkanlığı tarafından yüzüncü yıla özel logo tasarlanmıştır. Ayrıca 400 eser arasından seçilen Yüzüncü Yıl Marşı ilk kez 30 Ağustos 2023 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki Zafer Bayramı etkinlikleri sırasında çalınmıştır.
Şehirlerde ise belediyeler çeşitli şekillerde kutlamalar gerçekleştirmiştir; İstanbul Büyükşehir Belediyesi "Demokrasi Yüzyılı" temasıyla etkinliklerini düzenledi. İstanbul'daki Vatan Caddesi'nde yapılan geçit törenine İstanbul valisi Davut Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu ve 1. Ordu Komutanı Ali Sivri katılmıştır. İstanbul Havalimanı da yüzüncü yıl logosu ve Türk bayrakları ile süslendi.

 Vikisöz'de Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet, Devlet ve Demokrasi hakkındaki sözleri
 Vikikaynak'ta Mustafa Kemal Atatürk'ün Onuncu Yıl Nutku

3. Ordu Osmanlı Ordusu komutasındaki ordulardan biridir. Başlangıçta Balkanlar'da kurulmuş ve daha sonra Osmanlı Devleti'nin Kuzey ve Doğu kısımlarını savunmuştur. Balkanlar'da olduğu sürede İkinci Meşrutiyet'i desteklemiş ve bu hareketin askeri kuvvetlerinin çekirdeğini oluşturmuştur. Başlangıçta Ordu merkezi Selanik'ti. I. Dünya Savaşı ile Erzurum Kalesi'ne taşındı. Karargahı önce Erzurum sonra Suşehri ve en sonunda Sivas yakınlarına taşındı. Ünlü subaylarının arasında Enver Paşa ve Mustafa Kemal Atatürk vardır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus Kafkasya Ordusu, Ermeni Gönüllü Tugayları ve kendi sorumluluğu altında Ermeni milisleri ile savaştı. Bu dönemde Sarıkamış Savaşı ile ezici bir yenilgi aldı ayrıca Köprüköy ve Erzurum muharebelerinde toprak kaybetti. 1916 yılında artık saldırgan bir güç olarak etkisi yoktur. 1917 Rus Devrimi ile Rus Kafkasya Ordusu parçalandı ve bu ordunun talihi değişti. 1917-1918 Ermeni ulusal kurtuluş hareketi sonucu kurulan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ile Sardarapat'ta, Abaran'da ve Karakilise'de de savaşmıştır.

3. Ordu (Üçüncü Orduyu Hümayun) (Kumandan vekili: Ferik Mehmed Esad Paşa, (Bülkat))
5. Tümen (Beşinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Şevki Paşa)
9ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Hasan Sabri Paşa)
10ncu Nizamiye Livası (Mirliva İbrahim Ethem Paşa)
6. Tümen (Altıncı Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Mirliva Osman Hidayet Paşa)
11nci Nizamiye Livası (Erkan-ı Harbiye Reisi Kolağası Osman Lütfi Efendi)
12nci Nizamiye Livası
17. Tümen (On Yedinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ahmed Rüştü Paşa)
33ncü Nizamiye Livası
34ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Esad Paşa)
18. Tümen (On Sekizinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Şemseddin Paşa)
35nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva İsmail Şevki Paşa)
36ncı Nizamiye Livası
22. Tümen (Yirmi İkinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ali Rıfat Paşa)
43ncü Nizamiye Livası
44ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Salih Sadık Paşa)
23. Tümen (Yirmi Üçüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Mirliva Osman Rıfat Paşa)
45nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Abdülkadir Paşa)
46ncı Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Hüseyin Mazlum Paşa)
47nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Bahtiyar Paşa)
3. Süvari Tümeni (Üçüncü Süvari Fırka-i Hümayunu) (Kumandan: Ferik İsmail Hakkı Paşa)
7nci Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Ali Rıza Paşa)
8nci Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Mustafa Subhi Paşa)
9ncu Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
3. Topçu Tümeni (Topçu Üçüncü Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Birinci Ferik Mehmed Şükrü Paşa)
7nci Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Şükrü Paşa)
8nci Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Fuad Paşa)
9ncu Topçu Livası (Kumandan: Mirliva Fuad Paşa)
Üçüncü Ordu Redif Tümenleri (Tümen adı yerini gösterir)
9. Manastır Yedek Piyade Tümeni (Dokuzuncu Manastır Redif Fırkası)
10. Köprülü Yedek Piyade Tümeni (Onuncu Köprülü Redif Fırkası)
11. Selanik Yedek Piyade Tümeni (On Birinci Selânik Redif Fırkası)
12. Aydın Yedek Piyade Tümeni (On İkinci Aydın Redif Fırkası)
28. Üsküp Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Sekizinci Üsküp Redif Fırkası)
29. Priştine Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Dokuzuncu Pirştine Redif Fırkası)
30. Prizren Yedek Piyade Tümeni (Otuzuncu Pirzerin Redif Fırkası)
31. Serez Yedek Piyade Tümeni (Otuz Birinci Serez Redif Fırkası)
32. Berat Yedek Piyade Tümeni (Otuz İkinci Berat Redif Fırkası)
33. Görüce Yedek Piyade Tümeni (Otuz Üçüncü Görüce Redif Fırkası)
34. Debre-i Bala Yedek Piyade Tümeni (Otuz Dördüncü Debre-i Bala Redif Fırkası)
54. Gevgili Yedek Piyade Tümeni (Elli Dördüncü Gevgili Redif Fırkası)

Ordu Karargâhı, Erzincan
9. Kolordu, Erzurum
28. Piyade Tümeni, Erzurum
29. Piyade Tümeni, Bayburt
10. Kolordu, Erzincan
30. Piyade Tümeni, Erzincan
31. Piyade Tümeni, Erzincan
32. Piyade Tümeni, Mamuret'ül Aziz
11. Kolordu, Van
33. Piyade Tümeni, Van
34. Piyade Tümeni, Muş
1. Aşiret Süvari Tümeni, Erzurum
39. Süvari Alayı, Erzurum
1. Aşiret Süvari Alayı, Erzurum
2. Aşiret Süvari Alayı, Kiğı
3. Aşiret Süvari Alayı, Varto
4. Aşiret Süvari Alayı, Hınıs
5. Aşiret Süvari Alayı, Hasankale
6. Aşiret Süvari Alayı, Sivas
2. Aşiret Süvari Tümeni, Kara Kilise
24. Süvari Alayı, Kara Kilise
7. Aşiret Süvari Alayı, Eleşkirt
8. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
9. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
10. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
11. Aşiret Süvari Alayı, Kara Kilise
12. Aşiret Süvari Alayı, Tutak
13. Aşiret Süvari Alayı, Diyadin
14. Aşiret Süvari Alayı, Beyazıt
3. Aşiret Süvari Tümeni, Erdiş
25. Süvari Alayı, Erdiş
15. Aşiret Süvari Alayı, Kop
16. Aşiret Süvari Alayı, Erdiş
17. Aşiret Süvari Alayı, Erdiş
18. Aşiret Süvari Alayı, Saray
19. Aşiret Süvari Alayı, Başkale
4. Aşiret Süvari Tümeni, Mardin
20. Süvari Alayı, Mardin
20. Aşiret Süvari Alayı, Cezire-i İbn-i Ömer
21. Aşiret Süvari Alayı, Mardin
22. Aşiret Süvari Alayı, Mardin
23. Aşiret Süvari Alayı, Viranşehir
24. Aşiret Süvari Alayı, Siverek

Komutanı Hasan İzzet Paşa (Ekim-Aralık 1914) ve Enver Paşa (Aralık 1914-Ocak 1915). Sarıkamış öncesi 118.660 asker aşağıdaki birimleri ve komutanlar altında oluşmuş.

9. Kolordu - Mustafa Fevzi Paşa
17. Piyade Tümeni
28. Piyade Tümeni
29. Piyade Tümeni
10. Kolordu - Hafız Hakkı Paşa
30. Piyade Tümeni
31. Piyade Tümeni
32. Piyade Tümeni
11. Kolordu - Abdülkerim Paşa
18. Piyade Tümeni
33. Piyade Tümeni
34. Piyade Tümeni
2. Süvari Tugayı
Van Süvari Tugayı
Sarıkamış öncesi: Bütün sahasında mevcut Jandarma kuvvetleriyle geri hizmetliler ve gayri muharip teşkilat dahil 190 bin asker 53.794 hayvandı. Bu mevcut içinde Nizamiye Birlikleri 83.000. asker, Yedek Birlikler 13.177 asker, Erzurum kalesi 13.383 asker, Nakliye Kolları 11.168 asker, Menzil Örgütü 5531 asker, depolar 10.081 asker, Jandarma sınır birlikleri 28.588 asker, ordu Karargahı 295 askerdi. Sarıkamış savaşı sonrasında, tüm silah ve ağır ekipman ve yaklaşık 20.000 asker kayıp.

Komutanı Hafız Hakkı Paşa (12 Ocak - Şubat 1915) 1915 Erzurum'da tifüsten öldü. Mahmut Kamil Paşa (Şubat 1915 - Şubat 1916) komutayı devraldı.
1915 yılında 3. Ordu gücü yavaş yavaş geri getirildi. Temmuz ayında Malazgirt'te Ruslara karşı bir zafer kazanmaya yetecek güce erişti. Osmanlı Çanakkale yüzünden 3. Ordu'ya yeterli insan gücü aktaramadı. Sarıkamış'tan sonra normal gücüne asla ulaşamadı. 1915 yılının sonbaharında 60.000 askeri vardı.

Komutan Vehib Paşa (Şubat 1916-Haziran 1918).

9. Kolordu
17. Piyade Tümeni
28. Piyade Tümeni
29. Piyade Tümeni
10. Kolordu
30. Piyade Tümeni
31. Piyade Tümeni
32. Piyade Tümeni
11. Kolordu
18. Piyade Tümeni
33. Piyade Tümeni
34. Piyade Tümeni
36. Piyade Tümeni
37. Piyade Tümeni

Komutanı Vehib Paşa (Şubat 1916-Haziran 1918).
Orduda 1916 kışında büyük bir yeniden yapılanma oldu. 1917 başından, aşağıdaki gibi yeniden organize edildi

1. Kafkas Kolordusu
9. Kafkas Tümeni
10. Kafkas Tümeni
36. Kafkas Tümeni
2. Kafkas Kolordusu
5. Kafkas Tümeni
11. Kafkas Tümeni
37. Kafkas Tümeni

31 Mart Vakası (Kalkışması, İsyanı, Darbesi, Ayaklanması, Olayı yahut Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanma ve darbe teşebbüsüdür. Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir. Askerî bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dâhil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hâl almıştır. Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hâkim olmuştur.
Bir milletvekili, bir nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan, Selânik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi, Padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Olay kimi arşiv belgelerinde “hareket-i irtica”, “hadise-i irtica”, kimi belgelerde de “hadise-i ihtilaliye”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” ve “vakıa-i ihtilaliye” tabirleri ile ifade edilmektedir. Türk siyasi tarihine irtica kavramının, bu olay ile birlikte girdiği kabul edilir. Ancak kimi araştırmacılar olayı bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askerî darbe girişimi olarak değerlendirir.
31 Mart Vakası'nda ölenlerin anısına İstanbul'da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edilmiştir.

1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti'nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış, gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmuştur.
Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükûmet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyetinin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki ve hükûmeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı.
Bu ortamda Meşrutiyetin İlanı'ndan birkaç ay sonra İstanbul'da irtica yanlısı bir takım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908'de Fatih Camisi'nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın Yıldız Sarayı'na kadar gidip Meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır.
Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların eylül ayı sonlarında Selânik'te 3. Ordu'dan getirilip Taşkışla'ya yerleştirdikleri üç Avcı Taburu, bir gerginlik konusu idi. Bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul'daki Avcı Taburlarının sayısını artırmak isterken Kâmil Paşa hükûmeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların bir an önce gitmesini istiyordu.
Ekim 1908'de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı. Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozdu. Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören Cemiyetin ibadete karşı politikaları ise askeri, din propagandasına açık hâle getirdi.
Bu dönemde Volkan ve Mizan gibi gazetelerin yayınlarında kullandıkları kışkırtıcı üslup, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar görenler üzerinde etkili oldu. Özellikle Derviş Vahdeti'nin çıkardığı Volkan gazetesi 31 Mart Olayı'nda önemli rol üstlendi. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer yer Prens Sabahattin'in ademimerkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan gazetesi, alaylı subaylar ve asker kesimi arasında taraftar kazanmış İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin yayın organı hâline gelmişti.
Askerlerin hoşnutsuzlukları ordu içinde çeşitli isyan hareketlerine yol açtı. 31 Mart öncesindeki en önemli askeri isyan, Taşkışla Olayı idi. Askerlik sürelerini doldurarak terhis olmayı bekleyen 87 eratın, askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Ekim 1908'de Taşkışla'da ayaklanması, kanlı bir şekilde bastırıldı. Aralık 1908'de bir tiyatro oyununda oyunun erlere yasak edilmesi ikinci bir ayaklanmaya sebep oldu. Erlerin "bize yasaksa subaylara da yasak olmalıdır" diyerek tiyatroyu basması sonucu şiddetli çarpışmalar gerçekleşti. Askeri kesimdeki ayaklanmalar, 23 Ocak 1909'da Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması ile devam etti. Öğrenciler, Okul Nizamnamesi'nin aşırı sertliği ve yabancı dil öğrenmekte güçlük çekmekten şikayetçi idi; olay, 60 öğrencinin okuldan kovulması ile sonuçlandı. Mart 1909'da ise Abdülhamit'in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan Zuhaf Alayı'na, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında olaylar yaşandı. Bütün bu olaylarda hep Selânik'ten getirilmiş olan avcı taburlarının ayaklanan birliklere karşı kullanılmış olması Birinci Ordu içerisinde avcı taburlarına karşı genel bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı.
Toplumdaki bir başka çatışma konusu, “asker-medreseliler” çatışması idi. Medreselilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını haksızlık olarak değerlendiren Harbiyeliler, muaflığın devamı için medrese mensuplarının hiç olmazsa basit bir okuma yazma sınavına tabi tutulmalarını istiyordu. Şeyhülislamlık ile Harbiye Nezareti arasındaki pazarlık sonucu medreselilerin birkaç satır yazı yazmalarını, birkaç basit cümle okumalarını, namaz ve oruç bahislerinden sorular içeren bir sınava tabi tutulmaları kabul edildi. Bu karar, medreselilerde Harbiye Nazırı'na karşı büyük öfke doğurdu.
İttihat ve Terakki ile çatışan Kâmil Paşa Hükûmetinin 4 Şubat 1909'da Meclis'in vermiş olduğu “âdem-i itimad” oyları ile düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa'nın getirilmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, hükûmeti resmen ele geçirmiş oldu.
Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlendi. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi'nin bir köprü üzerinde arkadaşı Ertuğrul Şakir'le yürürken öldürülmesi bu cinayetlerdendi. Hasan Fehmi'nin öldürülmesinde İttihat ve Terakki'nin parmağının olduğu iddia edilmiş, bu cinayetten sonra Cemiyete karşı oluşan olumsuz hava, kimi İttihatçıların partiden istifasına yol açmıştır. Oldukça hareketli fikir ve eylem ortamı Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin öldürülmesi ile şiddete dönüştü.

Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla'ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburu, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31 Mart'a bağlayan gece) başlarında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Sabaha doğru askerle kışladan çıkıp Ayasofya Meydanı'na ilerlerken isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "Şeriat isteriz! Padişahım, çok yaşa!" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu Frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyetinin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar.
Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa'nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları Meclis binasını işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e; Lâzkiye Milletvekili Emir Arslan Bey de Hüseyin Cahit Bey'e benzediği için öldürülürken Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekillerinin öldürülmesi, Şura-yı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine Padişah'ın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı.
İsyancılar tarafından “Aff-ı Şahâne" adı verilen genel af ilan edildi ancak umulduğu gibi isyancıların zorbalığı sona ermedi. Aralarında Şerif Sadık Paşa ve Katibi Esat Bey, Süvari Teğmeni Selâhattin Mümtaz ve Üsteğmen Yusuf Nurettin'in bulunduğu bazı subaylar öldürüldü. İsyancıların İstanbul içerisinde küçük gruplar hâlinde dolaşarak silah atmaya, Türk kadınlarının Beyoğlu'na çıkmasına engel olmaya, Frenk gömleği giyen kimseleri tartaklamaya başladıkları görüldü. Asâr-ı Tevfik Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşılarından Ali Kabuli Bey'in, kendi gemisinin erleri tarafından sokaklarda sürüklenip Yıldız Sarayı'na kadar götürülerek Abdülhamit'in gözleri önünde öldürülmesi, isyancıların en vahşi eylemlerindendi.

31 Mart İsyanı sırasında Selânik'ten gelen Hareket Ordusu'nun (Selânik Ordusu) Yıldız Sarayı'nı yağmalamasına Yıldız Yağması denmiştir. Meşhur 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'ndaki askerler Yıldız Sarayı'nı basıp giyecek ve yiyecek çalmışlar, sarayda tahribata yol açmışlardır.

Tahsin Demiray "Yıldız yağması" başlıklı yazısında şu bilgiyi vermektedir:

İttihatçıl

4. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde teşkil edilmiş bir saha ordusudur. 19. yüzyılın sonlarında yapılan askerî reformlar sırasında kurulan bu ordu, kuruluşundan itibaren özellikle Anadolu, Suriye ve Irak bölgelerinde faaliyet göstermiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Kafkas Cephesi’nin belkemiğini oluşturmuş; 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında Osmanlı ordusunun yeniden yapılandırılmasıyla Doğu Anadolu’da yeniden teşkilatlanmıştır. 1911’de Trablusgarp Savaşı öncesinde Bağdat merkezli olarak yeniden düzenlenen 4. Ordu, I. Dünya Savaşı’nda Sina-Filistin ve kısmen Irak cephelerinde kritik rol oynamıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın liderliğinde Süveyş Kanalı’na yönelik harekâtlar ve Filistin’in savunulması gibi stratejik girişimlerde bulunmuş; ancak savaşın sonlarına doğru Yıldırım Orduları Grubu’na dahil edilerek Suriye-Filistin Cephesi’ndeki yenilgilere bağlı olarak dağıtılmıştır. Aşağıda, 4. Ordu’nun farklı dönemlerdeki teşkilatı ve faaliyetleri kronolojik olarak ele alınmaktadır.

4. Ordu, Osmanlı Ordusu'nun doğu ve kuzeydoğu sınırlarının savunulması maksadıyla en geç 1875 yılı ortasında aktif olarak faaliyete geçmiştir. Bu tarihte Hersek İsyanı dolayısıyla birlik sevkleri yapılmakta, redif taburları silah altına alınmakta ve karargâh yazışmaları yürütülmekteydi.
1877 yılında ise Osmanlı Devleti’nin doğu vilayetlerinde, Anadolu’da konuşlanmış durumdaydı. Ian Drury’nin aktardığına göre bu dönemde 4. Ordu’nun teşkilatı piyade sınıfında beş nizamiye alayı ve altı tüfek taburundan, süvari sınıfında üç alaydan, topçu sınıfında 12 bataryalı bir alaydan ve ayrıca bir istihkâm birliğinden oluşmaktaydı. Ordu’nun merkezi Erzurum olup daha sonra Erzincan’a taşınmıştır. 93 Harbi öncesinde Osmanlı genel seferberlik planına göre 4. Ordu temelinde “Kafkas (Doğu) Cephesi” teşkil edilmiştir. Nitekim savaş başladığında Erzincan merkezli 4. Ordu temel alınarak oluşturulan Kafkas Cephesi'nin komutanlığı Müşir Ahmed Muhtar Paşa’ya verilmiştir. Bu cephe, Rus İmparatorluğu’na karşı Osmanlı’nın doğu savunmasını üstlenmiştir.

1877 baharında Rus orduları Doğu Anadolu’ya taarruza geçerken, Ahmed Muhtar Paşa komutasındaki 4. Ordu Kafkas Cephesi’nde savunma pozisyonu aldı. Rus kuvvetleri 17 Mayıs 1877’de Ardahan’ı işgal edip Erzurum istikametinde ilerlerken, Ahmed Muhtar Paşa Erzurum’u korumak için Erzurum-Kars hattında savunma tertipledi. Osmanlı kuvvetleri Haziran 1877’de Süngütaşı’nda savunma hattı kurarak Rus ilerleyişini yavaşlattı. Yaz aylarında Kafkas Cephesi’nde gerçekleşen muharebelerde Osmanlı 4. Ordu’su kısıtlı imkânlarla başarılı savunma ve karşı taarruzlar yapmıştır. Özellikle 25 Ağustos 1877’de Gedikler Muharebesi ile 24 Ekim 1877’de Yahniler Muharebesi Osmanlı birliklerinin zaferiyle sonuçlanmış, Ahmed Muhtar Paşa bu başarıları dolayısıyla “Gazi” unvanını almıştır. Ancak Kasım 1877'de Alacadağ Muharebesi'nde Osmanlı kuvvetleri yenilgiye uğradı; takiben stratejik Kars Kalesi 18 Kasım 1877'de Rusların eline geçti. Kars'ın düşmesiyle Osmanlı ordusu Erzurum yönünde çekilmek zorunda kalmış, cephede inisiyatif Ruslara geçmiştir. 1878 başlarında Erzurum da tehdit altına girmiş ancak Berlin Anlaşması'nın imzalanmasıyla çatışmalar son bulmuştur. Sonuç olarak, 93 Harbi'nde 4. Ordu Kafkas Cephesi'nde başlangıçta kısıtlı kaynaklarına rağmen başarılı savunma muharebeleri verse de, savaşın genel gidişatı Osmanlı aleyhine gelişmiş ve Doğu Anadolu'da önemli toprak kayıpları yaşanmıştır.

Kafkas Cephesi'nde mücadele eden 4. Ordu'nun ikmalini sağlamak üzere kapsamlı lojistik tedbirler alınmıştır. Ordu'nun ikmal üssü Erzurum olup, burada cephane, yiyecek ve giyecek maddelerinin depolandığı büyük ambarlar oluşturulmuştur. 4. Ordu Askerî İdare Meclisi, cephedeki ikmal işlerini organize eden merciiydi. Trabzon ve Diyarbakır gibi vilayetlerden deniz ve kara yoluyla Erzurum'a ulaştırılan erzak ve mühimmat, Erzurum depo merkezinde toplandıktan sonra ileri cephe yönüne sevk edilmekteydi. Erzurum'dan cepheye yakın Köprüköy, Süngütaşı ve Velibaba (Aras) gibi mevkilere, ihtiyaç malzemeleri müstahfaz (koruma) taburları vasıtasıyla taşınmıştır. İkmal hattının İstanbul-Trabzon arasını kapsayan denizyolu ve Trabzon-Erzurum arasındaki karayolu üzerinden işlemesi, nakliyede yük hayvanlarının kullanılmasını gerektiriyordu; hayvan sıkıntısı ve uzun mesafeler ikmalin hızını düşürüp zaman zaman aksamaya yol açsa da, savaşın başında yapılan stoklama sayesinde cephede iaşe yönünden ciddi bir kriz yaşanmamıştır. 93 Harbi'nde 4. Ordu'nun lojistik planlaması, cephe genişliğinin ve zorlu coğrafyanın getirdiği engellere rağmen Erzurum-Trabzon hattında kurulmuş ve büyük ölçüde işler halde tutulmuştur.

Piyade: Beş alay ve altı tüfek taburu
Süvari: Üç alay
Topçu: Bir alay (12 batarya)
İstihkâm: Bir istihkâm birliği

II. Meşrutiyet ve Ordu Reformu: 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nda askerî teşkilatta önemli reformlar gerçekleştirilmiştir. İttihat ve Terakki yönetimi, ordunun modernleştirilmesi ve bölgesel savunma kapasitesinin artırılması amacıyla Osmanlı kara kuvvetlerini yeniden organize etmiştir. Bu kapsamda daha önce mevcut ordu sayısı artırılarak toplam dokuz ordu komutanlığı tesis edilmiştir. Ancak yeni kurulan orduların birçoğu kadro ve mevcud bakımından zayıf kalmıştır; nitekim her bir ordunun barış dönemindeki mevcudu, yaklaşık bir kolordu gücünü bile bulmamaktaydı. Bu dönemde çıkarılan 1909 ve 1910 tarihli nizamnâmeler ile nizamiye (aktif) ve redif (yedek) teşkilatında düzenlemeler yapıldı. Ordu komutanlıkları kaldırılarak Ordu Müfettişlikleri ihdas edilmesi planlandıysa da (1910 Teşkilât-ı Esasiye Nizamnamesi) bu değişiklikler tam olarak uygulanamadı; 1911 yılında klasik ordu düzenine geri dönüldü. II. Meşrutiyet'in ilk yıllarında Osmanlı ordusunun toplam mevcudu kağıt üzerinde 500 bini aşkın görünmekle birlikte, bu rakam cephelere ve tümenlere dağıldığında ciddi eğitim ve teçhizat eksikleri olduğu anlaşılmıştır.
4. Ordu'nun 1908 Teşkilatı: Osmanlı ordusunun 1908 sonrası yeniden teşkilatlanmasında 4. Ordu, Doğu Anadolu bölgesinin savunmasından sorumlu olacak şekilde yapılandırıldı. 1908-1909 dönemine ait Salnâme-i Askeriye (1326) verilerine göre;

4.Ordu Kumandanı Müşir Mehmed Zeki Paşa
7. Piyade Tümeni (Yedinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Ahmed Hamdi Paşa)
13ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Salih Paşa)
14ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Said Paşa)
8. Piyade Tümeni (Sekizinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Mahmud Paşa)
15nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Süreyya Paşa)
16nci Nizamiye Livası (Kumandan: Ferik Salih Paşa)
19. Piyade Tümeni (On Dokuzuncu Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Emin Paşa)
17nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Mustafa Naim Paşa)
18nci Nizamiye Livası (Kumandan: Asaf Paşa)
4. Süvari Fırka-i Hümayun (Kumandan: Ferik Ahmed Sıdkı Paşa - Umum Hamidiye ve Hafif Süvari Alayları Kumandanı)
4. Topçu Tümeni (Dördüncü Topçu Fırkası)
Erzurum Kalesi Topçu Alayı
Yedek Kuvvetler: II. Meşrutiyet reformları çerçevesinde, Osmanlı ordusunda redif (yedek) birlikler de yeniden düzenlendi. 4. Ordu bölgesinde dört adet redif tümeni kurulmuştu:
4. Ordu'da dört Redif (rezerv) tümeni vardı:

13. Erzincan Yedek Piyade Tümeni (On Üçüncü Erzincan Redif Fırkası)
14. Trabzon Yedek Piyade Tümeni (On Dördüncü Trabzon Redif Fırkası)
15. Diyarbekir Yedek Piyade Tümeni (On Beşinci Diyarbekir Redif Fırkası)
16. Sivas Yedek Piyade Tümeni (On Altıncı Sivas Redif Fırkası)
Bu redif tümenleri, isimlerinden de anlaşılacağı üzere ilgili vilayetlerin eğitimli yedek askerlerinden oluşturulmuş ve ihtiyaç halinde 4. Ordu emrine girecek şekilde yapılandırılmıştı. 4. Ordu'nun 1908 yılı savaş düzeni, genel olarak doğu vilayetlerindeki asayişi sağlamak ve olası bir Rus tehdidine karşı İran ve Kafkas sınırını korumak maksadıyla teşkil edilmiştir. Nitekim 1908-1912 arasında Osmanlı Doğu Anadolu'sunda ciddi bir dış tehditle karşılaşılmadığı gibi, 4. Ordu birlikleri bu dönemde daha çok bölgedeki iç güvenlik, aşiret isyanlarının bastırılması ve kolordu seviyesinde tatbikatlarla meşgul olmuştur.

1911 yılına gelindiğinde, Osmanlı Erkan-ı Harbiyesi Trablusgarp Savaşı öncesinde ordunun bazı kısımlarını yeniden organize etme kararı aldı. Bu kapsamda Anadolu ve Arap coğrafyasındaki kuvvetlerin düzenlenmesi gözden geçirildi. Özellikle Basra Körfezi ve Irak bölgesinin savunması için daha güçlü bir komuta yapısı oluşturulması planlandı. 1911'de çıkarılan bir karar ile, daha önce bir kolordu seviyesinde idare edilen Bağdat merkezli kuvvetlerin, ordu seviyesinde teşkilatlandırılması uygun görüldü. Bu yeniden yapılanma sonucunda, Dördüncü Ordu'nun karargâhı Bağdat'ta kurulmuş ve bu orduya bağlı olarak 12. ve 13. Kolordular teşkil edilmiştir.
1911 Savaş Düzeni: Birinci Balkan Savaşı'ndan hemen önce, 1911 yılı itibarıyla 4. Ordu'nun teşkilatı şu şekilde yapılandırılmıştı:

Ordu Karargâhı: Bağdat (Ordu Kumandanı o dönemde büyük ihtimalle Müşir Mehmed Zeki Paşa veya Ferik terfi almış bir kumandandı).
12. Kolordu: Musul merkezli bu kolordu, 35. Tümen (Musul'da) ve 36. Tümen (karargâhı Kerkük'te) birliklerinden oluşuyordu. 35 ve 36. Tümenler, Osmanlı'nın Musul vilayeti ve civarının savunmasını üstlenen piyade tümenleriydi.
13. Kolordu: Bağdat merkezli bu kolordu ise 37. Tümen (Bağdat'ta) ve 38. Tümen (karargâhı Basra'da) birliklerini barındırmaktaydı. 37. Tümen Bağdat ve havalisini, 38. Tümen ise Basra Körfezi çevresini kontrol etmek üzere teşkil edilmişti.
Bu düzenleme ile 4. Ordu, Osmanlı Devleti'nin güneydoğu topraklarında (bugünkü Irak topraklarında) iç güvenlik ve sınır savunmasından sorumlu hale geldi. Trablusgarp Savaşı (1911-12) sırasında İtalyanların Libya’ya çıkmasıyla Osmanlı Devleti Afrika'daki topraklarını savunmaya çalışırken, 4. Ordu doğrudan bu savaşa müdahil olamadı. Zira Trablusgarp bölgesine düzenli birlik gönderilmesi, Osmanlı'nın deniz yoluyla bölgeye ulaşamaması nedeniyle mümkün değildi. Bununla birlikte, Basra Körfezi ve Orta Doğu'daki İngiliz tehdidi 

4. Türkiye Hükûmeti veya III. İnönü Hükûmeti, 3 Mart 1925 - 1 Kasım 1927 tarihleri arasında görev yaptı.

Hükûmet, Fethi Okyar liderliğindeki bir önceki hükûmetin Şeyh Said İsyanı sebebiyle düşmesi üzerine kuruldu. Yeni başbakan, Türkiye'nin ilk iki hükûmetinin de başbakanı olan Cumhuriyet Halk Fırkasından (CHF) İsmet İnönü oldu.

1935 yılına kadar Türkiye'de soyadları kullanılmamaktaydı, bu durum Soyadı Kanunu'na kadar geçerli olmuştur. Listede yer alan soyadlar, kabine üyelerinin daha sonra aldıkları soyadlardır.

1 Kasım 1927'de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk üçüncü kez seçildi ve teamüllere göre İsmet İnönü istifa ederek hükûmetini yeniden kurdu.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

5. Kolordu, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı dönemi askerî birimlerinden biridir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Selanik merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

5. Kolordu, Selanik
13. Piyade Tümeni, Selanik
37. Piyade Alayı, Selanik
38. Piyade Alayı, Selanik
39. Piyade Alayı, Selanik
13. Tüfek Taburu, Selanik
13. Topçu Alayı, Selanik
13. Tümen Grubu, Selanik
14. Piyade Tümeni, Serez
40. Piyade Alayı, Serez
41. Piyade Alayı, Nevrekop
42. Piyade Alayı, Cuma-i Bala
14. Tüfek Taburu, Yemen
14. Topçu Alayı, Serez
14. Tümen Grubu, Serez
15. Piyade Tümeni, Usturumca
43. Piyade Alayı, Usturumca
44. Piyade Alayı, Petriç
45. Piyade Alayı, Petriç
15. Tüfek Taburu, Gevgili
15. Topçu Alayı, Selanik
15. Usturumca Tümen Grubu
5. Kolordu birimleri
5. Tüfek Alayı, Selanik
6. Süvari Tugayı, Gevgili
14. Süvari Alayı, Gevgili
25. Süvari Alayı, Serez
26. Süvari Alayı, Selanik
5. Dağ Topçu Taburu, Katerin
6. Dağ Topçu Taburu, Katerin
4. Alan Obüs Taburu, Demir Hisar
5. Mühendisi Taburu, Gevgili
5. Ulaştırma Taburu, Selanik
Selanik Liman Komutanlığı, Selanik
Ağır Topçu Taburu, Selanik
Torpido Müfrezesi, Selanik
Hafif Arama Müfrezesi, Selanik
Sınır Müfrezesi

19 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Vardar Ordusu Batı Ordusu komutası altında)
13. Tümen, 15. Tümen, 16. Tümen
İştip Redif Tümeni

12 Kasım 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Vardar Ordusu Kuzey Grubu komutasında)
13. Tümen, 15. Tümen
5. Tüfek Alayı, 26. Süvari Alayı, 19. Topçu Alayı

16 Kasım 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5 Kolordu (Vardar Ordusu Sağ Kanat Defansif Kolordusu komutası altında)
13. Tümen, 15. Tümen, 18. Tümen

Ağustos 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

V. Kolordu (Anadolu)
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen

Kasım 1914, Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Trakya)
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Gelibolu)
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen

Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Kafkasya)
9. Tümen, 10. Tümen, 13. Tümen

Aralık 1916, Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

5. Kolordu (Kafkasya)
Kıyı Müfrezeleri

5. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 24 Mart 1915 tarihinde kuruldu ve 21 Kasım 1918 tarihinde lağvedildi. Bu orduya I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Boğazı'nı ve Gelibolu Yarımadası'nı savunma görevi verildi. Almanya'dan gelen askerî danışman General Otto Liman von Sanders bu ordunun ilk komutanı oldu.

5. Orduyu Hümayun (Kumandan: Birinci Ferik Mustafa Nuri Paşa)
9ncu Fırka-i Hümayun (Kumandan: Müşir İbrahim Ethem Paşa)
17nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Halil Agah Paşa)
18nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
19ncu Nizamiye Fırkası
10ncu Fırka-i Hümayun ve Haleb ve Adana Fevkalade Kumandan Vekili (Kumandan: Birinci Ferik Bekir Paşa)
19ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva İsmet Paşa)
20nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Rıfat Paşa)
5. Süvari Fırka-i Hümayunu (Kumandan: Ferik Mustafa Nuri Paşa)
5. Topçu Fırka-i Hümayun ve Orduyu Hümayun Esliha-i Harbiye ve Mühimmat-ı Nariye Müfettişliği (Kumandan: Ferik Mehmed Tevfik Paşa)

Nisan sonu 1915'te ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Esat Paşa komutasında)
7. Tümen, 9. Tümen, 19. Tümen (Mustafa Kemal komutasında)
15. Kolordu (Albay Hans Kannengiesser komutasında)
3. Tümen, 11. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı
Bir uçak filosu

5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders, karargâhıyla Gelibolu'daydı.

1. Kolordu
2. Tümen, 3. Tümen
2. Kolordu
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen
3. Kolordu
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen, 19. Tümen
4. Kolordu
10. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen
5. Kolordu
13. Tümen, 14. Tümen, 15. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı
Bir uçak filosu
Ayrıca doğrudan doğruya 5. Ordu Komutanlığına bağlı bir tümen (19. Fırka), bir süvari tugayı (1. Tugay), bir piyade alayı ve dört jandarma taburu vardı. 19. Fırka, Yarbay Mustafa Kemal emrinde ve Eceabat'ta 5. Ordu'nun ihtiyatını oluşturuyordu. Süvari Tugayı ise yine ordu emrinde olarak Saros Körfezi batısında Bulgar hududuna kadar olan geniş kıyı kesimini gözetlemekteydi. Jandarma taburları da, düşmanın fazla beklenmediği kıyılarda gözetleme görevi yapmaktaydılar. 5. Ordu'nun asker sayısı 84.000 (Müttefiklerin 75.000), top sayısı 72 (Müttefiklerin donanma hariç 140) idi. Osmanlı asker sayısı düşmana nazaran 9.000 kişi daha fazla idi ama bu bir sayısal görüntüden ibaretti. Aslında tarafların savaş gücünü belirleyen, (eğitim ve moral başta olmak üzere) silahların kalitesi, silah, cephane, araç, gereç bütünlemesi ve özellikle ağır makineli tüfek ve topun miktarı idi ve bunlar da düşmandan yana idi.

Ağustos 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu
14. Tümen, 16. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Aralık 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu
57. Tümen, 59. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Ağustos 1917, Ocak 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu
57. Tümen
19. Kolordu
59. Tümen
21. Kolordu
49. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Haziran, Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu
57. Tümen
19. Kolordu
Yok
21. Kolordu
49. Tümen
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu
55. Tümen
14. Kolordu
49. Tümen, 60. Tümen, 61. Tümen

5. Türkiye Hükûmeti veya IV. İnönü Hükûmeti, 1 Kasım 1927 - 27 Eylül 1930 tarihleri arasında görev yaptı. Dördüncü İnönü Hükûmeti olarak bilinir.

Hükûmet, Kemal Atatürk'ün ikinci kez Türkiye cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından kurulmuştur. Başbakan, bir önceki hükûmetin de başbakanı olan Cumhuriyet Halk Fırkasından (CHF) İsmet İnönü'ydü.

1935 yılına kadar Türkiye'de soyadları kullanılmamaktaydı, bu durum Soyadı Kanunu'na kadar geçerli olmuştur. Listede yer alan soyadlar, kabine üyelerinin daha sonra aldıkları soyadlardır.

12 Ağustos 1930'da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, eski başbakanlardan Fethi Okyar'dan Türkiye'de çok partili demokrasiyi ikinci kez başlatmak amacıyla bir muhalefet partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmasını istedi. Büyük Buhran nedeniyle hükûmet, halk desteğini yeni partiye doğru kaybediyordu ve İnönü yeni bir hükûmet kurarak yeniden güç kazanmaya çalıştı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

57. Piyade Alayı, Osmanlı İmparatorluğu ordusuna mensup alay. Çanakkale Kara Muharebeleri'nin başlangıcı kabul edilen Anzak Çıkarması ve sonrasında gerçekleşen muharebelerdeki başarısıyla bilinir. Alay, 30 Kasım 1915 tarihinde Osmanlı Padişahı V. Mehmed tarafından Altın ve Gümüş İmtiyaz Madalyaları ve Harp Madalyası ile ödüllendirilmiştir.

Kuruluş tarihi 1891 olarak kabul edilen 57. Piyade alayı, bazı arşiv kayıtlarına göre 1880 yılında, 15. Tümene bağlı 29. Tugayın bünyesinde bulunmaktaydı. Bir dönem 3. Redif İzmit Alayı adını alan alayın 1880 tarihindeki komutanı Albay Mehmet Rıza Bey, 1891 tarihindeki komutanı da Albay Mehmet İzzet Bey idi.

Alay, 1911 yılında 2. Taburu 42. Nişancı Taburu olarak yeniden adlandırılarak, 5. Trablusgarp Tümeni bünyesinde Trablusgarp Savaşı'na katıldı. Savaşın Ekim 1912 tarihinde Osmanlı aleyhine barış antlaşmasıyla sona ermesinin ardından 57. Piyade Alayı, önce Akka'ya sevk edildi ve 8. Kolordu emrine verildi. Balkan Harbi başladığında, bu kez Vardar Ordusu komutasındaki 19. Piyade Tümeni'ne emrine verildi ve Elbasanlı Albay Şemi Bey komutasında, 35 subay, 2223 er ve erbaş ve 40 hayvan mevcuduyla Balkan Savaşı'na katıldı. Sırp cephesinde 20 Ekim 1912'de Bilaç Muharebesi'ne, 22-24 Ekim 1912'de Komanova Muharebesi'ne, 3-4 Kasım 1912'de Kırçova Muharebesi'ne ve 17 Kasım 1912'de Manastır Muharebesi'ne katıldı. Alay, Balkan Savaşı'nda alınan ağır yenilginin ardından İstanbul'a döndü.

Balkan Savaşı'ndan sonra 19. Tümen kuruluşundan çıkarılan 57. Alay, 1 Şubat 1915 tarihinde Tekirdağ, Yerçeşme'de yeniden kurularak, tekrar 3. Kolordu bünyesindeki 19. Fırka'ya bağlandı. 22 Şubat 1915 tarihinde törenle sancağı verildikten sonra Çanakkale'ye doğru yola çıktı ve 25 Şubat 1915'te Maydos'a (Eceabat) geldi. Mart ayında 5. Ordu Komutanlığının kurulmasından sonra, bağlı bulunduğu 19. Tümen ile birlikte 5. Ordu'nun genel ihtiyatı (yedek) olarak 26 Mart 1915'te Bigalı Köyü'ne konuşlandırıldı. Bu tarihten 24 Nisan 1915'e kadar Yarbay Mustafa Kemal ve Binbaşı Hüseyin Avni tarafından eğitime tabi tutulan 57. Alay, Bigalı Köyü ve Turşun bölgesinde tatbikatlar yaptı. Bigalı Köyü'nde eğitim ve tatbikat faaliyetlerini yürüttüğü sırada 57. Alay'ın bağlı bulunduğu 5. Ordu tarafından birkaç kez yeri değiştirilmek istenmişse de Yarbay Mustafa Kemal, çıkartmanın beklendiği yere en yakın noktalardan biri olmasından ötürü, alayın Bigalı Köyü'nde kalması yönünde ısrarcı oldu. Bu ısrarlar sonuç verdi ve 57. Alay Bigalı Köyü'nde kalmaya devam etti.
Çanakkale Kara Muharebelerinin başladığı gün olan 25 Nisan 1915 sabahı, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, kendisine bu yönde bir emir gelmemiş olmasına rağmen düşman çıkartmasını haber alır almaz yanına 57. Alay'ı ve bir dağ bataryasını alarak, kişisel inisiyatifiyle stratejik açıdan önemli olan Conkbayırı'na doğru hareket etti. 57. Alayın Conkbayırı'na hareket eden 3 taburu ve bir dağ bataryasını oluşturan 3.600 subay ve asker, Conkbayırı'na varıldığı anda bizzat Yarbay Mustafa Kemal'in emriyle, kendisinden yaklaşık 2-3 kat daha büyük olan Anzak birliklerine karşı taarruza geçerek, sabah 4:30'dan beri düşmanla çatışma halinde bulunan Yarbay Mehmet Şefik Bey komutasındaki 27. Alay'ın yardımına yetişmiş oldu. 25 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasındaki Arıburnu Muharebeleri'nde ciddi zayiat veren alay, savaş ortalarında takviye edildi. Alay, savaşın siper harbine dönüşmesiyle, Merkeztepe-Bombasırtı civarında konuşlandı ve savaş sonuna kadar bu bölgeyi başarıyla savundu. Arıburnu Muharebelerindeki başarısı nedeniyle yarbaylığa terfi ettirilen alay komutanı Hüseyin Avni Bey, 13 Ağustos 1915 Cuma günü, Ramazan Bayramı'nın ikinci gününde, Kesikdere'deki alay karargahı yakınlarına düşen bir top mermisiyle öldü. Yerine 24 Ağustos tarihinde 3. Tabur Komutanı Ali Hayri (Arıburun) Bey atandı.

Ölen 57. Alay'a bağlı 628 asker için Gelibolu Yarımadası'nda, Bombasırtı üzerinde 12 Aralık 1992 tarihinde sembolik bir şehitlik açılmıştır. 57. Alay'ın ve komşu birliği 27. Alay'ın siperleri üzerine 2003 yılında bir otopark inşa edilmiştir. Alayın hatırasını yaşatmak için Adana'da 57. Alay Şehitleri Camii yapılmıştır.

Arıburnu Cephesi
57. Alay Şehitleri Camii

7. Ordu, I. Dünya Savaşı sırasında Sina ve Filistin Cephesi'nde savaşan bir Osmanlı ordusuydu.
19. yüzyılın sonlarında veya 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun bir ordusu olarak kuruldu. Bir ordu olarak belirlenmiş olsa da, 1918 yılında en fazla kolordu gücünde olmuştur. 7. Ordu Arabistan ve Yemen'de görev yapması için 1877 yılında kuruldu. 1908 yılında 13. ve 14. piyade tümeni, bir süvari alayı ve bir topçu alayından oluşan birlik, Yemen'deki isyancı aşiretlerle mücadeleye dahil edildi.

7. Orduyu Hümayun (Kumandan: Müşir Ahmed Feyzi Paşa, Kuvva-yı Umumiye Kumandanı)
13. Tümen (On Üçüncü Fırka-i Hümayun
25nci Nizamiye Livası
26ncı Nizamiye Livası
14. Tümen (On Dördüncü Fırka-i Hümayun)
27nci Nizamiye Livası
28nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Yusuf Cemil Paşa)
15. Tümen (On Beşinci Nizamiye Fırka-i Hümayunu) (Kumandan: Müşir Recep Paşa)
29ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Münir Paşa)
30ncu Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva İbrahim Ethem Paşa)
16. Tümen (On Altıncı Nizamiye Fırka-i Hümayunu) (Kumandan: Müşir Ahmed Ratıb Paşa)
31nci Nizamiye Livası (Kumandan: Ferik Ahmed Hikmet Paşa)
32nci Nizamiye Livası

Ağustos 1917'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu, Suriye (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
3. Kolordu
24. Tümen, 50. Tümen
20. Kolordu
19. Tümen, 20. Tümen
Alman Asya Kolordusu

Ocak 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Mustafa Fevzi Paşa)
3. Kolordu
1. Tümen, 19. Tümen, 24. Tümen
20. Kolordu
26. Tümen, 53. Tümen
3. Süvari Tümeni
Alman Asya Kolordusu

Haziran 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Mustafa Fevzi Paşa)
3. Kolordu
1. Tümen, 24. Tümen, 3. Süvari Tümeni
20. Kolordu
26. Tümen, 53. Tümen, 19. Tümen
Alman Asya Kolordusu

Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
3. Kolordu (Miralay İsmet Bey)
1. Tümen, 11. Tümen
20. Kolordu (Miralay Ali Fuat Bey)
26. Tümen, 53. Tümen

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Ordu (Mirliva Ali Fuad Paşa, vekil)
3. Kolordu
11. Tümen, 24. Tümen
20. Kolordu
1. Tümen, 43. Tümen

8. Türkiye Hükûmeti veya VII. İnönü Hükûmeti, 1 Mart 1935 - 1 Kasım 1937 tarihleri arasında görev yaptı. Yedinci İnönü Hükûmeti olarak bilinir.

Cumhuriyet Halk Partisinden (CHP) İsmet İnönü, 8 Şubat 1935'te yapılan seçimlerin ardından kabinesini kurdu.

1937 yılında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü'nün anlaşamadığı bazı konular vardı. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, Türkiye'nin de katıldığı Nyon Konferansı (10-14 Eylül 1937) sırasında dış politika konusundaki anlaşmazlık belirginleşti. 25 Ekim'de İsmet İnönü istifa etti ve İnönü hükûmetinde Ekonomi Bakanı olan Celal Bayar, Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından yeni başbakan olarak atandı.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri Başbakanlık.gov.tr
Hükûmetler ve Programları - Türkiye Büyük Millet Meclisi10 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

9. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 7 Haziran 1918 tarihinde kuruldu ve 3 Nisan 1919 tarihinde lağvedildi.

Haziran 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu, (Mirliva Yakup Şevki Paşa)
1. Kafkas Kolordusu (Mirliva Kâzım Karabekir Paşa)
9. Kafkas Piyade Tümeni, 10. Kafkas Piyade Tümeni, 15. Tümen
4. Kolordu (Mirliva Ali İhsan Paşa)
5. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen
Bağımsız Süvari Tugayı

Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu, (Mirliva Yakup Şevki Paşa)
9. Kafkas Tümeni, 11. Kafkas Tümeni, 12. Tümen, Bağımsız Süvari Tugayı

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu, (Mirliva Yakup Şevki Paşa)
3. Kafkas Tümeni (Ahıska)
9. Kafkas Tümeni (Erzincan iliniin güneyinde)
10. Kafkas Tümeni (Batum'dan İstanbul'a hareket etti.)
11. Kafkas Tümeni (Hoy)
36. Kafkas Tümeni (3. Ordu tarafından, Gümrü)
12. Tümen (Serdarabad)
Bağımsız Süvari Tugayı

Nisan 1919 tarihinde Şevket Turgut Paşa, Cevat Paşa ve Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa İstanbul'da gizli bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda "Üçlü Yemin" adlı bir rapor hazırlandı (Üçler Mısakı) ve vatan savunması için ordu müfettişliği kurulmasına için karar verildi. Nisan ayı sonunda, Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa, Harbiye Hazırı Şakir Paşa'ya bu raporu sundu. 30 Nisan 1919 tarihinde, Harbiye Nezareti ve Sultan VI. Mehmed Genelkurmay Başkanı tarafından önerilen ordu müfettişlikleri kurulması hakkındaki kararı onayladı. Müfettişlikler kuruldu ve başlarına şu komutanlar getirildi; 1. Ordu Askeri Müfettişliği (İstanbul'da konuşlu, Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa), Yıldırım Ordusu Askeri Müfettişliği (Konya'da konuşlu, Mersinli Cemal Paşa, daha sonra 2. Ordu Askeri Müfettişliği), 9. Ordu Askeri Müfettişliği (Erzurum konuşlu, Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 3. Ordu Askeri Müfettişliği). Ayrıca, Rumeli Askeri Müfettişliği (Nurettin Paşa) kurulacak, 13. Kolordu Harbiye Nazırlığı'nın idaresi altında olacaktı. Mayıs 1919'da, ordu müfettişliği aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Ordu Müfettişliği (Dokuzuncu Ordu Kıt'aatı Müfettişliği, Erzurum, Müfettiş: Mirliva Mustafa Kemal Paşa, 15 Haziran 1919 tarihinde, 3. Ordu Müfettişliği olarak değiştirildi)
3. Kolordu (Sivas, Miralay Refet Bey)
5. Kafkas Tümeni
15. Tümen
15. Kolordu (Erzurum, Mirliva Kâzım Karabekir Paşa)
3. Kafkas Tümeni
9. Kafkas Tümeni
11. Kafkas Tümeni
12. Tümen

Abdullah Gül (d. 29 Ekim 1950, Kayseri), 2007'den 2014'e kadar 11. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk ekonomist, akademisyen ve siyasetçidir. Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) kurucularından olan Gül, daha önce 2002-2003 yıllarında başbakanlık ve 2003-2007 yıllarında dışişleri bakanlığı da yaptı.
Gül 1991, 1995, 1999, 2002 ve 2007 Türkiye genel seçimlerinde Kayseri milletvekili olarak meclise girdi. Başlangıçta Refah Partisine katılmıştır fakat bu parti 1998 yılında laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerinden dolayı kapatılınca Fazilet Partisine katıldı. Fazilet Partisi 1. Olağan Kongresi'nde Genel Başkanlık için Recai Kutan ile yarıştı. 521 oy alarak 2. sırada kaldı ve Genel Başkan seçilemedi. Gül 2001 yılında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisinin kurucular kurulu üyesi olarak partinin kuruluşunda önemli rol oynadı.
AK Parti'nin 2002 Türkiye genel seçimlerini kazanmasıyla başbakan oldu ve 58. Türkiye Hükûmetini kurdu. Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal yasağı Gül Hükûmeti tarafından kaldırılınca Erdoğan 2003 Türkiye milletvekili ara seçimleri ile meclise girdi ve başbakan olarak 59. Türkiye Hükûmetini kurdu. I. Erdoğan Hükûmetinin kabinesinde başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak görev yapan Gül, 2007 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı seçildi ve 2014 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Abdullah Gül 29 Ekim 1950 tarihinde Kayseri'de doğmuştur. Babası Ahmet Hamdi Gül, annesi Adviye Gül'dür. Kayseri Gazi Paşa İlkokulu, Nazmi Toker Ortaokulu ve Orta öğrenimini Kayseri Lisesinde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine girdi. 1974 yılında mezuniyet sonrası aynı fakültede başladığı doktora çalışmaları için iki yıl İngiltere'de kaldı ve 1983'te İstanbul Üniversitesinden "doktor" unvanı aldı. O dönem İTÜ Sakarya Mühendislik Fakültesinde (1992'de İTÜ'den ayrılarak Sakarya Üniversitesine dönüştü) Endüstri Mühendisliği Bölümünün kuruluşunda çalıştı ve aynı bölümde ekonomi dersleri verdi. 1989'da uluslararası ekonomi dalında doçent oldu.
Öğrencilik yıllarında Gençlik Örgütü Millî Türk Talebe Birliği bünyesinde yer aldı. Memleketi Kayseri'de, Necip Fazıl ekolünden Söğüt Fikir Kulübünde çalıştı ve bu ekolün ileri gelenlerinden Ali Biraderoğlu'nun fikrî çevresinde bulundu.

1983-1991 yılları arasında İslam Kalkınma Bankasında ekonomi uzmanı olarak çalışan Gül, 1991 yılında yapılan seçimlerde Refah Partisi'nden 19. Dönem Kayseri Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. 1993'te Refah Partisi'nde Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirilen Abdullah Gül, 1995'te yapılan genel seçimlerde, ikinci kez Refah Partisi 20. Dönem Kayseri Milletvekili seçildi. 1993 yılında Refah Partisinin dışişlerinden sorumlu genel başkan yardımcılığı görevine seçildi. Bu süre içinde Avrupa ve Amerika'daki birçok kuruluşlarda yaptığı konuşmalarla parti görüşünü anlattı.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu üyelikleri de yapan Abdullah Gül, 28 Haziran 1996'da kurulan RP-DYP koalisyon hükûmetinde Devlet Bakanlığı ve Hükûmet Sözcülüğü görevlerinde bulundu.
Refah Partisi'nin 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesince kapatılmasından önce kurulan Fazilet Partisi'ne geçen Abdullah Gül, 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde Fazilet Partisi'nden 21. Dönem Kayseri Milletvekili seçilerek tekrar parlamentoya girdi.

1992 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi oldu ve Konseyin kültür, tüzük, siyasi ve ekonomik kalkınma komitelerinde çalıştı. 2001 yılına kadar yürüttüğü Avrupa Konseyindeki çalışmalarından dolayı kendisine “Pro merito“ madalyası ve Konseyin sürekli “Onursal üyesi” unvanı verildi. NATO Parlamenter Asamblesi üyeliği de yaptı. 8 Mart 2000 tarihinde, Parti'de "yenilikçi kanat" olarak adlandırılan milletvekillerinin desteğini alarak, genel başkanlığa adaylığını koydu. 14 Mayıs 2000 tarihinde yapılan Fazilet Partisi 1. Olağan Kongresi'nde 521 oy alarak, 633 oy alan Recai Kutan'ın gerisinde kaldı. Kongre sonuçları, siyasi çevrelerce, "parti tabanının Yenilikçi olarak adlandırılan kanadı geniş ölçüde desteklediği, ancak Parti'nin henüz bir yönetim değişikliğine hazır olmadığı" şeklinde yorumlandı. Fazilet Partisi'nin 22 Haziran 2001'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra bir süre bağımsız kalan Gül, 14 Ağustos 2001'de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) Kurucular Kurulu üyesi olarak üyesi olarak partileşme sürecindeki etkin rolünü sürdürdü ve Siyasi ve hukuki işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Hakkında kayıp trilyon davasında fezleke hazırlandı. Milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle yargılanamadı. Gül hakkındaki fezleke dosyasına 2010 yılında takipsizlik kararı verildi.
AK Parti Kayseri Milletvekili ve Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Gül, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Kayseri Milletvekili olarak yeniden seçildi. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olması nedeniyle 16 Kasım 2002'de 58. Hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Türkiye'nin 58. Hükûmeti, Başbakan Abdullah Gül tarafından, 18 Kasım 2002'de kuruldu. Recep Tayyip Erdoğan'ın, 9 Mart 2003 Siirt Milletvekili Yenileme Seçimi'nde meclise girmesinden sonra, Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükûmet, 11 Mart'ta istifa etti. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, 14 Mart 2003'te kurulan 59. Hükûmette (2. AK Parti Hükûmeti), Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 3 Ekim 2005'te başlayan Avrupa Birliği müzakereleri için birçok yetkisini Baş Müzakereci Ali Babacan'a devretti.

24 Nisan 2007 tarihinde yapılan AK Parti Grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 11. Cumhurbaşkanı adayı olduğu açıklandı. 27 Nisan tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı birinci tur seçimlerinde 357 kabul oyu çıkmasına karşın 367 sayısına ulaşılamadığı için, seçim ikinci tura kalmış; Anayasa'nın ilgili hükmü gereği, ilk oturumun açılabilmesi için 367 üyenin Mecliste hazır bulunması gerektiği gerekçesi ile Cumhuriyet Halk Partisi tarafından oturumun iptali için Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucu Meclisin bu birinci oturumu, Anayasa Mahkemesinin 1 Mayıs 2007 tarihli kararı ile iptal edildi. 6 Mayıs 2007 tarihinde Mecliste yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının bulunamayışı yüzünden 11. Cumhurbaşkanı seçilememiştir.
22 Temmuz 2007 seçimlerinin ardından AK Parti'nin tek başına iktidara gelmesinde Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilememesinin etkili olduğu görüşü öne çıktı. Bunun sonucu olarak da Abdullah Gül tarafından "bunun cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin açık bir mesaj olduğu" yorumu benimsendi.
13 Ağustos tarihinde kulislerde konuşulan 11. Cumhurbaşkanı adaylığı kesinleşti. 20 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi birinci turunda 341 oy aldı. 24 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci turunda 337 oy aldı.
Abdullah Gül 28 Ağustos 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin üçüncü turunda 339 oy alarak Türkiye Cumhuriyetinin 11. cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Nisan 2007'de başlayan Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanını seçim süreci sona erdi.

Abdullah Gül 28 Ağustos 2007'den 28 Ağustos 2014'e kadar Türkiye cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmüştür. 26.01.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu ile görev süresi 7 yıl olarak netlik kazanmış oldu. Anayasa Mahkemesi kanunun ikinci kere aday olmasını engelleyen hükmünü iptal etti, ancak tekrar aday olmadı. Görevini 28 Ağustos 2014'te Recep Tayyip Erdoğan'a devretti.

2008 Ağustos'unda, kayıp trilyon davasında Necmettin Erbakan'ın "sahtecilik" sebebiyle aldığı ev hapsi cezası, Abdullah Gül tarafından Anayasa'da geçen ‘sürekli hastalık' kapsamında affedildi. Kayıp trilyon davası sanıklarından biri olan Gül, milletvekili olmasından ötürü yargılanamamış daha sonra Cumhurbaşkanı seçildiğinde Başsavcılık tarafından kovuşturmaya gerek olmadığına karar verilmişti.

Abdullah Gül 29 Ekim 1950'de Kayseri'de dünyaya gelmiştir. Annesi Adeviye Hanım ve babası Ahmet Hamdi Gül'dür.
21 Ağustos 1980'de Hayrünnisa Gül (Özyurt) ile evlenen Gül'ün Ahmet Münir, Kübra ve Mehmet Emre adlarında üç çocuğu dünyaya geldi. Gül, İngilizce ve Arapça biliyor. Ayrıca Beşiktaş takımını tutmaktadır.
Gül'ün kızı Kübra'dan 2010 ve 2014 doğumlu iki torunu vardır.

Abdullah Gül'ün yayımlanmış olan kitapları:

Demokrasi ve Hukuk Yolunda
Global Perspektif
Gelecek Yakın
Diplomaside Erdemli Güç
Türkiye'yi ve Dünyayı Yeniden Düşünmek

X'te Abdullah Gül
Facebook'ta Abdullah Gül
Instagram'da Abdullah Gül

Abdurrahim Tuncak (1908 - 10 Ağustos 1998), Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi oğlu. Mustafa Kemal ve ailesinin Akaretler ve Şişli'deki evlerinde  Zübeyde Hanım tarafından büyütülüp yetiştirilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa'nın I. Dünya Savaşı'nda Kafkas cephesinde  görev yaptığı sırada tanıdığı ve yanında İstanbul'a getirdiği Vanlı bir çocuktur. Nüfus kağıdında doğum yeri Diyarbakır yazar, ancak Diyarbakır'da doğduğu kesin değildir.
Kendi anlatımına göre Mustafa Kemal, onu İstanbul'da Akaretler'deki evlerinde yaşayan Zübeyde Hanım'a teslim etmiştir. Kendisi, ilk çocukluk anılarını şu şekilde anlatır: "Ben kendimi bildiğimde üç yaşındaydım ve Akaret'lerdeki evimizde Zübeyde Anne'min kucağındaydım. Bana, Mustafa Kemal Paşa'nın bir gün eve getirdiği ve 'Bu çocuğu biz yetiştireceğiz' diyerek beni Zübeyde Anne'me teslim ettiği söylendi. Bu konuda, bunun dışında hiçbir bilgim yoktur." 
Gerçek anne ve babasını hiçbir zaman öğrenememiş, röportajlarında şu bilgiyi aktarmıştır: "Rivayete göre babam bir memurmuş. Tayin edildiği Diyarbakır’da annemi akrep sokmuş. Annem ölmüş. Babam beni İstanbul’a getirmiş ve hemen arkasından askere alınmış, cepheye gönderilmiş. Bir daha dönmemiş. Haberi de gelmemiş".
İlk çocukluk yılları Zübeyde Hanım ve Makbule Hanım'ın yaşadıkları Akaretler ve Şişli'deki evlerinde geçti. Mustafa Kemal'in Filistin cephesinde olduğu sırada Zübeyde Hanım ile birlikte onu görmeye gitti. 16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan ayrılan ve Anadolu'ya geçerek Milli Mücadele'yi başlatan Mustafa Kemal'i diğer aile fertleri ile birlikte Akaretler'deki evden uğurladı.
Kurtuluş Savaşı devam ederken Mustafa Kemal'in başyaveri Salih Bey'in oğlu ile birlikte Ankara'ya giderek; Çankaya Köşkü'nde yaşadı; Köşk'e yakın bir ilkokulda ve ardından Sanayi Mektebi'nde öğrenim gördü. Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesinden sonra iki yıl Latife Hanım'ın babası Muammer Bey'in İzmir'in Göztepe semtindeki köşkünde yaşadı ve okula devam etti. Yaz tatillerinde Ankara'ya giderek Çankaya Köşkü'nde kaldı. Latife Hanım ile Mustafa Kemal'in ayrılmasından sonra Ankara'ya giderek lise öğrenimini tamamladı.
Liseden sonra  öğrenimine Fransa'da Grenoble Üniversitesi'nde devam etmeye hazırlanmak üzere İstanbul'a gönderildi; Fransızca ve matematik dersleri aldı. Silahtarağa Elektrik Fabrikası'nda staj yaptı. Bir süre sonra Mustafa Kemal'in isteği ile Fransızca derslerini bırakarak Almanca öğrendi ve 1929'da mühendislik eğitimi için Berlin Teknik Üniversitesi'ne gönderildi. Masrafları Mustafa Kemal Atatürk tarafından karşılandı. 1934 yılında Türkiye'de Soyadı Kanunu çıktığında Türk komutanlarından Tuncak'ın adını, soyadı olarak aldı. Elektrik mühendisliği eğitimini tamamladıktan sonra AEG firmasında staj yaptı. 1937'de, Türkiye'ye dönüşünden kısa bir süre önce, Savarona yatının Mustafa Kemal Atatürk'e hediye edilmek üzere Türk hükûmeti tarafından satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yaptı.
Türkiye'ye döndükten sonra AEG firması tarafından işletilen Ankara Elektrik, Gaz ve Otobüs İşletmesi (EGO)'nde elektrik mühendisi olarak çalışmaya başladı; emekli olana kadar aynı işyerinde görev yaptı.  Gazeteci Mete Akyol'la beş aylık görüşme sonucunda hazırlanan ve UNESCO'nun Atatürk Yılı ilan ettiği 1981 yılında Milliyet gazetesinde 15 günlük bir dizi olarak yayımlanan röportajı ile Atatürk ile ilgili anılarını kamuoyu ile paylaştı. 10 Ağustos 1998'de öldü. Cenazesi 13 Ağustos 1998'de Bebek Camii'nde kılınan öğle namazından sonra Ortaköy Mezarlığı'na defnedildi.

Tuncak, 10 Kasım 1986'da Başkent Üniversitesi Bağlıca Kampüsü'nde, Rektörlük Binası'nın bir salonunda üniversiteye hediye ettiği Atatürk fotoğrafları koleksiyonunu sergiledi. Üniversiteye daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın bavul, bornoz gibi bazı özel eşyalarını bağışladı. Üniversite yönetimi, bu bağışları sergilemek üzere, 1998 yılında kampüse, Atatürk'ün ailesinin İstanbul'da yaşadığı Akaretler'deki evin bir benzerini yaptırmış "Abdurrahim Tuncak Atatürk Evi Müzesi" adıyla müze açmıştır.

Orhan Karaveli, Hürriyet pazar eki, 17 Ekim 1998, Sabiha Gökçen:O'nun erkek varisi yok15 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir anı idi o Atatürk'ten 6 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Mete Akyol, Abdürrahim Tuncak'ı Nasıl ‘Keşfettiğini’ Anlatıyor

Abdurrahman Şeref Efendi (1853 - 18 Şubat 1925), son Osmanlı vakanüvis ve devlet adamı.
Asıl adının Abdurrahmân Şerafeddîn olduğu Sicill-i Ahvâl kayıtlarında yazmaktadır. "Efendi" lâkabı kendisinin hitap için seçtiği ve arzu ettiği bir kelimeydi. İstanbul'da doğan Abdurrahman Şeref 1873'te Mekteb-i Sultani'den mezun oldu. İlk önceleri tarih ve coğrafya öğretmenliği yaptı. Daha sonra Mektebi Mülkiye'de ve Galatasaray Lisesi'nde müdürlük yaptı. 2 defa Maarif Nazırlığı görevinde bulundu. 1909 tarihinde vakanüvislik görevine getirildi. Osmanlı Devleti'nin resmi tarihçiliği olan vakanüvislik görevini 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılışına kadar sürdürdü. Abdurrahman Şeref bu görevi sırasında bir ara 1918'de Evkaf Nazırlığı da yaptı.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 11 Kasım 1922'de (1. dönem) TBMM Genel Kurulunu ziyaretinde, farklı görüşlere mensup pek çok milletvekilinin ortak önergesiyle selamlanmış olması (beyanı hoşamedi) ve bunun Meclis zabıtlarında gösterilmesi popülerliğinin bir göstergesi olarak görülebilir. 1923 tarihinde 2. dönem meclisine İstanbul milletvekili olarak girdi. En yaşlı üye olduğu için 2. dönem meclisini başkan olarak açtı. 1925 tarihinde ölen Abdurrahman Şeref'in cenazesi Edirnekapı dışındaki aile mezarlığına defnedildi.

Abdurrahman Şeref, resmî görevleri yanında çeşitli ilmi faaliyetlerde de bulunmuş, çoğu ders kitabı özelliğinde birçok eser kaleme almıştır. Tarih- Osmânî Encümeni'nin başkanlığını da yapmış, bu kurumun yayın organı olan Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası'nda çeşitli makaleler yazmıştır.
Bunlar dışında bazı gazetelerde çıkan yazılarını Tarih Musâhabeleri adı altında toplamıştır. Dönemin politikasına uygun olarak yazılan ve müellifin vakanüvisliği sırasında ve İkinci Meşrutiyet'in olaylarını içeren Vekayinâme adlı eserini ise yayınlamamıştır. Abdurrahman Şeref, kendinden önce vakanüvis görevinde bulunan Lütfî Efendi'nin eserinin 8. cildini çeşitli ilavelerle yayınlamıştır. Diğer eserleri şunlardır:

Coğrafya-i Umumi (2 cilt, 1313: 1. cilt, 3. baskı, 1303, 2. cilt, 1. baskı)
Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniyye,
Fezleke-i Tarih-i Düvel-i İslâmiyye,
Tarih-i Devlet-i Osmaniyye,
Tarih-i Asr-ı Hâzır;
Harb-i Hâzırın Menşei.

Özel

Genel
Tekiner, Mehmet Efdalettin; Günay, Vehbi (hazırlayan) (Temmuz 2009). "Abdurrahman Şeref Efendi (Biyografisi, Resmi ve Özel Hayatı)". Tarih İncelemeleri Dergisi. 24 (1). Ege Üniversitesi. ISSN 0257-4152. 31 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi31 Mayıs 2017. 
Demiryürek, Mehmet (2003). "Ölümünün 78. Yılında Son Vak'anüvis Abdurrahman Şeref Efendi ve Cumhuriyet 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Milli Eğitim Dergisi, sayı 158

Abdülhak Adnan Adıvar (1882, Gelibolu – 1 Temmuz 1955, İstanbul), Türk siyasetçi, yazar, tarihçi, akademisyen ve hekim.
Cumhuriyet tarihinin ilk bilim tarihçisi, 1. Meclis döneminin ilk sağlık bakanıdır. (Cumhuriyet döneminin ilk sağlık bakanı, Adnan Adıvar'dan sonra gelen Refik Saydam'dır). I. TBMM'de milletvekili olarak görev yapmış ve meclis ikinci başkanı olmuştur. Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularındandır.
Romancı Halide Edip Adıvar'ın eşidir.

1882'de Gelibolu'da doğdu. Kadı Ahmet Bahaî Efendi ve Sabiha Hanımın oğludur. Okul hayatı İstanbul'da geçti. İlk öğrenimini Numune-i Terakki Mektebi'nde, lise öğrenimini Mülki İdadî'de tamamladı. Tıp öğrenimine de 1899 yılında İstanbul'da başladı. 1905 yılında Tıbbiye Mektebi'ni bitirdikten sonra Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistanlık yaptı, iç hastalıkları kürsüsünde uzmanlık diploması aldı.
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda döndü ve 1910'da Tıbbiye Mektebi'nde müderris muavini oldu. 1911 yılında Hilâl-i Ahmer Cemiyeti müfettişi ve doktor olarak Trablusgarp Savaşı'na katıldı. 2 yıl kadar Tıp Fakültesi müdürlüğü yaptı. I. Dünya Savaşı boyunca Sıhhiye Umum Müdürü olarak görev yaptı ayrıca tabip binbaşı rütbesiyle cephede yer aldı, Genel Karargâh Sağlık Müfettiş Yardımcısı olarak görev yaptı. Savaşın sonunda Tıp Fakültesi'ndeki görevine döndü.
1917 yılında o sırada Lübnan'da eğitimci olarak görevli bulunan yazar Halide Edip ile evlendi. Halide Hanım'ın babasına verdiği vekâlet ile nikâhları Bursa'da kıyıldı. Adnan Bey'in 1955'te ölümüne kadar süren bu evlilikten çiftin çocukları olmadı.
Abdülhak Adnan, Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra düşman işgallerine karşı İstanbul'da kurulan ilk gizli direniş örgütü olan Karakol Cemiyeti'nin kurucularından birisi oldu. Milliyetçi düşünceleri savunan Milli Türk Fırkası'nın da kurucuları arasında yer aldı. 1919'da yapılan Osmanlı Mebusan seçimlerine Milli Türk Fırkası'nın adayı olarak katıldı ve İstanbul mebusu oldu.
İngilizlerin, 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettikten sonra Meclisi Mebusan kapatılmıştı; haklarında idam kararı çıkardığı ve padişahın 24 Mayıs 1920'de idamlarını onayladığı ilk altı kişi arasında Mustafa Kemal ile birlikte Adnan Bey ve eşi Halide Hanım da vardı. Ancak Adnan Bey, eşi ile birlikte 19 Mart 1920 günü at sırtında İstanbul’u terk etmiş ve milli mücadeleye katılmak üzere 2 Nisan 1920 günü Ankara’ya varmıştı. Böylece, 23 Nisan 1920 günü TBMM’nin açılışında hazır bulundu.
Adnan Bey, Ankara'da Birinci Dönem Büyük Millet Meclisi katıldı; oluşturulan ilk TBMM hükûmetinde Sıhhiye ve İçtimai Muavenet Vekili oldu. 2 Mart 1921'de meclis ikinci başkanı seçilince bakanlıktan ayrıldı. Dahiliye Vekili Refet Bey'in cepheye gittiği dönemlerde (28 Eylül 1920 Konya cephesi, 9 Kasım 1920 Güney cephesi) vekâleten dahiliye bakanlığı görevini yürüttü. Savaş yıllarında Çocuk Esirgeme Kurumu'nun kurucuları arasında yer aldı. Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmasından sonra Hamid Bey'in yerine TBMM İstanbul Temsilcisi olarak atandı.
Çeşitli görüş ayrılıkları sebebiyle 9 Kasım 1924'te Halk Fırkası'ndan ayrıldı, ikinci grup milletvekillerinin arasına dahil oldu. 17 Kasım'da çok partili hayata geçiş denemesi sırasında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katıldı. Partinin 1925 Haziran’ında kapatılmasından sonra bir süre bağımsız milletvekili olarak mecliste yer aldı. 30 Ocak 1926'da milletvekilliğinden çekildi ve Birleşik Krallık'a gitti. 14 yıl boyunca Birleşik Krallık ve Fransa’da yaşadı.
17 Haziran 1926'da Mustafa Kemal Atatürk'e karşı planlanan İzmir'deki suikast girişiminin sorumlularından biri olarak gıyaben İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp beraat etti.
Adnan Adıvar, Paris Doğu Dilleri Okulunda sekiz yıl boyunca Türkçe hocası olarak görev yaptı. Yurt Dışına yaşadığı dönemde Bertrand Russell'ın The Problems of Philosophy (Londra 1911) adlı eserini Felsefe Meseleleri adıyla Türkçeye tercüme ederek 1935 yılında İstanbul’da yayımladı. Bu çalışma ile İngilizlerin kullandığı felsefe diline aşina olmaya çalışmıştır
Yine yurt dışında bulunduğu sırada "La Science chez les Turcs Ottomans" (1939) isimli ünlü eserini yayınladı; Birleşik Krallık'ta, Encyclopedia Britanica'nın "Türkiye'nin Yeni Zaman Tarihi" bölümünü yazdı; 1939’da yurda döndü.
Yurda döndükten sonra Maarif Vekaleti tarafından İslam Ansiklopedisi yazı kurulu başkanlığına getirildi. İslam Ansiklopedisi’nin Yayın Kurulu Başkanı olarak Türk kültür hayatına büyük katkıda bulunmuş olan Adıvar’ın yazdığı ansiklopedi maddelerinden bazıları Ali Kuşçu, Ebu'l-Kâsım Zehrâvî, Fârâbî, Hârizmî, İbn Bâcce, İbn Haldûn ve Kınalızâde maddeleridir.
1944 yılında bilim tarihimiz açısından önemli bir başka eserini İstanbul'da yayımladı: Tarih Boyunca İlim ve Din. Bu eserde din ve bilim ilişkilerini tarihi gelişimi içinde incelemiştir.
1946'daki VIII. dönem seçimlerinde bağımsız İstanbul milletvekili olarak tekrar meclise girdi. 1947’de kurucularından olduğu “Doğu Araştırmaları Derneği”’ne başkan seçildi. 1950 yılında meclisten ayrıldı ve ilim alanındaki çalışmalarına döndü.

Adnan Adıvar, bilim tarihi alanında ilk çalışmanın yapıldığı çalışmaya katılmıştır. Bu çalışmada, Molla Lütfi ait Sunak Taşının İki Katının Alınması Hakkında isimli kısa bir risalesi elde mevcut olan üç nüshayı karşılaştırarak Fransızcaya çevrilmiştir. Çeviriyi Abdülhak Adnan Adıvar ile Henry Corbin gerçekleştirmiştir; çalışmayı Şerafettin Yaltkaya yürütmüştür.

Les Siciences Chez le Turcs Ottomans (Osmanlı Türklerinde İlim), Fransızca: Paris 1939; Türkçe 1943.
Tarih Boyunca İlim ve Din (1944) ISBN 975-14-0315-4
Denemeler: Bilimin Sarp Yolunda Cüretkâr Adımlar

Faust’a Dair Bir Tahlil Tecrübesi, İstanbul, (1939),
Bilgi Cumhuriyet Haberleri (1945)
Dur Düşün (1950)
Hakikat Peşinde Emeklemeler (1954)

Felsefe Meseleleri (1935), Bertrand Russell

Adıvar, 1 Temmuz 1955'te İstanbul’da hayatını kaybetti. Merkezefendi Mezarlığı'na eşi Halide Edib Adıvar ile gömülmüştür.

A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi K., İstanbul 2000, 6.bs.
Nuran Yıldırım: “Hekim Kimliği İle Abdülhak Adnan Adıvar ve Tıp Tarihi ve Deontoloji Müderrisliği”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, C.VII, Nr.2 (2006), 55-86.

Abdülhak Hâmit Tarhan (Osmanlıca: عبد الحق حامد; 2 Ocak 1852, Beşiktaş - 12 Nisan 1937, İstanbul), Türk şair, oyun yazarı ve diplomat.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk yıllarında eserler vermiş, modern edebiyatın doğuşunda etkin bir isimdir.
Köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak 2 Ocak 1852 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Hayatının her döneminde yüksek mevkilerde bulunarak, dünyanın birçok yerini görme fırsatı yakaladı ve çağının büyük ve güçlü bir sanatçısı sayılmıştır. Tanzimatı, Birinci ve İkinci Meşrutiyetleri ve Cumhuriyeti gören; bu devirlerdeki Tanzimat, Edebiyat-ı Cedide, Millî Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıyan sanatçı, Türk edebiyatında "Şair-i Azam" (Büyük Şair) sıfatı ile anılır (Bu sıfatı ilk kez Süleyman Nazif kullandı). Uzun seneler diplomat olarak hem doğu hem de batı ülkelerinde bulunması nedeniyle iki edebiyatı da tanımış; Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirirken; batı yazarlarından etkilenerek yazdığı oyunlarla Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Türk edebiyatının en büyük eserlerinden birisi kabul edilen Makber'in şairidir. TBMM III., IV. ve V. dönemlerde İstanbul Milletvekili olarak görev yapmıştır.

2 Ocak 1852'de İstanbul’da Bebek'teki Hekimbaşı Yalısı’nda köklü ve eski bir ulema ailesinin ferdi olarak dünyaya geldi. Babası, tarihçi ve diplomat Müverrih Hayrullah Efendi, annesi Kafkasya’dan kaçırılmış bir cariye olan Münteha Hanım’dır. Ailenin dört çocuğundan üçüncüsüdür (Diğerleri sırasıyla Fatma Fahrünnisâ Hanım, Abdülhâlik Nasuhi Bey ve Mihrinnisâ Hanım’dır).
Bebek Köşk Kapısı’ndaki Mahalle Mektebi’nin ardından bir süre Rumelihisarı Rüştiyesi’ne devam etti, daha sonra evde özel dersler alarak yetişti. Kendisine özel ders veren hocalardan Hoca Tahsin Efendi'nin üzerinde büyük etkisi oldu. 10 yaşındayken ağabeyi Nasuhi ile birlikte Paris’e Millî Eğitim Müsteşarı olarak eğitim sistemini inceleyen babasının yanına gönderildi ve eğitimine orada devam etti. 1864 yılında Paris'ten İstanbul'a döndü. Gördüğü tek düzenli tahsil, Paris’teki bir buçuk senelik tahsilidir. Yurda döndükten sonra Robert Kolej’e girdiyse de asıl öğrenimini evde özel hocalardan aldı. Henüz çocuk yaşta iken usul-adap öğrenmek için bir okul vazifesi gören Bab-ı Ali Tercüme Odası’nda kâtip olarak çalıştı. Bir yıl sonra babasının Tahran Büyükelçisi olarak atanması üzerine onunla birlikte Tahran’a gitti. Farsça öğrendi ve İran edebiyatını tanıma fırsatı buldu.

Babasının ölümü üzerine 1867’de İstanbul’a dönen Abdülhak Hâmit, memuriyet hayatına Maliye ile Şûrâ-yı Devlet Mektubî Kalemleri'nde devam etti. Mektubî Kalemi'nde Ebüzziya Tevfik, Samipaşazade Sezai ve Baha Bey gibi devrin edebiyatçılarıyla arkadaşlık etme fırsatı buldu. 1873’te Recaizade Ekrem ile tanıştı ve yazarı "ikinci üstadı" olarak kabul etti (Birinci üstadı, dönemin genç yazarlarını etkisi altına alan Namık Kemal’dir). Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Maceray-ı Aşk adlı ilk eserini yazdı.
1874 yılında Edirne'de ağabeyi Nasuhi Bey'in konağında Pirizade ailesinden on üç yaşındaki Fatma Hanım ile evlendi ve onunla beraber İstanbul’a döndü. Çiftin Abdülhak Hüseyin ve Hamide adında iki çocuğu oldu. Abdülhak Hâmit, evliliğinin ilk yıllarında ilk şiirlerini yazdı. Ahmet Vefik Paşa, içinde atasözleri bulunan bir oyun yazmasını önermişti. Düğünden birkaç ay sonra onun öğüdüne uygun olarak Edirne'de Sabr ü Sebat adlı oyunu yazdı. İçli Kız, Duhter-i Hindu, Garam, Sardanapal ve Nazife gibi eserleri bu dönemde verdi. Büyük bir üretkenlikle birbiri ardına çıkardığı kitapları geniş yankı buldu, ünü Osmanlı ülkesine yayıldı.

Hariciye mesleğini seçen ve 1876’da Paris Büyükelçiliği İkinci Kâtibi olarak Fransa’da görevlendirilen Abdülhak Hâmit, eşini ve çocuğunu Edirne’de ağabeyinin evinde bırakıp görev yerine gitti. 2 yıl süre ile Paris’in eğlence dünyasında yaşadıklarını “Divaneliklerim yahut Belde” adıyla kitaplaştırdı. On yedi şiir içeren bu kitapta hayat ve gerçek dünyayı anlatması, Hâmit’in şiire getirdiği yeniliktir. Paris yıllarında daha sonra Damat Ferit Paşa olarak tarih sahnesinde yerini alacak Ferit Bey ile arkadaşlık etmiştir.
Abdülhak Hâmit Paris’te iken gezip tozmanın yanı sıra; Jean Racine, Pierre Corneille, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine ve Alfred de Musset gibi Fransız yazarlarını okudu, “Nesteren” ve “Tarık” oyunlarını yazdı. Corneille’in bir oyununa nazire olarak yazdığı “Nesteren”’in 1878’de Fransa’da yayınlanması sarayda kuşku uyandırdı. Biri halk tarafından sevilen diğeri sevilmeyen iki kardeş hükümdarın kavgasını anlatan bu eserin konusu, V. Murat ve II. Abdülhamit’in durumuna benzerlik gösterdiği için görevden alındı. Yeni bir göreve atanıncaya kadar geçen iki sene içinde Edirne’de yaşadı ve kendini edebiyata verdi. "Sahra”, “Tezer”, “Eşber” ve “Bir Sefilenin Hasbıhâli” adlı eserleri bu dönemde tamamlandı.

Bütün arzusu Paris’e gitmek olan Hâmit, Berlin Sefareti'ne atandığından bundan memnun olmasa da Paris yoluyla Berlin’e gitmeye karar verdi; ancak bu arada ağabeyinin Rize’ye tayin olduğunu öğrenince karısının ve çocuklarının durumunu öğrenmek için İstanbul’a döndü. Bütün ailenin Nasuhi Bey ile Rize’ye gitmesine karar verilince onlarla birlikte gidip Batum, Kırım yolu ile Berlin’e gitmeyi düşündü. Yolda Kırım Savaşı’nın yapıldığı yerleri görme fırsatı buldu ve şehit Türk askerlerinin bir mezarı olmadığını görünce “Sivastapol Manzumesi”’ni kaleme aldı (Şiir, sonradan "İlham-ı Vatan" adını aldı).
Odesa'da iken Berlin'e gitmekten vazgeçen Hâmit, cinnet geçirdiğine dair Hariciye Nazırı'na bir telgraf çekip Rize'ye geri döndü; ardından ailesinden ayrılmak istemediği için görevinden istifa etti ve Poti Şehbenderliği'ni istedi. Rize'de iken en verimli dönemlerinden birini geçiren şair “İbn-i Musa” adlı eserini tamamladı.
1881'de Poti Şehbenderliği'ne (konsolosluğuna) atanan ama beğenmeyen Hamid, birkaç ay sonra Yunanistan’ın Golos şehrine atandı, burada karısı Fatma Hanım ile beraber üç yıl kaldı. 1883’te Bombay Konsolosluğu'na atandı. Hasta olan karısına havasının yarayacağını düşünerek bu görevi kabul etti. 3 yıl kaldığı Bombay’da doğanın güzellikleri coşkun şiirler için ilham verdi. Ancak Fatma Hanım’ın durumu iyileşmeyip verem teşhisi konulunca ailesi ile İstanbul’a doğru dönüş yoluna çıktı. Fatma Hanım, İstanbul’a varamadan Beyrut’ta vali olan Nasuhi Bey’in konağında hayatını kaybetti (1885). Şair, Beyrut’ta kaldığı kırk gün boyunca her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret etti ve ünlü şiiri “Makber”i yazdı. Makber’in yayımlanması ile ünü birden arttı, imparatorluk sınırlarını aştı. O güne kadar düz yazı alanındaki eserleriyle tanınan Hâmit, eşinin ölümünden sonra şairliği ile anılır oldu.
İstanbul'a döndüğünde kendisini edebiyata verdi; karısıyla ilgili “Ölü”, “Bunlar O'dur” ve “Hacle” eserlerini yayımladı ve Hindistan izlenimlerini kaleme aldı.

1886 sonunda yeni görev yeri olan Londra'ya giden Hâmit, bu kenti çok sevdi ve Gayret dergisine birbiri ardına şiirler gönderdi. Yeniden evlenmeye karar veren ancak âşık olduğu İngiliz kızı ile Hâmit'in gelirini düşük bulan asil ailesinin itirazı nedeniyle evlenemeyen şair, Elçilik'te çalışan İrlandalı bir hizmetçiye evlilik teklifi ettiğinde de sınıf farkı gerekçesiyle reddedilir. Bu dönemde kaleme aldığı "Finten" ve "Cünun-ı Aşk" adlı tiyatro eserlerinde para ve sınıf farkı meselelerini işledi.
“Finten” adlı eseri ile birlikte basılma izni almak üzere İstanbul’a gönderdiği “Zeynep” adlı oyununda, “devlet ve hanedanla eğlendiği” sonucuna varıldığı için görevinden alınan Hâmit, İstanbul'a döndü. Bir süre boşta kaldıktan sonra II. Abdülhamit’e bir dilekçe yazıp edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine tekrar Londra’daki eski görevine dönebildi. Çok uzun süre kaldığı İngiltere’yi yarı vatan edindi. Memleketten uzakta bulunduğu yıllarda aile fertlerine ve dostlarına yazdığı mektupların bir kısmını kitap olarak yayımladı.

1890’da Bayan Nelly adlı İngiliz hanımla evlenen Hâmit, 1895’te Lahey Elçiliği'ne atandı. 2 yıl sonra Londra Elçiliği Müsteşarı olarak yeniden Londra’ya döndü. Eşinin rahatsızlığı üzerine İstanbul’a döndü. 1900-1906 yıllarını İstanbul’da geçirdi. 1906’da Brüksel Büyükelçiliği'ne atandı, eşini İskoçya’daki ailesinin yanında bırakarak Brüksel’e gitti.
Vereme yakalanan eşini çok sevmesine rağmen başka kadınlarla birlikte olmaktan kendini alamayan Abdülhak Hamid, Florence Ashly ile birlikte yaşamaya başladı ve onu İstanbul’a getirdi. Eşinin durumu öğrenmesi üzerine onun yanına dönmek zorunda kaldı. Bayan Nelly’nin, 1911’de veremden ölmesinden sonra İstanbul’a döndü. Ölen eşi için “Medfen” adını vereceği “Makber”e benzer bir eser yazmayı düşündüyse de bu tasarısını gerçekleştiremedi. Ailesinin önerisiyle üçüncü evliliğini 1911 yazında Cemile Hanım ile yaptı. Bu evlilik, 20 gün sürdü. Cemile Hanım’dan ayrılan Hamid, Brüksel’e döndü. 4 Ocak 1914 günü Meclis-i Âyan Üyeliği'ne atandı.

1912’de ağabeyi Nasuhi Bey’in ölümünün ardından Abdülhak Hamid’in işine son verildi. Hamid, aynı yıl 18 yaşındaki Belçikalı Bayan Lüsyen (Lucienne) ile evlendi ve onunla İstanbul’a döndü. Kendisine önerilen Maarif Nazırlığı görevini kabul etmedi. “Validem”, “İlhan” ve “Liberte” adlı eserlerini bastırdı. Meclis Ayan Üyeliği'ne getirilen ve bir süre sonra Meclis Başkanı olan Hamid, I. Dünya Savaşı sonunda eşi ile birlikte Viyana’ya gitti. Burada sıkıntılı, parasız günler geçirdi. Türkiye’de geniş yankılara yol açan “Şair-i Azam” adlı şiirini Tanin gazetesinde yayımladı.

Hâmit, Şairi-i Azam şiirinin yayımlanmasının ardından Ankara Hükûmeti'nin devreye girmesiyle İstanbul'a geldi. Kendisine Ankara Hükûmeti tarafından maaş bağlandı ve Belediye tarafından İstanbul’da Maçka Palas’ta bir daire sağlandı. Bu dönemde Atatürk, düzenlediği yemeklerde, Tarih Kurumu ve Dil Kurumu toplantılarında kendisini ayağa kalkarak üstad olarak selamlamış, yer vermiş ve hürmet göstermiştir.
Bu arada 1920’de eşi Lüsyen Hanım’dan dostça ayrılmıştı. Bir İtalyan kontu ile evlenen Lüsyen Hanım ile yazışmayı sürdürdü. 1

Mustafa Abdülhalik Renda (29 Kasım 1881, Yanya - 1 Ekim 1957, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında bürokrasinin ve siyasetin çeşitli kademelerinde görev yapan Türk siyasetçidir.

29 Kasım 1881 tarihinde Yanya'da Yanya eşrafından Rendazade Aslan Efendi'nin oğlu olarak doğdu. Yanya İdadisi Rüştiyesi ve İstanbul İdadisinde orta öğrenimini tamamlayarak 25 Temmuz 1903 tarihinde Mülkiye Mektebi'nin yüksek bölümünden diploma aldı.
27 Temmuz 1903 tarihinde Ziraat Bankası Muhasebe Kalemi Mukayyit Refiki unvanı ile göreve başladı. 27 Ekim 1903 tarihinde Rodos İdadisi matematik, geometri, tarım, sağlık ve Fransızca öğretmenliğine atandı. 11 Ağustos 1904 tarihinde Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti (Ege Adaları) Maiyet Memurluğuna görevlendirildi.
11 Mart 1906 tarihinde Tepedelen, 14 Kasım 1908 tarihinde Pogon, 18 Ocak 1909 tarihinde Delvine Kaymakamlıklarında bulundu. İki kez Berat Mutasarrıflığına, 4 Şubat 1911'de Kavala Kaymakamı iken Çamlık Mutasarrıflığına, 18 Haziran 1911 tarihinde Ergir Mutasarrıflığına vekaleten görevlendirildi ve aynı tarihte açığa alındı. 8 Mayıs 1913 tarihinde Siirt Mutasarrıflığına, 20 Aralık 1914 tarihinde Bitlis Valiliğine, 14 Ekim 1915'te Halep Valiliğine atandı. Buradaki görevini yürütürken hayatta kalan Ermenileri Mezopotamya'ya tehcire zorladı. 29 Nisan 1917 tarihinde Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına, 6 Mayıs 1918 tarihinde yeniden Halep Vilayeti Valiliğine atandı.
Halep'in işgali üzerine 12 Kasım 1918 tarihinde Bursa Valiliğine getirildi. Bu göreve gitmeden Damad Ferid Paşa Hükûmetince azledildi ve tutuklandı, altı ay sonra Malta'ya sürüldü. Malta dönüşünde 4 Ocak 1922 tarihinde İktisat Vekaleti Müsteşarlığına, 20 Ocak 1922 tarihinde Dahiliye Vekaleti Müsteşarlığına, 29 Nisan 1922 tarihinde Konya Valiliğine atandı. 19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir'in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi oldu.
30 Temmuz 1923 tarihinde Çankırı'dan milletvekili seçildi. 2 Ocak 1924 tarihinde I. İsmet İnönü Hükûmetinde 2. kez Maliye Bakanlığına getirildi. II. İsmet İnönü Hükûmeti'nde de 21 Mayıs 1924 tarihine kadar aynı görevini sürdürdü. III. İsmet İnönü Hükûmeti'nde 3. kez Maliye Bakanlığını üstlendi. IV. İsmet İnönü Hükûmeti'nde Millî Savunma Bakanlığına getirildi, V. İsmet İnönü Hükûmeti'nde de aynı bakanlığını korudu. 25 Aralık 1930 tarihinde 4. kez Maliye Bakanlığı'na atandı.
TBMM 2., 3., 4., 5., 6., 7. ve 8. Dönemlerde de Çankırı'dan milletvekili seçildi. 1 Mart 1935 ile 5 Ağustos 1946 tarihleri arasında TBMM Başkanlığı yaptı. En uzun süre görevde kalan TBMM başkanıdır.
10 Kasım 1938 tarihinde ölen Atatürk'ten boşalan Cumhurbaşkanlığı makamına bir gün süreyle vekâlet etti. 1 Ekim 1957 tarihinde İstanbul Erenköy'deki evinde saat 20'de öldü. İki gün sonra saat 11'de köşkünden alınan cenazesi, Haydarpaşa köprüsünün başında top arabasına konularak, askerî törenle Haydarpaşa Garı'na getirilmiş ve 12.35'te kalkan Ankara trenine teslim edilmiştir. Törene, vali ve belediye reis vekili Kemal Hadımlı, mesai arkadaşlarından Şükrü Kaya, Kâzım Özalp ve diğer dostlarıyla kalabalık bir halk topluluğu katılmıştır. Cenazesi Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Millî Savunma Bakanlığı

Abdülkerim Paşa (1872, Selanik - 16 Ocak 1923, İstanbul), Osmanlı askeridir.

Selanikli Mehmet Bey'in oğlu olarak 1872 yılında doğdu. 29 Nisan 1893 tarihinde girdiği Harp Okulundan 1895 yılında teğmen, devam ettiği Harp Akademisinden 25 Aralık 1898'de kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu ve Genelkurmay Dairesi birinci şubeye atandı. 11 Mart 1899'da 3. Ordu'ya bağlı Mitroviça Tümeni Kurmaylığına atandı. 6 Şubat 1901'de kurmay kıdemli yüzbaşı, 20 Haziran 1907'de kurmay binbaşı rütbesine yükseldi ve 5. Ordu 35'inci Alay 2'nci Tabur Komutanı olarak atandı. 22 Haziran 1908'de 3. Ordu Kurmaylığına, 27 Nisan 1911'de kurmay yarbay rütbesine yükselmiş ve 29 Eylül 1912'de 1. Kolordu Kurmaylığına, 8 Ekim 1913'te Edirne Divanıharp Başkanı olarak atanmış, 29 Kasım 1914'te de kurmay albay rütbesine yükselmiştir. 27 Mart 1915 tarihinde ise 11. Kolordu Komutanı olarak atanmıştır. 1915 yılında Malazgirt'in batı yamaçlarına doğru saldırıya geçen Rus ordusuna karşı mücadele verdi ve bu savaş, Abdülkerim Paşa'nın ilk savaşı oldu. Rus kuvvetlerini durduktan sonra karşı saldırıya geçti. Malazgirt Savaşı'nda general Oganovski'yi yendi ve Malazgirt'i ele geçirdi. General Oganovski'nin yerine atanan Nikolay Yudeniç, Malazgirt'i karşı taarruzla yeniden ele geçirdi. Ancak Yudeniç, birliklerine geri çekilme emri verince Abdülkerim Paşa komutasındaki birlikler yeniden taarruza kalktı. Malazgirt'i geçen Türk kuvvetleri Karakilise (Ağrı)'ya kadar ilerledi. Karakilise Muharebesi'nde sayıca üstün Rus kuvvetlerine karşı mağlup oldu ve Malazgirt'e geri çekildi. 30 Eylül 1915'te 3. Ordu Sağ Cenah Grup Komutanı, (Doğu Cephesi'nde) Ocak 1916 3. Ordu Komutan Vekili, Şubat 1916'da Genel Artçılar Komutanı, 20 Kasım 1916'da 20. Kolordu Komutanı, (Sina-Filistin-Suriye Cephesi'nde, Makedonya Cephesi'nde) 1 Mayıs 1917'de 3. Ordu Komutanı, 17 Temmuz 1918'de Tiflis'te Gürcistan Murahhaslığına, 8 Şubat 1919'da Askerî Temyiz Divanı Birinci Meclis Temyiz Üyesi, 27 Ekim 1920'de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Üyesi, 26 Mart 1922'de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanı olarak tayin edildi.
16 Ocak 1923 tarihinde İstanbul'da öldü.

Ali Adnan Ertekin Menderes (1899, Aydın - 17 Eylül 1961, Bursa), Türk siyasetçi, devlet adamı ve hukukçu. 1950-60 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev aldı. Ayrıca, aynı tarihler arasında kurucuları arasında yer aldığı Demokrat Parti (DP) Genel Başkanlığını yürüttü. Menderes, Türkiye siyasi tarihinde idam edilen ilk ve tek başbakan oldu. 1990'da Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkardığı yasayla, Menderes ve onunla beraber idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya itibarlarını iade edildi.
Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı ve sonrasında İstiklâl Madalyası aldı. Siyasi kariyerine Serbest Cumhuriyet Fırkasında başlayan Menderes, partinin kendini feshetmesinin ardından Cumhuriyet Halk Partisine (CHP) katıldı ve ilk defa 1931 Türkiye genel seçimlerinde Aydın milletvekili olarak meclise girdi. Ayrıca 1935, 1939 ve 1943 Türkiye genel seçimlerinde de CHP Aydın milletvekili olarak tekrar mecliste görev aldı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından CHP'nin başına geçen İsmet İnönü'nün bütün üretim araçlarını devletleştirme faaliyetlerine karşı çıktı. Dörtlü Takrir olayı ve parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisinden ihraç edildi.
1945'te, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Mehmet Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. Parti, katıldığı ilk seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisinde 61 sandalye kazandı. 1950 Türkiye genel seçimlerinde DP %52,7, CHP ise %39,4 oy aldı. DP 13 puan farkla kazanmasına rağmen seçimde kullanılan çoğunluk sistemi nedeniyle DP 420, CHP ise sadece 63 milletvekili çıkardı. Menderes 19. Türkiye Hükûmetini kurarak başbakanlık görevine başladı. Bu görevini 1960 yılına kadar on yıl boyunca sürdürdü. Başbakanlığı döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %7,8 oranında büyüdü ve Türkiye'nin gayrisafi millî hasılası dünya toplamının binde 6,43'ünden, binde 7,52'sine yükseldi. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Yassıada Yargılamaları sonucu 9 ay 27 gün süren duruşmalar sonunda idam cezasına çarptırıldı ve 17 Eylül 1961 tarihinde Bursa'nın İmralı adasında idam edildi.

Ali Adnan Menderes, 1899'da Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Aydın Vilayeti'nin Koçarlı ilçesinin Çakırbeyli köyünde toprak ağası varlıklı bir çiftçinin oğlu olarak doğdu. Kırım Tatarı asıllı olan büyük babası Hacı Ali Paşa, Konya'dan Tire tarafına göç etmiştir. İbrahim Ethem Bey ile Tevhide Hanım'ın oğludur. Kız kardeşi Melike küçük yaşta ölmüştür. I. Dünya Savaşı öncesinde önce Karşıyaka'da forvet, daha sonra Altay'da kalecilik olmak üzere futbol oynadı. İlkokulu doğduğu köyde bitirdikten sonra, Şirinyer Amerikan Koleji'nden mezun oldu. I. Dünya Savaşı'nda yedek subay eğitimi gördü. Fakat zehirli sıtma hastalığına yakalandığı için cepheye gidemedi. Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı ve İstiklal Madalyası aldı. Evliyazade ailesinden Fatma Berin Hanım (1905 - 22 Nisan 1994) ile evlenmiş ve Yüksel, Mutlu, Aydın olmak üzere üç oğlu olmuştur.
Milletvekili seçildikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam etti ve 1935 yılında mezun oldu.

Aydın'da, 1930'da, Serbest Cumhuriyet Fırkasının bir kolunu kısa süreli olarak organize etti. Partinin kendini feshetmesinden sonra Cumhuriyet Halk Fırkasına geçti. Daha sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1931 genel seçimlerinde Aydın vilayetinden milletvekili adayı gösterildi ve seçimlerin ardından Cumhuriyet Halk Fırkasından Aydın milletvekili seçildi. Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü CHP'nin başına geçince İnönü'nün bütün üretim araçlarını devletleştirme faaliyetlerine karşı çıktı. Menderes en sert çıkışını ise "çiftçiyi topraklandırma yasası" görüşülürken yaptı. Mevcut tasarının 6. maddesi devlet elindeki topraklarla birlikte o bölgedeki toprak ağalarının elindeki toprakların tarıma elverişli yerlerde 5.000 dekardan, elverişsiz yerlerde ise 2.000 dekardan fazlasının kamulaştırılıp köylüye dağıtılmasını öngörüyordu. Menderes ve diğer bazı milletvekilleri, özel mülkiyete tecavüz edilmek istendiğini belirterek bu tasarıya karşı çıktılar. Bu tasarı üzerine Menderes, Türkiye'de zaten tüm arazilerin %70'ten fazlasının devletin mülkiyetinde olduğunu ve İsmet Paşa'nın geriye kalan özel mülkleri de devletleştirerek Sovyetler Birliği'ndeki gibi tarımı kolhozlaştırmak istediğini açıklayarak üç arkadaşıyla birlikte Dörtlü Takrir'i verdi. Dörtlü Takrir olayı ve parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında CHP'den ihraç edildi.

7 Aralık 1945'te, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile parti kurma çalışmalarına başladı ve 30 günün ardından 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Partiyi kurdu. 1947'de yapılması gereken seçimler CHP tarafından bir yıl öne alındı. Bu seçimleri CHP %85 oy oranı ile kazandığını ilan etti ancak seçimlerde "açık oy - gizli tasnif" usulü uygulandığı için seçimlerin şaibeli olduğu iddia edildi. 1946 seçimlerinde seçim sisteminin izin vermesi sayesinde Aydın iliyle birlikte Kütahya ilinden de milletvekili adayı oldu. Aydın'daki seçimlerde milletvekili seçilemeyen Menderes, Kütahya'dan seçilerek milletvekili olabildi. 1946 seçimlerinden sonra muhalefet ve iktidarın arasında şiddetli kavgalar görülmeye başladı. DP ve CHP'nin arası günden güne açılıyordu. Ancak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 12 Temmuz 1947'de yayımladığı 12 Temmuz Beyannamesi ile CHP içindeki sertlik yanlılarını durdurdu. Muhalefete karşı sert bir tutum takınan başbakan Recep Peker istifa etti. Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar da, dönemin "Millî Şef"i İsmet İnönü'nün demokratik seçimlere izin vermesini sağlamak için "Devr-i Sabık yaratmayacağız" dedi (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız). Bunun üzerine bazı DP'liler partilerinden istifa ederek 19 Temmuz 1948'de Mareşal Fevzi Çakmak önderliğinde, Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi'ni kurdular.
1950 yılında seçimlerden önce seçim yasası da değiştirilerek seçimlerde yargı güvencesi ve "gizli oy - açık tasnif" sistemi getirildi. 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerde DP %52,7, CHP ise %39,4 oy aldı. DP 13 puan farkla kazanmıştı ancak seçimde kullanılan çoğunluk sistemi nedeniyle DP 420, CHP ise sadece 63 milletvekili çıkardı. TBMM başkanlığına Refik Koraltan, cumhurbaşkanlığına DP genel başkanı Celâl Bayar seçildi. Yeni cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Menderes'i başbakan olarak görevlendirdi. Aslında pek çok kişi bu görev için Fuad Köprülü'nün getirilmesini bekliyordu. Yeni hükûmet 22 Mayıs'ta göreve başladı. Köprülü bu kabinede dışişleri bakanı oldu. Adnan Menderes'in 10 yıllık başbakanlık döneminde Türk iç ve dış politikasında büyük değişimler oldu. 1. Menderes Hükûmetinin ilk icraatı fazla masraf olduğu gerekçesiyle devlete ait otomobilleri satmak oldu. Menderes döneminde, paralara mevcut cumhurbaşkanının resminin basılması uygulamasını kaldırılmış, tekrar ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün resimleri basılmaya başlanmıştır.
Daha sonra, o döneme kadar Türkçe okunan ezanın Arapça okunması serbest bırakıldı. Yeni kurulan DP hükûmeti, 6 Haziran 1950'de, askerî darbe planladıkları gerekçesiyle başta Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dâhil olmak üzere 15 general ve 150 albayı resen emekliye sevk etti.
1951 yılında Menderes hükûmeti Türkiye'nin Kore Savaşı'nda Birleşmiş Milletler kuvvetlerine Türk Tugayı ile katılmasına karar vererek CHP'liler tarafından çok tartışılan bir karara imza attı. Bu, aslında Türkiye'nin Soğuk Savaş'ta Batı Bloku tarafında yer aldığını göstermek için yaptığı bir siyasi manevraydı. Bunun neticesinde, Türkiye 1952'de NATO'ya tam üye olarak kabul edildi. Aynı yıl NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayrinizami harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kuruldu.
1953 yılında CHP'nin tek parti iktidarı sırasında edindiği malları haczedildi ve hazineye aktarıldı. Halkevleri kapatıldı ve CHP döneminde çoğu kapatılan köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü.
1950-1954 yıllarında Türkiye ekonomide kalkınma dönemine girdi. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişe hız verildi. Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı. Gelen krediler özellikle tarım alanında kullanılmaya başladı. Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı'nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye'nin Gayri safi millî hasılası yılda ortalama %9 oranında büyüdü.
2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan seçimlerde DP büyük bir zafer kazandı. Oyların %57'sini alarak iktidarını tek başına devam ettirdi. Bu oy oranı, 150 yıldan beri fasılalarla batılılaşmaya, modernleşmeye ve demokrasiyi uygulamaya çalışan Türkiye tarihinde demokratik bir seçimde bir siyasi parti tarafından ulaşılan en yüksek orandı ve bir daha da bu orana ulaşılamadı. DP 502, CHP %35,9 oy oranı ile 31, CMP %4 oy oranı ile 5, bağımsızlar 3 milletvekili çıkardı. 17 Mayıs'ta Menderes 3. kabinesini açıkladı. Bu kez kendisine daha yakın isimleri bakan olarak seçmişti çünkü önceki 4 yıl içinde İçişleri Bakanı 5, İşletmeler Bakanı 5, Çalışma Bakanı 5, Ulaştırma Bakanı 4, Gümrük ve Tekel Bakanı 4 kez değişmişti.
1955 yılında ekonomide tıkanmalar başlamıştı. Dış borçlar giderek artıyordu, ödeme dengesi bozulmuştu, döviz girişi yeterli değildi. Bu durum ülkede çeşitli sıkıntılara neden olmaya başladı. DP meclis grubunda ekonomik gelişmeler nedeniyle huzursuzluk giderek artıyordu. Yine bu dönemde Birleşik Krallık'ın, egemenliği altında bulunan Kıbrıs'tan yeni düzenlemeler yaparak çekilmek istemesi üzerine 29 Ağustos 1955'te Londra'da Yunanistan, Birleşik Krallık ve Türkiye arasında üçlü görüşmeler başladı. Görüşmelerin ilk turunda hiçbir sonuç alınamadı. Yunanistan adanın kendi kaderini kendisinin belirlemesi gerektiğini, Birleşik Krallık üçlü bir askerî yönetimi, Türkiye ise statüko bozulacaksa adanın kendisine verilmesini istiyordu.
Bu arada Kıbrıs'ta 1 Nisan 1955'te faaliyete geçen ve Kı

Adolf Hitler (20 Nisan 1889 - 30 Nisan 1945), Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin lideri ve Nazi Almanyası'nın diktatörü olan Avusturya doğumlu Alman politikacıdır. 1933'te partisinin Weimar Cumhuriyeti'nde iktidara gelmesiyle Almanya şansölyesi oldu. 1934 yılında ise Führer und Reichskanzler ünvanını aldı. Onun liderliği altında Almanya'nın 1 Eylül 1939'da Polonya'yı işgal etmesi, II. Dünya Savaşı'nın başlamasına yol açtı. Hitler'in saldırgan dış politikası, Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinin ana nedeni olarak kabul edilir. Yahudi karşıtı politikaları ve ırkçı ideolojisi, aşağı ırk mensubu olarak gördüğü  5,5 milyonu Yahudi olan milyonlarca insanın ölümüne yol açtı.
1919'da Alman İşçi Partisine (Deutsche Arbeiterpartei; DAP) üye olmasıyla başlayan politik yaşamı, bu partinin 1920'de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisine (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei; NSDAP) dönüşmesiyle devam etti ve 1921'de parti başkanlığına yükseldi. Hitler'in Şansölye seçilmesi için önündeki engel 1925'ten 1932'ye kadar vatansız statüde olmasıydı. Bu engeli kaldırmak adına, dönemin İçişleri Bakanı ve aynı zamanda Thule Cemiyetinin üyelerinden olan Bakan Dietrich Klagges'in yaptığı atamayla, Berlin'de bulunan Brunswick temsilciliğine atanarak devlet memuru statüsü kazandı ve Alman vatandaşlığına geçti. 1933'te, ülkede kurulan yeni koalisyon hükûmetinin başkanlığına atanmasıyla Şansölye (Reichskanzler) oldu. 1934'te, Cumhurbaşkanı'nın (Reichspräsident) makamını devraldı ve Führer (Önder) adında bir devlet başkanlığı makamı yarattı, devlet ve hükûmet başkanlıklarını Führer und Reichskanzler ünvanını kullanarak birlikte yürüttü. Diktatörlüğü 30 Nisan 1945'te intihar etmesiyle son buldu. 1 Eylül 1939'da Polonya Seferi ile Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nı başlattı. Savaş boyunca askerî operasyonlarla yakından ilgilendi ve Holokost'un sürdürülmesinin merkezinde yer aldı.
Hitler, Almanya'da I. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan Büyük Buhran'dan güç kazandı. Propaganda ve etkileyici bir dille, alt ve orta tabakanın ekonomik istemlerine ümit veriyordu, ideolojisi ırkçı milliyetçilik, milliyetçi kolektivizm anlamında Nazilerce yeniden tanımlanan "sosyalizm", antisemitizm ve anti-komünizm içeriyordu. Ekonominin tekrar kurulması, yeniden silahlandırılmış bir ordu, totaliter ve faşist bir rejimle; Hitler Almanya içerisindeki düzeni yeniden tesis etti ve güçlü bir ülke yarattıktan sonra, saldırgan bir dış politika izleyerek Alman "yaşam alanı"nı (Lebensraum) genişletmek amacıyla Polonya'ya saldırdı. Yıldırım savaşı (Blitzkrieg) taktikleri ve Mihver Devletleri ittifakı ile birlikte Avrupa'nın büyük bölümünü, Asya'nın ve Afrika'nın bir bölümünü işgal etti.
ABD'nin II. Dünya Savaşı'na Müttefikler'in tarafında katılması ve Kızıl Ordu'nun ilerlemesi ile Alman ordusu gerilemeye başladı. Sovyet güçlerinin 23 Nisan 1945'te Berlin'e girmesi ile Almanya'nın yenilgisi kesinleşmişti. Hitler; işgal altındaki Berlin'de, eşi Eva Hitler (Eva Braun) ile yer altı sığınağında (Führerbunker) 30 Nisan 1945 günü intihar etti. Cesedi, vasiyeti üzerine takipçileri tarafından yakıldı. Alfred Jodl'ın 7 Mayıs 1945'te imzalayıp ertesi gün yürürlüğe giren teslim belgesiyle Büyük Alman İmparatorluğu son buldu.

Hitler'in babası Alois Hitler (1837-1903), Maria Anna Schicklgruber'in gayri meşru çocuğuydu. Vaftiz kaydı babasının adını göstermiyordu ve Alois başlangıçta annesinin soyadı olan 'Schicklgruber'ı taşıyordu.
1842'de Johann Georg Hiedler, Alois'in annesiyle evlendi. Alois, Hiedler'in erkek kardeşi Johann Nepomuk Hiedler'in ailesinde büyüdü. 1876'da Alois'in vaftiz kaydı bir rahip tarafından Johann Georg Hiedler'i Alois'in babası olarak kaydetmek üzere şerh edildi ("Georg Hitler" olarak kaydedildi). Alois daha sonra "Hitler" soyadını aldı ('Hiedler', 'Hüttler' veya 'Huettler' olarak da yazılır). Bu isim muhtemelen Almanca hütte ("kulübe") kelimesine dayanmaktadır ve muhtemelen "kulübede yaşayan kişi" anlamına gelmektedir.
Nazi yetkilisi Hans Frank, Alois'in annesinin Steiermark eyaletinin başkenti Graz'da Yahudi bir aile tarafından temizlikçi olarak işe alındığını ve ailenin 19 yaşındaki oğlu Leopold Frankenberger'in Alois'in babası olduğunu öne sürdü. O dönemde Graz'da Frankenberger soyadına sahip biri yoktu ve Leopold Frankenberger'in varlığına dair hiçbir kayıt bulunmadı. Ayrıca, Steiermark'ta Yahudilerin ikamet etmesi yaklaşık 400 yıldır yasa dışıydı ve Alois'in doğumundan on yıllar sonrasına kadar yeniden yasal hâle gelmedi. Bu nedenle tarihçiler, Alois'in babasının Yahudi olduğu iddiasını reddederler.

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 tarihinde Almanların yoğunlukta olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na bağlı Yukarı Avusturya'nın Braunau am Inn kasabasında o sıralarda gümrük memuru olan Alois Hitler (1837-1903) ve Alois'in üçüncü eşi (aynı zamanda ikinci dereceden kuzenidir ve evlenmek için kiliseden izin alınmıştır.) Klara Pölzl'ün (1860-1907) oğlu olarak doğmuştur. Alois'in altı çocuğundan dördüncüsüdür. Avusturya vatandaşı olarak doğdu.
İsmi Eski Almancada ‘asil kurt' (Adolf = Adel + wolf) anlamına gelen Adolf, akrabaları arasında kısaca ‘Adi' ismiyle biliniyordu. (Adolf Hitler, yakın çevresiyle arasında, 1920'lerin başlarından itibaren ‘Wolf' takma adını kullandı. Hatta bu durum Avrupa kıtasındaki çeşitli merkezlerin isimlerinde de etkili oldu. Doğu Prusya'da Wolfsschanze, Fransa'da Wolfsschlucht, Ukrayna'da Werwolf gibi.)

Yasal olarak Hitler soyadı ile dünyaya gelen Adolf'un baba tarafından gelen atalarının erkek bireyleri ‘Hiedler' soyadına sahiplerdi. Amerikalı gazeteci William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu adlı kitabında, Hitler'in soyağacı ve soyadı konusunda şunları yazmaktadır: “Hitler'in büyükbabası, Johann Georg Hiedler, gezici bir değirmenciydi. Aşağı Avusturya'da köy köy gezerdi. 1824'te ilk evlenmesinden beş ay sonra bir oğlu oldu. Ama ne çocuk ne annesi yaşadı. On sekiz yıl sonra Duerrenthal'da çalışırken, Strones köyünden kırk yedi yaşında bir köylü kadın olan Maria Anna Schicklgruber ile evlendi. Bu evlenmeden beş yıl önce, 7 Haziran 1837'de Maria'nın gayrimeşru bir çocuğu olmuş, adını Alois koymuştu. Bu çocuk sonradan Adolf Hitler'in babası oldu. Alois'in babasının, her ne kadar kesin kanıtlar yoksa da Johann Hiedler olması ihtimali çoktu. Ne olursa olsun, Johann kadınla evlenmiş, ama bunun gibi olaylara uygulanan geleneğe aykırı olarak, çocuğu meşrulaştırmak zahmetine katlanmamıştı. Çocuk, Alois Schicklgruber olarak büyüdü. Anna 1847'de öldü, Johann Hiedler bu ölümden sonra otuz yıl ortalıktan yok oldu. Seksen dört yaşında Waldviertel'de Weitra kasabasında yeniden ortaya çıktı. Bu sefer adını Hitler diye yazıyordu. Bir noterle üç şahit huzurunda kendisini Alois Schicklgruber'in babası olarak kaydettirdi.”
Aile, 1892 yazında babalarının gümrük idaresinin başına getirilmesi nedeniyle Almanya sınırındaki Passau kasabasına taşındı. 1895 baharında aile Avusturya'ya döndü ve Hafeld'deki Rauschergut'a taşındı, böylece Hitler mayıstan itibaren Fischlham'daki tek sınıflı ilkokula devam etti. Temmuz 1897'de Lambach'a taşınmasıyla, Leonding'e taşınarak ikinci ve üçüncü sınıfı ve son olarak dördüncü sınıfı tamamladı. İyi ve zeki bir öğrenci olarak kabul edildi. 1900'den itibaren K. k. State Realschule Linz, öğrenmeye isteksiz olduğunu gösterdi ve iki kez performans hedefini kaçırdığı için bir sonraki sınıfa geçemedi. Franz Sales Schwarz'ın dinî eğitimini hor gördü, sadece Leopold Pötsch'ten coğrafya ve tarih dersleri ilgisini çekti. Mein Kampf'ta (1925) Pötsch'ün olumlu etkisini vurguladı. Hitler, lise günlerinde hayatı boyunca hayranlık duyduğu Karl May'ın kitaplarını okumayı severdi. Babası onu bir devlet memuru kariyeri için seçmişti ve öğrenme konusundaki isteksizliğini sık, başarısız dayaklarla cezalandırmıştı. 1904'te annesi Hitler'i Steyr'deki ortaokula gönderdi. Orada düşük okul notlarından dolayı dokuzuncu sınıfa terfi etmedi. Geçici bir rahatsızlıktan dolayı ortaokuldan herhangi bir vasıf olmadan ayrıldı ve Linz'deki annesinin yanına dönebildi.

Hitler ilk tahsilini doğduğu kasabada yaptı. Orta tahsiline Linz şehrinde başladı. Linz'de başladığı lisede ise 1. sınıfı tekrarlamak zorunda kaldı. O sıralarda, ileride memur olmasını isteyen babasıyla zıtlaşıyor, ressam olmak istediğini söylüyordu. Sevmediği dersleri asıyor, hiç ilgilenmiyordu. İleride öğretmenlerini çok sert biçimde eleştirmiş, sadece tarih öğretmenini çok sevdiğini ve ona çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir. Çizimlerine ve resimlerine çok güvenen Adolf, bu konudaki direnişine hiç ara vermiyordu. (I. Dünya Savaşı'na katılmasından önce, Hitler'in 2000'den fazla çizimi ve resmi vardı.)
Hitler, Kavgam'da şöyle anlatır:

En çok tarih ve coğrafya derslerinde başarı gösteriyordum. İşte bu sıralarda “milliyetçi” oldum ve tarihin gerçek anlamını anlamayı, idrak etmeyi ve bu konuya nüfuz edebilmeyi öğrendim. Zevklerim, beni babamın hayatına benzer bir hayata itmiyordu. Konuşma yeteneğim, çocukluk arkadaşlarıma verdiğim, ikna edici ve daha doğrusu kandırıcı söylevlerle oluşmaya başladı. Kendi kendimi zor idare edebilen küçük bir lider olmuştum. Bu arada iyi bir öğrenci olduğumu da söyleyebilirim. Çalışmak bana kolay geliyordu. Boş zamanlarımda “Lambach Chanoine”lerin yanında şan dersleri takip ediyordum.
Hitler, ressam olma konusunda inat ediyor, bir sanatçı olma hayallerinde kendisine çok güveniyordu. Sanatçılık onun için tam anlamıyla bir idealdi. Buna rağmen babasının “yaşam mücadelesi” konusundaki öğütlerinde haklı olduğunu düşünüyordu. Oğlunun güvenle para kazanabileceği iyi bir mesleğe sahip olması gerektiğine inanan babasına hak veriyordu:

Bir vakitler kendi hayatının en büyük halkalarını oluşturan şeyin, benim tarafımdan kabul edilmemesine bir türlü akıl erdiremiyordu, işte bu yüzden babamın kararı basit, emin ve çok doğaldı. Hayat kavgasının kazandırdığı çelik gibi bir karaktere sahip olan babam, benim, daha doğrusu tecrübesiz bir delikanlının geleceği hakkında karar vermesine izin vermiyordu. Fakat sonunda iş bambaşka oldu.
On üç yaşındayken babası akci

Afet İnan (30 Ekim 1908, Selanik - 8 Haziran 1985, Ankara), Türk sosyolog, tarihçi ve akademisyendir. Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızıdır.
Cumhuriyetin ilk tarih profesörlerinden olan Afet İnan, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Türk devrim tarihi kürsüsünü kurmuştur. Türk medeniyeti ve devrim tarihine ait 50 kadar kitabı ile çok sayıda makalesi bulunur. Türk Tarih Tezi'ni ortaya koyan tarihçilerdendir.
Cumhuriyet döneminin yeni tarih anlayışının temellerinin atılması ve kadın kimliğinin kurgulanmasında bir ideolog gibi hizmet etmiş bir cumhuriyet kadınıdır.

30 Ekim 1908 günü Makedonya'da Doyran kasabasında doğdu. Babası orman memuru İsmail Hakkı Uzmay, annesi Doyran Müderrisi Emrullah Efendi'nin torunu olan Şehzane Hanım'dır. Ailesi Balkan Savaşları'ndan sonra Anadolu'ya göçtü.
Afet İnan, ilköğrenimine Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde başladı. Annesini 1915 yılında verem hastalığı sonucu yitirdi. Öğrenimini Ankara ve Biga'da sürdürdü, 1920'de altı yıllık ilkokul diplomasını aldı. Aile, 1921'de Alanya'ya taşındı. Afet Hanım, 1922'de Elmalı'da öğretmenlik ehliyeti aldı ve Elmalı Kızokulu'na başöğretmen olarak atandı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirdi; 1925 yılında Bursa Kız Muallim Mektebi'ni bitirerek İzmir'de Redd-i İlhak İlkokulu'nda göreve başladı. Atatürk ile tanışması sonucu ileriki yıllarda öğrenimine devam etme fırsatı buldu.

Afet Hanım, 1925 yılında Redd-i İlhak İlkokulu'nda yeni göreve başladığı sırada bir çay ziyaretinde Cumhurbaşkanı Atatürk ile tanışma fırsatı buldu. Ailesinin Selanik Doyranlı olması nedeniyle cumhurbaşkanının ilgisini çekti ve Atatürk ertesi gün ailesiyle tanıştı. Atatürk'e öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmek istediğini açıklayan Âfet Hanım, kısa bir süre sonra Ankara'ya tayin oldu. Bakanlığın izniyle İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmek için gönderildi.
1927'de yurda döndüğünde bir süre Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde öğrenim gördü. Bu arada ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik ehliyeti aldı ve Ankara Musiki Muallim Mektebi'ne tarih ve yurt bilgisi öğretmeni olarak atandı. (1929-1930) Göreve başladığı zaman, yurt bilgisi için okutacağı kitabı Atatürk yetersiz bulmuştu. Bunun üzerine Fransız lisesinde okuduğu Instruction Civique başlıklı kitaptan çeviriler yaptı. Afet Hanım'ın çevirileri, Tevfik Bıyıklıoğlu'nun Almanca eserlerden yaptığı çeviriler ve bizzat Atatürk'ün bazı konularda yazıları birleştirilerek Vatandaş için medenî bilgiler kitabı oluşturuldu. Kitap, ortaokullarda ders kitabı olarak okutuldu ve 1935 yılına kadar çeşitli defalar basıldı. 1932'den sonra öğretmenliğe Ankara Kız Lisesi'nde devam etti.

Kadın hakları üzerinde çalışmaya ilgi duyan Âfet Hanım, Atatürk'ün isteği üzerine 3 Nisan 1930'da Türk Ocağı'nda Türk kadınlarının seçim haklarına ilişkin bir konferans verdi. Bu, Âfet İnan'ın verdiği ilk konferanstı. Bu konferans için zamanın en ünlü hatibi Hamdullah Suphi Bey'den dersler alan Afet Hanım'ın giyeceği elbiseyi bizzat Atatürk çizmiş ve gömleği için kendi pırlanta kol düğmelerini hediye etmişti.

Atatürk, kendisinden Türk Ocakları Yasası'nın 2'nci ve 3'üncü maddelerinin açıklanması konusunda çalışma yapmasını isteyince Afet Hanım, 27 - 28 Nisan 1930 tarihlerinde gerçekleşen Türk Ocakları Kongresi'nde Aksaray delegesi olarak söz aldı. Türk Ocaklarının amacını, işlevini açıklayan bir nutuk okudu ve sonradan Türk Tarih Tezi olarak nitelenecek bir tezi dile getirdi ve Türk tarih ve medeniyetini bilimsel olarak incelemek üzere bir heyet kurulması için önerge verdi. Bu önerge üzerine kongreden sonra oluşturulan Türk Tarih Heyeti'nin 16 kişilik kurucu üyeleri arasında yer aldı.
Türk Ocakları, Atatürk'ün emriyle 10 Nisan 1931'de kapatıldıktan sonra heyet, aynı kurucularla dernek olma kararı alarak ve "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" adını almış, 3 Ekim 1935'te ise adı Türk Tarih Kurumu olmuştur. Âfet Hanım, 1935-1952 ve 1957-1958 yılları boyunca kurumun başkanlığını yaptı.

Afet Hanım, heyetin kurulmasından sonra Türk Tarih Heyeti'nin bilimsel çalışmalarına katıldı. Heyet, Türk Tarih Tezi'nin temelini oluşturacak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı kaleme aldı. 1931-1941 yılları arasında liselerde okutulan kitabın yazımında Âfet Hanım da yer aldı.

1929'da Topkapı Sarayı'nı müzeye dönüştürme çalışmaları sırasında bulunan Pîrî Reis haritasını inceleyen Türk Tarih Cemiyeti heyetinin içinde yer aldı ve haritanın dünyada tanıtılmasına çalıştı.

1930'lu yılların başlarında "Türk ırkının kafatasını tespit etme" çalışmaları yürüttü. Bu çalışmalar doğrultusunda Türkiye'nin pek çok yerinde mezarlar açıldı ve kafatasları ölçüldü. Tarihçiler arasında Mimar Sinan'ın Türk mü yoksa Ermeni veya Rum asıllı mı olduğu konusunda tartışma çıkınca Afet Hanım, Türk olduğunu iddia etti ve mezarının açılarak kafatasının ölçülmesini, sonucun Atatürk'e sunulmasını önerdi. Tartışmaları izleyen Atatürk ise bir kâğıt üstüne Sinan'ın bir heykelinin yaptırılmasını istediği notunu düşerek Mimar Sinan'a sahip çıkmıştı. (2 Temmuz 1935) (Bakınız: Mimar Sinan Anıtı).
1 Ağustos 1935 günü bu ölçüm yapıldı ve sonuç Mimar Sinan'ın brakisefal kafatasına sahip olduğunu gösterdi.

Afet Hanım, 9 Ocak 1936 günü Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılışında Türk Tarih Kurumu asbaşkanı sıfatıyla ilk dersi verdi. Kendisine yeni kurulan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde öğretim görevliliği teklif edilince bu görevin ancak yüksek lisans ve doktora öğreniminden sonra kabul edebileceğini bildirdi.

14 Ekim 1935 tarihinde 40390 sayılı yazı ile Cenevre'de öğrenim görmek üzere görevlendirilen Afet Hanım, Cenevre Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi'nin yakın çağ ve modern tarih bölümünde İsviçreli antropolog Eugene Pittard’ın öğrencisi oldu; "Türk Osmanlı devrinin ekonomik tarihi" başlıklı tezini sunarak Temmuz 1938'de lisans öğrenimini, Temmuz 1939'da ise "Türk halkının ve Türk tarihinin antropolojik karakteri üzerine" başlıklı tezi ile doktorasını tamamlayarak sosyoloji doktoru unvanını aldı. Doktora çalışması için Anadolu'da 64 bin iskelet kalıntısı üzerinde inceleme yapan Afet Hanım, öğrenim yılları boyunca Cenevre ve Bükreş'te konferanslar vermiş; Türk Tarih Kurumu kongrelerine bildiriler sunarak katılmıştır.
Yurda döndükten sonra Ankara Kız Lisesi'nde derslerine devam etmesinin yanı sıra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne doçent vekili olarak atandı. 1942'de doçent, 1950'de profesör oldu.
1940 yılında kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan Rıfat İnan ile evlenip İnan soyadını alan Afet Hanım, Arı ve Demir adında iki çocuk sahibi oldu.
Afet İnan, 1950'den sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi konularında Ankara Fen Fakültesi'nde, Hacettepe Üniversitesi'nde, Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nde, Ankara Harp Okulu'nda dersler verdi.
1961-1962 yıllarında Birleşik Krallık'ta incelemeler yaptı. 1955-1979 arasında da UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nda Türk Tarih Kurumunu temsil etti. Ankara Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti ve Türk devrim tarihi kürsüsü başkanlığını yaptı, 1977 yılında bu görevde iken kendi isteğiyle emekli oldu. Emekliliğinde anılarını kaleme almaya başladı.

Afet İnan 8 Haziran 1985 tarihinde, 76 yaşında Ankara'daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Cenazesi Ankara'da defnedildi.

Türk Tarihinin Ana Hatları (1930), Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk'ün El Yazıları (1968), Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi (1947), Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti (1956) gibi tarih ve sosyoloji çalışmaları yanında Atatürk'e ilişkin araştırmalar da yapan İnan, bunları Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler (1950) gibi yapıtlarla yayımladı.

Türk Tarih Kurumu (kurucu ve yönetici)
Çocuk Haklarını Koruma Derneği (kurucu)
Türk Kadının Sosyal Hayatı Tetkik Kurumu
Milli Kütüphane'ye Yardım Derneği

Afet İnan'ın konuk olduğu Atatürk'ten Anılar programı, 45. bölüm, TRT Arşivi, 1981

Afganistan Krallığı (Peştuca: د افغانستان واکمنان, Dǝ Afġānistān wākmanān; Darice: پادشاهی افغانستان, Pādešāhī-ye Afghanistān), Güney ve Orta Asya'da 1926'da Afganistan Emirliği'nin halefi olarak kurulan bir anayasal monarşiydi. Tahta çıktıktan yedi yıl sonra ilk kralı Emanullah Han tarafından emirliğin krallığa dönüşümü ilan edildi. Monarşi, 1973 Afganistan Darbesi'yle birlikte sona erdi.

Emanullah Han, ülkeyi modernleştirmeye hevesliydi fakat bu çabası muhafazakar güçlerin birkaç kez toplumsal kargaşasına sebep oldu. Emanullah Han, 1927'de Avrupa'yı ziyaret ederken yeniden isyan patlak verdi. Emanullah Han, isyanın lideri Habibullah Kalakani'nin iktidarı ele geçirmesinden ve emirliği yeniden kurmasından önce sadece üç gün hüküm süren kardeşi İnayetullah Han'ın lehine tahttan çekildi.
10 ay sonra, Emanullah Han'ın Savaş Bakanı Muhammed Nadir, Hindistan'daki sürgünden döndü. Muhammed Nadir'in İngiliz destekli ordusu Kabil'i yağmalayarak Habibullah Kalakani'yi bir ateşkes görüşmesi yapmaya zorladı. Fakat Muhammed Nadir'in kuvvetleri daha sonra ateşkes yerine, Kalakani'yi yakaladı ve ardından idam etti. Muhammed Nadir krallığı yeniden kurdu, Ekim 1929'da Afganistan Kralı ilan edildi ve son kral Emanullah Han'ın reformist yolunu geri almaya devam etti. Muhammed Nadir'in 1933'teki ölümünün ardından yerine 39 yıl saltanat süren oğlu Muhammed Zahir Şah geçti. Afganistan'ın son kralı Muhammed Zahir Şah, sonunda asırlarca süren monarşiyi başarıyla sona erdiren ve cumhuriyetçi bir Afgan hükümeti kuran, kuzeni Muhammed Davud Han tarafından devrildi. Afgan hükümeti dış dünyayla, özellikle de Sovyetler Birliği, Fransa, Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler kurmaya Zahir Şah'ın önderliğinde başladı.
27 Eylül 1934'te Zahir Şah döneminde Afganistan Krallığı Milletler Cemiyeti'ne katıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Afganistan tarafsız kaldı ve diplomatik bir bağlantısızlık politikası izledi. Afganistan, II. Dünya Savaşı'nda tarafsız olmasına rağmen, Nazi Almanyası ile iyi ilişkilere sahipti, ancak bu ilişkiler İran'ın İngiliz-Sovyet işgalinden sonra koptu.
Afganistan, 29 Ağustos 1946'da Birleşmiş Milletler'e üye oldu. 1947'de Afganistan, Pakistan'ın Birleşmiş Milletler'e kabul edilmesine karşı oy kullanan tek Birleşmiş Milletler üyesiydi. Bunun sebebi daha çok Afganistan'ın Peştunistan'a yaptığı çağrı nedeniyleydi. Nikita Kruşçev, Kabil'in başkentini ziyaret etti ve 1955'te Afganların Peştunistan'a ilişkin iddialarını onayladı. Afganistan da 1961'de Bağlantısızlar Hareketi'ne üye oldu. Dönemin Afganistan Başbakanı Muhammed Davud Han, ülkede modern endüstrilerin ve eğitimin gelişmesi için çok çalıştı. Temmuz 1973'te Davud Han, Zahir Şah ülkede değilken kansız bir darbe düzenledi. Ertesi ay, Zahir Şah iç savaştan kaçınmayı umarak resmen tahttan çekildi. Bu, Afganistan Krallığı'nın sonunu ve cumhuriyetin başlangıcını belirledi.

Afganistan Krallığı batıda İran, kuzeyde Sovyetler Birliği, doğuda Çin ve güneyde Pakistan ile sınır komşusuydu. Dağlık ve çoğunlukla kurak olan ülke 652,24 kilometrekaredir. Garip şekli ve sınırları, Afganistan'ın Rusya ve İngiltere arasında bir tampon haline getirilmesinin sonucuydu. Vahan Koridoru, tampona bir örnektir. Kış aylarında çoğu bölgede kar yağışı yaygındı ve yağmur yağışı azdı.

Ülke, Peştunlar, Tacikler, Hazaralar, Özbekler ve diğerleri gibi çeşitli etnik gruplardan oluşuyordu.
Afganların çoğunluğu Müslümandı, yani nüfusun yaklaşık %99'u. Müslüman nüfusun yaklaşık %90'ı Sünni, geri kalanı Şii'ydi.
Dari (Farsça) ve Peştuca ulusun resmi dilleriydi. Birçok Afgan iki dili de biliyordu ve her iki dili de kendi aralarında konuşabiliyorlardı.

Geçmiş ve günümüz Afganistan'ı gibi, ekonomi büyük ölçüde tarım ve madenciliğe dayanıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş sırasında nüfuz kazanmaya çalışmak için tarafsız Afganistan ekonomisine yatırım yaptı. Bu yatırım, 1951'de Afganistan ve ABD'nin ekonomideki ekonomik kalkınmaya yardımcı olmak için Kabil'de bir anlaşma imzaladığı Dört Nokta Programı'nı ve Sovyet teknisyenlerinin 1954'te başladığı Tirmiz'den Mezar-ı Şerif'e 100 km'lik bir boru hattının inşasını içeriyordu. Afganistan, Helmend Nehri vadisi geliştirme projesi için ABD'den malzeme, ekipman ve hizmet satın almasına yardımcı olmak için Birleşik Devletler İhracat-İthalat Bankası'ndan 18.500.000 $ aldı.
Ağustos 1961'de Pakistan, Başbakan Davud Han'ın Peştunistan'a yönelik güçlü duruşu nedeniyle Afganistan sınırını kapattı, ancak Han'ın istifasının ardından sınır mayıs ayında yeniden açıldı.
Ülke talk, mika, gümüş, kurşun, beril, kromit, bakır, lapis lazuli ve demir cevheri yataklarına sahiptir.

Kral Zahir Şah'ın kuzeni Muhammed Davud Han, 1956'da Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti ile 3 milyon dolarlık bir silah anlaşması ve Sovyetler Birliği ile 32,5 milyon dolarlık bir silah anlaşması imzaladı. Anlaşma, Afgan ordusuna ihraç edilen T-34 tankları ve MiG-17 jet avcı uçaklarını verdi. 1973 yılına kadar tüm Afgan subaylarının dörtte biri ila üçte biri Sovyetler Birliği'nde eğitim görmüştü.

Barakzay hanedanı
Sünni Müslüman hanedanlarının listesi
Afganistan İç Savaşı (1928-1929)

Sakızlı Ahmed Esad Paşa (1828, Sakız - 1875, İzmir), Osmanlı devlet adamı. Abdülaziz'in saltanatında iki dönem sadrazamlık yapmıştır. Darüşşafaka'nın kurucularındandır. Sanat tarihçi Celal Esad Arseven'in babasıdır.

1828 yılında Sakız Adasında doğdu. Sakız Müftüsü Süleyman Bey'in oğlu olup, Müşir Kâzım Paşa'nın ağabeyidir. 1852 yılında Işıklar Askerî Lisesi'nden, 1858 yılında ise kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Akademisi'nde iken Fuat Paşa'nın dikkatini çekti. Fuat Paşa'nın sadrazam olmasından sonra Esat Bey Paris Ataşemiliterliğine ve Mekteb-i Osmanî Müdürlüğüne tayin edildi. Sultan Abdülaziz'in Fransa seyahatinde Padişaha takdim edildi ve tuğgeneralliğe yükseltildi. Paris sefaretinde çalıştı. Paris dönüşünde Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye'ye (şimdiki adıyla Darüşşafaka Cemiyeti) katıldı. Cemiyet kurucuların büyük bir okul kurma düşüncelerine katılarak, bu okulun Paris civarında görüp incelediği kız ve erkek yetimlerine özgü yatılı bir okul olan Pritanée Militaire de la Flèche benzeri bir okul olmasını önerdi. Yanında okulun planını, öğrencilerin kılık kıyafetiyle ilgili çizimleri ve öğretim programını da getirmişti. Önerisi kurucularca kabul gördü ve Darüşşafaka kuruldu.
Ahmed Esad Paşa 1868 yılının Aralık ayında İşkodra valiliğine atandı. Bu görevi 1870 yılının Ağustos ayına kadar sürdürdükten sonra Hassa ordusu komutanı oldu. 1871 yılında Serasker oldu. Bu görevi 1872 yılında Sivas valiliği, Bahriye Nazırlığı ve ikinci bir defa seraskerlik izledi. 1873 yılının Şubat ayında Tophane müşiri oldu.
1873'te Konya valiliği görevini sürdürürken, 1290 kıtlığı olarak bilinen büyük kuraklık döneminde, Konya Mevlevi Dergâhı Postnişini Mahmut Sadrettin Çelebi ile birlikte aç ve çaresiz kalan halka yardım amaçlı çabalarıyla Sultan Abdülaziz'in dikkatini çekti.
Bu çalışmalarının sonucu olarak Abdülaziz'in saltanat döneminde 15 Şubat 1873 - 15 Nisan 1873 ve 26 Nisan 1875 - 26 Ağustos 1875 tarihleri arasında iki dönem -toplam beş ay yirmisekiz gün- sadrazamlık yaptı. Bu iki sadrazamlık görevi arasında Tophane müşirliği, Konya ve Suriye valilikleri ve ikinci bir defa Bahriye Nazırlığı görevlerini yürüttü.
Sadrazamlık da yaptığı 1875 yılı içerisinde yine kısa bir süre için önce Nafia Nazırlığı'na sonra da İzmir (Aydın) Valiliğine tayin edildi. Resmi bir ziyarete gittiği Denizli'de yorgunluk kahvesi içtikten sonra, kahveye konan zehirden hastalanarak öldü. Suçlu olarak kahveyi pişiren zenci köle hemen asıldı.

Buz, Ayhan (2009) "Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Danişmend, İsmail Hâmi (1971),Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basimevi, (Dergah Yayinevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmed Eyüb Paşa (Osmanlı Türkçesi: احمد ايوب پاشا; d. 1833 - ö. 1893) Osmanlı askeri. 93 Harbi'nde Tuna Cephesindeki üç ordudan biri olan Doğu Ordusu'nun komutanıydı.
Mekteb-i Harbiye'den mezun oldu. 1873 yılında Yemen Valiliği yaptı. 93 Harbi'nde Tuna cephesindeki Doğu Ordusu Komutanlığı'na atandı. Kara Lom Operasyonuna katılmıştır ve Karahasanköy Muharebesi'nin galibi. Savaştan sonra Yanya, Manastır ve Kosova Valilikleri yaptı. II. Abdülhamid'in yaveri oldu.
28 Mayıs 1893 tarihinde İstanbul'da öldü. II. Mahmud Türbesi haziresine defnedildi. Mezar taşında aşağıdaki ifade yer almaktadır:

Hüve'l Hayyü'l Bâkî 
Efahim-i müşiran-ı Askeriyyeden olub
tedbir ve fazilet ve besalet ve şecaat
bulunduğu muharebatın kâfesinde
galibiyyet ile temeyyüz olmuş iken pençe-i
ecele teslim-i gerden-i itaat eylemiş
olan kumandan-ı meşhur Ahmed Eyüb
Paşanın ruhiyçün el-Fatiha
sene 1310

Ahmed Muhtar (Osmanlıca: احمد مختار پاشا) (Gazi Ahmet Muhtar Paşa adıyla da tanınır; 1 Kasım 1839; Bursa - 21 Ocak 1919; İstanbul), 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın Kafkasya cephesi komutanı, asker, gök bilimci, yazar, eğitimci ve devlet adamıydı. 1912 yılında kısa bir süreyle Osmanlı Devleti'nin sadrazamlığını da yapmıştır. Darüşşafaka Cemiyeti'nin kurucularındandır.

1839 yılında Bursa'da doğdu. Babası İpekçi Halil Efendi'ydi. Babası 6 yaşında ölünce dedesi tarafından büyütülen Ahmet Muhtar, ilk ve orta eğitimini Bursa'da tamamladı. Bursa Işıklar Askerî İdadisi'ni bitirdikten sonra İstanbul'a giderek öğrenimini Harbiye Mektebi'nde sürdürdü. 1860 yılında Harbiye'yi birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı oldu.
Ahmet Muhtar Harbiye'den mezun olduktan sonraki ilk görevi Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'nın yanında Karadağ Savaşlarına katılmak oldu. Savaş sırasında küçük bir süvari birliğiyle Ustruck Geçidi'ni ele geçirmeyi ve iki yerinden yaralanmasına rağmen destek kuvvetler gelene kadar geçidi elinde tutmayı başardı. Bu başarısından dolayı binbaşılığa yükseltildi. Harbiye Mektebi'ne dönerek bir süre eğitim subayı olarak görev yaptı. 1863 yılında, sonradan Darüşşafaka Cemiyeti'ne dönüşecek olan Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslamiye'nin kurucuları arasında yer aldı. 1864 yılında Abdülaziz'in oğlu şehzade Yusuf İzzeddin Efendi'nin öğretmeni oldu. Şehzadeye 1864-1867 yılları arasında İngiltere, Fransa, Almanya ve Avusturya gezilerinde refakat etti.
Ahmet Muhtar 1867 yılında tekrar Karadağ'a döndü ve Karadağlı isyancılara karşı büyük başarılar kazandı. 1869 yılında Yemen'e tayin edildi. Yemen'deki Arap isyanlarına karşı kazandığı başarılardan dolayı 1871 yılında 33 yaşında Müşir (Mareşal) rütbesini kazandı ve Yemen'e vali oldu. Daha sonra Şumnu, Erzurum, Bosna-Hersek ve Karadağ'da görev yaptı. 93 Harbi'nin arifesinde padişah II. Abdülhamit tarafından Kafkas cephesinin başkomutanlığına getirildi.

Ahmet Muhtar Paşa başkomutanlık görevini üstlenmek üzere 16 Mart 1877 tarihinde deniz yoluyla Trabzon'a, oradan da 30 Mart 1877'de Erzurum'a ulaştı. 27 Nisan'da Rus birlikleri Doğubeyazıt'ı işgal etti. 17 Mayıs'ta Ardahan Rusların eline geçti. Ahmed Muhtar Paşa Erzurum'u savunmak için Zivin'de bir savunma hattı oluşturdu. Komuta ettiği ordu Rus Ordusu'na karşı 25 Ağustos'ta Gedikler Muharebesi, 24 Ekim'de ise Yahniler Muharebesi'ni kazandı. Bu savaşlar sonrası Gazi unvanını kazandı.
Ancak Alacadağ Muharebesi'nde komuta ettiği Osmanlı ordusu yenilince, Ahmed Muhtar Paşa ordusuyla Erzurum'a çekildi. Ruslara karşı çok daha az bir asker gücüyle savaşmasına rağmen Aziziye Tabyası'nda Rusları defalarca geri püskürtmeyi başardı. İstanbul'dan asker desteği istemesine rağmen asker yardımı alamayınca Kafkas ordusunu Bayburt'a çekmeye karar verdi.
Bu sırada Tuna Cephesindeki Rus ordularının İstanbul'a yaklaşması üzerine İstanbul'a çağrıldı ve Çatalca'da Ruslara karşı bir savunma hattı kurmakla görevlendirildi. Ruslarla Ayastefanos Antlaşması görüşmeleri başlayınca savunma hattını Bakırköy'e kadar çekti. Savaşın son günlerinde Erkan-ı Harbiye başkanlığına getirildi.

Ahmed Muhtar Paşa 93 Harbi sonrasında Tophane-i Amire yöneticiliği, Manastır Valiliği ve Üçüncü Ordu müfettişliği gibi görevlerde bulundu. 1882-1908 yılları arasında Fevkalade Komiser görevine atanarak 26 yıl Mısır'da yaşadı.
1912'de Halâskâr Zâbitân’ın  İttihat ve Terakki Cemiyeti çoğunluklu meclisin aleyhinde Askerî Şura'ya muhtıra vermesinin üzerine Sultan V. Mehmet Reşad, görece tarafsız sayılan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’yı 22 Temmuz 1912’de sadrazam ilan etti. Sadrazamlığı sırasında kabine yönetimine gelen muhalif baskılar sebebiyle ve Balkan Savaşları'nın başlamış olması üzerine, Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın önerisiyle 5 Ağustos 1912'de 4. Meclis-i Mebusan dağıtıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. 29 Ekim 1912'de de Gazi Ahmed Muhtar Paşa sadrazamlık görevinden istifa etti. Sadrazamlığı, Sultan V. Mehmet Reşat saltanatında 22 Temmuz 1912 - 29 Ekim 1912 tarihleri arasında üç ay sekiz gün sürmüştü.
93 Harbi'ndeki anılarını savaşın ardından Sergüzeşt-i Hayatım'ın Cild-i Sanisi adlı bir eserde toplamıştır. Ahmed Muhtar Paşa askerlik yeteneğinin yanı sıra gökbilim ve matematiğe ilgi duymaktaydı. Uluslararası saat sistemi ve Miladi takvim sisteminin kullanılmasını Osmanlı Devleti'nde ilk defa ileri sürdü. Bu konuda Islahat-ül Takvim adlı bir kitap yazmıştır. Ayrıca İstanbul'daki Darüşşafaka Lisesi'ni kurucusudur. 1890 yılında açılışını yaptığı İstanbul'un Avrupa tren terminali olan Sirkeci Garı'na ilk önce Ahmet Muhtar Paşa'nın adı verilmişti, sonradan sadece "Sirkeci Garı" olarak anılmaya başladı.

21 Ocak 1919 tarihinde 80 yaşındayken İstanbul'da ölmüş ve Fatih Camii avlusuna defnedilmiştir.
İsmi, Erzurum'da bulunan 109. Topçu alayının kışlasına verilmiştir.

Ahmed Muhtar Paşa'nın oğlu Mahmud Muhtar Paşa (Soyadı Kanunu sonrasında Mahmud Muhtar Katırcıoğlu) Osmanlı Devleti'nde Bahriye Nazırlığı yapmıştır.
Kars valiliği ve Kars Tugay Komutanlığı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ahmet Muhtar Paşa'nın karargâh olarak kullandığı 19. yüzyılda yapılmış olan konağı restore ederek bir müze haline getirmişlerdir. Müze içerisinde Osmanlı-Rus Savaşları ile ilgili askeri malzemeler, savaş planları, haritalar ve fotoğraflar bulunmaktadır. Bu müzenin girişine Ahmet Muhtar Paşa'nın bir büstü yapılmıştır.

Güzide-i Tarih-i Osmani‎, Mekteb-i Sanayi-i Şahane Matbaası, 1883.
Riyazü'l-Muhtar: Miratü'l-Mikat ve'l-Edvar, Bulak Matbaası, 1885
İstimdad, Matbaa-ı Ceride-i Askeriye, 1887.
Islah-ül Takvim, Matbaat Muhammed Afnadi Mustafa, 1891.
La Réforme du Calendrier, E. J. Brill, 1893.
Muhteriat-ı Cediden Çapı Büyük Seri Ateşli Toplar, Mekteb-i Fünun-ı Harbiye Matbaası, 1893.
Dumansız Barutlar, Matbaa-yı Askeriye, 1894.
Tedris-i Lisan-i Ermeni, Matbaa-i Tigran Civelekyan, 1897.
Deniz ve Sahil Muharebelerinin, Karabet Matbaası, 1898.
Ahvalname-i Müellefat-i Askeriye-i Osmaniye, Tahir Matbaası, 1898.
Rehber-i Umran, Tahir Bey Matbaası, 1900.
Rehber-i Muzafferiyat-i Bahriye: yahut Deniz ve Sahil Muharebelerinin Vesait ve Kavaid Esasiyesi, Karabet Matbaası, 1900.
Hikmet-i Tefekkür, Mensur: Mecal-i Fikret, Manzum‎, Mahmut Bey matbaası, 1902
Sen Gotardda Osmanlı Ordusu: 1073-75 Seferinin Vakayi-i Esasiyesi, Esfar-ı Osmaniye hatıraları, Kütüphane-i İslam ve Askeri, 1908.
Atabe-i Bülend Mertebe-i Hazret-i Hilafet Penahiye bir Arıza, Teşil-i Tıbaat Matbaa ve İdaresi, 1910.
Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1912, Yeni Baskısı: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, ISBN 979-975-333-046-5.
Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi, Mekteb-i Harbiye Matbaası, 1912, Yeni Baskısı: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, ISBN 975-333-047-2.
Sene-i Maliyenin Hicri Sene-i Şemsiye ile İstibdaline Dair, Matbaa-i Ebüzziya, 1912.
Takvimü's-sinin, 1915, Yeni Baskısı: Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1993.
İstimali Tekerrür Eden Takvim-i malı, Matbaa-i Ahmet İhsan ve Şürekası, 1916.
Serair ül-Kur'an fi tekvin ve ifna ve iadet il-ekvan, Evkaf-ı İslâmiye Matbaası, 1920
Serair ül-Kuran, Darülhilâfet ül-Aliye Evkaf-i Islamiye Matbaasi, 1920.

Ahmed eş-Şerîf es-Senûssî (1873, Cağbub – 10 Mart 1933, Medine), Libyalı Arap asıllı Osmanlı askeridir. 1902-1933 yılları arasında Senûsî tarikatının lideridir.

Senusiyenin kurucusu Sidi Muhammed bin Ali es-Senussi'nin torunudur. 1873 yılında Cağbub'daki Senusi zaviyesinde dünyaya geldi. 1902 yılında hareketin başına gelip Afrika'da sömürgeci İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlerine karşı direnen dinsel hareket Senusiye tarikatının lideri oldu.
Trablusgarp Savaşı esnasında İtalya'nın Osmanlı Devleti'ne bağlı olan Libya topraklarını işgale başlaması üzerine bölgeye gelen Ahmed eş-Şerif, Enver Bey, Mustafa Kemal Bey gibi Osmanlı subayları ile birlikte İtalyanlara karşı direnişi örgütledi. 1. Dünya Savaşının başlangıcıyla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa'yla koordineli bir şekilde Mısır'ın batısındaki İngiliz güçlerine saldırılar düzenledi.

Kuzey Afrika'da gerek İtalyan gerek de Fransız ve İngiliz güçleriyle mücadele eden Ahmed Şerif'in bu itibarı başta Enver Paşa olmak üzere Osmanlı Hükûmetince kullanılmak istendi. Teşkilatı Mahsusa aracılığıyla İstanbul'a davet edilen Şerif 21 Ağustos 1918'de  Ukayle Limanından bir Alman denizaltısıyla Avusturya-Macaristan'ın Pula Limanına oradan da Balkan treniyle 30 Ağustos 1918'de İstanbul'a geldi. Varışının 2. günü Vahdeddin'in kılıç kuşanma merasimine denk geldiğininden yeni padişaha kılıç kuşattı. Osmanlı'nın Hükûmetinin Şerif'in itibarını çeşitli yolculuklarla kullanma planları olsa da Mondros Mütarekesi sonucu bu gerçekleşmedi. Mütareke sonrası Vahdeddin'in İngiliz yanlısı politikaları sonucu arası açılan Şerif 5 Kasım 1918'de Bursa'ya geçti ve burada 2 yıl ikamet etti. Ahaliden de büyük ilgi gören ve baştan Ali Fuat Paşa olmak üzere Milli Mücadele'nin önemli isimleriyle temas kuran Şerif şehrin 8 Temmuz 1920'de Yunan işgaline uğraması üzerine Bursa'dan ayrılarak Konya üzerinden 15 Kasım 1920'de Ankara'ya ulaşan Şerif burada yetkililerce özel olarak karşılandı. Atatürkle de özel bir muhabbeti ve hediyeleşmesi olan Şerif Kurtuluş Savaşı yıllarında hükûmetinin İslam dünyasındaki propaganda aracı olarak gerek doğu illerinde gerek de İslam dünyasının kalanında Milli Mücadelenin haklılığını kongreleri, hutbeleri, vaazları ve yazılarıyla anlatmaya çalıştı. Musul meselesinde de aktif olarak çalışan Şerif için Irak'ta Türkiye yanlısı bir hükûmet kurma planı olduysa da bu gerçekleşmedi. Musul'a geçmek için Ocak 1923'te Diyarbakır'a gitmesine rağmen İngiliz müdahalesi sonucu faaliyetleri güneydoğu ve doğu illerinde Türk hükûmetinin haklılığını anlatmakla sınırlı kaldı. Cumhuriyet'in ilanının ardından Mersin, Tarsus ve Adana yörelerinde pasif bir yaşama çekilen Şerif azalmış da olsa hükûmetle ve de Atatürkle iletişimi sürdü. Memleketine dönmek istediyse de bu İtalyan baskısı yüzünden gerçekleşmedi. Atatürk tarafından ikameti Türkiye dışında olmak şartıyla hilafet teklifi aldıysa da teklifi hilafetin Osmanoğullarında kalması gerektiği düşüncesiyle reddetti. Çeşitli ikamet ve sosyal sorunlar yaşayan Şerif hükûmet tarafından yarı rica yarı emir bir şekilde yurt dışındaki Osmanlı Hanedan mensuplarıyla temas halinde olduğu gerekçesiyle Türkiye'den ayrılması istendi, 30 Ekim 1924'te Suriye'ye geçti.

Gerek Şam'da gerek de Filistin'de antiemperyalist politikalarına devam eden Şerif'in ikameti İngiliz ve Fransızlarca tehlikeli görüldü. Son olarak Arabistan'a geçen Şerif Asir bölgesindeki ikametinin ardından 10 Mart 1933'te Medine'de öldü.

Türkiye'de 2023-2024 yılları arasında tabii'de yayımlanan Mahsusa: Trablusgarb adlı dizide Kenan Çoban tarafından canlandırılmıştır.

Ançok Anzavur Ahmed Paşa (Batı Çerkesce: Анцокъу Ахьмэд Анзаур; 1885 - 15 Nisan 1921, Adliye), Kuvâ-yi Milliye hareketine karşı ayaklanma başlatmış Çerkes asıllı eski Osmanlı jandarma subayı ve Kuvâ-yi İnzibâtiye kumandanıdır.
Anzavur Ahmed, İstanbul Hükûmeti tarafından sivil paşalık verilerek Anadolu'ya gönderilmiştir. İngiliz gizli servisinin adamı olan Papaz Fru namıyla bilinen Robert Frew tarafından maddi olarak desteklenen Anzavur Ahmed, çok sayıda kişiyi etrafında toplayarak bir isyan hazırlığına girişmiştir.

1885 doğumlu olup Çerkes asıllıdır. Okuma yazma bilmediği halde, kız kardeşinin II. Abdülhamit'in sarayında cariye olmasından dolayı jandarma zabitliğine tayin edilerek Makriköy Jandarma Karakolu Kumandanlığı'na getirildi. II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında kendini bir hürriyetperver ve istibdat rejiminin mazlumları arasında göstererek iki sene içerisinde jandarma binbaşılığına terfi etmiştir.

Birinci Anzavur Ayaklanması, 1 Ekim 1919'da Manyas, Susurluk, Gönen ve Ulubat dolaylarında başlamış olup, Kuvâ-yi Milliye birliklerinin mücadelesi sonucu 25 Kasım 1919'da bastırılmıştır. Anzavur Ahmed'in 16 Şubat 1920'de, Biga merkezli çıkarmış olduğu ikinci isyanını ise, 16 Nisan 1920'de Çerkez Ethem bastırmıştır.

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmed ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul'a dönmüş ve Kuvâ-yi İnzibâtiye'nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvâ-yi İnzibâtiye 10 Mayıs 1920'de Adapazarı'nı işgal etti. Ali Fuad Paşa komutasındaki 20. Kolordu Adapazarı'nı geri aldı. 25 Haziran 1920'de Kuvâ-yi İnzibâtiye kaldırıldı.
15 Nisan 1921 tarihinde Çanakkale'nin Biga ilçesine bağlı Adliye köyü civarında, Yeniçiftlik köyünden Mehmet Efe tarafından öldürüldü. Mezarı Biga'nın Cihadiye köyündedir.

https://www.academia.edu/105897459/I_Ahmed_Anzavur_Ayaklanmas%C4%B1_n%C4%B1n_G%C3%B6nen_deki_Yans%C4%B1malar%C4%B1

Ahmet Davutoğlu (d. 26 Şubat 1959, Konya), Türk siyasetçi, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü, akademisyen ve büyükelçi, Gelecek Partisi'nin kurucu genel başkanı, eski dışişleri bakanı, eski başbakan vekili, Adalet ve Kalkınma Partisinin 2. genel başkanı ve 26. Türkiye başbakanıdır. 2014–2016 yılları arasında AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevini sürdürmüştür. Bu görevinden önce 2009–2014 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 60. Türkiye Hükûmeti ve 61. Türkiye Hükûmeti'nde Dışişleri Bakanı olarak yer almıştır. 2003–2009 yılları arasında o dönem başbakanlık yapan Erdoğan'ın ve Abdullah Gül'ün dış politika danışmanlığını yapmıştır. 2011, Haziran 2015 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Konya milletvekili olarak meclise girmiştir. Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı görevinden 22 Mayıs 2016 tarihinde istifa etmiştir.
27 Ağustos 2014'te, Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde genel başkan seçildi ve 28 Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan başbakanlık vekaletini aldı ve 62. hükûmeti kurmakla görevlendirildi. 6 Eylül 2014'te 62. hükûmet Davutoğlu başbakanlığında güven oyu alarak resmen göreve başladı.
Ahmet Davutoğlu, 7 Haziran seçimleri sonrasında 45 gün içinde hükûmetin kurulamamış olması üzerine cumhurbaşkanının TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi üzerine ülkeyi 1 Kasım 2015'te yapılacak seçime kadar yönetmek üzere seçim hükûmeti başbakanı olmuştur. Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri lideri olduğu AK Parti tarihindeki en yüksek oy sayısı ile %49,5'lik oy oranını alarak tek başına iktidar olmak için gereken çoğunluğa ulaştı. Sonrasında Davutoğlu 64. hükûmeti kurarak başbakanlık görevine devam etti.
Başbakan Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaşadığı ihtilafın sonucu olarak, 5 Mayıs 2016'da 1 Kasım seçiminden sonra sadece 6 ay görev yapmasını hatırlatarak "4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir. Zarûrettir." şeklinde bir açıklama yaptı ve AK Parti'yi 22 Mayıs'ta yeni genel başkan seçimi yapması için olağanüstü kongreye çağırdı. Kamuoyunda, bu karar sürecinde Pelikan adlı bir grubun etkin olduğu ve kararın bir gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleşen toplantı sırasında alındığı ifade edildi. 22 Mayıs 2016 tarihinde cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan basın açıklamasıyla başbakanlık görevinden istifa ettiği açıklandı.
12 Aralık 2019'da Gelecek Partisini kurdu. 19 Aralık 2019 tarihinde bu partinin genel başkanlığına seçildi.

Ahmet Davutoğlu, 26 Şubat 1959 tarihinde Konya'nın Taşkent ilçesinde doğdu. Babasının adı Duran, annesinin adı Memnune'dir.

İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra, 1983-84 eğitim öğretim yılında Boğaziçi Üniversitesi'nin ekonomi ile siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümlerini çift anadal programıyla bitirdi. Aynı üniversitenin kamu yönetimi bölümünde yüksek lisans, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünde de doktora yaptı.

1990 yılında, Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. Üniversitenin siyaset bilimi bölümünü kurdu ve 1993 yılına kadar bu bölümün yöneticiliğini yürüttü. 1993 yılında doçent oldu ve 1995–1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümünde çalıştı. 1995-1999 yılları arasında Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Davutoğlu, bu sürede 200'den fazla yazı kaleme almıştı. 1998–2002 yıllarında, Silahlı Kuvvetler Akademisi ve Harp Akademileri'nde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi.
1999–2004 yılları arasında profesör oldu ve Beykent Üniversitesi'nde, üniversite yönetim kurulu üyeliği, senato üyeliği ve uluslararası ilişkiler bölümü başkanlığı, Marmara Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümünde de misafir öğretim üyeliği yaptı.

Ahmet Davutoğlu'na, dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve dönemin başbakanı Abdullah Gül'ün 17 Ocak 2003'te birlikte aldıkları ve 18 Ocak 2003'te Resmî Gazete'de yayımlanan kararla büyükelçi unvanı verildi.

Davutoğlu, Gazze Savaşı'na çözüm getirmek için Türk Hükûmeti'nin uyguladığı mekik diplomasisinin önde gelen aktörlerindendi. 1 Mayıs 2009'da parlamento üyesi olmamasına rağmen dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dışişleri bakanlığına atandı. 2011 genel seçimlerinde Konya milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve Recep Tayyip Erdoğan'ın üçüncü kabinesinde dışişleri bakanı olarak görevine devam etti. Türkiye'nin küresel olarak yeniden uyanışının arkasındaki beyinlerden biri olması sebebiyle, Foreign Policy dergisinin, 2010 yılındaki "İlk 100 Küresel Düşünür" listesinde yer aldı.

Akademisyenler ve politikacılar onun Yeni Şafak'taki makaleleri ve Stratejik Derinlik kitabından yola çıkarak, Ahmet Davutoğlu'nun dış politika vizyonunu; Yeni Osmanlıcılık politikasıyla, Osmanlı Devleti'nin topraklarıyla yakın ilişkiler kurma temeline dayandığını ileri sürerler. Davutoğlu'nun eski bir öğrencisi Behlül Özkan ise Davutoğlu'nun Orta Doğu'da İslam'ın birleştirici güç olarak görmesine bağlı olarak, Pan-İslamizm'e dayalı bir dış politika hayali olduğunu ifade eder. Bu iki görüşe zıt olarak da geçmişte Avrupa Birliği üyeliğini savunduğunu ifade eden bir NATO üyesi olarak, batı yanlısı bir politikayı savunmuştur.
Bir röportajında "Sıfır Sorun Politikası"ndan bahsetti ve bu politikasıyla ilgili olarak "Diğer aktörler bizim değerlerimize saygılı olurlarsa, sorunsuz bir politika mümkündür fakat bu demek değildir ki diğer partilerle iyi ilişkilerimiz olması adına sessiz kalacağız." dedi. Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte "Türkiye için dünyada yeni bir rol hayal etmek ve bunu gerçekleştirmek" başlığıyla Foreign Policy dergisinin 2011 yılındaki "İlk 100 Küresel Düşünür" listesine girmişlerdir.
Ahmet Davutoğlu dış politikasını dört ana sütun üzerine inşa etmiştir. Bunlardan ilki "güvenlik bölünmezliği", ikincisi "diyalog", üçüncüsü "ekonomik dayanışma" ve dördüncüsü ise "kültürel uyum ve karşılıklı saygı"dır. Davutoğlu, politikasının hedefinin "Farklı ulusların entegresi ile farklı inanç ve ırklar arasındaki kültürel anlayışın geliştirilmesinin yanı sıra, ortaya çıkan krizleri çözmek için işbirliği ilişkileri ve barışçıl diyalog sağlanması" olduğunu ifade etmiştir.

Davutoğlu, Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte 2014 Nisan ayının 24'ünde, Ermeni tehcirinde yaşanan olayların acı verici olduğunu içeren bir bildiriyi dokuz dilde yayınladı. Bununla beraber bu tehcirin Türk, Ermeni ve yabancı tarihçiler tarafından ortak bir çalışmayla araştırılması gerektiği belirtildi.

Pan-İslamist bir politika hayali olduğu iddia edilmesine rağmen Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini desteklediğini dile getirdi. Türk-AB ilişkilerinin tamamı 2013 yılına kadar Egemen Bağış, 2013-2014 yılları arasında Mevlüt Çavuşoğlu'nun bakanlıklarıyla Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yürütülmüş ve yürütülmektedir.
Davutoğlu, 2013 yılının mayıs ayında Brüksel'de gerçekleştirilen 51. Ortaklık Konseyi Toplantısı'nda, Türkiye'nin 50 yıldır AB üyeliği için gayret gösterdiğini ve bu gayretlerin de devam edeceğini ifade etmiştir. Bunlara ek olarak da Türk vatandaşlarının Avrupa'da vizesiz dolaşamamasının kabul edilemez olduğunu dile getirmiştir.

2012 yılı haziran ayında Davutoğlu, Yunan hükûmetini, özellikle Batı Trakya'daki Türk azınlıklarının, haklarına saygı göstermemekle suçladı. Aynı zamanda Türk kökenli azınlık durumundaki vatandaşların sözde Yunan vatandaşlığının iptalinin Lozan Antlaşması'na aykırı olduğunu da vurgulamıştır. Davutoğlu 2013'te, kıyı ötesi petrol rezerverlerinin (offshore oil reserves) mülkiyeti üzerine patlak veren tartışmalar üzerine Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Avramopulos'a iki devlet arası olası bir çözüm götürdü fakat öneri Yunan dışişleri bakanlığı tarafından göz ardı edildi. Aynı zamanda Davutoğlu aradaki sorunları çözmek adına, Nikos Anastasiadis öncülüğünde müzakere talebinde bulundu.

30 Haziran 2010 tarihinde Davutoğlu ile İsrail Ticaret Bakanı Ben Eliezer, Brüksel’de gizli bir toplantı yapmış, TBMM'de gizli görüşmeyi ayrıntılandıran Davutoğlu, toplantının gizli olmasını İsrailliler'in istediğini belirterek, “İsrailliler'e temel taleplerimizi yüzlerine doğrudan ve net şekilde söylemek için bu görüşmeyi yaptık” demiştir.

27 Ağustos 2014'te, Adalet ve Kalkınma Partisi 1. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde genel başkan seçildi. 28 Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan başbakanlık vekaletini aldı ve 62. hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Ahmet Davutoğlu başbakanlığında kurulan 62. hükûmet, bakanlar kurulu listesini 29 Ağustos 2014 tarihinde açıkladı. 6 Eylül 2014 cumartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan güven oylaması sonucunda 133 ret oyuna karşılık alınan 306 kabul oyuyla 62. hükûmet, Davutoğlu başbakanlığında güven oyu alarak resmen göreve başlamıştır.

Ahmet Davutoğlu, 2015 genel seçimleri sonrasında 45 gün içinde hükûmetin kurulamamış olması üzerine cumhurbaşkanının TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi üzerine ülkeyi 1 Kasım 2015'te yapılacak seçime kadar yönetmek üzere seçim hükûmeti başbakanı oldu. Lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi, 1 Kasım seçimi'nde tarihindeki en büyük oy sayısı ve %49,5 ile en büyük oy oranına sahip olarak TBMM'de tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa ulaştı. Sonrasında 64. hükûmeti kurması için görevlendirildi.

Kamuoyunda ilk olarak, Ocak 2015'te Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıklanan ancak hayata geçirilemeyen "şeffaflık paketi" ve 17 Aralık Yolsuzluk soruşturması'nda adı geçen 4 bakanın yüce divana gönderilmesi hususlarında Davutoğlu-Erdoğan arasında gerginlik çıktığı iddia edilmişti.
29 Nisan 2016 tarihinde yapılan AK Parti MKYK'sında alınan kararla, genel başkanın “il ve il başkanı atama yetkisi” MKYK'ya verildi. Bu toplantıda alınan kararın toplantıdan önce Erdoğan'a yakın üyeler tarafından alındığı ve toplantı sırasında Davutoğlu'na imzalatıldığı iddia edildi.
1 Mayıs 2016'da 'Pelikan dosyası' adı altında yayınlanan anonim bir internet sitesinde Davutoğlu'nun Erdoğan'a ihanet et

Ahmet Emin Yalman (14 Mayıs 1888, Selanik - 19 Aralık 1972, İstanbul), Türk liberal gazeteci ve yazar.

Babası Osman Tevfik Bey Selanik Askeri Rüştiyesinde Atatürk'ün yazı ve tarih hocasıydı. Kendisi de 1897'de aynı Askeri Rüştiyeye yazıldı. Diploma almasına iki ay kala Rüştiyeden 1899'da ayrılıp Selânik Alman Mektebine yazıldı. Daha sonra ailesiyle beraber İstanbul'a göç ederek öğrenimi 1903'ten itibaren İstanbul Alman Mektebinde devam etti.

1907 yılının Temmuz ayında Alman Mektebini bitirince Sabah gazetesinde İngilizce mütercimliğe başlayarak gazeteciliğe ilk adımını attı. Aynı yıl Bâb-ı Âli Tercüme Odası hülefalığına tayin edildi. 1908'de İstanbul Hukuk Fakültesine girdi. Meşrutiyetin ilk günlerinde kurulmuş olan Yeni Gazete'nin yazı heyetine katıldı. Yeni Gazete o sıralarda Kâmil Paşa'nın yayın organı olarak tanınmış olup hususi bir siyasi sütununda İngiliz, bazen de Avusturya menfaatlerine uygun yazılar çıkıyordu. Lakin Ahmet Emin Bey kendisini gazetenin memleket menfaatlerinin ölçüleriyle çalışan diğer cephesine mensup görüyordu. Gazeteye tercüme işleri için girdiği halde aradan bir yıl geçmeden her gün baş yazıyı, ayrıca da haftada birkaç kez Yeni Gazete imzalı ikinci makaleyi yazmaya başladı.
Bu arada Bâb-ı Âli Tercüme Kalemindeki vazifesini de bırakmamıştı. Ayan Reisi Said Paşa birtakım tercümeler yapmak üzere Bâb-ı Âli Tercüme Kaleminden İngilizce bilen bir genç isteyince oraya gönderildi. Aynı zamanda Viyana'da çıkan Neue Freie Presse gazetesinin yardımcı muhabiriydi. Haftalık Servet-i Fünun dergisine de tercümeler yapıyordu. Berlin'de çıkan Vossische Zeitung'a da ara sıra yazılar gönderiyordu. İttihat ve Terakki Kadıköy Kulübüne de üye oldu.

Yüz seksen kişinin katıldığı bir imtihandan geçerek ABD'ye ilk defa olarak gidecek Türk öğrenci grubuna dahil olup Şubat 1911'de New York'taki Columbia Üniversitesinin Siyasi İlimler Fakültesi sosyoloji ana dalında okumaya başladı. Türk basının tarihi, gelişme tarzı, hal ve şartları hakkında teziyle 1912 yaz sömestri sonunda yüksek lisans diplomasını aldı. Aynı yıl açılan Columbia Üniversitesi Pulitzer Gazetecilik Mektebinde staj görenlerin ilk doktora adaylarında biri oldu. Burada The Development of Modern Turkey as Measured by Its Press (Modern Türkiye'nin Gelişmesinin Basınıyla Ölçülmesi) başlıklı tezini  1914'te bitirip sosyoloji ve tarih doktorası bitirdi. Doktora tezi Columbia Üniversitesi Siyasi İlimler Fakültesinin yayınları arasında kitap olarak yayımlandı.
Öğrenciyken ABD'de çıkan Almanca Staatszaitung haftalık gazetesi için Türkiye'ye dair yazılar da yazıyordu. Ayrıca Alman Basın Kulübüne ve diğer Alman cemiyetlerine üye olmuş, ABD'deki Alman cemiyetine karışmıştı. Yeni Gazete'ye ve İkdam'a ise haftada bir "Amerika Mektupları" başlığı altında yazılar gönderiyordu. Balkan Harbi başlayınca ABD'deki birçok gazete sütunlarını Ahmet Emin Bey'e açtı. ABD'den New York Evening Post gazetesinin Türkiye muhabiri görevini üstlenerek ayrıldı.

1914 Ağustos ayında İstanbul'a döndüğünde Darülfünunda felsefe tarihi muallim muavinliğine tayin edildi. Ziya Gökalp'in sosyoloji asistanlığının yanı sıra Mülkiye Mektebinde Hasan Saka'nın istatistik asistanlığını da yaptı. Ayrıca Tanin gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü de yapıyordu. Almanya hükûmetinin Alman cephelerine bir Türk harp muhabiri gönderilmesinde ısrar etmesinden dolayı, Enver Paşanın kararıyla 1915 baharında Almanya'ya tek Türk harp muhabiri olarak gidip bütün batı ve doğu cephelerini dolaşmaya ve harbin bütün safhalarını görmeye imkan buldu.

Beş ay süren harp muhabirliğini bitirip  İstanbul'a dönünce, Darülfünunun istatistik kürsüsüne sahip olmakla beraber Mülkiye'de istatistik profesörlüğüne geçti. Aynı zamanda esaslı maarif reformu için Almanya'dan getirilen ve "Has Müşavir" unvanını taşıyan Prof. Schmidt'in yanında tercüman olarak görevlendirildi. 1916 yazında tekrar harp muhabiri olarak Almanlara ve Avusturyalılara yardım etmek üzere Galiçya'ya gönderilen Türk kolordusuna katıldı. Galiçya'dan döndüğü zaman Sabah gazetesinin başına geçme teklifini kabul etti. 1916-1920 yılları arasında Mekteb-i Mülkiyede ders verdi. 1917 yılında Gördesli Mehmet Asım ile birlikte Vakit gazetesinin imtiyaz sahipliğini devralıp gazetelerinin ilk sayısını 22 Ekim 1917'de çıkardılar. Vakit, İttihat ve Terakki idaresiyle tek başına mücadele eden bir gazete oldu.
Bu arada Almanya'nın Gotha şehrinde bulunan Perthes Basımevinin siparişi üzerine Almanca Die Türkei (Türkiye) kitabını yazdı. Almanya'nın Volkssische Zeitung gazetesinde de yazıları çıkıyordu. Osmanlı Matbuat Cemiyetinin umumi katipliğine de seçildi. Sadrazam İzzet Paşa ve kabinesine yakın ilgi duydu. Mondros Mütarekesi ardından ABD ile iş birliği fikrini ortaya atması üzerine şiddetli telkinler ve itirazlar ile karşı karşıya kaldı. 1919 Mart ayında tevkif edildi. 17 Nisan'da üç ay Kütahya'ya sürgüne gönderildi. Bu dönemde Prens Sabahaddin ile sıkı bir dostluk kurdu. Veliahd Abdülmecid Efendi ile ve ikinci Veliaht Selim Efendi ile de aynı derecede sıkı bir temas halinde idi. İstanbul'un işgal edilmesi ve İngilizler tarafından aranması üzerine teslim olup 26 Mart 1920 tarihinde Malta'ya bir buçuk yıl sürgün edildi.
Kasım 1921'de sürgünden dönüp İstanbul'da iki üç günden fazla durmadan Ankara'ya gitti. Ankara'da TBMM hükûmeti tarafından teklif edilen Matbuat Umum Müdürlüğü vazifesini reddederek serbest bir gazeteci olarak Milli Mücadelenin halini İstanbul'a aksettirmeyi tercih etti. Atatürk ile ve milli hükûmetin diğer önde gelen simalarıyla görüşmeler yapıp cepheleri dolaştıktan sonra İstanbul'a döndü.

Saltanatın kaldırılmasından yaklaşık üç ay sonra Halk Fırkasının kurulmasına karşı çıktı, tenkitler yazdı. Vakit'in çok başarılı bir iş çıkararak öncü ve akıncı rol oynamasına rağmen, ortağı Mehmet Asım'ın kardeşi Hakkı Tarık Bey'le gazete işlerinde bazı ihtilaflar yaşanması üzerine ve gazetenin yazı işleri müdürü Enis Tahsin'in gazetenin siyasi yazarı Ahmed Şükrü ile beraber Vakit'ten ayrılmaları dolaylarında Ahmet Emin hissesini 12.000 liraya Mehmet Asım'a satarak 26 Mart 1923'te Vatan gazetesini çıkardı. Aynı yıl Türkiye'nin ilk İş Aracılığı Merkezini Vatan matbaasında kurdu.
1923 seçimlerinde İstanbul'dan aday olmasına karar verildi fakat adayları kesinleştirme aşamasında, Yakup Kadri ve Falih Rıfkı'nın güceneceği düşünülerek İstanbul Vilayet Meclisine girmesi kararlaştırıldı. Rauf Bey ile Dr. Adnan Bey'in Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruluşuna iştirak etme teklifini reddetti fakat yazılarıyla ve gazetesiyle fırkayı destekledi. Halk Partisinin kurulmasını ve Mustafa Kemal Paşa'nın bu partinin başında bulunmasını tenkit etmesi ve Terakkiperver Fırkayı desteklemesi nedeniyle Vatan gazetesi o dönemde Atatürk'ün çevresinde bulunanların tepkilerine maruz kaldı.
13 Şubat 1925'te çıkan Şeyh Said İsyanı sonrasında İsmet Paşa (İnönü) önderliğinde kurulan yeni hükûmet Takrir-i Sükun kanununu çıkarmıştı. Takrir-i Sükun kanunuyla kurulan İstiklal Mahkemesi tarafından birçok İstanbul gazetesinin "hükümetin manevi nüfuzunu yıpratarak isyana imkan hazırlamak" isnadıyla 11 Temmuz 1925'te kapatılması sonucu Vatan gazetesi beş aydan fazla bir müddet tek müstakil gazete kaldı. Bunun sonucunda gazetenin satışı bir anda yedi binden on beş bin gibi o zaman için çok yüksek sayılan bir rakama ulaştı ve ilanlar da ona göre arttı. Fakat hükûmetin Terakkiperver Fırkasını kapatmasına gerekçe oluşturabilecek bir yazı yayınlanmaması için Ankara'da Vatan gazetesini destekleyenler gazeteden el çektiler. Bazı tevkife uğramış gazetecilerin Vatan'ın "istisna yollu muamele görmesinden" şikâyetçi olmaları ile bir İstiklal Mahkemesi üyesinin Ahmet Emin'e düşmanlığı bir araya gelince, 12 Ağustos 1925'te Vatan gazetesi mahkeme tarafından süresiz kapatılıp Ahmet Emin ile Ahmet Şükrü tutuklu olarak o zaman Elazığ'da bulunan İstiklal Mahkemesine sevk edildi. Mahkemenin verdiği beraat hükmüne rağmen, gazetenin açılmasına izin verilmedi.

Gazetesinin kapatılması üzerine Ahmet Emin geçim imkanı için türlü işler denedi. Vatan gazetesinin taksim edilen sermayesinden on beş bin liralık payının büyük bir bölümünü borsa işlemlerinde kaybetti. Marie Stoeps'un Married Love romanını İzdivaçta Aşk başlığı ile takma bir isim altında tercüme etti. Bir ara Kemal Salih Sel, Ahmet Şükrü ve Enis Tahsin ile birlikte bir resimli haftalık dergi çıkardı. Bu dergi için iki ciltlik bir Alman macera eserini Selim Bey'in Amerika Hatıraları adıyla adapte etti. ABD'deki tarih profesörünün teklifi ile Carnegie Barış Vakfı tarafından neşredilecek serinin Türkiye hakkındaki cildini Turkey in the World War (Cihan Harbinde Türkiye) başlığı ile yazdı.
ABD Sefareti Ticaret Ataşesi Julien E. Guillespie vasıtasıyla Goodyear lastikleri, Dodge otomobilleri, Caterpillar traktörleri, Sullivan kompresörleri, Harnischfeger ekskavatörleri mümessilliğini alarak ticaretle meşgul oldu. 1929'da Amerikalı Curtiss-Wright uçak üretim şirketinin mümessilliğini yaparak Türk Hava Kuvvetleri için uçak satın alınmasına aracılık yaptı. Bu dönemde gazetecilikten ve siyasetten kendisini tamamen uzak tuttu. Yunus Nadi'nin Cumhuriyet gazetesinin yazı heyetine katılması ve Fethi Bey'in Serbest Fırkasının yayın organı olarak gazetenin başına geçmesi, partinin adayı olarak meclise girmesi yönündeki teklifleri reddetti.

1936 yılında Atatürk tarafından affı ve gazeteciliğe geri dönmesine izin verilmesi üzerine Kaynak adlı bir haftalık gazete çıkardı. Fakat haftalık gazete tutmadı. Zekeriya Sertel ve Halil Lütfü Dördüncü ile birlikte Tan gazetesini İş Bankasından satın alarak 1 Ağustos 1936'dan çıkarmaya başladılar. Atatürk Tan gazetesi tesislerinin Ahmet Emin Yalman'ın eline geçmesini, böylece gazetecilikten uzak geçirdiği yılları için bir teselli olmasını istemiş, ona göre emirler vermişti.
Siyasi program bakımından Tan'ın sevk ve idaresi tamamıyla Yalman'ın elindeydi. O sırada başında Falih Rıfkı Atay bulunan Balkan Basın Birliğinin umumi katipliğine de seçildi. 1937'de İstanbul'un çok nüfuzlu valisi ve belediye başkanı Mühittin Üstündağ'la tartışmalara girdi.

Ahmet Ferit Tek (7 Mart 1878, Bursa - 25 Kasım 1971, İstanbul), Türk siyasetçi, diplomat, fikir adamı.
Türk Ocağı'nın kurucularından ve derneğin resmî kuruluşundan sonraki ilk genel başkanıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk İçişleri Bakanı'dır. Son Osmanlı Meclisi Mebusanı'nda, TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem'de milletvekilliği, I. ve II. İcra Vekilleri Heyeti'nde ve 1. Hükûmet ve 2. Hükûmet'te bakanlık, sonrasında diplomatlık yaptı. Fecr-i Ati döneminin kadın yazarlarından Müfide Ferit Tek'in eşi, sanat tarihçisi Emel Esin'in babasıdır.

7 Mart 1878 tarihinde Bursa'da doğdu. İstanbullu bir aileye mensuptur. Babası Maliye muhasebecilerinden Mustafa Reşit Bey, büyük babası kadı Asım Efendi'dir. Annesi Bursalı İbrahim Ağa'nın kızı Hanife Leyla Hanım'dır.
Öğrenimine Darü'l-Feyz Mektebi'nde başladı. Gülhane Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra asker olma isteği ile Kuleli Askeri İdadisi'ne girdi. Askeri eğitime 1894 yılında girdiği Harbiye Mektebi'nde devam etti. 1896 yılında piyade asteğmen rütbesi ile mezun oldu.
Bir sene Erkan-ı Harbiye sınıfında çalıştı. 1897 ve 1898 yıllarında meşrutiyetçi öğrencilere karşı soruşturma başlatılmıştı. Arkadaşı Yusuf Akçura'yı korumak istemesi sonucu tutuklandı. 102 gün Taşkışla'da mahkûm olduktan sonra İstanbul'dan Fizan'a sürüldü. 8 Eylül 1897'de İstanbul'dan ayrıldı, sürgün edilen diğer mahkûmlarla Şeref isimli vapurla yaptıkları bir haftalık yolculuktan sonra Trablusgarp'a vardı; onları Fizan'a götürecek yol parası temin edilemediğinden Trablusgarp'ta hapsedildiler. Bir yıl boyunca Trabulusgarp'ta zindanda kaldı. 1898 yılında affedildi ve rütbesi iade edildi. Trablusgarp Fırkası Erkan-ı Harbiye'sinde memuriyete başladı. Eşi Müfide Ferit Hanım ile Trablusgarp'ta bulunduğu sırada tanıştı.
Yusuf Akçura ile birlikte 1900 yılında Trablusgarp kıyılarından bir kayığa binerek Tunus'a ve oradan Paris'e kaçtılar. Fransa’da bir taraftan siyasi faaliyetlere devam ederken diğer taraftan Paris Siyasi İlimler Mektebi'ne (Ecole Libre des Sciences Politiques) devam ederek, 29 Haziran 1903 tarihinde okulu yedinci olarak ve onur ödülü alarak bitirdi.
Öğrenci iken, 4 Şubat 1902 tarihinde toplanan I. Jön Türk Kongresi'ne katıldı. Paris'e gelerek Versailles Lisesi'nde öğrenime başlamış olan Müfide Ferit ile 1907’de evlendi. Bu evlilikten 1914 yılında bir kızı (Emel Esin) dünyaya geldi.

1903-1908 yılları arasında kesin olarak belli olmayan bir tarihte Kazan'a gitti ve arkadaşı Yusuf Akçura'yı ziyaret etti. Ziyaretinin ardından, Türkiye’ye dönemediği için Mısır'a yerleşti. Kahire'de yayınlanan Türk gazetesinde yazılar yazdı.
II. Meşrutiyet'in ilanı üzerine 1908 yılında İstanbul'a döndü. Şura-yı Ümmet Gazetesi'nde yazılar yazdı. Mekteb-i Mülkiye'de "18. Asır Siyasi Tarihi" dersleri verdi. 1913 yılında İstanbul'dan uzaklaştırılıncaya kadar bu görevini sürdürdü. Ayrıca 1909 yılında Ahmet Rıza Bey'in teklif ettiği Meclis-i Mebusan başkatipliği görevine atandı.

Kütahya mebusu Saffet Paşa'nın istifası üzerine Kütahya mebusu seçilerek 18 Kasım 1909 tarihinde itibaren Meclis-i Mebusan'da mebus olarak yer aldı. Mecliste İttihat ve Terakki Fırkası’nı açıkça eleştirmesi, 1909 yılında partiden ihraç edilmesine neden oldu. 1912 seçimlerinde meclis dışında kaldı.

5 Temmuz 1912 tarihinde Millî Meşrutiyet Fırkası’nı kurdu. Parti kuruluşunda yer alan diğer arkadaşları Yusuf Akçura, Müderris Zühdü Bey, Mehmed Ali ve Cami Beyler idi. Partinin programında şu fikirler yer alıyordu: Türkler yüzyıllardır İmparatorluğun hudutlarında çarpıştı. Kendi illerini ihmal etmek durumunda kaldılar. Türk illerinin kalbi olan Anadolu bakımsızdır. Türklerin de kendi millî kaderlerini düşünmesi saati çalmıştır.
22 Eylül 1912 tarihinde partinin yayın organı olan İfham gazetesini yayına çıkarmaya ve "İfham Kütüphanesi" adı altında bir dizi kitap basmaya başladı. Gazetede ateşli yazılar yazdı. Yazılarında Türklük ve İslamiyet dayanışmasına büyük önem verdi. Milliyet fikri ve milliyetçilik ülküsünü gerçeklik şuuru ile dengelemeye, her türlü siyasi düşüncenin üstünde değişmez prensip olarak yerleşmesine büyük önem vermiştir.

Türk Ocağı adlı derneğin Askeri Tıbbiyeliler arasında 1911 yılında başlayan kuruluş çalışmaları sırasında Mehmet Emin Bey (Yurdakul) başkanlığında geçici bir idare heyeti kurulmuştu. Resmî olarak 25 Mart 1912 tarihinde kurulan Türk Ocağı'nın ilk Genel Başkanı Mehmet Emin Bey oldu.

Balkan Savaşı sırasında Çatalca'daki genel karargâhta yüzbaşı rütbesiyle bir süre görev yaptı ancak Londra Antlaşması'nın imzalanması üzerine yeniden gazetesinin başına döndü. Gazete, Mahmud Şevket Paşa'nın katli hakkındaki bir haber nedeniyle 13 Haziran 1913 günü kapatıldı. Mehmet Emin, önce Sinop'a iki yıl sonra Bilecik'e sürgün edildi. Bu yıllarda en yakın arkadaşı Refik Halit (Karay) oldu. I. Dünya Savaşı, o sürgünde bulunduğu sırada patlak verdi.

Savaş sırasında bağımsızlığını kazanan Ukrayna'nın merkezi Kiev'e 1918 yılında başkonsolos tayin edildi. Bir yıl sonra ülke Bolşevik işgaline uğrayınca İstanbul'a döndü.
Bir süre Damat Ferit Paşa kabinesinde Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) olarak görev yaptı ve Maliye Nezareti'ne vekalet etti. Millî Meşrutiyet Fırkası'ndaki arkadaşlarıyla Millî Türk Fırkası adında yeni bir milliyetçi siyasi parti kurdu. 12 Ocak 1920 tarihinde toplanacak Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na tekrar Kütahya mebusu olarak girmek üzere seçimlerde aday oldu, İstanbul mebusu seçildi. Birkaç ay sonra meclis, işgal güçlerinin baskısıyla kapatılınca millî mücadelenin yürütüldüğü Ankara'ya geçti.

30 Mayıs 1920 tarihinde Ankara'ya geldi ve İstanbul mebusu olarak 1. TBMM'de yerini aldı. Birkaç ay sonra Maliye Bakanı oldu ancak bütçe görüşmelerinde çıkan bir anlaşmazlık sonucu diğer bakanlarla birlikte 16 Mayıs 1921 tarihinde istifa etti. 26 Ekim 1921 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından TBMM Paris temsilcisi olarak atandı, milletvekilliğinden izinli sayıldı. 1923 yılında Lozan görüşmelerine katıldı.

30 Ekim 1923 tarihinde İsmet Paşa tarafından kurulan ilk cumhuriyet kabinesinde yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olarak yer aldı. Görevini, ikinci kabinede de sürdürdü. Bakanlığı sırasında Cumhuriyet tarihinin ilk Köy Kanununu oluşturdu. O devir Anadolu'da yaygın olan eşkıyaya karşı mücadeleye girerek asayişi temin edebildi. Dâhiliye Vekilliği sırasında gerçekleştirdiği diğer önemli icraatı ise Yüzellilikler listesini hazırlamış olmasıdır.
1924'te üç Ermeni zengininin kanun dışı bir şekilde ülkeye girmesine izin vermekten şüpheli bulundu ve tahkikata uğradı. Bu arada 28 Nisan 1924 tarihli gazetelerde, Ferit Bey'in Damat Ferid Paşa kabinesinde Nafia Naziri bulunduğu sırada Milli Hareket aleyhine 8 Temmüz 1919'da Refet Paşa'ya Vekiller Heyti adına çektiği bir şifreli telgrafa dair ifşaat çıktı. Ferit Bey çektiği telgrafın bir parola olduğunu iddia etti. Refet Paşa, Ferit Bey'in Samsun'un İngilizler tarafından işgaline imkan vermeye uğraştığını ve Milli Hareket'i kötülediğini gazetecilere etraflı bir şekilde anlattı. Bu ifşaat neticesinde Ferit Bey 21 Mayıs 1924'te istifa etti.

1925 yılından sonra tamamen Hariciye'nin hizmetine girdi. 6 Mayıs 1925 tarihinde Londra’ya büyükelçi olarak atandı. İngiltere'nin Ankara Büyükelcisi Sir Percy Loraine'e göre, Bolşevik yanlısıydı. Ayrıca frsatçı ve prensipsiz biri olarak tanımladığı Tek'in eşinin Londra Büyükelçiliği'ndeki başarısında büyük bir etken olduğunu söylemektedir. Yedi yıl bu görevi sürdürdükten sonra 1932’de Varşova büyükelçiliğine atandı. Bu görevine de aralıksız yedi yıl devam etti. Bu arada 1934 yılında Soyadı Kanunu'nun çıkması ile "Tek" soyadını aldı. 1939'da merkezde görevlendirildi. Son olarak 5 Aralık 1939 tarihinde Tokyo Büyükelçiliği görevinde bulundu. Yaş haddi gelince, görev süresi bir yıl uzatıldı. 1943 yılında emekliye ayrıldı. 25 Kasım 1971 tarihinde öldü.

Ahmet Ferit Tek, Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. İstiklal Madalyası ile Lehistan Devleti Beyaz Kartal Nişanının Büyük Kordonu'na sahipti.

Mekteb-i Mülkiye'de ders verirken okuttuğu takrirleri “Tarih-i Siyasi” (Mekteb-i Mülkiye 1. sınıf için, 1327/1911, 276 s. taşbaskı), “Tarih-i Medeniyet” (Mekteb-i Mülkiye 3. sınıf için, 856 s. taşbaskı) adı altında basılmıştır. Her ikisi de sahalarında yazılmış ilk kitaplar arasındadır ve ders teksiri olduklarından çok az sayıda basılmışlardır.
Sinop’ta sürgün olarak bulunduğu sırada yazıp İstanbul’da yayımlattığı “Turan” (1330/1914) isimli bir de kitabı vardır.
Bunların dışında 1912 tarihinde “Kuvvet ve Siyaset Muharebesi” ile “Kanun-u Esasi-yi Vilayet” isimli iki önemli makalesi, Türk Ocakları yayın organı olan Türk Yurdu Dergisinde çıkmıştır. “Türk Ocağı” adlı makalesi 1914 tarihli Nevsal-i Milli’de yayımlanmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin 1973 Ekim sayısında ise “1972 Başında Dünya Umumi Siyaseti ve Türkiye” isimli yarım kalmış bir makalesi kızı Emel Esin tarafından yayımlanmıştır.

Yenal Ünal, “Ahmet Ferit Tek”, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2009.
Necati Akder, "Seçkin Vatansever, Büyük Milliyetçi, Değerli Fikir ve Mefkûre Adamı Ahmet Ferit Üful Etti, Türk Kültürü, sayı: 110, 1971, s. 116–128.
BAŞBAKANLIK, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Bakanlar Kurulu Kararlar Kataloğu (BKKK).
Ali Birinci, Tarihin Gölgesinde Meşahir-i Meçhuleden Birkaç Zat, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001.

Ahmet Fevzi Baysoy (d. 1861, Erzincan - ö. 1924, Erzincan), Türk din adamı ve siyasetçi.
Hususi eğitim aldı. 1882 yılında babasının vefatından, sonra Nakşibendi tarikatı postnişini ve Erzincan temsilcisidir. I. Dünya Savaşı'nda Ruslar tarafından esir alınarak Tiflis'e götürüldü, 9 ay sonra serbest bırakıldı. Erzurum Kongresi Erzincan temsilciliği, Kongreye iştirak eden 63 delegeden 40'ının oyunu alarak, "Heyet-i Temsiliye" azalığına seçilmiştir. Sivas Kongresi Delegeliği ve Heyet-i Temsiliye üyeliği yapmıştır. TBMM I. Dönem Erzincan milletvekilliği yapmış ve Şeriyye, Evkâf, İrşat ile Tapu Kadastro komisyonlarında çalışmıştır. İstiklal Madalyası sahibidir. 1923 senesi ilkbaharında Ankara'da hastalanınca Meclisten izin alarak Erzincan'a gelmiş ve bir müddet hasta yattıktan sonra burada ölmüştür. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Ahmet Naşit Mengü  (1903, Erzurum - 29 Ekim 1964), Türk asker. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yaveri.
1 Kasım 1920 tarihinde talimgahtan asteğmen olarak mezun oldu. TBMM Muhafız Taburu 8. Bölük komutanlığına atandı. Bu görevdeyken 1 Mart 1921 tarihinde teğmen rütbesine terfi etti. 31 Mart-1 Nisan 1921 tarihlerinde birliğiyle İkinci İnönü Muharebesi'ne katıldı. Daha sonra Kütahya-Eskişehir Muharebeleri ve Sakarya Meydan Muharebesi'ne katıldı. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında 10 Eylül 1921 tarihinde sağ kolundan yaralandı. Büyük Taarruz'a katıldıktan sonra Mudanya Mütarekesi (3-11 Ekim 1922) katılan heyet içinde bulundu. 12 Nisan 1923 tarihinde Ankara'da TBMM Muhafız Taburu 2. Takım komutanlığına atandı.
Harp Okulunda eğitimini tamamladıktan sonra 30 Ağustos 1930 tarihinde Cumhurbaşkanlığı yaverliğine atandı. 1935 yılında yüzbaşı rütbesine terfi etti. Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatı sonrasında da yaverliğe devam etti ve 28 Mart 1939 tarihinde emekli oldu. Emekli olduktan sonra Ankara Hukuk Fakültesi'ne devam etti. II. Dünya Savaşı sırasında tekrar görevlendirildi ve 1946 yılında tekrar emekli oldu. 29 Ekim 1964'te ölmüştür. Kabri Ankara'daki Cebeci Asri Mezarlığındadır.

Ahmet Necdet Sezer (d. 13 Eylül 1941, Afyonkarahisar), 2000'den 2007'ye kadar 10. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk hukukçu ve devlet adamıdır. Daha önce 14. Anayasa Mahkemesi başkanı olan Sezer, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hem cumhurbaşkanlığı görevini hem de bir yüksek yargı organının başkanlığını yapmış tek kişidir. Cumhurbaşkanlığı döneminde 2001 ekonomik krizinin etkilerini önlemeye ve anayasal süreçleri korumaya yönelik politikalar izledi.
1983-1988 yılları arasında Yargıtay üyeliği yapan Sezer, 1988-1998 yılları arasında Anayasa Mahkemesi üyeliği, 1998 yılında da Anayasa Mahkemesi başkanlığı yaptı. 2000 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi ile cumhurbaşkanlığı görevine seçildi. 2007 yılında cumhurbaşkanlığını Abdullah Gül'e devretti.

13 Eylül 1941 tarihinde Afyonkarahisar'da doğdu, öğretmen Ahmet Hamdi Sezer (ö. 1979) ile ev hanımı Hatice Sezer'in (1918-2004) dört çocuğunun tek erkek olanıdır.
1958'de Afyon Lisesinden, 1962'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl Ankara'da hakim adayı olarak göreve başladı. Askerliğini Kara Harp Okulunda yedek subay olarak yaptı.
Dicle ve Yerköy'de hakim ve Yargıtay tetkik hakimi olarak görev yaptı. Dicle Asliye Hukuk Mahkemesinde hakim olarak, 27 Mayıs Darbesi sonrasında, Demokrat Partiye yakın olduğu bahanesiyle Türkiye'nin batısına sürgüne gönderilen 55 kanaat önderinden biri olan (Bkz: 55'ler Olayı) Ensarioğlu Ailesi'nin lideri Şeyh Abdurrezzak Ensarioğlu'nun el konulan ev ve arsalarının iade edilmesine karar verdi. Sivil yönetime yeni geçildiği ve Ensarioğlu Ailesi'nin bölgede dışlandığı bir dönemde verdiği bu kararla bölgede kan dökülmesini önlerken, Dicle'de toplumsal barışı da tesis etti.
Medeni hukuk alanında 1977 ve 1978'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yüksek lisans öğrenimi yaptı.

7 Mart 1983'te Yargıtay üyeliğine seçildi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesi olarak görev yaparken dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından 28 Eylül 1988'de o güne kadar atanmış en genç üye olarak Anayasa Mahkemesi üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi başkanı seçildi. Görevinin 10. gününde Refah Partisinin kapatma kararını açıkladı. 28 Eylül 1998 tarihinde emekli oldu. Emekli Anayasa Mahkemesi başkanı olarak Nisan 1999'da yaptığı bir konuşma, bazı kesimlerce 28 Şubat Süreci'ne de bir eleştiri olarak algılanmış ve bazı gazetelerde manşete taşınmıştı. Bu konuşmada Sezer şunları belirtmişti:

"Düşünce özgürlüğü, demokrasinin temeli ve ayrılmaz parçasıdır. Düşünce, suç sayılırsa demokrasi olmaz. Eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamaları cezalandırılamaz. Anayasa ve yasalardaki düşünce özgürlüğünü kısıtlayan hükümler, altına imza koyulan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde değiştirilmelidir. Türkiye insan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için yasalarında gerekli değişiklikleri yapmak zorundadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yasa kuralları değiştirilmelidir. Anayasa ve yasalar, özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı, özgürlük alanı genişletilmelidir. Düşünce özgürlüğü alanında demokratik değerlere yer verilmelidir."

Sezer, cumhurbaşkanı seçilmeden önce kamuoyu tarafından tanınan bir isimdi. ANASOL-M koalisyon hükûmeti ortaklarının (Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz) kendileri veya partilerinden birinin adaylığında ortak karara varamamaları sonucu, hepsinin dışında bir aday olan, dönemin emekli Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer, Ecevit'in önerisiyle cumhurbaşkanı adayı olarak ön plana çıkmıştır. 25 Nisan 2000'de, koalisyon liderlerinin yanı sıra muhalefet liderleri Recai Kutan ve Tansu Çiller de dahil 131 milletvekilinin ortak önergesiyle Sezer cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. Sezer, beş partinin ortak adayı olmasına karşın 367 oy gereken ilk iki turda önce 281, sonra da 314 oy aldı. 276 oyun yeterli olduğu son tur, 5 Mayıs'ta yapıldı ve Sezer, oylamaya katılan 533 milletvekilinden 330'unun oyunu alarak Türkiye'nin 10. cumhurbaşkanı seçildi. Sezer, cumhurbaşkanlığı görevini 16 Mayıs 2000'de Süleyman Demirel'den devralmıştır.
Sezer, 2000 yılı Haziran ayında ANASOL-M koalisyonu hükûmetinin 28 Şubat Kararları içinde yer alan irticâî faaliyetlere katıldığı saptananların memuriyetten çıkarılmasını kolaylaştıran kanun hükmünde kararnameyi önce uzun süre bekletti. Hükûmetin iki kez yazılı açıklama yapıp "Anayasa'ya uygun" dediği kararnameyi, 8 Ağustos'ta "hukuk devleti ilkesine aykırı" olduğu gerekçesiyle iade etti. Ecevit'in 'İmzalamak zorunda' dediği ve 'yetkisini aşmakla' suçladığı Sezer, kararname, 14 Ağustos'ta 14 sayfalık bir gerekçeyle ikinci kez kendisine gönderilince İstanbul programını kesip Ankara'ya döndü. Ecevit ile yaptıkları görüşmeye rağmen ikna olmayınca kararnameyi 21 Ağustos'ta ikinci kez Hükûmete iade etti. Ecevit de kararnameyi yasa tasarısı olarak TBMM'ye sevk etmek zorunda kaldı. Daha sonra Sezer, üç kamu bankasının özelleştirilmesini öngören kararnameyi de iade etti. Bu iadeler ANASOL-M koalisyon hükûmeti arasında krize sebep olmuş ve koalisyon lideri Ecevit "Cumhurbaşkanı kendisini Anayasa Mahkemesinin yerine koyuyor. Bakanlar kurulu ile diyaloğa kapalı olması, kurulumuzda kaygıyla karşılanmıştır. Ekonomik istikrar tehlikededir" açıklaması yapmıştır.
Sezer, önce veto ettiği Rahşan Affı'nın aynı hâliyle Meclis'te kabul edilerek tekrar önüne gelmesi sonrası 21 Aralık 2000'de yasayı onayladı.
19 Şubat 2001'deki MGK toplantısında dönemin başbakanı Bülent Ecevit'e anayasa kitapçığını fırlatmasıyla başlayan anayasa kitapçığı krizi kamuoyunda "Kara Çarşamba" olarak adlandırıldı. Bu kriz 2001 Türkiye ekonomik krizine dönüştü.
3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra anayasayı değiştirerek o dönem siyasi yasaklı olan Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekili olma yolunu açma tartışmalarında Sezer "Demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak kişiye özgü düzenlemelerden kaçınarak, hukuku siyasallaştırmak yerine, siyaseti hukuk kurallarına uygun yapmaya özen gösterilmesi gerektiği" uyarısı yaptı. Ancak Erdoğan'ın milletvekili olabilmesini sağlayacak anayasa değişikliği 13 Aralık 2002'de parlamentodan geçti. Sezer ise 18 Aralık'ta veto etti. Ancak Sezer, ikinci kez önüne gelen anayasa değişikliğini onayladı ve referanduma gitme hakkını da kullanmadı.
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi hükûmeti seçilene kadar türbanlı milletvekilleri eşlerini resepsiyonlara davet etmesine rağmen bu seçimden itibaren Çankaya Köşkü'nün bir kamusal alan olduğunu belirterek başbakanın eşi de dahil hiçbir türbanlı kadını Çankaya Köşkü'ne davet etmemesi ve türbanlı bir eşin ev sahipliğinde yapılan resepsiyonlara katılmaması tartışmalara sebep olmuştur.
Veto hakkını en çok kullanan cumhurbaşkanı olan Sezer, görev süresi boyunca toplam 67 yasa, 22 bakanlar kurulu kararı ve 729 müşterek kararnameyi iade etmiştir.
16 Mayıs 2007'de görev süresi dolmasına rağmen, Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun toplantı yeter sayısı 367 olduğu tezi ve Anayasa Mahkemesinin benzer bir karar alması sonucu parlamento yeni bir cumhurbaşkanı seçememiş ve erken seçime gitmiştir. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçildiği 28 Ağustos 2007 tarihine kadar Türkiye'nin onuncu cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Cumhurbaşkanlığı boyunca Adalet Bakanlığının önerisiyle kendisine gönderilen 270 kişiden 260'ının affını onaylamıştır. Affedilenler arasında; 40 DHKP-C, 6 PKK, 28 TKP/ML-TİKKO, 28 TİKB, 19 Dev-Sol, 17 MLKP, 15 THKP-C, 3 TDP, 2 TKİP, 2 TKEP, 1 DHP ve 1 Dev-Yol üyesi bulunmaktaydı. Sezer'in bu mahkûmları af gerekçesinin büyük bölümünü, açlık grevine bağlı olarak oluşan Wernicke Korsakoff sendromu adlı bir tür hafıza kaybı hastalığı olarak belirtilmiştir. Sezer ayrıca 20 adi suçlu mahkûmu da affetmiştir. Sezer tarafından affedilen 13 terör mahkûmu daha sonra bazı eylemlerde tekrar yakalanmışlardır. Affedilen mahkûmlardan Ecevit Şanlı, 1 Şubat 2013 tarihinde Ankara ABD büyükelçiliğinde intihar saldırısı sırasında ölmüştür.

Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrılmasının ardından Sezer, kamuoyunda sınırlı şekilde yer aldı; bu dönemde yaptığı açıklamalar ise oldukça az oldu. Cumhurbaşkanlığı görevinden sonra yapılan tüm seçimlerde oy kullandığı bilinen Sezer, 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmamıştır. Bu tutumun, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığına ya da Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçim sürecindeki "tıpış tıpış oyunuzu vereceksiniz" ifadesine tepki olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Bazı aktarımlarda ise Sezer'in, Anayasa'nın 67. maddesine atıfla oy kullanmanın bir hak olduğunu belirterek "Bu hakkı isteyen kullanır, isteyen kullanmaz" dediği iddia edilmiştir. 
5 Kasım 2017 tarihinde Sözcü gazetesinde yayımlanan bir habere göre, Ankara'da katıldığı bir tiyatro ödül töreninde konuşan Sezer'e dayandırılan haberde; Sezer, 19 Şubat 2001'de yaşanan bu krizin sebebinin aslında, Fazilet Partisi'nin kapatılma davası devam ederken Ecevit'in iki kez kendisine gelerek Fazilet Partisi'nin kapatılmaması gerektiğini söylediğini ve bunun için kendisinden Anayasa Mahkemesi'ne telkinde bulunmasını istediğini söyledi: O olayda da herkes bizim aramızdaki gerginliğin ve ekonomik krizin başlangıcının, Anayasa kitapçığı olayından kaynaklandığını zanneder. Ancak gerginlik, Fazilet Partisi'nin kapatılması davası nedeniyle başladı. Ecevit 2 kez bana gelip Fazilet'in kapatılmamasını, bunun için arkadaşlarım olan Anayasa Mahkemesi üyelerine telkinde bulunmamı istedi. Hukukun üstünlüğüne inanan ve yıllarca AYM'de görev yapan bir kişiye söylediği bu sözlere kırıldım ve reddettim. Bir süre sonra yeniden gelip aynı istekte bulundu. Yine reddettim ve o görüşmede aramızdaki gerginlik arttı. Bu durum sürerken, 19 Şubat'taki Anayasa kitapçığı olayı yaşandı. Gerginliğin asıl nedeni, Ecevit'in Fazilet konusundaki isteğiydi. MGK'da yaşananlar da, bu gerginlikten kaynaklandı.
15 Ekim 2020'de Sezer, Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım'ın sosyal medya hesabından AYM binasının fotoğrafını "Işıklar yanıyor" notuyla paylaşması sonucu Sezer, "13 Ekim Ankara'nın başkent oluşunun 97. yılıydı, bu yüzden Ankara'da tüm kamu kurum ve kuruluşlarının ışıkları açık

Ahmed Tevfik Paşa veya soyadı kanunundan sonra Ahmet Tevfik Okday (11 Şubat 1843, İstanbul – 6 Ekim 1936, İstanbul), Kırım Tatarı asıllı Osmanlı devlet adamı ve son Osmanlı sadrazamıdır.
II. Abdülhamid döneminin Hariciye Nazırı olarak 14 yıl görev yaptıktan sonra II. Abdülhamid ve devamla V. Mehmed saltanatında, 13 Nisan 1909 - 5 Mayıs 1909 tarihleri arasında, VI. Mehmed saltanatında ve İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönemde 11 Kasım 1918 - 3 Mart 1919 ve 21 Ekim 1920 - 4 Kasım 1922 tarihleri arasında, üç dönemde (esasen beş dönem) toplam iki yıl dört ay yirmi dokuz gün sadrazamlık yaptı.

Soyu Giray Hanedanı'na dayanan Kırım Tatarı Ferik İsmail Hakkı Paşa'nın oğludur. Doğumundan kısa bir süre sonra annesini kaybetti. Eğitimi ile teyzesi ilgilendi ve onun Farsça, Arapça ve Fransızca dillerini akıcı bir şekilde konuşmasını sağladı.  Askeri eğitimin aldı ve bir süre orduda subay olarak görev yaptı.
22 yaşında iken askeriyeden ayrılarak Babıali Tercüme Odası'na girdi. 1872'den sonra çeşitli dış görevlerde bulundu, Roma, Viyana, Petersburg, Atina'daki görevlerinden sonra 1885 yılından itibaren on yıl süreyle Berlin'de maslahatgüzar ve büyükelçilik yaptı.
1879 yılında Atina'da Maslahatgüzar olarak görev yaparken bir diplomat ailesinin çocuklarına mürebbiyelik yapan İsviçreli bir köy polisinin kızı Elisabeth Tschumi ile evlendi. Bu evlilikten beş çocuğu oldu.
1895 yılında Berlin Sefiri olarak görev yaparken II. Abdülhamid tarafından İstanbul'a çağrılarak Hariciye Nazırlığı görevine atandı. Bu görevini aralıksız olarak 1909 yılına kadar sürdürdü. Osmanlı-Yunan Savaşı'nı sonlandıran  barış anlaşmasını imzaladığında II. Abdülhamid ona Hariciye Konağı olarak ikamet etmekte olduğu, bizzat padişahın tapulu malı olan Ayaspaşa'daki konağı hediye etti.
Ahmet Tevfik Bey, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Ayan Meclisi üyeliğine atandı.

31 Mart İsyanı sırasında istifa eden Hüseyin Hilmi Paşa'nın yerine 13 Nisan'ı 14 Nisan'a bağlayan gece sadrazamlığa getirildi. Hüseyin Hilmi Paşa'nın sadaretten çekilmesini ayaklanmacılar talep etmişti. Yerine gelmesini istedikleri kişi Tevfik Paşa değildi ancak bu değişiklik ile en azından Hilmi Paşa'nın azledilmesi talebi yerine getirilmiş oluyordu. Padişahın ısrarı ile görevi kabul etti.
Ilımlı ve tarafsız kişilerden oluşan bir hükûmet kurdu. İstanbul ve Adana'da başlayan şiddet olaylarının büyümesini engelleyecek tedbirler aldı. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girerek denetimi ele geçirmesi ve II. Abdülhamid'i tahttan indirmesi üzerine 5 Mayıs 1909 tarihinde istifa ederek yerini tekrar Hüseyin Hilmi Paşa'ya bıraktı.
İstifasından sonra Londra Sefirliğine atandı. Bu görevini 1911-1914 yılları arasında sürdürdü. Osmanlı İmparatorluğu'nun Birleşik Krallık'a savaş ilan etmesi üzerine geri çağrıldı. 1914-1918 yılları arasında Meclis-i Ayan Reisi olarak görev yaptı.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Ahmed İzzet Paşa'nın istifası üzerine Ahmet Tevfik Paşa 11 Kasım 1918 tarihinde ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Sadrazam oluşunun ikinci günü İtilaf devletleri donanması İstanbul'a girerek şehri işgal etti.
Padişah Vahdettin, müttefiklerin baskısı ile 21 Aralık 1918 tarihinde meclisi feshetti ve ardından kısa bir süre için Tevfik Paşa hükûmeti dağıldı. Tevfik Paşa, 12 Ocak 1919 tarihinde yeniden hükûmet kurdu ancak işgalcilerin zorlamasıyla 3 Mart 1919 tarihinde istifa etti.

Osmanlı Devleti'nin 22 Nisan 1920 tarihinde I. Dünya Savaşı sonrası barış görüşmelerinin yapıldığı Paris Barış Konferansı'na davet edilmesi üzerine, konferansa gönderilen Osmanlı heyetine başkanlık yaptı. Başkanlığındaki heyet, bildirilen şartları çok ağır bulup hafifletilmesini istedi. Bunun kabul edilmemesi üzerine 11 Temmuz 1920 tarihinde bildirilen şartları reddederek İstanbul'a geri döndü. Daha sonra Paris'e Damat Ferit Paşa başkanlığında gönderilen bir başka heyet, şartları kabul edip Sevr Antlaşması'nı imzaladı.

21 Ekim 1920 tarihinde Damat Ferit Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi, iki yıl bu makamda kaldı. Görevi sırasında TBMM Hükûmeti'ne, Londra Konferansı'na birlikte katılmayı önerdi, ama Mustafa Kemal Paşa'nın bunu reddetmesi üzerine konferansta Ankara Hükûmeti'ni Bekir Sami Bey, İstanbul Hükûmeti'ni ise Tevfik Paşa temsil etti. Konferans sırasında Türkiye'nin tek temsilcisinin Ankara Hükûmeti olduğunu belirterek sözü Bekir Sami Bey'e bıraktı.
Saltanatın kaldırılmasından sonra 4 Kasım 1922 tarihinde istifa etti. Saltanatın kaldırılması nedeniyle sadaret mührünü iade edemedi. Bu mühür ailesi tarafından saklanmaktadır.

Tevfik Paşa, Türkiye'de Cumhuriyetin ilanından sonra hiçbir resmî görev almadı. Ayaspaşa'daki konağı 1930'larda  eşinin isteği doğrultusunda bir otele çevirdi. Otel, lokantacı Aram Hıdır yönetiminde "Park Otel" adıyla üne kavuştu. Gözleri iyi görmemeye başlayınca otele yerleşti. 1934 yılında gerçekleşen soyadı kanunundan sonra "Okday" soyadını aldı.

8 Ekim 1936 tarihinde İstanbul'da 93 yaşında öldü. Beşiktaş'taki Yahya Efendi Tekkesi'ne defnedilen naaşı, daha sonra Oğlu Ali Nuri Okday tarafından Edirnekapı Şehitliği'ndeki aile mezarlığına nakledildi. Hatıratı, torunu Şefik Okday tarafından, "Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa" (1986) adıyla yayınlandı.

Ahmed İzzet Paşa ya da Soyadı Yasası sonrası Ahmet İzzet Furgaç (Nasliç, Manastır Vilayeti, 1864 – İstanbul, 31 Mart 1937), I. Dünya Savaşı'nın son günlerinde sadrazamlık yapmış, Arnavut asıllı Osmanlı asker ve devlet adamıdır.

Arnavutluk'un en köklü ayan ailelerinden birinin üyesi olan Naslic ayanı Timur Bey'in torunu ve eski mutasarrıflardan Haydar Bey'in oğlu olarak 1864 yılında Manastır'a bağlı Görice sancağının Naslic kasabasında doğdu. 1881'de Kuleli Askeri Lisesi'ni, 1884'te Harbiye Mektebi'ni, ertesi yıl Erkân-ı Harb okulunu bitirdi. 1889'da Kolağası rütbesine yükseldi, iki yıl sonra staj için Almanya'ya gönderildi. Buradaki başarısından dolayı Alman imparatorunun övgülerini kazandı. 1894'te yurda dönmesinin ardından İstanbul, Suriye, Filistin ve Sofya'da çeşitli görevlerde bulundu. 1897 Osmanlı-Yunan Harbi sırasında Dömeke ve Çatalca muharebeleri planlarının hazırlanmasında büyük emeği geçti. Başarılı hizmetlerine rağmen II. Abdülhamid'in iltifatına mazhar olamadı. Hatta padişaha jurnal edildi, sorgulamasında suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakıldığı halde bir süre sonra Şam'da görev verilerek İstanbul'dan uzaklaştırıldı. 1901'de Suriye'ye yaptığı seyahat sırasında kendini gören ve henüz Yarbay rütbesinde kalmasına üzülen Alman İmparatoru II. Wilhelm'in padişah nezdindeki teşebbüsü neticesinde terfi ettirildi ve nişanlarla ödüllendirildi. Suriye'de, Lübnan'da ve Hicaz'da önemli hizmetlerde bulundu. Ocak 1904'te Osmanlı orduları kurmay başkanı olarak Yemen isyanını bastırmakla görevlendirildi. Üç buçuk yıl Yemen'de kaldı; Mart 1905'te Mirlivâlığa ve 1907'de Ferikliğe yükseltildi.
1908 Devrimi sonrası 1 Ağustos 1908'de erkân-ı harbiye-umumiye riyasetine (genelkurmay başkanlığına) atandı, ancak Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ve Goltz Paşalarla aralarındaki görüş ayrılığı yüzünden Şubat 1911'de tekrar Yemen'e gönderildi ve Yemen isyanını bastırdı. İmam Yahyâ ve Şeyh İdrîsî ile yaptığı anlaşma sayesinde Yemen, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'ne sadık kaldı. Bu görevi sırasında kurmay başkanı olan binbaşı İsmet (İnönü)'ye, yaşamı boyunca sürecek olan klasik batı müziği sevgisini aşıladığı, İnönü'nün anılarında geçmektedir. Yararlı hizmetlerinden dolayı Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliği görevine ek olarak 6 Temmuz 1911'de Meclis-i Ayân üyeliğine getirildi. Balkan Harbi sonlarına doğru İstanbul'a döndü ve Trakya ordusunda görev aldı. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinin ardından kurulan kabinede Harbiye Nazırı oldu. Balkan Harbi'nden sonra birinci ferikliğe terfi ettiği gibi yâver-i ekremlik rütbesi ve Birinci Osmaniye nişanıyla ödüllendirildi. Yarbay Enver Bey'in, Harbiye Nezâreti'ne getirilmek istenmesine karşı çıkarak görevinden istifa etti. Arnavutlar, ülkelerinin krallık tacını Ahmed İzzet Paşa'ya sundular. Fakat İzzet Paşa, hem Arnavutluk'a hem de memleketine bir kötülük getirebilir endişesiyle bunu kabul etmedi. Osmanlı ordusunun, Alman askeri danışmanları nezaretinde modernize edilmesinde baş rolü oynadı. Alman askeri danışmanlığından Colmar von der Goltz ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun, Balkanlarda ve Rusya'da bir savaşa girmesi halinde harekete muhtemel olası savaş planlarının hazırlanmasını Edirne, Yanya gibi olası direniş noktalarının güçlendirilmesini sağladı. Hazırlanan savaş senaryo ve savunma planları ordunun mevcut durumuna göre olası bir savaşta Osmanlı'nın özellikle öncelikle düşmanlarını yıpratmaya yönelik savunma muharebeleri yapması onun ardından saldırı gücü düşen düşman üstüne gidilmesi yönünde planlanmıştı. Ancak yokluğunda Birinci Balkan Savaşı'nda bu planlara uyulmaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun ağır bedeller ödemesine sebep olmuştur.
Balkan Savaşı'nın son günlerinde Yemen'den dönerek birinci ferik rütbesiyle başkumandan vekili olarak atandı. Kendisi Yemen'de iken; Birinci Balkan Savaşının çoğunda Balkanlardaki ordu harbiye nazırı Nâzım Paşa  tarafından yönetilmişti. Kendisinin Alman askeri danışmanlığından Colmar von der Goltz  ile birlikte hazırladığı savunma planlarına özellikle 5 numaralı plana Nazım Paşa'ca uyulmaması, Fransız Mareşal Foch'un görüşlerinden etkilenen Nazım Paşa'ca ordunun kötü durumda olmasına büyük ölçüde redif denen tecrübesiz askerlere sahip olmasına ve pek çok yerde sayıca Balkan Devletlerinden az askere sahip olunmasına karşın savunma değil, saldırı muharebelerine yönlendirilmesi 1.Balkan Savaşı'nın Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sonuçlanmasının ve ağır toprak kayıplarının nedenlerinden biri olmuştur.
Haziran 1913'te Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi üzerine Harbiye Nezareti de kendine verildi. Ancak orduda İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin talep ettiği esaslı kadro değişikliğini yerine getirmekten kaçındığı için Ocak 1914'te görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı.
1913'ün ilk aylarında Ahmet İzzet Paşa'nın yeni kurulan Arnavut devletinin prensliğine atanması gündeme geldi. ("Arnavutluk prensliğine tayini ... Hükümeti Osmaniye ile Dersaadet'deki Arnavut ekâbiri tarafından teklif ve İsmail Kemal Bey ile şarta talikan Tiranlı Esad Paşa [Toptani] tarafından dahi kabul ve hatta Drac'da ahali tarafından ihtilafat ile ilan olundu.") Ancak Avrupa devletlerinin müdahalesiyle İsveçli Wilhelm von Wied Arnavutluk Prensi oldu.
I. Dünya Savaşı'na girilmesine şiddetle karşı olduğu için savaşta bir süre görev almadı. 1916'da Doğu Anadolu cephesinde bulunan 2. Ordu komutanlığına atandı. İlerleyen Rus ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğradı.

7 Ekim 1918'de Talat Paşa önderliğindeki İttihat ve Terakki hükûmetinin istifası üzerine sadrazamlığa atandı ve Müşirliğe terfi ettirildi. Bu olaydan birkaç gün önce Osmanlı Ordusu Filistin-Suriye cephesinde hezimete uğramış, Şam kaybedilmiş ve Bulgaristan İtilaf Devletleri'ne teslim olmuştu. Savaşın kısa bir süre içinde yenilgi ile sonuçlanacağı anlaşılmıştı. Savaşın sorumlusu olarak görülen İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidardan çekilerek parti olarak kendini tasfiye etti. Güvenilir bir asker olan İzzet Paşa önderliğinde kurulan yeni hükûmette İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden oldukları halde, savaş sorumluluğuna katılmayan ve savaş yıllarındaki yolsuzluk ve cinayetlere bulaşmamış olan Rauf (Orbay), Fethi (Okyar) ve Cavit Bey gibi kişiler yer aldılar.
İzzet Paşa sadrazamlığın yanı sıra Harbiye Nezareti'ni de üstüne aldı. Ancak bu göreve, cepheden döner dönmez Mustafa Kemal Paşa'nın atanacağına gerek dönemin basınında gerek sonradan yazılan anılarda kesin gözüyle bakılmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa da cepheden padişaha yazdığı mektuplarda, İzzet Paşa başkanlığında kendi, Rauf, Fethi, Vasıf ve Cavit Beyleri içeren bir kabine önerdi.
İzzet Paşa kabinesinin en önemli icraatı 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi ile savaşa son vermek oldu. Mütarekeyi hükûmet adına Bahriye Nazırı Rauf Bey imzaladı.
2/3 Kasım gecesi Talat, Enver ve Cemal Paşa'ların gizlice yurt dışına çıkmaları iç siyasette büyük bir galeyana neden oldu. İttihatçı şeflerin yurt dışına çıkmalarına göz yummakla suçlanan İzzet Paşa kabinesi, 25 gün süren iktidardan sonra 8 Kasım 1918'de istifa etti. 25 günlük sürenin büyük bir kısmını İzzet Paşa, o günlerde salgın halinde olan İspanyol Gribi'nden hasta olarak yatakta geçirdi.

Ahmet İzzet Paşa 19 Mayıs 1919'da padişah Vahidettin'in özel emri ile Harbiye Nazırı olarak Damat Ferit Paşa kabinesine katıldı. Bu görevdeyken, kendi ifadesine göre, mütarekeden beri atıl halde olan Osmanlı ordularının yeniden düzenlenerek direnişe hazırlanması için bazı önemli adımlar attı. Damat Ferit'in istifasından sonra kurulan Ali Rıza Paşa kabinesi döneminde (Eylül 1919 - Şubat 1920) Sivas Kongresi Heyet-i Temsiliyesi ile ilişkileri yürüttü.
5 Aralık 1920'de eski sadrazam Salih Paşa ile birlikte, Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Bilecik'e geldi. Görüşmenin amacı, Ankara'daki yeni hükûmetle İngiltere arasında diplomatik bir temasla Yunan işgaline son vermek ve Sevr Antlaşması'nın tadilini sağlamaktı. Ancak Mustafa Kemal Bilecik görüşmesinden sonra iki paşanın İstanbul'a dönmesine izin vermeyerek onları üç ay süreyle Ankara'da alıkoydu.
İzzet Paşa Mart 1921'de İstanbul'a döndükten sonra Tevfik Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı oldu. 4 Kasım 1922'de Osmanlı devlet teşkilatının lağvına kadar bu görevde kaldı. Ankara'da iken İstanbul Hükûmetlerinde görev almayacağına dair söz vermesine rağmen bu görevi kabul etmesi, Atatürk tarafından Nutuk'ta ağır kelimelerle eleştirilir ve İzzet Paşa "halife taraftarlığını hayatının sonuna kadar korumakla" itham edilir.
Cumhuriyetten sonra emekli maaşıyla geçindi. 1934'te İstanbul Elektrik Şirketi yönetim kurulu üyeliğine atanarak "bir miktar hakkı huzur alması" sağlandı. 1937'de Moda'daki evinde öldü. Karacaahmet Mezarlığına gömüldü.

Ali Fuat Cebesoy'a göre, "İzzet Paşa, askeri, felsefi, edebi yüksek kültür sahibi idi. Arnavutça, Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça bilirdi. Türkçesi de çok güzeldi. Tevazu içinde derin bir gururu vardı. Askerlik fenninde mahirdi. Bilhassa sevkülceyşçi (stratejist) idi."
İbnülemin'e göre "İsmet Paşa kendini pek takdir ederdi. Hatta "ziyaretine gidilip de bir şey konuşulmasa da onun alnını temaşa etmek bile zevktir" demişti."

Akaretler, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunur. Semt ismini Akaretler Sıraevleri'nden alır.

Beşiktaş ve Maçka arasındaki Akaretler Sıraevleri, Şair Nedim ve Süleyman Seba Caddelerinin çatalağzı biçiminde birleştikleri bölgede ve eğimli arazide kurulmuştur. Akaretler, sıra evler olarak adlandırılan toplu konut tipinin İstanbul'daki en önemli örneğidir. Yapımına Ocak 1875'te irade-i hümayunla başlanan evlerin mimarı Sarkis Balyan'dır. Bu evler kira konutu olarak tasarlanmış ve bunlardan elde edilecek gelirle Maçka'da Aziziye Camii'nin (Padişah Abdülaziz tahtan indirildiği için inşaat yarım kalmış, yapının yalnız temelleri yapılabilmiştir) yapılması planlanmıştır.

133 konut birimini ihtiva eden Akaretler, önceleri Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne aitken, 15 Ekim 1987 tarihinde Net Holding tarafından 49 yıllığına kiralandı. Yenileme çalışmalarının finansal sorunlar nedeniyle yarım kalması üzerine Akaretler Sıraevleri'nin mülkiyeti önce Garanti Bankası'na, 2005'te ise Bilgili Holding'e geçti. Yenileme çalışmalarının tamamlanmasıyla birlikte Akaretler, 56 müstakil konut, 34 dükkân, 6 kafe-restoran ve bir otelden oluşan bir kompleks olarak 2008'de hizmete açıldı.

Akif, Kirli Kedi tarafından yapımı, Selahattin Sancaklı tarafından yönetmenliği üstlenilen, senaryosunu Uğur Uzunok, Nurullah Sevimli, Tacettin Girgin'in kaleme aldığı, başrollerini Fikret Kuşkan ve Özge Borak'ın paylaştığı tarihî türdeki Türk yapımı mini internet dizisidir. Dizi, 7 Mayıs 2023 tarihinde 13 bölüm olarak tabii platformunda yayınlanmıştır.

Dizinin çekimleri Ekim 2021'de başlamış olup Kasım 2021'de sona ermiştir. Çekimler, İzmit'te yapılmıştır.

Fikret Kuşkan - Mehmet Âkif Ersoy
Özge Borak - İsmet Hanım (İsmet Ersoy)
Adnan Biricik - Tevfik Fikret
Ertan Saban - Robert Frew
Okday Korunan - Neyzen
Erdem Akakçe - Eşref Edip
Gökçe Akyıldız - Cemile
Sümeyye Aydoğan - Neriman
Taner Ertürkler - Mithat Cemal
Taha Baran Özbek - Cevdet
Emre Bey - Haluk
Şifanur Gül - Feride
Sevgi Temel - Süheyla
Merve Ateş - Bedia
Arben Akış
Belinay Dursun
Yusuf Aytekin - Cezmi
Yusuf Eker - Ömer Rıza
Murat Karak - Hüseyin Cahit
Ercüment Fidan
Eda Özel
Tayfun Şengöz - Rıza Tevfik
Dilara Gül Demiral

tabii'de Akif
IMDb'de Akif

Akşam, Türkiye'de yayımlanan bir günlük gazeteydi. 1918'de kuruldu ve 1982'ye kadar yayın hayatını sürdürdü.

20 Eylül 1918'de Necmettin Sadak tarafından kurulmuştur. 200'er lira sermaye koyarak kurdukları gazetenin Yazı İşleri Müdürleri; Muammer Senihi, Enis Tahsin Til idi. İlk sayısı küçük boy ve tek yapraktı. Millî Mücadele'yi destekledi.
Uzun yıllar Başyazarlığı Necmettin Sadak (Sivas Milletvekili, Dışişleri Bakanı) yaptı. Falih Rıfkı Atay, Millî Mücadele'ye karşı çıkanları eleştirdi, 1923'te Hâkimiyet-i Milliye'ye geçti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Akşam gazetesinin Editörü Necmettin Sadak, Nazi Almanyası'na yakınlığıyla biliniyordu. Almanlar, Sadak'a bir Mercedes hediye etti ve Türkiye'deki Alman Büyükelçiliği çoğu kez kumar borçlarını karşıladı. 1965'e kadar CHP'yi tuttu. 1957 tarihinde Malik Yolaç tarafından satın alındı ve Osman N. Karacan'ın yayın yönetmenliğinde Çetin Altan ve İlhami Soysal'ın yazılarıyla sola kaydı.
Akşam gazetesi, 1920 yılında sadece akşam çıkan bir gazete oldu. Gazete, 1957 yılında Malik Yolaç tarafından satın alındıktan sonra, 1971'den itibaren birkaç defa el değiştirdi ve sonra TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) yönetimine geçti. Aynı yıl TÜRK-İŞ gazetenin yönetimini Türkiye Gazeteciler Sendikası'na vermiş, 10 Şubat 1972'de Basın İş Sendikası'na on ay sonra 28 Aralık 1972'de Fehmi Anlaroğlu tarafından satın aldı. 1975'te Rıdvan Seyhan-Şekip Altay ikilisine devretti. 9 Ocak 1982 tarihinde yayın hayatını sonlandırdı.

Alaturka Saat (Osmanlı Türkçesi: آلاتورقه ساعت ), Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında kullanılan ve eşit saatlere (yani eşit uzunluktaki saatlere) dayanan yerel bir zaman ölçüm yöntemiydi.
Alaturka saat, güneşin batışına göre düzenlenirdi. Bir mahallin en yüksek noktasından güneşin batışı esas alınarak her gün saatlerin 12:00'a (yani takvimlerde gösterilen akşam namazı vaktine) ayarlandığı bir saat sistemi olup mevsimlere göre değişiklik gösterirdi.

Saat, güneşin alt kenarının ufukla birleştiği anda, yani güneşin batışı sırasında, 12'ye ayarlanırdı. Gün, güneşin batışıyla başlar ve iki kez on iki eşit saate bölünürdü. Güneş 18:00'de batarsa, gece yarısı ve öğlen her biri saat 6'ya denk gelirdi. Mekanik saatler her gün yeniden ayarlanırdı.

İslam dünyasında uzun bir süre güneş saatleri, kum saatleri ve su saatleri zaman ölçümünde kullanıldı. Cami, Medrese ve rasathanelerde güneş saatleri tercih edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk mekanik saatler 16. yüzyılın sonlarında üretilmeye başlandı. Osmanlı âlimi Takiyyüddin 1565 yılında kaleme aldığı Arapça eseri el-Kevâkibü'd-dürriyye fî vazʿi'l-benkâmâtü'd-devriyye ("Mekanik Saatlerin Yapımında En Parlak Yıldız") adlı kitabında mekanik bir saati tanımlamış ve astronom olarak kullandığı çeşitli mekanik saatler tasarlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze kalan en eski örnekler 17. yüzyılın ortalarına aittir ve Topkapı Sarayı Müzesi saat koleksiyonunun bir parçasıdır. Bunlar saat ustaları Abdurrahman ve Galatalı Şahin Usta'nın eserleridir. O dönemde saatlere sık sık usturlap formu verilirdi. 18. yüzyılda İngiliz etkisi artmaya başladı. Fransız etkisinin hâkim olduğu 19. yüzyıl, Osmanlı saat yapım sanatının en önemli dönemi olarak kabul edilir. Çoğunlukla masa ve dolaplar için sarkaçlı saatler üretilirdi. İskelet saatler ise özellikle III. Selim döneminde moda oldu. Bu dönemde özellikle Mevlevi tarikatından "Saatçi Dede" lakaplı Ahmed Eflâkî gibi ustalar isim yaptı.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda çok sayıda saat kulesi inşa edildi. Dolmabahçe Saat Kulesi, İzmir Saat Kulesi ve Adana'daki Büyük Saat gibi örnekler bunlardandır. Geç Osmanlı döneminde altın cep saatleri bir statü sembolü olarak görülüyordu.
Osmanlı saray saatçisi Johann Meyer, II. Abdülhamid döneminde hem Alaturka saati hem de uluslararası saati gösteren bir saat geliştirdi. Sultan'a bir örnek hediye etti ve karşılığında bir nişan aldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ekonomik, askeri ve siyasi ilişkiler nedeniyle Alaturka saat ile uluslararası standart saat bir arada kullanıldı. Nisan 1912'de Osmanlı Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı), tüm resmi dairelerde ve orduda Avrupa saatinin kullanılmasını emretti.
Türkiye'de Alaturka saat, 2 Ocak 1926'da 697 sayılı Günün 24 Saate Taksimine Dair Kanun (Günün 24 Saate Bölünmesine İlişkin Kanun) ile avrupai saat sistemine dönüştürüldü. Kanun, aynı gün Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanuna göre, gün gece yarısı başlayacak ve 0'dan 24'e kadar saatlerle bölünecekti (Madde 1). Ülkenin saati 30. doğu meridyenine göre belirlendi (Madde 2).
Bir gün önce, Rumi takvim kaldırılarak Gregoryen takvimi de yürürlüğe girmişti.

Kemalist reformların bir parçası olan bu dönüşüm, "Saat Devrimi" (ya da saat inkılabı) olarak adlandırılır. Alaturka saat için diğer adlandırmalar ezanî saat (yani ezana göre saat) veya gurûbî saat (güneş batımına göre saat) idi. Uluslararası sistemde gece yarısı ve öğle vakti 12:00'yi gösteren saat düzenine ise zevalî saat (öğleden itibaren hesaplanan saat) ya da Alafranga saat (Avrupa usulü saat) denirdi.

Albay, birçok ülkenin kara ve hava kuvvetlerinde kıt'a görevi alay komutanlığı olan, yarbay ve tuğgeneral arasındaki askerî rütbe. NATO kodu OF-5'tir.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nde en yüksek üstsubay rütbesidir. Kıt'a görevi alay komutanı ya da daha büyük askerî birliklerde (tugay, tümen, kolordu) kurmay başkanlığı veya şube müdürlüğüdür. Genelkurmay ya da kuvvet komutanlıkları bünyesinde de şube müdürlüğü veya daire başkanlığı gibi görevleri deruhte edebilirler.
Rütbe bekleme süreleri 5 yıldır. 2 yılını tamamlayan ve liyakatleri en üst makamlarca onaylanan albaylara kıdemli albay denir. Tuğgeneralliğe terfi için Yüksek Askeri Şura kararının beklenmesi gerekir.

Alay komutanlarına Osmanlı ordusunun klasik döneminde alaybeyi, 19. ve 20. yüzyıllarda ise miralay denirdi. Miralay rütbesi, 26 Kasım 1934 tarihli 2590 sayılı Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun'un üçüncü maddesi gereğince iptal edildi. 9 Nisan 1935 tarihli 2295 sayılı Kararname ile miralay rütbesinin karşılığı albay olarak belirlenmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri subay rütbe dereceleri ve işaretleri

Ali Hüsrev Bozer (28 Temmuz 1925, Ankara - 30 Eylül 2020, Ankara), Türk hukukçu ve siyasetçi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İsviçre Neuchâtel Hukuk Fakültesi'nde doktora yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Kürsüsü Öğretim Üyeliği ve Başkanlığı, Ordu Yardımlaşma Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Öğretmenler Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği, Oyak - Renault Otomobil Fabrikaları Başkanlığı, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı ve Üyeliği, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi Hâkimliği, Lahey Adalet Divanı Üyeliği, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Dünya Sigorta Hukuku Derneği Türk Grubu Başkanlığı, Ankara Türk Eğitim Derneği Vakfı Başkanlığı yapmıştır.
Milliyetçi Demokrasi Partisi kurucu üyesi oldu ve TBMM 17. Dönem Ankara, 18. Dönem İçel milletvekili olarak görev yaptı. 44. Hükûmet Gümrük ve Tekel, 45.ve 46. Hükûmet Devlet Bakanı, 46. ve 47. Hükûmet Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, 47. Hükûmet Dışişleri Bakanı görevlerinde bulundu.
30 Eylül 2020 günü COVID-19 nedeniyle tedavi gördüğü hastanede 95 yaşında öldü. Cenazesi, 2 Ekim günü Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

Evli ve 3 çocuk babasıydı. Légion d'honneur nişanı sahibiydi.
1950-1952 yılları arasında Yargıtay başkanı olarak görev yapmış olan Mustafa Fevzi Bozer'in oğludur.
Ticaret Hukuku alanında yayımlanan birçok kitabı bulunmakla birlikte, anılarını kaleme aldığı 2018 yılında yayımlanan ''Yaşamım'' adlı kitabı da bulunmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Ali Bozer ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Mehmet Ali Cenani (1872, İstanbul - 5 Aralık 1934), Osmanlı Meclis-i Mebûsanı'nda 3., 4., 5. ve 6. dönem, TBMM'de 1.,2. ve 3.dönem milletvekilliği, ayrıca iki hükûmette Ticaret Bakanlığı yapmış, Türk Kurtuluş Savaşı'nda Güney Cephesinin örgütlenmesinde rol almış bir siyasetçidir.

1872'de İstanbul'da doğdu. Sadrazam Cenanizade Mehmet Kadri Paşa, yazar Cenanizade Asım da dahil olmak üzere, pek çok tanınmış isim çıkarmış, isimleri Kanlıca'daki yalılarıyla yaşayan Cenanizadeler ailesine mensuptur. Rüştiye'yi bitirdi, özel eğitim gördü. Osmanlı Meclis-i Mebûsanı 1. ve 2. Dönem Halep, 3. ve 4. Dönem Antep mebusu oldu. I. Dünya Savaşı sonunda Malta'ya sürgün edildi. Dönüşünde Antep ve Adana bölgelerinde işgale direnişin örgütlenmesinde yararlıklar gösterdi. TBMM 1. Dönem, 2. Dönem ve 3. Dönem'de Gaziantep Milletvekilliği yaptı. Ali Fethi Okyar Hükümetinde ve 3. İnönü Hükümeti'nin başlangıcında Ticaret Bakanlığı yaptı (22 Kasım 1924 - 17 Mayıs 1926).
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yüce Divan'a sevk edilen ikinci bakandır. 10 Mart 1928 tarihinde un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için Ticaret Bakanlığı emrine verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle Mecliste hakkında Soruşturma Komisyonu oluşturuldu. 14 Nisan 1928'de dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan'a sevk edildi. Yüce Divan, Ali Cenani'ye 14 Mayıs 1928 tarihinde 1 ay hapis ve 170 bin lirayı tazmin etme cezası verdi.
5 Aralık 1934 tarihinde öldü. Evli ve 5 çocuk babasıydı.

Ali Fuat Cebesoy (23 Eylül 1882, Salacak, Üsküdar, İstanbul – 10 Ocak 1968, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidir.
Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Harp Okulu yıllarında sınıf arkadaşı idi. Türkiye'nin işgali sırasında İzmit'ten Ankara'ya ilerleyen İngiliz birliklerine ateş açma emrini vererek şimdiki adı Alifuatpaşa tren istasyonu olan mahalde durdurması nedeniyle Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu ve savaş boyunca önemli görevler üstlendi. Yine Kurtuluş Savaşı yıllarında üstlendiği Moskova Büyükelçiliği görevini başarıyla yürüttü ve Türkiye'nin kuzeydoğu sınırlarını belirleyen Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Milletvekili olarak başladığı siyasi yaşamında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularından birisi olup sonrasında İzmir Suikastı sanığı olarak İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılandı.
1931'de siyasete dönerek TBMM başkanlığı, bayındırlık bakanlığı ve ulaştırma bakanlığı yaptı. 1948'den itibaren siyasete Demokrat Parti'de devam etti. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Yassıada Mahkemeleri'nde yargılandı.

23 Eylül 1882 tarihinde Salacak, İstanbul'da doğdu. Babası, sonradan Türkiye'nin ilk bayındırlık bakanı olan Sökeli İsmail Fâzıl Paşa idi. Annesi Zekiye Hanım ise 93 Harbi'nde Tuna Orduları Umum Kumandanı olan Müşir Mehmed Ali Paşa'nın kızıdır. Ali Fuat Cebesoy aynı zamanda şair Nâzım Hikmet'in akrabasıdır. İlk öğrenimini Erzincan Askeri Rüştiyesinde, orta öğrenimini İstanbul, Kadıköy'deki Saint Joseph Lisesi'nde gördü. Babasının gönülsüzlüğüne rağmen 13 Mart 1899'da Harp Okulu'na girdi, orada Mustafa Kemal ile aynı sınıfta öğrenim gördü. Selanikli olan Mustafa Kemal, İstanbul'da Ali Fuat'ın ailesinin yanında kalıyordu. 1902 yılında Harp Okulu'nu bitirdi; 11 Ocak 1905 tarihinde Harp Akademisi'nden sekizinci olarak mezun oldu.

Ali Fuat Bey, askerlik yaşamına Beyrut'ta süvari alayında başlamış, 20 Haziran 1907'de ise topçu eğitimini tamamlamıştır. Bu tarihte kıdemli yüzbaşı olduktan sonra, Sisam adasının Karaferye bölgesinde ortaya çıkan bir isyanı bastırmakla görevlendirilmiştir. Ali Fuat Bey'in askerlik yaşamı; 1908'deki Roma Askerî Ataşeliği dışında çok hareketli geçti. İtalyanların, Osmanlı toprağı olan Trablusgarp'ı işgal ettiği tarih olan 1911 yılına dek Roma Askeri Ataşeliği görevini yürütmüştür. Hatta, 1910 Ağustos ayında İtalyan ordusunun düzenlediği manevraları takip eden Ali Fuat Bey, bu durumu Genelkurmaylığa rapor etmiştir. Ardından Rumeli'de görevine devam etti ve burada İttihat-Terakkî Cemiyeti mensuplarıyla bağlantı kurdu ve bu cemiyete üye oldu.
1912'de Birinci Balkan Savaşı başladığı sırada Binbaşı Ali Fuat, önce Karadağ'a karşı konuşlanan kolordunun, 29 Eylül 1912'de ise Yanya kolordusunun kurmay başkanlığına getirildi. 23. Tümen'e de vekâleten komuta etmekteydi. Balkan Savaşları sırasında Pisani tepesini korumakla görevlendirilmiş, muharebe esnasında kalçasından ağır yaralanmıştır. Lojistik ve yiyecek sıkıntısı içindeki Yanya Kalesi'nin, 6 Mart 1913'te Esad Paşa tarafından Yunanlara teslim edilmesi üzerine savunmanın devam ettiği Pisani tepesi de teslim alınmıştır. Bir anlamda esir düşen ve tedavisi Atina'nın Kifisya bölgesinde yapılan Ali Fuat Bey, bu sebeple İkinci Balkan Savaşı'na katılamamıştır. 1 Mart 1914'te ise Birinci Balkan Savaşı'na katkıları sebebiyle rütbesi Kaymakamlık (Yarbay)'a yükseltildi. I. Dünya Savaşı'nın başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Harekâtı'nda büyük başarılar gösterdi. Cemal Paşa komutasında gerçekleşen Kanal Harekatı da İngiliz askerlerini Mısır'da bağlayarak, batı cephesine yardım etmelerine engel olmak amacıyla yapılmıştır. Bu harekâtta görev alması istenilen Yarbay Ali Fuat Bey, 25. Tümenin başına getirilmiştir. Daha sonrasında ise görevi genişletilerek; 8. Kolordu kurmay başkanlığı görevinde bulundu. Birinci Kanal Harekâtı'nda 30.000 kadar Osmanlı askeri görev almıştır. Bu askerler Fuat Bey'in önceden yaptığı keşfe uygun olarak, Sille'ye kadar demiryolu ile taşınmış, buradan 300 km'si çöl olan 450 km'lik yol yürünerek Süveyş Kanalı önlerine ulaşılmıştır. 3 Şubat 1915 gece yarısı Süveyş Kanalı'na taarruz edilmiştir ancak, İngiliz tahkimatı karşısında Türk birlikleri başarılı olamadılar. Doğu Anadolu cephesinde Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeki 16. Kolordu'da 5. Tümen komutanlığı yaptı.
Savaşın Bolayır Cephesi'nde geçeceğini öngören ve Ali Fuat Bey'in 25. Tümeni'ni de 29 Ağustos 1915'te Saros - Bolayır bölgesine göndertip, tüm yığınağı da buna göre düzenleyen Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu'nun, Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu karşısında hezimete uğramasından sonra Yıldırım Orduları, Halep'in kuzeyine kadar çekilmek zorunda kaldı. Bulgaristan'ın 29 Eylül'de savaştan çekilmesi sonucu Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle karayolu bağlantısı kopmuş, İtilaf Devletleri'ne Balkanlar'dan İstanbul'a yürüme imkanı doğmuştu. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldı. Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı Ordusu'ndaki Alman subaylarının ülkelerine dönmeleri gerekiyordu. 31 Ekim'de Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Liman von Sanders, görevini Mustafa Kemal Paşa'ya devretti. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a dönmeden önce Ali Fuat Paşa'nın komutasındaki 20. Kolordu'yu terhis etmedi. Ali Fuat Paşa, teçhizatlı 20. Kolordu'yu Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle önce Konya'ya, sonra da Ankara'ya getirdi.
1919 yılında Türkiye işgal edilirken Anadolu'da bağımsız olan iki kolordudan biri Ankara'da Ali Fuat Paşa komutasında, diğeri ise Erzurum'da Kâzım Karabekir komutasındaydı. Ali Fuat Paşa'nın emriyle 20. Kolordu birlikleri İzmit ve Adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında, hâlen adı Alifuatpaşa, Geyve istasyonu olan mevkide ateş açarak onları durdurup geri püskürttü ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktıktan sonra Erzurum Kongresi'ne gitmeden Amasya'da Ali Fuat Paşa ile görüşerek Amasya Tamimi'ni birlikte imzalayıp ilan ettiler.
Kurtuluş Savaşı'nın ilk döneminde 20. Kolordu ve Garp Cephesi komutanlığı yaptı. İzmit ve çevresinde Yunan ve İngilizlere karşı savaştı. İstanbul Hükûmeti'nin dahiliye nazırı Ali Kemal, Mustafa Kemal Paşa'nın yetkisiz olduğunu bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi. Ayrıca her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için Sivas Kongresi sonrasında Umum Kuvâ-yi Milliye komutanı olarak görevlendirildi.

"Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı" olarak Kuvâ-yi Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ile birlikte Yunan işgaline karşı 1920 Ekim ayı sonunda Gediz harekâtını yaptı. Taarruz planını Genelkurmay Başkanı Miralay İsmet Bey kabul etmese de TBMM kuvvetleri ağır zayiatlar verdikten sonra Gediz'i geri alarak İzmir'in İşgali'nden sonra ilk defa Yunanların işgal ettikleri bir bölgeden geri çekilmelerini sağladı. Harekâtın bitiminde Kuvâ-yi Milliye Komutanlığı lağvedildi ve Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı olan Mirliva Ali Fuat Paşa, Moskova Büyükelçiliği'ne tayin edildi. Yerine kurulan iki komutanlıktan "Batı Cephesi Komutanlığı"na Albay İsmet Bey, "Güney Cephesi Komutanlığı"na ise Mirliva Refet Paşa tayin edildi.

Mustafa Kemal Paşa'nın talimatını yerine getirmek ve hâlen gizli tutulan ve onun Lenin'e yazdığı mektubu vererek Sovyetler Birliği ile sınır tespit etmekle yükümlü olduğu bu görevi sırasında Kâzım Karabekir komutasındaki TBMM orduları Eylül 1920'de Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'u geri alırken Moskova'da Lenin ve Stalin'e, Türk Ordusu'nun Menşeviklere karşı savaşarak aslında Bolşeviklere de yardımcı olduğunu söyleyip teskin ediyordu. 16 Mart 1921 tarihinde TBMM sefiri olarak Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı; böylece hem TBMM ilk defa bir yabancı devlet tarafından tanınmış oldu, hem de Türkiye'nin kuzeydoğu sınırları tespit edildi.

10 Mayıs 1921 tarihinde Ankara'ya dönerek BMM'de siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1923 yılında Konya'da 2. Ordu müfettişliği görevine getirildi, bu dönemde meclisteki görevinden süresiz izinli sayıldı. Bir yıl sonra ordu müfettişliği görevinden istifa ederek meclisteki görevine Ankara milletvekili olarak devam etti.
1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında İzmir Suikastı dolayısıyla İstiklal Savaşı'nı birlikte başlattıkları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele paşalarla birlikte tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. 1 Ekim 1927 tarihinde TBMM'nin ikinci dönemi sona erince milletvekilliği de sona erdi. Ayrıca ordu açığında iken 5 Aralık 1927 tarihinde askerlikten de emekliye sevk edildi.
İkinci dönem siyasi hayatı Mustafa Kemal ile barışmasından sonra 1931 yılında Konya milletvekili seçilmesiyle başladı. İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduktan sonra 1939-1943 yılları arasında bayındırlık bakanlığı, 1943-1946 yılları arasında ulaştırma bakanlığı ve 1948 yılında TBMM başkanlığı yaptı.
Aynı yıl TBMM başkanlığından ve Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek Demokrat Parti'ye geçti. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin eline büyük zafer geçti. Ali Fuad Eskişehir'den milletvekili seçilmiş ve Cumhurbaşkanı adayı olduğuna karar kılınmıştır. Fakat karar değişince ve Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanı olması münasip görülünce, Cebesoy'un Savunma Bakanı sıfatıyla Kabineye alınması arzu edildi. Ama Cebesoy kararın değişmesinden dolayı çok küskün oldu, Savunma Bakanlığı'nın lakırdısını bile ettirmedi.
1954 ve 1957 seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs Darbesi sırasında tutuklanarak Yassıada mahkemelerinde yargılandı. Serbest kaldı.
I., II. Dönem Ankara, IV., V., VI., VII., VIII. Dönem Konya, IX. Dönem Eskişehir, X., XI. Dönem İstanbul milletvekilliği yaptı.



Ali Galip Olayı, Sadrazam Damat Ferit Paşa hükûmetinin, Elazığ Valisi Ali Galip Bey'in önderliğinde Sivas Kongresi'nin yapılmasını engellemeye ve Mustafa Kemal Paşa'yı ortadan kaldırmaya, Heyet-i Temsiliye ve Millî Mücadeleyi durdurmaya çalıştığı girişim.
Bu olaya Elazığ Valisi Ali Galip Bey'in yanı sıra Malatya Mutasarrıfı Halil Bey, İngiliz istihbarat Binbaşısı Covbertin Noel ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucularından olan Kürt aşiret reislerinin oğulları da katılmıştır.

Damat Ferit Sadrazamlığındaki Hürriyet ve İtilaf Fırkası Hükûmeti, İngiltere ile iyi ilişkiler kurularak saltanatın sürdürülebileceğini düşünüyordu. Ferit Paşa 5 Nisan 1920 tarihinde Sadrazam olur olmaz İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Robbeck ile millî kuvvetlerin durdurulması hususunu konuştu. İngiliz'lerin desteği ve onayı ile millî direnişi kırmak için Hilafet Ordusu'nu kurdurdu, Kuvâ-yi Milliye'cilerin öldürülmelerinin farz olduğunu belirten fetva çıkarttırdı.
9. Ordu Müfettişi, Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran 1919 tarihinde imzaladığı Amasya Tamimi'nde İstanbul Hükûmetinin düşman devletlerinin baskısı altında ve acz içinde olduğu; milleti, yine kendisinin azim ve kararlılığının kurtaracağı belirtilmekteydi. Gizlice yayınlanan fakat muhtemelen sızdırılan Amasya Tamiminden sonra Hükûmet, idari bir tasarruf görüntüsü altında Mustafa Kemal Paşa'nın görevini bırakarak derhal İstanbul'a dönmesini istedi. Ancak Mustafa Kemal bu çağrıyı dinlemedi. Amasya Tamimi'nde alınan kararlardan birisi de Sivas'ta bir kongre toplanmasıydı. Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ile birlikte yazdığı Amasya Genelgesi'ni 15. Kolordu Komutanı Kazım'a (Karabekir) gönderip onun da onayını aldıktan sonra 22 Haziran 1919 tarihinde Anadolu'daki bütün askerî birlik komutanlıklarına ve valilere göndermişlerdi. Amasya Genelgesi, İstanbul Hükûmeti ile iyi ilişkiler kurma ihtimalini de ortadan kaldırmıştı. Amasya genelgesinin ardından iplerin koptuğunu anlayan Mustafa Kemal Paşa, hükûmet onu azletmeden askerlikten ve 9. Ordu müfettişliğinden istifa etti. 8 Temmuz 1919 gecesi Harbiye Nazırı ile telgraflaşan Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişliğinden ve askerlikten istifa etmiş, kendi deyimiyle Sine-i Millet'e dönmüştü.
Sade bir delege olarak katıldığı Erzurum Kongresi'nde başkan seçildi. Erzurum Kongresi'nde kararları Heyet-i Temsiliye başkanı olarak askerlikten ve geniş yetkilerle donatılmış 9. Ordu Müfettişliğinden istifa etmiş bir eski subay olarak imzaladı. Kararlarının yazılmasında etkili oldu, manda ve himayeyi çözüm olarak gören, büyük devletlerin işgaline karşı koymanın imkânsız olduğunu düşünen delegeleri düşüncelerinden vazgeçirdi, İstanbul hükûmetinin otoritesine meydan okuyan Heyet-i Temsiliye'nin (Temsilciler heyetinin) seçilmesine ve Karadeniz ve Doğu Anadoluda kurulmuş Müdafaa-i Hukuk derneklerinin Doğu Anadolu Müdafaa-i hukuk Cemiyetleri adı altında birleştirilme kararına imza attı.
İngiliz Yüksek Komiserliği İngiliz Dışişleri'ne Anadolu'da işgale karşı oluşan milliyetçi halk hareketi hakkındaki endişelerini rapor etmekteydi.
Müdafayi Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetleri ile bunların bir araya getiren ve örgütleyen Mustafa Kemal'in engellenmesi hem İngiliz hem de İstanbul Hükûmetinin ortak çıkarına uygun düşüyordu.
İngiltere, millî kuvvetlerin Bolşevikler ile birleşip boğazları, Musul ve Kerkük'ü tehdit edeceğinden endişe ediyordu.

Olay İstanbul'da Damat Ferit hükûmeti, İngiliz Yüksek Komiserliği ve Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucusu da olan bazı Kürt ileri gelenleri arasında bir komplo olarak planlanmıştı. Dahiliye Nazırı Adil Bey, 1 Eylülde Ali Galip ile Sivas'a vali olarak gitmesi konusunda pazarlık yaptı. Ali Galip'in oradaki görevi Doğu vilayetlerinde gaile çıkarmaya çalışanların kışkırtmalarını engellemek ve karşı koyanları yakalamaktı. 3 Eylül 1919 tarihinde Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa Ali Galip Bey'e bir emirname verdiler. Bu emirname 7 Eylülde Mustafa Kemal Paşa'nın eline geçti. Emirde Ali Galip'in bölgedeki Kürt aşiretlerinden güvenilir 100-150 silahlı süvari toplayıp Sivas'a gitmesi ve toplantıya meydan vermemesi isteniyordu. Ali Galip görevi kendisini Mirlivalığa yükseltilmesi sözünü alarak kabul etti. 1911 yılında askerliği bırakmıştı, o tarihten itibarenki kıdemini alacaktı. Plana göre sözde postayı soyan ve öldürenleri takip etmek maksadıyla galeyana gelmiş silahlı Kürt ahali, önce Malatya'da toplanacak sonra da Sivas üzerine yürüyecek ve Mustafa Kemal Paşa'nın etkisizleştirilmesinde Ali Galip Bey'e yardımcı olacaklar ve Sivas Kongresi'nin yapılmasını önleyeceklerdi. Ne İstanbul Hükûmeti ne de İngilizler gayri meşru bir iş yapmış olacaklar, bölgesel bir ayaklanma sonucu zaten görevinden istifa etmiş olan bir Osmanlı paşası tutuklanacak (veya öldürülecek) ve Sevr anlaşması şartlarına hükûmetten izinsiz direnen halktan seçilmiş temsil heyeti de bundan nasibini alacak ve dağılacaktı.

Mustafa Kemal'in olayın tertipçileri hakkındaki çok sert ifadeleri yazışmalarında açıkça görülmekteydi. 7 Eylülde teşebbüsün yapılacağının anlaşılması üzerine Kemah eski mebusu Sağırzadelerden Hâlet Bey'e gönderdiği 9 Eylül 1919 tarihli telgraftaki ifadelerinden Mustafa Kemal'in kızgınlığı anlaşılmaktaydı.

Kürdistan Teali Cemiyeti ileri gelenlerinden bazıları, İstanbul'da İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler'in gözetiminde İngiliz İstihbarat subayı Covbertin Noel'in de katılımıyla 1919 Temmuzunda bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda İngiliz görüşü, İstanbul Hükûmeti'nin onayı olmadan Kürt aşiretlerin kendi başlarına bir harekete girişmemeleri şeklindeydi. Ayrıca gizliliği ortadan kalkan İngiliz belgelerine göre bu toplantıda Yüzbaşı Noel ve Kürt cemiyeti ileri gelenlerinin dikkat çekmemek için birbirlerinden ayrı olarak bölgeye gitmeleri kararı alındı. Buna göre bölgeye gizlice gidecekler ve Halep'te buluşacaklardı.

Sivas Kongresi'nin dağıtılması ve Mustafa Kemal Paşa'nın ortadan kaldırılmasını amaçlayan girişimi başlatanların İngiliz Hükûmeti'nin bilgisi ve desteği dahilinde Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri ve İstanbul Hükûmeti olduğu görülmektedir.

22 Aralık 1918 tarihinde Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyyit Abdülkadir ve Mevlanzade Rıfat gibi cemiyet üyeleri ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mebuslarından Konya mebusu Zeynelabidin, Karesi mebusu Vasıf ve Mustafa Sabri Efendi'nin katıldığı bir toplantı yapılmıştı. Bu toplantıda saltanata ve halifeye bağlı kalmaları koşuluyla Hürriyet ve İtilaf Partisi Hükûmeti tarafından kendilerine bağımsız Kürdistan sözü verilen bir anlaşma imzalanmıştı. İngiliz Yüksek Komiser Müşaviri Tom Hohler, raporunda Kürtlerin özerklik sözü karşılığında Mustafa Kemal'i yok etme vazifelerini yerine getirmek mecburiyetinde olduklarını bildirir.

Covbertin Noel, İngiliz istihbarat Yüzbaşısı
Tom Hohler, İngiltere İstanbul Yüksek komiser Müşaviri. Noel ve Kürt Teali Cemiyeti üyeleri ile birlikte İngiliz Yüksek Komiserliğinde teşebbüsü planlanmasına katıldı.
Cemil Paşa oğlu Ekrem, Diyarbakır'da ayrılıkçı faaliyetleri neticesinde Halep'e iltica etmiş sonra Yüzbaşı Noel ile birlikte Malatya'ya gelmişti.
Bedirhanlılardan Celâdet ve Kâmuran, Teşebbüsün İngiliz Yüksek Komiserliğinde planlanmasında hazır bulundular.

8 Haziran 1919 tarihinde Diyarbakır Vali Vekili Mustafa Bey, 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çeker. Telgrafında bazı gençlerden oluşan Kürt Cemiyeti'nin İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan kurma düşüncelerini yanlarında bulunan Süleymaniye Hâkimi (İngiliz subay) Mister Noel ile birlikte propaganda etmeleri üzerine halk arasında tepkiler oluştuğunu, bu durumun cemiyetler kanununa aykırı bulunduğunu ve cemiyetin kapatılarak haklarında yasal kovuşturma başlatıldığını yazar.
Diyarbekir 13. Kolordu Kurmay başkanı Halit, Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya şifreli bir telgraf çeker. Telgrafında Osmanlı subayları arasında şifreli telgraflaşmanın yasak edildiği bir dönemde İngiliz binbaşısı Noel'in İstanbul Hükûmeti tarafından kendisine verilen izin belgesi sayesinde istediği kimselerle şifreli telgraflaşma yaptığından bahseder. Cemilpaşazade Ekrem ve Bedirhan aşiretinden Kâmuran ve Celadet ile birlikte Diyarbakır'da İngiliz himayesinde ayrı bir Kürdistan kurmak isteyen faaliyetler içinde olduklarını bildirir. Cemil Paşa oğlu Ekrem'in bu faaliyetleri nedeniyle takibata uğradığı için Halep'e kaçtığını bildirir. Bu tarihlerde Kürt cemiyeti doğu illerinde örgütlenmeye çalışmaktadır.
15 Haziran 1919 tarihinde 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafa bir şifreli telgrafla cevap verir. Bütün milletin bekası ve bağımsızlığını kurtarmak için herkesin birleştiği bir dönemde yabancı bir devletin koruyuculuğuna sığınarak horlanmış ve tutsak yaşamayı seçen her türlü görüşlerin, ülkeyi bölücülüğe götürecek her türlü derneklerin dağıtılmasının pek yurtseverce ve zorunlu bir görev olduğunu yazar ve Kürt cemiyeti hakkındaki davranışın isabetli bulduğunu belirtir.

6 Eylül 1919 tarihinde, Kürt Teali Cemiyeti kurucularından Bedirhanlı aşiretinden Celadet ve Kâmuran ile Cemil Paşa ailesinden Ekrem yanlarına İngiliz Yüzbaşı Covbertin Noel ve silahlı kürtler koruyuculuğunda Malatya'ya gelirler. 15. Kolordu kumandanı Kâzım (Karabekir) Sivas'a Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çeker. Telgrafında daha evvel Diyarbakır'da aleyhte propagandalar yapan İngiliz subay Noel yanlarındakilerin sayılarının fazla silahlı korumalarla geldiğini bu nedenle Malatya'daki 12. süvari alayının sayılarının az olması nedeniyle bu gruba müdahale etmeye yeltenmediğini ve bu şahısların tutuklanması için İstanbul'dan yardım istediklerini bildirdiğini yazar.
7-8 Eylül 1919 gecesi Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal paşa ile Malatya 12. Süvari Alayı Komutanı Cemal Bey arasında telgraflaşmalar sürer. Mustafa Kemal Paşa kimlerin olayın içinde olduğunu ve vaziyeti iyice kavrar. Mustafa Kemal Paşa Kumandan Cemal Bey'e ve telgraf müdürüne telgraflaşmayı hiç kimseye söylemeyeceklerine dair yemin ettirir. Malatya 12. Süvari Alayının 10-15 tane silahlı eri vardır, Noel ve grubu 20-25 silahlı Kürt ve bir İngiliz er ve Onbaşı ile gelmiştir.

Mustafa Kem

Ali Kemal (Osmanlıca: على كمال; 1867 - Kasım 1922), Osmanlı yazarı, gazetecisi ve siyaset adamıdır. İkinci Meşrutiyet ve Mütareke döneminde İttihat ve Terakki karşıtı görüşleriyle tanınmıştır.
Damat Ferit Paşa hükûmetlerinde kısa bir süre Maarif ve Dâhiliye Nazırlığı yaptı, bu esnada Millî Mücadele aleyhine sert tutumlar gösterdi. Türk Kurtuluş Savaşı'nın zaferinden sonra İstanbul'da tutuklanarak İzmit'te Nureddin Paşa'ya bağlı askerî birliklerce linç edildi. Ermeni yanlısı olarak görülen bazı yazılarından dolayı düşmanlarınca "Artin Kemal" şeklinde adlandırılır. Mustafa Kemal'e ve Millî Mücadele'ye muhalifliği nedeniyle pek çok insan tarafından “hain” olarak adlandırılmıştır.

1867 yılında İstanbul'un Süleymaniye semtinde doğdu. Asıl adı Ali Rıza'dır. Ali Kemal ismini Vatan şairi Namık Kemal'i çok sevdiği için almıştır. Babası, Çankırı'nın Orta ilçesine bağlı Kalfat beldesinde doğmuş, İstanbul'da mumculuk işine girerek mumcular esnafı Kethüdası olmuş Hacı Ahmed Rıza idi. Annesi ise Çerkes asıllı Hanife Hanım'dır.
Ali Kemal, İstanbul'da Mülkiye Mektebi'ne girdi. Dört yıllık dönemin son yılında buradan ayrılarak Fransızcasını ilerletmek amacıyla 1886'da Paris'e gitti. Ertesi yıl Fransa'dan Cenevre'ye geçti ve 1888'de İstanbul'a döndü. Yeniden Mülkiye Mektebi'ne başladı ve Avrupa'da gördüklerinden etkilenip bir öğrenci derneği kurdu. Kurduğu dernek kapatıldıktan sonra yeniden bir dernek kurma taşebbüsünde bulununca dokuz ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Temmuz 1889'da Halep'e sürgün edildi.

Halep'te kaldığı yıllarda Halep İdadisinde Türk dili ve Osmanlı edebiyatı hocalığı yaptı. Halep'teki durgun hayata fazla dayanamadı ve 1895'te izinsiz İstanbul'a döndü. Bunun üzerine hakkında tekrar sürgün kararı çıkınca Jön Türklerin bir çeşit karargahı hâline gelmiş bulunan Paris'e tekrar gitti (1894). Paris'te bulunduğu sırada Jön Türkler ile II. Abdülhamid arasında ara bulucu bir çizgi izlemeye çalıştı. Bu ara buluculuk rolünü hafiyelik noktasına vardırdığı sonradan ortaya çıkmıştır. Mizancı Murad'ın Jön Türk hareketinden ayrılmasından sonra Ali Kemal de bu hareketten ayrıldı.
Ali Kemal, Paris'te bir yandan siyasal bilgiler okuyor, bir yandan da gazetecilik yapıyor, İstanbul'daki İkdam gazetesine Paris izlenimlerini anlatan batı kültürüne hayranlık ile yoğrulmuş yazılar ve çeviriler gönderiyordu. İkdam'da kendi röportajlarıymış gibi kaleme alınmış pek çok yazının Fransız basınından çeviriden ibaret olduğunu sonradan Hüseyin Cahit tarafından ortaya çıkarılmış ve bu hadise ikisi arasında Ali Kemal'in ömrünün sonuna kadar sürecek bir polemiğin başlamasına neden olmuştur.

1897'de Brüksel Elçiliğinde ikinci kâtipliğe atandı. İttihatçılardan çekindiği için İstanbul'a dönemiyordu. 1899'da Siyasal Bilgiler diplomasını alması sonrasında, II. Meşrutiyet'in ilanına kadar Mısır'da yaşadı. Kahire'de Mısırlı bir prense ait bir çiftliği idare ediyordu. 1903 yılında yaz tatili için gittiği Londra'da Winifred Brun adlı bir İngiliz hanımla evlendi. Bu evliliğinden Selma adında bir kız, Osman adında bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Oğlunun doğumunun hemen ardından eşini kaybetti. II. Meşrutiyet'in ilanından bir gün önce İstanbul'a döndü.

İstanbul'da İkdam gazetesinin başyazarlığının üstlenen Ali Kemal, bir yandan da Dârülfünûn'da Edebiyat Fakültesi'nde siyasi tarih dersleri veriyordu. İlk siyasi partilerden birisi olan Osmanlı Ahrar Fırkası'na girdi. Ali Kemal'in İstanbul'a döner dönmez padişahın huzuruna çıkmış, padişahın iltifatlarını ve verdiği paraları kabul etmişti; bu durum İttihatçıların tepkisine neden oldu. O da yeni eleştiri hedefini İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak belirledi ve İkdam gazetesinde Cemiyet'e karşı ağır eleştiriler içeren başyazılar yazmaya başladı. Hemen bütün çevresiyle sürekli kavga hâlindeydi. Sınıfta öğrencilere Fransa'daki siyasal liberalizmi hararetle övüyor, kendisiyle aynı fikirde olmayan kişilere şiddetle saldırıyor, gençlerin öfkesini bunlara yöneltmeye çalışıyordu. Ali Kemal'in tahrikleri 31 Mart Olayı'nın çıkmasında etkili oldu. Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey'in öldürülmesinin ertesi günü olan 7 Nisan 1909'da Darülfünun'da kalabalık bir topluluğa yaptığı konuşmadan sonra bu konuşmanın etkisinde kalan Darülfünun hocaları ve öğrencileri katillerin yakalanmasını istemek üzere Bâb-ı Âli'ye yürümüşler; sayıları onbinlere ulaşan kalabalığın üstüne ateş açılması sonucu birkaç yüz kişi yaralanmıştı. Ertesi günkü cenaze sırasında da devam eden olayların ve 31 Mart ayaklanmasına dönüşmesi üzerine Selanik'ten gönderilen Hareket Ordusu İstanbul'a gireceği sırada Ali Kemal yeniden Paris'e kaçmak zorunda kaldı (1909). Bu arada Mülkiye'deki görevine son verilmişti.

İttihat ve Teraki Yönetiminin iktidardan uzaklaşmasının ardından 1912 affıyla İstanbul'a geri gelen Ali Kemal İkdam gazetesinde başyazar olarak yazılarına devam etti ancak altı ay sonra hükûmet Bâb-ı Âli Baskını ile devrilince Viyana'ya sürüldü. Üç ay sonra İstanbul'a döndü. 14 Kasım 1913'te Peyam gazetesini yayınlamaya başladı, başyazarlığını üstlendi. İlk başyazısı “Peyamımız, Meramımız” başlığını taşıyordu. Mülkiyedeki hocalığı da geri verilmişti. Mektepler Nazırı Zeki Paşa'nın kızı Sabiha Hanım ile evlendi. Bu evliliğinden Zeki adında bir oğlu dünyaya geldi. Ocak 1913'te İttihat ve Terakki'nin gerçekleştirdiği askerî darbe olan Bâb-ı Âli Baskını'ndan sonra tutuklandı.

Ali Kemal, 22 Temmuz 1914'te, I. Dünya Savaşı'nın başladığı sıralarda, İttihat ve Terakki'nin baskısıyla gazetesini kapatmak zorunda kaldı. Siyasetle ilgilenmeyip öğretmenlik ve tüccarlıkla geçinmeye çalıştı. Bu tutumu 1918'de İttihat ve Terakki liderlerinin bir Alman denizaltısına binip Türkiye'den ayrılışına kadar sürdü.

Ali Kemal, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra 14 Ocak 1919'da yeniden faaliyete geçen Hürriyet ve İtilâf Fırkası'nin genel sekreteri oldu. 4 Mart 1919'da kurulan Birinci Damad Ferit Paşa hükûmetinde Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanlığı), bu hükûmetin Mayıs'ta istifasının hemen ardından kurulan ikinci Damad Ferit Paşa hükûmetinde ise Dahiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanlığı) görevine getirildi. Bu görevde iken Kuvâ-yi Milliye ve Mustafa Kemal Paşa aleyhine emirler yayımladı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin kurucularından birisi oldu. Hükûmet içinde çıkan bir anlaşmazlık yüzünden 26 Haziran 1919'da bakanlıktan istifa etti.
Dârülfünûn'da ders vermeye devam eden Ali Kemal, 1922 Mart ayında Darülfünun öğrencilerinin istifaya davet ettiği dört öğretim elemanı arasındaydı. Öğrencilerin verdiği kararın gerekçesi, hocaların, bağımsızlık, kutsiyet, milliyet hislerine yabancı oluşları, saldırgan şahsiyetleri ile kamu vicdanında mahkûm edilmiş olmalarıdır. Öğrencilerin tepkileri üzerine Ali Kemal ve Cenap Şahabettin 3 Eylül 1922'de Meclis-i Vükela kararıyla görevlerinden azledildi.
Ali Kemal, bakanlığı sırasında başyazarlığını Refik Halit ile Yahya Kemal'in üstlendiği Peyâm-ı Sabah gazetesinin başyazarlığına bakanlıktan ayrıldıktan sonra döndü. Bu gazete, Peyam gazetesi ile ve Mihran Efendi'nin sahibi olduğu Sabah gazetesinin birleştirilmesiyle 1920'de kurulmuştu. Yazılarında acımasız eleştirilerini İttihat ve Terakki'nin devamı olarak gördüğü Anadolu hareketine yöneltti. Ancak Büyük Taarruz'un başarılı olup, İzmir'in kurtulmasından sonra 10 Eylül 1922'de "Gayelerimiz Bir İdi ve Birdir" başlıklı bir yazı yazarak yanıldığını söyledi.

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ardından Ankara Hükûmeti, İstanbul polisinden Ali Kemal'in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara'ya gönderilmesini istedi.
4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal'i Tokatlıyan Oteli'nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklâl Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Ankara'ya götüreceklerini bildirdiler. Ancak Ali Kemal, İzmit'te bölge kumandanı Sakallı Nureddin Paşa'ya teslim edildi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargahı önünde toplanan ahali tarafından linç edildi (6 Kasım 1922). Kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürüldü. Çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırıldı. Asılan cesedi, İsmet Paşa'ya gösterildi. Lozan'a gitmekte olan İsmet İnönü'nün bu durum karşısında sinirlenmesi üzerine Ali Kemal'in ölü bedeni apar topar kaldırıldı. İzmit'te defnedilen Ali Kemal'in mezarı, başına bir mezar taşı veya herhangi bir işaret konulmaması sebebiyle zamanla ortadan kayboldu; uzun araştırmalar sonunda 1950'lerde yeri tespit edilebildi. Falih Rıfkı Atay'a göre Atatürk, Ali Kemal'in öldürülüş şeklinden tiksinerek bahsederdi.

Defin yerini Ocak 1950'de Vatan gazetesinin İzmit muhabiri Cevdet Yakup Baykal buldu. Bunun üzerine "Ali Kemal'in bir mezarı olabilir mi?" diye ateşli bir münakaşa açıldı. Vatan eski bir yazarın vatan haini hâline düştüğünü, linç neticesinde işkenceler çektiğini ve ceza borcunu ödediğini, kendisini ve ailesini bir mezardan mahrum bırakmanın doğru olmadığını ileri sürdü. Nihayet Ali Kemal bir mezar sahibi oldu.

Ali Kemal gazeteciliğinin yanı sıra çeviriler de yapmış, "Ömrüm" adıyla yazdığı anılarını 1914'te Peyam-ı Edebi'de (22 tefrika olarak), sonra da Peyâm-ı Sabah'ta (32 tefrika) yayınlamıştır. Ömrüm, 1985 yılında Ali Kemal'in ikinci eşinden oğlu olan ve Türkiye'nin Bern, Londra ve Madrid büyükelçiliklerini yapmış (ve karısı 1978'de Madrid'de ASALA tarafından öldürülen) Zeki Kuneralp tarafından kitap hâlinde yayınlandı. Bu kitapta, "Ömrüm Sonrası" başlıklı bir bölüm ve bazı ekler de bulunmaktadır. (Ali Kemal: Ömrüm (Yayına hazırlayan Zeki Kuneralp), İsis Yayıncılık, İstanbul, 1985)
Dışişleri Bakanlığı'nda AB genel müdür yardımcılığı yapan (ve o dönemde AB Komisyonu Türkiye temsilcisi olan Karen Fogg ile ilginç yazışmaları ile gündeme gelen) Selim Kuneralp, Ali Kemal'in torunudur. Selim Kuneralp, Stockholm büyükelçiliği ve Seul büyükelçiliğinden sonra dışişleri bakanlığı müsteşar yardımcılığı görevini yürütmüş, AB daimi temsilciliği görevinde bulunduktan sonra bakanlık müşavirliğine getirilmiştir.
Ali Kemal'in ilk eşi olan İngiliz hanımından olan öz torunu Stanley Johnson'ın oğlu olan 

Ali Kılıç ya da bilinen adıyla Kılıç Ali (1885, Beşiktaş - 14 Temmuz 1971, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi. Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün kurucuları arasındadır.

Baba tarafı Rodos'tan gelme "Hüsrevoğulları" sülalesine mensup olup sülalenin diğer bir adı da "Yeşilimamoğulları"dır. Babasının anne tarafı ise Kafkasya'dan 1800'lü yılların sonunda Hendek'e göçen Abhazlardandır. Babası Tevfik Bey askerdir ve Saray Muhafız Kıtasında miralaylığa kadar yükselmiştir. Annesi Demsaz Hanım ise genç yaşta Osmanlı Sarayına verilmiş, orada yetişmiş, daha sonra da "çırağ" edilerek Tevfik Bey'le evlendirilmiştir. Asaf bu ailenin tek erkek ve en büyük çocuğudur. Vesiret, Naime ve Nedime isminde üç tane de kız kardeşi vardır.
3 Mart 1906 tarihinde İstanbul Gedikli Küçük Zabit Mektebi'ni (Astsubay Okulu) bitirir. Harp okulu öğrencisi olmamasına rağmen başarılı hizmetleri nedeniyle 1909'da teğmenliğe, 1915'te üsteğmenliğe yükseldi. Balkan Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi'nde görev aldı ve bu sırada bacağından yaralandı. Asaf Üsteğmen İstanbul'da görev yaparken karargah çadırının hemen yanında bulunan bir konaktaki Hümeyra adındaki bir kıza uzaktan aşık olur. Bacağındaki yaranın tedavisi için Almanya'ya giden Asaf 1916 yılında dönüşünde Bakırköy'de yaşayan güzel kızı bulup evlenmiş. 1918 yılında yüzbaşılığa terfi eder. Bu sırada "Birinci Sınıf Harp Nişanı" ile taltif edilir. Ardından Genelkurmay Başkanı Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa'nın yaveri olarak Kafkas İslam Ordusu'na katılarak Bakü'ye gitti.
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yenilgiye uğraması üzerine İstanbul'a döndü.
Birinci Dünya Savaşından sonra İstanbul'dadır. Bu sırada eski komutanlarından Nuri Paşa'nın kendilerine haber yollamasıyla Orta Asya'da bulunan Enver Paşa'nın yanına gitmek için arkadaşları Yüzbaşı Selim (Yörük) ve Yüzbaşı Osman (Tufan) ile birlikte Orta Asya'ya gitmek için çareler ararlar. Ancak ellerinde para yoktur ve bu sorunu halletmek için geçmiş yıllardan tanıdıkları İttihat Terakki'nin eski mesul muhasibi Celal Bey'e (Bayar) (Galip Hoca adıyla da bilinir) başvururlar. Celal Bey onlara "İstediğiniz parayı vereyim, Orta Asya'ya gidin. Enver Paşa'nın ordusuna katılın, ama iyi düşünün; geri döndüğünüzde acaba Anadolu'yu yerinde bulabilecek misiniz? Bana kalırsa Sivas'a gidip Mustafa Kemal'e katılın." der. Bunun üzerine arkadaşları ile birlikte Anadolu'ya geçerek 1 Eylül 1919'da Mustafa Kemal'in Sivas'taki karargahına ulaşır. Ancak Mustafa Kemal, Enver Paşa'nın adamları olarak bildiği bu üç genci önce kabul etmek istemez, onları "Enver Paşa'nın casusları olarak görür. Yine de Asaf Bey Mustafa Kemal'in verdiği her görevi yerine getirir, sonra da bir sınavdan geçer. Mustafa Kemal nedense Asaf ismini beğenmediğinden nereli olduğunu sorar. "İstanbulluyum. Beşiktaş Valideçeşme Kılıç Ali Mahallesi'ndenim" cevabını alınca Asaf Bey'e Kılıç Ali ismini verip arkadaşları ile birlikte Güney Cephesinde Ayıntab (Antep) ve Maraş'ta görevlendirir.
28 Ekim 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa tarafından Maraş, Antep yöresinde Ayıntab-Maraş ve Havalisi Kuvâ-yi Milliye Komutanı olarak Kuvâ-yi Milliye'yi kurmakla görevlendirildi. Fransız ve Ermenilere karşı Milli Direnişi örgütler. Bölgede bulunan Fransız İşgal Kuvvetlerinin komutanına meydan okuyan mektuplar yazmaktan da geri durmaz. Bu göreve giderken de Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle, Beşiktaş'ta oturduğu mahalleden hareketle, sonradan adı yerine geçecek olan kod adını (Kılıç Ali) aldı. Karayılan ve Şahin Bey ile birlikte çıkan ayaklanmaları ve Kırşehir İsyanı'nı bastırdı. Keferdiz (Sakçagözü) ağası Hurşit Ağa'nın konağını karargâh olarak kullandı ve Hurşit Ağa'nın 200'den fazla silahlı adamının askeri taktiklerini koordine etti. Yine Hurşit Ağa'nın kişisel servetiyle aldığı silahların ve cephanenin bölgedeki direnişçilere ulaşmasını sağladı. Ağrı İsyanı sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde üyelik yaptı. Başarılarından ötürü 21 Ekim 1923 tarihinde Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. II. Dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi Üyeliği yapmıştır.
Kılıç Ali 1919 yılından 1938 yılına kadar Atatürk'ün yanından hiç ayrılmamıştır. Tarihi Park Otel'in sahibi olan Ermeni asıllı bir Türk vatandaşının zamanında anlattığına göre "Atatürk, otelde arkadaşlarıyla yemek yerken, birden elektrikler söndü. Birkaç dakika sonra yine geldi. Ortalık aydınlandığında görünen manzara şu idi: Atatürk'ün yanında bulunan Kılıç Ali ve diğer kişiler, ellerinde tabancaları, Gazi'nin üzerine vücutlarını siper etmiş bekliyorlardı."
1920-1938 yılları arasında Antep milletvekilli olarak TBMM'de bulundu. Atatürk'ün 1938 yılında ölümünden sonra Cumhurbaşkanı İnönü tarafından 1939 seçimlerinde aday gösterilmemiştir. 7 Haziran 1934 tarihinde Milis Albay rütbesiyle ordudan emekli oldu. Hurşid Ağa'nın Hatay'ın anavatana katılması için Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'e verdiği desteğin devletle koordinasyonunu sağladı. Kılıç Ali İş Bankası'nın da kurucu üyelerindendir ve banka yönetim kurulunda 1960 yılına kadar görev yapmıştır. 1961'de Yeni Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı.
Cumhuriyet tarihinin ilk kadın seramikçisi Füreya Koral ile evlendi. Yalın Kılıç, futbolcu ve teknik direktör Gündüz Kılıç, Keskin Kılıç ve yazar Altemur Kılıç'ın babasıdır.
14 Temmuz 1971 tarihinde İstanbul'da öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda defnedildi.

Hatıralarını Anlatıyor (1955)
Atatürk'ün Hususiyetleri (1955)
İstiklal Mahkemesi Hatıraları (1955)

Ali Münif Yeğenağa (d. 1874, Adana - 4 Ocak 1951, Adana), Türk devlet ve siyaset adamı.
Mülkiye Mektebi'ni bitirdikten sonra (1896) çeşitli yerlerde kaymakamlık ve valilik yaptı. II. Meşrutiyet 'in ilanından sonra Görice mutasarrıfı iken 8 Kasım 1908'de 49 oy alarak Adana mebusu seçilmiştir. Ancak 1910 yılı Eylül'ünde bu görevinden ayrılarak Ankara Valiliğine atanmıştır. Meclis-i Mebusan'da bulunduğu süre içinde kâtiplik yapmış, Dahiliye Encümeni Reisliğinde bulunmuştur. Nafıa Nazırlığı da yapan Ali Münif Bey, Beşir Efendinin ölümü üzerine 3 Şubat 1918'de Halep'te yapılan ara seçime katılmış ve 241 oy alarak mebus seçilmiştir. 1915-1917 yılları arasında Cebel-i Lübnan Sancağı'nın mutasarrıflığı yapmıştır. Talat Paşa Hükûmeti'nde Nafıa Nazırlığı (Bayındırlık Bakanlığı) yaptı (1917-1918). I. Dünya Savaşı sonrası Anadolu'nun işgaline tepki göstermek ve işgali protesto etmek amacı ile çalışmalara başladı. 1 Aralık 1918 tarihinde işgallere karşı kurulan Kilikyalılar Cemiyeti 'nin kurucuları içinde yer aldı. Mondros Ateşkes Antlaşması'dan sonra İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürgüne gönderildi. Serbest kaldıktan sonra Adana belediye başkanlığı yaptı (1922-1926). TBMM III. Dönem Mersin, IV. Dönem Adana, V., VI., VII. ve VIII. Dönem Seyhan Milletvekilliği ile III. Dönem Dâhiliye Encümeni Reisliği yapmıştır. Ali Münif Yeğenağa 4 Ocak 1951 tarihinde Adana'da öldü.

Ali Rıza (1839/1841, Selanik - ?, Selanik), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün babasıdır.
Selanik yerlilerinden Ali Rıza Efendi, evkaf memurluğu, gümrük memurluğu ve ticaretle uğraştı. Zübeyde Hanım ile evliliğinden altı çocuk sahibi oldu, dördünü salgın hastalıklardan kaybetti. Oğlu Mustafa'yı okumaya teşvik etmesi, modern bir eğitimi alması için çabaları ile hatırlanır.

1839 yılı civarında Selanik'te doğduğu bilinir. Babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi, annesi Ayşe Hanım'dır. Ailenin Hatice, Nimeti, Ali Rıza ve Mustafa adlı dört çocuğundan birisidir. Kardeşi Mustafa, bebekken beşikten düşerek ölmüş ve Ali Rıza Efendi kendi oğluna "Mustafa" ismini, kardeşi Mustafa'nın anısını yaşatmak üzere vermiştir.

Isaac Frederick Marcosson, Ernst Jaeckh, Andrew Mango ve diğer bazı kaynaklar Ali Rıza Efendi'nin Slav veya Arnavut kökenli olduğunu iddia etmiştir. Falih Rıfkı Atay, Vamık Volkan, Norman Itzkowitz, Müjgân Cunbur, Numan Kartal ve Hasan İzzettin Dinamo'ya göre, babasının ailesi 14-15. yüzyılda Karaman'dan veya Aydın/Söke'den gelerek Makedonya'nın Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık köyüne yerleşen, oradan da 1830'larda Selanik'e göç etmiş olan Kocacık Yörüklerindendir. Falih Rıfkı Atay, Ali Rıza Efendi'nin ailesinin Selanik'e Söke'den göç ettiğini ifade etmiştir.
Sözlü geleneğe göre Ali Rıza Efendi'nin babası Hafız Ahmet'in doğum yeri, Kocacık köyüdür. Ali Güler'e göre Kızıl Hafız Ahmet ile amcası Hafız Mehmet'in taşıdığı "Kızıl" lakabı, ailenin "Kızıl Oğuz Türkmenleri" de denilen Kocacık Yörüklerinden olması ile açıklanır.
Kızıl Hafız Ahmet Efendi, erişkin yaşta iken Selanik'e göç etmiştir. Doğup büyüdüğü Kocacık köyü günümüzde Kuzey Makedonya'da, Merkez Jupa Belediyesi'ne bağlı bir köydür. 2014 yılında köyde tarihî fotoğraflardan esinlenerek iki bina inşa edilmiş ve Ali Rıza Efendi Anı Evi adıyla ziyaret açılmıştır.

Ali Rıza Efendi, ilkokulu Selanik'teki Abdi Hafız Mahalle Mektebi'nde okudu. Bir süre Evkaf İdaresinde ikinci kâtip olarak memurluk yaptıktan sonra Rüsumat (Gümrük) İdaresi'nde gümrük memurluğu yaptı.
Langaza'dan gelip Selanik'e yerleşen Sofuzadeler ailesinden Zübeyde Hanım ile 1870 veya 1871 yılında evlendi. Çocukları Fatma 1872'de, Ahmet 1874'te, Ömer 1875'te Ali Rıza Efendi'nin Yenikapı mahallesindeki baba evinde doğdu. Ömer'in doğduğu sene, ilk çocukları Fatma vereme yakalanıp öldü.
Ali Rıza Efendi, 1876 yılında Osmanlı-Sırp Savaşı'nın başladığı günlerde üsteğmen rütbesiyle Selanik Askerî Milliye Taburu'nda gönüllü askerlik yaptı. Selanik'in Islahane Mahallesi'nde, Emir Bostan'da ve Numan Paşa Camii avlusunda askeri talimler yaptırdı. Bu görevi sırasında taburu ile İstanbul'a gitti. Tabur, 93 Harbi'nin sonucu alınmadan padişah tarafından lağvedilmiştir.
Aynı yıl, diplomatik bir krize yola açan Selanik Vakası'nın elebaşlarından olduğu iddiasıyla babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi hakkında yakalama kararı çıktı. Ahmet Efendi kaçarak dağa çıktı ve artık "Firari Ahmet Efendi" olarak anılmaya başladı. Ailesine yedi yıl sonra Ahmet Efendi'nin ölüm haberi gelmiştir.

Ali Rıza Efendi, gümrük memurluğu görevini Selanik yakınlarında Olimpos Dağı eteklerinde, Çayağzı veya Papazköprüsü denilen dağlık, ıssız, tehlikeli bir sınır geçidinde yaptı. Görev icabı ailesi ile gelip yerleştiği bu yerde birkaç yıl çalıştıktan sonra gümrük memurluğunu bıraktı. Bölgede asayişin bozulması ve Rum çetelerinin sürekli baskınlar yapması üzerine ailesinin güvenliğini sağlama endişesi görevi bırakmasında rol oynadı.
Gümrük memurluğu sırasında tanıştığı tüccarların etkisi ile kereste ticaretine başladı. Başlangıçta bu işte başarılar elde etti ancak yöredeki Rum eşkiyaların saldırıları yüzünden büyük zarar gördü. Ticaretten kazandığı para ile Islahane semtindeki pembe boyalı ahşap evi yaptırdı. Dördüncü çocuğu Mustafa, 1881'de bu evde doğdu. Diğer iki oğlu Ömer ve Ahmet, 1883'te Papazköprüsü'nde difteriden öldü. Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Efendi'nin iki çocukları daha oldu. Makbule 1885'te, Naciye 1889'da doğdu.
Rum eşkiyalara haraç vermeyi reddeden ve eşkiyaların faaliyetleri sonucu işleri bozulan Ali Rıza Efendi, yaşamını Selanik'te sürdürdü ve kereste işinden sonra tuz ticareti yaptı. Satışlar iyi gitmeyip tuzlar depoda eriyince dükkanını kapadı. Memurluğa tekrar girme girişimi başarısız oldu.

Ticari hayatındaki başarsızlıklar nedeniyle büyük bir moral çöküntüsü yaşayan Ali Rıza Efendi, ağır bir hastalık geçirdi. Bu dönemde okul çağına gelen oğlu Mustafa ile yakından ilgilendi. Onun modern bir eğitim alması için uğraştı. Oğlunu mahalle mektebinde değil, yenilikçi bir okul olan Şemsi Efendi Mektebi'nde okutmak için ısrarcı olması, Mustafa Kemal'in hayatında olumlu bir etki olmuştur. Oğlunu daima, “adam olmak için okumak, öğrenmek şarttır. Başka çaresi yoktur” sözleriyle okumaya teşvik ettiği bilinir.
Ali Rıza Bey kimi kaynaklara göre 1888'de, kimine göre 28 Kasım 1893 tarihinde bağırsak veremi nedeniyle öldü. Selanik'teki Hortacı Süleyman Camisi haziresine defnedilmiştir. Bu cami 1912'de kiliseye çevrilmiş, mezarlar tahrip edilmiştir.

Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam adlı kitabında Ali Rıza'nın tek fotoğrafının, 1877 sonları veya 1878'de Asakir-i Milliye Taburu'nda üsteğmen rütbesiyle görev yaparken çekilen bir fotoğraf olduğu belirtilir.
Falih Rıfkı Atay ise "Çankaya" adlı eserinde Atatürk'ün bu fotoğraf için "Bu adam bizim peder değildir" dediğini aktarmaktadır. Falih Rıfkı'ya göre Ali Rıza'nın bilinen bir fotoğrafı yoktur.

İhsan Sungu, Atatürk'ün Babası Ali Efendi, Belleten Cilt 3 Sayı 10, 1939
Mustafa Kemal Atatürk'ün Ailesi ve Hayatı21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Rıza Paşa ya da Düztaban Ali Rıza Paşa (1860 - 31 Ekim 1932), Osmanlı Devleti'nin son yıllarında Harbiye Nazırı ve Bahriye Nazırı, Ayan Meclisi üyesi ve 2 Ekim 1919 - 3 Mart 1920 tarihlerinde VI. Mehmed saltanatında ve İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönemde Sadrazamlık görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı, Osmanlı müşiri.
1860 yılında İstanbul'da doğdu. Jandarma Binbaşısı Tahir Efendi'nin oğludur. 1886 yılında Mekteb-i Harbiye'den mezun oldu. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Askerî Harekât Dairesi Müdürlüğü görevini yaptı. 1903 yılında Manastır Valiliği görevini yaparken Manastır'daki Rus Konsolosunun öldürülmesi konusunda sorumlu olduğu gerekçesiyle Rusya'nın ısrarı üzerine Trablusgarp'a sürüldü.
14 Ağustos 1908'de Harbiye Nazırı oldu ama İttihat ve Terakki Partisi'nin itirazı üzerine 41 gün sonra görevden alındı. 1909 ve 1918 yıllarında iki kez Bahriye Nazırı oldu. 1912-1913 yılları arasında Balkan Savaşı'nda Garp Ordusu Başkomutanlığı yaptı. Daha sonra İstanbul'un işgal altında bulunduğu yıllarda 2 Ekim 1919 - 3 Mart 1920 tarihleri arasında sadrazamlık yaptı. Anadolu'da teşkilatlanan Kuvâ-yi Milliyeci'lerle anlaşmanın kaçınılmaz olduğunu görerek, Heyet-i Temsiliye ile ilişki kurdu ve Salih Paşa'yı, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için, Amasya'ya gönderdi. Kuracağı kabinede Heyet-i Temsiliye'nin isteklerini dikkate alacağına söz verdi. Fakat Kuvâ-yi Milliye'nin yönetim gücünü ele geçirmeye ve Heyet-i Temsiliye'yi kaldırma çabalarına girişti. 1920 yılında Müttefik Devletlerin baskısı karşısında istifa etmek zorunda kaldı. 1922 yılındaki Son Osmanlı kabinesinde Nafıa ve Dahiliye Nazırıydı.
31 Ekim 1932 tarihinde İstanbul Erenköy'de öldü ve İçerenköy Mezarlığı'na defnedildi.

Ali Rıza Septioğlu (1913; Palu, Elazığ - 5 Eylül 2001, Ankara), Türk siyasetçi ve eski Devlet Bakanıdır.

1913 yılının Temmuz ayında Palu'da dünyaya geldi. Babası Şeyh Sadin Septioğlu, annesi Halime hanımdır. İlk ve ortaokulu doğum yeri Palu'da bitirdi.

Septioğlu siyasete, 1945-1946 yıllarında Palu'da teşkilatlanmaya başlayan Demokrat Parti'de idare heyeti üyesi olarak başladı. 1957 yılında ise Demokrat Parti Palu ilçe başkanı olmuştur. Septioğlu'nun siyasete atıldığı dönemlerde Palu, nüfus bakımından ve toprak arazisi olarak Elâzığ’ın en büyük ilçesidir. Bu sebepten mütevellit devamlı Elazığ siyasetinde belirleyici unsur olmuştur. Ali Septi’nin manevi mirası da eklenince Septioğlu’nun siyasi hayatı devamlı büyüyüp gelişmiş ve bu manevi iklim kendisine büyük avantaj sağlamıştır.1960 ihtilalinde tutuklanmış ve sonra serbest bırakılarak devamlı gözetim altında bulundurulmuştur. Adana'da ticaretle uğraşırken, babasının “memlekete dön ve belediye başkanlığına aday ol!" demesi üzerine Palu'ya dönerek 17 Kasım 1963 yılında yapılan belediye başkanlığı seçimini bağımsız olarak kazanıp Palu Belediye Başkanı olmuştur. 1964 yılında Adalet Partisi'ne girmiş ve 1968 yılında yapılan belediye başkanlığı seçimini kazanmıştır. 12 Ekim 1969 yılında yapılan milletvekili seçimlerine katılmak amacıyla belediye başkanlığından istifa etmiş ve milletvekili seçimini bağımsız olarak kazanarak milletvekili olmuştur. Ferrokrom tesislerinin Elazığ'a kurulması karşılığında, Elazığ ilinde bağımsız olarak seçilen, Elazığ ve Palu belediye başkanlarıyla birlikte yeniden Adalet Partisi'ne katılmıştır. 1973 yılında yapılan milletvekili seçimlerinde ikinci sıradan aday gösterilince milletvekili seçilememiştir. 1977 seçimlerinde ise Septioğlu ön seçim istemesine rağmen AP genel merkez bu isteğini kabul etmemiştir. 1977 seçimlerinde yine ikinci sıradan aday gösterilmiş ve yerini beğenmediğinden dolayı istifa ederek yeniden bağımsız milletvekili adayı olarak seçimlere girip milletvekili seçilmiştir. Türk siyasetinin önemli kilometre taşlarından olan ve çokça tartışılan ve 11'ler olayı olarak, aynı zamanda Güneş Motel olarak anılan milletvekili transferleriyle birlikte bakan olmak karşılığında, 5 Ocak 1978 günü kurulan dışarıdan destekli ve bağımsızlardan oluşan Ecevit hükûmetine bakan olmak şartıyla destek vermiştir. Kurulan bu hükûmette 18.06.1979 tarihine kadar devlet bakanı olarak görev yapmış ve bakanlık görevi 18 aya yakın sürmüştür. Sonra hükûmetin gidişatını ve Türkiye'nin içinde bulunduğu şartların düzelemeyeceğini varsayarak bazı arkadaşlarıyla bakanlıktan istifa etmiş ve yeniden bağımsız milletvekili olmuştur. Demirel’in çağrısı üzerine yeniden Adalet Partisi'ne geçmiştir. 12 Eylül ihtilalinden önceki son Demirel hükûmetine evet oyu vermiştir. 19. ve 21. Dönem meclislerini en yaşlı üye sıfatıyla açtı.

Evli ve altı çocuk babasıydı. Oğlu Faruk Septioğlu XXIII. Dönem Elazığ milletvekili olmuştur.

Gürcü Ali Sâib Paşa (1836, Talas – 1891, İstanbul), Gürcü asıllı Osmanlı seraskeri, müşîri ve devlet adamıdır.
Vaktiyle Talas'a yerleşen Gürcü bir âilenin oğludur. 1851'de Mekteb-i Harbiye'den Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Kırım Savaşı'nda bulundu. 1876-1877 Osmanlı-Sırp Savaşı'nda gösterdiği üstün başarılarından dolayı Müşîr rütbesine terfî etti.
Ekim-Kasım 1872'de Zaptiye müşîri, Mart-Mayıs 1873'te İşkodra vâlisi, Mayıs-Ağustos 1873'te Tophâne müşîri, Ağustos 1873-Eylül 1874 târihlerinde 3. Ordu Komutanı, Temmuz 1874-Ocak 1875 târihlerinde Manastır vâlisi, Ocak-Ağustos 1875'te Serasker, Haziran-Eylül 1875'te ilâveten Tophâne müşîri, Eylül 1875-Mayıs 1876 târihlerinde Manastır vâlisi, Nisan 1877-Mayıs 1878 târihlerinde 3. Ordu komutanı, Şubat 1879-Ağustos 1891 târihlerinde Tophâne müşîri ve Eylül 1885-Ağustos 1891 târihlerinde Serasker olarak görev yaptı.
Manastır ve İşkodra vâlilikleriyle Tophâne Nâzırlığı ve iki kez de Seraskerlik görevinde bulundu.
Doğum yeri olan Talas'ta ilkokul, cami ve hamam gibi eserler de yaptırdı. 1891 yılında İstanbul'da öldü. Mezarı Sultan II. Mahmud Türbesi'nin bahçesindedir.

Ali Şevket Öndersev ya da Ali Şevket Önder (1884, Selanik - 26 Ağustos 1951, İstanbul), 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkıp ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatan heyet içinde Mustafa Kemal Paşa'nın emir subayı olarak yer almıştır. 1935 yılında 5. dönem TBMM Gümüşhane milletvekili olarak TBMM'ye giren Öndersev, yazar Duygu Asena'nın dedesidir.

1884 yılında Selanik'te doğdu. Harp Okulu'nda öğrenim gördü. Askerî öğrenimini tamamladıktan sonra katıldığı I. Dünya Savaşı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın karargâhında görev yaptı.
9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'nın emir subayı olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan heyet içinde yer aldı. Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Bilecik'e yerleşerek çiftçilik ve ticaretle uğraştı. 1935 yılında 5. dönem TBMM Gümüşhane milletvekili olarak görev yaptı. Evli ve dört çocuk babası olan Ali Şevket Öndersev, Duygu Asena'nın dedesidir.

Allah (Arapça: الله, romanize: İbrahimî dinlerin kitaplarında Tanrı kişileştirilmiş bir yaratıcıdır. Birincil kişi olarak konuşur ve bazen insanların karşısına "insan görüntüsü" ile çıkar. İslam'da Allah Müntakim (intikam alan), Mütekebbir (büyüklenen)dir. Ayrıca Sabur (çok sabırlı), celil (Celalet; 1/azamet, 2/hiddetlilik, hışım), rahim (çok merhametli), halim (yumuşak huylu), vedud (sevecen) gibi insani duygular ifade eden isimlerle de anılır ve insana ait özelliklerin de aslında Allah'a ait olduğu ifade edilir. Hristiyanlıkta Tanrı baba gibi, Sufîlikte arkadaş gibidir. Tanah'ta da Yahve'nin sık sık kişileştirildiği görülür.
Tanrı hakkında teşbihi antropomorfik bir dil kullanılıp kullanılamayacağı Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünce tarihinde oldukça yoğun tartışmaların konusu olmuştur. İbrahimî dinlerin kutsal kitaplarında Tanrı'yı teşbih eden, antropomorfik örneklere rastlanabileceği gibi O'nu yaratıklara benzemekten tenzih eden ifadelere de rastlanmaktadır. Genel bir bakışla Kur'an ve Kitâb-ı Mukaddes'te tenzihten çok teşbihin var olduğu söylenebilir.

Allah, aslen Arapça bir kelimedir. 
Bazıları İbranicedeki “İyl” veya Süryanice ve Kildancadaki “İlaha” kelimelerinden türediğini ileri sürmüşlerdir. Elbette sırf benzerlik, kelimenin Arapça olmadığına ve başka dillerden alındığına delalet etmez.

İsmail Hakkı Altuntaş "Allah kelimesinin 'ilah'dan türetilmiş olduğu bunun da Sami dinlerin ortak kullanımı olan El/İl den türetilmiş olduğu daha kabul edilebilir bir görüştür. Pagan baş Tanrısı ölümsüz El'in isminin geçirdiği linguistik değişmelerin Hem Yahudilere hem Müslümanların hem de diğer birçok dinin Tanrı isimlerinin oluşumunda katkıda bulunmuş olacağı ihtimali kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Bütün dinler bir önceki dinlerin inanç, dil, kültür, yaşam, dünya görüşü gibi birçok ögelerinden beslenerek gelişmişlerdir. Aramice konuşan İsa da Tanrı'ya son nefesinde şöyle diyordu: 'Eli, Eli, lama şevaktani', ‘Tanrım, Tanrım beni neden terk ettin?” demiştir.
Arapçadaki “ilah” adının, Süryanice olduğu, “Laha” veya Aramice “alâha” kelimesiyle ilgili olacağı üzerinde duranlar da olmuştur.
Diyanet İşleri Başkanlığına göre İslamda Allah'ın tek, karşıtı, benzeri ve ortağı olmayan yaratıcının "özel adı" olduğuna, ayrıca bu ismin kemal, cemal ve celal sıfatlarının ifade ettiği anlamların tamamını kapsadığına, ismin Türkçe "Tanrı", Arapça "ilah", İngilizce "god", Almanca "gott", Farsça "hüda" gibi Tanrı için ad olarak kullanılan bütün kelimelerden farklı olduğuna inanılır.
Buna göre İlah, tanrı, rab gibi kelimeler cins adı sayılır, çoğul olarak kullanılabilirler.
Diyanet İşleri Başkanlığınca Allah isminin "el-ilah" kelimesinden türediği görüşü tercih edilmiştir.

İslam öncesi değişimler: İbrani dini metinlerindeki Tanrı ile ilgili insanbiçimci anlatımlar zaman içerisinde hafifletilir veya yok edilirler. Örneğin Kitab-ı Mukaddes'teki Yunus kitabının, Midraş türü, tarihi bir gerçekliğe dayanmayan, eğitim veya öğüt amaçlı Tevrat kıssasında Yahudi tercümanlar, antik metindeki insanbiçimci betimlemeleri kaldırmıştır.
Yunus 1:6'da Masoretik Metin'de (MT) "... Tanrı belki halimizi görür de yok olmayız..." diye yazarken Yunus Targum'unda bu pasaj "...belki Tanrı'dan üzerimize rahmet gelir..." yazmaktadır. Gemi kaptanının teklifi tanrısal geleceği değiştirmekten çok tanrısal acımayı elde etmeye yöneliktir. MT'de Yunus 3:9'da "Belki o zaman Tanrı düşüncesini değiştirip bize acır, kızgın öfkesinden döner de yok olmayız" derken Targum'da "Her kimin anlayışında günah varsa tövbe etsin ve Tanrı tarafından bize acınacak" yazar. Tanrı düşüncesini değiştirmemektedir, acımaktadır.
Muazzez İlmiye Çığ'a göre İbrahimi dinlerde tanrı tarih içerisinde insanbiçimci tanımlamalardan arındırılarak daha soyut kavramlarla ifade edilen, değişerek gelişen bir figürdür. Başlangıçta gökte bir saray içerisinde, etrafında bir sürü yaratıkla yaşayan, göğe merdivenle inip çıkan, diğer tanrıları da tanıyan insan biçiminde bir aile veya klan tanrısı iken, zaman içerisinde seks yaşamları ve insani özellikleri yok edilerek sadece melekler ve şeytanlar üzerinden konuşan ulusal ve son aşamada evrensel tanrı figürüne dönüşür. Bu aşamada evrenin yaratıcısı olan Tanrı; sonsuz, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir tanrıdır. Günümüzde İbrahimî dinler Tanrı'nın zamandan ve mekandan bağımsız olduğuna inanır, bu yüzden Tanrı somut evrenden bağımsızdır ancak yine de yakarışları duyar ve tepki verir.

Tek ve benzersiz Allah inancı İslami tevhid inancının temelidir. "Allah" sözcüğü Kur'ân'da 2699 kez tekrarlanır. İhlas Suresi, İslâm'ın Allah inancını özetler: "De ki; O Allah bir tektir. Allah Samed'dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve O'na hiçbir şey denk olmamıştır."
Bunun yanında; "Allah, Âdem'i kendi biçiminde yarattı", "Resulullah buyurdular ki: "Biriniz sırtüstü uzanıp, sonra da ayak ayak üstüne atmasın.", Resulullah'ı dinledim, "O gün bacak açılır ve secdeye çağrılırlar ama güç yetiremezler" (Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak şöyle diyordu: "Rabbimiz baldırını açar, her mü'min erkek ve her mü'min kadın O'na secde eder. Dünyada iken kendisine ikiyüzlülük ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür ve benzeri anlatımlar dini kaynaklarda yer alır.
Din bilginleri yaratıklara benzemeyen ve her türlü eksik sıfatın dışında tutulduğunu, Allah anlatımıyla çelişen insan biçimci anlatımları müteşâbih (kapalı anlamlı) olarak nitelendirip gerçek anlamının bilinemeyeceğini söylerler.
Kur'an ve hadis anlatımlarında Allah kızar ve öfkelenir, "öç alma" yoluna gider, yatışır, düşünür, acır (Rahim), bağışlar; "efendi (Rabb) ve "kral" (Melik) olur, evi ve tahtı vardır. "Zorba" (Cebbar), "sevecen, "(Vedûd), öfkelidir (Celil). Kur'an'da insansı bir dil ile Muğire Oğlu Velid'e zenim (soysuz) şeklinde hakaret edilir. Kur'an'da Allah'ın 99 ismi arasında verilen intikam alan, sabırlı olan gibi isimler ile (ant içme, beddua etme, hikâyeler anlatma, kendisine dostlar ve düşmanlar edinme gibi) eylemler kişisel tanrı olarak tanımlanan ve Tanrı'ya insanî sıfatlar atfeden diğer örneklerdir.
İslamda selef devri olarak adlandırılan, başlangıçta sorgulanmayan ve inanç açısından sorun olarak görülmeyen Allah'ın zatı, sıfatları ve eylemleriyle ilgili inancın teşbih-tenzih tartışmaları üzerinden belirli değişimler geçirdiği, gökyüzünde arşta (koltuk) oturan, iki eli, yüzü, "gözler"i, karnı, bacağı gibi insani sıfatlarla tanımlanan yaratıcı inancının kelamcılar tarafından sorgulandığı, bu kapsamda farklı görüş ve mezheplerin ortaya çıktığı görülür.

Maturidi-Eşari: Görme ve duyma gibi sınırlı bir insan-tanrı benzetmesini kabul eder. Kur'an'da geçen Allah'ın eli, yüzü vb. ifadeler müteşabih kavramı ile açıklanır.
Şiî: Sembolik ifadelerle Allah'ın anlatılmasını onaylar.
Sufî: Allah'ın şeklinin olmadığına, sonsuz olduğuna, şimdiki halimizin onu görmeye gücünün yetmediğine ve Allah'ın "her yerde" olduğuna inanır.
Mutezile-Cehmiyye: Cehmiyye ve İslamda akılcı mezhep olarak bilinen Mutezile Tevhide aykırı bularak Allah'ın herhangi bir şekilde insana benzetilmesine karşı çıkar ve soyutlama yapar.
Mücessime, Müşebbihe, Selefi, Vahhabi: Allah'ı teşbihlerle anlatır, ona gerçek anlamda el-yüz atfeder ve arşta oturduğunu kabul eder. Selefiliğin teorisyeni kabul edilen İbni Teymiyye "Allah, arş kadardır, ne ondan büyük ne de ondan küçüktür." ifadelerini kullanmıştır.
Tefvizcilik: Müteşâbih ayetleri sorgulamaz ve olduğu gibi kabul eder. Tamamen zahirî ispat etmeye çalışmaz veya te'vil etmez. Onun yerine ayeti olduğu gibi kabul edip bu soruları sormaz ve dile getirmez. Selef-i Salihîn'de bunun yapıldığı görülmektedir.
İslam din felsefesinin geleneksel adı olan Kelâmcılıkta Allah'a zaman ve mekan izafe edilmesi onun cismanileştirilmesi olarak değerlendirilir. Ayrıca Allah'ın insana benzetilmesi müşebbihe olarak tanımlanır, İslâmdışı ve küfür kabul edilerek reddedilir. Tevrat'taki "Yakup ile güreşe tutuşan Tanrı" (Hoşea 12:3) ve Hristiyanlık üçlemesindeki "Baba Tanrı" figürü eleştirilir. Kelâmcılar Kur'ân ve kudsi hadisler gibi İslâmî kaynaklarda kullanılan Allah'a mekân (gök, arş (taht) izafe eden (Taha-5 ve Araf 54)) ve “Allah'ın eli” Allah'ın yüzü”, "insanın Rahmân suretinde yaratılması" gibi ifadelerle Allah'ın işitmesi, görmesi gibi ifadeleri mecazi ifadeler olarak tanımlarlar.

Allah melekler tarafından taşınan ve kendisine övgüler sunularak etrafında dönülen arş adı verilen bir tahtta oturur. Âlemin idaresi de buradan yapılmaktadır. Arş koç veya insan, arslan, öküz, kartal yüzlü meleklerce taşınır. Bazı rivayetlerde sayıları dört olan taşıyıcıların sayısının ahirette bazı peygamberlerin de katılmasıyla sekize ulaşacağı, Allah'ı tespih ederken Arapça, diğer zamanlarda ise Farsça konuştukları rivayet edilir. Malzeme ve ebad: Rivayetlere göre arş nurdan, nur suyundan veya yakuttan yaratılmış büyük sütunları bulunan bir tahttır. Arş altı, üstü, sağı, solu, ağırlığı, gölgesi, köşeleri, sütunları olan, kubbe şeklinde büyük bir nesnedir. Yedi gök ile yer, kürsüye göre çölün ortasına atılmış bir yüzük halkası, Arşın kürsüye göre büyüklüğü ise, çölün halkaya olan büyüklüğü kadardır. Yeri: Arş yedinci göğün üzerindeki firdevs/ adn cennetinin üstünde, Allah da arşın üzerinde bulunmaktadır. Güneşin yörüngesi arşın altındadır ve güneş ışığını arşın nurundan alır.

Allah'ın sıfatları İslam akait mezheplerini oluşturan ve kendilerine kelamcı denilen İslâm felsefecileri tarafından tanımlanan sıfatları ifade eder. Tartışmalar İslam entelektüelizminde zamanla daha soyut (müteal, varlıküstü) bir tanrı tanımlamasını da beraberinde getirmiştir. Kelamda Allah'ın vücudu veya varlığı, şuunat olarak ifade edilen fiilleri, isimleri ve sıfatları ile ele alınmıştır.
Kelamcılara göre Allah'ın kendisi bilinmez, Allah'ı bilmek, sıfatlarını bilmekle olur. Mezheplere göre farklılık arz etmekle beraber, Allah'ın sıfatları uluhiyetin ayrılmaz gereği olarak kabul edilen zatî ve subûtî sıfatlardan oluşur;

Zatî sıfatlar
Sadece Allah'ta mevcut 

Alman İmparatorluğu ya da İkinci Reich (Almanca: resmen Deutsches Reich, Alman tarih yazımında Deutsches Kaiserreich), 1871'de Almanya'nın birleşmesinden 1918'deki Kasım Devrimi'ne kadar olan Alman İmparatorluğu dönemiydi. Bu dönemde Almanya, yönetim biçimini cumhuriyete dönüştürdü. Alman İmparatorluğu, her birinin kendi soyluları olan 25 devletten oluşuyordu: dört kurucu krallık, altı büyük dükalık, beş dükalık (1876'dan önce altı), yedi prenslik, üç özgür Hansa şehri ve bir imparatorluk bölgesi. Prusya, imparatorluktaki dört krallıktan sadece biri olmasına rağmen, İmparatorluğun nüfusunun ve topraklarının yaklaşık üçte ikisini içeriyordu ve Prusya Kralı aynı zamanda Alman İmparatoru (Deutscher Kaiser) olduğu için Prusya'nın egemenliği anayasal olarak da kurulmuştu.
İmparatorluk, Avusturya, İsviçre ve Lihtenştayn hariç güney Alman devletlerinin Kuzey Alman Konfederasyonu'na katıldığı 18 Ocak 1871'de kuruldu. Yeni anayasa 16 Nisan'da yürürlüğe girdi ve federal devletin adını Alman İmparatorluğu olarak değiştirdi ve Hohenzollern Hanedanı'ndan Prusya Kralı I. Wilhelm'e Alman İmparatoru unvanını getirdi. Berlin başkent olarak kaldı ve Prusya Başbakanı Otto von Bismarck, hükûmetin başı olan şansölye oldu. 47 yıllık varlığı boyunca Alman İmparatorluğu, Avrupa'da endüstriyel, teknolojik ve bilimsel bir güç haline geldi ve 1913'te Almanya, kıta Avrupası'nın en büyük ve dünyanın üçüncü büyük ekonomisi oldu. Alman İmparatorluğu'nun doğa bilimlerindeki başarısı o kadar büyüktü ki, tüm Nobel Ödüllerinin üçte biri Alman mucit ve araştırmacılara gitti. Almanya ayrıca, Avrupa'nın en uzun demiryolu ağını, dünyanın en güçlü ordusunu ve hızla büyüyen bir sanayi tabanını kurarak büyük bir güç haline geldi. 1871'de çok küçük bir şekilde başlayan donanma, on yıl içinde İngiliz Kraliyet Donanması'ndan sonra ikinci sıraya yükseldi. 
Otto von Bismarck, 1871'den 1890'a kadar Alman İmparatorluğu'nun ilk ve en uzun süre görev yapan başbakanı olarak görev yaptı. Görev süresi nispeten liberal önlemler ve geniş kapsamlı reformlarla başladı, ancak Katolik Kilisesi'ne karşı Kültürkampf ile işaretlenen muhafazakarlığa doğru kademeli olarak kaydı. Dış ilişkilerde Bismarck, 1879'da Avusturya-Macaristan ile İkili İttifak'ı imzaladı, 1882'de İtalya ile Üçlü İttifak'a genişletti ve aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ile yakın ilişkiler geliştirdi. Liberalleri ve sosyalistleri "Reich'ın düşmanları" olarak kınamasına rağmen, modern Avrupa refah devletinin temellerini atan öncü sosyal programlar başlattı. 1880'lerde, Bismarck'ın daha önceki isteksizliğine rağmen Almanya sömürge yarışına girdi, Afrika, Pasifik ve Çin'de topraklar edindi ve İngiliz ve Fransızlardan sonra dünyanın üçüncü büyük sömürge imparatorluğunu kurdu. 1890'da görevden alınmasının ardından II. Wilhelm, Bismarck'ın karmaşık ittifak sistemini terk eden ve Almanya'yı giderek daha fazla izole eden daha agresif ve yayılmacı bir politika olan Weltpolitik'i ("dünya politikası") izledi. 1914 Temmuz Krizi Birinci Dünya Savaşı'na dönüştüğünde, İtalya Üçlü İttifak'tan uzaklaşırken Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile ittifak kurdu. İmparatorun tutarsız ve çoğu zaman tahmin edilemez kararları, savaşın patlak vermesine yol açan gerilimlere katkıda bulundu. 
Birinci Dünya Savaşı'nda, Almanya'nın 1914 sonbaharında Paris'i hızla ele geçirme planları başarısız oldu ve Batı Cephesi'ndeki savaş çıkmaza girdi. Müttefiklerin deniz ablukası, yiyecek ve takviye maddelerinde ciddi kıtlıklara neden oldu. Bununla birlikte, İmparatorluk Almanyası Doğu Cephesi'nde başarı elde etti; Brest-Litovsk Antlaşması'nın ardından doğusunda geniş bir alanı işgal etti. Almanya'nın 1917 başlarında sınırsız denizaltı savaşı ilan etmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşa girmesine katkıda bulundu. Ekim 1918'de, başarısız Bahar Taarruzu'nun ardından Alman orduları geri çekiliyordu, müttefikleri Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Bulgaristan ise teslim olmuştu. İmparatorluk, Kasım 1918 Devrimi'nde II. Wilhelm'in tahttan çekilmesiyle çöktü ve savaş sonrası federal cumhuriyet, harap olmuş bir halkı yönetmek zorunda kaldı. Versay Antlaşması, savaş sonrası tazminat maliyetlerini 132 milyar altın mark (2019'da yaklaşık 269 milyar ABD doları veya 240 milyar avro, 1921'de ise yaklaşık 32 milyar ABD doları) olarak belirledi ve orduyu 100.000 kişiyle sınırlandırdı, zorunlu askerliği, zırhlı araçları, denizaltıları, uçakları ve altıdan fazla savaş gemisini yasakladı. Bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik yıkım, daha sonra Büyük Buhran ile daha da kötüleşti; Alman halkının yaşadığı aşağılanma ve öfke, Adolf Hitler ve Nazizmin yükselişinde önde gelen faktörler olarak kabul ediliyor.

Napoléon Savaşları'nın ardından düzenlenen Viyana Kongresi'nin (1814-15) sonuçlarından biri de, Alman Konfederasyonu'nun kurulmasıydı. 1815 Viyana Kongresi'nde ortaya çıkan Almanya büyüklü küçüklü 39 siyasal birimden oluşuyordu. İçlerindeki iki büyük devlet Avusturya ve Prusya'ydı. Bavyera, Württemberg, Saksonya ve Hannover'in küçük krallıkları, Baden, Nassau, Oldenburg ve Hessen-Darmstadt gibi daha küçük düklükler, Schaumburg-Lippe, Schwarzburg-Sondershausen ve Reuss-Schleiz-Gera gibi çok küçük prenslikler ve Hamburg, Bremen, Lübeck, Frankfurt gibi özgür kentler bunların ardından geliyordu.
Almanya, İtalya ile birlikte 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Batı ve Orta Avrupa'da ulusal birliğini kuramamış ve merkezi bir hükûmet biçimine sahip olmayan iki ülkeden biriydi. Alman birliğinin kuruluşu, bir devletin (Prusya Krallığı) ve bir devlet adamının (Otto von Bismarck) eseri gibi görünürse de, birliğin kuruluşunu yalnız askeri ve diplomatik olaylar olarak görmek, bu başarının tarihi önemini gölgeler. Almanya ve İtalya'nın birliklerini kurması, aynı zamanda, Batı ve Orta Avrupa'da ekonomik ve toplumsal yaşamın değişen yapısının sonucudur.
Prusya, Alman ulusal birliğini kurmak için bir değil, üç devletle, Danimarka, Avusturya ve Fransa ile savaşmak zorundaydı. Asıl Avusturya'nın siyasal üstünlüğüne meydan okuması gerekiyordu. Bu meydan okumanın temelinde, Danimarka'ya bağlı iki Alman dükalığı olan Schleswig ile Holstein yatmaktaydı. 1864 yılında Avusturya ile Prusya, Alman Konfederasyonu adına Danimarka'ya savaş açtılar ve Avusturya özellikle Holstein'da ayrı bir politika izlemeye ve Prusya'yı haklarından yoksun bırakmaya kalkınca, Prusya Başbakanı Otto von Bismarck, akıllı bir diplomasi sonucu Fransa ve Rusya'nın yansızlığını sağlayıp Avusturya'ya savaş açtı. 1866'da Königgrätz Muharebesi'nde bu devleti büyük bir bozguna uğratarak, Almanya'dan attı ve 1867'de Prusya'nın denetiminde Kuzey Germen Konfederasyonu'nu kurdu.
Bismarck, Königgrätz zaferinden sonra hiçbir direnci kalmamış Avusturya'nın başkenti Viyana'ya girebilir ve çok ağır bir barış antlaşmasını zorla kabul ettirebilirdi. Büyük bir ileri görüşlülük ve ılımlılık ile bunu yapmadı ve Avusturya'nın gururunu kırıp, kalıcı düşmanlığını üzerine çekmedi. Çünkü, Bismarck, Almanya'nın Avrupa'nın ortasında hınç duyguları arasında güçlü bir biçimde kurulamayacağını ve birliğini korumak için ileride müttefiklere ihtiyacı olacağını hesaplamıştı. Özellikle Fransa'ya karşı yanına alabileceği doğal müttefik, çoğunluğunu aynı ırktan insanların oluşturduğu ve aynı dilin konuşulduğu Avusturya idi.
Bismarck, Fransa'nın Katolik Alman devletleri üzerindeki denetimini kırmak için 1870 yılında Fransa'ya savaş açtı. Yine akıllı diplomasisiyle bu kez Avusturya ve Rusya'nın yansızlığını sağlamıştı. Ünlü Sedan Muharebesi'nda İmparator III. Napoléon'u ağır bir yenilgiye uğrattı. 1871 tarihli Frankfurt Barışı ile Alsace-Lorraine endüstri bölgesini ilhak etti. Bundan sonra Main akarsuyunun güneyindeki Katolik Alman devletleri Prusya'ya katıldılar ve böylece Alman ulusal birliği kurulmuş oldu. Prusya Kralı I. Wilhelm, veraset yoluyla Alman İmparatoru oldu. Bismarck ise Alman Şansölyesi unvanını aldı. Fransa'da ise, III. Napoléon'un imparatorluğu yıkılarak yerine cumhuriyet kuruldu.
Alman ulusal birliğinin kurulmasında, Alman milliyetçiliğinin temel özellikleri, ekonomik ve toplumsal nedenlerinin yanında, Bismarck'ın usta diplomasisinin de payı olduğunu söylemek gerekir. Avrupa'daki güç dengelerini çok iyi anlayan Bismarck, bazı küçük ödünler verip güçlü devletlerin yansızlığını sağlayarak, en uygun zamanda kiminle savaşacağını çok iyi kestirmiştir. İktidardan düştüğü 1890 yılına kadar, kendini tüm Avrupa diplomasisinin kilit adamı, Almanya'yı da en önemli ve güçlü devleti hâline getirmiştir.

18 Ocak 1871'de kurulan Alman İmparatorluğu kitlelerden gelen milliyetçi duyguların değil, askeri zaferleri izleyen geleneksel diplomatik girişimlerin ürünüydü. Kuzey Alman Konfederasyonu'na üye devletlerin liderleriyle Bavyera, Baden, Hessen ve Württemberg'in hükümdarları arasında bir anlaşmaya varılmıştı. O tarihte Alman topraklarının ve nüfusunun yaklaşık beşte üçünü kapsayan Prusya, imparatorluğun I. Dünya Savaşı'nın ardından çöküşüne değin birliğin egemen gücü olarak kaldı. Reichsland statüsünü alan Alsace-Lorraine (Elsass-Lothringen) 25 Alman devletinin ortak mülküydü.
İmparatorluk oluştuğunda 540.857 km²'lik bir alanı kaplayan Almanya'nın nüfusu 1871-1914 arasında 41 milyondan 67 milyona çıktı. Nüfusun %63'ü Protestan, %36'sı Katolik, %1'i Yahudiydi. Polonyalı, Danimarkalı ve Fransızlardan oluşan küçük azınlık gruplarının dışında nüfus tümüyle Cermen kökenliydi. Kırsal nüfus %67 kadardı; gerisi kasaba ve kentlerde yaşıyordu. 1820'lerde ve 1830'larda çıkarılan zorunlu eğitim yasaları nedeniyle nüfusun neredeyse tümü okuryazardı.
Alman İmparatorluğu anayasası, Kuzey Alman Konfederasyonu'ndan devralınmıştı. Bismarck'ın 1867'de hazırladığı bu anayasa Almanya'nın kırsal ağırlıklı yapısını ve Junker kökenli Bismarck'ın otoriter eğilimlerini yansıtıyordu. Alman İmparatorluğu federal bir imparatorluktu, yani 25 devlet, kendi hanedanlarını ve meclislerini koruyorlardı. Ama askeri örgütlenme, posta örgütü ve para tüm devletlerde ortaktı.
Biri halkı, öbür 25 eyaleti temsil eden iki meclis vardı. Erkek yurttaşların tek dere

Mehmet Altan Öymen (20 Haziran 1932, İstanbul - 19 Temmuz 2025, İstanbul), Türk gazeteci, siyasetçi ve eski Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı. Genel başkanlık görevini 1999-2000 yılları arasında sürdüren Öymen, Bülent Ecevit tarafından kurulan 40. Türkiye Hükûmetinde turizm ve tanıtma bakanı olarak yer aldı. 1977 ve 1995 Türkiye genel seçimlerinde CHP milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı.
1999 Türkiye genel seçimlerinde partisi CHP'nin meclis dışında kalması nedeniyle genel başkanlıktan istifa eden Deniz Baykal'ın istifasının ardından 1999 yılında düzenlenen 27. Olağan Kurultay'da yeni genel başkan seçildi ve bu görevi 15 ay boyunca sürdürdü. 2000 yılında yapılan kurultayda seçilen Deniz Baykal'a koltuğu devretti. Siyasal kariyerini sonlandırdıktan sonra bir süre Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.

Altan Öymen, 20 Haziran 1932 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Hıfzırrahman Raşit Öymen, annesi Fatma Nezaket Öymen'dir. Örsan adında bir erkek, Gülden adında bir kız kardeşi vardır. Onur Öymen amcasının oğludur. Bilsay Kuruç halasının oğludur. Altan Öymen'in babası Trabzonlu, annesi ise Boluludur. Ailesinin Ankara'ya taşınması nedeniyle ilk ve orta öğretimini Ankara'da tamamladı. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin Malî Şubesi'nde lisans öğrenimini tamamladı.

1950 yılından beri gazetecilik yapan Öymen, kariyerine 1950 yılında Ulus gazetesinde parlamento muhabiri olarak başladı ve iki yıl çalıştıktan sonra Tercüman'ın Ankara temsilcisi oldu. 1957'de Yeni Gün gazetesi genel yayın müdürü oldu. 1958-60 yılları arasında Ulus ve Akis gazetelerinde yazdı. 1960-61 yılları arasında Öncü gazetesinde genel yayın müdürü oldu. Akşam, Cumhuriyet, Günaydın gazetelerinde yazılar yazdı ve Milliyet gazetesinde yıllar boyunca muhabir, röportajcı, yönetici, yazar ve başyazar olarak çalıştı. 1962-66 yılları arasında Almanya'da Bonn Büyükelçiliği basın ataşesi görevi yaptı. 1966-67 Milliyet dizi yazarı, 1967-68 Ulus genel yayın müdürü 1968-72 Akşam yazarı, WDR ve DPA muhabiri oldu. 1972 yılında Anka Haber Ajansını kurdu ve 1979 yılına kadar yönetti. Yurt içindeki ve yurt dışındaki radyo ile televizyonlara haber yayınları ve belgeseller hazırladı.
1980'li ve 90'lı yıllarda gazetecilik görevine devam eden Öymen, 1980-82 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yazar olarak çalıştı. 1982'de Milliyet'e yayın kurulu üyesi ve yazar olarak katıldı. 1985-95 arasında Milliyet genel yayın koordinatörü, başyazar ve idare meclisi üyeliği yaptı. Uzun yıllar Radikal gazetesinde köşe yazıları yazdı.
Hayatını kaybedene dek köşe yazarlığını devam ettiren Öymen, son yıllarda yazılarını yeniden Cumhuriyet'te yazmaktaydı.

1950 yılında üniversiteden arkadaşları ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisine üye oldu. Aktif siyasete 1961 yılında kurucu meclis üyeliğiyle başladı. 1977 Türkiye genel seçimlerinde CHP'den Ankara milletvekili olarak meclise girdi. Aynı yıl Bülent Ecevit tarafından kurulan 40. Türkiye Hükûmetinde turizm ve tanıtma bakanı olarak yer aldı. 1978-1979 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi TBMM Grup Başkanvekilliği ve Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu üyeliği görevlerini üstlendi. 1979-1980 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreter yardımcısı olarak çalıştı.
1995 Türkiye genel seçimlerinde CHP İstanbul milletvekili olarak tekrar meclise girdi ve partisinin grup başkanvekilliğini yaptı. 1999 Türkiye genel seçimlerinin ardından partisi CHP'nin meclis dışında kalmasıyla genel başkanlıktan istifa eden Deniz Baykal'ın ardından 23 Mayıs 1999 tarihinde düzenlenen CHP 27. Olağan Kurultayı'nda yeni genel başkan olarak seçildi ve bu görevini 15 ay sürdürdü. 30 Eylül 2000 tarihinde yapılan 11. Olağanüstü Kurultay'da Öymen bir kez daha genel başkanlığa aday oldu. Bu kurultayda Öymen'in rakibi, istifa ettiği makamına yeniden aday olan eski genel başkan Deniz Baykal'dı. Öymen ve Baykal arasında çekişmeli geçen genel başkanlık yarışında, Öymen üçüncü turun sonunda kurultay seçimini karşı kaybetti ve görevini Baykal'a devretti. Türkiye siyasi tarihinde bir parti genel başkanının görevini sürdürürken aday olduğu bir kurultayda makamını kaybetmesi ender görülmüş bir durumdur. Öymen, Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde görevi başındayken genel başkanlıktan kurultay delegelerinin kararı sonucu ayrılan ilk genel başkan olmuştur.

İyi derecede Almanca ve Fransızca bilen Altan Öymen, Aysel Öymen'in 2024'teki ölümüne kadar evli kalmıştır ve iki çocuk babasıdır. 18 Temmuz 2025'te viral enfeksiyon sebebiyle Şişli Florence Nightingale Hastanesinde yoğun bakıma alındı. 19 Temmuz 2025'te çoklu organ yetmezliğinden dolayı 93 yaşında öldü. 21 Temmuz 2025'te TBMM'de düzenlenen devlet töreni sonrasında cenazesi Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine getirildi ve veda töreni yapıldı. Cenazesi bir gün sonra İstanbul'a getirildi ve Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki aile kabristanına, kısa süre önce ölen eşi Aysel Öymen'in yanına defnedildi.

1975 - Mobilya Dosyası (Uğur Mumcu'yla birlikte)
2002 - Bir Dönem Bir Çocuk
2004 - Değişim Yılları
2008 - Öfkeli Yıllar
2013 - ... Ve İhtilal
2015 - Altan Öymen'den Anılı Kitaplar Seti (dört cilt)
2016 - Kayıp Yaz 2015
2018 - Umutlar ve İdamlar (1960-1961)
2018 - 01 Adana: 80'lı Yıllarda Adana (Tan Oral'la birlikte)
2022 - Kuşaklararası: Hayat, Siyaset ve Türkiye'nin Halleri Üzerine Bir Sohbet (Söyleşi: Atahan Ünal)
2024 - Başöğretmenin Yolunda - Atatürkçü İki Eğitim Gönüllüsü: Hıfzırrahman Raşit Öymen - Münir Raşit Öymen (Onur Öymen'le birlikte)

Amasya, Amasya ilinin merkezi olan şehirdir. 2020 itibarıyla Amasya şehir merkezi 147.266 kişilik nüfusa sahiptir.
Orta Karadeniz Bölümünde yer alan Amasya Anadolu'nun eski yerleşim alanlarından biridir. Hititlerden başlayarak çeşitli uygarlıkların merkezi olmuştur. Kentin bilinen en eski adı, söylendiği biçimi ile günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelen Amasya'dır. Eski kayıtlarda ve buluntularda Amesseia - Amacia - Amaccia ismi okunmaktadır. Amasya isminin açık bir şekilde okunduğu, Pers, Pontos ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde ticarette kullanılan gümüş ve bronz sikkeler (paralar) üzerinde görmek mümkündür.

Bazı sikkeler üzerinde Amaccia veya Amacia isimlerine rastlanmaktadır. Amasya'nın fethinden önce ve sonra, kentin adı Türkçe kullanımda zamanla Amasya biçimini almıştır.
MÖ 60. ve MS 19. yıllarda Amasya'da doğduğu tahmin edilen ve coğrafya ilminin mucidi olarak tanınan Strabon, yazdığı ünlü coğrafya kitabı Geographica'da Amasya'dan Amasseia olarak söz etmektedir.

Strabon'a göre kentin adı, Amazon kraliçesi Amasis'ten gelmektedir. Antik Yunan ve Roma dönemlerine ait sikkelerde kentin adının Αμάσεια (Amasseia) başta olmak üzere Amaseia, Amassia ve Amasia biçimlerinde yazıldığı görülmektedir. Kentin adı, tarihsel süreç içerisinde Türkçe kullanımda Amasya biçimini almıştır.
Amasya, konumu ve stratejik önemi nedeniyle tarih boyunca önemli bir yerleşim merkezi olmuş, farklı dönemlerde birçok devletin egemenliği altında kalmıştır.

Amasya şehrinin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, yerleşimin Hitit dönemine kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Selukoslar döneminde önemli bir konuma sahip olan şehir, MÖ 281 yılında kurulan Pontus Krallığı’na bir süre başkentlik yapmıştır. MÖ 70 yılında Roma generali Lucius Licinius Lucullus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. Roma İmparatoru Diocletianus döneminden sonra, MS 3. yüzyılda gelişen yerleşim önemli bir dinî merkez hâline gelmiştir.
Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyılın ikinci yarısında ikiye ayrılmasıyla Amasya, Doğu Roma (Bizans) toprakları içinde kalmıştır. 712 yılında Arap orduları tarafından ele geçirilen şehir, kısa süre sonra Bizans İmparatoru III. Leon tarafından yeniden Bizans egemenliğine alınmıştır. Amasya, 11. yüzyılın sonlarına kadar Bizans hâkimiyetinde kalmıştır.

1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında Anadolu'nun birçok şehri gibi Amasya da 11. yüzyıl içinde Türklerin egemenliğine geçti. Artuk Bey tarafından ele geçirilen yerleşim daha sonra Danişmend Gazi'nin denetimine bırakıldı. 1080 yılında da yeni kurulan Danişmendliler Beyliği topraklarına katıldı. Şehir II. Kılıç Arslan tarafından 1175 yılında Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katıldı. Kılıçarslan tarafından oğlu Nizâmeddin Argunşah'a bırakılan yerleşim 1193 yılında Kılıçarslan'ın diğer bir oğlu olan Rükneddin Süleyman tarafından ele geçirildi. 1237 yılında başlayan Babai Ayaklanması'nda isyancıların denetimine giren yerleşim 1240 yılında Selçuklu kuvvetlerince yeniden ele geçirilmiş, isyanın ele başlarından Baba İshak da yakalanarak Amasya Kalesinde idam edilmiştir. Babai Ayaklanması ile iyice güçsüzleşen Selçuklular 1243 yılında meydana gelen Kösedağ Muharebesi ile Anadolu'da güç kaybetmeye başlamış, 14. yüzyıl başlarında da Amasya şehri Moğol valilerce yönetilmeye başlanmıştır.
Kısa süreliğine II. Gıyaseddin Mesud'un oğlu Tâceddin Altınbaş tarafından ele geçirilen yerleşim sonrasında Eretna Beyliği topraklarına katıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yerleşim Emîr Hacı Şadgeldi tarafından ele geçirildi. Şadgeldi'nin ölümünden sonra oğlu Ahmed, Osmanlı hükümdarı I. Bayezid'tan destek istemiş ve şehri Kadı Burhâneddin'e karşı savunmuştur. Osmanlı ile Kadı Burhaneddin Devleti mücadelesi sonrasında Amasya 1393 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. Şehrin idaresine de şehzade Çelebi Mehmed getirildi.

1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı sonrasında Çelebi Mehmed Amasya'ya çekildi. Fetret Devri olarak adlandırılan dönemde kardeşleriyle ve diğer beyliklerle mücadelesini 1413 yılına kadar Amasya'dan sürdürdü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde birçok padişah Amasya'da dünyaya gelmiş ve şehzadelik yapmıştır. Bu sebeple Amasya Osmanlı tarihi açısından da büyük öneme sahiptir. I. Mehmet, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim gibi padişahlar Amasya'da şehzadelik yapmışlardır. 15. yüzyılda bir süre Rum Eyaleti merkez şehri konumunda bulundu. Ayrıca Amasya 16. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılar'ın doğu sınırında stratejik bir öneme sahip olmuştur. 1520 yılı tahririnde Amasya 48'i Müslüman, 4'ü gayrimüslim olmak üzere toplam 52 mahalleden oluşan bir şehir konumundaydı. 1555 yılında Amasya Antlaşması burada imzalanmıştır. Şehir, Celali isyanları sırasında 17. yüzyıl başlarında tahribata uğradı. Bu tarihten sonra bir sancak merkezi olarak sakin bir dönem geçirdi.

19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'da başlayan Kurtuluş Savaşı'nın (Millî Mücadele)'nin ilk adımı, 12 Haziran 1919 tarihinde Mustafa Kemal'in Amasya'ya gelmesiyle atılmıştır.
Kurtuluş mücadelesinin planları Amasya'da hazırlanmış; Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi'nin toplanmasına burada karar verilmiş; 22 Haziran 1919'da yayımlanan Amasya Genelgesi ile, Mustafa Kemal Atatürk'ün “Milletin istiklâlini yine milletin azmi ve kararlılığı kurtaracaktır.” sözüyle Millî Mücadele fiilen başlatılmıştır. Bu yönüyle Amasya, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecinde atılan ilk önemli adımın gerçekleştiği yer olmuştur.
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin idari yapılanması sonucunda Amasya, il statüsü kazanarak kendi adını taşıyan ilin merkezi olmuştur.

Eski evler

II. Beyazid camii

Burmalı camii

Amasya, Karadeniz Bölgesi'nin hemen iç kısmında yer alır ve vadi tabanı üzerine kurulmuştur. Anadolu'nun iç kesimlerini Samsun Limanı'na bağlayan kara yolu üzerinde bulunan şehir, 1930 yılında inşa edilen demiryolu hattıyla da Samsun'a bağlanmıştır.
Amasya merkez ilçesinin yüzölçümü 1.889 km²dir.
Şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 411,69 metredir.

İlde, Türkiye'de Karadeniz iklimi ile kara iklimi arasında bir geçiş iklimi hüküm sürmektedir. Yaz aylarında kara iklimi kadar kurak, Karadeniz iklimi kadar yağışlı değildir. Kışları ise Karadeniz iklimi kadar ılıman, kara iklimi kadar sert geçmez. Ayrıca Yeşilırmak ve vadi sisteminin bölgeye sağladığı yumuşatıcı etki de göz ardı edilemez. Bu sayede, kış mevsiminde yüksek kesimlerde kar yağışı görülse bile, şehir merkezinde kar yağışı ya etkisizdir ya da kısa süreli kalır.

2006 yılında kurulan Amasya Üniversitesi 8 fakülte, 1 yüksekokul, 3 enstitü, 8 meslek yüksekokulu ile faaliyetlerini sürdürmektedir.
İlde ilk ve orta seviyede eğitim-öğretim, Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı okullarda yapılmaktadır. Yaygın eğitim ise Halk Eğitim Merkezi aracılığıyla yürütülmektedir.

Amasya'daki önemli tarihi yerlerden biri, Amasya Arkeoloji Müzesi bahçesinde yer alan Sultan Mesud Türbesi'dir. 12. yüzyılda yapıldığı bilinen bu türbe, Amasya Merkez ilçesinde bulunmaktadır. 2010 yılında yine merkez ilçede Minyatür Amasya Müzesi açılmıştır. Amasya'nın girişinde ise Ferhat ve Şirin Aşıklar Müzesi ve Aşıklar Müzesi yer almaktadır. Ayrıca, şehrin en dikkat çekici tarihi yapılarından biri olan Pontus Kaya Mezarları da Amasya Merkez'de bulunmaktadır.

Amasya Baklalı Dolması 17.08.2021 tarihinde, Amasya Çöreği 24.08.2021 tarihinde, Amasya Etli Çiçek Bamyası Yemeği 22.11.2021 tarihinde, Amasya toyga çorbası 01.12.2021 tarihinde, Amasya Patlıcan Pehli 05.04.2022 tarihinde, Burmalı Amasya Çöreği 07.06.2022 tarihinde, Amasya Yağlısı 16.06.2022 tarihinde, Amasya Keşkeği 28.07.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almışladır.

Amasya Valiliği Web Sitesi 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Belediyesi Web Sitesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1973 Amasya İl Yıllığı (Amasya Valiliği)

Amasya Valiliği 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Belediyesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Sultan II. Beyazıd Camii sanal fotoğraf görüntüsü 27 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amasya Genelgesi veya Amasya Tamimi, ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesi olması nedeniyle Türk tarihinde önemi olan metin.

İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümeti'ni hiçe saymakta; hükûmetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. Maddenin yorumu Türk Kurtuluş Savaşının amacı ve yönetim şeklinin halk tarafından yapılması ve seçilmesidir. Mustafa Kemal kendisinin hazırladığı Amasya Tamimi'ni, 9. Ordu Müfettişi sıfatı ile imzalamıştır.
Sivas'ta bir kongrenin toplanacağı, Amasya Genelgesi'nde belirtilmiştir.
Esaslar, Mustafa Kemal tarafından yaveri Cevat Abbas Bey'e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da yazdırılmıştır.
Mustafa Kemal tarafından Cevat Abbas Bey'e yazdırılan temel esaslar şunlardır:

Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.
İstanbul hükûmeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak millî bir heyetin varlığı zaruridir.
Anadolu'nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas'ta hemen millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.
Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.
Her ihtimale karşı bu mesele millî bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.
Doğu illeri adına 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.
Nutuk'un aynı bölümünde ifade edilir ki aslında bu taslak, dört maddelik bir müsvedde olarak dikte edilmiştir. Amasya Genelgesi'nin sonuç bildirgesi bu taslak doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu taslak metnin sonunda, Mustafa Kemal'in, Kurmay Başkanı Albay Kâzım Bey'in, kurmay heyetinden tebliğ işlerinden sorumlu memur Hüsrev Bey'in, askeri makamlara şifre yayan diğer bir yaver Muzaffer Bey'in ve sivil makamlara şifreleyen fakat Nutuk'ta adı açıklanmayan bir sivil memurun imzaları vardır ve Nutuk'ta ifade edildiğine göre bunlardan başka imzalar da vardır.
Hazırlanan bildirideki bu diğer imzalar, bahsi geçen ilk imzalardan sonra müsveddede yerini almıştır. Atatürk'ün Nutuk'ta, isimlerinden bahsetmediği bu imzaların sahipleri; İstiklal Savaşı'nı başlatan diğer komutanlar olan Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa'dır.
Bildiri, Erzurum'da 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir'e ve Cemal Mersinli Paşalar'a da sunuldu. Onların onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919'da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı.

Türk inkılabının ihtilâl safhası başlamıştır.
Kurtuluş Savaşı'nın gerekçesi, amacı ve yöntemi belirlenmiştir.
İlk kez millî egemenliğe dayalı bir yönetimden bahsedilmiştir.
İstanbul Hükûmeti ilk kez yok sayılmıştır.
Türk milleti, hem İstanbul'a hem de işgalci güçlere karşı mücadeleye çağrılmıştır.
Kurtarıcı olarak görülen padişah, Hilâfet, manda ve himaye düşüncesinin yerini millet ve milliyetçilik düşüncesi almıştır.
Üstü kapalı olarak Heyet-i Temsiliye'nin (Temsil Kurulu) oluşturulmasından bahsedilmiştir.
Mustafa Kemal padişah tarafından kendisine verilen 9. Ordu Müfettişliği yetkilerini aşmış, kendi sorumluluğunda olmayan batı bölgelerine de bir tamim yayınlamıştır.
Direniş esasları ilk defa Amasya'da yazılı bir ilke haline getirilmiştir.
Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır oluşumu sağlamlaşmıştır.
İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiş olduğundan evrensel bir maddedir.

Kültür ve Turizm Bakanlığ resmi genel ağı-Nutuk 12 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (31 Aralık 2008 tarihinde eklenmiştir.)

Amiens, Fransa'nın kuzeyinde bir şehir. Picardie bölgesinin ve Somme ilinin merkezidir. 2021 rakamlarına göre, nüfusu 135.429'dur. Fransa'nın nüfus bakımından 29. büyük kentidir. Paris'in 120 km. kuzeyinde bulunmaktadır.
Amiens şehri Somme Nehri'nin kıyısına kurulmuştur. Şehrin içinden nehre bağlı birçok küçük kanal geçmektedir.
Kentin tarihi çok eskilere gitmektedir. Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetinden önce bölgede Kelt kökenli Ambiani halkı yaşamaktaydı. Bu dönemde şehir Samarobriva olarak isimlendirilmekteydi. Daha sonra Ambiani isminin değişime uğramasıyla Amiens adını almıştır.
Orta Çağ boyunca şehir bölgenin önemli yerleşim birimlerinden birisi olmuştur. Bu dönemden kalan Katedral kentin en önemli tarihi yapısıdır. 1288 yılında tamamlanan Amiens Katedrali, 7700 metrekarelik yerleşim alanı ve 68 metreye ulaşan kuleleriyle Avrupa'da Orta Çağ'dan kalan en büyük katedrallerden birisidir.
Amiens I. Dünya Savaşı'nda çatışma alanlarından birisi olmuştur. Bu çatışmaların en önemlisi 8-12 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşen Amiens Muharebesi'dir. Bu muharebe Almanları I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye götüren sürecin ilk önemli adımıdır. Amiens II. Dünya Savaşı'nda da savaş alanı olmuş ve şehrin yaklaşık %60'ı yıkılmıştır.
Amiens'in ekonomisi daha çok hizmet sektörüne ve sanayiye dayanmaktadır. Özellikle otomotiv yan sanayi kuruluşları bulunmaktadır. Otomotiv lastiği üreticisi GoodYear'ın üretim merkezi vardır. Son yıllarda Batı Avrupa ülkelerini etkileyen fabrikaların istihdam azaltma ve kapanma sorunu Amiens'de ciddi bir biçimde hissedilmektedir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan millî cemiyetlerin 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Kurucusu, ilk ve tek başkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.
13 Ekim 1919 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname hazırlandı ve bu nizamname tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderildi.
Buna nizamnameye göre Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, vatanın maruz kaldığı olaylar ile ve tamamen aynı maksatla millî vicdandan doğmuş olup her türlü fırka cereyanının dışındadır.
Cemiyetin amacı, Osmanlı vatanının bütünlüğünü, Saltanat ve Hilâfetin makamı ile Millî bağımsızlığın korunmasında Kuvâ-yi Milliye'yi etkin ve İrâde-i Milliye'yi hâkim kılmaktır.
Bütün İslâm vatandaşları cemiyetin doğal üyesidirler. Örgütlenme, köy ve mahallelerden başlayarak nahiye, kaza, liva, vilâyet, müstakil liva taksimatına bağlı olacaktır.
Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükûmetince İttihatçılıkla, Bolşeviklikle, Saltanata ve Hilâfete isyankârlıkla, Cumhuriyetçilikle, Asilikle suçlandı.
Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, Meclis-i Millî toplanıncaya kadar geleneksel İttihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsendi ve 5 Eylül 1919 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına hizmetçi olmayacaklarına ilişkin yemin metni hazırlandı.
Heyet-i Temsiliye Anadolu'da geçici hükûmet rolünü oynadı. Çünkü, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu.
Cemiyet bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükûmetine karşı yoğun bir eyleme girişti ve bu hükûmetin yıkılmasını sağladı.
21 Mart 1921 tarihinde tüm vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bir genelgede ARMHC'nin ülke ve millete yönelik görevlerini daha iyi yapabilmek için bu örgütlerin Meclis Başkanlığı ile daha iyi ve düzenli ilişki kurmaları istendi ve MH Merkez Heyetini oluşturan kişilerin ad ve şöhretlerinin Meclis Başkanlığına bildirilmesi belirtildi.
Cemiyet, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Halk Fırkası'na dönüştü.

Çanakkale Savaşı'nın üçüncü cephesi olan Anafartalar Cephesi, 6 Ağustos 1915 tarihindeki Suvla Koyu civarında Müttefik kuvvetlerce yapılan çıkarma harekâtıyla başlamış ve hemen ertesinde Arıburnu Cephesi kuvvetleriyle birleşmiştir.

Gelibolu Yarımadası'na yapılan Müttefik çıkarmalarının başladığı 25 Nisan 1915 tarihinden itibaren Ağustos ayına kadarki dört aylık süre içinde Seddülbahir ve Arıburnu Cepheleri'nde ilerleme sağlayamayan Hamilton, üçüncü bir cephe açma yolunu seçmiştir. Burada amaç, sert direnme gösteren her iki cephedeki Osmanlı kuvvetlerinin geri hattına çıkarak kuşatmaktır. Hamilton, üçüncü cepheyi küçük ve büyük Kemikli burunları arasındaki Suvla kumsalına İngiliz 9. Kolordusu'nu çıkartarak açmıştır. İngiliz 9. Kolordusu, 1915 yılının Mayıs ayı sonlarında Avrupa'daki cephelerden çekilerek gönderilen takviye kuvvetleridir. O tarihe kadar Limni ve Gökçeada'da toplanmaktaydı. 6-7 Ağustos gecesi gerçekleştirilen çıkarma ile bu birlikler Kocaçimentepe – Conkbayırı hattından Çanakkale Boğazı'na ulaşacak ve savunmadaki Osmanlı kuvvetlerini çembere almış olacaktır.
Esasen bu plan Mayıs 1915 ayında Anzak Kolordusu kurmay heyetinin öne sürdüğü plandır. Arıburnu'na 25 Nisan 1915 sabahı çıkartılan Anzak kuvvetleri, gün sonuna dek, sert Osmanlı direnişi sonucu belirlenen hedeflere ulaşamamıştı. Dahası, çıkarmanın hemen ardından başlayan Osmanlı karşı taarruzları, Anzak birliklerinin sahilde dar bir alanda sıkışmalarına neden olmuştu. Çıkarma günü akşamı, Anzak Kolordusu'nun iki tümen komutanı da çıkarmanın başarısız olduğu, sahilde tutunmanın olanağının kalmadığı gerekçesiyle, birliklerinin tahliyesinden yanadırlar. Aynı gece Anzak Kolordusu komutanı General William Birdwood bu görüşü Müttefik Kuvvetleri genel komutanı General Sır Ian Hamilton'a iletmiştir. General Hamilton, sahilde kalınarak mevzilerin savunulması emrini vermiştir. Tüm bu gelişmelerin sonucunda Anzak Kolordusu kurmay heyeti, çıkarma bölgelerinin hemen kuzeyinde, takviye kuvvetlerce bir çıkarma yapılması planını gündeme getirmişlerdir.
Çanakkale Savaşı'nın başladığı tarihlerden itibaren Müttefik komutanlar, Osmanlı'nın, İç Hatlar Avantajından da yararlanarak yedek kuvvetlerini hızla harekât bölgesine taşıyabildiklerini ve Müttefik ileri harekâtını durdurabildiklerini gözlemlemişlerdi. Bu kez, Osmanlı'nın dikkatini, dolayısıyla yedek kuvvetlerini çıkarma bölgesi dışında bölgelere kaydırmalarını sağlayacak operasyonlar planladılar. Bunlardan ilki Seddülbahir Cephesi'nde girişilen göstermelik bir taarruzdur. Bölgedeki İngiliz kuvvetleri 6 Ağustos 1915 günü, saat 15:50 dolaylarında Osmanlı mevzilerine karşı taarruza geçmişlerdir. Kirte Bağları Muharebesi olarak bilinen bu operasyon, Osmanlı ihtiyat kuvvetlerini, yarımadanın güneyine çekmeyi amaçlamaktaydı.
Aynı amaçla ortaya konulan bir başka operasyon ise Anzak çıkarma bölgesinin kuzey bölümünden yapılması planlanan ileri harekâttır. Aslında bu taarruz planı, sadece Osmanlı'nın dikkatini başka yöne çekme amacını içermemekteydi. Esasen operasyon fikri, Gelibolu Yarımadasının en yüksek arazisi olan Conkbayırı – Kocaçimentepe – Besimtepe hattında Osmanlı savunmasının zayıf olduğu tespitine dayanmaktadır. Gece saatlerinde derin vadilerden yapılacak bir yürüyüşle bu tepelerin ele geçirilmesinin, Gelibolu Yarımadasındaki Osmanlı savunmasının çökmesi sonucu doğuracağı hesaplanmaktadır. Gerçekten de derin kuru dere yataklarının ve sarp kayalıkların araziyi böldüğü, yer yer sık fundalıklarla kaplı bu arazi, askeri bir harekât için uygun olmadığı gerekçesiyle zayıf kuvvetlerle tutulmuştu. Bu operasyonla hem Osmanlı'nın ihtiyatların asıl çıkartma bölgesi dışına çekmek, hem de bu kilit bölgede stratejik bir pozisyon elde etmek amaçlanmaktadır. Bu harekât devamında yaşanan çatışmalar, Conk Bayırı Muharebesi olarak bilinir.

İngiltere'den gönderilen üç takviye tümeni 10., 11., 13. ve 53. tümenlerdir. Bu tümenlerden 53. Tümen, ihtiyat olarak Mondros'ta kalacak, diğer üç tümen sahile çıkacaktır. 13. Tümen ve 10. Tümen'in bir tugayı, 3 Ağustos 1915 akşamı Anzak sahillerine çıkartılacak, 11. Tümen ise 6 Ağustos 1915 akşamı Suvla kumsalına çıkartılacaktır. 10. Tümen'in diğer iki taburu da hemen ardından sahile indirilecektir.
Suvla Çıkarmasına İngiltere'den intikal eden 9. Kolordu komutanı General Fredirck Stophord'un komuta etmesine karar verilmiştir.
Çıkarma 6 Ağustos 1915 gecesi saat 21:30'da başlamıştır. Saat 22:00 olduğunda kumsala dört tabur gücünde asker, hiç kayıp vermeden çıkartılmıştır. Her ne kadar çıkarma bölgesinin güney ve kuzey bölgelerinde Osmanlı gözetleme postaları ateş açmışlarsa da yoğun karşı ateşle geri çekilmişlerdi. Bölgedeki Osmanlı savunması Alman Yarbay Wilmer komutasındaki toplam üçbin mevcutlu üç taburdur ve kıyıdan 1,5 km. kadar içeride mevzilenmiştir.
Karaya ilk indirilen tümen, General Hammersley komutasındaki 11. Tümen'dir. General Hamilton'un planına göre 10. Tümen'in karaya çıkmasına üç saat sonra, yani saat 00:30'da başlanacaktır. Ancak General Hammersley'in askerlerinin sahilde siper kazmaya başlamaları, ileri harekâta girişmemeleri sonucu 10. Tümen'in kıyıya çıkartılması gecikmiş, ancak gün ağarırken başlanabilmişti. Çıkarmanın daha ilk saatlerinde General Hamilton'un harekât planı aksamaktadır. Oysa generallerine, harekâtın başarı şansının hıza bağlı olduğunu, Osmanlı takviyeleri cepheye ulaşmadan önce ilk gün hedeflerinin ele geçirilmesinin zorunlu olduğunu anlatmıştı.
İngiliz 10. Tümen'inin kumsala çıkması başladıktan sonra, saat 06:00 dolaylarında General Hammersley, güneydeki Mestantepe ve kuzeydeki Kireçtepe yönünde ikişer taburu taarruza kaldırmıştır. Mestantepe'yi, Binbaşı Tahsin Bey emrindeki Bursa Jandarma Taburu ile Yüzbaşı Şevki (Doğan) Bey emrindeki 2. Tabur savunmaktaydı. Akşam üstü saatlerinde, yaklaşık 12 saat boyunca Mestantepe'yi savunan ve toplam savaşçı mevcudu ikibin olan bu iki birlik, ortaya çıkan kuşatılma tehlikesi karşısında geri çekilmişlerdir. Aynı saatlerde Suvla kumsalındaki İngiliz birliklerinin toplam mevcudu 27.000'i bulmuştu. Çıkartmanın ilk gününde, her iki tepe eteklerindeki çatışmalarda İngiliz kayıpları 100 subay ve 1.600 erattır ve kazanç, Mestantepe'nin ele geçirilmesidir. Bu bölgeyi savunan Osmanlı birliklerinin mevcudu da zaten İngiliz kayıpları kadardır. Yarbay Wilmer'in makineli tüfeği ve seri atışlı topları yoktur, savunmayı ağır silahlarla destekleyememiştir. Varolan toplar da ele geçmemesi için geri alınmak zorunda kalınmıştır ve etkin olarak kullanılamamıştır.
7 Ağustos'ta Osmanlı savunması, Yarbay Wilmer komutasındaki birliklere herhangi bir takviye göndermemişlerdir. Osmanlı kuvvetlerinin bölgedeki tüm ihtiyatları, Conk Bayırı, Kocaçimentepe ve Kanlısırt çatışmalarına sevk etmek durumunda kalmışlardı.

Müttefikler tarafından yapılan bu çıkarma operasyonu, Gelibolu Yarımadası'ndaki (Seddülbahir ve Arıburnu) üçüncü çıkarma olduğu halde pek çok düzensizlik yaşanmıştır. Sahile topların çıkarılamaması, çıkarılan birliklerin düzenli bir şekilde ilerleyerek sahide yer açamamaları, bu yüzden pek çok gerekli malzemenin indirilememesi, çıkartma operasyonunu önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Sahil, daha önceki iki deneyimde olduğu gibi yine sıkışık hale gelmiş, gerekli malzemenin çıkarılacağı alan sağlanamamıştır.
Özellikle su sorunu ciddi bir problem oluşturmaktadır. Bazı su tankerlerinin Osmanlı tarafından açılan topçu ateşiyle batırılmasıyla, sahildeki müttefik askerine yeterince içme suyu çıkarılamamaktadır.
Yaşanan su sıkıntısının en belirgin nedeni ise, ileri çıkmış kıtaların malzeme yönünden sürekli olarak ikmal edilememeleri idi. Bu iş için kullanılacak katırların büyük bir bölümü 7 Ağustos gecesine kadar sahile atılamamıştır. Oysa her üç çıkarma öncesinde de Mısır pazarlarında, su taşımaya elverişli ne varsa toplanmış, gemilere yüklenmişti. Özellikle kıtaların su gereksiniminin sağlanması konusunda çıkarma operasyonu oldukça başarısızdır. Çıkarma bölgesinin kuzey kesiminde pek çok asker, Ağustos güneşi altında susuzluktan çıldıracak dereceye gelmişlerdi. Buna karşın çıkarma bölgesinin güney kesiminde, kuyular bulunması sayesinde fazlaca sorun yaşanmadı.

Sabahın erken saatlerinde iki İngiliz, bir Yeni Zelanda taburunun giriştiği taarruzla Conk Bayırı'nın batı yamaçları Müttefikler tarafından işgal edilmiştir. Ancak bu ileri hâreket, doğuya bakan sırta ve zirveye ulaşamamıştır. Kocaçimen Tepesi - Düztepe hattındaki Osmanlı birliklerinin komutanı Yarbay Cemil (Conk) Bey'in kıt'a kaydırmalarıyla giriştiği karşı taarruzlar Müttefikleri mevzilerinden sökememiştir. Güney Grup Komutanı (Seddül Bahir Cephesi) Vehip Paşa'nın gönderdiği 8. Tümen Komutanı Kurmay Albay Ali Rıza (Sedes) Bey komutasında gece saatlerinde karşı taarruzda bulunmuş ancak Müttefikler yine mevzilerinde tutunabilmişlerdir.

Arıburnu Cephesi'nden 6 Ağustos 1915 gecesi Anzak Kolordusu'nun başlattığı (Sarı Bayır Harekâtı) taarruz ve Suvla Koyu'na yapılan çıkartmaların ardından Osmanlı 5. Ordusu komutanı Mareşal Liman von Sanders, Saros Grup Komutanı Albay Fevzi Bey'e, emrindeki 7. ve 12. tümenlerle Anafartalar bölgesine hareket etme emri vermiştir. Albay Fevzi Bey, Kocaçimen Tepesi – Düztepe hattındaki Osmanlı kuvvetleri komutanı Yarbay Cemil (Conk) Bey'i ve Yarbay Wilmer'i onun komutası altına alacak ve 8 Ağustos günü taarruza geçecektir. Ancak söz konusu tümenlerin bölgeye ulaşması 8 Ağustos akşam saatlerinde ancak gerçekleşebilmişti. Albay Fevzi Bey, her iki tümen komutanının görüşlerini aldıktan sonra 9 Ağustos sabahı taarruz etmeye karar vermiştir. Her üç Osmanlı komutanı da daha önceki çarpışmalarda uzun bir yürüyüşün hemen ardından, dinlenmeden, hele hele gece karanlığında girişilen taarruzların hem sonuç getirmediğini hem de askerin kırılmasına yol açtığını bilmektedirler. Mareşal Sanders, emrine uymadığını öğrenir öğrenmez 8 Ağustos akşamı Albay Fevzi Bey'i görevden almıştır. Aynı gece saat 21:45'te Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa'ya telefonla, emrindeki 19. Tümen Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal Bey'in Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandığı bildirilmiştir. 

Andrew James Alexander Mango (14 Haziran 1926, İstanbul - 6 Temmuz 2014, Londra), Rum-İtalyan-Belarus kökenli varlıklı bir ailenin üç oğlundan biri olan İngiliz yazardır. BBC'de 14 yıl boyunca Türkçe Yayınlar bölümünün yöneticiliğinde bulundu.
Andrew Mango İstanbul'da doğdu. İstanbul İngiliz Erkek Okulu (English High School For Boys) mezunudur. Yüksek öğrenimini, Londra'daki School of Oriental Studies'de Farsça ve Arapça öğrenerek yaptı. Büyük İskender olayının İslam içinde yer alan biçimleri üzerine yaptığı araştırmayla doktorasını verdi. 1947'de öğrenciyken katıldığı BBC'de on dört yıl boyunca Türkçe Yayınlar bölümünün yöneticiliğinde bulundu. Burada Güney Avrupa ve Fransızca Yayınlar Müdürüyken 1986'da emekliye ayrıldı. O günden bu yana, bütün çalışmalarını Türkiye'yle ilgili konularda araştırmalara ayırıyor. Sık sık Türkiye'yi ziyaret eden Andrew Mango Londra'da oturuyor. Mango'nun, Türkiye'yle ilgili ilk yazısı 1957 yılında Political Quarterly adlı dergide yayınlandı. Turkey ve Discovering Turkey adlı tanıtıcı çalışmalarını Turkey: The Challenge of a New Role (1994) adlı kitabı izledi. Türkçe'de Atatürk (Modern Türkiye'nin Kurucusu) 2000 yılında yayımlandı.
6 Temmuz 2014 tarihinde 88 yaşında Londra'daki evinde öldü.
Bizans İmparatorluğu'nun tarih, sanat ve mimarisi hakkında uzman olan Cyril Mango'nun kardeşidir.

Bir bilge aydın: Andrew Mango - BBC Türkçe16 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Antlaşması (1926), 5 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye ve Irak arasındaki siyasi sınırları belirlemek ve komşuluk münasebetlerini düzenlemek amacıyla İngiltere ve Türkiye tarafından Ankara'da imzalanan anlaşma.

Lozan Antlaşmasından sonra Türkiye'nin uğraştığı sorunlardan biri de Irak sınırı ve Musul sorunudur. İngiltere ile Türkiye arasında barışı tehlikeye sokan Musul sorunu zorlukla çözümlenebildi. Musul, Mondros Mütarekesinin imzalandığı sırada Osmanlı Devleti'ne bağlıydı. Yüzyıllarca Türk egemenliğinde kalan Musul Vilayeti, Mîsâk-ı Millî sınırları içindeki toprak parçalarından biri olarak ilan edilmiştir.
İngiltere, Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak, antlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Musul'u işgal etti. Millî Mücadele'nin zor koşulları içinde TBMM Hükûmeti bu bölgeyle ilgilenemedi.
Türkiye, Lozan Konferansı'nda Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek İngiltere'den Musul'un kendisine bırakılmasını istedi. Fakat İngiltere, bu bölgenin geleceğinin Milletler Cemiyeti'nin kararına bırakılmasını savundu.
Musul sorununun çözümlenmesi için İngilizler ile ilk kez 1924 yılında İstanbul'da Haliç Konferansında görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde İngilizler'in Musul Vilayeti'nin yanı sıra Hakkâri'yi de talep etmelerinden ötürü anlaşmaya varılamadı. Haliç Konferansı'nın başarısızlıkla sona ermesinden sonra İngilizler isteklerini zorla kabul ettirmek için bazı olayları bahane ederek Türk hükûmetine bir ültimatom verdiler. Ültimatomda, istekleri kabul edilmeyecek olursa askeri girişimlerde bulunacaklarını açıklıyorlardı. Türk hükûmeti bu ültimatoma verdiği karşılıkta, sınırlarını ve bağımsızlığını korumak için her türlü önlemi alacağını bildirdi. Bu kesin karar karşısında, İngiltere hükûmeti herhangi bir harekette bulunmaya cesaret edemedi. Öte yandan Şeyh Said İsyanı nedeniyle gerekli askerî harekât da yapılamadı.
1926 yılında Musul Sorunu Milletler Cemiyetine götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı'na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara'da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi.
Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara'da antlaşma imzalandı. 7 Haziran 1926 tarihinde TBMM'de onaylanarak kabul edildi.

Musul ve Kerkük vilayetleri Irak'a verilecektir.
Irak sınırı Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihindeki aldığı kararla kesin olarak belirtilmiştir.
Milletler Cemiyeti'nin belirttiği sınır kararını iki devlet de kabul edecek ve bozmak için herhangi bir eylem hazırlığına girmeyecektir.
Türkiye ve Irak arasında sınır Brüksel hattı olduğu kararlaştırıldı.
Irak Musul'dan elde ettiği petrolün %10'unu 25 yıllık süre boyunca Türkiye'ye verecektir.
Türkiye bu parayı 4 yıl boyunca almıştır ancak kalan 21 yıllık hakkını ise 500.000 Sterlin'e İngiltere lehine vazgeçmiştir.
Irak hükûmeti antlaşma imzalanana kadar kendi halkından Türkiye lehine konuşanlara genel af tanıyacağını söyler.
Türkiye ve Irak, dost devletler arasında yapılan “suçluların iadesi“ için görüşmeye karar vermiştir.
Antlaşmanın 2. faslı yürürlüğe girdiğinden itibaren on sene müddetle yürürlükte kalacaktır.
10 sene sonra taraflardan biri feshetme hakkına sahip olabilecektir.
Maddeler taraflarca tasdik edilecek ve derhal Ankara'ya gönderilecektir.
Antlaşma tasdik edildikten sonra Lozan Antlaşması'nı imzalayan devletlere gönderilecektir.
1936 yılında Irak ile Türkiye arasında 18 Temmuz 1936 gününden itibaren, 1926 Ankara antlaşmasına getirilen bazı hükümler:

Sınır komisyonu 6 ayda bir toplanmaktadır,
Sınır konuları gözden geçirilmektedir,
Antlaşmayı imzalayanlar, sınır bölgesinde diğer devlete karşı olan propagandalara izin vermeyecektir; ancak bu maddeye uyulmamaktadır.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (kısaca DTCF), Ankara Üniversitesinin en büyük fakültesidir. Türkiye'de fakülte adıyla kurulmuş ilk yükseköğretim kurumudur. 

Atatürk, fakültenin kurulmasını önerirken, çağdaş Türkiye'nin yapacağı atılımla hem ulusal bilincin gelişmesi hem de özgür düşünceli bireylerin doğru ve ülkesine yararlı yetişebilmesi için, Türk dilinin, Türk tarihinin ve Türk kültürünün derinliğine araştırılmasının en başta gelen koşul olduğuna inanıyordu. Türkiye'de sosyal bilimler alanında seçkin bir yeri bulunan bu fakültenin kuruluş yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 14 Haziran 1935'te kabul edilmiş ve karar 22 Haziran 1935 tarih ve 3035 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Fakültenin kurucu dekanlığını Prof. Dr. Ali Muzaffer Göker yapmıştır.
1935-1940 yılları arasında Evkaf Apartmanı'nda faaliyetini sürdüren fakültenin bugünkü binasının planı Alman mimar Bruno Taut tarafından çizilmiştir.
1936 yılında 195 öğrenci ile öğretime başlayan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 13 Haziran 1946'ya kadar Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyet göstermiş, bu tarihten itibaren 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Ankara Üniversitesinin bünyesinde yer almıştır.
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk ve Türkiye tarihinin incelenmesine kaynaklık edecek olan Sümerce ve Hititçeden Latince ve Yunancaya, antik Doğu ve Batı dillerinin yanında modern diller ile coğrafya, felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih ve antropoloji gibi çeşitli sosyal bilimlerin farklı alanlarında eğitim veren bir bilim kurumudur. Türkiye'de tiyatro eğitiminin konservatuvarlar dışında, bilimsel düzeyde verildiği ilk bölüm olan DTCF Tiyatro Bölümünü de bünyesinde barındıran fakültede hem temel kaynaklara inen hem de çağdaş dünyaya ayak uydurmayı hedefleyen 19 bölüm, 76 ana bilim dalı ve 2 ana sanat dalı mevcuttur. Bunlardan 17 bölüm, 65 ana bilim dalı ve 2 ana sanat dalında eğitim-öğretim yapılmaktadır.
1942'de yayına başlayan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi günümüzde de yayına devam etmektedir.

1937 yılında Alman mimar Bruno Taut tarafından planı çizilen ve yapılan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin eğitim ve öğretim binasının projesi Ankara İmar Planı'nı gerçekleştiren Hermann Jansen tarafından eleştirilmiş ve karşı çıkılmışsa da Nevzat Tandoğan başkanlığındaki İmar İdare Heyeti gösterilen sakıncaları yerinde bulmayarak projeyi uygulamaya karar vermiştir. Üç yıl süren inşaatın ardından Ekim 1940'ta eğitim öğretime açılmıştır. 
Bodrum üzerine dört katlı olan yapı, ana caddeye paralel dikdörtgen prizmatik kütlesi ile bunun iki ucuna eklenmiş küçük bloklardan meydana gelir. Girişin yer aldığı ön cephenin orta bölümü öne ve yukarı doğru küçük çıkıntılar yapılarak vurgulanmıştır.
Yapının mimarının Mimar Sinan ve Osmanlı mimarisi hayranlığı nedeniyle giriş cephesinde taş ve tuğla birlikte kullanılmış, yan ve arka cepheler ise sıva ile kaplanmıştır.
Ön cephe alınlıkta yer alan Atatürk maskı Avusturyalı heykeltıraş Joseph Thorak'ın çalışmasıdır. Orta blokun alınlığında Atatürk'ün Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir özdeyişi yer almaktadır.
Fakülte bahçesinde yer alan Mimar Sinan Anıtı ise Hüseyin Anka Özkan tarafından yapılmıştır.

Antropoloji Bölümü
Fizik Antropoloji Ana Bilim Dalı
Paleoantropoloji Ana Bilim Dalı
Sosyal Antropoloji Ana Bilim Dalı
Arkeoloji Bölümü
Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı
Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Ana Bilim Dalı
Tarih Öncesi Arkeolojisi Ana Bilim Dalı
Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Çağdaş Yunan Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Hollanda Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Fransız Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Hungaroloji Ana Bilim Dalı
İngiliz Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
İspanyol Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
İtalyan Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Romen Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı
Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü
Coğrafya Bölümü
Beşeri ve İktisadi Coğrafya Ana Bilim Dalı
Bölgesel Coğrafya Ana Bilim Dalı
Fiziki Coğrafya Ana Bilim Dalı
Türkiye Coğrafyası Ana Bilim Dalı
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü
Güney-Batı Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Güney-Doğu Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Kuzey-Batı Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Kuzey-Doğu Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Dilbilim Bölümü
Genel Dilbilim Ana Bilim Dalı
Uygulamalı Dilbilim Ana Bilim Dalı
Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Arap Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Fars Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Hindoloji Ana Bilim Dalı
Japon Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Kore Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Sinoloji Ana Bilim Dalı
Urdu Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Eskiçağ Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Hititoloji Ana Bilim Dalı
Latin Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Sumeroloji Ana Bilim Dalı
Yunan Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Felsefe Bölümü
Bilim Tarihi Ana Bilim Dalı
Sistematik Felsefe ve Mantık Ana Bilim Dalı
Felsefe Tarihi Ana Bilim Dalı
Halkbilim Bölümü
Etnoloji Ana Bilim Dalı
Halkbilim Ana Bilim Dalı
Kafkas Dilleri ve Kültürleri Bölümü
Ermeni Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı
Psikoloji Bölümü
Deneysel Psikoloji Ana Bilim Dalı
Gelişim Psikolojisi Ana Bilim Dalı
Sosyal Psikoloji Ana Bilim Dalı
Uygulamalı Psikoloji Ana Bilim Dalı
Sanat Tarihi Bölümü
Slav Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Bulgar Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Polonya Dili ve Kültürü Ana Bilim Dalı
Rus Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Sosyoloji Bölümü
Genel Sosyoloji ve Metodoloji Ana Bilim Dalı
Kurumlar Sosyolojisi Ana Bilim Dalı
Toplumsal Yapı ve Değişme Ana Bilim Dalı
Uygulamalı Sosyoloji Ana Bilim Dalı
Tarih Bölümü
Eskiçağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı
Orta Çağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Ana Bilim Dalı
Yakın Çağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Yeniçağ Tarihi Ana Bilim Dalı
Tiyatro Bölümü
Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı
Oyunculuk Ana Sanat Dalı
Tiyatro Tarihi ve Teorisi Teorisi Ana Bilim Dalı
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Eski Türk Dili Ana Bilim Dalı
Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı
Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı

Resmî site

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi; Türkiye'de cumhuriyetin ilanının ardından ilk hukuk okulu olarak 1925 yılında Ankara'da Ankara Adliye Hukuk Mektebi ünvanıyla kurulan, 1946 yılından itibaren Ankara Üniversitesine bağlı bir hukuk fakültesidir.
5 Kasım 1925'te Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılan okul, cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde sıfırdan kurulan ilk yükseköğrenim kurumudur.
I. TBMM binasında öğretime başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi, 1928 yılında ilk mezunlarını vermiştir. Daha sonra ünvanı Ankara Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi olarak değişen kurum, eğitim hizmetini günümüzde Ankara Üniversitesinin Cebeci kampüsünde sürdürür.

Ankara'da bir hukuk mektebi açılması fikri Millet Meclisinde Kastamonu Milletvekili Abdülkadir Kemali Bey tarafından dile getirilmiştir. 16 Mart 1921'de Abdülkadir Kemali Bey, I. Dünya Savaşı'nda askere gönderildikleri için eğitimleri yarım kalan öğrenciler için Ankara'da Adalet Bakanlığına bağlı bir hukuk mektebi açılmasını öngören üç maddelik bir kanun teklifi vermiş; ancak, teklif Maarif Encümeni (Meclis Millî Eğitim Komisyonu) tarafından bina, malzeme ve öğretmen bulunamadığı gerekçesi ile reddedilmiştir.

1924 yılında şerî mahkemelerin kapatılması ile birlikte şerî mahkemelere hakim ve savcı yetiştiren Mekteb-i Kuzzat'ın da varlığına son verilmesinin ardından, ihtiyaç duyulan hakim, savcı, icra memuru, zabıt katibi, müstantik gibi kadrolara yönelik adliye memurlarının yetiştirilmesi için hâlihazırda İstanbul'da faaliyet gösteren İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi'nin yanı sıra Ankara'da da bir hukuk mektebinin kurulmasına ihtiyaç duyulmuştur. 1925 yılında Ankara'da bir hukuk okulu kurma isteği dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey'in girişimi ile Meclis gündemine alınmıştır. Mahmut Esat Bey 1925 yılı Bütçe Kanunu tasarısına, hakim azlığı gerekçesi ile bir yatılı hukuk okulu açılması için ödenek koydurmuştu. 23 Şubat 1925 tarihinde Meclis Genel Kurulunda, uzun tartışmalardan sonra dört oyluk farkla Ankara Leylî (yatılı) Hukuk Mektebi'nin açılması söz konusu Bütçe Kanunu kapsamında kabul edilmiştir. Hakim kadrolarındaki açıkları kapatmak üzere kurulan kurum bir fakülte değil, Adalet Bakanlığı bünyesinde yatılı bir meslek okulu niteliğindeydi ve öğretim kadrosu adliye erkânından oluşuyordu. Bu tartışmalar sırasında İstanbul Hukuk Mektebi müderrisi Cemil Bey, Ankara'da bir hukuk okulu kurulması fikrini şu şekilde ifade etmiştir:Merkez-i Cumhuriyette bulunuyoruz. Buranın bir Mekteb-i Hukuka behemehâl ihtiyacı vardır. Yapılacak tedrisâttan bu muhit de istifâde edecektir, yalnız talebe değil. Dünyanın en güzel inkılâbını yapmış bir memlekette asrın hukukiyâtı okunmaz olur mu, efendiler? Biraz da İstanbul'un ettiği istifâde kadar Anadolumuz da maariften hissemend olsun... Benzer şekilde, Cemil Bey anılarında Mahmut Esat Bey'in Meclis önündeki isteklerinin mütevazı olduğunu; İstanbul Hukuk gibi mükemmel bir fakülte değil, zaman içinde gelişecek bir tür meslek okulu talep ettiğini ve bu talebin devlet merkezine ve devrime dayanması nedeniyle Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin kurulması kararının Meclis’ten alındığını aktarmaktadır.

Henüz binası, müdürü ve öğretim kadrosu bulunmadığı halde 1925 yılı yaz aylarında okula kayıt için başvuru alınmaya başlandı. Lise, yedi senelik idadi veya bir yükseköğrenim kurumu mezunları veya bir yükseköğrenim kurumunda kayıtlı olanlar sınavsız, lise öğrencisi olanlar veya lise muadili başka kurumlardan mezun olanlar ise oldukça zor bir sınavla okula kabul edildiler. Okula ilk olarak 301 öğrenci kayıt yaptırdı, içlerinden 75 öğrenci yatılıydı.
15 Eylül 1925 tarihinde Mahmut Esat Bozkurt Adalet Bakanlığında okul müfredatının ve yönetiminin belirlenmesi amacıyla Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Şevket Memedali Bilgişin, Cemil Bilsel, Tevfik Kamil Koperler, Yusuf Kemal Tengirşenk, Süheyp Nizami Derbil, Hasan Saka, Refik Saydam, Sadri Maksudi Arsal ve Şükrü Kaya gibi dönemin önemli hukukçularından oluşan bir komisyon oluşturulmuştur.
Ankara Hukuk Mektebinde ilk dersi 5 Kasım 1925'te Hukuk-ı Esasiye profesörü Ağaoğlu Ahmet Bey vermiştir.

Okul kurulduğu sırada henüz Ankara'da bir üniversite bulunmadığından herhangi bir üniversiteye bağlı değildi bu yüzden "fakülte" adıyla değil "Ankara Adliye Hukuk Mektebi" adıyla kurulmasına karar verildi. 3 yıllık olarak belirlenen okul müfredatında Mecelle'nin okutulmamasına karar verildi. İlk kez Türk Hukuk Tarihi kürsüsü kuruldu, "Usûl-i Fıkıh" dersi ise kaldırıldı. Komisyon toplantısında en önem verilen konulardan biri de okulda izlenecek metottu. Gerek bilimsel araştırmada ve gerekse öğretimde tetkik ve tenkit (araştırma ve eleştirme) metodu seçildi. Okulun ilk yıllarında Medeni Hukuk, Cezaiyât, İktisat, İlm-i Mâli, Ticaret-i Beriyye, Ticaret-i Bahriye, Devletler Umumi Hukuku, Devletler Hususi Hukuku, İdare Hukuku, Hukuk-ı Esasiye, Roma Hukuku ve Mukayeseli Kavanin, Siyasi Tarih ve Hukuk Tarihi kürsüleri bulunuyordu.

Okulda ders verecek hocaların akademik unvanlarının ne olacağı konusu da komisyonda uzunca tartışılmıştır. O dönemde üniversite hocalarına "müderris" deniyordu. Ancak müderris unvanının medreseyi çağrıştırdığını düşünen Ankara Hukuk Mektebi kurucuları kendilerine bu unvan ile hitap edilmesini istemiyorlardı. Akla gelen bir diğer sıfat "muallim" idi. Ancak hâlihazırda İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi'nde "muallim" unvanının doçent unvanına karşılık olarak kullanılmasından dolayı, İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi'nden gelen Müderris Cemil Bey'in unvanının doçentliğe düşürülmüş gibi algılanabileceği kaygısıyla bu unvan da kabul görmedi. Bu sebeplerle, Ankara Hukuk Mektebi'nin kurucuları ders verilecek kişilere "müderris" yerine "profesör" denmesine karar verdi. Böylece Ankara Hukuk Mektebi'nde öğretimin başlaması ile birlikte "profesör" unvanı Türk yükseköğretim tarihinde ilk defa kullanılmış ve kelime Türkçeye girmiş oldu.

Mustafa Kemal Paşa, "Profesörler Meclisi" adını alan komisyonun fahri başkanlığına, başvekil İsmet Paşa ise "Türk Hukuk Tarihi fahri profesörlüğüne" getirildi. Mahmut Esat Bey, Meclis Reisi görevini üstlendi ve "İhtilaller Tarihi" dersinin profesörlüğünü üstüne aldı. İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi müderrislerinden Cemil Bey, "Reis Vekili" yani fakülte dekan oldu. 11 profesörle eğitim-öğretim hayatına başlayan Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin öğretim elemanı sayısı zamanla yirmilere çıkmıştır. Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin ilk yıllardaki kadrosu şu şekildedir:

Ağaoğlu Ahmet Bey (Kars Mebusu) - Hukuku Esasiye Profesörü
Akçuraaoğlu Yusuf Bey (İstanbul Mebusu) - Tarihî Siyasi Profesörü
Bahaeddin Bey (Darülfünun Müderrislerinden) - Hukuku Ceza ve Usulü Cezaiye Profesörü
Cemal Hüsnü Bey (Gümüşhane Mebusu) - İktisat Profesörü
Cemil Bey (Darülfünun Müderrisi) - Hukuku Düvel Profesörü
Fahri Ecevit - Tıbb-ı Adlî Profesörü
Refik Bey (Sıhhiye Vekili) - Tıbb-ı Adlî Profesörü
Saraçoğlu Şükrü Bey (İzmir Mebusu) - İktisat-ı Nazarî Profesörü
Şükrü Kaya Bey (Menteşe Mebusu) - İktisat Mezhepleri Profesörü
Şevket Memedali Bey (İş Bankası Hukuk Müşaviri) - Hukuku Ticaret Profesörü
Sadri Maksudi Bey - Türk Hukuk Tarihi ve Hukuk Tarihi Profesörü
Süheyp Nizami Bey (Ziraat Bankası Umum Muamelât Müdürü) - Hukuku İdare Profesörü
Tevfik Kâmil Bey (İstanbul Mebusu) - Roma Hukuku Profesörü
Mahmut Esat Bey (Adliye Vekili) - İhtilâller Tarihi Profesörü
Mazhar Nedim Bey - Deniz Ticareti profesörü,
Mustafa Fevzi Bey (Saruhan Mebusu) - Fıkıh Tarihi Profesörü
Mustafa Şeref Bey (Burdur Meb'usu) - Hukuku İdare ve Hukuku Âmme Profesörü
Nusret Bey (Devlet Şûrası Reisi) - Hukuku Hususiyeyi Düvel profesörü,
Veli Bey (Hariciye Hukuk Müşaviri) - Hukuku Medeniye Profesörü
Yusuf Kemal Bey (Sinop Mebusu) - İktisat Profesörü
Sabri Şakir Bey (Hukuk işleri Müdürü) - Usul-i Muhakeme-i Hukukiye Profesörü

Ankara Hukuk Mektebi 5 Kasım 1925 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinin (1. Meclis Binası) Genel Kurul Salonu'nda Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin açılışına atfettiği anlamı şu sözlerle dile getirmiştir:"Cumhuriyetin merkez-i idaresinde bir Hukuk Mektebi açmak vesilesi bugünkü içtimaımızı ihzar etmiş bulunuyor. Bugün şahit olduğumuz, hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüsünden daha büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Senelerden beri devam eden Türk İnkılâbı, mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimaiyenin menbâsı olan yeni esasat-i hukukiyede tespit ve teyit etmek çaresine tevessül etmiştir... Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşâdında hissettiğim saadeti hiçbir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum."Açılış konuşmalarından sonra Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin ilk dersini vermek üzere Hukuku Esasiye Profesörü Ağaoğlu Ahmet Bey Anayasa Hukukuna genel bir giriş yaparak okulun ilk dersini vermiş oldu. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı 5 Kasım 1925 tarihini hukuk eğitimimizde bir dönüm noktası olarak kabul etmektedir.
Ankara Hukuk Mektebi eski bir kuruluş geleneğini takip etti, Tanzimat döneminde kurulan yüksekokullar ya Maarif-i Umumiye Nezareti'nin ya da İstanbul Ticaret mektebi örneğinde olduğu gibi Ticaret ve Meadin Nezareti'nin bir-iki odasında kurulur, birkaç sene nezaretin içinde idare ederler, sonra ayrı bir binaya taşınırlardı. Ankara Adliye Hukuk Mektebi'nin ilk binası iki katlı ahşap bir bina olan ve telgrafhane olarak Kurtuluş Savaşı boyunca önemli görevler üstlenen binadır. Yatılı öğrencileri de barındıran bu binanın, fakülte müdürüne ve diğer fakülte üyelerine ait iki de eklentisi vardır. 5 Kasım 1925 tarihinde okul açıldıktan sonra, telgraf binasının boşaltılması geciktiği için dersler bir ay kadar Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapıldı. Yatılı öğrenciler ise, okulun tadilat hazırlıkları yapılırken bir süre Yahudi Mahallesi'ndeki eski Müstantik Mektebi'nde kaldılar. Tadilatlar tamamlanınca, eğitim Meclis binasından telgrafhane binasına; yurtlar da Müstantik Mektebinden, telgrafhanenin arka sokağında bulunan bir binaya taşındı. Yeni yurdun üst katında

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Ankara Üniversitesi'nin bir fakültesi. Türkiye'nin ilk ziraat fakültesidir.

Ankara'da ziraat alanında ilk yükseköğretim kurumu olan "Yüksek Ziraat Mektebi" 1930 yılında Ziraat Vekaleti'ne bağlı olarak kurulmuş, üç yıl sonra yani Cumhuriyet'in 10. yılında 2524 sayılı kanunla  30 Ekim 1933 tarihinde Yüksek Ziraat Enstitüsü'ne dönüştürülmüştür. Tam anlamıyla bir "Ziraat Üniversitesi" hüviyetinde kurulan enstitü Ziraat Vekaleti'ne bağlıdır ve Ziraat, Tabii İlimler, Veteriner, Orman ve Ziraat Sanatları (Gıda) fakültelerinden oluşmaktadır. Enstitüde uygulanan eğitim ve öğretim sisteminde öğrenciler ilk yıl Atatürk Orman Çiftliğinde staja gönderilmekte, ilk iki yarılı kapsayan 10 aylık sürekli stajla birlikte 8 yarıyıl, yani 4 yıllık genel ziraat öğretimi görmekteydi.
1946 yılında çıkarılan 4936 sayılı kanun ile Ankara Üniversitesi kurulmuş, 7/7/1948 tarih ve 5234 sayılı "Üniversiteler Kanununa ek Kanun" hükümleri gereğince, Yüksek Ziraat Enstitüsü kapatılarak bünyesindeki Ziraat ve Veteriner Fakülteleri Ankara Üniversitesi'ne, Orman Fakültesi İstanbul Üniversitesi'ne bağlanmış, Ziraat Sanatları Fakültesi Ziraat Fakültesi ile birleştirilmiş, Tabii İlimler Fakültesi ise Fen Fakültesi'ne dönüştürülmüştür.
1955 yılına kadar ülkenin tek ziraat fakültesi iken sonraki yıllarda Ege, Atatürk, Çukurova Üniversitelerinin ve bu üniversiteler bünyesindeki ziraat fakültelerinin kuruluşuna önemli katkılar sağlamıştır.

Ahmet Anzavur Ayaklanması (ya da Anzavur İsyanı), Türk Kurtuluş Savaşı'na karşı Anadolu'da düzenlenen ayaklanmalardan biridir. İstanbul Hükümeti'nce desteklenmiş olan Anzavur Ayaklanması'nın adı, ayaklanmaya önderlik eden Anzavur Ahmet'ten gelir. Ahmet Anzavur'un önderliğinde çeşitli aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu'daki direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi sayılabilir. Çünkü Batı Cephesi'nin oluşturulması ve Yunanistan işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.

Birinci Anzavur isyanının nedenleri arasında Birleşik Krallık'ın tahriklerinin rolü önde gelir. Birleşik Krallık Mondros Mütarekesi'nden sonra hâkim vaziyete geldiği Boğazlar ve Marmara Denizi'ndeki mevcut durumunu korumak ve devam ettirmek, Kuvâ-yi Milliye'yi buralara yaklaştırmamak ve burada bir tampon bölge meydana getirmek istiyordu. Ayaklanmaların başlıca sebepleri:

Boğazlardaki üstünlüğü korumak isteyen ve Anadolu ile Trakya'daki Kuvâ-yi Milliyecilerin birleşmesine karşı olan Birleşik Krallık'ın kışkırtmaları.
Birleşik Krallık'ın güdümündeki Damad Ferid Paşa'nın yeniden sadrazam olmak ve Kuvâ-yi Milliyecilerden intikam almak istemesi.
Birleşik Krallık'ın ayaklanmanın işgalci Yunanistan Krallığı'na karşı direnen millî kuvvetleri zayıf düşüreceğini umması.
Bazı Kuvâ-yi Milliyecilerin yaptığı bir kısım hatalar.

Sivas Kongresi sonrasında İstanbul Hükûmeti, Kuvâ-yi Milliyecilerin dine ve halifeye karşı oldukları propagandasıyla halkı kışkırtıyordu. Eski bir jandarma subayı olan Anzavur Ahmet'i de Kuzey Ege ve Marmara bölgelerindeki direnişi kırmakla görevlendirdi. Anzavur Ahmet Eylül 1919'da Biga, Gönen ve Manyas'ta Kuvâ-yi Milliye karşıtı çalışmalara başladı. 1 Ekim 1919'da başlayan ayaklanmayla, 12 Kasım 1919'da silahlı adamlarıyla Susurluk'a girdi. Ama Kirmastı (Mustafakemalpaşa) yakınlarında Çerkes Ethem kuvvetlerine yenildi.

Anzavur Ahmet, Şubat 1920'de ikinci kez ayaklandı. Gâvur İmam adlı bir başka ayaklanmacının denetimindeki Biga'yı üs edindi. Ardından Gönen, Manyas, Ulubat, Susurluk, Bandırma ve Karacabey'i ele geçirdi. Çerkes Ethem ve Danişmentli İsmail Efe komutasındaki Kuva-i Seyyare güçleri, zorlu bir savaşın ardından 16 Nisan 1920'de Anzavur Ahmet'in kuvvetlerini dağıttılar. Bunun üzerine 19 Nisan'da Karabiga'ya kaçan Anzavur oradan da bir Britanya gemisiyle İstanbul'a dönmüştür. Böylece, Batı Cephesi'nin oluşturulmasını ve Yunan işgalinin durdurulmasını geciktiren Anzavur Ayaklanması Nisan ayı sonunda kesin olarak bastırılmış oldu.

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul'a dönmüş ve Kuvayı İnzibatiye'nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvayı İnzibatiye'nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2.000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir. Anzavur Ahmet'in komutası altında 15-16-17 Mayıs'ta saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen Anzavur Ahmet, Adapazarı'ndan ayrılarak İstanbul'a dönmüştür. 23 Mayıs'ta yeniden temas edilen Kuvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır.

Hilafet Ordusu

Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının yer aldığı anıt mezar olan Anıtkabir, inşasının tamamlanmasından beri birtakım miting ve protestolara ev sahipliği yaptı. 2524 sayılı Anıtkabir Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Kanun'un 2. maddesi maddesi uyarınca hazırlanan ve 9 Nisan 1982'de yürürlüğe giren yönetmelikle birlikte Anıtkabir'de, Atatürk'e saygı amacı dışındaki her türlü tören, gösteri ve yürüyüş yapılması yasaklandı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Anıtkabir'e nakledildiği gün olan 10 Kasım 1953'ün ertesi günü, Türkiye Millî Talebe Federasyonu tarafından "Atatürk'e sevgi gösterisi" adı altında, iktidardaki Demokrat Parti yanlısı bir miting yapıldı. Ulus ve Lozan gibi meydanlarda başlayan miting, katılımcıların Anıtkabir'e yürümesiyle burada da devam etti. Benzer miting, 11 Kasım 1954'te de gerçekleştirildi.
"Ya Taksim, Ya Ölüm" hareketi kapsamında Türkiye'de düzenlenen mitinglerin üçüncüsü, Türkiye Millî Talebe Federasyonu tarafından 12 Haziran 1958'de Anıtkabir'de düzenlendi. Bu miting, yaklaşık 200.000 katılımcıyla bu gösterilerin en büyüğüydü. Anıtkabir'deki tören meydanında III. Makarios'u temsil eden siyah sakallı papaz kuklaları yakıldı ve darağacına asıldı. Mitingde Fazıl Küçük bir konuşma da yaptı.

19 Mayıs 1960'ta, Demokrat Parti muhalifleri tarafından Ankara'da gerçekleştiren miting sırasında, Anıtkabir'e giden yollarda emniyet kuvvetlerinin aldığı tedbirleri aşan göstericiler, Anıtkabir'e ulaştı. Atatürk'ün sembolik lahdinin bulunduğu Şeref Holü'nde göstericiler saygı duruşunda bulundu. Bu esnada emniyet kuvvetleriyle protestocular arasında arbede yaşandı.
Ankara Tekniker öğrencileri; kendilerine yedek subaylık hakkı tanınması, ders müfredatının değiştirilmemesi ve okul yönetiminin de kendilerine kötü muamelede bulunması gerekçeleriyle 12 Kasım 1960'ta, okullarından Anıtkabir'e kadar uzanan protesto yürüyüşü gerçekleştirdi. "Üniversiteye giremedikleri" gerekçesiyle protesto amacıyla İstanbul'dan yola çıkan öğrencilerin yürüyüşü, 5 Kasım 1961'de Anıtkabir'de sona erdi. 27 Mayıs Darbesi'nin ardından yapılan düzenlemelerle ordudaki görevlerinden emekli edilen ve darbeye katılmayan 7000 kadar subay tarafından kurulan Eminsu Derneği üyeleri, zaman zaman Anıtkabir'deki lahde şapkalarını bırakarak ordudan atılmalarını protesto etmekteydi. 13 Ocak 1962'de gerçekleştirdikleri protestoda Ankara Üniversitesi'nin Siyasal Bilgiler ile Hukuk fakültesi öğrencileri, "kahrolsun komünistler" ve "kahrolsun gerici basın" sloganları atarak Yeni İstanbul, Zafer ve Son Havadis gazetelerini yaktılar. 14 Şubat 1962'de Öğretmen Dernekleri Federasyonu, bazı milletvekili ve senatörlerin yaptığı köy enstitüsü mezunları karşıtı konuşmaları protesto amacıyla sessiz bir yürüyüş yapmak istese de emniyet kuvvetleri buna izin vermedi. Ancak devamında Anıtkabir'e ulaşan protestocular, kendilerini çevreleyen polislerin eşleğinde Atatürk'e ve onun devrimlerine bağlı kalma yemini ettiler. 26 Mart 1962'de, önceki gün Kıbrıs'ta yaşanan bombalı saldırıyı protesto etme amacıyla yapılan sessiz yürüyüşün sonunda Anıtkabir'e çelenk konuldu.

Cumhuriyet Mitingleri

Özel

Genel
Boran, Tunç (2011). Mekân ve Siyaset İlişkisi Bağlamında Anıtkabir (1938-1973) (Doktora tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü.

Anıtkabir Proje Yarışması, 1938'de ölen Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının defnedileceği anıt mezar olan Anıtkabir'in tasarımı ve özellikleri için başlatılan uluslararası proje yarışmasıdır. 1 Mart 1941'de başlayan yarışma, 2 Mart 1942'de sona erdi. Yarışmayı, Emin Onat ile Orhan Arda'nın tasarımı kazandı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de, İstanbul'daki Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünün ardından, defin yerinin konusunda basında çeşitli tartışmalar başladı. Atatürk için bir anıt mezar yapılması belirlenirken, 1939'da bu anıt mezarın Rasattepe'de yapılması tespit edildi.
Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinden oluşan Anıtkabir'in inşa edileceği arazinin kamulaştırılmasıyla görevli komisyon, 6 Ekim 1939'da Anıtkabir için uluslararası bir proje yarışmasının düzenlenmesine karar verdi. Başbakan Refik Saydam, 21 Kasım 1939'daki parti grubu toplantısında yaptığı konuşmada, Anıtkabir'in inşa edileceği arazideki kamulaştırma çalışmalarının tamamlanmasının ardından, Anıtkabir'in inşası için uluslararası bir proje yarışmasının düzenleneceğini belirtti. 26 Mart 1940'taki konuşmasında ise Saydam, uluslararası mimarlar tüzüğüne uygun olacak şekilde yarışma şartnâmesinin ve teknik programın hazırlandığını bildirdi.
Başbakanlık Anıtkabir Komisyonunun 18 Şubat 1941'de yayımladığı tebliğ ile Anıtkabir'in inşası için bir proje yarışması başlatılacağı açıklandı. Tebliğin ilk maddesine, Türk ve Türk olmayan mühendis, mimar ve heykeltıraşların katılımına açık bir proje yarışması düzenlenmesine karar verildiği belirtildi. İkinci maddede, inşa edilecek kompleks ile ilgili yarışma talimatnamesi, inşaat arazisinin haritası ve inşaat programı gibi evrakların yalnızca "böyle önemli inşaat meydana getirmiş olanlara" ücretsiz verileceği ifade edilmişti. Üçüncü maddede ise konuyla ilgili olanların Başbakanlığa bağlı Anıtkabir Komisyonu Başkanlığına evraklarını göndermeleri ve başvuruların 31 Ekim 1941'de sona ereceği yazılıydı. İlerleyen dönemde ise yarışmaya başvuru için aranan şart kaldırılarak daha fazla Türk mimarın yarışmaya başvurma şansının önü açıldı. Bayındırlık Bakanı Cevdet Kerim İncedayı'nın daha sonraları, 25 Aralık 1946'daki Meclis Genel Kurulunda kullandığı ifadelere göre öncelikle uluslararası bir yarışma açılmasının düşünülmüş, ancak II. Dünya Savaşı'ndan dolayı katılımın az olması ve gelen tekliflerin tatmin edici olmaması nedenlerinden ötürü ikinci bir yarışma açılmıştı.

Yarışma, değişen maddelerden dolayı şartnamesinin yeniden düzenlenmesi nedeniyle 1 Mart 1941'de başladı. Başbakanlık Anıtkabir Komisyonu Başkanlığı tarafından Türkçe ve Fransızca olarak hazırlanan şartnamenin "Yarışma Talimatnamesi" adıyla düzenlenen ilk bölümü 24 maddeden oluşmaktaydı. Yarışmaya katılım koşullarını, jüriyi, kazananlara verilecek ödülleri ve seçilecek projenin uygulama şartlarını düzenleyen şartnameye göre en az üç kişiden oluşan jüri, birincilik için hükûmete üç proje önerecek ve hükûmet de bu projelerden birisini seçecekti. Birinci projenin sahibine inşaatın kontrol hakkı ve inşaat bedeli üzerinden %3 oranında ücret, her ikisi de ikinci sayılacak olan jüri tarafından önerilen diğer iki projenin sahiplerine 3.000 lira, diğer projelerden bir veya birkaçına ise mansiyon ödülü olarak 1.000 lira ödenecekti.
Şartnamenin "Program" başlıklı ikinci bölümü, inşa edilecek yapının özellikleri ile bölümlerini belirten 30 maddeden oluşmaktaydı. Anıtkabir'in yapılış amacı ile genel özelliklerini sıralayan bölümün ilk beş maddesine göre bir ziyaret yeri olarak hizmet verecek olan Anıtkabir'e "büyük bir şeref methâlinden" girilecek, binlerce kişinin ziyaretine olanak sağlayacak, Atatürk'ün "vasıflarının, kudret ve kabiliyetinin bir simgesi" olacak, yakından olduğu kadar uzaktan da görünür olacaktı. 6. maddede inşaatın yaklaşık bedelinin 3.000.000 lirayı aşmaması belirtilmekteydi. Bu bölümde yer alan ve inşaatta kullanılacak olan malzemeler ile işçilik bedellerinin yer aldığı bir tablo ile katılımcıların, projelerinin yaklaşık maliyetlerini hesaplamaları istenmekteydi. "Program" bölümünün 7. ilâ 30. maddeleri arasında ise inşaat çerçevesinde yapılacak olan diğer yapı bölümlerinin özelliklerinin belirtilmekteydi. Bu maddelere göre Anıtkabir'in ana şeref girişinden ziyaretçilerin giriş yapması, çok sayıda ziyaretçinin bulunmasına izin veren antrelerin ve ziyaretçiler için gardıropların yapılması belirtilmekteydi. Anıtkabir'de görevli memurlar için dört odalı bir idari kısmın yapılması, şeref antresi civarında ise bazı misafirlerin dinlenmeleri amacıyla bir dinlenme salonu inşa edilmesi ifade edilmekteydi. Lahdin bulunacağı Şeref Holü yapısı Anıtkabir'in merkezi ve "ruhu" olarak gösterirken; lahdin bulunduğu salonda, "Türkiye'nin programı ve sembolü" olan Altı Ok'un sembolize edilmesi istenmekteydi. Bu kısımda ayrıca, Anıtkabir'i ziyaret eden devlet adamları ve diğer devlet temsilcilerinin duygu ve düşüncelerini yazacakları bir "altın kitap" olarak adlandırılan defterin bulundurulması talep edilmişti. Atatürk'ün fotoğrafları, kıyafetleri, el yazıları, imzaları ve bazı eşyaları ile okuduğu, incelediği kitapların sergileneceği bir Atatürk Müzesi'nin yanı sıra, olası bir hava saldırısı durumunda hem lahdin hem de müzedeki eşyaların korunması amacıyla bir sığınak inşa edilmesinden bahsedilmekteydi. Yapıdaki sıhhi tesisat, elektrik tesisatı, havalandırma sistemi, elektrik santrali ve yangın önlemlerinin de yarışmacıların dikkat etmesi gereken hususlar olduğuna dikkat çekilmekteydi. Sürekli bakıcı, bekçi ve hademeleri için iki koğuş, 15 kişilik askerî birlik için ise koğuş ve iki odadan oluşan servislerin bina içinde yer alması; servis binası olarak da üç oda, tuvalet, banyo ve mutfaktan oluşan bahçıvan ikametgâhı, 8 kişilik bahçıvan ve bekçi koğuşu, 15 kişilik işçi koğuşu, park aletleri için yeterli depo, park aletlerinin tamiri için atölye ve sera binasının planlanacağı yazılıydı. Anıt mezar binası dışında kalan parkın şekil ve düzenlemesi, park içindeki tesislerle park yolları ve istinat duvarları ile bahçe düzenlemesinin de yarışma kapsamında olduğu, bunların yanı sıra fidanlık ve otopark yapılacağı da belirtilmekteydi. Parkın düzenlenmesinde anıt önünde törene bir meydan ile burada toplananlara hitap edilecek bir yer olması gerektiği belirtilirken, tesislerden hiçbirinin "Anıtkabir'in ihtişamını bozmasına izin verilmeyeceğine" de dikkat çekilmekteydi.
Yarışmanın jüri üyeleri, planlanan bitiş tarihi olan Ekim 1941'e kadar belirlenmemişti. O ay, İsveç hükûmeti tarafından İsveç'in Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla jüri üyesi olması için önerilen Ivar Tengbom, ilk jüri üyesi olarak belirlendi. 25 Ekim'de Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararla yarışma süresi 2 Mart 1942'ye kadar uzatıldı. Türkiye'deki katılımcılar bu tarihe kadar projelerini Başbakanlık Anıtkabir Komisyonu Başkanlığına, ülke dışındaki katılımcılar ise projelerini 2 Şubat 1942 akşamına kadar ülkelerinde bulunan Türkiye diplomatik temsilciliklerine teslim edeceklerdi. İlerleyen dönemde ise Károly Weichinger ve Paul Bonatz'tan oluşan iki yabancı jüri üyesi daha belirlendi. Başbakanlık tarafından 27 Şubat 1942'de Bayındırlık Bakanlığına ve Eğitim Bakanlığına gönderilen yazılarda, jüride yer alması için birer mimar ve mühendisin düşünüldüğü, her iki üyelik için de üçer ismin kendilerine bildirilmesi talebinde bulunuldu. 3 Mart 1942 tarihli yazısında Eğitim Bakanlığı, Güzel Sanatlar Akademisi Mimari Şubesi Şefi Sedad Hakkı Eldem'i, Güzel Sanatlar Akademisi öğretmenlerinden Arif Hikmet Holtay'ı ve Yüksek Mühendis Okulundan Emin Onat'ı; Bayındırlık Bakanlığı Yapı ve İmar İşleri Başkanı Muammer Çavuşoğlu'nu, Yapı ve İmar İşleri Proje Bürosu Şefi Hüseyin Kara'yı ve Yapı ve İmar İşleri Şehircilik ve Fen Hizmetleri Şefi Sadettin Onat'ı önerdi. Yarışmanın sona ermesinin ardından, 11 Mart 1942 tarihli yazısında Başbakanlık, Holtay ile Çavuşoğlu'nun yanı sıra, Ankara İmar Müdürü Muhlis Sertel'i jüri üyesi olarak belirlediğini bildirdi. Bu kararlarla birlikte jüri üyesi sayısı altıya ulaştı.

Yarışmaya; Türkiye'den 25; Almanya'dan 11; İtalya'dan 9; Avusturya, Çekoslovakya, Fransa ve İsviçre'den ise birer adet olmak üzere toplam 49 proje gönderildi. Bu projelerden teki yarışma süresi bittikten sonra komisyona ulaştığından, diğeri ise projenin ambalajı üzerinde sahibinin kimliği yazılmamış olduğundan, yarışma talimatnamesinin yedinci maddesi gereğince diskalifiye edildi ve 47 proje üzerinden değerlendirme yapıldı. 47 proje, 11 Mart 1942'de jüriye teslim edildi. Yarışmaya sunulan projelerin orijinal yarışma klasörleri günümüze ulaşmadığından ve bunların tamamından bahseden bir kaynak olmamasından ötürü, tüm projeler bilinmemektedir. Yarışma için hazırlanan projelerden bilinenleri şu şekildedir:

Adalberto Libera tarafından oluşturulan proje, Antik Roma lahitlerine benzer şekilde tasarlanmıştı. Yarışma jürisinin raporunda proje için "Siluet kuvvetli bir sanat tesiri bırakmaktadır [...] Anıt dahilinde, alt kısmı resim veya mozaik tezyin edilmiş yekpare duvar ve dikine konmuş olan lahit kuvvetli tesir tapmaktadır." ifadeleri kullanılmıştı.

Johannes Krüger'e ait olan tasarımdaki sekizgen köşe kuleleri, açık ve koyu taştan şeritler ile yuvarlak kemer, Wilson'ın deyimiyle "bir yandan Orta Çağ şatolarını ve Bizans şapellerini, bir yandan da Romanesk katedralleri çağrıştırmakta"ydı. Biçimi ve oranları yönünden tasarımı, Krüger'in, kardeşi Walter Krüger ile birlikte tasarladığı Tannenberg Anıtı ile kıyaslayan Wilson, her iki tasarımda da kuleler etrafındaki kırsal alandan ayrılan bir tören meydanı olduğuna, anıt yerinin ise "kutsal ve özel bir mekân" olarak tasvir edildiğine dikkat çekmişti. Dışarıdan görünmeyen bir kubbeye sahip bir anma salonunun yer aldığı, dikdörtgen planlı anıt mezar binasının olduğu projede süsleme amacıyla; birbirini takip eden renkli tuğla şeritler, baklava biçimli açmalar ve aslan heykelleri yer alıyordu. Yarışma jürisinin raporunda proje için "[...] kuvvetli bir eserdir. Harici mimari biraz vahşi bir tesir yapmakta ise de; iç mimari zengindir." ifadeleri kullanılır. Raporda ayrıca 

Ankara ilinin Çankaya ilçesinde yer alan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün anıt mezarını içeren yapı kompleksi olan Anıtkabir'in inşa fikri, Atatürk'ün 10 Kasım 1938'deki ölümünün ardından ortaya çıktı. Atatürk'ün naaşının ise, Ankara'da bir anıt mezar inşa edilene kadar Ankara Etnografya Müzesi'nde kalması kararlaştırılmıştı.
Anıt mezarın inşa edileceği yeri belirlemesi amacıyla hükûmet tarafından bir komisyon kuruldu. Hazırlanan rapor doğrultusunda, 17 Ocak 1939'daki Cumhuriyet Halk Partisi meclis grubu toplantısında yapının Rasattepe'de inşa edilmesine karar verildi. Kararın ardından ilgili arazide kamulaştırma çalışmaları başlatılırken yapının tasarımını belirleme amacıyla 1 Mart 1941'de uluslararası bir proje yarışması açıldı. 2 Mart 1942'de sona eren yarışma sonrasında yapılan değerlendirmeler sonucunda, Emin Onat ile Orhan Arda'nın projesinin, birtakım değişikliklerle uygulanmasına karar verildi. Sunulan ikinci projede bir kez daha yapılan değişikliklerin ardından mimarların oluşturduğu üçüncü proje, 4 Temmuz 1944'te Bayındırlık Bakanlığı ile mimarlar arasında imzalanan sözleşmeyle birlikte uygulama aşamasına geçti. 9 Ekim 1944'te gerçekleştirilen temel atma töreniyle inşaata başlandı.
Dört kısım hâlinde gerçekleştirilen inşaatın, arazideki toprak tesviye çalışmaları ile allenin istinat duvarlarının yapılmasını kapsayan ilk kısmını, 4 Eylül 1944'te açılan ihale sonucunda Hayri Kayadelen'e ait Nurhayr Şirketi üstlendi. 1945 yılı sonlarında tamamlanacak olan ilk kısım inşaat çalışmaları devam ettiği sırada, 18 Ağustos 1945'te, anıt mezar binası ile tören meydanını çevreleyen binaların yapılmasını kapsayan inşaatın ikinci kısmının ihalesi gerçekleştirildi. Bu kısmın inşasını Rar Türk üstlenirken zemin etüdünün hazırlanması, anıt mezarın temel sisteminin değiştirilmesi, betonarme ve statik hesaplarının yapılması ve bu hesap işlemleri ücretlerinin ödenmesi konularından dolayı bu kısmın başlangıcı gecikti ve temel inşaatına 1947'nin inşaat mevsiminde başlandı. İkinci kısım inşaatı devam ettiği sırada açılan ve 11 Eylül 1950'de sonuçlanan; Anıtkabir'e çıkan yollar, Aslanlı Yol ve tören alanının taş kaplama işleri, anıt mezar binasının üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsayan üçüncü kısım ihalesini ise Amaç Ticaret kazandı.
1950 genel seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti hükûmeti döneminde, hem inşaatın daha hızlı sonuçlanması hem de tasarruf amacıyla Kasım 1950 itibarıyla projede birtakım değişiklikler yapıldı. 6 Haziran 1951'de gerçekleştirilen inşaatın dördüncü ve son kısmının ihalesini, Muzaffer Budak'ın şirketi kazandı. Bu kısım; Şeref Holü ile tonozların alt döşemeleri, Şeref Holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemeleri ve mermer işlerinin yapılmasını kapsıyordu. Kompleksteki heykel, kabartma ve yazıların konuları, oluşturulan komisyonlar tarafından belirlenirken bunların tasarımları ve uygulamaları için sırasıyla yarışma ve ihale yöntemleri izlendi. Mozaik ve fresk süslemeleri için ise komisyon kurulmamış ya da yarışma düzenlenmemişti. Yaşanan birtakım sorunlar ve aksaklıklar nedeniyle Anıtkabir, planlanandan geç olarak Ekim 1953'te tamamlandı. İnşaat sonunda projenin toplam maliyeti yaklaşık 20 milyon lirayı bulmuş ve proje için ayrılan 24 milyon liralık bütçeden yaklaşık 4 milyon lira tasarruf edilmişti. 10 Kasım 1953'te gerçekleştirilen bir törenle, Atatürk'ün naaşı buraya nakledildi. 1973'ten beri İsmet İnönü'nün kabrinin de yer aldığı Anıtkabir'e 1966'da defnedilen Cemal Gürsel ile 1960-1963 yılları arasında defnedilen on bir kişinin naaşları ise 1988'de Anıtkabir'den kaldırıldı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de, İstanbul'daki Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünün ardından, defin yeri konusunda basında çeşitli tartışmalar başladı. 10 Kasım 1938 tarihli Kurun ile 11 Kasım 1938 tarihli Tan gazetelerinde Atatürk'ün nereye gömüleceğinin belli olmadığı ve bu kararı Türkiye Büyük Millet Meclisinin vereceği; mezarın ise Çankaya Köşkü'nün yanı, Ankara Kalesi'nin ortası, ilk meclis binasının bahçesi, Atatürk Parkı ya da Orman Çiftliği'nde yapılmasının olası olduğu yazılmıştı. 13 Kasım'de hükûmet, Atatürk için bir anıt mezar yapılıncaya kadar kendisinin naaşının Ankara Etnografya Müzesi'nde kalacağının kararlaştırıldığını açıkladı. 15 Kasım tarihli Akşam'da, anıt mezarın Ankara Etnografya Müzesi'nin bulunduğu sırtta yapılmasının yüksek bir ihtimal olduğu yazıldı. Defin işleminin Ankara dışındaki bir yerde yapılmasına yönelik tek öneri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ tarafından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a, defnin İstanbul'da gerçekleştirilmesine yönelik olarak yapılmışsa da bu öneri kabul görmemişti. 19 Kasım'da İstanbul'dan Ankara'ya taşınan cenaze, 21 Kasım'da düzenlenen törenle müzeye konuldu.
Atatürk'ün 28 Kasım'da açılan vasiyetinde kendisinin mezar yerine dair hiçbir ifade yer almazken hayatta olduğu dönemde bu konuya dair bazı sözlü ifadeleri ve hatıraları bulunuyordu. Afet İnan'ın 26 Haziran 1950 tarihli Ulus gazetesinde aktardığı bir hatıraya göre, Recep Peker'in kabir yeri için Ulus Meydanı'ndan Ankara Garı'na inen yol üzerinde bulunan kavşağı öne sürmesine yönelik olarak Atatürk, "İyi ve kalabalık bir yer. Fakat ben, böyle bir yeri milletime vasiyet edemem." yanıtını vermişti. Aynı hatırada İnan, 1932 yazında gerçekleştirilen çok katılımcılı bir sohbet esnasında Atatürk'ün Çankaya'ya gömülmesini istediğini; ancak o günün gecesinde otomobille Çankaya'ya dönerken kendisine "beni milletim nereye isterse oraya gömsün, fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır" dediğini ifade ediyordu. 1959'da kaleme aldığı hatıratında Münir Hayri Egeli, Atatürk'ün Orman Çiftliği'ndeki bir tepede, dört yanı ve üstü kapalı olmayan ve kapısında "Gençliğe Hitabe"nin yazılı olduğu bir kabir istediğini belirtirken konuşmasını "Bütün bunlar benim fikrim. Türk milleti elbet bana münasip göreceği şekilde bir kabir yapar." şeklinde tamamladığını aktarıyordu.

Başbakan Celâl Bayar, 29 Kasım'da gerçekleştirilen Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu toplantısında anıt mezarın yerinin belirlenmesi için uzmanlardan oluşturulan komisyon tarafından düzenlenen raporun grup onayına sunulduktan sonra uygulamaya geçileceğini ifade etti. Başbakanlık Müsteşarı Kemal Gedeleç başkanlığında; Millî Savunma Bakanlığından generaller Sabit ve Hakkı, Bayındırlık Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürü Kazım, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Vehbi Demirel ve Millî Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Müdürü Cevat Dursunoğlu'nun oluşturduğu komisyonun ilk toplantısı 6 Aralık 1938'de gerçekleştirildi. Bu toplantı sonunda komisyon, 16 Aralık 1938'de gerçekleştirmeyi planladıkları ikinci toplantıya Bruno Taut, Rudolf Belling, Léopold Lévy, Henri Prost, Clemens Holzmeister ve Hermann Jansen'in davet edilmesini ve bu heyetin görüşlerinin alınmasını kararlaştırdı. Bakanlar Kurulu 24 Aralık'ta, bu heyetin görüşleri alınarak komisyon tarafından hazırlanan raporun incelenmesi için Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubuna sevkine karar verdi. 3 Ocak 1939'da gerçekleştirilen meclis grubu toplantısında, ilgili raporu incelemekle görevlendirilen Falih Rıfkı Atay, Rasih Kaplan, Mazhar Germen, Süreyya Örgeevren, Refet Canıtez, İsmet Eker, Münir Çağıl, Mazhar Müfit Kansu, Necip Ali Küçüka, Nafi Atuf Kansu, Salâh Cimcoz, Saim Uzel, Ferit Celâl Güven, Tevfik Tarman ve Mithat Aydın'dan oluşan 15 kişilik CHP Anıtkabir Parti Grubu Komisyonu kuruldu. 5 Ocak'ta gerçekleştirilen komisyonun ilk toplantısında komisyon başkanlığına Çağıl, kâtipliğine Güven, raportörlüklerine ise Atay, Örgeevren ve Kansu seçildi. Komisyon, yer tespiti için oluşturulan heyetin önerdiği dokuz noktada; Çankaya Köşkü'nün çevresinde, Etnografya Müzesi'nde, Yeşiltepe'de, Timurlenk (ya da Hıdırlık) Tepesi'nde, Gençlik Parkı'nda, Ankara Ziraat Mektebi'nde, Orman Çiftliği'nde, Mebusevleri'nde ve inşası devam eden yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının arkasındaki tepede inceleme gezileri gerçekleştirdi. 5 Ocak'taki toplantıda, yer tespit heyetinin önerilerinin ötesine geçerek başka yerlerin de incelenmesi yönünde karar alındı.

17 Ocak'ta gerçekleştirilen komisyon toplantısında Mithat Aydın'ın sunduğu öneri doğrultusunda aynı gün, Rasattepe'de de incelemeler gerçekleştirildi. Komisyon üyelerinden Süreyya Örgeevren, anıt mezar için Rasattepe'nin seçilmesi gerektiğini "Tepeye çıkılıp Ankara'ya bakılınca; bir ucu Dikmen, diğer ucu da Etlik Bağları olmak üzere nihayetlenen sevimli bir hilâlin tam ortasına düşen bir yıldız üzerinde bulunulduğunu vehleten his ve müşahede olunur. Yıldız nısıf dairenin her noktasına ne pek uzak ne pek yakındır." ifadeleriyle belirtti. Atay, Cimcoz ve Güven, uzmanların Rasattepe'yi hiç düşünmediklerini ve daha sonradan teklif edilen bu yeri reddettiklerini belirterek kendilerinin bu kararına katıldıkları ve anıt mezarın Çankaya Tepesi'nde olması gerektiği yönünde görüş bildirdi. Üçlü, "Atatürk'ün hayatı boyunca Çankaya'dan ayrılmadığını, Çankaya'nın şehrin her tarafına hâkim olduğunu; Kurtuluş Savaşı, devletin kuruluşu ve inkılâpların hatıralarına ayrılmaz bir surette bağlı olduğunu, maddi ve manevi tüm şartları taşıdığını" ifade ederek Çankaya'daki eski köşkün arkasında su depolarının yer aldığı tepeyi önerdi. Aynı gün gerçekleştirilen oylamada 11 üyenin desteğini alan Rasattepe, anıt mezarın inşa edileceği yer olarak belirlendi.

Anıt mezarın inşa edileceği arazinin bir bölümü özel şahıslara ait olduğundan bu arazinin kamulaştırılması ihtiyacı ortaya çıktı. Buna dair ilk açıklama 23 Mayıs 1939'da Türkiye Büyük Millet Meclisinde gerçekleştirilen bütçe görüşmeleri sırasında, Başbakan Refik Saydam'dan geldi. Saydam, Rasattepe'deki kadastro işlemleri ile haritaları yaptırdığını ve kullanılacak arazinin sınırlarının belirlendiğini açıkladı. Bütçede Anıtkabir için, 205.000 Türk liralık kısmı kamulaştırma bedeli, 45.000 Türk liralık kısmı ise uluslararası bir proje yarışması için olmak üzere toplam 250.000 Türk lirası ödenek ayrıldığını belirtti. Kamu

Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün naaşının yer aldığı anıt mezar olan Anıtkabir, inşasının tamamlanmasından beri gerek resmî gerekse gayrıresmî olarak ziyaret edilmektedir. Bu maddede, Türkiye dışından gelen kayda değer ziyaretçilerin bir listesi yer almaktadır.

Devlet başkanları

Devlet başkanı yardımcıları
 Richard Nixon (10 Temmuz 1956)
  Fazıl Küçük (7 Ocak 1963)
 Joe Biden (2 Aralık 2011)
 Şi Cinping (21 Şubat 2012); Başbakanlar

Bakanlar

Parlamento üyeleri

Hanedan üyeleri
 Bernhard (29 Mart 1958)
 Şems (23 Eylül 1958)
 Silvia, İsveç kraliçesi (31 Mayıs 2006)
 Charles Windsor, Galler prensi (30 Kasım 2007),
 Haakon, Norveç veliaht prensi (26 Kasım 2011)
 Sonja, Norveç kraliçesi (5 Kasım 2013)
 Akiko Mikasa, Japonya prensesi (10 Eylül 2018), (17 Eylül 2025)

 Refik Arif, genelkurmay başkanı başkanlığındaki askerî heyet (7 Haziran 1955)
 Mareşal Sir Gerald Templer, Britanya İmparatorluğu Genelkurmay Başkanı (Temmuz 1956) 
 Paik Sun-yup, genelkurmay başkanı (7 Ekim 1958)
 George Anderson, Altıncı Filo komutanı (13 Ekim 1959)
 Michael Wigston, orgeneral (19 Kasım 2020)
 Korgeneral Vasko Gjurchinovski, Kuzey Makedonya Genelkurmay Başkanı (1 Temmuz 2021)

 Douglas Fairbanks Jr., oyuncu (18 Ağustos 1954)
 Riccardo Pieri, futbol hakemi (7 Aralık 1957)
 Neil Armstrong, Michael Collins, Buzz Aldrin, Apollo 11 astronotları (20 Ekim 1969)
 Hillary Clinton, first lady (26 Mart 1996) (15 Kasım 1999)
 Esma Esed First Lady (6 Ocak 2004), (17 Ekim 2007)
 Laura Bush, first lady (27 Haziran 2004)
 Kevin Costner, oyuncu (29 Ekim 2007)
 Michelle Obama, first lady (6 Nisan 2009)
 Emily DiDonato, manken (14 Mayıs 2013)
 Ekpe Udoh, basketbolcu (16 Şubat 2017)
 Syrus Qazi (13 Eylül 2017)
 Aamir Khan (17 Ekim 2017)
 Elon Musk, SpaceX'in kurucusu (9 Kasım 2017)
 Jeffrey M. Hovenier ABD Büyükelçiliği'nin maslahatgüzarı (15 Ağustos 2018)
 Silviu Lung, futbolcu (15 Temmuz 2019)
 David M. Satterfield, ABD Büyükelçisi (6 Eylül 2019)
 Lukas Podolski, futbolcu (11 Mart 2020)
 Guilherme, futbolcu (5 Nisan 2022)

Özel

Genel
Boran, Tunç (2011). Mekân ve Siyaset İlişkisi Bağlamında Anıtkabir (1938-1973) (Doktora tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü.

Arap harfleri, 7. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren Emevi ve Abbasi imparatorlukları aracılığıyla Orta Doğu merkezli geniş bir alana yayılma olanağı bulmuş İslam dininin benimsendiği coğrafyalarda kabul gören, kökeni Arap alfabesine dayalı, ünsüz alfabesi türünde bir yazı sistemidir. Dünyada Latin alfabesinden sonra en çok kullanılan yazı sistemidir.
İlk metinlerinde harflerin noktasının olmadığı ve toplamda 15 karakterden oluşan bir alfabenin olduğu, Dünya üzerinde Müzelerde Sergilenen El yazmalı Kuran'ların içeriğinden ve kaya yazıtlarından anlaşılmaktadır. İbnu Kesir tefsiri zeylinde Mushaf'ın ilk noktalama işinin Haccâc(v. 96/714)’ın emriyle Yahya b. Ya’­mer ve Hasanü'l-Basrî (v. 110/728) tarafından yapıldıkları kaydedilmek­tedir. Mushaftaki bu noktalama zamanla yeni oluşturulan alfabeye de yansıtılmıştır. Sağdan sola yazılan Arap alfabesinde bulunan 28 ünsüzün 22 tanesi Nebati alfabesinden geçerken şekil değişikliğine uğrayan sesler olup geri kalan altı ses Arapçaya özgüdür.
Eski Dünya'nın üç büyük kıtasında, farklı ailelere bağlı birçok dile uygulanmış olan Arap alfabesine, harf eklemeleri yapılmış ve böylece alfabenin ıslahı yoluna girilmiştir. Farslar, bu ıslahı /ç/, /g/ ve /j/ sesleri için ayırıcı işaretler icat ederek gerçekleştirmiştir. Türkler, bu işaretleri Farslardan aynen devralmışlardır. Türkçedeki /g/ sesi için kullanılan kef, aynı zamanda damaksıl n sesi için kullanılmış; bu suretle Türkçede Arap alfabesinin ilk reformu yapılmıştır. Arap alfabesi, 11. yüzyılda temel harf sistemiyle Türkler tarafından kullanılmaya başlanmış ve bu aşamada henüz Fars-Arap alfabesindeki harflerin Türk-Arap alfabesinde yer almadığı anlaşılmıştır.

Bu tabir genel olarak Latin alfabesi dışındaki ses sistemlerinin Latin alfabesine çevrilmesini ifade eder. Arapçanın Latin alfabesine çevirisi yapılırken bu uygulamaların hiçbirisinde (fonetik alfabeler hariç) ortak bir uygulama geliştirilememiştir. Çünkü her ülke kendi harflerini esas alan bir çeviri sistemi benimsemiştir. Fakat yine de ana hatlarıyla genel kabul görmüş bazı sesler ve simgeler tercih edilmeye başlanmıştır. Uniform Türk alfabesi esas alınarak yapılan bir işaret sistemi büyük oranda geliştirilmiş durumdadır. Fakat yine de çeşitli ülkelerin sesleri simgelerken kullandıkları harflerin değişik olması nedeniyle farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Başka bir versiyon ise şu şekildedir:

Š=Ť ve Ž=Ď harfleri Peltek seslerdir; dil ucu ile dişlerin arasından çıkar.
Alfabede Arapçada yer almayan ancak Farsçada bulunan üç noktalı harflere de yer verilmiştir.
Arapçada üç tane sesli harf vardır: Ä, İ ve U.
Ä Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "'A veya E'" olarak seslendirilebilmektedir (Tersine bir gösterim de doğrudur; Ä: A+E).
U Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "'U veya Ü'" olarak seslendirilebilmektedir.
İ Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "'I veya İ'" olarak seslendirilebilmektedir.
Klasik Arapçada gerçekte '"I"' ve '"Ü"' sesleri yoktur. Bunlar farklı ülkelerdeki söyleyişlerde sesli harflere bitişik durumdaki sessiz harflerin kalın ve ince olmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Örneğin; ال-خالق sözcüğünün Arapçadaki doğru telaffuzu Hálik şeklindedir. Ancak Türkçede Hálık olarak yazılıp okunduğuna sıklıkla rastlanır. Yine de bu aksana dayalı ses değişimi Arapça açısından bir aykırılık teşkil etmez. Yani aslında Arapçada böyle bir ayrım bulunmadığı halde, kimi ülkelerdeki okuyuşlarda -kesin bir kural olamamakla birlikte- şu durumlarla karşılaşılabilir:
Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler kalın seslere kayar (A, I, U). Bu durum daha çok anadili Arapça olmayan ülkelerde geçerlidir.
İnce sessiz harflere bitişik sesli harfler ince seslere kayar (E, İ, Ü). Bu durum daha çok anadili Arapça olmayan ülkelerde geçerlidir.
Arapçada A ve E için farklı harfler yoktur. Aslında bu sesler arasında fark da bulunmaz. Bu nedenle her iki ses Ä (Æ) harfi ile karşılanır. Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler A'ya kayarken, ince sessiz harflere bitişik sesli harfler E'ye doğru kayar. Ancak bu da kesin bir kural değildir. Örneğin: Sälâ sözcüğü Arapçanın bazı şive ve lehçelerinde Salâ olarak telaffuz edilirken Türkçede Sela olarak söylenir. Aslında her iki kelime de birbirinin aynıdır. Ancak bazı dillerde harfin ses değerini de değiştiren bir göstergedir. Türkçede ise yalnızca eşsesli kelimelerin farklılığını göstermeye yarayan ve aslında etkisiz olan bir işarettir.
Ä harfi aslında A ve E arası bir ses (Kapalı E sesi: "'Ə'") olmasına ve Klasik Arapçadaki orijinal telaffuz bu şekilde yapılmasına karşın farklı şive ve lehçelerde aksana bağlı olarak E veya A seslerine dönüşebilir (Ä: A+E).
Ayrıca bu seslerin uzun biçimleri de kullanılır: Â, Î ve Û.
Her ne kadar Türkçeye geçen kelimelerde I ve Ü görünse de bu sesler, Türkçe içerisinde dönüşerek ortaya çıkmıştır. Aslında Arapçada bulunmazlar.
Arapçada O ve Ö harfleri yer almaz. Örneğin Ömer ismi gerçekte Umar olarak yazılır ve telaffuz edilir.
Harflerin seslendirilmesi Hareke adı verilen işaretler ile yapılır. Fakat Harekelerin kullanımı neredeyse sadece Kur'an ve Arapça öğretim kitaplarına sınırlıdır. Bunlar gazete ve kitaplarda genellikle kullanılmaz.
Bütün bunlar dikkate alındığında Türkçedeki yazım koşulları göz önünde bulundurularak Arapça sesli harflerin Türkçeye çevirisinde aşağıdaki biçimler tercih edilir.

ث: Peltek T sesidir (Ť). Arapçadaki T harfinin peltek biçimidir. Aslında peltek S sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (T̃ ve S̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Es̃er...
ذ: Peltek D sesidir (Ď). Arapçadaki D harfinin peltek biçimidir. Aslında Peltek Z sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (D̃ ve Z̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Z̃eka...
ص: Vurgulu S sesidir (Ṡ). Bu harfin çeşitli dillerdeki adı Tsad (Tsade) olarak bilinir. Sert ve dolgun bir S sesi verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ṡahib, Ṡadaka, Ṡabır, Ṡabun, Huṡuṡ.
ض: Vurgulu D sesidir (Ḋ). Bu harfin adı Dzad (Dzade) olarak da telaffuz edilir. Sert ve dolgun bir Z ses verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ramaḋan, Kaḋı, Kaḋa, Ḋarb, Ḋarbe, Arḋ...
Ṫ: Arapçadaki Dı/Tı (ط) harfinin karşılığıdır. Türkçede bulunmayan D ve T arası bir sestir. Örneğin: Ṫarık, Ṫarikat... Ancak Anadolu Türkçesinde normal T harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
Ż: Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Türkçede bulunmayan Z ve S arası vızıltılı bir sestir. Örneğin: Żan, Żalim, Żafer... Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
ح: Ha harfi, boğazın tam ortası sıkılarak gırtlaktan çıkarılır (Ⱨ). Örneğin: Maⱨrem (Mahrem)... Boğazdan gelen gırtlaksı, hafif boğumlu bir H sesidir. Türkçede karşılığı olmayan bu sese en uygun örneklerden birisi de Ⱨacı (Hacı) sözcüğüdür. Türkçede çoğunlukla normal H harfine kayar ve o şekilde seslendirilir.
خ: Hı sesi boğazın gırtlağa yakın bölümünden boğazı hırıldatmak suretiyle çıkarılan bir sestir (X). Türkçedeki Xalı (Halı), Xala (Hala), Xoroz (Horoz) sözcüklerinin bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. Standart H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Örneğin: Bakmak sözcüğü Azericede, ayrıca İç ve Doğu Anadoluda Baḥmaḥ şeklinde telaffuz edilir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak) gibi...
Ayın (ع) gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. (Türkçede normal A sesi ile farkı ortadan kalkmıştır). Yeryüzündeki bazı dillerde Ayın'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Türkçede ise Arapçadan gelen sözcüklerde çok nadiren kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf (Ma'ruf).
Ayın (ع) harfinin çekimli (harekeli biçimleri) Ŭ ve Ĭ olarak gösterilir. Örneğin: Ŭmum, Ĭtır...
Gayın (غ) hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır. Almanların gırtlaktan çıkan R harfinin taşıdığı ses değerine benzer (Ř). Uniform Türk Alfabesi'nde Ƣ harfi ile gösterilir. Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Doģan (Doğan). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bu nedenle Yumuşak Ğ harfinini aksine Arapçada kelime başında da yer alabilir. Mesela: Ģayb (Gayb)...
Kaf-ı Nûni (ڭ) genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir (Ň, Ñ). Üç noktalı Kef harfidir. Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saňa, Baňa, Deňiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur.
Q: Anadolu Türkçesindeki gırtlağa yakın olarak çıkarılan kalın K harfini gösterir. Örneğin: Qomşu (Komşu)... Bazı Türki dillerde ise yine kalın K sesine yakın olarak gırtlaktan çıkarılan kalın bir G sesini karşılar. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Azeri Türkçesinin resmi harflerinden birisidir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Örneğin: Qadın (Kadın) sözcüğünün okunuşu "Gadın" şeklindedir. Baştaki G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. (Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir.)
ق harfi aslında şive veya lehçeye dayalı aksana bağlı olarak birbirine dönüşebilen iki sesi birden içerir:
ٯ (Noktasız Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir K sesidir.
ڨ (Üç noktalı Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir G sesidir.
Tunus ve Cezayir Arapçasında Türkçedeki gırtlaktan söylenen G harfine benzeyen bir sesi karşılamak için üç noktalı  ڨ  harfi kullanılır. Bu harf Q ile karşılanır.
Mağrip (Tunus ve Cezayir) Arapçasında kalın K sesini göstermek için noktasız Kaf (

Aras Bulut İynemli (d. 25 Ağustos 1990, İstanbul), Türk dizi ve sinema oyuncusudur.

Ağabeyi tiyatrocu, ablası da ses sanatçısı olan Aras Bulut İynemli, Beşiktaş Anadolu Lisesi mezunudur ve İstanbul Teknik Üniversitesinde Uçak Mühendisliği okumuştur.

Patos reklamında da oynayan İynemli, başka bir reklam filminde İtalyan futbolcuyu canlandırırken yönetmen Zeynep Günay'ın dikkatini çekmiş, Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinin deneme çekimlerine çağrılmış ve deneme çekimlerinde başarılı olmuştur. Aras Bulut İynemli, Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisinde "Mete Akarsu" karakterini canlandırdı. Bu dizide senaryo gereği ilerleyen bölümlerde müzisyen olmuş ve İyi Düşün Taşın şarkısını coverlamış ve yeni şarkılar bestelemiştir.
2012 yılında çekimleri tamamlanan, 2013 Mart ayında Türkiye'de gösterime giren Mahmut ile Meryem filminin başrolüdür.
2013 yılında Çağan Irmak tarafından keşfedilmiş ve Deniz Celiloğlu ile "Tamam mıyız?" adlı filmde başrol oynamıştır. Eleştirmenler tarafından canlandırdığı engelli "İhsan" karakteri ve oyunculuğu beğenilmiştir. 2013-2014 yılları arasında "Muhteşem Yüzyıl" dizisinde Şehzade Bayezid olarak rol almıştır.
Maral: En Güzel Hikayem, yapımcılığını Acun Medya'nın üstlendiği, başrollerini Hazal Kaya ve Aras Bulut İynemli'nin paylaştığı, TV8'in ilk iç yapımlar dizisidir. Dizinin ilk bölümü 5 Mart 2015 tarihinde seyircilere sunulmuştur. 21 Mayıs 2015'te sezon finali yapmıştır. Daha sonra, 2016-2017 yılları arasında Show TV'de yayımlanan İçerde adlı dizide Çağatay Ulusoy ile birlikte başrolü paylaşmıştır. Bu dizide "Mert Karadağ/Umut Yılmaz" karakterlerini canlandırmıştır.
2017-2021 yıllarında yine Show TV'de yayımlanan Çukur adlı dizide Yamaç Koçovalı adlı başrol karakteri canlandırmıştır. 2019 yılında 7. Koğuştaki Mucize adlı sinema filminde "Memo" karakterini canlandırmıştır.
Disney+ için çekilen ancak sinema filmine çevrilen ve 2023 yılında vizyona giren Atatürk 1881-1919 filminde başrol oyunculuğu yaptı.
2024-2025 yıllarında Deha dizisinde "Devran Karan" adlı başrol karakteri canlandırmıştır.

X'te Aras Bulut İynemli
Instagram'da Aras Bulut İynemli
IMDb'de Aras Bulut İynemli
SinemaTürk'te Aras Bulut İynemli
Beyazperde'de Aras Bulut İynemli
Diziler.com'da Aras Bulut İynemli
Sinemalar.com'da Aras Bulut İynemli
Box Office Türkiye'de Aras Bulut İynemli 11 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arthur James Balfour veya Lord Balfour (25 Temmuz 1848, İskoçya - 19 Mart 1930), İskoç asıllı Britanyalı siyasetçi.
Erken yaşlarda Muhafazakâr Parti'de politikaya atıldı. 1874 yılında parlamentoya girdi. Lord Salisbury'nin iktidarı döneminde İrlanda'dan sorumlu sekreter oldu ve İrlandalılara karşı uyguladığı sert yöntemler yüzünden İrlanda milliyetçileri tarafından Kanlı Balfour olarak adlandırıldı. 1891 ve 1895 yıllarında üst üste hazineden sorumlu bakan ve 1902'de başbakan oldu. Onun kabinesinin Joseph Chamberlain'in verdiği gümrük vergisi önerisinde ayrılığa düşmesi üzerine 1905'te seçime gitmek zorunda kaldı ve bu seçim sonucunda da mağlup oldu.
1911 yılında parti liderliğini bıraktı ve 1915 yılında kurulan koalisyon hükûmetine katıldı. 1916-1919 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü bulundu. Görevi sırasında 1917 yılında yayınladığı bir deklarasyonla büyük tartışmalara yol açtı. Birçok tarihçi tarafından bu deklarasyon ile 1948 yılında kurulacak olan İsrail'in temelinin atıldığı kabul edilir. 1919-1922 ve 1925-1929 yıllarında Lordlar Kamarası Başkanlığı yaptı. 1922 yılında Lordluk unvanı aldı. Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki Türk direniş hareketinin muzaffer başkomutanı Mustafa Kemal Paşa için "tüm korkunç Türklerin en korkuncu" (most terrible of all the terrible Turks) yorumunda bulundu. 1930 yılında öldü.

Artvin Atatürk Heykeli, Artvin kent yerleşiminin güneyindeki Atatepe'de yer alan, Mustafa Kemal Atatürk'ün Dumlupınar'da kayaların üzerinde yürüdüğü anı canlandıran heykeldir.
22 metre uzunluğunda ve 50 ton ağırlığındaki heykel, dünyadaki en büyük Atatürk heykelidir. Bakırla kaplı bir çelik yapı olan heykel, 2010 ve 2012 yılları arasında üç vadiye hakim bir tepe üzerinde Sıtkı Kahvecioğlu Vakfı tarafından yaptırılmış ve 2016 yılında Artvin Belediyesine devredilmiştir. Heykelin yanında  60 metrelik  bayrak direği  ve 216 metrekarelik bayrak bulunur

Artvin Atatürk Heykeli, kentin güneyinde Orman Bölge Müdürlüğüne ait Gençlik ve Spor İl Müdürlüğüne tahsis edilmiş dört dönümlük arazi üzerinde Sıtkı Kahvecioğlu Vakfı tarafından 2011-2012 arasında  inşa edildi. Dev heykel, çatısı çelikle kaplı onaltıgen bir binanın üzerine inşa edilmiş, binanın içindeki iki kolon heykelin ayaklarını oluşturmuştur.  Yapımında 40 ton çelik, 10 ton bakır kullanıldı. Eser, Gürcistanlı heykeltraş  Jumber Jikia tarafından yüz kişilik bir ekiple bir yılda tamamlandı. 19 Mayıs 2012'de açılışı yapıldı.
Yaşanan yasal sıkıntılar nedeniyle 5 yıl kullanılmayan mekan, 2016 yılında Artvin Belediyesi tarafından kiralandı ve arazisine bir seyir terası ile lokanta ve kafeterya, poligon gibi birimler içeren turistik tesis yaptırıldı. "Atatepe kompleksi" olarak adlandırılan turistik tesisin açılışı 2017'de gerçekleşti.  Belediye yetkilileri mekanın açık hava konserleri ve sportif faaliyetler için kullanılacağını açıkladı. 2018'de e 35 bin kişinin ziyaret ettiği mekan, o yıl Artvin'de en çok ziyaret edilen yer oldu.

Heykel 22 metre, kaidesi 13 metre uzunluğundadır. Bacaklarının ağırlığı 19, gövde ağırlığı 18, kafa ağırlığı ise 9 tondur.  Heykelin iç kısmı  52 adet çelik borudan 1480 parça çelik konstrüksiyon yapılarak  tamamlanmıştır. Heykelin bacaklarının ağırlığı 19, gövde ağırlığı 18, kafa ağırlığı ise 9 tondur.
Heykelde Atatürk'ün Afyon Kocatepe'de Büyük Taarruz henüz başladığı sırada Etem Tem tarafından çekilen fotoğraftaki görünümü canlandırılır. Heykelin bulunduğu arazide  dev boyutlardaki prova kalıpları da sergilenir.

2020 yılında Atatürk'ün Samsun'a çıkışının 101. yıl dönümünde Cengiz Koçak ve Ferdi Toy adlı sporcular, Atatürk'e duydukları minnet ve sevginin bir ifadesi olarak Atatürk heykeli ile yanındaki Türk bayrağı arasından uçarak geçmeyi denedi. İki sporcu, Toy'un kullandığı paraşütle Genya Dağı'ndan paraşütle atladı ve Koçak, Atatürk heykeli ile yanındaki Türk bayrağı arasından uçarak geçti ve planladıkları gibi Çoruh Nehri kıyısına indi.

Arıburnu Cephesi, 25 Nisan 1915 tarihindeki Arıburnu Çıkarması ile başlayan ve 6 Ağustos 1915 tarihine kadar süren çarpışmaları kapsayan, Çanakkale Savaşı'nın bir parçası olan cephedir. Bu tarihte Müttefik kuvvetlerce üçüncü bir cephe olarak açılan Anafartalar Cephesi ile birleşmiştir. Arıburnu Çıkarması, 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası’nın Ege Denizi sahillerinde, “Anzak Koyu” olarak bilinecek olan kumsal ve civarına Anzak Kolordusu tarafından yapılan çıkarmadır.

Müttefiklerin Çanakkale Seferi komutanı General Sır Ian Hamilton'un emrinde kullanabileceği kuvvet iki tümenli Anzak Kolordusu, 2 İngiliz tümeni ve bir Fransız tümenidir. Esas çıkarma sahili de Seddülbahir bölgesi olarak bilinen Gelibolu Yarımadası'nın güney ucudur. Ancak toplam mevcudu 75 bini bulan bu kuvvetin Seddülbahir sahillerindeki dar kumsallara çıkartılması olanaksızdır. Bu nedenle General Hamilton, Anzak Kolordusu için bir başka çıkarma sahili aramıştır. Bu sahil, Kabatepe'nin hemen kuzeyinden başlayan kumsal olarak belirlenmişti.
Eldek kuvvetin bir bölümünü farklı bir sahile çıkarmadaki amaç, bir yandan sahile çıkarılması gecikecek kuvvetleri bir an önce muharebeye sokmaktır. Diğer yandan da Anzak Kolordusu, asıl çıkarma bölgesinin daha kuzeyine çıkartılarak ileri harekâta geçecek ve Seddülbahir Cephesi'ni savunan Osmanlı kuvvetlerinin geri hatlarını saracaktır. Anzak Kolordusu'nun ilk hedefi Conk Bayırı - Kocaçimen Tepesi hattını ele geçirerek Maltepe yönünde ilerlemektir. Sonraki aşama, Alçıtepe'yi işgal etmiş olan Seddülbahir kuvvetleriyle birleşerek Kilitbahir platosuna taarruz edilecektir...

General Sır Ian Hamilton'un savaş planında iki tümenli Anzak Kolordusu'nun çıkarma sahası Kabatepe ile Küçük Arıburnu arasındaki kumsal bölgedir.
Plana göre bu çıkarma bölgesindeki kuvvetin taktik hedefi, Conkbayırı-Kocaçimentepe (305 m.) hattında Maltepe yönünde ilerlemek, Eceabat'da Çanakkale Boğazı'na ulaşmak ve Seddülbahir Cephesi'ndeki Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilme ve takviye hattını kesmektir.
Çıkarma yapacak Anzak Kolordusu Komutanı General William Birdwood'un planı; çıkarmaya müteakip, sahile ilk atılan örtü kuvvetinin, Kocaçimen – Conkbayırı – Kemalyeri – Kavak Tepe – Kabatepe hattını ele geçirmekti.
Çıkarma planı, olabildiğince fazla örtü kuvvetinin karaya atılması ve çok hızlı bir şekilde bu kuvvetin takviye edilmesini hedeflemektedir. Dört bin kişilik örtü kuvveti, Albay Sinclair  Mac Lagan komutasındaki 3. Avustralya Tugayı, 1. İstihkam Bölüğü ve bir sahra hastanesinin yarı mevcududur. (1915 yılının Temmuz ayına kadar Avustralya ve Yeni Zelanda ordularında tugay komutanlarının rütbesi albaydı)
Bu kuvvetinin karaya atılması üç kademede planlanmıştır. İlk adımda 1.500 kişilik bölüm, ardından da 1.250'şer kişilik iki bölüm karaya çıkarılacaktır. Bu kademelendirme, eldeki çıkarma filikalarının kısıtlı sayıda askeri karaya taşımaya olanak vermesindendir. Bu örtü kuvvetinin karaya atılmasının ardından 1. Avustralya Tümeni'nin tümü hızla çıkartılacaktır. Plana göre saat 09:00'a kadar üç tugay sahile atılmış olacaktır.
Çıkarma öncesinde yapılan hava keşifleri ve çeşitli kaynaklardan gelen istihbarata göre, sahilin hemen gerisindeki sırtlarda Osmanlı savunması çok güçlü değildir. Bu istihbarata göre çıkarma öncesinde hazırlık ateşi açılması çok gerekli değildir ve yapılmamasına karar verilmiştir. Hem gerekli değildir hem de çıkarmanın bir baskın etkisi yaratacak olması açısından çok avantajlıdır. Örtü kuvveti, Osmanlı'nın zayıf kuvvetlerini sahile hakim sırtlardan atarak hızlı bir şekilde bu sırtları işgal edecekler ve Osmanlı karşı taarruzlarını karşılayabilecek şekilde tahkim edeceklerdir. Çıkarmanın ve çıkarmanın taktik hedefinin sağlanabilmesi için bu zorunludur.
Bu çerçevede örtü kuvvetini oluşturan 1. Avustralya Tümeni'nin 3. Tugayı, Conkbayırı'ndan Kabatepe'ye kadar uzanan sırtı ele geçirmekle görevlidir. Hemen ardından sahile çıkacak olan 2. Avustralya Tugayı ise Kocaçimen Tepe'den Balıkçı damları'na kadar olan kesimi tutarak çıkarma sahilinin sol kanadını tutacaktır. 1. Avustralya Tümeni'nin 1. Tugayı ise ihtiyat olarak tutulacaktır.

Arıburnu Cephesi de Seddülbahir Cephesi gibi Albay Halil Sami Bey'in 9. Tümeni'nin savunma bölgesidir. Albay Halil Sami Bey, bu bölgede Yarbay Mehmet Şefik Bey komutasındaki 27. Alay'ı görevlendirmiştir. Alay'ın mevcudu iki bin kadardır. Yarbay Mehmet Şefik Bey, Mareşal Sanders'in savunma düzeni gereği emrindeki 2. Tabur'u kıyıların gözetleme ve savunması için yaymış, diğer iki taburunu Eceabat'ın batısındaki zeytinliklerde konuşlandırmıştır. Bölüğün ağır makineli tüfek bölüğü (dört tüfek) buradadır. 2. Tabur, Azmakdere – Çamtepe arasındaki 12 km.lik bir kıyı şeridine yayılarak düzenlenmiştir ve bir tabur için fazlasıyla uzundur. Yarbay Mehmet Şefik Bey, Tabur Komutanı Binbaşı İsmet Bey'e verdiği emirlerle, taburun üç bölüğünü tüm sorumluluk bölgesindeki kıyılara yayarken dördüncü bölüğü Kabatepe'nin 1,5 km. doğusunda ihtiyata almıştır. Tabur karargâhı da buradadır ve Alay karargâhı ile telefon bağlantısı vardır. Bölükler kuzeyden güneye doğru 8., 7. ve 6. bölüklerdir ve sahillere takımlar halinde, yer yer manga düzeyinde yayılmıştır. Taburun görev bölgesinde 9. Tümen'in üç topçu bataryası bulunmaktadır. Bir dağ bataryası olan 7. Batarya, Kanlısırt üzerinde bulunmaktadır ve Kabatepe kıyılarını kuzeyden yan ateşi altına alacak şekilde konuşlandırılmıştır. Diğer iki batarya ise Kabatepe'nin doğu yamaçlarında bulunmakta ve ateş bölgesi Kabatepe kuzeyindeki kumsal ve Arıburnu sahilleridir.
İhtiyatın özellikle Kabatepe gerisine alınması ve bataryaların ateş yönlerinin ayarlanma şekli, Alay Komutanı'nın bu bölgeye verdiği önemi göstermektedir. Kabatepe'nin hemen kuzeyinde, bir çıkarma harekâtı için çok uygun, 1 km. uzunlukta bir kumsal bulunmaktadır. Buraya yapılacak bir çıkarma harekâtı, Yarımada'nın derinliklerine doğru yelpaze gibi yayılmak konusunda olanaklara sahip olurdu. Alay Komutanı'nın öngörüsü son derece yerindedir. Gerçekte Anzak Kolordusu'nun planlanan çıkarma kumsalı burasıydı. Akıntı nedeniyle bu bölgenin 1.5 km. kadar kuzeyine, daha sarp kıyılara çıkmışlardır ama, bu yüzden daha zayıf bir direnmeyle karşılaşmışlardır. Çıkarma yapılan bölgede iki manga güçünde bir Osmanlı kuvveti bulunmaktadır.
Taburun 8. Bölük Komutanı, 25 Nisan gecesinin ilk saatlerinde açıklarda bazı belirsiz karaltılar gözlemiş, durumu geriye bir haberci göndererek Tabur Komutanı'na rapor etmiştir. Tabur komutanı ise telefonla 27. Alay karargâhına bildirmiştir. Alay Komutanı Yarbay Mehmet Şefik Bey, telefonla 9. Tümen Komutanlığı'ndan emir talep etmiştir. Tümen Komutanlığı'ndan saat 05:45'te ileri hareket için emir gelmiştir. Arıburnu sahillerinde bir çıkarma hareketi beklenmesi gerektiği yönündeki haberlerin Tümen Komutanlığı'na ulaştığı sıralarda, Seddülbahir'deki çıkarma hareketleri başlamıştı. Tümen Komutanlığı'nın 27. Alay'a ileri hareket emri vermesindeki gecikme bu nedenle idi.

İlk çıkarma dalgası akıntı nedeniyle hedeften saptı, planlanan yerin 1.500 m. kuzeyine, yani Arıburnu sahiline-sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılan koy-yanaştı. Hata, sahile yaklaşılırken fark edilmiş, daha kuzeye düşmemek için yapılan manevra da düzensizliğe yol açmıştı, bölükler birbirine karışmış olarak sahile çıkmışlardı. Bu düzensizliğin üstüne, sahile 50 m. yaklaştığında Osmanlı gözcü müfrezesinin ateşiyle karşılanmıştı. Sonuçta örtü kuvvetinin ilk dalgasını oluşturan kıtalar, 48 filika ile saat 04:25'te sahile karışık bir halde çıkmışlardır. İkinci dalga saat 04:40'ta sahile çıkmaya başladığında karışıklık daha da artmıştı. Örtü kuvvetini oluşturan 3. Avustralya Tugayı'nın üç taburunun eratı birbirine karışmış durumda idi.
Savunmanın kuzey kesiminde, Balıkçı Damları denen bölgede, sahile yaklaşan filikalara 8. Bölük'ün 1. Takımı ateş açmıştır. Filikalardaki bir bölükten 100 kişi ölmüş, sahile çıkabilen 40 kişiden sağ kalabilen 18 kişi güney yönünde çekilmiştir.

Çıkarmanın hemen ardından örtü kuvvetinin ilk kademesini oluşturan 1.500 kişilik kuvvet, üç kol halinde ilerlemeye başlamıştır. Soldaki kol Yükseksırt – Serçetepe - Kocaçimen, merkezdeki kol Merkeztepe - Kanlısırt ve üçüncü kol da Yeşiltarla - Kabatepe hattında ilerlemiştir.
Çıkarma sahilinin kuzey kesiminde ilerleyen kol, Serçetepe sırtı ve Cesarettepe'deki Osmanlı postalarını atarak bu tepeleri işgal etmek için ilerlemişlerdir. 12. Tabur komutanı Albay Clarke'ın yönettiği bu harekâtla, Albay Clarke'ın da aralarında bulunduğu kayıplara karşın bu sırtlar işgal edilmiştir. Balıkçı damlarındaki Osmanlı müfrezesi, ileri hareketi sürdüren bu üç bölüğü geri püskürtmüştür. Ancak takım, savunmanın merkez kesimini geri atan Anzak birliklerinin Cesarettepe üzerinden kuzeye akması üzerine mevzilerinden çekilmiştir. Zaten takımın cephanesi de bitmek üzeredir. Takım komutanı, elinde kalan iki manga kadar askerle Conk Bayırı yönünde çekilmeye karar vermişti. Bu iki manga asker, günün ilk saatlerinde Düztepe – Conk Bayırı hattında ilerleyen Anzak kollarına ateş açarak ileri hareketi durdurmaya çalışmıştır. Cephanesi biten müfreze, daha sonra Conk Bayırı yönünde çekilmiştir. Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey'in Conk Bayırı'nın düşmesini önlemesi sırasında onun komutasına girecektir.
Savunmanın merkez kesiminde, sahilden ilk açılan ateş, Küçük Arıburnu ve Büyük Arıburnu arasındaki kıyıdaki iki mangalık müfrezedir. Sahile yanaşan istimbotların uğultusu üzerine alarma geçmiş, filikaları kıyıya yanaştıkları anda hep birlikte ve yoğun bir ateşle karşılamışlardır. Gerçekte manga erleri geç ateş açmışlardır. Filikalar henüz deniz üzerindeyken ateş açılmış olsaydı daha ağır kayıp verdirilecekti. Filikaların böylece sahile sürekli asker çıkarması sonunda bu iki manga geri çekilmiştir. Anzak örtü kuvvetlerinin ilk kademesi kıyılara indikten sonra ileri hareketlenmiştir. Sahilin hemen gerisinde ve sahile hakim konumdaki Haintepe'deki bir takım kadar olan Osmanlı müfrezesi, iki yandan sarılana kadar mevzilerinde kaldı. Müfrezeden, ancak birkaç er, yaralı komutanlarını taşıyarak geri çekile

Arşın, Türkiye'de metrenin resmen kabulüne kadar kullanılan uzunluk ölçüsü birimi ve aletidir.
Kullanıldıkları yerlere ve uzunluklara göre arşın:

Çarşı arşını
Daha çok çarşı ve pazarda kullanılırdı. Metre hesabıyla çarşı arşını 68 cm'dir.
Bina ve mimar arşını
bir mi‘mār arşını = 24 parmak = 240 ḫaṭṭ, ortalama 75.774 cm'dir. Bu arşının uzunluğunda zamanla değişiklikler oldu. Üçüncü Selim Han abanoz ağacından bir mimar arşını yaptırdı. Bunun ölçü olarak kullanılmasını istedi ve kütüphaneye kaldırttı. 1789 yılında 1807 yılına kadar kullanılmıştır.
Değerli kumaşları bilhassa ipekleri ölçmede endaze kullanılırdı (endaze 65,25 cm'dir).
Türkiye'de 26 Mart 1931 tarih ve 1782 sayılı kanunla, arşın ölçü birimi kaldırılıp, yerine metre sistemi kabul edildi. 1933'ten sonra da arşının bütün çeşitleri tamamen ortadan kaldırılıp metrik sisteme geçildi.

Asker; orduda görevli, erden mareşale kadar rütbeye sahip kişi. Askerlik yükümlülüğü altına giren şahıslar (erbaş ve er) ile özel yasalarla silahlı kuvvetlere katılan ve resmî bir kıyafet taşıyan kişilerdir. Askerlerin aslî görevi ülkelerinin topraklarını iç ve dış tehditlere karşı savunmaktır.
Ayrıca askerler, aslî vazifelerinin yanı sıra - ihtiyaca bağlı olarak- arama-kurtarma, tıbbi yardım, yangın söndürme, asayişi sağlama ve mesleki eğitim gibi oldukça geniş bir yelpazedeki görevleri de yerine getirebilirler.

Türkçeye Arapçadan geçmiş olan asker sözcüğünün kökeninin Latince exercitus (ordu) sözcüğü olduğu yönünde görüşler vardır ancak bu iddia ses bakımından problemlidir. Sözcüğün Türkçede asker şahıslar için tekil olarak kullanımı, "askere gitmek", "askere yazılmak" vb. deyimlerden muhtemelen 19. yüzyılda türemiştir.
Eski Türkçedeki karşılığı sü'dür. Subaşı ise erbaşlar için kullanılırdı.

Askerlik, insanlık tarihindeki en eski mesleklerden biridir. Sosyal hayata geçişle birlikte insanoğlunun toplu güvenlik ihtiyacı ortaya çıktı. Bu ihtiyaç öncelikle grup üyesi erkeklerin -avcı ve toplayıcılığa ilaveten- aynı zamanda kolluk gücü olarak görev yapması ile sağlanıyordu. Zamanla kaynakların idaresi ve paylaşımındaki gelişmeler ve değişim araçlarının kullanılmaya başlaması ile yeâane görevi topluluğun savunma ve saldırı ihtiyaçlarını karşılamak olan askerler ortaya çıktı.

Askerlik hizmeti
Zorunlu askerlik
Vicdani ret
Bedelli askerlik
Subay
Türkiye'de zorunlu askerlik
Erbaş
Astsubay
Er
Çocukların askerî kullanımı
Kadınlar ve askerlik

Askerî Müze, İstanbul'un Harbiye semtinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan, 54.000 m²lik bir alan üzerinde kurulu 18.600 m²lik binasıyla bir yapılar kompleksidir. Geniş bir alana yayılan Mekteb-i Harbiye binası, Osmanlı Devleti'ne subay yetiştirmek amacıyla kurulmuş ve 1862'de inşa edilmiştir. Millî Savunma Bakanlığına bağlı müzede 5.000 adet askerî obje sergilenmektedir.

II. Abdülhamid tarafından yaptırılan okul binası; 1936'ya kadar okul, 1964'e kadar Kolordu Karargâhı olarak kullanılmıştır. Mezunlarından biri, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür. Binanın güney bölümü Harbiye Orduevi inşa edilene kadar orduevi olarak hizmet vermiştir. 1964'te asıl binanın askerî müze olarak kullanımına karar verilmiş ve 1966'da restorasyonuna Mimar Prof. Dr. Nezih Eldem tarafından başlanarak 1991'de bitirilmiştir. Başlangıcından bugüne kadar yapıda işlevsel ve mekânsal değişiklikler meydana gelmiş ve bina okuldan müzeye çevrilene kadar gerek iç gerek de dış görünümü itibarıyla birçok değişiklik geçirmiştir.

İstanbul Deniz Müzesi

https://www.turkishmuseums.com/museum/detail/22335-istanbul-harbiye-askeri-muzesi/22335/1
Müzeden birçok fotoğraf 18 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk sözcüğü ile aşağıdaki başlıklardan biri kastedilmiş olabilir.

Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü
Atatürk İlkeleri
Atatürk Devrimleri
Atatürk'ün Bursa Nutku

Atatürk Haftası
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı

Atatürkçü Düşünce Derneği

İstanbul Atatürk Fen Lisesi
Ankara Atatürk Anadolu Lisesi
Ankara Gazi Anadolu Lisesi
Atatürk Erkek Lisesi
Atatürk Üniversitesi
İstanbul Atatürk Anadolu Lisesi
İzmir Atatürk Lisesi
Antalya Atatürk Anadolu Lisesi
Samsun Atatürk Anadolu Lisesi
Mersin Atatürk Anadolu Lisesi
Atatürk Devlet Modeli Lisesi
Biga Atatürk Anadolu Lisesi

Atatürk Olimpiyat Stadyumu
Isparta Atatürk Şehir Stadyumu
İzmir Atatürk Stadyumu
Kayseri Atatürk Stadyumu
Atatürk Kupası
Denizli Atatürk Stadyumu
Balıkesir Atatürk Stadyumu
Bolu Atatürk Stadyumu
Bursa Atatürk Stadyumu
Diyarbakır Atatürk Stadyumu
Eskişehir Atatürk Stadyumu
Sakarya Atatürk Stadyumu
Antalya Atatürk Stadyumu
Antakya Atatürk Stadyumu
Afyon Atatürk Stadyumu
Giresun Atatürk Stadyumu
Konya Atatürk Stadyumu
Rize Atatürk Stadyumu
Elazığ Atatürk Stadyumu
Adıyaman Atatürk Stadyumu
Çankırı Atatürk Stadyumu
Burdur Gazi Atatürk Stadyumu
Kırklareli Atatürk Stadyumu
Siirt Atatürk Stadyumu
Van Atatürk Stadyumu
Yalova Atatürk Stadyumu
Lefkoşa Atatürk Stadyumu

Atatürk Oratoryosu
Atatürk (film)

Atatürk, Aksu - Antalya ili Aksu ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Arnavutköy - İstanbul ili Arnavutköy ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Ataşehir - İstanbul ili Ataşehir ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Bornova - İzmir ili Bornova ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Büyükçekmece - İstanbul ili Büyükçekmece ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Çiğli - İzmir ili Çiğli ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Çubuk - Ankara ili Çubuk ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Esenyurt - İstanbul ili Esenyurt ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Güzelbahçe - İzmir ili Güzelbahçe ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, İncirliova - Aydın ili İncirliova ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Kahramankazan - Ankara ili Kahramankazan ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Karesi - Balıkesir ili Karesi ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Küçükçekmece - İstanbul ili Küçükçekmece ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Sancaktepe - İstanbul ili Sancaktepe ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Sincan - Ankara ili Sincan ilçesine bağlı mahalle
Atatürk, Ümraniye - İstanbul ili Ümraniye ilçesine bağlı mahalle

Atatürk Havalimanı
Atatürk Barajı
Atatürk Orman Çiftliği
Atatürk Arboretumu
Atatürk Köprüsü
Atatürk Bulvarı
Atatürk Kültür Merkezi
Atatürk çiçeği (Euphorbia pulcherrima)

"Atatürk" ile başlayan bütün sayfalar

Türk Dil Kurumu' nda kelime arama 29 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk, Mehmet Ada Öztekin tarafından yönetilen, Saner Ayar ve Cengiz Çağatay'ın yönetici yapımcılığını yaptığı 2023 çıkışlı Türk tarihî dönem dramasıdır. Başrolünde Aras Bulut İynemli'nin yer aldığı yapımda Mustafa Kemal Atatürk'ün gençlik hayatından bir kesit anlatılmaktadır.
Disney+ dizisi olarak yayımlanması beklenen proje daha sonra iki filme dönüştürüldü ve ilki Atatürk 1881 - 1919 ismi ile 29 Ekim 2023 tarihinde FOX kanalında gösterildikten sonra 3 Kasım'da Türkiye'de sinemalarda gösterime girdi. Devamı Atatürk II 1881 - 1919 başlığı ile 5 Ocak 2024 tarihinde gösterime girdi.

Aras Bulut İynemli - Mustafa Kemal Atatürk
Songül Öden - Zübeyde Hanım
Sarp Akkaya - Enver Paşa
Esra Bilgiç - Madam Corinne
Mehmet Günsür - Ali Rıza Efendi
Celile Toyon - Yaşlı Kadın
Darko Perić - Stiliyan Kovaçev
Şahin Sancak - Nuri Conker
Oğulcan Arman Uslu - İsmet İnönü
Alican Barlas - Kâzım Karabekir
Berk Cankat - Ali Fuat Cebesoy
Meriç Özkaya - Talat Paşa
Cahit Gök - Cemal Paşa
Sahra Şaş - Makbule Atadan
Bertan Asllani - Ali Fethi Okyar
Beran Kotan - Ömer Naci
Doğaç Yıldız - Rauf Orbay
Şehsuvar Aktaş - VI. Mehmed
Hamdi Alkan - Ali Rıza Paşa (sadrazam)
Lidija Kordić - Dimitrina Kovaçeva
Predrag Bjelac - Otto Liman von Sanders
John James - Colmar von der Goltz
Emre Mete Sönmez - Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluğu
Emre Yetim - Lütfü Bey
Devrim Özder Akın - Hüseyin Bey
Bülent Polat - Şemsi Efendi
Atakan Yarımdünya - Yakup Cemil
Alpay Kemal Atalan - Esat Paşa
Sinan Arslan - Cevat Abbas

Yapımcı Saner Ayar ve senarist Necati Şahin projeyi oluşturdu ve Mehmet Ada Öztekin'e senaryoyu gönderdi. Ön hazırlığı iki buçuk yıl süren yapımın çekimleri, bir kısmı Makedonya'da olmak üzere 19 hafta sürdü ve 5 Kasım 2022 tarihinde tamamlandı. Çanakkale sahneleri üç buçuk hafta boyunca her gün gün doğarken ve gün batarken yaklaşık bin kişilik figüranla çekildi. Gemi ve donanmalar birebir modellenerek bilgisayar tabanlı görüntülerle oluşturuldu.

İlk fragman, 28 Ekim 2022 tarihinde yayımlandı.
Atatürk projesi başlangıçta bir film olarak planlanmıştı, ancak HBO bunun bir TV dizisine dönüştürülmesini talep etti. HBO anlaşmadan vazgeçti ve daha sonra Disney+ platformunda dizi olarak yayınlanmasına karar verildi. 1 Ağustos 2023 tarihinde RTÜK, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi tarafından gerçekleştirilen "Ermeni lobilerinin baskısı" üzerine Disney+'ın diziyi platformundan kaldırdığı iddialarıyla alakalı inceleme başlattığını açıkladı. 2 Ağustos'ta Walt Disney'in Türkiye ofisi, Disney+'ta yayınlanması beklenen dizinin iki film şeklinde FOX kanalında ve sinemalarda yayımlanacağını resmî olarak duyurdu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yıl dönümü etkinliklerinin bir parçası olarak 29 Ekim 2023 tarihinde ilk filmin kısaltılmış "TV özel versiyonu"nun FOX'ta yayımlanacağı; ardından ilk filmin 3 Kasım 2023'te, ikinci filmin 5 Ocak 2024'te sinemalarda gösterime gireceği açıklandı. Her iki filmin tamamı 19 Mayıs 2025 ve 20 Mayıs 2025'te NOW'da yayımlanmıştır.

Atatürk 1881 - 1919, vizyondaki ilk üç gününde 269.113 seyirci tarafından izlenerek 32,6 milyon ₺ hasılat elde etti ve yılın en iyi açılışını yapan ikinci yerli filmi oldu. İlk on gününde 750.120 seyirciye ulaştı ve toplam hasılat 85,3 milyon ₺ oldu. Bir sonraki hafta sonunda da en çok izlenen film olarak yerini korudu ve hasılat 135 milyon ₺'ye yaklaştı. Dördüncü haftasında da gişede ilk sırada yer aldı ve toplamda 1 milyon 365 binden fazla seyirci tarafından izlenerek 152,2 milyon ₺ hasılat elde etti.
Atatürk II 1881 - 1919, 143.431 seyirciyle 20,7 milyon ₺ hasılat yaparak açılışını haftanın ikinci sırasında gerçekleştirdi.

Atatürk 1881 - 1919, Box Office Türkiye'de 5 yazarın eleştirisine dayanarak 100 üzerinden 74 ortalama puan aldı. Atatürk II 1881 - 1919, aynı websitede 3 yazardan ortalama 83 puan aldı. OrtaKoltuk'tan Nusret Şen filmin senaryosunu sert bir dille eleştirerek filmdeki "gereksiz" ve abartılı sahnelere dikkat çekmiş ve filme geçer not vermemiştir. Cumhuriyet'ten Müjdat Gezen, Mustafa Kemal rolünün "kabadayı gibi" oynanmaması gerektiğini ifade ederek filmi başarılı bulmadığını söylemiştir. Hürriyet'ten Uğur Vardan ise filmi beğenmiş ve 4/5 puan vermiştir. Atilla Dorsay ise filmin "tartışmalı ama sonuç olarak görülmesi gerekli" bir film ve "gerek öz, gerekse sinema dil açısından önemli olduğu yadsınamaz" olduğunu söylemiştir. Mehmet Açar filmin "hedefine ulaşan" ve "daha iyisi yapılana kadar en iyi Atatürk filmi" olduğunu belirterek 7/10 şeklinde puanlamıştır.

Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun veya 5816 sayılı kanun, kamuoyunda anıldığı şekliyle Atatürk'ü koruma kanunu, 25 Temmuz 1951'de kabul edilmiş bir lèse-majesté kanunudur. Konusu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün hatırasına karşı işlenecek suçlardır.
Kemal Pilavoğlu liderliğindeki Ticani tarikatının Atatürk'ün heykel ve büstlerine saldırıları nedeniyle Demokrat Parti iktidarınca çıkarılmıştır.
Bu kanun çerçevesinde 2007 yılında YouTube, GeoCities ve birçok blog sitesine Türkiye'den erişim engellenmiştir. 2010 yılının kasım ayında bir Alman şirketinin YouTube'daki söz konusu videolarda kendisine ait bazı telif haklarının ihlal edildiğini iddia etmesi üzerine, Google YouTube'dan bu videoları kaldırmıştır. Bunun üzerine ilgili Türk mahkemesi de erişim engelini kaldırmıştır. Ancak kısa bir süre sonra şirketin iddialarının asılsız çıkması üzerine bahse konu videolar sitede tekrar yayınlanmaya başlanmış; buna rağmen mahkeme yeniden erişim engeli kararı almamıştır.
2010 yılında Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'un Avrupa Birliği'nin temel standartlarından biri olan basında ifade özgürlüğüne ters olduğunu iddia etmiştir.

Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
Birinci maddede yazılı suçlar, iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunulacak ceza yarı nispetinde artırılır. Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.
Bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapılır.
Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Bu Kanunu Adalet Bakanı yürütür.

Lèse-majesté
Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesi
Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi

Kemal Atatürk Anıtı, Avustralya'nın başkenti Canberra'daki Anzak Bulvarı bünyesinde yer alan anıt.
Yarbay Mustafa Kemal (1881-1938), I. Dünya Savaşı'nın Gelibolu cephesinde, Arıburnu'nda yaşanan çatışmalarda 19. Türk piyade alayına komuta etmiş ve Anzak akınına direnmiştir. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu devletin ilk cumhurbaşkanı olma görevini de üstlenen Mustafa Kemal, Türk parlamentosu tarafından Atatürk soyadıyla ve ("Türklerin Babası") unvanı ile onurlandırılmıştır.
Çatışmalardan yetmiş yıl sonra, Avustralya ve Yeni Zelanda birliklerinin çıkarma yaptığı yer Türk Hükûmeti tarafından "Anzak Koyu" olarak tanınmıştır. Avustralya Hükümeti de bu jeste karşılık olarak Atatürk Anıtı'nın çevresinde bir bahçenin yapımına başlamıştır. Türk ve Anzak askerlerin savaş boyunca sergiledikleri üstün çaba ve kahramanlık gösterilerinin anısına inşa edilen yapı, Anzak Bulvarı'nda bir düşman asker anısına hazırlanmış olan tek anıttır.

Anıt, dönel bir zemin üzerinde hilal biçimindeki bir duvardan oluşmaktadır. Duvar biçimi Türk bayrağındaki hilal ile beş köşeli yıldızı andıran anıtın ortasında Gelibolu'dan getirilmiş toprağın saklandığı bir zaman kapsülü bulunmaktadır. Anıt, PDCM mimarlık şirketi tarafından tasarlanmıştır.
Duvarın ortasında Türk heykeltıraş Hüseyin Gezer imzalı bir bronz Atatürk büstü yer almaktadır. Atatürk'ün büst üzerinde yazılı şu sözleri savaşın bedelinin ne olduğunu açıkça belirtmesi açısından önem taşımaktadır:
"Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."
Anıtın çevresi, Gelibolu'daki "Yalnız Çam"'dan alınan tohumlarla yetiştirilen Halep çamlarıyla kaplıdır.

Anıt 2007 yılında Büyükelçi Murat Ersavcı'nın girişimleri ve Avustralya Muharip Gaziler Bakanlığının katkıları ile yenilenmiş ve iki ülke arasındaki dostluğun nişanesi olarak Anzak Günü'ne adanmıştır.
Zemin, duvardaki hilal örgesine eşlik etmesi amacıyla geniş bir beş köşeli yıldızla süslenmiştir. Yıldızın köşeleri, ana büstte kullanılan granit sütunlarla varsıllaştırılmış ve bu bölümlere aydınlatma sistemi eklenmiştir. Anıtın yanında yer alan bayraklar ise ön bölüme taşınmıştır.

Atatürk Anıtı, Canberra10 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında Fırat Nehri üzerinde yer alan, enerji ve sulama amaçlı bir barajdır. Baraj gövde ve göl hacmi bakımından, santrali ise elektrik üretim kapasitesi ile Avrupa'nın en büyük baraj ve hidroelektrik santrali konumundadır. Arkasındaki baraj gölü yapay olmasına rağmen Van ve Tuz göllerinin ardından Türkiye'nin üçüncü en büyük gölüdür. Ayrıca gövde hacmi bakımından dünyanın en büyük 5. barajıdır.
Fırat ve Dicle nehirlerinin potansiyelini değerlendirme fikri bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1930'lu yıllarda ortaya atılmıştır. Atatürk'ün talimatıyla 1936 yılında Elektrik İşleri Etüt İdaresi kurularak nehirler üzerinde incelemeler başlatılmıştır. Projenin bugünkü modern hali ve "Atatürk Barajı" ismiyle somutlaşması, 1970'lerdeki teknik çalışmalar ile hız kazanmıştır. 
Barajın en büyük özelliği, finansmanından mühendisliğine ve işçisine kadar yerli kaynaklarla yapılmış olmasıdır. Uluslararası finans kuruluşlarının kredi vermeyi reddetmesine rağmen, Türkiye kendi imkanları ile barajın inşaatına 1983 yılında başlamış ve 1992 yılında yapımı tamamlanarak işletmeye açılmıştır.
Karakaya Barajının 180 km mansabında (suyun aktığı aşağı yönde bulunan bölge), Adıyaman iline 51 km uzaklıkta, Şanlıurfa ilinin Bozova ilçesine ise 24 km uzaklıkta olup, Adıyaman ve Şanlıurfa illeri arasında kurulmuştur. Barajın tamamlanmasıyla Türkiye'nin en büyük üçüncü gölü olan Atatürk Baraj Gölü oluşmuştur.

1983 yılında inşaatı başlamış olan baraj 1992 yılında işletmeye açıldı. 8 türbine sahip barajın yüksekliği 169 metredir. Kaya dolgu tipinde bir barajdır. Gövde hacmi 84,5 milyon m³'tür. Dış yüzeyi kaya içi kil ve topraktır. Baraj gölünün baskısı ile ilk inşasındaki yüksekliği 10 metre kısalmıştır.
İnşaatına 4 Kasım 1983 tarihinde başlandı. 1994 senesinde bitirilmesi planlanan baraj sulama ve enerji elde etmek maksadıyla yapılmıştır. 84.4 milyon m³ kaya ve toprak dolgu ile dolgu hacmi bakımından bugüne kadar dünyada inşa edilen barajlar arasında beşinci sıradadır. Meydana gelen göl alanı 817 km²'dir.

Temelden yüksekliği 169 metredir. Nehir seviyesinden yükseklik bakımından minimum su kotu 513, ideal su kotu 526, maksimum su kotu ise 542 metreye ulaşır. Barajda elektrik üretimi için derinliğin en az 133 metre olması gerekir. Baraj duvarının uzunluğu 1644, eni ise 15 metredir. Dolusavak (fazla su tahliye kanalları) 6 adet olup, her biri 16x17 metre boyutlarında radyal kapaklarla kontrol edilir. Maksiimum su deşarj hızı 544 metre su düzeyinde, saniyede  16.800  metreküptür. Her biri 850 m3/s su boşaltma kapasitesine sahip üç derivasyon tüneli nehrin -akış yönüne göre sol yakasında bulunur.

Santral her biri 300 MW güce sahip olan 8 Francis tipi ünite ile donatılmıştır. Toplam 2400 MW gücüyle yıllık 8900 GWh elektrik enerjisi üretim kapasitesine sahiptir. Santralin devreye alındığı 1992 yılından 2012 yılına kadar 144 milyar KWh enerji üretmiştir. Bu değerin ekonomik karşılığı 15 milyar $'dır. Atatürk Barajı, Türkiye'deki hidroelektrik santrallerinde üretilen enerjinin yüzde 20'sini tek başına karşılayacak seviyededir.

Atatürk Barajı, dolgu hacmi bakımından dünyanın en büyük 6. barajı durumundadır. Hidroelektrik Santrali de, dünyada hâlen yapımı sürenler arasında 3., inşa edilmiş olanlar arasında da 5. en büyük santraldir. Aynı zamanda Avrupa'nın ve Türkiye'nin en büyük barajıdır. İstanbul'un yıllık su ihtiyacını 5 günde sağlayabilecek seviyededir.

Yıllık ortalama su akışı 26.654 milyar metreküptür. Toplam su depolama hacmi 48.7 milyar metreküptür. Her bir grupta; gücü 300 Megawatt olan 8 adet türbin jeneratör bulunmaktadır. 25 Temmuz 1992'de bu 8 üniteden ikisi hizmete açılmıştır. Sulama tünelleriyle de Şanlıurfa, Harran, Mardin, Ceylanpınar, Siverek-Hilvan ovaları, Samsat ovası ile beraber 1.43 milyon dönüm arazi sulanır hale gelmiştir. Atatürk Barajı'ndan toplam 874 bin 200 hektar alanın sulanmasının planlanmaktadır. 207 bin hektarının sulamaya açıktır. Ülke ekonomisine bu haliyle katkısı toplam  5.5 milyar $ olmuştur. Tüm alanın sulamaya açılması halinde, yıllık getirisi 2,5 milyar $ olacaktır.

Şu an 400.000 kişiye istihdam sağlamaktadır. Planlanan alan sulanmaya başladığında 1 milyon 750 bin kişiye istihdam sağlaması planlanmaktadır.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Elektrik Üretim A.Ş. 30 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü3 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atatürk Barajı Elektrik Üretim Bilgileri 20 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk Evi Müzesi, Türkiye'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün 1881 yılında dünyaya geldiği yer olan ve bugün müze olarak kullanılan Selanik'teki evidir. Selanik Belediyesi, Türkiye’nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle 1933’te evi satın alıp Mustafa Kemal Paşa’ya hediye etmeye karar vermiş; satın alma işlemleri tamamlanıp hediye edilmesi 1937’de gerçekleşebilen ev 1953’te müze olarak açılmıştır.
Müze-evin yılda 50 binden fazla ziyaretçisi vardır. Evin bahçesindeki Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi tarafından dikildiği rivayet olunan tarihi nar ağacı, tarihi ve kültürel değeri nedeniyle müzenin en çok ilgi çeken noktalarındandır.
Ev, 2011'de Yunanistan Kültür Bakanlığı tarafından “modern anıt” olarak tescil edilmiştir.

Günümüzde “Agiu Dimitriu Caddesi, Apostolu Pavlu Sokağı No:17” adresinde bulunan evin Osmanlı dönemindeki adresi “Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi” şeklindedir. Agiu Dimitriu Caddesi'nin en son adı Mithatpaşa Caddesi idi.

1870 yılından önce Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfı'nca yaptırılan ev önce İbrahim Zühdü Efendi'nin, daha sonra Selanikli Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm'ün mülkiyetine geçmiştir. Ali Rıza Efendi, bu evi 1878'de kiraladı. Yaygın görüşe göre Mustafa Kemal, evin ikinci katında, güney taraftaki odada dünyaya geldi. Mustafa Kemal'in bu evde değil, ailenin daha önce oturduğu Ahmet Subaşı Mahallesi'ndeki ahşap evde doğduğu; Ali Rıza Bey'in Islahane semtinde satın aldığı evde doğduğu ve hatta Selanik'te değil de Ali Rıza Bey'in bir süre görev yaptığı Manastır Vilayeti Tırhala Sancağı Tırnova kasabasında doğduğuna dair farklı görüşler de vardır.   Ancak çoğunluk, Ali Rıza Bey'in Islahane Mahallesinde kiraladığı üç katlı pembe evin Mustafa Kemal'in doğduğu ev olduğu görüşünü kabul etmiştir. Aile, Ali Rıza Efendi'nin 1888'de vefatına dek bu evde yaşamıştır.
Zübeyde Hanım eşinin ölümünden sonra bitişikteki daha küçük bir eve taşındı. Günümüze gelememiş olan o evde aile uzun süre yaşamış; Mustafa Kemal, 1893'te Selanik Askeri Rüşdiyesi'ne kaydolarak evden ayrılmıştır.
II. Meşrutiyet'in ilanından önce Selanik'te görevlendirilen Mustafa Kemal, ailenin daha önce oturduğu pembe boyalı geniş evi satın aldı; annesi ve kız kardeşiyle birlikte burada ikamet etti. Mustafa Kemal'in Selanik'te ayrılmasından sonra da bu evde oturan Zübeyde Hanım, Balkan Harbi'nden sonra Selanik'in işgale uğraması üzerine evden ayrılıp İstanbul'a gitmiştir. Evin bundan sonraki akıbeti bilinmez.
1923'te Lozan Anlaşması'nın Türk ve Rum Nüfus Mübadelesi'ne İlişkin Sözleşme ve Protokolü gereği Mustafa Kemal Paşa'nın ailesine Yunanistan'daki mülklerine karşılık İstanbul'un Bebek semtinde bir yalı verildi.  Bu yalıda 1930'lu yıllardan sonra Mustafa Kemal'in kızkardeşi Makbule Hanım yaşamıştır.
Selanik'teki ev, mübadele protokolü gereği Yunanistan Millî Bankası'na intikal etmiştir. 1930'lu yıllarda Şarabini isimli Türkiye'den mübadil bir Rum kadın tarafından Millî Banka'dan 200.000 drahmiye satın alınan eve Trabzon'dan mübadil dört aile yerleşti.

Selanik Belediyesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim 1933'te yaptığı özel bir toplantıda, Cumhuriyetin 10. Yılı sebebiyle, Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin duvarına bir hatıra plakası takılması ve evin halihazırdaki sahiplerinden satın alınarak, Mustafa Kemal Paşa'ya hediye edilmesini kararlaştırdı. Atatürk'ün Selanik Evi'ne plaka çakılması töreni, Balkan Antantı Delegasyonunun gelmesi ile 4 Kasım 1933'te gerçekleşti.
Selanik Belediyesi, aynı yıl evi sahiplerinden satın almayı kararlaştırdı ancak ev sahibi Şarabini ile ücret konusunda pazarlık sürüncemede kaldığından 1935'e kadar bir gelişme olmadı. Mustafa Kemal Atatürk'ün Dışişleri Bakanlığı'nı uyararak sürecin hızlandırılmasını istemesi üzerine belediye ile temasa geçildi ve Selanik Belediye Meclisi, 19 Ekim 1935'te evi istimlak kararı verdi. Gerekli hukuki işlemler tamamlanıp ev istimlak edilse de ev sahipleri ile anlaşmazlık sürdü; 1936 yılının sonunda satın alma sözleşmesi imzalanabildi.19 Şubat 1937'de tahliye edilerek anahtarları Selanik Başkonsolosluğuna teslim olundu.

Henüz  evin satın alınma işlemlerinin devam ettiği bir dönemde  restorasyon konusunda bazı hazırlıklar yapılması için, Mustafa Kemal Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Ruşen Eşref Bey ve Afet Hanım Selanik'e göndermiştir. Evi gezme imkânı bulan Ruşen Eşref Bey ile Afet Hanım, içinde mübadil ailelerin yaşaması nedeniyle fazla inceleme fırsatı bulamadı. 
Satın alınma işlemi tamamlandıktan sonra evin restoresi amacıyla değişik zamanlarda üç ayrı plan çizildi. Tamirat başladıktan kısa süre sonra II. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Yunanistan’ın Alman işgaline girmesi işlerin yarım kalmasına yol açtı. Restorasyon 1950’de tamamlanabildi.
Aralık 2024'te Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından başlayan restorasyon sürecinin tamamlanmasıyla ev, 9 Kasım 2025'te yeniden ziyarete açılmıştır.

Evin tefrişi için Millî Eğitim Bakanlığı Makbule Atadan, Afet İnan, Hayrettin Örs ve Bakanlıktan seçilecek bir yetkiliden oluşan bir komisyon kurdu. Makbule Hanım, heyete katılmadı. Diğer üyeler eve konulacak eşyaları ve yerlerini tespit amacıyla Selanik’e gittiler ve dönüşte bakanlığa bir rapor sundular. 1953’e kadar evin tefrişi konusunda gelişme sağlanamayınca Cumhurbaşkanı Celal Bayar meseleye el koydu. 28 Ocak 1953’te bu konuda bir toplantı düzenledi. Toplantıya Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Tevfik Koraltan, Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Milletvekilleri Keçecizade Salih, Zuhuri Danışman Beyler ve Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı Enver Ziya Karal katıldı. Alınan karar gereği Karal, Şubat 1953’te Selanik’e giderek çalışmalara başladı; gerekli bilgileri toplayarak Ankara’ya bir rapor sundu. Bu rapor ve daha sonra hazırlanan raporlar doğrultusunda 1953 teşrifatı tamamlandı. 10 Kasım 1953’te müze hâline getirildi.
Ev, 1966’da araştırmacı Mehmet Önder tarafından yeniden düzenlenmiştir. 1970’te bir depremden hasar gören ev 1980’de Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından tamir edildi. Modern müzecilik anlayışına göre yeniden tefriş edilerek 1981’de yeniden ziyarete açıldı.
Müze-ev, 2010-2013 arasında yeniden restore edildi. Bu restorasyon sırasında Atatürk’ün kişisel eşyaları ve mobilyaları ile Atatürk büstü ve anı defteri kaldırılıp Türkiye’deki başka müzelere gönderilmiştir.
Son düzenlemeye göre ilk katta; “Selanik Odası”, “Manastır Odası”, ikinci  katta “İstanbul Odası” ve “Ankara Odası” olarak isimlendirilen bölümler yer alır.

Selanik Atatürk Evi'nin aynı ölçüler içinde bir modeli Atatürk'ün doğumunun 100. Yılı nedeniyle girişilen kutlamalar doğrultusuna Ankara Ticaret Odası tarafından Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği içinde yaptırılmıştır.
Kırklareli Belediyesi öncülüğünde vatandaşların katkısla Kırklareli'de bir kopyası inşa edilmiş, 17 Ocak 2018'de  "Atatürk Evi" adıyla ziyarete açılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Selanik Başkonsolosluğu

Atatürk Köprüsü ya da eski adıyla Unkapanı Köprüsü, İstanbul'da tarihî yarımadayı Beyoğlu yakasına bağlayan bir köprüdür. Fatih ilçesine bağlı Unkapanı Küçükpazar bölgesiyle Beyoğlu ilçesine bağlı Azapkapı semtlerini birbirine bağlar. Aksaray semtinden başlayarak Unkapanı'na gelen Atatürk Bulvarı'nın devamı niteliğindedir.

Unkapanı Köprüsü ilk olarak otuzuncu Osmanlı Padişahı İkinci Mahmut hükümdarlığı döneminde, bir sonraki hükümdarın annesi ve İkinci Mahmut'un eşi “Bezmialem Valide Sultan” tarafından tamamı ahşap malzeme kullanılarak 1836 yılında inşa ettirildi.
Köprü geçişlerinde alışılanın aksine herhangi bir geçiş ücreti talep edilmediğinden dolayı halk tarafından “Hayratiye Köprüsü” olarak isimlendirildi. Bir diğer adı ise, semt itibarıyla, Yahudi Köprüsü idi.
Yine ahşap dubaların üzerine oturtturularak yüzme kabiliyeti kazandırılan köprünün inşa sorumluluğu, dönemin kaptan-ı deryası Ahmed Fevzi Paşa'ya verildi. Fevzi Ahmet Paşa nezaretinde, Haliç Tersanelerinde yapılması tamamlanan “Unkapanı Köprüsü”; dört yüz metre boyunda ve on metre eninde idi. İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi'nden gelen gemilerin Haliç'e girip çıkışını engellememek için açılıp – kapanan şekilde imal edilmiş olan köprünün açılış merasimi bizzat İkinci Mahmut tarafından baştanbaşa at sırtında geçilerek yapılmıştır.

1875 yılında, yüz otuz beş bin altın karşılığında yapılan anlaşma sonucu bir Fransız şirketi, ahşap köprü yerine metalden imal edilmiş bir köprü inşa etti. Yedi yüz seksen metre uzunluğunda ve on sekiz metre genişliğinde olan yeni köprü 1912 yılına kadar hizmete devam etmiştir.
1912 yılında ise bu köprü sökülüp yerine “Galata Köprüsü” olarak isimlendirilen üçüncü Eminönü - Karaköy köprüsü monte edilmiştir. 1936 yılında çıkan şiddetli bir fırtına sonucunda bu köprü de yıkılıp yerine günümüzde kullandığımız “Atatürk Köprüsü” inşa edilmiştir. Atatürk Köprüsü de tıpkı ilk imal edilen “Hayratiye Köprüsü” gibi ahşaptandır. Yirmi dört duba üzerine kurulu bu ahşap köprünün zemini takvimler 1954 yılını gösterirken asfalt ile kaplanmıştır. Dört yüz yetmiş yedi metre boyunda ve yirmi beş metre eninde olan köprü hâlâ İstanbul halkına hizmet etmektedir.
Haliç'e yapılacak olan ve 2018'de tamamlanması planlanan tüp geçit projesinin ardından köprünün kaldırılacağı duyuruldu. Ancak bu proje gerçekleştirilmedi.
2021'de köprünün Unkapanı ayağında bulunan kavşağın T5 tramvayının Cibali - Eminönü arasındaki yola engel teşkil etmesi ve köprünün ekonomik ömrünün tamamlanmasıyla beraber olası bir depremde yıkılabileceği sebebiyle, Unkapanı Kavşağı'nın yenilenmesine İBB tarafından karar verilmiş ve çalışmalar 18 Mayıs 2021 tarihinde başlamış olup, kavşak köprüsü ve iki bağlantı kolu 31 Temmuz'da hizmete alınmıştır. Kalan iki bağlantı kolu ile beraber T5 tramvayının tünel altyapısı eşgüdümlü olarak yapılarak 3 Eylül 2022'de hizmete alınmıştır.

Türkiye'deki köprüler listesi

Atatürk Müzesi veya diğer adıyla İnkılâp Müzesi, İstanbul'un Şişli ilçesinde, Halâskârgazi Caddesi üzerinde yer alan ve 1942'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce müzeye dönüştürülmüş Mustafa Kemal Atatürk'ün oturduğu ev. Atatürk'ün kişisel eşyaları, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili çeşitli materyaller ve farklı ressamlara ait tablolar sergilenmektedir.

Mustafa Kemal, I. Dünya Savaşı'nın sona ermesi üzerine Suriye cephesinden ayrılarak 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Bir süre Pera Palas'ta kaldıktan sonra dostu Salih Fansa'nın Beyoğlu'ndaki evinde misafir oldu. Bu arada Şişli'de, bugünkü Halâskârgazi Caddesi'nde Osep Kasabyan'ın 1908 yapımı üç katlı evini kiraladı.
Mustafa Kemal, Akaretler'de oturan annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule'yi de yanına alarak üst kata yerleşti. Kendisi orta katta, yaveri ise alt katta oturuyordu. İstanbul'un işgal altında bulunduğu günlerde Mustafa Kemal arkadaşlarıyla bu evde sık sık toplandı. Samsun'a hareket ettiği gün, 16 Mayıs 1919'a kadar bu evde oturdu.
Mustafa Kemal Ankara'ya yerleşince annesini ve kardeşini yanına aldı. Şişli'deki ev 1924'te eski valilerden Erzurum milletvekili Hasan Tahsin Uzer tarafından satın alındı. Bu tarihte Atatürk'ün 1919'da bu binada oturduğunu gösteren tabela kondu. İstanbul Belediyesi binayı 1927'de Tahsin Uzer'den satın aldı ve Atatürk'le ilgili eşya, tarihi belge ve hatıraları bu binada toplamaya başladı. Bina 1942'de Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar döneminde müzeye dönüştürüldü ve Atatürk İnkılabı Müzesi olarak 15 Haziran 1942'de ziyarete açıldı.
1960 askeri yönetimi sırasında Belediye Başkanı Refik Tulga'nın girişimiyle binada onarım yapıldı.9 Ocak 1962'de kısmi bir yangın geçiren müze Atatürk'ün 100. doğum yıldönümü (1981) yaklaşırken yeniden büyük çaplı bir onarım gördü. Türkiye İş Bankası'nın mali desteği ile yapılan onarımın, dekorasyon ve düzenleme işleri de Türkiye Turing ve Otomobil Kurumunca üstlenildi. Bina kapı tokmaklarından camlara kadar 1910'lu yılların üslubuna uygun olarak onarıldı. 19 Mayıs 1981'de Atatürk Müzesi olarak yeniden açıldı.
Son olarak 2014'te restorasyona uğrayan müze, 10 Kasım 2015'te tekrar hizmete girdi.

Müzede Atatürk'ün doğumundan ölümüne kadar geçen yaşamı ile ilgili fotoğraflar, giysileri, kullandığı eşyalar, Atatürk ve inkılaplarla ilgili belgeler, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk tabloları sergilenmektedir. Ayrıca Atatürk ve devrimlerle ilgili belgeler, Milli Mücadeleyi yansıtan, Atatürk ile ilgili tablolar da onları tamamlamıştır. Ressam İbrahim Çallı'nın Nikolaos Trikupis'in kılıcını teslim edişini gösteren tablo ve Zeki Kocamemi'nin yaptığı tablo da müzedeki önemli eserler arasındadır.
Müzenin giriş katında Atatürk'ün doğumu, öğrenim yılları, ilk subaylık yılları, Trablusgarp, Balkan Savaşları (1911–1913), Heykeltıraş Hüseyin Gezer'in yaptığı Atatürk büstü, Çanakkale Savaşları, Mondros Mütarekesi ve Osmanlı devletinin durumunu (30 Ekim 1918) Milli Mücadele hazırlıkları ile ilgili belgeler ve bilgiler bulunmaktadır.
Müzenin birinci katında Atatürk'ün Samsun'a çıkışı, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi (23 Temmuz–7 Ağustos 1919), Sivas Kongresi'nde giydiği jaketatay, yeleği, 1918 yılında Karlsbad'da satın aldığı ceket, Anadolu'da çıkan iç isyanlar, Sevr Antlaşması, I. ve II. İnönü muharebeleri, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, Atatürk'ün 1920'li yıllarda giydiği Skoç takım elbisesi, kalpağı, potinleri, termosu, mareşal üniforması, astragan kalpağı, rugan çizmesi, çamaşırları, mecliste saltanatın kaldırılışı sırasında kullanılan kalemler, not defteri, kalemtıraş ve maktaı, Nutuk'un ilk baskısı (1927), Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara'da hazırlanmış nüfus kâğıdı, Amerika devlet başkanı Franklin D. Roosevelt'in Atatürk'e hediye ettiği müzik dolabı ile Büyük Taarruz ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.
Müzenin ikinci katında; Vittorio Pisani'nin Yunanların İzmir'e çıkışı ile ilgili, Kurtuluş Savaşı'nda yaralılara bakan kadınlar, göçlerle ilgili tabloları, Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evin maketi, altın kaplama sigara tabakası, Lozan etiketli smokini, frakı, son yıllarında giydiği süveter, yazlık giysileri, K. A markalı ipek gömleği, madalyaları, plaketler, kahve fincanı, kartvizitleri, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul'a ilk gelişinde belediyede imzaladığı defter (9 Temmuz 1927), İbrahim Çallı'nın Atatürk portresi (1937), İbrahim Ferit'in, Ressam Emin'in Atatürk portreleri, Zeki Kocamemi'nin Atatürk'ün cenaze merasimi ile ilgili tablosu (1939) bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Atatürk Müzesi (İstanbul) ile ilgili coğrafi veriler  

istanbul.net.tr Atatürk Müzesi 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

UNESCO'nun 27 Kasım 1978'de Paris'te düzenlediği 20. Genel Kurul toplantısında 1981 yılının Atatürk Yılı olarak kutlanmasına karar verildi. 12 Eylül Darbesi ile yönetime gelen Millî Güvenlik Konseyi de bir kanun çıkararak 1981 yılını Atatürk Yılı kabul ve ilan etti.

Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyla UNESCO'nun da girişimleriyle; Atatürk'ün kişiliğini, icraatlarını ve görüşlerini dünyaya tanıtmak için çeşitli etkinlikler düzenlendi. Devlet sanatçıları çeşitli konserler verdi. UNESCO Genel Merkezinde ise sergiler açıldı. Kıbrıs Türk Federe Devleti'nde de kutlamalar yapıldı. Türkiye'de ise Atatürk Yılı 5 Ocak 1981 tarihinde Kenan Evren'in TBMM'de yaptığı konuşmayla başladı. Ülkedeki kutlama programları "Millî Komite" tarafından düzenlendi. Ayrıca kutlamaların gerçekleşebilmesi için de "Kutlama Koordinasyon Kurulu" oluşturuldu. Koordinasyonun amaç ve hedefleri Kenan Evren tarafından yazılı olarak belirlendi. Ülkede 1981 yılı içerisinde Atatürk adına gerçekleştirilen çeşitli spor temasları, basın-yayın etkinlikleri ve kültürel programlar ile 100. yılın kalıcılığını sağlamak maksadı güdüldü.

Atatürk Yılı nedeniyle ülkenin farklı yörelerine kültür merkezleri açıldı. Ankara'da Atatürk Kültür Merkezi'nin temelleri atıldı, birinci ve ikinci meclis binaları ise müze olarak faaliyet göstermeye başladı. Atatürk'ün adının verildiği tatbikatlar yapıldı. Atatürk ile ilgili kitap ve belgeler Millî Kütüphane'de toplanırken il ve ilçelere de Atatürk kitaplıkları kuruldu. Farklı bölgelere toplamda 24 Atatürk anıtı yapıldı. Atatürk'ün kaldığı evler restore edilerek müze hâline getirildi. "Atatürk 100 Yaşında" sloganı ile 73 adet ilkokul yapıldı. Bu dönemde imam hatip açılmadı. Atatürk'ün çeşitli illere yaptığı ilk ziyaretlerin yıl dönümlerinde kutlamalar gerçekleşti. Ülkenin tanınmış sanatçılarına 100. yılı simgeleyen plaketler verildi. Ünlü ressamlardan ısmarlanan Atatürk ve Atatürk Devrimleri konulu resimler, düzenlenen sergilerde ziyarete açıldı. Tanınmış müzisyenlere Atatürk hakkında marşlar besteletildi. TRT, Atatürk'ün görüşlerini yansıtan programlara yer verdi. Okur yazar oranının artırılması için seferberlik başlatıldı. Ağaçlandırma çalışmaları yapıldı. Açılan birçok kurum ve kuruluş "Yüzüncü Yıl" adını aldı. 23 Nisan'daki bayramın adı "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olarak değiştirildi. 19 Mayıs'taki Gençlik ve Spor Bayramı'nın adı "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirildi ve 19 Mayıs 1981 günü stadyumlarda coşkulu şekilde kutlandı. 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günlerinde törenler düzenlendi. Atatürk'ün başöğretmen olduğu 24 Kasım günü "Öğretmenler Günü" olarak kutlandı. Üniversitelere zorunlu "Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi" dersi getirildi. Kara Harp Okulu ve diğer askerî okullar için üç ciltlik "Atatürkçülük - Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri" adlı kitap bastırıldı ve öğrencilere dağıtıldı.
Bu etkinliklerin yanı sıra Sovyetler ile çalışmalar yapıldı. Nitekim Sovyetler ile yapılan etkinliklerde, Sovyet bilimciler, Atatürk'e "emperyalizme karşı savaşım vermiş bir Türk" olarak olumlu bakış açıları sunmuştur. Bunun yanı sıra UNESCO, Atatürk'ün ilkelerini, devrimlerini, Atatürkçü politikaları inceleyip tanıtan "Atatürk: Founder  Of A Modern State" adlı bir yapıt yayınlamıştır.

Popüler kültürde Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk kişi kültü, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün kişiliği, fikirleri ve siyaseti etrafında, yaşadığı dönemde oluşmaya başlamış ve daha çok ölümünden sonra takipçileri tarafından oluşturulmuş bir kişi kültüdür.

Atatürk'ün bir kahraman ve hiçbir şeyden etkilenmeyen, her alanda doğruyu görerek yoktan var eden, yanılmaz bir lider olarak kavramsallaştırılmasını ifade eder. Mustafa Kemal'in millî kahraman imgesi, Millî Mücadele yıllarında başlayarak 1927'den itibaren giderek yoğunlaşmış ve bu imge, 20. yüzyılda benzerleri arasında en uzun ömürlüsü olan bir şef kültüne dönüşmüştür.

Çanakkale Savaşı sırasında Anafartalar Grubu Komutanı olan Albay Mustafa Kemal, zaferden sonra kamuoyunda "Anafartalar Kahramanı" olarak tanınmıştı. Pek çok yazarın ifadesine göre 20. yüzyıl başlarında Osmanlı'nın aldığı askerî ve siyasi yenilgilerle ağır bir aşağılanmaya maruz kalmış olan Türk ulusu için Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal, o dönemde Türklük ve Müslümanlık onurunu kurtarabilecek bir umut olarak görüldü. 1919'da Kurtuluş Savaşı'nın önderi oldu ve iki yıl içinde bir kahraman mertebesine yükseldi. Sakarya Meydan Muharebesi'nden önce Başkomutan olan Mustafa Kemal, artık İstanbul ve tüm Anadolu'da bir simge hâline gelmişti. Adına toplu dualar okunuyor, hatimler indiriliyordu. Sakarya Muharebesi'nin kazanılmasından sonra "Gazi" unvanını aldı ve "Gazi Hazretleri" olarak anılmaya başladı. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı oldu.
Elde edilen tüm bu başarıların milletin başarısı olduğunu öne çıkartan Mustafa Kemal, vatanı kurtarmış ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş olmanın verdiği meşruiyete dayanarak kendini Türk milleti ile özdeşleştirdi. Milletin atası olduğunu ifade etmek üzere 24 Kasım 1934'te TBMM tarafından kendisine "Atatürk" soyadı verildi. "Ulu Önder", "Ebedî Başkomutan", "Başöğretmen"; sağlığında ona verilen sıfatlar arasındadır.
1938'de ölümünden sonra toplanan Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında ise "Ebedî Şef" ilan edildi. Böylece Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisinin ebediyete kadar şefi seçilerek parti bazında ölümsüzleştirilmiş, aynı ebedîlik ülke çapında da yaygınlaştırılmıştır.
Atatürk imgesi Türkiye'de çok partili yaşama geçildikten sonra da Demokrat Parti iktidarı tarafından sürdürülmüş ve pekiştirilmiştir. 1951'de yürürlüğe giren 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun ile  Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası getirildi.
Atatürk kültü, Türkiye'de askerî darbeler sonrasında büyütüldü. 27 Mayıs 1960 Darbesi'nden sonra Atatürk imgesi ve edebiyatında patlama oldu. Asıl 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra Atatürk kültü inşasına girişildi. Kalıp modeller kullanarak birkaç figürden hızla çoğaltılan ve kaidelerine "Ne mutlu Türküm diyene!" veya "Yurtta sulh, cihanda sulh!" vecizesi yazılan Atatürk anıtları yoluyla Atatürk imgesi üretilip yaygınlaştırıldı.

5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, 25 Temmuz 1951 tarihinde, Atatürk'ün ölümünden on iki yıl sonra Başbakan Adnan Menderes hükûmeti tarafından çıkarıldı.

Günümüz Türkiye'sinde Atatürk figürü, ulusal bir baba figürünü temsil etmektedir. Atatürk adı, Türkiye'de en çok kullanılan cadde, sokak, bulvar ve meydan adıdır. Bulvarlarda, kamusal yapılar ve okulların bahçelerinde Atatürk heykelleri yer alır. Türkiye'de basılan bütün kâğıt ve madenî paralarda Atatürk portresi bulunur. Atatürk figürü; portre, heykel gibi maddi üretimlerle anıtlaştırılmıştır. Sadece bir kişi olarak Atatürk'ü değil aynı zamanda onun kurduğu rejimi, devleti ve bir ideolojiye olan inancı temsil eden Atatürk büstleri, heykelleri ve portreleri kamusal ve özel alanlarda, iş yerlerinde, protestolarda aynı zamanda sekülerizmin bir sembolü olarak da kullanılmaktadır. Atatürk kültü, 2000'lerin başlarında Atatürk'ün portresini veya imzasını bedenlerinin görünür yerlerine dövme olarak yaptırma modası gibi yeni biçimlerle kendini göstermiştir.
Türkiye'nin önemli mimari eserlerine de adı verilmiştir. 1900'lerin başında Türkiye'de ilk hava ulaşımının başlatıldığı yer olan İstanbul Atatürk Havalimanı; 1953 yılında uluslararası hava trafiğine açılmış, 29 Temmuz 1985 tarihinde Atatürk adını almıştır. 29 Ekim 1939 tarihinde yenilenerek yeniden açılan Unkapanı Köprüsü'nün adı meclis kararıyla Atatürk Köprüsü olmuştur. Dünyada hidroelektrik santrali açısından inşa edilmiş barajlar arasında beşinci, dolgu hacmi bakımından altıncı sırada bulunan Atatürk Barajı; aynı zamanda Avrupa'nın ve Türkiye'nin en büyük barajıdır. 1971 yılında Akdeniz Oyunları için İzmir Atatürk Stadyumu inşa edildi. İstanbul'un Başakşehir ilçesinde inşa edilen Atatürk Olimpiyat Stadyumu, 2002 yılında hizmete açıldı.

Atatürk'ün bir kez gecelediği yerler dâhil, birçok ev veya bina anısına müzeye dönüştürülmüştür.
Atatürk sembolleri, 1990'ların ikinci yarısında ticarileşti. Atatürk'ün minyatür temsilleri kendi istekleri ile insanların evlerinde, iş yerlerinde ve hatta bedenlerinde sergilenmeye başlamıştır.

Türkiye'deki ilk Atatürk anıtı, İzmir'de Ege Üniversitesi bahçesinde Haziran 1926'da dikilen büsttür.

Atatürk kişi kültü, Orta Asya ve Sovyetler Birliği'nin otoriter rejimlerindeki benzer kişi kültleriyle karşılaştırılmıştır. Nursultan Nazarbayev ve Saparmurat Niyazov bunlara örnektir.

Atatürk Devrimleri
Atatürk İlkeleri
Büyük Adam Teorisi
Józef Piłsudski kişi kültü
Kemalist tarihyazımı
Kemalizm
Mao Zedong'un kişilik kültü
Nazarbayev kişi kültü
Stalin kişi kültü

Atatürk milliyetçiliği, Mustafa Kemal Atatürk'ün millet anlayışını temel alan ve Kemalizm'in temel ilkelerinden biri olan milliyetçilik ilkesini ifade eder.

Atatürk'e göre millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşamaya devam eden ve gelecekte de bir arada yaşama inancı ile kararlılığında olan, aynı vatana sahip, aralarında ortak dil, ortak kültür veya ortak ahlak bulunan insanlar topluluğudur. Bu milliyetçilik tanımı; din ve ırk ayrımı gözetmeden, ulus kavramını vatandaşlık ve üst kimlik değerlerine dayandıran sivil milliyetçi bir vatanperverlik anlayışını esas alır.

Atatürk, Batı merkezli tarih yazımında yer alan ve Türkleri medeniyet kurucu rolden uzaklaştıran ırkçı yaklaşımlardan rahatsızlık duymuştur. Bu doğrultuda Türk uygarlıklarının dünya tarihindeki yerini bilimsel yöntemlerle araştırmak amacıyla Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti'ni görevlendirmiştir. 1931-1939 yılları arasında liselerde okutulan dört ciltlik Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eserde de bu bilimsel çalışmaların sonuçlarına yer verilmiştir.
Atatürk'ün milliyetçilik vizyonu, ulusal ve savunulabilir sınırlar dahilinde bir Türk ulus-devletinin inşasını hedefler. Bu anlayış, din ve ırk temelinden ziyade ortak yurttaşlık zeminine oturmaktadır. Ortak mazi, lisan, ahlak, kültür ve hukuk Türk milletini oluşturan temel ögeler olarak kabul edilir. Eserlerde yer alan ulus tarifinde ırkçı yaklaşımlar kesin bir dille dışlanmış; akıl, ülkü ve dil birliği ön plana çıkarılmıştır. Yerleşim birimlerindeki veya mülki sınırlar içerisindeki etnik unsurları ayrıştırma çabaları, toplumsal düzeni ve millet bütünlüğünü bozmaya yönelik kasıtlı girişimler olarak değerlendirilmiştir.
Atatürk, millî sınırları kapsayan Mîsâk-ı Millî dahilinde etnik veya bölgesel ayrımcılık gütmeyi reddetmiştir. Bu doğrultuda, ümmetçilik ya da sınır ötesi yayılmacı Türkçülük (Turanislik) akımları yerine, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan tüm halkı kapsayan, kapsayıcı bir aidiyet modelini savunmuştur.

Fransız İhtilali'nin ardından Avrupa'da gelişen millî devlet akımları, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecini hızlandırmıştır. Osmanlı aydınları tarafından ortaya atılan Osmanizm ve Ümmetçilik gibi fikir akımları çok uluslu yapıyı korumakta yetersiz kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasındaki işgal döneminde ulusal bağımsızlık mücadelesi, Türk milliyetçiliği esasına dayanarak başarıya ulaşmıştır.
Kemalist düşünce sistemi, 1924 Anayasası'nda milliyetçilik ilkesini hukuksal bir zemine oturtmuştur. Anayasanın ilgili maddesinde yer alan "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibarıyla Türk denilir." ifadesi bu durumun en somut göstergesidir. Bu tanım, etnik kökeni ne olursa olsun kendini bu vatana ait hisseden herkesi kapsayan "Ne mutlu Türküm diyene" ilkesinin anayasal özetidir.

Düşünürler ve tarihçiler, Atatürk'ün milliyetçilik anlayışını sivil ve birleştirici bir model olarak nitelendirirler. Afet İnan'ın kaleme aldığı Medeni Bilgiler ve "Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" adlı kaynaklarda, millet tanımının biyolojik (ırksal) bir temele değil; dil, kültür ve ülkü birliğine dayandırıldığı bizzat Atatürk'ün düzeltmeleriyle arşivlenmiştir.
Siyaset bilimci Paul Dumont'a göre Kemalist milliyetçilik, temelde Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünü korumayı ve ülkenin birliğini tehdit edebilecek ayrılıkçı akımların önüne geçmeyi amaçlayan koruyucu bir yapıya sahiptir. Dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker de 1931 yılındaki siyasi analizlerinde, uluslaşma sürecinde eski idari baskılardan kalan etnik propaganda kalıntılarının dil ve kültür birliğiyle zaman içerisinde aşılacağını ifade etmiştir.
Atatürk milliyetçiliği, sömürge karşıtı Asya ve Afrika milliyetçiliklerinin aksine, Batı medeniyetinin çağdaş ve evrensel hukuk ilkeleriyle entegrasyonu bir çelişki olarak görmez. Turhan Feyzioğlu bu durumu, çağdaşlaşma ve uygarlık yolunda ilerlemenin millî benlikten uzaklaşmak anlamına gelmediği teziyle açıklar. Atatürk'ün kendi not defterlerinde de ifade ettiği üzere, yeni Türk hukukunun esin kaynağı bir yönüyle millî benlik (Türkçülük), diğer yönüyle muasır medeniyet seviyesine ulaşma (Batıcılık) ülküsüdür.

Tanıl Bora, Türk Sağının Üç hali Milliyetçilik, Muhafazakarlık, Birikim, İstanbul, 1999
Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları
Mustafa Keskin, Atatürk'ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara
Hugh Poulton, Silindir Şapka, Bozkurt ve Hilal, Sarmal Yayınları
Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, İletişim, İstanbul
Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Elips, İstanbul

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, Cemal Avcı, Çukurova Üniversitesi (PDF)

Atatürk Üniversitesi, 1957 yılında Erzurum'da kurulan bir devlet üniversitesidir.
Türkiye'nin en eski yedinci üniversitesidir. (Kuruluş Kanunu'nun Resmî Gazete'de yayımlanma tarihine göre altıncıdır.)
Erzurum kent merkezine 1,5–2 km. mesafede bulunan Atatürk Üniversitesi kampüsü 6,5 milyon m²'lik açık alana, 1 milyon m²'lik kapalı alana sahiptir. Erzurum ovasının büyük bir kısmını kaplayan üniversite arazisi, Türkiye'nin en büyük ikinci kampüsüdür. Türkiye'nin ilk planlı kurulan kampüsü olma özelliğine sahiptir.
Merkezindeki üniversite hastanesi tüm Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz için önemli bir sağlık merkezi rolüne sahiptir. Aynı şekilde Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesi de Doğu Anadolu ve Doğu Karadenizdeki 14 il ve ilçelerinden yoğun hasta almaktadır. Bölgenin önemli sağlık merkezlerini üniversite bünyesinde bulundurmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Batı Anadolu'yu temsil etmesi için İstanbul'da İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Anadolu'yu temsilen Ankara Üniversitesi ve Doğu Anadolu'yu temsil etmesi amacıyla da Doğuda bir üniversite açılması fikri yaygınlaşmıştı.
Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün 1 Kasım 1937 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı yasama yılını açış konuşmasında bu fikir ifade edilmiş; ancak uygulamaya konulması II. Dünya Savaşı nedeniyle gecikmiştir.

On iki yıl aradan sonra konu, 1950 yılında tekrar gündeme getirildi. Ankara, İstanbul ve İstanbul Teknik Üniversitelerinden seçilen 15 üyeli bir "Doğu Üniversitesi Teknik Komisyonu", merkezi Van'da, fakülteleri değişik illerde olacak Doğu Üniversitesinin kurulmasını önerdi. 1954 yılında çıkarılan 6373 Sayılı Kanunla bu üniversitenin adının Atatürk Üniversitesi, merkezinin ise Erzurum olması kararlaştırıldı. Aynı yıl Amerika Birleşik Devletleri Amerikan Yardım Teşkilatı (A.I.D.) aracılığı sonucu Nebraska-Lincoln Üniversitesi ile iş birliği anlaşması imzalanarak hazırlık çalışmaları hızlandırıldı ve 6990 Sayılı Atatürk Üniversitesi Kanunu'nun 7 Haziran 1957 tarihinde yürürlüğe girmesi ile kuruluş çalışmaları tamamlanmış oldu.
Amerika Birleşik Devletlerinden davet edilen heyetin 1955 yılında hazırladığı raporda Erzurum'da kurulacak Üniversitesinin Amerika'da başarılı bir geçmişi olan ‘land-grant' tipi bir bölge üniversitesi olması önerilmiş; bu önerinin ışığında Erzurum'da 43000 dekarlık arazi üniversite için tahsis edilmişti. Yerleşke planı, 1955 yılında tamamlan uluslararası proje yarışması sonucu elde edildi. Yarışmada birinciliği Hayati Tabanlıoğlu, Enver Tokay, Ayhan Tayman, Behruz Çinici'den oluşan proje ekibi elde etti. Üniversitenin temeli, istimlak edilen arazi üzerinde zamanın Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından Erzurum Kongresi'nin 38. yıldönümü olan 23 Temmuz 1957 tarihinde atıldı. Yerleşke inşaatı 1955-1970 arasında sürdü.
Üniversite 17 Kasım 1958 tarihinde Şair Nef-i Ortaokulu binasında Ziraat ve Fen - Edebiyat Fakülteleri ile öğretime başladı. İki fakültede 135 öğrenci ile öğretime başlayan Atatürk Üniversitesi, 2005-2006 öğretim yılı itibarıyla 41.613 Öğrenci, 2.439 Öğretim Elemanı, 17 Fakülte, 20 Yüksekokul, 6 Enstitü, 16 Araştırma Merkezi, 100 binin üzerinde mezuna sahiptir.
Okul kütüphanesinin sahip olduğu koleksiyonun büyük çoğunluğu Seyfettin Özege'nin bağışladığı kitaplardan oluşmaktadır ve onun adını taşıyan nadide eserler salonu bulunmaktadır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 12158 ön lisans, 36195 lisans, 7170 yüksek lisans ve 2599 doktora öğrencisi olarak toplamda 58122 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 641 profesör, 329 doçent, 596 doktor, 305 öğretim görevlisi ve 889 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 2760 akademik personel görev yapmaktaydı.

Tıp Fakültesi Atatürk Üniversitesinin en eski fakültelerinden biridir. Fakülte 1962 yılında kurulmuştur. 
Temel Tıp Bilimleri eğitimi için fakültenin ilk öğrencileri, 1964 yılında Hacettepe Üniversitesine gönderilmiştir. Yıllık öğrenci kontenjanı 211'dir.
Eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir. Fakültede 2014 yılı itibarıyla 42 Anabilim dalında 99 profesör, 47 doçent ve 85 yardımcı doçent çalışır. 26 Ekim 1970 tarihinden beri fakülteden 4500'den fazla hekim mezun olmuştur.
2003-2004 eğitim yılından beri fakülteden, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesinin toplam 93, Erzincan Üniversitesi Tıp Fakültesinin toplam 101 öğrencisi eğitim almaktadır.
2014-2015 eğitim döneminde 1149 lisans ve 307 tıpta uzmanlık öğrencisi olmak üzere toplam 1453 öğrenci fakültede eğitim görmektedir. Ayrıca Mastır ve Doktora yapan 9 öğrencisi bulunmaktadır. 
Fakültenin ana bilim dalları Temel, Dâhili ve Cerrahi Tıp Bilimleri olmak üzere üç bölümdür. 
Eğitim süresi Türkçe bölümünde 6 yıl, İngilizce Bölümünde 7 yıldır 
(3 yıl klinik öncesi,
2 yıl klinik ve,
1 yıl İntörnlük).

Fakülte hastanesi: Fakülte, Araştırma Hastanesi ve Uygulama Merkezinde toplam 1450 yatak kapasiteli hastaneye sahiptir. Hastanenin acil servisi 24 saat hizmet vermektedir.
Fakülteye Ulusal Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSS) ile öğrenci alınmaktadır.
Eğitim planında yer alan bütün zorunlu teorik ve uygulama ders sınavlarını başarıyla tamamlaması üzerine, öğrenciler Tıp Doktoru unvanı almaktadırlar.
Tıp Doktoru olan öğrenciler Türkiye'deki hastanelerde ve özelde pratisyen hekim olarak çalışabilmektedir.

Atatürk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 11 Şubat 1971 tarihinde Türkiye'de kurulan dördüncü diş hekimliği fakültesi olarak açıldı. 8 Anabilim dalıyla hizmet vermektedir. Kuruluş yıllarında önce Numune Hastanesi Şerif Efendi Polikliniği'nde, sonra Göğüs Hastalıkları Hastanesi içinde hizmet verdi. Diş Hekimliği Fakültesinin üniversite yerleşkesi içerisindeki binasının temeli 1975 yılında atıldı; 5 Kasım 1979 tarihinde bu binada hizmete başladı. 2015 yılında Diş hekimliği Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi yapıldı ve ek bina geniş bir tadilattan geçirilerek laboratuvar binası olarak hizmete açıldı.

11 Temmuz 1992 tarihli ve 21281 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 3837 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu gereğince Erzurum'da kurulmuş, 16 Temmuz 1993 tarihli ve 2703 sayılı karar ile resmî olarak faaliyete geçmiştir. 1994-1995 akademik yılında eğitim-öğretime başlamıştır. Lisans ve lisansüstü düzeylerde eğitim programları sunmaktadır. Öğrenciler, teorik derslerin yanı sıra uygulamalı atölye çalışmalarıyla da desteklenmektedir. Fakülte, geleneksel ve modern sanat anlayışlarını bir araya getirerek, öğrencilerin yaratıcı ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeyi hedeflemektedir.
Derslikler, stüdyolar, laboratuvarlar, atölyeler, müze, gösteri ve sergi salonlarını içeren 14.000 metrekarelik kullanım alanına sahiptir. Fakültede eğitim-öğretim ve bilimsel çalışmalar, 15 profesör, 29 doçent, 7 doktor öğretim üyesi, 8 öğretim görevlisi ve 14 araştırma görevlisinden oluşan toplam 73 akademik personel tarafından yürütülmektedir. Ayrıca, fakültedeki tüm bölümlerde lisansüstü eğitim programları bulunmaktadır.
23 Mayıs 2016 tarihinde açılan Güzel Sanatlar Müzesi, fakülte binasında yer almakta olup yaklaşık 250 sanatçıya ait 350'den fazla eseri barındırmaktadır. Müze, 2500 metrekarelik sergileme alanına sahiptir ve koleksiyonundaki eserlerin tamamı sanatçılar tarafından bağışlanmıştır.

Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1987 yılında Erzincan'da açıldı;1991 yılında eğitim-öğretime başladı. 2006 yılında Erzincan Üniversitesinin açılmasıyla anılan Fakülte Erzincan Üniversitesine bağlandı ve Atatürk Üniversitesine bağlı yeni bir Hukuk Fakültesi 2007-2008 eğitim-öğretim yılında 52 öğrenci ile lisans eğitimine başladı.

Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 1982 yılında faaliyete başlamıştır. Lisans düzeyinde 1985 yılında Kimya Mühendisliği, 1988 yılında Çevre Mühendisliği ve İnşaat Mühendisliği, 1990 yılında Makine Mühendisliği, 2004 yılında Elektrik-Elektronik Mühendisliği, 2009 yılında Endüstri Mühendisliği, 2010 yılında Metalürji ve Malzeme Mühendisliği, 2011 yılında ise Bilgisayar Mühendisliği bölümü öğretime başlamıştır. Halen bu sekiz bölümde lisans ve lisansüstü düzeyde eğitim öğretim devam etmektedir. Fakültede 2021 itibarıyla Kimya, İnşaat, Çevre, Makine, Metalürji ve Malzeme, Elektrik-Elektronik, Endüstri ve Bilgisayar Mühendisliği Bölümlerinde 3271'i Örgün, 2643'ü de İkinci Öğretim olmak üzere toplam 5914 öğrenci lisans öğrenimi görmektedir. Ayrıca bu bölümlerin tümünde yüksek lisans ve doktora programı bulunmakta olup, yaklaşık 1350 Lisansüstü öğrenci mevcuttur.
Fakültede 9 adet Bilgisayar Laboratuvarı mevcut olup, bu laboratuvarlarda toplam 400 adet bilgisayar bulunmaktadır. Bilgisayar laboratuvarları, bilgisayar destekli çizim salonları olarak da hizmet vermekte olup, tüm bilgisayarlar tek bir merkezden yönetilebilmektedir. Tüm bilgisayarlarda internet servisi mevcut olup, bilgisayar laboratuvarlarının tamamı gün boyu öğrencilerin kullanımına açıktır.
Oltu Beşeri ve Sosyal Bilimler Fakültesi
Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Oltu Beşeri ve Sosyal Bilimler Fakültesi 10 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Millî Eğitim Bakanlığının 23/12/2014 tarihli ve 6818356 sayılı yazısı üzerine, 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Kanunun ek 30 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 16/2/2015 tarihinde kararlaştırılarak kurulmuş olup, 08 Mart 2015 tarih ve 29289 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. İşletme, Bankacılık ve Finans, Sosyal Hizmet Bölümleri aktif olarak eğitim vermektedir.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin kurucu üyesidir.

Resmî site
Instagram'da Atatürk Üniversitesi
X'te Atatürk Üniversitesi
Facebook'ta Atatürk Üniversitesi
YouTube'da Atatürk Üniversitesi
LinkedIn'de Atatürk Üniversitesi

Atlı Atatürk Anıtı, Ankara Etnografya Müzesi önünde bulunan, Atatürk'ü at üzerinde mareşal üniformalı ve pelerinli olarak tasvir eden bronz anıt.
Cumhuriyet Ankara'sında yapılan ilk Atatürk anıtıdır. İtalyan heykeltraş Pietro Canonica'nın eseri heykel, 29 Ekim 1927'de kaideye  konulmuş aynı yılın 4 Kasım günü anıtın açılışı yapılmıştır. Cumhuriyet dönemi yapılan başka heykellere öncülük etmiş bir eserdir.

Maarif Vekaleti'nin açtığı yarışma sonucunda Canonica'nın projesi birinci gelmiş ve anıt, bu projenin hayata geçirilmesi ile meydana gelmiştir. Bu süreçte heykel İtalya'da özel bir döküm süreciyle üretilirken, kaideyi süsleyen kabartmalar ise Venedik'te hazırlandı. Ancak kabartmalar 4 Kasım 1927'deki resmî açılış törenine yetiştirilemedi ve sonraki bir tarihte yerleştirildi.
Atlı heykel, 29 Ekim 1927'de kaide üzerine yerleştirildi. Açılış töreni ise 4 Kasım 1927'de  Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kâzım Paşa, Belediye Başkanı Asaf Bey'in katılımı ile yapıldı. Belediye Başkanı Asaf Bey'in yaptığı konuşmanın ardından İsmet Paşa kurdele keserek anıtın açılışını gerçekleştirdi. Aynı gün Zafer Meydanı'nda yer alan ve yine Pietro Canonica'nın eseri olan Mareşal Atatürk Anıtı'nın açılışı yapıldı.

Anıtta Mustafa Kemal Atatürk figürü sol ayağı ileri hamle yapmış ağır adımlarla ilerleyen bir at üzerinde mareşal üniforması ve peleriniyle, betimlenmiştir. Atın dizginlerini tutar konumdaki Mustafa Kemal figürü, Batı'ya bakmaktadır.
Aynı heykel kalıbı 1933'te Irak'ta Kral Faysal için, 1934'te  Simon Bolivar için Canonica tarafından dikilen atlı heykellerde çok küçük değişikliklerle kullanılmıştır.

Heykel, kırmızı bir mermer ile çevrelenmiş, ortasında  Kurtuluş Savaşı izleri taşıyan kabartmaları bulunan dört kademeli bir heykel kaidesi üzerindedir.

Heykelin kaidesinin iki yanında birer küçük alçak rölyef vardır Rölyefin birinde, yeni başkent yıkıntılar halinde ve üzerine güneş doğmakta iken gösterilir. Diğer rölyefte, meydan savaşı sonrası savaş alanı betimlenmiştir.
Kaidenin diğer taraflarında ise küçük, yuvarlak ve alçak rölyefler yer alır. Bu rölyeflerde savaş sahneleri ve ülkeyi terk eden devrik Padişah gösterilir.

Özel

Genel
Tekiner, Aylin, Atatürk Heykelleri (s.79 )

Aşar (öşür) vergisi; Osmanlı döneminde köylülerden, ürettikleri tarım ürünleri için %10 oranında alınan bir vergidir. Osmanlı Devleti’nin temel gelir kalemini oluşturan vergi, arazi para ile sulanıyorsa yirmide bir oranında verilirdi. Arazi mahsulleri, buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, zeytin, susam, bal, şeker kamışı ve meyveler gibi mahsullerdir.
Arapça olan "öşür" sözcüğünün anlamı "onda bir”dir (1/10). Öşrün çoğulu âşardır. Hububat çeşitlerinden bağ, bahçe, bostan, meyve ağaçlarından ve otlaklardan aynî, nakdî ve maktû olmak üzere üç ayrı biçimde alınmaktadır. Ziraî ürünlerin çeşidi, yetiştirilme usulleri, ziraî toprakların verimliliği ve mahalli özellikler göz önünde bulundurularak 1/3 ile 1/20 arasında değişen oranlarda öşür alındığı görülmektedir.
%10 olan bu aşar vergisi, 1800'lerde artmış ve %30'ları bulmuştu. Ayrıca, bu verginin ürün çeşidine ve bölgelere göre farklı oranlarda alındığı, zaman zaman %50'lere vardığı olmuştu.

Aşar şer'î bir kural (Ziraatle uğraşan Müslümanların yediklerinin helâl olabilmesi için bu öşür zekatını mutlaka vermeleri gerektiğine inanılırdı.) olmasının yanında, Türkiye'de uygulanan mülkiyet düzeninin bir sonucudur. Aşar; Osmanlı mülkiyetini temsil eden en önemli vergilerden biriydi.

Verginin nakit değil de ürün olarak alınması, dönemin ekonomik şartlarına uygun olan bir yoldu. O şartlarda, ürün bedelinin tespiti ve ürünün satılarak nakte dönüştürülmesi sonrası verginin tahsili son derece zor olacaktı.
Tanzimat yöneticileri, öşür tahsilinde eşitlik bulunmadığı düşüncesiyle öşür sözcüğünün anlamına uygun 1/10 oranında sabit miktarda vergi toplanmasına karar verdiler. 1841 (H. 1256) yılından itibaren iltizam usulünün kaldırılması ile muhassıllar aracılığıyla doğrudan doğruya devlet hazinesine nakdi gelir olarak tahsil edilmeye çalışıldı. Ancak istenilen fayda sağlanamadığı için 1843 (H. 1258) yılında tekrar iltizam usulüne dönüldü. Mültezimlerin, bir kazanın âşar gelirlerini artırma usulünü ihale ile üzerlerine aldıktan sonra, kazada tali bölgeler oluşturarak, ikinci derece mültezimlere tahsil ettirme yoluna başvurmaları ve çeşitli usulsüzlükler şikayet konusu olmuştur.
Bu sistemde üreticinin vergi yükü artarken devletin vergi kaybı büyümüştür. Zaman ve şartlara göre tahsil yönteminde değişiklikler yapılmasına rağmen başarılı olunamamıştır. Zamanla, uygulamasında ve tahsilinde bir takım haksızlıklar yapılmış; vergi, halk üzerinde bir baskı ve zulüm aracı haline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde de, 1925 yılına kadar bu verginin alınmasına devam edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923-1929 dönemi ekonomi politikasına damgasını vuran İzmir İktisat Kongresi'nin oy birliği ile alınmış kararlarından biri de 1925'te aşarın kaldırılmasıdır. Aşar; bütçenin gelir kaleminde önemli bir yer tutmaktaydı. Fakat İzmir İktisat Kongresi'yle özel mülkiyet hakları geniş bir ekonomi modeli tasarlandı ve dolayısıyla Aşar vergisinin varlığı da bir çelişki haline geldi. Yani Cumhuriyet idaresi, Sultan’ın mülkünün sahiplik sıfatını halka intikal ettirince, aşarın alınmasının mantığı da sona ermiştir.
Öte yandan aşarın kaldırılmasında güdülen ekonomik amaç kanun gerekçesinde şöyle açıklanmaktadır:
"Bu yasa tasarısında izlenen amaç; tarım ürünlerinin safi hasılatının vergiye tabi tutulması ilkesine ve aşarın serbest tarımı kısıtlayan ilkelerinin ortadan kaldırılması ile halkın gereksinmelerini baskı altına almayacak bir şekilde tahsiline yönelik olmasıdır."

Bahâeddin Şâkir (Osmanlıca: بهاء الدین شاکر, 1874 - 17 Nisan 1922), Türk hekim ve siyasetçi.
II. Meşrutiyet döneminde, mebus veya nazır unvanı taşımamış olmakla birlikte, İttihat ve Terakkî’nin Kâtib-i Mes’ullerinden biri olarak devrin önde gelen siyasetçileri arasında yer almıştır. Doktor Nâzım ve Doktor Rüsuhi Dikmen ile birlikte, İttihat-Terakki içindeki ünlü Doktorlar Grubu’nun üç önemli isminden birisi olmuş, İttihat-Terakki Cemiyeti’nin Türkçü-Turancı kanadında yer almış, bir ideolog olmaktan çok teşkilatçı kimliğiyle ön plana çıkmıştır.
Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucularından olan Bahâeddin Şâkir, örgütün siyasi bölüm şefi olarak görev yapmıştır. Türkiye’de adlî tıbbın kurucularındandır ve ülkedeki ilk telif Adlî Tıp ders kitabının yazarıdır.
I. Dünya Savaşı’nın ardından Ermeni Tehciri'nde oynadığı rol gerekçesi iddia edilerek, İtilaf Devletleri etkisindeki mahkeme tarafından idama mahkûm edilince yurt dışına çıkmış, Berlin’in Charlottenburg semti, Ohland sokağında Ermeni suikastçılar tarafından öldürülmüştür.

1874 yılında Doğu Rumeli’nin İslimiye kasabasında doğdu. Babası Mehmed Şâkir Bey’dir.

1887 yılında İstanbul’daki Tıbbiye İdadisi’nde eğitimine başlamış, 1891’de girdiği Askeri Tıbbiye’den 1896’da tabip yüzbaşı rütbesiyle bitirdikten sonra Fransa’da Adlî Tıp alanında uzmanlık eğitimi aldı. 1900’de katıldığı sınavda başarı göstermesinin ardından, aynı okulda Ali Rüştü Paşa’nın asistanı olarak Adli Tıp Muavini (adli tıp asistan hekimi) oldu. O yıllarda adli tıp ve ruh sağlığı braşları birlikte ele alınıyordu. Dr. Mustafa Hayrullah Bey (Diker) ile birlikte bu yeni alanın öncülerinden birisi oldu.
Rıza Tahsin, Mirat-ı Mekteb-i Tıbbiye adlı eserinde Bahâeddin Şâkir’i 1896 yılında mezun olan doktorlar arasında göstermekte ve şu ifadeleri kullanmaktadır:
"1312 (1896) Senesinde Neşet Eden (yetişen, mezun olan) Etıbba (hekimler) Bahaeddin Şakir Efendi."

Bahâeddin Şâkir’in öğrencilik dönemlerinde Askeri Tıbbiye, II. Abdülhamid yönetimine muhalefetin ve özgürlük yanlısı düşüncelerin odağı bir kurumdu. Yine, 1889 yılında bu okul öğrencileri tarafınca oluşturulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ne kurulduktan kısa süre sonra dahil oldu. Bu kurumda, bu yıllardaki asistan hekimlik görevine ek olarak; Sultan Abdülaziz’in şehzadesi Yusuf İzzettin Efendi’nin (1901 yılında) özel hekimliğini de yapıyordu. Bu arada Ahmed Celalettin Paşa’nın maiyetine girdi. Ahmed Rıza ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenleri ile bağlantı kurdu. Ahmed Celalettin Paşa’nın muhalefete katılmasından sonra İttihatçılarla  bağlantılı olmasından ve meşrutiyet düşüncesini savunuyor olmasından dolayı Erzincan’a sürgüne gönderildi. Cemiyete gönderdiği yardımın ortaya çıkması üzerine tutuklandı, ardından da Trabzon’a sürüldü. 1905’te Mısır’a, oradan da Paris’e kaçtı.
Doktor Nazım ile tanışması bütün yaşamını değiştirdi; yaşamı artık İttihat ve Terakki teşkilatı ile bütünleşti. Paris’te ve bir ara gizlice geldiği İstanbul’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarının canlandırılmasında Ahmet Rıza ile birlikte etkin rol oynadı.

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a ve Askeri Tıbbiye’deki eski görevine döndü. Türkiye’nin ilk telif adlî tıp ders kitabını yazdı. 1909’da askeri ve sivil tıbbiyelerin birleştirilmesi ile kurulan Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nde adlî tıp müderrisi oldu. Ertesi yıl tıp fakültesi ikinci reisliğine seçildi. Hilal-i Ahmer cemiyetinin (Türk Kızılay) yeniden kurulması ve cemiyet tüzüğünü oluşturan kurulda görev aldı.
Daha önce Kahire ve Paris’te çıkan Şurayı Ümmet gazetesinin yayımını 1910-1921 yıllarında İstanbul’da sürdürdü. Bu arada "Ali Kemal Davası" ve "Kanuni Esasimizi İhlal Edenler" adlarıyla imzasız olarak yayımladığı kitaplarında karşıtlarını sert bir dille eleştirdi.

Balkan Savaşı’nda, Edirne’nin Bulgarlar tarafından kuşatılması sırasında oradaki hastanede başhekim olarak çalıştı (1912). Edirne’nin işgali üzerine tutsak düştü ancak bir süre sonra serbest bırakıldı.

1913’te kurulan Teşkilat-ı Mahsusa adlı gizli örgütün siyasî bölüm şefliğine getirildi. Aynı yıl Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne bağlı olarak kurulan Tababet-i Adliye Müdürlüğü’ne ve Tababet-i Adliye Encümeni reisliğine getirildi.

Hükûmet tarafından 14 Mayıs 1915'te çıkarılan Tehcir Kanunu’nu uygulama görevi Teşkilat-ı Mahsusa örgütüne verilmişti. Teşkilatın bölüm şefi Bahâeddin Şâkir, 1910’daki Jön Türk Kongresi’nde Ermeni Tehcirini gündeme getiren kişi idi. Kanunun çıkmasından sonra tehciri planlayıp uygulayan asıl kişi oldu.

Mondros Mütarekesi’ndan sonra "Nemrud Mustafa Divanı" adıyla anılan mahkeme tarafından gıyabında yargılanarak "savaş çıkarmak" ve Ermeni Katliamı nedeniyle idama mahkûm edildi. 2 Kasım 1918'de Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte bir Alman savaş gemisiyle Sivastopol üzerinden Berlin’e kaçtı.

Berlin’den Rusya’ya gitmeye karar veren Enver Paşa ile birlikte uçakla Moskova’ya gitmek üzere hepsi çeşitli kazalarla sonuçlanan birçok deneme yaptıktan sonra Cemâl Paşa ile bir Rus esir kafilesine katıldı ve bu yolla Moskova’ya gitmeyi başardı.
Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’na katıldı. İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın Bakü temsilcisi oldu. 1921 ilkbaharında bu örgütün Moskova’da yapılan kongresine katıldıktan sonra Almanya’ya döndü.

17 Nisan 1922 günü Berlin’in Charlottenburg semti, Ohland sokağında Ermeni suikastçılar tarafından Cemal Azmi Bey ile birlikte öldürülmüştür. Mezarı, Berlin Türk Şehitliği’ndedir.

1926’da Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, Ermeni suikastçılar tarafından siyasî nedenlerle öldürülenlerin ailelerine yardım etmek için bir yasa çıkardı. Meclisin kabul ettiği listede Talat Paşa, Cemâl Paşa, Cemal Azmi, Cemâl Paşa’nın yaveri Süreyya ve Nusret Beyler ve Said Halim Paşa ile birlikte Bahâeddin Şâkir de yer aldı.
Yaşamı, Hikmet Çiçek tarafından "Dr. Bahattin Şakir: İttihat ve Terakki'den Teşkilatı Mahsusa'ya Bir Türk Jakobeni" adıyla 2004 yılında kitap olarak yayınlandı.

Balkan Antantı veya Balkan Paktı, 9 Şubat 1934 tarihinde Atina'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan anlaşmadır.
1933'ten sonra Almanya'da Nazi Partisi'nin iktidara gelmesi, İtalya'nın Akdeniz'de ve Balkanlar'da genişleme çabası ve Avrupa devletlerinin silahlanma yarışına girmesi dünya barışını tehdit etmeye başladı. Bu gelişmeler sonucunda Balkan devletleri arasında bir yakınlaşma meydana geldi. 14 Eylül 1933 tarihinde Ankara'da Türkiye ile Yunanistan Arasında İçten Anlaşma Yasası, 17 Ekim 1933 tarihinde Ankara'da Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması, 27 Kasım 1933 tarihinde Belgrad'da Türkiye - Yugoslavya Dostluk, Saldırmazlık, Yargısal Çözüm, Hakemlik ve Uzlaştırma Antlaşması imzalandı.
Balkanlar'ı ele geçirmek isteyen İtalya ve Almanya tehlikesi karşısında dört Balkan devleti Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Türkiye 9 Şubat 1934'te Atina'da Balkan Anlaşma Yasası imzaladılar. Bu Antanta göre; Balkan ülkeleri birbirinin varlığına saygı gösterecekti. Böylece Balkan ülkeleri sınırlarını karşılıklı olarak güvenceye almış oldular.
Arnavutluk İtalya'nın etkisinde olduğu için Bulgaristan ise komşu ülkelerin topraklarında hak iddia ettiği için Balkan Antantına katılmadı. Ancak 31 Temmuz 1938 tarihinde Selanik'te Bulgaristan ile Balkan Antantı arasında iyi komşuluk ve içtenlikle ilişkilerini sürdürmek isteğini dile getiren bir anlaşma imzalanmıştır.
Nazi Almanyası'nın baskısı altında imzalanan 1940 Craiova Antlaşması'ndan sonra ve 1941 Mihver Devletleri'nin Yugoslavya'yı işgal etmesiyle, Balkan Antantı fiilen ortadan kalktı.

Balkan Antantı, Balkan Paktı ve Türkiye
Yunanistan kamuoyunda Balkan Antantı3 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu'nun 8 Ekim 1912 - 10 Ağustos 1913 arasında Balkanlardaki dört devlete karşı yaptığı savaşlardır. Çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı'nın Balkanlarda hızlanan yayılma faaliyetleridir.

1878 tarihli Berlin Antlaşması'nda umduğunu bulamayan Bulgaristan, 1908 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Balkanlarda etkin bir politika izlemeye başlamıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yine 1908 yılında Bosna-Hersek'i ilhak etmesi ise Sırbistan Krallığı'nı aynı yönde bir politika izlemeye itti.
1912 yılında Rus İmparatorluğu bu iki devletin çıkarlarının çatışmaması için Bulgaristan ve Sırbistan arasında ara buluculuk ve düzenleyicilik yapmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yapılan ittifaka Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı da katıldı.
Rus İmparatorluğu'nun Balkan devletleriyle antlaşması: Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki varlığına son vermek isteyen Yunanistan Krallığı, Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı ve Karadağ Krallığı; Rus İmparatorluğu aracılığıyla aralarında anlaşarak Türkleri, Balkanlardan atmak istediler. Trablusgarp Savaşı da onları cesaretlendirdi.

8 Ekim 1912 - 30 Mayıs 1913 tarihleri arasında Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı'ndan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirdi. Arnavutluk da bağımsızlığını kazandı.

Trablusgarp Savaşı'nın çıkması (1911),
Balkanlarda bir karışıklığın meydana gelmeyeceği fikriyle bölgeden, 200 taburluk (75.000 askerlik) bir kuvvetin terhis ettirilmesi,
Ordunun teçhizatının düşman güçlerden çok daha üstün olmasına rağmen birliklerin sabotaj ve baskınlara açık ileri mevkilerde mevzilendirilmesi,
Sırbistan'ın, Almanya'dan satın aldığı ağır silahların Selanik Limanı üzerinden geçirilmesine şaşırtıcı bir biçimde izin verilmiş olması ve dolayısıyla Balkan Devletleri'nin silahlanması hususunda kayıtsız kalınması,
Askerlikle politikanın, birbiri içine dahil edilmesi neticesinde İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensubu subay ve generallerin, sırf siyasi görüş farklılıkları sebebiyle birbirine yardımdan yüz çevirmesi.
Çok kısa zaman zarfında:

Osmanlı İmparatorluğu yüz binlerce asker ve yılların çabasıyla elde edilmiş binlerce top ile silah stoklarını kaybetti.
Savaş, çok sayıda Türk, Pomak, Arnavut ve diğer Müslümanların birçoğunun katline ve mecburen göçüne yol açtı. Balkanlar'daki nüfus dağılımı büyük ölçüde değişti.
Ordu tecrübesiz ve mesuliyet duygusundan uzak subaylarca idare edildiğinden Doğu ve Batı cephesi olarak iki tertipte savaşan Osmanlı Ordusu'nun ilk önce doğu kısmı Bulgarlar tarafından mağlup edilmiştir. Daha sonra Batı cephesiyle irtibatı kesilen Osmanlı Ordusu, Sırp ve Yunanlarla savaşan birliklerini de kaybetmiştir.
Arnavutların çoğu Osmanlı tarafında savaşırken, 1910'daki olaylar ve 1911'deki ayaklanma nedeniyle Arnavutların bir kısmı Osmanlı devletinin karşısında yer almıştır.
Trakya Türkleri ancak 45.000 civarında bir seferberlik çıkarabilmiştir.
Öte yandan savaşın kısa sürmesi Osmanlı İmparatorluğu'nun Anadolu ve Arap Yarımadası'ndaki birliklerinin bölgeye nakledilmesine dahi fırsat tanımamıştır.

Bulgaristan ordusu, Çatalca'ya kadar ilerleyerek, İstanbul'u tehdit etmeye başladı. Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan orduları, Makedonya'yı tamamen işgal ettiler. Diğer Balkan ülkelerini kendine karşı tehdit olarak gören Arnavutluk, mecburen bağımsızlığını ilan etti. Yunanistan, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki Ege Adaları'nı işgal etti.
Taraflar arasında savaşı bitiren anlaşma 1913 yılı Mayıs ayında Londra'da imzalandı. Londra Antlaşması'na göre:

Arnavutluk bağımsızlığını kazandı.
Girit Adası Yunanistan'a verildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Trakya sınırı Edirne ve Kırklareli illerini dışarıda bırakacak şekilde Midye-Enez Hattı olmuştur.

Bulgaristan'ın daha fazla toprak almasını kabul etmeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve I. Balkan Savaşı'na katılmayan Romanya Krallığı birleşerek, Bulgaristan'a karşı savaş açtılar. Bulgarların üst üste yenilerek Doğu Trakya'daki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu, Midye-Enez çizgisini aşarak, Edirne ve Kırklareli'ni geri aldı.
II. Balkan Savaşı Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile bitti. Bu antlaşma ile Bulgaristan; Dobruca'yı Romanya'ya, Kavala'yı Yunanistan'a vermiş ve Makedonya'dan ufak bir toprak parçası almıştır.

Bu antlaşmayı takiben Osmanlı İmparatorluğu yine 1913 yılında İstanbul Antlaşması'nı yaptı. Kırklareli ve Dimetoka, Osmanlı İmparatorluğu'na geri verildi. Batı Trakya ve Dedeağaç, Bulgaristan'da kaldı.
Osmanlı İmparatorluğu bu savaşın sonunda Yunanistan'la Atina Antlaşması'nı yaptı. Girit ve Ege Adaları, Yunanistan'a verildi. Yunanistan'da kalan Türklerin durumu da düzenlendi. Sırbistan ve Karadağ'ın, Osmanlı İmparatorluğu'yla sınırı kalmadığı için antlaşma imzalanmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, Sırbistan ile de Bulgaristan'la yaptığından farklı bir İstanbul Antlaşması imzalamıştır.
Her üç anlaşmada da Balkan devletlerinin sınırları içinde kalan Türk topluluğunun durumuna ilişkin hükümler bulunmakta, Balkanlardaki Türk halkının din ve mezhep özgürlüğü, Türkçe öğretim yapan ilk ve orta okulların açılması gibi hususlara yer verilmektedir.

İtalya ile Yunanistan'ın işgaline uğramış ve hukuken Osmanlı toprağı olan Ege Adaları konusunda bu anlaşmalarda herhangi bir hüküm yoktur. Bu konu ile Londra'da toplanmış bulunan "Elçiler Konferansı" uğraşıyordu. Konferans 1914 Şubat ayında Meis adası dışında İtalya'nın işgal ettiği adalar İtalya'ya, Gökçeada ve Bozcaada dışında Yunanistan'ın işgal ettiği adalar ise Yunanistan'a bırakılması kararını aldı. Ancak, yine konferansa göre bu kararın hukuki değer kazanabilmesi için İtalya ve Yunanistan'ın Osmanlı Devleti ile ayrı ayrı birer antlaşma yapması gerekiyordu. Bu antlaşmalar imzalanamadan I. Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Osmanlı son dönemde kaybettiği topraklardan birazını geri kazanmış, Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu yeni kurulan devletler karşısında büyük bir yenilgiye uğramış, Meriç Nehri'nin batısındaki tüm topraklarını kaybetmiş (Karaağaç, Kumçiftliği, Kuleliburgaz, Dimetoka vb. hariç), Ege Adaları'nın kaderini de büyük devletlerin eline bırakmak zorunda kalmıştır.

"Balkan Harbi Tarihi", Aram Andonyan (Türkçeye çeviren: Zaven Biberyan), Sander Yayınları, İstanbul, 1975
''Yazılmamış Destanlar'', Mehmet Niyazi Özdemir (Yazan) Ötüken Yayınları, İstanbul 1990.
Dimitris Michalopoulos, “The First Balkan War: What went on behind the Scenes”, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Sürecinde Trablusgarp ve Balkan Savaşları, 16-18 Mayıs 2011/İzmir. Bilderiler (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2013), p. 183-191(ISBN 978-975-16-2654-7)
Necmettin Alkan ve Selanik Düştü. 1912-1913 Balkan Savaşı, Timaş Yayınları, İstanbul 2014. ISBN 978-605-08-1612-9

Proşçaniye Slavyanki
Milunka Savić
Balkan Savaşları Müzesi (Selanik)
Balkan Savaşları'nda Yunanistan
Balkan Savaşları sırasında yakılan yerler listesi

Bandırma Vapuru Mustafa Kemal Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak kurmayları ile birlikte İstanbul'dan Samsun'a getiren gemidir.

Gemi 1878 yılında İskoçya'nın Glasgow kentinde Mac. Intyre Paisley - Huston and Cardett tersanesinde 21 sıra numarası ile 279 grostonluk yolcu ve yük vapuru olarak inşa edilmiştir. Geminin ilk sahibi Dussey and Robinson şirketi gemiyi Trocadero adı altında 5 yıl çalıştırdı. 1883 yılında Yunanistan'daki H. Psicha Preus Firmasına satıldı. Kymi adını alarak, geminin Londra'da olan kaydı Pire Limanına alınmıştır. 1890 yılında H. Psicha Preus firması gemiyi başka bir Yunan firması olan Cap. Andereadis firmasına satmış, 12 Aralık 1891 tarihinde kaza sonucu batmış, aynı yıl içerisinde yüzdürülüp Kymi adı ile İstanbul Rama Derasimo firmasına satılarak İstanbul Limanına kayıt edilmiştir.
1894 yılında o zamanki Deniz Yolları İşletmesi anlamına gelen İdare-i Mahsusa'ya nakledilmiş ve Türk bayrağı çekilerek, adı Panderma olarak değiştirilmiştir. Marmara Denizi kıyılarında, Tekirdağ, Mürefte, Şarköy, Karabiga, Erdek arasında yük ve yolcu seferleri yapmıştır. İdare-i Mahsusanın statü değiştirerek 28 Ekim 1910 yılında Osmanlı Seyrüsefain İdaresi (Osmanlı Denizcilik İşletmesi) olunca geminin adı Bandırma olarak değiştirilerek posta vapuru haline getirilmiştir.
19 Mayıs 1919 tarihinde Atatürk ve Silah Arkadaşlarını Samsun'a getirdikten sonra yine posta hizmetlerine devam etmiştir. 1924 yılında Türkiye Seyrüsefain İdaresi tarafından hizmet dışı bırakılmıştır. 1925 yılında gemi Bozmacı İlhami isimli Türk armatöre satılmış ve aynı armatör tarafından 4 ay içinde hurda olarak parçalanmıştır.
Hasan Hüseyin Ceylan, 5 Nisan 1995 tarihinde Atv'de yayımlanan İktidar Oyunu adlı programda, Bandırma vapurunun resmî tarihte yazıldığı gibi bir taka olmadığını, 236 metre boyunda ve bacasının 19 metre yüksekliğinde olduğunu öne sürmüş, ekranlara da başka bir geminin fotoğrafını göstermiştir (daha sonraları inşa edilmiş yine Bandırma adındaki bir gemi). H.H. Ceylan'ın gösterdiği fotoğraftaki geminin sahibi olan Türk Denizcilik İşletmelerinin, Lloyd ve kendi kayıtlarına dayanarak yaptığı açıklamaya dayanarak Milliyet Gazetesinin 7 Mayıs 1995 tarihli yayınının 5. sayfasında Hasan Pulur, ikinci Bandırma'nın boyunun da 236 metre değil 68.59 metre, baca yüksekliğinin ise 8.40 metre olduğunu belirtmiştir. Atatürk'ün Samsun'a çıktığı Bandırma Vapuru'nun boyu ise 48 metre baca yüksekliği 6 metredir.

Bandırma Vapuru'nun, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli yeri vardır. Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Genel Müfettişi vazifesiyle ve mahiyeti ile birlikte İstanbul'dan Samsun'a Bandırma Vapuru ile gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa, VI. Mehmed'in buyruğuyla Osmanlı Ordusu'nun dağıtılması sürecini denetleme ve asayiş için görevlendirilmişti. Bunun üzerine 18 silah arkadaşıyla birlikte Samsun yoluna koyulmuştur.

1999 yılında Samsun'da vapurun birebir replikasının inşa edilmesi projesi başlatılmış, 2001 yılında inşası tamamlanan vapur 18 Mayıs 2003 tarihinde müze olarak hizmete açılmıştır.

1878 SS Trocadero, İngiltere, Dussey and Robinson
1883 SS Kymi, Yunanistan, H. Psicha Preus
1890 SS Kymi, Yunanistan, Cap. Andreadis
1894 Panderma, Osmanlı İmparatorluğu, İdare-i Mahsusa
1910 Bandırma, Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Seyrüsefain İdaresi
1919 Mustafa Kemal Paşa ve silâh arkadaşlarını Samsun'a getirdi.
1924 Hizmet dışı bırakıldı.
1925 Parçalanıp hurda hâline getirildi.
2001 Benzeri inşa edildi.
2003 Bandırma Vapuru Müzesi olarak açıldı.

Batı Trakya Türkleri, günümüzde, Yunanistan sınırları içindeki Batı Trakya bölgesinde yaşayan ve Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi çerçevesinin dışında tutulmuş Türk-Müslüman toplumu için ve bu toplum ile doğrudan bağları mevcut Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının memleketlerini ve/veya kökenlerini ifade etmek için de kullanılan tanımdır.
Yunanistan'ın resmî rakama göre Trakya'da 49.000 (Trakya'da yaşayan Müslüman nüfusu 98.000'nin yarısı) ve resmî olmayan tahmine göre 130.000 Türk yaşamaktadır. Batı Trakya'daki kültür ve eğitim derneklerinin tahmin ettiği rakam ise 150.000'dir.

Batı Trakya Türklerinin kökeni Osmanlı fetihleri ile bölgeye Anadolu'dan yerleştirilen Türkmenlere ve fetihle İslamlaşan yerli halklar olan Helen, Slav ve Çingenelere dayanır. Batı Trakya, Osmanlı Devleti tarafından 1363 yılında fethedilişinden ve bölgeye Türklerin yerleşmeye başlamasının ardından 1913 yılında I. Balkan Savaşı ile Bulgaristan'a geçene kadar 549 yıl Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Bölgeye 1357-1359 yılları arasından Anadolu'dan Türk göçleri yoğun bir şekilde gerçekleşmiştir. 1360 yılına ait belgelerde bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulmuş olduğu görülmektedir.
Birinci Balkan Savaşı dönemi bölgede yitirilen Osmanlı merkezi idaresi neticesinde, Batı Trakya Türkleri ve Kırcaali Türkleri (Güney ya da Rodop Bulgaristan Türkleri) ömrü 3 ay sürecek bir devlet olan Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti nin kurmuştur. Fakat bu kısa ömürlü hükûmet, savaş neticesinde Bulgaristan Krallığına katılmıştır. Daha sonra gerçekleşen İkinci Balkan Savaşında Bulgaristan'a saldıran Yunanistan, iki ülke arasındaki modern sınır hattını belirleyerek bölgeyi işgal etmiştir. Bundan sonra Kırcali Bölgesi Bulgaristan'ın payına kalarak, Kuzey Trakya'nın bir parçası sayılmıştır.
Batı Trakya Türkleri, Anadolu'da görülen müdafa derneklerinin benzerlerini kendi bölgelerinde kurmuş, bölgesel bağımsız bir Türk devleti çalışmalarına devam etmiştir. 1918'de Edirne'de kurulan, üyeleri arasından Batı Trakya Türklerininde yer aldığı Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, bu derneklerin en büyüğü ve tüm Doğu-Batı Trakya'nın birleşmesini amaçlamaktaydı.
15 Mayıs 1922 tarihindeki Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Ankara Hükûmeti'ne muhtırası:

Batı Trakya'nın geleceği halkının oyuna başvurarak belirlenmelidir. Bu bölgede Koşukavak, Eğridere, Kırcaali, Sarı Şaban kazalarında Türk'ten başka bir unsur yoktur. Gümülcine, İskeçe, Ahiçelebi, Drama, Kavala, Nevrekop'da da yüzde 80'den fazla yoğun bir Türk çoğunluğu vardır. Meriç ile Ustruma arasındaki Türk çoğunluğu yüzde 70'i bulmaktadır. Toprağın yüzde 85'i Türklerin elindedir. Misak-ı Milli, Batı Trakya'yı unutmamıştır. Millî Hükûmet, Batı Trakya için nüfuzunu daha fazla kullanmalıdır
Anadolu'da Yunanların yenilgiye uğratılmasının ardından bölgede Yunanlara karşı akınlar ve baskınlar 1923 yılının Temmuz ayına kadar sürmüştür. Ankara hükûmeti tarafından 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması'na giden Türk heyetine verilen direktifte Batı Trakya'nın geleceğinin plebisit ile belirlenmesine çalışılması idi fakat Lozan Antlaşması ile Batı Trakya Yunanistan'a bırakıldı. Lozan Barış Antlaşması'na göre Batı Trakya Türkleri millî değil, dinî azınlık statüsündedirler. Antlaşmaya göre adlandırılmaları Müslüman azınlıktır.

Türk Heyeti, Batı Trakya'nın nüfus çoğunluğunun Türklere ait olduğundan ve Misak-ı Milli hedeflerinin gerçekleştirilmesine binaen Lozan Barış Konferansı süresince (22-23-24-25 Kasım 1922) Batı Trakya meselesini masaya koymuş olup bölgenin geleceği hakkında halk oyuna gidilmesi gerektiğini iddia etmiştir. 24 Temmuz 1923'te imzalanan antlaşmada Türk Heyeti'nin plebisit formülü önerisi Müttefik ülkeler bloğu tarafından reddedilmiştir. 1902 tarihli Edirne Salnamesi'nden alınan rakamlara göre Meriç'in batısında ve 1913 sınırları içerisinde kalan Mustafa Paşa, Ortaköy, Seymenli ve Dimetoka'da 35.623 Türk ve 34.432 Rum vardır; Gümülcine, İskeçe, Sofulu ve Dedeağaç'ta ise 127.340 Müslüman'a karşılık sadece 41.799 Rum yaşamaktaydı. Her iki bölgede de Türklerin ezici çoğunlukta olduğunu görmek mümkündür fakat olası bir plebisit durumunda nüfus çoğunluğu belge haline geleceğinden ileride Türkiye'nin burada Batı Trakya'yı kendi topraklarına almak için elinde delil olacağına karar verilip Yunanistan Başbakanı Venizelos tarafından karşı çıkılmıştır. Türk Heyeti bu halk oylamasını Uluslararası hukuka ve Wilson İlkeleri'ne dayandırmaktaydı. Buna karşılık yine de istenilen formül sağlanamamış ve Batı Trakya için hukuki olarak Lozan Barış Antlaşması'nın 37-45 maddeleri kabul edilmek zorunda kalınmıştır.
1923 yılında 191.699 olan Batı Trakya nüfusunun 129.120'si Türk (%67), 33.910'u Yunan (%18), 28.669'u Bulgar geri kalan nüfusu ise az bir Ermeni ve Yahudi topluluğu oluşturmaktaydı.

Batı Trakya'daki nüfusun büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturması nedeniyle Batı Trakya Türkleri 1923-1924 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesinden muaf tutulmuşlar ancak Lozan'daki görüşmelerde, Mesta Karasu Nehri ile Meriç nehri arası Batı Trakya olarak kabul edildiğinden, Mesta ile Ustruma Nehirleri arasında kalan Kavala, Drama, Serez bölgelerindeki Türkler mübadeleye tabi olmuşlar ve Türkiye'ye gelmek zorunda kalmışlardır.

2. Dünya Savaşı sonunda 1947-1949 yılları arasında yaşanan Yunan iç savaşı sırasında Türkiye'den gönüllülerle birlikte solcu Batı Trakya Türkleri, Pomaklar ile birlikte Yunanistan Komünist Partisinin silahlı direniş örgütü olan ELAS'nın çatısının altında "Osmanlı Tugayları" olarak çarpışmıştırlar.

Batı Trakya Türklerinin nüfus yapısı üzerinde büyük darbe oluşturmuş özel bir etken Yunanistan hükûmetinin bu ülkenin vatandaşlık yasası metninde 1955-1998 yılları arasında muhafaza ettiği ve insan haklarına temelden aykırılık oluşturan "Madde 19" olmuştur. Bu madde kapsamında Yunan hükûmetinin "etnik açıdan" Yunan olmayan Yunanistan vatandaşlarının vatandaşlığını feshetme hakkı baki kalmış ve Batı Trakyalı veya On İki Adalı Türkler, ata topraklarına bağ oluşturan vatandaşlık haklarını bu madde kapsamında kaybetmiştir. Bu yasa 1998'de geriye doğru telafi imkânı sağlanmaksızın yürürlükten kaldırılmıştır.

Yunan radyolarından bir Yunan'ın Türk tarafından öldürüldüğü haberi yayılınca, Gümülcine'de Türklere karşı Yunanlar tarafından herhangi bir ölümle sonuçlanmayan şiddet olayları baş gösterdi ve bu olaylar sonunda Türklere ait olan 400 dükkân yağmalandı. Olaylar daha sonra tarihe Gümülcine Olayları olarak geçti.
Yerel raporlara göre, Batı Trakya'da Türklerin özel ve kamu mallarına yönelik saldırılar sık sık (2010'da altı saldırı, 2011'in ilk aylarında üç saldırı) gerçekleşti. Son olaylar arasında, 2010 yılında saldırganların Türk mezarlıklarına saldırdığı ve mezar taşlarını kırdığı üç olay yer alıyor. Bunun yanında, saldırganların taşlama, molotof bombası atma ve binalara zarar verme gibi yöntemler ile camilere, Türk derneklerine ve Türk konsolosluklarına saldırdığı olaylar da gerçekleşti. 2020'de kimliği belirsiz kişi ya da kişiler, İskeçe Müftüsü Ahmet Mete'nin oturduğu apartmanın asansörüne, 'En iyi Türk, ölü Türktür' yazdı.

Türk halkları
Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti
Gümülcine Olayları
Türk azınlıklar

Başkumandanlık Meydan Muharebesi ya da Dumlupınar Meydan Muharebesi, Kütahya'ya bağlı Dumlupınar yakınında 30 Ağustos 1922'de Türk ve Yunan orduları arasında meydana gelen savaştır. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetildiği için Başkumandanlık Meydan Muharebesi olarak anılır. İstiklal Savaşı'nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıl dönümü Türkiye'de ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı'nın son evresi 26 Ağustos 1922'de Afyonkarahisar'daki Kocatepe'de başlayan Büyük Taarruz ile açılmış ve 9 Eylül 1922'de Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesiyle sonuçlanmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi sonucunda Yunan tarafı Şubat ve Mart 1922'de Londra'ya uzun bir ziyarette bulunarak ülkesine yapılan askeri yardımın artırılmasını istedi. Ancak bu istek Lloyd George hükûmetince reddedildi. Gounaris bunun üzerine Yunan ordusunu Anadolu'dan çekme tehdidinde bulundu ise de bunu kendi hükûmetine kabul ettiremeyerek istifaya zorlandı. Sakarya'da kazanılan savaşın en önemli sonucu 20 Ekim 1921'de Ankara Hükûmeti ile Fransa arasında imzalanan anlaşma oldu. Bu anlaşma ile Fransa Türkiye'ye karşı katı bir politika izleyen İngiltere'den yolunu ayırarak Türkiye ile işbirliği yoluna girmişti. Bu arada İtalyanların da Temmuz 1921'de Antalya bölgesinden çekilerek Yunanistan'a karşı Türk tarafını destekleyen bir tavır almasıyla müttefikler arasındaki anlaşmazlıklar iyice su yüzüne çıktı.
TBMM Hükûmeti Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'in (Tengirşenk) Şubat 1922'deki Londra ve Paris ziyaretlerinden sonra, İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri Mart 1922'de Paris'te toplanarak ateşkes de dahil olmak üzere Sevr Antlaşması'nda bazı değişiklikler yapmayı öngören önerilerde bulundular. Fakat TBMM Hükûmeti, öncelikle Yunan ordusunun Anadolu'yu tahliye etmesinde ısrar edince anlaşma sağlanamadı. Bu esnada TBMM, Mustafa Kemal Paşa'nın başkomutanlığını süresiz uzattı.
Temmuz ayında İçişleri Bakanı Fethi Bey (Okyar) Paris ve Londra'yı ziyaret etti. Bu görüşmelerden bir sonuç alınamaması üzerine Türk hükûmeti barış yolunun kapalı olduğuna hükmederek taarruz kararı aldı. Fethi Bey Ankara'ya 14 Ağustos'ta yolladığı raporda "Milli gayenin sağlanması, ancak askeri faaliyetlerle kabil olabilecektir" görüşünü bildirdi.

15 Eylül 1921 tarihinden geçerli olmak üzere seferberlik ilan edilerek, 1899, 1900, 1901 doğumlular silah altına alınmış, ordunun asker eksiği tamamlanmıştı. Türk kuvvetlerinin eksikleri de siviller dahil çeşitli kaynaklardan tamamlanmaya çalışıldı. 20 Ekim 1921'de imzalanan anlaşmayla Çukurova'daki işgalini sonlandıran Fransa'dan önemli miktarda silah ve mühimmat desteği alındı. Sovyetler Birliği'nden sağlanan mali yardım da orduyu geliştirmekte kullanıldı. Batı Cephesi'nde askeri mevcut 208.000 kişiye ulaştı. Yiyecek, giyecek ve cephane yeterli düzeye getirildi.
Genel taarruz hazırlıkları Haziran 1922'de başlatıldı. 6 Ağustos 1922'de orduya gizlice taarruz için hazırlanması emri verildi. Mustafa Kemal Paşa, Akşehir'e gelerek komutanlarla toplantı yaptı. Toplantıda 26 Ağustos taarruz günü olarak belirlendi. Taarruz Afyon'un güneyinden Dumlupınar yönüne doğru baskın şeklinde başlayacak ve sonra da meydan savaşına dönüştürülerek düşman kuvvetleri tümüyle yok edilecekti. Türk ordusu Yunan cephesinin en güçlü direnek merkezinden saldıracaktı.

Yunanlar bir Türk Taarruzu'na karşı hazırlıksız değildi. Öncelikle Afyon bölgesi tamamen müstahkem hale getirilmiş, sıra sıra tel örgüler, makineli tüfek yuvaları ve topçu mevzileri ile takviye edilmişti. Ayrıca, bir geri çekilme gerektiğinde Afyon kuzeyinde İlbulak dağı merkez olmak üzere 2. bir mevzi, daha geride Dumlupınar-Toklusivrisi hattında 3. bir mevzi hazırlanmıştı.
Bunun yanında İzmir-Afyon-Eskişehir demiryolu, Mudanya iskelesinin Yunanların elinde olması, keşif uçakları, 4000'den fazla kamyon ve otomobil Türk ordusuna kıyasla büyük bir lojistik ve keşif üstünlüğü sağlıyordu.
Bunlara dayanarak Yunanlar açık araziden gelecek bir tehdide karşı hem sayı üstünlüklerini koruyarak taarruzu def edebileceklerini, hem de keşif kabiliyetleri ve İngiliz casusluk ağı ile bu taarruz için yapılması gereken bir yığınağı önceden tespit edebileceklerini düşünüyorlardı.
Ayrıca, güneyden gelebilecek bir tehdit karşısında ise Afyon-Çay doğrultusunda bir karşı taarruz ile Türk ordusunu ikmal üslerinden ayırıp imha etmeyi planlamaktaydılar.
Mustafa Kemal Paşa, ordunun taarruz hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde sürdürmüştür. Taarruzu gizlemek için Temmuz ayı sonunda ordu birlikleri arasında bir futbol turnuvası düzenleyerek komutanlarla topluca görüşme imkânı sağlamıştır.
Büyük taarruz öncesinde Yunan Cephe Ordusu; 3 Kolordu düzeninde Eskişehir Kuzeyinden Afyon güneyine kadar yayılmış, en kuzeyde İnegöl'de 11. Piyade Tümeni Uşak'ta ise 2. Piyade Tümeni ve bazı bağımsız alaylarla yanlarını kapatmaktaydı. Yunan ordusunun toplam mevcudu 300.000 kadar olup, bunun 225.000'i Anadolu'da bulunmaktaydı.
3. Yunan Kolordusu (General Sumilas) Eskişehir önlerinde 3., 10. ve 15. Piyade Tümenleri ile Bursa istikametini kapatırken aynı zamanda Kütahya önlerinde mevzilenmiş 2. Yunan Kolordusu (General Digenis) 7., 9. ve 13. Piyade Tümenleri ile hem cephenin orta kısmını kapatmakta hem de Eskişehir veya Afyon'a yönelebilecek bir Türk taarruzuna karşı 3. veya 1. Kolorduya ihtiyat vazifesi görmekteydi. 1. Yunan Kolordusu (General Trikupis) ise karargahı Afyon'da olmak üzere cephenin güneyini savunmaktaydı. 1. Kolordu tümü cephe hattında olmak üzere 1., 4., 5. ve 12. Piyade tümenlerine komuta etmekteydi.
General Hacianesti Yunan Küçük Asya Ordusunun başına getirildiğinde Büyük Taarruz kaderine etkileyecek iki karar aldı;
Bunlardan ilki 1. Kolordu komutanı ihtiyattaki 2. Kolordu'ya savaş durumunda emir verme yetkisini kaldırması, diğeri ise 1. Kolordu'nun normal düzeninde kendi ihtiyatında olan tümenleri de cephe hattına yayarak Trikupis'i tamamen ihtiyatsız bırakmasıydı. Böylece, Afyon'a yönelecek bir Türk taarruzunda eğer cephe zorlanırsa, Trikupis ya İzmir'deki üstü Hacianesti'yi 2. Kolorduyu veya en azından birliklerinden bir kısmını kendi emrine almak için ikna etmek zorunda kalacaktı. Savaş durumunda iletişim yetersizliği ve zamanın kritikliği dikkate alındığında feci derecede yanlış bir karar olduğu daha sonra açığa çıkacaktı.

1. Ordu (Sakallı Nurettin Paşa, Kurmay Başkanı: Mehmet Emin Koral)
Bu ordu komutasında yer alan 4. Kolordu (1., 2. ve 4. Kolordular ile 5. Süvari Kolordusu) yarma harekâtını yapacak birlikleri oluşturuyordu ki toplamda 11 Piyade, 3 Süvari Tümeninden kuruluydu. Toplam muharip mevcudu 88.000 piyade, 12.000 süvari ve 137 top idi.

1. Ordu emrinde
3. Süvari Tümeni (İbrahim Çolak)
6. Tümen (Nazmi Solok)
1. Kolordu (İzzettin Çalışlar)
57. Tümen (Reşat Çiğiltepe)
14. Tümen (Ethem Necdet Karabudak)
15. Tümen (Ahmet Naci Tınaz)
23. Tümen (Ömer Halis Bıyıktay)
4 tümeni sırasıyla Çiğiltepe, Kırcaaslan Tepe, Tınaz Tepe ve Belen Tepe'ye taarruz edecekti. Çiğiltepe 5. Yunan Alayı, Kırcaslan ve Tınaztepe 49. Yunan Alayı tarafından savunuluyordu. Taarruz'dan bir gün önce bir şeyler olacağından şüphelenen General Trikupis Tınaztepe gerisine 7. Yunan Tümeninden iki alay daha getirtmişti.

4. Kolordu (Kemalettin Sami Gökçen)
11. Tümen (Ahmet Derviş)
12. Tümen (Osman Nuri Koptagel)
5. Kafkas Tümeni (Halit Akmansü)
8. Tümen (Kazım Sevüktekin)
4 Tümen ile Belentepe doğusu, Kalecik Sivrisi ve B. Kalecik üzerinden Afyon'a taarruz edecekti. Bu hat 35. ve 8. Yunan Alayları tarafından tutulmakta ve 11. ve 5/42. Efzon Alayları tarafından desteklenmekteydi. Her iki kolordunun gerisinde

2. Kolordu (Ali Hikmet Ayerdem)
7. Tümen (Ahmet Naci Eldeniz)
4. Tümen (Mehmet Sabri Erçetin)
3. Kafkas Tümeni (Kazım Orbay)
Sandıklı-Şuhut hattında ihtiyat olarak tutulmakta idi.

5. Süvari Kolordusu (Fahrettin Altay)
1. Süvari Tümeni (Mürsel Bakü)
2. Süvari Tümeni (Ahmet Zeki Soydemir)
14. Süvari Tümeni (Mehmet Suphi Kula)
Ahırdağı üzerindeki sarplığı dolayısı ile geceleri Yunanlar tarafından savunulmayan Ballıkaya mevkiinden bir sızma harekâtı ile Tokuşlar köyüne inecek ve İzmir demiryolunu kesecekti.

2. Ordu (Yakup Şevki Subaşı, Kurmay Başkanı: Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet)
3. Kolordu (Şükrü Naili Gökberk)
61. Tümen (Salih Omurtak)
41. Tümen (Alaâddin Koval)
1. Tümen (Abdurrahman Nafiz Gürman)
6. Kolordu (Kâzım İnanç)
17. Tümen (Hüseyin Nurettin Özsu)
16. Tümen (Aşir Atlı)
Yarma bölgesinde Türk kuvvetlerinin toplam 100.000 askerine (8 Piyade ve 3 Süvari Tümeni) karşılık Yunan kuvvetleri takviyeli 2 Tümen (30.000 kişi) gücündeydi. Bu ise askerliğin en eski prensibi olan sonuç yerinde düşmana sayıca 1'e 3 üstün olma kaidesini yansıtıyordu. Bunun üzerine taarruz inisiyatifinin Türk tarafında olması, çok üstün bir topçu desteği (137 ağır ve orta top), üstün süvari gücünün varlığı, ayrıca, üstün komuta heyeti eklenince Yunanların bu taarruz karşısında fazla bir varlık göstermeleri mucize olacaktı.

26 Ağustos gecesi 5. Süvari Kolordusu, Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başladı. İntikal bütün gece sabaha kadar sürdü.

26 Ağustos sabaha karşı 4.30'da başlaması planlanan taarruz sis sebebiyle ancak 5.30'da başladı. Yarım saat süren çok yoğun bir bombardıman ile Yunan ön hat mevzileri büyük yıkıma uğratılmış, topçu gözetlemesi ve makineli tüfek mevzileri iş göremez hale getirilmiştir. 6.00'da başlayan piyade taarruzu, kısa sürede gelişmiş, Tınaztepe, Belentepe, Kalecik sivrisinin geri alınması ile sonuçlanmıştır. Ancak, gerek geriden gelen Yunan takviyelerinin direnmesi, gerek Sincanlı Ovası'nda mevzilenmiş Yunan topçularının şiddetli ateşi gerekse de taarruz momentinin kaybedilmesi ile taarruz öğlene doğru yavaşlamış ve durmuştur. Tınaztepe'deki kuvvetli Yunan karşı taarruzu ve Kurtkaya mevzisinin direnişi ile Türk kuvvetleri kısmi geri çekilmelerle akşam saatlerinde bir denge oluşmuştur. Bu esnada 2. Türk Ordusu'nun özellikle 2. Yunan Kolordusu'na şiddetli taarruzları bu kolordu kuvvetlerinin 1. Kolordu'yu 

Başkomutan veya başkumandan; silahlı kuvvetler veya askerî birim üzerinde kara, deniz ve hava kuvvetlerini komuta eden en üst rütbeli komutandır. Terim teknik olarak, bir ülkenin yürütme liderliğinde, devlet veya hükûmet başkanında bulunan askerî yeterliliklerini ifade eder.

Silahlı kuvvetlere komuta eden bir hükümdarın resmî rolü ve unvanı; imparatorluk (komuta ve diğer kraliyet) güçlerine sahip olan Roma Krallığı, Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu'nun imparatorlarından gelmektedir.
İngilizce kullanımında, terim ilk olarak 1639'da İngiltere Kralı I. Charles tarafından kullanıldı. Unvan, İngiliz İç Savaşı sırasında kullanılmaya devam etti. Bir ulusun devlet başkanı (monarşik veya cumhuriyetçi), etkin yürütme yetkisi ayrı bir hükûmet başkanına ait olsa bile, genellikle başkomutan unvanına sahiptir. Parlamenter sistemde, yürütme organı nihayetinde yasama organının iradesine bağlıdır ancak yasama organı doğrudan silahlı kuvvetlere emir vermez ve bu nedenle orduyu operasyonel anlamda kontrol etmez. Genel valiler ve sömürge valileri de genellikle kendi bölgelerinde askerî güçlerin başkomutanı olarak atanırlar.

Ülkelerin devlet ve hükûmet başkanları, silahlı kuvvetlerin komutası da dahil olmak üzere isteğe bağlı kararlar almak için siyasi yetkiye sahip yöneticilerdir. Devlet başkanları (anayasal hükümdarlar, vekiller ve parlamenter cumhuriyetlerdeki cumhurbaşkanları) normal şartlar altında silahlı kuvvetler üzerinde, siyasi yetkiye sahip üst düzey yöneticilerin anayasal tavsiyeleri doğrultusunda hareket ederek ihtiyari karar verme yetkisine sahiptir.

Afganistan Anayasası'na göre, Afganistan cumhurbaşkanı, Afganistan Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır.

Amerika Birleşik Devletleri başkanı, ABD Ordusu ve Donanmasının başkomutanıdır. Başkan nihai yetkiye sahiptir, ancak rütbesi yoktur ve sivil statüsünü korur. Başkomutan olarak Anayasanın başkana verdiği kesin yetki derecesi, tarih boyunca tartışma konusu olmuştur. Kongre bazı zamanlarda başkana geniş yetki verirken, bazı zamanlarda bu yetkiyi kısıtlamaya çalışmıştır.
ABD eyaletlerinde valiler, Ulusal Muhafızlar, Eyalet Milisleri ve Devlet Savunma Kuvvetlerinin başkomutanı olarak görev yapmaktadır.

Arnavutluk Anayasası’na göre Arnavutluk cumhurbaşkanı, Arnavutluk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır.

Arjantin Anayasası, Arjantin cumhurbaşkanının "ulusun tüm silahlı kuvvetlerinin başkomutanı" olduğunu belirtir.
Savunma Bakanlığı, silahlı kuvvetler (Ordu, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri) yönetiminde başkana yardım eden ve hizmet veren hükûmet dairesidir.

Avustralya Anayasası'nın "Deniz ve Askerî Kuvvetler Komutanlığı" başlıklı maddesinin 68. bölümüne göre devletin deniz ve askerî kuvvetlerinin komutası, Birleşik Krallık monarkının temsilcisi olarak genel valiye aittir.

Avusturya cumhurbaşkanı, Avusturya Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Cumhurbaşkanının bu görevi 1929 anayasa değişikliğinden kaynaklanmaktadır. Değişiklik konusunda oy birliği, yasal veya bilimsel bir fikir birliği olmasa da bu rol çok güçlü bir ek hak olarak kabul edilir.
Anayasanın 80. maddesi ordunun nasıl yönetileceğini belirler. Bu maddenin;

1. fıkrasında "Cumhurbaşkanının, Silahlı Kuvvetler üzerinde başkomutanlık yapacağı",
2. fıkrasında, "Savunma Kanununda belirtildiği üzere, cumhurbaşkanının ordu üzerinde yetkisi yoksa, Savunma Bakanı görevden sorumlu olacağı; yetkinin, Bakanlar Kurulu tarafından tanımlanan bir sorumluluk olduğu"
3. fıkrasında, "Ordu üzerindeki komuta yetkisinin, Savunma Bakanı aracılığıyla kullanılacağını" belirtilir.

Bangladeş cumhurbaşkanı aynı zamanda başkomutan yetkisine sahiptir ancak ulusal savunma için yürütme yetkisi ve sorumluluğu başbakana aittir. Bunun tek istisnası, 1971'de Bangladeş Kurtuluş Savaşı'nı komuta eden, tüm Bangladeş Kuvvetlerinin komutanı olan ilk başkomutan General Muhammad Ataul Goni Osmani'dir.

Beyaz Rusya devlet başkanı aynı zamanda Beyaz Rusya Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden farklı olarak Beyaz Rusya, başkomutanının rütbesine uygun, orduyla ilgili resmî törenlerde giydiği bir üniforması vardır. Başkomutanın görevi, Beyaz Rusya Anayasası’nın "Silahlı Kuvvetlerin yüksek komutanını atama ve görevden alma" yetkisine sahip olduğunu belirten 28. maddesinde düzenlenmiştir.

1988 Brezilya Anayasası'nın 142. maddesi, Brezilya Silahlı Kuvvetlerinin cumhurbaşkanının komutası altında olduğunu belirtir.

Brunei Sultanı, Brunei Kraliyet Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır.

1992 Anayasası'na göre, Çekya cumhurbaşkanı aynı zamanda Çekya Silahlı Kuvvetleri başkomutanıdır, generallerin atamasını yapar ve terfi ettirir. Cumhurbaşkanının yukarıda belirtilen hükümlere ilişkin kararlar için başbakanın onayına ve imzasına ihtiyacı vardır, aksi takdirde kararlar geçerli değildir. Başbakan, cumhurbaşkanının bu kararlarına karşı imza hakkını diğer bakanlara devredebilir. Silahlı Kuvvetlerin siyasi sorumluluğu, 67. maddede "yürütme gücünün en yüksek organı" olarak tanımlanan hükûmet tarafından karşılanmaktadır. 39. ve 43. maddelere göre Parlamento, Çek Askerî Kuvvetlerinin, Çek Cumhuriyeti toprakları dışına gönderilmesine izin vermelidir.
Savunma Bakanlığı, Silahlı Kuvvetlerin kontrolü için devlet idaresinin merkezi otoritesidir.

Endonezya Anayasası'nın 10. maddesine göre, Endonezya cumhurbaşkanı, Endonezya Ulusal Silahlı Kuvvetlerinin en yüksek rütbesine sahiptir. Silahlı Kuvvetlerin günlük operasyonları Silahlı Kuvvetler komutanı tarafından yürütülmektedir. 

Ermenistan cumhurbaşkanı, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri başkomutanı unvanına sahiptir. Buna rağmen, ordu üzerindeki tüm idari ve operasyonel yetki, ülkenin 2015 Anayasası’na göre fiili temsilcisi olan Ermenistan başbakanına verilmiştir.

1995 Anayasası, Etiyopya başbakanını "Ulusal Silahlı Kuvvetlerin başkomutanı" olarak tanımlamaktadır.

Finlandiya Anayasası'na göre, Finlandiya cumhurbaşkanı tüm Finlandiya Askerî Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Uygulamada komuta ve kontrol, savunma şefi ve Finlandiya Sınır Muhafızları komutanının elindedir. Finlandiya Savunma Kuvvetlerinin ekonomik yönetimi, Savunma Bakanlığı'nın sorumluluğundadır. Cumhurbaşkanının görevi aşağıdaki konularda karar vermektir:

Bölgenin askerî savunmasının ana ilkeleri
Askerî savunmanın icra ilkeleri
Diğer askerî komuta, askerî faaliyet veya askerî kuruluş için geniş kapsamlı öneme sahip konular
Karar vermek istediği diğer askerî komuta meseleleri
Cumhurbaşkanı, olağanüstü hâl durumunda, başkomutan konumunu başka bir Finlandiya vatandaşına devretme hakkına sahiptir.

Fransa'da cumhurbaşkanı, anayasanın 15. maddesine göre "Chef des Armées" yani "Orduların Başı" olarak belirlenmiştir ve bu nedenle askerî işlerdeki en yüksek yürütme otoritesidir. Anayasanın 16. maddesi, cumhurbaşkanına kapsamlı acil durum yetkileri de sağlamaktadır.

Guyana Anayasası'na göre devlet başkanı, Silahlı Kuvvetlerin başkomutanıdır. Alışılmışın dışında bu unvan için bir rütbe amblemi bulunur.

Hırvatistan Anayasası'na göre Hırvatistan cumhurbaşkanı, Hırvatistan Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Cumhurbaşkanı, barış içinde başkomutanlık görevlerini Savunma bakanı aracılığıyla yerine getirir. Savaşta ve savunma bakanının emirleri yerine getirmediği durumlarda, başkomutan emrini doğrudan Genelkurmay başkanı aracılığıyla yerine getirir.

Hindistan Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığı Hindistan cumhurbaşkanına verilmiştir ancak ulusal savunma için etkin yürütme gücü ve sorumluluğu başbakan başkanlığındaki Hindistan Kabinesi'nde bulunmaktadır.

1979'dan önce Şah, İran'ın başkomutanıydı. İslam Cumhuriyeti'nin başlangıcından sonra, İran cumhurbaşkanı Ebu'l-Hasan Beni Sadr'ın ilk başkomutan olarak bu göreve atandı. Ancak Ebu'l-Hasan Beni Sadr, 22 Haziran 1981'de mahkemeye çıkarıldı. Bu olaydan sonra oldu İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri komutası İran'ın dini lideri'ne verildi.

İrlanda Savunma Kuvvetlerinin başkomutanı İrlanda cumhurbaşkanıdır ancak uygulamada Savunma bakanı, cumhurbaşkanı adına hareket eder ve İrlanda hükûmetine rapor verir. Savunma Kuvvetleri, üç yıldızlı bir subay olan Genelkurmay başkanı altında örgütlenir ve Ordu, Deniz ve Hava Kuvvetleri olmak üzere üç hizmet kuvveti hâlinde organize edilir.

İsrail'de geçerli Anayasa, İsrail Savunma Kuvvetleri üzerindeki nihai otoritenin, kolektif bir organ olarak İsrail Hükûmetine (başbakan başkanlığında) ait olduğunu belirtir. Hükûmetin yetkisi, hükûmet adına savunma bakanı tarafından kullanılır. Bununla birlikte başkomutanlık, savunma bakanına bağlı olmasına rağmen, ordu içinde en yüksek komuta düzeyine genelkurmay başkanı sahiptir.

İtalya Anayasası'nın 87. maddesi cumhurbaşkanının "Silahlı Kuvvetlerin komutanı ve kanunla oluşturulan yüksek savunma konseyinin başkanı olduğunu; parlamento kararına göre savaş ilan edebileceğini" belirtir.

Japonya'da, Meiji Restorasyonu öncesinde başkomutanın rolü shōgun'a (askerî açıdan en güçlü samuray daimyō) verildi. Tokugawa şogunluğunun dağılmasından sonra, başkomutanlık görevini Japonya imparatoruyla yürüttü. İmparatorun günümüzdeki anayasal rolü, herhangi bir askerî görevi olmayan törensel bir figürdür (Japonya Anayasası onu sembol olarak adlandırır).
Japonya'nın demokrasiye geçişinden sonra, Japonya Öz Savunma Kuvvetlerinin başkomutanlığını Japonya başbakanı yapmıştır.

Kanada Silahlı Kuvvetleri üzerindeki başkomutanın yetkileri Kanada hükümdarına verilmiştir ve aynı zamanda başkomiser unvanını kullanan Kanada Genel Valisine devredilmiştir.

Kenya Anayasası'nın 131. maddesi, devlet başkanını Kenya Savunma Kuvvetlerinin başkomutanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi'nin başkanı olarak tanımlar.

Letonya Anayasası'nın 42. maddesi uyarınca, Letonya Devlet Başkanı, Letonya Ulusal Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Sivil olarak, savaş zamanlarında bir başkomutan atayabilir.

Malezya Federal Anayasası'nın 41. maddesi uyarınca Yang di-Pertuan Agong, Malezya Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıdır. Bu nedenle (Silahlı Kuvvetler Konseyi'nin tavsiyesi üzerine) Genelkurmay Başkanını atama yetkisine sahiptir ve askerî kurumdaki en yü

Beerşeba veya Birüssebi (İbranice: באר שבע, Be'er Şeva; Arapça: بئر السبع, Bi'r as-Sabʿ), Güney İsrail ve Necef Çölü'nün en büyük şehridir. İsrail'in en büyük yedinci şehri olan Birüssebi (Beerşeba), Necef bölgesinin başkenti olarak da tanınır. Ülkenin güney bölümünde bulunur ve Ben-Gurion Üniversitesi ve Soroka Tıp Merkezi de bu şehirdedir.
19. yüzyılda, Osmanlı Devleti bölgeye polis karakolu inşa ederek bölgenin önemini artırdı. Hızlı bir şekilde gelişen bu küçük şehir, hızla genişletilmiş ve I. Dünya Savaşı sırasında stratejik bir nokta olmuştur. Sonra ağırlıklı olarak Arap nüfusun oturduğu şehir Bir'üs Sebi BM'de kabul edilen Çoğunluk Raporu'na göre Arap devleti sınırları içinde bırakılmıştır. Araplar, Birleşmiş Milletler kararını reddettikten sonra, çevredeki Arap ülkelerinin, İsrail'in bağımsızlık ilanına (Mayıs 1948) tepkisi sert oldu. Birüssebi (Beerşeba), güneydeki Mısır ordusu için önemli bir lojistik ve stratejik hareket noktası oldu. Şehir, İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından 21 Ekim 1948 tarihinde Yoav Operasyonu ile ele geçirildi ve bu günün ardından şehir, İsrail'de kaldı.
Birüssebi'de (Beerşeba) 1948 yılından yani İsrail'in bağımsızlık ilanından beri yetiştirilen nüfusun büyük bir kısmı Yahudi halkıdır. Bu halk, 1948'den itibaren Arap ülkelerinden göç eden Yahudilerden ve önemli ölçüde 1990 yılından bu yana Etiyopya ve eski Sovyet coğrafyasından göç eden Yahudilerden oluşmaktadır. Şehir, ağırlıklı olarak Yahudi Ömer, Lehavim ve Meitar dahil uydu kentlerle çevrili olduğu gibi Tel as Sabi, Rahat ve Lakiya gibi bedevi kasabalarıyla da çevrilidir.

Birüssebi'nin (Beerşeba) bu adı çeşitli etimolojik kökenlere dayalıdır. Bu kökenler şunlardır:

Birüs (Be'er) iyi için İbranice kullanılan kelimedir. Sebi (Şeva) ise yedi veya yemin anlamında İbranicede kullanılan kelimedir.
İyi Yemin: İbrahim ve Avimelek'in yemini (iyi bir yemin)
İyi Yemin: İshak ve Avimelek'in bir yemini (iyi bir yemin)
Yedi Kuyu: "İshak tarafından (yedi kuyu), kazdık" Ancak bunların sadece üçü tespit edilmiştir.
Yedi Dişi Koyun: İbrahim ve Avimelek tarafından mühürlenen yedi dişi koyun.

Günümüzde Birüssebi'nin (Beerşeba) birkaç kilometre kuzeydoğusunda, bir arkeolojik site kalıntıları gün ışığına çıkarıldı. Bu bölgede M.Ö. 4. binlerden beri yaşanıldığı düşünülmektedir. Kent yüzyıllar boyunca yıkılıp, tekrar tekrar inşa edilmiştir.
Birüssebi (Beerşeba), Kutsal Kitap devrinde İsrail ve güneydeki şehri, dolayısıyla tüm krallığı tanımlayan ifadeydi. Birüssebi (Beerşeba), Yaratılış Bölümü'nde, İbrahim'in ibadet yeriyle ve Avimelek ile yaptığı anlaşma ile bağlantılı olarak anlatılmıştır. Peygamber Amos konusunda (Amos 5:5 ve 8:14) putperestlik için Birüssebi'den de sözetmektedir.

Tel Be'er'in son sakinleri Bizanslılar, 7. yüzyılda şehri terk etmişlerdir. 16. yüzyıl ile bölge Filistin bölgesine dahil oldu ve 19. yüzyılın sonunda Osmanlıların ilgisiyle şehir tekrar canlandı. Bunda Osmanlılar'ın inşa ettiği askeri polis karakolunun etkisi çoktur. Bu karakol hâlen ayaktadır. Özellikle Avrupa'dan gelen hacılar için durak noktası oldu. Beerşeba, Alman ve İsviçreli mimarlar tarafından tablo sokak modeli esas alınarak planlanmıştır. Bu bölge Birüssebi'nin eski şehrini oluşturmaktadır. Bu dönemde bir - iki katlı evler inşa edildi.
Birinci Dünya savaşı sırasında Osmanlılar, 30 Ekim 1915 tarihinde Hicaz Demiryolu bağlantısının ve Birüssebi istasyonunun resmî açılışını yaptılar. Açılışa ve kutlamalara üst düzey yetkililer ile birlikte ordu komutanı Cemal Paşa da katıldı. Birüssebi, 31 Ekim 1917 tarihinde İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirildi. I. Dünya Savaşı sırasında bu bölgedeki çatışmalar Birüssebi Muharebesi adı altında anılmaktadır.

Birüssebi, İngiltere için Filistin bölgesinde önemli bir yönetim merkezi oldu. 1928 yılında Araplar ile Yahudiler arasında yükselen gerilim sonucu 133 Yahudi öldürüldü, 339 tane de yaralı Yahudi vardı. Bu olaylar sonrası Yahudiler bölgeden uzaklaşmaya başladı. 1936-1939 arasında yaşanan Arap ayaklanmaları sırasında bir Yahudi otobüsüne Arapların saldırı düzenlemesi le Yahudiler şehri ve bölgeyi terk etmeye başlamıştır.

1947 yılında BM'de kabul edilen Çoğunluk Raporu uyarınca nüfusun yaklaşık 4000 kişinin Arap olduğunun tespiti ile şehir kurulacak Arap Devleti'ne bırakılmıştır. İsrail'in bağımsızlık ilanı sonrası yaşanan 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda Mısır ordusu için önemli bir lojistik ve stratejik hareket noktası olmuştur. İsrail Devleti'nin güvenliği için önemli bir nokta olarak görülen Birüssebi (Beerşeba) şehrine düzenlenecek Yoav Operasyonu planlandı. Başbakan David Ben-Gurion tarafından verilen onay sonrası düzenlenen Yoav Operasyonu ile Birüssebi (Beerşeba), İsrail kontrolü altına girdi. Şehrin doğu girişine yakın terpeye Necef Tugayı Anıtı yapılmıştır.
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, 1979 yılında Birüssebi'yi (Beerşeba) ziyaret etti.

Birüssebi (Beerşeba), Necef Çölü'nün kuzeyinde, Tel Aviv'in 115 km doğusunda, Kudüs'ün 120 km. güneybatısında bulunmaktadır. Kovshim ve Katef nehirleri de şehirden geçmektedir.

Birüssebi'de (Beerşeba) yaz aylarında en fazla 42 °C (110 °F) görülmektedir. Kış mevsiminde ise gece sıcaklığı yaklaşık 0 °C (30 ° E) olarak ölçülür. Kentin ortalama yıllık yağışı 260 mm'dir. Şehir içindeki bağıl nem oranı ise bazı dönemlerde %86'ya ulaşır.

2010 itibarıyla Birüssebi'nin (Beerşeba) Belediye Başkanlığı görevini 1971 doğumlu Ruvik Danilovich yürütmektedir.

Ilan Ramon, İsrail'in ilk astronotu, Columbia felaketinde hayatını kaybetti.
Tzvika Hadar, komedyen
Yehudit Ravitz, şarkıcı
Zehava Ben, şarkıcı
Avishay Braverman, profesör ve politikacı

 Adana, Türkiye
 Seattle, Washington, ABD
 Lyon, Fransa
 Oni,Gürcistan 2000
 Niş, Sırbistan
 Wuppertal, Almanya (1977)
 Montreal, Kanada
 Rosenheim, Almanya
 La Plata, Arjantin
 Addis Ababa, Etiyopya (2004)
 Cebu City, Filipinler
 Kaloşvar, Romanya
 Parramatta, Avustralya
 Winnipeg, Kanada, Kanada (1983)

Necef Çölü
Birüssebi Muharebesi (I. Dünya Savaşı)

selection of photos from Beer-Sheva 3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from flickr
Ben-Gurion University
The city of Beersheba: a tourist's guide 31 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beer-Sheva 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Historical article from the Catholic Encyclopaedia
Light Horse charges again Article written by Martin Chulov, published in The Australian, November 1, 2007, the descendants of the Australian light-horsemen rode into the centre of Beersheva, re-enacting the gallant gallop of October 31, 1917
Israel Builds Expansion and architecture of Beersheva in the 1960s and 1970s

Bekir Sami Bey (Osetçe: Къуындыхаты Муссæйы фырт Бечыр; 1867, Saniba, Osetya, Rusya İmparatorluğu - 16 Ocak 1933, İstanbul), ilk TBMM hükûmetinin, bu anlamda da Türkiye'nin ilk dışişleri bakanı olma ünvanını taşıyan Oset asıllı Türk siyasetçi ve diplomattır. 
Soyadı Kanunu'nun çıkmasından önce ölmesine rağmen bazı kaynaklarda Bekir Sami Kunduh adıyla anılmaktadır. Soyadını Kunduk olarak belirten kaynaklar da vardır.

Rus İmparatorluğunun, Kuzey Kafkasya'nın Osetya Bölgesi'nde 1865'te doğmuş ve aynı yıl Anadolu'ya göç etmiş olup, Rus ordusunda General iken hemşehrileriyle birlikte Osmanlı Devleti tarafına geçip, Türk ordusunda da paşalık yapmış olan Musa Kunduh Paşa'nın oğludur. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra Paris'te siyasal bilgiler tahsilini tamamladı.
Petersburg Elçiliği'nde kâtiplikle başlayan memuriyeti Amasya Mutasarrıflığı, Van, Trabzon, Bursa, Beyrut ve Halep Valilikleriyle devam etti. Mütareke öncesi son görevi Beyrut Valiliğidir. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey'in çağrısı ile Anadolu'ya geçmiş ve Sivas Kongresi'nden itibaren Milli Mücadele'nin içinde yer almıştır. Erzurum Kongresi sırasında Sivas'ta olmasına rağmen Heyet-i Temsiliye üyesi seçilmiştir.
Sivas Kongresi tarafından da Heyet-i Temsiliye üyeliğine seçilmiştir. Sivas ve Amasya Çerkesleri üzerinde geniş bir nüfuza sahip olan Bekir Sami Bey, tarihte Amasya Mülakatı olarak bilinen ve İstanbul Hükûmeti ile Anadolu Temsilcileri arasındaki ilk resmi görüşmede de Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey ile birlikte hazır bulunmuştur.
Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya taşınmasından sonra yapılmış olan son Osmanlı Meclis-i Mebûsan toplantısına Amasya Milletvekili olarak katılmış, bu Meclis'in İngilizler tarafından basılmasını takiben Ankara'ya dönüp TBMM'ye katılmıştır.

TBMM bünyesinde oluşturulan ilk hükûmetin dışişleri bakanı olmuştur. Bu sıfatla Sovyetler Birliğine ve Londra Konferansına giden heyetlerin başkanlığını yapmıştır.
Konferansta Ankara Hükûmeti'ni Bekir Sami Bey, İstanbul Hükûmeti'ni ise Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa temsil etti. Konferans sırasında Türkiye'nin tek temsilcisinin Ankara Hükûmeti olduğunu belirten Sadrazamı Tevfik Paşa, sözü Bekir Sami Bey'e bıraktı.
Londra Konferansı sırasında diyalog kurduğu, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya Dışişleri Bakanları ile özel birer anlaşma parafe etse de Ankara'nın onayını almadan yaptığı bu anlaşmalar Türkiye'nin hükümranlık haklarına aykırı olması nedeniyle 8 Mayıs 1921'de Dışişleri Bakanlığı görevinden istifa etmiştir.
İstifa öncesinde ve sonrasında TBMM Genel Kurulunda, Londra Konferansı heyeti içinde yer alan diğer yetkililerin de ağır eleştirilere uğraması üzerine; her türlü sorumluluğun kendisine ait olduğunu, başka hiçbir yetkilinin sorumluluğunun bulunmadığını ifade etmiştir.

Londra'da 12 Şubat-12 Mart 1921 tarihleri arasında yapılan Orta Doğu Konferansında bu tezin savunuculuğunu yapmıştır. İstanbul'da kurulmuş olan "Şimali Kafkas Cemiyeti" ve "Şimali Kafkas Göçmenleri Komitesi" gibi Kafkas göçmenlerinin sorunlarıyla ilgili kuruluşlarda görev yapmıştır.

TBMM'nin ilk dönemlerinde iki dönem Tokat Milletvekilliği yapmış olan Bekir Sami Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nin kurucuları arasında yer almıştır. İzmir Suikastı nedeniyle bu partinin tüm üye ve kurucularının yargılanması sırasında yargılanmış ve beraat etmiştir. Bu olay kendisini çok üzdüğü için aktif siyasetten 1927'de ayrılıp köyünde sessiz yaşamayı tercih etti.
1933'te İstanbul'da ölmüştür.

Benito Amilcare Andrea Mussolini (İtalyanca telaffuz: [beˈniːto aˈmilkare anˈdrɛːa mussoˈliːni]; 29 Temmuz 1883, Predappio - 28 Nisan 1945, Giulino), Ulusal Faşist Parti ve Cumhuriyetçi Faşist Parti'nin kurucusu olan İtalyan siyasetçi, diktatör ve gazeteciydi. 1922'deki Roma Yürüyüşü'nden 1943'te devrilmesine kadar Faşist İtalya'nın diktatörlüğünü yaptı. Aynı zamanda 1919'da İtalyan Savaş Birlikleri'nin kurulmasından 1945'teki infazına kadar İtalyan faşizminin lideri olarak "Duce" unvanını taşıdı. Bir diktatör ve faşizmin kurucusu olarak Mussolini, iki dünya savaşı arasındaki dönemde faşist hareketlerin uluslararası alanda yayılmasına ilham verdi.
Mussolini, başlangıçta sosyalist bir siyasetçi ve Avanti! gazetesinin yazarıydı. 1912'de İtalyan Sosyalist Partisi'nin Ulusal Yönetim Kuruluna üye oldu, ancak Birinci Dünya Savaşı'na askerî müdahale çağrısı yaptığı için partiden ihraç edildi. 1914'te Il Popolo d'Italia adlı bir gazete kurdu ve 1917'ye kadar İtalya Kraliyet Ordusu'nda görev yaptı; burada yaralandı ve askerden ayrıldı. Zamanla İtalyan Sosyalist Partisi'ni eleştirerek, görüşlerini İtalyan milliyetçiliğine odakladı ve eşitlikçilik ile sınıf çatışmasına karşı çıkan, yerine "devrimci milliyetçilik" öneren faşist hareketi kurdu. Bu hareket, sınıf ayrımlarını aşarak ulusal birliği savunuyordu. Ekim 1922'deki Roma Yürüyüşü'nün ardından, İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele tarafından başbakan olarak atandı. Mussolini, karşıtlarını gizli polisi aracılığıyla ortadan kaldırıp işçi grevlerini yasakladıktan sonra, faşist hareket ve taraftarları, ülkeyi tek partili bir diktatörlük hâline getiren yasalarla iktidarlarını pekiştirdiler. Beş yıl içinde, hem yasal hem de yasa dışı yollarla mutlak bir otorite kurarak totaliter bir devlet yaratmayı hedefledi. 1929'da Vatikan'ı kurmak amacıyla Laterano Antlaşması'nı imzalayarak Katolik Kilisesi ile güçlü bir anlaşma sağladı.
Mussolini'nin dış politikası, faşist doktrin olan spazio vitale ilkesine dayanıyordu ve bu ilke, İtalya'nın topraklarını genişletmeyi amaçlıyordu. 1920'lerde, Libya'nın pasifize edilmesi ve Yunanistan ile yaşanan bir olay sonucu Korfu'ya yapılan bombalama, Mussolini'nin dış politikasının örneklerinden bazılarıydı. Ayrıca hükûmeti, Yugoslavya ile yapılan bir anlaşma sonucunda Fiume'yi ilhak etti. 1936'da, İkinci İtalya-Habeşistan Savaşı sonrasında Etiyopya'yı fethederek bu bölgeyi Eritre ve Somali ile birlikte İtalyan Doğu Afrikası'na kattı. 1939'da İtalya, Arnavutluk'u ilhak etti. 1936 ile 1939 yılları arasında Mussolini, İspanya İç Savaşı sırasında Francisco Franco'yu desteklemek amacıyla İspanya'ya müdahalede bulundu. Mussolini, Lozan Antlaşması, Dörtlü Kuvvetler Paktı ve Stresa Antlaşması'nda yer aldı. 1937'de Milletler Cemiyeti'ndeki gerilimlerin artmasıyla, demokratik güçlerle arasındaki ilişkiler bozuldu ve cemiyetten ayrıldı. Artık Fransa ve Britanya'ya karşı düşmanlık besleyen İtalya, Almanya ve Japon İmparatorluğu ile birlikte Mihver Devletleri'ni oluşturdu.
1930'lardaki savaşlar, İtalya'ya muazzam kaynaklara mal oldu ve onu İkinci Dünya Savaşı'na hazırlıksız bıraktı; Mussolini başlangıçta İtalya'nın savaşa katılmayacağını ilan etti. Ancak Haziran 1940'ta, Müttefiklerin yenilgisinin yakın olduğuna inanarak ganimeti paylaşmak için Almanya'nın yanında savaşa katıldı. İşler tersine döndükten ve Müttefiklerin Sicilya'yı işgal etmesinden sonra Kral III. Vittorio Emanuele, Temmuz 1943'te Mussolini'yi başbakanlıktan azletti ve gözaltına aldırdı. Eylül 1943'te kral, Müttefiklerle ateşkes imzaladı. Bunun üzerine Almanlar, Mussolini'yi Gran Sasso baskınıyla kurtardı. Hitler, onu Alman işgali altındaki Kuzey İtalya'da kurulan kukla devlet İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'nin başına getirdi. Bu devlet, Almanlara bağlı bir rejim olarak faaliyet gösterdi. Müttefiklerin zaferi yaklaşınca Mussolini ve metresi Clara Petacci, İsviçre'ye kaçmaya çalıştı ancak komünist partizanlar tarafından yakalandı ve 28 Nisan 1945'te idam edildi.

29 Temmuz 1883'te demirci bir babanın oğlu olarak Predappio, Forli'de doğdu. Mussolini, ilk ve ortaöğrenimi sırasında disiplinsiz ve saldırgan davranışları nedeniyle iki kez okuldan uzaklaştırıldı. Gençliğinde sosyalist düşüncelere ilgi duydu. Lozan Üniversitesindeki eğitiminin ardından öğretmenlik yaparak çalışmaya başladı. 1902'de zorunlu askerlik görevinden kaçmak için İsviçre'ye gitti. 1904'te İtalya'ya geri dönerek İtalyan Sosyalist Partisi'ne katıldı ve partinin yayın organı olan Avanti gazetesinde çalıştı. Bir süre gazetenin başyazarlığını da üstlenen Mussolini, I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte, tarafsızlık politikası izlenmesi gerektiğini söylemekte olan Sosyalist Parti ile çelişkiye düştüğü için gazeteden uzaklaştırıldı. İki yıl boyunca piyade olarak askerlik yapan Mussolini savaşta yaralandıktan sonra Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü Il Popolo d'Italia gazetesinin editörü oldu. Il Popolo d'Italia gazetesini çıkarmaya başladıktan birkaç ay sonra da Sosyalist Parti'den atıldı. Artık Mussolini'nin siyasi görüşü tamamen değişmişti. Sosyalist düşünceleri bir kenara bıraktı ve "faşizm" ismini vermiş olduğu yeni ideolojinin temellerini atmak için harekete geçti.

Çökmüş ekonomi ve siyasi kargaşa içindeki İtalya’da Mussolini 1919 senesinde çeşitli sağcı, antikomünist ve antikapitalist grupları, kurduğu Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı örgütünde bir araya getirdi. 1921'de ise Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı'nı lağvederek Ulusal Faşist Parti'yi bünyesinde topladı. "Duce" ünvanını kullanan Mussolini, ülkenin problemlerini çözeceğini vadediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nun ihtişamlı günlerine geri dönüleceğine söz veriyordu. Partinin yarı askerî milis kuvveti olarak kurulan Kara Gömlekliler örgütü ise ekonomik durumun kargaşasından faydalanarak büyük bir sıçrama yapan komünist gruplarla, grevci işçilerle çatışıyordu.
1922'nin Ekim ayında Mussolini önderliğindeki faşistler toplam 26.000 kişi ile beraber Napoli'den Roma'ya yürüme kararı aldılar. Savaş sonunda istediğini elde edemediği için hayal kırıklığına uğramış olan İtalyan halkının durumunu Mussolini'nin düzeltebileceğine inanan Kral III. Vittorio Emanuele, toplumsal krizi şiddetsiz bir yolla çözmek için 31 Ekim 1922 tarihinde Mussolini'yi başbakan olarak atadı. Faşist Parti 1921 yılında çok düşük bir oy almıştı ancak 1922'de ise Mussolini'yi destekleyenlerin sayısı kat kat artmıştı. Kralın komünist hareketin önüne geçmek istemesi de bu durumu kolaylaştırmıştı. Ve bu yürüyüşle beraber ardından yaşananlar, yıllar sonra Üçüncü Reich'ı ilan edecek olan Adolf Hitler'in de ilham kaynağı oldu.

İktidar olduğunda önceleri liberallerin desteğini alan Mussolini, diktatörlüğün koyu ve keskin uygulamalarını birer birer hayata geçirmeye başlamıştı. İtalya kısa zamanda bir polis devleti hâline getirildi. Kitap ve gazetelere getirilen sansür, seçim sisteminde yapılan düzenlemeler ve Faşist Parti dışındaki diğer partilerin kapanması gibi uygulamalar gerçekleştirildi. Mussolini, sendika hareketlerini de kanun dışı ilan etti ve eğitimi kontrol altına aldı. Ayrıca ekonominin faşistleştirilmesi amacıyla da tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla kaplayan Mussolini, çiftçileri sürekli teşvik ederek tarım ve endüstrinin canlanmasını sağladı. Gerçekleştirdiği bu değişiklikler ve yeni uygulamalarla İtalya'da işsizlik azalmıştı ve bu da Mussolini'nin popülaritesinin artmasına neden oldu. 1922 yılının bazı dönemlerinde ülkenin iç ve dış işlerinden, kolonilerden ve kamu çalışmalarından sorumlu olan Mussolini, aynı zamanda orduyu da idare ediyordu. Tüm bakanlıkların görevlerini kendisi üstlenmişti. Bu şekilde tüm gücü elinde tuttuğuna inanan Mussolini, rekabet yaratacak herhangi bir durumun da önüne geçmiş oluyordu. Ancak bu durum kurduğu rejimin daha verimli çalışmasını engelliyor ve sıkıntı yaratıyordu.
Diktatörlük altındaki İtalya'da kanunlar yeniden yazılmış, üniversitedeki öğretim görevlileri faşist rejimi savunacaklarına dair yemin etmek zorunda bırakılmışlardı. Gazete editörleri Mussolini tarafından özel olarak seçiliyor ve Faşist Parti'den sertifikası olmayan hiç kimse gazeteci olamıyordu. Amaç tüm İtalyan halkını, şirketleri ve dernekleri kontrol altında tutmaktı. Mussolini'nin dış politikada amacı ise pasifist antiemperyalizmin yerine agresif milliyetçilik getirmekti. Bunun ilk örneği 1923'te Korfu'nun bombalanması sırasında olmuştu. Ardından Arnavutluk'un kukla rejimine geçmesi ve Libya'nın yeniden fethi geldi.

Uluslararası arenada güçlendiğini ispat etmek için 1935'te Habeşistan'a asker çıkardı. Uzun ve nedensiz bir savaş sonunda Habeşistan'ı işgal eden İtalya, 1936 yılında Almanya ile Berlin-Roma Mihveri'ni kurdu. Berlin-Roma Mihveri'nin kurulmasıyla Adolf Hitler'in İtalya üzerindeki etkisi arttı ve bu durum Kral III. Vittorio Emanuele ile birlikte İtalyan halkını endişelendirmeye başladı. İtalyan askerleri Alman askerleri gibi yürümeye başlamışlardı, Alman Nazizm'i İtalyan faşizminden daha koyuydu. Faşizm, Nazizm'e göre bir ölçüde daha ılımlıydı. Sanayinin devletleştirilmesine ve kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmasına da kesinlikle karşı bir rejimdi.
Hitler öncelikle Orta Avrupa, ardından Doğu ve Batı Avrupa'yı Almanya topraklarına katmak amacındaydı ve bu amaçla 1 Eylül 1939 sabahı Polonya sınırlarını geçti. Bu taarruzla II. Dünya Savaşı başlamış oldu. Daha önce Malta, Korsika ve Tunus'u İtalyan topraklarına katma ve "Roma İmparatorluğu'nu canlandırma amacı" taşıdığını söyleyen Mussolini de Almanya ile birlikte Mihver Devletleri blokunda savaşa girdi. Birçok faşistin karşı çıkmasına rağmen 10 Haziran 1940'ta savaşa girdiklerini resmen ilan eden Mussolini, Kuzey Afrika ve Balkanlar'da Müttefik kuvvetlerine karşı mağlup oldu. Almanya'dan aldığı destek ile işgal ettiği bölgelerde direndi ancak İtalya'da gücünü kaybetmeye başladı.

Komünistler önderliğindeki direnişçilerin ülkede etkili olması ve müttefiklerin 1943'te Sicilya'ya çıkartma yapmasının ardından Kral III. Vittorio Emanuele, Mussolini'yi görevden aldı. Almany

Besim Ömer Akalın (1 Temmuz 1862, Narda - 19 Mart 1940, Ankara), Türk tıp profesörü, bilim insanı, sivil toplum örgütçüsü ve milletvekilidir.
Türkiye'de çağdaş doğum biliminin öncülerindendir; ülkedeki ilk doğum kliniğini açan, doğum üzerine ilk çağdaş kitabı yayımlayan kişidir. "Ebelerin ebesi" adı ile anılır; ebelik mesleğinin kurumsallaşmasına, ayrıca hemşirelik ve hasta bakıcılık mesleğine büyük katkıları olmuştur. Ülkede tıbbî yayıncılığı başlatan bilim insanıdır.

Babası Nardalı Ömer Şevki Paşa, Sinop Mutasarrıflığı yapmıştı; annesi Afife Hanım ise Yaşar Paşa'nın kızıydı. Macide adlı bir kızkardeşi ve Azmi, Agah ve Kemal Ömer adlı üç erkek kardeşi vardı.
İlköğrenimini Priştine'de yaptı. Ortaöğrenimine Kosova Mülkî Rüştiyesinde başladı, Kuleli Askerî Tıbbiye İdâdisi'nde tamamladı. Yüksek öğrenimini Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de askerî öğrenci olarak ve her sınıfta birinci olarak 1885'te bitirdi.
Bir süre askeri hekim olarak Yunanistan sınırında görev yaptı. Tifoya yakalanınca İstanbul'a döndü ve Tıp Okulu'nda doğum kliniğinde Mehmet Vahit Bey'in yanında öğretmen yardımcısı olarak çalıştı. Uzmanlık eğitimi için Paris'e gönderildi ve eğitimini Chartie Hastanesi'nde Prof. Dr. Budin ve Prof Dr. Pinard'ın yanında asistan olarak çalışarak 1891 yılında tamamladı. Paris'teki deneyimlerini iki kitap haline getirdi. "Doğum Tarihi" adlı kitabı, Türkiye'de doğumla ilgili ilk çağdaş eser olarak tanınır.
Paris'teki öğreniminin ardından yurda döndüğünde rütbesi generalliğe yükseltilen Besim Ömer, bir doğum kliniği açmak için defalarca talepte bulunduysa da II. Abdülhamit tarafından reddedildi. 1892'de saraydan gizlice bir doğum kliniği açtı. Mekteb-i Tıbbiye yakınındaki üç odalı küçük bina ülkenin ilk doğum kliniğidir ve bu doğumhane 17 yıl hizmet verdikten sonra terk edilmiş ve Kadırga'daki daha büyük bir binaya taşınmıştır.
1895 yılında Ebe Okulu'nda öğretmen oldu. Ebelik alanında ilk kitaplar olan "Doğurduktan Sonra", "Ebe Hanımlara Öğütlerim" ve "Ebelik" adlı kitapları yayımlayarak çağdaş ebeliğin ülkedeki kurucusu oldu.
1899 yılında Doğum Kliniği Şefi oldu. II. Meşrutiyet ilan edildiğinde (1908) rütbesi albaylığa indirildi ama halk arasında "Paşa" olarak anılmaya devam etti.
Hemşireliği Avrupa'daki gelişimini izleyen Besim Ömer Paşa, Türkiye'de kadınların çalışmasına ve meslek gereği dahi olsa erkeğe el sürmelerine engel olan anlayışın karşısında durarak Japonya'da ilk defa kadın hastabakıcı yetiştirilmesinde uygulanan yöntemi İstanbul'da uyguladı. 1911 yılında İstanbul'un en tanınmış ailelerinin kızlarını, derslerini kendisinin yürüttüğü Gönüllü Hastabakıcılık Kursu'na çağırdı. 6 aylık kurs gören Müslüman Türk kadınları, ilk defa yaralı askerlerin bakımına katılabildiler.
1912 yılında Titanik gemisine Avrupa bilet almış, fakat kötü hava koşulları nedeniyle gemiye binememiştir.
1913-1914 yıllarında halktan kadınlara hastabakıcılık kurslara açtı. Bu kurslarda 300 kadar hasta bakıcı yetişti. Çoğu I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesi ve diğer cephelerde yaralanan askerlere baktılar. Besim Ömer Paşa, Çanakkale Savaşı sırasında Kızılay Genel Müdürlüğü yaptı.
1917 yılında Darülfünun'a "Emîn" (rektör) seçildi. 1922 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'ye bir grup kız öğrenciyi kayıt ettirerek Türkiye'nin ilk kadın doktorlarının yetişmesine önayak oldu. 1928 yılında mezun olan 6 öğrenci; Dr. Suat Rasim, Dr. Fitnat Celal ve Dr. İffet Naim, Dr. Sabiha Süleyman, Dr. Hamdiye Abdürrahim, Dr. Müfide Kazım Hanımlar idi. 1933'teki üniversite reformu sırasında üniversite kadrosunun dışında kaldı.
1921 ile 1924 yılları arasında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası büyük üstatlığı yapmıştır.
V. ve VI. Dönem Bilecik Milletvekilliği yapmıştır.

19 Mart 1940 günü Ankara'da öldü.

1888 Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne'de Fenni Kıbâle muallimi (Tıp fakültesinde bilimsel doğum profesörü)
1895 Ek görev olarak Ebeler Okulunda ebeler muallimi
1898 Ek görev olarak Seririyat-ı Viladiye muallimi (Doğum kliniği)
1910 Tıp Fakültesi Reisi (Dekan)
1912 Sıhhat Umum Müdürü
1914 Tıp Fakültesi Reisi
1915 Darülfünun Emini (Üniversite Rektörü-İlk rektör)
1935 V. Dönem Bilecik Milletvekili

Kitapları ve verdiği eğitimler ile modern ebeliğin kurumsallaşmasında büyük rol oynamıştır. Ebelere verdiği önem nedeni ile bir dönem "ebelerin ebesi" adı ile anıldı. Tıp Fakültesinde verdiği dersler ile binlerce doktorun yetişmesinde katkısı oldu.
Sürekli yayınladığı "Nevsâl-i Âfiyet" yıllıkları ile tıbbi yayıncılığı başlatmış oldu.
Toplum sağlığı ve koruyucu hekimlik kavramlarına önem veren ilk bilim insanıdır. Veremle Mücadele Cemiyeti, Türk Tıp Tarihi Kurumu, Himaye-i Etfâl Cemiyeti (bugünkü Çocuk Esirgeme Kurumu), Süt Damlası, Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti(Kızılay) kadınlar kolu gibi pek çok sivil toplum kuruluşunun ya kurucularındandı ya da ilk Genel Başkanları olmuştu.
400'den fazla bilimsel makalesi yayınlandı, 70'ten fazla kitap yazdı, çeşitli gazete ve dergilerde sürekli yazıları çıktı.

Sıhhatnüma-i İzdivaç (1891)
Sıhhatnüma-i Tenasül (1891)
Sıhhatnüma-i Etfal (1885)
Sıhhatnüma-i Aile (1886)
Sıhhatnüma-i Nevzat yahut Beşik-Kundak-Emzik (1894)
Tabib-i Etfal (Fransızcadan tercüme) (1896)
Tenasül (1889)
Ukm-ı İnanet (1888)
Zayıf ve Vakitsiz Doğan Çocuklara Takayyüd (1886)
İpnotizma-Manyetizma (1889)
Mukeyyifat ve Müskirattan Tütün (1886)
Müskirat (1887)
Afyon ve Esrar (1887)
Deniz Banyoları (1890)
Şişmanlık ve Zayıflık (1885)
Gözlerin Hıfz-ı Sıhhati (1886)
Dişlerin Hıfz-ı Sıhhati (1883)
Su (1883)
Kendini Bil (1894)
Midenin Hıfz-ı Sıhhati (1892)
Çocuklara Aş (1898)
İdadiler için Hıfz-ı Sıhhat (1914)
Veba (1886)
Yalova Kaplıcası (1901)
Fransa Mont Dore Kaplıcası (1928)
Irzahane (1903)
Doğururken ve Doğurduktan Sonra (1904)
Küçük Çocuklara Vefeyat Kesreti (1906)
Çocuk Sıhhati Serisi (6 kitap)
Nevsal-i Afiyet Birinci Sene (1899)
Nevsal-i Afiyet Salname-i Tıbbi (1900)
Nevsal-i Afiyet Salname-i Tıbbi (1904)
Nevsal-i Afiyet Salname-i Tıbbi (1906)
Emraz-ı Nisa (1898)
Hastabakıcılık Dersleri (1915)
Ebelik Dersleri (1928)
İlk İmdad ve Muavenet (1918)
Yüz Yıl Yaşamak (1927)
Fen ve İzdivaç (1924)
Güç Doğum (1933)
Kısırlık (1931)
Doğum Tarihi (1932)
Üzüm ve Üzümle Tedavi (1933)
Gençliği Koruma, Çok Yaşama (1934)

Peyami Safa': Besim Ömer Akalın6 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bey, Türkçede erkeklerin kullandığı sanlardan birisidir. Diğerleri ise efendi, ağa, efe, çelebi, ağabey, amca, dayıdır. Eski Türkçedeki biçimi beg idi.

Orta Asya Türk devletlerinin ve Orta Çağ sonlarındaki Anadolu Türkmen beyliklerinin yöneticilerine verilen san. İlk Osmanlı hükümdarları olan Osman Gazi ile Orhan Gazi birer bey idiler.
Balkanlar'daki Osmanlı yayılmasının öncüsü konumundaki uçların yöneticileri bey sıfatını taşıyorlardı: Uç beyleri.
Osmanlı idarî birimi olan sancakların yöneticileri bey sıfatını hâizdiler: Sancak beyleri.
Tımar sistemindeki toprak sahiplerine verilen isim.
Sancakların oluşturduğu beylerbeyliklerin yöneticisi olan kişinin sıfatı: Beylerbeyi.
1843 yılından Cumhuriyet'in kurulmasına kadar binbaşı ile miralay (albay) rütbesi arasındaki derecelere sahip subayların sıfatı.

Bigalı Mehmet Çavuş (1878 - 3 Şubat 1964), Türk asker.
I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesinde çavuş rütbesiyle Osmanlı ordusunda görev yaptı. 4 Mart 1915 tarihinde İngiliz birliklerinin çıkarma yaptığı Sed­dülbahir Kalesi önünde gösterdiği kahramanlıkla literatüre gir­di.
Çatışma sıra­sında tüfeği tutukluk yapınca, düşmana taş atarak savaşı sürdüren Mehmet Çavuş, bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmış; 20 ölü, 25 yaralı zayiat veren İngiliz güçleri çekilmek zorunda kalmıştı.  Osmanlı ve Türk askeri için kullanılan “Mehmetçik"  ifadesinin onun adından geldiği düşünülür.

1878'de Bulgaristan'ın Filibe kentinde doğdu. 93 Harbi'nin gerçekleştiği sırada Mehmet'in ailesi Anadolu'ya göç etti ve Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Çanakkale'nin Biga Bahçeli köyüne yerleşti. Mehmet, Balkan Savaşları'na katılmak için gönüllü oldu.

Mehmet Çavuş, Seddülbahir Kalesi ve Gelibolu Yarımadası'nda gerçekleşen Çanakkale Savaşı(1915-1916)'ndaki topçu birliklerine katıldı. Burada Britanya Ordusu ile savaştı.
4 Mart 1915'te (yerel saatle 14.45'te), beş dretnot ve İtilaf Devletleri'ne ait yedi torpido botundan bir filoyu (Seddülbahir) bombaladı. Seddülbahir'deki üç tekneye, askeri kuvvetlerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçişini sağlamak ve Osmanlı surlarını ele geçirmek üzere mitralyöz ve bir zırhlıdan altmış asker indirdiler. Seddülbahir'deki topçu bataryalarının Osmanlılar tarafından boşaltılmasına rağmen, Bigalı Mehmet Çavuş liderliğindeki bir ekip Seddülbahir Hisarı'na konuşlandırıldı. Bölgenin savunmasından sorumlu Albay Halil Sami tarafından yönetilen 10. bölük, 3. tabur, 27. Alay'ın bir parçası olarak yer aldı. 30 Türk askerini tüfek ve el bombası ile silahlandırdı. Üç saat süren şiddetli savaş sırasında Türkler, kaledeki konumlarını sürekli olarak değiştirdiler. Bu taktik sayesinde Müttefik birlikleri iniş gerçekleştiremedi.
Savaş sırasında Mehmet Çavuş'un tüfek namlusu parçalara ayrıldı, bu yüzden kırık tüfeğini düşmana fırlattı ve bunun yerine onlara taşlarla saldırmaya başladı. Bu saldırısı sonrası başından ve sağ göğsünden yaralandı. Mehmet Çavuş'un yoldaşları onu fark ettiklerinde düşmanları üzerine ateş açtılar. Sonunda karaya inmeyi başaran Müttefik birlikleri, Türkler tarafından başlatılan bir kılıç süngüsü baskısının ardından zırhlılarına geri çekilmek zorunda kaldı. O günün akşamında Osmanlı askerleri arasında 6 ölü, 13 yaralı vardı.
Haraptepe 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale surlarının komutanı Cevat Çobanlı'ya bir rapor gönderdi ve Mehmet Çavuş'un madalya ile ödüllendirmesini istedi. Başkomutan Yardımcısı Enver Paşa, Çanakkale'deki askerî hastaneyi ziyaret ettiği sırada Mehmet Çavuş'u Harp Madalyası ile ödüllendirdi.
Mehmet Çavuş, tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cepheye döndü ve Arıburnu'nda savaştı. 25 Nisan 1915'teki çıkarma sıra­sında 27. Alay'la birlikte düşma­nı karşılayan ilk askerler arasında bulundu. Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanan Mehmet Çavuş, düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmayı sürdürdü.

Orduda toplam 16 yıl görev yapan Mehmet Çavuş, savaştan sonra  Çanakkale'nin Biga ilçesinde mütevazı bir hayat yaşadı; para için değil, ülkesi için savaştığını söyleyerek mali yardımı reddetti. 3 Şubat 1964'te 86 yaşında öldü ve karısının köyündeki mezarının yanına gömüldü.

Bigalı Mehmet Çavuş, bir kahraman olarak hatırlanmaktadır. 2001 yılında Çanakkale Boğaz Komutanı'nın Emir Astsubayı Ekrem Boz'un teşviki ve Çanakkale Turizm Tanıtma Derneği'nin gayretleriyle 2001 yılında Bahçeli Köyü'nde anma töreni düzenlenmiştir. Aynı yıl  köy kahvesinde “Bigalı Mehmet Çavuş” köşesi oluşturuldu.
2015'te anıt-mezara dönüştürülen mezarı bazı üst düzey askeri subaylar ve yerel siyasetçiler tarafından saygılarını göstermek için ziyaret edilmektedir.
Hatırası, 2015 yılında eski köy okulunun restore edilmesi ile kurulan "Bigalı Mehmet Çavuş Sanat Galerisi"nde yaşatılır. Kahramanlığından ötürü kazandığı madalya da bu galeride sergilenmektedir.

Bigalı Mehmet Çavuş Belgeseli, 6 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2021

Bilardo, bir spor çeşididir ve ıstaka adı verilen sopalar, bilardo topları ve bilardo masası ile oynanan pek çok oyun türünün ortak ismidir.
Bilardo oyunları üç ana türe ayrılır;

Karambol bilardo, deliksiz bilardo masalarında oynan bilardo türüdür. Serbest, balkline, tek bant, üç bant, dört top ve artistik bilardo olmak üzere altı farklı çeşidi vardır. En bilineni üç bant bilardodur.
Amerikan bilardo (veya pool), altı deliğe sahip bilardo masalarında oynanan bilardo türüdür. Dünyada en çok oynanan bilardo oyunu sekiz toplu Amerikan bilardosudur. Bunun yanında yeni, dokuz ve on toptan oluşan bilardo oyunları da vardır. Bilardo denildiğinde genelde Amerikan bilardo kastedilir.
Snooker, 22 topla oynanan, Britanya'da popüler olan bir bilardo türüdür. Oyunun amacı çuha kaplı masadaki topları isteka kullanarak masanın her köşesinde dört tane ve uzun kenarın ortasında iki tane olmak üzere 6 tane deliğe belli kurallara ve sıralamaya bağlı kalarak sokmaktır.
Bilardonun geçmişi 15. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bilardo meraklıları arasında Mozart, XIV. Louis, Marie Antoinette, Immanuel Kant, Napoleon, Abraham Lincoln, Mark Twain, George Washington, Charles Dickens, Theodore Roosevelt gibi isimler bulunmaktadır.

1340'larda açık havada oynanan ve kroketi anımsatan bilardo benzeri bir oyun oynanıyordu. Fransa Kralı XI. Louis (1461–1483) bilinen ilk kapalı alanda oynanan bilardo masasına sahipti. XIV. Louis, oyunu daha da geliştirip popüler hale getirdi ve Fransız soyluları arasında oyun hızla yayıldı. Norfolk Dükü'nün mülkiyetini içeren 1588 tarihli bir envanterde, "yeşil bir kumaşla kaplı bir bilardo tahtası ... üç bilardo çubuğu ve 11 yvery topu" yer alıyordu. Bilardo o kadar büyüdü ki, 1727'ye gelindiğinde hemen hemen her Paris kafesinde oynanmaya başlandı. İngiltere'de, üst tabaka için çok popüler bir aktiviteye dönüştü.
Başlangıçta istekalar toplara vurmak yerine itmek için kullanılıyordu. Bugün bilindiği şekliyle ayaksız, düz isteka 1800 civarında geliştirildi. Oyunun çekiciliğini artırmak amacıyla bantlar topun geri sekmesini sağlayacak maddelerle doldurulmaya başlandı. İlk toplar ahşap ve kilden yapılıyordu ancak zenginler fildişi kullanmayı tercih ediyordu.
Kroket benzeri ilk oyunlar karambol bilardo kategorisinin gelişmesine yol açtı.
Amerika Birleşik Devletleri'nde bilardo bir süreliğine popülerliğini yitirdi, ancak 1878 ile 1956 arasında çok popüler hale geldi. Bunun temel nedeni, askerlerin zihinlerini savaştan uzaklaştıran popüler bir eğlence haline gelmesiydi. Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda bilardo yeniden yok olmaya başladı. Oyunun yeniden popüler olmasını sağlayan şey 1961 yılında vizyona giren The Hustler filmiydi. Günümüzde bilardo iyi bilinen bir oyundur ve farklı beceri seviyelerinde birçok oyuncuya sahiptir.
Bilardo en azından 1893 yılından beri spor olarak kabul edilmektedir.

Bilardo esasen delikli masa ve karambol olmak üzere 2'ye ayrılır.
Temel karambol bilardo oyunları serbest, balkline ve üç bant bilardodur. Hepsi deliksiz bir masada üç topla oynanır. Temel amaç oyuncunun topuyla diğer iki topu vurmaya çalışmasıdır.
Delikli bir masada oynana bilardo oyunlarının en popülerleri Amerikan bilardo ve snooker'dır. Diğer bir bilardo oyunu olan İngiliz bilardo, karambol bilardonun bazı özelliklerine sahiptir. İngiliz bilardo, 20. yüzyılın başında balkline ile birlikte en popüler iki bilardo oyunundan biriydi ve bugün İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde hala keyifle oynanmaktadır. Diğer bir delikli masa oyunu olan Rus piramidi ve kaisa gibi oyunlar eski Doğu bloğunda hala popülerdir.

Kumaş kaplı ve deliksiz bilardo masalarında oynanan bir bilardo türüdür. En basit biçiminde oyunun amacı, kişinin kendi topuna istekasıyla vurarak topu hem rakibin topuna hem de kırmızı topa çarptırmaktır. Karambol bilardonun icat tarihi biraz belirsizdir ancak 18. yüzyıl Fransa'sına kadar uzandığı düşünülmektedir.

Serbest stilde topun herhangi bir banta çarpması gerekmez. Oyuncu kendi topunu diğer iki topa çarptırdığı anda sayı kazanılır.

Balkline bilardoda oyun masasına çeşitli sınırlar çizilir ve toplar bu sınırların dışına çıkarılmadan sayı almaya çalışılır.

Tek bant karambol 1860'ların sonlarında serbest bilardoya başka bir alternatif olarak ortaya çıktı. Tek bant bilardoda sayı kazanabilmek için vurulan topun 3. topa çarpmadan önce en az 1 banta çarpması gerekir.

Üç bant bilardoda sayı alabilmek için vurulan topun kırmızı topa çarpmadan önce en az 3 banta çarpması gerekir. Topun her seferinde farklı bir banta çarpması gerekmez.

Artistik bilardoda oyuncular, önceden belirlenmiş ve farklı zorluk derecelerine göre ayarlanmış 76 farklı atışı gerçekleştirmek için yarışır.

Pool olarak da bilinir. Altı delikten oluşan bilardo masası üzerinde oynan bilardo türüdür. Bilardonun bugüne kadar gelebilen ilk cepli bilardo çeşididir. Amaç bilardo toplarını masanın dört köşesinde ve tam ortasında bulunan deliklere sokmaktır.

Oyunda bir siyah, bir beyaz ve iki gruba ayrılmış 14 top bulunmaktadır. Düz olarak adlandırılan toplar 1-7 arasında, çizgili (pijamalı) olarak adlandırılan toplar 9-15 arasında numaralandırılmıştır. Siyah top ise 8 numaralıdır. Toplamda 16 tane top vardır.
Oyun, 2 kişi ya da 2 takım olarak ve bantlı veya bantsız olarak oynanabilir. Oyunun amacı oyuncunun kendi grubundaki tüm topları ve en son olarak da siyah topu deliklere sokmaya çalışmaktır.
Oyun, toplar dizildikten sonra beyaz topa masanın ilk çeyrek çizgisinden, oyuncunun seçtiği bir açıdan vurmasıyla başlar. Deliğe ilk giren top oyunu başlatan oyuncunun hangi grupla oynayacağını belirler, açılışta top düşmemesi halinde rakip oynayacağı grubu seçer, açılışta iki farklı gruba ait topların deliğe girmesi faul sayılmaz, giren toplar çıkartılmaz, gruplar seçilerek oyun rakibe geçer. Oyun başladıktan sonra oyuncu her vuruşta hangi topu hangi deliğe atacağını vuruş öncesinde deklare etmek zorundadır.
8 top bilardo en çok tercih edilen delikli bilardo çeşididir.

Yine, standart Amerikan Bilardo masasında oynanan bir oyundur. Kuralları hemen hemen aynıdır. Ancak bu oyunda sadece 1-9 arasındaki toplar kullanılır. Toplar, 1 numaralı top en önde ve 9 numaralı top tam ortada kalmak üzere diamond şeklinde 1 numaralı top açılış noktasında olacak şekilde birbirine yapışık olarak dizilir. Oyunun amacı, açılıştan sonra 1 numaralı toptan başlayarak sırayla gitmek ve en son 9 numaralı topu sokarak oyunu bitirmektir.

Straight pool veya 14+1 olarak da bilinir. Oyunda toplar gruba ayrılmaz ve oyuncu siyah top da dahil olmak üzere istediği bir topu deliğe sokabilir. Her top 1 puan değerindedir. Son topa gelindiğinde ise deliğe sokulan toplar tekrar dizilir ve oyun bu şekilde devam eder. Oyunda amaç belirlenen puana (genelde 100 veya 150) ulaşmaktır. Oyunculardan birisi belirlenen puana ulaşana kadar toplar sürekli olarak çıkarılır ve tekrar dizilir.

Bank pool olarak da bilinir. Tıpkı karambol bilardoda olduğu gibi beyaz topun deliğe sokulacak olan hedef topa çarpmadan önce en az bir banta çarpması gerekir.

22 topla oynanan, Britanya'da popüler olan bir bilardo türüdür. Oyunun amacı çuha kaplı masadaki topları isteka kullanarak masanın her köşesinde dört tane ve uzun kenarın ortasında iki tane olmak üzere 6 tane deliğe belli kurallara ve sıralamaya bağlı kalarak sokmaktır. Oyunun açılışında; bir adet "isteka topu" olarak anılan beyaz top (İngilizce: cue ball ), 15 tane kırmızı top ve bunlara ilaveten birer tane 6 farklı renkte top vardır.
Masa temizlendiğinde topların puanlarına ve cezalara göre rakibinden çok puan alan oyuncu o çerçeveyi (eli) kazanır. Oyun, önceden kararlaştırılan set sayısı kadar oynanır ve en çok seti kazanan oyuncu galip gelir.

Dünya Artistik Bilardo Şampiyonası
Dünya Snooker Şampiyonası
Dünya Profesyonel Bilardo ve Snooker Birliği
Snooker turnuvaları listesi
Türkiye Bilardo Federasyonu
Masters (snooker)
English Open (snooker)

Bilardo terimleri sözlüğü
(diamond system basics) 26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Binali Yıldırım (d. 20 Aralık 1955, Günalan, Gölova, Sivas), Türk siyasetçi ve mühendis, Türkiye'nin 27. ve son başbakanı, 28. Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı ve AK Parti'nin üçüncü Genel Başkanı. Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı görevine Mayıs 2016'da başladı. Başbakanlık görevinden önce 2002-2013 ve 2015-2016 yılları arasında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak görevlendirildi. Ayrıca 2014 ve 2015 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığını yaptı.
Yıldırım, 3 Kasım seçimlerinde AK Parti'nin İstanbul milletvekili seçilmeden önce 1994 ve 2000 yılları arasında İstanbul Deniz Otobüsleri'nde genel müdür olarak görev yaptı. Abdullah Gül tarafından kurulan 58. ve Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 59. hükûmetlerde Ulaştırma Bakanlığı'na getirilerek Marmaray ve Yüksek Hızlı Tren gibi birçok projeyi yönetti. 2004'teki Pamukova tren kazası sonrasında ağır eleştirilere maruz kaldı.
2013'te hükûmetteki görevinden ayrılan Yıldırım, 30 Mart seçimlerinde AK Parti'den İzmir'de belediye başkan adayı olsa da seçilemedi. Partisinde uygulanan üç dönem kuralından dolayı Haziran 2015 genel seçimlerine katılamadı ancak Kasım 2015'teki genel seçimlerde kuralın esnetilmesiyle tekrar meclise girdi ve 64. Hükûmet'te tekrar Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak yer aldı. Ahmet Davutoğlu'nun istifası üzerine Mayıs 2016'da yapılan olağanüstü kongrede partisinin genel başkanı seçilerek 65. Hükûmet'te başbakanlık görevine başladı. Başbakanlığının ilk aylarında ülkesinde bir darbe girişimi gerçekleşti.
2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunda başkanlık sisteminin kabulünden sonra 3. Adalet ve Kalkınma Partisi Olağanüstü Kongresi'nde istifa ederek AK Parti Genel Başkanlığından istifa etti ve yerine Erdoğan seçildi. Temmuz 2018'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi. Şubat 2019'da bu görevinden istifa ederek 31 Mart seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanı adayı oldu ancak seçilemedi. 23 Haziran 2019'da tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri için AK Parti'den tekrar aday gösterildi ancak yine seçilemedi.
12 Kasım 2021 tarihinde Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Aksakallılar Heyeti Başkanı olarak atandı.

Binali Yıldırım Kürt asıllı ve 20 Aralık 1955 tarihinde Dursun Bey ile Bahar Hanım'ın yedi çocuğundan ikincisi olarak o dönemde Sivas'ın Suşehri ilçesine bağlı bir bucak olan Gölova'nın Günalan köyünde doğdu. Çocukluğu Refahiye'nin Kayı köyünde geçti. Büyükleri Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinin Aktarla köyü kökenlidir. Arapçada "Ali'nin oğlu" anlamına gelen ismini (بن علي), ailesinin Alevi komşuları verdi. 16 yaşındayken 38 yaşındaki annesini kaybetti.

İlkokulu Kayı köyünde, orta öğrenimini 1970 yılında Piri Reis Ortaokulunda, lise öğrenimini 1973 yılında Kasımpaşa Lisesinde tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesinden mezun oldu ve aynı bölümde yüksek lisans yaptı. Akabinde 1978 ve 1993 yılları arasında Türkiye Gemi Genel Müdürlüğü ve Camialtı Tersanesi'nde çeşitli kademelerde yöneticilik yaptı. 1990 ve 1991 yılları arasında İsveç'te bulunan Uluslararası Denizcilik Örgütü'ne (IMO) ait Dünya Denizcilik Üniversitesi'nde (WMU) "denizde can ve mal güvenliği yönetimi" konusunda ihtisas eğitimi alan Yıldırım, bu eğitim sırasında toplam 6 ay İskandinavya ülkeleri ve Avrupa'da çeşitli ülke limanlarında denizcilik idaresi uzmanları ile birlikte incelemelerde bulundu.

Mezun olmasının ardından Binali Yıldırım, 1994 ve 2000 yılları arasında İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) Genel Müdürlüğü görevini sürdürdü. Bu görevi sırasında İstanbul'da toplu taşımacılığın denize kaydırılması yönünde projelere imza attı. Başta İstanbul-Yalova ve Bandırma hatlarının açılarak, Adnan Menderes ve Turgut Özal hızlı feribotlarının sefere konulması olmak üzere İstanbul'a kazandırılan toplam 29 iskele/terminal, 22 deniz otobüsü ve 4 feribotla İDO, önemli bir deniz taşımacılığı kurumu oldu. 1999 yılında deniz toplu taşımacılığı ve turizme katkılarından dolayı uluslararası "Skal Kulübü" tarafından verilen kalite ödülüne layık görüldü. Genel müdürlüğü döneminde deniz otobüslerindeki ve iskelelerdeki bazı büfelerin işletmesini akrabalarına verdiği ortaya çıktı. Recep Tayyip Erdoğan'dan sonraki Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından 2000 yılında görevden alındı.

İDO genel müdürlüğü döneminde Yıldırım, 1994 Türkiye yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilen ve görevini 1998 yılına kadar sürdüren Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir ilişki kurmuştur. 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan sosyal muhafazakâr Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AK Parti) katılarak kurucu üyeler arasında yer aldı. Sadece iki partinin seçim barajını aşabildiği 2002 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti İstanbul 1. Bölge milletvekili adayı oldu ve partisinin zaferiyle meclise girdi. 2007 Türkiye Genel Seçimlerinde memleketi Erzincan'dan AK Parti Milletvekili olarak tekrar meclise girdi. 2011 Türkiye Genel Seçimlerinde İzmir 1. Bölge Milletvekili olarak meclise girdi ve 3. kez milletvekili seçildi. Üç dönem kuralına takıldığı için Haziran 2015 Seçimlerine katılamadı. 1 Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimlerinde AK Parti İzmir 1. Bölge Milletvekili olarak meclise girdi.

Yıldırım, neredeyse kesintisiz 11 yıl Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak görev yaptığı için AK Parti'nin ''Değişmez Ulaştırma Bakanı'' olarak anılır. Ayrıca bu bakanlıkta en uzun süre kalan kişidir.
Yıldırım, Kasım 2002-Kasım 2011 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanı olarak görev yaptı. Üç dönem kuralına takıldığı için 3 ay süreliğine bu görevinden ayrıldı. 2011 yılı itibarıyla Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan hükûmetlerde Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanı olarak yer aldı. Kişisel websitesi'nde Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlığı döneminde 17,500 kilometre otoyol, 29 yeni havaalanı ve 1,213 kilometre yüksek hızlı tren hatları inşa edildiğini belirtilmiştir. Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulunduğu sürede 225 milyar liralık yatırım faaliyetlerinde bulunmuştur. Türkiye genelinde 24 bin 280 kilometre bölünmüş yol yapılmış ve otoyol çalışmaları hız kazanmıştır.
Yıldırım ayrıca YouTube'un kapanmasına yönelik yoğun eylemleri ile uluslararası kamuoyunda sansürü teşvik eden bir figür olarak dikkat çekti.

2003 yılı sonunda ülke genelindeki bölünmüş devlet ve il yolların toplam uzunluğu 4.387 km, otoyolların uzunluğu ise 1.714 km iken; 2013 yılı itibarıyla sırasıyla 16.420 km ve 530 km'lik yol inşasıyla bu uzunluklar sırasıyla 20.807 km ve 2.244 km'ye ulaştı. 1993 yılında inşası başlamış olan Bolu Dağı Tüneli ve 2000 yılında inşasına başlamış olan Nefise Akçelik Tüneli 2007'de tamamlandı, 2011'de ise 2016'da hizmete alınan Avrasya Tüneli ve 2015'te hizmete alınan Konak Tüneli'nin temelleri atıldı. 2003 ve 2014 yılları arasında devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel; otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel; tüm yollarda ise toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp tünel ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete girdi. 2003 ve 2013 yılları arasında toplam uzunluğu 114,2 km'yi bulan 1.608 köprü inşa edilirken, 609 köprünün bakım ve onarımı tamamlandı. 
2003 yılında hükûmet Türkiye'nin ilk Yüksek Hızlı Tren hizmetine başladı. Deneme seferi Yıldırım'ın da katılımıyla 4 Ocak 2004 tarihinde gerçekleştirildi. TCDD, trenlerini hızlandırma projesi kapsamında ilk etapta Ankara-İstanbul güzergâhında başlattığı yol yenileme çalışmalarını tamamladı. Yaklaşık 7 trilyon 500 milyar liraya mal olan çalışmalarda raylar yenilenirken, traversler ve makaslar değiştirildi. Elektrikli çeken araçların azami hızlarını artırmaya yönelik çalışmaların ardından lüks vagonlarla çalışacak trenlerin maksimum hızı 150 km/h kilometreye çıkarıldı. Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu 2014 yılında ulaşıma açıldı. Polatlı-Konya yüksek hızlı demiryolu'nun yapımı 2006 yılında başladı ve 2011 yılında bitirildi.
Marmaray projesi ile İstanbul'un Asya ve Avrupa yakaları denizaltından demiryoluyla birbirine bağlandı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Avrasya Tüneli ve Osmangazi Köprüsü yapılmış, birçok tünel projesi hayata geçirildi.

Yıldırım ''Türkiye'de Atıl Havaalanı kalmayacak'' ve “Havayolunu halkın yolu haline getireceğiz” sözleri ile havacılığın ilerlemesine yönelik çalışmaları başlattı. 26 olan aktif havalimanı sayısı bakanlığı döneminde 55'e, 34,4 milyon olan yolcu sayısını da 182 milyona çıkardı ve Türk havacılık sektörü dünya genelinde yüzde 5, Türkiye genelinde %15'lik büyüme gösterdi. Tokat, Kahramanmaraş, Sivas, Gaziantep ve Çanakkale illerinin havalimanları tekrar açıldı. İzmir'de Adnan Menderes Havalimanı adında uluslararası bir havalimanı 2006 yılında açıldı. Ayrıca 2014 yılında aynı havalimanına yapılan iç hatlar terminalinin açılışını Yıldırım yönetmiştir.
Yıldırım'ın bakanlık döneminde birçok yeni havalimanları açılmıştır. Ayrıca 2018 yılında açıldığında dünyanın en büyük havalimanı olacak İstanbul Havalimanı projesi hala devam etmektedir. Havacılık sektöründe gerçekleştirilen liberalleşmenin sonucunda pazara birçok özel havayolu şirketi girdi.

AK Parti'nin en önemli projelerinden biri sayılan gemi trafiğini rahatlatmak adına Karadeniz ile Ege Denizi'ni birbirine bağlayacak Kanal İstanbul adlı su yoludur. Projenin içeriği ve yeri uzun süre gizli tutulmuştur.
Proje başlangıçta Yıldırım'ın 2009'da fikir projesi olarak gündeme geldi. Resmi olarak Nisan 2011 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı. 2016 yılında Yıldırım, projeyle ile ilgili hazırlıkların büyük oranda bittiğini ve belirlenen beş farklı güzergâhtan birinin olacağını ifade etti. Yıldırım, proje hakkında "Birkaç güzergâh var. Bunlardan birisi olacağı kesin. Ama vatandaşın kumar oynamamasını tavsiye ederim." ifadelerini kullandı.
Kanal İstanbul dışında Yıldırım, Türkiye'deki suyolları ve feribot servisi sayısının artırılmasına başkanlık etti. 2013 ve 2014 yıllarında İzmir'e yeni Körfez ar

Bir Cumhuriyet Şarkısı, ilk Türk operası Özsoy'un bestelenme sürecini ve Türkiye'nin 1930'lu yıllardaki sanat politikasını konu alan 2024 yapımı film.
Filmde, 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye'yi ziyareti sebebiyle cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir opera yazılıp sahnelenmesi isteğini gerçekleştirmek üzere Ahmed Adnan Saygun tarafından Özsoy Operasının  27 günde bestelenişi ve sahnelenmesi anlatılmaktadır. Özsoy Operası'nın yazıldığı yıl kuruluşunun 10. yılı olan Türkiye İş Bankası'nın, bankanın 100. yılı kutlamaları kapsamında desteklediği filmin senaryosunu BKM Yazı Grubu yazmış; yönetmenliğini Yağız Alp Akaydın yapmıştır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel filmin senaryosunu 3 Mayıs 2025'te yaşamını yitiren DEM Parti İstanbul Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder'in yazdığı yönünde bir açıklama yapmıştır. Önder'in ricası üzerine Özel bu bilgiyi kendisinin vefatından sonra kamuoyuyla paylaşmıştır.
Hazırlık çalışmaları 1,5 yıl süren filmin çekimleri Musiki Muallim Mektebi, günümüzde Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nde yer alan Türk Ocağı Sahnesi gibi tarihsel mekânlarda yapıldı. Filmin  İstanbul galası 18 Ekim 2024 akşamı Zorlu PSM'de; Ankara galası, Özsoy Operası'nın 19 Haziran 1934'te ilk kez sahnelendiği  yer olan Türk Ocağı Sahnesi'nde  22 Ekim 2024'te; İzmir galası, Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde 24 Ekim 2024'te gerçekleşti. Film, 25 Ekim 2024'te vizyona girdi.

Salih Bademci - Ahmet Adnan Saygun
Ertan Saban - Mustafa Kemal Atatürk
Ahmet Rıfat Şungar - Münir Hayri Egeli
Birce Akalay - Nimet Vahide Hanım
Melis Sezen - Mediha Hanım
Şifanur Gül - Nükhet
Mehmet Özgür - Süleyman Bey
Burak Bilgili - Nurullah Şevket Taşkıran
Emre Karayel - Nuri Conker
Bensu Soral - Miti Kovaçeva
Okan Yalabık - Zeki Üngör

IMDb'de Bir Cumhuriyet Şarkısı

Birahane Darbesi (Almanca: Bürgerbräukellerputsch ya da Hitler-Ludendorff-Putsch ya da Hitlerputsch), Adolf Hitler, General Erich Ludendorff ve diğer Kampfbund liderleri tarafından Bavyera eyaletinin yönetimine el koymak amacıyla 8-9 Kasım 1923 tarihinde gerçekleştirdiği başarısız bir darbe girişimidir. Yaklaşık iki bin Nazi, şehir merkezindeki Feldherrnhalle'ye yürüdü, ancak bir polis kordonuyla karşı karşıya kaldılar, bu da 16 Nazi Partisi üyesi ve 4 polis memurunun ölümüyle sonuçlandı.
Çatışma sırasında yaralanan Hitler, hemen tutuklanmaktan kurtuldu ve kırsal kesimde güvenli bir yere götürüldü. İki gün sonra tutuklandı ve vatana ihanetle suçlandı. Hitler'in bu süreçte yakalanmak yerine intihar etmeyi tercih ettiği fakat sığındığı ev sahibi dostları tarafından ikna edilerek bundan vazgeçirildiği söylenir.
Darbeyle birlikte Hitler ilk kez Alman ulusunun dikkatini çekti ve dünyanın dört bir yanındaki gazetelerde manşetlere çıktı. Hitler, 24 gün süren yargılanmasında, tutuklanmasını, geniş çapta duyurulan ve kendi milliyetçi duygularını ulusa ifade etmesi için bir platform sağladı. Hitler vatana ihanetten suçlu bulundu ve Landsberg Hapishanesinde beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Burada mahkûm arkadaşları Emil Maurice ve Rudolf Hess'e Mein Kampf'ı dikte ettirdi. 20 Aralık 1924'te, yalnızca dokuz ay yatmış olan Hitler serbest bırakıldı. Hitler, serbest bırakıldıktan sonra, odağını devrim veya kuvvet yerine yasal yollardan gücü elde etmeye yöneldi ve buna göre taktiklerini değiştirerek Nazi propagandasını daha da geliştirdi.

20. yüzyılın başlarında, Güney Almanya'nın büyük şehirlerinin çoğunda, yüzlerce ve bazen binlerce insanın akşamları sosyalleşeceği, bira içeceği ve siyasi ve sosyal tartışmalara katıldığı bira salonları vardı. Bu tür bira salonları, ara sıra siyasi mitinglere de ev sahipliği yaptı. Münih'in en büyük bira salonlarından biri, darbenin başladığı yer haline gelen Bürgerbräukeller'di.
Birinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren Versay Antlaşması, Almanya'nın büyük bir Avrupa gücü olarak gerilemesine yol açtı. Dönemin birçok Almanı gibi, Alman Ordusunda savaşan ama o sırada hala Avusturya vatandaşlığına sahip olan Hitler, ülkenin kendi hükûmeti tarafından "arkadan bıçaklanması" ile anlaşmanın ihanet olduğuna inanıyordu. Özellikle de Alman Ordusu'nun sahada yenilmez olduğu düşünülüyordu. Yenilgiden dolayı Hitler, daha sonra "Kasım Suçluları" olarak adlandırılan sivil liderleri, Yahudileri ve Marksistleri günah keçisi yaptı.
Hitler savaştan sonra Münih'te orduda kaldı. Çeşitli "milli düşünce" kurslarına katıldı. Bavyera Ordusu Eğitim ve Propaganda Dairesi tarafından, Hitler'in ajan olduğu Yüzbaşı Karl Mayr tarafından organize edildi. Yüzbaşı Mayr, o zamanlar bir ordu Gefreiter (onbaşını eşdeğeri değil, özel bir er sınıfı) ve Birinci Sınıf Demir Haç sahibi Hitler'e küçük Deutsche Arbeiterpartei'ye ("Alman İşçi Partisi", kısaltılmış şekilde DAP) sızmasını emretti. Hitler, 12 Eylül 1919'da Alman İşçi Partisi'ne katıldı. Çok geçmeden Alman İşçi Partisi'nin benimsediği ilkelerin birçoğuyla aynı fikirde olduğunu fark etti ve savaş sonrası Münih'te meydana gelen kaotik siyasi atmosferde partinin en üst görevine yükseldi. Anlaşmaya göre Hitler, Kampfbund adı verilen bir dizi Bavyera intikamcı "yurtsever dernek"in siyasi liderliğini üstlendi. Bu siyasi taban, Nazi Partisi'nin paramiliter kanadı olan yaklaşık 15.000 Sturmabteilung'u (SA, kelimenin tam anlamıyla "Fırtına Kıtası") kapsayacak şekilde genişledi.
26 Eylül 1923'te, bir kargaşa ve siyasi şiddet döneminin ardından, Bavyera Başbakanı Eugen von Knilling olağanüstü hal ilan etti ve Gustav Ritter von Kahr, devleti yönetmek için diktatörlük yetkileriyle Staatskomissar ("eyalet komiseri") olarak atandı. Von Kahr'a ek olarak, Bavyera eyaleti polis şefi Albay Hans Ritter von Seisser ve Reichswehr Generali Otto von Lossow bir iktidar üçlüsü oluşturdular. Bu yönetim, merkezî yönetimin ilettiği her tâlimatı yerine getirmiyordu. Özellikle Hitler'in yayın organının ve Nazilerin faaliyetlerinin durdurulmasına yönelik emirler uygulanmıyordu.
Hitler, 27 Eylül 1923'ten itibaren 14 kitlesel toplantı yapacağını duyurdu. Olası aksaklıktan korkan Kahr'ın ilk eylemlerinden biri, ilan edilen toplantıları yasaklamak ve Hitler'i harekete geçmemesi için baskı altına almak oldu. Kampfbund'daki diğer liderlerle birlikte Naziler, Berlin'e yürümeleri ve iktidarı ele geçirmeleri gerektiğini, yoksa takipçilerinin komünistlere yöneleceğini hissettiler. Hitler, Kahr ve üçlüsünün desteğini kazanmak amacıyla Birinci Dünya Savaşı generali Erich Ludendorff'un yardımına başvurdu. Ancak Kahr'ın, Seisser ve Lossow ile Hitler'siz milliyetçi bir diktatörlük kurmak için kendi planı vardı.

Darbe, Benito Mussolini'nin Roma'daki başarılı yürüyüşünden ilham aldı. 22-29 Ekim 1923 tarihleri arasında Hitler ve arkadaşları Münih'i Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti hükûmetine karşı bir yürüyüş için bir üs olarak kullanmayı planladılar. Ancak koşullar İtalya'dakinden farklıydı. Hitler, Kahr'ın kendisini kontrol etmeye çalıştığını ve Berlin'deki hükûmete karşı harekete geçmeye hazır olmadığını anladı. Hitler, başarılı bir popüler ajitasyon ve destek almak için kritik bir anı yakalamak istedi. Meseleleri kendi eline almaya karar verdi. Hitler, Sturmabteilung'un büyük bir müfrezesiyle birlikte Kahr'ın 3.000 kişinin önünde konuşma yaptığı Bürgerbräukeller'e yürüdü.
8 Kasım 1923 akşamı Münih ticaret örgütlerinin, Bürgerbräukeller isimli birahanede düzenlediği gecede konuşma yapmakta olan von Kahr ve orada bulunan yönetim ekibi, Adolf Hitler ve ona bağlı 603 kişilik silahlı Sturmabteilung müfrezesinin müdahalesiyle rehin duruma düştüler. Birahanenin etrafı sarıldı ve oditoryuma bir makineli tüfek yerleştirildi. Hitler, ortakları Hermann Göring, Alfred Rosenberg, Rudolf Hess, Ernst Hanfstaengl, Ulrich Graf, Johann Aigner, Adolf Lenk, Max Amann, Max Erwin von Scheubner-Richter, Wilhelm Adam, Robert Wagner ve diğerleri (toplamda 20 kadar) ile çevrili, kalabalık oditoryumda ilerledi. Kalabalığın arasından duyulamayan Hitler tavana bir el ateş etti ve bir sandalyeye atlayarak bağırdı: "Nasyonal devrim patlak verdi! Salonun etrafı altı yüz adamla çevrili. Kimsenin çıkmasına izin yok." Bavyera hükûmetinin görevden alındığını belirterek devam etti ve Ludendorff ile yeni bir hükûmetin kurulduğunu ilan etti.
Hess, Lenk ve Graf'ın eşlik ettiği Adolf Hitler, Kahr, Seisser ve Lossow üçlüsünü silah zoruyla bitişikteki bir odaya alınmasını emretti ve onlardan darbeyi desteklemelerini ve kendilerine atadığı hükûmet pozisyonlarını kabul etmelerini istedi. Hitler birkaç gün önce Lossow'a darbe girişiminde bulunmayacağına söz vermişti ama şimdi onlardan hemen bir onay yanıtı alacağını düşünerek Kahr'dan Bavyera Naibi konumunu kabul etmesini istedi. Kahr, özellikle oditoryumdan ağır koruma altında alındığı için iş birliği yapmasının beklenemeyeceği yanıtını verdi.
Heinz Pernet, Johann Aigne ve Scheubner-Richter, Almanların I. Dünya Savaşı'ndaki meşhur komutanı Erich Ludendorff'u almak için gönderildi. Nazilere itibar kazandırmak için kişisel prestijinden yararlanılıyordu. Hermann Kriebel, bir başka birahane olan Löwenbräukeller'de Bund Reichskriegsflagge'ı ile bekleyen Ernst Röhm'ü mutfaktan telefonla aradı ve kendisine şehirdeki önemli binalara el koyması emredildi. Aynı zamanda, Gerhard Rossbach yönetimindeki ortak komplocular, yakındaki bir piyade subayı okulunun öğrencilerini başka hedeflere ulaşmak için harekete geçirdi.
Hitler Kahr'dan rahatsız oldu ve Ernst Pöhner, Friedrich Weber ve Hermann Kriebel'i yerine gelmeleri için yanına çağırdı. Rudolf Hess ve Adolf Lenk'in yanındaki oditoryuma döndü. Göring bir konuşma yaptı ve eylemin polise ve Reichswehr'e değil, "Berlin Yahudi hükûmetine ve 1918 Kasım suçlularına" yönelik olduğunu belirtti. Münih Üniversitesi'nde modern tarih ve siyaset bilimi profesörü ve Kahr'ın destekçisi olan Dr. Karl Alexander von Mueller bir görgü tanığıydı. Şöyle söyledi:

Kalabalığın tavrının birkaç dakika, neredeyse birkaç saniye içinde böylesine değiştiğini ömrüm boyunca hatırlamıyorum... Hitler, birkaç cümleyle, bir eldivenin içini dışına çevirir gibi, onları alt üst etmişti. Neredeyse hokus pokus ya da sihir gibi bir yanı vardı.
Hitler konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı: "Dışarıda Kahr, Lossow ve Seisser var. Bir karara varmak için çok uğraşıyorlar. Onların arkasında duracağınızı söyleyebilir miyim?"

Salondaki kalabalık, Hitler'i onaylayarak yüksek sesle destekledi. Hitler konuşmasını şöyle bitirdi:

Bizi motive eden şeyin ne kibir ne de kişisel çıkar olduğunu görebilirsiniz, sadece Alman Anavatanımız için bu vahim onbirinci saatte savaşa katılmaya yönelik yakıcı bir arzu olduğunu görebilirsiniz... Size söyleyebileceğim son bir şey var. Ya Alman devrimi bu gece başlayacak ya da şafakta hepimiz öleceğiz!
Hitler, triumvirlerin kaldığı antreye geri döndü ve kulakları sağır eden bir alkış aldı. Geri dönerken Göring ve Hess'e Eugen von Knilling'i ve Bavyera hükûmetinin diğer yedi üyesini gözaltına almalarını emretti.
Hitler'in konuşması sırasında, Pöhner, Weber ve Kriebel uzlaştırıcı bir şekilde üçlü yönetimi darbeye destek vermeleri için ikna etmeye çalışıyorlardı. Odadaki atmosfer hafiflemişti ama Kahr direnmeye devam etti. Ludendorff saat 21:00'den biraz önce geldi ve bekleme odasında görüldü, Lossow ve Seisser'a odaklandı, görev duygularına hitap etti. Sonunda, üçlü isteksizce pes ettiler
Hitler, Ludendorff ve diğerleri, ana salondaki podyuma döndüler, burada konuşmalar yaptılar ve el sıkıştılar. Kalabalığın daha sonra salonu terk etmesine izin verildi. Bir taktik hatayla Hitler, kısa bir süre sonra başka bir yerde bir krizle başa çıkmak için Bürgerbräukeller'den ayrılmaya karar verdi. Ludendorff 22:30 civarında Kahr ve arkadaşlarını serbest bıraktı.

Geceye hükûmet yetkilileri, silahlı kuvvetler, polis birimleri ve sadakatlerinin nerede olduğuna karar veren bireyler arasında kafa karışıklığı ve huzursuzluk damgasını vurdu. Kampfbund'un birimleri, kendilerini gizli depolardan silahlandırmak ve binala

Birinci Anafartalar Muharebesi, Gelibolu'daki Müttefik Kuvvetleri'ne ulaşan takviye kuvvetleri ile gerçekleşen Suvla Koyu çıkarması ardından bu birliklerle Osmanlı kuvvetleri arasında 9 Ağustos 1915 tarihinde gerçekleşen muharebelerdir.

İtilaf Devletleri'nin Gelibolu Harekâtı, Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'a donanma ile ulaşarak Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak amacını taşıyordu. Ancak 1915 yılının Mart ayında, bu görev için organize edilen Birleşik Donanma'nın, Osmanlı kıyı topçusu tarafından püskürtülmesi üzerine Gelibolu Yarımadası'nın bir kara harekâtıyla işgal edilmesi, bu yolla Osmanlı topçu bataryalarının etkisiz hale getirilerek donanmaya yol açılmasını amaçlayan bir işgal planı uygulamaya konulmuştur. 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası'nın güney ve güney batı sahillerine yapılan çıkarmalarla Müttefik kara harekâtı başlatılmıştı. 1915 yılının Mayıs ayı sonlarına kadar Müttefik kuvvetlerin giriştiği taarruzlar boyunca Osmanlı savunma hatları, birkaç yüz metre gerilemişse de direnmeyi başarmış, Müttefik ileri harekâtını ağır kayıplara uğratarak durdurmayı başarmıştı.
Gelibolu Yarımadasının işgaliyle görevli Müttefik kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, kilitlenen cepheleri açmak için takviye gönderilen birliklerin bir bölümüyle Suvla Koyu'nda bir çıkarma yapmak, bir kısmıyla takviye ettiği Anzak 2. Tümeni ile taarruz etmeyi planlamıştır. Her iki harekâtın da 6 Ağustos 1915 gecesi yapılması planlanmıştı.
Suvla Koyu'na çıkan İngiliz birlikleri ise 8 Ağustos akşamına kadar kayda değer bir ilerleme yapmamışlardır.
Anzak 2. Tümeni'ne verilen görev, Kocaçimen Tepesi – Besim Tepe – Conk Bayırı - Düztepe hattının işgal edilmesidir. Tümen, bu sırtlara iki kola ayrılarak taarruz edecektir. 6 Ağustos akşamı ilerleyen Anzak kolları, Osmanlı gözcü postaları tarafından yer yer ateş altına alınmıştı. Bu silah sesleri Osmanlı karargâhlarını harekete geçirmiştir. Hızla bölgeye akan takviye birlikleri gün doğarken, zaten gece boyu Osmanlı direnişi karşısında yıpranan Anzak ileri hareketini bütün bütün durdurmuştur. 8 Ağustos 1915 akşamına kadar özellikle Conk Bayırı sırtlarında sert ve kanlı çatışmalar olmuş, Osmanlı savunması bu sırtları elde tutmayı başarmıştır.

Bölgeye ulaşıp mevzilere giren 9. ve 4. Tümenlerle Kocaçimen Tepesi – Anafartalar hattında, müttefik saldırıları durdurulmuş, cephe tutulmuştu. Ancak daha kuzeyde Suvla Koyu'na çıkmış olan İngiliz 9. Kolordusu karşısında Yarbay Wilmer komutasında üç taburluk bir kuvvet vardır. 5. Ordu komutanı Mareşal Liman von Sanders, Saros Grup Komutanı Albay Fevzi Bey'e, emrindeki 7. ve 12. tümenlerle Anafartalar bölgesine hareket etme emri vermiştir. Emre göre Albay Fevzi Bey, derhal taarruz edecekti. Mareşal Sanders, Albay Fevzi Bey'i Anafartalar Grup Komutanı olarak atamış, Kocaçimen Tepesi – Conk Bayır hattındaki Osmanlı kuvvetleri komutanı Yarbay Cemil Bey'i ve Yarbay Wilmer'i onun komutası altına vermiştir. Albay Fevzi Bey'in 7. ve 12. Tümenlerinin Anafartalar bölgesine ulaşması ve taarruz için yayılması 8 Ağustos akşam saatlerini bulmuştur. General Sanders, Albay Fevzi Bey'e derhal taarruz edilmesi emri vermiştir. Albay Fevzi Bey, 7. Tümen komutanı Albay Halil Bey ve 12. Tümen komutanı Yarbay Selahattin Bey'le görüştükten sonra bu emri uygulamamaya, birlikleri gün doğarken taarruza kaldırmaya karar vermiştir. Her üç Osmanlı komutanı da daha önceki çarpışmalarda uzun bir yürüyüşün hemen ardından, dinlenmeden, hele hele gece karanlığında girişilen taarruzların hem sonuç getirmediğini hem de askerin kırılmasına yol açtığını bilmektedirler. Mareşal Sanders, emrine uymadığını öğrenir öğrenmez 8 Ağustos akşamı Albay Fevzi Bey'i görevden almıştır. Aynı gece saat 21:45'te Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa'ya telefonla, emrindeki 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal Bey'in Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandığı bildirilmiştir. Mustafa Kemal Bey, kendi tümeninin komutasını Yarbay Şefik Bey'e teslim ederek at sırtında iki buçuk saatlik bir yolculuğun ardından yeni karargâhına, Çamlıtekke'ye 01:30 dolaylarında ulaşmıştır. O saatlerde 7. ve 12. tümenler, bölgeye tam mevcuduyla ulaşmış ve taarruz hazırlıklarını tamamlamışlardır. Taarruz hazırlıklarının tamamlanmış olduğunu gören Mustafa Kemal Bey, Kocaçimen Tepesi ve Conk Bayırı'nda savunmada kalmak, her iki Anafartalar sırtlarından ise taarruz etmek kararındadır.
Albay Mustafa Kemal Bey, elindeki kuvvetlerin bir kısmını ihtiyata ayırmamış, tüm kuvvetleriyle taarruz etmiştir. Emrindeki, Yarbay Selahattin Adil Bey komutasındaki 12. Tümen Mestantepe, Albay Halil Bey komutasındaki 7. Tümen ise Damakçılık bayırı yönünde taarruz edip bu bölgeleri işgal edecektir. Böylece Anafartalar bölgesi güven altına alınmış ve sahile çıkan İngiliz 9. Kolordusu ile taarruzda olan 2. Anzak Tümeni'nin bağlantısı kesilecektir. Taarruza katılan kuvvet 16.000 kişilik bir kuvvettir. Yarbay Wilmer'in kuvvetleriyle birlikte Anafartalar bölgesindeki Osmanlı kuvvetleri 19.000'dir. 7. Tümen eksik kadroludur. Mareşal Sanders'in emriyle bir alayını Saros'ta bırakmıştır.

Kocaçimen Tepesi – Conk Bayırı sırtlarında kanlı çatışmaların sürdüğü 7-8 Ağustos günlerinde çıkarma bölgesi Suvla Koyu sakindir. Çıkarmanın ikinci günü İngiliz 9. Kolordusu'nun 10. ve 11. tümenleri sahile çıkmıştı. Askerler denize giriyor ve güneşleniyorlardı. Her iki tümen komutanı da topçu bataryalarının sahile çıkıp mevzi almasını beklemekte, genel bir taarruzu 9 Ağustos sabahı için planlamaktadırlar. Tam da Mareşal Sanders'in geciken taarruzuyla aynı saatlerde.
Müttefik kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, 8 Ağustos günü saat 16:30'da Suvla Koyu'na gelmiştir. Çıkarma tam olarak tamamlanmamış, Kolordu komutanı sahile inmeyip açıktaki bir gemide bulunmaktadır. Hamilton, taarruz için emir verememiştir, gün kavuşmak üzeredir. Çaresiz taarruzun bir gün sonra şafak vaktine ertelenmesine razı olmuştur.
General Hamilton ertesi sabah için yani 9 Ağustos 1915 sabahı için gerekli gördüğü emirleri vermiştir, 2 Anzak Tümeni, Kocaçimen Tepesi, Besim Tepe ve Conk Bayırı'na taarruz edecek, İngiliz 9. Kolordusu'nun 10. ve 11. Tümenleri ise Teketepe, Küçük Anafartalar ve Büyük Anafartalar tepelerini ele geçirecektir. Sahile çıkışı sabahın ilk saatlerinde tamamlanan 53. Tümen ise ihtiyatta tutulacaktır. 10. Tümene verilen görev Kavak Tepe, Tekke Tepe ve Küçük Anafartaların işgali, 11. Tümenin görevi ise Büyük Anafartalar'ın işgalidir. Suvla sahillerindeki İngiliz birlikleri, 32.000 mevcutlu bir kuvvettir.

Gerek Osmanlı kuvvetleri, gerekse de İngiliz kuvvetleri, 9 Ağustos 1915 sabahı ileri harekâta başladılar. İlk çatışmalar 15 km.lik cephenin kuzey taraflarında, saat 04.40 dolaylarında başladı. Osmanlı 12. Tümeninin 35. Alayı, İngiliz 10. Tümeninin 32. Tugayının ileri hattıyla karşılaştı. Tugayın iki taburu Tekke Tepe yönünde ilerlemekteydi. Tugayın bir taburu kayıptır, nerede olduğu bilinmiyor, bulunur bulunmaz bekleyen taburla birlikte harekâta katılacaktır. Tabur komutanlarından Albay Moore'un komuta ettiği İngiliz öncü bölüğü kısa sürede tepeden aşağı akan Osmanlı kolları arasında kuşatıldı. Sağ kalan tek subay, bir teğmen teslim olmuştur. 35. Alay ilerlemeyi sürdürerek Yususçuktepe'yi ele geçirdi. Aynı saatlerde sekiz taburlu İngiliz tugayı, Yarbay Wilmer'in iki taburunu geri atarak İsmailoğlu Tepesi'ni ele geçirmiştir. Önündeki İngiliz bozguna uğratarak ilerleyen Osmanlı 34. Alayı'nın üç taburu bu tepeye taarruza geçmiş ve saat 06:00 dolaylarında tepeyi süngü hücumuyla ele geçirmiştir.
Yusufçuktepe Müttefik topçusunun ateşi altına alındığında buradaki fundalıklarda yangın çıkmıştır. 32. Alay zorunlu olarak tepenin gerisine çekildi. Ancak rüzgarın yön değiştirmesiyle yangın, tepe eteklerindeki İngiliz birliklerine doğru ilerlemiştir. 32. Alay yeniden tepeye yerleşti. Her iki taraftan yaralılar bu ateşin içinde kaldılar.
Osmanlı 34. Alayı'nın yerleştiği İsmailoğlu Tepesi eteklerine Osmanlı topçusunun açtığı ateş, İngiliz taarruz kuvvetlerinin sol ucunda ani bir paniğe yol açmıştır. Osmanlı topçusunun ateşi ileri kaydırmasıyla 34. Alay, İngiliz hatlarının merkezine doğru taarruza geçmiştir. Üç ya da dört bölükten oluşan bir İngiliz kuvveti bu bölgede savunma düzenine geçtiyse de Osmanlı topçusunun ateşiyle silinmiştir.
Günün ilk yarısında Mestan Tepe işgal edilmiş, ancak yoğun donanma ateşi ve İngiliz takviyelerinin taarruzu sonucu boşaltılmak zorunda kalınmıştır.
Günün ilerleyen saatlerinde Müttefik komutanlığı, yedek olarak ayırdığı 53. Tümen'in iki tugayı ile Yusufçuktepe'ye dört kez yenilenen taarruzlarda bulunmuştur. Ağır kayıplara uğramasına kaşın 34. Alay bu tepeyi elde tutmayı başarmıştır.
Cephenin güney kesiminde Albay Halil Bey'in 7. Tümeni eksik kadrolu, iki alaylı bir tümendir. Alaylardan birini Saros'da bırakmıştır. Taarruza katılan alaylar, önceki aylarda Seddülbahir Cephesi’de savaşmış birliklerdir, dolayısıyla eratın en azından bir bölümünün ve subaylarının muharebe deneyimi vardır.
Her ne kadar önlerindeki İngiliz birliklerini geri atmayı başardılarsa da saat 10:00 dolaylarında ağır topçu ateşi altında durmak zorunda kaldılar. 20. Alay komutanı Yarbay Halit Bey, şehit düşmüş, 21. Alay komutanı Yarbay Yusuf Ziya Bey yaralanmıştır. Yarbay Halit Bey’in kaybı Osmanlı tarafı için ağırdır. Birinci Kirte Muharebesi’nde parlak bir komuta yeteneği sergilemişti.
Saat 09:00 dolaylarında cephenin tüm kuzey kesiminde inisiyatif Osmanlı kuvvetlerine geçmiştir. General Stopford, saat 12:00 dolaylarında ihtiyattaki 53. Tümeni ateş hattına sürerek, sahilde tutunmayı başarabilmiştir.
Osmanlı kayıpları 2.065 erat ve subaydır.
Akdeniz Yurtdışı Seferi Kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, İngiliz Savaş Bakanı Kitchener’e çektiği telgrafta, “Dün sabah Ece Limanı’ndan Büyük Anafarta’ya kadar olan bölgeyi zapt edemeyişimize yeterli bir neden bulamamaktayım.” demektedir.

Büyük Harbin Tarihi Çanakkale Gelibolu Askeri Harekâtı - General C.F.Aspinall - Oglander (General Ian Hamilton'un karargâh subaylarından)
Alçıtepe'den Anafartalar'a Çanakkale Kara Muharebeleri - Tun

Birinci Balkan Savaşı, 7 Ekim 1912-30 Mayıs 1913 tarihleri arasında gerçekleşen, Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı'ndan oluşan Balkan Birliği'nin Osmanlı Devleti'ne karşı başlattığı savaştır. Bu savaş ile Balkan devletleri, Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki topraklarının büyük bir bölümünü ele geçirmiştir. Bu savaş sonucunda Osmanlı Devleti Edirne ve Kırklareli'ye kadar olan Midye-Enez Hattı'nın batısındaki tüm topraklarını Balkan devletlerine vermek zorunda bırakılmıştır.

1878 tarihli Berlin Antlaşması'nda umduğunu bulamayan Bulgaristan, bağımsızlığını kazandıktan sonra Balkanlar'da etkin bir politika izlemeye başlamıştı. Bosna-Hersek'in ilhakı ise Sırbistan'ı aynı yönde bir politika izlemeye itti.
1912 yılında bu iki devletin çıkarlarının çatışmaması için Rusya, Bulgaristan ve Sırbistan arasında arabuluculuk ve düzenleyicilik yapmaya başladı. Osmanlı Devleti'ne karşı yapılan ittifaka Yunanistan ve Karadağ da katıldı.
Uzun zamandır beklenen bu savaş 18 Ekim 1912 tarihinde başladı. Balkan Devletleri, özellikle Makedonya'yı paylaşmak için fırsat arıyorlardı. Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizlerden yararlanmak isteyen Balkan devletleri, bu tarihte savaş ilan ettiler.

Savaş başladığında Balkanlardaki Osmanlı orduları, toplamda 12.024 subay, 324.718 asker, 47.960 yük, binek hayvanı ve savaş atı, 2.318 top ve 388 makineli tüfekten oluşmaktaydı. Bunlardan 920 subay ve 42.607 asker de geri hizmetteydi. Böylece üç orduya dağılmış 293.206 subay ve asker kalıyordu, bunlar da dört orduya bölünmüştü. Bunun karşısında ise üç Slav ittifak gücü (Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ) genişleme planları içinde ordularını konuşlandırmıştı. Sırplar ve Karadağlılar, Sancak eyaletinde; Bulgar ve yine Sırplar Makedonya'da ve Trakya'daydı. 346.182 askerden oluşan Bulgar ordusu, Trakya'yı hedeflemişti. Karşısında 96.273 asker ve 26.000 garnizon askerinden oluşan Osmanlı Trakya ordusu (Doğu Ordusu) bulunmaktaydı. Bu sayı Hall ve Erickson'un 1993 basımı "the Turkish Gen. Staff's study" adlı eserinde ise toplamda 115.000 olarak gösterilmektedir. Kalan Osmanlı ordusu ise 200.000 kişiydi ve Makedonya'da konuşluydu. Karşısında ise 234.000 Sırp ve 48.000 Bulgar'dan oluşan Sırp komutanlığının emrinde bir ordu ve 115.000 kişilik Yunan ordusu bulunmaktaydı. Bağımsız statik muhafız güçlerinden oluşan tahkim edilmiş Yanya ve İşkodra şehirlerine doğru Osmanlı Makedonya ve Vardar ordularında karşı (Batı Ordusu) dağılmış vaziyetteydi. Yunanlar Epir ve İşkodra'ya doğru mevzilenmiş iken kuzey Arnavutluk'ta Karadağlılar da Osmanlı'ya karşı mevzilenmişti.

Bulgaristan, askerî açıdan bağımsızlığını kazandıktan kısa süre sonra Balkan Devletleri içindeki en güçlü orduya sahip devletlerden biri oldu. 4 devletin en güçlüsüydü. Rus ve yabancı yardımları sayesinde oluşturulmuş iyi donanımlı, iyi eğitimli ve güçlü bir orduya sahipti. Bulgaristan'da 4,3 milyon nüfusa karşılık 599.878 askerden oluşan bir ordu bulunmaktaydı. Dokuz piyade tümeni, bir süvari tümeni ve 1.116 topu bulunmaktaydı. Ülkeyi yöneten Çar Ferdinand ordunun görünen komutanıydı ama fiilî komutan General Michail Savov'du. Ama Bulgaristan donanma yönünden ise küçük bir güce sahipti, donanma sadece altı torpido bottan ibaretti. En fazla Karadeniz'de harekât yapabilecek kapasitedeydi.
Bulgaristan bu durumda savaş için Trakya ve Makedonya'yı hedeflemişti. Ana kuvvetler Trakya'da üç ordu şeklinde teşkilatlanmıştı. 1. Bulgar Ordusu 79.370 askerle general Vasil Kutinçev komutasında üç piyade tümeni ile Yanbolu'nun güneyinde konuşlanmıştı ve Tunca nehri boyunca harekât yapacaktı. 2. Bulgar Ordusu ise 122.748 asker ile general Nikola İvanov emrinde iki piyade tümeni ve bir piyade tugayından ibaretti. İlk ordunun hemen batısında ana hedef olarak Edirne'yi ve güçlü istihkâmlarını almayı hedefleyecekti. Plana göre üç piyade tümeninden oluşan Radko Dimitriev komutasındaki 94.884 asker mevcuduna sahip 3. Bulgar Ordusu ise önce 1. Bulgar Ordusu'nun arkasına gizlenip, yayılan süvari kuvvetleri ile Osmanlı odaklarından gizlenecek; ardından sürpriz şekilde Istranca Dağları'nı aşıp, saldırıya geçip doğruca (Kırk Kilise) adıyla da bilinen Kırklareli ve mevzilerine saldıracaktı. 49.180 kişilik 2. Piyade Tümeni ve 48.523 kişilik 7. Piyade Tümeni ise bağımsız bir rol üstlenecek ve Batı Trakya ile Doğu Makedonya'da harekât düzenleyip müttefik ülkelerin ordularıyla birlikte buraları ele geçirecekti.

Sırbistan 2.912.000 kişilik nüfusa karşılık 255.000 kişilik bir orduya ve 228 topa sahipti. Ordu; on piyade tümeni, iki bağımsız tugay ve bir süvari tümeni şeklinde Eski Savaş Bakanı General Radomir Putnik emrinde teşkilatlanmıştı. Sırp Yüksek Komuta Konseyi savaş öncesi tatbikatlarında Üsküp'ten hemen önce Ovče Pole platosunda nihai bir meydan savaşı ile Osmanlı'nın Vardar ordusunu kesin bir yenilgiye uğratmayı hedeflemişti. Ana kuvvetler 3 ordu ile Üsküp'e ve ötesine ilerlerken, bir tümen ve bir bağımsız tugay Yeni Pazar sancağındaki Karadağlılar ile birleşip birlikte harekât düzenleyecekti.

132.000 askerden oluşan 1. Sırp Ordusu, General Petar Bojović emrindeydi ve güç olarak diğer Sırp Orduları içinde en güçlüsüydü. Üsküp yakınlarında merkezdeydi. 2. Sırp Ordusu, 74.000 askerle General Stepa Stepanović'in komutasındaydı. 1. Sırp Tümeni yanında müttefik Bulgaristan'ın 7. Rila Tümeni'nde birlikte hareket etmekteydi. Ordunun sol kanadını oluşturup Makedonya'nın Stracin şehri ve ötesine doğru ilerlemekle görevliydi. Bulgar tümeni her ne kadar harekât öncesi Sırp ve Bulgar ordusunun anlaşmalarına uygun şekilde hareket etmesi yönündeki anlaşmaya karşın; savaşın başlamasında sonra General Stepanoviç'in emirlerine uymayı bırakıp sadece Bulgaristan Yüksek Komuta Merkezi'nin emirlerini uygulamaya başladı. 3. Sırp Ordusu, General Božidar Janković komutasında 76.000 askerden oluşmaktaydı ve Kosova'yı ele geçirip ardından diğer ordularla Ovče Polje platosunda, Osmanlı Vardar Ordusu ile yapılacak nihai savaşa katılacaktı. Bunun yanında 2 önemli askerî yığınak da Kuzeybatı Sırbistan ve karşısındaki Sırp-Avusturya Macaristan sınırına yapılmıştı. Bu ordulardan biri 25.000 kişilik General Mihail Zhivkovich emrindeki Ibar Ordusu diğeri ise Yarbay Milovoje Anđelković emrinde 12.000 kişilik Javor Tugayı'ydı.

Yunanistan, bu sırada 2.666.000 nüfusa sahipti ve üç müttefik içinde en zayıfıydı. On altı yıl önce 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı esnasında Osmanlı'ya yenilmişti. Yunanistan'daki İngiliz Konsolosu 1910 yılında Yunan Ordusu'nun kapasitesi hakkında şu tasvirde bulunuyordu: "Eğer savaş varsa Yunan subaylarının konuşma yanında tek bir şey yaptığını görürsünüz, kaçmak" Ancak kara ordusunun bu zayıflığına karşın Yunanistan güçlü, kayda değer deniz gücüne sahip tek balkan ülkesiydi ve bu diğer iki müttefik için önemliydi. Çünkü Anadolu'da bulunan Osmanlı Birlikleri bu sayede Asya kıtasından Avrupa'ya kolayca nakledilemeyeceklerdi. Bu durum Sırp ve Bulgarların gözünden kaçmadı ve özellikle bu nedenle Yunanlar bu iki ülke tarafından ittifaka alındı ve teşvik edildi. Sofya'da süre gelen ittifak görüşmelerinde Yunan Büyükelçisi, ittifakta Yunanistan'ın girişinin başı çekeceğini şu sözlerle belirtmişti: "Yunanistan savaş desteği olarak 600.000 asker sağlayacaktır. 200.000 asker muharebe alanında ve donanma ile 400.000 askerin Türkiye'de Selânik ve Çanakkale arasında durdurulmasını sağlayarak..."
Savaş başlamadan önce Yunan Kara Ordusu, 1911'de çağrılan Fransız uzmanların gözetiminde yeniden yapılandırılmaktaydı. Bu uzmanların gözetiminde Yunanlar kendi ana formasyonlarının yanında üçgen piyade sistemini benimsediler ama bundan önemlisi oluşturdukları seferberlik sistemi 1897'de silahlandırdıklarından çok daha fazla kişinin silahlanmasına imkân veriyordu; yabancı uzmanlar yaklaşık 50.000 kişiyi silahlandırabileceklerini öngörürken Yunanlar 125.000 kişiyi silahlandırarak Osmanlı Devleti üzerine sürdüler. Bir de bunun üstüne ulusal muhafızlardan, yedeklerden 140.000 kişi daha seferber edilip savaşa sokuldu. 1897'de olduğu gibi 2 grup ordu oluşturuldu ve coğrafi ayrıma göre ad verilip bu ordular mevzilendi. Epir ve Teselya orduları.
Teselya Ordusu (Στρατιά Θεσσαλίας), Veliaht Prens Konstantin komutasında ve Korgeneral Panagiotis Danglis'in Kurmay başkanlığındaydı. 7 Piyade Taburu, 1 Süvari Tümeni, 4 Bağımsız Evzon Taburu ve toplamda 100.000 askerden oluşuyordu. Ana hedefi ve görevi, Güney ve Merkez Makedonya'ya ilerlemek, burada tahkim edilmiş Osmanlı mevzilerini ele geçirmek, Selânik ve Manastır'ı almaktı. Buna karşılık toplamda 10-15.000 askerden oluşan Epir Ordusu (Στρατιά Ηπείρου) ise Korgeneral Konstantinos Sapountzakis komutasında, zayıf bir konumda olup iyi şekilde tahkim edilmişti. Epir eyaletinin başkenti Yanya şehrini alabileceğine dair bir ümidi yoktu ama ana görevi, Teselya ordusunun takviyeleri gelene kadar Osmanlı kuvvetlerini olduğu yerde oyalayıp ilerlemesini engellemekti.
Yunan donanması ise nispeten modern ve İngiliz donanma subaylarının gözetiminde alınmış yeni gemilerle ve yapılan reformlarla güçlendirilmişti. İngiliz heyeti, Başbakan Venizelos tarafından 1910 yılında davet edilmiş ve Mayıs 1911'de Yunanistan'a gelmişti ve Koramiral Lionel Grand Tufnell'in enerjik ve olağanüstü başkanlığı ile silah ve donanma manevralarında aşırı derecede bir iyileştirme oldu, donanma bakanlığı tekrar organize edildi. 1912'de donanmanın en modern ve temel hızlı zırhlı kruvazörü Averof, (1910'da tamamlandı) ve en modern hızlı savaş gemisiydi. Savaş sürerken Averof ve üç muhripten oluşan bir filo, Osmanlı'nın Karaburun'daki istihkâmlarını bombalamıştı. Bunun yanında modası geçmiş Hydra sınıfı üç savaş gemisi vardı. Ayrıca 1906-1907 arası 7 destroyer inşa edilmişti ve 6 yeni destroyer de savaş tehlikesi belirince 1912 yazında satın alındı.
Buna karşın savaş başladığında Yunan donanması hala planların gerisindeydi. Osmanlı Donanması, sayı ve ana yüzey gemileri ve özellikle uzun kalibreli toplara sahip gemi yönünden üstün konumdaydı. Sonuçta savaş donanmayı genişleme ve yeniden organ

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (BBYSP olarak da bilinen), 17 Nisan 1934 tarihinde Türkiye'de yürürlüğe konulan, 1934-1938 yılları arasında sanayi gelişiminin hedeflendiği plandır.
Sovyetler Birliği'nin Birinci Beş Yıllık Plan'ından tecrübeli SSCB'nin teknik ve mali yardımıyla hayat bulan, Sovyet uzmanların hazırladığı raporların yanı sıra Amerikalı uzmanların raporlarından da yararlanılarak, ham maddeleri Türkiye'de bulunan veya sağlanabilecek sanayinin kurulması amaçlandı. Büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren sanayi devlete bırakıldı. Kurulmasına karar verilen sanayinin üretim kapasitesi ile Türkiye'nin ihtiyaç ve tüketimi arasındaki paralellik kurulması hedeflendi. Planda yirmi fabrika kurulması teklif edildi. Ekonomik gelişmenin ülkenin çeşitli yörelerine dengeli bir şekilde dağıtılması hedeflendi.
Planın gerçekleşmesi için başlangıçta 44 milyon Türk lirası tahsis edilmiş, daha sonra bütçe %127 oranında artırılarak 100 Milyon Türk lirasına çıkarılmıştır.

Devletçilik
İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı

I. İnönü Muharebesi, 6 Ocak 1921 tarihinde iki koldan taarruza geçen Yunan kuvvetleriyle İnönü mevzilerinde savunmada olan Ankara Hükümeti kuvvetleri arasında yapılan muharebedir. 6 Ocak 1921 tarihine kadar Uşak ve Bursa bölgesinde hazırlıklarını sürdüren Yunanlar, Türk-Batı Cephesi birliklerinin Çerkez Ethem Kuvvetlerinin Tenkili harekâtı ile meşgul olmasından da faydalanarak, İnönü-Eskişehir istikametinde taarruza başladılar.
6-9 Ocak 1921 tarihleri arasındaki muharebeler, örtme ve emniyet kuvvetleri harekâtı şeklinde cereyan etti. İnönü mevzilerindeki muharebeler 10 Ocak 1921 tarihinde başlamış, Yunan kuvvetlerinin taarruz çıkış hatlarına çekildiği 11 Ocak 1921 tarihine kadar sürmüştür.

15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal eden Yunanlar, ileri harekâta devamla Milne Hattı olarak ifade edilen Ayvalık- Soma-Akhisar-Aydın hattına ulaştılar. 22 Haziran 1920'de iki koldan tekrar ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri, Kuzey Grubu ile 30 Haziran 1920'de Balıkesir'i, 8 Temmuz 1920'de Bursa'yı işgal ettiler. Salihli- Afyon istikametinde ilerleyen Güney Grubu ise, 29 Ağustos 1920'da Uşak bölgesini ele geçirdi.
Bu gelişmelerin sonrasında, Yunanistan'daki seçimlerin ardından kurulan hükûmet, İtilaf Devletleri'nin güvenini kazanmak açısından Anadolu'da askeri bir başarı elde etmenin gerekli olduğunu düşünmektedir. Öte yandan Kral Konstantin, Meclisin açılışında yaptığı konuşmada, savaşa devam edileceğini açıkça belirtmişti. Bu siyasi ortam, yeni Yunan Hükûmetinin Anadolu'da bir ileri harekâta girişmesini siyasi anlamda zorlamaktaydı. Batı Anadolu'daki Türk kuvvetlerinin 1920 yılı sonlarında Çerkez Ethem Ayaklanması ile uğraşıyor olması, bu siyasi zorlama için uygun bir askeri ortam sağlamaktaydı. Gerçekten de Türk kuvvetlerinin esas unsurları Çerkez Ethem kuvvetleri ile mücadele ederken cephe hattında büyük ölçüde örtme kuvvetleri bulunmaktaydı. Çerkez Ethem kuvvetleri 4.650 isyancı kadardı.
İngiliz birliklerinin işgali altındaki İstanbul'daki Yunan Askeri Heyeti, Batı Anadolu'da askeri anlamda belirgin bir hareketlilik olduğunu, Yunan Genelkurmayı'na rapor etmekteydi. Bu nedenle Yunan kuvvetlerinin bir an önce harekete geçmesi gerekli görülmekteydi.

Uşak-Bursa hattındaki Yunan Küçük Asya Ordusu kuvvetleri, iki kolorduda, yedi piyade tümeni ve bir süvari tugayından oluşmaktadır. Yunan 3. Kolordusu, İzmir Tümeni, Manisa Tümeni ve Adalar Tümeninden oluşmaktadır ve Bursa yöresinde konuşlanmıştır. Yunan 1. Kolordusu ise Uşak bölgesinde dört tümenden oluşmaktadır.
Türk Batı Cephesi kuvvetleri ise,

Bursa bölgesinde
Gözetleme ve örtme görevindeki 24. Tümen. Tümen, dört piyade alayı, üç süvari bölüğü, Tümen Hücum Taburu’ndan oluşmaktadır. Ayrıca Batı Cephesi Komutanlığı emrindeki Gökbayrak Taburu, cephenin kuzey kesiminde bulunmaktadır. Bu kuvvetler, 245 subay, 5.223 erat, 2.266 tüfek, 27 makineli tüfek ve 10 toptur. Tüfeklerden 1.320 adetinde kasatura yoktur, dolayısıyla Tümenin süngü gücü 946’dır.
Tümen birliklerinin yerleşimi ise,
İznik Gölü kuzeyinde 2. Piyade Alayı ve iki dağ topu,
Yenişehir kesiminde 143. Piyade Alayı, süvari bölüğü ve iki topçu takımı,
İnegöl kesiminde 126. Piyade Alayı, bir süvari bölüğü ve bir sahra top bataryası,
Tümen Karargâhı, bir süvari bölüğü ve hücum taburu, 32. Piyade Alayı, Tümen ihtiyatı
şeklindedir.
Kütahya bölgesinde
Çerkez Ethem Kuvvetleri karşısında 11. ve 61. Tümen’ler ve 1. Süvari Tugayı
Ayrıca Kütahya ve Afyon dolaylarında Güney Cephesi Komutanlığı'na bağlı birlikler bulunmaktadır.

Türk tarafının Batı Cephesi'nde bir harekât planı bulunmamaktadır. Türk Genelkurmayı, Çerkez Ethem sorununu çözmeden, düzenli ordu oluşturulması sürecini tamamlamadan askeri bir harekâta girişmeyi zamansız bulmaktadır. Yunan kuvvetlerinin taarruzu karşısında bir Türk harekât planı, ancak Yunan kuvvetlerinin ileri harekâtı başladığında, zorunlu olarak gündeme gelmiştir. Çerkez Ethem kuvvetlerine karşı bir harekâtın uygulamaya konulmasından önce de bir Yunan taarruzu olasılığı değerlendirilmekte idi ve ön-planlamalar yapılmaktaydı.
Yunan kuvvetlerinin taarruzu başladığında hızla oluşturulan harekât planına göre,

Batı Cephesi'nde, Çerkez Ethem kuvvetlerine karşı olan harekât geçici olarak durdurulacak, 11. Tümen ve aktarabilecek diğer birlikler hızla İnönü Cephesi'ne kaydırılacak ve bu bölgede kesin savunma yapılacaktır. Çerkez Ethem kuvvetleri karşısında Gediz bölgesinde 61. Tümen ile 1. Süvari Tugayı kalacaktır. Çerkez Ethem kuvvetleri taarruz edecek olursa Kütahya'ya kadar oyalama muharebeleri yapılacak, Kütahya kesin olarak savunulacaktır. Batı Cephesi Komutanlığı ayrıca, İnegöl'de bulunan 126. Alay'a, Yunan kuvvetlerini elden geldiğince oyalamasını emretmiştir. Böylece Yunan taarruz planı ve kuvvetlerinin düzeni konusunda kesin bilgi edinilmiş olacak, hem de İnönü mevzilerine kuvvet kaydırmakta zaman kazanılmış olacaktır.
Güney Cephesi'nde, Çerkez Ethem kuvvetleriyle uğraşmakta olan kıt'alar derhal Afyon ve Dumlupınar mevzilerine döneceklerdir. Afyon'daki iki alay hemen Dumlupınar mevzilerine aktarılacak ve Yunan ileri harekâtı bu mevzilerde karşılanacaktır. Cephe Komutanlığı emrindeki süvari unsurları, İnönü mevzileri yarılacak olursa Ankara yönünü örtmek üzere hazır tutulacaktır.
Batı Cephesi Komutanı Albay Mustafa İsmet (İnönü) Bey'in savunma tertibi şöyledir. Mevzilerin kuzey kesimi 24. Tümen, güney kesimi ise 11. Tümen'le işgal ve savunulacaktır. Polatlı'dan getirilen depo alayı ile 4. Tümen, cephe ihtiyatını oluşturacaktır.
Türk üst komutanlığı bu ön planlamalarda, Yunan kuvvetlerinin esas olarak iki hattan taarruz edebileceklerini hesaplamaktadır.

Bursa'nın doğusunda, İnegöl'den Yalova’ya kadar olan hatta konuşlanmış Yunan kuvvetlerince, güney-doğuya,
Eskişehir yönünde ve Uşak dolaylarında konuşlanmış Yunan kuvvetlerince kuzey-doğuya, yine Eskişehir yönünde.
Kuzey-batıdan gelecek bir taarruz, savunulabilecek doğal mevziler vardır. Bununla birlikte Söğüt - İnönü hattı, en gerideki mevzidir, Eskişehir’e kadar savunmaya uygun mevzi yoktur. Daha güneyde Afyon’a kadar olan arazi dikkatle incelenmiş, savunmaya uygun bölgeler tek tek belirlenmiştir.

İnönü Mevzii
İnönü Savunma Mevzii, yaklaşık 30 km'lik bir savunma hattıdır. Kazancı Deresi, mevzii ikiye ayırmaktadır. Kuzeyde kalan savunma hatları, Bursa – Yenişehir – Bilecik – Söğüt yaklaşımını karşılayacak durumdadır. Güneyde kalan savunma hatları ise Bursa – İnegöl – Pazaryeri – Karaköy yaklaşımını örtmektedir. Mevzii, 5 Temmuz 1920 tarihinde 20. Kolordu Komutanlığı tarafından planlanmış, izleyen aylarda tahkimat çalışmaları sürdürülmüştü. Siperlerin çok büyük bir kısmı, “boy siperi” haline getirilmişti. Asıl savunma hatlarının ilerilerinde ön savunma hatları da oluşturulmuştu.
Mevzilerin kuzey kesimi, ileri gözetleme mevzileri oluşturmaya olanak sağlayan arazi yapısı nedeniyle oldukça sağlam konumdadır. Ancak güney kanat, Yunan kuvvetleri Mezit Vadisi'ni aşmayı başaracak olursa, kuşatılma tehdidi altında kalırlardı. Bu riski önleyebilmek için Türk tarafı, Kurşunlu güneyine düşen Kınık Boğazı'nda, yeterince fazla topçu unsurlarınca desteklenen, hareketli birlikler konuşlandırmıştır.

Yunan harekât planı, sınırlı hedefli bir plandır. Siyasi amaç, Batı Anadolu'da askeri bir başarı elde ederek Batılı devletler karşısında saygınlık korumaktır. Askeri amaç ise Bilecik - Bozüyük - Eskişehir bölgesinde toplanmakta olan Türk kuvvetlerini dağıtmak, bu kuvvetlere ait askeri malzemeyi ve demiryolu hattı ile demiryolu köprülerini imha etmektir. Söz konusu demiryolu hattı, Ankara – Eskişehir hattının kuzeye yönelen ayrımıdır ve Bilecik üzerinden Adapazarı ve İzmit'e devam etmektedir. Plana göre harekâta katılan birlikler, ele geçirilen malzemenin geriye taşınması tamamlanıncaya kadar bölgede kalacak, sonrasında geri çekilecektir.
General Papoulas komutasındaki Yunan Küçük Asya Ordusu, harekât için üç taarruz grubu olarak düzenlenmiştir. Ana Taarruz Grubu, 3. İzmir Kolordusu'dur. Kuvvetin ağırlıklı bölümü sağ kanatta olmak üzere Bursa – Eskişehir hattında taarruz edecektir. Sağ kanat, Türk kuvvetlerinin Eskişehir üzerinden geri çekilmesini önleyecektir. Yan Taarruz Grubu, ana grubun kuzey hattından Yenişehir - Bilecik - Söğüt hattından taarruz edecek olan İzmir Tümeni'dir. Güney Taarruz Grubu ise 1. Kolordu'dur. Uşak’dan Banaz yönünde taarruz edecek olan kolordunun görevi, Türk Güney Cephesi’nin kuzeye kuvvet kaydırmasını önlemektir.
1. İnönü Muharebesi Trikupis'in anılarında Avgin Savaşı olarak geçiyor ve bu savaş hakkında Yunan Generali aşağıdaki satırları yazıyor:
"Bütün gün devam eden Avgin Savaşı, en kanlı savaşlardan biri olmuştur. Bizimle kıyas kabul etmeyecek kadar fazla sayıda Türkle çarpışıyorduk. (General Trikupis'in kaynak belirtmeden verdiği Tarafların sayıları ve kayıplar ile ilgili bilgiler, diğer kaynaklarla çelişmekte.) Türk ordusundan Yarbay Hakkı bu hususla ilgili olarak şunları yazmıştır: 'Batı Cephesi (Türk), İnönü'deki düşmandan (Yunan) sayıca çok üstün idi.'
Subaylarla askerlerin hareketi sırf yiğitlik ve fedakarlıktan ibaretti. Fakat Türkler de işitilmemiş bir cesaret ve taassupla dövüşerek birbirini takip eden mukabil hücumlar yaptılar."
Trikupis'in hatıralarından ilgili satırlar, 1. İnönü Muharebesi'nin aşağıdaki ilgili günlerine eklenmiştir.

Bursa doğusunda örtme kuvveti olarak bulunan 24. Tümen komutanlığı, 3 Ocak 1921 tarihinde Batı Cephesi Komutanlığı'na gönderdiği raporda, İznik Gölü güneyinde ve Bursa dolaylarında Yunan kuvvetlerinin toplanmakta olduğu ve Bursa'ya yeni kuvvetler getirildiği bilgisini iletmiştir. Tümen Komutanlığı, elde edilen bu bilgiler ışığında Yunan kuvvetlerinin Pazaryeri genel hattından taarruz etmelerinin beklenmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu istihbarat üzerine Geyve'den Bursa güneyine kadar hilal şeklinde konuşlanmış olan 24. Tümen kuvvetleri Pazaryeri yönüne yoğunlaştırılmıştır. Tümenin süvari unsurları ise İnönü Mevzii'ne kaydırılmış, Gökbayrak Taburu ise, Yunan kuvvetlerinin Köprühisar yönünde taarruz etmesi durumunda geri hatlarına hücum etmek üzere Bozüyük'e getirilmiştir.

Yunan kuvvetlerinin Bursa ci

Bitlis, Bitlis ilinin merkezi olan şehirdir. Merkez ilçeye bağlı üç bucak vardır. Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Bitlis'in, güneyinde Siirt, batısında Muş, kuzeyinde Ağrı ve doğusunda Van Gölü vardır. Bitlis, Kaleleri ve İslam eserleriyle önemli bir ildir. Bitlis merkez ilçe Sosyo-ekonomik gelişmişlik indeksinde Türkiye genelinde 359, il genelinde 1. sıradadır.

Yerleşimin kuruluşu kesin olarak bilinmemektedir. Bitlis şehrinde yerleşimin Bitlis Kalesi'nin inşasıyla birlikte başladığı değerlendirilmektedir. Kalenin, Büyük İskender'in komutanı Badlis tarafından MÖ 312 tarihinde inşa ettirildiği ve adına ithafen yerleşime adının verildiği rivayet edilmektedir. Evliya Çelebi de kale adını "İskenderi Bedlis" olarak tanımlamış ve bu adın İskender ve Bedlis adındaki komutanından geldiğini ifade etmiştir. İskender'in ölümünden sonra Seleukos İmparatorluğu'nun hakimiyetinde kalmıştır. Sasani-Roma mücadelesinde sınır hattındaki konumuyla sık sık el değiştirmiş, Roma hakimiyetindeyken 395 yılında yaşanan bölünmeyle Doğu Roma hakimiyetinde kalmıştır. 641 yılında İyaz bin Ganm komutasındaki Râşidîn Halifeliği kuvvetlerince ele geçirilmiştir. Bundan sonraki süreçte Bizans-Arap çekişmesine sahne olan yerleşim Muhammed bin Mervân komutasındaki Emevi kuvvetlerince ele geçirilmiştir. Emeviler'den sonra Abbâsîler'in zayıflamasının ardından Hamdânîler ve sonrasında Mervânîler'in hakimiyetine girmiştir. 11. yüzyıl ortalarından itibaren Selçuklu akınlarına uğrayan yerleşim 1085 yılı Mayıs ayında Fahrüddevlet Şah tarafından Selçuklu hakimiyetine katılmıştır. Selçuklu idaresine girilmesiyle Dilmaçoğlu Mehmed Bey'e ikta olarak verilmiş ve Dilmaçoğulları Beyliğinin merkezi olmuştur. Dilmaçoğulları'nın zayıflamasıyla Ahlatşahlar, Artuklular ve yeniden Ahlatşahlar egemenliğinden sonra Bitlis şehri 1207 yılında Eyyûbîler'in hakimiyetine girmiştir. 1229 yılında Harezmşah hükümdarı Celâleddin Harezmşah Doğu Anadolu'da ilerlemeye başlamış ancak 1230 yılında Yassıçemen Muharebesi'nden galip çıkan Anadolu Selçukluları Bitlis'i ele geçirmiştir. 1231 yılında Moğollar şehri ele geçirerek kalesini yıkmış ancak ertesi yıl Anadolu Selçukluları yeniden şehri ele geçirerek kaleyi tamir etmiştir. 14. yüzyılda Şerefoğulları Ailesinin idaresindeki şehir Karakoyunlular, 1467 yılında da Akkoyunluların hakimiyetine girmiştir. Akkoyunlulardan sonra Safevi hakimiyetine giren yerleşim, 1514 yılındaki Çaldıran Muharebesi'nden sonra Bitlis Emiri Osmanlılara tabi olmuştur.
Osmanlı idaresine girmesiyle Diyarbakır Eyaleti'nin Bitlis Sancağının merkezi olan şehir hükûmet sisteminde Şerefhanoğullarına bırakılmıştır. Ancak Bitlis hakiminin Safeviler'e tabi olması sonrasında Irakeyn Seferi esnasında Ulama Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1535 tarihinden sonra hükûmet statüsü kaldırılarak normal sancak statüsüne alınmış ve sonrasında Van Eyaletine bağlanmıştır. 16. yüzyıl sonlarına doğru Şerefhanoğulları ailesinin tekrar Osmanlı hakimiyetini tanımasıyla Bitlis şehri hükûmet (ocaklık) statüsünde Şerefhanoğulları Ailesinden beyler tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Bitlis'te ilk tahrir 1540 yılında yapılmış olup buna göre şehir 16'sı gayrimüslim ve 10'u müslüman olmak üzere toplam 26 mahalleden oluşmaktadır. Buna göre bu tarihte şehirde tahmini olarak 5.620'sı gayrimüslim ve 1.410'u müslüman olmak üzere toplam 7.030 kişi yaşamaktadır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde Bitlis'in hükûmet statüsünde olduğunu ve bu dönemde Bitlis hakimi olan Abdal bin Ziyaed-din ile görüştüğünü belirtirken Bitlis şehrinde kale içinde 300 ev, aşağı kalede çarşı, bedesten ve pazara ilave birkaç yüz ev olduğunu kale dışında da 5.000 evin var olduğunu ifade etmiştir. Evliya Çelebi'nin kayıtlarına göre Bitlis'te 2.100 dükkân, 17 müslüman ve 11 gayrimüslim mahallesi bulunmaktadır. Evliya, gayrimüslimleri "Arabi ve Yakubi Ermeni" olarak tanımlarken şehirde yaşayan gayrimüslimlerinin tamamının Ermeniler'den oluştuğunu belirtmiştir. Burada Yakubi ifadesi kafa karışıklığına sebep olmakta olup bunların az sayıda Süryani ailelerden olduğu da değerlendirilmektedir. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinin bazı bölümlerinde 17 müslüman mahallesi geçerken bazı bölümlerinde ise Hüsrev Paşa, Şam, Zindan, Çorum, Çinedar, Kızılmescid, Şeyh Hasan, Çeyrek, Kücür, Gökmeydan, Kömüs, Taklaban, Takşut, Arab Köprüsü, Avul Meydanı, Karadere, Avih, Değirmen ve Han Bağı olmak üzere 19 müslüman mahallesinin adı yazılmıştır. Şehirde 1 meydan (Çevgan Meydanı), 2 çarşı (Hüsrev Paşa ve Debbağhane), 3 cami (Saraçhane, Şerefeddin, Şeref Han), 13 mescit, 8 han, 7 hamam, 4 ziyaret yeri, 3 saray ve 1 mektep bulunmaktadır.
18. ve 19. yüzyıl ortalarına kadar hükûmet statüsü olması nedeniyle tahrir ve diğer vergilendirme yapılmaması nedeniyle yerleşim hakkında bilgiye ulaşılamamaktadır. 19. yüzyıldan itibaren şehre gelen seyyah, misyoner, diplomatik temsilci gibi yabancıların yorumlarına dayanarak nüfus hakkında bilgi sahibi olunmaya çalışılmaktadır. 1813-14'te Bitlis'e gelen İngiliz seyyah John Macdonald Kinneir, Bitlis merkez kazasının (nahiye ve köylerle birlikte) nüfusunun yaklaşık 26.000 kişi olduğunu ve bu nüfusun Kürt, Türk, Ermeni ve Süryanilerden oluştuğunu belirtmiştir. Bitlis merkez nüfusunun ise yaklaşık 12.000 kişi olduğunu ve nüfusun müslümanlarla Ermeniler arasında yarı yarıya bölündüğünü ifade etmiştir. 1890'da Bitlis'i ziyaret eden İngiliz misyoner İsabella L. Bird şehirdeki Ermeni nüfusunu 2000-5000 kişi arasında olduğunu yazmıştır. Şemseddin Sâmi, şehrin nüfusunu 15.000 kişi olarak belirtmiş; bu nüfusun üçte ikisinin Müslüman Kürtlerden, üçte birinin ise Ermenilerden oluştuğunu ifade etmiştir. Ermeni Patrikliğine göre I. Dünya Savaşı öncesinde Bitlis şehir merkezinde 7.241 Ermeni bulunmaktadır. 1872 yılında Bitlis'te belediye teşkilatı kurulmuş, Belediye Binası da 1899-1900 yıllarında tamamlanmıştır. II. Abdülhamid döneminde Bitlis şehir merkezinde Hersan, Taş, Zeydan ve Kızıl Mescid isminde dört ana mahalle bulunmaktatır. 1880 yılında Zeydan Mahallesinde sadece Müslümanlar yaşarken, Taş Mahallesindeki 1.800 hanenin 1200'ü, Hersan Mahallesi'ndeki 1.100 hanenin 800'ü, Kızıl Mescid Mahallesi'ndeki 1.200 hanenin 750'sinin Müslümanlara ait olduğu belirtilmiştir. Rus General Mayewski, raporunda şehir merkezinde yaşayanları Türk ya da Türkleşmiş Kürt olarak tanımlamıştır. 1880 yılında ise şehir merkezinde 3.000'i Kürt, 550'si Türk ve 1.550'si Ermeni olmak üzere toplam 5.100 hane yer almaktadır. Aynı yılda Bitlis merkezde 75 Süryani varken 1914 yılında bu sayının 350 olduğu ifade edilmiştir.. 29 Mart 1907 tarihinde meydana gelen depremde Bitlis şehir merkezindeki 4.000 evden 300'ü tamamen yıkılmış, kalanlarında ise hasar meydana gelmiştir. Depremde 8 kişi ölmüş, çok sayıda kişi yaralanmıştır.
Osmanlı kayıtlarına göre, 25 Ekim 1895'te Ermeni çetecilerince Cuma namazı esnasında camilere saldırmaları, evleri yakmaları ve işyerlerini yağmalamaları ile başlayan çatışmalarda Müslümanlardan 38 kişi ölmüş ve 137 kişide yaralanırken Ermenilerden 139 kişi ölürken 40 kişi de yaralanmıştır.

Bitlis, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde, Yukarı Murat-Van Bölümü sınırları içerisinde yer almaktadır. Doğu ve güneydoğudan Van, kuzeyden Muş ve Ağrı, güneyden Siirt ve batıdan Batman illeri ile çevrilidir. İlin yüzölçümü 8.294 km2 olup, idari olarak Merkez, Ahlat, Adilcevaz, Tatvan, Hizan, Güroymak ve Mutki olmak üzere yedi ilçeden oluşmaktadır.İl coğrafyası, büyük oranda dağlık ve volkanik arazilerden meydana gelir. Bitlis'in topoğrafyasına Süphan Dağı (4.508 m) ve Nemrut Dağı (2.948 m) gibi iki büyük volkanik kütle hakimdir. Süphan, ilin kuzeydoğusunda yer alırken, Nemrut Dağı ise güneydoğusunda, Van Gölü kıyısında bulunur. Nemrut Dağı'nın zirvesinde, Türkiye'nin en büyük krater gölü olan Nemrut Gölü yer alır. Dağlık alanların aralarında Rahva, Ahlat ve Güroymak gibi verimli platolar ve ovalar mevcuttur. Hidrografik açıdan zengin olan Bitlis, Türkiye'nin en büyük gölü olan Van Gölü'ne kıyısı bulunmasıyla öne çıkar. Ayrıca il sınırları içerisinde volkanik kökenli Nazik, Arin ve Aygır Gölleri de bulunmaktadır. İlin akarsu şebekesi ise büyük ölçüde Dicle Nehri havzasına dökülen Bitlis Çayı, Botan Çayı ve Garzan Çayı gibi kollar ile Fırat havzasını besleyen Karasu gibi akarsulardan oluşur. İlde, yüksek rakımın etkisiyle şiddetli Sert Karasal İklim şartları gözlemlenir. Kışlar uzun, dondurucu soğuklukta ve yoğun kar yağışlı geçerken, yazlar kısa, sıcak ve genellikle kuraktır.
Bitlis geneli dağlar ve platolardan oluşmaktadır. Bu nedenle hayvancılığa daha elverişli bir kenttir. Bitlis şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 1.605 metredir.

Bitlis'te Bitlis Eren Üniversitesi adında bir üniversite bulunmaktadır. 17 lise, 34 ortaokul ve 84 ilkokul bulunmaktadır.

2014 yerel yönetim seçimlerini BDP'nin adayı Hüseyin Olan kazandı. 26 Kasım 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılan Bitlis Belediye Başkanı Hüseyin Olan'ın yerine, 27 Kasım'da Bitlis Valisi olan Ahmet Çınar başkanvekili olarak atandı.
31 Mart 2024 yerel seçimlerini AK Parti adayı Nesrullah Tanğlay kazanmış olup, geçerli oyların %38,23'ünü almıştır.

 Isparta Türkiye
 İstanbul Türkiye
 Bursa Türkiye
 Konya, Türkiye
 Samsun, Türkiye (2017)

Harkuşta

Bitlis Valiliği26 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bitlis Belediyesi18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bitlis Haber27 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitlis Muharebesi (Rusça: Битлисское сражение / Bitlisskoye srazhenie), 1916 yılının yaz aylarında Bitlis şehri için Rusya İmparatorluk Kuvvetleri ve Osmanlı ordusu arasında gerçekleşmiş bir dizi çatışmadır.

Bitlis, ilk olarak 2-3 Mart'ta Rusya İmparatorluk Kara Kuvvetlerinin 2. Kafkas Kolordusu tarafından düşürüldü. Mustafa Kemal'in alay komutanlarından aldığı bilgilere göre ani bir saldırı olmayacaktı. Ama alay komutanları yanıldı ve Mirliva Mustafa Kemal'e yanlış bilgi verdi. Ruslar ani bir baskınla Mustafa Kemal'in birliklerini dağıttı ve bölgeyi ele geçirdi. Mustafa Kemal, alay komutanlarının kendisini yanlış bilgilendirmesi üzerine, onları Divan-ı Harb'e gönderdi. Ancak 1 Ağustos'ta taarruza geçen Mirliva Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Osmanlı 16. Kolordusu, Diyarbekir'e doğru ilerlemekte olan Nikolay Yudeniç komutasındaki Kafkas Ordusunu geri çevirerek 8 Ağustos'ta 5. Fırka ile Bitlis'i, 8. Fırka ile Muş'u geri aldı ve 16. Kolordu Kumandanı Mustafa Kemal, Ruslara karşı aldığı 8 Ağustos'taki zaferi şu telgrafla bildirdi:"Muş dün ve Bitlis bugün kolordumuz tarafından zapt ve işgal edilmiştir. Yenilgiye uğratılmış düşman kuvvetleri takip edilmektedir."
Bazı kaynaklara göre 24 Ağustos 1916'da Rus kuvvetleri tarafından Bitlis ve Muş tekrar alındı fakat bazılarına göre ise 24-25 Ağustos'ta yapılan saldırı geri püskürtüldü. Osmanlılar yaklaşık yarısı savaş esiri olmak üzere 34.000 kayıp verdi.

Muş Muharebesi sırasında gerçekleşen Çapakçur Muharebeleri ile Rus birlikleri geri püskürtüldü. Bitlis ve Muş, Ruslardan geri alındı. Fakat Ruslar 24 Ağustos'ta tekrar tarruz ederek hem Muş hem de Bitlis'i geri almıştır.

Bolayır Muharebesi (Bulgarca: Битка при Булаир), 26 Ocak 1913 tarihinde General Georgi Todorov'un Rila Yedinci Piyade Tümeni ve Binbaşı Fethi Bey'in 27. Piyade Tümeni arasında gerçekleşti. Bulgar Ordusu Bolayır'ı ele geçirdi. 1913 yılının ortalarında Türk Ordusu Bolayır'ı geri aldı.

Güçlü Osmanlı kalesi Edirne, 1912'de savaşın başlamasından bu yana Bulgar ordusu tarafından kuşatmadaydı. Ateşkes görüşmeleri Balkan Ligi'nin Yanya, İşkodra talepleri karşısında tıkanmıştı. Osmanlı birlikleri Rumeli'de Yanya, İşkodra, Edirne ve Çatalca'da direnmeye çalışıyordu. Ocak 1913'ün ortasından itibaren Osmanlı yüksek komutanlığı, ablukayı kırmak için Edirne'ye bir saldırı planı hazırladı.Bu arada Bâb-ı Âli Baskını ile İttihat ve Terakki Cemiyeti, başarısızlığın sorumlusu olarak görülen Nazım Paşa'yı öldürüp yönetime el koymuş ve görüşmelere son verip savaşa başlamıştı. Buradaki amaç Bulgarları iki hat arasında bırakarak yenilmelerini sağlamak ve Edirne'yi geri almak ve Bulgarları Doğu Trakya'dan atmak idi. Bu harekât yanında Bulgar geri hatlarına Şarköy'eden çıkarma yapılması Enver Paşa tarafından öngörülüp planlanmıştı. Ancak bu iki harekâtın kaderi birlikte koordineli hareket etmeye bağlı idi.
Bolayır Kolordusu Komutanı Fahri Paşa olmak üzere Kurmay Ali Fethi ve Hareket Şube Müdürü ise Mustafa Kemal idi. Aynı zamanda Şarköy'den çıkarma yapacak Onuncu Kolordu Komutanı Hurşit Paşa ve Kurmayı Enver Paşa idi. Bolayır Kolordusu ve Onuncu Kolordu subayları 7 Şubat 1913'te Kuvay-ı Müretteba Komutanlık Karargahı'nda durum değerlendirmesi yaptı.

İlerleme 8 Şubat (Jülyen takvimde: 26 Ocak) sabahı Mürettep Tümeni'nin sis örtüsü altında Saros Körfezi'nden Bolayır yoluna doğru ilerlemesiyle başladı. Saldırı, Bulgar mevzilerinden sadece 30,5 metre (100 feet) ötede ortaya çıkarıldı. Saat 7'de Osmanlı topçusu ateş açtı. 13. Piyade Alayı askerleri gibi Bulgar yardımcı topçuları da ateş açtı ve Osmanlı'nın ilerlemesi yavaşladı. Marmara Denizi kıyı şeridinde yoğunlaşan Osmanlı 27. Piyade Tümeni saat 8'den itibaren ilerledi. Osmanlılar üstünlüklerinden dolayı Doğanarslan Çifliği'ndeki mevziyi ele geçirerek Bulgar 22. Piyade Alayı'nın sol kanadını kuşatmaya başladılar. Fakat Şarköy'de 10. Kolordu'yu çatışma alanına taşıyacak vapurların geliş saatinde sıkıntı vardı ama Fahri Paşa ve Ali Fethi'nin bundan haberi olmadan saldırıya planlandığı gibi başlamıştı.
Harekâtta Yedinci Rila Piyade Tümeni'nin komutanlığı hemen tepki gösterdi ve 13. Rila Piyade Alayı'na karşı saldırı emri verdi ve Mürettep Tümenini geri çekilmeye zorladı. Bulgarların kararlı hareketlerine şaşıran Osmanlı kuvvetleri, ilerleyen Bulgar 22. Trakya Piyade Alayı'nı görünce paniğe kapıldı. Bulgar topçusu artık ateşini Doğanarslan Çiflik'e yoğunlaştırdı. Saat 15 sularında Bulgar 22. Alayı, Osmanlı kuvvetlerinin sağ kanadına karşı taarruza geçti ve kısa ama şiddetli bir çarpışmanın ardından Osmanlı geri çekilmeye başladı. Kaçan Osmanlı birliklerinin çoğu, Bulgar topçularının isabetli ateşiyle kayba uğratıldı. Bundan sonra bütün Bulgar ordusu Osmanlı sol kanadına saldırdı ve bozguna uğrattı. Saat 17 civarında Osmanlı kuvvetleri taarruzu yeniledi ve Bulgar merkezine yöneldi, ancak geri püskürtüldü ve ağır kayıplar verdi.Mevki Osmanlı kuvvetlerinden arındırılıp ve Bulgarlarca savunma hattı yeniden düzenlendi. Bolayır muharebesinde Osmanlı kuvvetleri insan gücünün neredeyse yarısını kaybederek tüm teçhizatını savaş alanında bırakmıştır.
Kısaca Şarköy'deki çıkarma zamanında gelmeyince büyük zayiat verildi. Osmanlı Onuncu Kolordu çıkarması beklenirken, Bulgar birliklerinin Şarköy üzerinden saldırı yapmasıyla beraber Bolayır Kolordusu çok sayıda kayıp verdi.

Enver Paşa tüm kayıplara rağmen Şarköy'den taarruz yapmak için yeniden ısrar etti. Fakat yaşanan durum sonrasında Fahri Paşa, Ali Fethi ve Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Enver Paşa, Bolayır'a gelerek durumun aslında o kadar kötü olmadığını söyledi. Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması, Osmanlı ordusunun yenilmesi ile sonuçlandı. İki kolordudaki komutanlar, yaşanan yenilgiyi birbirlerinin üzerine atmaya çalıştı. Yaşanan süreç, İttihatçı komutanlar arasında anlaşmazlıklar yaşandığını gün yüzüne çıkardı. Yenilgi sonucunda Ali Fethi ve Mustafa Kemal Paşa istifa etmek istedi ama istifaları kabul edilmedi. 26 Mart'ta Edirne'ye Bulgarlar girdi ve 30 Mayıs'ta Londra Antlaşması ile resmen elden çıktı.
Sonrası Bulgar ordusu Bolayır'ı ele geçirip Londra Antlaşmasının imzalandığı 1913 mayıs-haziran ayına kadar elinde tutmuştur. İkinci Balkan Savaşı sırasında Edirne, Osmanlı tarafından geri alınabildi.

Özel

Genel
Пейчев, А. и др. 1300 години на стража, София, 1984, Военно издателство
Марков, Г. България в Балканския съюз срещу Османската империя, 1912–1913 г., София, 1989, Издателство “Наука и изкуство”
Колектив, История на Българите: Военна история, София, 2007, Труд, 954-528-752-7
Косев, К., Подвигът, София, 1983, Военно издателство
Balkaya, İhsan Sabri (2005). Ali Fethi Okyar (29 Nisan 1880-7 Mayıs 1943) (I. bas.). Ankara: Türk Tarih Kurumu. ISBN 9751617162. 
Okyar, F. (2024), Bolayır Savaşı'ndaki Başarısızlığın Sebepleri, Mevzu Yayın, Ankara.

Bozkurt (İngilizce özgün adı: Grey Wolf), İngiliz asker ve yazar H. C. Armstrong'un 1932 yılında yayımladığı Atatürk biyografisi. Atatürk'ün sağlığında yayımlanan ilk biyografisidir.
Atatürk'ün insani yönlerini ön plana çıkaran ve çok sert bir üslûpla yazılmış olan kitabın uzunca bir süre Türkiye'ye sokulması yasaktı. Yasaklı kitap 1955'ten başlayarak birkaç kez Türkçeye çevrilmiştir. Türkçe basımlarının bazılarında Kemal Atatürk'ün Yaşamı alt başlığı kullanılmıştır. Kimi baskılarında kitabın bazı bölümleri sansürlenmiştir, sansürün gerekçesi de kitap kapaklarında belirtilmiştir.
Bazı İngilizce baskılarında "Gray Wolf: The Life of Kemal Ataturk" (Bozkurt: Kemal Atatürk'ün Yaşamı) uzun adı, bazı İngilizce baskılarında da "An Intimate Study of a Dictator" (Bir Diktatörün Samimi Portresi) alt başlığı kullanılmıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan önce Hindistan ordusunda Askeri Ataşe olarak görev yapmış olan Harold Courtenay Armstrong (1892-1943), savaş sırasında istihbarat subayı olarak Arap yarımadasına gönderildi. Birleşik Krallık ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na karşı çarpışıyordu. 1916'da Kut'ül Ammare Kuşatması sonunda Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz "6. Poona Tümeni" (Hint Tümeni)'yle birlikte Türklere esir düştü. Bağdat, Musul, Halep, Mersin, Ankara üzerinden Kastamonu'ya, oradan da İstanbul'a getirildi. Nihai olarak da merkezi esir kampı olan Afyonkarahisar'a nakledildi. Savaş esiriyken kaçma teşebbüsü ve yakalandıktan sonra  Enver Paşa'ya hakaret etmesi nedeniyle hücreye atıldı. Hücreden çıktıktan sonra esir kampında ayrıcalıklı muamele gördü ve kendisine tüm esir subayların ve erlerin sorumluluğu verilerek onların genel komutanı yapıldı. Esir İngiliz askerler kampta işledikleri suçlardan Türk askeri mahkemelerinde yargılandıklarında hem onların tercümanlığını yaptı hem de dava vekilliklerini üstlendi. Savaş sona ermeden önce Türkiye'den kaçmayı başardı. Türkler hakkında hiç de olumlu düşünceler beslemeyen Armstrong bu kaçışını bile rüşvet vererek gerçekleştirdiğini söylemiştir.
Mütareke yıllarında ise İngiliz Yüksek Komiserliği'nde Askeri Ataşe Yardımcısı olarak bu kez işgal altındaki İstanbul'a gönderildi. Müttefikler adına çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul'dan ayrıldı. Türkiye'de kaldığı bu birkaç yıllık dönemdeki gözlemlerde bulundu. Aralarında Mustafa Kemal'in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdüren Armstrong bu süre zarfında küllerinden yeniden yükselen bu ülkenin gelişimini gözlemledi, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili aralarında "Bozkurt"un da olduğu beş kitap yazdı. Bu kitaplar: Turkey in Travail (Türkiye Nasıl Doğdu), Turkey and Syria Reborn (Türkiye ve Suriye Yeniden Doğuyor), Unending Battle (Bitmeyen Savaş), Grey Wolf  (Bozkurt) ve Lord of Arabia (Abdülaziz bin Suud).

İlk kez 1932'de İngiltere'de basılan kitap Mustafa Kemal'in sağlığında yayımlanan ilk biyografisidir ve onu putlaştırmayan, insani yönlerini gizlemeye çalışmayan, kimine göre de düşmanca sayılabilecek, sert bir üslûpla yazılmış bir eser olduğu belirtilmiştir. Kılıç Ali hatıralarında kitap için: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de Hükûmet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.” diye yazmıştır.
Hükûmetin yasakladığı kitabı merak eden Mustafa Kemal, yurt dışından orijinal bir nüshasını getirtti, ünlü sofralarından birinde geç vakitlere kadar ilgililere simültane tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong kitapta "çok yetenekli, inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adam" portresi çiziyordu. Sıra onun herkesçe malûm içkisinden bahsettiği satırlara da gelmiştir. Ancak düşmanca bu satırlardan sonra Armstrong "memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak aslan gibi kükrediğini" de belirterek Sezar'ın hakkını Sezar'a veriyordu. Bu satırlar üzerine Mustafa Kemal hiç kızmamış, aksine "Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!" diye latife etmişti.
Mustafa Kemal sofrasında verdiği bu sözü unutmadı, kitapla ilgili kimi düzeltmeleri yaptı ve bunlar Necmeddin Sadak'ın kaleminden 7 Aralık 1932'de "Akşam" gazetesinde yayımlandı. Atatürk'ün cevabı, daha sonraları Sadi Borak tarafından Armstrong'tan Bozkurt: Mustafa Kemâl ve İftiralara Cevap ismiyle kitap olarak da yayımlandı.

İngiltere'de 1932 yılında yayımlanan ve çok sert bir üslûpla kaleme alınmış olan biyografik kitap son derece objektiflikten uzak, taraflı ve Mustafa Kemal'in özel hayatını irdeleyen mesnetsiz bölümler içerdiği için Türkiye'de büyük tepki çekti ve İsmet İnönü başkanlığındaki bakanlar kurulu kararıyla yurda girişi yasaklandı. Bu nedenle Türkçeye çevrilmesi ihtimali de pek yoktu. Menderes hükûmeti döneminde, 1951 tarihli Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'un çıkarılmasından sonra çevrilme ihtimali daha da azaldı. Oysa Kılıç Ali'nin hatıralarında yazdığı gibi, kitabı inceleyen Mustafa Kemal bizzat bu kitabı pek de sakıncalı bulmadığını, bazı eksiklerinin tamamlanarak Türkiye'de yayımlanabileceğini lâtife yaparak da olsa söylemişti.
Kitabın Türkiye'deki ilk çevirisi Peyami Safa tarafından 1955 yılında yapılmıştı. Kimi bölümleri atlanarak yapılan bu çeviri özgün metnin yaklaşık üçte biri kadardı. İstanbul "Sel Yayınları"ndan çıkan kitap zaten küçük boy ve 95 sayfaydı. Oysa özgün versiyonları 300 sayfaya yaklaşıyordu.
Sonraki yıllarda yapılan çeviriler de kitaptan özel hayata ilişkin tartışmalı ve dayanaksız bölümler çıkartılarak yayımlanabilmiştir. Örneğin 2005 yılında "Nokta Yayınları"ndan çıkan çevirinin kapağında "Kadıköy 4. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 31.1.1997 tarih ve 1997/23 müteferrik no'lu kararına göre 5816 sayılı kanuna aykırı bulunan kısımlar kitaptan çıkarılmıştır" ibaresi yer almaktaydı. Bu kez sayfa sayısı 248 olmuştu. Sayfa sayısındaki artıştan da anlaşıldığı üzere, ayrıca kitabın önsözünde belirtildiği gibi çok az bir bölüm bu son çeviriden çıkartılmıştır.

Atam.gov.tr'de Prof. Dr. Mustafa Yılmaz'ın kitapla ilgili analizi 10 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scribd.com 11 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'da tekstin tamamı (Türkçe)
Kitapla ilgili geniş analizler
 Vikisöz'de Bozkurt (kitap) ile ilgili sözler mevcuttur.

Britanya İmparatorluğu (İngilizce: British Empire), Birleşik Krallık veya öncül devletleri tarafından yönetilen dominyonlar, sömürgeler, himayeler ve mandalar ile diğer bağımlı bölgelerden oluşmuş olan imparatorluktur. 16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere Krallığı tarafından kurulan denizaşırı sömürgeler ve ticaret karakolları olarak başlamıştı. En güçlü döneminde tarihteki en geniş topraklara sahip devlet olmasının yanı sıra bir yüzyıldan fazla bir süre boyunca dünyanın en önde gelen küresel gücüydü. 1922'de 458 milyon kişi, yani dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri, Britanya İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı ve toprakları 33.000.000 km2'lik alanı kapsıyordu. Bu derece geniş bir coğrafyaya hükmettiği için siyasi, dilsel ve kültürel kalıtı hâlen yaygın olarak devam etmektedir. Gücünün doruklarındayken, dünya geneline yayılmış toprakları nedeniyle her zaman en az bir bölgesinde gün ışığı olmasından ötürü "üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak da tanımlanmaktaydı.
15. ve 16. yüzyıllardaki coğrafi keşifler boyunca İspanya ile Portekiz Avrupa'nın dünyayı keşfetme girişimlerinin öncüleriydiler ve bu süreçte denizaşırı imparatorluklar kurdular. Bu imparatorluklarda bulunan maddi servete kendileri de sahip olmak isteyen İngiltere, Fransa ve Hollanda; Amerika ve Asya'da kendi sömürge ve ticaret ağlarını kurmaya başladılar. 17. ve 18. yüzyıllarda Hollanda ve Fransa ile sürdürdüğü birkaç savaşın sonucunda İngiltere (İskoçya ile 1706'da yapılan Birlik Antlaşması'nın 1707'de yasalaşmasından sonra Britanya), önce Kuzey Amerika'da, East India Company'nin faaliyetleri sonrasında ise Hint altkıtasında baskın güç oldu. Bununla birlikte, 1783'te bağımsızlık savaşından sonra, imparatorluğun en yüksek ve en eski sömürgeleri arasında olan Kuzey Amerika'daki On Üç Koloni kaybedildi. Bu gelişme sonrasında Britanya'nın dikkati Afrika, Asya ve Büyük Okyanus'a yoğunlaştı. 19. yüzyılın başlarında, Napolyon Fransası'nın Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları'ndan mağlup ayrılmasıyla birlikte Britanya'nın, daha sonraları Pax Britannica ("Britanya Barışı") olarak adlandırılan yaklaşık bir yüzyıllık süreç boyunca herhangi bir dirençle karşılaşmadan süren bir öncülüğü vardı ve dünya genelinde topraklarını genişletmeye devam etti. Bu dönemde gerçekleşen Sanayi Devrimi de imparatorluğun ilerleyişinde pay sahibi olmuştu. Kendi sömürgeleri dışında, Asya ve Latin Amerika'daki çeşitli bölgeleri de ticari bakımdan gayriresmî olarak kontrol ediyordu. 19. yüzyılda nüfusun görece hızlı bir şekilde artması sonucunda yeni hammadde ve pazar arayışlarına girişilerek dünyanın farklı noktalarına keşifler düzenlendi ve özerk yönetilen dominyonlar kuruldu.
20. yüzyılın başlarında, gelişen Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri ekonomileri, Britanya ile mücadele edecek seviyeye ulaşmaya başladı. Britanya ve Almanya arasında peş peşe gelen askerî ve ekonomik gerilimler, I. Dünya Savaşı'nın en büyük nedenlerindendi ve Britanya, imparatorluğuna çok yüksek bir seviyede bağımlı olarak bu savaştan zaferle ayrıldı. Finansal bakımdan bu çatışmanın Britanya için gerilimli bir etkisi vardı ve savaştan hemen sonra imparatorluğun daha da genişlemesine karşın artık eşsiz bir sanayi ya da askerî bir güç değildi. II. Dünya Savaşı'ndan galip çıkmasına karşın, savaş boyunca Güneydoğu Asya'daki toprakların Japonya tarafından işgâl edilmesinden dolayı itibarının zarar görmesi nedeniyle Britanya İmparatorluğu'nun dağılması hızlandı. Savaşın bitmesinden iki sene sonra Britanya'nın en yoğun nüfuslu ve en değerli sömürgesi Hindistan bağımsızlığını kazandı.
20. yüzyılın geri kalanında Avrupa güçleri tarafından yapılan daha büyük bir küresel dekolonizasyon hareketi bağlamında imparatorluğun topraklarının çoğu bağımsızlığını elde etti ve bu süreç 1997'de Hong Kong'un Çin'e geri verilmesiyle sona erdi. Bağımsızlıktan sonra birçok eski Britanya sömürgesi İngiliz Milletler Topluluğu üyesi oldu. Günümüzde ise 14 bölge hâlâ Britanya'nın egemenliği altındadır; bunlar Britanya Denizaşırı Toprakları olarak adlandırılmaktadır.

Britanya İmparatorluğu'nun temelleri, iki ayrı krallık olan İngiltere ve İskoçya krallıklarına dayanmaktadır. Denizaşırı keşiflerde İspanya ve Portekiz'in başarılarının ardından İngiltere Kralı VII. Henry, Asya'ya Kuzey Atlas Okyanusu'ndan ulaşan bir rota bulması için 1496 yılında John Cabot'u görevlendirdi. Cabot 1497 yılında, Amerika'nın Avrupalılar tarafından keşfinden beş yıl sonra yola çıktı ve Newfoundland kıyısına ulaşarak -ki bu sırada Kristof Kolomb gibi Asya'ya ulaştığını sanmaktaydı- bir koloni kurmaya yönelik herhangi bir çalışmaya başlamadı. Cabot, ertesi yıl Amerika'ya bir seyahat daha düzenlese de gemilerinden bir daha haber alınamadı.
16. yüzyılın sonlarında, I. Elizabeth dönemine kadar Amerika'da İngiliz kolonileri kurmaya yönelik herhangi bir girişimde bulunulmadı. Protestan Reformu sonrasında İngiltere ile Katolik İspanya karşı karşıya geldi. 1562 yılında Atlas Okyanusu'ndaki köle ticareti sistemine girme amacıyla, John Hawkins ve Francis Drake'e İngiltere kraliyeti tarafından, Batı Afrika açıklarında köle taşıyan İspanyol ve Portekiz gemilerine saldırma yetkisi verildi. Bu çabalar sonuçsuz kaldı ve daha sonra, İngiliz-İspanyol Savaşı şiddetlenince I. Elizabeth, Amerika'daki İspanyol limanlarına ve Yeni Dünya'nın hazineleriyle geri dönen İspanyol gemilerine saldırı izni verdi. Bu sırada Richard Hakluyt ve "Britanya İmparatorluğu" ismini ilk kullanan yazar olan John Dee gibi yazarlar İngiltere'nin kendi imparatorluğunun kurulması için baskı yapmaya başladı. Bu dönemde İspanya Amerika'ya yerleşmiş, Portekiz Afrika'dan Brezilya ve Çin kıyılarına ticaret merkezleri ve limanlar kurmuş, Fransa ise daha sonraları Yeni Fransa adını alacak olan Saint Lawrence Nehri civarına yerleşmeye başlamıştı.
1576 yılında Muscovy Company'nin maddi desteğiyle yelken açan Martin Frobisher, aynı yıl vardığı Baffin Adası'na ertesi yıl döndü ve adanın güney kesiminde Kraliçe Elizabeth adına hak iddia etti. 1578 yılında bir seyahat daha gerçekleştirerek Grönland'a ulaşan ve burada da hak iddia eden Frobisher, Baffin Adası'ndaki Frobisher Körfezi civarında başarısız bir yerleşim kurma girişiminde de bulundu. 1577-1580 yılları arasında Dünya'yı dolaşan Francis Drake, 1578'de Horn Burnu açıklarında ve Macellan Boğazı'ndaki birer adayı "Elizabeth Adası" olarak adlandırarak üzerlerinde kraliyet adına hak iddia etti. 1579'da ise Kaliforniya'nın kuzey sahillerine ulaştı ve bölgeyi "New Albion" olarak adlandırarak kraliyet topraklarına kattı. Ancak Drake'in üzerinde hak iddia ettiği topraklarda yerleşim kurulamamıştı.

İspanya ve Portekiz'e kıyasla denizaşırı koloni kurma girişimlerine daha geç başlayan İngiltere, 1169 yılındaki Norman işgali ile birlikte İrlanda'ya yerleşmeye başlamışlar ve 16. yüzyılda, İngiltere ve İskoçya'da bulunan Protestanlar adaya getirilmişti. Bu sayede İrlanda topraklarına el konulup "West Country men" adlı bir grup başta olmak üzere İrlanda Plantasyonları'nın kurulup bölgenin sömürgeleştirilmesinde rol oynayanların çoğu Kuzey Amerika'nın sömürgeleştirilmesinde de rol aldı.

1578 yılında I. Elizabeth, Humphrey Gilbert'e denizaşırı keşif için izin verdi. Aynı yıl içerisinde Gilbert, Kuzey Amerika'da korsanlık yapmak ve koloni kurmak amacıyla yola çıksa da Karayipler'e doğru yol alırken henüz Atlas Okyanusu'nu geçemediği sırada keşif yolculuğu iptal edildi. Gilbert, 1583 yılında Newfoundland adasına varmak için bir kez daha yola çıktı. Newfoundland'a ulaştığında adanın limanında İngiltere adına hak iddia etse de geride yerleşimci bırakmamıştı. Gilbert, İngiltere'ye dönüş yolculuğundan sağ kurtulamazken 1584'te kraliçeden izin almayı başaran üvey kardeşi Walter Raleigh, Gilbert'in izinden gitti ve günümüzde Kuzey Karolina topraklarında olan Roanoke Kolonisi'ni kurdu. Ancak ikmal eksikliği nedeniyle koloninin varlığı 1590'larda sonlandı.
1603 yılında İngiltere tahtına geçen Kral I. James, 1604 yılında İspanya ile devam eden savaşı bitiren Londra Antlaşması'nı imzaladı. Artık en büyük düşmanıyla barış imzalamış olan İngiltere, diğer ülkelerin koloni altyapılarına saldırmaktansa kendi denizaşırı kolonilerini kurmaya başladı. 17. yüzyılın başlarında Kuzey Amerika ve Karayipler'deki görece küçük adalara İngiliz yerleşimlerinin gerçekleşmesi ve East India Company başta olmak üzere kolonileri ve denizaşırı ticareti yönetmek amacıyla özel şirketler kurulmasıyla Britanya İmparatorluğu şekillenmeye başladı. 18. yüzyılın sonlarına doğru Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın sonucu olarak On Üç Koloni'nin kaybedilmesine kadar süren bu dönem, daha sonraki kaynaklarda "Birinci Britanya İmparatorluğu" olarak adlandırılmaktadır.

İlk başlarda İngiltere, Karayipler'de bazı başarısız sömürgeleştirme girişimleri yaşadı. 1604 yılında Guyana'da bir koloni kurma denemesi yapılsa da koloni iki yıl varlığını sürdürebildi ve asıl amacı olan altın yatakları bulma hedefine ulaşamadı. 1605'te Saint Lucia'da gerçekleştirilen koloni kurma girişimi yaklaşık dört-beş hafta, 1609'da Grenada'daki koloni kurma girişimi ise 6 ay kadar sürdü ve bu yerleşimler terk edildi. 1623'te Saint Kitts (1629'da İspanyolların eline geçse de ertesi yıl yapılan antlaşmayla tekrar İngiliz kontrolü sağlandı), 1625'te Saint Croix (1650'de İspanyol kontrolüne geçti), 1627'de Barbados, 1628'de Nevis, 1632'de Montserrat ve Antigua, adalarında başarılı yerleşimler kurulabildi. Püritenler tarafından 1629'da kurulan Providence Island Company; 1631 yılında Providencia Adası (1641'de İspanyollar tarafından alındı), ilerleyen yıllarda ise Miskito Sahili'nin bir bölümünde egemenlik kurarak buraları kolonileştirildi. 1665'te patlak veren İkinci Hollanda-İngiltere Savaşı sebebiyle Hollanda'nın Karayipler'deki topraklarına saldıran İngilizler; 1665 yılında Sint Eustatius, Tobago ve Surinam'ı ele geçirse de ertesi yıl Fransa ile savaşın başlamasıyla Sint Eustatius ve Tobago'nun yanı sıra Antigua ve Saint Kitts Fransız kontrolüne girdi. 1650'de kolonileştirilse de 1666'da Fransızların kontrolüne giren Anguilla ile 1666'da Fran

1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşı ya da genel tarih kaynaklarındaki kullanımlarda Long Turkish War (Türkçe: Uzun Türk Savaşı), Osmanlı Devleti ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında sınır çatışmalarının artması ve Bosna Beylerbeyi Telli Hasan Paşa'nın 1593 yılında Kulpa'da ağır yenilgiye uğraması sonucunda başlayan savaştır.
Savaş, iki imparatorluğun ordularının 1596 yılında topyekün karşı karşıya geldikleri ve Osmanlılar'ın zaferiyle sonuçlanan Haçova Muharebesi haricinde, ortak ölçekli birliklerin çarpışmaları ve stratejik önemdeki kalelerin karşılıklı olarak fethedilmesi/kuşatılması/kaybedilmesi şeklinde seyretti.
1606 yılında akdedilen Zitvatorok Antlaşması'yla son bulan savaş sonucunda Osmanlı Devleti Eğri ve Kanije gibi stratejik kaleleri topraklarına katarken, yine Osmanlı Devleti'ne bağlı Erdel Prensliği de topraklarını Slovakya'ya doğru genişletti. Bununla birlikte, bu antlaşmayla Osmanlı Padişahı'nın Kutsal Roma İmparatoru'nun diplomatik denkliğini kabul etmesi Osmanlılar'ın ilk defa üstünlüklerini yitirdiklerine işaret ettiği gibi, keza Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Orta Macaristan için 1533'ta imzalanan İstanbul Antlaşması'ndan beri ödediği 30.000 altın verginin kaldırılması da Osmanlıların bu topraklar üzerinde talep ettikleri haklardan feragat ettikleri anlamına geldi. 
Savaşın başından itibaren Osmanlı Devleti'ne bağlı Romen prenslikleri Eflak, Boğdan ve Erdel'in (tarihte ilk kez birleşerek) Osmanlılara karşı ayaklanmaları ve Kutsal Roma İmparatorluğu'na bağlanmaları Osmanlıların güçlerini fiilen iki cepheye bölmelerini gerektirdi. Osmanlı Devleti 1599'da Anadolu'da başlayan Celali isyanları, 1603'te önce İstanbul'daki Zorba İsyanı ardından doğuda İran'la savaşın yeniden başlaması nedeniyle çok cepheli bir mücadele içine girdi ve bunalımlı yıllar yaşadı.
Kutsal Roma İmparatorluğu ise özellikle 1604 yılından itibaren ekonomik sıkıntılar, savaşlarındaki asker kaybı ve Erdel'de başlayan Boçkay Ayaklanması nedeniyle tüm cephelerde bir çözülme yaşadı ve barışa razı oldu.
13 yıl süren bu savaş iki İmparatorluk arasında o tarihe kadarki en uzun harp olurken, Zitvatorok Antlaşması ise 1663'e kadar fiilen 57 yıl geçerli kaldı. Nitekim, Osmanlı Devleti 1639'a kadar İran'la savaşlara (1645'ten itibaren ise Venedik'le başlayan Girit Savaşı'na) odaklanırken, Kutsal Roma İmparatorluğu da 1618'den itibaren tüm kaynaklarını 30 Yıl Savaşları'na vakfetti.

Osmanlı Devleti'nin, İran'a karşı olan zaferinden sonra batıda bazı gelişmeler oldu. Avusturya, yıllık vergisini geciktiriyor, sınırlarda olaylar çıkarıyordu. Bu nedenle, Bosna beylerbeyi Telli Hasan Paşa, Avusturya'ya sefer düzenledi. 1.000 esir, 12 top ve birçok ganimet alıp geri döndü. Ama bu Avusturya ilişkilerini daha da kötüye itti. Böylece Avusturya saldırılara başladı. Ardından Telli Hasan Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusunu Sisak-Moslavina denen yerde pusuya düşürerek neredeyse tümüyle imha etti (Kulpa Bozgunu). Bunun üzerine, Divanda savaşa karar verildi. Ancak neredeyse tüm Avrupa ülkeleri, Avusturya'yı destekliyordu.

19 Temmuz'da İstanbul'dan harekete geçen Serdar-ı ekrem Sadrazam Koca Sinan Paşa 4 Eylül gibi sefer mevsimi açısından geç bir tarihte Belgrad'a ulaştı. Kutsal Roma İmparatorluğu da Yanıkkale civarında yaklaşık 20.000 kişilik bir ordu toplamıştı. Budin Beylerbeyi Hasan Paşa'nın eyalet askerleri de orduya katıldıktan sonra Türk ordusu sınır bölgesine yürüdü ve 10 Ekim'de Bespirim'i kuşattı. 3 gün dayanabilen kale garnizonu 13 Ekim'de teslim oldu. Ardından, 19 Ekim'de Palota kuşatıldı ve 21 Ekim'de bu kale de teslim oldu. Türk birliklerinin Viyana'ya mesafesi 200 kilometreden yakındı.

Alınan esirlerden Yanıkkale civarındaki Alman ordusunun İstolni Belgrad'a yürüyecekleri duyumu alınmışsa da, Kasım ayının yaklaşması nedeniyle, kışlağa çekilerek müteakip bahar harekâta devam etme fikri ağır basmıştı.
Türk ordusunun, herhangi bir çarpışma vermeksizin önce Budin sonra Belgrad'a kışlamak üzere çekilmesi üzerine serbest kalan Alman ordusu, beklendiği üzere İstolni Belgrad'a ilerledi. Bu orduyu karşılamak üzere ihtiyatsız bir şekilde bölgeye ilerleyen Budin Valisi Hasan Paşa, sayı ve teçhizat açısından dezavantajlı konumda olmasına bakmaksızın taarruz edince, 4 Kasım'daki muharebede ağır bir yenilgi aldı.
Bu muharebeyle Kulpa Bozgunu'ndan sonra aynı yıl içinde Türk birliklerine ikinci büyük yenilgiyi tattıran Alman ordusu, Slovakya bölgesindeki Osmanlı kalelerinin üzerine yürüdü ve Kasım ayı içinde Filek, Kekkö, Dvin, Somoskö, Devam, Boyak, Seçen, Dregeli ve Hayasko'yu ele geçirdi. Avusturya Arşidükü Matthias komutasındaki bir birlik ise Neograd'ı zaptetti.

Serdar-ı ekrem Koca Sinan Paşa Bespirim ve Palota'nın kolayca alınmasından sonra İstanbul'a bir zafername göndermiş, ancak sonraki kayıplar neticesinde takviye istemek zorunda kalmıştı. Bu takviye beklenirken Alman ordusu mevsim erkenken harekete geçti. 4 Mayıs'ta Avusturya Arşidükü Mathias komutasındaki bir kolordu Estergon'u, Stirya Valisi Christoph von Teuffenbach komutasındaki birlikler ise Hatvan'ı kuşattı. Bununla birlikte, Rumeli Beylerbeyi Sinanpaşazade Mehmet Paşa ve Budin Beylerbeyi Sokolluzade Hasan Paşa komutasındaki eyalet askerleri Hatvan'a yardıma gelip, kale dizdarı Aslan Bey'in de huruç harekâtlarının da yardımıyla, Teuffenbach'ın birliklerini kuşatmayı kaldırarak geri çekilmeye zorladılar. Estergon önünde de başarı kazanamayan Avusturya birlikleri Koca Sinan Paşa komutasındaki Türk ordusunun yaklaştığını duyunca çekildilerse de, çekilme sırasında kaledeki Türk birliklerinin 1 Haziran'daki taarruzuyla ağır kayıplara uğradılar.
6 Mayıs'ta Belgrad'dan harekete geçen Koca Sinan Paşa komutasındaki Türk ordusu ise, Estergon önüne geldikten sonra Tata ve Saint Marton kalelerini kuşatarak aldı. 7 Ağustos'ta kuşatılan 12.000 askerlik garnizona sahip Yanıkkale ise 27 Eylül'de teslim oldu. Avusturya Arşidükü Matthias komutasındaki 50.000 askeri aşkın kuvvetteki Alman ordusunun kuşatma öncesinde yenilgiye uğratılarak kale civarından çekilmek zorunda bırakılması bu önemli başarıda pay sahibi olmuştu. Başkent Viyana'ya 120 kilometre mesafedeki bu önemli mevkiinin Osmanlı Devleti'nin eline geçmesi Kutsal Roma İmparatorluğu'nda telaşa neden oldu.
16-22 Ekim'de Komaron'u kuşatmasına rağmen alamayan Türk ordusu kuşatmayı kaldırdıktan sonra kışlamak üzere Budin'e çekilmeye başladı.

Türk ordusu 1594 yılındaki harekâttan başarılarla dönerken, Osmanlı Devleti bugün Romanya'yı oluşturan üç bağlı (vassal) devletin (Eflak, Boğdan ve Erdel) ayaklanmasıyla sarsıldı. Erdel Voyvodası Kutsal Roma İmparatoru II. Rudolf'u metbu olarak tanırken, Boğdan Voyvodası Aron da yeni atanan voyvodayı tanımayarak isyan etti ve üzerine gönderilen Maraş Beyi Mustafa Paşa komutasındaki birlikleri püskürttü. Eflak Voyvodası Mihail'in isyanı ise daha yıkıcı oldu. Kasım 1594'te Bükreş'teki Türk tüccarları idam edip buradaki yaklaşık 2.000 kişilik Türk garnizonunu da imha eden Mihail, daha sonra Yergöğü'nü yaktığı gibi, 1 Ocak 1595'te kuşattığı İbrail kalesini 16 Ocak'ta ele geçirdi. Dobruca'ya girerek Silistre'yi ele geçirmek isteyen Mihail'i 4.000 Eflak askerini kılıçtan geçiren Silistre Beyi durdurabilmişti.

16 Ocak 1595 tarihinde III. Murat öldü. 11 gün sonra da yerine oğlu III. Mehmet tahta çıktı. Koca Sinan Paşa'nın yerine, 1578-1590 Osmanlı-Safevî Savaşı'nda büyük yararlılıklar gösteren Serdar Ferhat Paşa sadrazamlığa getirildi. 22 Nisan 1595 tarihindeki Sipahi Ayaklanmasını güçlükle bastıran Ferhat Paşa, cephe gerisini güvence altına almak amacıyla 1 Mayıs'ta İstanbul'dan ordusunun başında hareket ederek Eflak üzerine yürüdü. Ancak bir saray entrikasıyla azledilerek geri çağrıldı ve idam edildi.

Tekrar sadarete getirilen Koca Sinan Paşa maktul öncülünün başlattığı seferi sürdürerek Eflak'a yürüdü. 23 Ağustos'ta Yergöğü'nden Bükreş doğrultusunda ilerleyen Türk ordusu ertesi gün Kalugeran mevkiine geldi. 25 Ağustos'taki Kalugeran Muharebesi'nin sonucunda Eflaklıların çekilmesini fırsat bilen Türk ordusu 28 Ağustos'ta muharebesiz Bükreş'e, ardından ise başkent Targovişte'ye girdi. Koca Sinan Paşa 3.500 askerlik garnizonu burada inşa ettirdiği kalede bırakarak İstanbul'a doğru geri çekilirken, Eflak Voyvodası Mihail Targovişte'yi kuşatmaya başladı. Takviye olarak gönderilen 5-6.000 kişilik Rumeli eyalet askerinin Eflaklılar tarafından pusuya düşürülerek hezimete uğramaları üzerine, kuşatmaya üç gün dayanabilen savunucular teslim oldular ve kazığa vuruldular. Türk ordusu ise düzensiz bir şekilde Yergöğü'ne gelirken, 27 Ekim'deki Köprü Faciası sonucu, Tuna üzerindeki köprüye yığılan ordunun gerisini korumak isteyen Akıncılar Eflak topçu ateşiyle imha edildi ve bu tarihi ocak fiilen tarihe karıştı. Taarruza geçen Eflak ordusu İbrail, İsakçı, Kili, İsmail, Akkerman, Cangerman ve Tatarhan kalelerini ele geçirdi. Bu olumsuz gelişmeler üzerine dönüş yolundaki Sadrazam Koca Sinan Paşa azledildi ve yerine Lala Mehmet Paşa getirildi.
Macaristan cephesinde de gelişmeler Osmanlı Devleti'nin aleyhine seyretti. Türk ordusunun Eflak'ta meşgul olmasından yararlanan 70.000 kişilik Kont Karl Mansfeld komutasındaki Alman ordusu 1 Temmuz'da Estergon'u kuşattı. Babası Sadrazam Koca Sinan Paşa tarafından Macaristan Serdarı olarak atanan Mehmet Paşa 4 Ağustos'ta 10.000 kişilik birliğiyle kaleye yetiştiyse de, 5 Ağustos'ta Yanık Beylerbeyi Osman Paşa'nın Alman ordusuna kale önündeki muharebede yenilmesi üzerine cepheden çekildi ve Estergon 2 Eylül'de teslim oldu. Alman ordusu 8 Eylül'de ise Vişegrad'ı ele geçirdi.

Bir önceki yılki yenilgilerin yarattığı durumu tersine çevirebilmek için III. Mehmet ordusunun başında sefere çıkma kararı aldı. Bu, bir padişahın 30 yıldan beri ordunun başında çıktığı ilk seferdi. 21 Haziran'da İstanbul'dan ayrılan Türk ordusu 9 Ağustos'ta Belgrad'a vardı. Burada toplanan Harp Meclisinde (1552 yılındaki kuşatmada alınamayan) stratejik önemdeki Eğri üzerine yürünmesi kararının alınması üzerine ordu bu yönde ileri harekâtına devam etti. Segedin'e varıldığında ise Alman ordusu Hatvan'ı kuşatmıştı. Takviye 

16. yüzyıl, Jülyen takvimine göre 1501 yılıyla 1600 yılı arasındaki yüzyıldır.

1500: Portekizli denizci Álvares Pedro Cabral Brezilya'yı resmen keşfetti.
1500: Kemal Reis'in liderliğindeki Osmanlı filosu, İkinci Lepanto Deniz Savaşı'nda Venediklileri mağlup eti.
1501: Michelangelo, David heykeli üzerinde çalışmaya başlamak için memleketi Floransa'ya döndü.
1501: 1736 yılına kadar İran'ı yönetecek olan Safevî hanedanı, İslam'ın Şii zümresini benimsedi.
1503: 14 veya 21 Aralık'ta Nostradamus doğdu.
1503: Leonardo da Vinci, üç dört yıl sonra tamamlayacağı Mona Lisa adlı tablosuna başladı.
1503: İspanya, Cerignola Savaşı'nda Fransa'yı mağlup etti. Tarihte barutlu küçük silahlarla kazanılan ilk savaş sayılır.
1504: Kurak bir dönem, İspanya genelinde açlığa yol açtı.
1506: En az iki bin Marrano Yahudisi, Lizbon'da çıkan bir isyanda katledildi.
1506: Christopher Columbus, İspanya'nın Valladolid şehrinde öldü.
1506: Polonya, Kırım Hanlığı'ndan gelen Tatarlar tarafından işgal edildi.
1506: ((İzlanda)) ((Arne Saknussemm))dünya'nın merkezine yolculuk el yazısı)

1513 Machiavelli Prens'ini yazdı.
1513 Piri Reis Kitab-ı Bahriye'yi yazdı.
1513 Yenişehir Muharebesi
1514 Çaldıran Muharebesi
1516 Koçhisar Muharebesi
1516 Mercidabık Muharebesi
1517 Ridaniye Muharebesi
1517 Doksan Beş Tez
1519 Ünlü Ressam Leonardo Da vinci Öldü.

1520-Yavuz Sultan Selim öldü. (d.1470)
1520-Kanuni Sultan Süleyman tahta geçti. (d.1494)
1522-Kanuni Sultan Süleyman Rodos Adası'nı aldı
1525-Pavia Muharebesi
1526-Osmanlı Devleti Macaristan Krallığı'nı Mohaç Meydan Muharebesi'nde büyük bir bozguna uğrattı.
1527-Roma'nın Yağmalanması
1529-I. Viyana Kuşatması

1532-Alman Seferi
1532-İnka İmparatorluğu'nun İspanyollar tarafından fethi
1536-Pargalı İbrahim Paşa'nın İdamı
1538-Kanuni,Irak'ı fethetti.
1538-Kanuni,Bender'i fethetti.
1538-Kanuni Sultan Süleyman, bir kısım Arap toprakları ile Yemen"i fethetti.

1540- Papa III. Pavlus “İsa Cemiyeti/Cizvit Kurumunun Kaideleri”ni imzalamayı kabul etti ve İsa Cemiyeti/Cizvitler resmi olarak kurulmuş oldu.
1541-Kanuni Sultan Süleyman Macaristan seferine çıktı.
1546- Barbaros Hayrettin Paşa'nın ölümü
1547- Fransa Kralı I.François'in ölümü.

Kanuni Sultan Süleyman,Trablusgarp'ı fethetti.
1553 - Şehzade Mustafa, Sultan Süleyman'ın emriyle idam edildi.

1558 Hürrem Sultan öldü.
1558 - Kutsal Roma İmparatoru V.Karl'ın ölümü.

1560: Osmanlı Donanması İspanya filosunu Cerbe Deniz Savaşı'nda mağlup etti.
1561: Guido de Bres Protestan inancına dair Belçika İnanç Açıklaması'nı kaleme aldı.
1562: Babür lideri Ekber Şah güçlü Hindu Rajputlardan kendine bir eş seçerek Müslüman ve Hindu grupları bir araya getirdi.
1563: Fransız Din Savaşları'nda Wassy Katliamı ve Dreux Savaşı.
1563: İngiltere'de Büyük Veba Salgını 80.000 can aldı. Sırf Londra'da 20.000 kişi salgından dolayı öldü.
1564: William Shakespeare 26 Nisan'da vaftiz edildi.
1565: Hindu Vijayanagara İmparatorluğu ve Deccan saltanatları arasında Talikota Muharebesi gerçekleşti.
1565: Mir Chakar Khan Rind 97 yaşında öldü.
1565: Estácio de Sá Brezilya'da Rio de Janeiro şehrini kurdu.
1565: Osmanlı kuvvetleri Malta Kuşatması'nı gerçekleştirdi.
1566:Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar kuşatmasında öldü.
1566:II.Selim Osmanlı İmparatorluğunun Tahtına Geçti
1566-1648: İspanya ve Hollanda arasında Seksen Yıl Savaşları gerçekleşti.
1567: İskoç Kraliçesi Mary I. Elizabeth tarafından hapsedildi.
1568-1571: İspanya'da Morisco Ayaklanması.
1568-1600: Japonya'da Azuçi-Momoyama dönemi.
1569: İngiltere'de Kuzey İsyanı (Rising of the North) başladı.
1569: Lehistan-Litvanya Birliği Lublin Antlaşması ile kuruldu. 1795'e kadar sürdü.

1570: Korkunç İvan, Novgorod halkının toplu katliamı için emir verdi.
1571: Papa V. Pius, Osmanlı Devleti'ne karşı Kutsal Birlik oluşturdu.
1571: Osmanlı Devleti, İnebahtı Deniz Savaşı'nda Kutsal Birlik'e karşı yenilgiye uğradı.
1571: Kırım Tatarları Moskova'ya saldırdı ve Kremlin hariç her şeyi yaktı.
1571: İspanyol misyonerler Kızılderililer tarafından Jamestown Settlement, Virginia'da katledildiler.
1571: Sokullu Mehmet Paşa,Kıbrıs Adası"nı aldı.
1572: Brielle, Seksen Yıl Savaşları'nda Protestan Geuzen tarafından Habsburg İspanyası'ndan geri alındı.
1572: İspanyol konkistadorlar son İnka lideri Túpac Amaru'yu Vilcabamba, Peru'da ele geçirip, Cusco'da idam ettiler.
1572: Catherine de' Medici, Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı'nı başlattı. Katliamda Protestan lider II. Gaspard de Coligny ve binlerce Huguenot öldü. Şiddet olayları Paris'ten diğer kentlere ve kırsal kesimlere yayıldı.
1573: Her iki tarafta ağır kayıplara yol açan Haarlem Kuşatması İspanya'nın zaferiyle sona erdi.
1574: 4 ay süren Leiden Kuşatması Hollanda'nın zaferiyle sona erdi.
1574: Sokullu Mehmet Paşa,Tunus"u aldı.
1574: II.Selim öldü.
1575: Oda Nobunaga nihayetinde Nagaşima kalesini ele geçirmeyi başardı.
1575: Lehistan,Osmanlı İmparatorluğu himayesine girdi.
1576: Anvers, az ücret alan İspanyol askerler tarafından yağmalandı.
1577-1580: Francis Drake Dünya'nın etrafında gemiyle dolaştı.
1578: Portekiz Kralı I. Sebastião Vadi'l-Mehazin Muharebesi'nde öldü.
1579: Hollanda Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan Utrecht Birliği kuzey Hollanda'yı bir araya getirdi.
1579: İspanya Hollandası, Avusturya Hollandası ve Belçika'nın temelini oluşturan Arras Birliği güney Hollanda'yı bir araya getirdi.
1580: İspanya Kralı II. Felipe İspanyol Armadası'nı inşa ettirdi. İspanya limanlarındaki İngiliz gemilerine alıkoyuldu.
1580: İspanya, II. Felipe'nin liderliğinde Portekiz'le birleşti. Portekiz tahtını ele geçirme çabaları Portekiz İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. İspanya ve Portekiz tahtları 1640 yılına kadar birleşik kaldı.

1582: Papa XIII. Gregory Gregoryen takvimini yayınladı.
1582: Yermak Timofeyeviç, Stroganovlar adına Sibir Hanlığı'nı fethetti.
1584-1585: Anvers Kuşatması'ndan sonra şehirdeki tüccarların çoğu Amsterdam'a kaçtı.
1585-1604: İngiliz-İspanyol Savaşı Atlantik'in iki tarafında gerçekleşti.
1587: Luristan Osmanlılar tarafından işgal edildi.
1588: İngiltere İspanyol Armadası'nı geri çevirdi.
1589: İspanya İngiliz Armadası'nı geri çevirdi.

1591: Gazi Giray, Moskova'ya karşı kalabalık bir Tatar seferi başlattı.
1591: Mali'de, Sultan Ahmed el-Mansur'un Judar Paşa liderliğindeki Faslı kuvvetleri Tondibi Savaşı'nda Songhay İmparatorluğu'nu mağlup etti.
1592-1593: John Stow, 200.000 nüfuslu Londra'da 10.675 kişinin büyük veba salgınından öldüğünü kayda geçirdi.
1592-1598: Kore, Çinli Ming Hanedanı'nın yardımıyla iki Japon istilasını geri püskürttü.
1593-1606: Habsburg İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu arasında Uzun Savaş gerçekleşti.
1598: Nantes Fermanı Fransız Din Savaşları'nı sona erdirdi.
1598-1613: Rusya Smutnoye Vremya döneminde anarşiye doğru sürüklendi.
1600: Giordano Bruno, Hristiyanlık'a aykırı düşüncelerinden dolayı Roma'da yakılarak öldürüldü.
1600: Japonya'da Sekigahara Savaşı gerçekleşti. Edo dönemi başladı.

1716-1718 Osmanlı-Avusturya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun Karlofça Antlaşması'yla kaybettiği toprakları geri almak amacıyla savaştığı ancak başarısızlıkla sonuçlanmış bir savaşlar dizisidir. Kanuni döneminde başlayan Osmanlı-Avusturya ilişkilerinin temelinde Macaristan'a hakim olma isteği yatıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, başarısız II. Viyana Kuşatması sonucu yapılan Osmanlı-Kutsal İttifak savaşlarından yenik düşmüş, İstanbul ve Karlofça Antlaşmalarına imza atmıştı. 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması sonucu Mora ve Macaristan'ın kaybedilmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu çok sarsmıştı. Ancak 1711'de Çar Büyük Petro önderliğindeki Rusya'yla yapılan Prut Savaşı'nın kazanılması Osmanlı İmparatorluğu'nu bir ölçüde cesaretlendirdi. Yeni sadrazam Damat Ali Paşa, Venedik ve Avusturya'ya verilenleri geri almak istiyordu. Ayrıca Venediklilere kaybedilen Mora Yarımadası'nda yaşayan Ortodoks halk, Katolik baskısından memnun değildi ve tekrar Osmanlı yönetimine girmeyi istiyorlardı.
Kutsal İttifak Savaşları'ndan sonra, Avrupa'da bütünlük kalmamıştı. İspanya Veraset ve Büyük Kuzey Savaşları nedeniyle, çoğu ülkenin başka bir savaşa ayıracak gücü yoktu. Bu da Osmanlı'nın savaş açtığı sırada, Osmanlı'nın yararına olan bir şeydi.

Avusturya Osmanlı'nın Venediklilere karşı gösterdiği başarıdan memnun değildi. Mora'nın geri alınmasını Karlofça Antlaşması'nın bir ihlali olarak saydı. Avusturya, 1716'da Venedik ile ittifakını yenileyip, Osmanlı'dan Mora'yı Venedik Cumhuriyeti'ne geri vermesini istedi. Osmanlı İmparatorluğu bu isteği reddederek 24 Nisan 1716'da Avusturya'ya savaş açtı.
Avusturya ordusunun komutanı Savoy Prensi Eugen 9 Temmuz 1716'da 76.000 askerlik bir ordu topladı. Osmanlı İmparatorluğu ise Belgrad'da Sadrazam Silahdar Damat Ali Paşa komutasında 150.000 askerlik bir ordu topladı. İki ordu 5 Ağustos 1716'da bugünkü Sırbistan'ın Novi Sad kenti yakınlarında bulunan Petrovaradin'de karşılaştı.
2 Ağustos'ta öncü birlikler çatıştı. Bazı kaynaklara göre 1,500 kişilik Osmanlı öncü birlikleri Prens Eugen'in 8,000 kişilik öncü birliklerini yenmeyi başardı fakat taarruza geçmek yerine Rumeli beylerbeyi Sarı Ahmed Paşa'nın tavsiyesi ile Ali Paşa 3 gün bekledi. 5 Ağustos sabah saat 7'de Osmanlı askerleri taarruza geçti. Sağ kanadın komutanı Ahmed Paşa şehit düşünce sağ kanat bozulmaya başladı. Sadrazam Silahdar Damat Ali Paşa, ordunun dağılmasını engellemek için ön saflara ilerleyince alnından kurşun yiyerek savaşta şehit düştü. Sadrazamın öldüğünü duyan Osmanlı birlikleri geri çekilmeye başladılar. Yapılan savaşta Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğramış oldu.
Sadrazam öldükten sonra yerine Belgrad muhafızı vezir Hacı Halil Paşa geldi. Petrovaradin'deki Avusturya zaferinden sonra Prens Eugen 180,000 askerle Tameşvar Kalesi'ni kuşattı. 20 Ekim 1716'da eyalet merkezi ve Tameşvar Kalesi 44 günde düştü. Prens Eugene buradan sonra ordularını Belgrad'a yönlendirdi. Belgrad kuşatması sırasında Saadet Giray Han'ın 70,000 Kırım atlısı ile Hacı Halil Paşa'nın birlikleri birleşerek kuşatmayı kırmaya çalıştı fakat 20.000 şehit, yaralı ve esir gibi ağır bir zayiat vererek geri çekildiler.
Prens Eugene 18 Ağustos 1717'de Belgrad'a girdi ve Belgrad Avusturyalıların eline geçmiş oldu.

Yeni görev başına geçen Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa barış yanlısıydı. 21 Temmuz 1718 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya Arşidüklüğü ve Venedik Cumhuriyeti'yle günümüzde Sırbistan sınırları içinde yer alan Pasarofça kasabasında bir barış antlaşması imzalamaya razı oldu. Pasarofça Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğu Belgrad, Temeşvar'ın Banat bölgesini Avusturya'ya vermek zorunda kaldı. Ancak Venedik'ten fethedilen Mora ve Dalmaçya kıyıları Osmanlı'ya bırakıldı. Sadece Girit ve Mora arasındaki Cerigo adacığı Venedik'e bırakıldı ayrıca Pasarofça Antlaşması, Lâle Devri (1718-1730) sürecini de başlatmıştır.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1955 Son baskı:2011) Osmanlı Tarihi IV. Cilt 1. Kısım: Karlofça Antlaşmasından XVIII. Yüzyılın Sonlarına Kadar, Ankara:Türk Tarih Kurumu ISBN 975-16-0015-4
Setton, Kenneth Meyer (1991), Venice, Austria, and the Turks in the Seventeenth Century, Philadelphia, Mass.: The American Philosophical Society ISBN 0-87169-192-2 ve ISBN 0065-9738 (İngilizce)

Shaw, Stanford Jay ve Shaw, Ezel Kural (1976) History of the Ottoman Empire and Modern Turkey , Cambridge: Cambridge University Press ISBN 978-0-521-29163-7 Online:url=https://books.google.com/books?id=UVmsI0P9RDUC

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlıların Ruslara yenik düşmesiyle sonuçlanmış bir savaştır. Savaş Doğu Avrupa, Kafkasya, Akdeniz ve Ege Denizi'nde sürdürülmüştür. Bu çatışmanın sonucunda Ukrayna'nın güneyi, Kuzey Kafkaslar ve Kırım, Rusya'nın eline geçmiştir.

Savaş ilk önce Lehistan'da kralla soylular arasında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden başladı. Rus Çariçesi II. Katerina Lehistan'ı parçalamak amacıyla Lehistan'ın içişlerine karışıyordu. Kralı soylulara karşı desteklemek amacıyla bölgeye Kazak askerlerini gönderdi. Askerler Osmanlı Devleti sınırları içindeki Balta kentine girerek katliam yaptılar. Osmanlı padişahı III. Mustafa bu durumu protesto ederek 25 Eylül 1768 tarihinde Rusya'ya savaş açtı. Lehistan'da krala karşı çıkan soylular Osmanlı Devleti'nin yanında yer aldılar. Birleşik Krallık da Rus donanmasına danışmanlar göndererek Rusya'nın yanında yer aldı. Osmanlı padişahı, Çerkes prensi Bematıqo Mısost'a halife olarak Kafkasya'daki tüm Müslüman halkların resmen Rusya ile savaşa katılmalarını emrettiğini belirten bir mektup gönderdi ve zaten Rus-Çerkes Savaşı sebebiyle Rusya ile savaşan Çerkesler bunu kabul etti.

Ocak 1769'da Kırım Hanı Kırım Giray liderliğindeki 70.000 kişilik Türk-Tatar ordusu orta Ukrayna topraklarını işgal etti. Kırım Tatarları, Türkler ve Nogaylar Yeni Sırbistan'ı harap etti ve önemli sayıda köleyi götürdü. Baskınları Aziz Elizabeth kalesinin garnizonu tarafından püskürtüldü ve ardından General Rumyantsev'in birlikleri Karadeniz'e yönelik saldırılarına devam etti 

Savaşın başlamasıyla Lehistan, 3 büyük devlet (Prusya, Avusturya ve Rusya) tarafından kıskaca alındı. Rus generali Aleksandr Suvorov, Leh ordusunu 23 Mayıs 1771 tarihinde Lanckorona'da, 23 Kasım 1771 tarihinde de Stolowice'de yendi. Böylece Lehistan'daki savaş sona erdi. Kazandığı bu zaferlerle yıldızı parlayan Suvorov Osmanlı cephesine gönderildi.
Kırım Hanı Kırım Giray, Şubat 1769'da Güney Rusya'ya başarılı akınlar yaptı. Sadrazam Yağlıkçızade Mehmed Emin Paşa 1 Mayıs 1769'da ve sadrazam Moldovancı Ali Paşa 12 Ağustos 1769'da iki başarılı Hotin seferi yaptılar. Fakat Kırım Giray'ın ölümünden sonra Rus orduları Kırım'a girdiler. Yeniçerilerin artan başarısızlıkları ve emre karşı çıkmaları gibi nedenlerle Ruslar Eflak ve Boğdan'a girdiler. 21 Eylül 1769 tarihinde de Hotin'i ele geçirdiler. Ruslar Osmanlı Devletini içten çökertmek için Mora Yarımadasındaki Rumlar arasında ayaklanma çıkarttılar. Kaptan-ı Derya Mandalzade Hüsameddin Paşa, 9 Nisan 1770 tarihinde Mora Yarımadasına bir çıkartma yaparak bu ayaklanmayı bastırdı.
Ancak Osmanlıların Balkanlarda Rusya karşısındaki yenilgileri devam etti. Rus kumandanı Petro Rumyantsev 7 Temmuz 1770'te Prut nehrinin bir kolu olan Larga nehri boylarında, Larga Muharebesinde Kırım Hanı Kaplan Giray komutasındaki Kırım Hanlığı ve Osmanlı Ordusunu yine bu yerin yakınında Prut nehrinin bir kolu olan Kagul Irmağı'nda Kartal Ovası Muharebesi'nde, Osmanlı yeniçerileri ve Kırım tatarlarından oluşan büyük bir orduyu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu meydan muharebeleri akabinde savaşın yönü tamamen Osmanlı İmparatorluğu aleyhine döndü. Rus birlikleri İsmail, Akkerman, Bender kalelerini ellerine geçirdiler. Ayrıca Çariçe II. Katerina Aleksey Grigoryeviç Orlov komutasındaki Rus donanmasını Baltık Denizi'nden Akdeniz'e gönderdi. İlk defa Akdeniz'e savaşa giren Rus donanması İzmir yakınlarında Çeşme burnu ile Sakız adası arasında Osmanlı donanmasıyla savaşa tutuştu. 5-7 Temmuz 1770 tarihleri arasında yapılan bu savaşta Rus donanması Osmanlıları büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu olaydan sonra Rus donanması 1770-1774 yılları arasında 5 yıl daha Ege Denizi'nde kaldı. Bilinmeyen nedenlerle 2 Kasım 1772 ve 9-10 Haziran 1774 tarihlerinde iki kez daha Çeşme Limanı'na gelerek kaleyi ve şehri tekrar topa tuttu.
Osmanlı Orduları; 2 Ağustos 1771'de Özi (Kırım), 12 Eylül 1771'de Yerköy (Boğdan), 29 Haziran 1773'te Silistre (Boğdan), 20 Ekim 1773'te Varna'da bazı zaferler kazandılar. Ancak bu zaferler savaşın gidişinin Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sürmesini engelleyemedi. 1774 yılında Rumyantsev'in komutası altında tekrar saldırıyla geçen Rus ordusu Tuna nehrini geçerek Şumnu'ya doğru ilerlemeğe başladı. Bu sırada Osmanlı tahtı el değiştirmiş, III. Mustafa ölmüş, yerine kardeşi I. Abdülhamit tahta geçmişti. Sadrazam Muhsinzade Mehmed Paşa Rus ordusunu karşılamak üzere yeniçeri Ağası Yeğen Mehmed Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu Kozluca'da Rumyantsev'in ordusuna yenildi. Rumyantsev bu başarıdan sonra Şumnu'ya kadar ilerledi.

21 Temmuz 1774 tarihinde tahta yeni geçmiş olan Osmanlı padişahı I. Abdülhamit, Küçük Kaynarca Antlaşmasını imzalayarak savaşa son verdi. Bu antlaşmayla Kırım'a bağımsızlık verildi. Ama Rusya'nın asıl amacı bağımsız olan Kırım'ı kısa bir süre sonra topraklarına katmaktı. 9 yıl sonra 1783 yılında Rusya Kırım'ı ilhak ederek resmen kendine bağladı. Kısa bir süre sonra da Ruslarla Osmanlılar arasında tekrar savaş çıktı.
Harbin ardından Osmanlı hazinesinin sıkıntılarına çözüm maksadıyla 1775'te "eshâm-ı Osmâniyye" denilen iç borçlanma sistemine geçilmiştir.

1770 Çeşme Deniz Savaşı: 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşları, Oğuz Aydemir ve Ali Rıza işipek, Denizler Kitabevi, Temmuz 2006, ISBN 9750005147.
1774 Küçük Kaynarca Andlaşması, Osman Köse, Türk Tarih Kurumu, VII. Dizi, Sayı 218, 2006, ISBN 975-16-1865-7.

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında birçok cephede yapılmış savaştır. Napolyon Bonapart'ın önderliğindeki Fransa'nın Avrupa'da başlattığı savaşların (Napolyon savaşları) arka planında yer almıştır.
Osmanlı Padişahı III. Selim'in saltanatı döneminde 1792-1805 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya barış içinde yaşamışlardı. Hatta Osmanlı İmparatorluğu Mısır'ı işgal eden Fransa'ya karşı İngiltere ve Rusya ile işbirliği yaptı. 24 Eylül 1805 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile mevcut ittifak antlaşmasını yeniledi. Ancak bu antlaşmanın imzasından kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Rusya, Osmanlıların Rus yanlısı Alexander Muzuri (Eflak) ve Konstantin İpsilantis (Boğdan) voyvodaları görevden almasından hoşnut değildi. General Johann (Ivan) Michelson komutasındaki 40.000 civarında Rus askeri 11 Kasım 1806'da Dinyester'i geçerek Eflak ve Boğdan'a girdi. III. Selim 22 Aralık 1806 tarihinde boğazları kapattı ve Rusya'ya savaş ilan etti.

1806 yılının Kasım ayında savaş ilan etmeden Eflak ve Boğdan'a giren ve karşısına düzenli bir Osmanlı kuvvetinin çıkamadığı Rus ordusu, kısa bir süre içerisinde Kili, Bender, Hotin ve Akkerman Kalesi gibi kalelerden kimini savaşla ve kimini de hileyle ele geçirdi. Bu kalelerin işgal edilmesinin ardından, İzmail Kalesi'nin de teslim olacağını zanneden Ruslar, kalenin önüne geldiklerinde beklemedikleri bir karşılık gördüler. Daha ilk çatışmada üç bin dolayındaki Rus birliği, altı yüz süvarisi bulunan ve kaleye yardıma gelmiş Pehlivan İbrahim Ağa tarafından bozguna uğradılar. Zaferin ardından Pehlivan İbrahim Ağa mirahor-ı evvel rütbesi ile, Kale muhafızı Kasım Paşa da vezirlik rütbesinin yanı sıra gazilik unvanı ile ödüllendirildi. İzmail Kalesi'nin savunmasını sağlamlaştıran Pehlivan İbrahim Ağa beş yüz kadar atlısıyla binbeş yüz kişilik Rus süvari birliklerini İzmail'e dokuz saat mesafedeki Çamasuy Karyesi'nde bozguna ugrattı. 26 Ağustos 1807 tarihindeki mütarekeye kadar devam eden bir buçuk yıllık süreçte Pehlivan İbrahim Ağa, gönüllü birliklerin yanı sıra Veli Paşa, Karslı Ali Paşa ve Boşnak Abdullah Ağa gibi komutanların da yardımıyla İsmail kalesindeki savunmasını sürdürdü ve düşmanı karşısında bir adım bile geri çekilmedi. Serdar-ı Ekrem olan sadrazam Keçiboynuzu İbrahim Hilmi Paşa komutasında Osmanlı ordusu ise, 12 Nisan 1807'de Bulgaristan'dan Tuna Nehri üzerinden Eflak topraklarına girerek Bükreş'e yöneldiyse de, Mikail Miloradoviç komutasındaki Rus ordusu tarafından 2 Haziran 1807 tarihinde Obileşti Muharebesi'nde püskürtüldü.
Doğu Cephesinde ise İvan Gudoviç komutasındaki 17.000 kişilik Rus birliği 18 Haziran 1807 tarihinde Arpaçay Muharebesi'nde Kör Yusuf Ziyaüddin Paşa komutasındaki yaklaşık 20.000 kişilik Türk birliğini mağlup etmeyi başardı. Bu iki muharebe sonucunda Batı ve Doğu cephelerinde durum sabitlendi.
Denizde ise Dmitry Senyavin'in komutanlığındaki Rus donanması, Seydi Ali Paşa (Yusuf Paşazade) komutasındaki Türk donanmasına üstünlük sağlamayı başardı. 22-23 Mayıs 1807 tarihlerinde Çanakkale Muharebesi'nde, 19-22 Haziran 1807 tarihlerinde de Limni Muharebesi'nde galip gelen Rus donanması Ege Denizi'nde hareket serbestisi kazandı.

Bu çarpışmalar sürerken İstanbul büyük bir siyasi kargaşa içine girdi. 29 Mayıs 1807 tarihinde Kabakçı Mustafa isyanı sonucu III. Selim Osmanlı tahtından indirilmiş ve yerine IV. Mustafa tahta geçmişti. IV. Mustafa'nın saltanatı boyunca Osmanlı sarayında büyük bir kargaşa yaşandı. Yeniçeriler saraya hakim oldular. 28 Temmuz 1808 tarihinde taht tekrar el değiştirdi. IV. Mustafa'nın yerine II. Mahmut tahta geçti.

1807 yılında Fransa ile Tilsit Antlaşması'nı imzalayarak Fransa baskısını bir süreliğine bertaraf eden Rusya 28 Mart 1809 tarihinde Tuna cephesinden harekete geçti ve 2 yıla yakın süredir durmuş olan çatışmalar yeniden başladı. Johann (Ivan) Michelson'un Bükreş'te ölümünden sonra 1808 yılında onun yerine atanan Aleksandr Prozorovski komutasındaki Rus birlikleri Dobruca'yı işgale başladılar. Dobruca'yı geçen Rus ordusu ikiye ayrılıp, bir kısmı ile Varna'ya hareket ederken diğer kısmı ile Osmanlı ordusu üzerine saldırmıştı. İbrail(Brăila)'i almakla görevlendirilen Mihail Kutuzov'un taarruzu reddetmesi üzerine Aleksandr Prozorovski bizzat kolordunun komutasını ele aldı. 17 Nisan'da İbrail(Brăila)'i yoğun bombardımana başlayan Rus ordusu, Aleksandr Prozorovski'nin emriyle 19 Nisan'ı 20 Nisan'a bağlayan gece taarruza geçti. Fakat hücum başarılı olmadı ve Rus ordusu büyük kayıp verdi. Hezimet nedeni ile Aleksandr Prozorovski histeri nöbetine tutuldu ve onu teskin etmeye çalışan Mihail Kutuzov'u başarısızlıktan sorumlu tutarak onu kolordu komutanlığından azletti. 7 Mayıs 1809 tarihinde İbrail(Brăila) kuşatmasını kaldırıp geri çekilen Aleksandr Prozorovski, 9 Ağustos 1809'da Tuna karargahında hayatını kaybetti. Çar I. Aleksandr (Rusya), onun yerine piyade ordusundan General Prens Pyotr Bagration'u atadı.
General Prens Pyotr Bagration'un ilk operasyonu, 14 Ağustos 1809 tarihinde Maçin (Măcin) kalesinin kuşatılması oldu. 18 Ağustos 1809'da kale garnizonu teslim oldu. 22 Ağustos tarihinde ise iki gün süren bombardımanın ardından Kirsova (Chirsova) kalesi Rusların eline geçmiş, böylelikle Rus ordusu Tuna üzerinde seyyar bir köprü kurmaya başlamıştı.
Rus ilerleyişine engel olmak için harekete geçen Tuna komutanı Koca Hüsrev Mehmed Paşa’nın komutasındaki 12.000 kişilik Türk kolordusu 4 Eylül 1809 tarihinde Resvan’da Cernavoda Muharebesi Pyotr Bagration'un Rus birlikleri tarafından bozguna uğratıldı. Bu savaşın ardından bölgenin önemli kaleleri, kale muhafızlığını eski sadrazam Çelebi Mustafa Paşa'nın yaptığı İbrail kalesi ve İzmail kalesi sırasıyla 14 Eylül ve 21 Kasım'da düştü. İlerleyen Rus birlikleri 11 Eylül 1809 tarihinde Silistre'yi kuşattı. Silistre savunmasında görev yapan Pehlivan İbrahim Ağa’nın başarılı savunması ve yardıma gelen ayanlar ile sadrazamın Rusçuk’tan Silistre’ye doğru ilerlemesi Ruslar’ın Silistre önlerindeki istihkâmlarda küçük birlikler bırakarak, Silistre’ye iki saat mesafede Tuna'nın sol sahilinde bir mevkiye çekilmesiyle sonuçlanmıştı. O gün 60.000 kişilik Rus Ordusu seher vakti hareketle Tatariçe köyünü hiçbir taraftan yardım alamayacak şekilde sararak savaşa başlamış, sonrasında Tepedelenli Ali Paşa’nın oğlu Muhtar Paşa’nın da yardıma gelmesi ile Pehlivan İbrahim Ağa kumandasındaki Osmanlı ordusu 10 Ekim'de Tatariçe Muharebesi'nde Rus ordusunu durdurmuş; Osmanlı ordusunda bine yakın şehit verilirken, Rus ordusunda 10 binin üzerinde ölü ve zâyiât vermiştir. Bu zaferden sonra 29 Ekim 1809 tarihinde İbrahim Ağa'ya vezirlik payesi verildi ve o günden sonra da "Baba Paşa" diye anılmaya başlandı. Muhtar Paşa da "Hızır Paşa" adını aldı. 23 Temmuz 1809 tarihinde Serdar-ı Ekrem Yusuf Ziya Paşa komutasında Rumeli'ye doğru harekete geçen Osmanlı ordusun ilerlemesiyle arkadan sarılma tehlikesini gören Rus ordusu önce Silistre'ye oradan da Eflâk'a çekilmek zorunda kalmış; buna karşılık Osmanlı ordusu, kış mevsiminin de etkisiyle 22 Kasım'da Şumnu Karargâhı'na geri dönmüş; Pehlivan İbrahim Ağa komutasındaki kuvvetlere ise Hacıoğlu Pazarcık adı verilen bölgede kışlaması Yusuf Ziya Paşa tarafından emredilmiştir. Yaklaşık altı, yedi aydır kuşatma altında bulunan İzmail ve İbrail Kaleleri'ne yardım gönderilemediğinden düşman eline geçtiği haberi Şumnu Karargâhı'na dönüldükten sonra haber alınmıştır.

1809 yılında Dobruca'nın denetimini eline geçiren Rus ordusu 1810 yılında, ordu kumandanlığını Pyotr Bagration'dan devralan Nikolay Kamenski'nin emriyle Bulgaristan'a yöneldi. Nikolay Kamenski, Silistre kuşatması görevini Fransız göçmeni kolordu komutanı A.F.Langeron'a vermiş, kendisi de bizzat Rusçuk kuşatmasına katılmaya karar vermiştir. 1810 Mayıs'tan itibaren üç kol halinde ilerleyen Rus birliklerinin bir kısmı da Hacıoğlu Pazarcık'ta bulunan Pehlivan İbrahim Paşa üzerine yürüdü. Bunun üzerine karşı ilerleyişe geçen üç dört bin kişilik Pehlivan Paşa kuvvetleri, çarpışa çarpışa geri çekilmek zorunda kaldılar. Piletof adındaki bir kumandanın emrindeki onbeşbin kişilik özel bir Rus birliği, en sonunda Pehlivan Paşa'yı Hacıoğlu Pazarcık'nda kuşatma altına aldılar. Türk ordusunun 10 Mayıs 1810'da Hacıoğlu Pazarcık Muharebesi'nde Rus ordusuna mağlup olmasının ardından, 18 Haziran 1810 tarihinde Hacıoğlu Pazarcık'ın işgal edilmesine değin çarpışan Pehlivan İbrahim Paşa hasta ve yaralı bir halde esir düştü. 30 Mayıs'ta yardım alma olanağı kalmadığı için teslim olan Silistre ve 1 Haziran'da Razgrad Rusların eline geçti. İleri harekâtını sürdüren Rus ordusu Haziran başında Rusçuk ve Şumnu'yu kuşattı. 22 Temmuz 1810'da düzenlenen taarruz Rus ordusuna büyük kayıplara mal oldu.
16 Ağustos 1810'da taarruza geçen General Uvarov komutasındaki Rus birliği, Türk garnizonu karşısında yenilgiye uğradı ve geri çekildi. Kuşatma halindeki Rusçuk garnizonu takviye beklerken, Rusçuk seraskerliğine atanan Goşancalı Halil Paşa 40.000 kişilik ordusuyla Tırnova ile Rusçuk arasında Bele Muharebesi'nde Rusları mağlup etti. Rusçuk'un batısındaki Batın deresinde savunma düzenine geçen Türk ordusu 25 Ağustos'ta Bâtın Muharebesi'nde, Rus ordusuna komuta eden Nikolay Kamenski tarafından, Rus nehir filosu'nun da desteği ile, ağır bir yenilgiye uğratıldı. Rus süvarileri tarafından 15 km kadar takip edilen Muhtar Paşa'nın Arnavutları ve ayanların Goşancalı Halil Paşa emrindeki birlikler 7 Eylülde tamamen yenildiler, hatta neredeyse yok edildiler. 21 bin asker ve 140 toptan oluşan düşmanın üstün gücü karşısında 8 bin Türk hayatını kaybetti. Rus General İlovaitzki ile birlikte 3 general ve 78 subay da Rus kayıpları arasında idi. Muharebede Goşancalı Halil Paşa da vurularak hayatını kaybetti. Alınan mağlubiyette, komuta kademesinin yerinde karar alamaması ve hızlı hareket edememesinin de etkisi vardı. Öyle ki Osmanlı Serdar-ı ekremi Kör Yusuf Ziyaüddin Paşa, zamanında Goşancalı Halil Paşa'ya yardıma gitseydi ağır bir yenilgi yerine parlak bir zafer kazanılabilirdi. Rusl

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Navarin Deniz Savaşı'nı takiben Rusya'nın Yunanların bağımsızlığını desteklemesi yüzünden çıkmış bir savaştır. Çatışmalar yoğunlukla Eflak, Osmanlı Bulgaristanı ve Kafkaslar'da geçti.

Osmanlı padişahı II. Mahmut, 20 Ekim 1827 tarihinde İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının Navarin'de Osmanlı-Mısır donanmalarını yakmalarını protesto etmek için Rusya'yla yapılmış olan Akkerman Antlaşmasını iptal etti ve Çanakkale Boğazı'nı Rus gemilerine kapadı. Bu Ruslarca Casus belli (savaş nedeni) sayıldı.

İlk aylarında Rus komutanı Petro Wittgenstein Osmanlı toprağı olan Eflak'a girerek Bükreş'i ele geçirdi. Rus çarı I. Nikolay da Tuna nehrini geçerek Dobruca'ya yürüdü. Şumnu, Varna ve Silistre kalelerini kuşattı. Karadeniz filolarının desteğiyle Varna kalesine saldıran Ruslar 29 Eylül'de Varna'yı teslim aldılar. Ancak Şumnu kalesini uzun süren bir kuşatmaya rağmen Osmanlıların büyük bir cesaretle yaptıkları savunma sonucu ele geçiremediler. Her iki taraf ta açlık ve hastalık sonucu çok sayıda kayıplar verdi. Kışın yaklaşması dolayısıyla Ruslar kendilerine ait olan Besarabya'ya geri çekildiler. 7 Mayıs 1829'da Rus ordusu 60.000 askerle tekrar saldırıya geçerek Silistre'yi kuşattı. II. Mahmut 40.000 kişilik bir orduyu Varna'nın yardımına gönderdi. Ancak bu ordu Ruslara yenik düştü. 19 Haziran'da Silistre de Ruslara teslim oldu. 2 Temmuz'da 25.000 askerlik bir Rus ordusu Balkanları boydan boya geçerek Burgaz'ı ve Sliven'i teslim aldılar. 28 Ağustos'ta Edirne'ye kadar ilerleyen Rus ordusu İstanbul'un sadece 68 kilometre uzağına dek ulaştı. Padişah II. Mahmut 14 Eylül 1829'de Rusların bu ilerlemesini durdurmak için koşulları çok ağır olan Edirne Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

İvan Paskeviç çoğunluğu yeni biten İran harbinden topladığı 20 bin civarında mütevazı bir güce sahip olmasına rağmen kendinden sonraki Rus generallerinin izinden gideceği başarılı bir harekâta imza attı. Öyle ki bu cephede Osmanlı kuvvetleri yalnızca Bayburt'taki mahalli güçlerce galibiyet alabilmişti.İvan Paskeviç komutasındaki Rus ordusu 17 Ağustos 1828'de Ahıska'ya girdi. Savaş yıllarına kadar Gürcistan'da baskın olan Müslüman unsurlar Anadoluya göç harekâtına başladılar. Ardahan, Posof, Erivan, Kars gibi merkezler de sırayla Rusların eline geçti ve 27 Haziran 1829'da Erzurum'u ele geçirdi. Erzurum'un düşüşünün ardından General İvan Burtsev komutasındaki 5 piyade bölüğü ve bir müslüman süvari alayı Bayburt'a yönlendirildi. Şehre giren komutan ardından Hart Köyüne (Aydıntepe) yöneldi ancak mahalli milislerce pusuya düşürülüp öldürüldü. Bunun üzerine savaş sonrası kendisinde kalmayacağını bildiği ve direniş gösteren düşman bölgesinin derinindeki bu uç noktada intikam harekâtı düzenleyen Paskeviç başta Bayburt Kalesi olmak üzere bölgede geri dönülmez bir hasara neden oldu. Yıllar sonra bölgeyi ziyaret eden Moritz Wagner gibi Avrupalı seyyahlar bu yenilginin bölge halkında yaşattığı kızgınlığı ve gurur kırıklığını not etmişlerdi.

Ruslar tüm hedeflerine ulaşamamış ve Osmanlı'nın yapısal bütünlüğünü bozamamış olsalar da Balkanlarda Edirne'ye Kafkaslarda Gümüşhane'ye kadar ulaşarak Kırım ve 93 Harplerinde izinden gidilecek başarılı askeri operasyonlara imza attılar. Balkanlarda Tuna'yı aşmak artık Ruslar için ulaşılmaz bir hedef olmaktan çıkarken Kuzeydoğu Karadeniz kıyılarındaki Anapa gibi son Osmanlı toprakları elden çıkmış Gürcistan'daki Türk ve Müslüman Gürcü unsurları Çoruh Vadisi üzerinden Anadolu'ya göçmüştü. Savaş öncesinde İran'ın da sindirilmesiyle birlikte Ruslar Kafkaslarda baskın güç olmuş, Müslüman unsurlar Slav denizinin içinde kalmıştı.

1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi öncesinde Menteşe Sancağı'ndan İğneada ve havalisi muhafazasına gönderilen süvari askerler hakkında, Biray Çakmak, Sosyal Birimler dergisi, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Cilt II, Sayı:2.

1831-1833 Osmanlı-Mısır Savaşı, Birinci Osmanlı-Mısır Savaşı ya da İlk Suriye Savaşı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Osmanlı Devleti'ne karşı Filistin, Lübnan, Suriye ve Anadolu'ya düzenlediği seferdir.

1822'de Girit'teki Yunan isyanının bastırmak için Osmanlı Devleti hukuken devletin valisi ama gerçekte gayet bağımsız olan Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan donanma desteği istemişti. Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu destek verilirse kendisine Şam valiliğinin de verileceğini beklemekte idi. Girit'e gidip Osmanlı donanmasına destek sağlayan Mısır donanması ile bu isyan bastırılmıştı. Bundan sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa kendisine vadedilen Suriye valiliğinin sonradan kendine verilmemesinden dolayı Babıali'deki Osmanlı hükûmetine zaten kırgın idi.
1825'te çıkan Mora İsyanı'nı bastırmak için de Osmanlı devleti hukuken devletin valisi ama bağımsız olan Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan donanma desteği istedi. Bu sefer Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Mora Valiliği ve Kandiye (Girit) Valiliği isteği kabul edildi. Mısır valisi oğlu Kavalalı İbrahim Paşa komutasında Mısır donanması Mora kıyılarına geldive Osmanlı donanması ise İskenderiye'den taşınan takviye Mısır ordusu kara birlikleri Mora'daki Osmanlı ordusuna katildi. Bu ordu kullanılarak en sonunda Missolonghi kalesinin kuşatma ile alınmasından sonra isyancı Yunanlar yenildi. Fakat Britanya, Fransa ve Rusya'nın başı çektikleri ve 1815 Viyana Kongresi'nden sonra "Kongre Sistemi"ni uygulayan, "Büyük Güçler (Devlet-i Muazzama)" bu sistemin amacı olan meşru hükümdarların irsi haklarını halk hareketlerinden ve halk devrimlerinden korumak iken, Yunan isyanı karşısında prensiplerini değiştirdi ve Yunan isyancılarının tarafını tutup Osmanlı Devleti'nden Yunanistan'a bağımsızlık vermesini istedi. Britanya, Fransa ve Rusya'nın katıldıkları bir donanma Mora'ya gönderildi. Bu "Büyük Güçler" donanması ile Osmanlı ve Mısır donanması arasında 20 Ekim 1827'de yapılan Navarin Deniz Savaşı'nda Osmanlı-Mısır donanması yenik düştü ve Osmanlı-Mısır donanması tahrip edildi. Bu deniz savaşından sonra Rusya yine Ortodoks Hristiyanlarının ve Yunanistan'ın koruyucusu olarak 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nı başlattı. 1829'da Rus orduları Osmanlılara karşı galip gelerek Edirne önlerine kadar geldiler. 14 Eylül 1829'da imzalanan Edirne Antlaşması ile Yunanistan bağımsızlık kazandı ve Kavalalı Mehmet Paşa'ya valiliği vadedilmiş Mora yarımadasının egemenliği bu yeni devlete verildi.
Böylece Osmanlı-Mısır ilişkilerinde "Mısır Sorunu" adı verilen sorunlar ortaya çıktı.
Osmanlı hükûmeti 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı için Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan Mısır ordusundan takviyeler göndermesi isteyince Kavalalı Mehmet Ali Paşa aşırı şartlar ve isteklerde bulunarak bu takviyeyi sağlamaktan çekinmişti.
1829'da Mora'nın bağımsız Yunanistan'a verilmesi üzerine Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya Mora valiliği verilmesi için 1816'da verilen vaadin gerçekleştirilmesi imkânsız olmuştu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu sefer bu valiliğe karşıt bir diğer Osmanlı eyaleti olan Şam (Suriye) valiliğini istedi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın genişleme siyasetinden çekinen Osmanlı Hükûmeti bu isteği reddetti. Bundan sonra Kavalalı için Suriye'yi eline geçirmek bir amaç oldu ve bu bölgeyi ele geçirmek için bahaneler aramaya koyuldu.
İstanbul'da Koca Hüsrev Paşa tavsiyesi ile sadrazam Topal İzzet Mehmed Paşa azledildi ve 28 Ocak 1829'da Reşid Mehmed Paşa sadrazam yapıldı. Bu sadrazam Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile "Mısır Sorunu"'na çözüm bulmakla görevlendirilmişti.

1831'de Osmanlı Devleti'nln Akka Valisi olan Abdullah Paşa, bu şehirde bulunan 6.000 fellahın askerlik etmemek nedeni ile Mısır'a kaçtığını ileri sürerek hukuken hâlâ Osmanlı Devleti'nin Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan bunların geri gönderilmesini isteyip, iki "eyalet" arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkarttı. Bu anlaşmazlık Suriye'yi eline geçirmek için bir bahane arayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa için tam zamanında çıkmıştı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa anlaşmazlığı çözmek için Akka'ya Mısır askeri gönderdi ve Mısır Ordusu, bu kaleyi 3 Kasım 1831'de kuşatmaya aldı.
1831'de Kavalalı Mehmet Paşa, oğlu Kavalalı İbrahim Paşa komutası altında Mısır Ordusunu Suriye'ye hücuma yolladı. Mısır donanması da "İbrahim Yakan Paşa" komutasında Yafa'ya çıkartma yaptı ve Kudüs'e yürüyüp bu şehri işgal etti. Mısır Ordusu çok geçmeden Filistin ve Lübnan'ın Akdeniz kıyılarını, Akka hariç olmak üzere fethettiler. Sadece Osmanlı Valisi Abdullah Paşa komutasında bulunan Akka Mısır güçlerinin kuşatmasına direnmeye başladı. Nisan 1832'de İstanbul'da gayet nüfuzlu olan Serasker Koca Hüsrev Mehmet Paşa, Ağa Hüseyin Paşa'yı Anadolu Serdâr-i Ekremliği'ne tayin ettirdi ve onun emrine 45.000 kişilik bir ordu verildi. Bundan sonra Mısır ordusuna karşı yapılan mücadelenin genel hatları İstanbul'da Serasker olan Koca Hüsrev Mehmet Paşa tarafından planlanıp uygulanmaya koyulmaya başlandı.
Altı ay süren bir kuşatmadan sonra 27 Mayıs 1832'de Akka kalesi Mısır güçleri ellerine geçti. Kavalalı İbrahim Paşa ordusu sonra Şam'ı aldı. 8 Haziran'da Humus'da bir Osmanlı Ordusu ile yaptığı muharebede galip geldi ve bu şehri ele geçirdi. 17 Temmuz'da Halep Mısır Ordusu eline geçti. 29 Temmuz 1832'de Serdar-ı Ekrem Ağa Hüseyin Paşa'nın komutasında İstanbul'dan gönderilen Osmanlı Ordusu ile Kavalalı Ibrahim Paşa komutası altındaki Mısır Ordusu arasında Belen Geçidi'nde büyük Belen Muharebesi yapıldı. Bu muharebede de Mısır ordusu galibiyet elde etti. 30 Temmuz günü Belen Geçidi, Mısır Ordusu'nun eline geçti ve Mısır güçleri Çukurova'ya girdiler. 31 Temmuz'da Tarsus ve Adana Mısır Ordusu'nun eline geçti. Burada Mısır Ordusu Suriye'yi tümüyle eline geçirdiği için hedefine erişmişti. Kavalalı İbrahim Paşa, Kahire'de olan babası Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan gelecek emirleri beklemek için ordusunun harekâtını bir müddet durdurdu.
Fakat İstanbul'da Serasker Koca Hüsrev Mehmet Paşa yeni bir Osmanlı Ordusu'nu Serdar-ı Ekrem olarak Sadrazam Reşid Mehmet Paşa komutasında Anadolu'ya gönderdi. Çukurova'da bulunan İbrahim Paşa komutasındaki Mısır Ordusu'na bu haber erişince Mısır Ordusu, Toroslar'ı aşarak Anadolu'ya geçti. İki Ordu, 21 Aralık 1832'de Konya ovasında Konya Muharebesi'ne giriştiler. Bu muharebe ortasında Osmanlı Serdar-ı Ekremi Sadrazam Reşid Mehmet Paşa yaralandı. Bu yaralanması yüzünden Mısır kuvvetlerine esir oldu ve komutası altındaki Osmanlı Ordusu yenik düştü. Osmanlı Ordusu'ndan kalanlar Kütahya'ya çekildiler.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Avrupalı "Büyük Güçler"in "Kongre Sistemi" prensiplerini uygulayıp duruma müdahale etmelerini önlemeye çok önem vermekteydi. Bu nedenle çok yavaş ve dikkatli hareket etmekte idi. Örneğin Mısır ordularının ellerine geçirdikleri Filistin, Suriye ve Anadolu'da Cuma hutbelerinde yine Osmanlı Sultanı II. Mahmud'un adı geçmekteydi. Bu yörelerde kendi adına ve kendi ismini taşıyan para bastırmayıp yine Osmanlı sikkeleri tedavülde bulunmakta idi. Ayrıca Kavalalı Mehmet Ali Paşa, ordularının Anadolu'da ilerlemesi sırasında İstanbul'a girerlerse, sadece Sultan II. Mahmud'un değiştirileceğini ve onun yerine daha çocuk olan oğlu Abdülmecid'in tahta çıkartılacağını, özellikle müttefiki olan Fransa'ya, duyurmuştu.
Mısır ordusuna sanki İstanbul yolu açıktı ama ordunun tedarik yolları gittikçe uzamıştı ve çetin kış şartları Mısır ordusunu durmaya zorlamıştı. Konya'da Osmanlı Devleti ise Mısır ordusunun tedarik yapınca İstanbul'a ilerlemesinden korkmakta idi. Buna karşı bir tedbir olarak Büyük Britanya ve Fransa'dan yardım istendi. Ama Fransa, Mehmet Ali Paşa'yı desteklemekteydi ve hatta Kavalalı İbrahim Paşa'nın baş erkan-i harbi bir Fransız subayı idi. Büyük Britanya, Kavalalı Mehmet Ali'nin hanedanı değiştirmeme vaatleri ve tutumunu kabul edip, Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmak istemediğini belirtip beklenen yardımı sağlamadı. Mart 1833'te Ruslar'dan yardım istendi. 8 Temmuz 1833'te Ruslarla karşılıklı yardımlaşma ve saldırmazlık antlaşması mahiyetindeki Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı. Rus donanması İstanbul'a gelip Büyükdere'de demir attı.
Rusya'nın bu antlaşmayla kazandığı haklar ve bu antlaşmanın gizli maddeleri Büyük Britanya ve Fransa Hükûmetlerini çok kuşkulandırdı. "Büyük Güçler" devletleri, özellikle Britanya ve Fransa, doğrudan doğruya Osmanlı Devleti ile ona hâlâ hukuken tabi olan Mısır valisi arasında "dürüst arabulucu" rolü oynamaya başladılar. Kütahya'da yapılan müzakerelerden sonra 14 Mayıs 1833'te Kütahya Antlaşması imzalandı.

1833 Kütahya Antlaşması'na göre Osmanlı Devleti Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya Mısır ve Kandiye (Girit) valiliklerinin yanı sıra Şam (Suriye) valiliği verilecekti. Oğlu Kavalalı İbrahim Paşa'ya ise Cidde (Hicaz) valiliği ve Adana muhassıllığı (vergi toplama hakkı) verilecekti. Mısır kuvvetleri Anadolu'dan çekilecek ama Kavalalıların vali olduğu bölgelerde bulundurulabileceklerdi.
Bu antlaşma her iki tarafı da memnun etmemişti. Osmanlı devleti yeniden bu valilikleri eline geçirmek istemekteydi. Suriye ve Filistin'de Mısır asıllı yönetimi bu yöreleri halkından istedikleri yüksek vergiler, zorunlu askerlik yükü ve zorunlu devlet angarya işleri dolayısıyla halkı içinde büyük hoşnutsuz yaratmışlardı. Bunlar ayaklanmalara dönüştü ve Kavalalıların özellikle Suriye'deki durumu kötüleşti. Bu durumdan istifade etmek isteyen Osmanlı Devleti ve II. Mahmut 1839'da yeni bir orduyu Suriye'ye üzerine gönderdi. Bu da ikinci kez 1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı ortaya çıkarttı.

Navarin Deniz Savaşı
Kavalalı Mehmet Ali Paşa
Kavalalı İbrahim Paşa
1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı
Kütahya Antlaşması

Trevor N Dupuy. (1993), The Harper Encyclopedia of Military History. [S.l.]: HarperCollins Publishers, s.851. (İngilizce)

1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı veya İkinci Osmanlı-Mısır Savaşı, 1839-1841 döneminde hukûken Osmanlı'nın Mısır vâlisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ordusu ile önce Osmanlı arasında Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde kara savaşı; sonra Britanya başta olmak üzere müttefikleriyle Beyrut, Akka, Filistin ve İskenderiye kıyılarında yapılan denizden karaya bir seri hücum savaşlarıdır. Bu savaş Osmanlı zaferi ile sonuçlanmış, 1840 Londra Antlaşması vasıtasıyla sona ermiştir.

1831-1833 Osmanlı-Mısır Savaşı Kavalalı İbrahim Paşa Mısır ordusuyla Filistin ve Suriye'yi işgal etmesi; Belen Geçidi Muharebesi ve Konya Muharebesi ile Osmanlı ordularını yenik düşürmesi sonucunda ve Osmanlıların Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşmasını yapmasından sonra Avrupa Büyük Güçlerinin müdahale etmesiyle Mayıs 1833'te imzalanan Kütahya Antlaşması ile sonuç bulmuştu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır yanında Hicaz ve Kandiye (Girit) valiliklerine ve oğlu Kavalalı İbrahim Paşa Şam (Suriye) valiliğini kazanmıştır ve Filistin, Suriye, Lübnan Akdeniz kıyıları Mısırlılara verilmiş olmaktaydı. Fakat bu antlaşma iki tarafı da memnun etmemişti.
Kavalalıların Mısır'da uyguladıkları ve yeni ele geçirdikleri bölgelerde de aynı Mısır'daki gibi uyguladıkları asker alma ve halkın devlet ve devletin imtiyaz verdiklerine angarya çalışmaya zorlanmalarından ve Mısır idarecilerinin halka tavır ve tutumlarından büyük hoşnutsuzluk duymakta idiler. Suriye ve Filistin'de Mısırlı idarecilere karşı ayaklanmaları ortaya çıkmıştı. Bu bölgelerde bulunan Mısır güçleri sulh ve asayişi koruyamaz olmuşlardır. Böylece Mısır askerî güçleri savaş içinde kazandıkları askerî galibiyetlere rağmen bu baskılar ve zorlamalar yüzünden Mısır askerî gücünün morali ve disiplini gittikçe bozulduğu açıkça ortaya çıkmaya başlamıştı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Akka'yı kaybettikten sonra, Londra Antlaşması'nın şartlarına uymayı kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu antlaşma şartları yanında Sultan Abdülmecit onun Mısır ve Sudan üzerindeki hükümranlık haklarını açıkça teyit eden fermanlar da ilan etti.
Londra Antlaşması (1840) ile Sultan'ın ilan ettiği fermanlar Mısır'ın özel imtiyazlı bir Osmanlı Eyaleti'nin hukuki temelini sağladı. Bundan sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa Suriye'den, Girit'ten, Hicaz ve Arabistan'dan askerlerini geri çekti ve Osmanlı Donanmasını İstanbul'a geri gönderdi.

1916 Orta Asya Ayaklanması veya Ürkün Ayaklanması, Temmuz 1916-Şubat 1917 tarihleri arasında Rus Türkistanı'nda Çarlık yönetimine karşı meydana gelen bir ayaklanmadır.
Ayaklanma, I. Dünya Savaşı'nın Doğu Cephesi'nde resmî olarak askerlik hizmetinden muaf tutulan Müslümanların zorla askere alınmak istenmesi üzerine çıkmıştır. Bununla birlikte Çarlık yönetimi altındaki farklı etnik gruplar arasındaki gerilimleri de içermekteydi. Ayaklanma, Rus ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış olup binlerce Kazak ve Kırgız'ın Çin'e göçüne yol açtı. Buna karşın, Rus devleti Ekim Devrimi gerçekleşene kadar bölgede tam düzeni sağlayamadı.
Aleksandr Kerenski gibi bazı Rus liberalleri ve tarihçileri bu olaylara uluslararası bir ilgi getirdiler. Sovyetler Birliği döneminde ayaklanmanın liderleri Çarlık rejimine karşı savaşan devrimci kahramanlar ilan edildi. Ağustos 2016'da Kırgızistan'da bir kamu komisyonu 1916 ayaklanmasının bastırılmasını soykırım olarak adlandırılması sonucuna vardı.

19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya’nın Orta Asya’yı fethetmesi, Orta Asya halkları üzerinde sömürgeci bir rejimin dayatılmasına yol açtı. Bölge halkı Çarlık makamları tarafından vergilendiriliyor ve Rus İmparatorluğu nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturmasına rağmen 435 sandalyeli Devlet Duması’nda hiçbir şekilde temsil edilmiyordu.
1916 yılına gelindiğinde, Türkistan ile Bozkır Genel Valiliği’nde, 1861’de serfliğin kaldırılmasını öngören reformdan sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Rus ve Ukraynalı yerleşimcilerin iskânı nedeniyle birçok toplumsal, toprakla ilgili ve etnikler arası çelişki birikmişti. Çeşitli toprak ve yasama reformlarıyla yeni bir iskân dalgası başlatılmıştı.
2 Haziran 1886 ve 25 Mart 1891 tarihlerinde, "Türkistan Krayı’nın Yönetimine Dair Nizamname" ile "Akmola, Semipalatinsk, Semireçye, Ural ve Turgay bölgelerinin yönetimine dair Nizamname" başlıklı çeşitli düzenlemeler kabul edildi. Bu düzenlemeler, söz konusu bölgelerdeki toprakların büyük kısmının Rus İmparatorluğu mülkiyetine geçirilmesine imkân tanıdı. Yerli halktan her bir aileye, sürekli kullanım hakkı kapsamında 15 akrelik bir toprak parçasına sahip olma izni verildi.
1906–1912 yılları arasında ise, Kazakistan’da ve Orta Asya’nın geri kalanında uygulanan Stolypin reformlarının bir sonucu olarak, Rusya’nın merkezî bölgelerinden 500.000’e kadar köylü hanesi bu topraklara nakledildi. 

100. YILINDA ORTA ASYA’DA 1916 İSYANI VEGÜNÜMÜZ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ.
Photo gallery of human and animal remains from Urkun incident at Bedel Pass16 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from RFE/RL
Semirechye on Fire. A Story of Rebellion 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Documentary on the 1916 Rebellion

1917 Fransız Ordusu Ayaklanmaları, I. Dünya Savaşı sürerken Batı Cephesinde savaşan Fransız Ordusunda askerlerin gerçekleştirdikleri ayaklanmaları kapsar. Özellikle General Robert Nivelle komutasındaki başarısız İkinci Aisne Muharebesi sırasında yaşanan olağanüstü kayıpların ardından kitlesel olarak yaşanmıştır. İsyanlar o dönemde çok gizli tutulmuş, ancak günümüzde aydınlatılmaya başlanmıştır.

1917 yılına gelindiğinde toplam 20 milyon Fransız erkek nüfusunun 1 milyonu savaşta ölmüş durumdaydı. Yaşanan bu yoğun kayıplar Fransız askerlerinde anlamsız ve ölümcül taarruzlara karşı direnç oluşturmuştur.
1917 Nisan ayına gelindiğinde Batı Cephesinde Alman hatlarını yarmak için çareler arayan Fransız Başkomutan Robert Nivelle Aisne Nehri bölgesindeki Chemin des Dames'e saldırmaya karar verir. Önceki saldırıların aksine bu saldırıda yeni bir taktik deneyen Fransız kurmay heyeti taarruza kalkan piyadelerin az önünde ilerleyecek şekilde topçu ateşi öngörür. Ne var ki planlanan bu topçu ateşi düşmandan çok Fransız askerlerine zarar verecek ve taarruz başarısızlık ve büyük kayıplarla sona erecektir. İkinci Aisne Muharebesi olarak da bilinen bu taarruzun ardından Nivelle 15 Mayıs 1917 tarihinde görevden alınacak, yerine General Philippe Pétain geçecektir.

Büyük kayıplar yaşanan başarısız saldırının ardından Fransız askerleri arasında yoğun firar olayları yaşanmaya başlar. 27 Mayıs günü firarlar isyana dönüşür. Cephede görev yapan 30 bin asker ayaklanarak cephe gerisine gider. Olaylar cephe gerisini de etkileyecek şekilde büyür. Ne var ki subaylara karşı bir isyan halini almayan ayaklanma temel olarak savaş karşıtı değil, savaşın yapılma biçimine karşı yapılır. Askerler yaptıkları taarruzların anlamsız ve faydasız olduğunu düşünmekteydiler. Cephe gerisindeki Soissons, Villers-Cotterêts, Fère-en-Tardenois ve Cœuvres-et-Valsery kasabalarında bulunan askerler, subaylarının cepheye gitme yönündeki emirlerini dinlemezler. Hatta 1 Haziran günü Fransız askerleri Missy-aux-Bois kasabasında yönetimi ele geçirirler. Tarihçi Tony Ashworth'a göre isyanlar yaygın, güçlü ve ısrarlıdır, Fransız Ordusu kıpırdayamaz hale gelir. 7 Haziran günü İngiliz komutan Douglas Haig ile bir araya gelen Pétain cephedeki birliklerin isyancılar nedeniyle cephe gerisindeki birliklerle değiştirilemediğinden yakınır. Tarihçi John Keegan ayaklanmaya yaklaşık 50 tümenin (500 ila 750 bin) katıldığını yazar.
1983 yılında Fransız askeri tarihçi Guy Pedroncini tarafından askeri arşivlerde yapılan araştırmaya göre 49 piyade tümeninde komuta sisteminin çökerek ayaklanma yaşandığı belirtilmiştir. 1917 yılında Fransız Ordusunun toplam 113 tümenden oluştuğu göz önüne alınırsa ordunun yaklaşık yarısının isyandan doğrudan etkilendiği sonucu çıkmaktadır.

Askeri komuta kademesi ayaklanmalara derhal ve şiddetle cevap verir. 8 Haziran ve izleyen günlerde yoğun tutuklamalar ve mahkemeler yaşanır. Toplamda subayların ve astsubayların işbirliğiyle toplanan isimlerden yola çıkarak binlerce kişi tutuklanır. 23.385 kişinin isyancı davranışlarından dolayı yargılandığı 3.427 divan-i harp mahkemesi sonucu 5554 asker idam cezasına mahkûm edilirken 49 tanesi kurşuna dizilir, diğerleri hapis cezasına çarptırılır. Pedroncini belgelerinde ise 629 kişinin idama mahkûm edilip 43 tanesinin kurşuna dizildiği yazar. İsyancı birliklerin toplandıkları görece sakin bölgelerde kendi topçuları tarafından saldırıya uğrayarak toplu şekilde öldürüldükleri iddia edilir. Fransız Ordusunda buna dair bir kayıt bulunmasa da benzer bir olay Fransa'da meydana gelmiştir. Fransa'da görev yapan Rus İmparatorluğuna bağlı Sefer Kuvveti bünyesindeki askerler Şubat Devriminin ardından Bolşeviklerin de etkisiyle savaşa karşı çıkarak ayaklanmıştır. 1917 yılı Eylül ayında La Courtine Kampında yaşanan olay sırasında Fransız Ordusu Rus askerlerin üzerine topçu ateşiyle saldırmıştır. 19 kişinin öldüğü saldırı sonucu askerler hapis ve kürek cezalarına çarptırılmıştır.

Tüm çabalara rağmen sürmekte olan savaşın askerler üzerindeki etkisi giderilememiştir. Pétain tutuklamaların ardından taarruzlara son verdiği ve izinleri uzattığı için zaman kazansa da ayaklanmalar daha küçük ölçekte devam etmiştir. Özellikle 1918 yılının ardından askerler, sivil nüfus ve ülke ekonomilerinin içinde bulunduğu durum galip ülkelerin bile yeni sosyal sorunların içine düşmelerine engel olamamıştır.

Konuyla ilgili ağırlıklı bilgiler 1967 ve 1983 yılında yoğun arşiv çalışmalarını yayınlayan Guy Pedroncini sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu durum askeri arşivlerin olayların üzerinden 50 yıl geçmesinden dolayı kamuya açılmasından dolayı olmuştur. Ancak özellikle konuyla ilgili siyasi nedenlerin irdelendiği düşünülen belgelerin gizlilik süresi dolmamıştır. Ayaklanmalardan 100 yıl sonra açılması şartı konan arşivlerin 2017 yılında kamuyla paylaşılması beklenmektedir.

Etaples İsyanı
Zafer Yolları (film)
Eddie Slovik

1918–1919 Alman Devrimi ya da Kasım Devrimi, I. Dünya Savaşı'nın sonunda Friedrich Ebert önderliğinde anayasal monarşiden parlamenter demokrasiye geçiş sürecidir. Savaşın Almanya’nın aleyhine gelişmesinden dolayı Alman halkının üzerinde oluşan gerilim, ülkede yeni bir rejimin kurulması gerektiği düşüncesini ön plana çıkarmıştı. Devrimin amacı monarşi rejiminin yerine demokratik bir cumhuriyet kurmaktı. Bu hedef, İmparator II. Wilhelm’in tahttan çekilmesiyle sonuçlanan, 1 hafta, 4 gün süren ilk aşamada gerçekleşti. Almanya’daki radikal solcular komünist bir rejim kurmak istediği için bu devrim, komünist devrimciler ile anti-komünistler arasındaki bir iç savaşa dönüştü; bu durum, devrimin ikinci aşamasını yarattı. İkinci aşama tam olarak 9 ay, 1 hafta sürdü ve yönetim biçimi parlamenter demokrasiye dayanan Weimar Cumhuriyeti'nin zaferiyle sonuçlandı.

Gelişmiş Avrupa devletleri dünyanın yeniden emperyalist paylaşımını sağlayabilmek için I. Dünya Savaşı'nı başlattılar. Bu savaşın bir tarafında Fransa, Büyük Britanya ve Rus İmparatorluğu yer alırken diğer tarafında dünyanın emperyalist bölüşümünde diğerlerine göre geri kalan Alman İmparatorluğu ile müttefikleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu yer aldı.
Dünyadaki sol hareketler bu savaşı durdurabilmek için harekete geçtiler. İkinci Enternasyonal 1907 Stuttgart Kongresi'nde savaşın yaklaşması durumunu görüşerek bazı kararlar aldı. Bu kararların özünü, "savaş tehlikesinin olduğu durumlarda en etkin araçları kullanarak savaşın başlamasını engellemek, savaşın başladığı durumda ise savaşın bir an önce bitirilmesine dair faaliyet yürütmek ve savaşın doğurduğu ekonomik ve politik durumdan faydalanarak kapitalist sınıfın yönetimini devirmeye çalışmak" oluşturuyordu.
II. Enternasyonal'de en etkin parti olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) de ilk başta tüm diğer Enternasyonal üyesi partiler gibi savaşa karşı çıkıyordu. Fakat 4 Ağustos 1914'te savaş kredilerini onayladı. Savaş kredilerinin onaylanmasına karşı tek hayır oyunu Karl Liebknecht kullandı, ona kısa bir süre sonra da, daha sonra anarşist olan Otto Rühle katıldı.
SPD ilk başlarda kitleler içinde savaş karşıtı bir çalışma yürütürken parti yönetiminin böyle bir karar alması. kitleler üzerinde sürpriz bir etki yarattı. SPD, kitlelerden gelecek bir tepkiyi engelleyebilmek için sendikaları kullandı. Hatta bazı sendikalar savaş sırasında Alman emperyalizminin kendi ürünleri için yeni pazarlar kazanmasının Alman işçi sınıfına kazandıracakları hakkında propaganda yaptılar. SPD tüm Avrupa'da artan milliyetçiliğin Alman işçi sınıfı üzerinde de artmasının sonucunda oy kaybına uğrayacağı düşüncesiyle milliyetçi tavır almaya başladı. 1916 yılında işçiler için çıkarılan bir askeri yasa ile SPD üyelerinin %66'sı kendini cephede buldu. Savaşın ilk yıllarında sendika üyelerinin sayısı yarı yarıya düşmüştü.
Parti içinde savaş karşıtı muhalefet çok cılız kaldı. Rosa Luxemburg savaş karşıtı faaliyetler düzenlendiği için tutuklandı Liebknecht askerlik yaşı geçmiş olmasına rağmen zorla askere alındı ve sonrasında tutuklandı. Parti içindeki sol kanat, odaklarını yitirince iyice güçsüzleşti. SPD devrimci, enternasyonalist bir çizgiden iyice uzaklaşarak egemenlerle işbirliği içinde oldukça milliyetçi bir görünüm almaya başladı. Bu durum aynı zamanda II. Enternasyonal'in sonunun geldiğini gösteriyordu.
Savaş sırasında işçi sınıfının durumu oldukça kötüleşmişti. Yüz binlerce işçi cephede öldü. Geride kalanların ise her türlü hakları yavaş yavaş ellerinden alınıyordu. İlk başlardaki milliyetçi coşku hızlı bir şekilde kayboluyordu. 1915'te küçük çaplı da olsa yer yer eylemler yapılıyordu. Bu kendiliğinden meydana gelen gösteriler gittikçe büyüyerek, polisle çatışmaya kadar varabiliyordu. 1 Mayıs 1916'da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'in başını çektiği Enternasyonalist Grup bir gösteri düzenledi. Bu gösteri boyunca “Kahrolsun savaş”, “Kahrolsun hükûmet” sloganları atıldı. Bu gösterinin ardından Liebknecht tutuklanarak 2,5 yıl ağır hapis cezası aldı. Bunun üzerine 55.000 işçi kendiliğinden greve çıktı.
SPD içinde bir grup savaşa karşı muhalefet etmeye başladı. Bu grup savaşa başından beri karşı olan Luxemburg ve Karl Liebknecht'in grubuyla beraber Nisan 1917'de partiden ayrılarak Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi'ni (Unabhaengige Sozialdemokratische Partei Deutschlands - USPD) kurdular. Spartakistler USPD'ye katıldılar ama bu süreç boyunca hep bağımsız politikalarını sürdürdüler. Spartakistlerin ayrı bir örgütlenmeye girmemesinin nedeni, daha önce SPD'den ayrılamamalarındaki nedenle aynıydı: Sosyal Demokrat örgütler içinde yer alarak kitlelerden kopmama düşüncesi.
Nisan 1917'de silah sanayisinde çalışan 200.000'den fazla işçi ekmek karnelerindeki kısıtlamalara karşı greve çıktı. Bu grevin ardından Almanya'nın ilk İşçi Konseyi (Arbeiterrat) kuruldu. Var olan sendikaların, işçilerin kendi taleplerini ve ihtiyaçlarını dile getirmekten çok uzakta kalması, işçilerin kendi inisiyatifleriyle öz örgütlüklerini oluşturmaya girişmesine sebep oldu. Berlin'de bir cephane fabrikasında çalışan 10.000 işçi doğrudan seçim yoluyla, ikisi metal işçisi üçü USPD üyesi olan 5 kişilik bir konsey seçtiler. Konseyler, ekonomik taleplerinin yanında, savaşa ilhaksız son verilmesi, sansürün son bulması, siyasi tutukluların serbest bırakılması ve seçimlerin yapılması gibi siyasi taleplerde de bulunuyorlardı. Siyasal örgütlenmesini Devrimci İşçi Temsilcileri (Revolutionaere Obleute) olarak gerçekleştiler.
1917'de Rusya'da Ekim Devrimi'nin gerçekleşmesi tüm dünyada büyük bir etki yarattı. Bu etki Alman işçi sınıfını da büyük bir oranda etkiledi. Aynı şekilde Ocak 1918'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda işçiler arasındaki savaş karşıtı hareketlilik yaşanıyordu. Viyana'da da işçi konseyi kuruldu. Avrupa'da yaşanan bu hareketlilik işçi sınıfının mücadelesini giderek şekillendiriyordu.
Ocak 1918'de özellikle Berlin, Kiel, Hamburg, Ruhr bölgesi ve Münih gibi şehirlerde grevler iyice yaygınlaştı. Berlin'de greve çıkan işçi sayısı 500.000, bütün Almanya'da ise 1 milyondu. Bu grevler sırasında Berlin'de Büyük Berlin İşçi Konseyi (Arbeiterrat von Gross-Berlin) kuruldu. Hükûmet bu hareketliliği dağıtmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Grevdeki işçilerle polis arasında çatışmalar yaşanıyordu.
1918'in ilk yarısında, hem Rusya'da hem de Almanya'da birçok insan, Alman topraklarında bir komünist devrim olmasını bekliyordu. Vladimir Lenin'in de Dünya devriminin gerçekleştirilmesi umudu artmıştı.
Büyük Berlin İşçi Konseyi gücünü arttırabilmek için SPD'ye katılım çağrısında bulundu. SPD işçi sınıfının kendiliğinden gelişen mücadelesini, devrimci ilerlemesini engellemek ve hareketi kendi kontrolü altına alabilmek için bu çağrıya olumlu cevap verdi. Konseye katılan SPD yöneticisi katılma sebebinin, ülkeye zarar gelmesini engellemek ve grevleri hızla sonlandırabilmek olduğunu açıkladı. İşçi sınıfı ise her türlü olumsuz duruma karşın, yine de SPD'yi kendi partileri gibi görmeye devam ediyordu.
1918'in sonbaharında ordu, savaşı kaybettiğini anlayınca hükûmete ateşkes görüşmelerinin başlaması ve SPD'nin de hükûmete katılması yolunda bir ültimatom verdi. Alman hükûmeti de savaş sonrası durumun yarattığı sorunlara daha geniş kesimleri ortak etmek ve yaşanan işçi sınıfının hareketliliklerinden dolayı bu hareketlilikleri bastırabilmek için SPD'ye hükûmette yer alması teklifinde bulundu. Eylül 1918'de SPD teklife olumlu cevap verdiğinde, devrimcilerin bakış açısına göre yine işçi sınıfına ihanet ediyordu.
Ekim ayında ABD Başkanı Woodrow Wilson, ateşkes talebine üç diplomatik nota ile yanıt verdi. Müzakereler için bir ön koşul olarak, Almanya'nın işgal altındaki tüm bölgelerden geri çekilmesini, denizaltı faaliyetlerinin durdurulmasını ve (dolaylı olarak) imparatorun tahttan çekilmesini talep etti.

Ordu savaşı bitirmek istiyor olmasına rağmen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, İngiliz Donanmasına karşı Ekim 1918'de son bir saldırı yapma kararı aldı. Erler bu karara tepki göstererek komutan ve subaylara isyan ettiler. Daha sonra isyancı erler tutuklanarak Kiel'e getirildiler. Başta tersane işçileri olmak üzere binlerce Kiel'li işçi gösteri düzenledi. Subaylar göstericilere ateş edince askerler de ayaklanarak asker konseyleri kurdular. 20.000 denizcinin kurduğu asker konseylerini, çoğunluğunu tersane işçilerinin oluşturduğu işçi konseyleri takip etti. 4 Kasım'da tüm Kiel şehrinin denetimi işçi ve asker konseylerinin elindeydi. Ayaklanma 5 ve 6 Kasım'da Lübeck, Brunsbüttel'e daha sonra da Altona, Bremen, Bremenhaven, Cuxhaven, Flensburg, Hamburg, Neümünster, Oldenburg, Kendsburg ve Rostock şehirlerine yayılarak buralarda da işçi ve asker konseyleri kuruldu. Kuzey Almanya'da başlayan hareketlilik 7 Kasım'da güney ve orta Almanya'ya da yayıldı. Braunschweig, Frankfurt, Hannover, Lüneburg, Münih gibi büyük şehirler de işçi ve asker konseyleri kuruldu. 8 Kasım'da Münih İşçi, Asker ve Çiftçi Konseyi'nce Bavyera Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etti.
Devrimci İşçi Temsilcileri ve Karl Liebknecht 6 Kasım'da toplanmıştı. Liebknecht devrimi başlatma tarihi olarak 8 Kasım önerisi kabul edilmeyince 11 Kasım gününde anlaştılar. Kitleler bu tarihi beklemeyip 9 Kasım'da sokaklara döküldüler. Silahlı işçiler ve askerler sokakları doldurdular. Bunun üstüne 9 Kasım sabahı Berlin'de Spartakistler ve Devrimci İşçi Temsilcileri iki ayrı genel grev çağrısı yapınca işçiler greve çıktı. Bir grup Liebknecht'in önderliğinde İmparatorluk Sarayı'nı bir grup da Emniyet Sarayı'nı ele geçirdi. USPD'nin sol kanadından olan Eichorn devimci polis şefi ilan edildi. Rosa Luxemburg da dahil olmak üzere siyasi tutuklular serbest bırakıldı.
SPD kitlelerin hareketi büyünce hareketi destekliyor gibi görünmek için hükûmetten çekildi. Bu işçi sınıfı üzerinde egemenliğini sağlama almak için yapılan bir politik manevraydı. Liebknecht'in imparatorluk sarayından işçi ve askerlerin sosyalist cumhuriyetini ilan ettiği sıra SPD önderi Scheidemann cumhuriyeti ilan ederek devrimci hareketi engelliyordu. S

1920 Yunan Yaz Taarruzu, İngiliz kuvvetleri tarafından desteklenen Yunan ordusunun, Marmara Denizi'nin güney bölgesini ve Ege Bölgesi'ni, Ankara'daki geçici Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ne bağlı Kuvâ-yi Milliye'den ele geçirmek için yaptığı taarruzdur. Buna ek olarak, Anadolu'daki direniş hareketini ezmeye çalışan İstanbul'daki Osmanlı Hükûmeti'ne bağlı Kuvâ-yi İnzibâtiye tarafından Yunan ve İngiliz kuvvetleri desteklendi. Taarruz, Batı Cephesi'nin bir parçasıydı ve İngiliz birliklerinin ilerleyen Yunan ordusuna yardım ettiği birkaç angajmandan biriydi. İngiliz askerleri aktif olarak Marmara Denizi kıyı kasabalarını işgal etti. İtilaf Devletleri'nin onayı ile Yunanlar, 22 Haziran 1920'de saldırıya başladı ve 'Milne Hattı'nı geçti. 'Milne Hattı', Paris'te ortaya konan Yunanistan ile Türkiye arasındaki sınır çizgisi oldu. Batı Anadolu'da az sayıda ve kötü donanımlı birlikleri olduğu için Türklerin direnci sınırlıydı. Doğu ve güney cephelerinde de meşguldüler. Birtakım muhalefetin ardından, Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle Eskişehir'e çekildiler.

Mayıs 1920'de, İngilizler tarafından desteklenen Kuvâ-yi İnzibâtiye, Geyve ve İzmit bölgesini ele geçirmek için gönderilmişti, ancak Türk düzensiz kuvvetleri tarafından bastırıldılar. Ardından İngiliz uçakları İzmit'teki Türk mevkilerini çok az sonuçla bombaladılar. Kuvâ-yi İnzibâtiye'den 3 alay İzmit'in dış hatlarına yerleşti. Arkasında 2-3 İngiliz taburu vardı ve ayrıca denizden birkaç İngiliz zırhlısı tarafından desteklendiler. 15 Haziran'da Türkler Osmanlı ve İngiliz mevkilerine doğru ilerlemeye çalıştılar, ancak İngiliz zırhlıları ve uçakları 16-17 Haziran'da bombalamaya başladıkça az ilerleme kaydettiler. Bu vesileyle, İngiliz 15 inçlik donanma silahları ilk eylemlerini Türk mevkilerini bombalayarak gördüler.

Durum bir çıkmazdı, bu nedenle İngilizler yardım için Yunan ordusunu getirmeye ve birliklerine yönelik saldırıları cezalandırmaya karar verdiler. Bu arada Yunanlar, tarihi vatanlarını fethetmeye istekliydi. İngiliz askerî personeli, Yunan askerî personeli ile birlikte, Marmara Denizi ve Ege Bölgesi'nin güney kıyı alanı için saldırı planladı. Bu planlarla Yunan ordusu 22 Haziran 1920'de saldırıya başladı.
Saldırı sırasında, İngiliz ve Yunan birlikleri aşağıdaki şehirleri ortak olarak ele geçirdiler, bu kasabalardan bazıları denizden iniş güçleri tarafından işgal edildi: Akhisar (22 Haziran); Kırkağaç, Soma ve Salihli (24 Haziran); Alaşehir (25 Haziran); Kula (28 Haziran); Balıkesir (30 Haziran); Bandırma, Kirmasti ve Karacabey (2 Temmuz); Nazilli (3 Temmuz); Gemlik ve Mudanya (6 Temmuz); Bursa (8 Temmuz); Karamürsel (11 Temmuz); İznik (12 Temmuz); Gediz ve Ulubey (28 Ağustos); Uşak (29 Ağustos); Simav (3 Eylül). Bu alanlara yönelik saldırı sırasında ilerleyen İngiliz-Yunan birlikleriyle savunan Türk düzensiz kuvvetleri arasında birtakım çatışmalar meydana geldi. Mesela Mudanya, 25 Haziran gibi erken bir zamanda deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilmeye çalışılmış, ancak inatçı Türk direnişi, İngiliz kuvvetlerine zayiat vermiş ve geri çekilmeye zorlanmıştır. 6 Temmuz'da bir İngiliz filosu olan 12 gemi, bombalama sırasında 25 Türk askeri öldüren üç saat boyunca şehri bombaladı. Bombalamadan sonra İngiliz birlikleri karaya çıktı ve şehrin kontrolünü ele geçirdi. Sayısal üstün düşman birliklerine karşı küçük Türk düzensiz kuvvetlerinin başarılı bir şekilde geciktirme operasyonları vardı. Savaştepe'de olduğu gibi, 200 kişilik düzensiz bir Türk birimi, bir gün boyunca 10.000 kişilik bir Yunan bölüğünü geciktirdi.
29 Haziran'da Uşak'a ulaşan Yunan ordusu yaklaşık 200 mil ilerlemişti. Bu büyük yerleşim yerlerinin dışında, saldırı sırasında diğer bazı küçük yerleşim yerleri ele geçirilmiştir.

Türkler Gediz bölgesine küçük bir karşı saldırı başlattı, ancak sınırlı bir başarısı oldu.

British to fight rebels in Turkey10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 1 Mayıs 1920.
British to defend Ismid-Black Sea line10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 19 Temmuz 1920
Greeks enter Brussa; Turkish raids go on10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 11 Temmuz 1920
Turk Nationalists capture Beicos10 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 7 Temmuz 1920
TURKISH REBELS MOVE TOWARD DARDANELLES, New York Times, 13 Mayıs 1920.
British Warships Shell Kemal Pasha's Troops Nearing Intrenchments on Marmora Sea, New York Times, 7 Haziran 1920.
BRITISH INDIAN TROOPS ATTACKED BY TURKS; Thirty Wounded and British Officer Captured--Warships' Guns Drive Enemy Back, New York Times, 18 Haziran 1920.

Sinan Meydan: Cumhuriyet Tarihi yalanları: Yoksa siz de mi kandırıldınız?..., İnkılâp, 2010, 9751030544, s. 332-352.

1922 Alaşehir yangını, Yunan ordusu tarafından geri çekilme sırasında başlatıldı ve 3 Eylül 1922'de başlayıp 5 Eylül'e kadar devam etti. Yangın ve katliamlar sonucu 3,000 kadar sivil öldü ve şehirdeki 4550 evin sadece 100 tanesi kurtulabildi.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanistan, İtilaf Devletleri'nin desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkarma yaparak Anadolu'yu işgale başladı. 24 Haziran 1920'de, Alaşehir Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Alaşehir Türk Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlara direnen ve bu amaçla milis teşkilatları kuran ilk şehirlerden biriydi. Ayrıca 16 Ağustos-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında Alaşehir Kongresi'nin yapıldığı yerdi. Yunan işgalinden hemen önce şehrin nüfusu 38,000 idi.

1919'un başlarında, Türk çeteleri tarafından Alaşehir ve etrafındaki bölgede 47 Rum sivilin öldürüldüğü rapor edildi.
30 Ağustos 1922'de, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde yenilgiye uğrayan Yunan ordusu, işgali altında bulunan bölgelerde birçok cinayet işledi ve Türk sivillerin mallarının yağmalanması had safhaya çıktı. Alaşehir'de ise yağmalama olaylarıyla beraber şehrin önde gelen Türklerinden 20 kişi Yunan ordusu tarafından tutuklandı.
31 Ağustos 1922'de, tutuklanan Türk sayısı 1500'e çıktı.

1922 yılında yangından önce hazırlanmış İtalyan raporları Alaşehir'de Yunan ordusunun işlediği savaş suçlarını içermektedir. Rapora göre;Alaşehir ve civarında yaşayan Müslüman halk sık sık sınırsız acılara maruz kalmakta ve sistemli bir şekilde cebir ve şiddetle karşılaşmaktadırlar. Mesela bu insanların bütün hayvan ve malları haksız bir mahkeme kararıyla müsadere edilmiştir. Yunan subayları bütün Türk köylerini dolaşarak gasp yapıyor ve halka zarar veriyorlar.

Yangın, 3 Eylül 1922 günü gazyağı ile 10 farklı noktada birden başlatıldı. Yangın taburundaki görevlilerin attıkları bombalar, yağlı paçavralar ve diğer yanıcı nesnelerle kısa zamanda genişledi. Yangın sırasında dükkân ve evlerde yağma başladı ve yangından kaçmaya çalışan siviller Yunan askerleri tarafından vuruldu. Türk kadınlarına tecavüz edildi. Yangından kaçmayı başaran ancak daha sonra bulunan 300 Türk kadınından bir kafile oluşturuldu ve daha sonra bir makineli tüfek bölüğü tarafından idam edildi. Sadece 80 tanesi dağlara kaçmayı başararak hayatta kaldı. Olaylara dair hazırlanan bir müttefik raporunda 72 kadının diri diri ateşe atılıp 52'sinin öldüğü ve yangın külleri üzerinde şarkı söyleyerek oyun oynayan aklını kaybetmiş 14 kız görüldüğü bilgisi verildi. Manamak Tren İstasyonu'na sığınmış 300 Türk çocuk Yunan askerleri tarafından kurşuna dizildi. Yangını başlatan Yunan askerleri ve yerel Rumlardan bazıları esir alındıktan sonra Alaşehirliler tarafından linç edildi.

Yangında 2,400 kişi yanarak ve 600 kişi Yunan askerleri tarafından vurularak veya süngülenerek öldü. Yunan işgalinden önce 38,000 nüfusu olan Alaşehir'in nüfusu 5 Eylül 1922'de Türk ordusu tarafından kurtarılınca sadece 5,000-6,000 kadardı. 4,550 evin 100 kadarı hariç hepsi yok olmuştu. Şehirdeki 10 camiden sadece ikisi ve Rumlara ait olan üç dükkân ayakta kaldı. 20 mescitin hepsi ve tüm resmî binalar yandı.
Yangından sonra Uluslararası Kızılhaç ve Çocuk Esirgeme Kurumundan bölgede incelemede bulunan iki temsilci hasar için şunları ifade etti;

Her ikimiz 1916 yılından beri birçok felaketlere tanık olduk. Şimdiye kadar buradaki harabelere yaptığımız ziyaretler kadar acı verici bir görevle karşılaşmadık. Hiçbir yerde halkın yüzlerinde okunan korku ve dehşet izlerine benzer acıklı bir görünüşe rastlamadık. Bu görünüş karşısında istemeyerek Pompei ve Mesina harabelerini hatırladık. Fakat bu iki şehrin harap oluşu doğal sebeplerden olduğu halde savaş meydanından çok uzaktaki Alaşehir ve civarının tahribatı, olayları gözleriyle görenlerin tanıdıklarına ve söylediklerine göre yirminci yüzyılın ortasında Hristiyanlar tarafından planlı bir biçimde yapılmıştır.

1922 Manisa yangını (5-8 Eylül)
1922 İzmir Yangını (13-22 Eylül)
Türkiye'de yaşanmış katliamlar listesi
Türk Kurtuluş Savaşı sırasında katliamlar

1922 Manisa yangını, 5 Eylül 1922 gecesi başladı ve 8 Eylül'e kadar devam etti ve yangının sonucunda şehirdeki binaların yüzde 90'ı yıkıldı (~10.000 bina). Olaylar Türk-Yunan Savaşı (1919-1922) sırasında meydana geldi. Yangın Türk ordusu önünde geri çekilen Yunan askerleri tarafından başlatıldı. ABD Viskonsülü James Loder Park, Manisa'da ve komşu bölgedeki kurbanların sayısını binlerle tahmin etmektedir. Türk kaynakları ise Manisa kasabasında 4.355 kişinin öldüğünü iddia ediyor.

Manisa, Batı Anadolu'da Spil Dağı'nın eteğinde bulunan tarihi bir kent, 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. 19. yüzyılda Anadolu'nun Ege Bölgesi'nin en büyük şehirlerinden biriydi. Osmanlı döneminde Manisa'yı Osmanlı şehzadeleri sancak beyi olarak yönettikleri için (Şehzadeler Şehri) olarak da bilinir. Şehirde Osmanlı mimarisinin birçok örneği inşa edilmiştir, mesela 1586 yılında III. Murad için Mimar Sinan tarafından inşa edilen Muradiye Camii gibi.

19. yüzyılda yangından önce şehrin nüfusu 35.000 ve 50.000 arası tahmin ediliyor. Şehirde farklı dini ve etnik gruplar bulunuyordu, Hristiyanlar, Yahudiler ama çoğunluğu Müslüman Türklerdi. 19. yüzyılda Gayri Müslim gruplarda bir artış oldu, çoğunlukla Yunanlarda. 1865 yılında İngilizler tarafından toplam 40,000 ve azınlıklar 5.000 Rum, 2.000 Ermeni ve 2.000 Yahudi olarak tahmin edilmiştir. 1898 yılında nüfusu Osmanlı dilbilimci Şemseddin Sami göre toplam 36,252, bunlardan 21.000 Müslümanlar, 10.400 Yunanlar, 2.000 Ermeniler olarak tahmin edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı ardından Yunanistan Müttefik Güçler tarafından desteklenerek 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkartma yapar ve çevre bölgeyi işgal etmeye başlar. Manisa kasabası silahlı muhalefet olmadan 26 Mayıs 1919 tarihinde Yunan askerleri tarafından işgal edildi. Üç yıldan fazla süren işgal sırasında, yerel Türklerin kötü muameleden şikayetleri oldu. Savaş sırasında Türkler ve Yunanlar arasında karşılıklı mezalim uygulandı.

Türk ordusunun Ağustos 1922 tarihinde başlayan saldırıları karşısında Yunan orduları İzmir ve Ege kıyılarına doğru çekildiler. Geri çekilme sırasında, kasaba ve köyleri yaktılar ve yol boyunca Türk halkına zulüm uyguladılar. Manisa'nın doğusundaki Alaşehir ve Salihli gibi Kasabalar, yakıldı. Manisa'da yangından birkaç gün önce, şehrin yakılacağı söylentileri dolaşmaya başladı. Türk kaynaklarına göre, Rum ve Ermeni nüfusunun şehri terk etmesine Yunan ordusu tarafından izin verildi. Batılı kaynaklara göre Hristiyanlar genel olarak Türk ordusu gelmeden önce kaçtılar. Türk kaynakları, yerli Türklerin ve Müslümanların yangın gününe kadar evlerinde kalmalarının emredildiğini iddia ediyor.
Şehrin yakılması Yunan ordusu tarafından itina ile organize edildi ve yangınlar özel organizeli gruplar tarafından birden fazla yerde başlatıldı. Türk kaynaklarına göre kundakçıların önemli bir kısmı yerli Rumlar ve Ermeniler'den oluşuyordu. Salı 5 Eylül gecesi ve 6 Eylül sabahı, yangınlar Çarşı mahallesinde ve başka yerlerde başladı. Birçok insan güvenli yere ulaşmak için evlerini terk etti ve dağlara ve tepelere doğru kaçtı. Bu kaos sırasında bazı insanlar Yunanlar tarafından öldürüldü ya da yandı. Kaçan nüfus birkaç gün boyunca dağlarda saklandılar. Bu arada Türk ordusu hızla ilerlemeye devam etti ve bazı arta kalan Yunan birlikleri ile çatışmadan sonra 8 Eylül'de şehrin kalıntıları üzerinde kontrolü ele aldı. Fakat o sırada zaten şehrin çoğu yıkılmıştı.
Gülfem Kaatçılar İrem, küçük bir kız olarak yangına tanık oldu ve ailesi ile tepelere kaçtı, onun hatırladıkları:

 "Sabaha karşı milislerden kaçtıktan sonra, tepelerde gizlemek için kuru bir dere yatağına tırmandık. Biz tırmanırken, şehir yanıyordu ve biz onun ışığı ile aydınlatıldık ve ısısı bizi ısıttı. Şehir üç gün ve üç gece yandı. Ben evlerin pencere camlarını bomba gibi patladığını gördüm. Üzüm reçeli gibi köpüren, birbirine yapışmış. Havada kendi ayakları ile ölü inekler ve atları, balonlar gibi. Eski ağaçlar kökleri ile devrildi. Ben bu şeyleri unutmadım. Isı, açlık, korku, koku. Üç gün sonra, aşağıda vadide toz bulutları göründü. At sırtında Türk askerleri; biz onları tepelerde bizi öldürmeye gelen Yunanlar sanıyorduk. Ben yeşil ve kırmızı bayraklar taşıyan üç asker hatırlıyorum. İnsanlar ağlıyor, atlarının toynakları öpüyordu "Bizim kurtarıcılarımız geldi diye."

Şehir neredeyse tamamen Cemalettin adında bir Türk mimar tarafından modern bir plana göre yeniden inşa edildi. Şehir tarihi yapılarını ve öğelerinin birçoğunu kaybetti, ancak iki selatin Osmanlı camii'sinin etrafındaki küçük bir alan kurtuldu. Sonraları kasaba tekrar büyüdü ve 2012 yılında 309.050 nüfusuna ulaşmıştı.

Daha sonra, harap şehir ve çevresi, çok sayıda insan tarafından gezildi. Türk hükûmeti Tetkik-i Mezalim veya Tetkik-i Fecayi heyeti adında bir komisyon kurdu ve bunlar olayları ve mezalimi araştırmış ve belgelemiştir. Ünlü Türk kadın yazarı Halide Edip yangından sonra şehri gördü. Fransız hükûmeti temsilcisi, Henry Franklin-Bouillon, şöyle demiştir: "Magnesia (Manisa) kentinde 11.000 evden sadece 1.000'i ayakta kalmıştır. Patrick Kinross'a göre: "kutsal tarihi Manisa şehri içindeki on sekiz bin binadan sadece beş yüz ayakta kalmıştır." Toplam ekonomik hasar elli milyondan fazla lira (çağdaş değer)olarak tahmin edilmiştir. Yunan askerlerinin bazıları, şehrin yeniden inşasında kullanıldı, Karaköy camii'nde olduğu gibi.
İstanbul'da Amerika Birleşik Devletleri Konsolos Yardımcısı, James Loder Park, Yunan çekilişinden hemen sonra yaptığı gezide durumu şöyle açıkladı:

 Manisa ... neredeyse tamamen yangında silindi ... 10.300 ev, 15 cami, 2 hamam, 2.278 dükkân, 19 otel, 26 villa ... [] imha  edildi... " "1. Partimiz tarafından ziyaret edilen iç şehirlerin imhası Rumlar tarafından gerçekleştirilmiştir. " 
"3. Bu şehirlerin yakılması ne düzensiz, ne de aralıklı, ne de kaza değildi, ama iyi planlanmış ve iyice düzenlemişti."  
"4. Fiziksel şiddet uygulandığının birçok örnekleri vardı, tam rakamlar elde etmek imkânsız fakat yaşanan olayların çoğu kasıtlı ve nedensiz. Yunanlar tarafından bu dört şehirde işlenen 'zulümler', güvenli bir şekilde binlerle tahmin edilebilir. Bunlar böyle tür vahşetin her üç olağan tipi, yani cinayet, işkence ve tecavüz'den oluşuyordu. "

Yangın sırasında kurbanların toplam sayısı tam olarak bilinmemektedir. Türk kaynakları 855 kişinin vurularak ve 3.500 kişinin alevler içinde öldüğünü tahmin ediyor. Çekilen Yunanların tarafından yakılan birkaç yakın kasaba ile bir karşılaştırma yapılabilir. Alaşehir'de 3.000 ve Turgutlu'da 1.000 ölünün olduğu tahmin edilmiştir. Yaralı sayısı da bilinmiyor, Türk kaynakları üç yüz kızın Yunanlar tarafından kaçırıldığını ve tecavüz edildiğini belirtiyorlar. Birçok tecavüz mağduru korkusundan ya da utancından bu konuda sessiz kaldığı düşünülüyor. Esir alınan Yunan askerlerinin bazıları tecavüz ettikleri Türk kadınları tarafından linç edildi.
Olaylar yağma eşliğinde gerçekleşti ve insanlar, ateşte eşyalarını ve mallarını kaybettiler. Evlerin sakinleri yıkıntıları arasında bir süre yaşadı ya da sağlam kalan binalarda birlikte kalabalık bir şekilde oturdular. Kamil Su mahallesine döndüğünde cesetler ve yıkılan binaların arasından geçti, tarihi Aydın Camii'nin sadece duvarları ayakta kalmıştı. Tamamen yıkılan kendi evininin önünde yabancı bir erkek cesedi yatıyordu.

Falih Rıfkı Atay şöyle yazmıştır:

 "Henüz çürümeyen cesetler ve neredeyse henüz tüten yangınlar içinden geçiyorduk. Yanıp külleri savrulan Manisa’ya, cetlerimizin şehrine iki eli böğründe bakakaldık. Yunanlar çekilişlerinde yok edici bir tahrip yapmışlardı. Yanmayanlar, vakit bulup da yakamadıkları, yaşayanlar fırsat bulup da öldüremedikleri idi. İki millet arasında yalnız birinin arta kalacağı bir boğazlaşma geçmiş olduğunu görüyorduk. Yunanlar Batı Anadolu’yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek istemişlerdi…"

İlhan Berk küçük bir çocuktu ve Deveciler mahallesinde oturuyordu, onun ablası yangında öldü ve kendisi Uzun Bir Adam kitabında hatıralarını yazdı. Tarihçi Kamil Su, 13 yaşında Alaybey mahallesinde oturuyordu, olayları yaşadı ailesiyle dağa kaçtı. Sonradan Manisa ve Yöresinde İşgal Acıları, adlı eseri yazdı. Ressam Cemal Tollu, yangına Türk ordusunda bir asker olarak şahit oldu ve 1968'de "Manisa Yangını" tablosunu boyadı.

1922 Alaşehir Yangını (3-5 Eylül)
1922 İzmir Yangını (13-22 Eylül)

Fisher, Sydney Nettleton (1969), The Middle East: a History, New York: Alfred A. Knopf 
Kinross, Patrick (1960). Atatürk: The Rebirth of a Nation. Weidenfeld & Nicolson. ISBN 978-0-297-82036-9. 8 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Haziran 2014. The Turkish forces hurried...to overtake the Greeks before they could decimate all Western Anatolia 'by fire and sword'...Already most of the towns in its path were in ruins...One third of Ushak no longer existed. Alashehir was no more than a dark scorched cavity, defacing the hillside. Village after village had been reduced to an ash-heap. Out of the eighteen thousand buildings in the historic holy city of Manisa, only five hundred remained."...Everywhere the Greek troops, especially those from Anatolia...carried off Christian families that their quarters too might be burned and not a roof left for the advancing Turks...They pillaged and destroyed and raped and butchered...permeating the atmosphere...was the stench of unburied bodies, of charred human and animal flesh.

1922 İzmir Yangını veya yabancı kaynaklarda kullanılan terimle Büyük İzmir Yangını, 13 Eylül 1922 günü Basmane'de başlayan ve dört gün sürerek İzmir şehir merkezini (özellikle o dönemdeki merkezi ve bugünkü İzmir Enternasyonal Fuarı alanını) geniş ölçüde tahrip eden yangın hadisesidir.

Türk ordusunun 9 Eylül 1922'de İzmir'i yeniden ele geçirmesinin hemen ardından, kritik bir dönemde vuku bulması, tarihi önemi bulunan bazı yapıların ve semtlerin yok olması ile neticelenmiş olması, günümüze dek süregelen karşılıklı suçlamalar ve farklı kaynaklarda yer alan değişik tezler nedeniyle güncelliğini koruyan bir hadisedir.
İzmir'in Yunanlarca yakılması Amerikan Konsolosu George Horton'un Amerikan Dışişleri Bakanı'na yolladığı gizli telgrafta belirttiği üzere beklenilen bir durumdu:
“İzmir, 2 Eylül, 1922 – 16:00 
Yunan kuvvetlerinin tükenmiş ve moralinin zayıflamış olması dolayısıyla, askeri durum son derece vahim görünüyor. Yunan kuvvetleri Uşak, Kütahya ve Afyon’dan çekilmişlerdir ve çekilirken de bu şehirleri yakmışlardır. Morali iyice çökmüş olan 1’inci Yunan Kolordusu Uşak’ın batısına çekilmiştir. 2’inci Yunan Kolordusu ise, esir düşmekten yolunu uzatarak güç kurtulmuş, 1’inci Kolordu ile birleşmiştir. 3’üncü Yunan Kolordusu Eskişehir’de bulunmakla beraber, muhtemelen yakında burasını terk edecek ve ayrılırken de şehri yakacaktır. Benim kanaatim odur ki, durum gayet ciddidir ve şu an kurtarılamaz. İzmir’de Hristiyan yabancılar ve özellikle Rumlar arasında tam bir panik vardır ve birçokları şehri terk etmeye çalışmaktadır. Morali çökmüş olan Yunan ordusu İzmir’e ulaşacak olursa ciddi karışıklıkların çıkması çok mümkündür ve şehrin yakılacağı söylentileri çok yaygındır. Bu durum sebebiyle, Konsolosluk mensupları ile Amerikan vatandaşlarının tahliyesi için İzmir’e bir kruvazör gönderilmesini saygıyla rica ederim.
[George] Horton”
Özellikle Yunan ve Ermeni kaynaklarında yer alan, şehri Türkler'in yaktığına ilişkin savlar, özellikle iki kaynağa dayanmaktadır. Bunlar;

Yunan işgali döneminde ABD İzmir Konsolosu bulunan ve 13 Eylül 1922 günü, yani yangın başlarken İzmir'den ayrılan ve dolayısıyla yangına tanık olmayan George Horton'un, emekliye ayrıldıktan sonra 1926'da yayınladığı "Asya'nın kanseri" (The blight of Asia - Türkleri kastetmektedir) isimli kitap
Ermeni asıllı Amerikalı yazar Marjorie Housepian Dobkin'in 1971'de yayınladığı, yazarın ifadesiyle görgü tanıklarının anlatılarına dayalı olan ve yayınlandığı dönemde İngiliz Sunday Times gazetesi tarafından "Yılın Kitabı" seçilmiş bulunan, "İzmir 1922: Bir şehrin yok edilişi" (Smyrna 1922: The Destruction of a City) adlı kitabıdır.
Bilgi olarak, gazetecilikten diplomatlığa geçmiş bulunan ve bütün diplomasi kariyeri Yunanistan ayaklı bir zemine dayanmış (Atina, Selanik ve son olarak da Yunan işgalinde İzmir, ayrıca 1924'te birkaç haftalığına ABD Budapeşte yardımcı konsolosluğu yapmıştır) bulunan George Horton'un eşi (Catherine Sacopoulo) Yunan asıllı Amerikalıdır. Horton'un kitabının sansasyonel yankılı tam adı, "An Account of the Systematic Extermination of Christian Populations by Mohammedans and of the Culpability of Certain Great Powers; with the True Story of the Burning of Smyrna" şeklindedir.
Buna karşılık, yangından Türklerin suçlu ve sorumlu olmadığını vurgulayan iki önemli kaynak vardır. Bunlar;

İlki dönemin İzmir İtfaiye Şefi Paul Grescowich'in (Sırp asıllı Avusturya vatandaşıdır) resmî raporudur.Şablon:Kaynak needed
İkincisi de yangın esnasında İzmir'de bulunan Amerikalı mühendis Mark Prentiss'in ABD'ye döndükten sonra yangın nedeniyle Türklerin suçlandığına müşahede etmesi üzerine yayınladığı kapsamlı bir rapor da aynı yönde ilave bilgiler getirmektedir. Prestiss bu raporunu dönemin ABD Türkiye Yüksek Komiseri (büyükelçisi) olan Amiral Mark Lambert Bristol'e, tarihi belge oluşturması amacıyla göndermiştir ve rapor Kongre Kütüphanesi'nde "Bristol Papers" şeklinde tanımlanan ve tarih araştırmacıları açısından büyük önemi olan 33000 belgenin arasında yer almaktadır.Şablon:Kaynak needed
Ermeni kaynakları, aynı Mark Pretiss'in New York Times gazetesinin serbest muhabiri sıfatıyla, yangının sıcaklığı sürerken gazetesine gönderdiği bir telgrafa dayandırılarak 18 Eylül 1922 günü bu gazetede manşetten yayınlanmış olan ve Türkleri suçlayan bir makaleye atıfta bulunmaktadır. Hovsepyan'a göre, Prentiss sonradan Amiral Bristol'ün baskısı altında suçlamalarını Ermenilere yöneltmiştir. Yangını izleyen günlerde, genel olarak, İngiliz, Fransız ve İtalyan basını yangın hakkında temkinli habercilik anlayışı izlemiş ve peşin hükümler yürütmemiştir.
Alexander MacLachlan, görgü tanığı sıfatıyla, 25 Eylül 1922 günü İngiliz The Times gazetesinde yayınlanan şu açıklamaları yapmıştır:
"Yunanların Mayıs 1919'da Türkleri katlettiği gibi, Türkler Yunanları katletmediler. Yaptıkları en kötü şey, Yunanların zamanında Türk askerlerini "Zito Venizelos" diye bağırmaya zorlamış olmalarına mukabelen, esir aldıkları Yunan askerlerini "Yaşasın Mustafa Kemal" diye bağırtmak oldu. Türk askerleri şehirde asayişin tam olarak temin edilemediği ilk saatlerde Kolej'i korudular, bir Türk süvarisi başıbozukların eline düşen MacLachlan'ı dayaktan kurtardı. Türklerin kontrol altına almak için bütün çabayı gösterdikleri 3 günlük yangın boyunca Yunan ve Ermeni mahallerinde geniş bir alan tahrip oldu ve iki yüz bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yangında Amerikan Kız Koleji de yandı. MacLachlan'ın yangının kökenleri hakkında yaptığı araştırma, Türk üniformaları giymiş Ermeni teröristlerin şehri ateşe verdiği sonucunu ortaya koydu. Teröristler batı ülkelerinin bir müdahalesini sağlamayı denemişlerdi."
Aynı çizgide açıklamalar getiren (İzmir İtfaiye Müdürü Paul Grescovich'in raporu, İzmir'de bulunan Amerikan Yardım Heyetinden Mark O. Prentiss'in Amiral Bristol'e yazdığı rapor ve Yunan tarihçi Lord Kinross'un yangını Ermenilerin çıkardığını kabulü gibi) pek çok başka kaynak mevcuttur. Türk Tarih Kurumu'nun 1922 İzmir Yangını hakkında hazırlamakta olduğu bir kitapta

1922 Alaşehir yangını (3-5 Eylül)
1922 Manisa yangını (5-8 Eylül)
1919 ve 1922 Aydın yangınları
1922 Bandırma yangını
1922 Karacabey yangını
1922 Afyon yangını
1922 Salihli yangını
1922 Urla yangını
1922 Soma yangını
1922 Dikili yangını
1922 Eskişehir yangını
1922 Kütahya yangını
1922 Turgutlu yangını
1922 Nazilli yangını
1922 Takmak yangını
1922 Uşak yangını
1922 Bilecik yangını
1922 Yenişehir yangını
1920 Bozüyük yangını
1921 Gördes yangını
1921 Pazaryeri yangını
1920 İznik yangını

İzmir'de Yunanların Son Günleri, Bilge Umar, 1974 Ankara
1922'de İzmir'i kimler yaktı?, Türkkaya Ataöv, Cumhuriyet gazetesi, 12 Eylül 2006

Mark O. Prentiss raporu, 11 Ocak 1923 (İngilizce)

50-50 Teorisi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi boyunca Yunan ordusu ve Rum isyancılar tarafından Türklere karşı gerçekleştirilen savaş suçlarının Rum Kırımı kadar kötü ve iki olayın aynı şiddette olduğu fikridir. Fikir Türk halkı arasında ilk olarak Türk ordusunun Yunan işgali altındaki topraklarda ilerlemesi ve böylece Türk halkının Yunan ordusunun oluşturduğu tahribata tanık olması ile ortaya çıkmış, ilk kez 1926'da George Horton'ın The Blight of Asia kitabında ele alınmıştır. Her ne kadar Horton kitabında 50-50 Teorisi'nin yanlış olduğunu ve Yunanlar tarafından katledilen Türklerin Rum Kırımı'na "50-50 değil 1'e 10.000 bile olamayacağını" söylese de, Horton'ın bu tavrı hem Türk hem de Türk olmayan akademisyenler tarafından Türk düşmanı ve aşırı Filhelenist olarak yorumlanıp tarihi çarpıtmak ile suçlanmıştır.
Fikrin Büyük Taaruz ile Türk halkı arasında yaygınlaşması öncesinde Mart 1922'de, savaş bölgesine birçok ziyarette bulunan ve hem Türk hem de Yunan tarafının gerçekleştirdiği katliamları belgelemiş İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee de benzer görüşler paylaşıyordu. Savaş bölgelerine ziyaretinden önce bir Yunan sempatizanı olan Toynbee'nin Yunan ordusu tarafından gerçekleştirmiş savaş suçlarına tanık olması görüşlerini değiştirdi ve onu Yunanlar ile Türkler tarafından gerçekleştirilen katliamların benzer şiddette olduklarını yazmaya itti. Savaşa tanıklık eden her görgü tanığı ise konu hakkında Toynbee ile aynı görüşte değildir ve hem Türk katliamlarının hem de Yunan katliamlarının daha büyük olduğunu savunan raporlar vardır. Örneğin; savaşa tanıklık eden Amerikan gazeteci ve yazar George Seldes, 1919'da Yunanların Anadolu'da Türklere yaptığı katliamların Türklerin Yunanlara yaptığından çok daha büyük olduğunu belirtmiştir ve savaş yıllarında İzmir'de çalışan İsveçli doğubilimci Johannes Kolmodin, mektuplarında Yunan ordusunun 250 Türk köyünü yaktığını ve Yunanların Türklere yaptıkları katliamın Türkler tarafından gerçekleştirilmiş katliamlardan daha büyük olduğunu yazmıştır. Bunun yanında, savaş sırasındaki bir İngiliz istihbarat raporu ve Amerikan donanması tarafından yayınlanmış bir Müttefik raporuna göre Yunanların gerçekleştirdiği katliamlar Türklerin gerçekleştirdikleri yanında "sönük kalmaktadır."
Günümüzde ise, 50-50 Teorisi'nin Türk halkı arasında yaygın olmasına rağmen sadece sayılı miktardaki tarihçi fikri kabul eder. Amerikan tarihçi Rudolph Rummel teorinin yanlış olduğunu söyleyip Türklerin gerçekleştirdiği katliamların çok daha büyük bir ölçekte olduğunu söyler. Justin McCarthy de teori hakkında aynı görüşleri paylaşır, ancak Rummel'in aksine daha yoğun miktarda olan katliamların Türkler değil Yunanlar tarafından gerçekleştirilenler olduğunu söyler.

Çifte soykırım teorisi; II. Dünya Savaşı yıllarında Doğu Avrupa'da Holokost ve Sovyet savaş suçları olarak aynı şiddette iki farklı soykırımın gerçekleştiği fikri

Abbâsîler (Arapça: العبّاسيّون; el-'Abbāsīyyūn), Emevî Hanedanı'ndan sonra başa gelerek İslam Devleti'nin yönetimini ve halifeliği beş yüzyıldan daha uzun bir süre elinde tutan Müslüman Arap hanedanı.

Muhammed'in ölümünden (632) sonra, İslam dünyasını Hulefâ-yi Râşidîn denilen dört halife ve ardından da Emevîler (661-750) yönetti. Muâviye'nin ölümünün ardından hakkı olmamasına rağmen oğlu Yezîd hilafeti ele geçirdi. Yezîd'in hilafette hakkı yoktu çünkü babası Muâviye zamanında Hasan ile bir anlaşma yapılmış ve bu anlaşmada hilafetin saltanata dönüştürülmemesi kararlaştırılmıştı. Aynı zamanda sahabe olan babası Muâviye, oğlunun anlaşmayı bozmamasını vasiyet etmişti. Ancak, Yezîd anlaşmaya uymayarak babası ölünce hilafeti ele geçirdi ve böylece hilafet saltanata dönüşmüş oldu. Emevîler'in iktidarı Muhammed'in amcası Abbas bin Abdülmuttalib'in soyundan gelen Abbâsîlerin, Emevî yönetimine karşı Abbâsî İhtilâli adı verilen ayaklanma ile 750'de halifeliği ve iktidarı ele geçirmesiyle son buldu. Bu tarihten itibaren Abbâsîler 1258'e kadar İslam dünyasının büyük bölümüne egemen oldular.
İlk Abbâsî halifesi Ebu'l-Abbas Seffâh (750-754) idi. 754'te kardeşi Mansûr (754-775) onun yerine geçti. Bu iki halife döneminde orduda Türk ve İran kökenliler önemli görevler üstlendiler. Mansur, 762'de başkenti Şam'dan Bağdat'a taşıdı. Mansur'dan sonra sıra ile Mehdî (775-785) ve Hâdî (785-786) halife oldular. Abbâsî Devleti Mansur'un torunu Harun Reşid (786-809) döneminde en geniş sınırlarına ulaştı. Harun Reşid, Binbir Gece Masalları'na konu olan görkemli saltanatını Bermekîler'e borçluydu. Bu aileden Yahya Bermekî ve iki oğlu, vezir olarak Abbâsî Devleti'ni 17 yıl boyunca fiilen yönettiler.
Harun Reşid'in oğulları Emîn (809-813), Memûn (813-833) ve Mutasım (833-842) babalarının politikalarını sürdürdüler. Annesi Harun Reşid'in Türk asıllı bir cariyesinden olan Mutasım Türklerden özel bir askerî güç kurmuş ve Türkleri yönetimde önemli görevlere getirmiştir. Daha sonra bu askerî gücün Bağdat'taki varlığı bazı huzursuzluklara neden olduğundan Samarra adıyla yeni bir kent kurdurarak devlet merkezini oraya taşıdı. 838 yılında Mutasım Bizans'ın Anadolu topraklarına bir sefer düzenlemiş ve ordusunun bir kolu Bizans imparatoru Theofilos ve ordusunu Dazimon Muharebesi adı verilen bir çarpışmada büyük bir yenilgiye uğratmış, Bizans'ın ikinci büyük kenti Amorium'u kuşatıp eline geçirmiş ve Abbâsî orduları İznik kentinin yakınlarına kadar ilerlemiştir.
Yerine geçen oğlu Vâsik (842-847) döneminde Türk emirleri askerî işlerin yanı sıra yönetimde daha etkili oldular. Vâsık'ın ölümünden sonra Abbâsî Devleti parçalanma sürecine girdi. Zaman içerisinde Abbâsî toprakları üzerinde Büveyhîler, Tâhirîler, Samânîler, Şirvânîler, Saffârîler, Hamdânîler, Mervânîler, Mirdâsîler, Ukâyliler, Zengîler, Karahanlılar, Tolunoğulları, İhşîdîler, İdrîsîler, Murâbıtlar, Muvahhidler, Hafsîler, Ağlebîler, Fâtımîler ve Karmatîler gibi bağımsız devlet ve beylikler kuruldu.
İran'da hüküm süren Büveyhîler, 945'te Bağdat'a egemen oldular. Bundan sonra Abbâsî halifeleri Büveyhîler'in izniyle başta kalabildiler. Halife Kâim'in (1031-1075) çağrısı üzerine Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Tuğrul, 1031 yılında Büveyhîler'i Bağdat'tan çıkardı ve Abbâsîlere yeniden saygınlık kazandırdı.(Bkz. Bağdat Seferi)

Abbâsîler bu tarihten sonra hiçbir zaman eski askerî güçlerine ulaşamadılar ve Müstazhir dönemindeki Haçlı Seferleri'ne karşı başarılı olamadılar. Büyük Selçuklu Devleti'nin parçalanmasıyla birlikte Abbâsîler yeniden eski güçlerini yitirdiler. Cengiz Han'ın torunu Hülâgû'nun yönetimindeki İlhanlılar 1258'de Bağdat'ı yakıp yıktılar, Halife Mustasım'ı ve yakaladıkları diğer hanedan üyelerini öldürdüler. Böylece 508 yıllık Abbâsî Devleti son buldu. İlhanlı hükümdarı Hülâgû Han, Bağdat'ta içlerinde on binlerce yazma kitap olan kütüphaneleri yakıp yıktırmıştır. Geri kalan kitapları da Dicle Nehri'ne attırmıştır. Eserlerin mürekkebi suya karışmış ve Dicle Nehri günlerce bulanık akmıştır.
Halife Zâhir'in oğlu Ahmed Mısır'a kaçtı ve orada Memlûk Sultanı Baybars'ın koruması altında Müstansır adıyla halife ilan edildi (1261). Mısır Abbâsî halifeliği, siyasal ve askeri yetkiden yoksun, yalnız dinsel otoritesi olan bir kurumdu. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim 1517'de Mısır topraklarına girerek, halifenin yetkileri ile Kutsal Emanetler'i devraldı ve Memlûkler'in himayesindeki Abbâsî Halifeliği'ne son verdi.
Abbâsîler'de devlet örgütlenmesi, "Divan" adı verilen ve değişik alanlarda görevler üstlenen resmi kurullara dayanıyordu. Maliyesinin ana gelir kaynağı ise toprak vergisiydi. Halktan toplanan zekâtta önemli bir gelir kaynağıydı. Vergi gelirlerinin büyük bölümü orduya ve bayındırlık işlerine ayrılırdı. Halife Ömer döneminde kurulan divanı geliştirdiler. Divanı, devlet yönetiminde en etkili kurum haline getirdiler. Devlet ve memleket sorunları, önce Divanda görüşülerek Divanın önerdiği çözümleri uygularlardı.

847-861 yılları arasında  Abbâsî halifeliği yapan Mütevekkil Alellah kendisinden önceki kardeşi Vâsik'in kimseyi veliaht göstermeden vefatından sonra Abbâsî ordusundaki Türk komutanların da desteğiyle devlet adamları tarafından halife seçilen Mütevekkil 'in halife olmasında annesinin Şucağ adlı Harezmli Türk asıllı bir cariye olmasının da etkisi olmuştur. Mütevekkil her ne kadar Türk komutanlarının desteği ile halife olabilmişse de Türklerin kendisi ve devlet yönetimi üzerindeki baskılarından rahatsızlık duymaktaydı. Mütevekkil halifelik yaptığı dönem boyunca devletin idare mekanizmasını ele geçirmiş olan Türk komutanların devlet üzerindeki etkisini yıkmak ve kendi otoritesini sağlamak için mücadele etmiştir.
Mütevekkil, devlet yönetimindeki Türk nüfuzunu yok etmek için ilk olarak kendisinden sonra yönetimdeki en güçlü kişi olan Türk komutanların lideri olan ordu komutanı İnak et-Türkî'yi diğer Türk komutanları kullanarak öldürtmüştür. Mütevekkil, Türkler için kurulmuş olan Sâmerrâ şehrinde iktidar mücadelesini kazanamayacağını biliyordu ve bu sebepten dolayı da başkenti Arap milliyetçiliğinin daha yoğun olduğu Şam'a taşımak istemiş ama başarısız olmuştur. Mütevekkil'in devlet yönetimindeki  Türk nüfuzunu kırmak için ordudaki Türk gücünü dengelemek amacıyla Berberi, Arap ve Ermeni gibi milletlerden askerî birlikler kurmuştur. Ancak Halife Mütevekkil'in bu girişimi, devlet bünyesinde birbirine rakip iki ordunun oluşması sebebiyle devletin bütünlüğünü tehdit eder bir hale gelmiştir.
Mütevekkil, Türk komutanların devlet üzerindeki baskı ve etkisini bozma çabaları öldürülmesine sebep olmuştur. Türk komutanlar, Mütevekkil 'in oğlu ile işbirliği yapıp 11 Aralık 861 (4 Şevval 247) tarihinde hilafet sarayını basarak Mütevekkil'i öldürmüşlerdir.  
Bu eylem İslam tarihinde özel koruma birlikleri tarafından halifeye karşı işlenen ilk cinayettir. Bu durum Abbâsî devletinde Türklerin iktidarı tamamen ele geçirdiklerini göstermektedir. Halife Mütevekkil'in Türklerden oluşan özel birliklerce öldürülmesiyle Abbâsî Devleti gerileme dönemine girmiştir. Bu dönemde Türk komutanların adeta kuklaları haline gelen Abbâsî halifeleri, Türklerin iradesi yönünde hareket edecekler, aksi takdirde makamlarından hatta hayatlarından olacaklardır.

İslam dininin sanata getirdiği en büyük yenilik cami mimarisidir. İslam'da her sınıf halkın ayrım gözetilmeden ön saflarda namaz kılabilmesi safların geniş tutulması isteğini uyandırmış ve bu nedenle de kiliselerin aksine camilerde enine mekân tercih edilmiştir. Bu planlama gibi, mihrap, minber, minare türünden mimari ögeler de İslam'ın gelişmesine paralel olarak zamanla ihtiyaçtan doğmuşlardır.
Abbâsîler'den önceki İslam şehirciliği konusundaki bilgilerimiz çok kısıtlıdır. Bu konuda bilinen ilk örnek, 762-765 yıllarında Abbâsî halifesi Mansur'un kurdurduğu Bağdat şehridir. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre ilk Bağdat kenti daire planlıydı ve iç içe iki sur duvarı dıştan bir hendekle çevrelenmişti. Kentin dört kapısına bulundukları yöndeki komşu kentlerin adı verilmişti. Haç planlı saray ve yanındaki cami kent merkezinde yer alıyordu. 766 yılında yapılan Bağdat Ulu Cami kerpiç duvarlı, ahşap sütunlu ve düz damlı basit bir yapıydı. Halife Harun Reşid, 808'de yapıyı planını değiştirmeden tuğla duvarlı olarak yeniden yaptırmıştır. Bağdat 892'de Abbâsîlerin başkenti olunca, artan nüfus nedeniyle camiye aynı planda ikinci bir bölüm eklenmiştir. Ancak, Bağdat kentinin bu dönem yapılarından günümüze, ilk camiye ilişkin basit bir mihraptan başka hiçbir şey gelmemiştir.
Samarra, Dicle kıyısında Bağdat'ın yakınındadır. Bağdat'ın dairesel ve düzenli planı burada yerini araziye uydurulmuş, uzun bir plana bırakmıştır. Dicle kıvrımlarına paralel olarak uzanan kentin büyük bölümü kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Buluntular, Abbâsî cami, saray, türbe ve ev mimarisi ile zengin süsleme sanatı hakkında bilgi vermektedir. Samarra, 836 yılında Halife Mutasım tarafından Abbâsî hizmetindeki Türk birlikleri için “ordugâh kenti” olarak kurdurulmuştur.
Samarra Ulu Cami, öteki adıyla Mütevekkiliye Cami, İslam dünyasının en büyük cami yapılarından biridir. 150.000 kişi burada bir arada namaz kılabiliyordu. Basit mimarisi, ilk İslam cami planının anıtsal ölçüler içinde tekrarından ibarettir. Yapımında tuğla ve kerpiç kullanılan caminin ilginç bir minaresi vardır. Kare tabana oturan dev boyutlu bu anıtsal minareye geniş bir rampa ile çıkılır. Bu minare formu, yine Samarra'da Ebu Dulaf Cami'sinde ve Kahire'deki Tolunoğlu Ahmet Cami'sinde de kullanılmıştır.
Samarra'nın ikinci büyük camisi olan Ebu Dulaf Cami, 860 yılında yapılmıştır. Kalıntılar daha gelişmiş bir mimarinin varlığını ortaya koymaktadır. Harem bölümü, kemerli duvarlarla birbirinden ayrılan neflerden oluşmuş ve üzeri düz bir çatıyla örtülmüştü.
Samarra'nın saray ve evlerinde kullanılan çeşitli süsleme arasında mermer tozu ve alçı karışımıyla yapılan “ıtuk” kabartmalar önemli bir yer tutar. Bu kabartmalarda iki değişik teknik kullanılmıştır: Dik kesim ve eğri kesim. Dik kesimde motifler yaş sıva üzerine dikine olarak oyulmakta, böy

Acemi Ocağı ya da Acemi Oğlanlar Ocağı, Osmanlı İmparatorluğu'nda Enderûn için öğrencileri ve başta piyade kısmı olmak üzere Kapıkulu'nun ihtiyaç duyduğu askerleri yetiştirmek için kurulan ocaktır.
Padişah I. Murad saltanatında Hayreddin Paşa ile Molla Rüstem'in girişimleriyle Gelibolu'da kurulan Acemi Ocağı'na ilk  asker alımı, "pençik" adı verilen yöntemle savaşlarda elde edilen her beş erkek esirden birinin satın alınmasıyla gerçekleşti. Bu yöntem yerini zamanla devşirme sistemine bıraktı. Bu sisteme göre 3 ila 5 senede bir Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlardan 8 ila 20 yaş arasındaki çocuklar devşirilmeye başlandı. Devşirilenler İstanbul'a getirilip Müslüman yapılır ve sünnet edilirdi. Bir kısmı Bostancı Ocağı ve Enderûn için ayrıldıktan sonra kalanlar 3 ila 5 yıl süreyle Türk ve İslam kaidelerini öğrenmeleri amacıyla Türk ailelerin yanına verilirdi. Buradaki görev sürelerini tamamlayanlar ulufe defterine kaydedilerek acemi oğlanı olmaya hak kazanırdı. Acemi Ocağına kaydedilen acemiler çeşitli hizmetlerde kullanılırdı. Ayrıca acemi oğlanlarının bir kısmı donanma için yetiştirilirdi. Genellikle her 7-8 yılda bir "kapıya çıkma" (kapuya çıkma), "çıkma" ya da "bedergâh" adı verilen yöntem ile en kıdemli acemiler Yeniçeri Ocağına kaydedilirdi. Bunun dışında yeni cülûs olduğunda da "büyük çıkma" ya da "umum çıkması" adı verilen bir yöntemle acemiler kapıya çıkardı. Ayrıca Kapıkulu askerlerinin çocukları da Acemi Ocağına kaydedilir ve 23 yaşına gelince kapıya çıkarılırdı.
İstanbul'un Fethi'nden sonra İstanbul'da Gelibolu'dakinden bağımsız bir Acemi Ocağı daha kuruldu. Bu ocağın en yetkilisi "İstanbul ağası" idi. Acemi Ocağının en yetkilisi Yeniçeri ağası olmasına rağmen, görev yükünün fazlalığı nedeniyle İstanbul ağası aynı zamanda Acemi Ocağı teşkilatının da en yetkili amiri konumundaydı. Ocağın idaresinden sırasıyla "kethüdâ", "aşçıbaşı" ve "çavuş" sorumluydu. Devşirilen acemilerin eğitimlerinden ve ocağa kaydedilmesinden sorumlu olan "Anadolu ağası" ile ondan daha düşük rütbede bulunan "Rumeli ağası" prosedürde İstanbul ağasından sonra gelseler de doğrudan ocak işleriyle ilgilenmezlerdi. Acemiler mavi renkli "dolama" adında bir elbise giyer ve sivri uçlu "serpuş" adı verilen bir başlık takardı. Acemilere her sene iki kat elbise verilirdi. Acemi Ocağı mensuplarına her üç ayda bir; 1, 2 ve 2.5 ve daha sonraları 7,5 akçeden oluşan "ulufe" adı altında bir maaş verilirdi. İlk zamanlar acemi sayısı 3.000 iken bu rakam 16. yüzyılın sonlarına doğru da Bostancılarla birlikte 8.000 ila 9.000'e, 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra 4.102'ye ulaştı.
Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı 1826'ya kadar varlığını devam ettirdi. Ancak bu tarihe kadar ocağın temel yapısındaki değişiklikler birtakım bozulmalara yol açtı. Yeni çıkarılan kurallarla ocağa Türklerden ve diğer Müslümanlardan asker alınmaya başlandı. Bu nedenle devşirme sistemi kademeli olarak uygulamadan çıktı. 19. yüzyıla gelindiğinde acemilerin büyük çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Türk ve Müslümanlara daimi maaşlı meslek sağlamak için bağış ve rüşvet karşılığında ocağa kayıt yapılmaya başlandı. Bu durum ocak mevcudunda artış yaşanmasına ve kapıya çıkmak için sırasını bekleyen acemilerin bekletilmesine yol açtı. Yeniçeri Ocağının kaldırılmasının ardından yalnızca saraya odun çekmekle yükümlü olan Acemi Ocağı da kaldırıldı ve kışlaları askere alınan 15 yaşından küçük çocukların eğitildiği bir talimhaneye dönüştürüldü.

Bizans İmparatorluğu sınırlarında yurt edinen Türk aşiretlerinde ve Osmanlılarda, süvarilerden oluşan kuvvetler bulunuyordu. Osman Gazi'nin emrinde yer alan ve "ikta" adı verilen bir teşkilat ile idare edilen aşiret kuvvetleri, sınırları korumakla görevliydiler. Osmanlılar devlet yapısına kavuştuktan sonra da, bir kumandanın emrinde bölge bölge akıncı kuvvetlerini kullanmaya devam ettiler. Orhan Gazi'nin yönetiminin ilk yıllarında da istifade edilen aşiret kuvvetlerinin kuşatma konusunda yetersiz kalması nedeniyle, düzenli ve muvazzaf bir yaya birliği kurulması kararlaştırıldı. Bunun yanında düzenli ve muvazzaf bir süvari birliği de kuruldu ve bu yeni kurulan iki birlik, aşiret birliklerinden ayrıldı. Tamamen Türklerden oluşturulan bu birliklerden; piyadelere "yaya", süvarilere ise "müsellem" adı verildi. Kapıkulu'nun kuruluşuna kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun başlıca askerî kuvvetini teşkil eden bu kuvvetler, daha sonraları geri hizmette kullanıldı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları Ankara'dan Çanakkale Boğazı'na kadar uzandığı I. Murad saltanatında Balkanlarda ele geçirilen topraklarla birlikte, yaya ve müsellem kuvvetlerinin yetersiz kalması nedeniyle daha fazla askere ihtiyaç duyuldu. Bu doğrultuda ele geçirilen savaş esirlerinden daimi bir ordu kuvveti oluşturulması için, Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa ile Molla Rüstem'in girişimleriyle Gelibolu'da "Acemi Ocağı" ismiyle yeni bir askerî teşkilat kuruldu. Daha önce Süleyman Paşa'nın ele geçirilen esirleri bir süre eğittikten sonra 2 akçe ücret ile muharebelerde kullanması geleneği, onun ölümünden sonra da bir süre devam etti. I. Murad saltanatında ise esirlerin Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında süvari askerlerin atlarının nakliyle görevli gemilerde, günlük 1 akçe ücret karşılığında 5 ila 10 yıl boyunca çalıştırıldıktan sonra 2 akçe ücret ile yeniçeri yapılmaları kararlaştırıldı. Donanma hizmetinde görev yapacak bu esirlerden hariç diğer esirlerin de "torba" hizmetinde kullanılmak üzere, "Türk'e verme" adı verilen bir uygulama ile Türk ailelerin yanına verilerek hem Türk geleneklerini, hem de İslâmî kaideleri öğrenmeleri amaçlandı ve bu doğrultuda Acemi teşkilatı genişletildi. Gelibolu'da kurulan bu teşkilatın başında "Gelibolu ağası" adı verilen bir subay bulunurdu.

Acemi Ocağına ilk yıllarda pençik adı verilen yöntem ile savaşta ele geçirilen her beş esirden birinin alınmasıyla ve Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Hristiyan çocukların devşirilmesiyle olmak üzere iki farklı yolla esir alımı yapıldı. 16. yüzyılda Yeniçerilerin evlenmelerine müsaade edilmesiyle birlikte, "kuloğlu" adı verilen asker çocuklarından da Acemi Ocağına alım yapılmaya başlandı.

I. Murad döneminde Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa ve Molla Rüstem'in girişimleriyle, savaşlarda ele geçirilen erkek esirlerin devletin asker ihtiyacına göre alınmasını ön gören Pençik Kanunu yürürlüğe girdi. Bu kanunla Molla Rüstem'e, Gelibolu'da pençik toplama yetkisi verildi. Pençik, her beş erkek esirden biri ya da beş esirin olmadığı durumlarda değerinin beşte biri karşılığında ücret alınmasıyla uygulanmaya başlandı. Savaşlarda ya da akınlarda elde edilen esirlerin beşte birinin dinen devlete verilmesi gerektiği hükmüne göre uygulanan bu kanunun başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Edirne'nin Fethi'nden sonra uygulanmaya başlandığı tahmin edilir. "Pençik oğlanı" adıyla anılan bu esirlerin çoğunluğu akıncılar tarafından düşman topraklarına yapılan akınlar sonucunda ele geçirilirdi. 15. yüzyıl sonlarındaki Pençik Kanunu'na göre Akıncı beyi, toyca ve akıncıların elde ettikleri esirler "pençikçi" denilen ve akıncıların yanında bulunan bir memur tarafından tespit edilirdi. Bu esirlerden 20 tanesi akıncı beyine, 5 tanesi pençikçiye ve toycaların büyüklerine birer, küçüklerinin ikisine de birer tanesi bırakıldıktan sonra, kalan erkek esirlerden uygun olduğu düşünülen 10 ila 17 yaş aralığındakilerin her biri 300 akçe ücret karşılığında devlet tarafından satın alınırdı. Bu yaş aralığından daha büyük olanlardan da uygun görülenler alınırdı. Pençik Kanunu'nun sonraki dönemlerde tekrar düzenlenmesiyle birlikte, ocağa alınmayan veya beş adetten aşağı olan erkek esirler; "şirhor", "beççe", "gulâmçe", "gulâm", "sakallı" ve "pîr" adı verilen birtakım sınıflara ayrılarak vergiye tâbi tutuldu. İlk dönemlerde ocağa alınacak esirler için bir yaş şartı aranmazdı ve yalnızca muharebe için kısa bir eğitimden geçtikten sonra ocağa kabul edilirdi. Bu yöntem daha sonra değişti ve 10 ila 20 yaş arasındaki esirlerin ocağa alınması kanunlaştırıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarının genişlemesiyle birlikte, pençik oğlanlarının Gelibolu'da sürekli gemilerde çalıştırılması sakıncalı görüldüğü için birer akçe ücret ile acemi yapılmaları kaldırıldı ve belli bir ücret karşılığında sınırlarda yaşayan Türk çiftçilerin yanına verilmesi kararlaştırıldı. Pençik oğlanları Osmanlıların Rumeli'ye yeni yerleşmeleri sebebiyle Anadolu'ya gönderilir ve orada İslam ve Türk terbiyesi alması amaçlanırdı. Bu uygulamanın ilk kez ne zaman uygulandığı bilinmemekle birlikte, Sırpsındığı Muharebesi'nden sonra uygulandığı tahmin edilir. Eyyûbî Efendi Kanunnamesi'nde ise I. Murad devrinde savaş esiri pençik oğlanlarının Türk ailelerin yanına verildikleri yazar. 15. yüzyılın ortalarından itibaren Rumeli'nin Türkleşmesiyle birlikte buradaki çiftçilere de verildikleri bilinir.
Devşirme Kanunu'nun uygulanması ile birlikte Pençik Kanunu eski önemini yitirdi.

Osmanlılar, fütuhat hareketlerinin genişlemesi ve ordu mevcudunun azalmasıyla beraber daha fazla askere ihtiyaç duydular. Pençik Kanunu ile toplanan askerlerin haricinde devşirme adı verilen bir uygulama ile Osmanlıların Rumeli topraklarında yaşayan Hristiyan halktan ocağa yeni askerlerin alınması kararlaştırıldı. Özellikle 1402 yılındaki Ankara Muharebesi'nin kaybedilmesi sonucunda, Osmanlılar'ın Rumeli'deki faaliyetlerinin durması ve Pençik Kanunu'nun uygulanamaması sebebiyle yeni esirler elde edilemedi ve daha önceki Türk ve İslam devletlerinde uygulanmayan yeni bir usul ile; "Hristiyan tebaadan yalnız birer tanesinin devşirilerek orduya alınmasını" kapsayan yeni bir kanun çıkartıldı. Bu kanuna göre genellikle 3 ila 5 senede bir Hristiyanlardan 8 ila 20 yaş arasındakilerden acemi oğlanı alınmaya başlandı. Başlarda Rumeli'de Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan'dan ve daha sonraları ise Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan'dan çocuklar toplandı. Devşirme Kanunu 15. yüzyıl sonları ya da 16. yüzyıl başlarında Anadolu'da da uygulanmaya başlandı ve 17. yüzyılda tüm Osmanlı toprakları

Afrika Cephesi, I. Dünya Savaşı sırasındaki Afrika'ya dağılmış Alman sömürgeleri ile İtilaf Devletleri arasındaki savaşları kapsar. Savaşlar, Afrika'nın genelini etkilemekten çok, sadece Alman sömürgeleri etrafında gerçekleşmiştir.
Afrika Cephesi dört alt cephe içerisinde incelenir. Bu cepheler Batı Afrika Cephesi, Güneybatı Afrika Cephesi, Doğu Afrika Cephesi ve Kuzey Afrika Cephesi olarak adlandırılır.

Batı Afrika'daki Alman sömürgeleri Togo ve Kamerun, Almanya'nın Avrupa'daki savaşa destek olmak için sömürgelerindeki askerleri çekmesi üzerine, savunmasız kaldı. İngiltere'nin ve Fransa'nın, bu fırsatı değerlendirerek yaptıkları saldırılar sonucunda Togo 26 Ağustos 1914'te, İtilaf Devletleri'ne teslim oldu. Kamerun'da daha iyi bir direniş gösteren Almanlar, Belçika'nın, kendi sömürgesi olan Kongo'daki birlikleriyle İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa girmesiyle, 18 Şubat 1916'da Kamerun'u terk ederek tarafsız İspanyol sahası Rio Muni'ye sığındılar.

Güneybatı Afrika'daki Alman Sömürgesi Namibya, çok geniş ve kurak bir araziye sahipti. Bölgede 3000 kadar Alman askeri ile 7000 kadar erkek Alman yerleşimci bölgedeki Alman ordusunun tamamını oluşturmaktaydı. Daha çok başkent Windhoek çevresine toplanmış olan Alman birlikleri, yerli halklar tarafından da desteklenen İngiliz kuvvetleri karşısında uzun süre direnemediler ve 12 Mayıs 1915'te teslim oldular. Bu tarihten sonra Güney Batı Afrika, 70 yıl boyunca Güney Afrika Cumhuriyeti'nin etkisi altında kalmıştır.

Almanlar, bugünkü isimleriyle Tanzanya, Burundi ve Ruanda devletlerini kapsayan toprakları işgal ederek Alman Doğu Afrika'sını kurmuşlardı. Avrupa'ya kaydırılan askerlere rağmen, İngilizler I. Dünya Savaşı'nın resmen bittiği 11 Kasım 1918 tarihinden ancak 2 hafta sonra bölgeye tamamen hakim olabilmiştir.
Doğu Cephesinde Albay Lettow-Vorbeck komutasındaki Alman birlikleri, birbiri ile temasta kalan küçük birlikler halinde örgütlenerek İngiliz güçlerine karşı, gerilla taktikleriyle dört yıl boyunca başarılı bir şekilde direndi. Salgın hastalıkların da vurduğu İngiliz kuvvetleri, verdikleri ciddi kayıplara karşın çatışmaya devam edip bölgedeki önemli merkezlere ve demir yollarına hakim olabildiler. Buna karşılık Albay Lettow-Vorbeck komutasındaki gerillalar ancak kendilerine Almanya'nın teslim olduğu haberi ulaşınca savaşmayı bıraktılar.
Lettow-Vorbeck, bu savaştaki başarılarından dolayı generalliğe terfi etmiştir.
Lettow-Vorbeck hakkında tartışmalı görüşler bulunmaktadır.

Kuzey Cephesi, günümüz Cezayir, Tunus, Libya, Mısır ve Sina Yarımadası'nı içine alan bölgeyi kapsamaktadır. Bu cephenin küçük bir kısmı Sina ve Filistin Cephesi'ni kapsamaktadır. Cephedeki hareketlenmeler Birinci Kanal Harekâtı ile başladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun amacı Sina Yarımadası'nı aldıktan sonra Mısır'ı ele geçirmek ve Kuzey Afrika'ya yayılmaktı. Fakat Osmanlı Ordusu'nun gerçekleştirdiği harekâtlar başarısızlıkla sonuçlandı ve Osmanlılar Suriye'ye kadar geri çekilmek zorunda kaldı.

Afrika Cephesi'nin sonunda Almanya az sayıdaki sömürgesini de Büyük Britanya, Fransa ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ne kaptırmıştır. Bu topraklar bağımsızlıklarını ancak 1960'lı yıllarda kazanmıştır. Namibya, bağımsızlığını kazanan son devlet olarak, Güney Afrika Cumhuriyeti'nden ancak 1988 yılında ayrılabilmiştir.

Bu liste maddesinde, bilinen Afrika imparatorlukları ve bunların başkentleri listelenmiştir.

Sahel krallıkları, Sahra'nın güneyindeki çayırlık alan olan Sahel merkezli bir dizi Orta Çağ imparatorluğudur.

Gana İmparatorluğu, Sahel'de yükselen ilk büyük devlettir. Tarihçiler tarafından sıklıkla kullanılan Gana adı, Wagadu İmparatorluğu'nun hükümdarına verilen kraliyet unvanıydı.
Songhay İmparatorluğu, Sahel'de bulunan devletlerin en güçlüsü olan imparatorluk, 1460'larda kral Sonni Ali tarafından kurulup ve hızla genişlemiştir. 1500 yılında, sınırları Kamerun'dan Mağrip'e kadar uzanmıştı, ancak oldukça kısa ömürlü oldu ve 1591'de yıkıldı.
Kanem-Bornu, Çad Gölü üzerinde, 9. yüzyılda kuruldu. Batılarında bulunan Hausa şehir devletleri ile zaman zaman gerginlikler yaşadılar.
Sokoto Halifeliği, halifelik 1810 yılında yükseldi ve Hausa'yı fethederek daha merkezi bir devlet oluşturdu. Sokoto ve Kanem-Bornu, Fransa ile Büyük Britanya arasında bölüneceği zamana kadar var olmuştur.
Jolof İmparatorluğu, Senegal'de 1350'den 1549'a kadar hüküm sürmüştür. 1549'dan sonra, Jolof'a bağlı devletler tamamen veya fiili olarak bağımsızlıklarını ilan etti ve İmparatorluk, bu dönemde Jolof Krallığı olarak bilinir. 1875'te Futa Jallon imamlığı fethedildi ve 1890 yılında toprakları tamamen Fransız Batı Afrikası'na dahil edildi.

15. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar Afrika'da Sahel'in güneyinde, özellikle Batı Afrika'da bir dizi imparatorluk daha kurulmuştur.

Dönemin Batı Afrika imparatorlukları, Atlantik köle ticaretinin yükselişine paralel olarak 18. yüzyılın sonlarında yükselişe geçti. İmparatorluklar, Avrupa kolonilerinin köle talebini karşılamak için gereken sayıda esir toplayarak sürekli savaş kültürü uyguladılar. 19. yüzyılda Avrupa sömürge imparatorluklarında köleliğin kademeli olarak kaldırılmasıyla, köle ticareti daha az kazançlı hale geldi ve Batı Afrika imparatorlukları gerileme dönemine girerek 19. yüzyılın sonlarına doğru çöktü.

Dagbon Krallığı, 11. Yüzyıl dolaylarında Tohazee tarafından kuruldu. Krallık, modern Gana'daki en büyük ve en eskilerden krallıklardan biridir. Krallığın başkenti Yendi, en büyük yerleşim yeri ise Tamale şehridir.
Nok Uygarlığı, Afrika tarihinin en gelişmiş antik Sahra altı uygarlıklarından biri olarak kabul edilir. M.Ö. 1500 civarında bir zamanda kurularan uygarlık M.S. 200 civarında yıkıldı.
Nri Krallığı (1043-1911), igboların bir alt grubu olan Nri- igbo Batı Afrika Orta Çağ devletiydi ve krallık, Nijerya'daki en eski krallıktır.
Oyo İmparatorluğu (1400-1895), 15. yüzyılda Yoruba tarafından kuruldu ve en büyük Batı Afrika devletlerinden biri haline geldi. Oyo İmparatorluğu, 17. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın sonlarına kadar bölgedeki siyasi açıdan önemli devletlerden biriydi.
Benin İmparatorluğu (1240-1897), Nijerya'da bulunan sömürge öncesi bir Afrika imparatorluğudur. Ayrıca  Avrupalılarla temasa geçen ilk medeniyettir.
Kaabu İmparatorluğu (1537-1867), Mali İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, bağımsız bir krallık olmuştur.
Aro Konfederasyonu (1690-1902), igbolar tarafından yönetilen bir ticaret birliğidir.
Bonoman (11. yüzyıl-19. yüzyıl), bilinen en eski Akan eyaleti. Kuzey'deki komşuları ile altın ticareti ve Kola fıstığı ticareti yaparak Akan yaratıcılarına zenginlik ve refah getirdi. Kültürleri, modern Akan kültürünün çoğunu etkiledi.
Ashanti İmparatorluğu (1701-1894), günümüzde Gana'daki Ashanti Bölgesi'nde bulunan sömürge öncesi Batı Afrika medeniyetidir. İmparatorluğun toprakları, Gana'nın merkezinden, kuzeyde Dagomba krallığı ve doğuda Dahomey ile Togo ve Fildişi Sahili'ne kadar uzanıyordu.
Akan halkı devletleri (11. yüzyıl-19. yüzyıl)
Kong Krallığı (1710-1898), Fildişi Sahili'nin Kuzeydoğusunda kurulan bir krallık.
Bambara Krallığı (1712-1896) Ségou merkezli, günümüzde Mali'de Kurulan Kulubali hanedanı tarafından yönetilen bir medeniyet.
Sokoto Halifeliği (1804-1903), Nijerya'da Sokoto Sultanı Sa'adu Abubakar tarafından yönetilen bir İslam devleti. 19.
Wassoulou İmparatorluğu (1878-1898), kısa ömürlü bir imparatorluk. Fransız sömürge ordusu tarafından yok edildi.

Kongo Krallığı (1400-1888), kendisine haraç ödeyen insan ve krallıkların sayısından da anlaşılacağı gibi yarı-emperyal bir devletti.
Luba Krallığı (1585-1885), günümüzde Kongo DC'nin güneyinde bulunan Upemba Depresyonu'nun bataklık çayırlarında hüküm süren bir krallık.
Lunda İmparatorluğu (1660-1887), günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti, kuzeydoğu Angola ve kuzeybatı Zambiya'da hüküm süren bir imparatorluk.
Orta Afrika İmparatorluğu (1976-79), Orta Afrika Cumhuriyeti'nin yerini alan ve mutlak bir hükümdar tarafından yönetilen kısa ömürlü bir imparatorluk.

Mutapa İmparatorluğu veya Büyük Zimbabve İmparatorluğu (1450-1629), günümüzde Güney Afrika'nın Zambezi ve Limpopo nehirleri arasında yer alan bir Orta Çağ krallığıydı. Tarihi başkentin kalıntıları Büyük Zimbabve harabelerinde bulunur.

Zulu Krallığı
Maravi İmparatorluğu veya Marawi veyahut Merowi ya da Merowe/ Meroe İmparatorluğu.
Mapungubwe Krallığı
Rozvi İmparatorluğu

Kitara İmparatorluğu
Buganda (1300-günümüz), Uganda'da hüküm süren bir imparatorluk.
Swahili şehir devletleri
Wanga Krallığı, sömürge öncesi dönemde Kenya'daki en büyük imparatorluk idi.

Antik Punt ülkesi (MÖ 2500)
Periplus Maris Erythraei'de (1. yüzyıl) adı geçen eski şehirler ve medeniyetler.
Opone/Xāfūn (MÖ 1000 – MS 5. yüzyıl)
Mundus/Xīs
Mosilon/Bosaso
Malao/Berbera
Nikon/Bur Gabo
Sarapion/Muqdisho
Aksum Krallığı (1. yüzyıl – 9. yüzyıl)
Bazin Krallığı (9. yüzyıl)
Belgin Krallığı (9. yüzyıl)
Jarin Krallığı (9. yüzyıl)
Qita'a Krallığı (9. yüzyıl)
Nagash Krallığı (9. yüzyıl)
Tankish Krallığı (9. yüzyıl)
Mogadişu Sultanlığı (10. yüzyıl – 16. yüzyıl)
Etiyopya İmparatorluğu (1137-1974)
Zagwe hanedanı (1137-1270)
Süleyman hanedanı (1270-1974)
İfat Sultanlığı (1285-1415)
İshak Sultanlığı (17. yüzyıl –1884)
Ajura İmparatorluğu (1300'ler–1700'ler)
Adal Sultanlığı (1415-1555)
Harar Sultanlığı (1526-1577)
Harar Emirliği (1647-1887)
Geledi Sultanlığı (17. yüzyıl sonu - 19. yüzyıl sonu)
Majeerteen Sultanlığı (18. yüzyılın ortaları - 20. yüzyılın başları)
Aussa Sultanlığı (1734-günümüz)
Gomma Krallığı (1800'lerin başı–1886)
Jimma Krallığı (1830-1932)
Gumma Krallığı (1840-1902)
Hobyo Sultanlığı (1880'ler-1920'ler)
Derviş devleti (1896-1920)

Kuzey Afrika'da İslamiyet öncesi imparatorluklar:

Kerma Krallığı (MÖ 2500-1500)
Antik Mısır (MÖ 3100-650)
Kuş Krallığı (MÖ 1070–MS 350)
Nobatia (MS 350-650)
Mukurra (340-1312 AD)
Alodia (? ? ? MS–1504 AD)
Antik Kartaca (MÖ 575-146)
Numidya Krallığı (MÖ 202 – MÖ 40)

Cezayir'de:
Rüstemîler (776-909)
Banu Ifran hanedanı (830-1040)
Zîrîler (947-1090)
Fâtımîler (909 1171)
Hammadi hanedanı (1014-1152)
Tilimsan Krallığı (1235 - 1554)
Ayt Abbas Krallığı (1510 - 1872)
Kuku Krallığı (1515 - 1638)
Osmanlı Cezayiri (1515-1830)
Fas'ta:
İdrîsîler (789-974)
Murâbıtlar (1061-1145)
Muvahhidler (1145-1244)
Merînîler (1244-1465)
Wattasi hanedanı (1471-1554)
Saadiler (1554-1666)
Alevî Hanedanı (1666'dan günümüze)
Tunus'ta:
Ağlebîler (800-909)
Fâtımîler (Tunus dönemi) (921-969)
Zîrîler (973-1148)
Hafsîler (1229-1574)
Mısır'da:
Fâtımîler (Mısır dönemi) (969-1171)
Eyyûbîler (1171-1254)
Memlûk Sultanlığı (1250-1517)
Sudan'da:
Func Devleti (1502-1821), Sudan'ın kuzeyinde hüküm sürmüş bir sultanlık idi. Sudan'ın önemli bir bölümünü yöneten sultanlık sonradan Func adını aldı.

Afrika Tarihi

Özel

Genel
Timbuktu and the Songhay Empire: Al-Saʻdī's Taʼrīkh Al-sūdān Down to 1613 and Other Contemporary Documents. Leiden: Brill Academic Publishers. 2003. ss. 488 Pages. ISBN 90-04-12822-0. 90-04-2822-0
Vansina, J. "Afrika Krallıklarının Karşılaştırılması", Afrika: Uluslararası Afrika Enstitüsü Dergisi (1962), s. 324-335.
Turchin, Peter ve Jonathan M. Adams ve Thomas D. Hall: "Tarihsel İmparatorlukların ve Modern Devletlerin Doğu-Batı Yönelimi", Journal of World-Systems Research, Cilt. XII, No. II, 2006

Africana: The Encyclopedia of the African and African American Experience. New York: Basic Civitas Books. 1999. ISBN 0-465-00071-1. 
Africa, Angry Young Giant. Whitefish: Kessinger Publishing, LLC. 2007. ISBN 978-0-548-44300-2. 
Africa and the West. Hauppauge: Nova Publishers. 2000. ISBN 1-56072-840-X. 
The Cambridge History of Africa. Cambridge: Cambridge University Press. 1975. ISBN 0-521-20981-1. 
Medieval Africa 1250-1800. Cambridge: Cambridge University Press. 2001. ISBN 0-521-79372-6. 
Encyclopedia of African History Volume 1 A–G. New York: Routledge. 2005. ISBN 1-57958-245-1. 

Afrika Krallıkları
Brown Üniversitesi'ndeki Haffenreffer Antropoloji Müzesi 4 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afşar Hanedanı (Azerice: Əfşarlar, Farsça: افشاریان) Şah Abbas döneminde Azerbaycan'dan kuzey Horasana yerleştirilmiş Afşar kabilesi ve on sekizinci yüzyılın ortalarında Afşar İmparatorluğu'nu yöneten hanedandır. Hanedan, 1736'da Safevi hanedanının son üyesini deviren ve kendisini Azerbaycan ve İran Şahı ilan eden ordu komutanı Nadir Şah tarafından kurulmuştur.
Nadir'in hükümdarlığı döneminde imparatorluk en geniş sınırlarında günümüz İran, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Kuzey Kafkasya (Dağıstan), Afganistan, Bahreyn, Türkmenistan, Özbekistan ve Pakistan'ın bazı bölgelerini, Irak, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman'ın bazı bölgelerini barındırıyordu. Ölümünden sonra imparatorluğunun büyük bir kısmı Zandlar, Durraniler, Gürcüler ve Kafkas hanlıkları arasında bölünürken, Afşarların yönetimi Horasan'da küçük bir yerel devletle sınırlı kalmıştır. Son olarak, Afşar hanedanı, diğer bir Türkmen hanedanı olan Kaçarların beyi  Ağa Muhammed Han Kaçar tarafından 1796'da devrilmiştir.

İran Hükümdarları listesi

M. Ismail Marcinkowski, İran Tarihi ve Coğrafyası: İran, Kafkasya, Orta Asya, Hindistan ve Erken Osmanlı Türkiye'si konusunda Başlıca Çalışmalar üzerine Bertold Spuler yazıları. Singapur: Pustaka Nasional, 2003, ISBN 9971-77-488-7.

Avşar Hanedanlığı'na ait madeni paralar 16 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmed-i Dâ'i (Osmanlıca: احمد داعی), 14. yüzyılın ikinci yarısıyla 15. yüzyılın başında yaşamış olan, çok eser vermiş alim bir şairdir.
Babasının adı İbrahim, dedesinin adı Muhammed'dir.

Germiyanlı'dır. Eserlerinden çıkan sonuç, onun Germiyan Beyi II. Yakub Bey, Osmanlı sultanlarından Emir Süleyman (1402-1410), Mehmet Çelebi (1413-1421) devirlerinde yaşadığıdır. O da Şeyhî gibi Germiyanoğulları hükümdarlarının himayesinde yetişmiş ve şehzadeler kavgasında I. Bayezid'in oğlu Emir Süleyman'ın tarafını tutmuştur. Çeng-name ve Ferahnâme eserlerini onunu nâmına yazmıştır. Ahmed-i Dâ'i'nin bunlardan başka Ukûdü'lcevahir isminde bir lügati olup Demirtaşpaşazâde Umur Bey'in emriyle de Hafız Isfahanî'nin El-Tıb el- Nebevî' eserine dair Kitâbüşşifâ Ehadisü'l Mustafa isminde bir tercümesi vardır. Ebülleysi Semerkandî'nin tefsirini de Türkçeye çevirmiştir. Bunların hiçbiri basılmamıştır.
Ahmed-i Dâ'i'nin kendi el yazısıyla olan dîvanı da basılı olmayıp Bursa'da Orhan Gazî Kütüphanesindedir. Ahmed-i Dâ'i bu divanı Hacı Halil Hayreddin Paşa namına ithaf etmiştir. Mehmet Çelebi döneminde sultan adına Tezkiretü'l-evliya adlı eserini kaleme almıştır. Tasavvuf tarzına girmeyerek şiirlerinde bir incelikle beraber kendisine mahsus bir tarz takip etmiştir. Şairin bu tarihten sonra fazla yaşamadığı sanılmaktadır. Ahmed-i Da'i'nin hayatında Mehmet Çelebi, Musa Çelebi ve Emir Süleyman'ın etkisi çoktur ve hayatı boyunca onlara bağlı kalmıştır. II. Murad'ı hükümdar olarak öven şiirleri Ahmed-i Dâ'î'nin 1421'den sonra öldüğünü ortaya koymaktadır. Keşfü'z-Zunûn, Dâ'î'nin ölüm yılını 1421 civarı olarak gösterilmektedir.

Çeng-nâme
Câmasb-nâme
Ukudü'l-cevâhir
Vasiyyet-i Nuşirevân
Mutâyebât
Farsça Divan
Türkçe Divan
Ferahnâme

Teressül
Sirâcü'l-kulüb
Kitâbüşşifâ Ehadisü'l Mustafa (Tercüme-i Tıbb-ı Nebevî)
Miftahü'l-cenne
Tercüme-i Tâbir-nâme
Tercüme-i Tezkiretü'l-evliya
Tercüme-i Eşkal-i Nasır-ı Tusi
Hayatını saraylarda geçiren Dâ'i'nin Yıldırım Bayezid'in oğlu Emir Süleyman Çelebi hakkında meşhur bir şiiri:

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde Dâ'i 2005

Ahmed Cevdet Paşa veya Lofçalı Ahmed Cevdet Paşa (27 Mart 1822, Lofça - 26 Mayıs 1895, İstanbul), Osmanlı Devleti'nde on dokuzuncu asırda yetişen Türk devlet ve ilim adamı, tarihçi, hukukçu ve şairdir. Beş defa adliye, üç defa eğitim, üç defa vakıflar, bir defa içişleri ve bir defa da ticaret ve ziraat bakanlığı yapmış bir devlet adamıdır. Devrinde hazırlanan kanunların ve kurulan kurumların büyük kısmı onun elinden çıkmıştı.
Mecelle'yi kaleme alarak İslam hukukunu sağlam bir dille kitaplaştıran kişidir. Şekilde batı prensiplerini uygularken özünde şer'i prensiplere bağlı kalmayı uygun gören bir hukuk anlayışı vardı. Türk dilinin Türkçe yazılmış ilk dil bilgisi kitabı kabul edilen Kavâ'id-i Osmâniyye'nin ve daha başka dil bilgisi kitaplarının yazarıdır. En ünlü eserlerinden olan Kısas-ı Enbiya'da bütün peygamberleri ve İslam tarihini sade bir dille okuyuculara aktarmış bir yazardır.
Târîh-i Cevdet adıyla bilinen ve Osmanlı tarihini anlatan on iki ciltlik ünlü eserin yazarıdır. Ayrıca 1855-1865 yıllarında devletin resmi tarihçisi olarak hizmet vermiş bir tarih yazarıdır. Bu sayede dönemin siyasi olaylarını yazdığı Tezakir-i Cevdet adlı eseri ortaya çıkardı.
İlk Türk kadın romancı kabul edilen yazar Fatma Aliye Hanım’ın babasıdır.

1822 yılında Osmanlı Devleti’nin Tuna eyaleti kazası olan Lofça'da (bugün Bulgaristan'da) dünyaya geldi. Babası Lofça İdare Meclisi azasından İsmail Ağa, annesi Lofçalı Topuzoğlu ailesinden Ayşe Sümbül Hanım'dır. Asıl adı Ahmed idi, “Cevdet” mahlasını kendisine 1843'te İstanbul'da öğrenim gördüğü sırada şair Süleyman Fehim Efendi verdi.

İlk tahsilini Lofça’da yaptı. Büyükbabası Hacı Ali Efendi’nin yardımı ile tahsiline devam etmek üzere 1839 yılında İstanbul’a geldi. Fatih Camii’nde medrese tahsiline başladı. Bu arada, matematik, astronomi, tarih ve coğrafya gibi ilimlerle de uğraşarak kültürünü artırdı. O zaman çok meşhur olan Murad Molla tekkesine tatil günleri giderek Farisi öğrendi ve Mevlana’nın Mesnevi’sini bitirdi. Divançe’sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı. Öğrencilik yıllarında ayrıca takip ettiği derslerle ilgili olarak kitap yazdı ve kendisi de ders verdi.

1844’te 22 yaşındayken Çanat pâyesi ile Rumeli kaleminde kadı oldu. Ancak sadece bir rütbe olan bu kadılık işi, kendisinin görev yerinde bulunmasını gerektirmediğinden, İstanbul’dan ayrılmadı. 1845 yılında müderris olarak İstanbul camilerinde ders vermek hakkını elde etti. Bu dönemde devlet adamı olarak yıldızı parladı. Şeyhülislamlık makamının kendisini tavsiye etmesi üzerine, o sırada yeni kanunlar düzenlemekle meşgul olan Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın dairesinde çalışmaya, akşamları da konağına gidip çocuklarının eğitimi ile ilgilenmeye başladı. Siyasi olayları yakından takip edebilmek için bu dönemde Fransızca öğrendi.

1848’de Mustafa Reşid Paşa’nın verdiği bir görevle Bükreş’e gidip bir ay kaldıktan sonra geri döndü. 1849’da tedavi için bulunduğu Bursa kaplıcalarında "Kavâid-i Osmâniyye" (Osmanlıca dil bilgisi) adlı kitabı ve ilk Türk anonim şirketi olan Şirket-i Hayriye’nin kuruluş nizamnamesini yazdı. Yakın dostu Keçecizade Fuad Paşa ile birlikte yazdıkları Kavaid-i Osmaniyye, Türk dilinin Türkçe yazılmış ilk gramer kitabı kabul edilir ve 50 yıl boyunca okullarda ders kitabı olarak okutulmuş, Almancaya(1855) Arapçaya (1866) Bulgarcaya ve Hırvatçaya tercüme edilmiş bir eserdir.

13 Ağustos 1850’de Meclis-i Maarif azalığı ile birlikte Dar-ül-Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğüne getirildi. Bu mektebi kısa zamanda ıslah ederek, mektebe giriş ve imtihan usullerini yönetmeliklerle belirledi. Rüştiyelerde din derslerinde okutulmak üzere "Ma’lûmât-ı Nâfia" (Fâideli Bilgiler) adlı kitabı kaleme aldı. Her türlü bilimsel konunun Türkçe ile yazılabileceğine inanıyor, herkesin okur yazar olması için lisanın sadeleştirilmesi ve yazıların Türkçe kaleme alınması gerektiğine inanıyordu. Yazılarında bu sadeliğin örneklerini verdi.

Ahmet Cevdet Efendi, bilimin ülkeye yayılması ve genel kültür düzeyinin yükseltilmesi için çalışacak Fransız Bilimler Akademisi benzeri bir akademinin kurulması fikrini desteklemekteydi; bunun faydalarını anlatan bir mazbata hazırlayacak Sultan Abdülmecit’e sundu. Padişahın uygun bulmasıyla 1851’de kurulan Encümen-i Daniş’e (Osmanlı Akademisi) asli üye seçildi.

1853 yılında Encümen’de bir Osmanlı tarihi kaleme alınması kararlaştırılmış, 1774-1826 yılları arasındaki bölümü yazmak görevi Ahmet Cevdet Efendi’ye verilmişti. O sırada Tanzimat Fermanı’nı kabul ettirmek üzere Mısır’a gönderilen sadâret müsteşarına eşlik etmesi istenmiş olan Ahmet Cevdet Efendi, bu seyahate rağmen çalışmasını aksatmadı; diğer üyeler henüz kayda değer bir çalışma yapmamışken kendisi dönüşünde üç ciltlik çalışmayı tamamlayıp 1854 yılında padişaha sundu. Bu çalışması, “Süleymaniye pâyesi” ile ödüllendirildi; böylece yüksek müderrisler sınıfına girmiş oldu.
Ahmet Cevdet Efendi’ye 1855 yılında devletin resmi tarihçisi olarak görev verildi, bu görevi on yıl sürdürdü. "Tarih-i Cevdet" adıyla şöhret bulan on iki ciltlik eserinin geri kalan bölümlerini yazdı; eserin son cildi 1886’da yayınlandı. Ahmet Cevdet Efendi, bir yandan da zamanın siyasal olaylarını anlatan “Tezâkir-i Cevdet” adlı eserini de kaleme aldı. Ayrıca hayatının daha sonraki bir döneminde peygamberler tarihini anlatan altı ciltlik “Kısâs-ı Enbiyâ” adlı eseri yazmıştır.

1856 yılında Rabia Adviye Hanım ile evlendi, bu evlilikten üç çocuğu dünyaya geldi: Ali Sedad, Fatma Aliye ve Emine Semiye. Oğlu Ali Sedat Bey, yazdığı mantık kitapları ile tanındı; kızı Fatma Aliye Hanım ise ilk Türk kadın romancı olarak edebiyat tarihine geçti. Diğer kızı Emine Semiyye ise Avrupa’da öğrenim gördükten sonra İstanbul’da öğretmenlik, Selanik’te öğretim müfettişliği yaptı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ nde görev alarak siyasette öncülük yaptı.

1856 yılında otuz üç yaşında iken Galata Kadılığına, aynı yılın sonunda Mekke-i Mükerreme kadılığına getirilen Ahmet Cevdet Efendi, gene aynı yıl içinde “Meclis-i Âlî-i Tanzimat” üyesi oldu ve devrin kanunlaştırma çalışmalarında yer aldı.
1861'de İstanbul kadısı oldu. O günlerde İbn-i Haldun’un meşhur Mukaddime’sinin tercümesini tamamlamıştı. Aynı yıl Meclis-i Âlî-i Tanzimat, yapısı değiştirilerek “Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye” adını aldığında Osmanlı Devleti’nin kanunlarını yapacak olan bu kuruma üye tayin edildi ve meclisin nizamnamesini de o hazırladı.
1863 yılında Anadolu kazaskerliği payesi ile Bosna vilayetinde teftişe gönderilen Ahmet Cevdet Efendi, orada bir buçuk yıl içinde ıslahatlar gerçekleştirmede ve orduya asker sağlamakta başarılı olmuştu. Başarısı, daha önce hiçbir ilmiye mensubuna verilmemiş olan ikinci rütbeden “Nişân-ı Osmânî” ile ödüllendirildi. 1864’te ıslahat için gönderildiği Kozan’da da başarılı oldu, çalışmaları halkın devlete güvenini güçlendirdi. Bu başarılardan sonra Abdülaziz tarafından şeyhülislamlığa getirilmesi beklenen Ahmet Cevdet Efendi, bunun yerine ilmiye sınıfından mülkiye sınıfına nakledildi. Vezirlikten, paşalığa getirilmişti(1866).

Ahmet Cevdet Paşa, 1866’da Halep vilayetine vali tayin edildi. İki yıl süren valiliği sırasında “Fırat” adında bir gazete çıkardı, dergi yayımını uzun yıllar devam ettirdi.
1868’de yeni kurulan ve temyiz mahkemesi görevi yapacak olan “Divan-ı Ahkam-ı Adliye”'ye başkan tayin edildi. Bu vazifede adliye ve hukuk sistemini devrin ihtiyaçlarına göre düzenlemeye çalıştı.
Ali Paşa, Fransız medeni kanununun tercüme edilerek Osmanlı Devletinde tatbik edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Buna karşı Ahmed Cevdet Paşa ve aynı düşüncede olanlar, İslam Hukukunun bir dalı olan Hanefi fıkhının sistematik hale getirilerek kanunlaştırılması fikrini müdafaa ediyorlardı. Bu ikinci yani, Ahmed Cevdet Paşa ve arkadaşlarının fikirlerinin tatbiki için "Mecelle Cemiyeti" adıyla ilmi bir heyet toplandı. Başkanlığına Ahmet Cevdet Paşa’nın getirildiği bu meclis, Kur’an'ın hükümlerini kanun şekline sokup, bütün milletlerin kıymet verdiği Mecelle adındaki kitabı hazırladı.
Beşinci kitabın hazırlığı tamamlanırken Bursa’ya, sekizinci kitap hazırlanırken Maraş’a vali tayin edilen paşa, her iki görevden de birkaç gün sonra alınıp merkeze tayin edilmiş ve tekrar Mecelle Cemiyeti’nin başkanı yapılmıştı. Bu süre içinde Paşa, her türlü devlet işlerinin kendisine danışıldığı bir mercii durumuna geldi.
1873 yılında Maarif Nazırlığına tayin edildi. Cevdet Paşa bu makama üç defa getirilmiştir. Maarif Nazırlığı'nda geçirdiği dönemler şöyledir: 24 Nisan 1873-5 Nisan 1874 (11 ay 12 gün); 12 Haziran 1875-30 Kasım 1875 (5 ay 19 gün) ve 17 Mayıs 1876-17 Ekim 1876 (5 ay) olmak üzere toplam 22 ay. Nazırlığı döneminde ilk tahsilden yüksek tahsile her seviyede ders programı yapıldı. Nuruosmaniye Camii avlusunda "ibtidâiyye" adıyla modern usullerde eğitim veren bir ilkokul açıldı. Bu arada Ahmet Cevdet Paşa, okullarda okutulmak üzere kitaplar yazdı. Türkçe dil bilgisi kitabı olarak “Kavâid-i Türkî”, mantık dersleri için “Mi’yâr-ı Sedad”, edebiyatla ilgili olarak “Âdâb-ı Sedad” adlı eserlerini yazdı. En tanınmış eseri olan "Kısas-ı Enbiya" da bu dönemde kaleme alıp bastırdığı eserdir.
1874 yılında Yanya valiliği görevi ile merkezden ayrılan Paşa, yedi buçuk ay sonra yeniden İstanbul’a döndü ve Adiye Nazırı oldu. Ticaret mahkemelerini Adliye Nezaretine bağladı. Osmanlı kanunlarını toplayan “Düstur” ilk defa onun zamanında yayınlandı. Ayrıca hâkimlere yardımcı olacak bir eser olan “Ceride-i Mehâkim”(1874)'i yayınladı.
Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra hamisiz kalan paşa, Bulgar isyanları ile ilgilenmek üzere teftiş için Rumeli'ye gönderildi; Bulgarca bilmesi sayesinde görevinde çok başarılı oldu. Dönüşünde Adliye ve ardından Maarif Nazırlığı görevlerinde bulundu. Mecelle'nin on altıncı kitabı bu sırada tamamlandı (1876).
1878'de Suriye valisi yapılan paşa, Kozan'da Kozanoğlu Ahmet Paşa isyanını bastırınca İstanbul'a dönüp Ticaret ve Ziraat Nazırı oldu. Küçük Mehmet Sait Paşa başvekil olduğunda yeniden Adliye Nezareti'ne getirildi; gayretleriyle 1880'de açılan Mekteb-i Hukuk'ta ders ver

Ahmed Nihad Efendi (Osmanlıca: احمد نهاد افندی, 5 Temmuz 1883, Çırağan Sarayı, İstanbul - 4 Haziran 1954, Beyrut, Lübnan), Sultan V. Murad'ın torunu ve Şehzade Mehmed Selahaddin Efendi'nin oğludur. Annesi Naziknaz Hanımefendi'dir. 23 Ağustos 1944 ile 4 Haziran 1954 yılları arasındaki Osmanlı hanedan reisi, müzisyen ve bestekârdır.

Sultan V. Murad Han ile Reftarıdil Kadınefendi'nin torunu ve Şehzade Mehmed Selahaddin Efendi ile Naziknaz Hanımefendi'nin oğludur. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra Lübnan'a yerleşmiş ve orada ölmüştür. Halife Abdülmecid'in öldüğü 1944 yılından kendi ölüm tarihi olan 1954 yılına kadar en yaşlı Şehzade vasfıyla Hanedan Reisi oldu. Yegâne evladı ilk eşi Safiru Hanımefendi'den (1884-1975) doğan oğlu Şehzade Ali Vâsıb Osmanoğlu'dur. Diğer eşleri Nezihe ve Nevrestan Hanımlardan çocuğu yoktur.

Şam Süleymaniye Külliyesi'ne defnedildi.

Ajura İmparatorluğu, bugünkü Afrika Boynuzu denilen ve Eritre, Etiyopya, Cibuti ve Somali'yi kapsayan bölgede 14. yüzyıl ila 17. yüzyıl arasında hüküm sürmüş ve Afrika'da oldukça güçlü olmuş bir imparatorluktur. Ajura I tarafından kurulmuştur, ardından gelen lider ise Ajurao I 'dir. Yöneticiler hakkında bilinen başka bir şey yoktur. Teokrasi ile yönetilmiştir ve dini inancı Müslümanlıktır. Doğu Afrika'nın en güçlü imparatorluğu olmuş ve neredeyse bölgedeki tüm kabilelerin kontrolünü ele geçirmiştir. İlk başkenti Mareeg, Somali, ikincisi ise Kelafo, Etiyopya olmuştur. Diğer büyük ve önemli şehirleri ise, Merka, Hobyo, Afgoyé, Mogadişu Gondershe ve Barawa'dır. Zamanında, Osmanlı İmparatorluğu ile de ticaret yapmıştır. Tüfek ve savaş topu ithal etmiş ve karşılığında kumaş ihraç etmiştir.
Portekiz baskısı, gücü zayıflatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun kumandanlarından biri olan Mir Ali Bey ve ordusunun yardımlarıyla Portekiz baskısından kurtulmuşlardır. Ancak, 17. yüzyılın ortalarında Oromo Krallığı'nın Abaya Gölü çevresindeki evlerinden ayrılıp, Ajura İmparatorluğu'na saldırmasıyla beraber gelen İç karmaşalar ve taht kavgaları, zaten zayıf olan imparatorluğu küçük krallıklara ayırmıştır. Toprakların büyük bir kısmını ele geçiren ve oldukça büyüyen Oromo Krallığı'nın savaştan çıkmış halini fırsat bilen ve Osmanlı İmparatorluğu'nun, Oromo'ya yardım etmeyeceğini bilen Portekizli sömürgeciler ne zamandır hakimiyet kurmak istedikleri Somali topraklarında, sömürge devletleri kurmuşlardır.

Ajura İmparatorluğu, mimarisine bakıldığında, Tipik Afrika Mimarisi ile ve beraber yapılarda İslam Mimarisi de göze çarpar. Merka, Ajuralıların, İslam Mimarisi'ne verilebilecek en iyi örnektir. Şehirlerde bulunan evler genellikle tek katlı ve sade evlerdir.

Ajura İmparatorluğu'nun ilişkilerine bakıldığında, Svahili Dünyası ve Orta Afrika devletleri ile iyi ilişkiler içinde olmadığını görürüz. Ayrıca Portekiz Kolonicileri ile de sert bir savaş içinde olduğunu görürüz. Bunların yanı sıra Asya, Orta Doğu, Yakın Doğu ve Anadolu devletleriyle isi iyi ilişkiler içerisinde olduğunu görürüz. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğu ile kardeşçe ilişkiler yaşamıştır ve Osmanlı kumandanı Mir Ali Bey ve ordusu, Ajuralıları sömürgecilere karşı verdiği savaş yardım etmiştir. Bu da Ajuralıların Avrupalılar ile iyi ilişkiler yaşamadığını gösterir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin başka bir kumandanı Muzaffer ve birliği Ajuralılara Altın Çağı'nı yaşarken, Oromo Krallığı'na karşı verdiği savaşta da yardım etmiş ancak Portekiz İmparatorluğu ve Oromo Krallığı baskısına, İç karışıklıklar, isyanlar ve taht kavgaları da binince, Osmanlı - Ajura Birliği yok edilmiş ve Ajura İmparatorluğu'nun sonu gelmiştir. Ayrıca, Oromo Krallığı'nın saldırısında, Ajuralıların Orta Afrika devletleri ve Svahili Dünyası ile ilişkilerinin iyi olmadığını gösterir.

Ajura İmparatorluğu ticarete önem vermiştir ve birçok devlet ile ticaret yapmıştır. Tarımsal ve hayvancılık açısından çok zengin topraklara sahip olan Ajuralılar, Avrupa, Asya, Afrika, Anadolu, Orta Doğu, Yakın Doğu, Uzak Doğu ve Hint Okyanusu Adaları gibi birçok yerde bulunan devletler ile ticari ilişkilerde bulunmuştur.

Ayrıca, Ajura İmparatorluğu'nun İpek Yolu'nun son güzergâhları arasında olması, Ajuralıların İpek Yolu devletleriyle ticaret yapma olanağı yaratmıştır ve bu olanak sâyesinde Ajura İmparatorluğu'nun ekonomisi de oldukça gelişmiştir.
İşte, Ajuralıların ticaret ilişkilerinde bulunduğu devletler ;

Ajura İmparatorluğu'nun ekonomisine bakıldığında ülkenin, Mogadişu Parası adlı kendi para birimine sahip olduğunu görürüz. Tüm imparatorlukta bu para kullanılmıştır.
Ayrıca, İpek Yolu da Ajura limanlarından geçerek son bulduğu için, Ajuralılar İpek Yolu devletleriyle alım-satım yapma fırsatı bulmuştur. Bu fırsat ise imparatorluğun ekonomisini oldukça olumlu yönde etkilemiştir.

Akbaş Cephaneliği Baskını, Mondros Mütarekesi gereği Fransız kuvvetlerince el konulan Osmanlı ordusuna ait Eceabat yakınındaki cephaneliğe Balıkesir Redd-i İlhak Cemiyeti mensubu Köprülü Hamdi Bey önderliğinde 40 atlı arkadaşın 26-27 Ocak 1920'de düzenlediği baskın.

Mondros Mütarekesi'nin 1. maddesi, “Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz'e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır” hükmünü getirmektedir. İtilaf Devletleri bu maddeye dayanarak Osmanlı Harbiye Nezareti'nden 26 Kasım 1918 akşamına kadar Çanakkale Boğazı mevzilerinin boşaltılmasını istemiştir. Buna göre Gelibolu'daki 14. Kolordu ile 55. Tümen, Malkara'daki 49. Tümen ve Eceabat'taki 60. Tümen, mevzilerini boşaltarak daha geri hatlara çekileceklerdir.
Bu birliklerin geri çekilmelerinin hemen ardından İtilaf Devletlerine bağlı unsurlar Çanakkale Boğazı'nın her iki yakasını da işgal etmişler ve bölgedeki ikmal depolarını kontrol altına almışlardır. Bu ikmal depolarından en önemlisi "Akbaş Deposu”dur. Bu depodaki malzemenin çok büyük bir bölümü, 1917 yılında Bolşevik İhtilali sonucu Doğu Cephesi'nde ele geçirilen malzemedir ve 8.000 tüfek, 40 Rus Maxim ağır makineli, 20.000 sandık cephane ve çeşitli askeri malzeme içermektedir. Deponun işgal edilmesi ardından güvenliği Fransız birliklerine bırakılmıştır. Garnizonda bir Türk birliği de görev yapmaktadır.
İtilaf Devletleri Akbaş Cephaneliği'ndeki malzemeyi Rusya'da Kızıl Ordu'ya karşı çarpışmakta olan Pyotr Nikolayevich Wrangel komutasındaki Wrangel Ordusu olarak bilinen Beyaz Ordu birliklerine aktarmayı planlamaktadırlar. Depodaki bu önemli miktardaki malzemenin kısa süre sonra yurtdışına çıkacağının öğrenilmesi Kuvâ-yi Milliye cephesinde tedirginlik yaratmıştır.
İlk Yunan birliklerinin 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'i işgalinin yarattığı ortamda, 26 Temmuz 1919 tarihinde başlayan 1. Balıkesir Kongresi, 15 Ağustos 1919 tarihinde düzenlenen Alaşehir Kongresi ve 19 Kasım 1919 tarihindeki 2. Balıkesir Kongrelerinde, Yunan işgaline karşı Ayvalık, İvrindi, Akhisar, Salihli, Soma, Aydın ve Ödemiş cephelerinin kurulması kararları alınmıştı. Ancak, hem Anzavur Ayaklanması'nın neden olduğu cephane sarfiyatı hem de bu cephelerin gereksinmelerinin karşılanması hayati bir ikmal sorunuydu.
Akbaş Cephaneliği'ndeki malzemeye el konulması fikri böyle bir ortamda, Balıkesir'deki 61. Ordu komutanı Kazım (Özalp) Bey'in ve Heyet-i Merkeziye üyesi Köprülülü Hamdi Bey tarafından gündeme gelmiştir.

Akbaş Cephaneliği, Gelibolu Yarımadası'nın doğusunda, Eceabat ilçesine 10 kilometre mesafede, ancak küçük gemilerin demirlemesine uygun bir koyda bulunmaktadır. Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu Yarımadası'ndaki kuvvetlerin ikmal yönünden desteklenmesine elverişli bir koydur. Depo ve çevresi Senegallilerden oluşan Fransız birlikleri tarafından sıkı bir şekilde korunmaktadır ve Gelibolu'yla doğrudan telefon bağlantısı vardır. İngiliz deniz üssü Çanakkale ile Akbaş koyu ise denizden 20 dk.lık bir mesafededir ve kısa sürede yardım görebilecek durumdadır. Ayrıca Çanakkale Boğazı'nda devriye gezen İngiliz gemileri, bu süreyi daha da kısaltmakta, ayrıca baskında ele geçirilecek malzemenin Anadolu kıyısına sevkiyatını riske sokmaktadır.

Köprülülü Hamdi Bey, baskın öncesinde gerekli incelemeleri yapması için Dramalı Rıza Bey'i görevlendirmiştir. Rıza Bey, yerel köylü kıyafetleri ile bölgede bir hafta kadar çalışmış, depodaki güvenlik önlemleri konusunda koğuşların yerleri, nöbet noktaları, nöbet değişim saatleri, mevcut asker ve subay sayısını, telefon hatlarını, sahilde kayıkların yanaşıp yükleme yapabileceği noktaları kapsamak üzere gerekli incelemeleri yapmıştır.
Dramalı Rıza Bey'in Biga'ya döndüğü gün, Köprülülü Hamdi Bey ile baskın planı oluşturulmuştur. 18 Ocak 1920 tarihinde Lapseki’ye adamlarıyla birlikte gelen Köprülülü Hamdi Bey, Mülkiye’den arkadaşı olan Kaymakam Hasan Basri Bey’le görüşüp yardımını istemiş, böylece depodan ele geçirilecek malzemenin nakliyesi için gerekli olan kayık ve motorlar sağlanmıştır. Dramalı Rıza Bey ise çevre köylerden, hem baskın hem de sevkiyatın hızlı bir şekilde yapılmasını sağlamak için adam toplamaktadır.
Baskın hazırlıkları esasen hilelere dayanan karmaşık bir harekât planına dayanmaktadır. Farklı iki koldan hareket eden Köprülülü Hamdi Bey ve Dramalı Rıza Bey, yöredeki eşkıyanın takibi izlenimi oluşturmuşlardır. Hatta Köprülülü Hamdi Bey’in iki adamı, asker kaçağı olarak yakalanıp Gelibolu Müstahkem Mevki Komutanlığına gönderilmiş, durumdan haberdar olan komutan Halit Bey de bu iki asker kaçağını Akbaş Cephaneliği’ne sevk etmiştir. Cephaneliğe sızma yönünden ikinci bir hareket de Köprülülü Hamdi Bey’in adamlarından olan Yüzbaşı Davut Bey’in, Akbaş’taki Türk Muhafız Birliği komutan yardımcısı süsü verilerek cephaneliğe gitmesidir.

Baskın tarihi olarak 26 Ocak 1920 gecesi seçilmiştir. Gecenin ileriki saatlerinde Dramalı Rıza Bey ve 30 kadar adamı Akbaş Cephaneliği garnizonunu basmıştır. Senegalli sömürge askerleri, hiçbir direniş göstermemişlerdir. Anadolu kıyısında bekleyen vapurun çektiği mavna ve kayıklar Akbaş koyuna yanaşmış ve malzeme yüklenmiştir. İngiliz devriye gemilerine yakalanmadan Anadolu kıyısına taşınan malzeme bu kez kara üzerinden iç kesimlere sevk edilmiştir.
Esir alınan sömürge askerleri Akbaş garnizonuna geri gönderilmiştir. Köprülülü Hamdi Bey, İngiliz komutana bir mektup bırakmış ve mektubunda garnizonu 200 kişiyle bastığını, askerlerin direnme şansı olmadığını belirtmiştir.

Akbaş cephaneliğinden kaçırılan silahlar "bir taarruz kuvveti teşkil ve teçhîz ettikten sonra, Soma ile Akhisar arasında büyük bir taarruz yaparak Yunanları İzmir’den çıkarma amacıyla" Yenice'ye getirildi.  Anzavur Ahmet ve Gâvur İmam'ın kuvvetleri Yenice'yi kuşattığında Dramalı Rıza bey, yanındakilerle cephaneleri savunmuş, daha fazla ellerinde tutamayacağını anlayınca da cephaneleri ateşe verip çıkan kargaşadan yararlanarak kaçmışlardır.
Yenice baskını sebebiyle Damad Ferid Paşa'yı suçlayan Dramalı Rıza bey, kimi kaynaklarda Miralay Kazım bey tarafından cezalandırılmış, telâfi amacıyla Damat Ferit Paşa'ya suikast düzenlemeyi teklif etmiştir; kimi kaynaklada intikam almak amacıyla Damad Ferid Paşa'ya suikast düzenlemeye karar vermiştir. Çerkez Ethem kendi hatıratında Dramalı Rıza bey'i Damat Ferit Paşa'yı suikast ile kendisinin görevlendirdiğini söylemiştir. Bursa valiliği görevini yürütmekte olan Hacim Muhittin Bey Çerkez Ethem'i yalanlamış Dramalı Rızayı bu göreve kendisinin gönderdiğini söylemiştir. İstanbul'a geçen Dramalı Rıza bey ihbar edilmiş, yargılaması sonucunda Akbaş Cephaneliği Baskını sebebiyle 12 Haziran 1920 tarihinde İstanbul'da idam edildi.

Yard. Doç. Dr. Zeki Çevik, Köprülü Hamdi Bey ve Akbaş Cephaneliği Baskını
Kurtuluş Savaşı Yılları'nda Biga'da Yaşananlar

Akkoyunlular veya Bayındırlılar (Farsça: آغ قویونلو veya آق قوینلو, Osmanlıca: آق قوينلى, Azerice: Ağqoyunlu), 14. yüzyılda Oğuz Türkleri'nden Bayundurlu Hanedanı'nın kurmuş olduğu bir devletti. Horasan'dan Fırat'a ve Kafkas Dağları'ndan Umman Denizi'ne kadar uzanan topraklarda egemen olmuşlardır. Akkoyunlular, Azerbaycan halkının oluşumunda önemli bir rol oynamasının yanı sıra Azerbaycan devletçilik tarihinde de önemli yere sahiptir.

Oğuzların Bayındır boyu'ndan olan Akkoyunlu Türkmenleri, 13. yüzyıl sonlarında Horasan'dan Azerbaycan'a gelmiş bir aşiret olup, 14. yüzyılda Azerbaycan, Harput, Palu, Diyarbakır yöresini yurt edindiler ve devlet kurmadan önce de bölgede etkili oldular. 1340'tan sonra Tur Ali Bey'in önderliğinde Anadolu, Suriye ve Irak içlerine akınlar düzenlediler. Trabzon İmparatorluğu topraklarını yağmaladılar. Trabzon İmparatoru bu saldırılardan korunmak için kızını Tur Ali Bey'in oğlu Kutlu Bey'le evlendirdi. Kutlu Bey'in mezarı Bayburt ilinin Sünür köyündedir. 
Birçok araştırmacıya göre, Ak Koyunluların konuştuğu Oğuz lehçesini Azerbaycan Türkçesi ile ilişkilendirir. Örneğin, Vladimir Mirnovsky, Ak Koyunluların konuştuğu Güney Oğuz lehçesinin günümüzde Azerbaycan Türkçesi olarak adlandırılan dil olduğunu belirtir. Mohsen Behramnejad, Azerbaycan Türkçesi Ak Koyunlu Türkmen kabilelerinden miras kalan bir dil olarak tanımlar. Ak Koyunlu Sultanı Yaqubda, Azerbaycan dilinde şiirler yazmıştır.

Akkoyunlu Devleti'nin kurucusu, mezarı Bayburt'un Sünür köyünde olan Kutlu Bey'in küçük oğlu Kara Yülük Osman Bey'dir. 1398'de Kadı Burhaneddin'i yenerek öldüren Kara Yülük Osman Bey, daha sonra Memlûk sultanının hizmetine girdi. 1400'de Timur'un Anadolu'ya girişine destek verdi ve bu hizmetine karşılık Malatya'yı, 1402'de Ankara Savaşı'ndaki desteğine karşılık da Diyarbakır bölgesini aldı. 1403'te de Diyarbakır'da hükümdarlığını ilan etti. Osman Bey 1435'te Karakoyunlular'a karşı savaşırken öldü.
Kara Yülük Osman Bey'in ölümünden sonra, oğulları arasında iktidar kavgası başladı ve Akkoyunlu Devleti eski gücünü yitirdi. Kara Yülük Osman Bey'in torunu Uzun Hasan, 1453'te Diyarbakır'ı ele geçirerek iktidar kavgalarına son verdi. Akkoyunlu Devleti'ni, sınırları doğuda Horasan'dan batıda Fırat Irmağı'na, kuzeyde Kafkasya'dan güneyde Umman Denizi'ne kadar uzanan bir imparatorluğa dönüştürdü. Karakoyunluları yenerek bu devleti ortadan kaldırdı ve başkenti Diyarbakır'dan Tebriz'e taşıdı.
Akkoyunlu hükümdarları Uzun Hasan, Sultan Halil ve Sultan Yakub'un saltanatları döneminde Akkoyunlu imparatorluğunda bilim ve sanat doruk noktasındaydı. Hükümdarın kişisel kütüphanesinde yaklaşık 60 bilim insanı çalıştı. Uzun Hasan Sarayı'nda dönemin önde gelen bilim adamlarının ilmi toplantısı yapıldı. Büyük hükümdar, Kur'an-ı Kerim'i Azerbaycan Türkçesine çevirmiş ve dönemin önde gelen bilim adamlarından Ebu Bekir el-Tehrani'ye Kitab-ı Diyarbekriyye adlı bir Oğuzname yazmıştır.

Sınırlarını genişletmesi ve bu denli güçlenmesi Uzun Hasan'ı Osmanlılarla karşı karşıya getirdi. Akkoyunlular ile Osmanlılar arasındaki çatışmalar, Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon İmparatorluğu üzerine yaptığı sefer sırasında başladı. Uzun Hasan da Trabzon imparatorunun kızıyla evliydi ve Osmanlı ordusunu durdurmak için Trabzon'a kuvvet gönderdi. Gedik Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu bu kuvvetlere yenildi. Fatih, 1461'de Trabzon'u aldıktan sonra Akkoyunluların üzerine sefere çıktı. Uzun Hasan 1473'teki Malatya Savaşı'nı kazanmasına rağmen Otlukbeli Savaşı'nda Fatih karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilgiden sonra topraklarındaki siyasal ve askerî gücünü büyük ölçüde yitirdi. Fakat Uzun Hasan 1474-1478 yıllarında Gürcistan'a hücum etti. 1477'de Gürcü çarı VI. Bagrat (Gürcüce ismi: ბაგრატ VI)'la yapılan anlaşmaya göre Tiflis de dahil olmakla doğu Gürcistan Akkoyunlu egemenliğine girdi. Uzun Hasan'ın 1478'de ölmesinden sonra oğulları arasında başlayan taht kavgaları Akkoyunlu Devleti'ni iyice zayıflattı. Hatta 1500 yılında tahtın iki büyük varisi Murat'la Elvend ülkeyi iki bölgeye ayırdılar. Kura'dan güneydeki topraklar olan Karabağ, Kızılüzen nehrinden Diyarbakır'a kadar topraklar Elvend'e; Irak, Fars, Kirman ise Murat'a kaldı. Sonunda Akkoyunlu Devleti, Safevi hükümdarı Şah İsmail tarafından 1503'te tamamen ortadan kaldırıldı.

Akkoyunlu ülkesi hükümdar ailesinin ortak mülkü sayılırdı. Hükümdarlar uluğ bey ya da han unvanıyla anılırdı. Akkoyunlu bey ve şehzadeleri, hükümdara bağlı kalmak koşuluyla, kendilerine bırakılan illeri yarı bağımsız olarak yönetirlerdi.
Merkezi devlet işleri başkentteki Büyük Divan'da görüşülür ve karara bağlanırdı. Sahib denen vezirler, hanedandan büyük boyların beyleri ve kazasker Büyük Divan'ın doğal üyesiydiler. Bu divana bağlı Esraf Divanları ise çeşitli devlet işlerinin yürütülmesinden sorumluydu. Ayrıca illerde birer küçük divan bulunurdu. İllerde hukuk işlerine kadılar, din işlerine de müftüler bakardı. Uzun Hasan devlet yönetiminde ve askeri örgütlenmede Osmanlı sistemini örnek almıştı. Kasaba ve köylerden devşirilen piyade azapları, illerdeki beylerin emrinde toprağa bağlı tımarlı sipahiler ve göçer Türkmen boylarından toplanan atlı askerler, savaş zamanında orduyu oluştururdu. Hasan Padişah olarak da anılan Uzun Hasan, Hasan Padişah Kanunları adıyla bilinen, devlet yönetimiyle ilgili yasalar koymuştu.
Akkoyunlu hükümdarları bilginleri ve sanatçıları korumuştur. Ali Kuşçu, Celaleddin Devvani ve İsa Savcı gibi bilginler, bu dönemde önemli yapıtlar vermişlerdir. Başta Diyarbakır ve Mardin olmak zorunda üzere Ahlat, Hasankeyf, Erzincan, Bayburt köyleri ve Hasankale'de Akkoyunlulardan birçok cami, türbe, medrese, kale, kale surları ve yazıt kalmıştır. Bunlardan Diyarbakır'daki Şeyh Matar ve Şeyh Safa camileri, Bayburt'un eski ismiyle Sünür (Çayıryolu) köyünde Kutlu Bey'in defnedildiği türbe, Mardin'deki Sultan Kasım Medresesi ve Ahlat'taki Emir Bayındır Camii ile kümbeti önemlidir. Müslüman olmadan önce koyun totemine bağlı olan Akkoyunlular, İslam dinini benimsedikten sonra da bu toteme bağlılıklarını sürdürerek bayraklarını ve mezar taşlarını koyun resimleriyle süslemişlerdir.

Akkoyunluların askeri teşkilatı, Orta Çağ'da doğunun hem göçebe hem de yerleşik uygarlıklarının ordusunu örgütlemenin unsurlarını ve ilkelerini özümsedi. Aslında Orta Doğu ve Batı Asya bölgesinde Moğol modelinin son ordusuydu. Örgütsel olarak iki kısma ayrıldı: hükümdarın muhafızları(korçu ve en kalabalık kısım), feodal süvari milisleri(çerik).

Korçu muhafızları, başta Bayandur kabilesi olmak üzere en sadık kabilelerden alındı. Toplam muhafız sayısı yaklaşık 2,5 bin askerdi. Korchu Muhafızları arasında, hükümdarın kişisel muhafızları ve korumaları göze çarpıyordu (boy nöker). Başlarında korçubaşı vardı.
Ordunun ikinci ve en kalabalık ve ana kısmı olan çerik, bağlı kabilelerden oluşan bir milisti. Çerik de iki kısma ayrıldı. Birinci ve ana kısım süvari milisleri, ikinci kısım piyade ve yardımcı birliklerdi. Süvari milisleri; vilayet birlikleri ve göçebe aşiretlerin aşiret milislerinden oluşuyordu. Vilayetlerden gelen çerikler, askeri cephane satın almak zorunda kaldıkları için toprak sahibi olan mülazım savaşçılarına bağlıydı. Vilayet birliklerinin sayısı; gelişmişlik düzeyine, elde edilen gelire ve askere alınan sınıf ve hizmete uygun kişi sayısına bağlı olarak farklıydı. Feodal bey, kapasitesinin ve kaynaklarının izin verdiğinden daha az asker getirirse mal varlığını kaybedebilirdi.
Piyade, tahkimat ve kuşatma işlerinin yanı sıra güvenlik birlikleri ve garnizon hizmeti için yardımcı bir birlik türüydü, önemli bir rolü yoktu. Piyade, esas olarak yerel yerleşik nüfustan toplandı ve bildaran (lağımcılar), teberdaran (baltacılar) ve nabegci (istihkâmcı) olarak ayrıldı. 1580'lerden itibaren piyadeler ayrıca yağ atıcı ve topçu olarak kullanıldı.

Kaynaklardaki Akkoyunlu birliklerinin sayısıyla ilgili tahminler sadece küçük farklılıklar göstermekte ve temelde verilere göre uyuşmaktadır. Ambrogio Contarini, Uzun Hasan'ın 50.000 süvari birliğine sahip olduğunu bildirdi. Gürcistan'a karşı sefer sırasında Uzun Hasan'ın 10.000 süvarisi ve 10.000 "müdavimi" (yardımcı birlik) vardı. Katerino Zeno, 1473'te Uzun-Hasan ordusunun 40.000 asker ve 60.000 yardımcı birlikten (kullukçu) oluştuğunu bildirdi. 1472'de Josophat Barbaro, sefere çıkan orduda 25.000 atlı, 3.000 kılıçlı ve yaylı piyade, okçu 2.000 gulam ve kılıçlı 1.000 gulam saydı. Afanasy Nikitin, Akkoyunlu'da 40.000 asker olduğunu bildirdi. 16. yüzyıl yazarı Hasan beg Rumlu, Uzun Hasan'ın 5.000'i ağır olmak üzere 25.000 süvari birliğine sahip olduğunu bildirdi. Ortalama olarak tahminler, Akkoyunlu ordusunun yaklaşık 40.000-46.000 süvari milisi, 6.000 piyade, 2.500 korçu muhafızı ve 5.000-7.000 garnizon ve şehir muhafız askeri olduğunu gösteriyor.
Ordunun başkomutanı, devletin ikinci yetkilisi olan yürüyen ordunun komutanı leşker-i biruni(dış ordu) - emir el-ümera (tüm emirlerin emiri) olan padişahın kendisiydi.
Ordu ondalık Moğol tipine göre düzenlenmişti ve on binler (tümen; bunlar çoğunlukla vilayet birlikleriydi), binler, yüzler ve onlara bölünmüştü. Bununla birlikte, birliklerin sayısı genellikle adından da anlaşılacağından daha az veya daha fazlaydı. Yani süvari milislerindeki onbaşının birliğinde on asker değil, çok daha fazlası vardı. Bu özelden geldi, buna göre de harcama yapan kişinin cehpe hattının savaşçıları tarafından alındı, ağır süvarilerin ve süvari vassallarının (mülazımlar) hesabına alınmadı. Her ağır süvari (puşandar) iki ila on mülazımın yaveri ve hizmetçisi olabilirdi.
Ordunun yerleşik bir istihbarat ve posta servisi vardı. İletişim, çaparlar (haberciler), azablar (ulaklar) ve yamçılar (posta servisi) tarafından gerçekleştirildi.
Savaşçıların eğitimi klasik göçebe idi. Üç yıllık performansla, çocuk ciddiyetle bir ata konulurdu, yedi yaşına kadar ahşap silahlarla oynar ve eğitilirfu. Yedi yaşından itibaren, bir çocuğa zaten metal bir silah ve sahip olduğu çocuk zırhı verildi. On yaşından itibaren çocuğa doğrudan askeri işler öğretildi. Eğitim pratik bir parçaya ve teorik

Aksum Krallığı (Tigrinya dili: መንግስቲ ኣኽሱም, ayrıca Aksumite İmparatorluğu olarak da bilinir), Günümüzde kuzey Etiyopya ve Eritre'de Tigray Bölgesi'nde yer alan bir krallıktı. Devletin kralları, kendilerini kralların kralı, Aksum, Himyar, Raydan, Saba, Salhen, Tsiyamo, Beca ve Kuş'un kralı haline getirdiler. Aksumitler tarafından yönetim M.S. 100 ile M.S. 940 yılları arasındaydı. Siyaset, Aksum kentinde yoğunlaşmıştı ve M.Ö. 4. yüzyılda ön-Aksumit Demir Çağı döneminden başlayarak büyüdü, M.S. 1. yüzyılda öne çıktı. Aksum, Roma İmparatorluğu ile Kadim Hindistan arasındaki ticari rotada önemli bir oyuncu oldu. Aksumit hükümdarlarının kendi Aksumit para birimlerini bastırmaları azalan Kuş Krallığı üzerindeki hegemonyalarını belirlemeleri yanında ticareti de kolaylaştırdı. Ayrıca Arap Yarımadası'ndaki krallık siyasetine düzenli olarak müdahil oldular ve nihayetinde bölge üzerindeki yönetimi Himyar Krallığı'nın fethi ile genişlettiler. Maniheizm peygamberi Mani (ö. MS 274) Aksum'u Pers, Roma ve Çin yanında zamanının dört büyük gücünden biri olarak görüyordu.
Aksumitler, Hristiyanlık öncesi zamanlar dini amaçlara hizmet eden anıtsal steller dikmişlerdir. Bu granit sütunlardan biri yaklaşık 27 metre ile bu şekildeki yapılar arasında dünyanın en büyüğüdür. Ezana hükümdarlığında Aksum Hristiyanlığı kabul etmiştir. 7. yüzyılda Mekke'den erken dönem Müslümanlar Kureyş kabilesinin zulmünden kaçarak bu krallığa iltica etmişlerdir, bu seyahat İslam tarihinde ilk hicret olarak bilinir.
Krallığın kadim başkenti Aksum günümüzde kuzey Etiyopya'nın Tigray Bölgesi'nde bir kasabadır. Krallık, "Etiyopya" adını 4. yüzyılın başlarında kullandı. Gelenek, Ahit Sandığı'nın bulunduğu ve Saba Melikesi Belkıs'ın ise yaşadığı yerin Aksum olduğunu iddia eder.

Meroe'nin rakibi olan Aksum Krallığı'nın kökenleri Afrika kıtasında değil, Arabistan'dadır. MÖ 1000 yıllarında Yemen'de küçük fakat zengin devletler kurulmuştu. Bunlardan biri de, sanıldığına göre, Kral Süleyman dönemindeki Saba Krallığı idi. MÖ 7. yüzyılda Sami dilini konuşan bazı topluluklar nüfus artışı yüzünden Yemen'i terk edip Kızıl Deniz'in karşı kıyısına geçtiler ve Etiyopya yaylasının kuzeydoğu ucuna yerleştiler. Tarımla uğraşan bu toplumlar gelişerek yerli halkı egemenlikleri altına almayı başardılar. Yerli halk, yeni gelenlerin kültürünü ve dilini benimsedi.
Arabistan'dan gelen bu göçmenler zaman içerisinde güçlenerek, MS 100 yılı dolaylarında Eritre ve Etiyopya'nın kuzeyini kapsayan bölgede başkenti Aksum olan bir krallık kurmuştur. İlerleyen yıllarda doğuda Kızıldeniz limanlarını ve Güneybatı Arabistan'ı, kuzeyde de Nubiya topraklarını ele geçirerek geniş bir coğrafya da hakimiyet kurdular. Hellenistik Mısır'ın Aksum kralları üstünde büyük etkisi vardı. Bu bağıntı onların Hristiyanlığı kabul etmesinde rol oynadı. Din değişiminde baş rolü ise, MS 4. yüzyıl da, Frumentius (y. 300-380) adlı bir Suriyeli oynadı. İskenderiye patriği, Frumentius'u Aksum piskoposu görevine atamış, Aksum Kralı Ezana'nın 330 yılında Hristiyan dinine geçmesiyle Hristiyanlık ülkede kök salmaya başlamıştı. Bu nedenle Aksum Krallığı dünyadaki ilk Hristiyan devletlerden birisi olmuştur. Hristiyan Aksum yöneticileri Güney Arabistan'ın bazı bölgelerini 4. yüzyılda ele geçirdiler ise de daha sonra Persler tarafından geri püskürtüldüler. Bundan sonra Aksum devleti gerilemeye başladı. Mısır'ın Müslüman Araplar'ın eline geçmesiyle Kızıldeniz'den geçen ticaret yolları tıkandı. Krallık, göçebelerin saldırıları karşısında daha fazla dayanamadı ve çöktü. Ancak, siyasal, dinsel ve kültürel gelenekleri halk arasında devam etti ve Orta Çağ'da Etiyopya'nın iç bölgelerinde, yeniden canlılık kazandı.

Ebrehe

Bausi, Alessandro (2018). "Translations in Late Antique Ethiopia" (PDF). Egitto Crocevia di Traduzioni. Cilt 1. EUT Edizioni Università di Trieste. ss. 69-100. ISBN 978-88-8303-937-9. 4 Eylül 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)11 Haziran 2019. 
Phillipson, David W. (1998). Ancient Ethiopia. Aksum: Its Antecedents and Successors. The British Museum Press. ISBN 978-0-7141-2763-7. 
Yule (ed.), Paul A. (2013). Late Antique Arabia Ẓafār, Capital of Ḥimyar, Rehabilitation of a 'Decadent' Society, Excavations of the Ruprecht-Karls-Universität Heidelberg 1998–2010 in the Highlands of the Yemen. Abhandlungen Deutsche Orient-Gesellschaft, vol. 29, Wiesbaden, pp. 251-4. ISBN 978-3-447-06935-9. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) 

Ancient History Encyclopedia - Kingdom of Axum 2 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
East-West Orientation of Historical Empires and Modern States, Wayback Machine sitesinde (22 Şubat 2007 tarihinde arşivlendi)
Ethiopian Treasures - Queen of Sheba, Aksumite Kingdom - Aksum 15 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient History Sourcebook: Accounts of Meröe, Kush, and Axum 14 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aksum: UNESCO World Heritage Site24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Ash Heap of History (Mises.org) 2 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akça Koca, Osmanlı Devleti'nin kurucularından, Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından olup, Orhan Gazi'ye de lalalık yapmıştır.
Takrîben 1320 senesinde İzmit ve çevresinin fethi ile görevlendirilmiştir. Akça Koca Sakarya çevresine ve İzmit'e yaptığı akınlarla buralarda bazı kaleleri elde etmiş Ayan Gölü (günümüzde Sapanca Gölü) tarafındaki palankayı alarak kendisine karargâh yapmış ve daha sonra Ermenipazarı ve Kandıra'yı zaptetmiş ve aşiret beylerinden Konur Alp ile birlikte Aydos ve Samandıra'yı almışlardır. Samandıra kalesi Akça Koca'ya mülk olarak verilmiştir. İzmit ile Üsküdar arasındaki bütün Türk başarıları Akça Koca ile Abdurrahman Gazi'nın faaliyetleri sayesinde temin edilmiştir.
Akça Koca'nın vefatı 1326'dan sonra olup kabri Kandıra'da bir tepe üstündedir. Bunun adına nisbetle İzmit vilayetine Kocaeli denilmiştir. Cumhuriyet döneminde Düzce'ye 50 km mesafedeki Akça Şehir'e Akçakoca ismi verilmiştir.
Akça Koca'nın oğlu Hacı İlyas ve torunu Gebze kadısı Fazlullah, Osmanlı Devletinde önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.

Akçe (Osmanlıca: آقچه), Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan  İlk akçe  Osman Gazi tarafından bastırılmıştır. Akçe Osmanlı Devleti'nin temel para birimiydi. Bu para biriminde ilk dönemlerde üzerine basılı bir tarih bulunmamasıyla birlikte, padişah I. Bayezid ile birlikte akçeler üzerine tarih basılma uygulamasına geçilmiştir.
Bazı kaynaklara göre üç akçe bir paraya eşitti. Yüz yirmi akçe ise bir kuruşa eşitti. 1687'de Osmanlı para sistemindeki akçe birimi kaldırılıp paralar, kuruş usulüne göre basıldı. Bu tarihten sonra akçe adıyla para basılmayıp, sadece hesaplarda kullanılan bir birim haline geldi. Bu kuruşun küsuratı olarak da mangır denilen bakır para bastırıldı. İki mangır bir akçeye geçmek üzere, bir kıyye halis bakırdan 800 mangır para basıldı. 1870'lerde ise kuruş yerini liraya bırakmıştır.

İlk sikkesi gümüşten îmâl edildiği için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasında akçe denilmiştir. Ak akçe kara gün içindir atasözü de bu paranın beyaz gümüşten îmâl edildiğini ifade ettiği gibi, geçerliliğini de belirtmektedir. İlk zamanlar gümüş para manasında kullanılan akçe, on beşinci yüzyıldan sonra umûmî manada Osmanlı parası karşılığı olarak kullanılmıştır. Osmanlı para biriminde olan Akçe-i Osmânî adıyla kullanıldığı gibi, padişahların zamanlarına göre değişik isimler almıştır.
On beşinci asırdan itibaren para manasında kullanılan akçeye; Lala Yürgüç akçesi, Avarız akçesi, Geçer akçe, Kalp akçe gibi çeşitli adlar verilmiştir. Ayrıca değer düşüşü neticesinde; Züyuf akçe, Kırpık akçe, Kızıl akçe, Çil akçe adlarını da almıştır. Çürük akçe deyimi ile kullanılan para ise bakır sikkeyi ifade etmektedir.

Osmanlılara mahsup olan bu para biriminin ilki, doksan ayar gümüşten olup, altı kırat 1,154 gram ağırlığındaydı. Zamanla düşük ayarda ve değişik ağırlıklarda akçeler bastırılmıştır. Umumi olarak bir yüzünde ülkenin inanç sistemini anmak maksadı ile Kelime-i Şahadet ve İslamiyet'in Dört Halifesinin isimleri, arka yüzünde ise dönemin padişahının ismi yer almaktaydı (para üzerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun bunalımlı bir devrine tekabülen (Fetret Devri) Timur Han'ın ismi de yer almış, daha sonraları ise Timur'un ismi para üzerinden kaldırılmıştır).
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Selçuklular veya diğer devletler tarafından bastırılan çeşitli paralar kullanılıyordu. Ünlü Nümizmat İbrahim Artuk tarafından 1977 yılında bir çalışma sonrası, İlk Osmanlı sikkesini Osman Gazi'nin bastırmış olduğu tespit edildi. Şu an İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmektedir. Bu gümüş para, 15 mm. çapında ve 0.68 gr. ağırlığındadır. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu paranın yüzünde "Darebe Osman Bin Ertuğru Bin Gündüzalp" ibaresi yer almaktadır. Daha sonra bir diğer Osmanlı akçesini ise ikinci Osmanlı padişahı Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır. Bu akçe 1327 (H. 727) tarihinde Bursa'da bastırılmıştır. Basılan akçenin bir tarafında Kelime-i Şehadet ile etrafında İslamiyet'in Dört Halifesinin isimleri, diğer tarafında ise Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi, altında ise Orhan Gazi'nin beyliğe geçişinin üçüncü senesini işaret eden siyakat rakamı ile üç sayısı ve kenarlarında da paranın basıldığı yıl 727 ile Osmanlıların mensub oldukları Kayı boyunun damgası yer almaktaydı. Orhan Gazi zamanında, tarihsiz ve üzerindeki yazılar geometrik motiflerden müteşekkil bir çerçeve içine alınmış İlhanlı paralarına benzer paralarda basılmıştır. Bu paralar çerçevisiz olup üzerinde, Orhan halledallahü mülkehu ibaresi bulunmaktaydı. Basıldığı yer ve tarih belli olmayan bu akçelerin Orhan Gazi'nin beyliğin idaresini ele aldığı ilk senelere ait olduğu tahmin edilmektedir.
Orhan Gazi'den sonra padişah olan I. Murad zamanında gümüş akçeler bastırıldığı gibi, üzerlerinde basılış yeri bulunmayan pul, fels ve mangır özelliğinde bakır paralarda basıldı. I. Bayezid zamanında basılan gümüş ve bakır paralar üzerinde darb yeri olmamasına rağmen tarih mevcuttu. Basılan bu gümüş paraların ayarı %90'dı. I. Bayezid zamanında devletin altın parası bulunmaması sebebiyle, Venediklilerin altın dukası kullanılıyordu. Bir Venedik dukası, kırk akçe değerindeydi. Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne'de kendi adına para bastırmıştır. I. Bayezid'in büyük oğlu Süleyman Çelebi de kendi adına bastırdığı paranın üzerine tuğra koydurmuştur. I. Mehmed zamanında Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez şehirlerinde basılmış akçeler vardı.
Timur’un Osmanlılar üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, I. Mehmed 1404 (H. 806)’da Bursa’da bastırdığı paralara kendi adıyla birlikte Timur'un da adını bastırmış ve hâkimiyetini tanımıştı. Vezin ve ayar yönünden diğer Osmanlı paralarıyla aynı olan bu paranın bir yüzünde Kelime-i Şahadet, Duribe Bursa 806”, diğer yüzünde ise; “Demûr (Tîmûr) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Hân halledallahü mülkehû” yazılıydı. On sene sonra Osmanlı birliğini yeniden kurup, istiklâlini kazanınca paralardan Timur'un ismini kaldırdı. I. Mehmed'in zamanına kadar Osmanlı paralarında hiçbir lakab ve ünvân yazılmadığı hâlde o, ilk defa “Sultan” ve “Han” ünvânlarını kullandı. Bastırdığı akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han” İbaresini yazdırdı. Ayrıca “Halledallahü mülkehû” ibaresini kaldırıp, son Osmanlı paralarına kadar devam eden “Azze nasruhü” ibaresini yerleştirdi.
II. Murad zamanında da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya şehirlerinde akçe bastırıldı. Bursa'da bastırılan ve mangır adı verilen paranın üzerinde ikinci Murâd Han'ın isminin altında Osmanlıların Kayı boyundan geldiğini gösteren bir damga vardı. Bu damga sadece Bursa ve Edirne'de basılan paralar üzerinde idi.

II. Murad'ın sağlığında pâdişâh olan II. Mehmed (Fatih) tarafından bastırılan akçenin ölçüsü 6 kırattan 5,25 kırata indirildi. II. Murad, ikinci defa tahta geçmek mecburiyetinde kalınca kendi adına 100 dirhem gümüşten 375,5 akçe kestirdi. II. Mehmed babasının vefâtından sonra 1451 (H. 855)’de tekrar Osmanlı pâdişâhı olunca, babası zamanında basılan akçeleri tedavülden kaldırarak; Edirne, Ayaslug, Bursa, Serez, İstanbul, Üsküp, Amasya, Tire ve Novar gibi şehirlerde 5,25 kırat ağırlığında yeni akçeler kestirdi: 1460 (H. 865)’de 4,75 kırat, 1470 (H. 875)’de 4,25 kırat, 1481 (H. 886)’da ise 3,25 kırat ağırlığında akçeler bastırdı. Bütün bu akçelerin ayarı % 90 idi. İstanbul ve Novar’da on akçelik paralar bastırdı. Bu akçelerin ön yüzünde “Sultân’ül-Berreyn ve Hâkân-ül-Bahreyn es-Sultân İbn-is-Sultân” ibaresi, diğer yüzünde ise “Muhammed ibni Murâd Han halledallahü mülkehû duribe fî Kostantiniyye sene 875” yazılıydı. Ayrıca II. Mehmed zamanına kadar hiç altın para basılmamıştı, 1478 (H. 883)'de sultanî adı verilen altın paralar bastırıldı. Basılan ilk altın paranın bir adedi 3,510 gram ağırlığında olup, 23,5 ayar idi. II. Mehmed zamanında, Osmanlı akçesi'nin küsuratı olarak mangır veya pul denilen bakır paralar da basılmıştı. Bir dirhem bakırdan bir mangır kesilerek sekizi bir akçe kabul ediliyordu. Bu mangırlardan yarım dirhem ağırlığında olanlara yarım mangır; rub'iye (1/4) dirhem ağırlığında olanlara cırık mangır deniliyordu. II. Mehmed'in ölümünden sonra oğlu Cem Sultan, 1481 (H. 886)'da Bursa'ya girdiği zaman, 18 günlük hâkimiyeti sırasında kendi adına para bastırdı. II. Bayezid zamanında, babasının zamânındakilerden daha noksan olarak 4 kırat, hattâ 3,5 kırat ağırlığında akçeler bastırıldı. Bu zamana kadar akçelerin ayarı 90 olduğu hâlde, onun zamanında 85 ayara düşürüldü. Bu paralar; İstanbul, Amasya, Bursa, Edirne, Gelibolu, Kratova, Kastamonu, Konya, Novar, Serez, Tire, Trabzon ve Üsküp'de bastırıldı. II. Bayezid zamanında çıkarılan bir emirle has altının miskalinin 57 akçe, sultânı ve frengi florisinin 47 akçe, eşrefi (Mısır altını) ve engürüsün (Macar parası) ise 45 akçe üzerinden muamele görmesi kararlaştırıldı. Saltanatının son senelerine doğru ise, akçenin değeri düşürülüp, bir altını 60 akçe değerinde muamele gördürüldü. Aynı devirde on akçelikler de bastırıldı.
I. Selim zamanında da İstanbul, Amasya, Edirne, Amid, Bursa, Cezire, Dımaşk, Harput, Mardin, Musul, Mısır, Urfa, Serez, Siirt ve Tire'de para bastırıldı. I. Selim'in bastırdığı akçelerin en ağırı 3,5 kırat olup, bir dirhem gümüş 4,5 akçe ve bir altın da 13 akçe değerinde idi. I. Selim, Mısır'da altın ve gümüş paralardan başka bakır paralar da bastırdı. I. Selim'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sadece Sultan ünvânı olup, bu paralara sultanî veya eşrefi adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da eşrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı.
I. Süleyman (Kanuni) zamanında, I. Selim zamanındaki yerlere ilâveten Bağdâd, Belgrad, Canca, Cezayir, Haleb, Koçaniye, Maraş, Modova, Rûha (Urfa), Serborniçe, Siroz, Trablus, Zebit gibi yerlerde para basıldı. Bu devirde basılan akçeler 3,75, 3,50, 2,75, 2,50 kırata kadar düştü. Sonunda yüz dirhem gümüşten beş yüz akçe kesilerek değişmez bir hâle sokuldu. II. Selim zamanında ilk önce 85 ayarında 100 dirhem gümüşten 525 akçe kesildi. Daha sonra gümüşün ayarı giderek düşürüldü. Her tarafta basılan akçelerin resim ve nakışları aynen korunmuş olup, ölçüleri eksiltilmiştir. Bu devirde hemen hemen evvelkilerin aynı veya iki-üç habbe eksik ağırlıkta altın paralar da bastırıldı. Ayrıca Mısır'da Medîni adlı bir altın para da bastırıldı. Bir Sultanî altını, 41 Medînî altını değerindeydi. II. Selim zamanında ticâretle uğraşan bazı yahûdîler, akçeleri kırparak paraların bozulmasına sebep oldular. Sonuçta Sokollu Mehmed Paşa, bunun, önüne geçmek için, bazı tedbirler aldı. Aynı devirde Selîmî adıyla yeni paralar basıldı. II. Selim zamanında bir altın, 60 akçe ve beş akçe bir dirhem gümüş değerindeydi. Altınların ayarı ise, milim hesabı ile binde 993 idi.

III. Murad zamanında hat ve nakışları II. Selim zamanındakilerin aynısı olmakla birlikte, ağırlığı daha düşük akçeler bastırıldı. Para düzenindeki ve ekonomik durumdaki bozulmalar sebebiyle daha önce yüz dirhem gümüşten 500 akçe basılırken 800 akçe kesildi. Böylece bir akçe, 3 veya 2,5 kırata kadar düştü ve bir d

Akıncı, (Osmanlı Türkçesi: آقنجى Aḳıncı) veya çoğul şekli ile Akıncılar, Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî teşkilâtında, sınır bölgelerinde, düşman ülkelerine akınlar, baskınlar tertipleyerek yıpratma harekâtında bulunan hafif süvari birlikleridir.

“Akıncı” sözü Türkçe kökenlidir. Ak- “akmak” fiilinden gelişen sözün yapısında fiilden isim yapım eki “-n” ve isimden isim yapım eki “+CI” vardır: Ak-ı-n+cı. Sözün anlamı “ak-” fiilinin “art arda ve toplu olarak gitmek” “akın etmek, istilâ etmek, hücum etmek” anlamlarından kurulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk yıllarında görülen ve sınır boylarında gaza amacıyla saldırılar düzenleyen "Alperenler" zamanla akıncılara dönüşmüştür. Savaşta onların ana rolü ön saflarda yer alarak düşmanı demoralize etmek ve bu amaçla gerilla taktiklerini kullanarak düşman birliklerini bozmak veya şoke etmekti.
Osmanlı akıncıları çeşitli bölgelerde bulunup her bir birliğin başında kumandanları vardı. Bin kişinin kumandanına binbaşı, yüz kişinin kumandanına yüzbaşı, on kişinin kumandanına onbaşı denirdi. Akıncılar, Avrupa'da korku uyandıran gözüpek savaşçılardı. Arnavutluk ve Dalmaçya'da Gazi Evrenos ve oğulları, Mora ve Yunanistan'da Gazi Turhan Bey ve oğulları, Bulgaristan'da Gazi Mihal Bey ve oğulları, Bosna ve çevresinde Malkoçoğlu ailesi gibi akıncı aileleri babadan oğula akıncılığı sürdürmüşlerdir. Akıncılık bir sistem hâlini almış ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa fetihlerinde büyük öneme sahip olmuştur.

Koca Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu 1595 yılındaki Eflak Seferi dönüşünde Yergöğü civarında kurulan köprüyü geçerken Eflak Voyvodası Mihai Viteazul komutasındaki Eflak-Erdel ordusu karşısında 27-30 Ekim'de ağır bir yenilgiye uğradı. Muharebe sırasında ağır kayıplara uğrayan Akıncı ocağı fiilen tarihe karıştı.

Tarihî dönemde edebiyatta akıncılar, akıncılıkla ilgili konular işlenmiştir. Savaş, akın ve kahramanlıkla örülü akıncı tarzı hayat, halk arasında yaygın bir romantik-fantastik tür olmuştur. Osmanlı halk edebiyatında çok sayıda örnekleri vardır. Serhat türküleri tarzı, Alişimin Kaşları Kara, Estergon Kalası gibi çeşitli türküler bunlara örnektir. Türk şair Yahya Kemal Beyatlı'nın "Akıncı" adlı bir şiiri bulunmaktadır.

Başıbozuklar
Yeniçeriler
Sipahiler

Akşehir, Konya ilinin bir ilçesidir. Tarihte Filomilion adıyla bilinir.
İlçenin yüzölçümü 895 km²dir. Akşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.025 metredir. Konya-Afyon kara yolu üzerinde olup Konya iline  135 km, Afyonkarahisar iline 90 kilometre mesafededir. Akşehir ilçesinde 55 mahalle bulunmaktadır.

Tarih boyunca hep önemli bir yerleşim, ticaret, kültür merkezi olan Akşehir'e ait ilk arkeolojik bulgular Neolitik Dönem'e kadar uzanır. Hititler zamanında Akşehir'in adı Thymbrion'dur. Zamanla Frigya devletine daha sonra Anadolu'da egemenlik kuran Lidyalılar'ın yönetiminde kalan Akşehir'in önemi daha da artmıştır. "Krallar Yolu" Akşehir'den geçmektedir. Akşehir, milattan önce 3. yüzyılda, "Bal Sevenler" adıyla anılmaya başlanmıştır. Pers ve Hellenistik dönemlerden sonra kent, Roma, daha sonra da Bizans egemenliğine geçmiştir.
Filomilion (veya Filomelium; Φιλομήλιον, Philomelion) muhtemelen Efes'ten doğuya uzanan büyük Greko-Romen Yolu üzerindeki bir Bergama kuruluşuydu ve Kilikya'ya giden Cicero, günümüze ulaşan yazışmalarının bir kısmını buraya tarihlemiştir. Elçi Pavlus 1. yüzyıldaki ikinci ve üçüncü müjdeleme yolculuğunda kentten geçmiştir ve etkisi bölgedeki çok sayıda Hristiyan yazıtından izlenebilmektedir. Smirnililer, Polikarp'ın şehit edilişini anlatan mektubu Filomilion kasabası halkına yazmıştır. Kasaba bir noktada piskoposluk merkezi haline gelmiş ve Katolik Kilisesi'nin bir unvan piskoposluğu olarak kalmıştır.
Araplar Akşehir'i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı "Belde-i Beyza" (Beyaz Şehir) olarak anmışlardır. Ancak sonra Anadolu'ya yayılan Türkler, Kutalmışoğlu Süleyman Şah komutasında kenti almışlardır. Haçlı Seferleri, Selçuklu taht kavgaları, Moğol istilası sıralarında sürekli savaşlar yaşayan Akşehir (Akşar) büyük yıkımlar yaşamıştır. 1381 yılında Padişah I. Murad'a (Hüdavendigâr) satılarak Osmanlı egemenliğine girse de (Yıldırım) I. Bayezid'in Timur'a yenilmesi ile Moğollar'ın, Fetret Dönemi'nden sonra Karamanoğulları'nın eline geçer. Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403 tarihinde Akşehir'de ölmüştür. Bu olaydan sonra Akşehir'de Oğuzların Avşar boyuna ait Türklerin oranı artmıştır. Fatih Sultan Mehmet 1467 yılında Akşehir'i fethederek Osmanlı topraklarına katar. 19. yüzyıl sonlarında Akşehir'de kaymakamlık yapan Bereketzade İsmail Hakkı'nın hatıralarında verdiği bilgilere göre; Akşehir'in çevre kasabalarıyla birlikte 100.000'den fazla nüfusu vardır. Akşehir sosyal ve ekonomik bakımdan canlı bir merkezî yerleşim birimidir.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, 18 Kasım 1921 tarihinden itibaren Garp (Batı) Cephesi Karargâhı Akşehir'e yerleşir. Kumandan İsmet Paşa TBMM'den ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı emirlerle Büyük Taarruz'un hazırlıklarını 9 ay boyunca Akşehir'de yapar. Akşehir, bir anlamda sinesinde Büyük Taarruz'u doğuma hazırlar. Mustafa Kemal Paşa'nın da katılımıyla son hazırlıklar tamamlanır ve 24 Ağustos 1922 tarihinde, Batı Cephesi Karargahı ve bağlı kuvvetlerimiz Büyük Taarruz için Akşehir'den Afyon'a doğru hareket ederler. Ünlü yazar, Tarık Buğra, Küçük Ağa romanında işte o günlerin Akşehir'ini anlatmıştır.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde I. Dünya Savaşı'nın başlaması sonucunda  Anadolu'daki diğer birçok yerleşim yeri gibi Akşehir'de savaştan etkilenmiştir. Savaş sırasında birçok Ermeni, Tehcir Kanunu uyarınca şehri terk etmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra  başta Bermende (Savaş köyü) olmak üzere Akşehir ve çevresinde yaşayan Rum nüfustan 799 kişi, mübadele ile Yunanistan'a gönderilmiştir. II. Abdülhamid döneminde Çarlık Rusyası'ndan gelip Akşehir Gölü çevresine yerleşen ve balıkçılıkla uğraşan Ortodoks Don Kazakları 1960'ların sonlarına kadar ABD'ye göç etmiştir. Akşehir'in gayrimüslim nüfusu bu göçler sonucunda yok olmuş, şehrin çok kültürlü yapısı baltalanmış ve homojenleşmiştir.
Akşehir tarihi boyunca nüfusu gittikçe artan bir ilçe olmuştur. 

Nasreddin Hoca gençliğinden itibaren burada yaşamıştır. Nasreddin Hoca Türbesi Akşehir'de bulunmaktadır. 2007 yılında Nasreddin Hoca Derneği, Türk Patent ve Marka Kurumu'ndan Markaların Korunması Hakkında 556 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname'ye göre, "Dünyanın Ortası Akşehir" şeklindeki tescil belgesini almıştır.

24 Ağustos her yıl Akşehir Onur Günü olarak kutlanır. Türkiye'de Lady Diana'nın yediği söylentileriyle bilinen ve Akşehir-Eber Gölleri arasında oluşan mikroklima etkisiyle aromasını kazanan Napolyon kirazı  meşhurdur. Bu kiraz 2004 yılında Akşehir kirazı adıyla tescil ettirilmiştir.
İlçede bulunan Nasreddin Hoca'nın maya çaldığı Akşehir Gölü harita üzerinde yüz ölçümü olarak Türkiye'nin en büyük 5. gölüdür (353 km²). Akşehir Gölü, bilinçsiz sulama ve küresel ısınmanın etkisiyle her yıl yok olmaya bir adım daha yaklaşmaktadır. Toplam 350 km² sulak alan, 2004 yılında 95, 2005'te ise 35 km²ye 2009'da ise 5 km²ye daha gerileyerek 30 km²ye ulaşmıştır. Gün geçtikçe iyice düşen su seviyesi, gölde yaşayan canlı türlerini de olumsuz etkilemektedir. Uzmanlar tarafından 1970'li yıllarda 30 çeşit olduğu belirtilen balık türünün sayısı 3'e kadar düşmüştür. İlçede yerel televizyon bulunmamakta, 1953 yılında kurulan Pervasız gazetesi en eski yerel gazete olarak yayın hayatına devam etmektedir. Bunun yanı sıra İstasyon gazetesi 2002'den, Akşehir Postası gazetesi ise 2011 yılından beri yayımlanmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Altunkalem
Altuntaş
Anıt
Atakent
Bozlağan
Cankurtaran
Çakıllar
Çamlı
Çay
Çimendere
Çimenli
Değirmenköy
Doğrugöz
Engili
Eskikale
Gazi
Gedil
Gölçayır
Gözpınarı
Ilıcak
İstasyon
Karabulut
Karahüyük
Kızılca
Kileci
Kozağaç
Kuruçay
Kuşçu
Meydan
Nasreddin
Ortaca
Ortaköy
Reis
Saray
Savaş
Selçuk
Seyran
Sorkun
Söğütlü
Tekkeköy
Tipi
Tipiköy
Ulupınar
Üçhüyük
Yarenler
Yaşarlar
Yaylabelen
Yazla
Yeni
Yeniköy
Yeşilköy
Yıldırım

5-10 Temmuz tarihleri arasında her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen etkinliklere dünyadan, farklı alanlarda çalışmaları olan sanatçılar, yazarlar, bilim adamları ve basın mensupları katılmaktadır. 4 Temmuz günü temsili Nasreddin Hoca'nın türbeden şenliğe davet edilmesiyle şenlik başlar, ardından Akşehir Gölü'ne maya çalmaya gidilir. Şenlik 10 Temmuz gecesine kadar sürer.
Her yıl sevilen, mizahi karakteri bulunan bir sanatçı temsili Nasreddin Hoca olur. Şehrin ve Nasreddin Hoca'nın tanıtımı için yapılan bir uygulamadır.
Şimdiye kadar temsili Nasreddin Hoca olan sanatçılardan bazıları Lütfi Ökeşli, Osman Ongun, Zafer Özbakır, Levent Kırca, Abdullah Şahin, Erol Günaydın, Sevim Güvendik, Behzat Uygur, Şoray Uzun, Ahmet Yenilmez, Hüseyin Goncagül, Hasan Kaçan ve Kadir Çöpdemir'dir.

Akşehir Devlet Hastanesi
Akşehir'de 1953 yılından bu yana eski binasında hizmet veren Akşehir Devlet Hastanesi, yeni hizmet binasına 200 yataklı tescil edilerek taşınan Akşehir Devlet Hastanesi, kısa sürede büyüdü ve 276 yatağa ulaşarak Konya'nın en büyük ilçe hastanesi haline geldi. Bölgenin hastanesidir.

Özel Akşehir PARKHAYAT Hastanesi
Özel Akşehir PARKHAYAT Hastanesi, 11.500 m² kapalı alana ve 34'ü yoğun bakım yatağı olmak üzere toplam 103 yatak kapasitesine sahiptir. Hastanede 4 ameliyathane, ağız ve diş sağlığı merkezi, güzellik merkezi ve 120 kişilik konferans salonu bulunmaktadır. Bölgenin tek özel hastanesi olan Özel Akşehir PARKHAYAT hastanesinde  21 branşta 28 hekim ve toplam 300 personel ile sağlık hizmeti sunulmaktadır.

Özel FMC Konya Akşehir Diyaliz Merkezi
Özel FMC Konya Akşehir Diyaliz Merkezi 43 yataklı olarak Akşehir'de hizmet vermektedir.

Akşehir'de Selçuk Üniversitesine bağlı 2 fakülte 1 yüksek okul ve 1 meslek yüksek okulu vardır.

Selçuk Üniversitesi Akşehir İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Selçuk Üniversitesi Akşehir Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Selçuk Üniversitesi Akşehir Kadir Yallagöz Sağlık Yüksek Okulu
Selçuk Üniversitesi Akşehir Meslek Yüksek Okulu
Ayrıca Akşehir'de üniversite açılması gündeme gelmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Hortu ile Akşehir ve çevresinde yaşayan efsanevi kişi olan Nasreddin Hoca adında bir üniversite 2010'lu yıllarda yapılacağı söylenmiştir fakat herhangi bir gelişme yaşanmamıştır.

Akşehir'de futbol, basketbol, voleybol, halter, boks, masa tenisi, binicilik, atıcılık, hentbol vb. spor faaliyetleriyle ilgilenen spor kulüpleri vardır. Akşehirspor, 1922 Akşehirspor, AK-Nasreddin SK. Akşehir Selçukluspor, Akşehir Belediyespor, Akşehir Gençlik Spor, Akşehir Endüstri Spor; spor kulüpleri amatör küme olarak mücadele etmektedir. Bu spor faaliyetlerine ilaveten Akşehir'de 2013 yılından beri "Akşehir XC Open" adıyla yamaç paraşütü mesafe dalı yarışması düzenlenmektedir.

Akşehir Belediyesi29 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akşehir Kaymakamlığı2 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Akşehir Televizyonu

Alaş Orda (Kazakça: Алаш Орда), 1910'lu ila 1920'li yıllar arasında Kazakların ve Kırgızların ilan ettikleri bir devletin ve buna yol açan harekâtın adı. Resmen 1928 yılına kadar var olmuştur.
Alaş Orda 1905 yılında Alaş Harekatı ile ortaya çıkmış ve 1912 yılında kurulan siyasi Alaş Partisi ile güçlenmiştir. Bu parti siyasi faaliyetlerini 1928 yılında bırakmış olsa da fiilen 1937 yılına kadar var olmuştur. Alaş Orda en sonunda Türkistan Komünist Partisinin milliyetçi siyasetçilerinden oluşan bir grup olarak kalmış ve sonra ortadan kaybolmuştur.
1980'li yılların sonunda, etki alanı Kazakistan ve Kırgızistan olan ve aynı adı kullanan yeni bir milliyetçi parti kurulmuştur.

Kazakistan'ın resmî açıklamasına göre Alaş adı Kazakların efsanevi atası Alaş Han'dan alınmıştır. Alaş Han, Orda Han'ın diğer bir ismidir. Alaş kelimesi Kazak Türkleri arasında Uran (Parola) olarak kullanılır. Kazaklar "Alaş Alaş" diye uran salarlar.

1905 yılında Mustafa Çokay tarafından organize edilip Hepimiz Alaş'ın oğullarıyız! başlığı altında Taşkentte yapılan Türkistan Müslümanları Kongresi nde, soylu ailelerden gelen Kazak ve Kırgız önderler Alaş adı altında birleşmiştir. Bu harekâta Kazak ve Kırgız entelektüelleri de katılmıştır.
Bu yeni ortaya çıkan gücün başlı hedefleri şunlardı:

Orta Asya'da İslam'ı çağdaşlaştırmak
Kazakların ve Kırgızların geleneksel göçebe kültürlerini tekrar özgürce yaşayabilmelerini elde etmek (yani Rus Çarlarının çok daha öncelerde başlattıkları göçebe halkları yerleşmeye zorluyan kanunları kaldırmak)
Türkistan bölgesine yerleşen Rusları buradan uzaklaştırmak
Alaş Hareketi yine Mustafa Çokay tarafından kurulmuş olan Türkistan Müslümanları Komitesi ile sıkı bir iş birliği içindeydi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğun'da kurulmuş olan Jön Türkler harekâtı ve İtil-Kama bölgesinde Mir Seyyit Sultan Galiyev tarafından kurulmuş olan Türk-Tatar Komitesi ile iş birliği yapmaktaydılar.
1912 yılında Alaş Hareketinden Alaş Partisi doğmuştu. Bu partiye Mustafa Çokay'ın yanında Abdulgaffar İmanov ve Amangeldi İmanov adlı Kırgız kardeşler ve bir Kazak töresi olan (Kazaklarda bir hükümdar unvanı) Alihan Bökeyhanulı da katılmıştı. Bökeyhanulı partinin en sözü geçen kişiliğiydi ve partinin temel unsurları da Bökeyhanulı tarafından belirlenmişti. Çünkü Bökeyhanulu, Rus parlamentosunun üyesiydi ve parlamentonun içinde ortaya çıkan Çançılar adlı fraksiyona mensuptu. Çançılar siyasi açıdan Rusların sosyal-devrimci grubuna yakındı.
Alaş partisi bu dönemde gayet Türkçüydü ve Rus İmparatorluğunun içinde yaşayan Türk halklarını birleşerek Büyük Turan'ı kurmaya çağırmaktaydı. Bir Töre olarak Bökeyhanulı kendini doğrudan Cengiz Han'ın mirasçısı olarak görmekteydi. İmanov kardeşleri ise Qoja olarak kendilerini İslam Peygamberi Muhammed'in mirasçıları olarak görmekteydiler.
Alaş Partisinin asıl önem kazanması ama Rus İmparatorluğu'nun 1917 yılında çökmesi ile başlamıştı. Artık yeni kurulan bir Rusya'nın içinde özerk bir Kazak-Kırgız millî devleti için çaba gösterilmekteydiler. Bu devletin Rusya'nın o dönemde Kırgız olarak tanımlanan tüm topluluklarını içine alması ve Alaş Orda adını taşıması isteniyordu. Mustafa Çokay bu devletin ilk lideri olarak seçilmişti.
Aynı zamanda Alaş Orda Türkistan'da gerçekleşen ayaklanmalara da destek oluyordu. 1917 yılının ilkbaharında Bişkek'te liderleri İmanov kardeşler olan Alaş-Başan Hareketi (Alaş Baş Hareketi) kuruldu. Hareketi bu Kırgız kanadının merkezi Bişkek değil Hokant oldu.
1917 yılı henüz geçmeden Alaş Orda Orenburg'da, Rusya'nın içinde bir özerk Kazak ülkesinin kurulmasını savunan Kırgızların Müslüman Kongresini gerçekleştirdi. Ayrıca özerkliğe kavuşmak için Rusya'nın bütün Türk halkları ile iş birliği yapılması gerektiği vurgulanmaktaydı. Ancak Alaş Orda bu döneminde henüz, tüm Türk halklarının birleştiği bir gücün içinde Kırgızların önder rolünde olması gerektiği fikrindeydi.
Alaş Orda, Bolşeviklerin başa geçmesine karşı çıkması ve Rusya'nın demokratik biçimde yönetilmesi gerektiğini savunması ile yeni Sovyet rejimi ile arası açılmıştı.
Rusya'nın iç savaşları sırasında Alaş Orda, Kazakların yaşadığı bölgeleri Bolşeviklere karşı savunmak için kendince ayrı bir ordu kurmuştu. Ancak büyük birleşik bir bölgeyi tutmayı başaramadılar ve bölge ikiye bölündü. Bu bölümlerin arasında iletişim sorunları olduğundan dolayı iki ayrı yönetim oluştu. Batı bölümün lideri Bukeyhanov, doğu bölümün liderleri Imanov kardeşleri oldu.
Mustafa Çokayev bu durumu düzeltmek için Imanov kardeşlerin rızası ile, Kazakistan ve Kırgızistan'ı içine alan yeni bir devlet ilan etti. Ancak bu devletin aslında hiçbir anlamı yoktu, çünkü komünist Rus rejimi sadece Bukeyhanov'u Alaş Orda lideri olarak tanımaktaydı.
Bolşeviklere karşı güç kazanmak için Alaş Orda Kozaklar'la iş birliği yapmaya başladı. Ancak 1919 yılında Alaş Orda'nın orduları Kızıl Ordu tarafından mağlup edildi ve liderlerinin çoğu öldürüldü.

Alaş Orda'nın 1919 yılında Kızıl Ordu tarafından mağlup edilmesi ile pek bir anlamı kalmamıştı.
Alaş Orda'nın az sayıda kalmış Türkçü kanadını oluşturan üyeleri Türkistan'ın güneyine gidip Basmacı Ayaklanması'na katılmışlardı. Partinin reformcu kanadı Türkistan Komünist Partisi'ne katıldı. Alaş Orda Partisi dış görünümü ile hala Kazak partisi olarak varlığını sürdürmekteydi, ancak artık KPdSU tarafından kontrol edilmekteydi. Harekâtın Kırgız kanadı ise 1919 yılında çoktan tamamen dağılmıştı.
Bökeyhanulı, Moskova'ya taşındı ve Rus parlamentosu tarafından çok kez tercüman olarak görevlendirildi. Siyaset ile artık hiçbir alakası kalmamıştı. Bökeyhanulı Rusya'da birçok Türk dillerinde yazılan gazeteler için yazarlık yaptı ve birkaç kitaplar yazdı. 1921 yılında Bökeyhanulı bazı diğer kişilerle birlikte Jas Alaş gazetesini ve kendi başına Qazaq Tili (Kazak dili) adlı bir gazeteyi yarattı.
Bökeyhanulı 1937 yılında Moskova'da hala açıklığa kavuşmamış olan sebeblerden dolayı öldü. Stalin'in emiri ile KGB tarafından öldürülmüş olduğu tahmin edilmekte.
Alihan Bukeyhanulı'nın ölümünden sonra Alaş Orda da artık serbest parti olarak faaliyetlerine son verdi ve son üyeleri Kazakistan Komünist Partisi'ne entegre edildi.

1988 yılında Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra birçok Kazak ve Kırgız Azat ve Aşar harekâtlarına katılarak Alaş Millî Bağımsızlık Partisi adında yeni bir milliyetçi Müslüman parti oluşturdular. Bu partinin kuruluşu aynı zamanda Kazakistan ve Kırgızistan'da kurulan milliyetçi Rus partilere bir yanıt idi.
Alaş Partisinin hedefleri Alaş Orda Hanlığı'nın tekrar kurulması ve Orta Asya'da İslam'ın modernleştirilmesiydi. Ayrıca tüm Türk halklarının topraklarını içine alan bir Birleşik Türkistan Devletleri'nin kurulması gerektiğini savunmaktaydılar. Aşırı İslamcı ve sağcı olan Türkistan Partisi (Türkistani Partisi) ile iş birliği yapmaktaydılar. Bu parti bütün Türklerin İslam'a dönüşünü ve tüm gayrimüslimlerin Türk topraklarından çekilmesini amaçlamaktaydı.
1994 yılında Alaş Partisi, yeni Kazak idaresi tarafından faşist olarak tanımlandı ve yasaklandı. Partinin ulusçu üyeleri tekrar Azat Hareketi'ne katıldılar. Milliyetçi olan Kazak-Kırgız üyeleri ise Aşar (veya Asar = Türkiye Türkçesi: İmece) adında yeni bir milliyetçi parti kurdular. Bugün Asar Partisi Kazakistan'da parlamentoda yer almaktayken Kırgızistan'daki kolu siyasi hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

Milli marşta Türklük vurgusu ön plandadır. Türk sözünü tarif ederken yiğit, bahadır, güçlü gibi sözler eklenerek gururla ifade edilmektedir.

:“Аrğı аtаm - er Türik, (Ulu atam - bahadır Türktür), diye başlar. Burada Türk ırkından gelindiği en başta söylenmiştir.

Zentrum für Türkeistudien (Hrsg.): Aktuelle Situation in den Turkrepubliken (Working Paper 14, 1994)
Roland Götz/Uwe Halbach: Politisches Lexikon GUS, 1992
Erhard Stölting: Eine Weltmacht zerbricht - Nationalitäten und Religionen in der UdSSR, 1990

Kelile Umarov'un. "Maғzhan" - "Magzhan" Kazahtelefilm. 1990 yılında.Büyük bir Kazak şair Magzhanov Zhumabayev ilgili bir belgesel
Kelile Umarov'un. "Naubet" - "Büyük Jüt" Kazahtelefilm. 1992 yılında. Kazakistan'da kıtlık (1931-1932) hakkında bir belgesel
Kelile Umarov'un. "Mirzhakyptyn oraluy" - Kazahtelefilm ", Mir Yakup Dönüşü". 1993 yılında.Belgesel (bulundu
Kelile Umarov'un. "Alaş turaly Söz" - Kazahtelefilm "Alaş ve Kelimeler". 1994 yılında. belgesel
Kelile Umarov'un. "Alashorda" Kazakhfilm., 2009.İlk Kazak Ulusal Otoritesi 1917-1920 hakkında bir belgesel.

Jas Alaş Gazetesi 10 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazakistan ve Kırgızistanda Alaş Orda
Beyaz Arif Akbaş 18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alaşehir Kongresi, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, 16 Ağustos 1919-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında Hüseyin Hacim Çarıklı'nın önerisi ile Alaşehir'de toplanan mahalli kongredir. Kurtuluş mücadelesinin ilk defa organize edilmeye çalışıldığı kongrelerdendir. Batı Anadolu'da devam eden direnişin son durumunu gözden geçirmek ve teşkilatlanmayı tamamlayabilmek amacıyla toplanmıştır. Amacı ve kararları yönüyle bölgesel bir kongredir.
Balıkesir Kongresi gibi bağımsız tutumunu sürdürmüştür. Kendi bölgesinde örgütlenip, Yunan işgaline karşı halkı karşı koymaya çağırmıştır. Saltanata bağlılık bildirilmiştir.

Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri'nde ulusal kararlar yerine sadece bölgesel kararlar çıkması ulusal kurtuluşu hedefleyen Mustafa Kemal gibi bir liderin yokluğundandır.
Yunan Ordusu'na karşı daha etkili mücadele kararı alınmıştır.

Alaşehir Kongresine Katılan Delegeler

Alevî Hanedanı veya Filalîler (Arapça: سلالة العلويين الفيلاليين, Sülalet'ül-Aleviyyin el-Filaliyyin), Fas kraliyet ailesi. Hanedan, soyunun Hasan bin Ali aracılığıyla İslam peygamberi Muhammed'e dayandığını ve bundan dolayı şerif olduklarını iddia eder. Ataları, 12. veya 13. yüzyılda Hicaz kıyısındaki Yenbu'dan, bugünkü Fas'ın Tafilalt bölgesine göç etmişlerdir.
Ali'nin soyundan geldiklerini iddia ettikleri için Alevî olarak adlandırılan hanedan 1630'lardan itibaren Fas'ta siyaset alanında etkili olmaya başladılar. I. Muhammed eş-Şerif 1631'de Tafilalt'ta hakimiyeti ele geçirdi. Bu tarihten itibaren topraklarını genişleterek Fas'ta hakimiyeti sağladılar ve hâlen Fas'ı yönetmeye devam etmektedirler.
Günümüzde Fas hükûmeti resmi olarak anayasal bir monarşidir, ancak kral, son yıllardaki bazı siyasi reformlara rağmen devlet ve kamu işleri üzerinde güçlü otoriter bir güce sahiptir.

I. Muhammed eş-Şerif (1631)
II. Muhammed (1635)
Reşid (1664)
İsmail (1672)
Ahmed (1727)
Abdullah (1729-1745)
III. Muhammed (1757)
Yezid (1790)
Hişam (1792)
Süleyman (1793)
Abdurrahman (1822)
IV. Muhammed (1859)
I. Hasan (1873)
Abdülaziz (1894)
Abdülhafız (1907)
Yusuf (1912)
V. Muhammed, birinci hükümdarlığı (1927)
Muhammed b. Arefe (1953)
V. Muhammed, ikinci hükümdarlığı (1955)
II. Hasan (1961)
VI. Muhammed (1999-günümüz)

Ali Kuşçu veya asıl adıyla Ali bin Muhammed (1403, Semerkand - 16 Aralık 1474, İstanbul), Timur İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış olan astronom, matematikçi, fizikçi, filozof ve dil bilimcidir.

Astronom, matematikçi ve kelâm âlimi olan Ali Kuşçu, 1403'te Semerkand'da, Timur İmparatorluğu topraklarında doğdu. Babası Muhammed, Timur İmparatorluğu hükümdarı ve astronomu olan ve aynı zamanda Timur'un torunu olan Uluğ Bey'in kuşçusu olduğu için, ailesi "Kuşçu" lakabıyla meşhur olmuştur. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye pek ilgi duyan Ali Kuşçu, bu alanlarda Bursalı Kadızâde Rûmî, Gıyaseddin Cemşid ve Muînuddîn Kâşî gibi isimlerden ders aldı. Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman'a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrid adlı eserini yazdı. Ali Kuşçu, Semerkand ve Kirman'da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey'e yardımcı ve rasathanesine müdür oldu.
Uluğ Bey tarafından Çin'e yollandığı ve dönüşte de Dünya'nın yüzölçümünü ve ekliptiği 24 derece olarak hesapladığı bilinir.

1449'da hacca gitmek istedi. Tebriz'de Akkoyunlu Devleti hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Osmanlı Devleti ile barış görüşmelerinde yardımını istedi. Bunun üzerine Ali Kuşçu, bir süre Uzun Hasan'ın sözcülüğünü yaptı. Ardından, Osmanlı padişahı II. Mehmed'in davetiyle İstanbul'a gitti.
Osmanlı - Akkoyunlu sınırında Fatih Sultan Mehmed'in emriyle büyük bir törenle karşılanan Ali Kuşçu, Fatih tarafından Ayasofya Medresesi'nde ve Sahn-ı Seman Medresesi'nde müderris olarak göreve başladı.

Burada bir yandan talebe yetiştirip bir yandan Gök Cisimleri'ni araştırarak bilim eserleri yazdı. Güneş saatleri icat edip İstanbul'un enlem ve boylamını bugünkü değerle bire bir hesapladı.

Ali Kuşçu, 16 Aralık 1474 tarihinde, 71 yaşındayken İstanbul'da öldü. 15. yüzyıla özgü olan mezarı, İstanbul'un Eyüp Sultan Türbesi etrafındaki hazirededir. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in Maraş'ı fethetmesinden kısa bir süre sonra o bölgede Şiî mezhebinin tekrar artması sonucu Ali Kuşçu'nun torunlarından bir kısmı, ferman ile Maraş'a gönderilmiştir. Geriye kalan torunları ise daha sonra Düzce'ye kendi arzularıyla göç etmişlerdir. Maraş'ta bulunan ailenin bir kısmı da cumhuriyetin ilanından sonra Bursa'ya yerleşmişlerdir. Bursa'daki Fuat Kuşçuoğlu Caddesi de ismini Ali Kuşçu'nun torunlarından Fuat Bey'in isminden almıştır. Soyu Kahramanmaraş, Düzce ve Bursa'da Kuşçuoğlu soy isimleriyle devam etmektedir.

Astronomi
Sharḥ e Zîj e Ulugh Beg
Risāla fī Halle Eshkale Moadeleye Ghamar lil-Masir
Risāla fī aṣl al-Hâric yumkin fī al-sufliyyeyn
Sharḥ ʿalā al-tuḥfat al-shāhiyya fī al-hayāt
Risāla dar elm-i ḥeyāt
Al-Fatḥīya fī ʿilm al-hayʾa
Risāla fi Hall-e Eshkal-i Ghammar
Matematik
Risāla al-muḥhammadiyya fi-ḥisāb
Risāla dār ʿilm al-ḥisāb: Suleymaniye
Kelâm ve Fıkıh
Sharh e Jadid ale't-Tejrîd
Hashiye ale't-Telvîh
Unkud-üz-Zevahir fi Nazm-al-Javaher
Mekanik
Tazkare fi Âlâti'r-Ruhâniyye
Dil ve Belagat
Sharh Risâleti'l-Vadiyye
El-Ifsâh
El-Unkûdu'z-Zevâhir fî Nazmi'l-Javâher
Sharh e'Sh-Shâfiye
Resale fî Beyâni Vadi'l-Mufredât
Fâ'ide li-Tahkîki Lâmi't-Ta'rîf
Resale mâ Ene Kultu
Resale fî'l-Hamd
Resale fî Ilmi'l-Me'ânî
Resale fî Bahsi'l-Mufred
Resale fî'l-Fenni's-Sânî min Ilmihal-Beyân
Tafsir e-Bakara ve Âli Imrân
Risâle fî'l-İstişâre
Mahbub-al-Hamail fi kashf-al-mesail
Tajrid-al-Kalam

Özel

Genel
Yavuz Unat, Ali Kuşçu, Kaynak Yayınları, 2000

Ali Vâsıb Efendi (Osmanlıca: على واصب افندی, 13 Ekim 1903; Beşiktaş, İstanbul - 9 Aralık 1983; İskenderiye), 23. nesil Osmanlı şehzadesi ve hanedan reisi. Padişah V. Murad'ın torunu Şehzade Ahmed Nihad Efendi'nin oğludur. Annesi Safiru Hanımefendi'dir.

Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) ve Harp Okulu’nda (Mekteb-i Askeri) okudu. Saltanatın lağvı ve hanedan üyelerinin 1924'te sürgüne gönderilmesi üzerine ailesiyle birlikte yurt dışına çıktı. 10 yıl kadar Fransa’da yaşadı. 1931’de Sultan V. Mehmed Reşat'ın torunu Emine Mukbile Osmanoğlu'yla evlendi. Aile 1937’te İskenderiye’ye taşındı. 1940'ta tek çocukları Şehzade Osman Selahaddin Osmanoğlu dünyaya geldi. 1977 yılında Şehzade Mehmed Abdülaziz Osmanoğlu Efendi'nin ölümüyle Hanedan reisi oldu.

1983 yılında İskenderiye'de öldü. İskenderiye'ye defnedilen cenazesi 16 Mayıs 2007'de oğlu Şehzade Osman Selahaddin Osmanoğlu'nun girişimiyle Türkiye'ye nakledilerek Sultan Reşad Türbesi'ne defnedildi.

Hatıraları, "Bir Şehzadenin Hatıratı Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim" ismiyle oğlu tarafından kitaplaştırılarak yayımlandı.

1918 Bahar Taarruzu veya Kaiserschlacht (Kayzer'in savaşı) ya da Ludendorff Taarruzu, I. Dünya Savaşı Batı Cephesinde olan bir savaştır. Ağustos 1918'de Yüz Gün Taarruzu çıktı. Kasım 1918'de Alman İmparatorluğu tamamen çökertildi.

Alman Yüksek Komuta Kademesi pek çok tarihçi tarafından başarısızlıkları ve etkili bir saldırı planı geliştiremedikleri için eleştirilmiştir. Zira General Ludendorff bundan sonra yıpratma savaşı ile savaşı kazanamayacaklarını anlamıştı. Barış anlaşmasının önündeki yegâne engel Alman Hükûmeti'nin batı ve doğu cephesinde elde ettikleri kazanımlardan vazgeçerek anlaşmaya varmak istememeleridir.
Buna rağmen Ludendorff Amerikan birliklerinin savaşta etkili olacaklarından emin değildi. Bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı 11 Aralık 1917'de taarruz düzenlemeye kararı aldı. Michael Operasyonu adını alan taarruz, Fransız ve İngiliz orduları arasındaki zayıf kalmıştı hatta düzenlenecek ve kuzeye doğru saldırılacaktı. Bu bölgenin taarruz edilecek nokta olarak seçilmesinin nedeni, en zayıf savunma hattı olmasının yanı sıra, eriyen karın ve nisan yağmurların daha hızlı kuruyarak saldırıya elverişli bir bölge oluşturmasıdır.
Taarruzun amacı Manş Denizi'ne ulaşmak değil, güneyden saldırarak İngiliz ordusunun kanatlarını Manş Denizi'ne ve liman doğru sürmek, eğer direnirlerse yok etmekti. Georgette Harekâtı gibi planlanmış diğer taarruzlar geri kalan birlikleri Belçika limanlarında kuşatıp yok etmeyi amaçlıyordu.

21 Mart 1918'de Almanlar, İngiliz Beşinci Ordu ve İngiliz üçüncü orduya karşı büyük bir saldırı başlattılar.

Alman Sömürge İmparatorluğu (Almanca: Deutsches Kolonialreich), Alman İmparatorluğu'nun yurt dışındaki kolonilerini, bağımlılıklarını ve topraklarını kapsamaktaydı. Alman devletleri tarafından kısa ömürlü sömürgeleştirme girişimleri önceki yüzyıllarda meydana gelmişti, ancak önemli sömürge çabaları ancak 1884'te Afrika Talanı ile başladı. Afrika'nın sömürgeleştirilmemiş kalan bölgelerinin çoğunu üzerinde hak iddia eden Almanya, Britanya ve Fransız imparatorluklarından sonra o dönemin üçüncü en büyük sömürge imparatorluğunu kurdu. Alman Sömürge İmparatorluğu; bugünkü Burundi, Ruanda, Tanzanya, Namibya, Kamerun, Gabon, Kongo, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijerya, Togo, Gana, Yeni Gine ve diğer birçok Batı Pasifik/Mikronezya adası dahil birkaç Afrika-Pasifik ülkelerinin bir bölümünü kapsıyordu.
Almanya, 1914'te tüm kolonilerinin İtilaf Devletleri tarafından savaşın ilk haftalarında işgal edildiği Birinci Dünya Savaşı başladığında sömürge imparatorluğunun kontrolünü kaybetti. Ancak, birkaç sömürge askeri birimi uzak bölgelerde bir süre daha direnmeye devam etti:
Alman Güneybatı Afrikası 1915'te, Kamerun 1916'da ve Alman Doğu Afrikası 1918'de teslim oldu.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan Versay Antlaşması ile Almanya tüm kolonilerini kaybetmiştir. Alman sömürge imparatorluğu 1919'da varlığını sona erdirdi.  Kaybedilen sömürgeleri geri kazanma planları, İkinci Dünya Savaşı boyunca devam etti ve çoğu zaman bunun Üçüncü Reich'ın bir hedefi olduğundan şüphelendi.

Deutsche-Schutzgebiete.de 21 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
Ulusal marş

Almanya tarihi, Cermenlerin ilk olarak Roma İmparatorluğu döneminde devlet kurmalarıyla başlar. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu dönemiyle 1806 yılına kadar devam eder. Bu dönemde ulaştığı en geniş sınırlar günümüzdeki Almanya, Avusturya, Slovenya, İsviçre, Çekya, Polonya'nın batısı, Hollanda, doğu Fransa ve kuzey İtalya'yı kapsamaktaydı.
Bu dönemden sonra sırasıyla Alman Konfederasyonu (1815-1866), Alman İmparatorluğu (1871-1918), Weimar Cumhuriyeti (1919-1933) ve Nazi Almanyası (1933-1945) kuruldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak iki parçaya ayrıldı. 1990 yılında bu iki parça birleşerek günümüzdeki Almanya Federal Cumhuriyeti'ni oluşturdu.

11 milyon yıl önce Almanya'da bulunan insan öncesi ataların, iki ayak üzerinde yürüyen en eski atalar arasında olduğu öne sürülmektedir. 1907'de Homo heidelbergensis çene kemiğinin keşfi, en az 600.000 yıl önce Almanya'daki arkaik insan varlığını doğrular.  Dünyanın herhangi bir yerinde bulunan en eski av silahları seti, Aşağı Saksonya'daki Schöningen'deki bir kömür madeninden çıkarıldı. 1994 ile 1998 arasında, 182 ve 225 metre (597,11 ve 738,19 ft) arasında 380.000 yıllık sekiz tahta cirit m (5.97 ve 7.38) ft) uzunluğunda sonunda ortaya çıkarılmıştır.
1856'da, Kuzey Ren-Vestfalya'daki Düsseldorf yakınlarındaki Neander vadisindeki bir kireçtaşı mağarasından soyu tükenmiş bir insan türünün fosilleşmiş kemikleri kurtarıldı. Şu anda yaklaşık 40.000 yaşında olduğu bilinen fosillerin arkaik doğası, 1858'de Hermann Schaaffhausen tarafından yapılan ilk paleoantropolojik tür tanımlamasında tanındı ve özellikleri yayınlandı. Tür, 1864'te Homo neanderthalensis - Neandertal adamı olarak adlandırıldı.
Swabian Jura'daki çeşitli mağaralarda ortaya çıkarılan ve belgelenen paleolitik erken modern insan işgalinin kalıntıları arasında, tartışmasız en eski sanat eserleri arasında yer alan çeşitli mamut fildişi heykelleri ve şimdiye kadar bulunan en eski müzik aletleri olduğu doğrulanan kuş kemiği ve mamut fildişinden yapılmış birkaç flüt bulunmaktadır. 40.000 yıllık Löwenmensch heykelciği, tartışmasız en eski figüratif sanat eserini temsil ediyor ve 35.000 yıllık Hohle Fels Venüsü'nün şimdiye kadar keşfedilen en eski tartışmasız insan figüratif sanat nesnesi olduğu iddia ediliyor.
12.900 ila 11.700 yıl önce, kuzey-orta Almanya Ahrensburg kültürünün bir parçasıydı (Ahrensburg'un adı).

Avrupa'ya göç eden yerli avcı-toplayıcılardan farklı ilk çiftçi grupları, Neolitik dönemin başlangıcında 10.000 ila 8.000 yıl önce batı Anadolu'daki bir nüfustan geldi.
Orta Almanya, Danimarka ve kuzey Almanya'nın Ertebølle kültürü (M.Ö. 5300 - M.Ö. 3950) ile kısmen çağdaş olan Doğrusal Çömlek kültürünün (M.Ö. 5500 - M.Ö. 4500) başlıca alanlarından biriydi. Daha sonra, kuzeydoğu Almanya, Polonya ve Danimarka'nın büyük bölümleriyle birlikte, Huni kültürünün bir parçasıydı (M.Ö. 4300'den M.Ö. 2800'e kadar).
Geç Neolitik dönemde Orta Avrupa'nın verimli ovalarına yayılmış olan Kablolu Eşya kültürünün yerleşimcileri (M.Ö. 2900 - M.Ö. 2350) Hint-Avrupa kökenlidir. Hint-Avrupalılar kitlesel göç yoluyla yaklaşık 4.500 yıl önce Avrupa'nın kalbine ulaşmışlardı.
Geç Tunç Çağı'na gelindiğinde, Urnfield kültürü (M.Ö. 1300'den M.Ö. 750'ye kadar) orta Avrupa'daki Çan Kabı, Unetice ve Tümülüs kültürlerinin yerini almıştı. Urnfield kültüründen gelişen Hallstatt kültürü, M.Ö. 12. yüzyıldan 8. yüzyıla ve erken Demir Çağı'nda (M.Ö. 8. yüzyıldan 6. yüzyıla) baskın Batı ve Orta Avrupa kültürüydü. Bu kültürel özellikleri benimseyen insanlar Keltler olarak kabul edilir. Keltlerin Urnfield kültürüyle nasıl ve ne şekilde ilişkili olduğu tartışmalıdır. Ancak orta Avrupa'da geç Tunç Çağı'nda Kelt kültür merkezleri gelişmiştir (M.Ö. 1200'den M.Ö. 700'e kadar). Bazıları, Tuna'daki Heuneburg gibi, Orta Avrupa'daki Demir Çağı'nın Akdeniz'e giden ticaret yollarını koruyan önemli kültür merkezleri haline geldi. M.Ö. 5. yüzyılda Yunan tarihçi Herodot, tarihçilerin Heuneburg'a atfettiği Tuna - Pirene'de bir Kelt kentinden bahsetti. M.Ö. 700 yıllarından başlayarak, güney İskandinavya ve kuzey Almanya'dan gelen Germen halkları güneye doğru genişledi ve yavaş yavaş Orta Avrupa'daki Kelt halklarının yerini aldı.

Cermen kabilelerin MÖ 1800-MÖ 500 yılları arasında ya da MÖ 4/5 yüzyıl, 1. yüzyılda ortaya çıktığı sanılmaktadır. Cermen kabileleri 1. yüzyılda Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya'dan güneye, batıya ve doğuya yayılarak en fazla Galyalılar olmak üzere Baltık, İran ve Slav kabileleri ile ilişki haline girdiler. Arkeolojik araştırmalarda Cermen kabilelerinin Roma İmparatorluğu'nun dışında olduğu kanıtlanmıştır.
Romalı General Publius Quinctilius Varus Cermanya'ya saldırılara başladı. Cermen kabileleri bu sırada Romalıların savaş taktiklerini öğrendiler. Bu esnada kimliklerini muhafaza etmeyi başardılar. MS 9 yılında Cheruscan (Cermen) lideri Arminius, Varus'u yendi. Böylece Almanya, Tuna ve Ren nehirleri arasında Roma İmparatorluğu sınırlarına kadar genişledi. MS 100'lerde Cermen kabileleri Tuna, Ren Nehirleri arasına yerleşip adapte oldular. 3. yüzyılda görünen en geniş cermen kabileleri şunlardır: Alamanlar, Franklar, Chattiler, Saksonlar, Frizyeliler, Sicambriler ve Thuringiililer.

962 yılında bir Cermen sülalesi olan Ottolar (919-1024), Saksonya, Bavyera, Suabiya, Türingiya, Loren ve Franconia düklerini bir çatı altında topladı ve Alman Krallığı'nı ilan ettiler. Bu krallığın adı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu idi.
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Salian sülalesinin (1024-1125) yönetimindeyken devlet İtalya ve Burgonya'yı topraklarına kattı fakat daha sonra buralardaki güçlerini kaybettiler.

Hohenstaufen Hanedanının yönetimi altında, Alman prensleri, güney ve doğudaki Slav topraklarındaki etkilerini artırdılar. Kuzey Alman şehirlerinin Kuzey Avrupa şehirleri arasında zenginliklerini artırdı.
İlan edilen fermanla imparatorluğun temel yapısını genişletti. Bu, hükümdar seçimini sistemleştirdi. Buna göre imparator, 7 prens tarafından seçilecekti. 15. yüzyılın başlarında imparatorlar yalnızca Avusturya'nın Habsburg Sülalesi'nden seçilmeye başlandı.
Papaz Martin Luther, Katolik Kilisesi'ne 95 adet soru yazdı. Bunlar Protestan Reformları'nın temelini oluşturdu. Lutheran Kilisesi'nin öğrenilmeye başlanmasıyla, birçok eyalet tarafından bu kilise yasaklandı. Bu, din savaşları olan 30 Yıl Savaşları'na neden oldu. Bu savaş Alman ülkesini harap etti. Bu savaş hali Vestfalya Antlaşması ile son buldu. 1740'ların ardından Prusya Krallığı ve Habsburg Sülalesi Almanya'da iki önemli güç oldu. 1806'da İmparatorluk Napolyon Savaşları sonunda yıkıldı.

Napolyon Savaşları'nın ardından Avrupa'da düzeni yeniden sağlamak adına Viyana Kongresi yapıldı ve 1814'te Alman Konfederasyonu kuruldu. Fakat özgürlük, liberal sistemin arttırılması ve zahmetli işlerin yapılması konusunda anlaşmazlıklar çıktı. Bu konferansta Almanya'nın yönetimi Avusturya yöneticilerine bırakılmıştı. Vergilendirme sistemi eyalet ekonomilerini geliştirmişti. Bu sırada birçok Alman, Fransız İhtilali ve milliyetçilik akımının etkisiyle daha fazla kanun hakkı istediler, özellikle de genç aydınlar. İlk zamanlar bu hareketi temsil eden siyah, kırmızı ve altın sarısı renkler daha sonra Almanya Bayrağı'na renk vermiştir.
Alman aydın ve halk, özellikle Fransa'da yerleşen inkılaplar çerçevesinde Avrupa'da meydana gelen yenilikleri kendi yurtlarında uygulamaya başladılar. Hükümdar yenilikçilerin liberal taleplerine karşı koyamadı. Kral IV. Wilhelm seçildi fakat birçok gücü elinden alındı. Bunun üzerine kral tacı reddetti ve yenilikçilere anayasayı önerdi, geçici düzenlemelerin başında oldu ve hareketi geriletti. Bu esnada Prusya Kralı I. Wilhelm ile yaşanan çekişme savaşa dönüştü. I. William'ın başbakan olarak atadığı Otto von Bismarck 1864 Danimarka Savaşı'nı başarıyla sürdürdü. Prusya'nın Avusturya karşısındaki galibiyeti ile Kuzey Almanya Konfederasyonu kuruldu ve Avusturya bu konfederasyonun dışında bırakıldı.

Bilinen modern Almanya 18 Ocak 1871'de Prusya'nın düzenlemeleriyle, Versay'da kuruldu. Yeni İmparatorluğu Hohenzollern Hanedanı yönetti, başkent Berlin yapıldı. Yeni İmparatorluk, Avusturya'yı toprakları dışında bıraktı. 1884'ten itibaren Almanya, Avrupa dışında sömürgeler kurmaya başladı.

Birleşik Almanya, İmparator I. William zamanında dış politikasını Almanya'nın güvenli bir pozisyonda durması, güçlü ülkelerle dostluk kurulması, Fransa ile dış politikada uzak durulmaması ve Fransa ile savaştan kaçınılması üzerine kurmuştu. II. William zamanında sömürge konusunda diğer Avrupa ülkeleriyle çekişmeye girildi. Bu Almanya'nın ittifaklarını yenileyememesine neden oldu. Bu esnada Fransa ise Birleşik Krallık ve Rusya ile ittifak kurdu. Almanya ise sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifak kurabildi.
Almanya, sömürgecilik politikası gereği, Afrika'nın diğer Avrupa ülkeleri tarafından paylaşımına katılmak istedi. Berlin Konferansı ile Avrupa'nın önemli güçleri Afrika'yı paylaştılar. Almanya'nın payına Alman Doğu Afrikası, Alman Kuzey-Batı Afrikası, Togo ve Kamerun düştü. Afrika'yı paylaşma mücadelesi I. Dünya Savaşı'nı tetikledi.
Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın 28 Haziran 1914'te suikaste uğraması ile I. Dünya Savaşı patlak verdi. Savaşta Almanya'nın içinde olduğu İttifak Devletleri savaşı kaybetti. Kasım 1918'de, Alman Devrimi patlak verdi; II. Wilhelm ve tüm prensler tahttaki tüm haklarında vazgeçtiler. Almanya'nın savaş hali Haziran 1919'da imzalanan Versailles Antlaşması ile sona erdi. Bu ittifak devletlerinin de mağlubiyeti anlamına geliyordu. Bu antlaşmanın Almanya'yı aşağıladığı düşünülüyordu. Bu, daha sonra Almanya'da nasyonal sosyalizmin yayılmasını hızlandırdı.

Alman Devrimi'nin başarısının ardından cumhuriyet ilan edildi. 11 Ağustos 1919'da Friedrich Ebert devlet başkanı olarak hükûmeti kurdu. Daha önce Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 1918 yılında Almanya Komünist Partisi'ni kurmuşlardı. Alman İşçi Partisi ise Ocak 1919'da kuruldu. Parti daha sonra adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ne dönüştürecekti.
Tarih yazımı için kull

Altın Orda, Altın Ordu Devleti, Uluğ Ulus veya Kıpçak Hanlığı(kıpçak kağanlığı)  (Başkurtça: Алтын Урҙа, Altın Orda, Tatarca: Алтын Урда Altın Urda, Kazakça: Алтын Орда) bir Türk hanlığıdır. Cengiz Han ölmeden önce topraklarını oğulları arasında paylaştırmış ve Seyhun Irmağı ile Balkaş Gölü'nün batısındaki yerleri büyük oğlu Cuci Han'a vermişti. Cuci Han'ın küçük oğlu Batu Han, batıya doğru giriştiği seferlerle bu toprakları genişletti. Cuci'nin toprakları sonradan Batu Han ile ağabeyi Orda Han arasında paylaşıldı. Balkaş ile Aral gölleri arasındaki ve Seyhun Irmağı'nın güneyindeki yerler Orda'ya verildi. Harezm ve yeni alınan topraklarsa Batu'nun yönetimine bırakıldı. Orda'nın yönetimindeki doğu bölgesine Ak Orda, Batu'un yönetimindeki batı bölgesine de Gök Orda adı verildi. Gök Orda sonradan Altın Orda olarak adlandırıldı.
1242'de Altın Orda Devleti'ni kuran Batu Han, ilk tahtını Bulgar şehrinde kurdu. İdil Nehri'nin aşağı havzasındaki Saray kentini inşa ettikten sonra burayı başkent edindi ve topraklarını genişletti. 1256'da Batu Han öldüğünde devletin sınırları Kıpçak Bozkırı'nı, İdil'in aşağı ve orta havzasını, Seyhun ve İdil ırmakları arasındaki Aral Gölü yöresini ve Kafkaslar'ın Azerbaycan'a kadar olan kesimini kapsıyordu. Altın Orda Devleti, Lehistan (Polonya) ve Litvanya'yı vergiye bağlamıştı.
Batu Han'ın yerine Berke Han geçti. Berke Han, İslam dinini benimsedi ve Moğolların bir başka kolu olan İlhanlılarla savaştı. Bulgaristan'da Bizans ordusunu yendi. 1260'ta, Orta Çağ'ın en büyük kentlerinden biri sayılan Saray Berke kentini kurdu.
Berke Han'ın ölümünden sonra Mengü Timur Han, Özbek Han ve Canibeg Han Altın Orda Devleti'nin gücünü korudular. Canibeg Han'ın ölümünden sonra taht kavgaları başladı. Toktamış Han 1380'de Timur'un desteğiyle tahta çıkarak bu çatışmalara son verdi. Daha sonra Timur'un Altın Orda topraklarına sefer düzenlemesi ve taht kavgalarının yeniden başlaması Altın Orda Devleti'ni güçsüz düşürdü. Bu kavgalarla parçalanan Altın Orda Devleti topraklarında Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibir Hanlığı kuruldu ve daha sonra Rusya Çarlığı olacak Moskova Knezliği bağımsız kaldı. Moskova Knezliği dışında kalan toprakları Kırım Hanlığı ele geçirdi ve 1502'de Altın Orda Devleti tarih sahnesinden silindi.
Altın Orda Devleti'nde yönetsel konular, soyluların oluşturduğu Kurultay'da görüşülür ve karara bağlanırdı. Topraklar ve otlaklar Moğol soylularının elindeydi. Halk bu toprakları işler, ürünlerin belirli bir bölümünü bağlı oldukları beye verirdi. Göçebe bir toplumdan (Türk-Moğol) gelen Altın Orda hükümdarları, göçebeleri yerleşik düzene geçirmeye çalıştılar. Aşağı İdil'de 20'den çok kent kurdular. Bu kentlerin en büyüğü olan Saray Berke'nin nüfusunun 100 binden daha fazla olduğu sanılır.

Günümüz Avrupa Rusya'sı, Karadeniz'in kuzeyi, Gürcistan, Ukrayna ve Kazakistan'ın Avrupa yakası.

Cengiz Han'ın 1227'de ölümünden sonra büyük hanlık makamına Ögeday seçildi. Onun hâkimiyeti, Moğol Hanlığı'nın teşkilâtlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kurallar konulmuş, Cengiz'in "yasa"sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235'te devlet işlerini alakadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda Batı Seferi, yani Doğu Avrupa'nın istilâsı kararlaştırıldı.
Bu muazzam ordunun başında Cengiz'in torunu, Batu (Çoçi Oğlu) bulunuyordu. Aslında Harezm, Kafkasya ve İrtiş'in batısı büyük oğlu Cuci'ye düşmüştü (1224). Fakat Cuci, Cengiz Han'dan az önce öldü ve ona ayrılan yerler oğlu Batu Han'a verildi. Ona verilen bölgede kurulan devletin adı "Altınordu", asıl kurucusu da Batu Han'dır. Hanların ordugahında han çadırının üzeri altın kaplama olduğu için, bu çadıra "Altınorda" deniliyordu. Zamanla bu kelime Türkçede "Altınordu" şeklinde yazılır.
Hem Altınordalılar, hem de "kral sarayı" ve "ordugâh" anlamlarında kullanılır. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci Ulusu" deniyordu. Ulus, "Birleşik İller" anlamında, yani yer adı olarak kullanıyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıtaların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sübedey görülmektedir. İlk darbe Bulgarlar üzerine oldu. Bu hareket 1224'te Bulgarlar'ın Don boyundan dönen Moğol kıtalarına hücumların öcünü almak için yapılmıştı.
Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan uzakta kalan halkın, bu istilâdan zarar görmediği muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığı anlaşılmaktadır. Bu suretle Moğol istilâsından sonra Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey: müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz.
1237 sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol ordusu Rus bölgesinin istilâsına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu birçok knezliklere bölünmüştü. Ryurik sülâlesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil birer beylik halinde hükûmet etmekteydiler; artık Kiev merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; batıda da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı.
İlmen gölü'nün kuzey sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetindeydi. Bu Rus knezlikleri arasında mücadeleler eksik olmadığından Rus yurdu, âdeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekteydi. Batu Han'ın orduları 1237'de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Sura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler; o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova'yı yaktılar. Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi. Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri kuşatmak ve zapt etmek hususunda da fevkalâde becerikli oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen Batu Han kuvvetleri 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehirleri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu İlmen gölünün güneyinde, Lovat Irmağı'na varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi uygun görülmüştü.

Altın Orda'da diğer Moğol devletlerindeki gibi tek ilah inancı vardı. Tanrı adına tabiat kuvvetlerine hükmediyorlardı, içtikleri suyun bir kısmını ateş için güneye, hava için doğuya, su için batıya ve ölüleri yad etmek için kuzeye serperlerdi. Altın Orda'da Tanrı resmine çok nadir rastlanır. Moğollarda hükümdarın tanrılaşma eğilimi yoktur. Batu da, Cengiz Han ve Ögedey gibi halkının Şamanist inancını paylaşıyordu. Hristiyanlık İdil boyunda önemli rol oynamıştır. Hristiyanlığın tesiri, Batu'nun oğlu Sartak'ın kısa süreli hakimiyeti döneminde (1256-1257) biraz önem kazanmıştır. Ondan sonra tahta geçen Berke ise Müslümandır, bunda Seyfettin el-Buhari'nin büyük rolü vardır. Berke Müslümanlığı kabul edince Müslümanlık Altın Orda'da hızla yayılmıştır. Hatta Mısır'da askerlik yapan Altın Ordalı askerler bile bu olaydan sonra Müslümanlığa girmişlerdir. Tatarlar arasında İslamiyet bu kadar hızla yayılmasına rağmen, eski inançlarına sadık kalan bir hayli Türk ve Moğol vardır. Tohtu (Tokta), kendisi Şamanist iken oğlu Müslümandı, bunun Altın Ordu'daki hoşgörüyü gösterdiği iddia edilir.

Alâeddin Paşa, ilk iki Osmanlı padişahı olan Osman Gazi ve Orhan Gazi döneminde, takriben 1320-1331 arasında vezirlik yapmış Osmanlı devlet adamı.
Osmanlı Devleti'nin ilk vezirinin Alâeddin Paşa olduğu üzerinde anlaşma vardır. Osmanlı kroniklerine göre Osmanlı Devletinin ilk veziri olan Alâeddin Paşa, Osmanlı Sultanı Osman Gazi'nin oğlu olan ve Paşa unvanını da kullanmış olan Alâeddin Bey'dir. Fakat bazı kaynaklarda  ilk vezirin ismi "Alaeddin Paşa bin Hacı Kemaleddin" ve "Hacıkemalettinoğlu Alaeddin Paşa" şeklinde verilir ve buna göre ilk vezir Osman Bey'in oğlu değil, Hacı Kemalettin adlı bir kişinin oğludur 
Alâeddin Paşa'nın vezirlik yaptığı devirde henüz Divan teşkilatı kurulmamıştı; tek vezir Alâeddin idi. Bu nedenle Alâeddin Paşa, unvanı "sadrazam" olmasa da Osmanlı tarihinin ilk sadrazamı olarak kabul edilir.
Aleaddin Paşa vezirliği sırasında sikke, elbise, asker ve kanun tanziminde büyük hizmetlerde bulunmuştur. Vezir Alâaddin Paşa'nın önerisiyle her sınıf asker için "ak börk", siviller için "kızıl börk" baş giysisi ve değişik tip elbiseler kabul edilmiştir. İlk düzenli "yaya" adlı ordu kurulmuştur.

Kuruluş Dönemi Osmanlı Sadrazamları listesi

Danışmend, İsmail Hâmi, (1961) Osmanlı Devlet Erkâni, İstanbul:Türkiye Yayınevi.
Sakaoğlu, Necdet, "Alaaddin Paşa", (1999) Yaşamlarıyla ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi C.1 s.188-189 İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. ISBN 975-0800710
Mehmed Süreyya (haz. Nuri Akbayar) (1996), Sicill-i Osmani, İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları ISBN 975-333-0383 C.1 say.57 [2]
Osmanzade Ahmed Taib (Hicri 1207), Hadikatü'l-vüzera, İstanbul C.5 s.6 (Osmanlıca)
Bosworth, C E. ve E Van Donzel, (ed). "Alaeddin Paşa." Encyclopedia of Islam Cilt I. Hollanda: EJ Brill, 1993. (İngilizce)

Amasya Antlaşması, (Farsça: پیمان آماسیه ("Peymān-e Amasiyeh")) Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî İran'ı arasında imzalanan ve 1532-1555 Osmanlı-Safevi Savaşı'nı sona erdiren önemli bir diplomatik anlaşmadır. 29 Mayıs 1555'te, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman ve Safevi Şahı I. Tahmasb'ın temsilcileri arasında Amasya'da imzalanmıştır. Bu antlaşma, iki devlet arasında yaklaşık 20 yıl sürecek bir barış dönemini başlatmıştır.

Safevilerin Doğu Anadolu'ya ve Osmanlı sınırlarına yaptıkları akınlar, Osmanlı İmparatorluğu'nu yeni seferler düzenlemek zorunda bırakmıştı. 1553'te başlayan Nahcıvan Seferi sırasında Osmanlı ordusu, Safevi direnişinin farklı bir stratejisi ile karşılaştı. Şah Tahmasb, Osmanlı kuvvetlerinin geçtiği bölgeleri tahrip edip yiyecek kaynaklarını yok ederek bir tür pasif direniş uygulamıştı. Osmanlı ordusu yiyecek sıkıntısı ve kış mevsiminin yaklaşması nedeniyle geri çekildi. Safevi elçisinin mütareke isteği ile başlayan diplomatik süreç, Amasya Antlaşması ile sonuçlandı.

Antlaşma, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki sınırı belirlemiş ve belirgin tampon bölgeler oluşturmuştur. Bu sınır, Gürcistan ve Ermenistan'ın iki devlet arasında paylaşılmasını sağladı. Batı Ermenistan ve Batı Gürcistan Osmanlı kontrolüne geçerken, Doğu Ermenistan ve Doğu Gürcistan Safevi hâkimiyetinde kaldı. Osmanlı İmparatorluğu, Basra Körfezi'ne erişim sağlayarak Irak'ın büyük kısmını, özellikle Bağdat'ı kontrol altına aldı. Safeviler ise Tebriz ve kuzeybatıdaki diğer topraklarını korudu.

Antlaşmanın önemli maddelerinden biri, Safevilerin İslam'ın ilk üç halifesine ve Hz. Aişe'ye yönelik hakaret içerikli ritüelleri (Teberrâî) sonlandırma yükümlülüğünü kabul etmesiydi. Bu, Osmanlılar için Sünni-Şii çatışmasının dini boyutunu hafifletmek açısından önemliydi. Aynı zamanda, antlaşma İranlı hacıların Osmanlı topraklarından geçerek Mekke ve Medine gibi kutsal şehirleri ziyaret etmelerine izin veriyordu.

Amasya Antlaşması, iki taraf arasında imzalanan ilk resmi antlaşma olması nedeniyle Osmanlı-Safevi ilişkilerinde önemli bir dönüm noktasıdır. Antlaşma, Şah Tahmasb'ın ölümüne ve II. İsmail'in tahta geçişine kadar yaklaşık yirmi beş yıl yürürlükte kalmıştır. Kafkasya'daki sınırların kesin olarak ayrılması ve Mezopotamya'nın Osmanlılar tarafından kontrolünün tam olarak kabul edilmesi, ancak 1639'da imzalanan Zuhab Antlaşması ile gerçekleşti.
Amasya Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu politikasındaki gücünü ve Safevilerle dengeli bir ilişkiler geliştirme çabasını göstermesi açısından önemli bir tarihi belge olarak kabul edilir.

Amasya Protokolü veya Amasya Görüşmeleri, İstanbul Hükümeti ile Heyet-i Temsiliye arasında 22 Ekim 1919'da yapılan protokoldür.
Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay ve Bekir Sami Beyler ile birlikte 18 Ekim 1919'da Amasya'ya gelerek Salih Paşa ile 20 Ekim'de Amasya Görüşmesine başladılar ve Sivas Kongresince kabul edilen esaslar üzerinde görüşmeler başladı.

Sivas Kongresince kabul edilmiş bulunan esaslar üzerinde görüşmeler 22 Ekim'e kadar sürdü ve taraflar şu esaslar üzerinde anlaştılar:

Türk illerinin düşmana şu veya bu suretle terk olunmaması, hiçbir himaye ve manda kabul edilmemesi, Türk vatanının bütünlüğünün ve bağımsızlığının korunması.
Müslüman olmayan topluluklara Türk memleketlerinin siyasi egemenlik ve sosyal dengesini bozacak biçimde ayrıcalıklar verilmemesi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin hukuki bir kurul olmak üzere İstanbul Hükûmeti tarafından tanınması.
İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında barışın kurulması için toplanacak konferansa Heyet-i Temsiliye tarafından da uygun görülen kimselerin gönderilmesi.
Osmanlı Meclis-i Mebûsan'nın İstanbul'da toplanmasının güvenlik bakımından uygun olmadığı.
Son madde, yani meclisin İstanbul dışında toplanacağı hükmü, anayasaya aykırı olacağı gerekçesiyle İstanbul Hükûmeti tarafından kabul edilmedi. Mustafa Kemal Paşa da ısrar etmedi. Amasya'da varılan anlaşma ile İstanbul Hükûmeti Heyet-i Temsiliye'yi resmen tanımış oluyordu.
Ancak Sadrazam Ali Rıza Paşa'nın kısa sürede istifa etmek zorunda kalışı İstanbul'da Heyet-i Temsiliye ile görüşme ve işbirliği yanlısı kanadı zayıflatmış ve İstanbul Hükûmeti yeniden Anadolu'daki harekete karşı bir tavır takınmıştır.

20 Teşrinievvel 35'ten 22 Teşrinievvel 35 tarihine kadar Amasya'da Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleriyle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi âzasından Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Rauf ve Bekir Sami Beyefendiler Hazeratı arasında cereyan eden müzakeratın zabıtnamesidir.
Osmanlı kavminin hükümdarlarına karşı asırlardan beri muhafaza eyledikleri rabıta-i kudsiye memleketi maruz kaldığı son felâketler muvacehesinde bir kat daha kesb-i kuvvet etmiş olup bütün âlem-i İslâm için bugün dahi kâvi ve mukaddes bir istinatgâh ve yegâne penah teşkil eylemekte olan Makam-ı Hilâfet-i İslâmiye ve Saltanat-ı Osmaniyyenin temin-i beka ve mahfuziyeti gayesi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin hedef-i aslîsi olduğu müdellelen şerh ve tafsil edildikten sonra umumî kongrenin 11 Eylül 1335 [1919] tarihli beyannamesi mevaddının tezekkürüne başlandı.

Beyannamenin birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye'nin tasavvur ve kabul edilen hududu, Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camaat-i Osmaniye'den ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari bir talep olmak üzere temini istihsali lüzumu müştereken kabul edildi. Maahaza Kürtlerin serbestî-i inkişaflarını temin etmek ve bu surette hukukî ırkıyye ve içtimaiyeye mazhariyet-i müsadat olmaları dahi tervic ve ecnebî tarafından Kürtlerin istiklâli maksad-ı zâhirisi altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malûm olması hususu tensib edildi. Halen ecnebî taht-ı işgalinde bulunan mıntıkadan Kilikya'yı Fransız ve İngilizlerin Arabistan ile Türkiye arasında bir “Etat tampon” vücuda getirmek maksadiyle ana vatandan ayırmak arzusunda bulundukları mevzu-ı bahis edildi. Anadolu'nun en koyu Türk muhiti ve en mahsuldar ve zengin bir mıntakası olan bu kıtanın hiçbir suretle ayrılmasına muvafakat edilmeyeceği, Aydın'a gelince bunun da daha kat’î bir ehemmiyetle eczâ-yı vatandan gayr-ı kabil-i infikâk olduğu esası umumiyetle kabul edildi. Trakya meselesine gelince burada da İngiliz ve Fransızların Bulgarlar ile Türkler arasında âtiyen bu iki devletin müştereken hareketlerine mâni olmak maksadiyle zâhiren bir hükûmet-i müstakille ve hakikatte bir müstemere tesis ve bu halde Şarkî Trakya'dan dahi Midye–Enez hattına kadar olan mıntakayı bizden ayırmak arzusunda olmaları ihtimali derpiş edildi.
Beyannamenin dördüncü maddesinde anasır-ı gayr-ı müslimeye hâkimiyet-i siyasîye ve muvazenet-i içtimaiyemizi ihlâl edecek mahiyette imtiyazat itasının kabul edilemeyeceğine dair olan fıkra, ehemmiyetli bir surette tezekkür olundu. Bu kaydın, istiklâlimizi fi'len temin için, istihsali mübrem bir taleb mahiyetinde telakkî edilmesi ve bundan yapılacak en ufak bir fedakârlığın istiklâlimizi esaslı bir surette rahnedar eyleyeceği dermiyan edildi. Anasır-ı gayr-ı müslimenin asırlardan beri haiz oldukları bazı imtiyazatın Devletin bugünkü hal-i acz ve ıztırarında ilgası müşkül olduğu da nazar-ı itibara alınmıştır. Mezkûr dördüncü maddede mevzu-ı bahis olan ve anasır-ı hristiyaniyeye fazla imtiyazat verilmesine ma'tuf olan gaye, lâzimü’l-istihsal bir hedef olarak kabul edilmiştir. Maahaza gerek bu bâbda ve gerek hakk-ı hayatımızın müdafaası emrindeki metalib-i sairemize ait hususatta Meclis-i Millînin rey ve kararı muta'dır.
Beyannamenin yedinci maddesine nazaran istiklâlimiz, tamamen mahfuz kalmak şartıyla fennî, sınaî ve iktisadî ihtiyacatımızın suret-i tesviyesi hususu münakaşa edildi. Memleketimize pek çok sermaye dökecek olan bir devletin umur-ı maliyemiz üzerinde bir hakk-ı murakabeye mâlik olması zarurî olacağından derece-i şümulü kestirilemeyen bu hakk-ı murakabenin istiklâlimizi ve menafi-i hakîkiye-i milliyemizi zarar-dide etmeyecek vechile mütehassıslarca esaslı bir surette düşünülerek tahdid ve tesbitinden sonra Meclis-i Millîce tensib edilecek suretin kabulü tezekkür olundu.
11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi mukarreratının mevadd-ı sairesi de Meclis-i Mebusanın kabulüne iktiran eylemek şartıyla esas itibarıyla muvafık görüldü.
Bundan sonra, Sivas Kongresinin 4 Eylül 1919 tarihli mukarreratının teşkilât kısmına ait on birinci maddesi muhteviyatı olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin vaziyeti ve bundan sonraki şekil ve saha-i faaliyeti hususu mevzu-ı bahis olundu.
Bu maddede, irade-i milliyeyi hâkim kılacak olan Meclis-i Millînin, hukuk-ı teşriiye ve murakabesine emniyet ve serbestî ile sahib olduktan ve bu emniyet Meclis-i Millîce teyid edildikten sonra, cemiyetin şekli kongre karariyle tâyin edileceği musarrahtır. Burada mevzu-ı bahis olan kongrenin, şimdiye kadar vuku bulan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi hariçte ayrı bir kongre halinde olması meşrut değildir.
Cemiyetin programını kabul eden mebusan, cemiyetin nizamnamesinde müsarrah olan murahhaslar add ve telâkki edilerek akdedecekleri içtima-ı mahsus, kongre makamına kaim olabilir.
Meclis-i Millînin İstanbul'da tamamen hal-i emniyette serbest olarak icray-ı vazife edebilmesi şarttır. Bunun şerait-i hazraya göre ne dereceye kadar temin edilebileceği teemmül edildi. İstanbul'un ecnebi taht-ı işgalinde bulunması hasebiyle mebusanın vazife-i teşriiyelerini hakkıyla ifaya pek müsait olmayacağı fikri hâsıl oldu. Yetmiş Seferinde Fransızların Lyon'da ve ahîren Almanların Weimar'da yaptıkları vechile sulhün akdine kadar muvakkaten Meclis-i Millînin Anadolu-yı şahanede hükûmet-i seniyyenin tensib edeceği emin başka bir mahalde içtimai muvafık görüldü.
Meclis-i Millînin içtimaından sonra, derece-i emniyet ve mahfuziyeti taayyün edeceğinden emniyet-i tamme görüldüğü takdirde, cemiyet Heyet-i Temsiliyesinin ilgasıyla teşkilât-ı hazrasının hedef-i mesaisinin tâyini, balâda tasrih olunduğu vechile, kongre makamına kaim olacak olan içtima-ı mahsusta kararlaştırılacaktır. Mebusanın intihabında serbestî-i tam bulunması lüzumu hükûmetçe emredilmiş olması hasebiyle intihabatın icrasında, Cemiyet Heyet-i Temsiliyesince, müdahale vaki olmamaktadır.
Mebusan meyanında İttihat ve Terakki'ye mensup ve o devrin  siyasetinde zi-medhal eşhas bulunduğu takdirde bunların, İtilaf Devletlerince iyi bir nazarla görülemeyeceği tabi olduğundan bu kabil eşhasın mebus intihap edilmesine meydan verilmemek için Heyet-i Temsiliyece irşad suretinde suret-i münasipede bazı telkinat yapılması muvafık olacağı da düşünüldü ve muvafık görüldü. Bu babda kabulü arz olunan tarz merbuttur.
İşbu zabıtname iki nüsha olarak Amasya'da tahrir ve Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleriyle Heyet-i Temsiliye Azay-ı muhteremesi arasında teati edildi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına M. Kemal    Hüseyin Rauf    Bekir Sami

Osmanlı yönetimi İstanbul'da toplanması şartıyla Meclis-i Mebûsan'ın açılmasını kabul etti.
Heyet-i Temsiliye'nin rızasını almadan barış görüşmesine gitmeme kararını reddetti.
İstanbul Hükümeti, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni ve Heyet-i Temsiliye'yi tanıdı.
Anadolu hareketi İstanbul hükûmetine karşı siyasal bir başarı kazandı.
İstanbul Hükûmeti, Atatürk'ün deyimiyle Anadolu'ya tabi olmak zorunda kaldı.
İstanbul Hükûmeti Heyet-i Temsiliye'yi tanımak istemedi.

Osmanlı İmparatorluğu–Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri 1780'te başlamıştır.

4 Mayıs 1802'de Başkan Thomas Jefferson İzmir'de görev yapması için William Stewart adında bir Pensilvanyalıyı görevlendirdi. Syed Tanvir Wasti wrote in "Ahmed Rüstem Bey ve Bir Devrin Sonu ("Ahmed Rüstem Bey and the End of an Era") makalesinde "Bâb-ı Âli bu mevkiye resmen onay vermemiş ve o da asla resmiyet kazanmamış gibi duruyor" diye yazmıştı.
1800'lerin başlarında ABD, Berberi Savaşları'nda Osmanlı himayesi altındaki Berberi devleterine karşı savaşmıştı.
1831'de ABD, Osmanlı'ya ilk resmen onaylanmış elçisi David Porter'ı göndermiştir. Osmanlı ve ABD'nin birbirlerine temsilcileri bir dönem "orta elçi" (İngilizce: Envoy Extraordinary and Minister Plenipotentiary) seviyesindeydi. Sinan Kuneralp, Osmanlı'nın başta ülkeler arası mesafe sebebiyle bir elçilik açmak için "herhangi bir mantıklı gerekçesi" olmadığını yazdı. Wasti de "Osmanlı tarafında Washington, DC'ye diplomatik elçiler göndermek için gerçekten acele edilmiyordu" diye yazmıştı.
ABD'yi ziyaret eden ilk Osmanlı hükûmet yetkilisi, 1850'de altı ay boyunca oradaki tersaneleri gezen Emin Bey'di. İki Osmanlı yetkilisi ki bunlardan birisi Edouard Blak Bey'di, ABD'nin yükselişini hissetmiş ve 1850'lerde başarısız bir şekilde ABD'yle misyon açılmasını savunmuştu. ABD'deki ilk fahri Osmanlı konsolosluğu Mayıs 1858'de açıldı.
1866'da Osmanlı hariciye nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa, o yıl Osmanlı'nın Fransa Büyükelçisi Safvet Paşa'nın bir teklifini inceledikten sonra ABD'de sefarethane açılması teklifini reddetti. Ancak nezâret, ABD konsolosu W.J. Stillman'ın ve diğer Amerikalıların Girit İsyanı (1866-1869) hakkındaki raporlarını yanıltıcı bularak fikrini değiştirdi ve bir karşı görüş bildirmeleri gerektiğine karar verdi. İmparatorluk, ilk daimi ABD elçisini 1867'de göndererek Washington, DC'deki Osmanlı Sefaretini açtı. Osmanlı, kendi diplomatik misyonlarını 1830'larda, ABD'ninkilerden yaklaşık 30 yıl sonra açtığı için Kuneralp'e göre Osmanlı, ABD'ye elçilik açmada "görece geç" kalmıştır.
Blak ilk Washington elçisiydi. Kuneralp'e göre Washington ataması Osmanlı hükûmeti için önemli sayılmıyordu, bu yüzden de bazı yetkililer atamaları reddediyor ve önemli sayılanlar bundan vazgeçiriliyordu. Örnek olarak bu teklifi sırasıyla 1867 ve 1912'de reddeden dönemin Floransa elçisi Rüstem Bey ile Osman Nizami Paşa'yı gösteriyordu. 1877'den ve tam büyükelçilik statüsünün öncesinden başlayarak 9 elçi sefâretin başına geçti ve bu pozisyona toplamda 13 elçi/büyükelçi getirildi.
1904'te Mustafa Şekib Bey Osmanlı'nın ilk ticare ataşe olarak Levanten Armand Guys'yi atanmasıyla ticari ilişkilerin arttırılmasını teklif etti.
1906'da ABD İstanbul'daki temsilini büyükelçilik seviyesine çıkardı.
19. yy sonlarından 1914'e dek Amerikan diplomasisinin en önemli özelliği Osmanlı İmparatorluğu'ndaki yüzlerce Protestan misyoneri korumasıydı.

II. Abdülhamid  Amerikanların Ermenilere yardım rica etmesinden hoşlanmadı ve sonuç olarak elçi Mustafa Şekib'in ehliyetini sonlandırdı ve misyonu büyükelçilik statüsüne çıkarmamaya karar verdi. Bu yüzden Şekib Bey  ehliyetini Başkan'a sunamamıştı. Şekib gündüz vakti uyuyor, personeli ABD yetkilileriyle ilgileniyordu. Kuneralp böylece "işlere yol verildiğini" belirtti.

1899'da Amerikan Dışişleri Bakanı John Hay, Osmanlı'daki Amerikan Yahudisi elçi Oscar Straus'a II. Abdülhamid'den Filipinler'deki Sulu Sultanlığı'nda yaşayan Müslüman Morolara bir mektup yazmasını rica etme görevi verdi.
Sultan, mektubunda onlardan Amerikan himayesine ve askeri yönetimine tabi olmalarını isteyecekti. Sultan kabul etti ki  Mekke aracılığıyla Sulu'ya gönderilecek olan mektubunu da iki Sulu şefinin Sulu'ya teslim etmesinden sonra Sulu müslümanları isyancılara katılmayı reddederek Amerikan egemenliği altına girmeyi kabul ettiler.
Abdülhamid, hilâfet makamını Sulu Sultanına işgalci Amerikanlara direnmemeyi ve onlarla savaşmamayı emretmek için kullanmıştı. Başkan McKinley, 1899 Aralık'ında 56. Kongre'nin ilk oturumunda yaptığı konuşmasında Sulu Morolarının yatıştırılmasındaki Osmanlı rolünden hiç bahsetmemişti, çünkü Sulu Sultanı'yla yapılan anlaşma 18 Aralık'a kadar Senato'ya sulumayacaktı. Sulu'nun ümmetçi ideolojisine rağmen Straus'un Batı ve Müslümanlar arasındaki düşmanlıklardan kaçınma isteğini hemen kabul etmişti. Sulu Sultanı'nı iknâ eden Osmanlı Sultanı olmuştu.

John P. Finley şöyle yazmıştır; "Bu gerçeklere gereken önemi verdikten sonra Sultan, Halife sıfatıyla Filipin Adaları'ndaki Müslümanlara Amerikalılarla herhangi bir düşmalığa girmeyi yasaklayan ve bu vesileyle Amerika yönetimi altında dinlerine hiçbir şekilde karışılmasına müsaade edilmeyeceğini söyleyen bir mesaj yaymıştır. Morolar bundan başka bir şey istemedikleri için Filipin isyanı sırasında Aguinaldo'nun ajanları tarafından yapılan tüm önermeleri reddetmişlerdir. Başkan McKinley yaptığı muazzam iş sebebiyle Mr. Straus'a şahsi bir teşekkür mektubu yollamış ve onun başarısı sayesinde Birleşik Devletler'in sahada en az yirmi bin taburu kurtardığını söylemiştir. Eğer okur, bunun adamlar ve milyon dolarlar bazında ne anlama geldiğini göz önüne almak için duraklarsa, kutsal savaşı engelleyen bu harika diplomasi eserine hayranlık duyacaktır." Müslümanlar emre itaat etti.
1904'te Amerikalılarla Moro Müslümanları arasında Moro İsyanı patlak verdi. ABD, Moro kadın ve çocuklarına karşı Moro Krateri Katliamı gibi mezalimlerde bulundu.

Jön Türk Devrimi 1908'de II. Abdülhamid'i tahttan indirerek ABD'ye daha yakın yetkilileri onun yerine getirdi. Washington'daki Osmanlı Sefaret 1909'da büyükelçilik tayin edildi ve ona ikinci sınıf kıdem verildi; o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu büyükelçiliklerine önemine göre kıdem veriyordu.
William Howard Taft'ın başkanlığı sırasındaki Amerikan stratejisi askeri mücadelelerden ziyade ticari işlere girmekti ki bu politikaya Dolar Diplomasisi deniyordu. Bu, ABD büyükelçisi Oscar Straus'un muhalefeti ve Amerikan rekabeti görmek istemeyen yerleşik Avrupalı güçlerin baskıları karşısında Türklerin gösterdiği kararsızlık yüzünden Osmanlı İmparatorluğu'nda başarısız oldu. Amerikan ticareti küçük bir etmen kaldı.

1916'ya dek, I. Dünya Savaşı boyunca Henry Morgenthau, Sr. Osmanlı'daki ABD büyükelçisiydi. Morgenthau, iktidardaki Üç Paşalar'ı Ermeni Kırımı sebebiyle eleştiriyor ve Ermeniler için yardım almaya çalışıyordu. Halep konsolosu Jesse B. Jackson da Ermenilere yardım etti. Morgenthau'nun yerine Abram Isaac Elkus geldi ve 1916-17'de hizmet verdi.
4 Nisan 1917'de ABD, Almanya'ya savaş ilan etti. 20 Nisan 1917'de de Osmanlı ABD'yle diplomatik ilişkilerini kesti. ABD asla Osmanlı'ya savaş ilân etmedi. 1927'de Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olan Türkiye'yle normal diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu.

Osmanlı'daki ABD diplomatik misyonları:

İstanbul – Sefarethane/Büyükelçilik
Halep
Konsolos: Jesse B. Jackson
Beyrut
Bursa
Harput (bugünkü Elazığ)
1 Ocak 1901'de konsolosluk görevinde Dr. Thomas H. Norton  ile başladı; ABD diplomatik ağını yeni yeni geliştirdiği için uluslararası ilişkilerde daha önce hiç deneyimi olmayan bu kişi atanmıştı. Konsolosluk, misyonerlere yardım için kurulmuştu. Osmanlı Dahili Emniyet Nezâreti ona bir teskire (seyahat izni) vermişti, ama Hariciye Nezâreti başta konsolosluğu tanımayı reddetti. Bina üç katlıydı, bir duvarı ve dut ağaçlarıyla dolu bir bahçesi vardı. Leslie A. Davis 1914'te Harput konsolosu oldu; Davis bu görevi "dünyadaki en ücra ve erişilmezlerinden biri" olarak tanımladı. Davis, Ermeni Kırımı'na şahit oldu. Davis, konsolosluk binasında 20 kadar Ermeniyi sakladı. Görevi, 1917'de Osmanlı-ABD ilişkilerinin kesilmesiyle sonlandı.
Kudüs
Mersin
Samsun
Smirni (bugünkü İzmir)
Osmanlı'nın ABD'ye misyonları:

Washington (Büyükelçilik) – "İkinci sınıf büyükelçilik" olarak sınıflandırılmıştı.
New York (Başkonsolosluk)
1880'lerden sonra Osmanlı karşıtı eylemleri izlemek amacıyla kuruldu. Eskiden sadece fahri konsolosluğu olan New York, Osmanlı'dan giderek daha fazla göç alıyordu. Omsnalı sefiri Aleksander Mavroyeni tam bir başkonsolosluk açılmasını savunmaktaydı ve daha sonra Omsnalı için New York'un Washington, DC'den daha büyük diplomatik önemi olduğunu savunarak Osmanlı hükûmetinden New York'ta bir viskonsül açılmasını istedi. New York'taki konsolosluklar Washington'dakilerle güç mücadelesine girmeye başladı. Kuneralp, New York başkonsolosu Refet Bey ve şahsi Washington elçisi Yusuf Ziya Paşa arasındaki mücadelenın "neredeyse epik boyutlar aldığını" yazmıştır.
Boston (Başkonsolosluk)
1910'larda, Osmanlı'nın Amerikalı Ermenileri izleyebilmesi amacıyla kuruldu.
ABD'deki fahri Osmanlı konsoloslukları:

Baltimore
William Grange fahri konsolosluk yaptı, (Blak tarafından seçilmişti).
Boston (sonra yerine bir büyükelçilik geldi)
Joseph Yazidiji, bir Osmanlı vatandaşı, fahri konsolostu.
Chicago
New Orleans
J. O. Nixon fahri konsolostu, (Blak tarafından seçilmişti)
New York (sonra yerine bir büyükelçilik geldi)
Philadelphia
San Francisco
Washington DC/Baltimore (sonra yerine bir  sefarethane/büyükelçilik geldi)
George Porter, Mayıs 1858'de Washington, DC ve Baltimore'da fahri konsolos oldu.

Edouard Blak Bey - 1867
Grigori Aristarhi Bey
Hüseyin Tevfik Paşa
Aleksander Mavroyeni Bey
Mustafa Tahsin Bey – Görevine başladıktan kısa bir süre sonra veremden hayatını kaybetti
Ali Ferruh Bey
Mustafa Shekib Bey
Muhammed Ali el-Abid nâm-ı diğer Mehmed Ali Bey
Hüseyin Kazım Bey - İlk büyükelçi olarak atandı
Yusuf Ziya Paşa
Ahmet Rüstem Bey nâm-ı diğer Alfred de Bilinsky – ABD'ye gönderilen son Osmanlı Büyükelçisi.
Osmanlı hükûmeti, I. Dünya Savaşı başladıktan sonra misyona Hüseyin Bey adlı bir maslahatgüzarla devam etmeyi seçti. Bu atama da 1917'de diplomatik ilişkilerin kesilmesiyle sona erdi.
Kuneralp'a göre bu  yetkililer "ilginç kişiliklerdi" ama aralarında "bir Wellington Koo" yoktu ve Osmanlı hükûmeti bu elçiliği önemli görmediği için "diplomatik kariyerlerinde sivrilmediler. Başkatip Sıtkı Bey'in karısı Madame Bey'in de Amerikan sosyal hayatına katılması sebebiyle aslında ABD'deki Os

Amerikan emperyalizmi terimi, Amerikan siyasi, ekonomik, kültürel, medya ve askeri etkisinin Amerika Birleşik Devletleri sınırlarının ötesine yayılmasıdır. Bu terim ilk kez Meksika-Amerika Savaşı sırasında, 1846 yılında kullanılmıştır. Yorumcuya bağlı olarak, doğrudan askeri fetih yoluyla emperyalizmi içerebilir; gambot diplomasisi; eşit olmayan antlaşmalar; tercih edilen grupların sübvansiyonu; Rejim değişikliği; veya özel şirketler yoluyla ekonomik nüfuz, ardından söz konusu çıkarlar tehdit edildiğinde potansiyel olarak diplomatik veya zorlayıcı müdahale olabilir.

Amerikan emperyalizmini ve yayılmacılığını devam ettiren politikaların genellikle 19. yüzyılın sonlarında "Yeni Emperyalizm" ile başladığı kabul edilir, ABD kendisini ve topraklarını hiçbir zaman resmi olarak bu şekilde tanımlamamış olsa da Max Boot, Arthur M. Schlesinger Jr. ve Niall Ferguson ve diğer yorumcular ABD'yi yeni sömürgecilik uygulamakla suçladılar—bazen hegemonyanın modern biçimi olarak tanımlanır— gayri resmi bir imparatorlukta askerî güç yerine ekonomik gücü kullanan; "yeni sömürgecilik" terimi zaman zaman modern zaman emperyalizmi ile çağdaş bir eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
ABD'nin yabancı ülkelerin içişlerine müdahale edip etmeyeceği sorusu, ülke tarihi boyunca iç siyasette çok tartışılan bir konu olmuştur. Müdahaleciliğin karşıtları, ülkenin kökeninin denizaşırı bir krala isyan eden eski bir koloni ve Amerikan değerleri olan demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık olduğuna işaret ettiler. Tersine, müdahaleciliğin ve emperyalist olarak etiketlenen Amerikan başkanlarının destekçileri - özellikle Andrew Jackson, James K. Polk, William McKinley, Theodore Roosevelt ve William Howard Taft - ticaret ve borç yönetimi gibi Amerikan ekonomik çıkarlarını geliştirmenin gerekliliğini öne sürerek çeşitli ülkelerdeki müdahaleleri (veya tümünün ele geçirilmesini) haklı çıkardı; 1823 tarihli Avrupa karşıtı Monroe Doktrini'nde ortaya çıkan Batı Yarımküre'de Avrupa müdahalesinin (sömürge veya başka türlü) engellenmesi; ve dünya çapında "düzeni" korumanın faydaları yer alıyordu.

Amerikan Emperyalizmi terimi ilk kez Meksika-Amerika Savaşı sırasında, 1846 yılında kullanılmıştır. Sovyetler Birliği kurulduktan sonra ABD başkanı Wilson, Sovyet Rusya'ya yabancı müdahalesini özendirenlerin başında gelmiştir.

Dönemlere rağmen Yerli Amerikalılarla savaşlar, yerli topraklara doğru genişleyen Amerikalı sömürgeciler için önemli toprak kazanımlarıyla sonuçlandı. Yerli Amerikalılarla savaşlar aralıklı olarak bağımsızlıktan sonra devam etti ve Avrupalı-Amerikalı yerleşimci için Kızılderililerin çıkarılması olarak bilinen bir etnik temizlik kampanyası kazanıldı. Bu topraklar kıtanın doğu tarafında daha değerli bir bölgeydi.
George Washington, 1800'lere kadar süren bir Amerika Birleşik Devletleri müdahaleciliği politikası başlattı. Amerika Birleşik Devletleri, daha fazla Avrupa sömürgeciliğini durdurmak ve Amerikan kolonilerinin daha da büyümesine izin vermek için 1821'de Monroe Doktrini'ni ilan etti, ancak Pasifik Okyanusu'na bölgesel genişleme arzusu Manifest Destiny doktrininde açıktı. Devasa Louisiana satın alımı barışçıldı, ancak 1846'daki Meksika-Amerika Savaşı, Meksika topraklarının ilhakı ile sonuçlandı. Öğeler ABD yanlısı genişlemeye çalıştı. Meksika ve Orta Amerika'daki cumhuriyetler veya ABD eyaletleri; 1855'te Nikaragua'ya müdahale etti. Teksas Senatörü Sam Houston, Senatoda "Birleşik Devletler'in Meksika, Nikaragua, Kosta Rika, Guatemala, Honduras ve San Salvador eyaletleri üzerinde etkin bir koruyuculuk ilan etmesi ve sürdürmesi" için bir karar bile önerdi. ABD'nin Meksika ve Karayipler'e yayılması fikri, köle devletlerin politikacıları arasında ve ayrıca Nikaraugual8 Transit'teki (Atlantik ve Pasifik Okyanusları'nı Panama Kanalı'ndan önce birbirine bağlayan yarı kara ve ana ticaret yolu) bazı iş adamları arasında popülerdi. Başkan Ulysses S. Grant 1870'te Dominik Cumhuriyeti'ni ilhak girişiminde bulundu, ancak Senatonun desteğini alamadı.
Müdahale etmeme İspanya-Amerika Savaşı ile tamamen terk edildi. Amerika Birleşik Devletleri, İspanya'nın geri kalan ada kolonilerini satın aldı ve Başkan Theodore Roosevelt, Filipinler'in alınmasını savundu. ABD, Latin Amerika'yı Roosevelt Corollary altında denetledi ve bazen orduyu Amerikan ticari çıkarlarını desteklemek için kullandı. Emperyalist dış politika Amerikan halkıyla tartışmalıydı ve iç muhalefet Küba'nın bağımsızlığına izin verdi, ancak 20. yüzyılın başlarında ABD Panama Kanalı bölgesini ele geçirip Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'ni işgal etti. Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika için İyi Komşu politikası da dahil olmak üzere, I. Dünya Savaşı'ndan sonra müdahaleci olmayan güçlü bir politikaya geri döndü. Dünya Savaşı'ndan sonra, Japonya'ya karşı mücadele sırasında ele geçirilen birçok Pasifik adasını yönetti. Kısmen bu ülkelerin ordularının tehdit edici bir şekilde büyümesini önlemek ve kısmen de Sovyetler Birliği'ni kontrol altına almak için ABD (aynı zamanda NATO'nun bir parçası olan) Almanya'yı ve Japonya'yı (Karşılıklı Barış Antlaşması aracılığıyla savunma sözü verdi) daha önce savaşta mağlup etmişti. Şimdi bağımsız demokrasiler olmasına rağmen ABD, her ikisinde de önemli askeri üslere sahiptir.
Soğuk Savaş, Amerikan dış politikasını komünizme karşı koyma yönünde yeniden yönlendirdi ve hâkim ABD dış politikası, nükleer silahlı bir küresel süper güç rolünü benimsedi. Truman Doktrini ve Reagan Doktrini ABD'nin misyonu özgür olan insanları demokratik olmayan bir sisteme karşı korumak olarak tanımlamasına rağmen, anti-Sovyet dış politika zorlayıcı ve ara sıra örtülü hale geldi. ABD'nin rejim değişikliğine katılımı, İran'ın demokratik olarak seçilmiş hükümetini devirmesi, Küba'daki Domuzlar Körfezi istilası, Grenada'nın işgali, zorlu dış seçimler, uzun ve kanlı Vietnam Savaşı, "güç küstahlığı" ve uluslararası hukuk ihlalleri konusunda yaygın eleştirilere yol açtı. ABD'yi yeni sömürgecilik biçimi ile suçlayan Martin Luther King Jr. ile birlikte bir "imparatorluk başkanlığından" çıkıldı.
Birçoğu, Kuveyt'in düşmanca işgalini tersine çevirmesine rağmen, Soğuk Savaş sonrası 1990-91'i Körfez Savaşı'nın ABD petrol çıkarları tarafından motive edildiğini gördü. 2001'deki 11 Eylül saldırıları sonrasında, ABD saldırganları barındıran Taliban'ı devirmek için Afganistan'ı işgal ettiğinde emperyalizmle ilgili sorular yeniden gündeme geldi ve Irak 2003'te savaşa girdi. ABD yanlış bir şekilde kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia etti. İşgal, Irak'ın Baasçı hükümetinin çökmesine ve Geçici Koalisyon Otoritesi ile değiştirilmesine yol açtı. İşgalin ardından, Koalisyon güçlerine ve yeni seçilen Irak hükûmetine karşı bir ayaklanma başladı ve Irak'ta mezhepsel iç savaş meydana geldi. Irak Savaşı, ülkenin petrol endüstrisini on yıllardır ilk kez ABD firmalarına açtı ve birçoğu işgali savundu ve uluslararası hukuku ihlal etti. 2018 itibarıyla her iki savaşta da yaklaşık 500.000 kişi öldürüldü.
Bölgesel edinim açısından, Birleşik Devletler bitişik olmayan Alaska da dahil olmak üzere Kuzey Amerika kıtasındaki tüm satın alımlarını (oy haklarıyla) entegre etti. Hawaii ayrıca anakara ile eşit temsil edilen bir eyalet haline geldi, savaş sırasında elde edilen diğer ada yetki alanları Guam, Porto Riko, Virjin Adaları, Amerikan Samoa ve Kuzey Mariana Adaları'dır. (Federal hükûmet, 1993'te resmi olarak Hawaii hükûmetinin devrilmesi nedeniyle özür diledi.)
Soğuk Savaş sırasında diplomatik ilişkileri koparan Küba'ya askeri üs hakları karşılığında federal hükûmet programlarında yer teklif edildi. Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan sonra (1934'te Tydings–McDuffie Yasası ile Filipinler için on yıllık bir bağımsızlık geçişini başlatmış olarak) Avrupa'nın sömürgesizleştirme savunucusuydu. Buna rağmen, ABD'nin bir "Amerikan Yüzyılı"nda gayri resmi bir küresel öncelik arzusu, onları ulusal kurtuluş hareketlerine itti. Amerika Birleşik Devletleri şimdi Yerli Amerikalılara vatandaşlık verdi ve bir dereceye kadar kabile egemenliği tanıdı.

ABD toprak bakımından en geniş haline II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Almanya ve Avusturya ile Uzak Doğu'da Japonya teslim olunca Filipinler'in bağımsızlığının hemen öncesinde ulaştı.

CIA, Suriye'nin seçilmiş hükûmetini deviren askerî darbeyi destekledi.

CIA, İran'da demokratik yollarla seçilmiş Musaddık hükümetinin devrilmesine yardımcı oldu. Musaddık, İngiliz petrol şirketlerinin elindeki tesisleri kamulaştırmıştı. Musaddık devrildikten sonra, İran'da 25 yıl süren ve İran halkının binlerce insanının ölümüne neden olan Şah Muhammed Rıza Pehlevi diktatörlüğüne yol açılmış oldu.

Mısır sosyalist ülkelerden de silah almaya başlayınca, ABD, Asvan barajı için Mısır'a taahhüt ettiği mali yardımı kesti. Aynı yıl, İsrail, İngiltere ve Fransa Mısır'ı işgal etti. ABD işgali desteklemedi, ama NATO üyesi ülkelerin işgale katılması, bölgedeki Amerikan düşmanlığını körükledi.

Amerikan birlikleri, 'istikrarı' korumak amacıyla Lübnan'a askerî müdahalede bulundu.

Iraklı lider Abdülkerim Kasım'a karşı başarısız bir suikast girişiminde bulundu.

Amerika, Irak Baas partisine öldürülecek komünistlerin listesini verdi. 70'li yıllarda Saddam Hüseyin'in başkan olacağı Baas partisi, listede yer alan komünistlerin tümünü katletti.

ABD, Birleşmiş Milletler 244 nolu Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasına yönelik bütün çabaları bloke etti. 244 nolu karar, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail'in işgal ettiği topraklardan geri çekilmesine yönelikti.
Suriye'nin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'yü desteklemesi durumunda, 1970 yılında İsrail ve ABD, Ürdün'e destek olmak üzere müdahale etmeye hazırlanıyordu.

ABD, Enver Sedat'ın 1972'de İsrail ile Mısır arasında bir barış anlaşması imzalanması yönündeki gayretlerini engelledi.

1973'te ABD'nin İsrail'e verdiği askeri yardım, Suriye ve Mısır'la yapılan savaşın kaderini değiştirdi.

ABD, Irak'taki Kürt ayaklanmasını önce destekledi. İran, 1975'te Irak'la anlaşmaya varıp sınırları kapatınca, Irak, Kürtlere karşı katliama girişti. Amerika, katliamdan kaçan 

Antep Kuşatması, Kuvâ-yi Milliye ile Fransa arasında gerçekleşen, Kuvâ-yi Milliye'nin 10 ay süren direnişinin ardından 9 Şubat 1921 tarihinde şehrin Fransızların eline geçmesiyle sonuçlanan kuşatma. Kuşatma sırasında Fransız ordusunun 70.000-80.000 kadar top mermisi ile şehri bombardımana tutması sonucu 8.000 bina harap oldu ve bir o kadar bina da hasar gördü. 6.000 üzerinde Türk (çoğu sivil) öldü.

İngilizler mütarekeden hemen sonra 1 Kasım 1918'de Irak'taki güçlerini toplayarak Musul'a girdiler. 6 Aralık'ta bir Hint taburu ve İngiliz süvari bölüğü Kilis'i işgal etti. İdadi binasına yerleştiler ve bütün haberleşmeyi denetim altına aldılar. Bu arada mütarekenin sonunda Kilis'e dönen Ermeniler, Müslüman halka düşmanca bir davranış içine girdiler. Ermenilerin de desteği ile İngilizler halka baskı yapıyorlardı. Antep bölgesinde toparlanan Ermenilerin birçoğu da diğer bölgelerden kaçan, memleketine dönemeyen kişilerden oluşmuştu. Yabancılarla birlikte Ermeni mevcudu Türk mevcudunu aşmıştı. İngiliz askerleri Antep'e 17 Aralık 1918'de girdiler. İşgal birliği süvariler için yem ihtiyacını karşılamak maksadı ile geldiklerini açıklamışlardı. Ancak esas sebep bu gibi gözükmüyordu. 23 Ocak 1919'da il hükûmet konağı İngilizler tarafından işgal edildi. Şehrin ileri gelenleri ve aydınları çeşitli bahanelerle Halep ve Mısır'a sürülüyordu. 15 Mart 1919'da on beş gün süre ile dükkân kapama ve sokağa çıkma yasağı uygulandı. Kilis ve Antep halkı bu işgale karşı boyun eğmeyip protesto mektubu hazırladılar.
Antep'te işgali kınayan bir miting düzenlendi.Mitingde konuşan Belediye Başkanı Lütfi Bey halkın bu işgali kabul etmediğini haykırdı. Mitingin hemen ardından Bülbülzade Hacı Abdullah Efendi'nin önderliğinde "Cemiyet-i İslamiye" teşkilatı kuruldu.

İngilizlerin Antep'i işgali yaklaşık 1 yıl sürdü. Fransızlar bu duruma tepki gösterdiler. 1919 Eylül'ünde yapılan antlaşmayla İngilizler Musul üzerindeki "nezaret hakkı"ndan vazgeçtiler. Önce Suriye'yi, daha sonra da Antep, Urfa ve Maraş'ı boşalttılar. Sonrasında Fransız birlikleri 29 Ekim 1919'da Kilis'i, 5 Kasım 1919'da da Antep'i işgal ettiler. İşgale katılan Fransız askerleri arasında, bölgeden daha önce göç eden Ermeniler de vardı. İşgal sırasında Fransızlar Senegalli askerlerden oluşan avcı bölüklerini de kullandılar. Antep halkı Fransızların Adana'da Türk halkına yaptıkları zulüm ve işkenceyi iyi bildikleri için işgale tepki gösterdiler. Fransızlar bu duruma aldırmadıkları gibi resmi binalara Türk bayrağının çekilmesini de yasakladılar.
Kapılara, bölgenin adının "Kilikya" olarak değiştirildiğini bildiren yazılar astılar. Bir Ermeni tercüman eşliğinde Fransızların Akyol Karakolu'ndaki Türk bayrağının indirilmesi Antep halkı üzerinde bomba tesiri yaptı. Bu baskılara karşı Diyarbakır 13. Kolordu Komutanı Miralay Ahmet Cevdet Bey de tepki gösterdi. Art arda protesto mektupları yolladı. Bundan sonra Mehmet Kamil adlı küçük bir çocuğun annesini Fransız askerlerinin sarkıntılık etmesinden korumak için uğraşırken askerler tarafından öldürüldü. Halk bu olaya büyük tepki gösterdi. Fransız komutan Saint Mari katillerin yakalanacağını haber verdi ve Kamil'in babasına kan parası teklif ettiyse de babası Ökkeş Ağa teklifi reddederek, "Oğlum şehit edildi. Milletim intikamını alacaktır. Ben çocuğumu para ile satacak vicdansız bir baba değilim," karşılığını verdi. (Şehitkamil Olayı)
4 Eylül 1919'da yapılan Sivas Kongresi'ne Antep adına Kara Vasıf Bey katıldı. Buradaki cemiyetlerin birleşmesi kararından sonra "Cemiyet-i İslamiye", "Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Antep Şubesi" adını aldı. Cemiyet Aralık 1919'a kadar bölgedeki tüm Müslüman halkı üye olarak kaydetmişti.
Bu arada Pazarcık'a gelen Kılıç Ali ile de temas halinde bulunuluyordu.
30 Aralık 1919'da Antepliler, Ermeni ve Fransızlara karşı büyük bir gövde gösterisi yaptılar. O zamanki Fransız karargâhının önünden geçerek belediye binası önünden başlayan yürüyüşü tekrar burada bitirdiler. Şehirde savaş havası hakimdi. Türk mahallelerinde kalan Ermeniler taşınıyorlardı.
Fransız işgalinde ve sonrasında yaşananların özeti:

Şahin Bey Savaşları
Karayılan Savaşları
Akbaba Savaşları
Mütareke (ateşkes) isteği
İkinci Savaş Dönemi
Karatarla Camii Toplantısı
Son Savaş
Şehrin Teslimi
TBMM tarafından "Gazi" unvanının verilmesi

Fransa'nın 1 Nisan 1919'daki Antep'i işgal etmesinden sonra, 1920 yılının Nisan ayı başında Türk Milli kuvvetleri kentte bir ayaklanma başlatarak Fransızlara karşı direnişe geçti. Şehrin denetimini ele geçirerek Fransız askerlerini Antep'ten çıkardı. Bunun üzerine Fransa Suriye'den de getirdiği yeni kuvvetlerle Antep şehrini kuşattı. 10 ay süren kuşatma sırasında Antep'e erzak ve mühimmat yardımı yapılamadı. Şehirde açlık ve susuzluk en üst seviye çıktı. Bunun üzerine 9 Şubat 1921 tarihinde şehir Fransa birliklerine teslim oldu.
Batı Cephesi'nde Yunanlara karşı Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasından sonra Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması ile Fransa bölgeyi Türkiye'ye geri verdi. Böylece Antep çatışmasız geri alınmış oldu.

Antep Savunması hakkında ayrıntılı bilgi ve resimler içeren internet sitesi. 3 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kartaca İmparatorluğu veya daha bilinen şekilde Kartaca, (Latince: Carthago), MÖ 814 yılında Tunus yarımadasında kurulmuş olan bir Fenike kolonisi ve şehir devletidir. Bu şehir devletinin siyasî etki alanı MÖ 7. yüzyıldan MÖ 3. yüzyıl kadarki dönemde Kuzey Afrika sahillerinin büyük bir kısmı ile İber Yarımadası'nın sahillerinin büyük bir kısmını ve batı Akdeniz adalarını ihtiva etmekte idi.
Kartaca şehrinin ismi, Fenike dilinde Kart-hadaşt yani "Yeni Şehir" anlamına gelmektedir. Kart Hadaşt, 22 sessiz harften oluşan Fenike alfabesiyle QRT-HDST olarak yazılmaktadır. Kartaca'nın MÖ 814'te kurulduğu tahmin edilmektedir. Bir tarihçi şehrin kuruluşu hakkında bilgileri şöyle vermektedir:

Yakın bir zamanda, Kartaca'da arkeolojik kazılarda bulunan en eski katlardaki bulguların üzerinde uygulanan radyokarbon tarihleme analizi bu Sür şehri kolonisinin kuruluşunun Josephus ve Timesus tarafından antik tarihlerde verilen şehir kurulma tarihleri ile hemen hemen çakıştığını ortaya çıkartmıştır. 

Kurulduğu zamanda modern Lübnan'da bulunan Sur şehrinin bir kolonisi olan Kartaca, takriben MO 650 yıllarında bağımsızlık kazanmış ve Batı Akdeniz'de kurulmuş bulunan diğer Fenike yerleşkeleri üzerinde MÖ 3. yüzyıl sonlarına kadar devam eden bir politik hegemonyayı kurmuştur. Bu şehrin en şaşaalı döneminde Kartaca tüm Akdeniz'de yayılmış olan ticaret kolonileri ile yapılan denizler arası ticaretin en önemli merkezi olmuştur.
Kartaca'nın tarihinin mühim bir kısmında Kartaca ile Akdeniz'de bulunan diğer önemli siyasi birimler olan Sicilya'da bulunan Grek "Magna Grekya" ve Roma Cumhuriyeti ile devamlı karşılıklı düşman olmuşlardı. Bu düşmanlık çok geçmeden iki taraf arasında bir seri askeri savaşın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu savaşlara Sicilya Savaşları ve Pön Savaşları adı verilmektedir. Bu önemli çatışma ve savaşlar yanında Kartaca şehrin kurulduğu yerlerde ve yakın bölgede daha önceden de yaşamış olan ve Kartaca hegemonyası altına girmeyi gayet zoraki olarak kabul eden Berber kavimleri ile de çatışmak ve çarpışmak zorunda kalmıştı. MÖ 146'da son Pön Savaşı olan Üçüncü Pön Savaşı'nda Romalılara mağlup düşen Kartaca şehri, Romalılar tarafından yakılıp yıkılmış ve şehrin kurulduğu yerler saban ile sürülüp tuz dökülerek kıraç, kırsal alan haline getirilmiş ve Romalılar askerî güçleri tarafından istila ve işgal edilmiştir. Bundan sonra Fenikelerin kurduğu koloni şehir-devletlerin hemen hemen hepsi ve eski Kartaca kolonileri ve ticaret merkezleri Romalılar ellerine geçmiştir.

Bugün için Kartaca ile ilgili yazılı kaynaklar, Romalı ve Yunan tarihçilerin çalışmalarıyla sınırlıdır. Gerek Kartacalıların gerekse de Fenikelilerin yazılı belgeleri için papirüs kullanmaları ve bu malzemenin zaman içinde dağılması sonucu, Kartaca ve Fenike yazılı kaynakları zamanımıza kadar ulaşmamıştır. Bu sonuçta kuşkusuz Pön Savaşları sonunda Roma ordusunun Kartaca'yı yakıp yıkmasının da etkisi vardır. Hem Antik Yunanistan hem de Roma İmparatorluğu'nun, Kartaca ile tarihin büyük bir bölümünde Akdeniz ticareti için rekabet halinde olmaları ve bu rekabetin sıcak çatışmalara varmış olması nedeniyle bu Antik Yunan ve Antik Romalı tarihçilerin çalışmaları büyük ölçüde önyargılı çalışmalardır.

Fenikeliler ticaret gemi filolarına emniyetli limanlar sağlamak; kurdukları koloni yakınlarındaki arazilerdeki doğal kaynaklar üzerinde bir Fenikeli tekeli kurmak ve dışarıdan bir başka gücün yaptıkları serbest ticarete müdahale etmemesini sağlamak hedefleri ile Akdeniz sahillerinde birçok koloni şehirleri kurmuşlardır. Bu kolonileri kurmalarına iten başka faktörler ise koloni etrafında ortaya çıkan ticaret mallarına talepleri sağlamak ve eğer koloni bulunmazsa yerlilerle ticaret etmek için yerli idarecilere ödemeleri gereken yüksek baclar, vergiler, tazminatlar ve hatta rüşvetlerden kaçınmak olduğu da belirtilmiştir. Ayrıca bu kolonileri kurmakla Fenikelilerin asıllarının gelmiş olduğu Lübnan ve Suriye'de Sur], Sidon ve Biblos şehirlerini ellerine geçiren bir seri yabancı imparatorluklara yüksek vergiler ve tabiyet yapmaktan kaçınabilmekte idiler. Bunların yanında ticaret yaptıkları Akdeniz limanlarının kendilerine deniz ticaretinde rakip olan antik Yunan koloniciler tarafından ele geçirilip kolonize edilmesini de önlemekte olmaktaydılar.
Fenikelilerin Lübnan ve Suriye'de asıl şehirlerinde ve kurdukları kolonilerde bulunan insan gücü kaynağı gayet sınırlı olduğu için kurdukları koloni şehirler bulundukları arazide kendi kendilerine yaşayabilecek kadar büyük olmamaktaydı. Nispeten küçük de olsalar kendi kendilerine geçinebilmek için bu nispeten küçük nüfuslu koloniler etraflarındaki yerli halka ve denizaşırı ticaret yapmaya dayanmaları elzem olmakta idi. Fenikelilerin Akdeniz etrafında kolonilerinin nüfusları genellikle 1000 kişiden daha küçük olduğu ve buna istisnanın ancak Kartaca ve birkaç diğer koloni şehir olduğu belirtilmektedir.

Strabo, Surlu Fenikelilerin batı Afrika sahillerinde üçyüz kadar koloni bulduklarını bildirmekle beraber bunun büyük bir abartma olduğu gayet açıktır. Gerçekten Surlular Tunus, Fas, Cezayir, İber Yarımadası ve bunlara kıyasla gayet az sayıda çok kurak Libya sahillerinde koloniler kurmuşlardır. Fenikeliler Akdeniz Adalarında (Kıbrıs, Sardinya, Korsika, Balear Adaları, Girit ve Sicilya'da) gayet aktif olmuşlardı. Avrupa anakarasında modern İtalya'da Cenova ve modern Fransa'daki Marsilya şehri de Fenikeliler kolonileri olarak kurulmuşlardır. Girit'te ve Sicilya'da kurulan Fenike kolonileri tarihlerinde devamlı antik Yunanlarla çatışma halindeydiler ama Fenikeliler Sicilya'yı da sınırlı dönem kontrolleri altında bulundurmuşlardır.
Önce Surluların bir kolonisi iken, sonradan Kartaca bağımsızlık kazandı. Bundan sonra Akdeniz'in büyük bir kısmı Kartaca'nın liderliği ve koruması altında kaldı. Bir koloni olarak kurulan Kartaca sonradan kendine bağlı yeni koloniler bulmak için Akdeniz'e yayıldı. Bu yayılma ile kendine ait koloniler kurdu ve bunlara Kartaca'dan göçmenler göndermeye ve yerleştirmeye başladı.
Kartaca'nın gönderdiği kendi kolonici göçmenler sadece Kartaca'nın kendi kurduğu yeni kolonilere yerleşmekle kalmamıştır. Lübnan'da Sur ve Sayda şehirlerinin siyasi ve iktisadi güç kaybetmelerinden dolayı onların kurduğu eski denizaşırı kolonilerinin bazıları çökme tehlikesi geçirmeye başlamışlardı. Kartaca bu çökmekte olan eski kolonilere de Kartaca'dan koloniciler gönderdi ve bu yeni Kartaca yerleşenleri eski kolonileri yenileştirmeye gayret ettiler.
İlk Fenikeliler kolonileri İber Yarımadasındaki maden zenginliklerini Doğu Akdeniz'e ulaştırmak için mümkün olan iki rotanın geçtiği sahillerde kuruldu. Bu rotalardan birisi Kuzey Afrika sahillerini takip etmekte idi. Diğeri ise adalara uğrayarak gitme tarzında olup Sicilya, Sardunya ve Balear Adaları rotası idi. Fenikeliler kolonileri için merkez, Lübnan'daki Sur liman şehri idi.
Kartaca bir liman şehri ve ulaşım merkezi olduğu gibi ekonomi ve politika merkezi "hub" idi. Bu şehrin iktidar gücü Babilliler tarafından yapılan birkaç şehir kuşatmasından sonra  ve Pers Ahameniş İmparatorluğu hükümdarı olan II. Kambises'e şehir gönüllü olarak teslim olup Pers İmpartorluğu'nun bir parçası olmasıyla ile gittikçe önemini kaybetti.
MO 322'de Büyük İskender'in Sur şehrini eline geçirmesi ile bu şehrin son merkezlik kıvılcımları bile söndürüldü. Sur'un yerine ulaşım, ticaret, ekonomi ve politik merkez olma nitelikleri önce Sayda liman şehrine geçti. Çok geçmeden de Sur şehrinin Kuzey Afrika sahilinde Tunus'ta kolonisi olan Kartaca önemli merkez oldu.
Her Sur veya Sayda kolonisi Lübnan'daki ana şehre tazminat vermekteydiler ama Sur ve Sayda kolonilerinin direkt kontrolünü ellerine almamışlardı ve koloniler genel olarak özerkti. Fakat Kartaca şehri önem kazanınca bu tip idare şekli değişti. Kartacalılar kendilerine ait olan her bir koloniyi doğrudan doğruya idare etmeyi prensip edinmişlerdi. Bundan dolayı her Kartaca kolonisine bir Kartaca Hakimi atanmaktaydı ve bu Hakim Kartaca adına o koloniyi idare etmekte idi. Bu doğrudan doğruya Kartaca kontrolü, her koloni tarafından sevilerek kabul edilmemekteydi. Pön Savaşları çıktığı zaman İber Yarımadasında bulunan Kartaca kolonilerinin bazıları Kartaca hegemonyasından çıkmış ve Roma Cumhuriyeti ile müttefik olmuşlardı.

Antik Roma ile Kartaca arasındaki ilk ilişkiler barışçıl olmuştu. Antik tarihçi Polybios'un  bildirdiğine göre MÖ 509, MÖ 348 ve MÖ 306 tarihlerinde Kartaca Cumhuriyeti ve Roma Cumhuriyeti arasında barış antlaşmaları imzalanmıştır. MÖ 509'da Kartaca ile Antik Roma arasında bir antlaşma ile her iki devletin etkileme alanları belirlenmiş ve ticaret ilişkileri de açıkça ortaya koyulmuştur. Bu bilinen MÖ 509 antlaşması metni bu dönemde Kartaca'nın Sardunya ve Sicilya adaları üzerinde siyasi kontrolü bulunduğunu gösteren elimize geçen ilk yazılı belgedir. Bu antlaşma ile Kartaca'nın Kuzey Afrika'dan ticareti garantilenmiş ve Roma ve müttefiklerinin İtalya'da ticaret yapmalarının talana maruz kalmayacağı da kabul edilmiştir.
MÖ 348 ve MÖ 306 antlaşmaları daha önceki MÖ 509 antlaşmasının bir teyidi şeklindedir. İlk ve ikinci antlaşma arasındaki döneme nispetle ikinci ve üçüncü antlaşmalar arasındaki dönemin kısa olması MO 4. yüzyılda Akdeniz'de hegemonyası olan Kartaca ile Roma Cumhuriyeti arasındaki politik gerilimlerin artması ve barışçıl ilişkilerin zorlandığına işaret etmektedir.

Kartaca MÖ. beşinci yüzyıl başında Batı Akdeniz bölgesinin ticari merkezi olmuştu. Bu ticaret merkezi niteliğini antik Roma Cumhuriyeti tarafından savaşta yenilmesi sonuna kadar korudu.
Kartaca Cumhuriyeti (aralarında "Hadrumetum", "Utica, Tunus", BizerteHippo Diarryhus ve Keroune bulunan) eski Fenike kolonilerinin çoğunluğunu ve (özerkliklerini bir şekilde korumaya devam eden bazı Numidyalı kabileler ve Moritanya krallıkları haricinde) antik Libyalı kabilelerini ve Kuzey Afrika sahillerini (sonradan Helenistik Mısır'a katılan Sirenayka haricinde) modern Fas'tan modern Mısır sınırına kadar yönetimi altına almıştı. Kartaca'nın hegemonyası Akdeniz adalarında da yayılmıştı ve

Aragon Tacı (/ˈærəɡən/; Aragonca: Corona d'Aragón; Katalanca: Corona d'Aragó; İspanyolca: Corona de Aragón) karma bir monarşiydi, aynı zamanda günümüzde Aragon Krallığı ve Barselona Kontluğu'nun hanedan birliğinden kaynaklanan ve İspanya Veraset Savaşı'nın bir sonucu olarak sona eren tek bir kral tarafından yönetilen, bireysel yönetimlerin veya krallıkların konfederasyonu olarak da anılmaktadır. 14. ve 15. yüzyıllarda gücünün zirvesinde olan Aragon Tacı talassokrasi idi, günümüzde doğu İspanya'nın büyük bir bölümü ile güney Fransa'nın bazı kısımları kontrol eden ve Balear Adaları, Sicilya, Korsika, Sardinya, Malta, Güney İtalya (1442'den itibaren) ve Yunanistan'ın bazı bölgelerini (1388'e kadar) de içeren bir Akdeniz "imparatorluğu" idi.
Tacı oluşturan krallıklar, her bir özerk yönetimi yöneten kral seviyesi dışında siyasi olarak birleşmemişlerdi, başta Aragon  Karllığı, Katalonya Prensliği ve Valensiya Krallığı olmak üzere her bir özerk yönetim kendi yasalarına göre yönetiyor ve kendi vergi yapıları altında para topluyorlardı. Daha büyük olan Aragon Tacı, adını aldığı Aragon Krallığı'nı oluşturan parçalarından biri ile karıştırılmamalıdır.
1469'da, Katolik hükümdarlar tarafından Aragon Tacı ile Kastilya Tacı'nın yeni bir hanedan birliği, çağdaşların "İspanya" olarak adlandırdığı şeye katılmaları, Habsburg Hanedanı altında birleşik bir monarşi olarak İspanya Monarşisi haline gelmesine yol açtı. Aragon Tacı, 1716 yılında Kral V. Felipe tarafından İspanya Veraset Savaşı'nda VI. Karl'a (Aragonlu III. Carlos) yenilgisinin bir sonucu olarak yayınlanan Nueva Planta kararları ile kaldırılana kadar kaldı.

Özel

T. N. Bisson (1986). The medieval Crown of Aragon. A short history (İngilizce). Oxford: Clarendon Press. ISBN 0-19-820236-9. 

Archive of the Crown of Aragon, pl. del Rei, Barcelona.
Catalan literature in Crown of Aragon

Arap Ayaklanması (Arapça: الثورة العربية Al-Thawra al-'Arabiyya, İngilizce: Arab Revolt), Arap İsyanı veya Arap İhaneti, I. Dünya Savaşı sırasında Haziran 1916 tarihinde Yemen'de Aden, Suriye'de Halep'i kapsayan bağımsız ve birleşik bir Arap devleti kurmak amacıyla Şerif Hüseyin bin Ali tarafından başlatılan silahlı isyandır.
Şerif Hüseyin, Haziran 1916 tarihinde Osmanlı Hükümeti'nin Müslümanlığın kutsal değerlerini çiğnediği ve "Arapların haklarının çiğnendiği" iddialarını sebep göstererek isyan etti. Aksine Türkler, Müslüman topraklarını hakimiyeti altına almaya çalışan güçlere karşı savaşı sırasında Müslüman hilafeti için savaştığını iddia eden kabilelerin isyan ederek İslam'a ihanet ettiğini savundu.
İsyan, Birleşik Krallık Yüksek Komiseri Henry McMahon ile Şerif Hüseyin arasında gerçekleşen ve Araplara bağımsız devlet sözü verilen Hüseyin-McMahon Yazışmaları'nın ardından 10 Haziran 1916 sabahı Mekke'de resmi olarak başlatıldı. Daha öncesine de Şerif Hüseyin'in oğulları Ali ve Faysal 5 Haziran'dan beri Medine'de isyan faaliyetlerine başlamıştı. Arap isyancılar 10 Haziran sabahı Mekke'deki hükûmet konağına ve kışlalara saldırdı. Mekke'nin müdafaası ancak 1 ay kadar sürebildi ve 9 Temmuz 1916'da şehir isyancıların eline geçti. İsyancıların öncelikli hedefi, İngiliz hükûmetinin de tanıma sözü verdiği, Halep'ten Aden'e kadar uzanan bağımsız ve birleşik bir Arap devleti kurmaktı.
İsyan sonucunda, Şerif Hüseyin tarafından liderlik edilen ve Birleşik Krallık Mısır Sefer Kuvveti tarafından da desteklenen Haşimi ordusu Hicaz ve Ürdün'ün büyük bir kısmını eline geçirdi. 1918'e gelindiğinde isyancılar Şam'ı ele geçirdiler ve Hüseyin'in oğlu I. Faysal tarafından yönetilen Suriye Arap Krallığı'nı ilan ettiler. Daha sonrasında ise İngilizler tek bir Arap devleti projesinden vazgeçerek Üçüncü Fransız Cumhuriyeti ile gizlice Sykes-Picot Anlaşması'nı imzaladı ve Osmanlı toprakları İngilizler ve Fransızlar tarafından ortaklaşa kontrol edilen bir dizi Milletler Cemiyeti mandasına bölündü.

Osmanlı İmparatorluğu'nda milliyetçiliğin yükselişi Arapları da etkilemişti ve Arap Yarımadası'nda daha 1865 yılında milliyetçi Arap örgütleri kurulmuştu. Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar Arap milliyetçilerinin genel olarak ılımlı görüşlere sahip olduğu kabul edilse de en azından özerklik talepleri bulunmaktaydı. 1913 yılında Arap aydınları, Osmanlı İmparatorluğu altında yaşayan Arapların hakları ve özerklik meselesini görüşmek üzere Paris'te gerçekleşen bir kongrede bir araya gelmiştir. Bu kongrede; Arap vilayetlerinde Arapçanın resmi dil olması, Arap askerlerinin sadece Arap topraklarında hizmet vermesi, Arapların Osmanlı merkezi yönetiminde daha etkin rol oynaması gibi reformist taleplerin yanında Arap vilayetlerinin hepsinde özerk bir Arap yönetimi kurulmasına yönelik talepler de karara bağlanmıştı. Ayrıca Ermenilerin reformist taleplerine destek verileceği kararı da alınmıştır. Kongrede alınan bu talepler hem Fransa Dışişleri Bakanlığına hem de Osmanlı Hükûmetine iletildi.
Birinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle birlikte kongre kararlarının kalıcı bir etkisi olmadı ve bir kısım Arap özerklikten ziyade bağımsız bir devlet talebinde bulunmaya başladı. Bu dönemde İngilizler de Arapları kendi tarafına çekmek ve Osmanlı'yı parçalayarak güçsüzleştirmek konusunda yoğun çaba sarf ettiler. Daha savaş başlamadan önce İstanbul'daki İngiliz elçisi olası savaş halinde Türkiye'ye karşı bir Arap harekâtının desteklenmesi gerektiğini bildirmişti.
İsyanın lideri olan Hicaz Emiri Şerif Hüseyin, II. Abdülhamid'in iktidarı sırasında sakıncalı görülerek İstanbul'da tutulmuş ve Şura-yı Devlet üyesi olmuştu. İttihat ve Terakki ise yönetime geldikten sonra onu Mekke Emiri yaptı. Şerif Hüseyin en başından beri bağımsız bir Arap devleti kurma arzusunda idi. Daha 1912 yılında İngiltere'nin Araplara silah vermesi, Arapların da Osmanlı'ya başkaldırıp, gelecekte İngiltere'nin müttefiki olmaları hususunda İngilizlerle anlaşma yapmaya çalıştı. Şerif Hüseyin ve bölgenin Osmanlı Valisi Vehip Paşa arasında anlaşmazlık da yaşanmaktaydı. Zamanla Osmanlı yönetimi ve Şerif Hüseyin arasındaki ilişkiler gittikçe gerilmiş ve iki taraf da birbirini ortadan kaldırmayı düşünmeye başlamıştı. Şerif Hüseyin 1915 senesi başlarında isyana kesin olarak karar vermişti. Şerif Hüseyin'in oğlu Emir Faysal'ın başkanlığında ve İmam Yahya ve İbn Suud'un da üye olduğu, Şerif Hüseyin'in Osmanlı Devleti'ne karşı savaşa girmesini ve İtilaf Devletleri'nin yardımıyla bir Arap Hükûmeti tesisini amaçlayan bir cemiyet kuruldu. İngiltere'nin Mısır Valisi Henry McMahon ile Şerif Hüseyin arasında bağımsız bir Arap devletinin kurulmasına yönelik gizli görüşmeler yapılmıştır.
Savaşın öncesinde de İngiltere ile görüşen Şerif Hüseyin, savaşın başlamasıyla birlikte İngilizlerle anlaştı ve Cihad çağrılarına uymayarak İngiliz desteği ile isyana başladı.

14 Temmuz 1915'ten 10 Mart 1916'ya kadar Sir Henry McMahon ve Şerif Hüseyin arasında toplam on mektup alışverişi yapıldı. Hüseyin 18 Şubat 1916 tarihli mektubu ile McMahon'dan 50.000 £ altın, silah, mühimmat ve yiyecek talebinde bulundu. McMahon, 10 Mart 1916 tarihli yanıtı ile İngilizlerin taleplere onay verdiğini doğruladı ve yazışmayı sonlandırdı. O zamana kadar resmi olarak Osmanlı tarafında gözüken Hüseyin, artık Üçlü İtilaf 'a yaptığı yardımın, büyük bir Arap imparatorluğu ile ödüllendirileceğine tam olarak ikna olmuştu. Osmanlı yönetiminin onu Mekke Şerifliği görevinden alacağına ve yerine Ali Haydar Paşa'nın atanacağına dair söylentilerin çıkmasıyla birlikte hayatından endişe etmeye başlayan Hüseyin, acele bir şekilde İtilaf Devletleri askeri kampına katılmaya karar verdi.
Hüseyin'in yaklaşık 50.000 adamı vardı, ancak 10.000'den azının tüfeği vardı. 5 Haziran 1916'da Hüseyin'in iki oğlu emir Ali ve Faysal, Medine'de bulunan Osmanlı garnizonuna saldırdılar. Ancak Fahri Paşa liderliğindeki Türk savunması tarafından mağlup edildiler. İsyan, 10 Haziran 1916'da Hüseyin'in destekçilerine Mekke'deki Osmanlı garnizonuna saldırma emri vermesiyle birlikte resmi olarak başladı. Mekke Müdafaası, 1 ay kadar sürdü ve kanlı sokak çatışmaları yaşandı. Başarılı Türk müdafaası sonucu savaş Arap isyancılar açısından çıkmaza girdi. Bu sırada İngilizler tarafından isyancılara asker ve topçu yardımı yapıldı. Sonuç olarak isyancılar 9 Temmuz 1916'da Mekke'yi ele geçirdi. 10 Haziran'da Hüseyin'in oğullarından biri olan Emir Abdullah, Ta'if'e saldırdı ve Ta'if kuşatma altına alındı. İsyancılar 22 Eylül 1916'da Taif'i ele geçirdi.
10 Haziran 1916'da İngiliz savaş gemileri ve deniz uçaklarının bombardıman yardımıyla birlikte 3500 Arap Cidde limanına saldırı gerçekleştirdi. Osmanlı garnizonu 16 Haziran'da teslim oldu. Eylül 1916'nın sonuna gelindiğinde Şerif Ordusu, Kraliyet Donanması'nın da yardımıyla Rabigh, Yanbu ve Kunfudha gibi kıyı şehirlerini ele geçirmişti ve 6.000 Osmanlı askerini esir almıştı.
Hicaz'da iyi silahlanmış 15.000 Osmanlı askeri kalmıştı. Ekim ayında isyancıların Medine'ye yaptığı saldırı, kanlı bir şekilde geri püskürtülmeleri ile sonuçlandı. Bu yenilgiden sonra isyancılar, bir daha cephe savaşına girişmediler. Ayrıca Medine'de askeri bir kuşatma da kuramadılar. Ancak Medine'nin merkezle olan bağlantısının tamamen kopması ve isyancıların sabotaj faaliyetleri ve vurkaç tipi gerilla saldırıları sebebiyle Medine'deki Osmanlı garnizonu yerinden kıpırdayamadı, fiili bir kuşatma ile yüz yüze kaldı ve Medine Müdafaası başladı. Medine hiçbir zaman Haşimi güçleri tarafından ele geçirilmedi ve Osmanlı komutanı Fahri Paşa, Medine'yi ancak 9 Ocak 1919'da Türk hükûmetinin emri üzerine teslim etti.

Haziran 1916'da İngilizler, T. E. Lawrence'ın aralarında bulunduğu birkaç yetkiliyi Hicaz'daki isyana yardım etmek için gönderdi. Lawrence'ın isyana en büyük katkısı Arap liderlerini İngiliz yararına koordine etmekti. Lawrence, Faysal'la yakın bir ilişki geliştirdi. Buna karşılık Lawrence'ın Abdullah'la ilişkileri iyi değildi, dolayısıyla Abdullah'ın Arap Ordusu çok daha az İngiliz yardımı aldı. Lawrence Arapları birçok defa Hicaz demiryoluna saldırmaya ikna etti. Bu sayede daha fazla Osmanlı kuvveti demiryolunu korumak ve hasarı onarmak zorunda kaldı.
1 Aralık 1916'da Fahri Paşa, Yanbu limanını ele geçirmek amacıyla üç tugayla birlikte Medine'den bir taarruz başlattı. Ancak Kraliyet Donanması'nın Kızıldeniz'den gelen ateş ve hava desteği sonucu taarruz başarısızlıkla sonuçlandı. Fahri Paşa, daha sonra Rabegh'i almak için güçlerini güneye çevirdi, ancak Kraliyet hava üssünden yapılan hava saldırıları nedeniyle 18 Ocak 1917'de Medine'ye geri dönmek zorunda kaldı.
3 Ocak 1917'de Faysal, 5.100 deve süvarisi, 5.300 piyade ve on makineli tüfek ile birlikte Kızıldeniz kıyısı boyunca kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Kraliyet Donanması, harekât sırasında Faysal'a denizden ikmalde bulundu. 800 kişilik Osmanlı garnizonu güneyden gelecek bir saldırıya hazırlanırken 400 Arap ve 200 Kraliyet Donanması askeri 23 Ocak 1917'de kuzeyden Wejh'e saldırdı. Wejh 36 saat içinde teslim oldu. Arap kuvvetlerinin sayısı 70.000 adama ulaşmıştı.
1916'nın sonlarında Müttefikler, Düzenli Arap Ordusu'nu (Şerif Ordusu olarak da bilinir) kurmaya başladı.
1917 yılında Emir Abdullah, Eşref Bey liderliğindeki bir Osmanlı konvoyunu çölde pusuya düşürdü. 1917'nin başlarından itibaren Haşimi gerillaları Hicaz demiryoluna saldırmaya başladı. Şubat 1917'de ilk kez hareket halindeki bir lokomotif mayınla havaya uçuruldu. Mart 1917'de Lawrence, Hicaz demiryoluna ilk saldırısını gerçekleştirdi. Ağustos 1917'de Yüzbaşı Raho, bir Bedevi kuvvetine komuta ederek Hicaz demiryolunun 5 kilometresini ve dört köprüyü yok etti.
Mart 1917'de İbn Reşid liderliğindeki aşiretlerin de katıldığı bir Osmanlı kuvveti, Hicaz'da Haşimi güçlerine büyük zarar veren bir saldırı gerçekleştirdi. Ancak Osmanlı'nın Aralık 1916'da Yanbu'yu alamaması, Haşimi kuvvetlerinin giderek güçlenmesine yol açtı ve Osmanlı kuvvetlerinin savunma pozisyonuna geçmesine sebep oldu. Lawrence daha sonra Yanbu'ya yapılan saldırının başarısızlıkla sonuçlanmasın

Arap müziği (Arapça: الموسيقى العربية, el-mūsīqā el-ʿarabiyya), Arap dünyasının çeşitli müzik tarzları ve üsluplarının bir bütünüdür. Arap ülkeleri, çok zengin ve çeşitli müzik tarzlarına ve ayrıca çok sayıda dil lehçesine sahiptir; her ülke ve bölgenin kendine özgü geleneksel müziği vardır.
Arap müziği, birçok bölgesel müzik tarzı ve türüyle uzun bir etkileşim geçmişine sahiptir. Günümüzde Arap dünyasını oluşturan tüm halkların müziğini temsil eder.

20. yüzyılın başlarında, 2000 yıllık yabancı egemenliğinden sonra bağımsızlığını kazanan Mısır, ani bir milliyetçilik dalgası yaşayan Arap ülkelerinden ilkiydi. İngiliz, Fransız ve Avrupa şarkılarının yerini ulusal Mısır müziği aldı. Kahire, müzikal yeniliklerin merkezi haline geldi.
Kadın şarkıcılar, seküler yaklaşımı benimseyen ilk isimler arasındaydı. Mısırlı sanatçı Ümmü Gülsüm ve Lübnanlı şarkıcı Feyruz bunun önemli örnekleriydi. Her ikisi de sonraki on yıllarda popülerliğini korumuş ve Arap müziğinin efsaneleri olarak kabul edilmiştir. Faslı şarkıcı Zühre el-Fasiya, Mağrip bölgesinde geniş çapta ün kazanan ilk kadın şarkıcı oldu; geleneksel Arap Endülüs halk şarkılarını seslendirdi ve daha sonra kendi adına çok sayıda albüm kaydetti.
Batı pop müziği de 1960'ların başında Arap müziğinden etkilenerek, daha sonra garage rock ve punk rock'a yol açacak bir rock müzik türü olan sörf müziğinin gelişmesine yol açtı.

Aras Türk Cumhuriyeti (Azerice: Araz Türk Cümhuriyyəti veya Araz Respublikası, Ermenice: Արաքս Հանրապետություն), diğer adıyla Türk-Aras Cumhuriyeti, Kasım 1918'de Azerbaycan ve Osmanlı Devletinin desteğini alan Cafer Kuli Han tarafından kurulmuş olan, şu anki Nahçıvan Özerk Bölgesi'nde bulunan kısa süreli bir Türk cumhuriyetidir. Başkenti Nahçıvan şehri olan bu Cumhuriyetin arazisi 16.000 kilometrekare, nüfusu ise 1 milyona yakındı. Sınırları Nahçıvan, Şerur-Daralayaz, Ordubad Uyezdlerini ayrıca Uluhanlı, Vedibasar, Kemerli, Meğri vb. arazileri birleştirirdi.
Nahçivan, Şerur, Sürmeli uyezdi (Iğdır-Tuzluca-Aralık) ve Revan'ın güney bölgeleri (Aras boyları) ahalisi temsilcileri bir araya gelerek 3 Kasım 1918'de merkezi Iğdır olan Aras Türk Cumhuriyeti'ni resmen kurmuşlardır. Aynı konu hakkında başka bir kayankta ise, kurulan hükûmetin adının Iğdır Millî Cumhuriyeti olduğu belirtmektedir.
1919 yılında Ermeniler bu bölgeyi Aras Savaşı ile kısa süreliğine kendi topraklarına katmıştır. Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla Azerbaycan bu bölgeye tekrar hakim olmuştur.

Arnold Joseph Toynbee (14 Nisan 1889, Londra – 22 Ekim 1975, York), İngiliz bir tarihçi, tarih felsefecisi ve yazardı. London School of Economics ve King's College London’da uluslararası tarih alanında araştırma profesörü olarak görev yapmıştır. 1918–1950 yılları arasında uluslararası ilişkiler alanında önde gelen uzmanlardan biri olarak kabul edilen Toynbee, 1929–1956 yılları arasında Chatham House bünyesinde araştırmalar yöneticiliği yapmıştır. Bu görevi sırasında, Birleşik Krallık’ta alanın temel başvuru kaynaklarından biri sayılan Survey of International Affairs dizisinin 34 cildini hazırlamıştır.
Toynbee en çok, 1934–1961 yılları arasında yayımlanan 12 ciltlik eseri A Study of History ile tanınır. Geniş kapsamlı makale, söylev ve kitap yazımında üretkenliği sayesinde, özellikle 1940’lar ve 1950’lerde eserleri geniş bir okur kitlesi tarafından okunmuş ve tartışılmıştır.
Tarihin konusunun kültürler olduğunu ifade etmiş, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığı, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşmiştir.

Arnold J. Toynbee, 14 Nisan 1889’da Londra’da doğdu. Yunan ve Latin klasikleri üzerine eğitim aldıktan sonra, King's College London bünyesinde kurulan Korais Kürsüsü’nde Bizans ve Modern Yunanca dili, edebiyatı ve tarihi alanlarında profesör olarak görev yaptı. Aynı zamanda uluslararası tarih profesörü olarak da faaliyet gösterdi. 1925–1955 yılları arasında Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) bünyesinde yöneticilik yaptı. Bu dönemde, başlıca eseri olan A Study of History’nin ilk on cildini kaleme aldı. 1933–1961 yılları arasında toplam on iki cilt olarak yayımlanan bu eser, Toynbee’nin uluslararası düzeyde tanınmasını sağladı.

I. Dünya Savaşı sırasında Wellington House olarak bilinen Britanya Dışişleri Bakanlığı Savaş Propaganda Bürosu’nda görev aldı. Burada Osmanlı İmparatorluğu, Mezopotamya, Arabistan ve Mısır ile ilgili çalışmaların sorumluluğunu üstlendi.
Toynbee, James Bryce, 1st Viscount Bryce ile birlikte The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915–1916 adlı çalışmanın hazırlanmasına katkıda bulundu. Toynbee’nin bu çalışmaya ilişkin değerlendirmeleri ve kaynakların niteliğine dair görüşleri literatürde tartışma konusu olmuştur. Ayrıca, Wellington House bünyesinde yayımlanan Survey of International Affairs dizisinin editörlüğünü üstlendi. 1919 ve 1946 yıllarında düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Britanya delegasyonunda yer aldı. Bu görevleri nedeniyle, uluslararası siyaset ve tarih alanında etkili bir figür olarak değerlendirilmiştir.

Arnold J. Toynbee, University of Oxford’da tarih profesörü olduğu dönemde, The Manchester Guardian gazetesinin özel muhabiri olarak 1921 yılında Anadolu’ya geldi. Bu görevi, saha gözlemleri yapmasını ve bölgedeki gelişmeleri doğrudan incelemesini sağladı. Anadolu’ya gelmeden önce Yunan kuvvetlerinin daha “medeni”, Türklerin ise daha “olumsuz” davranacağı yönünde bir beklentiye sahip olduğu belirtilen Toynbee, saha gözlemleri sonucunda bu kanaatini değiştirmiştir. Özellikle Yalova ve Gemlik çevresinde Yunan birlikleri ve yerel çetelerin eylemlerine tanıklık ettiği, İzmir ve çevresindeki yıkımı gözlemlediği aktarılır. Ayrıca Birinci İnönü Muharebesi sırasında Yunan tarafında bulunarak gelişmeleri izlemiştir. Yaklaşık dokuz ay süren bu gözlemler sonucunda, bölgede yaşanan şiddet olaylarına ilişkin değerlendirmelerini kamuoyuyla paylaşmıştır. The Western Question in Greece and Turkey (1927) ve Turkey (1927) adlı eserleri, önceki çalışmalarından farklı bir yaklaşım sergilemiş; Batı medeniyeti ve Yunan hükûmetine yönelik eleştiriler içermiştir. Bu eser, Toynbee’nin kariyerinde bir dönüm noktası olarak değerlendirilmiş; İngiltere ve Yunanistan’da eleştirilmesine yol açmış ve 1924’te Korais Kürsüsü’ndeki görevinden ayrılmasıyla sonuçlanmıştır.

Arnold J. Toynbee, 1913 yılında, Gilbert Murray’nin kızı Rosalind Murray ile evlendi. Bu evlilikten üç oğlu oldu; bunlardan biri olan Philip Toynbee edebiyat alanında tanınmıştır. Oğullarından Lawrence Toynbee (d. 1922) ressam olup, Jean Constance Asquith ile evlenmiştir; eşi, Birleşik Krallık başbakanlarından H. H. Asquith’in torunudur. Toynbee, 1946 yılında ilk eşinden boşanmış, aynı yıl araştırma asistanı Veronica M. Boulter ile ikinci evliliğini yapmıştır. 22 Ekim 1975’te, 86 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Tarihçinin insan türünün birtakım temel bölümlerinin yaşamlarını ele aldığını, toplum denen söz konusu varlıkları seçip incelediğini dile getiren Toynbee, tarih araştırmacısının toplumlar arasındaki ilişkileri yalnızca belli kavram ve kategoriler altında incelediğini savunur.
Kendisi bilhassa Yunan ve Doğu Medeniyetleri üzerine önde gelen tarihçilerden biri olup eserlerinde ehliyetli bir bilim adamı tarafından yapılan yüksek kaliteli yorumların ağırlığı hissedilir. Ufkunun genişliği ve anlatım gücü, dünya tarihini 26 medeniyete bölerek, yükseliş ve çöküşlerini "tehlikelerle yüz yüze gelme ve bunlara cevap verme" dönemlerine göre analiz ettiği, en önemli eseri olan, on iki ciltlik A Study of History - Tarih bilinci isimli eserinde de görülmektedir.

Artvin'in Kurtuluşu, Artvin bölgesinin 1921 yılında Türkiye'ye katılmasına bağlı olarak kullanılan bir tabirdir. Herhangi bir tarihi kayıt olmamasına karşın, söz konusu kurtuluş günü 7 Mart'ta anılmaktadır. Buna bağlı olarak Artvin'in kurtuluşu, 7 Mart Artvin'in kurtuluşu veya 7 Mart Artvin'in düşman işgalinden kurtuluşu olarak da ifade edilmektedir.

Artvin bölgesi, idari sınırlarının değişmesine bağlı olarak değişik dönemlerde farklı bir toprak parçasını kapsamıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının ardından 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca Rusya'ya savaş tazminatı olarak bırakılan Artvin bölgesi, bu tarihte Livana kazası adını taşıyordu ve yaklaşık olarak bugünkü merkez ilçe ile Murgul ilçesini kapsıyordu. Rus idaresi ise, "Artvin" adı altında, Batum Oblastı'na bağlı Artvin Okrugu'nu kurdu ve bu idari birim Artvin, Ardanuç ve Şavşet-İmerhevi kazalarından (uçastok) oluşuyordu. Bugünkü Hopa ve Kemalpaşa ilçeleri ise, aynı oblast içinde Batum okruguna bağlı Gonio kazasının sınırları içinde yer alıyordu.
Artvin Okrugu, yaklaşık kırk yıl Rus idaresinde kaldı. Ekim Devrimi'nin ardından Ruslar 1918 yılında bölgeden çekilince, Artvin bölgesi fiilen  bağımsız Gürcistan'ın sınırları içinde yer aldı. Ardından Ankara Hükümeti ile Gürcistan arasında diplomatik ilişki kuruldu. 7 Mayıs 1920 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya, Artvin, Ardahan ve Batum bölgelerini (okrug) Gürcistan'ın bir parçası olarak tanıdı. Bununla birlikte Sovyet Rusya'nın silahlı kuvvetleri olan Kızıl Ordu 15 Şubat 1921'de Gürcistan'ı işgal etmeye başladı. Daha Sovyet işgali sona ermeden Ankara Hükûmeti Batum, Artvin ve Ardahan bölgelerinden çekilmesi için Gürcistan hükûmetine ültimatom verdi. Bu gelişmenin sonucunda Gürcü hükûmet güçleri Artvin bölgesinden çekilmiştir. Bununla birlikte resmi kurumların açıklamalarında 7 Mart 1921'de zafer kazanıldığı biçiminde anlatılar da mevcuttur. Oysa Mustafa Kemal'in öncülüğünde hazırlanan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı tarih kitabında, 1878 yılında Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya bıraktığı toprakların Gürcülerden "anlaşmak suretile" ve "muharebesizce" alındığı belirtilmiştir. Öte yandan Mustafa Kemal Nutuk'ta söz konusu ültimatomu şöyle anlatır: "8 Şubat 1921'de Ankara'da itimatnamesini takdim etmiş olan Gürcü sefiriyle de, Türkiye­-Gürcistan Mua­hedesi için müzakere başlamıştı. Nihayet 23 Şubat 1921'de verdiğimiz katî bir ültimatom üzerine Arda­han, Artvin ve Batum'un tarafımızdan işgaline muva­fakat olundu. Batumun işgali bu tarihten on beş gün sonra vâki olmuştur." 

Gürcistan hükûmetinin çekilmesinin ardından Ankara Hükûmeti güçlerinin Artvin'e hangi tarihte girdiğine dair kaynaklarda tutarlı bir bilgi yer almamıştır. Yenibahçeli Şükrü Bey anılarından Artvin'de Türk kuvvetlerinin 7 Mart'ta değil, 6 Mart'ta bayrak çektiğini yazar. Muvahhid Zeki ise, "Artvin'in anavatana ilhakı" adıyla bu tarihi 7 Mart olarak vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla sonuçlanan Milli Mücadele döneminde, İzmir'in savaşla ele geçirilmesi gibi bir süreç yaşanmamış olmakla birlikte, Artvin bölgesinin Gürcülerden çatışma yaşanmadan Türklere geçmesi "düşman işgalinden kurtuluş" şeklinde anılmaktadır. 7 Mart olarak kabul edilen bu tarihin 1920'lerden itibaren kutlandığı, Muvahhid Zeki'nin "Mektep talebeleri Artvin'in anavatana ilhakı olan 7 Mart dönem hatırasını tes'id merasiminde [kutlama töreninde]" adı altında paylaştığı iki fotoğraftan da anlaşılmaktadır.
Günümüzde 7 Mart, resmi törenler ve vakıf gibi kurumlar tarafından düzenlenen şenliklerle kutlanmaktadır. Artvin kentinde yapılan resmi törenlerde Milli İrade Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı'na Artvin valiliği, Artvin garnizon komutanlığı ve Artvin belediye başkanlığı adına çelenkler konur ve saygı duruşu sonrası İstiklal Marşı okunur. Şenlikler ise, Artvin kentinde veya Artvinlilerin yoğun yaşadığı başka kentlerde düzenlenmektedir. Sivil inisiyatifli etkinliklerin çoğu Artvinliler Hizmet Vakfı öncülüğünde düzenlenmiş, Macahel Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları da bu etkinliklere katılmıştır. 7 Mart tören ve şenliklerine ilişkin haberlerin bir kısmında Artvin'in kurtuluşunun "45 yıllık bir esaret" sonrasında gerçekleştiği şeklinde de ifade edilip Rus ve Gürcü dönemleri birbirinin devamı gibi verilmiştir. Resmi açıklamalarda ise, "Artvin'in Düşman İşgalinden Kurtuluşu"nun 1921 yılında gerçekleştiği belirtilmiş, Gürcüler düşman olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte 7 Mart şenliklerinde Bayar Şahin, Samida, Erol Alkan gibi Artvinli Gürcü müzisyenler de yer almıştır.

Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: وزن عروض vezn-i arûz), Arap edebiyatından doğarak İslami edebiyatalara da yayılmış bir nazım sistemi; nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçüdür.
Sözlük anlamı "yön", "yan", "bölge", "bulut", "gökyüzü", "keçi yolu", "deli", "sarhoş", "deve", "çadırın orta direği", "karşılaştırılan", "ölçü olan şey" gibi çeşitlidir. Edebî kavram olarak bu anlamlardan hangisine dayandığı tam olarak bilinmemektedir. Develerin yürüyüşünden, demircilerin sistematik çekiç vuruşundan veya çamaşırcı kadınların tokmak seslerinden çıktığı görüşleri vardır. Bir çadırı direğin ayakta tutması gibi, divan şiiirini ayakta tutan en büyük unsurun aruz olduğu düşünülür. Aruz bilimini bir öğreti biçiminde ilk olarak ortaya koyan ünlü Arap dil bilimcisi İmam Halil bin Ahmed'dir. Aruz vezni; Arap, Türk, Fars, Kürt, Afgan, Pakistan ve kısmen Hint edebiyatında kullanılmaktadır.
Aruz hecelerin sayısını değil, şeklini esas alır. Aruzla yazılmış şiirlerde, her bir mısranın heceleri, diğer mısraların aynı hizadaki heceleriyle aynı açıklık (kısalık) ve kapalılık (uzunluk) noktasında birbirlerine denktir. Açık (kısa) hece (.) işaretiyle, kapalı (uzun) hece (-) işaretiyle gösterilir. Ayrıca "med"li adı verilen, bir buçuk hece değerinde, (.-) işaretiyle gösterilen ve hece değeri de dört sesten oluşan heceler için kullanılır. Bu temel parçaların birleşmesinden sekiz ana kalıp ortaya çıkmıştır:

fa'ûlün (fe'ûlün) (._ _)
fâ'ilün, fâ'ilât (_._)
mefâ'ilün (._._)
fâ'ilâtün (_._ _)
müstef'ilün (_ _._)
mef’ûlâtü (_ _ _.)
müfâ'aletün (._.._)
mütefâ'ilün (.._._)
Her beyitte en az dördü bulunan bu parçalara tef'il, tef'ile ya da cüz adı verilir.

Türkçedeki heceler, yapıları itibarıyla altı çeşide ayrılmaktadır:

Sadece bir sesli harften meydana gelen hece: u-zun (._) kelimesindeki “u” hecesi açık hecedir.
Bir sessiz, bir sesli harften meydana gelen hece: gü-lü (..) kelimesinin iki hecesi de açık hecedir.

Bir sesli, bir sessizden meydana gelen hece: öp-tü (-.) kelimesindeki ilk hece kapalı hecedir.
İki sessiz arasında bir sesliden meydana gelen hece: gön-lüm (- -) kelimesindeki iki hece de kapalı hecedir.
Bir sessiz, bir sesli ve tekrar iki sessizden meydana gelen bir buçuk hece (bir uzun, bir kısa hece): Türk, genç, kalp gibi Türkçe kökenli heceler genelde kapalı hece olarak kabul edilir. Çarh, fakr gibi Arapça ve Farsçadan gelen bazı kelimeler de bir kapalı, bir açık hece olarak kabul edilir.
Bir sesli, iki sessizden meydana gelen hece: İlk, aşk gibi kelimeler birer kapalı hecedir.
Bunların hâricinde Türkçede uzun sesli olmamasına rağmen Arapça ve Farsçadan dilimize giren bazı kelimelerde uzun sesli bulunur. Uzun sesli bulunan hece ister sesli, isterse sessiz harfle bitsin, kapalı hece olarak değerlendirilir. Â-rif kelimesindeki “â” hecesi, şâ-ir kelimesindeki “şâ” hecesi, se-lâm kelimesindeki “lâm” hecesi birer kapalı hecedir. Ayrıca konuşma dilinde sonu sessiz harfle biten kelimelerin son harfini, sonraki kelimenin ilk harfi sesli ise ona vasl ederek konuşulur: “gördüm onu” kelimelerini okurken, “gör-dü-mo-nu” diye okunur.

Divan şiirinin kullandığı ölçü aruzdur. Aruzun, değişik uzunlukta ve ahenkte kalıpları vardır. Bu kalıplar uzun ve kısa hecelerin belirli sayılarda art arda gelmesinden oluşur ve uzun ve kısa hecelerden yapılmış kelimeleri karşılar. Divan şiirinin temeli beyit, yani ikili dizelerdir. Beyitler arasında anlam birliği bulunması şart değildir.

Mefâilün / Mefâilün / Mefâilün / Mefâilün (. - . -) ×4 veya (. - - -)
Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün / Müstef'ilün (- - . -) ×4
Müstef'ilâtün / Müstef'ilâtün / Müstef'ilâtün / Müstef'ilâtün (- - . - -) ×4
Feûlün / Feûlün / Feûlün / Feûlün (. - -) ×4
Mefaaletün / Mefaaletün

Mefâîlün / Mefâîlün / Feûlün (. - - -) (. - - -) (. - -)
Feilâtün (Fâilâtün) / Feilâtün / Feilâtün / Feilün (fa'lün) (. .- -) (. .- -) (. .- -) (. . -)
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün (- . - -) (- . - -) (- . - -) (- . -)
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün (- . - -) (- . - -) (- . -)
Müfteilün / Müfteilün / Fâilün (- . . -) (- . . -) (- . -)
Feûlün / Feûlün / Feûlün / Feûl (. - -) (. - -) (. - -) (. -)
Mefâilün / Feûlün / Mefâilün / Feûlün (. - . -) (. - -) (. - . -) (. - -)
Feilâtün (Fâilâtün) / Mefâilün / Feilün (Fa'lün) (. . - -) (. - . -) (. . -)
Fa'lün / Feûlün / Fa'lün / Feûlün (. -) (. - -) (. -) (. - -)
Mef'ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün (- - .) (- . - .) (. - - .) (- . -)
Mef'ûlü / Mefâîlün / Feûlün (- - .) (. - - -) (. - -)
Mef'ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün (- - .) (. - - .) (. - - .) (. - -)
Mef'ûlü / Mefâîlün / Mef'ûlü / Feûlün (- - .) (. - - -) (- - .) (. - -)
Mef'ûlü / Mefâîlü / Feûlün (- - .) (. - - .) (. - -)
Müfte'ilün / Fâilün / Müfte'ilün / Fâilün (- . . -) (- . -) (- . . -) (- . -)
Mefâilün / Feilâtün / Mefâilün / Feilün (Fa'lün) (. - . -) (. .- -) (. - . -) (. . -)
Not: Aruz kalıplarını tef'ilelerine ayırmaya " takti' " adı verilir. Takti kelime anlamı olarak kesmek, ayırmak anlamı taşır. Yukarıda aruz kalıpları tefilelerine ayrılmış yani takti edilmiş olarak verilmiştir.

1. me fâ' î lün / me fâ ’î lün / me fâ ’î lün/ me fâ’ î lün
-Eşin var â/şiyânın var/ bahârın var/ ki beklerdin                                                                              
Kıyâmetler / koparmak ney/di ey bülbül/ nedir derdin
2. me fâ a le tün / me fâ a le tün
"Bugün mü desem? Yarın mı desem?
Uzak mı desem? Yakın mı desem?
Yazın mı desem? Güzün mü desem?
Güzün mü desem? Yazın mı desem" (Mehmet Akif Ersoy)

2. fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lün
Yaraşır kim / seni ser-def/ter-i hûban / yazalar
Nâme-i hüs/nün için bir / yeni unvan / yazalar
3. fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lün
Âkıbet gön/lüm esîr et/tin o gîsû/larla sen
Her ne câdû/sun ki âteş /bağladın mû/larla sen
6. fe û lün / fe û lün / fe û lün / fe ûl
Küçük mut/tarit muh/teriz dar/beler
Kafesler/de camlar/da pür ih/tizaz...
10. mef’ û lü/ fâ i lâ tü/ me fâ î lü/ fâ i lün
Derdin ne/dir gönül sa/na bir hâle/t olmasın
Sad el-ha/zer ki sevdi/ğin ol âfet olmasın
12. mef ûlü/ me fâ î lü/ me fâ î lü/ fe û lün
Meddâh o/lalı çeşm-i/ gazâlâne/ne Bâki
Öğrendi/ gazel tarzı/nı Rûm'un şu/’arâsi
15. me fâ i lün / fe i lâ tün / me fâ i lün / fe i lün (Fa’ lün)
Sular sarar/dı yüzün per/de perde sol/makta
Kızıl havâ/ları seyret/ ki akşam olmakta
Bunların dışında "Rubai" türünde kullanılan 24 çeşit aruz ölçüsü kalıbı vardır. Bunlardan ilk 12'si "Ahrem", son 12'si ise "Ahreb" olarak adlandırılır.

a) Ahrem
Mef'ûlün fâilün mefaîlün fâ' 
Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlün fâ'
Mef'ûlün fâilün mefâîlün fa'l
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'
Mef'ûlün fâilün mefâîlün fâ'
Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlü fâûl
Mef'ûlün mef'ûlün mefâîlün fa' 
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlü fâ'l
Mef'ûlün mef'ûlü mefâîlü fâ'l
Mef'ûlün fâilün mefâîlü faûl
Mef'ûlün mef'ûlün mef'ûlü faûl
b) Ahreb
Mef'ûlü mefâilün mefâîlün fâ' 
Mef'ûlü mefâîlü mefâîlün fâ'
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü fa'ûl
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlün fâ'
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlü fâ'l
Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü faûl
Mef'ûlü mefâilün mefâîlü fâûl
Mef'ûlü mefâilün mefâîlü fa'l
Mef'ûlü mefâilün mefâîlün fâ' 
Mef'ûlü mefâîlü mefâilün fâ'
Mef'ûlü mefâîlü mefâilün fa'l
Mef'ûlü mefâîlün mef'ûlün fâ'

Ulama (Vasl): Bağlama, bağlayış anlamındadır. Sessiz harfle biten kelimeyi sesli harfle başlayan kelimeye bağlayarak okumaktır. Hece ölçüsünde de kullanılmaktadır.
İmâle: Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır. İki türlü imâle bulunmaktadır.
İmâle-i Maksûr: Kısa uzatma manasındadır. Kısa olan hecelerin uzun okunmasıdır. Arapça ve Farsça kelimelerde zaten uzun ünlü olduğu için, kullanılmasına gerek duyulmamıştır. Daha çok Türkçe kelimelerde kullanılır.
İmâle-i Memdûd: Buna "medd" de denilmektedir. Uzun bir heceyi bir kapalı bir açık hece halinde okumaktır. Sonu iki ünsüz veya bir uzun ünlü bir ünsüz ile biten kelimelerde kullanılır. Fazladan bir hece oluşacağı için eksik hece bulunan durumlarda kullanılır.
Zîhâf: Aruz kalıbına uydurmak için uzun hecenin kısa sayılmasıdır. Aruzda kullanılması sakıncalı görülür. Çok büyük bir aruz kusurudur. Bu sebeple şâirler tarafından pek tercih edilen bir uygulama değildir.
Not: Sonu "n" ünsüzü ile biten uzun vokalli kelimeler kısa okunsa da bu zihaf değildir, ayıplanmaz. Mesela, "devrân" kelimesi her ne kadar uzun ünlü ile yazılsa da son hece kısa okunur. Aksine bunu med olacak şekilde uzun okumak büyük bir kusurdur. Ziya Paşa da Harâbât'ında bundan bahseder.
Kasr (Kısaltma ve İnceltme): Buna Tahfîf de denilmektedir. Ölçü gereği uzun bir heceyi kısaltmak ve ünlüsünü inceltmektir: şâh > şeh, mâh > meh, gâh > geh gibi. Kasr, yine ölçü gereği İstanbul > Stanbul, Aristo > Risto sözcüklerinde yapılır. Aynı zamanda sonu çift ünsüzlü kelimerden birini atmak için kullanılır kadd > kad gibi. Bunlar kusur sayılmaz; fakat dünyâ'nın dünye olması kusurdur.
Teşdîd: Şeddesiz bir harfi ölçü gereği şeddeli olarak kullanmaktır: "Per"in "perr"; "ümîd"in "ümmîd"yapılması gibi.
Örnek:
Dâg-ı siyehler ile cism-i nizâr u zerdi
Bir bâl ü perri yanmış pervânedür sanurlar (Bakî)
Not: Hecelerde son harf sesliyse açık yani nokta (.) ile hecelerde son harf şapkalı ya da sessizse kapalı çizgi (-) ile en son kelime ise her zaman kapalı olarak gösterilir.

Aruz vezni Arap edebiyatının resmî ölçüsüdür. Eski çağlardan beri, halk şiiri ve hece vezninin Türk edebiyatında güçlü bir yeri olmuştur. İranlılar, İslamiyet'i kabul edince Arap kültürünün de büyük tesiri altında kaldılar. Şiirde, Arapların kullandığı nazım ölçüsü olan aruzu kullanmaya başladılar. Ancak Arapların kullandıkları aruz ölçüsünü olduğu gibi kabul etmediler. Kendilerine göre bir ayıklamaya tabi tutarak kulaklarına hoş, tabiatlarına uygun gelenleri seçtiler ve kullandılar. Talas Muharebesi sonrasında, İslamiyet'i kabul ettikten sonra, İran edebiyatının etkisiyle Türkler de Farsça şiirler yazmışlar ve İran aruzunu kullanmaya başlamışlardır. Aruz vezni, 5-11. yüzyıllarda Hakaniye Türkçesi’ne 7. - 13. yüzyıllarda, Anadolu Türkçesi’ne 8-1

Ashanti Krallığı (Ashanti Federasyonu), Afrika kıtasının batısında 1680 ile 1896 yılları arasında hüküm süren krallık.

Sınırlarının büyük bir bölümünü günümüzde var olan Gana devletinin oluşturduğu krallık, bünyesine kattığı ülkelerin iç işlerine pek müdahalede bulunmaması nedeniyle Ashanti Federasyonu olarak da anılmaktadır.
Sömürge sisteminin yoğunlaştığı dönemlere kadar özellikle Hollandalılar ile ticari ilişkilerini sorunsuz ilerleten krallık, altın rezervlerinin yoğun olduğu bölgeye İngilizlerin ilgi duyması ile sorunlar yaşamaya başlamış, Afrikalı yerliler ile Avrupalılar arasındaki güvene dayalı eşit ticaret anlayışı yerini askeri alanda daha güçlü olan Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin yerel halk üzerindeki baskıcı bir anlayışına bırakmıştı.
19.yy içerisinde yaşanan dört farklı Ashanti Savaşları ile Ashanti güçleri ile Büyük Britanya güçleri karşı karşıya gelmiş, bunların sonuncusu olan ve 1894 ile 1896 yılları arasında olanı neticesinde Ashanti Krallığı'nın varlığına son verilmiş ve bölge Birleşik Krallık'ın himayesi altına alınmıştır. Bu son savaş öncesi Ashanti kralı, tahtını kaybetmemek adına İngiliz himayesi altına girmeyi kabul etmiş, ancak İngilizler ilerleyen dönemlerde altın açısından zengin olan bölgenin Fransız ve Alman sömürge yönetimleri tarafından ilhak edilmesi ihtimaline karşı bu öneriyi reddederek ülkenin varlığına tamamen son vererek toprakların tek hakimi olmuştur. Bu olaydan sonra Ashanti Savaşlarının devamı ve beşincisi olarak Altın Taht Savaşı meydana gelmiş, Ashantililerin kutsal olarak gördükleri ve Ashanti kralının oturduğu altın kaplı tahtın İngilizler tarafından talep edilmesi neticesinde Mart 1900 ile Eylül 1900 yılları arasında yaşanmıştır.
Yurt dışına sürgüne gönderilmeyen az sayıda Ashantili söz konusu tahttı, İngilizlere teslim etmeyerek sık ormanlık alana saklamış, bu taht ancak 1920 yılında İngilizler tarafından bulunabilmiştir.
Birleşik Krallık 1896 yılından bu yana hakim olduğu toprakları 1 Ocak 1902 tarihinden itibaren Altın Sahili sömürgecilik sisteminin bir parçası olarak tam anlamıyla kendi bünyesine dahil etmiştir.
Günümüzde krallığın hüküm sürdüğü bölgenin büyük bir bölümü Gana toprakları içerisinde yer almakta olup, çok az bir bölümü ise komşu ülkeler Fildişi Sahili ile Togo'da yer almaktadır.

Ashanti Krallığı 12 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ashanti Krallığı tarihi 22 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ashanti mimarisi 18 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Asir Emirliği (Arapça: إمارة عسير الإدريسية, İmaret el-Esir el-İdrisi), Arap Yarımadası'nda kısa süreli bir devlet idi. Emirlik günümüzde Suudi Arabistan'ın güneybatısında Cizan'da yer almaktaydı. Emirliğin başkenti Sabya olup limanları Cizan ve Midi idi.
Emirlik 1906 yılında Osmanlılara karşı ayaklanan Seyyid Muhammed ibn Ali el-İdrisi tarafından kurulmuştur. I. Dünya Savaşı'nda da emirlik Britanya tarafından desteklenmiş olup 1920'de Seyyid Muhammed'in ölümünden sonra dağıldı ve 1934'te Taif Antlaşması ile resmen Suudi Arabistan'ın bir parçası haline geldi.

Osmanlı Arabistanı

R.L. Headley, ʿAsīr, Encyclopaedia of Islam, Second Edition.
A. K. Bang, The Idrisi State of Asir 1906-1934: Politics, Religion and Personal Prestige as State-building factors in early twentieth century Arabia, Bergen Studies on the Middle East and Africa (1996)
J. Reissner, Die Idrīsīden in ʿAsīr. Ein historischer Überblick, Die Welt des Islams, New Series, Bd. 21, Nr. 1/4 (1981), pp. 164–192. At JSTOR.
I. Ghanem, The Legal History of 'A Sir (Al-Mikhlaf Al-Sulaymani), Arab Law Quarterly, Vol. 5, No. 3 (Aug., 1990), pp. 211–214. At JSTOR.

Askerlik hizmeti, herhangi bir ülkede belirli bir yaşa gelen vatandaşların, zorunlu olarak, belirli bir süre orduda görev yapması veya anlaşmalı oldukları bir süre boyunca meslek olarak icra etmesi. Ayrıca askerlik veya vatanî görev olarak da bilinir.

Ordular, mesleği askerlik olan kişilerin dışında, ya belirli bir süre için zorunlu askerlik hizmetine alınan yetişkin kişilerden ya da gönüllülerden oluşur. Bir tür zorunlu askerlik hizmeti Antik Mısır'da da uygulanırdı. Napolyon Savaşları sırasında Fransa'da, bütün sağlıklı erkekleri askere alındı. Daha sonra Prusya, erkekleri askerlik eğitimi için bir süre askere çağırmaya başladı. Böylece, az sayıda askerden oluşan asıl ordu, savaş zamanında hizmet etmeye hazır, eğitim görmüş yedek askerlerin katılmasıyla büyüyordu.
Amerikan İç Savaşı'nda (1861-65) Güney ve Kuzey, zorunlu askerlik usulüne başvurdular. Ama, 19. yüzyıl boyunca ABD'de ve İngiltere'de barış zamanında zorunlu askerlik uygulanmadı. I. Dünya Savaşı'nda, İngiliz ordusu düzenli askerlerden ve gönüllülerden oluşuyordu. 1930'larda ABD ve İngiltere, oldukça küçük düzenli ordularla yetindiler. Almanya ve Japonya ise, zorunlu askere alma usulü uyguladılar ve büyük ordular kurdular. 1939'da İngiltere zorunlu askere almayı yeniden uygulamaya başladı.
II. Dünya Savaşı, hemen bütün ülkelerin orduya bakışlarını değiştirdi. Çoğunlukla iki yıllık bir süre için gençler askere alınarak güçlü ordular kuruldu. İngiltere'de zorunlu askerlik 1960'a değin sürdü. Günümüzde İngiltere'nin kara, hava ve deniz kuvvetleri gönüllülerden oluşmaktadır. ABD zorunlu askere almayı Vietnam Savaşı nedeniyle sürdürdü ve bu uygulamaya ancak 1973'te son verebildi.

Günümüzde birçok ülkede hâlen zorunlu askerlik hizmeti uygulanmaktadır. Askerlik hizmeti zorunlu olmayan ülkelerde ise anlaşmalı oldukları süre boyunca kişiye maaş verilerek meslek olarak icra edilir. Amerika, Japonya, Kanada, Avustralya, İspanya, İtalya, İsveç, İngiltere, Fransa, Almanya gibi birçok ülkede zorunlu askerlik yoktur.
Düzenli ordusu olmayan İsviçre gibi bazı ülkelerde yükümlüler yaşamlarının belli bir döneminde askerlik hizmetine alınır ve bu süre boyunca her yıl birkaç hafta eğitim görürler.
Çin'de yasalar gereği zorunlu askerlik hizmeti mevcut olmakla birlikte, ülkenin büyük nüfusu ve yeterli gönüllü sayısı nedeniyle zorunlu askerlik uygulanmamaktadır.
İsrail'de 18 yaşını doldurmuş ya da 12. sınıfı bitirmiş vatandaşlar için (erkek ya da kadın) askerlik zorunludur. İsrailli Araplar, hamile ve evli kadınlar için askerlik zorunlu değildir. Askerlik hizmeti kadınlar için 2, erkekler için 3 yıldır.

Osmanlı Devleti'nde ordunun büyük bölümü, 1826'da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar tımarlı sipahiler ve yeniçerilerden oluşuyordu. Yeniçeriler düzenli ordunun sürekli askerleriydi. Tımarlı sipahiler ise yalnızca savaş zamanlarında orduya katılırlardı. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra bir süre süresiz askerlik uygulandı. 1843'te kura usulü kabul edildi. Buna göre askere alınan kişiler, beş yıl zorunlu askerlik yapıyordu. Sonraki yedi yıl için yedeğe ayrılıyor ve bu süre içinde yılda bir ay askerlik eğitimi görüyorlardı. 1869'da zorunlu askerlik süresi altı yıl, yedek askerlik süresi de 14 yıl olarak belirlendi. 1916'da, Osmanlı uyruğundaki herkesin askere alınması zorunluluğu getirildi. 45 yaşına kadar herkes yedek asker sayıldı.

Türkiye'de zorunlu askerlik hizmeti uygulanır. Sadece Türkiye Cumhuriyeti doğumlu olan ve 20 yaşına gelmiş erkek vatandaşlara zorunlu kılınan bir hizmettir. Günümüzde zorunlu hizmet süreleri yedek subay ve yedek astsubay olanlar için 12 ay, er olanlar için 6 ay, bedelli askerlik için ise 1 aydır.

Bedelli askerlik
Vicdanî ret
Türkiye'de zorunlu askerlik

Askerî bando, genellikle silahlı kuvvetlerde askeriî etkinlikler için askerî müzik görevlerini yerine getiren, bir grup müzisyene sahip müzik grubudur. Tipik bir askerî bando, çoğunlukla üflemeli ve vurmalı çalgıları kullanmaktadır. Bir orkestra şefi, genellikle marş grupu, bando şefi veya müzik yönetmeni unvanını taşır. Osmanlı askerî bandosunun, 13. yüzyıldan kalma, dünyadaki en eski askerî bando takımı olduğu düşünülmektedir.
Askerî bandolar, bir yerde sabit durarak ya da grup halinde yürüyerek, hem kendi ülkelerinin hem de diğer ülkelerin ulusal marşları ve vatansever şarkıları da dahil olmak üzere tören ve marş müziği çalabilir. Askerî bandolar, askerî cenaze törenlerinde de de görev alır.

Military Music in American and European Traditions26 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Heilbrunn Timeline of Art History, Metropolitan Museum of Art
Brassmusic.Ru Russian Brass Community 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Rusça: 
German Military Music Almanca:

Astrahan Hanlığı (Tatarca: Xacitarxan Xanlığı), Altın Orda'nın yıkılmasından sonra başkenti Astrahan olmak üzere Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin ulusuna bağlı Toka Temür sülalesinden Kasım Han tarafından kurulmuş ve 1466-1554 yılları arasında hüküm sürmüş bir Türk hanlığıdır. Zaman zaman Kırım Hanlığı vasıtasıyla Osmanlı Devleti'nin nüfuz alanına girmiştir. Astrahan Hanlığı'nın arazisi batıda Kuban ve Don nehrine, doğuda Nogay Orda'sı ile sınırdı. Güneyde Terek Nehri'ne, kuzeyde ise Volga ile Don nehrinin arasında uzanmaktaydı.
Asıl adı "Ejder Hanlığı"  olan ve Ruslar tarafından sonradan değiştirilen Astrahan Hanlığı, Hazar Denizi'nin kuzey kıyılarında önemli bir ticaret merkezi olarak, 88 yıl boyunca egemen olmuş; ancak sürekli taht mücadeleleri sonucunda zayıflamış ve 1556 yılında Rus Çarı Korkunç İvan tarafından yıkılmıştır.
Rusya'nın Kazan ve Astrahan hanlıklarını yıkarak doğuya doğru genişleme siyasetinden rahatsız olan Osmanlı Devleti Orta Asya'daki Türk hanlıklarının da kendisinden yardım istemesi üzerine 1563 yılından beri Rusya'yı durdurmak için Astrahan'a yapmayı planladığı seferi ancak 1569 yılında yapabilmiş ama hem ordu kumandanlarının kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan hem de Kırım Hanı'nın bu kumandanlarla arasındaki anlaşmazlıktan dolayı bu seferde istenilen neticeye ulaşılamamıştır. Buna rağmen Rusya'nın barış istemesi üzerine 1570 yılında yine de Osmanlı ve Orta Asya Türk Hanlıklarının lehine bir barış antlaşması yapılabildiyse de Kazan ve Astrahan Hanlıkları'nın Rusya'ya bağlı oldukları zımnen kabul edilmiştir.
Bugün Astrahan ve çevresinde yoğun Türk nüfusu bulunmaktadır.

Astrahan Hanları listesi

Asya ve Pasifik Cephesi, I. Dünya Savaşı'nın kansız geçen bir cephesiydi. Cephedeki tek gerçek askerî harekât, Japonların Tsingtao saldırısıdır. Bunun yanında, bugünkü Papua Yeni Gine'deki Bita Paka ve Toma'da da küçük çaplı çatışmalar yaşanmıştır. Pasifik'teki diğer Alman bölgelerinde herhangi bir hareket gözlenmemiştir.

600 Alman ve 3.400 Çinliden oluşan güç tarafından korunan Tsingtao, Almanların bölgedeki en önemli üssüydü. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askerlerinin koruduğu hisar ise Alman donanması ve Avusturya-Macaristan donanmasına ait birkaç  gemiyle desteklenmekteydi. Japonlar bölgeye 50.000 asker ve altı savaş gemisinden oluşan bir birlik gönderirken Britanyalılar savaşa 1.600 kişilik bir destek birliğiyle katılmışlardır.
Hisar 31 Ekim'de bombalanmaya başlanıp Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri 6 Kasım gecesi bir akın gerçekleştirmiştir. Hisar, bir gün sonra ele geçirilirken Almanların 200, Japon güçlerinin 1455 can kaybı olduğu açıklanmıştır.

Tayland hükûmeti, müttefikleri Avrupa'daki son savaşlarında desteklemek amacıyla 1284 askeri bu cepheye yönlendirmişti. Bu askerlerin büyük bir kısmı Amerikan ve Britanyalılarla birlikte savaşmış ve en az 19'u ölmüştü. Bunun yanında, Fransız havacılık okullarına kabul edilen 95 askerin savaşta gerçekleştirilen hava akınlarına katılmış olabilecekleri düşünülmektedir.
I. Dünya Savaşı'na katılması Tayland'ın Milletler Cemiyeti'nin kurucu üyelerinden biri olarak tanınmasını sağlamıştır. Alman, Amerikan, Britanyalı ve Fransız yurttaşların Tayland hükûmetine karşı sahip oldukları sınırötesi haklar hükûmetin savaşa girmekten yana tavır almasını kolaylaştıran bir diğer etkendi. Birleşik Devletler bu hakkından 1921 yılında vazgeçmiş, Britanya ve Fransa da bu hakları 1925 yılında sonlandırmışlardır.

1916 Orta Asya Ayaklanması veya Ürkün Ayaklanması, Temmuz 1916-Şubat 1917 tarihleri arasında Rus Türkistanı'nda Çarlık yönetimine karşı meydana gelen bir ayaklanmadır.
Ayaklanma, I. Dünya Savaşı'nın Doğu Cephesi'nde resmî olarak askerlik hizmetinden muaf tutulan Müslümanların zorla askere alınmak istenmesi üzerine çıkmıştır. Bununla birlikte Çarlık yönetimi altındaki farklı etnik gruplar arasındaki gerilimleri de içermekteydi. Ayaklanma, Rus ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış olup binlerce Kazak ve Kırgız'ın Çin'e göçüne yol açtı. Buna karşın, Rus devleti Ekim Devrimi gerçekleşene kadar bölgede tam düzeni sağlayamadı.
Aleksandr Kerenski gibi bazı Rus liberalleri ve tarihçileri bu olaylara uluslararası bir ilgi getirdiler. Sovyetler Birliği döneminde ayaklanmanın liderleri Çarlık rejimine karşı savaşan devrimci kahramanlar ilan edildi. Ağustos 2016'da Kırgızistan'da bir kamu komisyonu 1916 ayaklanmasının bastırılmasını soykırım olarak adlandırılması sonucuna vardı.

Tsingtao'daki Alman birlikleri deniz güçleri ve sömürge hükûmeti tarafından sağlanan donanma personelinden oluşuyordu.
Birleşik Devletler'in savaşa girmesinin hemen ardından bir Alman savaş gemisi Guam'da ele geçirildi ve geminin mürettebatı savaşın ilk tutsakları olarak tarihe geçti.
Japonlar, müttefik güçleri Osmanlı ve Avusturya-Macaristan donanmalarına karşı desteklemek amacıyla 1917 yılında Akdeniz'e bir filo gönderdi. Japon muhribi Haziran ayında Avusturya-Macaristan denizaltısı U27 tarafından ağır biçimde yaralandı.
Amiral Graf Maximilian von Spee tarafından geride bırakılan SMS Emden müttefiklere ait ticaret gemilerini yağmaladı ve bunlardan otuzunu batırdı. Cocos Savaşı'nda HMAS Sydney'in yanında yer alan bu gemi yok edildi. Hellmuth von Mücke komutasındaki bir grup denizci Arap yarımadası üzerinden kaçmayı başardı.
Alman hükûmeti, müttefiklerle birlikte savaşa girme yanlısı olan Duan Qirui'ye karşı Zhang Xun'un askerî darbe girişimini desteklemekle suçlanmıştır. Darbe girişiminin Temmuz 1917'de başarısızlığa uğramasının ardından Duan, bu durumu Almanya'ya karşı savaş açma bahanesi olarak kullanmıştır. Almanya hakkındaki daha ciddi bir iddiaya göre ise hükûmet, Çin'in on bir yıl boyunca rakip hükûmetler tarafından yönetilmesine parasal destek sağlamıştır.

Gunther Plüschow: My escape from Donington hall, preceded by an account of the siege of Kiao-Chow in 1915 (Download)])

Keegan, John I. Dünya Savaşı (1998) s. 205-206.
Falls, Cyril Büyük Savaş (1960) s. 98-99.

Asakir-i Mansure-i Muhammediye (Osmanlıca: عساكر منصورهٔ محمديه) (Türkçe: Muhammed'in Muzaffer Askerleri) Osmanlı ordusu bünyesinde yer almış bir ocaktır. II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasının ardından 7 Temmuz 1826 tarihinde kurulmuştur. Ağa Hüseyin Paşa'nın komuta ettiği ocakta Koca Hüsrev Mehmed Paşa serasker olarak görev yapmıştır. Sultan Abdülmecid tarafından 14 Haziran 1843'te ordunun ismi Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne olarak değiştirilmiştir. Bu tarihten itibaren ordu kısaca Nizamiye Ordusu olarak anılmaya başlanmıştır. Asakir-i Mansure-i Muhammediye, Osmanlı İmparatorluğunun son ordusudur. 1923'te saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesiyle Türk Kara Kuvvetlerine dönüşmüştür.

Kuruluşundan hemen sonra Asâkir-i Mansûre'ye kaydolmak için gerek İstanbul içinden gerekse taşradan pek çok istekli çıkmıştır. Hazırlanan nizamnâmeye göre, “kim idüğü belirsiz aylak kimseler” ve “mühtedîler” bu teşkilâta alınmayacak, ancak şartları elverişli, öncelikle yaşları on beş ile otuz arasında olanların kaydı yapılacaktı. Ancak, kırk yaşına kadar olanlardan gücü kuvveti yerinde ve dinç kimseler de alınabilecekti. Yaşları on beşin altında olup Asâkir-i Mansûre'ye yazılmak isteyen çocuklar için Şehzadebaşı'ndaki eski Acemi Ocağı Kışlası tâlimhane olarak tahsis edilmişti. Kısa sürede büyüyüp gelişen “Mansûre askerleri” için Üsküdar ve Levent’teki kışlalara yenileri ilâve edilmiştir. Yeni kurulan ordunun ilk mevcudu 12.000 kişiydi. Bu da 1500’er kişilik sekiz “tertib”e ayrılmıştı. Tertibin en yüksek rütbeli subayı binbaşıydı. Bu sekiz binbaşının üstünde bir başbinbaşı bulunuyordu. Ancak bir tertibin toplam mevcudu, iki sağ ve sol kolağası, topçubaşı, arabacıbaşı, cebehanecibaşı, mehterbaşı, imamlar, hekim ve cerrahla birlikte 1527 kişiyi buluyordu. Her tertip sağ ve sol diye iki kola ayrılmış, bunların her biri bir kolağasının emrine verilmişti. Her kol da “saf” adı altında altışar kısma bölünmüştü. Her safın başında bir yüzbaşı vardı. Bu yüzbaşıların emrinde iki mülâzım, bir sancaktar, bir çavuş ve on onbaşı bulunmaktaydı.
1827 Temmuzunda tertip yerini “tabur”a, saf ise “bölük”e terk etmiş, bu terimler varlıklarını günümüze kadar korumuştur. Sekiz taburdan ikisi nöbetleşe olarak Seraskerlik binasını bekleyecek ve İstanbul'un güvenliğini sağlayacaktı. Kanunnâmesinde belirtildiği gibi, Yeniçeri Ocağı'nın yerine kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye onun yalnız savaş sırasındaki hizmetlerini değil, şehrin iç güvenliğinin temini ve geçici olarak yangın söndürme vb. gibi barış zamanındaki görevlerini de üstlenmişti. Öteki altı tabur ise, başta Davutpaşa’da yaptırılan Asâkir-i Mansûre Kışlası olmak üzere, yeniden tamir ettirilen Selimiye ve Rami kışlalarında tâlimle meşgul olacaktı.
Yeni ordunun Seraskerlik’ten sonra gelen en yetkili makamı Asâkir-i Mansûre Nezâreti idi. Teşkilâtın maaş vb. teknik işlerinden nâzır sorumluydu. Yeni nizamî orduda alınan eğitim tedbirleri kısaca şunlardı: Her saf için bir mektep kurulacak, buralarda her gün Kur’ân-ı Kerîm ve ilmihal dersleri verilecekti. Neferler beş vakit namazı cemaatle kılacaklardı. Bunun için de her safa (bölük) birer imam tayin edilecekti.
Yeni ordunun bölük, tabur, alay gibi askerî birlik adları III. Selim zamanında kurulup kısa süre içinde lağvedilmek zorunda kalınan Nizâm-ı Cedîd’inki ile aynıydı. Mansûre askerlerini eğitmek için dışarıdan uzmanlar getirtilmişti. Mansûre ordusunda terfiler çalışkanlığa göre olacak, yani bir nefer kabiliyet ve gayreti sayesinde başbinbaşılığa kadar yükselebilecekti.
En yüksek rütbeli subaydan ere kadar her neferin maaş ve tayinatı vardı. Maaşlar aydan aya ödenecekti. Yeni ordunun giderlerinin karşılanması için ayrı bir hazine kurulmuştu. Mansûre hazinesi adı verilen bu müesseseye yeni gelir kaynakları bulunmuş, böylece devlet hazinesine yük olmaktan kaçınılmıştır. 1827 yılında Hüsrev Paşa’nın serasker olmasından sonra Asâkir-i Mansûre’de bazı değişiklikler yapılmıştır. Meselâ ilk kuruluşunda üniforma olarak başlarına şubara denilen dilimli bir serpuş giydirilen neferlere 1828 yılından itibaren fes giydirilmeye başlanmış ve kılık kıyafetlerinde birlik sağlanmıştır. Her üç taburdan bir alay teşkil edilmiş, başbinbaşılık kaldırılarak her alayın başına bir miralay tayin edilmiştir. Ayrıca her alaya bir alay emini ile bir kaymakam verilmiştir. 1828-1829 yıllarında Ruslar’la yapılan savaştan sonra alaylar çoğalmış, iki alaydan bir livâ teşkil edilerek bir mirlivâ kumandasına verilmiştir. 1831’de İstanbul’daki alaylara “hassa”, Üsküdar'dakilere “mansûre” denilmiş, böylece yeni ordu iki kısma ayrılarak her birinin başına bir ferik tayin edilmiştir. Hassa birlikleri yalnız İstanbul'da bulunurken Rumeli'nin ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yeni yeni Mansûre birlikleri kurulmuştur. Taşradaki Mansûre birliklerinin subayları İstanbul'dan gönderilmiş, neferleri ise o bölgelerden seçilerek kaydedilmiştir.
Asâkir-i Mansûre'de emeklilik on iki yıl hizmetten sonra mümkün olacaktı. Bu şekilde emekliliğe hak kazanan kimselere aldıkları maaş kadar aylık bağlanacaktı. Yaşlılık veya sakatlık gibi sebepler yüzünden daha önce emekliye sevkedilenler ise duruma göre aylıklarının üçte birini veya üçte ikisini alacaklardı.
1832 yılında müşirlik rütbesi ihdas edilmiş ve askerî rütbe silsilesi aşağıdan yukarıya doğru şu şekli almıştır: 
Nefer, 
Onbaşı, 
Bölük Emini, 
Çavuş, 
Başçavuş, 
Mülâzım, 
Yüzbaşı, 
Sol Kolağası, 
Sağ Kolağası, 
Binbaşı, 
Kaymakam, 
Miralay, 
Mirliva, 
Ferik, 
Müşir.
Ordunun subay ihtiyacını karşılamak için 1834 yılında Harbiye Mektebi açılmış, ayrıca Avrupa'ya talebe gönderilmiştir.
Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye yeni ve biraz aceleye getirilmiş bir kuruluş olduğundan 1829'da Rus ordusuna, 1831-1833'te Mısır askerlerine karşı yapılan savaşlarda kendisinden umulanı tam olarak verememişse de yeniçerilerin son zamanlarına göre üstünlüğünü, düzenli Rus ve Mısır kuvvetlerine karşı iki yıl gibi uzunca bir süre karşı koymakla ispatlamıştır. Yeni ordunun desteklenmesi ve ülkenin daha iyi savunulabilmesi için 1834 yılında Redîf-i Asâkir-i Mansûre adıyla bir yedek ordu kurulmuş ve aynı yıl çıkarılan bir kanunnâme ile taşrada redif birlikleri kurulmaya başlamıştır. Bu birliklerin oluşturulmasından sonra Asâkir-i Mansûre ifadesinin yerini Asâkir-i Nizâmiyye almış ve uzun yıllar bu ikinci şekil kullanılmıştır. Nizamiye kelimesi bugün de varlığını korumakta, kışla girişleri bu terimle adlandırılmaktadır.
Tanzimat'tan sonra seraskerlik makamının önemi daha çok artmıştır. Seraskerlik sadâretten sonra ikinci sırayı almış, hatta Sultan Abdülaziz devrinde birkaç defa sadâretle birleştirilmiştir. 1843'te muvazzaflık süresi beş, rediflik yani ihtiyatlık süresi ise yedi yıla indirilmiştir. Aynı tarihte, mevcut birlikler Hassa, Dersaadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları diye beş orduya ayrılmıştır. 1847 yılında askere almada kura usulü kabul edilmiştir. 1879'da Seraskerliğin yerine Harbiye Nezâreti kurulmuşsa da 1884'te tekrar Seraskerliğe dönülmüştür. 1908 yılında ise Harbiye Nâzırlığı kesin olarak Seraskerliğin yerini almıştır.
Piyade sınıfı bu şekilde düzenlenirken nizamları bozulmuş ve sayıları iyice azalmış olan Kapıkulu Süvarileri de lağvedilerek hazırlanan bir kanunnâmeye göre yeni süvari alayları kurulmuştur. Önce İstanbul'da oluşturulan birlikler için, bugün Kuleli Askeri Lisesi olarak kullanılan binanın yerinde bir süvari kışlası inşa ettirilmiş, daha sonra İstanbul dışında da süvari alayları teşkil edilmiştir.
Sultan Abdülmecid yeni ordunun adını kendi istek ve önerisi ile 14 Haziran 1843'te Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne olarak değiştirmiştir. 6 Eylül 1843'te İstanbul ve Edirne'de törenler yapılarak Asâkir-i Nizâmiye-i Şâhâne ordusu ile ilgili yapılan son düzenlemeler ilan edilmiştir.  Daha sonra bu isim kısaltılarak Asakir-i Nizamiye olarak kullanılmıştır.

Ataerkillik ya da patriyarki, erkek otoritesine dayanan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir. Bu düzenin temelini erkeğin üstünlüğü fikri oluşturur; soy erkekler tarafından belirlenir, hakimiyet erkeklerindir. Bu toplumlarda erkeklere kadınlardan daha çok saygı gösterilir. Bu erkek üstünlüğü ilkesi etrafında, toplumun kültürü, adetleri, inancı ve mitolojisi, anaerkil düzenli toplumunkinden farklı bir biçim oluşturur.
Ataerkillik sözcüğü Türkçe kökenlidir. Türkçeye Fransızcadan geçmiş olan ve batı dillerinde Ataerkillik manasında kullanılan patriarka sözcüğü ise Latince patria (baba) ve Yunanca achein (hükmetmek) kelimelerinden türemiştir. 
Ataerkilliğe dayanan, ata erki temelli olan oluşumlara "ataerkil" veya "patriarkal" denir.
Ataerkil olduğu söylenen toplumlar arasında büyük farklılıklar göze çarpmaktadır. Ataerkillik, maço kültürün yaygınlaşmasına da zemin hazırlamıştır. Bazı tarihçilere göre ataerkillik (patriyarka) dünya toplumlarına egemen olmadan önce bazı toplumlar anaerkil bir düzene sahipti, bazılarında da cinsiyet egemenliği bulunmamaktaydı.

"Atasoyluluk", soyun baba/erkek çizgisi ile takip edilmesi anlamına gelir, anasoyluluk da bunun tersidir. Günümüzde, çocukların babanın soyadını alması, atasoyluluktan kalan bir mirastır. Anasoylu toplumlarda, çocuklar üzerinde anne tarafının, yani annenin akrabalarının hak ve sorumlulukları, atasoylu toplumlardakinden daha fazladır. Ayrıca anne tarafından akrabalarla evlilik tabusu daha güçlüdür. Çoğunlukla ataerkillikle atasoyluluk eş anlamlı kullanılıyorsa da, ataerkillik toplumun genel örgütlenmesi ile, atasoyluluk ise yalnızca soy anlayışı ile ilgilidir.
İngilizce "patrilocal" sözcüğü evlilikten sonra çiftin erkek tarafının akrabaları yanında yerleşmesi anlamına gelir. "Matrilocal" bunun tersidir. Atasoylu toplumların aynı zamanda "patrilocal", anasoylu toplumların da "matrilocal" olması olasılığı yüksektir, ama bir kural değildir.
"Anaerkil" kavramının tanımlandığı ilk günlerde, anasoylu toplumların "anaerkil" diye nitelenmesi sık yapılan bir yanlıştı. Daha sonra yapılan araştırmalarda, anasoylu toplumdaki kadının konumunun herhangi bir atasoylu toplumdakinden daha düşük olabileceği görüldü ve bu yanlış düzeltildi. Ancak bu konudaki kelime karışıklığı hâlen devam etmektedir. Gene de kadının toplumdaki konumu ile anasoyluluk arasında pozitif bir ilişki söz konusudur.

Ailenin ve akrabalık bağlarının bir toplumsal olgu olarak ilk ciddi incelemesi
1861 yılında İsviçreli hukukçu, tarihçi ve arkeolog Johann Jakob Bachofen'in (1815-1887) "Ana Hukuku: Eski Dünya'da Anaerkilliğin Yasal ve Dini Karakteri Üzerine Bir Araştırma" adlı kitabıyla başlar.
Bachofen bu incelemesinde, o güne kadar ancak din kitaplarından, mitoloji ve efsanelerden ve Antik Çağ edebiyat eserlerinden derlenen ve hemen hiçbir bilimsel nitelik taşımayan bilgi ve yorumların ilk kez sistemli ve oldukça tutarlı bir çözümlemesini yaptı. Eski toplumlarda kadınların rolü üzerinde daha önce görülmemiş ölçüde farklı bakış açıları getirdi. Likya, Mısır, Yunanistan, Girit, Kuzey Afrika, Orta Asya ve İspanya gibi eski uygarlıklar hakkında bilinenlerden bir araya getirdiği belgelerle, analığın insan toplumunun, din ve ahlak anlayışının temeli olduğunu göstermeye çalıştı.
Bachofen'ın çalışması, o güne kadar insanlığın doğal toplumsal yapısı olarak görülen ataerkilliğin özel bir yapı olarak ele alınması gerektiğini ortaya koydu. Bachofen'ın çalışmasını Lewis Henry Morgan, Thomas Mann, Jane Ellen Harrison, Erich Fromm, Robert Graves, Rainer Maria Rilke, Joseph Campbell, Otto Gross, Julius Evola ve "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Friedrich Engels'in yapıtları takip etti. Bachofen'dan ilham alan Friedrich Engels, ilk çağlarda insanların cinsel ilişki ve hamilelik arasındaki bağdan, dolayısıyla babalık kavramından habersiz olduklarını, bu yüzden de doğan çocukların bütün topluluğa ait olduğunu savundu. Teoriye göre erkekler babalık olayının farkına vardıklarında ilişkiye girdikleri kadınlara ve doğan çocuklara sahip çıkmaya başladılar, bu da anaerkilliğin yerini ataerkilliğe terk etmesi ile sonuçlandı.
Bu şekilde ataerkillik ve anaerkillik, eski çağlardaki kadın hakimiyeti ve buna karşı günümüzdeki erkek hakimiyeti şeklinde birbirinin karşıtı hipotezler olarak algılanmaya başladı.
Aslında ilkel toplumların babalık kavramından habersiz oldukları, yetersiz alan çalışmaları ve etnografyanın emekleme dönemindeki eksikliklerinden kaynaklanan bir yanlış anlamadan ibaretti. Ne var ki, bu ve bunun gibi pek çok yanlışın düzeltilmesi uzun zaman aldı ve Bachofen'ın hipotezleri, bu dönemdeki arkeoloji ve mukayeseli din çalışmalarının temel varsayımlarından biri oldu.
Bu arada araştırmacılar 20 yüzyılda varlığını sürdürmeye devam eden ilkel topluluklar üzerinde yaptıkları çalışmaların hiçbirinde, bazı kuramcıların düşündüğü şekilde bir anaerkilliğe rastlayamadılar. Ne var ki aynı antropolojik çalışmalar, sanılanın aksine, Avrupalıların sahip olduğu türde bir ataerkilliğin toplumsal evrimin en üst basamağı olmadığını da gösterdi. Malinowski'nin Trobriand adalarındaki çalışması, Freud'un Oedipus kompleksi'nin evrensel olduğu varsayımını çürüttü. Freud varsayımını o günkü ataerkil Avrupa toplumunu temel alarak oluşturmuştu ve toplumsal düzeydeki ataerkilliğin, birey düzeyinde bebeğin doğal psikolojik gelişiminden dayanak aldığı iddiasını içeriyordu.
1950'li yıllardan itibaren ise arkeolog Marija Gimbutas'ın, neolitik dönemde Avrupa'da anaerkil özelliklerin ağır bastığı, Eski Avrupa Kültürü teorisi duyulmaya başlandı. Bu teoriye göre Bronz Çağı'ndan itibaren Avrupa'yı işgal etmeye başlayan "Proto Hint Avrupalılar" anaerkilliği kendi ataerkil yapıları ile değiştirmiş ve bunu bugün kullanılan Hint Avrupa dilleri ile birlikte miras olarak bırakmışlardı.
Gimbutas, 1970'lerden itibaren kendi çalışmalarını ortaya koyan Margaret Murray, Robert Graves, Elizabeth Gould Davis ve Riane Eisler gibi ikinci dalga feminizm akımının destekçilerine ilham verdi. Bunlardan Riane Eisler, "ortaklık kültürü" teorisi ile kendine farklı bir yol çizdi. Eisler'e göre bugün ve tarihin büyük bölümünde yaşanan ataerkillik, insanların birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaları esasına dayanan yıkıcı bir toplumsal örgütlenme modeliydi ve bunun alternatifi kadınların hakimiyet kurmasına dayanan bir anaerkillik değil, insanların tarihöncesi dönemlerde olduğu gibi, birbirleriyle paylaşımda bulunmalarına dayanan "ortaklık modeli" idi.
İkinci feminist dalgaya Steven Goldberg (Ataerkilliğin Önlenemezliği: Neden Erkek ve Kadın Arasındaki Biyolojik Farklılıklar Her Zaman Erkek Egemenliğine Yolaçar - 1973, Neden Erkekler Yönetir - 1993), Philip G. Davis (Tanrıçanın Maskesi Düşürüldü, 1998) ve Cynthia Eller ("Anaerkil Tarihöncesi" Efsanesi, 2000) gibi yazarlar cevap verdiler. Cynthia Eller, tarihöncesi dönemde Tanrıça figürürünün çok baskın olmasının anaerkillik için bir kanıt olamayacağını, çünkü bununla kadının toplumdaki konumu arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösterdi. Steven Goldberg ise ataerkillik gibi toplumsal yapıların kaçınılmaz olduğunu, çünkü buna erkek ve kadın biyolojisindeki farklılıkların yol açtığını kanıtlamaya çalıştı.
Aile yapısı üzerine yaklaşık 150 yıldır devam eden bu tartışmaların sonucunda birbirinden farklı pek çok ataerkillik ve dolayısıyla anaerkillik tanımı ortaya çıkmıştır ve henüz üzerinde anlaşmaya varılabilecek ortak kavramlar oluşmamıştır. Ne var ki aynı süre içinde bu tartışmaları yapan Batı toplum yapısının kendi içinde çok büyük değişimler geçirdiği gözden kaçmayan bir gerçektir.

Paternalizm
Anaerkillik
Erkekmerkezcilik
Androkrasi
Heteroataerkillik

Pannonya Avarları (Rus kaynaklarında Obri, Göktürklerde ise Apar (Eski Türkçe: 𐰯𐰺) olarak bilinirler.), genellikle çeşitli kökenlerden gelen birkaç Avrasya göçebe grubunun ittifakı olarak kabul edilir. Genetik çalışmalar Avarların Kuzeydoğu Asya halkı olduğunu ve çoğunlukla Altay Dağları, Moğolistan ve Mançurya'daki Amur Nehri bölgesinden günümüz insanlarına benzediğini göstermektedir.

Avarlar, Orta Avrupa'da, Frank Krallığı ile Bizans İmparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogurlar (Bulgar) gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Cermen ve özellikle kalabalık Slav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur.

562 yılında Avarların başına geçen I. Bayan Han çok yetenekli bir yönetici ve savaşçıdır. Onun yönetiminde Avarlar; Doğu Roma İmparatorluğu, Lombardlar ve birçok Slav ve Türk kabilelerle müttefik olmuştur. Padova'ya üs kuran Avarlar buradan Bizans, Frank ve Slav topraklarına saldırılar düzenlemişlerdir. Bu dönemde Avarlar batıda Thurungia'ya ve İtalya kapılarına kadar dayanmışlardır. Güneyde ise Pannonia, Dacis, İlirya ve Dalmaçya'da hakimiyet kurarak Konstantinopolis'e yaklaşmışlardır. Karpat Havzası'nın tamamına hakim olan Avarlar, 582 yılında Sirmium'u (Sremska Mitrovica), 584 yılında Singidunum'u (Belgrad) ve 586 yılında Selanik'i fethetmişlerdir. Slav kabileleri kendilerine sürekli saldıran ve mağlup eden Avarlara karşı birleşerek 623 yılında ayaklanmışlardır. Avarları ve Frankları hedef alan Slav saldırıları başarılı olmuş ve Sırbistan'daki topraklar geri alınmıştır.

Avarlar, 626 yılında uzun süren Sasani-Bizans savaşlarına Sasaniler tarafında müdahil olmuşlar ve Slav kabileleriyle beraber Konstantinopolis'e saldırmışlar şehri kuşatmışlardır. Sasani Ordusu ise eşzamanlı olarak şehrin Asya'da kalan bölgesine saldırmıştır. Avarlar deniz kuvveti olmadan saldırıya geçmiş ve Sasani ordularıyla birleşemeyerek tek başlarına saldırmıştır. Bu nedenle çok iyi savunulan şehri alamayarak geri dönmek zorunda kalmışlardır. Bizanslılar, Slav donanmasını ise Yunan Ateşi'ni kullanarak yakmış ve birliklerin birleşmesine engel olmuştur. Slav orduları da tek başlarına saldırıya geçtikleri için başarısız olmuştur. Avar hükümdarı, başarısız kuşatmadan Slav kabilelerini sorumlu tutmuştur. Konstantinopolis kuşatmaları, Avar Kağanlığı'nın en büyük askerî başarılarından biri olmuştur. Orta Çağ kaynaklarında yazılan kuşatmaya katılanların anlattıklarında Ruslara benzeyen İskitlerden söz edilmektedir.

Avarların Konstantinopolis önlerinde başarısız olmasının ardından kağanlık bünyesinden Bulgarlar ayrılmıştır. 632 yılında Kutrugi, Utigu ve Onogur kabilelerini birleştiren Kubrat Kağan, Bulgar Kağanlığı'nı kurmuştur. Bulgarlar, Kuzey Karadeniz kıyılarıyla aşağı Tuna boylarında hakim olmuşlardır. 640 yılında ise Hırvatlar, Avarlardan ayrılmıştır. Bu dönemde sürekli devam eden kabileler arası savaşlar savaşan tüm tarafların güç kaybetmesine yol açmış, hem Avarlar hem de Slav kabileleri güçsüz düşmüştür. Avarlar; Bulgarlar, Franklar ve Slavlar ile olan mücadeleleri sonucu olarak Macar Ovası ve Dalmaçya kıyılarını da kaybetmiştir. 670 yıllarda Bizans ile savaşların bitmiş, iki imparatorluk arasına Bulgarlar yerleşmiştir. Kubrata'nın oğlu Altsek, Avar Kağanlığı'nın tahtını ele geçirmek için savaşmış, başarısız olunca da Bulgar kabileleriyle Avarlardan ayrılmıştır. Avarların tarihi hakkında 7. yüzyıl sonu ile 8. yüzyıl sonu arasındaki döneme dair bilgi bulunmamaktadır. Bu döneme ait tek bilgi kaynağı arkeoloji bilimidir. Bu dönemde Avarlarda göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş gözlemlenmektedir. Avarlar, artık tarım ve hayvancılıkla ilgilenmeye başlamışlardır.
Dobrovits'e göre Onogurlar Avar ismini Asya'da yaşayan Juan-Juanlardan (Orta Asya Avarlarından) çalmışlardır. Orta Asya Avarları dünya arenasında gücüyle anıldığından, Orta Avrupa'ya gelen Onogur Türkleri, Bizans ve çevre ülkelere kendilerinin Avar olduklarına inandırmışlardır. Ancak Göktürkler, Bizanslılar'a bunların Avarlar olmadıklarını, kendilerinden kaçan bir Türk boyu olduklarını söylemişlerdir.

9. yüzyılda Avarlar özellikle Franklar için en tehlikeli düşman sayılmaktadır. Bu yüzden öncelikle Avarlarla dostane ilişkiler içinde olmaya çabalamışlardır. Franklarla Avarlar arasında elçiler görevlendirilmiş, 780 yılında Avar elçisi Frank topraklarına gitmiş, Frank elçisi de Kağanlığa gelmiştir. 788 yılında Frank kralı Şarlman'a Bavaria dükü III. Tassilonu, Avarlara yardım çağrısı yaparak onlarla Franklara karşı anlaşma imzalamıştır. Aynı yıl Avarlar Bavyera'ya girmiş ve Kuzey İtalya'yı işgal etmiştir. Böylece Franklar ile Avarlar arasındaki uzun sürecek bir savaş başlamıştır. Bavaria'yı Frank ülkesinin bir parçası sayan Frank kralı Şarlman, Avarlara karşı cezalandırma seferine çıkmayı planlamıştır.
791 yılında Slovenlerin, Hırvatların da dahil olduğu Frank ordusu, Avarlara karşı büyük bir saldırı düzenlemiştir. Prens Pipin, İtalya'daki ordusuyla saldırıya geçmiş Avarlara ait kaleleri almıştır. Şarlman komutasındaki asıl Frank ordusu ise Tuna boyunca ilerler. Regensburg'da gerçekleşen savaşta Franklar galip gelmiştir ancak Frank Ordusundaki Saksonlar Avarlara destek olunca durum değişmiştir. Avarlar artık dağılmaya başlayan devletlerini bir arada tutmaya çalışmaktadır.
Avarlar içinde çıkan iç savaş sonucu Yugur kendisini kağan ilan etmiştir. 795 yılında ise Hristiyanlığı kabul ederek himayelerine girmek için Franklara elçiler göndermiştir. 796 yılında ise bizzat kendisi Şarlman'ın huzuruna giderek bağlılığını bildirmiştir. Prens Pipin komutasındaki Franklar aynı yıl Avar topraklarına saldırmışlardır. Avarların Transilvanya'daki merkezi ele geçirilmiştir. Artık Avarların siyasi bağımsızlığından bahsedilemeyecek dönemlere girilmektedir. Avarların yüzyıllar boyunca biriktirdiği muazzam zenginlikler yağmalanmaya başlamıştır. Düşmanları olan Avarları kötü durumda yakalayan Bulgarlar da durumdan faydalanmak istemişlerdir. Bütün zorluklara rağmen Avarlar yenilgiyi kabul etmemiştir. Hatta Avar soylularının büyük bir kısmı ölmüştür. 797 yılında Avarlar başarılı şekilde ayaklanmışlar, ancak büyük bir sefer sonucu Franklar isyanı bastırmışlardır. 797 yılında Avar soyluları Frank kralı Şarlman'a bağlılık yemini etmek zorunda kalsa da 799 ve 802 yıllarında Avarlar yeniden ayaklanmıştır. Bu sırada Avar topraklarında Hristiyanlık yayılmaya başlamıştır. 803-804 yıllarında Bulgarların kağanı Krum, Tuna bölgesindeki tüm Avar topraklarını ele geçirmiştir. Bulgar egemenliğindeki Avarlar ise hızla asimile edilmiştir. Avarlara ait son bilgi 823 yılında Frank sarayında Franklara bağlılığını bildiren Avar elçilerine aittir. Buna rağmen, bulgulara göre Avarlar 10. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

Avar Kağanlığı'nın yönetim biçimi monarşidir. Kağan devletin baş yöneticisidir. Diğer önemli sınıflar yugruş, tarkan, kapgan ve kağanın karısı olan hatundur.

Avarlarda devlet örgütlenmesi tümüyle askerî  temellere dayanıyordu. Ordudaki her askerin silahları ve cüppeleri vardır. Avar Kağanlığı çok uluslu bir devlet olduğu için orduda Avarlar ile birlikte Cermenler, Slavlar ve Bizanslılar da vardır. Avarlar kendilerine bağladıkları kavimleri sınır bölgelerine yerleştiriyorlardı. Avar ordusu atlı ve yaya birliklerinden oluşuyordu. Atlı birlikleri Avarlardan, yaya birlikleri ise Avarlara bağlı Slavlar, Germenler gibi Avrupalı kavimlerden kurulmuştu.

Kandik (y. 552  - 562)
I. Bayan (562 - 602)
II. Bayan (602 - 617)
Onogunduri (617 - 630)
Surakat (729 - 730)
Yugurus (791 - 795)
I. Tudun (795 - 803)
Zodhan (803 - 805)
Thedorus (805 - ?)
Abraham (? - ?)
II. Tudun (? - 835)

Avcılık, başlangıçta insanların ve etçil hayvanların karınlarını doyurmasına yönelik olan bir faaliyet. İlk insanlar ovalarda dolaşırken toplayabildikleri bitkiler ve kovalayıp yakalayabildikleri küçük hayvanlarla beslenmişlerdir.

Taş Devri insanları, binlerce yıl boyunca avcılıkla yaşamlarını sürdürdüler. Mağaralarda barındılar, keskin ve sert taşlardan silahlar yaptılar. Ok, mızrak ve topuzla mamut, rengeyiği ve ayı gibi büyük hayvanları avladılar. İnsanlar hayvanlar kadar güçlü ve çevik değildi, ama zekâları, silah yapma yetenekleri avcılıkta başarılı olmalarını sağladı. Ayrıca bu ilk insanlar, kendilerine avcılıkta yardımcı olması için köpek gibi bazı hayvanları da eğittiler. Çoğu zaman bir geyik ya da yabani at sürüsünü bir uçuruma doğru sürüp avladıklarında, bütün topluluğa yetecek kadar yiyecek elde etmiş oluyorlardı.
İnsanlar karınlarını doyurmak için ekip biçmeyi ve hayvan yetiştirmeyi öğrendikten sonra da avcılığı sürdürmüşlerdir.

Tuzak kurma da avcılık yöntemlerinden biridir. İnsanlar tuzakla vahşi hayvanları etleri ve kürkleri için, bazen de zarar vermelerini önlemek ya da bilimsel araştırmalar yapmak için yakalarlar.
Pek çok çeşit tuzak vardır. Kürklü hayvanları, kürklerine zarar vermeden yakalamak için çelik tuzak kullanılır. Hayvanı hemen öldürmeyen ve avcı tarafından öldürülünceye kadar ava acı çektiren bu tür tuzaklar dünyanın birçok ülkesinde yasaklanmıştır. Bildiğimiz fare kapanı da, çelik bir yayla güçlendirilmiş bu tür bir tuzaktır.
Başka bir tuzak çeşidi, bir yay ile ilmekten oluşur. Esnek bir dal yay görevi görebilir. İlmek telden yapılır ve dal tetik görevini görecek bir iple aşağıya çekilerek bağlanır. Av tuzla kaplanan ipi kemirdiği zaman ipin kopmasıyla yay fırlar. Avı saran ilmek sıkışarak hayvanı havaya kaldırır.
Kuşları yakalamada giderek daralan ağdan tüneller de kullanılır. Kuşlar ağın geniş ağzına sürülür ya da yemle çekilir ve dar ağzında yakalanır.
İlkel insanların büyük hayvanları avlamak için başvurdukları bir yöntem de tuzak çukurlarıydı. Avın izlerinin sıkça görüldüğü bir yere çukur kazılarak üstü dallarla ve yapraklarla örtülürdü. Çukurun dibine çakılan ucu sivri kazıklar hayvanı düşer düşmez öldürürdü.
Eski zamanlarda üst üste yerleştirilen iki kütükle de avlanılırdı. Av yeme dokunduğunda üstteki kütük düşerdi ve av iki kütük arasına sıkışırdı. Bu tuzaklarda kütük yerine, bir kutu kullanıldığında hayvan canlı yakalanır. Kutunun içine koyulan kapana av basınca kapak kapanır. Bu tür tuzaklar hayvanları bilimsel araştırmalar ya da hayvanat bahçeleri için yakalarken kullanılır.
Canlı yakalama ve avı etiketleme yöntemiyle hayvanlara ilişkin çok değerli bilgiler edinilmektedir. Hayvan etiketlendikten sonra salınır; yeniden yakalandığı zaman, nereden nereye göç ettiği anlaşılır.
Kartal ile avcılık, küçük iken yakalanan ve av için eğitilen alıcı kuşlar ile yapılan avcılığı ifade eder. Günümüzde azalamasına rağmen Orta Asya'da Kırgız ve Kazak halklarının devam ettirmektedir. Selçuklu ve Osmanlıların da uyguladığı yöntem Türkiye'de unutulmuştur. Yalnızca Karadeniz Bölgesi'nde Atmaca ile avlanma sürdürülmektedir.
Kürkleri için hayvanları avlamak, en gözde avcılıktan biridir. Kürk ticaretiyle ilgilenen avcılar tuzaklar kurarak kunduz, mink, misk sıçanı, tilki, porsuk, kakım, vaşak, susamuru, rakun ve kurt gibi kürklü hayvanları avlarlar. Kanada'da kürk hayvanı avı hâlâ önemli bir sanayi dalıdır. Bu tür avcılık bazı hayvan türlerinin soyunun azalmasına yol açtığı için 20. yüzyılda kişi ve kuruluşların eleştirilerini gündeme getirmiştir. Bugün satılan kürklerin çoğu özel çiftliklerde yetiştirilen hayvanlardan elde edilmektedir.
Yiyecek sağlamak amacıyla yalnızca ok ve mızraklarla hayvan öldüren avcılar herhangi bir hayvan türünün yok olmasına neden olmazlar. Oysa ticaret ve kâr amacıyla tüfeklerle avlanan avcılar bu tehlikeyi doğurabilir. Örneğin, 19. yüzyılda avcılar et ticareti için Kuzey Amerika'daki bizonları hemen hemen yok ettiler.
Afrika'ya safari denen av partilerinde büyük hayvanlar hem spor yapmak, hem de kâr amacıyla vuruldu. 20. yüzyıla gelindiğinde insanlar, avcılık denetlenmezse avlanacak hayvan kalmayacağını anlamaya başladılar.
Bugün birçok bölgede büyük hayvanlarının avı sıkı denetim altına alınmıştır. Örneğin, ancak yaşadıkları denetimli bölgede sayıları çok artarsa fillerin avlanmasına izin verilmektedir. Gene de kaçak avlanma hâlâ önemli bir sorundur.

Av hayvanı, spor amacıyla avlanan hayvanlar, kuşlar ve balıklardır. Günümüzde neredeyse bütün av hayvanlarının avlanması izne bağlanmıştır. Buna karşın para kazanmak için kaçak ya da izinsiz avlanma yapılır. Örneğin, sombalığı ve alabalık çoğu zaman izinsiz avlanmaktadır. Değerli balık soylarını korumak amacıyla, dünyanın birçok ülkesinde izinsiz avlanmaya ağır cezalar koyulmuştur.
Afrika'daki av hayvanlarının korunma altına alındığı bölgelerde ya da av hayvanı bakımından zengin olan ülkelerde yetkililer değerli hayvanları postu ya da dişleri için öldürmeye gelen izinsiz avcılara karşı önlemler almışlardır.

Avrupa'nın hasta adamı (İngilizce: Sick man of Europe), ekonomisi kötü olan Avrupa devletleri için kullanılan bir deyimdir. Bu deyimin ilk defa Rus İmparatoru I. Nikolay tarafından art arda gelen savaşlar nedeni ile toprak kaybeden ve Avrupa'nın mali kontrolüne girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu için kullanıldığı düşünülmektedir. Nikolay Sankt-Peterburg'da 9 Ocak 1853 tarihinde söylediği ve deyimin geçtiği söz şöyledir: "Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var." Nikolay konuşmasında sadece "hasta adam" kelimesini söylemiş, "Avrupa'nın" kelimesini söylememiştir. Deyimin tamamı ilk kez 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times tarafından yazılmıştır. Bu deyimden dolayı I. Dünya Savaşı'nda İtilaf Devletleri, Osmanlı'yı küçümsemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti, Boğazın hasta adamı olarak da bilinmektedir.
Osmanlı Devleti dışında 1970'li yıllar boyunca Birleşik Krallık, diğer Avrupa devletlerine göre ekonomisi kötü olduğundan ve endüstriyel çekişmelerden dolayı "Avrupa'nın hasta adamı" olarak bilinmiştir. 1990'lı yıllarda da Almanya ekonomik sorunlarından dolayı bu sıfatla anılmıştır. Mayıs 2005'te The Economist, "Avrupa'nın gerçek hasta adamı" diyerek bu deyimi İtalya için kullanmıştır. 2007 yılında Morgan Stanley, Fransa'ya "Avrupa'nın yeni hasta adamı" demiştir. Nisan 2007'de The Economist, bu sefer de Portekiz'e "Avrupa'nın yeni hasta adamı" demiştir. 2008'de The Daily Telegraph, İtalya için bu deyimi kullanmıştır.
17 Nisan 2020'de İngiliz gazetesi Daily Mail, Avrupa'nın diğer ülkelerinde koronavirüs salgın hızı ve ölüm artış oranının yavaşlarken İngiltere'de salgın hızının her geçen gün yükselmesi üzerine ülke için "Avrupa'nın hasta adamı" manşetini attı.

Asya'nın hasta adamı
Doğu Sorunu

Avusturya-Macaristan yönetiminde Bosna-Hersek, 1878-1918 yılları arasında Bosna-Hersek'te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idaresini ifade eder. 1878 yılında 93 Harbi'nden sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bosna Vilayeti imtiyazlı bir vilayet haline geldi ve fiilen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun hakimiyetine girdi. 1908 yılında Bosna Krizi sonrasında Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek'i ilhak etti ve Avusturya ile Macaristan arasında bir kondominyum kuruldu. 1918 yılında I. Dünya Savaşı'nın sonunda bağımsızlığını ilan ederek Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti'ne katıldı.
1878'de Berlin Kongresi ile resmi olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Bosna Vilayeti'nin Avusturya-Macaristan işgali onaylandı. 30 yıl sonra, 1908'de Avusturya-Macaristan, Avusturya ve Macaristan'ın ortak denetimi altında Bosna-Hersek Mülkiyetini kurarak işgal altındaki bölgeyi resmi olarak devletine katarak Bosna Krizini provoke etti.

93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Temmuz ve Haziran 1878'de dönemin büyük güçleri tarafından Berlin Kongresi organize edildi. Sonuçta ortaya çıkan antlaşmada, Bosna-Hersek'in nominal olarak Osmanlı egemenliğine girmesine neden oldu, ancak fiilen de Yeni Pazar'ın sancağını tutma hakkını elde eden Avusturya-Macaristan'a devredildi. 25. maddedeki bilgiye göre:
"Bosna-Hersek Vilâyetleri Avusturya-Macaristan tarafından işgal edilecek ve idare edilecektir. Avusturya-Macaristan hükûmeti, Sırbistan ile Karadağ arasında güneydoğu yönündeki Mitrovitza'nın diğer tarafına uzanan Yeni Pazar Sancağının idaresini üstlenmek istemediği için Osmanlı yönetimi, oradaki görevlerini yerine getirmeye devam edecektir. Yine de, yeni siyasi durumun ve haberleşme özgürlüğünün ve güvenliğinin sağlanması için Avusturya-Macaristan, eski vilâyetin bu bölümünün tamamında, garnizon bulundurması, askeri ve ticari yollara sahip olma hakkını saklı tutar."
Avusturya-Macar ordusu, Haziran 1878'in sonunda 82.113 piyade, 13.313 atlı ve 112 topçu birlikle Bosna, Hersek'e saldırmak için mobilize çabasıyla meşgul oldu. 17. Piyade tümeni, ayrıca Dalmaçya Krallığı'ndaki arka orduydu. Ana kumandan Josip Filipoviç'ti; Dalmaçyadaki arka ordunun komutanı Gavrilo Rodić iken 17. Piyade tümeni Stjepan Jovanović'in komutasındaydı. Bosna-Hersek'in işgali 29 Temmuz 1878'de başladı ve 20 Ekim'de son buldu.
Bosna-Hersek'teki Osmanlı ordusu, yaklaşık 40.000 piyade ve 77.000 topçu, yerel milislerle beraber yaklaşık 93.000 kişiydi. Avusturya-Macar birliklerli, hem Müslümanlar, hem de Ortodoks nüfus tarafından hoş karşılanmadı, dolayısıyla Čitluk, Stolaç, Livno ve Klobuk yakınlarında savaşlar yapıldı. Maglaj ve Tuzla'daki geri çekilmelere rağmen, Saraybosna Ekim 1878'de işgal edildi. Avusturya-Macar kayıpları 5.000'i aştı ve siyasi liderler birbirlerini suçladı. Avusturya-Macaristan işgalinin Bosnalı Müslümanların dinlerine dayalı ayrıcalıklı konumlarını kaybedeceği anlamına geldiğini fark etmesiyle, Müslümanlardan şiddetli direniş beklendi.
Özellikle Hersek olmak üzere ülkenin belirli bölgelerinde gerilimler yaşandı ve bununla beraber ağırlıklı olarak Müslümanlar göç etmeye başladı. Avusturya-Macaristan yetkilileri, Bosna-Hersek'i "model koloni" haline getirmek amacıyla bir dizi sosyal ve idari reformlar yaptılar. Habsburg yönetimi, yükselen Slav milliyetçiliğini bastırmak ve istikrarlı bir yönetim kurmak amacıyla kanunlar ve yeni siyasi uygulamalar getirmek amacıyla birçok icraat yaptı. Fakat bunlar başarısız oldu ve bölge asimile edilemedi. Öyle ki, 1914 yılında bölgeyi gezmek için yola çıkan Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip tarafından suikaste uğradı ve bu olay Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olacak Temmuz Krizi'ni başlattı.

Bosna-Hersek'te her büyük azınlık kendi siyasi partisi tarafından temsil edildi. Müslümanlar, Müslüman Halk Örgütü tarafından temsil edildi, Sırplar Sırp Halk Birliği, Hırvatlar ise Hırvat Halk Birliği ve Hırvat Katolik Birliği tarafından temsil edildi.
Bosna Parlamentosu 1910'da kuruldu.
Parlamento partileri

Hırvat Halk Birliği (Hrvatska narodna zajednica)
Hırvat Katolik Birliği (Hrvatska katolička udruga)
Müslüman Halk Örgütü (Muslimanska narodna organizacija)
Sırp Halk Örgütü (Srpska narodna organizacija; Српска народна организација)
Parlamento dışı partiler

Müslüman İlerleme Partisi (Muslimanska napredna stranka)
Müslüman Demokrasi (Muslimanska demokracija)
Sırp Halkının Bağımsız Partisi (Sırp narodna nezavisna stranka)
Bosna-Hersek Sosyal Demokratik Partisi (Socijaldemokratska stranka Bosne i Hercegvoine)

Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand'ın Suikastı
Bosna-Hersek Piyadeleri
Ludwig Thallóczy

Zovko, Ljubomir (2007). Studije iz pravne povijesti Bosne i Hercegovine: 1878. - 1941 (Hırvatça). Mostar Üniversitesi. ISBN 978-9958-9271-2-6.

Avusturya-Macaristan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veya İkili Monarşi olarak da anılır, 1867 ve 1918 yılları arasında Orta Avrupa hüküm sürmüş ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra yıkılmış çok uluslu bir anayasal monarşi idi. Askerî ve diplomatik bir ittifak olan bu birlik, hem Habsburg Hanedanı'na mensup tek bir imparator hem de Macaristan Kralı unvanlarına sahip tek bir hükümdar tarafından yönetiliyordu. Avusturya-Macaristan, Habsburg monarşisi'nin anayasal evrimindeki son aşamayı oluşturuyordu ve Avusturya-Prusya Savaşı'nın ardından Macaristan'ın Habsburg yönetimine karşı bağımsızlık savaşlarını takiben 1867 Avusturya-Macaristan Uzlaşması ile kuruldu. Macaristan'ın 1918'de Avusturya ile birliğini feshetmesinden kısa bir süre sonra da feshedilmiştir. Resmî para birimi Kron'du.
Avrupa'nın en büyük güçlerinden biri olan Avusturya-Macaristan, coğrafi olarak Avrupa'nın en büyük ikinci ülkesi ve en kalabalık üçüncü ülkesiydi (Rusya ve Alman İmparatorluğu'ndan sonra) ve dünyanın en kalabalık on ülkesi arasındaydı. İmparatorluk dünyanın en büyük dördüncü makine yapım endüstrisini kurmuştur. Bosna Kondominiyumu toprakları dışında, Avusturya İmparatorluğu ve Macaristan Krallığı uluslararası hukukta ayrı egemen ülkelerdi.
Özünde, eski Avusturya İmparatorluğu'nun kuzey ve batı kısımları olan Cisleytanya ile Transleytanya (Macaristan Krallığı) arasında bir gerçek birlik olan ikili monarşi vardı. 1867 reformlarının ardından Avusturya ve Macaristan devletleri eşit güce sahip oldu. İki ülke birleşik diplomatik ve savunma politikaları yürüttü. Bu amaçlar doğrultusunda, “ortak” dışişleri ve savunma bakanlıkları hükümdarın doğrudan yetkisi altında tutuldu ve yalnızca iki “ortak” portföyün finansmanından sorumlu üçüncü bir maliye bakanlığı kuruldu. Birliğin üçüncü bir bileşeni, 1868'de Hırvat-Macar Uzlaşması'nı müzakere eden Macar tacına bağlı özerk bir bölge olan Hırvatistan-Slavonya Krallığı idi. 1878'den sonra Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan'ın ortak askerî ve sivil yönetimi altına girdi 1908 yılında tamamen ilhak edilene kadar Bosna krizi'ne neden oldu.
Avusturya-Macaristan, 28 Temmuz 1914'te Avusturya-Macaristan'ın Sırbistan Krallığı'na savaş ilan etmesiyle başlayan I. Dünya Savaşı'nda İttifak Devletleri'den biriydi. 3 Kasım 1918'de Villa Giusti Ateşkesi imzalandığında Avusturya-Macaristan'ın dağılması zaten fiilen gerçekleşmişti. Macaristan Krallığı (1920-1946) ve Birinci Avusturya Cumhuriyeti, “de jure” olarak kabul edilirken, sırasıyla Birinci Çekoslovak Cumhuriyeti, İkinci Polonya Cumhuriyeti ve Yugoslavya Krallığı'nın bağımsızlığı ve Romanya Krallığı ve İtalya Krallığı'nın toprak taleplerinin çoğu da 1920'de galip güçler tarafından tanındı.

Krallığın resmi adı Avusturya-Macaristan Monarşisi (Almanca: Österreichisch-Ungarische Monarchie, Almanca telaffuz: [ˈøːstəʁaɪçɪʃ ˈʊŋɡaʁɪʃə monaʁˈçiː] idi; Macarca: Osztrák-Magyar Monarchia, Macarca telaffuz: [ˈostraːk ˈmɒɟɒr ˈmonɒrɦijɒ]), ancak uluslararası ilişkilerde “Avusturya-Macaristan” kullanılıyordu (Almanca: Österreich-Ungarn; Macarca: Ausztria-Magyarország). Avusturyalılar ayrıca Almanca: k. u. k. Monarchie (İngilizce: k. u. k. monarchy) (ayrıntılı olarak Almanca: Kaiserliche und königliche Monarchie Österreich-Ungarn; Macarca: Császári és Királyi Osztrák-Magyar Monarchia) ve Tuna Monarşisi (Almanca: Donaumonarchie; Macarca: Dunai Monarchia) veya İkili Monarşi (Almanca: Doppel-Monarchie; Macarca: Dual-Monarchia) ve “Çift Kartal” (Almanca: Der Doppel-Adler; Macarca: Kétsas), ancak bunların hiçbiri ne Macaristan'da ne de başka yerlerde yaygınlaştı.
Krallığın iç yönetimde kullanılan tam adı İmparatorluk Konseyinde Temsil Edilen Krallıklar ve Topraklar ve Aziz Stephen Kutsal Macar Tacı Toprakları' idi.

Almanca: Die im Reichsrat vertretenen Königreiche und Länder und die Länder der Heiligen Ungarischen Stephanskrone
Macarca: A Birodalmi Tanácsban képviselt királyságok és országok és a Magyar Szent Korona országai
Franz Joseph'in 1868'de aldığı bir kararın ardından, krallık uluslararası ilişkilerinde resmi olarak Avusturya-Macaristan Monarşisi/Reich'ı (Devleti) (Almanca: Österreichisch-Ungarische Monarchie/Reich; Macarca: Osztrák-Magyar Monarchia/Birodalom) adını taşıdı. Genellikle “İkili Monarşi” olarak adlandırılmış veya sadece “Avusturya” olarak anılmıştır.

Habsburgların Avusturya'daki egemenliği 1282 yılına kadar uzanır. 1806 yılına kadar Avusturya bölgesi Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun bir parçasıydı ve Arşidüklük olarak kabul ediliyordu. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun etkinliği azaldıkça Avusturya arşidükleri bağımsız olarak hareket etmeye başladılar. 1806 yılında, Arşidük Franz kendini imparator (kayzer) ilan etti (Avusturya İmparatorluğu).

1866'da Prusya-Avusturya Savaşı yenilgisi ve Alman Konfederasyonunun dağılmasından sonra prestijini kaybeden Avusturya İmparatorluğu kesin olarak mutlakiyetçiliği terk etti ve anayasal parlamenter bir hükûmet kuruldu. Bununla birlikte, yıkılan monarşinin bütününü kapsayacak, içinde tüm ulusların eşitlik ve özerkliğe sahip olacağı gerçek bir federasyon kurulacağı yerde; Macarlar'ın baskısı sonucunda 1867'de bir uzlaşma olarak ikili monarşi kuruldu. Yeni devletin resmî adı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idi. İkili monarşi, her iki kanadını da ayrı parlamentolara sahip anayasal monarşiler olarak örgütledi. Hükümdar, ordu ve dış politika her iki taraf için ortaktı; diğer konularda ise her biri bağımsızdı. Monarşinin batıdaki parçası olan Avusturya'da çeşitli uluslar daha geniş özgürlüklerden yararlanmaya başladı ve oy hakkı giderek yaygınlaştı.

Ancak uluslar sorunu sürüyordu. 1875 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli yerlerinde ve Bosna-Hersek'te ayaklanmalar oldu. Buna bağlı olarak Rusya Osmanlılara savaş açtı ve Osmanlıları yenerek onların Avrupa'daki güçlerine son verecek olan barış antlaşmasını kabul ettirdi. 1878 Berlin Kongresi Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan'ın işgal etmesine ve yönetmesine karar verdi. Bundan sonra Avusturya-Macaristan'ın Balkanlar'daki istekleri Rusya ve Sırbistan'ın istekleri ile çelişkili bir durum aldı. Otuz yıl sonra 1908'de Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek'i resmen topraklarına kattı. Bu arada 1879'da Avusturya-Macaristan, Almanya ile bağlaşıklık antlaşması imzaladı. 1882'de İtalya'nın da katılması ile genişleyen bu antlaşma Rusya'ya karşı idi. Bu bağlaşıklık Avusturya-Macaristan monarşisindeki çeşitli uluslar üzerinde farklı bir etki yaptı. Almanlar ve Macarlar ittifakı desteklerken; Slav uluslar, özellikle Çekler ve Güney Slavlar 1908'de Bosna-Hersek'in ülkeye katılmasından da rahatsız oldular. O sıralarda Sırbistan Krallığı oldukça güçlü bir duruma gelmişti ve Avusturya-Macaristan'daki Güney Slavların üzerinde etkili oluyordu.

28 Haziran 1914'te Avusturya veliahtı Franz Ferdinand, Bosna'nın başkenti Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi tarafından suikasta uğrayarak öldürüldü. Beş hafta sonra Avrupa kendisini I. Dünya Savaşı'nın içinde buldu.

Savaşın hemen başında Ruslar, devletin Galiçya bölgesini ele geçirdi. Ama 1915 ve 1916 yıllarında, Alman, Osmanlı ve Bulgar desteğiyle bu bölge geri alındı. 

1914-1917 yılları arasında, iki devlet karşılıklı olarak birbirine saldırdı. Ancak, iki devletin de hiçbir kazancı olmadı. Üstüne üstlük, fazla miktarda asker kaybı yaşadılar. 1917 yılında Alman desteğinin gelmesi, Avusturyalıların cephede üstün gelmesini sağladı. Ancak 1918 yılında, İtalyanların sert saldırıları nedeniyle, Avusturya kazandığı toprakları iade etmesine neden oldu.

İtilaf Devletleri ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında, 3 Kasım 1918 tarihinde Villa Giusti Antlaşması ile ateşkes sağlanmıştı. İmzalayanlar: Pietro Badoglio ve Viktor Weber Edler von Webenau. 11 Kasım 1918 tarihinde de Almanya ile yapılan Rethondes Antlaşması ile Batı Cephesi'nde silahlar susmuştur. Aynı sıralarda Habsburg Hanedanı tahttan çekilmiş ve 12 Kasım 1918 tarihinde Viyana'da oluşturulan Geçici Ulusal Meclis, Avusturya'da cumhuriyet ilan etmiştir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu böylece Avusturya ve Macaristan olmak üzere bağımsız cumhuriyetler haline gelmiştir.
Villa Giusti Antlaşması, bir ateşkes antlaşmasıdır. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Avusturya ile İtilaf Devletleri arasındaki antlaşma ise St. Germain Antlaşması'dır. Antlaşma 10 Eylül 1919 tarihinde imzalanmıştır.

Avusturya Arşidüklüğü (Latince: Archiducatus Austriae; Almanca: Erzherzogtum Österreich) büyük bir prenslik ve sonradan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun en önemli parçalarından birine dönüşen bir imparatorluk ve Habsburg Monarşisinin çekirdeğiydi. Rönesans ve erken modern çağ boyunca Avusturya Arşidükleri hem Kutsal Roma İmparatorları ve Macaristan, Bohemya ve Moravya ve daha fazla devletlerin tek liderleriydiler. Kutsal Roma İmparatorluğu ve Orta Avrupa'nın merkeziydi ve ve başkenti Viyana fiilen Kutsal Roma İmparatorluğu'nun da başkentiydi III. Friedrich'ten I. Charles'a, 1918'e kadar devletin son yöneticisine, kadar devlet Habsburg Monarşisi tarafından yönetilmişti.

Günümüzdeki ismi Frankça Oustrich - Doğu Krallığı (Frank Krallığı'nın doğusu)
teriminden gelir.

Avusturya-Osmanlı ilişkileri ilk olarak 1526 Mohaç Muharebesi'nde başlamıştır. 1526 Mohaç Muharebesi ile başlayan Avusturya-Osmanlı ilişkilerinin başlarında Avusturya'ya kıyasla daha güçlü olan Osmanlı İmparatorluğu bu üstünlüğünü diplomatik ve ekonomik alanlara da yansıttı. Lâkin 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Avusturya İmparatorluğu karşısındaki üstünlüğünün çoğunu kaybetti. XVIII. yüzyılda ise Avusturya İmparatorluğu'nun üstün olmaya yavaş yavaş başladığı bir süreç ortaya çıktı ve bu süreçte Avusturya bunu diplomatik ve ekonomik alana getirdi.

Avusturya İmparatorluğu, 1804-1867 yılları arasında Habsburg Hanedanı tarafından yönetilen Orta Avrupa topraklarına verilen isimdi.
Habsburg hanedanına mensup kişiler 1273'ten itibaren çeşitli aralıklarla Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nu yönetmişler, 1282'den itibaren aralıksız olarak Avusturya Arşidüklüğü'nün yönetimini ellerinde tutmuşlardır. Bu süreçte Habsburg hakimiyeti başta Bohemya ve Macaristan olmak üzere çeşitli Orta Avrupa ülkelerine yayılsa da, Habsburg hükümdarlarının topraklarının tamamını kapsayan bir devlet olarak Avusturya İmparatorluğu ancak 1806'da ilan edilmiştir. Bu tarihe kadar Avusturya İmparatorluğu adını taşıyan bir devletin varlığından söz edilemez. Avusturya İmparatorluğu, 1867'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adını almıştır.

Napolyon'un yenilgisinde oynadığı önemli rol Avusturya'ya Avrupa'da diplomatik önderlik sağladı. 1814-1815 Viyana Kongresi'nde Avusturyalı Klemens Meternich önde gelen devlet adamıydı. Barış antlaşmasında Avusturya, Belçika ve Batı Almanya'daki topraklarını yitirdi; fakat Kuzey İtalya'daki Lombardiya ve Venedik'i aldı. Ancak ulusal bağlarla değil, hanedan bağları ile bir araya gelmiş çok uluslu bir imparatorluk olan Avusturya İmparatorluğu; Fransız İhtilali'nin ulusçu ve özgürlükçü etkileri karşısında görüldüğü kadar güçlü değildi. Şubat 1848'de Paris'te başlayan devrim, Viyana dahil Avusturya İmparatorluğu'nun birçok yerinde ayaklanmara yol açtı. Bu baskı altında Meternich istifa etti. Özgürlükçü reformlar yapıldı. O zamana dek Macarlar, Slavlar, İtalyanlar ve diğer etnik gruplar, imparatorluğun işlerinde yalnızca ikinci derece rol oynamışlardı. Almanlar geleneksel olarak yönetimde etkin durumdaydılar ve Almanca resmi dildi. Simdi ise diğer uluslar Almanlar ile eşitlik istiyorlardı. Çok iyi örgütlenmiş olan Macarlar; bağımsız bir Macar Cumhuriyeti ilan ettiler. I. Franz Joseph, Macaristan üzerindeki egemenliği ancak Rus Çarı'nın yardımı ile yeniden kurabildi. Avusturya'yı 68 sene yönetecek olan Franz Joseph döneminde Avusturya, Mutlakiyetten, meşruti monarşiye ve oradan da parlamenter demokrasiye geçti. Bu dönem aynı zamanda azınlıklar arasındaki kesin çelişkilerle Avusturya'nın zayıflamasına da tanık oldu. 1859'da Avusturya Lombardiya'yı İtalya'ya terk etti. Daha sonra 1866'da Almanya'nın önderliği için Prusya ile Avusturya arasındaki yüzyıllık mücadele sonuçlandı. Prusya, İtalya ile ittifak yaparak Avusturya'ya saldırdı. Avusturya ve Viyana Kongresi'nce kurulan Alman Konfederasyonu dağıldı ve Avusturya, Venedik'i İtalya'ya terk ederek İtalya ve Almanya üzerindeki egemen konumunu yitirdi.

Ayasofya, resmî adıyla Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi, İstanbul'un Fatih ilçesinde kiliseden çevrilmiş bir camidir. Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olmuştur. 1453 yılında İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra II. Mehmed tarafından camiye dönüştürülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1934 yılında yayımlanan kararname ile tadilat çalışmasına alınmış, 1935 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürülme kararı alınıp müzeye dönüştürülmüş, kazı ve tadilat çalışmaları başlatılmış ve 1935'ten 2020'ye kadar müze olarak hizmet vermiştir. 2020'de tekrar camiye çevrilmiş, 2024'te ise caminin üst katı bir müze olarak hizmet vermeye başlamıştır.
Ayasofya, mimari bakımdan merkezî planı birleştiren kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır. Hristiyanlar için hem sembolik hem de eksen olma anlamının yanında, turistik ve ruhsal bir çekim merkezidir.
Ayasofya adındaki "Aya" sözcüğü "kutsal" anlamına gelir. "Sofya" sözcüğü ise Grekçede "bilgelik" anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla "Aya Sofya" adı, Nasıralı İsa'ya atfen "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahî Bilgelik" anlamına gelmekte olup Hristiyan ilahiyatında Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır. Miletli İsidoros ve Trallesli Antemius'un yönettiği Ayasofya'nın inşaatında yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve İmparator I. Justinianus'un bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği; yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır.
Bizans İmparatorluğu döneminde Ayasofya, büyük bir "kutsal emanetler" zenginliğine sahipti. Bu emanetlerden biri de 15 metre yüksekliğindeki gümüş ikonostasis idi. Konstantinopolis Patriği'nin kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi'nin 1000 yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mihail'in Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş olup bu olay, genel olarak "Schisma"nın yani Hristiyanlık tarihindeki en önemli olaylardan biri olan Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılır.
1453 yılında kilise, Osmanlı padişahı II. Mehmed tarafından camiye dönüştürüldükten sonra mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde görülen Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan "Üçüncü Ayasofya" olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya'nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde bir kez (7 Mayıs 558 tarihinde) çökmüş, Ayasofya'nın doğu tarafı da 558 yılında çöktü. Miletoslu İsidoros tarafından onarılan kubbeye dışarıdan payandalarla desteklenen alçak bir kasnak eklendi, kubbe kırk pencereyle hafifletildi ve yüksekliği artırıldı.

Ayasofya Kilisesi'nin inşaatı Hristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilan eden Roma imparatoru I. Konstantin tarafından başlattırılmıştır. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin'in oğlu II. Constantius tarafından tamamlanmış ve Ayasofya Kilisesi'nin açılışı 15 Şubat 360'ta II. Constantius tarafından gerçekleştirilmiştir. Socrates Scholasticus'un kayıtlarından gümüş kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya'nın Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş olduğu öğrenilir.
Adı "Büyük Kilise" anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi'nin adı Latincede Magna Ecclesia ve Grekçede Megálē Ekklēsíā (Μεγάλη Ἐκκλησία) idi. Eski bir tapınak üzerine inşa edildiği belirtilen bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı yoktur.
Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteliğinde işlev gören Aya İrini Kilisesi'nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk sarayının yakınına (geçmişte müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans İmparatorluğu'nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermişlerdir.
Birinci Ayasofya, geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404'te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos'un İmparator Arcadius'un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.

İlk kilisenin isyanlar sırasında yakılıp yıkılmasından sonra, imparator II. Theodosius bugünkü Ayasofya'nın bulunduğu yere ikinci bir kilisenin inşa edilmesi emrini vermiş ve İkinci Ayasofya'nın açılışı onun zamanında, 10 Ekim 415'te gerçekleşmiştir. Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya'nın 381'de İkinci Ekümenik konsil olan Birinci İstanbul Konsili'ne Aya İrini ile birlikte ev sahipliği yaptığı sanılır. Bu yapı 13-14 Ocak 532'de Nika Ayaklanması sırasında yakılıp yıkılmıştır.
1935'te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsünden Alfons Maria Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya'ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofya'nın ana girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya'nın zemininin Üçüncü Ayasofya'nın zemininden iki metre daha aşağı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya'nın uzunluğu bilinmemekteyse de genişliğinin 60 m olduğu sanılır.(Günümüzde, Üçüncü Ayasofya'nın ana girişinin yanında yer alan İkinci Ayasofya'ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara şimdiki binada çökmelere sebep olabileceğinden devam edilmemiştir.)

İkinci Ayasofya'nın 23 Şubat 532'de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Justinianus öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha muhteşem bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Justinianus bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Justinianus inşa ettireceği kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini beğenmez. Bir gece İsidoros taslak hazırlamaya çalışırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya’nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Justinianus bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya’nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de İsodoros bu planı rüyasında görmüş ve planı rüyasında gördüğü şekilde çizmiştir. (Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Prokopius’un Justinian'ın binaları (Yunanca: Περί Κτισμάτων, Latince: De Aedificiis, "Binalar Üzerine"), adlı eserinde betimlenir.
İnşaatta kullanılacak malzemeleri üretmek yerine imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya'nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes'teki Artemis Tapınağı'ndan, Mısır'daki Güneş Tapınağı'ndan (Heliopolis), Lübnan'daki Baalbek Tapınağı'ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl imkânlarıyla nasıl taşındığı bilinmez. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu'nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. İnşaatta on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir. İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki hâlini almıştır.

Mimaride yeni bir anlayışı gösteren bu kilise yapılır yapılmaz derhal mimarinin baş eserlerinden biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiyeli Heron'un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.
23 Aralık 532'de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537'de tamamlandı. Kilisenin açılışını İmparator Justinianus ve Patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya, o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman'ın Tapınağı'ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında "Ey Süleyman! Seni yendim" demiştir. Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Jüstinyen döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe, pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer verir. Ayasofya, İstanbul'a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki Bizans döneminde yaşayanlar, Ayasofya'yı "dünyada tek" ("singulariter in mundo") olarak nitelemişlerdir. Ayasofya'da çan kulesi bulunmamaktadır. Novgorodlu Antonius'un belirttiği üzere, ibadete sementron (tahta levhaya vurulan tahta tokmak) ile davet edilmektedir. Ayasofya'nın önünde yer alan Augusteion Meydanı, Doğu Roma başkentinin idari ve dini merkezi konumundaydı. Meydanın ortasında ise I. Justinianus’un atlı heykelinin yer aldığı sütun bulunuyordu.

Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 Gölcük ve 557 İstanbul depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon, kiboryon v

Ayastefanos Antlaşması, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonunda imzalanan ateşkes ve barış antlaşmasıdır.
93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisiyle sonuçlandı. Rus ordusu, batıdan Yeşilköy'e (eski adı Ayastefanos), doğudan Erzurum'a kadar geldi. Osmanlı İmparatorluğu barış istedi. Rus orduları başkomutanı Nikolay, barış esaslarının mütarekeyle birlikte görüşülmesi şartıyla bu isteği kabul etti ve 3 Mart 1878'de İstanbul'un Yeşilköy semtinde Osmanlı Devleti açısından ağır koşullar içeren bu antlaşma imzalandı.

Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek.
Büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, prensliğin sınırları Tuna'dan Ege'ye, Trakya'dan Arnavutluk'a uzanacak.
Bosna-Hersek'e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.
Teselya Yunanistan'a bırakılacak.
Girit ve Ermenistan'da ıslahat yapılacak.
Osmanlı Devleti Rusya'ya 300 milyon ruble nakit, geri kalanı toprak olarak (Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubayazıt ve Eleşkirt) ödenecek şekilde toplam 1 milyar 410 milyon ruble savaş tazminatı ödeyecek.

Ancak bu antlaşma ile Rusya'nın Balkanlar'da tamamen hakim bir konuma gelmesi Batılı devletleri telaşlandırdı. Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, Birleşik Krallık'ın Hindistan sömürgelerine ulaşmasına ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna-Hersek'i ilhakına set çekmiş olacaktı. Osmanlılar bu tepkilerden yararlanarak Kıbrıs'ın idaresini geçici olarak Birleşik Krallık'a bırakmak koşuluyla Berlin'de yeni bir antlaşma (Berlin Antlaşması) zemini elde etmeye başardılar. Ayastefanos'un ağır şartlarını hafifleten Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki varlığı kısa süre daha devam etti.
Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı devrinde Sevr Antlaşması gibi kâğıt üzerinde kalan bir antlaşmadır.

Aynalıkavak Kasrı, İstanbul'un Hasköy, Beyoğlu kıyısında bulunan kasır. İstanbul fethedildiğinde Okmeydanı yamaçlarında büyük bir koruluktu. Bu koruluk sahile doğru inmekteydi.

I. Selim döneminde, Hasköy, Beyoğlu sahilleri tersane inşaatıyla önem kazanmış ve bu büyük koruluk, bahçeleriyle birlikte, "Tersane Bahçesi" adıyla anılmaya başlanmıştır. I. Ahmet Edirne'deyken Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa Tersane Bahçesi'nde matetemmuat Kasr-ı Âli (padişaha layık bir saray) yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır.
IV. Murat ve Sultan İbrahim Tersane Sarayı'na rağbet ederek, ilave binalarla sarayı genişletmişlerdir. Saray, IV. Mehmet zamanında çıkan yangın nedeniyle tamamen harap olmuş ve yeniden yapılmıştır. Hasköy, Beyoğlu'den bakıldığında sarayın tüm daireleri görülebiliyordu. İki katlı Harem Dairesi'nin alt katı baştan başa bir camekânla örtülü durumda olan sarayın, Harem ve Mabeyn Daireleri'nin çevresinde çeşitli binalar da mevcuttu. 1730 yılında sarayda bazı onarımlarla birlikte yeni bir Hasbahçe Köşkü de yapılmıştır.
III. Ahmet, Tersane Sarayı'nda zaman zaman oturmuş, Okmeydanı'nda yaptığı sünnet düğününden sonra da haremiyle burada kalmıştır.
1715 Osmanlı Venedik Muharebesi'nden sonra Venedikliler III. Ahmet'e büyük boyda, değerli aynalar hediye etmişler, padişan da bu aynaları Tersane Sarayı'nın çeşitli salon ve odalarına yerleştirtmiştir. Bu nedenle saray, önceleri "Aynalı kavak saray", daha sonraları ise "Aynalı Kavak Sarayı" adıyla tanınmıştır.
18. yüzyıl sonunda, I. Abdülhamit döneminde harap bir durumda bulunan saray, IV. Devlet Giray tarafından tamir ettirilmiştir ve 1923 yılına kadar onun soyundan elinde aittir.

Aynalıkavak Kasrı'yla ilgili bilgi (www.tbmm.gov.tr) 9 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynalıkavak Kasrı'yla ilgili bilgi (www.kultur.gov.tr) 7 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aynalıkavak Kasrı'yla ilgili bilgi (www.beyoglubeyoglu.com)

Ayran, yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek. Türk mutfağına ait olan en yaygın içeceklerdendir. Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, İran, Lübnan, Bulgaristan ve diğer bazı Balkan ülkeleriyle Orta Doğu ve Orta Asya (Türki Cumhuriyetler) ülkelerinde yapılır. 
Ayran yapımında doğal nitelikli yağlı koyun yoğurdu yeğlenir. Bir ölçü yoğurda en çok bir buçuk ölçü su karıştırılır. Nadiren su yerine süt de katılabilir. Az ölçüde tuz da eklenebilir. Türklerin geleneksel içeceği olan ayran, Balkan ve Asya ülkelerinde de içilir.
Su ve yoğurttan oluşan ayran, heterojen bir karışımdır.

MS 552-745 yılları arasında hüküm süren Göktürkler, ekşiyen yoğurdun ekşiliğini azaltmak için üzerine su eklediler. Böylece tesadüfen ayran ortaya çıkmış oldu.
Ayran kelimesi, tarihte ilk defa Divan-i Lugat-it Türk eserinde "sütten elde edilen bir içecek" olarak tanımlanmıştır.

Ayranın yapılışı yöresel farklılıklar göstermemekle birlikte çeşitleri açısından farklılık göstermektedir. Susurluk (Balıkesir, Türkiye) yöresinde ufak bir elektrikli motorla ayran, kazandan çekilerek dar bir boru aracılığıyla yukarıdan hızlı bir şekilde tekrar kazana boşaltılır. Bu devridaim sürecinde ayranın yağı ayran üzerinde köpük oluşturur. Bu ayran Susurluk ayranı olarak bilinir.
Susurluk Ayranı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Türkiye'nin bazı doğu kesimlerinde ise karıştırma yöntemi ile yayık ayranı elde edilir ki bu ayran bol köpüklü olur.

Malatya Pirpirimli Acılı Ayran / Malatya Semizotlu Acılı Ayran 11.04.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Susurluk ayranı
Yayık ayranı
Süt ürünleri listesi

Ayşe Hafsa Sultan (Osmanlı Türkçesi: عایشه حفصه سلطان; d. 1479 – ö. 19 Mart 1534), Osmanlı Padişahı I. Selim'in eşi, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi ve ilk fiili Valide Sultandır.

Ayşe Hafsa Valide Sultan'ın kökenine ilişkin çeşitli kaynaklarda yer alan ve genel olarak iki farklı hipotez mevcuttur.

Bunlardan birincisine göre Ayşe Hafsa Sultan, "Abd'ûl-Muin" adında birinin kızıdır. Diğer bir görüşe göre ise, Ayşe Hafsa Sultan Kırım hanı Mengli Giray'ın kızıdır.
Gerçekten de Yavuz Sultan Selim'in eşlerinden birisinin Mengli Giray'ın kızı, Beyhan Sultan, Hâfize Sultan ile Devlet-Şah (Yenişah) Sultan’ın annesi olan Âişe Hâtûn olduğu kesin olarak bilinmektedir. Ancak kesin olmayan diğer bir görüşe göre ise Kanuni Sultan Süleyman'ın öz annesi olan Ayşe Hafsa Sultan, Yavuz Sultan Selim'in Avrupa kökenli ikinci eşidir.
Osmanlı tarihçisi İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kitabeler'de Hafsa Sultan'ın ismini "Hafsa bint-i Abdü'l-Muin" olarak vermektedir. Bu Hafsa Sultan'ın cariye kökenli olup Türk asıllı olmadığına bir delil kabul edilebilmektedir. Bir diğer tarihçi Necdet Sakaoğlu'na göre Kırım Hanı Mengli Giray'ın kızı olduğu iddiaları kanıtlanamamıştır. Valide Sultan'ın Osmanlı Padişahı I. Selim'in ilk eşi olan Kırım hanı Mengli Giray'ın kızı Âişe Hâtûn olabileceğine ilişkin de kaynaklar delil gösterebilmektedir.
Diğer taraftan da Ayşe Hafsa Sultan, kendisinden yüz yıl kadar önce yaşamış olan Aydınoğlu Beyliği'nin son beyi Aydınoğlu İsa Bey'in kızı ve Yıldırım Beyazıd'ın eşi olan Hafsa Hatun ile karıştırılmamalıdır. Edirne'nin Havsa kasabasının ismini Hafsa Hatun'un orada yaşamış olmasından dolayı ondan aldığı söylenir. Ama aslında adını yakınlardaki Has Köyünde büyük bir külliye yaptıran Fatih Sultan Mehmet'in sadrazamlarından Mahmud Paşa'ya izâfeten "Havass'ı Mahmud Paşa"dan (i.e. Mahmud Paşa Has'ları) almıştır.

14 yaşında babası ve Osmanlı padişahı Sultan Bayezid Han'ın ortak görüşü neticesinde Şehzade Selim ile evlendirildi. Kerç şehrinden yola çıkan kadırga ile Trabzon'a gelin olarak indi. Orhan, Musa ve Korkut isminde üç oğlu olan Hafsa Sultan'ın çocukları salgın hastalıklarda hayatını kaybetti. Sultan Selim'in şehzadelik döneminde Trabzon'da, oğlu Şehzade Süleyman'ın sancak beyliklerinde de Kefe ve Manisa'da bulundu. Yavuz Sultan Selim'in 1520 yılındaki ani ölümüyle oğlu Kanuni Sultan Süleyman tahta geçti.

Oğlunun tahta geçişiyle Hafsa Sultan da İstanbul'a geldi. Annesini çok seven, sayan ve hürmet eden Süleyman Han tarafında tarihte ilk defa kendisine Valide Sultan makamı uygun görüldü.
Hayatının sonuna kadar Hürrem Sultan'ın ilerleyişi önünde set kurmuş ve haremdeki dengeleri iyi tutmuştur. Bu yüzden denilebilir ki iyiliği ile etkili Valide Sultan yaşadığı sürece Hürrem Sultan'ın da yükselmesine bir imkân olmamaktadır.
Ayşe Hafsa Valide Sultan'ın günümüze ulaşan eşine ve oğluna gönderdiği birçok mektubu da vardır.

Oğlu üzerinde yoğun etkisi görülen Valide Sultan'ın baskın bir rol oynadığı bilinmektedir. Fakat bu etkisini hiçbir zaman kötüye kullanmamıştır. Gönderdiği birçok mektup ile siyasi olaylarla ilgili tavsiyelerde bulunan Hafsa Sultan, II. Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun'dan sonra oğluna bu tür telkinlerde bulunan ilk padişah annesidir.

19 Mart 1534 tarihinde oğlunun saltanatı sırasında muhtemelen kalbe bağlı sorunlardan elli altı yaşlarında hayatını kaybetti. İstanbul'daki Yavuz Sultan Selim Camii'ndeki türbeye gömüldü. Yanında kızı Şah Sultan da medfundur.
Hafsa Valide Sultan'ın ölümüyle saraya sultan ya da soylulardan biri olarak gelin gelen Valide Sultan'ların da devri kapanmıştır. Kendisi bu durumun ilk ve son örneğidir.

Eşi Sultan Selim hayatta iken kendi birikimi ile Urla'da birçok dükkân alan Hafsa Sultan daha sonra bunların gelirleri ile camii yaptırmıştır. Manisa'da 1522 yılında tamamlanan bimaristanı ile ünlü külliyesi ise en bilinen eseri olarak bulunmaktadır. Marmaris'teki Osmanlı kervansarayı da, kitabesi 1545 tarihini taşımakla birlikte, Hafsa Sultan'ın ismi ile anılmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman (1494-1566)
Hatice Sultan (1496-1543)
Fatma Sultan (1500-1573)

2003 yapımlı Hürrem Sultan dizisinde Ayşe Hafsa "Valide Sultan"ı Deniz Türkali canlandırırken, Muhteşem Yüzyıl dizisinde ise Nebahat Çehre tarafından canlandırılmıştır.

Ayşe Hafsa Valide Sultan Türbesi 17 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azadistan (Farsça: آزادیستان, Azadistan əyaləti), İran'ın Tebriz'de Rus İmparatorluğunun etkisinin azalmasıyla 23 Haziran-14 Eylül 1920 tarihlerinde bağımsız olan kısa ömürlü bir devlettir.
I. Dünya Savaşı'nda İran topraklarını işgal eden Osmanlı Ordusu Mecdulsaltana'yı vali olarak atamış ve Tebriz ve Urumiye kentinde örgütlendirmiştir. Osmanlı Ordusu'nun Azerbaycan Bölgesi işgaline karşı çıkan Şeyh Muhammed Hiyabani ve arkadaşları Kars'ta hapsedildikten sonra Fars'a sürülmüşlerdir.
Kasım 1918'de Osmanlı Ordusu'nun geri çekilmesinden sonra Hiyabani, Azerbaycan Bölgesine dönmüş ve Azerbaycan Demokrat Partisi'nin faaliyetini yeniden canlandırmıştır. Ancak bir süre sonra parti "Teceddüt" gazetesi çevresindeki Hiyabani'nin destekçilerinden oluşan "Teceddütiyun" ve Zeynalabidin Han'nın destekçilerinden oluşan "Tenkitiyun" olmak üzere ikiye bölünmüştür.
Kaçar Hanedanı sadrazamı Vüsuk-üd Devle 1919'da İngiltere ile anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre İngiltere İran'a 2 milyon pound kredi vererek demiryolu inşa edecekti. Bunun karşılığı olarak silah satın alma, askeri eğitim ve müsteşarlığı İngiltere'ye verilecekti. Azerbaycan Demokrat Partisi bu anlaşmaya karşı çıkmıştır. Sadrazam Vüsuk-üd Devle, Azerbaycan'da tutulmayan Aynuldovle'yi Azerbaycan'a vali olarak tayin etmiş ve Azerbaycan emniyetinin başına İsviçreli Bierling'i atamıştır. Bu atamaları ve Kürt Şikak aşireti reisi İsmail Ağa Simko'nun saldırıları Azerbaycan'da rahatsızlık yaratmıştır.
İsviçreli Bierling sert davranmış ve Azerbaycan Demokrat Partisi üyesi tutuklanınca Hiyabani halka emrederek emniyet müdürlüğünü bastırmıştır. Hiyabani ve Azerbaycan Demokrat Partisi Tebriz'in yönetimini ele geçirince 23 Haziran 1920 bağımsızlığını ilan etmiş ve "Azadistan" olarak adlandırmıştır.
1920 Eylül'de Hidayet Muhberulsultan, "Azadistan"'ın çağdaşlaşma politikasından rahatsızlık duyan toprak ağalarıyla iş birliğini sağladıktan sonra Tebriz'e girerek Kazak birlikleriyle birlikte "Azadistan"'a saldırmış ve dört gün süren çatışmadan sonra Azadistan'ı yok etmiştir. Hiyabani, 14 Eylül 1920'de öldürülmüştür.

1918–1920 Azerbaycan–Ermenistan Savaşı, 1917'de Ekim Devrimi yani Bolşevik Devrimi'nden sonra başlamıştır. Çoğu saldırı düzenli ordu biçiminde olmadı. Daha sonra Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun Erivan'ı boşaltıp Iğdır Ovası'na çekilmesi ile savaş başlamış oldu (1920).

1905'te Bakü'de hem Ermeniler hem de Azeriler bulunuyordu. Şehirde mahalle savaşları yaşandı şehir Azeriler ve Ermeniler olarak ikiye bölündü. Ancak zamanla Ermeniler Bakü'yü boşalttı ve şimdiki Ermenistan sınırlarının içerisine çekildiler. Bakü'de hala çok az sayıda Ermeni yaşamaktadır.

4 Aralık 1920'de Kızıl Ordu Erivan'a girdi. Kızıl Ordu'nun kurduğu gizli polis örgütü Ermenistan Cumhuriyeti'ne son verdi ve Ermenistan Sovyet güdümüne girdi.

Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin TBMM devleti ile yaptığı Kars Antlaşması Transkafkasya'da düzeni ve otoriteyi sağlamıştır. Sovyetler Birliği Ermeniler ve Azeriler üzerindeki otoritesini güçlendirmiştir. Bu anlaşma ile Nahçıvan özerk bölge oldu. Misak-ı Milli'den de ilk ödün verildi ve Batum bırakıldı.

http://hrw.org/reports/1995/communal 11 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti
Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti
Nahçivan Muharebesi
Karabağ Savaşı
Aras Savaşı
Türk-Ermeni Cephesi

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti veya kısaca Azerbaycan Cumhuriyeti (Azerice: Azərbaycan Demokratik Respublikası, Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti), Doğu Kafkasya'da yerleşmiş ve yüzölçümü 147.629 km2 olan, Müslüman ve Türk toplumlarında kurulan ilk laik ve demokratik devlet. Nüfusu 2 milyon kişiye ulaşan cumhuriyetin sınırları kuzeyde Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kuzeybatıda Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, batıda Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ve güneyde İran'la belirlenmiştir. Azerbaycan'da en büyük şehir olan Bakü'nün Bolşevik Bakü Sovyeti'nin kontrolünde olması nedeniyle, AHC'nin geçici başkenti Gence olmuştur.
Millî Şûra'nın ilk toplantısı 28 Mayıs 1918'de yapıldı ve Azerbaycan'ın bağımsız bir devlet ilan edilmesi için tarihi bir karar alındı. Böylece, 100 yılı aşkın bir aradan sonra, Doğu ve Güney Kafkasya'da Azerbaycan'ın millî devleti yeniden tesis edildi. Aynı toplantıda, yeni bir demokratik devletin kurulması gerçeğini yasal olarak belirleyen "Azerbaycan'ın Bağımsızlığı Yasası" kabul edildi.
Devlet gücü üç koldan oluşuyordu: Azerbaycan parlamentosu, hükûmet ve yargı. Devlet, kanunlar ve parlamento tarafından kabul edilen kararlarla yönetiliyordu. Çok az sayıda halk da dâhil olmak üzere Azerbaycan topraklarında yaşayan tüm halklar, milletvekilleri tarafından parlamentoda temsil edildi. Yürütme gücü hükûmete aitti. Hükûmet parlamentoya karşı sorumluydu. Azerbaycan Halk Cephesi hükûmeti 28 Mayıs - 16 Haziran 1918 tarihleri arasında Tiflis'te (Gürcistan), 16 Haziran - 17 Eylül tarihleri arasında Gence'de ve 17 Eylül - 28 Nisan 1920 tarihleri arasında Bakü'de faaliyet gösterdi. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Paris Barış Konferansı kararıyla bağımsız bir devlet olarak tanındı. Dünyanın birçok ülkesiyle büyükelçilik ve misyon düzeyinde diplomatik ilişkiler kurdu, ikili ve çok taraflı anlaşmalar yaptı. Halk Cephesi de bağımsız bir yargının kurulması için önemli adımlar attı.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, uluslararası hukuk normlarını büyük ölçüde ihlal eden RSFSR'nin askerî müdahalesi sonucunda 28 Nisan 1920'de ortadan kaldırıldı. Kuzey Azerbaycan Bolşevik birlikleri tarafından işgal edildi ve tekrar Rusya'ya boyun eğdirildi. 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılması sonucunda Azerbaycan halkı Kuzey Azerbaycan'da devlet bağımsızlığına kavuşmuştur. Azerbaycan Cumhuriyeti, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin halefi ve varisidir.

Rus İmparatorluğu'nda 1917'nin Şubat Devrimi'nden sonra Transkafkasya'da iktidar Özel Transkafkasya Komitesi oldu, fakat Ekim Devrimi ile Rusya'da egemenliğin Bolşeviklerin eline geçmesi sonucu 11 Kasım 1917'de Tiflis'te Gürcü, Ermeni ve Türk temsilcilerinden oluşan Bolşevik karşıtı Transkafkasya Komiserliği (Maveray-i Kafkas Konfederasyonu) karma hükûmeti kuruldu ve Bakü dışında tüm Transkafkasya'de egemenliği ele aldı. Bakü'de ise 2 Kasım 1917 tarihinde Bakü Sovyeti hükûmeti kurulmuştu. Ocak 1918'de Transkafkasya Komiserliği Tiflis'te oluşturulan Transkafkasya Seymi'ni yasama organı olarak ilan etti ve 1918'in Şubat ayında Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti kuruldu.
Osmanlı Devleti, 18 Aralık 1917 tarihinde Erzincan Mütarekesi ile Maveray-i Kafkas Konfederasyonu'nu tanıdı, fakat Gürcü ve Ermeni temsilcileriyle sınır ihtilaflarını çözemedi. Osmanlı Ordusu taarruza başladıktan sonra Maveray-i Kafkas Konfederasyonunda nasıl bir politika takip edilmesi gerektiği hususunda fikir ayrılığı oluştu. Gürcü ve Ermeni temsilciler silahlı mücadele kararı verirken Azerbaycan temsilcileri Türkiye ile dostane politika takibinden yana idi. 3 Mart 1918'de imzalanmış olan Brest-Litovsk Antlaşması ile o dönemde Maverayı Kafkasya içerisinde yer alan Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı devletine verilmişti ve Gürcü tarafı buna yoğun tepki göstermiş, fakat Türk askerî harekâtı üzerine 28 Mart 1918'de antlaşmayı tanımak zorunda kalmıştı.
Kafkasya Müslümanlarının bağımsızlık taleplerinin giderek artması üzerine, Stepan Şaumyan 31 Mart 1918'de Bakü'de 14 bin Müslüman'ın katliamı ile neticelenen büyük bir tedhiş eylemi gerçekleştirdi. Baküdeki Mart Olayları'ndan sonra 3 Nisan tarihinde Seymin Müslüman grubu istifa etti. 9 Nisan tarihinde ise Seym hükûmeti istifa etti.
Osmanlı Devleti ile ihtilafları çözmek için önce Trabzon Konferansı yapıldı, arkasından da 11 Mayıs 1918'de Batum Konferansı'na başlandı. Almanya'nın Gürcistan'ı himayesine alması üzerine 26 Mayıs 1918'de Gürcistan Kafkasya birliğinden çıkmaya karar verdi ve 26 Mayıs'ta Seym son kez toplanarak kendini feshetti.
28 Mayıs 1918 tarihinde Tiflis'te Azerbaycan Millî Şurası tarafından Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. Meclis açılıncaya kadar geçici şura ilan edilerek, başkanlığa Mehmed Emin Resulzade seçildi. 9 kişilik icra heyetinin başkanlığına da Fetali Han Hoyski getirildi, H.Agayev ve M.Seyidov başkan yardımcısı oldu
4 Haziran'da Osmanlı İmparatorluğu ile Azerbaycan Millî Şurası arasında Batum Antlaşması imzalandı. 12 Haziran tarihinde Bakü Sovyeti ordusu Bakü'den Gence'ye harekete başladı ve bu nedenle Azerbaycan hükûmeti Osmanlı Devleti'nden yardım isteğinde bulundu. 16 Haziran'da hükûmet Tiflis'ten Gence'ye taşındı, 17 Haziran'da Fetali Han Hoyski başkanlığında ikinci hükûmet kuruldu, 19 Haziran'da Azerbaycan'da savaş durumu ilan edildi.
Hükûmetin 27 Haziran 1918 tarihli kararı ile Azerice Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin devlet dili oldu.
1 Ağustos'ta Azerbaycan Savunma Bakanlığı kuruldu.
Almanlar, Bolşevikler, Ermeniler ve İngilizler petrol bakımından zengin olan Bakü'nün Türklerin eline geçmesine karşı idiler. 25 Temmuz'da Bakü'de Şaumyan hükûmeti devrilmiş ve Menşevik ve Taşnaklardan oluşan Sentrokaspi hükûmeti İran'da bulunan İngilizleri yardıma çağırmıştı. O tarihte Bakü'de 18 bin silahlı Ermeni, 1200 İngiliz ve 1500 Rus birlikleri, yani 20 ile 30 bin kişilik kuvvet bulunmakta idi. Bakü cephesinde savaşa hazırlanan Kafkas İslam Ordusunda Anadolu'dan gelen 8 bin Türk askeri, 7 bin Azerilerden milis kuvveti vardır. Bakü Muharebesi'nin ardından Nuri Paşanın komuta ettiği Kafkas İslam Ordusu 15 Eylül 1918'de Bakü şehrini almayı başardı. Bakü'nün ele geri alınması sırasında 1130 Türk askeri öldü.
17 Eylül tarihinde hükûmetin Gence'den Bakü'ye taşınması ile Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin Başkenti Bakü şehri oldu.
Osmanlı Devletinin savaşı kaybetmesiyle, 30 Ekim 1918'de Mondros mütarekesini imzalayarak, 16 Kasım'da Bakü'yü, 15 Aralık'ta ise Azerbaycan'ı tümüyle terk etti, 17 Kasım'da İngiliz kuvvetleriyle beraber Rus ve Ermeni askerleri Bakü'ye girdi.
9 Kasım 1918'de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Hükûmeti tarafından üç renk üzerine ay ve sekiz köşeli yıldızdan oluşan Azerbaycan bayrağı kabul edildi. Bu renkler üstte Türkçülüğü temsil eden mavi, ortada çağdaşlaşmayı temsil eden kırmızı ve altta İslamcılığı temsil eden yeşilden oluşmaktadır.
Kasım 1918'de Aras Cumhuriyeti kuruldu. Başkenti Nahçıvan şehri olan bu cumhuriyetin arazisi 16.000 kilometrekare, nüfusu ise 1 milyona yakındı. Sınırları Nahçıvan, Şerur-Daralagez, Ordubad kazalarını ayrıca Uluhanlı, Vedibasar, Kemerli, Meğri vb. arazileri birleştirirdi.
7 Aralık'ta Azerbaycan Parlamentosu açıldı, Alimerdan Topçubaşov Azerbaycan Parlamentosunun ilk başkanı seçildi. 26 Aralık'ta Fetali Han Hoyski başkanlığında üçüncü kabine kuruldu. Cumhuriyetin Meclisi nispi temsil sistemi ile evrensel oylama sonuçlarına dayanarak seçilmiştir. Meclis devlet yönetiminin en yüksek organı olmuş, Bakanlar Kurulu ise Meclise sorumlu olmuştur.
Şubat 1919'da İngilizler Bakü'yü terk etti.
14 Nisan 1919'da Nasib Bey Yusufbeyli'nin ilk ve Aralık 1919'da ise ikinci kabinesi kuruldu. Bu beşinci kabine Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin son hükûmeti oldu.
12 Ocak 1920 tarihinde Rusya dışında dünyanın 23 devleti Azerbaycan Cumhuriyeti'nin varlığını resmen tanıdı.
1920 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti Birinci Dünya Savaşında galip gelen devletlerle tekrar savaşa girmiş bulunuyordu. Aynı düşmanlarla savaşmakta olan Sovyet Rusya Türkiye için bir müttefik olarak görülüyordu. Sovyet Rusya da bunu kullanarak, Türkiye'ye yardım etmek istediklerini, ancak Müsavat hükûmetinin buna engel olduğunu öne sürüyordu.
Moskova, Türk subaylar aracılığıyla, Ermenistan'la savaşmakta olan Azerbaycan'da var olan hükûmeti yıkarak, Komünist Partisi hükûmetinin oluşmasını sağladı. Türkiye'ye yardım gerektiği bahanesini öne sürerek, bu yeni hükûmetin daveti üzerine Kızıl Ordu 26 Nisan'da sınırı geçerek Azerbaycan'a girdi ve ardından 28 Nisan 1920'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.

11. Ordu (SSCB)
Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti
Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti
Azerbaycan'ın katıldığı savaşlar listesi

Azerbaycan Millî Hükûmeti (Azerbaycan Türkçesi: Azərbaycan Milli Hökuməti; Farsça: حکومت ملی آذربایجان) ya da Azerbaycan Halk Hükûmeti (Rusça: Азербайджанское народное правительство), Kasım 1945'te Sovyetler Birliği'nin desteğiyle İran yönetiminde olan Güney Azerbaycan bölgesinde kurulan ve Sovyetler Birliği'nin çekilişiyle  Kasım 1946'da Amerika ve İngiltere'nin destek verdiği İran hükûmeti tarafından yıkılan Sosyalist bir Azerbaycan devletidir.

Devletin sınırları çeşitli kaynaklara göre değişiklik göstermektedir.

1941 yılında Nazi Almanyası ile savaşan Sovyetler Birliği'ne yardım etmek isteyen Müttefik Devletler, İran'a girdiler. Müttefiklerin girişiyle birlikte bastırılmış siyasi istekler daha açık bir biçimde ortaya çıktı. Bu şartlar altında Azerbaycan Türkleri kültürel ve siyasi baskıdan kurtulma çabasıyla Azerbaycan Millî Hükûmeti'ni 1945 yılında Seyid Cafer Pişevari liderliğinde kurdu. Başta özerk bir hükûmet olarak kendini tanıtmasına rağmen bağımsızlık ilân etmeye çalıştı. Kuzey Azerbaycan'da yer alan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin lideri Mircafer Bağırov, Stalin'den kuzey ve güney Azerbaycan bölgelerini birleştirip, tek bir Azerbaycan devleti kurmasını istemişti. Stalin başta teklife sıcak yaklaşmış olsa da daha sonra bu fikrinden vazgeçmiştir. Devletin Kültür ve Eğitim Bakanlığına ünlü Türk şair Muhammed Biriya, ordu komutanlığına ise Mahmud Penahiyan getirilmiştir. Başkenti Tebriz'de Azerbaycan Üniversitesi adında bir üniversite kurmuş ve ülkenin birçok yerinde okul açıp Türkçe eğitim vermeye başlamıştır. Habib Sahir, Hamid Memmedzadeh, Mir Mehdi Etimad, İsmail Caferpur, Medine Gülgün gibi Güney Azerbaycanlı önde gelen edebiyatçılar da bu devletin kuruluşuna destek vermişlerdi.
3 Mayıs 1946 tarihinde Mahabad Cumhuriyeti ile bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre:

İki tarafın topraklarından her birine, tarafların her birinin temsilcileri gönderilecek.
Kürtlerin çoğunlukta olduğu Azerbaycan topraklarında Kürt yönetimi temsilcileri, Azerilerin çoğunlukta olduğu Kürt topraklarında ise Azeriler arasında temsilciler bulunduracak.
İki hükûmet, ekonomik sorunlarla uğraşacak olan bir Birleşik Ekonomi Komitesi oluşturacak.
Gerekli olduğu zaman karşılıklı askerî yardım yapılacak.
İran hükûmetiyle her türlü görüşmeler, iki hükûmetin onayı alındıktan sonra yürütülecek.
Azerbaycan hükûmeti, kendi topraklarında yaşayan Kürtler için eğitim alanında girişimler örgütlemek amacıyla gerekli olan önlemleri almayı üstlendi. Kürt hükûmeti de kendi tarafından, İran Kürdistan topraklarında yaşayan Azerbaycanlılar için aynı girişimleri gerçekleştirme vaadinde bulundu.
İki halk arasında tarih içinde yerleşmiş olan dostluk ve iş birliği ilişkilerini bozma denemesinde bulunan ya da onların ulusal birliğine el uzatan, kim olursa olsun, iki halk tarafından cezalandırılacaktır.
Fakat Soğuk Savaş'ın başlangıç tarihlerine denk gelen bu olayda diğer ülkelerden destek alınamadı ve merkezî hükûmetle anlaşmaya gidildi. Sovyetler Birliği ile anlaşarak İran'ı terk ederken fedai gruplarını silahsızlandırdı. Böylece 1946 yılında İran, bu toprakları yeniden kontrolü altına aldı.
Resmi Dil: Azerbaycan Millî Hükûmeti zamanında Azerbaycan'ın resmi dili Azerbaycan Türkçesiydi.

Azerbaycan Türkçesi resmî dil olarak okullarda okutuldu.
İlk üniversite Tebriz'de kuruldu.
Kadınlara oy hakkı verildi.
Ağaların toprakları köylüler arasında paylaştırıldı.

William Aegleton, 1946 Mehabad Kürt Cumhuriyeti, Koral Yayınları, Ekim 1990.
Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü ile Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Kürt Komisyonu (Çev. M. Aras), Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi, Pêrî yayınları, İstanbul, Temmuz 1998, ISBN 975-8245-06-6.

Aztek Üçlü İttifakı veya Aztek İmparatorluğu, üç Aztek şehrinin ittifakıdır: Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan. Bu şehir devletleri Meksika'da 1428 yılından 1521 yılına kadar İspanyol konkistador Hernán Cortés önderliğindeki İspanyollar ve yerel müttefikleri tarafından yenilinceye kadar hüküm sürmüştür.

Aztek Üçlü İttifakı Tenochtitlan hükümdarı Itzcoatl'ın girişimleriyle 1428 yılında başlamıştır. İttifak olarak adlandırılmasına rağmen Aztek şehirleri arasında yapılan anlaşmada Tenochtitlan en baskın, Tlacopan ise en edilgen şehirdir. Ortak gelirlerin beşte ikisi Teonchtitlan ve Texcoco arasında pay edilirken Tlacopan beşte bir pay almaktaydı.

1520 yılında bölgeye İspanyolların geldiği zaman Tlacopan bağımsız bir şehir devleti olarak yıkılmak üzereydi ve ittifak toprakları Tenochtitlan'dan alınan kararlarla yönetilmekteydi. İttifak en güçlü olduğu dönemde iki okyanus kıyısı arasındaki Meksika topraklarına egemen olduysa da boyun eğdiremediği Tlaxcala federasyonu varlığını sürdürüyordu. Tenochtitlan ve ittifak devletleriyle uzun ve kanlı savaşlar yapmış olan Tlaxcala 1521 yılında Cortes ile müttefiklik yapacaklar ve Aztek İmparatorluğunun çökmesinde pay sahibi olacaklardır.

Azteklerin ezeli düşmanı olan Tlaxcala, Aztek İmparatorluğunun yıkılmasından sonraki dönemde de İspanyollarla iş birliğine devam edeceklerdir. Tlaxcala ile İspanyolların bu güçlü iş birliğini sağlayan La Malinche Cortes'in eşi olacak ve ondan bir çocuk dünyaya getirecektir.

Kolomb öncesi Amerika
Aztek el yazmaları
Tarasca devleti

Diego Muñoz Camargo. Historia de Tlaxcala. Ed. Dastin 2004. España.
Domingo Chimalpahin Cuauhtlehuanitzin. Las ocho relaciones y el memorial de Colhuacan. CNCA. 1998.
Hernando de Alvarado Tezozomóc. Crónica mexicana. Col. Crónicas de América. Ed. Dastin. 2002.
Fernando de Alva Ixtlilxóchitl. Historia de la Nación Mexicana. Ed. Dastin. España 2002.
López Austin, Alfredo, y López Luján, Leonardo. El Pasado Indígena. FCE. 1996.

Aşk, kişilerarası ilişki veya bir başka varlığa duyulan derin sevgidir. Bunun daha derini ise TDK sözlüğüne göre "güçlü sevgi, güçlü aşk" veya aşırı ve güçlü tutku, istek anlamına gelen hem ruhen hem de bedenen aşık olmayı kapsadığı düşünülen "sevda"dır. Bunun umutsuz (sevenin veya sevenlerin sevdiği ile bir araya gelemediği/gelemeyeceği), güçlü ve insanı hasta edecek derecede saplantılı haline ise "kara sevda" adı verilmektedir. Çeşitli kültürlerde aşk, en yüce erdem veya iyi alışkanlıktan, en derin kişiler arası sevgiden en basit zevke kadar bir dizi güçlü, olumlu duygusal ve zihinsel durumları kapsar. Cinsel veya romantik bir ilişki olursa, partnerlere aşıklar/sevgililer de denir. Bununla birlikte aşk ile ilgili tam bir evrensel tanıma kültürel farklılıklar nedeniyle ulaşılamakta zorlanılmaktadır. En yaygın olarak aşk, güçlü bir çekim ve duygusal bağlanma hissi anlamına gelir.

Aşk hem olumlu hem de olumsuz olarak kabul edilir; bir yanı erdemi insani nezaket, merhamet ve şefkati -"başkasının iyiliği için bencil olmayan sadık ve yardımsever endişe"yi temsil ederken- diğer yanı ahlaksızlığı, insanları potansiyel olarak bir tür mani, takıntı veya karşılıklı bağımlılığa sürükleyen kibir, bencillik, gurur ve egoizme benzer bir insani ahlaki kusuru temsil eder. Bu olumsuz özellikleri kimi zaman dengesiz durumlar yaratması nedeniyle Slavoj Žižek gibi materyalizmi savunan bazı sosyolog ve filozoflarca kötülüğün bir türü olarak görülmektedir.
Ayrıca aşkın, Türkçede "sevgi" olarak ifade edilen kavramla eşanlamlı olarak diğer insanlara, kendine veya hayvanlara karşı şefkatli ve sevecen eylemleri de tanımlayabilip tanımlayamaması; "sevgi" kavramı ile aynı kavramı kapsayıp kapsamadığı da ayrı bir tartışma konusudur; ilaveten sevgi ile aşk arasındaki ayrımı savunanlar açısından da sevginin mi aşktan, aşkın mı sevgiden üstün olduğu veya olmadığı yönünde sorunsallık, büyük tartışmalar süregelmektedir. Bu tartışmalar dinsel boyutta da ilahi aşk - beşeri aşk karşılaştırmaları ile yapılmaktadır.
Çeşitli biçimleriyle aşk, kişilerarası ilişkilerin başlıca kolaylaştırıcısı olarak işlev görür ve esaslı psikolojik önemi nedeniyle güzel sanatlarda en yaygın temalardan biridir. Aşkın, insanları tehditlere karşı bir arada tutan ve türün devamını kolaylaştıran bir görevinin olduğu varsayılmaktadır.
Antik Yunan filozofları altı tür sevgi tanımlamıştır: ailevi sevgi (storge), dostça sevgi ya da platonik sevgi (philia), romantik sevgi (eros), öz sevgi (philautia), misafir sevgisi (ksenia) ve ilahi ya da koşulsuz sevgi (agape). Modern yazarlar aşkın başka çeşitlerini de ayırt etmişlerdir: karşılıksız aşk, boş aşk, arkadaşça (realist/mantıksal) aşk, mükemmel aşk (gerçek sevgi/gerçek aşk), karasevda, kendini sevme ve saray (şövalye) aşkı. Çok sayıda kültürde de ayrıca aşk: Ren, Yuanfen, Mamihlapinatapai, Cafuné, Kama, Bhakti, Mettā, Ishq, Chesed, Amore, Charity, Saudade (ve bu durumların diğer varyantları veya simbiyozları), şu anda İngilizce başta olmak üzere bazı dillerde eksik olan belirli bir "an" ile ilgili olarak kültürel olarak benzersiz kelimeler, tanımlarla veya sevgi ifadeleri olarak ayırt edilmiştir.
Aşkın renk çarkı teorisi üç birincil, üç ikincil ve dokuz üçüncül aşk stilini tanımlar ve bunları geleneksel renk tekerleği terimleriyle açıklar. Üçgen aşk teorisi yakınlık Samimiyet), tutku ve bağlılığın (sadakatin) aşkın temel bileşenleri olduğunu öne sürer. Aşkın ek olarak dini veya spiritüel anlamları da vardır. Bu kullanım ve anlam çeşitliliği, ilgili duyguların karmaşıklığı ile birleştiğinde, diğer duygusal durumlarla karşılaştırıldığında, aşkı tutarlı bir şekilde tanımlamayı alışılmadık derecede zorlaştırır.

Ancak gerek "Aşk" ve gerekse "Sevgi" kavramlarının aynı kavram olduğunu iddia edenler olsa da; psikoloji ve dilbilimi anlamında aynı anlamı ve kavramı ifade edip etmediği hususundaki tartışmalar halen sürmektedir. Bu iki kavramın aynı anlama gelmediğini farklı anlamlar ifade ettiğini ileri sürenlerden en önemlilerinden biri Sevme Sanatı adlı kitabın yazarı Psikanalist Erich Fromm'dur: 
Fromm olgun ve olgunlaşmamış aşk arasında bir ayrım yaparak sevgi kalıbını olgun kısma oturtur diğer taraftan da sevginin aşk ile bir görülmesini eleştirir. Ona göre olgunlaşmamış aşk şu prensibi izler: Beni seviyorsun çünkü sen de beni seviyorsun. Olgun aşk der ki: Beni seviyorsun çünkü ben seni seviyorum. Olgunlaşmamış aşk şöyle der: Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var. Olgun aşk der ki: Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.” diye tasnife tutan Fromm eğer bir kişiye «seni seviyorum» diyebiliyorsam, «ben de herkesi seviyorum, seninle tüm dünyayı seviyorum, sende aynı zamanda kendimi de seviyorum» da demenin gerektiğini belirterek aşkın insanlarda görülen tüketilen ve bencilliğe dayalı ilişkisini eleştirmekte ve insanları olduğu gibi her şeyiyle sevme gereğini savunmaktadır. Yine Fromm'a göre sevginin, tek kişiye değil, herkese yönelik olduğunu söylemek, sevilen nesneye bağlı olarak çeşitli sevgi biçimleri arasında fark bulunmadığı anlamını vermemelidir..."
Türkçe dil bilimi açısından da gerek Arapçadan gelen sarmaşık kelimesinin kökenini alan yabancı bir kelime olan "aşk" ve gerekse Türkçe kökenli bir kelime olan "sevgi" kelimesinin farklı anlamları bulunmaktadır. Sevgi; İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu; muhabbet. olarak sevgi hoşlanmadan/beğenmeden öte bir kavram olarak tanımlanırken "aşk" ise bunun daha da ötesi "derin sevgi hali" olarak "hoşlanma → sevgi → aşk (sevda)" hiyerarşisinde tanımlanmaktadır.
Ancak TDK sözlüğünde bu iki kavramın farklı anlam ifade ettiği, sevginin aşkı içine alan bir çatı kavram niteliği taşıdığı belirtilmekle birlikte, evlilik ve birliktelik bağlamında bu ikisi arasında ayrıma giden daha da büyük farklılık atfeden psikolog ve psikiyatristler de bulunmaktadır. Türkiye'de bu yönde ayrımda bulunanlardan biri Nevzat Tarhan'dır. Tarhan'a göre aşık olduğu canlıya ölebilecek kadar bağlanmak olarak ifade edilen aşkı sevgiden ayıran en önemli özelliği sadakat, bağlılık ve şefkattir. Tarhan bunu "Aşkta hoşlanma ve sevgide yaşanandan farklı olarak şefkat vardır. Genel olarak aynı doğru üzerinde bulunduğu düşünülse de sevgi ile şefkat (affection) birbirinden ayrı şeylerdir. Bir insanın aşık olup olmadığı onun şefkatine bakarak anlaşılabilir. Ayrıca şefkat, karşılık beklemez ve şarta bağlı değildir. Şefkat hisseden kişi aşık olduğu insanı ne pahasına olursa olsun mutlu etme peşindedir." şeklinde açıklamıştır. Tarhan'a göre aşık bir kişide muhakeme ikinci plana düşerken duygular daha ön plana çıkar. Yine Tarhan'a göre sevginin gelişip güven, saygı, bağlılık ile sarmalanıp aşka dönüştüğünü zorlukların üstesinden bu şekilde geldiğini savunur. Bunun yanında yine Tarhan ömür boyu aşk kavramı denen bir kavrama daha değinmekte sevgi saygı, güven bağlılık yanında bunun formülünün eşler arasında iyi bir İş birliği yapılmasını gerektirdiğinden söz etmektedir. Gerek aşk ve gerek sevginin iyi bir ilişkinin nedeni değil sonucu olduğu düşüncesindedir. Ona göre iyi ilişki varsa sevgi çoğalır, yoksa azalır.
Buna karşın diğer bir psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur ise sevginin kavram olarak aşktan üstün olduğu düşüncesindedir. Aşkın sevgiden 5 farklı yanının olduğunu belirtmekte ve sevgiye aşktan daha büyük değer atfetmekte, ömür boyu aşkla, Fromm gibi olgunlaşmış aşkla eşleştirmektedir. Ona göre sevgi de aşktan farklı olarak "seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var" değil "sana ihtiyacım var çünkü seviyorum" düşüncesi vardır. Aşkta bağlılık ve karşılıklık varken bir görme kusuru olarak öngörülüp, ihtiyaçlar tatmin edilirken; sevgi de ise böyle bir karşılıklılık duygusundan çok karşı tarafa yönelik bir tatmin isteği ön plandadır, aşkın aksine insan egosunu değil ruhunu yani ilişkiyi karşı tarafında ihtiyacını besleme durumu vardır. Sevgide aşkın aksine karşılaştırma ve eğerler olmadan insan sevilir. Sevgi aşkın aksine bir yetenek ve sanattır aynı zamanda bir farkındalık gerektirir, aşkın aksine muhakeme ikincil planda değildir. Üç tür sevgi vardır. "Çünkü sevgisi" (seni seviyorum çünkü çok güzelsin) "Eğer sevgisi" (seni seviyorum eğer böyle kalırsan) bu iki sevgi türü aşk kalıbına otururken; üçüncü tür olan "Rağmen sevgisi" ise bu iki sevgiden tamamen farklıdır. Bir kişiyi değiştirmeden ne olursa olsun her şeyiyle kabul ettiğiniz sevgi türüdür ve aralarındaki en büyük sevgi Sungur'a göre bu sevgidir. Yine Sungur da aşkın geçiciliğine vurgu yapıp sevginin ise şefkat bağlılık öğeleri ile bir ömür boyu sürebileceğini buna karşın aşk ile yola çıkıp olgunlaşıp sevgiye dönebilen ilişkilerin de olduğunu savunmaktadır.

Sevginin türlerine ilişkin psikiyatri dalında ilk çalışma Sigmund Freud tarafından yapılmıştır. Freud, sevginin her türlüsünün kaynağının cinsellik olduğunu öne sürer. Bu görüşüyle çok büyük eleştirilere maruz kalsa da, biyolojik olarak sevginin, hormonlar ya da kimyasallar bakımından cinsellikten başka bir kaynağı yoktur. Freud'a göre sevginin bütün diğer türleri (aile sevgisi, tanrı sevgisi) uygarlıkla gelişen yüceltmelerin sonucudur ve cinsellikten türemiştir. Bu konuda özellikle kabile kültlerindeki totem-tabu anlayışı üzerinde durarak inceleme yapar.
Psikanalist Erich Fromm, sevgiyi insanlığın sorunlarına bir yanıt olarak, kişideki aktif ve yaratıcı gücün kaynağı bir enerji olarak ve bu söz konusu yaratıcılıkla sevmeyi de bir sanat olarak tanımlar. Bu çerçevede sevgiyi biyolojik kaynağı ne olursa olsun beş türde sınıflandırır: kardeşçe sevgi, anaç sevgi, cinsel sevgi, öz sevgi ve tanrı sevgisi.

Sevginin en temel türüdür. Diğer bütün türlerin içerisinde de yer alır. Sorumluluk, saygı ve başka insanları düşünme gibi davranışlar bu türdedir.

Annenin çocuğuna duyduğu koşulsuz sevgidir. Anaç sevginin en belirgin özelliği, koruyuculuk davranışıdır. Kardeşçe sevgideki gibi sorumluluk ve başka insanları önemseme davranışı burada da görülür ancak aradaki fark sevginin, annenin çocuğuna zaten bağlı olduğu için bir karşılık ya da koşul sorgulamadan gerçekleşmesidir. Bu bağ de

Ebü'l-Bekāa Baba İlyâs-ı Horasânî veya Resul Baba, 13. yüzyılda Babailik hareketinin ortaya çıkmasında rol oynayan Türkmen Vefaî şeyhi. Alevîlerin aşiret, yani soy geleneklerinde, Seyyid olan önderlerine Seyyid demekle beraber "Dede" veya "Baba" kavramları denir. Dede Garkın'ın dervişlerinden olan Baba İlyas'ın lakabı bu geleneklere dayanmaktadır. Horasan Pîrlerinden ve Hacı Bektaş Velî'nin Halifesi olan Baba İlyas Horasanî'nin kendi ismiyle adlandırılan Alevî-Bektaşî ocağına (Baba İlyas Horasanî Ocağı) mensup olan Alevî Türkmenler kadar yoğun olarak Çorum, Amasya, Tokat, Ordu ve Kastamonu'da yaşamaktadırlar.

Yaşamını sürdürdüğü devirde Anadolu'da Bâtınîliğin en önemli yayılma merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes'udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar'ın nüfuzuyla Mes'udiye Medresesi müderrisi olan Alevî-Bektaşî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en değerli Alevi Türkmen dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.

"Baba İlyâs", XIII. yy'dan itibaren Alevî-Bektâşî Türkmen zümreler arasında yayılarak, Yesev’îyye, Kalender’îyye ve Haydar’îyye gibi diğer tarikatler ile birlikte XIV. yy'a kadar Anadolu'da mevcudiyetini sürdüren Türkmen Alevi-Vefâ’îyye Alevî-Bektaşî Türkmen tarikâtının ruhanî önderi ve Horasan azizlerinden olan ve çok sayıda mürid ve halifeleri bulunan Tunceli, Amasya, Tokat ve özellikle Çorum'lu Şah İbrahim Veli, Baba Mansur, Ağuiçen, Kureyşan ve gibi birçok Alevi-Bektaşi ve Alevi-Vefaî Ocaklarına ve Türkmen aşiretlerine mensupturlar. Seyyid Alevîlerinden "Dede Karkğın" (Dede Garkın, Dede Kargın, Dede Karğın ya da Dede Karkın) Abdal Ata Sultan (Abdal Ata köyünde medfun), Teslim Abdal ve Elvan Çelebi (torunu) tarafından bu tarikâtın inançlarını Anadolu'daki Türkmenler arasında yaymak amacıyla Şeyh Ali Ataman veya Ali Otman Baba, Aynu'd-Devlet Dede, Hacı Bağdın, ve Hacı Mihman ile birlikte görevlendirilmiş beş halifenin en genci ve meşhur olanı idi. Baba İlyas, Çorum'da yaşayıp daha sonra 1231 yılında Amasya yakınlarındaki lendi adıyla isimlendirilen İlyasköy (Çat) köyüne yerleşti ve kendisine ait Türbesi'de "Hamdullah Çelebi" Türbesi ve Cem Evi'nin içerisindedir.

Kendi adına bir tarikât kurmamış, Vefâ'îyye şeyhî olarak olarak Çat köyündeki zâviyesinde, İslâmiyet'e yeni girmiş olan, eski inançlarını koruyan ve okuma yazma bilmeyen yarı göçebe Türkmenler'e kendi anlayışlarına uygun bir tasavvuf anlayışı sunmuştur. Ayrıca, Türkmenler'i Selçuklu Hükûmeti'nin baskısından kurtaracak bir Alevi şeyhi olarak ortaya çıkmıştır. Onun tâlimatlarını canla başla uygulayan ve kendilerine rehber edinen Alevi Türkmenler kendisine "Baba Resûl" lakabını vermişlerdi.

Baba İlyas, Tanrı sevgisinin dinin katı kurallarıyla oluşmayacağını, bunu ancak insanın kendi sevgisiyle yaratabileceğini söylüyordu. Kadın-erkek ayrımına karşı çıkıyor, bütün insanların eşitliğini savunuyordu. Türkmenlerin o zamanki yaşamlarına son derece uygun olan ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal düzen öneriyordu. Anadolu Selçuklu yönetimi altında kötü koşularda yaşayanlar arasında da çok sayıda izleyicisi vardı. Torunu Elvan Çelebi'nin sağladığı yeni bilgilerin ışığı atında İbn-i Bîbî'nin çelişkili ifadeleri tekrar değerlendirildiğinde Bâbâ'î isyânının asıl tertipçisinin Baba İshâk Kefersudî değil, Baba İlyas'ın kendisi olduğu anlaşılmaktadır.

 

Manevî bir hayat sürdüğü Amasya'nın Çat köyünde müridleri tarafından mucizeler yaratan çok saygın bir üst düzey azîz olarak görülmekteydi. Melik Dânişmendiye devrinde ise bütün Anadolu'da meşhur olan Horasanlı Baba İlyas, “İbrahim Bey’in oğlu Yağ Basan Bey” zamanında Kayseri'ye kadı olarak atandı.

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd tahta geçtiğinde, Amas'ya Kadılığı'na Taky'ed-Dîn'i, Mes'udiye Müderrisliği'ne Tâc'ed-Dîn Yûsuf Tebrizî'yi, Hankah Mes'udiye Şeyhliği'ne de Tâc’ed-Dîn Ebû’l Vefâ Harezmî’yi atadı. Ebu'l Vefâ’nın ölümü üzerine de yerine onun hâlifelerinden Kayseri Kadısı ve Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en meşhurlarından olan Babâîler pirî Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyâs Horasanî’yi tâyin etti.

Mürîdi Baba İshâk Kefersudî'nin topladığı göçebe Türkmenler'den oluşan ordusu ile Malatya'da "Selçuklu Valisi Muzaffer’ûd-Dîn Ali Şîr" kuvvetlerini bozguna uğratmasının ve ordusu ile Amasya üzerine yürümesinin ardından Selçuklular aleyhine vuku bulan tüm bu olumsuz gelişmelerin yegâne müsebbibi olarak algılanan "Baba İlyâs" "Amasya'daki Selçuklu Ordusu Komutanı Mübâriz’ûd-Dîn-i Armağanşâh" tarafından i'dam edildi. Amasya'daki Hangah-ı Mesudi denilen zaviyenin şeyhi olan Baba İlyas'ın vefatı (1240'ta idam edilmesi) üzerine yerine halifesi ve birader-zadesi Şemseddin Ebu'l-Fezail Behlül bin Hüseyin el-Horasani şeyh olmuştur..

Baba İlyâs'ın bu hareketle başlatmış olduğu Alevî-Bektaşî tasavvufî-dinî hareket, asıl onun ölümünden sonra oğlu "Muhlis Paşa" ve diğer hâlifeleri aracılığıyla Anadolu'nun dört bir yanına yayılmış, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu döneminde "Abdalân-ı Rûm Hareketi" ve nihâyetinde de Bektâşîliği ortaya çıkarmış, XVI. yüzyılda da kendilerine Kızılbaş (Alevî askerlerin savaştaki kızıl renkteki sarıkları) adı verilen toplulukların doğmasına vesile olmuştur.

Baba İshâk Kefersudî, Vefâîlik tarikâtına bağlı Baba İlyâs'ın müritlerinden Türkmen şeyhi. Bu sebeple Babai ayaklanması'nın propaganda ve teşkilatlanma safhasından, fiilen başlatılıp yürütülmesine dek her hususta Baba İlyas adına hareket etme yetkileriyle donatılmıştı.

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran'dan göç etmiş bir Şiî’yi Sivas’a kadı olarak atadı. Şiraz’da önemli bir mevkîye sahip, felsefe ve bâtınî îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlimden, Baba İshâk Kefersudî" vaktiyle dersler almıştı. Baba İshâk, Şirâz'da Mûhy'id-Dîn'in derslerine devam ederken Batınilik’in Elemût’taki Dâ’î Â’zamı “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ûd-Dîn Muhammed Sâni” tarafından Anadolu Dâ’îliği’ne atandı.

  

Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükûmeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşâd yakınlarındaki Kefersûd nahiyesinde Elemût merkezli Şiîlik propagandalarını ve “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını neşriyâta başladı.
H. 621 / M. 1225 yılında Mûhy’id-Dîn-i Ahmed Tahimî’nin vefâtından sonraysa hükûmet aleyhinde yaptığı tahrikâtın duyulması üzerine bir süre gizlenmek zorunda kaldı. Şücâ’ed-Dîn Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs Horasanî’nin Amas’ya'daki Mes’udiye tekkesine şeyh olarak atandığını öğrenir öğrenmez hemen oraya giderek kendisine mürid oldu. Baba İlyâs Tekkesi’nde “Amas’ya Valisi Toğrak Bey” ile olan pîrdâşlığı sayesindeyse halkın gözündeki itibarını her geçen gün daha da artırdı.

Baba İshâk Kefersudî kendi müridlerinden Sâd’ed-Dîn Köpek adında bir kişiyi Anadolu Selçuklu sarayına Şiîlik propagandalarını yürütmek amacıyla memur olarak yerleştirmeyi başarmıştı. Büyük Alâ’ed-Dîn Key-Kûbâd ile şehzadesi Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev-i Sânî devirlerinde Konya sarayına hulûl etmeyi ve “Şîʿa-i Bâtıniyye” nüfuzunu oraya sokmayı başaran bu bâtınî dervişi kendisine sarayda bazı taraftarlar edinmeyi de başarmıştı.
Maverâünnehir’den ayrılan ve Suriye yolundan geçen Şiîlerin en tercih ettikleri vatan Selçuklular’ın hükümran oldukları ülkelerdi. Şehzâde Gıyas’ed-Dîn Moğollarla itaatinden dolayı babası  Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd-ı Evvel’i H. 634 / M. 1237 yılında zehirleyerek tahta çıktı. Böylece Köpek te Emîr Sâd’ed-Dîn unvanıyla vezîr-i â’zamlığa atandı. Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in elde ettiği bu başarılar sayesinde itibârını artıran Baba İshâk Kefersudî idare etmekte olduğu Anadolu’daki Bâtınîlik Teşkilâtı’nı daha da büyütme fırsatını yakaladı. Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Karahisar vilâyetlerinde Ebu’l Bekâ Baba İlyâs Horasânî adına yaptığı dâvetlerine daha da önem verdi. Onun bu fa’aliyetleri neticesinde binlerce insan “Bâtınî” oluyorlardı.

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan son derece memnuniyet duyan Baba İshâk Kefersudî, yirmi bin ihtilâlciden oluşan bir kuvvet ile H. 632 / M. 1235 yılında huruç hareketi başlattı. “Emîr’ûl-Mü’minîn Sadr’ûd-Dünya ve’d-Dîn ve Resûl’ûl-Lâh Baba İshâk” ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukannaʿ benzeri bir şekilde Muhammed’in ruhunun Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu.
Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla birdenbire elli bin kişilik büyük bir ordu haline dönüşen “Şîʿa-i Bâtıniyye Fırkaları” Amasya, Tokat, Sivas, Çorum’dan batıya doğru ilerlemeye başlamışlardı. Bâtınî – Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya doğru ilerliyorlardı. Babâîler’in bu huruç hareketi karşısında memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer hücra köşelerine doğru kaçışmaktaydılar. Sonunda ihtilâlin ne kadar geniş bir alana yayıldığı hükümdara anlatıldı. İhtilâlin müsebbipleri arasında olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek derhal i’dam edildi.

Birçok cephede Babâîler ile çarpışan Selçuklular, nihâyetinde Baba İshâk Kefersudî ve tâbi’lerini H. 637 / M. 1240 yılında Amasya Kalesi’nde ele geçirerek i’dam ettiler. Anadolu’da çıkan bu kanlı ihtilâlden son derece memnuniyet duyan “Şîʿa-i Bâtıniyye Dâ’îleri” Olcaytu’nun sarayından Anadolu’nun dört bir yanına yayılmağa başladılar. Cereyan eden bu elîm hâdiselerden yeise kapılan ve İlhanlılar’ın faâliyetlerinden memnun kalmayan Sünnî âlimler de Uç Beyleri’ne sığnmak zorunda kaldılar. Sabık Mes’udîye müderrisi “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” Ertuğrul Gazi’ye, “Cemâl’ed-Dîn Aksarayî de Mısır’a iltica etmişlerdi. Şiîliğin uğradığı bu büyük faciayı istismar eden bazı Acem fırsatçıları Şîʿa-i Bâtın’îyye dâ’îsi sıfatıyla Batı Anadolu’ya kadar nüfuz etmekteydiler. Bu Bâtınî – Babalar Anadolu’daki göçebe Türkmen aşîretleri arasında tam teşekküllü bir “Alevî–Bâtınîlik Akımı” yaratmağa muvaffak oldular.

Claude Cahen, “Bābā’ī,” Encyclopaedia of Islam, edited by P. Bearman, et al. (Brill, 2007).
Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey: a general survey of the material and spiritual culture and history, trans. J. Jones-Williams (New York: Taplinger, 1968), 136-7.
Speros Vryonis, The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of Islamization from the Eleventh through the Fifteenth Century (University of California Press, 1971), 134.

Babâ'îyye ya da Babâîlik, Anadolu Selçuklu Devleti devrinde Baba İlyâs el-Horasânî önderliğinde oluşan Sünnilikten farklı dinî-tasavvufî hareket.
Gerçek Ehl-i Beyt sevgisini yaşadıkları iddiasıyla  Irak'ta yaşayan Seyyid Ebu'l Vefâ'ya nisbetle anılan bu tarikât Anadolu'ya Dede Garkın ve hâlifeleri ile yayılmış ve Babâîlik olarak tanınmıştır. Şiîlik ile doğrudan ilgisi yoktur. Ancak o dönemdeki benzer  tasavvufî çevreler Sünnî ve Şiî yorumları içinde birleştirip meczettiği için daha sonraki yorumların farklılaşmasına zemin hazırlamış ve çoğunlukla hadiselerin çok farklı bir mahiyet arzettiği sanılmıştır. Hareketin temelinde o zamanlarda Anadolu'da faal olan Baba İshak gibi Şîâ-i Bâtınıyye dâîlerinin getirdiği fikirler yatmaktadır.

Şamanizm'den izler taşıdığı iddia edilen Bâbâilik tarikâtı Anadolu Türkleri arasında taraftar bulmuştur. Daha sonra da bütün Anadolu'ya ve hatta Rumeli'ye  yayılarak Bektaşiliğe dönüşmüştür. Bazı kaynaklarda Bâbâîler'in, Baba veyahut ta Resûl olarak andıkları Baba İlyas'ın peygamber olduğuna inandıkları yazılsa da bu inancın varlığı tespit edilememiştir. Baba İlyas'ın en önemli halifesi olan ve 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti'ni bir haylî uğraştıran Baba İshak, 1240 yılında asılarak i'dam edilmiştir. Asıl Bâbâilik Hareketi de Baba İshâk İsyânı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Baba İlyas'ın oğlu Muhlis Paşa, onun oğlu da Kırşehir'de türbesi bulunan Aşık Paşa'dır. Aşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi Menakıbı Kudsiye'sinde bu hadiseleri etraflıca anlatmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni’nin Kösedağ yenilgisi (H. 640 / M. 1243 ) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. Anadolu’nun tamamı Aksaray’da ikâmet eden ve barışı tesis etmek ile görevlendirilmiş bir Moğol valisi tarafından yönetilmekteydi. İşte bu fetret devrinde, Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menkûberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak fa’aliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler. Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından art arda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Ebû'l-Bekâ Baba İlyâs Horasanî gibi Bâtınîlik Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi post-nîşin olmuştu. Vaktiyle, İlhanlı saraylarında mâkam ve mevki sahibi olan Şiî âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğollar’ın himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar. 

 

Bu devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar'ın nüfuzuyla Mes'udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Bâtınîlik'nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.

Melik Dânişmendiye devrinde bütün Anadolu'da meşhur olan Horasanlı Baba İlyas, “İbrahim Bey’in oğlu Yağ Basan Bey” zamanında Kayseri'ye kadı tâyin edilmişti. Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd tahta geçtiğinde, Amas'ya Kadılığı'na Taky'ed-Dîn'i, Mes'udiye Müderrisliği'ne Tâc'ed-Dîn Yûsuf Tebrizî'yi, Hankah Mes'udiye Şeyhliği'ne de Tâc’ed-Dîn Ebû’l Vefâ Harezmî’yi atadı. Ebu'l Vefâ’nın ölümü üzerine de yerine onun hâlifelerinden Kayseri Kadısı ve Bâtınîlik'nin en meşhurlarından olan Babâîler pirî Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyâs Horasanî’yi tâyin etti.

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran'dan göç etmiş bir Şiî’yi Sivas’a kadı olarak atadı. Vaktiyle Şiraz’da önemli bir mevkî sahibi, felsefe ve bâtınî îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlim adamdan Baba İshâk Kefersudî nâmında “Binaz/Komninos” hanedanına mensûp bir Rum asıllı dersler görmekteydi. Baba İshâk Şirâz'da Mûhy'id-Dîn'in derslerine devam ederken, Bâtınîlik'nin Elemût’taki Dâ’î Â’zamı “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ed-Dîn Muhammed Sâni” tarafından Anadolu Dâîliği’ne atandı. Bu sırada Hocası Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükûmeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşat yakınlarında Kefersud nahiyesinde Elemût merkezli Şiîlik propagandasını ve “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını neşriyâta başladı. H. 621 / M. 1225 yılında Mûhy’id-Dîn-i Ahmed Tahimî’nin vefâtından sonra hükûmet aleyhinde yaptığı tahrikâtın duyulması üzerine Baba İshâk bir süre gizlenmek zorunda kaldı. Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas Horasanî’nin Amas’ya Mes’udiye tekkesine şeyh olduğunu öğrenince hemen oraya giderek kendisine mürid oldu. Baba İlyas Tekkesi’nde “Amas’ya Valisi Toğrak Bey” ile olan pîrdâşlığı sayesinde halkın gözünde itibarını gün geçtikçe artırmaktaydı.

Vefâ’îyye tâkipçilerinden Ebu’l Bekâ Baba İlyas bin Ali el-Horasânî ve müridi Baba İshâk Kefersudî’nin çıkardığı Bâbâ’î ayaklanması, bugünkü Alevî-Bâtınî yerleşim yerlerini belirleyen isyândır. Anadolu’da Alevî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde etkili olmuştur.

Sâd’ed-Dîn Köpek Baba İshâk Kefersudî’nin Selçuklu sarayına memur olarak gönderdiği bir müridiydi. Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd ile şehzadesi İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev devirlerinde Konya sarayına hulûl etmeyi ve “Şîʿa-i Bâtın’îyye” nüfuzunu oraya sokmayı başaran bu bâtınî dervişi kendisine sarayda bazı taraftarlar edinmeyi de başarmıştı. Bu devirde Moğol istilâları nedeniyle Orta Asya ve Maverâünnehir’den ayrılan ve Suriye yolundan geçen Şiîlerin en tercih ettikleri vatan Selçuklular’ın hükümran oldukları ülkelerdi. Sahib olduğu sahte vatanperverlik duygularıyle çevresinin etkisi altında kalan Şehzâde Gıyas’ed-Dîn Moğollarla itaatinden dolayı babası  Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ı H. 634 / M. 1237 yılında zehirleyerek tahta çıktı. Böylece Köpek te Emîr Sâd’ed-Dîn unvanıyla vezîr-i â’zamlığa atandı. Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in elde ettiği bu başarılar sayesinde itibârını artıran Baba İshâk Kefersudî idare etmekte olduğu Anadolu’daki Bâtınîlik Teşkilâtı’nı daha da büyütme fırsatını yakaladı. Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Karahisar vilâyetlerinde Ebu’l Bekâ Baba İlyâs Horasânî adına yaptığı dâvetlerine daha da önem verdi. Onun bu fa’aliyetleri neticesinde binlerce insan Selçuklu düşmanı olarak “Bâtınî” oluyorlardı.

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan son derece memnuniyet duyan Baba İshâk Kefersudî, o zamana kadar Baba İlyas Horasânî nâmına yaptığı dâvetlerden vazgeçerek kendisini ön plâna çıkarmağa başladı. Yirmi bin ihtilâlciden oluşan bir kuvvet ile H. 632 / M. 1235 yılında huruç hareketi başlattı. “Emîr’ûl-Mü’minîn Sadr’ûd-Dünya ve’d-Dîn Resûl’ûl-Lâh Baba İshâk” ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukannaʿ benzeri bir şekilde Muhammed’in ruhunun Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu.
Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla birdenbire elli bin kişilik büyük bir ordu haline dönüşen “Şîʿa-i Bâtın’îyye Fırkaları” Amasya, Tokat, Sivas, Çorum’dan batıya doğru ilerlemeye ve civar şehirlere saldırmağa başlamışlardı. Bâtınî – Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya doğru ilerliyorlardı. Babâîler’in bu huruç hareketi karşısında tecavüze uğrayan memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer hücra köşelerine doğru kaçışmaktaydılar. Sonunda durumun vahameti ve ihtilâlin ne kadar geniş bir alana yayıldığı hükümdara anlatıldı. İhtilâlin müsebbipleri arasında olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek derhal i’dam edildi.

Birçok cephede Babâîler ile çarpışan Selçuklular, nihâyetinde  Baba İshâk Kefersudî ve tâbi’lerini H. 637 / M. 1240 yılında Amasya Kalesi’nde ele geçirerek i’dam ettiler. Anadolu’da çıkan bu kanlı ihtilâlden son derece memnuniyet duyan “Şîʿa-i Bâtın’îyye Dâîleri” Olcaytu’nun sarayından Anadolu’nun dört bir yanına yayılmağa başladılar. Cereyan eden bu elîm hâdiselerden yeise kapılan ve İlhanlılar’ın baskılarından usanan Sünnî âlimler de Uç Beyleri’ne sığnmak zorunda kaldılar. Sabık Mes’udîye müderrisi “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” Ertuğrul Gazi’ye, “Cemâl’ed-Dîn Aksarayî de Mısır’a iltica etmişlerdi. Şiîliğin uğradığı bu büyük faciayı istismar eden bazı Acem fırsatçıları Şîʿa-i Bâtın’îyye dâ’îsi sıfatıyla Batı Anadolu’ya kadar nüfuz etmekteydiler. Bu Bâtınî – Babalar Anadolu’da Türkmen aşîretleri arasında tam teşekküllü bir “Alevîlik Cereyânı” oluşturmağa muvaffak oldular. 

O yüzyıllarda, Selçuklular zamanında fa'aliyet gösteren en etkin Tasavvufî-Bâtınî-Tarikât mensupları Melâmetî, Kalenderî ve Haydarîler’den oluşmaktaydı. Bu Bâtınî-Tarikât temsilcileri daha ziyâde göçebeler arasında barınan ve halka hitap etmekle görevli olan “Babalar” idi. Eğitimli çevrelerden uzakta yaşayan bu “Bâtınî-Babalar” yüzyıllar boyunca beri kulaktan kulağa yayılan hurafelerle yıpranmış olan nakilleri bir veli tipi kanalıyla tasvir etmek suretiyle ve bu efsaneleri bir takım hârikalar ve kerâmetler ile süsleyerek bedevî ruhunun hoşlanacağı koşmalar, rubâîler, destanlar şeklinde halka anlatıyorlardı. “Bâtınî-Türkmen Babaları” Oğuz boylarının anlayacakları bir dilde, efsane ve masalları ilâhî bir hava ile içerisine İslâmî bir boyutu da ilâve etmek suretiyle halka sunmak hususunda çok başarılı oluyorlardı.
On ikinci yüzyılda Bağdat'ta Abdülkâdir Geylânî ve Şihab’ed-Dîn Ömer Sühreverdî, Konya'da ise Mevlâna Celâleddîn Rûmî, Endülüslü Muhy’id-Dîn-î Ârabî, Lem'at yazarı Fahreddin Irakî ve Sadr’ed-Dîn Kunevî gibi farklı geleneklere mensup tarikât pîrlerinin yayınlarla meşgul oldukları görülmektedir. İslâmî çevreler içinde tasavvufun pek revaçt

Babürlüler veya Babür İmparatorluğu (Farsça: گوركانى Gurakānī; Çağatayca: کورگن Küregen, Bazı tarihsel belgelerde Bilād-i-Hind veya Hindustān), günümüzdeki Hindistan ve çevresi üzerinde kurulmuş ve hüküm sürmüş Türk kökenli devlet. Çağatay Türkü bir şef ve Timurlu Hanedanı'ndan olan Babür Şah tarafından 1526 yılında kurulan ve 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında imparatorluğun gücünün zirvesinde olduğu dönemde, Hindistan'ın büyük bölümüne hâkim olan imparatorluğun nüfusunun o tarihlerde 3,2 milyon kilometre karelik bir bölge üzerinde 110 milyon ila 150 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Babür İmparatorluğu'nun hâkimiyet alanı, en geniş olduğu dönemde bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan'ı kapsamaktaydı.

İmparatorluğun klasik döneminin, Ekber Şah'ın 1556 yılında tahta çıkması ile başladığı kabul edilir. Onun yönetimi altında Hindistan kültürel ve ekonomik ilerlemenin yanı sıra farklı dinlerden olanların uyumu açısından çok iyi bir konuma ulaşmıştır. Babür İmparatorluğu'nun beşinci imparatoru Şah Cihan'ın saltanatı, imparatorluğun mimarlık ve sanat alanında altın çağıdır. Agra'daki efsanevi Tac Mahal'in yanı sıra pek çok mükemmel eser onun döneminde yapılmıştır. Babür İmparatorluğu'nun, Evrengzib'in hükümdarlığı sırasında toprak genişlemesi doruk noktasına ulaştı. Onun döneminde 150 milyonluk nüfusu ile imparatorluk dünya nüfusunun dörtte birine hükmeder konumdaydı.
1739 yılında Nadir Şah güçleri tarafından Karnal Muharebesi'nda mağlup edilen Babür İmparatorluğu, 18. yüzyılın ortalarından itibaren idari ve ekonomik olarak zayıflamaya başladı. Son imparator II. Bahadır Şah'ın sadece şehir üzerinde otoritesi vardı. 1858 yılında bir isyan üzerine bölgeye müdahale eden İngiliz'lerce Babür İmparatorluğu'na son verilerek Hindistan, Büyük Britanya İmparatorluğu'na bağlanılmıştır.

Babür İmparatorluğu uluslararası literatürde Farsça Moğol anlamına gelen Mughal olarak yer alsa da imparatorluğun kurucusu Babür Şah'ın anne tarafından atası olan Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu Cengiz Han'ın oğlu Çağatay'ın kurduğu Çağatay Hanlığı İslamiyet'i kabul etmiş ve Türkleşmiştir. Babür Şah'ın baba tarafından atası olan ve soyu bir Türk-Moğol boyu olan Barlaslar'a dayanan Timur da Müslümandır ve Türk'tür. Anadili Çağatay Türkçesi olan ancak Fars kültüründen yoğun olarak etkilenmiş olan hanedanın üzerindeki bu etki, Hindistan'da bu kültürün önemli derecede gelişmesine neden olmuştur. Babür Şah'tan sonra Türk kültürü ve Türk dilinin yavaş yavaş etkisi azalmış ve yerini Farsça, daha sonra da Urduca almıştır. Günümüzde, Özbekistan, Kırgızistan, Afganistan ve Hindistan'da da mirasına sahip çıkılan Babür İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu'na birer yıldızla işlenen tarihteki 16 Türk devletinden biridir.

Zahireddin Muhammed Babür Babası Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza'nın ölümünden sonra amcası ile yaptığı taht mücadelesini kaybetmiş ve emri altındaki beylerle birlikte 1504'te Kabil'e gitmiştir. Devletin başkentini de burası yapmıştır. 1519 yılında Pencap bölgesini ele geçirmiş, 1524 yılında Delhi Sultanı'nı yenilgiye uğratarak Lahor'a girmiştir. Delhi'den sonra Agra'yı da alan Babür Şah burayı başkent yapmış ve Babür İmparatorluğu'nu kurmuştur.
1530 yılında ölen Babür Şah'tan sonra devletin başına oğlu Hümayun (1530-1556) geçmiştir. Tahtının ilk yıllarında kardeşleri ve akrabaları ile mücadele eden Hümayun bir yandan da Ludi hükümdarı ile mücadelede bulunmuş ve bu mücadelelerden galibiyetle ayrılmıştır. Hümâyun, Babür topraklarının kontrolünü ele geçiren Peştun komutan Şir Şah Surî tarafından zorla göç ettirildikten sonra 15 yıldır sürgünde yaşamıştır. 1555 yılında Sirhind Muharebesi'nde Surî İmparatorluğu'nu yenerek Hindistan'da imparatorluklarını yeniden kurmuşlardır. Yetenekli bir hükümdar olmayan Hümayun Şah 1556 yılında ölmüş yerine Ekber Şah (1556-1605) geçmiştir. 5 Kasım 1556'da Babür İmparatorluğu İkinci Panipat Zaferi'ni kazanarak eski gücüne kavuştu. Tahtta hak iddia eden Hemu, Ekber Şah'ın veziri Bayram Han tarafından yenildi ve Babür Hanedanı'nın fetret devri sona erdi. Ekber Şah döneminde sarayda Hint etkisinin arttığı görülmüştür. Bu dönemde Hintler de devlet ve askerlik işlerinde görev almaya başlamışlardır.
1605'te ölümünden sonra yerine Cihangir (1605-1627) geçmiştir. Bu dönemde önemli başarılar görülmemiş ve Safevîler Kandehar şehrini ele geçirmiştir. Yapılan en önemli iş olarak Lahor ile Agra arasında yapılan yoldur. İngilizler bu dönemde Hindistan ticaretine el atmış ve Surat limanında yer açarak zamanla buradan Hindistan'ı ele geçirecek gelişmeyi sağlamışlardır. Cihangir'in ölümü üzerine yerine oğlu Şah Cihan (1628-1658) geçmiştir. Kardeşleri ile girdiği taht mücadelelerini kazandıktan sonra bir daha bu tip mücadelelerin yaşanmaması amacıyla kendi soyundan gelen bütün erkekleri öldürtmüştür. Şah Cihan döneminde Avrupalılar ile ilişkilerin daha da arttığı görülmektedir.
1658 yılında hastalanan Şah Cihan'ın yerine oğlu Evrengzip (1658-1707) tahta çıkmıştır. Onun zamanında Hindistan ticaretinde Hollandalılar da rol almaya başlamışlardır. 1707 yılında ölümü ile yine taht kavgaları başlamış ve ülke 1723'te Delhi ve Haydarabad şahlıkları olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Safevi Hükümdarı 1739'da Delhi'yi zaptetmiş ve imparatorluk hazinesinin büyük bölümüne el koymuştur. 1748 yılında Afgan hükümdarı Hindistan'a girmiş ve birçok eyaleti ele geçirmiştir. 1760'ta II. Alemgir Şah'ın yerine Şah Alem geçmiş bu dönemde İngilizlerle 1764 Buksar Savaşı yapılmış ancak yenilgiye uğranınca İngilizler Hindistan'da hüküm sürmeye başlamışlardır. 1766 Allahabad Antlaşması ile İngiliz hâkimiyeti daha da artmıştır. 1857 yılında çıkan Sipahi İsyanı'nı da bastıran İngilizler 1858'de son Babür İmparatoru II. Bahadır Şah'ı tahttan indirip çocuklarını da öldürmüş ve Hindistan'daki Timur Hanedanı'na son vererek Hindistan'ı İngiliz İmparatorluğu'na katmışlardır.

Babürlü ordusu kendileri gibi kökenleri Orta Asya'nın süvari ordularına dayansa da, temel biçimi ve yapısı 3. Babür Şahı, Ekber Şah tarafından kuruldu. Ordunun alay yapısı yoktu ve askerler doğrudan imparator tarafından askere alınmıyordu. Bunun yerine, soylular veya yerel liderler gibi kişiler, mansab olarak anılan kendi birliklerini toplar ve onları orduya verirdi.

Babürler Orta Asya kökenlidir. Pek çok Orta Asya ordusu gibi, Babur'un babür ordusu da at odaklıydı. Subayların rütbeleri ve maaşları, tuttukları atlara dayanıyordu. Babur'un ordusu küçüktü ve Orta Asya'nın Timurlu askeri geleneklerini miras almıştı. Babür Şah'ın bir barut savaş sistemi başlattığını varsaymak yanlış olur, çünkü atlı okçuluk ordusunun hayati bir parçası olmaya devam etti. Ekber orduyu yeniden yapılandırdı ve mansabdari sistemi adı verilen yeni bir sistem getirdi. Bu nedenle Babürlü ordusunun temel yapısı Ekber'in saltanatından başladı.

Babür imparatorları küçük bir daimî orduya sahipti. Sadece binlerle numaralandırıldılar. Bunun yerine askerlerin çoğunu mansabdar denilen subaylar sağlıyordu.

Babür şahları küçük sürekli orduları sürdürdüler. Şah'ın kendi hane halkı birliklerine Ahadiler deniyordu. Doğrudan Babür şahı tarafından, esas olarak imparatorun kendi akrabaları ve aşiret üyelerinden alındı. Kendi maaş bordroları ve maaş ustaları vardı ve normal atlılardan(süvar) daha iyi maaş alıyorlardı. Bunlar soylu askerlerdi, bazıları normalde sarayda idari görevlerde bulunuyordu.
Valaşahiler yani saltanat muhafızları, doğrudan şahın maaşına bağlı olduklarından, birliklerin en güvenilir ve sadık kısmı olarak görülüyordu. Bunlar, tamamen olmasa da, gençliğinden itibaren şaha bağlı olan ve o sadece bir şehzadeyken ona hizmet etmiş ve bu nedenle özel bir şekilde onun şahsi hizmetkarları ve hane halkı birlikleri olarak işaretlenmiş adamlardı.
İmparator ayrıca bir piyade tümenine ve kendi topçu tugayına sahipti.

Ekber Şah bu eşsiz sistemi tanıttı. Babür ordusunun alay yapısı yoktu. Bu sistemde, hükûmet için atlı kotasını toplamaktan ve sürdürmekten sorumlu bir askeri subay çalışıyordu. Rütbesi, 10'dan (en düşük) 5000'e kadar sağladığı atlılara dayanıyordu. Bir şehzadenin rütbesi 25000 idi. Buna zat ve süvar sistemi deniyordu.
Bir subay, adamları ve atları 1:2 oranında tutmak zorundaydı. Atların dikkatlice doğrulanması ve markalanması gerekiyordu ve Arap atları tercih edildi. Subay ayrıca ulaşım için at, fil ve karyola kotasının yanı sıra piyadeler ve topçuları da korumak zorundaydı. Askerlere aylık/yıllık ödemeler veya jagir olarak ödeme seçeneği sunuldu, ancak çoğu jagir'i seçti. İmparator ayrıca jagir'i mansabların bakımı için mansabdarlara tahsis etti.

Babür ordusunun dört kolu vardı: süvariler (Asvaran), piyade (Padegan), topçu (Tophane) ve donanma. Bunlar kendi komutanları olan tümenler değildi, bunun yerine her biri bu tümenlerden bazılarına sahip olan Mansabdarlar arasında ayrı ayrı dağıtılan kollar veya sınıflardı. Bu kuralın istisnası, kendi atanmış komutanı olan uzmanlaşmış bir kolordu olan ve mansabdari birliklerinin bir parçası olmayan topçulardı. Süvariler orduda birincil rolü üstlenirken diğerleri yardımcıydı.

Süvari, Babür ordusunun en üstün koluydu. Hint Müslümanlarından Barha kabilesi, geleneksel olarak, her savaşta kalıtsal olarak liderlik etme hakkına sahip oldukları imparatorluk ordusunun öncüsünü oluşturuyordu. Normalde mansabdarlar tarafından askere alınan atlılar yüksek sınıf insanlardı ve piyade ve topçulardan daha iyi maaş alıyorlardı. Kendi atlarından en az ikisine ve iyi teçhizata sahip olmaları gerekiyordu. Normal süvariye süvar denirdi. Normalde kılıç, mızrak, kalkan ve daha nadiren ateşli silah kullanırlardı. Zırhları çelikten veya deriden yapılmıştı ve kabilelerinin geleneksel kıyafetlerini giyiyorlardı. Babür zırhı, ısı nedeniyle Avrupa zırhları kadar ağır değildi ancak güneyde Hint birliklerinden daha ağırdı. Zırh iki katmandan oluşuyordu. Bunlarda ilki baş, göğüs ve uzuvları sabitlemek için çelik plakalar ve miğferlerdi. Bu çelik zırh ağının altına, dizlere kadar inen bir kılıca veya mermiye direnecek kadar kalın, pamuklu veya k

Bafeus Muharebesi veya Koyunhisar Muharebesi, 27 Temmuz 1302 tarihinde Osmanlı Beyliği ile Bizans İmparatorluğu'nun yaptığı muharebedir. Muharebe, Osmanlı Devleti ve Bizans İmparatorluğu arasında yapılan tarihteki ilk silahlı çarpışmadır. Savaşı Osman Gazi yönetimindeki Osmanlı ordusu kazanmış ve bölgede büyük bir güç elde etmiştir. Türk tarihçi Halil İnalcık'a göre Osmanlı Devleti'nin kuruluşu bu muharebeyle başlamıştır.

Halil İnalcık, çeşitli Osmanlı kaynakları ile Bizanslı tarihçi Yeoryos Pahimeris'e dayanarak Bafeus Muharebesi'nin gerçekleşme sebebini, Osmanlı Devleti'nin Nikea'yı (günümüzde İznik) tekrar Türk hâkimiyetine alma isteği olarak göstermektedir. Buna göre Osman Gazi, Bizans topraklarına karşı yaptığı akınlarının merkezi olarak Yenişehir'e yerleşip ailesini de Bilecik'te bıraktıktan sonra, bütün faaliyetini İznik'e yöneltti; ardından İznik'i kuşattı. Bunu öğrenen bir Bizans birliği de İznik şehrini kurtarmak için harekete geçti.

Koyunhisar Muharebesi diye tanımlanan savaş, bugün Bursa ilinin Yenişehir ilçesine bağlı olan "Koyunhisar" ya da diğer eski adıyla "Hamidiye" köyünün bulunduğu ovada gerçekleşmiştir.

Başta Bursa valisi Adranos ile Kestel ve Kite tekfurları Osman Bey'e karşı birleştiler. İmparator II. Andronikos Paleologos da yaklaşık 2.000 kişilik çoğu paralı askerlerden oluşan bir merkezi ordu gücü gönderdi. Ancak bu birleşik Bizans ordusu, Osman Bey komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından, İznik'in güneybatısındaki Koyunhisar (Baphaeon) denilen yerde ağır bir yenilgiye uğratıldı.
Bu savaş sırasında yenilen Bizanslı güçlerin çok fazla zayiata uğramadıkları ve birçok merkezi Bizans gücüne ait olan Alan asıllı paralı askerlerin dağınık şekilde İznik'e döndüğü bildirilmektedir. Osmanlı gücünden ise Osman Bey'in yeğeni Aydoğdu bey Koyunhisar savaşında öldüğü belirtilir. Aydoğdu bey aslında Dimbos Savaşında ölmüştür, Koyunhisar'a defnedilmiştir.

Kite Kalesi fethedilmiştir.
Bursa'nın kuzeyi hariç üç tarafı Osmanlı topraklarıyla çevrilmiştir.
Osmanlılar Bizans tekfurlarının güçlü ordusunu yenerek zaten zayıflamış olan Bizans'ın gücünü iyice zayıflatmıştır.
İznik ve İzmit yolu açılmıştır.
1313 yılında Harmankaya tekfuru Köse Mihal; Müslüman olup Osmanlılar'a katılmıştır. Aynı yıl Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kaleleri fethedilmiştir.
Tarihçi Halil İnalcık 2009'da verdiği bir konuşmada Osmanlı beyliğinin devlet niteliğini 1302 yılında  Koyunhisar Muharebesi'ndeki Osman Bey'in galibiyetinden sonrası kazandığını iddia etmektedir.

Norwich, John Julius, (1991) Byzantium: The Decline and Fall, Londra:Penguin  ISBN 0-14-011447-5, say.263 (İngilizce)
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8.

Baharat, bitkilerin kök, yaprak, tohum gibi kısımlarının bazen olduğu gibi tazeyken, bazen de kurutulup, toz haline getirilip, ufalanıp veya benzeri kimi işlemlerden geçirilip, muhafaza edilip kullanılan ve yemeklere, içkilere başka koku ve tatlar eklemeye yarayan gıda malzemelerinin genel adıdır.

Baharatlar yemeklere, ait oldukları yemek kültürüne has birer kimlik verir; temelde aynı malzemelerden yapılan bir yemek yöreye özel bir baharatla yöresel bir karakter alır. Genç yaşta öğrenilen bu tatlar ileri yaşlarda özlenir aranır olur. Baharat kullanımının toplum hayatında müzik, dans, giyim, lehçe ve nezaket kurallarına benzer işlevleri vardır. 

aşçıların belli bir tadı tutturabilme yarışında ölçüşmelerine vesile olur,
benzer kültürlerden kişilerin sofra başı birlikteliğini pekiştirir,
değişik kültürlerden insanların birbirlerini oldukları gibi, damak tadı seçimleriyle birlikte kabul etmelerinin (ya da reddedip aşağı görmelerinin) simgesi olabilir.
Bazı baharatlar içindeki etkin maddelerden dolayı ilaç gibi etki yapar, bazen yemek içindeki karşı etkenleri dengeler. Buna örnek  Zencefil, tarçın, biberiye, limon suyu gibi tansiyon düşürücü malzemelerdir; Bunlar tuzun tansiyon yükseltici etkisini dengelerler. Yemek tuzu ise tat almayı arttırdığı için yemeğe katılır.
Bazı baharatlar başka etkenleri daha etkili yapar. Buna örnek kara biberin içindeki piperin etkin maddesinin, yemekteki zerdeçalın antikanserojen kurkumin etkin maddesinin kana karışımını kat kat artırmasıdır. Bu yüzden baharat karışımlarında bu ikisi hep birlikte kullanılır.
Türkiye'de en çok kullanılan baharatlar nane, karabiber, kekik, kimyon, pul biber olarak sayılabilir.

Özel

Genel
Dalby, Andrew (2004). Tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat. Nazlı Pişkin tarafından çevrildi. İstanbul: Kitap Yayınevi. ISBN 975-8704-56-7. 
Durmuşkahya, Cenk (ed.) (2009). Baharat Atlası: Hoş Tatlar, Acılar Ve Kokular. Atlas Özel Koleksiyon, Doğan Burda Dergi. 1 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Kasım 2021. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link)

Bahriye Nezâreti veya Bahriye Nazırlığı, Osmanlı İmparatorluğu'nda donanmadan sorumlu bakanlığa verilen isimdir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarından başlayarak 1867 yılına gelinceye kadar Osmanlı Donanması'nın en yüksek derecedeki sorumlusu Kaptan-ı Derya idi. Ancak 1867 yılında yapılan reformlarda Heyet-i Vükela, yani bakanlar kurulu oluşturulmasına karar verildi. Bu kurulda donanmayı temsil etmek üzere de Bahriye Nezareti kuruldu. İlk önceleri kaptan-ı deryalık görevini de bahriye nazırı yürütmekteydi. Ancak daha sonraları tekrar bahriye nazırının altında görev yapan bir kaptan-ı deryalık makamı oluşturuldu. Bahriye nazırı, donanmanın mali işlerini, gemilerin satın alınması veya yaptırılması gibi işlerden sorumlu idi. Kaptan-ı Derya ise sadece donanmanın askeri kumandanı görevini yürütüyordu.
Osmanlı Bahriye Nezareti'nin binası İstabul'un Kasımpaşa semtinde günümüzde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olarak kullanılmakta olan binaydı. 1922 yılında Bahriye Nazırlığının işlevi son buldu. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra bu görev Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yürütülmektedir.

Bu listede Osmanlı Bahriye Nazırlarının isimleri, göreve başlama ve görev bitiş tarihleri bulunmaktadır:

Kaptan-ı deryalar listesi
Osmanlı Donanması donanma komutanları listesi
Dilâver Paşa Nizamnamesi

Baklagiller (Fabaceae), Fabales takımından çoğunu otsu bitkilerin oluşturduğu çalı ve ağaç türlerini de içeren büyük bir familya.
400 cins ve 10.000 dolayında tür içerir. Fasulye, bakla, nohut, soya, mercimek, bezelye gibi insan gıdası olarak kullanılan türler bu familyadandır. Baklagiller otsu bir yapıya sahip olabildikleri gibi odunsu bir yapıya da sahip olabilirler. Yalancı akasya, yabani keçiboynuzu, akasya, gülibrişim gibi türler odunsu yapıya sahiptir.

Yapraklar saplı, hemen hepsinde almaşık dizili; tüysü, elsi veya üç yapraklıdır. Çiçekler zigomorfik genellikle salkım durumlu, başakçık veya başlıdır. Periant (çiçek örtüsü) bir çanaktan oluşmuştur. Korallanın her biri 5 bölümlüdür. Familya üyelerinin hepsinde çiçekler 5 taç yapraklıdır. Taç yaprakların iki kenarında birer kanatçık bulunur. 10 Stamen (erkekorgan) ayrı ya da birleşik gruplar oluşturur. Pistil (dişi organ) basit, tek bir stigması (tepecik) vardır. Üst durumlu ovaryum bir gözlüdür. Meyve legümendir. Tohum sert kabuklu, genellikle böbrek şeklinde veya yuvarlak yapıya sahiptir.
Kazık köklere sahiptirler. Ana kökün etrafında damarlanma gösteren ikinci kökler vardır. Rhizobium bakterileri tarafından havanın serbest azotunu bağlarlar.
Baklagiller Mimosoidea, Papilionoidea ve Caesalpiniodeae olmak üzere 3 alt familyaya ayrılır.

Baklava (Osmanlıca: باقلوا‎) Türk, Orta Doğu, Balkan ve Güney Asya mutfaklarında yer etmiş önemli bir hamur tatlısıdır. İnce yufkaların arasına yöreye göre ceviz, Antep fıstığı, badem veya fındık konarak yapılır. Genel olarak şeker şerbeti ile tatlandırılır. Ayrıca bal şerbeti de kullanılabilir. Bazı ticari firmalar kendi özel şerbetlerini kullanırlar.
Android 16, takma isim olarak Baklava adını kullanmıştır. 
AB Komisyonu tarafından 8 Ağustos 2013 tarihinde baklavanın Türk tatlısı olduğu tescil edilmiştir.

Baklava sözcüğü Türkçe kökenlidir. Eski Türkçede baklağu, baklağı olarak geçer. Baklava kelimesinin Türkçe olduğuna diğer bir delil hamurun açılmasında kullanılan oklava, eski dilde oklağa, oklağu, oklâ, oklağı gibi kullanımları da olan, 1500 yılından evvelki yazılı eserlerde geçmiş olması nedeniyle de kökeni belgenebilen bir kelimedir. Buell (1999), "baklava" isminin Moğolca 'bağlamak, sarmak' anlamına gelen baγla- sözcüğünün üstüne Türkçe fiil eki -v getirilerek türetilmiş olabileceğini belirtmiştir ancak Moğolcadaki baγla- fiili de Eski Türkçeden bir alıntıdır. Kelimenin Arapça bakla kelimesi ile bir ilgisi yoktur.
Türkçeden diğer dillere de geçmiştir. Arapça: بقلاوة (biqalawa), Farsça: باقلوا (baklava), Somalice: baqlawad, Ermenice: փախլավա (p’akhlava), Kürtçe, Zazaca: baqlawa, Arnavutça: bakllava, Rumence: baclava, Macarca: baklava, Bulgarca, Sırpça: баклава (baklava), Hırvatça, Boşnakça: baklava, Lehçe: bakława, Çekçe: baklava, Rusça: пахлава, бахлава (pahlava, bahlava) , Ukraynaca: пахлава (pahlava), Yunanca: μπακλαβάς (baklavas), Azerice: Paxlava, Gürcüce: ფახლავა (bakhlava), Abhazca: абаклау́а (abaklaua), Bengalce: বাক্‌লাভা (bāk‌lābhā), Filipince: baklava, Çince: 巴卡拉 (bā kǎlā), Japonca: バクラバ (bakuraba), Korece: 바클라바 (bakeullaba), İngilizce: baklava.

Birçok ulusun mutfağında yer etmiş baklava birçok ulus tarafından da sahiplenilir. Zamanla Topkapı Sarayı'nda bugünkü halini almıştır. İlk kez Topkapı Sarayı'da yapılan günümüz baklavasının nasıl türediğiyle ilgili üç teori vardır. Bunlardan ilki Roma mutfağındaki (sonrasında Bizans mutfağını) plasenta kekinden türediğidir. Baklavanın ortaya çıkışı ilgili ikinci teori ise Orta Asya Türklerinin "katmanlı ekmek" yemeğinden geliştiğidir. Son teori ise Farsların lauizanaq yemeğinin zamanla baklavaya dönüştüğüdür.
Baklavaya benzeyen en eski tatlı Roma mutfağındaki plasentadır. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen bu tatlı pişmiş hamurun balla kaplanmasıyla yapılırdı. Patrick Faas, baklavanın kökenin bu tatlı olduğunu iddia etmektedir: "Yunanlar ve Türkler hâlen daha baklavanın kime ait olduğu konusunda tartışıyorlar. Yunan ve Türk mutfağı, Roma mutfağının devamı olan Bizans mutfağının üzerine inşa edilmiştir. Roma mutfağı antik Yunanlardan birçok yemeği almıştır, ancak plasenta (ve dolayısıyla baklava) Yunan kökenli bir yemek değildir, Roma yemeğidir. Lütfen bu yemeğin, muhafazakâr ve Yunan karşıtı Cato'dan bize miras kaldığını unutmayın."
Birçok kaynak bu Roma tatlısının Bizans döneminde gelişmeye devam ettiğini ve günümüz baklavasına dönüştüğünü belirtir. Antik Çağda plakous (Yunanca: πλακοῦς) kelimesi de Latincedeki plasentanın yerine kullanılmıştır. Amerikalı akademisyen Speros Vryonis ve birçok yazar, plakous'un çeşitlerinden birinin Türk baklavası ile aynı olduğunu belirtmiştir. Bununla beraber, plasenta kelimesi Günümüzde Yunanistan'ın Midilli adasında yapılan katmanlı hamur işi bir tatlıyı tanımlamakta kullanılmaktadır. Bu tatlı ezilmiş fındık ve balla kaplanmaktadır.
Andrew Dalby plasentanın ve Cato'nun anlattığı benzeri tariflerin Yunan geleneğinden geldiğini iddia eder. Bu iddiasının kaynağının Antifanes'i (M.Ö. 3. yüzyıl) alıntılayan Athenaeus olduğunu belirtmektedir.
Abbâsî derleyici Muhammed bin Hasan el-Bağdadi, lauzinaqı baklavaya benzeyen bir tatlı olarak tanımlamaktadır. Bununla beraber diğerleri bu görüşle hemfikir değildir. Aramicedeki badem kelimesinden türeyen Lauzinaq, çok ince hamur işlerine ("çekirge kanatları kadar ince") sarılı, şurupla ıslatılmış ve küçük badem ezmesiyle süslenmiş bir tatlı olarak tasvir edilir. Bağdadi'nin yemek kitabı Kitab al-Tabikh, 1226'da (bugünkü Irak'ta) yazılmıştır ve 9. yüzyıldan kalma Farsça yemek tariflerine dayanmaktadır. Gil Marks'a göre, malzemeleri katman katman dizmeyi Orta Doğulu hamur ustaları geliştirmiştir. Marks, bazı akademisyenlerin bu geleneğin Orta Doğu'ya Türk-Moğol kültüründen geçtiğini savunduğunu da yazar. Bağdadi'nin kitabının tek orijinal el yazması İstanbul'daki Süleymaniye Kütüphanesi'nde korunmaktadır. Charles Perry'ye göre, bu kitap yüzyıllar boyunca Türklerin favori yemek kitabı olmuştur. Perry, bu el yazmalarında baklavanın olmadığını belirtmektedir. Türk derleyiciler bu el yazmalarını Kitâbü'l-Vasfi'l-Et'ime el-Mu'tâde olarak yeniden adlandırdıkları kitapta toplamış ve bilinmeyen bir tarihte kitaba 260 tarif daha eklenmiştir. Kitabın bilinen üç kopyadan ikisi günümüzde İstanbul'daki Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde yer almaktadır.
Vrıonis, Deipnosopiste'de belirtilen gastris, kopte, kopton veya koptoplakos gibi eski Yunan tatlılarını baklava olarak tanımlamıştır ve bunların Bizans tatlısı olduğunu iddia etmiştir. Ancak Perry bu tatlıların baklava olmadığını çünkü bu tatlıların hamur içermediğini göstermiştir. Bu tatlılar fındık ve balın karıştırılmasıyla yapılıyordu ve bugünkü pasteli veya helvaya benziyorlardı.
Perry ayrıca ince ekmeğin (yufka) arasına malzemeler koyularak yapılan yemeklerin (örn. börek) Türk kökenli olduğunu ve bu tekniğin Orta Asya Türk kökenli olduğunu belirtmiştir. Ayrıca her yıl Ramazan ayının 15'inde Osmanlı sultanları yeniçerilere tepsiler hâlinde baklavalar sunuyorlardı ve bu törene Baklava alayı deniyordu.
Baklava'nın kökeninin Süryanilere dayandığı iddia edilse de bu iddiayı destekleyen bir kanıt bulunamamıştır. Claudia Roden ve Andrew Dalby
Baklava benzeri bir başka tatlıya dair ilk kayıtlara Yuan Hanedanı dönemindeki bir yemek kitabında (1330) rastlanır. Tarif edilen tatlının ismi güllaçtır ve büyük ihtimalle bugün bildiğimiz güllaç kastedilmektedir. Özbek mutfağında pakhlava, puskal veya yupka, Tatar mutfağında ise yoka olarak bilinen tatlı ve tuzlu börekler 10-12 hamur katmanından oluşmaktadır.

17. yüzyılın sonlarında veya 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış olan baklava alayı geleneğinde, Ramazan ayının ortasında, padişahın askere iltifatı olarak, Saray'dan Yeniçeri Ocağı'na baklava giderdi. Her on askere bir sini baklava hazırlanır ve saray mutfağı önünde dizilirdi. Silahtar Ağa, bir numaralı yeniçeri olan padişah adına ilk siniyi teslim aldıktan sonra, diğer sinilerin her birini ikişer asker nizami olarak yüklenirdi. Her bölüğün amirleri önde, baklava sinilerini taşıyanlar arkada, açılan kapılardan dışarı çıkarak kışlalara doğru yürüyüşe geçerlerdi.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çeşitli baklava tarifleri vardır. Bunlar:

Âdi Baklava
Kaymak Baklavası
Musanna Kaymak Baklavası
Kavun Baklavası
Pirinç Baklavası
Soğuk Baklava

Türkiye'de, Gaziantep baklavasıyla tanınan şehirdir. İçerisinde kullanılan malzeme, Gaziantep baklavasında antep fıstığı olsa da, bu coğrafi olarak büyük farklılıklar gösterir. Evde yapılan baklavalarda, Güneydoğu Anadolu'da antep fıstığı, Karadeniz'de fındık, İç Anadolu'da ceviz, Kıyı Ege'de badem, Edirne ve Trakya'da ise susam kullanılır. Genelde arananı antep fıstıklı tipi olsa da ekonomik nedenlerle sık sık cevizlisine de rastlanır. Yalın servis edilebileceği gibi, sade dondurma veya kaymakla da servis edilebilir. Baklavanın yufkalarının ince açılmış olması, ceviz veya fıstığının bol olması ve şerbetinin tam kıvamında olması o baklavanın kaliteli olduğunu gösterir.
Baklava denince akla ilk önce Gaziantep gelir.  Orijinal Gaziantep Baklavası ustadan çırağa öğretilerek, üretim şekli ve lezzeti ile diğer baklavalardan farklılaşmıştır. Temel olarak bu farkı ortaya koyan en önemli özellik kullanılan hammaddelerdir. Baklavaya giden yolda ilkin Harran Ovasının susuz tarlalarında yetişen sert buğdayından elde edilmiş un Gaziantep'in suyuyla bir araya getirilir. Böylelikle ortaya çıkan hamur Antepli ustaların elinde, mutlaka armut ağacından imal oklavalarla, her biri kâğıttan daha ince 40 kat yufkaya dönüştürülür. Bu kırk katman arasına Ağustos ayının ilk haftasında Turfanda toplanan ve daha yeni yeni olgunlaşan ve halk arasında "boz-iç" diye tabir edilen, 1 kilosunda 110-170 gr fıstık içi veren, zümrüt yeşili rengi ve zengin aromasıyla en değerli  Antep fıstığı, Keçi ve koyun sütünden elde edilmiş ve tuz ve diğer içeriğinden arınarak %99.9 yağ barındıracak şekilde hazırlanmış  Sadece ot ve çiçeklerle beslenen koyun ve keçilerin sütünden elde edilen en rafine haliyle sadeyağ, Keçi, koyun veya inek sütünün 105-108 C°ye kaynatılıp, içine yine bölgeden elde edilen irmik konulur. Sonrasında fırınlanan tepsilerdeki baklavaların  üzerine hava koşulları dikkate alınarak belirlenmiş kaynama derecesinde stabilize edilen şerbet ilave edilmek suretiyle elde edilir. Baklavanın sayısız sırrı vardır. İyi baklava toprakta başlar. Hamurun yapıldığı un unun yapıldığı buğdayın türü buğdayın yetiştiği toprak önemlidir. Fıstığın hasat zamanından sadeyağı oluşturan sütün sağıldığı hayvanın bahar otlarıyla beslenmesi gibi birçok detay baklavanın lezzetini belirler. İyi baklavacı fıstık, yağ, un, şeker, nişasta, süt gibi bütün hammaddelerin en iyisini seçer. Baklavada malzemenin beraberinde Hava koşulları, üretim ortamındaki nem, şerbetin derecesi, ustaların el emeği de önemlidir. Prosesin en başından müşteriye sunumuna kadar olan aralıkta her çalışanın katkısı bilgisi ve tecrübesi değer katar. Ayrıca Orijinal Antep baklavası, bir de tazeyse ilk ısırışta kulağa çok hoş gelen bir hışırtı çıkarır. Nar gibi kızarmış incecik yufkaların birbiri ardınca kırılmasından gelen, kuru yaprakların rüzgârda çıkardıklarına benzer bir hışırtı. Baklava meraklıları için bu ses neredeyse baklavanın kendisi kadar haz vericidir.

Diyarbakır yöresine özgü soğuk süt şerbetinden yapılan hafif baklava çeşidi.

Antep Baklavası Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tes

Bakü Hanlığı, 1718-1806 yıllar arasında Azerbaycanın doğusunda hüküm süren aslen Mâzenderan kökenli bir hanlık.

18. yüzyılda Azerbaycan topraklarında, I. Mirza Muhammed Han tarafından kurulan hanlıklardan biridir. Mirza Muhammed Han yönetimde olduğu 20 yıl boyunca (1747-1768), ülke ekonomisinin ve ticaretinin gelişmesine çalıştı. Aynı zamanda denizci olan Mirza Muhammed Han, gerek ticari, gerekse de askeri sebeplerle, ülkede gemiciliğin ve tersanelerin gelişmesi için şahsen girişimlerde bulunup, bu konuda öncülük yaptı. Melik Muhammed Han'ın ölümünden sonra Bakü tahtına oğlu II Mirza Muhammed Han çıktı. II. Mirza Muhammed Han Azerbaycan'ın ünlü tarihçi-şair ve eğitimcisi Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un babası idi.
Bu dönemde ekonomi canlanmış olmakla birlikte, XVIII asrın sonlarında İran hükmdarı Ağa Muhammed Şah Kaçar'ın amansız ve yok edici baskınları Azerbaycan'a fazlasıyla zarar vermiştir. 1795 senesinde, Ağa Muhammed Şah Kaçar Bakü'yü ele geçirip yağmalamış olmakla birlikte, kısa bir sürede ordusuyla birlikte Şirvan'dan çekildi.
Hanlıklar döneminde Bakü Hanlığı 39 kentten ibaret idi və toplam 500 kişilik ordusu vardı.
Bakü Hanlığı, Rusya-İran savaşları sonucunda Rusya topraklarına katıldı. 1813 ve 1828 yıllarında Gülistan Antlaşması ve Türkmençay antlaşmaları imzalandı. Azerbaycan Araz Nehri boyunca, Rusya ve İran arasında paylaştırılarak bölündü.

Bakı
Tarixi binalar ikinci ömrünü yaşayır

Bakü Muharebesi (Rusça: Битва за Баку / Bitva za Baku, anlam: Bakü için muharebe), (Azerice: Bakı Muharibəsi) 1918 yılında Azerbaycan Türk'ü ve Dağıstanlı gönüllülerle takviye edilen ve Kafkas İslam Ordusu adı verilen Osmanlı Ordusu'nun Bakü Sovyeti, Britanya İmparatorluğu (Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada), Merkezî Hazar Diktatörlüğü (Diktatura Tsentrokaspiya) ve Beyaz Ordu karşısında Bakü'yü almak için giriştiği muharebe.

1917 yılında Çar'ın tahttan çekilmesinin ardından Rus Kafkas Cephesi dağıldı. Kafkas cephesinde savaş sırasında işgal edilen bölgelerdeki idari boşluğu doldurmak üzere 9 Mart 1917'de Transkafkasya'da Rus Geçici Hükümeti tarafından Özel Transkafkasya Komitesi kuruldu. Ermeni, Azeri ve Gürcü grupların temsilcilerinin yer aldığı bu yönetim uzun ömürlü olmadı. Sankt Petersburg'da Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinin ardından Kasım 1917'de Tiflis'te bağımsız Transkafkasya'nın ilk hükûmeti kuruldu ve Transkafkasya Komiserliği adını aldı. Bu yeni "Transkafkasya Komitesi" 5 Aralık 1917'de Osmanlı Üçüncü Ordusu'nun komutasında Ruslar tarafından imzalanan Erzincan Mütarekesi'ni onayladı. Rus askerleri çoğunlukla cepheden ayrıldı ve evlerine döndü. Bazı Rus birlikleri, Mütareke kurallarına aykırı olarak İran Cephesi için ayrıldı. General Nikolay Baratov Hemedan'da, Lazar Bikerakov adında bir Rus albay da 10.000 askerle Kirmanşah'ta kaldı. Her iki kuvvet de İngiliz irtibat subayları tarafından destekleniyordu.
1918'de İngilizler Ermenileri direnmeye davet etti ve bir "danışma" gücü oluşturmak üzere subay ve astsubayları seçerek Bağdat'ta Lionel Dunsterville komutasında örgütledi.  Adı Dunsterforce'tu. Dunsterforce'un askeri hedefi, İran Seferi devam ederken İran üzerinden Kafkasya'ya ulaşmaktı. İngilizler, Kafkasya'da hala var olan Ermeniler ve diğer müttefik yanlısı unsurlardan oluşturulacak bir ordu organize etmeyi planlıyordu. 10 Şubat 1918'de Sejm toplandı ve bağımsızlık kararı aldı. Sejm, 24 Şubat 1918'de Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti olarak bağımsız ilan etti. Transkafkasya Komiserliği siyasi hedeflerinde Bolşevik karşıtıydı ve Transkafkasya'nın Bolşevik Rusya'dan ayrılmasını istiyordu. 27 Ocak 1918'de İngiliz misyonu Dunsterforce, subay ve eğitmenlerle birlikte Bağdat'tan bölgeye doğru yola çıktı. Dunsterforce'a Kafkasya-Tebriz cephesini sağlam tutması ve Enver Paşa'nın planlarını durdurması emredildi. Dunsterforce 17 Şubat'ta Enzeli'ye vardı; burada siyasi durumdaki değişikliği gerekçe gösteren yerel Bolşevikler tarafından Bakü'ye geçişleri reddedildi.
3 Mart 1918'de Sadrazam Talat Paşa, Rusya SFSC ile Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzaladı. Brest-Litovsk Antlaşması, sınırın savaş öncesi seviyeye çekilmesini ve Batum, Kars ve Ardahan şehirlerinin Osmanlı İmparatorluğu'na devredilmesini öngörüyordu. 14 Mart - Nisan 1918 tarihleri arasında Osmanlı İmparatorluğu ile Sejm heyeti arasında Trabzon Barış Konferansı düzenlendi.
Trabzon Konferansı'nın onuncu günü olan 30 Mart 1918'de, Bakü'de ve Bakü Valiliği'nin komşu bölgelerinde Azerbaycanlılara ve diğer Müslümanlara yönelik iç çatışma ve katliam haberleri geldi. Takip eden günler, Mart Günleri olarak anılan etnik gruplar arası savaşa tanıklık etti. Bolşevikler ve silahlı Taşnaklar tarafından Bakü şehrinde ve Bakü Valiliği'nin diğer yerlerinde Azerbaycanlıların katledilmesiyle sonuçlandı. New York Times Current History, Azerbaycan temsilcilerinin "Bolşeviklere, eski düşmanlarını yok etmek ve mülklerini ele geçirmek isteyen Ermenilerin yardım ettiği" yönündeki açıklamalarına atıfta bulunarak kurban sayısını 12.000 olarak vermektedir. "Mart Günleri "nden önce Azerbaycanlı liderler Rusya içinde özerklik talep ederken, bu olaylardan sonra sadece bağımsızlık talep ettiler ve umutlarını artık Rus Devrimi'ne değil, Osmanlı İmparatorluğu'nun desteğine bağladılar.
5 Nisan 1918'de, Trabzon barış konferansına katılan Transkafkasya delegasyonundan Akaki Çenkeli, Brest-Litovsk Antlaşması'nı daha fazla müzakere için bir temel olarak kabul etti ve yönetim organlarına bu pozisyonu kabul etmeleri için telgraf çekti. Tiflis'te (meclisin bulunduğu yer) hakim olan ruh hali çok farklıydı. Tiflis, Osmanlı İmparatorluğu ile aralarında bir savaş durumunun varlığını kabul ediyordu. Kısa bir süre sonra Üçüncü Ordu ilerlemeye başladı ve Erzurum, Kars ve Van'ı aldı. Enver Paşa'nın Turancı planının bir parçası olarak Transkafkasya'yı Osmanlı egemenliği altına almak istediği Kafkasya'da durum özellikle vahimdir. Bu, İttifak Devletlerine Bakü'deki petrol yatakları da dahil olmak üzere çok sayıda doğal kaynak sağlayacaktı. Hazar'ın kontrolü, Orta Asya'da ve muhtemelen Britanya Hindistanı'nda daha fazla genişlemenin yolunu açacaktı.
11 Mayıs 1918'de Batum'da yeni bir barış konferansı başladı. Bu konferansta Osmanlılar taleplerini Tiflis'in yanı sıra Kars ve Culfa'yı Bakü'ye bağlayacak bir demiryolu inşa edilmesini istedikleri Gümrü ve Eçmiadzin'i de kapsayacak şekilde genişlettiler. Cumhuriyet heyetinin Ermeni ve Gürcü üyeleri oyalanmaya başladı. Osmanlı ordusu 21 Mayıs'tan itibaren yeniden ilerlemeye başladı. Çatışma Serdarabad Muharebesi (21-29 Mayıs), Karakilise Muharebesi (1918) (24-28 Mayıs) ve Ermeni kuvvetlerinin Osmanlı ilerleyişini durdurduğu Baş Abaran Muharebesi (21-24 Mayıs) ile sonuçlandı.
26 Mayıs 1918'de federasyon önce Gürcistan'ın (Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti), ardından da 28 Mayıs'ta Ermeni (Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti) ve Azerbaycan (Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti) temsilcilerinin bağımsızlık ilanıyla dağıldı. 28 Mayıs 1918'de Gürcistan, Almanya ile Poti Antlaşması'nı imzaladı ve Alman Kafkasya Seferi'ni memnuniyetle karşıladı; Rus Devrimi sonrasındaki kargaşaya ve Osmanlı askeri ilerleyişine karşı Almanları koruyucu olarak görüyordu. Azerbaycan hükûmeti Tiflis'ten Gence'ye taşındı. Aynı zamanda Almanya, Sovyet Rusya ile müzakerelere yöneldi ve Bakü'nün petrolüne erişim garantisi karşılığında Kafkas İslam Ordusu'nu durdurmayı teklif etti. Taraflar 27 Ağustos'ta Almanya'nın Bakü'nün petrol üretiminin dörtte birini alacağı bir anlaşmaya vardılar. Alman hükûmeti Osmanlı İmparatorluğu'ndan Azerbaycan'a yönelik herhangi bir saldırıyı ertelemesini talep etti; Enver Paşa bu talebi görmezden geldi.
Mayıs ayında, İran Cephesi'nde, Enver Paşa'nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa komutasındaki bir askeri heyet, sadece Ermenilerle değil Bolşeviklerle de savaşacak Kafkas İslam Ordusu'nu örgütlemek üzere Tebriz'e yerleşti. Nuri Paşa'nın ordusu, yeni kurulan devletin kırılgan yapısını etkileyerek Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin büyük bir bölümünü fazla muhalefet olmadan işgal etti. Osmanlı müdahalesi, Azerbaycan toplumunun bazı unsurlarının Türklere karşı çıkmasına neden oldu.
4 Haziran 1918'de Azerbaycan ve Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması'nın 4. maddesi, ülkede barış ve güvenliğin sağlanması için gerekli olması halinde Osmanlı İmparatorluğu'nun Azerbaycan'a askeri yardımda bulunacağını öngörüyordu.

Türk ordusunun Azerbaycan'ı kurtarma harekâtının hukuki temeli Batum Antlaşması ile geçerlik kazanmıştır. 4 Haziran 1918 tarihinde Azerbaycan Millî Şûrası ile Osmanlı Devleti arasında siyasi, hukuki, ticari ve askeri konulardan dost ilişkilerde bulunma maksadı ile antlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmanın 4. maddesine istinaden o tarihte Batum'da bulunan Azerbaycan Heyeti Osmanlı Hükûmetinden askeri yardım isteğinde bulunmuştur. Enver Paşa'nın kardeşi Nuri (Killigil) Paşa'nın büyük çabasıyla kurulan Kafkas İslam Ordusu, daha sonra Suriye-Filistin Cephesinden getirilen 106. ve 107. piyade ve 56. topçu alayları ile takviye edilmiştir.

Osmanlı Ordusu'nun esas harekât istikameti Nahçıvan üzerinden Güney Azerbaycan topraklarına girmek idi. Buradaki amaç İngilizlerin Tebriz'e girişini engellemek olmuştur.Bu görevin üstesinden başarıya gelen Irak cephesinde bulunan 6. Ordu'ya bağlı Ali İhsan Sâbis Paşa komutasındaki 4. Kolordu birlikleri kuzeye ilerleyerek 8 Haziran 1918'de Tebriz'i ele geçirmiştir. Daha sonra Ermeni kontrolündeki Hoy üzerine ve oradan da Karabağ'a yürüyerek bir nevi Kuzey Azerbaycan'la Güney Azerbaycan'ı birleştirmişlerdi. Bu dönemde Azerbaycan halkı Osmanlı ordusundan büyük beklenti içerisinde olmuştur.
Bakü'nün Enver Paşa açısından Türkistan'a açılan kapı olarak da önemi vardı. Bu dönemde Kazan Türkleri'nin "Millî İdare" reisi Sadri Maksudi (Arsal) Bey, 10 Mayıs 1918 tarihinde Moskova Büyükelçisi Galip Kemal Bey'i ziyaretinde Türkistan'ın birinci kapısı olan Bakü'nün hemen ele geçirilmesinin öneminden bahsetmiştir.

Savaşın bitimini Enver Paşa:
"Allah'ın yardımı ile Bakü şehri 30 saatlik şiddetli muharebeden sonra, 15 eylül 1918 saat 9 sularında zabt edilmiştir." sözleri ile galibiyeti ifade etmiştir.
Bakü'nün ele geçirilmesinden sonra, 1918 yılı Ekim ayı başında da bir Osmanlı müfrezesi Dağıstan'a girerek orada kurulmuş bulunan  Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ne askeri destek verdi. Ardından İzzet Paşa komutasındaki ordu Derbent'i aldı.

Balıkesir'in Kurtuluşu, Türk ordusunun Balıkesir'e girmesi ile 6 Eylül 1922 tarihinde, Balıkesir'in Yunan işgalinden kurtulması olayıdır.

Kuvâ-yi Milliye hareketi, Yunanların Ege bölgesindeki işgallerinden sonra başlamış ve bağımsız yerel örgütlenmeler olarak yayılmıştır. Bu yerel örgütlenmelerin kurulmasında Balıkesir halkının çok önemli bir yeri vardır, Balıkesir, Kuvâ-yi Milliye'nin başladığı kent olması ile "Kuvâ-yi Milliye Şehri" olarak da anılmaktadır.

16 Mayıs 1919 günü, Balıkesir halkı, Balıkesir Lisesi'nin bulunduğu binadaki Okuma Yurdu'nda bir araya gelip işgalleri protesto etmişlerdir. Mehmet Vehbi Bolak, İzmir’in İşgali sonrası yaşanan zulümden bahsettikten sonra şu sözleri ile devam eder; "Bu faciaların Balıkesir’in başına gelmesi yakındır. Bu iş yazışma ve protesto ile engellenemez. Yapılacak ilhakı il fiilen reddetmek için, bir Reddi-i İlhak heyeti kuralım." Alaca Mescit'teki gizli toplantılarda milli mücadelenin temelleri atılmıştır. Bu münasebetle, Alaca Mescit'te toplanan 41 kişilik heyet ve halk, Balıkesir Kuvâ-yi Milliyesi'ni kurarak Mustafa Kemal'in önderliğinde yürütülen milli mücadeleye destek vermiştir. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in İşgali üzerine, o günün Belediye Reisi Keçecizade Mehmet Emin Efendi'nin çağrısına kulak verenler arasında Karesi Mebusu Mehmet Vehbi Bey, Belediye Reisi Keçecizade Mehmet Emin Bey, Yırcalızade Şükrü Efendi, Hasan Basri Çantay ve her türlü kararı almaya tam yetkili toplam 41 kişi vardı.
Mehmet Vehbi Bolak başta olmak üzere, şehrin ileri gelenleri şimdiki Kuvâ-yi Milliye Müzesi'nin bulunduğu yerdeki Okuma Yurdu'nda toplanmışlar, yapılan toplantıda, hiçbir şeyin fayda etmeyeceği anlaşılmış ve Leblebici Raşit Efendi'nin şu sözleri karar olmuş, kıvılcım bu cümleyle çakılmış, Kuvâ-yi Milliye ateşlenmiştir; "Düşmanı geri döndürecek kuvvet, namlunun ucundadır."

18 Mayıs 1919'da Alaca Mescit'te mevlit vesilesiyle toplananlar, dinledikleri mevlitten sonra, ilhakı ret ve milli mücadeleye karar vermişlerdir. Ardından sürekli toplanılan Alaca Mescit'te ise silahlı mücadele kararı alınmıştır. Okuma yurdu, Alaca Mescit toplantıları ve Balıkesir Kongreleri ile düşmanın bölgedeki işgallere karşı ilk ciddi hareket Balıkesirli sivil ve aydınlarımdan gelmiştir. Köylüsü, kentlisi ile Balıkesirliler hiçbir yerden talimat almaksızın müdafaaya karar vermişlerdir. Beş kongre yaparak bir araya gelen Balıkesirliler, 14 ay boyunca dört cephede Yunan orduları ile savaşarak Balıkesir halkının ve Türk milletinin işgal ve esareti kabul etmeyeceğini Dünya kamuoyuna duyurmuşlardır. Bütün bunlar, ilk kongrenin Balıkesir'de toplandığını, ilk kurşunun Balıkesir Ayvalık'ta, son kurşunun da, Bandırma'da atıldığını göstermektedir. Ege'de kendi imkanları ile düşman işgaline son veren tek şehir Balıkesir'dir. Milli Mücadelenin en önemli dönemlerinde Balıkesir'de Hasan Basri Çantay tarafından çıkarılan SES Gazetesi Balıkesir'in ve Kuvâ-yi Milliyeciler'in yanında yer alan Anadolu halkının gür sesi olmuştur. Mehmet Âkif Ersoy, SES Gazetesi'nin ilk sayısına gönderdiği yazıda şöyle yazar; "Düşman sesi duymak istemezsen, Kardeş sesidir, uyan bu sesten; Kalkınca görür ki akşam olmuş, Vaktiyle uyanmayan bu sesten." Bu dizeler, Balıkesir halkının ve Türk milletinin işgal ve esareti kabul etmeyeceğini, Dünyaya haykırışı olmuştur. 

İşgalin gerçekleşmesinden sonra çekilen Türk kuvvetlerinin dağlarda olduğunu sanarak pusuya düşmekten çekinen Yunan Kumandanlığı, kendi birliklerinin Balıkesir'de düzenli toplanmasını bekledi. Yunan Kumandanlığı, kendilerine “Hoşgeldiniz” diyen Hürriyet ve Îtilâf Partisi âzâlarını yardıma çağırdı. Onların verdikleri listelerden, kaçmayıp şehirde kalan Kuvâ-yi Milliye'ye hizmet etmiş kişiler bir bir tespit edildiler ve toplanıp hapse atıldılar. Yunan Kumandanlığı'nın ilk yaptığı işlerden biri Postahane'deki memur ve telgrafçıları değiştirmek oldu. Yerlerine Rum ve Ermeni memurlar getirildi.
Kollarında Yunan bayraklı pazubent ve şeritle “Kuvâcı avına” çıkan Hürriyet ve Îtilâf Partisi taraftarları, 36 kişiyi Yunan Kumandanlığı'na teslim ettiler. İşgâlin ertesi günü Yunan askerleri ve yerli Rumlar, evlerini terk etmiş olan Kuvâ-yi Milliyeciler'in mallarını ve evlerini yağma ettiler. Dairelerdeki memurların bir kısmı yerlerinde bırakıldı. Kuvâ-yi Milliye yanlısı olanlar, bazı Yunan destekçisi Müslümanların gayretkeşliğiyle kovuldu. Belediye reisliğine, Hürriyet ve Îtilâf Partisi Başkanı Giridîzâde Muhiddin Bey getirildi. İşgâlin ilk günleri yakalanıp hapsedilenler, yerli Rum ve Ermeniler'in araya girip kefil olmalarıyla, bir daha politikayla uğraşmayacaklarına yemin ettirilip, bir buçuk ay kadar sonra salıverildi.
Milli müfrezelerden bazıları köylerini korumak için silahlarını elden bırakmamış, küçük gruplar halinde dağlara çekilmişlerdi. Bandırma'ya çıkan Yunan birlikleri, yerli Rumlar ve bazı Anzavur askerleri tarafından karşılandı. Esas ordu birlikleri Balıkesir'e doğru hareket ettirildiğinde, Bandırma'da Yunan jandarmaları, Yunan gemileri mürettebatının oluşturduğu bahriyeliler kaldı. Bunların ilk işleri, şehirde milli hareketi destekleyenleri bulup tutuklamak ve bazılarını asmak oldu. Milli hareketin Bandırma'daki temel direklerinden olan Çerkes Hasan Bey, işbirlikçilerin teklifiyle Liman Meydanı'nda büyük hakarete uğrayıp öldürüldü.
Balıkesir içinde ve çevre bölgelerde bazı vatansever insanlar, işgal karışıklığı durduktan sonra, işgale karşı ne yapabiliriz sorusuna cevap aramaya başladılar. Bu günlerde, Balıkesir'de avukatlık yaparken işgal sonrası Ankara'ya kaçan ve Millî Hükûmet tarafından yöreyi tanıdığı için Demirci'ye Kaymakam olarak gönderilen İbrahim Ethem Bey, Yunanlar'ın burayı da işgal etmeleri üzerine teslim olmadı ve bölgedeki jandarma birliği ve Parti Mehmet Pehlivan ile Halil Efe'nin gruplarını da yanına alarak Sındırgı dağlarına çekildi.
Bu haber üzerine Balıkesir eşrâfı Yunancılar'a ve Yunanlar'a fark ettirmeden gizli, “Askerî Polis”, kısa adıyla “Ayın-Pe” teşkilatını göreve çağrıldı. Ayın-Pe hemen kuvvetli bir dayanışma birliği hâline geldi. İşgalin başlamasıyla korumasız kalan köylüler gizlice silahlanıyorlardı. İvrindi Nahiye Müdürü olan ve Koca Müdür lâkabıyla tanınan Tevfik Bey, İvrindi dağlarına, efelerin yanına gitti. Bunları milli bir müfreze olarak teşkilatlandırıp başlarına geçti. Çevredeki nahiye müdürlüğü sırasında tanıdığı diğer efeleri de yanına çağıran Tevfik Bey güçlü bir müfreze kurdu. Sındırgı Dağları'nda bulunan İbrahim Ethem Bey'e bağlandı.
Yunan İşgali sırasında bölgedeki silahlı güçler
1) Yunan nizâmî birlikleri
Balıkesir'de güçlü bir garnizon, Ayvalık, Bandırma, Edremit, Susurluk ve Sındırgı'da birer toplu birlik vardı. Ayrıca Ayvalık, Bandırma ve Erdek'de Yunan gemileri demirli olup bunlara bağlı bahriye erleri ve buralarda kurulmuş Yunan sahil muhafaza teşkilatı vardı.
2) Yunan Jandarmaları
Yunan birliklerinden ayrı ve kısmen atlı olan Yunan jandarmaları bütün bölgelerde, kendilerine yakın köylerde karakollar kurmuşlardı.
3) Yerli Rum çeteleri
Yeniceli Kirman, Dutlimanlı Panayot, Andon Kâhya oğlu İstavri, Nikola oğlu Yani, Yorgi oğlu Sofokli, Nikola oğlu Dimitri, Papanikola oğlu Istrati, Peremeli Andon oğlu Yorgaki, Elpisli Moskova oğlu Yorgi, Pandeli oğlu Petro, Çavdar Yordanoğlu, Mihal oğlu Karaman, Timurtaşlı Tanaş, Tiraş oğlu Istrati, İstavri ve Ligor Teodos yerli Rum çetelerinin bazılarıdır.
4) Yunancı eşkıyalar
Uşak-Gediz bölgesinde İbiş Çetesi, Yenice-Emet-Tavşanlı bölgesinde Kabakçı ve Toplu Saadettin çeteleri, Gökçedağ'da Çerkes İlyas Çetesi, Dursunbey'de (Balat) Zekeriya ve Kör Ali Çetesi, Bigadiç'te Cemil ve Kamalı Çerkes Ramazan Çetesi, Susurluk-Karacabey bölgesinde Çerkes Sülüklü Davut ve Çerkes Canbazlı Hakkı çeteleri, Manyas civarında Anzavuroğlu Kadir ve Boğazköylü Kemâlettin çeteleri, Bigadiç-Balıkesir arası Güvemçetmili Ahmet Çavuş Çetesi ve Çetmi Bayram Çetesi (Çetmi Bayram, kurtuluş günü yakalanmış halk tarafından yüzüne tükürülmüş ve asılmıştır.) Yunancı eşkıyalar olarak bilinmektedir.
5) Yerli Rum çeteleri (Rum milis birlikleri ve Rum izci teşkilatı)
Yerli Rum çeteleri, Edremit, Ayvalık, Burhaniye, Zeytinli, Dikili, Manyas'ta bulunan gönüllü Rumlar tarafından kurulmaktaydı.
6) Eşkıya (Çalıkakıcılar)
Halk dilinde Çalıkakıcılar olarak da bilinen eşkıyalar, I. Dünya Savaşı yıllarındaki asker kaçaklarından oluşmaktaydı.
7) Milli Mücadele'ye katılarak kendilerini affettiren eşkıyalar
Çatalca'da Küçük Hasan, İsmail Çavuş, Recep Pehlivan; Manyas-Gönen-Bandırma civarında Altıparmak Nuri, Yaşar, İbrahim Çavuş, Boşnak Kara İbrahim, Kürt Hasan, Bacak Hasan; Susurluk'ta Çetmi Süleyman, Tatar Mehmet Çavuş; İvrindi'de Yağlılarlı Salih; Balıkesir-Kepsut arasında Ayşebacılı Recep, Pabuçcu'nun Hâfız Hacı Ali, Rıfat ve çeteleri.
8) Türk Polis ve Jandarması
Yunan işgaline rağmen Türk polis ve jandarması görevlerini terk etmemişti ancak daha sonra bu polis, subay ve jandarma erleri İstanbul'a yollandı, Edremit, Bandırma, Edincik jandarma ve polisleri de işten atıldı.
9) Milli müfrezeler
Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey kuvvetleri zaman zaman 150 kişiye ulaşan bir grup oluşturdu.
Bu numaralamaya göre; 1 - 2 - 3 - 4 ve 5. müfrezeleri Demirci ve Gördes bölgelerinin piyade ve süvari jandarma erleri teşkil etmekteydi. 6 - 10 - 11- 12 ve 13. müfrezeler efelerden oluşmuştu. Müfrezelerin çalışma alanları ve kumandanları şu şekildedir:

1. Müfreze, Bigadiç-Konakpınar arasındaki bölge, Kumandanı Hüseyin Çavuş
2. Müfreze, Kula-Eşme bölgesi, Kumandanı Kulalı Mehmet Efe
3. Müfreze, Sındırgı-Akhisar arası, Kumandanı Hacı Veli
4. Müfreze, Akhisar-Gelenbe arası, Kumandanı Bakırlı Mustafa Efe (Saçlı Efe)
5. Müfreze, Kırkağaç-Soma arası, Kumandanı Bakırlı Ahmet Çavuş
6. Müfreze, Dursunbey-Mustafakemalpaşa-Yenice bölgesi, Kumandanı Balıkesirli Arslan Ağa
10. Müfreze, Kepsut-Balıkesir arasındaki bölge, Kumandanı Kirmastılı Ahmet Nazif (Sonrasında, Arap Ali Osman Efe)
11.Müfreze, Simav ve Demirci bölgesi, Kumandanı Pehlivan Ağa (Parti Mehmet Pehlivan)
12. Müfreze, Gördes-Salihli bölgesi, Kumandanı Halil Efe (Halil Efe öldükten sonra müfrezesinin erleri ba

Balıkesir Kongresi, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi'nden TBMM'nin kurulduğu 23 Nisan 1920 tarihine kadar geçen süreye "Kongreler Dönemi" denilir. Bu süre içindeki 30 dolayında kongrenin "beşi", 1919 ve 1920 yıllarında toplanan Balıkesir kongreleridir. Bunlardan 1, 4 ve 5. kongreye Karesi Mebusu Mehmet Vehbi Bolak, 2 ve 3. kongreye, harekete sonradan katılan Balıkesir eski Mutasarrıfı Hüseyin Hacim Çarıklı başkanlık etmiştir. Bu kongreler, 15 Mayıs 1919'daki İzmir işgalinin hemen ertesi günlerinde (16-19 Mayıs 1919) Balıkesirliler'in Mehmet Vehbi Bolak önderliğinde kurdukları direniş teşkilatıyla başlattıkları hareketlerin birer parçasıdır. İçlerinde terhis edilmiş olan ordudan sadece üç asker vardır: Miralay Kâzım Özalp, Askeri Kaymakam Ali Çetinkaya ve Yüzbaşı Kemal Balıkesir. Balıkesir hareketi Millî Mücadele'nin başarıya ulaşmasında önemli rol oynamış; İzmir'den Anadolu içlerine yürümek isteyen Yunan kuvvetlerini engelleyerek, Millî Ordu'nun hazırlanması için Mustafa Kemal Paşa'ya, her saniyesi altın değerinde on üç ay kazandırmıştır.

Yunan kuvvetlerinin İzmir'e çıkması (15 Mayıs 1919) üzerine halkın teşkil ettiği Kuvâ-yi Milliye'nin ve bunlara katılan küçük ordu birliklerinin meydana getirdikleri millî cepheler zamanla büyüdü ve gereksinimleri de geniş ölçüde arttı. Balıkesir'de düşmana karşı ilk toplantı 16 Mayıs 1919'da Okuma Yurdunda yapılmış ve direnme kararı alınmıştır. 18 Mayıs 1919'da Alaca Mescit'te yapılan toplantıda Reddi İlhak faaliyetlerini yürütmek için 41 yetkili kişi seçilmiştir, ertesi gün yapılan toplantıda ise merkez heyeti, İstanbul'da görüşme yapacak heyet ve Balıkesir sahil kasabalarında inceleme yapacak heyet olmak üzere üç heyet seçilmiştir. 29 Mayıs 1919'da Ayvalık'ta, 9 Haziran 1919'da Soma'da ve 23 Haziran 1919'da Akhisar'da kurulan cepheler bir süre sonra birleşerek 'Şimal Cephesi' adını almıştır. Diğer taraftan 12 Haziran 1919'da Aydın ve 22 Haziran'da Salihli cepheleri kuruldu. Bu cephelerin tam bir teşkilat halini almasında Karesi Mebusu Mehmet Vehbi Bolak ve Karesi eski Mutasarrıfı Hüseyin Hacim Çarıklı beyler büyük rol oynadı.
3 Haziran 1919: Reddi ilhak heyetinin Alaca mescitte yaptığı ve 14. kolordu komutanı Yusuf İzzet Paşa'nın da hazır bulunduğu 3 Haziran 1919 tarihli toplantıda doğrudan doğrudan müdafaaya ve Ayvalık ile Bergama havalisine milis kuvvetleri gönderilmesine karar verilmiştir. Bunun yanında bir milli tabur kurularak Soma ve Kırkağaç cephesi oluşturulmasına karar verilmiştir.
6 Haziran 1919: Harp mektebindeki eğitimini yarıda bırakarak Balıkesir'e memleketine dönen Yüzbaşı Kemal Balıkesir (soyadı Balıkesir'dir), şehirden aldığı gönüllüler ve Yusuf İzzet Paşa'dan aldığı takviye kuvvetlerle Soma cephesine kumandanlık göreviyle tayin edilmiştir. 10-11 Haziran gecesi Akhisar'daki Yunan kuvvetlerine taarruza başlamış, Kuvayı Milliyeciler Akhisar'ı kurtarmaya muvaffak olmuşlardır. bu başarı, Balıkesir'de büyük heyecan yaratmıştır. Akhisar zaferinden sonra Balıkesir Kuvayı Milliyesi Soma ve Akhisar cephelerini artık tespit ve tanzim etmiş oluyordu.
Balıkesir Kongresi ilk kez 27 Haziran-13 Temmuz 1919 tarihleri arasında Mehmet Vehbi Bolak başkanlığında toplanmış, "Heyet-i Merkeziye" başkanlığına Hacim Muhittin Bey seçilmiştir.

Erzurum Kongresi'nden üç gün sonra 26 Temmuz'da toplanan asıl kongreye ise Balıkesir, Bandırma, Burhaniye, Edremit, Gönen, Balya, Sındırgı, Akhisar, Kırkağaç kazaları ile Fırt, Kepsut, Giresun, Şamlı, İvrindi, Bigadiç ve Konakpınarı nahiyelerinden 48 üye katıldı. "Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Heyeti" adını benimseyen kongrede 29 karar alındı. Bu çerçevede; Hacim Muhittin Bey başkanlığa, Mehmet Vehbi Bolak başkan vekilliğine getirildi, tüm bölgede seferberlik ilan edildi ve 1885-1895 doğumluların cepheye sevkedilmesine karar verildi. Ayrıca, kazalarda da direniş teşkilatlanmasının kurulması, çetecilikten uzak durulması, Yunanlarla hiçbir suretle müzakere edilmeyip hiçbir ürünün satılmaması da kararlaştırıldı.

Kongre 13 Temmuz 1919'da yabancı devletlerin İstanbul'daki siyasi temsilcilerine muhatap bir beyanname yayınlayarak Millî Mücadelenin amaçlarını duyurmaya çalıştı. Kongrenin başarıyla toplanıp önemli kararlar alması işgal güçlerini de harekete geçirdi. İtilaf Devletleri temsilcilerini de baskısıyla harekete geçen Osmanlı Hükûmetinin Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Adil Bey kongrenin men edilmesi için çaba sarf ettiyse de bu çabalar başarısız oldu.

Balıkesir Kongresi'nde kurulan "Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Heyeti" 4-11 Eylül 1919'da düzenlenen Sivas Kongresi'ne Balıkesir'den katılım olmamıştır. Kendini müstakil bir hareket olarak görmüştür.
16 Eylül 1919'de Balıkesir Kongresi üçüncü kez toplandı. 22 Eylül'de sona eren toplantıda, 16-25 Ağustos tarihinde toplanan Alaşehir Kongresi'nde alınan direnişin örgütlenmesine ilişkin kararların Balıkesir'de de uygulanması tartışıldı.
Kongre, 19-29 Kasım 1919 tarihleri arasında Vehbi Bolak başkanlığında dördüncü kez toplandı. Cemiyetin adının Balıkesir Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti olarak değiştirilmesine karar verildi. Kongre devam ederken, 28 Kasım 1919 tarihinde Büyük Balıkesir Mitingi yapılmıştır. Yunan işgalinin giderek yaklaştığı bu dönemde 4. Balıkesir kongresinde heyet halkın heyecanını teşvik ve milli hislerini canlı tutmak maksadıyla bir miting yapılması kararı almıştır. Balıkesirli vatanseverler 28 Kasım 1919 günü cuma namazından sonra bir araya gelerek eski Balıkesir belediyesi (günümüz yeni çarşı civarı) önünde yaklaşık 10.000 kişinin katıldığı Büyük Balıkesir mitingini düzenleyerek, Yunan işgal ve zulmünü lanetlemişlerdir.
Beşinci Balıkesir Kongresi'nin toplantı tarihi 10-22 Mart 1920 ve başkanı Mehmet Vehbi Bolak'tır. Karesi ve Saruhan livaları ile Bursa ve Bilecik merkez liva ve diğer bütün kaza ve nahiye temsilcilerinden oluşan 64 delege iştirak etmiştir.
Beşinci Kongre'den önce 23 Ocak 1920 tarihinde Mehmet Akif Ersoy Balıkesir'i ziyaret etmiştir ve Zağnos Paşa Camii'nde Balıkesir Vaazı olarak bilinen konuşmayı yapmıştır. Hasan Basri Çantay'ın yakın dostu olan Mehmet Akif Ersoy'un Balıkesir'de vücuda gelen Kuvayı milliye teşkilatlanması dikkatini çekmiş hareketin ilk defa Balıkesir'de başlamış olması istiklal şairimizin takdirini kazanmıştır. Kendisi bu nedenle Balıkesir'i ziyaret ederek bu harekete destek vermek istemiştir. Kente gelen Mehmet Akif, 23 Ocak 1920 cuma günü Balıkesirliler'in kalbinde büyük heyecan yaratan ünlü Zağnos Paşa Camii konuşmasında şu cümleleri sarf etmiştir: “Karesi’nin yani bu kahraman İslam muhitinin vaktiyle büyük fedakarlıklar gösterdiği herkesim malumudur. Rumeli’yi baştan başa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu göstermelisiniz. Anadolu’yu müdafaa hususunda diğer vilayetlere ön ayak olma şerefine nail oldunuz. sayiniz meşkurdur. İnşallah bu şan ve şeref kıyamete kadar artar gider.”
27 Ocak 1920'de Kuvayı Milliye teşkilatının silah ve mühimmat sıkıntısı çektiği günlerde teşkilat tarafından cepheye cephane teminiyle görevlendirilen Köprülülü Hamdi Bey, bu sırada Fransızlar'ın kontrolünde bulunan Gelibolu ile Eceabat arasındaki Akbaş cephaneliği baskınını gerçekleştirmişlerdir. Rumeli'den Anadolu'ya cephane kaçırma hadisesi olup, çok dramatik bir olaydır. Bu olay ele geçirilen mühimmatın yanı sıra karamsarlığın yurdu sardığı dönemde büyük bir moral kaynağı olmuştur. Bu kutlu olay üzerine yurdun dört bir yanından ve Mustafa Kemal Atatürk'ten Balıkesir'e tebrik telgrafları gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu olayı, Balıkesirliler'in Karesi Beyliği döneminde Rumeli'ye yaptığı akınların bir benzeri olduğu şeklinde yorumlamıştır.
Sivas Kongresi sırasında (4 Eylül 1919'da) Mustafa Kemal Paşa başkanlığında kurulan Heyet-i Temsiliye ile ilişkiye geçildi. Son toplantı ise 10 Mart 1920'de yapıldı ve direnişin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti paralelinde örgütlenmesine karar verildi.
Balıkesir kongreleri, sivil hareketli bir yapıdır. Aşağıdan yukarıya doğru bir örgütlenmedir. Hareket kendi başına müstakil olma özelliği gösterir. Hiçbir siyasi düşünce veya hareketle bağlantısı bulunmamaktadır. Bir yandan cephelerde mücadele edilirken diğer yandan Anzavur ayaklanması ile uğraşılmıştır.

Kazım Özalp; Milli Mücadele, 3. Basım, 1988
Bülent Tanör; Türkiye'de Yerel Kongre İktidarları (1918-1920),1992
Anadolu ve Rumeli'de Gerçekleştirilen Ulusal ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası, cilt:3, TBMM yayını, 1993
Mediha Akarslan, Türk Milli Mücadelesi'nin Balıkesir Cephesi, 1998
Berkan Karagöz, Kentlerarası Rekabette Balıkesir ve Ekonomisi, Gece Kitaplığı Yayınları, 2020, s. 48-60.

Banat, günümüzde Macaristan, Romanya ve Sırbistan sınırları içinde kalan bir bölgedir.
Banat'ı 1552'de Osmanlı Devleti ele geçirmiştir. 1718'de Pasarofça Antlaşması ile Avusturya'ya teslim etmişlerdir.
Daha sonra Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa bu bölgeye çok sayıda göçmen yerleştirmiştir. Ancak 1779'da Avusturyalılar bu bölgeyi Macarlar'a bırakmışlardır.
I. Dünya Savaşı'nda sonra 1920'de imzalanan Trianon Antlaşmasıyla Macaristan, Romanya ve Yugoslavya arasında paylaştırılmıştır.

Banat, güneyde Tuna, batıda Tisa, kuzeyde Mureş ve doğuda Güney Karpatlar ile sınırlanan Pannonian Havzası'nın parçasıdır. Tarihi Banat'ın toplam alanı 28.526 km2'dir. Çeşitli kaynaklar biraz daha farklı rakamları verir. 
İl 1920'de bölündüğünde Romanya'ya 18.966 km2 (toplamın yaklaşık ⅔'ü), Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'na 9.276 km2 (toplamın yaklaşık ⅓'ü) ve Macaristan'a 284 km2 (toplamın yaklaşık %1'i) tahsis edilmiştir.
Romanya Banat'ı güney ve güneydoğuda dağlıkken, kuzey, batı ve güneybatıda düz ve bazı yerlerde bataklıktır. Bazı Banat dağ masifleri, Güney Karpatlar'ın batı kolunu, yani Țarcu Dağları ve Cerna dağlarını oluşturur. Semenic, Anina, Dognecea, Almăj ve Locva bölümleriyle Poiana Ruscă Dağları ve Banat Dağları Batı Karpatlar'ın parçasıdır. Batıdaki ön-dağlık tepeler, tarihi Banat topraklarının yaklaşık üçte birini oluşturur. Rakımları 200 ila 400 metre arasındadır. Yüksek ova (100 metreden fazla, 140 metreye kadar rakımlı) Vinga, Buziaș, Gătaia ve Fizeș ovalarıyla temsil edilir. 100 ila 130 metre arasındaki orta yükseklikteki ovalar ise Hodoni, Duboz, Tormac, Jamu Mare, Arad ve Sânnicolau Mare ovalarıdır ve alçak ova (100 metrenin altındaki rakımlarda) nehir çayırları, kapsamlı düzenleme çalışmalarından önceki taşkın yatakları ile temsil edilir. Pannonian Ovası'nın bileşenleri olan bu ovalar, Banat bölgesinin diğer üçte birini temsil eder. Lucareț ve Gătaia'da Piatra Roșie (211 m) ve Șumigu (200 m) adında iki sönmüş yanardağ vardır.

Hızır Reis veya bilinen adıyla Barbaros Hayreddin Paşa (d. y. 1478, Midilli – ö. 5 Temmuz 1546, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kaptan paşası ve 25. kaptan-ı deryâsı olan denizci ve askerdir. 16. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirdiği askerî seferlerle Akdeniz'de Osmanlı egemenliğini pekiştirdi. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin deniz politikasına ve Tersane-i Amire'ye nizam verdi.

1478 yılı civarında Osmanlı hâkimiyetindeki Midilli'de doğan Hızır Reis, denizcilik kariyerine ağabeyi Oruç'un yanında korsan olarak başladı. 1516'da kardeşler Cezayir'i İspanyollardan ele geçirdi ve Oruç Reis kendisini Cezayir'in sultanı ilan etti. Oruç'un 1518'deki ölümünün ardından Hızır, ağabeyinin "Barbaros" lakabını miras aldı ve Cezayir sultanı oldu. Hızır Reis'e "dinin hayırlısı" anlamına gelen Hayreddin adını, Osmanlı Devleti'ne yaptığı hizmetlerden dolayı dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim verdi. Barbaros ismi ise aslında ağabeyi Oruç Reis'e aittir, ama onun ölümünden sonra Hızır Reis tarafından da kullanılmıştır. Bazı tarihçiler bu ismin Oruç Reis'e kızıla çalan sakalı yüzünden verildiğini (İtalyanca; barba: sakal, rossa: kızıl) söylerken, Halil İnalcık bu ismin "Baba Oruç" lakabının bozulmasından oluşmuş olabileceğini söylemektedir.1533'te Barbaros Hızır Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı donanmasına kaptan-ı deryâ olarak atandı. Aynı yıl Fransa'da bir elçiliğe başkanlık etti, 1535'te ise Tunus'u fethetti. 1538'de Preveze'de Haçlı birliklerine karşı büyük ve kesin bir zafer elde etti ve 1540'larda Fransızlarla ortak seferler düzenledi. Barbaros Hayreddin, 1546'ta Osmanlı başkenti İstanbul'da öldü. Mezarı İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi'nde bulunmaktadır.

Barbaros Hayreddin Paşa, Selanik'in Vardar Ağalarından ve Midilli fatihlerinden Türk veya Arnavut kökenli bir sipahi olan Vardarlı Yakup Ağa ile ada halkından Rum bir kadın olan Katerina'nın dört oğlundan biri olarak 1470'li yıllarda Midilli Adası'nda doğdu. Kendisine verilen "Barbaros" lakabı, İtalyancadaki "kızıl sakal" anlamındaki "barba rossa"dan gelir.
Oruç Reis, genç yaşta kardeşi İlyas ile birlikte deniz ticareti yaparken, Ege Denizi'nde Rodos Şövalyeleri'ne tutsak düştü. Serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Bir süre sonra kardeşi Hızır Reis de ticareti bırakıp ona katıldı. Akdeniz kıyılarına deniz akınları düzenleyip ganimetler elde ettiler. Tunus'taki Cerbe Adası'nı üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis'in ünü bütün Akdeniz'e yayıldı. İki kardeş, Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) liman kalesini kullanmaya başladı. Hızır ve Oruç, ele geçirdikleri ganimetin beşte birini Tunus sultanına veriyorlar, kalan malları da Tunus pazarında satıyorlardı.
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdikleri desteğin bir ifadesi olarak çeşitli armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516'da İspanyol karşıtı bir grup tarafından Cezayir'e yerleştiler ve şehrin idarecilerini kanlı bir darbe ile elimine ettiler. Ancak İspanyollar ile olan savaşlarında Oruç Reis'in ölmesi, Hızır'ı da zor durumda bırakmıştı.
Gönüllü kuvvetleriyle merkezî bir devletin desteği olmadan tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, tekrar İstanbul'a elçiler yollayarak başkentin tâbiyetine girdi. Ancak, Cezayir halkının aleyhine dönmesi, Hayreddin'i şehri terk ettirip Jijel'e çekilmeye zorlayacaktı. Burada üslenerek korsanlığa devam edecek ve güçlendikten sonra 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirmeyi başaracaktı. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.
1529 yılında gerçekleşen iki olay, Hızır ve arkadaşları için çok önemli sonuçlar doğuracaktı. Bunlardan biri Aydın Reis'in Habsburg Amirali Portuondo'yu mağlup etmesi, bir diğeri ise Cezayir'in karşısındaki Habsburg Hisarı'nın (Peñón de Argel) ele geçirilmesiydi ki; bu, hem şehri Habsburg toplarının hedefi olmaktan çıkarmış, hem de bir dalgakıran yapılarak kötü bir liman olan Cezayir'in geliştirilmesine olanak sağlamıştır.
Bu esnada Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman Seferi (1532) sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması, Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te kendisini Osmanlı donanmasının başına kaptan-ı derya (Osmanlıca: قپودان دریا, romanize: Kapudân-ı Deryâ) olarak atadı.

Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517'de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes ve Tlemsen kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar. Oruç Reis, Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir'i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reis'in ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü.
Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim de bunun üzerine Hızır Reis'i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tilimsan Beyleri birleşerek Cezayir'e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis, beyleri durdurdu.
1519'da Cezayir'e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı reislerle Cezayir'i bırakıp Cezayir kentinin doğusunda bulunan, bir Akdeniz sahil kenti olan Cicel'e çekildi.

Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman seferi sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te Yavuz Sultan Selim'in "Hayreddin" adını verdiği Hızır Reis'i Osmanlı donanmasının başına (kaptan-ı derya) atadı.

Hayreddin Paşa 1534'te Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus'u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında ertesi yıl Tunus'u bırakmak zorunda kaldı ve İstanbul'a döndü. 1536'da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz'e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.

Osmanlıların Akdeniz'deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir "Haçlı donanması" kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538'de Arta Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600'den fazla gemisi vardı. Bunun 308'i harp teknesi olup, 120'si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayreddin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin asker vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29'u da Osmanlı denizcileri tarafından ele geçirilmişti. Hayreddin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken 400 kadar leventi savaşta ölmüştü. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı Devleti'ne kazandıran Kaptan-ı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti'nin Akdeniz'deki egemenliğini pekiştirdi.

Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze'nin öcünü almak için 1541'de Cezayir'e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken'e karşı Osmanlılardan yardım isteyince Kanuni, Barbaros'u Fransa'nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543'te Nice'i aldı (Nice Kuşatması). Ertesi yıl İstanbul'a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546'da burada öldü, Beşiktaş'taki türbesine defnedildi.

Osmanlı Devleti'nin kaptan paşaları, hil'atlerini Barbaros'un Beşiktaş'taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.
Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk savaş gemileri -günümüzde dahi- bu türbenin önünden geçerken Barbaros'u top atışıyla selamlarlar.
Barbaros Hayreddin Paşa'nın anısına 1941-1943'te İstanbul'un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dizeleri yazılıdır:

Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı mimarisi tarzında yenilendi.
Türk donanmasındaki muhtelif gemilere adı verildi.

Oruç Reis'in Ege Denizi'nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas Reis'in ölmesi.
1510: Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.
Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.
Hızır Reis ticareti bırakarak Cerbe Adası'na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reis ile beraber korsanlığa başladı.
1512: İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) l

Basra (Arapça: البصرة), Irak'ın güneyinde bir liman şehridir. Adını aldığı Basra Valiliği'nin başkenti ve Bağdat ile Musul'dan sonra Irak'ın üçüncü büyük şehridir. İran-Irak sınırına yakın bir konumda bulunan şehir, Basra Körfezi'ne dökülen Şattülarap Nehri kıyısında yer almaktadır. Yaz aylarında sıcaklıkların düzenli olarak 50 °C'yi (122 °F) aşmasıyla Irak'ın en sıcak şehirlerinden biridir.
636 yılında askeri bir kamp olarak kurulan Basra, İslam Altın Çağı'nda bölgesel bir bilgi, ticaret ve alışveriş merkezi olarak önemli bir rol oynamıştır ve Arap Yarımadası dışında inşa edilen ilk camiye ev sahipliği yapmaktadır. 871'deki Zenc isyanına kadar Mezopotamya'da köle ticaretinin merkeziydi. Tarihsel olarak Basra, kurgusal Sinbad'ın yolculuklarına çıktığı limanlardan biridir. Çok sayıda yönetim değişikliği yaşamıştır. 1258'de şehir Moğollar tarafından yağmalanmıştır. Basra, 1526'da Portekiz kontrolüne girdi ve daha sonra Osmanlı Irak'ını oluşturan eyaletlerden biri olan Basra Eyaleti'nin bir parçası olarak Osmanlıların kontrolüne geçti. I. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz kuvvetleri 1914'te Basra'yı ele geçirdi. 1921'den sonra Mezopotamya Mandası çerçevesinde Mandater Irak'a dahil edildi ve daha sonra 1932'de bağımsız Irak Krallığı oldu. 
Irak'ın bağımsızlığından bu yana, Irak'ın verdiği savaşlar, stratejik konumu nedeniyle Basra'yı aktif bir savaş alanı haline getirdi. İran-Irak Savaşı sırasında şehir, İran kuvvetleri tarafından ağır bombardımana tutuldu ve kuşatıldı. Savaş sonucunda şehrin nüfusunun yarısı kaçtı. Körfez Savaşı sırasında koalisyon saldırıları nedeniyle tekrar büyük hasar gördü. 1991 ve 1999'da Basra, Saddam Hüseyin'e karşı iki ayaklanmanın yeri oldu. 6 Nisan 2003'te şehir, Birleşik Krallık ve ABD liderliğindeki koalisyon tarafından işgal edildi ve Irak işgali sırasında ele geçirilen ilk şehir oldu, daha sonra da büyük yıkıma uğradı. Savaş sırasında, daha sonra 2008'de ortadan kaldırılan Mukteda el-Sadr'ın Mehdi Ordusu gibi Şii grupların kontrolüne geçti. Ayrıca, Basra 2011 ve 2012 yıllarında bombalamalara hedef oldu ve 2013-2017 yılları arasında İslamcı isyan ve IŞİD ile savaştan etkilendi. 
Stratejik konumu ve bol petrol rezervleriyle Basra, bölgenin en önemli sanayi şehirlerinden biri haline geldi. Ülkenin tek kıyı bölgesi olan Basra, bitişik valiliğiyle birlikte önemli bir ulaşım merkezi görevi görüyor. Irak Savaşı sona erdikten sonra Basra, yabancı yatırımlarla finanse edilen ve küresel ilgi gören Büyük Faw Limanı da dahil olmak üzere çok sayıda yeniden yapılanma projesiyle refah ve kalkınma dönemi yaşadı. Günümüzde nüfusunun büyük çoğunluğunu Arap Şii Müslümanlar oluştururken, büyük bir Sünni azınlık da bulunmaktadır.

Eski çağlarda edebiyat, bilim ve ticaret merkezi olan Basra, 638'de ikinci halife Ömer tarafından askeri bir karargâh olarak, bugünkü  ez-Zubeyr kentinin 13 km ötesinde kuruldu. Sert iklimine ve karargâh için içme suyu sağlamanın güçlüklerine karşın, Basra Körfezine yakınlığı, ayrıca Fırat ve Dicle nehirlerine kolayca ulaşılan bir yerde bulunması nedeniyle, gerçek bir kent olarak gelişti. Mimari bakımdan önem taşıyan ilk cami 665'te burada inşa edildi.

642'de Nihavend'de Sasanilerle çarpışan Basra birlikleri, 650'de İran'ın batı eyaletlerini ele geçirdi. Kent, 656'da Muhammed'in dul eşi Aişe ile damadı ve dördüncü halife olan Ali arasındaki Cemel (Deve) Vakası olarak bilinen çarpışmaya sahne oldu. Basra'nın çoğunluğunun Sünni olmasına karşın, kentte yalnızca Ali'nin soyundan gelenlerin halife olabileceğini savunan Şiiler ile her ahil Müslümanın halife olabileceğini ileri süren Hariciler de etkindi. Dönemin toplumsal koşulları, siyasi çekişmelerin daha da artmasına yol açtı. Arap ordusu Basra'da bir soylu sınıfı oluşturmuştu. Kente yerleşmiş olan göçmenler (Hintler, İranlılar, Afrikalılar, Malaylar) ise yalnızca mevali (köle ya da Arap kabilelerinin yanaşması) konumundaydı. Basra, 7. yüzyıl sonlarından başlayarak karışıklık ve ayaklanmalara sahne oldu. Kısa bir süre, halifeliğini ilan etmiş olan Abdullah bin Zübeyr'e (ö. 692) bağlı güçlerin yönetimi altına giren kent, 701'de Ibnü'l-Eş'as, 719-720'de de el-Muhalleb ayaklanmalarının merkezi oldu. Ayaklanmalar, 750'de Abbasilerin halifeliği ele geçirmesinden sonra da sürdü. 820-835 arasında Çingeneleri andıran Hint kökenli Zottlar, 869-883 arasında da tarım işçisi olarak Afrika'dan Mezopotamya'ya getirilmiş olan Siyah köleler ayaklandılar. Basra, 923'te, Karmatiler tarafından işgal edilip yıkıldıktan sonra önemini yitirdi ve yerini Abbasilerin başkenti Bağdat aldı. 14. yüzyıla gelindiğinde, bakımsızlık ve Moğol saldırıları nedeniyle Basra'nın büyük bölümü yıkılmış durumdaydı. 16. yüzyılda, nehrin birkaç kilometre ötesinde, eski bir yerleşim yeri olan el-Ubullah'ın bulunduğu yerde yeniden kuruldu.
8. ve 9. yüzyılda önemli bir merkez olan Basra, Arap dilbilgisi kurallarını belirleyen ilk kişi olan Halîl bin Ahmed ile Sîbeveyhi'nin, Beşşar bin Bürd ve Ebu Nuvas gibi ünlü şairlerin, Arapça düzyazının ilk ustaları İbnü'l-Mukaffa, Sehl ibn Harun ve Cahiz'in Ebu Amr İbnü'l-Ala, Ebu Ubeyde ve Esmai gibi bilim adamlarının ve edebiyatçıların yetiştiği kentti. İlk mutasavvıflardan Hasan Basri, Basra'da yaşadı. Mutezile okulu da bu kentte gelişti.

Basra 1538'de Osmanlıların eline geçti ve kurulan Basra Eyaletinin merkezi oldu. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda İngiliz, Felemenk ve Portekizli tüccarlar buraya yerleştiler. Kent 19. yüzyılda Bağdat'a yönelik nehir trafiğinde, yükleme noktası olarak önemli bir yer gelişme gösterdi. Daha önce hiç rıhtımın bulunmadığı Basra'da 1914'te modern bir limanın yapımı başladı. İngilizler I. Dünya Savaşı'nın hemen başında 23 Kasım 1914'te Basra'yı işgal ederek Mezopotamya ile Hindistan arasındaki iletişimin sağlanmasında bir liman olarak kullandılar(Irak Cephesi). Daha sonra kurulan İngiliz manda yönetimi döneminde kentte birçok iyileştirmeler gerçekleştirildi ve limanın önemi arttı. 1930'da liman tesisleri, İngilizlerden Irak mülkiyetine devredildi. II. Dünya Savaşı sırasında Müttefikler, iş birliği yaptıkları Sovyetlere Basra üzerinden malzeme gönderdiler.
Savaş sonrası yıllarda Irak'ın petrol sanayisindeki büyüme Basra'yı önemli bir petrol arıtma ve ihraç merkezine dönüştürdü. İran-Irak Savaşı'ndan (1980-88) önce Basra'dan Basra Körfezindeki el-Fao kentine pompalanan petrol, burada ihracat için tankerlere yüklenirdi. Ama İran-Irak Savaşı'nın ilk aylarında kentteki rafineri tesisleri büyük zarar gördü; İranlıların kente yaklaşık 10 km kadar yaklaştığı 1987'de birçok bina top atışı sonucu yok oldu. Bu arada savaş sırasında şehir sakinlerinin önemli bir bölümü kenti terk etti; savaş öncesi 1.5 milyona yaklaşan Basra nüfusu 650 bin'e kadar düştü.
1991'deki, Körfez Savaşı'ndan hemen sonra kentte başlayan ayaklanma sert biçimde bastırıldı. 2003'teki Irak Savaşı sırasında özellikle şehrin dış mahallelerinde, koalisyon güçleriyle Irak kuvvetleri arasında yaşanan sert çatışmalardan sonra, koalisyon güçlerinin eline geçen ilk yerleşim oldu.

Modern Basra kenti, al-Aşar ve el-Makil adlı iki küçük kasaba ile Nehrü'l-Aşar'ın çevresinde kümelenmiş köylerden oluşur. Bu yerleşimlerin çevresinde yaygın hurma bahçeleri bulunur; bunları, akaçlama kanalları Şattü'l-Arap'tan genişliği yaklaşık 5 km'yi bulan küçük girintiler keser.
Genç bir nüfusa sahip olan Basra şehrinde işsizlik en önemli sorunlardan biridir. İran-Irak Savaşı ardından uzun yıllar yatırım yapılmayan şehir günümüzde yeni yeni yapılanma içine girmiştir.
Basra Spor Şehri 2009-2013 yılları arasında inşa edilmiş önemli bir spor kompleksidir.

 Bağdat, Irak
 Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri
 Houston, ABD
 Nişabur, İran
 Bakü, Azerbaycan
 Akabe, Ürdün

Battalname, VIII. yüzyılda Emevîler’in Bizans’a karşı açtıkları savaşlarda “el-Battal” (kahraman) lakabıyla şöhret kazanmış bir müslüman Arap emîrinin Türkler arasında yayılan kahramanlık menkıbelerinin destanlaştırıldığı bir halk hikâyesi olan Battalnâme’nin yazma nüshaları Menâkıb-ı Gazavât-ı Sultan Seyyid Battal Gazi, Hikâyet-i Seyyid Battal Gāzî gibi isimler taşımaktadır. Hikâyenin yazıya geçiriliş tarihi henüz kesin olarak tayin edilememekle beraber bütün araştırmacıların birleşmiş göründükleri zaman dilimi, XI. yüzyılın sonlarından XIII. yüzyılın başlarına kadar olan 100 yıldan biraz fazla bir dönemdir. Ancak Battalnâme’den bazı kısımlar almış olup 643’te (1245-46) yazıldığı kesin olarak bilinen Dânişmendnâme’de Melik Dânişmend’in Battal Gazi soyuna bağlandığı dikkate alınırsa, eserin meçhul müellifinin kitabını bu tarihten önce yazdığı anlaşılmaktadır. Nitekim Battalnâme, Türk destanî edebiyatında XI. yüzyılda Hamzanâme ile başlayıp Ebûmüslimnâme ve Dânişmendnâme ile devam eden, XV. yüzyılda da Saltuknâme ile son bulan bir zincirin ikinci halkasını teşkil etmektedir.

Batum Muharebesi, 1921'de Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti ile Türkiye arasında Batum kentinde gerçekleşen muharebedir.

Bolşevikler karşısından tutunamayan Gürcistan hükûmeti, Ankara'daki elçileri Simon Mdivani'yi görevlendirerek Batum, Ahıska ve Ahılkelek'in Ankara Hükûmeti tarafından işgali talebini 8 Mart 1921'de sundu. Bunun üzerine Türk güçleri 10 Mart 1921'de Acara’nın Hulo ve Keda yöresine girmesinin akabinde 11 Martta da Batum’a girmeye başladı. Bu esnada Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti son bulmuş ve Sovyet yanlısı Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni Gürcü hükûmeti, 16 Martta imzalanan Moskova Antlaşması uyarınca Batum'un Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine bırakıldığını belirterek Türk güçlerinin Batum'u terk etmesini istedi. Bu esnada Batum'daki Bolşeviklerde, Sergey İvanoviç Kavtaradze önderliğinde revkom (ihtilalci komite) oluşturdu. Kazım Karabekir Paşa, Moskova Antlaşmasına uygun olmayacak şekilde Batum'un önemli mevkilerinin ele geçirilmesini emretmesi üzerine Türk birlikleri 17 Martta stratejik noktaları ele geçirmek için harekete geçerken, Batum Valisi Miralay Kazım Bey'de TBMM adına şehri ilhak ettiğini bildirdi. Aynı gün, Rus işgali nedeniyle Tiflis’ten Batum’a gelmiş olan Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Hükûmeti Başkanı Noe Jordania ve diğer hükûmet üyeleri ile beraber Batum limanında bindikleri gemiyle İstanbul'a giderek ülkeyi terk ettiler. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Sovyet Rusya'yı Batum'u işgale çağırması, Batum'da Bolşevik yanlılarının güçlenmesi ve Noe Jordania'nın Batum'u terk etmesinden sonra Gürcü ordusunun büyük kısmının yeni Gürcistan hükûmetinin yanında yer alması üzerine Türk güçleri ile General Giorgi Mazniaşvili komutasındaki Gürcü ordusuyla çatışmalar yaşandı.
Savaşta Mazniaşvili'nin birlikleri Türk ordusunu yenmeyi başardı. 20 Mart'ta Türkler Batum'dan ayrıldı. 84 Gürcü asker savaşta öldürüldü. Türkler'e karşı savaşta ölenler Batum'daki “Aziziye Meydanına” şimdiki adıyla Özgürlük Meydanı'na defnedildiler.

Batı Göktürk Kağanlığı, (Çince: 西突厥汗國, Göktürkçe: 𐰆𐰣:𐰸:𐰉𐰆𐰑𐰣, on oq budun) Göktürk Kağanlığı'nın 582 yılında ikiye ayrılmasıyla bu ülkenin batısında Tardu tarafından kurulan tarihi Türk devletidir. 582-659 yılları arası varlığını sürdürmüştür.

Göktürk Kağanlığı 553 yılında kurulduğunda Bumin Kağan, devletin batısının idaresini kardeşi İstemi'ye vermiştir. İstemi, ölümüne kadar devletin batı kanadını yabgu unvanı ile yönetmiştir. 576 yılında ölümünden sonra batı kanadının başına oğlu Tardu geçmiştir. Tardu da önce kağanlığın merkezine bağlı kalmıştır. Ardından doğu kısmın yönetimini de ele alıp Göktürk Kağanlığı'nın başına geçmek isteyince Tapo Kağan ile arası açılmıştır. Doğunun hükümdarı Tapo Kağan 581 yılında ölürken oğlunun hakan olmasını istemiştir. Fakat Devlet Meclisi bunu kabul etmeyerek K'o-lo'nun oğlu İşbara'yı hakanlığa getirmiştir. Siyasi ihtiras peşindeki Tardu da İşbara ile devletin tamamına hakim olma mücadelesine girmiştir.
Geleneklere göre doğu tarafının baş kağan olması gerekmektedir. Bu karışıklıktan yararlanmak isteyen Çin, Göktürk Kağanlığı'ndaki mevcut anlaşmazlığı daha da körüklemiştir. Çin İmparatoru batının yabgusu Tardu'ya elçi, hediyeler ve kurt figürü bulunan bir sancak göndererek Tardu'nun hükümdarlığını tanıdığını belirtmiştir. Çin'in kışkırtmaları sonucu Tardu, İşbara'nın kağanlığını tanımadığını bildirmiştir. Çıkan çatışmalar sonucu Göktürk Kağanlığı ikiye ayrılmış, Tardu batının yönetimini tamamen ele almıştır.

İşbara Kağan ile arasında çıkan çatışmalardan sonra bağımsız hareket etmeye başlayan Tardu'nun amacı doğu Göktürk hakanını ortadan kaldırarak ülkenin doğusunda yaşayan Türk boylarını da bünyesine almaktır. Batı sınırında başarılar kazanan Tardu (geleneksel: 達頭可汗, basit: 达头可汗, pinyin: dátóu kěhán; adı: 阿史那玷厥 āshǐnà diànjué), ülkesini Tibet'in batısından; Kırım'a kadar genişletmiştir. Tardu, Doğu Roma İmparatorluğu ile yaptığı savaşlardan dolayı zayıf düşen Sasani İmparatorluğu üzerine baskı kurmuştur.600 yılında Çine sefere çıkmıştır. Ancak Çinlilerin Türk askerlerinin su içtiği kaynaklarını zehirlemeleri nedeniyle Tardu'nun ordusu büyük kayıplar vermiştir. Çin seferinin kötü sonuçlanmasıyla Töleste yaşayan Türk boyları devlete isyan etmiş ve 603 yılında Tardu öldürülmüştür.
Tardu'nun ölümünden sonra yerine Çu-Lo (Ho-sa-na) geçmiştir. Çu-Lo Kağan, Çin (Suy Hanedanı) ile işbirliği yapmış ve Çin'de yaşamaya başlamıştır. Doğu Göktürk Kağanı Şi-Pi Kağan Çinlilerden Çu-Lo Kağan'ı teslim alarak öldürmüştür. Çu-Lo Kağan'ın öldürülmesi üzerine Batı Göktürklerin başına Şi-koei (Şeku) geçmiştir. Şi-koei Kağan zamanında durum düzelmiştir. Çu-Lo Kağan ve Şi-koei Kağan zamanında Çin ile iyi geçinilmeye çalışılmıştır.

618 yılında Tardu'nun küçük torunu Tong Yabgu (T'ung Yabgu, Tong Yabğu Kağan, geleneksel: 統葉護可汗, pinyin Tǒngyèhù Kěhán) ülkenin başına geçmiştir. Onun adı eski Türkçede genellikle "Kaplan Yabgu" anlamındadır.  Xuanzang (Çince: 玄奘; pinyin: Xuán Zàng; Wade-Giles: Hsüan-tsang) Erken Tang döneminden tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen ilk defa 629 yılında Suyab gezmiştir. Akademisyenler Xuanzang tarafından tanımlanan Kağan'nın Tong Yabgu olduğuna inanırlar.
Tong Yabgu döneminde Çinde meydana gelen karışıklar sebebiyle Batı Göktürkler yeniden bağımsız hareket etmeyi başarmışlar ve yeniden güçlenmiştirler. Bu dönemde yeni bir ordu ve düzen kurulmuştur. Töles boylarının ayaklanmaları bastırılmıştır. 619 yılında Sasani İmparatorluğu ile yapılan savaşta Batı Göktürk Kağanlığı yenilgiye uğramıştır. Bu sırada Karluk ve On-ok boylarının isyanı Batı Göktürk Kağanlığı'nın çöküşüne ortam hazırlamıştır.
Tong Yabgu amcası Sebu (Si-bi veya Sebi) ile yaptığı mücadele sonucu 628 yılında ölmüştür. Tong Yabgu'nun ölümünden sonra Batı Göktürk Kağanlığı ikiye bölünmüştür. Nuse-pi Boyu devletin batı bölümünü, Tulu Boyu da devletin doğu bölümünü yönetmiştir. Tong Yabgu'dan sonra yerine Se-Yabgu Kağan ve Bağatur Sepi Kağan geçmiştir ve Bağatur Sepi Kağan sadece 1 yıl tahtta kalmıştır. Töleslerin ayaklanması Batı Göktürklerin Çin'e bağlanmasında etkili olmuştur. Batı Göktürk kağanı Uluğ İşbara (Ho-Lu), Türgişler ve Karlukların yardımıyla Çin ile mücadele etse de yenilmiştir. 658-659 yıllarında Çinli general Su Dingfang kağanlığa son vermiştir. Batı Göktürkler 660 yılından 681 yılına kadar Çin baskısı altında yaşamıştır. Batı Göktürk Kağanlığı yaz başkenti Talas vadisindeki Navekat ve ana başkenti Suyab Çu Nehri vadisinde Bişkek'in doğusunda Kırgızistan'dadır.

İstemi Kağan (552 - 576)
Bilge Tardu (576 - 603)
Apa Kağan (576 - 593)
İnal Kağan (593 - 600)
Çulo Kağan (600 - 611)
Şikoey Kağan (611 - 618)
Tong Yabgu Kağan (618 - 630)
Bağatur Sepi Kağan (630 - 631)
Se-Yabgu Kağan (631 - 633)
Bağaşa Tulu Kağan (633 - 634)
İşbara Teriş Tunga Kağan (634 - 639)
Bağatur İpi Kağan (639 - 640)
İpi Tulu Kağan (638 - 653)
İpi İşbara-Yabgu Kağan (640 - 642)
İpi-Şad Küy Kağan (645 - 649)
Uluğ İşbara Kağan (651 - 658)
Çençü-Yabgu Kağan (653 - 659)
Çin yönetimi altında:

Eçine Türçe Kağan (670 - 679)
Eçine Kür Pur Çur Kağan (679 - 682)
Eçine Tuyça Kağan (682 - 700)
Üçele Kağan (700 - 706)
Süge Kağan (706 - 711)
Kaynakça:

Göktürk Kağanlığı
Doğu Göktürk Kağanlığı
İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı

Batı Karahanlı Devleti, Karahanlılar'ın bölünmesiyle Maveraünnehir çevresini yöneten ülke.
Başkentleri önce Özkent daha sonra Semerkant oldu. Melikşah döneminde bağımsız bir devletken Selçuklu egemenliğini girmeyi kabul ettiler. Batı karahan hükümdarı Ahmet Han, Selçuklu Hanedanı tarafından esir alındı ve buraya Selçuklu valisi atandı. Karahanlı topraklarında isyan çıkınca Ahmet Han, Selçuklu egemenliğindeki Karahanlı topraklarının yönetiminine bölge beyi olarak getirildi.
1141 Katvan Savaşı sonunda Kara Hıtaylılara bağlanan Batı Karahanlılar, 1212 yılında Harezmşahlar tarafından tamamen yıkılmışlardır.

I. Muhammed (1041 - 1052)
I. İbrahim (1052 - )
I. Nasr (1068 - 1080)
Hıdır (1080 - 1081)
I. Ahmed (1081 - 1089)
Yakup (1089 - 1095)
I. Mesud (1095 - 1097)
Süleyman (1097)
I. Mahmud (1097 - 1099)
Cibrail (1099 - 1102)
II. Muhammed (1102 - 1130)
II. Ahmed (1129 - 1132)
Hasan (1130)
II. İbrahim (1132)
II. Mahmud (1132 - 1141)
III. İbrahim (1141 - )
Ali (1156 - 1160)
II. Mesud (1160 - ?)
IV. İbrahim (? - 1203)
Uluğ Sultan Osman (1203 - 1212)

Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti (Osmanlı Türkçesi: önce غربی تراقیا حكومت موقته‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi/Batı Trakya Geçici Hükûmeti, sonra غربی تراقیا حكومت مستقله‌سی; Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi/Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti; günümüzde Batı Trakya Türk Cumhuriyeti olarak adlandırılmaktadır), 31 Ağustos 1913 tarihinde Batı Trakya’da kurulmuştur.
Balkan Savaşları sonrasında Batı Trakya'da Türkler ve Pomaklar başta olmak üzere çoğunluğu Müslüman ahali tarafından kurulan 52 gün yaşamış bir devletti. Kuvâ-yi Milliye tabiri ilk defa Batı Trakya mücadelesinde kullanılır. Bu hükûmet Osmanlı Devleti tarafından tanınmamıştı. Batı Trakya bölgesi henüz kendisine ait olmayan Yunanistan siyasi sebeplerden dolayı böyle bir devlete sıcak bakıyordu, hatta kendi iradesi ile Dedeağaç'ı bu devlete teslim etmişti. Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise yine siyasi sebeplerden dolayı bu devletin sonunu istediler.

Tüm Batı Trakya (Doğuda Meriç, batıda Makedonya, Kuzeyde Bulgaristan - Rodopların karlık dağları ve güneyde Ege Denizi (Ortaköy köprüsü - Kırcaali – Eğridere - Darıdere, Eşekkulağı geçidi - Makas - Mesta Karasu ve İskeçe üzerinden Akdeniz’e, Enez’den Gümülcine - İskeçe - Dedeağaç - Karaağaç - Fere’ye- Koşukavak- Mestanlı ile çevrilidir.)

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı ile ilgili olarak son antlaşmayı da 13 Mart 1913'te Sırbistan ile yapmıştı. İki devletin ortak sınırı kalmadığından, bu antlaşmada daha çok Sırbistan'da kalan Türkler'in durumu konusuna yer verildi ve "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" kuruldu. Ancak 3 ay sürebildi.
Hükûmet 31 Ağustos 1913 tarihinde kuruldu. Hükûmetin Enver Paşa'nın emri ile Teşkilât-ı Mahsusa tarafından bölgenin Bulgarların eline geçmesini önlemek amacıyla kurulduğunu belirten kaynaklar mevcuttur.
İkinci Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunun Midye-Enez Hattı'nı aşarak başlattığı taarruz neticesinde bölge yeniden Türk hâkimiyetine girmiştir. Ancak bu sırada Rusya meseleye dâhil olmuş ve Osmanlı kuvvetlerinin Meriç nehrini geçmeleri halinde savaş açacağı yönünde ültimatom vermesi üzerine Osmanlı kuvvetleri ileri harekâtlarına son vermişti. Rusya, tehdidinin ciddiyetini göstermek için İstanbul Boğazının yakınlarına Karadeniz filosunu göndermişti. Bu durum ise Büyük Britanya'nın meseleye müdahil olmasına sebep oldu.
Arada geçen sürede devletin içinde yaşanan gelişmeler devlet yapısı bölümünde belirtilmiştir.
29 Eylül 1913'te Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne dâhil Doğu Trakya'nın Osmanlı Devleti'ne verilmesine karşılık Batı Trakya Bulgaristan'a bırakılmıştı. "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" bu duruma karşı çıktı ve antlaşmayı tanımadığını ileri sürdü.
Bu gelişmeler üzerine Bulgaristan, bölgede yığınak yapmaya başladı. Ancak o dönemde Osmanlı Devleti, yeni kurulan bu devlete dış baskıların da etkisiyle olumlu bakmıyordu. Buna ilaveten İstanbul'daki siyasî iktidar kavgası ve kargaşası Batı Trakya'da böyle bir bağımsız devletiyle ilgilenme olanağını ortadan kaldırmıştı. Bunun üzerine Sadrazam Sait Halim Paşa hükûmeti, "Batı Trakya Geçici Hükûmeti" üzerine baskı yaparak bölgenin boşaltılmasını sağladı. Nitekim 29 Eylül 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması'yla Osmanlı hükûmeti, Batı Trakya'yı bütünüyle Bulgaristan'a bırakmıştır. 14 Kasım 1913'te Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan Atina Antlaşması, Batı Trakya'da yaşayan Müslüman Türk azınlık açısından Yunanistan'a en fazla sorumluluk getiren antlaşmadır. Buna göre Yunanistan'a bırakılan topraklarda kalanların yaşam, mal, din ve gelenekleri güvence altına alınacak ve bu insanlar Yunan kökenli vatandaşlarla aynı haklara sahip olacaktır. Ayrıca dinlerinin gereklerini de açık bir şekilde yerine getirebileceklerdir. Ayrıca 1913 Atina Antlaşması Yunanistan topraklarının hepsinde Müslüman cemaatlerin tüzel kişiliğinin tanınması açısından büyük önem taşımaktadır.
Ekim 1913 başlarında Osmanlı Devleti Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin Bulgarlara direnişi bırakması için Miralay Cemal Bey'i bölgeye gönderdi. "Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti"'nin toprakları, General Lazarof komutasındaki Bulgar kuvvetlerince 30 Ekim 1913 tarihine kadar tamamen işgal edilir ve bu devlet sona erer. Böylece Ağustos 1913'ün ilk günlerinde, Batı Trakya'da büyük ümitlerle başlayan bu kurtuluş mücadelesi de üç ay sonra Ekim sonlarında acı bir düşkırıklığı ile sona erdi. Bölgede bir yoğunluk oluşturan Türkler ve yüzyıllardır Türk hakimiyeti altında kalan bu topraklar da Makedonya gibi hudutlar dışında bırakıldı.
1912 Ekiminde başlayan, sonradan Romanya'nın da katılmasıyla bütün Balkanları kapsayan büyük kavga, Ağustos 1913'te yani 10 ay gibi kısa bir süre sonunda bitti. Bu büyük kavga neticesinde mirastan en büyük payı Yunanistan aldı.
Osmanlı Devletinin Balkanlardaki 5 vilayeti, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya ve İşkodra'nın paylaşılması sonucunda;

Yunanistan: 50.000 km², toprak ve 1.600.000 nüfus;
Sırbistan: 30.000 km², toprak ve 1.200.000 nüfus;
Bulgaristan: 18.000 km², toprak ve 1.000.000 nüfus;
Karadağ: 5.000 km², toprak ve 150.000 nüfus kazandılar.
Ayrıca Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti ve İşkodra'yı da topraklarına kattı.
Balkanlı diğer uluslar, büyük mirası aralarında pay ederken ve Makedonya'yı adeta yutarlarken, buranın asıl sahibi olan Makedon halkından hiç bahsedilmedi.
Ege adaları hakkında, büyük devletler Londra'da Şubat 1914'te şu esasları tespit ettiler: Meis hariç İtalya'nın işgal ettiği adalar onda; Gökçeada, Bozcaada hariç diğerleri Yunanistan'da kalacaktı. Ancak bu karar hukukî bir neticeye bağlanamadan I. Dünya Savaşı başladı. 1923 Lozan Antlaşması'yla sınırları yeniden çizilen Batı Trakya ise bugün tamamen Yunanistan'ın idaresinde bulunan bölgedir. Batı Trakya, Doğu Trakya ile Batı Rumeli'yi birleştiren bir köprü olarak kabul edildiğinden, Avrupa devletlerinin politikalarında önemli bir yer tutmuştur.

Bayraktaki siyah Balkanlardaki zulmü temsil etmektedir. Yeşil İslamı, Ay Yıldız Türklüğü temsil etmektedir. Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti'nin ulusal marşını Süleyman Askeri Bey, Dedeağaç'ta yazmıştır. Devlet Yunan ve Bulgar posta pullarını geçersiz sayarak kendininkilerini basmıştır.
Aradan geçen süre içinde Geçici Hükûmet bütün bölgede teşkilatını kurdu ve 30000 kişilik bir de savunma gücü oluşturdu. Bağımsızlığını ilan eden yeni yönetim, ilk olarak ülkenin sınırlarını belirlemiş, bağımsız devletin sembolü olan ay yıldızlı, yeşil, beyaz bayrağı resmi binalara çekmiş, 29.170 kişilik ordusunu kurup, bütçesini hazırlamış, pul bastırarak, pasaport uygulamasına geçmiştir. Bu arada Osmanlı yasa ve tüzükleri aynen kabul edilerek davalara da Garbi Trakya Adliyesi bakmaya başlamıştır. Selanik doğumlu bir Yahudi olan Emanuel Karasu (Carasso) tarafından resmi bir haber ajansı kurulmuş; Fransızca ve Türkçe olarak Müstakil-Indépendant adında bir gazete çıkarılmıştır.

Devletin nüfus yapısı şöyleydi:

Batı Trakya Türkleri

Ahmet Aydınlı, Batı Trakya Faciasının İç Yüzü, Akın Yayınları, İstanbul, 1971.
Kemal Şevket Batıbey, Batı Trakya Türk Devleti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1978.
Batı Trakya’nın Sesi, Sayı: 65, Ağustos 1988.
Tevfik Bıyıkoğlu, Trakya’da Millî Mücadele, Cilt I, II. Baskı, TTK Yay., Ankara, 1987.
Nevzat Gündağ, Garbi Trakya Hükûmet-i Müstakilesi, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara, 1987.
Halit Eren, Batı Trakya Türkleri, İstanbul, 1997.
Tuncay Özkan, MİT'in Gizli Tarihi, Alfa Yay., İstanbul, 2003.
Soner Yalçın, Teşkilatın İki Silahşörü, Doğan Kitap, İstanbul, 2001.
Dr. Tahir Tamer Kumkale, "Batı Trakya", Önce Vatan, Sayı: 17-20 Mayıs 2003.

Batı Trakya Bağımsız Hükümeti Tarihi12 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batı Şyung-nu (Çince: 西匈奴; pinyin: xī xiōng nú), Hunlar'ın Luanti sülalesinden olan Çi-Çi Şanyü'nun batıya kayarak kurduğu devlettir.
MÖ 58 yılında Büyük Hun İmparatorluğu, Çi-Çi Yabgu ve Ho-han-ye kardeşler arasında Doğu Şyung-nu ve Batı Şyung-nu olarak ikiye bölündü. Batı Şyung-nu'yu Çi-Çi Yabgu ve Doğu Şyung-nu'yu ise Ho-han-ye Şanyü yönetti. Ho-han-ye'nin ölümünden sonra Doğu Şyung-nu, Panu ve yeğeni Pi'nin taht kavgasına sahne oldu. MS 48 yılında Doğu Şyung-nu, Kuzey Şyung-nu ve Güney Şyung-nu olarak ikiye ayrıldı. Kuzey Şyung-nu'yu Panu, ve Güney Şyung-nu'yu da Pi yönetmeye başlamıştır. Kuzey Hunları yani Panu'nun yönettiği bu ülke Türk tarih literatürüne Batı Hun İmparatorluğu olarak geçmiştir. Kuzey Hunlar'ı bugünkü Moğolistan topraklarına hakimdi.
Hunlar'ın başında bulunan Ho-han-ye'nin ekonomik sıkıntıları da neden göstererek Çin egemenliğine girmek istemesi kardeşi Çi-Çi tarafından atalarına saygısızlık olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle Hunlar, MÖ 46 yılında Çi-Çi ve Ho-han-ye kardeşler arasında Doğu Şyung-nu ve Batı Şyung-nu olmak üzere ikiye ayrıldı. Batı Hunları'nı Çi-Çi ve Doğu Hunları'nı da Ho-han-ye'nin soyundan gelenler yönetti. Ho-han-ye'nin Çin egemenliğine girme politikasına karşı çıkan Çi-Çi, bağlı kabileleriyle birlikte Issık Gölü ve çevresine çekilmiştir.
Batı Hunları'nın başında bulunan Çi-Çi'nin Çin'e karşı verdiği mücadelede kısa bir süre sonra başarısız olduğu görülmüştür. Zira Çi-Çi, Çin ile mücadelede eski Şyung-nu savaş taktiklerini bırakarak bir şehir kurmuş ve burayı kale haline getirerek savunma savaşı yapmayı yeğlemiştir. Bu kendisinin birinci hatasıdır. Yenilgisinde etkili olan ikinci hata ise emri altında bulunan askerlere çok sert davranmasıdır.
Çi-Çi yönetimindeki Batı Hunları'na daha sonraki yıllarda, Kuzey Hunları'nın da dağılmasıyla birlikte batıya göç eden Kuzey Hun kabileleri de katılmıştır.

Çi-Çi Yabgu MÖ 43 yılında, "Vatan atalarımızdan torunlarımıza verilmek üzere bize emanet edilmiş kutsal topraklardır. Onursuz bir yaşam uğruna terk edilemez." sözlerini sarf etmiştir.

Türk tarih literatüründe üç tane Batı Hun İmparatorluğu ismine rastlanmaktadır:

16 Büyük Türk devleti içerisinde sayılan Batı Hun İmparatorluğu; Panu'nun yönettiği Kuzey Hun Devleti'dir.
Asıl Batı Hun İmparatorluğu; Çi-Çi'nin yönettiği ve Batı Türkistan'ı kapsayan Batı Şyung-nu (Batı Hun) devletidir.
Avrupa'daki Hun İmparatorluğu da Batı Hun İmparatorluğu (Avrupa kıtasının batıda olduğu kastedilerek) olarak bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.

Doğu Şyung-nu (Ho-han-ye)
Kuzey Şyung-nu (Panu)
Güney Şyung-nu (Pi)

Baycu Noyan, Batı Moğol ordularının komutanı ve Moğolların İran ve Kafkasya bölgesi valisidir. Ögeday Han, Möngke Han ve Hülâgû Han hükümdarlıkları sırasında askeri faaliyetler göstermiştir.

Besud/Beshud kabilesinden olup, Cengiz Han'ın komutanlarından Cebe'nin akrabasıydı. 1228 yılında İsfahan Muharebesi'ne katıldı. Daha sonra Cormagon Noyan'ın himayesinde Kafkasya bölgesinde askeri faaliyetlerde bulundu.

1241 yılında hastalanan Cormagon Noyan'ın yerine Mugan'daki Moğol ordusunun başına getirilen Baycu Noyan, Baba İshak ayaklanması sonucu Anadolu Selçuklularının düştüğü zor durumu görerek içerisinde Ermeni ve Gürcülerin de bulunduğu 30.000 kişilik bir orduyla Mugan'dan hareket etti. Komutasındaki Moğol ordusuyla 1242 sonbaharında Erzurum önlerine gelerek şehri kuşattı. Erzurum'u kısa sürede alan Baycu Noyan şehri yağmalatıp ve tahrip ettirdikten sonra şehir surlarını da yıktırarak Mugan'a döndü. 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesinde II. Gıyaseddin Keyhüsrev komutasındaki Selçuklu kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Savaşın hemen ardından kendisine teslim olan Sivas'a girerek şehri yağmalattı. Kendisine direnen Tokat ve Kayseri şehirlerini ele geçirerek tamamen tahrip etti. Azerbaycan'a dönerken de Erzincan'ı ele geçirerek tahrip ettirdi. Bu başarıları sonucunda Anadolu Selçuklulularını Moğollar'a bağlı devlet haline getirdi.
1245 yılında Ahlat ve Diyarbakır'ı ele geçirdi. 1246 yılında yeni Moğol hükümdarı Güyük Han tarafından görevinden alındı ve yerine Eljigidei getirildi. Güyük Han'ın ölümünden sonra, 1251 yılında yeni Moğol Hanı olan Möngke'nin kendi hanlığına karşı gelen Alcigidey'i öldürtmesiyle Baycu Noyan yeniden İran topraklarındaki Moğol ordularının komutanlığına getirildi.
Hülâgû Han’nün İran ve batı bölgelerini "İlhan" unvanıyla idare için ordusuyla bölgeye gelmesi üzerine, askerleriyle Azerbaycan'daki Mugan ordugâhından ayrılarak yaylak ve kışlak bulmak amacıyla yeniden Anadolu topraklarına girdi. Ordusuyla Aksaray'a kadar gelen Baycu, isteklerinin yerine getirilmemesi üzerine yapılan savaşta Anadolu Selçuklu ordusunu yenilgiye uğrattı. 1256 yılında ordusuyla Konya'yı kuşatacağı sırada, Konya halkının topladığı altınları kendisine teslim etmesi üzerine sadece şehrin surlarını yıktırarak geri çekildi. 1258 yılında Hülagü Han'ın Bağdat seferine katılmak üzere çıktığı seferde Elbistan'ı ele geçirdi. Aynı yıl Düceyil Muharebesinde Abbasi ordusunu tamamen imha etti. Bağdat Kuşatmasına katılarak şehrin alınmasında yardımcı oldu.

Baycu Noyan'ın ne zaman ve nasıl öldüğüyle ilgili bilgiler sınırlıdır. Bazı kaynaklara göre, Bağdat seferi sırasında kendisine katılmakta tereddüt etmesi ve Halife Mustasım Billah ile gizlice yazışmasından dolayı Bağdat'ın ele geçirilmesinden sonra Hülagü Han tarafından öldürtülmüştür. Bir başka rivayete göre Baycu, Kösedağ seferi sonrası devlet içinde "Rum ülkesini ben il ettim bu devlete!" diyerek övünmesi Hülâgû'nün kulağına gidince Hülagü Han tarafından infaz edilmiş. Baycu Noyan'dan son olarak Hülagü Han'ın Suriye'nin işgali için Eylül 1259 yılında yapılan hazırlıklarda bahsedilmektedir.

2014-2019 yılları arasında TRT 1'de yayınlanan Diriliş Ertuğrul dizisinde Barış Bağcı tarafından canlandırılmıştır. 2018 yılında yayınlanan sinema filmi Direniş Karatay da Yurdaer Okur tarafından canlandırılmıştır. 2023 yılında TRT'nin dijital platformu tabii'de yayınlanan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî dizisinde Erdal Yıldız tarafından canlandırılmıştır.

Bayezid Camii (Beyazıt Camii ve Beyazıd Camii olarak da bilinir) İstanbul'un Beyazıt semtinde Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmış bir cami.
Osmanlı klasik dönem mimarisinin erken dönem eserleri arasında bir yapıdır. Semte dağınık bir şekilde inşa edilmiş olan külliyenin ana elemanı durumundaki parçasıdır. Mimarının kim olduğu kesin olarak bilinmez, Mimar Hayrettin, Mimar Kemaleddin veya Yakupşah bin Sultanşah tarafından yapıldığına dair görüşler vardır. İstanbul'da orijinalliğini koruyan en eski selatin camii olarak kabul edilir. II. Bayezid'in mezarı, caminin haziresinde bulunur.

Bizans devrinde Theodosius Forumu olarak adlandırılan ve şehrin en büyük meydanı olan meydanda Sultan Bayezid Veli tarafından yaptırıldı. İstanbul’un fethinden sonra şehre kurulan ikinci büyük selatin camii idi. Şehirdeki ilk selatin camii olan Fatih Camii orijinalliğini kaybettiğinden İstanbul’da orijinalliğini koruyan en eski selatin camii olarak kabul edilir. Cümle kapısında Şeyh Hamdullah'ın yazdığı kitabeye göre 1501-1506 yılları arasında beş yılda tamamlanmıştır. Evliya Çelebi’nin aktardığında göre caminin açılış günü ilk namazı padişahın kendisi kıldırmıştı.

İstanbul’da 1509’da meydana gelen ve “Küçük Kıyamet” diye anılan depremden zarar gördü. Depremden sonra kısmen onarılan camiinin onarımını daha sonraki yıllarda tamamlayıp güçlendiren Mimar Sinan oldu. Onun, 1573'te caminin içinde bir kemer inşa ederek yapıyı güçlendirdiği bilinir.
1683 yılındaki bir yangında minare külahları tutuşarak zarar gördü. 1743'te ise minarelerden birisine yıldırım isabet etmesi sonucu külahı yandı. Ekim 1754 tarihli bir belge, Beyazıt Camii'nin tamiri için Karamürsel'den ot taşı getirtilmesi istenildiğini bildirir.
Ağustos 2012 tarihinde kapsamlı bir restorasyon çalışması başlatıldı. Çalışma, 8 yıl sürdü. Cami genelinde önceki onarımlarda yapılan çimentolu oluşumlar kaldırıldı, zamanla hasar görmüş malzemeler temizlendi yahut değiştirildi. Yaklaşık 150 kişilik bir ekibin görev aldığı ve 49 milyon Türk Lirasına mal olan restorasyon Mayıs 2020 tarihinde tamamlandı ve cami tekrar tam kapasiteyle hizmet vermeye başladı.

Dört ayak üstüne oturulmuş 16,78m çapında bir ana kubbesi kuzey ve güneyde iki yarım kubbe ile desteklenir. Ana kubbesinde yirmi, yarım kubbelerde yedişer pencere bulunur
Caminin 24 kubbeli revaklarla çevrilmiş kare biçiminde bir son cemaat avlusu bulunmaktadır. Avlu zemini mermer döşelidir ve ortasında şadırvan bulunur. Aslında üstü açık olan şadırvan, IV. Murat zamanında etrafına dikilen sekiz sütun üzerine oturtulmuş bir kubbe ile örtülmüştür. Avlu döşemesi ve şadırvanın sütunları Bizans'tan kalma malzemenin yeniden işlenmesiyle elde edilmiştir. Avlu mermerleri arasında geniş kırmızı porfir taşı levhalar vardır.
Doğusu ve batısında beşer kubbe ile örtülü iki tabhanesi (kanat) olan cami, tabhaneli (kanatlı) yapıların son örneği kabul edilir. Baştan tabhane olarak tasarlanmış bu bölümler ile cami arasındaki duvar sonradan kaldırılmış, böylece tabhaneler namaz alanına dahil edilmiştir.
Birer şerefeli iki taş minaresi olan caminin minareleri camiye değil, caminin iki yanındaki tabhanelere bitişiktir, bu nedenle arada 79m mesafe vardır. Renkli taşlar ve kufi yazılarla bezeli minarelerden sağ tarafta olanı özgün süslemelerini büyük ölçüde korur ancak diğeri birkaç kez onarım geçirmiş ve bezemelerini yitirerek daha sade kalmıştır. Bu nedenle sağdaki minare, “Selçukludan Osmanlı'ya geçişin İstanbul'daki tek örneği” olarak kabul edilir.
Harimin sağ köşesinde hünkar mahfili yer alır. 10 sütun üzerinde duran mahfile, dışarıdan bir merdiven ve kapı ile girilir. Caminin mihrap tarafında, sağda ve pencere hizasında oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmış Sultan Bayezid türbesi bulunur. Yine Yavuz Sultan Selim'in yaptırdığı solundaki türbede kızı Selçuk Hatun da yatar, Koca Mustafa Reşit Paşa'nın mezarı da burada bulunmaktadır.

Bayezid Medresesi
II. Bayezid Hamamı

Öz, Tahsin (1997). İstanbul Camileri (3 bas.). İstanbul: Türk Tarih Kurumu. 
Yerasimos, Stefanos (2000). İstanbul İmparatorluklar Başkenti. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Bağdat'ın Düşüşü (11 Mart 1917). I. Dünya Savaşı'nın Irak Cephesi'nde Osmanlı'nın elindeki Bağdat'ın İngilizler tarafından işgali.

Başkumandanlık Vekâletinin Almanların direktiflerine uyup, İngilizlerin önceki yenilgilerinin intikamını almak için hazırlandıkları bir sırada 35.000-40.000 civarında muharip askerden oluşan kuvvetin sadece 10.000 kadarını İngilizlere karşı Bağdat'a açılan kapı olan Kutü’l-Amâre'de bırakması büyük bir hataydı. Almanlar, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesinde büyük rol oynamış ve bunu her şeyden önce Alman cephelerinin emniyeti için istemişti. Osmanlı ordusu bu dönemde zayıf, yorgun ve donanımdan yoksundu. Bütün olanak ve gayretler, Almanlar tarafından siyasal maksat ve emellerine hizmet için ortaya atılmış olduğu şüphesiz olan İran cephesine verilerek, bu cephenin geliştirilmesine gayret sarf edilmiş ve asıl vatan parçası olan Irak cephesi ihmal edilmişti. Bu bağlamda, İran cephesinin yaratılmasından 6 Ordu kumandanı Mareşal Von der Goltz'u sorumlu görmektedir. Goltz Paşa, Irak'ın zayıf ordusundan 1915 yılının Aralık ayı sonlarında yaklaşık iki bin asker ve dört topu çekip, İran'a göndererek İran cephesini yaratmıştı. Goltz Paşa 1916 yılının Nisan ayında Bağdat'ta tifüsten vefat ettikten sonra bu politika, Başkomutanlık Karargâhı ile 6. Ordu kumandanı Halil (Kut) Paşa tarafından devam ettirilmişti.
İngilizlerin Kut'ta uğradıkları çok elim mağlubiyetin acısını çıkarmak için er geç karşı taarruza geçecekleri bilinmeliydi. Bu noktada İngilizlerin yedi ay süresince yapmış olduğu hazırlıkları görmezden gelmek ve Albay Ali İhsan (Sabis) Bey emrindeki 13. Kolorduyu İran'a göndermek 6. Ordu kumandanının hatasından başka bir şey değildi. Hiç olmazsa Ruslar Hanikin'den İran içlerine atıldıktan sonra bu kolordu süratle tekrar Dicle cephesine geri getirilmeliydi, ancak bu da yapılmamıştı. Dolayısıyla fetih ve istilâ emelleri ile 13. Kolordunun Irak harekâtı alanından alınarak İran içlerine ve Hemedan'a kadar gönderilmesi Bağdat'ın ve netice itibarıyla de Irak'ın kaybedilmesine sebep olmuştu.
6. Ordu kumandanı yaklaşan tehlikeyi görmezden gelmiş; 18. Kolordu kumandanı Albay Kâzım Bey'in uyarılarına da aldırış etmemişti. Albay Kâzım Bey, Ordu Kumandanının gözünü açmaya çalışmıştı, ancak bunu başaramamıştı. Ordu Kumandanı, 1916 yılının Aralık ayında Kâzım Bey'in 13. Kolordunun bir an önce Bağdat'a çağrılması yönündeki ikazlarını da dikkate almamıştı.

Kut garnizonunun 29 Nisan 1916'da teslim olmasının ardından Irak'taki İngiliz Ordusu büyük bir revizyondan geçti. Sir Frederick Stanley Maude'a İngiltere'nin askerî itibarını yeniden tesis etme görevi verilmişti.
Maude, 1916 yılı sonlarını ordusunu yeniden inşa etmekle geçirdi. Askerlerin çoğu Hindistan'da toplanıp deniz yoluyla Basra'ya gönderildi. Bu birlikler eğitilirken, İngiliz istihkam subayları kıyıdan Basra'ya ve ötesine kadar uzanan bir demiryolu inşa etti.
İngilizler harekâtı, 50.000 kadar asker ile 13 Aralık 1916'da başlattılar. Ordunun çoğunluğu Hindistan'dan gelen birlikler ile İngiliz 13. Tümeninden oluşuyordu. Halil (Kut) Paşa'nın ise komutası altında yaklaşık 25.000 kişilik bir kuvvet vardı.

Bu harekâtta İngilizler için herhangi bir aksilik yaşanmadı. Maude, temkinli bir şekilde ilerleyerek Dicle Nehri'nin her iki yakasından harekete geçti. Osmanlı kuvvetleri, İngilizlerin ele geçirdiği Khadairi Bend adlı müstahkem bir bölgeye saldırdı (6 Ocak - 19 Ocak 1917). İngilizler daha sonra Osmanlı kuvvetlerini Hai Nehri boyunca uzanan savunma hattından iki hafta içerisinde çıkardı (25 Ocak'tan 4 Şubat'a kadar). Dahra Bend adı verilen bir başka Osmanlı mevzisi 16 Şubat'ta ele geçirildi. Nihayet İngilizler 24 Şubat 1917'de İkinci Kut Muharebesi'nde Kut'u yeniden ele geçirdi.
Kâzım Bey, Townshend'ın Birinci Kut Muharebesi'nde olduğu gibi ordusunun Kut'ta sıkışıp kalmasına izin vermedi. (Bkz. İkinci Kut Muharebesi)
Bağdat'a doğru yürüyüş 5 Mart 1917'de yeniden başladı. Üç gün sonra Maude'un kolordusu şehrin eteklerindeki Diyala Nehri'ne ulaştı.
Halil (Kut) Paşa, Bağdat'ı, Bağdat'ın yaklaşık 35 mil güneyinde, Diyala ve Dicle nehirlerinin birleştiği yerde savunmayı tercih etti. Osmanlı birlikleri 9 Mart'taki ilk İngiliz saldırısına direndi. Bunun üzerine Maude, ordusunun büyük kısmını kuzeye kaydırdı. Osmanlı mevzilerini aşabileceğine ve doğrudan Bağdat'a saldırabileceğine inanıyordu. Halil Paşa, İngilizlerin nehrin diğer tarafındaki ilerleyişini karşılamak için ordusunu savunma mevzilerinden çıkararak karşılık verdi. Diyala Nehri'ni tutmak için tek bir alay kalmıştı. İngilizler 10 Mart 1917'de ani bir saldırıyla bu alayı da bozguna uğrattı. Bu ani yenilgi Halil Paşa'nın sinirlerini bozdu ve ordusuna kuzeye, Bağdat'a çekilme emri verdi.
Osmanlı hükûmeti 10 Mart akşamı saat 8'de Bağdat'ın boşaltılması emrini verdi, ancak durum hızla Halil Paşa'nın kontrolünden çıkıyordu. İngilizler Osmanlı birliklerinin hemen arkasından gelerek 11 Mart'ta Bağdat'ı savaşmadan ele geçirdi. Bir hafta sonra Maude, "Ordularımız şehirlerinize ve topraklarınıza fatih ya da düşman olarak değil, kurtarıcı olarak girmiştir" cümlesini içeren Bağdat Bildirisi'ni yayınladı. Yaklaşık 9.000 Osmanlı askeri çatışma sırasında yakalandı ve İngilizlere esir düştü.

18. Kolordunun 5/6 Mart 1917 gecesi başlayan geri çekilmesi, 6 Mart 1917 sabahı Diyale nehri batısına gelmesi ile tamamlanmıştı. Bağdat'ın ne şekilde savunulacağı düşüncesi Bağdat'ın düşmesinden ancak beş gün önce 6 Mart 1917'de tartışma konusu olmuş ve konuya ilişkin Başkomutanlık Vekâleti, Ordu Komutanı ve Kolordu Komutanı farklı görüşlerde bulunmuşlardı. Aynı bölümde “Durumun Muhakemesi” alt başlığında 10 Mart 1917 akşamı Har Köşkü'nde toplanan harp meclisine yer verilmiştir.
Ordu, Kolordu ve Tümen Komutanları ile Kurmay Başkanları hazır bulunduğu bu meclisin gündemi Bağdat'ın savunulması ve yahut boşaltılması konusuydu. Ordu Komutanı 11 Mart 1917 için kesin neticeli muharebenin tutulan hatta verilmesini uygun buluyordu. Zira 6. Ordu Komutanı Halil Paşa, bu büyük tarihi şehrin kolay kolay ve mevcut kuvvetin üçte birine mal olacak bir muharebe vermeden terk edilmesinin ordu için silinmez bir leke bırakacağı düşüncesindeydi. 18. Kolordu Komutanı Kâzım Bey ise İngiliz zırhlı otomobillerinin 14. Tümenin gerisine sarktığını, bunun erlerin maneviyatını bozduğunu, 14. Tümenin büyük gayretle akşama kadar mevzilerini sebatla savunduğunu, sağ sahilde düşmanın büyük bir kuşatma hareketine karşı kâfi bir ihtiyat bulunmadığından Ümmü't-Tubl mevziinin yarın kuşatılacağını ve buradaki muharebenin bir imha muharebesi şeklinde sonuçlanabileceğini ifade etmişti.
Bu mecliste uzun süren tartışmalardan sonra Bağdat'ın terk edilerek, tümenlerin geri çekilmesi kararlaştırıldı. 18. Kolordu Komutanlığının saat 20.10'da tümenlere bildirdiği geri çekilme emrine göre, sağ sahilde bulunan tümenler Bağdat'ın 16 kilometre kuzeyinde Avce ve sol sahildekiler ise Başyenice - Elcedideye çekilerek bu mevkilerde tahkimat yapacaklardı.
10 Mart 1917 akşamına doğru düşmanın birçok süvari ve piyade kuvvetinin Dicle'nin sağ sahilinde 51. Tümen sağ kanadına doğru ilerlemesi ve Dlyala cephesindeki 14. Tümenin de Diyala'yı batıya doğru geçen İngiliz kuvvetleri tarafından sıkıştırması ordu ve kolorduyu yeniden bir karar vermek zorunda bırakmıştı. Düşman sağ sahilde bu gün tespit edilebilmiş ise de yarın için yapılacak bir muharebede düşmanın Kazımiye istikametinde 51. Tümen gerilerine doğru yapacağı bir kuşatma hareketine karşı koyabilecek elde hiçbir ihtiyat kuvveti kalmamıştı. Sol sahilde bulunan 14. Tümen ise son verdiği raporda, bulunduğu hatta ancak akşama kadar direnebileceğini bildiriyordu.
Kolordu Komutanı Albay Kâzım Bey, bir an önce sabah olmadan hazır hareket serbestliğine sahipken ordunun çekilmesinin en doğru harekât tarzı olacağı düşüncesindeydi. Kolordu Komutanı Albay Kâzım Beyin mütalaasına itiraz etmemekle beraber Halil Paşa; “Evet, fakat Bağdat nasıl terk olunur,” diyebilmişti. Buna rağmen gerçeği kabul edip, çekilmeye onay vermek zorunda kalmıştı. Alınan karar gereğince 18. Kolordu Komutanı Albay Kâzım Beyin çekilme emrini 10 Mart 1917 akşamı saat 20.00'de birliklerine tebliği üzerine 18. Kolordu 10/11 Mart 1917 gecesi Bağdat'ı tahliye ederek, Bağdat'ın kuzeyindeki Müşahede İstasyonu civarına çekildi.
Geri çekilmeden önce Bağdat şehrindeki bütün yaralı ve hastalar Samerra'ya nakledilmiş ve ağır hastalar ve yaralılar bir eczacı yarbay emrinde şehirde bırakılmıştı. Ordu karargâhı ile hükûmet görevlileri de bir gün önceden Bağdat'ı terk etmişlerdi. Saat 23.30'a kadar sağ sahildeki 51 ve 52 nci Tümenler Har Köprüsü civarında toplanarak Müşahede istasyonu istikametinde ve sol sahildeki 14 ncü Tümen de 44 ncü Alayla birlikte Bağdat'ın kuzey doğusundaki tuğla ocaklarında toplandıktan sonra Başyenice istikametinde yürüyüşe geçmişlerdi. Bu sırada Bağdat'taki resmi ve askerî bina ve kuruluşlar da ateş almış olduğundan müthiş tarakalar (makineli tüfek sesleri) ortalığı sarsmakta ve alev sütunları yükseklere kadar çıkmakta idi.

Halil Paşa'nın 10 Mart 1917 akşamı saat 20.00'de 6. Ordu'nun Bağdat'tan çekilmesine ilişkin Başkomutanlık Vekâletine gönderdiği rapor kısaca şöyledir:Düşmanın üç aydan beri sayıca pek üstün bir kuvvet ve bol cephane ile durmaksızın yapmış olduğu taarruz karşısında 18.Kolordunun hemen tamamıyla âciz kaldığını ve maneviyatının Komutandan en genç ere kadar o derece kırılmış olduğunu anlıyorum ki, eğer yarın düşmanın bütün kuvvetine karşı muharebe edersek Bağdat’ın kaybedileceğine ve bütün kuvvetin topları ile beraber esir olacağı kanaatindeyim. Muharebeyi kesmek, Ordunun maddi ve manevi kuvvetini ıslah etmek zaruretini takdir ederek Bağdat’ı terk etmek ve 18.Kolorduyu 10/11 Mart 1917 gecesi Dicle boyunca kuzeye çekmek gibi elim bir zaruretle karşı karşıya bulunmaktayım.

Sonuç İngilizler için kesin bir zafer, Osmanlı hükûmeti içinse bir başka yenilgiydi. İngilizler için Kut'un kaybedilmesinden kaynaklanan aşağılanma kısmen telafi edilmişti. Osmanlı hükûmeti İran'daki askeri operasyonlarına son vermek ve İngilizlerin Musul'u

Bağımsız Arnavutluk, Arnavutluk'un Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan ettiği andan uluslararası alanda tamamen tanınmasına kadar geçen süreyi ifade eder. 28 Kasım 1912'de Avlonya'da (o zamanki Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Arnavutluk Cumhuriyeti) parlamenter devlet ilan edildi. Meclisi aynı gün, hükûmeti ve senatosu ise 4 Aralık 1912'de kuruldu.
Arnavut delegasyonu, bağımsız Arnavutluk'un uluslararası alanda tanınmasını talep eden 1913 Londra Konferansı'na bir muhtıra sundu. Konferansın başında, Arnavutluk bölgesinin Osmanlı hakimiyeti altında, ancak özerk bir hükûmetle olması kararlaştırıldı. Heyetin Arnavutların etnik haklarına dayalı tanınma talepleri reddedildi ve 30 Mayıs 1913'te imzalanan anlaşma, talep edilen toprakların çoğunu Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında bölüştürdü ve bağımsız topraklara sadece yerleştirilen merkez bölge kaldı. büyük güçlerin koruması altındadır.
Altı büyük gücün büyükelçileri 29 Temmuz 1913'te yeniden bir araya geldiler ve anayasal bir monarşi olarak yeni bir devlet olan Arnavutluk Prensliği'ni kurmaya karar verdiler. Son olarak, Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması ile, etnik Arnavut nüfusunun yaklaşık %30 ila 40'ını sınırlarının dışında bırakarak bu yeni bağımsız devlet kurulacaktı.

A, a ISO temel Latin ve Türk alfabesinin ilk harfidir. İngilizce telaffuzu /ˈeɪ/ şeklindedir. Şekil olarak ise Yunan alfabesinde bulunan Αlfa'ya benzemektedir.

"A" nın en eski belirli atası Fenike alfabesi'nin ilk harfi olan alef'tir. Buna karşılık, alefin atası, Mısır hiyerogliflerinden etkilenen, iki boynuz uzatılmış üçgen bir kafa olarak şekillendirilen proto-Sinaitik şekilde bir öküz başının piktogramı olabilir.
M.Ö. 1600'e gelindiğinde, Fenike alfabesi, daha sonraki bazı formların tabanı olarak kullanılan doğrusal bir forma sahipti. İsminin İbranice veya Arapça alefa'dan geldiği düşünülmektedir. Eski Yunanlar alfabeyi kabul ettiklerinde, glottal durağı temsil etmek için bir harf kullanmamışlardı bu yüzden işaretin versiyonunu sesli /a/ harfini temsil etmek için kullandılar ve buna alfa adını verdiler.
Etrüskler, Yunan alfabesini İtalyan Yarımadası'ndaki uygarlıklarına getirmişler ve harfi değiştirmeden bırakmışlardır. Romalılar daha sonra Latin dilini yazmak için Etrüsk alfabesini benimsediler ve ortaya çıkan harf, İngilizce de dahil olmak üzere birçok dili yazmak için kullanılacak olan Latin alfabesinde korundu.

Roma döneminde, "A" harfinin birçok çeşitli formu vardı. Birincisi, taş veya diğer "kalıcı" ortamlara yazı yazarken kullanılan anıtsal veya özlü stildi. Ayrıca daha rahat bozulabilir yüzeylerde yapılan günlük veya faydacı yazı için kullanılan bir el yazısı stili vardı. Bu yüzeylerin "bozulabilir" doğası nedeniyle, bu tarzın anıtsal olduğu kadar çok örneği yoktur, ancak yine de majuscule cursive, minuscurs cursive ve semicursive gibi farklı el yazısı türlerinin hayatta kalan birçok örneği vardır. Bilinen çeşitler, erken yarı-uncial, uncial ve daha sonra yarı-uncial'dir.

Arapçada A sesi ile Elif (ا) harfi ile gösterilir. Ayn (ع) ise gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. Normal A sesi ile farkı ortadan kalkmıştır. Bazı Avrupa dillerinde Ayn'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Örneğin: Ăyan. Türkçede ise Arapçadan gelen sözcüklerde çok nadiren kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf (Ma'ruf). Ayn ile aynı kaynaktan çıkan (غ) harfi ise hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve titreşimlidir. Örneğin: Maģrur. Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir.

È (Üst aksanlı E Harfi)
À (Üst aksanlı A Harfi)

Ad aktarması ya da mecazımürsel (Grekçe: μετωνυμία, metonymía; Latince: metonymia), şiirlerde sıkça kullanılan bir söz sanatı türüdür.
Ad aktarması yapılırken anlatılmak istenilen herhangi bir nesne ya da varlık, doğrudan söylenilmek yerine bir parçası ya da özelliği söylenilerek aktarılır. Başka bir deyişle, gerçek anlamının dışına çıkmış bir sözcüğün benzetme amacı güdülmeden başka bir sözcüğün yerine kullanılması ad aktarması sanatına karşılık gelir. Berke Vardar bu sanatı düzdeğişmece olarak adlandırmaktadır.
Ad aktarması yapılırken çeşitli kelime ilişkileri kullanılır. Parça-bütün ilişkisi, iç-dış ilişkisi, eser-yazar ilişkisi bu ilişkilere örnek olarak verilebilir.

Dün Ömer Seyfettin'i okudum. (Asıl kastedilen Ömer Seyfettin'in bir kitabını okuduğudur.)
Her sabah bir kâse içerim. (Asıl kastedilen bir kâse çorba içtiğidir.)
Burada yeni yüzler tanıdım. (Asıl kastedilen yeni insanlar tanıdığıdır.)
Çayı ocağa koyuver. (Asıl kastedilen çaydanlığı ocağa koyduğudur.)
Sobayı yaktım. (Asıl kastedilen sobanın içindeki odunları yaktığıdır.)
Bunu eve sormam gerekiyor. (Asıl kastedilen kişinin kendi ailesine sorması gerektiğidir.)
Sivas, mandayı kabul etmedi. (Asıl kastedilen Sivas Kongresi üyelerinin mandayı kabul etmediğidir.)
Onda kafa yok! (Asıl kastedilen zekânın yokluğudur.)
Üç gündür bereket yağıyor. (Asıl kastedilen yağmur yağdığıdır.)

Antonomazi

Adakale (Macarca: Újorsova, Sırpça ve Bulgarca: Адакале / Adakale), 1968 yılında Demirkapı Barajı'nın suları altında kalana kadar Tuna Nehri üzerinde, bugünkü Romanya topraklarında yer alan ve üzerinde Türk nüfusun yaşadığı ada. Eski adı Caroline Adası, Rumence adı Yeni Orşova'dır.
Tuna Nehri'ndeki trafik ve ticareti kontrol eden ada, 1691 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilmiş, 1878 Berlin Antlaşmasında kime teslim edileceğinin yazımı unutulduğundan 1923 yılındaki Lozan Anlaşması ile Romanya'ya teslim edilene kadar bir Türk adası olarak kalmıştır. 1960'lı yılların sonlarına kadar 1000 kadar Türk'ün yaşadığı 160.000 m² yüzölçümündeki Adakale, Osmanlı mimarisinin özelliklerini yansıtan bir yerleşim birimiydi. Üzerinde bir cami, bir Vauban stilinde inşa edilmiş bir kale, küçük bir Ortodoks kilisesi, pazar yeri ve birkaç kahvehane bulunmaktaydı. Adada yaşayan Türkler tütün ekimi, kayıkçılık ve ticaretten geçimlerini sağlarlardı. Ada baraj suları altında kaldıktan sonra adalıların büyük bölümü Türkiye'ye göç etmiştir.

Adanın Osmanlılar tarafından ilk olarak fethedilme tarihi tam olarak bilinmiyor. Yalnız Osmanlı fethi öncesi adanın bir korsan yatağı olduğunu sanılmaktadır. 17. yüzyılda Avusturyalıların eline geçen ada, Belgrad'ın yeniden fethinden sonra sadece 400 kişilik bir birlik gönderilerek 1691'de geri alındı ve uzun süre Osmanlıların Avrupa'daki önemli savunma noktalarından birisi oldu. 18. yüzyıl başlarında yeniden Avusturyalıların eline geçirilen Adakale 1738'de, Sultan I. Mahmud döneminde Osmanlı sınırlarına tekrar dahil edildi. Mühimme defterlerindeki bir kayıtta bizzat padişahın diliyle, "kilid-i memleket-i Erdel ve Macar ve miftah-ı ülkât-ı Belgrad ve Tamşıvar", yani "Macaristan'ın kilidi ve Sırbistan ve Romanya'nın anahtarı" diye zikredilmiştir.
1830 yılında Osmanlı'nın Semendere Sancağı olan topraklarda Sırp Prensliği kurulduğunda, Prenslik içinde yaşayan kalabalık Türk toplumu, Osmanlı toprağı sayılacak 6 yerleşim birimine yerleştirilmişti. Adakale, birer nahiye olarak kabul edilen bu altı kaleiçi Türk mahallesinden birisi oldu. 1867 yılında yeni kurulan Tuna Vilâyet'inin Vidin sancağının Vidin kazâ'sına bağlandıktan sonra İdâre i Nehhâr ı Osmâniye (Osman'lı Nehir'leri Yönetimi) ve 1875'ten itibaren de DDSG (Donau Dampfschiffahrt Gesellschaft) şirket vapur'larının bir durağı oldu. Osmanlı Devleti 93 Harbi ile beraber bölgedeki topraklarını kaybetmesine rağmen Berlin Antlaşmasında ismi geçmediği için Adakale Osmanlı idaresinde kalmaya devam etti. Adada yaşayan halk II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçimlere de katıldı. Adakale, 12 Mayıs 1913'te Avusturya-Macaristan tarafından işgal edildi ve Macaristan kısmına bağlandı ancak ne Osmanlı Devleti ne de Türkiye Cumhuriyeti bu ilhakı kabul etmedi. Türkiye, adanın Romanya'ya bırakılmasını 1923'teki Lozan Anlaşması ile onayladı. Avrupa'yla Tuna Nehri üzerinden, tüm taşımacılığın kontrol edildiği yer olduğundan Lozan Antlaşması görüşmelerinde İsmet Paşa adayı vermek istememiş ancak Ankara'dan gelen bir telgraf emri üzerine ada Rumenlere bırakılmıştı.
Adakale 1967'de Romanya ve Yugoslavya'nın ortaklaşa Tuna nehri üzerinde inşa ettiği barajın 1972'de tamamlanması ile barajın suları altında kaldı. 13 Eylül 1967'de devrin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel Romanya'yı ziyaret etti ve ada halkının Türkiye'ye gelmesine öncülük etti. Adada yaşayan Türklerin büyük bir kısmı Türkiye'ye az bir kısmı ise Köstence ve Bükreş'e göç etti.

Günümüzde bir Türk firması, Romanya hükûmetinin de yardımlarıyla bölge yakınındaki Şimian adasında Adakale'yi yeniden inşa etmek için çalışmalar yapmaktadır.
2008 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini İsmet Arasan'ın yaptığı "Kayıp Yurdun Ağrısı, Adakale" adlı belgesel film çekilmiştir.
Eugenia Popescu - Judetz'in Adakale halk kültürü üzerine araştırmaları, Türkçeye çevrilerek 2006 yılında Adakale adıyla kitaplaştırılmıştır.

Pasztor Arpad, "Macaristanda Türk dünyasının son günleri", Yeni Tarih Dünyası, Sayı: 7, 17 Aralık 1953, s. 287-289.
Raşit Çavaş, "Adakale'nin Romanya'ya verilmesi tartışması", Toplumsal Tarih, Sayı: 78, Haziran 2000, s. 4-12.
Hayri Gül, "Kale yıkıldı, hatıralar kaldı: Adakale", Zaman/Turkuaz eki, 26 Haziran 2005.
Cemal Kutay, "Bildiğimizden başka ve söylenmesi yasak Plevne", Tarih sohbetleri 1, İstanbul 1966, s. 148.
Mehmet Önder, "Ramazan'da sulara gömülecek olan bir Türk kasabası: Adakale", Türk Kültürü, Sayı: 54, Nisan 1967, s. 427-433.
H. Yıldırım Ağanoğlu, Tuna Nehrinde Bir Yitik Vatan Adakale, İstanbul 2015, İz Yayıncılık, 318 sayfa.

Demirkapı

Adigece (Adigece: Адыгабзэ, Adığabze), Adığece veya Batı Çerkesçesi (КӀах Адыгабзэ, K'ax Adığabze), Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesinin Çerkes dilleri kolunda yer alan bir dildir. Aynı koldaki Kabardeyce ile karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir. Kuzey Kafkasya’da yer alan eski Batı Çerkesya topraklarını kapsayan Adige Cumhuriyeti ile Krasnodar Krayı bölgelerinde ve Çerkes Sürgün ve Soykırımı ile Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu topraklarına zorla sürülen ve bugün Türkiye ve Ürdün gibi ülkelerde yaşayan Çerkesler tarafından konuşulur. Kiril alfabesiyle yazılan dil, geçmişte Arap ve Latin alfabeleriyle de yazılmıştır.
II. Dünya Savaşı öncesi Şapsığ Ulusal Rayonunda kullanılan Şapsığ lehçesi savaş sonrası yazı dili olmaktan çıkarılsa da diaspora Çerkeslerinin çoğu tarafından konuşma dili olarak kullanılmaktadır.
Evliya Çelebi 1660’lı yıllarda gezip gördüğü Çerkes topraklarında konuşulan Batı Çerkesçesini "147 lisanı cevher saçan kalemimle yazmışım, ama bu Çerkes dili gibi saksağan kuşu sesli dili yazamadım". diyerek açıklamıştır.

Yalnızca ödünçleme sözcüklerde görülen ünsüzler
Not: Batı Çerkesçesindeki lehçelerde görülen birçok ünsüz bulunmaktadır ve sesbirimciklerin sayısı oldukça fazladır.
Geniş ünsüz envanterine zıt bir biçimde Batı Çerkesçesinde yalnızca üç sesbirimsel ünlü bulunur.

Başlıca lehçeleri, Şapsığca (Шапсыгъбзэ), Bjeduğca (Бжъэдыгъубзэ), Abzehçe (Абдзахыбзэ), Ç'emguyca (КIэмгуйыбзэ), yok olma tehlikesindeki Hatukayca (Хьатыкъуайыбзэ) ve günümüzde yok olan Hakuçça (ХьакIуцубзэ) Natuhayca (Нэтыхъуаджыбзэ), Mahoşca (Мэхъошыбзэ), Yecerıkuayca (Еджэрыкъуайыбзэ) ve Mamhığca (Мамхыгъыбзэ).
Bu lehçelerden Şapsığ ve Hak'uç Krasnodar krayındaki Soçi (Adigece:Шъачэ/Saçe) metropolitan alanı ile Tuapse rayonunda (ya da Karadeniz kıyısı Şapsığyası'nda); Abz'ex, Şapsığ, Bjeduğ ve K'emguy ise Adıgey Cumhuriyeti'nde, bu son beş lehçe ile birlikte diğer lehçelerin tamamı ise Diaspora ülkelerinde (Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Libya, Tunus, Kıbrıs, Bulgaristan ve Sırbistan-Kosova, AB, İsviçre, ABD, Kanada ve Avustralya, vb) konuşulmaktadır.
Adigece 1864'te Türkiye'ye yapılan göçten (deportasyon) önce 2.000.000 dolayında bir nüfus tarafından konuşuluyordu (1). Adigece, Diaspora'daki Çerkeslerin büyük çoğunluğu tarafından, başta Türkiye olmak üzere hâlen konuşulmaktadır. Edebiyat dili, önceleri Şapsığ lehçesi idi. Ancak Adıgey Cumhuriyeti'nde Şapsığ nüfusunun az olması (dört Şapsığ ve bir Natuhay köyü) nedeniyle K'emguy (КIэмгуй) esası benimsenmiş, 23 Eylül 1924'te kurulan Krasnodar krayına bağlı Şapsığ Ulusal Rayonu'nun 24 Mayıs 1945'te kaldırılması üzerine de, Şapsığcanın bir yazı dili olması durumu da sona ermiştir.
Adigece bugün RF'ye bağlı Adıgey Cumhuriyeti'nde resmî dildir. Adigece Krasnodar krayı ile İsrail'in (4.100 Adige) Adige okullarının bazı sınıflarında ve Türkiye'nin orta öğrenim sınıflarında  seçmeli bir ders olarak ilgili devletlerce okutulmaktadır. Adigece dersler cumhuriyetlerde, sınıfına göre değişmek üzere 1-10. sınıflarda iki ilâ dört ders saati tutarında, Krasnodar Kray'da ise 1-10. sınıflarda bir ilâ iki ders saati tutarında ve Türkiye okullarında İngilizce derslerinin Türkçe yardımıyla işlenmesi gibi, oralarda da Rusça yardımıyla okutulmaktadır, ancak Kabardeyce konuşulan Kabardino-Balkarya'nda Kabardeyce anadiline dönüş programı (bu arada Karaçay-Balkarca eğitim programı da) başlatılmıştır. Ancak Adigey'de bu tür bir anadiline dönüş programı, aydınlar tarafından istenmekle birlikte, yönetimce henüz benimsenmiş değildir. Ürdün'de de bir özel okulda, Adigece seçmeli bir ders olarak öğretilmektedir. Türkiye'de de yasak dil kapsamından çıkartıldıktan sonra, Çerkesçenin (Adigece), devlet denetiminde ve özel kurslar niteliğinde öğretilmesine, görünüşte bir yasal olanak sağlanmıştır (2004). 2002'de RF'deki toplam Adige sayısı, Şapsığlar dışında, 131.769 idi. 1864 öncesinde 700 bin olarak tahmin edilen Şapsığ nüfusu (2) ise, Kafkasya'da iyice azalmıştır (tahminen 12 bin; Adıgey Cumhuriyeti'ndeki Adige sayılan Şapsığlarla birlikte 20 bin dolayında). Türkiye'deki Adige asıllı insan sayısı, en çok Şapsığ, ardından Abadzeh, daha azı da Kabartay ve diğerleri olmak üzere 2.200.000'in üzerinde olduğu tahmin edilmektedir (3). Ancak Türkiye'de konuşulan Abadzeh lehçesi ve öbür lehçeler büyük oranda Şapsığ lehçesi tarafından asimile edilmiş (yutulmuş) durumdadır. Bunda Şapsığ lehçesinin Osmanlı Devleti döneminde bir ibadet dili olarak seçilmiş olmasının ve Adigece mevlidin Şapsığ lehçesinde olmasının belirleyiciliği olmuştur.
Adigecenin doğu kolu olan Kabardeyce (Qeberdeyıbze ya da Adığebze) ise, Kafkasya'da Adige nüfus çoğunluğunun konuştuğu dil olup, RF'ye bağlı Kabardino-Balkarya (üç resmî dilli) ve Karaçay-Çerkesya (beş resmî dilli) cumhuriyetlerindeki resmî dillerdendir. 2002'de RF'deki "asıl Kabardeyce" (519.958) ve Kabardeyce dilli "Çerkes" (60.517) sayısı, Adigey'dekiler dışında, toplam 580.475 idi. Ayrıca RF'deki Abazalar da (2002'de 37.942), Kabardeyceyi de konuşmaktadırlar. Türkiye'de "Geleneksel olarak konuşulan dil ve lehçelerde yayın" çerçevesinde ve "Çerkesçe" adı altında, haftada bir gün (Perşembe günü) Kabardeyce radyo (45 dakika, Radyo 1, saat 6:30) ve televizyon yayını (TRT-3; 30 dakika, sabah saat 07:30) verilmektedir. TRT'de değişimli olarak, bir hafta Adigece, bir hafta da Kabardeyce yayın yapılması planlanmış ise de, uygulanmamıştır.
Ancak, birçok Adigece İnternet radyo-TV yayını vardır, bu kapsamda, İsrail'in Kfar-Kama beledsinde bulunan "Nafna" İnternet radyosu günde 24 saat Adigecenin Şapsığ (ya da Hak'uç) lehçesinde yayın yapmaktadır (Hak'uç lehçesi birçok yerde, birçok Adigece lehçesi ile birlikte, yerini daha baskın bir lehçe olan Şapsığ lehçesine bırakmıştır, Şapsığca, örneğin Sakarya ve Düzce gibi yerlerde ve Kabardeyce de Kayseri ve Sivas gibi yörelerde, diğer lehçeleri özümlemiş ya da etki altına almıştır). Diaspora'da daha başka, yeni yeni kurulan Adigece radyo ve TV İnternet yayınları da vardır.
RF içindeki Adigelerin toplam sayısı, Şapsığlar dışında, 2002'de 712.244 idi. 1999'da RF yönetimince bir etnik topluluk olarak tanınmış olan Şapsığların sayısı, Krasnodar krayı verilerine göre 3.231'den başlatılıyorsa da pek inandırıcı değildir. Çünkü, şimdiki Kıyıboyu Şapsığ yöresinin (Soçi metropoliten alanı ve Tuapse rayonu) yarı Şapsığ nüfusunu içeren, eski Şapsığ Ulusal Rayonu'nda bile, Eylül 1942'de, yine Rus kaynaklarına göre 4.000 Şapsığ nüfus bulunuyordu (T. V. Polovinkina, Çerkesya Gönül Yaram, Ankara, 2007, s. 308). Tuapse rayonundaki Şapsığlarla birlikte sayı 8.000 dolayındaydı. Kıyıboyu Şapsığya yöresi (ХыIушъо Шапсыгъэ) Şapsığ nüfusunun, 60 yıl boyunca hiç artmayarak, üstelik 8.000'den, 2002'de 3.000'e düşmüş olması olayı, düşündürücü olması gerekecek bir durumdur. Şapsığ kaynaklarına göre ise sayı, en az 12.000'dir (4).
Adigeceye en yakın dil, Çerkes dillerinin doğu kolu olan Kabardeyce ve daha sonra, şimdi ölü dil olan Ubıhçadır (5). Ubıh dilinden sonra, Abhaz dilinin yaşayan edebiyat dilleri olan "Abazaca" (Karaçay-Çerkesya'da resmî dil) ve "Abhazca" da (Abhazya'da resmî dil) Adigeceye en yakın sayılan dillerdir.
Adigece, 1927 yılına değin Arap alfabesini, 1927-37 arası Latin harflerini kullanmış, 1937'den beri de Kiril (Rus) alfabesini kullanmaktadır. Kabardeyce ise 1924'e değin Arap, ardından 1936'ya değin Latin alfabesini kullanmış, 1936'dan beri de Kiril alfabesini kullanmaktadır (6). Adigece, yazılı yaşama geçişten önce ondalık sayı sistemi yerine yirmilik bir sistemden yararlanmakta idi.

Adigece Fiiler Kitabı, Ber Hikmet. Ankara, Kafder
Bir çalışmaya göre Çerkes ya da Adığe sayısı, Türkiye nüfusunun % 2,14 kadarıdır: Prof. Dr. Mehmet Şahingöz, Ethnologue Data from:Language of the World, USA; Nartajans.net, Türkiye'de Etnik Dağılımlar.
Doç. Dr. Fethi Güngör, Geçmişten Günümüze Kafkasların Trajedisi, İstanbul, 2006, s. 17.
İslam Ansiklopedisi, Çerkesler, Mirza Bala.
Kafkasya Üzerine Beş Konferans, Adıge Dili, İstanbul, 1977; Adığe (Çerkes) Edebiyatı, Kafkasya KD, sayı 39-42, Ankara, 1973.
Nart dergisi, sayı 8, Ankara, 1998, s. 13; Jineps, Şubat 2007.
Prof. Dr. H. M. İbrahimbeyli, Bayram Jübilesi mi Yoksa Halkımızın Trajedisi mi?, Kuzey Kafkasya KD, sayı 83-84, İstanbul, 1991, s. 55; Jineps, Haziran, Kasım 2006 sayıları.

Adigece Sözlük
Adigece Sözlük

Ahmed Yesevî ya da Ata Yesevî (Kazakça: Қожа Ахмед Яссауи, Özbekçe: Xoja Ahmad Yassaviy; 1093, Sayram - 1166, Türkistan [Yesi]), kendi gibi Türk asıllı olan Arslan Baba'nın talebesidir. "Pîr-i Türkistan" lakabıyla bilinen bir mutasavvıf ve şairdir.

Tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı ünvanını taşır. Tam adı: Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî idi. Yesevîlik adı verilen tasavvufî akımının mimârı olan "Hazret-i Türkistan" nâmıyla da meşhur "Hâce Ahmed Yesevî" bir İslâm âlimidir.

Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş olup din ilimleri yanında tasavvufu da öğrenmiştir. Babası, Alevîler'in atası olan On İki İmamlardan ilk İmam Ali el-Mûrtezâ'nın soyundan olan "Şeyh İbrâhim Velî", Alevi Hanedan'ın tasavvufi silsilesinde yer alan mürşidi Şeyhî Hâce Ebû Yakûb Yûsuf el-Hemedânî'dir. Ahmed Yesevî, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da da tanınan ve sevilen "Hoca Ahmed Yesevî", yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektaş Velî (Seyyid Muhammed bin Seyyid İbrâhim Ata) gibi Anadolu ekolleriyle Anadolu'daki tasavvufi akımlar üzerinde büyük tesirler meydana getirmiştir. Diğer bazı âlimlerin yaptığı gibi kendini belli bir alana hapsetmeyip inandıklarını ve öğrendiklerini yerli halka ve göçebe köylülere onların kendi anlayabilecekleri bir lisan ve alıştıkları yöntemlerle anlatmaya çalışmıştır.

Karahanlılar'ın ilk olarak Ehli Beyt soyundan gelenlerle Türklerin soyu erimesiyle Alevi Müslüman Türk devleti oldukları ve Alevi ocakları şeklinde hüküm sürdüğü çağlarda Orta Asya'nın (Türkistan) iktisadî, sosyal, siyasi ve medeni hayatında önemli bir yer tutan, Türkistan şehri yakınlarında Sayram kentinde doğan Ahmed Yesevî, Yesi'de Arslan Baba'ya intisab eder. Menkıbeye göre Arslan Baba'nın Yesi'ye gelerek Ahmed Yesevî ile buluşması ve İslâm Peygamberi Muhammed'in kendine teslim ettiği emanetleri vermesi, terbiyesi ile ilgilenerek onu irşat etmesi hep İslâm Peygamberi Muhammed'in mânevî bir işaretine dayanmaktaydı. Babası Hace İbrâhim Şeyh ve mânevi babası Arslan Baba'nın vefatlarını müteakib Buhara ve Semerkant'ta Melâmetiyye-Vefaîyye-Kalenderiyye şeyhi olduğu iddia edilen Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin yanında eğitimini tamamlar. Zaten, Yesevi'nin Fakrname adlı eserinde isimleri geçen Şakik-i Belhi, Ahmed-i Cami-i Namıki ve Kutb'ûd-Dîn Haydar gibi önemli şahsiyetlerin hepsinin Melâmetîyye-Kalenderiyye çevrelere mensup oldukları da kaynakların verdiği bilgiler arasında yer almaktadır. Hatta bu müridlerden Kutb'ûd-dîn Haydar, 12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve faal kolunu oluşturan Haydarîliğin kurucusudur.
Sayram'da İmâm Muhammed Bakır bin Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn soyundan gelenlerin hepsine Hâce unvanı verildiği gibi onlara bağlanan kişiler de aynı isimle anılmaktaydı. İşte bu nedenledir ki Hâce Ahmed-i Yesevî, Kul Hâce Ahmed olarak anılır olur.

Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin vefatı üzerine irşat mevkiine önce Abdullah-ı Berkî daha sonra da Şeyh Hasan-ı Endâkî geçer. 1160 yılında Endâkî'nin ölümü üzerine de Ahmed-i Yesevî irşad postuna oturur. Bir süre sonra da vaktiyle mürşidi Hâce Yûsuf el-Hemedânî'nin vermiş olduğu talimat üzerine irşat makamını Abdulhâlık Gucdevanî'ye devrederek Türkistan'da İslâmiyeti yaymak maksadıyla Yesi'ye geri döner.

Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet adıyla yüzyıllar sonra derlenecek olan Hikmetleri aracılığıyla Türklere İslam'ı kolaylaştırarak benimsetmiştir. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezleme yolunu seçmiştir. Ahmed Yesevî, Yesevîlik tarikatını kurucusu olarak kabul edilir. İslâm'ı yeni kabul etmiş Türk topluluklarına dinin irfan yönünü tanıtmıştır.

Türkistan Türkleri'nin İslam'ı kitleler halinde kabul etmeye başladığı 10. yüzyıl, Türk dünyası için tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Ahmed Yesevî, bir yandan tasavvuf esaslarını, tarikat adap ve erkânını öğretmeye çalışırken bir yandan da İslâmiyet'i Türklere sevdirmeyi, Kur'an ve Ehl-i Beyt sevgisini yaymayı kendine görev edinmiştir. Bu eğitmenlik vasıflarından ötürü hikmetleri lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmektedir.
Yesevî, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen eserlerini anadili olan Türkçede vermiştir. Edebiyatçı Yahya Kemal Beyatlı'nın Ahmed Yesevî hakkındaki yorumu şöyledir.

Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız.
İslam'ın kabulü ile Türk illeri kitleler halinde tercih yaparken bir yanda da tasavvuf kültürü oluşuyordu. Oluşum aşamasında batıdaki Türklerin de etkilenmemesi imkânsız değildi. Herbert Adams Gibbons'ın tezine göre, Yunus Emre ile Ahmet Yesevî'nin benzerlik gösteriyor olmasına karşın, yapılan araştırmalarda Yunus Emre'nin Ahmed Yesevî'nin devamı olduğu ifade edilmiştir.

Türbesi, Kazakistan'ın güneyindeki Türkistan kentinde 1389 ile 1405 yılları arasında Timur tarafından yapıldı. 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarih eseri olarak kabul gördü. Ahmed Yesevî'nin türbesi Türkiye Cumhuriyeti tarafından TİKA marifetiyle yeniden tamir edilmiştir.

Divan-ı Hikmet şiirleri, Türk tasavvuf edebiyatının çok önemli ve bilinen en eski örneklerini içeren kitaptır.
Akaid, İslam'ın esaslarının yer aldığı temel eseridir.
Fakr-Nâme öğrencileri tarafından yazılmış ve kendine mal edilmiştir.

Ahmed Yesevî'nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12. yüzyılın ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu'ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam ettiler.
Zakiroğulları ve Beyderoğulları'nın, bunların en büyük temsilcileri oldukları bilinir. Türkmenistan'da hâlen 70 bin civarında bulunan Zakiroğulları'nın Türkiye'de de temsilcileri bulunmaktadır. Diğer önemli halifeleri arasında Baba Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Tac Hoca ve Zengi Ata sayılabilir.
Yesevi, kendi Anadolu'ya gelmemişse de oğullarını ve öğrencilerini  Anadolu'ya irşat hizmetleri vermek üzere görevlendirildiği bilinir. Kırıkkale Keskin Berek Dağı eteklerinde Ahmet Yesevi'nin oğlu olduğu belirtilen Haydar Sultan'ın çilehanesi ve ona atfedilen bir kuyu bulunmaktadır. Bu türbe ve  kuyuyu, akıl hastaları ve çocuğu olmayanlar ziyaret ederler.

Evliyâ Çelebi'nin Seyahatname'sinde tespit ettiği Yesevî-Bektâşî dervişlerinden bazıları şöyledir: Rumeli'de Sarı Saltuk, Deliorman'da Demirci Baba, Niyazabad'da Avşar Baba, Merzifon'da Pir Mehmet Dede, Bulgaristan Varna-Batova'da Akyazılı, Bursa'da Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'nda Horos Dede, Yozgat'ta Emir Çin Osman, Tokat'ta Gaj-Gaj Dede, Zile'de Şeyh Nusret, Nevşehir'de Hacı Bektaş-ı Veli, Amasya'da Baba İlyas.
İslâm şeriatına ve peygamberin sünnetine titizlikle bağlı olduğu bilinen Ahmed-i Yesevî'nin şeriat ile tarikâtı kolaylıkla bağdaştırabilme yeteneği, Yesevîlik tarikâtının Türk toplulukları arasında hızla yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan Vefa’îyye, Bâbâ’îyye, Haydâr’îyye ve Bektâşî Tarikâtı gibi kökende Alevî unsurlardan oluşan tarikât ve topluluklar üzerine şiddetli tesirlerinin olduğu kabul edilecek olursa, yukarıda zikredilen şahsiyetlerin doğrudan Yesevîlik mensupları olduklarını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu dervişlerin dolaylı olarak Hâce Ahmed-i Yesevî'den etkilenmiş oldukları da yadsınamaz.

2021 yılında TRT 1'de yayınlanan ve Ahmet Yesevî döneminin anlatıldığı Mavera adlı Türk dizisinde kendinisi Korel Cezayirli canlandırmıştır.

Ahmet Yesevi Üniversitesi (Türkiye ve Kazakistan'ın ortaklaşa kurdukları üniversite)
Koçkar Ata

Ahmet Bican Ercilasun (d. 8 Şubat 1943, İzmir), Türk dil bilimci, Türkolog ve yazardır.

8 Şubat 1943 tarihinde İzmir'de dünyaya gelmiştir. Babası Kıbrıslı Mehmet Bey, annesi Kastamonulu Cemile Hanımdır. 1946 yılında Kıbrıs'ın Gazimağusa şehrindeki Büyükkonuk Köyü'nde başladığı ilkokul hayatına İzmir Topaltı İlkokulu'nda devam etmiştir.
1955-1962 yılları arasında ortaokul ve lise eğitimini İzmir İmam-Hatip Lisesi'nde tamamlamış ve ardından 1963 yılında fark imtihanını verdiği Edremit Lisesi'nden de mezun olmuştur. 1963'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu. Kayıt yaptırdığı Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Ahmet Caferoğlu, Reşid Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Mehmet Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Ömer Faruk Akün gibi Türkoloji hocalarından ders almıştır. Tarih bölümünde Zeki Velidi Togan ve İbrahim Kafesoğlu'nun da derslerini takip etmiş ve 1967 yılında Umumî Türk Tarihi sertifikasını da alarak mezun olmuştur.
Ercilasun, çalışma hayatına üniversite öğrencisiyken aynı üniversitenin Türk İktisat Tarihi Enstitüsünde Ömer Lütfi Barkan'ın yanında uzman olarak başlamıştır (1965-67). Aynı yıl Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesine asistan olarak girdi. Hocası Prof. Dr. Selâhattin Olcay'ın yönlendirmesiyle Kars ili ağızlarını tespit etmek için derlemeler yapmış (1969) ve “Kars İli Ağızları -Ses Bilgisi-” başlıklı teziyle doktora eğitimini tamamlayıp doktor ünvanını almıştır. (1971). 1971 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim görevlisi olan Ercilasun, Haziran 1976 ile Ağustos 1977 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin Seattle şehrinde University of Washington'da misafir araştırmacı olarak bulundu.
1979 yılında “Kutadgu Bilig’de Fiil” başlıklı teziyle doçent unvanını almıştır. Ercilasun, 1983-1985 yılları arasında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Başkanlığı yapmıştır.1986'da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesine profesör olarak tayin edildi ve bu fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. Daha sonra 1986-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulunda müdürlük yapmıştır. 1991 yılında Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek'in isteği üzerine hazırlanacak olan Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü'nü hazırlayan heyetin başkanı olmuş ve müdürlük görevinden ayrılmıştır.
1992 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü'nü de kuran Ercilasun bu bölümün başkanlığına getirilmiş ve ertesi yıl Yüksek Öğretim Kurulunda Türk Dünyası Müşavirliği görevinde bulunmuştur. Ercilasun, 1993 yılında vekâleten atandığı Türk Dil Kurumu Başkanlığına 1994'te asaleten atanmış; 2000 yılında kendi isteği ile bu görevinden ayrılmıştır.
2001 yılında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesinde misafir profesör olarak çalışan Ercilasun, burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü başkanlığı ve Edebiyat Fakültesi dekan vekilliğini de yürütmüştür. 15 Aralık 2002 tarihinde Aydınlık Türkiye Partisi Genel Başkanı seçilmiştir. 2004 yerel seçimlerinden sonra bu görevi bırakarak aktif siyasetten çekildi. Ercilasun, 2002-2004 yılları arasında Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne dönmüştür. 2004-2005 ders yılında KKTC Girne Amerikan Üniversitesi'nde bir yıl süreyle çalışmıştır.
2008 yılında Ziyat Akkoyunlu ile yirmi yıl önce başladıkları Dîvânu Lugâti't-Türk tercümesine yeniden dönerek çalışmalarını 2011 yılında tamamlamışlardır. Hacettepe Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak görev yapan Bilge Ercilasun'la evlidir, iki çocuğu vardır. 2010 yılında Gazi Üniversitesinden emekli olan Ercilasun, uzun zamandan beri devam eden “Perşembe Seminerleri”ni ve lisansüstü derslerini devam ettirmektedir.
Türk Diline ait önemli çalışmalara imza atmakla birlikte, bu alanda Gazi Üniversitesine iki bölüm kazandırmış olan Ahmet Bican Ercilasun kurduğu bölümlerde değerli Türkologların yetişmesine vesile olmuştur. Türk Dilinin özellikle Eski Türkçe dönemi üzerinde uzmandır. Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun'un Türk dili, edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçe ve şiveleri konusunda pek çok eseri ve makalesi bulunmaktadır. 2016 yılında "Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları" isimli çalışması ile araştırma dalında Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) tarafından ödüle layık görülmüştür. 2013 yılında doğumunun 70. yılına özel olarak Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından "Bengü Beläk Ahmet Bican Ercilasun Armağanı" adlı bir kitap yayımlanmıştır. 2023 yılında doğumunun 80. yılına özel olarak Türk Dil Kurumu tarafından bir armağan kitabı yayımlanmıştır. Yine aynı yıl Ercilasun'a “Türk dünyası ve Türklükbilimi alanında yaptığı çalışmalar, yetiştirdiği öğrenciler ve eserleriyle bilim âlemine katkılarından dolayı” Kazakistan Uluslararası Türkoloji Merkezi ve Uluslararası Kazak Dili Akademisi tarafından ödül verilmiştir. 2024 yılında Buğra Yayınevi tarafından "Ses Bayrağımız Türkçenin Sancaktarı Ahmet Bican Ercilasun Kitabı" yayımlanmıştır. 3 Mayıs 2024 tarihinde Ahde Vefa Turan Birliği Derneği tarafından Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun'a Saygı Gecesi gerçekleştirilmiştir.
Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan mülâkatları ve konuşmaları da bulunmaktadır. Bunların dışında Orta Doğu, Tercüman, Yeni Sözcü, Yeni Düşünce, Türk Eli, Ayyıldız gibi gazetelerde 70'li yıllardan günümüze kadar belirli aralıklarla devam eden yazıları bulunmaktadır. Ercilasun 2008 yılında Yeniçağ gazetesinde haftalık yazılar yazmaya başlamıştır ve burada yazmaya hâlen devam etmektedir. 2011 yılından beri Millî Düşünce Merkezi isimli sitede köşe yazarlığı yapmaktadır. Akademik yazıları dışında üç romanı, çok sayıda hikâye ve şiiri bulunmaktadır. “Altaylar” adlı on iki bölümlük televizyon dizisinin danışmanlık ve metin yazarlığını yapmıştır. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı ve Azerbaycan Kültür Derneği üyesidir. Türk Cumhuriyetleri'ni, ata dede Türk yurtlarını araştırma, inceleme, belgeleme ve görüntüleme amacıyla defalarca dolaşan Ercilasun, İngilizce ve Türk lehçelerinin birçoğunu bilmektedir.

Gülnar, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1998, 158 s.
2BA Beden Beyin Akımı, Akçağ Yayınları, 2006, 204 s.
Türk'ün Kayıp Kitabı-Ulu Han Ata, Akçağ Yayınları, Ankara, 2016, 263 s.
Bozkır Hikayeleri, Bilge Kültür Sanat, 2025, 112 s.
Çağrı Candar: Altın Taç, Akçağ Yayınları, 2025, 70 s.

Atsız: Türkçülüğün Mistik Önderi, Panama Yayınları, 2018, 768 s.

Moğolistan ve Çin Günlüğü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1991, 144 s.

Meseleler Defteri - Bir Bilim Adamının Zihin Yolculuğu -, Ötüken Neşriyat, 2025, 312 s.

Uygur Halk Masalları (Sekur Turan'la birlikte Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989.

Arpaçay Köylerinden Derlemeler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1976 (Prof. Dr. Selâhattin Olcay ve Dr. Ensar Aslan'la birlikte), 398 s.
Bugünkü Türk Alfabeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977, 1. Cilt: 8+249 s., 2. Cilt: 8+266 s.
Kars İli Ağızları - Ses Bilgisi, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1983, VIII+386 s.
Kutadgu Bilig Grameri: Fiil, Gazi Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1984, XII+196 s.
Dilde Birlik, Conk Yayınları, İstanbul, 1984, 160 s., ilâveli ikinci baskı, Ecdâd Yayınları, Ankara 1993, 262 s.
Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2. baskı; Ankara 1989; 3. baskı: Ankara 1990; 4. baskı: Ankara 1993; 5. baskı: Ankara 1996, 6. baskı: Ankara 2024, XVII+301 s.
Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (ortak), YÖK Yayınları, Ankara, 1990, X+364 s.
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü (ortak), Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Cilt: Kılavuz Kitap, Ankara, 1991, XIV+1183 s.; 2. Cilt: Dizin, Ankara, 1992, 502 s.
Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Akçağ Yayınları, Ankara, 1993; 311 s., ilaveli ikinci baskı, Anka
Türk Dili I-II-III-IV (Leylâ Karahan ile birlikte), Deniz Yayınevi, İstanbul, 1994-1996
Türk Dili Tarihi / Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004; 488 s.
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri-I: Fiil - Basit Çekim (Editör), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2006, 802 s.
Türk Lehçeleri Grameri (editör), Akçağ Yayınları, Ankara, 2007, 1.340 s.
Tanzimat Edebiyatı (Tanzimat Gramerlerine Göre Tanzimat Döneminin Dili bölümü), Akçağ Yayınları, Ankara, 2011, 701 s.
Kâşgarlı Mahmud - Dîvânu Lugâti't-Türk: Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin (Ziyat Akkoyunlu ile birlikte), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014, 995 s.
Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2016, 758 s.
Bahaeddin Yediyıldız Armağanı (editör), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 2018, 380 s.
Mitolojinin Elçisi Kama Abdulla Armağanı (editör), Türk Edebiyatı Vakfı, Ankara, 2020, 592 s.
Divanu Lugati't-Türk'teki Şiirler ve Atasözleri, Bilge Kültür Sanat, Ankara, 2020, 224 s.
Bengü İl Tuta Olurtaçı Sen: Köl Tigin-Bilge Kağan-Tonyukuk Anıtları, Dergâh Yayınları, Ankara, 2021, 269 s.
Türk Dilinde Çekirdek Ekler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2022, 95 s.
Kaynaklarda Türk ve Türkçe, Bilge Kültür Sanat, Ankara, 2022, 160 s.
Kara Kam Türk Bitig (Türk Destanı), Ötüken Neşriyat, Ankara, 2022, 332 s.
Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig), Dergah Yayınları, Ankara, 2022, 696 s.
Türk Dili Temel Kitabı: Herkes İçin Türk Dili, Bilge Kültür Sanat, Ankara, 2023, 176 s.
Köklere Doğru (Türk Dilinin Dokuz Bin Yıllık Macerası), Ötüken Neşriyat, Ankara, 2023, 278 s.
Kaşgarlı Mahmut ve Divanu Lugati't Türk, Bilge Kültür Sanat, 2025, 120 s.
Herkes İçin Çağdaş Türk Lehçeleri Türk Açar (Türk Lehçeleri Açarı) (editör), Akçağ Yayınları, 2025, 1042 s.
Atsız Yazıları, Bilge Kültür Sanat, 2026, 248 s.

Batı Türkçesi'nin Doğuşu
Tarihten Geleceğe Türk Dili
Yirmi Birinci Yüzyıla Girerken Milli Kimlik Oluşturmada Dilin Önemi
Türk Dil Kurumu ve Dil Konusunda Tartışmalar
Dede Korkut Mirası
Resimlerle Uyarı
Tarihi Akışı İçinde ve Cumhuriyet Döneminde Türk Dili
Atatürk ve Dil
Kazakçanın Lâtin Alfabes

Ahıska Türkleri (Gürcüce: მაჰმადიანი მესხები veya 
მუსლიმი მესხები - "Müslüman Meshiler"), Gürcistan'ın güneybatı ucunda, merkezi Ahıska (Ahaltsihe) olan Mesheti bölgesinde yaşayan Müslüman nüfusa 20. yüzyılın ikinci yarısında verilen addır. Bölgenin adından dolayı Meshet Türkleri ya da Mesket Türkleri ve Türkçede bölgenin adının Misketya biçiminde yanlış yazılmasından dolayı Misket Türkleri olarak da adlandırılmaktadır. Bu farklı adlandırmalar "Ahıska Türk'ü" teriminin yeni olmasından ve tarihsel kaynaklarda yer almamasından kaynaklanmaktadır.
II. Dünya Savaşı sırasında, 15 Kasım 1944 tarihinde Ahıska bölgesindeki Müslüman nüfus Orta Asya'ya, özellikle Kazakistan ve Özbekistan'a sürülmüştür. Sovyetolog Alexandre Bennigsen ve Marie Broxup'a göre, sürülen Ahıska Türklerinin sayısı 100.000 ile 200.000 arasında tahmin edilmekte olup, sürgün sırasındaki olumsuz koşullar nedeniyle yaklaşık 50.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Yazarlar, diğer sürülen halkların aksine Ahıska Türklerinin Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanmadığını, sürgünün görünürde bir sebep belirtilmeksizin gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. Bennigsen ve Broxup bu durumu, Stalin'in 1944 sonlarında Türkiye'ye yönelik bir baskı kampanyasına hazırlanması ve Kars, Ardahan, Artvin üzerindeki toprak talepleri bağlamında, sınır güvenliğini sağlamak amacıyla bölgeyi "Sovyet niyetlerine düşman olması muhtemel" nüfustan temizleme stratejisi olarak yorumlamaktadır.

“Ahıska Türk'ü”, 1960'larda ihdas edilmiş göreceli bir terimdir. Bu terimi M. Fahrettin Kırzıoğlu geliştirmiş, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye’nin kuzeydoğu illerinin nüfusunun “Ahıska Türk'ü” yerleşmesi olduğu ileri sürmüştür. Bir çalışmada da "Ahıska Türkü" teriminin 1980'lerden itibaren yaygın olarak kullanılmaya başladığı belirtilmiştir. Nitekim eski kaynaklarda “Ahıska Türkü” tabirine rastlanmamaktadır. Örneğin kapsamlı bir ansiklopedik çalışma olan Kamusü’l-Âlâm’da bir şehir olarak Ahısha (sonradan Ahıska) adı geçmekle birlikte "Ahıska Türkleri" adı altında bir madde yer almamaktadır.
Ruslar, Osmanlı-Rus savaşlarında (1828-1829 ve 1877-1878) tarihsel Mesheti bölgesini ele geçirdikten sonra, bu bölgenin nüfusunun tespiti sırasında Türkçe konuşan halkı “Türk”, “Karapapak” ve “Türkmen” olarak kaydetmiş ancak “Ahıska Türk'ü” gibi bir kategori kullanmamıştır. 1828-1829 savaşının ardından Edirne Antlaşması uyarınca Samtshe-Cavaheti bölgesinden gerçekleşen Müslüman göçü, "Gürcü göçü" olarak adlandırılmıştır. Muvahhid Zeki'nin Artvin üzerine kapsamlı bir çalışması olan ve 1927'de yayımlanan Artvin Vilayeti Hakkında Malumat-ı Umumiye adlı eserde de "Ahıska Türk'ü" adına rastlanmamaktadır. Oysa bu çalışmada yöre halkı; “Nüfus”, “Lisan”, “Halk Şarkıları ve Oyunları” gibi başlıklar altında demografik ve etnografik açıdan incelenmiştir.
“Ahıska Türk'ü”, terimi tarihçi ve yazar Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu tarafından türetilmiştir.
Kırzıoğlu'nun 1970'te yayımlanmış ve bu terimi ileri sürdüğü ilk yazılarından birinde, Ahıska adının 482 yılına ait bir kaynakta “Ak-Eska” olarak geçtiğini ileri sürmüştür. Ancak 482 yılına ait olduğunu ileri sürdüğü ama adını vermediği kaynağın varlığı şüphelidir. Nitekim bu yer adı esasen, “yeni kale” anlamındaki Gürcüce Ahal-tsihe'den (ახალციხე) gelir.
Sevan Nişanyan, Ahıska Türkü adı verilen topluluğun Türkiye'deki ana yerleşim alanının Ardahan'ın Posof ilçesi olduğunu aktarırken buralardaki köy ve mezraların kadim zamanlardan beri Gürcüce adlar taşıdığını belirtir. Nişanyan'ın aktardığı "Ahıskalı" kişi adları ise cumhuriyet dönemi nüfus müdürlüğü kayıtlarından alınmış olup Poshov (Posof) livasının en eski kayıtlarını içeren 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı mufassal defterindeki kişi adlarından tamamen farklıdır. Söz konusu mufassal defterde vergi yükümlüsü olarak kaydedilmiş erkek adlarının büyük çoğunluğu Gürcü kişi adları, çok azı da Fars ve Ermeni kişi adlarından oluşmaktadır.
Gürcistan'daki Ahaltsihe kentinin Türkçedeki adından geliştirilen "Ahıska" (Osmanlı döneminde Ahısha) terimi, “Ahıska Türk'ü” bağlamında muğlak bir kullanıma sahiptir. Bazen sadece Ahıska kenti ve çevresi, bazen tarihsel Mesheti bölgesi, bazen Mesheti bölgesini de aşan daha geniş bir coğrafyayı tanımlamak için kullanıldığı görülmektedir. Bundan dolayı "Ahıska Türk'ü" yerine "Mesket Türk'ü" hatta "Misket Türk'ü" bile denmektedir.
Kaynaklara dayalı bu tespitler, "Ahıska Türk'ü" teriminin geç tarihte yapay olarak türetildiğini, tarihsel dayanağı olmadığını; günümüzde tarihsel olmaktan çok, siyasal nedenlerle kullanıldığını göstermektedir. Nitekim bu terim en yaygın biçimde 1944 yılında Sovyet yönetimi tarafından Gürcistan'ın Mesheti bölgesinden sürgün edilmiş olan Müslümanları tanımlamak için kullanılmaktadır.
Ahıska Türkü olarak adlandırılan nüfus arasında bir diğer öz tanımlama ise "Yerli"dir. Bu terimi, kendilerini Terekemeler, Tatarlar ve Kürtler gibi göçmen nüfustan ayırmak için kullandıkları düşünülür. Öte yandan "Yerli" ifadesiyle, bölgenin otokton halkı olan Gürcülerin kastedildiği, bu nüfusun 17-18. yüzyıllarda Müslümanlaşarak "Kartveli" (Gürcü) adını terk ettiği ifade edilir. Nitekim kendini "Yerli" olarak tanımlayan bu halk, "Ahıska Türkü" teriminin icadından önce, "Dil Bilmez Gürcü" olarak adlandırılmaktaydı.
Kendisini yerli olarak adlandıran halk yani bugünkü ismiyle "Ahıska Türkleri", bölgede yaşayan Terekemeler tarafından Çinçavat kelimesiyle adlandırılmaktaydı. Katip Çelebi, Çinçavatların Gürcü taifesinden Hristiyan bir toplum olduğunu kaydeder. Kendilerini yerlilerden farklı bir toplum olarak gören Terekemeler; Çinçavat dışında yerliler için Bezbaş, Gagavan, Cavak Köpoğlu, Çatıkuyruk ve Sırtısarı isimlerini de kullanmaktaydı. Egzonim olan bu terimlerin aşağılama içerdiği düşünülür. Nitekim Çinçavat Ermeniceden ödünç bir kelime olup esasen imansız anlamına gelmektedir.

Ahıska Türkleri olduğu belirtilen bazı kişilere ait test edilen DNA örnekleri arasında en yaygın Y kromozom haplogrubu J olurken ikinci sırada Y kromozom haplogrubu G yer almaktadır. Bu yönüyle sonuçlar Kafkasya'nın yerli etnik gruplarına benzer.

Ahıskalıların kökeni hâlen keşfedilmemiş olup oldukça da ihtilaflıdır. İki ana tez üzerinde durulmaktadır:

Türk tezi: Meshetilerin (Ahıskalılar) kimisi Gürcü asıllı olup etnik Türk'türler.
Gürcü tezi: Epeyden beri Gürcü târihinde istişare edilen bir konu olan Türkçenin Kars ağzını konuşan Hanefi Sünni Mesheti Türklerinin kökeni Osmanlı idaresinde kalmış olan Samtshe-Cavaheti bölgesinde oturan Gürcülerden gelmekte olup 16. asırda İslam'a girmesi ile başlamış, 1829'a kadar sürmüştür. Diğer yandan, Anatoly Khazanov meselenin bu kadar basit olamayacağını ileri sürmüştür.
Çoğu Ahıska Türk'ü, kendisini Osmanlı göçmenlerinden gelmiş olarak tanımlamaktadır. Gürcü yanlısı tarih yazımı, Kars lehçesi konuşan ve islamiyetin Hanefi mezhebine mensup Ahıska Türklerinin 16. yüzyıl ve 1829 tarihleri arasında, tarihsel Mesketi bölgesi Samtshe-Cavaheti, Osmanlı egemenliği altındayken İslamiyet'e geçmiş Türkleşmiş Meshiler (Gürcülerin etnografik bir alt grubu) olduğunu ileri sürmektedir. Ancak Rus Antropolog ve Tarihçi Profesör Anatoly Michailovich, Gürcü anlatıya karşı çıkarak şunları söylemiştir: Bu Gürcü yanlısı görüş taraftarlarının, grubun etnik tarihini aşırı basitleştirmiş olması olasıdır. Özellikle de başka bir Müslüman Gürcü grupla Müslümanlığa geçmiş olmalarına rağmen yalnızca Gürcü dilini değil, bir ölçüde Gürcü geleneksel kültürünü ve kendi kimliklerini de korumayı sürdüren Acarlarla karşılaştırıldığında.Fakat Michailovich, bu karşılaştırmayı yaparken Acara ve Mesheti bölgelerinin Türk hakimiyetine bulunma sürelerini göz ardı eder. Nişanyan, Acaralıların Gürcüceyi korumasına rağmen Ahıskalıların Gürcü dilini kaybetmesini şu şekilde açıklar:Batum şehri ile Acara özerk bölgesi (ve Artvin’in Borçka-Hopa tarafı ile Şavşat’ın Meydancık vadisi) halkı Müslüman Gürcü, Acara lehçesi konuşurlar, 1810’lara dek asıl Gürcistan’a tabi olmuşlar, doğrudan veya dolaylı Hıristiyan egemenliği altında yaşamışlar. Ahıska (ve Şavşat-Yusufeli, Posof) halkı ise 450 yıldan beri İslam egemenliğinde yaşamış. Belki diğer Osmanlı İslam unsurlarıyla iç içe geçmiş, uzun süreden beri Türkçe konuşurlar.Antropolog Kathryn Tomlinson, Ahıska Türklerinin 1944 sürgünü ile ilgili Sovyet belgelerinde, topluluğun sadece "Türk" olarak anıldığını ve "Mesket Türkleri" teriminin Özbekistan'dan ikinci sürgünlerinden sonra icat edildiğini belirtmiştir. Ronald Wixman'a göre "Mesket" terimi ancak 1950'lerin sonlarında kullanılmaya başlanmıştır. Gerçekten de Mesket Türklerinin çoğunluğu kendilerini kısaca "Türk" olarak ya da bölgeye atıfta bulunarak "Ahıska Türkleri" olarak adlandırmaktadır.

Amasya Antlaşması (1555) ile birlikte Samtshe Prensliği (Mesheti) ikiye bölündü: Doğu kısmı Safeviler'in, batı tarafı ise Osmanlı'nın topraklarında kalmıştır. 1578'de Osmanlılar, Gürcistan'daki Safevi topraklarına saldırarak 1578-1590 Osmanlı-Safevi Savaşı'nı başlatmış ve 1582'de Osmanlılar, Mesheti'nin doğu (Safevi) kısmına sahip olmuştur. 17. yüzyılın başlarında Safeviler, Mesheti'nin doğu kısmının kontrolünü yeniden ele geçirmiştir. Ancak Kasr-ı Şirin Antlaşması ile tüm Mesheti Osmanlı egemenliği altına girmiş ve İran'ın bölgeyi geri alma girişimlerine son verilmiştir.

15 Kasım 1944'te, o zamanki SSCB Genel Sekreteri Joseph Stalin, 115.000'den fazla Ahıska Türk'ünün evlerinden gizlice çıkarılarak vagonlara konulup anavatanlarından sınır dışı edilmesini emretmiştir. 30.000 ile 50.000 arasında sürgün edilen kişi açlık, susuzluk, soğuk, sürgünün doğrudan bir sonucu olarak sınır dışı edilmek ve yaşanan yoksunluktan dolayı ölmüştür. Sovyet muhafızları, Ahıska Türklerini çoğu zaman yiyecek, su veya barınak olmadan geniş bir bölgedeki demir yolu kenarlarına atmıştır.
1989 Sovyet nüfus sayımına göre Özbekistan'da 106.000 Ahıska Türk'ü, Kazakistan'da 50.000 ve Kırgızistan'da 21.000 Ahıska Türk'ü yaşamaktaydı. II.Dünya Savaşı sırasında sınır dışı edilen diğer milletlerin aksine 1968 yılına kadar 

Akabi Hikâyesi (Ermeni harfli Türkçe: Ագապի Հիքեայէսի, Akabi Hikyayesi) Osmanlı Ermenisi Vartan Paşa tarafından yazılmış, 1851 yılında yayımlanmış ve bazı kaynaklarca "ilk Türkçe roman" olarak kabul edilen eserdir. Ermeni harfleriyle, ancak Türk dilinde yazılmış eser Türk romancılığının ilk temel taşlarındandır ve konu ve kapsamı nedeniyle ilk Ermeni romanıdır[kime göre?] (ilk Ermenice roman 1858'de yayınlanmıştır). Bir diğer açıdan da, Helmuth von Moltke'nin "dil, kültür ve geleneklerine bakıldığında, Hristiyan Türkler olarak tanımlanmaları daha doğru olur" şeklinde tarif ettiği 19. yüzyıl ortası Osmanlı Ermeni toplumu ve bu toplumun İstanbul ortamındaki sorunlarına belge oluşturmaktadır.

İlk olarak 1851 yılında İstanbul'da Mühendisoğlu matbaasında basılan Akabi Hikâyesi'nin açıklamalı bir transkripsiyonu ünlü Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze tarafından 1991 yılında yeniden yayınlanmıştır. Tietze'nin "Türkiye'de yazılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman" olarak nitelendirdiği Akabi Hikâyesi, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Gonca Gökalp'e göre, 18. yüzyıl sonlarından başlayarak Divan edebiyatı ve Halk edebiyatından farklılaşan ve romana yaklaşan yazılı anlatı anlayışının ilk beş örneğinden biridir. Bu anlamda, Şemsettin Sami'nin 1872 tarihli "Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat" romanı, çoğu kaynaklarda Türk edebiyatında Batılı anlamda romanın başlangıcı kabul edilir. Keza Sevan Nişanyan'a göre Vartan Paşa, bu eserde 'pantolon' kelimesini ilk kez kullanıp günümüz Türkçesine kazandıran kişidir. 

Akabi Hikâyesi, mezhepler arasındaki düşmanlığın kurbanı olan Akabi ile Hagop'un aşkını anlatır. Annesi Anna Dudu ve babası Bogos'un kaderini neredeyse aynen paylaşan Akabi, acımasız bir adam olan amcası tarafından büyütülmüş ve annesini sadece ölüm döşeğindeyken tanımış bir genç kızdır. Son derece kapalı bir yaşam süren Akabi, Osmanlı Ortodoks (Gregoryen) Ermenilerindendir. Bir gezinti sırasında tanıştığı Hagop ise Osmanlı Katolik Ermeni cemaatine mensuptur. Mezhep ayrılığını umursamayan gençler birbirlerine âşık olduktan sonra kısa bir mutluluk dönemi yaşarlar. Fakat farklı mezheplerden bu iki gencin birbirlerine olan aşkı ve bağlılığı, aileleri tarafından çok olumsuz karşılanır. Akabi, amcası tarafından tehdit edilir. Hagop'un babası ise romanın ikinci düzey kahramanlarından rahip Fasidyan'ın kışkırtmalarıyla oğluna Akabi'nin bir başkasıyla evlendiği yalanını söyler ve ona sözde Akabi'den gelen bir mektubu verir. Hagop'un dünyası yıkılır ve hastalanır. Hagop'un hasta yattığından habersiz olan Akabi ise, art arda yazdığı mektupların hiçbirine cevap alamayınca giderek ümitsizliğe düşer. Oysa mektupları Hagop'un eline geçmediği gibi, Hagop zaten ateşler içinde yattığından mektup yazabilecek durumda değildir. Kaderleri üzerinde oynanan kötü oyunlardan tamamen habersiz olan iki genç, artık hızla felakete doğru sürüklenmektedir. Akabi intihar etmeye karar verir. Hagop, babasının ve Fasidyan'ın hilesini öğrendiğinde ve Akabi'nin son mektubunu tesadüfen ele geçirdiğinde, sevgilisini intihardan kurtarmak için çok az vakti kalmıştır. Akabi'ye erişmek için insanüstü bir çaba sarf eden Hagop, hâlâ çok hasta olmasına rağmen hemen yola çıkarsa da, gece yarısı bir karakolun önünden geçerken şüpheli bulunarak nezarete konulur. Nihayet serbest bırakıldığında sevgilisinin bulunduğu yere koşar, fakat Akabi oradan ayrılmıştır. Bir uçurumun kenarında duran Akabi, arkasından gelen ayak seslerinin Hagop'a ait olduğunu bilmeksizin, kendisini yakalamak için geldiklerini düşünerek elindeki zehri içer ve kendini denize atar. Hagop, sevgilisini denizden kurtarır, fakat zehrin ölümcül etkisinden kurtaramaz ve Akabi acılar içinde ölür. Sevgilisinin ölümünün ardından Hagop üzüntüsünden tekrar hastalanır ve yirmi gün sonra o da ölür ve roman trajik bir sona erişir.

Hagop tutkulu, fedakâr, hassas bir âşık kimliği ile, bir yandan Divan edebiyatı ve Halk edebiyatı'nın, örneğin Kerem ile Aslı hikâyesinin izlerini taşırken, bir yandan da Fransız şövalyelik geleneğinin "amour courtois" (kibar aşk) anlayışı içinde yeni bir portreyi temsil etmektedir.
Her iki portre açısından da aşk merkezdedir ve belirli kuralları vardır: Sevilen hükmeder, seven acı çeker; âşık, sevgilisine ulaşmak için çok çaba göstermek ve acı çekmek zorundadır. Bu ilişkide Divan şiirindeki aşktan farklı olan yan, aşkın karşılıklılığıdır. Türk halk hikâyelerinin trajik sonuçlananlarında da aşk karşılıklıdır fakat engeller efsanevi boyutlara erişir. Hagop ile Akabi arasındaki aşk günlük hayattan kaynaklanan engellerin gücü yüzünden ümitsizdir.
Kendisi de bir Katolik olduğu halde, mezhep ayrılığından kaynaklanan bu trajik aşk hikâyesinde Vartan Paşa'nın taraf tutmadığı görülmektedir. Anlatımında düz bir çizgiyi benimserken, duygusal grafiği aşama aşama yükseltir. Şemsettin Sami'nin 20 yıl sonra yazılacak Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat romanında dahi baş kişi erkek kahraman Tal'at iken, Vartan Paşa'nın baş kahramanı kadın Akabi'dir. Roman karakterlerinin yaşantıları, davranışları, tavırları çok dikkatli bir şekilde yansıtılır ve doğal halleriyle anlatılır. Kasvetli sahnelerin ardından eğlenceli sahneleri getirerek (örneğin Anna Dudu'nun trajik hikâyesinin arkasından İstanbul'da yazlıktaki gezinti) metnin tek yönlü olmamasını sağlar. Benzer şekilde Hagop-Akabi aşkının giderek hüzünlü bir hal alan havasına karşılık, gülünç, görgüsüz, cahil ve zengin Rupenig'in Fulik'e duyduğu aşk sadeliği içinde anlatılır.
Kullanılan Türkçenin çeşnisi de dikkat çekicidir:
"Akabi, sana tarif idemem ne derece acı duyduk birbirimizden ayrıldığımızde, daha henuz rahatlığe düşece ikan böylece ayrılmamız zuhur itdikde, kendumi telef itmek hiç gözümde olmayacak idi eger seni düşünmemiş olsam idim, zira pek müşkildir bir kimseye sevdiyinden ayrılmak bir daha görebileceyine ümidi olmayarak."

Osmanlı dönemi Türk romanının başlangıcında beş eser - Dr. Gonca Gökalp, Hacettepe Üniversitesi
The Millets and the Ottoman Language (Osmanlı tebası Milletler ve Osmanlıca) - Johann Strauss, Die Welt des Islams, New Ser., Vol. 35, Issue 2 (Nov., 1995), pp. 189–249

Akıcılık, sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için, anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade edilmesidir. Akıcılık, içerikten çok bir üslûp özelliğidir. Âheng-i selâset.
Akıcılık, konuşma dili patolojisinde, hızlı konuşurken seslerin, hecelerin, kelimelerin ve cümlelerin birleştiği akış anlamına gelir; akıcılık bozukluğu kavramı ise, dağınıklık ve kekemelik için kolektif bir terim olarak kullanılmıştır.
Düzyazıda akıcılığın şartları vardır: Bir sansür veya düşünce özgürlüğünü kısıtlayıcı bir yasaya müstenit olarak düşünceler açıkça yazılamazsa, bu, yazıdaki kapalılıktan anlaşılır. Yazıdaki tutuk ifadeler, zor okunurluk, anlamların belirsizliği akıcılığa aykırıdır. Kelimelerin yerli yerine oturması, cümlelerin birbiri ardına gelişindeki nizamın aksamadan sürmesi gerekir. Uzun cümlelerin başı ile sonu arasında uyumsuzluk olmamalıdır. Akıcı üslup kolaycı ve basit anlamına gelmez.

Dil yeterliliği

Akşemseddin (1389, Şam - 16 Şubat 1459, Göynük), asıl adı ile Mehmed Şemseddin, çok yönlü Osmanlı âlimi, tıp insanı ve Şemsîyye-î Bayramîyye isimli Türk Tasavvuf tarikatının kurucusu. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed'in hocası olarak bilinmektedir.

Şeyh Hamza'nın oğlu olarak, 1389 yılında Şam'da doğmuştur. Şeyh Hamza, ailesiyle beraber Amasya'ya gelen küçük Şemsettin'i yetiştirmiştir. Rivayetlere göre Akşemseddin'in soyu, baba tarafından Ebu Zerr Giffari'ye dayanmaktadır. İlk tahsilini babasından alan Akşemseddin'in 7 yaşında hafız olduğu öne sürülmektedir. Ailesiyle birlikte Çorum Osmancık kazasının Sarpın Kavak köyüne yerleşmiştir. Babasının vefatından sonra Amasya ve Osmancık medreselerinde eğitimini tamamlayan Akşemseddin, Osmancık Medresesine müderris oldu. Akşemseddin ayrıca, tıbba ve eczacılığa merak sararak tıp ilmini öğrendi. Daha önceden Seyyid Abdülkâdir Geylânî, İmam-ı Gazali ve Muhammed Celaleddin-i Rumi gibi örneklerinde görüldüğü gibi, ilim tahsili ile tatmin olmayan Akşemseddin, irfan tahsili için müderrisliği ve medreseyi terk etti. Tasavvufa olan ilgisinden dolayı, Akşemseddin önce İran'ı dolaştı ama umduğunu bulamadığı için yeniden Anadolu'ya dönmek zorunda kaldı. Anadolu'da ise, Akşemseddin'e Ankara'da bulunan Hacı Bayram Veli'yi tavsiye ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Kazandığın şu zahiri ilmini mana ilmiyle, bilgini aşk ile, akıl vergisini kalp ve gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Bu da yalnız olmaz. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara'ya git. Orada Hacı Bayram Veli'ye müracaat et. O seni tamamlasın, bütünleşin. Sen bu dünyaya lazım bir insansın.
Ankara'ya giden Akşemseddin, Hacı Bayram Veli'nin öğrencilerinin nefislerini kırmak, fakirlere yardım etmek ve yoksullara ikramda bulunmak için de olsa cer ve yardım kabul etmesi, çarşı pazarda devran yaptırması gibi hallerinden hoşlanmadığı için Ankara'dan ayrıldı ve başka bir mürşid aramak için Halep'e gitti. Halep'te bir gece rüyasında boynuna bir zincirin takılmış olduğunu, zincirin diğer ucu Hacı Bayram Veli'nin elinde ve kendisini Ankara'ya doğru çektiğini gördü. Bunun üzerine yeniden Ankara'ya döndü. Hacı Bayram Veli'nin yanında özel ilgi ve sıkı bir riyâzet ve mücâhadeye alınan Akşemseddin, kendisine gösterilen bu ihtimamı en iyi şekilde değerlendirdi. Kısa süre tasavvufun bütün yollarını ve inceliklerini öğrenen Aksemseddin, bu başarısından dolayı Hacı Bayram Veli'den icâzet aldı ve hilafet tacı giydirildi. Bunun sonrasında Hacı Bayram Veli'den aldığı izinle Ankara'dan ayrıldı ve Beypazarı'na yerleşti. Beypazarı'nda büyük bir şöhret bulan Akşemseddin, kısa bir süre sonra oradan da ayrılır ve İskilip'e yerleşir. İskilip'ten de yine aynı kesrete düşme sebebiyle ayrılır ve Bolu'nun Göynük ilçesine yerleşir. Göynük'te de yine bir değirmen ve mescid inşa ettirip, kendi çocuklarının tahsil ve terbiyesi ile meşgul olmuş, diğer taraftan mevcut eserlerini yazmış ve yedi kere hacca gidebilme imkânı bulmuştur. Akşemseddin'in on iki evladı olduğundan bahsedilmekte ise de mevcut diğer kaynaklarda sadece on çocuğundan söz edilmektedir.

Akşemseddin'in asıl ünü, 2. Murat'ın emir ve isteğiyle II. Mehmed'in hocalığına tayin edilişiyle başlamıştır. Akşemseddin, II. Mehmed'e danışmanlık yapıp İstanbul'un fethine katkıda bulunmuştur. Akşemseddin çocukları, öğrencileri ve müritleriyle birlikte fetih ordusuna katılmışlardır. Akşemseddin İstanbul kuşatmasının en kritik günlerinde II. Mehmed'e bir mektup yazmıştır.
II. Mehmed Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanıyor, şehir halkı Akşemseddin'i II. Mehmed sanıp ona çiçekler uzatılıyor. Akşemseddin ise "Padişah ben değilim" diyerek yanındaki Fatih Sultan Mehmed'i gösteriyordu. II. Mehmed ise "Hünkar benim ama, o benim hocamdır. Çiçekler O'na Layıktır!" sözüyle tebessüm ediyordu. II. Mehmed, İstanbul'un fethinin ardından Ayasofya'da hutbesini tamamladıktan sonra, minberden indi ve Akşemseddin'i imâmete geçirdi. Böylece Akşemseddin, fethin ilk Cuma namazını kıldırmış oldu. Ayrıca Akşemseddin, Fetih'ten sonra II. Mehmed isteği üzerine Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin kabrini tespit ettiği rivayet edilir.

Akşemseddin, fetihten sonra, II. Mehmed'in ısrarına rağmen İstanbul'da kalmak istemedi, Göynük'e çekildi ve 16 Şubat 1459 tarihinde 70 yaşında öldü.

Kaynaklarda Akşemseddin'in tıp ilmini kimden ve nasıl öğrendiğine dair net bir bilgi yoktur. Bununla alâkalı İskoç oryantalist Elias John Gibb, History of Ottoman Poetry adlı eserinde, Akşemseddin'in tıp alanındaki ilmini, Hacı Bayram Veli ile beraber olduğu yıllarda elde ettiğini kaydetmekte ve kendisinden âlim ve mübarek bir kimse diye söz etmektedir.
Sadece beden hastalıkların değil, aynı zamandan ruh hastalıklarının da hekimi olan Akşemseddin, ruh hastalıklarını da tedavi ettiği belirtilmektedir.

Risaletü'n-Nûriye
Hall-i Müşkilât
Makamât-ı Evliyâ
Kitabü't Tıb
Maddetü'l-Hayat
Def'ü Metain
Nasihatnamei

Almanya'daki Türkler, Türkiye'den Almanya'ya göçmüş ve yerleşmiş Türklerdir. Almanya'daki Türkler geniş tanımı ile Almanya'da doğan Türkleri de kapsamaktadır.  Gurbetçiler tanımıyla yaşadıkları ülkede kalıcı konuma geçmiş, değişik meslekleri ifa eden ve bazıları yaşadıkları ülkenin yurttaşlığına geçen özellikle yeni nesil Türkleri tam olarak ifade etmemektedir. Geçtiğimiz 40 yıl içerisinde Türkiye'den Almanya'ya üç milyon civarında insan göç etmiştir.
Almanya'daki yabancılar Almanca olarak öncelikle yabancı misafir işçi (Gastarbeiter) olarak adlandırılmışlardır. Alman toplumu, Almanya'ya işçi alımı ile gelen insanları sadece iş için gelen misafirler olarak görmüşlerdir. Bugün küreselleşmenin etkisiyle ve de buna bağlı olarak sosyal anlayışın gelişmesiyle "yabancı vatandaşlar" (Ausländische Mitbürger) olarak adlandırılmaktadırlar.

İlkler Osmanlı Devleti'nin meslek eğitimi için yolladığı ve Alman sanayisinde eğitim gören ve özellikle savunma sanayisinde çalışmış olan Türklerdir.
1960'larda iş gücüne ihtiyaç duyan Almanya, daha önce İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelere kapılarını açmış ve sonunda Türkiye'deki insanlara da göç imkânı tanımıştır. Esas olarak bu göçmenlerin Almanya'daki maddi durumları Türkiye'dekilere göre daha iyi bir konumdaydı. Amaçları çalışıp, para biriktirerek Türkiye'ye kısa bir süre içinde geri dönmek olan bu grubun çok az bir kısmı Türkiye'ye geri dönmüştür. Büyük çoğunluğu ailelerini Türkiye'den getirterek Almanya'da yaşamaya devam etmişlerdir. Ancak Almanya 1973'te göçmenlere kapılarını kapatmıştır. Buna rağmen Türkler, yasa dışı yollardan sığınma amacıyla ülkeye giriş yapmaya devam etmişlerdir. 1980'de Türkiye'ye geri dönmeleri amacıyla yapılan mali yardımlar da bir sonuç getirmemiş, göç sürmüştür. Almanya'daki göç sorununun en büyük sebebi olarak, Almanya'nın ABD ve Avustralya'nın aksine kendisini bir "göç ülkesi" olarak görmemesi ve de uyum için gerekli önlemleri başından almaması gösterilmektedir.
Türkiye'den göç eden göçmenler Almanya'da kendilerini birçok alanda göstermiş, özellikle kültür ve ekonomi alanlarında etkin olmuşlardır. Anayurtlarına olan bağlarını Türkiye'ye yaptıkları yıllık tatillerle koparmamışlardır. Türk basınını ise gerek televizyondan gerekse gazetelerden izlemekte olup, birçoğu, Hristiyan değerlerin hakim olduğu Almanya'da, İslamî değerlere göre yaşamayı sürdürmektedir.

Almanya Türklerinin 1960 ve sonrasında iş bulmak amacıyla gittikleri Almanya'da günümüze dek sayıları katlanarak artmış ve şu anda 3. nesle ulaşmıştır. Almanya Türkleri heterojen bir gruptur. Türk Devleti bütün vatandaşlarını Türk olarak tanımladığı için, bu tanım içinde bazı farklı etnik kimlikleri de barındırır. Ancak bu grubun hemen hemen hepsi Türkçeyi ana dil olarak konuşur. Almanya'da, Kıbrıs, Suriye ve Balkanlar'dan giden, bu ülkelerin vatandaşlığında olan Türk kökenliler de bulunur.
1974 senesinde Almanya'nın petrol krizinden sonra getirilen göçme yasağından sonra, Türk vatandaşları evlenme, aile birleşimi, kaçak veya ilticai sebeplerle yine de bir yollarını bulup gelmişlerdir. Alman devleti bunu takip eden senelerde, yeniden düzenlenen iltica, göçmen ve vatandaşlık yasaları ile bu akımı engellemek için yasal baraj koymaya çalışmıştır. İltica etmek isteyenlerin baş listesini bugüne kadar Türk vatandaşları çekmektedir.
Federal Almanya İstatistik Dairesinin 2002 sayılarına göre, Almanya'da yaşamakta olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı 1.912.200 olarak verilmektedir. Bu sayılara 2002 sonuna kadar Alman vatandaşlığına geçmiş olan toplam 565.766 kişiyi de eklemek gereklidir. Bu durumda Almanya'daki Türk nüfusunun 2.477.966, buna istatiki bilgilerin güncel olmadığından yola çıkarak tahmini 100.000 daha eklersek, 2,5 milyondan fazla olduğu söylenebilir.
Almanya'ya ilk gittiklerinde 'misafir işçi' olarak adlandırılmışlarsa da, bu ülkede geçici olmadıklarını söylemek mümkündür. Bugüne kadar 620 bin Türk vatandaşı (Alman İstatistikler Dairesi) Alman vatandaşı statüsündedir. Alman vatandaşlığına geçiş ile Baden-Württemberg eyaleti "vicdani test" yasasını 1 Ocak 2006'da yürürlüğe koydu. Müslümanların namus cinayetinden eşcinselliğe, tartışmalı konulara yaklaşımını ölçen test, ayrımcı ve aşağılayıcı bulunuyor.

Türkler Almanya'da hemen hemen her önemli şehirde yoğun bir şekilde yaşamakla birlikte, sanayi merkezlerinde sayıları daha yoğundur. Frankfurt, Berlin, Köln, Hamburg, Düsseldorf, Stuttgart ve Münih Türk azınlığın yaşadığı Almanya şehirlerinin başlıcalarıdır.

Heterojen bir grup olduklarι için mezhep farklılıkları da bulunmaktadır,
Gayrimüslim (Süryani, Yezidi vs.) eski Türk vatandaşların çoğunluğu Almanya'ya ilticacı statüsü ile geldiklerinden ve bulundukları sosyal ve dini konumları sebebi ile en kısa zaman içinde Alman vatandaşlıklarına kavuşuyor. Bu yüzden Almanya'daki Türk toplumunun içinde herhangi bir faal faaliyet içinde değildirler.
Din ve camii Almanya'da yaşayan Türk toplumu için önemli bir rol oynamaktadır. Almanya'nın İslamiyeti resmî din olarak kabul etmediği ve özerk statüsü bulunmadığı için dernek kanunlarının verdiği imkânlarla dernek çatısı ve sıfatı altında düzenlenmekte. Satın alınan, bina, depo veya atıl fabrika binalarına yapılan düzenlemelerle dini ihtiyaçlar giderilmeye çalışılmaktadır.
Diyanet işlerinin desteklediği Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) organizasyonuna üye binlerce Türk vatandaşı vardır. Bu organizasyon Türkiye'nin anayasal düzenine bağlıdır. Bunun yanında diğer uçlara yönelik organizasyonlar olup, en başında Millî Görüş ile binlerce üyesi vardır. Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, Millî Görüşü devamlı izlemekte ve Alman Anayasayısını tehdit edici olarak sınıflandırmaktadır.
Almanya'da daha aktif olan bir Alevi toplumu bulunup, çeşitli şehirlerde bulunan Cemevleri ile sıkı bir organizasyona girişmişlerdir.
Bu zamana kadar birçok milletin dağılmış İslamî dernekleri 4 büyük İslam federasyonları altında toplanmışlar. Alman hükûmetinin kendi karşılarında bir muhatap olacak İslam Kurulunun kurulabilmesi için 2007 senesinde toplanan 4 büyük İslami federasyon ortak çalışma ve adım atma kararı aldı. Bu kurul daha sonra Alman hükûmeti ile ilk toplantısını Eylül 2006'da Federal İçişleri Bakanı Dr. W. Schäuble'nin büyük özverisi ile yapmıştır. Bu konferans 15 İslamî federasyon temsilcisi, 15 eyalet ve hükûmet temsilcilerinden oluştu. Konferansta Alman müslümanlarla Ahmediye cemaati bulunmadılar. Alevi organizasyonunda bir İslamî toplum temsilcisi olarak davet edilmesi ve katılması da kayda değer bir bilgidir. Millî Görüş, "Siyasi İslam" tarzı sebebi ile konferansa çağrılmamıştır.
Konferansa katılan organizasyonların temsilcileri:

Bekir Alboğa, Mehmet Yıldırım, DİTİB
Ayyub Axel Köhler, Alman Müslümanları Merkez Kurultayı
Ali Kızılkaya, Almanya Cumhuriyeti İslam Kurultayı
Ali Toprak, Almanya Alevi Cemaati
Mehmet Yılmaz, İslami kültür merkezleri
İkinci Almanya İslam konferansı Mayıs ayının başında Alman hükûmetinin başkanlığında toplanmış olup somut sonuçlar vermeden bitmiştir.

Türklerin Türkçedeki yetersizliklerinin tek sebebi ebeveynler değildir. Bavyera eyaleti Türkçe derslerini bir ya da iki yıl içerisinde tamamen kaldırmayı planlamaktadır. Berlin'de okullarda Türkçe konuşulması yasaklanmış, Hessen'de ana dil eğitimi yürürlükten çıkarılmıştır. Almanya'nın uyum adı altında yürüttüğü bu politika, asimile edilmeye çalışıldıkları gerekçesiyle Türkler tarafından eleştirilmektedir.
Ancak Türk televizyon ve gazeteleri sayesinde dildeki bu biçimlenmeden etkilenmeyen ya da daha az etkilenen insanlar da vardır. Özellikle eğitim düzeyi daha yüksek olanlar, gerek Türkçeyi gerekse Almancayı daha düzgün konuşabilmektedirler. Ayrıca "23 Nisan Çocuk Şenlikleri" kapsamında okunan Türkçe şiirler, söylenen Türkçe şarkılar da çocukların Türkçesini pekiştirmektedir. Bu sebeple Alman okullarının Türkçeye daha kapsamlı yer vermesi ve hatta İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca gibi seçmeli ders statüsüne yükseltilmesi talep edilmektedir.

Göç, hem ekonomik hem de sosyal öneme sahip olmaya devam etmektedir. Almanya uzun yıllar boyunca ve hâlen önemli oranda göç alan bir ülke olmuştur. Yeni bir dizi göçmenlik yasasının yürürlüğe girmesi ile birlikte, göçmenlerin entegrasyonu resmî Federal Almanya politikasının ana odağı haline geldi. Büyük ölçüde devlet kaynaklı olan kültür, siyaset ve toplum, dil kursları, yeni göçmenlerin entegrasyonunu amaçlayarak ülke çapında düzenlemeler getirilmiş; belirli bazı durumlarda, bu tür kurslara katılım zorunlu tutulmaktadır. Ayrıca, yeni yasa orada çalışmak için ülkeye girmek için çok yetenekli üçüncü ülke vatandaşları için çok sayıda formalite ve daha fazla seçenek sağlanırken; Avrupa Birliği üyesi ülkelerin vatandaşları, genellikle bu nedenle Almanya'da oturma iznine ve çalışma hakkının keyfini çıkarırlar, kalışları düzenlenmiş değildir.
11 Eylül olayları ve Avrupa'nın en büyük kentlerinde gerçekleştirilen İslami silahlı saldırılar, doğuya ve doğulu olan her şeye kuşkulu bir bakış duyulmasına neden oldu. İşte tüm bu küresel gelişmeler çerçevesinde Almanya içinde de sayıları giderek artan, örgütlenen, güçlenen göçmenler de demokratik haklar iddia etmeye başladılar. Eğitimde anadil hakkından, cami inşasına kadar varan geniş bir yelpazede Türk göçmenler seslerini duyurmaya başladılar. Alman devletinin karşısında muhatap alınmayı talep eden bir kitle oluştu. Ancak devlete göre bünyesinde bazı tehlikeleri barındıran bu kitle sorunsuz değildi. Türk göçmenlere yönelik suçlamaların başında dil öğrenmemiş olmaları geliyor. Bunun yanı sıra göçmen çocukları arasında suç oranının daha yüksek olması, eğitim seviyesinin daha düşük olması, gelecek perspektiflerinin nispeten dar bir çerçeveye sıkışması, islamın aşırı uçlarına kayma ihtimalinin daha yüksek olması gibi sorunlar da öne sürülüyor. Sarrazin gibi bazı politikacılar da tüm bunların Arap ve Türk göçmenlerin genetik özelliklerine dayandığı gibi bazı açıklamalar da yapmıştır.
Gelişmiş güvenlik önlemleri sonucunda, göçmenler (özellikle Müslüman ve Afrika ülkelerinden gelenler) po

Altayca veya Altay Türkçesi, Türk dillerinin Sibirya grubunda yer alan bir dildir. Rusya içindeki Altay Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Altayca, 1948 yılına kadar Oyrot dili (ойрот) olarak adlandırılmıştır. Rusya'nın 2010 nüfus sayımı verilerine göre dil yaklaşık 55.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Dil, Altay Krayı'nda konuşulan Kuzey Altayca ile Altay Cumhuriyeti'nde konuşulan Güney Altayca olmak üzere iki lehçeye sahiptir, ancak bu iki lehçe tamamıyla karşılıklı anlaşılabilir değildir. Dilin Kiril alfabesi ile yazılan standart formu Güney Altayca'yı baz almakta olup, 2006 yılında Kuzey Altayca'nın yazımı için Kiril alfabesi asıllı bir sistem de geliştirilmiştir.

Altayca, Altay Dağlarının çevrelediği bir alanda konuşulur ve genellikle Şorca ve Hakasça dillerine coğrafi açıdan yakınlığı dolayısıyla Türki dillerin Kuzey (Sibirya) alt grubu içinde değerlendirilir, ancak coğrafi olarak diğer dillerden nispeten izole olması nedeniyle bu sınıflandırma tartışmalıdır. Kıpçak grubu içinde yer alan Kırgızcaya yakın özellikler göstermesi yüzünden bu sınıfa da dahil edilmiştir. Talat Tekin dilin güney lehçesini diğer Türk dilleri içerisinde ayrı bir alt gruba sokmuş iken, Kuzey lehçesini Şorcanın Kondoma lehçesi ve Çulımca ile birlikte sınıflandırmıştır.

Altayca, temel olarak Altay Cumhuriyeti'nde (Güney Altay) ve Altay Kray'da (Kuzey Altay) konuşulur.

Altayca, Rusça ile birlikte Altay Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Resmî dil olarak Altay dili, Altay-kiji olarak adlandırılan Güney diyalekti üzerinde gelişmiştir.

Altay dili, Kuzey ve Güney diyalektlerine ayrılır. Bu diyalektler de ayrıca pek çok alt diyalekti içerir. Başlıca diyalektleri aşağıdaki gibidir:

Güney Altay
Asıl Altay
Mayma
Telengit
Tölös
Çuy
Teleut
Kuzey Altay
Tuba
Kumandı
Turaçak
Solton
Starobardin
Çalkan ya da Çalkandu (Kuu, Lebedin olarak da bilinir)

Türkiye'de Altay Türkçesi üzerine yapılmış olan lisansüstü tezleri 1 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altayca ve Türkçenin karşılaştırılmalı ses ve şekil bilgisi 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altay alfabesi 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altayca deyişler(27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2009-10-25)
Rusça–Altayca Online Sözlük

Ana Oğuzca, Ana Oğuz Türkçesi ya da Proto-Oğuzca Türk dilinin Milat sonrası dönemlerinden günümüze gelen en büyük kollarından biridir. Erken Oğuzların dilinden çıkmış bilinen en eski yazılı eser 6 Ağustos 2025 tarihinde keşfedilmiş olan Kültöbe yazıtıdır. Divânu Lügati't-Türk’te Oğuzcaya dair belirtilen görüşler, bu kolun (en azından) Divandan birkaç yüzyıl önceki biçimine dair düşünceler verir.

10. yüzyıldan sonra Maveraünnehir, İran ve Anadolu sahalarında yaygınlaşmış, yüzyıl boyunca yazı dili olma yönünde aşama kaydetmiştir. Eski Anadolu Türkçesi dönemi, bu sürecin yeni biçimi olmuştur.
Ana Oğuz Türkçesi veya Oğuz Türkçesi denen dil grubu, Göktürkçede çeşitli yönleriyle saptanmıştır. Bunlar ses bilgisi, şekil bilgisi, söz varlığı bakımlarından var olmuş olan ögelerdir.

Köktürk yazıtlarında, Bilge Kağan “tokuz oguz bodun kentü bodunum erti ‘Dokuz Oğuz halkı öz halkım idi’ der (KT.K.4). Bu “oğuz” adı, Eski Batı Türkçesi kaynaklarında kurallı olarak “ogur” şeklinde kaydedilmiştir. Tarihte Asya, Avrupa, hatta Kuzey Afrika'da yazılı eserler vermiş, günümüzde ise Türk dünyasının büyük çoğunluğunu oluşturan Oğuzların ilk edebî yazı dilleri, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu sahasında ortaya çıkar.

Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Gagauz Türkçesi, Kaşkay Türkçesi, Horasan Türkçesi bu yazı dilinin sonradan birbirinden ayrılarak devam eden biçimleridir.

Anadolu ağızları, Türkiye Türkçesi ağız bölgesinin Anadolu kolunda yer alan ağızlardır. Eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında konuşulan Türkiye Türkçesi Anadolu'da çeşitli ağızlarla konuşulmaktadır. Ağızların sebebi, göçler, iklim, coğrafya ve dilin kendisine ait özelliklerdir. İletişim ve medya teknolojileri ile bütün yurtta İstanbul ağzı genelleşmekte, yöresel ağızlar giderek azalmaktadır.
Bu ağızları folklorda görmek mümkündür. Her yörenin türkülerinde ağızlar hâkimdir. Sanatçılarda yöresel ağız, konuşmalarda bile belli olur: Neşet Ertaş, Özay Gönlüm, İbrahim Tatlıses'in ağızları yörelerine hastır.

Türkiye Türkçesi, tarihî Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında günümüzde konuşulmaya devam eden Türk ağızları bakımından bazı gruplara ayrılır. Söz konusu gruplandırma için Anadolu ve Rumeli ağız bölgelerinden söz edilir.

Türkiye Türkçesinin kollarından Anadolu kolu ana ağız grupları bakımından Doğu Grubu, Kuzeydoğu Grubu ve Batı Grubu olarak üçe ayrılır. Prof. Dr. Leylâ Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması adlı çalışması Anadolu ağızları üzerine yapılmış akademik bir çalışmadır.
Anadolu ağız bölgesi, Türkiye'nin Anadolu topraklarını içerir. İlk aşamada sınır bu şekilde belirtilmiş ve incelenmiştir.
Anadolu'da özellikle Karadeniz Bölgesi, Güneydoğu Bölgesi ve de Ege Bölgesi'nde ağız farklılıkları vardır. Ancak bu ağızlar, küçük yaşlardan itibaren eğitimde yazı dilinin kullanımı, basın-yayın gibi bazı sebeplerle yavaş yavaş kaybolmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan Türk ağızları, özellikle Erzurum, Elazığ, Erzincan, Kars, Iğdır, Van, Diyarbakır ve Urfa gibi illerde, Oğuz Türkçesinin içinde özgün bir lehçe alanı oluşturur. Bu ağızlar genellikle Anadolu ağızları içinde sınıflansa da, birçok özelliğiyle Azerbaycan Türkçesi'nin etki alanında yer alır.
Bu bölgelerin dilsel farklılığı, 14.-15. yüzyıllarda bölgeye hâkim olan Türkmen konfederasyonlarına, özellikle Karakoyunlu, Akkoyunlu ve ardından gelen Safevîlere, dayanır. Bu devletlerin resmi dili, Doğu Oğuz kökenli, erken dönem Azerbaycan Türkçesi idi ve yoğun biçimde Farsça etkiler barındırıyordu. Bu dil ve kültür, Anadolu'ya yayılan Kızılbaş-Alevî topluluklar tarafından dini kimlikleriyle birlikte taşındı ve korunmaya devam etti.
Anadolu ağızlarının Doğu Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Ağrı, Van, Muş, Bitlis, Bingöl, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Hakkâri, Şanlıurfa (Birecik, Halfeti hariç), Palu, Karakoçan ağızları.

1.1. Ağrı, Malazgirt 
1.2. Muş, Bitlis 
1.3. Ahlat, Adilcevaz, Bulanık, Van 
1.4. Diyarbakır, Şanlıurfa 
1.5. Palu, Karakoçan, Bingöl, Karlıova, Siirt
2. Grup: Kars, Erzurum, Aşkale, Ovacık, Narman, Pasinler, Horasan, Hınıs, Tekman, Karayazı, Erzincan, Tercan, Çayırlı, Kemah, Refahiye, Gümüşhane ağızları.

2.1. Kars (yerli ağzı)
2.2. Erzurum, Aşkale, Ovacık, Narman 
2.3. Pasinler, Horasan, Hınıs, Tekman, Karayazı, Tercan (kısmen)
2.4. Bayburt, İspir (Hunut grubu hariç), Erzincan, Çayırlı, Tercan (kısmen)
2.5. Gümüşhane 
2.6. Refahiye, Kemah 
2.7. Kars (Azeriler ve Terekemeler)
3. Grup: Ardahan, Posof, Artvin, Şavşat, Yusufeli, Ardanuç, Oltu, Tortum, Olur, Şenkaya, İspir ağızları.

3.1. Posof, Artvin, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli 
3.2. Ardahan, Olur, Oltu, Şenkaya, İspir (Hunut grubu), Tortum 
4. Grup: Kemaliye, İliç (Erzincan), Elazığ, Keban, Baskil, Ağın, Sivrice, Harput, Tunceli ağızları.

4.1. Kemaliye, İliç, Ağın 
4.2. Tunceli, Hozat, Mazgirt, Pertek 
4.3. Harput 
4.4. Elazığ, Sivrice, Keban, Baskil 

Anadolu ağızlarının Kuzeydoğu Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Trabzon, Rize, Kalkandere, İkizdere, Gündoğdu, Büyükköy ağızları.

1.1. Vakfıkebir, Akçaabat, Tonya, Maçka, Of, Çaykara 
1.2. Trabzon, Yomra, Sürmene, Araklı, Rize, Kalkandere, İkizdere, Gündoğdu, Büyükköy
2. Grup: Çayeli, Çamlıhemşin, Pazar, Ardeşen, Fındıklı ağızları

2.1. Çayeli, Kaptanpaşa 
2.2. Çamlıhemşin, Pazar, Hemşin, Ardeşen, Fındıklı
3. Grup: Arhavi, Hopa, Borçka, Kemalpaşa, Muratlı, Ortacalar, Göktaş, Camili, Meydancık, Ortaköy ağızları.

2.3.1. Arhavi, Hopa, Kemalpaşa, Ortacalar 
2.3.2. Hopa (ufak kısmı)
2.3.3. Borçka, Muratlı, Camili, Meydancık, Ortaköy, Göktaş 

Anadolu ağızlarının Batı Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Afyonkarahisar, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Burdur, Bursa, Çanakkale, Denizli, Eskişehir, Isparta, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak, Nallıhan ağızları.

1.1. Afyonkarahisar, Eskişehir, Uşak, Nallıhan 
1.2. Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Bilecik 
1.3. Aydın, Burdur, Denizli, Isparta, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla 
1.4. Antalya
2. Grup: İzmit, Sakarya ağızları.
3. Grup: Bolu (Göynük, Mudurnu, Seben, Kıbrıscık hariç), Zonguldak, Bartın, Kastamonu (Tosya hariç), Ovacık, Eskipazar ağızları.

3.1. Zonguldak, Devrek, Karadeniz Ereğli 
3.2. Bartın, Çaycuma, Amasra 
3.3. Bolu, Ovacık, Eskipazar, Karabük, Safranbolu, Ulus, Eflani, Kurucaşile 
3.4. Kastamonu
4. Grup: Beypazarı, Çamlıdere, Kızılcahamam, Güdül, Ayaş, Göynük, Mudurnu, Seben, Kıbrıscık, Çankırı (Ovacık, Eskipazar, Kızılırmak hariç), Tosya (Kastamonu), Boyabat, Çorum, İskilip (dağ köyleri hariç), Bayat, Kargı, Osmancık ağızları.

4.1. Göynük, Mudurnu, Kıbrıscık, Seben 
4.2. Kızılcahamam, Beypazarı, Çamlıdere, Güdül, Ayaş 
4.3. Çankırı (Ovacık, Eskipazar, Kızılırmak hariç), Çorum, İskilip, Kargı, Bayat, Osmancık, Tosya, Boyabat 
5. Grup: Sinop (Boyabat hariç), Samsun (Havza, Ladik hariç), Ordu (Mesudiye hariç), Giresun (Şebinkarahisar ve Alucra hariç), Şalpazarı ağızları.

5.1. Sinop, Alaçam 
5.2. Samsun, Kavak, Çarşamba, Terme 
5.3. Ordu, Giresun, Şalpazarı
6. Grup: Havza, Ladik, Amasya, Tokat, Sivas (Şarkışla ve Gemerek hariç), Mesudiye, Şebinkarahisar, Alucra, Malatya, Hekimhan, Arapgir, Malatya ağızları.

6.1. Ladik, Havza, Amasya, Tokat, Erbaa, Niksar, Turhal, Reşadiye, Almus 
6.2. Zile, Artova, Sivas, Yıldızeli, Hafik, Zara, Mesudiye 
6.3. Şebinkarahisar, Alucra, Suşehri 
6.4. Kangal, Divriği, Gürün, Malatya, Hekimhan, Arapgir, Malatya
7. Grup: Tarsus, Ereğli, Konya merkez ilçesinin bazı köyleri, Adana, Hatay, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Darende, Akçadağ, Doğanşehir, Birecik, Halfeti ağızları.

7.1. Akçadağ, Darende, Doğanşehir 
7.2. Afşin, Elbistan, Göksun, Andırın, Adana, Hatay, Tarsus, Ereğli 
7.3. Kahramanmaraş, Gaziantep 
7.4. Adıyaman, Halfeti, Birecik, Kilis
8. Grup: Ankara, Haymana, Balâ, Şereflikoçhisar, Çubuk, Kırıkkale, Keskin, Kalecik, Kızılırmak, Çorum (merkez ilçe ile güneyindeki ilçeler), Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Kayseri, Şarkışla, Gemerek, Yozgat ağızları.
9. Grup: Konya (merkez ilçesinin bazı yöreleri ve Ereğli hariç), Mersin (Tarsus hariç) ağızları.

Birkaç özellik:

Ege ağızlarında /r/ sesi kaybolmuştur: var-vā gibi...
Orta Anadolu ağızlarında /k/ sesi, /g/ olur: Konya-Gonya, keçi-geçi. p/b değişimi vardır: piliç-biliç.
Kayseri,Bozok yöresinde ö/ü sesleri değişir: öküz-oküz...
Doğu ve güneydoğu ağzında gırtlak sesleri Arapçaya özgüdür: alem-a'lem...
Karadeniz ağızlarında Eski Tuva Türkçesi gibi b/p değişimi görülür: bunu-puni...
Trakya ağızlarında Batı Anadolu'da (Özellikle Doğu Marmara) yaşayan Manavlar ile Balkan Türkleri'nin ve Gagavuzlar'ın ağızlarında görüldüğü gibi ilk hecedeki /ö/o sesleri daralabilir: börek-bürek, (büyle) büle-böyle, usman-osman bu daralmalar Türkiye Türkçesi'ne Kıpçak Türkçesi'nin etkisinden kaynaklanmaktadır.
Kıbrıs ağızlarında Azerbaycan Türkçesi gibi t↔d, k↔g  değişimi görülür: kurt ↔ gurd...

Anamur, Mersin ilinin Antalya sınırında yer alan en batısındaki ilçesidir. İsmi, Yunanca "yel değirmeni" sözcüğünden türeyen Anemourion (Ανεμούριον), "rüzgarlı burun" anlamına gelmektedir. Anemurium Antik Kenti, Anamur burnuna çok yakın ve sürekli rüzgâr alan bir noktada kurulmuştur.

Geçmişi antik çağlara uzanan ve sırasıyla Kizzuvatnalılar, Hititler, Asurlular ve Persler'in egemenliği altına giren Anamur, MÖ 333'te Büyük İskender'in doğu seferi sırasında Makedonya Krallığı'na bağlanmış, bu dönemden sonra kentin adı "Anemurium" olarak anılmaya başlanılmıştır. Anemurium, antik kaynaklara göre “Rüzgârlı Burun” anlamına gelmektedir. MÖ 1. yüzyılda Roma, sonra Bizans egemenliğine giren Anamur, Bizanslılar zamanında yeniden inşa edilmiştir. Daha sonra sırasıyla Arapların, Bizanslar'ın, Anadolu Selçukluların, yeniden Bizans'ın ve Kilikya Ermeni Krallığı'nın eline geçen Anamur, Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat'ın, Ertokuş Bey'i kıyı şehirlerinin alınmasıyla görevlendirmesi sonucu, 1228'de Selçuklu Hanedanı'nın, 1243'te yeniden Kilikya Ermeni Krallığı'nın, daha sonra 1275'te Karamanoğlu Beyliği'nin ve 1471'de Osmanlı İmparatorluğu yönetimine geçmiştir.
Anamur 1869 yılında ilçe olmuştur. 1867'de Konya vilayetine bağlı İçel Sancağı'nın bir kazası olan Anamur, 1877'de İçel Sancağı Adana Vilayeti'ne bağlanınca, Adana vilayeti İçel Sancağı'nın bir kazası durumuna gelmiştir. Eski kaza merkezi bugünkü Ören beldesinin Nasrettin ve Ortaköy mahalleleridir. Burada yıkık durumdaki eski bir devlet binası hâlâ görülebilir. Sonraları daha iç ve yüksekçe bir bölge olan Çorak, ilçe merkezi olmuş, adı Anamur olarak değiştirilerek, devlet daireleri ve birçok aile Çorak'a taşınmıştır. 1930 yılında eski hükûmet konağı binası Rum Ortodoks kilisesi yıkılarak yerine inşa edilmiştir. Mimarı Ermeni bir ustadır.

Kumsalları, nesli tükenmek üzere olan deniz kaplumbağalarının (Caretta caretta) yumurtlama alanıdır. Ayrıca deniz kıyısının ıssız ve kayalık olan kesimlerinde Akdeniz fokları yaşamaktadır.
Ormanlık alanları özellikle çam, meşe, kavak, çınar, maun gibi ağaçlar ile defne, keçiboynuzu (harnup), pırnal, mersin (murt), zakkum gibi maki grubu bitkilerle kaplıdır. Ormanlarında yaban keçisi, keklik, tavşan, kaplumbağa, kelebek gibi çeşitli yabanıl hayvanlar özgürce yaşamaktadır.
Kıyıda İskele, Kale, Melleç, Ören plajları; iç kesimlere doğru Pullu Mesire yeri, Köşekbükü Mağarası yukarı kesimlerde ise yaylalar, ormanlık alanlar, görülmeye değer yerlerdir.

Anamur, Mersin'e bağlı bir ilçe olup, Türkiye'nin güneyinde bulunur. Güneyinde Kıbrıs olup Kıbrısa 74 km mesafe ile en yakın noktasadır. Anamur, Türkiye'de muz, yer fıstığı, narenciye ve çilek ile ünlü bir ilçedir. Güneyinde Akdeniz, batısında Antalya'nın Gazipaşa, kuzeyinde Karaman'ın Ermenek, kuzeydoğusunda Gülnar ve doğusunda Bozyazı ilçeleri vardır.
Mersin il merkezine uzaklığı 239 km olup, Türkiye'de il merkezine en uzak ilçe konumunda bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.430 km²dir. Anamur ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 49 metredir.

Anamur'da tropika iklim hüküm sürdüğünden maki ve tropikal iklim bitkilerinin hemen hepsi yetişmektedir. Yıllık sıcaklık ortalaması ise 20 ile 24 derece arasında değişmektedir.
Anamur ormanlarının özellikle çam, meşe, kavak, çınar, maun gibi ağaçlar ile defne, keçiboynuzu (harnup), pırnal, mersin (murt), zakkum gibi maki grubu bitkilerle kaplıdır.

İlçe nüfusu 66.994'tür. Anamur halkı Türkmen kökenlidir. Yerleşik Türklerin çoğunluğu Ermenek'ten gelerek ilçeye yerleşmiştir. Osmanlı döneminde ise beş altı kadar zanaatkar aile İstanbul'dan getirilerek yörenin Osmanlılaşması ve Karamanoğlu kültüründen kurtulması için yerleştirilmişlerdir. Toroslarda yaşayan göçebe yörük Türkler ise zaman içinde gerek ilçe merkezinde gerekse kırsaldaki köylerde yerleşik hayata geçmişlerdir. İlçenin kırsal kesimindeki köylerde hâlâ Türkmen obaları yaşamaktadır. Anamur'un bazı köyleri Tahtacıdır. Tahtacılar geçimlerini orman ürünleri ve kerestecilikle kazanan ve Alevi inancına sahip Türkmenlerdir. Tahtacı köyleri folklorik yapısında semah dansları ve farklı düğün ve cenaze törenleri gelenekleri görülebilir. İlçe merkezinde güney batıya doğru Abdal mahallesi bulunur. Abdallar ise Hindistan kökenli bir grup olup İspanyaya kadar uzanan genellikle sahil kenarındaki ilçelerde topluluklar halinde yaşayarlar. Abdallar düğünlerde müzisyenlik yaparak ya da çeşitli hizmet sektöründe çalışmaktadır. (Örneğin: Sünnetçilik, müzisyenlik, balıkçılık vs) 
Diğer yandan Göçmen diye adlandırılan mahallede ise Arnavutluk'tan 1930'lu yıllarda gelen Arnavut göçmenler ile 1960'lı ve 70'li yıllarda Kıbrıs'tan gelen göçmenler yaşamaktadırlar. İskele mahallesinde ise Mısır'dan zamanında gelip yerleşmiş balıkçılıkla uğraşan aileler vardır.
İstiklal Savaşı sonrası imzalanan Lozan Antlaşması gereği, nüfus mübadelesi ile yöredeki Rum Ortodoks ve Karamanlılar Kıbrıs üzerinden Yunanistan'da Atina'nın Nea Ionia semtine göç ederek yerleşmişlerdir. Göç edenlerin kaç tanesi Rum kaç tanesi Ortodoks inancına sahip oldukları bilinmemektedir. Ama görgü tanıkları yaşlı insanların anlattıklarına bakılırsa, 500 kadar Ortodoks Hristiyan, iskeleden sandal ve teknelere binerek Kıbrıs'a doğu açılmışlardır. O yıllarda Anamur nüfusunun toplam 3.000'i bile bulmadığı düşünülürse Rum nüfus %25 kadar olmalıdır.
Anamur dışarıdan çok fazla göç almamakla birlikte çevre illerden gelip yerleşenler ya da yazlıkçılardan yerleşenler bulunmaktadır. İlçede ikamet eden nüfusun 54.000'i Mersin nüfusuna kayıtlıdır. 504 kişi Adana nüfusuna, 406 kişi Antalya nüfusuna, 763 kişi Konya nüfusuna, 1.146 kişi ise Karaman nüfusuna kayıtlıdır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Muz üretimini genel olarak seralarda sağlayan Anamur'da seracılık 1995'ten sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Türkiye'nin çilek ihtiyacının %40 gibi büyük bir kısmı da Anamur'dan karşılanır. Yetersiz ulaşım koşulları nedeniyle yabancı turistler tarafından çok fazla ilgi çekmeyen Anamur, yerli turizm açısından gelişmiştir. İlçenin birçok bölgesinde yerli turistlerin yılın belli aylarında ikamet ettiği siteler bulunmaktadır. Yaz aylarında Anamur'da Ankara ve Konya'dan gelen birçok yerli turist görülebilir.
Son yıllarda özellikle tarımda kendini yenilemiş, avokado, papaya, ejder meyvesi gibi sonradan popüler olan ürünleri yetiştirmeye başlamıştır.
Özellikle Gazipaşa Havalimanı açıldıktan sonra, bölgeye ilgi çok artmış otel, restoran, kafe gibi yerler çoğalmıştır. Yaz mevsiminin uzun olması, deniz sıcaklığının kış ayına kadar düşmemesi ve el değmemiş doğası birçok insan için yeni tatil destinasyonudur.

Mamure Kalesi, Anemurium Antik Kenti ve Titiopolis Antik Kenti, Ala Köprü, Ak Camii, Köşekbuku Mağarası, Anamur ilçe merkezi ve Ören beldesindeki tarihi evler, Azıtepe ve Anamur Müzesi Anamur'da gezilmesi gereken önemli yerlerdir.

Anamur halkı, yazın 40-45 dereceyi bulan sıcaklardan kaçmak için Toroslar'ın yüksek kesimlerinde kurdukları küçük yayla köylerine çıkarlar. Yaklaşık 3 ay kalınan bu köyler, sahile göre yükseklikleri nedeniyle oldukça serindir. Yakın zamana kadar birçoğunda içme suyu, elektrik, telefon ve kanalizasyon olmayan bu yayla köyleri yayla turizminin ön plana çıkmasıyla alt ve üst yapısı hızla tamamlanmaktadır. Yayla köylerinde modern evlerin yanı sıra hâlâ geleneksel mimariye uygun olarak taştan toprak damlı, tek gözlü, içinde ateş yakma yeri (ocaklık) ve baca bulunan, bir ya da iki pencereli olarak da yapılmaktadır. Yörede bu evlere evcik denmektedir. Modern yapılar inşa edilirken eski evler tamamıyla yıkılmamış, toprak damlara beton dökülerek, pencerelere de demir panjurlar eklenmiştir. Anamur'un en kalabalık yaylası Abanoz'dur. Diğer bilinen yaylaları ise Kaş, Akpınar, Barcın, Halkalı, Kozağacı, Elbalak, Bodrum, Çandır, Çamurlu yaylalarıdır.

Anamur Yöresi Yemekleri genelde sebze ağırlıklı, zeytinyağlı, bazen etli ve sıcak ama çoğunlukla soğuk da tüketilen kendine has lezzetlerdir. Anamur mutfağı Yörük geleneği ve lezzetleriyle beraber, Kıbrıs ve Adana mutfağından da etkilenmiş, çeşitli kebaplar da yöreye has özellik kazanmıştır. Anamur mutfağı tek başına değil Alanya, Ermenek, Kıbrıs ve aslında genel anlamda Taşeli mutfağıyla birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. En yaygın bilinen batırık ve kısır, Anamur yöresinde, özellikle hanımların ikindi oturmalarında, çayla birlikte aldıkları özel bir yiyecektir. Bunun dışında yörede gölevez olarak adlandırılan bir çeşit etli yemek de yapılmaktadır. Diğer lezzetler ise tuzlu olarak; bişi (pişi), kapama, bazlama, yoğurtlu patates, bakla yoğurtlama, yaprak sarması, domates dolması, biber ve kabak dolması, patates dolması, erişte, kabak kavurması, börülce, gölevezli kuru fasulye, nohutlu pilav, kulak çorbası, maş çorbası, pirinç çorbası, keşkek, dövme pilav, yahni, kaburga dolması (boş); tatlı olarak ise palize, samsıra, karsambaç ve cevizli baklavadır.
Garnitür olarak çok çeşitli salata ve mezeler hazırlanır. Bunlar, semizotu ve roka salatası, çoban salata, marul salatası, lahana salatası, ıspanak salatası, kaya koruğu, tarator, yoğurtlu zeytin ezmesi, patates salatası, soğan piyazı, biber kızartması, fava, acılı ezme ve balık çeşitleridir.

Türkî diller içinde Oğuz Türkçesinin Taşeli Yöresinde konuşulan bir ağzıdır. Kıbrıs ağzıyla çok büyük benzerlikler gösterir. Genelde ÖzTürkçe yaratıcı sözcükler hakimdir. Değişik bir vurgu yapısı vardır. Genizden söylenen ñ harfi vardır.

Anamur Kaymakamlığı5 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anamur Belediyesi1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Argu grubu Türk dillerinin Genel Türkçe öbeğine giren bir koludur. Öbeğin diğer gruplarına kıyasla bu grup çok dilli değildir. Argu dili ve Halaçça bu grubun tek temsilcileridir. Günümüzde sadece İran(merkez il, Kom ve Arak arasında) ve Afganistan'da 42.000 kişi tarafından konuşulan Halaçça yaşamaktadır.

Türk dilleri
Genel Türkçe
Argu Grubu
Arguca
Halaçça (Modern)

Argu (Karahanlı Türkçesi: اَرْغوُ), Kâşgarlı Mahmud tarafından iki dilli bir Türk topluluğu olarak kaydedilmiş boy grubudur. Bu dil ve topluluk ilk ve tek kez Kaşgarlı tarafından Divan'da kaydedilip incelenmiştir. Kaşgarlı Mahmud'a göre dağların aralarında yaşadıkları için onlara “arada” anlamında Argu denmektedir. Modern Halaççanın keşfedilmesiyle Dîvânu Lugâti't Türk'te geçen Argucanın Halaççanın bir ata dili olduğu ortaya çıkmıştır.
Argu boylarının konuştuğu dilin Halaççanın atası olduğunu kanıtlayan bazı dilbilimsel özellikler vardır:

Eski Türkçe söz sonunda -ny(-) sesi hem Halaççada hem de Argucada daima -n(-) sesine dönüşmüştür.
İki dilde de dudaksıllaşma vardır. (Örn. bardım, käldim yerine bardum, käldüm)
Kaşgarlıya göre, Argu boyları “değil” demek için ‘dag’ sözünü kullanır. Günümüzde yaşayan Türk dilleri içerisinde dag sözünü işleten tek dil Halaççadır. Diğer Türk dilleri *degül ya da *ermeŕ sözünden gelmiş sözleri kullanır.
Argucada z yerine δ (peltek d, /ð/) vardır. Bu Halaççada da görülür.

Yaşayan tek Argu dilidir. Günümüzde İran'da konuşulmaktadır. Halaççanın ata dili, Arguca kabul edilir.

Halaçlar (Karahanlı Türkçesi: خَلَجْ), Kaşgarlı Mahmut tarafından Divan'da Türkmen olarak kaydedilen boylardır. Oğuzlar 24 boydur, iki boyunu Halaçlar oluşturur. “...Türkmenler aslında 24 kabiledir. Lâkin iki kabileden ibaret olan Xalaçlılar bazı kere bunlardan ayrıldıkları için kendileri Oğuz sayılmaz, asıl olan budur.” Kaşgarlı Mahmut, Oğuz maddesinde 22 boy sıralamıştır ancak Kızık ve Karkın boylarına yer vermemiştir.
Halaçlar söz başındaki ق (q) sesini خ (x) yaparlar.

Argu boyları Talas, Balasagun ve Sayram bölgelerinde yaşamışlardı. Oğuz boylarına komşulardı. Kaşgarlı'ya göre bu sebepten Oğuz ve Arguların dilleri birbirinden etkilenmiştir.
Halaç adı, Arap coğrafyacılar tarafından 9-10. yüzyıllarda Afganistan'daki Sır Derya ırmağı civarında kaydedilmiştir. Kışlaları Talas bölgesindedir. Divan'da Oğuz olmayan Arguların yaşadığı bölge de burasıdır. Harezmi, Halaç Türklerini Eftalitlerden kalan boylar olarak gösterir. Halaçlar bugünkü İran'a daha sonra göç etmiş olmalıdır. İlk kaydedildikleri anavatanları Güney Orta Asya'dır.

Khalaj, Turkic16 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISO 639-3: klj15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Arvanitçe (αρbε̰ρίσ̈τ arbërisht), Yunanistan'da Arvanitler tarafından konuşulan Arnavutça lehçesidir. Dil günümüzde Yunancanın yaygınlaşması ve topluluğun çoğu genç üyesi artık konuşmaması nedeniyle tehlike altındadır.

UNESCO 15 Haziran 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'s entry on Arvanitika Albanian
Arvanitic dialogues 1 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Arvanite League of Greece (in Arvanitika and in Greek)
Study on the third person pronoun of Arvanitika by Panayotis D. Kupitoris, 24 March 1989
Noctes Pelasgicae vel Symbolae ad cognoscendas dialectos Graeciae Pelasgicas collatae / Cura Dr. Caroli Heinrici Theodori Reinhold; in *.pdf format  22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Die Nutzpflanzen Griechenlands by Theodor von Heldreich
"Musings of a Terminal Speaker" 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – an article by Peter Constantine in Words Without Borders.

Avarca (Avarca: магӀарул мацӀ; çeviri: dağlı dili), çoğunluğu Dağıstan'da yaşayan ve Sünni Müslüman olan Avarların konuştuğu bir Kuzeydoğu Kafkas dili. Avarca, bu aile içerisinde Dağıstan dillerinin Avar-Andi-Tsez dilleri koluna mensuptur. Kiril alfabesi ile yazılır.

Resmî dil olduğu tek yer Rusya içindeki Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'dir. Dağıstan'daki Avarların çoğunluğu dağlık kesimlerde yaşar. Bir bölümü ovalık kesimlere (Buynakskiy, Hasav'yurtovskiy ve diğer bölgeler) yerleşmiştir. Çeçenya, Kalmıkya ve Rusya'nın diğer bölgelerinde, Azerbaycan’da (Kah, Balaken ve Zakatala rayonları da içinde olmak üzere) toplam yaklaşık 180.000 kişi, Gürcistan'da (Kvareli Avarları) yaşayan 20.000 kişi vardır.
2007 yılı tahmini verilerine göre Avarların nüfusu; 840.000’i Dağıstan’da olmak üzere Rusya’da 1.050.000'in üzerindedir. Bu rakama Rusya dışındaki diğer eski Sovyet cumhuriyetlerindeki 300.000 Avar'ı eklersek, eski Sovyet toprakları üzerinde sayılarının 1.350.000'i bulmaktadır. Ayrıca çoğunluğu Türkiye'de olmak üzere çeşitli (Suriye, Ürdün, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Lübnan, ABD, Almanya, Fransa vb.) ülkelerde toplam 180.000 ile 200.000 kadar Avar yaşadığı tahmin edilmektedir.

Avar dili ilk kez 15. yüzyılda yazıya geçirildi. İlk kullanılan abece eski Gürcü yazı sistemiydi. Nitekim Gürcü alfabesinin Asomtavruli karakteriyle Avarca yazılmış bir haçtaşı günümüze ulaşmıştır. 17. yüzyıldan itibaren bugün hâlâ konuşanlar tarafından bilinen Avarcaya uyarlanmış Arap alfabesine geçilmişse de 1928 yılında Latin alfabesi kabul edilmiştir. 
Sovyetler Birliği'nin getirdiği zorunluluk ile 1938 yılında Kiril alfabesine geçilmiş ve hâlâ kullanılmaktadır. Dilin yazın düzenini oluştururken mevcut Kiril alfabesine bir de fazladan harf eklenmiştir. Eklenen (Ӏ) harfi (Paloçka) birçok bilgisayar tarafından doğru gösterilmediği için bu harfin yerine sık sık Latin alfabesindeki (I) harfi de kullanılır. Bu harfin büyük ya da küçük harf düzeninde bir farkı yoktur, daima aynı yazılır.
Avar dili genellikle Kiril alfabesi ile yazılır. Alfabenin harfleri (IPA'ya uygun telaffuz ile) şöyledir:

Avrupa Birliği'nin 24 resmi dili bulunmaktadır. Bunlar arasında ana dil olarak en yaygın konuşulan üç dil Almanca, Fransızca ve İtalyanca'dır. Geçmişte İngilizce, Fransızca ve Almanca "usul dili" olarak kabul edilmekteydi ancak Avrupa Komisyonu bu uygulamayı sonlandırmıştır. Avrupa Parlamentosu ise tüm resmi dilleri çalışma dili olarak kabul etmektedir. Günümüzde AB kurumlarının günlük çalışmalarında başlıca İngilizce ve Fransızca kullanılmaktadır. Kurumlar kendi çalışma dillerini belirleme yetkisine sahip olsa da Komisyon ve bazı diğer kurumlar bu konuda resmi bir düzenleme yapmamıştır, bu durum çeşitli mahkeme kararlarında da belirtilmiştir.
AB'nin tüm resmi dilleri aynı zamanda çalışma dili statüsüne sahip olsa da uygulamada kurumlarda en yaygın kullanılan diller İngilizce, Fransızca ve Almanca'dır. Bunlar arasında İngilizce açık ara en fazla kullanılan dildir. Birlik genelinde en yaygın bilinen dil İngilizce olup yetişkin nüfusun %44'ü tarafından konuşulmaktadır. Almanca ise nüfusun %18'inin ana dili olması nedeniyle AB'deki en yaygın ana dildir. Fransızca, AB'nin siyasi merkezleri olan Brüksel, Strazburg ve Lüksemburg'un resmi dilleri arasında yer almaktadır. Birleşik Krallık'ın 2020 yılında AB'den ayrılmasının ardından Fransa, Fransızcanın AB kurumlarında daha yaygın kullanılmasını teşvik etmiştir.
Lüksemburgca ve Türkçe, sırasıyla Lüksemburg ve Kıbrıs'ta resmî statüye sahip olmalarına rağmen Avrupa Birliği'nin resmi dilleri arasında yer almayan iki dildir. İspanya hükûmeti ise 2023 yılında Katalanca, Baskça ve Galiçyaca'nın AB'nin resmi dilleri arasına eklenmesini talep etmiştir.

Avrupa'da konuşulan diller
Avrupa Dil Günü
Avrupa Birliği Kurumları Çeviri Merkezi
Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması

Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği, (Türkiye'de Gümrük Birliği adıyla bilinir.) 6 Mart 1995 tarihinde Ankara Anlaşması ile kurulan  AT-Türkiye Ortaklık Konseyi'nin uygulama kararı almasıyla 31 Aralık 1995 tarihinde yürürlüğe giren gümrük birliğidir. Ticari ürünler, her iki taraf arasında herhangi bir gümrük kısıtlaması olmaksızın satılabilir. Gümrük Birliği temel ekonomik alanlarda (tarım gibi), ikili ticaret imtiyazları uygular, hizmet veya kamu ihalelerini kapsamaz.
1996 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kapsamındaki ürünlerin satışı için Türkiye ve Avrupa Birliği arasında bir serbest ticaret bölgesi kurulmuştur. Ortaklık Konseyi 1/98 Kararı tarım ürünleri ticaretini kapsamaktadır.
Gümrük birliği, kapalı ürünler için ortak bir dış tarife sağlamanın yanı sıra Türkiye'de, özellikle endüstriyel standartlara ilişkin birkaç temel iç pazar alanlarında AB müktesebatının uygulanmasını öngörmektedir.

1996 yılından bu yana Türkiye, AB'nin ana ihracat ve ithalat ortaklarından biri oldu. Sanayinin ağırlıkta olduğu bu ticari ilişkide (tüm ithalat ve ihracatın % 95), Türkiye'nin gayri safi yurt içi hasılası 4 kat arttı ve Türkiye'yi dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline getirdi. Ancak Türkiye'nin dış ticaret açığı 1995-2008 arasında 2 kat (AB arasında) ve AB üyesi olmayan ülkeler ile de 6 kat (dünyanın geri kalanı) artmıştır. Gümrük Birliği, bu gelişmelerde büyük bir faktördür. Bazı yorumcular Avrupa'nın hammadde alması karşılığında Türkiye'ye mamul ürünleri satışındaki kısır döngüyü oluşturduğunu savunur. Bu nedenle Türkiye, Avrupa'dan gelecek hammadde ve mamul ürünlere bağımlı hale gelmesine neden olmaktadır.
Bazı akademisyenler gümrük birliği anlaşmasının Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları gibi olduğunu savunmaktadır. Bu gümrük birliğine rağmen Türkiye, hâlâ Avrupa Birliği'ne ekonomik ve siyasi güçleri veren bir üye değildir. Çünkü;

Türkiye, gümrük birliği protokolünü kabul ederek, AB'ye dış ilişkilerini yönlendirme hakkı verdi. Türkiye, önkoşul olmaksızın AB'nin üye olmayan bir ülke ile imzaladığı (yani dünyada diğer tüm ülkeler) tüm anlaşmaları kabul etti. (16. ve 55. maddeler)
Türkiye gümrük birliğine girerek, AB bilgisi olmadan herhangi bir AB üyesi olmayan ülke anlaşma yapmamayı kabul etti. Aksi takdirde AB, müdahale ve bu anlaşmayı iptal etme hakkına sahipti.(56. madde)
Türkiye, gümrük birliğine girerek, kayıtsız şartsız AB gümrük birliği için yapılan yeni yasalara paralel yasaları yapmayı kabul etti.(8. madde)
Türkiye, gümrük birliğine girerek, tüm yasaları ve tek Türk hakimi olan Avrupa Adalet Divanı'nın kararlarını kabul etti.(64. madde)
Türkiye, gümrük birliğine girerek, Avrupa mallarına kendi pazarını açtı. Türkiye'nin yerli mallarındaki kalitesindeki fark nedeniyle rekabet etmekte büyük bir zorluk vardı. Avrupa malları, herhangi bir gümrük ücreti olmadan Türkiye'ye akacaktır.

Aydıncık, Mersin ilinin bir ilçesidir.

Çeşitli medeniyetlere beşiklik etmiş olan Aydıncık'ın bilinen tarihî adı Kelenderis'tir. Mitolojiye göre Kelenderis, denizcilik ve ticarette çok ilerlemiş Fenikelilerden Sandakos tarafından üç bin yıl önce bir liman ve ticaret şehri olarak kurulmuştur. Kente daha sonra Hititler, Asurlular, Sisamlılar, Selefkoslar, Mısırlılar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Ermeniler, Karamanoğulları ve Osmanlılar hakim olmuştur.
Kelenderis ilk parlak dönemini, MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda yaşamıştır. Kendi parası MÖ 5. yüzyılda görülmeye başlamış ve Büyük İskender'in Anadolu'ya gelişine kadar sürmüştür. MÖ 425-400 yıllarına tarihlenen gümüş bir Kelenderis sikkesinin ön yüzünde şaha kalkmış bir atın üstünde yan oturmuş bir süvari, arka yüzünde ise başını sağa çevirmiş ve diz çökmüş vaziyette bir keçi bulunmaktadır.
Romalılar yöreye hakim olurca, Kelenderis Limanı'ndan önemli ölçüde yararlanılmış ve burası Roma'nın vazgeçilmez bir ticaret şehri olmuştur. Romalılar zamanında kent imar olmuş, saray, su yolları, hamam ve limanı ile mükemmel bir şehir özelliği taşıyordu.
Bizanslılar devrinde de imar olan kent, çağının en güzel ve medeni yörelerinden birisi olmuştur. Yöre 11. yüzyılda Ermeni beyi olan I. Ruben tarafından kurulan Kilikya Ermeni Krallığı egemenliğine girmiştir. 1228 yılında Karamanoğlu Alaeddin Bey'in komutanlarından Ertokuş Bey, Kelenderis Kalesi'ni Ermeniler'den alarak buraya doğudan gelen Türkler'i yerleştirmiştir. Gülnar Hatun'a bağlı Oğuz boyları Horasan Bölgesi'nin Merv kentinden göçerek Toroslar'a gelip yerleştikleri için yöremize Gülnar adı verilmişti. 1461 yılında Silifke ve Mut ile birlikte Gülnar da Fatih Sultan Mehmet döneminde, Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı yönetimine katılmıştır.
Kelenderis adı zaman içinde değişerek Kalendria, Kelendri, Gelendir, Gilindir derken Gilindire'ye dönüşmüştü. İlçedeki Rumlar mübadele gereği iskeleden kayıklara binerek Kıbrıs üzerinden Yunanistan'a gitmişlerdir. 1920'li yıllarda 500 kadar Rum'un Gilindire'de zanaatla uğraştıkları, göçten sonra Gilindire merkezinde çok az bir nüfus kaldığı anlatılmaktadır.
1867 Vilayet Nizamnamesi'nin getirdiği yeni yönetsel bölümlenme uyarınca, İçel Sancağı'nın  kazaları şunlardı: Anamur, Mut, Silifke ve merkezi Kilindria olan Gülnar.
Nüfus 1970'li yılların sonuna doğru arttı. 1965 yılında da Gilindire adı tarihe karıştı. Kasabanın yeni adı artık Aydıncık oldu. Gülnar İlçesi'ne bağlı bir bucak olan Aydıncık'ta 1972 yılında İskele Belediyesi kuruldu.
Aydıncık 392 Sayılı Kanun'a göre 19 Haziran 1987 tarihinde ilçe oldu. Ayrıca bu kanunla İskele Belediyesi'nin adı da Aydıncık Belediyesi'ne dönüştürüldü.
Bugünkü Aydıncık, bir zamanlar Gülnar ilçesinin merkezi olan Gilindire'nin devamıdır.

Aydıncık, Akdeniz Bölgesi'nde, Akdeniz kıyısı boyunca uzanan Torosların denize en yakın seyreden kolunun yamacına kurulmuş olup, bağlı olduğu Mersin merkeze 173 km, komşu il Antalya merkeze ise 325 km uzaklıkta bir ilçedir. İlçenin kuzeyinde Gülnar, doğusunda Silifke, batısında Bozyazı ilçesi, güneyinde ise Akdeniz var. İlçenin yüzölçümü 352 km²dir. Aydıncık ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 17 metredir.

Aydıncık merkez, deniz kıyısında, bir kısmı düzlükte bir kısmı da kıyı boyu seyreden dağın yamacında kurulmuştur. Aydıncık'a bağlı Yenikaş ve Hacıbahattin köyleri deniz kıyısında, fakat Karadere, Karaseki, Teknecik, Yeniyürük, Yeniyürükkaş, Eskiyürük, Pembecik ve Duruhan köyeleri ise Toros Dağları'nın platolarındadır.
Aydıncık'ın kıyı uzunluğu 38 km olup Ege kıyısı kadar olmasa da görece girintili çıkıntılıdır. İlçe merkezine hakim bir tepe olan Taşmasa'dan ilçe merkezinin güneyine Akdeniz'e doğru bakıldığında, ilçe merkezinin doğusunda kıyıya paralel olarak uzanan Torosları oluşturan dağ silsilesinin bir kolunun Akdeniz'e doğru uzanarak Sancak Burnu'nu oluşturduğu görülür. Taşmasa'dan Sancak Burnu'nun batısına doğru bakıldığında ise, denizin karaya sokulmasıyla oluşan Büyükalan, Küçükalan, Gilindire ve Soğuksu koyları görülür. Ayrıca; Sancak Burunu ile Büyükalan arasında, karaya neredeyse bitişik olan Yelkenliada, karadan 250 m uzaklıkta olan Küçükada, biraz ileride (kıyıya yaklaşık 1 km mesafede) Büyükada, en ileride ise (kıyıdan 3 km kadar uzaklıkta) Yılanlıada olmak üzere 4 adacığın yer aldığı görülür. Sancak Burnu ile bu bölgenin batısında ve doğusunda 1. derece sit alanı ilan edilmiş sahalar bulunmaktadır. Sancak Burunu'nun doğusunda yer alan Gemidurağı ile Yelkenliada arasındaki bölgede ise Akdeniz foku'nun yaşam alanı olan mağaralar bulunmaktadır. Ayrıca, Doğu Akdeniz'de toplam 40 çift olan ada martısının  (Larus audouini) 20 çifti Yelkenliada ile Küçükada'da barınmaktadır. Yılanlıada, Aydıncık'ta bulunan dört adadan en uzakta olanıdır. ODTÜ Sualtı Topluluğu, Batık Araştırmaları Grubu (ODTÜ-SAT BAG) ve Sualtı Araştırmaları Derneği, Sualtı Arkeolojisi Araştırma Grubu (SAD SAAG), 2002 yılı içinde Yılanlıada çevresinde birçok dalışlar yaptılar. Bu bölgede çeşitli tür ve şekillerde çapalar ile bir batık alanı keşfettiler. Bu nedenle Yılanlıada I. derece arkeolojik sit alanıdır.
İnce uzun 9 km'lik bir kıyı şeridi üzerinde kurulmuş olan Aydıncık merkez ilçenin, doğudan batıya doğru olmak üzere, sırasıyla Yenimahalle, Hürriyet, Cumhuriyet, Merkez ve Atatürk olmak üzere beş mahallesi vardır.

Aydıncık'ın kıyı kesimlerinde iklim yumuşaktır ancak yukarı yayla kesimlerinde, İç Anadolu Bölgesi'nde hüküm süren kara iklimi kadar sert olmasa da kıyı kesimlerine oranla sertleşmektedir. Bitki örtüsü Aydıncık'ın kıyı kesimlerinde defne, keçiboynuzu, yaban mersini, püren, yaban zeytini, pırnal meşesi vb. maki bitkileri, yukarı yayla kesimlerinde ise çam, palamut, ardıç, alıç, servi vb ağaçlarla kaplıdır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Duruhan, Hacıbahattin, Pembecik, Karadere, Karaseki, Teknecik, Yenikaş, Yeniyörük, Yeniyürükkaş, Eskiyörük.

Aydıncık'ın ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerinedir. Aydıncık'ta tarımsal uğraşlar daha çok Aydıncık'ın kıyı kesimindeki yerleşim bölgesinde, hayvancılık ise yayla bölgesindeki kırsal kesimde yapılmaktadır. Kıyı kesiminde, ilçe halkının %90'ı geçimini  tarım ve tarım işçiliğinden sağlamaktadır. İlçenin daha çok kıyı kesiminde, örtü altı sebze yetiştiriciliği yapılmaktadır ki bu uğraşın 30-35 yıllık bir geçmişi vardır. Yaklaşık (2007 yılı itibarıyla) 4700 adet seranın %6'sında domates tarımı yapılmakta, geri kalan %94'ünde ise salatalık ve patlıcan yetiştiriciliği yapılmaktadır. İlçenin yayla kesimindeki kurak arazilerde nohut, buğday, arpa, mercimek, burçak vb. hububat ürünleri, su altı arazilerde elma, kiraz, kayısı, erik, şeftali; kurak arazilerde ise ceviz, badem, armut, üzüm, incir, zeytin vb. meyve yetiştiriciliği yapılmaktadır.

Aydıncık; sosyal, kültürel ve sosyo-kültürel değerler bakımından oldukça zengindir. İlçe merkezinde ve ilçeye bağlı köylerde zaman zaman sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlenmektedir.

İlçe merkezinde her yıl yaz aylarında sosyal, kültürel ve sosyo kültürel etkinlikler düzenlenmektedir. Örneğin Aydıncık Turizm ve Kültür festivali her yıl temmuz ayında halkın katılımıyla kutlanmaktadır.

İlçe tabiat ve kültür varlıkları açısından oldukça zengindir. Bu nedenle ilçe, bölgede önemli bir turizm merkezi olmaya adaydır.

Dörtayak Anıtmezarı

Dörtayak, iri yarı dört adet ayağa sahip olduğu için, halk tarafından "Dörtayak" diye adlandırılmıştır. Mezar, düzgün kesme taşlarla ve harç kullanılmadan yapılmıştır. Tarihin  derinliklerinden günümüze sağlam biçimde ulaşan, 8 m yüksekliğindeki anıtın MS 2. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kaptan Beaufort'un  Chelindreh (eski Kelenderis) limanı haritasında "cenotaph" yani ölüp de başka bir yerde gömülmüş olan bir kişi anısına yaptırılan boş mezar olarak işaretlenmiştir.

Gilindire (Kelenderis) Kalesi
İskelenin güneyinde en üst kısmı denizden yaklaşık 25 m yüksekliğinde, batıdan doğuya doğru ise yaklaşık 200 m uzunluğunda bir yarımada üzerindedir.
1226'da Selçuk Türkmenleri'nden Ertokuş Bey ile Çavlı Bey Gilindire Kalesi'ni Ermenilerden alarak buraya doğudan gelen Türkleri yerleştirmiştir.
Pirî Reis (1521) haritasında Kelenderis koyundaki burnun üzerinde bir kale göstermektedir.
Cem Sultan, Rodos adasına bu limandan gitmiştir. Kaptan Beaufort (1818) sekizgen bir kuleden ve ortası depremden yıkılmış kale kalıntılarından bahseder, çizdiği Kelenderis limanı haritasında yarımada üzerinde sekizgen planlı bir kule ile yıkık bir şato işaretlenmiştir.
Kilikya limanı ve Gilindire Kalesi ile ilgili ayrıntılı bilgi, J. Carne'nin 1836 yılında yayımlanan “Suriye, Kutsal Toprak, Küçük Asya“ adlı kitabındaki W. H. Bartlett'e ait bir gravürden çıkartılabilir. Bu gravür, bugünkü limana inen yol üzerinden bakılarak çizilmiş ve Kıbrıs'a gidecek bir posta yelkenlisini ve kentin limanı ile buradaki yarımada üzerinde bulunan kalıntıları göstermektedir. Kilikya limanı tasvirinde görülen sur duvarları ve kuleden günümüze sadece surların temel taşları ulaşabilmiştir.
Gilindire'nin Gülnar ilçesinin merkezi olduğu yıllarda Kaymakamlık binası bu yarımada üzerindeydi. Yine son yıllara kadar PTT binası da buradaydı.

Roma Hamamı
Hamam MS 4. yüzyılda ya da MS 5. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiştir. 1962 yılında eski ve dar olan Mersin- Antalya yolu genişletilirken, hamamın bir kısmı yıkılmıştır.

Kilise ve tiyatro
Kilisenin 19. yüzyıl yapıldığı sanılmaktadır. Canlı kaynaklardan almış olduğumuz bilgilere göre, Rumlar Gilindire'den göçmeden önce bu kiliseyi kullanıyorlarmış. Tiyatro bölümünde kazısı biten tabakalarda Roma dönemine kadar ulaşılmıştır.

Han Yıkığı
Limana yakın "Hanyıkığı" adı verilen yerde 1992 yılında bir zemin mozaiği bulunmuştur. 7×3=21 m² olan mozaik Kelenderis kentinin MS 5. yüzyıldaki panoraması açısından eşsiz bir örnektir. Mozaik üzerindeki görüntünün 3×3 m'lik panosunda MS 5. yüzyıldaki Kelenderis'in kent manzarası ile içerisinde iki yelkenlinin bulunduğu limanı betimlenmiştir.

Mezarlar
Batı Mezarlığı denilen, Orman i

Azerice, Azerbaycanca veya Azerbaycan Türkçesi (Azerice: Azərbaycanca veya Azərbaycan türkcəsi), Türk dilleri dil ailesinin Oğuz grubu içerisinde yer alan ve bir Türk halkı olan Azerilerin ana dilini oluşturan dil. En çok konuşuru İran Azerbaycanı'nda bulunan dil (تۆرکۆ Türkü, تۆرکجه Türkcə), Azerbaycan Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Rusya'ya bağlı özerk bir cumhuriyet olan Dağıstan'ın ise resmî dilleri arasında yer alır.
Azerbaycan'da 1936 yılına kadar halk kendisini Türk, dilini ise Türkçe olarak adlandırmaktaydı. Bu tarihten sonra Azerbaycanlı ve Azerbaycan dili adlandırması ortaya çıkmıştır. SSCB dağıldıktan sonra 1992 yılından 1995 yılına kadar Azerbaycan Anayasası'nda resmî dil "türk dili" olarak tanımlanmıştır. Daha sonra "Azerbaycan dili" şeklindeki adlandırma kabul edilmiştir.
Özellikle Rus kaynaklarında Azerbaycanlılar için Tatar, dili için Tatar dili adlandırması da görülmektedir. Çünkü Tatar adı, tarih boyunca farklı topluluklar tarafından 8 farklı grubun adı olarak kullanılmıştır. Azerbaycan halkı da bu halklardan biridir.
Dil, İran'da konuşulan Güney Azerice ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nde konuşulan Kuzey Azerice olmak üzere iki farklı değişkeye sahiptir. Bu iki form kendi aralarında sesbilim, biçimbilim, sözdizim, kelime dağarcığı ve alıntı sözcüklerin kökenleri konusunda çeşitli farklılıklar gösterir. Azerice, Türkçe, Türkmence, Kaşkayca ve Gagavuzcanın aralarında bulunduğu diğer Oğuz dillerinin yanı sıra, bu dillerden etkilenmiş bir Kıpçak dili olan Kırım Tatarcası ile de yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir.

Türkçeye (Türkiye Türkçesine) en yakın Türkî dillerden birisidir. Bunun nedenlerinden birisi Azericenin de Türkçe gibi Oğuz grubuna dâhil olmasıdır. Aynı zamanda yazı dili de olan Azerbaycanca yazı dili geleneğine sahip olma bakımından Türkçeyle hemen hemen paraleldir.

Türk dil ailesi, 13. yüzyılda Hazar'ın batısında Oğuzca merkezli bir özellikte bağımsız gelişimine başlamıştır. Batı Türkçesi (Oğuzca veya Yeni Batı Türkçesi) olarak belirtilen bu bölge değişkesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azerbaycan ve Doğu Anadolu sahasını içine alan Doğu Oğuz kolu, diğer Osmanlı sahasını içine alan Batı Oğuz koludur.
11.-13. yüzyıllar arası, aynı zamanda Oğuzların Orta Asya'dan batıya doğru uzanan siyasî etkinliklerinin güçlenme dönemidir. Nitekim daha 11. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti'nin batıya yaptığı göçlerle, Oğuz nüfuzu yalnız Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerinde kalmamış; Azerbaycan üzerinden Abbasî Devleti'nin başkenti ve büyük kültür merkezi Bağdat'a kadar uzanmıştır. Bu etkililik Oğuzca açısından da aynı yönde bir gelişme yaratmıştır.

Acem Türkçesi veya Orta Azerbaycanca, 15. ve 16. yüzyıllarda bölge Türkleri tarafından anadil, İran ve Kafkasya'daki halklar tarafından lingua franca olarak konuşulan bir Türk diline verilen isimdir. Azerbaycan Türkçesi buradan türetilmiştir. Bu dil Eski Anadolu Türkçesinden (Ana Oğuz Dilinin bir başka kolu) gelmektedir. Acem Türkçesi Karakoyunluların, Akkoyunluların, Safevîlerin ve Afşarlıların resmî diliydi.

Azerbaycan dili ağırlıklı olarak İran'da konuşulmaktadır (1997 tahminine göre, İran'da bu dili konuşanların toplam sayısı yaklaşık 23,5 milyon kişidir) ve ülke nüfusunun %98'inden fazlasının yerli olduğu Azerbaycan'da ve Kuzey Irak'ta.
İran'da Azerbaycan dili hemen hemen Kazvin'e kadar yayılmıştır. İran'ın kuzeybatı vilayetlerinde (öncelikle Batı ve Doğu Azerbaycan'da, ayrıca Hazar Denizi'nin güneydoğu kıyısında: Galuga'da) konuşulur.
Irak'ta Azerice ağırlıklı olarak Kerkük, Erbil ve Revanduz'da, ayrıca Kerkük'ün güneydoğusunda El-Mikdadiya, Khanaqin ve Mandali gibi şehir ve köylerde ve Musul bölgesindeki bazı yerlerde konuşulmaktadır.
Yukarıdaki ülkelere ek olarak, Azerbaycanlıların Gürcistan'da (Kvemo-Kartli), Rusya'da (Dağıstan), Türkiye'nin Kars ve Iğdır illerinde ve diasporadaki kompakt ikamet yerlerinde de Azerbaycan dili konuşulmaktadır. 1990'lara kadar Azerbaycan dili Ermenistan'da da konuşulmaktaydı.
2010 nüfus sayımının sonuçlarına göre, Rusya'da Azerbaycan dilini bildiğini belirtenlerin sayısı 473.044 kişiydi, bunlardan sadece 368.173'ü Azerbaycanlı (toplam Azerbaycanlı sayısı 603.070 idi

Azerice ve Osmanlı Türkçesi arasında, daha çok şivede kalan ayrılıklarda Doğu Oğuz koluna Oğuz dışı Türk dillerinin, özellikle Kıpçakça unsurlarının yaptığı etki ve İlhanlılardan kalan bazı Moğolca etkisi görülebilir. Bu iki Türkçe arasındaki başlıca ayrılıklar, sözcük başındaki b - m, sözcük içindeki ķ - ġ - ħ, ilk seslemdeki e - i, sözcük başındaki t - d ile belirtme ve bazı eylem çekimleri etrafında toplanmıştır.

Batı ve doğu Oğuz kolları arasındaki farklılıklar 14. yüzyıldan sonra kesinleşmeye başlamıştır. Azerbaycan sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. yüzyıldan önce de doğu ve batı Oğuz kolları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz lehçesi, yazı dili olarak Batı Türkçesi adı altında zikredilmişlerdir.

Azerice ile Türkçe arasında karşılıklı anlaşılabilirlik seviyesi oldukça yüksektir. Öyle ki bazı metinlerde sadece sözcüklerdeki ve eklerdeki bazı ses farkları dışında bir fark görülmemektedir:

Azericede bazı ifade şekillerinin Türkçeden farklı olması sebebiyle bazen Türkçe konuşanlar tarafından yanlış anlaşılabilmektedir. Saatlerin söylenişindeki ikiyə on dəqiqə işləmiş gibi bir ifade yanlış olarak ikiyi on geçe gibi anlaşılabilir. Bunun anlamı ise aslında biri on geçe olup "saat ikiye doğru on dakika ilerlemiş" demektir.
Bununla birlikte Azerice ile Türkçenin söz varlığının %99 oranında örtüştüğü belirtilmektedir.

Arap harfli Türk alfabesinin kullanıldığı devirlerde Azerbaycan ve Osmanlı Türkçesi sahalarında kaleme alınan eserlerin imlasında büyük ortaklıklar söz konusu olmuştur. Çünkü Türkçenin eski devirlerinden gelen ve bu alfabede standartlaşan imla, doğu ve batı sahalarında aynı imla geleneğini gerektiriyordu.
19. asrın başlarından itibaren Ruslar, Kafkaslar ve Azerbaycan'ı istila etmeye başladılar. 18 Şubat 1828'de Ruslarla Kaçar Hanedanı arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması gereğince Aras Nehri'nin kuzeyinde kalan Azerbaycan toprakları Ruslara bırakıldı. Azerice, 17. yüzyıldan sonra kendi mecrasında gelişimine devam etmişti. Rus egemenliğinden sonra, Osmanlı Türkçesi bölgesi ile olan irtibatların azalması ve zamanla bölgede oluşturulan devlet yapısı sonucunda yazı dili olarak Azerice "Azerbaycan Türkçesi" adıyla resmiyet kazandı.

Azerice, Azerbaycan'da 11.250.000, İran'da ise 25 ila 35 milyon kişi tarafından konuşulan bir dildir. Irak Türkmenlerinin ağzı da Azericenin bir ağzıdır. Azerbaycan'da 1991 yılı itibarıyla Azericeye uyarlanan Latin alfabesi yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye'de Ardahan, Kars, Iğdır ve Ağrı illerinde konuşulur. Erzurum, Artvin ve Bayburt illerinde konuşulan Türkçe ile de büyük benzerlikler taşır.

Azerbaycan arazisinde dört ağız vardır:

Doğu ağzı - Kuba, Şamahı, Bakü, Muğan ve Lenkeran ağızları
Batı ağzı - Kazah, Karabağ, Gence ağızları
Kuzey ağzı - Şeki (Nuha) ve Zakatala-Kah ağızları
Güney ağzı - Nahçıvan, Culfa, Ordubad, Erivan ağızları

İnce g [ɟ] sesi Rusça kökenli sözcüklerde Türkçedeki gibi telaffuz edilir. Diğer sözcüklerde ise ağız ve dil /y/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /g/ denildiğinde telaffuz edilir. İnce k sesi Rusça kökenli sözcüklerde Türkçedeki gibi telaffuz edilir. Diğer sözcüklerde ise ağız ve dil /y/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /k/ denildiğinde telaffuz edilir. Sözcük sonlarında ise konuşma dilinde çoğunlukla /y/ sesine döner: inəy "inek", görəy "görelim". Sözcükler ek aldığında da bu durum görülebilir: ürəydi "yürektir".

Standart Azerice ünlüler: /i, y, ɯ, u, e, œ, o, æ, ɑ/.
Azerice /æ/ sesi yazıda uluslararası literatürde schwa adı verilen ə harfi ile (Türkiye Türkolojisinde ä harfiyle) temsil edilmektedir. Bu ses ağız /a/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /e/ denildiğinde telaffuz edilir. Diğer /e/ sesi ise yazıda e harfiyle temsil edilmektedir. Bu ses ağız /i/ sesini telaffuz edecek şekilde açılarak /e/ denildiğinde telaffuz edilir.

Türk yazı tarihi mevcut bilgilerle Göktürk alfabesi ile başlasa da Azericenin yazılmasına Arap alfabesinin bir varyantı ile başlanmıştır. Selçuklu ve Oğuzlar; 10. asırdan başlayarak Arap alfabesine Türkçe için gerekli birkaç harfi ekleyerek (ç, p, j gibi) bu alfabeyi kullanmış ve bu alfabeyle değerli eserler yaratmışlardır.
Arap harfli alfabe, Azericenin özünü ifade etmesi için mükemmel bir alfabe olmasa da 20. yüzyıl öncesine kadar bu alfabeden Azerbaycan bölgesinde genişçe yararlanılmış ve bu alfabeyle Azeri edebiyatında eserler kaleme alınmıştır.
Azerice için 1929 yılına dek Arap harfli alfabe kullanılmıştır. 1929-1939 yılları arasında Latin harfli alfabe, 1939-1991 yılları arasında Kiril alfabesi kullanımda olmuştur. 1991 yılından itibaren -52 sene aradan sonra- Latin kaynaklı alfabeye tekrar geçilmiştir.

İran'ın Azerbaycan bölgesi ve diğer yerlerde yaşayan Azeriler ise bugün de Arap harfli alfabe kullanmaktadırlar.

Baraba dili ya da Baraba Sıbırlar dili Sibirya'da yaklaşık 8000 konuşanı bulunan bir Türk dilidir. Sıbırca'nın bir lehçesidir.

Akhatov G. Kh. Batı Sibirya Tatarlarının lehçesi. - Ufa, 1963.
Akhatov G. Kh. Tatar lehçesi.- Kazan', 1984.
Bogoroditsky V.A. Batı Sibirya Türk lehçelerinde ve diğer Türk dillerindeki ilgili fenomenlerde görev başında ve kısa "u". Kazan', 1933.
Dmitrieva L. V. BARABA TATARLAR Dİlİ (Dünyanın dilleri: Türk dilleri. — M., 1997. — S. 199-205)
Dmitrieva L. V. Notlar no yazyku barabintsev / Voprosy grammatika i istorik vostochnykh yazykov. M.-L. 1958.
Dmitrieva L.V. Yazyk Barabinskikh Tatarları. (Materyaller ve araştırmalar). L.. 1981.
Dmitrieva L.V. Yazyk barabinskikh tatarsya, Yazyky narodov SSSR. T. II. Türk dilleri. M. 1966.
Radlov V.V. Türk boylarının halk edebiyatı örnekleri. SPb., 1872. ıv.
Dmitrieva L.V. Baraba Tatarları // Studia ve Acta Orientalia folklorunun metinleri, 1967. V-VI.
Tumasheva D.G. Baraba lehçesinin Sibirya'nın Türk dilleri ve Tatar lehçeleri ile ilişkisi / Sibirya Aborjinlerinin Kökeni ve dilleri. Tomsk, 1969.

Batı Ermenicesi, Türkiye Ermenicesi veya İstanbul Ermenicesi (Ermenice: Արևմտահայերեն), bir Hint-Avrupa dili olan çağdaş Ermenicenin iki standartlaşmış biçiminden birisidir. 1915'e kadar İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde konuşulmaktaydı (Batı Ermenistan). Ermeni Kırımı ve dış ülkelere yapılan göçlerden dolayı bugün daha çok Ermeni diasporası tarafından konuşulmaktadır. Türkiye'de ise ancak İstanbul şehrindeki Ermenilerin küçük bir bölümü konuşmaktadır. Batı Ermenicesi Türkiye'deki Ermeni toplumunda sadece küçük bir azınlık tarafından konuşulmaktadır. Ana dili olarak Türkçenin Batı Ermenicesinin yerini almasından dolayı Türkiye'de  yok olma sürecine girmiştir ve UNESCO, Türkiye'de Ermeni dilini Dünya yıllık "Atlas of the World's Languages in Danger" (Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası)na eklemiştir ve burada Türkiye'de Batı Ermeni dilini "definitely endangered language" (kesinlikle tehlikede bir dil) olarak tanımlamıştır.
Konuşanların bazılarının Ermeni diasporasından, Ermenistan'a, Azerbaycan'ın Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ bölgesine göçünden dolayı buralarda da az da olsa konuşulmaktadır; ancak Doğu Ermenicesi Ermenistan'da çok daha yaygındır.

Hemşince

Batı Oğuz dilleri veya Batı Oğuzca, Türkî diller ailesine bağlı Oğuz dil grubunun batı kolunu oluşturan diller. Glottolog'a göre dil grubu Gagavuzca, Rumeli Türkçesi (Balkan Gagavuzcası) ve Türkçe olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Bazı kaynaklarda, diğer kaynakların Orta Oğuz dillerine dahil ettiği Azerice de Batı Oğuz dili olarak ele alınmıştır. Gruba ait değişkeler, coğrafî açıdan Güney ve Doğu Balkanlar, Anadolu, Kıbrıs ve Suriye'nin kuzey sınır kısımlarında konuşulmaktadır.

Çekirdek Oğuzca olarak adlandırılan Batı, Orta ve Doğu Oğuz dilleri ve Kaşkayca (Güney Oğuzca), Salarca ile birlikte, Türk dilleri içerisindeki Oğuz grubununu oluşturur. Glottolog, Batı Oğuz grubunu Gagavuzca, Rumeli Türkçesi ve Türkçe olmak üzere üçe ayırır. Bu diller ise kendi içlerinde çeşitli değişke ve lehçelere ayrılmıştır:

Gagavuzca
Kendi içinde Bulgar Gagavuzcası ve Kıyı/Deniz Gagavuzcası olarak ayrılmıştır.
Rumeli Türkçesi
Kendi içinde Tuna, Gacal, Gerlovo, Kızılbaş, Razgrad, Surguç ve Tozluk lehçeleri olarak ayrılmıştır
Türkçe
Anadolu Türkçesi
Kendi içinde Dinler, Edirne, Eskişehir, Gaziantep, Urfa ve Yuruk olarak ayrılmıştır
Kıbrıs Türkçesi
Karamanlıca
Osmanlı Türkçesi
Suriye Türkmen Türkçesi

Başkurtça veya Başkırca (Başkurtça: башҡорт теле; başqort tele), çağdaş Türk yazı dillerinden biridir ve Kıpçak grubuna bağlıdır. Çoğunluğu Başkurdistan'da yaşayan Başkurtlarca konuşulur.

Başkurtça daha çok konuşma dili olarak kullanılmıştır, edebiyat ise Sovyetler işgaline kadar Çağataycaya ve Osmanlıcaya yakın olan Kazan Tatarları ile ortak İdil-Ural Türk edebi dilinde yazılırdı. İlk kez 23 Mart 1919'da SSCB içinde Başkurdistan ÖSSC kurulması yazma Başkurt dili gelişmesine itiş verdi.

Genel Türk dilleri ile karşılaştırınca sözcük yapısı hemen hemen ortak olsa ve ses kaymaları çok düzenli olsa da, olan ses kaymaları çok değişik duyulmasına ve zor anlaşılmasına sebep oluyor. Ünsüzler bakışından Türk dilleri arasında en zengin dildir. Ç, C, V,
Bu değişimler öğrenilince Başkurtçayı öğrenmeden anlaşılma derecesi çokça artıyor. Değişimlerin çoğusu aşağıdaki şekildedir:

Ç sesi S sesine kaymıştır: as (aç), sıq (çık), səs (saç), səy (çay)
Sözcük ve ek başındaki S sesi H sesine kaymıştır: harı (sarı), hin (sen), höt (süt)
Alınma sözcüklerde ise genellikle korunmuştur: sələm (selam), ser (sır)
Sözcük ve ek sonundaki S (bazı eklerde Z) sesi peltek Ś sesine kaymıştır: aś (as), kilməś (gelmez), qıś (kıs)
Çoğu sözcükte Z sesi peltek Ź sesi olarak telaffuz ediliyor ki bunun Lir Türkçesinden Şaz Türkçesine geçerken r-ŕ-ź-z olarak daha eski bir şekli de olabilir: qıź (kız), küź (göz), haźlıq (sazlık)
İki ünlü arasında kalmış D sesi de peltek Ź sesine kaymıştır, hatta alınma sözcüklerde bile: baźam (badem), məźəniyət (medeniyet), İźel (İdil)
İstanbul Türkçesinde kaybolan geniz Ñ sesi Başkurtçada korunmuştur: miñə (bana), meñ (bin), öyöñ (evin)
Kelime başındaki her C sesi Y sesine kaymıştır: yən (can), yəyləw (yayla: ETü *yaylağ -> yayla(w)), yəwhər (cevher)
Başka Kıpçak dillerinde olduğu gibi B sesi bazı yerlerde M sesine kaymıştır: min (ben), mögöź (boynuz)
Başka Kıpçak dillerinde olduğu gibi Anadolu Türkçesinde V sesine kaymış B, Y sesleri korunmuştur: bir (ver), bar (var), öy (ev)
Başka Kıpçak dillerinde olduğu gibi Anadolu Türkçesindeki Ğ sesi W, Y seslerine kaymıştır: yeyən (yeğen), taw (dağ), awıl (köy, bkz. ağıl)
A ve I hariç ünlüler ters çevrilmiştir:
E sesi ilk hecede İ, sonraki hecelerde Ə harfi ile gösterilen açık e sesine kaymıştır: birmə! (verme!), kilmə! (gelme!)
İstisna: sözcük başındaki Y sesi bazı sözcüklerde bu kaymaya engel olmuştur: yer (yer), yeyən (yeğen)
İ sesi kısa İ sesine dönüşmüş ve E harfi ile gösterilir. Ancak telaffuzu Türkçedeki E harfi gibi değildir, I ve İ arasında kısa bir ses gibi söylenir: ber (bir), belem (bilim),
O sesi U'ya, U sesi ise kısa U sesine kaymış ve alfabede O harfi ile gösterilir: bolot (bulut), Bulat (Polat), yul (yol)
Ö sesi U ve Ü arasındaki Ü'ye, Ü sesi ise kısa Ü sesine kaymış ve alfabede Ö harfi ile gösterilir: köt (bekle, bkz. güt), bül (böl), kürhət (göster, bkz. görset)

Kiril Alfabesi İle

Başkurt Latin alfabesinin Türk Latin alfabesi ile karşılaştırılması:

Başkurtça: Aa Ää/Əə Bb Cc Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh Iı İi Jj Kk Ll Mm Nn Ññ Oo Öö Pp Qq Rr Ss Śś Şş Tt Uu Üü Vv Ww Xx Yy Zz Źź
Türkçe: Aa Bb Cc Çç Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh Iı İi Jj Kk Ll Mn Nn Oo Öö Pp Rr Ss Şş Tt Uu Üü Vv Yy Zz

Ә : Türkçede "gel", "ver" kelimelerindeki açık E sesi gibi okunur. Alfabenin Latin versiyonunda Ä olarak da yer alır.
Х: Başkurtçadan yana Tatarcada ve Azericede kullanılır. Boğazdan gelen gırtlaksı bir H sesidir. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Arapçadaki Hı (خ) harfidir. Azericenin resmi harflerinden birisidir (Latin X). İç ve Doğu Anadolu ağızlarında sıklıkla rastlanır. Örneğin: Baxmax (Bakmak) fiilinin okunuşu Baḥmaḥ şeklindedir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak)…  Bu sesin Türkçedeki kullanımında çoğu zaman birbirlerine çok yakın kaynaklardan çıkan Arapçadaki Ha (ح) harfi ile olan farkı ortadan kalkmıştır (Ⱨ, Ḩ). Başkurtçada sadece alınma kelimelerde rastlanır: əxirət (ahiret), xəkim (hakim) v.b.
Ҡ: Gırtlaktan çıkarılan kalın bir K sesini karşılar. Başkurtçadaki Ҡалын (Kalın) sözcüğünün çevirisi Qalın olarak yapılır ve okunuşu (Kalın/Qalın) biçimindedir. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Tatarcada ve Azericede de kullanılır ve Q harfi ile gösterilir, ancak Azericede daha çok etimolojik görev gördüğü için telaffuzu Başkurtça ile aynı değildir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir (Ⱪ, Ķ). Örneğin: Qadın (Kadın), Qayın (Kayın)...
Ң: Genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir. (Şekil benzerliği nedeniyle Latin Ⱨ harfi ile karıştırılmamalıdır.) Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Osmanlıcadaki üç noktalı Kaf-ı Nûni (ڭ) harfinin karşılığıdır. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saña, Baña, Deñiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur. (Tatarcada Ñ, Türkmencede Ň harfi ile gösterilir.)
Ҫ: Peltek T (veya S) sesidir. (Şekil benzerliği nedeniyle Türkçedeki Ç harfi ile karıştırılmamalıdır.) Türkçede, Arapçadan gelen bazı sözcüklerde kullanılır (ث). Ancak peltek harfler Başkurt dilinde de bulunur. Örneğin: әҫәр (əśər) "eser". Başkurt alfabesinin resmi Latin alfabesi olmasa da kullanımda Ś biçimi tercih edilir.
Ҙ: Peltek D (veya Z) sesidir. Türkçede, Arapçadan gelen bazı sözcüklerde kullanılır (ذ). Ancak peltek harfler Başkurt dilinde de bulunur.

W: Tatarca’da ve Türkmence’de kullanılır. Açık bir V harfidir. Klasik V sesinden kesinlikle farklıdır. V harfinde dudaklar birbirine değerken, bu seste (W harfinde) tıpkı U sesinde olduğu gibi dudakların birbirine değmesi söz konusu değildir. Arapçadaki Vav (و) ve batı dillerindeki w sesi başlıca örneklerdir. Örneğin Tatarcadaki Wali (Vali).

Başkurtça “eye” (iyi) sözcüğü "evet" ifadesinin karşılığıdır, "iyi" anlamını ise genelde "həybət" veya "yaqşı" sözcüğü kullanılır. Komşu Kazaklarda ve tüm Orta Asya halkarında "həybət"  için jaqsı, yaxşı kelimesi kullanılır.

Uniform Türk Alfabesi
Başkurt edebiyatı

Bergamalı Kadrî, 16. yüzyıl Türk dilcisi. Bergamalı Kadrî hakkında kaynaklarda kayda değer bir bilgi bulunmamaktadır. 1530'da kaleme alınmış Müyessiretü'l-Ulûm adlı dil bilgisi kitabının yazarıdır. Bu kitap, Batı Anadolu Türkçesiyle yazılmış en eski dil bilgisi eseridir. Bergamalı Kadrî, bu eserini Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa adına sunmuştur. Eser, Besim Atalay tarafından Türkiye Türkçesine aktarılmıştır (1946). 
Bergamalı Kadrî Efendi adı, 1 Haziran 1938 tarihinde Kültür Bakanlığınınnın 20 Mayıs 1938 tarih ve 637 sayılı yazısı ile doğup büyüdüğü şehir olan Bergama'da "İkinciokul" adıyla faaliyet gösteren bir ilkokula verilmiştir. Bu okul, Bergama'da Cumhuriyet Dönemi'nde açılan ikinci ilkokuldur. 1 Eylül 1972 tarihinde kullandığı binanın öğrenci sayısına göre yetersiz kalması ve yapının çok eski olması nedeniyle kapatılarak öğrencileri yakın bölgedeki 14 Eylül İlkokuluna nakil olmuştur. 
2014 yılı mayıs ayında Bergama 14 Eylül İlkokulu bahçesindeki eski Rum okulu binasında açılan ve Bergama eğitim tarihini anlatan müzeye ismi verilmiştir. Sonrasında da 30 Mayıs 2017 tarihinde "Bergamalı Kadri" ismini taşıyan bir imam-hatip lisesi açılmıştır.
Birçok Bergamalı da Kadri Efendi'yi yeterince tanımasa bile yazdığı eserleri hâlâ okumaktadır.

Bilge Kağan (Eski Türkçe: 𐰋𐰃𐰠𐰏𐰀:𐰴𐰍𐰣, Bilgä Qaγan, Çince: 毗伽可汗, Pinyin: píjiā kěhàn, Wade-Giles: p'i-chia k'o-han) Resmi unvan: "Tengriteg Тengride bolmuş Türk Bilge Kağan" :Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı  İkinci Göktürk Kağanlığı'nın kağanlarındandır. Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri olarak değerlendirilir.

683 yılında, kağanlığın o zamanki merkezi olan Çugay-Ḳuz Dağı dolaylarında doğdu. 8 yaşında iken, babası İlteriş Kağan'ın 691 yılında ölmesiyle birlikte amcası Kapgan Kağan'ın himayesinde büyüdü.

Yine amcası tarafından 697 yılında Tarduşlar üzerine şad olarak atanan Bilge Kağan, atamanı (Selçuklulardaki atabey ve Osmanlılardaki lala kurumlarına benzer işlev gösteren bir kuruluş) Köli Čor'un denetiminde yetişti. 698 yılında, amcası Kapgan Kağan'ın isteği üzerine Türgişler ile yapılan Bolçu Savaşı'na katıldı. 699 yılında amcası Kapgan Kağan tarafından Sağ Kanat Şad'ı tayin edildi ve emrine 20,000 kişilik bir ordu verildi. Bilge Kağan, 700 yılında Tangutlar üzerine askeri bir sefer düzenledi. Savaş sonunda yenilgiye uğrattığı Tangutların çocuklarını, kadınlarını, at sürülerini ve bütün mal varlıklarını ele geçirdi. 701 yılında Güney Ordos bölgesinde Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk ordusu ile Ong Tutuk komutasındaki 50,000 kişilik Tang ordusu arasında meydana gelen Iduk Baş Savaşı'na katıldı. Savaş sonunda Soğd kolonileri Göktürklerin eline geçti. 703 yılında Göktürklere vergi vermeyi kesen Basmıllar üzerine sefer düzenledi ve onların Iduk Kut unvanlı idarecesini yenilgiye uğratıp onları yeniden itaat altına aldı. 17 Ocak 707 tarihinde Kapgan Kağan komutasındaki Göktürk ordusu ile Çaça Sengün komutasındaki Tang ordusu arasında meydana gelen büyük Ming Şa Muharebesi'nde yer aldı. Bilge Kağan, 709 yılında Tang Hanedanlığı'nın kışkırtma siyaseti sonucunda Göktürk konfederasyon birliğine karşı ayaklanan Çiklerin Örpen'de, 710 yılında Kırgızların Kögmen'de, 711 yılında Türgişlerin Bolçu'da itaat altına alınmasında önemli rol oynadı. 711 - 712 yıllarında, Müslümanların Maveraünnehir'i fethi sırasında, Maveraünnehir'deki Göktürk müttefiklerinin yardım istemesi üzerine, Araplara karşı düzenlenen sefere katıldı. Ancak bu sefer istenilen sonuca ulaşamamıştır. Bilge Kağan, 714 yılında hiçbir sorunları yokken ayaklanan Karlukları Tamag Iduk Baş'ta yaptığı savaşta yenilgiye uğrattı. Karluklar bu yenilgiden sonra Tang Hanedanlığı'na sığındılar. 715 - 716 yılları, Göktürklerin kendilerine bağlı boylar birliğine karşı yaptıkları mücadelelerin en şiddetli geçtiği yıl oldu. Bu kez ayaklananlar kağanlığın bel kemiğini oluşturan Dokuz Oğuzlardı. Ayrıca yalnız da değillerdi, yanlarında Karluklar ve Basmıllar da vardı. Bilge Kağan, kardeşi Kül Tigin ile birlikte bir yılda dört kez onlarla savaşmak zorunda kaldı. İlk savaş Togu Balık'ta gerçekleşti. Birbirlerine üstünlük kuramayan taraflar Andırgu'da kozlarını ikinci kez paylaştı. Yine yenişemeyen taraflar Çuş Irmağı başında üçüncü kez vuruştular. Yine sonuçsuz kalan bu savaştan sonra taraflar kesin sonuç için Ezginti Kadız'da karşı karşıya geldiler. Burada gerçekleşen muharebe Türklerin kendi aralarında yaptıkları en kanlı muharebelerden biri oldu. Kıran kırana geçen savaşta Göktürkler, Oğuzları silip süpürdü. Amcası Kapgan Kağan'ın Bayırku Seferi dönüşünde öldürüldüğü 22 Temmuz 716 tarihinden sonra, Türk Toyu  amcasının oğlu İnel'i kağan olarak seçti. Geçen birkaç ay sonucunda İnel Kağan'ın genç ve deneyimsiz olması nedeniyle kağanlığı toparlayamaması, kutun İnel'den alındığı şeklinde yorumlanmasına neden oldu. Çok geçmeden Tonyukuk'un karşı çıkmasına rağmen Alp Eletmiş tarafından desteklenen ve Kül Tigin tarafından planlanıp uygulanan oldukça kanlı bir darbe ile İnel Kağan, akrabaları, destekçileri ve yakınları ile birlikte 717 yılının şubat ayında idam edildi.

Darbenin ardından Bilge, Tanrı Gibi Gökte Olmuş Türk Bilge Kağan unvanı ile kardeşi Kül Tigin tarafından kağan olarak ilan edildi. Bilge, kağan olduğu zaman ortada herhangi bir devlet otoritesi kalmamıştı. Bilge Kağan, kendi yazıtında bu durumdan şöyle söz etmektedir: Ben kağan olduğumda her yere gitmiş olan ulus, yaya olarak, çıplak olarak, öle yite geri geldi. Önce töreleri yeniden uygulamaya koyan Bilge Kağan, ilk seferini 717 yılında Uygurlar üzerine düzenledi. Kargan Savaşı'nda Uygurları bozguna uğratan Bilge Kağan onların birçok at, hayvan sürüsünü ele geçirdi. 718 yılında Bilge'nin kağanlığını tanımayan Karluklara karşı Bilge Kağan, Tudun Yamtar komutasında bir ordu gönderip onları itaat altına aldı. Daha sonra Çin'e karşı bir sefer yapmayı düşündüyse de Tonyukuk tarafından ikna edilerek bu düşüncesinden caydı. Ardından bir barış yapmak için Tang Hanedanlığı'na elçiler gönderdiyse de Tang imparatoru Hsüan Tsung bunu kabul etmedi ve savaş hazırlıklarına başladı. 720 yılının kış aylarında Tang Hanedanlığı, Göktürklere karşı büyük bir ittifak oluşturdu. Bu ittifaka Basmıllar, Tatabılar ve Kitanlar katıldı. Ancak Tonyukuk'un yerinde ve zamanında yönlendirmeleriyle ilk önce zayıf olan Basmıllar bozguna uğratıldı. Tang ordusu soğuk iklim koşullarından ötürü yay ve oklarını kullanamamaları ve derilerinin soğuktan çatlaması nedeniyle başarısız olup geri çekilmek zorunda kaldı. Kendi yazıtından anlaşıldığına göre Bilge Kağan, savaşın birinci günü on yedi bin, ikinci günü ise düşman piyade ordularını tamamen yok etmiştir. Bilge Kağan 721 yılının kış aylarında Kitanlara, 722 yılının ilkbaharında da Tatabılara karşı seferler düzenleyerek ittifakın diğer üyelerini cezalandırdı.

Bilge Kağan, Tang Hanedanlığı ile barış tesis ettikten sonra ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan kalkınması için gayret gösterdi. Onun döneminde Ongin Yazıtı (719 - 720), Altun Tamgan Tarkan Yazıtı (724), Tonyukuk Yazıtı (725), Kül Tigin Yazıtı (732) vb. birçok yazıt dikilerek Türk edebiyatı'nın ilk örnekleri verildi. Yine kültürel alanda Budizm'e meyledip bir tapınak inşa ettirmişse de devlet adamı Tonyukuk'un uyarıları üzerine bu isteğinden caydı. Ardından milletini yerleşik hayata geçirmeye heveslendi. Bunun için de kaleler inşa edecekti ki yine devlet adamı Tonyukuk ile ters düştü. Damadı ile arası açılan Tonyukuk devleti zayıflatacak bir çatışmaya girmek yerine uzaklara gitmeyi kararlaştırdı. Ailesi ve boyunu toplayıp Orhun Vadisi'nin yaklaşık 400 km uzağındaki Tula Nehri kıyılarına çekildi. Kendisi, öldüğü 726 yılına kadar ömrünü burada geçirmiştir.

734 yılında bakanı Buyruk Çor tarafından zehirlendi. Neden zehirlendiği konusunda kaynaklarda hiçbir bilgi yoktur. Ancak bilinen tek şey 727 yılında Buyruk Çor'un, Tang Hanedanlığı'na Göktürk elçisi sıfatıyla gönderilmesidir. Burada Buyruk Çor'un, Bilge'yi zehirlemesi konusunda Çinliler tarafından ikna edilmiş olması olasılık dahilindedir. Daha sonra zehirlendiğini anlayan Bilge Kağan, Buyruk Çor'u ve bütün ailesini idam ettirdi. Ancak kendisi de  25 Kasım 734 tarihinde öldü. Kendisi için çok büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Cenaze törenine komşu ülkelerden yoğun katılım oldu. 22 Haziran 735 tarihinde defnedilen Bilge Kağan'a, yazıtında yazdığına göre Türk milletinin kendisine duyduğu minnet şöyle anlatılmaktadır: Bunca millet saçını, kulağını kesti. iyi binek atını, kara samurunu, mavi sincabını sayısız getirip hep bıraktı. Bilge Kağan'ın mezarının başına oğlu Tengri Kağan tarafından Bilge Kağan Yazıtı dikilmiş olup bu yazıtı kağanın, edebi yönüyle öne çıkan diğer oğlu Yollıg Kağan 34 günde yazmıştır. Bilge Kağan, Türk tarihi'nin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Ahmet Akyol tarafından yapılan bir iddiaya göre Bilge Kağan, bakanı Buyruk Çor tarafından değil hanımı Pofu Hatun tarafından zehirlenmiştir. Yine Akyol'un iddiasına göre 720 yılında Tang Hanedanlığı'na karşı barışçıl bir politika gütmeye başlayan Bilge Kağan'ın isteği üzerine sınır bölgelerinde pazarlar kurulmuştu. Bu pazarlarda Türkler ve Çinliler arasında at, ipek vb. hayvan ve eşyaların ticareti yapılıyordu. İlerleyen zamanlarda bu ilişkiler gelişirse Bilge'nin, Tang imparatoru Hsüan Tsung'un öz kızıyla evlenmesi pek muhtemeldi. Zaten Bilge'nin Çinli bir prensesle evlenme konusunda Tang imparatoru Hsüan Tsung'a sürekli baskı yaptığı ancak Tang imparatoru Hsüan Tsung'un bunu sürekli geçiştirdiği bilinmektedir. Bilge'nin bunu yapmasının amacı kişisel zevklerden ziyade hakim olduğu boy ve toplulukların gözündeki prestijini artırmaktı. Bu tür bir evliliğin gerçekleşme ihtimalini bile kabullenemeyen Bilge'nin hanımı Pofu Hatun, kocasını zehirledi. Akyol'un iddiasını destekleyecek yönde bazı veriler bulunsa da konu ile ilgili kaynaklardaki bilgilerin yetersizliği kesin bir şey söylemeyi elverişsiz hale getirmektedir.

Bilge Kağan'ın ağzından ifade edilen bu eleştirilerde, Göktürklerin bağımsızlığını kaybetmesi başta olmak üzere, toplumun yoksullaşmasının ve devletin yıkılmasının ana nedeni; başa geçen kağanların, "Bilgisiz, iradesiz, öngörüsüz" olmalarıdır. Bu eleştiriler sadece kağanlarla sınırlı kalmamış, kağanların beyleri ve yer yer bu kötü devlet adamlarına uyan ya da bilgili kağanlarının sözünü dinlemeden, başına buyruk hareket eden, millet (bodun) de eleştirilmiştir.

Bilge Kağan'ın heykeli bulundu iddiası

Borsa İstanbul A.Ş. ya da kısaca BİST, Türkiye'de 1985 yılında açılan sermaye piyasasında faaliyet gösteren Türk ve yabancı kaynaklı bankalara, aracı kurumlara saklama ile takas hizmeti verir. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) olan adı 5 Nisan 2013 tarihinde Borsa İstanbul olarak değiştirilmiştir. Ayrıca "Yatırıma değer!" resmî slogan olarak kabul edilmiştir.
24 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan kararname ile devlete ait bütün hisselerinin Türkiye Varlık Fonuna devredilmesi kararlaştırılmıştır. Borsa İstanbul'un 2026 yılı itibarıyla Türkiye Varlık Fonu %80,6, QH Petrol Yatırımları LLC %10, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TCMA) %1,3, Borsa İstanbul A.Ş. %2,32 ve diğer hissedarlar %5,78 paya sahiptir.
13 Haziran 2017 tarihinde BİST 100 endeksi 100.000 puanı gördü.
27 Temmuz 2020 tarihinden itibaren endeks 23 yıl önceki haline döndürülerek iki sıfır atılmıştır.

6 Ekim 1983 tarih ve 18183 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan "Menkul Kıymetler Borsaları Hakkında 91 sayılı KHK", Türkiye'nin sermaye piyasalarını daha etkin hale getirmek perspektifi ile Türkiye'de menkul kıymet alım satım işlemlerinin gerçekleştirilmesine elverişli ortam yaratmak amacıyla Türkiye'deki borsaların kuruluş esas ve şartlarını düzenlemek olan görevi ve ilk olarak İMKB adıyla 6 Ekim 1984 tarih ve 18637 sayılı Resmî Gazete ile yayımlanan "Menkul Kıymetler Borsalarının Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik" ile Türkiye'de menkul kıymetler borsalarının kuruluş, çalışma, denetlenme ve borsada alım satım esasları ile borsa üyelerinin kuruluş, çalışma ve yükümlülükleri düzenlenmiştir. İlk işlemler 3 Ocak 1986 tarihinde 19 hisse senedi ile başladı.

Borsa İstanbul, genel kurulca 3 yıl için seçilen ve 9 üyeden oluşan bir yönetim kurulu tarafından yönetilir. Yönetim kurulu başkanı yönetim kurulu tarafından seçilir.

BİST, bir meslek kuruluşu olarak yatırım ve kalkınma bankaları, ticari bankalar ve aracı kurumlardan oluşan üyelere sahip olup, hisse senetleri Piyasası'nda dört sürekli pazar bulunmaktadır. Bunlar; ulusal pazar, ikinci ulusal pazar, yeni ekonomi pazarı ve gözaltı pazarıdır. BİST tahvil ve bono piyasasında ise kesin alım satım pazarı, repo-ters repo pazarı ve gayrimenkul sertifikaları pazarı bulunmaktadır.
Borsada ortaklık hakkı veya alacaklılık hakkı sağlayan ve Sermaye Piyasası Kurulunca menkul kıymet olarak kabul edilen sermaye piyasası araçları işlem görebilmektedir. BIST'de hisse senedi, devlet tahvili ve hazine bonosu işlem görmekte ve Yatırımcıları Koruma Fonu'ndan aracı kuruluşların yaptıkları sermaye piyasası faaliyetleri nedeniyle müşterilerine karşı sadece hisse senedi işlemlerinden doğan nakit ödeme ve hisse senedi teslim yükümlülükleri için ödeme yapılabilmektedir.
5 Nisan 2013'te Borsa İstanbul adını almıştır.

Borsa İstanbul'da işlem gören şirketler listesi

Resmî site

41°6′35.9″K 29°2′18.5″D

Boşnakça (bosanski / босански Sırp-Hırvatça telaffuz: [bɔ̌sanskiː]), Boşnaklar tarafından kullanılan Sırp-Hırvatçanın  standartlaştırılmış bir çeşidi. Boşnakça, resmiyette Bosna Hersek'in ana dili kabul edilen üç dilden birisidir, diğer iki dil ise Hırvatça ve Sırpçadır. Ayrıca Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Kosova'da da azınlıkça bilinen bir dildir.
Bosna-Hersek'in nüfusunun yarıdan fazlasını Boşnaklar oluşturur ve Boşnakça bu ülkenin resmî dillerinden biridir. Hırvatça, Sırpça ve Karadağcanın da dahil olduğu Sırp-Hırvat dilinin standartlaştırılmış bir formu olarak kabul edilmektedir. Özellikle son yıllarda Hırvatça ve Sırpçadan hem biçim, hem sözcük dağarcığı bakımından farklılaşmaya başlamıştır. Resmî olarak Hırvatça gibi Latin alfabesi ile yazılır. Fakat Kiril alfabesi ile de yazılabilir.

Budizm, bugün dünya üzerinde yaklaşık 500 milyonu aşkın inananı bulunan bir dindir. İlk önce Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra zaman içinde Güneydoğu ve Doğu Asya’da (Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde) yayılmıştır.
Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanan Budizm'in hedefi; hayattaki acı, ıstırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektir. Budizm'de öğretilerin ana çatısını meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum-ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır.
Budizm, Sanskritçe ve Pali dillerindeki eski Budist metinlerinde 'uyanmış kişi - farkında olan' anlamına gelen Buddha kelimesinden türetilmiştir. "Tarihî Buda" da denilen Siddhartha, Budizm'in kurucusu olarak kabul edilir. Siddharta'nın hayattaki acıların kaynağını açıklamak amacıyla yaptığı uzun çalışmalar sonucu ıstırabı sona erdirecek bir mânevî anlayışa ulaştığı ve böylelikle Budalık'a eriştiği kabul edilir.
Budizm, Siddhartha Gautama'nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hint Yarımadası'nda, daha sonra Asya ve Dünya'nın geri kalanında yayılmaya başladı. Hindistan'da zamanla etkisini yitiren Budizm, Güneydoğu Asya ve Uzak Doğu kültüründe etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Budizm MÖ 563-MÖ 483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. Siddhartha Gautama, Kuzey Hindistan'da bir prens olarak doğduktan sonra hayattaki acıları sona erdirmek için bir yol bulmak amacıyla krallığını terk etmiş ve uzun çalışmalar sonucunda aydınlanmaya ulaşmıştır.
Sosyolojik ve tarihsel plânda Budizm'in, Hindistan'ı işgal eden Aryan topluluklarının beraberinde getirdiği Brahmanizm'e karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Felsefî kaynakları arasında Brahmanizm ve Hinduizm ile birlikte Jainizm ve yerli halklarının eski din ve kültürleri de sayılabilir. Ancak geleneksel olarak Budizm'in en temel kaynağı olarak Siddharta Gautama'nın aydınlanma deneyimi ve bu deneyim sayesinde kazandığı bilgelik gösterilir.

Siddhartha Gautama'nın, Nepal'deki Lumbini'de doğduğu düşünülmektedir. Yaygın olmamakla birlikte Hindistan-Nepal sınırındaki Kapilavastu'da doğduğuna dair iddialar da vardır.
Geleneksel olarak kabul edilen yaşam hikâyesi şöyledir:
Siddhartha Gautama klanı ve Sakya Kabilesi'nden bir prens olarak dünyaya gelir. Doğumundan kısa bir süre sonra babası Kral Suddhodana'yı bilge olduğu varsayılan bir kişi ziyaret eder. Siddhartha hakkında "Bu çocuk ya muhteşem bir kral (chakravartin) veya muhteşem bir kutsal adam (Sadhu) olacak" der. Siddhartha'nın ileride kral olarak yerine geçmesini arzulayan babası ise onun yaşamı boyunca acı ve ölüm gibi hayatın gerçeklerinden habersiz sarayda yaşamasına çaba gösterir. Bundan dolayı Siddhartha, hayatının ilk 29 yılını insan nefsinin arzu edebileceği her tür zenginliğin içinde yaşamıştır. Babasının çabalarına rağmen Prens Siddharta, 29 yaşındayken ilk kez bir yaşlı insanın acı çektiğini görür. Bu olaydan sonra sarayın dışında yaptığı gezintilerde hasta bir adam, çürümüş bir ceset ve çileci bir derviş görünce hayatın ızdırap içerdiğini fark eder ve acıyı altetmek için çileci bir derviş olarak yaşamaya karar verir.

Derviş olmak için görkemli hayatı arkasında bırakarak sarayından ayrılan Siddhartha, başlangıçta çeşitli dervişlere katılarak onların çileci öğretilerini izler. Bu dervişler toplumdan ayrı, yoksun bir hayat sürerek açlık, kendine eziyet gibi çeşitli yöntemlerle nefislerini engellemeye çalışmaktadırlar. Uzun süre bu yoksun hayatı izleyen Siddhartha, bu yöntemlerin insana açlığa dayanma, hassas fısıltılar duyma, vücutta ağrı hissetmeme gibi olağanüstü rûhânî güçler kazandırdığını fark eder, ancak aynı zamanda vücuduna zarar verdiğini de görür.
Siddhartha, bu yöntemlerin aradığı cevaba ulaşmasına katkıda bulunmadığını, prens olarak zenginlikler içindeki hayatında olduğu gibi tatminsizlik ve huzursuzluk yarattığına karar verir. Böylelikle çileci yaşamına son vererek anapanasati denilen "nefesi dikkatle takip etme" meditasyonunu geliştirir. Çileci yaşam yerine, ne nefsin her isteğine boyun eğen, ne de vücudu yıpratacak kadar mahrum bırakan ve Orta Yol olarak tanınan bir yaşam şekli geliştirir. Söylenceye göre çileci hayatı terk etmesi, bir gün köylü bir kızın getirdiği süt ve pirinç muhallebisini kabul etmesiyle olur; ve bir incir ağacının altında nefes meditasyonuna oturur. 49 günlük meditasyondan sonra 35 yaşındayken ilmini tamamlar ve günümüz Bodh Gaya'sında bulunan bu ağacın altında aydınlanmaya ulaşır.
Aydınlanmasından sonra Buda veya Gautama Buddha adını alarak öğretilerini yaymaya başlar. Hindistan'ın kuzeyini, Ganj kıyılarının kutsal kenti Benares ve dolaylarını yeni felsefesini anlatarak gezen Gautama Buddha, kayıtlara göre 80 yaşında Kuşinagar'da (Hindistan) ölmüştür.

Gautama Buddha'nın ölümünün ardından toplam altı Budist Konsey düzenlenmiştir. Bu konseyler, öğretilerin Asya'nın farklı yörelerine yayılmasına, farklı anlayışların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. 20. yüzyıla gelindiğinde Avrupa ve ABD'de de ilgi görmeye başlayan Budizm, pek çok farklı mezhep ya da okula ayrılmıştır.
Budist yazmalarda aktarıldığına göre MÖ 5. yüzyılda Gautama Buddha'nın Parinirvāṇa'sının üstünden henüz çok geçmeden birinci Budist konsey, Rajgir'de Buddha'nın öğrencisi Mahakasyapa'nın başkanlığında toplanmıştır. Amacı, öncelikli olarak öğretilerin sözlü aktarımında yanlışların yaşanmamasını sağlamaktır. Birinci Konsey'de Buda'nın kuzeni ve aynı zamanda onu çok uzun bir süre takip etmiş olan öğrencisi Ananda, Buda'nın konuşmalarını (sūtras, Pāli'de suttas) ezberden okuması için çağrıldı. Başka bir öğrencisi olan Upali ise keşişlik yaşamını düzenleyen kuralları (vinaya) ezberinden anlatır. Bunlar, daha sonra Pali dilindeki Tripitaka (Üç Sepet) derlemesinin temelini oluşturmuştur.
Buda'nın Parinirvāṇa'sından yaklaşık 100 yıl sonra Yasa adlı bir rahibin çağrışı üzerine Hindistan'ın çeşitli yörelerinden gelen 700 rahip, Vesali'de Vinaya İlkeleri'nin uygulamasında ortaya çıkan farklılıkları tartışmak üzere toplanır. İkinci Budist Konsey olarak adlandırılan bu toplantıda Sangha'nın ilk ayrımları ortaya çıkmıştır. İlk etapta Sthavira ve Mahāsāṅghika anlayışları birbirinden farklılaşmıştır.
MÖ 3. yüzyılda Kral Asoka, Budizmin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Kanlı Kalinga Savaşı'nın ardından şiddeti reddederek Budizm'i seçen Asoka, pek çok stupa inşâ ettirmiş, Orta Asya ve Sri Lanka'ya elçiler göndererek Budizm'in ilk defa Hindistan dışında tanınmasını sağlamıştır. Üçüncü Budist Konsey MÖ 250 civarında Pataliputra’da Kral Asoka'nın çağrısı üzerine Moggaliputta Tissa adlı bir keşişin başkanlığında toplanmıştır. Amacı Budist hareketi saflaştırmak, öğretiden sapan mezhepleri belirlemektir.

Budizm tarihi 2500 yıllık bir geçmişe sahip olmakla birlikte çok sayıda okulu ve sistemi de beraberinde getirmiştir. Budizm’de okul (vada), araç (yana) ve yol kavramları “Mezhep” kavramıyla örtüşmekte ve bu sözü edilen kavramların hepsi aynı anlama gelmektedir.
Bugün genelde kabul gören sınıflandırmaya göre, Budizmde başlıca dört akım vardır. Bunlar:

Güney Budizmi, Theravada, Güneydoğu Asya Budizm veya Pali Budizmi olarak da bilinir. Takipçileri başlıca Bangladeş, Çin, Kamboçya, Laos, Malezya, Myanmar, Sri Lanka, Tayland ve Vietnam'da bulunur.
Doğu Budizmi, Doğu Asya Budizmi, Çin Budizmi, Çin-Japon Budizmi olarak da bilinen Mahayana'dır. Takipçileri başlıca Çin, Japonya, Kore, Singapur, Vietnam ve Rusya'nın bazı bölgelerinde bulunur.
Kuzey Budizmi, Tibet Budizmi, Tibet-Moğol Budizmi, Lamaizm, Vajrayana olarak da bilinir. Tibet, Moğolistan, Bhutan başlıca olmak üzere Nepal, Hindistan, Çin, Rusya ve Türkî Orta Asya'da takip edilir.
Batı ülkeleri: Budizm özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD, Avustralya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de yayılmıştır. Batı'da Budizmin dinî özelliklerinden çok felsefî ve psikolojik özellikleri, meditasyon ve zihin terbiyesi unsurları vurgulanmaktadır.
Hinayana (küçük taşıt) adı da verilen Theravada Budizmi (eskilerin yolu), bireyleri bu Dünya'nın sıkıntı ve ızdı­raplarından kurtarmayı amaçlar. Yani, öncelikle bireyin yazgısını ve kurtuluşunu dikkate alır. Buna göre, acı çekmekten kurtulmanın tek yolu, yaşamdan el etek çekerek, Nirvana'ya ulaşmakla elde edilebilecek olan ahlak yetkinliğidir. Buna karşın Mahayana Budizmi (büyük taşıt), bireyden çok tüm insanlığı, yani bütünü dikkate alır. Bu anlayışa göre, büyük borç gerçekte tüm insanlığa hizmet ettikten sonra ödenmiş olacaktır ve bireyin yalnızca kendisini kurtarmasının hiçbir önemi yoktur. Üçüncü büyük mezhep olan Vajrayana, Mahayana'dan türemiş tantrik bir okuldur. Felsefî açıdan Mahayana'dan çok farklı değildir ancak uygulamada yepyeni yöntemler ekler.
Bütün Budist mezhepler "yeniden doğum" (reankarnasyon) ve karma inançlarını kabul eder. Karuna adı verilen Budist merhamet anlayışı da tüm okullarda ortaktır. Bundan başka bütün Budist mezhepleri ve okulları Dört Yüce Gerçek, Sekiz Aşamalı Asil Yol, 12 halkalı nedensellik yasası gibi temel Budist öğretileri kabul eder.

Buda'nın ölümünden birkaç yüzyıl sonra erken dönem sanghasında, vinaya ve öğreti anlayışındaki farklar, coğrafi uzaklık gibi nedenlerle çeşitli ayrımlar ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak Üçüncü Budist Konsey dönemine gelindiğinde ilk Erken Dönem Budist Okulları olan Mahasanghika (Büyük Cemaat) ve Sthaviravadin (eski yol) okulları kurulmuştur.
Daha sonra bu şekilde farklı fikirleri olan 18 okul daha oluşturulmuştur. Bugün bile bu okulların hangi gruba ait oldukları belli değildir. Mahasanghika, dört Shravaka okullarından biri olarak kabul edilmiştir (Sthaviravada, Mahasanghika, Sammitiya ve Sarvastivada).

Theravada kimi zaman Güney Budizm, Pali Budizm ya da Mahayana Budistleri tarafından "Hinayana" (küçük taşıt) olarak da nitelendirilen, Budizmin en eski okulunun günümüzdeki tek temsilcisidir; disipline ve monastik hayata büyük önem

Harflerde büyüklük ve küçüklük, bazı alfabelerde görülen bir özelliktir. Bu alfabelerde genellikle her harfin bir büyük bir küçük şekli bulunur. Bazı harflerin büyük ve küçük hâlleri cüsse haricinde hemen hemen aynı iken (ör: U ve u) bazı harflerin şekilleri oldukça farklıdır (ör: A ve a). Latin alfabesi temelli bir alfabe olan Türk alfabesinde büyük ve küçük harfler şu şekildedir:

Matbaa harfleri ile el yazısı zaman zaman farklılık gösterebilir. Örneğin Latin alfabesinde basılı ve dijital eserlerde küçük a harfi genellikle a şeklinde gösterilirken el yazısında genellikle ɑ şeklinde gösterilir.
Latin alfabesini kullanan dillerde -bazı özel durumlar haricinde- bir metnin hemen hemen tamamı küçük harflerle yazılır. Büyük harfler sözcük türü, cümle başı gibi konularda okuyucuya ipuçları verir.
Rakamlarda büyüklük ve küçüklük yoktur ancak matbaa rakamları ve el yazısı rakamlar arasında farklılıklar görülebilir. Rakamlar genellikle büyük harf yüksekliğinde yazılır.

Vikipedi:Büyük harflerin kullanıldığı yerler

Büyük ünlü uyumu ya da kalınlık-incelik kuralı, Türkçedeki iki ses uyumundan biri. Kökeni Türkçe sözcüklerin ayırt edilmesinde kullanılır. Türkçedeki öz Türkçe sözcüklere ait ortak bir özelliktir. 

Bir sözcüğün birinci hecesinde kalın bir ünlü (a, ı, o, u) bulunuyorsa diğer hecelerdeki ünlüler de kalın olur:
adım, ağız, ayak, boyunduruk, burun, dalga, kırlangıç
Bir sözcüğün birinci hecesinde ince bir ünlü (e, i, ö, ü) bulunuyorsa diğer hecelerdeki ünlüler de ince olur:
beşik, bilezik, gelincik, gözlük, üzengi, vergi, yüzük

Türkçede ekler sözcüğün son ünlüsüne göre uyuma girer. Fakat bazı ekler bu kurala aykırılık gösterir: -ki, -yor, -ken, -mtırak, -gil, -leyin. Bu ekler her zaman büyük ünlü uyumuna uyacak şekilde değişim geçirmez. 

akşam-leyin, bakla-gil, çalışır-ken, ekşi-mtırak, yürü-yor gibi.
-daş eki bazı kelimelerde büyük ünlü uyumuna uymaz ancak ünsüz sertleşmesine uyar:

din-daş, gönül-daş, meslek-taş, ülkü-daş.
-ki aitlik eki kalınlık kuralına uyan sözcüklere eklendiğinde büyük ünlü uyumunu bozar: 

akşamki, yarınki, duvardaki, yoldaki, ondaki, onunki.

Büyük ünlü uyumu her Türkçe sözcükte sağlanmayabilir. Bazı sözcükler öz Türkçe olmasına rağmen zamanla ses değişimi gibi çeşitli etkenlerle büyük ünlü uyumu kurallarının dışında kalmışlardır:

anne (ana), dahi (daha), elma (alma), hangi (kangı), hani (kanı), inanmak (ınanmak), kardeş (karındaş->kardaş), şişman (-man ekinin özelliği ile) vb.

Bitişik yazılan birleşik sözcüklerde büyük ünlü uyumu aranmaz:

açıkgöz, bilgisayar, çekyat, hanımeli
Tek heceli sözcüklerde büyük ünlü uyumu aranmaz.

Türk, berk, yap, sert, sürt, et, ay vb.
Büyük ünlü uyumu, başka dillerden Türkçeye geçmiş olan sözcüklerde aranmaz. Bu sözcükler Türkçeye geçirilirken her zaman büyük ünlü uyumuna uyacak şekilde değişim geçirmezler:

ahenk, badem, ceylan, çiroz, dükkân, fidan, gazete, hamsi, kestane, limon, model, nişasta, pehlivan, selam, tiyatro, viraj, ziyaret, sevda vb.

Büyük ünlü uyumuna uymayan veya bu uyumun aranmadığı sözcüklere gelen ekler, kalınlık incelik bakımından genellikle son hecenin ünlüsüne uyar:

adalet-li, anne-si, kardeş-lik, meslektaş-ımız, şişman-lık vb.
Son ünlüleri kalın harf olmasına karşın ince şekilde telaffuz edilen bazı alıntı kelimeler, ince ünlü ile başlayan ekler alır çünkü kelimenin son ünsüzü ince söylenir:

alkol > alkolü, hakikat > hakikati, kabul > kabulü, kontrol > kontrolü, saat > saate vb.
Genelde ilk heceden sonra hem geniş hem de yuvarlak ünlüler kullanılmaz.

dudak, duvak

C, c, ISO temel Latin alfabesi ve Türk alfabesinin üçüncü harfidir. İngilizce söylenişi /ˈsiː/ şeklindedir. Türkçedeki söylenişi [d͡ʒ] şeklindedir.

C harfi Latinceye Yunanca Gamma (Γ) harfinden gelmiştir. Antik Yunancada /g/ sesini temsil etmekte olan C harfi, Latincede hem /k/, hem de /g/ sesini temsil etmekteydi. İşin daha da karışık kısmı, K ve Q harfleri de aynı iki sesi göstermekteydi. Üç harfin farkı; K harfinin A'dan önce, Q harfinin yuvarlak ünlülerden (O ve V (U harfi yerine bu zamanlar V harfi kullanılıyordu)) ve C harfinin diğer pozisyonlarda kullanılmasıydı.
Orta Latince döneminde bu karışıklığı gidermek için G harfi, C'ye bir çentik ekleyerek icat edilmiştir. Aynı zamanda K harfi de Latincede kullanımdan kalkmış (Kalendis gibi birtakım Yunan asıllı kelimeler hariç, bunlarda da yine de C kullanılıyordu, Calendis gibi) ve Q harfi de sadece /w/ sesine denk gelen V (U) harfinden önce kullanılıyordu.
Latin dillerinde olan birtakım ses değişimleri sonucu C harfi, ince ünlülerden önce (i veya e) değişmiş, İtalyancada ve Rumencede /t͡ʃ/ (çiçek, çorba), Fransızcada /s/, İspanyolcada /θ/ sesini temsil etmeye başlamıştır. I. William'ın İngiltere'yi fethi sonrasında bu kullanım İngilizceye de yayılmıştır. G harfinde de çok benzer ses olayları gözlemlenmektedir.
Günümüzde bu diller haricinde bu harf çoğu Doğu Avrupa dilinde /t͡s/, Türkî dillerde ve Türkçeden esinlenen diğer alfabelerde (Kürtçe, Zazaca) /d͡ʒ/ sesini temsil etmektedir.

Roma'nın Yunanistan'ı fethiyle Latinceye bir sürü Yunanca kelime geçmiştir. Bu kelimelerdeki /kʰ/ (korkmak) sesini temsil eden Χ (chi) harfini latinleştirmek için CH digrafı tercih edilmiştir. Yunancada bu ses daha sonra değişip /x/ (ıhlamur) sesine dönüşmüş, dolayısıyla Almancada ve bir sürü slav dilinde /x/ sesini temsil etmek için bu biçim tercih edilmiştir.
Eski Fransızcada /x/ veya /kʰ/ bulunmadığından, bu dilde yeni oluşan /c/ (kâğıt, kâr) sesini temsil etmek için CH kullanılmaya başlanmıştır. Bu ses zamanla /t͡ʃ/ sesine evrilmiş, İngilizce dahil birtakım dillere devşirilmiş, ardından Fransızcada daha fazla değişimlere uğrayarak /ʃ/ (şekil, şemsiye) sesine evrilmiştir.
IPA tarafından bu harf /c:/,/kc:/ veya /q:/ olarak gösterilir

Cahit Sıtkı Tarancı (4 Ekim 1910, Diyarbakır - 12 Ekim 1956, Viyana) Türk şair, yazar ve çevirmendir. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önde gelen şairlerinden biridir. "Otuz Beş Yaş" şiiriyle özdeşleşen Tarancı, "sanat için sanat" anlayışına bağlı kaldı. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer verdi; ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi konulu şiirler yazdı. Birçok şiiri, farklı bestekârlar tarafından bestelenmiştir.
Ömrümde Sükût (1933), Otuz Beş Yaş (1946), Düşten Güzel (1952) ve ölümünden sonra yayımlanan Sonrası (1957) ile Bütün Şiirleri (1983) adlı şiir kitaplarının yanı sıra çeşitli hikâyeler yazmış ve bu hikâyeler Tarancı'nın ölümünün 50. yılında Gün Eksilmesin Penceremden (2006) adıyla yayımlanmıştır. Fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleriyle de yapan şairin aile fertlerine, arkadaşlarına ve yakın dostlarına yazmış olduğu mektupların çoğu Ziya'ya Mektuplar (1957) ve Evime ve Nihal'e Mektuplar (1989) adlarıyla yayımlanmıştır.
Diyarbakır'da dünyaya gelen Tarancı, şehrin soylu ailelerinden olan Pirinççizade ailesindendir. İlk tahsilini Diyarbakır'da tamamladıktan sonra İstanbul'a giderek Kadıköy'deki Fransız Saint-Joseph ile Galatasaray liselerinde orta öğrenim gördü. 1944 yılından başlayarak Ankara'da Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığında çevirmen olarak çalıştı. 1954'te geçirdiği felç sonucu Viyana'ya götürüldü ve buradaki bir hastanede tedavi gördüğü sırada 12 Ekim 1956'da zatülcenpten öldü.
Tarancı'nın doğup büyüdüğü ev, 1973 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak restore edildikten sonra, cumhuriyetin 50. yılında 29 Ekim 1973 tarihinde Tarancı'nın anısını yaşatmak ve ismini ebedîleştirmek amacı ile müze olarak hizmete açıldı.

4 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakır'ın Cami Kebir Mahallesi'nde günümüzde müze olarak kullanılan evde dünyaya gelmiştir. Doğduğunda kendisine büyükbabasının adı olan Hüseyin Cahit adı verilmiştir. Tarancı, pirinç ziraati ve ticaretle uğraştıkları için "Pirinççizadeler" diye bilinen Diyarbakır'ın köklü ve soylu ailelerinden birine mensuptur. Büyük dedesi Hacı Ali Efendi'nin iki oğlundan biri olan Arif Efendi, Diyarbakır'da belediye reisliği yapmış ve I. Meşrutiyet'in ilanından sonra Diyarbakır'dan vekil olarak seçilmiştir. Arif Efendi'nin oğlu Feyzi Bey de cumhuriyetin ilk yıllarında Diyarbakır mebusu olarak meclise girmiş ve Fethi Okyar kabinesinde görev almıştır. Fevzi Bey'in oğlu Vefik Pirinççioğlu da vekil seçildikten sonra 27 ve 28. Türkiye Hükûmeti'nde sırasıyla içişleri ve devlet bakanlığı görevlerinde bulunmuştur. Hacı Ali Efendi'nin diğer oğlu Hüseyin Efendi, tarım ve ticaretle uğraşmıştır. Hayriye Hanım ile olan evliliğinden Bekir Sıtkı (1888) dünyaya gelmiştir. Ziraat ve ticaretle uğraşan Bekir Sıtkı Bey, amcası Arif Efendi'nin kızı Arife Hanım ile evlenmiş ve bu evlilikten üç kız ve üç erkek çocuk dünyaya gelmiştir. Tarancı, ailenin en büyük çocuğudur. Mehmet Halit, Saliha Nihal (Erkmenoğlu), Yıldız (Köksal), Atiye Hilâl (Arda), Yılmaz Cihangir, Tarancı'nın kardeşleridir.
1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasıyla Arif Efendi'nin soyundan gelenler "Pirinççioğlu" soyadını alırken "o sene pirinç ziraatinden zarar eden ve kızgınlıkla 'Pirinççioğlu' soyadını almayan" Bekir Sıtkı Bey, "çiftçi" anlamına gelen "Tarancı" soyadını almıştır.
Çocukluğunu Diyarbakır'da ailesinin yanında geçiren Tarancı, söylenenlere göre çocukluğunda "kısa boylu, nazik yapılı, göğsü oldukça dar yapılıydı. Keskin yüz çizgilere ve koyu kahve saçlara sahipti."

Tarancı öğrenim hayatına 1917'de Diyarbakır Nümune-i Terakkî-i Hamidî Mekteb-i İptidâî'sinde başladı. Sonraki yıl Mekteb-i Sultani'nin iptidai kısmına gönderildi. Bu okuldan "üstün başarı" ile mezun oldu. Babası, vali olmasını ve ailesinin adını yüceltmesini arzu ediyordu. Onu, ilkokuldan sonra eğitimine devam etmesi için İstanbul'a yolladı. Tarancı, Kadıköy'deki Saint-Joseph Fransız Lisesinde başladığı ortaöğrenimine 1927-28 eğitim-öğretim döneminde ortaokul son sınıf öğrencisi olarak geçtiği Galatasaray Lisesinde devam etti. Bu okulda Ziya Osman Saba ile tanıştı. Lise öğrenimine aynı okulda devam etti. Şiir yazma girişimlerine lise öğrencisi iken başladı. Hafta sonu tatillerini dayısı Nafia Vekili Feyzi Bey'in evinde, yaz tatillerini memleketi Diyarbakır'da geçirdi.
1931'de Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu ve Yıldız'daki Mülkiye Mektebi'ne yatılı olarak başladı. Bu dönemde yazdığı "Uzak Bir İklimde", "Gece Bir Neticedir" ve "Güneşe Âşık Çocuk" gibi şiirler Tarancı'nın ilk şöhretini sağladı. Peyami Safa da 1932'de Cumhuriyet gazetesindeki üç yazısıyla onu kamuoyuna tanıttı. Cahit Sıtkı, kimi kaynaklara göre derslere karşı ilgisizdi ve kimi kaynaklara göre "derslere ilgisizliği, çirkinliği dolayısıyla kendini içkiye vermesi, birtakım gönül maceraları yaşaması yüzünden"  mülkiye tahsilini tamamlayamadı; dört yıl sonunda Mülkiye'deki eğitimini bırakıp İstanbul'daki Yüksek Ticaret Okulunda öğrenim görmeye başladı.
Hikâyelerini yayımladığı Cumhuriyet gazetesi sahipleri Nadir Nadi ile Doğan Nadi'nin desteği ile yükseköğrenimini tamamlamak üzere Paris'e gitti. 1938-1940 yıllarında Paris'te Sciences Politiques'te öğrenimine devam etti. Bu dönemde geçimini sağlamak için Paris Radyosu'nun Türkçe yayınlar servisinde spikerlik yaptı, bir yandan da gazeteye öyküler göndermeye devam etti. Paris'teki öğrenciliği sırasında Oktay Rifat ile tanıştı. "Sıla", "Kuşlar", "Bir Hatıram Vardı Benim", "İmkânsız Dostluk", "Sulh Bir Hatıra Oldu", "Nü", "Bugün Hava Güzel", "Desem Ki" şiirlerini Paris yıllarında yazdı.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası uçakları 1940 yılında Paris'i bombalamaya başlayınca öğrenimini bırakmak zorunda kaldı; 13 Haziran 1940'ta bisiklet ile kaçarak önce Lyon'a sonra Cenevre'ye geçti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Türkiye'ye geri dönmüştür. Cahit Sıtkı, hiçbir yüksekokul bitiremeden Diyarbakır'a döndü.

Tarancı, İstanbul'daki Yüksek Ticaret Okulu'nda öğrenim görmekte iken işleri ve maddi durumu bozulan babasının kendisine eskisi kadar para gönderilmemesi üzerine 1936 yılının sonlarına doğru Sümerbank'ın açtığı bir imtihanı kazanarak memuriyete başladı ve bu dönemde Cumhuriyet'e hikâyeler yazmaya devam etti. Görevinin Karabük'teki bir fabrikaya nakledilmesiyle istifa ederek bu memuriyeti yalnızca bir yıl devam ettirdi. Yükseköğrenimi için Paris'e gidip II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile geri döndükten sonra Mart 1941'de askere gitti.
Ekim 1943'te terhis olduktan sonra Eminönü, Yemiş semtindeki bir yazıhanede ticaret işlerini sürdürmekte olan babasının yanında çalıştı. Burada babasının ticari defterlerini tuttu. 1944 yılı sonlarına doğru Ankara'ya giderek Anadolu Ajansı'nda çevirmenlik yaptı;  ardından önce Toprak Mahsulleri Ofisi'ne daha sonra Çalışma Bakanlığı bünyesindeki bir çevirmenlik kadrosuna geçti.

Ziya Osman Saba'ya göre Cahit Sıtkı, "kendisinden yaş yaş küçük kızların peşinde" olmuştur. Saba, şairin kendini "hiçbir kızın beğenmeyeceği kadar çirkin" gördüğünü ve tecrübeli olduklarından dolayı yetişkin kızların kendisini beğenmeyeceklerini ve bundan ötürü "küçük yaştaki toy kızları elde edebileceğini" belirtmiştir. Mülkiye'de okuduğu sırada on dört yaşındaki "Beşiktaşlı" denen kişiyle ilişkisi olmuştur. 12 Mart 1941'de askerliğini yapmak için hazırlık kıtasına katılmış, nisan ayı sonlarına doğru Ankara Yedek Subay Okulu'nda altı aylık döneminin ardından 10 Kasım 1941'de piyade asteğmeni olarak Burhaniye II. Tabur 5. Kıta Bölük Komutanlığı emrinde kıta hizmetine başlamıştır. Burada askerliğini yaparken yine genç yaşta olan "komşusu Boşnak kızı" ile on yedi yaşlarında olan "esmer güzeli yar" ile ilişkisi olmuştur. Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı'nın sevgilileri hakkında şunları söylemiştir:

"Cahit'i âşık eden kızların hiçbirini görmem kısmet olmadı. Onları ya kendi ağzından dinledim ya mektuplarıyla, şiirlerinden öğrendim. Onlar hep küçük kızlar oldular. Hatta bazıları kara, okul göğüslüklerini olsun çıkarmamışlardı... Cahit, kendisinin çirkin, hiçbir kızın beğenmeyeceği kadar çirkin olduğuna inanmıştı. Bence erkekte güzelliğin veya çirkinliğin hiçbir önemi olmadığı hâlde o, bu konuda aşırı bir duyarlılık gösteriyor, bunu kara bir talih sayıyordu."

Tarancı, bir mektubunda askerliğinin son dönemlerini geçirdiği Ilıca'dayken babasının kendisini Diyarbakırlı bir kızla evlendirmek istediğini belirtmiştir. Daha önceden tanıdığı memleketlisi Melek Tiğrel ile de mektuplaşması, onunla evliliği gündeme getirmiştir. Cahit'in yakın çevresi bu evliliğe sıcak bakmasına rağmen zamanla bundan da vazgeçmişlerdir. Tarancı, Çalışma Bakanlığı'nda çalışırken görüp âşık olduğu Cavidan Tınaz'a bir mektup yazarak evlilik teklifinde bulunmuştur. Cavidan Hanım, Cahit Sıtkı'nın kendisine mektup verişini şöyle anlatmıştır:

"Bir gün telaşlı, mahcup bir tarzda ve acele ile elime bir mektup sıkıştırdı. Doğrusu böyle bir şeyi tahmin edebiliyordum. Mektubu heyecanla alıp eve götürdüm, kendini tanıtıyor ve benimle evlenmek istediğini belirtiyordu... Çok iyi bir insandı."

Cavidan Hanım, bu mektuba şairin içkiye olan bağımlılığından ötürü olumsuz yanıt vermiştir. Bunun farkında varan Cahit Sıtkı, "Affet beni Cavidan'ım, gözümde dünyanın en paha biçilmez mücevheri olan o güzel başın için yemin ediyorum, mezara gireceğim güne kadar ağzıma alkol namına tek damla bir mayi koymayacağım." diyerek Cavidan Hanım'ı evliliğe razı etmiştir. Çift, 4 Temmuz 1951 Çarşamba günü Ankara Halkevi'nde nikâhlanmıştır.

Tarancı, 1954 yılının ocak ayının ikinci yarısında sağ tarafına gelen felçle Ankara Numune Hastanesine kaldırıldı. Sağ tarafından felç olan Cahit Sıtkı, konuşma yetisini kaybetti. Üç ay hastanede kaldıktan sonra taburcu edildi ve tıbbî imkânların daha iyi olacağı düşüncesiyle İstanbul'a götürüldü. Doktorların, şairin iyileşme ümidi olmadığı ve baba evine gitmesinin uygun olacağını belirtmesiyle Diyarbakır'a, bir yıl Diyarbakır'da kaldıktan sonra tedavi amacıyla 7 Ekim 1955'te yeniden Ankara'ya götürüldü. Ankara'd

Ahmet Celâl Sahir Erozan (29 Eylül 1883, İstanbul - 16 Kasım 1935, İstanbul); Türk şair, yazar, yayıncı ve politikacı. 
“Aşk ve kadın şairi” olarak tanınan sanatçı, dilin sadeleşmesi gerektiğini savunmuş, Türk Dil Kurumunun kurucu dört üyesi arasında yer almıştır.
Servet-i Fünûn ve Fecr-i Ati dönemlerinde tipik bir 'Servet-i Fünûn şairi', Milli Edebiyat döneminde 'Türkçü', Cumhuriyet yıllarında ise 'Kemalist' bir kimlik kazanmış, Atatürk'ün yakın çevresinde yer almış, milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunmuştur.
Öncü Türk kadın şairlerden Fehime Nüzhet Hanım'ın oğlu, Cumhuriyet gazetesinin sahiplerinden Berin Nadi'nin babasıdır.

29 Eylül 1883'te İstanbul’da doğdu. Babası, Osmanlı'nın Yemen Valisi İsmail Hakkı Paşa, annesi şair Fehime Nüzhet Hanım’dır. İlköğrenimine Numune-i Terakki Mektebinde başladı; Davut Paşa Rüştiyesi (ortaokulu) ile Vefa İdadisinde (lisesinde) devam etti. Liseyi bitirince hukukçu olmak istediyse de hukuk öğrenimini iki yıl sürdürebildi.
Şiir yazmaya çocukluk döneminde başladı; dokuz yaşındayken güzel şiir okuduğu için II. Abdülhamit’in dikkatini çekti ve sık sık sarayda padişahın konuğu olarak ona şiirler okudu, bu nedenle “liyakat nişanı” aldı. On dört, on beş yaşlarındayken Malumat, Musavver Fen ve Edeb, Pul, Lisan gibi dergilerde şiir ve makaleleri yayımlandı. Bu yazılarında ‘’Ahmet Celal, Velhan, Şârık, Hikmet Celal’’ gibi takma adlar kullanmıştır. Fransızcasını ilerletip Fransız yazınını tanıyınca yazınsal değerleri değişti. Genç yaşında son dönemini yaşamakta olan Servet-i Fünûn hareketine katıldı. Bu Servet-i Fünûn dergisi kapatılıncaya değin burada şiir ve yazıları çıktı.
1903'te Hariciye Nezâretinde göreve başladı, 1907 sonrasında Kabataş ve Mercan Liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1. Kitap, 2. Kitap, 3. Kitap adıyla aylık bir dergi, kısa bir süreliğine de Demet adlı bir kadın dergisi çıkarmış ve burada kadın haklarını savunmuştu. Servet-i Fünûn dergisi kapanınca “Milli Edebiyat” akımını benimsedi hece ölçüsüyle şiirler yayımlamış ve dilde sadeleşmeyi savunmaya başlamıştır.
1911'de Selanik’e giden Celâl Sahir, burada çıkarılan Türk Yurdu, Türk Derneği, Genç Kalemler gibi dergilerde yazdı. I. Dünya Savaşı sırasında bir ara ticaret yaptı, cumhuriyetin ilanından sonra 1928’de Zonguldak Milletvekili seçildi.
Harf Devrimi’ni gerçekleştiren kurula da katılan Celal Sahir, Türk Dil Kurumunun dört kurucu üyesinden biri oldu ve böylece uzun süredir savunduğu dilde sadeleşme eyleminin yapıcıları arasında yer aldı. İlk Türk Dil Kurultayında (1932) kurulan “Lugat ve Istılah Kolu’nun” başkanlığını yaptı. İkinci kurultayda bu kolun çalışmaları ikiye ayrılıp adı “Lugat Kolu” olarak değiştiğinde de başkanlığı sürdürdü.
Servet-i Fünûn’a bağlı olduğu dönemlerde şekil, dil ve tema bakımından bu hareketin genel anlayışına uygun davrandı; Milli Edebiyat akımına geçtikten sonra ise dilini sadeleştirmeye başladı, aruz vezni yerine heceyi kullandı, Servet-i Fünûn şiirinin aksine toplum sorunlarıyla daha çok ilgilendi. Şiirde her yeniliği benimsedi. En sonunda vezinsiz şiir akımına katılacak kadar yenilikçiydi.
Şiirlerinde aşk ve kadına çok fazla yer vermesi, Servet-i Fünûn hareketinin beslediği yoğun duyarlığı ve Milli Edebiyat’a geçişteki bocalamalarıyla Celal Sahir, birçok yönden ilgi çekici olan fakat çok fazla tanınmayan bir şair olarak edebiyatımızdaki yerini aldı.
TBMM III. Dönem (Ara Seçim), IV. ve V. Dönem Zonguldak Milletvekilliği yapmıştır.
Üç evlilik yapmış, iki çocuk babasıdır. 16 Kasım 1935’te akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi.

Beyaz Gölgeler (1898-1909 arasında yazdığı şiirler)
Buhran (1909)
Siyah Kitap (şiirler, düz yazılar; 1911)

Samet Ağaoğlu’nun "Babamın Arkadaşları" kitabında (s. 95) Celâl Sahir Erozan, şu şekilde anlatılır:

Bütün hayatımı onlar verir de ben yaşarım
Kadınlar olmasa öksüz kalırdı eş’arım

İnce, uzun boyu, zayıf, iskelete benzeyen sarı yüzü, uzun saçlarıyla bu mısralara ve şairler için öteden beri kabul edilen klâsik görünüşe pek uyuyordu. Hayatı da hemen hemen baştan başa aşk, şiir ve bunların etrafında olabilecek her türlü hadiselerle geçti. Belki yüz defa âşık oldu, yalnız üç defa evlendi.

Özel

Genel
Dil Derneği Web Sitesi Celal Sahir Erozan Sayfası 19 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mustafa Apaydın, Celal Sahir'in Şiiri Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1987, Cilt 1, Sayı 2, sy.61-71
Tagizade-Karaca, Nesrin, Sus dergisi ve Celal Sahir Erozan'in Turk kadininin sosyal ve siyasi konumuna yönelik bir değerlendirmesi

 Wikimedia Commons'ta Celal Sahir Erozan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Cumhurbaşkanlığı Kabinesi, Hükûmet veya Kabine, Türkiye'de Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği ve tüm bakanların bir araya gelip kararlar aldığı kuruldur. Her bakan, kendi bakanlığını ilgilendiren iş ve emri altındaki kamu personelinin yerine getirdikleri işlem ve eylemlerinden sorumludur.
Kabine üyeleri; Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve 17 bakandan oluşmaktadır. Anayasaya göre milletvekili olamamaktadırlar. Eğer bir milletvekili, cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanırsa milletvekilliği görevinden istifa etmek zorundadır.
Bakanlar Kurulu 2018'de kaldırılınca; cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanların toplamına "Cumhurbaşkanlığı Kabinesi" denmeye başlanmış olsa da, Kabine anayasada yer alan bir kurum değildir. Bununla birlikte çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden hiçbirinde de yer almamıştır.

Türkiye Cumhurbaşkanı beş yılda bir halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanı daha sonra Anayasa'nın 104. maddesine göre cumhurbaşkanının yardımcılarını ve bakanları atar ve görevden alır. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların Parlamento önünde yemin etmesi gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı, kabinenin baş yöneticisidir. Bu nedenle, tüm kabinenin görev süresi başkanın görev süresi ile bağlantılıdır: Cumhurbaşkanın (ve kabinenin) görev süresi, cumhurbaşkanın istifa etmesi veya ölmesi veya yeni bir cumhurbaşkanın seçilme durumunda otomatik olarak sona erer.
Cumhurbaşkanı, kabineyi yönlendirmekten ve siyasi yönüne karar vermekten sorumludur. Yetki devri ilkesine göre, bakanlar, Cumhurbaşkanının siyasi yönergeleri ile belirlenen sınırlar içinde görevlerini bağımsız olarak yerine getirmekte serbesttirler. Meclis, cumhurbaşkanından bir bakanı görevden almasını veya yeni bir bakan atamasını isteyebilir. Cumhurbaşkanı ayrıca bir bakanlığı kendisi de yönetebilir. Cumhurbaşkanının İcracı yetkilerini kullanmasına yardımcı olan 17 adet bakan vardır.
Cumhurbaşkanın kabinesini şekillendirme özgürlüğü sadece bazı anayasal hükümlerle ile sınırlıdır: cumhurbaşkanı bir Savunma Bakanı, bir İçişleri Bakanı, bir Dışişleri Bakanı ve bir Adalet Bakanı atamak zorundadır. Anayasa bu bakanlara bazı özel yetkiler verdiğinden, cumhurbaşkanının bu bakanlıklardan birine kendisinin başkanlık etmesi zımnen yasaklanmıştır. Örneğin Adalet Bakanı aynı zamanda Hâkimler ve Savcılar Kurulunun da başkanıdır. İki bakan belirli bir noktada anlaşamazlarsa, kabine anlaşmazlığı çoğunluk oyu ile çözer veya cumhurbaşkanı kendisi karar verir. Bu genellikle cumhurbaşkanın yönetim tarzına bağlıdır.
Başkan, seçildikten sonra bir veya daha fazla cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilir. Cumhurbaşkanın yokluğunda, yardımcısı bunların Cumhurbaşkana vekalet edebilir. Cumhurbaşkanı ölür veya görevini yapamazsa, cumhurbaşkanı yardımcısı, bir sonraki Cumhurbaşkanı seçilene kadar Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanır.
Yerleşik uygulamaya göre, önemli güvenlik konularına ilişkin kararlar, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki bir devlet kurumu olan Milli Güvenlik Kurulu tarafından alınır. (Gizli) prosedür kuralları uyarınca, oturumları gizlidir.
Önemli güvenlik konularına ilişkin kararlar, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu tarafından alınır.

Kabine düzenli olarak her Pazartesi öğleden sonra iki haftada bir toplanır. Programın yoğunluğuna bağlı olarak, bazen Salı günleri de düzenlenmektedir. Görüşmelerin ardından hükûmet başkanı veya hükûmet sözcüsü tarafından bir basın toplantısı düzenlenir.
Kabine toplantılarına Cumhurbaşkanı başkanlık eder, ancak onun yokluğunda Cumhurbaşkanı Yardımcısı kabineye başkanlık etme sorumluluğunu üstlenir. 2018 yılında başkanlık sistemine geçilmeden önce toplantılara Başbakan başkanlık ediyordu. O dönemde bazen Cumhurbaşkanı da kabine toplantılarına başkanlık ediyordu ve danışman rolüyle katılırdı.

Kabine toplantıları, Cumhurbaşkanı'nın resmi ikametgâhı olan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde yapılır. Toplantılar eskiden Çankaya Köşkü ve Başbakanlık Merkez Binası'nda da düzenleniyordu.

Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Anayasa tarafından belirlenen yetki paylaşımına dayanmaktadır. Anayasa'ya göre, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) bulunurken (7. madde), yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanına aittir (8. madde). Yargı yetkisi ise bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından kullanılır (9. madde). TBMM seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimleri 5 yılda bir aynı gün yapılır (77. madde).
TBMM üyeleri tarafından hazırlanan kanun teklifleri Meclis tarafından kabul edilir (88. madde), ardından Cumhurbaşkanı tarafından onaylanır (89. madde). Cumhurbaşkanı, kanunun bazı hükümlerini veto ederek tekrar Meclis'e geri gönderebilir, ancak Meclis salt çoğunlukla bu hükümleri tekrar kabul ederse Cumhurbaşkanının onayına ihtiyaç duyulmaz (89. madde). Cumhurbaşkanı, kanunların Anayasa'ya aykırı olduğunu düşünürse Anayasa Mahkemesine iptal davası açabilir (104/7. madde). Anayasa Mahkemesi'nin kararı kesindir (153. madde).
Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, başkanlık sistemine benzerlik göstermekle birlikte bazı farklılıklar içermektedir. Örneğin, yasama ve yürütme organlarının aynı gün yapılacak seçimlerle belirlenmesi, benzer siyasi tercihlere sahip bir partinin her iki organa da hakim olmasına olanak tanıyabilir. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflamasına ve yürütmenin yasama üzerinde kısıtlayıcı veya baskılayıcı bir güce sahip olmasına yol açabilir.
Cumhurbaşkanının anayasal yetki ve görevlerine bakıldığında, yürütme organına önemli yetkilerin verildiği ve bunların bir kısmının yasamanın denetimine tabi olmadığı görülmektedir. Cumhurbaşkanı kendi kabinesini seçer, yardımcılarını ve bakanları atar veya görevlerine son verir, ancak bu atamalar Meclis tarafından onaylanmaz (104/8. madde). Bütçe kanun teklifi Cumhurbaşkanı tarafından hazırlanır ve Meclis tarafından onaylanır. Ancak Meclis bütçe kanununu onaylamazsa, yürütme bir önceki yılın bütçesini artırarak kullanır (161/4. madde).
Anayasa'ya göre, Cumhurbaşkanı yürütme yetkisine dayanarak doğrudan Anayasa'da belirtilen konularla ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Cumhurbaşkanı, kamu kurumlarındaki üst kademe yöneticilerini atayıp görevlerine son verebilir, bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması gibi konuları düzenleyebilir. Ayrıca, Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işlerini düzenleme yetkisi ile Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin teşkilatı ve görevlerini düzenleme yetkisine sahiptir.
Eleştirmenlere göre Cumhurbaşkanının bu yetkileri kullanırken Meclis onayına veya yetkilendirmesine ihtiyaç duymaması, ona devlet idaresi üzerinde etkili bir kontrol sağlar. Cumhurbaşkanı, üst düzey atamaları yapar, görev ve yetkilerine karar verir ve bunların denetimini Devlet Denetleme Kuruluna yaptırabilir. Bu durum, Eleştirmenlere göre cumhurbaşkanının bu pozisyonları kişisel çıkarlarına göre şekillendirme, disiplin etme, ödüllendirme veya cezalandırma gibi etkilerde bulunabilmesine olanak tanır. Ancak, bu yetkiler Anayasa'nın temel haklar, siyasi haklar ve belirli konuların kanunla düzenlenmesi öngörülen hususları gibi belirli sınırlamalarla kısıtlanmıştır.
Cumhurbaşkanının, Anayasa'nın belirttiği konular dışında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yetkisi bulunmamaktadır. Eğer Cumhurbaşkanlığı kararnamesi mevcut kanunlara aykırı ise kanun hükümleri uygulanır. Meclis aynı konuda kanun çıkardığında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçersiz hale gelir. Bu noktada, Cumhurbaşkanının asli yasama yetkisine sahip olduğu konusu tartışmalıdır. Bazılarına göre Meclis, asli yasama yetkisi nedeniyle kanun çıkartarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesini geçersiz kılabilir. Diğer bir görüş ise Cumhurbaşkanının bu konularda düzenleme yetkisinin Anayasa tarafından kendisine verildiği yönündedir.

Kabine üyeleri ve yürütme gücünün diğer üyeleri parlamentoda herhangi bir görevde bulunamazlar. Kabine bakanları ve diğer atanmış kişiler, kabinede yer alabilmek için meclisteki koltuklarından istifa etmelidir. Bu kısıtlamalar, bakanlar üzerindeki dış baskıyı ve etkiyi hafifletmek ve bakanların kabine çalışmalarına odaklanmalarını sağlamak için uygulanmaktadır.
Parlamentonun kabine atamalarının onaylamasında hiçbir rolü yoktur. Ancak, Parlamentodaki çoğunluk oyu, bir cumhurbaşkanlığı kararnamesini bozabilir. Ayrıca bakanların görevleriyle ilgili olarak suç işledikleri iddiasıyla soruşturulmasını talep edebilir. Meclis, cumhurbaşkanlığı seçimlerini erkene alarak Başkanı (ve dolayısıyla tüm kabineyi) görevden alabilir. Bunun için Parlamento'da beşte üç çoğunluk gerekiyor. Bu durumda hem cumhurbaşkanlığı seçimi hem de milletvekili seçimi yenilenir.

Bakanlar Kurulu, 9 Temmuz 2018 tarihinde uygulamaya koyulan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi öncesinde Türkiye'deki parlamenter sistemin tipik kurumlarından biriydi. Kurul, Devlet tüzel kişiliğinin ülke genelini ilgilendiren kamu hizmetini yürütecek, milletvekili ya da milletvekili seçilme yeterliğine sahip, başbakanca seçilen Bakanlar ve Başbakan tarafından oluşmaktaydı.

Türkiye hükûmetleri listesi
Türkiye cumhurbaşkanları listesi
Türkiye'deki bakanlıklar

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Türkiye cumhurbaşkanı tarafından yürütme yetkisine ilişkin konularda yayınlanan yasal düzenleme aracıdır.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Türk hukuk sistemine ilk olarak günümüzde de yürürlükte olan 1982 anayasası ile girmiştir. 12 Eylül Darbesi sonrasında başlanılan yeni anayasa hazırlama çalışmaları için oluşturulan Danışma Meclisinin önerdiği taslak metinde yer almamış ancak Millî Güvenlik Konseyinin inisiyatifi ile tasarıya eklenmiştir. 1982 referandumu ile birlikte yürürlüğe giren yeni anayasanın 107. maddesiyle birlikte cumhurbaşkanına tanınan cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi cumhurbaşkanlığı teşkilatının düzenlenmesine ilişkin konularla sınırlanmıştır. İlk kararname 18 Ağustos 1983 tarihinde Kenan Evren'in imzasıyla yayınlanmıştır ve ihtivası Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini düzenleyici kapsamda olmuştur.
Anayasanın 107. maddesi uzun süre boyunca değiştirilmeden kalmış ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi özgün amacı doğrultusunda kullanılmıştır. 2000'li yıllarda tartışılır hâle gelen hükûmet sistemi değişikliği konusundaki çalışmalar 2010'lu yıllarda hızlanmış, Ocak 2017'de atılan somut adım neticesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni sisteme dair anayasa değişikliği teklifini kabul etmiştir. Teklife göre 107. maddenin mülga edilerek düzenlenen anayasa maddeleri ile yürütme yetkisine dair işlerin cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmesi planlanmıştır. Meclisin kabul ettiği teklif 2017 referandumu ile halk tarafından da onaylanmış, 2018 cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte de yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulu seçim sonrası 4 Temmuz 2018 tarihinde 698 sayılı kanun hükmünde kararname ile yetkilerini cumhurbaşkanına devretmiş, 7 Temmuz'da da 700 sayılı kanun hükmünde kararname ile başbakanlığın ve bakanlar kurulunun kaldırılmasıyla cumhurbaşkanı Türkiye'nin tek yürütme erki olmuştur. Yeni dönemin ilk kararnamesi 10 Temmuz 2018 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından 1 karar numarası ile yayınlanmış ve cumhurbaşkanlığı teşkilatını yeniden düzenlemiştir.

107. maddede cumhurbaşkanına tanınan kararname çıkarma yetkisi anayasadaki yeri bakımından düzenleyici işlem olarak tanımlanmakta ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı makamını düzenleyici tek yasal araç olması dolayısıyla makamı özerk bir hâle getirdiği savunulmaktaydı. Bu dönemde yalnızca Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin kuruluş teşkilâtı, çalışma esasları ve personel atama işlemleri dışında kalan konuları kararname ile belirlenebilmekteydi. Kanunlarla kararnamelerinin arasında aykırılık olduğu durumlarda konu bakımından daha üst yetkiye sahip olan cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzenlemesi esas alınmakta ve ilgili kanun anayasanın 107. maddesine aykırılıktan ötürü iptal edilmekteydi. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, yetkisini direkt anayasa maddesinden almakta olduğundan makam teşkilatına dair en üst yasal metinler olarak kabul görmekteydiler.
2018 yılında yürürlüğe giren anayasa değişikliği sonrası 107. madde mülga edilerek 104, 106, 108, 118, 119, 123, 124, 137, 148, 150, 151, 152, 153 ve 161. maddelerde yapılan değişikliklerle cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkileri yeniden düzenlenmiştir. Daha öncesindeki parlamenter sistemde yasalar Bakanlar Kurulu kararı, tüzük veya kanun hükmünde kararname ile düzenlenebilirken mevcut başkanlık sisteminde yalnızca cumhurbaşkanının imzası bulunan cumhurbaşkanlığı kararnamesi yeterlidir. Cumhurbaşkanı üst kademe kamu yöneticilerini atama, görevlerine son verme ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları değiştirme konularında kararname yayınlayabildiği gibi yürütme konusunda da aynı hakka sahiptir. Benzer şekilde bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması da yine kararname ile sağlanabilmektedir. Bunlara karşın anayasada güvence altına alınan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler kararname ile düzenlenememektedir. Ayrıca özel kanunlarla düzenlenen konularda, kanunda açıkça belirtilen konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamadığı gibi kanunlarla çakıştığı durumlarda kanun hükümleri uygulanmaktadır. Bunlara ek olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi daha önce cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenen bir konuda yeni bir kanun çıkardığında da kararname hükümsüz kalmaktadır. Kararnamelerin anayasaya uygunluklarının denetimi ise Anayasa Mahkemesince yapılmaktadır.

Yeni hükûmet sistemi ile birlikte cumhurbaşkanına kararnameler yoluyla verilen yetkiler anayasa değişikliğinin gündeme geldiği ilk dönemden itibaren eleştiri konusu olmaktadır. Bu eleştirilere göre yürütme organının yasamadan bağımsız hâle getirilerek cumhurbaşkanının meclis onayı olmaksızın yasa düzenleyebilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisini fiilen etkisiz bir kurum haline getirmiştir. Anayasaya göre meclisin kabul ettiği kanunlar cumhurbaşkanlığı kararnamelerini geçersiz kılsa da mevcut iktidar partisinin meclis çoğunluğunu oluşturmasından dolayı meclisin cumhurbaşkanlığı kararnamelerini etkisiz kılacak kanunları geçiremeyeceği ve bu nedenle de işlevsiz hâle geldiği dile getirilmektedir. Bir diğer eleştiri ise kararname yayınlama yetkisinin cumhurbaşkanına tanıdığı geniş hareket alanının kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve denge denetleme mekanizmalarını zayıflatarak yetkileri tek bir kişinin elinde topladığı yönündedir. Bu eleştiriye göre devletin kararnamelerle yönetilmesi rejimin otoriterleşmesine yol açmaktadır. Gerek muhalefetteki siyasi partiler gerekse de sivil toplum örgütleri bu durumu "kalıcı olağanüstü hâl" kavramıyla açıklamaktadır.
Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini denetleme yetkisinin verildiği Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12'sini cumhurbaşkanının ataması da yine bir eleştiri konusudur. Muhalefet partileri tarafından üyelerin tarafsız olmadığı ve yasa ihlaline neden olan cumhurbaşkanlığı kararnamelerini bu nedenle iptal etmediklerine yönelik iddialar öne sürülmektedir.

Mevzuat Bilgi Sistemi'nde cumhurbaşkanlığı kararnameleri dizini 23 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyet Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yasama organı olan parlamentosudur. Halkın seçtiği 50 milletvekilinden oluşan meclise partilerin milletvekili sokabilmeleri için %5'lik barajı geçmeleri gerekmektedir.

50 meclis sandalyesi 6 Haziran 2016 tarihinde Cumhuriyet Meclisi genel kurulunda kabul edilen Seçim ve Halk Oylaması Değişiklik Yasası'na kadar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bulunan beş ilçeye göre dağıtılıyordu.
Değişiklik Yasasına göre ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ya da diğer bir tabirle ülke seçim bölgesi esas alınarak tüm milletvekilleri tek seçim bölgesinden seçileceklerdir; ancak ilçeleri temsil etmeye devam edecektir. İlçelere göre dağılım aşağıdaki gibidir:

Cumhuriyet Meclisi, kurulduğundan beri 10 yasama dönemi görev yapmıştır.

2006 yılında İstanbul Deklarasyonu diye anılan tarihi karar ile Kıbrıs Türk Devleti (Turkish Cypriot State) unvanı ile gözlemci statüsüne kavuşan KKTC, İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği toplantılarında Meclis Başkanı ve 4 parlamenter ile temsil edilmektedir.

2004 yılından beri, Kıbrıs Türk toplumu Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde (AKPA) "gözlemci statü" ile temsil edilmektedir. 2005 yılından beri iki Türk Kıbrıslı temsilci, AKPA'da Kıbrıs Türk Toplumunu temsil etmek üzere meclis tarafından seçilmektedir:

2005-2007: Özdil Nami (Cumhuriyetçi Türk Partisi); Hüseyin Özgürgün (Ulusal Birlik Partisi)
27 Ocak 2011-4 Aralık 2013: Mehmet Cağlar (Cumhuriyetçi Türk Partisi); Ahmet Eti (Ulusal Birlik Partisi)
4 Aralık 2013-günümüz: Mehmet Çağlar (Cumhuriyetçi Türk Partisi); Tahsin Ertuğruloğlu (Ulusal Birlik Partisi)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde siyaset
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin devlet yapısı
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet protokolü
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki siyasi partiler listesi

Kuzey Kıbrıs Cumhuriyet Meclisi resmî web sitesi20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde eğitim amacıyla Avrupa'ya, özellikle Fransa'ya giden gençler oradaki edebiyatta gördükleri yenilikleri ülkeye dönüşlerinde Türk edebiyatında uygulamaya başlamışlardır. Bu şekilde belli dönemler halinde günümüze kadar süren yeni bir edebiyat başlamıştır. Bu dönemlerden biri de Cumhuriyet dönemi edebiyatıdır.
Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Millî Edebiyat'tan kesin hatlarla ayrılamamaktadır. Zira Millî Edebiyat devri sanatçıları, Cumhuriyet'in ilk yıllarında en önemli eserlerini vermişlerdir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edib Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay ve daha birçoğu Cumhuriyet'in ilk 50 yılına damgalarını vurmuşlardır. Cumhuriyet'in ilanını takiben hızlı bir şekilde yapılan dil ve harf devrimleriyle Latin harflerine dayalı yeni alfabenin kabulü ve dilde özleşme, 1920'li yıllarda başlayan ve hâlen devam eden bir edebiyat döneminin başlangıcı olarak kabul edilir.

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı'nın temelinde İstiklal Savaşı ve Atatürk Devrimleri vardır. Şiirler, romanlar, hikâyeler bu iki konu ile doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılıdır. Millî duygu ve heyecan geliştirmeye yönelik bu çabalar Millî Edebiyat'ın bir devamı niteliğindedir.
Millî Edebiyat'la başlayan halka inme, Anadolu'yu tanıma çabası bu dönemin edebiyatında ana ilkelerden olmuş, Türk halkının her kesimi edebiyata girmiştir. Artık edebiyat İstanbul'un sınırlarını tamamen aşmıştır. Romanda ve öyküde toplum sorunları gözleme dayanan bir gerçekle anlatılmıştır.
Yeni kurulan devlet ile yapılan bazı devrimleri halka tanıtmak ve benimsetmek görevi Cumhuriyet dönemi sanatçılarına düşmüştü. Sanatçı, siyaset ile halk arasında bir köprü olmuş, devrimleri yorumlamış, açıklamış ve savunmuştur.
Yeni dil ve eski dil tartışmaları Cumhuriyet ile noktalanmış, siyasi güç, olayı tekeline almış ve Türk Dil Kurumu'nu kurarak dilde geri dönülmez bir yenileşme yoluna gidilmiştir.
Cumhuriyet'ten önce sadece sempati duyulan Türk Halk sanatları ve halkbilimi ön plana alınmış, öncekilerin küçümsediği Karacaoğlan'ın, Yunus Emre'nin tarzı örnek alınmıştır. Artık harf benzerliği de kurulan Batı edebiyatı daha yakından takip edilmiştir. Türk edebiyatı, batı edebiyatının yeniliklerini, akımlarını uygulamaya başlamıştır.

Cumhuriyet Dönemi edebiyatı Türkiye'nin gerçeklerine gittikçe genişleyen ölçüde eğildi. Yurdun bütün bölgelerinde kentlerdeki, köylerdeki yaşamı ve insan ilişkilerini, yurtdışına göçen işçileri ele aldı. Her sınıftan, her yaşam biçiminden gelen kahramanları canlandırdı. Onları kuşatan toplumsal bozuklukların giderilmesi için öneriler getirildi. Dil devrimi, edebiyatı yakından etkiledi. Türetilen ya da canlandırılan sözcükler yanında bölge ağızlarından sözcükler ve anlatım biçimleri de edebiyata girdi. Halk söyleyişleri, anlatımı kadar dünya edebiyatlarından türlü eğilimlerden deneylerden izlenimler görüldü. Cumhuriyet'in kuruluşunu ele alan yapıtlar oluşturuldu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu yakın tarihte oluşan, kendi tanık olduğu olaylara dayanarak toplumdaki değişmeleri, siyasal yaşamdaki çalkantıları, çatışmaları ele alan romanlar yazdı. En etkili romanı ise köylü ve aydın çelişkisini anlatan Yaban (1932) oldu.
Cumhuriyet'in ilk 10 yılında Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan halk ve aydınlar yeni döneme ayak uydurmaya çalışan çıkarcılar ve işbirlikçiler, batı uygarlığı karşısında geleneksel ahlakın ve yerleşik değerlerin tartışılması, toplumdaki değişmelerin, batılılaşmayı yanlış anlamanın yıkıcı etkileri gibi toplumsal konulara bireysel sorunlar, ruhçözüm deneyleri eklendi. Memduh Şevket Esendal'ın Ayaşlı ve Kiracıları (1934) romanı başkent Ankara'nın Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yaşamını canlandırıyordu. Deniz tutkunu olan Sait Faik Abasıyanık, kendi yaşadığı Burgaz Adası'nın Rum balıkçılarını, kentin küçük insanlarını geniş bir insan sevgisiyle canlandırdı. Öte yandan üretim biçimine, üretim biçiminde değişmenin yaşamı nasıl etkilediğine dikkati çeken ilk yapıt Sadri Ertem'in Çıkrıklar Durunca (1931) adlı köy romanıdır. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanıyla 20 yıl kadar sonra gelişecek köy romancılığına öncülük etti. Köylüleri, düşkün kadınları, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri ele alan öyküler kaleme aldı.

İnce Memed romanında 1930'lu yıllarında Toroslar'da yaşayan, suça itilmiş bir eşkıyanın yaşamını konu edinen Yaşar Kemal bu yöreyi ve Çukurova'yı tarihsel kökleri, doğası, güncel sorunlarıyla yansıtırken anlatımdaki coşku, betimlemelerindeki renklilikle dikkat çekti. Orhan Kemal, İstanbul'un yoksul kesimlerinde yaşayanları, köyden kente nüfus göçünü, ezilen çocukların, genç kızların serüvenini konu edindi. Kemal Tahir'in köyü konu edinen romanları ve köydeki gelişmelerin geniş bir panoramasını verdi. Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Fakir Baykurt gibi yazarlar roman ve öyküleriyle köy ve kasaba yaşamına tanıklık ettiler. Aynı çevreyi konu edinen Bekir Yıldız, yurtdışında çalışan göçmen işçilerin yaşamını konu edinen yazarlardan oldu. Gerçeklere ironi ile bakan öykücüler bulunduğu gibi (ör; Haldun Taner) toplumsal bozuklukları gülmece öyküleri ve romanlarıyla çok geniş bir okur toplulukları önünde tartışan yazarlar (Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz) görüldü. Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet dönemini, toplumcu ve gerçekçi yazarlara karşıt biçimde yorumlayan yazarlar (Tarık Buğra) da oldu.
Ruhsal çözümlemelere yönelen, bilinçaltını sergileyen yazarlar (Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner, Oğuz Atay vs.) soyutlamalardan, kara mizahtan yararlandılar; geriye dönüşümlerle, çağrışımlarla beslenen, dilin olanaklarını araştıran denemelere giriştiler. Kadın romancılar ve öykücüler çevreyi, olayları, kişileri konu edinirken ayrıntılara daha çok indiler. Bu yazarlar (Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Füruzan, Sevgi Soysal, Tomris Uyar) bireyin toplumla ilişkisi, toplumsal yapıda ve kültürdeki değişimler, cinsellik gibi konulara yönelirken yerleşik yargılara karşı çıktılar. Hızlı kentleşme, sanayileşme olguları köy edebiyatının ortadan silinmesine yol açarken, kentteki kaynaşmalar, kenar mahalle insanlarının, yoksulların, işçilerin yaşamından çok aydınların, sanatçıların, siyasal eylemlere katılanların toplumsal ve ruhsal dünyalarını, onların tanıklığıyla bireyi ve toplumu konu edinen bir edebiyat gelişti: Erhan Bener, Demir Özlü, Selim İleri, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Nedim Gürsel gibi yazarların roman ve öyküleri.

Şiirde, Millî Edebiyat akımından hece veznini devralan kuşak (Kemalettin Kamu,Ömer Bedrettin Uşaklı vs.) küçük duyarlılıkları, doğa ve yurt güzelliklerini konu edindi. Biçim yetkinliğine, arı şiire yönelen çalışmalar folklordan (Ahmet Kutsi Tecer), tarihin yanı sıra psikolojiden (Ahmet Hamdi Tanpınar) beslendi. Simgelere (Ahmet Muhip Dıranas) ya da günlük yaşamdan sahnelere, yaygın izlenimlere, duyarlığa (Cahit Sıtkı Tarancı) yaslandı. Hece veznini kullanmada ulaşılan ustalığa yeni kalıplar, duraksız uygulamalar (A. M. Dıranas, C. S. Tarancı) eklendi. İnsanın iç dünyasına yönelik araştırmalar, gizemci düşünceler dile getirildi (Necip Fazıl Kısakürek).
Nâzım Hikmet'ın vezni, geleneksel kalıpları kıran şiiri, biçimsel özellikleri kadar Marxçı görüşe bağlı içeriğiyle de yenilik oluşturdu. Bu yenilikçi şiir zamanla halk şiirinden, divan şiirinden, hatta çağdaşı Garip şiirinden etkiler aldı: öykünün olanaklarından yararlanıldı, yerel ve evrensel değerlerle beslendi. Garip hareketinin temsilcileri (Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet, Oktay Rıfat) şiirde süregelen aşırı duyarlığa, şairaneliğe karşı çıktılar, vezinsiz şiiri yaygınlaştırdılar.
Garipçiler karşısında Nâzım Hikmet'in şiir anlayışından etkilenen toplumcu şiir anlayışı ortaya çıktı. Bu şiir geleneğinin temsilcileri Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil'dir. Toplumsal konuları, imgeye ve duyarlığa daha geniş yer vererek işleyen eğilimin temsilcisi Attilâ İlhan oldu. Doğa, aşk, yaşam, sevgi, barış, özgürlük vb. konuları işleyen açık aydınlık şiirin (Bedri Rahmi Eyüboğlu, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Necati Cumalı) karşısında; insanın evrendeki yerini konu edinirken soyutlamalardan, bilinçaltı araştırmalardan yararlanan çalışmalar yer aldı. Âsaf Hâlet Çelebi'nin şiirine eski uygarlıkların, tasavvufun, folklorun katkısı görüldü. Dönemin en üretken şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, insanın tanrı, evren, tarih, zaman karşısındaki yerini yer yer karanlık imgelerle okura sezdirmeye çalıştı. Garip şiirinin açık anlatımına karşın İkinci Yeni adı verilen şiirin temsilcileri Edip Cansever, İlhan Berk,Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan, çağdaş dünyanın karmaşası içinde bunalan insanın tedirginliğini, yer yer kapanık bir şiir diliyle anlattılar. Toplumsal eylemlere (Kemal Özer, Ataol Behramoğlu), kentin yaşamında çizgi dışı kalmış kitlelerin temsilcilerine (Refik Durbaş), kültürel kaynaklara ve tarihe (Hilmi Yavuz) yönelen ürünler kendini gösterdi. İroni (Salah Birsel), toplumsal (Metin Eloğlu) ve siyasal (Can Yücel) yergi, duyarlığa karşı şiir kaynaklarından birini oluşturdu.

Türk edebiyatını uzun tarihi ve geniş coğrafyası içinde bir bütün olarak ele alan, dönemlerini belirleyen, eski yapıtları gün ışığına çıkaran yazar Fuat Köprülü'dür. Fuat Köprülü, siyasal ve toplumsal kurumlardaki değişmelerin edebiyattaki etkilerini gösterdi. Onun çizdiği çevreye bağlı kalarak geçmişteki Türk edebiyatını inceleyen araştırmacılar yetişti: İbrahim Necmi Dilmen, İsmail Habip Sevük, Agâh Sırrı Levend, Mustafa Nihat Özön, Nihad Sâmi Banarlı, Kenan Akyüz, Abdülbaki Gölpınarlı, Fahir İz bu alanda çalışmalar gerçekleştirenlerden bazılarıdır. Değerlendirmelerinde düşünce hareketlerini, yazarların psikolojisini, anlatım özelliklerini göz önünde tutanlar (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan) oldu.

Millî Edebiyat'tan etkilenilmiş ve hece ölçüsü ustalıkla kullanılmıştır. Şiire I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında başlamışlardır. Şiir dilinin sade ve süssüz olmasını tercih ettiler. Önceleri aruz kullanmışlarsa da, daha sonra hece ölçüsünü kullanmışlardır. Şiirlerinde; memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlık v

Cümlenin ögeleri, cümlede yüklem ile görev ve anlam yönünden yükleme eşlik eden diğer parçalardan her biri. Cümlenin ögeleri tek bir sözcükten veya sözcük grubundan oluşabilir. Ögeler anlamlı ve doğru cümleler kurulabilmesini sağlar. Türkçede cümlenin ögeleri şunlardır:

Yüklemler
Yapım ekleri
Çekim ekleri
Nesneler
Bağlaçlar
Dolaylı tümleçler (yer-yön tümleçleri)
Zarf tümleçleri
Edat tümleçleri
Özneler
Noktalama işaretleri
Cümle; bir fikri, bir düşünceyi, hareketi, duyguyu ve olayı tam bir yargı halinde ifade eden kelime grubudur. Bir cümle kurabilmek için en azından bir çekimli fiil (fiil cümlelerinde) ya da ek-fiil almış bir adın (isim cümlelerinde) yüklem görevini üstlenmesi gerekir. Örneğin "koşuyor" kelimesi tek başına bir cümledir.
Cümlenin diğer ögeleri anlam ve görev yönünden yüklemi tamamlarlar.

Cümlenin ana ögeleri yüklem ve öznedir.

Yüklem cümlede bir iş, oluş, hareket vs. bildiren; cümleyi yargıya bağlayan ögedir. Yüklemsiz cümle kurulamaz.
Eksiltili olmayan bir cümle kurabilmek için yalnızca yüklem yeterlidir. Yüklem genelde cümle sonunda bulunur. Yüklemi bir fiilin çekimlenmesiyle oluşan fiil cümlelerinin yanı sıra, bir adın ek-fiil eki almasıyla da bir isim cümlesi oluşturulabilir.
Özellikleri;
1- Yüklem genellikle cümlenin sonunda bulunur. Başında ya da ortasında bulunabilir. Örneğin; 
Bilirim, geçmektir sevgi
Ölümün en yumuşak ayarlı yerinden
Çünkü çocuklar geçer
Ölümün en yumuşak ayarlı yerinden -Sezai Karakoç
2- Fiil olan sözcükler dışında isim ve isim soylu sözcüklerden oluşabilir.
3- Cümlede birden fazla yüklem bulunabilir.
4- İkilemeler, tamlamalar, birleşik fiiller ve deyimler cümlede yüklem olabilir.

Özne, bir cümlede yüklem ile bildirilen işi ya da oluşu yerine getiren veya yüklem vasıtasıyla hakkında bilgi verilen ögedir:
Özneyi bulmak için yükleme "kim" veya "ne" soruları sorulur:

Bugün hava çok sıcaktı. (sıcak olan ne?)
Özlem defterini okulda unutmuş. (unutan kim ?)
Özne, yüklemden sonra cümlenin ikinci ana ögesidir. Sadece yüklemden oluşan cümlelerde dahi öznenin varlığı şahıs eklerinden anlaşılır.

Cümlenin yardımcı ögelerini oluşturan tümleçler üç grupta incelenir:

Nesne (düz tümleç)
Dolaylı tümleç (yer tamlayıcı)
Zarf tümleci (edat tümlecini de kapsar)

Düz tümleç olarak da bilinen nesne, öznenin yaptığı ve yüklem tarafından bildirilen iş veya oluştan etkilenen kavram veya varlıktır.
Yükleme belirtili nesnede "kimi, neyi" soruları sorulurken belirtisiz nesnede "kim, ne" soruları sorulur
Örnekler:

"Ben her gün kitap okurum." (belirtisiz nesne)
"Bana bu hikayeyi babam anlattı." (belirtili nesne)

Dolaylı tümleç; yüklemin anlamını yer, bulunma ve yönelme açısından tamamlayan ögedir. Genellikle -e, -de ve -den eklerinden birini alır ve yükleme sorulan "nereye, nerede, nereden; kime, kimde, kimden; neye, neyde ve neden" sorularının yanıtlarıdır. Örnekler:

"Annem bu meyveleri semt pazarından aldı."
"Annem eve yarın gelecekmiş."
"Banu cebine kalemlerini koydu."

Zarf tümleci, yüklemde belirtilen iş ve oluşun ne zaman, neden, nasıl, ne kadar ve ne vasıtasıyla gerçekleştiğini belirtir. Edatlarla oluşturulan tümleçler de zarf tümleci kabul edilir. Örnekler:

"Ablamlar haftaya yola çıkacaklarmış." (eylemin zamanını belirtir)
"Çocuk korkudan titriyordu." (eylemin nedenini belirtir)
"Eve koşarak gittim." (eylemin nasıl yapıldığını belirtir)
"Öğretmen uzunca bir cetvelle tahtaya çizgiler çizdi." (eylemin ne ile yapıldığını belirtir)
"Yatmadan önce biraz kitap okudum." (eylemin ne kadar yapıldığını belirtir)

Yüklemi araç(vasıta), birliktelik ve amaç açısından açıklayan ögelerdir. Yükleme "ne ile, kim ile, ne için, kimin için" soruları sorulur, alınan cevap edat tümlecini verir.
NOT : Edat tümleçleri çoğu zaman zarf tümleçlerinin içinde gösterilir. Örnekler:

Emre Bey, İstanbul'a uçakla gitti. (Cümlede yüklem, "gitti" fiilidir. Edat tümlecini bulmak için yükleme "Emre Bey İstanbul'a ne ile gitti ?" sorusunu
sorarız. Sorumuzun cevabı  "uçakla" edat tümlecidir.)

Roman yazmaya şiirlerin etrafına çerçeveler kurabilmek için başladım.
Annemle sinemaya gideceğiz.
Bütün çabalarımız çocuklarımız için güzel bir gelecek hazırlamak.
İyi bir puan almak için azimle çalışıyor.
Bu yıl tatile karavanla gideceklermiş.

Bağlaç, Kelimeleri, kelime gruplarını veya cümleleri biçim veya anlam yönüyle birbirine bağlayan kelimeler: ve, veya, ile, ama, de (da), ancak, çünkü, eğer, hâlbuki, hem … hem …, hiç değilse, ise, ki, lâkin, meğer, nasıl ki, ne … ne …, öyle, öyle ki, sanki, şu var ki, üstelik, yahut, yalnız, yani, yoksa, zira vs. Bağlaçlar, ifadeleri ilgi ve önem sırasına koyarak düzenlememize yardımcı olur.
Bağlaçların kendi başlarına anlamları yoktur. Yer aldıkları cümlenin çeşitli bölümleri arasında anlam ve biçim bakımından bağlantı kurarlar. Cümlelerde sıralama bağlaçlar sayesinde yapılır. Cümleler arasında konu ve anlatım bütünlüğü sağlamak için kullanılırlar.

http://eogrenme.anadolu.edu.tr/eKitap/TDE204U.pdf3 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20131228164856/http://web.deu.edu.tr/befdergi/14.pdf
https://web.archive.org/web/20111110094243/http://www.turkdili.selcuk.edu.tr/sunu/cumlebilgisi.pps
https://web.archive.org/web/20160306014032/http://egitim.erciyes.edu.tr/~arak/3.TurkceOgreniyorum.com/TurkceDilbilgisiSunu/17.cumlenin_turleri_ve_ogeleri.ppt

Dd (de) harfi, Türk alfabesinin 5., Latin alfabesinin 4. harfidir. Sami dillerindeki deltadan geldiği kabul edilir.

Osmanlıca sözlüklerde de kulanılan Tı/Dı (ط) Arapçaya özgü bir harf ve sestir (Ṫ). Osmanlıcada ve Türkçede bu harfle başlayan veya içerisinde kullanılan sözcük yoktur. Ancak sonradan Türkçe bazı sözcükler Tı ile yazılmaya başlanmış ve yerleşmiştir. Bunlar genellikle halk ağzında D ile telaffuz edilen sözcüklerdir. Örneğin: طاوشان (Ṫavşan), طاوان (Ṫavan)... Arapçada bu ses dilin üst dişlerin damakla birleştiği yere değdirilerek çıkarılır. Bu nedenle D sesine benzer. Ancak Anadolu Türkçesinde duruma göre harflerden bir olmak üzere normal T veya D harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Bu harfi içeren kelimelerin büyük bir kısmı halk ağzında D ile de karşılanabilen T sesini ihtiva eder. Örneğin, Osmanlıcada طاش (Ṫaş: Taş/Daş), طوز (Ṫuz: Tuz/Duz)... Osmanlıca kaynakların latin harflerine çevrilmesinde Tı/Dı harfinin T olarak mı yoksa D olarak mı tercih edileceği bir problem olarak daima yer almıştır.
Ayrıca Osmanlıcada Tı/Dı harfinin D olarak telaffuz edildiği sözcükler vardır. Bunların çoğu daha sonraları Dal ile de yazılmıştır. Örneğin: طامار / دامار (Đamar), طاغ / داغ (Đağ)...
Not: Benzer biçimde Ż harfi Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Türkçede yalnızca el yazısında da kimi zaman bu kullanıma rastlanır.

Büyük D'nin unicode kodu U+0044, küçük d'ninki U+0064'tür. ASCII kodları da 68 ve 100'dür.

Deliorman ya da Deli Orman (Bulgarca: Лудогорие Ludogorie), Aşağı Tuna Ovası'nda yer alan; Rusçuk, Razgrad, Silistre, Şumnu, Eski Cuma ve Dobriç şehirlerini de kapsayan geniş bir bölgedir. Bu bölge hâlâ Türklerin yoğun olarak ikamet ettikleri yerlerden biridir.
Yerli halk tarafından böyle adlandırılmasının sebebi ağırlıklı olarak Meşe, Gürgen ve Kızılcık ağaçlarından oluşan çok sık ve geçit vermez ormanlarla örtülü olmasından ileri gelmektedir. Osmanlı kaynaklarında ise ismi "Deli orman" olarak geçmektedir. 1942'de Bulgaristan hükûmeti Slav kökenli olan "Polesie" (orman tarafındaki yer) ismini koyduysa da bu isim asla yaygın kullanıma geçmemiş ve 1952'de şu anki adına çevrilmiştir. Bulgarca adı, Türkçeden mot-a-mot (kelimesi kelimesine) tercüme ile "Deli" (Луд Lud), "Orman" (гора gora) oluşturulmuştur.
Bölge tarihte pehlivanları ile ün yapmıştır. Deliormanlı güreşçiler arasında Koca Yusuf, Ahmet Kara, Hergeleci İbrahim, Kurtdereli Mehmet Pehlivan ve Katrancı Mehmet Pehlivan başta gelir.
Bölgeye ilk gelen Türkler, Kıpçaklar ve Peçeneklerdir. Daha Osmanlı Devleti kurulmadan çok önceleri Selçuklu Prensi İzzeddin Keykavus ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin öğrencisi Sarı Saltuk binlerce Türkmen'le birlikte buraya gelmişler ve Kıpçak-Peçenek toplulukları ile karışmışlardır. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra ilk zamanlar bölgeye pek fazla iskan olmamıştır, Osmanlı Devleti daha çok Güney Bulgaristan'daki şehirlere, ele geçirdiği beyliklerin ahalisini yerleştirmekteydi, fakat Kuzeyde bulunan Deliorman ve Dobruca'ya iskân yapmamaktaydı. Bu durum Yavuz Sultan Selim dönemiyle değişmiştir.Şah İsmail ile yapılan savaştan sonra Anadolu'daki Alevî inanışlı bazı Türkmenler, Osmanlı yönetiminden soğumuşlardır. Bunun üzerine Osmanlı yönetimi isyana katılan Türkmen aşiretlerini parçalayıp bir kısmını Balkan dağlarının ardında bulunan, kuzey ülkelerinden ve Leh Kazaklarından gelecek saldırıda ilk zarara uğrayacak bölge olan Deliorman'a sürgün etmeye başladı. Kırşehir, Kırıkkale, Yozgat gibi illerdeki Alevi nüfusun önemli bir kısmı Deliorman'a sürüldü. Alevi Türkmenlerin ezici çoğunlukta olduğu Tokat, Sivas ve Malatya gibi şehirlerdeki Alevî nüfustan da büyük oranlarda Deliorman'a sürgün yaşandı. Sürgünle birlikte Deliorman'a gelen Türkmen toplulukları 16. yüzyılda Deliorman'da azınlık olan Türk nüfusunu çoğunluğa çevirdiler, yerli Sarı Saltuk Türkleriyle karışarak Deliorman Türk topluluğunu oluşturdular, 16. yüzyılda sürgün ile gelen Türkmenler Deliorman'a çabuk ısındılar çünkü burada 1200'lü yıllarla başlayan bir Horasani kültür vardı. Bu tarihi ve kültürel özelliklerinden dolayı Deliorman bölgesi Tasavvufi düşüncelerin ve özellikle de Bektaşilik, Babailik, Bedreddinilik gibi tarikatların çok yoğun olduğu bir bölge olarak anıldı, II. Mahmud döneminde özellikle Bektaşi tekkelerinin birçoğunun kapatılması açık kalanların ise birçoğuna Nakşibendi şeyhlerin atanması neticesinde Deliorman'ın Alevi-Bektaşi yönü azalmaya başlamış, bir kısmı Sünnîleşmiştir. Bulgaristan topraklarının elden çıkmasıyla halk Anadolu'ya göç etmeye başladı, özellikle Trakya ve Ege bölgesine ve Adana-Mersin civarına yerleşen Deliormanlılar toplu halde köyler kurarak kendi kültürlerini yaşattılar.

Dil Devrimi, Türkçe yazı dilinin Arapça, Farsça ve Fransızca gibi dillerden alınan alıntı sözcük ve kurallardan arındırılıp konuşma diline yaklaştırılmasını amaçlayan ve 12 Temmuz 1932 tarihinde Cumhurbaşkanı Atatürk öncülüğünde Türk Dil Kurumu aracılığıyla başlatılan devrimdir.
Dil Devrimi, 1932-1938 yıllarındaki en köklü değişim döneminden sonra değişen hız ile yoğunluk düzeylerinde 1970'lere kadar sürmüştür. Eski Türk Dil Kurumunun kapatıldığı 1982 yılı, Dil Devrimi'nin bitiş tarihi olarak görülür.
Dil Devrimi, 1928'de gerçekleştirilen Harf Devrimi ile birlikte, Türkçenin 20. yüzyılda geçirdiği büyük yapısal değişikliğin iki temel taşından biridir.

Türkler, Arapça ile Farsça konuşan uluslar ile ilişkiye girdiklerinde kendi dillerinde bulunmayan sözcükleri almışlardı. Ancak bulunmayan sözcüklerin yanında Türkçe sözcükler de zaman içinde işlerliğini yitirmiş, yerlerini Arapça ile Farsça sözcüklere bırakmıştı. Örnek olarak, Türkçede "ateş" anlamındaki od sözcüğü yerini Farsça ateş sözcüğüne bırakmıştı. Yalnızca sözcükler değil bütün iki dilden de tümlemeler ile birtakım yapılarla bunun yanında dil bilgisi kuralları da alınmıştı. Ancak kökünden dilin yüreğinde yine Türkçe çekimler ile dil bilgisi kuralları kullanılıyordu. Osmanlı Devleti, Bâb-ı Âlî'den yönetiliyordu. Arapça kapı anlamındaki "bâb" ile Farsça -ı tümlemesi Farsça yüce anlamındaki âlî ile birleşmişti, sonuçta Osmanlıca yeni bir sözcük türemişti. Bu tür bir Osmanlıca'yı ne Türkçe konuşan ne de Arapça ile Farsça konuşan kişiler ne de öbürleri anlayabiliyordu. Yalnızca eğitimli kesim, yazarlar, ozanlar ile ülke basamaklarındakiler bu dili kullanıyordu. Yazı dili ile konuşma dili arasında bir uçurum vardı. Öyle ki gazeteleri geniş kesimlerce anlaşılmadığı için satılmayan gazeteciler gazetelerinde kullandıkları dili yalınlaştırmanın yollarını arıyorlardı. Mesela doğal bilimler anlamındaki Arapça Ulûm-i Tabiiyye tümlemesi yerine Tabii İlimler demenin daha anlaşılır olduğunu buldular ve yazılarında bu tür yalınlaştırmalara vardılar.
Yazı dilinin karmaşık Arapça ile Farsça deyimlerden arındırılarak konuşulan Türkçeye yaklaştırılması konusu, Tanzimat'tan beri Türk yazarlarını ilgilendirdi. Şinasi (1824-1871) ile Namık Kemal (1840-1888) ile başlayan yalınlaştırma eğilimi, Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) ile büyük bir aşama kaydetti ve İkinci Meşrutiyet yıllarında Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul (1868-1944) gibi yazarlarla doruğa çıktı.
1910'lu yıllar, Türk Ocağı ile İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi kuruluşlar içerisinde, Türkçü ile Turancı görüşlerin yükselişine tanık oldu. Bu dönemde yalınlaştırmacı görüşe bazı yeni düşünceler katılmaya başladı. Bunlar arasında en etkili olanı, İstanbul konuşma Türkçesinden başka Türk lehçelerinden, özellikle de Orta Asya'nın eski yazı dillerinden sözcükler alma görüşüydü. Fransız Doğu bilimci Pavet de Courteille'in 1870'te yayımlanan Çağatayca Sözlüğü, 1896'da çözülüp yayımlanan Orhun Yazıtları, 1917'de basılan Dîvânu Lugâti't-Türk bu yaklaşıma varsıl gereç sağladı.
Var olan Türkçe köklerden yeni kavramları karşılayacak sözcükler türetme eğilimi de 1914 dolaylarında duyumsanmaya başladı.
Bu dönemin en önemli edebi hareketlerinden biri, 1911 Mayısında Selanik'te kurulan Genç Kalemler dergisi oldu. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin derginin önde gelen isimleriydi. Ömer Seyfettin, "Yeni Lisan" başlıklı yazısında ulusal bir dil için gereklilikleri tartışarak mevcut Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri yenileriyle değiştirmeye karşı çıktı; edebiyatçılar içinde dil değişimi fikrine nispeten daha yakın durdu. Lewis, bunun çoğu edebiyatçının Osmanlıcaya duydukları sevgiden ya da avamdan ayrılma isteğinden kaynaklanabileceğini belirtir.
Ziya Gökalp, bilim ve teknoloji için gereken terimlerin batı dillerinin eski Yunanca ve Latin dillerinden yararlandığı gibi Türkçede de Arapça ve Farsçadan türetilmesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşımla yabancı ilmî terimlere karşılık olarak Arapça ve Farsçayı kullanarak Türkçe karşılıklar bulmaya çalıştı. Lewis, Gökalp'in en başarılı sözcüğünün mefkûre ("ideal") olduğunu belirtir; sözcük hâlâ sözlüklerde ideal ile birlikte yer almakta ve Tarama Dergisinin ürettiği ülkü ile birlikte kullanılmaktadır.

Dil yenileşmesi görüşleri Kurtuluş Savaşı dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında geriye çekildi. Atatürk'ün 1931'den önce bu konuda tüm bir durumu görülmez. 1932 yılında ise Türk Dil Kurumunun açılması ile Dil Devrimi hız kazanır. Türk Dil Kurumunun açılışından sonra 1932 yılında meclis açılış konuşmasında "Ulusal kültürün bütün çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak sağlayacağız. Türk dilinin, kendi benliğine, gerçeğindeki güzellik ile baylığına kavuşması için, bütün ülke örgütümüzün, temkinli, ilgili olmasını isteriz." sözleri ile Dil Devrimi'ne temkin çekmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün en başta gelen ilgi alanlarından biri tarih öbürü ise dildi. Türk dilindeki sorunu pek çok aydın gibi o da görüyordu. 1932 yılında "Türk Dili Tetkik Cemiyetini" kurdu. Bu dernek kapsamında birçok alt kurullar kurulup sanki "askerî" bir düzenleme ile bu işin değişik alanlarını yönetmeye atanmışlardır (dilbilim, kökenbilim, dilbilgisi, terimbilim, sözlükbilim...).  Bu derneğin görevlerinden biri de dildeki sözcükleri araştırmak ile yabancı sözcüklerin yerine Türkçelerini bulmaktı. Her ilde valilerin başkanlığında sözcük tarama işleri başlatıldı. Bir yıl içinde 35,000 yeni sözcük haznesi kaynağı oluştu. Bilim insanları da bu sırada 150 eski yapıtı araştırmış ve o güne değin Türkçede hiç kullanılmayan sözcükleri toplamıştı. 1934 yılında bulunan 90,000 sözcük tarama sözlüğünde toplanarak yayınlandı. Arapça kökenli "kalem" sözcüğü yerine yerel şivelerde kullanılan değişik öneriler gelmişti (yağuş, yazgaç, çizgiç, kavrı, kamış, yuvuş,...). "akıl" sözcüğü için 26, "Hediye" sözcüğü için ise 77 ayrı öneri gelmişti. Sonunda "hediye" sözcüğü yerine Türkçe kökenli armağan sözcüğü seçildi.
Ancak bu "dili yabancı sözcüklerden arıtma" işlemi yalnızca Doğu kökenli dillerden gelen sözcükleri etkilerken (Arapça, Farsça...) özdeş düzeyde yabancı Batı kökenli sözcükler bu işlemden ayrı tutuldular. Üstelik birçok sözcük, atılanların yerini doldurmak için Türkçeye Batı dillerinden eklendi.
1929 yılında başlatılan "Dil Encümeni" çalışmaları 1932 yılında Atatürk'ün kurduğu "Türk Dilini Tetkik Cemiyeti"nin kurulması ile sonuçlandı. Bu derneğin iki temel amacı olacaktı. Birincisi Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılarak özüne dönmesini sağlayarak konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak ve yalnızca eğitimli kesimin değil yurttaşların tümünün kendi konuştuğu dil ile yazabilmesini ve okuyabilmesini sağlamaktı. Bunun için Arapça ile Farsçadan zamanla Türkçeye yerleşmiş, Türkçeye yabancı dil bilgisi kuralları ile yapıların kullanımdan kaldırılarak yerine doğru Türkçelerinin konması sağlanacaktı. Yerel ağızlardan taramalar yapılarak terim birikimi alana getirilecekti. İkinci amacı ise ölü dillerin karşılaştırmalarının yapılıp ortaya çıkarılmasıydı.
Türkçenin sözcük varlığındaki yalınlaştırmalar zamanla Türkçeleşmiş ve yazınsal yapıtlarda kullanılan yabancı kökenli sözcüklerin arıtılarak yerlerine kimi kez Türkçe dil kurallarına bile uymayan koşullama sözcüklerle değiştirilmeye çalışılması dilin kültürel ile tarihsel kaynaklardan kopması tehlikesini doğurdu.

Dil Devrimi'nin şekillenmesinde 1932–1936 yılları arasında düzenlenen üç kurultay belirleyici rol oynamıştır.

Birinci Türk Dili Kurultayı, Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin (TDTC) kuruluşunun hemen ardından toplandı. Kurultaya TBMM Başkanı Kazım Paşa başkanlık etti. Açılış konuşmasını yapan Samih Rıfat, dil reformunu batılılaşma sürecinin bir parçası olarak sundu. Kurultay boyunca yalnızca Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin tasfiyesi tartışıldı; Batı kökenli sözcükler gündeme gelmedi. Kurultayın bir diğer önemli özelliği, TDTC'nin tüzüğü ile merkezi komitesinin burada belirlenmesidir. Jacob M. Landau, kurultayı Osmanlı ve İslamî geçmişten açık bir kopuş olarak nitelendirmiştir.

İkinci Kurultay öncesinde iki önemli usul kararı alındı. Birincisi, kurultay kurallarının 11. maddesinde, bilimsel tezlerin sunulması esasına dayandığından tartışma ve ihtilafların kurultayın bir parçası olmayacağı belirtildi. İkinci olarak 6. maddede, tartışmalara yalnızca hükûmet yetkilileri, bilim insanları ve cemiyet üyelerinin katılabileceği koşulu getirildi.
Kurultayı açan Eğitim Bakanı Abidin, konuşmasında Kemalist tarih tezini yineledi: dünya tarihindeki büyük dönüm noktalarının Türk karakterinin eseri olduğunu ve insanlık medeniyetinin Türk kökenli olduğunu ileri sürdü. Kurultayda öne çıkan konulardan biri, Türkçe ile Hint-Avrupa dilleri ve Sami dilleri arasındaki sözde bağ oldu. Yeni seçilen Genel Sekreter İbrahim Necmi, Türkçe ile Hint-Avrupa dillerini karşılaştırmanın uzun yıllar sürecek araştırmalar gerektirdiğini belirtti ve Dr. Sami Ali'nin Keltçe ile Türkçe arasındaki etimolojik karşılaştırmalarına değindi.
İki kurultay arasında merkezi komite, Arapça ve Farsça kökenli sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmaya ağırlık verdi. Bu çalışmaların ürünü olan Cep Kılavuzları 1935'te TDTC tarafından yayımlandı. Kılavuzun önsözünde, içindeki tüm sözcüklerin kurumun araştırmalarına dayanmadığı; karşılığı bulunamayan sözcüklerin yerine yenilerinin türetildiği açıkça belirtildi.

Üçüncü Kurultay, 1936 yazında uluslararası katılımla toplandı. Kurultay öncesinde yabancı temsilciler, tertip komitesi ile dil ve tarih kurumlarının üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından saraya kabul edildi; görüşmede yalnızca Güneş Dil Teorisi konuşuldu. Güneş-Dil Teorisi kurultay programına hâkim oldu; Batılı temsilciler teoriyi açıkça eleştirmekten kaçınarak tebliğlerini farklı konularda sundular.
Genel Sekreter İbrahim Necmi Dilmen, konuşmasında 1934–1936 yılları arasında 6.075 sözcüğün değiştirildiğini bildirdi. Sonraki yıllardaki değişikliklerle birlikte toplam değiştirilen sözcük sayısı 32.316'ya ulaştı.

Agop Dilaçar, Atatürk'ün Geometri kitabının 1971 baskısına yazdığı

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ya da kısa adıyla Diyanet, 3 Mart 1924 tarihinde Şeriyye ve Evkaf Vekaleti'nin yerine kurulan, İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurumdur. Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur. 9 Temmuz 2018'de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır.
Anayasanın 136. maddesinde, "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir." hükmü yer almaktadır.

Türkiye'de camilerin inşası ve maaşlı imamların görevlendirilmesi gibi konulardan sorumlu olan DİB, aynı zamanda Türkiye Diyanet Vakfı aracılığıyla yurt dışında da cami inşaatları gerçekleştirdi. ABD'de maliyeti 100 milyon doları bulan cami kompleksi başta olmak üzere, bu inşaatların maliyetinin 2021 Mayıs ayı itibarıyla 500 milyon TL'yi geçtiği belirlendi.

Din İşleri Yüksek Kurulu
Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu

Diyanet Akademisi
Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Dinî Yayınlar Genel Müdürlüğü
Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü
Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
İç Denetim Birimi Başkanlığı
Hukuk Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği

İl müftülükleri
Dini Yüksek İhtisas / Dini İhtisas / Eğitim Merkezi Müdürlükleri
İlçe müftülükleri

Din Hizmetleri Müşavirlikleri
Din Hizmetleri Ataşelikleri

Camiiler
Kur'an kursları

Resmî site 
Facebook'ta Diyanet İşleri Başkanlığı
X'te Diyanet İşleri Başkanlığı
YouTube'da Diyanet İşleri Başkanlığı
Telegram'da Diyanet İşleri Başkanlığı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dobruca Tatarcası veya Romanya Tatarcası (kendilerince tatarşa; Rumence: limba tătară), Romanya'da Dobruca bölgesinde yaşayan Romanya Tatarları tarafından konuşulan Kıpçak ve Oğuz grubundan Kırım Tatarcasının bir lehçesidir. Bulgaristan ve Türkiye'de bulunan Tatarlar da bu lehçe ile konuşmaktadır.

3 ana varyantı bulunur: 

Dobruca Nogaycası, Köstence'nin yakın ve uzak kuzeyinde Tulça'da konuşulur ve Kıpçakça öğeleri korumakta en muhafazakâr olanıdır.
Dobruca Tatarcası, genellikle Köstence'nin güneyinde ve merkezinde konuşulur ve Oğuzcadan önemli ölçüde etkilenmiştir.
Dobruca Tatçası, Hacioğlu, Pazarcık şehirleri civarında konuşulur ve Oğuzcaya en yakın olanıdır.

Romanya'daki Tatarlar tarafından kullanılan Latin alfabesi.

Ş ş harfi Rumen alfabesinde Ș ș harfidir.

"Sózlík" – Kırım Tatarca-Romence Sözlük
Dobruca Kırımtatar Ağzı Sözlüğü
Ekstra Küçük Bir Dil Olarak Romanya Tatar Türkçesi 7 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Romanian Tatar language communication in the multicultural space 1 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dolganca (Долган Тыла/Dolgan tıla, Сака-дулгаан тыла / Saka-Dulgaan tıla) Türk dillerinin Sibirya grubuna ait, Sahaca ile çok yakın olan, ağırlıklı olarak Dolganların konuştuğu dildir. Konuşucu sayısının azlığı nedeniyle tehlike altındadır. Taymır (veya Taymir) bölgesinde konuşulmaktadır.

1989 yılında yapılan bir nüfus sayımında 6945 kişiden oluşan Dolgan halkının artık sadece 5100'ü Dolgancayı anadili olarak gösterdiği tespit edilmiştir. Bu sayımda ayrıca bazı Evenkler ve Nganasanlar (Samoyetler) Dolgancayı ikinci dili olarak göstermiştir. Bu yüzden Dolgancanın o yörede trafik dili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Dolganların kendileri dillerini Sahaca veya Yakutçanın bir lehçesi olarak görürler.
2010 yılı rakamlarına göre Dolgancayı konuşanların toplamı 1054 kişi olarak belirtilir.

Norilskay (Норильскай), Pasinskay (пясинскай), Avamskay (авамскай), Hatangskay (хатангскай  уонна попигайскай) lehçelerine sahiptir.

Dolgancanın yazıya alınması 1920 yılında Latin alfabesi ile gerçekleşmiştir. 1940 yılından itibaren Yakutça için tasarlanmış olan özel bir kiril alfabesi Dolganca için de kullanılmaya başlanmıştır. Bunun yanında Rusların kullandığı Kiril alfabesi ile yazılan diğer bir şekli daha vardır.
Dolgan alfabesi: А а, Б б, В в, Г г, Д д, Дь дь, Е е, Ё ё, Ж ж, З з, И и, Иэ иэ, Й й, К к, Л л, М м, Н н, Ӈ ӈ, Нь нь, О о, Ө ө, П п, Р р, С с, Т т, У у, Уо уо, Ү ү, Үө үө, Ф ф, Х х, Һ һ, Ц ц, Ч ч, Ш ш, Щ щ, Ъ ъ, Ы ы, Ыа ыа, Ь ь, Э э, Ю ю, Я я
Günümüz Dolganca Alfabesi

Stachowski, M.: Dolganischer Wortschatz, Kraków 1993 (+ Dolganischer Wortschatz. Supplementband, Kraków 1998).
Stachowski, M.: Dolganische Wortbildung, Kraków 1997.

Beselee Bukvalar 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dolganca 15 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Орто Дойду 22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Saha(yakutya) alfabesi. Unicode desteği.
İnternette Rusya Federasyonu milletlerinin dilleri 21 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Sahaca dil kaynaklarının listesi
Сахалыы 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — yazı tipleri, klavye ve Sahaca bir forum sitesi
Онлайн словарь SakhaTyla.Ru 28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — on-line Rusça-Sahaca ve Sahaca-Rusça Sözlük

Dolmabahçe Sarayı, İstanbul, Beşiktaş'ta, Kabataş'tan Beşiktaş'a uzanan Dolmabahçe Caddesi'yle İstanbul Boğazı arasında, 250.000 m²'lik bir alan üzerinde bulunan Osmanlı sarayıdır. Marmara Denizi'nden Boğaziçi'ne deniz yoluyla girişte sol kıyıda, Üsküdar ve Kuzguncuk'un karşısında yer alır. Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen sarayın yapımı 1843 yılında başlayıp 1856 yılında bitirilmiştir. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.

Dolmabahçe Sarayı'nın bugün bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya'sının gemileri demirlediği, Boğaziçi'nin büyük bir koyu idi. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bir bataklık hâline geldi. 17. yüzyılda doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye (hadayik-hassâ) dönüştürüldü. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre "Beşiktaş Sahil Sarayı" adıyla anıldı.

18. yüzyılın ikinci yarısına doğru, Türk mimarisinde Batı tesirleri görülmeye başlanmış ve "Türk Rokokosu" denilen süsleme şekli, gene Batı tesiri altında kalarak yapılan neobarok tarzı köşk, kasır ve sebillerde kendini göstermeye başlamıştır. Sultan III. Selim, Boğaziçi'nde Batı tarzında ilk binaları inşa ettiren padişahtır. Mimar Antoine Ignace Melling'e Beşiktaş Sarayı'nda bir kasır yaptırmış, lüzum gördüğü diğer yapıları da genişlettirmiştir. Sultan II. Mahmut, Topkapı Sahilsarayı'ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Bu devirlerde Eski Saray (Topkapı Sarayı) fiilen olmasa bile, terk edilmiş sayılırdı. Beylerbeyi'ndeki saray, Ortaköy'deki mermer sütunlu Çırağan, eski Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'deki kasırlar II. Mahmut'un mevsimlere göre değişen ikametgâhlarıydı. Sultan Abdülmecid de babası gibi "Yeni Saray"a fazla itibar etmemekteydi, orada yalnızca kış mevsiminde birkaç ay kalıyordu. Kırkı aşkın çocuğunun neredeyse tamamı Boğaziçi saraylarında dünyaya gelmiştir.

Sultan Abdülmecid, eski Beşiktaş Sarayı'nda bir süre oturduktan sonra, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupâî plan ve üslupta bir sarayın inşâ edilmesine karar verdi. Abdülmecid, diğer şehzadeler gibi iyi bir eğitim görmemesine rağmen, modern fikirlere sahip bir idâreciydi. Batı müziğini ve Batı üslubuyla yaşamayı seven padişah, anlaşabilecek kadar da Fransızca biliyordu. Sarayı yaptırırken, "Kötülük ve çirkinlikler burada yasaktır, burada sadece güzel olan şeyler bulunsun." dediği rivâyet edilir.
Günümüzdeki Dolmabahçe Sarayı'nın yerinde bulunan köşklerin yıkımına, 200 yıl kadar önce denizden kazanılmış toprağın tekrar ortaya çıkarılması için kesin olarak hangi tarihte başladığına dâir bir bilgi yoktur. 1842'de eski sarayın hâlâ yerinde olduğu ve bu tarihten sonra yeni sarayın inşâsına başlandığı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte bu tarihlerde inşaat arazisinin genişletilmesi için çevredeki tarla ve mezarlıkların satın alınarak istimlak edildiği belirtilir. İnşaatın tamamlanma tarihi Hakkında çeşitli kaynaklar değişik tarihler vermektedir. Ancak, 1853 yılı sonunda sarayı gezen Fransız bir ziyaretçinin anlattıklarından, sarayın hâlen süslemelerinin yapılmakta olduğunu, mobilyaların ise henüz yerleştirilmemiş olduğunu öğrenmekteyiz.

Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayı'nın cephesi, İstanbul Boğazı'nın Avrupa kıyısında 600 metre boyunca uzanmaktadır. Avrupa mimarî üsluplarının karışımı olan eklektik bir uslûpta, Ermeni mimarlar Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından 1843-1855 yılları arasında inşâ edilmiştir. 1855 yılında tamamıyla bitirilen Dolmabahçe Sarayı'nın açılış töreni Rus İmparatorluğu ile 30 Mart 1856'da imzalanan Paris Antlaşması'ndan sonra olmuştur. Hicrî 7 Şevval 1272, milâdî 11 Haziran 1856 tarihli Ceride-î Havâdis gazetesinde, sarayın 7 Haziran 1856'da resmen açıldığı haberi verilmiştir.
Sultan Abdülmecid döneminde üç milyon kese altın tutan sarayın mâliyeti, Mâliye Hazinesi'ne aktarılınca, zor durumda kalan maliye, aylıkları, ay başı yerine ay ortalarında, sonraları da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. Sultan Abdülmecid, 5.000.000 altına mâl olan Dolmabahçe Sarayı'nda sadece 5 yıl yaşayabilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nu ekonomik anlamda tam bir iflas hâlinde devralan Sultan Abdülaziz devrinde 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayın yıllık masrafı 2.000.000 sterlini bulmaktaydı. Sultan Abdülaziz, kardeşi Sultan Abdülmecid kadar Batı hayranı değildi. Mütevâzı bir hayat tarzını tercih eden padişahın pehlivan güreşleri ile horoz dövüşlerine merakı vardı.
30 Mayıs 1876'da Sultan V. Murad, saraydaki dairesinden alınarak Bâb-ı Serasker'e götürüldü ve Serasker Kapısı'nda (Üniversite Merkez Binası) biât merâsimi yapıldı. V. Murad Sirkeci'den Dolmabahçe'ye saltanat kayığıyla dönerken, aynı saatlerde Sultan Abdülaziz başka bir kayıkla Topkapı Sarayı'na götürülmekteydi. Saraya getirilen V. Murad'a Mabeyn Dairesi'nin üst kat sofrasında ikinci bir biat merasimi düzenlendi. V. Murad'tan sonra tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid şerefine bütün şehir fenerlerle aydınlatılırken, Dolmabahçe Sarayı'nda yalnızca bir odada ışık yanmaktaydı, padişah anayasa metni üzerinde çalışıyordu. Suikastten kuşkulanan Sultan Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı'nda oturmaktan vazgeçerek, Yıldız Sarayı'na taşındı. Sultan Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı'nda yalnızca 236 gün kaldı.

Büyük masraflarla inşâ edilen saray, Sultan Abdülhamid'in 33 yıllık saltanatı boyunca yılda iki kez Büyük Muayede Salonu'nda düzenlenen bayram törenlerinde kullanıldı. V. Mehmet tahta çıktığında Dolmabahçe Sarayı otuz yıldır bakımsız kalmış ve yerine Yıldız Sarayı'nda yaşamayı tercih eden Sultan II. Abdülhamid döneminde harap durumdaydı. Dolmabahçe Sarayı padişahın yönetim merkezi olarak restore edildiğinde, binanın kapsamlı bir restorasyonuna ihtiyaç duyulmuştur. Mihran Mesrobyan daha sonra restorasyonun baş mimarı olarak işe alınmıştır. Sultan V. Mehmet zamanında sarayın kadrosu azaltılmış, yurt dışında çok önemli olaylar cereyan ederken, saray içinde, sekiz yıllık süre boyunca az sayıda olay gerçekleşmiştir. Bu olaylar, 9 Mart 1910'da 90 kişiye verilen bir ziyafet, aynı yılın 23 Mart'ında Sırp Kralı Petro'nun bir hafta süren ziyaret törenleri, Veliaht Max'ın ziyareti ve Avusturya imparatoru Karl ile İmparatoriçe Zita'nın şerefine düzenlenen ziyafetlerdir. Yorgun ve yaşlı padişahın ölümü Dolmabahçe Sarayı'nda değil Yıldız Sarayı'nda olmuştur. VI. Mehmet, Yıldız'da oturmayı tercih etmiş, ancak vatanı Dolmabahçe Sarayı'ndan terk etmiştir.
Birinci TBMM reisi Gazi Mustafa Kemal tarafından imzalanmış telgrafı alan Abdülmecid Efendi, halife ilân edildi. Yeni halife TBMM'den gelen heyeti Dolmabahçe'nin Mabeyn Dairesi Salonu'nun üst katında kabul etti. Hilâfetin kaldırılmasıyla Abdülmecid Efendi mâiyetiyle birlikte Dolmabahçe Sarayı'nı terk etti. (1924) Boşalan saraya Atatürk üç yıl hiç uğramadı. Onun döneminde saray iki yönden önem kazandı; yabancı konukların bu mekânda ağırlanmaları, kültür ve sanat bakımından saray kapılarının dışarıya açılması. İran Şahı Pehlevi, Irak Kralı Faysal, Ürdün Kralı Abdullah, Afgan Kralı Amanullah, özel ziyaret için gelen Birleşik Krallık Kralı VIII. Edward ve Yugoslav Kralı Aleksandr, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Dolmabahçe Sarayı'nda ağırlanmışlardır. 27 Eylül 1932'de Muayede Salonu'nda Birinci Türk Tarih Kongresi açılmış, 1934'te de Birinci ve İkinci Türk Dil Kurultayları burada toplanmıştır. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun bağlı olduğu Alliance Internationale de Tourisme'nin Avrupa toplantısı Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenerek, sarayın turizme ilk açılışı sağlanmıştır (1930).

Cumhuriyet döneminde, Atatürk'ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullandığı saray halini almıştır. Ayrıca Atatürk, sarayın 71 numaralı odasında ölmüştür. Muayede Salonu'nda kurulan katafalga konan naaşı önünden son saygı geçişi yapılmıştır. Saray, Atatürk'ten sonra cumhurbaşkanlığı sırasında İsmet İnönü tarafından, İstanbul'a gelişlerinde kullanılmıştır. Tek partili dönemden sonra saray, yabancı misafirleri ağırlamak amacıyla hizmete açılmıştır. İtalyan Cumhurbaşkanı Gronchi, Irak Kralı Faysal, Endonezya Başbakanı Sukarno, Fransa Başbakanı General de Gaulle şereflerine törenler düzenlenip, ziyafetler verilmiştir.

1952'de Dolmabahçe Sarayı, Millet Meclisi İdare Amirliği'nce haftada bir gün olmak üzere halka açılmıştır. 10 Temmuz 1964 tarihinde Millet Meclisi Başkanlık Divanı'nın toplantısıyla resmî açılışı yapılmış, Millet Meclisi İdare Amirliği'nin 14 Ocak 1971 tarihli yazısıyla bir ihbar sebep gösterilerek kapatılmıştır. 25 Haziran 1979'da 554 sayılı Millet Meclisi Başkanı emriyle turizme açılan Dolmabahçe Sarayı, aynı yılın 12 Ekim'inde yine bir ihbar üzerine kapatılmıştır. İki ay kadar sonra Millet Meclisi Başkanı'nın telefon emriyle tekrar turizme hizmet vermeye başlamıştır. MGK İcra Daire Başkanlığı'nın 16 Haziran 1981 tarih ve 1.473 sayılı kararıyla saray ziyaretçilere tekrar kapatılmış ve bir ay sonra 1.750 sayılı MGK Genel Sekreterliği'nin emriyle açılmıştır.
Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliaht Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda millî sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Millî Saraylar Tablo Koleksiyonu'ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Diğer yandan, Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal ve uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur. Saray 1984 yılından beri müze olarak hizmet vermektedir. 2024 yılı boyunca müzeyi toplam 1 milyon 384 bin 383 kişi ziyaret etmiştir.

Avrupa saraylarının anıtsal boyutlarına özenilerek yapılan Dolmabahçe Sarayı, değişik biçimlerin, yöntemlerin öğeleriyle donandığından belirli bir biçime bağlanamaz. Büyük bir orta yapıyla iki kan

Doğu Trakya veya yaygın olarak sadece Trakya, Trakya bölgesinin Türkiye sınırları içinde kalan kısmıdır. Türkiye'nin Avrupa'daki topraklarının tamamını oluşturur. Batısında Meriç nehri ve Yunanistan'a bağlı Batı Trakya, kuzeyinde Bulgaristan'da kalan Kuzey Trakya ve Karadeniz, doğu ve güneyde ise sırasıyla İstanbul Boğazı, Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı ve Saros Körfezi ile çevrilidir. İstanbul kentinin tarihsel merkezi ve Edirne gibi önemli eski kentler bu bölgededir. Aynı zamanda Türkiye'nin Avrupa ile olan kara yolu ve demiryolu bağlantıları Doğu Trakya'dadır.

Trakya kelimesi Eski Yunanca trachea kelimesinden türemiştir ve "gırtlak, soluk borusu" anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle Trakya, "Boğazlar Ülkesi"dir. Ayrıca bölgede uzun yıllar etkinliğini koruyan Trak kavmi, bu ismin günümüze kadar gelebilmesinde etkilidir.

Balkan Yarımadasının güneydoğu ucunda yer alan bölgenin başlıca yer şekilleri Karadeniz'e paralel uzanan Yıldız Dağları ve güneyindeki daha alçak olan Koru Dağları ve Işıklar Dağı (Ganos Dağı)'dır. Çatalca-Kocaeli Platosu'nun Çatalca kısmı bu bölgededir. Bölgenin geri kalan kısımları alçak tepelerden oluşmaktadır. Çatalca Yarımadası ve Gelibolu Yarımadaları, yine Doğu Trakyadadır.
Bölgenin başlıca akarsuyu, bölgenin doğusundan doğup batısına doğru akarak Meriç nehri ile birleşen Ergene Nehridir. Doğu Trakya'nın doğal göller iki kısma ayrılabilir. Bunlar bölgenin doğusunda İstanbul yakınlarında toplananlar: Büyükçekmece Gölü, Küçükçekmece Gölü ve Terkos Gölü ve Meriç nehrinin civarında oluşanlardır, en önemlileri Gala Gölü'dür.
Önemli bazı barajlar ise şunlardır;

Alibeyköy Barajı
Sazlıdere Barajı
Karaiğdemir Barajı
Kadıköy Barajı
Kırklareli Barajı
Armağan Barajı
Süloğlu Barajı
Kayalı Barajı
Altınyazı Barajı
Marmara Bölgesi'ne dahil olan Doğu Trakya'nın bölgesel alt bölümleri şöyledir;
Tamamı Doğu Trakya'da yer alan bölümler

Ergene Bölümü
Yıldız Bölümü
Sadece bir kısmı Doğu Trakya'da yer alan bölümler şunlardır;

Çatalca-Kocaeli Bölümü (Çatalca Yarımadası)
Güney Marmara Bölümü (Gelibolu Yarımadası)
Doğu Trakya'daki millî parklar şunlardır;

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı, Çanakkale (1973'ten beri)
Gala Gölü Millî Parkı, Edirne (2005'ten beri)
İğneada Longoz Ormanları Millî Parkı, Kırklareli (2007'den beri)
İlkbaharda Bulgaristan'da bulunan Kuzey Trakya'da eriyen karlar ve yoğun yağışlar, kimi yıllar bölgedeki barajların kapasitelerini zorlar. Bu durumda açılan baraj kapakları, Batı Trakya ve Doğu Trakya'nın Meriç Havzası'nda su baskınlarına neden olur.

Doğu Trakya'nın insanın Avrupa kıtasına ilk geçiş güzergahlarından biri olduğu düşünülmektedir. Bölge insanlık tarihi boyunca batıdan, doğuya ya da doğudan, batıya göç eden birçok kavmin rotası içinde yer almıştır. Erken dönemde Misyalılar, Bitinyalılar, Frigyalılar ve daha geç dönemde Galatlar, Anadolu'ya Doğu Trakya üzerinden geçen bazı önemli uluslardır. 
Küçük Çekmece Gölü yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası, hem Doğu Trakyanın, hem de Türkiye'nin önemli Paleolitik yerleşim yerlerindendir. Edirne, Kırklareli illerinde yer alan Dolmenler ise diğer eski buluntulardır.
Bölgenin tamamına egemen olan ilk uygarlık Trak uygarlığıdır. Troya Savaşında Troyalıların yanında yer alan, Yunanların savaşçılık ve Ares kültü ile ilişkilendirdikleri bu kavim günümüz Kuzey Trakyası merkez olmak üzere tüm Trakya'yı hatta Bulgaristan ve Makedonyanın büyük bölümünü egemenlikleri altına alan Odris Krallığı olarak bilinen bir krallığı kurmuştur. Ama aynı zamanda özellikle Gelibolu Yarımadasında ve Marmara kıyılarında Yunan kolonicilerin kurduğu ya da yeniden imar ettiği şehirlerinin bulunduğu bölgelerdir.
Doğu Trakya'daki önemli antik kentler:

Kıyılarda, Ege'den Karadeniz'e doğru

Ainos
Sestos
Rodosto (Tekirdağ)
Perinthos/Herakleia (Marmaraereğlisi)
Byzantion
Samlydessus (Kıyıköy)
İç kısımlarda

Adrianopolis
Bergula/Arcadiopolis (Lüleburgaz)
Bizye (Vize)

Hero ile Leandros efsanesinde, Leandros Sestos'ludur
Peloponez Savaşıları sırasında MÖ 405 yılında adını Sestos şehrinin kuzeyindeki bir yerleşim yerinden alan Aegospotami Muharebesi Sparta zaferiyle sonuçlanan Çanakkale Boğazı'nda gerçekleşen bir deniz savaşıdır.
Persler, Çanakkale Boğazı geçerek bölgeye egemen olur.
Büyük İskender, Pers Seferi sırasında, Asya'ya yaptığı yolculuk sırasında Byzantion şehri ve Doğu Trakya'nın doğusu hariç bölgeyi fetheder.
İskender'in ölümü sonrası, valilerinden Lisimahos, Gelibolu Yarımadasına kendi adıyla adılan bir başkent kurar ve kısa süre için de olsa Batı Anadolu'dan Makedonya'ya kadar geniş topraklara hükmeder.
Roma Döneminde Doğu Trakya, günümüz Batı ve Kuzey Trakya'sı ile beraber, Trakya bölgesi içinde yer alır. Romalıların imparatorluk genelinde ulaşım sistemini geliştirmek için yaptıkları yollardan biri olan Egnatia Yolu bölgeden geçer.
Trakya şehri Byzantion, Konstantinopolis adını alıp Doğu Roma'nın başkenti olur. Ayrıca Doğu Roma idari sistemindeki Trakya Theması yalnız Doğu Trakya ve Bulgaristanın Burgaz bölgesinden, kimi dönemlerde ise Kuzey Trakya hariç, Batı ve Doğu Trakyadan oluşur.
Hun, Avar, Got halkları ayrı ayrı bölgeyi yağmalamıştır.
Haçlı Seferleri'nin güzergâhı üzerinde bulunan Doğu Trakya, Dördüncü Haçlı Seferi sonucu işgal edilen Konstantinopolis ile birlikte Latin İmparatorluğunun egemenliğine girmiştir ama daha sonra Doğu Roma'nın temsilcisi olan İznik İmparatorluğu bölgeyi yeniden ele geçirmiştir.
Gelibolu Yarımadasındaki Çimpe Kalesi, Osmanlı Devleti'nin Doğu Trakya'daki ve aynı zamanda Avrupa'daki ilk toprağı olarak 1356 yılında Osmanlı yönetimine geçmiştir. Bölgede hakimet alanını genişleten Osmanlıların, Doğu Trakya'da yaptıkları başlıça savaşlar şunlardır;
Sazlıdere Savaşı (1363), sonucunda Edirne'nin fethi gerçekleşti ve kent başkent oldu.
Sırpsındığı Savaşı (1364), Edirne yakınları
1453'te Konstantinopolis'in fethi ile şehir için İstanbul adı kullanımı başlanmıştır ve tüm Doğu Trakya, Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmuştur.

93 Harbi sırasında Rus kuvvetleri Doğu Trakya'yı işgal ederler. Savaşın sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Bulgaristan bağımsızlığını kazanır.
Birinci Balkan Savaşı'nda Bulgar orduları Çatalca önlerine kadar gelerek, Osmanlı Devleti'ne Edirne ve Kırklareli'ni Bulgaristan'a bırakan bir antlaşmayı kabul ettirmişlerdir.
Bulgaristan'nın İkinci Balkan Savaşı'nda birçok Balkan devleti ile aynı anda savaşmasını fırsat bilen Osmanlı, savaş ilan ederek Edirne ve Kırklareli'ni geri almayı başarmıştır.
I. Dünya Savaşı'nın ve önemli cephelerinden biri olan Gelibolu Savaşı bu bölgede gerçekleşmiştir.
Sevr Antlaşması'yla bölge Yunanlara, boğaz kıyıları ise özel bir uluslararası denetime bırakılmıştır.
Edirne'de işgalleri protesto etmek ve Trakya'nın savunmasını planlamak için Belediye Başkanı Şevket Dağdeviren,Edirne Milletvekili Faik Kaltakkıran, Avukat Şeref Aykut, Tüccar Kasım Yolageldili ve bazı Edirneli yurtseverlerin katılımı ile "Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" kurulmuştur.

Bölgenin etnik yapısıyla ilgili birbiriyle çelişen birçok harita vardır. Bu çelişkiler bölgenin bu dönemdeki savaşlar ve işgaller açısından hareketliliğine bağlanabilineceği gibi, milliyetçi yaklaşımlarla bölgede bir etnik unsuru olduğunda daha fazla gösterme yaklaşımının benimsenmesi sonucu da olabilir. Aşağı zaman sırasına göre haritalar ve Doğu Trakya için belli etnik farklar;

Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi'nde başarı sağlanmasından sonra imzalan Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Antlaşması sonucunda, Doğu Trakya'da ciddi çarpışmalar yapılmadan, bölge Türkiye'ye bırakıldı.
Yunanistan, Türkiye'ye savaş tazminatı olarak Karaağaç mevkiini bırakmıştır. Bu toprak Türkiye'nin Meriç nehrinin batısındaki tek toprağıdır.
Lozan Mübadelesi ile İstanbul hariç bölgedeki tüm Rumlar, Yunanistan'a gönderilmiştir.
İstanbul'un etkilenmediği Trakya Olayları olarak adlandırılan antisemitik hareket, 1934'te on günü aşkın bir süre bölgede etkili olmuştur. Sonucunda bölge yahudi nüfusunun büyük bölümünü kaybetmiştir.
1989 yazındaki Türk göçü nedeniyle Bulgaristan'daki Türklerin büyük bölümü Türkiye'ye ve bölgeye gelmişlerdir. Bir kısmı daha sonra dönmüşse de, Türkiye'de kalmayı seçenler de mevcuttur.

Doğu Trakya'da bulunan idari birimler:

Edirne ili
Kırklareli ili
Tekirdağ ili
Çanakkale ili
Gelibolu
Eceabat
İstanbul ili
Avrupa Yakası olarak adlandırılan kısım
Kimi yaklaşımlara göre anakarada yer almasa da Gökçeada da Doğu Trakya'ya dahildir.

İstanbul ayrı tutulursa, Doğu Trakya'nın nüfus yapısında başlıca etnik grupları özellikle Rumeli göçmenlerinin oluşturduğu Türkler ve kimi bölgelerde yoğunlaşan Romanların oluşturduğu söylenebilir. Bölgenin tarihsel merkezi Edirne olsa da bölgenin yeni merkezi Tekirdağ'dır. Batı ve Kuzey Trakya'nın Osmanlı Devleti'nin elinden çıkması sonucu, Edirne Türkiye Cumhuriyeti'nde bir sınır kenti durumuna düşmüştür, bu da yatırımcıların Edirne yerine İstanbul'a daha yakın olan Tekirdağ'ı seçmesine neden olmaktadır. Benzer şekilde Kırklareli de dağlık yapısı nedeniyle yeterli yatırım çekememektedir.
İl bazlı nüfus durumuna bakarsak 2011 genel seçimlerinde Tekirdağ önceden 5 olan milletvekili sayısını 6'ya çırarırken, Edirne'nin 4 olan milletvekili sayısı 3'e düşmüştür, Kırklareli'nin ise milletvekili sayısı 3'tür. Bu iller dikkate alınarak nüfusu 25 bin'den büyük olan yerleşim yerleri aşağıdaki tablodadır.

Ergene havzası tarımın en yoğun yapıldığı bölümlerdendir. Başlıça ürünler ayçiçeği ve buğdaydır, sulama imkanlarının daha bol olduğu Meriç tarafında ise pirinç ekimi yaygındır. Bununların dışındaki tarım ürünleri Şarköy civarında bağcılık ve Edirne'nin Ege kıyıları ile Gelibolu Yarımadasında zeytinciliktir. Tekirdağ ve Yıldız'da kısımlarında hayvancılık önemli uğraşlardandır.
Enerji kaynakları ve madenler açısından Doğu Trakya incelendiğinde şu kaynaklar öne çıkar:

Odun ve odun kömürü, Yıldız bölümünde
Doğalğaz, Hamitabat, Lüleburgaz
Linyit, Keşan ve Saray civari
Başlıça sanaya dalları cam, içki, bitkisel yağ, süt ve süt ürünleridir. Özellikle Çorlu sanayileşmenin bölgedeki adresidir. Kıyıköy, Edirne k

Dunhuang (Çince: 敦煌 veya 燉煌 ; pinyin: Dūnhuáng) yakınlarındaki Mogao mağaralarında (çoğunlukla da Mağara No. 17), bulunmuş büyük tarihi, filolojik ve edebi değer taşıyan el yazmalarıdır. Uzun süredir kaybolduğu düşünülen yapıtlar (örneğin Hua Hu Jing), klasik yapıtların antik baskıları (örneğin Konfüçyüs'ten Seçmelerin baskısı), dünyada matbaayla basılmış ilk kitap olan Elmas Sutra bu mağaralarda bulunmuştur. Ayrıca daha önce varlığı bilinmeyen Orta Asya dilleriyle (Hotanca) yazılmış belgeler de bulunmaktadır.
5 yüzyıl ile erken 11. yüzyıl arasında tarihlenen el yazmalarının çoğunluğu Çincedir; geriye kalanları ise günümüzde yok olmuş çeşitli Asya dillerinde yazılmıştır. Belgeler içerik olarak çeşitlilik gösterse de, genel olarak çoğunluğu dini niteliktedir. Dini metinler içinde ise çoğunluğu Budist metinlerdir.
El yazmaları 20. yüzyılın başında Wang Yuanlu adında Taocu bir rahip tarafından bulunmuştur. Wang bunları Batılı kaşiflere, özellikle de Aurel Stein ve Paul Pelliot'a satmıştır. Luo Zhenyu'nün çabalarıyla, geriye kalan yazmalar Çin'de koruma altına alınmıştır.
Bugün yazmalar, British Library ve Bibliothèque nationale de France gibi çeşitli ülkelerin kütüphanelerinde saklanmaktadır. Bir kısmı ise International Dunhuang Project tarafından dijital ortama aktarılmıştır ve ücretsiz olarak erişilebilir.

Klasik ve yöresel Çince
Eski Tibetçe
Sanskrit
Pali
Tangut
Hotanca (İskit-Saka)
Soğdca
Toharca
Eski Türkçe

Dinsel yazıtlar
Budist, özellikle de Tibet Budizmi
Taoist, anti-Budist Hua Hu Jing de dahil, ayrıca Tao Te Ching hakkında Xiang'er'ın yorumu
Nasturi Hristiyan
Manici
Felsefe, özellikle de Konfüçyüsçü klasikler, Huang Kan'ın (皇侃) yorumlarıyla Konfüçyüs'ten Seçmeler ve Shang Shunun eski bir baskısı.
Edebiyat
Budist motifler içeren hikâyeler, bilinen adıyla bian wen (變文)
Halk şarkıları
Çin şiirleri
Tarih, yerel ve resmi
Coğrafya, Wang wu tianzhu guo chuan da dahil
Tıp
Astronomi, Dunhuang astrolojik haritası da dahil
Matematik
Falcılık
Sözlükler, Qieyunden alıntılar
Muzik notaları
Dans kayıtları
Sosyal belgeler, örneğin sözleşmeler, hesap defterleri ve borç senetleri

Mogao mağaraları

The International Dunhuang Project

Ebced (Arapça: ابجد), İslamiyet'in kabulünden ve Arabistan'da Hint rakamları kullanılmaya başlanmadan önce hesap yapabilmek için harflerin rakam olarak kullanıldığı bir sayı sistemidir. Çağdaş ondalık sayı sistemi olan Hint sayıları çıktıktan sonra hesap yapmak için uygun olmayan ebced terk edilmiştir. Ebced rakamları kullanılarak ebced hesabı yapılabilir.
Ebced, geleneksel Arap alfabesinin eski sıralanışından (elif, ba, cim, dal) ilk dört harfinin okunuşlarıyla (E-B-Ce-D) türetilmiş bir sözcüktür. Ebced hesabı ise Ebced rakamları denilen alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelime, cümlecik veya cümlelerin sayısal değerini hesaplama ve bunlardan anlamlar çıkartma işlemidir. Teori incelenen kelime, cümlecik veya metinde bir şekilde gizli şifreleme bulunduğu varsayımına dayanır.
Semitik alfabelerde olduğu gibi Arap alfabesiyle yazılan bir yazıda da harflerin sayısal değerleri ile bir şifreleme (cifr) yapılmış olabilirdi ve gelecekte hâdiselerin vukuu zamanının tespiti (Kehanet) için harflerin sayısal değerleri kullanılarak bu kehanetlerin sırrı gizemi açılabilirdi. Bir cümle veya cümleciğin Ebced değeri ("cümle hesabı") varsayılan bu gizem'in anahtarı olurdu.

Bilinen bütün ebcedler semitik alfabelere aittirler ve onların da Mısır hiyerogliflerine dayandığı sanılan protosemitik harflerden türediğine inanılmaktadır. Ebcedde ilk yaygın kullanım fenike ebcedi ile olmuştur. Arap ebcedinin İbrani ve Aramî alfabesinden alındığına şüphe yoktur. Ebced'in ilk çıkışının Mısır hyeroglif rakamları ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir. 

Ebced zaman içinde değişimlere uğramış ve geliştirilmiştir. Bu gelişim alfabelerin gelişimi ve düzeni ile bağlantılı değişikliklerdir. Örneğin Arap alfabesi zaman içerisinde gelişerek noktalı ve sesli harflerin alfabeye ilave edilmesi ile ebced de buna paralel değişikliklere uğramıştır.
Ebced hesabını akılda tutmak için bir anlamı olmayan ve Arap alfabesindeki harflerin eski dizilişini hatırlatıcı olarak kullanılan kelimelerden bir cümle oluşturulmuştur: bu 'ebced', 'havvez', 'huttî, 'kelemen', 'sa'fes', 'karaşet', 'sehhaz', 'dazıg' cümlesidir.
Bu kelimelerle ilgili spekülasyonlara göre kelimelerden altısı Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı yahut altı şeytanın veyahut haftanın günlerinin ismi olmalıydı. Arap nahivcilerinden Müberred ve"Seyrafi bu yorumlarım hurâfe olduğunu, ebcedi oluşturan kelimelerin ecnebi olduğunu söylemişlerdir. Sonraları bu kelimeler muska, vefk gibi şeylerde kullanılmış ve her birine rakamsal bir değer verilmiştir.

Semitik alfabelerde başlamış olduğu gözüken harflere sayısal değerler atfetme işi İbrani ve Yunan alfabelerinde de görülmektedir.
Abced gadolda bazı harfler ve rakamsal değerleri:

Kabala sisteminde Gematria denen (İbranicesi: גמטריה, gemaṭriya) sayısal bir düzenek mevcuttur. Burada İbrani sayıların rakamsal değeri 400'e kadar ebced numaraları ile aynıdır. Günümüzde hala madde numaralamada ve haftanın ilk 6 gününü temsil için kullanılmaktadır.
Fenike alfabesinden uyarlanmış olan ve isimlendirme ve sırasını bu alfabeye göre şekillendirmiş olan Yunan alfabesinde de izopsefi denilen (İngilizcesi isopsephy) harflerden faydalanan sayısal bir sistem mevcuttur. Bu sistemde harflerin karşılık geldiği rakamsal değerler 90 sonrasında ebced değerlerinden farklılaşır. Bunun sebebi Yunan dilinde ṣād (ص) harfine denk gelen bir sesin olmamasıdır.

Ebced hesabında harflerin sayısal değerleri Arap alfabesindeki sıraya göre değil, İbranice ve Süryanice'deki sıralamaya göredir. Arap alfabesinde harflerin bugünkü sıralanışı daha sonra benzer harflere eklenen noktalar ve bu benzer harflerin yan yana yazılmasıyla oluşmuştur. Ebcede göre harflerin sırası ve değerleri söyledir:

Arapçada kullanılmayan ve özellikle Farsçadan alınıp Osmanlıcada kullanılan pe, çim, je, gaf harfleri sırasıyla be, cim, ze ve kef eşit sayılır.

Bazı yazarlar kitaplarının içindekiler bölümünde veya akrostiş gibi şiir içine tarihleri gizlemek gibi denemeler yapmışlardır. Kullanıldığı yerler kısaca şöyle sıralanabilir:

Günlük kullanım
Özel notlar ve ticarî ilişkilerde kullanılmıştır. Meselâ: 100 akçe alacağı olan birisi alacaklı olduğu kişiye bir kâğıt üzerinde bir kaf harfi yazıp gönderince hem alacağını istemiş, hem de konuyu aracıdan saklamış oluyordu.
Çocuk isimleri
Doğum tarihinin bir kelime veya bir, iki isimle belirlenmesidir. Hangi isimler çocuğun doğduğu seneyi ebced hesabıyla verirse, o isimlerden biri çocuğa verilmiştir. Meselâ: H. 1311′de doğan çocuğa “Mahmud Bahtiyar”, “Süleyman Hurşid”, “Yusuf Mazhari’, “Ömer Rıza” ve “Recep Servet” gibi isimlerden biri verilebilir. Çünkü bunların her biri 1311 etmektedir.
Kitap ve Makalelerde
Eskiden kitapların önsöz, giriş, takdim sayfaları ile numara almayan sayfalar hep ebced alfabesine göre numaralandırılmıştır. Kitapların ay ve sene kayıtları, yazı bölümleri ve madde başlıkları hep ebced düzenine göre tanzim edilmiştir.
Devlet kayıtlarında: Devlet arşivlerinde yer alan birçok resmî belge, tutanak, fezleke ve mazbatalar, vak'anüvist kayıtları, vakıf kayıtları ile sayım ve döküm hesapları bu hesaba göre tanzim edilmiştir.

Eski ilim kitaplarında
Fizik, matematik, geometri ve astronomide Sa'fas” kelimesinin harfleri sıkça kullanılmıştır. Astronomide büyük rakamlar “ğayn” harfinin birkaç tekrarı ile ifade edilmiştir. Musikide sesler ve perdeler ebced alfabe düzeninden istifade edilerek oluşturulan bir “ebced notası” ile belirlenmiştir.
Mimarlıkta: Mimar Sinan’ın eserlerinde, boyutların modüler düzeninde çok sık kullanılmıştır. Örneğin Süleymaniye’de zeminden kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi 66 arşın yüksekliktedir. Yine Selimiye’de de kubbeyi taşıyan 8 ayağın merkezlerinden geçen dairenin çapı 45 arşındır. Kubbe kenarı zeminden 45, minare alemi buradan itibaren 66 arşındır. Süleymaniye ve Selimiye’nin görünen silüetleri 92 arşındır ki, bu da “Muhammed” kelimesinin ebced karşılığıdır.

Tasavvuf ve sembolizmde
Ebced hesabının tasavvuf ve din ilimlerinde kullanıldığına şahit olmaktayız. Özellikle “Kelime-i Tevhid” veya “Esmâ-i Hüsna”dan bir ismin kaç kere zikir edileceği ebced tablosuna göre tayin edilir. Kur’an tefsirlerinde ve hatta Kadir gecesinin tayininde de ebcedin kullanıldığını bilmekteyiz. Ebced’e göre “Âdem’ 45, “Allah” lafzı da 66 etmektedir. Ebced, cifr (şifrecilik), gizemcilik genellikle din bilginleri tarafından bazı Kur’an ayetlerine aykırı bulunarak reddedilir ve sapkınlık olarak görülür.
Sembolizmde: İki veya daha fazla kelimenin sayı değerlerinin aynı olmasından istifadeyle birini söylemekle diğeri kastedilmiş kabul edilerek halk arasında kullanılagelmiştir. Meselâ: “Muhammed” kelimesi 92′dir. “Aman’ kelimesi de 92′dir. “Mevlevî” kelimesi de 92′ ettiğinden bu kavramlar arasında bir alaka kurulmuştur. Ör;
Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsavidir
Anınçin aşıkın zikri amandır ya Resulullah
İlim, amel, sa'y kelimelerinin, hilâl, lâle ve Allah sayı değerlerinin aynı olması anlamlı bulunur.

"Tarih düşürme sanatı"
Ebced'in en fazla kullanıldığı yerlerden biridir. Divan edebiyatında veya mezar taşı gibi kitabe yazımlarında ustalıklı bir kelime veya mısra ile olayın tarihi işlenmiş olurdu.
Kehanet ve gizemlerde
Tarih düşürme yöntemi ile yazıldığına inanılan bir metin üzerinden gelecek olaylarla ilgili kehanette bulunulur. Kur'an ve hadislerden yapılan çıkarımlarla geçmiş ve gelecek olaylara ait tahminler yapılmıştır. İstanbul'un Fethinin “beldetun tayyibetun…” cümlesinden, kıyametin tarihinin bir hadis metninden çıkartılması gibi. Ebced hesabı ayrıca cifr, vefk, astroloji, define aramada gibi gizemli uygulamalar içinde kullanılmıştır.

Ebced'in bir takım amacını aşan uygulamaları eleştiri konusu olmuştur. Örneğin ilgili metnin böyle bir şifre veya gizem barındırdığı varsayımından hareketle dini metinlerden bir takım yeni anlam ve işaretler çıkartılması bunlardan birisidir. Bir diğer eleştiri konusu metnin yazıldığı tarihte kullanılmayan bir takvim sistemi kullanılarak şiir, dini metin vb. üzerinden bir takım tarih kehanetleri yapılmasıdır. Örneğin Hicri takvimin Ömer zamanında, Rumi takvim'in ise Osmanlılar zamanında oluşturulmasına rağmen birtakım ayet ve hadisler üzerinde bu takvim sistemlerine göre hesap yapılabilmekte ve bu kaynaklara yeni anlamlar yüklenebilmektedir.

İsmail Yakıt, Türk-lslam Kültüründe Ebced Hesab ve Tarih Düşürme,
ötüken Ist. 1992.

Overview of the abjad numerological system14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sufi numerology site 21 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Numerical Value of an Arabic Text as per "Abjad" Calculation - www.alavibohra.org5 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ebced,Gizem, Kehanet, Dini Eleştiri
Ebced, İlm-i Cifr ve Remil 16 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[http://www.suleyman-ates.com/index.php?option=com_content&view=article&id=10&Itemid=41 Prof.Dr. Süleyman Ateş Cifr ve Ebced
https://hesapratik.com/ebced-hesaplama/ Hesapratik Sitesinde Ebced Hesaplama Modülü
https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/ebced-cifir Sorularla İslamiyet sitesinde ebced hesabının tanımı ve tekniğini anlatan bir makale
Ayrıca bakınız
Gematria
Kabbala
Kabalacılık
Yunan rakamları
Cifr
Hurufilik
Kronogram

Ege Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. İsmini kıyısında olduğu Ege Denizi'nden alır. Ege (Asıl Ege, Kıyı Ege) ve İç Batı Anadolu (İç Ege) olmak üzere iki bölüme ayrılır. Kuzeyde Marmara, doğuda İç Anadolu, güneyde Akdeniz bölgeleriyle ve batıda Ege Denizi'yle çevrilidir. Türkiye'nin en uzun kıyı şeridine sahip bölgesidir. Tarihî mekânları çoktur. Efes Antik Kenti, Laodikya Antik Kenti, Sardis Antik Kenti, Stratonikenia Antik Kenti, Tralleis Antik Kenti, Blaundus Antik Kenti, Aizanoi Antik Kenti, Teos gibi birçok tarihi mekân Ege Bölgesi'nin sınırları içindedir. Ege Bölgesi'nin iklimi genel olarak Akdeniz İklimi'dir fakat iç ege bölümüne geçildikçe karasal iklim görülmektedir.

Bölgenin sınırları kuzeyde Kaz Dağı, Madra Dağı, Simav Dağları ve Dominiç Dağı; doğuda Türkmen Dağı ve Emir Dağları; güneyde Karakuş Dağı ve Göreli Dağı; batıda Çanakkale'ye bağlı Bababurun'dan başlayarak tüm Edremit Körfezi, İzmir ve Aydın illerinin tüm kıyı şeritleri ve Muğla'da, Köyceğiz hariç olmak üzere, kuzeyden güneye Köyceğiz kıyılarına kadardır.
Ovalar: Ege Bölümü'nde horstlar arasında kalan grabenler birer alüvyon ovasıdır. Bunlar Bakırçay, Gediz, Büyük ve Küçük Menderes grabenleridir. Bu grabenler fiziksel bir haritada yeşil renk ile gösterilir. Gediz ağzında Menemen Delta ovası, Büyük Menderes ağzında Balat Delta ovasından oluşmuştur.

Kentleşmenin en yoğun yaşandığı bölge konumundadır. Ege Bölgesi'ndeki kentler, çoğunlukla ana yolların geçtiği oluklar ve verimli ovaların kenarlarında yer alır; kıyı kesiminde ise körfezlerin kenarlarında bulunur. Kırsal yerleşmeler, genellikle ovalardaki akarsu kenarlarında ve vadi içlerinde görülür. Türkiye nüfusunun 1/8 kadarı Ege Bölgesi'nde yaşamaktadır. Bu nüfusun yarıdan fazlası (%62,2) kentlerdedir. Ege Bölgesi'nin ortalama nüfus yoğunluğu ise Türkiye ortalamasının üzerindedir. Nüfus yoğunluğu açısından Marmara Bölgesi'nden sonra ikinci sırada bulunur. Ege Bölümü'ndeki ovalar üzerinde fazla olan nüfus yoğunluğu, İç Batı Anadolu Bölümü'nde ve Menteşe Yöresi'nde azalır.
Nüfusu bakımından Ege Bölgesi'ndeki illerin sırası şöyledir:

İzmir
Manisa
Aydın
Denizli
Muğla
Afyonkarahisar
Kütahya
Uşak

Ege Bölgesi'nde nüfusun çoğunluğu iklim toprak koşulları ve ulaşım kolaylıklarının da elverişliliğiyle geçimini tarımdan sağlar. Ege bölümünde Akdeniz iklimine uygun bazı bitkiler (zeytin, üzüm vb.) ağır basar. Ege bölümünden, İç Batı Anadolu bölümüne geçildikçe tarımın niteliği değişir; tahıl ekimi artar ve hayvancılık geçimde daha önemli yer tutar. Tahıl ekiminde buğday başta gelir, onu arpa ve mısır izler. Buğday özellikle Afyon ve Denizli'de üretilir, Bu illeri İzmir, Aydın ve Muğla izler. Arpa ise Afyon ve Manisa illerinde ekilir, mısırın da başlıca ekim alanı Manisa'dır. Pirinç ekimine ovalarda az miktarda yer verilir. Bölgede yaş ve kuru sebze üretimine de önem verilir. İklim koşulları uygun olduğu için, turfanda sebze (domates, fasulye vb.) yetiştirilerek diğer bölgelere yollanır. Soğan ve patates ekimi yaygındır; baklagillerden en çok nohut ekilir. Kavun ve karpuz üretimi de yaygın biçimde yapılmaktadır.
Bölgede yetiştirilen sanayi bitkileri arasında tütün, pamuk, susam, keten ve şekerpancarı baş sıralarda yer alır. Edremit Körfezi kıyıları yağ zeytini üretimi kesir ağaç sayısı bakımından önemlidir. Üzüm bağlarına da bölgenin her yerinde rastlanır. Üzüm ayrıca şarap ve pekmez yapımında da kullanılır. Kuru üzüm Manisa-İzmir civarında, kış soğuğuna dayanamayan incir ise kıyı kesimlerde özellikle Aydın'da yetişir. Türkiye'deki incir ağaçlarının yaklaşık olarak %81'i Ege Bölgesi'ndedir. Turunçgiller bölgenin özellikle güney kesiminde yetişir; Kuşadası Körfezi ve Bodrum Yarımadası'nda mandalina; Aydın ve Nazilli arasında portakal, limon, mandalina ve turunç yetişir.

Ege bölgesinde hayvancılık çok gelişmemiştir. Üstelik yakın dönemde otlakların daralması nedeniyle, hayvan sayısında azalma gözlenmektedir. Kıyı kesimde daha çok kıl keçisi, tiftik keçisi ve koyun, iç kesimlerde sığır ve manda besiciliği yaygındır. Balıkçılık ise eski önemini kaybetmiştir. Özellikle İzmir Körfezi'nin sularının pis olmasından dolayıdır. Yine eski önemini yitirmiş olmakla birlikte Bodrum kıyılarında sünger avcılığı yapılmaktadır. Aynı zamanda Ege Bölgesi'nde kümes hayvancılığı ve arıcılık da yapılır.

Sanayi bakımından Marmara Bölgesi'nden sonra ikinci sırada gelir. Bölümler arasında gelişmişlik ve sanayi oranı bakımından büyük farklılık vardır. Asıl Ege Bölümü sanayi bakımından daha gelişmiştir. Zaten bölgenin en büyük ve gelişmiş kenti İzmir de bu bölümde yer alır. İzmir sanayisi, fuarı ve ihracat limanı ile bölgenin önemli kentidir. İzmir'de Aliağa Petrol Rafinerisi de bulunmaktadır. İzmir'de otomotiv, madeni eşya, kimya, seramik, dokuma, çimento, sigara ve zeytinyağı; Edremit ve Ayvalık'ta zeytinyağı; Aydın'da tarımsal üretim ve incir işleme fabrikaları; Manisa'da sanayi ve tarım; Denizli ve Uşak'ta dokuma; Uşak'ta şeker, seramik, kümes hayvancılığı, altın madenciliği ve deri; Afyonkarahisar'da şeker, çimento ve mermer; Uşak, Gördes, Kula, Demirci ve Simav'da halıcılık sektörleri vardır. İhracat sıralamasında İzmir, Manisa ve Denizli ilk onda kendilerine yer bulmaktadır. İşsizlik oranın en düşük olduğu illerin başında Denizli gelir, nüfusuna oranla en fazla sanayi ve ticaret hacmine sahip olması bu durumda etkilidir.
Ege Bölgesi'nde üretilen incir, zeytin gibi ürünlerin üretimleri-işlenmeleri yapılır. İzmir'de toplanmış olan başlıca sanayi kolları arasında dokumacılık da vardır. Dokumacılık ve tekstil Denizli ve Uşak'ın ilçelerinde oldukça fazladır.

Ege Bölgesi turizm potansiyeli olarak Türkiye'de Akdeniz Bölgesinden sonra gelmektedir. Birçok tarihî eser, yapıt, kalıntı; Efes, Didim, Pamukkale, Hiearpolis, Laodikeia, Teos gibi tarihî yerler ve buna ilave olarak doğa harikası sahillere sahip olan Fethiye, Bodrum, Marmaris, Didim, Kuşadası ve Çeşme gibi önemli plajları ve mavi bayraklı sahilleri ile gözde turizm ve tatil bölgeleri mevcuttur.

Ege bölgesinde karayolu ulaşımı oldukça gelişmiştir.
Başlıca ulaşım merkezleri: İzmir, Afyonkarahisar, Manisa ve Denizli önemli kavşak yolları üzerindedir.

İzmir (Alsancak), Çeşme, Dikili, Ayvalık, Kuşadası, Bodrum, Fethiye, Marmaris ilçelerindeki aktif iskelelerden Yunan adalarına ulaşım mevcuttur.

İzmir, Muğla (Dalaman ve Milas ilçeleri), Denizli, Kütahya, Uşak illerinde ve Edremit ilçesinde havalimanları mevcuttur.

Bölgede demir yolu ulaşımı özellikle yük ve yolcu taşımacılığında kullanılır. Türkiye'nin ilk demir yolu İzmir ve Aydın arasına döşenmiştir. Muğla hariç bütün Ege Bölgesi illerinde demiryolu hatları mevcuttur.

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

TUİK Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan bu yana Türkiye anayasasında yer alan, TBMM'de kürsünün arkasındaki duvarda tamamı büyük harflerle yazılı bulunan ve Türk milleti adına Türkiye'nin kuruluşunu ilan eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temel dayanağını oluşturan ilkedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesi bu cümle ile başlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasında önderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk'e ait “Hakimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir.” sözünün günümüz Türkçesi ile söylenişidir. Türk Milleti olarak kullanılan ifadenin yerine kısaltmalı söyleyiş olarak kullanılan Milletindir ifadesi büyük harfle yazılır.
Atatürk ilke ve devrimleri olarak bilinen, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal egemenliğini sağlaması yolunda TBMM'nin yaptığı yasalar bu temel ilke üzerinden hareketle ortaya çıkmıştır.

Ulus (Arapça: ملة [millet]) egemenliğin tek meşru kaynağı ve sahibidir. Egemenlik, bir topluluğun, bir devletin ülke üzerinde sahip olduğu tüm yetkilerdir, hür olmak, yetki sahibi olmak, hâkimiyet anlamlarına gelir. Bir milletin tam anlamıyla özgür ve bağımsız olabilmesi için ulusal egemenliğe sahip olması gerekir.
Toplumda hiçbir kimse, hiçbir zümre, hiçbir sınıf ya da grup, doğrudan üstün emretme gücüne sahip olamaz. Toplumda üstün emretme gücünün tek kaynağı ve tek sahibi milletin kendisidir.
Millet iradesi, fertlerin iradelerinin bir araya gelmesinden ve kaynaşmasından oluşmaktadır. Millî egemenlik, milletin bölünmez iradesini temsil eder.
M. Kemal Atatürk kayıtsız şartsız ifadesiyle ne kastedildiğini, Kayıtsız, şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği, milletin üzerinde tutmak demek bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir. şeklinde açıklamıştır. Atatürk'ün bu konuda; Kuvvet birdir ve o milletindir. ve Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî Egemenlik. sözleri de bulunmaktadır.

Milletten alınan gücü esas kabûl eden ve Türk Milleti'nin bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Mustafa Kemâl'e göre Kongreler ve Meclis demek, ulus demektir. Bu amaçla 1919'da Samsun'dan başlattığı halk hareketinin ardından gerçekleştirdiği Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile halkın birlikte mücadele iradesini Mustafa Kemâl filizlendirmiştir.
1919 Amasya Bildirisi ile ilân olunan, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolası, Erzurum Kongresi'nde Sivas Kongresinde de benimsenmiş ve Büyük Millet Meclisinin kuruluşunun temel dayanağı olmuştur.
Bu ilke, niçin bağımsızlık savaşına girişildiği ve son durumun ne olduğu halka ve dünya kamuoyuna duyurmak için kurulan İrâde-i Milliye, Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinin isimlerinde de yer aldı.
Mustafa Kemâl'in Anadolu'da toplanmasını istemesine karşın, 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan Meclis, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını Mîsâk-ı Millî ilkesi doğrultusunda kabûl ve ilân etmiştir.
Bu ilke 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılması ile hayata geçmiştir ve 20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilât-ı Esasîye Kanunu ile resmiyet kazanmıştır.

23 Nisan 1920'de Sinop milletvekili Şerif Bey'in bir konuşmasıyla açılarak egemenlik Milletin eline geçti. Bu kısa konuşmanın son cümleleri şöyledir;
“Milletimizin dahili ve harici istiklâl-i tam dahilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.”
20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanununun ilk maddesini oluşturdu.
Madde 1- f1. (Özgün hali) Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
(Değişik : 29.10.1339 (1923) – 364 sayılı kanun) Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.
20 Nisan 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu'nda ise egemenlik esası, Üçüncü Madde'de belirtildi.
Madde 3- Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.
10 Ocak 1945 tarihli 4695 kanun sayılı Anayasa'da Üçüncü Madde'de yer alan hükümle Hakimiyet bila kaydü şart Milletindir ibaresinin, Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindire Türkçeleştirilmesi sağlanarak dönüşümünü tamamladı.
9 Temmuz 1961 Anayasasında bu kavram, düzenlemenin Egemenlik başlığı altındaki 4. Maddesinde yer aldı.
Madde 4- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
18 Ekim 1982 Anayasasında ise Egemenlik başlıklı 6. Maddesinde yer aldı. Maddenin tamamı aynen şu şekildedir:
“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusal sınırları içinde bir “ulus devlet”tir. Bu sınırlar, kurtuluş savaşının ardından “Misâk-ı Millî” ile tespit edilen vatan topraklarının bütününü ifade eder.
Birinci Meclis'in temeli; “Müdafaa-i Hukuk”tur. Müdafaa-i Hukuk'un özü ise “Ulusal Egemenlik ve Tam Bağımsızlık”tır. Tam bağımsızlık, Kuvâ-yi Milliye anlayışı ile ruh bulur. “Ulusal Güçler” demek olan Kuvâ-yi Milliye ise, Türk Milleti'nin onurunu temsil eder.

İstanbul'un işgalinden üç gün sonra, Atatürk, 19 Mart 1920'de bir genelge yayınlayarak Ankara'da olağanüstü yetkilerle toplanacak meclise katılmak üzere her sancaktan 5 milletvekilinin seçilerek 15 gün içerisinde Ankara'ya gelmelerini istedi. Ayrıca İstanbul'daki tutuklanmayan eski mebusların seçime katılmadan Ankara'ya gelmelerini istedi.
Ankara'nın o günkü şartları içinde Meclis'in toplanabileceği elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, İkinci Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bir bina uygun görüldü. Eksik kalmış yapı tamamlandı, okullardan toplanan ve halkın katkısıyla sağlanan eşyalarla donatıldı.
Bu çalışma sırasında Meclis Kürsüsü arkasına da “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamına gelen Kur'an'ın Şûra sûresi 38. ayetinin birinci bölümü yer aldı.

İkinci Meclis binası, 1923 yılında mimar Vedat Tek (1873-1942) tarafından Cumhuriyet Halk Fırkası Mahfeli olarak tasarlanarak inşa edildi. Bu bina, birtakım değişikliklerden sonra II. TBMM binası olarak 18 Ekim 1924 tarihinde hizmete açıldı. 29 Ekim 1924'te Cumhuriyetin yıldönümü kutlanan ikinci binada 31 Ekim 1924'te ilk oturum yapıldı.
Geçen süreçte insanların dini duygularının istismar edilmesinden dolayı devletin yönetim şeklini din temelli esaslardan kaldırma yolunu seçen Büyük Millet Meclisi, 3 Mart 1924'te halifeliği kaldırmıştı. 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanun ile de tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.
Bu kanun ile aynı gün Meclis kürsüsü arkasına Hattat Mehmed Hulusi Yazgan tarafından hazırlanmış olan “Hakimiyet Milletindir” levhası asılmıştır. Arap alfabesinin Osmanlı Türkçesine uyarlanmış şekli olan Osmanlı alfabesi ile hat şeklinde, günümüz Türkçesinin o günkü hali olan Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
1 Kasım 1928 tarihinde Mecliste 1353 sayılı "Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun"un kabul edilmesi ile o güne kadar kullanılan Osmanlı alfabesinin yerine, Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi kabul edildi. Bu yenilik sonrasında 
“EGEMENLİK ULUSUNDUR” şeklinde yazıldı.

TBMM’nin hâlen çalışmalarını sürdürdüğü üçüncü binasının mimarı, başkent Ankara’daki pek çok Devlet yapısının da mimarı olan Avusturyalı Mimar Prof. Clemens Holzmeister (1886-1983)’dir. TBMM, 11 Ocak 1937’de çıkardığı bir yasayla, yirminci asrın mimari özelliklerine uygun ve abide niteliğinde yeni bir Parlamento binasının yapımı için proje yarışması açmayı kararlaştırdı. 14 projenin katıldığı yarışma, 28 Ocak 1938’de sona erdi ve sonuçta Atatürk’ün de beğendiği Clemens Holzmeister’in projesinin uygulanmasına karar verildi. Binanın inşasına 26 Ekim 1939’da dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın attığı temelle başlandı. Binanın yapımına, zaman zaman yaşanan parasal sıkıntılar ve başlayan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, aralıklarla devam edilebildi. 1957’den sonra yapımı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 6 Ocak 1961’de hizmete açıldı.
Bugünkü Meclis binasında kürsü arkasında “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” şeklinde yazmaktadır.

Ya istiklâl ya ölüm
Yurtta barış, dünyada barış
Ne mutlu Türk'üm diyene
Mustafa Kemal'in askerleriyiz

Ek-fiil, ek-eylem veya cevher fiil, Türkçede isimlerin sonuna eklenerek onları yüklem haline getiren bir ektir. Bu ek Eski Türkçe "ér- : olgunlaşmak, yetişmek, tamam olmak" fiilinden evrilip zaman içinde "i-mek" haline gelmiş ve zamanla kökünün de erimesiyle bugün sadece “şu veya bu durumda bulunmak” manalarını cümleye katan (i)-di, (i)-miş, (i)-se ve (i)-dir halleri kalmıştır. Diğer dillerden muadil olarak İngilizce "to be", Latince "esse" fiilleri örnek verilebilir.
Bu ek kelimenin sonundan düşürülebilir ve bazı hallerde bu ek olmadan da isim yüklem olabilir. Bu özellik Rusça, Arapça, Macarca ve Japonca gibi dillerde de mevcuttur.
Bir başka fonksiyonu da basit zamanlı fiillerden bileşik zamanlı fiil yapmaktır. Bu çekim eki alan bir fiile ek-fiilin getirilmesi ile yapılır ve her iki durumda da ek-fiil ses uyumu kurallarına riayet ederler.
İsim soylu kelimelerden yüklem yaparken, ek-fiilden sonra -im, -in, -sin, -iz, -siniz ve -ler şahıs eklerinden biri gelebilir.
Kısacası:
Ek fiiller Türkçede iki görevde kullanılır:

İsim soylu sözcükleri yüklem yapmak (ayrıca bkz. koşaç)
Basit zamanlı fiillere eklenerek birleşik zamanlı fiil yapmak (-dir hariç).

-di, -dir ve -miş ek-fiilleri isim, sıfat, zarf gibi isim soylu sözcüklere eklenerek, cümlede ana yüklem olarak kullanılmalarını sağlar:

Kapıyı açan annemdi. (annem i-di)
Elma lezzetli bir meyvedir.
Bu bina ne kadar da yüksekmiş. (yüksek i-miş)
Yüklemler kullanıldıkları cümlelerde iş, oluş, hareket ya da durum anlatan kelimelerdir. Adlar kendi başlarına iş, oluş, durum ya da hareket anlatamazlar ve yüklem olamazlar. Adların yüklem olabilmesi, durum, zaman ya da dilek alabilmesi için ek-fiil alması gerekir. Bununla birlikte "-dir" ek-fiili bazen pratik nedenlerle, anlatım bütünlüğünü sağlamak için ya da yazı türüne bağlı olarak kullanılmayabilir. Bu şekildeki -dir ekine "gizli ek-fiil" denir ve yazı dilinde belirtilmek istendiğinde parantez içinde gösterilir.
Örnek:

Hayat çok güzel(dir).
Ben bir öğrenciyim(dir).
"Ben bir öğrenciyim." örneğindeki -im şahıs eki sıklıkla iyelik ekleri ile karıştırılır. İyelik ekleri, bir varlığın kime ait olduğunu belirtir. Ek-fiil ise fiilin zamanı ile ilgili bilgi verir:

Defne benim öğrencim(dir). iyelik eki + (ek-fiil)
Ben öğrenci-y-im(dir). 1. tekil şahıs eki + (ek-fiil) (y ise kaynaştırma harfidir)
"Okumak", yazmak, çizmek, göçmek" gibi bazı fiillerin geniş zaman kipi; aynı fiillerden yapım ekleri ile türetilmiş isimlerle aynı yazıma sahiptir (okur, yazar, çizer, göçer, gibi). Bu sözcüklerin ek-fiil almış hâlleri; geniş zaman kipleri ile karıştırılabilir. Ayırabilmek için bazen sözün gelişine, neyi îmâ ettiğine veya öznesine bakmak gerekir lâkin bazen de çözülemez. Meselâ "Siz o zamanlar yazar mıydınız?" sorusuna cevaben "Ben o zamanlar hem okur hem yazardım." cümlesinde okumak-yazmak fiillerinden mi yoksa okur ve yazar kişiliklerinden mi bahsedildiği meçhuldür.
Örnekler:

Eve gidince defterine yazarsın. (geniş zaman kipinin 2. tekil şahıs çekimi. Yazmak sözcüğü fiildir)
Sen çok iyi yazarsın(dır). (ek-fiilin 2. tekil şahıs çekimi. "Yazar" sözcüğü, "yazmak" fiilinden türetilmiş bir isimdir)
Sen çok iyi yazarsın(dır). (ek-fiilin geniş zaman 2. tekil şahıs çekimi. Yazmak kelimesi fiildir)
Sen çok iyi yazardın. (ek-fiilin geçmiş zamanın hikâyesi kipinde 2. tekil şahıs çekimi. "Yazar" kelimesi, "yazmak" fiilinden türetilmiş bir isimdir) (yazar i-di-n)
Sen çok iyi yazardın. (ek-fiilin geniş zamanın hikâyesi kipinde 2. tekil şahıs çekimi) (yazar i-di-n)
Fiilimsiler cümlede isim soylu sözcükler gibi davrandığından, ek-fiiller fiilimsilerin de yüklem olarak kullanılabilmesini sağlar:

Huzursuzluk çıkaranlar, partiye davetsiz gelenlerdi. (adlaşmış sıfat-fiil)
En son istediğim şey buraları bırakıp gitmek(tir). (isim-fiil)

-se eki isim soylu sözcüklerin sonuna eklendiğinde yan cümleciğin yüklemi olur ancak cümlenin "temel yargısı" ana cümlenin yükleminde bulunur:

Hava soğuksa dışarı çıkmayalım. ("çıkmayalım" ana yüklem)
Eksiltili cümlelerde ana yüklem bulunmayabilir:

- Neden bu güzel havada yanına şemsiye alıyorsun?
- Ya orada hava yağmurluysa? (eksiltili cümle)

Bir haber veya dilek kipine "-idi, -imiş, -ise" ek-fiillerinden biri eklendiğinde "bileşik zamanlı fiil" haline gelir. Bu eklere ek fiilin hikâyesi, ek fiilin rivâyeti ve ek fiilin şartı denir:

Ek-fiillerin olumsuz hâli isim cümlelerinde "değil" koşacı ile oluşturulur:

Havalar umduğumuz kadar sıcak değildi.
Aradığınız adres bu mahallede değil(dir).
Bileşik zamanlı fiillerde ise -basit zamanlı fiiller gibi- olumsuzluk eki ile oluşturulur:

Bu kadar erken gelmemeliydik.

Ekim, Gregoryen Takvimi'ne göre yılın 10. ayı olup 31 gün çeker.
Türkiye'de, Atatürk devrimine değin Sümer-Babil-İbrani-Süryani-Arami ad Tişri den gelme Teşrin-i Evvel olan ayın adı Cumhuriyet'ten sonra da İlk Teşrin, İlkteşrin ya da Birinci Teşrin, Birinciteşrin olarak kullanıldı, 10 Ocak 1945 tarihinde kabul edilen 15 Ocak 1945 tarihinde yürürlüğe giren ve dört ayın adlarını değiştiren yasa ile ayın adı ekim yapıldı. Türkçe "ekme" eyleminden türemiş olup tarlaların sürülüp ekildiği ay anlamındadır. Anadolu'da bu ay için "Gazel ayı" dendiği de olur, "gazel" "kuru yaprak" anlamına gelir. Bu ay için "Avara" diyenler de vardır. Gagauzca gibi Türkçenin kimi lehçelerinde bu aya "kasım" denir. Bu fark; Julien yöntemi Güneş takvimi ile Gregorien yöntemi Güneş takviminin bu yüzyıl (20. yüzyıl) için 13 gün farkı olması yüzündendir. "Kasım" adı "Yahya" peygamberin takma adı olduğundan, Gagauzlar bu iki Güneş takviminin gün farkından dolayı, "kasım" adını bu aya daha yakın görmüşlerdir.
Ekim adının İngilizce karşılığı olan "October", Latince 8 anlamına gelen "octo" dan gelir. Aylara bölünmemiş kış süreci, Ocak ve Şubat arasında bölünene kadar eski Roma takviminde Ekim ayı 8. ay idi.

Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), Emniyet Başkanlığı veya Türk Polis Teşkilatı, ilk kez 10 Nisan 1845 tarihinde kurulan, günümüzde Türkiye'deki tüm il ve ilçelerde örgütlenmiş iç güvenlikten sorumlu devlet teşkilatıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü şehirlerde görev yapmakta olup sahillerde Sahil Güvenlik Komutanlığı, kırsallarda ise Jandarma Genel Komutanlığı sorumludur.
Merkez teşkilatı bünyesinde Ana Komuta Kontrol, Strateji Geliştirme, Arşiv, Asayiş, Bilgi İşlem, Dış İlişkiler, Güvenlik, Haberleşme, Havacılık, İdari ve Mali işler, İkmal-Bakım, İnşaat-Emlak, İnterpol, İstihbarat, Kaçakçılık ve Organize suçlarla mücadele, Koruma, Kriminal, Özel Harekât, Personel, Sağlık İşleri, Sivil Savunma, Sosyal Hizmetler, Bando, Teftiş Kurulu, Terörle Mücadele Harekât, Narkotik, Trafik Eğitim ve Araştırma, Trafik ve Denetleme, Yabancılar Hudut İltica Daireleri vardır. Taşra teşkilatını ise, il emniyet müdürlükleri ve ilçe emniyet amirlikleri oluşturur. Genel müdürlük, üst kurum ve yönetim bakımından İçişleri Bakanlığına bağlıdır.
Kurumun yapılanması iki şekilde olmuştur. Birincisi Merkez Teşkilatı ve ikincisi ise Taşra Teşkilatıdır. Merkez Teşkilatı, daire başkanlıkları şeklinde yapılanmıştır. Taşra Teşkilatı ise 81 ilde il emniyet müdürlükleri olarak faaliyet yürütmektedir.
Merkez Teşkilatındaki daire başkanlıklarının bazıları direkt olarak emniyet genel müdürüne bağlı olmak ile birlikte diğerleri ise 5 adet emniyet genel müdür yardımcısına bağlı olarak hizmet vermektedir. Taşra teşkilatında ise illerin başında il emniyet müdürü bulunmakta ve ildeki bütün birimler il emniyet müdürüne bağlı olmaktadır.
Türkiye sınırları içerisinde, belediye teşkilatlanması tamamlanmış olan il, ilçe ve beldelerde güvenlik, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından sağlanmakta; daha küçük birimlerin ve yapılaşmaya açılmamış alanların güvenliği ise Jandarma Genel Komutanlığı, sahil ve denizlerde ise Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından sağlanmaktadır.
Polis Akademisine bağlı Polis Eğitim Merkezleri (PEM) tarafından, hizmet öncesi eğitiminin tamamı ise Polis Amirleri Eğitimi Merkezi (PAEM), İç Güvenlik Fakültesi (İGF), Polis Meslek Yüksekokulu (PMYO), Polis Meslek Eğitim Merkezi (POMEM) isimli eğitim birimleri tarafından verilmektedir. Polis Akademisinde ilk derece amirlik eğitimi veren PAEM ve İGF mezunları komiser yardımcısı rütbesi ile göreve başlarlar. Meslek içi (Polis Memurları arasından sınavla) alım yapılan PAEM'de eğitim süresi 2 yıldır. Dış kaynaktan alım yapılan İGF'de eğitim süresi 5 yıldır. Polis Meslek Eğitim Merkezlerinde çeşitli alanlarda lisans eğitimi almış olanlar 8 aylık mesleki eğitim ile polis memuru olarak göreve başlarlar. Polis Meslek Yüksek Okullarında ise eğitim 2 yıllık önlisans seviyesinde olup mezunlar polis memuru rütbesiyle göreve başlamaktadırlar.

Polis tarihi Türk tarihi ile başlamıştır. Tarih boyunca çeşitli devletler kurmuş olan Türkler kamu düzeni ve güvenliğini ulusal savunma ile birlikte yürütmüşlerdir.

Eski Türklerde kamu düzen ve güvenliği işleri subaşılar tarafından belli yasalara uygun olarak yürütülmüştür. Oğuz Han'ın Oğuz Türesi, Cengiz Han'ın Uluğ Yasası, Timur'un Tüzükkatı o devirlerin belli başlı hukuk kuralları örnek olarak gösterilebilir. Bu yasalarda, suçların önlenmesi kadar işlenen suçlarda suçluların yakalanmasına da önem verilmiştir. Eski Türklerde polis teşkilatı bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere askerî teşkilat içinde yer almış ve askerî özellikler göstermiştir.

Osman Bey Karacahisar'ı ele geçirdiği zaman, kentin yönetimini oğlu Orhan Bey'e vermiş ve onun yanına arkadaşı olan Gündüz Alp'i de subaşı olarak tayin etmiştir. Bu kişi bugünkü anlamda ilk polis amiridir. Subaşılar barış döneminde savaş için gerekli olan askerleri disipline etmek ve eğitmekle birlikte, kentin dirlik ve düzenini de sağlamışlardır. Savaş zamanında ise yetiştirdikleri kıtalara komuta etmişlerdir.
Osmanlı'da polis teşkilatı, askerî teşkilat kadrosu içinde yer almış, askerî amirler aynı zamanda polis amiri olarak da görev yapmışlardır. Devlet ve ordu teşkilatı zamanla büyümüş padişahlar bütün yönetsel, askerî ve bunlarla birlikte ülkede kamu düzen ve güvenliğinin sağlanması işlerini, devlet ricali ve halk karşısında kendilerini temsil eden sadrazamlar vasıtasıyla yürütmüşlerdir. Bu nedenle sadrazamlar, bu görevler için özel memurlar, tebdil çuhadarlar kullanmışlardır.

Emniyet makamları; Sadrazam, Yeniçeri ağası, Falakacı, Cebecibaşı ve Cebeciler, Kaptanpaşa, Topçubaşı ve Topçular, Bostancıbaşılar, Kadı ve Böcekcibaşından oluşmuştur. En büyük sorumlu olan Yeniçeri Ağası, suç işleyenleri Falakacılara dövdürmüş ve hapsettirmiştir. Falakacılar, Yeniçeri Ağasının emri altında, falaka taşıyan acemi oğlanlardan oluşmuştur.
Cebecibaşı ve Cebeciler; Ayasofya, Kocapaşa ve Ahırkapı taraflarının, Kaptanpaşa; Kasımpaşa ve Galata semtinin, Topçubaşı ve Topçular; Tophane semti ile Beyoğlu'nun, Bostancıbaşı ve Bostancılar; Üsküdar, Eyüp, Kağıthane, Boğaziçi, Kadıköy, Adalar ve Kağıthane, Boğaziçi, Kadıköy, Adalar ve Ayastebanos'un, kamu düzen ve güvenliğini sağlamışlardır. Böcekçibaşılar ise, suçluları izleme ve yakalama işleriyle uğraşmışlardır. Ayrıca Başkent'de sadrazamın, illerde de valilerin emrinde "Baştebdil" adı verilen İstihbarat Şefi çalışmıştır. Bu dönemde "Kadı"lar da polis görevi yapmaya devam etmiş, Sadrazam ve Yeniçeri Ağası'ndan sonra, Adli, İdari ve Yerel Yönetim işleri yanında, İstanbul, Galata, Üsküdar ve Eyüp Kadılıkları, polisiyle işleri, özellikle ahlak zabıtasına ait işlerin yürütülmesinde polis amiri olarak görev yapmışlardır.
Taşrada ise, Kapıkulu ve Eyalet Askerleri iç düzen ve güvenliğin sağlanmasından sorumlu tutulmuş, şehir ve kasabalarda Kollukçular, Yasakçılar, Bekçiler, Edirne Şehri ve çevresinde Bostancı Ocağı, Halep ve çevresinde Çöl Beyleri polis hizmeti görmüşlerdir.

10 Nisan 1845'te (12 Rebiülevvel 1261) İstanbul'da "POLİS" adıyla bir teşkilat kurulmuş, yeni kurulan polis teşkilatının görevleri yine aynı tarihte yayınlanan Polis Nizamnamesinde belirtilmiş ve bu durum yabancı elçiliklere de bir yazıyla duyurulmuştur. Bu polis teşkilatı için 12 Messidor an VII (1 Temmuz 1800) tarihli "Paris Emniyet Müdürlüğü Kararnamesi" adlı metin temel alınarak bir kanun hazırlanmıştır.
"Polis" adıyla ilk kez kurulan teşkilata ve yabancı elçiliklere de duyurulan 17 maddelik Polis Nizamnamesi ile getirilen yeniliklere rağmen karışıklıklar tümüyle ortadan kaldırılamamış, Başkentte polis hizmeti Yeniçeri Ağası yerine geçen Serasker, İhtisap Ağası ve Polis adını taşıyan bir teşkilat tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Taşrada polis hizmeti ise, sipahiler ve İstanbul'da olduğu gibi memleketin birçok illerinde kurulan Asakir-i Mansure Alaylarına verilmiştir.
1876 yılında Tanzimat ve Islahat hareketleri çerçevesinde Avrupa'daki örneklere göre bir polis teşkilatı kurulmasına birinci meşrutiyetin ilanından sonra oluşan hükûmet programında yer verilmiş ve 1879'da Zaptiye Nezareti kurulmuştur.Zaptiye Nezareti kaldırılarak, yerine Dahiliye Nezaretine bağlı ve memlekete şamil polis işlerinin yürütülmesiyle görevli "Emniyet Umumiye Müdürlüğü" ve İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur.

İkinci Meşrutiyet ilanı ile 1908 yılında Fransa ve Almanya'daki polis teşkilatları esas alınarak Osmanlı'daki polis teşkilatının yeniden organize edilmesi kararlaştırılmış ve 22 Temmuz 1909 tarihinde çıkarılan "İstanbul Vilayeti ve Emniyeti Umumiye Müdüriyeti Teşkilatına Dair Kanun" ile 31 Mart İsyanından sonra Zaptiye Nezâreti kaldırılarak, yerine Dahiliye Nezaretine bağlı ve memlekete şamil polis işlerinin yürütülmesiyle görevli "Emniyet Umumiye Müdürlüğü" ve İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur. General Ali Galip Pasiner, Emniyet Umumiye Müdürlüğü'ne 12 Ağustos 1909 tarihinde tayin edilmiştir. Aynı yıl içinde Avrupa memleketlerinin polis işlerine dair bir inceleme seyahati yapmış ve polisin teşkilatının bugünkü esasını oluşturmuştur.
21 Mayıs 1913 tarihli Polis Nizamnamesi, İkinci Meşrutiyet devrinin koşullarına ve zamanın ihtiyaçlarına göre hazırlanmış ve bu Nizamname ile polisin örgütlenmesi, görev ve yetkileri, personelin dereceleri, sınıfları, mesleğe giriş, yükselme ve diğer tüm özlük işleri, soruşturma, yargılama, istifa, tayin, izin cezalandırma işleri, levazım işleri, polis karakolları ve görevleri, polisin kıyafeti ve davranış biçimleri yeniden düzenlenmiştir.

Mondros Mütarekesi'nin yapıldığı 1918 tarihinden, Milli Polis Teşkilatının kurulduğu 24 Haziran 1920 tarihine kadar, bütün yurtta Osmanlı Devletinin Polisi olarak hizmet etmiştir. 24 Haziran 1920 tarihinden, İstanbul Polis Müdüriyeti Umumiyesi'nin kaldırıldığı 24 Şubat 1923 tarihine kadar geçen sürede ise polis teşkilatı ikilemiş, birisi merkezi İstanbul'da ve Osmanlı Devletine tabi olarak Türk Kurtuluş Savaşı boyunca ve gittikçe daralmış olan bir bölgede ve yalnızca İstanbul'da, diğeri ise, merkezi Ankara'da hızla genişlemiş olan bir bölgede, İstanbul hariç Misak-ı Milli ile çizilen sınırlar içinde faaliyet göstermiştir.
24 Haziran 1920'de Milli Hükûmetin Emniyeti Umumiye Müdürlüğü kurulmuş, 1 genel müdür, 1 genel müdür yardımcısı ile emniyet, seyrisefer, memurin şubelerinden ve 6 kişilik Teftiş Kurulundan oluşan küçük bir kadro ile çalışmaya başlamıştır.
Ankara'da Millî Hükûmetin Emniye-i Umumiyesi Erzurum Milletvekili Durak Bey tarafından 1920'de teşkilatlandırılmaya başlanmış, aynı yıl içinde A. Naci Bey, 1923 yılında Halit Bey Emniyet Genel Müdürü olarak görev almışlardır.

Emniyet Müşavirlikleri
Emniyet Ataşelikleri

Merkeze bağlı taşra teşkilatı
Polis Akademisi Başkanlığı
Polis Amirleri Eğitimi Merkezi Müdürlüğü (PAEM): Emniyet Teşkilatına ilk, orta ve üst yönetici amir yetiştiren eğitim birimidir.
Polis Meslek Yüksekokulu Müdürlükleri (PMYO): Emniyet Teşkilatına Polis Memuru yetiştiren ön lisans düzeyinde eğitim birimidir.
Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürlükleri (POMEM): Emniyet Teşkilatına Polis Memuru yetiştiren lisans ve önlisans mezunlarının başvurabildiği kurs nevinden eğitim birimidir.
Polis Eğitim Merkezi Müdürlükleri 

Türkçenin en uzun kelimesi, popüler kültürde, 70 harften oluşan "muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine" sözcüğü olarak geçmektedir. Teknik olarak Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için sonsuz sayıda harften oluşan kelimeler oluşturmak mümkündür. Ancak, aynı ek birden çok kullanıldığı zaman kelime anlaşılmaz bir hâl almaktadır; bu yüzden en uzun kelimeden bahsederken anlaşılır olması esas alınır.
"Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine" kelimesi popüler olarak en uzun kelime olarak kabul edilir. Ancak başında 15 harften oluşan "muvaffakiyetsiz" kısmını, anlamı bozulmadan 20 harflik bir sözcükle değiştirmek mümkündür, çünkü Türkçe sözlüklerde geçen en uzun kelimeler 20 harflidir: kuyruksallayangiller, ademimerkeziyetçilik, egzistansiyalizm veya elektroensefalografi. Yani, herhangi bir isim sözcüğünün sonuna "–sizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine" eki getirilmesi prensip olarak uygun görülmektedir. Örneğin, "kuyruksallayangillersizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesinedir" gibi bir kelime hem anlaşılır, hem de 81 harfli olmasına rağmen, popüler kültürde "kuyruksallayangiller", "ademimerkeziyetçilik" veya "elektroansefalografi" gibi uzun kelimelerinden türetilen sözcükler yer edinmemiştir.
Öte yandan, "Ayyıldızlıkırmızıbayraktaşıyankahramanoğullarından" soyadı 50 harf ile Türkçedeki en uzun soyadı olarak kabul edilir. Bu sebeple, en uzun kelimeye soyadlardan türemiş sözcükleri de dâhil ettiğimiz takdirde, "Ayyıldızlıkırmızıbayraktaşıyankahramanoğullarındangillersizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesinedir" 117 harf ile Türkçedeki en uzun anlamlı ve olası kelime olarak kabul edilir.

Bu kelimeden önce "Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdanmışçasına" kelimesi en uzun kelime olarak gösteriliyordu. Bu tekerleme o dönemin popüler kelimeleri arasında yer aldı.
Daha sonrasında Çekoslovakya'nın dağılmasıyla bu kelimenin yerine "Afyonkarahisarlılaştırabildiklerimizdenmişsinizcesine" kullanılmaya başlandı. Bu kelimenin de daha uzunu bulunduğunda popülerliğini yitirdi.

Bu kelimenin anlamının herhangi bir resmî tanımı bulunmamaktadır, yalnız bir hikâyeyle gösterilebilir:Kötü amaçların güdüldüğü bir öğretmen okulundayız. Yetiştirilen öğretmenlere öğrencileri nasıl muvaffakiyetsizleştirecekleri öğretiliyor. Yani öğretmenler birer muvaffakiyetsizleştirici olarak yetiştiriliyorlar. Fakat öğretmenlerden biri muvaffakiyetsizleştirici olmayı, yani muvaffakiyetsizleştiricileştirilmeyi reddediyor, bu konuda ileri geri konuşuyor. Bütün öğretmenleri kolayca muvaffakiyetsizleştiricileştiriverebileceğini sanan okul müdürü bu duruma sinirleniyor ve söz konusu öğretmeni makamına çağırıp ona diyor ki: "Demek muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine sözler söylüyorsunuz, öyle mi?"

En uzun kelimeler
Tekerleme

Erik-Jan Zürcher (d. 15 Mart 1953, Leiden), Hollandalı tarihçi, akademisyen ve türkologdur.
Leiden Üniversitesi'nde Türkiye Etütleri Bölümü başkanlığı yapmış ve bu üniversitede halen yarı-zamanlı profesör olarak görev yapmaktadır. 2008 yılından beri Amsterdam'da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü başkanlığı görevini yürütmektedir. Yakın Türk tarihi hakkında birçok makale ve kitabı vardır.
Bunların en önemlilerinden, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi adlı eseri 1993 yılında Yasemin Saner Gönen'in çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından basılmıştır. Kitapta "Batı'nın Etkisi ve İlk Modernleşme" ile Türkiye tarihini incelemeye başlayan yazar, "Türk Tarihinde Jön Türk Dönemi" ile devam eder, "Huzursuz Demokrasi" başlığını verdiği bölümüyle de Türk tarihini incelemeyi sonlandırır.

11 Haziran 2005'te Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecine yapmış olduğu katkılardan dolayı Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkiye'nin Lahey Büyükelçiliği'nde dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından, büyükelçi Tacan İldem'in sunumu ile "Üstün Hizmet Ödülü" tevcih edildi. 9 Mayıs 2016'da Türkiye'de bir "diktatoryal yönetim" olduğunu gerekçe göstererek ödülü iade edeceğini açıkladı.

Savaş, Devrim ve Uluslaşma Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928), (2005)
Orta Asya ve İslâm Dünyasında Kimlik Politikaları, (2004)
Devletin Silahlanması, (2003)
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925), (2003)
Milli Mücadelede İttihatçılık, (2003)
Modernleşen Türkiye'nin Tarihi (2003)
Milli Mücadelede İttihatçılık, (1995)
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, (1992)
Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Tarih, Toplum ve Siyaset (2024)

Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalizm ve Milliyetçilik 1876-1923 Türkiye'de Sosyalizmin Oluşmasında ve Gelişmesinde Etnik ve Dinsel Toplulukların (Makedon, Yahudi, Rum, Bulgar ve Ermeni Anasır'ın) Rolü, (Mete Tunçay), (2004)
Türkiye'de Etnik Çatışma, (2004)
Sosyalizm ve Milliyetçilik, (2004)
Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine İşçiler 1839-1950, (Donald Quataert), (1998)
İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye'de Etnik Çatışma, (2005)

http://www.let.leidenuniv.nl/tcimo/tulp/Research.htm 3 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erken dönem Anadolu Türk mimarisi Türk kavimlerinin Anadolu'ya göç etmeye başladığı dönem ile Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu dönem arasındaki mimariyi inceler.
Türklerin çok değişik coğrafi koşullarda, değişik kültür çevreleri içinde, uzun zaman aralığında oluşturduğu mimari eserler mevzubahis olduğunda, Anadolu Türk Mimarisi'nin yeri daha özel ve farklı bir anlam ifade etmektedir. Yakın zamana kadar genellikle eserleri tek başına ele alırken, bugün konuya daha büyük ölçekte yaklaşılmakta, örneğin: eski bir kentten bu kentin en yalın evine kadar uzanan ve bir bütünlük duygusu içinde inşa edilen kentlere dair toplu değerlendirmeler yapılmaktadır. Ayrıca Türk kenti-Türk evi de sadece fiziksel görünüşü ile kalmamakta, oluşumundaki siyasal, ekonomik, sosyal yapıyla birlikte aktarılmaktadır.

11. yüzyılın ikinci yarısından sonra Anadolu'ya yoğun bir biçimde yerleşmeye başlayan Türkler, kısa zamanda İslam dininin ve kendi toplum yapılarının sentezinden oluşan bir mimari ortamın yaratılmasına çalışmışlardır. Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde daha 7. yüzyılın sonlarında birçok eski kent, Müslümanlığın yaygınlık kazandığı önemli yerleşme merkezleri durumuna gelmiştir. Ancak Bizans İmparatorluğu'nun topraklarını daraltarak batıya doğru ilerleyen Türkler, Hristiyan dünyasının mimari geleneklerine ve isteklerine karşılık, İslam dininin getirdiklerini yerleştirmeye çalışmışlardır. Kısa sürede çeşitli yerleşme merkezleri; başta cami olmak üzere türbe, medrese ve zaviye gibi dinsel amaçları ağır basan yapılarla donatılmıştır. Bunun yanı sıra Türklerin daha önce Anadolu dışındayken özellikle üzerinde durdukları askeri ve sivil yapılar da dinsel yapılarla birlikte oluşmuş, Anadolu yeni bir görünüm kazanmıştır.
Burada önemle üzerinde durulacak noktalardan birisi, Anadolu'nun değişik bölgelerinde egemen olan mimari geleneklerin ve geçmişte üretilmiş mimarinin, Türkler tarafından gerçekleştirilen yeni oluşumlara etkisidir. Özellikle ilk yıllarda, alınan bölgelere getirilen yeni değerleri, eldeki olanaklarla şekillendirmek gerekiyordu. Sultan ve beylerle; mimari eylemlerde söz sahibi kişilerin, yeni olanakları kullanırken bağnaz bir tutumla olaya yaklaşmadıkları anlaşılmaktadır. Bunun kanıtı, mimari eylemleri oluştururken yerli ustaların sürekli kullanılmasıdır. Yerli ustalar bir oranda eski geleneksel alışkanlıklarını, yeni isteklere uydurmaya çalışmışlar, İran, Azerbaycan, Suriye'den gelen ustalarla birlikte Anadolu Türk mimarisinin oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Bu oluşum sırasında bazen Anadolu'nun geleneksel, bölgelerde geçerli malzeme olanaklarından yararlanılmış, bazen de İran, Mezopotamya ve Suriye'nin eski denenmiş malzeme ve teknikleri Anadolu'ya aktarılmaya çalışılmıştır.
Azımsanamayacak bir diğer etken de doğudan Anadolu'ya sürekli göçlerin olmasıyla alakalıdır. Zaman zaman yavaşlasa da bu göçler mimari ve bezeme alanında sürekli bir alışverişi beraberinde getirmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun mimariyi merkezi bir düzene bağladığı yıllara kadar sürmüştür. Doğudan getirilenlerle yeni alınan topraklardaki gelişmeleri göz önünde tutan Osmanlı mimarlarının ürünleri, bir oranda imparatorluğun bütün topraklarında geçerli olmaya başlamıştır. Bu durum bir anlamda Osmanlı toplumunun o yıllardaki siyasal, ekonomik ve sosyal yapısının mimariye yansımasıdır.
11. yüzyıldan başlayarak 16. yüzyılın ortalarına kadar süren uzun zaman dilimi içinde üretilen eserlerin tümü gözden geçirildiğinde ilk dikkati çeken, bu süre içinde Büyük Selçuklu, Malazgirt sonrası kurulan Türk beylikleri, Anadolu Selçuklu,2. beylikler dönemi beylikleri ve Osmanlılar'ın egemen olduğu topraklarda sınırlı yapı tekniklerinin kullanılmış olmasıdır.

Konut mimarisi alanında Anadolu'nun kuzey bölgelerinde ahşap, güney bölgelerinde taş yapı; diğer bölgelerde genellikle kerpiç ve hımış kullanımı rağbet görmektedir. Geleneksel konut yapımındaki bu görüntünün yanı sıra, anıtsal mimaride de çoğunlukla taş duvar yapımının yaygınlaştığı görülür. Bu durum bir bakıma İran ve Orta Asya yapı tekniklerinden kopulmasının en somut örneğidir.
Yapıların örtü sistemlerinde ise ikili bir durum dikkati çekmektedir. Bir yandan düz ahşap çatı ve taş tonoz kullanılırken, öte yandan Orta Asya ve İran etkilerinin izleri olarak, tuğladan kubbe ve tonozlara da büyük oranda yer verildiği görülür. Tuğladan kubbe ve tonoz kullanılmasının bir önemli yanı da sürekli gelişmeye olanak tanımasıdır. Bu nedenle 13. yüzyıldan sonra Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş topraklarındaki anıtsal yapıların örtü sisteminde tuğla tonoz ve kubbe egemen olacaktır. Kuşkusuz bu egemenliğin yanı sıra ahşap kirişlemeli düz tavan örtünün tümüyle ortadan kalktığı söylenemez. Özellikle ahşap camiler başlığı altında toplanan bir grup yapıda ve diğer bazı yapılarda bu sistem sınırlı oranlarda da olsa yaşamıştır.
Mimariye bağlı bezemede de gelişmeler söz konusudur. Anadolu'da özellikle Selçuklu ve Beylikler dönemi taş işçiliği, İslam ve Anadolu öncesi Türk mimari bezeme motiflerini geliştirerek sürdürmüştür. Ayrıca Büyük Selçuklular yoluyla Anadolu'ya gelen bir diğer mimari bezeme, çini ve sırlı tuğladır. Ancak sırlı tuğlanın kullanımı çini kadar uzun ömürlü olmamış, özellikle 15. yüzyıldan sonra epey azalmıştır. Taş işçiliği; çini ve sırlı tuğla kadar olmasa da, bazı mimari ürünlerde İran'dan getirilen kalemişi dediğimiz boyalı bezeme şeklinde de birçok yapıda kullanılmıştır.
Yapıların değişik yerlerinde karşımıza çıkan tahta oymacılığı, sedef kakma işçiliği, maden, dokuma ve cam işçiliği, yüzyıllara göre tercih oranları değişmekle birlikte mimaride kullanılma fırsatı bulmuşlardır.
Anadolu Türk mimarisinde başta cami olmak üzere mescit, zaviye, türbe, kümbet, medrese, tekke, hamam, kervansaray, bedesten, çarşı, köprü, kale, köşk-saray gibi değişik işlevli yapılar belirli yoğunluklarda üretilmiştir. Bu yapılar bazen tek başlarına, bazen de külliye denilen değişik ya da yakın işlevli kimi yapıları bir araya getiren bir bütünlük içinde oluşturulmuşlardır. Sultanların, beylerin, devletin ileri gelenlerinin ve halktan bazı kişilerin dinsel, sosyal ve yer yer ekonomik amaçlarla yaptırdıkları bu yapıların, ayrıca vakıf dediğimiz bir sistemle uzun yıllar yaşamaları sağlanmıştır. Merkezinde caminin yer aldığı bu külliyeler, kendi dönemlerinde dinsel istekler dışındaki işlevleri de karşılayan yapıların bir araya getirilmesiyle oluşmuşlardır.

Hasankeyf, Batman
Malabadi Köprüsü
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası
İsa Bey Camii
Yivli Minare

Alara Han
Alay Han
Gevher Nesibe Şifaiyyesi
Gök Medrese (Sivas)
Hunad Hatun Külliyesi
Tutuşiye Medresesi
Saruhan Kervansaray
Sarıhan Kervansaray
Selime Sultan Türbesi
Sultan Han
Sultanhanı, Aksaray
Sultan Sencer türbesi
İshaklı Kervansarayı
Şarapsa Hanı

Akköprü (köprü)
Menûçihr Camii
Eğri Minare (Aksaray)
Karatay Hanı
Karatay Medresesi
Sultan Alaeddin Camii
Sultan Han
Sultanhanı, Aksaray
Çifte Minareli Medrese
İnce Minareli Medrese
Eşrefoğlu Camii

Bizans mimarisi
Osmanlı mimarisi
Türkiye'de mimarlık

http://www.bilgininadresi.net/Madde/39096/T%C3%BCrk-Mimari-Genel 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080526051038/http://www.sanattarihim.com/index.php/tuerk-mimari-genel

Ermeni harfli Türkçe, Latin tabanlı Modern Türk alfabesinin tanıtıldığı 1928 yılına kadar Osmanlı Türkçesini yazmak için kullanılan Ermeni alfabesinin bir versiyonudur. Ermeni alfabesi sadece Ermeni asıllı Osmanlılar tarafından Türkçeyi yazmak için değil, aynı zamanda Ermeni olmayan Osmanlı ve Türk seçkinleri tarafından da kullanılmıştır.
1864'te Maraş'ta Amerikalı bir muhabir, alfabeyi Armeno-Turkish ("Ermeni-Türk") olarak adlandırır ve 31 Ermeni harfinden oluştuğunu ve Türkçenin gösterilmesi açısından Arap veya Rum alfabelerinden "sonsuz derecede üstün" olduğunu belirtir.
Bu Ermeni alfabesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Osmanlı Türkçesi ile yazılmış resmi belgelerinde Arap yazısının yanında kullanılmıştır. Örneğin Hovsep Kurban'ın eserleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkçe yazılan ilk roman, Vartan Paşa'nın Ermeni alfabesiyle yazdığı 1851 tarihli Akabi Hikâyesi'dir.
Ermeni harfli Türkçe basılı ilk kitap 1727'de yayımlandı. Sivaslı Mhitar'ın Venedik'te basılan 149 sayfalık Yeni Ermenice Dilbilgisi kitabı bir sözlük niteliğindeydi. Ermeni harfli İstanbul'da basılan ilk Türkçe mizah gazetesi, Latifeci, 1856 yılında yayın hayatına başladı.

Ermeni alfabesi Türk fonolojisine çok iyi uysa da, başta vokallar (ünlüler) olmak üzere tüm Türkçe sesleri yazmak için birkaç digrafa ihtiyaç vardır. Bazıları Ermeni imlasında da mevcuttur.

Ermeni Kıpçakçası

Eski Ahit veya Eski Antlaşma (arkaik tabirle "Ahd-i Atik"), Kitâb-ı Mukaddes'in Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi ve Kitâb-ı Mukaddes Aramicesi kaleme alınmış olan ilk kısmına Hristiyanların verdiği isimdir. Yahudilerin Tanah ve Müslümanların Tevrat ve Zebur olarak kabul ettikleri kitapları içinde barındırır. Kutsal Kitap'ın birinci yüzyılda Grekçe kaleme alınan yazılarına "Yeni Ahit" adı verildi. İnançlı Yahudilerce "Yeni Ahit" kabul edilmez. Toplam 39 bölümden oluşur. Eski Ahit; Tevrat, Tarihsel Kitaplar, Şiirsel Kitaplar, Peygamberlik Kitapları olarak 4 temel bölüme ayrılır.

Üç kısımdan oluşur: 1. Tora (Yasa/Öğreti) 2. Nev'im (Peygamberler) ve 3. Ketuvim (Kitaplar). Tanah kavramı (İbranice: תנ״ך TNK; not: İbranicede K harfi ortada ve sonda kullanıldığı zaman H olur) bu üç kısmın ilk harflerini içeriyor: T (=Tora), N (=Nev'im) ve K (=Ketuvim).

1. Türkçe: Ahd-i Atik, Eski Ahit, Eski Antlaşma
2. Latinceden etkilenmiş olan dillerde: Old Testament (İngilizce), Altes Testament (Almanca), l'Ancien Testament (Fransızca), Antico Testamento (İtalyanca)
Testament ve Ahit / Antlaşma
Bu kavramlar 2. Korintoslular 3:14'te bulunan Yunanca bir ifadenin tercümesidir.

''Fakat onların fikirleri körleşmişti; çünkü Mesih'te ortadan kaldırılmış olan aynı peçe, Eski Anlaşmanın okunmasında bugüne dek kaldırılmamış olarak duruyor.'' (2. Korintoslular 3:14; Kitab-ı Mukaddes, 2004) ''İsrailoğulları'nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar.'' (2. Korintoslular 3:14; Kutsal Kitap, 2001)
''But their minds were blinded: for until this day remaineth the same vail untaken away in the reading of the old testament; which vail is done away in Christ.'' (2. Korintoslular 3:14; King James Version, 1769)
''Aber ihr Sinn wurde verstockt. Denn bis zum heutigen Tag liegt diese Decke über der Verlesung des alten Testaments und wird nicht aufgedeckt, weil sie nur in Christus beseitigt wird.'' (2. Korintoslular 3:14; Luther tercümesi, 1975)
2. Korintoslular 3:14'teki Yunanca ifade diathḗké'dir.
Tertullianus MS 200 civarında ilk olarak Yunanca diathḗké Latince testamentum ile çevirdi. Bugün Avrupa'daki dillerde kullanılan „Testament“ (=vasiyetname) kavramı Latince testamentum ve Yunanca διαϑήκης (diathḗké) sözcüğünün hatalı bir tercümesidir.
Latince testamentum sözçüğünün anlamı hakkında Essays in Biblical Greek eserinde şunu okuyabiliriz: ''Umumi Latincenin filolojisi tanınmadığı için eskiden testamentum kelimesinin testament (vasiyetname) ya da son istek anlamına geldiği düşünüldü; hâlbuki yalnız ahit anlamına gelir.''
2. Korintoslular 3:14'teki diathḗké sözcüğü aslında ahit yani antlaşma demektir.
Temel bir eser olan Theologische Realenzyklopädie 2. Korintoslular 3:14 hakkında; eski diathḗké'de okumanın, gelecek ayette belirtildiği gibi Musa'yı okumakla bir olduğunu yazar. Devamen, eski diathḗké Musa'nın kanununu, olsa olsa Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) kastettiğini anlatır.
Yunanca diathḗké sözcüğü kesinlikle İbranicede yazılan 39 (Başlangıç'tan Malaki'ye kadar) kitabı kastetmez. Pavlus, 2. Korintoslular 3:14'teki sözleriyle bu 39 kitabın küçük bir kısmına değinir. O, Musa'dan Pentatök içinde kaydedilen Kanun Ahdinden (Kanun Antlaşmasından) söz etti. Kanun Ahdi Sina Dağı'nda Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan bir antlaşmadır. Tanrı'nın bu ahitte dile getirdiği iradesi havra (Yunanca: synagōgē) ibadetlerinde okundu. Pavlus, Eski Ahdin İsa tarafından yerine getirildiğini ve böylece inananların zihinlerinden simgesel bir peçe kaldırıldığını açıkladı. Bu, diathḗké'nin asıl anlamıyla uyum içindedir.
Hristiyanlık-Yahudilik karşıtlığında, ahit kelimesinden önce kullanılan eski; niteliği eskimiş, iptal edilmiş ve geçerli olmayan olarak yorumlandı. Bu yorum Yahudiliğin değerden düşürülmesine hizmet etti. Fakat İsa Mesih ve takipçileri Kutsal Kitabın bir kısmının güncelliğini kaybettiğini ya da eski olduğunu ima etmektense, bu kayıtlardan “Kutsal Yazılar” olarak söz ettiler (Matta 21:42; Romalılar 1:2). Onlar o zamanki Yahudilik gibi aynı ya da benzeyen kavramlar kullandılar.
O nedenle Eski Ahitten yani Eski Antlaşmadan İbrani Kutsal Yazıları ya da İbrani Kutsal Kitabı olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmının büyük bir bölümünün orijinal hâli İbranice yazılmıştır.

Bir görüşe göre Tevrat adı İbranice torah kelimesinden Arapçaya geçmiştir ve Musa'nın beş kitabı için kullanılır. Fakat gelenekte Tevrat denilince İbranice (ve Aramca) yazılmış olan tüm 39 kitabı da kapsayan İbrani Kutsal Yazıları anlaşılır. Bu iki farklı anlayışın sebebi, Kur'an'da Tevrat'ın hangi peygambere verildiğinin açıkça belirtilmemesidir. Ayetlerde Musa'ya Kitap'ın verildiği, Tevrat'ın bir hidayet ve nur olarak İsrailoğullarının elinde olduğu ve peygamberlerin onunla hükmettikleri belirtilmekte ama Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğuna dair açık bir ifade bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Kur'an bilginleri Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğunda fikir birliği etmişlerdir. Onlardan hiçbiri İncil'in İsa, Zebur'un Davud'la birlikte zikredilmesine rağmen Tevrat'ın Musa ile zikredilmemesinin üzerinde durmamışlardır. Ayrıca, Kur'an'da Musa'ya Kitap ve Furkan'ın (hak ile batılı ve doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti veyahut doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayıran anlamında kullanılan kelimedir) verildiği yazar.
İslam inancında Zebur'un Tevrat'tan ayrı bir kitap olduğu kabul edilir. Çünkü Kur'an'da Tevrat, Zebur ve İncil'in isimleri ayrı ayrı zikredilmektedir. Fakat Zebur Kutsal Kitap içinde Tevrat'tan ayrı bir kitap değil Tevrat'ın 39 bölümünden biridir. Orada Mezmurlar adıyla geçer (İbranice: Mizmor, çoğulu: Mizmorim [ilahi şarkı], Arapça: Mezmur/mizmar, çoğulu: Mezamir [çalgı, kaval], Yunanca: Psalmoi [arp eşliğinde söylenen şarkı]). Bazı dil bilimcilere göre zebûr kelimesinin kökeni yazmak anlamındaki zebr mastarıdır (Lisânü'l- Arab, Tâcü'l-ʿarûs).
''Zeccac'a göre ise Zebur kelimesinin kökü menetmek anlamına gelen zebrdir. İşte Davud'a verilen Zebur da içinde kötülüklerden sakındıran nasihatler ve vaazlar bulunduğu için bu isimle anılmıştır.''

Eski Ahit denilen kısım İbranice dilinde yazıldı. Sami dil ailesi içinde yer alır, hatta bu dil ailesinin atasıdır. Bu dilin İbrahim'in döneminde Kenan'da konuşulan dille de bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Kenanlılar kendi konuştukları İbrani dilinde farklı lehçeler geliştirdiler. İşaya 19:18'de söz edilen “Kenan dili” budur. İbrani Kutsal Yazılarının dili 'Yahudice' de adlandırılır (İşaya 36:11; 2. Krallar 18:26, 28; 2. Tarihler 32:18; Nehemya 13:24).
MÖ 6. yüzyılda Yahudiler Babil'deki sürgünde bulundukları zaman oradaki resmi dil olan Aramca (ya da Aramice) konuştukları İbraniceyi etkiledi. Aramca da Sami dil ailesine aittir ve İbraniceye yakın olan bir lisandır.
İbranice Yazıların küçük kısımları Aramca yazıldı:

● Ezra 4:8 – 6:18 ● Ezra 7:12-26 ● Yeremya 10:11 ● Daniel 2:4b – 7:28.

İlk olarak Musa İsraillilerle birlikte Mısır'dan çıktıktan sonra Sina Çölü'nde bulunduğu zaman Pentatök'ü (ilk beş kitap) kaleme aldı.
İsrail'in Mısır'dan çıkış tarihini tespit etmek için, Pers kralı Büyük Kiros'un Babil'i fethettiği zamandan başlayarak geriye hesaplanması gerekir. Bu olay, hem İbrani Kutsal Yazılarında hem de din dışı tarihte iyi bilinen bir olaydır ve tarihi tartışılmaz. Tarihçiler, Koreş'in komutasındaki Med ve Pers kuvvetlerinin Babil şehrini ele geçirmesinin MÖ 539 yılında olduğunu kabul ederler.
Bu olay Daniel 5:30'da kayıtlıdır. Çeşitli eski tarihçiler (Diodoros, Africanus, Eusebios, Batlamyus ve Babil tabletleri) Kiros'un Babil'i MÖ 539'da ele geçirdiği konusunda hemfikirdir. Nabonidus Kroniği şehrin düşüşünün yılını belirtmediği hâlde ay ve gününü bildirir. Böylece Babil'in düşüşü Jülyen takvimine göre MÖ 11 Ekim 539'a veya Gregoryen takvimine göre MÖ 5 Ekim 539'a tarihlendirilir.
Kiros'un saltanatının ilk yılında, yani MÖ 537'nin ilkbaharından önce çıkardığı bir fermanla Yahudiler serbest bırakıldılar. Ezra 3:1'de, İsrailoğullarının yedinci ay olan Tişri'de (Eylül-Ekim) Yeruşalim'e (Kudüs) dönmüş olduğu kayıtlıdır. O hâlde, Yahudilerin Yeruşalim'de tekrar oturmaya başladıkları tarih MÖ 537'nin sonbaharıdır.
Bu tarih önceden bildirilen bir dönemin sonuna işaret eder. MÖ 537, Vadedilmiş Topraklar'ın ‘viraneye döneceği yetmiş yıllık' dönemin sonuydu (Yeremya 25:11, 12; 29:10). Bu sözleri çok iyi bilen Daniel, ‘yetmiş yıllık' dönemin sonu yaklaşırken Tanrı'ya yönelip yardım diledi (Daniel 9:1-3). “Yetmiş yıl” MÖ 537 sonbaharında sona erdiğine göre, MÖ 607 sonbaharında başlamış olmalıdır.
Birinci ve İkinci Krallar kitaplarında İsrail ve Yahuda krallarının saltanat süreleri kayıtlıdır. Bu sürelerin toplanması birleşik İsrail krallığın ikiye bölündüğü zamandan beri Yeruşalim'in yıkılışına kadar 390 yıl geçtiğini gösterir. MÖ 607'den geri sayarsak, 390 yıllık dönemin MÖ 997'de başladığını görürüz. O yıl Yeroboam Süleyman'ın ölümünden sonra, Davut'un krallığıyla bağlarını koparıp "İsrailoğullarını Rabbin yolundan ayırdı ve onları büyük bir günaha sürükledi." (2. Krallar 17:21).
Süleyman'ın 40 yıl süren saltanatı MÖ 997'nin ilkbaharında bitti. Bunun için ilk saltanat yılı MÖ 1037'nin ilkbaharında başlamış olmalıdır (1. Krallar 11:42). 1. Krallar 6:1 ayeti Süleyman'ın saltanatının dördüncü yılının ikinci ayında, Tanrı'nın tapınağını Yeruşalim'de inşa etmeye başladığını söyler. Bu, mabedin yapımının başladığı güne kadar Süleyman'ın resmen kral olmasının üzerinden üç tam yıl ve bir ay geçtiği anlamına gelir. Dolayısıyla Süleyman MÖ 1034 yılında (Nisan-Mayıs) tapınağı inşa etmeye başlamış olmalıdır. Bununla birlikte aynı ayet (1. Krallar 6:1), mabedin yapımının ‘İsrailoğullarının Mısır diyarından çıkışının dört yüz sekseninci yılında' başladığını da söylüyor. Bu ayette geçen “dört yüz sekseninci” sayısı yine bir sıra sayısıdır ve bununla 479 tam yıl kastedilir. Böylece MÖ 1034 yılından 479 yıl geri hesaplayarak İsrailoğullarının Mısır'dan çıkış yılı olarak MÖ 1513'ü buluruz. Musa Mısır'dan çıktıktan sonra çöldeyken Te

Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi, 13. yüzyılın başlarında oluşup sonrasında Anadolu ve Rumeli'de kullanılan Oğuz Türkçesi temelindeki ölü dildir. Batı Türkçesinin ilk dönemini teşkil eden Eski Anadolu Türkçesine Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakılmaktadır. Batı Türkçesini Eski Türkçeye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçede görülen birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.
Eski Anadolu Türkçesi bir taraftan böylece Eski Türkçenin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesinden biraz farklı bir durum arz eder. Öyle ki Batı Türkçesi içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Başka bir ifadeyle Batı Türkçesi yalnız Türkçe bakımından devrelere ayrılacak olursa Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi-Türkiye Türkçesi diye ikiye ayırmak gerekir. Osmanlı Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçesinden Osmanlı Türkçesinin ilk dönemlerine taşan birkaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.
Eski Anadolu Türkçesi yabancı unsurlar bakımından Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçeye Arapça ve Farsça unsurlar girmeye başlamıştır. Ancak bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir yayılma başlangıcı hâlini alarak Osmanlı Türkçesinin doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde nazım ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.
Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru II. Murad devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş; Türkçedeki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler çoğalmış ve Türkçeyi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlı Türkçesinin temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçesi Türkçenin hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlı Türkçesinin başlarında tamamlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçenin başlangıçtan bugüne kadar hep aynı kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalarak tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlı Türkçesi devrine girmiştir.
Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Eski Anadolu Türkçesini Anadolu'daki siyasi ve sosyal gelişmelere bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlaki özellikler taşıyan ve daha çok halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin yazılmasında beylerin kendi millî dil ve kültürlerine önem veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa, I. Mehmed'in 15 Mayıs 1277'de buyurduğu "Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dille konuşmayacaktır!" fermanı oldukça önemlidir. Selçukluların tarihe karışmasından sonra ortaya çıkan Anadolu beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir. Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur. Türkçenin bütün dönemlerinde olduğu gibi bu dönemde de gerek kelime köklerinde ve gerekse eklerde çeşitli etkenlerin tesiri ile bazı gelişme ve değişmeler gözlenmektedir.

Eski Anadolu Türkçesi, 13. yüzyılın başlarında Kuzey ve Güney Azerbaycan, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye, Anadolu, Kıbrıs, Ege Adaları, Balkanlar, Kırım Hanlığı ve Kuzey Afrika'da oluşan yazı dilinin adıdır. Bu dil aynı zamanda Oğuz dil grubunun ilk yazı dili olma özelliğine sahiptir. Batı Türkçesinin ilk evresini oluşturması dolayısıyla tam olarak oturmuş bir yazı dili değildir. Dil farklı dillerden eklemeler ile saray dili olan Osmanlı Türkçesini oluşturmuştur. Elit olmayan Osmanlı Türk halkı tarafından ise Eski Anadolu Türkçesi kullanılmaya devam edilmiştir. Bu elit ve avam tabakadaki farklı kullanımların yansıması olarak ise halk ve divan edebiyatları olmak üzere iki literatür doğmuştur.
Eski Anadolu Türkçesinin ilk yazı dili olması sebebiyle yazım, ses, yapı ve sözcüksel özellikler bakımından varyantlı bir dil özelliği gösterir. Bu dönemde yazılmış onlarca metinde bu varyantları tespit etmek mümkündür. Böyle bir özellik göstermesinin en önemli sebebi, Arap alfabesinin Oğuzca sözcüklerin yazımında ilk defa kullanılıyor olmasıdır. Bu yüzden söz konusu dönemlerde yazılmış olan metinlerde yazardan yazara, bölgeden bölgeye ses ve yapı değişiklikleri tespit edilmektedir. Ancak bu farklılıklar ve değişmeler yalnızca Türkçe kelime ve ekler için geçerlidir, Arapça ve Farsça kökenli sözlerin yazımında kaynak dillerindeki biçimlere sadık kalınmıştır.
Acem Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinden türemiştir. Acem Türkçesi Akkoyunlu, Karakoyunlu ve özellikle Safevi döneminde şekillenmeye başlamıştır.

11. ve 13. yüzyıllar arasında Batı Türkistan'dan yani Aral Gölü çevresi ve Sirderya havzası ile Harezm bölgesinden Horasan'a ve Anadolu'ya gerçekleştirilen yoğun nitelikli Oğuz göçleri, 1040 yılında Horasan'da Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşunu, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile de 1077 yılında Anadolu'da bağımsız bir Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşunu sağlamıştır. Selçuklu ailesinin yönetiminde artık Oğuz Türkleri bu iki coğrafyada bağımsız bir devlet yapısına kavuşmuşlardır. Bunun sonucu da Oğuzcaya dayalı bir yazı dilinin oluşmasıdır.
Eski Anadolu Türkçesi, Anadolu bölgesinde meydana gelen sosyal ve siyasal gelişmeler göz önünde bulundurularak tarihî dönemleri bakımından Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç devrede incelenmektedir.
Bu dönem, Timurtaş'ın haricinde farklı araştırmacılar tarafından farklı adlarla da anılmıştır. Başlangıçta özellikle bazı Avrupalı bilginler Altosmanische (eski Osmanlıca) terimini kullanmışlardır. Türkiye'de Eski Osmanlıca terimi Saadet İshaki Çağatay tarafından kullanılmış ancak yaygınlaşmamıştır. En yaygın terim Eski Anadolu Türkçesi terimidir. 15. yüzyıldaki Balkanlar sahasını içine almadığı için bu terime Faruk Kadri Timurtaş itiraz etmiş ve 15. yüzyılın gramerini yazdığı eserinde Eski Türkiye Türkçesi terimini kullanmıştır. Ahmet Bican Ercilasun ise Eski Türkiye Türkçesi terimi Azerbaycan'ı dışarıda bıraktığı için bu adlandırmaya itiraz etmiş; Eski Oğuz Türkçesi terimini önermiştir ve Oğuz Türkçesinin yazı dili olmadan önceki dönemine de Ana Oğuz Türkçesi demenin doğru olacağını savunmuştur.
13. ve 14. yüzyılları Tarihî Türkiye Türkçesi terimiyle karşılayan ve Eski Anadolu Türkçesi teriminin olsa olsa Selçuklu Dönemi Türkçesini karşılayabileceğini söyleyen, bu yüzden de bu terimi benimseyen Timurtaş Oğuzlar tarafından oluşturulan yazı dilini biraz daha farklı bir biçimde ele almış ve Tarihî Türkiye Türkçesi ile Yeni Türkiye Türkçesi olmak üzere ikiye ayırarak sınıflandırmıştır.

Anadolu bölgesinde kurulup gelişmeye başlayan Selçuklu Dönemi Türkçesi, bir yandan konuşma diline dayalı bir yazı dili oluşturma mücadelesi verirken bir yandan da birer kültür dili durumundaki Arapça ve Farsçaya karşı mücadele yürütülen bir dönemdir. Bu nedenle ortaya konan eserler oldukça sınırlıdır.
Bu dönemde yazılan eserlerin başında karışık dilli eserler yer almaktadır. Bu eserlerin Eski Türk yazı dilinden yeni bir yazı diline, daha doğrusu Eski Anadolu Türkçesine geçiş dönemini temsil eden nitelikli eserler olduğu görüşü yaygındır. Buna karşılık Şinasi Tekin'in temsil ettiği görüş bu türlü eserlerde görülen ikili oluşumun Eski Anadolu Türkçesinin tarihî gelişmesi ile ilgili organik özellikler olmayıp ya o eserlerin farklı bölgelerde kopya edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır ya da Türkistan'dan gelmiş bazı kişilerin ağız özelliklerinin etkisine dayanan özellikler olduğu yönündedir. Böyle iki farklı görüş olması dolayısıyla bu tartışma dil literatürüne olga-bolga sorunu olarak geçmiştir. Burada kastedilen karışık dilli eserler Behcetü'l-hadâik, Kıssa-i Yûsuf, Muhtasar'ul-Kudûrî tercümesi ve Kitâbü'l-Ferâiz'dir.
Genel olarak Selçuklu Dönemi Türkçesine bakıldığı zaman 13. yüzyıl öncesi ile ilgili bilgiler yok denecek kadar azdır. Selçuklular döneminden kalan eserlerin azlığı bu dönem hakkında bilgi edinme konusunda güçlük çıkarmaktadır. Savaşlar ve karışıklıklar nedeniyle 11. ve 12. yüzyıllara ait eserler günümüze ulaşamamıştır. Ele geçirilen eserler ise 13. yüzyıla aittir. Bu yüzyılda yazıldığı bilinen ancak günümüze kadar gelemeyen ya da daha sonraki dönemlerde kaleme alınan eserler de tespit edilmiştir. Bunlar 

Orhun, Göktürk ya da Köktürk alfabesi, Göktürkler ve diğer erken dönem Türk kağanlıkları tarafından kullanılmış, Türk dillerinin yazılması için kullanılmış ilk yazı sistemlerinden biridir. Alfabe, 4'ü ünlü olmak üzere 38 damga (harf) içermektedir.
Eski Türk yazıtları ise yaklaşık olarak 7-9. yüzyıllar arasında Yenisey boylarından Orhun Vadisi'ne, Tanrı Dağları'nın eteklerinden Talas'a kadar Türkistan coğrafyasındaki Türk boyları ve devletlerinden kalan anıtlara verilen addır.
7. yüzyıldan 10. yüzyıla değin kullanılmış yazı sisteminin kökenleri genellikle Arami asıllı Pehlevi ve Soğut alfabelerine ya da tamgalara dayandırılmaktadır dense de aslına bakıldığı zaman, devrin Türkleri tarafından kullanılan tamgalar bütünü olduğu görünmektedir. Av hayvanları ve günlük kullanılan silahlar da dahil olmak üzere birçok etken bu durumda söz konusudur. Hükümdar hanedanı olan Aşina boyuna ait tamganın ve yine silah olarak kullanılan ok ve yay figürünün örnekleri yazım şekillerinde kendini gösterir. Orhun alfabesi, Yenisey Yazıtları'nda 100'ün üzerinde olan damga (harf) sayısı, Orhun Yazıtları'nda 38 damgaya düşmüştür. Damgaların temsil ettikleri sesleri: ab ‘av’, eb ‘ev’, ay, er, at, it (köpek), ok, ök (keçi), gibi Türkçede anlamları bulunmaktadır, bu damgaların kaya resimlerinden zamanla harflere dönüştüğü düşünülmektedir.
Orhun alfabesi, Eski İskandinav yazıtlarında kullanılmış Runik yazının karakterlerine benzediği için geçmişte Avrupa literatüründe, Sibirya Run harfleri, Yenisey Run harfleri, Runik alfabe ve Türk Run Yazısı olarak da adlandırılmıştır. Göktürklere ait Orhun Yazıtları'nda kullanılmasından ötürü bu adla anılmaktadır. Macarlar tarafından kullanılmış Rovaş alfabesinin Orhun alfabesi baz alınarak oluşturulduğu düşünülmektedir.

Orhun alfabesinden günümüze kalan en büyük kalıntılar olan Göktürkler döneminde dikilen yazıtların çözülüp değerlendirilmeleri ancak 19. yüzyıl sonunda gerçekleşebilmiştir. Bu yazıtlardan ilk bulunanları Yenisey Nehri boyundakilerdir. 1889'da ise Orhun Yazıtları denilen iki büyük yazıt daha ortaya çıkarılmıştır. Bunların öteki yazıtlardan farklı olarak arka yüzlerinde Çince metinler bulunuyordu. Bu yazıtlar 1893'te Danimarkalı Türkolog Vilhelm Thomsen tarafından çözülmüş ve böylece, bu yazıtların Kültigin ve Bilge Kağan tarafından diktirilmiş oldukları, bu yazının Göktürklere özgü bir alfabe olduğu ve bu dilin de Eski Türkçenin bir lehçesi olduğunu ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde, gün geçtikçe Asya'da bu yazı sistemiyle yazılmış yeni Türk yazıtları ortaya çıkarılmakta ise de en tanınmış Türk yazıtları hala Orhun Vadisinde, Yenisey ve Yedisu bölgesindekilerdir.

En eski Eski Türk alfabesi örneği, Orhun mezar külliyesindeki anıtların dikilişinden iki yüzyıl önce Yenisey'deki anıtlarda görülür, Göktürkler, Uygurlar, Kırgızlar tarafından doğduğu topraklarda kullanılan Orhun yazısı, kimi Türk boylarınca Avrupa'ya da taşınmıştır. 16. yüzyıla kadar Macaristan'da Sekeller arasında kullanıldığı bilinmektedir.

Göktürk alfabesinin Arami alfabesi kökenli Pehlevi veya Soğut alfabesinden türediği de öne sürülmüştür. Aynı dönemde yazılmış Zhou Kitabı gibi Çin kaynakları, Türklerin 7. yüzyılda Soğdlarınkine benzer bir yazı dili kullanmış olduğunu kaydetmiştir. Buna karşılık Sui Kitabı ve Kuzey Hanedanlarının Tarihi adlı çağdaş kaynaklar Türklerin bu dönemde yazılı bir dili olmadığını yazmıştır. Tarihçi ve Türkolog István Vásáry'ye göre, Orhun alfabesi Göktürklerin ilk kağanları tarafından Soğut alfabesi baz alınarak oluşturulmuştur.

Orhun alfabesi ve bu alfabeyle yazılmış metinler Marcel Erdal, Wolfgang Scharlipp, Talat Tekin gibi araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak çalışılmıştır.
Orhun alfabesinde 38 harf vardır (Orhun harflerinin prototipi olarak görülen Yenisey yazı sisteminde 150'den fazla işaret vardır. Bu işaretlerin elenerek Orhun alfabesi'nde 38'e indirildiği görülüyor).
Bu harflerin dört tanesi ünlü, geriye kalan 34 tanesi ünsüz işaretleridir. Doğal olarak Türkçede bu kadar sessiz harf bulunmaz. Bu durumun nedeni Orhun alfabesi'nde birçok sessiz harfin iki işaret ile gösterilmesidir. Somutlaştırılırsa, yanındaki seslinin kalın ya da ince oluşuna göre, "b, d, g, ğ, l, n, r, s, t, y" seslerini veren ikişer adet harf mevcuttur. Yani "bilge" sözünü yazarken kullanılan "b" ile "bars" sözünü yazarken kullanılan "b" birbirinden farklıdır. Ayrıca "ık, ok, nç, yn" gibi çift ses, çift ünsüz işaretleri de mevcuttur.
Sessiz harfler açısından kalabalık olan Orhun alfabesi, Türkçenin sekiz sesli harfine karşılık dört harfe sahiptir. "a, e", "ı, i", "o, u", "ü, ö" sesleri ayrılmadan yazılır ve ünlü uyumlarına göre gerektiği biçimde okunur.
Orhun Yazıtları ile devrin öteki yazıtları arasında, hatta Orhun'daki yazıtlar arasında kullanılan harflerin biçimleri bakımından (özellikle Tonyukuk Anıtı'nda kullanılan yazıda) kimi farklılıklar vardır. Yine Tonyukuk Yazıtı'nda ötekilerde olmayan "baş" logogramı ile s, ş seslerini ünleyen kare biçiminde bir harf daha vardır. Bu harfler Göktürk alfabesinde olduğu gibi Türkiye Türkçesinde de çok kullanılır.

Orhun harfleri kullanılarak yazılan metinde (günümüzde kullanılan Latin harfleriyle yazımda olduğu gibi) harfler bitişmez, ayrı yazılır.Sözcükler, aralarına üst üste iki nokta koyulmak suretiyle birbirinden ayrı yazılır. Bunun dışında herhangi bir noktalama işareti yoktur. Yazı genellikle (Arap ve Fars alfabesindeki gibi) sağdan sola yazılır. Soldan sağa yazıldığı durumlarda harfler de ters dönük olarak yazılır.
Orhun yazısında seslilerin çoğu kez yazılmadığı görülür. Sesliler ilk hecede yazılır, sonrasında gelen sesliler de aynıysa diğerleri yazılmaz. Son harf sesliyle bitiyorsa o sesli de yazılır. Orhun yazısının sessiz harf yazımı da sağlamdır. Harf fazlalığına karşın önemli bir karışıklık ve karıştırma durumu görülmez. Ancak kalın ve ince sessizlerin, kimi yerlerde birbirinin yerine kullanıldığı da görülür. Ayrıca "s" harfi birçok kez "ş" için de kullanılmış ve ayrıca birbirine benzediği için (tabii ki Orhun alfabesinde) bir iki sözde de "l" yerine "ş" ve "kalın s" yazılmıştır.
Yazma kuralları Türkolog Mehmet Kömen tarafından da kitaplaştırılmıştır.

 — yazıt
T²NGR²I — harf çevirisi
/teŋri/ — ses değerlerinin IPA abecesiyle çevriyazısı
teñri — Türk Latin

ev sözü:  harfi ince ünlülerle kullanılır ve sözcük içinde /be/ veya /eb/ diye okunur. Şekli bir çadırı andırmaktadır. Tek başına /eb/ diye okunur ve ev anlamına gelir. Nitekim ev sözü zaten /b/ sesinin sonradan /v/ sesine dönüşmesiyle eb > ev şekline dönüşmüştür.
ok sözü:  harfi söz içinde /ok/, /ko/, /uk/, /ku/ gibi okunuşlara sahiptir. Açıkça şekli aşağı doğru bir oktur, zâten tek başına okunduğunda /ok/ sesini verir.
ay ve yay sözcükleri:  harfi söz içinde /ay/ veya /ya/ diye okunur, kalın ünlülerle kullanılır. Şekli yarım aya benzetilebilir. Ayrıca /ya/ diye okunduğunda yay anlamına gelir, kaldı ki şekli aynı haklılıkla yaya benzetilebilir. Nitekim, ya > yağ > yay dönüşümü olduğu düşünülmektedir.
at, dağ sözcükleri ve atmak eylemi:  harfi söz içinde /at/ veya /ta/ diye okunur, kalın ünlülerle kullanılır. Şekli yükseklik, uzaklık kavramlarını çağrıştırabilir. Tek başına dağ ya da at anlamına gelir. ta > tağ > dağ dönüşümüne uğradığı açıktır. Kaldı ki Anadolu'da hâlâ uzaklık, büyüklük ya da abartı belirtmek için taa deyişi yaygındır. Bunun yanında farklı zamanlarda şekli değişmiştir. Genelde bu şekillerin bir atın üstüne binmiş adam çağrışımı yaptığı da düşünülmektedir. Gökbey Uluç'a göre ise "atmak" eyleminden türemiştir ve "ok"la "yay" dan oluşan damgalar, atılmayı simgeler.
en pekiştirme sıfatı:  harfi /eng/ diye okunur. Şekli, tek kolunu açılı olarak kaldırmış bir kişi olarak düşünüldüğünde büyük bir şeyi gösteren kişi çağrışımı yapmaktadır. Zaten bugün de buna benzer olarak pekiştirme anlamı taşır ("en büyük", "en yüksek", vb.).

ISO'nun eski/yeni tüm "yazı sistemleri adlarının kodları" için önerdiği ISO 15924 standardında, Old Turkic - Orkhon Runic adı ve Old_Turkic aliasıyla yer alıyor; kodu Orkh ve numarası da 175.
Unicode'un şu an geçerli son sürümü 6.0 içinde, Orhun ve Yenisey yazıtlarında kullanılmış harfler tek bir tabloda birleştirilerek "Old Turkic" olarak adlandırılmış ve bu karakter tablosuna 10C00-10C4F aralığındaki blok ayrılmış durumdadır.
Eski Türk dilinin Unicode bloğu U + 10C00-U + 10C4F olmaktadır. Bu sürüm 5.2 sürümü ile, 2009 yılı Ekim ayında Unicode standartlarına eklendi. Bireysel karakterlerin ayrı bir "Orhun" ve "Yenisey" türevlerini içermektedir.

Irk Bitig
Orhun Yazıtları
Yenisey Yazıtları

Orhun Alfabesi'ni öğrenmeye yönelik el kitabı 8 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eski Uygurca veya Eski Uygur Türkçesi, 9. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında çeşitli devletlerde konuşulmuş ve yazılmış olan, Türki diller ailesinin Sibirya koluna mensup bir dildir. Eski Türkçenin Göktürkçeden sonraki ikinci bölümünü oluşturmuştur.
Dil, isim benzerliğine karşın, günümüzde Türk dillerinin Çağatay grubuna ait modern Uygurca'nın atası değildir ve bu modern dilin Karahanlılar'ın konuştuğu dilden türediği düşünülmektedir. Ancak Kansu'da konuşulan Batı Yugurca'nın Eski Uygurca'dan türediğine inanılmaktadır.

Bu dönemde Türk halkları birçok kültür ile etkileşim içine girmişlerdir. Bu durum dilin yapısında da kendisini göstermiştir. Yine bu dönemde, değişik kültürlerle etkileşimle birlikte, dilde ilk kez yabancı kaynaklı sözcükler girmeye başlamıştır. Sanskritçe, Soğdça, Toharca, Çince sözcükler bunlardan bazılarıdır.

Uygurlardan kalan eserler dört gruba ayrılarak incelenebilir:

Manici çevreye ait metinler.
Burkancı (Budist) çevreye ait metinler.
Hristiyan çevreye ait metinler (İncil çevirileri).
Müslüman çevreye ait metinler.
Eski Türkçenin gramerini yazmış olan Annemarie von Gabain, Uygur metinlerini y ve n ağzı olmak üzere iki ana ağız grubuna ayırır. KökTürkçedeki ń sesini n'ye çeviren metinler n ağzını, y'ye çeviren metinler y ağzını oluştururlar. Eski Uygur Türkçesi dönemi, yazı dili olarak Göktürkçeye dayanan, onun devamı olan bir dönemdir. Başka bir deyişle GökTürkçe ile Uygurca aynı yazı dilinin iki koludur. Eski Uygur Türkçesinde görülen az sayıdaki ses ve biçim farklılıklarından bir kısmı ağız farkından, bir kısmı da zaman farkından kaynaklanmaktadır. GökTürkçe ve Uygurca arasındaki asıl önemli fark, söz varlığında ortaya çıkar. GökTürkçenin söz varlığında Türkçe kökenli sözcükler egemendir; Çince veya Soğdakçadan girmiş olan alıntı sözcükler çok azdır. Göktürk metinlerinde bozkır yaşayışı, savaşçılık ve devlet düzeniyle ilgili sözcükler ağırlıktadır. Uygur metinlerinde ise Maniheizm ve Burkancılıkla ilgili sözcükler egemendir. Bunlar da Sanskritçe, Çince ve Soğdakçadan alınmıştır. Çok defa da kavramlara Türkçe karşılıklar bulunmuştur. Temel söz varlığı ise her iki dönem metinlerinde aynıdır.
KökTürkçede sadece kişi, konçuy gibi insanla ilgili sözcüklerde kullanılan +lAr çokluk eki, Eski Uygurcada her türlü isim, zamir ve sıfatta kullanılabilen, genel çokluk eki biçimine evrilmiştir ve çokluk eki uyumuna uygundur.

Morris Swadesh'in 100 temel sözcüğünün Uygurcadaki karşılıklarından bazıları şöyledir:

ad: ad/at
ağaç: ıgaç/sögüt
balık: balık
diş: tiş
erkek: er/erkek
vermek: birmek
Ahmet Caferoğlu'nun, Eski Uygur Türkçesi sözlüğünde,günümüz Türkçe karşılıklarını da verdiği bazı sözcükler şunlardır:

töpü: tepe
til: dil
yastuk: yastık
köl: göl
bilig: bilgi

GökTürkçe gibi, ilk yıllarında Orhun alfabesi ile kayda alınmıştır.
Bu alfabede 38 harf vardır. Bunlardan dördü ünlü, otuz dördü de ünsüzdür. Üç tane de harf bileşiği vardır: lt, nç ve nt.

Irk Bitig
Uygur Kağanlığı
Uygurlar
Maniheizm
Budizm

Eski Uygurca çeviriyazım 8 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eski Uygur alfabesi, Eski Uygur Türkçesi döneminin yazımı için kullanılmış olan alfabedir. Uygur topluluğunun ticarete, şehir hayatına ve yerleşik düzene olan temayülleri, onları Orta Asya'nın tüccar kavmi Soğutlara yakınlaştırmıştır. Kısa zaman sonra Soğut alfabesini öğrenip bu alfabeden Uygur yazısını geliştirmişlerdir. Böylece Uygur ağzı, Uygur alfabesi vasıtasıyla klasik bir yazı dili hâline gelmiş; Orta Asya’daki diğer Türk topluluklarının ortak dili de bu ağız özelliklerinin yaygınlaştığı dil olmuştur. Bazı akademik yayınlarda bu alfabe Uygur alfabesi olarak da belirtilir. Çağdaş dönem Uygur Türkçesi için Arap asıllı alfabenin varlığı sebebiyle, ayrım için bu tarihî alfabeye “eski” ibaresi eklenir.
Alfabe, 8.-17. yüzyıllar arasında Doğu Türkistan, Harezm ve Altın Ordu bölgelerinden İstanbul’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kullanılmıştır.

Eski Uygur alfabesinin kullanılmaya başlandığı tarih kesin olmamakla beraber, Annemarie von Gabain’e göre, bu alfabeyle ilk metin örnekleri, 840’tan önçe Koço’ya gelen Türk toplulukları tarafından 750-827 yılları arasında yazılmıştır. Uygur kültürünün muazzamlığının tarihe vurduğu damga, bu kültür taşıyıcısı dilin yazıldığı alfabenin adını da “Uygur” yapmıştır. Üstelik, bu alfabe, Soğutlardan alınan şekliyle değil, Türkçenin ses ihtiyaçlarını nispeten karşılayacak hâle getirildikten sonra Türkleştirilerek, sayısız Türkçe eserin kaydında kullanılmıştır.
Bu yazı ile kütüphaneler dolusu edebiyat, sanat, din, hukuk konularında kitaplar yazılmıştır. Uygurlar Çin, Hint ve İran kültürlerinin etkisinde kalmış ve çok renkli bir kültür geliştirmişlerdir. Uygurlar kâğıt ve matbaayı ilk kullanan Türk kavmidir. Bilinen en eski metinler 8. yüzyıla aittir. Eski Uygur alfabesi, Karahoca Uygur Krallığı’nın yıkılmasından sonra da kullanılmıştır. Türklerin Müslüman olmalarından sonra Arap alfabesini almalarına rağmen Türkistan ve Kırım’daki Türk devletlerinde Uygur alfabesi kullanılmaya devam etmiştir. Timur İmparatorluğu ve kollarında bu alfabe kullanılıyordu. Ebu Said Mirza’nın 1468’de Uzun Hasan’a gönderdiği mektup Uygur alfabesiyle yazılmıştı.
Osmanlı sarayında da Uygurca bilen kâtipler vardı. Örneğin II. Mehmet’in Otlukbeli Savaşı’ndan sonra Özbek Hanı’na gönderdiği zafername Uygur alfabesiyle yazılmıştı.
Eski Uygur alfabesi, 18. yüzyıla dek klasik Burhancı Uygur ve Batı Yugurca metinlerini yazmak için kullanılmıştır.
Uygur alfabesiyle Uygur döneminde yazılmış yazılı nesirler: 

Altun Yaruk
İki Kardeş Hikâyesi
Huastvanift
Maitrisimit Nom Bitig
Sekiz Yükmek
Xuanzang Biyografisi

Eski Uygur alfabesi, Sağdan sola veya yukarıdan aşağıya doğru yazılır. Harflerin ön, iç ve son ses durumlarına göre başta, ortada ve sonda olmak üzere üçer şekilleri vardır.

Omniglot'da Eski Uygur alfabesi24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Latin - Eski Uygur çeviriyazım

Ethnologue: Languages of the World (Ethnoloɠue olarak stilize edilmiştir), 2015'teki yayımındaki 18. sayısında 7,472 dil ile lehçenin istatistiklerini barındıran ağ tabanlı bir yayındır. 2009 yılındaki 16. baskısına kadar yayın bir cilt olarak yayımlandı. Ethnologue dilin konuşan sayısı, yeri, lehçesi, dilsel bağları, kutsal geçerliliği ve Genişletilmiş Kuşaklar Arası Bozulma Ölçeği (Expanded Graded Intergenerational Disruption Scale; EGIDS) kullanılarak yapılan dil canlılığının öngörüsü üzerine türlü konulardaki bilgi gereksinimini karşılayacak bir kapsamda bulunmaktadır. William Bright, Language: Journal of the Linguistic Society of America dergisinin o zamanki editörü, Ethnologue ile ilgili dünya dilleri üzerine herhangi bir başvurusunun kaçınılmaz olduğunu yazmıştır.

18. baskıdan başlayarak her yıl yeni bir baskı yayımlanmaktadır.

Resmî site

Eynuca (kendilerince  ئەينۇ Eynu) göçmen bir Türk halkı olan Eynular tarafından konuşulur. Bu halk batı Çin'de yaşar. Karışık bir dildir. Bir Türk dili olduğunun ispatı olarak grameri Türkçedir; ancak kelime haznesi çoğunlukla Farsça sözcüklerden oluşur. 6.570 konuşanı olduğu bilinmektedir. Bu dilin  Aynuca ile uzaktan yakından alakası yoktur.

Äynu veya Eynu dilinde sayılar Farsçadan ödünç alınmıştır:
1 yäk, 2 du, 3 si, 4 čar, 5 pänǰ, 6 šäš, 7 häp(t), 8 häš(t), 9 noh, 10 dah, 20 bist, 30 si, 50 panjah, 70 haftad, 90 navad, 100 säd, 200 devist, 1000 hazar

Eynuca konuşanlar çoğunlukla yaşlı erkekler arasındadır. İlginç olanı bir kadın veya dışardaki kişilerle Eynuca konuşulmaz, Uygur Türkçesi konuşulur.

Hayasi, Tooru (1999). A Šäyxil vocabulary : a preliminary report of linguistic research in Šäyxil Village, southwestern Xinjiang. Kyoto: Faculty of Letters, Kyoto University. 
Hayasi, Tooru (2000). Lexical copying in Turkic: The case of Eynu. In: Asli Göksel – Celia Kerslake (eds.): Studies on Turkish and Turkic languages. Proceedings of the Ninth International Conference on Turkish Linguistics, Oxford, 1998. Turcologica 46. pp. 433–439. Wiesbaden: Harrassowitz. 
Lars Johansson. 2001. Discoveries on the Turkic Linguistic Map. Swedish Research Institute in Istanbul Publications 5. Stockholm: Svenska Forskningsinstitutet i Istanbul. Page  available online10 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ladstätter, Otto & Tietze, Andreas (1994). Die Abdal (Äynu) in Xinjiang. Österreichische Akademie der Wissenschaften. Philosophisch-historische Klasse. Sitzungsberichte 604. Wien: Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 

ethnologue.com sayfasında Eynuca
Aynuca veya Eynuca
V. İ. Velikov sınıflandırmasına göre 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Discoveries on the Turkic Linguistic Map10 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.
Asıl adı Abdullah'tır. Yine de babasının ismi dolayısıyla genellikle Eşrefoğlu, Eşrefzâde veya İbnül Eşref olarak anılmıştır. İznik doğumlu olduğu için de sık sık İznikî olarak anılmış, yine de en sık kullanılan hitabı Eşref-i Rûmî olmuştur.
İznik doğumlu Abdullah'ın babası, zamanında Mısır'dan Anadolu'ya göçmüştür. Babasının ismi genelde "Seyyid Ahmed ül Mısrî" olarak geçer. Bu künyedeki Seyyid, şahsın İslam peygamberi Muhammed'in sülalesine dayandığını gösteren bir ibaredir.
Eşrefoğlu ilk eğitimini İznik'te yapmıştır. Babası ve dedesi mutasavvıf olsa ve tasavvufa da meyli olsa da daha çok ilmi eğitim görmüştür. Orta yaşlarında, bazı söylentilere göre 40 yaşlarındayken, ilim eğitimini sonlandırır ve dönemin ünlü fakihlerinden birinin yanında çalışmaya başlar. Buna rağmen tüm bu zaman boyunca tasavvufa olan ilgisi artmıştır ve sonunda ilmi bir kenara bırakıp tasavvufi hayat tarz ve görüşüne girer. Tasavvufa girişi genellikle o dönemde Bursa'da yaşayan Abdal Mehmet isimli meczup bir veli ile arasında yaşanan bir olaya bağlanır. Fakat bunun gerçekliği tartışmalıdır.
Eşrefoğlu tasavvufi yola giriş yapmak istediğinde Bursa'nın ünlü velilerinden Emîr Sultan'a bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli'ye gönderir. Bir süre Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, öneri üzerine Hama'daki kâdirî şeyhi Şeyh Hüseyn-i Hamevî'ye gider. Buraya ailesi ile birlikte gider ve bir zaman burada kalır. Sonunda Hama'dan İznik'e geri döndüğünde Eşrefoğlu büyük bir mutasavvıftır. İznik'te başlarda münzevi bir yaşam sürse de daha sonraları halkla iletişime geçmiş kendi tasavvufi görüşünü yaymıştır. Burada Eşrefoğlu Rumi kurucusu olduğu ve Kâdirîliğin bir kolu olan Eşrefîliği yayar. 1469 yılında yine İznik'te vefat eder.
Eşrefoğlu eserlerinde genelde yalın bir Türkçeyi tercih etse de az da olsa Arapça ve Farsça sözcükler de kullanır. Eserlerinde tasavvufi etki rahatlıkla görülebilir. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifler ve kurgusal unsurlar da tasavvufi imgelerdir. Bunun dışında eserleri genel dini öğütler de içerir. Her ne kadar teknik bakımdan çok büyük başarı göstermese de, Türk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimlerindendir.
Eşrefoğlu'nun en önemli eseri Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhur bir eseri de bulunur. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatler içeren bir eserdir. Bunlar dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalar halinde olan çeşitli eserleri vardır: Tarîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbretnâme, Mâziretnâme, Hayretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esrarüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.
Eşrefoğlu Rumi'nin sevilen bir eseri:
Ey Allah'ım beni senden ayırma
Beni senin didarından ayırma
Seni sevmek benim dinim imanım
İlahi din ü imandan ayırma
Sararıban soldum döndüm hazâna
İlâhi hazânım daldan ayırma
Şeyhim güldür ben anın yaprağıyım
İlahi yaprağı gülden ayırma
Ben ol dost bahçesinin bülbülüyüm
İlahi bülbülü gülden ayırma
Balığın canını suda dediler
İlahi balığı gölden ayırma
Eşrefoğlu senin kemter kulundur

İlahi kulu sultandan ayırma

Tercüman 1001 Temel Eser, 4, Eşrefoğlu Divanı.
Muallim Naci, Esâmî, s.59-60 - Eşref-i Rûmî
Mustafa Güneş, Eşrefoğlu Rumi, Hayatı, Eserleri ve Divan'ndan Seçmeler, 1999.
http://www.edebi.net/index.php/guefteler-tuerkueler-sark-lar/ilahiler/2174-esrefoglu-rumi-ey-allah-im-beni-senden-ayirma 11 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fiil veya eylem, varlıkların yaptığı işi, hareketi ve oluşu çeşitli ekler alarak şahıs ve zamana bağlı olarak anlatan kelimedir.
Türkçede fiiller; haber ve dilek kip ekleri ile zaman ve tasarlama anlamı kazanır; şahıs ekleri ile işin veya oluşun kim tarafından gerçekleştirildiğini belirtir.

Dün arabamı yıka-dı-m. (fiil + haber kip eki + şahıs eki)
Yarınki maça mutlaka gel-meli-sin. (fiil + dilek kip eki + şahıs eki)
Fiiller; iş, durum ve oluş fiilleri olmak üzere üç gruba ayrılır:

düşünmek, yazmak (iş fiili)
büyümek, eskimek (oluş fiili)
uyumak, durmak (durum fiili)

Zaman zaman fiil (eylem) ve yüklem kavramları birbirine karıştırılır. Fiil bir kelime türü iken yüklem cümlenin öğelerinden biridir. Yüklem öznenin yaptığı işi veya oluşu belirtir. Yüklemlerde fiil bulunma zorunluluğu yoktur. İsim cümlelerinde yüklemler isim soylu olabilir:

Hava çok soğuk. (isim soylu yüklem)
Hava birden soğudu. (fiil soylu yüklem)

Fiil çekimi, fiil kök ve gövdelerine çekim eklerinin getirilmesidir. Fiil çekiminde en az üç unsur bulunur:

Fiil kökü veya gövdesi
Şekil veya zaman (kip) ekleri
Şahıs eki
Bazı fiillerin çeşitli şekil ve zamanlardaki çekimleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Fiillerin özne ve (varsa) nesneye göre girdiği şekle çatı denir. İsim cümlelerinin yüklemlerinde fiil bulunmadığından çatıdan söz edilemez.

Etken fiillerde eylemin kimin tarafından yapıldığı bellidir:

Çocuklar kapının camını kırmış.
Edilgen fiilli cümlelerde işin kim tarafından yapıldığı bilinmez. Fiili edilgen yapan ekler -il ve -in ekleridir. Böyle fiiler yüklem olunca işi yapan belli değildir, gerçek özne yerine sözde özne vardır.

Kapının camı kırılmış.
Bu örnekte kırma işinin kim tarafından yaptığı belli değildir. Dolayısıyla kırılmak fiili, öznesine göre edilgen çatılıdır. -il ekini içine alan kırmak, birinci örnekte nesne olan kapının camını sözde özne hâline getirmiştir.
Etken fiillerin yüklem olduğu cümlelerdeki "nesne", fiil edilgen hâle getirilirse "sözde özneye" dönüşür:

Askerler bayrağı göndere çekti. (belirtili nesne)
Bayrak göndere çekildi. (sözde özne)

Dönüşlü fiillerde eylemi yapan özne aynı zamanda ondan etkilenir. Nesne yoktur. Bu fiiller -l veya -n eki alırlar ve geçişsizdirler:

Annem başarılarımla övünüyor.
Gelin ve damat düğün için hazırlandı.
Tabiatla ilgili dönüşlü fiillerde yapma, kendi kendine olma demektir:

Küresel ısınmadan dolayı neredeyse bütün buzullar geri çekildi.
Gel-gitten dolayı sular bir saatte bayağı yükseldi.
Yazın sıcağıyla gölün suyu çekildi.
Bazı fiillerin dönüşlü şekilleriyle edilgen şekilleri farklı eklerle yapılır.
İsme getirilen -iş, -len ve -leş ekleri de dönüşlülük anlamı katabilir:

Olaya pek içlenmişti.
Hasta, iğne etki edince sâkinleşti.

İşteş fiilerde eylem birden fazla özne tarafından birlikte ya da karşılıklı yapılır. Fiili işteş yapabilmek için Türkçede –iş veya -ş eki kullanılır.

Kapıda hasretle kucaklaştık.
Arkadaşımla okul kapısında buluştuk.
Bu cümlede ise “buluşma” işi birden çok özne tarafından ve karşılıklı yapılmıştır.

Geçişli fiiller belirtili ya da belirtisiz nesne alabilen fiillerdir. Bir fiilin geçişli olup olmadığı özneden sonra sorulan "ne", "neyi" ve "kimi" soruları sorularak anlaşılır:

Zararlı böceklerden korumak için meyve bahçesini ilaçlayacağız. (belirtili nesne, geçişli fiil)
Her bahar başlangıcında evi güzelce temizleriz. (belirtili nesne, geçişli fiil)
Annem için bir demet çiçek aldım. (belirtisiz nesne, geçişli fiil)
Gençler avluda çay içiyorlar. (belirtisiz nesne, geçişli fiil)
Geçişsiz fiiller sadece özne ile ilgili bilgi verir ve nesne almaz.

Küçük çocuk bütün gün uyudu. (geçişsiz fiil)
Yemek birazdan pişer. (geçişsiz fiil)
Karlı bir Yılbaşı gecesi doğmuşum. (geçişsiz fiil)
Burhan denizde yüzüyor. (geçişsiz fiil)

"Geçişsiz" iken bir ek alarak geçişli hâle gelen fiillere oldurgan fiiller denir. Oldurganlık ekleri -dır, -r ve -t'dir.

doğmak > doğurmak, ölmek > öldürmek, durmak > durdurmak, uyumak > uyutmak vs.
Çocuklar erkenden yattı. (geçişsiz)
Çocukları yatırdım. (geçişli/oldurgan)
Yemyeşil kırlarda saatlerdir geziyoruz. (geçişsiz)
Ablam yeni otomobili ile bizi sahilde gezdirdi. (geçişli/oldurgan)
Köpek aralık kapıdan sokağa kaçtı. (geçişsiz)
Çocuk balonu elinden kaçırdı. (geçişli/oldurgan)
Japon balığım bu sabah öldü. (geçişsiz)
Soğuk havalar balığımı öldürdü. (geçişli/oldurgan)

"Geçişli" fiillere -dir, -t ve-r ekleri getirilerek oluşturulan yeni geçişli fiillere ettirgen fiiller denir. Bu fiiller eylemin özne tarafından ikinci ve hatta üçüncü bir varlığa yaptırıldığını ifade etmekte kullanılır:

yıkamak > yıkatmak
yıkatmak > yıkattırmak
duymak > duyurmak
duyurmak > duyurtmak
içmek > içirmek
içmek > içirtmek
Yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere aynı fiil ikinci kez ettirgen hâle getirilebilir:

Bu sabah sakalımı kestim. (geçişli)
Dün saçlarımı kestirdim. (geçişli/ettirgen)
Okul müdürü uygunsuz olduğu gerekçesiyle saçlarımı kestirtti. (geçişli/ettirgen. Aynı fiil ikinci kez ettirgen hâle getirilmiştir.)
Oldurgan fiiller de -geçişli olduklarından- ettirgen hâle getirilebilirler:

öldürmek (oldurgan) > öldürtmek (ettirgen)
Erkenden yattım. (geçişsiz)
Çocukları erkenden yatırdım. (geçişli/oldurgan)
Yurt müdürü nöbetçileri tek tek yatakhanelere göndererek tüm öğrencileri yatırttı. (geçişli/ettirgen)

Kelime yapısına göre fiiller basit, türemiş ve bileşik olmak üzere üç gruba ayrılır.
Basit fiiller, "kök" hâlindeki fiillerdir:

gel-, bak-, oku-
Türemiş fiiller, bir kökten yapım ekleri ile üretilmiş, "gövde" hâlindeki fiillerdir:

yazdır-, başlat-, -çıkart-, avla-, çocuklaş-
Bileşik fiiller, birden fazla kelimenin yeni bir fiil yapmak üzere bir araya gelmesiyle oluşmuş fiillerdir:

kapatabil-, koşuver-, bakakal-, düşeyaz- (kurallı bileşik fiiller)
ayak dire-, başına gel-, kafa şişir- (deyimleşmiş bileşik fiiller)
memnun ol-, beddua et- doğum yap- (yardımcı fiil ile oluşturulmuş bileşik fiiller)
dolup taş-, uçup git-, yazıp dur- (ikili bileşik fiiller)

Fiilimsiler fiillerin çeşitli ekler alarak cümlede isim, sıfat veya zarf görevinde kullanılan hâlleridir:

Yarın bize uğramanı istiyorum. (isim-fiil)
Ağlayan çocuğu bir külah dondurma ile teselli etti. (sıfat-fiil)
Birden zil çalınca havaya sıçradım. (zarf-fiil)

Ergin, Muharrem. Üniversiteler İçin Türk Dili. İstanbul: Bayrak Yayım, 2009.

Fuyü Gırgıs dili ya da Fuyü Kırgızcası (Çincede 富裕柯尔克孜语 Fùyù Kē'ěrkèzī yǔ veya 富裕吉尔吉斯语 Fùyù Jí'ěrjísī yǔ), bazı Çin kaynaklarında "Heilongjiang Kırgızcası" (黑龙江柯尔克孜语 Hēilóngjiāng Kē'ěrkèzī yǔ) veya "Dongbei Kırgızcası" (东北柯尔克孜语 Dōngběi Kē'ěrkèzī yǔ) olarak da bilinir, Çin'in en doğusunda konuşulan Türk dilidir. Fuyü Kırgızlarının ana dilidir. "Kırgızca" olarak bilinmesine rağmen, Fuyü Gırgıs dili Orta Asya'da konuşulan Kırgızcadan çok farklıdır ve Hakasça ya da diğer Sibirya Türk dillerine daha çok benzer.
Fuyü Gırgıs dilinin sabit bir yazı sistemi yok ve esasen sadece konuşma dili olarak işlev gösterir. 2017 yılı itibarıyla dilin sadece 15 konuşanı vardı; bunların çoğu da Heilongjiang Eyaleti-Çiçihar Şehri-Fuyu İlçesi'ne bağlı Wujiazi (五家子) ile Qijiazi (七家子) köylerinde yaşayan yaşlı insanlardır. Bu nedenle Fuyü Gırgıs dili tehlike altında olan bir dil olarak görülür.

Fuyü Kırgızlarının ataları, Hakasçanın bir lehçesini konuşan Yenisey Kırgızlarıdır. 18. yüzıl Çungar-Çing Savaşları'nda Çing Hanedanı Çungar Hanlığı'nı yendi ve Çing Hükûmeti, Hakas halkının bir kısmını Wuyur Nehri kıyısına taşıdı; bu insanlar, Çincede "Wuyur Nehri Kıyısındaki Beş Soy İsimli Kırgızlar" (乌裕尔河畔五姓柯尔克孜, Wūyù'ěr Hépàn Wǔ Xìng Kē'ěrkèzī) olarak da bilinir. Bu insanların konuştukları Hakasça lehçesi, günümüzde "Fuyü Gırgıs" olarak bildiğimiz dildir. Fuyü Gırgıs dilinin kullanımı uzun zamandan beri azalma sürecindedir; bunun bazı nedenleri ise Fuyü Kırgızlarının Moğol ve Çin kültürlerine asimile olmaları, Fuyü Kırgızlarının sayısı az olması ve etnik gruplar arası evliliklerin çok olmasıdır.
1980'li yıllarda bu dili konuşabilen insanların sayısı 100 civarındaydı; yetişkinler daha çok Moğolca, çocuklar da daha çok Çince konuşurdu. 2006 yılında yapılmış bir araştırmaya göre, Fuyü Gırgıs dilini konuşabilen sadece 22 kişi vardı, bunların 18'i de Fuyu İlçesi'nde yaşardı. 2017 itibarıyla, hâlen Fuyu İlçesi'nde Fuyü Gırgıs dilini konuşabilen 15 kişi kalmıştır. Bu 15 kişinin arasında, Fuyü Gırgıs diliyle tam cümle kurabilen sadece 5 kişi var, bunların çoğu da 70 yaşı üzerindedir; basit cümleler kurabilen ve bazı sözcükler bilen kişilerin çoğu ise 60 yaşı üzerindedir. Günümüzde Fuyü Kırgızları hem diğer gruplarla hem de kendi aralarında konuştukları zaman en çok Çinceyi kullanırlar, fakat Moğolcayı kullanan Fuyü Kırgızları da vardır; Fuyü Gırgıs dilinin kendisi ise tehlike altında olan bir dildir.

Dilbilimci Hu Zhenhua'nın çalışmalarına göre, Fuyü Gırgıs dilinin sekiz tane temel ünlü sesi vardır. Ünlülerin hem uzun hem de kısa formları var, fakat uzun ile kısa ünlü seslerinin arasındaki fark ancak ünsüz seslerin basitleştirildiği durumlarda ortaya çıkar; örneğin, Fuyü Gırgıs dilindeki /pʉːn/ kelimesinin Kırgızcadaki karşılığı /byɡyn/ şeklindedir. Fuyu Gırgıs dilinin 21 ünsüzü vardır. Çoğu diğer Türk dilinde olduğu gibi, Fuyü Gırgıs dilinde de bir sözcüğün vurgusu genel olarak en son hecesinde yer alır.

Sincan Kırgızlarından farklı olarak, Fuyü Kırgızları tarihin hiçbir zamanında İslam dinine inanmamıştır. Bu nedenle Fuyü Gırgıs dilinde hiç Arapça alıntı kelimesi yoktur. Bazı Farsça alıntı kelimeleri olsa da, bunların sayısı az ve bunlar Fuyü Kırgızlarının doğuya göç etmelerinden önce dile girmiş sözcüklerdir. Sincan Kırgızcası'yla karşılaştırıldığında, Fuyü Gırgıs dilindeki Türk dillerine özgü kelimelerin oranı daha yüksektir, ayrıca Moğolca ve Çinceden Fuyü Gırgıs diline girmiş büyük oranda alıntı kelimesi de mevcuttur. Dil bilgisi açısındansa Fuyü Gırgıs dili eklemeli bir dildir ve oldukça karmaşık bir çekim eki sistemine sahiptir.

Hakasça
Kırgızca

Dilbilgisel cinsiyet veya gramatik cinsiyet, bir sözcüğün ait olduğu sınıfına göre dilin başka bir yönü (eylemler, adlar, ön adlar, belirteçler) ile uyum sağladığı ad sınıflandırma sistemine verilen addır. Dünya dillerinin dörtte birinde bu sistem bulunur. Bu dillerde cinsiyet denen bu dilbilgisel sınıflandırmanın bir değerine adların çoğu ya da hepsi dahil olur. Bir dilde bulunan bütün sınıflandırma değerlerine o dilin cinsiyetleri denir. Bir tanıma göre: "Cinsiyetler, birbiriyle ilgili sözcüklerin davranışlarına yansıtılan ad sınıflarıdır."
Yaygın olarak görülen cinsiyet bölümlerine erkek/dişi, erkek/dişi/nötr ve canlı/cansız örnek verilebilir. Bazı dillerde bir sözcüğe cinsiyet ataması her zaman sözcüğün anlamına bağlı iken, çoğu dilde bu anlambilimsel ayrım yalnızca kısmen takip edilir ve bir sözcük anlamına ters bir cinsiyet grubunda olabilir (Erkeksilik sözcüğünün dişi olması gibi, örneğin Almancadaki Männlichkeit sözcüğü). Böyle durumların nedeni sözcüğün yapısı veya içerdiği sesler olabilir. Bazen de tamamen rastgele olabilir.
Gramatik cinsiyet kendisini daha çok bir adla etkileşen diğer sözcüklerin (ön ad, adıl vb.) çekimlenme yolunda gösterir. Hangi etkileşen sözcüklerin etkilendiği ve nasıl etkilendiği dilden dile değişir. Aynı zamanda etkilenme şekli adın sayısı ve ad durumuna göre değişebilir. Bazı dillerde cinsiyet, ad çekimlenmesini etkiler.
Birçok Hint-Avrupa ve Afro-Asyatik dilinde bulunan gramatik cinsiyet aynı zamanda Dravid dilleri, bazı Aborjin dilleri ve Kuzeydoğu Kafkas dillerinde de bulunur. Birçok Nijer-Kongo dilinde de birkaç gramatik cinsiyete düzenlenebilecek ad sınıfları bulunur. Buna karşın Ural-Altay, Amerikan yerlisi, Avustronezya ve Çin-Tibet dillerinin çoğunda gramatik cinsiyet bulunmaz.

Gyula Németh (d. 1890 - ö. 1976, Macaristan) Macar türkolog. Macaristan'ın Szolnok iline bağlı Karcag'da doğdu. Türkçeye olan merakı Karcag'da başladı. Budapeşte Üniversitesi'nde okudu, yine burada Doğu Dilleri Kürsüsü'nde profesör oldu. 1907'de İstanbul'a geldi, 1908'de Aydın ve İzmir'de bulundu. 1909'de Eötvös Kollégium üyesi olarak Budapeşte Üniversitesi'nde Gombocz Zoltán, Munkácsi Bernát, Goldziher Ignác, Vámbéry Ármin gibi önemli bilim adamlarıyla birlikte çalıştı.
1911 ve 1914 yılları arasında eğitim için Leipzig, Kiel ve Berlin'de bulundu. 1915'te Budapeşte Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. 1916'da Türkoloji kürsüsü öğretim görevlisi oldu. 1916-1917 yıllarında Türk Dili kitabı yayınlandı. 1921'de Macarcaya Türkçeden geçen kelimelerle ilgili ilk kitabını yayınladı. Türk Filoloji Enstitüsü'nü kurdu (1930). TDK şeref üyesidir. Türk kavimleri, Türk dili, Türklerin anayurdu, Balkanlar üzerine araştırmaları bulunmaktadır.

Yurt Kuran Macarlığın Teşekkülü.
Ural ve Türk dillerinin en eski bağları.
Hunlar ve Tanrının Kırbacı Atilla.
Vidin Türkleri.

Göktürk Kağanlığı (Göktürkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰜; Türük, 𐰚𐰇𐰜:𐱅𐰇𐰼𐰜; Kök Türük, veya 𐱅𐰇𐰼𐰚; Türk, Çince: 突厥汗國; pinyin Tūjué hánguó), asıl ismiyle Türk Kağanlığı Göktürkler tarafından kurulmuş ve 552-744 yılları arasında Orta ve İç Asya'da hükümdarlık sürdürmüş bir Türk imparatorluğudur ve bozkırların ilk model devletidir. Asya Hun İmparatorluğu'ndan sonra "İkinci Büyük Devlet" lakabını almıştır.
Devletin kurucusu ve ilk önderi Bumin Kağan'dır. Bumin Kağan'ın kardeşi İstemi Yabgu ülkenin batı kanadını yönetirdi. Göktürkler komşuları olan Çin, Sasani (İran) ve Bizans İmparatorluğu ile askerî, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurdular.
Göktürkler (MS 552-744), gerek ilk kez Türk adını kurdukları siyasi birliklere vermeleri ve gerekse de; bir Türk diline ait bilinen en eski yazılı kaynaklarını vermeleri bakımından, Türk kültür ve edebiyat tarihi açısından önemli bir yere sahiptir.

Türk adı bugün kullanılan şekli ile ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları'nda geçmektedir. "Türk" adıyla kurulmuş ve Türk adını resmî devlet adı olarak kullanan ilk devlettir. Göktürk İmparatorluğu, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında tarih ders kitaplarında "Tukyu İmparatorluğu" şeklinde adlandırılmıştır. 
Göktürkler, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında kendilerinden 𐱅𐰇𐰼𐰜 (okunuşu sağdan sola doğru: Türük) veya 𐰜𐰇𐰚:𐱅𐰇𐰼𐰜 (okunuşu sağdan sola doğru: Kök Türük ya da azınlık görüşüne göre Ökük Türük) olarak bahsetmiştir. Tonyukuk Yazıtı'nda ise Göktürkler 𐱅𐰇𐰼𐰚 (okunuşu sağdan sola doğru: Türk) olarak geçmektedir. Çince kaynaklar kavmi 突厥 (Pinyin: Tūjué; Wade-Giles: T'u-chüeh, Guangyun: dʰuət-kĭwɐt) olarak kaydetmiştir. Devlet ve halk Türk tarihyazımında bazen Kök Türkler olarak da adlandırılmaktadır.

Göktürkler, 542'ye kadar Altay Dağları'nın güney eteklerinde yaşamışlardır. Çin kaynakları, ittifakla Göktürklerin Hunlardan geldiğini ifade etmektedir. Göktürkler, "Aşina" adını taşıyan ve kelime anlamı olarak kurt neslini ifade eden bir Hun ailesine mensupturlar. Kurt, Oğuz Kağan Destanı'nda yol gösterici olarak ifade edilmektedir. Göktürk Kağanlığı 552-745 yılları arasında varlığını sürdürdü. Çin'in Siyenpi (Sien-pi) kökenli Kuzey Zhou, Kuzey Qi, Sui ve Tang hanedanları ile uzun süre savaşmıştı. Kardeş kavgaları, diğer Türk halklarıyla arasında yapılan savaşlar, iç savaşlar ve Çinliler ile olan uzun savaşlar devletin yıkılmasına neden oldu.

Aşina ailesi, Chou Kitabı ve Kuzey Hanedanlar Tarihi 'ne göre, Hiung-nu'nun ayrı bir kolu ve Sui Kitabı ve T'ung-tien e göre, Ping-liang'ın "Karışık yabancı" (雜胡 / 杂胡, Pinyin: záhú, Wade-Giles: tsa-hu)larındandır. Sui Kitabı 'nın aktardığına göre, Sonraki Vey (Kuzey Vey) imparatoru T'ai-wu (T'o-pa Ch'ou, Fu-li, Büri)'nun Chü-ch'ü'yü yok ettiğinde (18 Ekim 439 tarihinde), Aşina'nın 500 hanesi Cücenlerlere koşup Chin-shanlara (Altay dağları) yerleştiler. Altay dağlarının kuzeyinde demir işleri yaparak Cücenlerin egemenliğinde yaşadılar. Çin tarihsel kaynakları Cücen kağanı Anagui'nin, kızıyla evlenmek isteyen Göktürk kağanı Bumin'e “Senin gibi demirci bir kölem benim kızımı hangi cesaret ve cür'etle nasıl isteyebilir?” dediğini kaydetmiştir. Anagui'nin bu ifadesi üzerine kimi araştırmacılar Göktürkler'in Cücenlerin egemenliği altında çalışan "demirci köleler" (鍛奴, Pinyin: duànnú, Wade-Giles: tuan-nu) olduklarını iddia etmiştir. Bunun Cücen toplumuna has 'vassallık' sistemi olabileceğini iddia eden araştırmacılar da bulunur. Ancak Denis Sinor'a göre, Anagui'nin bu ifadesi Türklerin demircilik sanatlarında uzmanlaşmış olduğunun bir kanıtıdır.

Göktürk Kağanlığı (552–581), 6. yüzyılın ortasında, Asya'nın doğusunda Çin devletinin, batısında Sasani-İran devletinin sınırladığı İç Asya bozkırlarında, doğuda Avarlar, batıda Eftalit/Ak Hunlar ile yapılan mücadeleler sonucunda ortaya çıktı. İlk Kağanları doğu kanadını yöneten Bumin Kağan, batı kanadını yöneten kardeşi İstemi Yabgu'dur. Bu Orhun yazıtlarında şöyle anlatılmaktadır:

 Üze kök tengri asra yagiz yir kilindukda ikin ara kişi oglı kılınmis. Kişi oglında üze eçüm apam Bumin Kagan İstemi Kagan olurmis. olurupan Türk budunung ilin törüsin tuta birmis, iti birmis Tört bulung kop yagı ermis. Sü sülepen tört bulungdaki budunug kop almis. Kop baz kılmı. Baslıgıg yükündürmis tizligig sökürmis. İlgerü kadirkan yiska tegi kirü temir kapigka tegi kondurmus.
Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tabi kılmış. başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda demir kapıya kadar kondurmuş. (Kültigin yazıtı, Doğu yüzü)

İli derleyen anlamında "İliğ Kağan" diye de adlandırılan Bumin Kağan (Aşina Tumen)'in ölümünden sonra, yerine oğlu İssik Kağan (Aşina Kolo, 552-553) geçtiyse de iktidarı fazla sürmedi. Bir yıl sonra Mukan Kağan (Aşina Yandou ya da "İrkin", 553-572) Moğol soylu Kitanları yenerek hükümdarlık tahtına oturdu. Kendisi için çok büyük bir Yuğ (matem) töreni düzenlendi, bu törene çeşitli devletlerden pek çok ileri gelen katıldı. Mukan Kağan zamanında devlet muazzam bir genişliğe ulaşmıştı.
Mukan Kağan döneminde imparatorluk gittikçe yükselerek ihtişamlı ve heybetli bir hale geldi. Mukan Kağan Çin kaynaklarında sert, heybetli ve kudretli görünüşü ve başarılı devlet adamlığı ile anlatılmaktadır. Kızını Çin imparatoru ile evlendirerek Çin imparatoriçesi yapmıştır. Bu evliliği iyi kullanarak Çin'in tüm zenginliklerinin kendi ülkesine akmasını sağlamıştır. Mukan'dan sonra tahta kardeşi Taspar Kağan (572-581) geçti. Taspar Kağan, Budizmi kabul eden ve Çin'i baskı altında tutan yönleriyle sivrildi. Taspar'ın yerine İşbara Kağan (Aşina Şetu, 581-587) geçti.

Bumin Kağan Aşina soyuna mensuptu. Aşina soyu Bumin'in idaresi altında ticaret maksadıyla Çin'e doğru ilerledi. Bu dönemde bölgede önemli askeri-siyasi güç olan Topa devleti zayıflamış, birbiri ile düşmanlık eden Doğu Topa ve Batı Topa olmak üzere bölünmüştü. Batı Topa düşmanı olduğu Doğu Topa ve Cücenlerin baskıları sebebiyle Aşina soyu ile yakınlaşmaya çalışıyordu. Bumin, 546 yılında ticari ilişkilerini geliştirmek maksadıyla Batı Topa'ya elçi gönderdi. Bumin Kağan aynı yıl Tiele boyunun Cücenlere karşı isyanından yararlanmaya karar verdi. O, Cücen Hanı Anahuan'ın yanına elçi gönderip hatun kızı ile evlenmek istediğini bildirdi. O, önceden biliyordu ki Cücen Hanı kendi vasalına kızını vermeyecek ve onu cezalandırma fikrine düşecekti. Böyle de olmuş ve Anahuan elçiye "Siz benim demir eritenimsiniz, böyle bir şeye nasıl cüret edersiniz ?" şeklinde cevap vermişti. Bundan sonra Bumin Batı Topa devleti hükümdarının kızı ile evlenmek istedi. Çetin durumda olan Batı Topa devletinin hükümdarı Bumin'in bu teklifini kabul etti. 552 yılında Bumin, Batı Topa ile kuvvetlerini birleştirdikten sonra Cücenlerin üzerine hücum ederek onları mağlup etmişti. Bu hadiseden sonra o, kendi devletini ilan eder ve bu Göktürk Kağanlığı'nın kurulma tarihi olarak kabul olunur. Bumin Kağan 552 yılında öldü. Ondan sonra devletin batı koluna oğlu İssik Kağan ve doğu koluna ise İstemi Yabgu (553-576) önderlik etmiştir. İstemi Yabgu fiilî hâkimiyete sahip olsa da kendisini kağan ilan etmedi.

Kara İssik Kağan'ın hâkimiyeti kısa süreli idi. Bu kısa müddet sırasında Cücen Devleti'nin dağılmasıyla toprakları Göktürk Kağanlığı'na tabi oldu. Cücenlerin bir kısmı Topa Devleti çöllerine bir kısmı ise batıya ilerleyerek bölgedeki devletlere sığındılar. Göktürkler ve Topa Devleti arasındaki antlaşmaya göre oraya sığınan Cücenler geri iade edildi ve 555 yılında öldürüldüler. Bundan sonra Göktürklerin hücum istikameti günümüz Tibet ve Moğolistan civarına yöneldi. Ancak Kara İssik Kağan daha fazla ilerleyemedi ve öldü.

Mukan Kağan'ın hâkimiyeti uzun müddet devam etti. Onun hâkimiyeti yılları Göktürk Kağanlığı'nın yükseliş devridir. Mukan Kağan döneminde Göktürkler, Batı Topa devleti ile ittifaklarını sürdürerek topraklarını genişletti. Batı Topa devleti 557 yılında dağıldıktan sonra toprakları Göktürk Kağanlığı'na katıldı.
Mukan Kağan güçlenmeye çalışan Cücenler üzerine hücum etti. Mağlup olan Cücenler, Çin'e sığındı ama Göktürkler ve Çin arasında olan ilişkiler sebebiyle Cücenler geri iade edildi. Göktürkler, Cücenlere tamamen son verdi. Mukan Kağan Cücenlerden sonra Batı Hitayları da mağlup ederek topraklarını genişletti ve Hitaylar Kore'ye göç etmek zorunda kaldılar. Mukan Kağan, daha sonra güneyde yaşayan Kırgızlar ve diğer dağınık halde yaşayan boyları da kendine tabi kıldıktan sonra bozkırlarda hâkimiyetini güçlendirdi.
Mukan Kağan devletin doğu kısmını yönetiyordu. Doğudaki yükselme ile birlikte İstemi Yabgu idaresi altında olan batı da hızlıca yükselerek topraklarını genişletti. İstemi Yabgu, Altay Dağları'nın batısını, Issık Göl ve Tanrı Dağları'na kadar olan toprakları kendisine tabi kılmıştı. İstemi Yabgu'nun batıda topraklarını genişletmesi sebebiyle Sasaniler ve Doğu Roma ile ilişkiler başlamıştı. İpek Yolu'nu gözetim altında tutmak için Göktürkler, Sasanilerle iyi ilişkiler kurmuştu. İstemi Yabgu, Sasaniler ile ittifak kurarak diğer bir Türk devleti olan Ak Hunlar'ı mağlup etti. Ak Hun devletinin toprakları Göktürkler ve Sasaniler arasında bölüştürüldü.
Sasaniler ile olan ilişkiler İpek Yolu üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi sebebiyle kötüleşmeye başladı. İstemi Yabgu Sasanilere karşı Doğu Roma ile ilişkiler kurmaya başladı. Doğu Roma, İpek Yolu ticaretinin Sasaniler gözetiminde yürütülmesinden memnun olmaması sebebiyle İstemi Yabgu ile ittifak kurdu. Bu ittifaktan sonra 19 yıl sürecek olan Doğu Roma-Sasani Savaşı başladı. Doğu Roma ve Sasaniler arasındaki savaşlar Sasanilere ağır darbe indirdi ve daha sonraları Arapların Sasanileri ele geçirmesini kolaylaştırdı.
Mukan Kağan devrinde Çin'de iç savaşlar şiddetlenmişti. İç savaşlar sebebiyle zayıflayan Çin, Göktürklerin desteğini kazanmak ve Göktürklerin Çin'e yaptığı akınları durdurmak sebebiyle Mukan Kağan'a elçi

GökTürkçe, Göktürk Türkçesi, Köktürk Türkçesi veya KökTürkçe, Türkçenin bilinen ve yazılı metinleri ele geçirilebilen en eski dönemine verilen isimdir. Eski Türkçe adlı dönemin ilk kısmını oluşturur. Devamında Eski Uygur dönemi yaşanmıştır.

GökTürkçe, genel olarak Orhun ve Yenisey Yazıtları'nın yazıldığı dil için kullanılmaktadır.

GökTürkçe, 552-744 yılları arasında Moğolistan'da yaşayan Göktürkler'in (Tukyular) yazdığı alfabedir. GökTürkçe yazılı belgeler 2. Göktürk Devleti döneminden kaldığından GökTürkçe kağanlığın resmî alfabesi hâlinde olmuştur. Kısacası, bu dönem, Göktürk Kağanlığı’nın hüküm sürdüğü dönemin sonuna kadar süren evreyi kapsar. Göktürkçenin en dikkat çeken özellikleri, kelime başlarındaki /t/ ve /k/ seslerinin henüz ötümlüleşmemiş; kelime içindeki /d/ sesinin ise sızıcılaşmamış olmasıdır. Bu dönemde Türkçedeki asli uzunlukların belirtileri hâlâ gözlemlenebilir durumdadır.

Eski Türkçenin bu alt döneminin söz varlığı, bilim dünyasınca bulunan eserlerden tespit edilmiştir. Tespit edilen metinlerin söz varlığının büyük çoğunluğu Türkçe kökenli sözleri içermekle birlikte Türk dilleri araştırmacısı Mehmet Ölmez'e göre yaklaşık %20'si Göktürklere komşu kültürlerden alıntılanmıştır. Ölmez alıntı kelimelerin başta Çince olmak üzere Soğdca, Moğolca ve Tibetçe gibi dillerden geldiği sonucuna ulaşmıştır. Göktürkçe, ardılı Eski Uygurcaya kıyasla çok daha az sayıda Soğdca sözcük içermekte, ancak daha fazla Çince kökenli kelime ihtiva etmektedir. Bu Eski Uygurların Maniheizmi benimsemesine bağlanmıştır.

Göktürkçe denilen dönem, Orhun alfabesi ile kayda alınmıştır. Bu alfabede 38 harf vardır. Bunlardan dördü ünlü, otuz dördü de ünsüzdür. Beş tane de harf bileşiği vardır: lt, ny, nç, nt, ng. Göktürkçede harfler birbirlerine bitişik yazılmamışlardır; kelimeler, aralarına üst üste iki nokta (:) konularak ayrılmıştır. Sözcük başında ve içinde de ünlüler yazılmamıştır. Buna karşılık sözcük sonundaki ünlüler daima belirtilmiştir.
Orhun alfabesinin kökeni konusunda değişik görüşler ileri sunulmuştur. Kimi Türkolog ve dil bilimciler bu alfabenin Run harflerinden ya da Asur, Likya, Hitit alfabelerinden türetildiği görüşünü savunmuşlardır. Bazı diğer bilim adamları da Türk damgalarından doğduğu görüşünü benimsemişlerdir. Göktürk Yazıtları'ndaki harfleri çözmeyi başaran bilim insanı, Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'dir.

Yenisey Yazıtları
Elegeş Yazıtları
Çoyr Yazıtı
Ongin Yazıtı
Tonyukuk Yazıtı
Kül Tigin Yazıtı
Bilge Kağan Yazıtı
Bömbögör Yazıtı
Taryat Yazıtları

Göktürk Kağanlığı
Orhun alfabesi
Bilge Kağan Yazıtı
Kül Tigin Yazıtı
Tonyukuk Yazıtı

Göktürkçe Alfabe Deneme Sayfası
Göktürkçe ve Göktürk Yazısı 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göktürkçe Öğreniyorum - Görüntülü Dersler 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göktürkçe Ses ve Şekil Bilgisi 20 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orhun Yazıtları 31 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gümülcine (Yunanca: Κομοτηνή Komotini), Yunanistan'ın bulunduğu yer olan Doğu Makedonya ve Trakya bölgesinde yer alan ve başkenti olan bir şehirdir. Aynı zamanda Rodop'un başkentidir. 2010 yılında Kallikratis Planı ile kaldırılana kadar Rodop-Evros üst yöneticiliğinin idari merkeziydi. Şehir, 1973 yılında kurulan Trakya Demokritos Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Gümülcine, Yunanistan ve Türkiye arasındaki nüfus mübadelesinden muaf olarak önemli bir Müslüman azınlığa ev sahipliği yapmaktadır. 2021 nüfus sayımına göre Gümülcine belediyesinin 65.243 kişidir.
Aynı adı taşıyan ovanın kuzey kesiminde kurulan Gümülcine, kuzeydoğu Yunanistan'ın idari, mali ve kültürel farklılıklarının biri ve aynı zamanda bölgedeki önemli bir tarım ve hayvancılık merkezidir. Ayrıca Atina'nın 795 km mesafesi ve Selanik'in 281 km mesafesi yer alan önemli bir ulaşım kavşağıdır. Demokritos Trakya Üniversitesi'nin varlığı, Gümülcine'yi binlerce Yunan ve uluslararası öğrenciye ev sahipliği yapıyor ve bu durum, şehrin günlük yaşamındaki Batı ve Doğu unsurlarının eklektik karışımıyla birleşmesiyle, Gümülcine'yi giderek daha çekici bir turistik destinasyon haline getiriyor.

Kalkanca
Harmanlık
Kırmahalle
Mastanlı
Yenimahalle
Yenicemahalle
Çayüstü mahallesi
Serdarmahalle
Tabakhane Mahallesi (Tabağna)
Hamam Mahallesi
Kumara
Kozluköy Mahallesi
Poşpoş Mahallesi
Yarımçınar
Bağlar Mahallesi
Alankuyu
Arifhane Mahallesi
Şehreküstü Mahallesi

Gümülcine (Κοmotini)
Hambarköy (Pamforo)
Bıyıklıköy (Mistakas)
Kardere (Drymi)
Küçük Doğanca (Mikro Doukato)
Büyük Doğanca (Mega Doukato)
Nuhçalı (Glyfada)
Uysallı (İsalon)
Kardere (Drimi)
Ircan (Arisvi)
Karacaoğlan (Aratos)
Büyük Müsellim (Mega Pisto)
Yukarı Aralıkburun (Ano Mitika)
Yukarı Adadere (Ano Megali Ada)
İricanhisar (Gratini)
Kalkanca (İfestos)
Kafkasköy (Thriloriyo)
Yabacıklı (Yamboli)
Salmanlı (Salmoni)
Hasköy (İtea - Hatisiyon)
Kargılısarıca (Kalamokastro)
Kalfa (Kalhas)
Kozluköy (Karidya)
Küçükköy (Kozmiyo)
Aşağı Adadere (Kato Megali)
Tuzcuköy (Kikidio)
Büyük Sungurlu (Mega Kranovuniyo)
Adadere (Megali Ada)
Kurtbeyli (Mesohori)
Küçük Adaören (Mikri Ada)
Küçük Sungurlu (Mikro Kranovuniyo)
Aralıkburun (Mitika)
Yanıkköy (Nimfea)
Dereköy (Pandrosso)
Murhan (Paradimi)
Killik (Roditis)
Sarancına (Sarakini)
Demircili (Siderades)
Baraklı (Stilariyo)
Semetli (Simvola)
Bulduklu (Tihiro)
Çuhacılar (İfande)
Yahyabeyli (Amaranta)
Seymen (Filakas)
Ballahor (Vragia)
Kalenderköy (Kalindirio)
Aşağı Sirkelli (Filira)
Yukarı Sirkeli (Agra)
Satıköy (Lambro)
Dündarlı (Drosia)
Yeniköy (Skiada)
Domruköy (Dokos)
Değirmendere (Darmeni)
Taşkınlar (Kinira)
Payamlar (Plagia)
Bulatköy (Asomatos)
Haci Ören (Ano Virsini)
Musacık (Mirtiski)
Hemetli (Organi)
Koz Dere (Drania)
Gerdeme (Kardamos)
Keziren (Kimi)
Kuvanlık (Kovalo)
Çalabı (Smigada)
Eşekçili (Thamna)
Gebecili (Rizoma)
Ayazma (Agiasma)
Yuvacılı (Folea)
Sendelli (Dimi)
Menetler (Skaloma)
Basirliköy (Passos)
Kuzuren (Kato Virsini)
Kozlukebir (Arriana)
Sinirdere (Nevra)
Kurcali (Lykio)
Kücük Müsellim (Mikro Pisto)
Çepelli (Mishos)
Kayrak (Ardia)
Çelebiköy (Arhontika)
Lefeciler (Lofario)
Makıf (Vakos)
Muratlı (Mirana)
Bekirköy (Velkio)
Gaybıköy (Chamilo)

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Güneydoğu Torosların güneyinden Suriye sınırına kadar olan yerleri kaplar. Bölge doğu ve kuzeyden Doğu Anadolu Bölgesi, batıdan Akdeniz Bölgesi, güneyden Suriye ve kısa bir sınırla da Irak ile çevrilidir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin en düzlük bölgelerinden biridir. Bölge etli ve baharatlı yiyeceklere sahip olan zengin bir mutfak kültürüne sahiptir.

Bölgenin kuzey kesiminde Toros dağ sırasının güney yamaçları ile birlikte ikinci bir kıvrımlı dağ kuşağı uzanır. Bölgenin ortasında 1952 m yükseltiye sahip sönmüş Karacadağ Volkanı yer alır. Bölgenin batısında ise Gaziantep Platosu üzerinde yükselen Kartal Dağları önemli yükseklik yapar. İç kesimlere gidildikçe iklim karasallaşır.
Karaca Dağ'ın batısında Harran, Suruç, Ceylanpınar ve Birecik ovaları yer alır. Dicle nehri ve kollarının toplandığı Diyarbakır Havzası çok verimli bir ovaya sahiptir. Diyarbakır ovası Bismil ovası Çınar ovası Silvan ovası Ergani ovası Çermik ovası Kocaköy ovası Eğil kıyı ovasına sahiptir.
Karaca Dağ'ın batısındaki Şanlıurfa, Gaziantep, Adıyaman platoları Fırat ve kolları tarafından derin bir şekilde yarılmıştır. Karaca Dağ'ın doğusu ise daha engebeli bir yapı gösterir. Bu bölümün güneyinde Mardin-Midyat Eşiği yer alır.
Bölgenin iki önemli akarsuyundan biri olan Fırat, kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi'nden alır. Bölgede ise Toroslar'dan gelen Kâhta ve Karadağ'dan gelen küçük akarsularla beslenir. Güneydoğu Toroslar'ın güneye bakan yamaçlarından birçok kol halinde çıkan Dicle Nehri ise bölgenin diğer önemli akarsuyudur. Her iki akarsu da Basra Körfezi'ne sularını boşaltırlar.
Bölgede doğal oluşumlu göl yoktur. Ancak Fırat ve Dicle üzerinde kurulmuş baraj gölleri bulunmaktadır. Bölgenin ve ülkenin 2. en büyük baraj gölü olan Atatürk Barajı bu bölge sınırları içinde yer alır.

Orta Fırat Bölümünde yazları sıcak ve kurak, kışları ise serin ve yağışlı Akdeniz iklimi hüküm sürmektedir. Dicle Bölümü'ne göre kış sıcaklık ortalaması yüksektir. Bölümün kış sıcaklık ortalaması 0 °C'nin altına pek düşmez. Yağış en fazla kış mevsiminde görülür. Yıllık yağış tutarı 700mm'dir. Yaz aylarında yağışların azalması ve sıcaklığın yüksek olması kuraklığı arttırmıştır. Fırat Nehri'nin Doğusundan itibaren iklim karasallaşır. Bölgede tarım olarak Antep fıstığı yetiştiriciliği yaygınken Gaziantep yöresinde hem Antep fıstığı hem de zeytin yetiştiriciliği yapılmaktadır. Nizip zeytini bu bölüme özgü bir zeytin çeşididir.

Dicle Bölümü'nde karasal iklim etkilidir. Bölümde yazlar çok sıcak ve kurak, kışlar ise soğuktur. Bölümün yüksek kesimlerinde kar yağışları görülür. Kış mevsiminde sıcaklık 0 °C nin altına düşer. Bölümdeki yıllık yağış miktarı 500–600 mm'dir. Son zamanlarda özellikle Diyarbakır çevrelerinde ekonomik anlamda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Bölgenin doğal bitki örtüsü bozkırdır. İç Anadolu bozkırlarına göre çok fakirdir. Bölgede antropojen bozkırlarda geniş yer kaplamaktadır. Ormanların en az olarak kapladığı bölge olan Güneydoğu Anadolu'da mevcut ormanların büyük bölümü de tahrip edilmiştir.

Coğrafi yönden Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) giriş kapısı, sanayisi ve ticari hacmi ile de GAP kalkınmasında temel teşkil eden Gaziantep ve Diyarbakır ekonomik yönden çevresindeki 16 ili etkisi altında tutmaktadır.

Bölge ekonomisi Gaziantep dışında tarım ve hayvancılığa dayanır. Geniş düzlüklerin olması bölgede tarım için büyük bir avantaj iken, yaz kuraklığının şiddetli olması üretimi olumsuz etkiler en çok ihtiyaç duyan bölge lös adı verilen çok verimli topraklar bulunur. Bölgenin Dünyada en bilinen tarım ürünü Antep fıstığıdır ve Türkiye'de en çok bu bölgede yetişir. Ayrıca badem, buğday, pamuk, keten, susam, nohut, zeytin, incir, karpuz, kırmızı mercimek de yetiştirilir. Bölgede ağırlıklı olarak küçükbaş hayvancılık yapılır. Çok az miktarda sığır yetiştiriciliği de vardır. Ayrıca hayvancılığa dayalı olarak Diyarbakır'da Türkiye'de bir ilk olan Organize Hayvancılık Bölgesi kurulmuştur.

Bölge yer altı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılabilir. Fosfat ve linyitin yanında bölgede petrol de çıkarılır. Batman, Diyarbakır ve Kâhta'da Türkiye'nin önemli petrol yatakları bulunur ve Batman rafinerisinin işlediği petrol bölgeden sağlanır. Bölgede az miktarda taş kömürü de bulunur.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin 9 ili vardır:

Gaziantep
Diyarbakır
Şanlıurfa
Batman
Adıyaman
Siirt
Mardin
Kilis
Şırnak

Türkiye'nin illeri
Yukarı Mezopotamya
Bereketli Hilal
Tur Abdin
Güneydoğu Anadolu Projesi

Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi 1 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı öngörülen barajlar, hidroelektrik santralleri ve sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal altyapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık ve diğer sektörlerin gelişmesini ve hizmetlerini kapsayan entegre projedir. Projenin toplam maliyeti 32 milyar dolardır.

Fırat ve Dicle nehirlerinin sularından yararlanma fikri ve kararı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ten geldi. 1920 ve 1930'larda, elektrik enerjisine olan ihtiyaç öncelikli bir konuydu. Elektrik Etütleri İdaresi, ülkedeki nehirlerin enerji üretimi için nasıl kullanılabileceğini araştırmak üzere 1936 yılında kuruldu. İdare, detaylı çalışmalarına "Keban Barajı Projesi" ile başlamış, Fırat'ın akışını ve diğer özelliklerini değerlendirmek için gözlem istasyonları kurmuştur. Bugün yapılandırıldığı hâliyle GAP, Fırat ve Dicle'de sulama ve hidrolik enerji üretimi projelerinden oluşan 1970'li yıllarda planlanmış, ancak 80'li yılların başında bölge için çok sektörlü bir sosyal ve ekonomik kalkınma programına dönüşmüştür. Kalkınma programı sulama, hidrolik enerji, tarım, kırsal ve kentsel altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri kapsıyordu. 1988-1989'da yeni GAP'ın idari yapısının gelişmesiyle birlikte temel hedefleri, bölgesel kalkınma eşitsizliklerini (ekonomik eşitsizliği) ortadan kaldırmak için insanların yaşam standartlarının ve gelir düzeylerinin iyileştirilmesi, sosyal istikrar ve ekonomik büyüme gibi ulusal hedeflere katkıda bulunmak, kırsal sektörde üretkenliği ve istihdam fırsatlarını artırmaktı.
Türkiye, Suriye ve Irak arasında zaman zaman GAP nedeniyle gerginlik arttı. Suriye ve Irak daha fazla suyun serbest bırakılmasını talep ederken Türkiye baraj rezervuarlarını oluşturabilmek için bu talepleri reddetti. Bu nedenle GAP, olası Suriye- Irak-Türkiye çatışması riskinden dolayı özellikle uçaklara karşı dünyanın en iyi korunan baraj projelerinden biridir. GAP, bölgedeki yüksek düzeydeki PKK terör faaliyetleri nedeniyle 1990'ların başında neredeyse tamamen durma noktasına geldi. PKK; fonlar, terörle mücadele çabalarını desteklemek için yönlendirildiğinden yalnızca bir dizi fon kesintisinden değil aynı zamanda çok sayıda baraj ve kanala zarar vermek, barajlarda çalışan mühendisleri öldürmekle suçlanıyor. GAP'taki gecikmelerde bir dizi ekonomik kriz de çok önemli bir rol oynadı.
İkinci Körfez Savaşı'ndan sonra kaldırılan Irak'a yönelik BM ambargosu, kalkınma çabalarını ve bölgenin doğal ekonomik ortağı olan Orta Doğu ülkeleriyle ticaretini olumsuz etkiledi. Ayrıca kamu finansmanındaki dengesizlikler, projenin finansman ihtiyacını geciktirmiştir. Projenin, çeşitli tarihî yerlerin ve yerel konutların su baskını üzerine bir dizi adli sorunun açıklığa kavuşturulması da gerekmektedir.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), "Yukarı Mezopotamya" olarak bilinen ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin, sosyal ve ekonomik kalkınmasını amaçlayan insan odaklı bir bölgesel kalkınma projesidir. Türkiye'yi bölgesel kalkınma konusunda dünyaya örnek konuma getiren GAP; Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı süren baraj ve hidroelektrik santralleri ile sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal altyapı, tarım, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, konut, turizm ve diğer sektörlerdeki yatırımları da kapsayan entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma yaklaşımı içinde devam ettirilmektedir. Bunun yanında bölgenin proje tanıtımı açısından önemli faktörlerden biri de Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu tarafından 1989'de kurulan Türkiye'nin ilk proje televizyon kanalı TRT GAP'ın açılmasıdır. 1989'dan 2015'e kadar hem projenin tanıtımının vizyonerliğini üstlenmiş hem kültürel ve sanatsal hem de tarım programlarını yayınlamıştır. 2015'in Şubat ayında yayın hayatına son vermiştir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, büyük bir tarım potansiyeline sahiptir. Bölgenin geniş toprakları, makineli tarıma elverişlidir. Ancak tarımda karşılaşılan en önemli sorun, su yetersizliğidir. GAP sayesinde sulanabilen arazi alanı oldukça artmıştır. Böylece tarımsal ürün artmış ve bazı alanlarda yılda birden fazla ürün alınabilmektedir. GAP, Türkiye ekonomisinin kalkınması için büyük önem taşımaktadır. Proje, 25 büyük sulama projesini kapsayan ve 1,8 milyon hektar tarım alanının sulamasını gerçekleştirmekte olan dev bir projedir. Türkiye'de sulanabilir potansiyele sahip olan alanların 8,5 milyon hektar civarında olduğu düşünülürse bu projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır. Projenin toplam tutarı 32 milyar Amerikan dolarıdır. Proje büyük ölçüde tamamlanmış olsa da hâlâ tam olarak bitirilememiştir. Bazı baraj, altyapı, yol ve köprü inşaatları devam etmektedir.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Güneydoğu Anadolu Projesi resmî internet sitesi 1 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneydoğu Avrupa, büyük bir kısmını Balkan Yarımadası'nın oluşturduğu Avrupa'da yer alan bir coğrafi bölgedir. Güneydoğu Avrupa'nın tam olarak nerede başladığı veya bittiği ya da kıtanın diğer bölgeleriyle nasıl ilişkili olduğu konusunda birbiriyle örtüşen ve çelişen tanımlar bulunmaktadır. Bölgedeki egemen devlet ve bölgeler alfabetik sıraya göre şunlardır: Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Doğu Trakya (Türkiye'nin bir kısmı), Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan ve Yunanistan. Bazen Macaristan, Moldova ve Slovenya da dahil edilebilmektedir. Bölgenin en büyük şehri Güneydoğu Avrupa ile Batı Asya arasındaki boğazda yer alan İstanbul, ardından Bükreş, Sofya, Belgrad ve Atina'dır.
Bölgenin sınırları; siyasi, ekonomik, tarihî, kültürel ve coğrafi kaygılar ile kişilerin bakış açısı nedeniyle büyük ölçüde değişebilir ve bu sınırlar büyük ölçüde tartışmalıdır.

"Güneydoğu Avrupa" teriminin bilinen ilk kullanımı, Avusturyalı araştırmacı Johann Georg von Hahn (1811-1869) tarafından Balkan Yarımadası'nın sınırlarını da kapsayan, ancak geleneksel Balkanlar'dan daha geniş bir alanı tanımlayan bir coğrafi terim olarak kullanılmıştır. Tamamen Balkanlar'ın içinde olarak nitelendirilen ülkeler: Arnavutluk, Kosova, Bosna Hersek, Bulgaristan, Karadağ ve Kuzey Makedonya'dır.

Coğrafi olarak kısmen de olsa bölge içinde olduğu kabul edilen ülkeler aşağıdaki gibidir:

CIA World Factbook'ta her ülkenin tanımı, "Coğrafya" başlığı altında ilgili ülkenin konumu hakkında bilgi içerir. Aşağıdaki ülkeler, "Güneydoğu Avrupa" sınıflandırmasına dahil edilmiştir:

Arnavutluk
Bosna Hersek
Bulgaristan
Hırvatistan
Kosova
Karadağ
Kuzey Makedonya
Romanya
Sırbistan
Türkiye (sadece Doğu Trakya)
Bu sınıflandırmaya göre Macaristan ve Slovenya Orta Avrupa, Yunanistan Güney Avrupa ve Moldova Doğu Avrupa ülkesidir.

Güneydoğu Avrupa için İstikrar Paktı (SPSEE) üyeleri arasında Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kosova, Macaristan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya ve Sırbistan yer aldı.
Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (SEECP) üyeleri arasında Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Kosova, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Türkiye yer almaktadır.
Güneydoğu Avrupa Kooperatif Girişimi (SECI) üyeleri arasında Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Macaristan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Türkiye bulunmaktadır.
AB tarafından finanse edilen Güney Doğu Avrupa Ulus Ötesi İşbirliği Programı "program alanı" kapsamında Arnavutluk, Avusturya, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Yunanistan, Macaristan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Moldova, Romanya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya ve İtalya ile Ukrayna'nın bazı kısımlarını içerir.
Güneydoğu Avrupa Kolluk Kuvvetleri Merkezi (SELEC), Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan ve Türkiye'yi üye devletler olarak içermektedir.
Dünya Bankası'nın çalışmaları; Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Moldova, Kuzey Makedonya, Romanya ve Sırbistan'ı sekiz Güneydoğu Avrupa ülkesi olarak ele almaktadır (SEE8).
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası'nın (CEB) 2006 tarihli bir yayını; Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Moldova, Romanya, Sırbistan ve Karadağ'ı "Güneydoğu Avrupa ülkeleri" olarak listeledi.
Dünya Bankası, raporlarına AB ülkelerini dahil etmiyor ve sadece Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan'ı (SEE6) listeliyor.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Güney Doğu Avrupa Bölge Ofisi şu anda Arnavutluk, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya ve Karadağ'ı "Güney Doğu Avrupa ülkeleri" olarak tanımlıyor.

Eurovoc
Karadeniz Ekonomik İşbirliği
Yüzdeler Anlaşması
Southeast European Times

ÖzelGenel
Paul L. Horecky (ed.), Southeastern Europe: A guide to basic publications, Chicago: The University of Chicago Press, 1969.
Jelavich, Barbara (1983a). History of the Balkans: Eighteenth and Nineteenth Centuries. 1. Cambridge University Press. ISBN 9780521274586. 9 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2021. 
Jelavich, Barbara (1983b). History of the Balkans: Twentieth Century. 2. Cambridge University Press. ISBN 9780521274593. 11 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2021. 

Ekavi Athanassaopolou (2013). Organized Crime in Southeast Europe. Routledge. ss. 6-. ISBN 978-1-317-99945-4. 20 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2021. 

 Wikimedia Commons'ta Güneydoğu Avrupa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Gürcü alfabesi (Gürcüce: ქართული დამწერლობა / "kartuli damts'erloba"  ya da ქართული ანბანი / "kartuli anbani"), Güney Kafkas dillerinin (Gürcüce, Megrelce, Svanca ve Lazca), özellikle Gürcücenin yazımında kullanılan alfabedir. 1940'larda Osetçe ve 1937-1954 arasında Abhazcanın yazımında da kullanılmıştır. Gürcü alfabesi Dağıstan'da Avarlar tarafından da yüzyıllarca Avar dilini yazmak için kullanılmıştır. Avarlar Gürcü krallıkları ile Alazan vadisi yüzünden çatışmaya başlayınca Gürcü alfabesi, 16. yüzyıldan itibaren yerini Avar dili için düzenlenmiş Arap harflerinden oluşan Ajam alfabesine bıraktı.
Gürcü alfabesi, günümüzde dünyada kullanılan en eski yazı sistemilerinden biridir. Beşi sesli olmak üzere 33 harften oluşur. Büyük-küçük harf ayrımı olmayıp hepsi aynı şekilde yazılır.

Gürcü tarih yazıcılığında Gürcü alfabesini geliştiren kişi olarak Kral I. Parnavaz kabul edilir. Gürcü alfabesinin geliştirildiği tarih olarak kabul edilen zaman dilimi, MÖ 4. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında değişir. Hiç kuşkusuz Gürcüce çok eski tarihlerden beri vardı; ama Gürcistan eski çağlardan beri bir kültür bölgesiydi ve değişik halkların temsilcileri bu coğrafyada kendi dillerini konuşuyor ve kendi yazı sistemlerini kullanıyorlardı.

Asomtavruli (Gürcüce): ასომთავრული) en eski Gürcü yazısıdır. Asomtavruli "büyük harf" anlamına gelir; bu kelime "harf" anlamına gelen aso (ასო) ile  "asıl, baş" anlamına gelen mtavari (მთავარი) kelimelerinden oluşur.

Gürcü alfabesinin üç farklı biçimi vardır. Mrgvlovani (Parnavaz döneminden kalmıştır) İÖ 3. yüzyıldan, Nushuri 9. yüzyıldan, Mhedruli 11. yüzyıldan ortaya çıkmıştır.
Mrgvlovani yazı biçimine en son 11. yüzyıl metinlerinde rastlanır. Sonraki yüzyıllarda bu yazı biçimi unutulmuş değildi; ama daha çok yazı başlıklarında kullanılıyordu. Bundan dolayı da, “başlık harfleri” anlamında Asomtavruli olarak adlandırılmıştır. Nushuri alfabesi, ilk olarak 9. yüzyıldaki metinlerde görülür. Mhedruli alfabesi ise 10. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Nushuri yazısı, Mhedruli yazısıyla eşzamanlı olarak kullanıldı. Ancak zaman içinde Nushuri dinsel ve bilimsel metinlerde, Mhedruli ise, bu alanların dışında, resmi ve askeri yazışmalarda kullanıldı. Bundan dolayı da Mhedruli (askeri) adıyla anılmaya başlandı. Nushuri bugün de kilisede kullanılan bir yazı biçimidir. Gündelik ve dinsel törenlere özgü metinler bu yazı biçimiyle yazılmaktadır.
Eski Gürcücede 38 harf bulunuyordu. 19. yüzyılda alfabede basitleştirilmeye gidildi. Bugün Gürcü alfabesinde 5'i sesli olmak üzere 33 harf vardır. Gürcücede her harf bir fonemi karşılar ve Gürcü alfabesi yazıldığı gibi okunur. Bu üç Gürcü yazı biçimi, yalnızca harflerin yazılış biçimiyle birbirinden ayrılır. Bugün kullanılan yazı, kolay yazılabilir biçime uygun hale getirilmiş bir alfabedir. Mrglovani yazı biçimi görece zor yazılan harflerden oluşur; çünkü bir harfi tek bir el hareketiyle yazmak olanaklı değildir. Bir harfi yazabilmek için eli birkaç kez kaldırmak gerekir. Ama her yazı biçiminin giderek gelişmiş bir biçim olduğu söylenebilir.

Arkaik dönem bir yana bırakılırsa eski Gürcüceyi bugün de anlamak mümkündür. Zamanın gerektirdiği gibi alfabede değişiklikler olmuş; ama dilde bir değişiklik olmamıştır. 
Gürcü alfabesinin eskiliğine karşın bu alfabeyle yazılmış en eski metinler İS 5. yüzyıla tarihlenmektedir. Bu en eski yazılı belge, Filistin'deki Gürcü manastırında mozaikle çevrelenmiş biçimde Mrglovani alfabesiyle yazılmış dört Gürcü yazıtıdır. Bu yazıtlar, 433 yılına tarihlenmektedir. Yaklaşık bu tarihlerde Gürcüstan'da Asomtavruli yazısıyla yazılmış yazıtlar vardır. Bolnisi manastırındaki bu yazıtların tarihi 493/494 yılı olarak belirlenmiştir. 5-6. yüzyıllardan kalma başka yazıtlar da günümüze ulaşmıştır. Mtsheta'daki Cvari Kilisesi'nde yazıtlar ise 6-7. yüzyıllara aittir.
Gürcü edebiyatının en eski metinleri de gene 5. yüzyıla tarihlenmektedir. Şuşanikis Martviloba (Şuşanikis Tsameba) adlı bu en eski edebi metin, o kadar gelişmiş bir yazıyla ve dille yazılmıştır ki bunun ilk edebiyat metni olmadığı açıktır. Ancak daha eski metinler günümüze ulaşmamıştır. Bu metinde ayrıca bir İncil çevirisinden de söz edilmektedir. Biraz daha geç bir dönemde Evstati Mtshetelis Martviloba yazılmış ve bunu pek çok yeni metin izlemiştir.
İstanbul'da, Pirosmani 4 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adıyla Türkçe ve Gürcüce olarak yayımlanan dergi, Türkiye'de Gürcü alfabesini kullanan bir yayın organıdır.

Günümüzde kullanılan Gürcü alfabesi, 5'i sesli olmak üzere 33 harften oluşmaktadır.

Gürcü alfabesi fonetik bir alfabe olup harflerinin çoğunun, yine fonetik bir alfabe olan Türk alfabesinde karşılıkları bulunmaktadır. Türk alfabesinde bulunmayan fonemler birden fazla harf (ც-ts; ძ-dz; წ-tz) kullanılarak ve Türk alfabesi harflerine işaretler (კ-k'; პ-p'; ტ-t'; ჭ-ç') konarak karşılanmaktadır. Bununla birlikte Türkçede bulunmayan Gürcüce fonemler ancak duyarak algılanabilir.

Osetçe'nin yazımında 1940'lara kadar kullanılmıştır.
Abhazca'nın yazımında 1940'lara kadar kullanılmıştır.
Çerkesçe'nin yazımında (tarihsel olarak) kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
İnguşça'nın yazımında (tarihsel olarak) kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
Çeçence'nin (tarihsel olarak) yazımında kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
Avarca'nın yazımında (tarihsel olarak) kullanılmış, daha sonra 17. yüzyılda Arap ve 20. yüzyılda Kiril alfabesi ile değiştirilmiştir.
Gürcü alfabesiyle Türkçe 18. yüzyıldan kalma bir İncil, sözlük, şiirler, tıp kitabı vardır.
Gürcü alfabesiyle yazılmış 18. yüzyıldan kalma Arapça İncil'in Farsça çevirisi Tiflis'teki Ulusal El Yazmaları Merkezi'nde korunmaktadır.
Tiflis'teki Ermeni topluluğunda, 18. ve 19. yüzyıllarda Ermenice yazmak için zaman zaman Gürcü alfabesi kullanılmıştır ve bu tür metinlerin bazı örnekleri Tiflis'teki Gürcü Ulusal El Yazmaları Merkezi'nde korunmaktadır.
Tiflis'teki Ulusal El Yazmaları Merkezi koleksiyonlarında, 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarına ait, Gürcü alfabesiyle yazılmış birkaç kısa Rusça şiir de bulunmaktadır.
Azerice'de Gürcü alfabesi Gürcistan'daki Azeriler tarafından kullanılmaktadır.
Diğer Kuzeydoğu Kafkas dillerinde Gürcü alfabesi, 18. yüzyıldan itibaren bölgedeki Gürcü misyonerlik faaliyetleri ile bağlantılı olarak Kuzey Kafkas ve Dağıstan dillerini yazmak için kullanılmıştır.
Gürcistan'da Lazca'nın yazımında ve Lazca üzerine araştırmalarda bugün de kullanılmaktadır. Nikolay Marr, 1910 yılında basılan Грамматика чанского (лазского) языка: С хрестоматией и словарем ("Çan (Laz) Dilinin Grameri: Antoloji ve Sözlükle Birlikte") adlı ünlü eserinde Lazca metinleri Gürcü alfabesiyle yazmıştır.
Megrelce'nin yazımında bugün de kullanılmaktadır.

Hacı Bayrâm-ı Velî (d.1352 Ankara-Solfasıl  - 1430 Ankara-Ulus), Türk müderris, mutasavvıf ve şair. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında doğmuş, Anadolu'da adına nisbet edilen Bayramilik tasavvuf tarikatını kurmuş ve Ahilik adı verilen esnaf locasının kurulmasına öncülük etmiştir. Tarikat silsilesi İran'da kurulmuş Safeviye tarikatına kadar uzanan Hacı Bayrâm-ı Velî, önceleri bir müderris iken Somuncu Baba isimli tasavvuf şeyhiyle tanışmasından sonra tasavvufa yönelmiş ve Ankara'da kurduğu külliyede ölümüne kadar ders vermiştir. Türbesi, Ankara'da Hacı Bayram Câmii'nin bitişiğinde bulunmaktadır.

Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352'de Ankara'nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfazıl (Solfasol) köyünde doğdu. Hacı Bayrâm-ı Velî, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu'da yetişti. Eserlerini diğer Hacı Bektaş-ı Veli yoldaşları gibi Türkçe olarak yazdı ve dönemdeki  Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.
II. Murad verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayrâm-ı Velî'nin ve talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethedeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.
Birgün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamani'dir. Hocam Hamideddin-i Veli'nin selamı var. Sizi Kayseri'ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamideddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri'ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamideddin-i Veli ile Kurban Bayramı'nda buluştular. O zaman Hamideddin-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi ve kendisini talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.
1412 yılında Hacı Bayrâm-ı Velî, hocası Şeyh Hâmideddin-i Veli'nin Aksaray'da ölümünden sonra Ankara'ya dönüp irşad faaliyetlerine başlar. Bu tarih, Bayramiye tarikâtının kuruluşu kabul edilir.

Hocası Hamideddin-i Veli'nin vefatından sonra Ankara'ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur alimleri, hak aşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Akbıyık,  Bıçakçı Ömer Sıkinî, Göynüklü Uzun Selahaddin, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bican) ve Mehmed (Bican) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Han'ın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.
Fatih'in babası Sultan İkinci Murad Han, Hacı Bayrâm-ı Velî'yi Edirne'ye davet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami'de vazettirmiş, tekrar Ankara'ya uğurlamıştır.
Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı Azam'ın, talebesi Ebu Yusuf'a yaptığı uzun nasihatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimad ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazen de onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”

Hacı Bayrâm-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslamiyeti yaymak için çalıştı. 1429'da Ankara'da öldü. Türbesi kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Camii'ne bitişik olup, ziyarete açıktır. Ayrıca İzmit'te kendi ismini taşıyan bir sokak vardır. Ölümünden sonra tarikat, müritleri üzerinden Akşemsettin'e atfedilen (Şemsîyye-î Bayramîyye Tarikâtı), Bıçakçı Ömer Dede (Şeyh Emir Sıkkinî)'ye atfedilen (Melâmetîyye/Melâmîyye-î Bayramîyye Tarikâtı) ve Akbıyık Sultan'a atfedilen (Celvetîyye-î Bayramîyye Tarikâtı) olmak üzere üç ayrı kola ayrılarak devam etmiştir. Hacı Bayrâm-ı Velî, Yunus Emre gibi Hacı Bektaş-i Veli'den etkilenmiş ve aynı tarz şiirler söylemiştir. Şiirlerinde Bayramî mahlasını kullanmıştır.

2022 yılında, TRT 1'de yayınlanan Aşkın Yolculuğu: Hacı Bayram-ı Veli dizisinde kendisini Burak Sevinç canlandırdı.

Hakasça veya Hakas Türkçesi (Хакас тілі “Hakas tili”, тадар тілі / Tadar tili) Hakas Türklerinin dili. çağdaş Türk yazı dillerinden Sibirya kesiminde konuşulup yazılan kollarından biridir. Hakas eski Kırgız devletinin ismidir. Hakas Türkleri tarafından konuşulmaktadır. Hakaslar Hakasya adı verilen ülkede yaşamakta olup, Güney Sibirya bölgesindedir. Hakas Cumhuriyeti veya Hakasya, Rusya'da yer alır. Hakasların nüfusu 78,500 olup, bunun 60,168 kadarı Hakasça konuşmayı bilmektedir.
Hakasların ilk ve millî alfabeleri Türk (Göktürk, Köktürk, Turan) Alfabesidir.
1924 yılında  Kiril Alfabesine, 1929 yılında Latin alfabesine, sonra 1939 yılında tekrar Kiril alfabesine geçilmiştir.
Hakas dili yakın bölgedeki Türk dillerine de yakındır. Bunlar Şor, Çulım, Tuva, Tofa, Sakha (Yakut) ve Dolgan dilleridir.

Hakasça, Rusya Federasyonu içinde Hakasyada, Krasnoyarsk Krayının bir ilçesi olan Şarıpovskiy rayonda ve çok az olarak Tıva Cumhuriyetinde Hakaslar tarafından konuşulmaktadır.

Hakas nüfusu 1939 sayımına göre 52.000'dir. 1959'da ise 56.600 olan nüfusun 40.000'ini Hakaslar oluşturmaktadır. Ülkede Hakasların dışında Ruslar, Ukraynalılar ve Tatarlar yaşar. Tabii Hakas özerk bölgesi dışında, Krasnoyarsk ve Tuvada'da Hakasların yaşadığını belirtmek gerekir. 1989'da ise Hakasça konuşanların toplamı 81,428'dir.
Rusya Federasyonu'nda Hakasça'yı  konuşan kişi sayısı  2010 yılı Rusya verilerine göre 42 604 kişidir.

Hakasça Türk dilleri'nin doğu grubunda Hakas-Altay bölüğünde yer alır. 

Diyalektleri

Sagay diyalekti (Piltir, Töö, Ashıs
Haas diyalekti (Ağban, Uybat, Ah Üüs, Hara Üüs)
Hızıl diyalekti
Şor diyalekti

Latin alfabesi:

Kiril alfabesi:

Tablo: Hakas alfabesini gösterir

Hakas Türkçesinde, Türkiye Türkçesinde y harfi ile başlayan kelimeler yerine ç gelmektedir. Bu yönü ile Tuva Türkçesi gibidir. Kazak Türkçesinde j, Kırgız Türkçesinde c, Saka Türkçesi ve Çuvaş Türkçelerinde s gelmektedir.

Hakas dilinde önemli bir gazete Habar gazetesidir (Хабар (газета)).

Hakas Türkçesi XX. asırla birlikte yazı diline dönüşmüştür. Hakasça yazmış önemli yazar ve şairler şöyledir :

Ahpaşeva, Natalya Markovna (1960)
Bainov, Moisey Romanoviç (1937)
Domojakov, Nikolay Georgieviç (1916-1976)
Kazaçinova, Galina Grigorevna (1941)
Kilçiçakov, Mihail Eremeeviç (1919-1990)
Kobyakov, Vasiliy Andreeviç (1906-1937)
Kokov, Mihail Semyonoviç (1914-1941)
Kostyakov, İvan Martınoviç (1916-1983)
Kotyuşev, İvan Grigoreviç (1919-1979)
Maynaşev, Valeriy Gavriloviç (1948-1992)
Nerbışev, Karkey Trofimoviç (1936)
Tatarova, Valentina Kirillovna (1952)
Tinikov, Nikolay Egoroviç (1926-1995)
Topanov, Aleksandr Mihayloviç (1903-1959)
Topoev, İlya Prokopeviç (1954)
Turan, Mithas (Çerpakov, Aleksandr Yakovleviç) (1929-1993)
Hallarov (Kızıçakov, Andrey Andreeviç) (1942)
Çapray, Aleksandr (Kotojekov, Aleksandr İvanoviç) (1948)
Çebodaev, Mihail Nikolaeviç (1931-1995)
Şulbaeva, Valentina Gavrilovna (1939)

Dırenkova N. P. Grammatika hakasskogo yazıka: Fonetika i morfologiya. — Abakan, 1948.
Nominhanov Ts. D. Russko-hakasskiy slovar / Pod red. N. G. Domojakova. — Abakan: Hakasskoe oblastnoe nats. izd-vo, 1948.
Baskakov N. А., İnkijekova-Grekul А. İ. Hakassko-russkiy slovar. — M.: Gos. izd-vo inostrannıh i natsionalnıh slovarey, 1953. (v per.)
Russko-hakasskiy slovar: 30 000 slov / Sost.: N. G. Domojakov, V. G. Karpov, N. İ. Kopkoeva, А. P. Bıtotova, D. F. Pataçakova, İ. P. Çebodaev, M. N. Çebodaev; Pod red. D. İ. Çankova; Hakasskiy nauçno-issledovatelskiy institut yazıka, literaturı i istorii (HakNİİYaLİ). — M.: Gos. izd-vo inostrannıh i natsionalnıh slovarey, 1961. — 968 s. — 6000 ekz. (v per.)
Grammatika hakasskogo yazıka. — M.: Nauka, 1976. 417 s.
Sravnitelno-istoriçeskaya grammatika tyurkskih yazıkov: Regionalnıe rekonstruktsii. — M.: Nauka, 2002.
Castrén, M. A. (1857). Versuch einer koibalischen und karagassischen Sprachlehre nebst Wörterverzeichnissen aus den tatarischen mundarten des minussinschen Kreises. St. Petersburg.
Radloff, W. (1893–1911). Versuch eines Wörterbuches der Türk-Dialecte I-IV. St. Petersburg.
Radloff, W. (1867). Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme Süd-Sibiriens. II. Theil: die Abakan-Dialecte (der Sagaische, Koibalische, Katschinzische), der Kysyl-Dialect und der Tscholym-Dialect (Küerik). St. Petersburg.
Katanov, N. F. (1907). Proben der Volkslitteratur der türkischen Stämme. IX. Theil: Mundarten der Urianchaier (Sojonen), Abakan-Tataren und Karagassen. St. Petersburg.
Anderson, G. D. (1998). Xakas. Languages of the world: Materials: 251. München.

Ethnologue entry for Khakas 8 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hakasya ve Hakas toplumu
Hakasya Alfabesi28 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Хакасско-русский словарь онлайн 26 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — on-line Hakasça Rusça Sözlük

Halaçça, İran'da konuşulan bir Türk dilidir. Yazı dili kimliği yoktur, ağız olarak konuşurlara sahiptir. 2017 sayımlarına göre 52.800 konuşanı vardır. Bu dil Alman türkolog Gerhard Doerfer'in dikkatini çekmesiyle o güne kadar dilleri açısından sıradan bir Türk halkı oldukları, Azericenin bir ağzını konuştukları düşünülen Halaçlar ve dilleri Türk dilbilim araştırmalarında önemli bir yere sahip oldu. Fakat daha sonra Halaçlar'ın bir Azeri halkı olmadığı gibi dilleri de Azericenin bir ağzı olmayıp Eski Türkçeden de özellikler gösteren bir Türk dili olduğu ortaya çıktı. Dil, günümüzde büyük ölçüde Farslaşmıştır. Dilde belirsiz kökenli yaklaşık 150 kelime vardır.
Halaç dili, Argu adı verilen eski bir Türk dilinin torunudur. 11.yüzyıl Türk sözlükbilimcisi Kâşgarlı Mahmud, çoğunlukla bugünkü Halaç ile uyumlu olan Halaç dilinin yazılı örneklerini veren ilk kişiydi.

Halaç ağırlıklı olarak İran'ın Merkezi eyaletinde konuşulmaktadır. Doerfer, konuşmacıların sayısını 1968'de yaklaşık 17.000 ve 1978'de 20.000 olarak belirtmektedir;Ethnologue, konuşmacıların nüfusunun 2017 yılına kadar 52.800'e yükseldiğini bildirmektedir.

Halaçça'nın ana lehçeleri Kuzey ve Güneydir. Bu lehçelerde, bireysel köyler ve konuşmacı grupları farklı konuşma kalıplarına sahiptir.

Halaççanın Türk dilleri arasındaki yeri konusunda en belirleyici yönü belki de Ana Altayca *p- sesinin devamı sayılan Ana Türkçe varsayımsal *h- sesini yaşatıyor olmasıdır. Orta Moğolcada h- ve çağdaş Mançu Tunguz dillerinden Nanaycada p- olarak görülen bu ses Türk dillerinde dağınık
olarak görülüyorsa da, düzenli olarak yaşadığı tek dil Halaççadır.

Halaççanın belirleyici yönlerinden biri de Ana Türkçede var olduğu kabul edilen birincil uzun ünlüleri korumasıdır. Yakutça ve Türkmenceden başka uzun ünlülerin düzenli olarak korunduğu tek Türk dili Halaççadır. Doerfer'e göre ise Halaççada yalnızca bilinen türden ünlü uzunluğu bulunmayıp, olağan uzunluktaki ünlülerin yanı sıra üçüncü olarak bir de ikiz uzun ünlüler vardır, yani Halaççada üç tür a ünlüsü ve üç tür ünlü niceliği (quantitiit) vardır.

Halaç kelime dağarcığının çekirdeği Türkçedir, ancak birçok kelime Farsçadan ödünç alınmıştır. Komşu Türk dillerinden, yani Azerbaycan'dan gelen kelimeler de vardır.

Halaç sayıları Türkçedir, ancak bazı konuşmacılar "80" ve "90" sayılarını Farsça terimlerle değiştirir:

1 - [biː]
2 - [æk.ki]
3 - [yʃ]
4 - [tœœɾt]
5 - [bieʃ]
6 - [al.ta]
7 - [jæt.ti]
8 - [sæk.kiz]
9 - [toq.quz]
10 - [uon]
20 - [ji.giɾ.mi]
30 - [hot.tuz]
40 - [qiɾq]
50 - [æl.li]
60 - [alt.miʃ]
70 - [yæt.miʃ]
80 - [saj.san] (Türkçe), [haʃ.tad] (Farsça)
90 - [toqx.san] (Türkçe), [na.vad] (Farsça)
100 - [jyːz]
1000 - [min], [miŋk]

Halk Latincesi (Latince: sermo vulgaris, Konuşulan Latince), Latin dilinin halk lehçelerinin ve sosyolektlerini kapsayan bir genel terimdir. Bu farklı lehçeler Orta Çağların başlarında birbirlerinden farklılaşarak 9. yüzyılda Latin dillerine dönüştüler.
Konuşulan Latince, edebî Latinceden telaffuz, söz dağarcığı (vokabüler) ve gramer açısından farklıdır ancak kendisine has bazı özellikleri Roma İmparatorluğu'nun geç dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Başka özellikleri, konuşma Latincesinde çok daha önceden muhtemelen mevcuttu.
Orta Çağlarda, Orta Çağ Latincesi olarak adlandırılan, Latincenin klasik biçimli bir şekli, alimler, kâtipler ve din adamlarınca kullanılırdı. Bu dil eğitimle edinilirdi, anadil olarak bilinmezdi. Halk Latincesi ise herkesin gündelik olarak kullandığı dildi.

Halk Latincesine karşılık gelen Vulgar Latincedeki Vulgar, Latince vulgaris 'ten türeme olup, "halka ait" demektir. Vulgar Latincenin çeşitli anlamları olabilmektedir.
1. Çoğu insanın okuma yazma bilmediği bir dönemde dil başlıca konuşma yoluyla aktarılırdı. Bu şartlarda, klasik edebi standarttan farklı sayılan Latincenin varyasyonları (sosyal, coğrafî ve tarihsel) Halk Latincesi sayılabilir. Bu anlamıyla kullanılan terim, eğitilmiş üst sınıflarca konuşulan dili kapsamaz, çünkü o da bazı varyasyonlar gösterse de, edebi standarda yakındır.
2. Roma İmparatorluğunun konuşulan dili. Romalı askerlerce Galya, İberya veya Daçya'ya gelen Latince muhtemelen Cicero tarafından konuşulan Latinceyle bir değildi. Hem söz dağarcığı, hem de, sonraları, sentaks ve gramer bakımından da farklılık gösterirdi. Bu tanıma göre Halk Latincesi bir konuşma diliydi, Klasik Latince ise yazmak için kullanılırdı.
3. Latin dillerinin tahmini atasının (proto-Romen dili) neye benzediği hakkında elimizde pek bir bilgi yoktur, birkaç graffiti kalıntı dışında. Proto-Romen, Latinceden türemiş olduğu tahmin edilen hipotetik bir halk dilidir. Bu dilin ses yapısının geçirdiği kaymalar ve diğer değişmeler, ondan türemiş dillerde görülen farklılıklardan geriye giderek çıkarmak mümkündür.
4. Halk Latincesi bazen, bazı Geç Dönem Latin metinlerde görülen gramer değişikliklerini tarif etmek için kullanılır. Bunlara örnek, 4. yüzyıldan kalma İtinerarium Egerae, Egeria'nın Filistin ve Sina Dağı'ndaki seyahatnamesidir; veya Tourslu Gregorius'un eserleridir. Halk Latincesiyle yazılmış belgeler ender olduklarından dolayı bu eserler filologlar için çok değerlidir, çünkü metinlerde bulunan yazım hataları veya varyasyonları, bunların yazıldığı dönemdeki konuşulan dil hakkında ipuçları verir.

Latince konuşanların günlük konuşmaları kaydedilmediği için Halk Latincesi ancak dolaylı yoldan araştırılabilir. Halk Latincesi hakkında bilgiler başlıca üç kaynaktan gelmektedir. Birincisi, karşılaştırma yöntemi ile Romen dillerinin altında yatan yapılar belirlenir ve bunların Klasik Latince'den farklarına bakılır; ikincisi, Geç Latince döneminden kalma gramer eğitim metinleri Latince konuşanların yapma eğilimli olduğu bazı hatalar konusunda uyarırlar, bu da Latincenin nasıl konuşulduğu hakkında fikir verir; üçüncüsü, Geç Latin metinlerde bazen rastlanan gramer hataları ve Klasik-dışı kullanımlar da yazarın konuşma dilini kısmen ortaya koyar.
Latincenin düşük bir seviyesini özellikle kullanmış bazı edebi eserler de erken Halk Latincesi hakkında fikir verirler. Plautus ve Terence'in komedilerindeki karakterler arasında bulunan esirlerin konuşmaları basilekt Latin özellikleri muhafaza etmektedir. Keza, Petronius Arbiter'in Cena Trimalchionis adlı eserinde özgürlüğünü kazanmış eski esirlerin konuşmaları vardır.
Roma İmparatorluğunun çeşitli eyaletlerinde Halk Latincesi farklı şekilde gelişmiş, zamanla Fransızca, Katalanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Rumence ve bir düzine başka dil meydana getirmiştir. Bu bölgelerdeki resmî dil Latince olsa da, Halk Latincesi yaygınca konuşulmaktaydı, ta ki yerel dil Latinceden yeterince farklılaşınca bunlar farklı diller olarak ortaya çıkmıştır. Konuşma dili ve yazı dili arasında gittikçe derinleşen uçuruma rağmen, İmparatorluk devri boyunca ve 8. yüzyıla kadar, bu farklılık bu konuşma dillerinin birbirini anlamasını engelleyecek kadar büyük değildi.
Nitekim, 813'teki 3. Tours Konsülünde, halk artık resmi Latinceyi anlamadığı için, rahiplere halk dilinde vaaz vermeleri emredilmiştir: ya Halk Latincesi ya da Cermen halk dillerinde. Az zaman sonra, 842'de, Strasburg Yemini (Şarlman'ın torunu Kel Şarl ve Alman Lui arasındaki bir antlaşma) Latinceden farklı bir dilde söylenmiş ve kaydedilmiştir.
Metinden alıntı:

« Pro Deo amur et pro christian poblo et nostro commun salvament, d'ist di in avant, in quant Deus savir et podir me dunat, si salvarai eo cist meon fradre Karlo et in ajudha et in cadhuna cosa, si cum om per dreit son fradra salvar dift, in o quid il me altresi fazet, et ab Ludher nul plaid numquam prindrai, qui, meon vol, cist meon fradre Karle in damno sit. »
Çevirisi:

Tanrı aşkına, Hıristiyanlık adına ve hepimizin kurutuluşu için, bugünden sonrasında, Tanrı bana akıl ve kudret verdikçe, bu kardeşim Şarl'ı, yardımla veya başka şekilde, insanın kardeşini koruması gerektiği gibi, koruyacağım, ki o da bana aynı şeyi yapsın ve hiçbir zaman bilerek Lothair ile kardeşim Şarl'ı zarar verecek bir anlaşma yapmayacağım.
Bu noktadan sonra Halk Latinceleri, pratik olarak farklı diller olarak kabul görmeye başladılar, kendilerin has yerel normlar ve yazımlar geliştirdiler ve Halk Latincesi terimi artık anlamını yitirdi.

Klasik Latince bazı sözcükler vokabülerden kayboldular. Klasik equus, "at" yerine caballus (küçük at, tay) geldi (ama Rumence iapă, Sardinyaca èbba, İspanyolca yegua, Katalanca euga ve Portekizce égua, hep dişi at demektir ve Klasik equa 'dan gelirler.
Sağdaki tabloda sadece klasik olan ve Romen dillerinde gelişen sözcüklerden örnekler görülebilir.
Vokabüler değişiklikleri Latincenin temel gramer takılarını dahi etkilemiştir. Çoğu, Romen dillerinde yok olmuştur: an, at, autem, donec, enim, ergo, etiam, haud, igitur, ita, nam, postquam, quidem, quin, quod, quoque, sed, utrum ve vel.
Önek taşıyan fiiler sıkça daha basit fiilerin yerini aldı. -bilis, -arius, -itare ve -icare gibi sonekler taşıyan kelimlerin sayısı çok arttı. Bu değişiklikler çoğu zaman düzensiz biçimlerden kaçınmak ve ismin cinslerini düzenlı kılmak amacıyla meydana geldi.
Buna karşın, Halk Latincesi ve esas Latince, tarihlerinin büyük bir bölümü süresince aynı dilin iki farklı seviyesini oluşturdukları için, bazı Romen dilleri diğerleri tarafından kaybedilmiş olan Latin kelimeleri korumuşlardır. Örneğin, İtalyanca ogni (her), Latince omnis 'i korur. Diğer diller aynı anlam için totus türevlerini kullanırlar, örneğin İtalyanca tutto, Portekizce tudo, todo, İspanyolca todo, Katalanca tot, Fransızca tout ve Rumence tot.
Bazen, Klasik Latince bir kelime Halk Latincesi ile beraber korunmuştur. Klasik Latincede caput, "baş", yerine bazı batı Romen dillerinde, Fransızca ve İtalyanca dahil olmak üzere, testa (klasik Latincede testi anlamındadır) gelmiştir. Ancak, İtalyanca, Fransızca ve Katalanca Latince kelimeyi capo, chef, cap olarak muhafaz etmişler, bunlar "baş"ın mecazi anlamını (amir gibi) sürdürmüşlerdir. Rumencede Latin kelime cap özgün anlamını anatomik anlamda "baş" olarak korumuş, ṭeastă da kafatası veya karapas anlamıyla korunmuştur. Güney İtalyan lehçeleri de capo'yu baş anlamında muhafaz ederler. İspanyolca ve Portekizcede olan cabeza/cabeça, caput 'un değişik bir şekli olan capetia'dan türemiştir, Portekizce testa ise "alın" anlamı için korunmuştur.
Çoğu zaman, Halk Latincesi içinde evrimleşmiş bir kelime yerine, edebî Latinceden sonradan ödünç alınan kelimeler ile, evrimleşmiş kelimeler yan yana bulunur: beklenen bir fonetik gelişmenin yokluğu bir kelimenin ödünç alındığının ipucu olur. Örneğin, Halk Latincesindeki fungus, "mantar", İtalyanca fungo, Katalanca fong ve Portekizce fungo olmuştur; erken İspanyolcada sık görülen f > h kayması (örneğin filius > İspanyolca hijo, "oğul", facere > İspanyolca hacer, "yapmak") ile fungus İspanyolcada hongo olmuş ama bu dilde ayrıca fungo da bulunmaktadır, beklenen ses kaymasını göstermemesi onun yazılı Latinceden doğrudan alındığını gösterir.
Halk Latincesi, klasik metinlerde bulunmayan pek çok yabancı kelime de içermiştir. Tıp hakkında pek çok eser Yunanca yazılıp yayımlanmıştı ve bu kaynaklardan kelimeler ödünç alınmıştır. Örneğin, gamba ("diz eklemi"), orijinde bir veterinerlik terimi iken, çoğu Romen dilinde bulunan, klasik Latincede bacak anlamına gelen kelimenin (crus) yerini almıştır (bkz. Fr. jambe, İt. gamba). Yemek yapma terimleri de sıkça Yunanca kaynaklardan ödünç alınmıştır. Yunanca bir terime dayalı ödünçleme alıntı örneği, iecur (incirle şişmanlatılmış kazın ciğeri) için oluşan ficatum 'dur, ficatum Halk Latincesinde ciğerin güncel dildeki karşılığı olmuştur (bkz. İsp. higado, Fr. foie, Po. fígado, İt. fegato, Kat. fetge, Rumence ficat). Önemli dinî terimler de Yunanca yazılmış dinî metinlerden alınmıştır, örneğin episcopus (piskopos), presbyter (papaz), martyr (şehit) vs. Galya dilinden ödünç alınan eklimler arasında caballus (at) ve carrus (at arabası).

Reichenau sözlükçelerinde Halk Latincesinin son dönemlerinin kelime dağarcığı hakkında fikir vermektedir. Vulgate incilinin kenar boşluklarına yazılmış olan bu sözlükçe, 4. yüzyıl Vulgate kelimelerinin sözlükçenin muhtemelen yazılmış olduğu 8. yüzyılda artık kolayca anlaşılmadığını göstermektedir. Bu sözlükçeler Galyaromen dilindeki tipik vokabüler değişimine ortaya koymaktadır.
Reichenau Sözlükçeleri kelime değişimlerini gösterir:

arena > sabulo (Fransızca sable, İtalyanca sabbia, "sand"; but c.f. İspanyolca arena, Galiçyaca area, Portekizce areia, Fransızca arene, İtalyanca rena, Rumence arină)
canere > cantare (Portekizce/Galiçyaca/İspanyolca/Katalanca cantar, Fransızca chanter, İtalyanca cantare, Rumence cânta, "şarkı söylemek", canere 'nin tekrarlama biçimi)
mares (nom. mas) > masculi (Fransızca mâle, İtalyanca maschio, Portekizce/İspanyolca macho, "male", mas 'ın

Harf Devrimi veya Harf İnkılabı, Türkiye'de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun"un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın onaylanmasıyla o güne değin kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin geçerliliği son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe kondu.
Türk alfabesinin içeriği, Latin harflerini yazı sistemlerinde kullanan diğer ülkelerin alfabeleriyle birebir aynı olmayıp, Türk dilinin seslerini karşılamaları amacıyla türetilmiş harfleri bulundurmaktadır (Ç, Ş, Ğ, ı, İ, Ö, Ü). Bunun yanı sıra Türk alfabesindeki kimi harflerin okunuşları Batı dillerindeki okunuşlarından farklıdır. Örneğin C harfinin okunuşu Türk alfabesinde /d͡ʒeː/ iken İngilizce alfabede /ˈsiː/'dir.

Türkler, 10. yüzyıldan itibaren İslam dini ile birlikte (eskiden İslam kültürünün vazgeçilmez ögesi sayılan) Arap alfabesini de Türkçe ses düzenine uyarlayarak benimsemişlerdi. Bunu izleyen 900 yıl boyunca Türkçenin gerek Batı (Osmanlı) gerek Doğu lehçeleri, Arap alfabesinin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi ile yazıldı.

1 Harf Devrimi gerçekleşmeden 1 yıl önce yapılan nüfus sayımları
2 Yeni Türk harflerinden 7 yıl sonrası
Türkiye'de alfabe reformu önerileri 19. yüzyıl ortalarından itibaren duyulmaya başladı. Öneriler ikiye ayrılıyordu:

Osmanlı yazısının düzeltilmesini isteyenler,
Latin harflerinin kabulünü isteyenler.

Harf devriminin en önemli sebeplerinden biri Arap harflerinin Türkçeye uygun olmadığı düşüncesidir. Osmanlı yazısının düzeltilmesini isteyenlerin başlıca gerekçesi, bu yazının Türkçenin ünlü seslerini ifade etmekte yetersiz kalmasıydı. Arap alfabesinin Türkçeye uygun olmadığına ilişkin görüşler tarih boyunca pek çok kişi tarafından dile getirilmiş ve alfabede en azından bir revizyon yapılması gerektiği dile getirilmiştir. Arap alfabesinin yetersizliğini ilk dile getirenlerden biri Katip Çelebi'dir. Tanzimat döneminde ise Ahmet Cevdet Paşa, Arap harfleriyle gösterilemeyen sesler için yeni bir yazım yolu aranması gerektiğini belirtir. 1851'de Münif Paşa Arap harfleri ile okuyup yazmanın zor olduğunu, halkın eğitiminin yapılamadığını bu nedenle alfabenin düzeltilmesi gerektiğini söylemiştir.
Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Yenişehirli Avni, Ziya Gökalp, Şemsettin Sami, Ebüzziya Tevfik, Feraizcizade Mehmet Şakir, Ispartalı Hakkı Bey gibi aydınlar da alfabenin sorunları hakkında görüşlerini dile getirmişlerdir. Enver Paşa gibi siyasi isimlerin de alfabe konusunda girişimleri (Enveriye) olması ortada bir sorun olduğuna ve bir çözüm arayışı içinde olunduğuna bir kanıttır. Latin alfabesi ya da başka bir alfabenin getirilmesi mi yoksa var olan alfabede bir revizyon yapılması mı gerektiği konusunda farklı fikirler olsa da Arap alfabesinin Türkçeye olan uyumsuzluğu ve sorunları olduğu konusunda çoğu kişi ortak görüşe sahipti. Bu görüşler Cumhuriyetten sonra da devam etmiş ve harf devrimine temel olmuştur.

Bu sorundan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının yaygınlaşması ile daha çok hissedildi. 1870'lerden itibaren Türkçenin standart bir sözlüğünü oluşturma çalışmaları da imla konusunu gündeme getirdi.
Bir diğer gerekçe bu alfabenin sorunları nedeniyle halkın eğitimine sekte vurduğu ve halkı cahil bıraktığı düşüncesidir. Nitekim Milaslı İsmail Hakkı Bey Latin alfabesine tamamen karşı olmasına rağmen, yazımız ıslah edilmedikçe bu asra göre terakkimizin mümkün olamayacağını, ıslah halinde Japonlar gibi ilerleme kaydedileceğini söylemiştir. Yine Celal Nuri, "Bu harfleri ve bunlarla yazılmış ibarâtı avâm sühûletle öğrenemiyor." demiştir. Hüseyin Cahit Yalçın ise "Biz ülkede ümmîliği (okuyup yazması olmayan) azaltamıyoruz. Çünkü harflerimiz buna engeldir." demiştir.

Arap alfabesinde sesli harfler bulunmamasının imlada zorluk yaratması: Arap alfabesinde bulunan Vav (و) harfi V, O, Ö, U, Ü; Ye (ﻱ) harfi Y, I ve İ sesini vermektedir.
Bazı harflerin birden çok sesi ifade etmesinin karışıklık çıkartması. Örneğin Kef (كـ) harfi K, G, N, nadiren de Y sesini verebilmektedir.
Arap alfabesinde İstanbul Türkçesi için anlam ayrımı oluşturmayan birden çok D, H, S, K, T, Z sesi bulunmasının gereksiz oluşu: Örneğin Dal (ﺩ‎) ve Dad (ض) D sesini, Ha (ح) ve Hı (خ) H sesini verir.
Arap alfabesinin ıslah çalışmaları sırasında hurûf-ı munfasıla yani harflerinin birbirinden ayrılarak yazılması yönteminin denenmesi. Harflerin ayrılarak yazıldığı bir alfabenin daha kolay öğrenileceği düşüncesi.
Arap alfabesinde harflerin; kelimenin başında, ortasında ve sonunda farklı yazılmasının öğrenmesi zorlaştırması.
Latin alfabesinin eğitimi çok kolaylaştırdığı düşüncesi.
Bakü'de yapılan I. Türkoloji Kongresi'nde bütün Türkler için Arap harfleri yerine Latin yazısının kabul edilmesine karar verilmesi. Atatürk'ün bu kongreyi yakından takip ettiğinin bilinmesi.
19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul ve Anadolu'da Rum ve Ermeni harfleriyle basılan gazete ve kitaplar önemli bir sayı tutmaya başlamıştı. Bu yayınların kazandığı popülerlik, Türkçenin Arap yazısından başka yazıyla da yazılabileceği düşüncesinin yaygınlaşması.
1908-1911'de Latin temelli Arnavut alfabesinin ve 1922'de Azerbaycan'ın Latin alfabesini kabulünün Türk aydınlarını etkilemesi.
Sovyetler Birliği'ndeki Türk devletlerinin Latin alfabesi kullanması. Türkiye; Türk dünyası ile yakınlaşmak, ortak bir alfabeyi kullanmak için Latin alfabesine geçti. Daha sonra diğer Türk dillerinin yazımında Kiril alfabesi kullanılmaya başlansa da 1991'de SSCB'nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Özbekistan ve Türkmenistan ve Kazakistan tekrar Latin alfabesine geçti.
Avrupa ile ilişkilerin kolaylaştırılmak ve geliştirilmek istenmesi.
1850-60'lardan itibaren Türk aydın sınıfının tümü Fransızca biliyor ve bazen kendi aralarındaki yazışmalarda Fransızca kullanacak kadar bu dili benimsiyordu. Telgrafın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkçenin Latin alfabesiyle ve Fransız imlasına göre yazılan bir biçimi de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklamlarda çoğu zaman bu yazı kullanılmasından kaynaklı alışkanlığın olması. 
İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyet'ten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki'ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazandı. Bazı kişiler tarafından Arap yazısı İslam kültürünün ayrılmaz bir parçası sayıldığı için bu yazının terk edilmesi aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi öz benliğini ortaya çıkarması anlamına geleceği düşüncesi.

Latin alfabesinin Türkçeye uyarlanması görüşü ilk kez 1860'lı yıllarda Azerbaycanlı Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atıldı. Ahundzade ayrıca Kiril alfabesi kökenli bir de alfabe hazırlamıştı.
1908-1911 döneminde Latin esaslı yeni Arnavut alfabesinin benimsenmesi, Türk aydınları arasında da yoğun tartışmalara neden oldu. 1911'de Elbasan'da hocaların Latin harflerinin şeriata aykırı olduğuna dair fetvasına karşı sert bir polemiğe giren Hüseyin Cahit, Latin esaslı Arnavut alfabesini savunmakla yetinmeyip Türklerin de aynısını uygulamalarını önerdi. 1911'de İttihat ve Terakki Cemiyetinin Arnavut kolu, Latin esaslı alfabeyi kabul etti.
1914 yılında Kılıçzade Hakkı'nın yayınladığı Hürriyet-i Fikriye adlı dergide çıkan beş imzasız makale, Latin harflerinin yavaş yavaş kullanılmalarını öneriyor ve bu değişikliğin kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Ancak dergi, bu makaleler nedeniyle İttihat ve Terakki iktidarı tarafından yasaklandı.
1911 yılında Manastır-Bitola'da Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayımlandı. Zekeriya Sami Efendi'nin neşrettiği, adı Eças olup Fransızca imla ile "esas" diye okunan ve cumartesi günleri yayınlanan bu gazetenin ancak birkaç sayısı günümüze ulaşmıştır.

Mustafa Kemal de bu konuyla 1905-1907 tarihleri arasında Suriye'deyken ilgilenmeye başladı. 1922 yılında Atatürk Halide Edib Adıvar'la yine bu konu hakkında konuşmuş ve böylesi bir değişikliğin sert önlemler gerektireceğini söylemişti.
Eylül 1922'de Hüseyin Cahit'in İstanbul basın yayın üyelerinin katıldığı bir toplantıda Atatürk'e sorduğu "Neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?" sorusuna, Atatürk "Henüz zamanı değil." yanıtını vermişti. 1923'teki İzmir İktisat Kongresi'nde de aynı yolda bir öneri sunulmuş, ancak öneri kongre başkanı Kâzım Karabekir tarafından "İslam'ın bütünlüğüne zarar vereceği" gerekçesiyle reddedilmişti. Ancak tartışma basında geniş yer bulmuştu.
28 Mayıs 1928'de TBMM, 1 Haziran'dan itibaren resmî daire ve kuruluşlarda uluslararası rakamların kullanılmasına yönelik bir yasa çıkarttı. Yasaya önemli bir tepki gelmedi. Yaklaşık olarak bu yasayla aynı zamanda da harf reformu için bir komisyon kuruldu.
Komisyonun tartıştığı konulardan biri eski yazıdaki kaf ve kef harflerinin yeni Türkçe alfabede q ve k harfleriyle karşılanması önerisiydi. Ancak bu öneri Atatürk tarafından reddedildi ve q harfi alfabeden çıkartıldı. Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 ila 15 senelik geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay'ın aktardığına göre Atatürk, "Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz." diyerek zaman kaybedilmemesini istedi. Alfabe tamamlandıktan sonra 9 Ağustos 1928'de Atatürk, harfleri Cumhuriyet Halk Partisinin Gülhane'deki galasına katılanlara tanıttı. 11 Ağustos'ta Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos'ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtıldı. Ağustos ve eylül aylarında da Atatürk farklı illerde yeni alfabeyi halka tanıttı. Bu sürecin sonunda komisyonun önerileriyle, kimi ekleri ana sözcüğe birleştirme amaçlı kullanılan kısa çizginin atılması ve düzeltme işaretinin eklenmesi gibi değişiklikler yapıldı.
8-25 Ekim tarihleri arasında resmî görevlilerin hepsi yeni harflerin kullanımı ile ilgili bir sınavdan geçirildi.

2019'da Recep Tayyip Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk'ü anma programında yaptığı konuşma sırasında, Osmanlı'daki tarihi okuma yazma oranı

Hasan Eren (d. 15 Mart 1919 Vidin, Bulgaristan - ö. 26 Mayıs 2007 Ankara, Türkiye). Türk sözlükçü ve etimoloji konusuna yoğunlaşmış Türkolog.
İlkokulu ve rüştiyeyi Vidin'de tamamladı. Daha sonra Bulgar Lisesine girerek buradan 1937 yılında birincilikle mezun oldu. Lise yıllarında özellikle Bulgarca, Rusça, Fransızca dersleri ve Türk dili ile ilgili konulara büyük ilgi duydu. Bu ilgisi ile ünlü Macar Türkoloğu Gyula Németh'in dikkatini çekti ve böylece 1938 yılında Budapeşte Üniversitesi Türkoloji bölümünün tek öğrencisi olarak üniversite hayatına başladı. Burada Türkolojinin yanı sıra Moğolca ve Macarca derslerine devam etti. Türk dilinin söz varlığı ile ilgili çalışmalarına da üniversite öğrencisi olduğu yıllarda başladı. 1942 yılında doktor, 1946 yılında ise "Türk Söz Bilimi" alanında doçent unvanını aldı. 1948 yılında Türkiye'ye gelerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde doçent olarak göreve başladı. Bu arada Türk Dil Kurumunda da çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Hasan Eren, sözlük çalışmalarına çok değerli katkılarda bulundu. Hasan Eren, 1988 yılında yayımlanan Türkçe Sözlük'ün yayınında başkanlık da yaptı. Türk Dil Kurumunda 1957 yılında ikinci başkanlık görevini yürüttü. Daha sonra bu görevden ayrılarak terim kolu başkanı oldu. Kol başkanı iken üniversite öğretim üyeleri ile iş birliği yaparak çeşitli alanlara ait terimleri bir araya getirerek yayımladı. 1960 yılında Türk Dil Kurumundaki görevinden ayrıldı. 1985 yılından itibaren Türk Ansiklopedisi baş redaktörlüğüne getirildi ve bu ansiklopedinin tamamlanmasını sağladı. Prof. Dr. hasan Eren, 17 Ekim 1983'te Türk Dil Kurumu başkanlığına getirildi. Bu görevi 20 Eylül 1993 tarihine kadar sürdürdü. 1984'te TRT Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu üyeliğine atandı ve 6 yıl görev yaptı.
Prof. Dr. Hasan Eren, ulusal ve uluslararası bilim çevrelerinde pek çok ödüle ve şeref üyeliğine değer görülmüştür. 1966'da Macar Dil Bilimi derneği şeref üyesi, 1972'de Macar Doğu Bilimleri Derneği şeref üyesi, 1988'de Macar Bilimler Akademisi şeref üyesi, 1996'da Uluslararası Hungaroloji Derneği şeref üyesi olmuş, kendisine 24 Haziran 2000'de Macaristan cumhurbaşkanı tarafından en yüksek sivil Macar liyakat nişanı verilmiştir. Prof. Dr. Hasan Eren'e Türk Dil Kurumu da 26 Eylül 1996'da şükran beratı ve onurluğu vermiştir. 1999 yılında yayımladığı Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, Türkçe etimoloji konusunda akademik bilgi veren değerli bir çalışmadır.

Saz Şairleri Hakkında Araştırmalar I (1952)
Türkçede Yakın Anlamlı Kelimeler Sözlüğü (1956)
Anayasa Sözlüğü (1985)
Türklük Bilimi Sözlüğü I: Yabancı Türkologlar (1998)
Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü (1999)

Hazarca, Orta Çağda, Orta Asyalı yarı göçebe Türk boyu olan Hazarların konuştuğu dildir. Hazarca, tarihî Türk dillerinden biri olmasına karşın Türkî dillerin hangi koluna ait olduğu tartışmalıdır. Bazı araştırmacılar Hazarcanın İran dilleri veya Kafkas dilleriyle yakın ilişkisi olduğunu varsayarlar.

Hazarların yönettiği bölgelerin İrani, Ural, Slav ve Kuzey Kafkasya halklarını barındırması devletin çok uluslu ve çok dilli olmuş olduğunu göstermektedir. Antropolojik çalışmalara göre yönetici sınıfın İç Asyalı olduğu ve Mongoloid olarak tabir edilen özelliklere sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu devletin yöneticilerinin en azından bir Türkçe veya Asya kökenli dili konuşmuş olduklarına çok büyük bir kanıt oluşturmaktadır.

10. yüzyılda yaşamış Arap yazar İstahri Hazarların Türkler ve Farslar tarafından konuşulan dillerden farklı bir dil konuştuğunu not etmiş ancak dilin Ön Bulgarca ile olan yakınlığına değinmiştir. Aynı zamanda yazar Derbent, Dağıstan'da Hazarca ile birlikte dağlarda yaşayan diğer halkların dillerinin de yaygın olduğundan bahsetmiştir. El-Mesûdî ise Hazarların Türk olduklarını ve Türk dillerinde Sabir Farsçada ise Xazar denildiklerini yazmıştır. Biruni Volga Bulgarları ve Sabirler hakkındaki bir yazısında bu toplumların dillerinin Türkçe ile Hazarcanın bir karışımı olduğunu not etmiştir.

Hazarlardan günümüze kadar kalan iki belge vardır ve bunlar İbranice yazılmıştır. Bunlardan biri, Hazar kağanı Yusuf tarafından, 960 yıllarında Emevilerin Kurtuba emiri III. Abdurrahman'ın hizmetinde çalışan devlet adamına yazılan mektup ve diğeri de, yine aynı hakan zamanında ismi belirsiz bir Musevi Hazar tarafından yazılan mektubun Mısır'da bulunan parçalarıdır.

Hazarcanın eldeki en belirgin örneği 1912 yılında bilim dünyasına tanıtılan ve Cambridge Belgesi (ya da daha önceki adıyla: Schlechter Mektubu) olarak bilinen mektubun kenarına Göktürk Alfabesinin Hazar versiyonuyla yazılmış tek kelimelik cümledir. İbranice mektubun sol alt köşesine yazılmış olan bu runik yazının sağdan sola transliterasyonu HWQWRWM olup transkripsiyonu hukurim anlamı da "ben onu okudum" demektir. Bu tek kelimelik cümle dışında Hazarca hakkında elde kabile, kale, 12 Hayvanlı Takvimin ay adları kalmıştır. Bunların dışında Hazar şahıs adları da tespit edilmiştir.

İstihari'nin bahsettiği üzere Şaz Türkçesi grubuna ait diller konuşmuş Dokuz Oğuzlar, Kırgızlar, Kimekler, Oğuzlar ve Karluklar gibi halkların o dönemde kullandıkları dilin tek bir dil olarak sınıflandırılmış olması ve hepsinin birbirlerini anlayabiliyor oluşu göz önüne alındığında Hazar dilinin eğer Lir Türkçesi grubuna ait bir dilse bile diğer Türki dillerinden çok daha farklı bir dil olduğunu göstermektedir.
Hazarların diliyle yazılmış kapsamlı bir eser, günümüze kadar ulaşamadığı için Hazarların konuştuğu dil hakkında kesin bir bilgi yoktur. Barthold ve Minorsky gibi Rus araştırmacılar, Hazarcanın İdil Bulgarlarının diline benzediğini, bugün Çuvaşça'nın da, Bulgarca ve Hazarcaya benzediğini ve sonuç olarak, Hazarcanın Türk dillerinin ayrı bir kolu olan Çuvaşçaya çok yakın olduğunu ifade etmektedirler.
Hazarcanın, eski Türk dili ve Uygurcanın etkisinde kalmış Bolgarca gibi Türk dillerinin Oğur öbeğine bağlı bir dil olduğu görüşünde birleşen araştırmacılar da vardır. Ayrıca; Karaçaylar, Balkarlar ve Kafkasyalılar da bu dilden arta kalan birtakım sözcükleri de dillerinde kullanmaktadırlar.
Hazarca, değişik dönemlerde Kiril, İbrani, Latin, Yunan, Arap ve Gürcü alfabeleriyle yazılmıştır.

Hazar Kağanlığı
Hazarlar

Erdal, Marcel (1999). "The Khazar Language". In: Golden et al., 1999:75-107.
Erdal, Marcel (2007). "The Khazar Language." The World of the Khazars: New Perspectives. Brill, 2007. pp. 75–107.
Golb, Norman & Omeljan Pritsak (1982). Khazarian Hebrew Documents of the Tenth Century. Ithaca: Cornell Univ. Press.
Johanson, Lars & Éva Agnes Csató (ed.) (1998). The Turkic languages. London: Routledge.
Johanson, Lars (1998). "The history of Turkic." In: Johanson & Csató, pp. 81–125.[1] 8 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Johanson, Lars (1998). "Turkic languages." In: Encyclopaedia Britannica. CD 98. Encyclopaedia Britannica Online.[2] 23 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Johanson, Lars (2000). "Linguistic convergence in the Volga area." In: Gilbers, Dicky & Nerbonne, John & Jos Schaeken (ed.). Languages in contact. Amsterdam & Atlanta: Rodopi. (Studies in Slavic and General linguistics 28.), pp. 165–178.[3] 25 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

khazaria.com 21 Aralık 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hilâl ve yıldız veya ay ve yıldız, hilâl ve hilalin açık ucunda yer alan bir yıldız şeklinden oluşan antik simge. Bu simgenin kullanıldığı bayraklara çoğunlukla Akdeniz çevresinde, Orta Doğu ve Orta Asya'da rastlanır. Günümüzde çoğunlukla İslam ülkelerinin bayraklarında kullanılan bir sembol olarak bilinmektedir.

Hilâl ve yıldız figürü aynı zamanda Sümer ikonografisinin de en çok kullanılan öğelerinden biridir. Buradaki kullanımlarında ise "Hilâl", "Ay Tanrısı"nı (Sin) temsil etmektedir. Yıldız ise İştar veya Antik Roma mitolojisinde de bulunan Venüs'ü sembolize etmektedir. Aynı zamanda bu iki sembolle beraber güneş diski olan Şamaş da kullanılmaktadır. Birçok akademik çalışmada Sümer toplumu içerisinde "Hilâl ve Yıldız" üçlü sembolün bir parçası olarak tanımlanır. Bu da Sin'in Ay'ı, İştar'ın Yıldızı ve Şamaş'ın Güneş'idir.
Hilâl ve yıldız sembolünün birlikte kullanımına ilk olarak antik İsrail Krallığı'nda rastlanılır. Burada MÖ 14. veya 13. yüzyılın sonlarında hüküm süren Moab veya Moabites tarafından kullanılmıştı. Moabites ismine mühürlerde sıkça rastlanmıştır.
Daha sonraları Partlar tarafından da kullanılan bu sembolün antik Mezopotamya medeniyetlerinde de sıkça kullanıldığı görülmektedir. Part kralları I. Mithridates (MÖ 147), II. Orodes (MÖ 58-38) ve IV. Phraates (MÖ 38-2) tarafından basılan paralarda bu semboller kullanılmıştır.
Ayrıca hilâl ve yıldız sembolleri Partlar tarafından kullanılmadan tam 2 milenyum önce Mezopotamya devletleri ve Elam devleti tarafından da kullanılmıştı. Babil mitolojisinde Sin (zamanın babası ve Ay tanrısı), Şamaş (Güneş tanrısı ve yüce hâkimi, yeryüzü ve cennetin yargıcı) ve İştar (yıldız tanrısı)'nı Babil kralının güçlerinin kaynakları olarak betimlemiştir.

Hilâl ve yıldız aynı zamanda Pontus Kralı VI. Mithridates'in bayrağının da sembolleridir. Bu kraliyet amblemindeki "Ay" Zeus, Ahura mazda ve ay tanrıçasının soyundan geldiğine inanılan "Pharmacou" isimli Pers bir şahsı sembolize etmekteydi. Aynı zamanda "Hilâl ve Yıldız" tanrı Mitra'nın da sembolüydü. Bosfor Krallığında MÖ 5. yüzyıl ile MS 1. yüzyıl arasında da hem VI. Mithridates'in soyundan gelen krallardan hem de Mitra tarısı kültüne olan inançtan dolayı bayrak ve krallık sembollerinde kullanılmıştır.

Bir Türk araştırmacının yaptığı bir çalışmada şu bilgiler aktarılır:

Pontus Krallığının kraliyet sembolü olan hilâl ve yıldıza döneme ait sikkelerin üzerinde bulunması tartışma konusu olmuştur. Pek çok bilim insanı Pontus devletini Kraliyet amblemin "Hilâl ve Yıldız" olarak tespit etmişler. Kraliyet ailesi ait birçok mekân ve cisim üzerinde bu sembolün kullanılması Pontus devletinin ablemi olduğunu kesinleştirmiştir. Ancak bilim insanı Kleiner bunun İran kökenli bir tanrısal sembol olduğunu ve bu sebepten kullanıldığını düşünmektedir. Aynı zamanda Ay ve yıldızı Tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi sembolize etmesi amacıyla kullanıldığını da düşünmektedir. Diğer taraftan, Ritter ise bu sembolün Perseus'tan alındığını düşünmektedir. Makedonların bayraklarında kullandıkları yıldız gibi. Bu sembolle ilişkilendirilen iki tanrı olan Ahura Mazda ve Mitra'dır. Olshausen ise yıldız ve hilâlin Pontus ve İran'ın ikonografik bir senkretizmiyle ilgili olduğuna inanmaktadır; insanlar için hilâl ve Ahura Mazda için yıldız sembol olarak kullanılmıştır. Son dönemlerde, Summerer, insanı sembolize eden yıldızı yalnız Pontus krallığının kraliyet sikkelerinde sembol için ilham kaynağı olduğunu ileri sürdü.

Hilâl ve yıldız motifi genellikle bütün Sasani paralarında bulunmaktaydı. Bu durum da birçok araştırmacıyı Müslüman toplumların bu sembolü Sasanilerden devraldığını düşünmeye sevk etmiştir. Sasani krallarının taca sahip olma sıraları ve sayılarını tanımlayan Habibollah Ayatollahi İslamiyet'in ilk yüzyılından sonra bu sembolüm ele geçirilen İran toplumu halkı tarafından Müslüman dünyasına kullanılan bir sembol haline getirildiğini tespit etmiştir.

Geç Helenistik ve ilk Roma çağlarında hilâl ve yıldız sembolü genellikle Bizantion sikkelerinde görülen bir semboldü. Örneğin 1. yüzyıl Bizantion paraları üzerinde Artemis başı yay ve okluğu hilâl ve yıldız motifleriyle beraber bulunmaktaydı. Ay ve yıldız sembollerinin dönemin inançlarındaki etkisi II. Filip'in Bizantion'u yaptığı işgaller sırasında Ayın bulutlar arasında işgali yarıda bırakmaları ve İşgalden vazgeçmeleridir. Bunun üzerine Bizantionlular Artemis (veya Hecate) lampadephoros (ışık getiren) heykeli inşa edebilmek için izin almışlardır. Bu hikâye I. Justinianus döneminde yaşamış olan Miletli Hesychius'in çalışmalarından öğrenilmektedir. Bu hikâyeler sözlük yazarı Suidas ve Photius tarafından korunmuş, hikâyede Stephanos Byzantinos ve Eustathius tarafından yeniden anlatılmıştır.

Hecate'ye olan bağlılığa Bizantionlular tarafından önem verilirdi. Onun kendilerini koruduğunu düşünürlerdi. Bundan dolayı eski Bizantion surlarında "Hilâl ve Yıldız" sembolleri bulunurdu. II. Filip istilasından da bu şekilde korunduklarını düşünmekteydiler.

Hilâl ve yıldız sembollerinin nasıl bir tanrıça sembolü olduğu belli değildir. (Sadece bazılarının bellidir.) Bizanslılar 4. yüzyıl olaylarından sonra şehrin amblemi olarak "Hilâl ve Yıldız"ı kabul etmelerine rağmen şehrin paralarında bu amblemin yer alması 1 yüzyıl sonra meydana gelmiştir. MÖ döneme ait Bizantion ve Kalkedon sikkelerinde Mitridates'in korumasında olduklarından Mitridates'in resmi ve hilâl-yıldız resmedilmektedir.
Geç Roma İmparatorluğu döneminde çeşitli yerel paralarda kullanılan semboller arasında en çok "Hilâl ve Yıldız" sembolleri kullanılmaktaydı. Fakat imparatorluğun her yerinde daha çok Roma sikkeleri kullanılmaktaydı.
Hilâl ve yıldız sembolünün kullanımı sürpriz bir durum değildi. Hilâl ve yıldızın genel diğer anlamı ise birleştirici olmasıydı. Panteondaki tanrılarla gök cisimlerini birleştiren bir özellik taşımaktaydı. Bunu da dışarıdaki vasallar ver yabancı devletlere karşı propaganda aracı olarak kullanılmaktaydı.

Bugün kullanılan ay yıldıza benzeyen ve gökte gün ile ayın kavuşumunu temsil eden bir motif, MÖ 1. binyılda, proto-Türk olarak bilinen Chouların (MÖ 1028-281) baş bayrağında görülüyordu. Gündüz ve gece, aralıksız devam eden parlaklığın simgesi olan astral motifler, o devirden beri daima proto-Türk, Türk ve akraba milletlerin simgeleri arasında yer almış ve astral tanrıların alameti olmalarının dışında, devlet başkanlarının ve önemli şahısların da alameti olmuşlardır.
Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve 576-600 yıllarına ait olduğu saptanan Göktürk paraları içinde üzerinde ay-yıldız motifi bulunan para olması, ay-yıldız simgesinin İslam öncesinde de Türk toplulukları tarafından kullanıldığı görüşünü ispatlamıştır. Türklerde kültürel olarak etkileşimde bulundukları Sogdlar gibi bu sembolü kullanmaya başladılar. Hilâl ve yıldız Türkler arasında sık kullanılan bir sembol haline geldi.

Genel teori Osmanlıların ay ve yıldızı Konstantinopolis'i fethettikten sonra kullanmaya başladıkları yönündedir. Ancak bunun kesinliğinden söz etmek güçtür. Bizans İmparatorluğu'nun ve Konstantinopolis'in yükselişinden sonra "Hilâl ve Yıldız" sembolü sık olmamakla beraber kullanılmıştır.
Konstantinopolis'in Osmanlılar tarafından ele geçirilmesinden önceki dönem paralarıyla ilgili bir araştırmaya göre bin yıl boyunca bölgede hüküm süren Hristiyan liderlerin kullandığı haç, çift başlı kartal ve ay-yıldız amblemleri Doğu İmparatorlarını temsil etmekteydi. Bunlar içinde hem imparatorluğu temsil eden hem de Hristiyanlığa vurgu yapmayan amblemlerden hilâl ve yıldız uygun bulunmuş ve Osmanlılar tarafından da kullanılmıştır.
Bununla birlikte sikkeler tek delil ve kaynaklar değildir. Hilâl ve yıldız sembolü Osmanlılar tarafından fethedilmeden önce Mora'da, İslam'la ya da Osmanlılarla hiçbir alakası olmadığı hâlde kullanılmıştır. Mora'daki en 1300 yıllarında inşa edilmiş eski kiliselerden birinde Aziz Yuhanna Chrysostom'un elinde, üzerinde hilâl ve yıldız olan bir kalkan tutarken tasvir edilmiştir.
1453 yılında Konstantinopolis şehri yükselmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'na dâhil olmuştu. Şehrin eski sembollerinden olan "Haç" ve "Çift Başlı Kartal" sembollerinin şehir düştüğünden bir değeri kalmamıştı. III. İvan çift başlı kartal sembolünü Bizans İmparatorluğu'nun mirasçısı olduğu gerekçesiyle Rusya Devleti'nin sembolü olarak kullanmaya başlamıştır. Bilindiği üzere pagan uygulamaları ve sembolleri Bizans İmparatorluğunda, I. Theodosius iktidarından sonra yasadışı kabul edilmiş ve giderek insanlar bu uygulamalardan uzaklaşmıştı. Julianus pagan uygulamaları yeniden sosyal hayata dahil etmeye calışsada başarısız oldu. Ancak bazı pagan sembolleri resmî alanda da kullanılmaya devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu, Konstantinopolis'in fethinden sonra birçok Bizans sembolünü kullanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bu sembolleri birçok alanda uygulamaya koymuştur. Bu konuda 1908 yılında William Ridgeway tarafından bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırmada Araplar ve diğer Müslüman toplumlar tarafından benimsenen bu sembolün, Muhammed'in nişanı addedildiğini ve Osmanlı Devleti'nce kullanıldığını iddia etmektedir. Muhammed'in ölümünden 12 yıl sonra ele geçen topraklarda, özellikle Mezopotamya ve İran topraklarında kullanılan bir sembol olduğu kısa sürede kabul görmüştü.

Gerçek şu ki hilâl ve yıldız Osmanlılar tarafından kullanılmadan önce İslam ile ilişkilendirilmemişti. Bunu kanıtı ise Haçlılar döneminde de rozetler ve bazı Bizans imparatorlarının sikkeleri üzerinde bulunmasıdır.
Türk araştırmacılar bu sembolün Bizans İmparatorluğundan devralındığı konusunda şüpheci olmuşlardır. Bun konudaki yazılardan biri de Mehmet Fuat Köprülü tarafından hazırlanmıştır:

Bu açık, ancak, kökeni ne olursa olsun, bu semboller Asya'nın çeşitli yerlerindeki Türk devletlerinde kullanılmıştır. Bundan dolayı hiçbir sebeple Bu sembolün Bizans'tan Osmanlı'ya devredildiğini söyleyemeyiz.

Dengeleyici bir görüş de Franz Babinger tarafından ortaya konulmuştur:

Mümkün olsa da kesin olmamakla birlikte II. Mehmed f

ISO 639-2:1998, dillerin isimlerinin gösterimi için kodlar - Bölüm 2: Alpha-3 kodu, dillerin isimlerinin gösterimi için kodlarını listeler ISO 639 standart, ikinci parçasıdır. Standardın bu bölümünde, her bir dil için verilen üç harfli "Alfa-3" kodlar olarak adlandırılır. ISO 639-2 kodları listesinde 464 kayıt bulunmaktadır.
Kongre Kütüphanesi (ISO 639-2/RA olarak anılacaktır) ISO 639-2 için kayıt otoritedir. Kayıt otorite olarak, LOC alır ve yorumlar değişiklikler önerdi, onlar da ISO 639 kod tabloları korumaktan sorumlu ISO 639-RA Karma İstişare Komitesi'nde temsil var.
Dilleri için iki harfli kodları verir ISO 639-1 standardı, dillerin yeterli sayıda karşılamak mümkün olmaz, çünkü çalışma, 1989 yılında ISO 639-2 standardı başlandı. ISO 639-2 standardı ilk olarak 1998 yılında piyasaya sürüldü.

ISO 639-3:2007 dil adlarının kapsamlı gösterimi için Alfa-3 kodudur. ISO 639 serisindeki dil kodları için uluslararası bir standarttır. Dilleri tanımlamak için üç harfli kodlar tanımlar. Standart, 1 Şubat 2007'de Uluslararası Standartlar Teşkilatı (ISO) tarafından yayınlanmıştır. ISO 639-3, bilinen tüm doğal dilleri kapsamak amacıyla 639-2 alfa-3 kodlarını genişletir.
Genişletilmiş dil kapsamı öncelikle, ISO 639-3 için kayıt yetkilisi SIL International tarafından yayınlanan Ethnologue'da (cilt 10-14) kullanılan dil kodlarına dayanıyordu.
ISO 639-3, yaşayan ve soyu tükenmiş, eski ve yapay diller dahil olmak üzere mümkün olduğunca eksiksiz bir dil listesi sağlar. Ancak, Proto Hint-Avrupa gibi yeniden yapılandırılmış dilleri içermez.
ISO 639-3, çok çeşitli uygulamalarda meta veri kodları olarak kullanılmak üzere tasarlanmıştır. İnternet gibi birçok dilin kullanılması gereken bilgisayar ve bilgi sistemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

ISO 639-3 kodları listesi

Irak (Arapça: العراق, romanize: el-‘Irāk; Kürtçe: عێراق, romanize: Êraq), resmî adıyla Irak Cumhuriyeti (Arapça: جمهورية العـراق, romanize: el-Cumhūrīyyetü'l-‘Irākīyye; Kürtçe: كۆماريى عێراق, romanize: Komarî Êraq), Batı Asya'da yer alan bir ülkedir. Güneyde Suudi Arabistan, kuzeyde Türkiye, doğuda İran, güneydoğuda Basra Körfezi ve Kuveyt, güneybatıda Ürdün ve batıda Suriye ile komşudur. Irak, 438.317 km2 (169.235 sq mi) bir alanı kapsamaktadır ve yüzölçümü bakımından dünyanın 58. büyük ülkesi olup, 46 milyonu aşkın nüfusuyla en kalabalık 31. ülke konumundadır. 8 milyondan fazla nüfusa sahip olan Bağdat, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
MÖ 6. binyıldan itibaren Irak'ın Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki verimli ovaları, Mezopotamya olarak bilinen bölgede ilk şehirlerin, medeniyetlerin ve imparatorlukların doğmasına zemin hazırladı. Sümerler, Akadlar ve Asurlular gibi uygarlıklar bu bölgede ortaya çıktı. Mezopotamya, yazı sistemleri, matematik, denizcilik, zaman ölçümü, takvim, astroloji, tekerlek, yelkenli tekne ve ilk hukuk kurallarının geliştirilmesiyle medeniyetin beşiği olarak anılır. Müslümanların Mezopotamya'yı fethinden sonra Bağdat, Abbâsî Halifeliği'nin başkenti olmuş ve İslam'ın Altın Çağı'nda dünya çapında bir kültür ve bilim merkezi hâline geldi. Beytü'l-Hikme gibi kurumlar burada kuruldu. Şehrin 1258'de Moğollar tarafından yıkılmasının ardından bölge, salgın hastalıklar ve birbirini izleyen imparatorluklar nedeniyle uzun süreli bir gerileme dönemi yaşandı. Irak aynı zamanda Hristiyanlık, Yahudilik, Yezîdîlik ve Sâbiîlik gibi dinler açısından da kutsal sayılan bir coğrafyadır ve derin bir İncil tarihine sahiptir.
1932'deki bağımsızlığından bu yana Irak, istikrarsızlık ve çatışma dönemlerinin yanı sıra önemli ekonomik ve askerî büyüme dönemleri de yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan ülke, I. Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz manda yönetimi altına girdi ve 1932'de bağımsız bir krallığa dönüştü. 1958'de gerçekleşen askerî darbeyle monarşi sona erdi ve Abdülkerim Kasım liderliğinde cumhuriyet ilan edildi. Daha sonra yönetim, Abdüsselam Arif ve ardından kardeşi Abdürrahman Arif'e geçti. 1968'de Arap Sosyalist Baas Partisi iktidarı ele geçirerek tek partili bir rejim kurdu. Ahmed Hasan el-Bekir'in ardından iktidara gelen Saddam Hüseyin, 1980 ile 1988 yılları arasında İran ile yıkıcı bir savaşa girdi. 1990'da ise Kuveyt'i işgal etti ve bu işgal, 1991 Körfez Savaşı'nın başlamasına yol açtı. 2003 yılında ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, Irak'ı işgal ederek Saddam Hüseyin'i devirdi. Bu olay, Irak Savaşı olarak bilinen ve 2011'e kadar süren kanlı bir iç çatışmalar dönemini başlattı. 2013 ile 2017 yılları arasında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile savaştı. IŞİD'in 2017'de yenilgiye uğratılmasının ardından ülkede çatışmalar azalsa da, özellikle İran'ın artan etkisi ve mezhepsel gerginlikler gibi unsurlar nedeniyle siyasi istikrar hâlâ tam olarak sağlanamadı.
Federal bir parlamenter cumhuriyet olan Irak, gelişmekte olan bir orta güç olarak kabul edilmektedir. Çok çeşitli bir nüfusa, coğrafyaya ve vahşi yaşama ev sahipliği yapmaktadır. Iraklıların çoğu Müslüman olmakla birlikte, önemli azınlıklar arasında Hristiyanlar, Zerdüştler, Sâbiîler, Yezîdîler, Yarsaniler ve Yahudiler bulunmaktadır. Iraklılar etnik olarak da çeşitlilik göstermektedir; çoğunlukla Araplar olmak üzere Kürtler, Türkmenler, Yezîdîler, Süryaniler, Ermeniler, Domlar, Farslar ve Şebekler de bulunmaktadır. Resmî dilleri Arapça ve Kürtçedir; ancak Süryanice, Türkçe ve Ermenice gibi diller de bölgesel düzeyde konuşulmaktadır. Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine ev sahipliği yapan Irak, önemli bir petrol ve gaz endüstrisine sahiptir. Ayrıca tarım ve turizmi ile de popülerdir. Irak şu anda dış destekle yeniden inşa edilmektedir.

MÖ 65.000 ile MÖ 35.000 yılları arasında Kuzey Irak, Şanidar Mağarası'nda arkeolojik kalıntıları keşfedilen bir Neandertal kültürüne ev sahipliği yapıyordu. Bu bölge aynı zamanda yaklaşık MÖ 11.000'den kalma çok sayıda Neolitik öncesi mezarın da bulunduğu yerdir. Yaklaşık MÖ 10.000 yılından bu yana Irak, Bereketli Hilal'in büyük bir kısmıyla birlikte, tarımın ve büyükbaş hayvancılığın ilk kez ortaya çıktığı, Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A (PPNA) olarak bilinen Neolitik kültürün merkeziydi. Irak'ta bu döneme ait M'lefaat ve Nemrik 9 gibi yerleşimlerde kazılar yapılmıştır. Sonraki Neolitik dönem olan PPNB, dikdörtgen evlerle temsil edilmektedir.
Çanak çömlek öncesi Neolitik dönemde insanlar taş, alçı ve yanmış kireçten (Vaisselle blanche) yapılmış kaplar kullanıyorlardı. Anadolu'daki obsidiyen aletlerin buluntuları erken dönem ticari ilişkilerin kanıtıdır. İnsanlığın ilerleyişinin diğer önemli yerleri arasında Halaf kültürüne ait bir dizi yer olan Jarmo (MÖ 7100 civarı) ve Ubeyd döneminin (MÖ 6.500 ile MÖ 3.800 arası) tipik yeri olan Tell al-'Ubaid vardı. İlgili dönemler tarım, alet yapımı ve mimaride giderek artan ilerleme seviyelerini göstermektedir.

"Uygarlığın beşiği", Kalkolitik Çağ'da (Ubeyd dönemi) güney Irak'ın verimli Dicle-Fırat nehri vadisinde ortaya çıkan, bilinen en eski uygarlık olan Sümer uygarlığına ev sahipliği yaptığı için modern Irak'ı kapsayan bölge için ortak bir terimdir. MÖ 4. binyılın sonlarında dünyanın bilinen ilk yazı sisteminin ortaya çıktığı yer burasıydı. Sümerler aynı zamanda tekerleği kullanan ve şehir devletlerini yaratan ilk kişilerdi. Yazıları matematik, astronomi, astroloji, yazılı hukuk, tıp ve organize dinin bilinen ilk kanıtlarını kaydetmiştir.
Sümerce izole bir dildir.
Erken Sümer döneminin büyük şehir devletleri Eridu, Bad-tibira, Larsa, Sippar, Šuruppag, Uruk, Kiş, Ur, Nippur, Lagaş, Girsu, Umma, Hamazi, Adab, Mari, İsin Krallığı, Kutha, Der ve Akshak'tı.
Kuzeydeki Asur, Arbela (modern Erbil) ve Arrapha (modern Kerkük) gibi şehirler de M.Ö. 25. yüzyıldan itibaren Asur olarak adlandırılacak olan bölgede varlığını sürdürüyordu. Ancak bu aşamada bunlar Sümer yönetimindeki idari merkezlerdi.
Asur, Arbela (modern Erbil) ve Arrapha (modern Kerkük) gibi kuzeydeki şehirler de M.Ö. 25. yüzyıldan itibaren Asur olarak adlandırılacak bölgede varlığını sürdürüyordu; ancak bu aşamada bunlar Sümer yönetimindeki idari merkezlerdi.

En eski doğu medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslam toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devresini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Ali bin Ebu Talib döneminde İslam'ın merkezi hâline getirilmiş ve başkent Kûfe'ye taşınmıştır. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffin Savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardında bu bölge günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye egemen olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçuklu Hanedanının egemenliğine girmiştir.

Abbasi dönemi (750-1258) hariç, Irak başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Emeviler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.
1258 yılından itibaren Moğol istilasına uğramış ve iki yüzyıl onların kontrolünde kalmıştır. Tarihî kaynaklar, Bağdat Kütüphanesindeki eserlerin atıldığı Dicle Nehri'nin günlerce mürekkep renginde aktığı ve binlerce ciltlik kitabı Basra Körfezi'ne taşıdığını kaydederler. Ve telef edilen/yok edilen binlerce kitapla ilimde kaç asır geri gidildiği dikkate değer bir nokta olup aynı zamanda bize Bağdat'ın o günkü bilimsel seviyesini gösteren önemli bir husustur.
Daha sonraları Akkoyunluların hâkimiyetine (1444-1467) giren Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin kontrolüne geçti. Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safeviler döneminde belirginleşmiştir.

Irak, Osmanlı Devleti ile İranlı hanedanları arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele 1639'da Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve ülke 1917'ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır.
I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlının Orta Doğu'dan çekilmesine neden olan bazı yerel isyanlar olmuştur. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri şerif Hüseyin bin Ali kullanıldı. Hüseyin bin Ali ve oğullarına Osmanlının yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devleti'nin krallığı vadedildi. Fakat gerçekler söylendiği gibi değildi. Orta Doğu farklı bir paylaşıma sahne oluyordu.

Büyük Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Anlaşması uyarınca Musul'u, Fransızların Verimli Hilal'in (Mısır'da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant'ı -bugün İsrail'in bulunduğu yer dâhil- ve Fırat'la Dicle nehirlerinin suladığı alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti'nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya'ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil'den İndus'e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır.

Sykes-Picot Anlaşması 1916 yılında Fransızlar ve İngilizler arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma özellikle Orta Doğu'nun bugünkü hâline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz subay Mark Sykes ile Fransız subay François Georges-Picot Kahire'de bir araya gelerek masa başında Orta Doğu'yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa'nın Orta Doğu'ya bakış açılarını yansıtmaktadır. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu.

Modern Irak, 1920'de Osmanlıların I. Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin, Osmanlı eyaleti olan Musul, Bağdat ve Basra'yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle havzasını kontrolü altına alan ve ya

Irak ağızları, Türkiye Türkçesi ağızlarının bugün Irak devlet sınırları içinde konuşulan ağız sahalarından biridir. Bazen Irak'ta yaşayan Türkçeyi kastetmek amacıyla “Irak Türkçesi” şeklinde de belirtilir.

Batı Türkçesi, Osmanlı Türkçesi (Batı Oğuzca) ve Azeri Türkçesi (Doğu Oğuzca) olarak ikiye ayrılır. Bu iki saha arasındaki ayrılıklar hem konuşma dilinde hem de yazı dilinde kendini gösterir. Irak Türklerinin konuştuğu ağız, Türkçenin Azeri sahası içine girmektedir. Bu saha Doğu Anadolu, Azerbaycan, İran Azerbaycanı, Suriye Türkleri ve Irak Türkleri bölgelerini kapsar.
Irak Türkleri ağzı genel olarak bir bütünlük arz eder. Buna rağmen, şehir, kasaba, köy, hatta mahalleler arasında bazı ağız farklılıklar da bulunmaktadır. Bu farklılık, ayrı ayrı dönemlerde bölgeye göç edip yerleşen çeşitli boyların arasında olan ağız farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kerkük ağzının, Irak'taki Türk bölgelerinde konuşulan ağızların hepsini ifade ettiğini kabul etmek doğru değildir. Ancak Irak Türkleri ağzına bir bütün olarak bakıldığında bu topluluğun kendine özgü bir ağızla konuştuğu görülür. Bu ağız, coğrafi ve politik şartların etkisiyle Arapça ve Farsça sözcüklerin bir hayli fazla görünmesiyle birlikte esas olarak Batı Türkçesinin doğu sahası içinde yer alan Azeri Türkçesine dayanmaktadır. Bu ağızda söz varlığı bakımından, komşu dillerin etkileri bir yana bırakılacak olursa hem Azeri Türkçesine hem de Türkiye Türkçesine büyük derecede yakınlık vardır. Ancak Irak Türklerinin ağzının, Türkiye Türkçesine oranla Azeri Türkçesine daha yakın olduğu da bilinmektedir.
Irak Türklerinin konuşma dili ve kullandıkları alfabe itibarıyla Türkiye sınırları dışında kalan Türk topluluklarının Türkçelerine göre değişik özellikler içerir. Bu özellikler sadece konuşma dili değil, yazı dilinde de kendini gösterir. Örneğin, Azerbaycan toplumunun hem konuşmada hem de resmî yazı dilinde Azeri Türkçesini kullandığı görülür. Oysaki Irak Türkleri konuşma dilinde Azeri Türkçesinin hemen hemen aynısını kullanmakla birlikte, yazı dilinde, folklor konulu metinler hariç Türkiye Türkçesini kullanmaktadırlar. Bu durum 1958'den sonra daha da belirgin bir şekilde kendini göstermiştir.
Yazı ve basında Osmanlı alfabesine sadık kalınmakla birlikte, zamanla Osmanlı edası ve yabancı sözcüklerden arınarak Türkiye Türkçesinin tamamıyla kullanıldığı görülür. İki ayrı dönemin Türkçesini kullanma (Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesi) uygulamada en fazla nazım sahasında görülür. Osmanlı Türkçesi ve aruzla yazan şairlerin yanı sıra, Türkiye Türkçesini kullanarak hece ölçüsüyle ve sonra da serbest şiir yazan şairler de vardır. Bu gelişmeyi iyice izleyebilmek için Bağdat'ta Türkmen Kardeşlik Ocağının çıkarmış olduğu Kardaşlık dergisinin sayılarına göz atmak yeterlidir. Kullanılan alfabenin ise birkaç defa değişikliğe uğradığı görülmektedir.
Altmışlı yıllarda devletin baskısına rağmen bir grup aydın genç o sıralarda Bağdat'ta yayımlanan Kardaşlık dergisinde Latin alfabesini kullanmaya başladılar. Dergi, Arapça ve Türkçe olmak üzere iki dilde çıkmakta idi. Derginin Türkçe bölümünde alfabe olarak Arap harfleri kullanılıyordu. Dergiye eklenen Latin harfleriyle basılı Türkçe metinler önce bir sayfa olarak başladı ve sonraları bu sayfalar çoğaltılarak 30 sayfaya kadar vardı ve nihayet 1971 tarihinde Latin harfleriyle yayın, devletin resmî kararı ile yasaklandı. 1970 yılında devletin Irak Türklerine vermiş olduğu kültürel haklar çerçevesinde tamamen devlete bağlı ve devletin memurları tarafından Yurd isminde Türkçe bir gazete ve Birlik Sesi adlı Türkçe ve Arapça olarak yayımlanan bir dergi yayın hayatına girdi. Adı geçen gazete ve dergi Osmanlı harfleriyle Türkiye Türkçesinin ünlü uyumuna uyarak yayımlanmaktadır.
Devlet, kendi siyasi amaçlarına hizmet etmek için çıkarmakta olduğu gazete ve dergide ve basmakta olduğu kitaplarda, Arap harfleriyle yazılan Türkçe yayınlarda Osmanlı imlasıyla bile ilişkileri kesmek amacıyla uydurmaca imla kuralları ihdas etmiştir. Devlet kontrolünde yayımlanan Türkmen Kardeşlik Ocağının çıkardığı Kardaşlık dergisi ise Türkçe bölümündeki yazılarında Osmanlı imlasını kullanmaktadır. Irak Türkleri bu yayın organlarından başka ne özel ve bağımsız bir yayın organına ne de kültürlerini ilerletmek için Türkçe eğitim yapan okullara sahiptirler. Ancak, Körfez Savaşı'ndan sonra, Irak rejiminin kontrolü dışında tutulan Kuzey Irak bölgesindeki, Erbil ve Kifri şehirlerinde Latin alfabesi ile Türkçe eğitim veren birçok okulun ve yine Latin alfabesi ile yayımlanan Türkçe gazete, dergi ve bültenlerin de vardır.
Irak Türkleri, Türkiye sınırları dışında kalan Türk topluluklarına göre açık bir farklılık arz ederek, kişisel günlük yazı olsun basın ve yayın organlarındaki yazılar olsun, Türkiye Türkçesini benimsemiş ve kullanmış, konuşma dilinde ise Azeri Türkçesi diyalektine dayalı olan kendi ağızlarını kullanmış ve ikisine de belirgin bir şekilde bağlı kalmıştır. Bu iki akım kendini o kadar güçlü göstermektedir ki bir yandan Kerkük ağzını, kısmen olsa bile, bırakıp Türkiye Türkçesiyle konuşmayı deneyenlere toplumca hoş bakılmaması ve yadırganmasına karşın, Irak Türkleri tarafından çıkarılan bütün gazete, dergiler ve kitaplar Türkiye Türkçesiyle çıkmış ve Irak rejiminin Irak Türklerini Türk dünyasından koparmak için tüm çaba ve icraatına rağmen, toplumun etkisiyle, devletin resmî yayın kuruluşları olan bahsi edilen gazete ve dergi, devlet eliyle basılan kitaplar ve Bağdat Radyosu ile Kerkük TV kanalı "Türkmence" yayınlarında haber yayınları dâhil bütün programları, kuruluşundan günümüze kadar Türkiye Türkçesi ile vermektedir.

Irak Türkleri eskiden beri ve özellikle Osmanlı'nın etkisiyle Türkçe yazılarında Arap alfabesini ve Osmanlı imlasını kullanmaktadırlar. Irak Türkleri yazı alanında sağır kef denilen nazal kef harfi dâhil Osmanlı devrinde kullanılan alfabenin aynısını kullanırlar. Son otuz yılda ise devlet kontrolünde çıkan gazete ve dergilerde, yayımlanan kitaplarda, aynı alfabe kullanmakla birlikte bahsi edilen sağır kef harfi iptal edilip yerine /n/ harfi kullanılmaktadır. Bu uygulamaya göre Osmanlı imlası bir kenara atılıp yazılar Türkiye Türkçesinin ünlü uyumuna uyarak verilmektedir.
Konuşma dilinde ise Kerkük ağzında, yumuşak g hariç, Türkiye Türkçesinde bulunan harflerin aynısı kullanılır. Bunun yanı sıra Türkiye Türkçesinde konuşmada telaffuz edilmeyen ve çoğu Osmanlı alfabesinden alınan, Arapça ve Farsçanın da etkisiyle, birkaç harf daha telaffuz edilir.
Kerkük ağzında, Türkiye Türkçesinde kullanılan ünlü ve ünsüzlerin yanı sıra Türkiye Türkçesinde bulunmayan ancak ağız özellikleri, Osmanlı ağzı ve çevre etkisiyle oluşan, Arapça ve Farsçada bulunan diğer ünlü ve ünsüzler de kullanılır. Bunların konuşma dilinde yaygın biçimde bulunanlar şöyle sıralanabilir:

 İşbu madde Murat Küçük tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

Irk Bitig (Orhun alfabesi ile 𐰃𐰺𐰴 𐰋𐰃𐱅𐰃𐰏), 9. veya 10. yüzyıla ait çift dilli bir el yazmasıdır. Yazmanın büyük çoğunluğu Orhun alfabesi ile Eski Türkçe yazılmış olup kehanet ve falcılık hakkındadır, ancak girişinde ve sonunda Çince Budist metinler ihtiva etmektedir. Macar-İngiliz arkeolog Aurel Stein tarafından 1907'de günümüzde Çin'in Dunhuang şehri civarında yer alan Bin Buda Mağaraları'nda keşfedilmiştir. Aurel Stein tarafından Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'ı yollanarak Thomsen tarafından incelenmiştir. Günümüzde British Library'nin kataloğunda bulunmaktadır.
El yazması, iyi korunmuş olması ve bilinen tek tam Eski Türkçe el yazması olmasından ötürü Türk tarihi açısından önemli kabul edilmektedir. Türkolog Marcel Erdal yazmanın "Türk kültürüne doğrudan tanıklık eden birinci binyılda üretilmiş en önemli eser" olduğunu belirtmiştir. Bulunan diğer yazmalar ise Altun Yaruk ve Sekiz Yükmek'tir.

Irk sözcüğü kehanet, fal ya da tahmin gibi anlamlara gelir. Bitig sözcüğü ise kitap anlamındadır. Irk Bitig, günümüz diline fal kitabı ya da kehanet kitabı olarak çevrilebilir. Kitabın adı 101. sayfada açıkça Irk Bitig olarak kaydedilmiştir.

Yazma, modern bir pasaport ebatlarında küçük bir kitap hâlindedir. Sarı renkli, kuvvetli, kalın ve iyi bir Çin kâğıdı üzerine yazılmıştır. Sayfalarının uzunluğu 13,1 cm, genişliği 8,1 cm'dir. Orijinal boyutunun 13,6 cm olduğu ancak British Museum'de araştırmacılar tarafından eğimli köşelerinin kırpılması dolayısıyla bu boyuta geldiği öne sürülmektedir. Ciltli olmayan yazma bir kağıdın ikiye katlanması suretiyle (bifolium) oluşturulan tabakalarının her birinin birbirine dikilmesi yerine tutkal ile yapıştırılmıştır. Bu tutkal sağlamlığı nedeniyle aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ gevşememiştir. Bu tarzda el yazması üretimi Dunhuang'da bulunmuş Çin el yazmalarında da gözlemlenmiştir. Çok fazla okunduğu için sayfa köşeleri ve dış yaprakları oldukça yıpranmış ve kırışmıştır. Kâğıdın çok kaliteli bir cinsten olması, kitabın son zamanlara kadar muhafaza edilebilmesini sağlamıştır.
Yazma toplam 29 bifoliadan, dolayısıyla da katlanmış 58 folia ve 116 sayfadan oluşmaktadır.

El yazmasının 104 sayfasını (5b–57a) kapsayan büyük çoğunluğu, Eski Türkçe metinlerden oluşmaktadır. Eski Türkçe eser sağdan sola yazılmış ve kelimeler için siyah mürekkep kullanılmıştır. Kelimelerin bittiğini belirten daireler için kırmızı mürekkep  kullanılarak bu dairelerin içerisine iki adet siyah çizgi çekilmiştir. Eski Türkçe metinde sayfa kenarları, tutkalın sürüldüğü yerlere eser birleştirilirken yardımcı olması açısından konulduğu düşünülen Çin rakamlarını içermektedir. Eserin sonundaki not vasıtasıyla Maniheist Taygüntan Tapınağı'nda (Çince: 大雲堂; pinyin: Dàyúntáng) yazıldığı belirtilmektedir. Yazarın ismi belirsizdir, ancak eser abisi olan Sangun İtaçuk'a armağan edilmiştir. Eserde 65 adet farklı fal yer almaktadır. Fallar arasında çok büyük bir bağlantı olmamakla birlikte hayvanlar, hava olayları ve tarım ile ilgili konular bazı ortak motifleri oluşturmaktadır. İyi olarak yorumlanan falların sayısı kötü olanlara göre yaklaşık iki kat daha fazladır.
İlk keşfedildiği dönemde araştırmacılar eseri Çin kehanet kitabı Yi Jing ile karşılaştırmaya çalışmış, ancak ortada bir bağlantı bulamamışlardır. Yazma ayrıca bazı Tibet el yazmaları ile fizikî açılardan benzerlikler göstermektedir. İlk inceleyen Thompsen eserin yerli Türk üretimi olması gerektiği sonucuna ulaşmıştır. İçerik açısında Türk kültürüne özel ögeler taşıması nedeniyle genellikle çeviri bir eser olmak yerine orijinal bir Türk eseri olduğu görüşü kabul edilir. Tekin'e göre metinde yer alan tipik transkripsiyon hatalarından ötürü metin aslen Orhun alfabesi ile yazılmak yerine büyük olasılıkla Eski Uygur yazısından çevrilmiş daha eski bir eserin kopyasıdır. Marcel Erdal'a göre orijinal Eski Uygur metin, dilsel özellikler incelendiğinde 8. veya 9. yüzyılda yazılmış olmalıdır. 

Kitabın Eski Türkçe kısmının sonunda, yazan kişi tarafından kısa bir not düşülmüştür. Metnin modern Türkçesi aşağıdaki gibidir.Şimdi sevgili oğullarım, şöyle biliniz: Bu ırk bitiği iyidir. Böylece, herkes kendi kaderinin efendisidir. Genç bir öğrenci olan ben; bu kitabı, pars yılının ikinci ayının on beşinci gününde, Taygün-tan tapınağında, öğretmen Burua’yı dinleyerek yazdım. Sevgili abimiz Sangun İtaçuk’a armağan olsun."Pars yılının ikinci ayının on beşinci günü" ifadesi kitabın yazım yılı hakkında çeşitli akademisyenlerin teoriler üretmesine neden olmuştur. Mağara 11. yüzyılda kapatıldığı için bu tarihten önce yazılmış olduğu fikir birliği ile kabul görmektedir. 930 ve 942 yılları tarihleme olarak öne sürülmüştür, ancak Tekin ve Clauson yazmanın 9. yüzyılda (810, 822, 834, 846, 858, 870, 882 veya 894) yazıldığını öne sürmektedir.

[1] OO - OO - OO = "Tensi men. Yarın keçe altun örginVikisözlük üze olurupan mengilüyer men. Ança bilingler. Edgü ol."
[1] OO - OO - OO = "Tensi ben. Gündüz gece altın taht üzerine oturup mutluyum ben. Böyle biliniz. İyidir o."
[2] OOOO - OOOO - OOOO = "Ala atlıg yol tengri men. YarınVikisözlük keçeVikisözlük eşür men. Utru eki yalıg kişi oglın sokuşmiş, kişi korkmiş. 'Korkma' timiş. 'Kut birgey men' timiş. Ança bilingler. Edgü ol."
[2] OOOO - OOOO - OOOO = "Alaca atlı yol tanrısı ben. Gündüz gece koştururum (atımla) ben. Güleryüzlü iki insanoğluna denk gelmiş, insanoğulları korkmuş. 'Korkma' demiş. 'Kut vereceğim ben' demiş. Böyle biliniz. İyidir o."
[3] OOO - OOO - OOO = "Altun kanatlıg talımVikisözlük kara kuş men. Tanım tüsi takı tükemezken taluydaVikisözlük yatıpan tapladukumin tutar men, sebdükimin yiyür men. Antag küçlüg men. Ança bilingler. Edgü ol."
[3] OOO - OOO - OOO = "Altın kanatlı yırtıcı kartalım ben. Tenimin tüyleri büyümemişken, denizde yatarak dilediğimi tutarım ben, sevdiğimi yerim ben. Ondan güçlüyüm ben. Böyle biliniz. İyidir o."
[4] O - O - O = "ÜrüngVikisözlük esriVikisözlük toganVikisözlük kuş men. ÇıntanVikisözlük ıgaç üze olurupan mengileyür men. Ança bilingler. Edgü ol."
[4] O - O - O = "Ak benekli doğan kuşum ben. Sandal ağacı üzerinde oturarak mutluyum ben. Böyle biliniz. İyidir o."

Yazma, ilk 9 sayfasında Çince yazılmış ve fallardan bağımsız Çin Budist metinleri içermektedir. 10. sayfada da bir satır Çince yazı bulunmaktadır. Bu metne isim verilmemiş olmakla birlikte diğer el yazmalarından edinilen veriler doğrultusunda 9. yüzyıl Arı Ülke Budizmi din insanı Fazhao'ya (法照) atfedilen 正法樂讚 (çev. 'Gerçek Dharma'nın mutluluğu üzerine ilahi') olduğu ortaya konmuştur. Şiir türünden bir ilahi olup, her biri uyaklı 7 heceden oluşan satırlara sahiptir. Buna ek olarak eserin son 6 sayfasında da yine uyaklı 7 heceli satırlardan oluşan başka bir Çince metin yer almaktadır. Eserin sonunda bulunan hikâyenin başlığı 佛子船讚 (çev. 'Buddha'nın çocuklarının gemisinde ilahi') olarak verilmiştir ve tek örneği Irk Bitig'de bulunmaktadır. Kullanılan söz öbeklerinden ötürü eser Fazhao tarafından yazılmamış olmakla birlikte Arı Ülke Budizmi ile ilişkilendirilmektedir. Son sayfadaki tutkal kalıntılarının incelenmesi sonucunda eserin en az bir çift yaprağının kayıp olduğu sonucuna varılmıştır. Yukarıdan aşağıya yazılmış iki Çince metin de tam değildir.
Türk metnin aksine sayfa kenarlarında Çin rakamlarının var olmaması nedeniyle bu metinlerin esere sonradan eklendiği veya aynı anda yazmaya eklenmişseler bile aslen bunun planlanmamış olduğu düşünülmektedir. İçerik açısından görünürde çok da ilişkili olmamakla birlikte Çin metinlerini hazırlayanların Türk metni üzerine yazmamış olmaları ve Çince metni ayrı bir el yazması olması yerine özel olarak Türkçe metinle kombine etmeleri nedeniyle hazırlayan kişilerin bu iki metin arasında bir bağ gördüğüne destek oluşturmaktadır. Yazmanın küçük boyutu nedeniyle kişinin yanında taşıdığı ve duruma göre Türk ve Çin metinlerini kullanmış olabileceği öne sürülmüştür. Yazan kişinin dinen Budist, dilsel açıdan ise Türk kökenli olduğu da düşünülmektedir. Ayrıca Buddha'nın gemisi ilahisinde yer alan Eski Türkçe kolofonun sonradan eklendiği görülmektedir. Sayfa numaralarının Çince oluşu da çok dilliliğe işaret eden diğer bir faktördür.

Dikdörtgen çubuğun dört yüzünden her birine O, OO, OOO, OOOO işaretlerini çizip, bu çubuklardan üç tanesi yere atıldıktan sonra gelen işaretlerin karşılığındaki 65 metinden birisi okunur. İlk olarak kehanet istenen konu ile ilgili düşünülür ve dört tarafı olan çubuk ya da zar kullanılarak 3 kere atış yapılır. Bu atışlarda gelen sayılara eşlenik olan ırk kitaptan bulunarak okunur.
Irk bakılış türüne göre dört tarafı olan bir zar üç kere atılırsa ortaya çıkacak olasılık sayısı 43 = 64 adettir. Ancak kitapta 65 adet ırk varmış gibi görünmektedir. İnceleme yapıldığında arka arkaya yazılmış 24'üncü ve 25'inci sıradaki ırkların aynı atış rakamlarına {3-1-3 / ooo - o - ooo} sahip olduğu görülür. Eğer bu ikisi aynı ırka aitse, ırk sayısı 64'e iner. Bu durumda ırk sayısı ve zar atışlarından gelebilecek olasılık sayısı eşitlenmiş olur. {3-4-1 / ooo - oooo - o} atışına denk gelen üç adet ırk bulunmaktadır. Bunlar 49, 61 ve 64 sıralı ırklardır. Bununla birlikte {1-2-4 / o - oo - oooo} ve {3-1-1 / ooo - o - o} okumalarına karşılık herhangi bir ırk bulunmamaktadır. Eğer aynı okumaya denk gelen 49, 61 ve 64 sıralı ırklardan herhangi ikisi, karşılığı olmayan okumalarınsa ırklar tam olarak okuma şekline uyan bir şekilde dağılırlar.
Bu teoride iki adet sorun bulunur. Birincisi, 24 ve 25 sıralı ırklar birbirine benzemediği için uzun bir okumaymış gibi kabul edilmesi doğru olmayabilir. İkincisi ise 3 farklı okumaya karşılık gelen {3-4-1} atışları ile hiçbir karşılığı bulunmayan {1-2-4} ve {3-1-1} atışları rakamsal olarak birbirine uzak olduğu için yazım hatası yapılmış olma olasılığı düşüktür.

Talat Tekin, Irk Bitig Eski Uygurca Fal Kitabı, Öncü Kitap, Ankara 2004 17 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ISBN 975-7447-11-0.

Irk Bitig'in metninin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
Irk Bitig (Kazakça)
Irk Bitig - Vatec veritabanı 29 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine 

K-k, Türk alfabesinin 14. harfidir. Türkçede bu harfin işaret ettiği ses ke denilerek isimlendirilir.  Sıklıkla, harfin işaret ettiği ses ka denilerek isimlendirilir, ancak TDK'ye göre bu isimlendirme yanlıştır. Bu durumda sesin ince ve kalın şekilleri vardır. Fonetik bakımdan kalın seslilerle birlikte art damak, ince seslilerle birlikte ön damaktan çıkarılan süreksiz ve sert bir sessiz harf olduğundan sesli-sessiz uyumunu gerektirir. Türkçe kelimelerde bu harfin kullanım sıklığı % 4,71'dir. Arap alfabesine dayalı Göktürk, Uygur ve Osmanlı alfabelerinde iki ayrı harf ve ses olarak kaf ve kef yerine bugünkü Türkçede k kullanılmaktadır.
k ince ve kalın şekliyle sekizinci yüzyıldan bu yana, Eski Türkçeden beri bütün Türk lehçelerinde kullanılmış bir sestir. Türkçe kelimelerin başında, ortasında ve sonunda bulunur. Birçok kelimede yüzyıllar boyunca hiç değişmeden gelmiştir. Ancak Anadolu ve Azeri lehçelerinde bazı kelimelerde yumuşayarak gye dönüşmüştür. Kök-gök, köl-göl, köz-göz, kemi-gemi, küve-güve gibi. Aynı ağızda Bu sesin h ya dönüştüğü de görülür. Kanı-hani, uyku-uyhu, yuku-yuhu, ayak-ayah, keklik-kehlih gibi. Gerçekte Eski Türkçe diye adlandırılan 8-11. yüzyıl Türkçesinde, kelimelerin başında ga ve ge sesleri yoktur. Bunlar daha sonra ka ve ke seslerinin ga ve ge'ye dönüşmesi sebebi ile ortaya çıkmıştır.
Tarih boyunca Fenike, Etrüsk, Yunan ve Latin dillerinde de bulunan k sesi, bugün Avrupa dillerinde bazı sözcüklerde yer alırken bazı sözcüklerde de c ile temsil edilmektedir.
Türkçede 1928'de yapılan Harf Devrimi ile Osmanlı alfabesi kaldırılıp Latin alfabesi getirilince, yeni alfabe düzenlenirken k harfi kabul edilmiştir.

Kabardeyce, Kabardey Çerkesçesi veya Doğu Çerkesçesi (Kabardeyce: Къэбэрдей Адыгэбзэ, Qabardey Adığebze; Adigece: Къэбэртай Адыгабзэ, Qabartay Adığabze), çoğunluğu Kabartay-Balkarya'da yaşayan Kabardeylerin ve Besleneylerin konuştuğu Çerkes dilleri grubundan bir dildir. Adigece ile karşılıklı anlaşılabilirlik düzeyi yüksektir. Kabardeyce, Rusya'ya bağlı Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde kullanılan resmî diller arasındadır. Bunun dışında Suriye, Ürdün, Türkiye ve Rusya'daki Krasnodar ve Stavropol Kraylarında konuşulmaktadır. Kabardeyceyi 1 milyon civarında insanın konuştuğu tahmin edilmektedir. Kabardeyce 1924 öncesinde Arap alfabesini, 1924-1936 arası Latin alfabesini kullanmıştır. 1936'dan beri Kiril alfabesini kullanmaktadır. Kaberdeyce, diğer tüm Kuzeybatı Kafkas dilleri gibi karışık bir dilbilgisi sistemine sahiptir. Kabardeycenin dört ana lehçesi vardır.

Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ve Karaçay-Çerkesya Cumhuriyeti'nde konuşulan asıl "Kabardeyce", Kuzey Osetya-Alaniya Cumhuriyeti ile Stavropol Kray'da konuşulan Mozdok, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'ndeki iki köyle Krasnodar Kray'daki iki köy ve Adigey'deki bir köyde (Vılap köyü) konuşulan Besleney ya da Besnıy ve Adigey'deki üç köyde (Koşhabl, Bleşepsın, Fedz ya da Hodz)konuşulan Kuban (Kabardeyce: Hajret Qeberdeyıbze) lehçelerine ayrılır. Edebiyat dili Baksan lehçesine dayanır.
Kabardeycenin, yazı dili olan Baksan lehçesi dışında üç lehçesi daha vardır: "Terek ağzı" (Terek Irmağı boyunda konuşulur), "Malka ağzı" (Malka Irmağı boyunda konuşulur) ve "Kuban-Zelençuk ağzı" (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde konuşulur).

Kabardeyce
Batı Kabardey grubu
Kuban
Kuban-Zelençuk
Orta Kabardey grubu
Baksan (standart değişke)
Malka
Doğu Kabardey grubu
Terek
Mozdok
Besleney

Türkçeden Kabardeyceye geçen Türkçe kökenli sözler ile Türkçenin aracılığıyla Arapça ve Farsçadan geçen sözlerden bir kısmı şöyledir:

Kabardeyce, bugün, 1864 Adıge sürgünü sonucu, bir göçmen dil olarak Türkiye, Suriye, Ürdün, ABD ve AB ülkelerinde de konuşulur. Türkiye'de en çok Kayseri (Uzunyayla yöresi), Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Kahramanmaraş, Adana, İçel, Ankara, Eskişehir, Balıkesir (Bandırma'nın Yeni Sığırcı mahallesi) ve daha başka yerlerde de konuşulur.
Kabardeyce, Rusya dışında Ürdün'deki "Emir Hamza Okulu" adlı özel bir okulda seçmeli bir ders olarak da okutulmaktadır.
Kabardeyce, diasporadaki birçok internet radyo-tv yayını dışında, Türkiye'de yasak dil kapsamından çıkartılmış olarak 2004'ten beri her hafta Perşembe günleri radyo ve tv'den yayınlanmaktadır (Radyo 1, sabah 6.30; TRT-3, sabah 07.30). Kafkasya'daki Kabardeyce radyo-tv yayınları 2003'te kaldırılmış; ancak yeni devlet başkanı Arsen Kanoko'nun çabasıyla, 2006 yılı ile birlikte Kabardeyce ve Balkarca yayınlar yeniden başlatılmıştır.
Kabardeyce 1924 yılına değin Arap, ardından 1936 yılına değin Latin, 1936'dan beri de Kiril alfabesini kullanmıştır.

Kabardeyce Nalçik ve Çerkessk'teki devlet üniversitelerinin ilgili bölümleriyle, buralardaki bilimsel araştırma enstitülerinde incelenmekte ve öğretilmektedir. Kafkasya'da Kabardeyce eğitim, giderek zayıflamış olmakla birlikte yine de 1960 yılına değin sürmüş; 1960 yılında, küçük dil ve kültürleri büyük dil olan Rusça içinde eritme politikası olan "Büyük Ülkü" uygulaması gereği, öteki küçük Sovyet dilleri gibi Kabardeyce ve Balkarca eğitim de kaldırılıp Rusça eğitime geçilmiş; 1985'te Mihail Gorbaçov'un başa geçmesinin ardından getirilen demokratikleştirme programı gereğince, Ruslaştırma anlamındaki "Büyük Ülkü" politikasına son verilerek, 1990-1991 ve 1991-1992 eğitim-öğretim yıllarında, bütün temel dersleri kapsar bir biçimde, Kabardeyce ve Balkarca eğitim başlatılmış; ancak RF Devlet Başkanı Boris Yeltsin yönetimi döneminde, yani 1992-1993 eğitim-öğretim yılı ile birlikte Kabardeyce ve Balkarca eğitimde kısıtlamaya gidilmiş, Kabardeyce ve Balkarca dillerinde eğitim iki seçmeli ders ile (Adıgece, Adıge edebiyatı) sınırlanmıştır. Şimdi, Kabartay-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde, Kabardeycenin konuşulduğu yerlerdeki ilk (1-4.sınıflarda Adıgece) ve orta dereceli (5.sınıf ve üstü sınıflarda Adıge edebiyatı) okullarda seçmeli ders olarak (okul ve sınıfına göre haftada 2 ile 3-4 ders saati tutarında) okutulmaktadır.
Ancak 2007-2008 eğitim-öğretim yılından başlanmak üzere, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nde Devlet Başkanı Arsen Kanoko'nun verdiği destekle, Rusçanın yanında birer resmi dil olan Kabardeyce ve Balkarcanın da, bir "pilot uygulama" olarak 20 kadar okulun ilk sınıflarında okutulmasına karar verilmiş ve bilgisayar olanaklarıyla üç aylık ilk eğitim dönemi ders kitapları da hazırlanmış ve uygulamaya konmuştur. Dört yıl sürecek bir kademeli geçiş programı sonunda, bütün okullarda Kabardeyce ve Balkarca eğitime geçiş süreci tamamlanmış olacaktır.
Kabardeyce olarak aylık "Oşhamaho" (1уащхьэмахуэ) edebiyat dergisi ile pazar günleri dışında "Adıge psatle" (Адыгэ псалъэ/Adyghepsale;internetten de) gazetesi (Nalçik) yayınlanmaktadır.

Afrika levhası, Nubian Plakası olarak da bilinir, Afrika kıtasının büyük bölümünü (en doğu kısmı hariç) ve batı ve güneydeki bitişik okyanus kabuğunu içeren büyük bir tektonik levhadır. Afrika levhası, dünyanın büyük tektonik levhalarından biridir. Litosfere ait karasal ve okyanusal tabanı birlikte barındırır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrasya, Arap, Hindistan, Avustralya ve Antarktika levhalarıyla çevrilidir. 200 milyon yıl önce Trias zamanında Pangea süper kıtasının parçalanması ile Gondvana kıtası oluşmuştur. Gondvana kıtasının parçalanması ile Afrika, G. Amerika, Hindistan, Antarktika ve Avustralya kıtaları oluşmuştur.
Afrika Levhasının Kuzey Amerika levhası ile olan batı sınırı Atlantik Ortası Sırtı tarafından belirlenir. Bu alanda okyanus tabanında deniz tabanı yayılımının gerçekleştiği uzaklaşma sınırıdır. Afrika Levhasının kuzeyde Avrasya Levhasıyla çarpışma halindedir. Akdeniz tabanında Helen Yayının bulunduğu alanda Afrika Levhası Avrasya Levhasının altına dalmaktadır. Batı Akdenizde levha sınırında Azor-Çebelitarık Fayı sınırlar.
Afrika Levhasında Büyük Rift Vadisi ile kıta içi riftleşme gelişmektedir. Rift vadisinin doğu kısımlarında Somali Levhası, batısında Numbia Levhası oluşmuştur. Kuzeydoğudaki Arap levhası Kızıldeniz çukurluğu ile Afrika Levhasından ayrılmakta ve kuzeyde Anadolu Levhası ile çarpışmaktadır. Yılda 2,15 cm kuzeye doğru hareket eden Afrika Levhası 65 milyon yıl sonra Akdenizin yok olmasına neden olacaktır.

Ahiret (Arapça: الآخرة, romanize: al-Ākhirah) veya ahret, İslâm terminolojisinde ölümden sonra gidilecek yere verilen bir isim. Ahiret, Kur'an'ın İslâmî eskatolojinin önemli bir parçası olan Ahiret Hesaplaşması ile ilgili bölümlerinde defalarca sözedilmektedir. Geleneksel olarak, Müslümanların altı temel inanç esaslarından biridir.
İslâma göre, kıyametin kopması ve yeniden dirilme, Kur'an âyetleri ve Muhammed'in hadisleri gibi kaynaklarda ifade edilir ve İslama göre diğer peygamberler de kendi halklarına bu durumu anlatmışlardır. Ahirete inanmak İslama imanın şartlarından biridir. Kur'an'da Ahiret Günü farklı isimler ile söz edilmiştir. Ahiret, müminler Allah'a kavuşacakları inancı nedeniyle Kavuşma Günü (Mü'min: 40/15), insanlar ve bütündür. Tüm canlı varlık o günde bir araya toplanacağı için Toplanma Günü (Teğabün: 64/9), Dünya hayatlarında Allah'a iman etmeyenler ve ölümlü hayata aldandıklarını anlayacaklar için Aldanma Günü (Teğabün: 64/9), herkes kabrinden çıkıp dirileceği için Çıkış Günü (Kâf: 50/34) ve Dünya'ya geri dönmek isteyenler için Hasret Günü (Meryem: 19/40) isimleriyle anılır. İslam dinine göre Âhiret, yedi hayatın yedinci ve sonuncusudur ve yedi hayat şunlardır:

Ruhlar âlemi,
Birinci berzah âlemi,
Ana karnı,
Dünya hayatı,
İkinci berzah âlemi (kabir âlemi),
Mahşer âlemi,
Âhiret âlemi.
Âhiret hayatı Kıyamet ile başlar. Yer ve göğün şekli değişir ve mahşer âlemi kurulur. Mahşerde herkes hesap verip Cennet ve Cehennem'e gidince sonsuz Âhiret âlemi başlar. Cehennem'dekilerin bir kısmı günahları miktarı ceza çekip Cennet'e giderler. Allah'a inanmayanlar ve ortak koşanlar ise Cehennem'de ebediyyen kalırlar. Cehennem, azap ve elem yurdu iken Cennet nimet, mutluluk ve rahatlık yurdudur.

Yahudilikte ahiret inancı, dinî kaynaklarının tamamında içerisinde yaşanılan çağa, coğrafyaya ve kültürel ortama göre yeni şekiller alarak ortaya çıkmıştır. Ancak öldükten sonra hayatın devam ettiği düşüncesi daima var olmuştur. Ya'kūb dönemiyle öldükten sonra insanların gittiği yere ‘Şeol’ denmekteydi. Otantik bir İbrânîce kelime olan Şeol, Tanah'ta 66 kere geçmektedir ve "Ölüler Diyarı" demektir. Yahudi mezheplerinden olan Rabinik Yahudiliğin Tanah'tan sonra en önemli kaynağı sayılan Mişna'da, ahiret için Abot:4:22 "…zira unutma ki, sen sana rağmen var edildin, sana rağmen yaşıyorsun, sana rağmen ölüyorsun ve yine mahkemeye çıkarılacak ve Kuddüs ve Aziz olan Kralların Kralı önünde hesap vereceksin." Ölüm, insanların küllî dirilişi, bireysel olarak mahkeme önünde hesap verme ve adaletli hükmün sonuçlarını üzerine almaktır.

Hristiyanlıkta genelde bir Âhiret hayatına inanç mevcuttur. İsa'nın çarmıhta inananların ölür ölmez göğe kabul edileceğine inanılır. Burada İsa'nın çarmıhta onunla beraber idam edilenlere verdiği "Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte Cennet'te olacaksınız" sözü esas alınır (Luka: 23/43). Burada kullanılan paradeisos kelimesi Adn bahçesi olarak anlaşılır. Ancak bazı kiliselere göre Kitab-ı Mukaddes ve sair kaynaklar farklı yorumlanır. Mesela Yehova Şahitleri'ne göre Yunanca Bölüm'de (Ahd-i Atîk) 12 kere geçen Gehena kelimesinin aslında cesetlerin yakıldığı yer demek olduğu esasından hareketle hak inançta olmayanların ebedî hayat için dirilmeyeceklerine inanırlar.
Yine başka kiliselere göre bu kaynak ve ifadeler farklı anlaşılmaktadır. Musevilikte Şeol olarak bilinen "Hades" veya "ölüler diyarı", günahlıların gittiği son ceza veya cehennem değil, geçici bir bekleme yeridir. Bir nezarethaneye benzetilen bu yerde bekleyenler, yargılamadan sonra (Esin. 20:11-15) gidecekleri ateş gölü cezasıdır.

Ölümden sonra dirilme ve yeni bir yaşama uyanma, Antik Mısır inancında temel figürlerden birisidir. Antik Mısır'da ölüler sonraki hayatlarında kullanacaklarına inanılarak özel eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Ölüler kitabı ölenlerin bir sonraki hayatta yaşamlarını kolaylaştırmak için uyulması gereken kuralları bir araya getirmektedir.

Hinduizm'de hayat, yeniden doğum döngüleriyle devam eder. Bu döngülerde mutlak adalet egemendir: İnsan her kötülüğü bir sonraki hayatta çekerek öder. Bu döngülerde hayvandan nihayet insan olunca önce kastsız olarak Dünya'ya gelir, daha sonraki döngülerde eğer hayatta iyi bir insan idiyse daha üst kastlara geçer. En son basamak, İbrâhimî Dinler'deki Âhiret inancı yerine Nirvana'da tanrıyla bir olmaktır.

Aslında bir yaşam felsefesi olan Budizm, sanki Hinduizmde bir reform hareketi gibi acılarla dolu yeniden doğuş silsilelerini bir çırpıda atlatarak bu yaşamla doğrudan nirvanaya gitmenin, yaşamın acılarına son vermenin yolunu çizer.

Ölümden sonra yaşam
Uyku-uyanıklık arası
Ölüm-ötesi deneyimi
Ölüm döşeği görüntüleri

Amazonlar (Yunanca: Ἀμαζόνες), klasik ve Yunan mitolojisinde tamamen kadın savaşçılardan oluşan tarihi bir ulus. Gürcistan'ın başkenti Tiflis'in hemen kuzeyinde Avçala bölgesinde Demir Çağından kalma Zemo Avçala Mezarı, bugüne kadar ortaya çıkarılmış en eski Amazon kadın mezarı olarak tanımlanmıştır.
Herodotos, Diodoros, Apollonios, Justinus, Plinius, Vergilius, Aiskhylos, Stefanos, Hesiodos, Lysias, Pausanias gibi önemli tarihçiler, Temiskira'yı (Terme) Amazonların anayurdu olarak işaret eder. Amazonların, Sarmatya'nın İskitya ile sınır bölgesinde yaşadıkları ile ilgili verilerde doğruluk payı olsa da bunlar Anadolu Amazonlarının devamı olan Sarmatyanlardır. Amazonların öne çıkan kraliçeleri arasında Truva Savaşında yer alan Penthesilea ve kardeşi Hippolite, Atlantislileri yenen ve İzmir'i kuran Myrina sayılabilir. Amazon savaşçılar genellikle Yunan savaşçılarla savaşırken resmedilmiştir. Helenistik ve Roma çağı tarihte Ön Asya'ya birçok Amazon saldırısından bahsedilir. Antik Çağda Amazonlar birçok tarihi kavimle ilişkilendirilmiştir. Günümüzde amazon ismi genel olarak kadın savaşçı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Amazon kadınlarının neden erkeklerden nefret ettiklerine dair iki söylence vardır. Birine göre erkekler civar topluluklara yaptıkları akınlar sırasında pusuya düşürülmüş ve öldürülmüştür. Bunun üzerine kadınlar silahlanmıştır. Bir başka söylenceye göre ise Amazonların köle olarak kullandığı erkekler Anadolu'da Zeus adında erkek bir baştanrının ortaya çıktığını duyar ve bununla böbürlenmeye başlarlar. Öfkelenen Amazonlar o gece bütün erkekleri öldürür, çocukları ise sakat bırakırlar. Öldürdükleri erkeklerin cinsel organlarını anatanrıçaya sunan Amazonlar ülkelerine erkeklerin girmesini yasaklar.

Amazon kelimesinin ne anlama geldiği ile ilgili açıklamaların çoğunun ortak noktası aykırılıktır. Amazon kelimesinin memesiz anlamına geldiği en fazla kabul edilen görüştür.Klasik Yunancada etimolojik olarak mazos memesiz anlamındadır. Bizanslı Methodios onların, insanların beslenmesine uygun olarak beslenmedikleri vurgusunu yaparken beslenme konusundaki aykırılıklarını öne çıkarır. Onlar ekmek (maza) yemeyip kertenkele ya da yılan yerler.
Onlar anandros (erkeksiz yaşayan), stryganor (erkek avcısı), androdamas (erkeğin sahibi), kreobotos (erkeksiz yaşayan), kreobotos (et yiyen), deineira (erkek katili) ve oirpatadır (erkek öldüren). Bütün bunlar ataerkinin adlandırmaları olsa da aykırılık vurgusu ön plandadır.
Aslında Kafkas Amazonları için yapılan Sarmatyan tanımlaması da bir başka aykırılığa işaret eder. Onlar kertenkele suyuyla bebeklerini beslediklerine göre “sauros” kökünden türetilmiş bir ismi hak ederler. Onlar "a-massein”dir (yaklaşılamaz kadın). Ataerkil Grekler bu kadınları barbarlar sınıfına koyarak dışlarlar. Bu dışlanmışlık, Amazon kelimesinin anlamının merkezinde bulunan aykırılık ile uyum içindedir.
Amazon kelimesinin Farsça, savaşçılar anlamına gelen ha-mazan kelimesinden türediğini söyleyenler de vardır. Yaygın inanışa göre Amazonların rahat yay ve mızrak kullanabilmek için sağ memelerini kestikleri veya yaktıkları söylenir. Dönemsel sanat eserlerinde buna dair bir delil bulunmamaktadır. Amazonlar iki memeleri de mevcut olarak resmedilmiştir, sağ meme ise çoğunlukla kapalıdır.

Amazonların Pontus bölgesinde yaşadıkları söylenir, bölge günümüzde Türkiye sınırları içinde Karadeniz kıyısındadır. Burada kraliçeleri Hippolyta önderliğinde bağımsız bir krallık kurarlar. Amazonların birçok kenti kurdukları iddia edilir, bunlar arasında Ephesus, Sinope, Paphos ve Smyrna sayılabilir. Ünlü tarihçi Herodot Amazonları erkekleri öldürenler anlamına gelen androktones olarak tanımlamaktadır. İskit dilinde de kendilerine oiorpata denmektedir. Bazı efsanelere göre Amazonların erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi kesinlikle yasaktı ve Amazon bölgesinde erkekler yaşayamazdı. Ancak soylarının devamı için Amazonlar komşu kabile Gargareanları yılda bir kez ziyaret ederler, doğan çocuklardan erkek olanlar ya babalarına gönderilir ya da öldürülürdü. Kız çocuklar annelerince büyütülür ve tarım, avcılık, savaşçılık konularında yetiştirilirlerdi. Amazonlar eski çağlarda Lykia'yı işgal etmişler ancak Bellerophon tarafından yenilmiştir. İlyada'da yazıldığına göre Amazon kraliçesi Penthesilea, Akhilleus tarafından öldürülür. Amazonların Tuna Nehri üzerindeki Leuke adasına sefer düzenlediği iddia edilir. Seferin amacı Akhilleus'un küllerine sahip olmaktır. Amazonlar adaya ayak bastıklarında Akhilleus'un hayaleti belirmiş ve savaşçıları adadan kovmuştur. İnanışa göre Romalı komutan Pompei, ezeli düşmanı Pontus kralı VI. Mithridates’in ordusunda bu söylentiye şahit olmuştur. Amazonlar Büyük İskender zamanında da tarih sahnesine çıkarlar. Büyük İskender tarihçilerinden bazıları Amazon Kraliçesi Thalestris'in kendisini ziyaret edip ondan bir çocuk sahibi olduğunu yazmıştır. Ancak Büyük İskender'in diğer tarihçilerinden birkaçı ve en güvenilir ikincil kaynağı Plütark iddiayı yalanlar. Plütark yazılarında İskender'in ikincil deniz komutanı Onesicritus'un Büyük İskender biyografisinden Amazon pasajını İskender ile birlikte keşif gezisine katılmış olan Trakyalı kral Lysimakhos'a okuduğu bir andan bahseder: Kral ona gülümsedi ve dedi ki "Peki ben neredeydim o zaman?"
Yunan mitolojisinde İason'un Argonaut Seferi sırasında Amazon topraklarından geçişi de işlenmektedir.

Önde gelen Amazonlar arasında aşağıdaki isimler sayılabilir:

Ainiaan, Akhilleus'un düşmanı, Truva Savaşında kraliçe Penthesilea'nın yanında katılan 12 komutandan biri. Adı, çabukluk anlamına gelir.
Penthesilea'dan sonraki amazon kraliçesi. Emrindeki erkek köleleri sakatlayıp, kısırlaştırmasıyla ünlüdür, bu durumdaki erkeklerin cinsel olarak çok daha başarılı olduğunu iddia etmektedir.
Antibrote, Penthesilea'nın 12 komutanından birisi.
Antiope
Asteria, Herakles tarafından öldürülen altıncı Amazon.
Cleite, Penthesilea'nın 12 komutanından birisi, sefer sırasında gemisi fırtınada yolunu kaybetmiş, İtalya sahillerinde karaya çıktığı yere Clete ismi verilmiştir.
Helene, Tityrus'un kızı. Akhilleus ile savaşmış ve ağır yaralanmış, daha sonra da ölmüştür.
Hippolyte, babası savaş tanrısı Ares tarafından verilmiş olan büyülü kemer sahibi Amazon kraliçesi.
Melanippe, Hippolyte'in kız kardeşi. Herakles tarafından kaçırılmış ve Hippolyte'in elindeki kemer için rehin tutulmuştur. İsteği yerine getirilince rehineyi serbest bırakmıştır.
Otrera, Ares'in metresi ve Hippolyta ile Penthesilea'nın annesi.
Penthesilea
Rabiyes, Yeshimis'in kız kardeşi. Yeni yerler fethetmek için batıya seferler düzenlemişlerdir.
Thalestris, İskender zamanındaki Amazon kraliçesi.
Myrina, Atlantis'e gidip Gorgoları yenen ve neredeyse her yeri fetheden Amazon kraliçesi.

Eski Yunan kentlerinde çok sayıda Amazon anıt mezarı bulunmuştur. Megara, Atina, Chaeronea, Halkis, Teselya gibi kentlerde amazonlara ait heykeller ve anıt mezarlar vardır. Hatta Efes'teki Yunan bakirelerin yılda bir kez Amazonlara ithafen silahlar kuşanarak özel bir dans sergiledikleri anlatılır.

Özellikle sanat alanında Amazonlarla antik Yunan kavimler arasındaki savaşlara çok yer verilmiştir. Şüpheli olan varlıklarına bir kez inanıldıktan sonra dönemlere göre resmedilişleri değişmiştir. İlk zamanlarda Yunan savaşçılarına benzetilen Amazonlar sonradan Pers etkisiyle resmedilmişlerdir.
Antik Yunanlar sosyopolitik sistemleri gereği kadınların alt konumuna işaret etmek için Amazonları olumsuz örnek olarak gösterme çabasında olmuşlardır. Bu sanat eserleri bu sanatçıların fantezilerini yansıtırlar. Antik Yunan fizyonomisinin özellikleri bu yorumlarda yer alır.
Amazonomachy olarak adlandırılan vazo boyama sanatının bir başka ilginç tarafı cinsiyetler arası çatışmanın ilk örnekleri olmasıdır. Antik Yunan medeniyeti haddini aşan ve kötü örnek olan bu savaşçı kadınları bu eserlerde genellikle yenilgiye uğramış ve kötü durumda yorumlamışlardır. Bu eserlerde Amazonların en tartışmalı yönlerinden birisi olan memeyle ilgili farklı yorumlar vardır. Bu eserler incelenmeye değer olmasına rağmen yazılı belgelerden ayrı tutulması gerekli olan ikincil belgelerdir.

Dede Korkut eserlerinde Alp Kızları diye geçer. Amazonların Azerbaycan'da yaşadıkları iddia edilir.

Amazonlardan Ksenofon'un Anabasis'inde bahsedilmektedir.
Herodot'a göre Sarmatlar, Amazonlar ve İskitlerin atalarıdır. Sarmatlarda kadınlar sık sık erkeklerle beraber ava çıkar, savaşta yer alırlardı. Ona göre savaşta bir adam öldürmeyen kadın evlenemezdi.
Hipokrat, Amazonları sağ göğüsleri olmayanlar olarak anlatır. Ona göre kız çocuklarına yapılan ve sıcak bronz bir metalle gerçekleştirilen operasyonla sağ göğüsün büyümesi engellenerek sağ omuz ve kolun gelişmesi sağlanırdı.

Sezar, yaptığı bir konuşmada Senatoya Semiramiş ve Amazonlarının Önasya'da yaptığı fetihleri anlatır. Ayrıca Pompeius Trogus, Amazonların vatanı olarak Kapadokya'yı gösterecektir. Çeşitli Romalı tarihçiye göre Amazonların yaşadıkları yerler arasında farklılıklar vardır; Philostratus'a göre Toros Dağlarında, Ammianus'a göre Tanais'te, Procopius'a göre ise Kafkaslarda yaşamışlardır. Aurelianus esir alınan Got kadınlarını Amazonlar olarak adlandırdığı için bazen Amazonların vatanı olarak Baltık bölgesi bile belirtilmektedir.

Avrupa'da Rönesans zamanında Amazonlar ilgi kaynağı olmayı sürdürmüştür. Francisco de Orellana 1542 yılında ulaştığı ırmağa, buradaki yerli kadın savaşçılara atfen Portekizce Amazonas ismini vermiştir. Kristof Kolomb ve William Raleigh gibi dönemin ünlü denizcileri de Amazon savaşçılarını anlatırlar.

Amazonların gerçekten yaşayıp yaşamadıklarına dair belirsizliğin bir dayanak noktası vardır. O da Amazonların ataları olan Sarmatlardaki kadın savaşçıların gerçekten var olduğudur. Bir efsane bile olsa Amazonların dayandığı temel gerçeklik burasıdır. Bu gerçeklik arkeolojik kazılardan da anlaşılmaktadır. Özellikle Sarmatya kadın mezarlarında yüzde yirmi beş oranında silahlar çıkmaktadır. Bu durum Sarmatlardan sonra İskitlerde de görülmüştür.

Samsun ve yöresinin tarihî ve kültürel değerlerinden kabul e

Antarktika levhası, Antarktika kıtasını içeren ve çevresindeki okyanusların dışına uzanan levha hareketleri. Antarktika levhası,
Gondwana'dan (Pangea süperkıtasının güneydeki parçası) ayrıldıktan sonra kıtanın bugünkü izole edilen güneyine taşınmaya başlamış ve kıtanın daha soğuk bir iklime dönüşmesine neden olmuştur. Antarktika levhası neredeyse tamamen genişleyen okyanus ortası sırtı sistemleri ile sınırlandırılmıştır. Bitişiğindeki levhalar; Nazca levhası, Güney Amerika levhası, Afrika levhası, Hint-Avustralya levhası, Pasifik levhası ve bir transform sınırının karşısındaki Scotia levhasıdır.
Yaklaşık 60.900.000 km2 alana sahip olan levha, Dünya'nın en büyük beşinci levhasıdır.
Antarktika plakasının hareketinin Atlas Okyanusu'na doğru yılda en az 1 cm (0,4 in) olduğu tahmin edilmektedir.

Antarktika plakası, 14 milyon yıl önce Miyosen çağında Güney Amerika'nın altına yerleşmeye başladı. İlk başta yalnızca Patagonya'nın en güney ucunda, yani Macellan Boğazı'nın yakınındaki Şili Üçlü Kavşağı'nda kaldı. Nazca levhasının güneyi ve Şili Yükselişi yitimle tüketildiğinde Antarktika levhasının daha kuzeydeki bölgeleri Patagonya'nın altına girmeye başlamıştı. Bu yüzden günümüzde Şili Üçlü Kavşağı Taitao Yarımadası'nın önünde 46°15' S eklemlerinde yer almaktadır. 
Güney Amerika'nın altındaki Antarktika levhasının yitiminin, Patagonya'nın altındaki Nazca plakasının yutulması nedeniyle Dünya'nın mantosundaki daha kuvvetli aşağı doğru sürüklenen akışı azalttığı için Patagonya'nın yükseldi. Bu yükselişin neden olduğu dinamik topoğrafya, Patagonya'nın Atlantik kıyılarında kuaterner yaşlı deniz terasları ve kumsallarını yükseltti.

Astenosfer kelimesinin kökeni Antik Yunan'dan gelmektedir. Mekanik olarak zayıf olduğundan  ἀσθενός [asthenos]  yani güçsüz kelimesinden türetilmiştir. Mekanik olarak zayıf ve üst mantoda ki sünek bölgedir. Litosferin altında, yüzeyin yaklaşık 80 ila 200 km (50 ve 120 mil) derinliklerinde bulunur. Litosfer-astenosfer sınırı genellikle LAB olarak adlandırılır.
Astenosfer neredeyse katıdır, ancak bazı bölgeleri eriyik olabilir (örneğin, okyanus ortası sırtların altında).Astenosferin alt sınırı iyi tanımlanmamıştır. Astenosferin kalınlığı  sıcaklığa bağlıdır. Bununla birlikte, astenosferin reolojisi aynı zamanda astenosferin yüksek bir deformasyon oranının bir sonucu olarak da oluşturulabileceğini düşündüren deformasyon oranına da bağlıdır. Bazı bölgelerde astenosfer 700 km (430 mil) derinliğe kadar uzanabilir. Okyanus ortası sırtı bazaltın kaynak bölgesi olarak kabul edilir.

Astenosfer, litosferin hemen altındaki üst mantonun, plaka tektonik hareketi ve izostatik ayarlarda yer alan bir parçasıdır. Litosfer in astenosfer sınırı geleneksel olarak 1300 °C izoterminde alınır. Bu sıcaklığın altında (yüzeye daha yakın) manto sert bir şekilde davranır; bu sıcaklığın üstünde (yüzeyin altında) sünek bir şekilde hareket eder.
Sismik dalgalar, üstteki litosfer mantosuna kıyasla astenoferden nispeten yavaş geçer, bu nedenle ikisi tam olarak aynı olmasa da düşük hız bölgesi (LVZ) olarak adlandırılır. Bu, ilk olarak sismologları varlığı konusunda uyaran ve sismik dalgaların hızı azalan sertliği  azaldıkça fiziksel özellikleri hakkında bazı bilgileri  veren gözlemdi. Litosferden astenosfere sismik dalga hızındaki bu düşüş, astenosferde çok küçük bir eriyik yüzdesinin varlığından kaynaklanabilir. LVZ'nin alt sınırı 180–220 km derinlikte ve astenosferin tabanı yaklaşık 700 km derinlikte bulunmaktadır.
Okyanus mantosunun altında, litosferden astenosfere kadar olan kısım (LAB)  keskin ve büyük bir hız ile düşüşe geçer (% 5-10) kıta mantosundan (bazı eski okyanus bölgelerinde yaklaşık 60 km) daha az yoğundur. Okyanus ortası sırtlarında LAB, okyanus tabanından birkaç kilometre daha derindir.
Astenosferin üst kısmının, yer kabuğunun altında büyük sert ve kırılgan litosfer plakalarının hareket ettiğine inanılmaktadır. Astenosferde ki sıcaklık ve basınç koşulları nedeniyle, kaya sünekleşir ve sonunda cm/yıl cinsinden ölçülen yani senede santimetrik hareket etme ile milyonlarca yıl içinde devasa boyutta bir yer değişimine uğrar. Bu şekilde Dünya içinde var olan ısı (magma) içeride konveksiyon akımı gibi akmaya devam eder. Astenosferin üstünde, aynı deformasyon oranında, kaya elastik olarak davranır ve kırılgan özellik taşıyabilir. Sert litosferin altında yavaşça yüzen Astenosfer katmanında litosferin "yüzdüğü" veya hareket ettiği ve tektonik plakaların hareketine izin verdiği düşünülmektedir.
Ayrıca konveksiyon akımları, Litosferin üzerinde var olan kırılmalara yani depremlere neden olur. Ve ayrıca plaka tektoniği teorisine göre Astenosfer, Litosferin alt kısımlarında, aşağı doğru sürüklenen daha eski ve daha yoğun kısımları içerir.

Varlığından 1926 gibi erken bir zamanda şüphelenilse de, astenosferin küresel varlığı 22 Mayıs 1960'taki 9.5 Mw Büyük Şili depreminden sismik dalgaların analizi ile doğrulandı.

Bond albedosu (aynı zamanda küresel albedo, gezegensel albedo ve bolometrik albedo olarak da adlandırılır), bir gök cisminin üzerine gelen toplam elektromanyetik radyasyon gücünün uzaya geri saçılan kısmına oranıdır. Adını, ilk kez öneren Amerikalı astronom George Phillips Bond'dan (1825–1865) almıştır.
Bond albedosu, bir cisimden tüm dalga boylarında ve tüm faz açılarında saçılan ışığın tamamını hesaba kattığından, bir cismin ne kadar enerji soğurduğunu belirlemek için gerekli bir niceliktir. Bu da, bir cismin denge sıcaklığını belirlemek için çok önemlidir.
Dış Güneş Sistemi'ndeki cisimler her zaman Dünya'dan çok düşük faz açılarında gözlemlendiğinden, Bond albedolarını ölçmek için tek güvenilir veri kaynağı uzay araçlarıdır.

Bond albedosu (A), şu ifadeyle geometrik albedo (p) ile ilişkilidir:

  
    
      
        A
        =
        p
        q
      
    
    {\displaystyle A=pq}
  

Burada q faz integrali olarak adlandırılır ve faz açısı α'ya doğru yönlendirilmiş saçılmış akının I(α) tüm dalga boyları ve azimutal açılarda ortalaması alınarak hesaplanır.

  
    
      
        q
        =
        2
        
          ∫
          
            0
          
          
            π
          
        
        
          
            
              I
              (
              α
              )
            
            
              I
              (
              0
              )
            
          
        
        sin
        ⁡
        α
        
        d
        α
        .
      
    
    {\displaystyle q=2\int _{0}^{\pi }{\frac {I(\alpha )}{I(0)}}\sin \alpha \,d\alpha .}
  

Faz açısı α, radyasyon kaynağı (genellikle Güneş) ile gözlem yönü arasındaki açıdır ve kaynağa doğru geri saçılan ışık için sıfırdan, kaynağa doğru bakılan gözlemler için 180°'ye kadar değişir. Örneğin, karşı konumda veya dolunaya bakarken α çok küçükken, arkadan aydınlatılmış nesneler veya yeni ayda ise 180°'ye yakındır.

Bond albedosu, tüm olası saçılan ışığı içerdiğinden (fakat cismin kendisinden gelen radyasyonu içermediğinden), kesinlikle 0 ile 1 arasında bir değerdir. Bu durum, 1'in üzerinde olabilen geometrik albedo gibi diğer albedo tanımlarından farklıdır. Bununla birlikte genel olarak Bond albedosu, söz konusu cismin yüzey ve atmosferik özelliklerine bağlı olarak geometrik albedodan daha büyük veya daha küçük olabilir.
Bazı örnekler:

Albedo
Geometrik albedo

Ay'ın albedosu üzerine tartışma (İngilizce)

Buz sahanlığı, kıta sahanlığının üstünde yüzen kalınlığı 2 metreden kalın buz kütleleridir. Kalınlıkları genellikle 100 ile 1.000 metre arasındadır. Buz sahanlığı kırılıp (buzağılama) oldukça büyük buzullar meydana getirir. Buz sahanlıkları sadece Antarktika, Gronland, Kanada ve Rusya'da bulunur.
Buz sahanlıkları, deniz buzunun aksine ankraj buzunun üstünde oluşur, dolayısıyla tektonik kıta sahanlığına temas eder.
Yerçekimi buzun üzerinde yarattığı basınç, merkezden kıyıya doğru bir gerginlik meydana getirir. Bu mekanizma, kırılma veya buzağılama, buz sahanlıklarında kütle kaybının en büyük sebebi olduğu düşünülmekteydi, ancak NASA tarafından yapılan 14 Haziran 2013 tarihinde Science akademik dergisinde yayınlanan bir araştırma okyanus suyunun Antarktik buz sahanlığının altını eritip inceltmesinden dolayı olduğu bulgusuna vardı.
Genellikle buz sahanlıklarının kıyı çizgisi büyük buzağılama unsurları arasında yıllar ya da onyıllar boyunca boyunca genişler. Yüzeyde kar yağışı ve tabanda erime buz sahanlığının kütle dengesinde büyük rol oynar.
Dünyanın en büyük buz sahanlıkları Antarktika'da Ross Buz Sahanlığı ve Filchner-Ronne Buz Sahanlığıdır.

Son birkaç yılda buzul bilimcileri, buz sahanlıklarında istikrarlı kırılma, erime ve ayrılma yoluyla küçülme gözlemlemektedirler.
Ellesmere buz sahanlığı 20. yüzyılda %90 oranında küçülmüştür. 1986'da yapılan bir gözlem, 1959 ve 1974 arası Milne ve Ayles buz sahanlıklarından  48 km2 buzağılama gözlemlemiştir. Ayles buz sahanlığı 13 Ağustos 2005'te tamamen buzağılayıp yok olmuştur. Ward Hunt buz sahanlığı, 1061-1962 yılları arasında 600 km2 buz kaybetmiştir. 1967-1999 arası %27 küçülüş göstermiş ve 2002 yılında bölünme göstermiştir.
Antarktika'daki Larsen Buz Sahanlığının iki bölmesi 1995-2002 arasında yüzlerce parçaya bölünmüştür. 2017 yılında Larsen Buz sahanlığı neredeyse ikiye bölünüp devasa bir buz adası buzağılamıştır.
Her ne kadar buzağılayan buz sahanlıklarının tuzluluğunun fazlasıyla düşük olması sebebiyle küresel deniz seviyelerini arttırmayacağı düşünülse de eriyen su sadece ~%2.6 daha yoğundur. Dolayısıyla bu buz kütleleri erirse su seviyeleri artacaktır, dünyadaki bütün buz sahanlıkları erirse deniz deviyelerini 4 cm yükseltir.

Ana madde:Antarktika buz sahanlıkları listesi
Antarktik kıyı çizgisinin çok büyük bir bölümü buz sahalığı ile kaplıdır. Toplam alanı 1.550.000 km2dir.

Bir gezegen sisteminin değişmeyen düzlemi (diğer adıyla Laplace'ın değişmeyen düzlemi), sistemin ağırlık merkezinden geçen ve açısal momentum vektörüne dik olan düzlemdir.

Güneş Sistemi'nde bu etkinin yaklaşık %98'i dört büyük gezegenin (Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) yörüngesel açısal momentumları tarafından sağlanmaktadır. Değişmeyen düzlem Jüpiter'in yörünge düzleminin 0,5° içindedir ve tüm gezegenlerin yörünge ve dönüş düzlemlerinin ağırlıklı ortalaması olarak kabul edilebilir.

Bu düzleme bazen "Laplasyen", "Laplace düzlemi" veya "Laplace'ın değişmeyen düzlemi" olarak bilinmekte olup, gezegen uydularının bireysel yörünge düzlemlerinin etrafında döndüğü düzlem olan Laplace düzlemi ile karıştırılmamalıdır. Her ikisi de Fransız gök bilimci Pierre Simon Laplace'ın çalışmalarından türemiştir. Bu iki düzlem sadece tüm tedirgin ediciler ve rezonansların dönmekte olan cisimden uzak olduğu durumlarda eşdeğerdir. Değişmeyen düzlem açısal momentumların toplamından türetilir ve tüm sistem üzerinde "değişmez" iken, bir sistem içindeki farklı yörüngelerdeki nesneler için Laplace düzlemi farklı olabilir. Laplace değişmeyen düzlemi maksimum alanlar düzlemi olarak adlandırmıştır; bu durumda "alan" R yarıçapı ile dR/dt zaman değişim oranının, yani radyal hızının kütle ile çarpımıdır.

Bir gezegenin yörüngesel açısal momentum vektörünün büyüklüğü 
  
    
      
        L
        =
        
          R
          
            2
          
        
        M
        
          
            
              θ
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle L=R^{2}M{\dot {\theta }}}
  
'dır. Burada 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 gezegenin yörünge yarıçapı (ağırlık merkezinden), 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 gezegenin kütlesi ve 
  
    
      
        
          
            
              θ
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\dot {\theta }}}
  
 yörünge açısal hızıdır. Jüpiter'in vektör büyüklüğü Güneş Sistemi'nin açısal momentumunun %60,3'üne katkıda bulunur. Ardından %24,5 ile Satürn, %7,9 ile Neptün ve %5,3 ile Uranüs gelir. Güneş tüm gezegenlere karşı bir denge oluşturur, bu nedenle Jüpiter bir tarafta ve diğer üç dev gezegeni diğer tarafta taban tabana zıt olduğunda çift merkeze yakındır, ancak tüm dev gezegenler diğer tarafta aynı hizada olduğunda Güneş çift merkezden 2,17 R☉ uzağa hareket eder. Güneş'in ve tüm dev olmayan gezegenlerin, uyduların ve küçük Güneş Sistemi cisimlerinin yörüngesel açısal momentumlarının yanı sıra Güneş de dahil olmak üzere tüm cisimlerin eksenel dönüş momentumlarının toplamı sadece yaklaşık %2'dir.
Eğer tüm Güneş Sistemi cisimleri noktasal kütleler olsalardı ya da küresel simetrik kütle dağılımına sahip katı cisimler olsalardı ve Samanyolu Galaksisi'nin düzensiz çekiminden kaynaklanan hiçbir dış etki olmasaydı, o zaman sadece yörüngeler üzerinde tanımlanan değişmeyen düzlem gerçekten değişmez olurdu ve eylemsiz bir referans çerçevesi oluştururdu. Ancak neredeyse hiçbiri böyle değildir, gelgit sürtünmesi ve cisimlerin küresel olmaması nedeniyle eksenel dönüşlerden yörünge dönüşlerine çok az miktarda momentum aktarılmasına izin verir. Bu da yörünge açısal momentumunun büyüklüğünde bir değişikliğe ve dönme eksenleri yörünge eksenlerine paralel olmadığından yönünün değişmesine (presesyon) neden olur.
Bununla birlikte, bu değişiklikler sistemin toplam açısal momentumuna kıyasla son derece küçüktür ve bu etkilere rağmen neredeyse korunur. Hemen hemen tüm nedenlerle, sadece dev gezegenlerin yörüngelerinden tanımlanan düzlem, Newton dinamiğinde çalışırken, Güneş Sistemi'ni terk eden materyal ve kütleçekim dalgalarıyla fırlatılan daha da küçük miktarlardaki açısal momentumu ve yakınından geçen diğer yıldızlar, Samanyolu galaktik gelgitleri vb. tarafından Güneş Sistemi'ne uygulanan son derece küçük torkları da göz ardı ederek değişmez olarak kabul edilebilir.

Laplace düzlemi
Referans düzlemi
Temel düzlem
Yörünge düzlemi

Souami, D.; Souchay, J. (2012). "The solar system's invariable plane" (PDF). Astronomy and Astrophysics. 543: A133. doi:10.1051/0004-6361/201219011.

Yerkürenin dış çekirdeği yaklaşık 2.260 km kalınlığında demir ve nikelden oluşmuş katı olan iç çekirdeğin üstünde ve mantonun altında yer alan bir tabakadır. Üst sınırı yeryüzünün yaklaşık 2890 km metre altında yer alırken, iç çekirdekle geçiş bölgesi ise yeryüzünün yaklaşık 5.150 km altındadır. Dış sınırı, Dünya yüzeyinin altında 2,890 km (1,800 mil) bulunur. İç çekirdek ve dış çekirdek arasındaki geçiş, Dünya yüzeyinin altında yaklaşık 5,150 km (3,200 mi) bulunur. İç (veya katı) çekirdeğin aksine, dış çekirdek sıvıdır.

Dünya'nın iç çekirdeğinin merkezindeki ve dışındaki kristallerin farklı hizalandığını ortaya koydu. Bunun, gezegenin oluşumundaki büyük bir olaydan kaynaklanmış olabileceğini belirtiliyor.
Çinli ve ABD'li bilim insanlarının birlikte yürüttüğü araştırmada Dünya'nın en iç kısmının merkezinde farklı bir yapılanma keşfettiklerini öne sürüldü.
Nature Geoscience dergisinde yayımlanan araştırmaya göre ekip, iç çekirdeğin dış kısmındaki demir kristallerin, iç kısmındakilerden farklı bir yapısı olduğunu düşünüyor.

Dış çekirdek 1.2890-5000 kilometre arasında yer alır (kalınlığı 2 110 km). Burada yoğunluk 5.5'ten 10'a kadar çıkar ve p dalga hızı ise 13.6 km/sn'den 8.1 km/sn'ye düşer. Enine deprem dalgaları (s dalgaları) bu kısma sokulmadıklarından, dış çekirdeğin sıvı olduğu sonucuna varılmıştır.
Kurşun ve uranyum gibi daha yoğun elementler de ya çok ender görülüyor ya da daha hafif elementlere bağlanarak kabukta kalma eğiliminde oluyor. Dış çekirdek üzerinde, katılaşmasını sağlayacak kadar basınç bulunmuyor; o nedenle iç çekirdeğe benzer bileşime sahip olmasına karşın sıvı kalabiliyor. Dış çekirdekte sıcaklık 4300 K (4,030 °C) ile 6000 K (5,730 °C) arasında bulunuyor.
Ortalama yoğunluğun ve atalet momentinin dikkate alınması, kozmik boŞluklardan yola çıkarak, muhtemelen demirden yapılmış, oldukça ağır olacak bir çekirdeğe sahip bir yapıya işaret eder Şimdi çekirdeğin çoğunlukla demirden yapıldığını biliyoruz, yoğunluğunu düşürmek için gerekli olan %10 daha hafif elemanların karışımı ile.
Demir damlacıklarının yer çekimsel olarak merkeze doğru hareket ettiği bir erime olayında, dünya tarihinde (ilk 50 Ma) nispeten erken oluşmuştur. Tahmin edilmesi zor olsa da, bazı mevcut modeller sıcaklığını 3000-5000 K aralığına yerleştirir.Çok yüksek elektriksel iletkenliğe sahip bir sıvının varlığı, manyetik bir dinamonun kendi kendine uyarılmasına elverişli koşullar yaratır. Yüzeyde gözlemlediğimiz manyetik alanın çekirdekte bulunan alanların sadece küçük bir kısmı olduğunu bilmek önemlidir
Çok yüksek elektriksel iletkenliğe sahip bir sıvının varlığı, manyetik bir dinamonun kendi kendine uyarılmasına elverişli koşullar yaratır. Yüzeyde gözlemlediğimiz manyetik alanın çekirdekte bulunan alanların sadece küçük bir kısmı olduğunu bilmek önemlidir.
İç çekirdeğin ısısı dış kısımlarda 4.400 °C iken iç çekirdeğe yaklaşan kesimlerde ise 6.100 °C'ye kadar çıkar. Nikel ve demir sıvısının içerisinde yer alan Eddy akıntılarının Dünya'nın manyetik alanını etkilediği düşünülmektedir. Bu katmanda p dalgalarının hızı 13,6 km/sn'den 8,1 km/sn'ye düşer. Enine deprem dalgaları (s dalgaları) bu katmana giremediklerinden dış çekirdeğin sıvı olduğu sonucuna varılmıştır. Bunun nedeni olarak, dış çekirdekteki demir ve nikele ek olarak oksijen ve kükürt içeriğinin, bu katmanın yoğunluğunu düşürürken (en dışta 10 g/cm3, en içte 12 g/cm3) aynı zamanda metallerin ergime sıcaklığını düşürerek, iç çekirdeğe göre daha düşük basınç ve sıcaklık altında sıvı bir ortam yaratması olarak açıklanmasıdır.

Dış çekirdek olmadan, dünyadaki yaşam çok farklı olurdu. Bilim adamları, dış çekirdekteki sıvı metallerin konveksiyonunun Dünya'nın manyetik alanını oluşturduğuna inanıyorlar. Bu manyetik alan, Dünya'dan birkaç bin kilometre boyunca dışarı doğru uzanır ve Dünya'nın etrafında güneşin güneş rüzgarını saptıran koruyucu bir kabarcık oluşturur. Bu alan olmadan, güneş rüzgarı atmosferimizi patlatacaktı ve Dünya Mars gibi ölü ve cansız olacaktı
Dış çekirdekte bulunan erimiş metal sıvıları sayesinde dünyanın manyetik alanı oluşur ve bu manyetik alan atmosferin oluşumunda en önemli faktörlerden biridir. Eğer dış çekirdek dünyanın manyetik alanını oluşturmasaydı atmosferimiz olmazdı.

Açıkçası Dünya doğduğu günden bu yana soğuyor. Öyle ki sıvı çekirdeğin bir kısmı da merkezde soğuyarak katılaştı (Eskiden yüksek sıcaklık nedeniyle merkezdeki muazzam basınca rağmen sıvı kalabiliyordu).
Öte yandan, eskiden Dünya'nın manyetik alanını yalnızca sıvı çekirdek oluşturuyordu ve bu süreçte merkezde katı iç çekirdek ortaya çıkmasaydı sıvı çekirdek zamanla tümüyle soğuyarak katılaşacaktı. Bu da iki ölümcül sonuca yol açacaktı:
1) Tektonik hareketlerin, yani kıtaların kaymasının durması ve gezegenin, atmosferi arıtarak temizleyen bu doğal klima sistemini kaybetmesi. 2) Gezegenin hayatı ve atmosferi güneş rüzgarından koruyan manyetik alanı kaybetmesi.

Yer bilimciler Dünya'nın katı iç çekirdeğinin en erken 2,5 milyar yıl ve en geç 500 milyon oluşacağını hesaplamışlardı. Ancak, Rochester Üniversitesi araştırmacıları katı çekirdeğin yaşını daha kesin hesapladılar. Bunu da Dünya'nın manyetik alanının zamanla nasıl değiştiğine bakarak tespit ettiler.

Dünyanın çekirdeğinin sıcak olması dünya için faydalıdır. Çekirdek güneş kadar sıcaktır. İlk oluştuğu zamandan beri yaklaşık 4.5 milyar yıldır böyledir. Yerçekimi ağır maddeleri dünyanın merkezine doğru çekmiştir, hava su gibi hafif maddeler yerin çekirdeğine doğru itilir. Çekirdeğin ağırlığı o kadar fazladır ki, dış çekirdeğin yer çekimi Dünya yüzeyinin yer çekiminden yaklaşık üç kat daha fazladır. Çekirdek orijinal sıcaklığının bir kısmını hala taşıyor olmasının yanı sıra merkeze yakın ve ağır malzemelerin hareketinin yer çekimsel sürtünmesi ile de sıcaklık kazanır. İç çekirdek her binn yılda yaklaşık olarak bir santimetre büyür ve büyüdükçe de daha fazla ısı kazanır. Radyoaktif izotopların bozulması da çekirdeğe ayrıca ısı kazandırır.
Eğer çekirdek tamamen soğursa, gezegenimiz de soğuyacak ve ölecektir. Ayrıca bu süreç birazcık karanlık olacaktır çünkü enerji santralleri yerkabuğundan radyan ısıyı çekerler ve bu ısıyı suyu ısıtmakta kullanırlar, türbinlerin çevrilip elektrik üretilebilmesi için gereken buhar böyle oluşur.
Çekirdekteki soğuma aynı zamanda gezegeni çevreleyen manyetik kalkanın da ortadan kalmasına neden olacaktır. Bu kalkan Dünya'yı kozmik radyasyondan korur. Kalkan, daimi hareket eden demirin neden olduğu konveksiyon süreci sayesinde oluşmuştur. Tıpkı Dünya gibi, Dünya'nın çekirdeği de sürekli dönmektedir- bazı bilim insanları çekirdeğin gezegenin geri kalanından daha hızlı döndüğünü düşünmektedir. Bu sürtünme, kinetik enerjiyi elektrik ve manyetik enerjiye çevirir ve bu da güneşten yayılan zararlı ve yüklü parçacıkları kuzey ve güney kutupları doğrultusunda saptıran alanı yani manyetik alanı oluşturur.
Dünya'nın manyetik alanındaki ne kadarlık bir kaybın Dünya üzerindeki yaşamı değiştireceği henüz tam olarak bilinmiyor. Bazı bilim insanları, manyetik alan kaybından sonraki radyoaktif dalgaların hücumunun gezegeni aşırı ısıtacağını ve canlı yaşamına elverişsiz hale getireceğini düşünürken, bazıları da solar ışınlar ve  kanser ilişkisine dikkat çekiyor. Bazı gözlemciler de, Mars ve Venüs'den okyanusları, gölleri ve akarsuları süpürenler kadar güçlü güneş rüzgarlarını tecrübe edebileceğimizi düşünüyorlar. Bütün bu senaryoları düşününce, en güzel senaryo Dünya'nın manyetik alanını kaybetmemesi diyebiliriz.

Bu makale, Dünya'daki enleri (Dünya'daki aşırılıklar, uçlar) içeren coğrafi rekorların kaydının veya aksi takdirde jeofizik veya meteorolojik üstünlükleriyle bilinen kayıtların bir listesidir. Bu konumların hepsi Dünya-çapındaki enlerdir; sadece kıtalar veya ülkeler listelenmemiştir.

Karanın en kuzey noktası, Grönland'ın kuzeyindeki Kaffeklubben Adası'nın kuzey ucudur (83°40′K 29°50′B), Bu nokta Grönland'daki Morris Jesup Burnu'nun (83°38′K 32°40′B) biraz kuzeyinde yer alır.
Çeşitli geçiş tortuları kuzeye doğru uzanır. En ünlüsü Oodaaq'tır. Daha kuzeyde 83-42 ve ATOW1996 adaları mevcuttur ancak kalıcı olarak onaylanmamışlardır.

Antarktika dışındaki en güneydeki kıtasal kara bölgesi  Cape Froward, Magallanes Region, Chile, Güney Amerika'dadır (53°56′00″G 071°20′00″B)'dir.
(Sıvı) suyun en güney noktası, Berkner Adası'nın yaklaşık 100 km (62 mil) güneyinde, Antarktika kıyısı boyunca (83°G 59°B) Filchner-Ronne Buz Sahanlığı'nda bulunan bir körfezdir.
Okyanusların en güney noktası Gould Kıyısı'nda tespit edilmiştir. (84°30′G 150°0′B)
Açık okyanusun en güneyindeki nokta Ross Buz Sahanlığı'ndaki ayrıca Ross Denizi'nin bir parçası olan Whales Körfezi'nde 78°30'G noktasındadır.
En güneydeki ada, Vostok Gölü'nde bir ada olması ama mevcut olarak buz altında olmasından dolayı Ross Buz Sahanlığı tarafından çevrelenmiş Shackleton Kıyısı'nın kenarında Deverall Adası olduğu düşünülmektedir.

Boylamı tanımlamak için kullanılan doğu-batı standardına göre Dünya'nın en doğu ve en batı noktaları, Kuzey Kutbu, Pasifik ve Güney Okyanuslarının yanı sıra Sibirya'nın bazı bölgelerinden (Wrangel Adası dahil), Antarktika'dan ve Fiji'nin üç adasından (Vanua Levu'nun doğu yarımadası, Taveuni'nin ortası ve Rabi Adası'nın batı kısmı) geçen 180. meridyen boyunca herhangi bir yerde bulunabilir.↵
Bunun yerine Uluslararası Tarih Çizgisi'nin (düz bir çizgi değildir) izlediği yol kullanıldığında, karadaki en batı nokta Alaska'daki Attu Adası, karadaki en doğu nokta ise Kiribati'deki Caroline Adası'dır.

Karadaki en uzun kesintisiz doğu-batı mesafesi Fransa'nın batı kıyısından (Pointe de Corsen, 48°24′53″K 4°47′44"B) Orta Avrupa, Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin üzerinden Rusya'nın doğu kıyısındaki bir noktaya (48°24′53″K140°6′3″D) kadar enlemi boyunca 10,726 km'dir (6,665 mil).
Denizdeki en uzun sürekli doğu-batı mesafesi, Güney Amerika'nın Horn Burnu'nun güneyinde, 55° 59'G enlemi boyunca 22.471 km'dir (13.963 mil).
İki kıta arasındaki denizdeki en uzun sürekli doğu-batı mesafesi, Çin'in Hainan sahilinden (18°39′12″K 110°15′9"D) enlemi boyunca Pasifik Okyanusu üzerinden Michoacán, Meksika kıyılarına kadar 15.409 km'dir (9.575 mil) (18°39′12″K) 103°42′6″B).

Karadaki en uzun kesintisiz kuzey-güney mesafesi 99°1'30 “D meridyeni boyunca Rusya Federasyonu'ndaki Sibirya'nın kuzey ucundan (76°13′6″K 99°1′30″D / 76. 21833°K 99.02500°D), Moğolistan, Çin ve Myanmar üzerinden Tayland'ın güney kıyısındaki bir noktaya (7°53′24″N 99°1′30″E / 7.89000°N 99.02500°E) kadar uzanır.
Afrika'da en uzunu 20°12'D meridyeni boyunca Libya'nın kuzey kıyısından (32°19′0″K 20°12′0″D / 32.31667°K 20. 20000°D), Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Angola, Namibya ve Botsvana üzerinden Güney Afrika'nın güney kıyısına (34°41′30″G 20°12′0″D / 34.69167°G 20.20000°D) kadar uzanır.
Afrika'da, 20°12'D meridyeni boyunca Libya'nın kuzey kıyısından (32°19′0″K 20°12′0″D / 32.31667°K 20. 20000°D), Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Angola, Namibya ve Botsvana üzerinden Güney Afrika'nın güney kıyısına (34°41′30″G 20°12′0″D / 34.69167°G 20.20000°D) kadar uzanır.
Kuzey Amerika'da en uzunu 97°52'30 “B meridyeni boyunca 5,813 km (3,612 mil) olup, kuzey Kanada'dan (68°21′0″K 97°52′30″B / 68.35000°K 97.87500°B), Amerika Birleşik Devletleri üzerinden güney Meksika'ya (16°1′0″N 97°52′30″W / 16.01667°N 97.87500°W) kadar uzanır.
Denizdeki en uzun kesintisiz kuzey-güney mesafesi, 34°45'45 “B meridyeni boyunca Doğu Grönland kıyılarından (66°23′45″K 34°45′45″B / 66. 39583°K 34.76250°B) Atlantik Okyanusu boyunca Antarktika kıyısındaki Filchner-Ronne Buz Sahanlığına (77°37′0″G 34°45′45″B / 77.61667°G 34.76250°B) kadar uzanır. Pasifik Okyanusu'nda en uzun olanı 172°8'30 “B meridyeni boyunca Sibirya kıyılarından (64°45′0″K 172°8′30″B / 64. 75000°K 172.141616°B) 15.883 km'dir (9.869 mil). 75000°K 172.14167°B) Antarktika'daki Ross Buz Sahanlığı'na (78°20′0″G 172°8′30″B / 78.33333°G 172.14167°B) kadar uzanır.
Karada (araya giren su kütlelerini göz ardı edilerek) en büyük toplam mesafeyi geçen meridyen hala belirlenmemiştir. Muhtemelen bu kritere uyan en uzun tam meridyen olan 22°D civarında yer almaktadır ve Avrupa (3,370 km veya 2,090 mil), Afrika (7,458 km veya 4,634 mil) ve Antarktika (2,207 km veya 1,371 mil) boyunca toplam 13,035 km (8,100 mil) karadan geçmektedir. Bu meridyenin uzunluğunun %65'ten fazlası karada bulunmaktadır. Karadaki toplam mesafeye göre sonraki en uzun altı tam sayı meridyeni sırasıyla şöyledir:
23°D: Avrupa (3,325 km veya 2,066 mi), Afrika (7,415 km veya 4,607 mi) ve Antarktika (2,214 km veya 1,376 mi) üzerinden 12,953 km (8,049 mi)
27°D: Avrupa (3,254 km veya 2,022 mi), Asya (246 km veya 153 mi), Afrika (7,223 km veya 4,488 mi) ve Antarktika (2,221 km veya 1,380 mi) üzerinden 12,943 km (8,042 mi)
25°D: Avrupa (3,344 km veya 2,078 mi), Afrika (7,327 km veya 4,553 mi) ve Antarktika (2,204 km veya 1,370 mi) üzerinden 12,875 km (8,000 mi)
26°D: Avrupa (3,404 km veya 2,115 mi), Afrika (7,258 km veya 4,510 mi) ve Antarktika (2,196 km veya 1,365 mi) üzerinden 12,858 km (7,990 mi)
24°D: Avrupa (3,263 km veya 2,028 mi), Afrika (7,346 km veya 4,565 mi) ve Antarktika (2,185 km veya 1,358 mi) üzerinden 12,794 km (7,950 mi)
28 ° E: Avrupa (3,039 km veya 1,888 mi), Asya (388 km veya 241 mi) ve Afrika (7,117 km veya 4,422 mi) üzerinden 12,778 km (7,940 mi)

Bunlar, Dünya yüzeyindeki herhangi iki nokta arasında çizilebilen ve yalnızca kara veya su üzerinde kalan en uzun düz çizgilerdir; noktaların aynı enlem veya boylam çizgisi üzerinde yer alması gerekmemektedir.

Kara üzerindeki en uzun kesintisiz düz hat (büyük daire) yolu 13,588 km (8,443 mil) uzunluğundadır ve Liberya, Greenville yakınlarındaki Batı Afrika kıyısı (5°2′51. 59″K 9°7′23.26″B) ile Çin'in Wenzhou kentinin yaklaşık 100 km (60 mil) kuzeydoğusundaki bir yarımada (28°17′7.68″K 121°38′17.31″D) arasında Süveyş Kanalı üzerinden geçmektedir..
Yalnızca kıta Afrika'sındaki en uzun sürekli düz hat kara mesafesi, Fas'ın Tanca kentinin hemen doğusunda başlayan ve Güney Afrika'daki Port Elizabeth'in 100 km (60 mil) doğusunda sona eren bir çizgi boyunca 8.402 km'dir (5.221 mil). Bu hat Fas, Cezayir, Mali, Nijer, Nijerya, Kamerun, Ekvator Ginesi, Gabon, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Angola, Namibya, Botsvana ve Güney Afrika'dan geçmektedir. 
Yalnızca Asya kıtası içinde en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Kanyakumari yakınlarındaki Hindistan kıyısında başlayıp Rusya'daki Chukchi Yarımadası'nın Bering Denizi kıyısında sona eren bir hat boyunca 10.152 km'dir (6.308 mil). Bu hat Hindistan, Nepal, Çin, Moğolistan ve Rusya'dan geçmektedir. 
Sadece kıta Avrupa'sında (Ural Dağları'nı Avrupa ile Asya arasındaki sınır olarak tanımlanırsa) en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Portekiz'in Vincent Burnu'ndan başlayan ve Rusya'nın Perm kenti yakınlarındaki Urallar'da sona eren bir hat boyunca 5.325 km'dir (3.309 mil). Bu hat Portekiz, İspanya, Fransa, Almanya, Polonya, Litvanya, Belarus ve Rusya'dan geçmektedir. 
Yalnızca Kuzey Amerika kıtası içindeki en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi 7.602 km (4.724 mil) olup, Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletindeki Point Hope'tan başlayıp Meksika'nın Salina Cruz kasabasının 34 km (21 mil) güneybatısında sona eren bir hat boyunca uzanmaktadır. Bu hat Alaska, Kanada, bitişik Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika'dan geçmektedir. 
Yalnızca Güney Amerika kıtası içindeki en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Venezuela'nın Puerto Cumarebo kentinin 10 km (6,2 mil) kuzeydoğusundan başlayan ve Şili'nin Punta Arenas kentinin 80 km (50 mil) güneyinde sona eren bir hat boyunca 7.248 km'dir (4.504 mil). Bu hat Venezuela, Kolombiya, Brezilya, Peru, Şili ve Arjantin'den geçmektedir. 
Yalnızca Avustralya kıtası içindeki en uzun kesintisiz düz hat kara mesafesi, Batı Avustralya'daki Cape Range Ulusal Parkı'nın güney ucundan başlayan ve Yeni Güney Galler'deki Byron Bay kasabasında sona eren bir hat boyunca 4.053 km'dir (2.518 mil) 
Büyük bir daire boyunca 19.840 km'lik (12.330 mil) antipodik uzunluktan daha fazla seyahat etmenin birçok olası yolu olduğundan, denizde herhangi bir yönde en uzun sürekli düz çizgi mesafesi için birkaç olası aday vardır. Bu tür rotalara bazı örnekler şunlar olabilir:
Belucistan eyaletinin güney kıyısından Pakistan'ın Karaçi Limanı yakınlarında bir yerden (25°25′K 66°25′D / 25.417°K 66. 417°D) Arap Denizi boyunca, Hint Okyanusu boyunca güneybatıya, Komor Adaları yakınlarına, Güney Afrika kıyılarına yakın Namaete Kanyonu'nu geçerek Güney Atlantik Okyanusu boyunca, sonra Horn Burnu boyunca batıya, sonra Pasifik Okyanusu boyunca kuzeybatıya, Paskalya Adası yakınlarına, Emlilia adası yakınlarındaki antipodal noktayı geçerek Güney Bering Denizi boyunca ve Kamçatka'nın kuzeydoğu kıyısında, Ossora yakınlarında bir yerde sona erer (59°38′K 163°24′D / 59. 633°K 163.400°D). Bu rota  32.040 km (19.910 mi) uzunluğundadır. Bu rotanın, 18 km (11 mil) çözünürlük düzeyinde harita verileri verilen en uzun rota olduğu doğrulandı (yaklaşık 32.090 km (19.940 mil).
İran'ın Hormozgan eyaletinin güney kıyısından (25°35′K 58°22′D / 25.583°K 58. 367°D) Umman Körfezi boyunca, güneydoğuda Umman Denizi boyunca, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın güneyinden geçerek Antarktika kıyılarına yakın bir yerde, daha sonra Güney Pasifik Okyanusu boyunca kuzeydoğuda, antipodal noktayı geçerek Ciudad Lázaro Cárdenas (17°57′K 101°57′B / 17.950°K 101.950°B) yakınlarında Meksika'nın güneybatı kıyısında sona erer. Bu rota 25,267 km (15,700 mil) 

İç çekirdek, yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya'nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120–2890 km'ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371–5150 km'ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel alaşımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım erimiş haldedir. Ama hala insanlar ağır kürede katı ya da katıya yakın maddeler olduğuna inanıyor. Ağır küredeki her şeyin yanıp kül olabileceği kanıtlanmıştır. Fakat hala ağır küredeki her şeyi keşfedememişlerdir.
Dünya'nın çekirdeğinden doğrudan bir ölçüm ve hiçbir örnek yoktur. Dünya'nın çekirdeği hakkındaki bilgiler çoğunlukla sismik dalgaların ve Dünya'nın manyetik alanının analizinden gelir. İç çekirdeğin, diğer bazı elementlerle birlikte bir demir-nikel alaşımından oluştuğuna inanılmaktadır. İç çekirdeğin yüzeyindeki sıcaklığın yaklaşık 5700 K (5430 °C veya 9806 °F) olduğu tahmin edilmektedir, bu da Güneş'in yüzeyindeki sıcaklıktır.

Dış çekirdek'in varlığı Danca seismologist Inge Lehmann  tarafından 1936 yılında depremler incelenerek  ortaya çıkarıldı. Sismik dalgaların iç çekirdeğin sınırını yansıttığını ve Dünya yüzeyindeki hassas sismograflarla tespit edilebileceğini gözlemledi. İç çekirdek için şu anda kabul edilen 1221 km değerinden çok uzakta olmayan 1400 km'lik bir yarıçapı olduğunu ortaya attı. 1938'de B. Gutenberg ve C. Richter daha kapsamlı bir veri setini analiz ettiler ve dış çekirdeğin kalınlığını 1950 km olarak tahmin ettiler; iç çekirdek için 1230 ile 1530 km arasında bir yarıçapa tekabül etmektedir.
Birkaç yıl sonra, 1940 yılında, bu iç çekirdeğin katı demirden olduğu varsayıldı. 1952'de F. Birch mevcut verilerin ayrıntılı bir analizini yayınladı ve iç çekirdeğin demir olduğu sonucuna vardı. İç çekirdeğin sertliği 1971'de doğrulandı.
İç ve dış çekirdekler arasındaki sınıra "Lehmann süreksizliği" denir,
Dziewoński ve Gilbert, büyük depremlerden kaynaklanan Dünya'nın normal titreşim modlarının ölçümlerinin sıvı bir dış çekirdekle tutarlı olduğunu belirlediler.  2005 yılında, iç çekirdekten geçen kayma dalgaları tespit edildi; bu iddialar başlangıçta tartışmalıydı, ancak şimdi kabul görmektedir.

Bilim adamlarının iç çekirdeğin fiziksel özellikleri hakkında sahip oldukları hemen hemen tüm doğrudan ölçümler, içinden geçen sismik dalgalardır. En bilgilendirici dalgalar, Dünya yüzeyinin 30 km veya daha altında (mantonun nispeten daha homojen olduğu) derin Depremler tarafından üretilir ve dünyanın her yerinde yüzeye ulaştıklarında sismograflar tarafından kaydedilir.
Sismik dalgalar arasında "P" (birincil veya basınç) dalgaları, katı veya sıvı malzemelerden geçebilen sıkıştırma dalgaları ve sadece sert elastik katılar yoluyla yayılabilen " S " (ikincil veya kesme) kesme dalgaları bulunur. İki dalga farklı hızlara sahiptir ve aynı malzemeden geçerken farklı oranlarda sönümlenir.
Özellikle ilgi çekici olan "Pkıkp" dalgaları-yüzeye yakın başlayan, manto-çekirdek sınırını geçen, çekirdekten geçen (K) basınç dalgaları (P), iç çekirdek sınırına (ı) yansır, tekrar sıvı çekirdeği (K) çapraz, mantoya geri çapraz ve yüzeyde basınç dalgaları (P) olarak tespit edilir. Ayrıca ilgi çekici olan "PKIKP" dalgaları, yüzeyine (ı) yansıtmak yerine iç çekirdekten (I) geçen dalgalardır. Bu sinyaller, kaynaktan dedektöre giden düz bir çizgiye yakın olduğunda, yani alıcı yansıyan Pkıkp dalgaları için kaynağın hemen üstünde olduğunda ve iletilen PKIKP dalgaları için antipodal olduğunda yorumlamak daha kolaydır.
S dalgaları iç çekirdeğe bu şekilde ulaşamaz veya bırakamazken, p dalgaları s dalgalarına dönüştürülebilir ve bunun tersi de eğik bir açıyla iç ve dış çekirdek arasındaki sınırı vururlar. "PKJKP" dalgaları PKIKP dalgalarına benzer, ancak iç çekirdeğe girdiklerinde S-dalgalarına dönüştürülür, içinden S dalgaları (J) olarak geçer ve iç çekirdekten çıktıklarında tekrar P dalgalarına dönüştürülür. Bu fenomen sayesinde, iç çekirdeğin dalgaları yayabileceği ve bu nedenle katı olması gerektiği bilinmektedir.

Dünya'nın manyetik alanı. Çoğunlukla dış çekirdekteki sıvı ve elektrik akımlarından kaynaklanıyor gibi görünse de, bu akımlar katı iç çekirdeğin varlığından ve içinden akan ısıdan güçlü bir şekilde etkilenir.
Dünya'nın kütlesi, çekim alanı ve açısal ataleti iç katmanların yoğunluğundan ve boyutlarından etkilenir.

Çekirdekteki s dalgalarının hızı, merkezde yaklaşık 3.7 km/s'den yüzeyde yaklaşık 3.5 km/s'ye kadar sorunsuz bir şekilde değişir. Bu, alt kabuktaki s dalgalarının hızından (yaklaşık 4,5 km/s) ve derin mantodaki hızın yarısından daha az, dış çekirdeğin hemen üstünde (yaklaşık 7.3 km/s) önemli ölçüde daha azdır. Çekirdekteki P dalgalarının hızı da iç çekirdek boyunca düzgün bir şekilde değişir, merkezde yaklaşık 11.4 km/s'den yüzeyde yaklaşık 11.1 km/s'ye kadar değişiklik gösterir. Daha sonra hız, iç-dış çekirdek sınırında aniden yaklaşık 10.4 km / s'ye düşer.

Sismik verilere dayanarak, iç çekirdeğin yarıçapta yaklaşık 1221 km (çapı 2442 km) olduğu tahmin edilmektedir; Dünya'nın yarıçapının yaklaşık %19'u ve Ayın yarıçapının %70'ine denk gelmektedir.Hacmi yaklaşık 7.6 milyar kübik km'dir (7.6 × 1018 m³), bu da tüm Dünya'nın hacminin yaklaşık 1/140 (%0.7) ' dir.Şeklinin, Dünya'nın yüzeyi gibi, sadece daha küresel olan bir kutupları yassılaşmış elipsoid devrimine çok yakın olduğuna inanılmaktadır: düzleşme f'nin 1/400 ile 1 / 416 arasında olduğu tahmin edilmektedir;:, Dünya'nın ekseni boyunca yarıçapın ekvatordaki yarıçaptan yaklaşık 3 km daha kısa olduğu tahmin edilmektedir. Buna karşılık, Dünya'nın bir bütün olarak düzleşmesi 1 /300'e çok yakındır ve kutup yarıçapı ekvatordan 21 km daha kısadır.

Dünya'nın iç çekirdeğindeki basınç, dış ve iç çekirdekler arasındaki sınırda olduğundan biraz daha yüksektir: yaklaşık 330 ila 360 gigapaskal (3,300,000 ila 3,600,000 atm) arasında değişmektedir.
İç çekirdeğin yüzeyindeki yerçekimi ivmesi 4.3 m / s2 olarak hesaplanabilir;

İç çekirdeğin yoğunluğunun, merkezde yaklaşık 13.0 kg/L'den (= g/cm³ = t/m³) yüzeyde yaklaşık 12.8 kg/L'ye kadar sorunsuz bir şekilde değiştiğine inanılmaktadır. Diğer malzeme özelliklerinde olduğu gibi, yoğunluk o yüzeyde aniden düşer: iç çekirdeğin hemen üstündeki sıvının yaklaşık 12.1 kg/L'de önemli ölçüde daha az yoğun olduğuna inanılmaktadır. Dünya'nın üst 100 km'sinde ortalama yoğunluk yaklaşık 3.4 kg/l'dir.
Bu yoğunluk, tüm Dünya'nın kütlesinin 1 / 60'ı (%1.7) olan iç çekirdek için yaklaşık 10 üzeri 23 kg'lık bir kütleyi gösterir.

İç çekirdeğin sıcaklığı, demirin iç çekirdeğin sınırında (yaklaşık 330 GPa) altında olduğu basınçta saf olmayan demirin erime sıcaklığından tahmin edilebilir. Bu hususlardan, 2002 yılında D. Alfè ve diğer bilim insanları, sıcaklığını 5,400 K (5,100 °C; 9,300 °F) ve 5,700 K (5,402 °C; 9,800 °F) arasında tahmin etmiştir. Bununla birlikte, 2013 yılında S. Anzellini ve diğer bilim insanları deneysel olarak demirin erime noktası için önemli ölçüde daha yüksek bir sıcaklık elde ettiler.
Demir bu kadar yüksek sıcaklıklarda katı olabilir, çünkü erime sıcaklığı bu büyüklükteki basınçlarda önemli ölçüde artar.

2010 yılında B. Buffet, sıvı dış çekirdekteki ortalama manyetik alanın, yüzeydeki maksimum mukavemetin yaklaşık 40 katı olan yaklaşık 2.5 militeslas (25 gauss) olduğunu belirledi. Ay ve Güneş'in sıvı dış çekirdekte gelgitlere neden olduğu bilinen gerçeğinden başladı, tıpkı yüzeydeki okyanuslarda olduğu gibi. Sıvının yerel manyetik alan boyunca hareketinin, ohm yasasına göre enerjiyi ısı olarak dağıtan elektrik akımları yarattığını gözlemledi. Bu dağılım, sırayla, gelgit hareketlerini nemlendirir ve Dünya'nın nutasyonunda daha önce tespit edilen anomalileri açıklar. İkinci etkinin büyüklüğünden manyetik alanı hesaplayabilir. İç çekirdeğin içindeki alan muhtemelen benzer bir güce sahiptir. Dolaylı olsa da, bu ölçüm, Dünya'nın evrimi veya çekirdeğin bileşimi ile ilgili herhangi bir varsayıma önemli ölçüde bağlı değildir.

Sismik dalgalar çekirdek boyunca katı gibi yayılsa da, ölçümler mükemmel bir katı malzemeyi son derece viskoz olandan ayırt edemez. Bu nedenle bazı bilim adamları, iç çekirdekte yavaş konveksiyon olup olmadığını (mantoda var olduğuna inanıldığı gibi) düşünmüşlerdir. Bu sismik çalışmalarda tespit edilen anizotropi için bir açıklama olabilir. 2009 yılında, B. Buffett iç çekirdeğin viskozitesini 10 üzeri 18 Pa·s olarak tahmin etti; suyun viskozitesinin bir sekstillion katı ve pitch'in bir milyar katından fazladır..

İç çekirdeğin bileşimi hakkında hala doğrudan bir kanıt yoktur. Bununla birlikte, Güneş Sistemi'ndeki çeşitli kimyasal elementlerin nispi yaygınlığına, gezegensel oluşum teorisine ve Dünya hacminin geri kalanının kimyası tarafından dayatılan veya ima edilen kısıtlamalara dayanarak, iç çekirdeğin öncelikle bir demirden oluştuğuna inanılmaktadır.
Bilinen basınçlarda ve çekirdeğin tahmini sıcaklıklarında, saf demirin katı olabileceği, ancak yoğunluğunun çekirdeğin bilinen yoğunluğunu yaklaşık% 3 aşacağı tahmin edilmektedir. Bu sonuç, olası nikel varlığına ek olarak, göbekte silikon, oksijen veya kükürt gibi daha hafif elementlerin varlığını ima eder.  Son tahminler (2007)% 10'a kadar nikel ve% 2–3 oranında tanımlanamayan çakmak elementine izin vermektedir.
D. Alfè ve diğerlerinin hesaplamalarına göre, sıvı dış çekirdek% 8–13 oksijen içerir, ancak demir iç çekirdeği oluşturmak için kristalleştikçe oksijen çoğunlukla sıvı içinde kalır.
Laboratuvar deneyleri ve sismik dalga hızlarının analizi, iç çekirdeğin, altıgen yakın paketli (hcp) yapıya sahip metalin kristalli bir formu olan iron-demirden oluştuğunu göstermektedir .Bu yapı hala az miktarda nikel ve diğer elementlerin dahil edilmesini kabul edebilir.
Ayrıca, iç çekirdek yüzeye düşen donmuş parçacıkların çökelmesiyle büyürse, gözenek boşluklarında bir miktar sıvı da sıkışabilir. Bu durumda, bu artık sıvının bir kısmı, iç kısmının çoğunda hala küçük bir dereceye kadar devam edebilir.

Birçok bilim adamı başlangıçta iç çekirdeğin homojen bulunmasını beklemişti, çünkü aynı sürecin tü

Dünya, Kuzey Yarımküre'den bakıldığında saat yönünün tersine doğru ortalama 149,60 milyon km (92,96 milyon mil) mesafede Güneş'in çevresinde dönmektedir. Bir tam yörünge 365.256 gün (1 yıldız yılı) sürer ve bu süre zarfında Dünya 940 milyon km (584 milyon mil) yol kat etmiş olur. Diğer Güneş Sistemi cisimlerinin etkisi göz ardı edildiğinde, Dünya'nın yörüngesi, Dünya'nın dönüşü olarak da bilinir. Dünya'nın dışmerkezliği 0,0167'dir. Bu nedenle Dünya-Güneş ağırlık merkezi odaklı, çift merkezli bir elipstir. Yörünge merkezi, yörüngenin büyüklüğüne göre Güneş'in merkezine nispeten yakın olduğundan, bu değer sıfıra yakındır.
Dünya'dan bakıldığında, gezegenin doğrusal yörünge hareketi, Güneş'in diğer yıldızlara göre her bir güneş gününde yaklaşık 1° doğuya doğru (ya da her 12 saatte bir Güneş veya Ay çapı kadar) hareket ediyormuş gibi görünmesine neden olur. Dünya'nın yörünge hızı ortalama 29,78 km/s (107.208 km/h; 66.616 mph) olup, gezegenin çapını 7 dakikada ve Ay'a olan mesafeyi ise 4 saatte kat edecek kadar hızlıdır.
Güneş'in ya da Dünya'nın kuzey kutbunun üzerindeki bir noktadan bakıldığında, Dünya Güneş'in etrafında saat yönünün tersine dönüyor gibi görünmektedir. Aynı bakış açısından, hem Dünya hem de Güneş kendi eksenleri etrafında saat yönünün tersine dönüyor gibi görünür.

Günmerkezlilik, ilk olarak Güneş'i Güneş Sistemi'nin merkezine yerleştiren ve Dünya da dahil olmak üzere diğer gezegenleri onun yörüngesine oturtan bir bilimsel modeldir. Tarihsel olarak bakıldığında "heliosentrizm", Dünya'yı merkeze yerleştiren "geosentrizme" karşıttır. Sisamlı Aristarkus MÖ üçüncü yüzyılda güneş merkezli bir model önermiştir. On altıncı yüzyılda Nicolaus Copernicus'un "De revolutionibus" adlı kitabı, tıpkı Batlamyus'un ikinci yüzyılda yermerkezli modelini sunduğu gibi, güneşmerkezli bir evren modelinin tam bir tartışmasını sunmuştur. Bu "Kopernik Devrimi" gezegenlerin görünen geriye doğru hareketi meselesini, bu tür bir hareketin yalnızca algılanan ve görünen bir şey olduğunu savunarak çözüme kavuşturmuştur. Tarihçi Jerry Brotton'a göre, "Kopernik'in çığır açan kitabı... bir yüzyıldan fazla bir süre önce [basılmış] olmasına rağmen, [Hollandalı haritacı] Joan Blaeu onun devrimci güneş merkezli teorisini bir dünya haritasına dahil eden ilk haritacı olmuştur."

Dünya'nın eksen eğikliği nedeniyle, Güneş'in yörüngesinin gökyüzündeki eğimi yıl boyunca değişir. Kuzey enlemindeki bir gözlemci için kuzey kutbu Güneş'e doğru eğildiğinde gün daha uzun sürer ve Güneş gökyüzünde daha yüksekte görünür. Bu da yüzeye daha fazla güneş radyasyonu ulaştığı için ortalama sıcaklıkların yükselmesine neden olur. Kuzey kutbu Güneş'ten uzağa doğru eğildiğinde ise bunun tam tersi geçerlidir ve hava genellikle daha soğuktur. Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde ve Antarktika Dairesi'nin güneyinde, yılın bir bölümünde hiç gün ışığının olmadığı ve yılın diğer zamanlarında sürekli gün ışığının olduğu aşırı bir duruma ulaşılır. Bu durumlara sırasıyla kutup gecesi ve gece yarısı güneşi denir. Hava durumundaki bu değişim mevsimlerle sonuçlanır.

Astronomik geleneklere göre, dört mevsim gündönümleri (Dünya'nın yörüngesinde, Dünya'nın ekseninin Güneş'e doğru veya Güneş'ten uzağa maksimum eğiminin olduğu iki nokta) ve ekinokslar (Dünya'nın yörüngesinde, Dünya'nın eğik ekseni ile Dünya'dan Güneş'e çizilen hayali bir çizginin birbirine tam olarak dik olduğu iki nokta) tarafından belirlenir. Gündönümleri ve ekinokslar yılı yaklaşık olarak dört eşit parçaya böler. Kuzey yarımkürede kış gündönümü 21 Aralık veya civarında; yaz gündönümü 21 Haziran civarında; ilkbahar ekinoksu 20 Mart civarında ve sonbahar ekinoksu 23 Eylül civarında gerçekleşir.  Dünya'nın güney yarımküredeki eksen eğikliğinin etkisi kuzey yarımküredekinin tersidir, dolayısıyla güney yarımküredeki gündönümü ve ekinoks mevsimleri kuzey yarımküredekilerin tersidir (örneğin kuzey yaz gündönümü güney kış gündönümü ile aynı zamanda gerçekleşir).
Günümüzde Dünya'nın enberisi 3 Ocak, enötesi ise 4 Temmuz civarında gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle, Dünya Ocak ayında Güneş'e daha yakın, Temmuz ayında ise daha uzaktır; bu durum, Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu zamanlarda daha soğuk, en uzak olduğu zamanlarda ise daha sıcak olan kuzey yarımkürede yaşayanlar için mantığa aykırı görünebilir. Değişen Dünya-Güneş mesafesi, enöteye göre enberide Dünya'ya ulaşan toplam güneş enerjisinde yaklaşık %7'lik bir artışa neden olmaktadır. Güney yarımküre, Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu zamanda Güneş'e doğru eğildiğinden, güney yarımküre bir yıl boyunca Güneş'ten kuzey yarımküreye göre biraz daha fazla enerji almaktadır. Ancak bu etki, eksen eğikliğinden kaynaklanan toplam enerji değişiminden çok daha az önemlidir ve fazla enerjinin çoğu güney yarımkürede suyla kaplı daha yüksek yüzey oranı tarafından emilir.
Dünya'nın Hill küresi (yerçekimsel etki alanı) yaklaşık 1.500.000 kilometre (0,01 AU) yarıçapındadır veya Ay'a olan ortalama uzaklığın yaklaşık dört katıdır. Bu, Dünya'nın yerçekimsel etkisinin daha uzaktaki Güneş ve gezegenlerden daha güçlü olduğu maksimum mesafedir. Dünya'nın yörüngesindeki nesneler bu yarıçap içinde olmalıdır, aksi takdirde Güneş'in kütleçekimsel pertürbasyonuyla serbest kalabilirler.

Yandaki diyagram gündönümü çizgisi ile Dünya'nın eliptik yörüngesinin apsis çizgisi arasındaki ilişkiyi göstermektedir.
Yörünge elipsi altı Dünya görüntüsünün her birinden geçmektedir.
Bunlar sırayla;

perihelion (periapsis-Güneş'e en yakın nokta) 2-5 Ocak tarihleri arasında herhangi bir yerde,
Mart ekinoksunun 19, 20 veya 21 Mart'taki noktası,
Haziran gündönümünün 20, 21 veya 22 Haziran'daki noktası,
Aphelion (apoapsis-Güneş'ten en uzak nokta) 3 Temmuz ile 5 Temmuz arasında herhangi bir tarihte,
Eylül ekinoksu 22, 23 veya 24 Eylül'de,
ve 21, 22 veya 23 Aralık'ta Aralık gündönümünü
göstermektedir. Dünya'nın gerçek yörüngesi, diyagramda gösterildiği gibi olmayıp, neredeyse daireseldir. 

Matematikçiler ve astronomlar (Laplace, Lagrange, Gauss, Poincaré, Kolmogorov, Vladimir Arnold ve Jürgen Moser gibi) gezegen hareketlerinin kararlılığına dair kanıtlar aramış ve bu arayış birçok matematiksel gelişmeye ve Güneş Sistemi için birbirini izleyen birkaç kararlılık "kanıtına" yol açmıştır. Çoğu tahmine göre, Dünya'nın yörüngesi uzun süreler boyunca nispeten kararlı olacaktır.
1989 yılında Jacques Laskar'ın çalışması, Dünya'nın yörüngesinin (ve tüm iç gezegenlerin yörüngelerinin) kaotik hale gelebileceğini ve bugün Dünya'nın başlangıç konumunu ölçerken 15 metre kadar küçük bir hatanın, Dünya'nın 100 milyon yıldan biraz daha uzun bir süre sonra yörüngesinde nerede olacağını tahmin etmeyi imkansız hale getireceğini göstermiştir. Güneş Sisteminin modellenmesi, n-cisim probleminin kapsadığı bir konudur.

Günlük hareket
Jeodezi
Yer eşzamanlı yörünge
Güneş merkezli yörünge
Kepler'in gezegensel hareket yasaları
Galaktik yıl

Earth – Speed through space – about 1 million miles an hour 5 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – NASA

22 Nisan Dünya Günü, iklim değişikliği ve çevre kirliliği gibi konulara dikkat çekmek amacıyla çeşitli etkinliklerin düzenlendiği, uluslararası çapta kutlanan bir gündür.
Dünyanın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek amacıyla bir özel gün düzenlenmesi fikri ilk olarak John McConnell tarafından San Francisco'da 1969 yılında düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında önerilmiştir. John McConnell, Dünya Günü kutlamaları için tarih olarak ekinoks (gece ve gündüzün eşit olduğu) zamanı yani 21 Mart'ı önermişti. Daha sonra ise çevre sorunlarına büyük bir kamuoyu ile tepki gösteren ilk hareket, Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson'un desteği ile ve Denis Hayes'in organizatörlüğünde 22 Nisan 1970 günü ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir. Bu kutlamalara yaklaşık 20 milyon kişi katılmış, birçok konferans ve sempozyum düzenlenerek, çevre sorunlarına dikkat çekilerek ABD'nin ilk 'Temiz Hava Yasası' ve 'Temiz Su Yasaları' hazırlanmıştır.

Dış çekirdek ya da İngilizce özgün adıyla exokernel, uygulama geliştiricileri için işletim sisteminin en temel fonksiyonlarından birisi olan donanıma erişim yordamlarını ve donanım sürücülerini aradan kaldırarak donanıma doğrudan erişim sunan bir işletim sistemi çekirdeği mimarisidir.
Bellek ve süreç yönetimi gibi temel işlevler dışında tek yaptığı şey, donanımların arayüzlerini güvenli bir biçimde çoklayarak (multiplexing) kullanıcı seviyesi uygulamalara sunmaktır (exposing).
Bu sayede uygulama programcısı, donanım için yazılmış sürücülerin getirdiği sınırlar olmaksızın donanıma ham erişim sağlayabilir. Bu çözüm çok yüksek hızlarda donanım erişimi sağlama ihtiyacına istinaden hayat bulmasına rağmen, dış çekirdek mimarisi uygulamaların programlanmalarının çok zor olmasından dolayı genel bir ilgi görmemiş, özel amaçlarla kullanılmışlardır.

Ekzoçekirdek konsepti 1994'ten beri vardır ancak 2010'a kadar bu konuda herhangi bir araştırma çabası gösterilmemiş ve ticari işletim sistemlerinde kullanılmamıştır. Ekzokernel konsteptini çalıştıran bir sistem olan Nemesis; Cambridge Üniversitesi, Glasgow Üniversitesi, Citrix Systems ve İsveç Bilgisayar Bilimleri Enstitüsü tarafından yazılmıştır. Ayrıca MIT, ExOS dahil olmak üzere birçok dış çekirdek tabanlı sistem kurmuştur.

Elipsoit, ikinci dereceden bir yüzey olup, herhangi bir düzlemle ara kesitleri elips olmaktadır. Asal eksenler adı verilen birbirine dik üç eksene göre ve bu eksenlerin kesim noktası olan merkeze göre simetrik bir şekil taşır. Orijinde bulunan merkez ve koordinat eksenleri boyunca alınan esas eksenlerine göre elipsoidin denklemi:

  
    
      
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              y
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              z
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {x^{2}}{a^{2}}}+{\frac {y^{2}}{b^{2}}}+{\frac {z^{2}}{c^{2}}}=1}
  

a = b, b = c veya c = a ise yüzeye bir dönel elipsoit veya siferoit adı verilir. Bu bir elipsi büyük ve küçük ekseni etrafında döndürerek elde edilir. Birinci durumda proleit bir siferoit (football), ikinci durumda obleit (oblate) (basık) siferoit ortaya çıkar. a = b = c iken ortaya çıkan yüzey bir küredir.

Enberi açısı (veya enberi argümanı), bir Kepler yörüngesinin yörünge düzlemi içindeki yönelimini belirleyen temel yörünge öğelerinden biridir ve ω (omega) sembolüyle gösterilir. Bu kavram için İngilizcede Argument of Periapsis ve alternatif olarak argument of perifocus ya da argument of pericenter ifadeleri kullanılır.
Enberi açısı bir yörünge parametresi olarak cismin hareket ettiği yörünge düzlemi içinde tanımlanır. Bu düzlem üzerinde enberi açısı, çıkış düğümünden başlayarak cismin hareket yönünde enberi noktasına ulaşmak için yörüngede ne kadar ilerlenmesi gerektiğini gösteren açısal mesafedir.
Gök cisimlerinin hareket ettiği yörüngenin türüne bağlı olarak bu genel kavram için farklı terimler de kullanılır. Örneğin, Güneş etrafındaki (günmerkezli) yörüngeler için günberi açısı, Dünya etrafındaki (yermerkezli) yörüngeler için yerberi açısı veya bir yıldız sistemi içindeki yörüngeler söz konusu olduğunda periastron açısı gibi daha spesifik kullanımlara rastlanır (daha fazla bilgi için apsis sayfasına bakınız).
Enberi açısının 0° olması, yörüngedeki cismin referans düzlemini güneyden kuzeye doğru geçtiği anda merkezi cisme en yakın konumda (enberi noktasında) bulunacağı anlamına gelir. Eğer bu açı 90° ise, cisim referans düzlemine göre en kuzeydeki konumundayken yörüngesinin enberi noktasına ulaşacaktır.
Enberi açısının çıkış düğümü boylamına eklenmesiyle, yörüngenin bir diğer önemli parametresi olan enberi boylamı elde edilir. Ancak astronomi literatüründe, özellikle çift yıldızlar ve ötegezegenler üzerine yapılan çalışmalarda, "enberi boylamı" veya "periastron boylamı" terimlerinin zaman zaman "enberi açısı" ile eş anlamlı olarak kullanıldığı görülür.
Enberi açısının pratik uygulamalarından biri özellikle dış merkezli (eliptik) yörüngelerde bulunan uyduların görev planlamasında görülür. Yörüngenin enöte noktası, bir uydunun en yavaş hareket ettiği ve dolayısıyla belirli bir bölge üzerinde en uzun süre kalabildiği yerdir. Enberi açısı ayarlanarak hem enberi hem de enöte noktasının konumu kontrol edilebilir. Bu sayede, örneğin bir iletişim veya gözlem uydusunun Dünya üzerindeki hedef bir bölge üzerinde maksimum "görüş süresi" veya "kalış süresi" elde etmesi sağlanır.

Yörünge mekaniğinde enberi açısı ω, aşağıdaki gibi hesaplanabilir:

  
    
      
        ω
        =
        arccos
        ⁡
        
          
            
              
                n
              
              ⋅
              
                e
              
            
            
              
                
                  |
                  n
                  |
                
              
              
                
                  |
                  e
                  |
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega =\arccos {{\mathbf {n} \cdot \mathbf {e} } \over {\mathbf {\left|n\right|} \mathbf {\left|e\right|} }}}
  

eğer ez < 0 ise, ω → 2π − ω olur.
burada:

n, çıkış düğümüne doğru yönelen bir vektördür (yani n vektörünün z-bileşeni sıfırdır),
e, dışmerkezlik vektörüdür (enberiye doğru yönelen bir vektör).
Herhangi bir çıkış düğümüne sahip olmayan ekvatoral yörüngeler durumunda bu açı kesin olarak tanımsızdır. Ancak, çıkış düğümü boylamı Ω'nın 0 olarak belirlenmesi kuralına uyulursa, ω değeri iki boyutlu durumdan aşağıdaki gibi elde edilir:

  
    
      
        ω
        =
        
          a
          t
          a
          n
          2
        
        
          (
          
            
              e
              
                y
              
            
            ,
            
              e
              
                x
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \omega =\mathrm {atan2} \left(e_{y},e_{x}\right)}
  

Yörünge saat yönündeyse (yani (r × v)z < 0), o zaman ω → 2π − ω olarak hesap yapılır.
burada:

ex ve ey dışmerkezlik vektörünün (e) x- ve y- bileşenleridir.
Dairesel yörüngeler söz konusu olduğunda durum biraz daha farklıdır. Mükemmel dairesel bir yörüngede dış merkezlik sıfır olduğu için, yörüngenin her noktası merkezi cisme eşit uzaklıktadır. Bu nedenle, belirgin bir enberi noktası olmadığından kesin bir enberi açısı da tanımlanamaz. Bununla birlikte, enberi noktasının çıkış düğümünde yer aldığı ve bu nedenle ω = 0 olduğu sıkça varsayılır. Ancak, ötegezegenler alanında çalışan uzmanlar arasında dairesel yörüngeler için ω = 90° kabul edilmesi daha yaygındır. Bu yaklaşımın avantajı, bir gezegenin alt kavuşum zamanının (geometri uygun olsaydı gezegenin geçiş yapacağı zaman) periastron zamanına eşit olmasıdır.

Kubbemsi yalpalanma
Kepler yörüngesi
Yörünge mekaniği
Yörünge düğümü

Bir enkaz diski, bir yıldız etrafındaki yörüngede toz ve enkazın çevresel bir diskidir. Bazen bu diskler, sağdaki Fomalhaut'un görüntüsünde görüldüğü gibi belirgin halkalar içeriyor. Evrimleşmiş bir nötron yıldızı çevresinde yörüngede en az bir tane enkaz diski olduğu gibi hem olgun hem de genç yıldızların çevresinde çöküntü diskleri bulunmuştur. Daha genç olan enkaz diskleri, yeryüzü gezegenleri büyümeyi bitirebildiğinde, öngezegensel disk fazını takiben bir gezegen sistemi oluşumunda bir evre oluşturabilir. Ayrıca, gezegenler arasındaki çarpışmaların kalıntıları olarak, aksi halde asteroitler ve kuyrukkucuları olarak üretilip korunabilirler.
2001'e gelindiğinde, 900'den fazla aday yıldızın enkaz diskine sahip olduğu tespit edildi. Genellikle kızılötesi ışıkta yıldız sistemini inceleyerek ve yıldızın yaydığı ötesine radyasyon fazlalığı ararken keşfedilirler. Bu aşırılığın, diskteki toz tarafından absorbe edilen yıldızdan gelen radyasyon olduğu ve daha sonra kızıl ötesi enerji olarak yeniden yaydığı radyasyon olduğu düşünülmektedir.
Moloz diskleri, Güneş Sistemi'ndeki enkazın büyük analogları olarak tanımlanır. Çoğu bilinen enkaz diski 10-100 astronomik birim (AU) yarıçapına sahiptir; Güneş Sistemi'ndeki Kuiper kuşağına benzemekle birlikte daha fazla toz kullanıyorlar. Bazı döküntü diskleri, merkez yıldızdan 10 AU içerisinde bulunan daha sıcak bir bileşen içerir. Bu toza, Güneş Sisteminde, zodyak tozuna benzer şekilde, bazen ekzojenik toz adı verilir.

1984 yılında IRAS uydusu kullanılarak Vega yöresi etrafında bir çöp diski tespit edildi. Başlangıçta bunun öngezegensel bir disk olduğu düşünülüyordu, ancak şu anda diskteki gaz eksikliği ve yıldızın yaşı nedeniyle enkaz diski olduğu düşünülüyor. Ardından, diskte düzensizlikler bulunmuştur ve bu da gezegensel cisimlerin varlığının göstergesidir. Enkaz disklerinin benzer keşifleri Fomalhaut ve Beta Pictoris yıldızlarının etrafında yapılmıştır.
Yakında beş gezegen içeren bir sistem olan 55 Cancri'nin bir enkaz diskine sahip olduğu bildirildi. Ancak bu algılama doğrulanamadı. Epsilon Eridani çevresindeki enkaz diskindeki yapılar, gezegenin yörüngesini ve kütlenini sınırlamak için kullanılabilecek o yıldızın çevresindeki yörüngedeki bir gezegen gövdesi tarafından bozulma öneriyor.
24 Nisan 2014'te NASA, 1999 ve 2006 yılları arasında Hubble Uzay Teleskobu ile ilk kez incelenen birkaç yeni genç yıldız, HD 141943 ve HD 191089'un arşiv görüntülerinde, yeni geliştirilmiş görüntüleme yöntemlerini kullanarak, çöp disklerini tespit ettiğini bildirdi.

Güneş benzeri bir yıldız oluşumunda, nesne, T-Tauri evresinden geçer ve burada, disk şeklinde bir bulutsuyla çevrilidir. Bu materyalden, gezegenler oluşturularak gezegenler oluşturulur ve bunlar gezegenler oluşturmak için bir artış sürecine girerler. Bulutsu, radyasyon basıncı ve diğer işlemler tarafından silinene kadar 1-20 milyon yıllık bir süre boyunca ana dizi öncesi yıldızın yörüngesindeki seyrine devam eder. Daha sonra yıldız etrafında, sonuçtaki artıklardan disk çıkaran gezegenimsi yapılar arasındaki çarpışmalar sonucu ek toz oluşabilir. Ömrü boyunca bir noktada, bu yıldızların en az% 45'i bir çöp diski ile çevrilidir; bu da kızılötesi teleskop kullanılarak tozun termal emisyonu ile tespit edilebilir. Yinelenen çarpmalar bir yıldızın ömrünün büyük kısmında bir diskin devam etmesine neden olabilir.
Tipik enkaz diskleri 1-100 μm boyutlarında küçük taneler içerir. Çatışmalar, bu taneleri, ana yıldızın radyasyon basıncı ile sistemden çıkaracak olan alt mikrometre boyutlarına kadar öğütür. Güneş Sistemi'ndeki gibi çok hassas disklerde, Poynting-Robertson efekti parçacıkların spiral içeri girmesine neden olabilir. Her iki süreç de disk ömrünü 10 Milyon yıl ya da daha az olarak sınırlar. Bu nedenle, bir diskin bozulmadan kalması için, diski sürekli yenilemek için bir işleme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu, örneğin, daha büyük nesneler arasındaki çarpışmalar vasıtasıyla, ardından nesneleri gözlemlenen küçük tanelere öğüten bir basamakla oluşabilir.
Bir çöp diskinde çarpışmalar meydana gelmesi için, cisimler, nispeten geniş çarpışma hızları yaratmak için yeterince yeryüzünün pertürbasyonuna tabi tutulmalıdır. Yıldız etrafında bir gezegen sistemi, bir ikili yıldız arkadaşı veya başka bir yıldızın yakın yaklaşımı gibi bu tür rahatsızlıklara neden olabilir. Enkaz diskinin varlığı, yıldızın etrafında dönen karasal gezegenlerin yüksek ihtimalini gösterebilir.

Everest Dağı (Tibetçe: ཇོ་མོ་གླང་མ, Çomolungma; Nepalce: सगरमाथा, Sagarmāthā), Himalayalar'ın Mahalangur Himal alt bölgesinde yer alan, Dünya'nın deniz seviyesinden en yüksek dağıdır. Çin-Nepal sınırı, zirve noktasından geçmektedir. 2020 yılında Çinli ve Nepalli yetkililer tarafından tespit edilen yüksekliği 8.848,86 m (29.031 ft 8+1⁄2 in)'dir.
Zirveye biri Nepal'in güneydoğusundan çıkılan standart rota, diğeri ise Tibet'in kuzeyinden yaklaşan iki ana tırmanış rotası vardır. Standart rotada önemli teknik tırmanış zorlukları olmasa da, irtifa hastalığı, hava durumu ve rüzgâr gibi tehlikelerin yanı sıra çığ ve Khumbu Buz Şelalesi'nden kaynaklanan tehlikeler de sunmaktadır. Mayıs 2024 itibarıyla Everest'te 340 kişi hayatını kaybetmiş, bunun 200 kadarının cesedi tehlikeli koşullar nedeniyle kaldırılamamıştır.
Everest'in zirvesine ulaşmak için kaydedilen ilk çabalar İngiliz dağcılar tarafından gerçekleştirildi. O dönemde Nepal, yabancıların ülkeye girişine izin vermediğinden, İngilizler Tibet tarafından kuzey sırtı rotasında birkaç girişimde bulundu. İngilizler tarafından 1921 yılında yapılan ilk keşif gezisinde, Kuzey Sırtı'nda 7.000 m (22.970 ft)'ye ulaşılmasının ardından, 1922 gezisinde kuzey sırtı rotası 8.320 m (27.300 ft)'ye kadar çıkarılarak ilk kez bir insan 8.000 m (26.247 ft)'nin üzerine tırmanmış oldu. 1924 seferi, Everest'te bugüne kadarki en büyük gizemlerden biriyle sonuçlandı: George Mallory ve Andrew Irvine, 8 Haziran'da son bir zirve denemesi yaptı ancak geri dönmeyerek zirveye ilk ulaşanların onlar olup olmadığı konusunda tartışmalara yol açtı. Tenzing Norgay ve Edmund Hillary 1953 yılında güneydoğu sırtı rotasını kullanarak Everest'e belgelenmiş ilk tırmanışı gerçekleştirdi. Wang Fuzhou, Gonpo ve Qu Yinhua'dan oluşan Çinli dağcılık ekibi, 25 Mayıs 1960'ta kuzey sırtından zirvenin rapor edilen ilk tırmanışını gerçekleştirdi.

İngiltere'nin Hindistan sömürge yönetiminin kadastro genel müdürü George Everest'ten sonra yerine göreve gelen Andrew Waugh, dağa isim olarak, George Everest'in adını öneren bir teklifi Kraliyet Coğrafya Topluluğu'na sundu. Teklif kabul edildi. 1865'te, daha önce yapılan itirazlara rağmen dünyanın en yüksek dağının adı Everest olarak belirlendi. Dönemin en güçlü imparatorluğunun kültürel nüfuzuyla bütün dünyada bu dağ için Everest adı yaygınlık kazandı.

Büyük Himalayaların oluşumu, Miyosen döneminde (yaklaşık 26-27 milyon yıl önce) Hindistan Yarımadası'yla Tibet Platosu'nun birbirine yaklaşmasının yol açtığı, jeolojik tortul havzalardaki sıkışmayla başladı. Bunu izleyen evrelerde Katmandu ve Khumbu napları (kırık ve devrik yamaç kıvrımları), sıkışıp yukarı doğru çıkarak birbirlerinin üzerine kıvrıldılar ve ilkel bir dağ sırası oluşturdular. Kuzeydeki arazi kütlesinin bütünüyle yükselmesi, bölgenin yüksekliğini artırdı. Napların yeniden kıvrılmasıyla bölgenin tümü yeni bir tabakayla örtüldü ve Pleyistosen dönemin (yaklaşık 2,5 milyon yıl önce) Mahabarat Evresinde Everest Dağı ortaya çıktı. Karbonifer Dönemin (yaklaşık 345-280 milyon yıl önce) sonu ile Permiyen dönemin (280-225 milyon yıl önce) başından kalan ve başka yarı-kristalleşmiş tortullarla ayrılmış olan kireçtaşı katmanları, senklinal katmanlaşma yoluyla biçimlendi. Günümüzde de süren bu biçimlenmenin yol açtığı sürekli yükselme aşınımla dengelenmektedir.
25 Nisan 2015'te gerçekleşen Nepal Depremi sonrasında 25 mm kısaldığı iddia edildi. Mayıs başında yapılan incelemelerde ise sıradağlar üzerinde 0,7 ile 1,5 arasında yükseklik kaybı olduğu açıklandı. Çin Harita Müdürlüğü, 2015 depreminin ardından Everest'in kuzeydoğuya meyilli zirvesinin kaydığını iddia etti. Depremden önce Everest'in, son 10 yılda toplam 40 cm meyil oluştuğunu belirten Çin Harita Müdürlüğü, depremle birlikte bu kaymanın terse döndüğünü ve dağın da 3 cm uzadığını açıkladı.

Everest Dağı, troposferin üçte ikisini geçerek oksijenin az olduğu üst katmanlara ulaşır. Oksijen eksikliği, hızı saatte 100 km ye varan sert rüzgarlar ve zaman zaman -70 dereceye kadar düşen aşırı soğuklar yukarı yamaçlarda herhangi bir hayvan ya da bitkinin yaşamasına olanak vermez. Yaz musonları sırasında yağan kar rüzgarla ufalanarak yığılır. Bu kar yığıntıları buharlaşma çizgisinin üzerinde olduğundan genellikle buzulları besleyen büyük buzkar çanakları oluşmaz. Bu nedenle Everest'in buzulları yalnızca sık sık düşen çığlarla beslenir. Ana sırtlarla birbirinden ayrılan dağ yamaçlarındaki buz katmanları dağın eteklerine kadar bütün yamacı kaplamakla birlikte, zaman içinde iklimin değişmesiyle ağır ağır çekilmektedir. Kış aylarında kuzey batıdan gelen güçlü rüzgarlar karları süpürerek doruğun daha çıplak bir görünüm kazanmasına yol açar.

Everest Dağındaki başlıca buzullar Kangşang Buzulu (doğu), Doğu ve Batı Rongbuk Buzulları (kuzey ve kuzeybatı), Pumori Buzulu (kuzeybatı), Khumbu Buzulu (batı ve güney) ve Everest ile Lhotse-Nuptse sırtı arasında kapalı bir buz vadisi olan Batı Buzyalağıdır.

Dağdan çıkan sular birbirinden ayrılan kollarla güneybatı, kuzey ve doğu yönünde akar. Khumbu Buzulu eriyerek Nepal'de Lobucya Khola Irmağı'na karışır. İmca Khola adını alarak güneye doğru akan bu ırmak Dudh Kosi Irmağıyla birleşir. Çin Halk Cumhuriyetindeki Rong Çu Irmağı Everest'in yamaçlarında Pumori ve Rongbuk buzullarından Karma Çu Irmağı ile Kangsang Buzullarından doğar.

Everest'te çok az yerli flora veya fauna bulunur. Everest Dağı'nda 6.480 metrede (21.260 ft) yetişen bir tür yosun, en yüksek rakımda yetişen bitki türü olabilir. Arenaria adlı bir alpin yastık bitkisinin bölgede 5.500 metrenin (18.000 ft) altında büyüdüğü bilinmektedir. 1993'ten 2018'e kadar uydu verilerine dayanan araştırmaya göre, Everest bölgesinde bitki örtüsü genişlemektedir. Araştırmacılar, daha önce çıplak olduğu düşünülen alanlarda bitkiler keşfetmişlerdir.
Euophrys omnisuperstes, bir siyah atlama örümceği, 6.700 metre (22.000 ft) kadar yükseklerde bulundu ve muhtemelen onu Dünya'daki en yüksek onaylanmış mikroskobik olmayan kalıcı ikamet haline getirdi. Everest'in ana kampında, zıplayan örümcek Euophrys everestensis oluşur. Yarıklarda gizlenir ve orada rüzgarla savrulan donmuş böceklerle beslenir. Daha da yüksek irtifalarda mikroskobik yaşam olasılığı yüksektir.
Hint kazı gibi kuşların dağın daha yüksek irtifalarında uçtuğu görülürken, öksürük gibi diğerleri 7.920 metrede (25.980 ft) Güney Colum kadar yüksekte görüldü. Sarı gagalı dağ kargasının 7.900 metreye (26.000 ft) kadar çıktığı ve çubuk başlı kazların Himalayalar üzerinden göç ettiği görülmüştür. 1953'te George Lowe Tenzing ve Hillary'nin keşif gezisinin bir parçası, Everest'in zirvesinde uçmakta olan çubuk başlı kazlar gördüğünü belirtti.

Evcil yaklar genellikle Everest Dağı tırmanışları için teçhizat taşımak için kullanılır. 100 kg yük taşıyabilirler, kalın kürkleri ve geniş akciğerleri vardır. Bölgedeki diğer hayvanlar arasında bazen kar leoparı tarafından yenen Himalaya tahrı bulunur. Himalaya kara ayısı yaklaşık 4.300 metreye (14.000 ft) kadar bulunabilir ve bölgede küçük panda da bulunur. Bir keşif, bölgede bir pika ve on yeni karınca türü de dahil olmak üzere şaşırtıcı sayıda tür buldu.

Everest'e tırmanma girişimlerinin tarihi 1904 yılına dayanır. Ancak ilk deneme tarihi olarak her ne kadar zirveye varma amacı olmamasına, sadece jeolojik ölçüm ve olası zirve yolunun tespitine dayalı olmasına rağmen 1921 senesi olarak alınabilir. Zamanın İngiltere Krallığı adına görevlendirilen George Mallory ve Lhakpa La yaklaşık 31 bin kilometrekarelik bir alanın Jeolojik ve topoğrafik analizlerini yapmışlar ve olası zirve tırmanışı için kuzey yamacı rotasını tespit etmişlerdir. Bu denemeler sırasında George Mallory zirveye yakın bir yerde ölmüştür. Cesedi ancak 1999'da bulunabildi. 1922 ile 1924 seneleri arasında zirve tırmanışı birçok deneme olmasına rağmen hepsi başarısızlık ile sonuçlanmıştır. 1930 ile 1950 yılları arasında kayda değer bir zirve tırmanış denemesi olmamıştır. Buradaki etken sebep ise 2. Dünya Savaşı ve bölgenin siyasi yapılanması olarak adlandırılabilir.

1953 senesinde İngiliz Kraliyet Coğrafya Derneği desteği ile John Hunt liderliğinde iki ekip oluşturulmuştur. İlk ekip Tom Bourdillon ve Charles Evans den oluşmuştur. Kapalı oksijen sistemi kullanan bu ekip 26 Mayıs'ta güney zirvesine ulaşmalarına rağmen Bourdillon'un babası tarafından geliştirilmiş olan kapalı oksijen sisteminin donması sebebi ile tırmanışın son aşamasını gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kalmışlardır. İkinci ekip ise Edmund Hillary, Tenzing Norgay ve Ang Nyima'dan oluşmuştur. Açık oksijen sistemi kullanan bu ekipten Edmund Hillary ve Tenzing Norgay 29 Mayıs saat 11:30'da Everest zirvesine ulaşmışlardır. (Ang Nyima 8510 metrede tırmanışı bırakıp tekrar inişe geçmiştir.) Günümüzde Everest tırmanışının en zorlu etaplarından bir tanesi, Edmund Hillary anısına Hillary Step olarak anılmaktadır.

Everest'e tırmanış izinleri Nepal ve Çin tarafından verilmektedir. Çin tarafından tırmanış Çinli sporcular hariç yabancılara çoğunlukla kapalı olduğu için tırmanışlar çoğunlukla Nepal tarafından planlanmaktadır. Nepal her yıl tırmanış için sporculara para karşılığı izin vermektedir. Genellikle her yıl 300 civarı sporcuya yıllık izin verilirken COVID-19 sürecinde 2020 yılında dağ tırmanışa kapanmıştır. Günümüzde yabancı dağcılar için izin ücreti 15 bin Amerikan doları seviyelerindedir.

Everest zirvesine yoğunlukla kullanılan iki farklı çıkış rotası vardır. Nepal üzerinden güneydoğu rotası ve Tibet (Çin) tarafından kuzey rotası. Bu iki rotadan güneydoğu rotası teknik olarak daha kolaydır ve daha sık kullanılmaktadır.  Zirve denemeleri genellikle Mayıs ayındaki muson sezonu öncesinde yapılmaktadır. Muson sezonu yaklaştıkça rüzgarlar kuzey yönünde olduğu için dağın zirve bölgesindeki sert rüzgarların etkisini kırmaktadır. Musonların ardından Eylül-Ekim döneminde de zirve denemesi yapılsa da bu dönemde musonların etkisiyle yağan kar sebebiyle tırmanış daha tehlikeli ve teknik olarak zorlu hale gelmektedir.

Ana kamp (5.380m) → Kamp-1 (6.065m) → Kamp-2 (6.500m) → Kamp-3 (7.470m) → 

Eş-yörüngesel hareket, iki veya daha fazla sayıda astronomik cismin (asteroitler, uydular veya gezegenler gibi) birincil cisim yörüngesiyle aynı veya benzer mesafede bulunan bir yörüngede seyretmesi durumudur. Başka bir deyişle bu cisimler, 1:1 ortalama hareket rezonansında veya ters yönlü ise 1:-1 rezonansındadır.
Eş yörüngeli cisimler, librasyon noktalarına bağlı olarak çeşitli sınıflara ayrılır. Bunlardan en yaygın olanı ve en bilineni ise L4 ve L5 olarak adlandırılan ve büyük cismin 60 derece önünde veya arkasında yer alan iki kararlı Lagrange noktasından birinin etrafında salınım durumunda bulunan truva cisimleridir. Diğer bir sınıflandırma ise, cisimlerin daha büyük olan gök cisminin 180 derece çevresinde salınım yaptığı at nalı yörüngelerdir. Birincil cisme göre 0 derece civarında librasyon yapan cisimler ise yarı uydu olarak adlandırılır.
İki eş yörüngeli cismin benzer kütlelere sahip olması ve dolayısıyla birbirleri üzerinde ihmal edilemez bir etki göstermeleri durumunda değişim yörüngesi oluşur. Bu cisimler birbirlerine yaklaştıklarında birbirlerinin yarı büyük eksenlerini veya dış merkezliklerini devralırlar.

Eş yörüngesel cisimlerin ilişkisini tanımlamak için kullanılan yörünge parametreleri, enberi boylamı farkı ve ortalama boylam farkıdır. Enberi boylamı, ortalama boylam ile ortalama anomalinin toplamıdır 
  
    
      
        (
        
          λ
        
        =
        ϖ
        +
        M
        )
      
    
    {\displaystyle ({\lambda }=\varpi +M)}
  
. Ortalama boylam ise çıkış düğümü boylamı ile enberi boylamının toplamıdır 
  
    
      
        (
        ϖ
        =
        Ω
        +
        ω
        )
      
    
    {\displaystyle (\varpi =\Omega +\omega )}
  
.

Truva cisimleri, daha büyük olan merkezi bir cismin 60 derece önünde (L4) ve ardında (L5) yer alan bir yörüngede bulunurlar. Büyük sayıdaki asteroitlerin en bilinen örnekleri Jüpiter gezegeninin Güneş etrafındaki yörüngesinin önünde ve arkasında bulunan Jüpiter truvalılarıdır. Truva cisimleri her iki Lagrange noktasının tam olarak bir tanesi içinde bir yörüngede seyretmez ancak oldukça yakınlarında kalırlar ve yavaş bir biçimde hareket ederler. Teknik olarak, 
  
    
      
        (
        
          Δ
        
        
          λ
        
        ,
        
          Δ
        
        ϖ
        )
      
    
    {\displaystyle ({\Delta }{\lambda },{\Delta }\varpi )}
  
 = (±60°, ±60°) formülü kapsamında salınırlar. Salındıkları nokta, cisimlerin kütleleri veya dışmerkezliklerinden bağımsız olarak genelde aynıdır.

Güneş etrafında yörüngede bulunan birkaç bin adet bilinen truvalı küçük gezegen vardır. Bunların büyük çoğunluğu Jüpiter'in Lagrange noktalarında yer almaktadır. Mart 2024 itibarıyla, 2 Dünya (2010 TK7 ve (614689) 2020 XL5), 16 Mars, 13282 Jüpiter, 1 Uranüs ve 31 Neptün olmak üzere toplam 13332 onaylanmış truvalı asteroit bulunmaktadır. Satürn gezegeni yörüngesinde ise halihazırda herhangi bir truva cismi tespit edilmemiştir.

Satürn sistemi truva uydularının iki türünü bünyesinde barındırmaktadır. Tethys ve Dione uydularının her ikisinin de truva uyduları bulunmaktadır. Tethys'in L4 ve L5 bölgesinde sırasıyla Telesto ve Calypso, Dione'nin ise sırasıyla Helene ve Polydeuces truva uyduları bulunmaktadır.
Polydeuces geniş librasyonu ile oldukça dikkat çekicidir. Lagrange noktasından ±30° mesafede ve ±2% ortalama yörünge yarıçapında, ana cismi Dione'nin Satürn çevresindeki 288 gün süren yörünge periyodun ile eş olacak şekilde iribaş yörüngesini 790 günde kat ederek seyretmektedir.

Bir çift eş yörüngesel ötegezegenin Kepler-223 yıldızının çevresinde yörüngede bulunuyor olabileceği ortaya atılmış ancak daha sonrasında bu durumun doğru olmadığı anlaşılmıştır.
Kepler-91b'ye ait bir truva gezegeni olma olasılığı araştırılmış ancak sonuçta, geçiş sinyalinin doğru olmadığı görülmüştür.
Nisan 2023'te, bir grup amatör gökbilimci tarafından, GJ 3470 adlı yıldıza yakın (bu yıldızın onaylanmış GJ 3470 b adlı bir gezegene sahip olduğu bilinmektedir) konumda at nalı değişim yörüngesinde bulunan iki yeni ötegezegen adayının birer truva gezegeni olabilecek biçimde ortak bir yörüngede döndüğünü bildirilmiştir. Ancak söz konusu çalışma arXiv'de yalnızca ön baskı halinde yer almakta olup ve henüz hakem değerlendirmesinden geçirilip saygın bir bilimsel dergide yayınlanmamıştır.
Temmuz 2023'te, proto-gezegen PDS 70 b ile eş yörüngede bulunan bir enkaz bulutunun var olma olasılığının bulunduğu duyurulmıştur. Bu enkaz bulutu, Truva olabilecek gezegen kütleli bir cismin veya gezegen oluşma sürecindeki bir cismin kanıtı olabileceği iddia edilmiştir.
Yaşanabilir bölge tezi kapsamındaki olasılıklardan biri de yıldızına yakın konumdaki bir dev bir gezegenin Truva gezegeni olması ihtimalidir.
Hiçbir Truva gezegeninin kesin olarak tespit edilememesinin nedeni, ana cismi ile girdiği ilişki neticesindeki yörüngesel gelgitlerin cisimlerin yörüngelerini istikrarsızlaştırması olabilir.

Dev çarpışma hipotezine göre, Ay, eş-yörüngeli iki nesne arasında meydana gelen bir çarpışma sonucunda oluşmuştur: Dünya kütlesinin yaklaşık %10'u büyüklüğüne sahip olduğu düşünülen Theia (yaklaşık Mars büyüklüğünde) ve proto-Dünya gezegeninin çarpışması neticesinde Ay oluşmuştur. Bu cisimlerin yörüngelerinin diğer gezegenler tarafından bozulması sayesinde bir truva cismi olabileceği düşünülen Theia yörüngeden çıkarak proto-Dünya ile çarpışmıştır.

At nalı yörüngede salınım halinde bulunan nesneler, birincil cisimlerinin 180 derece etrafında seyretmektedir. Bu nesnelerin yörüngeleri iki Lagrange noktasından da eş biçimde geçmektedir.

Satürn uyduları Janus ve Epimetheus birbirlerinin yörüngelerini paylaşırlar, yarı büyük eksenleri arasındaki fark her ikisinin de ortalama çapından daha azdır. Bu da yarı büyük ekseni daha küçük olan uydunun yavaşça diğerini yakalayacağı anlamına gelir. Bunu yaparken, uydular birbirlerini kütleçekimsel olarak çekerek, yakalayan uydunun yarı büyük eksenini artırır ve diğerininkini azaltır. Bu, kütleleriyle orantılı olarak göreli konumlarını tersine çevirir ve bu süreç uyduların rollerinin tersine dönmesiyle yeniden başlar. Başka bir deyişle, etkin bir şekilde yörüngelerini değiştirirler ve sonuçta her ikisi de kütle ağırlıklı ortalama yörüngeleri etrafında salınırlar.

Dünya ile eş yörüngeli olan çok az sayıda asteroit tespit edilmiştir. Bunlardan ilki olan 3753 Cruithne, Güneş çevresinde Dünya'nın bir yılda aldığı mesafeye göre oldukça kısa bir farkla hareket etmektedir. Bunun sonucunda söz konusu nesne Dünya'nın kısa bir mesafede önünden seyretmektedir. Bu yörünge yavaşça Dünya'nın yörünge konumunun ilerisine doğru hareket eder. Cruithne'nin yörüngesi Dünya'nın konumuna öncülük etmek yerine onu takip ettiği bir konuma geldiğinde, Dünya'nın yerçekimsel etkisi yörünge periyodunu artırır ve dolayısıyla yörünge gecikmeye başlayarak orijinal konumuna geri döner. Dünya'yı takip etmekten Dünya'yı takip etmeye tam döngü 770 yıl sürer ve Dünya'ya göre at nalı şeklinde bir harekete yol açar.
Bu asteroidin keşfinden itibaren daha çok oranda yörüngesel rezonanslı Dünya'ya yakın nesneler (NEO'lar) keşfedilmiştir. Bunlar arasında Cruithne'ninkine benzer rezonans yörüngelerinde bulunan 54509 YORP, (85770) 1998 UP1, 2002 AA29, 2010 SO16, 2009 BD ve 2015 SO2 bulunmaktadır. 2010 TK7 ve 2020 XL5 ise onaylanmış iki Dünya truva cismidir.
Hungaria asteroitlerinin, 58 bin yıla kadar Dünya'nın eş-yörüngesel cismi olması muhtemel kaynaklarından biri olduğu bulunmuştur.

Yarı uydular, birincil cisimlerinin 0 derece çevresinde salınmakta olan eş yörüngeli nesnelerdir. Düşük dışmerkezlikli yarı uyduların yörüngeleri oldukça dengesizdir ancak ortalama ya da yüksek dışmerkezlikli olanları için bu kapsamdaki yörüngeler daha tutarlıdır. Her ne kadar kütleçekimsel olarak bağlı olamayacağı kadar büyük mesafelerde olsalar da, eş dönüşlü bakış açısından bakıldığında, yarı uydular sanki ters yön yörüngeli uydular gibi birincil nesnenin yörüngesindeymiş gibi görünürler. Dünya'nın yarı uydularına verilebilecek iki örnek nesne 2014 OL339 ve 469219 Kamoʻoalewa'dır.

Satürn'ün uyduları Epimetheus ve Janus'da olduğu gibi yarı büyük eksenlerinin değişimine ek olarak, bir diğer olasılık da aynı ekseni paylaşmak ancak bunu değiştirmek yerine dışmerkezlikleri değiştirmektir.

Çift gezegen
Kordylewski bulutu
Çin Uzay İstasyonu Teleskobu

Eric B. Ford and Matthew J. Holman (2007). "Using Transit Timing Observations to Search for Trojans of Transiting Extrasolar Planets". The Astrophysical Journal Letters. 664 (1): L51-L54. arXiv:0705.0356 . doi:10.1086/520579. 

QuickTime animation of co-orbital motion from Murray and Dermott
Cassini Observes the Orbital Dance of Epimetheus and Janus The Planetary Society
A Search for Trojan Planets Web page of group of astronomers searching for extrasolar trojan planets at Appalachian State University

Ganymede, Jüpiter'in doğal uydularından biridir. Jüpiter'in ve aynı zamanda Güneş Sistemi'nin en büyük uydusudur. Merkür gezegeninden çap olarak daha büyüktür, ancak kütlesinin yalnızca yarısı kadardır. Ganymede'nin yoğunluğu çok daha azdır. 7 Ocak 1610 tarihinde Galileo Galilei tarafından bulunmuş  ve o dönemde tanımlanan 4 Galilei uydusu arasında gezegene yakınlık açısından üçüncü sırada bulunması nedeniyle Jüpiter'in 'III' numaralı uydusu olarak adlandırılmıştır. Galile Uyduları grubuna Io, Europa ve Callisto da dahildir.
Ganymede, İo ve Europa ile 1:2:4 Laplace rezonansı içinde gezegenin etrafında dönmektedir.
Galileo ayı keşfettikten kısa bir süre sonra, Simon Marius "Ganymede" adını önerdi. Yunan mitolojisinde Ganymede, Zeus'un sakisi idi. Bu isim ve diğer Galilean uydularının isimlerinin kullanılması uzun süre tercih edilmedi ve 20. yüzyılın ortalarına kadar da ortak kullanıma girmedi. Bunun yerine, Roma rakamlarıyla (Galileo tarafından tanıtılan bir sistem) "Jupiter III" veya "Jüpiter'in üçüncü uydusu" olarak da anılır. Ganymede, Jüpiter'in bir erkek figürünün adını taşıyan tek Galile uydusudur.

Ganymede, kabaca eşit miktarlarda silikat kaya ve su buzundan oluşur. Gövdesi demir açısından zengin, sıvı bir çekirdeğe ve Dünya'nın tüm okyanuslarından daha fazla su içerebilecek bir iç okyanusa sahiptir. Yüzeyi, dört milyar yıl öncesine işaret eden çarpma kraterleri ile karanlık bölgelere sahiptir ve bu uydunun yaklaşık üçte birini kapsıyor. Oluklar ve sırtlarla enine kesilen ve sadece biraz daha az eski olan daha açık renkli bölgeler ise geri kalanı kaplıyor. Hafif arazinin bozulan jeolojisinin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte muhtemelen gelgit ısıtmasının neden olduğu tektonik aktivitenin sonucu olduğu söyleniyor.

"Ganymede" adı / Gan-ee-Meed / olarak okunur.

Ganymede 20 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Archived

Garipnâme, Âşık Paşa'nın ünlü ahlakî, felsefî, psikolojik, tasavvufî mesnevîsidir. Tasavvufun yanında Türklerin eski kahramanlık ve Alplik devirlerini terennüm eden sosyal varlıkların tablosunu çizen, Türk dilinin arı, katıksız örneklerini yaşatan ve halkı eğitmek için yazılan bir eserdir.
Eser aruz ölçüsüyle yazılmış, "fâilâtün fâilâtün fâilün" kalıbı kullanılmıştır. 10 bölümden ve 12.000 beyitten oluşmaktadır.

Eser 1330 yılında yazılmıştır. Süleyman Çelebi'nin Mevlid eserini etkilemiştir. Sürekli Türkçeye önemi vurgulayan bir şair olan Âşık Paşa bu eseri Türkçe kaleme almıştır. Eser döneminin en önemli Türkçe eserlerinden olup o dönem için Türkçenin en güzel örneklerinden birisi olarak öne çıkar.
Eser Anadolu'daki tasavvuf anlayışı açısından büyük önem taşır ve geniş bir etkisi olmuştur. Ana konusu tasavvuf ve dîndir. Dînî öğütler içeren eser sadece Türkçe açısından değil dönemin dînî anlayışının anlaşılması açısından da önemlidir.

Kamu dilde var idi zabtı üsul
Bunlara düşmüş idi cümle ükul.
Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere herkes könül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi bu yolları
İnce yolu, ol ulu menzilleri
Bu Garibnâme eğer geldi dile
Kim bu dil ehli dahi beni bile.
Yol içinde bir-birini vermeye.
Dile bakıp maniyi hor görmeye.
Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi
Türk dilinde anlayalar ol Hakkı.
Maniyi bir dilde sanmın siz heman,
Cümle diller anı söyler bigüman.
Cümle dilde söylenen ol sözdürür
Cümle gözlerden gören ol gözdürür.

Türkiye Türkçesiyle Yazılmış İlk Edebi Eser6 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gelgitsel ivme, bir gezegenle (örneğin dünya) bu gezegenin yörüngesindeki doğal bir uydu (örneğin ay) arasındaki gel-git akıntı kuvvetinden doğan etkidir. İvme genelde negatiftir ve bundan dolayı uyduda aşamalı bir yavaşlama meydana gelir. Bu süreç sonunda önce küçük cisim daha sonra büyük cisim olmak üzere gelgitsel bir kilitlenme olur. Dünya ile ay arasındaki sistem buna en iyi örnektir.
Benzer bir gelgit yavaşlaması süreci, birincil dönme periyodundan daha kısa bir yörünge periyoduna sahip olan veya retrograd yönde yörüngeye giren uydular için gerçekleşir. Adlandırma biraz kafa karıştırıcıdır, çünkü uydunun yörüngesinde döndüğü gövdeye göre ortalama hızı gelgit ivmesinin bir sonucu olarak azalır ve gelgit yavaşlamasının bir sonucu olarak artar. Bu muamma, bir andaki pozitif ivmenin, uydunun bir sonraki yarım yörüngede daha fazla dışa doğru dönmesine ve ortalama hızını düşürmesine neden olduğu için oluşur. Devam eden bir pozitif ivme, uydunun azalan bir hız ve açısal hızla dışarı doğru spiral yapmasına neden olarak açının negatif bir şekilde hızlanmasına neden olur. Devam eden bir negatif hızlanma ters etkiye sahiptir.

Ay'ın Dünyayı yavaşlatması Ay'ın Dünyaya etkilediği kuvvettir bu kuvvet sayesinde Dünyamızda bir gün 24 saattir. Gelecekte 1 gün 28 saati bulacağı tahmin edilmektedir bunun olacağı tahmini zaman 500 Milyon yılı göstermektedir ""ileride bu rakam değişebilir""
Öte yandan Ay'ın Dünya'nın dönüş hızını giderek yavaşlattığı da bilinmektedir. Ay'ın gezegenimize uyguladığı kuvvet, gezegenimizi son 500.000 Yıl içerisinde yılda 400 dönüşten, yılda 365 dönüşe kadar yavaşlatmıştır.

Astronomide, bir gök cismi için geometrik albedo, ışık kaynağından (yani sıfır faz açısında) görüldüğü şekliyle gerçek parlaklığının, aynı kesite sahip idealleştirilmiş düz, tam yansıtıcı, dağınık saçılımlı (Lambertian) diskinkine oranıdır. (Bu faz açısı, ışık yollarının yönünü ifade eder ve optik veya elektronikteki normal anlamında bir faz açısı değildir.)
Dağınık saçılma, radyasyonun, gelen ışık kaynağının yerinin hafızası olmadan izotropik olarak yansıtıldığını ifade eder. Sıfır faz açısı, aydınlatma yönü boyunca bakmaya karşılık gelir. Dünya'ya bağlı gözlemciler için bu, söz konusu cisim karşı konumda ve tutulum üzerindeyken gerçekleşir.
Görsel geometrik albedo, yalnızca görünür spektrumdaki elektromanyetik radyasyonu hesaba katarken geometrik albedo miktarını ifade eder.

Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin çoğunluğunu oluşturan havasız cisimlerin yüzey malzemeleri (regolitler) kuvvetle Lambertian değildir ve ışığı dağınık bir şekilde dağıtmak yerine ışığı doğrudan kaynağına yansıtmaya yönelik güçlü bir eğilim olan karşıtlık etkisi sergiler.
Bu cisimlerin geometrik albedolarını belirlemek zor olabilir, çünkü yansımaları sıfıra yakın küçük bir faz açısı aralığı için güçlü bir şekilde zirveye ulaşır. Bu tepe noktasının gücü, gövdeler arasında önemli ölçüde farklılık gösterir ve yalnızca yeterince küçük faz açılarında ölçümler yapılarak bulunabilir. Bu tür ölçümler, gözlemcinin olay ışığına çok yakın yerleştirilmesi gerektiği için genellikle zordur. Örneğin Ay, Dünya'dan hiçbir zaman tam olarak sıfır faz açısıyla görülmez, çünkü o zaman tutulmaya başlar. Diğer Güneş Sistemi cisimleri, aynı zamanda yörüngelerinin yükselen veya alçalan düğümünde aynı anda bulunmadıkça ve dolayısıyla tutulum üzerinde bulunmadıkça, genel olarak karşı konumda bile tam olarak sıfır faz açısında görülmezler. Uygulamada, cisim için yönlü yansıtma özelliklerini karakterize eden parametreleri (Hapke parametreleri) türetmek için sıfır olmayan küçük faz açılarında ölçümler kullanılır. Bunlar tarafından tanımlanan yansıtma fonksiyonu daha sonra geometrik albedonun bir tahminini elde etmek için sıfır faz açısına tahmin edilebilir.
Toplam yansıması (Bond albedosu) bire yakın olan Satürn'ün uyduları Enceladus ve Tethys gibi çok parlak, katı, havasız nesneler için, güçlü bir karşıtlık etkisi, yüksek Bond albedosu ile birleşerek onlara birliğin üzerinde bir geometrik albedo verir (Enceladus'un durumunda 1,4). Işık, uzuv veya bir eğim gibi düşük geliş açısında bile tercihen doğrudan kaynağına geri yansıtılır, oysa bir Lambert yüzeyi radyasyonu çok daha geniş bir şekilde dağıtır. Birimin üzerinde bir geometrik albedo, kaynağa doğru birim katı açı başına geri saçılan ışığın yoğunluğunun, herhangi bir Lambert yüzeyi için mümkün olandan daha yüksek olduğu anlamına gelir.

Yıldızlar doğal olarak parlarlar, ancak ışığı da yansıtabilirler. Yakın bir ikili yıldız sisteminde polarimetri, bir yıldızdan diğerinden yansıyan ışığı (ve tersi) ve dolayısıyla iki yıldızın geometrik albedosunu ölçmek için kullanılabilir. Bu görev Spica sisteminin iki bileşeni için başarılmıştır ve Spica A ve B'nin geometrik albedosu sırasıyla 0,0361 ve 0,0136 olarak ölçülmüştür. Yıldızların geometrik albedosu genel olarak küçüktür, Güneş için 0,001 bir değer beklenir, ancak daha düşük yerçekimine sahip daha sıcak (yani dev) yıldızlar için yansıyan ışık miktarının, Spica sistemindeki yıldızlardan birkaç kat daha fazla olması beklenir.

Düz bir yüzeyin varsayımsal durumu için, geometrik albedo, yüzeye dik gelen bir radyasyon ışını tarafından aydınlatma sağlandığında yüzeyin albedosudur.

Albedo
Anizotropi

NASA JPL glossary 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
K.P. Seidelmann, Ed. (1992) Explanatory Supplement to the Astronomical Almanac, University Science Books, Mill Valley, California.

Gezegenimsi veya Gezegencikler (İngilizce: Planetesimal), ön gezegen diski ve enkaz diski içinde var olduğu düşünülen katı cisimlerdir. Chamberlin-Moulton gezegenimsi hipotezine göre kozmik toz taneciklerinden oluştuğuna inanılır. Güneş Sistemi'nde yaklaşık 4,6 milyar yıl önce oluştuğuna inanılan bu cisimler, sistem oluşumunun incelenmesine yardımcı olurlar.

Gezegen oluşumunun geniş kabul gören teorilerinden olan Chamberlin-Moulton ile Viktor Safronov'un gezegenimsi hipotezleri, gezegenlerin çarpışıp giderek daha büyük cisimler oluşturacak şekilde birbirine yapışan kozmik toz taneciklerinden oluştuğunu ifade etmektedir. Bir cisim yaklaşık bir kilometre büyüklüğe ulaştığında, onu oluşturan tanecikler birbirini doğrudan karşılıklı kütle çekimi yoluyla çekebilir ve bu da Ay büyüklüğündeki öngezegenlere dönüşmesine yardımcı olur. Daha küçük cisimler ise yapışmayı sağlayan çarpışmaları tetiklemek için Brown hareketine veya türbülansa güvenmek zorundadır. Çarpışma mekaniği ve yapışma mekanizmaları oldukça karmaşıktır. Alternatif olarak gezegenimsiler, ön-gezegen diskinin orta düzlemi boyunca topluca bir kütleçekim kararsızlığına maruz kalan çok yoğun bir toz tanecikleri katmanında veya akış kararsızlıklarında daha büyük parçacık yığınlarının konsantrasyonu ve kütleçekimsel çökme yoluyla oluşabilir. Birçok gezegenimsi tıpkı 4 Vesta ve 90 Antiope gibi nihayetinde şiddetli çarpışmalar sırasında parçalanır, fakat en büyük olanlardan bazıları böyle karşılaşmalardan sağ kurtulabilir ve ön-gezegenlere, daha sonrasında da gezegenlere dönüşerek büyüyebilir.

Yaklaşık 3,8 milyar yıl önce Geç Dönem Ağır Bombardıman olarak bilinen bir dönemden sonra, Güneş Sistemi içindeki çoğu gezegenimsi ya Güneş Sistemi'nden tamamen atılmış, Oort bulutu gibi uzak eksantrik (dışmerkezli) yörüngelere fırlatılmış ya da dev gezegenlerin (özellikle Jüpiter ve Neptün) düzenli kütleçekim itişleri nedeniyle daha büyük cisimlerle çarpışmıştı. Mars'ın uyduları Phobos, Deimos ve dev gezegenlerin yüksek eğiklikteki küçük uydularının pek çoğu gibi bazı gezegenimsiler uydu olarak yakalanmış olabilir.
Günümüze kadar varlığını sürdüren gezegenimsiler, Güneş Sistemi'nin oluşumu hakkında bilgi içerdikleri için bilim açısından değerlidir. Dış yüzeyleri güneş radyasyonuna maruz kaldığından kimyaları değişebilir, fakat iç kısımları gezegenimsinin oluştuğu zamandan beri neredeyse dokunulmamış saf malzemeler içerir. Bu durum her gezegenimsiyi bir 'zaman kapsülü' haline getirir ve bileşimleri, gezegen sistemimizin oluştuğu Güneş Bulutsusu'ndaki koşulları ortaya çıkarabilir. Uzay aracı tarafından ziyaret edilen en ilkel gezegenimsilerden biri kontak ikili olan Arrokoth'tur.

İngilizce planetesimal kelimesi matematiksel bir kavram olan infinitesimal'dan (sonsuz küçük) gelir ve kelimenin tam anlamıyla bir gezegenin son derece küçük bir parçasını ifade eder.
Bu isim her zaman gezegen oluşumu sürecindeki küçük cisimlere uygulansa da, bazı bilim insanları gezegenimsi terimini oluşum sürecinden arta kalan birçok küçük Güneş Sistemi cismine atıfta bulunmak için (asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi) genel bir terim olarak kullanır. Dünyanın önde gelen gezegen oluşumu uzmanlarından oluşan bir grup, 2006'daki bir konferansta aşağıdaki gezegenimsi tanımını kabul etmiştir:

Bir gezegenimsi, iç mukavemeti kendi kütleçekimi tarafından baskın olan ve yörünge dinamikleri gaz sürüklenmesinden önemli ölçüde etkilenmeyen yörüngedeki cisimlerin birikmesi sırasında ortaya çıkan katı bir nesnedir. Bu, güneş bulutsusundaki yaklaşık 1 km'den daha büyük nesneleri ifade eder.
Yalnızca kütleçekimiyle bir arada kalmayıp, birkaç yarıçap mesafesinde yaklaşan kayaların yolunu değiştirecek kadar yeterince büyük cisimler daha hızlı büyümeye başlar. 100 km ile 1000 km arasındaki bu cisimlere embriyo veya ön-gezegen denir.
Günümüzdeki Güneş Sistemi'nde bu küçük cisimler genellikle dinamikleri ve bileşimlerine göre sınıflandırılırlar ve daha sonra örneğin kuyruklu yıldızlar, Kuiper kuşağı cisimleri veya truva asteroitleri gibi farklı tiplere dönüşebilirler. Başka bir deyişle bazı gezegenimsiler, gezegen oluşumu tamamlandıktan sonra farklı türlerde cisimlere dönüşebilir ve her iki isimle de anılabilir.

Yığılma (astrofizik)
Gezegen halkası

Gezegenler arası ortam, Güneş Sistemi’ni dolduran, gezegenler, asteroidler ve kuyrukluyıldızlar gibi Güneş Sistemi cisimleri içerisinden geçen materyaldir.

Gezegenler arası ortam, Güneş Rüzgârları’ndan gelen gezegenler arası toz, kozmik ışınlar ve sıcak plazma içerir. Gezegenler arası ortamın sıcaklığı değişir. Asteroid kemeri içerisindeki toz parçacıklarının tipik sıcaklıkları, 2.2 AU'da 200 K'dan (−73 °C) 3.2 AU'da 165 K'ya (−108 °C) kadar inebilir. Gezegenler arası ortamın yoğunluğu çok düşük ve Dünya’nın etrafında yaklaşık olarak kübik santimetreye 5 parçacık kadardır; Güneş’ten uzaklaştıkça mesafenin karesi ile ters orantılı olarak azalır. Değişkendir ve manyetik alanlar ve koronal kütle ejeksiyonları gibi olaylardan etkilenebilir. 100 parçacık/cm³'e yükseğe kadar artabilir. Gezegenler arası ortam plazma olduğu için, basit bir gazdan ziyade plazmanın özelliklerini taşır; örneğin, elektriksel olarak iletken (Heliyosferik akım sarımından kaynaklanan) olan Güneş'in manyetik alanı ile beraber taşınır, heliyopozda veya gezegensel manyetosfer ile temasa geçerek plazma çift katmanları oluşturur ve alevlenme (auroralar gibi) gösterir. Gezegenler arası ortamdaki plazma aynı zamanda Güneş'in manyetik alanının Dünya’nın yörüngesi etrafında düşünülenden 100 kat daha fazla olmasına sebep olur. Eğer uzay bir vakum olsaydı, o zaman Güneş'in 10−4 ‘lük tesla manyetik dipeketininol alanı, mesafenin kübü oranında yaklaşık 10−11 tesla azalırdı. Fakat uydu gözlemleri bunun 10−9 tesla civarlarında kat daha fazla olduğunu göstermektedir. Manyetohidrodinamik (MHD) teorisi, iletken bir sıvının (ör: gezegenler arası medyum) bir manyetik alan içerisindeki hareketinin, manyetik alanları meydana getiren elektrik alanlarını tetiklediklerini ve bu bakıma bir MHD dinamosu gibi davrandıklarını öngörür.

Güneş Sistemi’nin dış kenarı, solar rüzgâr akışının ve yıldızlararası ortamın arasındaki huduttur. Bu hudut aynı zamanda heliyopoz olarak da bilinir ve Güneş’ten 110-160 astronomik birim katları olan keskince geçişleri vardır. Bu sebeple gezegenler arası ortam heliyopozda duran kabaca küresel hacmi doldurur.

Gezegenler arası ortamın gezegenlerle nasıl etkileşime girdiği, bu gezegenlerin manyetik alanlar olup olmadığına bağlıdır. Ay gibi cisimlerin manyetik alanları yoktur ve güneş rüzgârı yüzeylerine direkt olarak hasar verir. Milyarlarca yıl önce aysal regolit, solar rüzgâr parçacıklarının toplayıcısı olarak davrandı ve sonuç olarak Ay’ın yüzeyinden olan taşlarla ilgili çalışmalar, solar rüzgâr çalışmaları için değerli olabilir. Ay’ın yüzeyine hasar veren ve solar rüzgârdan gelen yüksek enerjili parçacıklar, X-ışını dalgaboylarında hafifçe dalgalar yaymasına neden olur. Dünya ve Jüpiter gibi kendi manyetik alanları olan gezegenler, kendi manyetik alanlarının Güneş’inkine daha üstün geldiği bir manyetosfere sahiptir. Bu, manyetosfer etrafında oluklanan solar rüzgârın akışını etkiler. Solar rüzgârdan gelen materyaller manyetosfer içerisine “sızabilir”, bu da auroraya ve iyonize materyalle Van Allen Kemerleri’nin yoğunluk kazanmasına sebep olur.

Gezegenler arası ortam, Dünya’dan gözlemlenebilen bazı etkilerden sorumludur. Zodiyaksal ışık, tutulum boyunca uzanan ve ufkun yanında en parlak halini alan, bazen günbatımından sonra ve gün doğumundan önce ortaya çıkan hafif ışıkların oluşturduğu geniş bir banttır. Güneş ışığının, Güneş ve Dünya arasındaki gezegenler arası ortamda bulunan toz parçacıklarından sapmasından dolayı oluşur. Benzer bir etki de, Güneş'in gökyüzündeki pozisyonunun tam zıddı olan yerde gözüken Gegenschein’dır. Zodikyaksal ışıktan çok daha zayıftır ve Dünya'nın yörüngesi etrafında bulunan toz parçacıklarının Güneş ışığını saptırmalarıyla oluşur.

“Gezegenler arası” terimi ilk olarak 1691'de bilim insanı Robert Boyle’ın baskısında kullanılmıştır: “Hava, gezegenler arası boşluktaki æther’den ( veya vakum ) farklıdır ” Boyle Hist. Air. Uzayın, "aether" ile dolu olan bir vakum olduğu veya sadece soğuk, karanlık bir vakum düşüncesi, 1950'lere kadar devam etmiştir (aşağıya bakınız). 1898'de, Amerikan astronom Charles Augustus Young’un yazısında: “ Gezegenler-arası uzay, bizim yapay olarak yapabileceğimiz her şeyden çok daha mükemmel solan bir vakumdur.” (The Elements of Astronomy, Charles Augustus Young, 1898). Ve Akasofu: “Güneş’in intermittent bir şekilde parçacıksal dalgaları yaydığı gezegenler arası uzayın bir vakum olduğu düşüncesi, kuyruklu yılız kuyruklarının temeli hakkında (Güneş bütün atmosferini süpersonik hızda tüm yönlere doğru üfler) atıfta bulunan Ludwig Biermann (1951, 1953) tarafından radikal bir şekilde değiştirilmiştir.” (Syun-Ichi Akasofu, Exploring the Secrets of the Aurora, 2002). Tufts Üniversitesi astronomi profesörü Kenneth R. Lang, 2000'deki yazısında “ Yarım yüzyıl önce, birçok insan gezegenimizi, Güneş’in etrafındaki soğuk, karanlık vakumda dönen yalnız bir küre olarak gözlerinde canlandırıyorlardı.”.

Gezegenler arası toz bulutu  veya zodyak bulutu, Güneş Sistemi gibi gezegen sistemleri içindeki gezegenler arası boşluğu kaplayan kozmik tozdan (dış uzayda yüzen küçük parçacıklar) oluşur. Doğasını, kökenini ve daha büyük cisimlerle olan ilişkisini anlamak için uzun yıllar araştırılmıştır.
Güneş sistemi'nde gezegenler arası toz parçacıkları sadece güneş ışığını dağıtmazlar, aynı zamanda gece gökyüzündeki ışığın en belirgin özelliği olan 5-50 μm dalga boyu alanlı termal emisyonu üretirler. Dünya'nın yörüngesindeki kızıl ötesi yayılımı karakterize eden taneler, tipik olarak 10-100 μm boyutlarına sahiptir.
Gezegenlerarası toz dağılımının toplam kütlesi, yaklaşık olarak 15 km çaplı (2,5 g / cm3'lük bir yoğunluğa sahip) bir asteroit kütlesine eşittir. Zodyak'ı tutulum boyunca saran bu toz bulutu, aysız ve doğal olarak karanlık bir gökyüzünde zodyak ışığı olarak, en iyi Güneş yönünde astronomik alacakaranlık sırasında görülür.
1970'lerde Pioneer uzay aracı gözlemleriyle zodyak ışığının Güneş sistemi'ndeki gezegenler arası toz bulutu ile alakalı olduğu anlaşıldı. Ayrıca, New Horizons sondasındaki VBSDC cihazı Güneş sistemi'ndeki zodyak bulutundan gelen tozun etkilerini tespit etmek için tasarlanmıştır.

Gezegen göçü, bir yıldızın yörüngesinde dönen bir gezegen veya başka bir cismin, gaz veya gezegenimsi cisimlerden oluşan bir yörüngeyle etkileşime girmesiyle meydana gelir; bu etkileşim, gezegenin yörünge öğelerinde, özellikle de büyük yarı ekseninde değişikliklere yol açar. 
Gezegen göçü, sıcak Jüpiterlerin (Jüpiter kütleli ancak yörüngeleri yalnızca birkaç günlük ötegezegenler) en olası açıklamasıdır. Ön gezegen diskinden gezegen oluşumuna ilişkin genel kabul gören teori, bu tür dev gezegenlerin yıldızlarına bu kadar yakın oluşamayacağını, nitekim bu kadar küçük yarıçaplarda yeterli kütle bulunmadığını ve sıcaklığın kayalık veya buzlu gezegenimsilerin oluşumuna izin vermeyecek kadar yüksek olduğunu öngörmektedir.
Karasal kütleli gezegenler, gaz diski hala mevcutken oluşurlarsa hızlı bir şekilde yıldızına, yani içe doğru göçe maruz kalabilirler. Bu durum, eğer bu gezegenler çekirdek birikim mekanizması yoluyla oluşuyorsa, kütleleri 10 ila 1000 Dünya kütlesi hacminde olan dev gezegenlerin çekirdeklerinin oluşumunu etkileyebilmektedir.

Yapılan gözlemler, genç yıldızların yörüngesindeki ön gezegen disklerindeki gazın birkaç ila birkaç milyon yıl arasında bir ömre sahip olduğunu göstermektedir. Gaz hala kaybolmamışken yaklaşık bir Dünya kütlesi civarında veya daha büyük kütlelere sahip gezegenler meydana geliyorsa, gezegenler ön-gezegen diskinde ve çevresindeki gazlar ile açısal momentum alışverişi yapabilir ve böylece yörüngeleri kademeli olarak değişebilir. Yerel izotermal disklerde göçün yönü tipik olarak içe doğru olsa da, entropi gradyanlarına sahip disklerde dışa doğru göç meydana gelebilir.

Gezegen sistemi oluşumunun son evresi sırasında, devasa ön gezegenler ve gezegenimsiler yerçekimsel olarak kaotik bir şekilde etkileşime girerek birçok gezegenimsinin yeni yörüngelere fırlatılmasına neden olabilmektedir. Bu, gezegenler ve gezegenimsiler arasında yaşanacak bir açısal momentum alışverişiyle sonuçlanır ve cisimlerin göç etmesine (içe veya dışarıya) yol açar. Neptün'ün dışa doğru göçünün, Plüton ve diğer Plütino'ların Neptün ile 3:2 rezonansa yakalanmasına bu durumun yol açtığı kabul edilmektedir.

Gezegen yörüngelerinin değişimine yönelik ortaya atılmış birçok farklı göç tipi bulunmaktadır. Bunlar üç alt tipte ayrışmak üzere disk göçü ile gelgit göçü, gezegensel güdümlü göç, kütleçekimsel saçılma, Kozai döngüleri ve gelgit sürtünmesi olarak sıralanabilir. Aşağıda detayları verilen tipler kesin ve kapsamlı olmamakla birlikte farklı çalışmalarda farklı araştırmacılar tarafından çalışmanın yöntemine göre değişiklik göstermek suretiyle ele alınmıştır. Temel olarak herhangi bir mekanizmanın sınıflandırılması, diskteki mekanizmanın gezegen yörüngelerine ve yörüngelerinden enerjiyi ve/veya açısal momentumu verimli bir şekilde aktarmasını sağlayan koşullara dayanmaktadır. Devam eden bir mekanizma yoksa göç (büyük ölçüde) durur ve yıldız sistemi (çoğunlukla) kararlı hale gelir.

Disk göçü, bir diskin içine gömülü ve yeterince büyük kütleli bir cismin diski çevreleyen gaz üzerinde uyguladığı yoğunluk dağılımını bozan yerçekimi kuvvetinden kaynaklanır. Klasik mekaniğin reaksiyon prensibine göre, gaz cisim üstünde bir tork olarak da ifade edilebilecek eşit ve zıt bir çekim kuvveti uygular. Bu tork gezegenin yörüngesinin açısal momentumunu değiştirerek yarı büyük eksen ve diğer yörünge unsurlarının değişmesine neden olur. Yarı büyük eksenin zamanla artması dışa doğru, yani yıldızdan uzağa doğru göçe yol açarken, tersi davranış içe doğru göçe yol açar.
Disk göçünün üç alt tipi Tip I, II ve III olarak ayırt edilir. Numaralandırma bir sıra veya aşama önermemektedir.

Küçük gezegenler, Lindblad ve eş-dönme rezonanslarından kaynaklanan torklar tarafından yönlendirilen Tip I disk göçüne maruz kalırlar. Lindblad rezonansları, gezegenin yörüngesinin hem içinde hem de dışında, çevredeki gazda spiral yoğunluk dalgalarını uyarır. Çoğu durumda, dış spiral dalga iç dalgadan daha büyük bir tork uygulayarak gezegenin açısal momentum kaybetmesine ve dolayısıyla yıldıza doğru göç etmesine neden olur. Bu torklardan kaynaklanan göç hızı gezegenin kütlesi ve yerel gaz yoğunluğu ile orantılıdır ve gazlı diskin milyon yıllık ömrüne göre kısa olma eğiliminde olan bir göç zaman ölçeği ile sonuçlanır. Gezegeninkine benzer bir periyotla yörüngede dönen gaz tarafından ek eş-dönme torkları da uygulanır. Gezegene bağlı bir referans çerçevesinde, bu gaz at nalı yörüngeleri izler ve gezegene önden ya da arkadan yaklaştığında yön değiştirir. Gezegenin önünde yön değiştiren gaz daha büyük bir yarı-büyük eksenden kaynaklanır ve gezegenin arkasında yön değiştiren gazdan daha soğuk ve daha yoğun olabilir. Bu durum gezegenin önünde aşırı yoğunluklu, arkasında ise daha az yoğunluklu bir bölge oluşmasına neden olarak gezegenin açısal momentum kazanmasına yol açabilir.
Tip I göçün gerçekleştiği gezegen kütlesi yerel gaz basınç ölçek yüksekliğine ve daha az ölçüde de gazın kinematik viskozitesine bağlıdır. Sıcak ve viskoz disklerde Tip I göç daha büyük kütleli gezegenler için geçerli olabilir. Yerel olarak izotermal disklerde ve dik yoğunluk ve sıcaklık gradyanlarından uzakta, birlikte dönme torkları genellikle Lindblad torkları tarafından bastırılır. Hem yerel izotermal hem de izotermal olmayan disklerde bazı gezegen kütle aralıkları ve disk koşulları için dışa doğru göç bölgeleri mevcut olabilir. Bu bölgelerin konumları diskin evrimi sırasında değişebilir ve yerel-izotermal durumda birkaç basınç ölçeği yüksekliğinde büyük yoğunluk ve/veya sıcaklık radyal gradyanları olan bölgelerle sınırlıdır. Yerel izotermal bir diskte Tip I göçün, gözlemlenen Kepler gezegenlerinin bazılarının oluşumu ve uzun vadeli evrimi ile uyumlu olduğu gösterilmiştir. Katı maddenin gezegen tarafından hızla biriktirilmesi, gezegenin açısal momentum kazanmasına neden olan bir "ısıtma torku" da üretebilir.

Gaz halindeki bir diskte bir boşluk açacak kadar büyük bir gezegen, Tip II disk göçü olarak adlandırılan bir rejime maruz kalır. Tedirgin edici bir gezegenin kütlesi yeterince büyük olduğunda, gaz üzerinde uyguladığı gelgit torku açısal momentumu gezegenin yörüngesinin dışındaki gaza aktarır ve gezegenin içinde bunun tersini yaparak gazı yörüngenin etrafından iter. Tip I rejiminde, viskoz torklar gazı yeniden besleyerek ve keskin yoğunluk değişimlerini yumuşatarak bu etkiye etkili bir şekilde karşı koyabilir. Ancak torklar gezegenin yörüngesi civarındaki viskoz torkların üstesinden gelecek kadar güçlendiğinde, daha düşük yoğunluklu dairesel bir boşluk oluşur. Bu boşluğun derinliği gazın sıcaklığına, viskozitesine ve gezegenin kütlesine bağlıdır. Hiçbir gazın boşluğu geçmediği basit senaryoda, gezegenin göçü diskteki gazın viskoz evrimini takip eder. İç diskte gezegen, yıldızın üzerine gaz yığılmasını takip ederek viskoz zaman ölçeğinde içe doğru spiraller çizer. Bu durumda, göç hızı tipik olarak gezegenin Tip I rejimindeki göçünden daha yavaştır. Ancak dış diskte, disk viskoz olarak genişliyorsa göç dışa doğru olabilir. Tipik bir protogezegensel diskteki Jüpiter kütleli bir gezegenin yaklaşık olarak Tip II hızında göçe maruz kalması beklenir, Tip I'den Tip II'ye geçiş kabaca Satürn kütlesinde meydana gelir, çünkü kısmi bir boşluk açılır.
Tip II göç, sıcak Jüpiterlerin oluşumuna ilişkin bir açıklamadır. Daha gerçekçi durumlarda, bir diskte aşırı termal ve viskozite koşulları oluşmadıkça, boşluk boyunca devam eden bir gaz akışı vardır. Bu kütle akışının bir sonucu olarak, bir gezegene etki eden torklar, Tip I göç sırasında çalışan torklara benzer şekilde yerel disk özelliklerine duyarlı olabilir. Bu nedenle, viskoz disklerde Tip II göç, birleşik bir formalizmde Tip I göçün değiştirilmiş bir şekli olarak tanımlanabilir. Tip I ve Tip II göç arasındaki geçiş genellikle yumuşaktır, ancak yumuşak bir geçişten sapmalar da bulunmuştur. Bazı durumlarda, gezegenler çevredeki diskin gazında eksantrik pertürbasyona neden olduğunda, Tip II göç yavaşlayabilir, durabilir veya tersine dönebilir.
Fiziksel bir bakış açısıyla, Tip I ve Tip II göç aynı tip torklar tarafından yönlendirilir (Lindblad ve birlikte dönme rezonanslarında). Aslında, bunlar tek bir göç rejimi olarak yorumlanabilir ve modellenebilir, Tip I'inki diskin bozulmuş gaz yüzey yoğunluğu tarafından uygun şekilde değiştirilmiştir.

Tip III disk göçü oldukça uç disk / gezegen durumları için geçerlidir ve son derece kısa göç zaman ölçekleriyle tanımlanır. Bazen "kaçak göç" olarak adlandırılsa da, göç oranı zaman içinde mutlaka artmaz. Tip III göç, gezegenin librasyon bölgelerinde sıkışan gazdan ve başlangıçtaki nispeten hızlı gezegensel radyal hareketten kaynaklanan eş yörünge torkları tarafından yönlendirilir. Gezegenin radyal hareketi, eş yörünge bölgesindeki gazı yer değiştirerek gezegenin ön ve arka tarafındaki gaz arasında bir yoğunluk asimetrisi yaratır. Tip III göç, nispeten büyük diskler ve gaz diskinde yalnızca kısmi boşluklar açabilen gezegenler için geçerlidir. Önceki yorumlar Tip III göçü, gezegenin yörüngesi boyunca gezegenin radyal hareketinin tersi yönde akan gaza bağlayarak pozitif bir geri besleme döngüsü yaratmıştır. Hızlı dışa göç, daha sonra Tip II göç gezegenleri geri itmede etkisiz kalırsa, dev gezegenleri uzak yörüngelere götürerek geçici olarak da meydana gelebilir.

Gezegenleri geniş yörünge yarıçapları üzerinde hareket ettirebilecek bir diğer olası mekanizma, daha büyük gezegenlerin neden olduğu kütleçekimsel saçılma veya ön gezegen diskindeki akışkanın aşırı yoğunluklarının neden olduğu kütleçekimsel saçılmadır. Güneş Sistemi örneğinde, Uranüs ve Neptün, Jüpiter ve/veya Satürn ile yakın karşılaşmalar sonucu daha büyük yörüngeler üzerine kütleçekimsel olarak saçılmış olabilir. Ötegezegen sistemleri, gaz diskinin dağılmasının ardından yörüngelerini değiştiren ve bazı durumlarda gezegenlerin fırlatılması veya yıldızla çarpışmasıyla sonuçlanan benzer dinamik kararsızlıklara maruz kalabilir.
Kütleçekimsel olarak dağılan gezegenler, yıldıza yakın günberiler ile oldukça eksantrik yörüngelerde sonlanabilir ve bu da yörü

Granit, sert, kristal yapılı minerallerden meydana gelen tane görünüşlü magmatik felsik müdahaleci magmatik bir kaya türüdür. Granit kelimesi, tamamen kristalli bir kayanın kaba taneli yapısında bulunan Latince granumdan gelir. Plüton içindeki taneler çoğunlukla gözle görülebilir büyüklüktedir. Feldispatın esas mineralleri ortoklas cinsi ile az miktarda plajioklas ve kuvarstır. Ayrıca mika, hornblend, piroksen ve ikinci gruba giren turmalin, apatit, zirkon, grena, manyetit gibi mineraller de bulunabilir. Ancak genellikle "granit" terimi daha geniş bir yelpazede ifade etmek için kullanılır.
"Granitik" terimi granit benzeri anlamına gelir ve granit ve benzer dokulara sahip bir grup müdahaleci magmatik kayaya uygulanır ve bileşim ve orijinde hafif farklılıklar vardır. Bu kayalar esas olarak, daha açık renkli mineralleri dağıtan dağınık daha koyu biyotit mika ve amfibol (genellikle hornblende) ile birbirine bağlı, biraz eşdeğer bir feldspat ve kuvars matriksi oluşturan feldispat, kuvars, mika ve amfibol minerallerinden oluşur. Bazen bazı bireysel kristaller (fenokristaller) yer kütlesinden daha büyüktür, bu durumda doku porfiritik olarak bilinir. Porfiritik bir dokuya sahip granitik bir kaya, granit porfir olarak bilinir. Granitoid, açık renkli, iri taneli magmatik kayaçlar için genel, tanımlayıcı bir saha terimidir. Belirli granitoid tiplerinin tanımlanması için petrografik inceleme gereklidir.

Granitler, mineralojisine bağlı olarak beyaz, pembe veya gri renkte olabilirken, içindeki feldispatların ve diğer minerallerin cins ve miktarına göre turuncu renklerde de görülebilir. Kesin olarak konuşursak, granit hacim olarak %20 ila %60 kuvars arasında ve alkali feldispattan oluşan toplam feldispatın en az %35'i olan magmatik bir kayadır, ancak genellikle "granit" terimi daha geniş bir yelpazede ifade etmek için kullanılır. Granitin ekstrüzyonlu magmatik kaya eşdeğeri riyolittir.
Granit neredeyse her zaman masif (yani, herhangi bir iç yapıdan yoksun), sert ve serttir. Bu özellikli granit, insanlık tarihi boyunca yaygın bir inşaat taşı yaptı. Granitin ortalama yoğunluğu 2,65 ila 2,75 g/cm3 arasındadır, basınç dayanımı genellikle 200 Mpa'nın üzerindedir ve STP yakınındaki viskozitesi 3-6·1019 Pa·s'dir.
Kuru granitin ortam basıncında erime sıcaklığı 1215-1260 °C'dir; [5] su varlığında, birkaç kBar basınçta 650 °C'ye kadar kuvvetle azaltılır.
Granitler, yeryüzünde çok yaygın olarak bulunurlar. Çeşitli yer kabuğu modellerinde görünür. Yeryüzünün temelini teşekkül ettirdiği kabul edilmektedir. Doğada dayk, silis ve batolitler halinde bulunabilir.
Yollarda parke ve bordür taşı, yapılarda yapı taşı olarak çok eskiden beri bol miktarda kullanılmaktadır. Aşınmaya, basınca, darbeye karşı dayanıklı, güzel renkli ve iyi cila kabul eder. Atmosfer tesirlerine ve ayrışmaya karşı direnci yüksektir. Günümüzde daha çok parke ve bordür taşı ve bazı büyük yapılarda kaplama taşı olarak kullanılmaktadır.
Granit, yer kabuğunda 400 santigrat derece civarında bir ısıya sahip olup, soğuması birkaç bin yıl gibi çok uzun bir zamanı kapsar. Bu ısı aynı zamanda jeotermal suların da kaynağıdır. Yer içine süzülen suların, granitlerin çatlakları arasındaki hareketi, hem granitin yüksek ısısı ile su sıcaklığını arttırır hem de çözünebilir haldeki mineraller suyun bünyesine dahil olur. Jeotermal suların oluşumu bu şekilde gerçekleşir.
Granit, uzun bir süre sonunda başkalaşması durumunda gnaysa dönüşmektedir.

Granit, kaba taneli plütonik kayaçlar için QAPF şemasına göre sınıflandırılır ve diyagramın A-Q-p yarısında kuvars, alkali feldispat (ortoklaz, sanidin veya mikroklin) ve plajiyoklaz feldispat yüzdesine göre adlandırılır. Gerçek granit (modern petrolojik sözleşmeye göre) hem plajiyoklaz hem de alkali feldispat içerir. Bir granitoid yoksun veya plajiyoklaz neredeyse az olduğunda, Kaya alkali feldispat granit olarak adlandırılır. Bir granitoid %10'dan az ortoklaz içerdiğinde, buna tonalit denir. Tonalitte piroksen ve amfibol yaygındır. Hem muskovit hem de biyotit micas içeren bir granite ikili veya iki mika granit denir. İki mika granitleri tipik olarak potasyumda yüksek ve plajiyoklazda düşüktür ve genellikle S tipi granitler veya A tipi granitlerdir.

Granit, kaba taneli plütonik kayaçlar için QAPF diyagramına göre sınıflandırılır ve diyagramın A-Q-P yarısında kuvars, alkali feldispat (ortoklaz, sanidin veya mikroklin) ve plajiyoklaz feldispat yüzdesine göre adlandırılır. Gerçek granit (modern petrolojik konvansiyona göre) hem plajiyoklaz hem de alkali feldispat içerir. Bir granitoid, plajiyoklazdan yoksun veya neredeyse yoksun olduğunda, kayaya alkali feldispat granit denir. Bir granitoid %10'dan daha az ortoklaz içerdiğinde buna tonalit denir; piroksen ve amfibol tonalitte yaygındır. Hem muskovit hem de biyotit mikaları içeren bir granite ikili veya iki mika granit denir. İki mika granitler tipik olarak potasyum bakımından yüksek ve plajiyoklaz bakımından düşüktür ve genellikle S tipi granitler veya A tipi granitlerdir.

Granit içeren kaya, kıtasal kabuğa yayılmıştır. Çoğu Prekambriyen döneminde izinsiz girmiştir; kıtaların nispeten ince tortul kaplamalarının altında yatan en bol bodrum kayasıdır. Granit yüzeyleri tors ve yuvarlak masifler oluşturma eğilimindedir. Granitler bazen metamorfik aureole veya hornfels tarafından oluşturulan çeşitli tepelerle çevrili dairesel çöküntülerde ortaya çıkar. Granit genellikle nispeten küçük, 100 km²'den az stok kütlesi (stok) ve genellikle orojenik dağ sıralarıyla ilişkili batholitlerde ortaya çıkar. Aplit olarak adlandırılan küçük granitik kompozisyon penseleri genellikle granitik müdahalelerin kenarlarıyla ilişkilidir. Bazı yerlerde, granit ile çok kaba taneli pegmatit kütleleri oluşur.

Granit, felsik bir bileşime sahiptir ve kıtasal kabukta okyanus kabuğundan daha yaygındır. Mafik kayalardan daha az yoğun olan felsik eriyiklerden kristalize edilirler ve böylece yüzeye doğru yükselme eğilimindedirler. Buna karşılık, mafik kayalar, bazaltlar veya gabbros ya, bir kez eklogit fasiyes metamorfoz, Moho altındaki manto içine batmaya eğilimindedir.

Granitoidler, ötektik bir noktada (veya bir cotectic eğrisinde minimum bir sıcaklık) bileşimleri olan felsik magmalardan kristalize edilmiştir. Magmalar değişken bolluklarda erir ve minerallerden oluşur. Geleneksel olarak, magmatik mineraller, ebeveyn kayalarından tamamen ayrılan ve bu nedenle magmatik farklılaşma nedeniyle oldukça evrimleşmiş olan erimelerden kristalize edilir. Bir granit yavaşça soğuma sürecine sahipse, daha büyük kristaller oluşturma potansiyeline sahiptir.
Granitik magmalarda peritektik ve artık mineraller de vardır. Peritektik mineraller peritektik reaksiyonlarla üretilirken, kalıntı mineraller ebeveyn kayalarından miras alınır. Her iki durumda da, magmalar soğutma üzerine kristalleşme için ötektiğe dönüşecektir. Anatektik erimeler de peritektik reaksiyonlarla üretilir, ancak magmatik erimelerden çok daha az evrimleşirler, çünkü ebeveyn kayalarından ayrılmamışlardır. Bununla birlikte, anatektik eriyiklerin bileşimi, yüksek dereceli fraksiyonel kristalleşme yoluyla magmatik eriyiklere doğru değişebilir.

Fraksiyonel kristalizasyon, demir, magnezyum, titanyum, kalsiyum ve sodyumda bir eriyiği azaltmaya ve potasyum ve silikon – alkali feldispat (potasyum açısından zengin) ve kuvars (SiO2) içindeki eriyiği zenginleştirmeye hizmet eder, granitin belirleyici bileşenlerinden ikisidir. Bu süreç, ebeveyn magmalarının granitlere kökeni ne olursa olsun, kimyalarından bağımsız olarak çalışır.

Granit olarak farklılaşan herhangi bir magmanın bileşimi ve kökeni, granitin ebeveyn kayasının ne olduğu konusunda belirli petrolojik kanıtlar bırakır. Bir granitin son dokusu ve bileşimi genellikle ebeveyn kayasına göre ayırt edicidir. Örneğin, metasedimenter kayaçların kısmi erimesinden türetilen bir granit daha fazla alkali feldispat içerebilirken, metaign kayaların kısmi erimesinden türetilen bir granit plajiyoklazda daha zengin olabilir. Bu temelde modern "alfabe" sınıflandırma şemaları temel alınır.

Harf tabanlı Chappell & White sınıflandırma sisteminin başlangıçta granitleri I-tipi (magmatik kaynak) granit ve S-tipi (tortul kaynaklar) olarak bölmesi önerildi. Her iki tip de kabuk kayaçlarının, metaign kayaçların veya metasedimanter kayaçların kısmi erimesiyle üretilir. M-tipi granit daha sonra açıkça genellikle manto kaynaklı kristalize mafik magmalardan kaynaklı bu granitler kapsayacak şekilde önerilmiştir. Bununla birlikte, bu öneri, manto peridotitinin kısmi erimesinin herhangi bir durumda granitik erimeler üretemeyeceğini gösteren deneysel petroloji çalışmaları tarafından reddedilmiştir. Bazaltik erimelerin fraksiyonel kristalizasyonu az miktarda granit vermesine rağmen, bu tür granitler büyük miktarda bazaltik kayaçlarla birlikte ortaya çıkmalıdır.
A tipi granitlerin anorojenik ortamda meydana geldiği, alkali ve susuz bileşimlere sahip olduğu tanımlanmıştır. Kalsiyum ve magnezyum pahasına özellikle yüksek silikon ve potasyum içeren tuhaf bir mineraloji ve jeokimya gösterirler.

Eski ve büyük ölçüde indirimli bir süreç olan granitizasyon, granitin aşırı metasomatizma yoluyla elementleri getiren sıvılar, örneğin potasyum ve diğerleri, örneğin kalsiyum, bir metamorfik kayayı bir granite dönüştürmek için kaldırdığını belirtir. Bunun göç eden bir cephede gerçekleşmesi gerekiyordu.
Eski ve büyük ölçüde indirgenmiş bir işlem olan granitizasyon, granitin aşırı metasomatizma yoluyla elementleri getiren sıvılar, örneğin potasyum ve diğerleri, örneğin kalsiyum, bir metamorfik kayayı bir granite dönüştürmek için kaldırdığını belirtir. Ör. metamorfik bir kayayı bir granite dönüştürmek için kalsiyum, potasyum ve diğerlerinin uzaklaştırılması ve bunun göç eden bir cephede gerçekleşmesi gerekiyordu.
50 yıldan uzun süren çalışmalardan sonra, granitik magmaların kaynaklarından ayrıldığı ve yüzeye çıktıklarında fraksiyonel kristalleşme yaşadıkları anlaşılmaktadır. Öte yandan, granitik eriyikler, potasyum ve silikon gibi eriyik mobil elemanların eriyiklere ekstre edilmesi an

Grönland, Danimarka Krallığı'na bağlı özerk bir bölgedir ve krallığın üç kurucu parçası içinde yüzölçümü bakımından en büyüğüdür; diğerleri Danimarka ana karası ve Faroe Adaları'dır. Hans Adası üzerinde Kanada ile 1,2 km'lik küçük bir kara sınırı paylaşır. Grönland vatandaşları, Danimarka'nın ve Avrupa Birliği'nin tam vatandaşıdır. Grönland, Avrupa Birliği'nin Denizaşırı Ülkeleri ve Toprakları arasında yer almaktadır ve Avrupa Konseyi'nin bir parçasıdır. Kanada Arktik Adaları'nın doğusunda, Arktik ve Atlantik okyanusları arasında yer alan dünyanın en büyük adasıdır. Kuzey kıyısı açıklarındaki Kaffeklubben Adası, dünyanın tartışmasız en kuzey kara noktasıdır; 1960'lara kadar ana karadaki Cape Morris Jesup bu şekilde kabul ediliyordu. Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Nuuk'tur. Ekonomik olarak Grönland, toplam kamu gelirlerinin neredeyse yarısına denk gelen Danimarka yardımlarına büyük ölçüde bağımlıdır.
Kuzey Amerika kıtasının bir parçası olmasına rağmen, Grönland 986 yılından itibaren bin yılı aşkın süredir siyasal ve kültürel olarak Avrupa'nın Norveç ve Danimarka krallıklarıyla ilişkilidir. Ataları bugünkü Kanada'dan göç eden kutup çevresi halkları tarafından en az 4.500 yıldır aralıklarla iskân edilmiştir. Norveçli Vikingler, daha önce İzlanda'dayken, 10. yüzyılda Grönland'ın o dönemde ıssız olan güney kesimine yerleşmiş, torunları 15. yüzyılın sonlarında kaybolana kadar yaklaşık 400 yıl boyunca burada yaşamıştır. 13. yüzyılda ise İnuitler bölgeye gelmiştir.
15. yüzyılın sonlarından itibaren Portekizliler Asya'ya kuzeyden bir rota aramaya çalışmış ve bu girişimler, kıyı şeridinin en erken haritacılık tasvirlerine yol açmıştır. 17. yüzyılda, Danimarka-Norveçli kâşifler Grönland'a yeniden ulaşmış, önceki yerleşimlerin yok olduğunu görmüş ve adada kalıcı bir İskandinav varlığı yeniden tesis etmiştir. 1814'te Danimarka ile Norveç ayrıldığında, Grönland Norveç tacından Danimarka tacına devredilmiştir. 1953 Danimarka Anayasası, Grönland'ın sömürge statüsünü sona erdirerek onu tamamen Danimarka devletine entegre etmiştir. 1979 Grönland özerklik referandumunda Danimarka, Grönland'a iç yönetim hakkı tanımıştır. 2008 Grönland öz yönetim referandumunda ise Grönlandlılar, Danimarka hükûmetinden yerel Naalakkersuisut'a (Grönland hükûmeti) daha fazla yetki devreden Öz Yönetim Yasasını kabul etmiştir. Bu yapı altında Grönland, birçok kamu hizmeti ve yetki alanının sorumluluğunu kademeli olarak üstlenmiştir. Vatandaşlık, para politikası, güvenlik politikaları ve dış ilişkiler ise Danimarka hükûmetinin yetkisinde kalmıştır. Küresel ısınma nedeniyle buzların erimesi, zengin maden kaynakları ile Avrasya, Kuzey Amerika ve Arktik bölgesi arasındaki stratejik konumu nedeniyle Grönland; Danimarka Krallığı, NATO ve Avrupa Birliği için stratejik öneme sahiptir.
Grönland nüfusunun büyük çoğunluğu İnuitlerden oluşmaktadır. Nüfus, iklimsel ve coğrafî etkenler nedeniyle ağırlıklı olarak güneybatı kıyısında yoğunlaşmıştır; adanın geri kalanı seyrek nüfusludur. 2022'de 56.583 olan nüfusuyla Grönland, dünyanın nüfus yoğunluğu en düşük ülkesidir. Grönland, metropol Danimarka gibi sosyal açıdan ilericidir; eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsizdir ve Grönland'da LGBT hakları dünyadaki en kapsamlı düzenlemeler arasındadır. Elektrik üretiminin %67'si yenilenebilir kaynaklardan, büyük ölçüde hidrolik güçten sağlanmaktadır. 2025'ten beri Amerika Birleşik Devletleri'nin Grönland'a karşı hibrit savaş yürüttüğü belirtilmektedir; bu nedenle Danimarka Savunma İstihbarat Servisi (DDIS), o yıl ABD'yi Rusya ve Çin'le birlikte millî güvenliğe yönelik tehditler arasında sınıflandırmıştır.

İlk Norse yerleşimcileri adaya Grönland adını verdiler. İzlandalıların sagalarına göre Norveçli Kızıl Erik, babası Thorvald ile birlikte adam öldürme suçundan İzlanda'dan sürgün edilmişti. Geniş ailesi ve thrall'ları Şablon:Gloss/brac-startköle ya da serflerŞablon:Gloss/brac-end ile birlikte, kuzeybatıda bulunduğu bilinen buzlu bir ülkeyi keşfetmek için gemilerle yola çıktı. Yaşanabilir bir bölge bulup oraya yerleştikten sonra, hoş bir ismin daha fazla yerleşimci çekeceği umuduyla buraya Eski Norsça: Grœnland (Türkçesi: "Yeşil ülke") adını verdi. Kızıl Erik Sagası'nda şu ifade yer almaktadır: "Yazın, Erik bulduğu ülkeye yerleşmek üzere yola çıktı ve ona Yeşil Ülke adını verdi; çünkü dediğine göre, güzel bir adı olursa insanlar oraya daha çok çekilirdi."
Bölgenin Grönlandca adı Kalaallit Nunaat olup 'Kalaallit'in ülkesi' anlamına gelir. Kalaallit, bölgenin batı kesiminde yaşayan Grönland İnuitleridir. Grönlandlı İnuitlerin kullandığı Nunaat terimi, suları ve buzulları kapsamaz, yalnızca kara alanını ifade eder.

900 yılında Gunnbjorn Ulfsson Grönland'ı keşfetmiştir. 986 yılında ise Kızıl Erik, Grönland'da bir Viking sömürgesi kurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD tarafından işgâl edilmiş, daha sonra tekrar Danimarka'ya verilmiştir. Bu sırada, 1943 yılında da ABD tarafından Amerikan Hava Kuvvetleri'nin kullanması için Thule Hava Üssü inşa edilmiştir. 1985 yılında AB'den ayrılmıştır. 11 Haziran 2022'de Danimarka ve Kanada hükûmetleri, 17 yıllık müzakerelerin ardından Hans Adası'nı ikiye bölmeyi kabul etti. Anlaşma, Kanada, Danimarka, Grönland ve Nunavut parlamentolarının her birinin onaylamak için oy kullanmasından sonra yürürlüğe girdi. Bununla, Kanada ve Danimarka (Grönland), adanın merkezine yakın kuzeyden güneye uzanan adanın yüzeyindeki bir çatlağı izleyen 1280 m'lik bir uluslararası kara sınırına sahip olacak.

Atlas Okyanusu'nda bulunan Grönland, Kuzey Amerika kıtasına bitişik olmakla birlikte tarihsel olarak Avrupa ile bağları daha fazladır. Her ne kadar geniş özerklikleri olsa da, Danimarka Kraliyet Birliği'nin bir parçasıdır. 
Danimarka'ya bağlı olarak 1973 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'na dâhil olan Grönland, 23 Şubat 1983 tarihinde yaptığı bir halk oylaması sonucunda AET'den ayrılma kararı alır ve gelişmelerin ardından 1 Şubat 1985'te Grönland kendi isteğiyle topluluktan ayrılır; hâlen Avrupa Birliği'nin dışındadır.

Grönland kronu, Grönland'da gelecekte kullanılması düşünülen para birimidir. Günümüzde Danimarka kronu kullanılmaktadır. 
Mayıs 2007'de Danimarka'da çıkan yasaya göre Grönland'a Danimarka kronunun Grönland versiyonunun basılmasına izin verildi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, güvenlik ve enerji kaynaklarının kontrolü gibi gerekçelerle, Grönland üzerindeki ABD etkisini artırmak istediğini söyleyen açıklamalar yapması, Grönland'ın da içinde bulunduğu Kuzey Kutup bölgesini uluslararası siyasetin gündemine taşıdı. Ülkenin satın alınmasından askerî kontrolüne kadar farklı içeriklerde seyreden açıklamalara karşı Danimarka hükûmeti Grönland'ın satılık olmadığını ve bu yöndeki bir saldırıda gerekli karşılığı vereceklerini söyledi. Grönland yönetimi de farklı dönemlerdeki açıklamalarında bu konuda ABD ile diyalog içinde olacaklarını belirterek gerilimi düşürmeye çalıştı. 
Ancak özellikle ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin ardından Trump'ın açıklamalarında yeniden Grönland'a dair ifadelerin olması, sıradaki askerî müdahalenin buraya olabileceğine dair tartışmaları yeniden başlattı. NATO'ya bağlı Danimarka'nın kendine bağlı bir bölgeye yine NATO üyesi bir devletin askerî müdahalede bulunması durumunda neler olacağı, AB'nin bu konuda nasıl tavır alacağı Grönland ile ilgili tartışmaların diğer eksenlerini oluşturdu.

II. Dünya Savaşı'nda Grönland
Grönland krizi
Amerika Birleşik Devletleri'nin Grönland'ı satın alma teklifi

 Wikimedia Commons'ta Grönland ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Grönland haritası
Wikimedia Atlas'da Greenland
Grönland fotoğrafları
http://www.hi.is/~oi/greenland_photos.htm 18 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ólafur Ingólfsson
http://www.trekearth.com/gallery/Europe/Denmark/Other/Greenland/ 19 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20050305132829/http://www.greenland-guide.gl/narsaq-foto/10-02.htm

Burada listelenen küçük Güneş Sistemi cisimleriden Haziran 2024 itibarıyla Güneş'e en uzak olanlar göstermektedir. Nesneler, yörüngelerinin hesaplanan günöteye göre değil, Güneş'e olan yaklaşık mevcut uzaklıklarına göre kategorize edilmiştir. Nesneler yörüngelerinde hareket ettikleri için liste zaman içinde değişmektedir. Bazı cisimler içeri doğru bazıları ise dışarı doğru hareket etmektedir. Mesafeler bu cisimlerin gelecekte ulaşabilecekleri minimum (günberi) ya da maksimum (günöte) mesafeler değildir.
Bu liste, birçoğunun şu anda Güneş'ten 100 AU'dan (15 milyar km) daha uzakta olduğu bilinen, ancak şu anda teleskopla gözlemlenemeyecek kadar uzakta olan yakın parabolik kuyruklu yıldızları içermemektedir. Neptün ötesi nesneler genellikle keşfedilmelerinden aylar ya da yıllar sonra yörüngelerinin tam olarak hesaplanması şartıyla kamuoyuna duyurulur. Güneş'ten daha uzak olmaları ve gökyüzünde yavaş hareket etmeleri nedeniyle, gözlem yayları birkaç yıldan az olan Neptün ötesi nesneler genellikle zayıf kısıtlanmış yörüngelere sahiptir. Özellikle uzak cisimlerin ilan edilmeden önce kaba bir yörünge çözümü oluşturmak için birkaç yıl gözlem yapılması gerekir. Örneğin, bilinen en uzak Neptün ötesi nesne olan 2018 AG37, Scott Sheppard tarafından Ocak 2018'de keşfedilmiştir, ancak üç yıl sonra Şubat 2021'de ilan edilmiştir.

Önemli uzak cisimlerden biri Kasım 2003'te keşfedilen 90377 Sedna'dır. Kendisini 937 AU'luk bir günöteye götüren son derece eksantrik bir yörüngeye sahiptir. Yörünge periyodu 10.000 yıldan fazla sürmektedir ve önümüzdeki 50 yıl boyunca Güneş'ten 76 AU uzaklıkta günberi noktasına gelirken yavaşça Güneş'e yaklaşacaktır. Sedna, Dokuzuncu Gezegen hipotezinde önemli bir rol oynayan bilinen en büyük sednoiddir.
Plüton (30-49 AU, 2024'te 35,05 AU) keşfedilen ilk Kuiper kuşağı nesnesidir (1930) ve bilinen en büyük cüce gezegendir.

Bu, Güneş merkezli mesafelerin 65 AU'dan fazla olduğu bilinen nesnelerin bir listesidir. Teorik olarak Oort bulutu 120.000 AU (2 ly) fazla alana yayılabilir.

Güneş Sisteminden ayrılan yapay nesneler listesi
Astronomik nesnelerin listeleri
En büyük günöteye göre Güneş Sistemi nesneleri listesi
Hiperbolik kuyruklu yıldızlar listesi
Neptün ötesi cisimler listesi

Aşağıda Güneş Sistemi'ndeki cisimlerin Güneş'ten uzaklıklarına göre sıralanmış bir listesi bulunmaktadır. Çapı 500 km'den küçük cisimler listeye alınmamıştır.

Güneş, Tayf sınıfı G2V ana kol yıldızı
Karasal gezegenler, uyduları ve Güneş'e yakın yörüngeli asteroitler: İç Güneş Sistemi
Merkür
Merkür geçişli asteroitler
Venüs
Venüs geçişli asteroitler
524522 Zoozve (2002 VE68), Venüs'ün yarı-uydusu
Dünya
Ay
Dünya'ya Yakın Asteroitler (99942 Apofis dahil)
Dünya truvası (2010 TK7)
Dünya geçişli asteroitler
Dünya'nın yarı-uyduları
Mars
Deimos
Phobos
Mars truvaları
Mars geçişli asteroitler
Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasında bulunan Asteroit Kuşağı bünyesindeki asteroitler,
Ceres, cüce gezegen
Pallas
Vesta
Hygiea
Bu asteroitlerin sayısı yüz binlercedir. Yukarıda bunların en büyük dördü listelenmiştir. Ayrıca bakınız: İstisnai asteroitler listesi, Asteroitlerin listesi ve Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi
Asteroit uyduları
Asteroit kuşağından ayrı, bir dizi küçük gruplar
Gaz Devleri, bunların uyduları, truva asteroitleri ve bazı küçük gezegenler: Dış güneş sistemi
Jüpiter
Jüpiter'in halkaları
Jüpiter'in doğal uydularının listesi
Io
Europa
Ganymede
Callisto
Jüpiter truvaları
Yunan Kampı (L4)
Truva Kampı (L5)
Jüpiter geçişli asteroitler
Satürn
Satürn'ün halkaları
Satürn'ün doğal uydularının listesi
Mimas
Enceladus
Tethys (truva uyduları: Telesto and Calypso)
Dione (truva uyduları: Helene and Polydeuces)
Rhea
Rhea'nın halkaları
Titan
Hyperion
Pheobe
Iapetus
Satürn'ün truva uyduları
Çoban uydu
Satürn geçişli asteroitler
Uranüs
Uranüs'ün halkaları
Uranüs'ün uydularının listesi
Miranda
Ariel
Umbriel
Titania
Oberon
Uranüs truvalıları (2011 QF99)
Uranüs geçişli asteroitler
Neptün
Neptün'ün halkaları
Neptün'ün uydularının listesi
Proteus
Triton
Nereid
Neptün truvaları
Neptün geçişli asteroitler
Truvalı olarak sınıflandırılmayan küçük gezegenler
Centaurlar
Damocloidler
Neptün'ün yörüngesinin dışındaki Neptün ötesi cisimler
Kuiper kuşağı cisimleri (KBO):
Plutinolar
Plüton, cüce gezegen
Plüton sistemi
Charon
Nix
Hydra
Kerberos
Styx
90482 Orcus
Vanth
Twotinolar
Cubewanolar (klasik cisimler)
Haumea, cüce gezegen
Namaka
Hi'iaka
Makemake, cüce gezegen
50000 Quaoar
Weywot
(307261) 2002 MS4
120347 Salacia
20000 Varuna
Dağınık disk nesneleri
Eris, cüce gezegen
Dysnomia
225088 Gonggong
Xiangliu
(84522) 2002 TC302
(87269) 2000 OO67
V774104
Ayrılmış nesne
90377 Sedna (muhtemelen Oort bulutu içinde)
541132 Leleākūhonua
2004 XR190
2012 VP113 (muhtemelen Oort bulutu içinde)
Sednoidler
Oort bulutu (kuramsal)
Hills bulutu
Oort bulutu'nun dışı
Güneş Sistemi ayrıca şunları da içermektedir:

Kuyrukluyıldızlar (Dış merkezli buz yapıları)
Periyodik kuyruklu yıldızlar
Halley kuyruklu yıldızı
Periyodik olmayan parabolik kuyruklu yıldızlar
Küçük nesneler:
Göktaşları
Meteorit
Yıldızlararası toz
Güneş etrafındaki Helyum Odaklı Koni,
Dünya, Güneş, Mars ve Satürn etrafındaki yörüngelerde dolaşan insan yapımı uydular ve uzay çöpleri
Helyosfer, güneş rüzgarı tarafından üretilen uzaydaki bir kabarcık
Helyokılıf
Helyopoz
Helyokuyruk
Hidrojen duvarı; Yıldızlararası ortamdan gelen hidrojen yığını

Gezegen halkaları
Güneş Sistemi gezegenlerinin ve uydularının keşfinin zaman çizelgesi
Doğal uydular listesi
Uydu sistemi
Güneş sistemindeki nesnelerin kütleye göre listesi
Halka sistemi
Güneş'ten en uzaktaki Güneş Sistemi nesnelerinin listesi
Dünya dışı yörünge araçlarının listesi

Burada listelenen nesneler, kendi yerçekimleri nedeniyle küre veya elipsoidal bir şekle sahip olan, yani hidrostatik denge durumunda bulunan Güneş Sistemi cisimlerini içermektedir. Listelenen cisimlerin boyutları ve türleri cüce gezegenler ve uydulardan, gezegenler ve Güneş'e kadar değişmektedir. Bu liste küçük Güneş Sistemi cisimlerini içermemekte, ancak şekilleri henüz belirlenmemiş olası gezegen kütleli cisimleri içermektedir. Güneş'in yörünge öğeleri Galaksi merkezine göre listelenirken, diğer tüm nesneler Güneş'e olan mesafelerine göre listelenir.

Güneş, G tipi ana dizi bir yıldızdır. Güneş Sistemi'ndeki toplam kütlenin neredeyse %99,9'unu içerir. 

2006'da Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), bir gezegeni, Güneş'in etrafında yörüngedeki, hidrostatik dengeye ulaşacak ve "yörüngesi civarını temizleyecek" kadar büyük bir gökcismi olarak tanımlamaktadır. "Civarını temizleme"nin pratik anlamı, bir gezegenin çevresindeki tüm nesnelerin yörüngelerini kontrol edecek kadar büyük olmasıdır. IAU'nun tanımına göre, Güneş Sistemi'nde sekiz gezegen vardır; bunlar dört karasal gezegen (Merkür, Venüs, Dünya ve Mars) ve iki gaz devi (Jüpiter ve Satürn) ile iki buz devi (Uranüs ve Neptün) olmak üzere dört dev gezegen olarak ayrılabilir. Güneş hariç tutulduğunda dört dev gezegen Güneş Sistemi kütlesinin %99'undan fazlasını oluşturur. 

Cüce gezegenler, hidrostatik dengeye ulaşacak kadar büyük ve ılık olan, ancak çevrelerindeki benzer nesneleri temizlememiş olan cisimlerdir. 2008'den beri, sadece Mars ve Jüpiter'in yörüngeleri arasındaki asteroit kuşağında yörüngede olan Ceres doğrulanmış olsa da, IAU tarafından tanınan beş cüce gezegen vardır. Diğerleri Neptün'ün ötesinde yörüngededirler. Gök bilimciler diğer bazı Neptün ötesi cisimlerin, mevcut belirsizlikler göz önüne alındığında, cüce gezegenler olacak kadar büyük olabileceğini kabul ederler. Görünüşe göre Salacia gibi karanlık, düşük yoğunluklu nesneler oluşumlarından kalan iç gözenekliliklerini korumaktadır ve bu nedenle gezegen kütleli cisim değildir. Hem Quaoar hem de Orcus, kütlelerinin ve yoğunluklarının tespit edilebilmesini sağlayan uydulara sahiptir ve ya en azından geçmişlerinin bir noktasında yüzey yenileme (ve dolayısıyla gezegen jeolojisi) geçirmiş olabilecek kadar parlaktır ya da açıkça katı cisimler olacak kadar yoğundurlar; böylece en azından potansiyel olarak cüce gezegenlerdirler.

Kalan Neptün ötesi cisimlerden en olası cüce gezegenler şunları içerir:

Güneş Sistemi'nde hidrostatik dengeye ulaşmaya yetecek büyüklükte olduğu bilinen 19 adet doğal uydu vardır. Uranüs, Plüton ve Eris'in uydularının hidrostatik denge durumu belirsizdir. Bir zamanlar dengede olan ancak halihazırda dengeyi kaybetmiş durumda bulunan Satürn'ün Phoebe gibi diğer uyduları ise listeye dahil edilmemiştir. Uydular ilk olarak Güneş'e göre, ardından da birincil cisimlerine olan uzaklıklarına göre sıralanmıştır.

Güneş Sistemi gezegenlerinin ve doğal uydularının keşif zamanı çizelgesi, tarih boyunca insanlar tarafından yeni cisimlerin keşfinin ilerleyişini göstermektedir. Her cisim keşfedildiği kronolojik sıraya göre listelenmiş (görüntüleme, gözlem ve yayın anları farklı olduğunda birden fazla tarih ortaya çıkar), çeşitli adlandırmalarla (geçici ve kalıcı şemalar dahil) tanımlanmış ve keşfeden(ler) listelenmiştir. Tarihsel olarak uyduların isimlendirilmesi her zaman keşif zamanlarıyla eşleşmemiştir. Geleneksel olarak, keşfeden kişi yeni cisme isim verme ayrıcalığına sahiptir; ancak bazıları bunu ihmal etmiş (E. E. Barnard [Amalthea için] "isim önerilerini daha sonraki bir makaleye kadar erteleyeceğini" belirtmiş, ancak kendisine gelen çok sayıda öneri arasından bir isim seçmeyi hiçbir zaman başaramamıştır) ya da aktif olarak reddetmiştir (S. B. Nicholson "Birçok kişi yeni uydulara [Lysithea ve Carme] ne isim verileceğini sordu. Sadece Roma rakamlarıyla yazılmış X ve XI sayılarıyla bilinecekler ve genellikle Jüpiter'le özdeşleştirmek için önlerine J harfi eklenecek."). Bu mesele neredeyse gezegen uyduları keşfedilir keşfedilmez ortaya çıkmıştır: Galileo Jüpiter'in dört ana uydusuna sayılarla atıfta bulunurken, rakibi Simon Marius'un önerdiği isimler yavaş yavaş evrensel kabul görmüştür. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) 1970'lerin sonunda isimleri resmi olarak onaylamaya başladı. Keşiflerin 21. yüzyılda patlamasıyla birlikte, 2010 yılında Jüpiter LI ve Jüpiter LII ile başlayarak, yeni uydular numaralandırıldıktan sonra bile bir kez daha isimsiz bırakılmaya başlandı.

Aşağıdaki tablolarda gezegen uyduları kalın harflerle (örneğin Ay), doğrudan Güneş'in etrafında dönen gezegenler ve cüce gezegenler ise italik harflerle (örneğin Dünya) gösterilmiştir. Güneş'in kendisi ise roman tipinde gösterilmiştir. Tablolar yayın/duyuru tarihine göre sıralanmıştır. Tarihler aşağıdaki sembollerle açıklanmıştır:

i: ilk görüntüleme tarihi (fotoğraf, vb.);
o: teleskopla veya fotoğraf plakasıyla ilk insan görsel gözlem tarihi;
p: ilan veya yayın tarihi.
Tarihin belirsiz olduğu bazı durumlarda "(? )" işareti kullanılmıştır.
* Not: Yıldız (*) ile işaretlenmiş uyduların keşifleri tutarsızdır. Bazılarının doğrulanması yıllar almış ve bazı durumlarda gerçekten yeniden keşfedilmesi gerekmiştir. Diğerleri, görüntülenmelerinden yıllar sonra Voyager fotoğraflarında yeniden bulunmuştur.

Renk lejantı
Güneş, gezegenler, cüce gezegenler ve onların doğal uyduları aşağıdaki renklerle işaretlenmiştir:Güneş Sistemi'nde kaç cismin cüce gezegen olduğu kesin olarak bilinmemektedir; üçüncü sütunda listelenen dokuz cisim, yaklaşık 900 km çap eşiğine karşılık gelen ve çoğu astronom tarafından kabul edilen cisimlerdir. Daha fazlası da olabilir; burada, tahmini çapı 700 km'nin üzerinde olan tüm nesneler cüce gezegen adayı olarak dördüncü sütunda listelenmiştir. Özellikle, Salacia ve Varda'nın her birinin oldukça büyük bir uydusu vardır ve yoğunlukları için mevcut tahminler hala cüce gezegen olma olasılığını açık bırakmaktadır.
Geçici atamalar
Diğer tanımlamalar, bazen nesne için karşılaşılan eş anlamlı veya başka sözcüklerdir.
Kesin adlandırma (gezegen uyduları için) burada açıklanmaktadır.
Geçici tanımlamalar burada açıklanmaktadır.
Eğer bir uydu isimlendirilmişse, ismi kalın; eğer isimlendirilmemişse, ancak kalıcı bir tanımı varsa, o zaman kalıcı tanımı kalın yazılmış; ve eğer ikisine de sahip değilse, o zaman geçici tanımı kalın olarak belirtilmiştir.

Satürn'ün uydularının numaralandırılmaları gezegen ile olan düzeni takip edebilmek için 1848'e kadarki keşiflere kadar ayarlanmıştır.

Titania ve Oberon'un numaralandırılması bir miktar kafa karıştırıcıdır çünkü 1797'de Herchel Uranüs'e ait var olmayan dört tane daha uydu raporlamıştır. Uranüs'e ait herhangi bir uydu henüz keşfedilmemişken, William Lassell, Hershell tarafından atanan numaraları bazen sırasıyla Uranüs II ve IV olarak bazen de Uranüs I ve II olarak Titania ve Oberon'a olarak uyarlamıştır. Ariel ve Umbriel'in 1851 yılındaki keşfinin ardından, Lassell Uranüs uydularını en içten dışa doğru olacak şekilde I (Ariel), II (Umriel), III (Titania) ve IV (Oberon) şeklinde numaralandırmıştır.

Amalthea'nın keşfiyle ilk kez Roma rakamı yeni bir uyduya atanmamıştır. Bu tarihten itibaren keşif tarihi yerine gezegene olan uzaklığa göre numaralandırma yöntemi benimsenmiştir.

City of Hudson's Natural Satellite Page 7 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scott Sheppard's Giant Planet Satellite Page 22 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JPL Natural Satellite Discovery Data 14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
James L. Hilton, When did the asteroids become minor planets?

Bu, Güneş Sistemi'nin keşfindeki olayları uzay aracının fırlatılma tarihine göre sıralayan bir Güneş Sistemi keşif zaman çizelgesidir. Şunları içerir: 

Ay sondaları da dahil olmak üzere, Güneş Sistemi'nin keşfi amacıyla Dünya yörüngesinden ayrılan (veya bu amaçla fırlatılan ancak başarısız olan) tüm uzay araçları.
Az sayıda öncü veya kayda değer Dünya yörüngeli araç.
Aşağıdakileri içermez:

Yüzyıllardır süren karasal teleskopik gözlem.
Dünya yörüngesindeki uyduların büyük çoğunluğu.
Dünya yörüngesinden ayrılan ve Güneş Sistemi keşfi ile ilgili olmayan uzay sondaları (uzak galaksileri hedef alan uzay teleskopları, kozmik arka plan radyasyon gözlemevleri vb.)
Fırlatmada başarısız olan sondalar.
Listelenen tarihler fırlatma tarihleridir, ancak belirtilen başarılar bir süre sonra gerçekleşmiş olabilir - bazı durumlarda oldukça uzun bir süre sonra (örneğin, 20 Ağustos 1977'de fırlatılan Voyager 2, 1989'a kadar Neptün'e ulaşmamıştır).

,

Güneş Sisteminin keşfi ve araştırılması
Ay'a yapılacak görevlerin listesi
Venüs'e misyonların listesi
Mars'a yapılacak görevlerin listesi
Güneş Sistemi sondalarının listesi
Dış gezegenlere yapılan görevlerin listesi
Uzay teleskoplarının listesi
New Frontiers programı
Beşiğin Dışında - Gelecekteki görevlere ilişkin bilimsel spekülasyonlar hakkında 1984 tarihli kitap.
Uzay Yarışı
Yapay uyduların ve uzay sondalarının zaman çizelgesi
Güneş Sistemi gezegenlerinin ve uydularının keşfinin zaman çizelgesi
Ülkelere göre ilk yörünge fırlatmalarının zaman çizelgesi
Uzay araştırmalarının zaman çizelgesi
Milliyetlere göre uzay yolculuğunun zaman çizelgesi
Uzay uçuşunun zaman çizelgesi

NASA Ay ve Gezegen Bilimi 21 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Güneş Sistemi Stratejik Keşif Planları
Sovyet Ay, Mars, Venüs ve Karasal Uzay Görüntü Kataloğu 4 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2005 yılında İzmir'de organize edilen Universiade spor organizasyonudur.
Yirmi birincisi 2001 yılında, Çin'in Pekin kentinde, yirmi ikincisi 2003 yılında Güney Kore'nin Daegu kentinde yapılan Üniversite Yaz Oyunları'nın yirmi üçüncüsü 11 - 21 Ağustos 2005 tarihleri arasında İzmir'de gerçekleştirmiştir.

XXIII Dünya Üniversite yaz oyunları amblemi, İzmir Körfezi'nin kuşbakışı görüntüsünden esinlenerek "U" harfi şeklini almıştır. Pürüzsüz ana hattı ile Universiade'ın ruhu uyumu ve bütünlüğüne vurgu yaparken, Universiade'ın "U" şeklindeki, çok kültürel özelliğini simgeleyen amblemi ile de uyum sağlamıştır.

Efe, İzmir 2005 Yaz Universiad oyunlarının resmî maskotudur. (Oyunların hazırlık ve Organizasyon Komitesi Pazarlama ve Halkla İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı) Abdurrahman Tekin tarafından çizilen karakter, İzmir'de görülen nadir türlerden yalıçapkını'ndan esinlenmiştir. Maskot adını, Türkçe isim olarak da kullanılan, bölgenin folklorik karakterleri olan Türk Kurtuluş Savaşı sırasında savaşan, cesur savaşçılardan, efe'lerden almıştır.

İzmir'in ev sahipliğini üstlendiği oyunlar; 10 zorunlu ve 4 isteğe bağlı spor dalında gerçekleştirilmiştir.

Bu branşlardan güreş, okçuluk, tekvando ve yelken; İzmir kentinin önerisiyle oyunlara dahil olan spor dallarıdır.

  *   Ev sahibi ülke ( Türkiye)

Adnan Menderes Havalimanı (IATA: ADB, ICAO: LTBJ), Türkiye'nin İzmir iline hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Şehir merkezinin 14 km güneyinde, Gaziemir ve Menderes ilçeleri sınırları içindedir. Adını 1950-1960 yılları arasında başbakanlık yapan Adnan Menderes'ten (1899-1961) almaktadır. Havalimanının sahibi Devlet Hava Meydanları İşletmesi iken işletmecisi TAV Havalimanları'dır.
2023 yılında 10.556.199 yolcu ve 73.000 uçak trafiğine ev sahipliği yapan Adnan Menderes Havalimanı, ülkenin en işlek beşinci havalimanıdır. Kargo trafiği bakımından ise 28.314 ton ile ülkedeki havalimanları arasında üçüncü sıradadır.

Eski adı Cumaovası Havaalanı olan Adnan Menderes Havalimanı yeniden inşa edilmeden önce, İzmir'deki sivil uçuşlar Çiğli Havaalanı'ndan gerçekleştiriliyordu. Çiğli Havaalanı onarıma girdiği zamanlarda Cumaovası Havaalanı devreye alınıyordu; ancak teknik yetersizlikler nedeniyle gece uçuşları yapılamıyordu ve büyük uçaklar piste inemiyordu. Cumaovası Havaalanı'nda ayrıca Türkiye'nin ilk havacılık müzesi kuruluydu. 15 Mayıs 1971'de açılan ve 1978 yılına kadar açık kalan müze, daha sonra İstanbul'a taşındı.
Artan ihtiyaçla birlikte Cumaovası Havaalanı'nın sivil uçuşlara tahsis edilmesi yönündeki planlar 1980'lerin başında oluşturuldu ve çevredeki araziler istimlak edildi. Proje tutarı 15 milyar 300 milyon lira olarak belirlenen havalimanının temelini Mayıs 1984'te Cumhurbaşkanı Kenan Evren attı. Eski başbakanlardan Adnan Menderes'in adı verilen ve 17 Kasım 1987'de Başbakan Turgut Özal'ın katılımıyla açılan havalimanı, o tarihte İstanbul Atatürk Havalimanı'nın ardından Türkiye'nin ikinci büyük havalimanıydı. Evren'in havalimanına İzmir'in Kurtuluşu anısına 9 Eylül adının verilmesi önerisi Özal hükûmetince kabul edilmedi.
1998'de ortaya çıkan kapasite ihtiyacı nedeniyle Devlet Hava Meydanları İşletmesi, iç hatlar terminalinin dış hatlar terminaline taşınmasına ve eski iç hatlar terminalinin yerine yeni bir dış hatlar terminali yapılmasına karar verdi. 16 Ağustos 2004'te Havaş ile Bayındır İnşaat Ortak Girişim Grubu'nun yap-işlet-devret modeliyle gerçekleştirilen ihaleyi 6 yıl 7 ay 29 gün işletme süresi karşılığında 125 milyon avro ile kazandığı açıklandı. Havaş'ın yüzde 65, Bayındır'ın ise yüzde 35 pay sahibi olduğu girişimin inşaatı 24 ayda bitirmesi öngörüldü. Haziran 2005'te Havaş'ın yüzde 60 hissesinin Ciner Grubu tarafından o tarihte İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali'ni de işleten TAV Havalimanları'na satıldığı duyuruldu. Terminalin temel atma töreni 22 Eylül 2005'te gerçekleştirildi. 150 milyon euroya mal olan yeni dış hatlar terminali, 9 Eylül 2006'da açıldı ve TAV tarafından işletilmeye başladı. Eski dış hatlar terminali yenilenerek 11 Mayıs 2007'den sonra iç hatlar terminali olarak hizmet vermeye başladı. 2009'da Doha Havacılık Zirvesi'nde Yılın Çevreci Havalimanı seçilen Adnan Menderes Havalimanı, bir yıl sonra ACI Europe tarafından ilk kez verilen Eko-Yenilik Ödülü'nü aldı.
DHMİ'nin havalimanının işletme hakkının 2032 yılının sonuna kadar devri ve iç hatlar terminalinin yenilenmesi için 17 Kasım 2011'de gerçekleştirdiği ihaleyi 610 milyon euro bedelle TAV kazandı. 2 Ocak 2012'de kapatılarak yıkımına başlanan iç hatlar terminalinin yerine yapılacak olan yeni binanın temeli 15 Haziran 2012'de atıldı. 266 milyon euroya mal olan yeni iç hatlar terminali, 17 Mart 2014'te açıldı. Havalimanı iç hatlar terminalinin ilk girişindeki güvenlik kontrolü, 1 Temmuz 2015'te kaldırıldı ve Türkiye'de ilk kez böyle bir uygulama gerçekleştirilmiş oldu. Ancak 22 Mart 2016'da meydana gelen Brüksel Havalimanı saldırısı nedeniyle bu uygulamadan 23 Mart itibarıyla vazgeçildi. Adnan Menderes Havalimanı, 2020'de Airports Council International (ACI) tarafından Avrupa'daki en iyi 5-15 milyon yolcu kapasiteli havalimanlarından biri seçildi. Kasım 2020'de ACI tarafından COVID-19 pandemisi önlemlerine uyan havalimanlarına verilen sağlık akreditasyonunu aldı.

Adnan Menderes Havalimanı, Gaziemir ve Menderes ilçeleri sınırları içerisindeki 125 m rakımlı ve 8.230.945 m2 büyüklüğünde bir alan üzerine kuruludur. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü tarafından yapılan sınıflandırmaya göre CAT-II seviyesindedir. Havalimanında iç hatlar, dış hatlar, kargo ve genel havacılık terminali olmak üzere dört terminal binası bulunmaktadır. Havalimanı, yaklaşık 310 bin m2 kapalı alan büyüklüğü ile İstanbul Havalimanı ve İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'nın ardından ülkenin üçüncü büyük havalimanıdır.

Eski iç hatlar terminali 28.500 m2 büyüklüğündeydi. Yeni terminal yaklaşık 200 bin metrekare kapalı alana sahiptir ve yaklaşık 20 milyon yolcuya hizmet verebilecek durumdadır. Projede 2.537 araçlık kapalı otopark ve 3 bin araçlık açık otopark da bulunuyor.
İç hatlar terminali, Sürdürülebilir kalkınma derneği (SKD) tarafından İnovatif Sürdürülebilirlik Uygulama ödülüne ve Türk Yapısal Çelik Derneği tarafından Ulusal Çelik Yapı Tasarımı ödülüne layık görülmüştür. 2016'da Türkiye'nin ilk LEED sertifikalı binası oldu.

Dış hatlar terminali 107 bin 699 metrekare büyüklükle Türkiye'deki dördüncü büyük dış hatlar terminalidir. 10 milyon yolcu kapasitelidir. Dokuz adet yolcu köprüsüne sahiptir. Dış hatlar terminali projesi Devlet Hava Meydanının düzenlediği mimari proje yarışması ile elde edilmiştir. Düzenlenen yarışmada Yük.Mim. Rest. Uz Yakup Hazan'ın tasarladığı proje 1. olmuş ve uygulanmıştır. Yarışma bünyesinde Havalimanı gelişme perspektifiyle ilgili çalışmalar istenmiş bu kapsamda Yakup Hazan'ın tasarladığı iç hatlar terminalide 1. etap gelişme planı çerçevesinde uygulanmıştır. Dış hatlar terminali 2007 yılında ECCS tarafından Avrupa Çelik Yapı ödülüne layık görülmüştür.
Adnan Menderes Havalimanı Dış Hatlar Terminali'ndeki gümrüksüz satış mağazaları TAV Havalimanları ve Unifree ortaklığıyla kurulan ATÜ Duty-Free tarafından işletilmektedir. Toplam 2 bin 353 metrekareye yayılan mağazalarda günün her saati hizmet verilmektedir. Gidiş katında yedi, geliş katında iki mağaza bulunmaktadır.
Adnan Menderes Havalimanı Dış Hatlar Terminali gidiş katında, pasaport kontrolü öncesinde TAV Galeri İzmir adlı bir sergi alanı yer almaktadır. Şubat 2011'de açılan galeride yıl boyunca resim, fotoğraf ve benzeri alanlarda sergiler düzenlenmektedir.

Kargo terminalinde radyoaktif malzeme, kıymetli eşya, soğuk hava depoları ile özel kargo acentelerinin ofisleri bulunmaktadır. Terminalde THY Kargo, PTT, Gümrük Müdürlükleri binası ile kargo, acente ve gümrük komisyoncularının ofisleri yer almaktadır. Ayrıca THY'ye ait ithalat ve ihracat antrepoları da kargo terminalinde bulunmaktadır. Kargo terminalinin 7.794 m2'si kapalı olmak üzere toplam büyüklüğü 21.319 m2'dir.

İç hatlar terminalinin yanında yer alan ve TAV tarafından işletilen genel havacılık terminali özel jetlerle hava taksilere hizmet vermektedir. Terminalde gümrük ve pasaport işlemleri yapılabilmektedir.

Havalimanında 3.240 m uzunluğunda ve 45 m genişliğinde paralel iki pist vardır. 16L/34R ana pist iken aslında taksi yolu olan 16R/34L, ana pist bakımdayken pist görevi görmektedir.

Havalimanının taksi yollarıyla birlikte 716 bin m2 genişliğindeki üç apronu 61 uçağın park edebileceği büyüklüktedir. Hava trafik kontrol kulesi 45 m yüksekliğinde olup 140 m2 kullanım alanına sahiptir. Havalimanında 3.426 araç kapasiteli park yeri bulunmaktadır. Ayrıca havalimanı içerisinde TAV Airport Hotel adlı ve 81 odalı bir otel hizmet vermektedir.

Adnan Menderes Havalimanı, 2023 verilerine göre yolcu ve uçak trafiğinde sırasıyla İstanbul, İstanbul Sabiha Gökçen, Antalya ve Ankara Esenboğa havalimanlarının ardından beşinci sıradadır. Kargo trafiği bakımından ise İstanbul ve İstanbul Sabiha Gökçen havalimanlarının ardından üçüncü sıradadır. 2016 verilerine göre dış hatlarda en fazla yolcu %43 oranla Almanya'dan gelmektedir.

Adnan Menderes Havalimanı, şehir merkezine D 550 karayolu üzerindeki Akçay Caddesi ile bağlıdır. Havalimanına toplu ulaşım araçları ile ulaşım olanağı da vardır. İç hatlar terminalinin önündeki aynı adlı istasyondan geçen TCDD'ye ait; Basmane-Denizli, Basmane-Tire, Basmane-Ödemiş, Basmane-Nazilli ve Basmane-Isparta trenleriyle İzmir'in çevresindeki şehirlere ve ayrıca banliyö hattı İZBAN aracılığıyla şehrin kuzey ve güneyine yolcu taşınmaktadır. İZBAN hattı üzerindeki Hilal ve Halkapınar istasyonlarından İzmir Metrosu'na; Halkapınar ve Alsancak istasyonlarından T2 tramvay hattına, Alaybey istasyonundan T1 tramvay hattına ve Çiğli istasyonundan T3 tramvay hattına aktarma yapılabilmektedir. Mavişehir istasyonundan kalkan 200, Cumhuriyet Meydanı'ndan kalkan 202, Bornova metro istasyonundan kalkan 204 ve Şirinyer Aktarma Merkezi'nden kalkan 206 numaralı ESHOT otobüsleri havalimanına ulaşım sağlamaktadır. Havaş servis otobüsleri ise İzmir'in Bornova, Çeşme, Karşıyaka, Konak, Selçuk ve Urla ilçelerine, Aydın'ın Efeler, Köşk, Kuşadası, Nazilli, Söke ve Sultanhisar ilçelerine ve Manisa'nın Şehzadeler ve Yunusemre ilçelerine havalimanından yolcu taşımaktadır. Ayrıca havalimanında taksiler ve araç kiralama firmaları hizmet vermektedir.

26 Ocak 1974'te, İzmir'den İstanbul Yeşilköy Havaalanı'na giden Türk Hava Yolları'nın 301 sefer sayılı Fokker F28 tipi Van uçağı, kalkış sırasında yalpalayarak pistten çıktı ve infilak etti. Uçaktaki altmış sekiz yolcudan elli sekizi ve beş mürettebattan dördü öldü.

 OpenStreetMap'te Adnan Menderes Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  

Resmî site
DHMİ'de Adnan Menderes Havalimanı 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrodisias veya Afrodisyas (Grekçe: Ἀφροδισιάς, romanize: Aphrodisiás), Tanrıça Afrodit'e adanmış birçok eski çağ kentinin ortak adı. Afrodisyas (ya da Afrodisias) adlı kentlerin en ünlüsü, Anadolu'nun güneybatısında, eski Karia bölgesinde, günümüzde Aydın ilinin Karacasu ilçesine bağlı Geyre mahallesinin bulunduğu yerde bulunan Antik Yunan kentidir. Arkeolojik kazılar başladıktan sonra Geyre taşınmıştır.
2009'da UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edilen Afrodisias, 2017'de ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.

MÖ 5. yüzyılda kurulan kent, Roma İmparatorluğu döneminde gelişmiş, MÖ 1. yüzyıl ile MS 5. yüzyıllar arasında, başta heykelcilik olmak üzere önemli bir sanat merkezi haline gelmiş, Afrodit tapınağıyla ve Afrodit adına yapılan törenlerle ün salmıştır.
Kentin tanrıçası Aphrodite için yapılan tapınak kentteki en eski mermer binadır. Tapınağa ait kutsal alanın (temenos) sınırlarının belli olması bu alana tanınan sığınma hakkından dolayı önemli olmuştur. Tapınak çevresindeki yazıtlarla önce bu imtiyazın Julius Caesar ve ardılı, daha sonra da Roma İmparatoru Augustus tarafından verildiği ortaya konulmuştur.
MS 1. yüzyılın başlarında tamamlanan mermer tapınağın yapımında yardımcı olan seçkin yerel ailelerin isimleri sütunlar üzerine yazılmış, tapınağın kurucusu olarak kabul edilen Gaius Julius Zoilos, yaşamı boyunca Aphrodite rahibi unvanı ile onurlandırılmıştır.

Afrodisias kenti, deprem kuşağındaki konumu nedeniyle, tarihi boyunca pek çok depremden şiddetle etkilenmiştir. Özellikle 4. yüzyıl ve 7. yüzyılda burada büyük depremler olduğu bilinmektedir. 4. yüzyıl depremi ayrıca Afrodisias'ın bulunduğu mevkide su akış mecralarını da değiştirmiş, kentin bazı kısımlarını su baskınlarına maruz kalmaya müsait bir hale getirmiştir. Su baskınları sorununu çözümleme amaçlı ve aciliyet içinde inşa edildiği anlaşılan tahliye sisteminin kanıtları bugün de görülebilmektedir. 7. yüzyıldaki depremden sonra Afrodisias bir daha hiçbir zaman tam olarak kendine gelememiş ve bakımsızlığa düşmüştür. Zamanla kalıntılar kısmen Geyre köyü alanı ile örtülmüştür. 20. yüzyıl başlarında Geyre köyünün bir kısmı yine bir deprem nedeniyle boşalmış, boşaltılan alanın altındaki kalıntılar ortaya çıkmıştır. 1960'larda Geyre, deprem olasılığı da düşünülerek bugünkü yerine taşınmış ve belde olmuştur.
Kent 7. yüzyıldan itibaren paganizm çağrışımlı Afrodisias ismini terkederek Hristiyanlık etkisiyle Stavropolis (Haç kenti) şeklinde adlandırılmıştır. Bizans İmparatorluğu döneminde bölge (antik çağ Karya'sına nazaran daha iç bölgede yer almasına rağmen) Karya olarak anılmaya başlamıştır. 1260 yılından itibaren Türklerin bölgede egemenlik kurması ile Karia ismi Geyre olarak Türkçeye yansımıştır.

Afrodisias'ın medyada sıklıkla ünlü fotoğrafçısı Ara Güler tarafından tesadüfi biçimde keşfedildiği söylense de, Antik kent, 18. yüzyıldan bu yana bilinmektedir. İlk keşfedildiği bu dönemde şehir duvarlarına işlenmiş zengin yazıt koleksiyonunu kayıt altına almak üzere antik kente birçok keşif gezisi düzenlenmiştir.[1] 24 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ara Güler'in katkısı ise yıllar sonra uluslararası camiada bu antik kentin ihtişamının tekrar öne çıkarılmasına katkıda bulunması olmuştur. Köydeki insanların Aphrodisias'a ait sütun ve taşları, evlerinin ve işyerlerinin belli kısımlarında kullanıldığını görmüştür. Geri döndüğünde çektiği fotoğrafları dönemin sanatçı-aydınlarına göstermiş ama kimse ilgilenmemiştir. Daha sonra bir ABD dergisine fotoğraflarla birlikte yazıları göndermiş ve büyük ilgi görmüştür. Renkli resimler olursa 10 sayfa ayıracaklarını söylemeleri üzerine Ara Güler tekrar aynı yere gider. Resimleri çeker, yazısını yazar. Kendisinden daha detaylı yazılar istenince Kenan Erim ile görüşür ve yazılar yazılır. Kenan Bey de hafriyatlar için gerekli izinleri alıp detaylı çalışmalara başlar. Aphrodisias'ta ilk kazılar 1904-1905 yıllarında Paul Gaudin tarafından yapılmıştır. Hâlen sürmekte olan ve New York Üniversitesi tarafından koordine edilen Afrodisias kazılarının başlangıcı, 1961 yılından ölümüne kadar tüm kariyerini buraya adayan Kenan Erim'e dayanmaktadır. Bugün, çalışmaların devamı yine New York Üniversitesi himayesinde; Oxford Üniversitesi Lincoln Kürsüsü'nde Klasik Arkeoloji ve Sanat Profesörü olan Prof. R.R.R. Smith ile New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde Prof. Christopher Ratte'nin ortak yönetimi altında sürmektedir. Sur duvarlarından itibaren 1 km.lik alan 1. Derece Sit Alanı ilan edilmiştir. Kalıntıların zenginliği nedeniyle kazıların başlangıcında inşa edilen Geyre Müzesi'nin yetersiz kalması nedeniyle yeni bir Afrodisias Müzesi'nin kurulması için çalışılmıştır. 1 Haziran 2008'de Afrodisias antik kentinde müzeye ek olarak Sebasteion-Sevgi Gönül Salonu açılmıştır.

Konservasyon, restorasyon ve ören yeri sunumu projeleri Thomas Kaefer, Gerhard Paul ve Trevor Proudfoot tarafından yönetilen ekiplerce gerçekleştirilmiştir.

Anıtsal bir kapı olan tetrapylon, kentin kuzey-güney ana caddesinin sonunda yer alır. Bu yapı, Afrodit Aphrodisias Kutsal Alanı'nın önündeki büyük ön avluya giden yolun başlangıcında bulunmaktadır. Tetrapylon'un inşa tarihi yaklaşık olarak MS 200 yılına dayanmaktadır.
Tetrapylon, Korinth düzeninde inşa edilmiş anıtsal bir yapıdır. İsmi Hellence'den gelir: "tetra" dört, "pylon" ise kapı anlamını taşır. Bu yapı, dört yönünde dörder sütun bulunması nedeniyle bu adla anılmaktadır.
Tetrapylon'un hemen doğusunda, Afrodisias'ın ünlü mermer ocaklarından çıkarılan beyaz mermerden yapılmış sade bir mezar bulunmaktadır. Bu mezar, 1961'den 1990'a kadar hayatının büyük bir bölümünü Afrodisias'ın kazılmasına ve dünyaya tanıtılmasına adayan Prof. Dr. Kenan T. Erim'e aittir.

Tapınağın ilk yapımı Arkaik devirde gerçekleştirilmiştir. Afrodit Tapınağı şehrin odak noktasıdır. Afrodisias'ın heykeltıraşları, yöredeki zengin mermer kaynaklarını ustaca kullanarak büyük bir üne kavuşmuşlardı. Heykelcilik okulu son derece başarılıydı; eserlerinin çoğu sit alanı çevresinde ve Aphrodisias Müzesi'nde görülebilir. Agora bölgesinde çok sayıda tam boy heykel keşfedilmiş olup, gerçek bir ekolü işaret eden deneme ve tamamlanmamış parçalar kanıt olarak bulunmaktadır. Genellikle girland ve sütunlardan oluşan desenlerle süslenmiş lahitler çevrede yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. "İnsan figürlü sarmallar" olarak tanımlanan ve Akantus yapraklarına dolanmış insan, kuş ve hayvan figürlerinin yer aldığı pilasterler bulunmuştur.
Tapınak binasının karakteri, 5.yüzyılda bir Hristiyan bazilikası haline dönüşünce değişmiştir. Bu yapının, İmparator Zeno'nun emriyle yaklaşık 481-484 yılları arasında yıkıldığı düşünülmektedir. Neden olarak, tapınağın Afrodisias'taki pagan Helen muhalefetinin merkezi haline gelmesi ve bu muhalefetin Illus'u desteklemesi gösterilir. Illus, Geç Roma İmparatorluğu döneminde yaşanan pagan zulmü sırasında bastırılan Helen ayinlerini, hala ayakta olan tapınaklarda yeniden başlatmayı vadetmişti.

Roma İmparatoru Hadrian, Anadolu gezilerinden birinde Afrodisias'ı ziyaret etmiştir. Kent meclisi, bu önemli ziyaretin anısına bu hamamları inşa ettirmiştir. Hamam kompleksi, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı tasarlanmış iki büyük bölümden oluşmaktadır.
Yapının kuzey tarafındaki ana girişin hemen önünde, köşelerinde büyük sütunların yer aldığı mermer bir havuz bulunmaktadır. Girişin sağ tarafında, birbiriyle paralel odalar sıralanmıştır. Bu odalar, hamamın farklı işlevlere sahip bölümlerini oluşturmaktadır:

Soyunma-giyinme odası (Apoditerium)
Soğukluk bölümü (Frigidarium)
Ilıklık bölümü (Tepidarium)
Sıcaklık bölümü (Caldarium)
2010'da Hadrianus Hamamı'nda başlanan kapsamlı proje, kompleksin ana yapısı üzerindeki konservasyon ve restorasyon çalışmaları ile devam etmiştir. Arzu Öztürk ve ekibi ile doktora öğrencisi Allyson Mc David tarafından mimarî dokümantasyona devam edilmiştir. Oda 8'deki (aleipterion) yıkılmış mimarî parçalar incelenmek üzere taşınmış, oda dikkatlice temizlenmiştir. Esas konservasyon çalışmaları oda 4, 5 ve 12'de yoğunlaşmış, burada döşemeler, hipokostlar ve duvarlar restore edilmiştir. Oda 4'te, yani hamamın merkez caldarium'unda yeni bir çalışmaya başlanarak, odanın batısındaki büyük havuza yoğunlaşılmıştır. Burada yapılan işlemler arasında, yıkılmış parçaları temizlemek, duvarları sağlamlaştırmak, taşları dübellemek, hipokostların tuğla desteklerini onarmak ve çöken döşeme kesimlerini desteklemek bulunmaktadır. Oda 5'teki çalışma neredeyse tamamlanmıştır: Batıdaki havuzun tuğla ve mermer yapısı onarılmış ve odanın güneydoğu köşesindeki mermer döşeme yıkılmış hâliyle sabitlenip sağlamlaştırılmıştır. Oda 12'de hipokostların tuğla destekleri güçlendirilmiş ve ince mermer döşeme ile yuvarlak havuz tamamen onarılmıştır. Hipokost desteklerinin altına ve üstüne ince çelik levhalar yerleştirilerek döşeme desteklenmiştir.

Aphrodisias Stadyumu, kentin en iyi korunmuş ve en görkemli yapıtı olmakla birlikte Ege bölgesindeki eski stadyumlardan en iyi korunanıdır. Stadyum, uzun süre boyunca atletik etkinliklere ev sahipliği yapmıştır. Ancak 7. yüzyılda meydana gelen şiddetli bir deprem, kentin tiyatrosuna ağır hasar vermiştir. Bu felaketin ardından, tiyatroda daha önce gerçekleştirilen bazı etkinlikler için stadyumun bir bölümü yeniden düzenlenmiştir.
Stadyum yaklaşık 270 m x 60 m boyutlarındadır. Stadyumun her iki yanında ve her iki ucunda 30'ar sıra oturma yeri bulunmaktadır. Bu düzenlemeyle stadyumun maksimum kapasitesi yaklaşık 30.000 seyirci olarak tahmin edilmektedir. Stadyumun pisti ise yaklaşık 225 m uzunluğunda ve 30 m genişliğindedir.
Stadyum, Delfi Stadyumu'ndan bile çok daha büyük ve yapısal olarak daha kapsamlı olduğundan, muhtemelen Akdeniz'de türünün en iyi korunmuş yapılarından biridir.

Sebasteion, ya da Augusteum, propilonu üzerindeki 1. yüzyıldan kalma bir yazıta göre "Afrodit'e, yüce Augustus'a ve İnsanlara" ortaklaşa adanmıştır. Güney portikoda bulunan bir kabartma, ilginç bir sahneyi tasvir etmektedir. Bu kabartmada, Afrodisias kentinin kişileşti

Afyonkarahisar veya eski ve halk arasındaki ismiyle Afyon, Türkiye'nin Afyonkarahisar ilinin merkezi olan şehirdir. Mermercilik, termal turizmi ve gastronomi sektörlerinde Türkiye içinde ve uluslararası alanda isim yapmıştır. Şehrin Afyon olan ismi, 2005 yılında Afyonkarahisar olarak değiştirilmiştir.
Afyonkarahisar şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 1.021 metredir.

Yerleşimin eski adı Karahisâr-ı Sâhib'dir. Karahisar ismi, şehrin ortasında yükselen koyu renkli volkanik kayaların renginden ve üstünde bulunan hisardan gelir. Sâhib adı ise Anadolu Selçuklularının son devirlerinde yaşayan ve Moğol istilası sırasında buraya gelen Sâhib Ata Fahreddin Ali'nin unvanından gelmektedir. Günümüzde kullanılan Afyon adı da bölgede eskiden beri büyük alanda yapılan haşhaş ekimine dayanmaktadır.

Kentin tarihi MÖ 3000 yılına kadar uzanmaktadır. MÖ 2000 ilk dönemlerinde Hattilerin egemenliğinde bulunan yerleşim, MÖ 2. bin yılının ortalarında Hititlerin denetimine geçmiştir. Hitit devleti yıkılınca MÖ 1000 yılı dolaylarında yerleşim Friglerin egemenliği altına girdi. Frigler döneminde kale içine "Akronium" ismi verilmiş; daha sonra bu isim şehir içinde kullanılmaya başlanmıştır. MÖ 6. yüzyılın sonlarına doğru Friglerin egemenliği bitmiş ve yerleşim Pers hâkimiyetine geçmiştir. Pers egemenliği, MÖ 333 yılında Makedon Kralı III. Aleksandros'la yapılan İssos Muharebesi'nde alınan yenilgiyle son bulmuştur. MÖ 30'lu yıllardan itibaren yerleşimin de içinde olduğu bölge Roma İmparatorluğu egemenliğine girmiştir. Romalılar döneminde yerleşim "Akroenos" adını almıştır. Roma İmparatorluğu'nun MS 395 yılında bölünmesiyle yerleşim Bizans İmparatorluğu topraklarında kalmış ve yerleşime "Akronion" ismi verilmiştir.
12. yüzyılın sonlarına doğru yerleşim Türk egemenliğine geçmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Kösedağ Muharebesi'nde aldığı yenilgi sonucunda, Afyon'un da içerisinde olduğu bölge, Vezir Sâhib Ata Fahreddin Ali denetimine verilmiş ve 1275 yılında Afyonkarahisar'ın başşehir olduğu Sâhib Ataoğulları Beyliği kurulmuştur. 1341 yılında Germiyanoğulları Beyliği topraklarına katılan yerleşim 1390 yılında Osmanlı egemenliğine geçmiştir. 1402 Ankara Muharebesi sonucunda Afyonkarahisar yeniden Germiyanoğullarının eline geçmiştir. II. Yakub Bey'in vasiyeti üzerine yerleşim 1429 yılında yeniden Osmanlı egemenliğine katılmıştır.
Osmanlı döneminde ilk önceleri "Karahisar-ı Devle", "Karahisar" ve "Karahisar-ı Sahib" adıyla sancak merkezi olarak anılan yerleşim, 1684 yılındaki belgelerde ise "Afyonkarahisar" adıyla da anılmaya başlamıştır. Yerleşim 1833 yılında Kavalalı İbrahim Paşa kuvvetlerince ele geçirilmiş, ancak aynı yıl içerisinde tekrar Osmanlı egemenliğine geçmiştir.
Afyonkarahisar, Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olan Büyük Taarruz'un karargâh ve harekât merkezi konumundadır. 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.30'da, Mustafa Kemal Paşa'nın Kocatepe'de verdiği emirle başlayan taarruz, Türk ordusunun Yunan işgaline son vermesini sağlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa önderliğindeki karargâh, taarruzun başlangıç noktası olarak Afyonkarahisar'ı seçmiştir. Kocatepe ve çevresi, ordunun topçu bataryalarının ve haberleşme hatlarının konuşlandığı stratejik mevkilerdir. Türk ordusu, 26–30 Ağustos 1922 tarihleri arasında Afyonkarahisar, Dumlupınar ve Uşak hattında ilerleyerek Yunan kuvvetlerini geri çekilmeye zorlamış; 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştır. Afyonkarahisar'ın kurtuluşu 27 Ağustos 1922'de gerçekleşmiş, şehirdeki işgal kuvvetleri tamamen püskürtülmüştür.
Bu zaferin ardından şehir, Türk ordusunun İzmir yönüne ilerleyişinde bir lojistik merkez olarak kullanılmıştır. Günümüzde Kocatepe, Zafertepe-Çalköy ve Dumlupınar bölgeleri Zafer Yolu adıyla anılmakta; her yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları kapsamında binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Afyonkarahisar mermer tesisleri ile, 2005 yılı itibarıyla büyüklü küçüklü 356 mermer işletmesinin faaliyet gösterdiği bir şehir olup, zengin ve kaliteli mermer yataklarının işletilmesi ve işlenmesi, sektörün hızla gelişmesini sağlamıştır. Gıda sektörü de gelişmiş durumdadır. Özellikle kaymaklı kadayıfı ve lokumu meşhurdur. Bunun yanında sucuk da diğer önemli gıda maddesidir. Ayrıca patates ve yumurta üretiminde de adını duyurmuştur. Afyonkarahisar konumuna ve nüfusuna oranla çevresindeki illere göre daha az sanayileşmiş durumdadır. Kalkınmada öncelikli yöre kapsamına girmesine rağmen ciddi bir yatırım almamıştır.
Ömer-Gecek, Hüdai, Heybeli ve Gazlıgöl-Yaylabağı termal alanları, Kültür ve Turizm Bakanlığınca Termal Turizm Alanı olarak ilan edilmiştir. Bu kapsamda son yıllarda termal turizme yönelik olarak özel sektör tarafından birçok otel ve konaklama yerleri yapılarak hizmete girmiştir.

Şehirde Afyon Kocatepe Üniversitesi ve Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi olmak üzere iki üniversite bulunmaktadır. Bu üniversiteler Afyonkarahisar'da toplam üç yerleşkede eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir. 2024-2025 akademik yılında üniversite fakültelerinde 38.921 öğrenci öğrenim görmektedir.

Afyonkarahisar şehrini profesyonel liglerde, TFF 2. Ligde yer alan Afyonspor futbol takımı ile Kadınlar 2. Liginde yer alan Afyon İdmanyurdu kadın futbol takımının yanı sıra ING Basketbol Süper Liginde yer alan HDI Sigorta Afyon Belediyesi Basketbol erkek takımı ve AXA Sigorta Efeler Liginde yer alan Avşar Maden Suyu Afyon Belediye Yüntaş Voleybol erkek takımı temsil etmektedir.
Şehrin en büyük spor tesisleri: 15.000 kişilik Zafer Stadyumu ve 2833 kişilik Prof. Dr. Veysel Eroğlu Spor Salonudur.

Afyonkarahisar Kalesi, şehrin merkezinde 226 metre yüksekliğindeki volkanik bir kaya kütlesi üzerine kurulmuş tarihî bir savunma yapısıdır. İlk yerleşimin M.Ö. 1350 civarında Hititler döneminde "Hapanova" adıyla başladığı, daha sonra Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kalenin sürekli onarılarak kullanıldığı bilinmektedir. Kalenin günümüze ulaşan sur kalıntıları, Bizans ve Selçuklu dönemlerine aittir. Kale içinde sarnıç kalıntıları, tapınak temelleri ve taş basamaklı merdivenler bulunmaktadır. Günümüzde ziyaretçilere açık olan kale, hem tarihî önemini hem de panoramik şehir manzarasını korumaktadır.

Frig Vadisi, Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya illerine yayılan geniş bir tarihî ve kültürel miras alanıdır. Frigya Krallığı'nın kalbinde yer alan bu bölge, M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren kaya yerleşimleri, tapınaklar ve anıtsal kabartmalarla dikkat çeker. Afyonkarahisar bölümünde özellikle Ayazini, Göynüş Vadisi, Aslantaş ve Yılantaş anıtları öne çıkar. Kaya mezarları, kabartmalar ve tapınak cepheleri Friglerin ölü gömme geleneklerini ve inanç sistemlerini yansıtır. Vadinin tamamı günümüzde yürüyüş parkurlarıyla keşfedilebilir olup, UNESCO Dünya Mirası aday listesinde yer almaktadır.

Afyonkarahisar Evleri, 18. ve 19. yüzyıllarda inşa edilmiş geleneksel Osmanlı konut mimarisinin özgün örneklerindendir. Bu yapılar genellikle iki veya üç katlı, cumbalı, çıkmalı ve geniş avlulu planlara sahiptir. Konutların çoğu taş temelli, kerpiç dolgulu ahşap karkas sistemle yapılmıştır.
Evlerin dış cepheleri pastel tonlarda boyanmış, pencerelerinde ahşap kepenkler ve oyma süslemeler kullanılmıştır. Özellikle Taşpınar, Kalealtı, Hacı Nasrullah, İmaret ve Dervişpaşa Mahalleleri bu geleneksel dokunun en iyi korunduğu bölgelerdir. Çoğu evin zemin katı taş duvarlı olup kiler veya ahır olarak kullanılırken, üst katlar yaşam alanı olarak düzenlenmiştir.

Evlerin iç mekânlarında "sofa" adı verilen geniş bir orta alan çevresine odalar yerleştirilmiştir. Ahşap tavan süslemeleri, alçı ocaklar, dolap nişleri ve işlemeli kapılar dönemin zanaatkârlık geleneğini yansıtır. Geleneksel evlerin bir bölümü günümüzde restore edilerek butik otel, kafe veya kültürel tesis olarak kullanılmaktadır. Kale eteklerinden İmaret Camii'ne kadar uzanan tarihî sokak dokusu, taş döşemeli yolları ve ahşap çıkmalı evleriyle Afyonkarahisar'ın sivil mimari kimliğini korumaktadır. Şehir, bu özellikleriyle Türkiye'de "tarihî kent merkezi" unvanına sahip nadir yerleşimlerden biridir.

İhsaniye ilçesi sınırlarında yer alan Ayazini Antik Kenti, Frig, Roma ve Bizans dönemlerinde aktif olarak kullanılmış çok katmanlı bir yerleşim alanıdır. Frig döneminden kalma kaya mezarları, tapınak cepheli anıtlar ve ev tipi kaya oyma yapılar, Roma döneminde genişletilmiş ve Bizans döneminde manastır ile kiliselere dönüştürülmüştür. Bölgedeki en dikkat çekici yapılar arasında Meryem Ana Kilisesi, Metropolis kaya yerleşimi ve sütunlu mezar odaları bulunmaktadır. Günümüzde Ayazini, Frig Vadisi'nin en yoğun ziyaret edilen bölümlerinden biridir.

Afyonkarahisar Ulu Camii, 1272 yılında Anadolu Selçuklu döneminde Emir Hacı Bey tarafından inşa edilmiştir. 40 ahşap direkle taşınan tavanı ve sade taş süslemeleriyle Anadolu'daki ahşap direkli camiler arasında özgün bir örnektir. Cami, dikdörtgen planlıdır ve doğu-batı yönünde uzanır. Tavanında geometrik geçmeli ahşap işçiliği ve kalem işi süslemeler görülmektedir. Günümüzde hâlen ibadete açık olan yapı, Afyonkarahisar'daki Selçuklu mimarisinin en iyi korunmuş örneklerinden biri olarak kabul edilir.

1472 yılında Osmanlı veziri Gedik Ahmet Paşa tarafından yaptırılan medrese, kesme taş işçiliği ve açık avlulu planıyla erken Osmanlı mimarisinin önemli örneklerinden biridir. Dikdörtgen planlı yapı, ortasında bir avlu ve çevresinde revaklı odalardan oluşur. Medrese, 1543-1544'ten önce derece itibarıyla otuzlu, 1565-1566'dan önce ise ellili medreseler arasında bulunuyordu. 20. yüzyılın başlarına kadar medrese olarak kullanılan bina, Cumhuriyet'in ilk yıllarında onarılarak önce (1931) Müze Deposu, 1933 yılından 1971 yılına kadar Müze Müdürlüğü olarak hizmet vermiş, arkasından uzun yıllar boş kalmış, yapılan tamir ve restorasyon sonunda, 1995-1997 yıllarında Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanıldı.

Afyonkarahisar Mevlevihanesi, 13. yüzyılda Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin halifesi Şeyh Nasreddin tarafından kurulmuştur. Osmanlı döneminde Anadolu'

Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi, İzmir'in Konak ilçesinde bulunan, 2008 yılında hizmete girmiş kültür merkezidir. İzmirli besteci, araştırmacı ve müzisyen Ahmed Adnan Saygun'un ismini taşır.
Güzelyalı'da eski bir troleybüs atölyesinin arsasında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından inşa edilden yapının tasarımı, mimar Tevfik Tozkoparan ve Emre Ulaş'a aittir. Projesi 2000 yılında hazırlanan yapının inşaatı 2006-2008 yılları arasında İngiliz ARUP firmasınca gerçekleştirilmiştir.
Üç ana bölümden oluşan mekanın "Sanat Merkezi" adlı bölümünde özel akustik niteliklere ve asansörlü bir orkestra çukuruna sahip 1.153 kişilik bir konser salonu, 243 kişilik ikinci bir salon, toplantı salonları ve sergi mekânları bulunur.
Yapının üzerine inşa edildiği 20 dönümlük arazide 19. yüzyılda inşa edilen bazı tescilli tarihî yapılar da vardır. Bu yapılar restore edilerek kafe, müzik kütüphanesi, CD satış mağazası olarak kullanıma sokulmuştur. Eski yapıların bulunduğu bu alan "Kent Meydanı" olarak adlandırılır.
Sergi, tiyatro, konser gibi etkinlikler için kullanım alanı sunan açık alan "Kültür Platformu" adını taşır. Bu bölümde Ahmed Adnan Saygun'un 3 metre boyundaki bir heykeli bulunur. Heykel, Erkin Erkman'ın eseridir.
Kültür Merkezi, Adnan Saygun'un 100. doğum yılında, 27 Aralık 2008 günü gerçekleşen açılış konseri ile hizmete girdi. Konserde, bu kültür merkezi için özel olarak kurulan Ahmed Adnan Saygun Onursal Senfonik Orkestrası ve Korosu şef Rengim Gökmen yönetiminde Ahmed Adnan Saygun bestesi Yunus Emre Orotoryosu'nu seslendirdi.

 OpenStreetMap'te Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi ile ilgili coğrafi veriler  

Resmî site

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, Türkiye'nin İzmir şehrinde yer alan bir müzedir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın 1999'da önerdiği Kent Arşivi ve Müzesi'nin projesi, 2000'de hazırlandı. Yapımına 1930'da başlanan müze binası 1932-2001 yılları arasında itfaiye merkezi olarak kullanılmaktaydı. 10 Ocak 2004'te İzmir Kent Arşivi ve Müzesi adıyla açılan müzeye aynı yıl 6 Temmuz'da görevi başında hayatını kaybeden Piriştina'nın adı verildi. İzmir tarihi ile ilgili belge ve eserlerin bulunduğu müze, Türkiye'nin ilk kent arşivi ve kent müzesidir. 2018'de müze, Tarihi Kentler Birliği tarafından verilen Arşiv ve Koleksiyon Müzesi Ödülü'nü aldı. Aralık 2019'da müzenin arşivi internet üzerinden araştırmacıların erişimine sunuldu.

 OpenStreetMap'te Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Resmî site

Aiolis, Batı Anadolu'nun kabaca kuzey bölgesinin antik adı.

Gediz Nehri kuzeyinden Bakırçay güneyine uzanan bölgedir. Doğusu Yunt Dağları ve Dumanlı Dağ, batıda ise Çandarlı Körfezi ile sınırlanır. Ayrıca Midilli adası da bölgenin sınırlarına girer. Herodot, 12 adet Aiol kenti sayar: Kyme, Larissa, Neonteichos, Temnos, Killa, Notion, Aigiroessa, Pitane, Aigai, Myrina, Gryneion, Smirni. Bu kentlerin, MÖ 1050 yılı civarında Yunanistan'dan bölgeye gelen Aioller tarafından kurulduğu söylenmektedir. Aigai, Aiolis bölgesindeki bir kentin adıdır. Aiolis diye bir kent yoktur. Aiolis antik bölge yerleşimi kuzeyde Biga ve Misya doğu sınırı Lidya, güney sınırı İyonya ile bölge yerleşimlerine komşudur.

Bölge coğrafi konum olarak Adramyttenos Kolpos (Edremit Körfezi) ve güneye doğru İzmir körfezine kadar uzanan sahil şeridini içine almaktadır. Aeol halkının MÖ 1. binin başından itibaren Yunanistan'dan göç ettiği bilinmektedir. Özellikler Teselya ve Boeotia'dan gelmişlerdir. Geldiklerinde Ege'deki bütün körfezler boştur. Önce Lesbos adasına, sonra Troas bölgesine, daha sonra Smyrna körfezine, daha sonra Smyrna'nın güneyine yerleşmişlerdir. Smyrna'da önce Aeoller daha sonra Dorların etkisiyle gelen İyonlar yaşamıştır. MÖ 8. yüzyılın 2. yarısında birleşerek dinsel yönü ağır basan bir federasyon kurmuşlardır.

Antik Grek tarihçi Herodot, Kyme (Aliağa-Nemrut Koyu), Larissa (Buruncuk Köyü [?]), Neontheikhos (Yanık köy), Temnos (Görece-Kayacık Tepesi), Killa, Notian (Ahmetbeyli), Aigiroessa, Pitane (Çandarlı), Aigai (Nemrutkale), Myrina (Aliağa-Kalabaktepe), Gryneion (Yenişakran) ve Smyrna (İzmir) olmak üzere on iki kentten söz etmektedir. On ikinci kent olan Smyrna'yı İonlar konfederasyondan ayırmışlardı. Bu kentlerin dışında 5 tane Lesbos'ta, 1 tane Tenedos'ta, bir tanede 100 adalar denilen adalarda Aeol kentleri vardır. 11 Aeolis'in başkenti Kyme'dir. Bu yerleşim Aelois kentlerinin en büyüğüdür. Aeolis, MÖ 700'de Smyrna kenti kendisinden ayrıldıktan hemen sonra, önce Lidya krallığının daha sonrasında da Pers egemenliğinin altına girmiştir. Pers-Yunan savaşları sırasında Pers tarafını tutmuştur. MÖ 478 yılında Attika-Delos Deniz Birliğine üye olmuştur. MÖ 5. yüzyılda Sparta'ya yenilmiş ve MÖ 342'de Makedonyalılarla anlaşma yapmıştır. Aeolis federasyonu, MÖ 281'de Selevkos idaresine, MÖ 261-221 yılları arasında Pergamon Krallığı idaresine girmiştir. MS 17 ve 105 depremleri büyük hasara yol açmış ve kıyı kentleri harap olmuştur.

Aliağa Petkimspor, 1988 yılında kurulan İzmir ilinin Aliağa ilçesi merkezli eski spor kulübü. 2015 yılında kapanmıştır.

1988 yılında Aliağa ilçesinde kurulan kulüp 2 sezon amatör ligde mücadele ettikten sonra 1990-91 sezonunda Alpetspor (açılımı Aliağa Petkimspor) ismiyle Türkiye 3. Futbol Liginde mücadele etmeye başlamıştır. 1993-94 sezonu öncesi ismini Petkimspor olarak değiştirdi. 1998-99 sezonunda 3. Futbol Ligi 6. Grupta Yeni Nazillispor'un ardından sezonu 2. sırada tamamlayarak Türkiye 2. Futbol Liginin kapısından döndü. Ertesi sezonda sondan 3.haftaya lider girmesine rağmen son 3 maçını kazanamayarak sezonu 3. sırada tamamladı.
2000-01 sezonunda ertesi yıl 2. Lig A ve B kategorisi olarak ikiye ayrılacağı için grubu ilk 3 sırada tamamlayan takımlar 2. Lig B kategorisine yükselecekken, Petkimspor sezonu 4. sırada tamamlayarak 2. Lige çıkma şansını bu sezon da tepmiş oldu ve 2001-02 sezonu itibarıyla 4. seviye lig konumuna düşen 3. Ligde mücadele etmeye başladı.
2004-05 sezonunda 3. Lig 4. grubu son sırada tamamlayarak Amatör Lige düştü. Uzun yıllar amatör liglerde mücadele eden Aliağa Petkimspor 2014-2015 sezonunda İzmir 1. Amatör ligini 2. sırada tamamladı. Play-off turu yarı final maçında kınık belediyespor'a normal süresi 2-2 biten mücadeleyi uzatmalarda 5-2 kaybederek finale yükselme şansını kaçırdı, sezon sonu ise kulüp yeni sezonda lige katılmayarak kapandı. Kulüp 2015'ten bu yana faaliyet göstermemektedir.

2. Lig: 11 sezon
1990-2001

3. Lig: 4 sezon
2001-2005

Amatör Lig: 12 sezon
1988-1990, 2005-2015

TFF.org'da Aliağa Petkimspor

Alsancak, İzmir ilinin Konak ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Mahallenin eski adı 1876  yılı kayıtlarında Darağaç Burnu olarak geçmektedir. 1912 kayıtlarında ise Punta olup, İtalyancada "burun" anlamına gelmektedir.

İlçe kaymakamlığı, İzmir Valiliği'ne 1,5 km uzaklıktadır.
Mahalle Konak ilçe merkezinin kuzeyinde İzmir Körfezi sahilinin Gündoğdu Meydanı ile Alsancak Limanı arasında kalan kısmındadır. Kuzey ve batısında Atatürk Bulvarı'nın sınırladığı ve Alsancak Limanı'nın olduğu Umurbey Mahallesi, güneydoğu ve güneyinde Kültür Mahallesi (sınır: Ali Çetinkaya ve Talatpaşa bulvarları) vardır.
Alsancak Garı, Kordon ve Kıbrıs Şehitleri Caddesi, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Bölge Müdürlüğü, Ege Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürlüğü, İzmir Atatürk Müzesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, Alsancak İskelesi, Cumhuriyet ve Gündoğdu Meydanları, İzmir Mask Müzesi, Neşe ve Karikatür Müzesi, TCDD 3. Bölge Müze ve Sanat Galerisi, İzmir Saint Joseph Lisesi, Müjdeci Aziz Yuhanna Anglikan Kilisesi, Santissimo Rosario Kilisesi, bu mahallededir.

Eski Alman Başkonsolosluğu Binası
Eski Tekel Tütün Depoları (günümüzde İzmir Mimarlık Merkezi)

 Wikimedia Commons'ta Alsancak ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Alsancak, Konak ile ilgili coğrafi veriler

Alsancak Garı, eskiden Punta Garı, İzmir'in Konak ilçesinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Türkiye'deki en eski gar ve Kemer Tren İstasyonu'ndan sonra en eski ikinci tren istasyonu olan ve İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC) tarafından Punta Garı adıyla inşa edilerek 30 Ekim 1858'de hizmete girmiştir.
ORC Şirketi 1 Haziran 1935'te TCDD tarafından satın alınıp feshedildikten sonra istasyon TCDD'nin denetimine girmiştir. İstasyonun adı bu dönemde Alsancak olarak değiştirilmiştir.
TCDD tarafından 1970'te -banliyö kısmı- yeniden inşa edilerek tekrar hizmete giren istasyon, 2001'de elektrifikasyon altyapısıyla yenilenmiş ve hat sayısı 4'ten 10'a, platform sayısı ise 2'den 6'ya yükseltilmiştir. 1935 – 2006 yılları arasında Alsancak – Buca, 1970 – 2006 yılları arasında ise Alsancak – Cumaovası Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiş, 2006'da İZBAN projesi kapsamında kapatılmış ve İZBAN A.Ş. tarafından yenilenerek 30 Ağustos 2010'da tekrar hizmete girmiştir.
İki ada peronu ve altı kenar peronundan oluşan istasyonun doğudaki ada peronları İZBAN (Cumaovası – Menemen) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermekte, kenar peronları ise TCDD Taşımacılık'a tahsis edilmiş olup, şu an herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu
 Merkez Hattı (Cumaovası – Menemen)

Konumu Alsancak, Konak, İzmir olan gar binası kentseldir. 1922'deki Büyük İzmir Yangını'na kadar Levantenler'in yoğunlukla yaşadığı Alsancak (o zamanki adıyla Punta) semti ve çoğunluğu gayrimüslimlere ait olan işletmelere, iskelelere, depolara, konsolosluklara ev sahipliği yapmaktaydı. Yangında neredeyse tamamı yok olan semt, yangından sonra şehrin yeni yerleşim, iş ve ticaret merkezi olmuştur. Semtin merkezinde yer alan gar, çevresindeki yapılar ile modern bir uyum içerisindedir. İzmir'in hemen hemen bütün kesimlerinden ulaşımın kolay olduğu binaya, biri binanın ana giriş kapısı (Atatürk Caddesi'nde) diğeri ise yeni tasarlanan İZBAN binasının giriş kapısı (Liman Caddesi'nde) olmak üzere iki farklı girişten ulaşılır.

Alsancak Garı yapımında Geç Dönem Osmanlı mimari esintileri görülmektedir. Bu dönemde Ampir, Barok, Rokoko ve Klasik Osmanlı üsluplarının hepsinin bir arada kullanıldığı yapılar dahi vardır. İç mekan oldukça yüksek, pencere açıklıkları vitraller ile süslenmiştir. Başka bir özellik ise garın tren raylarının olduğu kısım kafes sistemi ile desteklenmiş, oldukça yüksek bir formdadır. Beşik kemer, iç mekanda mekanı ayırmak için, dışta ise açıklıkların sınırlarını belirtmek için kullanılmıştır. Kapı ve pencere detayları süslüdür. Tren raylarının bölünmesinde de beşik kemer sistemi kullanılmıştır.
Ayrıca yapının güney cephesinde binaya ekli halde yer alan kulenin meydana bakan tek cephesinde bir niş içerisine yerleştirilen saatin 1890 yılında yapıya eklendiği tahmin edilmektedir. Bu kule aynı zamanda İzmir'deki ilk saat kulesidir.

Ziyaretçilerin ilgi odağı olan kısım, giriş bölümünden sonra bilet gişesi ve ardından gelen büyük bekleme salonudur. Bekleme salonu yarı açık bir girişle beklemekte olan ziyaretçilere gözlem olanağı sunar. Girişin hemen yanında bulunan bilet alma bölümü ve kapalı bekleme bölümünde birçok Osmanlı detayları gözlenir. bölümlerin hemen hepsi yüksek tavanlıdır ve geniş kapı açıklıkları ile birbirlerine bağlanırlar. Garın penceler sayesinde daima ışık alması ziyaretçilerde rahat bir his uyandırır.

İstasyon binası taşıyıcı duvarlar sayesinde ayakta durmaktadır. Taş duvarlar ve beşik tonozlar binanın asıl taşıyıcı elemanlarıdır. Çatıda kafes sistemi kullanılmıştır. Kafes sistemi demirden oluşturulmuştur. Beşik kemer sistemi hem görsel hem strüktürel yapıyı desteklemektedir. Büyük pencere açıklıkları ile güneş ışığını doğrudan alır ve iç mekan her zaman aydınlıktır. Bu da ziyaretçilerde rahat bir his uyandırır. Pencerelerdeki vitral detaylar sebebi ile iç mekana renkli ışık alımı olanağı sağlar.

İzmir Limanı
Toprak Mahsulleri Ofisi İzmir Siloları
Alsancak Mustafa Denizli Stadyumu

Basmane Garı

 OpenStreetMap'te Alsancak Garı ile ilgili coğrafi veriler  

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İZBAN resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altay Spor Kulübü, 16 Ocak 1914'te İzmir'de Altay İdman Yurdu adıyla kurulan bir spor kulübüdür. Altay Spor Kulübü, Türk futbol tarihinde ilk deplasman yapan takımdır. Türkiye Kupası'nı kazanan ikinci, Anadolu'dan ise ilk takım olarak tarihe geçmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Altay hakkında "Altay Spor Kulübü'nde tanıdığım gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik müvacehesinde istikbalin kuvveti ve saadeti en bariz görülmektedir." cümlelerini sarf etmiştir. Soyadı kanunundan sonra Atatürk, İzmir'de birlikte izledikleri maç dolasıyla Fahrettin (Altay) Paşa'ya Altay soyadını vermiştir.
Altay Spor Kulübü taraftarının 23 Ocak 2022'de yaptığı "Kuvayi Milliye'nin Kulübü Altay" kareografisi ve kulübün efsane ismi Mustafa Denizli ve futbolcuların yer aldığı koreografiler, Avrupa tarihinde tek maçta koreografi yapma rekorunu kırmıştır.

Altay, 16 Ocak 1914'te Altay İdman Yurdu adı altında kurulmuştur. O devirde; İzmir'de sporda ve günlük hayatta Rum, Ermeni ve İtalyanların etkisi önemli bir sorundu. Devrin Valisi Rahmi Bey, Vasıf Çınar Bey ile Necati Beye "Şark İdadisi" isminde bir okul açtırdı. Amaç, Rumların ve diğer azınlığın etkinliğini kırmaktı. Bu amaç uğruna 16 Ocak 1914 yılında Altay İdman Yurdu sportif faaliyetlere başladı. Yunan, Ermeni ve İtalyan takımlarıyla yaptığı maçlarda başarılı sonuçlar aldı.
1913 yılı sonlarında İzmir'e gelen Celal Bayar İttihat Terakki Cemiyetine katmak için spor yapan Altaylı gençleri davet etti ve 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kuruldu. Celal Bayar Şark İdadisinde faaliyet gösteren Altay'ın kuruluşu için para yardımında bulundu.
1923 Yılında Başkent Ankara'ya davet edilen Altay'ın bu seyahatinin çok başarılı olması nedeniyle büyük kurtarıcı Atatürk 1924 Paris Olimpiyatlarına Türk sporcularının katılmaları için emir verdi. 1924 Paris Olimpiyatları'na Altay'dan Futbolcu olarak Hamit Aslan, Atlet olarak Said Odyak iştirak etti.
14 Ekim 1925 günü Mustafa Kemal Atatürk İzmir'e gelir ve kulübü ziyaret eder. Altay'ın 9 Eylül kupasını gören Atatürk, "Aferin çocuklar, kupa da kazanmışlar" der. Altay'ın spor faaliyetlerini dinledikten sonra Atatürk kulüp defterine şunları yazarak imzalar: ‘‘Altay Spor Kulübünde tanıdığım gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik müvacehesinde istikbalin kuvveti ve saadeti en bariz görülmektedir.’’
Altay aynı zamanda ilklerin takımıdır. Türkiye tarihinde deplasman yapan ilk takımdır. Kendi bünyesinden takım çıkaran ve bunu ikinci defa yapan ilk takımdır. İzmir'in ilk millî futbolcusu da Altay bünyesinden çıkan Hamit Aslandır. İzmir'in ilk millî atleti yine Altay'ın bünyesinden çıkan Said Odyaktır. Eski adı Fuar Şehirleri kupası olan UEFA Kupası’na katılan ilk Türk Takımı Altay’dır. Ulusal çaptaki birincil Türkiye Ligi'nde ilk üçe giren ilk Anadolu takımıdır. Ziraat Türkiye Kupası'nı kazanan ilk Anadolu Takımıdır. Türk futbolunu modernleştiren, dernek yapısını aklımıza kazıyan ilk isim, soyadını bile Altay'dan alan Vahap Özaltay'dır. Aynı zamanda Altaylı Vahap Özaltay, Türkiye'nin ilk profesyonel futbolcusudur.

İkinci Meşrutiyet (1908)’e kadar Türkiye’de spor yapmak hem padişah yönetiminin baskısı, hem de muhafazakarların tutumu nedeniyle hemen hemen olanaksızdı. Spor yapanlar o dönemde pederşahi bir zihniyetle ayıplanırdı. Türkiye’de modern beden eğitimi öncüsü Selim Sırrı Tarcan, 1909 yılında sporu geliştirmek amacıyla bir salon açmak için İzmir’e geldi. Onun bu girişimi “Sarıklılar” olarak tabir edilen aşırı muhafazakarlar tarafından engellendi. Selim Sırrı Tarcan, salon açamamasına rağmen, o dönemde Vali Rahmi Bey, Necati Bey ve Vasıf Çınar Bey'le görüştü. Tarcan'ın spor sevgisi aşısı sonucu Rum ve Ermeniler ile diğer azınlığın da etkinliği nedeniyle artık Türk gençleri spor yapma gereğini duymaya başladı. Türkiye'de futbol ilk kez Rum, Ermeni, İngiliz ve İtalyanlar tarafından 1898 yılında oynandı. 1905 yılında ise Amerikan Koleji'nde eğitim gören Talat Erboy, orada okuyan iki arkadaşı Şerif Remzi Reyent ve Sabri Süleymanoviç'i de yanına alarak yabancı öğrencilerle birlikte futbol oynamaya başladı.
Ne yazık ki bu üç Türk genci, İstibdat Devri'nin karanlık günlerinde Kamil Paşa'nın baskısı sonucu Amerikan Kolejinden çıkarılırken, Talat Erboy eğitimini tamamlamak üzere İngiltere'ye gönderildi. 2 yıl İngiltere'de kalan Erboy, futbolun beşiği sayılan İngiltere'de futbolunu geliştirdi. Ülkesine geri dönen Talat Erboy, Altay Spor Kulübü'nün kurucuları arasında yer almaktadır.

Aynı tarihlerde Adnan Menderes'in eniştesi Nejat Evliyazade de futbol oynuyordu. Eğitim için yurtdışına giden Evliyazade, Belçika'da futbol oynayan ilk Türk futbolcusu oldu. Belgesel kayıtlara göre 1905 yılında futbola başlayan Talat Erboy, Sabri Süleymanoviç, Şerif Remzi Reyent ve Nejat Evliyazade ilk Türk futbolcularıdır. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilince İstibdat Dönemi de sona erdi ve Türk gençleri artık futbol oynamaya başladı. 1908 yılından sonra futbol, Türk okullarına da girdi. Sultani Mektebi'nde okuyan öğrenciler, Okul Müdürü Şükrü Saracoğlu, Müdür Yardımcısı Baha Esat Tekant'ın daha sonra da Şark İdadisi'nde Necati Bey ile Vasıf Çınar'ın desteğiyle futbol gelişmeye başladı.15-16 yaşlarında olan Talat Erboy, Nejat Evliyazade, Sabri Süleymanoviç, Kemal Tahsin Soydam, Hasan Tahsin Soydam, Şimendiferci lakabıyla anılan Rıfat İyison, Mazlum Bey ve Hüsnü Bey ile Çakır Kemal Bey de futbolcu olarak spor tarihine isimlerini yazdırdılar.Türkiye'de ilk futbol tüzüğünü İngilizce den tercüme edenler Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü'nü yapan Baha Esat Tekant, Talat Erboy ve Nejat Evliyazade oldular.İşte tüm bunlar yaşanırken 1913 yılı sonunda İzmir'e gelen Celal Bayar, spor yapan Altaylı gençleri İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katmak ve 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kuruldu. Celal Bayar, o dönem Şark İdadisi'nde faaliyet gösteren Altay'ın kuruluşu için para yardımında da bulunarak Altay'ın güçlenmesini sağladı. Kulübümüzün kurucuları Mustafa Necati Bey, Vasıf Çınar Bey, Şükrü Saracoğlu Bey, Baha Esat Tekand Bey, Talat Erboy Bey, Esat Çınar Bey, Nejat Evliyazade Bey, Hüsnü Uğural Bey, Muharrir Rauf Nezih Bey, Şimendiferci Rıfat İyison Bey, Dr.Kemal Tahsin Soydam Bey, Enver Esat tekand Bey, Tayyareci Mazlum bey, Kemal Çakırel Bey, Nuri Sıtkı Erboy Bey, Dr.Fikret Tahsin Soydam Bey, Mazlum Öksüz Bey, Tüccar Süreyya Bey, Çiftçi Necati Bey, Fethi Özalp Bey, Sıhhıyeci Kemal İstanbullu Bey ve Halil Zeki Osma Bey'dir.

Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Osma Bey, Fahrettin Altay Paşa, Şükrü Saracoğlu Bey, Baha Esat Tekant Bey ve Mahmut Esat Bozkurt Beyleri sinesinde yetiştirmiş. Altay, Türk millî mücadelesinde de rol oynadı. 9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu Yunanistan kuvvetlerini püskürtürken sonra, soyadını Altay'dan alan süvari alayı ile İzmir'e giren Fahrettin Altay Paşa, Konak'taki vilayet binasına Türk Bayrağı'nı astıran kumandan olmuştur. 23 Nisan 1920'de ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde mebuslarıyla Atatürk'ün yanına koşan, onunla Cumhuriyet'in koruyucusu olan Fahrettin Altay, çok partili hayata geçişte de tarihte yerini alıp Demokrat Parti'nin kuruluşunda önemli rol oynadı. Altay'ın kalesini koruyan Başbakan Adnan Menderes, Altaylılar'a İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde kucak açan Celal Bayar ile kader birliği yaptı. Menderes'in futbol oynadığı yıllarda kulübün başkanı, şimdiki AP'nin kurucularından olan Şinasi Osma'nın babası gazeteci Halil Zeki Bey'dir. Yine Altay formasını şerefle giymiş Refik Şevket İnce, Danyal Akbel, Sebati Acun ve Muzaffer Balaban da Demokrat Parti safhalarında yer almıştı. CHP'nin başkanı Şükrü Saracoğlu, 1924 Paris Olimpiyatları'nda Türk Millî Takım formasını giyen CHP'li Said Odyak, Şerif Remzi Reyent, Ruhi Soyer ve Dündar Soyer, Altay için ayrı bir gurur kaynağıdır.
Rum metropoliti Hiristosmos, Rum kolonisi İzmir'deki maçların devamlı seyircileriydi. Maçlar, şimdiki Alsancak Stadı'nın bulunduğu o zamanki Panainios Sahası'nda oynanırdı. Rumlar, her maça Rum Evangelidis okulunun bandosunu getirirlerdi. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verince Altay'ın maçları, Rum Takımları'na karşı Türk'lerin gurur maçları oldu. Metropolit Hiristosmos'un da karşılaşmaları izlemesi, Rum ve diğer yabancı azınlığı kışkırtması bakımından çok önemliydi. Altay'ın her maçını izleyen İzmir Valisi Rahmi Bey ise milliyetçilik ruhu ile hamurlaşmış ve Türkçülük hareketinin en büyük öncülerinden biriydi. Rahmi Bey, beraberinde, Belediye Başkanı Müftü Cevherizade Ahmet Hamdi Bey'i ve askerî bandoyu da getiriyordu. Altay'ın bazı maçlarını izleyenler arasında, zaman zaman, İzmir milletvekili Celal Bayar da bulunuyordu. İttihat ve Terakkiciler, İttihat ve Terakki Lisesi Müdürü Şükrü Saracoğlu (Eski Başbakan), Şark İdadisi Müdürü Necati Bey, kardeşi Hüsnü Bey, Şark İdadisi Müdür Yardımcısı Vasıf Çınar Bey, Enver Esat Tekand Bey, eski İzmir Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Bey (İzmir Milletvekili Ş. Osma'nın babası) ve Esat Çınar Bey ile bu dönemde sık sık toplantı yapıyordu. Yunanların İzmir'i işgalinden bir gün önce Bahri Baba Parkı önünde milliyetçi geçlerin iştiraki ile miting yapıldı.
14 Mayıs 1914'te Yunan işgalinden bir gün önceki toplantıya 31 yaşında Sorbonne Üniversitesi mezunu Hukuk-u Beşer yazarı Osman Nevres Bey (Hasan Tahsin) de katıldı. Türklük haysiyeti için halkı mücadeleye çağıran Şark İdadisi Müdürü Necati Bey, Müsella Müdafaa tertibatı yapmaya çalışıyordu. Halkı coşturuyordu. Ondan sonra konuşan Vasıf Çınar Bey, padişahın aczini anlatıp, saltanatın, Türklere düşman tarafından esaret zincirini giydirmeye çalıştığını belirtti. Onlar kürsüde konuşurken genç gazeteci Hasan Tahsin de heyecandan gözyaşı döküyordu.
15 Mayıs 1914'te Yunan askeri, İzmir'i istilaya gelirken düşmana ilk kurşun işte o Hasan Tahsin tarafından sıkıldı. Bir gün önce Vasıf Çınar'ların, Necati Bey'lerin ateşli konuşmaları sırasında gözyaşı döken, heyecanlı genç, sıktığı ilk kurşunun ardından öldürüldü. Yunanlar, Hasan Tahsin'in ardından Necati Bey'i ve Vasıf Çınar'ı yok etmeye çalıştılar. Şark İdadisi'nin bu değerli öğretmenleri, ne p

Altınordu Futbol Kulübü ya da kısaca Altınordu, İzmir merkezli Türk futbol kulübü. 26 Aralık 1923 tarihinde kurulan kulübün renkleri kırmızı ve lacivert renklerinden oluşur. A.Ş. statüsündeki kulübün çoğunluk hissesi Seyit Mehmet Özkan'a ait olup, kulüp 2025-2026 sezonunun bitiminden sonra 2. Lig'den çekilme kararı almıştır. 
Süper Lig'in kurulduğu ilk sezonda yer alan 16 takımdan bir tanesidir. Kulüp daha önce İzmir Futbol Ligi'nde 6 defa şampiyon oldu. Ayrıca 2012-13 sezonunda 3. Lig'de, 2013-14 sezonunda ise 2. Lig'de şampiyonluğa ulaştı.

Altınordu, 26 Aralık 1923 tarihinde 11 kişi tarafından İzmir'de kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan kısa bir süre sonra Türk Kurtuluş Savaşı nedeniyle kulüp bünyesinde ara verilen sportif faaliyetler tekrar başladı. İzmir'de 1912 yılında Karşıyaka ve 1914 yılında ise Altay'ın yanı sıra Eşrefpaşa'da Altınay, Mısırlı Caddesi'nde de Sakarya kulüpleri bulunmaktaydı. Basmane, Tilkilik ve Namazgâh semtlerinde bir kulübün olmaması nedeniyle, semtte yaşayan Mustafa (Balöz), Hüseyin (Yurdakul) ve Mehmet Hancıoğlu'nun girişimleri ve semtte yaşayan Doktor Hacı Hasanzade Ethem Bey tarafından bölgede de bir spor kulübü kurulması fikri diğer büyüklere anlatıldı. Kulübün kurulması fikri üzerinde herkesin uzlaşması üzerine konu Süleyman Ferit Bey'e anlatıldı. Süleyman Ferit Bey, Tilkilik, Hatuniye, Namazgah ve İkiçeşmelik semtlerinde oturan insanları iyi tanıyordu ve içlerinde Kuvâ-yi Milliye yıllarında birlikte görev yaptığı insanlarda vardı. Sonrasında Vilayet Mektubî Kalemi'nden cemiyet nizamnamesi örneğini temin ederek kulübün kurulması için çalışmaları başlattı.
Daha sonra kulübün isminin belirlenmesi için hemen her gün tartışmalar yapıldı. O dönemde ülkede kazanılan savaşlardan sonra cumhuriyetin kurulması ile birlikte kulübün ismininde buna uygun olması kararı alındı. Bu doğrultuda önerilen ilk isimler Zafer, Hilal ve Kurtuluş oldu. Yapılan her toplantıda yeni isimler önerilmeye devam ediliyordu. Önerilen isimlerden Göktürk ve Sakatürk diğerlerine göre ağırlık kazanmaya başlamıştı. Muallim Mehmet Rıza Bey, Göktürk ismi üzerinde duruyordu. Toplantıyı idare eden Süleyman Ferit Bey ise bir Türk İmparatorluğu olan Altınordu'yu kulübün adı olması için teklif etti. Bu teklif diğer kişiler tarafından da kabul edildi ve kulübün ismi Altınordu oldu. Süleyman Ferit Bey ise Altınordu'nun kurucu başkanı ve isim babası oldu.
İstanbul'da da aynı ismi taşıyan bir kulüp daha vardı. Bu durum Vali Yardımcısı Murat Bey'e bildirildi ve bir sorun olmayacağı anlaşılarak kulübün ismi tescil ettirildi. Altınordu Futbol Kulübü, resmî olarak 26 Aralık 1923 tarihinde kuruldu. Altınordu, tarihindeki ilk resmî maçını Altay takımı ile oynadı. Kulübün kuruluşunun hemen sonrasında Şifa Eczanesi Kupası adı altında organize edilen bu maçı Altınordu 2-1 kazandı.
Kulübün temsil renkleri kırmızı ve laciverttir. Bu renklerden kırmızı kanı, lacivert ise çeliği temsil eder. Kulübün kurucuları şunlardır:

Kulüp daha önce İzmir Futbol Ligi'ni 6 kez şampiyon olarak tamamladı. 1927, 1932 ve 1935 yıllarında Türkiye Futbol Şampiyonası ikincisi oldu. 1959 yılında ulusal bir organizasyon olan Millî Lig'e İzmir'den katılan Altınordu, ilk iki sezonda baraj maçları sonucunda küme düşmekten kurtuldu. 1961-62 sezonunda ligi 8. sırada bitirdi. 1964-1965 sezonu sonunda ligi 24 puanla son sırada tamamlayan kulüp bu sonuçla birlikte küme düştü. 1965-66 sezonunda 2. Lig'de Kırmızı Grubu 31 puanla ilk sırada tamamlayan Altınordu, bu sonuçla birlikte yükselme grubunda mücadele etme hakkı kazandı. Yükselme grubunu ise Eskişehirspor'un ardından 21 puanla 2. sırada tamamlayan Altınordu bir sezon sonra tekrar 1. Lig'e dönmeyi başardı. 1. Lig'de 1969-70 sezonuna kadar mücadele eden kulüp, aynı sezonda ligi 17 puanla sonuncu sırada tamamlayarak küme düştü. 1977-78 sezonunda 2. Lig'de sezonu 23 puanla son sırada tamamlayan Altınordu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından; İzmir'de İskenderunspor ile oynanan ve 8-1 Altınordu'nun galibiyeti ile sonuçlanan maçta şike yapıldığı kararına vararak, Altınordu takımıyla birlikte ligi 6. sırada tamamlayan İskenderunspor'u küme düşürdü. Bir sonraki sezon 3. Lig'de grubunu 28 puanla 2. sırada tamamladı ve yeniden 2. Lig'e yükseldi. 2. Lig'de aralıksız 13 sezon boyunca mücadele eden Altınordu, 1991-1992 sezonunda ligi 33 puanla 16. sırada bitirerek 3. Lig'e, 1995-1996'da ise 3. Lig'de mücadele ettiği 7. Grubu sonuncu bitirerek Amatör Küme'ye düştü.
2002-2003 sezonunda yeniden 3. Lig'e yükseldi. 2007-2008 sezonunda 3. Lig'de play-off serisinde Belediye Bingölspor ve Keçiörengücü takımlarını geride bırakarak 2. Lig'e terfi etti. 2008-2009 sezonunda 2. Lig'de mücadele eden ve 9 takımlı 2. Klasman Grubu'nu 7. sırada tamamlayan Altınordu yeniden 3. Lig'e düştü. 2010-2011 sezonunda 3. Lig'de grubunu 5. sırada bitirdi ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off serisinde Afyonkarahisarspor ve Darıca Gençlerbirliği takımlarını mağlup ederek yeniden 2. Lig'e terfi etti. 2011-2012 sezonu sonunda ligi 38 puanla 15. sırada tamamlayarak tekrar 3. Lig'e düştü. 2012-13 sezonunda 3. Lig 3. Grup'ta sezonu 76 puanla şampiyon olarak tamamlayan Altınordu tekrar 2. Lig'e yükseldi. 2013-14 sezonunda ise 2. Lig Kırmızı Grup'ta sezonu 81 puanla şampiyon olarak tamamlayan takım, 1. Lig'e terfi etti. Altınordu, 22 yıl aradan sonra mücadele ettiği PTT 1. Lig'deki ilk sezonunda bir hayli başarılı bir performans sergiledi. Son 10 maçta 9 galibiyet, 1 beraberlik alan kırmızı-lacivertliler, ligi Samsunspor'un hemen arkasında ve play-off barajının bir basamak altında 7. sırada tamamladı.
Altınordu 2020-21 sezonunda Hüseyin Eroğlu yönetiminde ligde oynadığı 34 maç sonunda 17 galibiyet 9 beraberlik ve 8 mağlubiyetle 60 puan toplayarak ligi 6. olarak tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Samsunspor'u 2 maçta aldığı 1-0 ve 2-2'lik sonuçlarla finalde Altay'ın rakibi oldu. Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynanan final maçında 1-0'lık mağlup olması sonucunda Süper Lig şansını kaybetti. 2020-21 Türkiye Kupası 5. Turunda Konyaspor'a 3-1 kaybederek kupadan elendi.
1 Temmuz 2026 tarihinde Altınordu FK, 2026-2027 sezonunda TFF 2. Lig'e katılmayacağını ve profesyonel futbol faaliyetlerini sonlandıracağını resmen açıkladı. Altınordu, yaptığı açıklamada bundan sonraki süreçte tüm imkanlarını 7-15 yaş grubu çocuk futboluna ve genç oyuncu yetiştiriciliğine ayıracağını duyurdu. Böylece kulüp yönetimi, profesyonel liglere veda ederek yoluna futbol akademisi olarak devam etme kararı aldı.

Altınordu, uzun yıllar İzmir'in basketboldaki en başarılı kulübü olarak temayüz ettiği gibi Türkiye Basketbol Ligi'nin organize edilmeye başlandığı ilk sezonda ligin ilk şampiyonu Altınordu oldu.
1972 yılına kadar orta sıralarda mücadele eden Altınordu, 1972-73 sezonunda son sırada kalarak küme düştü ve bir daha liglere dönemedi. Altınordu'nun altın çağından sonra İzmir basketbolunun bayrağını 1974-75 sezonundan itibaren Karşıyaka devraldı ve 1986-87 sezonunda (1967'de Altınordu'nun yaptığı gibi) Galatasaray'ı geride bırakarak şampiyonluğu 20 yıl sonra İzmir'e taşımayı başardı.

Kulübün kadın voleybol takımı, 2021-22 sezonunda Altekma takımıyla işbirliğine gittikten sonra 2022-23 sezonu öncesi Altekma kadın şubesindeki tüm sporcular ve teknik kadro, Altınordu bünyesine geçmesi sonrası kulüp altyapı ve Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi'nde etmektedir.

Süper Lig: 10 sezon
1959-1965, 1966-1970

1. Lig: 31 sezon
1965-1966, 1970-1978, 1979-1992, 2014-2023

2. Lig: 7 sezon
2008-2009, 2011-2012, 2013-2014, 2023-2026

3. Lig: 14 sezon
1978-1979, 1992-1996, 2003-2008, 2009-2011, 2012-2013, 2026-

Amatör Lig: 7 sezon
1996-2003

Türkiye Futbol Şampiyonası
İkincilik (3): 1927, 1932, 1935
İzmir Futbol Ligi
Şampiyonluk (6): 1926-27, 1931-32, 1934-35, 1935-36, 1939-40, 1944-45
1. Lig
Şampiyonluk (1): 1965-1966
2. Lig
Şampiyonluk (1): 2013-14
3. Lig
Şampiyonluk (1): 2012-13
Play Off Şampiyonluğu (1): 2010-2011

Altınordu tarafından düzenlenen çocuk futbolu kampı olan Altınordu Futbol Kampları ya da diğer adıyla AO Camps, Altınordu FK adına genel müdürü Murat Korkmaz olan Comet Sports & Events tarafından düzenlenmektedir. Avrupa ve Türk futboluna Çağlar Söyüncü, Cengiz Ünder, Burak İnce gibi birçok yıldız kazandıran Altınordu FK, futbol kampına katılan minikler, Altınordu FK bünyesinde görev yapan antrenörlerden futbol eğitimi alacak. Temmuz ayının ilk haftasında başlayacak kamplar, haftalık periyotlar halinde eylül ayının son haftasına kadar sürecek. 5 gün boyunca Metin Oktay Yerleşkesi'nde yatılı kalacak minikler, futbol eğitimlerinin yanı sıra İzmir'in yakın tarihi ve turistik yerlerini ziyaret ederek kültürel aktivitelerde de bulunacak. Futbol eğitimine (2007-2010 doğumlular) katılan adaylara kurs sonunda katılım sertifikası sunulacak.

Resmî site
TFF.org'da Altınordu FK
Instagram'da Altınordu FK
X'te Altınordu FK
Facebook'ta Altınordu FK

Ancona veya Ankona (İtalyanca: Ancona), İtalya'nin merkezi Marche bölgesinin ve ayni adli Ancona ili merkezi olan Adriyatik Denizi kıyısında (1 Ocak 2016 itibarıyla) 100.861 nüfuslu bir liman kentidir. Ancona, Adriyatik Denizi'nin en büyük ticaret limanıdır ve gemi yapım tersaneleri bulunur.

Ancona İ.O. 4. yüzyılda Siracusa Yunan sömürgesi olarak kuruldu. Ancona'yı İ.O. 268'de antik Romalılar aldı. Şehir uzun süre Roma İmparatorluğu'nun egemenliğinde kaldı. Batı Roma İmparatorluğu zayıflayıp barbar kavimler istilasına maruz kaldığı dönemde Ancona Gotlar ve Lombardlar hücumlarına uğradı ama bunları püskürttü.
Bizans İmparatorluğu'nun İtalya'da bulunan arazilerinin idarecisi olan Ravenna Eksarhlığı idaresinde bulunan "Pentopolis" adı verilen büyük şehirlerinden biri oldu. Emeviler ve Abbasiler dönemlerine Arapların Akdeniz'de filoları bulunduğu dönemde denizden Arap hücumlarına karşı koydu.
Kuzey İtalya'nın Karolenj İmparatorluğu Franklarınca istilasından (Marche isminin geldiği) Ancona Marklığı merkezi oldu.
MS 1000 civarında Ancona gittikçe serbestlik kazanmaya başlayıp çok geçmeden (Gaeta, Tranı ve Raguşa ile aynı zamanda) denizcilikle uğraşan bir İtalyan şehir Cumhuriyeti - Ancona Cumhuriyeti hüviyetini aldı. Ancona Cumhuriyeti şehrin üç mahallesinden terzieri) seçilen altı kişiden oluşan "İhtiyar Heyeti" tarafından idare edilen oligarşi idi. Cumhuriyet Akdeniz bölgesinde çok geçerli "agontano" adlı bir para bastırmaktaydı. Ancona Cumhuriyeti çok kere Ragusa Cumhuriyeti ile müttefik olarak, çok kere Venedik'e karşı, hareket etti. Ancona Cumhuriyeti gemi filoları Haçlı Seferlerine büyük destek sağladı. 12. yüzyılda Ancona Papa ve Kutsal-Roma Germen İmparatorluğu mücadelelerine çok defa "Guelfolar (Papalar Yanlısı)" olarak katıldı. "Ancona'lı Cyriacus" 15. yüzyılda Akdeniz bölgesi üzerinde ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu arazileri üzerinde yazdığı 6 cilt kitap o yüzyılın en önemli birincil kaynakları arasındadır.
1532 yılında Ancona Cumhuriyeti istiklalini kaybetti ve Papa VII. Clement tarafından Papalık Devleti'ne dahil edildi. Bu dönemdeki tek-erkli idarenin gücü Ancona'nın güçlü kalesinden anlaşılır. Papalık idaresi limanı genişletti ve 18. yüzyılda ünlü karantina istasyonu olan Ancona "Lazaretto" binasını inşa ettirdi.
Ancona 1797 Napolyon Fransa'sı tarafından işgal edilip "Ancona Cumhuriyeti" tekrar kurulduğu ilan edildiyse de 1798'de "Roma Cumhuriyeti"ne bağlanıp "Metauro Departmanı" merkezi oldu. Fransız idaresi 1814'e kadar devam etti.
1815 Viyana Kongresi tarafından Papalık Devleti'ne geri verildi. 1830 devrimleri sırasında Papalık Devleti'nde de ortaya karışıklıkları bastırmak için Fransız desteği istendi ve şehir 1832-1838 arasında Fransız birlikleri işgali altında kaldı. 1849'daki Birinci İtalyan İstiklal Savaşı sırasında Ancona, "Papalık Devleti"'nden ayrıldığı ve "Roma Cumhuriyeti"ne katıldığını ilan etti. Papa topraklarını geri almak Avusturya ordusundan yardım istedi. Venedik ve Roma şehirleri gibi, Ancona Avusturya ordularının kuşatma hücumlarına birkaç hafta mukavemet ettiyse de sonunda Avusturyalılar tarafından işgal edildi.
1850li yıllarda Ancona şehri gelişti ve balıkçılık ve gemi yapımcılığı önem kazandı. Yeni yapılan demiryolu ve karayolu kavşağı oldu.
Avusturyalılara karşı Sardinya Krallığı ve Fransa tarafından yapılan İkinci İtalyan İstiklal Savaşı sonunda, 1860'ta Sardinya Krallığı ordusuna karşı Castelfidardo'da yenilen Papalık Devleti ordusu General Lamoriciere komutasında Ancona şehrine sığındı. Şehir Sardinya-Piyemont Krallığı ordu ve donanma birlikleri tarafından kuşatıldı ve 29 Eylül'de Papalık Ordusu teslim oldu. Yapılan bir plebisitle Ancona'nın bulunduğu Papalık Devleti (Parma Dükalığı, Modena Dükalığı ve Toskana Gran-Dükalığı ile birlikte) Sardinya-Piyemonte Krallığı'na katıldı.
Ancona Kraliyet İtalyan donanmasının bir üssü olarak 1914'te kızıl isyan haftasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Adriyatik Denizi'nde İtalyan donanmasının hücumları ve harp sonrası 1919-1920'de solcu kızılların çıkardığı karışıklıklar, 1920'de bir donanma isyanı haberleri dolayısıyla İtalya'da ilgi çekti.
İtalya'nın Mussolini Faşist diktatörlüğü ile idaresi sırasında Ancona önemli şehir imar hareketlerine sahne oldu ve Adriyatik kıyısı geliştirilip "Vittoria (Zafer) Bulvarı" açıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ancona'nın donanma ussu olması ve stratejik önemi yüzünde müttefik hava kuvvetlerinin bombardıman hücumlarına sahne oldu ve tarihi liman bölgesi tümüyle tahrip edildi. Temmuz 1944'te müttefiklere birlikte savaşan serbest Polonya orduları Ancona'yı girip şehri Faşist idaresinden kurtardılar.
Ancona savaşın büyük tahribinden nispeten çabuk kendini kurtardı. 20. yüzyıl ikinci yarısında şehir üç önemli doğal afetten (1959 seli, 1972 depremi ve 1982 toprak kayması) zarar gördü. Şehir 1950'li ve 1960'lı yıllarda kırsal alanlardan göçler dolayısıyla büyümesini korudu. Ama 1980'li yılların başlarında İtalya tarımının, özellikle Marche'de tarla, sebzecilik, bağcılık ve hayvancılık sektörlerinin büyük düşüş göstermesi dolayısıyla şehir ekonomisi durgunlaştı ve hatta geriledi.

Ancona komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Çok sayıda ve kayda değer Roma Dönemi kalıntıları ve Bizans öğelerinin karıştığı Romanesk Mimarı tarzı Ancona'da yaygındır. Gezilecek yerler arasında şunlar sıralanabilir

Trajan'ın Zafer Taki;
Yunan hac planlı ön ikigen kubbeli S. Ciriaco katedrali (11.-13. yüzyıllar arasında daha eski yapıların kalıntıları üzerine kuruldu);
Orta Çağ'dan kalma kiliseler;
15. yüzyılda inşa edilmiş Tüccarlar Loncası;
Mimar Luigi Vanvitelli'nin yaptığı 18. yüzyıldan kalma Lazaretto;
İlginç bir arkeolojik koleksiyon ile Marche Ulusal Müzesi;
Şehir Güzel Sanatlar Galerisi'sınde bulunan önemli resim sanatı eserleri (Tiziano, Lotto)
Katedral Diocesan Müzesi.

Ancona şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 İzmir, Türkiye
 Galaţi, Romanya
 Split, Hırvatistan
 Ribnica, Slovenya
 Svolvær, Norveç
 Castlebar, İrlanda

Ancona'da şu ülkelerin konsoloslukları bulunmaktadır:

 Bulgaristan
 Fransa
 Hollanda
 Meksika
 Romanya
 Yunanistan

Ciriaco d'Ancona (Ancona, 1391 - Cremona, 1452) bir arkeolog (arkeoloji kurucusu), insancıl, epigrafi.

Marche
Ancona (il)
İtalya'daki şehirler listesi

Ancona Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Anconalı Ciriaco (İtalyanca: Ciriaco d'Ancona) veya Cyriacus de Pizzicolli veya Cyriacus Anconitanus (Latince: Ciriacus Anconitanus, İtalyanca: Ciriaco de’ Pizzicolli;) (d. 1391 Ancona, - ö. 1455 Cremona 1452) İtalyan tüccar ve hümanist, ilk epigraflardan ve klasik arkeoloji'nin öncülerinden kabul edilir. Çeşitli yunan ve roma dönemi yazıtlarını kopyalamıştır. Birçok antik metin onun tarafından günümüze ulaşmıştır.

Tüccar olduğundan dolayı 1412 ve 1454 yılları arasında Adrianopolis, Konstantinopolis, Propontis (Marmara Denizi), Kuzey Ege, Kiklad Adaları,Girit, Sakız adası, Milet, Midilli, Mora Yarımadası ve Epirus gibi bölgelere seyahat etti. Bu bölgelerin dışında önemli anıtlardan Ayasofya'yı, Atina Akropolisi'ni ve Delfi şehri harabelerini ziyaret etti. Gittiği her yerde gördüğü yapıtları çizdi ve yazıtları kayıt altına aldı.
İzmir'de ilk keşfi, burayı 1429-30 ve 1446'da ziyaret eden Ciriaco tarafından yapılmıştır.
Anconalı Ciriaco, 15. yüzyılda Yunan ve Roma eserlerinin, özellikle yazıtlar konusundaki en girişimci ve üretken kaydedicisiydi ve kayıtlarının genel doğruluğu, onun, Modern klasik arkeolojinin kurucusu olarak anılmasını sağlıyor."

Cyriac of Ancona: Later Travels (2004) 0-674-00758-1
Cyriacus of Ancona and Athens (1960)
Cyriacus of Ancona's Journeys in the Propontis and the Northern Aegean, 1444-1445 (1976)

Ardahan (Osmanlıca: آردهان, Ardahan), Türkiye'nin kuzeydoğu kısmında yer alan Ardahan ilinin idari merkezi olan şehirdir. Ardahan Üniversitesi bu kentte yer alır. Ortadan kalkmış bir köy olan Kutarmeliki'nin yerleşim alanı da Ardahan kentinin sınırları içinde kalmıştır.

Artani veya Artaani'den değişime uğramış olan Ardahan, Ahameniş döneminde, Gürcistan'da da yayılmış bir din olan Zerdüştilik inancına bağlı olarak ortaya çıkmış bir yer adı olarak kabul edilir. Bu yer adının kökü olan Arta, eski Farsçadan gelir ve Zerdüştilikte "Aša" olarak da bilinen tanrının adıdır. Arta, sadece Ardahan'a değil, Artavani, Artahi, Artanuci ve Artaşeni'ye de adını vermiştir.
Gürcülerden Ardahan bölgesini ele geçiren Osmanlılar, 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan gibi ilk tahrirlerde bir liva olarak Ardahan'ı bugünkü adına (اردهان) uygun kayda geçirmişlerdir. Gürcüce kaynaklarda ise bölgenin adı yaygın olarak Artaani (არტაანი) biçiminde yazılıyordu. Bununla birlikte Gürcüce kaynaklarda Artahani (არტაჰანი), Artani (არტანი) de kullanılıyordu. Günümüzde Gürcistan'ın doğusunda Artani (Yukarı ve Aşağı) adlarını taşıyan iki köy vardır. Osmanlıca kayıtlardaki Ardahan adının Gürcüce Artahani'den (არტაჰანი) geldiğine ilişkin görüşler vardır. Diğer Gürcüce yer adlarında olduğu gibi Artahani ya da Artaani adındaki Gürcücedeki "tı'" (“ტ”, t') foneminin istisnasız olarak Osmanlıcada "dal" (د) fonemine ve Latin harfli Türkçede ise "de" (d) fonemine dönüştüğü belirtilmektedir. Daha geç tarihli Osmanlı tahriri olan Defter-i Caba-i Eyalet-i Çıldır'da da Ardahan aynı biçimde yazılmıştır. Osmanlıca son kayıtlardan biri olan 1928 tarihli Son Teşkilat-i Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı Osmanlıca yayında da bu yer adı Ardahan (آردهان) olarak yazılmıştır.

Ardahan kentinin kuruluşu yaygın bir efsaneye dayanır. Gürcü tarihçi Leonti Mroveli’nin Kartlis Tshovreba adlı Gürcü tarihinde aktardığı rivayete göre Mtshetos’un oğlu Cavahos Tsunda ve Ardahan kentlerini kurmuştur. Ancak kuruluşu sırasında Ardahan’ın adı Kacta Kalaki’ydi (Şeytan Şehri). Kacta Kalaki daha sonra Huri adını almıştı. Gürcüce kaynaklarda Artaani adı sadece bölgeyi adlandırmak için kullanılıyordu. Başlangıçta Kacta Kalaki, Huri olarak adlandırılan yerleşim birimine daha geç tarihlerde Artaani denmiştir. 16. yüzyılın sonlarında, Osmanlıların Gürcülerden ele geçirdiği toprakların erken dönem tahriri olan 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan’da da yönetim merkezinin adı Ardahan değildi. Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) olarak kaydedilen livanın (sancak) idari merkezinin adı Parakan / Rabat-i Kala-i Parakan (رباط قلعه پرە كن) idi. Parakan, Büyük Ardahan livasının en önemli kale-kentiydi. Parakan ya da Parakani adı ünlü Gürcü tarihi Kartlis Tshovreba'da da geçmektedir. Osmanlılar 16. yüzyılda Gürcü atabegleri yönetimi altındaki Samtshe-Saatabago karşı açtıkları savaşta önce Ardanuç'u (Artanuci), sonra da Parakan'ı (Parakani) ele geçirdiler. Parakan Kalesi'nin ele geçirdikten sonra Osmanlılar bütün Ardahan bölgesine hâkim oldular. Parakan adı ayrıca Evliye Çelebi ile Kâtib Çelebi'nin eserlerinde de geçmektedir.

 
Ardahan kentini anlatan pek çok metinde, bölgenin tarihi ile kentin tarihi birbirine karıştırılmaktadır. Bundan dolayı antik çağdan Orta Çağa değin Ardahan bölgesine hâkim olan bütün devletlerin Ardahan kentini de ele geçirdikleri biçiminde yanlış bilgi verilmektedir. Oysa Ardahan kentinin eski adları olarak aktarılan Kacta Tsihe, Huri ve Parakani kale-kentlerinin tam da bugünkü Ardahan kentinin yerinde kurulmuş olduğuna ilişkin kesin bilgi mevcut değildir. Osmanlı Devleti'nin Kars ve Ardahan bölgelerini ele geçirdiği 16. yüzyılda Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) Gürcistan vilayeti, Ardahan-i Küçük (Küçük Ardahan) olarak anılan tarihsel Kola bölgesi (sonra Göle) ise Kars vilayeti sınırları içinde yer alıyordu. Ardahan-Büzürg livası (sancak) Kuzay, Meşe ve Güney nahiyelerinden oluşuyordu.

Bugün Kura Nehri'nin iki yakasına yayılmış olan Ardahan kenti, uzun süre Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusya İmparatorluğunun eline geçti. Çarlık Rusya'sı yönetimi altında Ardahan, Ardahan sancağının ve Ardahan ilçesinin (uçastok) merkeziydi. 1878'de Ardahan kasabasında 831'i erkek ve 795'i kadın olmak üzere 1.626 kişi yaşıyordu. Sonraki yıllarda Ardahan sancağından olduğu gibi Ardahan kasabasından da göç oldu ve Ardahan kasabasının nüfusu 1881'de 663 kişiye düştü. Ertesi yıl kasabanın nüfusu 719 kişiden oluşuyordu. Bir başka kaynağın aktardığı resmi verilere göre Ardahan sancağından (okrug) 1.407 hane veya 22.843 kişi Osmanlı ülkesine göç etmiştir. Bununla birlikte, nüfusu azalmış olan Ardahan kasabasında Müslümanların dışında Ermeniler ve Rumlar, az sayıda da Yahudi yaşıyordu. Kasabada tuğla ve deri imalathaneleri ile değirmenler ve bir tane de meslek okulu vardı.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ardahan bölgesini gezen Gürcü araştırmacı Konstantine Martvileli'nin verdiği bilgiye göre Ardahan kasabasında 805 Ermeni, 217 Rum, 208 Malakan, 779 Müslüman Gürcü, 55 Hristiyan Gürcü, 15 Kürt yaşıyordu.
I. Dünya Savaşı sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardında Ardahan, 1918-1921 arasında bağımsız olan Gürcistan sınırları içinde kaldı. 1921'de, Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Ardahan, Batum ve Artvin bölgeleriyle birlikte fiilen Türkiye'ye katıldı. Ancak bağımsız Gürcistan ordusunun komutanlarında Giorgi Mazniaşvili Türk birliklerini Batum'dan püskürtüp kenti Bolşeviklere teslim etti. 16 Mart 1921'de, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında imzalanan Moskova Antlaşması ile Ardahan ve Artvin Türkiye'ye bırakıldı. Türk Kurtuluş Savaşının önderi Mustafa Kemal Paşa, 1927 tarihli uzun konuşması olan Nutuk'ta Ardahan'ın Türkiye'ye katılmasını şöyle anlatır:
8 Şubat 1921 de Ankara’da itimatnamesini takdim etmiş olan Gürcü sefirile de, Türkiye – Gürcüstan Muahedesi için müzakere başlamıştı. Nihayet 23 Şubat 1921 de verdiğimiz kat’i bir ültimatom üzerine Ardahan, Artvin ve Batum’un tarafımızdan işgaline muvafakat olundu. Batum’un işgali bu tarihten on beş gün sora vaki olmuştur. İşbu yerlerde, Türkiye’ye iltihakını sabırsızlıkla bekliyen halkın alkışları içinde işgal keyfiyeti vaki oldu. Bilahare, Moskova Muahedesi mucibince Batum tahliye fakat işgal eylemiş olduğumuz aksamı sairenin ana vatana merbutiyeti teyit olundu.
Ardahan ve Artvin bölgelerinin Türkiye'ye bırakılmasından sonra Ardahan kasabası Kars vilayetine bağlı Ardahan kazasının merkezi oldu. O tarihte Ardahan kasabası iki mahalleden oluşurken, merkez kazaya 24 köy bağlıydı. Ardahan ilçesi 1992 yılında Kars ilinden ayrılıp bir ile dönüştürülünce, Ardahan kasabası da bu ilin merkezi haline geldi. 2008 yılında kurulan Ardahan Üniversitesi, kentin 5 kilometre dışındadır.

Bugünkü Ardahan kenti sınırları içinde ve yakın çevresinde birkaç tarihsel yapı kalıntısı vardır. Bunlardan biri olan Mindaşeni Kilisesidir. Yapı, Ardahan kentinin güneydoğu ucunda, Göle yolunun sağ kıyısında yer alır. Parakani'nin (Ardahan'ın eski adı) bir köyü olan Mindaşeni'deki köy kilisesi, tek nefli bir yapıdır ve bir kısmı günümüze ulaşmıştır. 2011 yılında duvarları ayakta olan kilisenin bir duvarı, kısa bir süre sonra bilinçli biçimde yıkılmıştır. Bir başka kilise ise, Parakani (Ardahan'ın eski adı) adını taşıyan kalenin kilisesidir. Tek nefli bir yapı olan Parakani Kilisesi tamamen yıkılmıştır. Bugünkü kent sınırları içinde kalan ve kentin kuzeydoğu ucunda bulunan eski Kayabaşı köyündeki kubbeli kiliseden de günümüze sadece yıkıntılar kalmıştır.
Kiliselerin dışında Ardahan kentinde ve yakın çevresinde, basızı yıkılmış birkaç kale vardır. Bugünkü Ardahan kentinin sınırları içinde sayılan eski Parakani köyündeki kale, kentin 3 kilometre kuzeyinde bir tepede yer alır. Orta büyüklükteki kale (70 × 55 m), 19. yüzyılda Ruslar tarafından askeri karargâh olarak kullanılmıştır. Ramazan Tabya da denilen bu kalenin 800 metre batısında, Ardahan kentinin 3 kilometre kuzeyinde bulunan Parakani Kalesi (60 × 36 m), iki dere arasındaki bir tepede yer alır. Kale tamamen yıkılmıştır. Ardahan kentinin 1,5 kilometre kuzeyindeki bir tepede, yığma taşla inşa edilmiş olduğu anlaşılan küçük bir kalenin (33 × 30 m) kalıntıları da günümüze ulaşmıştır. Bugün Ardahan Kalesi olarak bilinen kale ise, günümüze sağlam ulaşmıştır. Dikdörtgen planlı bir yapı olan kale (328 × 180 m), kent merkezinin kuzeyinde, Halil Efendi Mahallesi ile Ardahan kent merkezini birbirinden ayıran Kura Nehri'nin hemen sol tarafında yer alır. Ardahan Kalesi'nin 14 adet kule bulunmaktadır.

Ardahan ilinin Merkez ilçesinin güneyinde Göle, kuzeyinde Hanak, doğusunda Çıldır ve batısında Artvin'in Şavşat ilçesi yer almaktadır. Doğu Anadolu Bölgesinin Karadeniz Bölgesi'ne komşu olduğu kuzeydoğu kesiminde yer alan Ardahan, yüksek ve engebelidir. Sahada 3.000 m'yi aşan dağlar yer alır. Yalnızçam Dağları Artvin il sınırı boyunca uzanır. İlin kuzeydoğu kesiminde Keldağ (3.033 m), doğu kesiminde Akbaba Dağı (3126 m) yer alır. İl topraklarının güney kesimini de Allahuekber Dağları ve Kısır Dağı (3.197 m) engebeli hale getirir. Allahuekber Dağlarına bağlı Kabak Dağı (3.054 m) il sınırı içinde kalır. Kısır Dağı 3.197 m ile ilin en yüksek noktasıdır. Ardahan Platosu ilin orta kesiminde yer alır. Ardahan ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.829 metredir. Merkez ilçenin yüzölçümü 1.261 km²dir. Temelini Neojen volkanizması sonucu ortaya çıkmış lavlar oluşturur.
Plato, Pliyosen sonu ve Pleistosen başlarında ortaya çıkan faylanmalar sonucu çökmüştür. Kenarlarında marnlı ve kumlu çökellerin bulunduğu bu alan, yüksek kesimlerden gelen malzemelerle dolmuştur.
Kura Nehri ve kolları tarafından plato yüzeyi parçalanmıştır. Bu akarsuların en önemlisi platoyu baştan başa geçen Kura Nehridir. Çıldır Gölü; ilin güneydoğu kesiminde yer alır, yüksekliği 1.959 m'dir. Aktaş Gölü ise ilin doğu kesiminde yer alır. Bu gölün doğu yarısı Gürcistan sınırları içinde kalır. Gölün yüksekliği 1.798 m'dir.

Ar

Arkas (erkek voleybol takımı), 2001 yılında kurulan ve İzmir'de faaliyet gösteren Arkas Spor Kulübü’nün erkek voleybol takımı. Başkanı Lucien Arkas, voleybol şube sorumlusu Bernard Arkas'tır. Renkleri lacivert, mavi ve beyazdır. Efeler Ligi’nde mücadele etmektedir. Lig maçlarını 6,500 kişilik TVF Atatürk Voleybol Salonu Sigorta Shop Arena’nda oynamaktadır.

Körfez Spor Kulübü, 2001 yılında Saint Joseph Spor Kulübü, 2003 yılında ise Arkas Saint Joseph adını aldı. 2005 yılında yapılan genel kurulda kulübün adı Arkas Spor Kulübü olarak değiştirildi.
Asıl faaliyet alanı voleybol olan kulüp, ayrıca yelken ve briç dallarında da faaliyet gösteriyor. Kulübün Efeler Ligi'nde mücadele eden erkek takımının yanında, Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi'nde mücadele eden diğer bir erkek voleybol takımı da bulunuyor.
Türkiye 1. Ligi’nde mücadele eden Arkas, 2002-03 sezonunu yedinci, 2003-04 sezonunu sekizinci, 2004-05 sezonunu üçüncü sırada bitirdi. 2005-06 yılında ise ilk kez Türkiye 1. Ligi şampiyonluğuna ulaştı. 2006-07 sezonunda da şampiyon olan Arkas, 2007-08 sezonunda ligi üçüncü olarak bitirdi.
2009 yılında ilk kez Türkiye Kupası'nı kazanan kulüp, aynı yıl büyük bir başarıya imza atarak, Avrupa Challenge Kupası’nda şampiyonluğa ulaştı. Bu şampiyonluk Türk voleybol kulüplerinin erkeklerde kazandığı ilk Avrupa şampiyonluğu oldu.
2012 CEV Şampiyonlar Ligi'nde Rus Lokomotiv Novosibirsk’i 3-2 biten maçta altın setle eleyen Arkas, adını Final-Four’a yazdırıp tarihi bir başarıya imza attı.
2012-13 sezonunda da Halkbank'ı final serisinde 3-1 geçerek tarihinde üçüncü kez lig şampiyonu oldu.
2021-22 sezonunda Sivas'ta AXA Sigorta sponsorluğunda oynanan Kupa Voley final maçında Galatasaray'ı 3-2 yenen Arkas Spor üçüncü kez kupanın sahibi oldu.

Efeler Ligi
Şampiyon (4): 2006, 2007, 2013, 2015
Kupa Voley
Şampiyon (3): 2009, 2011, 2022
CEV Challenge Kupası
Şampiyon (1): 2009

2022-2023 sezonu 

Arkas (kadın voleybol takımı)

Arkas Spor Kulübü Resmi Web Sitesi

Arkas Sanat Merkezi, Türkiye'nin İzmir şehrinde yer alan bir sanat müzesidir. Kasım 2011'de açılan müzede, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas tarafından oluşturulan Arkas Koleksiyonu ile çeşitli başkaca eserler sergilenmektedir.

Kordon'da yer alan ve Fransa Fahri Konsolosluğu tarafından kullanılan binanın İzmir Körfezi'ne bakan kısmı, 2010'da yirmi yıllığına Arkas Holding'e devredildi. Restore edilen bina, 19 Kasım 2011'de Arkas Sanat Merkezi olarak faaliyete geçti.

Arkas Sanat Merkezi'nde Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas tarafından oluşturulan ve dokuz yüzden fazla eseri barındıran Arkas Koleksiyonu ile çeşitli başkaca eserler sergilenmektedir. Eylül 2019-Ocak 2020 arasında Pablo Picasso'nun eserleri Picasso-Méditerranée projesi kapsamında Arkas Sanat Merkezi'nde sergilendi.

Arkas Sanat Merkezi'ne ev sahipliği yapan ve 1906'da tamamlanan bina, iki katlı olup dokuz sergi odası ile bir atölyeye sahiptir.

Mattheys Köşkü

Resmî site

Aydın Eyaleti veya Aydın Beylerbeyliği, 1827-1841 yılları arası Anadolu Eyaletinin kaldırılmasıyla kurulmuş kısa süreli Osmanlı Devleti eyaletidir.

Osmanlı Devletinin Klasik Dönemi'ndeki yönetim düzenlemesinde, Rumeli ve Anadolu beylerbeylikleri vardı. 1811'de yapılan yeni bir düzenlemede, Anadolu Eyaleti bölündü ve birkaç yeni eyalet kuruldu. Bu arada, Aydın da Aydın Eyaleti'nin merkezi yapılarak İzmir buraya bağlandı.
Yeniçeri Ocağı 1826'da kaldırılınca, devletin yönetsel bölünümünde yeni bir değişiklik yapıldı. Anadolu Eyaleti 4'e bölündü. Yine Aydın eyalet merkezi olmak üzere; Hamideli (Isparta), İzmir, Saruhan (Manisa) Tekeili (Antalya) ve Menteşe (Muğla), sancaklarının yönetimi Vezir Hüseyin Paşa'ya verildi.
1841'de, Aydın Eyaleti'nin merkezi Aydın'dan İzmir'e taşındıysa da, 1843'te Aydın yeniden eyalet merkezi oldu. 3 yıl süren bu durum, 1846'da İzmir'in, Aydın Eyaleti'nin merkezi olmasıyla, bir kez daha değişti.
1846-1847'deki yönetsel düzenlemede, Aydın Vilayeti, Merkez Sancağı'nın yanı sıra, Denizli ve Menteşe sancaklarını içermekteydi. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile eyalet kaldırılmış  yerine Aydın Vilayeti kurulmuştur.

19. yüzyılda bağlı olan sancaklar:

Saruhan Sancağı (Manisa)
İzmir Sancağı 
Aydın Sancağı
Menteşe Sancağı (Muğla)
Denizli Sancağı

Bahadın, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde, Yozgat ilinin Sorgun ilçesine bağlı bir beldedir. Sorgun'a 21 km, Yozgat'a 56 km mesafededir. 1970'li yıllarda kamuoyunda “ilk sosyalist belediye” olarak da anılan yerel yönetim deneyimiyle öne çıkmış; kooperatifler ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla kolektif yaşam ve dayanışma temelli uygulamalar geliştirmiştir.
Günümüzde belde, kültür-sanat etkinlikleri ve Uluslararası Bahadın Kültür Şenliği ile bilinir. Bunun yanında, gençlerin öncülüğünde düzenlenen Geleneksel Bahadın Gençlik Pilavı ile 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü kapsamında gerçekleştirilen Bahadın 1 Ekim Dünya Yaşlılar Şenliği, yerel dayanışma kültürünün güncel örnekleri arasındadır.
Yerel STK'lar ve kooperatiflerin yürüttüğü çalışmalar, beldenin birlik duygusunu ve katılımcı, mücadeleci toplumsal geleneğini sürdürür. Yerleşimin tarihsel-kültürel dokusunda Alevi-Bektaşi mirasının izleri görülür.

Bahadın ve çevresi, Orta Anadolu'nun eski yerleşim izlerini barındıran bir hattın üzerindedir. Yakındaki Alişar Höyüğü'nde Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü tarafından 1927–1932 yılları arasında yürütülen kazılar, bölgenin çok erken dönemlerden itibaren iskân gördüğünü ortaya koymuştur.
Osmanlı döneminde Bozok (Yozgat) yöresinin kırsal yerleşim ağının bir parçası olan Bahadın, Cumhuriyet devrinde gelişerek belediye teşkilatına kavuşmuştur. 1970'li yıllarda beldede uygulanan katılımcı ve kooperatifçi yerel yönetim pratikleri, kamuoyunda “ilk sosyalist belediye” örneği olarak anılmış; bu dönemde dayanışma temelli ekonomi ve kamusal hizmet anlayışı dikkat çekmiştir.
1990'lardan itibaren kültür-sanat etkinliklerinin düzenli hâle gelmesiyle Bahadın Kültür Şenliği beldenin simgesel etkinliklerinden biri olmuştur (2019'da 22'ncisi, 2024'te 25'incisi, 2025'te 26'ncısı düzenlenmiştir).
Beldeye ilişkin sosyolojik çalışmalar, yerleşimi Alevi inançlı Türkmen topluluklarının yaşadığı yerleşimler arasında anmakta; Bozok yöresi, Anadolu'daki Türkmen yerleşimleri kuşağının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Yerel sözlü anlatılarda adın “Bahaddin'in yeri” ifadesinden türediği ve zamanla Bahadın biçimini aldığı aktarılır; bu anlatılar Arif Baş'ın Her Yönüyle Bahadın çalışmasında da işlenir.

Bahadın, Sorgun ilçe merkezinin güneybatısında, hafif engebeli bozkır platosu üzerinde yer alır. Yerleşimin ortalama yükseltisi yaklaşık 1.100 metredir.

Belde, Sorgun'a 21 km, Yozgat şehir merkezine 56 km mesafededir. Sorgun'dan Sivas istikametine yaklaşık 15 km ilerledikten sonra güneybatıya ayrılan yol üzerinden 6 km sonra yerleşime ulaşılır.

Bahadın, İç Anadolu'nun tipik karasal–step iklim özelliklerini taşır: kışlar soğuk ve zaman zaman karlıdır; yazlar sıcak ve kuraktır. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün Sorgun için iklim sınıflandırmalarında bölge “yarı kurak” karakterdedir.

Bahadın'da ekonomik yaşam ağırlıklı olarak tarım ve hayvancılığa dayanır. İlçe ölçeğinde başlıca ürünler buğday, arpa, nohut, mercimek ve şeker pancarıdır; Sorgun'daki şeker pancarı üretimi ve işleme kapasitesi, bölge ekonomisinde önemli yer tutar.

2017'de 240 kişinin katkısıyla kurulan ve anonim şirket statüsünde örgütlenen Bahadın A.Ş. / Bahadın Market, kooperatif mantığıyla çalışarak belde esnafına ve üreticiye pazar olanağı sağlamaktadır.
Belediye ve bağlı yerel girişimler, istihdama ve temel mal/hizmet arzına katkı sağlayan küçük ölçekli işletmelerle (market, fırın, kafe, lokanta vb.) birlikte faaliyet göstermektedir.

Belde ve çevresinde faal süt kooperatifçiliği bulunmaktadır. 2011'de Bahadın Süt Toplama Merkezi'nin yıllık 1.250 tonun üzerinde süt topladığı, 2018'de ise Bahadın–Salur–Gümüşkavak–Muğallı Tarımsal Kalkınma Kooperatifi'ne TANAP tarafından süt toplama aracı hibe edildiği bildirilmiştir.

S.S. Bahadın Koza Kadın Girişimi Üretim ve İşletim Kooperatifi ile kadın girişimleri; kuru madımak, yufka, reçel, erişte ve benzeri yerel ürünlerin üretimi ve satışıyla hane gelirlerine katkı sunmaktadır.

Bahadın Yaşlanma Vakfı bünyesindeki yaşlı yaşam/bakım merkezi, belde ve çevresinden yaşlılara sosyal ve gündüzlü bakım hizmetleri sunmaktadır; vakıf aynı zamanda eğitim ve sosyal etkinlikler de yürütmektedir.

Belde ve çevresinde bağcılık geleneği sürer. 2025'te Bahadın'da bakımı yapılmadığı için yok olmaya yüz tutan bağların ıslahı ve yeni bağların tesisi için çalışmaların başlatıldığı; hasat sonrası üzümün bir bölümünün pekmeze işlendiği haberleştirilmiştir.

Bahadın'ın toplumsal dokusunda Alevi-Bektaşi geleneğinin izleri görülür; Sorgun ilçesi, yörede Alevî nüfusunun yoğun bulunduğu yerleşimler arasında anılır.
Belde, kültür-sanat etkinlikleri ve şenlikleriyle tanınır. 1993'lardan itibaren düzenlenen Bahadın Kültür Şenliği 2019'da 22'nci, 2024'te 25'inci, 2025'te 26'ncı kez gerçekleştirilmiştir.
Gençlerin öncülüğünde düzenlenen Geleneksel Bahadın Gençlik Pilavı ile 1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü ve 18–24 Mart Yaşlılara Saygı Haftası kapsamında yapılan Bahadın Yaşlılar Şenliği, yerel dayanışma kültürünün güncel örnekleridir.

Bahadın'da sivil toplum ve kooperatifçilik; kültür-sanat, yaşlılara hizmet, kadın girişimciliği ve temel mal–hizmet arzı gibi alanlarda örgütlü yapılara dayanır.

Bahadın Belediyesi — Belde 1968'de belediye olmuştur.
Bahadın Kültür Derneği — 26 Şubat 1991'de Ankara'da kurulmuştur. Bahadının sosyal, kültürel ve sanatsal yaşamını zenginleştirmek amacıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum örgütüdür. Dayanışma, eşitlik ve özgürlük değerleriyle hareket eden dernek; şenlikler, paneller, anmalar, sanat etkinlikleri ve eğitim çalışmaları düzenleyerek hem yerel halkın hem de misafirlerin katılımını teşvik eder. Amacı, Bahadın'ın tarihini, kültürel mirasını ve toplumsal belleğini yaşatmak, aynı zamanda gençlerin ve kadınların aktif katılımını destekleyerek geleceğe dönük ortak bir kültürel bilinç oluşturmaktır. Dernek, gönüllülük esasına dayalı çalışmalarıyla yalnızca bir organizasyon değil; aynı zamanda insanların bir araya gelip ürettiği, paylaştığı ve dayanışmayı büyüttüğü bir topluluk alanıdır. Bahadın'ın köklü geçmişinden beslenirken, geleceğe dair umutları çoğaltmayı ve kültürel mirası yeni kuşaklara aktarmayı en önemli görevlerinden biri olarak görür.
Bahadın Gençlik Kolları — 2016 yılında Bahadınlı gençler tarafından kurulmuştur. Amacı yalnızca Gençlik Pilavı gibi geleneksel etkinlikleri sürdürmek değil, aynı zamanda gençlerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını artırmaktır. Gençleri bir arada ve örgütlü tutmayı hedefleyen Gençlik Kolları, dayanışma temelinde çeşitli yardım faaliyetleri, eğlenceler ve farklı sosyal etkinlikler de organize eder. Böylece hem köyde gençlerin bir araya gelmesini sağlar hem de Bahadın'ın kültürel ve toplumsal yaşamına canlılık katar.
Bahadın Yaşlanma Vakfı — Belde'de giderek artan yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalışmalar yürüten bir vakıftır. Sorgun'un Bahadın beldesinde 2019 yılında kurulmuş; Yaşlı Yaşam/Bakım Merkezi aracılığıyla sosyal, kültürel ve gündüzlü bakım hizmetleri sunar. Vakıf, hizmetlerini bilimsel temele dayandırarak gerçekleştirir ve amacını “yaşlılara güvenli, saygın ve bağımsız bir yaşam alanı sağlamak” olarak belirlemiştir. Etkinlikleri sadece yerel düzeyde değil, Avrupa'da yaşayan yaşlı bireylere yönelik eğitimsel faaliyetleri de kapsamaktadır.
Bahadın A.Ş. / Bahadın Market — 240 Bahadınlı ortağın katkısıyla 2017 yılında Bahadında kurulmuştur. Bahadın Market, yalnızca ticari faaliyet yürütmek amacıyla değil; yerel üretimi desteklemek, kasabanın ekonomik döngüsünü güçlendirmek ve dayanışma kültürünü canlı tutmak için hayata geçirilmiştir.
Bahadın Kadıneli Derneği — 2017 yılında Bahadın'da kadınlar tarafından kurulmuş bir sivil toplum örgütüdür. Amacı; kadının ekonomik olarak güçlenmesini sağlamak, unutulmaya yüz tutmuş yerel yemekleri ve kültürü yeniden canlandırmak, kermes gibi organizasyonlarla sosyal dayanışmayı desteklemektir. Dernek, kuruluşundan kısa süre sonra yerel şenliğin parçası “Kadının Sesi” yürüyüşünü düzenleyerek feminist bir toplumsal bilinci görünür kılmıştır
S.S. Bahadın Koza Kadın Girişimi Üretim ve İşletim Kooperatifi, Bahadın Kasabası'nda kadın üreticiler tarafından 2025 yılında kurulmuş bir örgüttür. Kooperatif, yerel gıda ve el emeği ürünlerinin (örneğin yufka, tarhana, kavurma vb.) üretim, paketleme ve pazarlamasını gerçekleştirerek kadınların ekonomik ve sosyal hayata katılımını desteklemektedir. Sosyal medya paylaşımlarında “kadın emeğiyle üretiyor, dayanışmayla güçleniyoruz” ifadesiyle özdeşleşen kooperatif, dayanışma kültürünü ürüne dönüştüren bir model olarak öne çıkar.
S.S. Bahadın Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi, Bahadın beldesinde faaliyet gösteren bir kadın üretim kooperatifidir. Yerel ürünler üzerinden üretim yaparak kadınların ekonomik hayata katılımını ve dayanışmayı desteklemektedir.
Bahadın Berlin Derneği — 1990 yılında kurulmuştur. Almanya'da yaşayan Bahadınlıların dayanışmasını güçlendirmek, kültürel bağlarını sürdürmek ve memleketleriyle olan ilişkilerini canlı tutmak amacıyla faaliyetlerini yürütmektedir. Dernek, hem gurbet ile sıla arasındaki köprüyü kurmakta hem de kültürel ve sosyal etkinliklerle Bahadın'ın değerlerini yaşatmaya katkı sunmaktadır.
Bahadın Süt kooperatifi / Süt toplama merkezi — 2002 yılında Bahadınlılar tarafından kurulmuştur. Kooperatifin amacı, bölgedeki süt üreticilerini bir araya getirerek üretimde birlik sağlamak, kaliteyi artırmak ve üreticilerin emeğinin daha adil koşullarda değerlendirilmesini sağlamaktır. Ayrıca, dayanışma ruhunu güçlendirerek köy ekonomisine katkı sunmayı hedefler.

2002 nüfus sayımına göre beldenin nüfusu 5093'tür. 2024 istatistiklerine göre Bahadın'ın nüfusu 2.256 kişidir.

Sami Eroğlu - Memleket Partisi (2024 – Günümüz) 10 Ağustos 2025'te CHP'ye katıldı.
Yurtseven Bozdemir - Demokratik Sol Parti (2019 - 2024) 2021'de CHP'ye katıldı.
Dilaver Özcan - Cumhuriyet Halk Partisi (2009 - 2019)
Şimşek Türken - Özgürlük ve Dayanışma Partisi (2004 - 2009) 2007'de CHP'ye katıldı.
Gümüş Akçay - Demokratik Sol Parti (1999 - 2004)
Haydar Başer - Cumhuriyet Halk Partisi (1994 - 1999)

Balçova, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Konak, doğu ve güneyinde Karabağlar, batısında Narlıdere ilçeleri, kuzeyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. İzmir'in merkezine 8 kilometre uzaklıktadır. İlçe merkezinin yayılım alanının denizden uzaklığı 20 ila 80 metre arasında değişmektedir. İlçenin havaalanına uzaklığı ise 18 kilometredir. Balçova, anakent sınırları içerisinde yer alır. İlçe denize yakın yani kuzey tarafa kurulmuştur. Güney tarafı ise orman ve dağlarla kaplıdır. Yüzölçümü 16 km2 olup nüfus yoğunluğu 3.229'dur. Yüzölçümü bakımından İzmir'in en küçük ilçesidir. Konak ilçesine bağlıyken 3 Haziran 1992'de ilçe olmuştur. Balçova Termal Tesisleri, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Türkiye'nin ikinci büyük teleferiği olan Balçova Teleferiği bu ilçenin sınırları içerisinde yer almaktadır. 2008 yılında sakıncalı olduğu gerekçesiyle kapatılan Balçova Teleferiği, 31 Temmuz 2015 tarihinde yeniden açılmıştır.

Balçova'nın tarihteki yeri ilçede bulunan kaplıcaların tarihi ile aynı döneme rastlar. Bu tarih MÖ 1200 yıllarına denk gelir. Dünyanın en önemli destanlarından biri olan İlyada ve Odesia'nın yazarı olan şair Homeros MÖ 8 yy.da İzmir'de yaşamıştır. Homeros'un İlyada Destanı'nın bir bölümünde bahsettiği Agamemnon ve Menelaos Troia “Truva” seferini yapan Akhai ordusunun başında bulunan iki komutandır. Askerlerin burada şifa bulması ve de yaralarının iyileşmesi üzerine şifalı suyun çıktığı yerlere tesis olarak kapalı hücreler yapılmıştır. Tarih boyunca birçok medeniyetin hakimiyeti altına girmiştir. Türklerin bölgeye gelmesi 1300'lü yıllarda, hakimiyet kurması ise 1400'lü yıllarda olmuştur. 1910 yılına ait İzmir Vilayeti Haritası'nda Balçova köyü olarak adlandırılan bölgede ilk belediye 1 Mart 1963 tarihinde kurulmuştur. İlçe 1980 yılında Narlıdere merkez olarak şube konumuna gelmiş, 3 Haziran 1992'de ise tekrar belediye durumuna getirilmiştir ve Konak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.
İlçenin tarihi İzmir'in tarihi ile iç içe olup tahminen 3000 yıllık bir geçmişe sahiptir. İlçenin ilk sakinleri bugünkü Narlıdere'nin deniz kenarında oturmakta idiler. O dönem denizlerden gelen korsan istilasından kurtulmak için bugünkü Balçova'nın kurulduğu eski Balçova köyüne göç ederek yerleşmişlerdir.
O dönemde Ayesefit olarak kullanılan köyün adı, köy arazisinin büyük bir kısmının balçık olması nedeniyle Balçık Havi olarak değişmiş ve daha sonra ise bugünkü ismi olan Balçova adını almıştır.
Çeşitli medeniyetlerin yer aldığı Balçova'da bugün Romalılardan kalma Agememnon Kaplıcaları ve Yunanlardan kalma bir su kuyusu ve mahzeni bulunmaktadır.

Balçova'nın yüzölçümü 16 km2dir. Balçova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 42 metredir. İlçenin 6 km doğal sahil şeridi bulunmakta, ayrıca bir adet baraj gölü (Cengiz Saran Barajı) ve 5 adet dere (Yahya Deresi, Sarıpınar Deresi, Hacı Ahmet Deresi, Molla Kuyu Deresi ve Ilıca Deresi) mevcuttur.
İnciraltı dışında ilçenin kuzey kısmında ormanlar ve seracılık vardır. Orta taraflar yerleşim yeri olarak seçilmiştir. Güney taraf dağlık olduğu boş bırakılmıştır. Dağın eteklerinde ise ormanlık alan vardır. Bazen kışın soğuk olduğunda çok az kar yağan İzmir'in bu tepesinde kar görebilirsiniz.
Bu ilçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlı geçer. İlçede hüküm süren Akdeniz iklim şartlarına ve toprak özelliklerine bağlı olarak farklı bitki toplulukları yer almaktadır. İklim şartlarına göre oluşan ve doğal ortamda denge halinde olan bitki toplulukları asıl Akdeniz bitki topluluklarından oluşmaktadır. 
Balçova ve çevresindeki toprak oluşumunda coğrafi-jeomorfoloji ana materyal özellikler ve zamana bağlı olarak fiziksel ve kimyasal özellikler, çok değişik olan farklı toprak gruplarını meydana getirmiştir. Bunlar, Zonal ve Azonal toprak gruplarından oluşmaktadır. Zonal topraklar “Kırmızı Akdeniz Toprakları” Akdeniz iklim şartlarının etkisi ile oluşmuş bu toprağa Teleferik Dağının eteklerinde rastlanmaktadır. Bu toprak verimlilik yönünden orta ve kireç yönünden oldukça fakirdir. Azanol topraklar (Alüvyal topraklar) bu toprak çeşidi Balçova yerleşim merkezi ile kıyı arasında dar bir şerit halinde uzanan ovada yaygındır. Kumlu, millî ve killi bünyededir. Ayrıca ova yüzeyi ile güneyde yükselen dağlık kesim arasındaki eteklerde Kolüvyal topraklar gelişmiştir. Çatalkaya'nın kuzey yamaçlarında maki, Teke Dağının yamaçlarında ise çoğunlukla kısa boylu çalılardan oluşan garig türleri stabil duruma geçmiştir.

İlçenin Ata Caddesi ve Mithatpaşa Caddeleri ticari açıdan büyük öneme sahiptirler. Ata Caddesi üzerinde birçok dükkân, mağazalar ve bankalar yer almaktadır. Mithatpaşa Caddesi üzerinde ise birçok Alışveriş merkezi yer almaktadır. Kipa AVM, Agora AVM, Palmiye AVM, Özdilek AVM, Ege Park Balçova, Asmaçatı AVM, Balpa AVM, Selway Novada Outlet AVM, İstinye Park gibi alışveriş merkezlerinin açılması ile ilçe önemli bir cazibe merkezi haline gelmiştir.
İlçenin ve İzmir'in tek marinası olan İzmir Marina gerek sosyal tesisleri gerekse bünyesinde tekne alım-satımlarının yapıldığı Yatmarket ile bölgeye önemli bir ticari hareket sağlamaktadır.

İlçe, iç turizm ve dış turizm faaliyetleri sürdürülmektedir. Balçova'nın doğal çekiciliklerinin temelinde, ilçe merkezinin hemen güneyinde 500 m'ye yaklaşan bir yükselti alanı, onun önünde eğimi kıyıya doğru yavaş yavaş azalan bir etek ovası ve deniz kıyısının varlığı yatmaktadır. Bu üçlü morfolojik yapıyı ormanlar ve termal sular tamamlamaktadır. Balçova ilçe merkezinin yaslandığı Dede Dağı, başta Ilıca Deresi olmak üzere, diğer derelerle yarılmış, büyük kısmı ormanlarla kaplı bir röfleye sahiptir.
Balçova kaplıcalarına çok eski devirlerde Agamemnon Banyoları ve Çamuru, Apollon Banyoları gibi isimler verilmiştir.

Balçova Belediye Termalspor 2025-26 sezonunda İzmir Süper Amatör Liginde mücadele etmektedir.

1992 yılında Balçova'nın Konak'tan ayrılmasıyla Mustafa Şentürk ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.

İlçede, 9 ilköğretim okulu, 6 orta öğretim kurumu bulunmakta; 8236 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 406 öğretmen görev yapmaktadır. İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Balçova ilçesinde Üçkuyular Vapur İskelesi ile deniz ulaşımı sağlanırken karayolu bağlantıları açısından da ilçe önemli bir noktada yer almaktadır. İzmir Çevre Yolu ile ulaşım olanağı vardır. Ayrıca bu çevre yolu sayesinde Balçova'dan Adnan Menderes Havalimanı'na 15 dakikada ulaşılabilmektedir. İzmir-Çeşme Otoyolu da ilçeden geçmektedir. İzmir Metrosunun M1 hattının üç istasyonu (Balçova, Çağdaş ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi) ilçe sınırları içinde bulunmaktadır. İlçede üç Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Balçova Belediyesi10 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Balçova Kaymakamlığı17 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bandırma, Marmara Denizi'nin güneyinde, Bandırma Körfezi'nin en iç kısmında merkezlenen Balıkesir iline bağlı bir ilçedir. 2024 yılı sonu itibarıyla resmî nüfusu 167.363 kişidir. Nüfus bakımından Balıkesir'in Edremit'ten sonra en fazla nüfusa sahip dış ilçesidir.

Son yıllarda hızla gelişen Bandırma, aynı zamanda Türkiye'nin en büyük limanlarından birine de sahip olan bir ilçedir. Bandırma Limanı'na her gün düzenli olarak İstanbul'dan feribot seferleri yapılmaktadır. Ekonomik olarak oldukça güçlü olan Bandırma, Türkiye için önemli bir sanayi ve tavukçuluk ilçesidir. Kültür sanat etkinliklerine ev sahipliği yapan şehir her sene büyük yoğunluk ile turist çekmektedir.

Bandırma kelimesi zaman içerisinde telaffuz ve anlam değiştirerek günümüzdeki halini almıştır. MÖ 8. yüzyılda Antik Yunanlar tarafından Kizikos şehrinin etkisinde kurulmuş ve Panormos (Yunanca: Πάνορμος) ismiyle anılmaya başlanmıştır Anlamı "güvenli liman" olan bu kelime zaman içerisinde Panderma, Banderma ve son olarak Bandırma'ya evrilmiştir.

Tarihte Kizikos, Panderma, Panormos gibi adlar anılan Bandırma çok eski bir yerleşim merkezidir. Kuruluşu hakkında kesin bilgi olmayan Bandırma'nın Kizikos'ta yapılan kazılarda bulunan bir lahitten İÖ. VIII.-X. yüzyıllar arasında kurulduğu düşünülmektedir.
Bölge ile ilgili ilk arkeolojik araştırma 1952 yılında Kurt Bittel tarafından yapıldığı ve kazılar sonucunda elde edilen arkeolojik veriler ve antik metinlerin verdiği coğrafi bilgiler ışığında Cilalı Taş Devri ve Bakır Taş Çağı, Geç Neolitik Çağ'ın bir devamıdır. 1954 yılında bilimsel çalışmalar ve kazılar Prof. Dr. Ekrem Akurgal tarafından başlamıştır. 1960 yılına kadar devam eden kazı, 1988 yılında Prof. Dr. Tomris Bakır tarafından yeniden başlatılmıştır. Her iki kazı çalışmasında ortak arkeolojik veriler bölgenin tarihini MÖ. 6 bin yılının ortalarına uzandığı Neolitik ve 5 bin yılının sonlarına gelen Kalkolitik yerleşmelerin olduğu tespit edilmiştir.
2009 yılında Kizikos ve Daskyleion antik kentler üzerinde araştırma yapan belgesel yönetmeni Tekin Gün bölgedeki antik kalıntılar Daskyleion'da Troya gibi erken dönem yerleşimlerinin olduğu Misya kentidir. Antik kent ve çevresinde yapılan araştırmalar, arkeolojik kazılarda çıkan ateşte pişirilmiş topraktan veya kilden yapılan kaplar ilk yerleşimin MÖ. 7 bin- MÖ. 5 bin yıllarında iskan edildiği sanılmaktadır.
Bandırma ilk başta Misya bölgesi sınırları içerisindeydi. MÖ 334'te Büyük İskender, Perslerin elinde bulunan bölgeyi kendi devletinin sınırları içine kattı. İskender'in ölümünden sonra bölge Romalıların eline geçti. Roma İmparatorluğu'nun 330 yılında ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nda kalan Bandırma, 1076'da Kutalmış tarafından ele geçirildi; ancak bölge 1106'da tekrar Doğu Roma İmparatorluğu'na geçti.

1830'da Bandırma, Erdek kazasına Kapıdağ bucağına bağlanmış, Tanzimat'tan sonra ayrı bir ilçe olmuştur. 1874'te büyük bir yangın geçiren Bandırma, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı'ndan sonra Kırımlı ve Rumen göçmenlerin gelmesi ile kalabalıklaşmıştır.

17 Eylül 1922'de işgalden kurtulduğunda yıkık halde bulunan Bandırma günümüz itibarı ile çok gelişmiş ilçelerden birisidir. Cumhuriyet öncesinde bir ihracat liman kenti olan Bandırma, Cumhuriyet dönemi içinde de liman inşaatının yapılması, kentleşmenin artması, Bandırma-İzmir demiryolu hattı ve Bandırma-İstanbul feribot taşımacılığı gibi etkenlerle birlikte bir ihracat limanı ve Türkiye'nin önemli ulaşım merkezlerinden birisi olma özelliğini arttırarak sürdürdü.

Bandırma toprakları kıyı bölgesinde oldukça düzdür. Hafif engebelerle kesilen bu düzlükler güneye doğru yükselir. Bandırma topraklarından doğan Kocaavşa Deresi, Kuş Gölü'ne dökülür. Çanakkale ilinden doğan Gönen Çayı, ilçenin kuzeyinden geçer ve Kapıdağ Yarımadası'nın batısından Marmara Denizi'ne dökülür. Bandırma, 1. derece deprem kuşağındadır ve körfezin içine giren bir fay hattı bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 755 km²dir. Bandırma ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 15 metredir.

Bandırma'nın güneyinde Kuş Cenneti adıyla da bilinen Manyas Gölü vardır. Bu gölün bulunduğu 24.047 hektarlık alan 1959 yılında Kuş Cenneti Millî Parkı adıyla ulusal park ilan edilmiştir. Evliya Çelebi bu göl için "O kadar derin değil, suyu ab-ı hayata benzer. İçinde alabalık, turna balığı, çeşit çeşit nefis balık avlanır. Devlete vergi ödeyen avcıları vardır. Öyle herkes zevk için ve ticaret için balık avlayamaz. Kışın bu göl, kaz, ördek, kuğu, karabatak, yeşilbaş, martı, saka kuşu ve diğer güzel kuşlarla dolar." demiştir. Parkta dönemlere göre 239 kuş türü bulunmaktadır. Bu park 1998 yılında Ramsar Sözleşmesi kapsamına alınmıştır.

Bandırma'nın kuzeyinde Marmara Denizi ve Erdek ilçesinin kurulu olduğu Kapıdağ Yarımadası, güneyinde Manyas ilçesi ve Manyas Gölü, batısında Gönen ilçesi, doğusunda ise Bursa iline bağlı Karacabey ilçesi bulunmaktadır.

Bandırma, hem Akdeniz iklimi hem de Türkiye'de Karadeniz ikliminin etki alanı içindedir. Ayrıca Balkanlardan gelen karasal iklimin geçiş alanı üzerinde yer alması nedeniyle, ilçede çeşitli iklim özellikleri gözlenir. 52 yıllık değerlere göre Bandırma'da; en düşük sıcaklık -14,6 °C (15 Ocak 1954), en yüksek sıcaklık ise 42,4 °C (9 Temmuz 2000) olarak kaydedilmiştir.
Yıllık ortalama sıcaklık 14 °C'dir. Hakim rüzgâr yönü kuzey-kuzeydoğudur. Ortalama rüzgâr hızı 15 km/saat'tir. İlçede yıllık ortalama yağış miktarı 703,3 kg/m'dir. Yıllık nispi nem ortalaması %73'tür.

1893'te eyaletler bazında yapılan nüfus sayımına göre Karesi Sancağı'na bağlı Bandırma kazasının nüfusu 40.912'dir. Bu nüfusun 20.065'i kadın, 20.847'si erkektir. Nüfusun etnik yapısına bakıldığında ise ilçede 14.519 Müslüman kadın, 15.473 Müslüman erkek, 2762 Rum kadın, 2725 Rum erkek, 2282 Ermeni kadın, 2175 Ermeni erkek, 443 Katolik kadın, 406 Katolik erkek, 59 yabancı kadın, 68 yabancı erkek, 2'de Selçuklu vardır.
2000 yılına göre Bandırma ilçesi toplam nüfusu 120.753'tür. Bu nüfusun 59.882'si erkek, 60.871'i kadındır. İlçede kentli nüfus kırsal nüfusundan fazladır. Toplam nüfusun 97.419'u şehirde, 23.334'ü kırsalda yaşamaktadır. Kentte yaşayan nüfusun 48.074'ü erkek, 49.345'i kadın iken köylerde bu sayı 11.808 erkek, 11.526 kadındır. İlçede km²ye 204 kişi düşmektedir.
İlçede 34.490 kişi ilkokul mezunu, 3900 kişi ilköğretim mezunu, 7358 kişi ortaokul mezunu, 404 kişi ortaokul dengi meslek yüksekokulu mezunu, 10.067'si lise mezunu, 5655'i lise dengi meslek yüksekokulu mezunu, 7089'u yükseköğretim mezunudur. 5172 kişinin okuma yazma bilmediği ilçede bunların 1286'sı erkek, 3886'sı kadındır. Geri kalan 83.958 kişi okuma yazma bilirken, ilçede 14.930 kişi herhangi bir okuldan mezun olmamıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bandırma, 2004 yılında Türkiye'deki tüm il merkezleri ve ilçeler arasında yapılan bir sıralamaya göre, Türkiye'nin en gelişmiş 23. ilçesidir. Ayrıca, ilçe çeşitli kriterlere göre hazırlanan il yapılabilecek ilçeler sıralamasında 87 ilçe arasından 3. olmuştur.
İlçe Balıkesir ilinin ilçeleri arasında en hızlı gelişen ilçedir. Günümüzde Bandırma, Balıkesir ilinin sanayi dalında ekonomik merkezi durumuna gelmiştir. 2008 verilerine göre Balıkesir ilinde en yüksek kurumlar vergisi ödeyen 100 firma arasından 34'ü, ilk 10 firma arasından 4'ü Bandırma ilçesindedir. İlçenin il genelindeki kurumlar vergisi payı %20,6'dır. Yine 2008 verilerine göre il genelinde en yüksek gelir vergisi ödeyen 100 kişiden 17'si, 10 kişiden 5'i Bandırma ilçesindedir. Bu sayılarla Bandırmalı mükelleflerin il genelindeki payı %29'dur.
İlçe ekonomisi 10.000 kişi istihdam etmektedir. Bu istihdam hacminin %50'si sanayi, %20'si tarım, %30'u hizmet sektöründe çalışmaktadır. Sanayi sektöründe çalışan nüfusun %30'u tarıma dayalı sanayide, %10'u kimya sanayisinde, %5'i madencilik, %5'i makine sanayisinde çalışmaktadır.
Balıkesir il ekonomisinin %25'i merkezce üretilirken; %14'ü Bandırma tarafından üretilmektedir.

İlçede 1926 yılında Yahya Sezai Uzay tarafından Bandırma Ticaret Odası, 1940 yılında Bandırma Ticaret Borsası kurulmuştur. Bandırma Ticaret Borsası kuruluş tarihine göre Türkiye'nin en eski 23. borsasıdır.

İlçede 1997 yılında Bandırma Ticaret Odası'nın desteği ile Bandırma Organize Sanayi Bölgesi kurulmuştur. 52 sanayi parseli ve 150 hektarlık genişleme alanı bulunan OSB'de bugün 10 fabrika bulunmakta, 7 fabrika da inşa edilmektedir. toplamda 944.444 m² alana kurulu bölgede 5.000-85.000 m² arası büyüklükte 52 sanayi parseli bulunmaktadır.
İlçede bulunan bu sanayi bölgesinde 2009 yılında traktör fabrikası faaliyete geçmiş ve ayrıca 2011 yılında yılla 450 rüzgâr gülü kapasiteli bir rüzgâr gülü fabrikasının da açılışı yapılmıştır.
Bugün Türkiye'de üretilen kimyasal gübrenin %15'i, etlik civcivin %25'i, yumurtalık civcivin %20'si, beyaz etin %22'si, yumurtanın %22'si ilçede üretilmektedir.

Bandırma'da ticaret genellikle deniz yolu ile yapılır. Bandırma Limanı, İstanbul'dan sonra Marmara Denizi'nin en büyük ikinci, Türkiye'nin beşinci büyük limanıdır. Limanın derinliği 12 metredir ve 20 bin gros tonaj kadar 15 adet gemi aynı anda yükleme-boşaltma yapabilir. Bandırma'nın ihraç ürünleri madenler, piliç eti, yumurta, deniz ve su ürünlerinden oluşmaktadır. Yapılan ticaret hacmi 800 milyon dolar kadardır.

Bandırma'da kırsal kesimde en yoğun etkinlik bitkisel üretimdir. Mısır, yulaf, şeker pancarı ve bakla en çok üretilen ürünlerdir. Bağlarda şaraplık üzüm üretilir. Sebzeciliğin de gelişkin olduğu ilçede maydanoz üretimi önemlidir.
İlçede sığır ve koyun da yetiştirilir. İlçede kurulu Merinos yetiştirme çiftliğinde damızlık koç ve koyun yetiştirilir. Genellikle büyük kentler ve çevresinde yoğunlaşan tavukçuluk da ilçede önemli bir geçim kaynağıdır. Ayrıca, Marmara Denizi kıyılarında ve Manyas Gölü'nde balıkçılık yapılır.

Nüfus: 167.363 (2024 Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre)
Şehirleşme oranı: 85,27
Nüfus yoğunluğu: 215
Sanayi sektöründe çalışanların oranı (%): 15,77
Tarım sektöründe çalışanların oranı

Basmane, İzmir'in Konak ilçesine bağlı bir semttir.
Semtin tarihî ve mimarî anlamda önem taşıyan yapıları, Devlet Demiryolları'na ait Basmane Garı, Çorakkapı Camii, Aziz Vukolos Kilisesi ve İzmir Enternasyonal Fuarı'nın düzenlendiği Kültürpark'ın 9 Eylül Kapısı'dır. Basmane civarında çok sayıda eski konut yapıları da bulunmaktadır. Bu evlerin bir bölümü günümüzde otel olarak hizmet vermektedir. Basmane, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar esas olarak Anadolu Ermenileri'nin ve Sefarad Yahudileri'nin yoğun olarak yaşadıkları bir semtti. Sefarad dilinde kortejo denilen ve genelde bir avluya açılan tek odalı konutlardan oluşan yahudhanelerden (Yahudi evleri) bazıları, harap bir hâlde olsa da, günümüze kadar ulaşmıştır.

Basmane'nin uydudan görünüşü 13 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yahoo! Maps

Basmane Garı, İzmir'in Konak ilçesi Basmane semtinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Alsancak Garı'ndan sonra Türkiye'deki en eski ikinci gar olan ve İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, The Smyrna Cassaba Railway / İzmir – Kasaba Demiryolu (SCR) Şirketi tarafından inşa edilerek 25 Ekim 1866'da hizmete girmiştir.
SCR Şirketi 1 Temmuz 1934'te TCDD tarafından satın alınıp feshedildikten sonra istasyon TCDD'nin denetimine girmiştir. TCDD tarafından 1984'te yeniden inşa edilerek tekrar hizmete giren istasyon, 2001'de elektrifikasyon altyapısıyla yenilenmiştir. İstasyon, 1984 – 1995 yılları arasında Basmane – Bornova, 1984 – 2006 yılları arasında ise Basmane – Çiğli Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiştir.
Bir kenar peronu ve üç ada peronundan oluşan istasyon İzmir Mavi Treni, Konya Mavi Treni, 6 Eylül Ekspresi, 17 Eylül Ekspresi, Ege Ekspresi, Güller Ekspresi ve Göller Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Basmane – Ödemiş, Basmane – Tire, Basmane – Nazilli, Basmane – Denizli, Basmane – Alaşehir ve Basmane – Uşak Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
İnşa hâlinde olan Polatlı – Menemen YSD'nin hizmete girmesiyle birlikte istasyon Yüksek Hızlı Trenlere de hizmet vermesi planlanmaktadır.
İstasyondan M1 Basmane Metro İstasyonu'na aktarma imkânı bulunmaktadır.

TCDD
İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu

The Smyrna Cassaba Railway / İzmir – Kasaba Demiryolu (SCR) Şirketi tarafından 1863'te inşasına başlanan ve 93 kilometrelik kısmı 10 Ekim 1865'te hizmete giren İzmir – Kasaba demiryolu'nun başlangıç noktası olan ve 25 Ekim 1866'da hizmete giren Basmane Garı, 19. yüzyılda Avrupalıların, İzmir Limanı ile limanın ard alanı arasındaki ticareti kolaylaştırmak için giriştikleri demiryolu yatırımının bir parçasıdır. Bazı kaynaklarda gar binasının ünlü Fransız mimar Gustave Eiffel tarafından klasist tarzda tasarlandığı ve Fransız Régie Générale firması tarafından 1876'da inşa edildiği ve aynı tarihlerde aynı firma tarafından inşa edilen Fransa'daki Lyon Garı ikizi olduğu iddia edilse de bu bilgi yanlıştır. Gar binası Fransızlar tarafından değil, İngilizler tarafından inşa edilmiştir. Demiryolu hattı ile birlikte ancak 29 yıl sonra Fransızlara devir edilmiştir. Lyon Garı ile de benzememektedir.
2022'de gar binasında modernizasyon ve restorasyon çalışmaları yapılmaya başlanmıştır.

Konumu Basmane, Konak, İzmir olan gar binası kentseldir. 20. yüzyılın ortalarına kadar Yahudilerin ve Türklerin birlikte yaşadığı Basmane semti adını bir zamanlar buralarda kurulmuş olan ve çoğunluğu gayrimüslimlere ait olan basma kumaş işletmelerinden almaktadır. Semtin merkezinde yer alan ve Sanayi Devrimi'nin özelliklerini yansıtan gar, dönemin Avrupa'da geçerli yönelimlerini, özellikle de inşa sürecinde egemen olan İngiliz ve Fransız etkilerini göstermektedir. İzmir'in hemen hemen bütün kesimlerinden ulaşımın kolay olduğu binaya, Anafartalar Caddesi üzerindeki ana giriş kapısından ulaşılır.

Basmane Garı, üç bölümlü, simetrik ve ana girişin yer aldığı orta bölümün yükseltildiği bir kurguda inşa edilmiştir. Dönemin Neoklasik özelliklerini yansıtan alınlık, sıva, silme gibi öğeler cephede rahatça görülebilir. Kesme taştan dikdörtgen planlı gar binasının merkezil olarak yükselen kırma çatılı orta bölümü, üç katlıdır ve burası istasyonun ana salonudur. Demiryolu sistemine ait yazı ve simgeler de bu bölümün üzerinde yer alır. Her bir katın ötekinden silmelerle ayrıldığı tipik bir düzene sahip olan bu bölümde, binanın zemine bastığı noktalar gibi, duvar köşeleri ve kemerli giriş kapıları da kesme taş dizileriyle ağırlık kazanmıştır. Yan kanatlarda ise cephe, düz cephe görünümüne hareketlilik getiren üçgen alınlıklı bir bölüm ile kırma çatılı diğer bir bölüm olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1922'deki Büyük İzmir Yangını'nda büyük hasar gören gar, 1927'den sonra onarımdan geçmiştir. Gar, günümüzde de hâlâ güncelliğini korumuş olmakla birlikte istasyon olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Binaya girildiğinde Fransız mimarisinin izlerini rahatça görebiliriz. Basmane Garında eski Fransız Mimarisinden esintiler fark edilse de yapımında kullanılan materyallerle Basmane semtinden de kopuk değildir. İçinde bulundurduğu demir makaslarla beraber Endüstri Devrimi'nin izlerini de taşır. Ve binaya girildiğinde 1800'lerde bir insanın binaya girdiğiyle aynı hisleri hissedersiniz. Meydandan erişilen uzun ve yüksek giriş cephesinin yanındaki alınlıklar, dışa taşarak girişi vurgulamıştır. Girişten ulaşılan ana koridorun sağ ve sol yanında bekleme salonu, idari birimler ve hizmet birimleri bulunmaktadır. İstasyonun iç mekan tasarımında rasyonel bir yaklaşım hakimdir.

Simetrik olarak inşa edilen istasyon üç bölümden meydana gelmektedir. Girişi de içinde barındıran orta bölüm yükseltilmiş, iç mekanlarda ise rasyonel bir yaklaşım görülmektedir. Yaklaşık yirmi üç metre, iki basık tanozu taşıyan ve peronu örten çatı, kendi döneminin özelliklerini taşıyan demir makaslarla taşınmaktadır. Demir yolu sistemini anlatan semboller, üç katlı bir düzende dik çatılı orta bölüme yerleştirilmiştir. Her bir kat, diğerinden silmelerle ayrılmış, duvar köşeleri ve kemerli giriş kapıları da kesme taşlarla desteklenmiştir. Yan cepheler ise alınlıklı ve kırma çatılı olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır. Peron bölümünü örten çatıyı taşıyan yapıda çelik, cephelerde ise kesme taş kullanılmıştır. Cephelerdeki kesme taş kullanımı mekana renk ve doku bakımınından doğallık katmış, sert ve sağlam bir görünüm elde edilmiştir. Günışığında cepheler sade ve doğal bir görünüme sahipken, akşamları yapılan ışıklandırma ile cephelerdeki kesme taş kullanımının oluşturduğu bütünlük, tarihi bir atmosfer oluşturmuştur.

Kültürpark

Alsancak Garı

Özel

Genel
Emel Kayın ve Feyzal Avcı Özkaban, ed. İzmir Kent Ansiklopedisi: Mimarlık I&II (İzmir: Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi, 2013)
Basmane Garı ve Çevresi (Sabri Sürgevil)

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayraklı, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeybatısında ve kuzeyinde Karşıyaka, doğusunda ve güneyinde Bornova, güneybatısında Konak ilçeleri, batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır. Yüzölçümü bakımından İzmir'in en küçük ikinci ilçesidir. 2008 yılında ilçe olmuştur. İzmir'in yeni kent merkezi olan ilçede pek çok gökdelen bulunmaktadır.

İlk İzmir'i kuranların MÖ 3000'de Tunç Çağı'nı yaşayan ve Bayraklı'da oturan bir halk olduğu, yapılan kazılar sonucu kesinlik kazanmıştır. Ancak, çok daha eski dönemlere, örneğin Yontma Taş Devri'ne uzanan bazı ilkel yerleşmelerin belirtileri de İzmir civarında kendini göstermektedir. Çok eski ilkel efsanelere göre, Bayraklı'daki yerleşmeden binlerce yıl önce kurulduğu belirtilen bir kentin, tanrıların vahşeti olarak değerlendirilen bir deprem sonucu göl hâline geldiği ileri sürülmektedir. Bu kentin, Yamanlar Dağı'ndaki Karagöl civarında olduğu tahmin edilmektedir. İlk İzmirlilerin kentlerini Bayraklı'da kurdukları bilinmektedir. Bugünkü Bayraklı'nın hemen yanında bulunan Tekel Şarap Fabrikası bağlarının sınırları içindeki 150 dönüm büyüklüğündeki Tepekule isimli höyük (eski ismi Hacı Mutço tepesi), bundan 5.000 yıl önce Luwi veya Lelej denilen en eski İzmir yurttaşlarınca kurulan ilk yerleşme bölgesi idi. Daha sonra kent, MÖ 1000'lerde Tepekule, kayalık bir zemine sahipti. İzmirliler, evlerini bu kayalık yere inşa ettiler. Megaron tipi denilen evlerin alt yarısı taştan, üstü kerpiçtendi. Yer döşemeleri ve duvarları, çok enfes bir harçla sıvanmıştı. 370 metre yükseklikteki Tepekule Uygarlığı, Troya-2 Uygarlığı ile yaştaştır.
Bayraklı, 22 Mart 2008'de Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5747 sayılı kanunla Bornova'dan Manavkuyu, Mansuroğlu ve Osmangazi mahallelerini de alarak Karşıyaka ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. Ekim 2020'deki Ege Denizi depremi ilçede can ve mal kaybına neden olmuştur.

Bayraklı'nın yüzölçümü 30 km2dir. İlçenin kuzeybatısında ve kuzeyinde Karşıyaka, doğusunda ve güneyinde Bornova, güneybatısında Konak ilçeleri, batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır.
Bayraklı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 108 metredir.

2008 yılında kurulan Bayraklı, Karşıyaka ve Bornova'nın sınır bölgesinde kurulmuştur. 2008 ve öncesinde Belde statüsünde bulunmaktaydı. İlçe olduktan sonra daha çok yatırım kazandı. 2003 yılında Alsancak ile Turan arasında kıyı şeridinde 471 hektar alanın Yeni Kent Merkezi ilan edilmesi, projenin hızlandığı 2007-2011 arası Bayraklının da ilçe yapılması ilçenin İzmir'in yeni merkezi olmasını beraberinde getirdi. Özellikle 2011 yılından sonra kentsel dönüşüm projeleri hız kazandı. 18 Milyar $ yatırımla yapılacak olan Yeni Kent Merkezinde oteller, ofisler, rezidanslar, yaşam merkezleri ve gökdelenlere büyük şirketlerden ciddi yatırımlar yapıldı. Şehrin ana trafiğini üstlenen Altınyol ve 2007'de hizmete giren İzmir Çevre Yolu ilçeye ekonomik katkıda bulunmuştur. 2010 yılında hizmete giren ve İzmir'i kuzeyden güneye ulaşımını sağlayan 136 kilometre uzunluğundaki banliyö treni İZBAN projesinin ilçede 3 istasyonunun bulunması ilçe ekonomisine katkıda bulundu. 2011 yılında hükümetin seçim vaatlerinden biri olan ve Türkiye'nin en büyük 4, Ege bölgesinin en büyük hastanesi olan İzmir Şehir Hastanesi 1,6 milyar Türk Lirası yatırımla ilçe sınırları içinde inşa edilmiş ve 2023 yılında hizmete açılmıştır. 240 milyon Türk Lirası yatırımla Refik Şevket İnce mahallesinde İzmir Çevre Yolu üzerinde yapılmış Westpark Outlet AVM ilçe sınırlarında bulunmaktadır. İzmir'in gökdelenler bölgesinin ortalama %30'luk kısmı da ilçe sınırlarında yer almaktadır. Şehrin simgesi haline gelmiş 150 milyon $ yatırımla inşa edilmiş Türkiye'nin ikinci ikiz gökdelenleri olan Folkart Towers'da ilçede yer almaktadır.

Belediye başkanları

Bayraklı ilçesinde sağlık işlemleri Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yönetilmektedir. İlçede 24 Sağlık Ocağı (Aile Sağlığı Merkezi), 5 Hastane, 5 Poliklinik bulunmaktadır.[1]
İzmir'in ve Ege Bölgesi'nin en büyük hastanesi olan İzmir Bayraklı Şehir Hastanesi 622.530 m² üzerine kuruludur, hastanede 53 ameliyathane, 302 poliklinik odası, 374 yataklı yoğun bakım ünitesi ve 48 yataklı mahkûm servisi ile birlikte hastanede toplam 2060 yatak bulunmaktadır. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon, jinekoloji, kalp ve damar cerrahisi, onkoloji, pediatri ve genel dal birimleri hizmet vermektedir. Günde 12.000 hastaya hizmet verme kapasitesi olan hastanede 1.475 sağlık personeli istihdam edilebilmektedir. Hastanede ayrıca 5.000 araçlık otopark ve ambulans helikopterlerinin iniş yapabilmesi için heliportlar bulunmaktadır. Hastane, ülkedeki şehir hastanelerinin dördüncü büyüğüdür. Refik Şevket İnce mahallesine bağlı hastaneye ulaşım karayolu ile İzmir Çevreyolu ve Cengizhan kavşağından yapılmaktadır, Toplu taşıma ile ESHOT ve İZULAŞ otobüs hatları ile ulaşım sağlanmaktadır.

Şehrin ana arterlerinden olan Altınyol ve İzmir Çevre Yolu ilçe sınırlarından geçmektedir. İzmir Çevre Yolu üzerinde bulunan Bayraklı Tünelleri 19 Ocak 2007'de trafiğe açılmıştır. 2008 yılında Karşıyaka ve Bornova ilçelerinin bölünmesiyle oluşturulduğu için Turan mahallesi sınırlarında kalan Atatürk Ormanı ve Ege Bölge Deniz Komutanlığı ilçeyi ikiye bölmektedir. İlçenin iki bölgesini birbirine bağlayan sadece 3 yol bulunmaktadır; Altınyol, Çevreyolu, 1609/12. Sokak (Orman Yolu).
Şehir içi Trafiğinde ise İzmir Büyükşehir Belediyesine ait ESHOT ve İZULAŞ otobüsleri tarafından sağlanmaktadır. Halkapınar Aktarma Merkezi ve Kemer kalkışlı otobüsler ilçe merkezinden geçerek mahalle son duraklarına gider. İlçe merkezinden geçmeyen ancak Halkapınar, Bornova ve Evka 3 gibi aktarmalara giden hatlar Manavkuyu, Mansuroğlu ve Osmangazi mahallelerinden geçer, aynı şekilde ilçenin Gümüşpala&Yamanlar bölgesinde bazı otobüs hatları Karşıyaka İskele yönüne gider. İlçe merkezinde bulunan Anadolu Caddesi ve Altınyol üzerindeki duraklardan geçen bazı hatlar Halkapınar başta olmak üzere Konak, Bornova, Alsancak Gar, Menemen, Egekent, Mavişehir, Yenifoça, Kemer, Evka 3 ve Otogar yönlerine gider, aynı zamanda bu hatlar Altınyol, Anadolu Caddesi, Ankara Caddesi başta olmak üzere İzmir'in birçok ana arter hatlarından geçerek ilçenin diğer ilçelerle bağlantısını artırır. İlçede 10 adet otobüs son durağı bulunmaktadır.

İlçe üzerinden geçen İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu üzerinde bulunan 1865 tarihinde inşa edilmiş Bayraklı Tren İstasyonu bulunmaktadır, İstasyon TCDD Taşımacılık tarafından işletilen İzmir Mavi Treni, Konya Mavi Treni, 6 Eylül Ekspresi, 17 Eylül Ekspresi, Ege Ekspresi Anahat Trenlerine, Basmane – Uşak, Basmane – Alaşehir Bölgesel Trenlerine ve B2 (Basmane-Çiğli) Banliyö Trenine hizmet vermiştir. 2006 yılında yeni banliyö sistemi olan İZBAN inşası sırasında kapatılmış ve yenilenmiştir, yeni istasyon sadece İZBAN hattına hizmet vermektedir.

İzmir Banliyö Sistemi (İZBAN) ilçe üzerinden geçmektedir. 136 kilometre uzunluğundaki Banliyö Hattının ilçe üzerinde 3 istasyonu bulunmaktadır (Turan, Bayraklı, Salhane).
Eski banliyö hatlarından biri olan ve 2001-2006 yılları arasında hizmet veren B2 (Basmane-Çiğli) Banliyö Treni günümüzdeki istasyon ile aynı yerde bulunan eski Bayraklı Tren İstasyonundan geçmektedir.
İzmir Büyükşehir Belediyesinin eski projelerinden olan M2 Kuzey (Bornova-Çiğli) metrosunun Bayraklıdan geçmesi planlanmaktaydı, proje iptal edildi M2 Buca Metrosu oldu. Günümüzdeki metro projeleri arasında M4 Kuzey (Bornova Merkez- Menemen Plastik OSB) metrosunun Bayraklı üzerinden geçmesi planlanmaktadır.
İzmir Büyükşehir Belediyesinin eski projelerinden biri olan T5 Bornova Tramvayının Bayraklı üzerinden geçmesi planlanmaktaydı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2016 yılına kadar Bayraklı Vapur İskelesi üzerinden Konak ve Karşıyaka yönüne İZDENİZ vapurlarıyla sefer düzenlenmekteydi. 2016 yılında iskelenin Konak ve Karşıyakaya uzak olması, fazla yakıt harcanması ve az yolcu taşıması nedeni ile iskele kapatıldı. Günümüzde nüfusun artması ile iskelenin tekrar açılması ve seferlerin yeniden düzenlenmesi gündeme gelmiştir.

Bayraklı Kaymakamlığı25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayraklı Belediyesi16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergama, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. Yüzölçümü olarak İzmir'in en büyük ilçesidir. İlçenin güneyinde Aliağa, doğusunda Kınık ve Manisa ilinin Yunusemre ve Soma ilçeleri, kuzeyinde Balıkesir ilinin İvrindi, Burhaniye ve Ayvalık ilçeleri, batısında Dikili, güneybatısında ise Ege Denizi bulunmaktadır.
Tarımsal faaliyetler, sanayi, ticaret, tarih ve turizm bakımından Bakırçay havzasının en önemli ilçesidir. İyonya, Helen, Roma, Bizans dönemlerine ait anıtsal yapılar bulunan Bergama, Selçuk ilçesi ile birlikte İzmir'de kültürel turizmin iki temsilcisinden birisi sayılmaktadır. İlçenin merkezinde kurulu Pergamon antik kenti Helenistik dönemin kültür, bilim ve sanat merkezi olarak önem taşır. 
En önemli bitki örtüsü fıstık çamı ve pamuk bitkisidir.

Özhan Öztürk'ün iddiasına göre Bergama, Hitit dilinde "Yüksek yerleşim/üs", Hitit-Kaşka sınırındaki Argoma (Suluova) ise aynı dilde "sınır yerleşimi/üssü" anlamına gelmektedir. Yunanca Πέργαμος (Pergamos) olarak bilinmektedir.

Bergama ilçe merkezi, Helenistik dönemde Pergamon Krallığı'nın başkenti olan antik Pergamon kentinin yer aldığı yamaçta kuruludur. Pergamon Krallığı'nın kurulmasından önce küçük ölçüde ziraat ile uğraşan insanların toplandığı bir yer olan Pergamon'un bilinen en eski tarihinin MÖ 3. binyıl olduğu kabul edilir. Yörenin en eski yeri Yortanlı Mezarlığı'dır.
Antik kent, MÖ 280-133 arasında Anadolu'daki en güçlü Hellenistik krallıklarından biri hâline gelen Pergamon Krallığı'nın başkentliğini yapmış ve birçok önemli mimari eserle donatılmıştır. Döneminin en ünlü yapılarından olan Pergamon Kütüphaneleri ile antik dünyanın sağlık merkezi Pergamon Asklepieionu inşa edildi.
Roma İmparatorluğu MÖ 133'te Pergamon kentini ve devletini vasiyet yolu ile devraldı. Pergamon, bir Roma eyalet metropolü olarak Asya eyaletinin diğer metropolleri olan Smyrna (İzmir), Efes (Selçuk) ile rekabeti sürdürdü. Hekim Galen'in bildirdiğine göre Pergamon kent merkezinin nüfusu MÖ 2. yüzyılda 120 bine ulaştı. Kent, 262'deki depremde büyük zarar gördü.
7. ve 8. yüzyıllarda Arap akınlarına maruz kalan kenti 716'da Arap komutan Mesleme fethetti. Bu olayda erkekleri öldürülen, kadınlar ve çocukları ise köle olarak satılan satılan kent, yaklaşık 200 yıl virane olarak kaldı.
1170 yılında Bizans imparatoru I. Manuil döneminde yeniden inşa edildi. 1302'de Bizanslılar tarafından terkedilen şehir bundan az sonra bu bölgede faaliyet gösteren Karesioğulları'nın idaresinde kaldı. 1333'te şehre gelen İbn Battuta buranın harap bir belde olduğunu, fakat son derece müstahkem kalesinin bulunduğunu belirtmiştir.
Bergama Emiri Yahşi Han'ın 1341'den ölümünden sonra Bergama Osmanlılar hâkimiyetine geçti. 1868'e kadar merkezi Balıkesir olan Karesi Sancağı'na bağlı olan Bergama, 1868-1877 arası merkezi Manisa olan Saruhan Sancağı'na, daha sonra İzmir Sancağı'na bağlandı. İzmir Sancağı'nın 10 kazasından biri olan Bergama'nın 6 nahiyesi bulunuyordu. 1831 yılında yapılan ilk Osmanlı nüfus sayımına göre Bergama'nın erkek nüfusu 3452 kişi idi ve hiç gayrimüslim yoktu. 1879 tarihli Aydın Vilayeti Salnamesine göre ise; kazanın 32 bin nüfusunun 25 bini Müslim, 6 bini gayrımüslim idi. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı ve Balkan Savaşları'ndan sonra yaşanan toplu göç sonucunda muhacirlerin yerleştirildiği kazalardan birisi de Bergama idi.

Bergama, İzmir'in kuzeyinde, Bakırçay Havzası'nda yer alır. Türkiye'nin en büyük ilçelerinden biri olan Bergama'nın yüzölçümü 1.544 km2dir. İlçenin güneyinde Aliağa, doğusunda Kınık ve Manisa ilinin Soma ve Yunusemre ilçeleri, kuzeyinde Balıkesir ilinin İvrindi, Burhaniye ve Ayvalık ilçeleri, batısında Dikili, güneybatısında Ege Denizi bulunmaktadır. İl merkezine uzaklığı 103 km'dir. Bergama'ya toplam 137 mahalle bağlıdır.
İlçe, Ege Bölgesi'nin kuzeybatısında olup 39° 07 kuzey enleminde ve 27° 12 doğu boylamında yer almaktadır. Kuzeyinde Madra Dağı, güneyinde Yunt Dağı, dağ silsileleri ile çevrili Bakırçay Havzası'nda kurulmuştur. Bakırçay Ovası'nın uzunluğu 45 km, genişliği yer yer 15–20 km arasında değişmektedir. Bergama ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 70 metredir. Akropol'deki rakımı 331 metredir. İlçenin İzmir'e ve komşu iller olan Manisa, Balıkesir gibi merkezlere olan uzaklığı 100 km civarındadır. İlçe, merkezi dâhil olmak üzere, Zeytindağ, Yuntdağ, Göçbeyli, Turanlı ve Kozak bucakları olarak altı bucağa ayrılmıştır. Kozak bucağı, eskiden Karesi Sancağı'na bağlı bir ilçe idi.

Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz iklimi egemendir. Kışlar çok sert geçmez. Hava sıcaklıkları genel ortalamalar içerisindedir. Rüzgarlar yaz ve kış kuzeyden yıldız, kuzeydoğudan poyraz, kuzeybatıdan karayel şeklinde eser. Lodos ve batı rüzgarları yağmur getirir. Yıllık toplam yağış tutarı 601 mm civarındadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bergama ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalıdır. Verimli Bakırçay Ovası'nda tütün, pamuk, zeytin ve üzüm yetiştirilmektedir. Kozak Yaylası'nda ekonomik getirisi yüksek olan çam fıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Günümüzde özellikle dağ köylerinde arıcılık giderek gelişmekte ve önemli bir geçim kaynağı hâline gelmektedir. Tarıma dayalı sanayi de son yıllarda gelişme göstermektedir. İlçede halıcılık ve kilim dokumacılığı gelişmiştir.
Pergamon antik kenti, Bergama Müzesi, Kızıl Avlu, Selçuklu ve Osmanlılardan kalan cami, hamam, han, köprü gibi yapılar yıllar önce Bergama'da kültür turizminin başlamasına ve gelişmesine zemin hazırlamıştır.

II. Eumenes devrinin en önemli yapıları arasında Galatların mağlup edilmesi anısına inşa edilen Zeus Sunağı, Athena Tapınağı'nın propylonu ve onu çevreleyen stoaları; 200.000 kitap rulosunun muhafaza edildiği ünlü kütüphane, büyük saray ve kent surları yer alır. Bu gelişme dönemi sırasında daha önce inşa edilmiş olan Athena Tapınağı ile on bin seyirci kapasiteli antik çağın en dik tiyatrosu korunmuş, kent bu çekirdeğin üç bir tarafında yelpaze biçiminde açılan bir plan düzeni içerisinde gelişmiştir.
Yukarı şehir daha çok kral aileleri ile ileri gelenlerin, aydınların, komutanların ikamet ettiği bir merkezdeydi. Bu nedenle burasının resmî bir karakteri vardır.
Kentin orta kesiminde kuzeyden güneye doğru Hera ve Demeter kutsal alanları, Asklepios Tapınağı, Gymnasionlar ve kent çeşmesi yer almaktaydı. Bu yönü ile orta kentte, yönetim ile doğrudan ilgili olmayan yapılarla, halkın rahatlıkla girip çıktığı toplantı yerleri bulunmaktaydı.
Aşağı kentte Aşağı Agora, orta ve yukarı şehre çıkan ana yolun iki yanında sınırlanan çok sayıda dükkân, Attalos evi olarak adlandırılan peristylli evler yer alır. Yukarı şehirdeki agora, mevki ve konum olarak yüksekte yer alıyordu. Dolayısıyla aşağı agora kentin ticaret merkezi olarak yer almaktaydı.

Bergama Asklepion'u Eskiçağ'da önemli bir sağlık tedavi merkezi idi. Pausanias'a göre Bergama'da ilk Asklepios Tapınağı MÖ 4. yüzyılın ilk yarısında kurulmuştu. Kazılarda kutsal yerin MÖ 4. yüzyıldan beri var olduğu ve Hellenistik Dönem'de geliştiği saptanmıştır. Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus'a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı ile Roma Dönemi'nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi.
Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.
Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı yer alır. Bu tapınak Roma'daki Pantheon örnek alınarak MS 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Burada genellikle telkin ve fizik tedavinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmaktaydı. Kutsal sudan içilmesi, su-çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleriydi.

Binanın tamamının tuğladan yapılmış olması ve büyük ön avlusu sebebi ile tapınak halk arasında “Kızıl Avlu” olarak adlandırılmıştır. Avlusu yüksek duvarlarla dışarıya kapalı idi. Mısır Tanrılarına verilen önem sebebi ile tapınak Roma Dönemi aşağı Bergama kentinin tam merkezine inşa edilmiştir.
Tapınağın avlusu ile bütünleşmesine engel teşkil eden Selinos Çayı'nda, bugün hâlen kullanılmakta olan su tünelleri inşa edilmiştir.
Kült ve sanat tarihi verilerine dayanarak tapınağın MS ikinci yüzyılda, muhtemelen İmparator Hadrian döneminde inşa edildiği ve Mısır tanrılarından hem Serapis'e hem İsis'e ithaf edildiği söylenebilir. Ancak tapınağın iki yanındaki yuvarlak yapıda kült mihraplarının bulunmasına karşılık tanrıların kimler olduğu bilinmemektedir. Erken Bizans döneminde kutsal mekânın içine ilaveler yapılan tapınak Anadolu'daki erken yedi kiliseden biri olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Allianoi, "Sağlık Tanrısı Asklepois"in yurdu olarak bilinmektedir. Asklepios; Grek mitolojisinde hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı. Apolion, oğlu Asklepios'u yarı at yarı insan olan Khiron'a emanet etti. Khiron ona okuma, yazma ve önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların formüllerini öğretti. Asklepios'un ünü kısa sürede yayıldı. Asklepios ölüleri de diriltiyordu. Zeus buna kızdığı için Asklepios'u öldürttü. Yunanlar Asklepios'un adını yaşatmak amacı ile aynı isimle sağlık merkezleri yaptılar. Allianoi de bunlardan birisidir.
Topraklarından 45 derece kükürtlü su çıkan şifa merkezi Allianoi, bu özelliğiyle dünyanın dört büyük sağlık merkezinden birisidir. Pergamon Krallığı'nın sayfiye yeri olan bölge, yıllarca Hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet vermiş. Yortantı Barajı'nın yapım aşamasında antik değeri anlaşılan bölgede, hızlandırılan kazı çalışmaları esnasında, bölgenin Helenistik Çağ'da kurulduğu ve en parlak dönemini Roma İmparatorluğu Hadrian'la yaşadığı ortaya konulmuştur. Bu kazı çalışmaları sayesinde, kentin sağlık merkezi Asklepionlar'dan biri olduğu an

Bihzâd (Farsça: بهزاد) ya da tam sanıyla Üstâd Kemâleddin Bihzâd, geç Timurlular ve erken Safevîler dönemlerinde yaşamış İranlı minyatür sanatçısı ve Herat ve Tebriz'deki sultanlara ait minyatür atölyelerinin başı.

Bihzâd, Timurluların başkenti ve zamanının önemli bir ticaret, ekonomi ve kültür merkezi olan Herat'ta (bugünkü Afganistan'da) doğdu ve hayatının çoğunu orada geçirdi. Yetim olan sanatçı, önemli bir ressam olan Mirak Nakkaş tarafından yetiştirldi ve Ali Şîr Nevaî'ye çıraklık yaptı. Herat'taki en büyük sponsorları Timurlular sultanı Hüseyin Baykara (1469-1506 arası tahttaydı) ve çevresindeki diğer emirlerdi. Hamad'ın fethinden sonra Safevî şahı I. İsmail tarafından Tebriz'de görevlendirildi ve oradai sultanın atölyesinin yöneticisi sıfatıyla daha sonraki Safevî resim sanatının gelişmesinde önemli etkisi oldu.
Bihzâd 1535'te öldü ve mezarı Herat şehrinin kuzeyindeki bir tepede bulunan Saîd-i Muhtar'a yerleştirildi. Bihzâd'ın heykeli Tebriz'deki İki Kemal Türbesi'ne dikildi

Bihzâd, Fars minyatür sanatçıları arasında en meşhuruydu, ancak onu el yazmaları için kendi tarzında tasvir üreten bir atölye (ya da kitaphâne) yöneticisi olarak düşünmek daha isabetli olacaktır. Dönemin Fars resmi genellikle geometrik mimari ögelerin figürlerin yerleştirildiği yapısal ya da düzensel bir bağlam olarak kullanılmasını içermekteydi.
Bihzâd organik manzara alanlarında da aynı yeteneğe sahipti, ancak geleneksel geometrik tarzı kullandığı yerlerde Bihzâd düzensel aracı birkaç farklı şekilde esnetmekteydi. Öncelikle hareketin etrafında gerçekleştiği açık ve düzensiz alanlar kullanıyordu. Ayrıca seyircinin gözünü resim alanı içerisinde sıra dışı organik bir akışla hareket ettirtme yöntemine iliştiriyordu kompozisyonlarını. Figürlerin ve objelerin jestleri sadece eşsiz bir şekilde doğal, ifadeli ve aktif olmakla kalmayıp aynı zamanda gözü resim alanı boyunca hareket ettirtmeyi amaçlıyordu.
Aydınlıkla karanlığın zıtlığını diğer Orta Çağ minyatürcülerinden daha vurgulu ve daha coşkulu bir şekilde kullanıyordu. Eserine özgü bir diğer ortak özellik de anlatıdaki şakacılıktı: Bihzâd'ın neredeyse gizli gözü ve kısmi yüzü, perdelerin arasından aşağısındaki havuzun etrafında gülüp oynayan kızları izliyor, Sencer'in günahlarına karşı koyan yaşlı bir kadının kiâyesinde iki ayaklı bir keçi ufkun kenarında bir cin gibi duruyor, kozmopolit bir çeşitlilikteki insanlar örnek resimdeki duvarın üzerine çalışıyordu.
Bu karakter ve anlatı yaratıcılığının şaşırtıcı bireyselliği, Bihzâd'ın eserlerini diğerlerinden ayıran ve edebî değerleriyle örtüşen yönleriydi. Bihzâd, Sufi sembolizmini ve renk sembollerini de anlamı yansıtmak için kullanmış ve özellikle bireysel figürlerin tasvirlerinde ve gerçekçi jest ve ifade kullanımında Fars resmine daha çok doğalcılık getirmişti.
Bihzâdîn en meşhur eserleri arasında Sadi'nin "Bostan" eseri için yaptığı "Yusuf'un Baştan Çıkartılması" ve İngiliz Kütüphanesi'ndeki 1494-95 tarihli Nizami el yazmasındaki resimler - özellikle Leylâ ile Mecnun ve Heft Peyker eserlerinden sahneler sayılabilir. Bir takım minyatürlerin Bihzâd'a atfı genellikle sıkıntılı (ve birçok akademisyene göre önemsiz) olmakla beraber ona atfedilen eserlerin çoğu genellikle 1488 ile 1495 arasına tarihlendirilmiştir.

Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı kitabında, Bihzad'tan ayrıntılı biçimde bahsedilir.

Dost Muhammed

Bornova, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Buca, batısında Konak ve Bayraklı, kuzeybatısında Karşıyaka ve Menemen ilçeleri, kuzeyinde Manisa ili bulunmaktadır.
Yamanlar Dağı'nın eteğinde, 38 derece kuzey enlem ve 27 derece doğu boylamı üzerinde yer alır. İzmir kent merkezinin 8 km kuzeydoğusunda, İzmir Körfezi'nden 3 km doğudadır. Belediye teşkilatı 1882 yılında kurulmuş, 1958 yılında ilçe hâline gelmiştir. Yüzölçümü 220 km²dir. Bornova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 87 metredir.
Ege Üniversitesi'nin ana kampüsü ve üniversite ile aynı adı taşıyan, Türkiye'nin en büyük hastanelerinden biri olan Ege Üniversitesi Hastanesi bu ilçede bulunmaktadır. Ayrıca Yaşar Üniversitesi'nin Selçuk Yaşar Yerleşkesi de Bornova Ağaçlıyol mevkiindedir.
İki büyük askerî birliğin yanı sıra, İzmir-İstanbul, İzmir-Ankara, İzmir-Aydın ve İzmir-Çanakkale karayolu ağlarının merkezinde bulunması, 2000 yılında metronun Bornova'ya uzanması ve İzmir Otogarı'nın ilçe içinde konuşlandırılmış olması ve Bornova-Kavaklıdere-Işıkkent üçgeninin sanayi bölgesi olarak saptanması ve 4 sanayi sitesinin yerleşim alanı içinde bulunması, Bornova'nın gelişimine bugün ve gelecekte etki yapacak unsurların başında gelmektedir. Kavaklıdere, Çiçekli, Kayadibi ve diğer semtleriyle İzmir'in akciğeri konumunu sürdürmektedir.

İsmi Osmanlı kayıtlarında Birunabad olarak geçmiş ise de, Farsça "dış, harici" anlamına gelen "birun" kelimesinin, genellikle yer isimlerinde bir özel isimle birlikte kullanılan "-abad" takısı (İslamabad, Haydarabad gibi) ile pek uyuşmaması, Birunabad'ın başka bir ismin tahrif edilmiş veya uyarlanmış şekli olabileceğini düşündürmektedir. İsmin başlangıçta "Burunova" şeklinde geçtiği de öne sürülmüştür. Bornova Osmanlı devrinin sonlarına kadar bir Hristiyan yerleşimi olarak kaldı. Evliya Çelebi Seyhatnamesinde İzmir'e geldiğinde Bornova'dan da bahseder; "Ama Burun-âbâd bunlardan mahsullü, sümüklü, murdar, mebrum kazadır, zira cümle halkı uğursuz Rum'dur."
Bornova'nın çekirdeği bugün Erzene mahallesi diye anılan mahallenin Hükûmet Konağı'nın arkasında kalan ve eski adı Havuzbaşı olan kısmıdır. Tarihi 1800'lere varan iki katlı ve bahçeli Rum evlerine hâlâ rastlanabilen (ve çoğu yenileme ve yeniden değerlendirilmeye muhtaç) Erzene, 1924 Nüfus Mübadelesi'nden sonra, önce Kavalalılar ve Giritlilerce iskan edilmiş, 1950 sonrasında da Yugoslavya göçmenlerini barındırmıştır. Ayrıca Erzene'nin yanıbaşında başlangıcından beri bir Roman mahallesi bulunmuştur. Kavalalılar, o dönemde tarım arazisi olan Bornova ovasında tütüncülükle, Giritliler sebze meyvecilikle, Yugoslavyalılar ise bölgedeki mensucat fabrikalarında işçilik yaparak Türkiye ekonomisine ilk adımlarını atmışlardır.
Bornova, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ve özellikle 1865'te Halkapınar çıkışlı bir demiryolu hattının buraya uzatılmasıyla, İzmir'in zengin Levanten ailelerinin tercih ettiği bir yerleşim mekanı olmuştur. İzmir merkezinden daha ferah ve serin havası ve 1980'li yıllara kadar İzmir ile arasında varlığını sürdüren mandalina bahçelerinin nezih ortamı, İngiliz konsolosluğu rezidansının ve çoğu İngiliz kökenli pek çok ailenin muhteşem konaklarının Bornova'da inşa edilmesi sonucunu doğurmuştur (İtalyan ve Fransız kökenli Levantenler daha ziyade Buca'yı tercih etmişlerdir).

Anekdotik bazda, Türkiye'deki ilk futbol maçı 1890 yılında İzmir'e gelen İngiliz denizcilerle İzmirli gençler arasında Bornova'da, ülkemizdeki ilk atletizm yarışmaları da 1895'te yine Bornova'da gerçekleşmiştir.

İzmir'in kurtuluş günü olan 9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e Bornova'nın üst kısmındaki Belkahve Geçidi mevkiinden girmiş, Nif'te (Kemalpaşa) gecelediği 8 Eylül akşamının gecesinde muzaffer orduların komutanı Mustafa Kemal Paşa, Belkahve'ye çıkıldığında ayakların altında bütünüyle uzanan İzmir'i ilk kez buradan görmüştür.
1882'de belediye teşkilatı kurulan Bornova, 1 Nisan 1958'de Merkez ilçeden ayrılarak ilçe ünvanını almıştır.

Bornova'nın yüzölçümü 220 km2dir. İlçenin doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Buca, batısında Konak ve Bayraklı, kuzeybatısında Karşıyaka ve Menemen ilçeleri, kuzeyinde Manisa ilinin Yunusemre ilçesi bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçedeki spor tesisleri arasında Bornova Aziz Kocaoğlu Stadyumu, Buz Sporları Salonu ve Ülkü Park bulunur.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ahmet Piriştina'nın 2004 Haziran ayında ani ölümü üzerine, Meclis oylaması yapılarak yine aynı yıl Bornova Belediye Başkanlığı yapan Aziz Kocaoğlu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına getirildi. Bornova Belediye Başkanlığına ise Bornova Belediye Meclis üyeleri oylaması ile CHP'li isim Süleyman Sırrı Aydoğan seçildi.

Ege Üniversitesi ve Yaşar Üniversitesi'ne ev sahipliği yapan ilçede, aralarında Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Fen Lisesi, Suphi Koyuncuoğlu Anadolu Lisesi, Yunus Emre Anadolu Lisesi, Cem Bakioğlu Anadolu Lisesi, Çimentaş Anadolu Lisesi, Kars Halil Atilla İlkokulu, 9 Eylül İlkokulu, Özel Ege Lisesi ve Mazhar Zorlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nin de olduğu ortaöğretim kurumları hizmet vermektedir.
İlçede, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı 37 anaokulu, 43 ilkokul, 35 ortaokul, 26 lise, 1 rehberlik ve araştırma merkezi, 2 mesleki eğitim merkezi ve 1 tane halk eğitim merkezi bulunmaktadır.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin gelişmesi, Ege ve yurt çapında ün kazanması da Bornova'yı bir çekim merkezi haline getiren bir başka etkendir.

İzmir Çevre Yolu ve İzmir-Gebze Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçede İzmir Metrosunun altı istasyonu mevcuttur. İzmir Şehirlerarası Otobüs Terminali de ilçede yer almaktadır. İlçede dört Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Bornova Belediyesi Atatürk Kitaplığı (Belhomme (Wolf) Köşkü (Atatürk Kitaplığı))
Bornova Halk Eğitimi Merkezi
Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu
İzmir Edebiyat Müze Kütüphanesi (Tristramp Köşkü)
Bornova Belediyesi Bornova Kent Arşivi ve Müzesi Dramalılar Köşkü
Peterson Köşkü
Arkas Deniz Tarihi Merkezi
Yeşil Köşk
Murat Köşkü
Arkas Sanat Bornova (Mattheys Köşkü)
Ege Üniversitesi Etnografya Müzesi (Sirkehane)
Bornova Kültür ve Sanat Merkezi
Pasquali Köşkü (Barry Köşkü)
La Fontaine Köşkü

Çarşı Han
Ağa Mustafa Bey (Rıza Bey) İş Hanı

Yıkık Minare Camisi
Hüseyin İsa Bey Camii
Küçük Camii

St. Mary Magdalene Anglikan Kilisesi
Santa Maria Kilisesi

Algranti Sinagogu
Levi Sinagogu

Bornova Sarı Köşk Atatürk Büstü
Bornova Atatürk Heykeli
Bornova Futbolcu Heykeli
Bornova Aşık Veysel Heykeli
Bornova Amazon Heykeli
Bornova Kadın ve Yaşam Anıt Parkı Anıtı
Bornova Meçhul Kadın Anıtı
Football Club Smyrna (İzmir Futbol Kulübü) anıtı
Ege Üniversitesi Hastanesi Atatürk Heykeli
Bornova Dokuz Eylül Şehitliği (1922)

 Gazimağusa, Kuzey Kıbrıs
 Koşukavak, Bulgaristan
 Mavrova ve Rostuşa, Makedonya
 Mestanlı, Bulgaristan
 Tuzla, Bosna-Hersek
 Yeni Pazar, Sırbistan

Özel

Genel

Bornova Kaymakamlığı 23 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bornova Belediyesi 10 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boyoz, 1492'de Türkiye'ye yerleşen Sefarad Yahudileri tarafından Anadolu ve özellikle İzmir mutfağına katılmış, İzmir damak tadı ile özdeşleşmiş, mayasız bir hamur işidir. İzmir Boyozu adıyla coğrafi işaret almıştır.
"Boyoz", İspanyolca yazılışıyla "bollos", "küçük somun" anlamına gelen bollo sözcüğünün çoğuludur. İspanyolca iki L harfi Y sesiyle okunur. Birçok mutfakta çörek, börek benzeri unlu mamüllerin Sefarad kültürüne özgü bir uygulamasıdır.
Boyozun ilk çıkışını atık hamur malzemesinin değerlendirilmesine bağlayan kaynaklar bulunmaktadır.  İzmir dışında hiçbir şehirde ticari olarak piyasaya sunulmadığından İzmir'in böreği olmuştur. Rivayete göre, İzmir'de ilk boyozu Boyozcu Avram Usta yapmış, o öldükten sonra İzmir'de boyozlar "Avram Usta'nın boyozu" adı altında satılmıştır.
Öncelikle hamur yoğrulup top şeklinde 2-3 saat tavada dinlendirilir. Daha sonra elle tabak genişliğinde açılıp bir süre daha dinlendirilen hamur, daha sonra yine elle sallanır ve tekrar açılır ve rulo yapılıp 1-2 saat daha dinlendirilir. Kulak memesi kıvamında kopma noktasına geldiğinde tavalara sıralanır ve küçük toplar halinde kesilerek yarım saat ile bir saat arasında nebati yağ içinde bekletilir. Çok yüksek ateşte tepsi ile fırınlanmadan önce kat kat, ipince açılmış olan milföy yufkanın arasına içlik malzemesi (peynir, ıspanak vs.) konur. Ticari satılan boyozlar boş olarak yapılırsa da gerçek boyoz boş yapılmaz. Hamurun özelliği un, çiçek yağı ve tahin karışımı ve tuzlu olmasıdır.

Sade boyoz
Domatesli kaşarlı boyoz
Karışık Ege otlu boyoz
Pastırmalı boyoz
Peynirli boyoz
Kıymalı boyoz
Zahterli boyoz
Tahinli boyoz
Sütlü boyoz
Çörek otu ve susamlı boyoz
Balkabaklı boyoz
Yağsız boyoz
Ispanaklı boyoz
Patlıcanlı boyoz
Zeytinli boyoz
Patatesli boyoz
Enginarlı boyoz
Yeşil mercimekli boyoz
Pırasalı boyoz
Çikolatalı boyoz
Ballı boyoz

Bozkurt, Denizli ilinin doğusunda yer alan bir ilçedir. Denizli'ye uzaklığı 52 kilometredir. İlçenin yüzölçümü 462 km²dir. Bozkurt ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 855 metredir.
Doğusunda Denizli iline bağlı Çardak ilçesi, batısında Honaz ilçesi, güneyinde Acıpayam ilçesi, kuzeyinde Baklan ve Çal ilçeleri ile kuzeydoğusunda Afyon iline bağlı Dazkırı ilçesi ile komşudur. Denizden yüksekliği 866,8 metredir.
Topraklarının büyük bir bölümü Hambat Ovası içindedir. Yüzölçümü 462 km²dir. İlçede Akdeniz ile İç Ege iklimi arasına bir geçiş iklimi görülür. Genelde yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçer.
Bozkurt halkının çoğu tarım ile uğraşmaktadır. Sulama ile ilgili çalışmalarda da atılan somut adımlarla birlikte sulu tarıma da geçilerek ürün açısından çeşitlilik ve bolluk kazandırılmıştır. Bozkurt ve ona bağlı Cumalı ve Tutluca köylerinde merkeze göre daha fazla sulu tarım yapılmaktadır. Arpa, buğday, kimyon, anason, fasulye, nohut, ayçekirdeği, mısır ve tütün başlıca tarım ürünleridir. Ayrıca bağcılık, hayvancılık ve alabalık işçiliği de yapılmaktadır.

Halk arasında 93 Harbi diye bilinen 1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sonrasında, Tuna vilayetinden (Bulgaristan) göç eden muhacirler tarafından 1890'a doğru HAN-ABAT Ovası'nda Hamidiye ismiyle kurulmuştur. Hambat adı Selçuklularca kurulan Han-Abat Kervansarayı'ndan gelmektedir.
Kurulduğu yıldan 1955 yılına kadar köy statüsünde bulunan Bozkurt, 1955 yılında bucak, 20 Şubat 1956'da ise belediye olmuştur. 1958'de Çardak ilçesinin kurulmasıyla Denizli'nin merkez ilçesinden ayrılarak Çardak ilçesine bağlanmıştır. Bozkurt 9 Mayıs 1990 tarihinde kabul edilen ve 20 Mayıs 1990 tarihinde yürürlüğe giren 3644 sayılı kanun ile Çardak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. 93 Harbi göçünden sonra 1950'li yıllarda yine aynı göç devam etmiş ve yerleşim bölgeleri yine Bozkurt olmuştur. Bozkurt'un önce bucak ve sonra ilçe olması nedeniyle çevre köy ve beldelerden de göç meydana gelmiştir. Bu sebepten ilçe merkezinin %70'i Bulgaristan göçmenidir.
Köyleri: Alikurt, Başçeşme, Hayrettin, Armutalan, Mecidiye, Cumalı, Sazköy köyü, Kuyucak, Avdan, Tutluca, Yenibağlar ve Çambaşı Köyü'dür. Ayrıca ilçeye bağlı İnceler kasabası ilçenin güneyinde yer almaktadır.

Bozkurt'a bağlı toplam 20 mahalle vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bozüyük, Bilecik ilinin bir ilçesidir. İlçe ekonomik olarak ve nüfus olarak Türkiye'deki bazı illerden büyük olan nadir ilçelerden biridir. Bu ilçe, Bilecik ilinin ekonomik, sosyal, siyasi kalbi konumundadır. İlçe adını 1890 yılında İstanbul – Ankara demir yolunun yapımı sırasında keşfedilen Bozüyük Höyüğünden almaktadır. İstanbul-Ankara demir yolunun tam orta noktasında, 263. kilometresinde yer almaktadır. 1926'da ilçe olmuştur.

Yurdun kuzeybatısında Bilecik ilinin ilçesidir. Kuzeyinde merkez ilçe, kuzeybatısında Pazaryeri ilçesi, kuzeydoğusunda Söğüt ilçesi, doğusunda Eskişehir'in İnönü ilçesi, güneyinde Kütahya'nın merkez ve Tavşanlı ilçeleri, güneybatısında Domaniç ilçesi ve batısında İnegöl ilçesi ile komşudur.
İlçenin yüzölçümü 860 km²dir. Bozüyük'ün deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 748 metredir.

Yükseklikler genellikle ilçenin batı ve güneybatısında yer alır. Batıda Yirce Dağı'nda Üçtepeler'in yüksekliği 1790 metredir. Güneybatıda Kala Dağı'nın yüksekliği ise 1906 metredir. Doğuda Metristepe 1307 metre, batıda Çamyayla tepesi 1322 metre, güneyde Kandilbayırtepesi 1320 metre ve kuzeyde 900 metre ile Kızıltepe ilçenin yükseltilerini oluştururlar.

Kızıltepe ve Boztepe'nin güney eteklerindeki neojen çanağının yanından uzanarak yaklaşık 60 km²'lik bir alanı kaplayan Bozüyük ovası, kuzeybatıda daralarak Karasu vadisine uzanır. Ova, güneyde genişleyerek, bir yandan İnönü - Kandilli düzlüğüne, diğer yandan Karaağaç ve Akpınar köylerinin kuzeyindeki sırtlara kadar devam eder. Ova 3. zaman neojen kayalarla örtülüdür.

İlçenin güneybatısında yer alan Kömürsu ve Batan yaylaları ilçenin belli başlı yaylalarıdır.

Akpınar köyünün kuzeyindeki Hüsümler ovasındaki Sazpınar kaynaklarından çıkan dere doğu - batı yönünde akışını sürdürerek Bozüyük içinden geçer, Bursa yol kavşağında Karasu ile birleşir.

İlçenin Bozalan Köyü yakınından doğan Karasu, Bozüyük'ten Dikilitaş deresini alıp, Ankara İstanbul demiryolunu izleyerek Pazaryeri'nden Sorgun deresini Batıdan Selöz, Hamsu, Bekdemir derelerini, doğudan Kızıldamlar çayını alır, Osmaneli yakınlarındaki Paşalar boğazından 500 metre sonra Sakarya nehri ile birleşir.

İlçenin güneybatısındaki Yeşildağ'dan doğan sarısu, kuzeye doğru akışını sürdürür. Üzerinde Darıdere Barajı kurulmuştur. Kandilli köyü yakınlarından ilçe topraklarını terk ederek Eskişehir topraklarında Sakarya nehrinin bir kolu olan Porsuk çayı ile birleşir.

Sarısu üzerindedir. Taşkınları önlemek ve sulama yapmak amacıyla inşa edilip 1976 yılında işletmeye açılmıştır. Baraj, toprak dolgu tipindedir. Barajın temelden yüksekliği 33,40 metre, depolama hacmi ise 35 milyon m³ olup, göl alanı 245 hektardır.

Bozüyük, Ege Bölgesi sınırlarında kalan Kütahya sınırındaki küçük bir bölge hariç Marmara Bölgesi sınırları içinde kalır. Ancak İç Anadolu Bölgesi'nde görülen karasal iklimin etkisi altındadır. Kışları oldukça soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kuraktır. Yağışlar genellikle kış aylarında ve kar şeklinde olmaktadır. Don ve kırağı olayının fazla olduğu aylar, ocak ve şubattır. Don ayları kasım ayı ortalarında başlar, nisan ortalarına kadar devam eder.
Dağlık alanlar genellikle koruluk durumundaki ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda 1000 metreyi aşan bölümlerdeki egemen ağaç türleri karaçam, kayındır. Platolar üzerinde yer yer topluluklar oluşturan karaçamlara karşın daha alçak kesimlerde kızılçam ve meşe türlerine rastlanmaktadır. Yirce Dağı'nın 1500 metreyi aşan kesimlerinde köknar türleri ile birlikte ardıç ağaçları da yer almaktadır. Alçak ve düz alanlarda otsu bitkiler ile çalılıklar görülür.

Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü görevi gören Anadolu'nun hemen her köşesi bu önemle jeopolitik konumu nedeniyle, ilk çağlardan bu yana hareketli ve zengin bir tarihe sahiptir.
İlkçağlardan beri bu bölgede sırasıyla Hititler'in, MÖ 1200 yıllarından sonra balkanlardan gelen Frigyalılar'ın bölgeye egemen olduğu şimdiki İçköy, Yaylacık ve Manişar olarak adlandırılan kesimlerde tarihi Mina şehrinin kurulmuş olduğunu antik kalıntılardan anlaşılmaktadır. Bölgedeki yaklaşık 600 yıllık Frig egemenliğine doğudan Kafkaslardan gelen Kimmerler son vermişlerdir. Kimmerlerin yaklaşık 1 asırlık egemenliğine de batıdan gelen Lidyalılar son vermiştir.
Bundan sonraki asırlarda sırasıyla bölgeye doğudan gelen Persler ile batıdan gelen Büyük İskender komutasındaki Makedonyalılar egemen olmuştur. İskender imparatorluğu parçalanınca bölgede uzun yıllar bu imparatorluğun parçası olan Bitinyalılar yaşamıştır. Sonraları Roma İmparatorluğu egemenliğine giren bölge 395 yılından sonra Doğu Roma yani Bizans egemenliğine katılmıştır. Bu yıllarda Bozüyük'ün adının lamunia olduğunu bilinmektedir.
600-720 yılları arasında bölge, İstanbul'u almak için gelen Arap Emevi kuvvetlerinin geçit yeri olmuştur.
1071 yılında doğudan gelen Selçuklu Türkleri'nin Malazgirt Savaşı sonucu, Bizans İmparatorluğuna yenilgiye uğramasıyla Bozüyük ve çevresi Selçuklu Türkleri'nin egemenliğine geçmiştir.
Bundan sonra da bölge sık sık el değiştirmiştir. Daha ileriki yıllarda (MS 11. asır ve daha sonra) haçlı seferlerinde özellikle Birinci Haçlı Seferinde bölge zaman zaman Hristiyanla Müslümanlar arasında el değiştirmiştir. Bu konudaki en yakın tarihi olay Eskişehir yakınlarındaki 1097 yılında yapılan Haçlı komutanı Godefdoit ile Selçuklu Hükümdarı Kılıçarslan arasındaki Dorylaion savaşıdır.
Selçukluların Anadolu'ya egemen olması ile birlikte Bozüyük Sultanönü uç beyliğinin bir Karye'si (köy) idi. Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Mesud'un 1289 tarihinde Osman beye gönderdiği 2. menşurunda Eskişehir'den Yenişehir'e kadar olan bölgeyi bir sancak kabul edip Osman beye vermesiyle Bozüyük'te o tarihten itibaren Osmanlı egemenliğine girmiştir.
1525'ten önce bugünkü Bozüyük'ün yerinde Çayköy, Arıklar, İçköy ve Atkaydı köyleri bulunmaktaydı. 
Osmanlı devletinde gerek sınırlarda savaşan orduların, gerekse cepheye giden orduların yol boyunca beslenmesini de halka yüklemiştir. Bu amaçla ordunun hareketinde önce izleyeceği askeri yol, kısa bir süre için dinleneceği noktalar belirlenmekte ve bu yerlerde ordunun yiyecek ve yem olarak kullanacağı zaire miktarı saptanarak kadınlardan bunları sağlaması istenmekteydi. Kanuni Sultan Süleyman'ın Bağdat seferine çıkacak Kasım Paşa komutasındaki ordusunun Bozüyük'te konaklayacağı haberi gelince, ordunun ihtiyacı olan erzak karşılanır. Kasım Paşa bu yardımlardan çok memnun kalır. "Eğer savaşı kazanıp dönersem bu dört köyün ortasına bir cami yaptıracağım." der. Savaştan zaferle dönen komutan sözünü tutup cami ve külliyeyi (han, hamam, yemekhane, sıbyan mektebi gibi eklentileri) 1525 - 1528 yılları arasında yaptırır. Cami ve külliyenin yapılmasıyla birlikte bu dört köy halkı birer ikişer şimdiki Kasımpaşa Mahallesinin bulunduğu yerde toplanarak bugünkü Bozüyük'ü oluştururlar.
Bozüyük uzun yıllar Sultanönü sancağının Kariyesi durumunda kalmıştır. 93 Harbi diye bilinen 1877 - 1878 Osmanlı - Rus savaşlarından sonra Balkanlardan kaçarak Anadolu'ya göç eden Türklerin büyük bir bölümünün Bozüyük'te yerleşmeleri sağlanınca nüfus artmış, daha sonra bucak ve belediye kurumları kurulmuştur.
Bozüyük'ün bucak durumuna getirilmesinin ilginç bir öyküsü vardır. Rivayete göre Bozüyük'ün ileri gelenleri buranın bucak olması için aralarında anlaşarak İnönü bucak müdürünü kaçırmayı planlarlar. Daha önceden müdürün oturacağı resmi dairesi ve evi hazırlanır. Bir gece geç saatlerde atlı arabalarla İnönü'ye giderek bucak müdürünü kaçırıp Bozüyük'e getirirler. Ertesi gün müdürün kaçırıldığını anlayan İnönü'lüler durumu yetkililere bildirirler. Yetkililer bu duruma çok şaşırır. Çünkü böyle bir olay o zamana kadar ne duyulmuş ne de görülmüştür. Bir taraftan da Bozüyük'lülerin bu hareketi çok hoşlarına gider. İnönü'lülere yeni bir bucak müdürü sözü vererek kaçırılan müdürün Bozüyük'te kalmasını sağlarlar. Bu olaya kadar Söğüt kazasının İnönü bucağına bağlı köydü.
Böyle bir yöntemle bucak merkezi olan Bozüyük, önce Söğüt'e bağlandı. 1885'te Ertuğrul livası kurulunca Söğüt'ün bucağı olarak bu livaya bağlandı. 1924'te iller teşkilatının kurulması ile Söğüt'e bağlı bucak olarak Bilecik iline bağlandı. 1926'da İnönü bucağını kapsayacak biçimde, Bilecik'in ilçesi olmuştur. 1963'e kadar Bozüyük'ün bucağı olan İnönü, o yıl Eskişehir'in merkez ilçesine bağlanmış, sonunda 1987'de Eskişehir'in ilçesi olmuştur. 1995 yılında Söğüt'e bağlı Düzdağ, 1997 yılında yine Söğüt'e bağlı Metristepe (Doruk) köyleri Bozüyük'e bağlanmıştır.
Kurtuluş savaşında batı cephesinin ilk kuruluş günlerinde (18 Haziran 1920) Bozüyük bir müddet cephe karargahı olmuş ve halkın gösterdiği vatan sevgisi ve fedakarlıkla 1920 Haziran'ında başlayan ve Bursa'nın düşmesiyle sonuçlanan ilk düşman taarruzunun Eskişehir'e doğru ilerlemesini durdurmakta ordu için bir dayanak olmuştur. 1. ve 2. İnönü Savaşlarında, 9 Ocak 1921- 14 Mart 1921, 26 Mart - 1 Nisan 1921 arasında kısa süreli Yunan işgaline uğrayan Bozüyük, 12 Temmuz 1921'de 3. kez Yunan işgaline uğramış, 4 Eylül 1922'de harap bir halde işgalden kurtulmuştur.

İlçeye bağlı Dodurga beldesi bulunmaktadır. İlçeye bağlı 44 köy, 10 mahalle vardır. Mahalleler: Çarşı Mahalle, Tekke Mahalle, Kasımpaşa Mahallesi, Yeni Mahalle, 4 Eylül Mahallesi, Yediler Mahallesi ve Yeşilkent Mahallesi, Yenidoğan Mahallesi, Akpınar Mahallesi ve İçköy Mahallesi'dir.

Bozüyük, 2003 yılı ilçelerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında göre 872 ilçe arasında 51 sırada ve Bilecik Merkez ilçesinin önünde yer almıştır.
İlçe ekonomisi sanayiye dayanır. İlçede iki küçük sanayi sitesi ve bir organize sanayi bölgesi bulunmaktadır. Bozüyük Küçük Sanayi Sitesi 33 iş yeri, Bozüyük Yeni Küçük Sanayi Sitesi ise 200 iş yerinden oluşmaktadır. 5.635.110 m2 alanda kurulu Bozüyük Organize Sanayi Bölgesi ise Bilecik ilindeki en büyük organize sanayi bölgesidir. Bozüyük OSB içindeki 80 sanayi parselinden 42 tanesinin 2015 yılı itibarıyla sanayi firmalarına tahsisi yapılmış olup bunlardan 25 fabrika faal durumdadır ve 2000 kişiyi istihdam etmektedir.
Bozüyük'te 787.181 dekar tarım alanında hububat, 

Bremen, Almanya'nın Bremen eyaletinin başkentidir. Yaklaşık 586.000 nüfusuyla önemli bir liman şehri olan Bremen şehri, Almanya'nın 11. büyük şehri ve Hamburg'dan sonra Kuzey Almanya'nın ikinci büyük şehridir.
Bremen, tamamen Almanya'da akan en uzun nehir olan Weser Nehri üzerindeki en büyük şehirdir; Bremerhaven'de Kuzey Denizi'ne döküldüğü yerden yaklaşık 60 km (37 mil) yukarıda yer alır ve tamamen Aşağı Saksonya eyaletiyle çevrilidir. Bremen, Oldenburg ve Bremerhaven şehirlerini de içeren Kuzeybatı Metropol Bölgesi'nin merkezidir ve yaklaşık 2,8 milyon nüfusa sahiptir. Bremen, Aşağı Saksonya'nın Delmenhorst, Stuhr, Achim, Weyhe, Schwanewede ve Lilienthal kasabalarıyla komşudur. Bremerhaven'de Bremen'in bir dış bölgesi olan "Bremerhaven Şehir Denizaşırı Liman Bölgesi" bulunmaktadır. Bremen, Hamburg ve Dortmund'dan sonra Aşağı Almanca konuşulan bölgenin üçüncü büyük şehridir. 
Şehrin kökenleri, erken Orta Çağ'daki bir yerleşime dayanmaktadır ve 787 yılında bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. Yüksek Orta Çağ'da Bremen, gelişen bir ticaret merkezi haline gelmiş ve 13. yüzyılda Hansa Birliği'ne katılarak Kuzey Avrupa'da ticari bağlantılar kurmuştur. Özgür bir imparatorluk şehri olarak özerkliği Kutsal Roma İmparatorluğu içinde tanınmış ve çatışma dönemlerine rağmen Bremen güçlü bir şehir kimliğini korumuştur. Sonraki yüzyıllarda şehir, Almanya'nın denizcilik ekonomisine katkıda bulunan önemli bir nakliye ve denizaşırı ticaret merkezi haline gelmiştir. Bremen, Kuzey Almanya'nın önemli bir kültürel ve ekonomik merkezidir. Şehir, tarihi heykellerden Bremen Yurtdışı Müzesi veya Weserburg gibi büyük sanat müzelerine kadar çeşitli galerilere ve müzelere ev sahipliği yapmaktadır.
Bremen Belediye Binası ve Bremen Roland, UNESCO Dünya Mirası Alanı "Bremen Belediye Binası ve Pazar Yeri'ndeki Roland"ı oluşturmaktadır. Bremen, Grimm Kardeşler'in "Bremen Şehir Müzisyenleri" masalıyla ünlüdür ve belediye binasının önünde bu masalın anısına bir heykel bulunmaktadır. Bremen limanı, Weser Nehri ağzındaki Bremerhaven limanıyla birlikte, Hamburg Limanı'ndan sonra Almanya'nın en büyük ikinci limanıdır. Bremen Havalimanı, güneydeki Neustadt-Neuenland bölgesinde yer almakta olup Almanya'nın en yoğun 12. havalimanıdır.

Bremen'e ilk olarak 787'de, Şarlman'ın yönetimi sırasında yerleşildi. Şehrin Weser Irmağı'nın sağ kıyısındaki bölümü iş merkezidir. Dolambaçlı parke sokaklarda sivri çatıları ve kafesi pencereleriyle 500 yıllık tuğla evler, yeni antrepler ve işyerleri yan yanadır. Şehir, Rönesans döneminden kalma belediye binası, 800 yıllık St. Peter Katedrali ve eski Schütting ya da tüccarlar eviyle meşhurdur. Şehrin banliyölerinde, mesela Weser Irmağı'nın sol kıyısındaki yeni şehirde şirin ve güzel evler vardır. Üç şeritli bulvarları ve çiçek tarhlarıyla bu kesim "Avrupa'nın bahçe şehri" olarak anılır. Dış ülkelere sattığı belli başlı ürünler pamuk, yün, pirinç, tütün, kömür, tahıl ve şaraptır. Bremen, Kuzey Avrupa'nın en önemli sanayi şehirlerinden biridir.
Bremen kenti ve Bremen Eyaleti'ndeki stratejik bölgeler II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri ve ABD Sekizinci Hava Kuvvetleri tarafından sık sık bombalanmıştır.
Bremen şehrinin nüfusu 568.006 (2017), Bremerhaven'inki ise 113.026'dur (2017).

DaimlerChrysler Mercedes otomobil üretimi
Hella
Beck & Co Beck's Bira fabrikası
EADS
Airbus
Atlas Elektronik
Kellogg’s
Kraft Foods
Mars Foods & Petcare
Vitakraft
Jacobs Kahve fabrikası

 Gdańsk, Polonya
 Riga, Letonya
 Dalian, Çin
 Rostock, Almanya
 Hayfa, İsrail
 Bratislava, Slovakya
 Corinto, Nikaragua
 Lukavac, Bosna-Hersek
 Durban, Güney Afrika
 Pune, Hindistan
 Maracaibo, Venezuela
 Dudley, Birleşik Krallık
 İzmir, Türkiye

Bremen (eyalet)
Bremerhaven
Freimarkt

Bremen Belediyesi 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Almanca)
Resmi ziyaretçi kilavuzu (cesitli dillerde) 14 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Das Viertel" gazetesi resmi sitesi 15 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buca, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. Kuzeyinde Konak, kuzeydoğusunda Bornova, doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Torbalı, güneybatısında Menderes, batısında Gaziemir ve Karabağlar ilçeleri bulunmaktadır. 523.193 kişilik nüfusla İzmir'in en kalabalık ilçesidir.
Buca'da antik çağdan bu yana bir yerleşimin olduğu bilinmektedir. Buca MÖ 130'lara uzanan tarihi, birçok uygarlığa tanıklığı ile bir kültür ve tarih beldesidir. Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde birçok eser barındırır.

İznik İmparatoru III. İoaanis'in 1235 yılında Nif Dağı’ndaki Lembos Manastırı kayıtlarında, Kohis denen ve Kral Yolu yakınında bir yerleşim alanından bahsettiği yerin Buca olarak değiştiği, Kohis adının daha sonra Gonia, Bugia ve Buca'ya dönüştüğü düşünülmektedir. Bizanslılar döneminde ise bugünkü yerleşim yerinde Vuza, Uza ya da Vuzas isimli bir toprak sahibinin yaşadığı, yerleşim yeri isminin değişerek zamanla Buca olduğu varsayımı da vardır. Ayrıca İtalyancada BUCA kelimesi çukur anlamına gelmektedir. Buca'nın fiziki olarak çukur bölgede oluşu da, ismin buradan geldiği fikrini kuvvetlendirmektedir.

Buca adı ilk kez 1688 yılında Fransız Konsolosluğu kayıtlarında görülmüştür. Bu yılda bir deprem olmuş, Fransız Konsolosluğu Buca'ya taşınmıştır. MÖ 1102'de Eolyalıların şehri almalarına kadar yerli halkın oldukça rahat bir hayat yaşadığı kabul edilir. MÖ 727 yılına kadar İyonyalılarla çekişen Eolyalılar, bu tarihten sonra şehri İyonyalılara bırakmıştır. Bir süre sonra güçlenen Lidyalılar, MÖ 628 yılında İzmir'i almıştır. Bu tarihlerde İzmir şehri dağılmış, halk civarda bulunan küçük yerleşim alanlarına geçmeye başlamıştır. Bu değişim, bugün gördüğümüz İzmir dolaylarındaki birçok yerleşim alanının ilk temellerini atmıştır. Bunlar arasında Buca'yı da sayabiliriz.

Buca'da antik çağdan bu yana bir yerleşimin olduğu bilinmektedir. 1868 yılında Buca'nın kuzeydoğusunda antik döneme ait büyük bir kadın büstü ortaya çıkarılmış olup, bu büst hâlen Londra'daki İngiliz Müzesi'nde sergilenmektedir.
Ayrıca Buca ve Kangölü çevresinde Bizans Haçı kabartmaları bulunan sütun başlıkları, antik “ARTEMİS MABEDİ”ne ait olduğu sanılan mermer yer döşemeleri, Forbes Köşkü çevresinde Bizans sikkeleri, Gürçeşme (Kançeşme) yolu üzerinde Roma Kalesi kalıntıları da antik çağda bu yörede gelişmiş toplumların yaşadığını ortaya koymaktadır. İyon saldırısı sırasında Buca'ya yönelen halk, Dereköy, Kangölü ve Kozağacı yörelerine yerleşmiştir. Yakın tarihimizde Buca'nın bir Rum köyü olduğu, aynı dönemde Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, Avrupalı işadamları ile ailelerinin de Buca'da yaşadıkları, bunun beldenin gelişme ve zenginleşmesinde önemli bir etken olduğu belirtilmektedir. Osmanlı Devleti döneminde 1872 yılında Buca'nın ünlü üzümlerini Alsancak Limanı'ndan tüm dünya pazarlarına ulaştırmak için Buca'nın merkezine Buca Tren İstasyonu inşa edilmiştir. İstasyon günümüzde atıl durumdadır ve kullanılmamaktadır.

Buca, Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Hollanda şirketleri ile daha çok ticari ve sınai ilişkiler çerçevesinde oluşan Levanten Grubu'nun sayfiye yeri olarak yerleştiği bir belde özelliğini yakınçağ öncesinde taşımaya başlamıştır.

Buca MÖ 130'lara uzanan tarihi, birçok uygarlığa tanıklığı ile bir kültür ve tarih ilçesidir. Zengin doğa ve kültür mirasını, nüfus artışına ve günümüz yaşam biçiminin ortaya çıkardığı tüm etkenlere karşı koruyabilmiştir. Bu nedenle bugün Buca'da geçmişten günümüze kadar gelen bir tarihi görüntü sergilenmektedir. Buca'da yaşam, her şeyden önce zengin bir tarih, kültür ve doğa mirası ile iç içe bir yaşam olarak nitelendirilmektedir. Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde çok önemli ve günümüzde de yaşayan eserler barınağıdır. George King Forbes, Gout, Prenses Borghese, Kont Dr. Aliberti, De Jongh, Dimostanis Baltacı Malikaneleri, tarihi İngiliz Protestan Kilisesi, Su Kemerleri, Buca'da yaşamış ve ölmüş birçok ünlü ailelerin mezarları, dar sokakları ve bugün bile birçok mimara ilham kaynağı olan Rum Evleri, ilçeye gelenlerin ilgisini çeken yapıtlardır.
9 Eylül 1922'de İzmir dolayısıyla Buca, Yunanlardan geri alınınca buradaki Rumlar bölgeyi terk etmiştir. 1922 yılına kadar Buca'nın nüfusu genellikle İngiliz, Rum ve Hollandalılardan oluşmakta idi. Buca, Cumhuriyetin ilanından sonra çok hızlı bir gelişme göstermiş ve bu dönemde göçmen kitlelerin ilçede yerleşimi devam etmiştir. Buca, 4 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren 3392 sayılı yasa ile Merkez ilçeden ayrılarak ilçe olmuştur.

Buca, İzmir'in 9 kilometre güneydoğusunda kurulmuştur. Nif Dağı'nın güney eteklerine yerleşmiştir. Yüzölçümü 178 km²dir. Buca ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 101 metredir. Buca'nın kuzeyinde Konak, kuzeydoğusunda Bornova, doğusunda Kemalpaşa, güneyinde Torbalı, güneybatısında Menderes, batısında Gaziemir ve Karabağlar ilçeleri bulunmaktadır. Buca, İzmir'in en eski yerleşim yerlerinden biridir. İlçenin kırk yedi mahallesi vardır. Bütün yerleşim birimleri ovada kurulmuştur. Buca'da çarpık kentleşme pek görülmemektedir. Güven, Yiğitler, Efeler, Ufuk, Dumlupınar, Menderes, Valirahmibey, İnkılap, Evka-1 gibi en büyük mahalleleri düzgün kentleşmiş; Gediz gibi dışta kalan mahallelerinde ise çarpık kentleşme görülmektedir.
Buca düz ve verimli topraklara sahiptir. Tınaztepe, Tıngırtepe, Zeytintepe, Koşutepesi ve Karacaağaç gibi tepeleri de vardır. Nif Dağı'ndan doğan Meles Çayı, Şirinyer'den geçer ve Halkapınar'da denize dökülür.
Buca'ya bağlı, Kaynaklar beldesinin yanı sıra, Kırıklar, Karacaağaç ve Belenbaşı adında üç köyü yeni kanunla birlikte mahalle statüsü kazanmıştır.

Buca, bugün nüfus artışı yönünden Türkiye'nin en hızlı gelişen ilçeleri arasında yer almaktadır. Son nüfus sayımına göre 1990 yılında 1980 yılına göre %97'lik artış oranı ile metropol düzeyde en hızlı gelişen ilçe olmuştur. İlçeye göç günümüzde de sürmektedir. 1950'li yıllarda doğudan batıya doğru başlayan göçler, Buca'yı da etkisi altına almıştır. Ayrıca ilçede Evka 1, İzkent, Ege-Koop, Buca Koop konutlarının bulunması ve birçok fakültenin kurulması ilçeye göçü son yıllarda daha da hızlandırmıştır. 1990 yılında 203.383, 1997 yılı itibarıyla 285.250 olan nüfus 2014 yılında 461.761 kişiye ulaşmıştır. İzmir'in en kalabalık ilçesidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Buca, spor açısından büyük zenginliğe sahip bir ilçedir. Buca'da spor yapmak ve izlemek için birçok spor alanı bulunmaktadır. En dikkat çekeni 2008 yılında yapılan ve Bucaspor'un maçlarına ev sahipliği yapan Yeni Buca Stadyumu'dur.
At yarışları açısından Buca, Türkiye'de çok önemli bir yere sahiptir. 1856'dan beri hipodromda at yarışları düzenlenmektedir. Ayrıca ilk gece at yarışları da Şirinyer Hipodromu'nda gerçekleştirilmiştir.
Spor alanlarının başlıcaları:

Yeni Buca Stadyumu (Bucaspor 1928'in stadı)
Buca Belediye Stadı (Bucaspor'un eski stadı, şu anda kullanılmıyor.)
Seyit Mehmet Özkan Tesisleri (Bucaspor'un ve Futbol Akademisi'nin antrenman alanları)
Cemil Şeboy Tesisleri
Şirinyer Hipodromu
Buca'nın spor takımlarından en tanınanı Bucaspor'dur. Futbol takımı Yerel Amatör Ligde bulunmaktadır. Basketbol ve voleybol alanında amatör seviyede faaliyet göstermektedir. Buca ilçesi, Bucaspor'un altyapı takımı ile de Türkiye'nin en iyi altyapılarından birine sahiptir. Bucaspor Futbol Akademisi ülke bazında önemli dereceler elde etmektedir.
Spor takımlarının başlıcaları:

Bucaspor 1928
Buca Geliştirmespor (Eski adıyla Bucaspor)
Şirinyerspor
Buca Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü
Bucaspor Kadın Futbol Takımı
Bucaspor Futbol Akademisi
Buca Zaferspor
Buca Gençlerbirliğispor
Fırat Seyhangücüspor
İşçievlerispor

Belediye başkanları

Eğitim ve öğretim olarak Buca oldukça zengindir. İlçedeki okuma yazma oranı %99'dur. İlçe nüfusu içindeki okuma yazma bilmeyenlerin oranı ise %0,12'dir. İlk, orta ve lise düzeyinde eğitim veren 56 okul 2 tane Endüstri Meslek Lisesi bulunmaktadır. (Buca Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi) ve (İESOB Teknik İtfaiye Meslek & Endüstri Meslek Lisesi) Ayrıca son yıllarda üniversite düzeyinde büyük gelişmeler gözlenmektedir. İzmir'de bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlı Buca Eğitim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Hukuk Fakültesi, İşletme Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adalet Yüksek Okulu, Yabancı Diller Yüksekokulu, Manisa Spor Akademisi'ne bağlı Beden Eğitim Bölümü de Buca'da eğitim hizmeti veren okullar arasında yer almaktadır.1990’lı yılların sonunda oluşan Dokuz Eylül Üniversitesi Tınaztepe Kampüsü ile; sonraki yıllarda açılan fakülteler ve artan öğrenci sayılarıyla, mahallenin değişmesinde önemli bir dinamik olmuştur. Buca bir anlamda 'fakülteler ilçesi' olmuştur. Dokuz Eylül Üniversitesi’nin etkisiyle mahallede çok sayıda öğrencilere yönelik kafe, restoran ve alışveriş mağazasının açılması da dikkat çeken bir diğer noktadır. Hem mahalledeki konut piyasası hem de ticari işletmeler öğrencilere yönelik olarak şekillenmektedir. Öğrencilere bilgi takviyesi amacıyla ilçede özel dershaneler, sürücü kursları, eğitim öncesi ve sonrası için hizmet veren çok sayıda kreş, ana okulu vardır. Bunun yanında Buca'da Kıbrıs Şehidi olan Yüzbaşı Cengiz Topel'in adının verildiği okullar, sokaklar ve caddeler vardır.

İzmir Çevre Yolu ve İzmir-Aydın Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım İZBAN trenleri ve ESHOT otobüsleri ile sağlanmaktadır. İzmir Metrosu'nun yapımı devam eden M2 hattı Buca'dan geçmektedir. İlçede iki Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Buca Protestan Baptist Kilisesi

T.C. Buca Kaymakamlığı 24 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buca Belediyesi 8 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bucaspor 1928 ya da eski adıyla Tire 1922 Spor, İzmir'in Buca ilçesinde faaliyet gösteren futbol kulübüdür. 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Kırmızı-beyaz renkleri benimseyerek Tire merkezli olarak 2011 yılında kurulan kulübün futbol takımı 1973-1983 arasında şimdiki 1. Lig olan 2. Lig'de, 1970-1973 ve 1984-1993 arasında şimdiki 2. Lig olan 3. Ligde mücadele etmiş ve mali kriz nedeniyle İzmir 1. Amatör Lig 9. Gruptan çekilerek 2. Amatöre düşen Tirespor'un yerini almıştır.
2011-12 sezonunda İzmir Süper Amatör Liginde ikinci olarak Bölgesel Amatör Lige yükseldi. Bölgesel Amatör Lig'de ilk kez mücadele etmeye başladığı 2012-2013 sezonunda İzmir İl Özel İdarespor olan kulüp, Tire Belediye Başkanı Tayfur Çiçek'in gayretleri ile bedelsiz olarak devredildi ve 2013-2014 sezonu başında adını Tire 1922 olarak değiştirdi. Tire 1922, aynı sezon Bölgesel Amatör Lig 8. Grup'ta şampiyon olarak tarihinde ilk kez 3. Lig'e yükseldi.
2015-16 sezonunda 3. Ligde grubunu 3. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Zonguldak Kömürspor'a iki maçta da yenilerek finale yükselemedi.
2017-18 sezonunda 3. Ligde grubunu 4. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Diyarbekirspor'a elenerek finale yükselemedi.
2018-19 3. Lig 1. grupta yer alan Tire 1922 Uğur Balcıoğlu, Nihat Balan ve Adnan Buber yönetiminde çıktığı 32 maçta 16 galibiyet, 11 beraberlik ve 5 mağlubiyet aldı. 59 puan toplayarak grubunu 3. tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Nevşehir Belediyespor'a 2 maç sonucunda 0-0 ve 0-1'lik maçlar sonucunda elenerek 2. Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2019-20 sezonu başında Cihan Aktaş başkanlığında şirketleşen kulüp adını Buca Futbol Kulübü olarak değiştirdi ve renk ile armasını da Bucaspor ile benzer hâle getirerek kulüp merkezini Tire'den Buca'ya taşıdı. Ancak Buca Futbol Kulübü adı TFF tarafından kabul görmeyince Ci Group Buca Sportif Anonim Şirketi adını benimseyen kulüp Bucasporun isim ve arma haklarını satın alarak TFF'ye kulübün adının Bucaspor yapılması için yeni bir müracaatta bulundu. Maçlarını Mustafa Kemal Atatürk Stadyumu'nda oynayan takım 2019-20 itibarıyla Buca Arena'da oynamaya, antrenman tesisleri olarak ise Bucaspor'un Kaynaklar Tesislerini kullanmaya başladı. Şubat 2020'deyse 1928 Bucaspor adını aldı. Sezonu 4. sırada tamamlayan takım 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı final maçında 68 Aksaray Belediyespor'a 2-1 yenilerek finale yükselemedi.
2020-21 sezonunda 3. Lig 1. Grupta son haftaya kadar Şampiyonluk yarışını sürdürdüğü ligi Diyarbekirspor'un gerisinde ikinci sırada tamamladı. 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazanan Buca, çeyrek finalde Arnavutköy Belediyespor ile eşleşti ve turu 2-0 ve 1-1'lik skorlarla galip gelerek bir üst tura yükseldi. Yarı final turunda Malatya Yeşilyurt Belediyespor'u 2-1 ve 0-0 sonuçlarla mağlup edip finale yükselerek finalde İskenderunspor karşısında normal süresi 1-1 biten maçta penaltılarla 5-4 galip gelerek 2. Lig'e yükseldi.
2021-22 sezonunda ligi 7. sırada bitirdi. Bu sezon play off iddiası bulunmayan Bucaspor 1928, bir sonraki sezonun hazırlıklarını yapmaya başladı.
2022-23 sezonunda ise, ligi Kocaelispor'un 3 puan gerisinde 2. olarak bitirdi. 2. Lig'de Kırmızı ve Beyaz grup dahilinde 22 golle en az gol yiyen ve 81 puanla en çok puan toplayan 2. takımı oldu. Statü gereği direkt olarak play off yarı finaline kaldı.
7 Mayıs 2021'den itibaren aslen Bucaspor'a ait olan arma kullanılmaya başlanmıştır.
Spor Tahkim Mahkemesi 2 Şubat 2024 tarihinde kulübün, Buca Geliştirmespor eski adıyla Bucaspor takımının devamı olduğuna karar verdi ve borçlarını Bucaspor 1928'in ödemesine hükmetti.

Kulübün 2011 yılından şu ana dek 3 başkanı olmuştur, 2019 tarihinden beri Cihan Aktaş başkanlığı sürdürmektedir.

Kulübün şu ana dek 29 adet teknik direktörü olmuştur.

Bucaspor'un faaliyetlerini sonlandırmasının ardından Bucaspor 1928'e yönelen en eski taraftar grubu, Sıçanköy ve Poşulular'dır. Bucaspor sevdalısı gençlerin çocukluklarından beri maçlara hep birlikte gitmelerinden ötürü Bucaspor'a gönül vermiş en eski taraftar oluşumudur. Poşulular, Bucaspor taraftarının eskiden beri maçlara poşuyla gelmesinden türemiştir. 2000'li yılların başından itibaren ise başka taraftar grupları da eklenmiştir. Bucaspor taraftarı 2008'de taraftarda birliktelik ve sayıca artış sağlamak amacıyla Buca Fan Club adı altında tek bir çatıda toplanmıştır. Yeni stadın tamamlanması ve iki senede gelen iki şampiyonluğun da etkisiyle Buca Fan Club, kısa sürede büyük bir büyüme göstermiştir. Günümüzde de faaliyetlerini sürdürmektedir. 2016 yılında ise Ultras Buca Genç (UBG) adlı taraftar grubu kurulmuştur. Bu taraftar grubu da günümüzde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Diğer takımlarla ilişkilerinde ise Beykoz 1908 ile dost takımlardır. Karşıyaka, Altay, Göztepe, İzmirspor ve Altınordu ile aralarındaki maçlar ise rekabet içinde geçer.

2. Lig
Play Off Finalist (1): 2022-23

3. Lig
Play Off Yarı final (4): 2015-2016, 2017-2018, 2018-2019, 2019-2020
Play Off Şampiyonluğu (1): 2020-2021

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2013-2014

İzmir Süper Amatör Lig
İkincilik (1): 2011-12

2. Lig: 5 sezon
2021-2026

3. Lig: 7 sezon
2014-2021, 2026-

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2012-2014

Amatör Lig: 3 sezon
2009-2012

Resmî site
TFF.org'da Bucaspor 1928
Facebook'ta Bucaspor 1928
X'te Bucaspor 1928
Instagram'da Bucaspor 1928
Bucaspor 1928 YouTube Profili
Bucaspor 1928 Maçkolik Profili 20 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bucaspor 1928 Transfermarkt Profili 20 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buhara (Özbekçe: Buxoro; Eski Türkçe: 𐰉𐰆𐰴𐰺𐰴 "Bukarak"; Türkmence: Buhara; Arapça: بخارى; Farsça: بُخارا‎ Bukhārā; Rusça: Бухара), Orta Asya'nın en eski yerleşim bölgelerinden olan ve günümüzde Özbekistan sınırları içinde bulunan tarihî şehir. Arkeolojik bulgular şehrin tarihinin en az 2500 yıl civarında olduğunu göstermiştir. Şehirde yapılan Arkeolojik kesit çalışmalarında yaklaşık 20 m kadar derinlikteki alt katmanda; kamusal binalar, askeri tahkim yapıları, çanak-çömlek ve madeni paralar gibi çeşitli arkeolojik buluntulara rastlanılmıştır.
Mâverâü’n-nehr'in çok sayıda şehri, kasabası, nahiyesi ve köyü olmasına rağmen bunların en gözde ve tanınmış olanı Buhârâ'dır. Müslümanlar buraya “Fâhire” (kıymetli/değerli) derler ve doğunun "Kubbetü’l-İslâm”ı olarak kabul ederler.
Bölgenin en eski yerleşim birimlerinden biri olan Buhârâ, efsanelerle karışmış kadîm bir tarihe sahip olup, en-Narşahî'ye nazaran ilk sâkinleri Türklerdir. Aynı müellif, efsanevî Turan padişahı Afrasyab'ın (Alper Tunga) zaman zaman Buhârâ'da ikamet ettiğini, mezarının dahi bu şehirde bulunduğunu kaydetmiştir ki, bu rivayetler bölgedeki Türk varlığının çok eskilere dayandığına işaret etmesi bakımından önemlidir.
Sadece kadîm tarihiyle değil, fizikî ve coğrafî yapısı; sanatsal ve mimarî dokusu; sûr ve kalesi; sulama kanalları; ekonomik, zıraî ve ticarî potansiyeli; köşk, saray ve pazarları ve yetiştirdiği âlim ve sanatkârları ile de her dönemde kendisinden söz ettiren Buhârâ, uzun yıllar Akhunlar, Göktürkler ve Türgişler gibi Türk devletlerinin hakimiyetinde kalmıştır. Mâverâü’n-nehr’in en önemli kültür ve medeniyet merkezi hâline gelen şehir, söz konusu devletlerin inhitat dönemlerinde yaşanan siyasî kargaşa ve otorite boşluğunda bile bu yapısını muhafaza etmiş, bölgede hüküm süren çoğu Türk kökenli mahalli hükümdarların veya beylerin idaresinde bölgenin en önemli şehirlerinden biri olma özelliğini sürdürmüştür.

XVI yüzyıla kadar bir Türkmen şehri olan Buhara çevresindeki insan yerleşimlerinin en az 5000 yıl öncesine kadar uzandığı görülür. Şehrin kendisinin ise 2500 yıllık tarihi vardır. Tarihte Orta Asya Türk uygarlığı için önemli bir merkez olmuştur. Uzun süre antik Pers İmparatorluğu'nun denetiminde kalan Buhara'da ilk yerleşimler, Aryan göçleri dönemine rastlar.
İran halklarından Soğdlar bölgeye yerleşmiştir. Buhara adının kökeni ile ilgili varsayımlar; eski Soğdca bereketli toprak anlamındaki βuxārak, Farsça bilginin kaynağı anlamındaki bir Zerdüşt ismi olan bukhar ya da Sanskritçe Budist manastırı anlamındaki vihara sözcüklerinden kaynaklandığı biçimindedir. Buxārā ismi en erken tahminen 4 – 5 yüzyılına ait bakır maden paralarda, ve Soğdca yazıtlarda Pugar (pwγ’r) ve Puxar (pwx’r) şeklinde, ve en önemli ve ilginci Kül Tigin yazıtında (8. yy başlarında) Buqar (buqar) olarak yazılmıştır. O nedenle bu şehre Buxārā denirdi ve eskiden onun adı Banuğkath بنجكث idi,
Eski Uygur dilinde bu (buxār) sözü bir "tapınak" veya "bir ibadethane" anlamına gelir. Bir başka varsayıma göre; Puxar yer ismi Sibirya kökenli olup Yenisey dillerinde (hanty) "bir ada" anlamına gelir. Bilindiği gibi, milâttan sonra 6. yüzyılda Buxārā vahasında Tardu Kağan'ın (Sāwa-shāh, Shīr-i Kishwar) oturduğu, yüce Türk Kağan'nı İstemi'nin (Qarā Chūrīn) oğludur. O Sasani hükümdarı IV. Hürmüz'ün (šāhanšāh Xurmazd IV Тurkzāda) annesi tarafından amcasıdır, İstemi Kağan'ın kızı öz erkek kardeşi Sasani hükümdarı I. Hüsrev (šāhanšāh Xusraw I Аnūshirwān; Farsça: انوشیروان عادل, Anuşiravan-ı-ādil) ile evlenir. Narshakhi'ye göre Shīr-i Kishwar yirmi yıl boyunca Buxārā'yı yönetti ve Baykand'ta yaşadı. O Buxārā'da bir kale yaptırdı ve ayrıca Buxārā vahasında, Маmastin, Sakmatin, Samtin ve Farab isimlerinde yerleşim yerlerini yaptırdı. Onun oğlu'da El tigin (Parmūda, Nili-xān) Buxārā vahasında, Iskijkath, Sharg, Faraxsha ve Rāmitan isimlerinde yerleşim yerlerini yaptırdı. O Çin'den bir Çin prensesi ile evlenmiş ve o bir put tapınağınıda beraberinde Rāmitan'a getirmiştir. Rāmitan Buxārā'dan daha eski bir şehirdir, eskiden hükümdarların orada bir konutları bulunurdu, Buxārā şehri kurulduktan sonra buraya taşınmışlardır. Bazı kitaplarda Rāmitan yerine Buxārā yazılmıştır.
Yeni Fars dilinin bu söz kalıpların içindeki aktarmada ﺭﺎﺨﺭﻓ farxār veya ﺭﺎﻬﺑ bihār, ve Arapça ﺭﺎﻬﺑﻟﺍ al-bahār veya al-buhār.
Türk Dili'nin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"..... Bu şehirleri Türkler yaparak adlarını kendileri koymuşlardır. Bu adlar olduğu gibi şimdiye kadar gelmiştir. Bu yerlerde Farslılar çoğaldıktan sonra Acem şehirleri gibi olmuş. Bugün Türk ülkesinin sınırı " Abisgûn" (Hazar) denizi ile çevrili olarak Rûm diyarından ve Özçent'ten Çin'e kadar uzanır. Uzunluğu beşbin fersah, eni üçbin fersahtır; hepsi sekizbin fersah eder." diye yazılmıştır.

Fars destansı şiiri Şehnâme'ye göre şehir, Pishdak (Pishdādian) Hanedanının mitik Şahı Kai Kavoos'un (كيكاوس; Avestan Kauui Usan) oğlu Kral Siyavuş tarafından kurulmuştur. Efsaneye göre Siyavuş vezirler tarafından annesini baştan çıkarmakla suçlanmış, suçsuzluğunu kanıtlaması için ateşle imtihana tutulmuştur. Alevlerden yanmadan çıkarmasından sonra Oxus nehrini (şimdiki Ceyhun ya da Amuderya) geçerek Turan'a ulaşmıştır. Semerkant kralı Afrasiab kızı Ferganiza (Farsça: فرنگيس Farangis; Türkçe: Kaz) Siavash (Sıyavuş) ile evlendirir; ayrıca Sivayuş'a Buhara vahasının beyliğini verir. Sivayuş burada bir kale ile çevresindeki şehri inşa ettirir. Ancak birkaç yıl sonra bu sefer kayın validesini baştan çıkarmakla suçlanınca Kral Afrasiab tarafından öldürülür. Bunun üzerine Turan'a saldıran Şah Kai Kavoos, Afrasiab'ı öldürür, oğlunu ve gelinini İran'a götürür.

Resmi olarak şehir M.Ö. 500 yılında bugün Ark adı verilen bölgede kurulmuştur. Ancak Buhara vahasındaki yerleşimlerin tarihi M.Ö. 3000'lere kadar uzanır. Sapalli kültürü adı verilen ileri bir Bronz çağı kültürü buradaki Varakhsha, Vardan, Paykend ve Ramitan gibi yerlerde ortaya çıkmıştır. M.Ö. 1500 civarında iklimdeki değişiklik, demir teknolojisi, Aryan göçebelerin gelişi gibi farklı etmenlerin etkisiyle çevre yörelerden vahaya büyük miktarda nüfus akışı gerçekleşmiştir. Sapalli ve Aryan halkları Zeravşan deltasındaki göl ve sulak arazilerin etrafındaki köylerde birlikte yaşamaktaydı. M.Ö. 1000'den itibaren bu iki grup kendine has bir kültür geliştirmeye başladı. Soğd (Sogdian) adı verilen bu kültür M.Ö. 800'e kadar Zeravşan vadisinde çeşitli şehir-devletlerde yayıldı. Bu tarihlerden itibaren Zeravshan deltasının oluşturduğu sulak alan doldurulup yerleşimler oluşturulmaya başlanmıştır. M.Ö. 500 yılına geldiğinde iyice büyüyen bu yerleşimler birleştirilerek duvarla çevrelenmiş, böylelikle Buhara şehri kurulmuştur.

Buhara M.Ö. 500 yılında Pers imparatorluğuna vassal devlet olarak bağlanmıştır. Bundan bir süre sonra Büyük İskender'in ve daha sonra da Hellenistik Selevkos, Greko-Baktria, Kuşan imparatorluklarının egemenliklerine geçer. Bu dönem boyunca Buhara Anahita kültünün ve bu külte bağlı ekonominin merkezi olarak işlemiştir. Zervaşan deltasında yaşayan halklar yılda (ay takvimine göre) bir kez ellerindeki eski tanrıça idollerini yenisiyle değiştirmek üzere bir araya geliyordu. Bu amaçla Mokh tapınağının önünde düzenlenen festival, toprağın verimliliği için de büyük önem taşımaktaydı. Bu tür ticari festivaller sayesinde Buhara bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Çin'in Han Hanedanı İpek yolunun güvenliğini sağlamak amacıyla kuzeyden gelen göçebe boyları geri püskürtünce, çoktan refaha kavuşmuş olan Buhara kervanlar için bir uğrak haline geldi. Kuşan İmparatorluğunun yıkılmasının ardından Moğolistan'dan gelen Hun boylarının eline geçen Buhara hızlı bir düşüş yaşamıştır.
Sasani İmparatorluğu döneminde İslam fethine kadar, Buhara Manicilik ve Nasturi Hristiyanlık için önemli bir merkez olmuştur. İslam ordusu 650 yılında Buhara'yı ele geçirdikten sonra Buhara çok dinli özelliğini yüzyıl kadar devam ettirmiştir. Bunun nedeni büyük ölçüde Çin'in Tang Hanedanı'na karşı Soğdların Arapları desteklemeleri; ve Arap egemenliğinin çok sağlam olmaması sayılabilir. Ancak 751 Talas Muharebesi'nin ardından Araplar bölgedeki egemenliklerini güçlendirmiş, İslam dini bölgede yayılmaya başlamıştır. şebinkârahisar muhara köyüne göç vermiştir oradaki insanlar zaman içinde oranın yerlisi olup Müslümanlığı yaymışlardır

Şehir gerçekten söylence bir varlığa, zenginliğe, o Kızıl Kum Çölünde bir vaha kenarında ve İpek yolu güney güzergâhı üzerinde önemli alanda olmasına borçludur. 9. yüzyılın ortasından 10. yüzyılın sonuna kadar Buhara Samanîlerin başkenti (Milâdi 819-1005), Samanîlerin yıkılmasından sonra Karahanlıların yönetimi altına girdi (Milâdi 999 - 1141), daha sonra Kara Hıtay'ların eline geçti, fakat siyasi önemini kaybetti. Karahanlılar zamanında şehir kültürel altın çağını yaşamıştır, bunlardan Büyük Minare (kitabesinde 1127 yapım tarihi yazılı) ve Maġâk-i Aṭṭârî Cami'si sayılır.
İbn Havkal, Sughd nehrinin sol yakasından alınan, Bukhara şehrinin civarındaki ovanın ve bahçelerin ana kanallar sulama sistemi ile sulandığını detaylı olarak anlatır. Ayrıca Buhara'dan şöyle söz edilir; "Buhara'da konuşulan dil Soğdça (lisan al-Sughd), birazcık farklı, ama diğer insanlar Dari'ce (la-hum lisan bi 'l-dariye; Farsî lehçe) konuşurlar."
Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"Balasagun ile Buhara ve Semerkand arasında türkleşmiş bulunan bir ulus." ve "Balasagun'a gelip yerleşmiş olan bir ulustur. Bunlar "Soğd" dandırlar. "صْغد Soğd", Buhara ile Semerkand arasındadır. Bunlar, Türk kılığını almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardır." şeklinde Soğdları tanımlar.
1220 yılında şehir, Cengiz Han'ın oğlu Çağatay komutasındaki bir ordu ile, Otrar'rı zaptetti ve yağmaladı, bu sırada Cengiz Han'ın kendi komutasındaki ordu ile, Buhara'yı tamamen yaktı. 30,000 kişiyi katledildi ve binlerce kadın tecavüze uğradı.
Elli yıl sonra, şehir normale dönmeye başladığı sırada, Moğollar bu kez İlhanlı hükümdarı Abaka Han'nın önderliğinde tekrar saldırır. Abaka, 1265 yılı içinde ölen Hülagû'nun yerine geçmiş ve Hristiyanlığı kabul edeceği sözünü ve

Cape Town (Afrikaans: Kaapstad Afrikaans telaffuz: [ˈkɑːpstat]; Xhosa dili: iKapa), Güney Afrika'daki en eski şehirdir. Halk dilinde "Anne Şehir" olarak anılmaktadır. Güney Afrika'nın yasama başkentidir ve Batı Kap eyaletinin en büyük kentidir. Şehir, Cape Town Şehri adlı Metropoliten alan'ın sadece bir parçasını oluşturur.
Güney Afrika Parlamentosu Cape Town'da bulunmaktadır. Ülkenin diğer iki başkentinin biri Pretoria (idari başkent), diğeri Bloemfontein'dir (Yüksek Temyiz Mahkemesinin bulunduğu adli başkent). Şehir; limanı, Ümit Burnu'ndaki Koruma Alanları, Table Dağı ve Kap Noktası gibi yerler ile kendini temsil etmektedir. 2014 yılı itibarıyla, Afrika'da nüfusun en fazla bulunduğu 10. şehirdir ve Batı Kap nüfusunun % 64'üne ev sahipliği yapar. Dünyanın en çok kültürlü şehirlerinden biri olup, göçmenler için için ana kentlerden biri rolünü bulundurur. Şehir, Uluslararası Endüstriyel Tasarım Toplulukları Konseyi tarafından 2014 yılında Dünya Tasarım Başkenti seçilmiştir. 2014 yılında, Cape Town hem The New York Times hem de The Daily Telegraph tarafından dünyada ziyaret edilebilecek en iyi yer olarak seçilmiştir.
Table Körfezi kıyısında bulunan Cape Town, Güney Afrika'daki en eski kentsel alan olarak, Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) tarafından Doğu Afrika, Hindistan ve Uzak Doğu'ya yelken açan Hollanda gemileri için bir tedarik istasyonu olarak geliştirilmiştir. Jan van Riebeeck'in 6 Nisan 1652'deki gelişi, Güney Afrika'daki ilk kalıcı Avrupa yerleşimi olan Hollanda Kap Kolonisi'ni kurmuştur. Cape Town, Kap Kolonisi'nin ekonomik ve kültürel merkezi haline gelen Good Hope Kalesi'ndeki ilk Avrupa merkezi olma hedefine ulaşmıştır. Johannesburg'un gelişmesine kadar Cape Town, Güney Afrika'daki en büyük şehirdi.

1488'de Portekizli keşifçi Bartelemeu Dias tarafından keşfedilen Cape Town, sırasıyla Boerler ve İngilizlerin eline geçti. 1652'de Güney Afrika'da kurulan ilk Avrupa yerleşimi oldu. İlk Müslümanlar 1700'lerde Malay dünyasından Hollanda'ya karşı mücadele eden ve yakalanıp sürgün edilen Şeyh Yusuf ve 49 müridi olmuştur. İlk camiyi de inşa etmişlerdir.
Güney Afrika Birliği kurulduktan sonra ülkenin yasama başkenti seçildi. 1945'ten sonra olan ırkçı Apartheid rejimi beyaz olmayanların tüm haklarını kısıtladı. 1990'da ırk ayrımcılığı bittikten sonra beyaz olmayanlar daha çok topluma çıktı ve resmî görevlere girdi.
Şehrin bir bölümü çağdaş gökdelenlerle doluyken; diğer kesimleri gecekondu mahallelerinden oluşur. Ayrıca Fransız göçmenlerin kurduğu kasabalar ve bağ evleri bulunmaktadır.

Cape Town, 33.55° G enleminde (yaklaşık olarak Sidney ve Buenos Aires ile aynı ve kuzey yarımkürede Kazablanka ve Los Angeles ile eşdeğer) ve 18.25° D boylamda yer alır. Masa Dağı, neredeyse dikey uçurumları ve 1084 metre yüksekliğinde düz tepeli zirvesi ve her iki taraftaki Devil's Peak ve Lion's Head birlikte, City Bowl denilen Cape Town'un merkezi bölgesini çevreleyen dramatik bir dağlık zemin oluşturur. Halk arasında "masa örtüsü" olarak bilinen ince bir bulut şeridi bazen dağın tepesinde oluşur. Hemen güneyde, Cape Yarımadası güneye Atlantik Okyanusu'na doğru 40 kilometre çıkıntı yapan ve Cape Point'te biten manzaralı bir dağlık omurgadır.
Cape Town'un resmi şehir sınırları içinde 300 metre üzerinde 70'in üzerinde zirve vardır. Şehrin banliyölerinin çoğu, doğuda 50 kilometre boyunca uzanan ve yarımadayı anakaraya bağlayan Cape Flats adlı geniş ovadadır. Cape Town bölgesi geniş kıyı şeridi, engebeli dağ sıraları, kıyı ovaları ve iç vadilerle simgelenir.

UNESCO, 1999'da Western Cape'deki Robben Adası'nı Dünya Miras Alanı ilan etti. 
Robben Adası, Cape Town'daki Bloubergstrand'ın yaklaşık 6 kilometre batısında, Table Bay'de ve deniz seviyesinden yaklaşık 30 metre yüksekliktedir.
Robben Adası yaklaşık 400 yıldır insanların tecrit edildiği, sürgüne gönderildiği bir hapishane olarak kullanılır. Ayrıca cüzzamlılar kolonisi, postane, otlak, akıl hastanesi ve karakol olarak da kullanılmıştır.
Ziyaretçiler adaya yalnızca yoğun sezonun başlangıcına (1 Eylül) kadar günde üç kez çalışan Robben Adası Müzesi tekne servisiyle erişebilir. Feribotlar, Victoria & Alfred Waterfront'taki Nelson Mandela Geçidi'nden hareket eder.

Cape Town, Western Cape eyaletinin ekonomik merkezidir ve eyaletin GSYİH'sının yaklaşık %80'ini oluşturur. Şehir, Güney Afrika'nın ikinci ana ekonomik merkezi ve Afrika'nın üçüncü ana ekonomik merkez şehridir. Batı Cape'in bölgesel üretim merkezidir. 2011'de şehrin Brüt metropol ürünü, GMP, 56.8 milyar ABD$ ve kişi başına düşen GSYİH 15,721 ABD dolarıydı. 2014 yılında, Şehir ulusal GSYİH'nın %9,8'ine katkıda bulundu.
2014'ten önceki beş yılda Cape Town GMP, yılda ortalama %3.7 büyüdü. GMP'nin bir oranı olarak, tarım ve imalat sektörleri azalırken finans, ticari hizmetler, ulaşım ve lojistik büyüyerek yerel ekonominin uzmanlaşmış hizmet sektörlerinde büyümesini yansıttı. Balıkçılık, giyim ve tekstil, ağaç ürünleri imalatı, elektronik, mobilya, konaklama, finans ve iş hizmetleri, Cape Town ekonomisinin en büyük karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu endüstrilerdir.
Şehirde bulunan şirketlerin çoğu sigorta şirketleri, perakende grupları, yayıncılar, tasarım evleri, moda tasarımcıları, nakliye şirketleri, petrokimya şirketleri, mimarlar ve reklam ajanslarıdır. Şehir merkezindeki en önemli şirketlerden bazıları gıda ve moda perakendecisi Woolworths, süpermarket zinciri Pick n Pay Mağazaları ve Shoprite, New Clicks Holdings Limited, moda perakendecisi Foschini Group, internet servis sağlayıcısı MWEB, Mediclinic International, Etv, çok uluslu medya devi Naspers ve finansal hizmetler devi Sanlam'dır. Diğer önemli şirketler arasında Belron (dünya çapında faaliyet gösteren araç cam onarım ve değiştirme grubu), CapeRay (meme kanseri teşhisi için tıbbi görüntüleme ekipmanı geliştirir, üretir ve tedarik eder), Ceres Fruit Juices (meyve suyu ve diğer meyve bazlı ürünler), Coronation Fund Managers (üçüncü taraf fon yönetim şirketi), ICS (dünyanın en büyük et işleme ve dağıtım şirketlerinden biriydi), Vida e Caffè (kahve zinciri perakendecisi), Capitec Bank (Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki ticari bir banka). Şehir, Johnson & Johnson, GlaxoSmithKline, Levi Strauss & Co., Adidas, Bokomo Foods, Yoco ve Nampakdahil olmak üzere birçok çok uluslu şirket için bir üretim üssüdür. Amazon Web Services ana şirketi Amazon'nun Afrika genel merkezidir ve şehirle birlikte dünyanın en büyük tesislerinden birine sahip olan Cape Town'dadır.

 İzmir, Türkiye – 2014

Resmî site
Cape Town şehrinin resmi internet sitesi20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tourism Cape Town
Cape Town Festival

Celâlî isyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu'da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve Sultan I. Ahmet dönemine kadar devam eden zaman zarfında devlete karşı ekonomik, sosyal, askerî ve siyasi nedenlerle çıkarılan ayaklanmalara verilen addır.
“Celâl'e mensup” anlamına gelen Celâlî tabiri, 16. yüzyıl başlarında (1519) isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl'le ilgilidir. Celâlî isyanları başlangıçta, Osmanlı idaresinden memnun olmayan zümrelerin ve Şiî eğilimli Türkmen gruplarının Safevîlerin de tahrikiyle devlete başkaldırmaları şeklinde ortaya çıkmış, 16. yüzyılın sonlarından itibaren büyük bir mesele hâlini alarak değişik bir mahiyet kazanmıştır. Osmanlı devlet anlayışı, bu isyanları “hurûc ale's-sultân” olarak değerlendirmiş ve kaynaklarda bu ifade sık sık kullanılmıştır.
Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celâl'den gelir. Bozoklu (Yozgat) olan Şeyh Celâl önderliğinde topraksız köylüler, ağır vergilerden ezilenler, toprakları elinden alınmış eski sipahiler, sekbanlar, yerel idarecilerin baskı ve adaletsiz yönetiminden şikâyetçi olan kitleler, 1519 yılında Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan ayaklanma, aynı yıl içerisinde kanlı bir biçimde bastırıldı.

16. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti'nde ekonomik ve toplumsal bunalım baş gösterdi. Anadolu ve Akdeniz üzerinden geçen uluslararası ticaret yollarının coğrafi keşifler sonucunda yön değiştirmesi de bunda etkili oldu. Osmanlı Devleti, bu ticaret yollarının ve gelirlerinin kendi topraklarından geçtiği dönemlerde sağladığı kazancı yitirdi. Öte yandan Avrupa devletlerinin güçlenmesi karşısında fetihlerin durmasıyla ganimet gelirleri de ortadan kalktı. Devlet, gereksinim duyduğu geliri sağlayabilmek için vergileri artırdı. Osmanlı yönetiminin babadan oğula geçmemesinde titizlikle durduğu tımar sistemi saltanat hâline geldi. Oluşan bu yarı-feodal durum, vergileri ödeyemeyen köylülerin topraklarını terk etmesine, kasaba ve kentlere iş için göç etmesine yol açtı. Geçim yolu bulamayanlar ise eşkıyalığa başladılar ya da eşkıyalara katıldılar. Bütün bunların sonucunda Osmanlı'da toplumsal ve ekonomik düzen altüst oldu. İşsizlik ve geçim sıkıntısı, medrese öğrencisinden askerine kadar toplumun bütün kesimlerine yansıdı. Ayrıca Anadolu'da yaşayan Alevi halk, Osmanlı Devleti'nin Sünnilik üzerine kurulu teokratik yapıda olmasına karşı çıkıyordu. Bu yüzden sık sık Osmanlı ile ters düşüyorlardı.
Anadolu'da ilk büyük Celali Hareketleri, medrese öğrencilerinin (suhte ya da softa) hareketi olarak ortaya çıktı. Medrese öğrencileri ve medrese bitirip iş bulamayanlar Yozgat, Amasya, Adıyaman, Sivas ve Malatya yörelerinde büyük ayaklanmalar başlattılar. Bu ayaklanmalar tarihe Suhte ayaklanmaları olarak geçti. Daha sonra, Osmanlı askerî sınıfından levend ve sekbanlar da ayaklandılar. Bu arada Osmanlı Devleti'nin yerel yöneticileri, güç kullanarak halktan vergi toplamaya başladılar. Yerel yöneticilerin zulmü merkezi hükûmet tarafından önü alınamaz duruma gelince, III. Murat (1574-1595), III. Mehmet (1595-1603) ve I. Ahmet (1603-1617) soygunlara, yöneticilere ve memurlara karşı köylülerin silahla mücadele etmesini isteyen fermanlar çıkardılar. Bu dönemin önemli ismi Şeyhülislam Mustafa Sunullah Efendi olmuş ve devşirme sadrazamlara karşı verdiği fetvalar ile Anadolu'daki Türk varlığının yaşamasını sağlamıştır.

Anadolu'da meydana gelen Celali isyanlarına sadece çiftçiler ve işsizler destek vermemiştir, Osmanlı devletinin Sünni teokratik yapıda olmasına karşı çıkan Aleviler de Celali isyanına destek vermiştir.

Şeyh Celâl isyanının bastırılmasından sonra 1525 yılında İçel sancağındaki vergi memurunun Süklün Koca adlı ihtiyara kötü davranışları sonucu Süklün Koca, diğer adıyla Kadri Hoca Baba, köylüleri etrafına toplamış, oğlu Süklün Şah ya da Şah Veli de kendisine katılmıştır. Daha sonra o çevrede büyük saygı gören Baba Zünnun da köylülerin başına geçerek ayaklanma çıkardı. Çıkan ayaklanma 1526 yılında bastırıldı. Anadolu'da artan mali sıkıntılar yanında yeni düzenlemelerden memnun olmayan ve yoğun Safevi propagandasından etkilenen Türkmen gruplarının destek verdiği Kalender Çelebi İsyanı, 1526 Mohaç Seferi sırasında patlak verdi. İsyan Orta Anadolu'da süratle yayıldı. 1527 yılında sadrazam Pargalı İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı güçlerinin, 1527'de Elbistan dolaylarındaki galibiyeti sonucu Kalender'in öldürülmesiyle isyan bastırıldı.
16. yüzyılda Anadolu'da önemli bir nüfus artışı olmuş, fakat tarım alanlardaki artış buna cevap verememişti. Bu nüfus artışı Anadolu'da yersiz yurtsuz bir kalabalığın meydana gelmesine yol açtı. Toprakların yetmemesi sonucu çiftbozan olan bu gruplar için devlet ve beylerin kapısında “kapı halkı” olmak tek çıkar yoldu. Bunların bazıları sınır kalelerine azap, yeniçeri, donanmada levent ve gönüllü de olabiliyorlardı. İş bulamayıp boşta kalanlarsa “garip-yiğit” adları altında çoğunluğu teşkil ediyordu. Bunların bir kısmı medreselere giriyor, ancak çoğu istihdam edilemedikleri için imaretlerin etrafında başıboş gruplar oluşturuyorlardı. Bütün bunlar bazı sosyal karışıklıklara zemin teşkil ediyordu. II. Selim devrinde başıboş kalabalık grupların zararları yavaş yavaş görülmeye başlandı. Bunun üzerine henüz büyümemiş bu tehlikeye karşı mahallinde müdafaa tedbirleri düşünüldü. Hükûmet, köylüler arasından seçilen bir yiğitbaşı ile onun idaresinde köy delikanlılarından meydana gelen otuz kırk kişilik yerel koruma birliklerinin kurulmasını teşvik etti. Köy halkı bir yiğitbaşı ve onun emrinde il erleri seçmek suretiyle bu grupların saldırılarından korunmaya çalıştı. İl erleri teşkilatı Celâli mücadelesinde önem kazandı. Ancak daha sonraları halkın arzusu ile teşkil olunan il erlerinin başında bulunan yiğitbaşılar bile bölükleriyle beraber Celâlî olmaya başladılar. Mesela suhtelere karşı uzun zamandan beri yiğitbaşı olarak kendisini tanıtan Neslioğlu, bu vaziyetinden faydalanarak köylülerin başına geçmiş, Afyonkarahisar ve Isparta taraflarında en bilinen bir Celâli olmuştu. Kastamonu ve Çankırı taraflarına şöhret salan Urgancıoğlu Mehmed Pehlivan da aynı şekilde idi.
16. yüzyılın sonlarına değin Celali ayaklanmaları, daha çok yöresel bir özellik taşıyordu. 1598'de Sivas ve Maraş bölgesinde çıkan Karayazıcı Ayaklanması, Celali hareketlerinin niteliğini değiştirdi. Sekban askerlerinin komutanıyken ayaklanan Karayazıcı'ya, dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, topraklarını terk eden köylüler, işsiz kalan sekbanlar, yönetimden hoşnut olmayan beyler ve paşalar da katıldı. 20 bin kişilik bir ayaklanmacı ordusunu yöneten Karayazıcı, büyük kentlere bile baskınlar düzenleyip çekiliyordu. Karayazıcı üzerine gönderilen Osmanlı ordusu karşısında Tokat'a çekildi ve 1601'de öldü.
Karayazıcı'nın ölümünden sonra ayaklanmacıların başına kardeşi Deli Hasan geçti. Osmanlı Devleti, Orta Anadolu'ya egemen olan Deli Hasan kuvvetlerini bastıramayınca, onunla anlaşma yolunu seçti. Deli Hasan'ı paşa ünvanıyla Bosna beylerbeyliğine atadı. Ancak devletin bu tavrı öbür Celali önderlerini cesaretlendirdi. 1603-1608 arasında Celali ayaklanmaları bütün Anadolu'ya yayıldı. Tavil Ahmed, Canboladoğlu ve Kalenderoğlu gibi Celali önderler devlet otoritesini ortadan kaldırdılar. Anadolu'daki köylüler canlarını kurtarmak için yerlerini terk ederek dağlara, korunaklı şehir ve kasabalara sığınmak zorunda kaldılar. Osmanlı tarihine bu dönem "Büyük Kaçgunluk Devri" olarak geçmiştir.
Sonunda Osmanlı Devleti, Celalileri kesin olarak ortadan kaldırmaya karar verdi. Sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir orduyla 1606'da Anadolu'ya geçti. 1610 yılına kadar isyancı Celalileri ve adamlarını acımasızca öldürerek cesetlerini açtırdığı kuyulara doldurttu. Bu dönemde öldürttüğü insan sayısının 65 bin civarında olduğu rivayet edilir.
Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 1622'de yeni bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma ancak 1627'de bastırılabildi. Sultan I. İbrahim döneminde (1640-1648) Sivas Valisi Varvar Ali Paşa ve Isparta yöresinde Kara Haydaroğlu ile Katırcıoğlu ayaklanmaları çıktı. Ama Osmanlı Devleti, ayaklanmacılara karşı siyasetini belli ölçülerde değiştirdi ve onları denetim altına alma yolunu kullandı. Katırcıoğlu, Karaman beylerbeyliğiyle ödüllendirilerek etkisiz hâle getirildi. Bu devredeki diğer bir asi, Gürcü Abdünnebi adlı kapıkulu süvarisiydi. Kapıcılar kethüdâlığına kadar yükselip Niğde ve Bor taraflarında çiftlikler elde ederek nüfuzunu arttıran ve Safed voyvodalığını elde eden Abdünnebi, saltanat değişikliğinden dolayı İstanbul'a gönderdiği paranın hükûmet tarafından yeniden talep edilmesi üzerine mağdur duruma düşmüştü. Ayrıca İstanbul'da Sultanahmed Vakası'nda öldürülen sipahilerin kanlarını da dava ediyordu. İstanbul üzerine yürüyen Abdünnebi, Üsküdar'da Bulgurlu civarında yenilgiye uğratıldı; daha sonra, “Anadolu bizim, Kütahya'da otururuz, Rumeli sizin olsun” diyerek çekildiyse de Kırşehir mutasarrıfı İshak Paşa tarafından Karapınar'da yakalanıp idam edildi. 1658'de ayaklanan Abaza Hasan Paşa'ya da devlet görevi verildi. Anadolu'da 17. yüzyıl ortalarından sonra görülen yerel Celali toplulukları da II. Viyana Kuşatması'ndan sonra Avusturya ve müttefiklerine karşı yürütülen savaşlarda asker olarak orduya verildi. Bundan sonra Anadolu'da yer yer mahalli isyan hareketlerine rastlanmakla beraber büyük bir isyan çıkmadı. Bu döneme ait kaynaklarda Celâli kelimesine tesadüf edilmekle birlikte daha çok “eşkıya” veya “türedi eşkıyası” tabirleri kullanılmıştır.

Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirdi. Ağır vergiler yüzünden Büyük Kaçgunluk Devri'nde yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçti. Vergiler yüzünden borca giren  köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin belkemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan öldü ve pek çok yerleş

Cemil Tugay (d. 13 Haziran 1967, Van), Türk siyasetçi, doktor ve 2024'ten beri İzmir Büyükşehir Belediye başkanıdır. 2019-2024 yılları arasında Karşıyaka Belediye Başkanı olarak görev yaptı.
Parti içi siyasette 2023 yılında başlayan "değişim" hareketine katılarak Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu kanadını destekledi. Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması sonrasında tırmanan "mutlak butlan" tartışmalarında mevcut Özgür Özel yönetiminin yanında yer aldı; eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine karşı sert eleştirilerde bulundu. Bu süreçte 18 Haziran 2026 tarihinde Kılıçdaroğlu yönetimine karşı tutumunu gerekçe göstererek Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa etti ve partiden istifa eden ilk büyükşehir belediye başkanı oldu.
19 Haziran 2026 tarihinde, kurulması halinde Özgür Özel'in liderliğindeki yeni partiye katılacağını açıklamıştır.

Cemil Tugay, 13 Haziran 1967'de Van'da doğdu. Babası Cemal Tugay Kıbrıs gazisi bir öğretmen, annesi ev hanımıdır. Tugay 1989'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. 1993-2000 yılları arasında plastik cerrahi ihtisası yaptı. İzmir Tabip Odası Özel Hekimlik Komisyon Başkanlığı, Türk Tabipleri Birliği Özel Hekimlik Kolu Yürütme Kurulu üyeliği, Türk Tabipleri Birliği Kol Başkanlığı, Ege Bölgesi Plastik Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu üyeliği görevlerini yürüttü.

1997-1998 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Cleveland Clinic bünyesinde 1 yıl boyunca araştırmacı doktor olarak görev yapmış ve uzmanlık alanında uluslararası deneyim kazanmıştır. 2000 yılında İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden kendi branşında uzman hekim unvanını almıştır.
2009 yılında Karşıyaka'da serbest hekimlik yapmaya başlamış ve bir dönem Alsancak'ta özel muayenehane işletmiştir.

Cemil Tugay, siyasi çalışmalarına resmi olarak 2010 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye olarak başladı. 2011 yılında CHP İzmir İl Bilim Yönetim ve Kültür Platformu (BYKP) bünyesindeki sağlık komisyonunda üye olarak görev aldı. Daha sonra 2015 yılında CHP Karşıyaka İlçe Yönetim Kurulu'nda bilişim ve seçim işlerinden sorumlu başkan yardımcılığı görevini üstlendi.
Cemil Tugay, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Karşıyaka Belediye Başkanlığı için CHP'den aday olmuş; seçimi %70,85'lik bir oranla kazanmıştır.
Cemil Tugay, 2023 yılında yapılan 38. Cumhuriyet Halk Partisi Olağan Kurultayı sürecinde parti içinde başlayan "Değişim" hareketine destek vererek Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu liderliğindeki kanatta yer almıştır. Kurultay sürecinde İzmir delegasyonunun büyük kısmının Kemal Kılıçdaroğlu'na destek verdiği dönemde, Tugay değişimden yana tavır koymuş ve Özgür Özel'in genel başkan seçilmesini desteklemiştir.
29 Ocak 2024 tarihinde yerel seçimlerde CHP İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı oldu ve seçimi kazandı. 5 Nisan 2024'te mazbatasını alarak göreve başladı.
Kemal Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin parti yönetiminin meşruiyetini sorgulamak amacıyla ortaya attığı ve kurultay kararlarının hukuken geçersiz olduğunu iddia eden "mutlak butlan" tartışmalarında da Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel liderliğindeki parti çizgisini savunmuştur.

Tugay, Kılıçdaroğlu'nun mahkeme tarafından genel başkan olarak atanmasının ardından yaşanan süreci "tarihin en büyük ihanetlerinden biri" ve parti yönetimini ele geçirmeye yönelik bir "kayyum yasallaştırma çabası" olarak nitelendirmiştir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini doğrudan hedef alan Tugay, şu ifadeleri kullanmıştır:"Siyaseti kendi çıkarı için yapan, altındaki koltuk gitti diye, sahip olduğu imtiyaz gitti diye onun derdine düşen; dilinde demokrat, sözünde siyaset ama damarında ahlaksızlık olan bazı insanlar... Koca birer yalanmışsınız. Koca birer utançmışsınız. (...) Son nefesimi verdiğim ana kadar sizlere bir gram hakkımı helal etmiyorum! Size ve iş birlikçilerinize hakkımı helal etmiyorum."

Özgür Özel ile birlikte hareket edeceğini açıklayan Tugay, Kılıçdaroğlu yönetimine karşı tutumunu açıklayarak Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa etmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde mahkeme kararıyla gelişen "mutlak butlan" süreci ve sonrasındaki tasfiyeler üzerine, Cemil Tugay 18 Haziran 2026 tarihinde tüm belediye meclis üyeleri ve ilçe belediye başkanlarıyla bir araya geldiği acil bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, genel merkezin kendisini görevden alacağına dair duyumlar aldığını belirterek ayrılma kararını paylaştı. Aynı günün akşamında sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı resmi açıklamayla CHP üyeliğinden istifa ettiğini duyurdu. Tugay, istifa metninde parti yönetimince alınan üst üste ihraç kararlarını ve İzmir İl Başkanı da dahil olmak üzere bir grup il başkanının görevden el çektirilmesini "İzmir'in siyasi iradesine yapılmış büyük bir haksızlık ve kabul edilemez bir yanlış" olarak niteledi. Gerekçe olarak şu ifadeleri kullandı:"Ancak 'mutlak butlan CHP'si' bu mücadelenin çatısı değildir. Bu kanaat ve düşüncelerle, büyük bir üzüntüyle ve bir gün geri dönebilme umuduyla Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğimden istifa ediyorum. Bundan sonraki süreçte bağımsız olarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevimi sürdürecek, şehrimize ve halkımıza tüm gücümle hizmet etmeye devam edeceğim."Bu istifa ile birlikte İzmir'de 22 yıl aradan sonra ilk kez CHP logolu olmayan bağımsız bir belediye başkanı makamda yer bulmuştur. Ertesi gün yaptığı açıklamalarda kurulması durumunda Özgür Özel'in yeni partisine katılacağını duyurmuştur.

Tugay evli ve 3 çocuk babasıdır. İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Karşıyaka taraftarıdır.

Instagram'da Cemil Tugay
X'te Cemil Tugay
Facebook'ta Cemil Tugay

Cenova Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica di Genova, Liguryaca: Repúbrica de Zêna, Latince: Res Publica Ianuensis) veya kısaca Cenevizliler, 1005 yılından 1797 yılına kadar İtalya Yarımadası'nın kuzey batısında, Ligurya olarak bilinen bölgede, bugünkü Cenova merkezli olarak hüküm sürmüş bir denizci cumhuriyeti. 1100 yılına kadar bir şehir devleti olarak varlığını sürdürmüş devlet, büyüyerek ve güçlenerek Avrupa'da önemli bir konuma gelmiş, Venedik Cumhuriyeti'nin büyük bir rakibi olmuştur.
Devlet 14. yüzyılda Korsika Adası'nı topraklarına katmış, ilerleyen zamanlarda Akdeniz ve Karadeniz'de kurduğu pek çok koloni ile bu bölgelerdeki en kuvvetli Avrupa devletlerinden biri haline gelmiştir. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'nın finans merkezi haline gelen devlet, 18. yüzyılın sonlarında Napolyon'un kontrolü altındaki Birinci Fransız Cumhuriyeti tarafından fethedilmiş, yerine Ligurya Cumhuriyeti adlı Fransız uydu devleti kurulmuştur. Daha önce Korsika'yı da Fransa'ya vermek zorunda kalmış Cenevizliler ve Ligurya Cumhuriyeti, 1805'te Fransa tarafından tamamen ilhak edilmiştir. Napolyon'un 1814'te yenilmesi üzerine tekrar kurulan devletin 1815'te Sardinya Krallığı tarafından varlığına son verilmiştir.

Ceneviz, esasında Genoese sözcüğünün Anadolu genelindeki telaffuzudur ve 1815 senesine kadar hüküm süren Cenova Cumhuriyeti uyrukluları tanımlamak için kullanılır. Ancak yakın dönemlerde hatalı olarak Cenova ile eş anlamlı bir yer adı gibi algılanıp öyle kullanılması yazılı dil üzerinden bilinçsizce yaygınlaştırılmıştır. Oysa aynı terim Anadolu'da özellikle sahil bölgelerinin halk dilinde doğru anlamıyla bilinmekte ve kullanılmaktadır.

Aslen bir şehir devleti olarak 1005 yılında kurulmuş Cenevizliler, denizcilik yoluyla gelişmiş, Doğu'da birçok ayrıcalık elde etmiş, deniz kuvvetlerinin güçlü olması sebebiyle de birçok devleti hakimiyetleri altına almıştır. Akdeniz'de tarih boyunca en büyük rakipleri olan Venedik Cumhuriyeti ile devamlı savaş halinde bulunmuş devlet, Bizans İmparatoru VII. Mihail'e yaptıkları yardımlar karşılığında Konstantinopolis'in Galata semtinde koloni kurma ve İzmir limanından faydalanma konusunda ayrıcalıklar elde etmiştir. Cenevizliler, ayrıca Boğazlar üzerinde bazı haklarla birlikte Karadeniz'de Amasra, Samsun ve Kefe gibi bazı önemli limanları kontrolleri altına almıştır.

Osmanlı Devleti sınırları içerisinde ticaret özgürlüğü elde etmek için kuruluş devrinde harekete geçen Cenovalılara ilk Kapitülasyonlar 1387'de Sultan I. Murad tarafından verilmiştir. 1396 yılında Fransa hakimiyeti altına giren Cenevizliler, Fransız baskısıyla Osmanlılara karşı aleyhte hareketlerde bulunmuşlardır. Daha sonra tekrar Osmanlılarla diplomatik ilişki kuran Cenevizliler, I. Mehmed ile Foça şap madenlerinin işletme hakkı karşılığında yıllık 2000 düka altın ödemeyi taahhüt eden anlaşmayı 1416'da imzalamıştır.
Cenevizlilerin Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu'da yer alan toprakları, Osmanlı Devleti'nin genişlemesiyle birlikte Ceneviz kontrolünden çıkmıştır. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethi esnasında Galatalı Cenevizliler tarafsızlık sözü vermelerine rağmen, sözlerinde durmamaları üzerine ellerindeki kapitülasyonlardan bazıları alınmıştır. Zağanos Paşa ile Osmanlı Devleti arasında 3 Haziran 1453'te imzalanan ve Galata'da Osmanlı hakimiyetini kabul eden anlaşmaya göre, Cenevizlilerin yıllık vergi ödemesi kararlaştırılmış, eskiden sahip oldukları kilise kurma ve gayrimenkul hakları ise ellerinden alınmıştır.
Limni, Amasra ve Feodosya'daki Ceneviz kolonileri birkaç sene daha varlıklarını sürdürse de, Fatih Sultan Mehmed tarafından bu yerleşimler ele geçirilmiştir. Sakız Adası 1566'ya kadar Giustiniani ailesinin kontrolündeki bir Maona'nın idaresi altında bağımsızlığını sürdürmüş, bu tarihten sonra ise Piyale Paşa'nın fethi sonucunda ada Osmanlı'ya bağlanmıştır. Doğu Akdeniz'de ticaretlerine devam eden Cenevizlilere Sultan III. Mehmed bazı ticari ayrıcalıklar tanımış, 1665'te ise diğer Avrupa devletlerine tanınan ekonomik ayrıcalıklar Cenevizlilere de verilmiştir.
15. ve 16. yüzyılda her ne kadar toprak açısından küçülse ve bazı zamanlarda İspanya ve Fransa gibi devletlerin uydu devleti konumuna gelse de, Cenevizli bankacılar büyük bir refah ve zenginliğe kavuşmuştur. Ceneviz hakimiyeti altındaki bölgeler zenginleşmiş ve pek çok sanatçı ile bilim insanını çekmiştir. Aynı zamanda Amerika'nın keşfi ile pek çok bilimsel ilerlemenin finanse edilmesi, San Giorgio Bankası gibi Cenevizliler tarafından açılmış kuruluşlar ile gerçekleştirilebilmiştir. Kristof Kolomb da bir Ceneviz yerlisi olup, İspanyol İmparatorluğu adına yaptığı seferler Cenevizli bankacılar tarafından finanse edilmiştir.

17. yüzyılda Ceneviz Cumhuriyeti politik gücünü kaybetmeye başlamıştır. Kara Ölüm ile ilişkili bir veba sonucunda Cenova şehri nüfusunun yaklaşık yarısı 1656-57 yılları arasında ölmüştür. Devletin 1745'te Avusturya Veraset Savaşı'na katılması ve savaşı kaybedecek Fransa Krallığı tarafında yer alması da devleti büyük zarar uğratmıştır. Cumhuriyet, Tabarka'nın Tunus Beyliği tarafından ele geçirilmesi üzerine son Akdeniz kolonisini 1742'de kaybetmiştir. Ülkenin en eski topraklarından biri olan Korsika'da Korsika Cumhuriyeti bağımsızlığını 1755'te ilan etmiş, kısa bir süre sonra da Fransa topraklarına katılmıştır.
Tüm bunlara rağmen Ceneviz Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin Napolyon kontrolü altında bulunan ordularının Cenova'yı işgaline kadar sürmüştür. 1797'de Ligurya Cumhuriyeti Napolyon tarafından kurulmuş, ancak bu uydu devlet 1805'te Fransa topraklarına katılmıştır. 1815'te Sardinya Krallığı tarafından ilhak edilen Ligurya, 1849'dan sonra İtalya'nın bir parçası haline gelmiştir.
Günümüzde Cenova şehri İtalya'nın en önemli ve yoğun limanı olan Cenova Limanı'nı barındırır ve Ligurya İtalya'nın ekonomik açıdan en güçlü bölgelerinden biridir.

Denizci cumhuriyetler
Venedik Cumhuriyeti
İtalyan şehir devletleri
Ceneviz-Venedik savaşları

Cenova veya Ceneviz (İtalyanca: Genova), İtalya'nın altıncı büyük şehri ve Ligurya bölgesinin başkentidir. 2025 yılı itibarıyla şehrin idari sınırları içinde 565.301 kişi yaşamaktadır. Metropol şehri 818.629 nüfusa sahipken, İtalyan Rivierası boyunca uzanan daha geniş metropol alanında 1,5 milyondan fazla insan yaşamaktadır.
Ligurya Denizi'ndeki Cenova Körfezi'nde yer alan Cenova, tarihsel olarak Akdeniz'in en önemli limanlarından biri olmuştur: İtalya'nın ve Akdeniz'in en işlek limanı ve Avrupa Birliği'nin on ikinci en işlek limanıdır.
Cenova, 11. yüzyıldan 1797'ye kadar yedi yüzyılı aşkın bir süre boyunca en güçlü denizci cumhuriyetlerinden birinin başkentiydi. Özellikle 12. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar şehir, Avrupa'da ticaret ve alışveriş tarihinde öncü bir rol oynamış, kıtanın en büyük deniz güçlerinden biri haline gelmiş ve dünyanın en zengin şehirlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Denizlerdeki ihtişamı ve etkileyici tarihi yapıları nedeniyle Petrarca tarafından "la Superba" ("muhteşem olan") olarak da adlandırılmıştır. Şehir, 19. yüzyıldan beri devasa tersanelere ve çelik fabrikalarına ev sahipliği yapmış ve sağlam finans sektörü Orta Çağ'a kadar uzanmaktadır. 1407'de kurulan Aziz George Bankası, dünyanın bilinen en eski devlet mevduat bankasıdır ve 15. yüzyılın ortalarından beri şehrin refahında önemli bir rol oynamıştır.
Cenova'nın tarihi merkezi veya eski şehri, Avrupa'nın en büyük ve en yoğun nüfuslu bölgelerinden biridir. Bir kısmı da 2006 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne Cenova: Le Strade Nuove ve Palazzi dei Rolli sistemi olarak kaydedildi. Cenova'nın tarihi şehir merkezi ayrıca caruggi ('ara sokaklar') olarak adlandırılan dar sokakları ve caddeleriyle de bilinir. Cenova ayrıca, tarihi 15. yüzyıla kadar uzanan ve o zamanlar Genuense Athenaeum olarak bilinen Cenova Üniversitesi'ne de ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin sanat, müzik ve mutfak alanlarındaki zengin kültürel tarihi, 2004 Avrupa Kültür Başkenti olmasına olanak sağlamıştır. Aralarında Guglielmo Embriaco, Kristof Kolomb, Andrea Doria, Niccolò Paganini, Giuseppe Mazzini, Renzo Piano ve Grimaldi Hanedanı'nın kurucusu Grimaldo Canella'nın da bulunduğu birçok önemli ismin doğum yeridir. 
Kuzeybatı İtalya'nın Milano-Torino-Cenova sanayi üçgeninin güney köşesini oluşturan Cenova, ülkenin önemli ekonomik merkezlerinden biridir. Fincantieri, Leonardo, Ansaldo Energia, Ansaldo STS, Erg, Piaggio Aerospace, Mediterranean Shipping Company ve Costa Cruises dahil olmak üzere birçok önde gelen İtalyan şirketi şehirde yer almaktadır.

Şehir ismi diz anlamındadır. Şehir, coğrafi konumunun bir diz şeklinde olması sebebiyle bu adı almıştır.
Tarihte ise İtalyan şehir devleti olan Ceneviz'in başkenti olmuştur. Ünlü kâşif Kristof Kolomb'un doğduğu yerdir.

Cenova'nın belediye sınırları içindeki nüfusu (30.11.2010 tahminleri itibarıyla) 608.015 kişi olup nüfus yoğunluğu 2.495,96 kişi/km² olur. Ama şehirleşmiş metropoliten Cenova'nın nüfusunun yaklaşık 740.000 kişi olduğu tahmin edilmiştir. 19. ve 20. yüzyılda Cenova'nın belediye sınırları içindeki şehir nüfusunun gelişimi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi 

Cenova şehri belediyesi idaresi halka daha yaklaşmak nedeni ile 2007'de Cenova Şehri Belediye Meclisi kararı ile şehir belediye hizmetlerini vermek için 9 tane alt-belediye oluşturmuştur. Prensip her bir alt-belediyenin ortalama olarak 67.500 kadar şehirliye hizmet vermesi ön görülmekteydi ama şu anda "Centro-Est (Merkezî-Doğu Alt-belediyesi" bölgesi yaklaşık 90.000 şehirliye ve "Bassa Val Bisagno (Aşağı Bisagno Vadisi)" alt-belediyesi 78.000 şehirliye hizmet etmektedir.

Cenova komunünün şu komünlerle ortak sınırları bulunur: Arenzano, Bargagli, Bogliasco, Bosio (AL), Campomorone, Ceranesi, Davagna, Masone, Mele, Mignanego, Montoggio, Sant'Olcese, Sassello (SV), Serra Riccò, Sori, Tiglieto, Urbe (SV)

Cenova Şehri, şu kentlerle kardeş şehir ilişkisi kurmuştur:

Cenova Şehrinin şu şehirlerle iş birliği anlaşması vardır:

 Yekaterinburg, Rusya
 Tirana, Arnavutluk
 Sankt Petersburg, Rusya
 Amersham, Birleşik Krallık
 Buenos Aires, Arjantin
 Tambov, Rusya
 Varna, Bulgaristan
 Guayaquil, Ekvador

Ligurya
Genova (il)
İtalya'daki şehirler listesi
Ceneviz Cumhuriyeti

Cenova kenti resmi websitesi 2 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Cenova (DMOZ tabanlı)  (İtalyanca)
Cenova tarihi kronolojisi  (İtalyanca)

Otokratikleşme olarak da adlandırılan demokratik gerileme, bir siyasi sistemin demokratik özelliklerinin azalmasıdır ve demokratikleşmenin tam tersidir. Demokrasi en popüler yönetim biçimidir ve 2020 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünyadaki ulusların yarısından fazlası demokrasidir. Bu çalışmada 165 ülke incelenmiş ve bunların 98'inin demokrasi olduğu tespit edilmiştir. 2010'lardan bu yana dünya daha da otoriterleşti ve 2020'lere gelindiğinde dünya nüfusunun dörtte biri demokratik olarak gerileyen hibrit rejimler altında yaşıyor.
Demokratik gerilemenin öne sürülen nedenleri arasında demokrasiye yönelik halk desteğinin eksikliği, ekonomik eşitsizlik ve sosyal gerilimler, popülist veya kişiselci politikalar ve büyük güç politikalarından kaynaklanan dış etkiler yer almaktadır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana askeri darbeler yoluyla rejim değişikliği azalırken, daha incelikli gerileme biçimleri artmıştır. Yirminci yüzyılın sonlarındaki üçüncü demokratikleşme dalgası sırasında birçok yeni, zayıf kurumsallaşmış demokrasi kurulmuştur. Tam da bu rejimler demokratik gerilemeye karşı en savunmasız olanlardır. Üçüncü otokratikleşme dalgası, liberal demokrasilerin sayısının tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığı 2010 yılından bu yana devam etmektedir.
Demokrasilerde demokratik gerileme, iktidarın barışçıl yollarla el değiştirmesi veya özgür ve adil seçimler gibi demokratik sistemi ayakta tutan siyasi kurumların devlet öncülüğünde zayıflamasından kaynaklanır. Bu siyasi unsurların gerilemenin başlamasına yol açtığı varsayılsa da demokrasinin temelini oluşturan bireysel hakların, özellikle de ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi, demokratik sistemlerin zaman içindeki sağlığını, etkinliğini ve sürdürülebilirliğini sorgular. Ulusal krizler sırasında, demokratik gerilemenin kendine özgü riskleri vardır. Bu durum, liderlerin olağanüstü haller sırasında krizin ciddiyetiyle orantısız otokratik kurallar dayatması ya da durum düzeldikten sonra da bu kuralların yürürlükte kalması halinde ortaya çıkabilir.

Demokratik gerileme, demokrasinin temel bileşenleri tehdit edildiğinde ortaya çıkar. Demokratik gerileme örnekleri şunlardır:

Özgür ve adil seçimler geriler;
İfade, basın ve örgütlenme özgürlüğü gibi liberal haklar azalır, siyasi muhalefetin hükûmete meydan okuma, hesap sorma ve mevcut rejime alternatifler önerme kabiliyeti zayıflar;
Hukukun üstünlüğü (yani hükûmet üzerindeki yargısal ve bürokratik kısıtlamalar) zayıflar, örneğin yargının bağımsızlığı tehdit edilir veya kamu hizmeti kadroları zayıflatılır veya ortadan kaldırılır.
Terör eylemlerine veya algılanan düşmanlara yanıt olarak ulusal güvenliğe aşırı vurgu yapılır.

Demokratik gerileme birkaç yaygın şekilde ortaya çıkabilir. Gerileme genellikle "devrimci" taktiklerden ziyade "aşamalı" taktikler kullanan demokratik olarak seçilmiş liderler tarafından yönetilir. Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt'ın vurguladığı gibi, bu gerileme süreci "yavaş yavaş, zar zor görülebilen adımlarla" ortaya çıktığı için, bir hükûmetin artık demokratik olmadığı tek bir anı belirlemek zordur. Ozan Varol, otoriter bir liderin (ya da potansiyel otoriter bir liderin) "anti-demokratik amaçlar için görünüşte meşru yasal mekanizmaları kullanması... anti-demokratik uygulamaları hukuk maskesi altında gizlemesi" pratiğini tanımlamak için gizli otoriterlik ifadesini kullanmaktadır. Juan Linz (1996) ile birlikte Levitsky ve Ziblatt, otoriter davranışın dört temel göstergesi olduğuna inandıkları "turnusol testi "ni geliştirmiş ve üzerinde anlaşmışlardır. Bu dört faktör şunlardır: demokratik oyun kurallarının reddi (ya da bunlara zayıf bağlılık), siyasi muhaliflerin meşruiyetinin inkârı, şiddetin hoş görülmesi ya da teşvik edilmesi ve medya da dahil olmak üzere muhaliflerin sivil özgürlüklerini kısıtlamaya hazır olma. Varol, hakaret yasalarının, seçim yasalarının ya da "terörizm" yasalarının siyasi muhalifleri hedef almak ya da itibarsızlaştırmak için araç olarak kullanılmasını ve demokratik söylemlerin anti-demokratik uygulamaların dikkatini dağıtmak için kullanılmasını gizli otoriterliğin tezahürleri olarak tanımlamaktadır. Samuel P. Huntington, liderlerin davranışlarından elde edilen bu temel işaretlere ek olarak, kültürü de demokratik gerilemeye ana katkıda bulunan bir unsur olarak tanımlamakta ve bazı kültürlerin demokrasiye özellikle düşman olduğunu, ancak demokratikleşmeyi mutlaka engellemediklerini ileri sürmektedir. Fabio Wolkenstein ayrıca, demokrasiyi zayıflatmak için alınan bazı önlemlerin, gücü bir sonraki seçimde kolayca tersine çevrilemeyecek uzun süreli yollarla değiştirebileceği veya yoğunlaştırabileceği konusunda da uyarıda bulunmaktadır.

Vaat darbesinde, görevdeki seçilmiş bir hükûmet, demokrasiyi savunduğunu iddia eden ve demokrasiyi yeniden tesis etmek için seçimlere gidileceği sözünü veren darbe liderleri tarafından bir darbe ile devrilir. Bu durumlarda darbeciler, gelecekte demokrasiyi sağlamak için müdahalelerinin geçici ve gerekli olduğunu vurgularlar. Bu, Soğuk Savaş sırasında meydana gelen daha açık uçlu darbelerden farklıdır. Siyaset bilimci Nancy Bermeo, "Başarılı darbeler arasında vaat kategorisine girenlerin oranı 1990 öncesinde yüzde 35 iken sonrasında yüzde 85'e çıkarak önemli ölçüde artmıştır" diyor. 1990 ve 2012 yılları arasında demokratik ülkelerde gerçekleşen 12 vaat darbesini inceleyen Bermeo, "Çok az vaat darbesinin hemen ardından rekabetçi seçimlerin geldiğini ve daha azının da gelişmiş demokrasilerin yolunu açtığını" tespit etmiştir.

Bu süreç, seçilmiş yöneticiler tarafından yapılan bir dizi kurumsal değişikliği içermekte ve siyasi muhalefetin hükûmete meydan okuma ve hesap sorma kabiliyetini zayıflatmaktadır. Yürütmenin yüceltilmesinin en önemli özelliği, kurumsal değişikliklerin yasal kanallar aracılığıyla yapılması ve böylece seçilmiş yetkilinin demokratik bir yetkiye sahipmiş gibi görünmesidir. Yürütmenin güçlenmesinin bazı örnekleri medya özgürlüğünün azalması ve hukukun üstünlüğünün (yani hükûmet üzerindeki yargı ve bürokratik kısıtlamaların) zayıflamasıdır, örneğin yargı özerkliğinin tehdit edilmesi gibi.

Zaman içinde aktif darbelerde (güç peşinde koşan bir bireyin ya da küçük bir grubun mevcut bir hükûmeti zorla, şiddet kullanarak ortadan kaldırarak iktidarı ele geçirmesi) ve kendi kendine darbelerde ("özgürce seçilmiş bir yürütme başkanının iktidarı tek bir hamlede toplamak için anayasayı tamamen askıya alması") azalma ve yürütmenin güçlenmesinde artış olmuştur. Siyaset bilimci Nancy Bermeo, yürütmenin güçlenmesinin zaman içinde, yeni kurucu meclisler, referandumlar veya "mevcut mahkemeler veya yasama organları... yürütme destekçilerinin bu tür organlarda çoğunluk kontrolü elde ettiği durumlarda" gibi yasal yollarla meşrulaştırılan kurumsal değişiklikler yoluyla gerçekleştiğini belirtiyor. Bermeo, bu yöntemlerin yürütmenin yüceltilmesinin "demokratik bir yetkiden kaynaklanıyormuş gibi gösterilebileceği" anlamına geldiğini belirtiyor. Yürütmenin yüceltilmesi, kurumsal ya da yatay hesap verebilirlik ve yürütme ya da söylemsel hesap verebilirlik gibi demokrasi eksenlerinde sıkıntıların varlığıyla karakterize edilir.

Demokratik gerilemenin bu biçimi, örneğin medyaya erişimin engellenmesi, muhalif adayların diskalifiye edilmesi ve seçmenlerin baskı altına alınması yoluyla özgür ve adil seçimlerin alt üst edilmesini içerir. Bu tür gerileme genellikle seçim gününden önce gerçekleşir ve artık daha yavaş ve aşamalı bir şekilde yapılma eğilimindedir, öyle ki değişikliklere karşı koymak acil değilmiş gibi görünebilir, bu da medya gibi gözlemcilerin çoğunlukla küçük ama önemli olan tüm suiistimallerin kümülatif tehdidini bulmasını ve yayınlamasını zorlaştırır. Güç birikiminin bu daha yavaş doğrusal ilerlemeyle başlaması daha muhtemel olsa da seçmen gücü kurumlara verilen tüm zararı onaramayacak kadar bölünmüş veya zayıflamış göründüğünde hızlanabilir.

V-Parti Veri Seti, çok yüksek popülizm, yüksek çoğulculuk karşıtlığı, demokratik sürece bağlılık eksikliği, siyasi şiddetin kabulü, kültürel olarak aşırı sağ veya aşırı sol ekonomik özelliklere sahip muzaffer partiler için otokratikleşmenin daha büyük bir istatistiksel anlamlılık gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Harvard Kennedy School ve Sidney Üniversitesinden Pippa Norris, iki "ikiz kuvvetin" Batı liberal demokrasileri için en büyük tehdidi oluşturduğunu savunuyor: "Güvenlik duygusunu zedeleyen, ülke topraklarında meydana gelen münferit ve rastgele terör saldırıları ve bu korkulardan asalakça beslenen popülist-otoriter güçlerin yükselişi." Norris popülizmi "üç belirleyici özelliği olan bir yönetim tarzı" olarak tanımlıyor:

"Meşru siyasi otoritenin halk egemenliğine ve çoğunluk yönetimine dayandığı" fikrine yapılan retorik vurgu;
Yerleşik "siyasi, kültürel ve ekonomik güç" sahiplerinin onaylanmaması ve meşruiyetlerine meydan okunması;
"Vox populi adına konuştuğunu ve sıradan insanlara hizmet ettiğini" iddia eden "başına buyruk yabancıların" liderliği.
Hepsi olmasa da bazı popülistler aynı zamanda otoriterdir ve "sivil özgürlükler ve azınlık hakları pahasına bile olsa, geleneksel yaşam tarzlarını 'yabancılardan' algılanan tehditlere karşı korumanın önemini" vurgulamaktadırlar. Norris'e göre, "ikiz kuvvetlerden" kaynaklanan güvensizliklerin güçlenmesi popülist-otoriter liderlere daha fazla destek verilmesine yol açmıştır ve bu ikinci risk özellikle Donald Trump'ın başkanlığı sırasında ABD'de belirginleşmiştir. Örneğin Norris, Trump'ın "müesses nizam"a duyulan güvensizlikten faydalandığını ve sürekli olarak medyanın meşruiyetine ve mahkemelerin bağımsızlığına olan inancı zayıflatmaya çalıştığını savunmaktadır.

2017 yılında Cas Mudde ve Cristóbal Rovira Kaltwasser şöyle yazdı:Popülizm demokratikleşme sürecinin her aşamasında aynı etkiye sahip değildir. Aslında, popülizmin seçimsel veya minimal demokrasinin teşvik edilmesinde olumlu bir rol oynama eğiliminde olduğunu, ancak tam teşekküllü bir liberal demokratik rejimin gelişimini teşvik etmek söz konusu olduğunda olumsuz bir rol oynadığını öne sürüyoruz. S

Dorlar (Doris)  (Yunanca: Δωριεῖς, Dōrieis), Antik Yunanistan asıllı, Hint–Avrupa kökenli göçebe kabilelerdir. Yaklaşık olarak MÖ 12. yüzyıl ortalarından itibaren Yunan yarımadasına dalgalar halinde akınlar düzenleyerek bu bölgedeki Tunç Çağı'nın egemen Miken uygarlığını yıkmışlardır. Demir Çağı silahlarıyla kısa sürede askeri – feodal Miken krallıklarının siyasi gücünü etkisiz hale getiren Dorlar, Miken etkisi altındaki Batı Anadolu, Girit ve Rodos'un da dahil olduğu adalara yayılmışlardır.
Yayılma bölgelerinde bir siyasi birlik oluşturmayan Dor istilasının sonucunda söz konusu bölgelerdeki yerleşimler arası kültürel ve ticari sıcak ilişkiler de son bulmuştur. Böylece Dor istilasının ardından 4 yüzyıl süren bir “karanlık devir” yaşanmıştır.
Rodos'un ilk sakinleri olan Dorlar, Argos'tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios'a taparlardı. Dorlar Rodos'ta en parlak devrini MÖ 3. yüzyılda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike'nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler. Batı Anadolu'da da şu anda Datça yarımadasının ucunda bulunan Knidos antik kentini hem ticari hem de kültürel açıdan devrin en önemli liman şehri yaptılar.
Makedonya Kralı Demetrios, Rodos'u uzun süre kuşatma altında tutmuştu. Dorlar, Demetrios'la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, kuşatmanın kalkması anısına zafer anıtı olarak ve ilahları Helios'a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. MÖ 281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bugünkü New York limanındaki Özgürlük Anıtı Rodos Heykeli'ni andırmaktadır.
Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu heykel Herodot'un belirlediği 7 harikadan biridir. Bu nedenle her yıl "Helicia" denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.

Doğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Anadolu topraklarındaki konumunda doğuda yer alması nedeniyle Birinci Coğrafya Kongresi tarafından 1941 yılında böyle isimlendirilmiştir. Ülkenin, nüfus yoğunluğu ve nüfusu en az olan bölgesidir. Bunda bölgenin yüz ölçümünün büyük olması başlıca etkilerindendir.

Doğu Anadolu Bölgesinin yüz ölçümü 164.000 km²dir. Yüzölçümü bakımından Türkiye topraklarının %21′ini kaplar. 2021 yılındaki nüfus sayımına göre bölgenin nüfusu 6.513.106 kişidir. Nüfus bakımından en büyük il Van, yüz ölçümü bakımından en büyük il Erzurum'dur. Başlıca geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktır.Doğu Anadolu Bölgesi'nde dört bölüm vardır:
Erzurum-Kars Bölümü
Yukarı Fırat Bölümü
Yukarı Murat-Van Bölümü
Hakkâri Bölümü

Birinci çöküntü kuşağını; Ardahan, Göle ve Çıldır Gölü
İkinci çöküntü kuşağını; Erzurum, Erzincan, Pasinler, Horasan ve Iğdır ovaları
Üçüncü çöküntü kuşağını ise; Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş ve Van Gölü çanakları ve bunlar içerisinde yer alan ovalar oluşturur.

Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Aras ve Kura nehirleri sularını Türkiye toprakları dışarısında Hazar Denizi'ne dökerler. Fırat, Dicle ve Zap nehirleri ise sularını yine Türkiye dışarısında Basra Körfezi'ne dökerler.
Bölge akarsularının rejimi düzensizdir. Bunun nedeni, yağış rejiminin düzensizliği ve kış yağışlarının kar şeklinde düşmesidir. Kışın yağan karlar erimeden uzun süre yerde kaldığı için akarsuların debileri azalmaktadır. İlkbahar ve yaz aylarında eriyen karlar akarsuların debilerinin yükselmesine ve coşkun bir şekilde akmasına yol açar. Öte yandan bölge akarsularının hidroelektrik enerji potansiyeli yüksektir. Bunun nedeni, yükselti ve eğimlerinin fazla olmasıdır.
Bölgedeki fay hatları üzerinde göller oluşmuştur. Türkiye'nin en büyük gölü olan Van Gölü başta olmak üzere Çıldır, Nazik, Erçek, Hazar, Balık Gölü ve Bulanık gölleri bölge sınırları içerisinde yer alır.

Bölgedeki iklim karasal iklimdir. Sadece iki ilde, Elâzığ ve Malatya illerinde bozkır bitki örtüsü görülür. Van Gölü'nün etkisi sayesinde Bitlis ve Van illerinin Van Gölü'ne kıyısı olan ilçeleri (Tatvan, Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Muradiye, Tuşba, İpekyolu, Edremit, Gevaş) ılıman bir iklime sahiptir.
Erzurum ili kışları soğuk olmasına rağmen yazları yeşil bitki örtüsüne sahiptir.

Doğu Anadolu'da 14 tane il vardır. En çok nüfusa sahip il Van'dır.

Doğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin nüfus yoğunluğu en az olan bölgesidir. Bunda bölgenin yüz ölçümünün büyük olması başlıca etkendir. 2021 yılındaki nüfus sayımına göre bölgenin nüfusu 6 milyon 513 bin 106 kişi civarındadır. Türkiye'deki coğrafi bölgeler arasında nüfus miktarı ve yoğunluğu yönünden önemli farklar bulunmaktadır. Bu farkların oluşmasında fiziki faktörler (iklim özellikleri, yer şekilleri, toprak özellikleri) ve beşeri faktörler (sanayileşme, tarım, yer altı kaynakları, turizm, ulaşım) önemli rol oynarlar.
Diğer bölgelere göçün fazla yaşandığı bölge olan Doğu Anadolu Bölgesi'nde kırsal nüfus, kent nüfusundan fazladır.

Doğu Anadolu Bölgesi etnik açıdan çeşitlilik göstermektedir. KONDA'nın 2010'da yürüttüğü bir araştırmaya göre Ortadoğu ve Kuzeydoğu Anadolu olmak üzere ikiye ayrılmış bölgede, Doğu Anadolu Bölgesi'nin güney kısmını oluşturan Ortadoğu Anadolu'da Kürtlerin nüfusun %79.1'ini oluşturduğu, Kuzeydoğu kısmında ise Türklerin baskın olduğu, ancak %32'lik önemli bir Kürt azınlığa sahip olduğu bulunmuştur.

Bölgenin sanayi anlamında en gelişmiş illeri: Elazığ, Malatya ve Erzurum'dur.
Sanayi kuruluşları yetersiz olan Doğu Anadolu Bölgesi halkı geçimini, başta hayvancılık olmak üzere tarımdan sağlar. Bölgenin hayvancılığa çok elverişli olan Erzurum-Kars Bölümü'nde yüksek nitelikli sığırlar yetiştirilir. Çok sayıda küçükbaş hayvan besleyen göçer aşiretler yazın sürülerini bölgenin öteki kesimlerindeki yüksek yaylalarda otlatır.
Bitkisel üretime elverişli alanlar, bölge yüz ölçümünün ancak %10'unu kaplar. Bu alanın büyük bölümünde tahıl ekimi yapılır. Tahıldan başka baklagiller, şeker pancarı, meyve, sebze, pamuk ve az miktarda da tütün yetiştirilir. Pamuk yetiştirilen kuytu Iğdır, Malatya ve Elâzığ ovalarının yanı sıra Erzincan Ovası ile Van Gölü çevresinde meyve bahçeleri çok yer tutar.
Yalnızca büyük kentler çevresinde kurulan sanayilerin başlıcaları pamuklu dokuma, iplik, şeker, süt tozu, un, peynir, yem, sigara ve çimento fabrikaları ile et kombinalarıdır.
Yer altı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılan Doğu Anadolu Bölgesi'nde; Afşin ve Elbistan'da linyit, Hekimhan ve Divriği yörelerinde demir, Alacakaya yöresinde krom, Maden yöresinde bakır, Keban ve Baskil yöresinde de gümüşlü kurşun Erzurum-Aşkale'de Bor madeni yatakları bulunmaktadır. Keban ve Karakaya hidroelektrik, Afşin-Elbistan A Termik Santrali ve Afşin-Elbistan B Termik Santrali bölgenin başlıca enerji üretim kuruluşlarıdır.
Tarımsal alanları kısıtlı, sanayi işyerleri yetersiz olan bölge halkının artan nüfusu içinde işsiz kalan kesimi, ülkenin ekonomi olanakları daha gelişmiş olan yörelerine göç etmek zorunda kalmaktadır.

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu, İzmir'de faaliyet gösteren tiyatro topluluğudur.
1993 yılında "Ege Üniversitesi Şiir Topluluğu" adıyla kurulan topluluk, yetişkinlere ve çocuklara yönelik oyunlarını sokaklarda, salonlarda, okullarda, eylemlerde ve diğer kültür alanlarında sergilemektedir. "Duvara Karşı" ismini Nâzım Hikmet'in "O Duvar" isminden esinlenerek 1996 yılında almıştır.
Oyunlarını kendileri yazmakta veya  Wolfgang Borchert, Georg Büchner, Bertolt Brecht, Dario Fo gibi oyun yazarlarının oyunlarından, José Saramago gibi yazarların romanlarından ve Vedat Türkali'nin senaryolarından uyarlayıp sergilemektedirler. Etkilendikleri arasında Antonin Artaud ve Jerzy Grotowski gibi tiyatrocular da bulunmaktadır.

Salon Oyunları
Bir Tek Daha (Harold Pinter)
Bir Zamanlar Aşağıda
İpler Kimin Elinde
Ya Kızımız Olursa
Kapıların Dışında (Dışarıda Kapının Önünde adıyla) (Wolfgang Borchert)
Woyzeck (Georg Büchner)
Hizmetçiler (Jean Genet)
Güneşli Bataklık (Vedat Türkali)
Karanlıkta Uyananlar (Vedat Türkali)
Görmek (José Saramago)
Suikast
Gaipten Sesler
Sokak Oyunları
Umut Kimde
Duvar
Sam Amca Sizi Çağırıyor
Sen Bakma Havanın Durgun Olduğuna(Güneş Tiyatrosu ortak yapımı)
Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur
Tarih
Ekmek (Güneş Tiyatrosu ortak yapımı)
Hayır De (Wolfgang Borchert)
Ben Ulrike Bağırıyorum! (Dario Fo & Franca Rame)
Giriceez Giriceez Avrupa Birliği'ne Giriceez
Genel Sağlık Sigortası mı?
Seçim Bunun Neresinde?
Ekonomi Tıkırında
Umut Direnişte
Çocuk Oyunları
Anne 
Savaş ve Barış (Yuvarlak Kafalılarla Sivri Kafalılar)
23 Nisan'ı Kimler Kutlayamaz?
Qesmer u Pêşmer

ENKA Spor Kulübü, ENKA İnşaat kurucularından Sadi Gülçelik'in vefatı üzerine, iş ortağı, arkadaşı ve kayın biraderi sayın Şarık Tara önderliğinde ENKA Vakfı çatısı altında kurulmuştur. Dönemin Gençlik Spor Bakanlığı ve Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda İstinye’de bulunan yaklaşık 110 dönümlük arazide hayata geçirilmesi planlanan Spor Kulübünün kuruluşu 28 Aralık 1982 tarihinde yapılan basın toplantısı ile ilan edilir ve 1983 yılında başlayan hummalı bir inşaat çalışması ile çorak bir arazi halinde olan bu alan, günümüzün dünya standartlarına sahip bir spor tesisi haline gelmiştir.
Gerek birçok branşın faaliyetlerinin yapılabileceği tesislere, gerekse eğitim ve kültürel etkinlik alanlarına sahip olarak kurulması planlanan spor kompleksinde, sporcuların; ENKA Vakfı'nın; Spor, eğitim ve kültür sanat ile iç içe bir ortamda, bilimsel yöntemlerle eğitilmiş, çağdaş, üreten, sorgulayan ve potansiyelini ortaya çıkartan bireyler yetiştirmek misyonu doğrultusunda yetiştirilmesi amaçlanmıştır.
Tesisin kurulmasıyla birlikte faaliyetlerine başlayan ENKA Spor Kulübü “Gelecek Gençlerindir” sloganı ile yola çıkmıştır. Türk gençliğini spora yönlendirerek sporu hayatlarının bir parçası haline getirmek, yetenekli olanların sportif potansiyellerini bilimsel yöntemlerle ortaya çıkartıp eğiterek uluslararası alanda başarılı sonuçlara imza atacak şampiyonları yetiştirmek ve eğitimi ve sosyal yapıyı güçlendirmek amacıyla; başta atletizm, tenis, yüzme, sutopu olmak üzere ENKA Okulları Öğrencilerinden kurulu voleybol, basketbol, masa tenisi ve satranç gibi birçok branş için; Spor Okullarında, ENKA Okullarında, çevre okullarda ve tüm yurtta öğrenci taramaları yaparak yetenek tespitinde bulunan ENKA Spor Kulübü; geride kalan yıllar içinde kulüp takımları ve spor okullarında uygulanan kaliteli eğitim sistemi ile binlerce çocuğun fikren ve bedenen üstün özelliklerle donatılması için çalışmış ve pek çok genç yeteneği sporcu olarak yetiştirmiştir. Bu planlı ve sistemli çalışmaların sonucunda da Türk Sporuna sayısız şampiyonlar kazandırılmış ve Vakfın temel amaçlarından biri olan Türk Sporu için altyapı oluşturarak sporcu kaynağı yaratma ideali gerçeğe dönüşmüştür.
Kuruluşundan bu güne kadar 8875 lisanslı sporcu yetiştiren ENKA Spor Kulübü;şu anda aktif olarak 1627 ‘si lisanslı, 432’si altyapı olmak üzere 2059 sporcuyu, branşlarında uzman antrenörleri gözetiminde ulusal ve uluslararası müsabakalara hazırlamakta ve bu müsabakalarda yer almaktadır.

Yıllar içinde gerçekleştirdiği revizyon ve yenilenme çalışmaları ile birlikte ülkenin en modern spor tesislerinden biri olan Sadi Gülçelik Spor Sitesinde;

Uluslararası standartlarda, 6 kulvarlı sentetik atletizm pisti;
3 basketbol veya 3 voleybol sahası olarak kullanılabilen çok amaçlı spor salonu;
Kışın balonla kapatılan ve hidrolik sistemle 2 x 25m ya da 50m olarak kullanılabilen 50m’lik açık yüzme havuzu,
25m’lik kapalı yüzme havuzu,
33x25 m. ebatlarındaki kapalı Sutopu havuzu ve saunası;
Tümü kış aylarında balonla kapanabilen 9'u açık (6'sı antrenman, 2'si maç, 1'i merkez) 3'ü kapalı toplam 12 tenis kortu;
Cardio/gym, studio, masaj, dinlenme odası bölümleriyle fitness center
bulunmaktadır.

1992 Barcelona Yaz Olimpiyat oyunlarında ilk olimpik katılımını gerçekleştiren ENKA Spor Kulübü yıllar içinde artan bir grafik ile Türk Sporunu Olimpiyatlarda temsil etme gururunu yaşamıştır. 2012 Londra ve 2016 Rio Olimpiyatlarında Türk Olimpik Takımına en fazla sayıda sporcu gönderen kulüp durumunda olan ENKA Spor Kulübü Tokyo Olimpiyatları içinde çalışmalarını sürdürmektedir. Şu an için 11 sporcusunun kota aldığı TOKYO Olimpiyatları için katılım süreci devam etmektedir.

ATLETİZM'DE AVRUPA VE DÜNYA REKORLARI;
5000m Kadınlar Eski Dünya Rekoru (2004-2008),
5000m Kadınlar Eski Avrupa Rekoru (2004-2008),
10000m Kadınlar Avrupa Rekoru (2008'den beri)
3000m Erkekler 23 Yaş Altı Salon Avrupa Rekoru (2015'ten beri)
5000m Erkekler 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2015'ten beri)
10000m Erkekler 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2015'ten beri)
5000m Kadınlar 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2004'ten beri)
10000m Kadınlar 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2016'da iki kere)
Yarı Maraton Erkekler 23 Yaş Altı Avrupa Rekoru (2016)
Maraton Erkekler Avrupa Rekoru (2019)
Gülle Atma Kızlar Gençler Avrupa Salon Rekoru (2013'ten beri)
YÜZME'DE AVRUPA VE DÜNYA REKORLARI;
200m Kurbağalama Kızlar Gençler Avrupa & Dünya Rekoru (2015'ten beri)
200m Karışık Kızlar Gençler Avrupa & Dünya Rekoru (2015'ten beri)

Elvan Abeylegesse
Pınar Saka
Binnaz Uslu
Yasmani Copello Escobar
Yasemin Can
Eşref Apak
Necati Er
Tuğba Danışmaz
Meryem Bekmez
Salih Korkmaz
Çağla Büyükakçay
Başak Eraydın
Viktoria Zeynep Güneş
Ekaterina Avramova
Beril Böcekler
Merve Tuncel
Yasemin Adar
Bediha Gün
Evin Demirhan
Elif Jale Yeşilırmak

Resmî site

Eflatunpınar ya da Hitit Su Anıtı, Konya ilinin Beyşehir ilçesi sınırları içinde, iki doğal su kaynağının yeryüzüne çıktığı bir alana yerleşmiş  bir höyüktür.
Beyşehir Gölü'ne yaklaşık on kilometre mesafede bulunan höyükte, MÖ 14. yüzyıla tarihlendirilen Geç Hitit kalıntılarının ve orijinal halini muhafaza eden üç anıt vardır. Ana anıt, 7 metre eninde ve 4 metre yüksekliğindeki abide, 14 taştan yapılmıştır. 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne Hitit Kutsal Su Tapınağı olarak dahil edilmiştir.
Tarihi Antik Yunan filozofu Eflatun'dan 1000 yıl öncesine dayanmakla birlikte, halk arasında "Eflatunpınar"  olarak adlandırılagelmiştir.

Anıtın UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilmesindeki Üstün Evrensel Değerler Gerekçesi şu şekilde açıklanmıştır:

Eflatunpınar su havuzunun özelliği, akan suların merkezi havuz sistemi ile toplanarak, gerektiği zaman tasarruflu bir şekilde kullanılan nadir su sistemlerinden biridir. Bu anıt sadece görünüş itibarıyla, düzeniyle ve ikonografi yapısıyla ender anıtlardandır, aynı zamanda da yapımı esnasında kullanılan teknoloji ve sanatkarlık bakımından da çok nadide bir anıttır.

Eflatunpınar'da 15. yüzyılda, Otlukbeli Muharebesi öncesindeki dönemde, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Karamanoğulları Beyliği'ne yardım eden Akkoyunluların kuvvetleri ile Fatih Sultan Mehmet'in oğlu Şehzade Mustafa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri arasında bir savaş cereyan etmiş ve savaştan Osmanlılar galip çıkmıştır.

Fasıllar Anıtı

 OpenStreetMap'te Eflatunpınar ile ilgili coğrafi veriler

Ege Sanat Atölyesi (ESA), tiyatro
alanında alternatif projelere imza
atma iddiasıyla, öğrenci
kulüplerinde başlayan sanatsal
faaliyetlerini mezuniyet
sonrasında da sürdürmek isteyen
Ege Üniversitesi mezunları
tarafından resmi olarak Mart
2008'de Ege Üniversitesi
Mezunlar Derneği (EÜMED) çatısı
altında İzmir'de kuruldu.
Tiyatro, müzik, sinema gibi
alanlarda faaliyet gösteren ve bu
faaliyetlere farklı seviyelerde
katılım ve destek veren üyelerden
oluşan ESA, öğrenci kulübünden
süregelen gelenekle, ürünlerini
eğitim-araştırma çalışmalarının
sonucu olarak şekillendirme
prensibi ile çalışmaktadır. ESA,
ortaya koyduğu ürünlerle başta
izmir olmak üzere Türkiye'deki
sanat ortamında etkili olmayı ve
buna katkı sunmayı görev
bilmekte, çalışmalarını sahne
sanatlarının tüm alanlarına
yaymayı hedeflemektedir.
Topluluk ayrıca, Ege Üniversitesi
Tiyatro Topluluğu (EÜTT)'yle
kurumsal çerçevede danışmanlık
ilişkisi yürütmekte ve öğrenci
kulübü ile olan organik ilişkisini
sürdürmektedir.

Guguk Kuşu (2008)
İki Kişilik Hırgür (2008)
Venedik Taciri (2008)
Başka Türlü Bir Şey (2008)
Sekerat (2009)
Eskicinin Tazesi (2010)
Ada (2010)
İçerdekiler (2012)
Kuğunun Şarkısı (2012)
Kasabanın Sırrı (2013)

Ege Sanat Atölyesi Resmi Sitesi
Kuğunun Şarkısı/Ege Sanat Atölyesi 14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Sanat Atölyesi’nden Eskicinin Tazesi...
Özdemir Nutku Tiyatro Ödülleri Sahiplerini Buluyor 15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Sanat Atölyesi'nden; Başka Türlü Bir Şey

Ege Üniversitesi, 20 Mayıs 1955 tarihinde yayımlanan 6595 sayılı kanunla 9 Mart 1956 tarihinde, İzmir'de Ege Bölgesi'nin ilk, Türkiye'nin  5. üniversitesi olarak eğitim-öğretim hayatına başlayan bir devlet üniversitesidir. Türkiye'nin önemli üniversitelerinin başında gelen Ege Üniversitesi, Türkiye'de ve dünyada birçok ilklere imza atmıştır.
Ödemiş, Bayındır, Bergama, Tire ve Çeşme ilçelerinde yüksekokul ve meslek yüksekokulları bulunan Ege Üniversitesi, Bornova'da 3.450 dekarlık bir arazi üzerine kurulmuştur. En son teknoloji ile donatılmış modern bir kütüphanesi, sosyal tesisleri, açık ve kapalı yüzme havuzları, kapalı spor salonları, spor tesisleri, toplum merkezi, alışveriş merkezi, sergi alanları ve Öğrenci Köyü ile 70.000 kişilik bir kampüs kenttir. Kampüs içerisinde Ege Üniversitesi Hastanesi de hizmet vermektedir.
Kampüs içinde kongre, seminer, kültür ve sanat etkinlikleri için hizmet veren Prof. Dr. Yusuf Vardar – MÖTBE Kültür Merkezi ve kampüs dışında, İzmir kent merkezinde (Konak) Atatürk Kültür Merkezi, Menemen'de Deneme İstasyonu ve Üretme Çiftliği, Kurudağ'da Rasathanesi, Urla'da ve Tuzla'da su ürünleri tesisleri, Özdere'de Yaz Kampı ve Çeşme'de eğitim ve dinlenme tesisleri bulunmaktadır.

Ege Üniversitesi´nin ilk fakülteleri, 1955 yılında kurulan tıp ile ziraat fakülteleridir. Aynı öğretim yılı içinde Yüksek Hemşirelik Okulu açıldı. Sonraki yıllarda hızlı bir gelişim gösteren Ege Üniversitesi, 1961 yılında fen fakültesini, 1968'de mühendislik fakültesi ile diş hekimliği fakültesini faaliyete geçirdi. Bu dönem içerisinde İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi, iktisadi ve ticari bilimler fakültesi adı altında Ege Üniversitesi'ne bağlandı.

Güzel Sanatlar Fakültesi, Eczacılık Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi 1976 yılında eğitime başlamıştır. 1977 yılında Gıda Fakültesi, Ege Üniversitesi´nin ikinci tıp fakültesi olarak İzmir Tıp Fakültesi ve Hukuk Fakültesi kurulmuştur. Bu dönemde İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi haline dönüştürüldü.
Yaklaşık yirmi yıllık bir zaman diliminde kuruluş sürecini tamamlayan Ege Üniversitesi'nde, değişik tarihlerde birçok yüksekokul ve enstitü açılmıştır. Ege Üniversitesi´nin bazı bölümlerinin genişletilmesiyle tekstil, makine, kimya ve yer bilimleri fakülteleri kuruldu.
1982 yılında, o güne kadar bölgenin tek üniversitesi olan Ege Üniversitesi bünyesinde  Dokuz Eylül Üniversitesi oluşturuldu, Ege Üniversitesi'nin kampüs alanı dışındaki fakülte ve yüksekokulları bu üniversiteye devredildi.
Ayrıca, Ege Üniversitesi'nin İzmir dışındaki il ve ilçelerde bulunan fakülte ve yüksekokulları, bu illerde kurulan Pamukkale Üniversitesi, Celal Bayar Üniversitesi, Adnan Menderes Üniversitesi gibi üniversitelerin ilk fakülte ve yüksekokullarını oluşturdu.

Ord. Prof. Dr. Muhiddin Erel (11 Mart 1958 - 10 Mart 1960)
Prof. Dr. Mustafa Uluöz (11 Mart 1960 - 10 Aralık 1963)
Prof. Dr. Celal Saraç (11 Aralık 1963 - 27 Ekim 1965)
Prof. Dr. Vehbi Göksel (28 Ekim 1965 - 27 Ekim 1967)
Prof. Dr. Yusuf Vardar (28 Ekim 1971 - 21 Eylül 1974)
Prof. Dr. Necati Akgün (31 Eylül 1974 - 7 Haziran 1977)
Prof. Dr. Hakkı Bilgehan (7 Haziran 1977 - 1 Ekim 1980)
Prof. Dr. İbrahim Karaca (2 Ekim 1980 - 31 Temmuz 1982)
Prof. Dr. Sermet Akgün (1 Ağustos 1982 - 20 Ağustos 1992)
Prof. Dr. Refet Saygılı (20 Ağustos 1992 - 6 Ağustos 2000)
Prof. Dr. Ülkü Bayındır (6 Ağustos 2000 - 6 Ağustos 2008)
Prof. Dr. Candeğer Yılmaz (6 Ağustos 2008 - 13 Ağustos 2016)
Prof. Dr. Mustafa Cüneyt Hoşcoşkun (13 Ağustos 2016 - 28 Şubat 2017)
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu (28 Şubat 2017 - 18 Ekim 2017) (YÖK Tarafından vekaleten)
Prof. Dr. Necdet Budak (18 Ekim 2017 - 11 Aralık 2025)
Prof. Dr. Musa Alcı (11 Aralık 2025 - günümüz)

Avrupa Komisyonu'nun verdiği yetki ile 2005 yılı itibarı ile Diploma Eki Etiketi veren ilk iki Türk üniversitesinden biridir.
2011 yılında Avrupa Komisyonu tarafından yapılan değerlendirmede başarılı bulunulup, Avrupa'daki 40 üniversiteden biri olarak Bologna sürecini tamamlayıp AKTS (Avrupa Kredi Transfer Sistemi Etiketi, ECTS) Etiketi ödülünü almıştır.
Ege Üniversitesi Türkiye'de 2003 yılında uygulanmaya başlanan Avrupa Birliği Erasmus Programı Öğrenci Hareketliliği Faaliyeti Avrupa'ya ilk öğrenci gönderen üniversitedir  ve şimdiye kadar da Avrupa'ya en çok öğrenci gönderen üniversite olmuştur.
Üniversite bünyesinde bulunan birçok bölüm programları ve laboratuvarlar ulusal-uluslararası akreditasyon sertifikası almıştır.
Üniversite, Leiden 2016 sıralamasında göre dünyada 482., sıralamaya Türkiye'den giren 3. üniversitedir. URAP (University Ranking by Academic Performance) Laboratuvarı tarafından hazırlanan 2016 yılı Akademik Performans Raporuna göre Ege Üniversitesi; Türkiye deki üniversiteler arasında 5. sırada, “ En İyi Dünya Üniversiteleri” sıralamasında ise 600. sıradadır. USNews Platformu'nun son 5 yılda dünya üniversitelerinin küresel ve bölgesel araştırma itibarları, yayınlar, atıflar, alıntılar, uluslararası işbirlikleri, ödüllendirilen PhD sayıları vb. göstergelere bağlı olarak yaptığı sıralamaya göre “Dünyadaki En İyi Üniversiteler” kategorisinde ise 593. sıradadır.
TÜBİTAK ARDEB istatisliklerine göre Ege Üniversitesi 2016 yılında; 

276 proje ile TÜBİTAK'a en fazla proje önerisinde bulunan 2. Üniversite
37 desteklenen proje ile projeleri en fazla desteklenen 3. Üniversite
13.088.352,00 TL TÜBİTAK araştırma fonu desteği ile toplam proje bütçesi açısından 4. Üniversitedir.
Ege Üniversitesi, Türkiye'de öğretim üyesi başına düşen makale sayısı sıralamasında 4. sırada yer almaktadır. 2016 yılı itibarıyla öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı ise 26.37 dir.
2014 yılı itibarıyla, 116 patent ve faydalı model, 243 uluslararası teknoloji transferi ve iş birliği anlaşmaları, 21 mezun öğrenci şirketi, 10 start-up şirketi, 3 Spin-Off ile girşimci ve yenilikçi bir üniversitedir. Ayrıca en yüksek bütçe kullanan 5. üniversitedir.

ideEGE Teknoloji Geliştirme Bölgesi 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nin vizyonu, İzmir'deki diğer oluşumlarla sinerji içinde, birbirini tamamlayarak rekabet öncesi iş birliği gerçekleştirecek firmaların dâhil olduğu, üniversitenin araştırma deneyiminin, sanayi ile birleştirildiği sürdürülebilir Ar-Ge ve İnovasyon Ekosistemi içerisinde, "Yaşam Bilimleri ve Sağlık" ağırlıklı olmak üzere akademik ve endüstriyel girişimciliği destekleyerek, bölgesel ve ulusal düzlemde en yüksek katma değeri yaratmak olarak belirlenmiştir.
nüvEGE Ön-Kuluçkalık ve Kuluçkalık Merkezi 15 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ise, yaşam bilimleri genel temasında, Ege Üniversitesi öğrencilerinin yenilikçi iş fikirlerinin geliştirilmesinden bu fikirlerin prototip aşamasına getirilmesine kadar destek sağlayacak bir birim olarak kurulmuştur.
EGE Teknopark, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından 2019 yılında Erken Aşama Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Arasında En Hızlı Büyüme Kaydeden 2. Teknopark seçilmiştir.

Ege Üniversitesi Gözlemevi İzmir yakınlarında Kemalpaşa Dağlarının Kurudağ Tepesinde astronomik gözlemler yapmak amacıyla 1965 yılında kurulmuş olan bir gözlemevidir. Değişik boyutlarda teleskopları ve teleskoplara bağlı algılayıcıları vardır.

Ege Üniversitesi'nin kampüs içerisinde yer alan etkinlik alanlarından biri olan Kültür Sanat Evi'nde; film gösterimleri, kişisel gelişim seminerleri, konser ve dinletiler, tiyatro gösterileri, söyleşiler ve öğrenci topluluklarının hazırladığı etkinlikler ücretsiz olarak öğrencilere ve diğer katılımcılara sunulmaktadır. Her yıl gerçekleşen ve geniş kapsamlı bir tiyatro festivali olan EÜTT Tiyatro Günleri etkinliği de Mayıs ayı içerisinde bu salonda gerçekleştirilmektedir.

Ege Üniversitesi Öğrenci Köyü 20 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006-2007 öğretim yılında iki bloğun açılmasıyla faaliyete geçmiş, 2010-2011 öğretim yılına kadar açılan 11 blok ile blok sayısı 13'e ulaşarak, üniversitemizin değişik fakülte ve yüksekokullarında öğrenimlerini sürdüren 1710 öğrenciye barınma imkânı sağlanmıştır. Ayrıca eğitsel, kültürel ve sportif faaliyetler kapsamında düzenlenen etkinliklere katılan gruplar için sporcu katı 66 kişiye barınma hizmeti sunabilmektedir.
Kampüs içerisinde yer alan Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı yurt ise, 350 dönümlük alanda kurulmuş olup 3.804 kız öğrencinin barındığı 13 bloktan oluşmaktadır. Ayrıca 2 etaptan oluşan yeni yurt inşaatlarının 2 bin öğrenci kapasiteli ilk etabının 2020 yılı içerisinde bitirilmesi hedeflenmektedir.

3.150 seyirci kapasiteli müsabaka, iki antrenman, iki jimnastik, kondisyon ve masa tenisi salonlarına sahip Büyük Spor Salonu
1.000 seyirci kapasiteli 50. Yıl Spor Salonu
250 seyirci kapasiteli Küçük Spor Salonu
2.600 seyirci kapasiteli Prof. Dr. Sermed Akgün Kapalı Olimpik Yüzme Havuzu ve Açık Yüzme Havuzu
Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu içerisinde yer alan 286 m² kapalı alana sahip Sağlıklı Yaşam Merkezi
İçerisinde kapalı atletizm alanı, 3000 kişilik tribüne komşu atletizm pisti ile büyük çim saha bulunduran 20 Mayıs Spor Tesisleri
Açık ve kapalı tenis kortları, 2 açık koşu parkuru, 2 çim futbol antrenman sahası ve çok sayıda açık basketbol, voleybol sahaları mevcuttur.

Üniversitede faaliyet gösteren 81 öğrenci topluluğu vardır.

Resmî site
Ege Üniversitesi Bilgi Paketi/Ders Kataloğu 30 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Üniversitesi'nin Resmi İletişim Portalı 15 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Üniversitesi Bilim-Teknoloji Uygulama Ve Araştırma Merkezi 28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EGE Tercih 4 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Facebook Sayfası 11 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Twitter Sayfası 20 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Instagram Sayfası 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu, Ege Üniversitesi'nin rektörlük destekli tiyatro topluluğudur. “Ege Üniversitesi Sanat Tiyatrosu” adıyla 1965 yılında kurulmuştur. Tüm Ege Üniversitesi öğrencilerinin katılımlarına Ekim ayı sonuna kadar açık olan topluluk, son 10 yıldır aralıksız bir şekilde Türkiye'nin dört bir yanından üniversite topluluklarının katıldığı kapsamlı bir etkinlik olan EÜTT Tiyatro Günleri'ni de düzenlemektedir. Yıl boyunca, sahne çalışmalarını Ege Üniversitesi, Kültür Sanat Evi'nde gerçekleştirmektedirler.

1966 Mezarsız Ölüler - Jean Paul Sartre
1967 Çürük Elma - Atilla Alpöğe
1968 Toros Canavarı - Aziz Nesin
1969 Pandomim Resitali - (Macit Flordun'la)
1970 Eurydice’in Elleri - Pedro Bloch (Bozkurt Kurunç'la)
1971 Pandomim Resitali ve Bizim Koğuş - Rıfat Ilgaz
1972 Pandomim Resitali ve Eurydice’in Elleri - Pedro Bloch
1983 Kanlı Nigar- Sadık Şendil (Dışarıdan destekli son oyun) oynadıktan sonra
1984 EÜTT (Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu) Adını alarak mali desteğini Mediko'dan alan ama sanatsal olarak kendi kendine yetebilen bir topluluk olma yolunda çalışmaya başladı.
1985 Büyük Romulus - F. Durenmatt
1986
Sırça Kümes - T. Williams
Çeşitlemeler - Derleme
Rehine - B. Behan
1987 Bay Biederman ve Kundakçılar - M. Firch
1988 Dört Kısa Oyun: Kim Var Orada, Darılmaca Yok, Bir Oyun Provası, İnsanlık Parkında Bir Puşkin (İlk üniversitelerarası tiyatro şenliği - Ege Üniversitesi Üniversiteler Tiyatro Günleri'88)
1989
Ve Ay Kanadı - Barış Toprak (ilk yazarlık denememiz.)
Coriolanus - W.Shakespeare
1990
Komik ve Saçma- H. İbrahim Durak (İçimizden biri)
İzninizle Ölüyorum- Derleme
1991
Oyun - Samuel Beckett
Klozet - Engin Köylüce (içimizden biri)
Mücrimlerin Grevi - Jaroslav Hasek
Caligula - Albert Camus
1992
Yok iletişim Üzerine Bir Kolaj
Yeşil Papagan- Arthur Schnitzer
Ege Üniversitesi Üniversiteler Tiyatro Günleri'92 (8 Topluluğun katıldığı 2. Şenlik)
1993
Sessizliğin Çığlığında - Anne Delbee
Göktaşı - F. Durenmatt
1994
Hizmetçiler - Jean Genet
Sıkı Yönetim - Albert Camus
1995
Doğmamış Çocuğa Mektup - O. Fallaci
İki Kişilik Hırgür - Eugene Ionesco
Sahibinin Sesi - Sevim Burak
1996 Topluluk bu sene oyun çıkaramadı.
1997
Mektuplar - Abelard ve Heloise
Hücrede - Nazlı Eray
1998 Görüşmeler - Mehmet Aydin (Topluluktan bir yazar)
1999
Gizli Oturum - Jean Paul Sartre
Yönetmensiz çalışılmaya başlandı.
(EÜTT Tiyatro Günleri'99) 10 topluluk katıldığı 3. Şenlik yapıldı.
2000
Manhattan'ın İyi Tanrısı- İngeborg Bahmann
Değişim- Franz Kafka
EÜTT Tiyatro Günleri 2000 (18 topluluğun katıdığı 4. Şenlik)
2001
Sinekler “kolaj” (J.P. Sartre, J. Genet, A. Camus ve Aisiklos)
EÜTT Tiyatro Günleri 2001 (12 topluluğun katıldığı 5. Şenlik)
2002
Kel Şarkıcı (Eugene Ionesco)
İlk kez İstanbul Amatör Tiyatro Günleri (İATG)'ne katılındı.
EÜTT Tiyatro Günleri 2002 (6. Şenlik)
2003
Savaş Baba (Yakavos Kambenellis)
Kel Şarkıcı (Eugene Ionesco) (Her ay sergilenmiştir)
3 Kısa Oyun (“İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar”, ”Ardındakiler”, ”Çerçeveler”)
EÜTT Shakespeare Uyarlamaları Film Gösterimleri (Her hafta Yıl Boyu) (27 Mart-7 Nisan 2003 tarihleri arası İzmir Sanat'ta da yapılmıştır.)

EÜTT Tiyatro Günleri 2003 (44 farklı etkinlik, Yurt içinden 23, Yurt dışından 2 topluluğun katılımıyla uluslararası nitelik kazanan 7. Şenlik) Ağustos 2003'te
Antalya Kemer Belediye Tiyatrosunun davetlisi olarak Kemer'e gidildi.
Olympia 3rd International Meeting of University Theatre 2003'e (Olympia Uluslararası Üniversite Tiyatroları Buluşması) Yunanistan'a gidildi.
2004
Kafkas Tebeşir Dairesi Bertolt Brecht 
8. EÜTT Tiyatro Günleri 2004
2005 Yeraltından Notlar Dostoyevski
9. EÜTT Tiyatro Günleri 2005
2006
Guguk Kuşu Ken Kesey
İki Kişilik Hırgür Eugene Ionesco
10. EÜTT Tiyatro Günleri
2007
At Gyula Hay
Venedik Taciri William Shakespeare
11. EÜTT Tiyatro Günleri
2008
Cyrano De Bergerac Edmond Rostand
12. EÜTT Tiyatro Günleri
2009
Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü Bertolt Brecht
13. EÜTT Tiyatro Günleri
2010
Ayak Bacak Fabrikası -Sermet Çağan-
 14.EÜTT Tiyatro Günleri
2011
Macbeth -William Shakespeare-
 15.EÜTT Tiyatro Günleri
2012
Bir Çeşit Masal -EÜTT-  (Nâzım Hikmet'in başta Ferhad İle Şirin (oyun) olmak üzere birçok eserlerinden yararlanılmış bir EÜTT oyunlaştırma projesidir.)
 16.EÜTT Tiyatro Günleri
2013
Getto -Joshua Sobol-
 17.EÜTT Tiyatro Günleri
2014
Persepolis - EÜTT - (Marjane Satrapi'nin aynı isimli çizgi romanından yararlanılarak yapılmış bir EÜTT oyunlaştırma projesidir.)
18. EÜTT Tiyatro Günleri
2015
Sıkı Yönetim - Albert Camus
19. EÜTT Tiyatro Günleri
2016
Geyikler Lanetler - Murathan Mungan
20. EÜTT Tiyatro Günleri

EÜTT Tiyatro Günleri, Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu tarafından 1988 yılından itibaren düzenlenen bir tiyatro festivalidir. Festival, Ege Üniversitesi Kültür Sanat Evi'nde, genellikle Mayıs ayının 2. haftasında başlar ve 10 gün boyunca devam eder. Festival genel olarak, üniversitelerin tiyatro toplulukları ve bağımsız amatör tiyatro gruplarına ev sahipliği yapar. Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu Tiyatro Günleri, kent ve üniversite kültürüne katkıda bulunmak, amatör tiyatro toplulukları arasındaki dayanışma ve paylaşımın arttırılmasını sağlamak ve Türk tiyatrosuna yeni tartışma alanları açmak, yeni bakış açıları ile gelişimine katkıda bulunmak amacıyla gerçekleştirilmektedir. Festivalin tüm etkinlikleri ve gösterimler ücretsiz olarak sunulmaktadır.

Resmî site 18 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üniversiteli tiyatroculardan polis ve özel güvenlik saldırılarına tepki 6 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emevîler (Arapça: الأمويون, romanize: El-Umeviyyûn) ya da Emevîler Hilâfeti (Arapça:  الخلافة الأموية, romanize: El-Hilâfetü'l-Umeviyye), Dört Halife Dönemi'nden (632-661) sonra kurulan Müslüman Arap devleti. Ali bin Ebu Talib'in 661'de öldürülmesinden sonra başa geçen Emevîler, 750'de Abbâsîler tarafından yıkılıncaya kadar hüküm sürdüler. Başkenti Şam olan devlet, en geniş sınırlarına Halife Hişâm bin Abdülmelik döneminde sahip oldu. Devletin sınırları Kuzey Afrika, Endülüs, Güney Galya, Mâverâünnehir ve Sind'in fethedilmesiyle doğuda Afganistan'a batıda ise Güney Fransa'ya kadar ulaşmıştır.

Muaviye, Mekke'nin Kureyş kabilesine bağlı Ümeyye ailesindendi. Ebu Süfyan'ın oğludur. Ebu Süfyan erken İslam döneminde yaşamış bir kent yöneticisidir. İslam'ın hızlı ilerleyişi karşısında ve birçok savaş sonrasında Mekke'yi Muhammed'e ve İslam ordusuna teslim edip Müslüman olmakla beraber ailenin politik gücünü asla elinden bırakmamış, 3. halife Osman döneminde İslam ordularının Arabistan, Mısır ve İran'ı kontrol altına almalarını izlemiş ve önemli politik noktalara kendi ailesinden adamları yerleştirmiş ve iktidarın asla Haşimoğulları'nın eline geçmemesine çalışmıştır. Ebu Süfyan'ın (561-652) ölümünün ardından Muaviye, Beni Ümeyye (Emevî) ailesinin başına geçti. Muaviye, Ömer döneminde 641'de Şam valisi olmuş, üçüncü halife Osman zamanında Suriye'yi denetimi altına almıştı.
Muaviye, 656'da halife olan Ali'nin hilafetini tanımadı. Onu üçüncü halife Osman'ın öldürülmesine engel olamamasından ve katillerinin bulunamamasından sorumlu tuttu. Şiiler tarafından, Ali'nin halifeliğini tanımamasının gerçek sebebinin kendi hilafetini ilan edip saltanatını kurmak istemesi olduğu iddia edilmektedir. Ali, Şam valiliğine bir başkasını atayınca da çekişme savaşa dönüşmüştür.
Dini anlatıya göre; Muaviye, Sıffin Savaşı'nda (657) yenilmek üzere olan askerlerinin mızraklarına Kuran yapraklarını taktırdı ve böylece Ali'nin ordusunu durdurdu. Hilâfet sorununu savaşla değil hakeme başvurarak çözmeyi önerdi. Ne var ki Muaviye'nin hakemi Ali'nin hakemini iki tarafın da halifelikten vazgeçmesi şartıyla ikna etti. Lakin Ali'nin hakemi ile Muaviye'nin hakemi anlaştıktan sonra Ali'nin hakemi orduların önünde yüzüğünü çıkartarak "Ali'yi halifelikten aldım." dedi. Aynı şeyi yapması beklenen Muaviye'nin hakemi anlaşmaya uymayarak halifelikten vazgeçmesi gerekirken masadan Ali'nin yüzüğünü aldı ve "Ben Muaviye'yi halife yaptım." dedi. Böylece hile ve sahtekarlık ile Ali halifelikten indirilmiş oldu. Ali ve yandaşları bu haksızlığı, hileyi kabul etmemekle birlikte Ali'nin denetimindeki toprakları yavaş yavaş yitirdi ve bir süre sonra da harici bir suikastçı tarafından öldürüldü.

O zamanlar Şam'da Suriye valisi olan Muaviye, Ali'nin oğlu olan Hasan ile yaptığı "halifelik babadan oğula geçmeyecek, halifelik saltanata dönüşmeyecek" diye anlaştılar ve Muaviye halife oldu. Hilafet merkezini de Kufe'den Şam'a taşıdı. Muaviye'nin yirmi yıllık hilafet dönemi içindeki olaylar, gelişmeler tarihçiler ve değişik mezhep taraftarları arasında gayet büyük tartışmalara yol açmakta ve birbirine tamamen zıt sonuçlara varmaktadır. Bu gelişmeleri tarafsız incelemeye yeltenmek bile her iki taraftan gayet uygunsuz eleştiri almaktadır .
Muaviye Arap asıllı büyük bir ordu oluşturdu. Bu orduyla Emevî egemenliğini doğuda Hindistan sınırına, batıda Kuzey Afrika'ya, oradan da Güney İspanya'ya kadar yaydı. Yeni kurulan donanmayla 669-678 arasında Bizans’ın başkenti Konstantinopolis'i (İstanbul) ele geçirmek için seferler düzenlendi, ama bu hedefinde başarılı olamadı. Muaviye'nin 680'deki vefatının ardından hilafet Hasan ile yapılan anlaşmaya uymayarak saltanata dönüştürüldü.
Muaviye'nin ölümü ardından I. Yezid Emevi halifesi yapıldı. Yezid, Emevilerin Hicaz valisi aracılığıyla Ali'nin oğlu Hüseyin'den biat istedi. Fakat Hüseyin I. Yezid'e biat etmeyeceğini ve Yezid'in babası Muaviye'nin kendi ağabeyi Hasan'la yaptığı anlaşmaya uyarak halifelik iddiasını bırakması gerektiğini iddia etti. Onu halife tanımadığını ilan etti. Ali'nin eski hilafet merkezi Kufe halkının yoğun çağrısı ve istekleri ile Hüseyin oraya doğru yola çıktı. Yezid Hüseyin'i katledilmesine fetva verdi. Emiri uygulamak için Ömer bin Sad'a bir ordu vererek Hüseyin'in üzerine yolladı. 680'de bu ordu 72 kişilik Hüseyin kafilesi ile Kerbela'da karşılaşıp çatışmaya girdi. Hüseyin ve taraftarları Kerbala'da öldürüldü. Bu olay, İslam tarihindeki sünnî ve şii mezhep ayrılığını da kesinleştirdi. Şiiler, Emevileri halife olarak saymamaya ve halifelik makamının Ali ile başlamak üzere Ali’nin soyundan gelen kişilere ait olduğunu yani halifeliğin sırasıyla 12 İmam'a ait olduğunu kabul ettiler.
I. Yezid, yaklaşık üç yıl Emevi halifeliği yaptı. I. Yezid'in ölümünden sonra 683'te oğlu II. Muaviye halife oldu. II. Muaviye’nin iktidarı yalnızca bir yıl sürdü. II. Muaviye ve önceki iki hükümdar, Ebu Süfyan’ın soyundan geldikleri için Süfyaniler olarak anılır.

II. Muaviye'den sonra 684'te I. Mervan halife olarak Emevî Devleti'nde Mervaniler dönemini başlattı. Emevîler en parlak dönemini Abdülmelik ve onun oğlu I. Velid döneminde (685-715) yaşadı. Bu dönemde Irak ve İran'daki ayaklanmalar bastırıldı. Hindistan ve Orta Asya'da yeni fetihlerle devletin sınırları genişletildi. Süleyman'ın halifeliği sırasında Bizans İmparatoru III. Leon'un 717'de Emevî ordusunu ağır bir yenilgiye uğratması, Emevî Devleti'nin gerileme döneminin başlangıcı oldu.
Araplar arasında kabile çatışmaları yeniden başladı ve Mevâlî denen, Arap olmayan Müslümanların merkezi yönetime karşı hoşnutsuzlukları arttı. 717-720 arasında halifelik eden Ömer bin Abdülaziz'in başlattığı yenileşme hareketleri de kalıcı bir sonuç getirmedi.
Hişam bin Abdülmelik döneminde (724-743), 732'de İspanya üzerinden Fransa'yı fethe girişen Emevî ordusu Poitiers'de (Puvatya) durduruldu. Emevîler Anadolu'da Bizans'a karşı üstünlüklerini de yitirdiler. Orta Asya'da Türkler, Kuzey Afrika'da Berberiler Emevî egemenliğine başkaldırdılar.
Emevîler Arapları üstün tuttuğu, Mevâlî olarak andıkları Arap asıllı olmayan Müslümanları küçük gördükleri ve hatta yeni İslam dinine katılanlardan "cizye" vergisi aldıkları için İslam dinine girenlerin sayısı azalmıştı.
Hişam bin Abdülmelik ölümünden sonra her biri çok kısa dönem halifelik yapan üç halife sırayla başa geçti: Bunlar II. Velid bin Yezid (iki ay 21 gün), III. Yezid bin Velid (altı ay, iki gün) ve İbrahim bin Velid (iki ay).

Son Emevî Halifesi II. Mervan döneminde (744-750) Abbasiler denetiminde gelişen muhalefet Emevî egemenliğini sarstı. Zab Muharebesi'nde Abbasilere mağlup olan II. Mervan devletinin yıkılışını önleyemedi. Emevî Devleti'nin yıkılışında Ebu Müslim Horasani de önemli bir rol oynadı. Sonunda 750'de Abbasilerin önderi Ebu'l-Abbas Seffah, Emevî egemenliğine son verdi ve Emevî hanedanının yakalayabildiği bütün üyelerini öldürttü. Bu kıyımdan canını kurtarabilen I. Abdurrahman, İspanya'ya giderek orada Endülüs Emevîleri Devleti'ni kurdu.
Abbasîler uzun süren bir propaganda dönemi ve 747'de açıkça başlayan savaş sonunda Emevî halifelerini 750'de Şam'dan atmışlardır. Abbasîlerin ilk halifesi olan Ebu'l Abbas Seffah bütün Emevî Hanedanı mensuplarının öldürülmesini emretmiştir. Bu Emevî katliamından kaçabilen Hişam bin Abdülmelik'in torunu Abdurrahman Endülüs'e sığınmış ve Kurtuba'da Endülüs Emevî Devleti'ni kurmuştur. Bu devletin sekizinci emiri olan III. Abdurrahman, 929 yılında Bağdat'ta idare kuran Abbasî halifelerinin meşruluğunu kabul etmeyerek kendisini Endülüs Emevî halifesi ilan etmiştir.

Emevîler dönemindeki devlet yönetimi sonraki İslam devletlerine örnek oluşturdu. Emevî Devleti ırsî monarşi ile yönetilmiştir. Ömer döneminde (634-644) ortaya çıkan divan adlı kurumu Emevîler daha da geliştirdi. Halifeler devlet işlerini vezirler aracılığıyla yürütmeye başladılar. Emevî toprakları eyaletlere ayrılarak yönetildi, ama eyaletler Şam'daki merkezi devlete bağlıydı. Arapça devletin tek resmi diliydi. Devlet gelirleri, dinsel gereklerden kaynaklanan vergiler ile fethedilen yerlerden ve savaşlardan elde edilen ganimetlerden oluşuyordu. İslam tarihinde ilk altın para da Abdülmelik döneminde (685-705) basıldı.

Coğrafi olarak imparatorluk, Emevi hükümdarlığı sırasında sınırları defalarca değişen birkaç eyalete bölünmüştü. Her eyaletin halife tarafından atanan bir valisi vardı. Vali, ilindeki din görevlileri, ordu komutanları, polis ve mülki idarecilerden sorumluydu. Yerel harcamalar o eyaletten gelen vergilerle karşılanır, geri kalanı her yıl Şam'daki merkezi hükûmete gönderilirdi. Emevi hükümdarlarının merkezi gücü hanedanın sonraki yıllarında zayıflarken, bazı valiler fazladan vergi gelirlerini Şam'a göndermeyi ihmal ettiler ve büyük kişisel servetler yarattılar.

İmparatorluk büyüdükçe, kalifiye Arap işçilerin sayısı imparatorluğun hızlı genişlemesine ayak uyduramayacak kadar azdı. Bu nedenle Muaviye, fethedilen vilayetlerdeki yerel hükûmet çalışanlarının çoğunun yeni Emevi hükûmeti altında işlerini sürdürmelerine izin verdi. Bu nedenle, yerel yönetimin çalışmalarının çoğu Yunanca, Kıpti ve Farsça olarak kaydedildi. Hükûmet çalışmalarının düzenli olarak Arapça olarak kaydedilmeye başlanması ancak Abdülmelik'in saltanatı sırasında oldu.

Emevi ordusu, çekirdeğini Suriye'nin kentsel bölgelerine yerleşmiş olanlardan ve aslen Suriye'de Doğu Roma İmparatorluğu ordusunda görev yapan Arap kabilelerinden oluşan Arap'tı. Bunlar, Suriye çölündeki ve Bizanslıların sınırındaki kabileler ile Hıristiyan Suriyeli kabileler tarafından desteklendi. Askerler, Ordu Bakanlığı Diwan Al-Jaysh'e kayıtlıydı ve maaşlıydı. Ordu, bölgesel müstahkem şehirlere göre junlara bölündü. Emevi Suriye kuvvetleri, yakın düzenli piyade savaşında uzmanlaştı ve muhtemelen Roma ordularıyla karşılaşmalarının bir sonucu olarak, savaşta diz çökmüş bir mızraklı duvar oluşumunu tercih ettiler. Bu, orijinal Bedevi tarzı hareketli ve bireysel dövüşten kökten farklıydı.

Bizans ve Sasani İmparatorlukları, Müslüman fetihlerinden önce para ekonomilerine dayanıyordu ve bu sistem Emevi

Erythrae, Erythrai veya Litri (Grekçe:  Ἐρυθραί) 12 İyon şehrinden biridir. İzmir ili  60 km, Çeşme'nin 22 km doğusunda bulunan Ildır Köyü'nde yer almaktadır.

Antik Çağ kentleri arasında on iki iyon devletinin önemli kentlerinden biri olan Erithrai günümüze kadar yapılan arkeolojik araştırmalar neticesindeçıkan arkeolojik bulgular ve Nümismatik veriler antik kent imar faaliyetlerinin MÖ. 8 yüzyıl'dan M.Ö. 4. yüzyıl'a kadar iskan ve yerleşimlerine işaret ettiği sanılmaktadır. Antik İonya bölgesinin sosyal politik değişimlerinde etkin rol oynadığını ortaya koyan buluntular Helenistik, Roma dönemlerine işaret ettiği görülmektedir. Antik yazarların ve 2013 yılı programındaki kazı çalışmalarında ortaya çıkarılmış mimari buluntular, antik kentin yapı temellerinde ilk  yerleşimin MÖ. 3 bin (Bakır Çağı) izlerinin olasılığı ihtimalinin yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Antik yerleşim Erithrai Arkaik Dönemde başlayan doğu ticaretinde İyonya bölgesinde  Erythrai'ın ticaret ve diplomaside Miletos ve Samos ile birlikte hareket ettiği ve karşı komşusu Khios ile büyük bir rekabet içerisinde olduğu antik kaynaklarda doğrulanmaktadır. Erythrai'ın kent akropolündeki Pers egemenliği, hemen öncesi ve arkasına ait tabakalar da bu dönemler için daha önce yazılan bilgileri değiştirecek nitelikte özellik göstertiği ve Arkaik Dönemde Erythrai Thrak kökenli'lerin aracılığı ile Tyros Herakles yerleşimlerine kazandırdıklarını ve onun için özel bir kutsal alan oluşturdukları  M.Ö. 6.yüzyıl ortalarında  Hellas ile yoğun iletişimde bulunduğu M.Ö 5.yüzyılda  Attika-Delos Deniz Birliği'nin etkin üyeleri arasında yer aldığı görülmektedir.
Erythrai antik kenti, Herakles'e adanmış bir kutsal alan olan ve Pausanias'a göre şehrin kıyılarında ahşap bir sal üzerinde taşınan Mısır tipi bir kült heykeliyle süslenmiş Herakleion'uyla ünlüydü. Hikâyeye göre, hem Erythraialılar hem de Chianlar [Sakız adası Erythrai'nin karşısındadır] sala binmeye çalıştılar ama başaramadılar. Sonunda Erythraia'lı bir balıkçı, salı kıyıya çekmek için yalnızca kadınların saçından yapılmış bir ipin kullanılabileceğinin söylendiği bir rüya görmüştür. Erythrai kentinin kadınları saçlarını kesmeyi reddetmişlerdir, ancak orada yaşayan hem özgür hem de köle Trakyalı kadınlar bunu yapmayı kabul ettiler. Daha sonra Trakyalı kadınların saçlarından ip yapılarak sal ve değerli yükü kıyıya getirilmiştir. Ancak sonuç olarak, yalnızca Trakyalı kadınların tapınağa girmesine izin verilmiştir. Trakyalı kadınların saçlarından yapılan bu ip, Pausanias zamanında hala kutsal alanda korunuyordu.

Erythrai antik kentinde darb edilmiş ön yüzünde yıldıza benzer çiçeğin bulunduğu örneklerden sonra ortada çift daire etrafına konmuş dokuz habbe olan ve arka yüzü dörde bölünmüş quadratum incusum'u olan antik sikkeler mevcuttur. Yine aynı şekilde Erythrai [ Ἐρυθραί ] antik kentinde darb edilmiş antik sikkelerin ön yüzlerinde aslan postu içinde arkaik Herakles başı bulunan elektron sikkeler de mevcuttur.
Elektron sikkelerle aynı ağırlıkta, ön yüzünde galopa kalkmış ata binmiş çıplak bir erkeğin bulunduğu, arka yüzü yine quadratum incusum'lu örnek antik sikkeler mevcuttur. Pers istilası sırasında ön yüzünde şaha kalkmış atı zapt etmeye çalışan kahraman Erythros, arka yüzde ise 10 veya 12 yapraklı rozeti ile antik kentin isminin kısaltması olan EPY [ERY] lejantlı antik sikkeler darb edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde darb edilen antik sikkelerin ön yüzlerinde aslan postu giymiş Herakles başı, arkada bazı örnek antik sikkeler'de boğa protomu, bazılarında defne çelengi içinde arı ve büyük bir kısmında sadak ve Herakles sopası arasında magistra isimleri olan antik sikkeler yoğundur.

Erithrai antik yerleşim ilk yüzey araştırmalar 1964-1982 yılları arasında Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Ekrem Akurgal, 2007 yılından itibaren Doç. Dr. Ayşe Gül Akalın Orbay tarafından yürütülmektedir.

Antik kent Erithrai yerleşiminde gün yüzüne çıkarılmış harabeler, Athena Tapınağı ve Herakleion, İon mimari düzenleri, Ephesos türü örneği sergileyen harabe yapılar, süslemeli lahitler Prof. Dr. Ekrem Akurgal dönemi yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkmıştır.

Anadolu ve Trakya'da yaklaşık MÖ 3000-2000 yılları arasına tarihlendirilen Erken Tunç Çağı (İlk Tunç Çağı), genel karakteri ile üzerinde tapınak ve idari binaların da bulunduğu organize, tahkimli, bağımsız şehir devletlerinden oluşan bir dönemi kapsar. Sosyal, dinsel ve teknolojik değişime tanıklık eder.
Bu yeni dönem, önceki çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Bakırın kalay ile karıştırılarak tuncun elde edilmesi dönemin madenciliği açısından önemli bir gelişmedir.
Besin üretimi alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede eşzamanlı olarak yaşanmamıştır.
Bu dönemde altın ve gümüş gibi değerli madenlerden yapılmış gömü hediyeleri içeren mezarlıklar toplumsal değişikliğin kanıtıdır.
Bu dönemde ayrıca ticaret gelişmiş, Ege, Orta Doğu ve Balkanlar'ı kapsayan geniş bir ticaret ağı kurulmuştur. Tunç Çağına Anadolu'da MÖ 3000, Girit, Ege Adaları ve Yunanistan'da MÖ 2500, Avrupa'da ise MÖ 2000 yıllarında ulaşılabilmiştir.
Anadolu'da MÖ 3000-1200 yılları arasında ele alınan Tunç Çağı kazılarında bulunan çanak çömleğin yapısına, üretimde ve mimaride kullanılan teknolojinin düzeyine göre Erken, Orta ve Geç Tunç olmak üzere üç evrede incelenir.

Erken Tunç I, II, III olarak incelenen bu evrenin ilk döneminde daha çok, Kalkolitik dönemin tarıma dayalı köy kültürü sürdürülmektedir. Bronz alet kullanımı çok yaygın değildir. Mezopotamya ve Mısır'da MÖ 4. binin sonlarından itibaren yazının kullanılmasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştır. Çömlekçi çarkı da henüz kullanıma girmemiş olmasına rağmen daha gelişmiş koyu renkli ve iyi açkılı seramikler yapılmıştır. Yapılar yine taş temeller üzerine kerpiçten megaron planlı olarak inşa edilmiş olup, bazı yerleşim alanlarının etrafı bir surla çevrilmeye başlanmıştır.
Ölüler artık yerleşim alanı dışına, ölü armağanlarıyla birlikte ve bacaklar karına çekik (hoker) durumda gömülmektedir (Extramural). Çağın inanışlarındaki bir başka özellik de daha çok Batı Anadolu'da rastlanan keman biçimli mermer idollerdir. Anatanrıça'yı temsil eden bu idoller eski dönemin gerçekçi figürinlerinin aksine tümüyle soyutlaşmışlardır.
Bu dönemin en önemli teknolojik buluşu kağnı biçimindeki dört tekerlekli arabadır. Bu evrede Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan en önemli yerleşim yerleri Troia I, Demircihöyük, Semahöyük, Beycesultan, Tarsus, Alişar, Alacahöyük, Karaoğlan, İkiztepe, Kültepe ve Norşuntepe olarak sayılabilir.

Erken Tunç II, Orta Anadolu'da güçlü beyliklerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Batı Anadolu'daki Troia II'nin yanı sıra Kızılırmak batısında, Ankara yakınlarnda Karaoğlan, Ahlatlıbel, Etiyokuşu, Polatlı, Kızılırmak doğusunda ise Alişar ve Alacahöyük bu dönemin en önemli yerleşimleri olmuştur.
Bunlar içinde Alacahöyük'ün özel bir yeri vardır. Dönemin sonlarında zengin ve etkin bir beyliğin merkezi gibi görünen Alacahöyük'ün en önemli özelliği Kral Mezarları olarak adlandırılan 13 gömüdür. Yerleşme alanı yamaçlarında bulunan bu mezarlıktaki gömülerin dönemin derebeyleri ve eşlerine ait olduğu düşünülmektedir. Gömülerin kimileri 3–8 m uzunluğunda, 2–5 m genişliğinde ve 1 m kadar derinliğinde dikdörtgen planlı çukurlara yapılmıştır. Çevresi ağaç ve taşlarla sınırlandırılan mezar çukurlarına, ayakları karına çekik durumdaki ceset, zengin armağanlarla birlikte yerleştirilmiş, sonra üzeri ağaç, çamur ve toprakla örtülmüştür. Gömü işlemi bitirildikten sonra mezar üzerinde bir ölü yemeği yenmiş; yemekten geri kalan öküz kafaları ve bacak kemikleri de sıralar halinde bırakılmıştır. Bu mezar armağanları Troia hazineleriyle çağdaş olup benzer nitelikte altın, gümüş, elektrum, tunç ve demirdendir. Bu mezar hediyelerinin en ilginçlerini hatalı olarak "Hitit Güneş Kursları" diye adlandırılan geyik ve boğa motifli, son derece karmaşık ve gelişmiş dökme ve dövme teknikleriyle yapılmış tunç diskler oluşturmaktadır.
Buradan anlaşılmaktadır ki Erken Tunç II döneminde, biri Troia yöresinde, diğeriyse Orta Anadolu ve Karadeniz bölgeleri arasında yer alan iki yerel madencilik okulu bulunmaktadır. Diğer bir önemli gelişme ise Anadolu'da ilk kez bu dönemde görülen çömlekçi çarkının Troia'da kullanımıdır. Çömlekçi çarkının Troia'ya Mezopotamya'dan deniz yoluyla geldiği düşünülmektedir.
Erken Tunç II döneminin sonlarında Batı ve Güney Anadolu'da büyük yangın izlerine rastlanmıştır. Birçok yerleşimin ıssızlaşması bu ortak felaketle ilgili görülmektedir. Ayrıca bu felaketlerden sonra ortaya çıkan yerleşme yerlerinin sayısında meydana gelen 1/4 oranındaki azalma ve yakılıp yıkılan iskan yerlerinin tekrar iskan edilmemesi bu felaketlere birtakım göçebe toplulukların yol açtığını göstermektedir. Aynı dönemde Trakya ve Balkanlar'da meydana gelen ıssızlaşma bu toplulukların Balkanlar üzerinden gelen Hint-Avrupa kökenli Luviler'in olabileceklerini göstermektedir.

MÖ 2300 yıllarında ortaya çıkan bu felaketten sonra Erken Tunç III evresine gelinir. Yerleşim yerleri önceki dönemin özelliklerini küçük farklarla sürdürmelerine rağmen çoğu küçük birer köy niteliğindedir. Bu dönemde felaketlerden fazla etkilenmeyen Doğu Anadolu'daki Norşuntepe, Korucutepe, Tepecik, Arslantepe gibi nispeten büyük merkezlere İmikuşağı, Köşkerbaba, Pulur, Değirmentepe gibi yeni yerleşimler eklenmiştir.
Dikkat çekici bir gelişme görülmeksizin 500-600 yıl kadar yaşayan bu köysel yerleşimler MÖ 1700 yıllarında son bulmuştur.

TAY 29 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi

Erzurum, Türkiye'nin Erzurum ilinin merkezi olan şehirdir. Bir bölümü Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alırken diğer bölümü ise Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yer almaktadır. Erzurum Ovası'nın güneydoğu kenarında, bu ova ile Palandöken Dağı'nın temas sahasında kurulmuş olan Erzurum, tarihin ilk dönemlerinden beri yerleşim yeri olarak kullanılmakta olup tarihî eserleri ve kış sporları tesisleriyle tanınır.

Şehrin bilinen ilk adı, Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius'un (408-450) ismiyle ilişkili olan Theodosiopolis'ti. Ermeniler ise burayı Karin adıyla anmaktaydı. Romalıların istilasından önce Erzurum'un bulunduğu yerde Ermenilerin "Karin" diye adlandırdıkları bir şehir olduğu bilinir. Belâzürî, bölgeye egemen olan kişinin ölümü üzerine yerini alan Kali adlı eşi tarafından kurulduğu için Kalikale adı verilen şehre Arapların Kālîkalâ dediklerini söyler. 11. yüzyıldan sonra ise Türkler, Theodosiopolis için Erzen adını kullanmışlardır. Basılan Selçuklu paralarında şehrin adı "Erzenü'r-Rûm" (ارزن الروم), "Erzen-i Rûm" (ارزن روم) ve "Erz-i Rûm" (ارز روم) şeklinde yazıldığı görülmüştür. Daha sonra bu ad "Arz-ı Rûm" (ارض روم - ارضروم) olmuş ve son olarak bugünkü "Erzurum" şeklini almıştır. Hudûd el-âlem isimli kitapta; bu şehrin müstahkem bir kalesi bulunduğu için, her taraftan gelen gazilerin nöbet tutarak şehri korudukları ve şehirde tüccarların çok olduğu bildirilmektedir.

Tabiat şartlarının ve coğrafi konumunun uygun ve elverişli olması yanı sıra, önemli uygarlık ve medeniyet merkezi olarak bilinen yerlere yakınlığı, Erzurum'un Anadolu'da en eski yerleşim merkezlerinden birisi olmasını sağlamıştır. Günümüze kadar yapılan kazılar sonucu bulunan bazı taş araçlar Erzurum ve yöresindeki yerleşimin geçmişini 'yontma taş devri' ne kadar götürmektedir. Ayrıca Karaz, Pulur, Güzelova Höyük ve Sos Höyük buluntuları, Erzurum'un İlk Tunç Çağı'ında Karaz kültürünün merkezi konumunda olduğunu göstermektedir.

 
Erzurum'u da içine alan bölgede tarih boyunca Hurriler, Asurlular, Kimmerler, İskitler (Sakalar) hakimiyet kurmuşlardır. Persler tarafından MÖ 6. yüzyılda istilâ edilmiştir. Ancak MÖ 4. yüzyılda Persleri mağlup eden Makedonya Kralı İskender bölgeye hakim olmuştur. Daha sonra İskender'in ölümü üzerine önce Seleukoslar ardından Romalıların eline geçmiştir. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesi sebebiyle bölge MS 395 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu'nun (Bizanslılar) sınırları içerisinde kalmıştır. Erzurum, Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius'a (408-450) izafe edilerek Anadolu'ya yönelik İran saldırılarına karşı muhtemelen 415-422 yıllarında Theodosiopolis adıyla kurulmuştur. Theodosiopolis, Müslüman Komutan Ömer bin Hattab'ın komutasındaki İslam orduları tarafından 633 yılında fethedildi. Müslümanların eline geçen bölgenin nüfusu çok sürede hızla arttı ve 200 bin oldu. O dönemde dünyanın en büyük şehirleri arasında olan Erzurum daha sonra İslâm devletlerinin birbiriyle çekişip iç mücadeleye başlamaları ve sonuç itibarıyla zayıf düşmeleri neticesinde Bizanslılar diğer şehirleri ve Erzurum'u geri aldılar. 1048 yılında Selçuklu Hanedanı Pasinler Muharebesi'nde Bizanslıları mağlup ettiler. Böylece 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nden 22 yıl önce Erzurum'u, Tuğrul Bey, kardeşi Çağrı Bey ve Süleyman Şah'ın babası Şahzade Kutalmış Bey fethettiler. Bu süreçte Bizansla yapılan anlaşma üzerine Erzurum Bizans'a geri iade edildi. Selçuklu Sultanı Alp Arslan Sultan Alparslan Malazgirt zaferinden sonra Erzurum'un çevresini Emîr Saltuk'a iktâ olarak vermiş ve onun aynı yıl  Erzurum'u fethetmesiyle şehirde Türk hâkimiyeti kesin olarak başlamış, Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı Saltuklular Beyliği'nin temelleri atılmıştır. Erzurum 1202 yılına kadar Saltuklu Beyliği'nin başşehri olmuştur. Saltuklu Beyliği, Büyük Selçuklu Devleti'nin 1157'de parçalanmasından sonra Anadolu Selçuklu Devletine bağlandı. 1202 yılında Anadolu Selçuklu sultanı II. Süleyman Şah Saltukoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırarak Erzurum'u kardeşi Mugīsüddin Tuğrul Şah'a iktâ etti. Anadolu'nun en büyük Selçuklu medresesi olan  Çifte Minareli Medrese bu dönemde Anadolu Selçuklu sultanı  I. Alaeddin Keykubad'ın kızı Hüdâvent Hatun tarafından inşa ettirildi.

Erzurum 1242 yılında Moğol ordusu kumandanı Baycu Noyan tarafından tahrip edildi ve halkının çoğu kılıçtan geçirildi. Anadolu Selçuklu Devleti 1243 yılında Kösedağ yenilgisinin ardından Moğollar’ın hâkimiyetini tanıyınca şehir bundan etkilendi. Anadolu'ya çeşitli vesilelerle akınlar düzenleyen Moğol ordularının uğrak yeri olması yüzünden çok zarar gördü. Halk başka yerlere göç etti. Şehir 1335'te İlhanlılar’ın parçalanmasının ardından en karışık dönemini yaşadı. İlhanlılar’ın bıraktığı boşluktan faydalanmak isteyen birtakım nüfuzlu beyler Erzurum ve çevresini mücadele sahası haline getirdiler. Erzurum 1360'ta Eretna Beyliği'nin ve onların Erzincan valisi olan Mutahharten'in nüfuzu altına girdi. 1385'te Karakoyunlu Türkmenlerinin eline geçen şehir, 1387'de bütün Doğu Anadolu ile birlikte Timur ordularınca istilâ edildi. Şehri tahrip eden ve halkın büyük kısmını katleden Timur 1400 ve 1402'de iki defa daha buraya geldi. Ankara Savaşı’ndan dönerken şehrin idaresini tekrar Mutahharten'e verdi. Mutahharten'in ölümünden sonra Yûsuf Ali adında bir Türkmen'i buraya kumandan tayin etti.
Timur 1405'te ölünce Erzurum'da Karakoyunlular'la Akkoyunlular arasındaki mücadele yeniden alevlendi. Bu iki Türkmen beyliği arasında 1435'te Karaz civarında cereyan eden kanlı savaşı Karakoyunlular kazandı. Karakoyunlular bölgede 15. asrın ortalarına kadar hüküm sürdüler. 1467'de Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın gerçekleştirdiği ani bir baskın sonucu Cihan Şah'ın ölümüyle Karakoyunlu Devleti yıkıldı, Erzurum Akkoyunluların eline geçti. Uzun Hasan’ın Erzurum üzerinde büyük etkisi oldu. Onun tarafından konulan ve halk arasında "Hasan Padişah Kanunu" olarak bilinen kanunnâme Osmanlı fethinden sonra da bir süre yürürlükte kaldı. Otuz beş yıl Akkoyunlu yönetiminde bulunan şehir 1480-1490 yıllarında  Safevi propagandalarından bir hayli etkilendi. Safevî hükümdarı Şah İsmail, 1502'de Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldırarak Erzurum'a hâkim oldu. Şehri tahrip ettiği gibi halkı Şiîliğe zorladığından Sünnî halk başka yerlere göç etti ve bu yüzden şehir ıssızlaştı. 1514'te Safevîler üzerine yürüyen Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşına gidip gelirken Erzurum'un çok yakınında konakladığı halde rivayete göre âdeta baykuş yuvası haline gelmiş olan kaleyi görmemek için şehre girmedi. Çaldıran Savaşı’ndan sonra Doğu Anadolu'nun büyük bir kısmı Osmanlı yönetimine girdiği ve civarı ele geçirildiği halde Erzurum'un tam anlamıyla zaptı bölgedeki İran nüfuzunun tamamen kırılmasına kadar gecikti. Bu sırada Erzurum'un kimin elinde bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Yavuz Sultan Selim'in gönderdiği fetihnâmeden şehrin Sevindik Han adında birinin hâkimiyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Padişahın istediği zahireyi göndermemesinden bu zatın daha sonra İran'a meylettiği tahmin edilmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman Erzurum'u kesin olarak Osmanlı topraklarına kattı. Onun döneminde yeniden imar edilen ve iskâna açılan Erzurum, İran üzerine yapılan seferler sırasında önemli bir askerî üs haline getirildi. Sultan Süleyman Irakeyn Seferi'ne çıkarken 5 Eylül 1534'te buraya geldi. 1554'te de Nahcıvan Seferi dönüşünde yirmi dört gün kadar burada kaldı. Erzurum, Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir eyalet merkezi olarak çok gelişti. Trabzon - Tebriz ticaret yolu üzerinde olması ve kalesinden dolayı serhat şehri statüsüne sahip oluşu  Erzurum'u, Osmanlıların İran'a yaptığı seferlerin askeri üssü konumuna getirdi. Günden güne gelişerek ticaret, kültür, sanat, sanayi ve askeri merkez haline geldi. Daha sonraki dönemlerde de İran savaşları sırasında Osmanlı ordularının toplandığı, erzak ve mühimmatın depolandığı başlıca ikmal ve hareket üssü olma özelliğini korudu. 1578'de Şark seferi serdarı Lala Mustafa Paşa Erzurum'da iki kış geçirdi. Ondan sonra serdar olan Koca Sinan Paşa, Ferhad Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşa da karargâhlarını burada kurdular. İran ile 1590'da yapılan Ferhad Paşa sonunda bölge geçici bir süre için emniyete kavuştu. Ancak yine de bir serhad şehri olan Erzurum'un devamlı tehdit altında kalması, burada muhafaza için sürekli olarak fazl amiktarda yeniçeri bulunmasını gerektirdi. İçkale'yi hâkimiyetlerine alan yeniçeriler 1591 yılında şehirde bazı karışıklıklara yol açtılar. 1591 yılında Erzurum halkı ile Yeniçeriler arasında meydana gelen olaylara yönetimin müdahalesi gerekli oldu. Ancak bu olaylar başka isyanların çıkmasına da zemin hazırladı. Bölgede sayıları artan yeniçeriler ile Erzurum halkı arasında vergilerle alakalı problemler yaşandı. Erzurum'a yerleşmiş olan Yeniçerilerden şikayetçi olan halk, bazı Yeniçerileri orada öldürdü. Haberin İstanbul'a ulaşmasından sonra Yeniçeriler tepkilerini gösterdiler. Bu olaylar üzerine Osmanlı Veziriâzamı Ferhad Paşa görevinden alındı ve Erzurum'a heyet gönderildi. Gönderilen bu heyet bir kale içinde birçok Erzurumluyu asarak idam ettirdi. Birkaçı da İstanbul'a gönderilerek çengellere vurulup idam edildi. Yeniçerilerin zulüm ve yolsuzlukları halkın nefretini daha da arttırdı. Bu sırada Celâlî ayaklanmaları da Anadolu'yu kasıp kavurmaktaydı. Erzurum Celâlîler'in ve yeniçeri düşmanlarının başlıca merkezi haline geldi. Eski bir Celâlî olan Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, 1622'de II. Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesi üzerine onun kanını dava ederek Erzurum’daki yeniçerileri öldürttü ve büyük bir isyan başlattı. Ancak Yeniçeriler diz kapağındaki yanık üzerinden tanınmaya çalışılınca ilgisiz halk da "Yeniçeri" denilerek öldürülüyordu.
Abaza Paşa'nın ilerleyişi, IV. Murad'ın tahta çıkarılmasından sonra sevkedilen kuvvetlerce durdurulunca Abaza Paşa Erzurum'da kaleye kapandı. Bir uzlaşı sonrası tekrar Erzurum Beylerbeyiliğine getirildiyse de aynı şiddetle davranmaya devam etti. 1626'daki bir sefer nedeniyle kendisinden yardım istenmesine rağmen bunu bir tuzak sanarak emrindekilerle Erzurum Kalesi'nde

Expo, "exposition" kelimesinin kısaltılmışı; başlıca Dünya Fuarı olarak da bilinen ve 19. yüzyılın ortalarından beri düzenlenen organizasyondur. Türkçe karşılığı "sergi"dir.
Expo resmi olarak Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından gerçekleştirilir. BIE 3 çeşit fuar düzenler. Genelde 3-6 ay arası sürer. Ayrıca, ülkeler kendi 'fuar'larını ya da 'sergi'lerini BIE onayı olmadan da düzenleyebilirler.
Günümüzde, Expo FIFA Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunlarından sonra dünyada ekonomik ve kültürel etki yaratan üçüncü en büyük organizasyondur. Expolar 150 yıldan fazla süreden beri düzenlenmektedir. (Modern Olimpiyat Oyunları ve Dünya Kupası'ndan daha uzun süredir.) İlk Expo 1851 yılında Londra'da, Hyde Park'ta, Kristal Palas'ta “Great Exhibition of the Works of Industry of All Nations” teması altında düzenlenmiştir.
Organizasyon 2015 yılında İtalya'nın Milano kentinde yapılmıştır. 2016 yılında Çiçek ve Çocuk temalı Botanik EXPO fuarı 23 Nisan - 30 Ekim tarihleri arasında Antalya ilinin Aksu ilçesinde yapıldı.
Paris'te 27 Kasım 2013'te yapılan Expo 2020 oylamasının ikinci turunda Dubai seçilmiştir.
Hatay'da 1 Nisan-30 Eylül arasında  ''Medeniyetler Bahçesi'' temalı Expo 2021 düzenlenecektir.

Expo 2015, Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından, Expo 2012'den sonra yapılması planlanmış olan Expo'dur. 2015 Expo'su Milano'da gerçekleştirilecektir. Paris'te BIE tarafından düzenlenen oylamayı Milano kazanmıştır.

İzmir, Türkiye 
Milano, İtalya 

İzmir'in Expo 2015 adaylığı, Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar ve Herkes İçin Sağlık teması altındaydı.
Sağlık temasını ilk kez kullanan kent olan İzmir, İnciraltı'nda yeniden tasarlanması planlanan geniş sergi alanıyla, Expo'ya ev sahipliği yapmayı planlıyordu. Expo adaylığıyla birlikte İzmir'e hızlı tren bağlantısı kurulması, şehir metrosu ile Adnan Menderes Havaalanı'nın geliştirilmesi ve dünyanın en geniş arkeoloji müzesinin yapılması planlanmaktaydı.

Milano'nun Expo 2015 adaylığı, Gezegeni Beslemek, Yaşam İçin Enerji teması altındadır.
Eğer Milano Expo 2015 ev sahipliği için seçilirse, şehrin kuzeybatısında 1.7 milyon m²'lik bir alanda fuarı gerçekleştirecektir. Mimar Massimiliano Fuksas tarafından dizayn edilen gerçek fuar alanı, Arese bölgesindeki fuar alanının yanındaki 210 hektarlık alanı fuara bağlayacak.

Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE)
Resmî site (BIE) 22 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milano'nun Adaylık Sitesi 19 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İzmir Expo 2015 Resmi Adayı and EXPO 2015 İzmir Film 3 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Presentation at the BIE of the Expo 2015 candidature 19 december 2006
ExpoMuseum's 2015 Page30 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Proposal for Expo 2017 Lille "Arts, cultures and traditions in a modern world" 23 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Expo 2020, (Arapça: 2020 إكسبو) Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai şehrinde 20 Ekim 2020'de açılması planlanmış geleneksel Expo fuarı. Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) genel kurulu 27 Kasım 2013'te Dubai'yi ev sahibi olarak seçti. 4 Mayıs 2020 tarihinde, devam eden COVID-19 pandemisi nedeniyle fuarın 1 Ekim 2021 tarihine ertelendiği, isminin Expo 2020 olarak kalacağı açıklandı.

Expo Dubai 2020'nin ana bölgesi, Dubai ve Abu Dabi şehirleri arasında yer alan 438 hektarlık bir alana kurulmaktadır. Bu ana bölge için, Amerikan HOK firması tarafından tasarlanan ana plan, üç büyük tematik ilçe ile çevrelenmiş El Vasl meydanı etrafında yer almaktadır. Her bir bölge Fırsat, Hareketlilik ve Sürdürülebilirlik alt temalarına adanmıştır. Dubai ayrıca ekonomik büyüme, gayrimenkul, çevre yolları ve halkla ilişkiler gibi çeşitli sektörlere yapılan yatırımları da vurgulamaktadır. Ayrıca fuar ile birlikte kullanılmaya başlanacak dünyanın en büyük güneş enerjisi projesi de tanıtıldı.

Expo 2020'ye katılacağını açıklayan ülkeler: 

Expo 2015'i, Milano'nun 21 oy farkla İzmir'e karşı kazanmasından dolayı, Expo 2015 için kullanılan aynı tema (Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar/Herkes İçin Sağlık) yeniden seçildi. Seçilen alan ise İnciraltı'ydı. İzmir'in adaylığı için temaların ve mekanların kullanıldığı tanıtım filmi yayınlandıktan sonra, 4 gün içerisinde 44 bin kez izlenmiştir. Expo 2020 İzmir Yönlendirme Kurulu ve Yürütme Komitesi Başkanı iken Paris'teki Expo sunumuna bir ay kala vali Cahit kıraç'ın Mayıs 2013'te İzmir valiliği görevinden alınması yerel basında eleştiri konusu olmuştur.

Dubai'nin Expo 2020 için seçtiği tema "Birleşen Düşünceler, Geleceği Yaratmak"tır. Expo 2020 için kazanan ülke Birleşik Arap Emirlikleri olmuştur.

160 yıllık BIE ve EXPO tarihinde Güney Amerika kıtasının hiç ev sahipliği yapmaması ve güçlü, gelişen ekonomisi São Paulo'nun yıldızını parlatıyor. Seçtikleri tema "Farklılığın Gücü, Büyüme İçin Uyum"dur.

Yekaterinburg'un teması "Küresel zihin" olarak seçildi.

Resmî site (İngilizce) (Fransızca) (Arapça)
Facebook'ta Expo 2020
X'te Expo 2020
YouTube'da Expo 2020 kanalı

Fokaia veya Phokaia, (Grekçe: Φώκαια; Phṓkaia, Latince: Phocaea, Türkçe: Foça), Anadolu'da, Ege Denizi kıyısında, İzmir Körfezi'nde bir antik Yunan kentiydi. Şehir MÖ 10. ve 8. yüzyıllar arasında Yunan anakarasından gelen yerleşimciler tarafından kurulmuştur. Antik ismi, bugünkü Türk şehri Foça'nın ismine de yansımıştır.
On iki İyon kentinden biridir. Önceleri kentin kuruluşu MÖ 11. yüzyıl Aiol'ler tarafından gerçekleştiği, MÖ 9. yüzyılda ise kentin İyon tarafına geçtiği düşünülüyordu. Fakat yapılan son araştırmalar kentin kuruluş tarihini MÖ 2000'e kadar geri götürüyor.

Kent bulunduğu konum nedeniyle İzmir'in ve İzmir Körfezi'nin kuzey bölümünü meydana getirir. İlçe doğuda Manisa, kuzeyde Çandarlı Körfezi ve Aliağa, güneyde Menemen ve Gediz Nehri'nin denize dökülen ağzı ve İzmir Körfezi ile çevrelenmektedir. Kentin yerleşim alanı denize doğru çıkıntı yapan yarımada ile onun doğusundaki kara bölümü üzerinde yer alır. Doğu, kuzeydoğu ve kuzeyde bulunan yüksek tepeler, antik kente doğal bir koruma sağlar. Kent surlarının doğu bölümü bu nedenle söz konusu tepelerin üzerinden geçer. Kent, deniz kenarında kurulmuş olan diğer İon kentleriyle aynı özellikleri taşır. Phokaia halkının, kentin konumu nedeniyle daha çok denizcilikle uğraştığı belirtilmiştir.

Phokaia antik kenti, İzmir ili Foça ilçesinde yer almaktadır. Günümüzde antik kentin üzerinde bulunan Foça İlçesi, kendine en yakın metropol kent durumundaki İzmir'e 72 km uzunluğundaki bir kara yolu ile bağlanır.

Tarih boyunca Phokaia kentinin yerleşim merkezi yarımada üzeriydi. Bununla beraber Arkaik Dönem'den, MÖ VII. yüzyılın sonundan bağlayarak, etrafını çevreleyen kıyı bölgesi de yerleşmeye sahne olmuştur. Arkaik çağda kentin geniş bir alana yayıldığı ve sınırlarının yarımadayı aştığı saptanmıştır. MÖ VI. yüzyılda Anadolu'nun en büyük kentlerinden biri olduğu anlaşılan kentte, Athena tapınağı kazıları sürdürülmüş ve tiyatronun yeri bulunmuştur. Körfezin başında yer alan kent, dikdörtgen biçimindedir ve kentin iki yanından ilerleyen surlar birleşip bir üçgen oluştururlar. Kentin ilkçağ yapıları olan tiyatro ve surlardan geriye sadece parçalar kalmıştır. Athena tapınağının bazı taşları sadece kazı sonrası depolandıkları yerde görülebilmektedir. Tapınağın ayakta duran parçası yoktur. Üzerinde modern bir kentin kurulmuş olması antik yerleşimden günümüze fazla kalıntı gelmemiş olmasının nedenidir.

Bu konuda başlıca üç görüş vardır;

İlk görüş, adının fok balığında aldığı şeklindedir. Kent limanı açıklarındaki kayalıklar Akdeniz foklarının günümüzde bile yuvasıdır.
İkinci görüş kentin Yunan anakarasından gelen Phokisliler tarafından kurulduğu yönündedir. İsmi de onlardan gelmektedir.
Üçüncü görüş kentin Luwi dilinde sulak yer demek olan "Pa-uwa-ke" den geldiğini, bölgeye sonradan yerleşen Yunanların bunu "phokaa" olarak dillerine alıp sonuna Yunanca kendi yurdu demek olan "-ia" ekini eklediklerini savunur.

Antik kent yerleşimi Arkaik Dönemi'nin önemli merkezlerinden biri olduğu bilinmektedir. Bu dönemde Phokaialılar, özellikle Batı Akdeniz'de Fransa'da Marsilya, Korsika'da Alalia, İtalya'da Elea ve Velia gibi çok sayıda denizaşırı koloni kurmuş olmakla ön plana çıkmışlardır. Antik Şehrin bu görkemli evresinden günümüze çok az bilimsel veri gelebilmişse de, burada yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar neticesi sayesinde her geçen gün daha çok arkeolojik kalıntı ortaya çıkarılmaktadır. Arkaik dönem Phokaiası'ndan günümüze ulaşmış en iyi durumdaki mimari buluntular, harabe yapılar şehrin savunma duvarlarından oldukça gösterişli payandalı ve yüksekçe bir bölüm olduğu tespit edilmiştir. Bu yapıdaki duvar daha geç bir dönemden taş yığma yöntemiyle yapılıp üzerine toprak örtülmüş olabileceği ve bir tümülüsün içinde oldukça iyi bir durumda kalmışsa da 1970'lerdeki bir yol çalışması sırasında ciddi bir tahribata uğradığı görülmektedir. Bu harabe yapı duvarının yapılışından ve mimarisinden sıkça konu alan tarihin babası Herodotos da söz eder ve ortaya çıkarılan kalıntılar onun tariflerine tıpatıp uymaktadır. Fokaia Antik kent Dorlardan kaçan Akalar tarafından kurulan, 12 bağımsız şehir devletleri arasında bulunduğu, Antik İyonya birliği üyesi olduğu belgesel yönetmeni Tekin Gün Antik İyonya bölgesi adlı araştırma yazısında geçmektedir. Phokaia Arkaik Dönem'den başlayarak üzerinde şehrin sembolü fok balıklarının kabartmasının da basıldığı elektron sikke kullanımına geçmiş ve Midilli'deki (Lesbos) Mytiline kentiyle yaptığı bir anlaşmayla elektron sikkelerin altın gümüş oranı ve gramajında belli standartlaşma sağlamıştır. Şehir MÖ 546'da Harpagos komutasındaki Pers (İran) ordularının hakimiyetine geçmiş ve bundan sonra ekonomi ve nüfus olarak gerileme dönemine girmiştir.

İlk araştırmalar Fransız Charles Texier tarafından yapılmıştır. Daha sonra Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında bir heyet tarafından araştırma ve sondajlarla bazı kısımlar açığa çıkarılmıştır. Antik yerleşim Phokaia'da arkeolojik kazılar ve araştırmalar 1989 yılından itibaren, Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Özyiğit tarafından yapılmaya devam etmektedir. Son dönemde antik kent içindeki yapılardan olan Athena Tapınağı Alanı'nda bulunan Arkaik Dönem malzemesi işlemesi nispeten kolay tüf taşından (Foça taşı - lithos phokaikos) büyük griphon ve at heykelleri Phokaia'nın antik dünyadaki büyük taş heykeltıraşlığındaki öncü konumunu da ortaya koyduğu görülmektedir.

Antik yerleşim Fokaia yapılarının mimari özellikleri arasında Arkaik Dönem Athena Tapınağı'nın İyon düzeninde sütun başlığı parçaları ve bazı duvarlar, Foça yolu üzerindeki Taş Kule olarak bilinen Pers mezar anıtı (Anadolu'da antik yerleşimlerin en eski Pers mezar anıtı olduğu, MÖ 546 yılının ilk yarısında Sardes Savaşı'nın bitiminden hemen sonra Pers kralı II.Kiros tarafından anıt mezarı Phokaia sınırları içinde yaptırıldığı saptanmıştır), Şeytan Hamamı olarak adlandırılmış olan Helenistik Dönem'de yapılan kaya mezarı, Roma Dönemi'nden mozaikler, süslemeli mermer bloklar ve seramik atölyelerinin bozuk üretimlerinin atılmasıyla oluşmuş çöplükler bu şehirdeki diğer önemli antik kalıntılardır. Dış Kale olarak adlandırılan savunma amaçlı da kullanılmış Ceneviz yapımı gemi barınağı, tarihi yarımada üzerindeki Osmanlı Dönemi'nden kale olarak adlandırılan benzeri amaçlı bir yapı ve iki cami, aynı dönemden görece iyi korunmuş kitabe ve plastik süslemeleriyle mezar taşları Phokaia'daki önemli tarihî eserlerdir.
Phokaia Antik Kenti'nin yoğun yerleşim görmüş alanlarının büyük bölümü günümüz şehrinin yapıları altında bulunmaktadır. Özellikle 1980'lerden itibaren yazlık amaçlı ikinci konut dalgası biçiminde ortaya çıkan çarpık kentleşme anlayışı nedeniyle arkeolojik sit alanları iyice küçülmüştür. Bu olumsuz gelişme halen devam etmektedir.

İlk Türk arkeolog kazıları diyebileceğimiz araştırmalar Ordinaryüs Prof. Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında gerçekleşmiştir. VI. Türk Tarih Kongresi'nde Foça Kazıları üzerine bir bildiri sunan Akurgal, Arkeoloji literatürünün mühim bir desideratum'u olan bu eski İon şehrinin kazılması, Helen arkaik çağı seramiği ile İon mimari nizamı için mühim neticeler sağlamıştır demiştir. Burada Ekrem Akurgal Phokaia'nın arkeoloji literatüründe önemli bir desideratuma sahip olduğunu vurgulamak ister. Yine yıllar sonra Phokaia kazıları yeniden ele alındığında Akurgal şöyle der: Gerçekten büyüleyici bir doğa yapısına sahip Phokaia, eski çağın en albenili ve en büyüleyici olduğu gibi en güzel kentiydi 
Foça'da ilk arkeolojik sondaj kazıları başlatan Félix Sartiaux'un (1913, 1914) ve (1920) yıllarında sondajlar yaptığı ve bu sondaj kazılarının savaş yıllarına rastladığı ve bu nedenle İzmir- Foça'da uzun süreli çalışamadığı görülmektedir. 1920'lerden sonra Foça'da uzun süre arkeolojik bilimsel nitelikli kazılar yapılmadı. Aradan 32 yıl geçtikten sonra İzmir-Foça'da kazıların yapılması yeniden gündeme gelir. 1948 yılında Bayraklı Kazıları'na başladığında Foça'ya ilk kez gitmiş olan arkeolog Prof. Dr. Ekrem Akurgal, buranın doğal güzelliğine hayran olur ve 1951 yılında Bayraklı kazılarına ara verir. Ekrem Akurgal, Müzeler Genel Müdürü Dr. Cahit Kınay ile birlikte bir program hazırlar ve Batı Anadolu'da Troia I-VI tabakalarıyla çağdaş kültürlerin, Helen Kolonizasyonunun, Anadolu'daki en eski Trak kavimlerinin izleriyle ilgili sunumların aydınlatılması ve Aiol ile İyon uygarlıklarına ait kalıntıların saptanması için sistemli arkeolojik çalışmalar yapılması programlanır. Bu programa göre Kyme ve İzmir- Foça'da kazılar yapılması kararlaştırılır. İzmir- Foça'nın Aiol bölgesi içinde bir İon yerleşmesi olması ve MÖ 7. yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın ilk yarısında Helen dünyasında önemli bir yere sahip olması ayrıca Batı Akdeniz'de koloniler kurması yönünden incelenmesi gereken bir merkez olasılığı, kazıların burada yeniden ele alınmasına neden olmuştur. Eski kazıların arkeolojik sonuçlarının ise yeterince yayınlanmaması ve malzemenin de nerede olduğunun bilinmemesi nedenleriyle sistemli çalışmaların Fokaia yerleşiminde yapılması zorunlu bulundu. Ekrem Akurgal İzmir Müzesi Müdürü Hakkı Gültekin ile birlikte Foça'da 1952 yılının Ekim ayında ören yeri sınırları içinde birkaç araştırma sondajı yaptığı kayıtlarda yerini almıştır. Böylece bilimsel nitelikli kazılar, yaklaşık 32 yıl gibi uzun bir aradan sonra tekrar Ekrem Akurgal başkanlığında ele alınmış olduğu gözükmektedir. Ören yerinde 1952 yılında araştırma olarak yeniden ele alınan kazılar, 1953 yılının Temmuz ayından itibaren kapsamlı olarak yapılmaya başlandığı kronolojik kazı kayıtlarında yerini almıştır. Arkeolojik bilimsel kazılar 1952'den 1957 yılına kadar sürekli olarak yapıldığı görülmektedir. Daha sonra Antik yerleşimin 1970 yılı ve öncesinde birkaç kazı mevsiminde de çalışmalarda bulunulduğu kayıtlarda geçmektedir. Tüm kazılar boyunca genellikle yarımada üzerinde çalışıldığı görülmekte. Yarımada üzerinde yapılan arkeolojik bilimsel çalışmalar ve kazılar altı ayrı sektör biçiminde gerçekleştirildiği gözükmektedir. Arkeolojik alanda Büyük açmalar biçimi

Folkart Towers, Türkiye'nin İzmir şehrinin Bayraklı ilçesinde yer alan, iki ikiz kuleden oluşan karma kullanımlı bir gökdelen kompleksidir. Her biri yer seviyesinden yukarıda 47 kata ve 200 m (656 ft) yüksekliğe sahip olan kuleler, 2014 ile 2017 yılları arasında İzmir'in en yüksek binalarıydı; bu unvanı, 48 katlı ve 216 m (709 ft) yüksekliğindeki Mistral Ofis Kulesi'nin tamamlanmasıyla kaybettiler. Ayrıca Avrupa'nın en yüksek beşinci ve Türkiye'nin en yüksek ikinci ikiz kulesidir.
Kulelerin inşaatına 2011 yılında başlandı ve Nisan 2013'te Hilton İzmir'i geçerek şehrin en yüksek binaları oldular. İnşaat çalışmaları 2014 yılında tamamlandı. Yapım sürecinde 1000 kişi istihdam edilirken, tamamlandığında yaklaşık 4000 kişinin bu kulelerde yaşaması veya çalışması öngörülüyordu. Şubat 2015'te, Türkiye'nin en büyük sanat galerisi kulelerin içinde açıldı; galeri, 800 metrekarelik bir alana sahiptir.

Folkart Towers, İzmir'in Bayraklı ilçesinin Adalet mahallesinde Manas Bulvarı üzerinde eski Tekel Tütün Depolarının olduğu arazi üzerindedir.
İnşaatı 2014 yılında tamamlanmış Avrupa'nın en yüksek beşinci ikiz kuleleri olan Folkart Towers, 27.000 m² arsa üzerine planlanmış 150.000 m²'lik kapalı inşaat alanıyla 200 metre yüksekliğinde, 45'er katlı 2 kuleden oluşmaktadır.
Bünyesinde alışveriş alanları, spor merkezi, rezidans ve ofis katlarından oluşacak ikiz kuleler faaliyete geçtiğinde yaklaşık 4.000 kişinin çalışacağı ve yaşayacağı dev bir karma kullanımlı kompleks olacaktır.
Her iki kulede de; gerek konut, gerekse ofis katlarının yer almasına rağmen bu iki fonksiyon tamamen birbirinden ayrıştırılmış; bağımsız girişler, asansörler ve koridor alanları olarak planlanmıştır.
Mimari çalışma öncesinde, mimari ekiplerle bölge silüet çalışması yapılarak, yapının deniz manzarasının kesintisiz ve panoramik olması sağlanmıştır. Nitekim gerek ofis, gerekse rezidansların neredeyse tamamı deniz ve şehir manzaralıdır.
Brüt 3.8 m kat yüksekliğine sahip, temiz hava dahil her türlü konforlu iklimlendirme, yangın ve güvenlik önlemlerinin planlandığı ofislerde son dönemde doktor muayenehanelerinde istenilen standartlar dahi dikkate alınmış ve bu tür kullanımlara uygun alanlar oluşturulmuştur.
Celâl Bayar Üniversitesi İnşaat Mühendisliği, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Balıkesir Üniversitesi İnşaat Mühendisliği ve Ege Üniversitesi İnşaat Mühendisliği öğretim görevlileri ve öğrencileri tarafından ziyaret edilen proje inşaatında kullanılan teknolojilerin (zemin iyileştirme ve derin temel çalışmaları) bir kısmı Türkiye emlak sektöründe, bir kısmı da İzmir'de ilk kez kullanılmıştır.
İzmir'de modern ofis gelişiminin ilk örnekleri 2001 yılından itibaren görülmeye başlanmıştır. 2008 yılına kadar oldukça sınırlı gelişen İzmir A sınıfı ofis pazarı, bu yılından itibaren özellikle "Bayraklı Bölgesi"nde modern ofis projelerinin gelişimi ile hareketlenmeye başlamıştır.
İzmir'de A tipi toplam ofis arzı 2001 yılında 15,800 m² iken, bu rakam 2011 yılının ilk yarısı itibarıyla 85,100 m²'ye ulaşmıştır.
Salhane-Turan Bölgesi sunduğu 67,800 m²'lik A sınıfı ofis arzı ile İzmir A sınıfı Ofis Pazarı'nın yaklaşık %80'ini temsil etmektedir.

Avrupa'nın en yüksek binaları

Foça Kalesi veya Beş Kapılar Kalesi, İzmir'in Foça ilçesindeki bir kaledir. 11. veya 12. yüzyılda inşa edilmiştir. Phocaea antik kentinin etrafındaki sur duvarının tarihi, kaleden de eskidir; MÖ 590-580 yıllarında inşa edilmiştir. Duvarlar Bizans İmparatorluğu döneminde restorasyon görmüştür.
13. yüzyılda Ceneviz Cumhuriyeti'nin bir parçası olan Foça Kalesi, Cenevizliler tarafından yeniden inşa edildi. 14. yüzyılda Osmanlı şehzadesi Şehzade Halil kaçırılarak kalede alıkonulmuştur. Sur, şehrin ilhak edilmesinin ardından 1538-1539 yılları arasında Osmanlılar tarafından onarılmıştır ve bu dönemde kuleler eklenmiştir.
Kale yarımadanın üzerinde uzanmaktadır ve kulelerinin biri Athena tapınağının en kuzey ucunu; diğeri topluca Beşkapılar (“Beş Kapı”) olarak bilinen beş kapı ise güneybatı ucunu işaret etmektedir. Beşkapılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kayıkhane olarak kullanılmıştır.
Foça Kalesi 2013 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilmiştir.
Foça Kalesi, İzmir'e yaklaşık 55 km uzaklıktadır.

 Wikimedia Commons'ta Foça Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Frigya veya Firigya (Antik Yunanca: Φρυγία Phrygía), Sakarya Irmağı ile Büyük Menderes'in yukarı çığırları arasında kalan bölgenin eski çağdaki adıdır. Bu ad, Balkanlardan gelip bu bölgeye yerleşen Friglerden geliyordu.

Frigler önce Bitinya bölgesine yerleştiler ve MÖ 12- MÖ 7. yüzyıllar arasında Orta Anadolu'nun batısına egemen oldular. Ama yeni göç dalgası Frigleri daha iç bölgelere itti. Frigler önce Sakarya Irmağı çevresine, ardından batıda Gediz ve Büyük Menderes’in yukarı vadileri ile doğuda Kızılırmak ve Tuz Gölü yöresine yerleştiler. Friglerin bir bölümü Burdur Gölü, Erciyes Yaylası ve Yeşilırmak vadisine kadar ilerlediler.
Batıda Gordion kentini başkent edinen asıl Frigler ilk kralı Gordios'tu. Frigler Urartularla birleşerek Asurlulara karşı savaştılar. En parlak dönemlerini MÖ 9-8. yüzyıllarda yaşayan Frigler, Hitit topraklarının neredeyse tümünü ele geçirdiler. MÖ 7'de başa geçen Gordios'un oğlu efsanevi kral Midas, Asurlularla anlaşma yolunu seçti. Midas döneminde başkent Gordium’un yanı sıra Midas Kenti ve Pessinus de çok gelişmişti.
MÖ 7’lere doğru Kafkasya’dan Anadolu'ya giren Kimmerler, Frigler’in başkenti Gordium’a kadar ilerlediler. Kenti ele geçirerek yaktılar. Bu yenilgi karşısında Kral Midas’ın kendisini öküz kanı içerek öldürdüğü söylenir.

Strabon’da, MS 1. yüzyılda, Frigya’nın bir kısmı Büyük Frigya, yani (Phrygia Magna) olarak geçer; burası erken dönemde Midas’ın hüküm sürdüğü ve daha sonra bir kısmı Galatlar tarafından işgal edilen topraklardır. Hellespontos üzerindeki ve Olympos’un etrafındaki kısım ise Küçük Frigya, yani (Phrygia Epiktetos) olarak geçer. Latince’de Büyük Frigya anlamına gelen Frigya Magna veya Hellespontos Frigya’sı denen bölgeyi (Troas ve Mysia bölgelerinde yer alan) asıl Frigya’dan ayırmak için kullanılmıştır.

Phrygia Epiktetos, “ilaveten kazanılmış, ilaveten fethedilmiş Frigya” anlamına gelir. Frigya'nın Pergamon krallarınca kurtarılıp kendi ülkelerine katılan kuzeybatı bölümüne denmiştir. Aezanis, Nakoleia, Kotiaeum, Midaeium ve Dorylaeum Frigya Epiktetos'un başlıca kentleridir. Ayrıca, Mysia’ya ait olduğu kabul edilen Kadoi’yi de Strabon bu kentler arasında göstermiştir. 

Frigya Epiktetos içinde yer alan ve Frigya Paroreia olarak adlandırılan kısımda, Frigya'nın Pisidya boyunca uzanan parçası ile Amorium dolayındaki kısımları, Eumeneia, Synnada ve Frigya kentlerinin en büyükleri olan Laodikeia ile Apameia bulunur. Bunlara komşu olarak kasabalar yer alır ve diğer kentler arasında Aphrodisias, Kolossae, Themisonium, Synaos, Metropolis ve Apollonias; bunlardan daha uzakta ise Peltae, Tabai, Eukarpeia ve Lysias kentleri bulunur . Strabon’da şu şekilde geçmektedir: “Frigya Paroreia doğudan batıya uzanan bir çeşit dağ silsilesine sahiptir, onun eteklerinde her iki tarafta geniş bir ova uzanır ve yakınında kentler vardır; kuzeye doğru, Philomelion ve Pisidia yakınındaki Antiokheia bulunur”.

MS 400 yılından önce, kısa bir süre için, Frigya Romalılar tarafından iki ile bölünmüş, birine Frigya Prima (Birinci Frigya), diğerine Frigya Secunda (İkinci Frigya) denmişti. MS 400'den sonra birincisine Pacatiana, ikincisine Saluratis denmiştir. Afyon ili güney yarımını, Denizli ili kuzey yarımını içeren bölüme “Frigya Pacatiana” adı verilmiştir. Geriye kalan bölüme “Frigya Salutaris” deniyordu. Burası Afyon ilinin kuzey yarısı ile Kütahya ilinin yakın çevresini içeriyordu.

Frig Devleti bir kral tarafından yönetiliyordu. Ama topraklarının rahiplerin denetiminde olduğu sanılır. Eski Yunan belgelerine göre Frigler tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Bu belgelerde Friglerin büyük sürüler beslemeleri, özellikle at yetiştirmeleri, bağ ve bahçelerinin verimliliği övgüyle anlatılır. Çöken Hitit Devleti'nin kentlerine yerleşen Frigler bugünkü Ankara, Eskişehir, Afyonkarahisar, Kütahya, Çorum ve Yozgat'ı içine alan topraklarda yaşadılar. Anadolu'da bir karayolu ağı kurarak doğudaki Asur ve Luvi devletleri, Ege kıyılarındaki Ege uygarlıkları ile ticaret ilişkilerine girdiler.

Eskiçağ yerleşmeleri Midas, Ayazini, Aslantaş, Yazılıkaya, Gordion, Pazarlı, Alişar Höyüğü, Alacahöyük ve Boğazköy'de Friglerle ilgili kalıntılar bulunmuştur. Bu eski Hitit yerleşkelerinde yaşayan Frigler, Hitit uygarlığından etkilendiler ve kendileri de güçlü bir uygarlık yarattılar. Frig sanatı, Hititlerin yanı sıra Urartu, Asur ve Eski Ege uygarlıkları sanatının da izlerini taşır. Frigler, kaya anıtları çeşitli insan ve hayvan motifleriyle bezediler. Tanrıça Kibele için yaptıkları tapınakların duvarlarını, pişmiş topraktan levhalarla süslediler.

Frig mimarisinin ve mühendisliğinin en önemli ürünü MÖ 8.yüzyılda inşa edilmiş olan başkent Gordion'daki kaledir. Kale, MÖ 4. yüzyıla kadar ayakta kalmıştır. Kalenin anıtsal bir kale kapısı vardı. Kalenin içinde ise megaron denilen dikdörtgen yapılar ve krallık sarayı bulunuyordu. Yapıların içinde çakıl taşı mozaik döşemeleri vardı. Frigler bu bezemeci döşeme yönteminin mucididirler. Maden ve ağaç işlemeciliğinde de gelişmişlerdi. Kazılarda makara kulplu bronz tabaklar, kazanlar, altın, gümüş ve bronz yaylı çengelli iğneler, değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli dokuma ürünleri, ahşaptan ve seramikten hayvan heykelcikleri ve geometrik desenlerle süslü ev eşyaları bulunmuştur. Özellikle çengelli iğne (fibula) yapımında kullandıkları teknolojinin o döneme göre çok ileri olduğu görülür. Frigler dokumacılıkta çok ustaydılar. Günümüzde Anadolu kilimlerindeki ve diğer Türk devletlerindeki binlerce yıllık motiflerin, Frig Motifleri'nde de var olmasının nedeni, hâlen çözülememiştir. Friglerin müzik alanında da ileri oldukları ve birçok müzik aleti geliştirdikleri bilinmektedir.
Frig kültürünün en önemli özelliği ise tümülüslerdir. Bunlar, MÖ 8. yüzyıl ile MÖ 6.yüzyılın ilk yarısı arasında yapılmış yapay mezarlardır. Sayıları yüz civarındadır. Friglerden önce bu yapılar Anadolu'da görülmemiştir. Büyük olasılıkla Frigler Avrupa'daki ölü gömme geleneklerini Frigya'ya yerleşince de devam ettirdiler. Tümülüslerin içindeki oda mezar, ana zemin üzerine inşa edilmiştir.
Friglere ait yazılı belgeler, MÖ 8. yüzyıl ile MÖ 4. yüzyıl arasındaki dönemden kalmadır. Bugüne kadar ele geçen yazılı metinler sayısı az ve içeriği de kısa olduğu için tam olarak çözülememiştir. Ancak Frigler Hint-Avrupa kökenli bir dil konuşmuşlardır.

Günümüzde Eskişehir, Kütahya ve Afyon il sınırları içerisinde kalan bölgeye yayılmış olan ve Frigya medeniyetinden izler taşıyan tarihi kalıntıları ve antik eserleri bünyesinde barındıran bölgeye Frig Vadileri denir.
Frig Vadisi 2'nci Kapadokya olarak tanınmakta olup, çok önemli kiliseler, kral mezarları bulunmaktadır. Vadide bulunan Frigler döneminden beri önemli bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı bilinen Ayazini köyünde ise, arazinin elverişli olması nedeniyle oyularak yapılmış Roma ve Bizans dönemlerine ait aile ve tek kişilik kaya mezar odaları, Bizans dönemine ait kiliseler ve kaya yerleşimleri ve kaya kütlesinin oyularak yerleşime dönüştürüldüğü içinde sarnıç bulunan Avdalaz Kalesi bulunmaktadır.

Kümbet Asar Kale
Ballık Kale
Yapıldak Asar Kaya

Köhnüş Kale
Demirli Kale
Çukurca Kale
Üçler Kaya
Kırk Merdiven Kale
Nallı Kaya
Döğer Asar Kaya
Delik Taş

Fındık Asar Kaya
Doğuluşah Kalesi

T.C. Eskişehir Valiliği sitesinde Frig Krallığı hakkında bilgi
T.C. Afyonkarahisar Valiliği Frig Vadisi tanıtım projesi 15 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ivan Lissner(2006), Uygarlık Tarihi
Anatolianscripts.com - Frig Alfabesi 9 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fuar İzmir, İzmir'de yer alan ve Türkiye'nin en büyük fuar ve kongre merkezi olan komplekstir. Temeli Şubat 2013'te atılan fuar kompleksi ₺400 milyon maliyetle gerçekleştirildi. Gaziemir ilçesinde 337.000 m2 büyüklüğünde bir arsa üzerine inşa edildi. Binanın ihalesini ₺259.690.000 teklifle Ermit Mühendislik kazandı. 25 Mart 2015'te açılışı yapılan kompleks, ihtisas fuarlarına ev sahipliği yapmaktadır. Fuar alanı Adnan Menderes Havalimanı'na 10 dakika, kent merkezine ise 15 dakika uzaklıktadır. Toplam 7 bloktan oluşan projede, 14 katlı ve 48 metre yüksekliğinde bir seyir kulesi ile amfitiyatro şeklinde bir meydan bulunmaktadır. İzmir Metrosu'nun inşaatı devam eden M2 hattı ve proje aşamasındaki M3 hattı Fuar İzmir'e bağlantı sağlayacaktır. Fuar İzmir'in olduğu bölgede iki otel ve bir kongre merkezi inşa edilecektir.

Kültürpark

Resmî site

Galata Kulesi ya da müze olarak kullanılmaya başlaması sonrasındaki adıyla Galata Kulesi Müzesi, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde bulunan bir kuledir. Adını, bulunduğu Galata semtinden alır. Galata Surları dâhilinde bir gözetleme kulesi olarak inşa edilen kule, farklı dönemlerde farklı amaçlarla kullanılmasının ardından 2020'den itibaren bir sergi mekânı ve müze olarak hizmet verir. Hem Beyoğlu'nun hem de İstanbul'un sembol yapılarındandır.
Bizans İmparatorluğu ile ittifak hâlinde olan Cenevizliler 1267'de, Haliç'in kuzeyinde bulunan Galata'da "Pera" adlı bir koloni kurmuş, bu koloninin hâkimiyet alanını da zaman içinde Bizans tarafından verilen izinlerle genişletmişti. Tepesindeki haçtan ötürü o dönem "Kutsal Haç Kulesi" (Turris Sancte Crucis) olarak adlandırılan kule, bu izinlere aykırı bir şekilde kuzeydoğu yönündeki tepeye doğru hâkimiyet alanı arttırılarak 1335-1349 yılları arasında bölgede yapılan tahkimatın bir parçası olarak inşa edildi. İki devlet arasında o yıl patlak veren savaş, ertesi yıl imzalanan antlaşmayla sona ererken kulenin bulunduğu tepe Ceneviz kontrolüne bırakıldı. Konstantinopolis'in 29 Mayıs 1453'te Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınması sonrasında Pera'daki Cenevizliler, herhangi bir direniş göstermeden koloniyi Osmanlı'ya devretti. Kulenin de dâhil olduğu Galata'daki tahkimatta birtakım tahribatlar gerçekleştirilse de, Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in fermanıyla kuledeki tahribatlar durduruldu ve tahrip edilen kısımlar yeniden inşa edildi. 1509'daki depremde hasar gören kule, 1510 itibarıyla onarıldı. 16. ve 17. yüzyıllarda, savaş esirlerini tutma yeri ve levazım ambarı, 18. yüzyıl itibarıyla Mehterhâne Ocağı ile yangın gözleyiciler tarafından bir yangın kulesi olarak kullanıldı.
1794'teki yangın sonrasında yapılan onarım çalışmalarında kulenin tasarımı değiştirilirken üst kısım kahvehaneye dönüştürüldü. 1831'deki yangın sonrasında tasarımı bir kez daha değiştirildi. 1875'teki bir fırtınada çatısının devrilmesinin ardından en üst katın üzerine kâgir iki ahşap kat çıkılarak bu kısım, şehirde çıkan yangınları gözleme ve haber verme amacıyla kullanılmaya başlandı. 1965-1967 yılları arasındaki restorasyon çalışmasıyla kule, katları farklı amaçlara hizmet eden turistik bir yapı olarak düzenlenirken kulenin çatısı da 1832-1876 yılları arasındaki tasarıma benzer şekilde yenilendi. Bu dönemde, Ünal Kardeşler ile sonrasındaki dönemde vârislerine ait şirket tarafından İstanbul Belediyesinden kiralanarak işletilmeye başlandı. 1999-2000 yıllarında dış cephesinde bir restorasyon yapıldı. 2013'te, İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı BELTUR işletmeyi devraldı. Bu dönemde kulenin en üst iki katında birer kafe ile restoran yer almaktaydı. Aynı yıl, UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edildi. 2019'da mülkiyeti ve işletmesi Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçti. 2020'de yapılan çalışmalar sonrasında kule, müze ve sergi mekânı olarak düzenlendi. 2023'te, çatısında bir restorasyon gerçekleştirildi.
Çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 62,59 m olan Romanesk tarzdaki kâgir kulenin silindirik gövdesi taştandır. Birer bodrum, zemin ve asma kat dâhil olmak üzere 11 katı bulunur. Zemin katla altıncı kat arasında asansör yer alırken zemin kattan dördüncü kata kadar taş merdivenler, altıncı kattan sekizinci kata kadar ise çelik konstrüksiyon merdivenler yer alır. Tepesini kaplayan koni şeklindeki çatısı ise betonarmedir. Günümüzde kulenin zemin katı, bilet kontrol ve güvenlik noktası olarak hizmet verirken altıncı kata kadar ulaşan asansörün girişi de burada yer alır. Birinci kat müze mağazası iken sonraki üç kat sırasıyla Hezârfen Ahmed Çelebi'nin Galata Kulesi'nden süzülüşünün bir animasyonunun gösterildiği bir ekranla birlikte simülasyon alanı ile kulenin Takiyüddin tarafından kullanıldığı dönemini konu alan eserlerin; Kurtuluş Savaşı'na ait fotoğrafların; Galata Kulesi ve Surlarına ait bilgi ve eserlerin; Galata Kulesi ve İstanbul ile ilgili eserlerin yer aldığı kalıcı müze ve sergi alanlarıdır. Bir geçiş alanı niteliğindeki altıncı katın sonrasındaki geçici sergi alanı olan yedinci katta, İstanbul'un bir bölümünü gösteren bir maket ile pencere önlerine konumlanan seyir dürbünleri yer alırken sekizinci kat, bir seyir terası olarak düzenlenmiştir. Kulenin dış cephesi ile kuleyi çevreleyen alan ise bazı özel ve belirli günlerde farkındalık yaratma, anma ya da kutlama amacıyla kullanılır.

Bizans İmparatorluğu ile ittifak hâlinde olan Cenevizliler 1267'de, Haliç'in kuzeyinde bulunan Galata'da "Pera" adlı bir koloni kurdu. Hâkimiyet alanlarını bölgeyi kuzeydoğusundaki tepeye doğru izinsiz bir şekilde genişleten Cenevizliler, 1335-1349 yılları arasında bu tepenin yamaçlarında, hendeklerle çevrili sur ve kuleler inşa etti. Günümüzde Galata Kulesi olarak bilinen ve bir gözetleme kulesi olmasının yanı sıra karadan yapılabilecek bir kuşatmada, koloninin düzlükte bulunan kıyı kısmının korunması amacı güden surların baş kulesi, 1348'de inşa edildi. Kulenin önünde, yapıya iki yanından bitişik bir biçimde, düz sur hattından yarım daire şeklinde çıkıntı yapan bir barbakan vardı. Dört sur hattının kesiştiği ve Pera'nın ana girişinin bulunduğu bu kısım, üzerindeki levhaya göre 1 Nisan 1452'de tamamlanan inşasıyla Pera'nın Osmanlı İmparatorluğu kontrolüne girmesinden önce inşa edilmiş son tahkimattı. Bu dönem kule, tepesinde yer alan haçtan ötürü "Turris S. [Sancte] Crucis" ("Kutsal Haç Kulesi") olarak anılıyordu.
Ağustos 1348'de Bizanslılar ile Cenevizliler arasında, ticari çekişmelerin yol açtığı bir savaş patlak verdi. Savaşın Bizans zaferiyle 1349'da sona ermesinin ardından barış sağlanırken aynı yıl, Bizans İmparatoru VI. İoannis tarafından yayımlanan bir fermanla, Galata Kulesi'nin bulunduğu tepenin kontrolü Cenevizlilere teslim edildi.

Konstantinopolis'in 29 Mayıs 1453'te Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girmesi sonrasında Pera'daki Cenevizliler, herhangi bir direniş göstermeden koloniyi Osmanlı kontrolüne bıraktı. Bu dönemde kulenin tepesinde yapılan tahribat, Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in Pera'ya yönelik fermanının ardından durduruldu ve Zağanos Paşa'nın başında bulunduğu çalışmalar kapsamında kule tekrar yükseltilerek tepesindeki haç, Osmanlı bayrağıyla değiştirildi.
1509'daki depremde, Galata Kulesi de dâhil olmak üzere Galata'daki tahkimatta birtakım hasarlar meydana geldi. Mimar Hayreddin önderliğinde yapılan onarım çalışmalarının 1510 yılı ortalarında tamamlanmasıyla kule tekrar yükseltildi. Kulenin gövdesinde, yerden 13,20 m (ikinci katın başlangıcı) ve 17,17 m (üçüncü katın başlangıcı) yüksekliklerinde olmak üzere yer alan iki tuğla kuşak, bu deprem sonrasında yapılan tadilatların izleri olarak değerlendirilir ve bu tadilatın kapsamı, kaynaklara göre farklılık gösterir.
16. yüzyılda Galata Kulesi ve Galata Surları üzerindeki diğer burçlar, Kasımpaşa'daki tersanelerde çalışan Hristiyan savaş esirlerinin barınağı ve bir zindan olarak kullanıldı. 17. yüzyıla tarihlenen Seyahatnâme'sinde Evliya Çelebi, kulenin önceleri zindan, o dönemlerde ise tersanenin gemi levazım ambarı olarak hizmet verdiğini yazar. Takiyüddin de gözlemevinin inşası öncesinde kulede birtakım çalışmalar gerçekleştirdi. 18. yüzyıl itibarıyla kule, Mehterhane Ocağı ile yangın gözleyiciler tarafından bir yangın kulesi olarak kullanılmaya başlandı.
27 Temmuz 1794'te çıkan yangında meydana gelen hasarlar nedeniyle kulenin boyu kısaltılarak tasarımı değiştirildi. Bu çalışmalar kapsamında, en üst katın her bir yanına yapılan çıkmalı odalar, sofalar ve divanhane eklenerek bu kısım bir kahvehaneye dönüştürüldü. Yangınları duyurma amacıyla da bir kös yerleştirilirken tavan arası ise güvercinlik olarak kullanılmaktaydı. 2-3 Ağustos 1831'de çıkan yangında kulede tahribat oluştu. Kulenin üst kısmı, önceki farklı bir tasarımla onarılarak -1875'teki fırtınada devrilecek olan çatısı hariç- günümüzdeki görünümüne kavuştu.
1853 ya da 1854 yılında kulenin çatısında bir onarım yapıldı. Aralık 1857'de kurulan, Galata ve Pera'nın idaresinden sorumlu Altıncı Belediye Dairesi tarafından kullanılacak olan binanın 1864 yılındaki inşaat çalışmaları sırasında kulenin çevresindeki avlusu, surlardaki kapılar ve kıyıya doğru uzanan sur duvarlarının 30 Kasım 1863 tarihinde alınan kararla yıkımına, hendeklerinin ise doldurulmasına başlandı.
1875 yılında meydana gelen bir fırtınada çatısının devrilmesinin ardından en üst katın üzerine, her birinde birer odanın olduğu iki katlı kâgir ahşap bir kısım inşa edildi. Kalenin tepesi, hem 1874'te şehirde kurulan itfaiye teşkilâtının hizmetinde yangın haber merkezi hem de deniz kuvvetleri tarafından bir haberleşme merkezi olarak kullanılmaya başlandı.

1923'teki Türkiye'de cumhuriyetin ilanı sonrasında da kule, itfaiye teşkilatı ile deniz kuvvetleri tarafından kullanılmaya devam etti. Galata Kulesi'ne aktarılmak üzere Şubat 1930'da sökülerek Mart 1930'da kulenin tepesine yerleştirilen İngiliz Bahriye Hastanesi'ndeki vakit küresi, Kasım 1934 itibarıyla faaliyete geçti.
1959-1960 kışında, üst kısımdaki ahşap odaların kirişlerinin çürüyerek çökmesinin ardından boşaltılan kulenin, İstanbul Belediyesi Başkanı Haşim İşcan'ın girişimiyle sonucunda onarım ve restorasyon çalışmaları yapılarak turistik bir tesise dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Çalışmalar için 15 Eylül 1964'te yapılan ihaleyi Yapıtaş kazanırken 28 Eylül 1967'de gerçekleştirilen bir törenle kule tekrar açıldı.
Çalışmalarla birlikte bodrum katı, bir servis katı olarak düzenlendi. Zemin kat bir giriş katı niteliği kazanırken giriş ekseninin karşısına, bu kattan altıncı kata kadar ulaşan iki asansör eklendi. Birinci kat bir şark kahvesi, ikinci kat kulenin tarihiyle ilgili bir müze, üçüncü kat turistik eşyaların satıldığı satış reyonlarının yer aldığı bir kat, dördüncü kat Ceneviz Meyhanesi adını taşıyan bir meyhane, beşinci kat kuledeki yiyecek ve içecek servisi yapılan mekânlar tarafından kullanılacak bir mutfak, altıncı kat tuvaletler ile vestiyerin yer aldığı bir lobi, ziyaretçilerin ulaşabileceği son kat olan sekizinci kat ise bir gece kulübü olarak düzenl

Gaziantep kastelleri ve livasları, Türkiye'nin Gaziantep şehrinde bulunan yer altı su yapılarıdır.
Suyun buharlaşmadan iletilmesi amacıyla inşa edilmiştir. Su tünellerine livas, suyun halkın kullanımına sunulduğu yapılara kastel denmektedir.  Kastellerin 13. ve 16.yy'larda yapıldığı bilinmektedir.  Günümüz gelebilmiş altı tane kastel mevcuttur. UNESCO, 2018'de kastel ve livasları Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklemiştir.
Kastel kelimesi, Kilis ilinde çeşmeler için kullanılmakla birlikte, Gaziantep'te yer altı kanalları ile gelen suya ulaşmak için kısmen veya tamamen yeraltında yapılan ve 10-40 basamakla inilen "büyük su tesisleri" anlamında kullanılmaktadır. Geçmiş yıllarda yaklaşık olarak 20 adet kastel olduğu bildirilmiştir. Ancak 1935'li yıllarda yeni su yolları ve şebekeler açıldığı sırada, bu önemli miras ve emanetlerin yarısından çoğu kaybedilmiştir. Günümüze yalnızca 6 tanesi taşınabilmiştir. Gaziantep kent merkezindeki tek su kaynağının Alleben deresi olması ve şehrin jeolojik yapısının yer altında tüneller açmaya uygun olmasından ötürü, şehir dışından getirilen bu kanallar ile gelen su, yeryüzüne çıkmadan evlere, camilere ve kastellere dağıtılmıştır. Su, kastele gelmeden önce iki kola ayrılır; ilk kol içme ve kullanma suyu olarak havuzlara gider, ikincisi ise temizlik amacıyla kullanmak için tuvaletlere dağıtılırdı. Tuvaletlere gelen su ise, önce çimecelik adı verilen yaklaşık 1.20 metre derinliğinde ve kayaya oyulmuş havuzlara gelmekteydi.
Gaziantep'te tarihi kent dokusunda birçok cami, han, hamam, medrese, kastel, çeşme ve özel kullanımdaki evlerin kuyularına su sağlayan yer altı su kanalları bulunmaktadır. Yerel dilde livas adı verilen yer altı su kanalları, şehir dışındaki kaynaktan şehre su taşımakta kullanılmış ve şehir içinde birçok farklı hatta ayrılarak kente su sağlayan bir su yolu ağı oluşturmuştur. Bütün kullanıcıları ilgilendiren bir sistem olması ve yaşamın temel gereklerinden biri olan su ile ilgili olması nedeni ile suyun dağılımı ve kullanımı ile ilgili birtakım kurallar oluşmuştur. Bu kurallar kent içinde su yollarının oluşumunu doğrudan etkilemiştir.
Livas ve kastel sistemi, Gaziantep gibi kurak iklime sahip olan bir  kentte kültürel bir gelenek olması yönüyle istisnai bir örnektir. Bu sistem yer altında yüzlerce yıl boyunca geliştirilmiştir ve inşasında sürekli olarak aynı açıda eğimi korumak, inşa edilen her yeni yapıya su tedarik edebilmek için sistemi uzatarak geliştirmek, kastellere giren temiz su livaslarını çıkışta pis su olarak ayrı bir kanala almak, halkın farklı su kullanım ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde tasarlanmış bir yer altı su yapısı oluşturmak, büyük ve faydalı bir mühendislik başarısı olmuştur.
Gaziantep'te bulunan ve günümüze kadar ulaşan altı tane kastel yapısı vardır, bunlar;

Bişirici (Pişirici) Kasteli ve Mescidi
İmam-ı Gazali (Gazali) Kasteli ve Mescidi
Ahmet Çelebi Kasteli
Kozluca Kasteli ve Mescidi (Tahtani Mescit)
İhsanbey (Esenbek) Kasteli ve Mescidi
Şeyh Fethullah Kasteli ve Mescidi'dir.

Gaziemir, İzmir'in bir ilçesidir. İlçenin batısında ve kuzeyinde Karabağlar, doğusunda Buca, güneyinde Menderes ilçeleri bulunmaktadır. Gaziemir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 149 metredir. İlçenin yüzölçümü 70 km²dir. 1965'e kadar taşıdığı tarihi ismi Seydiköy'dür.
Rumeli göçmenlerinin ağırlıklı unsuru oluşturduğu bir nüfus yapısına sahip olan Gaziemir, günümüzde ilçe hudutları içinde bulunan askerî birliklerin çekirdeğini teşkil eden Hava Teknik Eğitim Komutanlığı'nın kurulması ve sonraki yıllarda gelişen Ulaştırma Tugay Komutanlığı ile önemli bir askeri potansiyeli bünyesinde barındıran farklı bir yerleşim birimi haline gelmiştir. 
Gaziemir, son yıllarda sanayinin ve ticaretin geliştiği bir bölge olarak ortaya çıkmıştır. Merkezde, Akçay Caddesi üzerinde tekstil ve mobilya üretim imalathaneleri ve satış mağazaları yer alır. Sarnıç beldesi etrafında sanayi kuruluşları toplanır. Gaziemir, sanayi ve ticaret gücü yanında, sahip olduğu üstün konut potansiyeliyle de önem kazanmıştır. Adnan Menderes Havalimanı, Gaziemir Hava Üssü, Fuar İzmir, Ege Serbest Bölgesi ve Uzay Kampı Türkiye, Gaziemir sınırları içerisinde yer almaktadır. Ayrıca İzmir Optimum Outlet buradadır.

Seydiköy ve civarı Türk hakimiyetine halk arasında Aydınoğulları Beyliği'nin kurucusu ve Umur Paşa olarak tanınan, Aydınoğlu Gazi Umur Bey döneminde geçmiştir. Seydiköy'de bulunan ve kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen Seyyid Mükremeddin Zaviyesi ve Dizdar Hasan Ağa vakfiyesi bir cami ve çeşme, buradaki ilk Türk yerleşiminin çekirdeğini oluşturmuştur ve bunların ilki yerleşime ismini vermiştir. Seydiköy Türk yerleşimi ile ilgili en erken tarihli belge 1530 tarihli "tapu tahrir defteri"dir ve Seydiköy'ün Konya'dan göçmüş Yörük boyları tarafından kurulmuş olduğuna işaret etmektedir.
18. yüzyıldan itibaren Batı Anadolu'nun zeytin/üzüm/incir/pamuk ihracatına dayalı olarak uluslararası boyutta gelişiminin bir sonucu olarak Seydiköy, Ege Adaları kaynaklı yoğun bir Rum nüfus akınına konu olmuş ve 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, bir yandan İzmir'e güneyden giriş öncesinde kilit bir idari merkez olma özelliğine kavuşmuş, bir yandan da Türk nüfus ağırlığını kaybetmiştir. Bu gelişimin en önemli faktörlerden birisi, tren yolu ile birlikte bugünkü yerinde tesis edilmiş olan Gaziemir İstasyonu olmuştur. Yunan işgali sırasında yıkıma uğramış olduğu için ve 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sürecinde nahiye merkezi bir süre Cumaovası'na (bugünkü Menderes) taşınmıştır.
Kavala'dan mübadil olarak getirilip iskan edilen yaklaşık 2.500 kişi (529 aile) Seydiköy'ün yeniden imar ve inşası bakımından önemli rol oynamıştır. Bu nüfusa, 1944 başta olmak üzere, sonraki yıllarda iskan edilmiş olan Bulgaristan göçmenlerinin eklenmesiyle ilçe günümüzdeki sosyo-kültürel çehresine kavuşmuştur.
Gaziemir, 3 Haziran 1992'de Konak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.

Not: 2008 yılında köyler mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Belediye başkanları

1992 yılında Gaziemir'in Konak'tan ayrılmasıyla İsmet Kılıç ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.

Gaziemir'de 13 ilkokul, 12 ortaokul, 8 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 18.669 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda, 782 öğretmen görev yapmaktadır. Milli Savunma Üniversitesi Hava Astsubay Meslek Yüksekokulu da ilçede yer almaktadır.

İlçede, sağlık hizmetleri; 1 devlet hastanesi, 1 semt polikliniği, 8 sağlık ocağı, 2 sağlık evi ve 1 verem savaş dispanseri tarafından verilmektedir. İlçeye ulaşım ESHOT otobüsleri ve İZBAN trenleriyle sağlanmaktadır. İzmir Çevre Yolu ilçeden geçmektedir. İlçede beş Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Gaziemir Belediyesi26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziemir Kaymakamlığı27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziemir'in uydudan görünüşü25 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Google Maps

Gaziemir – Seydiköy şube demiryolu, İzmir'de bulunan ve 1858 – 1986 yılları arasında hizmet veren yaklaşık 1,4 kilometre (0,87 mi) uzunluğundaki eski şube demiryolu hattıdır. 1858'de Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC) tarafından inşa edilen ve Türkiye'deki ilk şube demiryolu olan hat, 1935'te TCDD'nin denetimine girmiş, 1986'da Akçay Caddesi'nin genişletilmesi sırasında kapatılmıştır.

Osmanlı hükûmeti, İngiliz sermayeli Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC)'ne 22 Eylül 1856'da İzmir'den Aydın'a demiryolu inşa edilmesi için imtiyaz vermiştir. Aynı yıl inşasına başlanan demiryolu hattı 30 Ekim 1858'de Gaziemir'e ulaşarak kısmen hizmete girmiş ve Türkiye'deki ilk demiryolu hattı olmuştur. ORC Şirketi'nin yaşadığı mali sıkıntılar sebebiyle demiryolu hattının kalan kısımlarının inşası kısmen yavaşlamış olsa da hat 24 Aralık 1860'ta Torbalı'ya, 15 Kasım 1862'de Selçuk'a ve 1 Temmuz 1866'da ise Aydın'a ulaşarak tamamen hizmete girmiştir.
ORC Şirketi ana hat imtiyazı haricinde aldığı küçük çaplı imtiyazlarla daha kısa şube hatları da inşa etmiştir. Bu kapsamda 30 Ekim 1858'de Gaziemir – Seydiköy, 27 Temmuz 1860'ta Şirinyer – Buca, 1883 ve 1884'te Torbalı – Çatal – Ödemiş ve Çatal – Tire, 13 Ekim 1889'da Goncalı – Denizli, 29 Aralık 1889'da Sütlaç – Çivril ve 1 Aralık 1890'da ise Ortaklar – Söke şube demiryolu hatları hizmete girmiştir.
1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra alınan demiryollarının millileştirilmesi kararı kapsamında ORC Şirketi 1 Haziran 1935'te TCDD tarafından satın alınarak feshedilmiş ve şirkete ait tüm demiryolu hatları TCDD'nin denetimine girmiştir. 1935 – 1986 yılları arasında TCDD tarafından işletilen hat, 1986'da Akçay Caddesi'nin genişletilmesi sırasında İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu ile bağlantısı koptuğu için kapatılmıştır.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazimağusa ya da Mağusa (Yunanca: Αμμόχωστος Ammohostos), Kıbrıs Adası'nda bir liman kenti. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Mağusa kazası'nın ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Gazimağusa İlçesi'nin yönetim merkezi.
Mağusa, Akdeniz'in en fazla güçlendirilmiş limanlarından biridir. Yakındoğu ile Avrupa arasında bir basamak oluşturur.
Mağusa'nın esas gelişimi Lüzinyanlar devrine rastlar. Yakındoğu'dan şehre yerleşenler, kültür ve değerleriyle kent sakinlerine yeni bir güç ve dinamizm kattılar.
2011 nüfus sayımına göre kent, 40.920 kişilik nüfusa sahiptir.
Doğu Akdeniz Üniversitesi de burada bulunmaktadır. Gazimağusa'nın altın kumsalları dünyanın en iyi bilinen plajları arasındadır. Şehirde her yıl düzenli olarak Gazimağusa Belediyesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi'nce gerçekleştirilen Uluslararası Mağusa Kültür ve Sanat Festivali yapılmaktadır.

Klasik antik dönemde Mısır Kraliçesi II. Arsinoe'ye atfen şehir "Arsinoe" (Yunanca: Ἀρσινόη) olarak bilinirdi. Strabon tarafından da o isimle bahsedilmiştir. Yunancada ise "kumda saklı" anlamına gelen "Ammohostos" olarak geçmektedir. Bu isim daha sonraki dönemlerde "Famagusta" (Batı dillerinde sıkça Fransızcadaki karşılığı Famagouste ve İtalyancadaki karşılığı Famagosta kullanılmıştır), Türkçede ise "Mağusa" olarak bilinir. 1974 yılında Kıbrıs Türk yönetimi tarafından "gazilik" unvanı verilmiştir. Şehrin eski merkezi altın yıllarında rivayete göre yılın her günü için bir kiliseye sahip olmasından dolayı "365 kiliseli şehir" unvanına sahiptir.
Türkçedeki "Magosa" kullanımı yerlilerin tepkisini çeken yanlış bir kullanımdır.

Şehir ilk olarak MÖ 3. yüzyılda I. Ptoleme tarafından "Arsinoe" adıyla kurulmuştur. MS 647/648 yıllarında Salamis'in Araplar tarafından yağmalanması sonucu şehre buradan gelen göçmenler yerleşti. 1291 yılında Haçlı Seferleri sırasında Akka alınınca oradan göç edenler şehre yerleşti. Halkla birlikte tüccarların da gelmesi sonucu şehir zenginleşip önem kazandı ve Gazimağusa Limanı sayesinde bir ticaret merkezi konumuna geldi. Lüzinyanlar döneminde Kudüs'ü de yöneten Lüzinyan kralları 1372'ye kadar Mağusa'daki St. Nikolas Katedrali'nde taç giydi. Bu dönemde şehirde pek çok kilise inşa edildi. 1372'de Cenevizliler şehri ele geçirmiş, şehir yapılan anlaşma gereği 1469'a kadar Ceneviz yönetiminde kalmış ve daha sonra Lüzinyanlara geri verilmiştir. Ceneviz döneminde bir askeri bölge olarak kullanılan şehir ticaret merkezi olma özelliğini yitirmiştir.

Türklere kadar Roma ve Doğu Roma İmparatorluklarının, Latinlerin ve Venediklilerin eline geçen kale II. Selim dönemindeki (1566-1574) Kıbrıs Seferi sırasında 6 Ağustos 1571'de Türk birlikleri tarafından fethedildi. 1878'e dek Türk yönetiminde kalan kale Kıbrıs ile birlikte 1878 yılında İngiliz idaresine bırakıldı.
1960 yılında bağımsızlığını kazanan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin önemli turizm beldelerinden biri haline gelen Mağusa, Kıbrıs Harekâtı sırasında Türk birliklerince ele geçirildi. Kent, 1975 yılında ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti ve 1983'te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin önemli liman, turizm ve üniversite eğitimi merkezlerinden biri haline geldi.

Othello Kalesi, Rumların Aziz George Kilisesi, Latinlerin Aziz George Kilisesi, Gazimağusa Limanı, Lala Mustafa Paşa Camii (Aziz Nicholas Katedrali), Francis Kilisesi, Namık Kemal Zindanı ve Müzesi, Kertikli Hamam, Mağusa Surları, Aziz Barnabas Manastırı, Azize Anna Kilisesi ve Salamis Antik Kenti, Kutup Dede Türbesi.

 İzmir, Türkiye
 Antalya, Türkiye
 Struga, Kuzey Makedonya
 Trabzon, Türkiye

Maraş, Kıbrıs

Gazimağusa Belediyesi (KKTC) resmî web sitesi20 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gazimağusa Turist Rehberi20 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

-->

Gnaeus Pompeius Magnus veya Pompey (29 Eylül MÖ 106 - 29 Eylül MÖ 48), Roma Cumhuriyeti'nin son dönemlerinde askeri ve politik liderdi. İtalya'nın kasabalarından gelen Pompey, kendini Roma asilzadeleri arasına sokabildi. Kendisine Magnus kognomenini de Lucius Cornelius Sulla vermişti.
Pompey Marcus Licinius Crassus'a karşı ve Gaius Julius Caesar'a da dosttu. Üç politikacı Roma cumhuriyetinin son dönemlerinde önemli rol oynamışlar, aralarındaki ortaklığı da Birinci Triumvirlik ismiyle tanımlamışlardır. Crassus öldükten sonra, Pompey ve Caesar tüm Roma topraklarının hakimiyeti için tartıştılar.
Pompey MÖ 65 yılında, şimdiki Şebinkarahisar-Bayramköy bölgesinde, Pontus Kralı VI. Mithridates'in ordusu ile yaptığı savaşta, Roma ordusuna komuta etti. Mitridates'in ordusunu yendi, ülkesini Roma'ya bağlı bir devlet haline getirdi. Ardından Şebinkârahisar-Bayramköy bölgesine, zafer kazanma evi anlamına gelen "Nicopolis" kentini kurdu. Athena (günümüzde Pazar) şehri de Pompey tarafından kuruldu.
Pompey kazandığı savaşlardan sonra Roma'da önemli bir statü kazanmıştır. Caesar ile büyük dostlukları bulunmasına rağmen Caesar'ın Galya Savaşlarını kazanmasının ardından orduyu dağıtmadan MÖ 49 yılında Roma'ya doğru harekete geçmesi sonucunda Pompey ve Caesar'ın araları açılmıştır. Başlayan iç savaş sonucunda Caesar, Cumhuriyet'in başkenti Roma'ya yaklaşınca Pompey ve onun tarafındaki senatörler önce İtalya'nın güneyine, ardından da gemilerle Yunanistan'a geçmişler ve orada büyük bir ordu kurmuşlardır. Caesar'ın ordusu, Pompey ve diğer senatörlerin oluşturduğu orduyu MÖ 48 yılında yapılan Pharsalus Muharebesi'nde bozguna uğratmıştır. Bu yenilgi üzerine Pompey hala kendi taraftarlarının yoğunlukta olduğunu düşündüğü Mısır'a doğru yola çıkmıştır.
Mısır'da bir ordu kurup yeniden Caesar'ın karşısına çıkmayı düşünen Magnus Pompey bilmeden ölümüne doğru yelken açmıştır. Mısır'a gittiğinde gemisinden iner inmez başı kesilerek öldürülmüştür. Pompey'in ardından Mısır'a gelen Caesar, Pompey'i öldüren kişiyi infaz etmiştir. Bazı kaynaklarda bunun nedeni olarak; Pompey'in bir senatör olması ve böyle bir ölümü hak etmemesi olarak açıklanmıştır.

Gök Medrese veya banisinden dolayı Sahibiye Medresesi olarak da adlandırılan, Türkiye'nin Sivas kentinde bulunan bir İslam medresesidir. Selçuklu mimarisinin önemli yapılarından birisi olarak kabul edilir. Diğer Selçuklu medreseleriyle birlikte 15 Nisan 2014 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmak üzere aday gösterilmiştir.

Gök Medrese, Anadolu Selçuklu Devleti'nde III. Gıyâseddin Keyhüsrev döneminde, 1271 yılında Rum Selçuklu veziri Sahip Ata Fahreddin Ali'nin dini bir vakfı olarak, mimar Kaluyan el-Konevî tarafından inşa edilmiştir. Medrese, adını turkuaz renkli çinilerinden almaktadır.

Taç kapısının yan sütunca başlıkları üzerinde karşılıklı olarak yazılı imzaya göre Gök medresenin mimarı Konyalı Kaluyan'dır.
Taç kapının üzerindeki kitabede şöyle yazılmıştır:
عمر في ايام دولة السلطان الاعظم شاهنشاه المعظم غياث الدنيا و الدين كيخسرو بن قليج آرسلان خلد الله دولته
"Ulu sultan, yüce şahlar şahı, dünya ve dinin yardımcısı Kılıç Arslan oğlu Keyhüsrev’in devleti zamanında yapılmıştır. Allah devletini daim eylesin."

Çifte minareli taç kapısı ve kapının üzerindeki süslemeler, yapının en görkemli bölümüdür. Süslemelerde 9 tür hayvan başı, yıldız ve hayat ağacı motifleri kullanılmıştır. Duvarları yontma kalker taşından yapılan medresenin minareleri 25 m uzunluğundadır. Üzengi taşlarının üzerindeki süslemede koç, tilki, boğa, ördek, at, kuş, aslan, yılan ve fil olmak üzere dokuz adet hayvan başı vardır. Bazı araştırmacılar bu figürlerin 12 Hayvanlı Türk Takvimi ile bağlantılı olduğunu öne sürmüşlerdir.
Gök Medrese açık avlulu dört eyvan şemasının uygulandığı iki katlı olduğu iddia edilen bir medresedir. Plastik sanatın şaheserlerinden olan taç kapıda mermer malzeme nedeniyle ışık gölge sistemi genel görünümünü etkilemektedir. Ayrıca sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli tuğla örgülü minarelerde taç kapıya daha da önem kazandırmaktadır. Cephenin solunda üç dilimli kemeri, iki satırlık kitabesi ve üç yönü dolaşan geometrik bordürüyle çeşmesi cepheyi daha hareketlendirmiştir. Bu hareketliliği sağ ve sol tarafta benzemeli pencereler ve bekitme kuleler tamamlamaktadır. Medrese taç kapının üst iki köşesinde iç içe girmiş hayvan başları doldurmaktadır.

Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik durumda ve plastik görünümünde yapılmıştır. Medreseye girişte sağda mescidi bulunmaktadır. Ahşap minberi sonradan yapılmıştır. Mihrabın büyük bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir. Çini ile kaplı olup üzerinde Ayet-el Kürsi yazılıdır. Üçgenler ile kubbeye geçişin sağlandığı mescidin kubbesi ve etekleri de çini tezyinatlıdır.
Girişin solundaki kare planlı kubbeli oda ise Dar-ül Hadis bölümüdür. İç duvarları sıvanmıştır. Üzeri açık dikdörtgen planlı iç avlunun ortasında bir havuzu olması gerekir. Bugün yapının içinde bu havuzun mermer taşları hala durmaktadır. Anadolu'da bilinen en büyük Selçuklu havuzudur. 22 köşeli poligonil bir plana sahiptir. Avlunun kuzey ve güneyinde altı sütun üzerine inşa edilmiş bir revak kısmı bulunmaktadır. Bu revakların gerisinde küçük kapılardan hücrelere girilir. Doğu yönündeki ana eyvanı yıkılmış yerine mevcut taş ve kitabelerle bir duvar örülmüştür. Kuzey ve güneydeki yan eyvanların içi çini tezyinatla süslüdür.
1934-1967 yılları arasında müze olarak kullanılmıştır.
1978 yılında ilk önemli restorasyon ve kazı çalışması yapılmıştır.

İnce Minareli Medrese

Sivas Gök Medrese (Sahip Ata Fahrettin Ali Medresesi) 5 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Orhan Cezmi Tuncer, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2008, Ankara

Çağla Caner, Gökçe Şimşek Kuran - Searching Traces of a Donor: Sahipata in Seljuk Architecture (İngilizce)
Sivas Gökmedrese web sayfası 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Göztepe SK'nün kadın voleybol şubesidir. Forma renkleri sarı-kırmızıdır. Göztepe kadın voleybol takımı, 1962'de kurulmasına rağmen, 2006 yılındaki finansal çöküş sebebi ile kapatılmıştır. 2019 yılında tekrar faaliyet göstererek Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi’nde yarışmaya başlamıştır. Tekrar faaliyete başladığı ilk senesi (2019-20)'nde 7 galibiyet, 15 mağlubiyet, 20 puan ile ligde kalmayı başarmıştır. 2020-2021 sezonunda 14 galibiyet, 8 mağlubiyet, 41 puan ile normal sezonu 4. tamamlayarak Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi Play-Off'larında yarışma hakkı kazanmıştır. Play-Off A grubunda sırası ile Edremit Belediyesi Altınoluk, Nevşehir Belediyesi ve Sigorta Shop Kalecik Belediyesi'ne yenilerek Play-Off'lara veda etmiştir. 2021-2022 sezonunu 9 galibiyet, 12 mağlubiyet, 25 puan ile 7.bitirmiştir. Göztepe kadın voleybol takımı 2022-2023 sezonunda da Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi 'nde yarışmıştır. Kendi Grubunu lider olarak bitirmiştir. Fakat Play-Off mücadelesinde elenmiştir. 2023-2024 sezonu sonucunda ise lig değişikliği yaşamamıştır, 1. Lig'de mücadele etmeye devam etmiştir.

Göztepe SK'nün voleybola yatırımını 1960 sonrası yapmaya başlamasıyla birlikte kulübün erkek ve kadın voleybol şubeleri oluşturuldu. Kadın voleybol takımı 1962 yılından itibaren organize edilen İzmir Mahalli liginde mücadele etmeye başladı ve bu ligde 1968-69 sezonunda şampiyonluğu kazanmıştır. Ancak kulübün maddi imkansızlıklar yaşaması nedeniyle 1972 yılında kapatılmıştır.
Uzun bir süre kadın voleybol şubesi kapalı kalan kulüp 1990'ların ikinci yarısından itibaren tekrar takım kurarak mahalli liglerde mücadele etmeye başladı ve bu mücadelenin sonucunda 1997 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'ne yükselmiştir. Kulüp başarılı performansını bu ligde de devam ederek 1 sezon sonra Türkiye Deplasmanlı bayanlar Voleybol Ligi'ne yükselmiştir.
Çok kısa sürede mahalli ligden Sultanlar Ligi'ne kadar yükselen kulüp bu ligde de başarılı performansını sürdürmeye devam etmiştir. İlk sezonunda normal ligi 10. sırada tamamlayan kulüp, play-off ön eleme turunda Galatasaray kulübüne elenmiştir. İkinci sezonunda ligde çok başarılı maçlar çıkarmaya devam eden kulüp normal sezonu 5. sırada tamamlamış ve play-off öne eleme turunda bir önceki sezon play-off ön eleme turunda elendiği Galatasaray kulübüyle tekrar eşleşmiş ve bu sefer rakibini eleyerek play-off çeyrek final turuna yükselmiştir. Play-off çeyrek finalinde bir başka büyük İstanbul takımı olan Beşiktaş ile eşleşmiş ancak rakibine elenmiştir.Ancak kulüp normal sezonu 5. sırada tamamladığı için Türkiye'yi Konfederasyon Kupası'nda temsil hakkı kazanmıştır.
2000-01 sezonunda bir önceki sezon kadar başarılı maçlar çıkaramasa da normal sezonu 9. sırada tamamlamayı başarmıştır. Play-off ön eleme turunda bu sefer bir başka İstanbul ekibi olan Deniz Nakliyat ekibiyle eşleşmiş ve müthis çekişmeli maçlar oynamasına rağmen rakibine elenmekten kurtulamamıştır. 2001-02 sezonunda istediği sonuçları elde edemeyen kulüp bu sezonun sonunda 13. sırayı alarak bir alt lige düşmüştür.
Alt ligde geçen 2 sezonun ardından 2004-05 sezonunda tekrar Türkiye Deplasmanlı Bayanlar Voleybol Ligi'ne yükselmiştir. Bu sezon orta sıralarda yer alan takım normal lig sezonunu 13. sırada tamamlamıştır. Ancak kulüp bir sezon sonraki lige katılım payını ödeyemediği için mahalli lige düşürülmüştür. 2007 yılında Türkiye Bayanlar İkinci Voleybol Ligi'ne tekrar yükselen kulüp, normal sezonu grubunda 1. sırada, final grubunu da 2. sırada bitirerek Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükselme hakkı kazanmışsa da kulüp maddi imkansızlıklar nedeniyle kadın voleybol şubesini kapatma kararı almıştır.
Yaklaşık 10 yıllık bir aradan sonra 2019 yılında Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'nde yer alan İzmir ekiplerinden birisi olan Rota Koleji'nin ligden çekilmesi üzerine bu kulübün katılım haklarını satın alarak tekrar voleybol sahalarına dönmüştür. Kulüp halen Sultanlar Ligi'nde mücadelesini sürdürmektedir.
2026-27 sezonu öncesinde başantrenörlük görevine Radoslav Arsov getirildi.

1968-69 İzmir Mahalli Ligi, şampiyonluk
1997-98 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, (bir üst lige yükselmiştir)
1998-99 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 9.'su, play-off ön eleme
1999-00 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek final
2000-01 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 9.'su, play-off ön eleme
2001-02 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 13.'sü (bir alt lige düşmüştür)
2004-05 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, normal sezon 13.'sü (lig sonunda ligden çekilmiştir)
2007-08 Türkiye Bayanlar İkinci Voleybol Ligi, normal sezon 1.'si, final grubu 2.'si (lig sonunda şube kapatılmıştır)
2019-20 Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi, normal sezon 10.'su

Göztepe Spor Kulübü, İzmir, Göztepe merkezli Türk spor kulübüdür.
14 Haziran 1925 tarihinde Altay'ın Aydın'da katıldığı spor müsabakasında yönetimde bulunan Ferit Bey'e söz hakkı verilmemesi sonucu, dönüş yolunda trende çıkan anlaşmazlıkların ardından Altay'da futbol oynayan Nebi ile Vedat kardeşler, Muzaffer Koral, Ferit Simsaroğlu, Necati Bey ve Nusret Bey bir spor kulübü kurmaya karar verirler. 14 Haziran 1925 tarihinde, vapur iskelesi yanındaki Mez Gazinosu'nda toplanan Göztepe semtinin ileri gelenleri (kıdemli futbolcular) ve gençler Göztepe futbol takımını kurarlar. Yapılan ilk kongrede Göztepe Fahri Başkanlığına o dönemin Valisi Kazım Dirik seçilir. İdari heyette ise şu isimler yer alır; Başkan Fehmi Simsaroğlu, İkinci Başkan Turan Dirik, Mühendis Aziz Bey, Mustafa Bey, Murtaza Bey, Öğretmen Şerif Bey, Alaattin Bey ve Adil Burgaz. Genel Kaptanlığa ise Ahmet Özgirgin getirilir.
1937-1939 arası, dönemin İzmir Valisi Fazlı Güleç'in girişimleriyle İzmirspor ve Egespor'la birleşmiş ve Doğanspor adıyla mücadele etmiştir. Kısa zaman sonra tekrar eski ismini alan kulüp, Türkiye'ye Avrupa'daki ilk sportif başarıları getiren spor kulübü olmuştur. En büyük başarısını 1950'de Türkiye şampiyonu olarak yaşamıştır. 14 yıl aradan sonra 2017 yılında tekrar Süper Lig'e çıkma başarısı göstermiştir. 2022 yılında  1. Lig'e düşse de 28 Nisan 2024 tarihinde Gençlerbirliği'ni 2-0 yenerek 2 yılın ardından  Süper Lig'e geri dönmüştür.

1941, 1942, 1943, 1945 ve 1949 yıllarında İzmir Şampiyonu oldu. 1950 yılında Türkiye Futbol Şampiyonası'na katılmaya hak kazandı ve önce Gençlerbirliği'ni, ardından Beşiktaş'ı eleyerek Türkiye Şampiyonluğunu kazandı.
1968-1969 ve 1969-1970 sezonlarında 2 kez Türkiye Kupası'nı müzesine götürmüştür.
Profesyonel liglerin başladığı 1959 yılından itibaren 29 yıl Süper Lig, 25 yıl 1. Lig'de mücadele eden ve 3 kez 1. Lig şampiyonluğu kazanan sarı-kırmızılı camia birçok kupayı da müzesine getirdi.
80 yılı geçen, İzmir derbisi olarak kabul edilen Karşıyaka-Göztepe arasındaki maçlar zaman zaman olaylı geçmiştir. İzmir Atatürk Stadyumu'nda 16 Mayıs 1981 tarihinde yapılan maç 2. Ligde seyirci rekoru ile Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başarmıştır.
1997 yılında Sabah ve Yeni Asır gazetelerinin sahibi Dinç Bilgin Göztepe'yi devralarak kulübü dernek statüsünden şirket statüsü hâline getirmiştir.
2002-2003 sezonunda Süper Lig'den düşen Göztepe, bu düşüşü durduramayarak 2007 yılında tarihinde ilk defa Amatör Lig'e düştü. Futbol takımı, 2007-2008 sezonunu Amatör Lig'de geçirmiş, o sezon play-off finalinde İstanbul temsilcisi Ayazağaspor'a penaltılarla 7-6 yenilerek 3. Lig'e çıkma şansını kaybetmiştir.

18 Haziran 2008 tarihinde o sezon 3. Lig'de mücadele edecek olan Aliağaspor yarışma haklarını Göztepe'ye devrettiğini duyurdu. Bu değişiklik sonrası kulüp 2008-2009 sezonunda 3. Lig 2. Grup'ta mücadele etti.
2008-2009 sezon sonu itibarıyla da 3. Lig Yükselme Grubu'nu 1. sırada bitirerek 2. Lig'e şampiyon olarak yükseldi. 2009-2010 sezonunda 2. Lig Yükselme Grubu'na kalan Göztepe, grubu 8. bitirince 1. Lig'e çıkma şansını kaybetti. 2010-2011 sezonu öncesi Özcan Kızıltan'ı teknik direktör olarak kadrosuna dâhil eden Göztepe, 2010-2011 Sezonu sonunda 2. Lig Beyaz Grubu Bandırmaspor'un önünde bitirerek şampiyon sıfatıyla 1. Lig'e yükseldi. 12 Mayıs 2013 tarihinde Tavşanlı Linyitspor ile kendi evinde yaptığı 1. Lig'de kalma mücadelesini, beraberlik sonucunda dahi ligde kalacakken, 1-0'lık skorla kaybederek yeniden 2. Lige düştü. Altınbaş Holding 2007 yılında üstlendiği Göztepe yetkilerini 04 Haziran 2014 tarihi itibarıyla İzmirli iş insanı ve Göztepe taraftarı olan Mehmet Sepil'e 9 milyon € karşılığında devretmiştir.
13 Ağustos 2014 tarihinde İzmir'in Urla ilçesinde yapımı tamamlanan Adnan Süvari Tesisleri hizmete açılmıştır.

3 Mayıs 2015 tarihinde 2. Lig Şampiyonu olarak 1. Lig'e yükselmiştir. 4 Haziran 2017 tarihinde 14 yıllık bir aradan sonra tekrar 1. Lig'den Süper Lig'e yükselmiştir. 2017'de temeli atılan Göztepe'nin yeni stadyumu Gürsel Aksel Stadyumu, 26 Ocak 2020 tarihindeki Beşiktaş maçı ile açılmıştır.
2020-21 sezonuna İlhan Palut yönetiminde başlayan Göztepe, 18. hafta sonunda takımın başından ayrıldı ve yerine Ünal Karaman geldi. Ligde oynanan 40 maç sonunda 13 galibiyet 12 beraberlik ve 15 mağlubiyetle 51 puan toplayarak ligi 10. olarak tamamladı. 2020-21 Türkiye Kupası'nda ise 5. turda Bursaspor'a uzatmalar sonucunda 5-4 kaybederek kupadan elendi.
2021-22 sezonuna Ünal Karaman ile başlayan Göztepe, 3. haftanın sonunda Ünal Karaman ile yollarını ayırdı ve takımın başına Nestor El Maestro'yu getirdi. 34. hafta'da oynanan Gaziantep Futbol Kulübü maçının berabere bitmesiyle, bitime 4 hafta kala Göztepe, Süper Lig'e veda etmiştir.
19 Ağustos 2022 tarihinde kulübün hisselerinin %70'i Sport Republic şirketi tarafından satın alındı. Bu anlaşmaya göre, kulübün futbol branşını Sport Republic, kalan branşları hisselerinin %30'unu elinde bulunduran eski başkan Mehmet Sepil yönetecektir. Bu devirle birlikte Türkiye'de ilk defa bir spor kulübü yabancı bir sermayeden yatırım almıştır. Sport Republic CEO'su Rasmus Ankersen kulübün yeni başkanı olarak, Türkiye'de kulüp başkanı olan ilk yabancı isim olmuştur.
2022-23 sezonunu play-off mücadelelerinde Bodrum FK'ya elenerek noktalayan kulüp, 1. Lig'de devam ettiği 2023-24 sezonuna kötü başladığı hâlde Stanimir Stoilov'un teknik görevi devralmasıyla yükselişe geçmiştir ve sezonu 2. olup Süper Lig'e çıkarak kapatmıştır.

UEFA Kupa Galipleri Kupası ve Fuar Şehirleri Kupası karşılaşmalarında 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 18 mağlubiyet alan sarı-kırmızılı ekip, Türk takımları arasında Avrupa'da en fazla gol atan üçüncü takım olma başarısını gösterdi. 30 karşılaşmada, toplam 36 gol atan Göztepe, 49 golü de kendi kalesinde gördü. 48 yıldan beri Avrupa sahalarında gözükmeyen Göztepe, bu araya rağmen Türk takımları arasında Avrupa'da en başarılı olan 3. Türk takımı olma özelliğini hâlen koruyor. Şu ana kadar Avrupa kupalarında resmî olarak 7 kupaya katılan Göztepe, toplam 30 resmî karşılaşma yaptı. Kupa Galipleri Kupası'na 2 kez katılan Göztepe, Fuar Şehirleri Kupası'na ise 5 kez katıldı. Bu alanda da, bu kupaya katılıp en fazla karşılaşma yapan kulüp olma özelliğini de hâlen üzerinde bulunduruyor. Kupa Galipleri Kupası'nda 10 resmî karşılaşma yapan Göztepe 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 5 yenilgi yüzü gördü. 14 gol atıp, ağlarında da 10 gol gördü. Göztepe'nin en çok iddialı olduğu kupa ise Fuar Şehirleri Kupası. 5 kez katıldığı bu kupada 20 maç yapan sarı-kırmızılı ekip 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 13 yenilgi aldı. 22 gol atıp, 39 golü de ağlarında gördü. Göztepe, 1968-69 Fuar Şehirleri Kupası'nda 5 takımı eleyerek yarı finale kadar çıkan ilk Türk takımı oldu. Ardından 1969-70 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nda Lüksemburg ve Cardiff City takımlarını eledi ama AS Roma takımına elendi. 1970-71 sezonunda ise, Göztepe yine bir Lüksemburg takımını eledi. Ancak bu kez ikinci turda Gornik Zabrze takımına yenilerek kupadan elendi. Bu takımla yaptığı 1-0 ve 3-0 mağlup olduğu maçlar Avrupa kupalarındaki son maçlarıdır. Göztepe, tarihinde Avrupa sahalarında en fazla golü, 1970-71 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nda Lüksemburg'un Union takımına attı. Bu karşılaşmayı Göztepe 5-0 kazandı. Avrupa'da en farklı mağlubiyet ise 1965-66 sezonunda yaşandı. TSV 1860 München takımını ilk maçta 2-1 yenen Göztepe, Almanya'da yapılan ikinci karşılaşmada rakibinden tam 9 gol yiyerek sahadan 9-1 mağlup ayrıldı.
Kupa Galipleri Kupası'na 2 kez, Fuar Şehirleri Kupası'na 5 kez katıldı.

1968 - Fuar Şehirleri Kupası (3. Tur)
1969 - Fuar Şehirleri Kupası (Yarı final)
1970 - UEFA Kupa Galipleri Kupası (Çeyrek final)

1968-1969 sezonunda ise UEFA Fuar Şehirleri Kupası'nda yarı finale kadar yükselerek Avrupa kupalarında bu başarıya ulaşan ilk Türk takımlarından oldu.

1969-1970 sezonunda UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda US Luxembourg ve Cardiff City takımlarını eledi. Çeyrek finalde İtalya'nın ünlü kulüplerinden Roma'ya elendi. 1970-1971 sezonunda ise US Luxembourg takımını eledi. Ancak bu kez ikinci turda Gornik Zabrze takımına yenilerek kupaya veda etti.
Göztepe Avrupa'da toplam 30 resmî maça çıkmıştır. Bu maçlarda 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 18 mağlubiyet almıştır. Rakip fileleri
36 kez havalandırmış, buna karşın kalesinde 49 gol görmüştür.

Göztepe, Marseille'yı ilk maçta 2-0 yenip 2. maçta 2-0 yenilince, o zamanın kuralları gereği; uzatmada da galip çıkmayınca çekilen kuralar sonucu üst tura çıkmaya hak kazanmıştır.
Hamburg, 1968-1969 sezonunda ısrarla ilk çeyrek final müsabakasını İzmir'de oynamak istemiş, Göztepe bu teklifi reddetmiş, bunun üzerine de Hamburg, maçlara çıkmamış ve böylece Göztepe hükmen galip sayılıp yarı finale yükselmiştir.

Göztepe SK'nin U21 Ligi'nde oynayan futbol takımıdır. Takım 21 yaş altı futbolcularından oluşur. Kadroda, U21 Ligi statüsü 21 yaşından büyük sporcu bulundurma hakkı vardır. Yasalar dâhilinde en az üç yıldır Türkiye'de yaşayan 19 yaşından büyük iki yabancı futbolcuda istendiği takdirde alınır. Takımın teknik direktörlüğünü Serdar Sabuncu yapmaktadır.

Göztepe SK'nin bir dönem Efeler Ligi'nde de mücadele etmiş takımıdır. Ancak daha sonra şube maddi yetersizlikler dolayısıyla kapatılmıştır.

Göztepe SK'nin uzun süre 1. ligde olmak üzere birçok ligde mücadele etmiş takımıdır. Hâlen 1. Ligde mücadele etmektedir.

Göztepe SK'nin Türkiye Erkekler Hentbol 1. Ligi A Grubu'nda oynayan hentbol takımıdır. Takım 2002 yılında amatör spor amaçlı kurulmuş olup, günümüze kadar başarılı bir şekilde yükselmiştir. İlk kurulduğunda en alt liglerde mücadelesine başladığı hâlde şu an Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ne kadar yükselme mücadelesi vermektedir. Taraftarın da onur mücadelesi saydığı takım tüm Göztepe camiası tarafından takip edilip, sevilmektedir. 2011-2012 normal sezonunu lider bitirmeyi 3 hafta önceden garantileyen takım normal sezon sonunda Alanya'da play-off maçlarına çıktı ve o grubu da ilk 2 sırada tamamlayıp 2012-2013 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol 1. Ligi A Grubu'nda 

Güllük Dağı (Termessos) Millî Parkı, Antalya ilinde 1970 yılında, 6.702 hektarlık alan üzerinde kurulan mili park. Toros dağlarının eteklerinde, Korkuteli ilçe sınırlarında yer alır.

Alan tarihi, arkeolojik, botanik, jeolojik ve jeomorfolojik değerleri barındırır. Güllük Dağı (Solymos Dağı) yamaçlarında Anadolu'nun yerli halkı Solimlerin kurmuş olduğu Termessos antik kenti kalıntıları yer alır. Antik kent civarında derin vadiler ve tepeler yer alır. Termessos kenti iyi korunmuş bir antik yerleşmedir. Güllük dağının güneybatısında 1150 m rakımlı alana kurulmuştur. Antik kentte en eski kalıntılar Helenistik devirden kalma mezarlardır. Diğer eserler Roma devrine aittir. Kuleler, surlar, agora, kral yolu, tiyatro, sarnıçlar, süslemeli mezarlar en önemli eserlerdendir.
Antalya il topraklarında Güllük Dağı Millî Parkı haricinde üç millî park alanı daha yer alır: Beydağları Olimpos, Köprülü Kanyon, Altınbeşik Mağarası Millî Parkları.

Millî parkta nesli tehlike altında olan alageyik yaşamaktadır. Dağ keçisi, şah kartal, karakulak ve vaşak gibi memeli hayvanlar bulunur.
Yörede, Akdeniz iklimine bağlı olarak kızılçam ve maki bitki topluluğu yaygındır. Orman ve maki formasyonuna ait 680 bitki bulunur. Bu bitkilerden 39 tanesi endemik, 2'si ise sadece Güllük dağında bulunur.

Park alanında kamp yapma imkânı mevcuttur. Millî parka yılda 35.000 ziyaretçi gelmektedir. Kır gazinosu günlük misafirlerin ihtiyaçlarını karşılamaktadır.
Millî park; üniversiteler, Millî Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü ile TÜBİTAK tarafından uygulamalı dersler için Doğa Okulu olarak kullanılmaktadır.

Antalya-Korkuteli yolu ile ulaşılan millî parkın Antalya'ya uzaklığı 34 km'dir.

Güney Afrika, resmî adıyla Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika'nın en güneydeki ülkesidir. Dokuz eyaleti güneyde Güney Atlantik ve Hint Okyanusu boyunca uzanan 2.798 kilometre (1.739 mil) uzunluğundaki kıyı şeridiyle; kuzeyde komşu ülkeler Namibya, Botsvana ve Zimbabve ile; doğu ve kuzeydoğuda Mozambik ve Esvatini ile çevrilidir ve Lesotho'yu da içine alır. 1.221.037 kilometrekare (471.445 mil kare) alana sahip olan ülke, 63 milyondan fazla nüfusuyla Afrika'nın en kalabalık altıncı ülkesidir. Pretoria idari başkent, Cape Town ise Parlamento'nun merkezi olması nedeniyle yasama başkenti, Bloemfontein ise yargı başkenti olarak kabul edilir. En büyük ve en kalabalık şehirleri sırasıyla Johannesburg, Cape Town ve Durban'dır.
Arkeolojik bulgular, Güney Afrika'da yaklaşık 2,5 milyon yıl önce çeşitli hominid türlerinin var olduğunu ve modern insanların bölgede 100.000 yıldan daha uzun bir süre önce yaşadığını göstermektedir. Bilinen ilk insanlar, 2.000 ila 1.000 yıl önce batı ve orta Afrika'dan bölgeye dalgalar halinde göç eden yerli Khoisan ve Bantu dillerini konuşan halklardı. Kuzeyde, 13. yüzyılda Mapungubwe Krallığı ve 17. yüzyılda Venda Krallığı kuruldu. 1652'de Hollandalılar, Table Bay'de, Hollanda Cape Kolonisi'nde ilk Avrupa yerleşimini kurdu. 1795'teki işgali ve 1806'daki Blaauwberg Savaşı, İngiliz işgaline yol açtı. Önemli bir karışıklık dönemi olan Mfecane, Zulu Krallığı da dahil olmak üzere çeşitli Afrika krallıklarının oluşmasına yol açtı. Bölge daha da sömürgeleştirildi ve Maden Devrimi, sanayileşme ve kentleşmeye doğru bir geçişe neden oldu. İkinci Boer Savaşı'nın ardından, 1910 yılında Cape, Natal, Transvaal ve Orange Nehri kolonilerinin birleşmesiyle Güney Afrika Birliği kuruldu ve 1961 referandumundan sonra cumhuriyet oldu. Cape'deki çok ırklı Cape Nitelikli Seçme Hakkı kademeli olarak aşındırıldı ve Güney Afrikalı siyahların büyük çoğunluğu 1994 yılına kadar seçme hakkına sahip olamadı.
Ulusal Parti, 1948'de ırk ayrımcılığını dayattı ve önceki ırk ayrımcılığını kurumsallaştırdı. Afrika Ulusal Kongresi ve diğer apartheid karşıtı aktivistlerin hem ülke içinde hem de dışında yürüttüğü mücadele sonrasında, ayrımcı yasaların yürürlükten kaldırılması 1980'lerin ortalarında başladı. 1994 yılında genel seçimler yapıldı ve ardından tüm ırksal gruplar, parlamenter cumhuriyet ve dokuz eyaletten oluşan ülkenin liberal demokrasisinde siyasi temsil hakkına sahip oldu. Uluslararası ilişkilerde orta güç olarak tanınan Güney Afrika, önemli bölgesel etkiye sahiptir ve BRICS+, Afrika Birliği (Pan-Afrika Parlamentosu'nun merkezi), SADC, SACU, Milletler Topluluğu ve G20 üyesidir.
Gelişmekte olan ve yeni sanayileşmiş bir ülke olarak, nominal GSYİH'ye göre Afrika'nın en büyük ekonomisine sahiptir, Afrika'daki en fazla UNESCO Dünya Mirası Alanına sahip ülke olarak Etiyopya ile aynı seviyededir ve benzersiz biyomları, bitki ve hayvan yaşamıyla bir biyoçeşitlilik merkezidir. Güney Afrika, çeşitli kültürleri, dilleri ve dinleri barındırır ve özellikle apartheid'ın ardından çeşitliliğini tanımlamak için "gökkuşağı ulusu" olarak adlandırılmıştır. Apartheid'ın sona ermesinden bu yana, beyaz olmayan vatandaşlar için hükûmet hesap verebilirliği ve yaşam kalitesi önemli ölçüde iyileşmiştir. Ancak suç, şiddet, yoksulluk ve eşitsizlik yaygınlığını koruyor; 2024 yılı itibarıyla nüfusun yaklaşık %32'si işsizken, 2014 yılında nüfusun yaklaşık %56'sı yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. 0,67'lik en yüksek Gini katsayısına sahip olan Güney Afrika, dünyanın en ekonomik eşitsiz ülkelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Ülke, Orta Afrika Cumhuriyeti ile birlikte ülke isminde kıta olan Afrika'yı kullanan iki ülkeden biridir. Geçmişte Roma İmparatorluğu'na bağlı bir eyalet olan ve günümüzde Tunus'un kurulu olduğu bölgelerde bulunan Afrika eyaleti için kullanılan Afrika daha sonraları Araplar tarafından da aslına sadık kalınarak Ifriqiya olarak adlandırılmıştır. O dönemler Libya olarak adlandırılan kıta zamanla Afrika olarak adlandırılmıştır. Afrika kelimesinin köken olarak nereden geldiği ve nasıl oluşturulduğu tam olarak belli olmasa da yerel kabilelerin kullanımından ortaya çıkan bir kelime olduğu ya da Fenike dilinde toz anlamına gelen afar kelimesinden türetildiği tahmin edilmektedir. Ülkenin konumu ile birlikte kıta isminin de kullanılması ile birlikte ülke ismi oluşturulmuştur.

Güney Afrika Cumhuriyeti sahip olduğu 1.219.912 km2 yüzölçümü ile dünyanın en büyük 24. ülkesi konumundadır. Ülkenin toplamda sahip olduğu 5.244 km'lik kara sınırından 1.005 km'si Namibya, 1.969 km'si Botsvana, 1.106 km'si Lesotho, 496 km'si Mozambik, 438 km'si Esvatini ve 230 km'si Zimbabve ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu'na 2.798 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.

Ülke konum itibarıyla Afrika kıtasının en güney ucunda yer almaktadır. Ülkenin veld olarak da adlandırılan ve 900 m ile 2.000 m deniz seviyesinden yukarıda yer alan orta kesimleri kumtaşı içeren yaylalardan oluşmaktadır. Ülkenin kıyı kesimlerine doğru ilerledikçe düşen rakım sonucu oluşan ve tabakaların basamak oluşturduğu yapıya Great Escarpment (Türkçe: Büyük eğimli yüzey) ismi verilmektedir. Ülkenin sahip olduğu alanların büyük bir kısmı hem yüzey bilimi açısından hem de petrografi açısından Karoo Ana Havzası olarak adlandırılan yapıdan oluşmaktadır. Ülkenin kuzey bölgelerinde ise magmatik kayaçlar yanı sıra Barberton yakınlarında çok eskiye dayanan başkalaşım kayaçları görülmektedir. Drakensberg sıradağları ülkenin kuzeydoğu bölgesinden başlayarak enklave ülke konumunda olan Lesotho'yu geçerek güneydoğu bölgesine kadar uzanmaktadır. Sıradağların en yüksek noktası Lesotho sınırları içerisinde yer almakta olup, Thabana Ntlenyana Dağı olarak adlandırılan dağın zirvesi 3.482 m yüksekliktedir. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin en yüksek dağını ise 3.450 m ile Lesotho sınırına yakın bir konumda bulunan ve zirvesi her iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Mafadi Dağı oluşturmaktadır. Bloemfontein'nin kuzeybatısından başlayarak Botsvana ve Namibya'ya kadar uzanan Kalahari Çölü ülkenin kuzeybatı bölgesinde coğrafi koşulları belirlemektedir. Afrika kıtasının en güney uç noktasını belirleyen ve Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu arasındaki coğrafi sınırı belirleyen Agulhas Burnu'da Güney Afrika Cumhuriyeti'nin önemli coğrafi konumlarından birini oluşturmaktadır. Agulhas Burnu'nun batısında ise kıtanın bilinenin aksine en güney uç noktasını değil en güneybatıda yer alan noktasını belirleyen Ümit Burnu yer almaktadır.
Ülke genelinde yer alan akarsuların büyük çoğunluğunun kaynağı Drakensberg dağlarında yer almaktadır. Burada kaynağından çıkan akarsular doğu yönünde ilerleyerek Hint Okyanusu'na ulaşmaktadır. Ülkenin en uzun akarsuyu Drakensberg'deki kaynağından çıkarak birçok nehrin aksine batı yönünde akarak Atlas Okyanusu'na dökülen Turuncu nehri'dir. Ülkede Gariep olarak da adlandırılan Turuncu nehri ülke içerisinde toplamda 1.850 km'lik bir uzunluğa sahiptir. Turuncu nehrin en önemli noktalarından birini de Augrabies Şelalesi oluşturmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin bir diğer önemli nehri olan ve 1.600 km'lik bir uzunluğa sahip olan Limpopo Nehri Güney Afrika'nın Botsvana ve Zimbabve ile olan doğal sınırını belirlemekte ve Hint Okyanusu'na dökülmektedir.
Güney Afrika Cumhuriyeti'ne ait olan ve üzerinde yaşam olmayan iki küçük adadan oluşan Prens Edward Adaları'da Hint Okyanusu'nun güney kesiminde yer almakta ve anakarada Port Elizabeth'in 1.770 km güneydoğusunda yer almaktadır.

Güney Afrika Cumhuriyeti konumu gereği iklimsel ve orografik açıdan büyük farklılıklar arz etmektedir. Ülkenin Namibya sınırına yakın batı bölgelerinde Kalahari çölü bulunup bu doğrultuda çöl iklimi yaşanabilirken, ülkenin Mozambik sınırına yakın güneydoğu bölgelerinde tropikal ormanlar gözlemlenebilmektedir. Ülkenin batı kıyı kesimlerinde kurak iklim ile birlikte yoğun ılıman okyanusal iklim yaşanmakta olup güney kıyı kesimlerinde yarı kurak iklim yaşanmaktadır. Her iki iklimin sonucu ortaya çıkan sıcak su akıntısı Agulhas Akıntısı ile soğuk su akıntısı Benguela Akıntısı, Ümit Burnu kısmında birbiriyle buluşmasını sağlamaktadır. Ülkenin iç kesimlerinde kurak ile yarı kurak iklim arasında geçişler görülmekte olup bu iklime uygun bozkır alanlar gözlemlenebilmektedir. Cape Town ve civarında Akdeniz iklimi gözlemlenmekte olup yoğun kar yağışları sadece yüksek noktalarda yaşanmaktadır.
Ülkenin güney yarım kürede yer alması nedeniyle kuzey yarım kürenin tam aksi mevsimler yaşanmaktadır. Ülkenin kış mevsimini yaşadığı Haziran ve Ağustos ayları arasında Drakensberg'in zirvesinde, yüksek yaylalarda ve Johannesburg ve civarında kar yağışı gözlemlenebilmektedir. Ülke genelinde gündüz sıcaklıkları 23 °C yer alırken, gece sıcaklık değerleri büyük oranda düşmektedir. Yazın gündüz sıcaklık değerleri 30 °C kadar çıkabilmektedir. Batı Kap bölgesi ile Cape Town civarında kışın serin bir iklim hakim olurken, yoğun olmayacak şekilde yağmur çiseleyebilmektedir. Bu bölgelerde yaz aylarının yaşandığı kasım ile mart ayları arasında sıcak ve kurak bir iklim gözlemlenmektedir. Kıyı kesiminde yer alan KwaZulu-Natal bölgesi boyunca nemli bir iklim hakim olup denizden esen serin rüzgarlar gerçekleşebilmektedir. Bu bölgelerde sıcaklık değerleri yıl boyu 25 °C ile 35 °C arasında gözlemlenebilmektedir.
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin doğu kesimlerinde yer alan platolar genel olarak sıcak havanın etkisinde bulunmaktadır. Yarı çöl konumunda olan Karoo bölgesinde sıcaklıklar aşırı derecede artış göstermekte olup yıllık ortalama yağış miktarları 200 mm'nin altında gerçekleşmektedir. Kış aylarında gerçekleşen yağışlar ise düzensiz olarak yağmaktadır.
Ülkede bu denli farklı iklimlerin oluşmasında farklı nedenler sayılabilmektedir. Sıcak ve soğuk akıntıları, coğrafi yükseklik gibi nedenler bu alanda belirleyici olabilmektedir. Ülkenin doğu kıyılarında Hint Okyanusu'nda oluşan sıcak su akıntısı sıcaklığın etkisi ile yükselen su dolu havanın bölgeye yağmur olarak geri dönüşünün mümkün kılarken, batı kıyılarında nemden arındırılmış soğuk su akıntı

Güney Kore, resmî adıyla Kore Cumhuriyeti (KC) (Korece: 대한민국, Daehan Mingug), Doğu Asya'da bir ülkedir. Kore Yarımadası'nın güney yarısını oluşturur ve Kore Tarafsız Bölgesi boyunca Kuzey Kore ile sınır komşusudur; batısında Sarı Deniz, doğusunda ise Japon Denizi bulunur. Güney Kore, tüm yarımada ve bitişik adaların tek meşru hükûmeti olduğunu iddia etmektedir. Yaklaşık 52 milyon nüfusa sahip olup, bunun yarısı dünyanın dokuzuncu en kalabalık metropol alanı olan Seul metropol bölgesinde yaşamaktadır; diğer büyük şehirler ise Busan, Daegu ve Incheon'dur.
Kore Yarımadası, Alt Paleolitik dönemden itibaren yerleşim görmüştür. İlk krallığı, MÖ yedinci yüzyılın başlarında Çin kayıtlarında belirtilmiştir. MÖ birinci yüzyılın ortalarından itibaren, çeşitli siyasi yapılar Goguryeo, Baekje ve Silla'nın rakip krallıklarında birleşmiştir. Sonuncusu, MS yedinci yüzyılın sonlarında yarımadanın büyük bir bölümünü ilk kez birleştirirken, Balhae kuzeyde Goguryeo'nun yerini almıştır. Goryeo Hanedanlığı (918–1392) kalıcı bir birleşmeyi başardı ve modern Kore kimliğinin temellerini attı. Ardından gelen Joseon Hanedanlığı (1392–1897) kültürel, ekonomik ve bilimsel başarılar elde etti, ancak 17. yüzyılın ortalarından itibaren izolasyonist bir politika izledi. Sonraki Kore İmparatorluğu (1897–1910) modernleşme ve reform arayışındaydı, ancak 1910'da Japon İmparatorluğu'na ilhak edildi. Japon yönetimi, II. Dünya Savaşı'nda Japonya'nın teslim olmasının ardından sona erdi ve Kore iki bölgeye ayrıldı: Sovyet işgali altındaki kuzey bölgesi ve Amerika Birleşik Devletleri işgali altındaki güney bölgesi.
Birleşme görüşmeleri başarısız olduktan sonra, güney bölgesi Ağustos 1948'de Kore Cumhuriyeti olurken, kuzey bölgesi de ertesi ay komünist Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti oldu. 1950'de Kuzey Kore'nin işgali, Soğuk Savaş'ın ilk büyük vekalet savaşlarından biri olan Kore Savaşı'nı tetikledi. Bu savaşta, Amerikan liderliğindeki Birleşmiş Milletler Komutanlığı ve Sovyet destekli Çin Halk Gönüllü Ordusu arasında yoğun çatışmalar yaşandı. Savaş 1953'te ateşkesle sona erdi ve üç milyon Korelinin ölümüne ve ekonominin harap olmasına yol açtı; barış antlaşmasının olmaması nedeniyle Kore çatışması hala devam etmektedir. Güney Kore, darbeler, devrimler ve şiddetli ayaklanmalarla noktalanan bir dizi diktatörlük dönemi geçirdi, ancak aynı zamanda yükselen bir ekonomi ve kişi başına düşen ortalama GSYİH'de en hızlı artışlardan birini yaşayarak Dört Asya Kaplanı'ndan biri olarak ortaya çıktı. 1987 Haziran Demokratik Mücadelesi, otoriter yönetimi sona erdirdi ve mevcut Altıncı Cumhuriyet'in kurulmasına yol açtı.
Güney Kore, günümüzde Asya'nın en gelişmiş demokrasileri arasında kabul edilmektedir. 1987 Anayasası uyarınca, halk tarafından seçilen tek meclisli bir yasama organı olan Ulusal Meclis ile üniter bir başkanlık cumhuriyeti olarak yönetilmektedir. Güney Kore, ABD'nin NATO dışı önemli bir müttefiki olup Doğu Asya'da bölgesel bir güç ve küresel ilişkilerde yükselen bir güç olarak kabul edilmektedir; zorunlu askerlik esasına dayalı silahlı kuvvetleri dünyanın en güçlülerinden biri olarak sıralanmakta ve askeri ve paramiliter personel sayısı bakımından ikinci sırada yer almaktadır. Son derece gelişmiş bir ülke olan Güney Kore'nin ekonomisi, nominal GSYİH ve satın alma gücü paritesi (PPP) düzeltilmiş GSYİH'ye göre dünyanın 14. büyük ekonomisidir; dünyanın dokuzuncu büyük ihracatçısı ve onuncu büyük ithalatçısıdır. Ülke, eğitim, insan gelişimi, demokratik yönetim ve inovasyon ölçütlerinde iyi performans göstermektedir. Nüfusu hızla yaşlanmakta ve dünyanın en düşük doğurganlık oranlarından birine sahip olmasına rağmen, dünyanın en uzun yaşam beklentilerinden birine sahiptir. Güney Kore, en hızlı internet bağlantı hızlarından ve en yoğun yüksek hızlı demiryolu ağlarından bazılarına sahiptir. 21. yüzyılın başından beri ülke, özellikle müzik, televizyon dizileri ve sinema alanlarında küresel çapta etkili pop kültürüyle tanınmaktadır; bu olguya Kore Dalgası adı verilmektedir. Güney Kore, OECD Kalkınma Yardımı Komitesi, G20, IPEF ve Paris Kulübü üyesidir.

Kore ismi Goryeo isminden türemiştir. Adı Goryeo, ilk olarak eski Goguryeo krallığı tarafından 5. yüzyılda isminin kısaltılmış şekli olarak kullanılmıştır. Goryeo'yu 10. yüzyıl krallığı olan Goguryeo'yu takip etti ve dolayısıyla ziyaret eden Pers tüccarlar tarafından "Kore" olarak kabul edilen ismini devraldı. Kore'nin modern hecelemesi, ilk olarak 17. yüzyıl sonlarında Hollanda Doğu Hindistan Şirketi Hendrick Hamel'in seyahat yazılarında ortaya çıktı. 19. yüzyıldaki yayınlarda Corea ve Kore yazımlarının bir arada bulunmasına rağmen, bazı Koreliler Japon işgali sırasında İmparator Japonya'nın, Japonya'yı ilk alfabetik olarak göstermelerini sağladığı için Japoncanın yazımını kasıtlı olarak standartlaştırdığını iddia ediyor.
Goryeo'nun 1392'de Joseon ile değiştirilmesinden sonra Joseon, tüm dünyada kabul görmemiş olmasına rağmen, tüm bölge için resmî isim oldu. Yeni resmî isminin kökeni antik Gojoseon (Eski Joseon) ülkesinde. 1897'de Joseon hanedanı ülkenin resmî adını Joseon'dan Daehan Jeguk'a (Kore İmparatorluğu) değiştirdi. Daehan (Büyük Han) adı, Güney Kore Yarımadası'ndaki eski konfederasyonlardan değil, Kore Üç Krallığına atıfta bulunan Samhan'dan (Üç Han) türemiştir. Ancak Joseon ismi Koreliler tarafından, artık resmî adı olmamasına rağmen, ülkelerini belirtmek için hâlâ yaygın olarak kullanılıyordu. Japon yönetimi altında, iki isim Han ve Joseon bir arada yaşadılar. Bağımsızlık için mücadele eden ve en önemlisi Kore Cumhuriyeti'nin Geçici Hükûmeti olan (임시 정부/大韓民國 臨時 several) birkaç grup vardı.
Japonya'nın teslim edilmesinin ardından, 1945'te Kore Cumhuriyeti (대한민국/大韓民國, IPA: ˈtɛ̝ːɦa̠nminɡuk̚, "Büyük Koreli Halk Devleti"; dinle), yeni ülke için yasal İngilizce adı olarak kabul edildi. Ancak, Korece adının doğrudan bir çevirisi değildir. Sonuç olarak, Korece ismi "Daehan Minguk", Güney Koreliler tarafından bazen Güney Kore devletinden ziyade Kore etnik kökenine (veya "ırk") atıfta bulunmak için bir metonim olarak kullanılıyor.
Hükûmet yalnızca Kore Yarımadası'nın güney kısmını kontrol ettiğinden, gayriresmî Güney Kore terimi Batı dünyasında giderek daha yaygın hâle gelmeye başladı. Güney Koreliler, hem Korelileri toplu olarak ifade etmek için Han (veya Hanguk) kullanırken, hem de Çin ve Japonya'da yaşayan Kuzey Koreliler ve etnik Koreliler bunun yerine Joseon terimini kullanmaktadır.

Kore tarihi, Kore kuruluş mitolojisine göre efsanevi Joseon'un MÖ 2333 Dangun tarafından kurulmasıyla başlıyor (genellikle "Gojoseon" olarak da biliniyor, 14. yüzyılda kurulan başka bir hanedanla karıştırmamak için; önek Go- 'eski' veya 'önceki' demek). Gojoseon Kore Yarımadası'nın kuzeyini ve Mançurya'nın bazı bölgelerini kontrol altına alana kadar genişledi. Çin'in Han Hanedanı ile sayısız çatışmalar girdikten sonra, Gojoseon parçalandı ve Kore Proto-Üç Krallık dönemine girdi.
Ortak çağın yüzyıl başlarında, Buyeo, Okjeo, Dongye ve Samhan devletler birliği yarımadayı ve Mançurya'nın güney kısımlarını işgal etti. Bu devletlerin çöküşünden sonra Goguryeo, Baekje ve Silla gibi birçok çeşitli küçük devletler büyümeye başladı ve yarımadayı Kore'deki Üç Krallık adına kontrol etti. Üç Krallığın 676'da Silla altında birleşmesi sonucu Kore Kuzey Güney Devletleri Dönemine girdi, böylece Kore yarımadasının büyük kısmını Birleşik Silla'nın kontrolünün altındaydı, aynı zamanda Balhae Goguryeo'nun kuzey bölgelerinde başarılı bir şekilde bulunuyordu. Birleşik Silla döneminde şiir sanatı ve sanat teşvik edildi ve Budizm kültürü gelişti. Kore ve Çin arası ilişkiler bu dönem iyi kaldı. Ancak Birleşik Silla iç çekişmeler yüzünden zayıfladı ve Goryeo'ya 935'te teslim oldu. Silla'nın kuzeydeki komşusu Balhae bir devlet olarak Goguryeo'nun vârisi olarak kuruldu. En yüksek döneminde, Balhae Mançurya'nın büyük bir kısmını ve Rusya'nın bazı bölgelerini kontrol etti. Balhae 926'da Kitanlılar'ın eline düştü.
Yarımada Goryeo İmparatoru Taejo Wang Geon tarafından 936'da birleşti. Aynı Silla gibi, Goryeo son derece kültürlü bir devletti ve 1377'de Jikji oluştu, dünya'nın hareketli en eski metal tipli matbaa makinesini kullanılarak. 13. yüzyıldaki Moğol istilaları Goryeo'yu güçsüzleştirdi. 30 yıl savaşın ardından, Goryeo Kore üzerindeki hâkimiyetini devam etti ama yine de Moğollara haraç ödedi ama bunun karşılığında Moğolların müttefiki oldu. Moğol İmparatorluğunun çökmesinin ardından, Goryeo'yu ağır siyasi çekişmeler izledi ve Goryeo hanedanı general Yi Seong-gye tarafından yürütülen bir isyan sonucu 1388'de Joseon hanedanı ile değiştirildi.
Kral Taejo Kore'nin yeni adını Gojoseon'nu göz ardı ederek "Joseon" olarak deklare etti ve başkenti Seul'a taşıdı. Joseon Hanedanının ilk 200 yıllı oldukça barışçıl geçti ve 15. yüzyılda Kral Büyük Sejong döneminde Hangıl'ın oluşmasını izledi, ayrıca bu dönem ülkede Konfüçyüsçülük'un önemi arttı.

1592 ve 1598'de Kore Japonlar tarafından istila edildi. Toyotomi Hideyoshi askerleri komuta ediyordu ve Asya kıtasını Kore üzerinden işgal etmeyi planlıyordu ama büyük ihtimal Salih Ordusu tarafından ve Ming Hanedanı'nın yardımıyla geri püskürtüldü. Bu savaşta amiral Yi Sun-sin'in yükselmesine neden oldu ve onun ünlü kaplumbağa gemiside meşhur oldu. 1620'lerde ve 1630'larda Joseon Mançu istilasına uğradı, neticede Mançular bütün Çin'i feth etmişti.
Başka bir dizi Mançurya'ya karşı savaşlardan sonra, Joseon yaklaşık 200 sene barış içinde kaldı. Kral Yeongjo ve Kral Jeongjo Joseon Hanedanlığına kültürel yenilikler getirdi.
Ancak, sonraki seneler Joseon hanedanı dış ilişkilerde ve dış dünyadaki izolasyonlarda aşırı bir şekilde Çin'e bağlıydı. 19. yüzyıl sırasında Kore izolasyon politikası yüzünden Münzevi krallık olarak adlandırıldı. Joseon Hanedanı kendisini Batılı emperyalizm'den korumak için bu adımı attı, ancak sonunda zorunlu bir şekilde kendisini ticaret için dünyaya açtı. Birinci Çin-Japon Savaşı ve Rus-Japon Savaşı ardından Kore Japon egemenliği altına girdi (1910-1945). İkinci Dünya Savaşının sonunda, Japonlar Sovye

Güvercinada, Türkiye'nin Aydın ilinde bulunan bir adadır.
Kuşadası ilçesinde yer alan ada, insan yapımı bir geçitle karaya bağlıdır. Kuşadası için bir simge niteliği taşıyan adada Cenevizliler tarafından inşa edilmiş bir kale bulunmaktadır. UNESCO, 2020'de kaleyi  “Ceneviz Ticaret Yolu’nda Akdeniz’den Karadeniz’e Kadar Kale ve Surlu Yerleşimleri” dosyası kapsamında Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etmiştir.

Güvercinada'nın tamamını kaplayan Güvercinada kalesi, doğal bir kayalık üzerinde bulunur. Tarihi 13. yüzyılın sonlarında ya da 14. yüzyılın başlarında Kuşadası'na gelen Cenevizlere dayanmaktadır, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yenilenmiştir. Osmanlı döneminde ada korsanlara karşı da bir karakol vazifesi yapmış olduğu için, Korsan Kalesi olarak da bilinir.
Adadaki iç kaleyi ve şehir cephaneliğini, 1533 yılında kurulan Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti'nin ilk beylerbeyi olarak atanan Barbaros Hayreddin Paşa yaptırmıştır. 1613 yılında Kuşadası'nın sadrazam ve damat Öküz Mehmed Paşa mülk olarak verilmesinden sonra Mehmet Paşa Güvercinada Kalesini tamir ettirdi. 19. yüzyılda  şehrin Mora İsyanı sırasında dış surları ve kale çevresindeki surlar subaşı İlyas Ağa tarafından 1826-1827 yıllarında tamir  edildi. Kale, 1834 yılında tekrar onarımdan geçirilip güçlendirildi ve 1957 yılında bir mendirekle karaya bağlandı. Kale, 2013 yılında yeniden onarım  gördü ve kale içinde bazı yapılar onarıldı.

Erken seyahatnamelerin tanımlamalarında ve günümüze ulaşan gravürde, adadaki tek tahkimat olarak yalnızca kare planlı kule görülmektedir. Kule, dıştan 15.7x17.35m. boyutlarında olup, uzun tarafta basamaklı bir kaide üzerinde yükselir. Bu kaide kısmı aslında bir sarnıçtır ve kısmen gömülü tonozlu bir mekandan ibarettir. Kuleye giriş, güney cephededir. Kapıya merdivenli bir platformla ulaşılır. Dış duvarlar, top bataryaları için açılmış pencerelerle derin şekilde parçalanmıştır. Kule içinde kuzeydoğu köşedeki 22 basamaklı bir merdiven çatıya açılır. Çatıda yağmur suyunu aşağıdaki sarnıçlara ulaştıran kanallar günümüzde işlevini kaybetmiştir.

Güvercinada'da surlar adayı çepeçevre saracak şekilde yaklaşık 3 m. yüksekliğinde inşa edilmiştir.  Ada, üç yönde sarp yamaçlı doğal bir koni şeklinde yükselmektedir. Surlar, bu koninin sarp yamacına doğru itilmiş, böylece kayalık yamaç bir yandan sur duvarlarına temel oluştururken diğer yandan bu kesimlerde kaleyi çok daha güvenli kılmıştır. Surların güneyinde doğu yönüne cepheli merdivenlerle çıkılan yuvarlak kemerli ve iki kule ile korunan kale giriş kapısı yer almaktadır. Kuzey kule beşgen, güney kule ise silindirik biçimdedir

Kule kapısının solunda, mazgal pencerelerin kotunda duvar içine gömülmüş mermer bir kitabe levhası yer alır. Kitabe 1242 (1826) yapımlı ve 4 satır, 20 mısradır.
Kitabede yer alan yazı eski Türkçeye “Allah’a hamdolsun. Bu kalenin inşası tamam oldu. Taşları Yılancı’dan (Yılancıburnu) geldi ve bu kalede kullanıldı. Alt tarafta (muhtemelen kale eteğinde) deniz dalgalarının dövüldüğü bir taş konak vardı. Burası kimsenin bilmediği boş çıplak bir toprak iken Sultan Kalesi oldu. Onun banisi (yaptıranı) şerefi Hızır’ın dostu olan İlyas Ağa’dır. O her işinde gani rahman olan Allah’a güvenip tekevvül etmiştir. Allah onun ihsanını ve neslini ebedi kılsın ve her iki cihanda selam et içinde olsun. Cennete girmekte (girmesinde) onun delili olsun ve yüce gayesinde ersin. Tarihi sığınılacak yer olarak söylerdim. (Böylece) “birmanalar incisi çıktı.” olarak çevrilmiştir.

Kuşadası'nın endemik bitkilerinden tülüşah (Centaurea Mykalea), Güvercinada Kalesi'ndeki özel alanda koruma altına alınmıştır. Kanarya sarısı rengi ve iri çiçekleriyle gösterişli bir türdür. Adını, Dilek Yarımadası Milli Parkı'nın da yer aldığı Samson Dağları'nın antik isminden alır, halk arasında Aydın Gaşağı olarak da bilinir.

 OpenStreetMap'te Güvercinada ile ilgili coğrafi veriler  

 Wikimedia Commons'ta Güvercinada ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Güzel Sanatlar Oyuncuları, İzmir'de yerleşik olan bir tiyatro topluluğu.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun gençler tarafından 1999 yılında kurulmuştur. Kurucusu, Murat Karamanoğlu'dur. Topluluk, oyun sahnelemenin dışında diksiyon, dramatik yazarlık, resim, hızlı okuma, satranç, bale, keman-gitar-piyano, tiyatro, dans gibi kurslarla düzenler.

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
Midas'ın Kulakları
Kamyon
Papaz Kaçtı
Sakın Karıma Söylemeyin
Ezop
Kim Kimi Kimle
Dosyali Osmanlı Tarihi
Sevdalı Bulut
Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra Nasreddin Hoca
Kırmızı Başlıklı Tehlike
Midas'ın Eşek Kulakları
Pinokyo
Bremen Mızıkacıları
Yaramaz Palyaçolar

Murat Karamanoğlu
Burcu Tuna
Celal Acaralp
Enis Tekerek
Melda Yorgancılar
Nail Hıncal
Selin Şekerci
Sena Güner
Soner Gunuc
Türker Alpugan

Güzel Sanatlar Oyuncuları

Güzelbahçe, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Narlıdere ve Karabağlar, batısında ve güneybatısında Urla, güneyinde Seferihisar ilçeleri, kuzeyinde ise İzmir Körfezi bulunmaktadır. 29 Aralık 1993'te eski Narlıbahçe ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. On iki mahallesi bulunan ilçenin yüzölçümü 77 km2dir. Güzelbahçe ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 399 metredir. 2022 itibarıyla nüfusu 37.753 kişidir. İlçe ekonomisinin temelini balıkçılık ve tarım oluşturur.

En eski adı Kilizman olan Güzelbahçe 1936'da Kızılbahçe adını alarak Urla'ya bağlı bucak merkezi olmuş, 1954'te belediyeye kavuşmuş, 6 Temmuz 1957'de bugünkü adını almış ve Urla'dan ayrılarak Merkez ilçeye bağlı bucak merkezi olmuştur. 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasında belediyenin lağvedilerek İzmir Belediyesi'ne mahalle olarak bağlanması Güzelbahçe'nin gelişimini durdurmuştur. 26 Mart 1984 tarihinde oluşan 3030 sayılı yasa sonucu İzmir Büyükşehir Belediyesi kurulmuş, Güzelbahçe büyükşehire bağlı Merkez ilçe belediyesine dahil edilmiştir. 1988 yılında Merkez ilçe belediyesi Konak Belediyesi olarak değişime uğramıştır. 1988-1992 yılları arasında Güzelbahçe Konak ilçe belediyesine bağlı olarak kalmış; 3 Haziran 1992 tarih ve 3806 sayılı yasayla Narlıdere ile birleştirilerek Narlıbahçe adını almıştır. Daha sonra 27 Aralık 1993 gün ve 3949 sayılı yasa ile Narlıbahçe ilçesinin bölünmesiyle ilçe hüviyetini kazanmıştır. Mayıs 1994'te Kavacık'ın Konak ilçesine, Ekim 2001'de Çamtepe'nin Seferihisar ilçesine bağlanmasıyla Güzelbahçe'nin bugünkü sınırları oluştu.
29 Mart 2009 yerel seçimleri sonucunda ilçeye bağlı olan Yelki Beldesi kapatılmış; Yelki Mahallesi ve Mustafa Kemal Paşa Mahallesi olarak ilçe merkezine dahil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi adayı Mustafa İnce Güzelbahçe'nin yeni belediye başkanı olmuştur. 2014 yerel seçimlerinden sonra ilçeye bağlı Çamlı, Payamlı ve Küçükkaya köyleri mahalleye dönüştürüldü.

Güzelbahçe'nin yüzölçümü 77 km2dir. İlçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 50 m'dir. İlçedeki iklim tipi Akdeniz iklimidir. İlçenin doğusunda Narlıdere ve Karabağlar, batısında ve güneybatısında Urla, güneyinde Seferihisar ilçeleri, kuzeyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. Sahil bandı Limanreis, Narlıdere ile Çamlıçay, Urla arasında kalan bölümdür. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın döneminde ilçede kıyı düzenlemesi yapılmış, plaj ve yürüyüş alanı düzenlenmiştir. İlçe sahilinde biri Mavi Bayraklı sekiz adet plaj mevcuttur. İnkaya Mağarası ilçede yer almaktadır. Ayrıca ilçede üç tabiat anıtı bulunmaktadır. Çamlı Mahallesi sınırları içerisinde yer alan Çamlı Deresi'ne bir içme suyu barajı inşa edilecektir.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'nin 2021 verisine göre 37.572 kişilik nüfusuyla Güzelbahçe, İzmir'in otuz ilçesi arasında yirmi altıncı sıradadır. İlçenin en fazla nüfusa sahip olan mahallesi 6.249 kişiyle Yalı olup ardından 5.682 kişi ile Yelki ve 5.589 kişi ile Kahramandere gelmektedir. En az nüfusa sahip olan mahallesi ise 265 kişilik nüfusu ile Küçükkaya'dır. İlçenin net nüfus artışı 845 kişi seviyesindedir. Yıllık nüfus artış hızı %2,3 ile İzmir ortalamasının üzerindedir. Nüfus yoğunluğu km2 başına 487,9 kişidir. İlçe nüfusunun 19.091'ini kadınlar, 18.481'ini erkekler oluşturmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede bir balık pazarı bulunmaktadır. Siteler ve Yalı mahallelerinde balık lokantaları mevcuttur. Çamlı, Yaka ve Yelki mahallelerinde haftada bir gün üretici pazarları, Yalı Mahallesi'nde ise yaz aylarında her akşam gece pazarı kurulmaktadır. 2015 itibarıyla ₺2.847 ortalama hane halkı gelirine sahip olan Güzelbahçe, İzmir'in ortalama hane halkı geliri en yüksek ilçesidir. 2017 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre Güzelbahçe, elde ettiği ve yüksek kategorisinde değerlendirilen 0,534 puanla İzmir'in ilçeleri arasında onuncu sırada yer aldı.

İlçede 2013'ten beri her yıl Payamlı Bardacık Festivali, 2014'ten beri de Geleneksel Türk El Sanatları Festivali düzenlenmektedir.

Kilizman Şehitlik Anıtı, Güzelbahçe'de Kâzım Dirik tarafından yaptırılmış bir şehitlik anıtıdır. Kahramandere'de ölen Türk askerleri Kurmay Albay Nihat Bey ve Çobanoğlu Ömer Zeki Bey anısına yaptırılmıştır.

İlçede ralli yarışları yapılıp paraşütle atlama gibi spor etkinlikleri düzenlenmektedir. İlçede bir go-kart pistinin yapımı planlanmaktadır.

On beş sandalyeli ilçe belediye meclisi, 2024 itibarıyla on dört CHP ve bir İYİ Partili üyeden oluşmaktadır.

60. Yıl Anadolu Lisesi, MEV Koleji Özel Güzelbahçe Okulları, Deniz Koleji, Özel Güzelbahçe Piri Reis Okulları, Yöm-Özel BirYer Okulları, Cengiz Topel Lisesi ilçede bulunmaktadır. Kapatılmadan önce Türkiye'deki dört askerî liseden biri olan Maltepe Askerî Lisesi de Güzelbahçe'de bulunmaktaydı.

Haziran 2018'den itibaren ilçeye doğalgaz verilmeye başladı.

Hastane bulunmayan ilçede Eylül 2018'den beri Urla Devlet Hastanesi'nin semt polikliniği hizmet vermektedir.

İzmir-Çeşme Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım ESHOT otobüsleri ve Güzelbahçe Vapur İskelesi'ne sefer düzenleyen İZDENİZ vapurları tarafından sağlanmaktadır. İlçede üç Bisim istasyonu bulunmaktadır. İzmir Metrosunun M1 hattının Güzelbahçe'ye kadar uzatılması planlanmaktadır.

Güzelbahçe'nin iki tane kardeş şehri bulunmaktadır.

 Flörsheim am Main, Almanya (2011'den beri)
 Girne, Kuzey Kıbrıs

T.C. Güzelbahçe Belediyesi 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Güzelbahçe Kaymakamlığı 21 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacı Bayram Câmii, Ankara'nın Altındağ ilçesinin Ulus semtinde bulunan tarihi cami. Augustus (Ogüst) Tapınağı'nın bitişiğindedir. İlk zaviye olarak yapılış tarihi hicri 831 yılı (1427-1428) olan caminin ilk mimarı Mimar Mehmet Bey hakkında bilgi bulunmamaktadır. Günümüzdeki mimari yapısı 17. ve 18. yüzyıl camilerinin karakterlerini taşımaktadır. Uzunlamasına dikdörtgen bir plana sahip yapı, taş kaideli, tuğla duvarlı ve kiremit çatılıdır.

Cami, adını  bahçesindeki Hacı Bayram Türbesi'nden alır. Mihrap duvarına bitişik olan türbe, 1429 yılında yapılmıştır. Kare planlı, sekizgen tamburlu türbenin üzeri kurşun kubbe ile örtülüdür. Caminin bahçesinde ayrıca XVIII. yüzyıla ait Osman Fazıl Paşa türbesi bulunmaktadır. Sekizgen planlı yapı, doğrudan duvarlara oturan bir kubbeyle örtülüdür. Eskiden türbede bulunan Osman Fazıl Paşa'nın sandukası sonradan aile mezarlığına götürülmüştür.

Camii ahşap ve ahşap üzerine kalem-işi süslemeleri, çini süslemeleri bakımından da oldukça zengin bir yapıdır. Cami içindeki ahşaplar üzerinde Nakkaş Mustafa Paşa'ya ait boyama nakışlar vardır.
Caminin güneydoğu duvarında iki şerefeli bir minare bulunur. Bu minare kare planlı taş kaideli, silindirik tuğla gövdelidir. 1714 yılında Hacı Bayram Veli'nin torunlarından Mehmet Baba tarafından tamir edilmiştir. 1940 yılında da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen cami ve külliyesi en son Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde orijinaline uygun olarak yenilenmiş ve 14 Şubat 2011 tarihi itibarıyla ibadete açılmıştır. Kapalı alanda dört bin beş yüz, açık alanda bin beş yüz olmak üzere toplam kapasite altı bin kişinin ibadet yapmasına uygun hale getirilmiştir.

 OpenStreetMap'te Hacı Bayram Camii ile ilgili coğrafi veriler  

Hacı Bayram Camii tarihçesi
Hacı Bayram-ı Veli25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi, Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde yer alan ve 16 Ağustos 1964'ten beri müze olarak kullanılan bir yapı.
Horasanlı 90.000 Alevi Türkmen Pîrlerin önderi ve büyük tasavvuf alimlerinden bir Alevî Türkmen şeyhi olan filozof Hacı Bektaş-ı Veli tarafından 13. yüzyılda kuruldu ve sonraki dönemlerde yapılan eklemeler ve onarımlarla bugünkü hâlini aldı. UNESCO, 2012'de kompleksi Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil etti. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen özel izinle Temmuz 2015'te yapılan cem töreni, 188 yıl aradan sonra dergâhta gerçekleştirilen ilk ibadet oldu.
2019'da yaklaşık 600 bin kişi tarafından ziyaret edilen müze, Türkiye'nin en çok ziyaret edilen sekizinci müzesidir.

Hacıbektaş Müzesi; Hacı Bektaş Veli Hazretleri'nin kabrinin de bulunduğu Pir Evi, Bektaşi Tarikatı'nın kurucusu kabul edilen ikinci pir (Pir-i Sani) Balım Sultan Hazretleri'nin türbesinin de yer aldığı Balım Sultan Türbesi, Alevi-Bektaşi erkanlarının yürütüldüğü Meydan Evi, yemeklerin yapıldığı ve Bektaşi öğretisinin verildiği yerlerden birisi olan Aş Evi, misafirlerin konuk edildiği Mihman Evi, eşyaların ve erzakların muhafaza edildiği Kiler Evi, Tekke Cami, Hamam, Ekmek Evi ve At Evi bölümlerinden oluşur. Ancak, Ekmek Evi ve At Evi bölümleri günümüze ulaşamamıştır. Bununla birlikte, üç avludan oluşan Müzenin 1. Avlusunda (Nadar Avlusu) 'Allah-Muhammed-Ali'yi simgeleyen Üçler Çeşmesi ile 2. Avluda (Dergah Avlusu) Hz. Ali'yi simgelediğine inanılan 'Aslan' heykelinin yer aldığı Aslanlı Çeşme ve Meydan Havuzu ile 3. Avluda  (Hazret Avlusu) Hasbahçe ve Hazire (derviş mezarlığı) yer alır. Bunun yanı sıra Balım Sultan Türbesi önünde yer alan anıtsal 'Karadut Ağacı', rivayete konu olması ve yaşlı olmasına rağmen halen meyve vermesiyle ziyaretçilerin oldukça ilgisini çekmektedir.

Nadar Avlusu'nu Dergâh Avlusu'ndan ayıran kesme taş örgülü duvarda kırmızı renkli taşlar, Üçler Kapısı'nın çevresinde yerini sarı renkli taşlara bırakmaktadır. Sivri kemerli kapının üzerindeki duvar üçgen bir alınlık meydana getirmekte, çift meyilli harpuşta hiç kesintiye uğramadan bunun üzerinde devam etmektedir. Kapının yanlarında kare biçiminde kırmızı taşlara on iki imamı remzeden on iki dilimli gülçeler işlenmiştir. Taşların köşelerinde görülen çeyrek güneş motifleri, Üçler Kapısı'nın bu tür motiflerin yaygınlaştığı XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde veya az sonra elden geçirildiğini göstermektedir. Havuz, kitabesinden anlaşıldığına göre; Beyrut Valisi Halil Paşa'nın eşi Zehra Hanım tarafından 1908 yılında yaptırılmıştır. Havuzun alınlık kısmının tepesinde mermerden yapılmış 'Hüseyni Tacı' bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ile ilgili coğrafi veriler  

Hacı Bektaş-ı Veli Müzesi – T.C. Hacıbektaş Kaymakamlığı

Halil İbrahim İnalcık (7 Eylül 1915, İstanbul - 25 Temmuz 2016, Ankara), uluslararası alanda tanınan Türk tarihçi, yazar ve akademisyendir. Osmanlı ve Türk tarihine siyasal, ekonomik, kültürel ve medeniyet alanlarında yaptığı özgün katkılarıyla bilinmektedir. Bilimsel çalışmaları ve yetiştirdiği öğrenciler nedeniyle "Şeyhü'l-Müverrihin" ve "Tarihçilerin Kutbu" ünvanlarıyla anılmıştır.
Kırım göçmeni bir aileden gelen İnalcık, 1936 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden 1940 yılında mezun oldu. 1942'de Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktorasını tamamladı. 1943'te doçent, 1952'de profesör oldu. Akademik kariyeri sürecinde Ankara Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Chicago Üniversitesi, Londra Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve Princeton Üniversitesi'nde dersler verdi. İngilizce olarak kaleme aldığı Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) ile Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi adlı eserleri, Balkan dilleri ve Arapça da dâhil olmak üzere pek çok dile çevrildi ve birçok dünya üniversitesinde ders kitabı olarak okutuldu.
İnalcık, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde 32 yıl görev yaptıktan sonra 1972'de Chicago Üniversitesi'nde Osmanlı Tarihi Kürsüsü'nü, 1993'te ise Bilkent Üniversitesi'nde Tarih Bölümü'nü kurdu. Doktora öğrencileri arasında, İlber Ortaylı'nın da bulunduğu çok sayıda tarihçi yer almaktadır. 2016 yılında, 100 yaşındayken Ankara'da hayatını kaybetti ve cenazesi Bakanlar Kurulu kararı ile Fatih Camii Haziresi'ne defnedildi.

İnalcık, 7 Eylül 1915 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım'dır. Ailesi, 1924 yılında Ankara'ya yerleşti.
1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi'nde, bir yıl Sivas Muallim Mektebi'nde devam etti. Orta tahsilini 1931'de Ankara'da Gazi Muallim Mektebi'nde tamamladıktan sonra Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi'nde lise tahsiline devam etti. 1936 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi Bölümünde yüksek öğrenimine başladı. 1940 yılında mezun olduktan sonra fakültede asistan olarak kaldı.
1942 yılında Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı doktora tezini verdi. 1943'te Viyana'dan 'Büyük Ricat'e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı başlıklı teziyle doçentliğe atandı. 1945'te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümünden Şevkiye Işıl ile evlendi.
Uzun yıllar aynı fakültede Osmanlı ve Avrupa tarihi üzerine dersler veren İnalcık, 1947'de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi. 1949'da İngiltere'ye giderek British Museum'da Türkçe yazmalar üzerinde çalıştı ve Calendar of State Papers serisinde Osmanlı tarihine ait kayıtları topladı. Public Record Office'te Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kaynak taraması yaptı. 1951 yılında Türkiye'ye döndü.
1951'in yazında Bursa Şer'iyye Sicilleri üzerine çalışmaya başladı. Girişimleri sonucu siciller, Topkapı Sarayı'ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa'ya gönderildi. İnalcık, Haziran 1952'de Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük unvanı aldı.
Columbia, Princeton, Pennsylvania, Harvard Üniversitelerinde ziyaretçi profesör olarak dersler veren İnalcık, 1972'de Ankara Üniversitesinden emekli olarak Chicago Üniversitesinde Osmanlı Tarihi Kürsüsünü kurdu. 1973 yılında kitabı Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) yayımlandı.
İnalcık, Osmanlı/Türk tarihi araştırmalarının ortaya koyduğu yeni bilgi ve bulguların en üst düzeyde paylaşılıp tartışılması için "International Association for Social and Economic History of Turkey" adlı uluslararası bir birlik kurdu, ilk 1977'de Hacettepe Üniversitesinde olmak üzere 11 uluslararası kongrenin toplanmasına öncülük etti.
1986 yılında Chicago Üniversitesinden de emekliye ayrıldı ve 1993 yılında Bilkent Üniversitesinde Tarih Bölümünü kurdu. 23 yıl boyunca Bilkent Üniversitesi Osmanlı Tarihi Bölümünde yüksek lisans ve doktora öğrencilerine seminer dersi verdi.
2003 yılında Bilkent Üniversitesinde Halil İnalcık Center for Ottoman Studies adlı bir merkez kurdu. Halil İnalcık, yıllardan beri çeşitli arşivlerden topladığı belge ve defterlerin kopyalarını, yarım kalmış araştırma metinlerini, 1000'den fazla ayrıbasımı ve diğer materyalleri bu merkeze bağışlamıştır.
İnalcık, çok iyi düzeyde Osmanlı Türkçesi, iyi düzeyde; İngilizce, Fransızca, Almanca, orta düzeyde de; Arapça, Farsça ve İtalyanca biliyordu. Dünyanın çeşitli üniversitelerinden çok sayıda fahri doktora tevcih edilen İnalcık, 20. yüzyıl sona ererken Cambridge'de bulunan Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim insanı arasında gösterilmiştir.
2003 yılında Macaristan Cumhurbaşkanı tarafından Macaristan Liyakat Nişanı ile ödüllendirilmiştir.
Hayatı ve tarihçiliğini anlattığı Tarihçilerin Kutbu "Halil İnalcık Kitabı" adlı söyleşi kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan 2005 yılında yayımlanmıştır.
Avrasya Akademisi'nin kurucu üyelerinden birisi idi.

Halil İnalcık çoklu organ yetmezliği nedeniyle 25 Temmuz 2016 tarihinde saat 19.10'da Ankara'da tedavi gördüğü hastanede 100 yaşında öldü. Ölümünün ardından Bilkent ve Ankara Üniversitesinde tören düzenlendi. Cenazesi Bakanlar Kurulu kararı ile Fatih Sultan Mehmet'in de türbesinin bulunduğu Fatih Camii Haziresi'ne defnedildi.
Ölümünün ardından birçok yerde anma töreni düzenlenen İnalcık için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatı ile özel bir kabir yapıldı. Geleneksel Osmanlı kabirleri tarzında düzenlenen İnalcık'ın "ulema kabri" 22 Temmuz 2017'de tamamlandı. Mermerden yapılan kabrin yazma ve motifleri altın varak ile süslendi.
Kabir düzenlenmesinde Ahmed Cevdet Paşa'nın kabri örnek alındı. Koordineyi İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İstanbul Valiliği üstlendi ve finansal destek İstanbul Türbeler Derneğince verildi. Kabrin üzerine ayak ve baş kısmında olmak üzere iki silindir ("üstüvânî") dikildi. Taşları Semih İrteş imal ettirirken ayak kısmındaki silindirin klasik tezyinatını Sabri Mandıracı yazdı. Mandıracı'nın çalışması el ile işlendi.

Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), London, 1974.
Studies in Ottoman social and economic history, London, 1985.
The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire, Bloomington, 1993.
Süleyman the second and his time, İstanbul, 1993.
An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte), Cambridge, 1994.
From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history, İstanbul, 1995.
Sources and studies on the Ottoman Black Sea, Cambridge, 1995.
History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte), 1999.
Ottoman Civilization (Gunsel Renda ile birlikte), Ankara, 2003.
Essays in Ottoman History, Eren Yayıncılık.
Osmanlı tarihinde İslamiyet ve Devlet, Türkiye iş Bankası kültür yayınları
Makaleler 1: Doğu Batı, Doğu Batı Yayınları, 2005.
Fatih devri üzerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara, 1954.
Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adalet, Eren Yayıncılık, 2000.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1 /1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile, 2001.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 2 / 1600-1914, Eren Yayıncılık, 2004.
Osmanlı İmparatorluğu - Toplum ve Ekonomi, Eren Yayıncılık.
Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, 2003.
Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Eren Yayıncılık.
ABD Tarihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager (çeviri) Doğu Batı Yayınları, 2005.
Şair ve Patron, Doğu Batı Yayınları, 2003.
Balkanlar (Prof. Dr. Erol Manisalı ile).
Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınları, 1.Baskı: Temmuz 2007 - 2.Baskı: Aralık 2007.
Devlet-i Aliyye, 2009.
Kuruluş - Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak
Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte) İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
OSMANLILAR, Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler
Has-Bağçede 'Ayş u Tarab - Nedimler Şairler Mutripler, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
Osmanlılar, 2010.
Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, 2011.
Rönesans Avrupası Türkiye'nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.
Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, 2013.
Devlet-i 'Aliyye: Tagayyür ve Fesad, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
Osmanlı İmparatorluğu (1-Toplum ve Ekonomi, 2-Sultan ve Siyaset) Kronik Kitap, 2018.
Millî Mücadele Tarihi (1908-1923), Kronik Kitap, 2022.

1986: İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Ödülü
1991: T.C. Dışişleri Bakanlığı Yüksek Hizmet Madalya ve Diploması
1993: Sedat Simavi Vakfı ödülü: Sosyal Bilim alanında yılın en iyi eseri: Osmanlı İmparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İstanbul: Eren Yayınevi
1995: Titulesco Medal of High Service, Romanya Büyükelçiliği, Ankara
1998: İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Ödülü
2002: T.C. Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
2002: The “2002 Soranos Friendship-Award 2002
2003: Macaristan Liyakat Nişanı
2005: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
2011: Kral Faysal Ödülü: İslami Çalışmalar

1986: Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul
1986: Chicago Üniversitesi Emeritus Profesörlük
1987: Atina Üniversitesi, Atina
1992: Selçuk Üniversitesi, Konya
1993: Hebrew University of Jerusalem, Kudüs
1993: University of Bucharest, Bükreş
1995: Uludağ Üniversitesi, Bursa

Halil İnalcık 100 Yıllık Çınar belgeseli - Yön: Neşe Sarısoy Karatay (2017)
Halil İnalcık Koleksiyonu - Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi
Halil İnalcık anıtı - Antalya

Dipnotlar

Resmi internet sitesi
IAOSEH - International Association for Ottoman Social and Economic History
Bilkent Üniversitesi Halil İnalcık Centre for Ottoman Studies (HICOS)

Harput (Ermenice: Խարբերդ Harpert), Elazığ'da bulunan bir antik kenttir.
MÖ 20. yüzyıldan beri yerleşimin bulunduğu Harput, tarih ve kültürüyle adeta Yukarı Fırat Bölgesini temsil eder. İslam hakimiyeti öncesi ve sonrasında pek çok medeniyete ev sahipliği yapan antik şehir, bu medeniyetlerden günümüze ulaşan eserleriyle açık hava müzesi gibidir ve önemli bir turizm merkezidir. Harput, 2018 yılında UNESCO Kültür Mirası Geçici Listesi'ne girmiştir.

Harput, Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde Elazığ şehir merkezinin 8 km kuzeyinde bir plato üzerinde yer alır. Güney cephesi yalçın kayalıklarla kesilmiş denizden 1450 metre yükseklikteki Harput'un kurulduğu platonun batısında Kuzova, doğusunda Uluova, güneyinde Elazığ Ovası ve kuzeyinde ise bugün büyük bir kısmı Keban Baraj Gölü'nün altında kalan Murat Nehri Vadisi bulunmaktadır. Harput, bu konumu ve yakınındaki su kaynakları sayesinde asırlarca önemli bir ticaret merkezi olmuştur.

Harput adının kaynağı tartışmalıdır. Strabon’un bahsettiği Sophene bölgesindeki Karkathiokerta’nın Harput olduğu, hatta isminin de buna dayandığı ileri sürülmüştür. Ayrıca MÖ 4. yüzyılda Persler tarafından ele geçirildiğinde buradan Ziata Castellum şeklinde söz edildiği, bununda Arapça’ya  Hısnıziyad şeklinde geçtiği bilinmektedir. Çivi yazılı Asur tabletlerinde rastlanan Karpata ile buranın kastedildiği de düşünülmüştür. Bizans kaynaklarında Kharpote ve Frank tarihçilerin eserlerinde Quartapiert şeklinde geçmektedir. Evliya Çelebi ise, Osmanlı kayıtlarında burasının “Hasan Ziyad ülkesi” diye yazılı olduğunu kaydeder. Osmanlı devrine ait diğer kaynaklarda ve belgelerde Hartabird, daha yaygın olarak da Harpurt veya Harpurd imlasıyla görülür. Ancak 19. yüzyıldan itibaren resmi yazışmalarda halk arasındaki Harput telaffuzu benimsenmiştir.
Harput Yollarında isimli dört ciltlik eser yazan İshak Sunguroğlu, Harput adının kökeninin "Har-pu-ta-va-nas" veya "Har-pu-ta-aş" kelimelerinden türediğini, bu kelimelerin ise "Ga-ar-ba-ta" veya "Har-pu-ta-aş" adlı bir tanrı/tanrıça veya lider adından gelme olabileceğini belirtirse de, bu isimlerin nerede yer aldığını ve hangi kültüre ait olduğunu belirtmez. Bütün bu açıklamaların aksine Nurettin Ardıçoğlu, Harput'un en eski adının "Carcathiocerta" olduğunu belirtirken; "Carcath=şehir", "Certa=kale" anlamlarını koyarak, Carcathiocerta/Karkathiokerta adının "Şehir kale" anlamına geldiğini söylemektedir.
İleri sürülen bir tez daha, Harput isminin Ermenice kar ("kaya") ve berd ("kale, hisar") kelimelerinden oluştuğu ve "kayalıklarla çevrili kale" anlamına geldiği tezidir. Bazıları ise bu ismi Hurri dilinde "yol" veya "yolculuk" anlamına gelen har/khar kelimesiyle ilişkilendirmişlerdir. Nicholas Adontz, Asur çivi yazısı yazıtlarında adı geçen ve daha sonra Hartberd ve Harberd olarak geliştiği varsayılan bir şehir olan Kharta ile bir bağlantı önerir. Önerilen bir diğer etimoloji ise bunun Hitit ve Hurri tanrıçasının adıyla bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir. Kharbed bazen Ermenistan Krallığı'nın Sophene eyaletinin Hanzit (Antzitene) vilayetinde bulunan Hoṛeberd kalesiyle özdeşleştirilir; bu görüşe göre Kharberd, Horeberd isminin bozulmuş halidir (Hoṛeberd-Khoreberd-Kharberd şeklinde geliştiği öne sürülür).
Arapça kaynaklar, Harput'u "Ziyad'ın kalesi" anlamına gelen Süryanice Hesna'd-Ziyad'dan türetilen Hisni Ziyad olarak adlandırmıştır. Orta Çağ coğrafyacısı İbni Arapşah, Hartbirt'in şehrin adı olduğunu, Hisn Ziyad'ın ise antik kaleye atıfta bulunduğunu yazmıştır.
Net ve bilimsel olmayan bu isim kökeni açıklamaları ile birlikte, tarihsel gelişim sürecinde Harput kenti; çeşitli kaynaklarda Hartabert/Hartabird/Khartabirf, Haratparat, Hısn-ı Ziyad/Hisn Ziyad/Hısn Zait/Hesna de Ziyad, Zaid/Zait, Ziata Castellum, Karkathioker-ta/Carcathiocerta, Hasan Ziyad, Kharpot/ Kharpote/ Kharpeta/ Karpata", Quartapiert/Quart-Piere, Harputaş, Kharpert/ Kharberd/ Karbed/ Harberd/ Garpert/ Harbert/ Hoiberd, Harpote, Kharput/Karput, Hayr al-buyut, Harputauanas, Harpurt/Harpurd, Hartpirt/ Hargirt/ Harbit/ Harbirt/ Harbid/ Harbut, Herburt/ Herbrut/ Herput/ Herprut, Handzit/Hinzit, Ilüsnüziyad gibi adlarla anılmıştı.
Bu isimlerin pek çoğu birbirine benzer. Özellikle "Har", "Her" veya "Khar" kökenli isimler, tek grupta bir araya gelebilir. Hatta biraz zorlamayla "Quar" köklü isimleri de bu gruba eklemek mümkündür. "Hısn-ı Ziyat/ziyad" ve "Ziata Castellum" isimlerindeki "Ziyat/ziyad/ziata" kelimeleri, "kale" anlamına gelen "Castellum" ve "Hısn" kelimeleri ile birleşerek, "Ziyad kalesi" anlamında kullanılmıştır. Üç kaynakta rastlanılan "Hasan Ziyad" ismi ise, olasılıkla "Hısn-ı ziyad" dan bozularak kullanılmış olmalıdır.
Bütün bu isimler dışında olup, en farklı isimleri oluşturan "Carcathiocerta / karkathiokerta", Sophane bölgesinde bir kent adı olarak anılsa da"; bunu kanıtlayacak verilerimiz yoktur. "Hayr al-buyut" ve "Handzît/Hinzit" isimlerinin kökeni anlaşılamamıştır. "Hüsnü ziyad" adı ise, Muaviye Döneminde Harput'ta valilik yapan "İbni Ziyad"a bağlanmaktaysa da, konuya ilişkin net bilgi bulunmamaktadır.

Harput, "Uluova"' denilen Elâzığ Ovası'na hakim noktada, savunmaya elverişli ve işlek yollar üzerinde, güneyi yalçın kayalıklarla kesilmiş bir tepe üzerinde bulunmaktadır.

Harput ve çevresinde yapılan kazı ve araştırmalara göre ilk yerleşim Eski Taş Çağı'na kadar inmektedir. Karasu, Arabkir ve Murat Nehri vadilerindeki kayalık tepelerde Kaba Taş Devri; Elazığ-Pertek arasında Karataş adı verilen büyük bir yeraltı kaya sığınağında, Erken Tunç, Bakır Çağı ve Geç Kaba Taş Devri çağlarına ait çakmak taşı ve obsidyen çakmak taşından yapılmış aletler ile el baltaları bulunmuştur.

Tarihçi Hakob Manandian, Harput'un Tunç Çağı'nda Hayasa-Azzi konfederasyonunun ana kalesi olan Ura'nın yeri olduğuna inanıyordu.
Buraya yerleşen bilinen ilk medeniyet MÖ 2000 yıllarında Hurriler olmuştur. Hurriler, İran'ın batısından Doğu Akdeniz'e kadar olan bölge içinde yayılmışlar, MÖ 2. bin yılda ise en güçlü zamanlarına ulaşmışlardır.
Hurriler'den sonra bölge Hitit hakimiyeti altına girmiştir. Hititler'in 'İşuva' adını verdiği bölge içinde Harput, Hitit tabletlerinde 'Karpata' olarak geçer. Çok uzun sürmeyen Hitit hakimiyetinden sonra MÖ 9. yüzyıldan itibaren Harput, Doğu Anadolu Bölgesi'nde hakimiyet kurmaya çalışan Urartular ve Asurlular arasında birkaç kez el değiştirmiş, nihayetinde üstün gelen Urartular 'Supani' adını verdikleri Harput'ta uzun süre hüküm sürmüştür. Harput Kalesi'nin Urartuların hakimiyeti zamanında yapıldığı bilinmektedir.
MÖ 6. yüzyılın başlarında Sasani kralı II. Şapur, Harput'un da içinde bulunduğu bölgeyi ele geçirdi. Harput, MS 379 yılında Roma imparatoru Valens zamanında Roma hakimiyetine girdi. Roma'nın bir sınır kalesi olan Harput, birkaç kez Partlar'ın eline geçse de Roma hakimiyeti bu devletin yıkıldığı MS 395 yılına kadar sürmüştür. Harput Roma'nın parçalanmasından sonra Doğu Roma devletinin eline geçmiş, Ziata adını verdikleri kale 518 yılına kadar Bizans ile Sasani devleti arasında sürekli el değiştirmiştir.
Klasik dönemde Harput; Sophene Krallığı'nın, daha sonra da Ermenistan Krallığı'nın Sophene Eyaletinin bir parçasıydı. Bazı bilim adamları buranın Sophene Krallığı'nın ilk başkenti olan Carcathiocerta bölgesi olduğunu düşünüyor.
640 yılında, Halife Ömer döneminin sonlarında Müslüman Araplar'ın Şam ordusu tarafından alınan kaledeki Arap hakimiyeti 11. yüzyıla kadar sürmüştür. Kale, 930-980 arasında Hamdaniler ve Büveyhogulları'nın hakimiyeti altında kaldı. 980-1085 yılları arasında ise Mervaniler kaleye sahip oldu. Bu yıldan sonra ise Çubukoğulları Beyliği kaleyi alarak Türk hakimiyetini başlatmıştır.

Harput ve çevresine ilk Türk akınları, 1071 yılındaki Malazgirt Muharebesi'nden önce başlamıştır. Fakat bölge üzerinde üstünlüğünü korumaya çalışan Bizans devletinin zayıflaması 1071'den sonra olmuştur. Bizans'ın çekildiği bölgedeki otorite zayıflığından faydalanan bir Türk beyi olan Çubuk Bey 1085 yılında Çubukoğulları Beyliği'ni kurmuştur. Çubuk Bey, Selçuklu Devletine bağlı bir askerdi ve Diyarbekir fethinde büyük başarılar gösterdi. Buna karşılık kendisine Harput bölgesi ikta olarak verildi. Çubuk Bey bu bölgeye geldiğinde bölge Ermeni asıllı Bizans generali Philaretos Brachamios'un kontrolü altındaydı ve nüfusu muhtemelen Ermeni ve Süryanilerden oluşuyordu. Çubuk Bey daha sonra bu bölgede önemli bir kaleyi daha aldı ama kalenin adı kaynaklarda yer almaz. Çubuk Bey'in beyliginin merkezi günümüzde Elazığ Ovası'nda (Uluova) bulunan Tilenzit (Doğankuş) köyüdür. Beyligin sınırları tam belli değildir. Harput ve Elazığ Ovası (Hanzit) kesin bu beylige bağlıydı, ayrıca Palu ve Mazgirt'in de buraya bağlı olduğu bellidir.

Selçukluların emrinde bir Türkmen beyi olan Artuk Bey, 1102 yılında Diyarbakır çevresinde Artuklu Beyliği'ni kurmuştur.
1113 yılında onun torunu olan Balak Gazi olarak bilinen Belek bin Behram, Palu üzerine yürüyerek burayı merkez yaparak Harput'u Çubukoğulları'nın elinden aldı. Hakimiyet alanını kuzeyde Erzincan'a kadar genişleten Balak Gazi, güneyde bir yandan da Haçlı seferlerinden sonra Urfa yöresinde kurulan Hristiyan kontluğuyla da mücadele etmiştir. Haçlılarla mücadeleden sonra Halep'e kadar ilerleyen Balak Gazi 1124 yılında savaşta ölünce Harput, 1184 yılına kadar Artuklu beylerinin yönetiminde kaldı. Ulu Cami bu dönemde inşa edilen en önemli Artuklu eseridir. Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed'in ölümü üzerine oğulları hâkimiyet mücadelesine girdi. İmadeddin Ebu Bekr, Harput ve çevresine hakim olarak, burada beyliğini ilan etti. İmadeddin Ebu Bekr 1204 yılında ölünce yerine Nizameddin İbrahim geçti.
Nizameddin İbrahim'in ölümünden sonra Artuklu beyleri Eyyübiler'le ittifak kurdu ve onların himayesine girdi. Bu ittifaktan rahatsız olan Alaeddin Keykubat, 1234 yılında Harput'a komutanı Kemaleddin Kayar'ı gönderdi. Kemaleddin Kayar Eyyubilerin desteğindeki kaleyi kuşatarak aldı. Bu muharebe ile Artuklu Beyliği'nin Harput kolu sona ermiş oldu.

1244 yılında ise şehir Moğol istilalarında harap oldu. 14. yüzyılın ortalarına kadar İlhanl

Harran, Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. Suriye sınırına yakın olan bir ilçedir. Şanlıurfa'ya 44 kilometre uzaktadır. İlçenin yüzölçümü 904 km²dir. Harran ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 362 metredir.
Şanlıurfa'daki Harran Üniversitesi de adını bu ilçeden almıştır. Kuzey Mezopotamya'nın kadim yerleşim yerlerinden olup Dünya'nın hâlâ yaşanılan en eski kentlerinden biridir.
1946'da Harran ilçesinin merkezi Akçakale'ye ve Akçakale bucağının merkezi de Harran'a kaldırılmış, Harran ilçesinin adı Akçakale, Akçakale bucağının adı da Harran olarak değiştirilmiştir.
1964'te Urfa ilinin Akçakale ilçesine bağlı Harran bucağının ismi Altınbaşak olarak değiştirilmiştir.
Altınbaşak bucağı, 1987 yılında 3392 sayılı Kanunla Akçakale'den ayrılıp Harran adıyla ilçeye dönüştürülmüştür.

Bu gün Şanlıurfa'nın bir ilçesi olan Harran şehrinin adına ilk defa MÖ 2250 yıllarına ait Ebla'da bulunan çivi yazılı tabletler'de rastlanmaktadır. Bu tabletler arasında, Harran'daki Sin Mabedi'nde bir antlaşma imza edildiğine dair bir belge bulunmaktadır. Bu tabletlerde şehir "Ha-ra-an" olarak adlandırılmaktadır. MÖ 2. binyıl başlarına tarihlenen ve Kültepe'yle Mari'de bulunan çivi yazılı tabletlerde ise kentin adı "Har-ra-na" veya "Ha-ra-na" diye geçmektedir. Kentin adı Sümercede ve Akatçada "seyahat" veya "kervan" anlamına gelen "haran-u" sözcüğünden gelmektedir. Bazı kaynaklar ise bu sözcüğün "kesişen yollar" veya "şiddetli sıcak" anlamına geldiğini öne sürmektedir.

Bilinen en eski tarihi MÖ 2. binyıl başlarına tarihlenen Haran, Mezopotamya pagan inanışının en önemli merkezlerinden biriydi ve burada ay tanrısı Sin ile güneş tanrısı Şamaş'ın mabedleri bulunuyordu. 2. binyılın ortalarında Hititler ile Mitanniler arasında yapılan bir antlaşmaya Harran'daki ay tanrısı Sin ve güneş tanrısı Şamaş şahit tutulmuştur. Bundan sonra Bâbil, Hitit, Asur tabletlerinde Harran'dan sık sık bahsedildiği görülmektedir. Akdeniz ile Dicle Nehri civarındaki ovalar arasındaki konumu nedeniyle şehir bir ticaret merkezi olma özelliği kazanmıştır.
Asur tabletlerine göre bölge MÖ 2000'lerde Hurriler ile Mitannilerin yerleştiği bir yerdi. Süryânîlerin atası olan Ârâmîlerin bölgeye yerleşmesi MÖ 11. yüzyıldan sonra da Mezopotamya'dan kuzeye doğru göç ederek Fırat'ın iki yakası boyunca uzanan topraklarda Bit-Adini Devleti'ni kurdukları döneme denk gelmektedir. Harran, MÖ 857'de Asur İmparatorluğuna bağlandı. MÖ 609'de Medler ve Keldânîler'in işbirliğiyle Asur İmparatorluğunun başşehri Ninova'nın ele geçirmelerinden sonra son Asur kralı II. Asur-Uballit, Harran Kalesi'ne sığındı ve Asur İmparatorluğu üç yıl daha burada devam etti. MÖ 612'de Asur İmparatorluğu tamamen ortadan kaldırıldı ve Harran'a sırasıyla Medler ve Keldânîler hakim oldu.
MÖ 722 yılında Asur Kralı II. Sargon'un, İsrail devletini istila ederek Yahudileri Mezopotamya'ya ve Harran'a sürmesiyle bölge ilk kez bir Yahudi topluluğu ile tanışmış oldu. Babil kralı Keldânîler'in hükümdarı Nebukadnezar'ın MÖ 586 yılında Kudüs'ü ele geçirerek şehir ile birlikte Süleyman Mabedini de yıkıp Yahuda Krallığı'nı ortadan kaldırarak Yahudileri bölgeden sürmesi neticesinde tüm Mezopotamya'da önemli bir Yahudi nüfus ortaya çıkmıştı. Tarihe Babil Sürgünü olarak geçen bu hadisenin bir sonucu olarak Mezopotamya kentlerinde Yahudi kolonileri kurulmuştu. MÖ 539'da Perslerin, Keldânîlerin hakimiyetine son vererek Babil İmparatorluğunu ortadan kaldırması neticesinde Harran Perslerin eline geçti. Pers Kralı I. Darius Yahudilerin sürgününe son vererek ülkelerine gitmelerine müsaade etse de Yahudilerin bir kısmı Mezopotamya ve Harran'da kalmaya devam ettiler. Bu dönemde Harran'da da güçlü bir Yahudi kolonisi vardı. Şehirdeki Yahudi nüfusun varlığı, Kitâb-ı Mukaddes'de şehrin adının geçmesiyle kendini göstermiştir. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta Hārān biçiminde geçen şehir İbrani anlatıları ve mitolojisine göre tufandan sonra yeryüzünde tesis edilen ilk şehir olup Nuh peygamberin torunlarından Kaynan tarafından kurulmuştu. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta İbrahim peygamber ve atasının yaşadığı mekan olarak geçen Harran, Yahudilik için kutsiyeti olan bir mekandır. Harran, İbrahim peygamberin yanı sıra Lut peygamber, Şuayb peygamber ve Elyesa peygamber ile de ilişkilendirilen mekanlardandır.

Harran ve civardaki bölgeler, Büyük İskender'in MÖ 331'de Pers İmparatorluğuna son vermesinden sonra Yunan hâkimiyeti altına girmiş ve sonraki dönemlerde Harran, önemli bir Yunan kolonisi haline gelmiştir. Öyle ki Abbasîler döneminde yaşayan ünlü İslâm hukukçusu Ebû Yûsuf, Harran'dan bahsederken buranın halkının Süryânîce konuşan yerli halk ve Rumlar'dan oluştuğunu söyler. İskender devrinden İslâm döneminin başlarına kadar buraya Helenizm kültürü hâkim oldu. İskender İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra Selevkoslar'ın idaresinde kalan şehir, milâttan önce 137 yılından biraz sonra İran'da kurulan Partlar'ın (Eşkâniyân) eline geçti. Pompeius devrinde bölgeyle beraber Harran da Roma hâkimiyetine girdi. Milâttan sonra 217 Nisanında İmparator Caracalla Partlar'a karşı sefere çıktığı sırada Harran'daki Sin Mâbedi'ni ziyaret etmek istedi; fakat Urfa'dan Harran'a giderken kendi subayları tarafından öldürüldü. Şehir 238 yılında Sâsânî hânedanını kuran I. Erdeşîr tarafından Romalılar'dan alındı ve bundan sonra Romalılar ile Sâsânîler arasındaki mücadelenin odak noktasını oluşturdu. Bu arada Urfa'nın başlıca Hristiyan merkezlerinden biri haline gelmesine karşılık Harran, putperest Helenizm kültürünün bölgedeki en önemli merkezi olmaya devam etti; bu sebeple kilise babaları şehre Helenopolis derlerdi. İslâmiyet'in ortaya çıkışı sırasında Harran Sâsânîler'in elindeydi, ancak 627 yılında Herakleios Sâsânîler'i yenerek bölgeyi Bizans'a bağladı; Müslüman fâtihler bölgeye geldiklerinde şehir Bizans hâkimiyetinde bulunuyordu.
Harran, Ömer devrinde 640 senesinde İyâz b. Ganm tarafından fethedildi ve şehrin putperestlere ait Sin Mâbedi camiye çevrildi. II. Mervân'ın halifeliği zamanında Harran Emevî Devleti'nin başşehri oldu. Bu sırada Doğu'da başlayan Abbâsî ihtilâli büyük bir tehlike arz ediyordu. Abbâsîler, İran'ı ve Irak'ın büyük bir kısmını ele geçirince II. Mervân 12.000 kişilik bir ordunun başında onlara karşı yürüdü. Şubat 750 tarihinde Büyük Zap Suyu kıyısında cereyan eden savaşta Mervân yenildi ve Harran Abbâsî orduları tarafından ele geçirildi. Mervân'ın yaptırdığı saray yıkıldı. Abbâsîler'den önceki dönemlerde putperest, Keldânî veya Harrânî diye adlandırılan putperest Harranlılar, Halife Me'mûn'un kendilerini tehdit etmesi üzerine Sâbiî ismini almışlar ve 833 yılından itibaren Harranlı Sâbiîler diye isimlendirilmişler, böylece kitâbî din mensubu statüsünü kazanmışlardır. İslâm âlimleri Sâbiîler'in yıldızlara ve bunları temsil eden putlara taptıklarını, Sâbiî teriminin “kendi dinini terk eden kimse” anlamına geldiğini ileri sürer. Harranlılar'ın Sâbiî ismini benimsemeleri sonrasında Harrânîler'deki yıldız ve gezegen tapıcılığına dayalı paganizmin Sâbiîlik olarak tanımlandığı anlaşılmaktadır. 11. yüzyılda Şii ayaklanması sırasında Sabiiler kıtlık ve ayaklanmada tapınaklarını kaybetmişler ve yeryüzünden silinmişlerdir, yerlerine Arap Numayri kavmi yerleşmiştir.

Abbasi döneminde İslam dünyasında zirve noktasına ulaşan bilim alanındaki çalışmalara paralele olarak bu dönemde yaşayan ve Harranlı olan astronom, astrolog ve matematikçi Battanî'nin bilim dünyasına çok önemli katkıları oldu. Sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımlarını açıklayarak böylece modern trigonometrinin temelini atması ve güneş yılını da 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olması gibi katkılarından dolayı ölümünden asırlar sonra batı dünyasında kendisine duyulan saygı neticesinde Ay'daki bir bölgeye ismi verildi.
Harran, 11. yüzyılın sonunda Selçuklu hakimiyetine girdi. Haçlı Seferleri sırasında büyük zararlar gördü ancak 1182 yılında  Eyyubi hâkimiyetine girdikten sonra eski günlerine tekrar kavuştu. Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1183 yılı kış aylarını ve ağır bir hastalığa yakalandığı 1185-1186 yılları kış mevsimini Harran'da geçirdi. 1260 yılında Hülâgû  Han Harran'ı kuşattı ve şehrin eman dilemesi üzerine teslim aldı. Şehre Ali es-Savrânî'yi vali tayin etti. Moğollar Aynicâlût'ta Memlükler'e yenilince Harran'ın siyasî durumunda bazı değişiklikler oldu. Şehre daha çok Memlükler ve kısa aralıklarla da İlhanlılar hâkim oldular. Harran, 13 ve 14. yüzyıllarda etraftaki göçebeler tarafından işgal edilip bir köy haline getirildi. Timur 1400 yılı civarında Harran'a girdi. 1403-1404 yıllarında Döğerler'in reisi Seyfeddin Dımaşk Hoca bölgeye hâkim oldu. 1406'dan sonra bölge Memlükler, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında el değiştirdi. 1516 yılında Osmanlılar Mercidâbık Muharebesi'nden sonra bölgeyi Memlükler'den aldılar ve 400 sene sürecek Osmanlı hakimiyeti başladı.
1946'da Harran ilçesinin merkezi Akçakale'ye ve Akçakale bucağının merkezi de Harran'a kaldırılmış, Harran ilçesinin adı Akçakale, Akçakale bucağının adı da Harran olarak değiştirilmiştir.
1964'te Urfa ilinin Akçakale ilçesine bağlı Harran bucağının ismi Altınbaşak olarak değiştirilmiştir.
Altınbaşak bucağı, 1987 yılında 3392 sayılı Kanunla Akçakale'den ayrılıp Harran adıyla ilçeye dönüştürülmüştür.
Bugün Harran'da yerleşik olan Arap aşiretleri Osmanlının 18. yüzyılda buraya getirip yerleştirdiği Arap aşiretlerine dayanmaktadır. Sözlü Arap geleneği ve kültürü hala etkisini göstermekte, koni şeklindeki 3.000 yıllık Mezopotamya evleri kültürü ise modern tarzda evlere karşı yok olma ile karşı karşıyadır. Miladi 11. yüzyılda çok geniş yeşil ve verimli bir Mezopotamya şehri iken zamanla çölleşmiştir ancak son zamanlarda Güneydoğu Anadolu Projesi sayesinde Mezopotamya'nın o eski verimli günlerine dönüş olmaya başlamış, tekrar verimli ve yeşil bir coğrafya halini almaya başlamıştır. Bilinçsiz şekilde yapılan vahşi sulama yöntemi yüzünden Harran Ovası tuzlanma problemi ile karşı karşıyadır. 2011 yılında drenaj sistemi yapılarak tuzlanmanın önüne geçilse de yerel halk hâlâ bilinçsiz tarım

Harşena Dağı, Amasya il merkezine hakim 272 metre yüksekliğinde bir tepedir. Tepe üzerinde yer alan kalesi ve alt kısımlarındaki kaya mezarları ile 2015 yılında Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilmiştir.
Amasya, bulunduğu konum itibarıyla, son derece önemli bir kavşak noktada yer almaktadır. Bu özelliği nedeni ile tarih boyunca birçok devlet tarafından yönetilmiştir. Amasya'dan geçen Yeşilırmak Nehri'nin hemen kenarında yer alan Harşena Dağı, binlerce yıldır iskan edilegelmiştir. Bölgeye ait yerleşim Erken Tunç Çağı'na kadar gitmektedir. Bu dönemden sonra bölge, Frigya, İskit-Med, Pers, Pontus, Roma, Doğu Roma, Danişment, İlhanlı, Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Pontus Krallığı, M.Ö. 301 yılında Pers satraplarından I. Mithridatis Ktistes tarafından, Amaseia'da (Amasya) kurulmuştur. Amaseia'nın Pontus Krallığı'na başkent ilan edilmesi ile birlikte, Harşena Dağı'na anıt mezarlar inşa edilmeye başlanmıştır. Bu mezarları yükseklikleri 8-15 metre arasında değişmektedir. Kızlar Sarayı bölgesinde, Kurucu Kral I. Mithridatis Ktistes'den I. Farnakes'e kadar hüküm süren beş krala ait kaya mezarları bulunmaktadır.

Hasan Tahsin Recep ya da gerçek adıyla Osman Nevres (1888, Selanik - 15 Mayıs 1919, İzmir), 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkartma yapan seçkin askerlerden oluşan Yunan Efzon Alayı askerlerine Kordonboyu'nda kurşun sıkarak Türk direnişi için sembol haline gelen yazar ve gazetecidir.

Babasının adı Recep'tir. Ailesi dönmedir. Tahsin, ilköğretimine Selanik'te bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de eğitim aldığı Şemsi Efendi Okulu'nda başlamış, daha sonra Selanik Feyziye Mektebi'ni bitirmiştir. Bu okulun ardından İttihat ve Terakki tarafından burslu olarak Paris Sorbonne Üniversitesi'nde siyasal bilimler öğrenimi görmüştür. Burada Monj sokağı 51 numaralı apartmanın bir dairesinde, daha sonra emekli olan Tümgeneral Doktor Mazlum Boysan ile birlikte kalmıştır. Öğrenim gördüğü esnada Trablusgarp'ı işgal eden İtalya'yı protesto etmek için, Mısırlı öğrenci lideri Şeyh Dayef ile birlikte mitingler düzenlemiştir.

Tahsin, Paris'te İttihat ve Terakki Fırkası'nda ve Teşkilat-ı Mahsusa'da görev almıştır. İstanbul'a döndükten sonra, Osmanlı Devleti aleyhine Balkanları karıştıran İngiliz istihbarat teşkilatı adına çalışan Buxton kardeşlerin bu faaliyetlerini önlemekle görevlendirilmiştir.
Buxton kardeşlere Bükreş'te bir tünelde suikast düzenleyen Hasan Tahsin, 10 yıla mahkûm edildi. 1916 yılında Almanya'nın Balkanlara girmesi nedeniyle Romanya'dan salıverilmiş ve İstanbul'a dönmüştür.

Hasan Tahsin Yurda döndükten sonra, verem tedavisi için İsviçre'ye gitmek zorunda kalınca, tanınmamak için pasaportuna Hasan Tahsin'i yazdırdı ve daha sonra hep bu adı kullandı. Hasan Tahsin adı, "Silah" gazetesini çıkartan ve bu nedenle "Silahçı Hasan Tahsin" olarak bilinen eski bir bahriye yüzbaşısının adıydı veya Hasan Tahsin Teşkilat-ı Mahsusa'nın silahşoru olarak biliniyordu.
Aydoğan Yavaşlı tarafından kaleme alınan, "Ben Hasan Tahsin (İzmirli Çocuk)" isimli kitapta ise bu olay şöyle anlatılmaktadır: 1914 yılı başları, Osman Nevres İstanbul'a döner. Hacı Adil Bey bir gün onu çağırır. Şişli'de bir apartman dairesinde görüşürler. Eşref Bey, Hacı Adil Bey ve Osman Nevres kalır odada, ötekiler dışarı çıkar. Eşref Bey Teşkilat-ı Mahsusa'nın reisi olarak tanıştırılır. Teşkilat-ı Mahsusa ile tanışması böyle olur. Osman Nevres, Hasan Tahsin adını Teşkilat-ı Mahsusa'ya girmesiyle alır. Çünkü yeni bir kimlik ile bir takım çalışmalar yapacağı söylenir. «Adınız Hasan Tahsin. Bükreş’e gideceksiniz ve… Balkan ülkelerini bize karşı kışkırtan bu iki belayı bir biçimde zararsız hale getireceksiniz.»
1918'de İzmir'e yerleşerek "Hatıra" isimli bir şirket kurar ve Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti'nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) gazetesini yayımlamaya başlar. Gazetedeki yazılarında ise "Vatanperver Hasan Tahsin" lakabını kullanır. Tahsin, yazdığı yazılarla Türkiye'de kadın haklarının savunuculuğunu yapan "İlk erkek"tir. Ayrıca Tahsin, İzmir'e geldiği yıl Sudiye hanımla gizlice evlenmiş, bu evlilikten Mehmet Kemal isimli bir oğulları olmuştur.

İzmir'i Yunanlara teslim etmek istemeyenlerce "Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi" isimli bir dernek kurmuşlardı. 14 Mayıs'ı 15 Mayıs'a bağlayan gece binlerce İzmirli eski Musevi mezarlığında (Maşatlık Meydanı) toplanmıştı. Bu esnada İngiliz, Fransız, Amerikalı, İtalyan ve Yunan zırhlıları İzmir Körfezi'nde bulunuyordu. Kalabalığa hitap eden önemli bir isim, o zamanın Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa'ydı. Belediye Başkanının yanı sıra topluluğa hitap eden bir diğer önemli isim ise Hukuk-u Beşer gazetesinin başyazarı olan Hasan Tahsin'di. Halkı direnmeye çağırıyorlardı.
Tahsin, konuşmasında Paris Barış Konferansı kararlarını sert bir dille eleştiriyor, gazetede yazdığı gibi "Burayı Yunan'a vermeyeceğiz. Vermek isteyen kuvvetle paylaşacak kozumuz var" diyordu. Bu geceye yakın akşam üzeri Moralızade Halit Bey, Mustafa Necati ve Ragıp Nurettin'in bir grup vatansever ile birlikte hazırladığı, "Redd-i İlhak Heyeti Milliyesi" tarafından dağıtılan bildiride;

...Ey bedbaht Türk!.. Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın? Artık kendini göster. Tekmil kardeşlerin Maşatlık Meydanındadır. Oraya yüzbinlerle toplan.. Orada zengin, yoksul, bilgin, cahil yok. Fakat Yunan egemenliğini istemeyen bir mutlak çoğunluk var. Geri kalma!.. Binlerler, yüzbinlerle Maşatlık'a koş. Ve Millî Kurul'un buyruğuna uy..
yazıyordu. 15 Mayıs 1919 sabahı saat yedi buçuk sıralarında Hasan Tahsin Konak Meydanı Kordonboyu'nda koyu renkli takım elbisesi ile bekliyordu. Önce Yunan gemilerinden Patris ve Atronitos isimli gemiler Pasaport'a yanaştı ve bir grup Yunan Efzon Alayı saat 08:55 sıralarında askeri gemiden inerek karaya çıktı. Themistokles gemisi ise 5. Piyade Alayı'nı Punta iskelesine çıkardı. Bunlar Punta'dan ilerleyerek Kadifekale'yi işgal edeceklerdi. Bu esnada onbinlerce yerli Rum ellerindeki Yunan bayrakları ve çiçekler ile Kordonboyu'nu kaplamışlardı. İzmirli Rumlar işgal haberini 13 Mayıs Salı günü öğleden sonra Aya Fotini Kilisesi'nde Yunan albay Mavrudis tarafından okunan Elefterios Venizelos'un beyannamesiyle öğrenmişlerdi. Kalabalık inen Yunan askerlerine alkış tutuyordu. Gelen askeri tabur, İzmir Metropoliti Hrisostomos tarafından takdis edildi. Metropolit Yunan bayrağını öptü ve bu esnada ağladığı görülüyordu. İlk Yunan taburu daha sonra buradan yaya olarak Hükûmet konağı, Kışla, Kokaryalı istikametinden Karantina'ya doğru yürüyüşe geçti.

Yürüyüş kolunun baş tarafı kışla hizasını geçip yola saptıktan sonra, Hasan Tahsin kalabalığın arasından sıyrılarak öne geçti. Tahsin'in sesli bir şekilde "Olamaz, olamaz, böyle ellerini sallaya sallaya giremezler" diye söylendiği duyulmuştur. Tahsin daha sonra yanında bulunan revolver ile düşmana ilk ateşi açtı. Tahsin ilk anda isimleri Basile Delaris ve Jorj Papakostos olan iki Efzon askerini öldürmüştü. Bazı anlatımlara göre ise Tahsin sadece Yunan Efzun Alayı'nın bayraktarını öldürdüğü belirtilmekte ve bu görüş daha fazla kabul görmektedir. Tahsin tabancasındaki tüm fişekleri düşman askerine karşı ateşlemişti. Böyle bir direniş beklemeyen Yunan Alayı şaşırmıştı. Daha sonra ise yanında fazla yandaşı olmayan Tahsin, Yunan Alayı tarafından açılan ateş ve ardından süngüleme sonucunda, Kordonboyu'nda kalabalığın önünde henüz 31 yaşında yaşama veda etti. Hasan Tahsin'in naaşı ise İzmir Saat Kulesi'nin altında bulunmuştur.
Hasan Tahsin'in işgal askerlerine sıktığı ilk kurşun, Türk Kurtuluş mücadelesinde diğer yerlere de örnek teşkil etti. Aydın ve Balıkesir'de işgale karşı direniş baş gösterdi. Çerkez Ethem Yunan işgaline karşı efeleri toparladığı gün Demirci Mehmet Efe ayağa kalkarak; "Bir genç düşmana ilk kurşunu sıkmış, bundan sonrası bize düşer!" demiştir.

Bazı tarihçiler, gazeteci ve yazarlar tarafından Hasan Tahsin'in Sabetaycı olduğu dile getirilmiştir. Yalçın Küçük 2006 yılında yayımladığı "Gizli Tarih" isimli kitabında, Hasan Tahsin'in İzmir'de ilk kurşunu sıkmadığını, bir kavmin kurşun sıkmak için Hasan Tahsin'i beklemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca Küçük, Hasan Tahsin'in mezarının İstanbul ilinde sabetayistlerin mezarlığı olan Bülbüldere Mezarlığı'nda bulunduğunu, Hasan Tahsin'in İbrani olduğunu, Kazım Karabekir Paşa'nın evrakının buna yeterli delil olduğunu belirtmiştir. Küçük bu iddialarını, 2005 yılında yayımlanan İsyan 1 isimli kitabında da yinelemektedir. Bu iddiaların doğrulanmadığı belirtilmelidir.

İslamcı yazar ve komplo teorisyeni Mustafa Armağan ise, sunumunu yaptığı Tarih Aynası isimli programında; Hasan Tahsin'in Bükreş'te İttihat ve Terakki Fırkası adına işlediği suikast üzerinde durarak, Tahsin'in halihazırda bir suikastçı ve tetikçi olduğu üzerinde ağırlıkla durmaktadır. Ayrıca Tahsin'in planını işgale karşı direniş gösteren cemiyetlerin istemediği bir şekilde yaptığını, cemiyetlerin ilk kurşunu işgal askerlerinin sıkacağını öngördüğünü ve istediğini, bunun da direnişi daha da güçlendireceğini belirtmesine rağmen kız kardeşi Melek'i koruyarak, İzmir halkını katliama uğrattığını belirtmektedir. Armağan'a göre Tahsin, bir iş adamının çıkarttığı gazetedeki yazılarında ilk başlarda Mondros Ateşkes Anlaşması'nı tasvip eden ve onaylayan, uzlaşmacı türde yazılar yazdığını, ancak Yunan işgaline yakın, bu tavrının değiştiğini ve halkı neredeyse galeyana getirecek tarzda ağır yazılar yazdığını, işgalden bir gün önce Hasan Tahsin'in zengin bir kişi olan Moralızade Halit Beyin yazıhanesine gittiğini, ondan borç para istediğini, Hasan Tahsin'deki şüpheli durumu sezen Halit Bey'in durumu anladığını ve Hasan Tahsin'in üzerinde bulunan silahı alarak çekmecesine koyduğunu, Hasan Tahsin'e ilk kurşunu kendilerinin sıkmayacağını söyledikten sonra para verip eve gönderdiğini belirtmektedir. Ertesi gün yani işgal günü, Hasan Tahsin'in kız kardeşini evden çıkmaması yönünde uyardığını, evden çıktıktan sonra matbaadaki çıraklardan Albert isimli Yahudi bir çocukla kız kardeşine bir not gönderdiğini, bu notta evden asla çıkmamasını, kendisi gelinceye kadar beklemesini, şayet kendisi gelmez ise Mr. Van Der Zee (Henrick, İsveç fahri konsolosu, İstanbul ve İzmir'de bulunan deniz nakliyat şirketi sahibi) isimli şahsın gelerek kendisini alacağını belirtmektedir.

Tarihsel revizyonist kitaplarıyla tanınan İslamcı komplo teorisyeni Mustafa Armağan'ın iddiasına göre ilk kurşunu Hasan Tahsin'in attığına 1970 öncesi kaynaklarda hiç değinilmemiştir ve böyle bir olay gerçekleşmemiştir. Mustafa Armağan'ın Fethullah örgütüne yakınlığı ve Atatürk düşmanı görüşleri de bilinmektedir. İlk kurşun hadisesinin günümüzdeki şekli ile bilinirliği 1970 sonrası eserlere dayanmaktadır. 

Türk Millî Mücadelesinde bugüne kadar İlk Kurşun'un kim tarafından atıldığına dair çeşitli tezler ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi 18 Mayıs 1919 tarihinde Balıkesir Alaca Mescit'te, İzmir'in işgalini protesto amaçlı toplanan bir grubun ilk silahlı mücadeleyi başlattıkları yönündedir.

Bir diğeri ise; araştırmacı ve yazar olan Kadir Aslan'ın yaptığı araştırma doğrultusunda, Mehmet Çavuş olarak bilinen ve daha sonradan Kara soyadını alan Mehmet Kara'nın, 19 Aralık 1918 tarihinde Fransızların Dörtyol'u işgal etmesinin ardından iki

Havana (İspanyolca: La Habana, tam olarak San Cristóbal de La Habana), Küba'nın başkenti ve en büyük şehridir. La Habana Eyaleti'nin kalbi olan Havana, ülkenin ana limanı ve ticaret merkezidir. Karayiplerin en kalabalık şehri, yüzölçümü bakımından en büyük şehri ve ikinci en büyük metropol alanıdır. 2021 yılında nüfusu 2.142.939 kişiydi ve başkent şehrinin alanı 728,26km² (281,18 mil kare) ve metropol bölgesinin alanı 8.475,57km²'dir. 2024 yılında resmi nüfusu 1.749.964 kişiydi.
1519 yılında İspanyol İmparatorluğu'nun girişimiyle Havana Körfezi'ndeki mevcut konumunda kurulan şehir, limanının jeo-stratejik avantajları sayesinde 16. yüzyılın ortalarında Santiago'ya karşı üstünlük sağlamış ve 1552 yılında adanın başkenti olmuştur. İspanyol sömürge imparatorluğunun Amerika kıtasındaki temel bir yeri haline geldi ve İber Yarımadası'na dönen kalyonlar için bir durak noktası oldu; deniz saldırılarından korunmak için duvarlar ve kaleler inşa edildi. Şehir, Küba hükûmetinin ve çeşitli bakanlıkların merkezi, çeşitli işletmelerin genel merkezi ve 100'den fazla diplomatik ofise ev sahipliği yapıyor. 2009 yılında şehir, ülkenin en yüksek üçüncü gelirine sahipti.
Günümüz Havana'sı esasen üç şehirden oluşan bir şehir olarak tanımlanabilir: Eski Havana, Vedado ve daha yeni banliyö bölgeleri. Şehir, çoğunlukla dar bir koydan girilen ve üç ana limana ayrılan körfezin batısına ve güneyine doğru uzanır: Marimelena, Guanabacoa ve Antares. Almendares Nehri, şehri güneyden kuzeye doğru geçerek körfezin birkaç mil batısında Florida Boğazı'na dökülür.
Şehir her yıl bir milyondan fazla turisti kendine çekiyor (2010 yılında 1.176.627 uluslararası turist, 2005'e göre %20 artış). Eski Havana, 1982'de UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edildi. Şehir, tarihi, kültürü, mimarisi ve anıtlarıyla ünlüdür. Küba'ya özgü olarak Havana'da tropikal bir iklim yaşanmaktadır.

Havana 1515 yılında Conquistador (İspanyolca, fetihçi demektir. 16. ve 17 yüzyılda İspanyol asker, kâşif ve maceracılar için kullanılan genel terimdir) Diego Velázquez de Cuéllar tarafından, bugün ismi Batabanó olan şehrin yakınlarında kurulur. 1519 yılında Havana, bugünkü bulunduğu yere taşınır. Şehir, bulunduğu konumun uygunluğu neticesinde gelişerek, önemli bir ticari ve askeri liman haline gelir.
Şehir, değerli hazinelerle yüklü İspanyol gemilerinin buraya çektiği korsanlar tarafından çok sayıda saldırıya uğramıştır. Şehir 1538'de yakılmış ve 1553/1555'te yağmalanmıştır. Havana 1607'de İspanyol kolonisi Küba'nın başkenti olur. Büyük Britanya 1762'de şehri alır ve daha sonra Florida karşılığında değiş tokuş eder. Şehrin tekrar İspanyollara geçmesiyle, Amerika'nın en güçlü korunan şehri olarak yapılandırılır.
ABD'deki yasaklı zamanlarda, Havana Amerikalı turistler için sevilen bir cazibe merkezi olmuştur. Her ne kadar gece kulüpleri ve kumarhaneler, ABD'deki yasakların kalkmasıyla da varlıklarını sürdürebilmişlerse de, 1959'daki Küba devriminin akabinde kapatılmışlardır. Kübalı devrimciler devrimin akabinde 3 Ocak 1959'da Havana'yı ele geçirdiler.

Aşağıdaki tablo yıl boyunca ortalama ısı durumunu listeler: sıcak çok yağışlı olmayan bir tropikal iklimi vardır.

Özellikle görülecek yer, barok ve neoklasik anıtlarıyla beraber en eski İspanyol koloniyal yerleşiminden olan La Habana Vieja 'dır (Eski Havana ya da tarihi semt). Burası 1982'de UNESCO'nun Dünya kültür mirası altına alınmış olup; o zamandan beri bölge bölge restore edilmektedir. Bunun dışında, bir başka görülmeye değer yer ise, İspanyol valisinin o zamanlardaki makamı olan Castillo de la Real Fuerza'dır. Başka bir yer ise körfez girişinin doğu tarafında olan La Cabaña hisarıdır.
Bütün bu restorasyonlardan mahrum kalan şehrin bölgesi Centro Habana adlı semttir. Burası Prado 'nun batısından Malecon'a kadar uzanır. Burası, aynı zamanda, çok ender olarak turistlerin uğradığı, şehrin en fakir semtidir. Binalarda yıkılmışlık görüntüsü hakimdir. Bu alana yapılan bir ziyaret, Habana Vieja ya da Vedado gibi şehrin turistik olarak düzenlenmiş alanlarına yapılan geziye oranla, Küba halkının yaşam koşulları hakkında daha gerçekçi bir izlenim bırakır.
Şehir 2006 yılında 2,600,000 turisti ağırlamıştır. UNESCO'dan gelen yardım ve turizm gelirleriyle yeniden yapılanan Havana eski parlak günlerine geri dönmeye başlamıştır. Açık hava müzesi olarak tanımlanabilecek kentin sayısız müzesi, koloniyel mimarisi, gastronomik çeşitliliği ve müziği ile tüm dünyada benzersiz bir konumdadır.
Kentin batısında yer alan Santa Maria Plajı hem yerel halkın, hem de turistlerin ilgisini çekmektedir.

Havana, Küba'nın en önemli endüstri bölgesidir. Özellikle metal ürünler, makine ve kimya ürünleri önemlidir. Bunların dışında rom, Havana Club gibi içeceklerle, tütün ve tekstil ürünleri üretilir.
Küba'da üretilen purolar, Havana olarak adlandırılırlar.

Şehir aynı zamanda ülkenin en önemli ulaşım merkezidir. Hem önemli bir doğal limana hem de uluslararası bir havaalanına (José Martí, şehrin güneyindedir) sahiptir. Havana koyu, dünyanın en güvenli limanlarından biridir. Açık denize geçiş, sahil hattının doğal oluşumu sayesinde, çok dar bir geçitle sınırlıdır.

Havana 15 belediyeye ayrılmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Havana ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

"Castillo del Morro"dan Havana Panoraması 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Havana  12 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Infoportal Kuba 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
www.pixus.ch Gezi fotoğrafları

Hekatomnos Anıt Mezarı, Karya'nın kurucu satrapı Hekatomnos'un günümüzde Muğla'nın Milas ilçesinde yer alan anıt mezarı.
Hisarbaşı tepesinin doğu yamacında bulunan mezar, MÖ 4. yüzyıla tarihlenir. 2010 yılında keşfedilen mezar, antik çağ dünyasının en önemli mezar anıtlarındır. Günümüze "mozole" kavramını taşıyan ve dünyanın yedi harikasından birisi olan Halikarnas Mozolesi'nin atası kabul edilir.
Hekatomnos Anıt Mezarı; 91 x 110 metre boyutundaki büyük terasın ortasındaki 29,4 x 36 metre taban alanında, 3 metre yüksekliğindeki üst podyumun üzerinde yükselir. Taban ölçüleri Hekatomnos'un oğlu Mausolos adına yapılan Halikarnas Mozolesi ile aynı boyutlardadır.
Mezar odasındaki duvar resimleri ve "Hekatomnos Frizli Lahdi" üzerindeki kabarmaları dönemin sanat algısı ve düzeyini göstermesi açısından önemlidir. Ön yüzünde Hekatomnos'un sunu veya bir veda sahnesiyle betimlendiği; arka yüzünde ise oğlu Maussollos aslan avındayken betimlendiği Hektamnos Frizli Lahdi, büyüklüğü, niteliği ve sahibinin kişiliği nedeniyle Anadolu'daki tek örnektir. Lahit odası ise Klasik çağın zirvesindeki duvar resimleriyle kaplıdır.
Anıt mezar ve kutsal alanı, 2012'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklenmiştir.
2014 yılında mezarın çevresindeki yazıtlarda 121 satırlık bir şiir bulunmuştur. Klasik antik dönemin en uzun şiiri kabul edilen şiir hükümdara hitaben yazılmıştır. Stel üzerindeki klasik dönem yazıtta en çarpıcı ayrıntı şiir'de geçen ''Sen'' diye hitap edilmesi, Hükümdar başarılarının önemini vurguladığı sanılmaktadır.

MÖ 4. yüzyıla tarihlenen anıt mezar, Karya satrabı Hekatomonos için yaptırılmıştır.
Mezar alanının podyumu ve podyumun doğu kenarının ortasındaki Romalılar devrinde dikilmiş onur sütunu, arkeolog Jacob Spon'un 1675-1676'daki seyahati sırasında keşfedildi. Başlangıçta yapının bir tapınak olduğu düşünüldü ancak daha sonra bunun bir anıt mezar olduğu ve mimari şekli bakımından daha sonraki dönemlerde inşa edilen anıtmezarlara öncülük ettiği ortaya kondu.
Anıt mezarın kimin için yaptırıldığı tartışma konusu olmuştur. 1994-1995 yıllarında Milas'ta, Uzunyuva'da yüzey araştırması yapan Alman arkeoloji profesörü Frank Rumscheid'in tezine göre anıt mezar, Karya satrabı Mausolos'un kendisi ve hem kız kardeşi hem eşi olan Artemisia için Mylasa'da yaptırmaya başladığı ancak yarım kalan yapıdır. Bu teze göre Mausolos MÖ 367 yılında başkenti Mylasa'dan Halikarnassos'a taşıyınca, inşaat da yarım kalmış ve yeni başkentte Halikarnassos Anıt Mezarı'nın inşası başlamıştır. Ancak 2010 yılında başlatılan kurtarma kazılarıda görev yapan arkeologlar bu anıt mezarın Mausolos'un babası Hekatomonos için yaptırılmış olduğunu belirledi.
Mezar odası, 2010 yılında define avcıları tarafından gerçekleştirilen kaçak kazıların tespit edilmesi ile ortaya çıktı. Anıt mezardan kaçırılan Altın Taç ve dağ keçisi heykelciği 2018'de İskoçya'da bulunarak Türkiye'ye geri getirildi.

Podyum, Hisarbaşı Tepesinin doğu yamacında 91 x 110 metrelik bir terasın ortasında yükselir. 29.4 x 36x 3metre ölçülerindedir.
Temenos Duvarı, anıt mezarı çevreleyen duvarın günümüze kadar gelebilmiş doğu cephesidir. 10metre yüksekliğindedir. Anıt mezar çevresindeki duvarın diğer kenarları yer yer yol ve yapı altlarında kalmıştır.
Menandros Onur Sütunu, podyumun doğu kenarının ortasında MÖ 1. yüzyılda dikilmiş korint biçimli sütundur. Mezardan bağımsız bir yapıdır. Mylasa şehrinin ünlü konuşmacısı ve halk önderi Euthydemos'un torunu Menandros tarafından yaptırılmıştır. Sütunun üzerinde "Halk, Menandros’u, Uliades’in oğlu ve Euthydemos’un torununu, memleketin iyilikseveri ve iyilikseverlerin evladını heykel olarak buraya dikti." şeklinde yazıt bulunur. Yazıt ilk defa 1775 yılında Richard Chandler tarafından keşfedilmiştir. Chandler, sütunun Menandros'un onur heykelini taşıdığını belirtmiştir. Üzerinde bir leylek yuva yaptığı için sütun yöre halkı tarafından "Uzunyuva" olarak adlandırılır.
Mezar Odası, 275 x 215x 185 santim boyutlarındadır ve birinci sınıf mermer işçiliğiyle dört yüzü birden kabartmalarla işlenmiştir. 2010 yılında define avcıları tarafından tespit edilip yağmalanmıştır.

Helen (Grekçe: Ἑλένη Helénē) veya Troialı Helen, Argoslu Helen, Spartalı Helen ya da Latincede Helena; Yunan mitolojisine göre dünyanın en güzel kadınıdır. Zeus ile Leda veya Nemesis’in kızı olduğuna inanılan bu kadın; Klitemnestra, Kastor, Polluks, Philonoe, Foibe ve Timandra’nın da kardeşidir. Spartalı Menelaos ile evlenmiştir ve inanışa göre Hermione ile Nikostratus adında çocukları vardır. Troialı Paris tarafından kaçırılması, Truva Savaşı’nın en ciddi nedenidir.
Kabul edilen biyografik özellikleri; Aristophanes, Cicero, Euripides ve Homeros (hem İlyada hem de Odysseia'da) gibi klasik yazarlardan edinilmiştir. Vergilius'un Aeneis'inin ikinci kitabında hikâyesinden tekrar bahsedilir. Gençliğinde Theseus tarafından kaçırılmıştır. Helen ile evlenmek üzere rekabet eden taliplerinden Menelaos galip gelmiştir. Tüm talipleri, Tindareos Yemini adı verilen bir yemin ederek Helen'in kaçırılması durumunda galip gelen kişiye askeri anlamda yardım edecekleri sözünü vermişlerdir. Bu yemin, Truva Savaşı'nı süratlendirmiştir. Menelaos ile henüz gençken evlenmiştir ve Paris ile yola çıkışlarının bir kaçırılma ya da kaçma olduğu tartışmalıdır.
Troy'da bulunan zamanlarında Helen ile ilgili efsaneler çelişkilidir: Homeros, hem seçiminden pişmanlık duyduğunu hem de halk üzerindeki imajını sinsice düzeltmeye çalıştığını söyleyerek onu, kararsız olarak tanımlamıştır. Diğer görüşlere göre hain Helen, Baküs’e ait geleneklerle hareket etmiş ve neden olduğu kıyımlardan mutluluk duymuştur. Efsanenin bazı yorumlarında Helen, Troy'a gitmemiş ve Mısır’da savaşın bitmesini beklemiştir. Sonuç olarak Paris, savaş esnasında öldürülmüştür ve Homeros'a göre Helen, Menelaos ile tekrar bir araya gelirken diğer versiyonlarda ise Olimpos'a yükselmiştir. Helenik Lakonya, Sparta ve Menelaos ile bir türbe paylaştığı Terapne’de Helen ile ilişkili bir tarikat ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda Attika ve Rodos’ta da ibadet edilmiştir.
Güzelliği, artistlerin onu resmetmesi üzerine ilham olmuştur ve sıklıkla ideal insan güzelliği olarak görülmüştür. Helen tasvirleri, MÖ 7. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmıştır. Paris tarafından kaçırılması -veya Paris ile kaçması-, klasik Yunanistan'da popüler bir motif haline gelmiştir. Bu olay, Orta Çağ'daki çizimlerde bir baştan çıkarma olarak görülse de Rönesans resimlerinde ise genellikle Paris'in “tecavüzü” olarak tasvir edilmiştir. Christopher Marlowe’un Doktor Faustus (1604) adlı trajedisinde şu cümleler sıklıkla alıntılanmıştır: “Bin gemiyi denize indiren yüz bu muydu / Ve İlyum’un çatısız kulelerini yakan?”

Bilginler için Helen’in isminin etimolojisi, hala bir sorun oluşturmaktadır. 19. yüzyılda Georg Curtius, Helen (Ἑλένη) ismini “ay” (Selene: Σελήνη) ile ilişkilendirmiştir. Ancak Grekçe'nin Lakonya lehçesiyle Helen'e yapılan adamalarda isminin baş harfi, digama (büyük ihtimal “w” gibi telaffuz edilen “f” harfi) ile yazılmıştır. Bu nedenle “s” harfi ile başlayan herhangi bir etimolojik teori, yanlış kabul edilmektedir.
20. yüzyılın başlarında Émile Boisacq, “Ἑλένη” kelimesinin sıkça kullanılan ve “meşale” anlamına gelen “ἑλένη”den türetildiğini düşünmüştür. Aynı zamanda “Ἑλένη”deki “λ” harfinin “v” harfinden dönüştüğünü ve ismin etimolojisinin Venüs’ün kökü ile bağlantılı olduğu ileri sürülmüştür. Ancak Linda Lee Clader, sunulan bu teorilerin hiçbirisinin tam olarak bir şeyleri açıklığa kavuşturmadığını söylemiştir.
Daha yakın bir zamanda ise Otto Skutsch, “Helen” isminin farklı mitolojik figürlere ait iki ayrı etimolojiye sahip olduğu teorisini geliştirmiştir. Bu etimolojilerden bir tanesi *Sṷelenā’ya (Sanskrit’te “ışıldayan” anlamına gelen svaraṇā ile ilişkili) dayanırken diğeri ise Dioskori’nin kız kardeşi olup birden fazla doğal yangın olayıyla (Aziz Elmo’nun ateşi başta olmak üzere) ilişkilendirilmiş *Selenā isimli Spartalı tanrıça ya da Terapne’de Ἑλένα Δενδρῖτις ("Ağaçların Helena’sı") adıyla ibadet edilen bitki tanrıçasıdır.
Başta “Helios”un Yunanca “güneş” anlamına gelmesi ve güneş tanrısının isminin olması ile beraber birçok Hint-Avrupa dil ailesindeki “güneş” sözcüğünün “Helen” ismini çağrıştırdığı göz önünde bulundurularak bu ismin farazi Proto-Hint-Avrupa güneş tanrıçasının adından köken aldığı da düşünülmektedir. Helen'in evlilik miti bilhassa ele alınırsa bu efsanenin kutsal ikizlerle akraba olan Hint-Avrupa mitolojisindeki güneş tanrıçasının daha genişçe işlenen “evlilik draması” ile bağlantılı olabileceği görülür. Martin L. West, Helena (“gün ışığının hanımı”) isminin Proto Hint-Avrupa dilinde bir ek olan tanrının kontrol ettiği doğal elementin ifade edilmesinde kullanılan “-nā” (“hanımı”) eki ile kurulduğunu iddia etmiştir.

Helen, ilk olarak Homeros’un şiirlerinde bahsedilmiştir ve sonrasında Yunan edebiyatında önemli bir figür haline gelmiştir. Bu eserler, esas Yunan mitlerinin çoğunun bahsedildiği zaman olan Kahramanlar Çağı’nda ortaya çıkmıştır. Homeros'un şiirlerinin yazıya geçirilmeden önce sözlü olarak yayıldığı göz önünde bulundurularak bazı bilginler, bu hikâyelerin aslında Miken Uygarlığı’ndan kaldığından ve Kahramanlar Çağı'nın ise o dönemin bir yansıması olduğundan şüphelenmiştir.
Şairler Lakonya’nın zengin bir krallık olduğundan bahsederken son zamanlarda Yunanistan’da yapılan arkeolojik çalışmalara göre modern Lakonya, Geç Tunç Çağı’nda sadece belirgin bir bölge idi. Arkeologlar, bugünkü Sparta'nın altına gömülü Miken sarayları bulmaya çalışmış ancak başarısız olmuşlardır. Modern keşiflere göre Avrotas Vadisi'nin güney kısmındaki Menelayon’un etrafındaki alan, Miken Lakonya'sının merkeziydi.

Helen ve Menelaos, Hermione adında bir kız çocuğuna sahiptir. Farklı kaynaklar Helen'in Aethiolas, Nikostratus, Megapentes ve Fleistenes adında bir ya da birden çok oğlu olduğunu da söyler. Ancak diğerlerine göre bu çocuklar, Menelaos'un gayrimeşru çocuklarındandır.
Helen ile Paris ise Helen isimli bir kızla beraber Bunomus, Aganus ve Idayus isimli üç oğlana sahiptir. Üç oğlan, Truva Savaşı sırasındaki uyudukları odanın çatısının deprem sonucu yıkılması ile ölmüştür.

İlyada ve Odysseia da dahil olmak üzere birçok kaynağa göre Helen, Spartalı kral Tindareos’un karısı Leda ve Zeus’un kızıdır. MÖ 5. yüzyılın sonlarında yazılmış Euripides'in Helen oyunu, Helen'in doğumuna ilişkin bilgi veren en erken kaynaktır: kabul edilen babası Tindareos olsa bile aslında Zeus'un kızıydı. Bir kuğu biçiminde olmak üzere tanrıların kralı, bir kartal tarafından kovalanmış ve Leda'ya sığınmıştı. Bu kuğu, Leda'nın şevkatini kazandı ve böylece çiftleştiler. Bu olaydan sonra Leda, Helen'in içerisinden çıkacağı bir yumurta doğurdu. İlk Vatikanlı Mitograf, bu birliktelikten iki yumurta oluştuğunu öne sürmektedir: bir tanesi Kastor ve Polluks'u içermekteyken diğeri ise Helen ve Klitemnestra’yı içermekteydi. Fakat daha önceden aynı yazar; Helen, Kastor ve Polluks'un aynı yumurtadan çıktığını ifade etmişti. Fabius Planciades Fulgentius da Helen, Kastor ve Polluks'un tek bir yumurtadan geldiğini iddia etmiştir. Pseudo-Apollodoros'ta ise Leda'nın Helen'e hamile kaldığı gün hem Zeus hem de Tindareos ile ilişki yaşadığı yazılmıştır.
Diğer bir yandan da Epik Döngü’nün bir parçası olan Cypria’da Helen'in Zeus'un ve tanrıça Nemesis’in kızı olduğu yazılmıştır. Cypria'nın hangi zaman diliminde yazıldığı tam bilinmese de bu eserin MÖ 7. yüzyıla kadar uzanan bazı gelenekleri içerdiği düşünülmektedir. Bu eserde Nemesis, Zeus ile çiftleşmek istememiştir. Bu nedenle Zeus'tan kaçmaya çalışırken çeşitli hayvanlara dönüşmüş ve en sonunda bir kaz haline gelmiştir. Zeus da bir kaza dönüşmüş ve Nemesis'e tecavüz etmiştir, bu olayın ayrından da Helen'in içerisinden doğduğu yumurta ortaya çıkmıştır. Tahminen, bir şekilde bu yumurta Leda'ya gönderilmiştir. Sonrasında ortaya çıkan kaynaklara göre bu yumurta, Attika’da bir koruda bir çoban tarafından bulunup Leda'ya götürülmüştür ya da Hermes tarafından Leda'nın kucağına bırakılmıştır.
Tragiloslu Asklepiades ve Psödo-Eratosthenes de benzer bir hikâyeden bahsetmiştir ancak bu versiyonda Zeus ile Nemesis, kaz yerine kuğuya dönüşmüştür. Timothy Gantz, Zeus'un Leda'ya kuğu formunda geldiğini anlatan hikâyenin aslında Zeus ve Nemesis'in kuşlara dönüştüğü hikâyeden türediğini iddia etmiştir.
MS 2. yüzyılda Pausanias, yumurtanın kalan kabuklarının kurdeleler ile bağlandığını ve Sparta akropolisindeki tapınağın tavanında asılı olduğunu söylemiştir. Bu yumurtanın aslında Leda'nın getirdiği ünlü yumurta olduğuna inanılmıştır. Pausanias, Sparta'ya seyahat edip bu yadigarı görmek üzere Hilaeira ve Foibe'ya adanmış tapınağı ziyaret etmiştir.
Pausanias aynı zamanda Helen'in kardeşleri olan Dioskori’nin (Kastor ve Polluks) Pefnos adasında doğduğuna ilişkin bir yerel inanıştan bahsetmiştir. Şair Likofron’un Helen ile bağlantılı olarak “Pefniyalı” (Πεφναίας) sıfatını kullanması ise bu şairin, Helen'in de aynı adada doğduğuna ilişkin bir inanış hakkında bilgisi olduğuna işaret etmiştir.

Tanrıların oğulları oldukları için ilahi eşlere sahip olmaları gerektiğini düşünen iki Atinalı Theseus ve Peirithoos, Zeus’un iki kızını kaçırmak üzerine birbirlerine yardım etmek için söz vermişlerdir. Theseus Helen'i seçerken Peirithoos ise Hades’in karısı Persefoni ile evlenmek için ant içmiştir. Theseus Helen'i kaçırdıktan sonra ya annesi Ethra’nın ya da Afidnes veya Atina’da yaşayan arkadaşı Afidnus'un yanına bırakmıştır. Sonrasında ise Theseus ile Peirithoos, Persefoni'yi kaçırmak üzere Hades'in alanı olan Ölüler Diyarı'na gitmişlerdir. Hades, rol yaparak misafirperver davranmış ve bir ziyafet hazırlamıştır ancak ikili oturduğu anda ayaklarına dolanan yılanlar tarafından tutulmuşlardır. Helen'in kaçırılması, intikam olarak Ethra'yı kaçıran ve kız kardeşini Sparta'ya geri götüren Kastor ve Polluks'un Atina'yı istila etmesine neden olmuştur. Goethe’nin Faust eserinde, yarı at Heiron’un da Dioskuri kardeşlerine Helen'i geri alma konusunda yardım ettiği belirtilmektedir.
Bu olayı konu alan eserlerin çoğunda Helen, oldukça küçük olarak tasvir edilmiştir; Midillili Hellanikus’a göre yedi yaşında iken Diodoros’a göre ise on ya

Hisar Camii (Yâkub Bey Camii, Molla Yakup Camii), İzmir, Konak ilçesinde, adını verdiği Hisarönü bölgesi ile Kemeraltı Çarşısı ve Kızlarağası Hanı çevresinde yer alan cami.

Hisar Camii, Aydınoğulları Beyliği'nin Osmanlı İmparatorluğu idaresi altına girmesinden 150 yılı aşkın sene sonra, Aydınoğulları soyundan gelen Özdemiroğlu Molla Yakup Bey tarafından yaptırıldığı kabul edilmektedir. 1006 (Hicri), 1597/1598 (Miladi) yılında yaptırılan İzmir'in tarihi ve en büyük camisidir. Yapılan araştırmalarda caminin; 1402 yılında Timur İmparatorluğu'nun kurucu lideri Timur tarafından ele geçirildiği ve sonra da yıkıldığını belirten İzmir Liman Kalesi'nin yıkıntıları üzerinde yaptırıldığı üzerinde durulmaktadır. Bu Liman Kalesi (Aşağı Kale, Hisar Kalesi, Ok Kalesi) 1231-1235 yılları arasında iç limanın ağzında yaptırılmıştır. 1671-1672 yılında İzmir'e gelen Evliya Çelebi de hem Kadifekale'nin hem de bu hisar kalesinin varlığını kaydetmiştir. Caminin adı da İç Liman Kalesi'nin aşağı kapısı önünde bulunduğundan ötürü Hisar Camii olmuştur. Caminin mihrabı üçlüdür ve İtalyan etkilerini taşımaktadır. Bu özelliğiyle ender üç mihraplı camiler arasındadır. Bunun sebebinin ise caminin banilerinin üç kişi olmasına bağlanmaktadır.
Bazı kaynaklarda da binanın üzerine yapıldığı bölgenin öncesinde Latin kilisesi olduğunu söylemektedir. Bir başka tez ise Molla Yakup adındaki başka bir kişiye ve 14. yüzyıla kadar cami varlığını geri götürmektedir. Arap gezgin İbn-i Batuta'ya göre de İzmir'de Şeyh Yakup diye birisinin varlığı 14. yüzyılın başında kesindir, ancak camiyle ilişkisi belli değildir.

Şehrin abidevi ilk yapısı kabul edilen Hisar Camii 1813, 1868 ve 1881 depremlerinde hasar görmüştür. 1870 tarihli kitabede tadilat çalışmaları şöyle belirtilmiştir:
1813, 1870, 1881, 1890, 1927, 1938, 1985 ve 2009-2011 yıllarında onarılmıştır. 1813 onarımında caminin önüne bir son cemaat yeri eklenmiştir. Merkezî kuruluştaki harimle kuzeyindeki yedi kubbeli son cemaat yeri ve minareden oluşur. Caminin minaresi kesme taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Minarenin ilk onarımı 22 Mayıs 1890 tarihinde İzmir valisi Halil Rıfat Paşa eliyle gerçekleşmiştir. 1927 yılında yaşanan depremde yıkılan bu minarenin yerine dönemin İzmir valisi Kazım Dirik Paşa hızla yenisini yaptırmış ve dönemin geleneklerine uyularak minare kaidesi Kütahya çinileri ile süslenmişti. Minare kapısı üzerindeki yazıt “İzmir valisi Mirliva Kazım Paşa zamanında inşa edilmiştir H 1343/M 1927” diyerek bu onarımı anar. Son restorasyonu 2009-2011 yılları arasında tamamlanan cami, 11 Mart 2011 Cuma günü Cuma Namazı ile birlikte ibadete açılmıştır.

Harimde mihrap önündeki büyük kubbeli kare hacim üç yönden daha küçük kubbeli hacimlerle kuşatılmıştır. Kesme taş ve moloz taştan yapılan kare planlı camide, sekiz fil ayağı üzerine oturan merkezi bir kubbe ve onu destekleyen altı kubbe bulunmaktadır. Batı yönündeki son cemaat yerinden ibadet mekanına üç kapıyla girilen camide son cemaat yeri, yuvarlak kemerlerle birbirine bağlı sekiz mermer sütunun taşıdığı yedi kubbeyle örtülüyor. Yakın tarihlerde son cemaat yerinin önü camekânla kapatılmıştır. Ahşap Minberi sedef kakmalı, mihrap ise yuvarlak bir niş şeklinde, içi 18 ve 19. yüzyılın kalem işleri ile bezelidir. Giriş kapısı üzerinde Ali İmran Suresi'nin 97. ayetinden bir kısım olarak Oraya kim girerse, güven içinde olur (وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ) yazmaktadır. Kemerlerin sütun başlıklarındaki üslup bir Roma yapısından devşirilmiş izlenimi verirler. Kadınlar mahfilinde üstündeki, harime kapıdan girince sağdaki sütunda, alçı dekorasyonu olmaksızın, özgün biçimiyle korunmuş bir başlığın da desteklediği gibi yapının inşasında sütun başlıkları özgün biçimleriyle tasarlanarak yerleştirilmiştir. Son cemaat yerinin sütunları ise İzmir'in ilkçağ yapılarından olduğu öne sürülmektedir.

Günümüzde Hisar Camii'nin batısında Kızlarağası Hanı kuzeyinde Yorgancılar Çarşısı, güneyinde Yağcılar ve Peynirciler Çarşısı bulunmaktadır ve genel olarak Kemeraltı Çarşısı'nın Fevzipaşa Bulvarı'na çıkış noktasına yakındır.
20. yüzyılın önemli bestekârı Rakım Elkutlu babasının ölümü sonrası İzmir Hisar Camii imamlığına tayin edilerek ölünceye kadar bu görevini sürdürdü. Aynı zamanda uzun yıllar, İzmir Mûsikî Cemiyeti'nin başkanlığını da yapan Elkutlu, özellikle Hisarbuselik makamını kullanarak verdiği eserleri mevcuttur.
Cami hâlen faal haldedir. Camide imam hatip görevinde 2016 Ocak itibarıyla Selim Menteşeli ve İbrahim Ege bulunmaktadır. Müezzinlik vazifesini ise Muhammed Emin Ayaz ve Muzaffer Gülmez yürütmektedir.

Hisar Camii Koruma ve Yaşatma Derneği
Münir Aktepe, İzmir Yazıları-Camiler, Hanlar, Medreseler, Sebiller, hazırlayan Fikret Yılmaz, İzmir Büyükşehir belediyesi Kent kitaplığı, İzmir, 2003
Hakkı Gültekin, İzmir Tarihi, Ege Turizm Cemiyeti, İzmir 1952.

Hospitalye Şövalyeleri ya da Aziz Yuhanna Şövalyeleri tarikatı (Latince: Cavalieri Ospitalieri "Hastane Şövalyeleri") 1070 civarında kurulmuş bir şövalye tarikatıdır. 

Sonradan ismi Rodos Şövalyeleri, çok sonralarıysa Malta Şövalyeleri olarak anılmıştır. Merkezi İtalya'nın Roma kentinde bulunan tarikatın günümüzdeki resmi adı İtalyancada Sovrano Militare Ordine Ospedaliero di San Giovanni di Gerusalemme di Rodi e di Malta yani Kudüs, Rodos ve Maltalı St. Jean Egemen Askeri Misafirperver Tarikatı veya kısaca Malta Tarikatıdır.İlk Başefendisi 1100 civarlarında seçilmiş olan Peter Gerard idi. Kudüs Krallığı kurulur kurulmaz Godfroi de Bouillon Tarikat'a toprak bağışladı ve başka birçok kişi de onu takip etti. Hastabakıcılar 1113 yılında Papa II. Paschal tarafından bir tarikat olarak tanındı. 1120 li yıllarda Hastabakıcılar kendilerini askerileştirmeye başladılar ancak ilk askeri etkinlik 1136 yılında gerçekleştirilmiştir. Katolik bir yardım derneği olarak günümüze kadar ulaşmış olan bu tarikat tarihin bazı dönemlerinde bağımsız bir devlet olarak güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmuş Avrupa, İslam ve Osmanlı tarihinde büyük izler bırakmıştır.

Kudüs'teki Aziz Yuhanna (St. Jean) Kilisesi yakınında bir dinsel dayanışma örgütünce hasta hacıların tedavisi amacıyla işletilen hastanenin gelişmesiyle ortaya çıktı. 1099'da Haçlıların Kudüs'ü fethetmesinden sonra, hastanenin başrahibi Gerard Kudüs'teki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Provencelılarla İtalyanların Filistin yolu üzerindeki kentlerinde hanlar kurdu. Hastanede tedavi gören bazı haçlı şövalyeleri mallarının bir bölümünü buraya bağışladı; bazıları ise Kudüs'te, hastanede kalıp hastaneye hizmet ettiler. Böylece zenginleşen hastane, hasta ve yoksullara hizmette olduğu kadar Müslümanlara karşı savaşta da etkin olan zengin ve güçlü bir kurum durumuna geldi. Selahaddin Eyyübi orduları tarafından Hıttin Savaşında büyük bir yenilgiye uğramalarına rağmen etkinlikleri devam etti. 1291'de Akka'nın düşüşü ve Haçlı Prensliklerinin ortadan kalkması üzerine, mezhep üyeleri bir gün yeniden fethetmek umuduyla Filistin'e yakın olabilmek için Kıbrıs'a çekilip hacılara ve hastalara yönelik çalışmalarını burada sürdürmeye karar verdiler.

1309'da Rodos'u ele geçirdiler. Burada bir hastane kurup adayı bağımsız devlet gibi yönettiler. Doğu Akdeniz'de güçlü bir donanmaya sahip oldular. 1522'de Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar Rodos'u ele geçirdi, ama 1530'da Kutsal Roma Germen İmparatoru V. Karl, Malta adasını tarikata bağışladı. Şövalyeler Osmanlı saldırılarına karşı direnerek donanmalarını güçlendirdiler ve gelişmiş bir hastane kurdular; en parlak dönemlerini burada yaşadılar. Osmanlı tehdidinin azaldığı 17. ve 18. yüzyıllarda tarikat da giderek zayıfladı. 1798'de Malta adası Napolyon Bonapart'ın eline geçti. Tarikatın merkezi 1834'te Roma'ya taşındı.

Malta Düzeni, günümüzde egemen bir devlet dışı aktör statüsü taşımaktadır. Birleşmiş Milletler'e gözlemci olarak katılmasına karşılık kendine ait topraklardan yoksundur. Kendini tarafsız ve insancıl bir yardım kuruluşu olarak tanımlayan tarikatın 104 ülkeyle diplomatik ilişkisi vardır. Birçok ülke şövalyelere diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalık tanımaktadır.

Tapınak Şövalyeleri
Aziz Lazarus Şovalyeleri

Palazzo Malta6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İzmirli Hrisostomos Kalafatis (Yunanca: Χρυσόστομος Καλαφάτης Chrysostomos Kalafatis; d. 1867, Tirilye - ö. 1922, İzmir), Rum din ve siyaset adamı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra İzmir'in Yunan işgali altında bulunduğu dönemde İzmir metropoliti idi. Türk ordusunun Yunan işgaline son vermek üzere şehre girmesinden sonra Müslümanlar tarafından linç edilerek öldürüldü. 4 Kasım 1992'de Yunanistan Kilisesi'nin Kutsal Sinodu tarafından Doğu Ortodoks Kilisesi'nin bir şehidi ve azizi ilan edildi.

1867'de Tirilye'de dünyaya geldi. Asıl adı Kalafatis’tir. Yunanistan'da dini eğitim aldı ve metropolitliğe kadar yükseldi. Hrisostomos (Chrysostomos) adını kiliseye girdikten sonra aldı.
1902-1907’de Dırama Metropoliti olarak görev yaptı. 1910-1914 ve 1919-1922 arasında İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Metropoliti idi.
Yunan ordusunca İzmir'in işgali esnasında Yunan İşgal Komutanı Zafiriu’nun bildirisi halka dağıtılırken komutanı ve onunla birlikte bulunanları takdis etmesi, Türk halkında büyük tepki uyandırdı. Yunan ordusunun işgal ettiği bölgelerdeki eylemlerine dair şikayetler üzerine Ekim 1919'da Paris Barış Konferansı'na sunulan Milletlerarası Tahkik Komisyonu Raporu’nun 9. maddesinde "Metropolit’in askeri birlikleri takdis için yaptığı tören ateşe benzin dökmekten başka bir işe yaramamıştır." denilmiştir.
Takdisten sonra askerlere verdiği vaazda “Ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız” gibi sözler sarf ettiği çeşitli Türk kaynaklarında iddia edilir. Böyle bir nutuk attığı kanıtlanmış değildir ancak işgalden bir gün önce bir bildiri yayımlamış olduğu; “Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz!” şeklinde ifadeler kullandığı bilinmektedir.
Metropolit, 9 Eylül 1922 günü Sakallı Nureddin Paşa komutasındaki Türk ordusunun İzmir'de yönetimi eline almasının ertesi günü tebrik ziyaretine giden heyette yer aldı. Hakkındaki iddialar sebebiyle, Yorgi Kilimanoğlu ve Nikolaki Çürükçüoğlu Efendi ile birlikte tutuklandı. Gözaltında iken linç edilerek öldürüldü. Ölümü hakkında çeşitli rivayetler vardır. İzmir Vilayet Konağı balkonuna çıkan Sakallı Nureddin tarafından ölüm emrinin verildiği Yunan kaynaklarında anlatılır. Ancak olayın, Vilayet'ten gevşek bir koruma ile çıkarılıp Türk mahallelerinde gezdirilmesi sırasında halk tarafından linç edilmesi şeklinde gerçekleştiği düşünülmektedir.
4 Kasım 1992'de Yunanistan Kilisesi'nin Kutsal Sinodu tarafından Doğu Ortodoks Kilisesi'nin bir şehidi ve azizi ilan edildi.

I. Dünya Savaşı, 28 Temmuz 1914 tarihinde başlayıp 11 Kasım 1918 tarihinde sona eren Avrupa merkezli küresel bir savaştır. II. Dünya Savaşı'na (1939-1945) kadar Dünya Savaşı veya Cihan Harbi olarak adlandırılmıştır. Savaşın taraflarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu'nda "Genel Savaş" anlamında Harb-i Umumi (Osmanlıca: حرب عمومی), halk arasında ise Seferberlik olarak adlandırılmıştır. 1917'de Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşa katılmasına kadar bu savaş ABD basınında Avrupa Savaşı olarak anılmıştır. Savaşan taraflar, çoğunlukla Avrupa, Kafkasya, Amerika, Orta Doğu ve Afrika ile Asya'nın bazı bölgelerinden oluşmaktadır.
O zamanın büyük güçleri, "İtilaf" ve "İttifak" adlarıyla iki tarafa ayrılarak savaşta yer almışlardır. İtilaf Devletleri; Birleşik Krallık, Fransa Cumhuriyeti ve Rus İmparatorluğu arasındaki Üçlü İtilaf merkezlidir. İttifak Devletleri; Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya Krallığı arasındaki Üçlü İttifak merkezlidir; fakat Avusturya-Macaristan anlaşmaya karşı saldırıya geçtiği için İtalya savaşa girmemiştir. Bu ittifaklar yeniden yapılanmış (İtalya, 1915 yılında İtilaf Devletleri'nin tarafına geçmiştir) ve yeni devletlerin savaşa girmesiyle genişlemiştir.
Nihayetinde 60 milyon Avrupalı dâhil olmak üzere 70 milyon askerî personel, tarihin en büyük savaşlarından biri olan bu savaş için seferber edilmiştir. Yeni teknolojiler sayesinde silahların öldürücülüğünde görülen muazzam ilerlemeye karşılık, savunma ve hareketlilikte aynı miktarda gelişme olmaması sonucu, savaşa katılan yaklaşık 39 milyon kişi ölmüştür. Böylece bu savaş, dünya tarihindeki en çok zayiat verilen 5. savaş olmuş ve savaşa katılan devletlerde birçok politik değişikliğe ve devrimlere yol açmıştır.
Savaşın bir diğer nedeni de, Avrupalı büyük güçler olan Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Birleşik Krallık, İtalya Krallığı ve Fransa Cumhuriyeti'nin uzun zamandır süregelen emperyalist dış politikalarıdır. Avusturya-Macaristan tahtının veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ın 28 Haziran 1914'te Gavrilo Princip adında bir Sırp milliyetçisi tarafından devletin başkenti Saraybosna'da öldürülmesi, savaşı tetikleyen olay olmuştur. Olaydan sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan Krallığı'na bir ültimatom göndermiştir.
Bu ültimatom 10 maddeden oluşuyordu ve egemenlik haklarının büyük bir kısmını suiistimal ediyordu. Sırplar birkaç madde dışında diğer maddelerin hepsini kabul etti. Reddettiği maddelerin uluslararası bir komisyonda görüşülmesini istedi. Britanya bu sorunu çözmek için Avrupa konferansına Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu'nu davet etti. İkisi de bu konferansı reddetti. Nihayetinde on yıllardır yapılanmakta olan ittifaklar sisteminin işlemesiyle, birkaç hafta içerisinde Avrupa'nın ana güçleri kendilerini savaşta bulmuşlar ve koloniler yoluyla savaş bütün dünyaya yayılmıştır.
Çatışmalar, 28 Temmuz'da Avusturya-Macaristan'ın Sırbistan'ı işgal etmesi ile başlamış ve bunu Almanya'nın Belçika, Lüksemburg ve Fransa'yı işgali ile Rusya'nın Almanya'ya saldırması takip etmiştir. Almanların Paris'e yürüyüşü durma noktasına gelince, Batı cephesindeki çatışmalar durağan bir siper savaşına dönüşmüştür ve bu durum 1917'ye kadar pek değişmemiştir. Doğu cephesinde ise Rus ordusu, Avusturya-Macaristan kuvvetleriyle başarılı bir şekilde savaşmış, fakat Doğu Prusya, Polonya ve Alman ordusu tarafından geri püskürtülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'te, İtalya ve Bulgaristan'ın 1915'te ve Romanya'nın 1916'da savaşa girmesiyle ilave cepheler açılmıştır. Çarlık rejimiyle yönetilen Rusya, 1917'de Bolşevik Devrimi ile yıkılınca savaştan çekilmiştir. 1918'de Batı Cephesi boyunca bir Alman taarruzundan sonra, müttefikler ardı ardına yaptıkları saldırılarla Almanları geri püskürtmüş ve ABD kuvvetleri siperlere girmeye başlamıştır. Bu noktada, başı kendi içindeki devrimcilerle dertte olan Almanya, daha sonra "Ateşkes Günü" olarak tarihe geçecek olan 11 Kasım 1918'de mütarekeyi kabul etmiştir. Savaş böylece İtilaf Devletleri'nin zaferiyle sona ermiştir.
Savaşın tarafları, tüm insan gücü ve ekonomik kaynaklarını bir topyekûn savaş için seferber etmeye çalıştıklarından, sivillerin durumu da cepheler kadar çalkantılı olmuştur. Savaşın sona ermesiyle büyük güçlerden dördü olan Almanya, Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları tarihe karışmıştır. Bunlardan Alman ve Rus İmparatorluklarının halefleri çok büyük toprak kaybı yaşamış; Avusturya-Macaristan ile Osmanlı İmparatorlukları ise tamamen parçalanmıştır.
Avrupa haritası daha küçük parçalardan oluşacak şekilde yeniden çizilmiştir. Daha sonra bu tarz çatışmaların yaşanmasını önlemesi ümidiyle 10 Ocak 1920'de Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Avrupa'da bu savaş sonucunda imparatorlukların yıkılmasıyla milliyetçiliğin yeniden canlanması, Almanya'nın yenilgisinin yan etkileri ve Versay Antlaşması'nın yarattığı problemler, II. Dünya Savaşı'nın çıkmasına katkıda bulunan etkenler olarak kabul edilir.

Avrupa'da 16. yüzyılda yaşanan Katolik-Protestan ayrışmasıyla birlikte Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na bağlı prenslikler, farklı taraflarda savaşmışlar; tarihte Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) olarak bilinen bu savaş da Vestfalya Antlaşması'yla sona ermiştir. Savaş sonucunda, bugün bile Avrupa Birliği'nin kökenini oluşturan Kutsal Roma İmparatorluğu dağılmıştır. Savaşın sonunda Fransa'nın güçlenmesi, tam aksine Roma Cermen İmparatorluğu'nun ve Habsburg Hanedanı'nın zayıflaması söz konusudur. Bu sonuç Almanya için 19. yüzyıla kadar sürecek bir zayıflık dönemine ve yine bu tarihlere kadar birliğini kuramamasına neden olmuştur. Sanayi Devrimi ve sömürgecilik hareketlerinde de bu olay etkisini göstermiş ve İngiltere ile Fransa, sömürgecilik alanında hızla güçlenirken Almanya'nın bu alanda geri kalmasına neden olmuştur.
1815'te yapılan Viyana Kongresi ile Avrupa'ya ve geniş anlamda dünyaya yeni bir statü getirilmiş ve buna göre güçler dengesi kurulmuştur. Kırım Savaşı'nda (1853-56) bu dengelerin Rusya lehine değişmesine engel olmak için, Haçlı Seferleri'nden sonraki en önemli ittifakla Avrupa devletleri, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Ruslara karşı savaşmıştır. Yenilgiye uğrayan Ruslar, etkisi 1917 Bolşevik Devrimi'ne kadar sürecek siyasi ve ekonomik dalgalanmalar yaşamıştır. Yine bu savaşın sonunda, İtalya Birliği'ne gidecek yollar da açılmıştır.
Sedan Muharebesi (1870) ile Almanya ve İtalya'nın birliklerini kurmaları ve büyük devletler olarak devletler arası ilişkilerde yer almak için girişimlerde bulunmaları, Viyana Kongresi statükosunu ve güçler dengesini büyük ölçüde değiştirmişti. Bundan sonrası ise yeniden bir dengenin kurulması girişimlerine, Avrupa'da yeni blokların ortaya çıkmasına ve bunların birbirleriyle çatışmasına yol açmıştır. Bloklar arasındaki gerginlik de karşılıklı silahlanmaya neden olmuş ve silahlı barış dönemi ortaya çıkmıştır. Bu dönemde bloklar ve devletler arası ilişkilerde çok yönlü gelişen çatışmalar, gerginliği daha da artırmış ve devletleri bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Bu genel çerçeve içerisinde I. Dünya Savaşı'nın nedenleri çeşitli ekonomik, siyasi ve askerî gelişmelere dayanmaktadır. Bunlara büyük devletlerin çıkar hesaplarını da eklemek gerekir. Özellikle Prusya'nın Avusturya'yı yenip Alman birliğini sağladıktan sonra yeni ortaya çıkan Alman İmparatorluğu'nun elinde önemli sömürgeleri olmamasına rağmen, dönemin süper gücü Britanya İmparatorluğu'na karşı koyabilecek, hatta onu geçebilecek bir sanayi, insan gücü ve teknoloji hâline gelmesi ve bunun başta İngiltere ve Fransa tarafından engellenmek istemesi başlıca çekişme kaynağıdır.

Sanayi Devrimi ve sömürgecilik sonucunda ekonomik pozisyonlarını güçlendiren İngiltere ve Fransa, karşı taraftaki Almanya ve İtalya gibi ülkelerden ekonomik olarak çok ilerideydi. Almanya ve İtalya, siyasi birliklerini oluşturduktan sonra 1914'e kadar olan süreçte aradaki farkı kapatmaya çalışmışlardır. İngiltere de savaşlar patlat ve Fransa'nın ekonomik hâkimiyet alanlarını koruma, Almanya'nın ise bu alanları ele geçirme niyeti, savaşın başlıca ekonomik nedenlerindendir. Bu nedenler; sömürgeler, deniz yollarının hâkimiyeti, uluslararası ticaret imtiyazları gibi ana başlıklarda değerlendirilebilir.
Öte yandan, 19. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlayan ve neredeyse 20. yüzyıla damgasını vuran petrol yataklarının mülkiyeti de savaşın temel ekonomik nedenlerindendir. Osmanlı İmparatorluğu'nun hâkimiyeti altındaki Orta Doğu coğrafyasındaki petrol yataklarının varlığı, 19. yüzyıl sonlarında özellikle İngilizler tarafından, çeşitli gizli-açık yöntemlerle tespit edilmiştir. İngiltere, petrol siyasetini, 1900'lerde tüm stratejilerinin birinci sırasına koymuştur.

Diğer bir konu da Rus İmparatorluğu'nun ekonomik durumudur. Rusya, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarında toplumsal dalgalanmanın en fazla görüldüğü ülkedir. Toplumun en büyük kesimini oluşturan köylü sınıfı ve o büyüklükte olmasa da etkin bir işçi sınıfı, 1905 Devrimi ile ardından 1917 Ekim Devrimi'ne giden yolu açmıştır. Toplumsal dalgalanmalar, ekonomik açıdan Rus İmparatorluğu ve çarlık rejimi için tehlike oluşturuyordu. Rus yönetimi bu dalgalanmaları engellemek için siyasi ve ekonomik güç kazanmak zorundaydı.

I. Elizabeth'in uzun ve başarılı saltanatında (1558-1603) İskoçya'daki İngiliz etkisinde farklılık görülmeye başlandı. İngiltere'deki Tudor Hanedanı'yla İskoçya'daki Stuart Hanedanı arasındaki evlenmeler, iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırdı. İskoçya Kralı I. James aynı zamanda İngiltere kralı oldu. 1707 yılında iki krallığı birleştiren bir antlaşma imzalandı. Bu tarihten sonra Büyük Britanya tarihi başladı.
1642-1651 yılları arasında gerçekleşen İngiliz İç Savaşı sonucunda krallık devrildi. Bunun yerine önce parlamento idaresinde (1649-53) sonra da Oliver Cromwell iktidarında (1653-59) kısa süreli bir cumhuriyet kuruldu. Cromwell'in ölümünün ardından parlamento iç karışıklıkları önlemek için sürgündeki kral II. Charles'ı krallığı yeniden kur

II. Abdülhamid (Osmanlıca: عبد الحميد ثانی, romanize: Abdü'l-Ḥamīd-i sânî; 21 Eylül 1842 - 10 Şubat 1918), Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı, 113. İslam halifesi ve çöküş sürecindeki devlette mutlak hâkimiyet sağlayan son padişahtır. Tahtta kaldığı "Hamidiye Dönemi" diye bilinen yıllarda imparatorluk, dağılma dönemini yaşadı; başta kısa süreli ilan ettiği I. Meşrutiyet ve Kânûn-ı Esâsî ile gelen bir özgürlük dönemine, Balkanlar olmak üzere çeşitli bölgelerde çıkan isyanlara ve Rus İmparatorluğu'na karşı kaybedilen 93 Harbi'ne, kapatılan parlamentoya, pek çok siyasi olaya, "İstibdat Dönemi" de denen ve basın da dâhil çeşitli alanlardaki baskı ve sansür dönemine, sonrasında yine kendisinin ilan etmek zorunda kaldığı II. Meşrutiyet'e, 31 Mart Ayaklanması'na ve kendisinin dağılmayı engelleme başarısına ulaşamayan eğitim, ulaşım ve askeri alandaki reform girişimlerine tanıklık etti. Devrinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1.592.806 km² toprak ile en çok toprak kaybeden padişahlarından biri oldu. 31 Ağustos 1876'da tahta çıktı ve 31 Mart Vakası'ndan kısa bir süre sonra, 27 Nisan 1909'da, tahttan indirilene kadar ülkeyi yönetti. Meşrutiyet yanlısı Yeni Osmanlılar ile yaptığı anlaşma ve diğer yandan Tersane Konferansı'nda toplanacak büyük güçlerden gelecek baskıları engelleme amaçlı Tersane Konferansı'nın başlamasıyla aynı gün 23 Aralık 1876'da ilk Osmanlı anayasasını ilan etti ve böylece ülkenin demokratikleşme sürecini destekleyeceğini belirtmiş oldu. 93 Harbi'nde yenilen Osmanlı'nın sultanı II. Abdülhamid, meclisin yanlış kararlar aldığını iddia ederek 14 Şubat 1878'de bu harbin sonuna doğru meclisi feshetti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşmesine yönelik çabalar II. Abdülhamid tarafından devam ettirildi. Bürokraside yapılan reformların yanı sıra Bağdat Demiryolu ve Hicaz Demiryolu'nun inşası gibi projeler bu dönemde yapıldı. Bu demiryolları ve telgraf sistemleri Alman firmalar tarafından geliştirildi. Bu dönemin reformlarında eğitime geniş yer ayrıldı: hukuk, sanat, ticaret, inşaat mühendisliği, veteriner, gümrük, tarım ve dil okulları dahil olmak üzere birçok mesleki okul kuruldu. İmparatorluk genelinde ilk, orta ve askerî okullardan oluşan eğitim ağını genişletti. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu dönemlerdeki batık ekonomisi Abdülhamid'in saltanatının ilk yıllarında Düyûn-ı Umûmiye'nin ve Reji İdaresi'nin kurulmasına yol açtı. Öte yandan iktidarında Düvel-i Muazzama denen büyük güçlerin Karadağ, Sırbistan'dan Tersane Konferansı'na, Girit Meselesi'ne, İlinden İsyanı'na, kadar siyasi pek çok olayda müdâhilliği söz konusu oldu. Devlet yine sürekli iç karışıklık isyanlarla, iç çalkantılarla, ekonomik sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı. Dış politikada denge politikası izledi ama bunun yanında 1880 sonrası İngiltere ve Fransa'daki Osmanlı karşıtı politika değişiklikleri nedeniyle onlarla yakın ilişkiler yerine Almanya ile yakınlık politikası izlemeye çalıştı.
Abdülhamid, müstebit liderliği ve mezalimleri görmezden gelmesi nedeniyle uzun süre gerici bir "Kızıl Sultan" olarak anılmıştır. Başlangıçta, kişisel iktidarının Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını hızlandırdığı ve dinamik Belle Époque döneminde modernleşmeyi engellediği konusunda fikir birliği vardı. Son değerlendirmeler, eğitim ve kamu hizmetleri projelerinin teşvikini vurgularken, saltanatının Tanzimat reformlarının doruk noktası ve ilerlemesi olduğunu vurgulamaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesinden bu yana, akademisyenler, Abdülhamid'in kişi kültünde yaşanan canlanmayı, Atatürk'ün modern Türkiye'nin kurucusu olarak yerleşik imajını zedeleme girişimi olarak değerlendirmişlerdir.

II. Abdülhamid, Sultan Abdülmecid'in Tirimüjgan Kadın Efendi'den (20 Ağustos 1819- 2 Kasım 1853) olan oğludur. Annesi Çerkes'tir. 21 Eylül 1842 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da, Topkapı Sarayı'nda veya Çırağan Sarayı'nda dünyaya geldi. Henüz 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan ölünce bakımını Abdülmecid'in diğer çocuksuz eşi Piristû Kadın Efendi üstlendi. Piristû Kadın Efendi, Abdülhamid'i de yarım kan kardeşi sayılan henüz 2 yaşında annesi Düzdidil Kadınefendi'nin 1845'te ölümüyle annesiz kalan Cemile Sultan ile birlikte kendi çocuğu gibi büyüttü. Öte yandan bir iddiaya göre dedesi II. Mahmud gibi içki ve kadınlara düşkünlük gibi iki kötü alışkanlığı dışında bir sorunu olmayan babası Sultan Abdülmecid çocuklarını, eski dönemlerin şehzadelerinin hapis hayatından çok uzakta, nispeten serbest yetiştirmeğe özen gösterdi. Öyle ki oğulları Reşad, V. Murad ve Abdülhamid'in bir arada V. Murad'ın ikametgâhında oturup zaman geçirip eğlenmelerine bile göz yumdu. Babasının 39 yaş gibi beklenmedik çok genç bir yaşta ölümünden sonra yerine tahta geçen amcası Abdülaziz ise diğer şehzadelerle birlikte Abdülhamid'in eğitimiyle de yakından ilgilendi.

Abdülhamid, Gerdankıran Ömer Efendi'den Türkçe, Ali Mahvî Efendi'den Farsça, Ferid ve Şerif efendilerden Arapça ve diğer ilimleri, Vakanüvis Lütfi Efendi'den Osmanlı tarihi, Edhem ve Kemal paşalar ile Mösyö Gardet'dan Fransızca; Alexandre Efendi, Miralay Lombardi, Paul Dussap Paşa ile Callisto Guatelli'den de piyano, keman ve batı müziğine dönük müzik dersleri aldı. Gençlik günlerinde veliaht olarak büyük kardeşi Şehzade V. Murad görüldüğü için saray çevrelerinde fazla ilgi görmeyen Abdülhamid, bu nedenle aşırılıktan uzak, sade bir hayat yaşadı.
Opera ile ilgilenen, birden çok opera klasik eserlerini Türkçeye bizzat tercüme eden ve tercüme ettiren II. Abdülhamid, II. Mahmud'un zamanında kurduğu Mızıka-yı Hümâyun'dan müzik opera eserleri dinlemeyi seviyordu. Piyano eğitimi almıştı. Amatör olarak yağlı ve sulu boya resim de yapardı. Marangozluk zanaatında da çok maharetli olan Şehzade Abdülhamid, bugün Yıldız Sarayı ve içerisindeki Şale Köşkü ile Beylerbeyi Sarayı'nda görülebilecek birçok yüksek kalite mobilyanın da zanaatkârıdır.
II. Abdülhamid kendinden önceki diğer padişahların aksine şehzadeliği sırasında yurt dışı ziyaretlerine çıkmış, tahta çıkmasından 9 yıl önce amcası Sultan Abdülaziz'in 1867 yılında çıktığı Avrupa gezisinde amcasına refakat etti. Bu gezide 30 Haziran - 10 Temmuz 1867 tarihlerinde Paris, 12 - 23 Temmuz 1867 tarihlerinde Londra, 28 - 30 Temmuz 1867 tarihlerinde Viyana ziyaretlerinde bulundu, 21 Haziran 1867'de henüz 24 yaşında iken İstanbul'dan başlayan yolculukları, bu şehirlerin dışında diğer Avrupa başkentleri ve önemli şehirleri de ziyaret edildikten sonra 7 Ağustos 1867 tarihinde yeniden İstanbul'da sona erdi.

II. Abdülhamid, 10 Şubat 1918'de son araştırmalara göre 75 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle Beylerbeyi Sarayı'nın 8 nolu dairesinde öldü. Mezarı, büyük babası için Divanyolu'nda yaptırılmış Sultan II. Mahmud Türbesi'nde bulunmaktadır.

Abdülhamid uzun boylu, esmer tenli, uzun burunlu, elâ gözlü, hafif kıvırcık sakallı idi. Zekâ ve hafızasının güçlü olduğu, açık bir tarzda konuştuğu, kendine anlatılanları uzun müddet sabırla dinlediği söylenen Abdülhamid, oldukça dindar bir insandı. Kızı Ayşe Sultan, babasının dindarlığını şöyle anlatmıştır:Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslümandan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda Süleymaniye Camii'nde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikâye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın husus'i bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedî okunurdu. Babamın bir sözü vardı: "Din ve fen" derdi. "Bu ikisine de itikat etmek caiz" olduğunu söylerdi.
Fransızca bildiği kadar 1893-1897 arasında Osmanlı topraklarında ABD büyükelçiliği yapan Terell'e göre İtalyancaya son derece hâkim olduğu söylenmektedir.
Çalışma saatleri dışında hobi olarak marangozlukla uğraşırdı. Halkla teması az olsa da özellikle halkla görüşmesi cuma günleri, cuma selamlığı ile olurdu. Her cuma kendi sarayına yakın yaptırdığı Yıldız Camii'ne gelen Sultan burada tebaası ve uluslararası toplum ile temas kurardı. Hasta bile olsa hep buraya cuma namazını kılıp görüşmeye gelirdi. Kendisine karşı 21 Temmuz 1905 günkü suikast girişimi de bu âdetini bilen Ermeni Taşnak örgütünce yine bir selamlık sırasında yapılmıştır.

İçkiyi az veya neredeyse hiç içmemesinin nedeni şehzadeliğinde Mehmet Reşad ve V. Murad ile birlikte Şehzade V. Murad'ın Maslak'taki köşkünde içkili bir eğlence sonrası dönüş yolunda sarhoş halde iken atlarının ürkmesi ile 1859'da geçirdiği kazadır. Kulaklarında belli işitme sorunu bulunmakta bu işitme sorununun nedeninin o kazaya bağlı olduğunun düşünüldüğü iddia olunmaktadır. Ancak keş alkolik derecesinde olmasa da arada sırada rom içkisini çok sevdiği için içtiği kendi torunu Ertuğrul Osman Osmanoğlu ve bazı kaynaklarda iddia edilmektedir:...Dedem (II. Abdülhamid) rom içerdi, babama (Şehzade Mehmed Burhaneddin) söylerdi, "bak ben bunu içiyorum, çünkü bu yasak değil, Kuran'a bak, orada şarap diyor, şekerden yapılanın bahsi geçmiyor" derdi...
Abdülhamid kahve ve sigara tiryakisiydi. İlaveten Türk tütünüyle yapılan Amerikan sigarası Ateshian'ın tiryakisiydi. Paraya çok düşkün olmasına karşın basit giyinirdi. Bireysel hayatında tutumluydu. Louis Vuuitton marka bavullar kullanırdı. Padişahlığında yanında bulundurduğu bastonu aynı zamanda bir kama ve hançer olarak kullanılmak üzere silahtı ve her zaman paltosunun cebinde ateşlenmeye hazır bir tabanca taşırdı. II. Abdülhamid kelebek, kuş, böcek, tablo, fotoğraf gibi çeşitli eserlerin koleksiyonculuğunu da yapmaktaydı. Hatta bu koleksiyonlarını da çeşitli amaçlarla kullandı. Mesela Sultan II. Abdülhamid koleksiyonunda yer alan fotoğraflardan yapılmış albümleri diplomatik armağan olarak ülkelere göndermiştir. Bu vesile ile 1819 fotoğraftan oluşan 51 ciltlik albümü hediye olarak 1893-1894 yıllarında Amerikan Kongre Kütüphanesi ve Londra'da Britanya Kütüphanesi'ne göndermiştir. Bir anlamda Sultan fotoğraf albümleri aracılığıyla imparatorluğunun modernleşen yönünü Batı'ya tanıtmak, kendi rejiminin propagandasını yapmak istemiştir.
Tablo koleksiyo

II. Bayezid Külliyesi, Edirne'de tarihi külliye. İkinci başkent konumundaki Edirne'yi darüşşifaya kavuşturmak amacıyla Sultan II. Bayezid tarafından 1484-1488 yıllarında Mimar Hayreddin'e yaptırılmıştır.
Külliye Edirne şehir merkezine 2 km uzaklıkta Tunca Nehri kıyısında yer alır. Geniş bir alanı üzerine inşa edilen külliye; cami, imaret, mutfak, erzak ambarı, medrese, dârüşşifâ, değirmen, köprü ve hamamdan oluşmaktadır. 1653'te Edirne'ye gelen Evliya Çelebi, külliyeyi ziyaret etmiş ve seyahatnamesinde külliyenin darüşşifası hakkında detaylı bilgiler vermiştir. II. Bayezid Külliyesi çeşitli zamanlarda Tunca Nehrinin taşması sonucunda büyük zarar görmüştür. Külliye ayrıca Balkan Savaşları sırasında da Edirne'nin en fazla zarar gören eserleri arasında yer almıştır.
Camii dışındaki yapıları, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1984 yılında Trakya Üniversitesi'ne devredilmiştir. Bir süre Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu'nun Restorasyon ve Duvar Süsleme Bölümleri burada eğitim öğretimini sürdürmüştür.
İkinci Bayezid Camii, 20,55 m çapında tek bir kubbesi ve iki minaresi olan anıtsal bir yapıdır.  Yanlarında dokuzar kubbeli, kapıları dış yöne açılan tabhane (kitap basımevi) bölümleri bulunur. Hünkâr mahfili mermerden ve oldukça zariftir, mihrap ve minber sade bir üslüpta yapılmıştır.
Külliyenin içindeki Darüşşifa ve Tıp medresesi Sağlık Müzesi olarak hizmet verir.

II. Kiros (Eski Farsça: 𐎤𐎢𐎽𐎢𐏁 Kūruš; y. MÖ 600–530 ), yaygın olarak Büyük Kiros olarak bilinir ve Ahameniş İmparatorluğu'nun kurucusudur. Persis kökenli olan Kiros, Med İmparatorluğu'nu yenerek ve Antik Yakın Doğu'nun önceki tüm uygarlıklarını bir araya getirerek Ahameniş Hanedanı'nı iktidara taşımıştır. Kurduğu imparatorluk, kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayılmış; Batı Asya'nın büyük bölümünü ve Orta Asya'nın önemli kesimlerini fethederek, döneminin insanlık tarihindeki en büyük siyasi yapılarından birini oluşturmuştur. Ahameniş İmparatorluğu, en geniş topraklarına Büyük Darius döneminde ulaşmıştır; onun yönetimi, batıda Güneydoğu Avrupa'dan, doğuda ise İndus Vadisi'ne kadar uzanıyordu.
Kiros, Med İmparatorluğu'nu fethettikten sonra Lidya'yı, ardından da Yeni Babil İmparatorluğu'nu ele geçirdi. Ayrıca, "istisnasız her milleti boyunduruk altına aldığı" ifade edilen büyük bir askerî sefer düzenledi; Kiros'un, MÖ 530 yılının Aralık ayında Seyhun Nehri boyunca göçebe bir Doğu İran kabile konfederasyonu olan Massagetler ile yaptığı savaşta hayatını kaybettiği öne sürülmüştür. Ancak Atinalı tarihçi Ksenofon, Kiros'un savaşta ölmediğini, bunun yerine Ahamenişlerin tören başkenti olan Pasargad'a döndüğünü ileri sürmüştür. Kiros'un ardından oğlu II. Kambises tahta geçti. Kısa süren hükümdarlığı döneminde Kuzey Afrika'ya seferler düzenleyerek Mısır, Nübye ve Sirenayka bölgelerini fethetti.
Yunanlar tarafından Yaşlı Kiros (Grekçe: Κῦρος ὁ Πρεσβύτερος; Kŷros ho Presbýteros) olarak biliniyordu. Kiros, fethettiği topraklarda yaşayan halkların geleneklerine ve dinlerine gösterdiği saygı nedeniyle dönemin yazarları arasında büyük ün kazanmıştır. Perslerin Babil'i fethinden sonra, Yahudilerin Babil Sürgünü'nü sona erdirip Yehuda Krallığı'na dönmelerini teşvik eden bir ferman yayımlamıştır. Adı İbranice İncil'de de geçer ve Siyon'a dönüş olarak bilinen, Yahudilerin İsrail topraklarına geri göçünü kolaylaştırmadaki rolü sayesinde Yahudilik üzerinde kalıcı bir miras bırakmıştır. Kiros'un Yehud Medinata'yı kurmasının ardından bölgenin yönetimini ele almış ve Babil kuşatmasında yıkılan Kudüs Tapınağı'nın yeniden inşasını sağlamıştır. Yeşaya Kitabı'na göre Kiros, kutsal metinlerde tarif edilen mesih görevini yerine getirmek üzere Yehova tarafından meshedilmiştir. Bu yönüyle, İncil'de bu derece yüceltilen tek Yahudi olmayan kişidir.
Kiros, Doğu ve Batı dünyalarının gelenekleri üzerindeki etkisinin yanı sıra, insan hakları, siyaset ve askeri strateji alanlarındaki başarılarıyla da tanınır. Başkentte, hem hükümdarların hem de halkın yararına çalışan satrapları denetlemek üzere merkezi bir yönetim sistemi kurulmasında önemli bir rol oynamıştır. Ahameniş İmparatorluğu'nun antik dünyadaki itibarı, Atina'daki üst sınıf Yunanların Pers yöneticilerinin kültürüne ait bazı unsurları benimsemesine kadar ulaşmıştır. İlk Pers İmparatorluğu'nun kurucusu olarak Kiros, İran ulusunun kimliğinin şekillenmesinde de belirleyici olmuştur. Ahameniş İmparatorluğu, Zerdüştlük ideallerinin Çin'e kadar yayılmasında etkili bir araç olmuştur. Kiros, günümüzde hâlâ İran'da kültürel bir figür olarak görülmekte; Pasargad'daki mezarı her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Kiros ismi, Yunanca Κῦρος (Kỹros) isminden gelmektedir ve bu isim de Eski Farsça Kūruš isminden türemiştir. Adı ve anlamı farklı dillerdeki antik yazıtlarda kayıtlıdır. Antik Yunan tarihçileri Ktesias ve Plütark, Kiros'un isminin Güneş'ten (Kuros) geldiğini belirtmişlerdir; bu kavram, Güneş için kullanılan Farsça isim olan khor ile ilişkisine dikkat çekilerek "Güneş gibi" (Khurvaş) anlamına geldiği şeklinde yorumlanmıştır ve benzerlik eki olarak -vaş kullanılmıştır. Karl Hoffmann, Hint-Avrupa kökenli "aşağılamak" anlamına dayanan bir çeviri önerdi ve buna göre "Kiros" ismi "sözlü mücadelede düşmanı aşağılayan" anlamına geliyor. Başka bir olası İran türevi Kürtçe kur ("oğul, küçük çocuk") veya Osetçe i-gur-un ("doğmak") ve kur (genç boğa) gibi "genç olan, çocuk" anlamına gelebilir. Farsçada ve özellikle İran'da Kiros'un adı Farsça: کوروش (Kūroš, Farsça telaffuz: [kuːˈɾoʃ]) olarak yazılır. İncil'de kendisinden İbranice Koreş (İbranice: כורש‎) olarak bahsedilir. Bazı kanıtlar, Kiros'un Keyânî Hanedanı'nın efsanevi Pers kralı ve bir Pers destanı olan Şehnâme'de yer alan bir karakter olan Keyhüsrev olduğunu öne sürmektedir.
Ancak bazı akademisyenler, Kiros ve Kambises isimlerinin İran isimleri olduklarına inanmamaktadırlar ve Kiros'un Elam kökenli olduğunu  ve ismin soyu tükenmiş Elamca "şefkat bahşeden" anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Bunun bir nedeni, Elam isimlerinin -uš ile bitebilmesine rağmen, hiçbir Elam metninde ismin bu şekilde yazılmamasıdır — yalnızca Kuraš. Bu arada, Eski Farsça isimlerin -aš ile bitmesine izin vermiyordu, bu yüzden Farsça konuşanların orijinal Kuraš'ı dil bilgisi açısından daha doğru olan Kuruš biçimine dönüştürmeleri mantıklı olurdu. Öte yandan Elam yazıcılarının orijinal Kuraš kelimesini Kuruš kelimesine çevirmeleri için bir neden yoktu, çünkü her iki biçim de kabul edilebilirdi. Bu nedenle Kuraš muhtemelen orijinal halini temsil etmektedir. Başka bir bilimsel görüşe göre ise Kuruš, Orta Doğu'nun fethine yardım eden Doğu Afganistan ve Kuzeybatı Hindistan'dan gelen Hint-Aryan Kuru ve Kamboja paralı askerlerinin onuruna verilmiş Hint-Aryan kökenli bir isimdir.

İran platosunda Pers hakimiyeti ve krallığı, muhtemelen MÖ 9. yüzyıldan itibaren hakimiyet alanlarını genişleten Ahameniş hanedanının bir uzantısı olarak başlamıştır. Hanedanlığın kurucusu aynı zamanda hanedana ismini veren Ahameniş'tir (Eski Farsça Haxāmaniš'ten). Ahamenişler "Ahameniş'in torunları" anlamındadır, zira hanedanın dokuzuncu kralı olan Büyük Darius, soyunu ona dayandırarak "bu nedenle bize Ahamenişler deniyor" demiştir. Ahamenişler, İran'ın güneybatısında Parsumash devletini kurdular ve yerini, Anşan şehrini ele geçirip krallığını Pars'ı da içine alacak şekilde genişlettikten sonra "Anşan kralı" ünvanını alan Teispes aldı Antik belgeler Teispes'in babasının yerine "Anşan kralı" olarak geçen I. Kiros adında bir oğlu olduğundan bahseder. I. Kiros'un Ariaramnes olarak kayıtlı öz bir erkek kardeşi vardı.
MÖ 600 yılında I. Kiros'un yerine oğlu I. Kambises geçmiş ve MÖ 559'a kadar hüküm sürmüştür. "Büyük" II. Kiros, oğluna babası I. Kiros'un adını veren I. Kambises'in oğludur. Büyük Kiros ve daha sonraki kralların, I. Kambises'ten "büyük kral" ve "Anşan kralı" olarak söz eden birkaç yazıt vardır. Bunlar arasında Kiros Silindiri'nde Kiros'un kendisini "Kambises'in oğlu, büyük kral, Anşan kralı" olarak adlandırdığı bazı bölümler de vardır. Başka bir yazıt (CM'den) I. Kambises'den "güçlü bir kral" ve "bir Ahamenişli" olarak bahseder; bu yazıt, akademik görüşlerin çoğuna göre Darius döneminde kazınmış ve Darius tarafından geriye doğru sahte bir tarih yazımı olarak kabul edilmiştir. Ancak, II. Kambises'in anne tarafından büyükbabası Farnaspes, tarihçi Herodot tarafından "bir Ahamenişli" olarak adlandırılmaktadır. Ksenofon, Cyropaedia adlı eserinde Kambises'in karısını Mandane olarak adlandırır ve Kambises'ten İran (antik Pers) kralı olarak bahseder. Bunlar, Anşan ve Parsa'nın aynı topraklar için kullanılan farklı isimler olması nedeniyle, Kiros'un kendi yazıtlarıyla da örtüşmektedir. Ayrıca Kambises'in bir kral değil, "iyi bir aileden gelen bir Pers" olduğunu belirten Herodot'un bir noktası hariç, İranlı olmayan diğer anlatımlarla da uyuşmaktadır. Ancak Herodot'un diğer bazı pasajlarda da Chishpish'in oğlunun ismiyle ilgili anlatımı yanlıştır; Chishpish'i Kambises olarak zikreder, ancak modern bilim insanlarına göre bu kişi I. Kiros olmalıdır.
Arkeolojik araştırmalara ve Behistun Yazıtı ile Herodot'ta verilen soyağacına dayanan geleneksel görüşe göre Büyük Kiros'un Ahameniş kökenindendir. Ancak M. Waters, Kiros'un Ahamenişler veya Büyük Darius ile akraba olmadığını ve ailesinin Ahameniş yerine Teispid ve Anşan kökenli olduğunu ileri sürmüştür.

Kiros, MÖ 600-599 yılları arasında Anşan Kralı I. Kambises ile Medya Kralı Astyages'in kızı Mandane'nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir.
Genel olarak doğru olduğuna inanılan kendi anlatımına göre, Kiros'tan önce babası I. Kambises, büyükbabası I. Kiros ve büyük büyükbabası Teispes kraldı. Kiros, bir Ahamenişli olup, kendisine II. Kambises ve Bardiya adında iki oğul ile Atossa, Artystone ve Roxane adında üç kız çocuğu doğuran Pharnaspes'in kızı Cassandane ile evlenmiştir. Kiros ve Cassandane'in birbirlerini çok sevdikleri biliniyordu - Cassandane, Kiros'tan ayrılmanın, hayatından ayrılmaktan daha acı verici olduğunu söylemiştir. Kiros, onun ölümünden sonra krallık genelinde kamusal yas tutulması konusunda ısrar etti. Nabonidus Kroniği, Babil'in Cassandane için altı gün yas tuttuğunu belirtir (MÖ 538'in 21-26 Mart'ı olarak tanımlanmıştır). Babasının ölümünden sonra Kiros, Astyages'in vasalı olan Pasargad'daki Pers tahtını miras aldı. Yunan tarihçi Strabon, Kiros'un ilk olarak üvey ebeveynleri tarafından Agradates olarak adlandırıldığını söylemiştir. Kiros'un babası I. Kambises'in, asıl ailesiyle yeniden bir araya geldiğinde, adlandırma geleneklerine uyarak, ona büyükbabası I. Kiros'un adından esinlenerek Kiros adını vermiş olması mümkündür. Ayrıca Strabon'un, Agradates'in Pasargad yakınlarındaki Kiros nehrinden dolayı Kiros ismini benimsediğini iddia eden bir anlatımı da vardır.

Herodot, Kiros'un erken yaşamı hakkında mitolojik bir anlatımda bulunmuştur. Bu anlatımda, Astyages, kızı Mandane'nin pelvisinden bir sel ve ardından bir dizi meyve veren asma fidanının çıktığı ve tüm krallığı kapladığı iki kehanet rüyası görmüştür. Bunlar danışmanları tarafından torununun bir gün isyan edip kral olarak onun yerini alacağının bir kehaneti olarak yorumlanmıştır. Astyages, o sırada Kiros'a hamile olan Mandane'yi, çocuğun öldürülmesi için Ekbatan'ya geri çağırmıştır. Generali Harpagus görevi Astyages'in çobanlarından biri olan Mitridates'e devretti, Mitridates çocuğu büyüttü ve ölü doğan oğlunu Harpagus'a Kiros olarak verdi. Kiros gizlilik içinde yaşadı,

II. Murad (Osmanlıca: مراد ثانى, romanize: Murâd-ı sânî; 16 Haziran 1404, Amasya - 3 Şubat 1451, Edirne), Divan edebiyatındaki mahlasıyla Muradî ya da halk arasındaki lakabıyla Ebu'l-hayrât, Osmanlı İmparatorluğu'nun altıncı padişahıdır. 1421'den 1444'e ve 1446'dan 1451'e kadar iki kez Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti.
Saray eğitimini Bursa'da alan Şehzade Murad, 1415'te Amasya yakınlarındaki Rum ve Danışmendiye eyaletlerinin valiliğine getirildi. 1416'da Börklüce Mustafa İsyanı'nın bastırılmasında görev aldı. 1418'de Candaroğulları Beyliği'nden Samsun'un alınmasına öncülük etti. Babası I. Mehmed'in ölümü üzerine 26 Mayıs 1421'de, 17 yaşındayken Osmanlı padişahı oldu. Saltanatının ilk yılları taht kavgaları ve isyanlarla geçti. Bizans İmparatorluğu'nda esir tutulan amcası Mustafa Çelebi serbest bırakıldı ve tahtta hak talep etti. İzmiroğlu Cüneyd Bey'in desteğini alan Mustafa Çelebi, Edirne'de ayaklanma başlattı. II. Murad, ayaklanmayı bastırmak için sadrazamı Amasyalı Beyazıt Paşa'yı görevlendirdi, ancak sadrazam yenilgiye uğrayarak öldürüldü. Mustafa Çelebi, Edirne'de hutbe okuttu, sikke bastırdı ve hükümdarlığını ilan etti. II. Murad, halkın desteğini kaybetmemek için Mustafa'nın "düzmece" olduğunu ileri sürdü ve bu isyan, Düzmece Mustafa İsyanı olarak tarihe geçti. Nihayet 1422'de isyan bastırıldı ve Mustafa Çelebi idam edildi.
İsyanın bastırılmasının ardından II. Murad, 2 Haziran 1422'de Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı. Bu sırada Bizans'ın desteğini alan kardeşi Küçük Mustafa, isyan çıkararak Bursa'yı kuşattı ve İznik'i ele geçirdi. Bunun üzerine II. Murad, kuşatmayı sona erdirdi ve Mihaloğlu Mehmet Bey'i isyanı bastırmakla görevlendirdi. Şubat 1423'te isyan bastırıldı ve Küçük Mustafa idam edildi. Eylül 1423'te II. Murad, isyana destek veren Candaroğulları beyi İsfendiyar Bey'in üzerine yürüdü ve Safranbolu'yu topraklarına kattı. 1424'te Bizans ile anlaşma yaptı ve imparatorluğu yıllık 30 bin düka altın vergiye bağladı. 1425'te, daha önce isyanlara destek veren Aydınoğulları Beyliği'ni ilhak etti ve 1426'da Cüneyd Bey'i idam ederek beyliğe son verdi. 1429'da ise Germiyanoğulları Beyliği, vasiyet üzerine Osmanlı topraklarına katıldı. 1430'da Venedikliler'i yenerek Selanik'i fethetti. 1432'de Arnavut İsyanları çıktı ve 1435'te Evrenosoğlu Ali Bey tarafından bu isyanlar bastırıldı. 1438'de Macaristan Seferi'ne çıkan II. Murad, Erdel'i yağmaladıktan sonra Sırbistan üzerine yöneldi ve başkent Semendire'yi işgal ederek Sırp Despotluğu'nu fethetti. 1440'ta Macar işgali altındaki Belgrad'ı kuşattı, ancak başarısız oldu. Daha sonra Macarlara karşı Vazag Muharebesi'nde de kesin yenilgiye uğradı. 1437-1444 Osmanlı-Macar Savaşı sonucunda 10 yıllık bir barış öngören Edirne-Segedin Antlaşması imzalandı ve II. Murad, 1426-1428 Osmanlı-Macar Savaşı'ndaki kazanımlarını Sırbistan Prensliği'ne iade etti. Doğu'da ise Karamanoğulları Beyliği ile Yenişehir Sevgendnamesi imzalandı ve Göller Bölgesi'ni Karamanoğulları'na verdi.
Gözde oğlu Şehzade Alâaddin'in 1443'teki ölümünden sonra büyük bir üzüntü yaşayan II. Murad, Doğu ve Batı'da yaptığı barış antlaşmalarının ardından Ağustos 1444'te, 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed lehine tahttan çekildi. II. Murad, Manisa Sarayı'na çekilerek dünyevi işlerden uzaklaşıp maneviyata yöneldi; zikir, ibadet ve hayır işleriyle uğraştı. Bu durumu fırsat bilen Papalık, Varna'ya saldırmak amacıyla Haçlı Ordusu'nu hazırladı. Çandarlı Halil Paşa'nın iknasıyla ordunun başına geçen II. Murad, Kasım 1444'te Varna Muharebesi'nde kesin zafer kazandı. Savaştan sonra yeniden Manisa'ya çekildi. Çocuk yaştaki II. Mehmed'in yönetiminden memnun olmayan Yeniçeriler, 1445'te Buçuktepe İsyanı'nı çıkardı ve isyan, II. Murad'ın ikinci kez tahta çıkmasıyla son buldu. Ardından II. Mehmed'i Saruhan Sancakbeyi olarak görevlendirdi. 1446'da Mora Despotluğu'nun isyanının ardından Mora Seferi'ne çıktı ve kesin zafer kazandı. 1448'de Macaristan Krallığı ile II. Kosova Muharebesi gerçekleşti ve savaş, kesin Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. 3 Şubat 1451'de geçirdiği felç sonucu hayatını kaybetti.

Kaynaklarda annesine dair kesin bir bilgi yoktur, çeşitli rivayetler vardır. Annesinin Dulkadiroğulları Beyi Nâsıreddin Muhammed Bey'in kızı Emine Hatun veya Amasyalı Divittar Ahmed Paşa'nın kızı Şehzade Hatun olduğunu belirten kaynaklar vardır. 15. yüzyıl Osmanlı tarihçisi Şükrullâh ve tarihçi Halil İnalcık annesinin cariye kökenli olduğunu belirtirler.

II. Murad; bazı kaynaklara göre 1402'de, bazılarına göre ise 1404'te Amasya'da dünyaya geldi. İlk çocukluk yılları Amasya'da geçti. 1410'da babasıyla Bursa'ya gelerek orada saray eğitimi aldı. 1415'te lalası Yörgüç Paşa gözetimi altında merkezi Amasya'da bulunan ve devletin doğu sınırında olması dolayısıyla büyük stratejik önemi olan Rum ve Danışmendiye eyaleti valisi olarak görevlendirildi. Tahta çıkıncaya kadar 6 yıl bu görevi yaptı. Amasya aynı zamanda çok önemli bir Anadolu kültür merkeziydi ve bu merkezde bilim ve din alimleri, şairler ve mutasavvıflarla meclisler tertip edip şehrin kültür hayatına destek sağlayıp katıldı. 1416'da bölgesi askeri başında Börklüce Mustafa'nın İzmir ve Saruhan tarafında çıkardığı ayaklanmaların bastırılmasında görev aldı. 1418'de sonraki lalası Hamza Bey ile Çandaroğullarından Samsun'u aldı.
Babası I. Mehmed Edirne'de bir av kazası sonunda ağır yaralanınca ölüm yatağında devletin idaresinin biran evvel oğlu Murat'a devrini vasiyet etti. Murat, Amasya'dan tahta geçme töreni yapılacak Bursa'ya gelinceye kadar devlet adamları babasının ölümünü sakladılar. Murat 25 Haziran 1421'de Bursa'da gelip culûs ve biat törenleri yapılıp devletin ileri gelenleri ve yeniçerilerin desteğiyle 17 yaşındayken tahta çıktı.
Sultan II. Murad, soyunun Kayı boyuna mensubiyetini göstermek için, sikkelerine, Kayı boyuna ait iki ok ve bir yaydan müteşekkil damgayı koydurmuştur. Sonraki padişahların bastırdıkları sikkelerde görülmeyen Kayı damgası, I. Süleyman’a kadar çeşitli eşya ve silâhlar üzerine konulmasına devam edilmiştir.

Murat'ın babası Mehmet'in ölümünden sonra saltanat davası güden şehzadeler dolayısıyla 3 yıl süren büyük bir bunalım izlendi.
Yıldırım Beyazid'in oğlu ve II. Murad'ın amcası olan Mustafa Çelebi Bizanslılarca Limni'de gözaltında tutulmaktaydı. Babası I. Mehmed çocuk yaşlarında olan küçük oğulları Mustafa, Yusuf ve Mahmud'un ağabeyleri yeni Sultan II. Murad tarafından "siyaset" icabı öldürülmelerini önlemek için onların Konstantiniyye'de Bizans İmparatoru II. Manuil'in koruması altında yaşamaları için imparatorla anlaşma yapmıştı.
Fakat I. Mehmed'in ölümünden hemen sonra bu anlaşmaya uymayan Bizans İmparatoru II. Manuil, Limni'de gözaltında tutulan Murad'ın amcası Mustafa Çelebi'yi, Gelibolu'yu Bizans'a vermesi karşılığında, serbest bıraktı. İmparator II. Manuel Mustafa Çelebi'yi meşru padişah kabul edip, bir Bizans donanma filosu ile Limni'den Rumeli'ye geçmesini sağladı. Mustafa Çelebi, özellikle İzmiroğlu Cüneyd Bey'in yardımı ile Rumeli beylerinin de desteğini aldı. II. Murat'ın veziriazamı olan Amasyalı Beyazıt Paşa Edirne'deki ordu ile Mustafa Çelebi'nin yeni topladığı orduya karşı yola çıktı. Yapılan Sazlıdere Muharebesi sonucunda sadrazamın ordusunun büyük bir kısmı taraf değiştirdi ve II. Murad'ın veziriazamı teslim olmak zorunda kaldı. İzmiroğlu Cüneyd Bey'in ısrarı üzerine Mustafa Çelebi esir aldığı Amasyalı Beyazıt Paşa'yı idam ettirdi. Mustafa Çelebi'yi ikinci başkent olan Edirne halkı tezahüratlarla karşıladı. Mustafa Çelebi Edirne'de hükümdarlığını ilan edip kendi adına hutbe okutup sikke bastırdı.

 Bir padişah gibi hareket eden Mustafa Çelebi siyasetinde bazı büyük hatalar yaptı. Bizans'a vadettiği Gelibolu'yu vermeyerek ilk ve baş destekçisini kaybetti. Sonra 12 bin sipahi ve 5 bin yaya ordusuyla Galata Cenevizlileri'nin gemileri ile Gelibolu'dan Anadolu'ya geçti ve Bursa'yı kuşatmaya koyuldu. Fakat Anadolu'da savaşa girişmek istemeyen Rumeli asıllı ordu bu sefere pek gönüllü değildi. Diğer taraftan II. Murad'ın Mustafa Çelebi'nin Beyazıt'ın oğlu olmayıp Düzmece olduğuna dair menfi propagandalarının inandırıcı olması Mustafa Çelebi'nin ordusunun dağılmasına neden oldu. Özellikle II. Murad tarafından kendisine İzmir ve Aydın beyliği teklif edilen İzmirlioğlu Cüneyd Bey bu teklifi kabul edip, yandaşları ile Mustafa Çelebi'nin ordusundan ayrıldı. Mustafa Çelebi ordusundan kalanlarla geri çekilirken Ulubat civarında bir köprüde Hacı İvaz Paşa'nın birliği ile tutuştuğu çarpışmada büyük zararlar aldı.
Mustafa Çelebi Gelibolu'ya kaçmayı başardı ve orada Boğaz trafiğini durdurup Bizanslılar'ı kendine destek vermeye zorlamaya çalıştı. Fakat II. Murad Cenevizli Foça Podestası Adorno'dan kiraladığı gemi ve askerlerle birlikte Rumeli'ye geçmeyi başardı. Mustafa Çelebi Gelibolu'da duramayıp Edirne'ye kaçtı. II. Murat 2 bin zırhlı Foça Podestası askeriyle takviyeli orduyla Edirne üzerine yürüdü. Edirneliler onu şehir dışında karşılayıp ona sadık olduklarını bildirdiler. Mustafa Çelebi devlet hazinesini de alarak Edirne'den kaçtı. Fakat Tunca Vadisi'ndeki Kızılağaç Yenicesi'nde yakalanıp Edirne'ye gönderildi. Mustafa Çelebi gailesi, Mustafa'nın Edirne kale burcundan asılması ile böylece 1422'de son buldu. Fakat tarihçiler hala Mustafa Çelebi'nin düzmece mi yoksa gerçekten padişah oğlu olup olmadığı sorusunu tartışmaktadırlar. Elimizde bulunan Mustafa Çelebi adına basılan sikkelerde 1422 tarihi ve "Mustafa bin Beyazid Han" ismi bulunmaktadır.
Bu olayın ardından Mustafa Çelebi'yi destekleyen Bizanslılar yeni bir oyun sergileyerek, bu desteğin o zaman güç kazanan bir saray kliği tarafından uygulandığını ve imparator II. Manuel'in gerçekte II. Murat'ın dostu olduğunu beyan ettiler. Fakat yeni Veziriazam Çandarlı İbrahim Paşa, Vezir Hacı İvaz Paşa ve Lala Yorguç Paşa'nın görüşlerini alan Murat, Bizans'a sert tepki gösterdi ve 2 Haziran 1422'den Eylül başına kadar Konstantiniyye'yi karadan kuşatmaya aldı. Bu kuşatma Bizans için büyük asker ve bina hasarına yol açtı. Bu kuşatmadan kurtulmak için Bizanslılar'a bu sefer kuşatma sür

ISO 3166 Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO) tarafından yayınlanan bir standarttır. Ülkelerin, özerk bölgelerin, il ve eyaletlerin isimlerini kodlamak için kullanılır. Standardın resmî ismi "Codes for the representation of names of countries and their subdivisions (Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar)"dır. Üç bölümden oluşur:

ISO 3166-1, Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar – Bölüm 1: Ülke kodları, ülke, özerk bölge, il ve eyalet isimlerinin kodlarını tanımlar. Üç grup ülke kodlarını tanımlar:
ISO 3166-1 alpha-2 – 2 harfli ülke kodları, birkaç istisna dışında internet ülke alan kodlarında belirgin bir şekilde kullanılır. (örn. Türkiye için TR)
ISO 3166-1 alpha-3 – 3 harfli ülke kodları (örn. Türkiye için TUR)
ISO 3166-1 numeric – 3 sayıdan oluşan ülke kodları (örn. Türkiye için 792)
ISO 3166-2, Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar – Bölüm 2: Ülke alt kodları, ISO 3166-1'de tanımlanan ülkelerin alt bölümlerini (il, eyalet vs.) tanımlar. (örn. İstanbul için TR-34)
ISO 3166-3, Ülkeler ve alt yönetimlerinin adlarının temsili için kodlar – Bölüm 3: Code for formerly used names of countries, ISO 3166-1'in yayınlandığı günden itibaren (1974) ismi değiştirilmiş veya artık var olmayan ülkelerin isimlerini tanımlar. (örn: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği için SUHH)

ISO 3166-2:TR,Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO) tarafından yayınlanan ISO 3166 standardının bir parçası olan Türkiye'deki ana bölümlerin isimlerini kodlamaya yarayan bir koddur. Güncel olarak 81 il için ISO 3166-2 kodları bulunmaktadır.
Her kod, bir tire işareti ile ayrılmış iki bölümden oluşur. Birinci kısım, Türkiye'nin ISO 3166-1 alpha-2 kodu olan TR'dir. İki basamaklı sayılardan oluşan ikinci bölüm ise:

01-67: 1980'lerin ortalarından itibaren iller
68-71: 1989 yılında oluşturulan iller
72-73: 1990 yılında oluşturulan iller
74: 1991 yılında oluşturulan il
75-76: 1994 yılında oluşturulan iller
77-79: 1995 yılında oluşturulan iller
80: 1997 yılında oluşturulan il
81: 1999 yılında oluşturulan il
Rakamlar şu anda il plaka ve posta kodlarında kullanılmaktadır. 01–67 kodları, sırasıyla tarihi isimleri İçel, Maraş ve Urfa'ya göre atanan Mersin, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa hariç, Türk alfabesine göre alfabetik olarak düzenlenmiştir.

Alt bölüm adları, ISO 3166 Bakım Ajansı (ISO 3166 / MA) tarafından yayınlanan ISO 3166-2 standardında listelenmiştir.
Alt bölüm adları, a-c, ç, d-g, ğ, h, ı, i-o, ö, p-s, ş, t-u, ü, v-z olacak şekilde Türkçe olarak sıralanmıştır.

Aşağıdaki değişiklikler, ISO 3166-2'nin 1998'deki ilk yayınlanmasından bu yana ISO 3166/MA tarafından bültenlerde duyurulmuştur:

Türkiye'nin idari bölümleri
Türkiye'nin İBBS'si

ISO Online Browsing Platform: TR29 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'nin illeri4 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Statoids.com

17. yüzyıl, milâdî takvime göre 1 Ocak 1601 ile 31 Aralık 1700 günleri arasındaki zaman dilimi olarak kabul edilir.

1605 - Lehistan-Rusya Savaşı başladı.
1606 - Zitvatorok Antlaşması

1618 - Otuz Yıl Savaşı başladı.
1617 - I. Ahmed'in ölümü

1640 - IV. Murad'ın ölümü
1643 - Isaac Newton'un doğumu
1645 - Girit Adası, Osmanlılar tarafından kuşatıldı.
1648 - Vestfalya Antlaşması imzalandı.

1651 - Dünyanın en uzun savaşı Üçyüzotuzbeş yıl savaşı başladı.

1663 - Ukrayna, Osmanlı himayesine girdi.
1664 - St. Gotthard Muharebesi ve Osmanlı yenilgisi
1669 - Girit Adası, Osmanlılar tarafından alındı.

1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı başladı.

1683 - II. Viyana Kuşatması
1687 - Mohaç Muharebesi

1691 - Salankamen Muharebesi
1692 - Salem cadı mahkemeleri
1695 - İkinci Koyun Adaları Muharebesi
1698 - Bozcaada Deniz Muharebesi
1699 - Karlofça Antlaşması yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu, gerileme dönemine girdi.

2009-10 Süper Lig, Süper Lig'in 52. sezonudur. Sezon 7 Ağustos 2009'da başlayıp 16 Mayıs 2010 tarihinde sona ermiştir. Bursaspor, topladığı 75 puanla ilk şampiyonluğunu kazanmıştır.
Ligin son haftasına Fenerbahçe 73 puanla lider olarak girerken, en yakın takipçisi olan Bursaspor ise 72 puan ile girmişti. Son hafta oynanan maçlarda Fenerbahçe, evinde Trabzonspor ile berabere kalırken Bursaspor ise evinde Beşiktaş'ı yenmiş ve Süper Lig tarihinde şampiyon olan 5. takım olmuştur. Lig şampiyonu Bursaspor UEFA Şampiyonlar Ligi'ne grup aşamalarına katılırken, lig ikincisi Fenerbahçe ise UEFA Şampiyonlar Ligi'nde eleme oynamaya hak kazanmıştır. Sezonu 3., 4. ve 5. sıralarda bitiren Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor ise UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazanmıştır.
TFF 2008-09 1. Lig sezonunu ilk iki sırada tamamlayan Vestel Manisaspor ve Diyarbakırspor ile yükselme maçları galibi Kasımpaşa bu sezonda Süper Lig'de yer almıştır.
Profesyonel Futbol Disiplin Kurulunun (PFDK) 15 Eylül 2009'da yaptığı toplantıda Ankaraspor'un, Ankaragücü ile arasındaki ilişkinin müsabakaların ve ligin dürüstlüğünü, kamuoyunun ligin dürüstlüğüne ilişkin algısını zedeleyecek nitelikte olması nedeniyle bir alt lige düşürülmesine karar verildi.
Birinci transfer sezonu 8 Haziran-1 Eylül 2009, ikinci transfer sezonu ise 4 Ocak-1 Şubat 2010 tarihleri arasında belirlenmiştir.
Türkiye Futbol Federasyonu'nun, 2009 yılında yürürlüğe giren "Sportif Ekipman ve Reklam Talimatı"na göre, formaların ön yüz, sağ kol ve arka yüz üst kısımda futbolcu numaralarının üstüne reklam alınmaya başlandı. Futbolcu isimleri ise; Süper Lig, 1. Lig ve 2. Lig'de formanın arkasındaki numaranın alt kısmına yazılmaya başlandı. Pazartesi akşam saatlerinde Süper Lig maçları oynatılması uygulaması ilk kez bu sezon başlatıldı.

En Fazla Kazanan Takım - Fenerbahçe ve Bursaspor (23 Maç)
En Az Kazanan Takım - Denizlispor ve Diyarbakırspor (6 Maç)
En Fazla Kaybeden Takım - Denizlispor (20 Maç)
En Az Kaybeden Takım - Bursaspor (5 Maç)
En Fazla Gol Atan Takım - Bursaspor (65 Gol)
En Az Gol Atan Takım - Manisaspor (27 Gol)
En Fazla Gol Yiyen Takım - Sivasspor (59 Gol)
En Az Gol Yiyen Takım - Beşiktaş (25 Gol)
En İyi Averaja Sahip Takım - Bursaspor (+39)
En Kötü Averaja Sahip Takım - Diyarbakırspor (-26)
En Fazla Puan Toplayan Takım - Bursaspor (75 Puan)
En Az Puan Toplayan Takım - Denizlispor (26 Puan)
Üst Üste En Fazla Kazanan Takım - (8 Maç)
Fenerbahçe (2 Kere 1-8. Haftalar ve 26-33.Haftalar)
Beşiktaş (7-14. Haftalar)
Üst Üste En Fazla Kazanamayan Takım - Denizlispor (14 Maç - 12Y2B) (7-20.Haftalar)
Üst Üste En Fazla Kaybeden Takım - Denizlispor (6 Maç) (14-20.Haftalar)
Üst Üste En Fazla Kaybetmeyen Takım - Bursaspor (11 Maç - 9G2B) (16-26. Haftalar)
Üst Üste En Fazla Berabere Kalan Takım - Ankaragücü (5 Maç) (18-22. Haftalar)

En Fazla Kazanan Takım - Bursaspor (14 Maç)
En Az Kazanan Takım - Diyarbakırspor (3 Maç)
En Fazla Kaybeden Takım - Diyarbakırspor (10 Maç)
En Az Kaybeden Takım - Fenerbahçe, Bursaspor, Galatasaray, Eskişehirspor ve Beşiktaş (2 Maç)
En Fazla Gol Atan Takım - Bursaspor ve Galatasaray (37 Gol)
En Az Gol Atan Takım - Manisaspor (15 Gol)
En Fazla Gol Yiyen Takım - Diyarbakırspor (31 Gol)
En Az Gol Yiyen Takım - Bursaspor (9 Gol)
En İyi Averaja Sahip Takım - Bursaspor (+28)
En Kötü Averaja Sahip Takım - Diyarbakırspor (-15)

En Fazla Kazanan Takım - Fenerbahçe (10 Maç)
En Az Kazanan Takım - Sivasspor ve Denizlispor (2 Maç)
En Fazla Kaybeden Takım - Denizlispor (14 Maç)
En Az Kaybeden Takım - Bursaspor (3 Maç)
En Fazla Gol Atan Takım - Fenerbahçe ve Bursaspor (28 Gol)
En Az Gol Atan Takım - Manisaspor (12 Gol)
En Fazla Gol Yiyen Takım - Sivasspor (33 Gol)
En Az Gol Yiyen Takım - Beşiktaş (14 Gol)
En İyi Averaja Sahip Takım - Fenerbahçe (+13)
En Kötü Averaja Sahip Takım - Denizlispor (-19)

En Gollü Maç - 7 Gol
İstanbul B.B 1-6 Trabzonspor (13.09.2009)
Galatasaray 4-3 Trabzonspor (18.10.2009)
En Farklı Maç - Bursaspor 6-0 İstanbul B.B (24.10.2009)
Sezonun İlk Golü - 29.Dk - Beşiktaş adına Michael Fink'in İstanbul BB'ye (07.08.2009)
Sezonun En Erken Atılan Golü: 20.sn - Kasımpaşa adına Yekta Kurtuluş'un Kayserispor'a (07.03.2010)

Türkiye Futbol Federasyonu Süper Lig 12 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009-10 sezonu almanağı 20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2018-19 EuroCup sezonu ya da sponspor adıyla 7DAYS EuroCup, Euroleague Basketball tarafından düzenlenen EuroCup turnuvasının 17. sezonudur. ULEB Cup'un EuroCup'a dahil olmasının ardından onbirinci, 7DAYS sponsorluğundaki üçüncü sezonudur.

2018-19 EuroCup sezonuna 24 takım katılacaktır.

Kaynakça:

1., 2., 3., etc.: Play-off'lardan sonraki ligi durumu
BCL: 2017-18 Basketbol Şampiyonlar Ligi finalistleri
TK: Wildcard

Play-Off Eşleşmelerinde karşılaşmaları üç maç üzerinden oynandı ve toplamda iki galibiyet alan takım eşleşmenin galibi sayıldı. Üçüncü maçlar, gerektiğinde oynanmıştır.

Normal Sezon

Top 16

Çeyrek final

Yarı final

Final

2018-19 EuroLeague
2018-19 Basketbol Şampiyonlar Ligi
2018-19 FIBA Europe Cup

Resmi internet sitesi21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdal Mehmet Türbesi, Bursa'nın Osmangazi ilçesinin Demirtaş mahallesinde bulunan 15. yüzyılda inşa edilmiş bir yapı.
Abdal Cami'nin karşısında, kare planlı bir yapıdır. Türbedeki sanduka, 15. yüzyılın ilk yarısında  Bursa ve çevresinde yaşadığı düşünülen Anadolu abdallarından birisi olan  Abdal Mehmed'e aittir. Türbe, 1450 yılında Sultan II. Murad tarafından yaptırılmıştır.
Türbenin üstü, sekizgen bir kasnağa oturan, dıştan kurşunla kaplı kubbe ile örtülü olup türbeye beşik tonozlu kapalı bir eyvandan girilir. Giriş kapısı üzerinde 0.50×0.80 m. ölçülerinde bir kitabe mevcuttur. Türbe duvarları üç sıra tuğla, bir sıra kesme taş ve aralarında dikey tuğla olacak şekilde örülüdür ve kirpi saçakla sonlanır
Evliya Çelebi, Abdal Türbesi'ni yoldan geçenlerin dinlenip ibadet ettikleri güzel bir bina olarak tarif eder. Türbenin karşısındaki Abdal Camii'ni  baş müridi Başçı İbrahim Efendi'nin yaptırdığı anlatılır. Rivayete göre Başçı İbrahim, Abdal Mehmet'in duası ile  zengin olmuş ve Abdal Mehmet'in türbesinin karşısındaki Abdal Camii'ni yaptırmıştır.
1652'de Şeyhülislâm Karaçelebizade Abdülaziz Efendi tarafından Abdal Türbesi'nin doğu duvarına bitişik bir çeşme yaptırılmıştır. Çeşme günümüze gelememiş, kitabesi 1980 yılında caminin avlusunda toprağa gömülü olarak bulunmuştur.

Enjoy Bursa websitesi, Abdal Mehmet Türbesi sayfası 12 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Büyük Şehir Belediyesi resmi websitesi 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Büyük Şehir Belediyesi şehir tanıtım websitesi 8 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Kültür A.Ş. websitesi 5 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü websitesi 12 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Arif Hikmet Koyunoğlu (1888, İstanbul - 27 Temmuz 1982, İstanbul), Türk mimar ve fotoğraf sanatçısıdır. Cumhuriyetin ilk dönem mimarlarından olan Koyunoğlu'nun en önemli yapıtları Ankara'daki Etnografya Müzesi, bugün müze olarak kullanılan Türk Ocağı Binası, Bursa'daki Tayyare Kültür Merkezi'dir.
1908-1914 yıllarında Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitim gördü. Giulio Mongeri ve Alexandre Vallaury'nin öğrencisi oldu. İstanbul Beyoğlu'ndaki Saint Antoine Kilisesi'nin yapımında Mongeri ile birlikte çalıştı. I. Dünya Savaşı yıllarındaki askerliği döneminde Erzurum'da İttihat ve Terakki Kulübü Binası inşa etti. Askerlik sonrası döndüğü İstanbul işgal altındaydı, mimarlık yapma olanağı yoktu. Bunun üzerine fotoğrafçılığa yöneldi. Foto muhabirliğinin yanı sıra Cağaloğlu'nda bir fotoğrafhane açtı. İşgal güçlerinin baskısı üzerine 1922'de Ankara'ya kaçan Koyunoğlu, bir süre Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nde mimar olarak çalıştıktan sonra kendi bürosunu açarak özel yapıların mimarlığını yaptı, İstanbul'daki İleri Gazetesi için foto muhabirliği yapmayı da sürdürdü.
Koyunoğlu'nın Ankara'daki en önemli yapıtları Etnografya Müzesi ve Türk Ocağı Binası'dır. Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Sarayı Apartmanı) binası, Adliye Binası, Büyük Otel, Celal Bayar Evi, Mithat Alam evi (İsrail Büyükelçiliği ikemetgâhı), Hariciye Vekaleti (günümüzde Kültür Bakanlığı binası), Maarif Vekâleti binaları Ankara'daki yapıtlarındandır.

Açılan uluslararası yarışmada birincilik alması üzerine 1930-1934 yılları arasında Bursa'da Tayyare Cemiyeti Tiyatro ve Sineması'nı inşa eden Koyunoğlu, bu yapıyı tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti, eski yapıların onarımı ve ev-apartman inşaatları ile uğraştı, dönemin ileri gelenlerinin evlerini yaptı. 1981 yılında kendisine Atatürk Sanat Armağanı verilen sanatçı, 1982 yılında öldü.

Hasan Kuruyazıcı (2008). Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Bir Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu. Yapı Kredi Yayınları. ISBN 9789750814877.

Ayvaini Mağarası, Uluabat Gölü'nün güney bölümünde yer alan mağaranın iki girişi vardır. Birinci giriş Bursa, Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Doğanalan'dan, diğer girişi yeraltı sularının yer üstüne çıktığı Nilüfer ilçesine bağlı Ayvaköy yakınında yer alır. İki girişi arasında 4 km mesafe vardır. Bursa'yı Mustafakemalpaşa'ya bağlayan eski yol, mağaranın yakınından geçer.

Yer kabuğunun kırıklarla parçalanarak ayrı kıtalara bölünmeye başladığı Mezozoik zaman'dan günümüze gelen Ayvaini Mağarası, 1970 yılında 3 kişilik bir İspanyol ekip tarafından keşfedilmiştir.
Her iki yönden girişi bulunan mağara, girişlerinin sarp olması nedeniyle turizme kapalı olmakla beraber profesyonel dağcı ve mağaracılar tarafından tercih edilebilir. 2010 yılında Ayvaini Mağarasını araştırma yapan belgesel yönetmeni Tekin Gün mağara hakkında şunları söylemiştir:

Araştırmalarım bu mağaranın Türkiye’nin en uzun 7. mağarası olduğunu söylüyor. Mağaranın içinden geçen Karadonlu Deresi 60'tan fazla doğal gölet oluşturmuş. Mağara kendi içinde de bazı canlılarla oluşmuş ve devam eden bir yaşam var. Yarasalar, yengeçler, çiyan, kurbağa ve tatlı su karidesleri Ayvaini mağarasının ev sahipleri.
Mağara hidrolojik olarak aktiftir. Güney Marmara Bölgesi'nin en uzun mağarasıdır. Ayvaini Mağarası görünümleri ilginç damlataşlar (sarkıt, dikit, duvar damlataşları, sulu damlataş havuzları) ve göller ile kaplıdır. Gezi için rehber alınması gerekmektedir. Turistik gezilere açılması için çalışmalar sürdürülmektedir.

Nilüfer Belediyesi-Ayvaini Mağarası 12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ağlayan Çınar Bursa ilinin Nilüfer ilçesinin Gölyazı mahallesinde bulunan 1998 yılında yaşı 725 yıl olarak belirlenmiş tarihi bir çınar ağacıdır. Ağaç göl kenarında bulunmaktadır ve koruma altındadır.

Gölyazı eski adıyla Apolyont'ta Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler ve Rumlar bir arada yaşıyorlardı. Mübadele kararının alınması ile beraber Rumlar ve Türkler yer değiştirdiler. Gölyazı'da yaşayan Türkler ve Rumlar arasında çatışmalar vukubuldu. Buradaki Rumlar ve Selanik'te yaşayan Türkler yer değiştirdi. Mübadeleden önce Türk genci Mehmet ve Rum kızı Eleni aşk yaşıyorlardı, Ağlayan Çınar onların buluşma yeriydi. Mehmet göç edenlerin arasında Eleni'nin de olduğunu öğrendi, onu aramaya karar verdi. Ancak Yorgi onu bu kararından vazgeçirmeye çalıştı. Mehmet'in kabul etmemesi üzerine Yorgi onu öldürdü. Mehmet can çekişerek çınarın yanında gitti ve kanları ile çınara Eleni'yi ne kadar sevdiğini yazdı. Eleni göç sırasında durumu arkadaşı Penelope tarafından öğrendi, ardından çınarın olduğu yere gitti. Mehmet'in cesedine sarıldı ve kendini öldürdü. Bu olaydan sonra çınar kırmızı renkte sıvı akıtmaya başladı.

 Wikimedia Commons'ta Ağlayan Çınar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bahçesaray (Kırım Tatarcası: Bağçasaray, Ukraynaca: Бахчисарай, Rusça: Бахчисарай). Ukrayna'ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin güney kısmında bulunan bir şehir. Kırım Hanlığı'nın başşehri. Doğusunda küçük bir şerit halinde Karadeniz'e kıyısı olan şehir; günümüzde Kırım Dağları'nın çevresindeki Çürüksü Deresi vadisinde, Simferepol-Sivastopol demiryolu üzerinde yer alır.
Şehir, Osmanlılara tabi olduğu 1475 yılından, Küçük Kaynarca Antlaşması'yla özerk olduğu 1774 yılına dek yaklaşık 299 yıldır Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Kırım Hanlığı'nın bir kenti olmuştur.

Şehir, 1475'te Fatih Sultan Mehmed'in komutanlarından Gedik Ahmed Paşa tarafından ele geçirilerek Osmanlı İmparatorluğuna tabi olmuştur. Önceleri küçük bir yerleşim yeri olan Bahçesaray, 1503'te I.Mengli Giray Han'ın Çürüksu Irmağı'nın kenarına yaptırdığı Han Sarayı'nın giderek gelişmesi ile oluşmuş ve daha sonra Kırım Hanlığı'nın başkenti olmuştur. Böylelikle Kırım'ın yönetim ve kültür merkezi olan Bahçesaray'da, Han Sarayı'na eklenen yeni bölümlerin yanı sıra pek çok cami ve medrese gibi eserler de inşa edilmiştir. Bu eserlerin içinde; I. Mengli Giray Han ve I. Hacı Giray Han'ın türbeleri de vardır. 1525 Yılında Çerkesler tarafından yağmalandı.
Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı arasındaki 1677-81 savaşını bitiren ve Dinyeper'in Batı kıyısını Osmanlı İmparatorluğu'na, doğu kıyısını ise Rusya'ya bırakan Bahçesaray Antlaşması 1681'de bu şehirde imzalanmıştır.
Kent, 1736'daki Rus işgali sırasında büyük tahribat görmüştür. 1774'te Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Kırım'ın bağımsızlığını ve tarafsızlığını Osmanlı İmparatorluğu'na kabul ettirdikten sonra 1783'te Kırım'ı ilhak etmesi sonucunda Bahçesaray da Rusya egemenliği altına girmiştir. Şehir bu süre içinde de Tatarların önemli bir kültür merkezi olmuştur.
I. Hacı Giray Han'ın türbesi, Zincirli Medrese, Kırım Müftülüğü'nün de bulunduğu Salacık, Bahçesaray'ın önemli bir semti konumundadır. Buradaki tarihi kabristan alanında Kırım hanlarının yanı sıra, Kırım'ın milli liderleri İsmail Gaspıralı ile sürgünde öldükten sonra Bahçesaray'a mezarları getirilen Ahmet Özenbaşlı ve Mustafa Edige Kırımal'ın da mezarları bulunmaktadır.
Sovyet yönetimi döneminde tahrip edilen edilen han türbeleri Türkiye tarafından tamir edilmekte olup, TİKA tarafından onarılan Hacı Giray Han Türbesi 18 Mayıs 2009 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu
Edige Mustafa Kırımal
İsmail Gaspıralı

 Bursa, Türkiye
 Erzurum, Türkiye
 Konak, İzmir, Türkiye

Bahçesaray Çeşmesi
Çufutkale
Hansaray

[1] Bahçesaray Haritası (Rusça) (Erişme tarihi:2.8.2009)
[2] Hansaray'ın resmi internet sitesi (İngilizce) (Erişme tarihi:2.8.2009)

Balıkesir, Türkiye'nin bir ilidir. Topraklarının bir kısmı Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara Bölümü'nde, diğer bir kısmı ise Ege Bölgesi'nde yer almaktadır. İlin hem Marmara hem de Ege Denizi'ne kıyısı bulunur. Türkiye'de iki deniz ile komşu olan 6 ilden biri de Balıkesir'dir. İl, Kuzeybatı Anadolu'da bulunmaktadır. Doğusunda Bursa ve Kütahya, güneyinde Manisa ve İzmir ve batısında ise Çanakkale vardır. Ayvalık ilçesiyle de Yunanistan'ın Midilli Adası'na komşudur.
2025 yılı verilerine göre nüfusu 1.284.517'dir.  Bu nüfusuyla Marmara Bölgesinin İstanbul, Bursa ve Kocaeli'den sonraki dördüncü büyük ilidir. İlin yüzölçümü 14.583 km²'dir. İlde km²'ye 89 kişi düşmektedir. 2020 yılı TÜİK verilerine göre yoğunluğun en fazla olduğu ilçe, 184.197 kişi ile Karesi'dir. 20 ilçe, 21 belediye ve toplam 1134 mahalle bulunmaktadır. İlin denizden yüksekliği 144 metredir.
Türk Silahlı Kuvvetleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın ilk jet üssü olan 9. Ana Jet Üs Komutanlığı Balıkesir merkezde, 6. Ana Jet Üs Komutanlığı Bandırma'da bulunmaktadır.
Balıkesir'in trafik plaka kodu 10'dur.

Yüzölçümü 14.583 km² olan Balıkesir'in toprakları 39,20° - 40,30° Kuzey paralelleri ve 26,30° - 28,30° Doğu meridyenleri arasında yer alır. İl, doğuda Bursa ve Kütahya, güneyde Manisa ve İzmir  ve batıda Çanakkale ile komşudur. İlin kuzey yöndeki en uç noktası güneydeki en uç noktaya 175 km, doğu yöndeki en uç noktası ise batısındaki en uç noktaya 210 km uzaklıktadır.
İlin topraklarının büyük bir kısmı Marmara Bölgesi'nde, geri kalan kısmı da Ege Bölgesi'ndedir. Hem Marmara hem de Ege Denizi'ne kıyısı bulunmakta olup Türkiye genelinde iki deniz ile komşu olan 6 ilden biridir. 290,5 km'lik kıyı bandının 115,5 km'si Ege Denizi'nde, 175 km'si de Marmara Denizi'ndedir.

İlin Ege Denizi'nde Ayvalık Adaları olarak bilinen 22 adası, Marmara Denizi'nde ise Marmara Adaları olarak bilinen adaları vardır. Ovaların başlıcaları ise Gönen Ovası, Manyas Ovası, Balıkesir Ovası ve Körfez Ovaları'dır. Önemli gölleri Manyas ve Tabak Gölü'dür. Önemli akarsuları Susurluk Çayı, Gönen Çayı, Koca Çay, Havran Çayı, Simav Çayı, Atnos Çayı, Üzümcü Çayı ve Kille Deresi'dir. İlin düzlük yerleri olduğu kadar dağlık kısımları da vardır. İlin en yüksek noktası 2.089 metre ile Dursunbey ilçesinde bulunan Akdağ tepesidir. Karadağ, Edincik Dağı, Kapıdağ, Sularya Dağı, Keltepe, Çataldağı, Alaçam Dağları, Madra Dağları, Kaz Dağı ve Hodul Dağı ilin önemli dağlarıdır.
Ormanlar, ilin topraklarının %31'ini kaplamaktadır. Bu il arazisinin %45'ine denk gelmektedir. İlin arazisinin %32'si kültür arazisi, %8'i çayır ile mera ve %15'i kullanılmayan arazidir. Genel olarak ormanlarda karaçam, kızılçam, kayın, gürgen, meşe, söğüt, ılgın, çınar ve zeytin ağaçları vardır. Kuşcenneti Millî Parkı'nda ve Kazdağı Millî Parkı'nda çeşitli kuş türleri vardır. İlin iki denize kıyısı bulunduğundan balık türlerinde çeşitlilik görülür. Kazdağı göknarı ilde yetişen ve koruma altına alınmış endemik bitkidir.

Ege kıyılarında, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi etkilidir. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye gidildikçe Karasal iklim etkilidir. Bu yüzden iç kesimlerde kışlar soğuk ve kar yağışlı geçmektedir. Marmara kıyılarında ise Karadeniz ikliminin etkisiyle yazları ılıktır.

2024 nüfus sayımına göre ilin nüfusu 1.276.096'dır. Bu rakamın 633.993'ünü erkekler, 642.103'ünü ise kadınlar oluşturmaktadır. İl sınırları içinde nüfusu en fazla olan ilçe Altıeylül'dür. 2000 yılı verilerine göre il, ülkede doğurganlık hızı en fazla olan 68. ildir.
Yine 2008 verilerine göre altı yaşından büyük 68.878 kişi okuma yazma bilmemektedir. Bunun 16.192'si erkeklerden geri kalanı ise kadınlardan oluşmaktadır. 50.545 kişinin okuryazarlık durumu bilinmemekle birlikte, 932.726 kişinin okuma yazma bildiği tespit edilmiştir. 2000 yılı verilerine göre ildeki okur yazar nüfus oranı %88.34 olup, il ülke genelinde 29. sıradadır.
Balıkesir'deki nüfusun 897.849'u, nüfus kütüğünde Balıkesir'e kayıtlıdır. Geri kalan nüfus diğer illerden göçenler ve yabancılardan oluşmaktadır. Diğer illerden gelen nüfus içinde en büyük oran 19.735 kişiyle Çanakkale'ye aittir. Çanakkale'yi 13.808 kişiyle İstanbul, 12.611 kişiyle Bursa, 8.872 kişiyle Manisa, 8.787 kişiyle İzmir ve 7.306 kişiyle Sivas izlemektedir. Marmara ve Ege Bölgesi dışından gelen nüfus içinde, Sivas'tan sonra en çok kişi 6.891 ile Trabzon'dandır. Bu ili 6.744 kişiyle Erzurum ve 5.489 kişiyle Ankara izlemektedir. Balıkesir'de en az nüfus barındıran iller ise 386 kişiyle Yalova, 292 kişiyle Hakkâri ve 197 kişiyle Şırnak'tır.
Türkiye genelinde ise Balıkesir kütüğüne kayıtlı insan sayısı 1.226.302'dir. Balıkesir nüfusuna kayıtlı kişilerin Balıkesir dışında en yoğun olarak yaşadığı il, 87.998 kişiyle İstanbul'dur. İstanbul'u 65.950 kişiyle İzmir, 41.039 kişiyle Bursa, 36.717 kişiyle Manisa, 17.292 kişiyle Ankara ve 10.003 kişiyle Çanakkale izlemektedir. Balıkesir adına kayıtlıların en az bulunduğu il ise Kilis'tir. Burada sadece 86 Balıkesirli vardır.
Balıkesir halkı etnografik açıdan Manav, Yörük, Çepni, Türkmen (Tahtacı), Muhacir ve Tatar kökenli gruplardan oluşmaktadır. Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü'nün yaptığı araştırmaya göre nüfusun %5 ile 10 arası Alevidir. 17. yüzyıldan sonra yöre bir iskan merkezi haline geldiğinden, Türkçe konuşmayan gruplar da buraya yerleştirilmiştir. Bunlar, Balkanlardan gelen Bosnalı, Arnavut ve Pomaklar ile Kafkasyadan gelen Çerkes ile Gürcü gruplarıdır. Osmanlı döneminde yörede sayıca fazla olan Rumlar ve Ermeniler, Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında Yunan kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte ve nüfus mübadelesi anlaşması kapsamında Yunanistan'a gönderilmişlerdir.

1935 Genel Nüfus Sayımı Balıkesir İli Anadil Sonuçları

TÜİK verilerine göre 2025 yılı sonunda Balıkesir ilinin nüfus bilgileri aşağıdaki gibidir. (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)

Balıkesir'in sahil kesimlerinde zeytincilik, bağcılık ve balıkçılık yapılmaktadır. Buralarda turizm de gelişmiştir. İç kesimlerinde ise tarım, hayvancılık, ormancılık ve madencilik yapılmaktadır. İlde tek merkezli büyüme modeli yerine dengeli büyüme modeli seçilerek kalkınma planına ilçeler de dahil edilmiştir. İlde Anadolu Kaplanı sıfatına sahip 16 şirket, 2003 yılı istatistiklerine göre de Sanayi siciline kayıtlı 467 kuruluş vardır. İlin iç ve dış ticaret hacmi 486.313.997.254.096 TL, ihracat miktarı 80.699.902 $ ve ithalat miktarı 147.567.184 $'dır. Balıkesir, devletin en fazla mülk sahibi olduğu ildir. İlin %40,77'si Hazineye ait taşınmazlardan oluşmaktadır.
Balıkesir Türkiye'nin gelişmiş illerinden biridir. 2001 yılı verilerine göre Türkiye gayri safi yurt içi hasılası içinde yüzde 1,5'lik paya sahip olan Balıkesir, iller sıralamasında 13. büyük ekonomidir. 2000 yılındaki GSYİH'si 2.429.091.750 TL olup kişi başına düşen millî gelir ise 2005 dolardır.

Balıkesir GSYH'nın ilçeler bazında üretimi

Kaynak:Türkiye İstatistik Kurumu

İlin başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Ekonomik faaliyetler içinde tarımın payı sanayiye göre az olup bu oran %49'dur.
Çalışan nüfusun ise %56.7'si tarım ile uğraşır. İlin tarım yapılan arazisi 510,456 hektardır.
İlde genel olarak yetiştirilen tarım ürünleri; tahıl ürünleri, susam, haşhaş, ayçiçeği, tütün, şeker pancarı, domates, kavun, tütün, taze fasulye, börülce, şeftali, elma ve mandalinadır.
2002'de Türkiye'de üretilen baklanın %4,3'ü, sarımsağın %13,5'i, karnabaharın %9,8'i, pirincin %12,2'si, domatesin %5,5'i, karpuzun %3,9'u, kavunun %6,9'u, aspirinin %89'u ve buğdayın %2,2'si Balıkesir topraklarında yetiştirilmiştir.
Türkiye'nin 12 tonluk kuşkonmaz üretiminin tamamı Balıkesir'den yapılır. Baklagil üretiminde de il birinci sıradadır.
İlin 71 dekarlık alanında seracılık yapılmaktadır. Seralarda domates, salatalık ve taze fasulye üretilir..
Balıkesir'deki traktör sayısı ise 2002 rakamlarına göre 33,449'dur.
Toplam tarım ürünü üretimine bakıldığında il, ülkede 3. sıradadır.
Balıkesir, Marmara Bölgesinde Bursa ili ile birlikte en çok pamuk üreten ildir.
İlin sahil kesiminde zeytincilik yapılır. İl sınırları içinde 10 milyon kadar zeytin ağacı bulunur. İldeki zeytin üretimi, ülkedeki toplam zeytin üretiminin %8'i kadardır. Halbuki bu oran 2002 yılında %10,7'dir.
Balıkesir Ovası, Gönen Ovası, Susurluk Ovası ve Edremit Ovası ilin başlıca ovalarıdır.
Gönen ovasının başlıca ürünü ise pirinçtir.
210,020 hektarlık meralar ve çayırlar ile yüksek kesimlerde küçük ve büyük baş hayvancılık yapılır. 2007 yılında il, kırmızı et üretiminde birinci olmuştur. İl, ülkedeki tavuk işletmelerinin %9'unu barındırarak ülkede 3. konumda bulunmaktadır. Balıkesir'de 2000 yılı verilerine göre, yaklaşık 700 bin koyun, 238 bin sığır, 151 bin kıl keçisi ve 15 milyon tavuk bulunmaktadır.
Türkiye süt üretiminin %3,8'i, kırmızı etin %5,6'sı, beyaz etin %18'i Balıkesir'de üretilmektedir. İlde devekuşu ve domuz çiftlikleri de bulunmaktadır. İldeki domuz çiftliği, Türkiye'deki son domuz çiftliğidir.
Altıeylül, Karesi, Havran, İvrindi, Susurluk, Manyas ve Savaştepe ilçelerinde peynir ve yoğurt mandıraları yaygındır.

İlde yapılan sanayi işlerinin payı % 51'dir. Sanayinin oranı tarımdan yüksek olsa da diğer illerde bu rakam çok daha yukarılardadır.
İl sınırları içerisinde sanayi siciline kayıtlı 4 tane Organize Sanayi Bölgesi vardır. İlin başlıca geçim kaynağı tarım olduğu için de tarıma dayalı endüstri gelişmiştir.
İlin iç kesimlerinde tarıma dayalı sanayi egemendir. Ayrıca buralarda şeker, un, yem, döküm, tarım alet ve makinaları, transformatör, floresan-aydınlatma, pamuklu dokuma, kâğıt, mobilya, sentetik dokuma ve elektrik teçhizatları üretimi de yapılır. Körfez yöresinde konserve, sabun, bitki çayı ve zeytinyağı üretimi yaygındır.
Bandırma taraflarında kimyasal madde, şarap ve gübre sanayi; Dursunbey taraflarında ise kereste sanayi gelişmiştir. İlde kolonyacılık sektörü de gelişmiştir.
İmalat sanayi ise toplam GSYİH'nın %17'sini oluşturmaktadır. Sındırgı ve Bigadiç'te ise çok miktarda halı tezgâhı vardır.
2001 Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 10 kişiden fazla işçi ça

Basketbol Süper Ligi ya da sponsorluk adıyla Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi, 1966 yılında Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından kurulan Türkiye'deki en üst düzey profesyonel basketbol ligidir. Ligi en alt iki sırada bitiren takımlar bir alt lige düşerken, ilk sekizde bitiren takımlar play-off'ta mücadele etmeye hak kazanır. Lig, aynı zamanda ULEB'e göre Avrupa basketbolunun en zorlu 3. ligi konumundadır.
Ligde resmi müsabaka kadrosunda maksimum dördü oyunda olacak şekilde 7 yabancı basketbolcu kontenjanı kuralı uygulanmaktadır. Ayrıca takımlar bir sene içinde 12 yabancı basketbolcu ile sözleşme imzalayabilirler.
1966-67 sezonuyla beraber düzenlenmeye başlayan ligin ilk şampiyonluğunu Altınordu kazanırken, ligde toplamda 11 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Anadolu Efes kazandığı 16 şampiyonlukla en başarılı takım konumundayken, Anadolu Efes'i 13 şampiyonlukla Fenerbahçe, 8 şampiyonlukla Eczacıbaşı, 5'er şampiyonlukla Galatasaray ve İTÜ, 4 şampiyonlukla Ülkerspor, 2'şer şampiyonlukla Beşiktaş, Tofaş ve Karşıyaka, birer şampiyonlukla ise Altınordu ve Muhafızgücü takip etmektedir.
Ligin tamamlanan son sezonu olan 2025-26 sezonunda şampiyonluğa ulaşan takım Fenerbahçe'dir.

13 Aralık 1966 tarihine kadar İstanbul, İzmir ve Ankara bölgelerinde yürütülen basketbol çalışmaları daha sonra bu bölgelerin takımları bir araya getirilerek Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi'ne dönüştü. 1968-69 sezonundan itibaren Türkiye Basketbol Federasyonu, Deplasmanlı İkinci Ligi kurdu. Ayrıca 70'li yıllarda bazı özel kuruluşların da basketbol takımları oluşturmaları ile Türk basketbolu canlanma dönemine girdi. 1977 yılında Fransa'da yapılan "Avrupa Yıldızlar Basketbol Şampiyonası"nda Türkiye, Avrupa Şampiyonluğu'nu kazandı.

1946 yılından itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir bölgelerine dayanan basketbol faaliyeti, mahalli lig maçlarıyla bu bölgelerin lig birincileri arasında oynanan Türkiye Basketbol Şampiyonası'na katılması ile ulusal düzeyde yapılıyordu. 1966-1967 yılından sonra Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından bu bölgelerin takımları bir araya getirilerek Türkiye Basketbol Şampiyonası yerine 12476 sayılı yönetmelik kararı ile Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi oluşturuldu.

Türkiye Basketbol Federasyonu ile Arçelik AŞ arasında 4 Ekim 2006 tarihinde imzalanan anlaşmaya göre Türkiye Birinci Erkekler Basketbol Ligi'nin ismi 2007-08 sezonundan itibaren 4 yıllığına Beko Basketbol Ligi olarak değiştirilmiştir. Bu anlaşma 2013-14 sezonu sonuna kadar sürmüş ve 6 sezon ligler Beko adı ile birlikte anılmıştır. 2013-14 sezonu sonunda Beko firması basketbol ligine verdiği isim sponsorluğunu devam ettirmeyeceğini açıklamıştır. 2014-15 sezonu ile birlikte Erkekler 1. Basketbol Ligi "Türkiye Basketbol Ligi" olarak adlandırılmış ve yeni sezon "Türkiye Basketbol Ligi" adı ile 11 Ekim 2014 tarihinde başlamıştır. 22 Aralık 2014 tarihinde Kahve Diyarı ile 1 yıllık sponsorluk anlaşması yapılmıştır. 2015 yılı itibarıyla önce Spor Toto ile isim sponsorluğu için anlaşılmış, sonra da ligin federasyon nezdindeki ismi Basketbol Süper Ligi olarak değiştirilmiştir. Böylelikle ligin yeni ismi ise Spor Toto Basketbol Süper Ligi olmuştur. 2019 yılı itibarıyla ING ile isim sponsorluğu için anlaşılmış, böylelikle ligin yeni ismi de ING Basketbol Süper Ligi olmuştur. 2022-2023 sezonu öncesi ING ile isim sponsorluğu anlaşması sona ermiş ve Türkiye Sigorta ile 3 yıllığına isim sponsorluğunda anlaşılarak ligin yeni ismi Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi olmuştur.
Digiturk, 14 Ağustos 2008 tarihinde Türkiye Basketbol Federasyonu'nun açmış olduğu ve NTV Spor ile D-Smart'ın da katıldığı tüm maçların yayın hakları ihalesini 13.500.000$ bedelle kazanarak, 2008-09 sezonundan günümüze kadar tüm sezon maçlarını yayınlama hakkına sahip olan Digiturk, Türkiye Basketbol Ligi maç yayınlarını LigTV 2 ve LigTV 3 kanallarından sürdürmüştür. 24 Aralık 2014 tarihinde imzalanan anlaşma ile 2015-16 sezonundan itibaren geçerli olmak üzere 3 sezon boyunca Digiturk ve NTV Spor'dan yayınlanmıştır. 5 Temmuz 2018 tarihinde ise Türk Telekom, yayın hakları ihalesini kazanarak 2018-19 sezonundan itibaren 3 sezon boyunca Basketbol Süper Ligi maçlarının yayın haklarını almıştır ve Tivibu Spor kanalından izleyicileriyle buluşturmuştur. 2020-21 ve 2021-22 sezonlarında bazı karşılaşmalar ayrıca TRT Spor'dan da yayınlanmıştır. 2022-23 sezonu itibarıyla 3 yıl süreyle ligin yayıncı kuruluşu beIN Sports olmuştur.

Ligde bulunan 16 takım 30 hafta boyunca lig mücadelesi vermektedir. Sıralamadaki ilk 8 takım, lig şampiyonluğu için play-off oynamaktadır.

Normal sezon müsabakaları, 16 takım arasında, her takımın biri kendi sahasında diğeri rakip takımın sahasında olmak üzere deplasmanlı, iki devreli ve lig usulü oynanır.
Bu müsabakalar sonrası yapılan puan sıralamalarda ilk 8 sırayı alan takımlar "Play-off" müsabakalarını oynamaya hak kazanırlar.
Normal sezon sonunda 9., 10., 11., 12., 13. ve 14. sırayı alan takımlar, sezonu tamamlamış olurlar.
Normal sezon sonunda 15. ve 16. olarak son iki sırayı alan takımlar ise gelecek sezonda bir alt ligde yer alırlar.

Play-off'un tüm turlarında takımların ligde oynamış oldukları müsabaka sonuçları ne olursa olsun müsabakalar 0-0 başlar.
Play-off çeyrek final müsabakaları kazanılmış 2 müsabaka üzerinden oynanır ve bu turda ilk müsabaka, normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında ikinci müsabaka rakip sahada, üçüncü müsabakanın gerekmesi halinde normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır.
Play-off yarı final müsabakaları kazanılmış 3 müsabaka üzerinden oynanır ve bu turda ilk iki müsabaka, normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında üçüncü müsabaka ve gerekmesi halinde dördüncü müsabaka rakip sahada, beşinci müsabakanın gerekmesi halinde ise normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır.
Play-off final müsabakaları kazanılmış 3 müsabaka üzerinden oynanır. İlk iki müsabaka, normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında üçüncü ve gerekmesi halinde dördüncü müsabaka rakip sahada, beşinci müsabakanın gerekmesi halinde ise normal sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır. Play-off final müsabakaları sonunda rakibi karşısında üçüncü galibiyetini alan takım lig şampiyonu olmaktadır.

BSL yayıncılık haklarını 2024-25 sezonu itibarıyla 4 yıl süreyle Digiturk platformu bünyesinde bulunan beIN Sports elinde bulundurmaktadır. Normal sezon ve play-off maçlarının tamamı aynı kanal üzerinden izleyiciye ulaşmaktadır.
Ligin aynı zamanda bsl.org.tr adresinde yayın yapmakta olan resmî web sayfası bulunmaktadır. Site üzerinden maç sonuçları ve istatistikleri, takım bilgileri, puan durumu gibi bilgilere erişim sağlanmaktadır.

İlk kez 1958-59 sezonunda Modaspor'un katıldığı Avrupa Kupaları'na toplamda 36 Türk takımı katılmıştır. 1992-93 sezonunda 2 numaralı kupa olan Saporta Kupası'nda final oynayan ama kazanamayan Anadolu Efes, 1995-96 sezonunda 3 numaralı kupa olan Koraç Kupası'nı kazanarak ilk büyük başarıyı kaydetmiştir. 1999-00 ve 2000-01 sezonlarında da üst üste iki kez EuroLeague'de final four oynayarak bu kupada da bir ilki gerçekleştiren Anadolu Efes'in ardından 2000'li yıllarda Türk basketbolu Avrupa'da ardı ardına başarılar alarak çıkışa geçmiştir. 2011-12 sezonunda 3 numaralı kupa olan EuroChallenge'ı Beşiktaş kazanmış, 2015-16 sezonunda da 2 numaralı kupa olan EuroCup'ta Galatasaray şampiyon olarak o zamana kadar ki en büyük Avrupa başarısını yakalamıştır. Fakat bir sezon sonra 2016-17 sezonunda Fenerbahçe Avrupa'nın 1 numaralı ve en büyük organizasyonu olan EuroLeague'de şampiyon olarak Türk basketbolunda bir ilki gerçekleştirmiştir. Bir sezon sonra, 2017-18 sezonunda 2 numaralı kupa olan EuroCup'ta ise Darüşşafaka şampiyon olmuştur.
Fenerbahçe, beş kez arka arkaya Final Four (2015, 2016, 2017, 2018, 2019) katılımı gerçekleştiren ilk ve tek Türk basketbol takımıdır.
Türk basketbolu 2018-19 sezonunda EuroLeague'de final four'a ilk kez 2 takımla katılma başarısı gösterdi. Fenerbahçe o sezon dördüncü olurken, Anadolu Efes ilk kez final oynama başarısı göstermesine rağmen finalde kaybederek ikinci oldu. 
Fenerbahçe 2016-17 ve 2024-25 sezonlarında, Anadolu Efes ise 2020-21 ve 2021-22 sezonlarında ikişer kez EuroLeague'i şampiyon olarak tamamlamıştır.

Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından ilk kez 2004 yılında organize edildi. Organizasyon'da Türkiye Basketbol Ligi'nde oynayan Türk ve Yabancı oyuncular, taraftarlar tarafından internet üzerinden seçilerek Türk Karması ve Yabancı Karması olarak karşılıklı gösteri amaçlı basketbol maçı yaparlar. Ayrıca TBL oyuncuları arasında Üç sayı yarışması, Smaç yarışması ve Yetenek yarışması gerçekleştirilir. Organizasyon başladığı yıldan itibaren İstanbul'da bulunan Abdi İpekçi Arena'nda gerçekleştirildi.
2004, 2005 ve 2006 yıllarında Türkiye Basketbol Ligi All Star adı ile organize edilirken, 2006 yılında Beko Elektronik'in lige sponsor olması ile birlikte 2007-2014 yıllarında Beko All Star adı ile düzenlenmiştir. 2015 yılında tekrar Türkiye Basketbol Ligi All Star adı ile anılmıştır.
2016 yılında ise organizasyon, ligin yeni sponsoru ile birlikte anılarak Spor Toto All Star adını almıştır.

  Şampiyon takım aynı sezon EuroLeague'i de kazanmıştır.

Ligin kuruluşundan bu yana toplamda 91 takım mücadele etmiştir. Ligin ilk  sezonunda yer alan 12 takımdan üç tanesi olan Fenerbahçe, Galatasaray ve Karşıyaka takımları günümüzde de Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmektedir.
Fenerbahçe ve Galatasaray, ligin kuruluşundan bu yana 
küme düşmeyerek ligde 60 sezonun tamamında yer almıştır. 1978-79 sezonunda yükselen Anadolu Efes, 2015-16 sezonunda yükselen Büyükçekmece Basketbol, 2018-19 sezonunda yükselen Bahçeşehir Koleji, 2019-20 sezonunda yükselen Bursaspor, 2020-21 sezonunda yükselen Petkimspor, 2021-22 sezonunda yükselen Merkezefendi Belediyespor, 2022-23 sezonunda yükselen Manisa Basket ve 2025-26 sezonunda yükselen Esenler Erokspor ile Trabzonspor sürekli olarak ligdeki varlığını sürdürdü.
Not: 2026-27 s

Biga, Çanakkale ilinin kendi adıyla anılan yarımadada kurulmuş, merkeze 90 km uzaklıkta olan ilçesidir. Doğuda Gönen, batıda Lapseki, güneyde Çan, kuzeyde ise Marmara Denizi ile çevrilidir. 2021 yılı itibarıyla ilçe nüfusu 90.274, ilçe merkezinin nüfusu 55.975 olmuştur.
İlçenin temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Bununla birlikte tarıma dayalı sanayi gelişmekte olan sektörlerden biridir. İlk kurulan sanayi tesisi Gümüşçay beldesindeki DEMKO Demirci Konservecilik A.Ş. salça fabrikasıdır. Ayrıca Türkiye'nin en büyük sanayi topluluklarından birisi olan (İÇDAŞ) başta demir çelik olmak üzere çeşitli sektörlerdeki üretim tesislerini, mobilya alanında Türkiye'nin büyük gruplarından (Doğtaş) mobilya üretim tesislerini, (YTS Yalçın Tesisat Mlz. San. Tic. A.Ş.)de plastik üretim ve ambalaj malzemeleri tesislerini bu ilçenin sınırları içinde kurmuştur. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Biga İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Biga Meslek Yüksek Okulu'da ilçe sınırları içerisinde bulunmaktadır. 4000'i aşkın öğrenci sayısı ile fakülte ilçenin ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır.

Şehir merkezi Balıkkaya adı verilen 200 metrelik bir tepenin eteklerinde kurulmuştur. Biga ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 28 metredir. İlçenin yüzölçümü 1.310 km²dir. İlçe Büyük İskender'in kıyılarında savaştığı Biga Çayı (Kocabaş ya da Granikos) ile ikiye bölünmüştür. İki yakayı birleştiren üç büyük köprü ile birlikte belediye hudutları içinde irili ufaklı 8 (sekiz) köprü bulunur. İlçe merkezinin denize kıyısı yoktur. Şehir merkezini boydan boya kateden ve Çanakkale tarafından şehre girildiğinde başlayan İstiklal Caddesi, şehir merkezinde Çan Caddesi adını alarak ilçenin Çan karayolu çıkışına kadar uzanır. Şehir neredeyse bu cadde üzerinde kuruludur denilebilir. Eski yerleşim yeri bu güzergâh üzerinde gelişimini sürdürürken sonradan eklenen ve aslında kendine özel ekonomik merkezleri olan Şirintepe mahallesi ile Bursa karayoluna doğru gelişim göstermiş, son yıllardaki toplu yapımlarla Çanakkale ana karayolunun güneyinde de Toki ve Ortur yerleşim yerlerinin inşasıyla şehir imar açısından daha büyük bir alana sahip olmuştur.

Hamdibey Mahallesi (Ada Mahallesi)
İstiklal Mahallesi
Turan Mahallesi
Gazi Kemal Mahallesi
Cumhuriyet Mahallesi (Çiçeklidede)
Sakarya Mahallesi
Şirintepe Mahallesi
Esentepe Mahallesi
Yenice Mahallesi
Çavuşköy Mahallesi
*Belde muhtarlıkları dahil değildir.

Karabiga
Gümüşçay
Kozçeşme - Nüfusu 2000'in altında kaldığından köy muhtarlığı olmuştur.
Balıklıçeşme - Nüfusu 2000'in altında kaldığından köy muhtarlığı olmuştur.
Yeniçiftlik - Nüfusu 2000'in altında kaldığından köy muhtarlığı olmuştur.
İlçe merkezi günümüzde Yeniceköy ile birleşmiş durumdadır, referandum ile 2013 yılında ilçe belediyesine bağlanmıştır. Köyü, şehir merkezinden sadece bir cadde ayırır. Aynı referandum ile Kalafat köyü ve Çavuş köyünün de ilçe mücavir alanına eklenmesine karar alınmıştır.
İlçenin 108 köyü ve 2 beldesi bulunmaktadır.

İlçe Akdeniz ve Karadeniz iklimleri arasında bir geçiş iklimine sahip ise de kıyıdan 30–40 km sonra arazinin yükselmesiyle kara ikliminin etkisi başlar. Yazların sıcak ve kuraklığı Akdeniz iklimini, kışların kar yağışlı ve soğukluğu kara iklimini, ilkbaharın yağmurları ve nem fazlalığı Karadeniz ikliminin özelliklerini taşır. Karla örtülü günler yılda toplam olarak 5'i geçmez.
Biga yarımadasında eğim yönüne göre akarsular değişik yönlere akarlar. Kaz Dağı'ndan doğan Kocabaş Çayı (Biga Çayı-Granikos) kuzeye doğru akarak Marmara Denizi'ne dökülür.
İlçe topraklarının kuzey bölümü düzlük güney bölümü tepeliktir. İlçenin doğusu, batısı ve güneyi ormanlık olup, koru, bozuk koru, baltalık ve bozuk baltalıklardan oluşmaktadır. Bu ormanlar 59.029 hektardır. İlçenin kalan diğer alanı mera ve ekime elverişli arazi ile kaplıdır. İlçe merkezinin denizden yüksekliği 50 metredir. Bu yükseklik Balıkkaya Tepesinde 180 metreyi bulur.
Marmara denizine kıyısı bulunan ilçenin kıyı uzunluğu 71,6 km, ilin toplam kıyı uzunluğuna oranı %10,65'tir. İlçe Çanakkale ilinin en büyük yüzölçümüne sahip ilçesidir. Biga Ovası olarak anılan geniş bir ovaya sahiptir.

19. yüzyılda güney Marmara'nın büyük yerleşimlerinden biri olan Biga 20. yüzyılda fazla bir gelişme göstermemiştir. 1927 yılındaki cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında merkez nüfusu 8 bin çıkmıştır. 1960'a kadar 10 bini aşamayan merkez nüfus 1970'te 13 bini, 1980'de 15 bini, 1990'da 20 bini, 1997'de 26 bini aşmış 2000 yılında ise 28 bine yaklaşmıştır. 2000'li yıllarda sanayileşmeye başlayan ilçenin nüfusu da sanayi ile birlikte artış göstermeye başlamıştır. 2007 yılı ADNKS'e göre birçok il ve ilçe merkezlerinin nüfusu az artış yaparken ya da nüfus kaybı yaşarken, Biga'nın nüfusu 28 binden 33 bine yükselmiştir 2009'da da 36.520'ye yükselmiştir. Halkın büyük çoğunluğunu muhacir, yerliler (kendilerine Manav derler), Pomak, Boşnak, Çerkes ve Çeçenler oluşturur.

Şehrin ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. Muhtemelen adının geldiği Pegae veya Pegai'nin antik bir iskan yeri olmadığı sanılmaktadır. Bölgede Parion (Kemer) ve Priapos (Karabiga) adlı şehirlerin MÖ 7. yüzyıla kadar indiği bilinmekle birlikte Pegae veya Pegai adına ancak Orta Çağ Bizans ve Haçlı kaynaklarında rastlanır. Anna Comnenus buradan Pigas (menbalar) şeklinde bahseder. Haçlı kaynaklarında adı Spiga'dır. Bir yönü ile Karabiga ve Biga tarihi iç içedir. Büyük bir yangından sonra Karabiga'da bulunan asıl Biga'nın şimdiki yerine taşındığı eskisinin uzun süre imar edilememesi sonucu yeni yerin geliştiği eski Biga'nın da Karabiga olarak kaldığı rivayet edilir. Az önce bahsi geçen yerlerin önemli bir iskele olan Priapos olması kuvvetle muhtemel olması bu tezi güçlendirmektedir. Nitekim 1850 lerde bu bölgeyi dolaşan Mordtmann antik Priapos'un Orta Çağlardaki Pegae ile aynı yer olduğunu ve buranında Karabiga'ya isabet ettiğini belirtir. Şimdiki Biga'nın ise Bizans ya da Osmanlı tarafından sonradan kurulduğunu anlatır. (Daha önce bahsi geçen yangın olayından sonra buraya taşınması). MÖ 334 yılında Büyük İskender ve Pers Kralı III. Darius arasındaki savaşta eski Biga olan Priapos yani Karabiga yakınlarında gerçekleştiği düşünülmekteydi. Son yıllarda elde edilen bulgular bu savaşın Çınarköprü köyünün bugünkü merası olan topraklarla Karabiga'ya doğru olan alanda gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. İskender'in ordusunun Kocabaş Çayı'nın bugünkü Çınarköprü köyü yakınında konuşlandığı, Pers ordusunun ise çayın karşı tarafında bulunan topraklarda Çeşmealtı köyü ile Gümüşçay beldesi arasındaki alanda konuşlandığı işaret edilmiştir. Daha sonraki yıllarda önce İskender'in kumandanlarından Lysimakos'un nüfuzuna giren bölge bir süre sonra Bergama Krallığına geçmiştir. Bergamalılardan sonra Roma idaresi görmüş ve Bizans İmparatorluğu içinde yer almıştır. İlçede tam korunamadığı için depremlerle zarar görmüş Karabiga beldesindeki tarihi Priapos kentine ait kalıntılar (yerel halk arasında Kaleler diye bilinir) hala görülebilecek tarihî eserler arasındadır. Biga'ya bağlı Kemer köyündeki antik Parion kenti harabeleri ve Gümüşçay'da Kızöldün tepesinde bulunan 2 bin 600 yıllık Polyksena Lahdi en önemli antik bulguların bulunduğu alanlardır. Karabiga'da bulunan Priapos kale kalıntıları uzun yıllar ihmal edilmesi sonucu çoğu yıkılmasına rağmen 2021 yılında alınan bir kararla inceleme ve araştırma yapmak üzere planlamalara dahil edilmiştir.

Bizans döneminde Pegae'de bir Latin kolonisi bulunuyordu. 1190'da Frederik Barbaros, 1204'te Venedikliler ve Flamanlar burada ticaretle uğraşan İtalyan tüccarlar bulmuşlardı. 1205 yılından sonra İstanbul ve Anadolu'nun büyük bir kısmından çıkarılan Latinlerin elinde kalan birkaç şehirden biri de Pegae idi. Türklerin bölgeye yaptığı akınlar sırasında zor durumlarda kalmış abluka sebebi ile kıtlık ve vebadan etkilenmiştir. Bölgenin bir kısmı 14. yüzyıl başlarında Karesioğulları'nın eline geçmiş olmasına rağmen iyi korunan sahil şehirlerinden birkaçı gibi Pegai'de (Biga (Pegai)-Karabiga (Priapos)) ele geçirilememiştir. Bizans İmparatoru III. Andronikos ve Karesioğlu Demirhan Bey 1328 yılında bu sahillerdeki Bizans kasabalarına akın yapılmamasını içeren bir anlaşmayı Pegai'de imzalamışlardır.

Osmanlı Kaynaklarına göre Biga Rumeli'ye geçişten sonra 1365 yılında I. Murad tarafından fethedildi. I. Murad karadan ve denizden kuşattığı Biga'yı ele geçirdikten sonra kiliseleri mescit haline getirdi. Şehre Türk nüfus yerleştirdi. Bir süre sonra şehir bir gece baskını ile yakılıp yıkıldı ve harap oldu. Bunun üzerine Biga yeniden imar olundu. (Daha önce bahsi geçtiği gibi iç kesimlere taşındı). Denizden ve karadan kuşatılan bu yerin şimdiki Biga olmadığı açıktır. Şu halde fethedilen yerin Karabiga olduğu ve eskiden buranın Biga olarak bilindiği ve Karabiga adının bu talan olayından geldiği açıktır. Enveri'nin kaydına göre Orhan Bey oğlu Süleyman Paşa Gelibolu'ya geçmeden önce 1353'te Biga'nın iç kesimlerini fethetmiş Gelibolu dönüşü Biga yakınlarında attan düşerek ölmüş ve Bolayır'a gömülmüştür. Bir diğer tarihi Osmanlı takviminde de I. Murad'ın burayı 1359-60 yıllarında kim olduğu tam olarak bilinmeyen Melik Nasır'dan aldığı belirtilir. Bu bilgilerden anlaşılacağı gibi Biga'nın iç bölgelerini Süleyman Paşa Biga İskelesi ve Kalesini ise I. Murad fethetmiştir. Adı geçen baskında tahrip olan kıyıdaki Biga yerine iç kesimlerde yeni kasaba gelişmiş, kıyıdaki de tahribat neticesi uzun süre harap kalması sebebi ile Karabiga adıyla anılmaya başlamıştır. Osmanlı hakimiyeti sırasında çoğunlukla sakin bir süreç geçirmiştir. Stratejik mevkisi sebebi ile Rumeli ve Batı Anadolu'ya hareket eden Osmanlı Kuvvetlerinin geçiş yerini teşkil etmiştir. Çelebi Mehmed'in vefatı sırasında, İzmir Beyi Cüneyd Bey üzerine yürümek için Anadolu Beylerbeyi kuvvetlerinin Biga'da Toplanması kararı alınmış ve hareket buradan başlatılmıştır. Düzmece Mustafa hadisesinde de yenilgiye uğrayan Mustafa kaçarak Biga Suyu'na gelmiş, Biga Kadısının yardımı ile Gelibolu'ya kaçmıştır. Onu takip eden II. Murad, Biga'ya geldiğinde kadıyı astırmıştır. Ge

Bilecik, Bilecik ilinin merkezi olan şehirdir. Bilecik ili, Marmara Bölgesi'nin güneydoğusunda, Karadeniz, İç Anadolu ve Ege Bölgesi'nin kesiştiği bir noktada yer alır. Toplamda 8 ilçeden oluşan ilin en önemli ve en büyük ilçesi Bozüyük'tür.

Günümüz yerleşimiyle ilgili bilgiler sınırlıdır. Şehrin 4 km güneybatısında yerleşimin MÖ 3000'lere kadar uzandığı düşünülen Agrilion antik kenti bulunmaktadır. Günümüz yerleşimi, Hamsu ve Debağhane dereleri arasındaki kayalık çıkıntıda, Bizans döneminde Belekoma adıyla bilinen bir kalenin bulunduğu alandadır. “Belokome'nin, Bizans’ın 12. yüzyıl sonlarında bu bölgeye yerleştirdiği Sırp veya Bulgar topluluklarına ait bir yerleşim veya kale olduğu ve adının Slavca telaffuz edildiği varsayılmaktadır (Rumca bir ismin, Türkçede “Bilecik” yerine “Vilegüme” veya “Veligöme” gibi bir şekil almış olması gerekirdi.) 13. yüzyılda Bizans'ın Selçuklularla mücadelesinde uç bölgesinde yer alan Bilecik, yüzyılın ortalarından itibaren tekfur idaresinde merkezden yarı bağımsız olarak yönetilmekteydi. Bilecik, 1299 yılında Osman Gazi'nin gerçekleştirdiği ani bir baskınla Osmanlı topraklarına katıldı. Bilecik'in ele geçirilmesiyle Osman Gazi burada bir mescit yaptırmış, ikinci oğlu Ali ve eşi Bala Hatun ile aynı zamanda eşinin babası olan Şeyh Edebali burada yaşamıştır. Şehir kalenin etrafında gelişmeye başlamışsa da, coğrafi yapısı nedeniyle yeterince büyüyememiştir. 16. yüzyılda 700 civarında küçük bir nüfusa sahip olan yerleşimin onda bir kadarını Hristiyan nüfus oluşturmaktaydı. 1649 yılındaki Avârız kayıtlarında Bilecik Ertuğrul Gazi vakıflarına ait bir kasaba olarak kaydedilmiştir. Bu dönemde yerleşim, dokuz Müslüman ve bir Hristiyan olmak üzere on mahalleden oluşmaktaydı. Coğrafi konumu nedeniyle tarım yapılamayan yerleşim, bu tarihlerde demir madenciliği ve ipek dokumacılığı yönüyle gelişmişti. Osmanlı idaresinde uzun süre Sultanönü sancağına bağlı bir kaza olan yerleşim, Tanzimat'tan sonra Hüdavendigâr eyaletine bağlı bir sancağın merkezi haline geldi. II. Abdülhamid döneminde Ertuğrul Sancağı'nın merkez kazası olan Bilecik, Cumhuriyet'in ilk yıllarında il statüsü kazandı. 1924 yılında il statüsü kazanan yerleşimin adı resmen Bilecik olarak belirlendi.

Kaynak:

Bilecik Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara Bölümü'nde yer alır. Karadeniz, İç Anadolu Bölgesi ve Ege ile Marmara Bölgelerinin tam kesim noktaları üzerindedir. Kısacası 4 bölgede de yer alır. Bilecik; 39° ve 40° 31' kuzey enlemleri ile 29° 43 ve 30° 41' doğu boylamları arasında bulunur. Doğu kesiminde Bolu ve Eskişehir güney kesiminde Kütahya, batı kesiminden Bursa, kuzey kesiminde ise Sakarya illeri ile komşu durumundadır.
Bilecik 4.179 km²'lik alanı ile Türkiye'nin küçük illerinden biridir. Alan sıralaması bakımından 65. sırada yer alır. Merkez ilçenin yüzölçümü 793 km²dir. Nüfus bakımından da en az olan illerin başında gelir. Bilecik il merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 513 metredir.

Dağlar il topraklarının %32'sine yakın bir bölümünü kaplar. Bu yükseltiler daha çok tepe görünümündedir. İlin en yüksek noktası Bozüyük ilçesinde yer alan yükseltiler üzerindeki Kala Dağı'dır (1906 m).
Diğer önemli yükseltiler;

Sakarya Irmağı boyunca uzanan çok geniş olmayan düzlükler şeklinde ovalar il topraklarının %7'lik bir bölümünü kaplar.

Sakarya Nehri, Bilecik ilinden geçen başlıca akarsudur. Bu ırmağa dökülen çay ve dereler Bilecik'in öteki su kaynaklarıdır.
Sakarya, İnhisar ilçesi yakınlarında Bilecik topraklarına girer; kuzey-güney yönünde akarak ili doğu ve batı olmak üzere iki parçaya böler. Vezirhan'ın kuzeyinde Karasu Deresi, Osmaneli ilçesi yakınlarında da Göksu Çayını alarak kuzeye yönelir.

Bozüyük'ten doğar. Bilecik merkez ilçe sınırları içine Karasu Boğazından girer. Bu noktadan sonra Vezirhan'da Sakarya Nehrine kavuşur.

Yağış yönünden yeterli miktara sahip olan Bilecik, yüzölçümünün %47'sinin ormanlık alan olması itibarı ile orman zenginliği bakımından Türkiye'nin şanslı yörelerinden biridir. Bilecik orman zenginliği av hayvanları bakımından da zenginleşmesini sağlamıştır. Bin metreye kadar yükseklerde orman örtüsü genellikle meşe, otsu bitkiler ve makilerden oluşmaktadır. 1500 metre sınırına kadar da karaçam, kayın, kızılçam, kestane türündeki yüksek boylu ağaçlar sıralanır. 1500 metreden daha yükseklerde ise göknar cinsinden ağaçlar vardır.

Bilecik ilinde yıllık yağış toplamı 450 kg/m² dolayındadır. Yağış en çok ocak ve mayıs aylarında düşmektedir.
Diğer klimatik veriler şöyledir:

Bilecik düzeyinde tespit edilen en yüksek sıcaklık Ağustos 1945'te 40,6 °C, en düşük sıcaklık ise Ocak 1950'de -16 °C olarak tespit edilmiştir.

Bilecik ili, Marmara Bölgesi'nin güneydoğusunda; Marmara, Karadeniz, İç Anadolu Bölgesi ile Ege Bölgelerinin kesişim noktaları üzerinde yer alır. İlin bilinen en eski isimleri arasında Agrilion ve Belekoma vardır. Bilecik, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğduğu topraklardadır. Her yıl düzenlenen Ertuğrul Gazi'yi Anma ve Söğüt Şenlikleri Bilecik'in Söğüt ilçesinde gerçekleştirilmektedir. Bölgede zengin mermer ocakları bulunmaktadır. Sakarya Irmağı çevresinde kurulan yöre, göletleri ve dereleriyle tanınır; antik çağlardan günümüze kadar tarihin izlerini taşır. Şehirdeki Şeyh Edebali Türbesi, Türkiye'nin dört bir yanından ziyaretçi çekmektedir. Türk Kurtuluş Savaşı'na ait izler, Şeyh Edebali Türbesi çevresinde hâlen görülebilmektedir; ancak türbenin bulunduğu alan Bilecik'in ilk yerleşim yeri olmayabilir. Bu izlere örnek olarak, Kurtuluş Savaşı sırasında hasar görmüş ya da yıkılmış olan bir cami minaresi gösterilebilir.
Mutfak

Dağ Eriği Ekşili Kesme Çorbası
Bıldırcın Kebabı
Nohutlu Mantı
Parmak Köftesi
Bilecik Nohutlu Mantısı
Mercimekli bozüyük mantısı
Bilecik Güveci
Yunus erikli ekşili biber dolması
Gök fasille
Zırz
Huris Tepsi
Büzme vb. birçok yemek

Günümüzde Bilecik kent merkezinde ve ilin genelinde yerel televizyon kanalı yoktur. Sadece Bilecik il merkezinde iki yerel radyo kanalı Bilecik FM (99.9) ve Radyo 11 (105.0) bulunmaktadır. Ayrıca il genelinde yerel gazeteler bulunmaktadır. Bu gazeteler: Yarın, Sakarya, Değişim gazeteleridir.

Bilecik Valiliği7 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2024 yılı sonu itibarıyla, 195 "Taraf Devlet"te 1.223 Dünya Mirası Alanı bulunmaktadır. 1,223 Dünya Mirası Alanının 952'si kültürel, 231'i doğal, 40'ı karma özelliktedir.  Bu Dünya Mirası Alanlarının 49'u sınıraşırı alan olup, birden fazla ülke tarafından paylaşılmaktadır. Sınıraşırı alanları paylaşan toplam 72 ülke bulunmaktadır. Ülkeler Dünya Miras Komitesi tarafından Afrika, Arap Devletleri, Asya ve Pasifik, Avrupa ve Kuzey Amerika ve Latin Amerika ve Karayipler olmak üzere beş coğrafi bölgeye ayrılmıştır.

Not: Bu tablodaki bilgiler Eylül 2023 tarihi itibarıyla geçerlidir."

Not: Bu genel bakış sadece on veya daha fazla Dünya Mirası Alanı bulunan ülkeleri listeler.

Mor: 50 veya daha fazla mirası olan ülkeler
Kahverengi: 40 ila 49 mirası olan ülkeler
Açık kahverengi: 30 ila 39 mirası olan ülkeler
Turuncu: 20 ila 29 mirası olan ülkeler
Mavi: 15 ila 19 mirası olan ülkeler
Yeşil: 10 ila 14 mirası olan ülkeler

Dünya Mirası listesi

UNESCO Resmi site26 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Mirası resmi liste24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - unesco.org
Dünya Mirası detaylı bilgi 18 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - worldheritagesite.org
WHTour - The World Heritage List in panographies and virtual tours
VRheritage.org - Dünya Miras Listesi dokümanları
Worldheritage-Forum - Weblog and Information on World Heritage Issues
UNESCO World Heritage List 15 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Complete list with links and map of all sites
whc.kmz 22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Dünya Miras Listesi - Google Earth (en français)
Convention Concerning the Protection of the World Cultural and Natural Heritage at Law-Ref.org - Fully indexed and crosslinked with other documents
Organization of World Heritage Cities 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Dealing with urban sites only

Bizans İmparatorluğu zamanından beri Bursa şehrinde Hristiyan ve Yahudi toplumları yaşamaktaydı. Bursa Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolüne geçtikten sonra da gayrimüslim toplumlar Bursa'da yaşamaya devam etti. 1831 yılında Bursa'da 10.552 hane müslüman ve 5.586 hane gayrimüslim yaşamaktaydı. Kiliseleri, sinagogları, cemaat okulları, idari yapıları ve yargı kurumları bulunan gayrimüslim azınlıklar, Osmanlı tebaası ve birer Osmanlı milleti olarak yaşadılar. Bursa'nın Osmanlı dönemindeki ticaret, zanaat ve tarım etkinliklerinde, kentin gelişiminde, Müslümanların olduğu kadar Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusun da önemli bir payı olmuştur. 1915 Ermeni Soykırımı olayları ve 1923 Nüfus Mübadelesi sonucu Bursa'nın Hristiyan nüfusu büyük ölçüde azaldı. Yahudi nüfus ise İsrail'in kuruluşundan sonra giderek azalmıştır. Günümüzde Bursa'da gayrimüslim olarak ancak 60 civârında Yahudi vatandaşın yaşadığı tahmin edilmektedir.

Bursa'da Rum, Ermeni ve Yahudi olmak üzere belli başlı 3 gayrimüslim millet yaşamaktaydı. Osmanlı'nın dini esas alarak oluşturduğu millet sistemi içinde yer alan bu azınlık grupları da kendi içlerinde farklı cemaatler şeklinde yaşamaktaydı.

Bizans döneminden kalan ve Bursa'da yaşamaya devam eden Rumlardır. Bursa'nın Osmanlı tarafından fethi sırasında hisar içinde 7 mahalle ve 7 kiliseleri bulunmaktaydı. Bu kiliselerden bazıları camiye çevrilmiş (e.g. Üftade ve Şahadet Camileri ve Lalaşahin Medresesi), bazıları Osmanlı devri boyunca korunmuş ve cemaate hizmet etmiş, bazıları ise yıkılmıştır. Bizans mimarisi ve gümüş kubbesiyle dikkat çeken Saint Elias Manastırı (ya da Saint Elia, Gümüşlü Kümbet), Osman Bey'in vasiyeti üzerine yıkılarak Orhan Bey tarafından bugünkü Osman Gazi Türbesi olarak bilinen yere defnedilmiştir.
Bizans döneminde Uludağ manastır ve keşişleriyle ünlü, kutsal bir dağ olarak görülür ve bu dağa Olympos ya da Theoupolis (Tanrı Kenti) denirdi. Gerçekten de dağda 147 adet manastır bulunmaktaydı. Osmanlı'nın fethinden sonra keşişlerin yerini dervişler almaya başlamıştır. Osmanlı da bu dağa Keşiş Dağı demiştir.
19.yy'ın ortasına kadar Bursa'da 3 ayrı Rum cemaati bulunuyordu. Fetihten önce en büyük cemaat Surdibi'nde, bugünkü Zafer Plaza'nın karşısında yaşardı ve Agios Ioannes Prodromos adında büyük bir kiliseleri vardı. Başka bir grup I. Murad zamanında Demirkapı'dan göç ettirilen ve Demirkapı Mahallesi'ni kuran Rum cemaati idi. Bu cemaatin de bir kilisesi bulunuyordu. Simaviyan'dan göç ettirilip Kayabaşı Mahallesi'ni kuran Rumlar ise ayrı bir cemaatti. Agion Apostolon (Türkçesi: Aziz Havariler) adlı bir kiliseleri bulunuyordu. Bursa'nın Balıkpazarı (Suk-u Semek, Pazarı Mahi) mahallesi de Rum mahallesi idi.
Şehir merkezi dışında, Bursa'nın köy ve kazalarında da çok sayıda Rum cemaati yaşamaktaydı. Bursa'nın kazalarından Tirilye (Triglia), Mudanya (Moutania), Gemlik (Kios), İznik (Nikaia), Mustafakemalpaşa (Kirmasti), Karacabey (Mihaliç), Kurşunlu (Eligmoi) ve Gölyazı (Apolloniada) belli başlı Rum-yoğun yerleşim yerleriydi. Öyle ki, Tirilye Belediyesi (belediye başkanı Kasroğlu İstefani Ağa ve tüm üyeler) tamamen Rumlardan oluşuyordu. Aynı şekilde Gemlik Belediye Başkanı da Andronikos Efendi adında bir Osmanlı Rum vatandaşıydı.

Bursa Ermenileri çoğunlukla Setbaşı'nda yaşardı. Öyle ki, Setbaşı bir Ermeni mahallesiydi Semtin ileri gelenlerinden Nişan Taktakyan'ın ipek fabrikası o tarihlerde bulunduğu caddeye yani İpekçilik caddesine isim verdiği gibi, mahalle sakini Ermenilerin çoğunluğu ipekçilik üzerine çalışıyordu.
Setbaşı İpekçilik caddesinde Aziz Meryem Ana (Surp Asdvadzadzin, Bogosyan) Ermeni Kilisesi ve avlusundaki Ermeni okulu (Boğosyan Ermeni Okulu) bulunuyordu. Kiliseden günümüze arda kalan yalnızca iki katlı bir köşk. Bu köşk dönemin önemli din adamlarını misafir etmiş ve kimi kaynaklara göre de Metropolitlik olarak cemaatin idari binası şeklinde kullanılmıştır.
19. yüzyılda Ermenilerin bir kısmı Fransız misyonerlerin etkisinde kalarak, kadim Gregoryen inancını terk edip Katolik ya da Protestan mezhebine geçmiş ve kendi kiliselerini kurmuşlardı. Ancak, Protestan ve Katolik Ermeni cemaatlerine verilen kilise inşa hakkı, kadim Gregoryen Ermeni toplumuna verilmemekteydi. Zaman içinde artan Gregoryen Ermeni nüfusuna mevcut kilise yeterli gelmediği için, cemaat kiliseyi yıkıp yerine daha büyük bir kilise yapmak üzere gerekli izinleri almıştır. Bursa tarihine "Kilise Meselesi" olarak geçen olayda, 1794 yılının Ramazan ayının 28. günü yenilenen ve 6 kubbeli çok yüksek bir yapı halini alan kilise, Hoca Kadın önderliğinde bin kadar müslüman kadın tarafından, tamirin maksadını aşarak yapıyı büyüttükleri ve yükselttikleri iddiasıyla hedef alınmış ve bitişiğindeki evlerle birlikte kilise yakılmıştır. Cahil halk kitleleri, bir grup müslüman din adamının yaydığı "Bursa'ya bu kilise yüzünden yağmur yağmıyor" şeklindeki tahrikler ile galeyana gelmiş ve Ermeni toplumunun ibadethanesini yerle bir etmiştir. Sadrazam tarafından olayın failleri tespit edilip cezalandırılmış ve kilise (Aziz Meryem Ana Kilisesi) yeniden inşa edilmiştir.

16. yüzyıl kayıtlarına göre 1.200 kişi olan cemaatin nüfusu, 19. yüzyıla doğru 3.500-4.000 kişiye ulaşmış. O yıllar Bursa Yahudilerinin en kalabalık dönemidir. 1948'den sonra İsrail'e büyük bir göç oldu. 1960-1965 yıllarında Bursa'da 250 kadar Yahudi yaşıyordu. Bugün Bursa'da yalnızca 60 Yahudi yaşıyor.
Bursa'da Romanyot, Sefarad ve Aşkenaz olmak üzere her 3 Yahudi kavmi de ikamet etmekteydi ve her bir cemaatin de kendine has birer havrası (sinagogu) bulunurdu. Altıparmak Caddesi'nin yanında bulunan Yahudilik diye tabir edilen semtte (Arap Şükrü Sokağı) yaşarlardı. Aynı yerde üç sinagog vardı: Geruş, Mayor ve Etz Ahaim Sinagogları. Günümüzde Bursa Yahudileri çok küçük bir cemaat olarak yaşamaktadır. Arap Şükrü Sokağı'ndaki Geruş ve Mayor Sinagogları açık ve kullanılmaktadır. Cemaat azlığı nedeniyle devamlı bir din adamı yoktur; sinagoglar yalnızca bayramlarda ve Şabat günlerinde, İstanbul'dan gelen bir haham ile açılmaktadır. Bursa'da yaşayan ve yaşamakta olan başlıca aileler: Baruh, Saydon, Behar, Nahmiyas, Toledo, Eskenazi, Deleyon, Levi, Saban, Araf, Tovi, Kohen aileleridir.
Cemaatin şehirdeki tek mezarlığı olan Merinos Kavşağı'ndaki Yahudi Mezarlığı'nın, son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin Stadyum Meydanı Projesinin tam ortasında kaldığı için, istimlak edileceği söylentileri basında yer almış ve cemaati tedirgin etmiştir.

Bursa'da, Osmanlı döneminde Darüşşifa'nın dışında gayrimüslim azınlıkların da hastaneleri bulunmaktaydı. Rumların hastanesi, Kırkmerdiven'in yanındaki Balibey Hanı'nda sekiz odadan oluşan bir mekandı. Bu hastane, 1799 yılında Kocanaib Mahallesi'ndeki bir konağa taşınmıştır. Setbaşı İlkokulu'nun bulunduğu yerde ise, Boğosyan Ermeni Okulu'nun yanında bir Ermeni Hastanesi vardı.
Bursa'da azınlık cemaatlerinin okulları da bulunmaktaydı. 19. yüzyılda Rum Ortodoks cemaatinin Bursa ve kazalarında öğretim yapan 81 okulu vardı. Bu okullar Zarifiye diye adlandırılırdı. İstanbullu Rum banker ve hayırsever Evgenidis'in yaptırdığı Evgenidia Rum Okulu 1922'ye kadar eğitime devam etmiştir. Ermeni Gregoryen toplumunun okullarında Türkçe, Ermenice, Fransızca, matematik, vokal müzik, piyano ve el işi dersleri verilmekteydi. Protestan Ermeniler, çocuklarını koleje ve Amerikan Misyonu'nun okullarına göndermekteydi. Kolejde aritmetik, coğrafya, cebir, geometri, fizik, botanik dersleri verilmekteydi. Pères Augustinus de Assomption Fransız Okulu, 1888'de din adamlarının Bursa'ya gelişlerinden hemen sonra açılmıştı. Ayrıca, 19. yüzyılda Bursa'da Yahudi cemaatinin de iki Alliance okulu vardı.

Gayrimüslimlerin Bursa'daki kültürel mirası, ne yazık ki günümüze kadar gerektiği gibi korunamamıştır. Öyle ki, Bursa'nın günümüz sakinlerinin çok azı, en fazla 90 yıl öncesine kadar müslümanlarla birlikte, hatırı sayılır sayıda gayrimüslim halkın da Bursa'da yaşadığını bilir. 

Bursa Kent Müzesi, fotoğraf, bilgi ve tarihi dokümanları ile, Bursa'daki gayrimüslimlerin Bursa toplumunun tarihindeki varlığına dair bir ölçüde tanıklık sağlamaktadır.
Setbaşı İpekçilik caddesinde bulunan Aziz Meryem Ana (Surp Asdvadzadzin, Bogosyan) Ermeni Kilisesi ve avlusundaki Boğosyan Ermeni Okulu, Ermeni cemaati tehcir ile şehirden göç ettirilince önce sinema (Muallimler Birliği Sineması), daha sonra nikâh dairesi olarak kullanılmış, en son 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında da dönemin yöneticileri tarafından verilen emirle yıkılarak şimdiki Setbaşı İlköğretim Okulu'na dönüştürülmüştür. Kiliseden günümüze arda kalan yalnızca iki katlı bir köşk. Bu köşk dönemin önemli din adamlarını misafir etmiş ve kimi kaynaklara göre de metropolitlik olarak cemaatin idari binası şeklinde kullanılmıştır. Tarihi bina belediye tarafından önemsenmemekte ve çürümeye terk edilmektedir.
1831'de Setbaşı'nda kurulan Ermeni Katolik Kilisesi, 1923'ten sonra tütün deposu olarak kullanılmıştır. Şubat 2016'da basında çıkan bir habere göre, zaman içinde mülkiyeti şahsa devredilen tarihi kilise, bir internet alışveriş sitesinde 1,5 milyon dolardan satışa çıkarıldı
Şehirdeki eski protestan kilisesi, Bursa'da yaşayan Hristiyan toplumunun ibadethane talepleri üzerine, 2004 yılında Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan Bilenser'in girişimleriyle Bursa Fransız Kilisesi (Bursa Protestan Kilisesi) olarak restore edilmişti. 2015 yılında cemaatlerin belediye ile yaptıkları protokolün sona erdiği ve belediye tarafından kilisenin tahliye edilmesinin talep edildiği iddia edildi.
Mübadele öncesinde Gölyazı (Apolyont) Rum toplumunun ibadethanelerinden biri olan Aziz Panteleimon Kilisesi (bazı kaynaklara göre Agios Georgios), Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından restore edildikten sonra 2014 yılında Gölyazı Kültürevi olarak kullanıma açıldı.
Şehrin simgelerinden Setbaşı'ndaki Mahfel Kahvehanesi de Kurtuluş Savaşı'na kadar bir Bursalı Ermeni tarafından işletilir ve Vorpahnam Gazinosu adıyla anılırdı.

Bursa'daki gayrimüslim esnafın toplu olarak sayısını veren herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte şeriye sicilleri (mahkeme kayıtları) aras

BursaRay ya da Bursa Metrosu, Bursa'nın merkez ilçe ve semtlerini çoğu noktada doğu-batı doğrultusunda birbirine bağlayan orta kapasiteli raylı sistem olup yapımına 1998'de başlanmıştır. Proje Yapı Merkezi tarafından anahtar teslim olarak inşa edilmiştir. BURULAŞ isimli Bursa Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı şirket tarafından işletilmektedir. Bursa kent içi ulaşımını ve trafiğini önemli ölçüde rahatlatmıştır.

2002'de ilk olarak iki hat halinde işletmeye açıldı. Bu hatlar Organize Sanayi – Şehreküstü arasındaki 1 no'lu hat ve Küçük Sanayi –  Şehreküstü arasındaki 2 no'lu hattır. Bu iki hat A etabını oluşturmuştur. 2008'de Şehreküstü'de sona eren A etabı yaklaşık üç yıllık bir inşa sürecinden sonra, B etabı adıyla Arabayatağı'na kadar uzatılmıştır. 2009'da başlayan çalışmalar 2011'de biterek hat, Uludağ Üniversitesi'ne uzatılmış oldu. Bu hattaki proje değişikliğinden elde edilen tasarrufla 2009'da başlayan çalışmalarla son istasyon olan Organize Sanayi'ye 2 istasyon ilave yapılarak hat Emek'e uzatılmıştır. Emek hattı son olarak Şehir Hastanesi etabı kapsamında hat Geçit/Balat'a uzatılmıştır.

8 Temmuz 1998: BursaRay'ın temeli atıldı.
29 Ekim 2001: BursaRay işletmesi açıldı.
23 Nisan 2002: BursaRay A etabında yolculu seferlere başlandı.
Haziran 2003: Elektronik Bilet Sistemi devreye alındı.
2 Ocak 2005: BursaRay 1. Aşama B etabı inşaat çalışmaları başladı.
6 Nisan 2008: BursaRay B etabı yolculu seferlere başladı.
28 Ekim 2008: BursaRay 2. Aşama inşaat çalışmaları başladı.
30 Temmuz 2010: Küçük Sanayi-Özlüce istasyonları arasında, 3 istasyonda test sürüşü yapıldı.
24 Aralık 2010: 2. Aşama Üniversite Hattında Altınşehir, Ertuğrul ve Özlüce İstasyonlarında yolculu seferler başladı.
4 Nisan 2011: 3. Aşama D etabı Kestel hattının ihalesi yapıldı.
30 Temmuz 2011: D Etabı Kestel hattının temeli atıldı.
19 Eylül 2011: BursRay 2. Aşama Üniversite Hattının tamamı yolculu tren işletimine açıldı.
15 Aralık 2011: BursaRay 2. Aşama Mudanya Caddesi uzatması yolculu tren işletimine açıldı.
19 Mart 2014: Bursaray 3. Aşama Kestel hattının ilk 4 istasyonu (Mimar Sinan, Hacivat, Şirinevler ve Otosansit) yolculu tren işletimine açıldı.
26 Mart 2014: Bursaray 3. Aşama Kestel hattının 5. ve 6. istasyonu (Cumalıkızık - Değirmenönü ve Gürsu) yolculu tren işletimine açıldı.
5 Haziran 2014: Bursaray 3. Aşama Kestel hattının son istasyonu olan Kestel istasyonu açıldı.
2 Nisan 2021: Emek-Şehir Hastanesi uzatmasının temeli atıldı.
4 Kasım 2021: Odunluk istasyonu kullanıma açıldı.
21 Ocak 2023: Görükle uzatmasının temeli atıldı.
1 Eylül 2023: Acemler Seyahat Kartları Ofisi açıldı.

28 Mart 2024: Geçit/Balat istasyonu açıldı.

 hattı Geçit/Balat'tan başlayarak Arabayatağı/Yavuz Selim istasyonuna,  hattı ise Uludağ Üniversitesi'nden başlayarak Kestel'e gitmektedir. Bursaspor/Acemler – Arabayatağı/Yavuz Selim arasında kalan istasyonlar, her iki hat için de ortaktır. Ayrıca, sadece yoğun saatlerde  hattı Küçük Sanayi – Demirtaşpaşa/Abdal istasyonları arasında hizmet vermektedir.

Balat – Şehir Hastanesi arası yapım aşamasındadır.
Sefer süresi ~40 dk. (Geçit/Balat-Arabayatağı/Yavuz Selim)

Görükle – Uludağ Üniversitesi arası yapım aşamasındadır.
Sefer süresi ~51 dk.

BursaRay 1. aşama A ve B etaplarında, 5'i yer altı olmak üzere toplam 23 adet istasyon vardır. Toplam uzunluğu 22,043 km olan iki hatlı güzergah tamamen karayolundan bağımsızdır. İzmir Caddesi (Batı Hattı) üzerinde sırasıyla; Küçük Sanayi, Ataevler/23 Nisan, Beşevler/Barış, Fatih Sultan Mehmet ve Nilüfer istasyonları, Mudanya Caddesi (Kuzey Hattı) üzerinde ise Bursa Organize Sanayi Bölgesi/Akpınar, Hamitler/Fethiye, Bağlarbaşı/Esentepe, İhsaniye ve Karaman/Hürriyet istasyonları bulunmaktadır. İki hattın birleşiminden sonra Ankara Caddesi istikametinde (Doğu Hattı) ise sırasıyla; Bursaspor/Acemler, Paşaçiftliği, Sırameşeler/Kükürtlü, Kültürpark, Merinos, Osmangazi, Şehreküstü/Ulucamii Hanlar Bölgesi, Demirtaşpaşa/Abdal, Gökdere, Yıldırım/Davutdede, Duaçınarı, 152 Evler ve Arabayatağı/Yavuz Selim istasyonları bulunmaktadır.
BursaRay 2. aşaması Batı Hattı'nın "Uludağ Üniversitesi" uzatması olan C etabıdır. Toplam uzunluğu 6,622 km olan bu etapta 1'i yer altı olmak üzere toplam 6 adet istasyon bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla Uludağ Üniversitesi, Batıkent/19 Mayıs, Yüzüncüyıl, Özlüce/29 Ekim, Ertuğrul Dörtçelik Çocuk Hastanesi ve Altınşehir istasyonlarıdır. Hattın ilk 3 istasyonu 24 Aralık 2010'da, kalan 3 istasyon da 19 Eylül 2011'de hizmete girmiştir. Böylece Arabayatağı'ndan Uludağ Üniversitesi'ne aktarmasız ulaşım başlamıştır. Yine bu etap kapsamında inşa edilen Mudanya Caddesi (Kuzey Hattı) üzerindeki "Emek" uzatmasında ise 2 adet istasyon vardır. Bunlar sırasıyla; Korupark ve Emek istasyonlarıdır.
BursaRay 3. aşaması ise Doğu Hattı'nın "Gürsu - Kestel" uzatması olan D etabıdır. Bu etapta tamamı hemzemin 7 istasyon bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla; Bursa Teknik Üniversitesi/Mimar Sinan, Hacivat/Esenler, Şirinevler/Yiğitler, Otosansit, Cumalıkızık/Değirmenönü, Gürsu ve Kestel istasyonlarıdır. 30 Temmuz 2011 tarihinde yapımına başlanan bu etap, 5 Haziran 2014'te hizmete girmiştir.

BursaRay'da 3 farklı model araç mevcuttur.

BursaRay resmî sitesi 26 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alır. Nüfus bakımından Türkiye'nin en büyük dördüncü ve Marmara Bölgesi'nin İstanbul'dan sonraki en büyük ikinci ilidir. Merkezi Bursa olan il, 2024 sonu itibarıyla 3.238.618 nüfusa sahiptir.  
İl, Marmara Bölgesi'nin Güney Marmara Bölümü'nde, 40° kuzey enlem ve 29° doğu boylam daireleri arasında yer alır. Eski adı Hüdavendigâr'dır.
Bursa ilinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 155 metredir.
İl, kuzeyinde Marmara Denizi ve Yalova, kuzeydoğusunda Kocaeli ve Sakarya, doğusunda Bilecik, güneyinde Kütahya ve batısında Balıkesir ile çevrilidir.
Bursa'nın trafik plaka kodu 16'dır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bursa İl Nüfusu: 3.263.011 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 10.811 km2dir. İlde km2ye 302 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 5.951 kişi ile Yıldırım'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,75 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Nilüfer (%2,91) - Büyükorhan (-%4,67)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 17 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1.060 mahalle bulunmaktadır.

Antik dönemde Bursa, Misya ve Bitinya bölgeleri sınırları içinde kalmaktadır.

Adraneia / Hadriani (Orhaneli)
Apollonia (Gölyazı)
Kios / Prousias ad Mare (Gemlik)
Lopadion (Uluabat)
Miletopolis /Mileda (Mustafakemalpaşa)
Myrleia / Apameia / Montaneia (Mudanya)
Nikaia (İznik)

Aktopraklık Höyüğü (Nilüfer-Akçalar)
Ilıpınar Höyüğü (Orhangazi)
Kurşunlu Höyüğü (İnegöl)
Hanlar

Köprüler

Kaplıcalar
Ağaçhisar Kaplıcası
Yeni Kaplıca
Armutlu Kaplıcası
Bademli Bahçe Kaplıcası
Tümbüldek Kaplıcaları
Gemlik (Terme) Kaplıcası
Ilıcaksu Kaplıcası
Orhangazi Keramet Kaplıcası
Oylat Kaplıcası
Sadağ Kaplıcası
Vakıfbahçe (Çekirge) Kaplıcası

Kültür merkezleri
Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi
Tayyare Kültür Merkezi
Akpınar Kültür Merkezi
Konak Kültür Evi
Fethiye Kültür Merkezi
Nilüfer Uğur Mumcu Sahnesi
Barış Manço Kültür Merkezi
Adile Naşit Kültür Merkezi
Görükle Çağdaş Eğitim Kooperatifi Kültür Salonu
Suare Kültür Merkezi
Ördekli Hamamı Kültür Merkezi
Yıldırım Kültür Merkezi
Uludağ Üniversitesi Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi
Karabaş-ı Veli Kültür Merkezi
Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi
Tayyare Kültür Merkezi
Akpınar Kültür Merkezi
Konak Kültür Evi
Fethiye Kültür Merkezi
Nilüfer Uğur Mumcu Sahnesi
Barış Manço Kültür Merkezi
Adile Naşit Kültür Merkezi
Görükle Çağdaş Eğitim Kooperatifi Kültür Salonu
Suare Kültür Merkezi
Ördekli Hamamı Kültür Merkezi
Yıldırım Kültür Merkezi
Uludağ Üniversitesi Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi
Karabaş-ı Veli Kültür Merkezi

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Bursa, bir ‘büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, il genel meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi devretmiş ve kaldırılmıştır.
Bursa Valisi 1966 Piraziz doğumlu Erol AYYILDIZ, Ağustos 2024'te Emniyet Genel Müdürü iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Bursa'nın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim, büyükşehir belediye başkanı, Büyükşehir Belediye Meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden büyükşehir belediye başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde ilçe belediye başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye Meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı, büyükşehir belediye başkanıdır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 sayılı kanun 16. madde)
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı, 1962 Nilüfer doğumlu Mustafa Bozbey (Cumhuriyet Halk Partisi), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %47,62 oy oranıyla seçilmiştir.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre, üç değişik parti tarafından yönetilmektedir. AK Parti 9, CHP 6 ve İYİ Parti 2 ilçe belediyesi kazanmıştır.
Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 102'dir (Büyükşehir Belediye Başkanı, 17 ilçe belediye başkanı ve 84 üye). AK Parti 49, CHP 41, MHP 8, İYİ Parti 6 ve YRP ve BBP birer üyeye sahiptir.
Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarına ait bilgiler Bursa'nın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Bursa'da 2'si devlet, 1'i vakıf olmak üzere 3 üniversite bulunmaktadır. Ayrıca 2016'da Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Orhangazi Üniversitesi'nin yerleşkesi şu an Bursa Teknik Üniversitesi tarafından kullanılmaktadır.

Mudanya Üniversitesi, 2022 yılında Bursa'da kurulmuştur. Bursa Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 11.03.2022 tarihinde kurulmuştur. Bursa'nın Mudanya ilçesinde yer alan üniversite, yüksek standartlarda donanıma sahip, yeşillikler arasında şehrin gürültüsünden izole; ancak şehre yakın kampüsü ile öğrencilerin ihtiyacı olan her türlü imkanı sunuyor.
Uludağ Üniversitesi, 1975 yılında Bursa Üniversitesi adıyla kurulmuştur. 1982 yılında ise adı resmen Uludağ Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Bursa'nın ilk üniversitesi olma özelliğine sahip olan üniversite, Türkiye'nin önde gelen eğitim kurumlarından biridir. Merkez yerleşke olan Görükle Yerleşkesi'ne araçla 5 dakika uzaklıktaki Görükle, çok sayıda apart, özel yurt ve özellikle öğrencilere yönelik kiralık daireler gibi çeşitli konaklama seçenekleri sunan ideal bir merkezdir. Diğer yerleşkeleri şunlardır: İnegöl, Gemlik, Suni İpek, Asım Kocabıyık, Ali Osman Sönmez, Mudanya, Yenişehir, İbrahim Orhan, İznik, Mustafakemalpaşa, Karacabey, Orhangazi, Orhaneli, Keles, Harmancık ve Büyükorhan.
Bursa Teknik Üniversitesi, 2010 yılında yasal olarak kurulmuştur. Şu anda Yıldırım Yerleşkesi ve Osmangazi Yerleşkesi'nde hizmet vermektedir. Üniversitede Doğa Bilimleri Fakültesi, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi, Denizcilik Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Orman Fakültesi, İletişim Fakültesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü bulunmaktadır.
Bursa Orhangazi Üniversitesi, Bursa'nın ilk vakıf üniversitesiydi. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında öğrenci kabulüne başlamıştı. Bünyesinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü bulunmaktadır. Üniversite 23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle kapatılmıştır.
Faruk Saraç Tasarım Meslek Yüksekokulu, Fabrika-i Hümayun adlı eski ipek fabrikasında hizmet vermektedir.
Bahçeşehir Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Merkezi
İstanbul Ticaret Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Merkezi
Okan Üniversitesi, Bursa Sürekli Eğitim Merkezi
İstanbul Bilgi Üniversitesi, Bursa Sürekli Eğitim Merkezi
Plato Meslek Yüksekokulu, Bursa Sürekli Eğitim Merkezi

Halk eğitim merkezleri
Nilüfer Halk Eğitim Merkezi
Gürsu Halk Eğitim Merkezi
Osmangazi Halk Eğitim Merkezi27 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yıldırım Halk Eğitim Merkezi
Kestel Halk Eğitim Merkezi24 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gemlik Halk Eğitim Merkezi7 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnegöl Halk Eğitim Merkezi26 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa, yerel medya kuruluşlarının en fazla olduğu illerden biridir. Bursa'da 18'i merkezde olmak üzere toplam 25 yerel radyo kanalı, 5 yerel televizyon kanalı, 20'si merkezde toplam 46 yerel gazete bulunmaktadır. Bunun yanında kentin cemiyet hayatını ve gece yaşantısını anlatan magazin dergileri ve yerel ekonomi dergileri de Bursa'nın diğer basın kuruluşlarıdır. Yerel basın kuruluşları haricinde tüm ulusal radyo ve TV kanalları da Bursa'da farklı frekanslarda yayın yapmaktadır.
Şehirde ayrıca, Anadolu Ajansı, İhlas Haber Ajansı, Demirören Haber Ajansı gibi önemli haber ajanslarının büroları bulunmaktadır.

Yerel televizyon kanalları
Flash TV (1992-2000, 2022-2025) (2000 yılından sonra stüdyolarını İstanbul'a taşımış 2019'da ise kapanmıştır. 2021'de tekrar açılmıştır. 2022 yılından 2025 yılının bir dönemine kadar Bursa'dan yayın yapmıştır. Şu anda Flash Haber TV adıyla İstanbul'dan yayın yapmaya devam etmektedir.)
Bursa AS TV (1995-Günümüz)
Line TV (2006-Günümüz)
Köy TV (2010-Günümüz) (Eski adı: Marmara TV)
Kanal ON6  (İnegöl) (1995-Günümüz) (Eski adı: Kanal 16)
Süper Kanal TV (İnegöl) (1993-Günümüz)

Renk TV (RTV) (1995-1996)
Marmara TV (?-2010) Köy TV olarak devam etmektedir.
İTV (İnegöl TV) (1993-1995)
Yenice TV (İnegöl) (1999-2009)
Kanal ON (İnegöl) (2009-2010)
Bursaspor TV (BSTV) (2009-2018)
Olay TV (1994-2019) (2019 yılında kapandı. 2020 yılında tekrar yayına başlayacağı iddia edildi. Tekrar yayına başladı ve kapandı. 2021 yılında tekrar yayına başlayacağı iddia edildi. Başlayamadı ve tamamen kapandı.)
Bursa TV (2011-2023)
Yerel radyo kanalları
88.3 Bursa Sancak FM
89.5 Radyo Şampiyon
90.5 Bursa Olay FM
91.7 Uludağ FM
92.6 Radyoaktif
93.4 Bursa Doğuş FM (Yeniden yapılanmada)
94.2 Radyo Bursa'da Bugün
94.4 Radyo Türk
95.4 Radyo BU
95.6 Radyo S
96.3 Radyo 16
99.1 Radio Line
99.3 Radyo Vizyon
101.9 Bursa Karadenizim FM
104.3 Bursa Karadeniz FM
105.3 Radyo Venüs
105.5 Bursa FM
107.3 Radyo Nida
107.9 Bursa Gonca FM
92.4 Gençses FM (İnegöl)
94.8 Radyo Güneş (İnegöl)
102.1 Deniz FM (İnegöl)
93.8 Paşa FM (Mustafakemalpaşa) (Lisansı var ancak aktif değil.)
96.1 Dost FM (Mustafakemalpaşa)
96.5 Radyo 14 (Mustafakemalpaşa)
100.7 1001 FM (Binbir FM) (Mustafakemalpaşa)
106.9 Yörem FM (Karacabey)
105.7 Orhangazi FM (Orhangazi) 

Bursa Amerikan Kız Mektebi, 1876-1928 yılları arasında Bursa'da hizmet vermiş lise düzeyinde bir okuldur.
Ülkedeki diğer Amerikan okulları arasında büyük bir önemi olmayan, 5 sınıflı küçük bir okuldu. Okulda din propagandası yapıldığı, bazı öğrencilerin öğretmenlerinin etkisi ile Hristiyan olduğu iddiasının 1928'de gazetelerde yer alması ile Türk basınında gündeme geldi. Türkiye'deki Amerikan okulları sorunu bu olay üzerine Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz niteliğini kazandı ve okul kapatıldı.
Okulun binası, Türk Maarif Cemiyeti (Türk Eğitim Derneği) tarafından alınarak cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın himayesinde Bursa Kız Lisesi binası olarak kullanılmıştır.

1876 yılında Bursa'nın Muradiye semtinde kuruldu. II. Meşrutiyet'in ilanına dek istisnalar haricinde yoğunlukla gayrimüslim öğrencilerin devam ettiği bir okuldu. II. Meşrutiyet'in ilanından itibaren daha çok sayıda Türk öğrenci kabul edildi.
I. Dünya Savaşı yıllarında faaliyetleri durdurulan okul, Mondros Mütarekesi'ni izleyen günlerde çalışmalarına 12 öğrenci ile yeniden başladı. Milli Mücadele sırasında zaman zaman eğitime verildi. Okul, Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra 4 öğrenci ile eğitime devam etti. Artık ağırlıklı olarak Türk öğrencileri kabul eden okulun 1923 yılında 38'i Türk toplam 47 öğrenci vardı. Bu sayı 1924 yılında biri hariç hepsi Türk 120 öğrenciye ulaştı. 1926'ya gelindiğinde 195'e çıkan toplam öğrenci sayısı, 1927'de tekrar 120'ye inmişti.

Okulun kapatılması ile sonuçlanan olaylar şöyle gelişti: 22 Ocak 1928'de Cumhuriyet Gazetesinde Bursa Amerikan Kız Koleji'nde okuyan 4 kız öğrencinin Hristiyanlığa geçtiği yolunda bir haber çıktı. İddiaya göre öğrenciler, sabah erken vakitte Amerikalı öğretmenlerle beraber dağlara-tepelere çıkıyor, yemeklerden önce hızlı hızlı bazı dualar okuyorlardı. Bu iddia Türk ve Amerikan basınında çok yer tuttu.
Müfettişlerin incelemesi sonucu 4 arkadaşın davranışlarında tuhaflık sezen ve onları takibe alan 12 kişilik bir öğrenci grubu arkadaşlarının hatıra defterlerini gizlice alarak içlerinde İsa'ya duyulan sevgi ve hristiyanlığın yüceliğine ilişkin ifadeler bulmuşlar, bunu Millî Eğitim Müdürüne ihbar etmişlerdi. Müfettişlerin incelemesi sırasında olay çığ gibi büyüdü, öğretmenlerin öğrencileri Hristiyanlığa teşvik etmek için yortu, yılbaşı ve Pazar günlerinde öğrencilere hediyeler verdikleri, hatıra olarak İncil dağıttıkları, yemekten önce İncil'den dualar okudukları, Protestan öğrencilere okul ücretlerinde indirim yaptıkları, karşı çıkanlara düşük notlar verdikleri iddiaları ortaya atıldı.
Okulun eski öğrencilerinden Sabiha Hanım ile Pakize Tarzi'nin de okulda okurken din değiştirdiği iddiası öne sürüldü. Müfettişler, 4 öğrencinin telkinler sonucu din değiştirdiği, öğretmenlerin görevlerini kötüye kullanmış oldukları yolunda rapor hazırladılar. Okul derhal kapatıldı.
Okul müdürü Miss Jillson, jimnastik öğretmeni Miss Sanderson, biyoloji öğretmeni Miss Day Hristiyanlık propagandası yaptıkları gerekçesiyle Bursa Sulh Ceza Mahkemesinde yargılandı ve üçer gün hapis cezası ile 3'er lira para cezasına çarptırıldı.
Üç Amerikalı kadının yargılanması ve ceza alması Amerikan kamuoyunda Türkiye aleyhine bir tepki yarattı. O dönemde ülkede sekiz Amerikan okulu bulunmakta ve geçici olarak kapalı bulunan Amerikan okularının yeninden açılması sorunu ABD ile Türkiye arasında 1925'ten beri devam etmekteydi. Türkiye'deki Amerikan okulları sorunu bu olay üzerine Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz niteliğini kazandı. Bu olaydan sonra Millî Eğitim Bakanlığı Ahlâk Dersi, Türkiye Coğrafyası, Türkçe ve Türk Ticaret Hukukunun Türkçe okutulması ve Okulun Müdür Yardımcısı'nın Türk olması şartıyla, sadece Talas Koleji'nin açılmasına izin verdi. Bursa Kız Koleji kesin olarak kapatıldı ve bir daha açılmadı.
Bu olayın bu kadar büyümesi ve ulusal bir mesele halini alması tarihçiler tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan kimlik krizi olarak açıklanmıştır.

Bakanlar Kurulu kararı ile kapanan Bursa Amerikan Koleji'nin binası cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine Türk Maarif Cemiyeti tarafından satın alınmış ve cumhurbaşkanının himayesinde Bursa Kız Lisesi adıyla yeni bir kız okulu 19 Eylül 1931 günü açılmıştır.
1948 yılında Bursa Kız Lisesi ile Kız Muallim Mektebi yer değiştirdi. Muradiye'deki binaya geçen Kız Muallim Mektebi, bir süre sonra Kız Öğretmen Okulu olarak anılmaya başladı. Son mezununu 1979 yılında verdi. Günümüzde okulun yerinde turizm ve otelcilik eğitimi veren Muradiye Anadolu Mesleki ve Teknik Lisesi bulunur.

Bursa Erkek Lisesi (Mekteb-i  İ'dâdî-i Mülkî, Bursa Mekteb-i Sultanisi, Bursa Lisesi, Bursa Erkek Lisesi, Bursa Anadolu Erkek Lisesi) Bursa'da 19. yüzyıl sonunda kurulan ve halen Anadolu lisesi statüsünde faaliyete devam eden eğitim kuruluşu.
Mekteb-i  İ'dâdî-i Mülkî adında iki sınıflık bir okul olarak açılan okul, 2005 yılından beri Bursa Anadolu Erkek Lisesi olarak eğitim verir. Adında “erkek lisesi” ifadesi kalsa da karma eğitim yapılmaktadır.

19. asır sonlarında başlatılan eğitim seferberliği sırasında 1883 veya 1885'te şehir merkezindeki Veli Şemsettin Mahallesindeki Necip Bey konağında Mekteb-i İ'dâdî-i Mülkî  adında iki sınıflık bir okul olarak açılmış; iki sene sonra da sınıf sayısı dörde çıkarılmıştır. Okulun kuruluş amacı öğrencilerine iş ahlâkı kazandırmak ve devletin ihtiyaç duyduğu ara eleman sıkıntısını gidermekti. Rüşdiyye ve sultani arasında bir hazırlık okulu özelliği taşıyordu. İlk olarak 1889 Temmuz'unda 5 öğrenciyi mezun etti.
1892-1893 ders yılında okul, rüştiye sınıflarını da içine alarak yedi sınıflı hale getirildi. Öğrenci sayısının hızla artması üzerine 1888 yılında konak arsası üzerine yeni bir binanın inşaatı başladı. İnşaatın başlamasında bir yıl sonra yanındaki arsa da satın alınarak okul arazisine katıldı.
Okulun bitirilmesi için büyük gayret sarf eden Vali Mahmut Celalettin Paşa, inşaat henüz bitmediği halde 1890 yılında bir kitabe hazırlatmıştır. Kitabedeki manzumenin son iki beyiti şöyledir:
“Celal itmamına vali iken nazmeyledi tarih Bu ali mektebi Abdülhamit Han eyledi nev–bünyad” (Bu yüce mektebi Abdülhamit Han yaptırdı. Tamamlandığında Vali Celal, şiiriyle tarih düştü.). Yapı istenene üsrede tamamlanamadığı ve vali Mahmut Celalettin Paşa valilikten ayrıldığı için kitabe yerine konulamadı. Yeni bina 1891'de tamamlanarak hizmete girdi.
1890'lı yılların başında okul yatılı hale getirildi. 1893'te okulun etrafındaki on ev satın alınıp okul arazisine dâhil edildi.
Binaya 1903-1906 yılları arasında kütüphane, yatakhane, yemekhane, kapalı bir teneffüshane 1911'de de hamam ilave edildi. 1903 yılının sonlarına doğru okulda ziraat, ticaret ve sanat şubeleri açıldı. Ayrıca 1904'te okul bahçesine ayrı bir teşkilat olarak Müze-i Hümayun adıyla Bursa Müzesi açılmıştır. Osmanlı, Selçuklu, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler 1926'da Yeşil Medrese'ye taşınana kadar burada sergilendi.
Yunan işgalinde binanın bir kısmı hastane olarak kullanıldı
1910-1911 ders yılı başında adı Bursa Sultanî Mektebi olarak değiştirilmiş olan okul, 1923-1924 ders yılında Bursa Lisesi adını aldı.
Atatürk okulu 23 Ağustos 1924 ve 3 Mart 1925 tarihlerinde olmak üzere iki defa ziyaret etmiş ve şeref defterine, "Bursa Sultanîsi'nde geçirdiğimiz saatlerin çok kıymetli hatırası ile daima memnun olacağım" notunu düşmüştür. Mustafa Kemal, ziyareti sırasında Harbiye Okulu'nda iken kendisinin de Fransızca öğretmeni olan Nevres Bey'in de ders verdiği sınıfı ziyaret etmiş; bu sınıf 1998'de bir plaketle daha kalıcı hale getirilmiştir.
1960'ta yıkılan eski binanın yerine yatakhane, 1973 yılında betonarme ek bina yapılmıştır.
Okulda, Reşat Nuri Güntekin, Orhan Şaik Gökyay, Kazım Baykal, Ziya Samar, Süleyman Nazif gibi ünlü isimler öğretmenlik yapmış, yetiştirdikleri öğrenciler ise bilim, sanat, politika ve sosyal hayatta önemli görevler üstlenmişlerdir. Okul bahçesinde 1960'ta dikilen Atatürk’ün büstünün yanı sıra okulda öğretmenlik yapmış önemli kişilerin büstleri mevcuttur. İlk hikâyesi olan “İpekli Mendil”'i Bursa Erkek Lisesi'nde öğrenciyken edebiyat dersi ödevi olarak yazan Sait Faik Abasıyanık da okul tarihinin önemli kişilerindedir.
Okul 2005 yılından itibaren Anadolu Lisesi olarak öğretime devam etmektedir.
Mayıs 2011 yılında okulun tarihini anlatan Bursa Mekteb-i Sultanisi25 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kitabı yayınlanmıştır. Mayıs 2016'da okulun adından Anadolu ibaresi kaldırılmıştır ancak Anadolu lisesi olarak eğitim vermektedir.
Okulun Geleneksel Pilav Günleri her yıl Mayıs ayının son Pazar gününde saat 10:00'da yapılmaktadır.

Resmî Websitesi24 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Erkek Lisesi, Bursa Büyükşehir Beldiyesi Yayınları25 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Mekteb-i Sultanîsi (Bursa Erkek Lisesi) - Uludağ Üniversitesi Kütüphanesi18 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Mekteb-i İdâdî-i Mülkisi Kuruluşu ve Faaliyetleri - Numan KUMAŞ18 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Anadolu Kız Lisesi, Bursa'da bir ortaöğretim kurumudur. 2005-2006 eğitim yılında Anadolu Lisesi statüsüne giren okul, daha önceden Bursa Kız Lisesi adını taşımaktaydı. Okulun Voleybol Takımı 2003-04 öğrenim yılına kadar 18 yıl üst üste il şampiyonu olarak bir rekor kırmıştır.

Bursa'da kız çocuklarının eğitimi için ilk defa 1854 yılında Mahkeme Hamamı karşısında inşa edilen binada bir okul hizmete açılmıştı. Okul, 1911 yılında Kız Rüştiye Mektebi adını almış, Bursa'nın Yunanlar tarafından işgali sırasında gizlice yürütülen eğitim faaliyetleri, 1922'de sonra eren işgalden sonra bir süre Kız Muallime Mektebi adıyla sürdürülmüştü. Okul bu dönemde, şehri ziyarete gelen cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'i 1925 yılında ağırladı.
Bugünkü Kız Lisesi, Bursa'nın Muradiye semtinde bulunan ancak 1928 yılında kapatılan Bursa Amerikan Kız Koleji'ne ait binanın, Türk Maarif Cemiyeti (şimdiki adıyla Türk Eğitim Derneği) tarafından satın alınması ile hizmete girdi. Okulun ilk müdürü, daha sonra Türkiye'nin ilk kadın milletvekillerinden birisi olarak meclise girecek Fakihe Öymen idi. 1931 yılında Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü ile birlikte okulu ziyaret etmiştir. Okul, 1947-48 öğretim döneminde bugünkü binasına taşındı ve 1949 yılında adı Kız Lisesi olarak belirlendi. Eski okul binası, günümüzde yıkılmıştır.
Okul 2005-06 eğitim yılında Anadolu lisesi olup adı Bursa Anadolu Kız Lisesi olarak değişmiştir.
2011-12 yılı itibarı ile karma eğitimden vazgeçilmiş olup sadece kız öğrenciler alınmaya başlanmıştır.

Resmî site

Bursa Arkeoloji Müzesi, Bitinya ve Misya bölgelerinde bulunmuş MÖ 3000'den Bizans devri sonlarına kadar olan devirlere ait eserlerin sergilendiği arkeoloji müzesidir.
1904 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir şubesi olarak kurulan müze, İstanbul Arkeoloji Müzesi (1899) ve Konya Arkeoloji Müzesi'nden (1902) sonra Türkiye'nin en eski üçüncü müzesidir. Günümüzde Bursa Kültürparkı içinde yer alır. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müzede 25 bin eser bulunur, 2 bin kadarı sergilenmektedir.

Bithynia ve Mysia bölgesinde bulunmuş, MÖ 3000 yılından Bizans dönemi sonuna kadar devirlere ait ele geçen buluntular, 1904 yılından itibaren Bursa İdadi-i Mülkîsi'nin (Bursa Erkek Lisesi) bir bölümünde toplanmaya başlandı. Sultan II. Abdülhamit'in tahta çıkış yıldönümü olan 1 Eylül 1904'te, Bursa Maarif Müdürü Azmi Bey'in (Akalın) çabaları ve valilik onayı ile lise binasının bir bölümünde Müze-i Hümâyun'un şubesi açıldı. Müzenin ilk kataloğu Fransız arkeolog Gustav Mandel tarafından hazırlandı. 1908 yılında basılan bu Fransızca katalog, 189 sayfadan oluşmaktaydı.
Müzeyi 1929'a değin içinde bulunduğu lisenin ilgilileri tarafından yönetildi. 1929'da lisedeki yapıtlar Yeşil Medrese'ye taşındı ve 8 Nisan 1930'dan itibaren bu yeni yerinde sergilenmeye başladı.
Müze, 1972 yılında mimar Ertem Yücel'in projesi uyarınca Bursa Kültürpark içinde inşa edilen yeni binaya taşındı 15 Temmuz 1972'de ziyarete açıldı.
Müzenin MÖ 650 yılından MS 1453'e kadar ikibin yılık döneme ait sikkelerden oluşan “sikke teşhir kataloğu” 2007 yılında, Türkçe- İngilizce olarak arkeolog Recep Okçu tarafından hazırlandı.
2010-2013 arasında restorasyon nedeniyle kapalı bulunan müze, Mayıs 2013'te yeniden ziyarete açılmıştır.

Müzede sergilenen eserler arasında; 15 milyon yıl öncesine dayanan fosiller; Aktopraklık Höyüğü'nden Kalkolitik Döneme ait kadın cesedi ve diğer buluntular; Yortan kültürüne ait pişmiş toprak mezar buluntuları; Antandros (Edremit) Nekropolü'nden figürin, kap kacak ve süs eşyaları; Bursa ovasında bulunmuş Greko-Pers mezar steli (ikisi İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde olan dünyadaki üç örnekten birisidir); Roma dönemine ait taş eserler; Zeus ve Herakles tasvirleri, Kibele heykelleri, Athena ve Apollon'un bronz büstleri; değişik formdaki keramik kaplar, Bizans dönemine ait gümüş, bronz ve pişmiş toprak eserler ile Arkaik, Klasik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait altın, gümüş ve bronz sikkeler bulunmaktadır.
Müze bahçesinde ise zengin bir stel koleksiyonu sergilenmektedir.

Bursa Atatürk Müzesi, 1895'te yapımı tamamlanan tarihî bir köşktür.

Bursa'nın Osmangazi ilçesinde, Çekirge Caddesi üzerinde bulunan köşkün yapımı 1895'te tamamlandı. Yapının mimarı Miralay Mehmet Bey'dir. Aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle yaptırılmış olan Çelik Palas'ın hemen yanında yer almaktadır. Atatürk'ün Bursa'yı ikinci ziyaretinde Bursa Belediyesi bu binayı mimarı Miralay Mehmet Bey'den satın alarak Atatürk'e armağan etmiştir ve bundan sonraki Bursa ziyaretlerinde Atatürk bu köşkte kalmıştır. 1 Şubat 1938 tarihinde Atatürk, Bursa Belediye Başkanına verdiği mektupta Bursalıların kendisine karşı gösterdikleri sevgiye teşekkür etmiş, kendisine hediye edilen bu köşkü belediyeye bağışladığını yazmıştır.
Köşk 1965 yılında onarıma girdikten sonra 29 Ekim 1973 tarihinde Cumhuriyet'in 50. yılında müzeye dönüştürülerek Atatürk Müzesi adıyla ziyarete açılmıştır.

19. yüzyıl Fransız mimarı stilinden etkilenerek yapılan bu binada ince ahşap işçilikler bulunmaktadır. Bursa'daki nadir sivil mimari örneklerden biridir. Geniş bir bahçede bulunan Atatürk Köşkü, üç kattan oluşmakta ve köşkün manzarası Bursa Ovası'na bakmaktadır.

Bursa'daki nadir sivil mimari örneklerden biri olan köşkün salon ve odalarında Atatürk'ün kullandığı eşyalar sergilenmektedir. İkinci katta Atatürk'ün yatak odası, çalışma salonu ve banyo bölümleri bulunmaktadır. Bodrum kat mutfak ve hizmetliler için, çatı katı ise Atatürk'ün belgeliği olarak kullanılmıştır.

Bursa Atatürk Stadyumu, 1950 yılında Bursa'da açılan futbol stadyumu. Bursa Atatürk Stadyumu, Merkez Osmangazi ilçesinin Altıparmak semtinin batısında, Kültürpark'ın doğusunda yer almaktadır.

Bursa'da 1930 yılına kadar maçlar Atıcılar Sahası'nda oynanıyordu. 1929 yılında, İstanbul'dan gelen Galatasaray-B takımının 1-0 yenmesi, yeni bir saha için olanak arayanlara fırsat hazırladı. Başta Faik Tinel olmak üzere o zamanın yöneticileri Bursa Valisi Hulusi Bey'den yeni bir saha istediler. Ortamın elverişli olması bu isteğin sonuçlanmasını sağladı. Bu arada, kolordu komutanı Ali Hikmet Paşa da futbol sahası olması için Beylikbahçe adıyla anılan dutluğu düzelttirdi.
Bu sıralarda bölge müdürü, Nasuhi Baydar'dı. Bu sırada Atatürk, Bursa'ya geldi ve bugün müze olarak kullanılan Çelik Palas'ın yanında bulunan köşkünde Nasuhi Baydar'ı kabul etti. Atatürk, durumu öğrenince Bursa'ya futbol sahası yaptırılması için 1000 Türk lirası bağışta bulundu. Daha sonra Vali Kemal Gedelek, 2000 Türk lirası daha temin etti. Bu paranın yanı sıra Ali Hikmet Paşa'nın gayretleriyle Balıkesir'den getirtilen istihkam bölüğü de sahanın etrafını duvarlarla çevirdi. Ardından, 400 kişilik bir beton tribün yapıldı.
Daha sonra da bu saha bozuldu ve doğu-batı yönlerinde yeni bir saha yapıldı. Bu sahanın güneyine Vali Şefik Soyer zamanında tahta tribün yaptırıldı. Bu tarihlerde bölge müdürü, İhsan Celal Antel idi. Sonunda 1950 yılına gelindi. Haşim İşcan'ın valiliği ve Faik Tinel'in bölge müdürlüğü zamanında bugünkü stadyum ilk haliyle oluşturuldu. Saha ve kapalı tribün böylece hizmete girdi. Bursa Atatürk Stadyumu daha sonraki yıllarda birçok ek inşaatlar gördü. İlkin stadın çevresi taş duvarlarla çevrildi. Ardından kapalı tribünün karşısına bir açık tribün yapıldı. Daha sonra Altıparmak yönündeki kale arkasi tribünü de inşa edildi. En son 1970'te Merinos Fabrikası yönündeki kale arkası tribünü de inşa edilince Bursa Atatürk Stadyumu, bugünkü durumuyla ortaya çıkmış oldu.
Çok maç yapılması nedeniyle zemini devamlı kontrol altında ve ek inşaatları ile Bursa'nin tek ve en büyük stadyumu olma özelliğini hâlen korumaktadır. 2000'li yıllarda Bursa ve Bursa Atatürk Stadyumu'nda millî futbol takımı; Almanya, Hollanda, İrlanda gibi futbol takımlarını yenmeyi başarmıştır.
Türkiye'nin 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na adaylığını koymasıyla Bursalı yetkililer yeni bir stadyum yapmaya karar verdi. Bu yeni stadın adi Timsah Arena olacaktır ve 41.963 kişinın sığacağı biçimde tasarlanmıştır. 32.000 sayısının son dört rakamı Bursaspor'un kuruluş tarihidir. Ancak bu stadyum Bursa Büyük Şehir Belediyesi tarafından çok büyük görülmektedir.
1926 yılına gelinceye değin Bursa'daki spor müsabakaları, Atıcılar alanında yapılırdı. Atatürk'ün 20 Mayıs - 14 Haziran 1926 tarihleri arasındaki 5. Bursa gezisi sırasında, Vali Kemal Bey ile Kolordu komutanı Ali Hikmet Paşa kentin spor tesislerinden yoksun oluşunu dile getirerek, Cumhurbaşkanı'ndan bu konuda yardımcı olması ricasında bulundular. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa uygun bir yerde stadyum inşa edilmesi için buyruk verdi, ayrıca kendisi de stadyum yapımına bir katkı olmak üzere 1000 lire bağış yaptı.
Kent Yöneticileri buyruk üzerine hazineye ait ve Bahçe Beylik adıyla bilinen yerde - bugünkü Atatürk Stadının bulunduğu yere stat yapılması kararlaştırdılar. Kolordu komutanı Ali Hikmet Paşa, Balıkesir'deki istihkam birliğinden iş makineleri getirtti. Gerekli tesfiye işlemini yaptırdı. Kısa süre sonra Kemal Gedeleç yerine Bursa Valiliği görevine atanan Fatih Güvendiren'de 2000 liralık bir finansman daha sağladı. Böylelikle futbol sahası kuzey -güney doğrultusunda projelendirilen ilk stadyum 1930 yılında tamamlanarak hizmete girdi. 1934 Bursa yıllığında yer alan bilgilere göre, bu stadyum yaklaşık 2 hektarlık bir alanı kapsıyordu ve 300 kişilik betonarme tribünü vardı.
Bir süre sonra bu stadyum Bursa için yetersiz kaldı. 1938'de bu stadyumun biraz daha güneyinde (Şu anki stadyumun bulunduğu yerde) bu kez doğu-batı yönlerinde yeni bir stadyum yapımına girişildi. Bu stadyum bir spor kompleksinin içerisinde yer alacaktı. Kompleksin ve stadyumun projesi, Ankara'daki 19 Mayıs stadyumu ile hipodrom'un projelerini çizen ve yapımını gerçekleştiren İtalyan mimar Viyenti Viyola'ya hazırlattırıldı. Komplekste futbol sahası, yüzme havuzu, tenis kortu, atış poligonu, atlı yarışmalar için kapalı manej, çocuk bahçesi ve bir de gazino yer alacaktı. Ne var ki seçilen doğu-batı yönündeki futbol alanına uygun olmayışı, gerekse başka sakınca ve ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle kompleksin yalnızca futbol alanı tamamlanabildi.
1945 yılında Haşim İşçan'ın Bursa Valiliğine atanmasının ardından, stadyum konusu yeniden gündeme geldi. Eski doğu-batı yönlü stadyum yıktırıldı ve modern sisteme uygun bir plan üzerine günümüzdeki Atatürk Stadyumunun yapımına başlanıldı.
Stadyumun futbol sahası, altı kulvarlı atletizm pisti ve kapalı tribün inşaatı 1950 yılı başlarında tamamlandı. İnşaatın ilk bölümü müteahhit Şerif Çapan, ikinci bölümü ise Emlak Bankası'nın sorumluluğu altında emanet usulüyle Ahmet Ürük tarafından gerçekleştirildi.
İlk karşılaşma, Şubat 1950'de hakem Hasan Kesimel yönetiminde Akınspor ile Acar İdmanyurdu arasında oynandı ve 2-1 Akınspor'un galibiyeti ile sonuçlandı. Stadyumun ilk golünü Akınsporlu Nurettin Sezgiç attı.
Zamanla ek bölümler eklenerek kapalı tribün dışında iki kale arkası ve maraton tribünle geliştirilen stadyum 1978 yılında çimlendirildi. 1994-1995 yılında ise stadyum gece maçlarının oynanması için ışıklandırıldı. İlk gece maçı Bursaspor ile İstanbul ekibi Galatasaray ile arasında oynandı ve sahadan Bursaspor 1-0 galibiyetle ayrıldı.
1997 yılında Uludağ tarafındaki kale arkasının üstü uzayçatı sistemi ile kapatıldı. Böylelikle stadyumun 4 te 3 lük kısmının üstü kapatılmış oldu.
Bursa Atatürk Stadyumu ABD'den yayın yapan spor sitesi Bleacherreport.com sitesinin 18 Aralık 2014 tarihinde yayınladığı Dünyadaki en iyi 100 stadyum listesinde 86. sırada yer almıştır.
Bursa Atatürk Stadyumu 2009-10 sezonunda UEFA kriterlerinin gereği olarak;
Stadyumun koltuk kapasitesi 25.000'dir. Maç günleri güvenlik açısından basılan bilet sayısı 24800dir. Koltuk kapasitesi Protokol tribününde: 165, Vip tribünlerinde: 681, Kapalı Tribünde 2090, Maraton Tribünü: 5495, Kapalı Kale Arkası: 9277, Açık Kale Arkası: 5049, Stadyumun 15 adet giriş kapısı ve 24 adet barkod sistemli turnikesi bulunmakta, 24 iç, 24 dış ve 3 adette dönen başlı split kamera olmak üzere 51 adet kamera ile donatılmış; foto muhabirlerinin yararlanabileceği 30 metrekarelik basın çalışma odası yapıldı ve 20 adet kablolu 2 megabitlik internet olanağı sağlandı, Basın tribünde 2 Megabitlik, 50 adet kablolu internet olanağı sağlandı ve saha içerisinde çekmek üzere wireless sistem kuruldu, Güvenlik kameraları ve ses sisteminin kontrol edilebildiği güvenlik odası kuruldu. 14 Ekim 2009 tarihindeki Türkiye - Ermenistan maçının bu statta oynanmasına karar verildi.
2016 yılında stadyumun meydan ve miting alanına dönüştürülmesi amacıyla yıkılmıştır.

Bursa Botanik Parkı, İzmir-İstanbul yolu üzerinde Bursa Hayvanat Bahçesi'nin bitişiğinde kurulmuş 400 dönümlük parktır. 1998 yılında kullanıma açılan park, birinci derece sit alanıdır. Burfaş (Bursa Park-Bahçe, Sosyal ve Kültürel Hizmetler) tarafından işletilen parkın ziyaret girişleri ücretsizdir.
Park içinde spor için koşu yolları, yürüyüş yolları, bisiklet yolları, kültür fizik aletleri, masa tenisi alanları ve bir otomobil pisti bulunur. Parkta bisiklet kiralamak mümkündür. Bitkisel araştırma ve bilimsel çalışmalara açık bir parktır: 150 tür ağaç, 27 çeşit gül, 76 tür çalı, 20 tür örtücü bitki bulunmaktadır. Bu türlerin içinde, Japon bahçesi, Fransız bahçesi, İngiliz bahçesi, gül bahçesi, açelya-orman gülü bahçesi, kaya bahçesi, kokulu bitkiler bahçesi ve şekilli bitkiler bahçeleri bulunmaktadır. Her yıl uluslararası Lale Festivali nedeniyle 200-250.000 lale ekilir.
Parkın projesini İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyelerinden Ahmet C. Yıldızcı hazırlamıştır. Bursa Evleri projesini ise Y. Mimar Hüsrev Tayla gerçekleştirmiştir.

Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası (BBDSO), Bursa'da yerleşik, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı senfoni orkestrasıdır.
Türkiye'nin 6. devlet senfoni orkestrasıdır. 1999-2000 sezonunda kuruldu. Bursa'da Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde düzenli haftalık konserlerin yanı sıra Bursa ve çevresinde ve yurtdışında konserler veren BBDSO, Türkiye'nin ilk ve tek "Bölge Senfoni Orkestrası"dır.

BBDSO, şehirde bir senfoni orkestrası kurulmasını arzulayan sanatseverlerin ilgisi sonucu 1990'larda Bursa'daki iki farklı kurum bünyesinde kurulan iki orkestranın 1998'de birleşmesi ile meydana gelmiş ve 1999'da Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir devlet senfoni orkestrası olarak faaliyete geçmiştir.
BBDSO'yu oluşturan orkestralardan biri, Bursa Uludağ Üniversitesi bünyesinde dönemin rektörü Ayhan Kızıl'ın desteği ile 1995'te kurulan, Eğitim Fakültesi'nin Müzik Bölümünde görevli Azerbaycanlı sanatçı eğitmenler ve Türk öğretim görevlilerinin yer aldığı  bir yaylı çalgılar oda orkestrası idi. Oluşturulacak senfonik orkestrayı desteklemek amacıyla aynı yıl Bursa Filarmoni Derneği de kuruldu.
Diğer orkestra ise 1996 yılında  dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı olan Erdem Saker'in öncülüğü ve Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı'nın mali desteğiyle kurulan  nefesli ve vurma çalgılar topluluğudur. Birer yıl arayla kurulan iki müzik topluluğu, üniversite ile belediyenin desteği ve ortak kararı ile 1998 yılında birleştirilip "Bursa Senfoni Orkestrası" adını aldı. Bu orkestra Azerbaycanlı besteci Hasan Adıgüzel'in yönetiminde düzenli olarak konserler vermeye başladı. Orkestranın danışmanlığını Hikmet Şimşek üstlendi.
Hikmet Şimşek'in girişimi ve çalışmaları sonucu, 23 Eylül 1998 tarihli resmî gazetede yayınlanan karar ile  Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde "Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası (BBDSO)" resmen kuruldu. Kuruluş amacı "çok sesli müziğin seçkin örneklerini icra etmek ve bu yapıtları sadece şehir merkezinde değil il, ilçe ve kasabalarda halkla buluşturmak" olan BBDSO, Türkiye'nin ilk "bölge orkestrası" oldu.
BBDSO için Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO)'nın tabi olduğu kuruluş yasası gereği yurt geneline açık sınavla sanatçı alımı yapıldı. Bursa Senfoni Orkestrası'nın mevcut sanatçılarının da girdiği sınavda kazanan müzisyenlerle oluşturulan BBDSO, 1999-2000 sanat sezonunda faaliyete geçti.
Hikmet Şimşek'in önerisi ile Orhan Şallıel orkestra şefliğine, Ahmet Borova orkestranın kurucu müdürlüğüne getirildi. CSO'da uzun yıllar bürokratik deneyimi olan Borova, emekli olduğu 2003 yılına kadar kurumda gerekli idari yapılanmayı sağladı.

Kurulduğundan itibaren Bursa'da düzenli haftalık konserler veren orkestra, 2011-2012 sezonundan itibaren haftalık konserlerini Merinos Parkı içindeki Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirmeye başladı. Konserler bir süre  Olay TV'de Pazar günleri yayımlandı.
Haftalık konserlerin yanı sıra gerek Bursa içerisinde farklı mekânlarda, gerekse çevre il ve ilçelerde eğitim amaçlı konserler düzenleyen orkestra, kuruluşundan sonraki ilk üç-dört yıl içinde çeşitli uluslararası festivallerde yer aldı. Uygarlıklar Beşiği Anadolu 2000 (Kapadokya), İstanbul Uluslararası Gitar Festivali'nin açılış konseri, Hattuşaş (Boğazkale) 1. Uluslararası Sanat ve Kültür Festivali, 1. Side Uluslararası Festivali'nin açılış konseri, KKTC "Bellapais festivali" orkestranın katıldığı festivallerden bazılarıdır. Orkestra, 1999 yılından itibaren geleneksel olarak her yıl Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Bursa Uluslararası Festivali'nin açılış konserlerini gerçekleştirdi.
Orkestra, yurtiçi turneleri ve "bölge" konserleri kapsamında Türkiye'nin birçok ilinde konserler verdi; yurtdışı turnelerle Polonya, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, KKTC, Malta'da konserler gerçekleştirdi. Ağırladığı şefler arasında Emil Tabakov, Aleksandr Rudin, Benoit Fromanger, Taedusz Strugala, Howard Griffiths, Gürer Aykal, Rengim Gökmen bulunur.
İdil Biret, Suna Kan, Fazıl Say, Ayla Erduran, Ayşegül Sarıca, Ayhan Baran, Gülsin Onay, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Valerie Oistrakh, Shlomo Mintz, Vanessa-Mae, Alexander Markov, Gilles Apap, Soyoung Yoon, Wenzel Fuchs, Rafael Wallfisch, Stefan Schilli, Maurice Steger, Isabelle van Keulen, Roby Lakatos, George Dalaras, The Swingle Singers, Glass Duo, Janoska Ensemble orkestranın eşlik ettiği tanınmış solistlerdendir.

BBDSO'da orkestra şefliği görevini 2009 yılına kadar orkestra şefi Orhan Şallıel, 2009-2014 yılları arasında Türkiye'nin ilk kadın orkestra şefi İnci Özdil, 2014-2015 yıllarında şef ve besteci Oğuzhan Balcı, 2017-2023 yıllarında Dağhan Doğu, 2023'te Naci Özgüç üstlendi.

Çocuklara ve genç kuşaklara yönelik ücretsiz eğitim konserleri veren orkestra, kendisi için özel olarak yazılan "Yaramaz Notalar" adlı senfonik çocuk oyununu kendi sanatçılarından oluşan bir oyuncu kadrosu ücretsiz sahneleyerek 2009-2011 yılları arasında 16.000 çocuğa ücretsiz ulaştı. Orkestra, eğitim konserlerini düzenli olarak sürdürür.

BBDSO, yönetmenliğini Dağhan Celayir'in yaptığı "Tek Notalık Adam" adlı kısa filmde de oyunculuk yapmış, ayrıca filmin müziklerini de seslendirmiştir. Film, pek çok ulusal ve uluslararası yarışmada birincilikler almış, Los Angeles ve Cannes gibi festivallerde gösterime girmiştir.

21 Mayıs 2012'de düzenlenen 3. Donizetti Klasik Müzik Ödülleri töreninde Yılın Orkestrası ödülü ile ödüllendirilen orkestra, bu ödülü alan ilk devlet orkestrası olmuştur. Orkestra, "45 kişilik mevcuduna karşın, dış takviyelerle özverili biçimde çalışmaları; repertuvar geliştirmek için gösterdikleri gayret; Mahler, Richard Strauss gibi, yapıtları geniş kadro isteyen bestecilere de yönelmeleri, genç Türk şeflerine de konser olanağı sağlamaları nedeniyle." bu ödüle değer görülmüştür.   

Türkiye İstatistik Kurumu 1 Haziran 2017'de "Orkestranın dinleyici sayısının 2015-2016 sezonunda %45,6 arttığı duyurmuştur. Orkestra. yönetimi bu başarıyı yerel sivil toplum kuruluşları ile uyumlu çalışması ve yerel yönetimin nitelikli salon tahsisi gibi faktörlerle açıklamıştır.

Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası resmi sitesi29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yıllık kitapçıklar 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBDSO Tanıtım videosu

Atatürk Spor Kompleksi ya da sponsorluk anlaşması gereği Atatürk Spor Kompleksi Matlı Stadyumu, Bursa'da bulunan çok amaçlı bir stadyumdur. 24 Şubat 2011 tarihinde Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı ihaleyi Gintaş'ın kazanmasıyla başlayan proje 21 Aralık 2015 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılmıştır. 11 Şubat 2015 tarihinde Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursaspor arasında imzalanan protokol ile stadyumun devri gerçekleşmiştir.  Ali Sami Yen Spor Kompleksi ve Beşiktaş Park ile birlikte Türkiye'deki C90 görüş açısına sahip üç stadyumdan biri olan proje toplam 43.361 koltuk kapasitelidir. 

Atatürk Spor Kompleksi, Bursa'nın Veledrom bölgesi Ali Osman Sönmez Devlet Hastanesi'nin karşısında yer alır. Nilüfer deresine komşu olan stadyum, eski adıyla Acemler istasyonuyla daha sonra stadın açılmasıyla birlikte değişen adıyla Bursaspor/Acemler istasyonuyla entegre halindedir.

Bursaspor ve Bursa Büyükşehir Belediyesi ortaklığıyla 2026-27 sezonu öncesinde açılması beklenilen proje. 4 bin metrekarelik alanda kafe, restoran, eczane ve benzeri işletmelerden oluşan bir yaşam merkezi olarak planlanmıştır. Proje 6 bağımsız blok, 35 dükkandan olacak şekilde planlanmıştır.

Oyun alanı  68 × 105 metre olan stadyumun kapladığı toplam alan 283 × 212 metredir. Stadyumda 3 zemin üstü kat, 2 bodrum kat ve ve 1 platform katı olmak üzere toplamda 6 kat bulunmaktadır. Yaklaşık 179 bin 611 metrekare betonarme inşaat alanı içeren Bursa Büyükşehir Stadyumu 8 bloktan oluşmaktadır. UEFA 2016 kriterlerine göre inşa edilen stadyumda 207 engelli koltuğu bulunan Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumunda 652 araç ve 2 otobüslük otopark hizmet verecekken, daha sonraki ihalede planlanan çevre düzenlemesi ile beraber açık alan dahil olmak üzere toplam 1562 araç ve 256 otobüse hizmet verecek 96 bin 151 metrekare otopark alanı oluşturulacaktır.
Dünyada takımı stadı simgesiyle projelendirilen ve ender stadyumlardan biri olarak kabul edilen stadyumun çatısı Bursaspor'un simgesi olan ‘timsah’ görümündedir. Toplam 4 bin 484 metrekare alana sahip 72 adet locanın bulunacağı stadyumda 60 adet turnike ve 84 adet stat giriş kapısı yer almaktadır.
The Telegraph gazetesinde Dünyanın en heyecan verici 10 stat projesi arasında Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu'nu gösterdi.

11 Mayıs 2023  tarihinde Bursaspor, Sütaş firmasıyla sponsorluk anlaşması imzaladı. Sponsorluk anlaşması, Bursaspor'un Özlüce İbrahim Yazıcı Tesislerinde yapılan toplantıda Bursa Büyükşehir Belediyesi Stadyumu'nun ismi, 2023-2024 sezonu için “Sütaş Timsah Park” olarak değiştirildi.
28 Kasım 2023 tarihinde Bursaspor stadyumunun ismini değiştirdi. Başkan Recep Günay ve yönetiminin girişimi sonrası stadın yeni ismi “Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu” olarak açıklandı.

Bursa Büyükşehir Belediyesi*4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wikimapia üzerinde BŞB Stadyumu26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stadyum İnşaat Aşaması(Canlı)
Stadyum fotoğraflar28 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Bursa ilinin belediye işlerini yürüten devlet kuruluşudur. 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrin yönetiminin düzenlenmesi konusunda çıkarılan ilk yasalardan biri Kanunname-i İhtisab-ı Bursa yani Bursa Belediye Yasası’dır. Bu dönemde kadılar, yargıç görevinin yanı sıra idari amirlik de yapmaktaydı. İlerleyen süreçlerde Bursa’da kadıların yanında muhtesip adı verilen yöneticiler görevlendirildi. Bu yöneticiler şehrin yönetiminden sorumluydu fakat görev ve yetkileri sadece beldenin düzeniyle sınırlıydı. Şehrin güvenliğinden ise subaşı sorumluydu. Subaşılar bozulmuş kaldırımların tamiri gibi bugünkü belediyenin görevlerinden bazılarını da yapmaktaydı. Yönetimin başında bulunan kadıların görevi 1839 Tanzimat dönemiyle son buldu. Bu dönemde valiler atanmaya başladı. 1867 yılında ise belediye yasasının oluşturulmasıyla beraberinde 3 belediyenin de bulunduğu Bursa Belediyesi kuruldu.
2018 yılında İller Bankası'nın verilerine göre 1 milyar 73 milyon TL borcu ile Türkiye'nin en borçlu belediyesi oldu.

Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin sekiz anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise BUSKİ olmak üzere bir kuruluşu bulunmaktadır.

BESAŞ A.Ş.
BURULAŞ A.Ş.
BURFAŞ A.Ş.
BİNTED A.Ş.
Bursa Kültür A.Ş.
Burkent A.Ş.
Jeotermal A.Ş.
Tarım Peyzaj A.Ş.

Büyükşehir Belediyesi ambleminin üstündeki sivri dağlar Uludağ'ı, yanlardaki minareler Ulu Camii'yi, ortadaki kubbe biçimindeki yapı Yeşil Türbe'yi ve amblemin alt kısmındaki iki insan ise kılıçkalkan ekibini simgelemektedirler. Bunların etrafındaki on iki yıldız ise Avrupa Birliği bayrağının yıldızlarından esinlenilmiştir.

Kaynak:

Bursa Büyükşehir Belediyespor (kadın voleybol takımı), kısaca Bursa B.Şehir Bld., Bursa Büyükşehir Belediyespor'un profesyonel voleybol şubesi. Takım, Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi'nde mücadele etmektedir.

1980 yılında kulübün kurulmasıyla birlikte aktif hale getirilen kadın voleybol şubesi, Bursa'da voleybol olarak mahalli liglerin çok fazla gelişmemiş olması nedeniyle profesyonel anlamda mücadele etme şansını ancak 1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren bulabilmiştir. 1995 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'ne yükselme başarısı göstermiştir.
2005 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'nde grubunda grup 3.'sü olduktan sonra katıldığı final grubu karşılaşmalarında başarılı olamamıştır. Bir sonraki sezon ligde orta sıralarda gezinen kulüp ligi 7. olarak tamamlamıştır. 2007-08 sezonunda tekrar grubunda 4. olarak final grubu elemelerine hak kazanan kulüp, final grubu maçlarında 3. olarak Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükselme hakkını yine kaçırmıştır.
Bir önceki sezon final grubunda elenmenin verdiği şokla takımı yeniden yapılandırmaya çalışan kulüp, 2008-09 sezonunu çok kötü geçirmiş ve sadece 8 puan toplayabildiği ligi 10. sırada tamamlayarak küme düşmüştür. Ancak Voleybol Federasyonu'nun bir sonraki sezon takım sayısının arttırılacağını açıklaması üzerine ligde kalmıştır. Bir önceki sezon profesyonel liglerdeki en kötü sezonunu yaşayan kulüp 2009-10 sezonunda ise yeniden ligin zirve mücadelesi yapan takımlarından birisi olmuş ligi 4. sırada tamamlayarak, final eleme grubuna yükselmiştir. Ancak bu final grubu elemelerini de 4. sırada tamamlayarak bir üst lige yükselme hakkı kazanamasa da, sezon sonunda bir üst ligden çekilen takımlardan birisinin yerine Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükseltilmiştir.
Türkiye Bayanlar Birinci Voleybol Ligi'nde ilk sezonunda ligi 7. sırada tamamlayan kulüp, bir sonraki sezon ise grubunu 1. sırada tamamlayarak final eleme grubu maçlarına katılmaya hak kazanmıştır. Final grubu maçlarında istediği sonuçları alarak grubu 2. sırada tamamlayan kulüp tarihinde ilk kez Sultanlar Ligi'ne yükselmiştir.
Sultanlar Ligi'nde ilk iki sezonunda çok başarılı maçlar çıkaran kulüp her iki yılda da normal sezonu 5. sırada tamamlasa da, play-off elemelerinde çeyrek final'den öteye gidememiştir. Ligi 5. sırada tamamladığı için ülkemizi Avrupa Kupaları'nda temsil etme hakkı kazanan kulüp 2015 yılında ikinci kez kez katıldığı CEV Kadınlar Challenge Kupası'na finale kadar çıkıp, finalde Rusların efsanevi takımı Uraloçka'yı altın sette yenerek kupayı müzesine götürmüştür.
2014-2018 yılları arasında ligdeki ağırlığını koruyarak devam eden kulüp 5. ve 6. sıralar arasındaki yerini korumuş ancak play-off elemelerinde yine çeyrek finalden öteye gidememiştir. Türkiye'yi üst üste 5 yıl temsil ettiği CEV Kadınlar Challenge Kupası'nda 2017 yılında tekrar finale çıkan ve finalde Yunan ekibi Olimpiakos SC ile eşleşen kulüp, ilk maçı dışarıda 3-2 kaybetmesine karşın evinde oynadığı karşılaşmayı 3-0 kazanarak bu kupayı 2. defa müzesine götürmüştür.
2017-2018 sezonu sonunda tüm voleybol dünyasının şoka girdiği bir karar alan Bursa Büyükşehir Belediyespor yönetimi, kulübün kadın voleybol şubesini kapatarak kulübün lig ve Avrupa haklarını Aydın Büyükşehir Belediyespor kulübüne devretmiştir.
2021-2022 sezonunda şube tekrar faaliyete geçmiş ve takım Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi'ne katılmıştır.

 CEV Kadınlar Challenge Kupası
 Şampiyon (2): 2015, 2017

1995-96 Türkiye Bayanlar 2. Ligi
1996-97 Türkiye Bayanlar 2. Ligi
1997-98 Türkiye Bayanlar 2. Ligi
2005-06 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 3.'sü, final grubu
2006-07 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 7.'si
2007-08 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 4.'sü, final grubu 3.'sü
2008-09 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 10.'su
2009-10 Türkiye Bayanlar 2. Ligi, normal sezon 4.'sü, final grubu 4.'sü (bir üst lige yükseltilmiştir.)
2010-11 Türkiye Bayanlar 1. Ligi, normal sezon 7.'si
2011-12 Türkiye Bayanlar 1. Ligi, normal sezon 1.'si, final grubu 2.'si (bir üst lige yükselmiştir.)
2012-13 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali
2013-14 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali
2014-15 Sultanlar Ligi, normal sezon 6.'sı, klasman grubu 5.'si
2015-16 Sultanlar Ligi, normal sezon 6.'sı, klasman grubu 5.'si
2016-17 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali
2017-18 Sultanlar Ligi, normal sezon 5.'si, play-off çeyrek finali (kadın voleybol şubesi kapatılmıştır.)

Bursa Voleybolunda Bir Devir Sona Erdi
Bursa BŞB Sultanlar Ligindeki Haklarını Devrediyor 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa BŞB CEV Challenge Kupası'nı Gümüş Madalya İle Tamamladı 20 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CEV Challenge Kupası Şampiyonu Bursa Büyükşehir Belediyespor 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Büyükşehir Belediyespor CEV Challenge Kupası Şampiyonu Oldu 18 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa BBSpor resmi site1 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Devlet Tiyatrosu, Bursa'da 1957'den bu yana Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren yerleşik bölge tiyatrosu.
Devlet Tiyatroları bünyesinde açılmış ilk bölge tiyatrosudur. 1971'den itibaren kendi yerleşik kadrosu ile hizmet verir. Binası, 1935'te Halkevi olarak yapılmıştır. Tiyatro binası, şehirde 1879-1882'de bir tiyatro kurmuş olan Ahmet Vefik Paşa'nın adını taşır.

Vali İhsan Sabri Çağlayangil'in sinema olarak kullanılan eski Halkevi binasını tiyatro haline getirip 1957'de Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne devretmesi ile kuruldu. 1957-1971 tarihleri arasında bir turne sahnesi olarak hizmet verdi. 1971'de Ali Cengiz Çelenk'in müdürlüğü ile yerleşik düzene geçti ve kendi kadrosu ile repertuvarını oluşturdu.

Bugün kullanılan tiyatro binası 1935 yılında Vali Şefik Soyer tarafından Halkevi binası olarak yaptırılmıştır. Bina, 1950-1951'de Dr. Edip Akyürek tarafından genişletilerek bugünkü şeklini aldı ve sinema (Marmara Sineması) olarak kullanıldı. 1957 yazında sinema salonu, tiyatroya dönüştürüldü. Tiyatronun açılmasından üç ay önce  Ankara-Bursa karayolu üzerine "Yeşil Bursa’ya Gider, Bursa Kaplıcalarına  ve Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosuna Gider” yazısı kondu.
Bursa Devlet Tiyatrosu'na tahsis edilen bina, 28 Eylül 1957'de "Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu" adıyla perdelerini açtı.  İlk gece, İdil Biret bir piyano konseri verdi Haldun Dormen ve Muammer Karaca gibi tiyatroclar çeşitli eserlerden bölümler sergiledi.
Tiyatro binasına adını eren Ahmet Vefik Paşa, 1879-1882 yılları arasında Bursa'da valilik yapmış ve valiliği döneminde şehirde bir tiyatro kurmuş bir devlet adamıdır. Ahmet Vefik Paşa'nın kurduğu ilk tiyatro, bugünkü Heykel'de, Ziraat Bankası merkez şubesi olan binanın yerinde idi ve ilk olarak Ahmet Vefik Paşa'nın adapte ettiği Moliere'in Meraklı adlı oyunu sahnelenmişti.
Yeni tiyatro binasının açılışında Rossini'nin Sevil Berberi sahnelendi. 30 Eylül 1957'de Celal Esad Arseven'in yazdığı, Behzat Butakʼın sahneye koyduğu “III. Selim” oynandı. Tiyatro müdürü olarak Ragıp Haykır görevlendirildi.

Ahmet Vefik Paşa Sahnesi, 1957-1971 yılları arasında turne sahnesi olarak hizmet verdi. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun  Bursa'ya gelen oyunları burada 15-30-45 gün sahnelendikten sonra İzmir'e gitmekteydi. Bu dönemde önce Ragıp Haykır ve Sami Ergin müdür olarak görev yaptı.

1971'de Ankara'dan Bursa'ya gelen oyuncularla yerleşik bir tiyatro kuruldu. Ankara'da oyuncu ve yönetmen olarak çalışan Ali Cengiz Çelenk, tiyatronun kurucu müdürü olarak görevlendirildi. Kadrodaki ilk oyuncular, Çetin Bağcıer, Değer Gündemir, Maral Nutku, Babür Nutku, Yıldıral Akıncı, Gürbüz Bora, Oğuz Bora, Feyha Çelenk, Işık Yenersu, Şener Ünal idi. Yerleşik kadro ile  ilk olarak ABD'li yazar Lillian Helman'ın "Küçük Tilkiler" oyunu sahneye kondu; oyunun ilk gösterimi 1 Ekim 1971'de yapıldı.
Tiyatro, Bursa'nın yanı sıra Çanakkale, Bilecik, Balıkesir, Sakarya, Kocaeli, Kütahya, Adapazarı'nın bağlı olduğu bölgeye hizmetle görevli idi. 1970 ve 1980'li yıllarda iki yılda bir  Mayıs-Haziran aylarında Anadolu turnesine çıkılıp oyunları sergilendi. 1973 yılında konservatuvar mezunu olmayan ancak oyunculuk yeteneği olan gençler için sınav açıldı. 1972-1973 sezonunda Tiyatro Kursu açıldı ve Bursa'nın ilk oyun yazarı Feraizcizade Mehmet Şakir'in adı verildi. Kursiyerleri  Devlet Tiyatrosu oyuncuları ve teknik kadro tarafından eğitim verildi.
Ali Cengiz Çelenk'in 1978'de ölümünden sonra Ziya Demirel; 1980'de Yalın Tolga müdür oldu. Ferazcizade Mehmet Şâkir Tiyatro Kursu'nun  odası olarak kullanılan mekân, Yalın Tolga'nın müdürlüğü döneminde küçük kadrolu oyunların sergilendiği bir Oda Tiyatrosu sahnesine dönüştü. Buraya "Feraizcizade Oda Tiyatrosu" adı verildi. Burada sahnelenen ilk oyun, oyun Nezihe Meriç'in "Sular Aydınlanıyordu" adlı eseridir.
1987-1994 yıllarında Feyha Çelenk tiyatro müdürlüğünü üstlendi. Bu dönemde Murat Karasu'nun yönettiği, Tuncer Cücenoğlu'nun Kadıncıklar eseri, 120 kere ve Kördöğüşü 130 kere sahnelenerek bir rekor kırıldı. Bursa Devlet Tiyatrosu çalışanları tarafından Sahne isminde bir tiyatro dergisi çıkarıldı. Dergi 1988'de 3 sayı, 1991'de 7 sayı çıkarılabildi.
1994'te Bora Özkula, 1996'da Emin Gümüşkaya tiyatro müdürü oldu. Gümüşkaya'nın müdürlük yaptığı dönemde Elmasbahçeler, Ertuğrulgazi ve Akpınar mahallelerindeki kültür merkelzeri Bursa Devlet Tiyatrosu'nun sahneleri haline geldi. Bursa Devlet Tiyatrosu bu sahnelerde oyunlar sergiledi. 2001 yılında, Emin Gümüşkaya ve Bursa Devlet Tiyatrosu'nda çalışan birçok kişi yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle görevden alındı.
2001'de Mehmet Gökçer tiyatro müdürü olarak atandı. 2001-2005 rasında Ayşe Emel Mesçi'nin rejisiyle sahnlenen Marsha Norman'ın İyi Geceler Anne, Darıo Fo-France Rame'in Kadın Oyunları, Arthur Miller'ın Orkestra, Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ, Lorca'nın Bernarda Alba’nın Evi oyunlarını ses getirdi.
2005'te tiyatroda çıkan yangın can ve mal kaybı olmadan atladıld. Tiyatro iki yıl baştan aşağı yenilendikten sonra 2007'de yeniden açıldı. 2015'te Murat Atak rejisiyle sahnelenen, Nilbanu Engindeniz'in yazdığı Bana Mastika’yı Çalsana, 2018'de Bora Özkula'nın yönettiği Haldun Taner'in yazdığı Keşanlı Ali Destanı çok izileyici çeken oyular oldu.

Resmi site 15 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Devlet Tiyatrosu Resmi Websitesi
Bursa DT, Devlet Tiyatroları web sitesi
1957’de Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun açılışından sonra Muhsin Ertuğrul’un vali Sabri Çağlayangil’e yazdığı mektubun metni9 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Göç Tarihi Müzesi, Bursa’da  Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından şehrin göç tarihini incelemek ve canlandırmak üzere 2014’te ziyarete açılmış müze.
Merinos Parkı içindeki Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nin ikinci katındadır. Ziyaretçileri ücretsiz olarak ağırlamaktadır. Müzede yaklaşık 60bin ziyaretçi ağırlanır.
Müzede Türklerin Anadolu’ya göçünden, Bursa şehrinin Osmanlılar tarafından fethi, Osmanlı’nın Balkanlar'a doğru yurt tutmasına kadar tarihsel süreç ile ilgili bilgilendirme ve Balkanlar'dan, Kafkaslardan, Kırım ve civarından geri Anadolu'ya göç sürecine ilişkin canlandırma ve objeler yer alır. Balkanlardan göç tren canlandırmasıyla, Kafkaslar'dan göçü kağnı ve at arabasıyla, Kırım'dan göçü vapur canlandırması ile anlatılır.
9 bölümden oluşan müzedeki koleksiyonların büyük bölümü Şinasi Çelikkol'dan temin edilmiştir.

Müzenin bölümleri şunlardır:

Tarih öncesi ve İlkçağ Bursa yerleşimleri
Bursa şehrinin kuruluşu
Bursa’nın fethi ve Türkmen yerleşimleri
Balkanların fethi ve kurulan Osmanlı uygarlığı
Balkanlar’dan Bursa’ya göç
Mübadele göçleri
Kafkas göçleri
Tatar Türkleri’nin Kırım’dan göçleri
"Bursa tek kökten doğan ulu bir çınarın dallarıdır": 700 yıldır Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden gelip Bursa'ya yerleşenlerin onu Türkiye'nin önemli bir endüstri, ticaret, tarım ve turizm yapmasına ilişkin belge ve fotoğrafların paylaşıldığı bölümdür.

Bursa Kalesi, Bursa şehrinin çekirdeğini oluşturan Prusa ad Olympum antik kentini çevrelemek üzere inşa edilmiş tarihî surlardır.
İlk ve Orta Çağ kale mimarisinin çok önemli bir örneğidir. İlk defa MÖ 1. yüzyılda Bitinyalılar tarafından doğal kayalıklar üzerine inşa edilen kale, Roma, Bizans ve Osmanlı Devletleri tarafından 19. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edilmiştir. Günümüze gelen kalıntılar genellikle MS 3. yüzyıldaki Got saldırılarından sonra yapılan surlara aittir.
Sur ve kapılarının bir bölümü 1855 Bursa depreminde yok olan, bir bölümü ise çeşitli yol açma çalışmaları kapsamında ortadan kaldırılan Bursa Kalesi, 2000'li yıllarda restore edilmiştir.

Bursa Kalesi'nin geçmişi MÖ 1. yüzyıla dayanır. O sırada Bitinya'nın bir sınır kenti olan ve kayalık bir tepe üzerinde bulunan Prusa ad Olympum (Olimpos kenarındaki Prusa) antik kentinin, Bitinya Kralı I. Prusias tarafından yaklaşık MÖ 185 yılında surlarla çevrelendiği varsayılmaktadır. Savunmanın daha güç olduğu güney tarafında surlar, iç ve dış olmak üzere çift sur şeklinde inşa edilmiş kalenin, bir su düzenlemesiyle bu cephesinde geniş bir savunma gölü meydana getirilmiştir. Birçok tarihsel kaynakta, kalenin ilk plan kurgusunun, o dönemde Romalılarla yaptığı savaşı kaybedip Prusias'a sığınmış olan ünlü Kartacalı komutan Hannibal tarafından yapıldığı ifade edilir. 

Kalenin altında, üzerinde bulunduğu sert taş kütlesi oyularak 79 metre uzunluğunda 5,5 metre genişliğinde ve 4 metre yüksekliğinde bir yer altı mağarası meydana getirilmiştir. Söz konusu mağara, halkın kuşatmalara karşı direnebilmesi için erzak ve cephane depolamak ve hayati tehlike olduğunda kalenin dışına gizlice çıkmak için kullanılmıştır.
Bursa Kalesi, Romalıların istilası sırasında şehir savunmasında kullanıldı. MS 3. yüzyılın ortalarına doğru Karadeniz'in kuzeyinden gelerek Anadolu'yu istila eden Got saldırıları sonrasında kale onarıldı. Günümüze gelen sur duvarlarının Got saldırılarından sonra yapıldığı düşünülür.
Roma ve Bizans İmparatorlukları döneminde, sınırlar artık çok uzakta olduğundan Bursa Kalesi önemini kaybetti ve altı yüzyıl boyunca terk edildi.

MS 6. yüzyıla doğru Bursa Kalesi, bir Bizans sınır kalesi işlevi kazandı. İranlıların hücumlarına, 7. yüzyılda Arap işgallerine ve 11. yüzyılda Selçukluların işgaline karşı şehri savundu. Kuşatmalar sırasında hasar gören surlar, çeşitli onarımlar gördü.

Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar dönemi, Bursa Kalesi'nin 3. evresidir. 1326'da Orhan Gazi, Bizans'ın elindeki Bursa surlarını aşıp kenti Osmanlı Devleti topraklarına kattı ve kaleyi burçlarla destekledi. Kale, Timur saldırıları ve Karamanoğulları saldırıları sırasında harap oldu; Çelebi Mehmet'in emri ile Hacı İvaz Paşa tarafından onarılıp güçlendirildi. Duvarların çarçabuk tamiri için Roma döneminden kalma pagan mabetlerden çıkartılmış sütun, sütun başlığı, ortostat gibi mimari parçalar devşirme malzeme olarak kullanıldı.

Sur ve kapıların bir bölümü 1855 Bursa depreminde yok oldu; bir bölümü ise "taş yığını" olarak görüldü ve çeşitli yol açma çalışmaları kapsamında ortadan kaldırıldı.
Kale, 2004 yılından itibaren Osmangazi ve Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları ile yeniden yapıldı.

Bursa surları; kuzey, doğu ve batı yönlerinde yüksek traverten kayaç yamaçları üzerinde tek sur hâlinde, savunmanın daha güç olduğu güneydeki düzlükte ise, dış sur ve iç sur olmak üzere iki sur hâlinde inşa edilmiştir. Çift surun ana kapısı doğu ucundadır. Batı ucunda ise zindan bulunur.
Bursa şehir surları mimarisinin üç temel unsuru kapılar, kuleler ve beden duvarlarıdır.

Bursa surlarında üçü kente dışarıdan ve doğrudan giren (Saltanat Kapısı, Kaplıca Kapı ve Taht-ı Kale kapısı), iki sur arası bölümden kente giren (Yer Kapı ve Zindan Kapı) beş adet kapı vardır. 
2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından başlatılan, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından sürdürülen çalışmalarda Saltanat Kapısı, Yer Kapı Taht-ı Kale Kapısı adlı kapıları mimar İbrahim Yılmaz tarafından hazırlanan restitüsyonlara göre 2000'li yıllarda yeniden inşa edilmiştir. 

Bursa surlarında üç adet şehir ana sur kapısı bulunmaktaydı: Saltanat Kapı, Kaplıca Kapısı ve Taht-ı Kale. İlk ikisi, sur içinde bulunan, kente dışarıdan ve doğrudan giren kapılardı. Taht-ı Kale (kale altı) ise iki sur arası boşluğa açılır. Ana sur kapıları, tekerlekli araçların da girip çıkabileceği genişliktedir.
Saltanat Kapı, doğu istikametinden kente doğrudan giren kapıdır ve en görkemli ana kapıdır. "Kale" ve "Hisar Kapısı" da denen bu kapı, Bey Sarayı'na çıkan yolun başında idi ve devlet yöneticileri kente giriş çıkışlarında bu kapıyı kullanırdı. 1855 depreminde zarar gördüğünden, 1904 yılında yıktırılmıştı; 2000'li yıllarda yeniden inşa edildi.
Kaplıca Kapı, günümüzde mevcut değildir ancak çevresindeki surlar sağladır. Hisar'dan kaplıcalara gidecekler bu kapıyı kullandıkları için "Kaplıca Kapısı" denilmiştir.

İki sur arası koridordan kente girişi sağlayan, tekerlekli araçların da girip çıkabildiği anıtsal nitelikte şehir içi ana sur kapıları Yer Kapı (Bab-ı Zemin) ve Zindan Kapı'dır (Bâb-ı Siccîn). Her ikisi de yanlarındaki dörtgen bir kule ile korunur. Ayrıca Pınarbaşı bölgesinde günlük giriş-çıkışlar için 1,15 metre genişliğinde bir kır kapısı vardır.

Bursa surlarında, iki koridor arası bölümden çıkış için dış sur duvarı yüzeyinde açılmış bir adet geçit tespit edilmiştir. Bu geçit, Fetih Kapı olarak adlandırılır. Halkın şehir dışına, Olimpos'a, tarlalara, kırlara gidip gelirken kullandığı kapıdır. Uludağ'dan gelen su kaynaklarının toplanıp dağıldığı yer olduğu için "Su Kapısı" olarak da adlandırılır.
Zindan Kapı ile Yer Kapı karşısında da bu tür geçitler bulunduğu tahmin edilir ama bir iz ya da kalıntı tespit edilememiştir.

Bursa surlarında iç sur duvarı yüzeyine açılmış, birbirine 45 metre mesafede iki huruç duvarı tespit edilmiştir. Bu kapıların askerî amaçlı kullanıldıkları düşünülür. Her ikisi de dörtgen iç kuleler tarafından korunmaktadır.

Şehir surlarında savunmanın güç olduğu güney kısımda, doğudan batıya doğru ilerleyen çift surun son bulduğu bölümde bir kale zindanı yer alır. Zindan, üç büyük kule ve bu kulelere bağlanan yüksek beden duvarlarıyla birlikte bir iç kale gibi korunur. İçinde bulunduğu semte (Zindankapı) adını veren kapısı, bir avluya açılır. Asıl zindana altı basamaklı bir merdiven ile inilir. Girişinde bedensel infazların gerçekleştiği rivayet edilen "kanlı kuyu” bulunmaktadır.
19. yüzyıl sonlarına kadar hapishane olarak kullanılan mekân, 2021'de güncel sanat galerisi fonksiyonuyla yeniden işlevlendirilmiş ve Bursa surlarının tarihsel sürecini teknoloji ve interaktif alanlarla ziyaretçiye sunmak üzere düzenlenmiştir.

Bursa Kent Müzesi, 2004 yılından bu yana kentin eski adliye binasında hizmet veren, Bursa'nın 7000 yıllık süreçte geçirdiği değişim ve dönüşümlerin sergilendiği müzedir. Bursa Kent Müzesi, şehrin tarihini ve kültürünü sergileyen bir müzedir. Müzenin amacı, Bursa'nın tarihi ve kültürel mirasını koruyup ziyaretçilere sunmaktır.
Bursa Kent Müzesi, kentin merkezi konumundaki Heykel Meydanı'nda, Atatürk Anıtı'nın güneyinde, Bursa Valilik Binası'nın yanında yer almaktadır.

Müze, 14 Şubat 2004 tarihinde dönemin DSP'li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan Bilenser tarafından oluşturulmuş ve ziyarete açılmıştır. Müze binası 1926 yılında Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından aslen Adliye Binası olarak inşa edilmiştir. Mimarının Kemalettin Bey olduğu sanılmaktadır. 1999 yılında Adliye'nin yeni binasına taşınmasından sonra boşalan bina, 2001-2004 yıllarındaki restorasyon sürecinden sonra müze binasına dönüştürülmüştür. Bu süreçte yüksek mimar Naim Arnas görev almıştır.
Bursa Kent Müzesi'nin binasının, bir süre Adliye olarak kullanılmasının ardından, taşınma süreciyle birlikte lokanta veya gazino yapılması gibi farklı öneriler gündeme gelmiştir. Ancak, sonuçta kent müzesi olmasına karar verilmiştir. Müzede sergiler, tanıtım metinleri, resimler, fotoblok canlandırmalar, maketler, bilgisayar destekli bilgilendirme ile obje teşhiri yapılmaktadır.

İki katlı binanın, birinci katında kronolojik, ikinci katında tematik bir düzen vardır. Bursa'da yaşamış altı Osmanlı padişahının balmumu heykelleri, geleneksel ticaret hayatını canlandıran dekorlar, kentin topoğrafik maketi gibi objelerle şehir hakkında bilgi sunulmaktadır.
Müzenin düzeni, her biri farklı içeriklere sahip sergilerden oluşmaktadır. Bodrum kat, 18. yüzyıl Bursa'sına dair tematik bir sergi olan El Sanatları Çarşısı'na ev sahipliği yapmaktadır. Avrupalı seyyahların çektiği dönemin Bursa fotoğrafları referans alınarak yemenici, bıçakçı, şekerci gibi el sanatlarına ait 16 dükkân canlandırması yapılmıştır. Hafta sonları düzenlenen atölye çalışmaları ile zanaatkârlar işlerini tanıtmaktadır. Zemin katta, Bursa'nın tarihini kronolojik olarak anlatan sergiler bulunmaktadır. “Uygarlıklar Kenti Bursa,” “Bursa’da İlk Ayak İzleri,” “Uygarlıklar Geçidi,” “Bir İmparatorluk Doğuyor,” “Osmanlı İmparatorluğu,” “Kurtuluş Savaşı” ve “Çağdaş Bursa” bölümleri zemin katta yer alır.
Birinci katta dört ayda bir değişen geçici sergiler ile “Yaşam ve Kültürüyle Bursa” temalı sergiler yer alır. Bu bölümde eğlence ve yemek kültürü, Karagöz ve Hacivat'ın öyküsü, Bursa'nın ünlü kişileri, gelenek ve görenekler gibi konular sergilenmektedir.

Bursa Millet Bahçesi, Bursa'da Atatürk Stadı'nın yerinde 2020 yılında hizmete girmiş  parktır.
Osmangazi ilçesinin Altıparmak mahallesinde, Çekirge Caddesi ve Stat Caddesi kesişimindedir; hemen bitişiğinde  Reşat Oyal Kültür Parkı bulunur. İçinde millet kıraathanesi, millet kütüphanesi, park yüzeyinin hemen altında  otopark bulunmaktadır.

1948 yılında hizmete giren ve Bursaspor'a 68 yıl hizmet veren Atatürk Stadı'nın 2015 yılında yıkılmasından sonra park ve miting alanı olarak hizmet veren alanda  "millet bahçesi" oluşturulması için çalışmalar 2018'de başladı. Mimari proje ve peyzaj uygulaması çalışmaları Hasan Sözüneri tarafından yürütüldü.
Bursa Millet Bahçesi, 5 Haziran 2020  tarihinde, Dünya Çevre Günü kutlamaları kapsamında hizmete girdi. Aynı gün açılışı yapılan on millet bahçesinden birisidir. Bursa Millet Bahçesi'nin açılış, Ankara Atatürk Kültür Merkezi Millet Bahçesi'nde bulunan cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından diğer dokuz millet bahçesi ile birlikte video-konferans yoluyla yapıldı.

Açıldığında 42 dönüm olan millet bahçesini genişletmek için bitişiğindeki Bursa Atatürk Spor Salonu, yüzme havuzu, güreş salonu ve müştemilat binalarının da yıkılacağı, açılıştan hemen sonra duyrulmuş ve millet bahçesine 18 dönümlük alan eklemek üzere bu yapılar Temmuz 2020'da Belediye tarafından yıkılmıştır.
Bursa Millet Kütüphanesi, Millet Bahçesi'ndeki dairesel planlı Millet Kıraathanesinin içinde, Ekim 2020'de hizmete girdi. Kütüphane, 1700 metrekare kullanım alanı ve 500 kişilik oturma alanına sahiptir. 20bin kitap kapasitelidir.
Kasım 2020'de Millet Bahçesi'ne Koreli sanatçı  Young-ho Yoo'nun  paslanmaz çelikten ürettiği 4 metre yüksekliğinde, 4 ton ağırlığında 'Dünya Aynası-Ayna Adam' heykeli dikildi. Seul'de ve Ekvador'un başkenti Kito'da da bulunan Ayna Adam heykeli, Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmasının 70. yıldönümünde, iki ülke arasındaki kardeşliğin bir simgesi olarak dikilmiştir.
2024 yılında dönemin belediye başkanı Mustafa Bozbey, Millet Bahçesi'ne çevrilen alanın yeniden ve nostaljik şekilde stadyuma çevrileceği yönünde teknik çalışmaların başladığına dair bir açıklama yapmıştır.

İlk harcı Mustafa Kemal Atatürk’ün bağışıyla karılan Atatürk Stadyumu'nun yıkılıp Millet Bahçesi yapılması ve ardından Atatürk Spor Salonu'nu ve  Atatürk yüzme havuzunun da yıkılacağının açıklanması, basında "Atatürk ismi bir bir siliniyor" şeklinde  yer almış ve eleştirilere konu olmuştur. Dönemin belediye başkanı Alinur Aktaş, bu eleştirilere aynı yere yapılacak daha modern bir spor salonuna Atatürk'ün adının verileceği şeklinde yanıt vermiştir.
Bursaspor’un geçmiş spor zaferlerinin anısını yaşatmak için Atatürk Stadyumu'nun Şeref Tribünü'nün korunacağı ifade edilmiş olmasına rağmen yıkılması, kent hafızasının yok edilmesi olarak yorumlanarak eleştirilmiştir.

Bursa Organize Sanayi Bölgesi (BOSB), 1961 yılında Türkiye'nin ilk organize sanayi bölgesi olarak Bursa şehrinde kurulmuş sanayi bölgesidir.
Toplam 712 hektarlık alana kuruludur. 2021 itibarıyla 316 firma faaliyet göstermektedir. 2008 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı'nın "En Çevreci OSB" yarışmasını kazanmıştır.

1961 yılında  uygun bir sanayi alanı bulmak için Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yaptırıılan araştırma sonucu Bursa'nın sanayi bölgesi kurmak için Türkiye'deki en uygun şehir olduğuna karar verilmiş ve Bursa Organize Sanayi Bölgesi, Türkiye'deki ilk organize sanayi bölgesi olarak 1961 yılında  kurulmuştur.
Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO)'nın sahip çıktığı proje 1962 yılında Milletlerarası Kalkınma Teşkilatı Artık Paralar Fonundan Maliye Bakanlığı'nca sağlanan krediye BTSO'nun katkı vermesi ile başladı. Organize Sanayi Bölgesi'ne tahsis edilen arsaları Bursa Ticaret ve Sanayi Odası satın aldı. Endüstriler için uygun parsellere bölünen alanda yol, su, drenaj, doğalgaz, telefon, elektrik gibi altyapı hizmetleri tamamlandı ve bölgenin yakınındaki arazi yerleşim bölgesi olarak planlandı.
Sanayi Bölgesi, 1966 yılında BTSO Organize Sanayi Bölgesi adıyla hizmete girdi. Başlangıçta 1.8 milyon metrekare olan ve dört firmanın faaliyet gösterdiği sanayi bölgesinin alanı zamanla genişletldi ve 2.450.000 metrekaresi altyapı tesislerinde, 3.850.000 metrekaresi de sanayi arsası olarak kullanılan toplam  6.8 milyon metrekarelik alana ulaştı.
1998'de toplu arıtma sistemi devreye alındı. 2006 yılında atık su arıtma tesisinin kapasitesi iki katına çıkarıldı. Ayrıca  2007 yılında ileri seviye arıtma yöntemlerinin kullanıldığı bir Ultrafiltrasyon Membran Arıtma Sistemi faaliyete geçti. 2008 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından düzenlenen "En Çevreci OSB" yarışmasında Manisa OSB ile birlikte birinciliği elde etti.
2012 yılında Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'ndan ayrılarak ve böylece 10 Ekim 2012 tarihinden sonra ismi, Bursa Organize Sanayi Bölgesi olarak değiştirildi.

Bursa Organize Sanayi Bölgesi6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. web sitesi
Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu18 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Ticaret ve Sanayi Odası6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Çevre Merkezi22 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Ormancılık Müzesi, Bursa'da 1989 yılında hizmete girmiş ihtisas müzesi.
Türkiye'nin ilk ormancılık müzesidir. Ormanın ve ormancılığın içinde yer alan canlı ve cansız her şeyin bir araya getirilip sergilendiği bir müzedir. Bursa'da, Çekirge Caddesi üzerinde, Saatçi Köşkü olarak bilinen yapıda yer alır. Kurucusu Zafer Öztaptık'tır.
Müzede hayvan ve bitki fosilleri, haberleşme ve orman mühendisliği aygıtları, harita ve fotoğraflar, ormancılık tarihi ile ilgili belgeler başta olmak üzere iki bin kadar eser sergilenmektedir. Dünyada sadece Amerika'da bulunan sekoya ağaçlarının Anadolu'da yetişip günümüze gelebilmiş fosilleri ve Orhaneli ilçesindeki kömür işletmelerinde bulunan 16 milyon yıllık hayvan fosili de bu müzede görülebilir.

Orman Hayatından Kesitler.
Orman Bitkileri ve Kesim Aletleri.
Orman Mühendisliğinde Kullanılan Aletler.
Fosiller.
Harita ve Uzay Fotoğrafları.
Orman içi Haberleşme Araçları.
Tarihi Belgeler.
Albüm ve Kitaplar

Müzenin yer aldığı 19. yüzyıl yapısı Saatçi Köşkü; Bursa'nın önemli sivil mimari yapılarındadır. Osmanlı barok tarzındaki iki katlı ahşap yapının geniş terasları, bahçesinde kameriyesi, aslan ağızlı havuzu bulunur. Köşk, Bursa eşrafından Ali Efendi'ye ait idi. Saatçi Efendi, uzun yıllar binada saat imalatı yapmıştı. 1936 yılına kadar köşk olarak kullanıldı. Müzeye dönüştürülmeden önce Bursa Orman Okulu olarak kullanıldı. Okul 1949'da kapandı. Saatçi Köşkü, 1983 yılına kadar Orman Bölge Müdürlüğü olarak kullanıldı, 1989 yılında müzeye dönüştürüldü. Müzenin açılışı 29 Mart 1989'da gerçekleşti.

Bursa Ovası, Marmara Bölgesi'nin güneydoğu parçasında Uludağ masifi ile Gemlik Körfezi'nin güney ve güneydoğusundaki kıyı dağları arasında doğu-batı doğrultusunda uzanan büyük bir ovadır. Bunlar, Bursa Ovası'nı Uluabat depresyonundan ayıran tepeler olup, üzeri ve etekleri seyrek ağaçlar ve tarlalarla kaplıdır.

Bursa Ovası, uzun yıllar boyunca tarım merkezi olmuştur. Ancak Balkanlar'dan gelen yoğun göç, Bursa'nın büyümesine ve tarım arazilerinin yapılaşmaya açılmasına sebep olmuştur. Sanayileşme, Nilüfer Çayı'nı kirletmiş ve su kaynaklarının azalmasına neden olmuştur. Pek çok kuruluş çevre kirliliğini önlemeye çalışsa da yetersiz kalmaktadır. Gelecek nesil için büyük tehlike teşkil etmektedir.

Ovanın kuzeyinde hafif yüksek dağlar başlar ve ardında Marmara Denizi bulunur. Doğusunda Yenişehir Ovası, Güneyinde 2.543 metre yüksekliğiyle Uludağ vardır. Batısında Susurluk Ovası bulunur.

Bursa'nın en bilinen ürün şeftalidir; dut, domates, üzüm ve zeytin gibi ürünler de öne çıkar.

Eskiden Bursa Ovası'nın büyük bölümü bataklık ile kaplıydı. 1930'lu yıllarda Ana kanal, Alman Kanalı, Cenup Kanalı açılarak bataklık kurutulmuş ve tarıma açılmıştır.

1842 yılında Bursa'ya gelen Madam Ida Laura Pfeiffer, Bursa Ovası gibi bir yeri ancak İsviçre'de gördüğünü yazar.

Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ), 2010 yılında Bursa'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye'nin beşinci teknik üniversitesi ve Bursa'nın ikinci devlet üniversitesidir. Üniversite, 21 Temmuz 2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 6005 sayılı yasa ile kurulmuştur.
Üniversitede lisans ve lisansüstü düzeyde eğitim verilmektedir. 2025 yılı itibarıyla toplam 12.586 öğrencisi vardır. Akademik kadroda 591 personel görev yapmaktadır. Üniversite bünyesinde 6 fakülte, 1 enstitü, 1 yüksekokul ve çeşitli araştırma merkezleri bulunmaktadır.

Bursa Teknik Üniversitesi, 2010 yılında kurulmuş, ilk öğrencilerini 2011–2012 akademik yılında kabul etmiştir. Kurucu rektör Prof. Dr. Ali Sürmen olmuştur. 2022 yılı itibarıyla rektörlük görevini Prof. Dr. Naci Çağlar yürütmektedir.

Bilgisayar Mühendisliği Bölümü
Biyomühendislik Bölümü
Çevre Mühendisliği Bölümü
Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü
Endüstri Mühendisliği Bölümü
Fizik Bölümü
Gıda Mühendisliği Bölümü
Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü
İnşaat Mühendisliği Bölümü
Kimya Bölümü
Kimya Mühendisliği Bölümü
Makine Mühendisliği Bölümü
Matematik Bölümü
Mekatronik Mühendisliği Bölümü
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü
Polimer Malzeme Mühendisliği Bölümü
Veri Bilimi ve Analitiği Bölümü
Yapay Zeka ve Makine Öğrenmesi Bölümü

İngilizce Mütercim ve Tercümanlık Bölümü
İşletme Bölümü
Psikoloji Bölümü
Sosyoloji Bölümü
Uluslararası İlişkiler Bölümü
Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bölümü

Denizcilik İşletmeleri Yönetimi Bölümü
Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği Bölümü

Orman Endüstri Mühendisliği
Orman Mühendisliği

Yeni Medya ve İletişim Bölümü

İç Mimarlık Bölümü
Mimarlık Bölümü
Peyzaj Mimarlığı Bölümü
Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Üniversite bünyesinde çeşitli uygulama ve araştırma merkezleri bulunmaktadır. Bunlar arasında Robot Teknolojileri ve Akıllı Sistemler, Elektrikli Taşıtlar, Merkezi Araştırma Laboratuvarı ve Deprem Mühendisliği Uygulama ve Araştırma Merkezleri yer almaktadır.

Bursa Teknik Üniversitesi, eğitim faaliyetlerini Mimar Sinan ve Yıldırım Bayezid Yerleşkelerinde sürdürmektedir. Her iki yerleşke de şehir merkezine yakın olup, toplu taşıma ile ulaşım mümkündür.

Üniversitede öğrenciler için çeşitli spor, kültür, sanat ve bilim toplulukları faaliyet göstermektedir. Ayrıca öğrenciler için yemekhane, spor salonu ve sosyal tesisler de bulunmaktadır.

Academic Review of Humanities and Social Sciences
Journal of Innovative Science and Engineering
Ağaç ve Orman

Üniversite bünyesinde Bursa Teknik Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi (Bursateknopark) ve Teknoloji Transfer Ofisi (Bursatto) faaliyet göstermektedir.

2016 yılında kapatılan Bursa Orhangazi Üniversitesi'nin öğrencileri, alınan karar doğrultusunda Bursa Teknik Üniversitesi'ne yerleştirilmiştir.

Resmî sitesi

Bursa Teleferik, Türkiye'nin ilk teleferik hattıdır. 29 Ekim 1963'te açılmıştır. Bursa'nın şehir simgelerinden biri olan Bursa Teleferik aynı zamanda halatlı taşımacılık alanında 9 km yatay uzunluğu ile Türkiye'nin en uzun teleferik hattıdır. İstasyonlarında bulunan eğlence merkezleri ve alışveriş dükkanları ile aynı zamanda bir yaşam merkezidir. Bünyesinde 4 istasyon barındıran Bursa Teleferik ilk istasyon olarak Güney Bursa'da yer alan Yıldırım ilçesine yakın olan Teferrüç mahallesindeki Teferrüç istasyonundan kalkmakta ve Uludağ'daki oteller bölgesine ulaşmaktadır. 2014'te İtalyan şirket Leitner Ropeways tarafından altyapısı yenilenen teleferik hattı Teleferik Holding A.Ş. tarafından işletilmektedir.

Cumhuriyet’in 40.yıl kutlamalarının yapıldığı 1963 yılında İsviçreli şirket Von Roll Holding tarafından ülkenin en büyük kayak merkezi Uludağ’a yapılan teleferik hattı 29 Ekim 1963’te açılmıştır. İnşaatı 1958'de başlayan hat 5 senede tamamlanmıştır.

Toplamda 4 istasyon bulunmaktadır. İki istasyon arası en uzak mesafe Sarıalan ile Oteller Bölgesi arasında yer almakta ve 4212 metredir.

Teferrüç istasyonu; otomasyonla yönlendirilen sistemi, 240 araçlık otoparkı, 70 kişilik şirket ekibinin idari bölümleri, eğlence dükkânları, yürüyen merdiveni ve geniş yolcu kabul salonu ile giriş istasyonudur.

Tesis yapılanması hala devam etmektedir. Piknik alanları bulunmaktadır.

2014 yılındaki yeni yapılanmaya kadar son istasyon olan Sarıalan, Oteller Bölgesi'nin açılması ile birlikte ara istasyon konumundadır.

Teleferik hattının son istasyonu olan Oteller Bölgesi İstasyonu ile birlikte Uludağ kayak merkezindeki otellere ulaşım sağlanmaktadır. Kurbağa Kaya İstasyonu olarak da adlandırılmaktadır. 2014 yılı Aralık ayında faaliyete geçmiştir.

Teleferik Holding A.Ş. - Bursa Teleferik Web Sitesi26 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Bursa Teleferik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bursa Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi, Bursa'da tekerleğin at arabasından otomobile gelişimini sergileyen, Türkiye'nin ilk araba müzesidir. Müze, Umurbey Mahallesindeki 17.000 metrekarelik bir alanı kapsayan eski bir ipek fabrikasının Tofaş'ın sosyal sorumluluk projesi adı altında restore edilmesiyle Haziran 2002 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Müze, Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin müze yapılmak üzere 30 yıl için TOFAŞ Otomobil Fabrikası'na kiraya verdiği 17 dönüm bahçe içindeki eski bir ipek fabrikasının (İpeker Fabrikası) restore edilmesiyle oluşturulmuştur. Restorasyon, 1998-2002 yılları arasında gerçekleşmiştir. Binanın restorasyonunu Mimar Naim Arnas gerçekleştirmiştir.
Bursa'da bir mezarda bulunan ve daha önce Bursa Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan 2600 yıllık bir savaş arabası müzede sergilenen en önemli eserlerdendir. Türkiye'nin çeşitli illerinden seçilerek bir araya getirilen kağnılar, at ve öküz arabaları, top arabaları, ot arabası, odun arabası gibi pek çok araba, panyolar, çarklılar, yarım esebey, Briçka gibi tarihi arabalar çok ince işlemlerden geçirilerek restore edildikten ve sınıflandırıldıktan sonra sergilenmektedir. Müzede Tofaş üretimi 8 otomobil de yer almaktadır.

Müze; Umurbey Hamamı, Fayton Kafe, Eski Türk Evi, Fırın ve Baca, Havuz, Dokuma Alanı, Mancınıkhane ve Kozaklık olmak üzere 8 bölümden oluşmaktadır.
Umurbey Hamamı, zamanının Rumeli Beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa'nın oğlu Omurbey tarafından yaptırılmıştır; şu anda müzenin fuaye ve geçici sergilerinin toplandığı yer olarak kullanılmaktadır. Eski Türk Evi olarak adlandırılan bölüm ise müzenin idari binası olarak hizmet verirken arsanın diğer köşesinde bulunan havuz binanın ipek fabrikası olarak kullanıldığı zamanlardan kalan bir hatıra niteliği taşımaktadır. İkisinin arasında ise müze binası olarak kullanılan dokuma alanı, mancınıkhane ve kozaklık bulunmaktadır. Müze ve sergi alanlarının hemen dışarısında yer alan bahçede birçok ağacın ve bitkinin yanı sıra; 300 yıllık bir çınar ve 200 yıllık bir karadut ağacı yer almaktadır.

Müzenin içerisinde MÖ 12000 yılından günümüze kadar Anadolu'da otomotiv alanının zaman içerisindeki gelişimine dair sergiler bulunmaktadır. Ahşap kazıklardan buharlı motorlara kadar; tekerleğin Anadolu'ya ilk ulaşmasından itibaren hidrolik direksiyon sisteminin icadına kadar olan farklı farklı süreleri kapsayan bir sergi mevcuttur.

Bursa Ulu Cami, Bursa'da I. Bayezid tarafından 1396-1400 yılları arasında yaptırılmış ulu camidir.
Bursa'nın tarihi sembollerinden olan cami, Bursa kent merkezinde, Atatürk Caddesi üzerindedir.
Çok ayaklı cami şemasının en klasik ve anıtsal örneği sayılır. Yirmi kubbeli yapı, Türkiye'deki iç cemaat yeri en geniş camidir. Mimarın Ali Neccar veya Hacı İvaz olduğu sanılmaktadır.
Caminin kündekari tekniği ile yapılmış minberi Selçuklu oyma sanatından Osmanlı ahşap oymacılığı sanatına geçişin en önemli örneklerinden biri kabul edilen değerli bir sanat eseridir.
Caminin duvarlarında bulunan 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başlarında farklı hattatlar tarafından yazılmış 192 adet hat levhası ve duvar yazısı, hat sanatının özgün örnekleri arasında gösterilir.
Caminin iç mekanında, tepesi açık bir kubbenin altında bulunan şadırvan, Ulu Cami'nin dikkat çekici özelliklerindendir.

Bursa Ulu Cami, Osmanlı Sultanı I. Bayezid tarafından Niğbolu Seferi'nden dönüşünde verdiği emir ile inşa ettirilmiştir. Caminin yapım tarihini veren bir kitabe yoktur; ancak minber kapısında geçen 802 (1399) tarihi caminin inşa tarihi olarak kabul edilir.
Bursa Ulu Cami'nin inşası; hem devletin kendisini siyasal, ekonomik ve kültürel bir varlık olarak dünyaya kabul ettirme çabasının bir devamı hem de Osmanlı toplumuna bir kimlik verme çabasının gereği olarak değerlendirilir. Caminin açılışında ilk hutbeyi dönemin önemli mutasavvıflarından biri olan Somuncu Baba'nın okuduğu rivayet olunur.
Cami yapıldığı dönemlerde toplum tarafından çok itibarlı addedilmiş ve diğer medreselerin hocaları burada ders vermeyi bir şeref bilmiştir. Sonraki yüzyıllarda caminin iç mekânını süsleyen ve alışılmışın dışında büyük ebatlı yazılar toplumsal ilgi ve itibarın nedenlerinden biri olmuştur.
İnşasından kısa bir süre sonra Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda esir düşmesinin ardından Timur'un Bursa'yı işgali sırasında ve Fetret Devri'nde Karamanoğlu Mehmed Bey'in Bursa kuşatmasında (1413) cami, dış cephelerine odun yığılarak yakılmaya çalışıldı. Bu yangınlar sonucu dış cephe kaplaması tahrip oldu. Ortaya çıkan moloz duvar dokusu kalın sıva ile örüldü; bu durum 1950'lerdeki restorasyona kadar böyle devam etti. 1958 Büyük Çarşı yangınında kuzey avlusunun da yanmasından sonra gördüğü tadilat sırasında sıva kaldırılmıştır.

Fetret devrinden sonra 1421 yılında tekrar ibadete açılan caminin ilk tamir vesikası 1494 yılına aittir. 1862 yılına kadar 23 tamir vesikası daha vardır.
Müezzin mahfili 1549 yılında yapıldı. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır'ın fethi ve hilafetin Osmanlı'ya geçtiği dönemde getirilen Kabe-i şerif kapı örtüsü padişah tarafından Ulu Cami'ye hediye edildi ve minberin soluna asıldı. Müezzin mahfilin karşısındaki taş vaiz kürsüsü 1815'te yapıldı.
Cami, 1855 yılı büyük depreminde büyük hasar gördü. On sekiz kubbesi çöken caminin sadece batı minaresinin dibindeki kubbe ile mihrap önü kubbesi ayakta kalabildi. Depremden sonra esaslı bir tamir gördü. Bu dönemde Sultan Abdülmecid'in emri ile İstanbul'dan gönderilen ünlü hattatlar camideki büyük yazıları elden geçirdiler. Ayrıca yeni hüsn-ü hatlar da ilâve edildi.

1889 yılında çıkan bir yangında minarelerin ahşap olan külahları yanmış, sonrasında kâgir olarak yeniden yapılmıştır.

Dikdörtgen planlı cami yaklaşık 5.000 metrekare boyutlarında olup 20 kubbe ile örtülüdür. Sekizgen kasnaklara oturan kubbeler mihrap duvarına dik beş sıra halinde dizilmiştir. Kasnaklar mihrap ekseni üzerindekiler en yüksek olmak üzere yanlara doğru gidildikçe her sırada daha alçak düzenlenmiştir. Kuzey cephenin her iki ucunda tuğla malzemeyle inşa edilmiş iki kalın minaresi ve minarelerden doğudakinin Sultan Çelebi Mehmed devrine ait olduğu tahmin edilmektedir.
Düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş kalın beden duvarlarının masif etkisini hafifletmek için cephelerde her kubbe sırası hizasına gelmek üzere sağır sivri kemerler yapılmıştır. Her kemerin içinde iki sıra halinde ikişer pencere yer alır. Bunların gerek biçimleri gerek boyutları her cephede farklıdır.
Son cemaat yeri bulunmayan yapının kuzey cephesinde köşelerde sonradan yapılan iki minare vardır. Minarelerin ikisi de beden duvarına oturmaz, yerden başlar. Batı köşesindeki minare I. Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen biçimli kürsüsü bütünüyle mermerden, gövdesi tuğladandır. I. Mehmet'in yaptırdığı söylenen doğu köşesindeki kare kürsülü minare, caminin beden duvarından da 1 metre kadar ayrıktır. Şerefeler her iki minarede de aynı olup tuğlalı mukarnaslarla bezelidir. Kurşun kaplı külahlar 1889'daki yangında ortadan kalkınca, bugünkü boğumlu taş külahlar yapılmıştır.
Ana kapısı kuzeyde olan caminin, doğu ve batıdakilerle birlikte üç kapısı vardır. Ayrıca sonradan Sultanın namaz kılması için ayrılan Hünkar Mahfili'ne açılan bir kapı pencereden bozularak yapılmış; böylece kapı sayısı dörde çıkmıştır.

Bursa Ulu Cami'nin sert ceviz ağacından kündekari tekniği ile yapılmış minberi Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed isimli bir sanatkar tarafından yapılmıştır. Selçuklu oyma sanatından Osmanlı ahşap oymacılığı sanatına geçişin önemli örneklerinden biri olan minberi yapan ustanın kim olduğu hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yer almaz. Ustanın ismi minberin sağ yanında oyma sülüs yazı ile yazılmıştır. İsmini yazdığı ifadenin son kelimesi farklı şekillerde okunmuş;kimi kaynaklarda Antepli olduğu; kimi kaynaklarda Tebriz'in Devak köyünden olduğunu ifade edilmiştir.
Minberde form açısından Selçuklu geleneği hakimdir. On dört basamaklı minberin girişinde kapı kanatları bulunur. Üçgen şeklindeki minber tacı delikişi tekniğinde bitkisel olarak süslenmiştir. Üçgenlerin kenarlarından gelen Rumilerle taç dalgalı bir forma sahiptir. Aynalıkaltı 12 panoya bölünmüştür. Yan aynalıklarda yüzey çok kollu yıldızlarla geometrik taksimatlara ayrılmış ve her bir parçanın içi bitkisel motiflerle doldurulmuştur.
Minber korkuluğu her iki yönde birbirinden farklıdır. Doğu yönünde, delikişi tekniğinde sekiz kollu yıldız ve sekizgenlerden oluşan geometrik kompozisyon korkuluk bütününe yerleştirilmiştir. Diğer yönde ise zemin oyma ve delikişi tekniğinde işlenen panolar dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Minber kapısının üstündeki kitabede inşa tarihi ve banisinin adı yer alır.
Ulu Cami minberine bazı gizemler atfedilmiştir. 1980 yılında minberin doğu yönündeki geometrik kompozisyonun güneş ve etrafındaki gezegenlere simgelediği; aralarındaki uzaklıkların gerçek uzantıları ile orantılı olduğu; batı yönündeki kompozisyonun ise galaksi sistemini simgelediği iddia edilmiştir.

Caminin iç mekanında, yirmi kubbeli yapının ortasındaki üstü açık kubbenin altında yer alan şadırvan, Ulu Cami'nin dikkat çekici özelliklerinden biridir.
Selçuklu yapılarında yaygın olan tepe açıklığı ve altında havuz yer alması geleneğinin bir devamı olan bu özellik, camiyi Selçuklu geleneğine bağlar. Şadırvanın altında bulunduğu açık kubbe günümüzde camekanla kapatılmıştır.

 OpenStreetMap'te Bursa Ulu Camii ile ilgili coğrafi veriler  

Ulu Cami Türkiye Kültür Portalı
SumiyoOkumuro, The Mamluk Kaaba Curtain in the Bursa Grand Mosque (Bursa Ulu Cami’deki Kabe Örtüsü) 8 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ), 1975'te Bursa'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 11 Nisan 1975'te 1873 Sayılı Kanun ile Bursa'nın ilk üniversitesi olarak kurulmuştur.
"Bursa Üniversitesi" adıyla kurulan; 1982 yılında "Uludağ Üniversitesi", 2018 yılında ise "Bursa Uludağ Üniversitesi" adını alan üniversite 15 fakülte, 2 yüksekokul, 15 meslek yüksekokulu, 1 konservatuvar, 4 enstitü, 27 araştırma ve uygulama merkezi ve rektörlüğe bağlı 5 bölüme ev sahipliği yapmaktadır.

Bursa'da 1970 yılında İstanbul Üniversitesine bağlı olarak kurulan "Bursa Tıp Fakültesi", üniversitenin temelini oluşturur. 1960 yılında Bursa Organize Sanayi Bölgesi'nin kurulması ile şehirde yaşanan sanayi ve nüfus patlaması sonucu Bursalı aydınlar ve iş adamları, bir üniversite kurulması ihtiyacını hissederek 1969 yılında "Bursa Üniversitesi Kurma Derneği'ni kurdular. İlk olarak bir tıp fakültesi kurulmasına karar verildi.
Bursa Tıp Fakültesi, 1970 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde Çapa Tıp Fakültesi içinde 50 öğrenci ile eğitime başladı. Fakültenin ilk dekanı, Fikret Karaca oldu. Fakülte kendi kullanımına verilen Bursa Göğüs Hastanesi'nin (bugünkü Yüksek İhtisas Hastanesi) onarımından sonra Mayıs 1974'ten itibaren eğitimi Bursa'da sürdürdü. O zamana kadar her yıl Bursa Tıp Fakültesi adına 50 öğrenci İstanbul Fakültesi'ne alınmış ve eğitim görmüştür. Aynı dönemde, Bursa'da Üniversite Kurma Derneği, İzmir yolu üzerinde 17. km'deki Görükle arazisini üniversite kurmak için uygun alan olarak belirledi ve istimlak işleri yürütüldü; bu arazi üzerinde Tıp Fakültesi Hastanesinin temeli, 1976'da atıldı.
Bir üniversitenin kurulması için fiilen en az iki fakültenin varlığı gerekiyordu. 1974 yılında Ziraat Okulunun ek binasında 100 öğrenci ile Nurhan Akçaylı yönetiminde "Bursa İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesinin kurulması ile bu şart yerine getirildi. 1 Nisan 1975 tarihinde TBMM'de kabul edilen ve 11 Nisan 1975 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 1873 sayılı "Dört Üniversite Kurulması Hakkında Kanun" ile dört üniversitenin kurulması öngörülmüş ve Bursa Üniversitesi de bu kanuna istinaden kurulmuştur.
Üniversite, 2 fakülte, 20 öğretim üyesi ve 250 öğrenci ile “Bursa Üniversitesi” adı altında eğitime başladı. Bir süredir tıp fakültesinin dekanlığını yürütmekte olan Ömer Fethi Tezok, kurucu rektör olarak seçildi.

1982 yılında yükseköğretim kurumları YÖK çatısında yeniden yapılandırıldığında, adları değiştirilen birçok üniversite arasında Bursa Üniversitesi de yer alır. Üniversitenin adı; 20 Temmuz 1982 tarihinde Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı hakkında 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile "Uludağ Üniversitesi" olarak değiştirildi. Bursa Üniversitesinin yerini alan Uludağ Üniversitesinin Kurucu Rektörü, Nihat Balkır oldu.
18 Mayıs 2018 tarihli ve 30425 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7141 sayılı "Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile üniversitenin adı "Bursa Uludağ Üniversitesi" olarak değiştirilmiştir.

Kurucu rektör Ömer Fethi Tezok tarafından, ileride sekiz fakültenin olacağı varsayılarak, Yeşil Camii'nin hünkar mahfili korkuluklarındaki sekiz kollu yıldızlı geometrik desen üniversitenin amblemi olarak seçilmiştir. İznik çinilerinin özgün rengi olan turkuaz mavisi de, amblemin rengi olarak belirlenmiştir.

Üniversite bünyesinde sırasıyla şu fakülteler açılmıştır: Mühendislik-Mimarlık Fakültesi (1976), Veteriner Fakültesi (1978), Ziraat Fakültesi (1981), Eğitim Fakültesi (1982 - Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Bursa Yüksek Öğretmen Okulu ile Yabancı Diller Yüksekokulu birleştirilerek), İlahiyat Fakültesi (1982), Fen-Edebiyat Fakültesi (1983), Hukuk Fakültesi (2007) ve Güzel Sanatlar Fakültesi (2007). 1995 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile kurulması öngörülen Diş Hekimliği Fakültesi 2020-2021 eğitim öğretim döneminde öğrenci almaya başlamıştır.
Sanayi ve hizmet sektörüne nitelikli ara insan gücü yetiştirmek amacıyla; üniversite bünyesinde açılan meslek yüksek okulları ise şunlardır:

1985 yılında Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu,
1986 yılında Bursa Meslek Yüksekokulu (1996'da “Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu”, 'Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu” olarak ikiye ayrıldı)
1992 yılında İlahiyat Meslek Yüksekokulu (İlahiyat Fakültesine bağlı olarak kurulmuştur.)
1994 yılında Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu
1995 yılında Karacabey Meslek Yüksekokulu, İnegöl Meslek Yüksekokulu, İznik Meslek Yüksekokulu, Yalova Meslek Yüksekokulu
1996 yılında Sağlık Yüksekokulu (4 yıllık)
1997 yılında Yenişehir İbrahim Orhan Meslek Yüksekokulu
1999 yılında Orhangazi Meslek Yüksekokulu, Mennan Pasinli Meslek Yüksekokulu
1998 yılında U. Ü. Devlet Konservatuvarı (Yarı zamanlı statüde)
1999 yılında U. Ü. Devlet Konservatuvarı Müzik ve Bale İlköğretim Okulu (Tam Zamanlı Statüde)
2005 yılında Gemlik Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu, Orhaneli Meslek Yüksekokulu, Keles Meslek Yüksekokulu
2008 yılında Harmancık Meslek Yüksekokulu
2009 yılında Büyükorhan Meslek Yüksekokulu
2018 Yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi
2019 yılında Diş Hekimliği Fakültesi faaliyete geçti. 2020-2021 Eğitim Öğretim yılında öğrenci alımına başlıyor.

Fethi Tezok (1975-1978)
Nihat Balkır (1978-1992)
Ayhan Kızıl (1992-2000)
Mustafa Yurtkuran (2000-2008)
Mete Cengiz (2008-2011)
Ali Yaşar Sarıbay (2011-2011 M. Mete Cengiz'in vefatı üzerine vekaleten atanmıştır.)
Kamil Dilek (2011-2015)
Yusuf Ulcay (2015-2019)
Ahmet Saim Kılavuz (2019-2023)
Ferudun Yılmaz (2023-)

Üniversitenin ana yerleşim birimi "Görükle Yerleşkesi"dir. Görükle Yerleşkesi, kent merkezine 18 km uzaklıkta ve 16.000 dönüm arazi üzerine kuruludur. Tıp Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Veteriner Fakültesi, Ziraat Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Devlet Konservatuvarı, Sağlık Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi, Öğrenci Kültür Merkezi, Merkez Kütüphanesi, Enstitüler, Bölüm Başkanlıkları ve Rektörlük merkez örgütü, Görükle Yerleşkesi'nde yer almaktadır.

İlahiyat Fakültesi Nilüfer, Fethiye'de "Faik Çelik Yerleşkesi"nde fakülteye ait uygulamalı camii ve Fethiye Kültür Merkezi ile birlikte yer alır.

Yabancı Diller Yüksekokulu ve Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu, Bursa Şehirlerarası Otobüs Terminali yanındaki "Ali Osman Sönmez Yerleşkesi"nde faaliyet göstermektedir.

Hukuk Fakültesi, Necati Kurtuluş Denizcilik Yüksekokulu ve Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu Gemlik ilçesindeki "Suni İpek Yerleşkesi"nde faaliyetini sürdürmektedir.

Güzel Sanatlar Fakültesi, Mudanya ilçesinde faaliyetini sürdürmektedir.

İşletme, Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik, Yönetim Bilişim Sistemleri ve Lisansüstü Programlar (Tezli veya Tezsiz seçenekleriyle tercih edilebilen Muhasebe ve Denetim, Uluslararası Ticaret ve Tezsiz Sağlık Kuruluşları Yöneticiliği) programları, İnegöl ilçesinde faaliyet göstermektedir.

Mustafakemalpaşa, Karacabey, İnegöl, İznik, Yenişehir ve Orhangazi, Harmancık, Büyükorhan, Keles, Orhaneli, ilçelerinde bulunan meslek yüksek okulları faaliyetlerini isimlerini aldıkları ilçelerde sürdürürler.

Üniversitede 2022-2023 akademik yılında; 63699 önlisans ve lisans öğrencisi, 2301 doktora öğrencisi, 5506 yüksek lisans öğrencisi, 2649 tıpta uzmanlık öğrencisi olmak üzere toplam 74155 öğrenci öğrenim görmektedir.
2022-2023 akademik yılı itibarıyla üniversitede toplam 714 profesör, 304 doçent, 279 doktor öğretim üyesi, 548 öğretim görevlisi, 634 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 2479 öğretim elemanı bulunmaktadır.

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü

Tıp Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Veteriner Fakültesi
Eğitim Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Ziraat Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İnegöl İşletme Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi

Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu
Gemlik Necati Kurtuluş Denizcilik Yüksekokulu

Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Yenişehir İbrahim Orhan Meslek Yüksekokulu
Orhangazi Meslek Yüksekokulu
Gemlik Asım Kocabıyık Meslek Yüksekokulu
Orhaneli Meslek Yüksekokulu
Keles Meslek Yüksekokulu
Harmancık Meslek Yüksekokulu
Büyükorhan Meslek Yüksekokulu
Karacabey Meslek Yüksekokulu
Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu
İznik Meslek Yüksekokulu
İnegöl Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Güzel Sanatlar Bölümü
Enformatik Bölümü
Beden Eğitimi Bölümü

Tarımsal Uygulama ve Araştırma Merkezi (TUAM)
Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUAM)
Atatürk Rehabilitasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deney Hayvanları Yetiştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÜSİGEM)
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ULUÇAM)
Arkeoloji Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ARAM)
Mozaik Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (UMAM)
Arıcılık Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (AGAM)
Uludağ Üniversitesi Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (ULUTÖMER)
BUÜ Türk Devletleri ve Akraba Toplulukları Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜDAM)
Karagöz ve Kukla Oyunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (KARAKUM)
Uludağ Üniversitesi Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (UKAM)

Resmî site
Üniversite dergileri
Prof. Dr. Fuat Sezgin Kütüphanesi

Bursa Yenişehir Havalimanı (IATA: YEI, ICAO: LTBR), 1944'te bir askeri üs olarak kurulan tesis, askeri havaalanına yapılan ilave tesislerle birlikte sivil hava ulaşımına hazır hale getirilerek Bursa Havaalanı adıyla, 3 Kasım 2000 tarihinde hizmete girdi. Sivil-askeri amaçla kurulan Hava Meydanının Bursa il merkezine uzaklığı 50 km olup 3000x45 ve 3000x30 metre boyutlarında iki adet beton kaplama pisti bulunmaktadır.

Bursa şehir merkezine yakın, Yunuseli semtinde yer alan Bursa Yunuseli Havalimanı'nın büyük gövdeli yolcu ve kargo uçaklarının iniş-kalkışına elverişli olmaması (pist ebadı: 1395m x 30m) ve modern terminal ve tesislerin inşa edilmesi isteği ile Yenişehir ilçesinin 10 km batısında bulunan mevcut Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterindeki askeri havaalanının sivil trafiğe açılmasına karar verilmiştir. Bu amaçla yapılan ihale sonucu Mak-Yol A.Ş. tarafından 13.07.1995 tarihinde projeye başlanılmıştır. Bu kapsamda, mevcut askeri piste (07R-25L) paralel olarak bir adet yeni pist (07L/25R) inşa edilmiştir. Ayrıca 7 adet park yerine sahip apron, apronla pisti birbirine bağlayan bir adet taksi yolu, terminal binası, ek hizmet binaları, araç yolu, seyrüsefer yardımcısı cihazlar (birer adet ILS, VOR, NDB ve Marker ile iki adet DME cihazı) inşa edilmiş ve DHMİ'ye teslim edilmiştir. Bu şekliyle Bursa hem oldukça modern bir terminale sahip olmuş; hem de 2993m x 45m ebadında bir piste kavuşmuştur. Yeni yapılan pist, ILS'in (Instrument Landing System-Aletli İniş Sistemi) yanı sıra pist merkez hattı ve tekerlek temas ışıklarını da içeren ileri bir aydınlatma sistemiyle (CAT II) teçhiz edilmiştir. Yapılan yeni terminalin yolcuya açık alanlar iç ve dış hat kullanım alanı 5600 m² olup, 1.500.000 yolcu/yıl kapasiteye sahiptir.
Kargo binası yapımı için ise yine Mak-Yol A.Ş. tarafından 02.05.1997 yılında projeye başlanmış ve 20.05.2001 tarihinde kesin kabul yapılarak bina hizmete verilmiştir. Proje kapsamında 9460 m² kapalı alana ve her biri 115 m³ 8 adet soğuk odaya sahip kargo binası ile 10.000 m² otopark inşaatı gerçekleştirilmiştir.
Bursa-Yenişehir Havaalanı'nın 3 Kasım 2000 tarihinde resmi açılışı yapılmıştır. Aydınlatma ve benzeri eksiklerinin tamamlanmasını müteakiben faal olarak açılması 1 Haziran 2001 tarihinde olmuştur. Aynı gün Yunuseli'ndeki Bursa Havaalanı hava trafiğine kapatılmış ve Havaalanı Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na teslim edilmiştir. Bugün itibarıyla de Yunuseli'ndeki eski Bursa Havaalanı hava trafiğine kapalıdır.
21.05.2001 yılında Bakanlar Kurulu, 2001/2444 sayılı karar ile Bursa-Yenişehir Havaalanı'nı daimi yolcu giriş-çıkış hava hudut kapısı olarak tespit etmiştir. Böylelikle Yenişehir Havaalanı uluslararası hava trafiğine de açılmıştır.
Yenişehir Havalimanı'na ilk yolcu seferleri 28.12.2002 tarihinde Rusya ve Ukrayna'dan Uludağ'a yılbaşını geçirmek üzere gelen turistleri taşıyan uçaklarla başlamıştır. Tarifesiz (charter) olarak yapılan bu seferler bugün de aynı dönemlerde yapılmaya devam etmektedir. Bunu müteakiben 2004 Hac mevsiminde, Yenişehir Havaalanı ilk hacılarını da uğurlamaya başlamıştır.
6 Ağustos 2004 tarihi itibarıyla ilk tarifeli yolcu seferleri Türk Hava Yolları tarafından Ankara'ya başlamıştır. Ancak talebin düşük olması sebebiyle bu seferler iptal edilmiştir.
Bursa tarifeli iç hat seferlerine 26.03.2007 tarihinde tekrar kavuşmuştur. Trabzon seferleri yine THY tarafından icra edilmiştir. Bunu Erzurum seferleri izlemiştir. Sun Express'in uçaklarının devreye girmesiyle de Diyarbakır, İzmir ve Antalya seferleri başlamıştır. Daha sonra THY uçuşları tamamen Sun Express'e devretmiştir. Ancak önce İzmir ve Diyarbakır sonra ise Antalya ve en son 18.02.2010 tarihinde Erzurum ve Trabzon seferleri iptal edilerek havaalanındaki bütün tarifeli seferler son bulmuştur.
Bu arada 2009 yılında umre seferleri de havaalanımızdan yapılmaya başlandı. Bu seferler halen devam etmektedir. 
Yine 2009 yılı içerisinde MNG Hava Yolları tarafından Mısır Kahire'ye civciv ihracatı amacıyla kargo seferleri 14.04.2009'da başlamıştır. Bu seferler devam etmektedir.
Havalimanımıza 02.04.2010 tarihinden itibaren THY'nin alt kuruluşu olan Anadolujet tarafından Ankara seferleri başlatıldı. Haftada dört kez (Pazartesi, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi) karşılıklı yapılan seferlerle havaalanımız tekrar iç hat tarifeli seferlere kavuştu. Bu şekilde Bursa'dan, Ankara aktarmalı olarak, yurdun dört yanına ayrıca kimi uluslararası noktaya gitmek mümkün oldu. Bu seferler 31.10.2010 tarihinden itibaren haftanın yedi günü yapılmaya başlandı.
Bunun yanı sıra 30.03.2010 tarihinden beri Öger Tur tarafından, Germania Fluggesellschaft`a ait uçaklarla sezonluk olarak haftada bir kez (Salı) karşılıklı Düsseldorf seferleri yapılmaktadır.
Havalimanımızda yukarıda zikredilen seferler dışında VIP uçuşlar, askeri uçuşlar, paraşüt uçuşları, pilot eğitim uçuşları, iş uçuşları (business flights), ambulans uçuşlar v.b. uçuşlar kurulduğu günden bu yana sıklıkla yapılmaktadır.      
Yolcuya açık alanlar iç ve dış hat olarak 5600 m² olup 2.250.000 yolcu/yıl kapasiteye sahiptir. Yıllardan beri atıl kalan ve çoğu zaman da uçuş yapılamayan Bursa Yenişehir Havalimanı kabuğunu kırmaya başladı. Yolcu ve uçak sayılarında çok önemli artışlar meydana geldi. Ayrıca havalimanı özellikle kış aylarında artan turizm faaliyetlerine ve hac yolculuklarına dönük yurtdışı uçuşları da karşılamaktadır. Anadolujet, Ankara aktarmalı Bursa'dan birçok kente, yine bu kentlerden Ankara aktarmalı Bursa'ya uçuşlar düzenlemektedir. Öger Tur Düsseldorf'a (karşılıklı) uçuşlar gerçekleştirmektedir.
27.06.2013`te Borajet tarafından direkt Adana seferleri başladı. Daha sonrasında uçuşlar kaldırılmıştır.
7 Ağustos 2013 tarihinden itibaren Freebird Hava Yolları ile karşılıklı olarak Bursa-Kuveyt arası uçuşlar başlamıştır. Daha sonrasında uçuşlar kaldırılmıştır.

Bursa Yenişehir Havalimanı'na 80 numaralı belediye otobüsü, taksi ve minibüs ile ulaşılabilir.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

 OpenStreetMap'te Bursa Yenişehir Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  
Bursa Yenişehir havalimanı Taksi Ücretlendirmesi  ile ilgili fiyat verileri

Bursa Yunuseli Hava Kampüsü (IATA:BTZ, ICAO:LTBE), Bursa şehir merkezinde bulunan bir hava kampüsüdür. 2001'e kadar havalimanı olarak sivil havacılığa açık olan meydan, 2001-2017 yılları arası askeri hizmette kullanılmıştır. 2026 yılından beri hava kampüsü statüsüyle Milli Savunma Bakanlığına bağlı olan ASFAT tarafından işletilmektedir.

Yunuseli Hava Kampüsü, 1944-2001 yılları arasında Bursa kentinin havalimanı olarak hizmet vermiştir. Yenişehir Havalimanının açılmasıyla beraber 2001 yılında sivil havacılığa kapatılmış olup 2017 yılına kadar Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından askeri amaçla kullanılmıştır. 2017 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından "iniş şeridi" olarak kullanılmak üzere yeniden sivil kullanıma açılmıştır. 2024 yılında Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından yapılan düzenlemeyle Yunuseli meydanı dahil tüm iniş şeritleri, hava kampüsü olarak tanımlanmıştır. 22 Nisan 2025 tarihinde SHGM tarafından yapılan duyuruyla Bursa Büyükşehir Belediyesinin Yunuseli Hava Kampüsünü işletme yetkisinin iptal ediliği açıklandı. 2026 yılında hava kampüsü, Milli Savunma Bakanlığı tarafından işletilmek üzere ASFAT'a tahsis edilmiştir.

 OpenStreetMap'te Bursa Yunuseli Hava Kampüsü ile ilgili coğrafi veriler

Bursaspor Kulübü, 1963 yılında Bursa'da kurulan Türk spor kulübüdür. Daha çok futbol branşıyla tanınan spor kulübü, futbol branşının yanı sıra basketbol, masa tenisi, voleybol, yüzme, boks ve atletizm dallarında faaliyet göstermektedir. Kulübün renkleri yeşil beyazdır.
Bursaspor'un futbol takımı, Türk futbolunun profesyonel ligler olan Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig'de şampiyonluk yaşayan ilk ve tek takımdır.

Bursa'da faaliyet gösteren 5 amatör kulübün birleşmesinden doğdu. Akınspor, Acar İdman Yurdu, Demirspor, İstiklalspor ve Pınarspor takımları birleşerek Bursaspor'u oluşturdular. Kulüp, renklerini Uludağ'ın karından ve ovanın yeşilinden aldı. Bursaspor'un amblemindeki 5 yıldız, kurucu takımları temsil ediyor.

Bursaspor Kulübü kuruluş aşamasında yer alan 5 amatör kulübün yöneticileri, Bursaspor'un kurucu üyeleri olarak tarihe geçtiler.

Kuruluşundan bugüne kadar Bursaspor kulübünde başkanlık yapmış kişiler aşağıda gösterilmiştir.

Bursaspor futbol branşı ile tanınır. 50 sezon Süper Ligde mücadele eden takım 2009-10 sezonunda ise Süper Lig şampiyonu olarak Süper Ligde Şampiyon olan 5. takım olmuştur. 1 kez Türkiye Kupası 2 kez de Başbakanlık Kupasını kazanan takımın Avrupadaki en büyük başarısı ise Kupa Galipleri Kupasında çeyrek final oynaması ve UEFA Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etmesidir.

2011 yılında mücadelesine Amatör Liglerde başlayıp, Türkiye Kadınlar Voleybol 3. Ligi'ne yükselmiştir. Takım 2015-2016 sezonunda uzun bir aradan sonra ciddi bir yatırım yapmış ve Türkiye Kadınlar Voleybol 2. Ligi'ne namağlup olarak yükselmiştir. Bursaspor Voleybol şubesi 2018-19 sezonu başında kapatılmıştır.

Bursaspor Erkek Basketbol Takımı, 2014-2015 sezonu başında kurulmuş olup profesyonel liglere Türkiye Basketbol 3. Liginde (TB3L) başlamıştır. İlk senesinde takım normal sezonu 3. sırada tamamlasına rağmen play-off ilk turunda üst lige çıkma hakkını kaybetmiştir. 2015-2016 sezonunda (TB3L isim değiştirerek TB2L adını aldı) takım normal sezonu TB2L'de lider tamamlayarak play-off müsabakaları sonucu final grubuna kalmış ve final grubu müsabakaları sonunda tarihinde ilk kez Türkiye Basketbol Ligi'ne yükselmiştir. 2016 yılında ise Durmazlar Makine A.Ş. ile isim sponsorluğu yapmış ve takımın ismi Bursaspor Durmazlar olmuştur. 2016-2017 ve 2017-2018 sezonlarında Türkiye Basketbol 1. Liginde mücadele eden Bursaspor Durmazlar, 2018-19 sezonunda Türkiye Basketbol 1.Ligi'ni 55 puanla şampiyon tamamlayarak tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligine yükselmiştir. Bursaspor Basketbol A.Ş 2019-2020 sezonunda reklam anlaşması gereği Frutti Extra Bursaspor ismi ile mücadele etmektedir.

Kulübün kardeş kulübü MKE Ankaragücü'dür. Dost takımı ise Göztepe'dir.
Bursaspor kulübünün kardeş kulübü MKE Ankaragücü'dür. İki takımın taraftarları arasında kurulan bu ölümsüz dostluğun çok anlamlı bir de hikâyesi vardır. Ankara'da üniversitede okurken, Ankaragücü taraftarları içinde yer alan Bursasporlu Abdülkerim Bayraktar'ın Anadolu takımlarının dayanışması konusundaki örnek davranışı klasikleşir. Daha sonra Abdülkerim Bayraktar'ın 1993 yılında şehit olmasıyla efsane dostluk tam anlamıyla başlar. İki kulübün taraftarları gerek zaman zaman birbirlerinin maçlarına katılır gerekse dost şehrin plaka numarasına binaen Bursa'da her maçın 6. dakikasında Ankaragücü, Ankara'da da her maçın 16. dakikasında Bursaspor adına tezahüratlar yapılır. İki takımın karşılıklı maçları da ayrı bir tat söz konusudur, sahadaki çekişmenin yanı sıra tribünde kardeşlik hakimdir ve tam anlamıyla 1993 yılında başladığını söyleyebileceğimiz 'şehit emaneti' bu dostluğun sonsuza dek süreceği öngörülmektedir.
Bursaspor'un diğer dost kulüpleri Balıkesirspor, Adanaspor, Trabzonspor, Eskişehirspor, Gaziantepspor, Antalyaspor, Erzurumspor, Sakaryaspor, Samsunspor ve Şanlıurfaspor'dur.
Milliyetçi ve Atatürkçü çizgisiyle bilinen Bursaspor'un Amed kulübüyle düşmanlık derecesine varan bir husumeti vardır. Diyarbakır'a maça giden Bursaspor kulübü ve taraftarlarının kötü muamele görmesi Amed kulübü ve taraftarının pkk terör örgütüne yakın bir duruş sergilemesi, Türkiye'nin en büyük taraftar gruplarından biri olan Bursaspor taraftar grubu TeXas'ın Atatürkçü ve Türk milliyetçisi duruşu gibi nedenlerden dolayı iki kulüp ve taraftarı arasında gergin bir ortam bulunmaktadır. 5 Mart 2023 günü Bursa'da oynanan ve Bursaspor'un 2-1 üstünlüğüyle sona eren Bursaspor-Amedspor maçında Bursa tribünlerinden Beyaz Toros ve Yeşil olarak bilinen Mahmut Yıldırım'ın posterleri açılmış Amed'e gönderme yapılmıştır. Bu olay karşısında birçok Anadolu kulübü ve taraftarı Bursaspor'u desteklemiştir. MHP lideri Devlet Bahçeli de “Bize göre ‘Amed’ diye bir yer yoktur. Dolayısıyla ‘Amedspor’ da yoktur. Buradan Bursaspor taraftarlarını kutluyorum” sözleriyle Bursaspor'a olan desteğini açıklamıştır.
Bursaspor'un ayrıca İstanbul kulüpleriyle önemli bir futbol rekabeti bulunmaktadır. Özellikle Beşiktaş ile Bursaspor arasında geçmişe dayanan bir husumet ve rekabet vardır. İki takım taraftarı arasında defalarca olaylar yaşanmış Beşiktaş taraftarı Bursa'ya gelememiştir. İki kulüp arasındaki bu rekabet zamanla daha da büyüyerek derbi havasına dönüşmüş Bursaspor-Beşiktaş maçları derbi maçı kıvamına gelmiştir. Beşiktaş'ın eski teknik direktörlerinden Slaven Bilic bir röportajında “Bursaspor maçı Beşiktaş için belki de en büyük derbi. Maçı kazandıktan sonra futbol tanrısı ilan edildik." ifadesini kullanmıştır.
Bursaspor ve Eskişehirspor kulüpleri arasında dostluğun yanı sıra önemli bir rekabette bulunmaktadır. Bursa ve Eskişehir'in komşu şehirler olması ve iki kulüp taraftarının şehir milliyetçiliği ile ön plana çıkması gibi nedenlerden dolayı Bursaspor-Eskişehirspor maçları Anadolu Derbisi olarak adlandırılmaktadır ve spor medyası tarafından sıkı bir şekilde takip edilmektedir.
Bursaspor'un kendi ilçesi İnegöl'ün takımı İnegölspor ile arasında da diğer kulüpler kadar olmasa da küçük bir rekabet vardır. Bursaspor-İnegölspor maçları Bursa Derbisi olarak adlandırılmaktadır.

Teksas PKK'ya karşı protest tavrı ile de tanınır. Bursaspor-Ankaragücü kardeşliğinin kurucusu Şehit Abdülkerim Bayraktar'da grubun bu tavrını tetikleyen unsurlardan biridir. Uzun süredir grubun liderliğini 'Paşa Selim' olarak da bilinen Selim Kurtulan yapmaktadır.
Ayrıca diğer bir önemli taraftar grubu da Türkiye'de nadir görülen örneklerden biri olan Yeşil İnciler de tamamen kadınlardan oluşmasıyla dikkatleri üzerine toplayan diğer bir gruptur.
Onun dışında Legend Texas, TSC, Grup16, Radikal, Papazçeşme Gençlik, Maraton Platformu, Ünitimsah, Listim vb. gruplar da Bursasporlu taraftar gruplarına örnek olarak gösterilebilir.

Bursaspor, Türkiye'nin en güçlü yerel medya kuruluşlarına sahip olan Bursa kentinin yanı sıra Bursaspor Kulübüne ait medya kuruluşları ile de taraftarına seslenmektedir. Bursaspor bünyesinde Kulüp televizyonu, radyo kanalı, dergi ve çeşitli basın kuruluşları bulunmaktadır.

Bursaspor TV (BSTV): Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın ardından Bursaspor Kulübü de Bursaspor TV ile televizyon sahibi olmuştur. Yayın hayatına 16 Haziran 2009'da internet üzerinden başlayan Bursaspor TV, 21 Mart 2011 saat 11.00'dan beri Digiturk platformunda yer alıyor. Fakat daha sonradan Digiturk platformundan kaldırılmıştır.
Bursaspor FM (BSFM): Bursa ve Güney Marmara'da 99.3 frekansından karasal yayın yapmaktadır. Yine BSTV gibi internet üzerinden dünyanın her yerinden dinlenebilen bir radyodur.
Bursaspor Dergisi: Kulüp tarafından aylık yayımlanan spor dergisidir. 2005 yılında yayımlanmaya başlanmıştır. Dergide, Bursaspor'un futbolcularıyla yönetim kuruluyla ve idarecileriyle yapılan röportajlar, süper lig karşılaşmalarından istatistikler, fotoğraflar ayrıca Bursasporla ilgili tüm haberler yer almaktadır. Ayrıca internet üzerinden okunabilmektedir. Bursa ve ilçelerinde gazete bayilerinde satılmaktadır. Fakat daha sonradan kapanmıştır.
Yerel medyanın takım üzerinde etkisi
Bursa medya bakımından Türkiye'nin en gelişmiş illerinden biridir. Kulüp Televizyonu BSTV dışında Bursa'da yayın yapan Olay TV, AS TV, Line TV, Bursa TV, Kanal 16 (Şimdiki adıyla ON6 TV) gibi yerel televizyonlarda sürekli olarak Bursaspor ağırlıklı yayınlar yapılmakta, Bursaspor'un haftalık maçları ve oyuncuların performansları yorumlanmaktadır. Ayrıca Bursa'da yayın yapan radyo ve gazetelerde de yine Bursaspor'un performansı değerlendirilmektedir. Bu durum takım ve oyuncuların kendilerini geliştirmelerinde olumlu etkiler yapmaktadır.

Bursaspor'un lisanslı ürünlerin satıldığı ürünlerin satıldığı kuruluştur. 5 tane şubesi vardır. Bursa dışında şubesi bulunmamaktadır. İnternet üzerinden de satış yapmaktadır.

Bursa Mobile, Bursaspor'un Turkcell tarafından sağlanan mobil sanal ağ operatörüdür. Operatör tarafından abonelere "0 (516) 16" ile başlayan numaralar tahsis edilmektedir.

Bursaspor Resmi Sitesi28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursaspor Resmi Televizyonu
Texas Taraftar Grubu Resmi Sitesi23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursaspor Resmi Facebook Sayfası22 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursaspor Resmi Twitter Sayfası3 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursaspor Basketbol Takımı, Bursaspor'un Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden erkek basketbol takımıdır. Takım, maçlarını 7.500 kişilik Tofaş Spor Salonu'nda oynamaktadır.

Bursaspor Erkek Basketbol Takımı, 2014-2015 sezonu başında kurulmuş olup profesyonel liglere Türkiye Basketbol 3. Liginde (TB3L) başlamıştır. İlk senesinde takım normal sezonu 3. sırada tamamlamış, play-off ilk turunda üst lige çıkma hakkını kaybetmiştir. 2015-2016 sezonunda (TB3L isim değiştirerek TB2L adını aldı) takım normal sezonu TB2L'de lider tamamlayarak play-off müsabakaları sonucu final grubuna kalmış ve final grubu müsabakaları sonunda tarihinde ilk kez Türkiye Basketbol Ligi'ne yükselmiştir. 2016 yılında ise Durmazlar Makine A.Ş. ile isim sponsorluğu yapmış ve takımın ismi Bursaspor Durmazlar olmuştur. 2016-2017 ve 2017-2018 sezonlarında Türkiye Basketbol 1. Liginde mücadele eden Bursaspor Durmazlar, 2018-19 sezonunda Türkiye Basketbol 1.Ligi'ni 55 puanla şampiyon tamamlayarak tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligi'ne yükselmiştir.

2019-20 sezonu
2019-2020 sezonunda yaptığı isim sponsorluğu anlaşması gereği Frutti Extra Bursaspor ismi ile liglerde mücadele etmeye başlamıştır. Basketbol Süper Ligi'ndeki ilk sezonunu olan ve pandemi sebebiyle beyaz sezon olarak ilan edilen 2019-2020 sezonunu, oynadığı 23 maç ile 10. sırada tamamlamıştır.

2020-21 sezonu
Takım, 2020-2021 sezonunda ligde normal sezonu 9. sırada tamamlamış ve play off'lara katılamamıştır. Pandemi sebebiyle Türkiye Kupası'nın oynanmadığı sezonda, Avrupa'da ise EuroCup normal sezon grup maçlarını 3 galibiyet 7 mağlubiyet ile tamamlayarak Avrupa'ya grup aşamasında veda etmiştir.

2021-22 sezonu
Takım, 2021-22 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 30 maçta 18 galibiyet ile 8. sırada tamamlamış ve çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek final serisinde rakibi Fenerbahçe'ye 2-1 kaybederek sezonu noktalamıştır. Takım, 2021-22 sezonundaki en büyük başarısını ise EuroCup'da final oynayarak elde etmiştir.

2022-23 sezonu
Takım, 2022-23 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 30 maçta 17 galibiyet ile 5. sırada tamamlayarak bu zamana kadarki en yüksek derecesini elde etmiştir. Çeyrek final serisinde rakibi Pınar Karşıyaka'ya 2-0 kaybederek sezonu noktalamıştır. Takım, 2022-23 sezonunda EuroCup'da son 16 turuna yükselmiş Gran Canaria takımına son 16 turunda elenmiştir.

2023-24 sezonu
Sezon öncesi, Uludağ İçecek A.Ş. Bursaspor Basketbol Takımı'nın sponsoru olmayacaklarını açıklamıştır.
14 Ağustos 2023'te İnfo Yatırım Menkul Değerler, imzaladığı sözleşme ile Bursaspor Basketbol takımının isim sponsoru olduğunu açıklamış, takım bu tarihten sonra Bursaspor İnfo Yatırım olarak anılmıştır.
Takım, 2023-24 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 30 maçta 14 galibiyet ile Türk Telekomun ardında 9. sırada tamamlamış ve play-off şansını averaj farkıyla kaybetmiştir. Avrupa'da ilk kez mücadele ettiği 2023-24 Basketbol Şampiyonlar Liginde ise 6 maçta 3 galibiyet almasına rağmen Top 16 şansını yine averaj farkıyla kaybetmiştir.

Türkiye Basketbol Ligi
Şampiyon (1): 2018-19

Bursaspor - Basketbol resmi site
TBLStat.net Takım Profili 20 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursaspor (futbol takımı), Bursaspor'un 1. Lig'de mücadele eden Bursa merkezli Türk futbol takımıdır. Takma adı "Yeşil Timsahlar" olan takım, Süper Lig'de şampiyon olan altı takımdan biridir.
Bursaspor, Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig olmak üzere Türk futbolunun tüm profesyonel liglerinde şampiyonluk yaşayan ilk ve tek takımdır.

1963 yılında Akınspor, Acar İdman Yurdu, Demirçelikspor, İstiklalspor ve Pınarspor birleşerek kurucu olmuşlardır. Beyazını Uludağ'ın karından, yeşilini Bursa Ovası'ndan almıştır. Bursaspor'un amblemindeki beş yıldız kurucu takımları temsil etmektedir. Bursa'da faaliyet gösteren beş amatör kulübün birleşmesi ile kurulmuştur.
1966-67 sezonunda Türkiye 2. Ligi'nde şampiyon olan Bursaspor, 2003-04 sezonunda küme düştükten 2 sezon sonra, 2005-06 sezonunda şampiyon olup Süper Lig'e çıkmıştır. 2009-10 sezonunda Süper Lig'i lider tamamlayarak Süper Lig'de şampiyonluğa ulaşan 5. takım olmuştur.
Sonraki yıllarda Bursaspor, Süper Lig'de bir orta sıra takımı olarak yoluna devam etti ve zaman zaman Avrupa kupalarına katılma mücadelesi verdi. 2012 yılında Türkiye Kupası finaline yükselen yeşil-beyazlılar, finalde Fenerbahçe'ye 0-4 mağlup oldu. 2015'te bir kez daha finale çıkan Bursaspor, bu finalde Galatasaray'a karşı 2-3 mağlup oldu. Bu kupa finallerine ve birkaç sezon boyunca istikrarlı performansına rağmen, kulüp zamanla kötü yönetim, sık teknik direktör değişiklikleri ve artan mali sorunlar nedeniyle düşüşe geçti.
2010'lu yılların sonuna gelindiğinde Bursaspor ciddi bir kriz dönemine girdi. Artan borç yükü ve idari karmaşa, sahadaki performansın da gerilemesine yol açtı. 2018–19 Süper Lig sezonunda, son hafta alınan sonuçlarla küme düşerek 13 yıllık Süper Lig serüvenini noktaladı. Bu, 2006'daki yükselişin ardından yaşanan ilk küme düşme olmuştur.
Kulüp, sonraki üç sezon boyunca TFF 1. Lig'de mücadele etti ancak yeniden Süper Lig'e çıkamadı. Mali sıkıntılar, transfer yasakları ve futbolcu maaşlarının ödenmemesi gibi sorunlar Bursaspor'u etkiledi. Bu süreç sonunda takım, 2021–22 sezonu bitiminde yeniden küme düşerek TFF 2. Lig'e gerilediler.
28 Kasım 2023'te dönemin kulüp başkanı Recep Günay, "Bursaspor'un yaşama şansı sıfır. Üç dönem transfer yasağı cezamız var, hatta daha fazlası da var. Puan silme cezasından kurtulmaya çalışıyoruz. Cezalara itiraz ettik. Tahkim Kurulu, değerlendiriyor. Onlar, bu kulübün yaşamasına veya kapanmasına karar verecekler. Önümüzdeki hafta Bursaspor'un kaderi belli olacak. Olumsuz bir durumda, kulüp diye bir şey yok. Açık ve net söylüyorum." açıklamasında bulundu. 20 Ocak 2024 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurulda kulüp başkanlığına Sinan Bür seçilmiştir.
Bu düşüş, 7 Nisan 2024'te 1461 Trabzon FK karşısında alınan 1–2'lik iç saha yenilgisiyle doruğa ulaştı. Bu sonuçla Bursaspor, tarihindeki ilk kez TFF 3. Lig'e, yani Türk futbolunun dördüncü kademesine düştü. 14 yıl içinde Süper Lig şampiyonluğundan dördüncü lige kadar inmek, Türk futbol tarihinin en hızlı düşüşlerinden biri olarak kayda geçti.

2023–24 sezonunda tarihinde ilk kez TFF 3. Lig'e düşen yeşil-beyazlılar, yeni yönetim ve teknik kadro yapılanmasıyla birlikte güçlü bir toparlanma sürecine girdi. 26 Mayıs 2024 tarihinde yapılan olağan genel kurulunda kulüp başkanlığına tek başına giren Enes Çelik seçilmiştir. Çelik yönetimi, mali disiplin, altyapıya yatırım ve kulübün borç yükünü azaltma hedefleriyle göreve başladı. 1 Temmuz 2024'te ise Teknik direktörlük görevine ise sezon başında eski futbolcusu Pablo Batalla getirildi. 17 Mart 2025'te Batalla ile yolların ayrılmasından sonra bu göreve Adem Çağlayan getirildi. 30 maçta 21 galibiyet, 7 beraberlik ve 2 mağlubiyet alan yeşil-beyazlılar, 64 gol attı ve 17 gol yedi; sezonu 70 puanla lider tamamlayarak doğrudan TFF 2. Lig'e yükseldi. Bu performans, kulübün son on yıldaki en başarılı sezonlarından biri olarak kayıtlara geçti. 5 Ekim 2025 tarihinde teknik direktör Adem Çağlayan ile yollar ayrıldı, yerine Tahsin Tam getirildi. 26 Ocak 2026 tarihinde teknik direktör Tahsin Tam ile yollar ayrıldı, yerine Mustafa Er getirildi. 30 maçta maçta 25 galibiyet, 5 beraberlik ve 4 mağlubiyet alan yeşil-beyazlılar, 87 gol attı ve 19 gol yedi; sezonu 80 puanla lider tamamlayarak doğrudan TFF 1. Lig'e yükseldi. Bu şampiyonlukla birlikte Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig olmak üzere Türk futbolunun tüm profesyonel liglerinde şampiyonluk yaşayan ilk ve tek takımdır.

İlk önemli başarısını 1969-70 sezonunda yaşadı. Bursaspor Federasyon Kupası Final Maçında Eskişehirspor'u 1-0 yendi. İkinci maçta 2-0 yenilince kupayı kazanamadı ancak, Başbakanlık Kupası maçı oynamaya hakkını elde etti. Fenerbahçeyi 1-0 yenen Bursaspor, böylece 1. lig tarihindeki ilk önemli başarısına imza attı.
1973-74 sezonunda tekrar Türkiye Kupası Finaline çıkan Bursaspor Fenerbahçe'ye 3-0 yenildi. Başbakanlık Kupası Finalinde ise Beşiktaş'a 3-2 yenildi. Fakat kupa Finalisti olduğu için UEFA Kupa Galipleri Kupası'na katılmaya hak kazandı.
1979-80 sezonunu lig dördüncüsü olarak tamamlayan yeşil beyazlı ekip 1985-86 sezonunda ilk kez Federasyon Kupasını kazanmayı başardı. Finalde Altay'ı Beyhan ve Tulipan'in golleriyle yenen Bursaspor kupaya uzanırken Cumhurbaşkanlığı Kupası öncesi, kötü bir olayla sarsıldı. Macar Futbolcu Mihaily Tulipan, Apolyont Gölü'nde sandal gezintisi yaparken ailesi ile birlikte boğuldu. Bu olaydan sonra Bursaspor Kupa maçında Beşiktaş'a 2-1 yenildi.
1986-87 sezonunda Kupa Galipleri Kupasında ilk turunda Ajax takımına elendi. Kötü bir sezon geçiren Bursaspor, o sezon küme düştüler. Ancak Ankara Bölge İdari Mahkemesi Bursaspor'un tekrar 1. ligde oynamasına karar verdi.
1991-92 sezonunda Federasyon Kupasında finalde Trabzonspor ile tarihe geçen iki maç oynadı. İlk maçta Bursa'da rakibini 3-0 yenen Bursaspor, ikinci maçta 1 - 0 yenik duruma düşmesine rağmen skoru 1-1 e getirmeyi başardı. Ancak Trabzonspor 4 gol atıp maçı 5-1 kazanarak kupayı müzesine götürmeyi başardı.
2011-12 Türkiye Kupası'nda finale yükselen Bursaspor, 16 Mayıs 2012 tarihinde oynanan final maçında Fenerbahçe'ye 0-4 mağlup olmuştur. Turnuvanın gol kralı ise 5 golle Bursaspor'un forveti Sebastián Pinto olmuştur.
2014-15 sezonunda Ziraat Türkiye Kupası finalinde Galatasaray ile mücadele etti. 3 Haziran 2015 tarihinde oynanan maçta 0-1 öne geçen Bursaspor üstünlüğünü koruyamadı ve müsabakanın ilk yarısı 1-1 sona erdi. İkinci yarının hemen başında 2-1 geriye düşen Bursaspor devamında eşitliği sağladı ama beraberlik golünden yaklaşık 2 dakika sonra tekrar kalesinde gol görerek 3-2 yenik duruma düştü ve maç bu şekilde sona erdi. Turnuvanın gol kralı ise 8 golle Bursaspor'un forveti Cédric Bakambu olmuştur.

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org / Transfermarkt.com

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org / Transfermarkt.com

Son güncelleme: 22 Mayıs 2026
Kaynak: Bursaspor.org / Transfermarkt.com

2 Haziran 2026 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

UEFA Şampiyonlar Ligi
Grup aşaması (1): 2010-11
UEFA Kupa Galipleri Kupası
Çeyrek final (1): 1974-75
UEFA Intertoto Kupası
Çeyrek final (1): 1995

Süper Lig: 50 Sezon
1967-2004, 2006-2019

1. Lig: 10 Sezon
1963-1967, 2004-2006, 2019-2022, 2026-

2. Lig: 3 Sezon
2022-2024, 2025-2026

3. Lig: 1 Sezon
2024-2025

Ana madde: Bursaspor sezonları listesi

4 Mart 2026 itibarıyla

Not: Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.
g = geçici teknik direktörler
Açıklamalar

Kaynak: bursaspor.org.tr en çok maça çıkan oyuncu ve en çok gol atan oyuncu İstatistikleri

Kaynak: bursaspor.org.tr en çok maça çıkan teknik direktör İstatistikleri

Yeşil-Beyazlı takım lig tarihindeki Gol kralları
1979-80 sezonu Bahtiyar Yorulmaz 12 gol (Altaylı Mustafa Denizli ile krallığı paylaştı)
2000-01 sezonu Okan Yılmaz 23 gol
2002-03 sezonu Okan Yılmaz 24 gol
2014-15 sezonu Fernandão 22 gol
En golcü oyuncu
Bursaspor tarihinin en golcü futbolcusu Okan Yılmaz oldu. Okan Yılmaz, 8 sezonda Bursaspor forması ile çıktığı 212 lig ve kupa maçlarında toplam 117 gole imzasını attı.
Avrupa Kupalarında en golcü oyuncu
Ercüment Şahin 6 gol
Pablo Batalla 5 gol
En çok para kazandıran futbolcu
Bursaspor tarihinde en büyük paranın kazanıldığı transfer olayı Bosnalı yıldız Elvir Baljić'in 1998-99 sezonunda Fenerbahçe'ye satılması oldu. Fenerbahçe bu transferde Bursaspor'a 9 milyon dolar bonservis ücreti ödedi.
En çok oynayan futbolcu
Bursaspor tarihinin en fazla forma giyen oyuncusu savunma mevkiinde oynayan Turhan Şen oldu. Bursaspor altyapısından yetişen ve takımın kaptanlığına kadar yükselen Turhan 337 kez Bursaspor formasını giydi.
En farklı mağlubiyet
Bursaspor, en farklı yenilgisini 17 Kasım 2002 tarihinde Fenerbahçe karşısında 7-1'lik skorla aldı. Fenerbahçe'nin cezası nedeniyle Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda oynanan mücadelede sarı lacivertli ekibin gollerini Washington (4), Ceyhun Eriş, Serhat Akın ve Tuncay Şanlı atarken Bursaspor'un tek golü Murat Sözkesen'den geldi.
En farklı galibiyet
Bursaspor, tarihinin en farklı galibiyetini 13 Ekim 1995 tarihinde Bursa Atatürk Stadyumu'nda MKE Ankaragücü'ne karşı 8-0'lık skorla aldı. Ligin 10.haftasında oynanan mücadelede tarihi skor Ercüment Şahin (3), Hayrettin Yıldız, Selim Özer, İbrahim Köseoğlu, Hakan Keleş ve Levent Devrim'in golleriyle geldi.
En uzun süre görev yapan Başkan.
1988-1992 ve 2007-2013 yıllarında görev yapan İbrahim Yazıcı'dır.
En çok millî formayı giyen oyuncu
Bursaspor forması ile en çok Türkiye millî futbol takımına seçilen futbolcu ise 34 maçla Sedat Özden'dir.

Ana madde: Bursaspor'un Avrupa kupaları tarihi
İlk Avrupa maçı
1973-1974 sezonunda Federasyon Kupası finalisti olan Bursaspor, Lig şampiyonu Fenerbahçe'ye 1-0 ve 0-3'lük skorlarla kupaya uzanamamasına karşın statü gereği ertesi sezon ülkemizi UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda temsil etmeye hak kazandı. 1974-75 sezonunda Bursaspor'un Avrupa'daki ilk rakibi İrlanda'nın Finn Harps t

Bölgesel Amatör Lig (kısaca BAL), Türkiye'nin 5. seviyedeki futbol ligi konumundadır. İlk olarak 1990-1994 yıllarında Deplasmanlı Amatör Lig adıyla oynanan bu lig 2010 yılında yeniden kurulmuştur. Ligin seyirci rekoru 27 Nisan 2025 tarihinde 33.247 taraftarını stadyuma çeken Eskişehirspor'dadır.

2025 - 2026 Sezonunda Bölgesel Amatör Lig'den TFF 3.Lig'e toplam 5 takım yükselecektir.
10 grupta oynanacak grup müsabakaları çift devreli lig ve puan usulüne göre oynanacak olup grup müsabakaları sonunda play off sistemine göre 5 takım TFF 3. Lig'e çıkmaya hak kazanır.
BAL Play Off TFF 3. Ligi'ne Yükselme Müsabaka Sistemi; 2025- 2026 Bölgesel Amatör Lig Sezonu sonucu gruplarında birinci olan takımlar seri başı olarak bekler. Gruplarında 2.3.4.ve 5.sırayı alan takımlar tek maç eleme usulü oynanacak play off müsabakalarını oynamaya hak kazanır.
BAL Takımlarının Play Off Eşleşmeleri; Tek maç eleme usulü play off müsabakalarında kendi grubunda 2. (ikinci) olan takım ile 5 (beşinci) olan 3.(üçüncü) olan takım 4.(dördüncü)olan takımla eşleşir. Müsabakalar; 2.ve 5. olan takımların müsabakası 2. ikinci olan takımın sahasında 3. ve 4. olan takımların müsabakası 3.(üçüncü) takımın sahasında müsabaka oynanır. Müsabakalar sonucu gruplarında 2. ve 5.olan takımların galibi ile 3. ve 4. galibi ile takımların grup içindeki üste olan takımın sahasında müsabakasını oynar. Bu müsabakada galip gelen takım grubunda grup 1. (birincisi) olarak bekleyen takımla 1.(birinci) takımın sahasında müsabaka oynar. Müsabaka sonrasında galip gelen takım final müsabakaları oynamaya hak kazanır.
10 takımın final müsabakaları oynamaya hak kazanacağı müsabakalarının eşleşmeleri ise kura çekimi sonucu belirlenecektir. Bu eşlemeler sonucunda tarafsız sahalarda tek maç eleme usulü oynanacak müsabakalar sonucunda galip gelen 5 takım TFF 3.lige çıkmaya hak kazanır.
BAL'da Gruplarında son dört (4) sırayı alan takımlar direkt olarak küme düşer.
BAL baraj müsabakaları BAL takımı ile yerel lig takımı arasında, müsabakaların tamamlanmasından sonraki 10 gün içinde, tek maç eleme usulü ile oynanır.

BAL 2025 - 2026 sezonu, bu statüde belirtilen kriterleri yerine getiren ve illere verilen kontenjan kapsamında 2024-2025 Sezonunda BAL'da yer alarak 3. Lig'e çıkamayan veya yerel amatör lige düşmeyen 72 takım, yerel liglerde dereceye girerek veya baraj maçında galip gelerek BAL'a yükselen 65 takım ve 2024 -2025 sezonunda 3. Lig'den düşen 7 takım  olmak üzere toplam 144 takımdan oluşur.
BAL 2025-2026 sezonu 13 takımlı 1 grup, 14 takımlı 4 grup ve 15 takımlı 5 grup olmak üzere toplam 10 grupta 144 takımın katılımı ile oynanır. Gruplar bölgelere göre düzenlenmiştir.
Grup maçlarına katılan takımlar

Aşağıdaki takımlar baraj maçları sonunda 2026-27 sezonunda BAL'da yer almaya hak kazanmışlardır.

Normal sezon sonunda 40 takım küme düşmüştür. Ayrıca baraj maçları sonunda 14 takım, statü gereği de 13 takım olmak üzere toplam 67 takım yerel liglere düşmüştür. Bunlara karşılık aşağıdaki 70 takım, statü gereği illerindeki süper amatör küme ya da 1. amatör küme maçları sonunda dereceye girerek, 2026-27 sezonunda, BAL'da yer almaya hak kazanmışlardır.

Amatör Lig ve Kulüp Bilgileri 13 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bölgesel Amatör Lig

Büyükorhan, Bursa'nın 17 ilçesinden biridir.

Harmancık, Orhaneli, Mustafakemalpaşa ve Balıkesir'e bağlı Dursunbey ilçelerine komşudur. Büyükorhan ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 816 metredir. Yükseklik nedeniyle serin dağ iklimi görülür. Engebelli ve dağlık bir yapıya sahiptir. İlçenin yüzölçümü 505 km²dir. 43 mahalleden oluşur. Bölgede karasal marmara geçiş iklimi görülür.

Bizans döneminde Atranos (Bugün Orhaneli) Tekfurluğu'nun toprakları içinde yer alan bir bölgeydi. 1321'de Orhan Gazi tarafından Osmanlı hakimiyetine girdi. Fatihi Orhan Bey'e atfen üç obadan oluşan yerleşime Orhan-ı Kebir adı verilmiştir. Cumhuriyet döneminde Büyükorhan ismini almıştır. 1944 yılında Orhaneli'ye bağlı bir nahiye olan Büyükorhan, 1967 yılında belediye, 1987 yılında ilçe olmuştur.

İlçenin ekonomik yaşamı tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır, komşu il ve ilçelere ulaşım bağlantısı gelişmiş olmadığından sanayi ve ticaret hayatı gelişmemiştir. İlçenin yarısı ormanlık alandır. Tarıma elverişli arazinin su tutma kapasitesi az, yeraltı suyu kısıtlı olduğu için ilçede kuru ve sulu tarım yapılmaktadır. En önemli ürün buğday ve çilekttir. Yüksek alanlarda arpa yetiştirilir. İlçede sulama yapılabilen yerlerde çilek yetiştiriciliği gelişmektedir. Orman arazisinde tel direği, maden direği, sanayi odunu, yakacak odun, kâğıtlık odun gibi ürünler elde edilir. İlçede büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık yapılır. Sığır varlığının bir bölümü bölümü düşük verimli ırklardan oluşmuştur. İlçeye yakın ve sulama yapılan yerlerde daha verimli hayvancılığa geçilmiştir. Koyun varlığı ise yerli ırklardan oluşmaktadır. Halkın tarım ve hayvancılık dışındaki gelir kaynağı, mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır.
İlçe bağlısı olarak merkez hariç olmak üzere ilçe merkezine bağlı; 1 belde, 40 köy ve 44 mahalleden oluşmaktadır. 44 mahalenin 3 tanesi Büyükorhan ilçesine bağlıdır. İlçeye bağlı olan beldenin adı Kınıktır ve 44 mahallenin iki tanesi Kınık Beldesine bağlıdır. Geri kalan 40 mahalle köy muhtarlıklarının idaresindedir.

İlçe, deniz seviyesinden 830 m rakımlı, Marmara'nın şirin ve ormanlarla çevrili yeşil bir ilçesidir. Büyükorhan doğusunda Harmancık, batısında M. Kemalpaşa, kuzeyinde Orhaneli, güneyinde ise Balıkesir iline bağlı Dursunbey ilçeleri ile çevrili olup, yüzölçümü 11.300 hektardır. Yörede Marmara Bölgesinin iklim özellikleri hüküm sürmekte, yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçer. Yazın en yüksek sıcaklık 30 – 35 °C, kışın ise ısı ortalama 4 – 6 °C'ye düşmektedir. İlçemizin güneyinden Aliova Çayı geçmektedir. Ayrıca tarımsal sulama amaçlı iki adet gölet bulunmaktadır. Arazi sulamasında ağırlıklı olarak yer altı su kaynaklarından istifade edilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

'Görecik Yaylası', ilçeye 6 kilometre uzaklıktadır.
İlçe merkezine 7 km uzaklıkta 'Zaferiye Köyü', bulunan kaynak suyu çok güzel bir sudur.
İlçe merkezine 20 km uzaklıkta 'Düğüncüler Köyü', sıcak su kaynakları nedeniyle yerli halk tarafından tedavi amaçlı kullanılmaktadır. Rafting ve tracking sporları yapılır.
'Kaya Deresi', ilçe yakınındaki bir kamp alanıdır. İlçeye 3 km yakınlıkta bulunan derecik mahallesinde türüne ender rastlanan kilise bulunmaktadır tarihi 2000 yıllık olduğu bilinmektedir.

Cantık (Kırım Tatarcası: Yantıq)  Kuzu ve baharatlarla taze hamurdan yapılan, çiböreğin aksine, yağsız, tavada kızartılan bir hamur türüdür. Kırım Tatar mutfağının ana ulusal yemeklerinden biridir. Bursa cantığı bir içli pide olup Tatar cantığı ile yalnızca ismi aynıdır.

Un, su ve sofra tuzundan sert bir hamur yoğurun, 30 dakika bekletin ve 2 mm kalınlığında açın. Hamurdan daireler kesin, kenarlarını yumurta ile yağlayın ve ortasına kıymalı iç koyun. Bir kenarı bükün, çibörekdeki gibi hilal şekli verin. İçi için yağlı kuzu etini kemik ve sinirlerden arındırın, ardından kızarmış soğanla birlikte tuz, karabiber, su ilave ederek kıyma makinesinden geçirin, iyice karıştırın. Ürün yağsız kızartılır. Bitmiş sıcak cantığın her iki tarafı da tereyağı ile yağlanır.
Cantık el ile, çatal bıçak kullanmadan yenir.

Gözleme

CarrefourSA, 1991 yılında Sabancı Holding ve Carrefour ortaklığında kurulan Maltepe, İstanbul merkezli süpermarket zinciri. İlk marketini 1993 yılında İçerenköy'de açmıştır.

İlk marketi, yalnızca Carrefour adıyla 22 Kasım 1993 tarihinde İstanbul'un İçerenköy semtinde açılmıştır. Bu market aynı zamanda Türkiye'de açılan ilk süpermarket olmuştur. 1996 yılında ise CarrefourSA adı kullanılmaya başlanmıştır.
CarrefourSA, halka açık bir şirket olan Gima'yı 2005'te satın alarak İMKB'ye girmiş oldu. Gima'yla birleştikten sonra Gima hisseleri kapatıldı, 24 Ağustos 2006 tarihinden itibaren CarrefourSA hisseleri 2 pay hâlinde işlem görmeye başladı. Temmuz 2015'te bu paylar birleştirilerek tek hisse kodu altında işlem görmeye başladı.
25 Temmuz 2013'te Sabancı Holding, 141 Milyon Lira'ya Carrefour Nederland BV'den %12 hisse daha alarak payını %50,8'e çıkartmış ve yönetimi devralmıştır.
CarrefourSA'nın hipermarket, süpermarket, gurme market ve mini market türünde 2025 yılı itibarıyla Türkiye genelinde 71 ilde 1250 mağazası bulunmaktadır.

CarrefourSA, 1999 yılından bu yana Türkiye'de faaliyet gösteren pek çok market zinciriyle satın almalar yoluyla birleşme yaşamıştır.
Fransız Promodès'in 1999 yılında Carrefour ile birleşmesinin ardından Promodès'in Türkiye'de Continent adıyla faaliyet gösteren 3 hipermarketi CarrefourSA'ya katıldı.
Carrefour'un Fransa'daki diğer bir markası olan Champion marketler zinciri, Türkiye versiyonu olarak ChampionSA adıyla Kasım 2000'de Fulya'da açıldı. Ancak 2007 yılında, CarrefourSA isminin müşteriler tarafından daha çok tercih edilmesi sebebiyle bütün ChampionSA'lar CarrefourSA Express marketlere dönüştürüldü.
2005'te Gima ve Endi'nin sahibi olan Fiba Holding, bu iki marketin Koç Holding'e satışı için görüşmeler yürütüyordu. Ancak CarrefourSA'nın 132,5 milyon Dolar teklif vermesi üzerine üç gün içinde CarrefourSA'ya satılmıştır. Böylece 13 Temmuz 2005'te Gima'nın %65,33'ü ve Endi'nin %34,95'i satın alınmış ve toplamda 81 mağaza devralınmıştır. Bu ani satışa Koç Holding tepki göstermiştir.
CarrefourSA Temmuz 2010'da Saya Grup'a bağlı yerel bir market zinciri olan Alpark'ı 45 milyon Lira'ya satın aldı.
Şubat 2015'te, yerel bir market zinciri olan İsmar'ın 26 marketi satın alındı. Mart ayında 1e1 adında bir zincirin 29 şubesi 31 Milyon Lira'ya satın alındı. Mayıs ayında ise bir başka yerel market zinciri olan ve 201 marketi bulunan Kiler, 429 milyon Lira'ya satın alındı. Böylece CarrefourSA 2015 yılı içinde 256 yeni markete sahip oldu.
2017 yılında ise 12 tane Migros, 8 tane Kipa olmak üzere CarrefourSA, Migros Grubunun Ege'deki 20 şubesini satın almıştır.

Cumalıkızık, Türkiye'nin Bursa ilinin Yıldırım ilçesine bağlı bir mahalledir. Bursa şehir merkezine 11 kilometre mesafededir. Ortalama 20 dakikada ulaşım sağlanır. Uludağ'ın kuzey eteklerinde kurulmuş ve hâlen yaşayan beş Kızık köyünden biridir. Diğer Kızık köyleri şunlardır: Değirmenlikızık, Fidyekızık, Hamanlıkızık ve Derekızık. Bayındırkızık, Dallıkızık, Kızık, Bodurkızık, Ortakızık, Camilikızık, Kiremitçikızık, Kızıkşıhlar ve Kızıkçeşme ise günümüze ulaşamamıştır. Cumalıkızık Etnografya Müzesi burada bulunmaktadır. 2000'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilen Cumalıkızık, 2014'te Bursa ile birlikte Dünya Mirası olarak tescil edildi.

Kuruluşu yaklaşık 1300'lü yıllara denk gelmektedir.
Bir vakıf köyü olarak kurulan köyde, tarihi doku çok iyi korunmuştur ve Osmanlı erken döneminin kırsal kesim sivil mimari örnekleri günümüze ulaşmayı başarmıştır. Bu özelliği nedeniyle çok ilgi çeken ve ziyaret edilen bir yerleşim yeri olmuştur. Sık sık tarihsel filmlere mekan olmaktadır.
Uludağ etekleri ile vadiler arasında sıkışıp kalan köylere kızık adı verilmiştir. Diğer kızık köylerindeki köylülerin eskiden Cuma namazı için toplandığı yer olduğundan bu köyün Cumalıkızık adıyla anıldığı söylenir. Bir başka söylence de, Osman Bey'in köyün kurulduğu günün cuma günü olması sebebiyle bu köye "Cumalıkızık" adını vermiş olduğudur.
Köy meydanında köy geçmişine ait eşyaların sergilendiği bir de müze (Cumalıkızık Etnografya Müzesi) bulunur. Köyde, Haziran ayında "Ahududu Şenliği" yapılmaktadır. Ünlü "Cumalıkızık evleri" moloz taş, ağaç ve kerpiçten yapılır, genelde üç katlıdır. Üst katlardaki pencereler kafesli veya cumbalıdır. Ana giriş kapılarındaki kulplar ve tokmaklar dövme demirden yapılır. Evler sarı, beyaz, mavi, mor renklere boyalıdır. Evlerin arasında kaldırımsız, taş döşeli, çok dar sokaklar bulunur.
Köyün camisi, caminin yanındaki Zekiye Hatun Çeşmesi ve tek kubbeli hamamı Osmanlı devrinden kalmadır. Köyde, Bizans devrinden kalma bir kilise kalıntısı da bulunur. Köyde narenciye, ceviz, kestane yetişir.
Köye yakın yerleşim yerlerinde Bizans dönemine dayanan çeşitli izler mevcuttur. Bu izler zamanında Bizanslıların o bölgede varlık gösterdiğini kanıtlamaktadır. 1920-1922 yılları arasında gerçekleşen Yunan işgaline karşı diğer köylerin aksine Cumalıkızık köyü varlığını koruyabilmiştir. Köy, bu sayede Osmanlının kültürel ve tarihi yapısını koruyarak günümüze aktarmayı başarabilmiştir. Tarihi zenginliklerinin yanı sıra bünyesinde kendine özgü sosyo-kültürel unsurları barındırması kültürel miras kapsamında önemli rol oynamaktadır. Köyün doğal tarihinin kaybolmaması adına bazı çalışmalar yapılmıştır. Cumalıkızık Koruma Yaşatma Projesi  bu uygulamalardan biridir.
Tarihi dokusu nedeniyle sık sık dizi ve film çekimlerine sahne olur. Örnek olarak Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan Kurtuluş dizisi, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatan Kuruluş dizisi ve son olarak başrolünü Emrah İpek'in oynadığı Kınalı Kar dizisi burada çekilmiştir.

2015 yılından itibaren Cumalıkızık'ta Uluslararası Ahududu Festivali düzenlenmeye başlamıştır.
2014 yılında Cumalıkızık Etnoğrafya müzesi açılışı yapılmıştır. Büyükşehir Belediyesi ve Cumalıkızık'ta yaşayan vatandaşlarımızın desteği ile oluşturulan müzede Cumalıkızık'a gelen ziyaretçiler gerçekten 700 yıllık bir köydeki yaşam tarzını, kültürünü, örfünü, adetini bu müzede görebilir.

1. yol: Kent meydanından kalkan Cumalıkızık minibüsleriyle doğrudan köye ulaşılabilir.
2. yol: Bursa'nın birçok noktasında durağı olan metroya binerek Cumalıkızık-Değirmenönü istasyonunda inebilir ve minibüse aktarma yaparak 5 dakika içerisinde köye ulaşabilirsiniz
3. yol: Özel araçla Ankara yolu istikametinden Cumalıkızık yönlendirmeleriyle ulaşım sağlanabilir.

Çetin, Turhan (2010). "Cumalıkızık Köyünde Kültürel Miras ve Turizm Algısı". Milli Folklor. 11 (87). ISSN 1300-3984. 26 Mayıs 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Mayıs 2024. 

 OpenStreetMap'te Cumalıkızık ile ilgili coğrafi veriler

Cumhuriyet Caddesi, Bursa şehir merkezinde Zafer Meydanı'nda başlayıp, Gökdere Bulvarı'nda son bulan caddedir.
Bursa'nın tarihi han ve çarşılarının ortasında yer almaktadır. 1906 yılında "Hamidiye"  adıyla hizmete açılan cadde 2004 yılında araç trafiğine kapatılmıştır.  Cadde üzerinde  ulaşım  2011  yılında inşa edilen ve "nostaljik tramvay hattı" şeklinde adlandırılan doğu-batı doğrultusunda bir tramvay hattı ile sürdürülür.
Araç trafiğine kapatılmasından sonra ticari işlevinden ziyade sosyal işlevi ön plana çıkmış olsa da halen perde ve dekorasyon alanında Bursa'nın önemli caddelerindendir. Caddede çoğu züccaciye, halı ve perde üzerine satış yapan 270 dükkân bulunur.

Cadde, Mahmut Reşid Paşa'nın valiliği sırasında yaptırıldı ve II. Abdülhamit'e ithafen "Hamidiye Caddesi" adını aldı. Üzerinde Tahıl Hanı, Perşembe Hamamı gibi yapıların bulunduğu bir cadde idi. Caddeye II. Meşrutiyet'in ilanından sonra "Meşrutiyet Caddesi", 1926 yılında  "Cumhuriyet Caddesi""  adı verildi. 

2004 yılından sonra Bursa çarşıları için yaptırılan yeni planlama doğrultusunda araç trafiğine kapatılarak, sadece yayaların kullandığı bir cadde haline getirildi. Restorasyon ve rekonstrüksiyon çalışmaları kapsamında cadde üzerindeki yapıların cephelerine dış cephelerdeki klimaların ve reklam tabelalarının kaldırılması; ısı yalıtımlı pencere ve doğrama değişimleri yapılması gibi çeşitli müdahaleler yapıldı.
Cadde üzerinde ulaşımı sürdürmek üzere 2011 yılında inşa edilen tramvay hattı; daha sonra Davutkadı Mahallesi'ne kadar uzatıldı. 2,4 km uzunluğundaki tramvay hattının  5 durağı bulunur. Tramvayın enerji beslemesi için inşa edilen kataner direkleri, aynı zamanda aydınlatma amaçlı da kullanılır. Kataner direkleri, resim-fotoğraf sergileri için de uygun hale getirildiğinden; cadde bir yönüyle sanat galerisi işlevi görebilmektedir. 

Cumhuriyet Caddesi Nostaljik Tramvay Tanıtım videosu (2011)21 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Darmstadt Almanya'nın Hessen eyaletinde bulunan bir şehirdir. Şehir, Bursa'nın Almanya'daki 2 kardeş kentinden biridir. Darmstadt 122,23 km2 yüzölçümüne sahip, nüfusu, 30 Eylül 2006 itibarıyla yaklaşık 139.233 olarak tespit edilmiştir.

Darmstadt-Mitte
Darmstadt-Nord
Darmstadt-Ost
Bessungen
Darmstadt-West
Arheilgen
Eberstadt
Wixhausen
Kranichstein
Griesheim

Darmstadt'ın ekonomisi, kimya ve eczacılık branşlarında tanınmış şirketler ve markalar tarafından şekillenmiştir. Bu şirketlerin arasında en çok değer taşıyan, 8.000 çalışanıyla, Merck firmasıdır. Röhm, Schenck, Wella, Goldwell ve Deutsche Telekom (Alman Telekom) gibi büyük firmalar da, Darmstadt'ta hizmet vermektedir.

Atom numarası 110 olan Darmstadtium Elementi Darmstadt'ta bulunmuştur.

Heinrich-Emanuel-Merck-Okulu
Erasmus-Kittler-Okulu
Peter-Behrens-Okulu
Martin-Behaim-Okulu
Friedrich-List-Okulu

Bertolt-Brecht-Okulu
Edith-Stein-Okulu
Eleonorenschule
Georg-Büchner-Okulu
Justus-Liebig-Okulu
Lichtenbergokulu
Ludwig-Georgs-Lisesi
Marienhöhe Merkez Okulu
Viktoriaokulu

Darmstadt Teknik Üniversitesi (Technische Universität Darmstadt)
Darmstadt Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Hochschule Darmstadt)
Darmstadt Protestan Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Evangelische Fachhochschule Darmstadt)
Darmstadt Özel Uzak Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (Private FernFachhochschule Darmstadt)

Darmstadt'ın kardeş şehirleri:

 Alkmaar, Hollanda, 1958
 Troyes, Fransa, 1958
 Chesterfield, Büyük Britanya, 1959
 Graz, Avusturya, 1968
 Trondheim, Norveç, 1968
 Bursa, Türkiye, 1971
 Płock, Polonya, 1988
 Szeged, Macaristan, 1990
 Gyönk, Macaristan, 1990
 Freiberg, Almanya, 1990
 Brescia, İtalya, 1991
 Saanen-Gstaad, İsviçre, 1991
 Uschhorod, Ukrayna, 1992
 Liepāja, Letonya, 1993
 Logroño, İspanya, 2002

Resmi web sitesi 3 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Delfi (Yunanca: Δελφοί, [ðe̞lˈfi]), Yunanistan'da Parnassos Dağı'nın güneybatısında bulunan arkeolojik bir alan ve modern bir kasabadır. 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak listelenmiştir. Antik çağlarda Yunan halkları için önemli bir dinî merkezdi. Tarih öncesi devirlere kadar eskilere dayandırılan varsayımlarda Yunan tanrıları Apollon ve Athena'ya ibadet edilen bir alandı. Günümüze kadar varlığını koruyabilmiş Antik Yunan mimarisi eserlerinden biridir.
Delfi bütün Yunan dünyası içinde Omphalos taşı (dünyanın göbeği, kosmozu yani düzenli evreni simgeleyen) sitesi, Dünyanın ve evrenin merkezi olarak yüceltiliyordu. Hestia'nın (Ocak tanrıçası) ruhunda veya onun ocağında Apollon Delfi Tapınağı olacaktı; bir sonsuzluk (ebedi) ateşi yanıyordu.
Platea Muharebesi'nden (MÖ 479, Yunan-Pers savaşı) sonra, Yunan şehirleri ateşlerini söndürdüler. Ve yeni ateşi Delfi'de Yunan ocağından getirdiler. Pek çok Yunan kolonilerinin kuruluş hikâyelerinde, kolonide yerleşen insanlar ilk defa Delfi'ye adandı.

Delfi adı; çukur, oyuk ile bağlantılı olup Gaia'nın (toprak tanrıçası) sitede büyük anne toprağı, toprak tanrıçası saygınlığını belirtir. Apollon siteye, lakabı olan "Delphinidae" veya memelilerden biri ile bağlantılıdır. Lakap memeli bir hayvan olan yunus ile ilişkilidir. Apollon için yazılan şarkılarda, Apollon'un Delfi'ye yunus şeklinde, sırtında Girit papazlarını taşıyarak nasıl geldiğini anlatır. Diğer bir efsanede kuzeyden Delfi'ye yürüyen Apollon, Tempe'de (Teselya'da bir şehir) kutsal olan defne yaprağını toplamak için durur. Bu efsanenin kutlamasında, Apollon'a ait oyunlarda kazananlar Tempe'de toplanmış defne yaprağı taçı alır.

Delfi, Parnassus dağının yokuşundaki platoda antik kâhin sitesi Apollon Tapınağı'ndan sonra yer alır. Bu yarı daire şeklindeki çıkıntı Phaedriades (parlayan bir şey) olarak bilinir. Ve Pleistos vadisine yukarıdan bakar. Delfi'nin güney batısı, Korint Körfezi'ndeki Kirma liman şehrinin 15 km uzağındadır.

Delfi, Klasik Dönem süresinde Apollon'a adanan kâhin tapınağının belki de en iyi bilinenidir. Tarih öncesi orijini ve Gaia'ya tapınımı ile, MÖ sekizinci yüzyılın son çeyreğinde. Delfi'deki yerleşim sitesinde insan eliyle yapılan tesislerde bir süreklilik var. Olimpia'ya kıyaslandığında çanak çömlek bronz işi, üç ayaklı tabure adanmasında olduğu kadar devam eden düzenli bir akım var. Ne objelerin seçme mal oluşu ne de adanan prestijin varlığı dua edenlerin dikkat merkezi değildir. Fakat yüksek değerli malların kuvvetli tasviri diğer anakara kutsal yerlerinde bulunmaz.
Dinsel töreni yöneten kadın kahin Delfi'de Pythia olarak bilinir. Oracle, hem kâhini hem de haber verme işini ve haberin alındığı yeri ifade eder. Soru daha ziyade Apollon'a sorulur. Cevap bir erkek veya kadın kâhin tarafından mırıltılar hâlinde aktarılır. Kâhin kuş sesleri, rüzgarın uğultusu, sallanan yaprakların hışırtıları vb. oluşumları esin kaynağı olarak yorumlar. Bu olaylar sorunun cevaplarını yansıtmaktadır. H.W. Parke Delfi'nin kuruluşunu ve onun kehanetinin yer alışını kayıtlı tarih öncesi olduğunu ve orijininin karışık olduğunu yazar. Fakat Büyük Tanrıça Gaia'ya tapınmaya tarihler.

Delfi 1973

Devşirme (Osmanlıca: دوشیرمه), Osmanlı Devleti'nin fethettiği topraklardan -özellikle Balkanlar- Hristiyan genç ve yetenekli çocukların toplanması, sıkı bir eğitimden geçirilerek üstün bir asker veya bürokrat oluşturulması sistemidir. Sistem Balkanlarda 'kan vergisi' olarak adlandırılmış, Balkan devletlerinin tarih kitaplarında 'Osmanlı Köleliği' tabiri kullanılmıştır. İlk olarak 1438'de yazılı kayıtlarda bahsedilmiştir, ancak muhtemelen daha önce başlamıştır. Sultana sadık bir asker ve memur grubu yaratmıştır. Sistem, 1400'lerden 1600'lere kadar tüm sadrazamları yetiştirmiştir. Bu sistem ile yetiştirilip bürokrat olan devşirmeler arasında Rum Mehmed Paşa, Veli Mahmud Paşa, Yunus Paşa, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Kuyucu Murad Paşa ve Pargalı İbrahim Paşa gibi kişiler vardır. Osmanlı imparatorluğunun eyalet valilerinin ve askeri komutanlarının çoğunu da yetiştirmiştir. Devşirmeler bazen ailelerine yardım etmek için pozisyonlarını kullanmışlardır. Balkanların imarında devşirmelerin de etkileri olmuştur.
Oğlanlar örgün bir eğitim almış, bilim, savaş ve bürokrasi konularında eğitim görmüş ve padişah danışmanı, seçkin piyadeler, orduda generaller, donanmada amiraller ve maliye üzerinde çalışan bürokratlar olmuşlardır. Geri kalanlar Yeniçeri olarak orduya katılmıştır.
1594'te, Müslümanların devşirmelerin pozisyonlarını almalarına resmen izin verilmiştir ve Hristiyanları toplama sistemi 1648'de fiilen durdurulmuştur. 1703'te yeniden tesis etme girişimine direnilmiştir ve nihayet saltanatının ilk günlerinde III. Ahmet tarafından sistem kaldırılmıştır.
Sistem -genellikle Avrupa'da- çocukların zorla toplanıldığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bunun yanında dinlerinin zorla değiştirilmesi de eleştiri konusu olmuştur. William Gervase Clarence-Smith'e göre sistem iyi bir kariyer imkanı sağladığı için Arnavutlar ve Boşnaklar başta olmak üzere bazı Hristiyan aileler oğullarını gönüllü olarak vermişlerdir ancak sistem genellikle yerel halkın gücüne gitmiştir. Bazı istisnalar dışında Müslüman çocuklar toplanmamasına rağmen, bazı Müslüman aileler çocuklarını kaçırmıştır. Makedon tarih ders kitaplarında ''ailelerin çocuklarını ormana gizlediği'', devşirmeden kurtulma amacıyla ''parmaklarından birini keserek bilerek onları sakatladığı'' anlatılmıştır. Paolo Giovio ve diğer başka kaynaklar Hristiyan ebeveynlerin devşirme girişiminden kaçınma girişimlerinden bahsetmiştir. 1565'te Epir'de, devşirme sistemine karşı özel olarak başlatılan bir ayaklanma olmuştur. Aynı bölgeye ait bir halk türküsünde devşirme sistemi eleştirilmiştir. Ayrıca -genellikle Avrupalı akademisyenler tarafından- sistemin İslam Hukuku'na aykırı olduğu da söylenmiştir.

Bunun yanında çocukların zorla toplanmadığını, sistemin kişilere iyi hayat şartları sağladığını söyleyen görüşler de vardır. Devşirmeler güçlü mevkilere ulaştıkça Bosna'daki Hristiyan ebeveynlerin, çocuklarını almaları için izcilere rüşvet verdiği biliniyordu.
Devşirilen her çocuğun doğum tarihi, köyü, kazâsı, sancağı, baba ve ana adının yanı sıra eşkali de bir deftere yazılır, bu defterlere eşgal defterleri denirdi. Daha sonra yanına verileceği Türk ailesinin reisi olan sipahisinin ismi de bu deftere yazılırdı. Bu defter iki nüsha tutulur ve biri devşirme memurunda, diğeri de çocukları sevk eden memurda bulunurdu. Günümüze kadar bu eşkal defterlerinden üç adet bulunmuş, bu defterlerdeki bilgilerin incelenmesiyle, kural olarak 8-18 yaş arası gençlerin alınmakta olduğu görülmüş, ancak 6 yaşında alınanları da görülmüştür. Üç defterdeki devşirmelerin yaş ortalaması ise 15,3 çıkmıştır.
Devşirmeler, I. Murad zamanında kurulmuş olan Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı'nın kuruluşlarından bir süre sonrasında, temelini oluşturmaya başlarlar. Devşirme, Osmanlı'da fethedilen bölgelerdeki Hristiyan ailelerin çocuklarının 1/5 ini alarak onları yeteneklerine göre yetiştirmeye dayanırdı; eğer güçlü ve dövüşmeye yatkın iseler Yeniçeri ocağına, devlet işlerine yatkın iseler Saray'a alınırlardı. Bu kapsamda sarayda bulunan Enderun Mektebi devşirme bürokratlar yetiştirmekteydi. Osmanlı tarihinde birçok komutan ve devlet adamı devşirme kökenliydi. Devşirmeler özellikle İstanbul'un Fethi'nin ardından güç kazanmaya ve devletin zirvesine yerleşmeye başladılar. Bu ilk dönemlerde çok faydalı olmuş; devşirmeler, Osmanlı Ordusu'nda önemli yere sahip olmuşlardır. Ancak sistem son dönemlerde suiistimal edilmiş ve bozulmuştur. Devşirme sisteminin Osmanlı imparatorluğunun çözülmesindeki etkisi bugün önemli bir tarihsel tartışma konusudur.
Tarihte Osmanlı'dan önce, Roma, Bizans ve birçok İslam devletindeki devşirme uygulamasında daha çok yabancı ülke halklarından gençlerin seçilmesi yaygındı. Osmanlı'daki devşirme sistemi ise kendi tebaasından gençlerin toplanması üzerine kuruluydu. Devşirmeler, Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı'nın temelini oluşturur.

Devşirme - Acemi Oğlanlar Ocağı Müessesesi3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devşirme sistemi hakkında ayrıntılı bilgi

El-Halil (Arapça: الخليل, İbranice: Hebron), Filistin'in güney Batı Şeria bölgesinde yer alan Hebron, Batı Şeria'nın en büyük vilayetinin başkentidir. Kudüs'ün 30 kilometre (19 mil) güneyinde bulunur. Şehir sınırları içindeki nüfus 201.063 iken, vilayet içindeki bitişik metropol alanı 700.000'den fazla kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Hebron, 74,1 kilometrekarelik (28,6 mil kare) bir alana yayılmıştır. Gazze ve Doğu Kudüs'ten sonra ülkenin üçüncü büyük şehridir. Şehir, Yahudilikte, Hristiyanlıkta ve İslam'da Dört Kutsal Şehir'den biri olarak kabul edilir.
Levant'ın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. İncil'e göre, İbrahim Hebron'a yerleşmiş ve karısı Sara için mezar yeri olarak Ata Mağarası'nı satın almıştır. İncil geleneğine göre, ata İbrahim, İshak ve Yakup, eşleri Sara, Rebeka ve Lea ile birlikte bu mağaraya gömülmüştür. Şehir, İncil'de Davud'un İsrail kralı olarak taç giydiği yer olarak da bilinir. Babil esaretinden sonra Edomlular Hebron'a yerleşti. MÖ 1. yüzyılda Hirodes, daha sonra kilise ve ardından cami haline gelen, günümüzde hala varlığını sürdüren Atalar Mağarası'nı çevreleyen duvarı inşa etti. Kısa bir Haçlı kontrolü hariç, 7. yüzyıldan I. Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasına kadar Hebron, ardı ardına gelen Müslüman hanedanlıklar tarafından yönetildi ve şehir daha sonra İngiliz Filistin Mandası'nın bir parçası oldu.
1929'da yaklaşık 70 Yahudinin öldürüldüğü Hebron katliamı ve 1936-39 Arap ayaklanması, İngiliz hükûmetinin Yahudi topluluğunu Hebron'dan tahliye etmesine yol açtı. 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda Hebron da dahil olmak üzere tüm Batı Şeria, Ürdün tarafından işgal edildi ve ilhak edildi ve 1967 Altı Gün Savaşı'ndan bu yana şehir İsrail kontrolü altındadır. İsrail işgalinin ardından şehirde Yahudi varlığı yeniden tesis edildi. 1997 Hebron Protokolü'nden bu yana Hebron'un büyük bir kısmı Filistin Ulusal Yönetimi tarafından yönetilmektedir. Şehir, genellikle İsrail-Filistin çatışmasının ve Batı Şeria'nın İsrail işgalinin bir "mikrokozmosu" olarak tanımlanır. 1997 protokolü şehri iki sektöre ayırdı: Filistin Ulusal Yönetimi tarafından yönetilen H1 Hebron ve İsrail yetkilileri tarafından işgal edilen H2 Hebron. Yerel sakinler için tüm güvenlik düzenlemeleri ve seyahat izinleri, Filistin Yönetimi ve İsrail arasında COGAT aracılığıyla koordine edilmektedir. Yahudi yerleşimcilerin kendi yönetim organları olan Hebron Yahudi Topluluğu Komitesi bulunmaktadır.
Güney Batı Şeria'nın en büyük şehri olan Hebron, bölgenin başlıca ticaret ve sanayi merkezidir. Bölgenin GSYİH'sının yaklaşık üçte birini oluşturan, büyük ölçüde bölgedeki taş ocaklarından elde edilen kireçtaşı satışına bağlı, hareketli bir ticaret merkezidir. Hebron, üzüm, incir, seramik, plastik, çömlek atölyeleri, metal işleme ve cam üfleme endüstrisiyle yerel olarak ünlüdür. Şehirde çok sayıda alışveriş merkezi bulunmaktadır. Hebron'un Eski Şehri, dar, kıvrımlı sokakları, düz çatılı taş evleri ve eski çarşılarıyla dikkat çekmektedir. UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak tanınmaktadır. Hebron ayrıca bölgesel bir eğitim ve sağlık merkezi olarak da bilinmektedir.

Hebron, ḥbr biçiminde bir araya gelebilen, İbranice ve Amoriteceden gelen köklere sahip ve "çalışma arkadaşı" veya "arkadaş" anlamlarına gelen bir terimdir.
El-Halil ise, Kur'an'da "İbrahim" anlamına gelen (Halil el-Rahman, إبراهيم خليل الرحمن, anlamı "Merhametli dost" veya "Allah'ın sevdiği") Arapça bir terimdir.

 Amman, Ürdün
 Beyoğlu, İstanbul, Türkiye
 Bursa, Türkiye
 Derby, İngiltere
 Fes, Fas
 Kazablanka, Fas
 Keçiören, Türkiye
 Karanofça, Sırbistan
 Medine, Suudi Arbistan
 Saint-Pierre-des-Corps, Fransa
 Şanlıurfa, Türkiye
 Yiwu, Çin
 Konya, Türkiye

Atababalar Mağarası
El Halil Katliamı (1929)

Emir Sultan Camii, Bursa'da Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede "Emir Sultan mezarlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Cami  1795 yılında meydana gelen depremde tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden inşa ettirmiştir. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tamir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.
Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii'nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır.

Emir Sultan Hazretleri Türbesi/Camii 3D Panoramik Görüntüsü
Emir Sultan Cami

Erol Ayyıldız (d. 1966, Piraziz), Türk bürokrat. 10 Haziran 2016 tarihinden 18 Haziran 2020 tarihine kadar İzmir valisi olarak görev yapmış, 9 Haziran 2020 tarihinden 26 Haziran 2023 tarihine kadar Eskişehir valisi olarak görev yapmıştır. 26 Haziran 2023 tarihli ve 32233 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan, 25 Haziran 2023 tarih ve 2023/312 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Emniyet Genel Müdürlüğüne atanmıştır.

1987 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olmuştur. 1989 yılında Ordu valiliğinde kaymakam adayı olarak göreve başlamıştır. Sırası ile Ulubey, Ekinözü, Kozaklı kaymakamlıkları, Bitlis vali yardımcılığı, Çayeli kaymakamlığı, Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü Daire Başkanlığı ve Genel Müdür Yardımcılığı yapmıştır. Bakanlar Kurulunun 11 Ağustos 2011 tarih ve 2011/2153 sayılı Kararı ile Zonguldak valiliği görevine atanmıştır. 2 Ağustos 2013 tarih ve 2013/5197 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Aydın valiliğine atanmıştır. 
1 Haziran 2016 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan Valiler Kararnamesi ile İzmir valiliğine atanmıştır. Özellikle İzmir Valiliği sürecinde yürüttüğü projelerle dikkat çeken Ayyıldız, bu süreçte kent güvenliği, trafik düzenlemeleri ve afet yönetimi gibi alanlarda çalışmalar yürüttü. 
9 Haziran 2020 tarihinde İzmir valiliğinden Eskişehir valiliğine atanmıştır. 2023 yılına kadar bu görevine devam etmiştir.
2023 - 2024 yıllarında Emniyet Genel Müdürü olarak görev yapmıştır.
16.08.2024 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Bursa Valisi görevine atanarak 20.08.2024 tarihinde görevine başlamıştır.
Evli ve ikisi kız, biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

http://www.bursa.gov.tr/bursa-vali

Eskişehir, Türkiye'nin Eskişehir ilinin merkezi olan şehirdir. 1993 yılında çıkarılan kanunla büyükşehir belediyesi olmuştur. Ortasından Porsuk Çayı geçer.
Eskişehir'in en büyük kurumları, devlet üniversiteleri (Osmangazi Üniversitesi, Eskişehir Teknik Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi ) ve askeri kurumlardır (Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı, Hava Füze Savunma Komutanlığı, 1. Hava İkmal ve Bakım Merkezi Komutanlığı ve 1. Ana Jet Üs Komutanlığı, TUSAŞ ). Bu nedenle bir öğrenci ve asker kenti görünümündedir.
Met helvası, nuga helvası, haşhaşlı çörek, Kalabak suyu, çibörek ve lületaşı ile meşhurdur. Ayrıca balaban kebabı da Eskişehir mutfağında önemli bir yer almaktadır. İşlenebilir lületaşı, Türkiye'de yalnızca Eskişehir'de çıkarıldığı için Eskişehir taşı olarak bilinir. Türkiye'de Eskişehir ve Sivrihisar dolaylarında yetişen bir çoban köpeği olan akbaş da şehre ait önemli değerlerdendir. Sanat kurumları ve tesisleri ile kültür ve sanatta gelişmiş bir şehirdir. Anadolu Üniversitesi ve büyükşehir belediyesi bünyesinde iki adet senfoni orkestrası bulunmaktadır. Ayrıca her yıl düzenlenen Uluslararası Eskişehir Festivali ile şehirde müzik, tiyatro, resim ve sinema dallarında sergiler ve gösteriler yapılmaktadır.
Eskişehir günümüze kadar farklı uygarlıklar altında varlığını sürdürmüştür. Üzerinde kurulan medeniyetlerden bazıları Frigya, Bizans, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu'dur.
Eskişehir'in deniz seviyesinden yüksekliği 792 metredir.
Eskişehir 2013 yılında Türk Dünyası Kültür Başkenti ve UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Başkentliği unvanlarını taşımaktadır.
Türk Hava Yolları'nın Airbus A330-200 tipi uçağı, TC-JNG, de 'Eskişehir' adını taşımaktadır. Ayrıca, hem askerî hem de sivil amaçlarla kullanılan Hasan Polatkan Havalimanı da ilde bulunmaktadır.
Eskişehir, İç Anadolu Bölgesi'nin kuzeybatısında yer alır. İl merkezini, Tepebaşı ve Odunpazarı ilçeleri meydana getirir. Merkez ilçeleri, kuzeyinde Bilecik, Mihalgazi ve Sarıcakaya, doğusunda Alpu, güneyinde Mahmudiye, Seyitgazi ve Afyon, batısında ise İnönü ve Kütahya ile çevrilidir.

Şehir, Antik ve Orta Çağlarda Yunanca Dorylaion, Latince Dorylaeum ismi ile tanınan bir kenttir. Yıkık ve terkedilmiş olan Dorylaion - Şarhöyük'ün yakınında, harabenin güneyinde kalan bölgede yeni bir yerleşim yeri oluşmuştur. W.M Ramsay'ın bildirdiğine göre, büyük olasılıkla Dorylaion harabelerine Eskişehir adı verilmiş ve bu ad o zamandan günümüze ulaşmıştır.

MÖ 14. yüzyılda Hititler Eskişehir merkezli büyük bir devlet kurmuşlardır. Eskişehir'in önemi ve yeri dolayısıyla Hititler döneminde Eti'lik (Beylik) olduğu görülmektedir. MÖ 12. yüzyılda Anadolu'ya giren Frigler Anadolu'ya yayılmış ve Dorylaion adı ile bölgeye yerleşmiştir. Friglerden sonra bölgeye Lidyalılar daha sonra da Persler hâkimiyeti altına almıştır. MÖ 4. yüzyılda Makedon kral İskender'in eline geçen Eskişehir, İskender'in ölüm tarihi olan MÖ 323 yılına kadar İskender'in İmparatorluğu altında kalmıştır. MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu kontrolüne geçen bölge, Roma'nın ikiye ayrılmasına kadar Roma İmparatorluğu'nun ayrıldıktan sonra da Bizans'ın hâkimiyetinde kalmıştır.

Yeniden Bizans egemenliğine giren Dorylaion 1074'te Selçukluların eline geçti. Şehir Anadolu Selçukluları zamanında, Selçuklular ile Haçlılar arasında yapılan savaşlara sahne olmuştur. Bu zamanda şehrin adı '"Sultanönü"' olarak anılmaktadır. Şehir içinde Selçuklu Hanedanına ait pek çok eser vardır.
Arap coğrafyacı İbn Said (علي بن موسى المغربي بن سعيد, 'Ali ibn Musa ibn Sa'id al-Maghribi); Antalya - Marki (Fethiye) Körfezi arasındaki Cibâlu't Türkmân (Türkmen Dağları) adı verilen dağlık bölgede 200.000, Kastamonu yöresinde 100.000, Sultan Önü - Kütahya - Emirdağ - Karahisar-ı Sahip - Sivrihisar yörelerinde 200.000 ve Ankara'nın kuzeyindeki Karabuli denilen dağlık bölgede 30.000 çadırlık Türkmen kitlelerinin yığıldığını kaydetmektedir.

1289'da Anadolu Selçukluları Eskişehir'i Osman Gazi'ye verdi. Orhan Gazi döneminde Karamanlılarnın eline geçen Eskişehir'i, I. Murad yeniden Osmanlı topraklarına kattı.
Fatih'in ilk zamanlarına kadar şehir Ankara Beyliği'ne bağlı olarak kalmıştır. 1451 yılından sonra Kütahya'nın Beylerbeylik haline gelmesi üzerine Anadolu İdari Teşkilatında değişiklik olmuş, bu arada Ankara'ya bağlı bulunan Eskişehir, Kütahya Beylerbeyliği'ne bağlanmıştır.
Kent 1601'de bir süre Celali Deli Hasan ve yandaşlarının eline geçti. Hüdavendigâr (Bursa) Vilayetinin Kütahya Sancağına bağlı bir kaza olan Eskişehir'e demiryolu 1890'lı yıllarda ulaştı.
Demiryolu'nun Eskişehir'e gelmesi ile şehirde ticaret canlandı. 
19. yüzyıl boyunca yöreye Kafkasya, Kırım, Romanya ve Bulgaristan'dan gelen göçmenler yerleştirildi. Şehir 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinden sonra muhacirlerin yerleştirilmeye başlamasıyla beraber gelişmeye başlamıştır.
Mondros Ateşkesi'nin maddelerinden biri olan İtilaf Devletleri'nin Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki önemli noktaları güvenlik gerekçesiyle işgal edebilecekleri maddesine dayanarak 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul'a çıkan İngiliz kuvvetleri, İstanbul-Bağdat demiryolu hattı boyunca önemli gördükleri yerleri işgal etmeye başladılar, bu işgalden 2,5 ay sonra, 1919 yılının Ocak ayı sonlarında Eskişehir İstasyonu çevresinde karargâhlarını kurdu.

21 Haziran 1920 günü saat 11.00'de Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı Albay İsmet İnönü ile tren istasyonuna gelmiştir. Yunan taarruzunun aldığı vaziyeti, sınıf arkadaşı ve Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Cebesoy ile burada görüşmüştür. Aynı gece de Ankara'ya hareket etmiştirler.
Eskişehir'de Türk Kurtuluş Savaşı'nın 5 önemli meydan muharebesinin üçü geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı'nın önemli muharebelerinden biri olan I. İnönü Muharebesi Eskişehir topraklarında gerçekleşmiştir. Eskişehir, Kurtuluş Savaşı'nın kilit nok­talarından birini oluşturduğundan, savaşta maddi ve manevi olarak çok yıpranmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrasında demiryolu hattını denetlemek amacıyla 23 Ocak 1919'da Eskişehir İstasyonunu işgal eden İngiliz kuvvetleri, 20 Mart 1920'de Kuvâ-yi Milliye'nin baskısıyla işgale son verdi. 1921 yılında Eskişehir'e 40 km uzaklıktaki İnönü'de, Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri yapıldı.
20 Temmuz 1921'de Yunanların işgal ettiği Eskişehir, bir süre Yunan ordularının karargâhı oldu. Eskişehir-Kütahya Savaşları sonunda Türk ordusu Sakarya'nın doğusuna çekildi. 23 Ağustos 1922'de Yunanlar yeniden saldırdı. 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ile düşman püskürtülmeye başladı ve 2 Eylül 1922 günü, Seyitgazi yönünden gelen Türk süvarileri Tekkeönü'nden Eskişehir'e inerek düşman kuvvetlerini Eskişehir'den çıkardılar. Eskişehir, Kurtuluş Savaşı'nın son aşaması olan Büyük Taarruz sonrasında 2 Eylül 1922'de kurtarıldığında yıkıntı hâlinde harap bir kasabaydı.

Atatürk'ün 15 Ocak 1923'te Eskişehir hakkındaki sözü: 

Eskişehir'i ve Eskişehirlileri çok iyi tanırım. Millî Mücadele yıllarında büyük vatanseverlik ve üstün bir cesaretle mücadelemizin daima yanında olmuş, bu mücadeleye çok geniş yardımlarda bulunmuşlardır. Gördüğüme göre halk aydın ve faaldir. Toprak verimlidir. Az zamanda zayiatı telafi ve fedakârlıklarıyla iftahar edecektir.
Mustafa Kemal Atatürk, 15 Ocak 1923'te Hükûmet Konağı'nda yaptığı konuşmada vurguladığı gibi Eskişehir, savaşın kazanılmasında büyük katkı yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu nedenle kentin imarıyla yakından ilgilenmiştir. Cumhuriyet döneminde yapılan yatırımlarla kısa zamanda modern bir kent yaratılmaya çalışılmıştır.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra Eskişehir 1925 yılında il olmuştur. 1926 yılında Eskişehir'in, Sivrihisar, Mihalıççık ve Seyitgazi olmak üzere üç ilçesi bulunmaktaydı. 1954 yılında çıkarılan kanunla Çifteler ve Mahmudiye, 1957 yılında çıkarılan diğer bir kanunla da Sarıcakaya ilçe hâline getirilmiş ve ilçe sayısı 6'ya çıkmıştır.
Daha sonra 1987 tarihinde 3392 sayılı kanunla Alpu, Beylikova ve İnönü; 9 Mayıs 1990 tarih ve 3544 sayılı kanunla Günyüzü, Han ve Mihalgazi ilçe hâline getirilmiş, böylece ilçe sayısı 12'ye çıkmıştır. 22 Mart 2008 tarihli resmî gazetede yayımlanan 5747 sayılı yasa ile de merkez ilçe kaldırılarak Odunpazarı ve Tepebaşı adıyla 2 yeni ilçe daha kurulmuş ve ilin toplam ilçe sayısı 14'e ulaşmıştır.
Eskişehir, 2 Eylül 1993'te çıkarılan 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile büyükşehir unvanı kazandı. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 20 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

20 Şubat 1956'da Eskişehir'de oluşan şiddetli yer sarsıntısıdır. Şiddeti Richter ölçeğine göre 6,0 olan bu depremde, 1.379 bina ağır, 1.486 bina orta, 9.862 bina da hafif derecede hasar görmüştür. Bir kişinin öldüğü depremde 19 kişi de yaralanmıştır. Konumu 39° 89' kuzey enlemi ve 30° 49' doğu boylamı, odak derinliği yaklaşık 40 km olan depremin etkilediği alan 350.000 km² olarak hesaplanmıştır. Deprem alanı çeşitli doğrultularda Edirne, İzmir, Konya ve Zonguldak illerine kadar yayılmıştır. Depremin dış merkezinin bulunduğu bölge yerleşim yeri olmadığı için can kaybı fazla olmamıştır. Eskişehir depreminin oluştuğu bölge 3. derecede tehlikeli deprem bölgesidir.

5 Mart 1950'de Porsuk Çayının taşması sonucu Eskişehir'de sel felaketi meydana gelmiş, 50 bin kişi açıkta kalmıştır. 2500 evin yıkıldığı ve 6 kişinin boğulduğu felakette Marshall Planı'ndan yardım gelmiştir.

Eski tarihlerde de birçok ilklere adreslik etmiş coğrafyada, Osmanlı Dönemi ve sonrası Türkiye'nin ilkleri olarak gerçekleşenler

Osmanlı'da ilk verginin alınması (Pazar Baçı)
Osmanlı'da ilk hutbenin okunması (Osman Bey Dönemi)
Türk tarihinin ilk modern haritasının çizilmesi. (1896)
İlk Temyiz Mahkemesinin açılması (1923)
İlk Tarımsal Araştırma Enstitüsü'nün kurulması (1925)
İlk eğitmen kursunun açılması (1936)
İlk Köy Enstitüsü'nün açılması (1940)
İ

Filibe (Bulgarca: Пловдив, trl: Plovdiv), Bulgaristan'ın ikinci büyük şehri ve tarihi Trakya bölgesinin Bulgaristan'daki en kalabalık şehri olan Filibe, başkent Sofya'nın 144 km (93 mil) güneydoğusunda yer almaktadır. 2024 yılı itibarıyla nüfusu 329.489, büyükşehir bölgesinde ise 540.000'dir. Bulgaristan'ın önemli bir ekonomik, ulaşım, kültürel ve eğitim merkezi olan Filibe, 1999 ve 2019 yıllarında Avrupa Kültür Başkenti olmuş ve 2016 yılında UNESCO Küresel Öğrenim Şehirleri Ağı'na katılmıştır.
Filibe, Bulgaristan'ın güney-orta kesiminde, Meriç Nehri'nin iki yakasında yer alan verimli bir bölgededir. Şehir, tarihsel olarak bazıları 250 metre (820 fit) yüksekliğinde olan yedi siyenit tepesi üzerinde gelişmiştir. Bu tepeler nedeniyle Filibe, Bulgaristan'da sıklıkla "Yedi Tepeli Şehir" olarak anılır. Bölgede MÖ 6. binyıla kadar uzanan yerleşim izleri bulunmaktadır, bu dönemde ilk Neolitik yerleşimler kurulmuştur. Şehir daha sonra Pulpudeva adında bir Trak yerleşimi olmuş, daha sonra Persler, Antik Makedonlar, Keltler, Romalılar, Bizanslılar, Gotlar, Hunlar, Bulgarlar, Trak-Romalılar, Slav kabileleri, Haçlılar ve Osmanlı Türkleri tarafından fethedilmiş ve yönetilmiştir. 
Filippopolis (Yunanca: Φιλιππούπολις), Büyük İskender'in babası, antik Makedonya kralı Büyük Filip (MÖ 359-336) tarafından MÖ 342'de hem Trakyalıları hem de 2000 Makedon'u (Yunanlı) buraya yerleştirerek bir polis olarak kurulmuştur. Helenistik dönemde şehrin kontrolü Makedonya Krallığı ile Trakya Odrisya Krallığı arasında gidip geldi; Makedonya Kralı V. Filip (MÖ 221-179) MÖ 183'te şehri yeniden ele geçirdi ve halefi Perseus (MÖ 179-168) MÖ 168'de Roma Cumhuriyeti'nin Makedonya Krallığı'nı fethetmesine kadar Odrisyalılarla birlikte şehri elinde tuttu. Filippopolis, Roma'nın Trakya eyaletinin başkenti oldu. Şehir, iç Trakya'nın yol ağının merkezindeydi ve stratejik Via Militaris, Tuna, Ege Denizi ve Karadeniz'e giden birçok başka yol tarafından bu noktadan kesiliyordu. Roma İmparatoru Marcus Aurelius (MS 161-180) şehrin etrafına yeni bir sur inşa etti.
Geç Antik Çağ'da Philippopolis önemli bir kale idi, ancak Üçüncü Yüzyıl Krizi sırasında 250 yılında Cniva önderliğindeki Gotların Philippopolis Kuşatması'ndan sonra yağmalandı. Bundan sonra yerleşim küçüldü, ancak şehir surları yeniden inşa edilerek ve 4. yüzyılda yeni Hristiyan bazilikaları ve Roma hamamları inşa edilerek önemli bir şehir olarak kaldı. Şehir 441/442'de Hunlar tarafından tekrar yağmalandı ve surlar tekrar inşa edildi. Roma Philippopolis, surlar I. Justinianus (527-565) tarafından tekrar yenilendikten sonra 580'lerde Avarlar tarafından yapılan bir başka saldırıya direndi.
Orta Çağ'da, Filippopolis, 863 yılında I. Boris'in (hüküm süresi 852-889) hükümdarlığı sırasında Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun Bulgarlarına düştü; şehir, 813 yılında Han Krum (hüküm süresi yaklaşık 803-814) ile yaşanan bir anlaşmazlık sırasında Hristiyan sakinleri tarafından kısa süreliğine terk edilmişti. Bizans-Bulgar savaşları sırasında, Bulgar Katili İmparator Basil (hüküm süresi 960-1025), protospatarios Nikephoros Xiphias tarafından yönetilen Filippopolis'i önemli bir stratejik kale olarak kullandı. 11. yüzyılın ortalarında şehir, 1090 civarında kısa bir süre işgal eden Peçenekler tarafından saldırıya uğradı. Şehir, 12. yüzyılda surların yeniden inşa edilmesiyle gelişmeye devam etti; bu dönemde tarihçi ve politikacı Niketas Choniates vali, hekim Michael Italikos ise metropolit piskopos olarak görev yaptı.
Dördüncü Haçlı Seferi'nin Latin tarihçisi Geoffrey of Villehardouin'e göre, Philippopolis, Konstantinopolis (İstanbul) ve Selanik'ten (Tesaloniki) sonra Bizans İmparatorluğu'nun üçüncü büyük şehriydi. Haçlı Seferleri sırasında şehirden geçen orduların yanı sıra Doğu Ortodoks, Ermeni Ortodoks ve Paulikian mezhepleri arasındaki mezhep çatışmalarından da zarar gördü. Şehir, 1206 yılında Bulgaristanlı Kaloyan (1196-1207) tarafından yıkıldı ve daha sonra yeniden inşa edildi. 1219'da şehir, Latin İmparatorluğu'nun bir parçası olan Haçlı Philippopolis Dükalığı'nın başkenti oldu. İkinci Bulgar İmparatorluğu şehri 1263'te geri aldı, ancak 1323'te tekrar ele geçirmeden önce Bizans kontrolüne kaptırdı. Osmanlı İmparatorluğu, 1363 veya 1364'te Filippopolis'i (Türkçe: Filibe) fethetti. 500 yıllık Osmanlı yönetimi boyunca Filibe, Osmanlı Balkanları'nda önemli bir ticaret ve ulaşım merkezi olarak hizmet verdi. Ayrıca çeşitli sancak ve eyaletlerin idari merkezi olarak da rol oynadı. 
4 Ocak 1878'de, Rus-Türk Savaşı'nın (1877-1878) sonunda, Filibe Rus ordusu tarafından Osmanlı yönetiminden alındı. Aynı yılın Temmuz ayına kadar Bulgaristan sınırları içinde kaldı ve daha sonra Doğu Rumeli özerk Osmanlı bölgesinin başkenti oldu. 1885'te Filibe ve Doğu Rumeli Bulgaristan'a katıldı. 
Filibe'de antik Filibe Roma tiyatrosu, bir Roma odeonu, bir Roma su kemeri, Filibe Roma Stadyumu, Eirene arkeolojik kompleksi ve diğerleri gibi birçok korunmuş kalıntı bulunmaktadır. Filibe, Uluslararası Filibe Fuarı, "Bir Kavşakta Sahne" uluslararası tiyatro festivali, "Altın Sandık" televizyon festivali ve Eylül Gecesi/Filibe, Kapana Festivali ve Opera Açık gibi birçok yeni festival de dahil olmak üzere çok çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri dışında kurulan en eski Amerikan eğitim kurumu olan Sofya Amerikan Koleji, 1860 yılında Filibe'de kurulmuş ve daha sonra Sofya'ya taşınmıştır.

Arkeolojik bulgular, Filibe'nin tarih öncesi çağlarda, özellikle Neolitik Dönem'de (MÖ 6. binyıl) yerleşime açık olduğunu göstermektedir. Şehir, Balkanlar'da yazılı kaynaklarda adı geçen en eski halklardan biri olan Traklar tarafından kurulmuştur. Traklar, Üç Tepe (Trimontium) olarak bilinen coğrafi oluşumlar üzerine tahkimatlı bir yerleşim kurmuş ve bu yerleşime Evmolpiya (veya Evmolpeida) adını vermiştir. Bu isim, kimi kaynaklara göre Trak kahramanı Evmolpos'a, kimi kaynaklara göre ise tapınaklardaki kutsal bakire rahibelere (Vestal'lere) atıfta bulunur.

MÖ 342 yılında şehir, Makedonya Kralı II. Filip (Philip) tarafından fethedilmiş ve Philippopolis (Filip'in Şehri) adı verilmiştir. Bu dönemden itibaren şehir, Helenistik dünyanın önemli merkezlerinden biri haline gelmiş, askeri ve ticari bir üs olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Roma İmparatoru Claudius döneminde Trakya'nın Roma İmparatorluğu’na katılmasıyla birlikte Philippopolis, Roma'nın Trakya eyaletinin merkezi olmuştur. Şehir bu dönemde Trimontium (Üç Tepeli Şehir) adıyla da anılmıştır. 1. ila 6. yüzyıllar arasında Plovdiv, önemli bir ekonomik, idari ve kültürel merkez konumuna ulaşmıştır. Bu dönemde şehirde amfitiyatro, stadyum, su kemerleri, forumlar, aristokrat konutları ve surlar inşa edilmiştir. Roma dönemi, şehrin "ihtişam çağı" olarak kabul edilir.

7. yüzyıldan itibaren bölgeye Slav kavimlerinin yerleşmesi başlamıştır. Slavlar, şehrin adını önce Pulpudeva, ardından Puldin ve nihayetinde bugünkü formu olan Plovdiv şekline dönüştürmüştür. Bu dönem boyunca şehir, Bizans İmparatorluğu ve Birinci Bulgar Krallığı arasında defalarca el değiştirmiştir. Orta Çağ boyunca da stratejik önemini koruyan şehir, hem askeri hem de dini merkez olarak rol oynamıştır.

Plovdiv, 1364 yılında I. Murad komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından fethedilmiştir. Şehrin adı, Türkler tarafından Türkçeye daha uygun hale getirmek maksadıyla Filibe olarak değiştirilmiştir. Şehrin adının değiştirilmesinin yanı sıra bölgenin Türkleştirilmesi için  İzmir, Aydın, Manisa, Konya ve Karaman yöresinden Yörük Türkmenler bölgeye iskan ettirilmiştir. Bölgede Türk ve Pomak nüfus hâlâ varlığını korumaktadır. Şehir, Osmanlı döneminde Rumeli Eyaleti'nin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Evliya Çelebi, Filibe'yi “on önemli Osmanlı şehrinden biri” olarak tanımlar. Bu dönemde şehir, çok kültürlü yapısını korumuş; camiler, hanlar, medreseler, hamamlar ve sivil mimari örnekleri ile önemli bir şehir hüviyetine kavuşmuştur.

93 Harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması ile Filibe, Doğu Rumeli adı verilen özerk Bulgar yönetimine başkentlik yapmaya başlamıştır. 1885 yılında Bulgaristan Prensliği ile Doğu Rumeli'nin birleşmesiyle birlikte, Filibe bugünkü Bulgaristan Cumhuriyeti’nin ikinci büyük şehri hâline gelmiştir. Bu olay, Bulgaristan tarihinde “Birleşme Günü” (6 Eylül) olarak anılmaktadır.

20. yüzyılda Filibe, sanayileşmiş, kültürel etkinliklerin merkezi hâline gelmiş ve 2019 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilerek uluslararası bir görünürlüğe kavuşmuştur. Antik Roma tiyatrosu, stadyumu, Bizans ve Osmanlı döneminden kalma yapılar, şehrin mimari dokusunda eşsiz bir bütünlük sergilemektedir.

Filibe, Bulgaristan'ın başkenti Sofya'nın güneydoğusunda ve Meriç nehri kıyısındadır. Şehir, Yukarı Trakya Ovası'nın batı kısmını oluşturan ve bir birikinti ovası olan "Filibe Ovası”nın güney kesimindedir. Oradan kuzeybatıda Sredna Gora sıradağlarının zirveleri, doğuda Chirpan Tepeleri ve güneyde Rodop Dağları yükselir. Başlangıçta, Filibe'nin gelişimi Meriç'in güneyindeydi ve nehir boyunca genişleme sadece son 100 yıl içinde oldu. Modern Filibe, Bulgaristan'ın toplam alanının %0,1'inden daha az olan 101 km2 (39 sq mi)'luk bir alanı kaplar. Km2 başına 3,769 kişiyle Bulgaristan'ın en yoğun nüfuslu şehridir.
Kentin içinde altı siyenit tepe vardır. 20. yüzyılın başında yedi siyenit tepesi vardı ancak bunlardan birisi olan Markovo tepesi yok edildi. Bunlardan üçüne Üç Tepe (bulgarca: Трихълмие}} Trihalmie), diğerlerine Gençlik Tepesi (bulgarca:Младежки хълм, Mladezhki halm), Kurtarıcılar Tepesi (bulgarca: Хълм на освободителите, Halm na osvoboditelite) ve Hristo G. Danov Tepesi (bulgarca:Данов хълм, Danov halm) denir.

Filibe şehri Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda önem verdiği yerleşim yerlerinden biridir. Mimari olarak Türk-Osmanlı sivil mimarisi dikkat çeker. Ayrıca Cuma Camisi (1363-1364) ve Şahabettin İmaret Camii (1444-1445) cami mimarisi olarak günümüze ulaşan yapılardır. Osmanlı evleri ''eski şehir'' denilen eski kent bölgesindeki yapılardır. Bugün birçok Os

Gaius Plinius Secundus veya Yaşlı Plinius (MS 23/24–79) erken Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış Romalı yazar, doğa bilimci, bilim insanı, donanma ile ordu komutanı, procurator (vali) ve İmparator Vespasianus'un arkadaşıydı. Plinius, insan bilgisinin ve doğal dünyanın çok geniş bir yelpazesini kapsayan 37 ciltlik ansiklopedik eseri Naturalis Historia'yı (Doğa Tarihi) kaleme aldı. Bu eser, sonraki ansiklopediler için örnek model oldu. Boş zamanının çoğunu inceleme, yazma ve doğal olaylarla coğrafi olguları yerinde araştırarak geçirirdi.
Plinius, toplam 102 cilt tutan yedi eser kaleme aldı; bunlardan yalnızca Doğa Tarihi günümüze ulaşmıştır. Kaybolan eserleri arasında, Plutarkhos, Tacitus ve Suetonius gibi önemli Romalı tarihçiler tarafından kaynak olarak kullanılan yirmi ciltlik Bella Germaniae (Germania Savaşları) de bulunuyordu. Tacitus'un De origine et situ Germanorum (Germenlerin Kökeni ve Konumları) adlı eserinde Bella Germaniae'yi ana kaynak olarak kullandığı düşünülmektedir. Ayrıca oldukça hacimli olan otuz bir ciltlik A fine Aufidii Bassi adlı tarih kitabı, Aufidius Bassus'un daha önceki tarih eserini Plinius'un dönemine kadar devam ettiriyordu.
Yaşlı Plinius, MS 79 yılında Stabiae'de Vezüv Yanardağı'nın patlaması sırasında insanları kurtarmaya çalışırken hayatını kaybetti.

Plinius'un yaşamı, MS 79'da Vezüv Yanardağı'nın patlaması ve yeğeninin onun 56 yaşında öldüğünü belirtmesiyle tarihlendirilir. Bu bilgiye göre doğumu MS 23 veya 24 yılına denk gelmektedir.
Plinius, atlı sınıfından Gaius Plinius Celer ile eşi Marcella'nın oğludur. Ne genç Plinius, ne de yaşlı Plinius bu isimlerden bahseder. Bu bilgilerin asıl kaynağı, Verona'da bir tarlada bulunan ve 16. yüzyılda yaşamış bir Augustinusçu keşiş olan Onofrio Panvinio tarafından kaydedilen parçalı bir yazıttır (CIL V 1 3442). Yazıtın şekli bir ağıt formundadır. En çok kabul gören rekonstrüksiyon şöyledir:

PLINIVS SECVNDVS AVGV. LERI. PATRI. MATRI. MARCELLAE. TESTAMENTO FIERI IVSSO
Plinius Secundus, augur olarak, bu anıtı babası [Ce]ler ve annesi [Grania] Marcella için vasiyeti gereği yaptırmıştır.
Metnin orijinal kelimeleri parçalıdır. Yazıtın okunması, yeniden yapılandırmaya bağlıdır, ancak her durumda isimler belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Onun bir augur olup olmadığı ve kadının adının Grania Marcella olup olmadığı daha az kesindir. Jean Hardouin, antik olduğunu iddia ettiği bilinmeyen bir kaynaktan, Plinius'un Veronalı olduğunu ve ebeveynlerinin Celer ile Marcella olduğunu belirten bir ifade sunar. Hardouin ayrıca Catullus'un hemşehriliğine atıfta bulunur.

Yazıtın Verona'ya nasıl ulaştığı bilinmemektedir, ancak bunun Genç Plinius'un, çatılarındaki kiremitlerde baş harfleriyle kesin olarak tanımlanan, Città di Castello'nun kuzeyindeki Colle Plinio'daki mülkünden taşınmasıyla gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir. Genç Plinius, burada atalarının heykellerini saklamaktaydı. Yaşlı Plinius, Verona'da değil, Como'da doğmuştur; Veronalı Catullus'u conterraneus (hemşerisi) olarak nitelendirmesi, Gallia Transpadana bölgesinin yerlisi olmasındandır, municeps (şehirdaşı) olarak değil. Como Katedrali'nin cephesinde yer alan bir Plinius heykeli, onu şehrin öz evladı olarak onurlandırmaktadır. Plinius'un, Caecilii ailesine gelin giden ve Genç Plinius'un annesi olan Plinia adında bir kız kardeşi vardı. Genç Plinius, mektuplarında onun çalışma ve araştırma düzenini detaylı bir şekilde anlatmaktadır.
Genç Plinius, Tacitus'a yazdığı mektuplardan birinde (avunculus meus), amcasının sabah kahvaltılarının eski Romalıların adetlerine uygun olarak (veterum more interdiu) hafif ve sade (levis et facilis) olduğunu detaylandırır. Genç Plinius, bu anlatımıyla Yaşlı Plinius'un "iyi bir Romalı" olduğunu, yani büyük Romalı ataların geleneklerini sürdürdüğünü vurgulamak istemiştir. Bu ifade, Tacitus'u memnun edecek bir nitelik taşımaktadır.
Genç Plinius'un memleketinin Como olduğu yönündeki iki yazıt, Verona teorisinin önündedir. Bunlardan biri (CIL V 5262), Genç Plinius'un imparatorluk görevlisi olarak kariyerini anmakta ve Como halkı için yaptığı önemli hayır işlerini ve belediye harcamalarını detaylandırmaktadır. Diğeri ise (CIL V 5667), babası Lucius'un köyünü, günümüz Como il sınırları içinde yer alan Cantù'nun Fecchio mahallesi olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla, Plinia'nın muhtemelen Comolu bir kız olduğu ve Yaşlı Plinius'un da Como'dan olduğu söylenebilir.
Gaius, Plinia gens'e mensuptu: İnsubri kökenli Plina, "r" sesine dönüşerek (rhotacism) bölgede kullanılan "Prina" soyadına evrilmiştir. Babasının cognomeni olan Celer'i almayı reddetti; bunun yerine kendi cognomeni olarak Secundus'u seçti. Evlat edindiği oğlu da aynı cognomeni kullanacağı için, "Plinii Secundi" adlı yeni bir kol kurmuş oldu. Ailesi zengindi; Genç Plinius, miras yoluyla elde ettiği büyük mal varlığı sayesinde o kadar zenginleşmişti ki, Como'da bir okul ve kütüphane kurdu, kadınlar ve çocuklar için bir yardım fonu oluşturdu, Roma ve Como Gölü çevresinde pek çok malikaneye sahip oldu ve bazı arkadaşlarına kişisel çıkar sağladı. Plinii ailesi, daha önce başka örneğine rastlanmadığı için, türünün tek örneği sayılabilir.
MÖ 59'da, Genç Plinius'un doğumundan yalnızca 82 yıl önce, Jül Sezar, Alplerdeki kabilelere karşı bölgeyi güvence altına almak amacıyla Novum Comum'u bir colonia olarak kurdu. Bu bölgeye, diğer eyaletlerden 4.500 kişilik bir nüfus yerleştirildi ve 500 aristokrat Yunan'ı da şehri kurmak için yerleştirdi. Böylece şehrin toplumu multietnik bir yapıya sahip oldu; o sebeple, Plinius ailesi her yerden gelmiş olabilir. Ne Plinius'un Yunancaya olan tutkusu ile ilgili ne de Julius Pokorny'nin ismin kuzey İtalik dilinden "kel" olarak geldiğini öne sürmesi ile ilgili herhangi bir sonuca varılamaz, bu, spekülatif bir görüş meselesidir. Plinius döneminde etnik ayrımlar hakkında herhangi bir kayıt bulunmamaktadır; halk, kendisini Roma vatandaşı olarak kabul ediyordu.
Yaşlı Plinius hiç evlenmedi ve çocuğu olmadı. Ölümünden sonra yeğeni Genç Plinius'u evlat edindi ve mal varlığını ona bıraktı. Bu evlat edinme muhtemelen vasiyet yoluyla gerçekleşti; Genç Plinius "Plinius" adını aldı ancak Roma hukukuna göre mirasçı olarak zaten hak kazandığı şeylerin dışında somut bir kazanç elde etmedi. İki Plinius'un bu tarihten önce ne kadar etkileşimde bulunduğu kesin değildir. Bununla birlikte Genç Plinius, evlat edinildiği babasından biraz yakın bir üslupla bahsetmiştir. Yaşlı Plinius'un bir süre yeğeni ve kız kardeşiyle birlikte Misenum'daki aynı evde oturduğu bilinmektedir. Vezüv Yanardağı'nın patlamasını incelemeye karar verdiğinde de onlarla birlikte bu evde yaşıyordu. Ancak patlamayı araştırmak isterken kurtarma çalışmaları ve dostundan yardım isteyen bir ulak nedeniyle planı istediği gibi gitmedi.

Plinius'un babası, onu Roma'ya hukuk eğitimi almak üzere götürmüştür. Plinius orada, Marcus Servilius Nonianus'u gördüğünü anlatmaktadır.

MS 46 yılında Plinius, yaklaşık 23 yaşındayken, süvari sınıfına mensup gençler için gelenek olduğu üzere, orduya alt rütbeli bir subay olarak katılmıştır. Plinius üzerine çalışmalarıyla tanınan Ronald Syme, onun askeri kariyerini inceleyerek, üç farklı rütbede ve üç ayrı dönemde görev yaptığını ortaya koymuştur.
Plinius'un Roma edebiyatına olan ilgisi, yüksek rütbelerdeki diğer edebiyatçıların dikkatini çekti ve onlarla uzun süreli dostluklar kurmasını sağladı. Bu dostluklar, ilerleyen yıllarda devletin üst kademelerine girmesine yardımcı oldu; ancak Plinius, yalnızca bağlantılarıyla değil, aynı zamanda bilgi birikimi ve yetenekleriyle de güven kazandı.
Ronald Syme'a göre, Plinius askeri kariyerine praefectus cohortis (bir piyade birliğinin komutanı) olarak başladı. Genç subaylar genellikle piyadede görev aldığından, bu bir piyade kohortuydu. Plinius, eserleri günümüze ulaşmamış bir yazar olan Gnaeus Domitius Corbulo'nun emrinde Germania Inferior'da görev yaptı.
MS 47 yılında, Chauci halkının Roma tarafından fethedilmesine ve Maas ile Ren nehirleri arasında bir kanal inşasına katıldı. Plinius'un, akıntıda demirlemiş Roma gemilerinin gece boyunca sürüklenen ağaçları savuşturmak zorunda kalışını anlattığı betimleme, birinci elden bir gözlemcinin izlenimlerini yansıtmaktadır.

Belirsiz bir tarihte, Plinius, Publius Pomponius Secundus'un komutasındaki Germania Superior'a tayin edildi ve askerî tribünlük rütbesiyle terfi etti. Bu rütbe, bölge komutanı tarafından verilen görevlerle bir kadro pozisyonuydu. Pomponius, Corbulo'nun üvey kardeşiydi. Aynı anneleri, Roma üst sınıflarının güçlü bir matronu olan Vistilia'dan oluyorlardı. Vistilia, altı kocadan yedi çocuk doğurmuştu; bunlardan bazılarının imparatorlukla bağlantıları vardı, hatta gelecekteki bir imparatoriçe de bu çocuklardan biriydi. Plinius'un görevleri net olmasa da, muhtemelen MÖ 50'deki Chatti seferine, 27 yaşında ve hizmetinin dördüncü yılında katılmıştır. Praetorium'da komutanla birlikte görev yaparak edebiyatla ilgilenen bir insan olan Pomponius'la yakın bir dostluk kurmuştur.
Başka bir belirsiz tarihte, Plinius tekrar Germania Inferior'a gönderildi. Corbulo, doğudaki komutanlık görevini devralmıştı. Bu sefer Plinius, yaklaşık 480 kişilik bir süvari birliğinden sorumlu "kanat komutanı" (praefectus alae) olarak terfi etti. Askerlik hayatının geri kalanını burada geçirdi. Adı üzerinde yazılı bir dekoratif phalera ya da süvari donanımına ait bir parça, günümüz Almanya'sındaki Xanten (eski Castra Vetera) yakınlarında bulunmuştur; burası o dönemde alt Ren boyunca büyük bir Roma askeri ve deniz üssüydü. Plinius'un son komutanı, edebiyatla ilgisi olmayan ve Plinius ile de yakın arkadaş olmayan Pompeius Paullinus, 55-58 yılları arasında Germania Inferior valisi olarak görev yaptı. Plinius, Paullinus'un Cermenlere karşı bir seferde yanında yaklaşık 12.000 pound gümüş yemek takımı taşıdığını ve bunun, disiplinli bir asker olan Plinius için hoş bir davranış olmadığını belirterek, Paullinus'u yakından tanıdığını belirtmektedir.
Yeğenine göre, bu dönemde ilk kitabını yazdı (belki de kışlasında daha fazla boş zamanı olduğu için

Publius Licinius Egnatius Gallienus (218-268), Roma İmparatorluğu'nu 253 - 260 yılları arasında babası Valerian ile birlikte ve 260 - 268 yılları arasında tek başına yönetmiş Roma imparatoru. İmparatorluğun kontrolünü, içinden geçilmekte olan büyük kriz sırasında ele geçirmişti. Kazandığı birçok zafere karşın ülkesindeki dağılmayı durduramamış olması nedeniyle bu krizlerle uğraşma konusundaki kayıtları karışıktır.

Gallienus, 218 yılı civarında Valerian ve büyük ihtimalle senatoryal sınıftan bir kadın olan Egnatius Victor Marinianus'un kızı Egnatia Mariniana'nın oğlu olarak doğdu.
Babası Valerian imparator olduktan sonra, imparatorluğun yönetimsel erkinin ikisi arasında bölünebilmesi için Senatodan Gallienus'un Augustus olarak seçilmesinin onaylanmasını istedi. 
Tıpkı Marcus Aurelius ve evlatlık oğlu Lucius Verus'un yüzyıl önce yaptığı gibi Gallienus ve babası imparatorluğu ikiye böldü; Valerian Pers tehlikesine karşı savaşmak üzere doğuya giderken, Gallienus Ren ve Tuna Nehirleri civarındaki Germen kabileleri geri püskürtebilmek için İtalya'da kaldı.

3. Yüzyıl krizlerinin en karakteristik özelliklerinden birisi, İmparatorların ellerinde tuttukları yönetim erkini belirli bir süre boyunca ellerinde tutma becerisini gösterememiş olmalarıdır. Bu durumun istisnası İmparator Gallienus'un saltanatıdır. Gallienus, babası ile birlikte belki de başarılarıyla yapacak bir şeyler bulabildiği 253 - 260 yılları arasında müşterek imparator olarak görev yapmıştır. Baba ve oğuldan her biri yetkilerini daha küçük bir alanda kullanıyordu ve bu da onlara daha esnek hareket etme şansı veriyordu. Başkaca, daha kabul edilebilir bir neden olarak, Gallienus'un Roma'yı bu iş için en iyisi olduğuna ikna etmeyi başarmış olmasıdır. Her halükarda, Gallienus hala kendi dönemindeki birçok ayaklanma ile uğraşmak zorundaydı.
Bu kısa sürenin yapmasına izin verdiği tek şey krallığının savunmaktı ancak ondan önce ya da sonra tahta çıkanlardan farklı olarak, Gallienus anladı ki, İmparatorluk tarihinde eğer uğruna dövüşmek gereken değerli bir şey varsa korunmuştu. Kültür ve antik bilimlerin desteklenmesi gerekliydi ve Gallienus savaşlardan nefes almaya vakit bulur bulmaz bu görevi yerine getirmeye girişti. Yunanistan'daki Attica kentinde, kendini Eleusis gizem-kültüne kabul ettirdi ve diğerlerini de bu konuda cesaretlendirdi. Onu birkaç Yunan tanrısı biçiminde tasvir eden kendine ait sikkelerde (daha fazlası ekte açıklanmış olan), Romalıların kendi kültürlerindeki Hellenik köklere güçlü bir gönderme vardır. Alman tarihçi Ivar Lissner'in "antik dönemin son adamı" şeklinde tanımladığı Lycopolis'li Plotinus, bu süre boyunca Roma imparatorluk ailesi tarafından korundu ve kollandı. Plotinus'un  Neo-Platonist inançları ve onların bir ur-Soul (ruh?) ya da  nous u (sağ duyu) merkez almaya yoğunlaşmış doğası, büyük bir olasılıkla Gallienus'un tüm cezalandırmalara rağmen gittikçe artan sayılarını frenlemek için, Hristiyanlık karşıtı bir denemesiydi. Bunun için Eutropius'un dua kitabında Galya'yı kaybettiğinde pek şefkatli olmaması dışında Eusebius'un "Ecclesiastia Historica" adlı eserinde kendisinden iyi bahsedilir.
260 yılında Valerian barış görüşmeleri sırasından Sasani İmparatorluğu kralı I. Şapur tarafından esir alındı. Babasının canlı olarak ele geçirildiğinden haberdar olduğu halde (bu talihsizlikle yüz yüze kalmış tek Roma imparatoru) Gallienus, bir yıl sonrasına kadar  Valerian'ın ölümünü halka bildirmedi. Bu kararının arkasında yatan neden, Romalıların kendi kaderlerinin yükselmesinin ya da düşmesinin İmparatorun kaderinin yükselmesi ya da düşmesi ile bağlantılı olduğuna inanmasıydı. Devrilmiş bir imparatorun anlamı kesinlikle tanrıların  Valerian'ı dolayısıyla da Gallienus'u terk ettiğiydi.

Göründüğü kadarıyla, Gallienus'un durumunu güçlendirmek için seçmiş olduğu ana yöntem, saltanatı sırasında basılmış olan sikkelerdir. Sikkeler, özellikle de üzerinde tanrı isimleri bulunanları, televizyon ve gazeteden önceki dönemin başarılı bir propagandasının nasıl olduğunun açık bir kanıtıdırlar. Roma sikkelerinin bazı sürümlerinin tamamı asker figürleri ve bazı başkaldırılara rağmen ("askerlerin sadâkati") anlamına gelen FIDES MILITVM yazısı ile yapılmıştı. Gallienus, düzenli olarak muzaffer, merhametli ve dindar olarak tarif edilip edilmediğinden emin olmak için çok uğraşıyordu. Bu sikkeleri düzenli olarak kullanan Köylü ve tüccarlar bu mesajları görüyorlar ve birkaç karşıtlık deliline rağmen imparatorlarını desteklemeye devam ediyorlardı.

Gallienus'un saltanatı sırasında, İmparatorluğun batı sınırlarında sürekli çatışmalar vardı. 258'den daha önce Gallienus, general Postumus'un kendi krallığını (genellikle Galya İmparatorluğu olarak bilinen) ilan ettiği Galya'nın büyük bir kısmında kontrolü kaybetmişti. Gallienus'un etkisinin azalmasıyla birlikte başka bir general öne çıktı. O zamanın onurlu bir geleneği olarak II. Claudius Gothicus, askerlerin sadâkatını kazandı ve İmparatorluk için Gallienus'un halefi oldu.

Esrarengiz biçimde öldüğü 268 yılı Ekim ayına doğru Gallienus, ironik bir biçimde saltanatının en başarılı eylemini gerçekleştirdi. Gotlar'ın Pannonia eyaletini işgali bir felakete neden olmuş ve Roma'yı tehdit eder hale gelmişken, aynı zamanda Alamanni'lerin İtalya'nın kuzeyine verdikleri zarar artmaktaydı. Gallienus, Nisan 268'de  Alamanni'leri bir savaşta bozguna uğratarak durdurdu ve sonra kuzeye dönerek Gotlara karşı birkaç zafer kazandı. Aynı yılın sonbaharında tekrar Gotlar üzerine yürüdü ve Eylül'de ya kendisi ya da en önemli generali Claudius, Roma ordusunu (süvarilerin komutanı Aurelian gerçek muzaffer olduğu halde) Naissus savaşı'nda zafere ulaştırdı.
Bu savaştan bir süre sonra Gallienus'un otoritesine Mediolanum'daki (Milano) sahra ordusu komutanı ve Postumus'un destekçisi Aureolus tarafından meydan okundu. Gallienus, Mediolanum'u kuşatmak için harekete geçtiyse de kuşatma sırasında öldürüldü.
Ölümü ile ilgili iki hikâye vardır. Olaylardan çok sonra derlenen ve güvenilmez bir kaynak olan Historia Augusta'ya göre, komplo, muhafızların komutanı Aurelianus Heraclianus ve Marcianus tarafından düzenlenmişti. Dalmaçya'ların komutanı Cecropius, Aureolus'un şehirden ayrılmakta olduğunu söylentisini yaydı ve çadırından muhafızları olmadan ayrılan Gallienus, Cecropius tarafından bıçaklanarak öldürüldü.(Historia Augusta - Gallieni, xiv.4-11). Bir başka anlatıma göre ise, Claudius komplocular tarafından imparator olarak seçilmiş ve bir başkası ise Gallianus tarafından ölüm döşeğinde seçilmişti; Historia Augusta, Constantin hanedanı'nın kökeninin Claudius'la alakalı olduğunu doğrulamaya çalışır ve belki de bu hikâyelerinin neden Claudius'u cinayetin içinde göstermediğini açıklar. Diğer kaynaklar (Zosimus ve Zonaras, komplonun Heraclianus, Claudius ve Aurelian tarafından organize edildiğini aktarırlar.
Gallienus'un karısı Cornelia Salonina'dan Valerianus (258'de öldü), Saloninus (imparator vekili olduktan sonra özel ölümü 260 yılında öğretmeni Postumus'un elinden olmuştur.) ve Egnatius Marinianus (268'de konsül). Claudius, Gallienus'un ailesinin hayatlarını  bağışladıktan sonra selefini tanrılaştırdı.

Gallienus, antik tarihçiler tarafından, Galya'nın imparatorluktan ayrılması ve onu geri getirmekteki yetersizliği nedeniyle sert bir şekilde eleştirilmiştir. Tarihçi Pat Southern gibi bazı günümüz tarihçileri şimdilerde ona karşı daha olumlu yaklaşmaktadırlar. Gallienus, ani tehlikelere karşı daha hızlı müdahale şansı veren hareketli süvari'lerin oluşturulması da dahil bazı önemli reformların babasıdır. Bu reform tartışmalı bir şekilde gelecekteki imparatorlardan Diocletian ve I. Konstantin için emsal oluşturmuştur. Tarihçi Aurelius Victor'un aktardığına göre Gallienus aynı zamanda senatör'lerin ordu komutanı olmasını yasaklamıştı. Bu politika sonucu daha yetenekli Equestrian komutanların orduda yükselip ünlenmeleri sonucunda senatoryal güç zayıflamıştır. Güneylilerin nazarında, bu reformlar ve senatoryal sınıfın etkisinin zayıflaması, Aurelian'a İmparatorluğu kurtarmasına yardım etmiş ancak aynı zamanda onlar Gallienus'u Septimius Severus'tan Diocletian ve Konstantin'e kadar uzanan hakimiyetin yaratılmasından sorumlu tutarlar. Saltanatı sırasında bastırdığı sikkeleri üzerinde tasvir edildiği tanrı pozlarının artmasıyla, Gallienus imparatorun tebaasından final ayrılığını başlatır. Bir geç dönem büstünde göründüğü gibi Gallienus (yukarıda), I. Konstantin'in bir meşhur mermer başında gördüğümüz ifadesiz bir yüz ve göğe doğru yükselen dik bakışlara sahiptir. "Princeps" ya da İlk Vatandaş olarak çağrılan Roma'nın son imparatorlarından biri olarak, Gallienus'un kurnazca kendi propagandasını yapması onun "Dominus et Deus" (Lord ve tanrı) olarak tanımlanacağı yolun taşlarının döşenmesine yardım etmiştir..

Bray, John (1997)  Gallienus : A Study in Reformist and Sexual Politics, ( Gallienus : reformcu ve cinsel politik de bir çalışma) Kent Town: Wakefield Press, ISBN 1-86254-337-2,(İngilizce)
Southern, Pat (2001) The Roman Empire from Severus to Constantine  (Severus'dan Constantine'e Roma İmparatorluğu). Londra ve New York:  Routledge, 2001, (İngilizce)
Lissner, Ivar (1958) Power and Folly; The Story of the Caesars (Güç ve Çılgınlık; Sezarların hikâyesi). Londra :Jonathan Cape Ltd., (İngilizce)
Syme, Ronald (1968),  Ammianus and the Historia Augusta (Ammianus ve Historia Augusta), Oxford: The Clarendon Press, (İngilizce)

Richard D. Weigel, "Valerian (A.D. 253-260) and Gallienus (A.D. 253-268)", De Imperatoribus Romanis: An Online Encyclopedia of Roman Emperors websitesi. Online:[1]4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
E. Thayer (ed), "Historia Augusta - Two Gallieni", Penelope. uchicago.edu websitesi. Online:[2]  (İngilizce)

Gemlik, Marmara Denizi kıyısında bulunan, Bursa'nın bir ilçesi.
Gemlik'in üç tarafı kısmen ihtiyarlamış tek ve sıradağlarla kuşatılmış olup yalnız batısı Marmara Denizi'ne doğru açıktır. İznik Gölü'nden gelen Karsak Deresi Gemlik'i ikiye bölmüştür. Kuzeyden Samanlı Dağları'yla güneyden Katırlı Dağları'nın batıya doğru uzantıları Gemlik Körfezi'ni kapalı bir havza haline sokmuştur. Samanlı Dağları'ndan ayrılan bazı kollar kıyıya dik bir şekilde inerek sivri burunlar oluşturmuştur. Şehrin nüfusu 31 Aralık 2024 tarihi itibarıyla 123 bin 361 kişi olmuştur.

Gemlik, Bursa civarında kurulan en eski kenttir. Kuruluşunu MÖ 12. yüzyıla kadar götüren, Argo gemicileri destanıyla ilişkilendirenler olmuşsa da tarihi verilere göre kent MÖ 630'da Miletos'tan gelenler tarafından koloni olarak kurulmuştur. Eusebios kuruluş tarihini MÖ 626/5 olarak verir (Eusebios Hieronimus, 97b- Chronicle), (çev.) Robert Bedrosian, New Jersey, 2008) MÖ 6. asırda bir süre Lydialıların elinde kaldıysa da MÖ 547'de Pers hakimiyetine girdi. . Batı Anadolu'daki Hellen kentleri Pers işgaline karşı ayaklanma (Ionia Ayaklanması, MÖ 499-494) başlattıklarında aralarında Kios da vardı. Ancak iki yıl sonra Persler kenti ele geçirdi (Herodotos, V.122). MÖ 469'da Pers- Hellen çarpışmalarını sonlandıran Kallias Barışı imzalanıp Hellen kentleri özgür kalınca, Kios, Attika-Delos Deniz Birliği'ne üye oldu (MÖ 454). Bu birliğe MÖ 454, 448, 447, 445, 444, 442, 441, 440, 435, 433, 432, 430, 418 yıllarında biner drakhmai vergi (phoros- φόρος/ Lat. tributus) ödedi. MÖ 334'te Büyük İskender'in eline geçen, daha sonra MÖ 301'de Büyük İskender'in eski komutanlarından Lysimakhos'un ve MÖ 281'de onu Korupedion savaşında yenen 1. Selevkos'un eline geçen kasaba, MÖ 280'de Bitinya Krallığı'nın korumasında bağımsız bir kent devletine dönüşmüş ve Roma'yla birlikte Makedonya Krallığı'na karşı ittifak kuran Etolya Birliği'nin müttefiği olması nedeniyle MÖ 202'de Makedonya Kralı V. Filippos tarafından ele geçirilip yağmalanmış ve kayınbiraderi Bitinya Kralı I. Prusias'a verilerek bağımsızlığına son verilmiştir. I. Prusias buranın adını Prusias ad Mare (Denizdeki Prusias) olarak değiştirmiştir. MÖ 89 - MÖ 85 ve MÖ 73 - MÖ 71 arasında Pontus Kralı (Büyük) 6. Mithridates'in işgalinde kalan kent, MÖ 74'te Bitinya Krallığı'yla birlikte Roma Cumhuriyeti'ne (sonradan imparatorluk) geçmiştir.
Daha sonra MS 395'te Doğu Roma İmparatorluğu'na geçen kent, 1087 yılında burayı ele geçiren Selçuklu kumandanlarından Ebul Kasım'ın burada bir donanma yaptırması üzerine kentin "gemilerin yanaştığı ve üretildiği yer" anlamına gelen Gemilik adını almıştır. Zaman ilerledikçe bu isim Gemlik olur ve bu zamana kadar Gemlik olarak kullanılır. Gemlik aynı zamanda Ertuğrul Gazi'nin kıyı boyuna mensup olan Katırlı köyüne sahiptir. İçerisinde hanlar ve hamamlar bulunmaktadır.

1. Haçlı seferi nedeniyle 1097'de yeniden Doğu Roma'nın eline geçen kent, 4. Haçlı Seferi'yle Doğu Roma'nın parçalanması sonucu kurulan ve 1261'de Doğu Roma'yı ihya eden İznik İmparatorluğu'na bağlandı ve 1207-1224 arasındaki Latin İmparatorluğu işgali hariç buraya bağlı kaldı. Burası nihayet 1336'da Orhan Bey döneminde Osmanlı'nın eline geçti. 
Gemlik, Osmanlı devrinde Bursa'daki Yıldırım Camii ve Medresesi'ne vakfedilmiş bir kasaba idi. Kasabanın gelirleri bu vakıflara yollanırdı. Uzun yıllar Kite'ye (Bugün Nilüfer'in Ürünlü mahallesi) bağlı bir köy olan Gemlik, 1856'da Gemlik-Bursa karayolunun yapılmasından sonra canlanmış ve belediye örgütü kurulmuştur. Bölgede yer alan Umurbey Beldesinde 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın anıt mezarı yer almaktadır.
1891 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Gemlik kazasında yaşayan kişi sayısı 38.812 kişidir. Bunların çoğunluğu (%43) Ermenilerden oluşmaktadır (16.623 kişi). Kazadaki Türk nüfus 15.340 kişiydi ve nüfusun %39'unu teşkil etmekteydi. Kentteki Rum nüfus ise 6.575 kişiden oluşmaktaydı (%17). Bu senelerde Gemlik nüfusunun %61'i Hristiyanlardan oluşmaktaydı. Kaza merkezi Gemlik'teyse 4620 Rum, 242 Türk, 178 yabancı ve 107 Ermeni olmak üzere 5147 kişi yaşıyordu. Kurtuluş Savaşı'nda 6 Temmuz 1920'de İngiliz işgaline uğrayan ve 8 Temmuz 1920'de İngilizlerce Yunanlara devredilen Gemlik, 11 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgalinde kalmıştır.
Aralık 2017'de çıkarılan kanun hükmünde kararname ile deprem riski taşıyan ilçe merkezinin taşınması kararlaştırıldı.

Gemlik Bursa şehir merkezinin 32 km kuzeyinde, Marmara Denizi'nin en sakin ve adını verdiği körfezi kıyısında kurulmuştur. 29,13 derece Doğu meridyeni ile 40,12 derece Kuzey enlemi üzerinde bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 401 km²dir. Kuzeyde Yalova'nın Armutlu ve Çınarcık, doğuda Orhangazi, güneydoğuda Yenişehir, güneyde Kestel, Gürsu ve Osmangazi ve batıda Mudanya'yla çevrilidir. Gemlik ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir. 
Gemlik Körfezi'ni çevreleyen dağların körfeze dönük yamaçları ilçenin arazisini oluşturmaktadır. Dağlarla kıyı arasında sıkışmış bulunan çok sayıda ova bulunmaktadır. Bunların en büyükleri Engürücük ve Gemlik ovalarıdır. İlçe merkezi Gemlik ovasının batı ucunda kurulmuştur. İlçenin en yüksek noktası, Katırlı dağları üzerindeki Üçkaya Tepesidir.
Gemlik, akarsu ve göller açısından zengin bir yer değildir. Karsak Çayı olarak tanınan Sazlık Deresi, ilçenin en fazla su taşıyan akarsuyudur. Uzunluk yönünden ilçenin en büyük akarsuyu olan Kocadere Katırlı Dağlarından doğar ve Engürücük ovasını suladıktan sonra körfeze dökülür.
Volkanik kütlelerin mevcudiyeti vaktiyle bu arazinin bir indifa sahası olduğunu göstermektedir. Yer Kabuğunun yerleşmediği şimdi bile bol yağmurlardan sonra meydana gelen kaymalardan görmek mümkündür.
Samanlı dağlarının Gemlik körfezine bakan yamaçları tatlı eğimlerle bir platformu teşkil eden sıra dağlardan ayrılan bu kollar ise kıyıya kadar dik bir şekilde inerek kıyının düzgün manzarasını sivri burunlar halinde bozmuştur. (Bunlardan, Göztepe Burnu, Kapaklı Burnu, Sarı Burun, Manastır Burnu en önemlileridir.)
Armutlunun batısına kadar devamlı bir alçalma ile inen Samanlı Dağları Bozburun'un dik kayalıklarını teşkil ederek denize kadar 6 millerde tekrar denizin yüzüne çıkarak İmralı adasını meydana getirir.
Gemlik'in kurulduğu nokta denize dikey inen az yükseklikte bir sırtla bunun yamaçları ve denizin çekilmesinden meydana gelen dar kıyı düzlüklerinden ibarettir. İlçenin kıyıları eski kayıkhane Burnundaki kayalık çıkıntılar bir tarafa bırakılacak olursa tamamıyla düzdür. Pek derin olmayan kıyılar derelerin taşıdığı molozlarla devamlı sığlaşmaktadır.
Gemlik körfezi umumiyetle sakin ve dalgasızdır. Doğudan batıya uzunluğu 35 km güneyden kuzeye en geniş yeri de 10–15 km olan körfez daima sakin olmasını sağlayan karşılıklı iki burundur. (Tuzla ve Kapaklı burunları) her iki sahilde birbirine cephe alan bu burunlar körfezi bir kıskaç içine almış gibidir. Körfez bu kıskaçlar arasında adeta bir havuza benzer. Körfez sularının sığ kısımları 1–10 m, derin kısımları ise 100–150 m arasındadır. İlçenin eski adı Kilyos olduğu için körfeze eskiden Kilyos denirdi. Körfezin diğer bir adı da İncir limanıydı.
Asırlarca birçok ulusların gemilerine sığınak olan bu şirin körfez bugünde sessiz suları ile bakanların gözlerini okşamaktan geri kalmamaktadır.
Gemlik'in jeolojik teşekkülü eski ve yeni kayaçlardan ibaret olup uzun müddet aşınmalara, çöküntülere ve kaymalara maruz kalmıştır. Birçok yerlerde sert kayaçların sivrildiğini ve çöküntülerinde olduğu toprakaltı tabakalarının intizamsızlığını görmek mümkündür.
Dağlık bölgelerde Paleozoik tabakalar ile gnaya ve grantiler günü 3. zaman arazisi (Neojen tabakaları) ile yeni volkanik örtüller (Andezit) çok yer tutar. İlçenin ova olan yerleri az olup yeni alüvyonlarla örtülüdür.
Derinliği 200 m'den az olan körfez yer kabuğunun kırılmalarından meydana gelmiş bir çöküntü alanıdır.
Gemlik ilçesi akarsu ve kaynakları bakımından nispeten fakirdir. Muntazam bir akım rejimine tabi olmayan derelerin çoğu yağmur ve kaynak sularıyla beslenmektedir. En önemlisi İznik Gölü'nün ayağı olan Karsak Deresi'dir. Yağmur mevsiminde bol su taşır. Diğeri Engürücük köyünün biraz ilerisindeki Kocadere'dir.

Bölgede Akdeniz ikliminin Marmara Bölgesi tipi görülür. Kışları eskiden çok kar yağdığı halde zamanımızda çok az kar yağmaktadır.

İlçe merkezine bağlı; 35 mahalleden oluşmaktadır. Yalova'ya bağlandığı 1995'e kadar buraya bağlı bucak merkezi belde olan Armutlu ile Fıstıklı, Kapaklı, Mecidiye, Selimiye ve Hayriye köyleri Gemlik ilçesine bağlıydı.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe merkezinde oturan nüfusun %80'i ticaretle uğraşır. Tuzlu zeytin, yağ, sabun ticareti ve sanayi tesisleri başta gelmektedir.
Gemlik'te tarım, oldukça gelişmiştir. En çok zeytin üretimi yapılır. Kendine özgü bir lezzete sahip sofralık zeytin olan Gemlik zeytininin yetiştiği yerdir. Üstün kaliteli elma, armut ve şeftali üretimi de yapılmaktadır. Türkiye'nin ilk konserve fabrikası Rifat Minare Koll. Şti. kurulmasından dolayı konserveciliğin gelişmesine paralel olarak sebzecilik gelişmiştir. Yetiştirilen sebzelerin başında fasulye, enginar, salatalık, domates, bezelye, patlıcan, biber gelir.
Hayvancılık ise ilçeye yakın köylerde az, dağ köylerinde ise daha çoktur. İlçede tavukçuluk da yaygınlaşmaktadır. Balıkçılık da önemli bir gelir kaynağı olup, körfez sularında her türlü balık bulunur.
Gemlik sanayisinde zeytin imalatı büyük yer tutar. 1937 yılında kurulan Sümerbank Suni İpek Fabrikası ilçenin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Sahil şeridinde yer alan Tügsaş (gübre ve kimyasal ürünlerin üretimi), Borusan (boru üretimi), Çimtaş (saç ve demir üretimi), Borçelik (çelik üretimi), MKS (kimya sanayii) gibi çeşitli fabrikalar Gemlik'teki sanayiinin temelini oluşturur. Gemlik civarında çıkartılan damarlı mermer, diabas ve alçı taşı ihracı Gemlik ekonomisi için önemlidir. Özellikle Diabas'ın dünyada çıkartıldığı 2

Gotlar, Güney İskandinavya'nın Gotland bölgesinde oturan eski bir Cermen kavmi. Gotlar 2. yüzyıldan itibaren İskitya, Dacia ve Pannonia'da yaşamışlar 3. ve 4. yüzyıllarda Bizans'ı yağma etmişler ve Aryanizmi benimsemişlerdir. 5. ve 6. yüzyıllarda Vizigotlar ve Ostrogotlar şeklinde ikiye bölünmüşler ve İberya ile İtalya'yı istila etmişlerdir.

Gotlar miladi 1. yüzyılda İskandinavya'yı bırakıp, Vistül'ün alt kısmında yerleşmişlerdi. İkinci yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına gelmişler, 3. yüzyılda ise birçok kafileler halinde Yunanistan, Trakya ve Küçük Asya'nın sahil şehirlerine yerleşmişlerdir. Akrabaları olan birçok kavimleri çeşitli bölgelerde bıraktıktan sonra etnik bütünlüklerini kaybetmiş ve Ostrogotlar (Doğu Gotları) ile Vizigotlar (Batı Gotları) olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Gotlar sağlam idarî ve askerî teşkilatlar kurup güçlenerek Roma İmparatorluğu elindeki Daçya'yı işgal etmişlerdir. İmparatorluk ile sıkı münasebetleri sonucu Ostrogotlar medenileşmeye başlamışlardır. Hatta bunlardan bir kısmı Roma ordusuna asker olarak katılmışlardır. Roma İmparatorluğu'nun sınırlarına yapılan baskılar, Germenlerin çoğalması ve İmparatorluğun zayıflaması sonucu kuvvetlenen Vizigotlar Daçya'yı bütünüyle ele geçirip Bizans'a, Balkanlara ve Kuzey İtalya'ya doğru yayılarak buraları istila etmişlerdir. Milattan sonra 269-270 yıllarında Roma İmparatorlarından II. Claudius ve Aurelianus batıya doğru olan Got akınını durdurmuşlardır. Gotlar, Konstantin ile ittifak anlaşması yapmışlar, Piskopos Ulfilas İncil'i Vizigot diline tercüme ederek Gotlar'ın Hristiyanlığı kabul etmelerini sağlamıştır.
Ostrogotlar krallıkla idare ediliyordu. Dördüncü yüzyıl ortalarında Kral Ermanarich'in iktidarı devrinde Karadeniz'den Baltık Denizine kadar yayılmışlardı. Fakat 375 tarihinde Hunlar tarafından ilhak edilmişlerdir. Vizigotlar da Hunların baskısına uğrayıp yerlerinden atılmışlarsa da İmparator Valens tarafından 376'da Tuna'nın güney kıyılarına yerleştirilmişlerdir.
378'de ayaklanıp Hadrianapolis Muharebesi'nde Romalıları yenmişlerdir. Fakat 382'de İmparator I. Theodosius tarafından tekrar müttefik olarak imparatorluğa kabul edilmiştir. Gotlar yerlerinde durmayarak 410 yılında Roma'ya, 415 yılında da İspanya'ya yerleşerek bir krallık kurmuşlardır. Uzun yıllar Romalılara asker veren Ostrogotlar, İmparatorluk içinde kendilerini muhafaza ettiklerinden, 476 yılında İtalya'yı istila etmişlerse de 553'te Mons Lactarius Savaşında I. Justinianus'a yenilerek İtalya'da kurdukları krallıkları yıkılmıştır. Gotlar bundan sonra Roma uygarlığı içinde eriyerek kaybolup gitmişlerdir. Kırım'da kalan Gotlar ise 1475'te Osmanlı İmparatorluğu'nun burayı fethetmesiyle bağımsızlıklarını kaybedip Ostrogotlar ve Vizigotlar gibi diğer milletlerin içinde eriyip varlıklarını kaybetmişlerdir.
Gotlar, Kuzey Avrupa kavimleri içinde akrabalık açısından İskandinavlarla diğer Cermenler arasındaki halka olarak görülebilir. Avrupa'nın her yanına dağıldıkları için gittikleri hiçbir yerde etnik çoğunluk oluşturamadılar ve bu yüzden tarihten silindiler.

İskandinavya'da bugün bile Got izlerini görmek mümkündür. İsveç'te  Gotland, Vestergöteland ve Östergöteland adında 3 eyalet bulunmaktadır. İsveç'in kraliyet armasında yer alan 3 krallıktan birinde 'Gotların Kralı' ifadesi yer almaktadır.

Gotların Ana Yurdu ve Kökeni, Mert Kozan -  Ankara Üniversitesi 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gotça
Wielbark kültürü
Çernyakhov kültürü

Gölge oyunu, geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.

Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya'nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava'dan(Endonezya), Hindistan'dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı görüşünü desteklemektedir. İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava'dan geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu'ya ise, 16. yüzyılda Mısır'dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Türklere, Cava ve Hindistan'dan, Çingene oynatıcılar yoluyla  geldiği de iddia edilmektedir.
Zamanla  bu oyuna Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır'ı ziyaret eden gezginler, orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır'a Türkler tarafından getirildiğini düşünmüşlerdir.
İlk başlarda 28 farklı oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla türemiştir. Ramazan ayında Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı.
Farklı yörelere ait insanlar, Zenne, Karagöz'ün karısı, vb. kişiler oyunda yer alırdı.
Piri Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki oyunun oynandığı perdeye Küşteri Meydanı da denilirdi.
Mukaddime (giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm), Bitiş (yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen bölüm) olmak üzere 4 bölümden oluşur.

And, Metin, "Geleneksel Türk Tiyatrosu", İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985

(İngilizce) The Shadow Theater of Anaphoria 22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karagöz.net Hayâli Emin Şenyer'in sitesi 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Leylek (Türkiye, 19. yüzyıl sonu/20. yüzyıl başı) 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Palyaçoyu omuzlarında taşıyan iki uşak (Çin, 19. yüzyıl sonu/20. yüzyıl başı) 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dev Kumbakarna (Endonezya, 19. yüzyıl) 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Modern Avrupa gölge tiyatro13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gölge tiyatrosunda yeni teknolojiler12 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gölyazı, (eski ismi Apolyont Rumca: Απολλωνιάδα), Bursa ilinin Nilüfer ilçesine bağlı bir mahalledir.
Bursa-İzmir karayolunun 35. kilometresinden güneye sapıldığında 7 km içeride bulunan Gölyazı, Uluabat Gölü kıyısındaki iki alçak tepeden oluşan küçük bir yarımada üzerine kurulmuştur. Tepelerden birinde adını Yunan tanrısı Apollon'dan alan Apollonia adlı antik çağ kentinin nekropol kalıntıları yer almaktadır; ikinci tepe, göl yükseldiği zaman bir ada halini alır ve ince uzun bir taş köprü ile erişilebilir.
Bugünkü Gölyazı halkının büyük kısmı ada kısmı üzerinde, tuğla duvarlı tarihî Rum evlerinde yaşamaktadır. Günümüzde geçim kaynakları tarım, balıkçılık ve turizmdir.

Gölyazı, Apollonia Ad Rhyndacum adlı antik Yunan kentinin üzerine kurulmuş bir yerleşimdir. Bu kentin nekropol kalıntıları karaya yakın kısımdaki Zambak Tepe adlı tepenin üzerindedir, antik kentin sivil yerleşimi ise kışın ada haline gelen tepenin üzerindedir; üzerine modern Gölyazı kurulmuştur. Herhangi bir kalıntı olmasa da, antik dönemde de adanın bir köprü ile karaya bağlandığı düşünülür. Ayrıca yerleşimin kuzeybatsınıda kıyıdan 1 km. kadar açıktaki Kız Adası üzerinde antik kentin koruyucu Tanrısı kabul edilen Apollon'a adanmış bir tapınağın kalıntıları vardır.
Apollania ad Rhyndacum, Bizans döneminde önce Bitinya Piskoposluğu'na bağlı kalmış, daha sonra Nicomedia ve kısa bir süre de Kios piskoposluklarına bağlanmıştır. Bu dönemde kentte dini yapılar inşa edilmiştir.
Osmanlılar kentin önlerine ilk kez 1302 yılında Bafeus (Koyunhisar) Savaşı'ndan sonra, bu kaleye sığınan Kite Tekfuru'nu kovalamaları sonucu gelmişler; ancak bu kuşatma sırasında kaçak tekfurun teslim edilmesi dolayısıyla anlaşmaya vararak geri çekilmişlerdi. Kent, daha sonra ilk Osmanlı denizcilerinden Kara Ali tarafından fethedildi. Osmanlı yönetiminde Hristiyan ve Müslüman Osmanlı yurttaşlarının bir arada yaşadığı ancak  Hristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu bir kent olarak varlığını sürdürdü. Beldenin Müslüman halkı Manavlardan oluşmaktaydı. Halk, balıkçılık, ipek böcekçiliği ve ticaret ile uğraşmaktaydı. Kereste, mısır, buğday gibi ürünler göldeki yelkenlilerle Susurluk Çayı'na oradan Marmara Denizi'ne ulaştırılmaktaydı. Gölyazı, ana yoldan içeride olması sayesinde I. Dünya Savaşı sırasında yakılıp yıkılmadı.
Cumhuriyet döneminde Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi sonucu Yunanistan'a göç eden Rum halk, Kesriye Gölü'ne doğru uzanan küçük bir çıkıntının üzerinde bulunan Kesriye kasabasına yerleştirildi, Rum ailelerin boşalan evlerine  Selânik'ten göç eden aileler yerleştirildi. "Apolyont” adı, Cumhuriyet sonrası “Gölyazı” olarak değiştirildi. 12 Temmuz 1992 tarihinde belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 2009 yılında belediye örgütü kapatıldı. Gölyazı, Merkez ve Bayır mahalleleri ile birlikte  Nilüfer Belediyesi'nin bir mahallesi oldu.

Başlıca tarihi kalıntılar, halk arasında “Deliktaş” olarak anılan ve su kemeri olduğu tahmin edilen bir yapı, “Taş Kapı” diye adlandırılan antik kale kalıntıları, karaya 1 km. uzaklıkta sığ bir adacık olan Kız Adası'nda bulunan Apollon Tapınağı'nın kalıntıları, Zambak Tepe yamacındaki  antik tiyatro kalıntıları, doğal kayalardan kesilmiş lahit tekneleri ve kapakların bulunduğu  nekropol alanı, 19. yüzyılda yörenin Rum halkı tarafından yaptırılan Hagios Georgios Kilisesi ve Manastır Adası'nda kalıntıları bulunan Hagios Konstantinos Manastırı Kilisesi'dir.

Gölyazı, leyleklerle insanların iç içe yaşadığı bir yerleşim yeridir ve 2004 yılından bu yana çeşitli kamu ve sivil toplum kuruluşlarının desteklediği "Leylek Dostu Köyler Projesi” kapsamındaki leylek dostu köylerden birisidir. Köyde leylekler, elektrik direklerine yuva yapıp tellere çarparak ölmelerine engel olmak için kurulmuş yuva platformları üzerinde yuva kurmaktadır.
Gölyazı'da, kadın balıkçı geleneği yaşatılmaktadır. Marmara Bölgesinde kadın balıkçıların yer aldığı tek göl olan Uluabat Gölü'nde göldeki aktif balıkçıların yaklaşık %30'unu kadın balıkçılar oluşturmaktadır. Fiberden yapılmış motorlu ya da motorsuz teknelerle avlanmaya çıkan kadın balıkçılar av yasağı ve dini bayram dönemlerinde işlerine ara vermekte, bu dönemlerin dışında her gün göle çıkmaktadır. Yakalanan balıklar Gölyazı'da her gün kurulan mezatta satılarak Bursa, Eskişehir, İstanbul, Konya, İzmir ve Eğirdir pazarlarına gönderilir.

Gölyazı'nın alan büyüklüğü 615 hektardır. Bitkisi örtüsü çalılık, çayırlık, ağaçlıkların yanı sıra  sazlık ve su bitkilerinden oluşur.

Güney Marmara, Marmara Bölgesi'nin güneyini teşkil eden Bursa, Balıkesir, Çanakkale ve Bilecik illeriyle, bu illerin ilçeleri için kullanılan coğrafi bir terim. Sanayi, turizm, tarım, hayvancılık ve madencilik bakımından gelişmiştir. Türkiye'nin en önemli sanayi kentlerinden olan Bursa, Balıkesir, Bandırma ve İnegöl bu bölümde bulunmaktadır.
Dünya üzerinde en zengin bor yatakları, Bursa ve Balıkesir çevresinde bulunmaktadır. Ayrıca; bölgede altın, asbest, cıva, demir, krom, linyit, mermer ve volfram kaynakları da bulunmaktadır.
Bölgede, jeotermal enerji potansiyel rüzgâr enerjisi de yüksektir. Özellikle, Balıkesir ve Çanakkale illerinde birçok rüzgâr enerjisi santrali bulunmaktadır.
Bunun dışında Güney Marmara olarak  Türkiye İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırmasına (Türkiye İBBS) göre 2002 yılında belirlenmiş olan bölge yalnızca Balıkesir ve Çanakkale illerini kapsamaktadır.

Güney Marmara Kalkınma Ajansı 24 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marmara Bölgesi

Gürsu, Bursa ilinin merkez ilçelerinden biridir. Şehir merkezinin doğusunda yer alan ilçe; tarımsal zenginliği, özellikle armut üretimi ve sanayi bölgeleriyle tanınan, hızla gelişen bir yerleşim merkezidir.

İlçenin tarihsel kaynaklarda geçen en eski adı Susığırlıktır. 1530 tarihli Osmanlı tahrir defterlerinde ve sonraki kayıtlarda, o dönemde aynı isimle anılan komşu yerleşim Vakıfköy'den (Susığırlık-ı Sagir) ayırt edilmesi amacıyla burası Susığırlık-ı Kebir (Büyük Susığırlık) adıyla kaydedilmiştir.
İsmin kökeni, bölgenin yüzyıllar önceki coğrafi ve ekonomik yapısına dayanmaktadır. Geçmişte Bursa Ovası'nın bu kesiminin taban suyunun yüksek olması; suyu ve çamuru seven manda (su sığırı) yetiştiriciliği için bölgeyi ideal bir merkez haline getirmiştir.
Cumhuriyet döneminde, 1931 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla yerleşimin adı, bölgenin su kaynaklarının verimliliğine atfen Gürsu olarak değiştirilmiştir.

İlçenin kökeni, Osmanlı'nın kuruluş devrine dayanır. Arşiv kayıtlarında bölge tarihi şu şekilde izlenebilmektedir:

1400 Yılı (Yıldırım Vakfiyesi): Bölgenin adı, Yıldırım Bayezid'in vakfiyesinde "Susığırlık Karyesi" olarak geçmektedir.
1487 Tarihli Tahrir Defteri: II. Bayezid dönemine ait kayıtlarda bölge Susığırlık adıyla kayıtlıdır.

Osmanlı Arşivi belgeleri, Gürsu'nun yakın tarihine dair önemli kesitler sunmaktadır:

Ticari Hayat (1850): 1850 tarihli bir belgede, Susığırlık köyünde yaşayan "Kostaki" isimli bir gayrimüslim vatandaştan alacağın tahsili konusu geçmektedir. Bu belge, 19. yüzyılda ilçede çok kültürlü bir yapının varlığını kanıtlamaktadır.
Tarım ve Çevre (1919): 1919 tarihli bir belgede; komşu Kestel köyündeki Çeltik tarlalarından sızan suların, Gürsu'daki dut bahçelerine zarar verdiği belirtilerek şikayette bulunulmuştur. Bu kayıt, Kurtuluş Savaşı arifesinde ilçe ekonomisinin ipekböcekçiliğine dayandığını göstermektedir.

1930 yılında belediye teşkilatı kurulan ve 1931'de Gürsu adını alan yerleşim, 9 Mayıs 1990 tarihli kanunla ilçe statüsü kazanmıştır. 2004 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi sınırlarına dahil edilmiştir.

Gürsu ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 111 metredir. Gürsu'nun yüzölçümü 106 km2dir. Bursa şehir merkezine 11 km uzaklıkta, Bursa Ovası'nın doğu bölümünde yer alır. Kuzeyinde Gemlik ve Katırlı Dağları, güneyinde ve doğusunda Kestel, batısında Yıldırım bulunur. İlçe arazisi güneyde ovalık, kuzeyde (Dışkaya, Ericek) ise engebeli ve dağlıktır. 
İklimi Marmara iklimi karakterindedir; kış aylarında ovada yoğun sis görülür.

Gürsu, sanayileşmeye bağlı olarak Erzurum, Artvin, Muş ve Balkanlar'dan (Bulgaristan) yoğun göç almıştır. İlçeye bağlı 15 mahalle bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi tarım ve sanayi olmak üzere iki ana temele dayanır.

Gürsu, Türkiye'nin en önemli armut üretim merkezlerinden biridir. İlçeyle özdeşleşen Deveci Armudu ve Santa Maria cinsi armutlar, Türkiye'nin tarımsal ihracatında önemli paya sahiptir. Bölgedeki mikroiklim, meyve kalitesini artırmaktadır.

İlçe sınırları içerisinde Gürsu Organize Sanayi Bölgesi (GÜSAB) bulunmaktadır. Tekstil, konfeksiyon ve mobilya yan sanayi alanındaki fabrikalar, ilçe istihdamının omurgasını oluşturur.

Gürsu, ulaşım ağları açısından avantajlı bir konumdadır.

Karayolu: Bursa-Ankara karayolu (D-200) ilçenin güneyinden geçmektedir.
Raylı Sistem: BursaRay (Bursa Metrosu) 2. Hat, ilçe sınırları içindeki "Gürsu" istasyonuna kadar uzanmaktadır, bu sayede Bursa şehir merkezine ve üniversiteye ulaşım oldukça kolaydır.

Tarihi Gürsu Evleri: İlçe merkezinde, Osmanlı sivil mimarisini yansıtan kerpiç ve ahşap evler bulunur.
Tarihi Hamam: Osmanlı döneminden kalan hamam yapısı mevcuttur.
Cevizli Çınar: Bölgenin simgelerinden olan asırlık çınar ağaçları koruma altındadır.

Gürsu Kaymakamlığı
Gürsu Belediyesi

Bursa Tarım Meslek Lisesi Bursa'da 1891 yılında Vali Mahmud Celaleddin Paşa tarafından kurulmuş bir meslek okuludur. Cumhuriyet öncesinden bu yana ziraat teknisyeni yetiştirmekte olan köklü bir kurumdur.
Okulun kurulması, Osmanlı İmparatorluğu'nda batılılaşma yolunda ilk çabalarının bir sonucudur.

Ziraat Mektebi ile ilgili çalismalar 1887 yılında başlamıştır. Üzerinde bulunduğu arazi, Hamitler Köyü'nden (Bursa'nın 10 km. dışında) Topal Mehmet Ağa'nın devlete aşar borcunu ödeyememesi üzerine 26.000dönümlük arazisinin kamulaştırılması ile devlete geçmiştir. Arazi tespit edilen değer üzerinden alıcı bulamayınca üzerine okul yaptırılır. 20 Mart 1891'de okul tamamlanmıştır.
Okula, Bursa'yı fetheden Osmanlı padişahının ismi verilmiş ve böylece okul, Nazari ve Ameli Hüdavendigar Hamidiye Ziraat Mektebi adını almıştır. 20 öğrenci ile öğretime başlayan okuldan bu tarihten sonra uzun yıllar yaklaşık her yıl 15 öğrenci mezun olmuştur.
I. Dünya Savaşı sırasında kapatılan okul, 1924'te yeniden açılmıştır. Bu tarihten 1930 yılına kadar okula ilkokul mezunları kayıtları yapılmıştır. 1930'dan sonra ise ailesi çiftçi olmak kaydıyla ortaokul mezunlarına eğitim verilmiş ve öğrenim süresi üç yıl olarak belirlenmiştir
Okul 1949'dan sonra Bölge Ziraat Okulu olarak öğrencilere eğitim verirken bir yandan da Yetişkin Çiftçi Kursları ile bölge çiftçini modern tarım teknikleri ile tanıştırmış ve 1950'den sonra Türk tarımının en önemli atılım ivmelerinden birisi olmuştur.
1967 tarihinde çıkan kanunla da ismi Ziraat Meslek Okulu olarak değiştirilmiştir
1980 yılından itibaren Tarim ve Köyişleri Bakanlığı'na bağlı, Kurumlar Sınavı ile mecburi hizmet yükümlüsü olarak ortaokul mezunu öğrencileri kabul eden ve gıda ağırlıklı 4 yıl teknik eğitim veren yapısına kavuşmuş ve Ziraat Meslek Lisesi adını almıştır.
1993 yılında bölge çiftçisinin tarımsal mekanizasyon konusunda eğitilmesi misyonunu da üstlenerek Ziraat Meslek Lisesi adının yanı sıra Tarımsal Mekanizasyon Egitim Merkezi unvanını almıştır.
1997 yılından itibaren parasız yatılı öğrenci alımına son verilerek Kurumlar Sınavı ile gündüzlü ve paralı yatılı öğrencilerin kayıtları yapılmaya başlanmıştır.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı; gelen talepler neticesinde, 14 Kasım 2000 tarihinde okulun ismini Gıda Teknolojisi Meslek Lisesi olarak degiştirilmiş ve 2001-2002 öğretim yılından itibaren bu program uygulanmaya başlanmıştır.
Daha sonra Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının teklifleri ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı kuruluş yasası gereği bakanlığın aldığı karar neticesinde 2003 – 2004 öğretim yılından itibaren Bursa Tarım Meslek Lisesi Gıda Teknolojisi olarak eğitimine devam etmiştir.
Cumhuriyetten önce 450, Cumhuriyetten sonra da 4500'e yakin Ziraat Teknisyeni mezun eden Bursa Tarım Meslek Lisesi yetiştirdiği teknisyenler ve eğittiği çiftçilerle Türk Tarımına ve Türk Gıda Sanayiine 115 yıldır hizmet etmektedir.
Bakanlar kurulu Bursa Tarım Meslek Lisesi'ni 2005/9139 sayılı kararla kapatmaya karar vermiştir. (Resmi Gazete bağlantısı. 
Okul bir protokol ile tümüyle Millî Eğitim Bakanlığına devrolmuş ve statüsü değişmiştir.
2015 yılında adı (Kuruluş dönemi padişahı olan Abdülhamit'in adı verilmiştir.) "Hamidiye Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi" olarak değiştirilmiştir. Tarım, Gıda Teknolojileri, Yiyecek içecek hizmetleri, Hayvan Yetiştiriciliği ve Sağlığı ile Laboratuvar hizmetleri alanlarında eğitim vermektedir.
Okulda bir müze bulunmaktadır. Bir pansiyon binası, yemekhane ve spor salonu bulunmakta. İlaveten iki hayvan yetiştirme işletmesi, seralar, traktör tamirat garajı ve antika traktörler bulunmaktadır.
Okulda 2020 yılı içerisinde Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursa Valiliği ortaklığı içinde tadilat ve tamirat işleri yapılmakta. Harap bölgeler, bakım gerektiren binalar iyileştirilmektedir.

Hanlar Bölgesi, Bursa'nın merkezinde, 14. yüzyılda oluşmaya başlayan, 16. yüzyılın ortalarına kadar padişahların ve devletin ileri gelenlerinin yaptırdığı
anıtsal yapılar ile gelişen ticaret merkezi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde Orhan Gazi Külliyesi’ndeki Emir Han’ın etrafında, dönemin kervan yolu baz alınarak şekillenen ve 16. yüzyıl ortalarına kadar  sayıları gittikçe artan birçok ticaret yapısının yanı sıra  kentin sosyal-kültürel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik  cami, medrese, hamam gibi yapıları içerir. Bölge, günümüzde de ticari işlevini korumakta ve Osmanlı döneminin ticaret kültürünü sürdürmektedir.
Bursa kentinin merkezinde, 106.833 m²'lik bir alanı kaplar. Doğusunda tarihi Belediye Sarayı ve Çömlekçiler Caddesi, batısında Cemal Nadir Caddesi, güneyinde Atatürk Caddesi, kuzeyinde ise Cumhuriyet Caddesi bulunur.

14. yüzyıldan itibaren Bursa'da mahalleler hanların etrafında konumlanarak bir yol ağı ile çarşıya bağlanmıştır. Ticari hayat ile kamu binaları arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak 19. yüzyılda belediye binası da Orhan Gazi Külliyesi'nin medrese ve imaretinin bulunduğu alana inşa edilmiş ve Hanlar Bölgesi daima kentin merkezi konumunda olmuştur.
Bölge, 2014 yılında  “Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu” Dünya Miras Alanı 'nın  bileşenlerinden birisi olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmiştir.

1340’larda Bursa Hisarı’nın doğusunda kalan alanda Sultan Orhan'ın Orhangazi Külliyesi'ni inşa ettirdiği alan, diğer padişahlar döneminde eklenen yapılarla, Bursa’nın kent merkezi haline gelmiş ve önemli bir ticaret merkezi olmuştur.
Orhan Gazi döneminde henüz sur içinde olan eski kentte, nüfusun hızlı bir şekilde artması üzerine ticaret ve zanaatla ilgili eylemler surların kervan yoluna en yakın bağlantı sağlayan kapısının hemen dışına çıkarılmış; tehlike karşısında ticaret mallarının  kolaylıkla güvenceye alınabilmesi için çarşının kaleye yakın bir yerde kurulmasına dikkat edilmişti. Orhan Gazi Külliyesi'nin oluşumuyla birlikte çevresinde yavaş yavaş konutlar ve sabit pazar alanları da oluştu. Hanlar Bölgesi'nin en eski pazar mekanı, Hisar ve İnebey Medresesi arasındaki Tahtakale idi ("Taht el Kale" Türkçede "Kale altı" anlamına gelir). Dağ köylülerinin getirdiği ürünler, kale içine hijyen sebebiyle sokulmayıp, burada satılmaktaydı. Tahtakele, Tuz Pazarı, Çiçek Pazarı gibi çoğu pazar sabitlenerek günümüze kadar geldi. Hanlar Bölgesi'nin çevresine o dönemde Celalî isyanlarına karşı dış sur inşa edilmiş; şehrin güvenli hale gelmesinden sonra yıkılmıştır.
Bölge, gelişimini batı-doğu doğrultusunda sürdürdü. İpek ticaretinin gelişmesine bağlı olarak yeni bedesten ve hanlar inşa edildi. Üzerinde dükkânların bulunduğu dar ve uzun sokaklardan oluşan çarşılar, hanların etrafında gelişti; Kentin yeni mahalleleri çarşının etrafında inşa edildi. Hanlar Bölgesi'nde imar çalışmaları İstanbul'un fethinden sonra bile devam etti.
Bölge bir yandan gelişirken bir yanda da gerek 17. ve 18. yüzyıllarda Celali İsyanları sonucu, gerekse yaşanan yangınlar ve depremler nedeniyle büyük yıkımlar yaşadı.  19. yüzyıl öncesinde çok geniş bir alana yayılan ticaret merkezi, bu devirde planlama çalışmaları sonrasında etrafı yollar ile çevrili sınırlı bir alana dönüştü ve birçok anıtsal yapı yıkıldı.
Cumhuriyetin ilanından sonra bölgede yeni ticaret yapıları ile yönetim ve kültür yapıları inşa edildi. 1958 yangınından sonra İtalyan mimar ve şehircilik uzmanı Luici Pigginato'dan planlama yapması istendiyse de plan uygulanamadı ve bölgede apartmanlaşmanın önüne geçilemedi.
Günümüzde 30'a yakın han, çarşı ve pazar yönetiminin çatısı altında toplandığı "Bursa Tarihi Çarşı ve Hanlar Birliği" adlı sivil toplum kuruluşu; güneyinde Atatürk Caddesi, kuzeyinde Cumhuriyet Caddesi, doğusunda Gökdere Bulvarı, batısında Cemal Nadir Caddesi olarak tanımlanan bölgenin; tarihi dokusunun korunmasına, sosyal yaşamın ihtiyaç ve gereklerinin çağa uygun bir şekilde giderilmesine, toplam geliri arttıran bir cazibe merkezi haline getirilmesine çalışmak amacıyla kurulmuştur.

Hanlar bölesindeki üç tip yapıdan ilki, Han yapıları idi. Hanlar, ticaret ve konaklama olmak üzere iki işleve sahipti. Üst katları özellikle toptancı ve yabancı tüccarların konaklaması, alt katları ürünleri depolama için kullanılan iki katlı yapılardı. Bazen alt katlar perakende satış için de kullanılmıştır.

Apolyont Hanı, Balibey Hanı, Emir Hanı, Eski İpek Hanı, Fidan Hanı, Geyve Hanı, Koza Hanı, Pirinç Hanı, Tuz Hanı, Kütahya (Çukur) Hanı, Tahtakale (Yoğurt) Hanı, Eskişehir Hanı, Kapan Hanı, Galle Hanı

Osmanlı döneminde her han, belli bir tür materyalin kapalı pazar yeri olma görevini fermanla tekeline geçirdiği için burada toplanıp perakendecilere ve esnafa satılan ticaret maddesi o hana ismini vermiştir. Örneğin satılan madde un ise o han un kapanı, sebze ise sebze hanı, pamuk hanı, pirinç hanı gibi isimlerle anılmıştır.

Bölgedeki hanlar iki katlı olup, ortada dört yandan revaklı geniş bir avlusu bulunan kare veya dikdörtgen şeklinde planları bulunmaktadır. Tüccarların gereksinimleri nedeniyle bu plan tercih edilmiştir. Her tüccarın bir oda ve bir depo tutup işini bitirinceye kadar geçici bir ticaret ve konaklama düzeni kurmasına imkân verecek tarzda planlanmışlardır. Hanların her iki katında da revaklar bulunur, revakların gerisinde hücreler yer alır. Hanlarda ayrıca bir de ahır bölümü bulunur. Bu plan tipleri, form ve tasarım olarak özgünlüğünü korumuş ve hanların günümüze kadar ticari fonksiyonlarını sürdürmesinde etkili olmuştur.
Hanlar Bölgesi'ndeki yapılarda sadelik ısrarla vurgulanmış, Selçuklu kervansaraylarında görülen ihtişamlı süslemeye yer verilmemiştir. Ancak taş ve tuğla nöbetleşe kullanılarak meydana getirilen almaşık örgü sistemi yoluyla cephelerdeki tekdüzelik ortadan kaldırılmıştır. Hanlar Bölgesi'nde yalnız Koza Han'ın heybetli taç kapısında yoğun süsleme görülmektedir.

Hanlar bölgesindeki ikinci yapı tipi, bedestendir. Bedesten, perakende satış için kullanılan yapılardır. Yabancı tüccarların geceleri en kıymetli mallarını bile saklayabilecekleri bir depo işlevi de görürdü. Bursa'da Yıldırım Bayezid devrinde inşa edilen bedesten, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk bedestenidir. Bursa Bedesteni'nde merkezde değerli malların satıldığı dükkânlar, etrafında daha sıradan malların satıldığı dükkânlarla çevrelenmişti. Günümüzde de iç bedesten kuyumcuların olduğu yapıdır; dış bedestende ayakkabı, giysi gibi ürünler satılır.

Bat Pazar Çarşısı, Bayathane, Çancılar Çarşısı, Çiçek Pazarı, Cumhuriyet Caddesi, Demirciler Çarşısı, Gümüşçeken Çarşısı, İnönü Caddesi, Kayhan Çarşısı, Orhan Boğazı Çarşısı, Orhangazi Altgeçit Çarşısı, Tuz Pazarı Pazar Yeri, Ulu Camii Caddesi Çarşısı, Atatürk Caddesi, Tahtakale Çarşısı, Ünlü Cadde

Bakırcılar Çarşısı, Bedesten Civarı Çarşısı, Bedesten Kuyumcular Çarşısı, Eski Aynalı Çarşı, Eski Sahaflar ve Gelinlikçiler Çarşısı, Gelincik Çarşısı, Gümüşçüler Çarşısı, İvaz Paşa Çarşısı, Kapalı Çarşı, Kapalı Çarşı Alt Çarşısı, Nilüfer Köylü Pazarı, Okçular Çarşısı, Sipahi Çarşısı, Tuzpazarı Çarşısı, Ulu Çarşı (Havlucular Çarşısı), Uzun Çarşı, Yorgancılar Çarşısı, Vaiziye Medresesi Çarşısı, Kubbeli Hal

Irgandı Köprüsü (Arastalı Köprü)

Farklı padişahlar döneminde sırasıyla şu hanlar inşa edilmiştir:

Orhan Gazi döneminde
Emir Han,
I. Murat döneminde
Kapan Han,
Lala Şahin Paşa tarafından Bezir Han,
Yıldırım Bayezid döneminde
Yıdırım Bayezid tarafından Bedesten,

Çelebi Sultan Mehmet döneminde
Çelebi Sultan Mehmet'in vakfına ait İpek Han
Hacı İvaz Paşa tarafından yapılan ve Çelebi Sultan Mehmet'e hediye edilen Geyve Hanı,
Çelebi Sultan Mehmet'in vezirlerinden Bayezid Paşa tarafından kendi medresesine vakıf olarak yaptırılan Yoğurt Han,
II. Murat döneminde
Tüccar Muslihiddin tarafından arasta köprü olarak yapılan Irgandı Köprüsü,
Bayezid'in damadı Buharalı Emir Efendi vakfına ait Kütahya Han,
Hasan Paşa olarak bilinen Sarraf Mustafa tarafından yapılan Katır Han,

Fatih Sultan Mehmet döneminde
Timurtaş Paşa'nın oğlu Omur Bey tarafından Tuz Pazarı Hanı,
Fatih'in veziri azamlarından Mahmut Paşa (veya oğlu) tarafından vakıf olarak Fidan Han,
Fatih'in komutanlarından Karaca Bey'in vakfına ait Karaca Bey Hanı,
II. Bayezid döneminde
II. Bayezid tarafından vakıf olarak yapılan Koza Han ve Pirinç Han,
Hamza Bey'in oğlu Bali Bey tarafından Balibey Han,
Başcı İbrahim tarafından vakıf olarak yapılan Doğan Gözü Hanı,
Demirtaş Paşa Zade Ali Bey'in oğlu Mahmut tarafından Eski-Yeni Han
Hamza Bey'in torunu Kara Mustafa Paşa tarafından Kamberler Hanı,
Kanuni Sultan Süleyman döneminde
II. Bayezid'in veziri Davut Paşa tarafından Davut Paşa Hanı,
Kanuni'nin devlet adamlarından Semiz Ali Paşa tarafından Galle Pazarı Hanı
Ayrıca yapılış tarihi bilinmeyen şu hanlar da Hanlar Bölgesi'nde bulunmaktadır.

Mudanya Han,
Kepezler Hanları
Zeytin Hanları

Hannibal Barca (Pönce: 𐤇𐤍𐤁𐤏𐤋𐤟𐤁𐤓𐤒; MÖ 247 – MÖ 183/181), tarihte Hannibal Büyük olarak da tanınır; İkinci Pön Savaşı sırasında Roma Cumhuriyeti'ne karşı Kartaca kuvvetlerini komuta eden Kartacalı general ve devlet adamıdır. Batı tarihinin en büyük askeri dehalarından biri olarak kabul edilmekte olup Büyük İskender, Julius Caesar, Scipio Africanus ve Pirus ile birlikte antik çağın zirvesine yerleştirilmektedir.
Hannibal, Akdeniz havzasının en büyük güç mücadelesinin yaşandığı bir dönemde, Birinci Pön Savaşı'nda Roma'nın Kartaca'yı yenmesinin yarattığı derin gerginlik ortamında büyüdü. Babasının ona empoze ettiği "Roma'nın hiçbir zaman dostu olmayacağım" yemini, yaşamının eksenini belirledi. MÖ 218'de Saguntum'u kuşatarak İkinci Pön Savaşı'nı başlatan Hannibal, savaş filleriyle donanmış ordusuyla Alpler'i aşarak İtalya'yı istila etmiş; Ticinus Muharebesi, Trebia Muharebesi, Trasimene Gölü Muharebesi ve Cannae Muharebesi'nde Roma'ya tarihin en büyük askerî yenilgilerini tattırmıştır.
Cannae Muharebesi'nde (MÖ 216) uyguladığı çift kuşatma manevrası, askeri tarih yazımında "mükemmel savaş" olarak nitelendirilen taktik dahiliğinin simgesi haline gelmiştir. Theodore Ayrault Dodge, Hannibal'ı "stratejinin babası" olarak nitelendirmiştir. Bu nitelendirme, Dodge'un 19. yüzyıl romantik tarih yazımı geleneğine ait bir yorumdur ve modern akademik çevrelerin bir bölümü tarafından abartılı bulunmaktadır; ancak Hannibal'ın askeri düşünce tarihi üzerindeki kalıcı etkisini ifade eden bir şiar olarak yaygın kullanımını sürdürmektedir. Savaşın ardından Kartaca'da suffetes (baş magistrat) seçilen Hannibal, kapsamlı mali ve siyasi reformlar gerçekleştirmiş; ancak oligarşiyle çatışınca sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Seleukos İmparatorluğu'na ve ardından Bitinya Krallığı'na sığınan Hannibal, MÖ 183/181 yılında Bitinyalı yetkililerin onu Romalılara teslim edeceğini anlayınca zehir içerek intihar etmiştir. Ölümü, bugünkü Gebze'ye karşılık gelen antik Libyssa'da gerçekleşmiştir.

Hannibal, Kartaca'da yaygın bir Sâmî-Fenike kişi adıydı. Kartaca kaynaklarında ḥnbʿl (𐤇𐤍𐤁𐤏𐤋) biçiminde kaydedilmiştir. Bu isim, Fenike-Sâmî kökenli bir ön hece olan Ḥanno- (ya da Ḥanni-) ile Kenanlı tanrı unvanı Baalın ("efendi", "rab") birleşiminden oluşmaktadır; adın ikinci unsuru olan Baal, Kartaca'nın baş tanrısı Baal Hammon ile bağlantılı olmakla birlikte onunla özdeş değildir. Kesin seslendirme tartışmalıdır; önerilen biçimler arasında Ḥannobaʿal, Ḥannibaʿl ve Ḥannibaʿal yer almakta; ortak anlam "Baal'ın lütfu" ya da "Baal'ın merhameti" şeklinde yorumlanmaktadır. Yunan tarihçiler adı Anníbas (Ἀννίβας) olarak aktarmışlardır.
Fenikeliler ve Kartacalılar kalıtsal soyadı kullanmamaktaydı; bu nedenle aynı adı taşıyanlar patronimik ya da lakaplarla birbirinden ayrılırdı. Barca (Pönce: 𐤁𐤓𐤒, brq) sözcüğü, "yıldırım" ya da "şimşek" anlamına gelen Sâmî kökenli bir lakaptır. Bu lakap, Hannibal'ın babası Hamilcar Barca'ya saldırılarının hızı ve vahşeti nedeniyle verilmiştir. Sözcük, İbranice Barak, Arapça Barq ve Aramice Barkho ile köken birliği taşımaktadır. Dikkat çekici bir dilbilimsel ayrıntı olarak bazı araştırmacılar, 20. yüzyıl Almancasındaki Blitzkrieg (yıldırım savaşı) teriminin Hannibal'ın Barca lakabıyla zihni bir bağ kurduğuna dikkat çekmiştir; zira Barca = "yıldırım" ve Hannibal'ın İtalya'daki süratli harekât tarzı bu bağlantıyı güçlendirmektedir. Hamilcar'ın soyundan gelenler, Barcidler olarak anılmaktadır. Antikçağ'da "Hannibal" adı çok yaygındı; bu nedenle daha sonraki dönemlerde O, "Hamilcar'ın oğlu Hannibal" ya da "Hannibal Barcid" biçiminde anılmaktaydı.
Ayrıca antik kaynaklar, birden fazla Kartacalı komutan ve devlet adamının "Hannibal" adını taşıdığını kaydetmektedir. Polybios, Hannibal'ın "zulüm" damgasını yemesinin kısmen, aynı adı taşıyan ve gerçekten vahşi eylemleriyle tanınan bir subay olan Hannibal Monomakhos ile karıştırılmaktan kaynaklandığını ileri sürmüştür; bu durum, antik kaynakların eleştirel okunması açısından önemlidir.

Hannibal, İkinci Pön Savaşı'nı yalnız yürütmedi; Barcid ailesi ortak bir savaş şirketini andıran koordineli bir komuta yapısı oluşturuyordu.
Hasdrubal Barca (MÖ yakl. 245–207), Hannibal'ın erkek kardeşleri arasında en önemli askeri rolü üstlenmiştir. İkinci Pön Savaşı boyunca İspanya'yı savundu; ancak Scipio'nun MÖ 209'da Kartaca Nova'yı alması ve MÖ 208'deki Baecula muharebesi onu İspanya'yı terk etmek zorunda bıraktı. İspanya'yı terk ederek Alpler'i aşıp İtalya'ya geçen Hasdrubal, MÖ 207'de Metaurus Nehri kıyısındaki muharebede hayatını kaybetti; kesik başı Hannibal'ın kampına fırlatıldı. Hasdrubal'ın ölümü, Hannibal'ın İtalya'da izole kaldığının kesin bir işaretiydi. (MÖ 206'daki Ilipa muharebesi ise Hasdrubal'ın ölümünden sonra gerçekleşti ve İspanya'da kalan Kartaca kuvvetlerinin de yenilgisini tamamladı.)
Mago Barca (MÖ yakl. 243–203), üç kardeş arasında en genci ve Cannae zaferinin haberini Kartaca Senatosu'na taşıyan komutandır. Trebia Muharebesi'nde pususu gizlice hazırlayan gizli kuvveti komuta etmiş; Cannae'de ise ağabeyi Hannibal'ın yanında görev almıştır (antik kaynaklar onun Cannae'deki tam komuta konumunu açıkça belirtmez; bazı tarihçiler onu merkez piyadenin yardımcı komutanı, bazıları ise rezerv kuvvetlerin başında gösterir). Daha sonra İspanya'ya gönderildi; İspanya'nın yitirilmesinin ardından MÖ 205'te Cenova (Liguria) kıyılarına çıkarma yaparak yeni bir İtalya cephesi açmayı denedi. Ancak bu girişim Hannibal'la koordineli bir harekâta dönüşemedi ve Mago MÖ 203'te aldığı yaranın sonucunda deniz yolculuğu sırasında hayatını kaybetti.
Hasdrubal Gisco'nun oğlu Hasdrubal (MÖ yakl. 270–202), Barca ailesi üyesi olmamakla birlikte İkinci Pön Savaşı'nın kilit Kartacalı komutanlarından biriydi. Cannae muharebesinde değil, ilerleyen yıllarda İspanya'da ve Kuzey Afrika'da kilit görevler üstlendi; Büyük Ovalar Muharebesi'nde (MÖ 203) yenilgiye uğrayıp Kartaca'ya döndüğünde kalabalık tarafından linç edilmemek için intihar etti. Ölümünün tam zamanlaması konusunda antik kaynaklar görüş ayrılığı içindedir: Britannica bu intiharın Büyük Ovalar yenilgisinin (MÖ 203) ardından, Zama Muharebesi'nden (MÖ 202) önce gerçekleştiğini savunurken; bazı kaynaklar ölümünü Bagrades Nehri yenilgisinin (MÖ 203 sonu veya MÖ 202) hemen ardından Zama'yla eş zamanlı olarak konumlandırmaktadır. Her iki görüş de intiharın Zama öncesinde yaşandığı noktasında birleşmektedir. Bu figür, Pön Savaşları araştırmacıları tarafından hâlâ yeterince incelenmemiş bir komutan olarak değerlendirilmektedir.
Bu üç kardeşin koordineli faaliyetleri, İkinci Pön Savaşı'nı salt Hannibal'ın tek kişilik başarısı olarak değil, bir aile projesi olarak değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Buna karşın modern popüler tarihçilikte bu kardeşler Hannibal'ın gölgesinde kalmış; onların ayrı analizlere layık birer komutan olduğu akademik çevrelerin dışında yeterince anlaşılamamıştır.

Hannibal'ın yetiştiği ve mücadelesini verdiği Kartaca devletinin siyasi yapısını anlamak, tarihsel bağlamı kavramak açısından zorunludur.

Roma'nın vatandaş askerinden oluşan ordu düzeninin aksine, Kartaca ağırlıklı olarak paralı askerlerden (mercenarii) oluşan heterojen ordulara dayanmaktaydı. Bu orduların çekirdeği Kartacalı ve Libyalı piyadeleri, Numidyalı süvarileri, Kuzey Afrika'nın Atlas Dağları'nda evcilleştirilen savaş fillerini ve İspanya'dan temin edilen Kelt ve İber savaşçıları kapsamaktaydı. Ordu aynı zamanda Rodos ve Balear adalarından getirilen sapancıları, İyon ve Yunan şehirlerinden toplanan zırhlı hoplitleri de bünyesinde barındırıyordu. Bu çeşitlilik, Hannibal'ın taktik esnekliğinin temel kaynağını oluşturmaktaydı.
Numidia hafif süvarisi, antikçağın en nitelikli atlı birliklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kuzey Afrika yerlilerinden oluşan bu süvariler eyer kullanmadan, zırhsız ata biner; mızrak ve kısa kılıçla donanmış olarak keşif, taciz ve takip görevlerini üstlenirdi. Hannibal'ın tüm büyük zaferlerinde bu birlikler belirleyici rol oynamıştır. Roma'nın paralı askerler yerine vatandaş ordusuna dayanması ise özellikle ağır kayıp dönemlerinde daha dayanıklı bir insan kaynağı havuzu yaratmıştır; bu temel yapısal fark, iki devletin savaş stratejisini kökten biçimlendirmiştir.

Hannibal'ın İtalya seferindeki ordusunun etnik bileşimi kaynaklarda ayrıntılandırılmıştır. Libyalı piyade (Libya-Fenikeliler olarak da bilinir), Kartaca ordusunun en disiplinli ve ağır zırhlı unsurunu oluşturuyordu; Roma'nın standardize lejyon teçhizatına benzer zırh, kalkan ve uzun mızrakla donanmıştı. Bu birlikler Cannae'de Hannibal'ın kanat harekâtının belkemiğini oluşturdu; 90 derecelik saptırma manevrasını başaran unsurun tam da Libyalı ağır piyade olması tesadüf değildi. İber piyade çeşitli silah geleneklerine sahipti: kısa falkata kılıcı (falcata) ve yuvarlak kalkan (caetra) taşıyan hafif piyade; uzun mızraklı ağır piyade; ve keskin nişancı olarak ünlenen sapancı birlikler. Galyalı savaşçılar, genellikle üst gövdelerini açık bırakarak büyük uzun kalkan ve ağır kılıçla savaşır; yüksek sesli savaş çığlıklarıyla düşmanda korku yaratırdı. Bu savaşçıların berserker geleneğine yakın savaş tarzı, psikolojik baskı unsuru olarak işlev görürdü; ancak disiplin ve uzun süreli muharebe ısrarı konularında Libyalı piyadeye kıyasla güvenilirliği daha düşük sayılırdı.
Balear sapancıları (Baleares insulani), antikçağın en yetenekli mancınıkçıları olarak bilinirdi. Balear Adaları'ndan (başta Mallorca ve Menorca) gelen bu savaşçılar, çocukluktan itibaren sapan kullanmaya alıştırılırdı; aktarıma göre anneleri çocuklarına ekmek ancak sapanla hedef vurabilirse yedirirdi. Kurşun ya da taş gülle kullanan Balear sapancıları 200 metreye yakın mesafeden hedef vurabilirdi; bu mesafe antik dönemin yay menziliyle yarışan bir etkinliğe karşılık geliyordu. İspanyol ağır süvarisi, tam zırhlı binicilerden oluşan ve Cannae'de Roma'nın sağ süvarisini çabucak ezerek arkadan sarma manevrasını gerçekleştiren kritik birlikleri oluşturuyordu. Bu birliğin komutanı, Hannibal'ın süvari komutanı Hasdrubal'dır (Hasdrubal Barca ile

Harmancık, Bursa'nın nüfus bakımından en küçük ilçesidir. Uludağ'ın güneyinde yer alır.

Eski ismi Çardı'dır. İlçe Osmanlının fethine kadar Bizans İmparatorluğunun bir parçası olmuş, 1261'den sonra Bizans'a bağlı bir tekfurluk tarafından yönetilmiştir. İlçeye 2 km uzaklıkta bulunan Kepekdere Mahallesi yakınlarında Değirmen önü mevkiinde sulama kanalı açılması sırasında MÖ 3000 yıllarına ait gaga ağızlı testi bulunması Harmancık tarihinin en az 5000 yıllık bir tarihe sahip olduğu kanaatini güçlendirmiştir. Geçmişte Harmancık nahiye merkezi olan mahallenin adı Çardı idi. Nahiyenin tamamına Harmancık denilmekteydi.
Harmancık'ın, Osman Gazi'nin hizmetine giren Harman-kaya tekfuru Köse Mihal ile ilgisi yoktur. Yıllarca bazı araştırmacılar tarafından hatalı bir şekilde Harmancık'a Harman-Kaya denmiştir. Harman-Kaya, bugün Bilecik il sınırlarında İnhisar ilçesine bağlı Harman köyüdür. Köse Mihal'in kabri de oradadır. Tavşanlı-Harmancık yolu üzerinde Merkez Yeniköy yakınlarında bulunan ve halk arasında "Köse Kalfa" olarak bilinen mezar ise "Köse Hasan Dede" adında bir tekke şeyhine aittir. Osmanlıca haritalarda burada "Köse Halife Tekkesi" adında bir tekkenin olduğu görülür. "Köse Hasan Dede" yani "Köse Halife-Kalfa", isim benzerliğinden dolayı "Köse Mihal" ile karıştırılmıştır.
Doğu Roma İmparatorluğu'ndan beri Adranos (Orhaneli) kazasına bağlı Harmancık nahiyesi iken 1868-1882 yılları arasında bir süre Bursa'ya bağlı kaza yapılmış, bir süre de Gökçedağ nahiyesi (bugün Dursunbey ilçesine bağlı) ile birlikte Adranos kazasına bağlı nahiye yapılmışlardır. 1882'de yeniden eski haline döndürülerek Harmancık ve Gökçedağ, Orhaneli kazasına bağlı nahiye yapılmıştır. 1882'de Orhaneli yeniden kaza statüsüne geçti ve Harmancık nahiyesi yeniden Orhaneli'ne bağlandı. Orhaneli ilçesine bağlı Harmancık bucağının merkezi olan Harmancık köyünde 1972'de belde belediyesi kuruldu. 1987'de ise Harmancık, Orhaneli ilçesinden ayrılarak ilçe statüsünü kazandı.

Bursa şehir merkezine 85 km uzaklıktadır. Harmancık, Uludağ'ın güneyinde, yüksek yaylalar arasında yer alır. En yakın mahallesi Ece ve Kepekdere (Mahmutlar) Mahallesidir. Mahalleleri genelde ilçe merkezine 1 ila 10 km uzaklıktadır. Bursa, Balıkesir ve Kütahya il sınırlarının birleştiği yerdedir. Komşuları Dursunbey (Balat, Balıkesir), Tavşanlı (Kütahya), Orhaneli, (Bursa) ve Keles'tir. Harmancık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği (Rakım) 688 metredir. İlçenin yüzölçümü 400 km²dir.

Uludağ'ın güney etekleri diyebileceğimiz bir alanda yer alan Harmancık, Asar Dağı ve Küplü Dağı arasındaki havzadadır. Dolayısıyla dağlık ve engebeli bir araziye sahip olmasına karşın ormanlık ve maki bitki örtüsü hakimdir. Üç tarafında küçük dereler yer alır (Batısında Şadırvan Deresi, güneydoğusunda Eskici Deresi, güneyinde Çardı Deresi). Dereler etrafındaki tarla ve bahçeleri sulamada kullanılır, Çardı Deresi'nde balık tutulur.

Karasal ılıman Marmara geçiş iklimi görülür; yazları çok sıcak, kışları ise serttir. Yağışlar kar ve yağmur şeklindedir. Nisan ayına kadar aralıklarla süren kırağı yağışı bitkileri olumsuz etkiler. İlçenin etrafı çam ormanları ile çevrilidir.

İlçe, bir merkez belediye ve 31 mahalleden oluşur 6.145 nüfuslu ilçede halkın büyük çoğunluğu tarım ile uğraşır. İş olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle sürekli dışarıya göç veren bir ilçedir. İlçe nüfusu, Bursa nüfusunun binde beşini oluşturur.
İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 6.145'tir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1994'teki madencilik krizine kadar en önemli gelir kaynağı madencilik olmuştur. İlçe, geniş krom yataklarına sahiptir. Türkiye'de krom ilk defa 1848'de Amerikalı Lawrence Smith tarafından Harmancık'ta Dağardı-Koca Maden'de bulunmuştur. 1950'lerden bu yana faaliyet gösteren Hayri Ögelman Madencilik adlı özel kuruluş ile krom işletmecisi Etibank'ın 1994'te faaliyetlerine son vermesi ve Gedikören Mahallesi civarındaki mermer ocaklarının kapanması ile ilçede işsizlik artmıştır. Bölge halkından pek çok kişi yakın çevredeki Tunçbilek, Orhaneli kömür işletmeleri ve termik santrallerinde çalışmaktadır.
İlçede tarım arazisinin yetersiz olması nedeniyle tarım ile geçim sağlayan aile sayısı azdır. Genellikle aile ihtiyacını karşılamak üzere, ticari amaçla satışı yapılamayacak miktarlarda sebze ve meyve yetiştirilmektedir. Buğday, arpa, mısır, ayçiçeği ve baklagil tarımı yapılır.
Ticaret hayatı fazla gelişmiş değildir. İlçe merkezinde Çarşamba günleri kurulan pazar ve her yıl Ağustos'ta düzenlenen 7 günlük panayır ilçe ekonomisine canlılık getirir. Son yıllarda ilçe ekonomisi maden ocaklarının kapanmasından dolayı olumsuz etkilenmiş ve hızlı bir göç başlamıştır.

Harmancık Belediyesi 12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hocailyas Ortaokulu, Bursa'nın Osmangazi ilçesinde Kapalıçarşı yakınında 1468 yılında inşa edilmiş bir okul binasında hizmet vermekte olan ortaöğrenim kurumu.
2024 itibarıyla 10 derslikli olan okul, 37 öğretmen ve 571 öğrenci ile öğrenime devam eder. Okulda 1468 yılından beri  aynı adla (Hoca İlyas) eğitim verilmektedir. "Türkiye'nin en eski okulu" olarak bilinir.
Okul binası ilk olarak devrin zengin tüccarlarından Hoca Mehmet Çelebi tarafından babası Hoca İlyas adına yaptırıldı ve Hoca İlyaszade Vakıf Mektebi olarak vakfedildi. Kümbetli Mektep olarak bilinen ilk bina, 1855 depreminde tamamen yıkılmış ama 1910'da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bina, 1919'da başlayan Yunan işgalinde Yunan karargâhı olarak kullanıldı. Bursa'nın işgalden kurtuluşundan sonra onarılarak yeniden okul işlevine döndü.
Okulun adı "Hoca İlyaszade İlk Mektebi" iken "Müdafa-i Milliye Hoca İlyaszade İlk Mektebi" olmuş, 1948-1953 yılları arasında "15. mektep" olarak anılmış, 1997-1998 öğretim yılında "Hocailyas İlköğretimokulu, 2012-2013 öğrenim yılında  "Hoca İlyas Ortaokulu " adını almıştır.  Okul, 2018 yılında 550. yılını kutlamıştır.
Okuldan mezun olan ünlü isimler arasında karikatürist Cemal Nadir, öğretmen Hafız Zekeriya İtil (Muazzez İlmiye Çığ'ın babasıdır),Milli Eğitim Bakanlarından Orhan Cemal Fersoy ve Milli Savunma Bakanlarından Ümit Halit Bayülgen, tiyatrocu Altan Erbulak, eski Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin yer alır.
Okulun banisi Hoca Mehmet Çelebi'nin mezarı, okulun haziresinde yer almakta idi. Haziredeki mezar taşları günümüzde Muradiye Camii bahçesindedir.

Hünkâr Köşkü Müzesi, Bursa'da Uludağ'ın eteklerindeki Temenyeri'de bulunan tarihî yapıda 2003 yılında ziyarete açılan bir müze.
Osmanlı Sultanı Abdülmecid devrinde av köşkü olarak yapılan bina, Osmanlı sultanlarının ve Bursa ziyaretleri sırasında Atatürk'ün konakladığı bir mekandır.
Müzede köşkü konut olarak kullanmış üç padişah ve Atatürk'e ait silikon heykeller, yemek takımları, şahsi giysiler sergilenir. Bahçesindeki müştemilat binası 2009'dan beri sosyal tesis olarak kullanılır.

Hünkar Köşkü, 1844 yılında Sultan Abdülmecid'in Bursa gezisi nedeniyle, dönemin Bursa valisi Mehmet Salih tarafından av köşkü olarak yapılmıştır. Yapımı 19 günde tamamlanmıştır. Bu köşkte 1844 yılında Sultan Abdülmecid, 1862 yılında Sultan Abdülaziz ve 1909 yılında V. Mehmet (Sultan Reşat) konaklamışlardır. 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu köşkü ilk olarak 16 Ekim 1922 tarihinde ziyaret etti. Bu ziyareti sırasında İsmet İnönü ve Kazım Karabekir'la, Lozan Barış Antlaşması'na gidecek belgeleri konuştu. Atatürk'ün ikinci ziyareti, 28 Eylül 1925 tarihinde Şapka Devrimi'nin gerçekleştirildiği dönemlere denk gelen Bursa gezisi sırasındadır. Atatürk, bu ziyarette Hünkar Köşkü'nde halka hitaben bir konuşma yapmıştır. Manevi kızı Sabiha Gökçen ile 1925 yılındaki ziyareti sırasında köşkün bahçesinde tanıştı. Atatürk, 1931 ve 1935 yıllarında tekrar Hünkar Köşkü'nü ziyaret etmiştir.
Kasr-ı Hümayun, Kasr-ı Millî, Cumhuriyet Köşkü ve Atatürk Köşkü adlarıyla anılan bina, 1982-1983 yıllarında onarım gördü. 1995 yılında Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edildi. 1995'teki restorasyon sırasında mevcut eşyalar restorasyon atölyelerinde onarım görmüş ve özgün hallerine dönüştürülmüşlerdir.
Köşk, 2003 yılında müzeye dönüştüldü, Hünkar Köşkü Müzesi adıyla ziyarete açıldı. Müzede, köşkü konut olarak kullanmış üç padişah ve Atatürk'e ait yemek takımları, şahsi giysilerin yanı sıra 2015'te yapılan silikon heykelleri sergilenmektedir.
Bahçesindeki müştemilat binası sosyal tesis olarak düzenlenerek 2009'da sosyal tesis olarak hizmete girdi. 2011 yılında Koruma Kurulunun onayladığı proje doğrultusunda tesis binası yenilenerek, tesise restoran kısmı da eklendi.

Mimarisi Fransız ampir üslupta yapılmış olan köşkün içindeki süslemeler 19. yüzyıl özelliklerini taşır. Tavan kalem işi süslemeleri, Bursa seyir panoramasına hakim bahçesi, dönemi yansıtan orijinal eşyaları ve Atatürk odası ziyaretçilerin ilgisini çekmer.
İki katlı zarif bir yapıya sahip olan Hünkar Köşkü'nün bahçesinde cephesi Kütahya çinileri ile kaplanmış bir çeşme bulunmaktadır. Sıvanmış duvarları ahşap çatılı ve ince çıtalarla kaplı olan köşkte, bekçi ve danışma odası ile bir de garaj vardır.

Köşkün giriş holünün karşısındaki çift kanatlı kapıdan kabul salonuna geçilir. Kabul salonu, duvar ve tavan yüzeylerinde görülen kalem işi süslemeleriyle son derece etkilidir. Bu salonun doğusundaki kapıdan Atatürk'ün yatak odasına girilmektedir. 

Ortalama 28 metrekare alana sahip odada, Atatürk adına özel olarak yapılmış karyolanın baş kısmında K&A (Kemal Atatürk) ibresi yer alır. Bu karyolanın üst kısmında duvarda asılı duran çerçeveli fotoğrafta Atatürk'ün halka hitaben yaptığı konuşmanın resmi yer almaktadır. Ayrıca Atatürk'e ait olduğu bilinen, yatağın yanında yer alan rugan terlikler köşkün etkileyici ve kıymetli eşyalarındandır.

Çok sade düzenlenmiş odada bulunan çalışma masası, dinlenme kanepesi ve sehpanın üzerinde yer alan çay fincanı, Atatürk'ün kullandığı eşyalardan bazılarıdır. 

Oymalı, ahşap korkulukları olan merdivenle bodrum katına inilmektedir. Yuvarlak kemerli giriş kısmından Havuzlu salon'a geçilir. Bu salona "Havuzlu salon" denilmesinin sebebi, salonun ortasında küçük bir havuzun olmasıdır. Bu salon serin olmasından dolayı daha çok yazın kullanılmıştır.

Bodrum katının en görkemli bölümü havuzlu salonun doğusundaki yemek odasıdır. Odanın ortasında 14 sandalyeli, kenarları oval ceviz masa yer alır. Odanın tam ortasında, tavanın göbeğinde yer alan yeşil bir düzlüğe uzanmış olan aslan figürü, hangi yönden bakılırsa bakılsın, bakan kişiye dönük konumda görünmektedir. Bu özellik, resmin çiziminde kullanılan perspektif tekniğinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu figürden dolayı bu oda Aslanlı Oda olarak da bilinmektedir.

Eski dönemlerde müştemilat olarak kullanılan köşk bahçesi içindeki ek bina, günümüzde Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenerek 14 Temmuz 2009 tarihinde, önündeki bahçelerle birlikte sosyal tesis olarak kullanılmaya başlanmıştır.

I. Andronikos Komninos (Yunanca adı Ανδρόνικος Α’ Κομνηνός Andronikos I Komninos) (1118, Konstantinopolis- 12 Eylül 1185, Konstantinopolis), 1183-1185 yılları arasında Bizans imparatoru olmuştur. İmparator I. Aleksios ve İrini Dukena'nın oğlu sebastokratōr İsakios Komninos'un oğludur. Komninos Hanedanı'nın son temsilcisidir. Devlet düzeninde reform yapmaya çalıştıysa da Batı Hristiyanlığına karşı gösterdiği büyük düşmanlıkla Norman istilasını hızlandırmıştır.

Andronikos Komninos yaklaşık 1118 yılında doğmuştur. Hem akıl ve hem vücut bakımından yetenekliydi. Yakışıklıydı, çok iyi ve inandırıcı bir şekilde konuşurdu, hareketli, zorluğa dayanıklı, cesur bir kişi idi. Ancak ahlak bakımdan biraz zayıflık göstermişti. Büyük bir askeri general ve çok yetenekli bir siyaset adamıydı.
Andronikos'un gençlik yılları askerlik ile geçmiş olmakla beraber bu askerlik sırasında eğlencesi eksik olmamıştı. 1141'de Selçuklular tarafından esir alındı ve bir yıl onların elinde esir kaldı. Sonra fidyesi ödemedi ve Konstantinopolis'e gitti. Orada kuzeni olan İmparator I. Manuil'in gözüne girip sarayda yaşamaya başladı. Burada yeğeni olan prenses Evdoksiya'yı kandırdı ve prenses onun metresi oldu. 1152de Evdoksiya ile birlikte önemli bir askeri komutanlık görevi ile Kilikya'ya gitti. Bu görevde iken Mopsuesta şehrine onun planlaması ve komutası altında yapılan kuşatma ve hücumda başarısız oldu. Yine Konstantinopolis'e döndü.
İkinci defa bir başka bir themaya askeri vali olarak görevlendirildi. Fakat bu görevi de kısa zaman sonra bırakıp tekrar Konstantinopolis'e döndü.
Burada Evdoksiya'nın erkek kardeşlerinin hazırlamış olduğu bir pusudan bir şans eseri kurtulabildi. Bu sırada 1153'te Andronikos İmparator aleyhine hazırlanan bir komploya katıldı. Ama bu komplo İmparator tarafından öğrenildi. Andronikos dahil komplo liderleri uzun hapis cezasına çarptırıldılar. Andronikos 12 yıl hapis kaldı ve bu hapislik sırasında bir sıra başarısız kalan kaçma girişimlerinde bulundu.

En sonunda 1165'te hapishaneden kaçmayı başardı. Serüvenli bir kaçıştan sonra Galiçya'daki Prens Yaroslav'ın sarayına erişti. Burada Prens tarafından koruma altında iken Prens ve İmparator I. Manuil arasında bir ittifak yapılmasına aracı oldu. Bu başarısı dolayısıyla  I. Manuil'in tekrar desteğini kazandı. Bir Rus ordusu ile I. Manuil'in Macaristan'ı istila seferine katıldı ve Semlin şehrinin kuşatılmasında bulundu. Bu başarılı askeri sefer 1168'de bittiği zaman Andronikos İmparator ile birlikte Konstantinopolis'e geri döndü. Fakat bir yıl sonra I. Manuil'in kendine halef olarak seçtiği, sonradan Macaristan Kralı III. Béla adını alacak, kişiye sadakat yemini vermediği için İmparatorla arası açıldı. Kilikya theması valisi olarak atanarak Konstantinopolis'teki saraydan sürgün edildi.
Fakat İmparator'un gazabından kurtulmak için theması başına gitmeyen Andronikos Antakya Prensi olan Raymondo'ya sığındı. Onun sarayında yaşarken Prensin güzel kızı ve Bizans İmparatoriçesi Antakyalı Maria'nın kız kardeşi olan Prenses Filippa'ya aşık olup onu baştan çıkardı. Bunu duyan Bizans İmparatoru bu baştan çıkarmayı bir onur davası olarak gördü. Andronikos'a olan kızgınlığının artması haberi Antakya'ya kadar ulaştı. Bunun üzerine Andronikos Kudüs'e Haçlılar Devleti Kralı I. Amalrik'in sarayına kaçtı ve o da Andronikos'u Beyrut'a vali tayin etti.
Andronikos Kudüs'te Bizans İmparatoru'nun yeğeni olan ve ölmüş Kudüs Kralı III. Baoudin'in dul karısı olan Theodora Komnini ile karşılaştı ve 56 yaşında olmakla beraber onu da baştan çıkarmayı başardı. Bizans İmparatoru'nun bu duruma olan kızgınlığından kaçmak için Theodora ile birlikte Şam'a geçip Şam Hükümdarı Nureddin Mahmud Zengi'ye sığındılar. Orada da kendilerini güvenli görmeyip birlikte serüvenli bir uzun yolculuğa başladılar. İran'ı batıdan doğuya geçip Türkistan'a girdiler ve oradan Hazar Denizi'nin etrafını dönerek Kafkaslardan güneye geçerek Karadeniz kıyısına geldiler. Komninos Hanedanı'nın ortaya çıktığı yer olan Ünye (o zamanki Oinaion) civarındaki bir kaleye yerleştiler.
Andronikos'un kalede bulunmadığı bir gün Bizans Trabzon theması valisi kaleye bir baskın verdi ve Theodora ve iki çocuğunu esir alıp Konstantinopolis'e gönderdi. 1180 başlarında ailesini kurtarmak için Andronikos Konstantinopolis'e geldi. Çok yalvarıcı dramatik tavırlarla ellerini zincirle bağlamış şekilde İmparator'un huzuruna çıktı ve ondan kendinin ve ailesinin affını istedi. İmparator bu affı verdi; ama Andronikos'u Theodora ile birlikte tekrar Ünye'de yaşamak üzere sürgüne gönderdi.

1143-1180 arasında hüküm süren İmparator I. Manuil'un kuzeni olan Andronikos, Manuil'in ölümünden sonra, halk tarafından sevilmeyen dul imparatoriçe Antakyalı Maria'nın, imparator naibi olarak ülkeyi yönetmesine karşı çıktı. 1182 baharında bir ordu toplayarak, küçük yaştaki imparator II. Aleksios'u korumak bahanesiyle Konstantinopolis'e (İstanbul) girdi ve iktidarı ele geçirdi.
Bunun başlıca sonuçlarından biri çoğunluğunu Venediklilerle Cenevizlilerin oluşturduğu Batılıların kentte topluca öldürülmesi oldu. Andronikos, hemen ardından dul imparatoriçe Maria'yı da öldürttü. Eylül 1183'te Aleksios'la birlikte hükmetmek üzere taç giydi. İki ay sonra Aleksios'u boğdurttu. Zorbalığını yasallaştırmak için de Aleksios'un 13 yaşındaki dul karısı Fransalı Agnes ile evlendi. Bu sırada 65 yaşındaydı.
Başkenti bir kan gölüne çevirmesine karşın, yozlaşmış siyasal sistemde giriştiği reformlar, mevki ve makam satışını yasaklaması, rüşvet alan görevlileri cezalandırması, en önemlisi de ayrıcalıklarıyla imparatorluğun birliğini zayıflatan büyük feodal soyluların ve toprak sahiplerinin gücünü kırması, eyaletlerdeki yaşam koşullarını iyileştirme yönünde sonuçlar verdi. I. Manuil'in Batı yanlısı siyasetine karşı çıkarak, Doğu Kilisesi'nin bağımsızlığını vurguladı; böylece Batı Hristiyanlarının düşmanlığını pekiştirdi. Aynı yıl, Macar kralı III. Béla, Batı yanlısı olan dul imparatoriçenin intikamını almak gerekçesiyle imparatorluk topraklarına girerek birçok kenti yağmaladı. II. Guglielmo komutasındaki Sicilya Normanları Ağustos 1185'te, Yunanistan üzerine yürüyerek imparatorluğun ikinci önemli kenti olan Selanik'i ele geçirdiler. Normanların yaklaşmakta olduğu yolundaki haberler üzerine başkentte bir ayaklanma patlak verdi. II. İsaakios imparator ilan edildikten sonra Andronikos, isyancı bir grup tarafından öldürüldü.

I. Andronikos iki defa evlendi ve birçok metresleri oldu.
Birinci karısının ismi bilinmemektedir ama bu ilk karısından üç çocuğu olmuştur:

Manuil Komninos (d. 1145): III. Giorgi'nin kızı Rusudan ile evlendi ve Trabzon İmparatoru I. Aleksios ile David Komninos'un babasıdır.
İoannis Komnenos (yak. d. 1159 veya 1160): 1183 ile 1185 arasında babası yanında ortak imparator oldu ama 1185 yılında öldürüldü.
Maria Komnini
Metresi olan Theodora Komnini'den iki çocuğu olmuştur:

Aleksios Komninos
İrini Komnini.

Bizans-Norman Savaşları

Özel

Genel

Gregory, Timothy E. (2008). Bizans Tarihi. çev. Esra Ermert. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-975-08-1507-2. 
Norwich, John Julius (1999). Byzantium, the apogee (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011448-3. 
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
Gibbon, Edward (1999) [1788]. "48". The Decline and Fall of the Roman Empire (İngilizce). 5. Londra: Penguin. ISBN 9780307700766.

I. Bayezid (Osmanlıca: بايزيد اول, romanize: Bâyazîd-i Evvel) ya da bilinen adıyla Yıldırım Bayezid (Osmanlıca: یلدیرم بايزيد; y. 1354, Edirne – 8 Mart 1403, Akşehir), Osmanlı İmparatorluğu'nun dördüncü padişahıdır. 16 Haziran 1389'dan 20 Temmuz 1402'ye kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'na hükmetti.
Osmanlı padişahı I. Murad ve Gülçiçek Hatun'un oğlu olarak doğdu. Şehzade olarak Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı; babasının öldürülmesi sonrasında kardeşi Şehzade Yakub'u öldürterek tahta çıktı. İktidarının ilk yıllarında Rumeli'ye seferler düzenledi. Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Eflak Voyvodası Mirce'nin Karnobat'a ilerlemesi üzerine Arkus Ovası'nda iki ordu karşılaştı. Osmanlı zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından Eflak Voyvodalığı, vasal devlet statüsüne girdi. 1396'da Haçlı ordusu, Osmanlıların ilerleyişini durdurmak için Niğbolu'da saldırıya geçti; ancak Osmanlılar Niğbolu Muharebesi'ni kesin bir zaferle sonuçlandırdı. Bu zaferinden sonra Abbâsi halifesi I. Mütevekkil, I. Bayezid'e "Sultan-ı İklîm-i Rum" unvanını verdi.

Babası Sultan I. Murad, annesi Rum asıllı olan Gülçiçek Hatun'du. Bazı kaynaklara göre doğum tarihi 1360, bazı kaynaklara göre ise 1354'tür; türbesinde doğum tarihinin 1354 olduğu yazmaktadır. Adı babaannesinin babası Türkmenlerin Şeyh Edebali diye andığı Ebâ Yezîd'in adından gelir. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin âlimlerinden genel İslam eğitimi ve değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare dersleri aldı. Osmanlı tarihlerinde kendisinden ilk olarak söz edilmesi, 1381'de Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Sultan/Hatun'la evlenişi nedeniyledir. Bu evlilik babası I. Murat'ın Germiyan topraklarının neredeyse tamamını "gelin çeyizi" olarak sınırlarına katmak politikasının sonucuydu. 1381 yılında evlenişinin takip eden yıllarda devlet idaresinde yetişmesi için Sultanönü, Eskişehir ve sonra Germiyan ili Kütahya sancakları beyliğine atandı. Sancaklarının askeriyle Anadolu ve Rumeli yakalarında savaşlarda babasının safında yer aldı. 1385'te kardeşi Şehzade Savcı Bey'in, Bizans veliahdı Andronikos Paleologos ile birlikte hareket ederek ayaklanmasının bastırılışı ve Şehzade Savcı'nın gözlerine mil çekilmesi sonucu öldürülmesi olayları ile de Osmanlı tarihlerinde bahsi geçmektedir. 1389'da Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı. Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını yaptı; savaşta büyük kahramanlık gösterdi ve savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasında komutası altında bulunan Osmanlı sağ kanadının Sırplara bir karşı taarruz ile Sırp ordusunu çökertmesi çok önemli katkı sağladı. Babası Sultan I. Murad, bu savaş sonunda bir Sırp soylusu olan Milos Obilic tarafından öldürülünce, devlet ileri gelenlerinin ortaklaşa kararı ile Osmanlı tahtına geçti.

I. Bayezid, I. Kosova Muharebesi'nin son saatlerinde babasının suikasta uğrayıp öldürülmesi üzerine, öldürülen Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'ın eşi Milica ve küçük oğlu Stefan Lazarevic savaş alanından çağrılarak kendisine biat ettirildi. Bu biat töreni biter bitmez kaçan düşman askerlerinin peşinde olan kardeşi Yakup Çelebi çağırtılarak çadırda boğduruldu. Böylece Bayezid, tahtın tek varisi konumuna ulaştı. Zamanının tarihçisi Âşıkpaşazâde, Yâkub'un öldürülmesi “o gece askeri iztiraba düşürdü” demektedir.

1389'da ilk olarak I. Bayezid, Anadolu işlerini bir köşeye koyup Rumeli sorunları ile ilgilendi. Sırbistan işlerini yoluna koymak için çaba verdi. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı olan İstvan Lazaroviç'le yeni bir anlaşma yapılarak Sırplar için yıllık vergi ödenmesi tayin edildi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despina'nın I. Bayezid ile evlenmesi için anlaşma yapıldı. Yeni bir Hristiyan ittifakını önlemek amacıyla Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Yoğun bir Türkmen grubunun Üsküp ve civarına yerleştirilmesi sağlandı. Padişah kışı Edirne'de geçirdi. Edirne'nin imar edilmesi için uğraştı. Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuirini'ye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazların devam etmesi için güvence sağlandı.
1391 ilkbaharında Anadolu'da Kastamonu seferi yapmaktayken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehri'ni geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine I. Bayezid hızla Rumeli'ye Mirce üzerine yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaşı Osmanlı ordusu kazanıp Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce ile yapılan anlaşmaya göre Mirce çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda kalıp ülkesine dönebildi. Eflak Voyvodalığı da Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.
1393'te de I. Bayezid Anadolu'da Amasya ve civarında iken Macarların saldırıları üzerine Rumeli'ye döndü. Bulgarların başkenti olan Tırnova'yı ele geçirdi. Macar-Bulgar karışık orduları işgaline uğrayan Tuna boyu kaleleri olan Silistre, Niğbolu ve Vidin'i tekrar Osmanlı egemenliğine aldı. Niğbolu kalesine kapanmış Bulgar Kralı Şişman ve oğlu Aleksander kısa bir kuşatma sonunda bu kalede I. Bayezid eline esir düştüler.

1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora Yarımadası) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.
1395'te Bizans İmparatoru ve prenslerinin Serez'de görüşmeleri başarısız kalınca I. Bayezid komutasında Osmanlı ordusu güneye Yunanistan üzerine hücuma geçip Tırhala, Domacia, Patras ve Farsala şehirlerini eline geçirdi. Sonra tarihî Termopylae Geçidi'nden geçerek Atika Yarımadası bölgesine girdi. Yunanistan'daki başarısından sonra I. Bayezid yine o yaz sonu Anadolu'ya Kastamonu'ya yöneldi.
23 Eylül 1396 tarihinde Rumeli'de ilerlemekte olan Haçlı Ordusu'nu Niğbolu Muharebesi ile mağlubiyete uğrattı. Haçlı Ordusu tamamen dağıldı.
1397'de Balkanlardaki akıncı grupları Evrenos Bey, Murtaza Bey ve Yakup Paşa komutalarında Venedik'e bağlı olan Koron ve Modon kaleleri ile Mora'ya akınlar tertip ettiler. Bu akınlar yıldırma ve yağma toplama hedefliydi; bu kaleler ve arazileri fethetmeleri ve arazilerine yeni Türkmen aileleri yerleştirilmeleri ön görülmemekteydi. Tam aksine Rumeli'nin bu yörelerinin bazı yerlerinde bulunan halk toplu olarak Anadolu'ya göç ettirilmişti.

1389'da I. Bayezid'e yönelik daha büyük bir tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden gelmişti. Yakup Çelebi'nin öcünü almak üzere, Germiyanlı, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli, Hamitli beylikleri ve hatta Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin eyleme geçmişlerdi. Amaçları giderek büyüyen Osmanlı devletinin gücünü kırmak ve kaybettikleri topraklar varsa bunları geri almaktı.
1390 baharında I. Bayezid yanına vasal devletlerden katkılar olarak Sırp Kralı İstvan Lazaroviç ile Bizans İmparatorunun oğlu ve veliahtı Manuil'i alarak başarılı bir Anadolu seferi gerçekleştirdi. Hızla hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamitoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı. Saruhan beyleri Hızırşah ve Orhan Bey'in Bursa'da, Germiyanlı Yakup Bey'in İpsala'da ve Aydınlı İsa Bey'in ise Tire'de oturmaları emredildi. Antalya'ya kadar indi. Bu arada Bizans'ın elinde bulunan Anadolu içinde dört tarafı Osmanlı arazisi ile çevrili bir enklav şeklindeki Filedelfiya (şimdiki Alaşehir) kalesini vasalı olan Manuil'e zaptettirdi. O yıl sonbaharda Karamanoğlu Alâeddin Bey, Candaroğulları Beyi Süleyman ve Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin arasındaki ittifakı yıkmak için Konya'yı kuşattı. Yıldırım'ın eniştesi olan Karamanoğlu Alâeddin Bey barış imzalayarak Çarşamba Suyu'na kadar topraklarını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.
1391-92 kışını Bursa'da geçiren I. Bayezid 1392 baharında Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. Kadı Burhaneddin üzerine gönderilen öncü Osmanlı birlikleri önce Osmancık Kalesi'ni aldılar. Fakat Kadı Burhaneddin ordularına karşı yapılan Kırkdilim Muharebesi'nde yenilip bu ordunun komutanı olan, I. Bayezid'in büyük oğlu Şehzade Ertuğrul Çelebi bu savaşta şehit düştü. Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncıları Anadolu Osmanlı topraklarına yayıldı. I. Bayezid ise Macar ordularının Rumeli'de yaptıkları hücumları önlemek amacıyla Rumeli'ye dönmek zorunda kaldı.
1393 baharında Anadolu büyük bir savaş ortamı hâlini alıp I. Bayezid müttefikleri ile Kadı Burhaneddin müttefikleri arasında yer yer patlak veren savaşlara sahne oldu. Anadolu'da sefere çıkan I. Bayezid bu defa Amasya ve yöresine yöneldi. I. Bayezid'in yerel müttefiki Niksar merkezli Canik bölgesi yerleşikli Taceddinoğullarıydı. Bunun sefer sonucunda Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kaleleri Osmanlılar eline geçmiştir.
I. Bayezid bu stratejik önemi çok büyük sınır bölgesini yeni bir Osmanlı eyaleti olarak organize etmiş ve eyalet valiliğine oğlu Mehmet Çelebi'yi atamıştır. O yıl yazı da I. Bayezid Rumeli'ye dönüp Bulgar ve Macarların Tuna kalelerini işgali sorunu ile uğraşmak zorunda kaldı.
1394'te Timur, Dicle'yi geçip Anadolu'ya girmişti. Anadolu'da ve Suriye'de yerel egemenliğini yitirmiş veya yitirme tehlikesi altında olduğu görünen beyler, Timur'a yanaştılar. Buna karşılık I. Bayezid güney Anadolu'da egemenlik gösteren Mısır merkezli Memlûklülerle dostane ilişki kurmak niyetiyle Mısır'a bir elçi gönderdi.
1395'te Rumeli'de Yunanistan üzerine bir seferden sonra, o yazın da yine ivedilikle Anadolu'ya döndü ve Candaroğullarına bağlı Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey bir barış teklif etti ve kendisi anlaşma ile bir bağımlı vasal devlet statüsüne girdi. I. Bayezid kışı Bursa'da geçirdi.
1396'da en önemli olay Niğbolu Muharebesi oldu. Büyük bir Haçlı ordusuna karşı çok önemli bir zafer kazanan I. Bayezid bu savaştan büyük ganimetle kışı geçirmek için Anadolu'daki Bursa başkentine döndü. Savaş ganimetlerini Bursa'nın imarına sarf etmeye başladı. Bursa Ulu Camii bu ganimetlerin kullanıldığı eserlerin başında gelir. Ayrıca Bursa'da bir hastane, bir darûlhayr, Ebu İ

I. Justinianus (Latince: Flavius Petrus Sabbatius Iustinianus; Grekçe: Ἰουστινιανός Ioustinianos; 482 – 14 Kasım 565), ayrıca Büyük Jüstinyen olarak da bilinir, 527 ile 565 yılları arasında Bizans imparatorudur.
Hükümdarlığı, hırslı ancak yalnızca kısmen gerçekleştirilen renovatio imperii veya "İmparatorluğun restorasyonu" ile bilinir. Bu hırs, feshedilmiş Batı Roma İmparatorluğu topraklarının kısmen geri alınmasıyla ifade edilir. Generali Belisarius, Kuzey Afrika'daki Vandal Krallığı'nı hızla fethetti. Daha sonra, Belisarius, Narses ve diğer generaller Ostrogot Krallığı'nı fethederek Dalmaçya, Sicilya, İtalya ve Roma'yı yarım yüzyıldan fazla süren Ostrogot yönetiminin ardından imparatorluğa geri kazandırdılar. Praetorian prefect Liberius, İber Yarımadasının güneyini geri alarak Spania eyaletini kurdu. Bu seferler, Batı Akdeniz'de Roma kontrolünü yeniden kurarak İmparatorluğun yıllık gelirini bir milyon solidi kadar artırdı. Justinianus hükümdarlığı sırasında, Karadeniz'in doğu kıyısında daha önce hiç Roma egemenliğine girmemiş bir halk olan Tzani'ye de boyun eğdirdi. Doğuda ise I. Kubâd döneminde ve daha sonra I. Hüsrev döneminde Sasani İmparatorluğu ile mücadele etti; bu ikinci çatışma kısmen onun batıdaki hırsları nedeniyle başladı.
Mirasının daha da yankı uyandıran bir yönü, birçok modern devlette hâlâ medeni hukukun temeli olan Roma hukukunun tek tip yeniden yazılması olan Corpus Iuris Civilis idi. Onun hükümdarlığı aynı zamanda Bizans kültürünün filizlenmesine de işaret eder ve yürüttüğü inşaat programı Ayasofya gibi eserler verdi. Doğu Ortodoks Kilisesi'nde kendisine "İmparator Aziz Justinianus" denir. Restorasyon faaliyetleri nedeniyle, Justinianus 20. yüzyılın ortaları tarihyazımında bazen "Son Romalı" olarak anılmıştır.

Justinianus, Tauresium'da Dardania, 482 civarında doğdu. Anadili Latince olan (muhtemelen anadili Latince olup imparator olan son Roma imparatoru), Illyro-Romen, Trako-Romen,[15] olduğuna inanılan köylü bir aileden geliyordu. Daha sonra aldığı Iustinianus cognomeni, dayısı Justinus tarafından evlat edinildiğinin göstergesidir. Hükümdarlığı sırasında, doğum yerinden çok uzak olmayan Justiniana Prima'yı kurdu. Annesi Justinus'un kız kardeşi Vigilantia'dır. İmparator olmadan önce imparatorluk muhafız birliklerinden (Excubitores) birinin komutanı olan Justinus, Justinianus'u evlat edindi, onu Konstantinopolis'e getirdi ve çocuğun eğitimini sağladı. Sonuç olarak, Justinianus hukuk, ilahiyat ve Roma tarihi konularında iyi bir eğitim aldı. Justinianus, imparatorun kişisel koruması olarak hizmet etmek üzere scholae palatinae'den seçilen 40 adamdan biri olarak candidatus olarak görev yaptı. Justinianus döneminde yaşamış tarihçi İoannis Malalas, görünüşünü kısa, açık tenli, kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü ve yakışıklı olarak tanımlar. Dönemin başka bir tarihçisi olan Prokopius, Justinianus'un görünüşünü zalim İmparator Domitianus ile karşılaştırır, ancak bu muhtemelen bir iftiradır.
İmparator I. Anastasius 518'de öldüğünde, Justinianus'un önemli yardımı ile Justinus yeni imparator ilan edildi. Justinus'un saltanatı sırasında (518-527), Justinianus imparatorun yakın sırdaşıydı. Justinianus çok fazla hırs gösterdi ve Justinus onu 1 Nisan 527'de ortak imparator yapmadan çok önce gerçekte etkili olan naip olarak işlev gördüğü düşünülüyordu. ancak bunun kesin bir kanıtı yoktur. Justinus hanedanının sonlarına doğru bunadığından, Justinianus de facto hükümdar oldu. General Vitalianus'un Justinianus veya Justinus tarafından düzenlendiği varsayılan suikastının ardından, Justinianus 521'de konsül ve daha sonra doğu ordusunun komutanı olarak atandı. 1 Ağustos 527'de Justinus'un ölümü üzerine, Justinianus tek egemen oldu.

Tek hükümdar olarak Justinianus, büyük bir enerji gösterdi. Çalışma alışkanlıkları nedeniyle "hiç uyumayan imparator" olarak biliniyordu. Yine de cana yakın ve yaklaşması kolay biri gibi görünüyor. 525 civarında, Konstantinopolis'te metresi Theodora ile evlendi. Aktris olan Theodora, Justinianus'tan yirmi yaş küçüktü. Daha önceki zamanlarda, Justinianus sınıfından dolayı onunla evlenemezdi, ancak dayısı İmparator I. Justinus, eski aktrisler ile evlilikler üzerindeki kısıtlamaları kaldıran bir yasa çıkarmıştı. Evlilik bir skandala yol açsa da, Theodora İmparatorluğun siyasetinde çok etkili olacaktı. Diğer yetenekli kişiler arasında hukuk danışmanı Tribonianus; Saray bürokrasisinin diplomat ve uzun süredir başı olan Petrus; Justinianus'un maliye bakanları, vergileri daha önce hiç olmadığı kadar verimli bir şekilde toplamayı başaran ve böylece Justinianus'un savaşlarını finanse eden Kapadokyalı İoannis ve Petrus Barsumes; ve son olarak, olağanüstü yetenekli generalleri Belisarius ve Narses.
Justinianus hükümdarlığının tamamında popüler değildi; başlarda, Nika Ayaklanması sırasında tahtını neredeyse kaybediyordu ve memnun olmayan işadamları tarafından imparatorun hayatına karşı bir komplo 562 gibi geç bir tarihte ortaya çıkarıldı. Justinianus, 540'ların başında vebaya yakalandı, ancak iyileşti. Theodora 548'de nispeten genç bir yaşta, muhtemelen kanserden öldü; Justinianus ondan yaklaşık yirmi yıl daha uzun yaşadı. Her zaman teolojik konulara ilgi duyan ve Hristiyan doktrini üzerine tartışmalara aktif olarak katılan Justinianus, yaşamının sonraki yıllarında dine daha da bağlı hale geldi. 14 Kasım 565'te çocuksuz öldü. Yerine kız kardeşi Vigilantia'nın oğlu olan ve Theodora'nın yeğeni Sophia ile evli olan II. Justinus geldi. Justinianus'un cesedi, 1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi'nin Latin Devletleri tarafından şehrin yağmalanması sırasında kutsallığına saygısızlık edilene ve soyulana kadar Havariyyun Kilisesi'nde özel olarak inşa edilmiş bir türbeye gömüldü.

Justinianus, yargı reformlarıyla, özellikle de daha önce denenmemiş olan tüm Roma hukukunun tamamen gözden geçirilmesiyle kalıcı bir ün kazandı. Justinianus'un yasalarının toplamı bugün Corpus Iuris Civilis olarak biliniyor. Codex Justinianus, Digesta ya da Pandectae, Institutiones ve Novellae'den oluşur.
Hükümdarlığının başlarında, Justinianus bu görevi denetlemek için quaestor Tribonianus'u atamıştı. 2. yüzyıldan itibaren imparatorluk anayasalarının bir kodlaması olan Codex Justinianus'un ilk taslağı 7 Nisan 529'da yayınlandı. (Son versiyon 534'te yayınlandı.) Bunu 533'te eski hukuk metinlerinin bir derlemesi olan Digesta ya da Pandectaeve hukuk ilkelerini açıklayan bir ders kitabı olan Institutiones izledi. Justinianus'un saltanatı sırasında çıkarılan yeni yasaların bir koleksiyonu olan Novellae, Corpus'u tamamlar. Novellae, külliyatın geri kalanının aksine, Doğu İmparatorluğunun ortak dili olan Yunanca olarak ortaya çıktı.
Corpus, Latin hukukunun (dinsel Canon Yasası dahil) temelini oluşturur ve tarihçiler için daha sonraki Roma İmparatorluğu'nun kaygıları ve faaliyetleri hakkında değerli bir fikir sağlar. Bir koleksiyon olarak, leges (kanunlar) ve diğer kuralların ifade edildiği veya yayınlandığı birçok kaynağı bir araya toplar: uygun yasalar, senatör istişareleri (senatusconsulta), imparatorluk kararnameleri, içtihat hukuku ve hukukçuların görüş ve yorumları (responsa prudentium). Tribonianus'un bu çalışması, Roma hukukunun hayatta kalmasını sağladı. I. Basileios ve VI. Leon'un hazırlattığı Basilika'da ifade edildiği gibi, daha sonraki Bizans hukukunun temelini oluşturdu. Justinianus yasasının tanıtıldığı tek batı eyaleti İtalya'ydı (554'teki sözde Pragmatik Yaptırım tarafından fethedildikten sonra), 12. yüzyılda Batı Avrupa'ya geçecek ve sonunda Avrupa imparatorlukları tarafından Coğrafi keşifler zamanında Amerika'ya ve ötesine yayılan Kıta Avrupası hukuk kurallarının çoğunun temeli olacaktı. En sonunda Doğu Avrupa'ya geçti ve burada Slav baskılarında yer aldı ve Rusya'ya da geçti. Etkisi günümüze kadar devam etmiştir.
Fahişeleri sömürüden ve kadınları fuhuşa zorlamaktan korumak için yasalar çıkardı. Tecavüzcüler ağır cezalar gördü. Ayrıca, politikalarına göre: cinsel istismarı önlemek için büyük suçlarla itham edilen kadınlar diğer kadınlar tarafından korunmalıdır; bir kadın dul ise, çeyizi iade edilmelidir; ve bir koca, karısının iki kez rızası olmadan büyük bir borcu üstlenemezdi.
Justinianus, 541'de düzenli konsül atanmasını durdurdu.

Justinianus'un verimli, ancak popüler olmayan danışmanları seçme alışkanlığı, hükümdarlığının başlarında tahtına neredeyse mal oluyordu. Ocak 532'de, Konstantinopolis'teki normalde rakip olan araba yarışı fraksiyonlarının partizanları, Nika Ayaklanması olarak bilinen bir ayaklanmada Justinianus'a karşı birleştiler. Onu Tribonianus ve diğer iki bakanını görevden almaya zorladılar ve ardından Justinianus'u devirmeye ve onun yerine merhum imparator Anastasius'un yeğeni olan senatör Hipatius'u tahta geçirmeye çalıştılar. Kalabalık sokaklarda ayaklanırken, Justinianus başkentten deniz yoluyla kaçmayı düşündü, ancak sonunda, görünüşe göre ayrılmayı reddeden karısı Theodora'nın isteği üzerine kalmaya karar verdi. Sonraki iki gün içinde, isyanların generalleri Belisarius ve Mundus tarafından acımasızca bastırılmasını emretti. Prokopius, Hipodrom'da 30.000 silahsız sivilin öldürüldüğünü anlatır. Theodora'nın ısrarı üzerine ve görünüşe göre kendi kararına karşı, Justinianus, Anastasius'un yeğenlerini idam ettirdi.
İsyan sırasında meydana gelen yıkım, Justinianus'a adını kubbeli mimari yeniliği ile Ayasofya başta olmak üzere bir dizi muhteşem yeni bina ile ilişkilendirme fırsatı verdi.

Justinianus'un saltanatının en göze çarpan özelliklerinden biri, Batı Akdeniz havzası çevresinde 5. yüzyılda İmparatorluk kontrolünden çıkmış olan geniş arazilerin geri kazanılmasıydı. Bir Hristiyan Roma imparatoru olarak Justinianus, Roma İmparatorluğunu eski sınırlarına geri getirmenin ilahi görevi olduğunu düşündü. Hiçbir zaman askeri seferlere şahsen katılmamış olmasına rağmen, yasalarının önsözlerinde başarılarıyla övündü ve onları sanat ile anılmasını sağladı. Yeniden fetihler büyük ölçüde generali Belisarius tarafından gerçekleştirildi.

Justinianus, Sasani İmparatorluğu ile süregelen düşmanlıkları dayısı I. Just

I. Prusias Cholus (Yunanca: Προυσίας ὁ Χωλός) (MÖ 243-182 yıllarında yaşadı, MÖ 228-182 yılları arasında hükümdarlık sürdü) Bitinya kralı, Ziaelas'ın oğlu. Bursa (Prusa) şehrinin kurucusu ve isim sahibidir.

Makedonya kralı II. Dimitrios'un kızı III. Apama ile siyasi bir evlilik yaptı.
Prusias, Byzantion'a karşı savaştı (MÖ 220), sonrasında I. Nikomidis'in daveti üzerine İstanbul Boğazı'na yerleşen Galatları yenilgiye uğrattı. Bitinya krallığının sınırlarını Pergamon kralı I. Attalos ve Karadeniz kıyısındaki Heraclea Pontica ile yaptığı bir dizi savaş sonucunda genişletti. Makedonya kralı V. Filippos, MÖ 202'de Kieros ve Myrelia'yı verdi. Bu yerleşim yerlerinin adını Prusias ve Apameia olarak değiştirdi. Hannibal'ın Roma ile olan savaşında, yaptığı antlaşma gereği tarafsız kaldı. III. Apama'dan II. Prusias isminde bir oğlu oldu.

Habicht, Christian, s.v. Prusias I., RE. Bd. ХХШ, 1. 1957

I. Süleyman (Osmanlıca: سلطان سليمان اول Sultân Süleymân-ı Evvel, divan edebiyatındaki mahlasıyla Muhibbi; 6 Kasım 1494, Trabzon - 7 Eylül 1566, Zigetvar), Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve 89. İslam halifesidir. Batı'da Muhteşem Süleyman, Doğu'da ise adaletli yönetimine atfen Kanûnî Sultan Süleyman (Osmanlıca: قانونى سلطان سليمان) olarak da bilinmektedir. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'na hükmetti. Toplamda 13 kez sefere çıktı ve saltanatının 10 yıl, 1 ayını seferlerde geçirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda en uzun süre hüküm süren ve en uzun süre sefer yapan padişahtır.
Süleyman, 30 Eylül 1520'de babası I. Selim'in yerine padişah oldu ve saltanatına Orta Avrupa ve Akdeniz'deki Hristiyan güçlere karşı seferler düzenleyerek başladı. 1521'de Belgrad'ı ve 1522-1523'te Rodos Adası'nı fethetti. Ağustos 1526'da Mohaç Muharebesi'nde Macaristan'ın askerî gücünü kırdı ve büyük bir kısmını topraklarına kattı. Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik, askeri ve siyasi gücünün zirvesine hükmederek, 16. yüzyıl Avrupası'nın önde gelen hükümdarlarından biri haline geldi. Süleyman, 1529'daki Viyana Kuşatması'nda fetihleri kontrol altına alınmadan önce, Hristiyanların kaleleri olan Belgrad ve Rodos'un yanı sıra Macaristan'ın büyük bölümünün fethedilmesinde Osmanlı ordularına bizzat liderlik etti. Safevîlerle olan çatışmasında Orta Doğu'nun büyük bir bölümünü ve Cezayir'e kadar Kuzey Afrika'nın geniş alanlarını ilhak etti. Onun yönetimi altında Osmanlı donanması, Akdeniz'den Kızıldeniz'e ve Basra Körfezi'ne kadar denizlere hâkim oldu. Zigetvar Kuşatması'nın sonlanmasından bir gün önce, 7 Eylül 1566'da 71 yaşındayken öldü.
Genişleyen bir imparatorluğun başında bulunan Süleyman, toplum, eğitim, vergi ve ceza hukuku ile ilgili önemli hukuki değişiklikleri bizzat başlattı. Onun reformları, imparatorluğun baş kadısı Ebussuud Efendi ile birlikte yürütülerek Osmanlı hukukunun iki biçimi olan sultani ve dini hukuk arasındaki ilişkiyi uyumlu hale getirdi. Süleyman, aynı zamanda seçkin bir şair ve kuyumcuydu; Osmanlı İmparatorluğu'nun sanatsal, edebi ve mimari gelişiminde "Altın Çağ"ını yöneten büyük bir kültür hamisi oldu.
Süleyman, Osmanlı geleneğini bozarak, hareminden bir kadın olan, Sünni İslam'a geçen ve kızıl saçları nedeniyle Batı Avrupa'da Roxelana adıyla ünlenen Rutenya kökenli bir Ortodoks Hristiyan olan Hürrem Sultan ile evlendi. Süleyman'ın 46 yıllık iktidarının ardından, 1566'da ölümünün ardından yerine oğlu II. Selim geçti. Süleyman'ın diğer potansiyel varislerinden Mehmed ve Mustafa öldüler; Mehmed 1543'te çiçek hastalığından öldü, Mustafa ise 1553'te sultanın emriyle boğularak öldürüldü. Diğer oğlu Bayezid ise bir isyanın ardından dört oğluyla birlikte 1561'de Süleyman'ın emriyle idam edildi. Her ne kadar akademisyenler onun ölümünden sonraki dönemi basit bir gerilemeden ziyade bir kriz ve adaptasyon dönemi olarak görseler de, Süleyman'ın saltanatının sonu Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası oldu. Süleyman'dan sonraki on yıllarda imparatorluk, genellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun Dönüşümü olarak adlandırılan önemli siyasi, kurumsal ve ekonomik değişimler yaşamaya başladı.
Yanlış kanaatin aksine en çok sefere çıkan padişah Kanuni Sultan Süleyman değil Fatih Sultan Mehmet'tir. Mehmet Han çıktığı 25 seferle liderken Süleyman Han 13 sefere çıkarak bu konuda ikinciliği elde edebilmiştir.

6 Kasım 1494 tarihinde, Trabzon'da doğdu. Babası, Süleyman doğduğu zaman Trabzon valisi olan ve 1512 yılında padişah olarak tahta çıkan I. Selim, annesi ise Ayşe Hafsa Valide Sultan'dır. Çocukluk yıllarını, süt kardeşi Yahya Efendi ile birlikte Trabzon'da geçirdi. 7 yaşındayken; bilim, tarih, edebiyat, din ve askeriye alanlarında eğitim almak için İstanbul'a, Topkapı Sarayı'ndaki Enderûn'a gönderildi.
1508 yılında Şarkî Karahisar Sancak Beyi olarak atandı ancak babası Selim'in kardeşi, Amasya Sancak Beyi Ahmed'in itirazı sonrasında Bolu'ya atandı. Ahmed'in buna da itiraz etmesi sebebiyle atandığı Kefe sancağına 1509 Temmuz'unda çıktı. Babası I. Selim'in 1512'de tahta çıkmasından sonra İstanbul ve Edirne'de oturdu. 1513 yılında Saruhan sancak beyliğine atandı. Burada, sonraları başdanışmanlarından biri olacak olan Pargalı İbrahim ile yakın bir arkadaşlık kurdu. Yaklaşık yedi yıllık Saruhan sancak beyliğinin ardından, 1520 yılının 21 Eylül'ü 22 Eylül'e bağlayan gecesi babası I. Selim'in ölümü üzerine İstanbul'a hareket etti ve tahtta hak iddia edecek başka kimse olmadığından herhangi bir mücadele vermeden 30 Eylül 1520 tarihinde onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı. Tahta geçişinden birkaç hafta sonra Venedik Elçisi Bartolomeo Contarini, Süleyman'ı "Yirmi altı yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor." şeklinde tanımlamıştır.

I. Süleyman'ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra Şam Beylerbeyi Canberdi Gazâlî, Süleyman'ın padişahlığını tanımadı ve kendi hükümdarlığını ilan ederek isyan başlattı. Merkezden gönderilen Ferhad Paşa komutasındaki birlikler, Zülkadriye Eyaleti'nde bulunan kuvvetler ve Şam'daki kuvvetlerin etkinlikleri sonucunda Şam yakınlarında 27 Ocak 1521 tarihinde yapılan Mastaba Muharebesi sonucunda Gazali'nin yenilmesi ve öldürülmesiyle isyan bastırıldı. Gazali'nin yerine Şam Beylerbeyliği'ne Ayas Mehmed Paşa atandı. Aynı yılın sonunda ise doğu cephesinin merkezi halinde bulunan Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'nın vefatı üzerine yerine Divane Hüsrev Paşa tayin edildi.
Süleyman ilk seferini 18 Mayıs 1521'de, Macaristan Krallığı'nın yönetimindeki Belgrad (o dönemdeki adı Nándorfehérvár) üzerine yaptı. Çevresindeki Böğürdelen, Zemun ve Salankamen şehirlerinin alınmasının ardından 1 Ağustos günü kuşatılan şehir, 29 Ağustos 1521 tarihinde teslim oldu. Avrupa'da gerçekleştirilebilecek fetih ve seferler için önemli bir merkez olan Belgrad'ın fethi hakkında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun İstanbul elçisi "Belgrad'ın ele geçirilmesi, Macaristan Krallığı'nın çöküşüne sebep olan olayların başlangıcıydı. II. Lajos'un ölümü, Budin'in ele geçirilişi ve Erdel'in işgaliyle devam eden süreçte Macaristan İmparatorluğu yıkılmış ve diğer ülkeleri de benzer sonu yaşayacağına dair bir korku sarmıştı." ifadelerini kullanmıştı.

Ertesi yıl Süleyman, Hospitalier Şövalyeleri'nin bulunduğu Akdeniz'deki Rodos adasına karadan sefer düzenledi. Kuşatmaya katılacak olan Osmanlı donanması ise Haziran 1522'de adanın "Cem Bahçesi" körfezine demir attı. Süleyman'ın da arasında olduğu kara kuvvetleri, Marmaris'ten gemi yoluyla 28 Temmuz günü adaya geçti. Yaklaşık 100.000 kişi ve 400 gemiden oluşan Osmanlı ordusu, 6 aydan fazla süren kuşatma, 26 Aralık 1522'de şövalyelerin başı Philippe Villiers de L'Isle-Adam'ın teslim koşullarını kabul etmesi ve adanın hakimiyetinin Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçmesiyle sona erdi. Adada Hristiyan kimliğiyle yaşayan Cem Sultan'ın oğlu Murad ve Murad'ın oğulları boğduruldu, eşi ve iki kızı İstanbul'a gönderildi. Rodos'un alınmasının ardından şövalyelerin elinde bulunan Bodrum, Tahtalı ve Aydos kaleleri ile İstanköy ve Sömbeki adaları da alındı.
Şubat 1523'te İstanbul'a dönüşünün ardından Süleyman, saltanatının ilk üç yılında görev yapan Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'yı emekliye ayırdı. 27 Haziran 1523 günü ise daha önce görülmemiş bir biçimde has odabaşısı İbrahim Ağa'yı sadrazam olarak atadı. Sadrazamlığa ek olarak kendisine Rumeli Eyaleti'nin yönetimini de verdi. Sadrazamlık yetkisinin kendisine verilmesini bekleyen ikinci vezir Ahmed Paşa, vali olarak atandığı Mısır'da 1524 yılı başlarında isyan çıkararak bağımsızlığını ilan etti. Ahmed Paşa'nın öldürülmesiyle isyan bastırıldı ve Sadrazam İbrahim Paşa, Mısır'ı düzene sokmakla görevlendirildi.

Mart 1525'te, Süleyman Kâğıthane'de avlandığı sırada yeniçeriler şehirde ayaklanma başlattılar. Kısa sürede bastırılan ayaklanma sonrasında Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa, kâhyası Kıran Bali ile reîsü'l-küttâb Haydar idam edildi. Mısır'ı düzene koyan İbrahim Paşa ise 6 Eylül 1525 günü İstanbul'a döndü. Bu dönemde İstanbul'a gelen Fransa elçisi Jean Frangipani, 24 Şubat 1525'teki Pavia Muharebesi sonrası Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na esir düşen Kral I. François için, kralın annesi Louise de Savoie'un ricası üzerine Süleyman'dan yardım istedi. Yazdığı mektupla yardım sözü veren Süleyman, iki devlet arasında anlaşma sağlanıp François serbest bırakılsa da Macaristan üzerine sefer gerçekleştirme kararı aldı. Macaristan üzerine önce Sadrazam İbrahim Paşa'yı gönderdi, 23 Nisan 1526'da ise Süleyman'ın önderliğindeki ordu Macaristan'a hareket etti. İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetler, Petrovaradin ve İyluk şehirleriyle on bir kale ele geçirdikten sonra, Özek kalesini de aldı. Bosna beyleri de Sirem bölgesindeki bazı kaleleri ele geçirmişti. Macaristan Kralı II. Lajos'un liderliğindeki ordu ile Tuna kıyısındaki Mohaç düzlüğünde karşılaşan Osmanlı ordusu, 29 Ağustos 1526 günü yapılan muharebeyi kazanarak Doğu Avrupa'daki Macar direncini kırdı. Lajos ise muharebeden kaçan bazı askerlerle birlikte bataklıkta boğularak öldü. Osmanlı ordusu yürüyüşüne devam ederek, 20 Eylül günü Budin'e girdi. Şehrin anahtarını alan ve yaklaşık on dört gün boyunca kral sarayında kalan Süleyman, dönüşte Segedin ve bazı şehirleri de alarak 21 Eylül'de Peşte'ye geçti ve Macaristan'ın başına Erdel Voyvodası János Zápolya'yı getirdi. Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanması ve Fransa-Osmanlı ittifakıyla 5 Ekim 1526 tarihinde sona eren yedi aylık sefer sonrasında, 13 Kasım 1526 tarihinde İstanbul'da zafer alayı düzenlendi. Osmanlı ordusunun Macaristan'da olduğu 1526 Ağustos'unda, Safevîlerin desteğiyle Bozok'ta Baba Zünnûn İsyanı baş gösterdi. Çevredeki bölgelere yayılmasının ardından 1527'de Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Adana Sancak Beyi Pîrî Be

I. Theodoros Laskaris (Yunanca: Θεόδωρος Α' Λάσκαρις, Theodōros I Laskaris) (d. y. 1174/1175 - ö. 1221/Ağustos, 1222), (1204-1221 veya 1205–1222) arasında İznik imparatoru olmuştur.

Theodoros Laskaris, Konstantinopolis'te adı bilinen ama o zamana kadar büyük nüfuzu olmayan ve politika işlerine karışmayan âsil Laskaris ailesinin bir ferdidir. Babası  Manuel Laskaris (d. 1140); annesi Joanna Karatzaina (d. 1148) olup kendisinden büyük dört erkek kardeşi (Manuel Laskaris (ö. y. 1256), Mihail Laskaris (ö. 1261/1271), Georgios Laskaris ve Konstantinos Laskaris (ö. 19 Mart 1205) ile iki küçük erkek kardeşi (Aleksios Laskaris ve İsaakios Laskaris) vardı. Büyük kardeşi Konstantinos Laskaris 1204-1205 arasında Konstantinopolis'in Latinler tarafından kuşatılması sırasında Bizans imparatoru olmuştu. Küçük kardeşi olan  Aleksios Laskaris ise, Latin İmparatorluğu'nun bir generali olarak Frank askerlerle birlikte sonradan İznik imparatoru olan  III. İoannis'e yardım eden Bulgarlara karşı savaşmış ve esir olup ve gözleri kör edilmiştir. 1199'da I. Theodoros, Bizans imparatoru III. Aleksios ile Efrosini Dukena Kamatera kızı olan Anna Komnini Angelina evlenmiştir.
Theodoros (1203-1204)de  Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latinlerin Konstantinopolis'i kuşatmaları sırasında Bizans'in savunucusu olarak ün kazanmıştır. Latin ordusunun  Konstantinopolis'e girişine kadar şehirde kalmış; şehir Latinlerin eline düştükten sonra ailesi ile birlikte Boğaz üzerinden şehirden kaçmayı başarmıştır. Bu sırada Konstantintinopolis'i savunan Bizans ordusu kardeşi Konstantinos Laskaris'i imparator olarak seçmişler; fakat şehir düşüp yeni Latin İmparatorluğu idaresi kurulunca bu görevin anlamı kalmamıştır. Theodoros, Bitinya'ya geçerek kendini İznik hakimi ilan etmiş ve burası Bizanslılar için önemli bir dayanış noktası olmuştur. Daha önce imparator olarak ilan edilen kayınbiraderi ve kardeşi hayatta oldukları için ve Latin ordularının İznik'i devamlı tehdit altında bulundurdukları için Theodoros önce kendini imparator olarak ilan etmekten kaçınmıştır.

Theodoros 1205'te Latin orduları ile Edremit'te yaptığı savaşı kaybetmiştir. Fakat Latinler bundan faydalanamamışlardır, çünkü Bulgar Çarı Kaloyan  komutasında Bulgar ordusu Latin ordusunu aynı yıl Edirne (Adrianopolis)'de bir meydan savaşında yenip büyük zayiatlar verdirmiştir. Bunun üzerine Theodoros kendini İznik'te Bizans imparatoru ilan etmiştir. Fakat taç giyme töreni eski Konstantinopolis Patriği İoannis Kamateros'un rahatsızlığı yüzünden gerçekleşmemiştir. Bu Patrik ölünce I. Theodoros İznik merkezli olarak yeni bir Hristiyan Ortodoks Patriği tayin etmiş (Partik IV. Mihail) ve Mart 1208'de taç giyme töreni İznik'te yapılmıştır.
1206 yılında Latin imparatoru Henri idaresindeki Latin İmparatorluğu ordusu yeniden İznik topraklarına hücumlara başlamıştır. 1209 yılında I. Theodoros, Bulgar Çarı Kaloyan ile yeni bir ittifaka girmiş ve Latinlerin ilerlemelerini durdurup karşı hücumlara başlamıştır.
1211'de sabık Bizans imparatoru III. Aleksios, Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in desteğini sağlamış ve I. Keyhüsrev'le birlikte  bir ordu ile İznik üzerine ilerlemeye başlamıştır. Selçuklu ve İznik orduları birkaç sonuçsuz biten meydan savaşı yapmışlar fakat Antiochia ad Maeandrum yakınlarında yapılan bir savaşta Selçuklu ordusu yenik düşmüş ve Selçuklu Sultanı I. Keyhüsrev savaş sırasında öldürülmüştür. İzniklilere esir düşen sabık III. Aleksios ise İznik'te bir manastıra kapatılıp 1211'de orada ölmüştür.
Buna karşılık aynı yıl Latin orduları İznik kuvvetlerini yenmiş ve Marmara Denizi'nin güney batı kıyılarını ellerine geçirmişlerdir. Aynı yıl bir diğer gelişme ise Trabzon imparatoru'nun kardeşi David Komnenos'un idaresinde bulunan Paflagonya'nın bu idarecinin ölümü üzerine İznik İmparatorluğu'nun eline geçmesidir. 1214'te I. Theodoros, Latin İmparatorluğu ile İznik İmparatorluğu'nun efektif idari merkezi olan Kemalpaşa (Nymphaion)'da bir barış antlaşması imzalamıştır. 1219'da ise Latin İmparatoru Henri'nin yeğeni ile evlenmiştir. Bu barışçıl yakın ilişkilere rağmen 1220'de Latinlerle yeni bir savaş çıkmış, ama hemen barış antlaşması yenilenmiştir.
I. Theodoros Laskaris Kasım 1221da ölmüş ve yerine damadı III. İoannis İznik imparatoru olmuştur. Hayatının sonunda bu devlet yalnızca eski Bizans İmparatorluğu'nun Asya ve Bitinya eyaletlerinde oluşuyordu. I. Theodoros politik ve askerî bilgisi ile Haçlı Latinlerin Anadolu'ya doğru ilerleyişini durdurup, eski Bizans'in yaşamını ve kültürünü İznik'te sürdüren yeni devlet yaratmış bir kişi olarak tarihe geçmiştir.

Birinci karısı Anna Komnini Angelina (d. 1176 - ö. 1212) olup  1199da evlenmişler ve üç kızları ve gençken ölen iki oğulları olmuştur:

Nikolaos Laskaris (ö. 1212)
İoannis Laskaris (ö. 1212)
İrini Laskarina: Önce general Andronikos Paleologos ile sonra İznik imparatoru III. İoannis ile evlenmiştir.
Maria Laskarina: Macar Kralı  IV. Béla ile evlenmiştir.
Eudokia Laskarina: Önce Robert de Courtenay nişanlanmış; sonra 1230'de Anadolu Valisi Anseau de Cayeux ile evlenmiştir.
I. Theodoros ikinci evliliğini Ermenistan Kralı III. Ruben'in kızı olan Ermenistanlı Filipa ile yapmıştır. Bir yıl sonra dinsel nedenler dolayısıyla bu evlilik feshedilmiştir. Bu evlikten  1214de olan oğulları önce gayrimeşru sayılmış fakat sonra Trakya Dükü olarak görevlendirilmiştir.
I. Theodoros üçüncü evliliğini Latin imparatoru Pierre ile Yolande'nın kızı Marie de Courtenay ile 1219 yılında yapmış; ama çocukları olmamıştır.

Norwich, John Julius (1999). Byzantium: The Decline and Fall (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011447-5.

II. Mehmed (Osmanlıca: محمد ثانى, romanize: Meḥemmed-i Sânî) veya bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmed ya da ünvanı olan Fatih (30 Mart 1432, Edirne - 3 Mayıs 1481, Gebze), Osmanlı İmparatorluğu'nun 7. padişahıdır. İlk olarak 1444-1446 yılları arasında kısa bir dönem, daha sonra 1451'den 1481 yılındaki ölümüne kadar 30 yıl boyunca hüküm sürdü. 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul'u fethetti ve yaklaşık bin yıllık Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na son verdi. Fetihten sonra "Fatih" ünvanıyla anılmaya başladı. Bu olay, birçok uzman kişi tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcına neden olan tarihî olaylardan biri olarak görülmektedir.
II. Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne'de doğdu. Babası altıncı Osmanlı padişahı II. Murad, annesi ise Hüma Hatun'dur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok önem verilen Şehzade Mehmed, devrin en üstün âlimlerinden eğitim gördü. 11 yaşına geldiğinde idari yönden tecrübe kazanması için Manisa sancakbeyliğine tayin edildi. Felsefe, hadis, tefsir, fıkıh, kelâm, tarih, geometri ve matematik alanlarında fevkalâde yetişti. 1444 yılında II. Murad, tahtı 12 yaşındaki oğlu Mehmed'e devrederek Manisa'ya çekildi. Ancak Osmanlı tahtına küçük yaşta birisinin geçtiğini duyan Avrupa ülkeleri, bir kez daha Osmanlı topraklarına yöneldi. Bunun üzerine II. Murad, 1446 senesinde tekrar tahta geçti.
II. Mehmed, 1451 yılında babasının ölmesi üzerine 19 yaşında tekrar Osmanlı tahtına oturdu. Osmanlı donanmasını güçlendirip Konstantinopolis'e saldırmak için hazırlıklara başladı ve şehri 1453'te 21 yaşındayken fethedip Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na son verdi. Ardından 1460'ta Mora Despotluğu'nu, 1461'de ise Trabzon İmparatorluğu'nu ele geçirip Bizans'ın son iki kalıntısını da egemenliği altına aldı. 1473'te, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli Muharebesi ile mağlup etti. Bunların yanı sıra, Anadolu'da ve Güneydoğu Avrupa'da fetihlerini sürdürüp Karaman ve çevresi, Sırbistan, Eflak, Bosna, Arnavutluk, Kırım gibi önemli bölgeleri Osmanlı İmparatorluğu'na kazandırdı. 1481 yılında Anadolu'ya doğru yeni bir sefere çıkan Sultan Mehmed, yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481 tarihinde, Gebze yakınlarında yer alan Hünkârçayırı'ndaki ordugâhında 49 yaşındayken öldü. Mezarı İstanbul'un Fatih ilçesindeki Fatih Camii'nde yer almaktadır.
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra kendini "Roma hükümdarı" (Kayser-i Rûm) ilan etti ve hayatının geri kalanında Osmanlı Devleti'ni Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak, kendini de imparatorluğun "yerine geçen" değil onu "devam ettiren" kişi olarak gördü. Saltanatı süresince birçok siyasi ve sosyal reform yapan II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları ''Fâtih Kanunnâmesi'' adıyla kitaplaştırıp yürürlüğe koydu. Sanatı ve bilimi teşvik etti ve saltanatının sonlarına gelindiğinde, "yeniden inşa" programı sayesinde Konstantinopolis'i gelişen bir imparatorluk başkentine dönüştürdü.

Fâtih Sultan Mehmed'in doğum adı olan Mehmed, İslam peygamberi Muhammed'in adından türemiş Arapça kökenli bir sözcüktür ve "övülen, methedilen, her türlü övgüye layık olan" anlamlarına gelmektedir. Türkler Muhammed ismini "Mehemmed" diye telaffuz ettikleri için kaynakların bazılarında Mehemmed şeklinde geçmiş; sonra bu isim Mehmed, ondan sonra ise Mehmet olarak okunmaya başlanmıştır. Mehmed ismi ayrıca, Muhammed isminin kısaltılmış ve Türkçeleştirilmiş hâlidir.
II. Mehmed 1453 yılında, 21 yaşındayken İstanbul'u fethederek Roma İmparatorluğu'nun varisi olan 10 asırlık Bizans İmparatorluğu'na son verdi ve bu olay bazı tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edildi. Bu fetihten sonra; "Zafer Kazanan, Fetheden" anlamlarına gelen Fâtih, ''Fethin Babası'' anlamına gelen Ebû'l-Feth (ابو الفتح), "Roma İmparatoru" anlamına gelen Kayser-i Rûm (قیصر روم) ve daha sonraki dönemlerde "Çağ Açan Hükümdar" ünvanları ile anıldı. Kayser-i Rûm ünvanı II. Mehmed'in Rum olduğunu göstermez, bu ünvan siyasi emeller için kullanılmıştır. Zira II. Mehmed, İstanbul'un Fethi'nden sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun bütün eski topraklarının yasal hükümdarı olduğunu ileri sürüyordu.
Batı'da Grand Turco ("Büyük Türk") takma adıyla bilinen II. Mehmed'in adı, birçok tarihî kaynakta, Mehmed isimli diğer padişahlarınki gibi Muhammed şeklinde veya divan edebiyatındaki mahlasıyla Avni şeklinde de geçmiştir. Kıvâmî'nin Fetih-nâme'si gibi kendi yaşadığı devrin harekeli metinlerinde isminin açıkça Muhammed okunacak şekilde (مُحَمّدْ) yazılmış olması isminin aslında Muhammed olduğunu göstermektedir. Ayrıca Sultanü'l-Berreyn ve Hakanü'l-Bahreyn ("İki Karanın Sultanı ve İki Denizin Hakanı") ünvanını da kullanmıştır. Burada "iki kara" ile kastedilen Anadolu ve Rumeli iken, "iki deniz" ile kastedilen de Akdeniz ve Karadeniz'dir.

II. Mehmed, hicrî takvime göre 27 Receb 835 (30 Mart 1432) Pazar günü şafak vaktinde, devletin başkenti Edirne'de, II. Murad'ın dördüncü oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi Hüma Hatun; tarihçi Franz Babinger ve yazar Lord Kinross başta olmak üzere birçok kaynağa göre gayrimüslim bir cariyedir. Türk tarihçi Halil İnalcık da bu görüştedir. Yine Babinger'e göre annesi, ölümünden sonra Türk-Fars efsanelerindeki cennetkuşu hümadan esinlenilerek "Hüma Hatun" olarak adlandırılmıştır.
Bir anlatıya göre Mehmed iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra, 1434 yılında sütninesi ve küçük ağabeyi Alâeddin Ali ile birlikte, on dört yaşındaki büyük ağabeyi Ahmed'in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Şehzade Ahmed'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmed altı yaşında Rum sancakbeyi oldu. Diğer ağabeyi Alâeddin Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra, babaları II. Murad'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdi ve Mehmed Saruhan sancakbeyi oldu. Halil İnalcık; Mehmed'in altı yaşında Amasya'ya Rum sancakbeyi olarak tayin edilmesinin şüpheli olduğunu, 1443 baharında 12 yaşındayken, eski Türk devlet geleneğine göre idare ve hükûmet işlerine alışması için, iki lalası ile birlikte Edirne'den Manisa'ya vali gönderildiğinin bilindiğini belirtmiştir.
Mehmed'in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak zeki olduğu kadar hırçın bir çocuk da olan Mehmed'in eğitilmesi kolay olmadı. Bu nedenle babası, heybetli ve otoriter bir din âlimi olan Molla Gürânî'yi görevlendirdi. Gürânî, muhtemelen II. Mehmed'in ilk saltanatı (1444-1446) ve daha sonra tekrar Manisa'ya yollanması sırasında onun yanında bulundu. Rivayete göre Sultan Murad, Gürânî'ye bir değnek vermiş ve Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemiştir. Molla Gürânî, Şehzade Mehmed'e dersini dikkate almayan bir öğrencinin hocası tarafından dövülmesi ile ilgili olan edebi bir cümleyi inceletmiş, Mehmed de durumun ciddiyetini kavrayarak eğitimine önem vermeye başlamıştır.

Şehzade Mehmed'in medrese kökenli hocalarının yanı sıra, bilgi edindiği bazı Batılı şahsiyetler de vardı. Saruhan (Manisa) sarayında İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihi ile Antik Yunan filozoflarının hayatlarıyla ilgili kitaplar okumasına önayak olmuştu. Bu durum Şehzade Mehmed'e çok kültürlülük kazandırmıştır. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan, II. Mehmed'in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürleri bulunmaktadır. Fâtih Sultan Mehmed'in Arapça ve Farsçanın yanı sıra Latince, Yunanca ve İtalyancayı çok iyi bilmesi, bu dönemdeki münasebetlerine dayandırılmaktadır. Öte yandan, Mehmed'in çeşitli İslamî yazıları okumasının bir padişah olarak ihtirasları üzerinde önemli bir tesiri olacaktı. Konstantinopolis'i fethetme arzusu, Kindî ve İbn Haldun gibi Arap düşünürlerin yazılarından ilham aldı ve bir Müslüman ordusunun şehri fethedeceğini bildiren, İslam peygamberi Muhammed'e atfedilen bir söz tarafından daha da gelişti.

II. Murad, 1442 yazında Karaman beyi İbrahim'i Anadolu'da yenilgiye uğrattıktan sonra Ekim ayında Edirne'ye döndüğünde János Hunyadi, Macar kralı Ladislas ve Sırp despotu Yorgo Brankoviç önderliğindeki bir Hristiyan ordusunun Tuna'nın güneyindeki Osmanlı topraklarını istila etmeye başladığı haberini aldı. Ordu; Tuna'yı hızla geçip ilerlemiş, Niş Muharebesi'ni kazanıp Niş ve Sofya'yı ele geçirmiş ve Balkan geçitlerine dayanmıştı. Aynı dönemde Amasya'dan Şehzade Ali'nin öldüğü haberi geldi. İki ağabeyinin erken yaştaki ölümü sonucu Mehmed tahtın vârisi oldu.
II. Murad, Hristiyan ordusunun İzladi'de durdurulmasının ardından başlayan müzakereler sırasında Mehmed'i Manisa'dan Edirne'ye getirtti. 12 Haziran 1444 tarihinde, Edirne'de Macarlarla antlaşma yaptıktan bir ay sonra oğlu Mehmed'i Edirne'de Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde "kaymakam" olarak bırakarak Hamitoğlu Beyliği topraklarını işgal eden Karamanlıların üzerine yürümek üzere Anadolu'ya geçti ve Karamanoğulları ile Yenişehir'de bir anlaşma yaptı. Yenişehir'den ayrıldıktan sonra Ağustos ayında Mihaliç'te yeniçeri ağası Hızır Ağa ve diğer beylere tahttan oğlundan yana resmen çekildiğini duyurdu ve ordusu Edirne'ye dönerken kendisi Bursa'da kaldı. II. Murad'ın 1444 yazında doğuda ve batıda barışı sağladığını düşünerek tahttan çekilmesi Edirne'de bir otorite boşluğu yaratarak devleti buhrana sürükledi. Dış siyasette ihtiyatlı davranmayı tercih eden Sadrazam Halil Paşa ile Mehmed'in etrafında toplanmış Şahabeddin, Zağanos ve Turahan paşalar arasında rekabet baş gösterdi. Bu rekabet, 1444-1453 arasında Osmanlı Devleti'nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyici etmenlerinden biri olmuştur.

Ağustos başında Macar kralı Ladislas'ın Osmanlılarla yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı seferine çıkacağını ilan etmesi başkent Edirne'de paniğe yol açtı ve halk şehri terk etmeye başladı. Konstantiniyye'de Rumların himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi, bu sırada Çatalca yakınlarında İnceğiz'e ve Dobruca'ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim, Şahabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantiniyye'e kaçtı. Aynı dönemde başkentte kendini Hu

IKEA (İsveççe telaffuz: [ɪˈkêːa]), Delft, Hollanda merkezli montaja hazır mobilya, mutfak aletleri ve ev aksesuarları tasarlayan ve satan çok uluslu bir İsveçli şirketler grubudur. 1943'te 17 yaşındaki Ingvar Kamprad tarafından İsveç'te kurulan IKEA, 2008'den bu yana dünyanın en büyük mobilya perakendecisidir. Bloomberg Milyarderler Endeksi'ne göre Ocak 2018 itibarıyla Kamprad, $58,7 milyarlık tahminî net servetiyle dünyanın en zengin sekizinci kişisidir.

1943'te Ingvar Kamprad, IKEA'yı posta yoluyla satış işi olarak kurdu ve beş yıl sonra mobilya satmaya başladı. İlk mağaza 1958 yılında Älmhult, Småland'da Möbel-IKÉA (Möbel İsveççe "mobilya" anlamına gelir) adı altında açıldı. İsveç dışındaki ilk mağazalar Norveç (1963) ve Danimarka'da (1969) açıldı. Mağazalar 1970'lerde Avrupa'nın diğer bölgelerine yayıldı, İskandinavya dışındaki ilk mağaza İsviçre'de açıldı (1973), ardından Batı Almanya'da açıldı. (1974).
1973'e gelindiğinde, şirketin büyümesi o kadar büyüktü ki kaynakları zorluyordu. Alman yöneticiler yanlışlıkla Koblenz'den (Almanya) yaklaşık 320 km uzaklıkta, Konstanz'da (Almanya) bir mağaza açtılar. Bu on yılın ardından, Japonya (1974), Avustralya, Kanada (1975), Hong Kong (1975), Singapur ve Hollanda (1978) gibi dünyanın diğer yerlerinde mağazalar açıldı. IKEA, 1980'lerde Fransa ve İspanya (1981), Belçika (1984), Amerika Birleşik Devletleri (1985), Birleşik Krallık (1987), ve İtalya gibi ülkelerde mağazalar açarak daha da genişledi. (1989). 53 mağaza ile Almanya, IKEA'nın en büyük pazarıdır ve onu 51 mağaza ile Amerika Birleşik Devletleri izlemektedir.
IKEA, Şubat 2010'da Latin Amerika'ya girdi ve Dominik Cumhuriyeti'nde açıldı. Bölgenin en büyük pazarlarına gelince, 2020 yılına kadar Meksika'ya girmedi ve Brezilya'da mağazası bulunmamaktadır.
Ağustos 2018'de IKEA, Hindistan'daki ilk mağazasını Haydarabad'da açtı.
Kasım 2021'de IKEA, Filipinler'de Pasay City'deki Mall of Asia Kompleksi'nde 65.000 metrekarelikdünyanın en büyük mağazasını açtı.

1 önceden İngiliz Hong Kong, 2 önceden Çekoslovakya'nın bir parçası, 3 önceden Yugoslavya'nın bir parçası
4 2022 yılında tüm mağazalar kapatıldı

IKEA mağazaları tipik olarak sarı vurgulu mavi binalardır. (Aynı zamanda İsveç'in ulusal renkleridir)Genellikle tek yönlü bir düzende tasarlanırlar, müşterileri IKEA'nın "uzun doğal yol" olarak adlandırdığı şey boyunca saat yönünün tersine yönlendirir, müşteriyi mağazayı bütünüyle görmeye teşvik etmek için tasarlanmıştır. (Müşterinin doğrudan istenen mal ve hizmetlerin görüntülendiği bölüme gittiği geleneksel bir perakende mağazalarının aksine) Genellikle galerinin diğer bölümlerine giden kısayollar vardır.
Sıra, ilk olarak, seçilen öğelerin sergilendiği mobilya galerilerinden geçmeyi içerir. Müşteri bir alışveriş sepeti alır ve daha küçük ürünler için açık raflı bir "Market Hall" deposuna gider, self-servis mobilya deposunu ziyaret ederek daha önce sergilenen showroom ürünlerini kolilenmiş halinde alır. Bazen, satın aldıktan sonra aynı sitedeki veya yakındaki bir sitedeki harici bir depodan ürün almaya yönlendirilirler. Son olarak, müşteriler ürünleri için bir kasada ödeme yaparlar. Bir depodan müşterinin evine veya mağazasına gönderilmesi gereken belirli koltuk renkleri gibi tüm mobilyalar mağaza düzeyinde stoklanmaz.

Çoğu mağaza, alt katta pazar yeri ve self servis depo ile üst katta showroom'a sahip olma düzenini takip eder. Bazı mağazalar tek katlıdır, bazılarında ise sahada daha fazla stok tutulmasına izin vermek için ayrı depolar bulunur. Tek katlı mağazalar, ağırlıklı olarak arazi maliyetinin 2 katlı bir mağaza inşa etme maliyetinden daha az olacağı alanlarda bulunur. Bazı mağazalarda, satış günü boyunca büyük miktarlarda stoğa erişilmesini sağlamak için makine kontrollü silolara sahip çift seviyeli depolar bulunur.
Çoğu IKEA mağazası, kasaların hemen önünde, deponun sonunda "olduğu gibi" bir alan sunar. İade edilen, hasar gören ve daha önce sergilenen ürünler burada sergilenir ve önemli bir indirimle, aynı zamanda iade yapılmaz bir politikayla satılır.

IKEA kataloğu, yaklaşık 12.000 ürün içerip dünya üzerinde 160 milyon da baskı yapıp (2006) müşterilere ücretsiz bir şekilde posta veya dükkanlardan ulaştırır. IKEA kataloğunun Kitab-ı Mukaddes'in baskısını (53 ila 100 milyon kopya olarak tahmin ediliyor) geçtiği düşünülüyor.

IKEA, üreticiler ile OEM anlaşmaları yaparak kendi mağazaları için üretim yaptırır. Bununla beraber ürünler demonte olarak satıldığı için hacimsel olarak az yer kaplarlar. Bu sayede ürünlerin, stoklama ve üretim maliyetleri minimumda tutulur.
Şirket ürünlerini müşterilerin ihtiyaçlarına ve yaşam alanlarına uygun şekilde tasarlar ve üretir. Ayrıca, çevre dostu malzemeler kullanarak ve sürdürülebilirlik stratejileriyle, doğal kaynakları korumayı hedefler.
IKEA sattığı ürünlerin kalite-fiyat oranı sayesinde bugün dünyanın en yaygın mobilya mağaza zincirine sahiptir.
1943 yılında Ingvar Kamprad daha kendisi 17 yaşındayken IKEA'yı Älmhult, İsveç'te kurdu. IKEA'nın ismi büyüdüğü köyün ve mülkünün birleşmiş halidir: Ingvar Kamprad Elmtaryd Agunnaryd. Bu kısaltma rastlantı olarak Yunanca sözcük οικία [oikia] (ev) ve Fincedeki oikea (doğru) sözcüğüne benzemektedir.

1958'den beri her IKEA mağazasında, 2011 yılına kadar köfte, et suyu paketleri, yaban mersini reçeli, çeşitli bisküviler ve krakerler ve somon ve balık yumurtası gibi markalı İsveç yapımı özel yiyecekler satan bir kafe bulunur. Yeni etikette çikolatalar, köfteler, reçeller, krepler, somon ve çeşitli içecekler gibi çeşitli ürünler bulunuyor.[81][82]
Kafeler öncelikle İsveç yemekleri sunsa da menü her mağazanın kültürüne, yemeğine ve konumuna göre değişir. 38 farklı ülkedeki restoranların bulunduğu menü, Suudi Arabistan'da şavurma, Kanada'da poutine, Fransa'da makaron ve İtalya'da gelato gibi yerel yemekleri içerir. Endonezya'da İsveç köftesi tarifi, ülkenin helal gereksinimlerini karşılayacak şekilde değiştirilmiştir. İsrail'deki mağazalar, hahamların gözetimi altında koşer yiyecekleri satıyor. Koşer restoranları mandıra ve et bölümlerine ayrılmıştır.
Birçok yerde, IKEA restoranları her gün mağazanın geri kalanından önce açılır ve kahvaltı servisi yapar. Tüm gıda ürünleri İsveç tariflerine ve geleneklerine dayanmaktadır. Gıda bölümü, IKEA'nın satışlarının %5'ini oluşturuyor. Ağustos 2020'den bu yana IKEA, tüm Avrupa mağazalarında patates, elma, bezelye proteini ve yulaftan yapılan bitki bazlı köfteler sunmaktadır.

Her mağazanın Småland (İsveççe: Küçük Arazi; aynı zamanda kurucusu Kamprad'ın doğduğu İsveç'in Småland eyaletidir) adında bir çocuk oyun alanı vardır. Ebeveynler çocuklarını oyun alanının kapısına bırakır ve başka bir girişe vardıklarında onları alırlar. Bazı mağazalarda, tesis personeli tarafından, çocukların ihtiyaç duyduğu ebeveynleri beklenenden daha erken çağırmak için kullanabilecekleri ücretsiz çağrı cihazları ebeveynlere verilir; diğerlerinde ise personel, mağaza içi anons sistemi üzerinden anons yaparak veya cep telefonlarını arayarak velileri çağırır. En büyük Småland oyun alanı, Hindistan'ın Navi Mumbai kentindeki IKEA mağazasında bulunuyor.

IKEA etkisi
Avrupa Perakende Yuvarlak Masası

Resmî site  1 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî site (Türkçe) 6 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IV. Nikomidis Filopator, y. MÖ 94 - MÖ 74 yılları arası Bitinya kralı. III. Nikomidis'in oğlu ve ardılıdır.

Nikomidis'in doğumu ya da tahta çıkmadan önceki hayatı ile ilgili hiçbir bilgi yoktur. Tahta çıkışı babasının ölümünün ardından gerçekleşmiştir. Saltanatın ilk yıllarına görece bir barış hakimken ülkesinin sınırları kısa bir süre sonra Roma Cumhuriyeti'nin en büyük düşmanlarından biri olan Pontus kralı VI. Mithridatis tarafından taciz edilmeye başlandı.
Nikomidis'in ordusu, MÖ 90 yılında Mithridatis tarafından desteklenen kardeşi Socrates tarafından bozguna uğratılınca Nikomidis İtalya'ya kaçmak zorunda kaldı. Burada Roma Senatosu'nun da cesaretlendirmesiyle gücünü toparlayarak Mithridatis'in topraklarına saldırdı ancak yenilince MÖ 88 yılında yeniden Roma'ya kaçmak zorunda kaldı.
Roma ile olan yakın bağları nedeniyle yardım talebi kabul gördü ve güçlü Konsül Lucius Cornelius Sulla'nın Küçük Asya'ya gönderilmesiyle Birinci Mithridatis  Savaşı başlamış oldu. Sulla ile Mithridatis gelecek üç yıl boyunca birkaç kez karşı karşıya geldiler ve nihayet MÖ 85 yılında Mithridatis barış talep edince ağır bir tazminat karşılığı krallığını kurtarabildi.
Nikomidis MÖ 84 yılında Bitinya'da saltanatını yeniden tesis etti. İlerleyen yıllar görece barış içerisinde geçti ancak Bitinya her geçen yıl daha da Roma kontrolü altına girdi. MÖ 80 yılında genç Jül Sezar elçi olarak Nikomidis'in sarayında bulundu. Bu sırada Nikomidis ile sevgili oldukları söylentileri ortaya çıktı ve bu söylentiler gelecekte politik rakipleri tarafından kendisine takılan "Bitinya Kraliçesi" lakabıyla birlikte hayli başını ağrıttı.
Nikomidis'in Bitinya kralı olarak son büyük icraatı MÖ 74 yılında Bitinya Krallığı'nın tamamını Roma Cumhuriyeti'ne miras bırakmak oldu. Roma Senatosu bu fırsatı kaçırmadı ve Bitinya yeni bir Roma eyaleti olarak onaylandı.

Özel

Genel
Suetonius, On iki Sezarın hayatları: "Caesar"
 Bu makale, artık kamu malı olan bir yayından metin içermektedir: Smith, William, (Ed.) (1870). "Nicomedes III". Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology.

Ilıca, doğal olarak oluşan kaynaklardır. Çözünmüş mineraller içeren sert su üretir. Tuzlar, kükürt bileşikleri ve gazlar, yeraltından geçerken kaynak suyunda çözünebilen maddeler arasındadır. Çözünmüş mineraller suyun tadını değiştirebilir. Mineral kaynaklarından elde edilen mineral su ve Epsom tuzu gibi çökelmiş tuzlar uzun zamandır önemli ticari ürünler olmuştur. Bazı mineral kaynakları, arsenik gibi önemli miktarda zararlı çözünmüş mineral içerebilir ve içilmemelidir..  Kükürt kaynakları, tehlikeli ve bazen ölümcül olan hidrojen sülfür (H2S) nedeniyle çürük yumurta gibi kokar.. Bu bir gazdır ve genellikle solunduğunda vücuda girer. İçme suyunda alınan miktarlar çok daha düşüktür ve zarara neden olma olasılığı düşük kabul edilir. 

Dârüşşifâ
Resort otel
Sanatoryum
Pansiyon
Tatil köyü
Spa
Sauna

Irgandı Köprüsü, Bursa kentinde, zanaatçıların geleneksel el sanatlarını icra ettiği köprü. 1442 yılında Irgandılı Ali'nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından inşa edildi. 1854 yılında Büyük Bursa Depremi'nde hasar gördü. Kurtuluş Savaşı'nda Yunan ordusu tarafından bombalandı. Irgandı Köprüsü, 2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından yenilendi ve kullanıma açıldı.
Yerel olarak Irgandı Köprüsü, dünyada üstünde çarşı bulunan sadece dört köprüden biri olduğu iddia edilmiştir, bu iddia doğru değildir. Bulgaristan'da Osma Köprüsü (Lofça), İtalya'da Ponte Vecchio Köprüsü (Floransa) ve Rialto Köprüsü (Venedik) bir yana, Almanya'da Krämerbrücke (Erfurt), İngiltere'de Pulteney Köprüsü (Bath) ve High Bridge (Lincoln), Fransa'da Pont de Rohan (Landerneau) ve Pont des Marchands (Narbonne) körprüleri bulunmaktadır.

Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler

 OpenStreetMap'te Irgandı Köprüsü ile ilgili coğrafi veriler

Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksekokulu (JAMYO), Bursa'da, Jandarma Genel Komutanlığına astsubay yetiştirmek için önlisans (meslek yüksekokulu) düzeyinde eğitim ve öğretim yapan iki yıl süreli bir askerî okuldur. 18 Aralık 2017 tarihinde alınan karar ile daha önce Türk Silahlı Kuvvetleri Kara ve Hava harp okullarına öğrenci yetiştiren okul, İçişleri Bakanlığına bağlı Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Komutanlığına devredilerek Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu adını almıştır. Okul eğitime 5 Ocak 2018 tarihinde diğer okuldan yapılan nakille bin 700 öğrencisi ile başlamıştır. Eylül 2018'den itibaren Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksekokulu, her yıl bin 500 yeni öğrenci alarak eğitimine devam etmektedir.

Işıklar Askerî Lisesi 1844 yılında, Sultan Abdülmecid devrinde askerî idadilerin açılmalarına karar verilmesi üzerine Mekteb-i Fünun-u İdadi adı altında kuruldu. Bir kumaş fabrikasının kamulaştırılarak okul haline getirilmesiyle 15 Şubat 1845 tarihinde açıldı. İlk okul komutanı Yüzbaşı Ali Efendi idi. 5 sınıflı olarak açılan okulun ilk yılında yalnız 5. sınıfa 32 öğrenci alındı, diğer sınıflar sonraki yıllarda açıldı. Öğrencilerin bir kısmı yatılı; diğerleri gündüzlü idi. Okul, ilk mezunlarını 1853 yılında verdi.

1855 yılındaki Büyük Bursa depreminde hasar gören okul; bu dönemde civardaki birkaç evin de kamulaştırılması ile genişletildi. Bugünkü okul binalarının yapımı 21 Mayıs 1890 tarihinde 14.000 metrekarelik bir alan üzerinde başladı. 29 Mayıs 1892 tarihinde Bursa Valisi Münir Paşa tarafından büyük bir törenle hizmete açıldı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Bursa'nın Yunan işgaline uğraması ile öğrenime ara veren okul; Türk Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından sonra 28 Kasım 1922 tarihinde Askerî İdadi adıyla açıldı.
1926 yılında Bursa 2. Lisesi adı altında sivilleştirilip Millî Eğitim Bakanlığı idaresine bırakıldıysa da aynı sene yeniden Millî Savunma Bakanlığı'nın yönetimine girdi ve Bursa Askerî Lisesi adını aldı. 1928 yılından itibaren okulun ilk beş sınıfı ve sonraki senelerde de her sene birer sınıf olmak üzere ilk ve orta kısımları kaldırıldı; yalnız lise kısmı kaldı.

Bursa Askerî Lisesi, 31 Temmuz 1961 tarihinde tekrar lağvedildi; bina ve tesisler önce 1. Ordu istihbarat birliğine, bir yıl sonra da Personel Okuluna teslim edildi. Eylül 1973 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı ülkede yeniden ikinci bir askerî lisenin açılmasına karar verilmesi üzerine; tarihi Bursa Askerî Lisesi, açılışından 129 yıl sonra ikinci kez, Işıklar Askerî Lisesi adı ile 28 Haziran 1974 tarihinde hizmete girdi. Okul ertesi yıl, "yabancı dile ağırlık veren" sistemle öğretime başladı; ve 4 sınıflı oldu.
Işıklar Askerî Lisesi, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı arasında 2008'de yapılan protokol ile Hava Kuvvetleri Komutanlığına devredildi ve Işıklar Askerî Hava Lisesi Komutanlığı adını aldı. 
2016 Türkiye askerî darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamındaki Kanun Hükmündeki Kararname gereğince 31 Temmuz 2016 tarihinde diğer askeri liselerle birlikte kapatıldı.

7 Ağustos 2016'da tarihi Işıklar Askerî Hava Lisesinin geleceğini İl Jandarma Alay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Hacıoğlu açıkladı. Ahmet Hacıoğlu'nun açıklamalarına göre Işıklar Askerî Hava Lisesi, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisine devredilecekti. Nitekim 18 Aralık 2017'de Işıklar Askerî Hava Lisesinin ismi "Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu" olarak değişti. Bursa İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Ahmet Hacıoğlu'nun açıklamasına göre okul eğitime Eylül 2018'de başlayacak. Jandarma Genel Komutanlığının resmî Facebook sayfasından yapılan açıklamaya göre okul 05.01.2018 tarihinde diğer okullardan yapılan nakille bin 700 öğrencisine eğitim vermek üzere açıldı. Okul Eylül 2018'den itibaren her yıl bin 500 öğrenciye eğitim vermek üzere kendi öğrencilerini alacak.

Kuleli Askerî Lisesi
Maltepe Askerî Lisesi
Heybeliada Deniz Lisesi
Milli Savunma Üniversitesi

Kaftan (Farsça: خفتان, haftan), üste giyilen, kumaştan yapılan, uzun, süslü ve astarsız elbise, hilat. Üzerine cübbe giyilirdi. Kaftanlar cins ve nevilerine göre murabba, keçe, çuha gibi isimler alır. Kaftanların kıymetleri, renk, şerit ve düğmelerinden anlaşılırdı.
Ağır kıymetli kumaştan yapılanların önü ve kolları altın telli şeritler ve kordonlarla süslenirdi. Kadifeden yapılan vezir kaftanları ise kıymetli düğmeli, sırma şeritli olur ve kışın üzerine samur kürk geçirilirdi. Yeniçeriler, entariler üzerine kaftan giyer, yürürken zorluk vermemesi için eteklerini toplayıp bellerine sokarlardı. Bunlara dolama denilirdi.
Kaftan, en eski Türk giysisi olarak görülmektedir; bu kostümün tarihi Hun ve Göktürk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Osmanlılarda, önemli hizmetler görenleri mükafatlandırmak için, padişah tarafından kaftan hediye edilirdi. Kumandanlara bir imtiyaz verildiği zaman, buna işaret olarak kılıç ve kaftan verilirdi.
Padişah tarafından Mekke Şerifi ile başkalarına ihsan olunan kaftanları giydirene kaftan ağası denirdi.
Mükafat maksadıyla kaftanı, bazen padişahlar giydirdikleri gibi sadrazamlar ve vezirler de giydirirlerdi.

Karacabey, eski ismi Mihaliç, Bursa'nın 70 km batısında yer alan Bursa'ya bağlı bir ilçedir.
Uluabat Gölü kuzeyinde bulunan Karacabey; doğusunda Nilüfer ve Mudanya, güneyinde Mustafakemalpaşa ve Uluabat Gölü, batısında Balıkesir'in Bandırma, güneybatısında Balıkesir'in Susurluk ilçesi ile çevrilidir.
Toprakları yüksek verimli Karacabey Ovası'nda en çok buğday, domates, arpa, mısır, fasulye, bezelye, şeker pancarı, pamuk, ayçiçeği ve tütün yetiştirilir. Ayrıca sebzecilik ve meyvecilik gelişmiştir, hayvancılık ileri düzeydedir. Hayvancılık halka büyük gelir sağlar.
İlçe merkezi, Bursa şehir merkezine 70 km'lik işlek bir karayoluyla bağlanır.

Antik Çağda Karacabey'de bir kent yoktu. Ancak kuzeyinde, daha büyük olasılıkla batısında Rhyndakos nehri yakınında Artaioteikhos adında bir kent bulunduğunu biliyoruz. Tarihte sırayla Bitinyalılar, Lidyalılar ve Pers Krallığının egemenliğine girmiştir.
Kentin belli başlı tarihî eserleri Sultan I. Murat'ın yaptırdığı Ulu Camii, 1457 yılında Karaca Bey tarafından yaptırılan Karacabey Cami (İmaret Cami) ile Karacabey-Bursa yolu üzerinde ve Uluabat kıyısındaki Osmanlı dönemi yapısı Issız Han'dır.
Karacabey'in Marmara Denizi sahilinde bulunan Bayramdere, Ulubat Gölü'nün güneyinde bulunan Ayvaini Mağarası turistik yerleridir.
Ayrıca Karacabey'de 5 ayrı festival yapılmaktadır. Bunlar "Leylek Festivali, Uçurtma Festivali, Mısır Festivali, Ihlamur Festivali ve Bisiklet Festivali"dir. Karacabey'de bir de panayır vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karacabeyin en büyük parkıdır. İçinde park oyuncakları, kaydırak, salıncak, dönme dolap, tahterevalli ve spor aletleri bulunur. Atatürk Kültür Parkı içinde göl bisikleti de bulunur. Atatürk Kültür Parkı'nda 2-3 restoran bulunur. Atatürk Kültür Parkı'nda yüzme havuzu, halı saha, çiçeklerle donatılmış şekiller ve şekilli ağaçlar vardır. Ek olarak her 24 Nisan Uçurtma Şenliği yapılmaktadır.

Heykel yani Cumhuriyet Meydanı Karacabey şehrinin tam merkezidir. Cumhuriyet Meydanı'na bağlanan 7-8 yol vardır. Cumhuriyet Meydanı'nda Karacabey Belediye binası, hükûmet konağı otel, banka, taksi durakları ve lokantalar vardır.

Heykel'den pazar yerine kadar olan trafiğe kapalı özel yoldur. Çok sayıda dükkân bulunur.

Adını Ord. Prof. Dr. Ahmet Şevki Akçay'dan alan park, bulunduğu bölgede toplanma merkezi olarak kullanılan ve ilçenin en eski parklarından biri olma özelliğini taşır.

Şehrin dışında bulanan yaş meyve-sebze halinin yanındadır. İçerisinde yapay göl, büfe, restoran, kafe, düğün salonu, çocuk parkı, lunapark, halı saha, yüzme havuzu bulunur.

Uzun ağaçların yemyeşil bir bahçenin içerisinde kendinizi doğanın bir parçası hissedeceğiniz 1950'lerde yapılmış terminalin üst kısmında bulunan alanda yerleşir. İçerisinde kafeler, restoranlar ve düğün salonu bulunur.

Uzun çam ağaçları, piknik masalarıyla yemyeşil bir alan tertemiz bir hava ile sizi içerisinde huzurla tanıştıracak güzel bir piknik yeridir. Esentepe Mahallesi'nin bitiminden sonra başlar. Ayrıca yüksekokul, liseler ile komşudur.

Türkiye'de bilinen dört longoz ormanı içerisinde subasar özelliğine sahip alanı en büyüğü olan Karacabey Longozu, Güney Marmara akarsularının büyük bölümünün birleşmesiyle oluşan Susurluk Irmağı, Bursa'nın Karacabey ilçesine bağlı Yeniköy yakınlarında Marmara Denizi ile buluşmaktadır. Subasar olarak da bilinen longozlar bir çeşit orman ekosistemidir. Bitki ve kuş çeşitliliği bakımından oldukça zengin olan Karacabey Longoz Ormanları el değmemiş doğası ile ülkemizdeki nadir yerlerden birisidir.

İlçenin en işlek caddesidir. Bankalar, mağazalar, marketler ve birçok dükkân bulunur. Heykel'den Kültür Park'a kadar devam eder.

Karacabey; Bursa-İzmir, Bursa-Balıkesir, Bursa-Çanakkale yolları arasında bulunduğu için birçok firma tarafından ilçeye ulaşım kolay bir şekilde sağlanır. Karacabey Şehirlerarası Otobüs Terminali ilçenin öğretmenler evi adlandırılan mekanın alt kısmında kalır.

Kamil Koç, Metro, Ulusoy, Pamukkale ve Karacabey Seyahat başta olmak üzere ilçenin diğer il ve ilçelere ulaşımını sağlarlar.

Terminal, devlet hastaneleri ve Heykel'de bulunun duraklarda şehir içi arzu ettiğiniz yere uygun fiyatlarla ulaşımı sağlarlar.

200 yataklı modern bir hastanesi bulunur. Yeri soğan pazarı yanındadır.

Karacabey 1 nolu Aile Hekimliği Merkezi (Heykel)
Karacabey 2 nolu Aile Hekimliği Merkezi (Esentepe)
Karacabey 3 nolu Aile Hekimliği Merkezi (Gazi Mahallesi)

Karacabey Özel Polikliniği (Bursa Caddesi)

İlçede birden fazla özel diş, göz klinikleri mevcuttur.

Karacabey Meslek Yüksek Okulu Karacabey ilçesinin Esentepe mevkiinde bulunan, Uludağ Üniversitesine bağlı bir yükseköğretim kurumudur. Halihazırda okulun KYK tarafından yaptırılan yurt binası da mevcuttur.

Farabi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Karacabey Mesleki ve Teknik Anadolu Teknik Lisesi
Karacabey Anadolu Lisesi
Karacabey Dayı Karacabey Anadolu Lisesi
Karacabey İmam Hatip Lisesi
Özel Özkocaman Anadolu ve Fen Lisesi
Sadık Yılmaz Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
İMKB Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Karacabey Ulviye Matlı Fen Lisesi

Atatürk İlkokulu
Cumhuriyet İlkokulu
TOKİ Şehit Yüzbaşı Erhan Kındır İlkokulu
Şehit Serkan Şahin Ortaokulu
Özel Özkocaman İlkokulu
Ulubatlıhasan İlkokulu
Şehit Bahadır Tayfur İlkokulu
Ömer Matlı İlkokulu
Hacı Ahmediye Onur İlkokulu
İstiklal Ortaokulu
14 Eylül Ortaokulu
Özel Özkocaman Ortaokulu
Karacabey Ortaokulu
Ertuğrul Gazi Imam Hatip Ortaokulu
Adnan Menderes Ortaokulu
Muhsin Özdamar Ortaokulu
Murat Hüdavendigar İlkokulu

Yabancı dil, resim, müzik, el sanatlarına yönelik çeşitli kurslar Karacabey halkına sunulmaktadır.

Karacabey'de Radyo Extra (90.3) ve Yörem FM (106.9) adıyla yayın yapan iki yerel radyo kanalı bulunmaktaydı. Günümüzde sadece Yörem FM radyo kanalı yayın yapmaktadır. Yerel televizyon kanalı yoktur. İlçede ayrıca Yörem, Meltem, Takip ve Karacabey Haber gazeteleri yayın yapmaktadır.

Marmara Bölgesi'nin güneyinde yer alan Karacabey, 40. kuzey paralelin 25 km kuzeyinde ve 28. doğu meridyenin 20 km doğusunda yer alır. Doğudan Mudanya ve Bursa, güneyden Mustafakemalpaşa, Susurluk; güneybatıdan Manyas; batıdan Bandırma ve kuzeyden Marmara Denizi ile çevrilidir. Bursa-Çanakkale, Bursa-Balıkesir ve İzmir karayollarının kavşak noktasında yer alması ilçenin önemini arttırır.
İlçenin yüzölçümü 1.158 km²dir. Karacabey'in deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 36 metredir.

İklimi Marmara iklimidir, Akdeniz ikliminin az da olsa Karadeniz iklimine geçiş özelliği gösteren şeklidir. Ünlü Mihaliç peyniri -halk ağzında Mağlıç- Karacabey'e özgüdür.

Akçasusurluk Mahallesi
Karacaahmet Mahallesi
Canbalı Mahallesi
Gazi Mahallesi
Esentepe Mahallesi
Emirsultan Mahallesi
Hüdavendigar Mahallesi
Tabaklar Mahallesi
Sırabademler Mahallesi
Saadet Mahallesi
Tavşanlı Mahallesi
Yeni Mahalle
Garipçe Mahallesi
Selimiye Mahallesi
Yenice Mahallesi
Runguçpaşa Mahallesi
Nasrettin Mahallesi
Mecidiye Mahallesi
Mamuriyet Mahallesi
Abdullahpaşa Mahallesi
Drama Mahallesi
Hamidiye Mahallesi
Hayırlar Mahallesi
Bayramdere Mahallesi (NOT Bu Mahalle İlçeye 30 km Uzaktadır)

Karacabey Haber 4 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karacabey Kaymakamlığı12 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karacabey Belediyesi13 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karacabey Belediyespor; Bursa ilinin Nilüfer ilçesinde kurulup 2018'den bu yana Karacabey ilçesinde, futbol, basketbol ve voleybol branşında faaliyet gösteren spor kulübü. Futbol takımı 2. Lig'de mücadele etmektedir.

Kulüp aslen 1999 yılında Nilüfer Belediyespor adıyla kurulmuş, daha sonra 2008 yılında Futbol branşı Nilüfer Belediyespor'dan ayrılarak Bursa Nilüferspor A.Ş. adını almıştır. Karacabey Belediyesi tarafından satın alınmış ve ismi Karacabey Birlikspor olarak değiştirilmiştir. 2018-19 sezonu öncesi ismi Karacabey Belediyespor olarak değişti.
2004-2005 sezonunda Amatör Ligde Şampiyon olarak 3. Lige yükselmiştir.
2005-2020 arası 15 yıl aralıksız 3. Lig'de mücadele etti.(2005-2008 Nilüfer Belediyespor, 2008-2016 Bursa Nilüferspor, 2016-2018 Karacabey Birlikspor, 2018-2020 Karacabey Belediyepor).
2010-2011 sezonunda 3. Lig 1. Grubu 2. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı final maçında Ünyespor'a kaybederek şansını yitirdi.
2011-2012 sezonunda 3. Lig 3. Grubu 5. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Sancaktepe Belediyespor'u geçerek finale yükseldi. Play Off finalinde Tarsus İdman Yurdu'na 3-0 yenilerek 2. Lig'in kapısından döndü.
2018-19 3. Lig 3. grupta yer alan Karacabey Belediyespor Hasan Şermet yönetiminde 34 maçta 17 galibiyet, 7 beraberlik ve 10 mağlubiyet aldı. 58 puan toplayarak grubunu 3. tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Serik Belediyespor'a 0-1 ve 2-4'lük maçlar sonucunda elenerek 2. Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2019-20 sezonunda Erdoğan Yılmaz idaresinde 3. Lig 3. Grup'ta mücadele eden Karacabey Belediyespor, ligin bitimine 6 hafta kala Şampiyonluğunu ilan ederek tarihinde ilk kez 2. Lig'e yükseldi.
2021-2022 sezonunda da TFF 2. Lig Beyaz Grup'ta mücadele etmektedir. Ligin ilk yarısının ardından teknik direktörlük koltuğuna Ertunga Kuşhan yerine Tahsin Tam getirildi. Tahsin Tam yerine yeni sezon için teknik direktörlük koltuğuna Recep Çetin getirildi. 2021/2022 sezonunda ise 1. Lige yükselme play-off turunda Bodrumspora yenilerek elenmiştir.
2024/25 sezonu için takımın başına Cihan Erdil getirildi.

3. Lig
Şampiyon: 2019-20
Play Off Finali: 2011-12
Play Off Yarı finali: 2010-11, 2018-19
2. Lig
Play Off Finali: 2021-22
Amatör Lig
Şampiyonluk: 2004-2005
Türkiye Kupası
Son 16: 2023-24

2. Lig: 6 sezon
2020-
3. Lig: 15 sezon
2005-2020
Amatör Lig: 6 sezon
1999-2005

TFF.org'da Karacabey Belediyespor
Instagram'da Karacabey Belediyespor

Karacabey Longoz Ormanı Bursa'nın Karacabey ilçesinde bulunan longoz ormanıdır.

Karacabey Longozu Marmara Denizi'nin güney kıyısında yer alan delta ve Susurluk Irmağı'nın oluşturduğu Kocaçay Deltası göl, bataklık, kumul ve subasar orman ekosistemlerin oluşumundan meydana gelmektedir. Güney Marmara akarsularının büyük bölümünün birleşmesiyle oluşan Susurluk Irmağı, Bursa'nın Karacabey ilçesine bağlı Yeniköy yakınlarında Marmara Denizi ile buluşmaktadır.

Deltanın batı yarısında, toplam alanı 194 ha olan ve Mihaliç Deresi tarafından beslenen Dalyan ve Poyraz gölleri, 600 ha alan kaplayan sazlıklar, 730 hektarlık bir alana yayılmış dişbudak, kızılağaç ve söğütlerden oluşan subasar ormanlar ve çok çeşitli floraya sahip geniş bir kumul bandı bulunmaktadır.

Su zengini bir orman oluşunun beraberinde derelerin taşıdığı alüvyonlarla dolan toprağı sayesinde önemli bir bitki çeşitliliği mevcuttur. Sulak alanlarla iç içe olduklarından yağmurların etkisiyle orman tabanındaki su seviyesinin hemen yükselmesiyle farklı bir doğa harikasına dönüşüyor. Delta oluşumlarında meydana gelen longozlar yağışların başlamasıyla birlikte giderek suyla doluyor ve yılın büyük bölümünü sular altında geçiriyor. Nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla zenginleşen toprak yapısı suyla buluşunca muhteşem bir doğa harikası ortaya çıkıyor ve bölge her mevsim farklı renk ve canlılara ev sahipliği yapıyor. Yaz aylarında sular çekilince longozun tabanı yemyeşil bir örtüyle kaplanıyor.
Yanı başımızdaki gizli cennet Karacabey Longoz Ormanları'nı içine alan 2000 hektarlık Kocaçay Deltası, Kuş Gölü'nden gelen Karadere, Uluabat Gölü'nden gelen Uluabat Deresi ve Bursa'dan gelen Nilüfer Çayı'nın birleşerek oluşturduğu, Kocaçay'ın Marmara Denizi'ne dökülmesiyle oluşan bir alan.

Subastı Longoz'a hayat veren bitki ve ağaç çeşitliliği ağırlıklı olarak dişbudak, söğüt ve kızılağaç oluşturmaktadır. Nilüfer, Karabaş otları, nergis, zambak, süsen ve bunun yanında çeşitli kumul bitkileri ile göz doldurmaktadır.

Alanda tespit edilen 270 kuş türü, böcek familyası, yabani atlar, balık türlerine ev sahipliği yapmakta.Kara leylek, pasbaş patka, bataklık kırlangıcı, akça cılıbıt, küçük balaban, gece balıkçılı, alaca balıkçıl, küçük ak balıkçıl, gri balıkçıl, kuğu, yeşilbaş, çıkrıkçın, macar ördeği, elmabaş patka, ak kuyruklu kartal, sakarmeke, poyrazkuşu, sumru, küçük sumru ve pek çok ağaçkakan türü sayılabilir. 2013 yılından beri bölgenin kuş ve yaban hayatını belgeleyen Doğa Fotoğrafçısı Alper Tüydeş elde ettiği foto kapan görüntüleriyle de Saz kedisi, yaban kedisi, su samuru gibi türlere de ait izler, fotoğraflar ve görüntüler elde ettiğini söylüyor. Yılan balıklarına hala rastlanabiliyor.

Karagöz ve Hacivat, taklide ve karşılıklı konuşmaya dayanan, iki boyutlu tasvirlerle bir perdede oynatılan gölge oyunudur. Karagöz oynatıcısına kurgusal, hayali denir. Yardımcıları çırak, yardak, dayrezen, sandıkkardır. Oyunda konuşmaların değişmesi baş hareketleriyle yapılır.
Bu iki karakterin gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaşadıysa nerede nasıl yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Anlatılanlar rivayete dayanır, zira gerçekten yaşamış olsalar bile büyük ihtimalle bahsedilen dönemde tarih kitaplarına girecek kadar önemli bulunmamışlardır. Halk bilimcileri Karagöz'ün bazı oyunlarda Çingene olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmesi, Bulgar gaydası çalması ve Evliya Çelebi'nin tanıklığına dayanarak Bizans imparatoru Konstantin'in Çingene seyisi Sofyozlu Bali Çelebi olduğunu ileri sürmektedir. Bir diğer rivayet ise Hacı İvaz Ağa ya da halka mal olan adıyla Hacivat ve Trakya'da bulunan Samakol köyünden demirci ustası Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa'da yaşamış cami yapımında çalışan iki işçidir. Kendileri çalışmadıkları gibi diğer işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi'nin, "cami vaktinde bitmezse kelleni alırım" dediği cami mimarı, caminin vaktinde bitmemesine Karagöz ve Hacivat'ın neden olduğunu söyler. Bunun üzerine bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat'ı çok seven ve ölümlerine çok üzülen Şeyh Küşteri, ölümlerinin ardından kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Karagöz ve Hacivat tanınır.

17. yüzyılda son şeklini alan Karagöz gölge tiyatrosunun ne zaman Osmanlı topraklarına geldiğiyle ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden bazıları şunlardır:

Birinci görüş: Padişah Yavuz Sultan Selim'in 1517 yılında Mısır’ı ele geçirmesinden sonra bu ülkeden Anadolu'ya gelmiştir. Sultan Selim, Memluk Sultanı Tomanbay’ın asılışının canlandırıldığı gölge oyununu seyretmiş ve çok beğenmiş. Sanatçıları İstanbul'a getirtmiş, bu sanatçılar da İstanbul'da başka sanatçıları yetiştirmişlerdir.
İkinci görüş: Yahudiler tarafından İspanya ve Portekiz’den getirilmiştir.
Üçüncü görüş: Anadolu'ya Cava Adalarından ve Hindistan’dan Çingeneler eliyle getirilmiştir. Buna dayanak olarak çingenelerin Anadolu'ya geliş tarihleri ile Karagöz'ün geliş tarihinin çakışması gösterilmektedir.
Dördüncü görüş: Çin'den Moğollar'a geçen bu gölge oyununu Türkler de Anadolu'ya göçerken beraberlerinde getirmişlerdir. Orta Asya’da çadırlarda oynatılan ve "Çadır Hayal" ya da "Kolkorçak" adı verilen bir tür kukla oyunu ile Karagöz oyunu arasında büyük benzerlikler vardır. "Kolkorçak" sözü, Türkçede Korçok, Konçak gibi "çocuk" anlamına gelen yarım düzine kadar sözü çağrıştırmaktadır.

"Karagöz ve Hacivat" oyunlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan ve toplumun farklı sosyal ve ekonomik katmanlarından gelen tiplerle (kabadayılar, uyuşturucu müptelaları, engelliler vb), İmparatorluk şemsiyesi altında yaşayan çeşitli milletleri temsil eden tiplemelerin (Yahudi, Rum, Arap, Kürt, Acem, Arnavut vb.) hemen hepsi yer alır. Bu tiplemeler temsil ettikleri kitlenin en temel özellikleri (kılık, kıyafet, davranış biçimleri, şarkılar, danslar, maniler vb.) ile ön plana çıkarlar ve perdede göründükleri anda bu özellikleri (işaretleri) ile anında fark edilirler. Bu tiplemeler ve temel özellikleri şunlardır:

"Karagöz": saçı olmayan başına “ışkırlak” adı verilen şapka giymektedir. Hiçbir zaman işleri düzgün gitmemiş ve gitmeyen Karagöz eğitim almamış cahil bir kişidir. Hacivat'ın ona bulduğu geçici işlerde çalışır. İçi dışı bir, olduğu gibi görünen, tepkilerini çabuk açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil etmektedir. Merttir, cesurdur bu yüzden başı sürekli beladadır. Meraklı, patavatsız ve açık saçık konuşur. Bazen hile yaparak diğerlerini kandırmaya çalışır. Karısı ile sürekli didişir.
"Hacivat": Yukarıya doğru kıvrık sivri bir sakalı olan Hacivat, kurnaz, içten pazarlıklı bir tiptir. Eğitim almış olduğu bellidir ve her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkesin nabzına göre şerbet verir. Karagöze göre daha kültürlü, aklı başında ve güvenilir bir tiptir. Arapça ve Farsça sözcükleri sıkça araya sokuşturduğu süslü bir dille konuşur. Bu nedenle Karagöz onun dediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Oyunlardaki gülütler genelde bu söz oyunlarına ve yanlış anlaşılmalara dayanır.
"Çelebi": İstanbul lehçesiyle konuşan kibar aile çocuğudur. Ailesinden kalan mirasla geçinir. İyi giyinip, güzel konuşur. Şiir okumasını sever.
"Tiryaki": Uyuşturucu müptelası bir işsizdir. Bu nedenle hep uyuklar. Tütün, nargile, kahve, gibi keyif verici maddelere de düşkündür.
"Beberuhi": Diğer adları “Altı kulaç” ve “pisbop”tur. Yılışık ve yaygaracı olan bu karakter hızlı hızlı konuşur, işi gürültüye getirir, sık sık ağlar.
"Kayserili": Asıl adı Mayısoğlu olan karakter, Kayserili şivesiyle konuşur ve genellikle bakkal veya pastırmacı olarak perdede gözükür. Bir işareti de kolundaki yumurta sepetidir.
"Kastamonulu": Asıl adı “Himmet Dayı” veya “Himmet Ağa” olan bu iri yarı adamın mesleği odunculuktur ve işareti elindeki baltasıdır. Kaba saba bir adamdır ve Kastamonu şivesiyle konuşur.
"Laz": Tipik işareti elinde taşıdığı kemençedir. Hızlı konuşur, kimseye konuşma fırsatı vermez, çabuk öfkelenir, çabuk sakinleşir.
"Kürt": Genellikle hamallık ya da bekçilik yapar, şiveli konuşur.
"Acem" (Püser, Nöker): Ya İran'dan ya da Azerbaycan'dan gelmiştir. Mesleği genelde halıcılık, antikacılık ya da tefeciliktir. Bu zengin tip eğlenceye düşkündür ve etrafına para saçar.
"Arap": İki farklı türü vardır, ya “Ak Arap” veya “Kara Arap” olarak perdede gözükür. Çoğunlukla halayık, uşak veya deveci rolündedir. Kına, kahve, fıstık satar. Ak Arap'ın diğer adları: Hacı Fitil, Hacı Kandil, Hacı Şamandıra'dır.
"Arnavut" (Mestan Ağa, Bayram Ağa, Celo Ağa, Recep Ağa, Şaban Ağa, Ramazan Ağa): Bahçıvan, ciğerci, celep, korucu veya bozacı rolündedir. Cahil cesareti vardır. Çabuk öfkelenip hemen silahına davranır, bir kabadayı gibi davranır fakat sıkıyı görünce kaçar.
"Rumelili" ("Muhacir"): Trakya şivesiyle konuşan ve adı çoğunlukla “Hüsmen Ağa” olan bu tip perdeye pehlivan ve arabacı olarak gelir. Güreşte yenilince mızıkçılık eder.
"Yahudi" ("Çıfıt"): Korkak, yaygaracı ve geveze olan bu karakter eskici, sarraf veya tefeci olarak perdede gözükür. İnatçı ve pazarlıkçıdır.
"Frenk" ("Rum"): Türkçe kelimelerin arasında sıklıkla Rumca kelimeler sarf eder. Mesleği çoğunlukla doktor, meyhaneci, terzi ya da tacirdir.
"Ermeni": Müzik ve şiire düşkündür. Mesleği ya kuyumculuk ya da lağımcılıktır.
"Çerkez": Başında kalpak ve belinde kılıç vardır.
"Tuzsuz": Bu kabadayı tiplemesinin asıl adı "Tuzsuz Deli Bekir"dir. Kaba kuvvetine güvenir ve etrafındakilere sürekli çatar, gözdağı verir. Her an kavga çıkarmaya hazırdır.
"Matiz": Rumca'da matiz sarhoş anlamına gelir. Elinde sürekli olarak şarap şişesi bulunan Matiz tasviri, sarhoş, külhanbeyi vb tipleriyle yaklaşık olarak aynıdır.
"Zeybek": Adaletsizliğe, haksızlığa ve zulme uğrayanları korumak için halkın içinden çıkarak başkaldıran silahlı bir halk kahramanıdır. Eşkiyaya karşılık olarak da kullanılmaktadır.
"Zenneler": Oyunun temasına göre farklı farklı rollerde gözükürler. Genelde az konuşurlar. Zenne Karagöz'ün karısı rolündeyse perdede gözükmez sadece sesi duyulur.
"Çengi": Genelde oyunun sonunda ortaya çıkıp oynayan bu karakterin adı genelde “çengi kız” veya “Afet”tir.
"Cazu": Uçmak ve insanları farklı kılıklara sokmak gibi doğaüstü yetenekleri olan yaratıklardır. Bir ejderin veya bir küpün üzerine binmişlerdir ve ellerinde yılan şeklinde kamçıları vardır.
"Cin": Bir diğer doğaüstü bir yaratıktır.
Bunların dışında Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yaşamış her türlü tip perdede yerini almıştır. Bunlardan bazıları: "Rum", "Çingene" "Külhancı", "Pişekâr", "Kavuklu", "Kilci", "Tulumbacılar", "Bekçi", "İmam", "Haham", "Doktor", "Sünnetçi", "Bolulu Aşçı", "Hokkabaz", "Soytarı", "Curcunabazlar", "Köçek", "Cambaz", "Ayvaz Serkis", "Denyo", "Aşık Hasan", "İskele Kâhyası", "Seymenler", "Deliler", "Dansöz", "Bok Ana", "Hımhım", "Kekeme", "Fahişe", "Hermafrodit", "Canan", "Ferhat", "Tahir", "Yaşar (Karagöz'ün oğlu"), "Sivrikoz" (Hacivat'ın oğlu), Hacivat'ın kızı, Sirin'in annesi, Zühre'nin babası vb.

Karagöz tiplemeleri bazı sanat tarihçileri ve araştırmacılar tarafından kategorilere ayrılarak da incelenmiştir. Örnek olarak bu konuda çok geniş araştırmalar yapmış olan Metin And oyunlardaki tiplemeleri 11 sınıfta incelemiştir

Eksen kişiler (Karagöz, Hacivat)
Kadınlar (Zenneler, Kanlı Nigar, Salkım İnci, Karagöz'ün karısı, Hacivat'ın Kızı vs.)
İstanbul ağzıyla konuşanlar (Çelebi, Tiryaki)
Anadolulu kişiler (Bolulu, Kastamonulu, Kayserili)
Anadolu dışından gelen kişiler (Kürt, Laz, Arnavut, Arap, Acem)
Müslüman olmayan kişiler (Rum, Ermeni, Yahudi)
Kusurlu ve ruh hastası olan kişiler (Kekeme, Kambur)
Kabadayılar ve sarhoşlar (Matiz, Tuzsuz Deli Bekir, Sarhoş)
Eğlendirici kişiler (Köçek, Çengi, Cambaz, Hokkabaz)
Olağanüstü kişiler ve yaratıklar (Cazular, Cinler, Canan)
Geçici, ikincil kişiler ve çocuklar (Çeyiz taşıyıcıları, Satıcılar vs.)

Türk Gölge tiyatrosu olarak bilinen Karagöz-Hacivat oyunları dört bölümden oluşur. Bunlar:

I. Mukaddime (Giriş, Öndeyiş veya Prolog): Bu başlangıç bölümünde kamıştan yapılmış Nareke adı verilen düdüğün çalınması eşliğinde göstermelik adı verilen ve genellikle bir ev ya da bitki benzeri bir manzara tasviri Küşteri Meydanı adı verilen perdenin aşağısından ağır ağır yukarıya doğru yükseltilir. Önce perdeye Hacivat gelir ve bir semai okuyarak Karagöz'ü davet eder. Karagöz de bu daveti kabul ederek Hacivat'la atışmaya başlarlar.
II. Muhavere (Söyleşi veya Atışma): Bu bölümde Hacivat'la Karagöz birbirlerine bilmeceler sorarlar. Başlarından geçen bir olayı ya da gördükleri bir düşü gerçekmiş gibi anlatırlar.
III. Fasıl (Oyun): Karagöz oyunlarının ana bölümü budur. Asıl konunun geliştiği bu bölümde oyunun konusuna göre diğer karakterler de oyuna dahil olurlar. Bu bölümün müzikleri arasında gazeller de önemli bir yer tutar. Karagöz'ü yaratan kişi olarak bilinen "

Kars, Kars ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'nin rakımı en yüksek il merkezlerinden biri olan, köyleri ile birlikte Kars merkez nüfusu 2023 itibarıyla 122.524 olarak bildirilmiştir. Merkez ilçeye bağlı, 23 mahalle ve 72 köy bulunmaktadır. Çeşitli etnisitelerin birlikte yaşadığı il merkezinde kültürel farklılıklardan ve zenginliklerden bahsetmek mümkün olup kozmopolit bir yapı söz konusudur. Kars, Kültür ve Turizm Bakanlığının 2023 yılı için Türkiye Turizm Stratejisi 2023 ve Turizm Stratejisi Eylem Planı kapsamına alınan 15 il merkezinden birisidir. Bu proje ile hedeflenen, il merkezlerini "Kültür Turizmi Geliştirilecek Marka Kentler" ilan edip gelişmelerini sağlamaktır.
Kars, geçmişte Bagratlı Krallığı'na ve Cenub-u Garbi Kafkas Hükûmeti'ne (Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti) başkentlik yapmış bir sınır şehridir. Bu özelliği ile Türkiye'de herhangi bir ülkeye başkentlik yapmış ender şehirlerden birisidir.
Türkiye'nin Kafkasya'ya açılan kapısı konumundaki bu şehir, Kafkas Üniversitesinin açılmasıyla hızla gelişmeye başlamış ve zaman içinde bir öğrenci kenti durumuna gelmiştir. Ayrıca şehir merkezine altı kilometre uzaklıktaki Kars Harakani havalimanı sayesinde de bölgesinde ulaşım ağının kesiştiği bir noktada yer alır. Bunun dışında kara ve demir yolu ağlarıyla ülkenin diğer yerleşim birimlerine ulaşımda da bir sorun yoktur.
Kentte 2004 yılından bu yana Azerbaycan Başkonsolosluğu bulunmaktadır.

Kars merkez ilçesi, Doğu Anadolu Bölgesi'nin, Erzurum - Kars Bölümü'nde yer alır. Kuzeyinde; Susuz, Arpaçay ve Akyaka'yla, doğusunda; Ermenistan'la, güneyinde; Digor ve Kağızman'la, batısında ise Selim ve Erzurum sınırlarıyla çevrilidir. Merkez ilçe yedi ilçe içinde sadece Sarıkamış ile komşu değildir. Serhat şehri Kars'ın bazı merkezlere olan uzaklığı şöyledir:

Kars'ın denizden yüksekliği yaklaşık 1.750 metredir. Şehir arazisinin büyük bölümü yaylalardan oluşur. Akarsu vadileriyle yer yer parçalanan yörede yaylalar dalgalı düzlüklerden oluşur. Kars ilinde yer alan önemli yükseltiler olan Allahuekber Dağları, Kısır Dağı, Akbaba Dağı, Aladağ ve Aşağıdağ'ın bir kısmı merkez ilçe sınırları içerisindedir. Kars Çayı, kentin güneybatısından geçer. Kent aynı adlı ovanın üzerinde kurulmuştur.

Kars'ta karasal iklim hakimdir. Kars yaylalarının Kars yöresine ait olan iklimi, yüksek ve denizden sıradağlarla ayrılmış olduğundan çok serttir. Kışları kurak, yazları ise yağışlı geçen ilde en kurak geçen mevsim olan kışın sıcaklıklar zaman zaman -39 °C'ye kadar düşer. Karla kaplı gün sayısı ortalama 120'den fazladır. Burada don vakalarına sıklıkla rastlanmaktadır.

Ormanların çok yer tutmadığı şehrin doğal bitki örtüsü bozkırdır. Kars coğrafyası, önemli ekolojik sistemlerden sayılan plato ve dağ ça­yırlarına ev sahipliği yapmaktadır. Burada 1250'ye yakın tohumlu bitki doğal olarak yetişir. Bu bitkilerden 100 adeti dünyada başka hiçbir yerde yetişmeyen nadir bitki türleridir. Kars adını taşıyan birçok bitki çeşidi vardır. Örnek olarak: lathyrus karsianus, festuka karsiana, allium karsianum, caucalis karsianum ve nonea karsensis bunlardan birkaçıdır.
İlkbaharın gelmesi ile birlikte yörede kardelenler ve düğün çiçekleri açar. Ayrıca bahar aylarında yapılan tarla sürümlerinde ortaya çıkan lathyrus tuberosus yani koşkoz, yumrularının soyulması ile yenir. Bunun yanı sıra topuz dikeni, deli haşhaş, ısırgan otu, mantar, evelik, aş otu, kuşyemi ve yemlik gibi doğal bir şekilde yetişen bitkiler kaynatılarak yenir. Kars'ta sanayinin yeterince gelişmemesi olumsuzluk olarak değerlendirilse de toprak ve su kirlenmesinin pek yaşanmadığı bir olumlu özellik söz konusudur.

Kâşgarlı Mahmud eserlerinde Kars kelimesi için: deve veya koyun yününden yapılan elbise ve karsak derisinden güzel kürk yapılan bir hayvan, bozkır tilkisi, olarak söz eder. Bir kaynağa göre Kars adı, MÖ 130-127 tarihleri arasında Kafkas Dağlarının kuzeyinden gelen Ön Bulgarların Velentur boyunun Karsak Oymağı'ndan gelmektedir. Bununla beraber, "Kars" adının Karsak oymağından geldiği önermesi akademik literatürde genel kabul görmemiş, tarihî gerçeklerle bağdaştırılamayacağı yönünde eleştiri almıştır.
Bölgenin 9. yüzyıldaki (yaklaşık MS 888) adı literatürde Vanand'dır. MS 928'den 961 yılına kadar Kars bölgenin başkentliğini yapmıştır ve eldeki bulgular şehrin o zamanki adının Ermenice: Ղարս "Ghars" veya Կարս "Kars" olduğunu göstermektedir.
Aynı zamanda Kars şehrinin adını Gürcücede kapı kenti anlamına gelen Kariskalaki kelimesinden aldığı da söylenmektedir.

Kars yöresinde Alt Paleolitik Dönemin hareketli olduğu kazılarda ele geçen buluntulardan saptanmıştır. Tombultepe'de bu döneme ait şölyen-aşölyen tipte işlenmiş el baltaları ve büyük yongalar bulunmuştur. Merkez ilçenin yaklaşık 18 kilometre uzaklığında bulunan Borluk Vadisi'nde musteryen tipte araç; Ağzıacık Suyu'nun batısında ise bazalttan yapılmış ve çok aşınmış bir uç bulunmuştur. Bu örnekler Orta Paleolitik Dönemden kalmıştır. Üst Paleolitik Dönemde yöre insanlarının avcılık ve toplayıcılık ile ilgilendiklerine dair bilgi, yapılan kazılar sonucunda elde edilen araç-gereçlerden tespit edilmiştir. Ayrıca bu dönemde Camışlı Köyü'nde dağ keçileri ve geyiklerinin resmedildiği duvarlar bulunmuştur. Paleolitik Dönemin hemen ardından gelen Mezolitik Dönemde mikrolit adı verilen küçük araç ve gereçlere rastlanmıştır.
Neolitik Dönemde yörede henüz doğru anlamda yerleşmelerden söz etmek mümkün değildir. Çıldır Gölü üzerinde bulunan Akçakale Adası'nda bu döneme ait taş anıtlar ve duvar resimleri bulunmuştur. Burada o dönem menhirlerine, dolmenlerine ve kromleklerine rastlanmıştır. Avrupa kültürüne has bu dolmenler doğuda ilk kez Kars'ta görülmüştür.
Azat Köyü'nde bulunan Dündartepe Höyüğü'nde, bakır madeninin kullanılmaya başlandığı Kalkolitik Dönemde, yapılan araç-gereçlere ait buluntular elde edilmiştir. Bunun dışında bakır ve kalay madenlerinin ilk kez karıştırıldığı Tunç Dönemine ait çanak, çömlek ve değişik gereçler de bulunmuştur. Kars Kalesi mevkiinde bu döneme ait bir açkı taşı, el değirmeni taşları, bir çekiç, delinmiş üstü çizgili ve süslü hayvan, küçük bir taş hayvan, el yapımı çanak-çömlekler ve yapı kalıntıları olduğu düşünülen iri taş yıkıntıları bulunmuştur.

Kars yöresinde yazılı tarih Urartuların bölgede hüküm sürmesi ile başladı. MÖ 9. ve 6. yüzyılları arasında bölgeyi hakimiyeti altına alan Urartular büyük bir krallıktı. Ayrıca bu krallığa bağlı yerli krallıklar da mevcuttu. Kars'taki krallığın ismi Diauekhi Krallığı idi. Yöre insanlarının o dönem vergi olarak hükümrana altın, gümüş, tunç, at, sığır ve koyun ödedikleri saptanmıştır.
MÖ 550 yılında Urartular'ın Persler egemenliğine girmesiyle yöre için yeni bir tarih sayfası açılmıştı. Pers hükümdarı Kralların kralı lakaplı imparator I. Darius ülkeyi satraplık adı verilen 23 büyük ve 127 küçük birime bölüp yönetmişti. Kars o dönem 18. Saptrak'lık içinde yer almıştır. Bu yöre, Kral Darius'a her yıl 400 gümüş talent ve 20.000 at göndermekle yükümlüydü. Perslerin ardından bu yöre sırasıyla Arşaklılar, Tigranlar ve Sasanilerin eline geçmişti.

Bugünkü Doğu Anadolu Bölgesi'ni ele geçirme amacıyla 638 yılında Araplar ilk seferine başlamışlardı. Halife Ömer döneminde İslam ordusunun kumandanı olan İyas bin Ganem komutasındaki Arap ordusu bu yılda ancak Van Gölü yöresine kadar ilerledi. 642 yılında bölgeye bu seferde Habib bin Mesleme komutasındaki ordu sefere girişti. O dönem Kars'ı da ele geçirmek isteyen kuvvetler sadece Divin'i almışlardı. Kars 646 yılında Araplar'a kendiliğinden teslim olmuş ama halkın büyük bir kısmı Selçuklu Hanedanı'nın bu bölgeye geldiği 1064 yılına kadar yani 420 yıl boyunca Hristiyan olarak kalmışlardı. Bu dört asırda Müslüman Araplar, Bagratlılar ve Bizanslılar arasında sürekli el değiştiren yöre Alparslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Türkler'in eline geçmişti. Bu dönem ile bilinmesi gereken en önemli hususlardan bir tanesi de Kars'ın, Ermeni-Gürcü Bagrat Krallığı'na başkentlik yapmış olmasıdır.

Alparslan'ın 1064 yılında Anadolu'ya düzenlediği sefer neticesinde bölge Selçuklu Hanedanı egemenliğine girmişti. Alparslan ve oğlu Melikşah'ın dönemlerinde yöre savaş yüzü görmeyen, ancak Melikşah'ın vefatı ile onun oğulları olan Muhammed Tapar, Berkyaruk ve Sencer arasında tahta çıkma mücadelesi baş göstermişti. Bununla birlikte artan düzensizlik Kars yöresini de etkilemişti. Muhammed Tapar ile Berkyaruk 1103 yılında o dönemin en önemli şehirleri arasında sayılan Divin'de karşı karşıya geldiler. Tarihte Divin Savaşı adını alan bu çarpışmanın galibi Berkyaruk oldu. Bölgeyi bir süre idare eden Berkyaruk'un ölümüyle idare yetkisini Muhammed Tapar aldı. Bundan kısa bir süre sonra Saltuklular Ani şehrine girmiş fakat Gürcüler'le yaptıkları savaşı kaybedince yöreyi onlara bırakmışlardı. 1164'te, yöre tekrar Selçuklular'ın eline geçti. Bu zamandan sonra tekrar bir Gürcü akını olmaması için yöredeki önemli kalelerin surları ve burçları onarıldı ancak 1174'te Gürcü Kralı III. Georgi'nin saldırısıyla yöre yeniden el değiştirdi. Neticede yapılan bakım ve onarım çalışmalarının yetersiz kaldığı anlaşıldı. 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı'nın ardından tüm bölge Moğollar'ın hakimiyeti altına girdi. Yöre daha sonra Altın Orda Devleti, Karakoyunlular ve Akkoyunlular'ın egemenliği altına girdi.

Yavuz Sultan Selim doğuya yapmış olduğu son seferinde yöreyi Osmanlı topraklarına katmak istemişse de bunu gerçekleştiremeden İstanbul'a dönmüştü. 1534 yılında ise oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devleti topraklarına bu yöre dahil edilmişti. 1745 yılında Afşar-Osmanlı Savaşında Nadir Şahın zaferine tanık oldu. Kars 19. yüzyıla kadar birçok kez Ruslar ve İranlılar'ın saldırısına uğradı. Bu yüzyılda Ruslar ve Osmanlılar arasında sürekli el değiştiren yöre, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus ordusunun komutanı olan İvan Paskeviç tarafından ele geçirildi. Kars'ı Rus topraklarına katan Paskeviç, 11.000 Osmanlı askerini de esir almıştı. Bundan kısa bir süre sonra yöre, Osmanlılar tarafından alındı.
1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı olarak 

Aynı zamanda Kartacalılar olarak da bilinen Pönler (Latince: tek. punikus, çoğ. Punici) kökenleri Fenikelilere dayanan Antik Kartaca (Kuzeydoğu Cezayir ve modern Tunus) halkıydı. Halkın konuştuğu dil olan Pönce, Fenikece dilinin bir lehçesidir.
Fenikeli atalarının aksine Kartacalılar, Kuzeybatı Afrika hinterlandını ve Trans Sahra ticareti yollarını kapsamış bir toprak aristokrasisine sahipti. Daha sonraki zamanlarda, klanlardan biri İberya’da Helenistik sisteme sahip bir imparatorluk kurdular.
Diğer Fenike halkları gibi Pönlerin de kentleşmiş kültürleri ve ekonomileri denizle güçlü bir şekilde bağlantılıydı. Yurtdışında, Berberi Kuzeybatı Afrika'nın bazı kıyı bölgeleri ile Tunus ve Libya'nın yanı sıra Sardunya, Korsika, Sicilya, Balear Adaları, Malta ve batı Akdeniz'in diğer küçük adaları üzerinde kontrol sağladılar. Balear Adaları, Sardunya, Korsika ve Sicilya'da hinterlandındaki bağımsız yerlilerle güçlü ekonomik ve politik bağları da vardı. Pönlerin denizdeki varlığı ve ticareti Akdeniz'e ve ötesinde yer alan Atlantik İberya, Britanya Adaları, Kanarya Adaları ve Batı Afrika'ya kadar uzanıyordu.
Pön halkının teknik başarıları arasında renksiz cam üretimine geçiş ve erimiş demirin saflığını artırmak için lakustrin kireçtaşı kullanımı sayılabilir.
Pön kültürünün çoğu, MÖ 264'ten 146'ya kadar Roma ve Kartaca arasında gerçekleşen Pön Savaşlarının bir sonucu olarak yok edildi. Pön Savaşlarından sonra Romalılar Pön terimini hain anlamına gelen sıfat olarak kullandılar.
İber'den Kıbrıs'a kadar uzanan yerleşim yerlerinde Pön kalıntıları hala bulunabilir.

Septimius Severus (Fenikeliler tarafından kurulan Libya, Leptis Magna doğumlu Pön kökenli Roma İmparatoru)
Caracalla
Vibia Perpetua (erken Hristiyan şehit, aynı zamanda Kartaca doğumlu)
Hannibal, Kartacalı general
Hamilcar Barca, Kartacalı general, Hannibal'in babası
Hasdrubal Barca, Kartacalı amiral, Hannibal'in erkek kardeşi
Dido, Kartaca'nın kurucusu ve ilk kraliçesi

Fenike dili
Antik Kartaca
Tunus tarihi
Plautus'un Poenulus adlı komedisi, Romalıların Kartacalılara karşı bakış açısını göstermektedir. Pön dilinde çok sayıda bölüm içerir.
Nar cinsi olan Punica, Romalılar tarafından mala punica ("Pön elması") olarak bilinir.

Kazakistan, resmi adıyla Kazakistan Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Orta Asya'da, küçük bir bölümü ise Doğu Avrupa'da bulunan denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzey ve batıda Rusya, doğuda Çin, güneydoğuda Kırgızistan, güneyde Özbekistan, güneybatıda Türkmenistan ile sınır komşusudur ve Hazar Denizi kıyısına sahiptir. Başkenti Astana, en büyük şehri ve önde gelen kültür ve ticaret merkezi ise Almatı'dır (1997 yılına kadar başkentti).
Kazakistan, dünyanın dokuzuncu en geniş ülkesidir ve denize kıyısı olmayan en geniş ülkedir. Tepeli platolar ve ovalar geniş topraklarının yaklaşık yarısını oluştururken, alçak araziler başka bir üçte birini oluşturmaktadır. Ülkenin güney ve doğu sınırları dağlık bölgelerden oluşmaktadır. Kazakistan'ın nüfusu 20 milyondur ve dünyada en düşük nüfus yoğunluklarından birine sahip olup, 6 /kilometrekare (16.000.000 kişi/sq mi) den daha azdır. Kazaklar ülkenin çoğunluğu oluştururken, etnik Ruslar önemli bir azınlık oluşturmaktadır. Laik bir ülke olan Kazakistan Müslüman çoğunluklu bir ülkedir ve azınlık Hristiyan topluluğuna sahiptir.
Kazakistan, Paleolitik çağdan beri iskân edilmiştir. Antik çağda, Sakalar, Massagetler ve İskitler gibi çeşitli göçebe halk bölgeyi hakimiyeti altına almış, Ahamenişler ise ülkenin güneyine doğru genişlemiştir. Türk göçebe halkları 6. yüzyıldan itibaren bölgeye girmiştir. 13. yüzyılda, bölge Cengiz Han döneminde Moğol İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. İmparatorluğun ardılı Altın Orda'nın 15. yüzyılda dağılmasının ardından, Kazak Hanlığı kabaca, modern Kazakistan'a karşılık gelen bir alan üzerinde kurulmuştur. 18. yüzyıla kadar, Kazak Hanlığı üç jüz (kabile bölümleri) halinde parçalanmış olup, bunlar Rus İmparatorluğu tarafından kademeli olarak  fethedilmiştir. 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde, tüm Kazakistan Rus yönetimi altına girmiş konumdaydı. 1917 Ekim Devrimi'ni müteakip Rus İç Savaşı'nın ardından, Sovyetler Birliği'nin bir özerk cumhuriyeti haline gelmiştir. Statüsü 1936'da birlik cumhuriyetliğine yükseltilmiştir. Sovyet hükûmeti bölgeye etnik Ruslar ve diğer etnik grupları yerleştirmiştir. Bu durum Sovyet döneminde etnik Kazakların azınlık durumuna gelmesine neden olmuştur. Kazakistan, 1991'deki Sovyetler Birliği'nin dağılması sırasında birlikten bağımsızlığını ilan eden son ülke olmuştur.
Kazakistan, Orta Asya'da bölgenin GSYİH'sının %60'ını oluşturmakta olup bölgede hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak egemen konumdadır. Bu ağırlıklı olarak ülkenin petrol ve gaz endüstrisi aracılığıyla gerçekleşmektedir; ayrıca devasa mineral kaynaklarına sahip olup, demir ve gümüş üretiminde dünyanın en yüksek üreticilerinden arasında yer almaktadır. Kazakistan ayrıca bölgede en yüksek İnsan Gelişmişlik Endeksi sıralamasına sahiptir. Üniter anayasal cumhuriyet olan Kazak hükûmeti istibdadçıdır. Bununla birlikte, 2019'da ülkeyi bağımsızlıktan bu yana yöneten Nursultan Nazarbayev'in istifasından sonra ülkede, demokratikleşme ve siyasi reform konusunda kademeli çabalar yaşanmıştır. Kazakistan, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Bağımsız Devletler Topluluğu, Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, AGİT, İslam İşbirliği Teşkilatı, Türk Devletleri Teşkilatı ve TÜRKSOY'a üye devlet olup, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde Özel Misafir statüsüne sahiptir.

"Kazak" adı Kazakların göçebe kültürünü yansıtan bir Eski Türkçe sözcük olan "gezinmek" anlamına gelir. Farsça olan son eki -stan ise "arazi" veya "yer" anlamına gelir, bu nedenle Kazakistan sözcüğü tam anlamıyla "gezginlerin ülkesi" olarak çevrilebilir.

Paleolitik dönemden bu yana Kazakistan'da yerleşim vardır. Bölgedeki iklim ve arazi koşulları göçebe yaşam tarzına uygun olduğundan, Pastoralizm Neolitik Dönem boyunca gelişmiştir.
Kazak bölgesi, karasal İpek Yolları'nın atası olan Avrasya ticareti Bozkır Rotası'nın önemli bir parçasıdır. Arkeologlar, insanların bölgenin büyük bozkırlarında ilk önce atı evcilleştirdiklerine inanmaktadırlar. Yakın tarih öncesi dönemlerde, Orta Asya'da muhtemelen Proto-Hint-Avrupa Afanasiyevo kültürü, daha sonra Andronovo kültürü gibi erken Hint-İran kültürleri ve daha sonra Saka ve Massagetler gibi çeşitli kültürlere sahip halklar yaşamışlardır. Diğer gruplar arasında ülkenin güney bölgesinde, göçebe İskitler ve Pers İmparatorluğu vardı. MÖ 329 yılında, Büyük İskender ve onun Makedonya Ordusu Jaxartes Savaşı'nda İskitlere karşı, bugün Siri Derya (Seyhun) Nehri olarak bilinen modern Kazakistan'ın güney sınırına kadar uzanan Jaxartes Nehri boyunca savaşmışlardır.

Kumanlar, 11. yüzyılın başlarında modern Kazakistan'ın bozkırlarına gelip daha sonra Kıpçaklar ile birleştiler ve geniş Kuman-Kıpçak Hanlığı'nı kurdular. Antik şehirler Taraz (Aulie-Ata) ve Hazrat-e Turkestan, İpek Yolu boyunca Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan önemli yol olarak hizmet verirken, gerçek siyasi konsolidasyon sadece 13. yüzyılın başlarında Moğol yönetimi ile başladı. Dünya tarihinin en büyük imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu'na bağlı olarak idari bölgeler kuruldu. Bu idari bölgeler Kazak Hanlığı altında toplandı.
Bu dönem boyunca, geleneksel göçebe yaşam tarzı ve hayvancılığa dayalı ekonomik yapı step bölgelerinde baskın olmaya devam etmiştir. 15. yüzyılda Türk kabileler arasında belirgin Kazak kimliğinin ortaya çıkması ile başlayan süreç 16. yüzyılın ortalarında Kazak dili, kültürü ve ekonomisinin ortaya çıkması ile pekişmiştir.
Yine de bölge; yerli Kazak Emirleri ve Farsça konuşan güneydeki komşuları arasında bitmek bilmeyen bir çekişmenin merkezi olmuştur. En yüksek mevkide, Kazak Hanlığı; Orta Asya'nın bir kısmını yönetmiş olup, Kumanya'yı kontrol etmiştir. 17. yüzyılın erken dönemlerinde, Kazak Hanlığı'nın kabileler arasındaki çekişmelerin etkileri ile mücadele etmesi, nüfusun büyük, orta ve küçük topluluklar arasında bölünmesinde etkili olmuştur. Politik anlaşmazlık, kabileler arasındaki çekişme, doğu ve batı arasında kara yoluyla ticareti sağlayan ticaret yollarının öneminin azalması, Kazak Hanlığını zayıflatmıştır. Hive Hanlığı bu fırsatı değerlendirerek Mangışlak Yarımadası'nı ilhak etmiştir. Özbekler, Rusların varışına kadar geçen iki yüzyıllık süre boyunca bölgedeki varlığını sürdürmüştür.
17. yüzyıl esnasında Kazaklar, Batı Moğol kabilesinin bir federasyonu olan aralarında Çungarlar'ın da bulunduğu Oyratlar ile savaşmıştır. 18. yüzyılın başları Kazak Hanlığı'nın refah seviyesine ulaştığı en üst nokta olarak belirtilmiştir. Abulhair Han liderliğinde, Kazaklar Çungarlar'a karşı 1726'da Bulanty Nehri Savaşı'nda ve 1729 yılında Anrakay Savaşı'nda önemli zaferler kazanmıştır.
Abılay Han; Çungarlara karşı 1720'den 1750 yılına kadar yapılan önemli savaşlara katılması sonrası kendi halkı tarafından kahraman ilan edilmiştir. Kazaklar, Volga Kalmukları'nın sık akınlarından mağdur olmuşlardır. Hokand Hanlığı; Kazakların bu güçsüzlüğünden yararlanarak, Çungarların ve Kalmukların akınlarından sonra aralarında 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başkent olan Almatı'nın da bulunduğu bugünkü Kazakistan'ın güney kısmını işgal etmiştir. Ayrıca, Buhara Emirliği; Ruslar kontrolü ele geçirene kadar Çimkent Bölgesi'ni yönetmiştir.

18. yüzyılın ilk yarısında, Rus İmparatorluğu; 46 Kale ve 96 Tabya serisinin olduğu, aralarında Omsk (1716), Semey (1718), Pavlodar (1720), Orenburg (1743) ve Petropavlosk (1752) şehirlerinin de bulunduğu Irtysh Hattı'nı, Kazakların ve Oyratların Rus topraklarına olan akınlarını önlemek amacıyla inşa etmiştir. 18. yüzyılın sonlarına doğru Kazaklar; Volga'nın merkezinde ortaya çıkan Pugaçov İsyanı'ndan yararlanarak, Rusların ve Volga Almanlarının yerleşim yerlerine akınlar yapmışlardır. 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu Orta Asya'daki etkisini arttırmaya başlamıştır. “Büyük Oyun” periyodunun; yaklaşık 1813 yılından 1907 yılında Britanya ve Rusya arasında yapılan Antanta kadar sürdüğü görüşü genel olarak kabul edilmiştir. “Büyük Oyun” yarışının çıkış noktası; İngilizler için Rusların, Afganistan ve Pers İmparatorluğu'nun içlerine kadar ilerlemesinin, İngilizlerin Orta Doğu ve Hindistan'daki ekonomik ve ticari çıkarlarına zarar vereceği kanısı oluşturmuşken Ruslar için; Orta Asya içlerine doğru ilerlemeleri durumunda çok önemli ekonomik ve askeri kazançlar sağlayabilecekleri kanısı oluşturmuştur. Yalnız, her iki ülkenin de Orta Asya'da egemenlik kurma konusundaki ilk girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak, Çar 2. Alexander döneminden itibaren, Rus hükûmetinin Orta Asya'da yaşayan Rus kökenli kişilerin temel haklarının korunması adına başlattıkları propaganda çalışmaları, Rusların bölgeyi sömürge konumuna getirmeye başlaması açısından oldukça önemli bir adımdır. Rus Çarları, bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan pek çok bölgeyi etkili bir şekilde yönetmiştir.
Rus İmparatorluğu'nun yeni bir yönetim sistemi uygulamasını başlatması, askeri garnizonlar ve kışlalar inşa etmesi, Hindistan'ın güneyinden Güneydoğu Asya'ya kadar etki alanını genişleten İngiltere'ye karşı “Büyük Oyun” olarak da bilinen Orta Asya'da egemenlik kurma çabaları ile doğrudan ilgilidir. Ruslar 1735 yılında Orsk'da ilk karakolu inşa etmiştir. İlaveten, Ruslar; Rus dilini bütün okullarda ve hükûmetçe düzenlenen organizasyonlarda öğretmişlerdir.
Rusların uygulamak için çabaladıkları sistem, Kazaklar arasında kızgınlığın artmasında ve 1860'lı yıllarda Rus yönetimine karşı Kazak başkaldırıların çıkmasında etkili olmuştur. Bu durum, geleneksel göçebe yaşam tarzının ve hayvancılığa dayalı ekonominin bozulmasına, insanların açlık ve kıtlık yüzünden sıkıntılar yaşamasına ve bazı Kazak kabilelerin yok olmasına neden olmuştur. 19. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Kazak ulusal mücadelesi kendi ulusal dillerini ve kimliklerini korumak adına Rus İmparatorluğu'nun asimile etme girişimleri sonucu başlamış bir direniştir.
1890'lardan itibaren, Rus İmparatorluğu topraklarından gelen yerleşimciler bugünkü Kazakistan topraklarını özellikle de Semirechye vilayetini koloni haline getirmeye başlamıştır. 1906 yılında Orenburg'dan Taşkent'e ka

Keles, Bursa ilinin, şehir merkezine 61 km uzaklıktaki bir ilçesidir. Doğusunda ve kuzeydoğusunda İnegöl ilçesi, güneydoğuda Kütahya'nın Domaniç ve Tavşanlı ilçeleri, kuzeyde merkez ilçe, batıda ise Orhaneli ilçesi ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 617 km²dir. Keles ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.013 metredir. Orhaneli ilçesine bağlı bir bucak iken ilçe olmuştur.
Keles Deresi vadisinde kurulmuştur. Keles Deresi, Uludağ-Eğriöz Dağları arasındaki platoyu yaran Kocasu Çayı'nın bir koludur. Batıdan Hüseyin Alanı Geçidi ile Bursa'ya, doğudan Tepel Geçidi ile İnegöl'e bağlanır.

İlçe halkının büyük bölümü geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. Tarım ürünleri içerisinde en önemli gelir kaynağını çilek, kiraz, vişne, tütün, nohut, anason gibi ürünler oluşturmaktadır. Verimli tarım ancak Nilüfer Çayı vadisi ve Kocasu ırmağı vadisinde yapılmaktadır.
İlçede sanayi kuruluşu yoktur. Son yıllarda süt işleme tesisleri merkez ve köylerde kurulmaya başlanmıştır. İlçede Keles Linyitleri Başmühendisliğine ait linyit kömürü ocağı bulunmaktadır. Son yıllarda biraz kar yapan işletme 2020'den sonra hızla zarar etmeye başlamıştır. Bölgenin doğal yapısına telafisi mümkün olmayan zararlar vermiştir.
İlçede sanayi gelişmediği için Keles ilçesi, Sanayi Kentleri Bursa ve İnegöl'e yoğun göç vermektedir. Halk tarım ve hayvancılık gelirlerinin yanında Bursa ve diğer illere mevsimlik işçilik için çalışmaya gitmektedirler.
Haydar ve Belenören (Hereke, Heracles) mahallesi yakınlarında doğal sıcak su kaynakları bulunur ancak turizme yönelik tesisler yapılmamıştır. Harmancık; trekking, kamp ve avcılık için uygun bir bölgedir.

İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 11.499'dur.
İlçe bağlısı 42 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1953 yılına değin Orhaneli'ne bağlı nahiye olan Keles bölgesinde Bitinya, Doğu Rum (Bizans) kalıntıları bulunur. Vaktinde önemli yerleşim birimlerinden biri olmuştur. M.S. 548'de yaygın bir vebadan sonra yöre önemini yitirmiş ve kent terkedilmiştir ancak Uludağ'ın (Keşiş Dağı) keşişler tarafından önem kazanması ile Keles'e canlılık gelmiştir. Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu 12. yüzyılda göçmen Yörük boyları bölgeye gelip yerleşmiştir. Moğol istilasından kaçarak Anadolu'ya göçen Türk boyları Selçuklu İmparatorluğu idaresinde uç beyliği olarak Karacadağ yöresine yerleşmişler, beylik genişleyince Keles ve civarındaki yaylalar yazlık olarak kullanılmıştır. Keles'e 4 km mesafedeki Kocayayla'da o dönemde Sultan otağ çadırı kurulduğu bilinmektedir. Kocayayla'da yapılan Sultan Camii'nin ve ilçe merkezinde bulunan tarihi kilise zamanla tahrip edilmiş ve şu anda bu kalıntıntılara rastlamak artık mümkün değildir. Yıldırım Bayezid'in kardeşi Yakup Çelebi tarafından yaptırılan külliyeden geriye sâdece hamam kalmıştır ve ilçedeki en önemli tarihî eserdir.
Ahmet Vefik Paşa'nın valiliği döneminde Aydınlı (?) Yörükler Keles'e yerleştirilmiştir. Yunan işgali sırasında ilçe büyük zarar görmemiş, Kelesli milisler Türk Kurtuluş Savaşı'nda büyük yararlılık göstermiştir.
Keles uzunca bir süre Cebel (Dağ) ya da Cebel-i Cedîd (Yeni dağ) nahiyesi olarak anılmıştır, 1868-1882 arasında bir süre Bursa merkez kazaya bağlı nahiye yapılmış, sonra yeniden Adranos/Orhaneli kazasına bağlanmıştır, 1953'te ilçe olmuştur.
Bizanstan kalma olan Keles ismi Orta Asya kökenli zannedilmiş, hatta Özbekistan'da Taşkent'e bağlı bir yerleşim biriminin adının da Keles olduğu öğrenildikten sonra kardeş şehir ilân edilmiştir. Benzer şekilde İzmir'in Kiraz ilçesinin cumhuriyet evveli ismi de Keles olup eski Helen kolonilerindeki Koloê isminden kalmadır.

Keles; 29° 10′ ve 29° 30′ batı meridyenleri, 39° 50′ ve 40° 10′ kuzey paralelleri arasında yer almakta olup ilçe topraklarının tamamı Ege Bölgesi sınırları içindedir. Topraklarını; doğuda İnegöl, güneydoğuda Domaniç ve Tavşanlı, güneyde Harmancık, batıda Orhaneli, kuzeyde Osmangazi ilçeleri çevirir.
İlçe; Uludağ'ın güneydoğu uzantılarından olan Tepel Dağı'nın yine güney ve güneybatı yamaçlarını içine alan, bazı bölümleri düz bazı bölümleri dalgalı bir araziye sahiptir. Arazinin hemen hemen tamamı dağlık olmasına rağmen genel olarak kültüre elverişlidir. Topraklarının %57'sini (364 km²) ormanların teşkil ettiği Keles, Bursa'nın orman bakımından en zengin ilçesidir.
İlçede hakim olan toprak tipi “kahverengi orman toprağı” olup fazla miktarda kireç ihtiva eder, ancak kil oranı düşük olduğundan kolay işlenir. Toprakta %30 kireç, %19 fosfor ve %2 oranında organik madde bulunduğu, toprağın asidik derecesinin (PH) 7.70 olduğu tespit edilmiştir.
Kocasu yatağı ve havzası tamamen alüvyonlu topraklardan oluşur. Toprak kalınlığı bu sahalarda 8–10 m'yi bulur, diğer bölgelerde ise genellikle 50–100 cm'dir.
İlçe topraklarında birbirinden ayrı iki dağ sırası bulunmakta; bunlar güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda uzanmaktadır. Bu iki dağ sırası arasında yaylalar ve tepelik sahalar vardır. Genel olarak ilçenin deniz seviyesinden yüksekliği 1.050 m olup en alçak yer Yazıbaşı Köyü'nün Kocasu kıyıları (500 m), en yüksek yer Tepel Tepesi (2.052 m) zirvesidir.

Yöre; Marmara Denizi'ne yakın olmakla beraber Uludağ, deniz etkisinin içerilere kadar sokulmasını önler. Bu yüzden bölgede ılıman iklim ile karasal iklim arasında bir geçiş iklimi hüküm sürer. Yağışlar daha çok ilkbahar ve kış mevsimlerinde görülür. Kışın yağış genellikle kar şeklindedir. En soğuk ay şubat, en sıcak ay ise ağustos ayıdır. Yıllık ortalama 782,9 mm ile Bursa'nın en çok yağış alan ilçesi Keles'te günlük yağış değeri en fazla 129,9 mm olarak 23 Aralık 1986 günü ölçülmüştür.

Belediye 4 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YerelNET
Keles Kaymakamlığı 4 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Keles Belediyesi 12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kemalpaşa tatlısı (Mustafakemalpaşa Peynir Tatlısı veya Mustafakemalpaşa Tatlısı), Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesinde, küçük süthanelerde üretilmeye başlanan bir peynir tatlısıdır. Halen 15'e yakın tesiste, günde 1 milyon adete varan üretim miktarlarına erişmektedir. Ramazan aylarında tüketim artmaktadır. Kemalpaşa Tatlısı, Mustafakemalpaşa Peynir Tatlısı veya Mustafakemalpaşa Tatlısı 18.06.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Aslı Mustafakemalpaşa peynir tatlısı olan ve yaygın adıyla Kemalpaşa tatlısı olarak bilinen tatlı ilçede günlük üretilir ve taze olarak tüketilir. İlçe dışında ise raf ömrünün kısalığı nedeniyle peynir oranı düşük ve kurutulmuş tatlı satışı yapılmaktadır. Bu nedenle ilçede yenilen tatlı ile dışarıda tüketilen tatlı arasında belirgin lezzet farklılıkları bulunmaktadır.

Süt, dev kazanlarda pastörize edilmekte ve peynire dönüştürülmektedir. Yaklaşık 1 ton sütten, 160 kg tatlılık peynir elde edilmektedir. Kazanlarda bu peynir, un, irmik ve yumurta ile hamur haline getirilerek, Kemalpaşa Tatlısı şeklinde kesilmekte ve 320 derecelik fırınlarda, 17 dakika pişirilmektedir. Fırın sonrası soğuyan tatlılar, kullanıma hazır hale gelmektedir.

Tatlı, kaynayan şekerli suya atılarak, şişmesi sağlanır ve şerbetin içinde soğutulur. Süzülerek tepsilere dizilen Kemalpaşa Tatlısı ceviz, fındık, fıstık, tahin (sık sık), kaymak, hatta dondurma ile servis edilebilir.

Şambaba tatlısı

Kemalpaşa tatlısı 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kestane şekeri, kestane ve şekerli şerbet karışımı bir tatlı.
İlk defa Fransa veya İtalya'da ortaya çıktığı düşünülen tatlı, birçok dilde Fransızcadaki Marron glacé adıyla bilinir ve Fransa'da özellikle Noel döneminde tüketilir. Türkiye'de üretimi 19. yüzyıl başında Bursa'da başlamış ve Bursa şehrinin adıyla tanınmıştır.

Haşlanıp kabukları soyulan kestaneler tülbentlere bağlanıp kaynayan şerbet içine batırılır. Daha sonra sade ya da çikolata ile kaplanarak tüketime sunulur.

Haçlı Seferleri sırasında Kudüs'ü ele geçirdikten sonra şeker üretimini öğrenen Haçlılar, Avrupa'ya dönerken "beyaz tuz" dedikleri şekeri dönerken yanlarında getirmişlerdi. Avrupa'da böylece şekerli yemekler pişirilmeye ve kestane yetişen yerlerde kestane şekerlemeleri yapılmaya başladı. Kestane şekerinin bugün bildiğimiz şekilde glaze sosla ilk olarak nerede üretildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Birçok dilde Fransızcadan geçen Marron glacé adıyla bilinen kestane şekerinin, günümüzdeki haliyle ilk defa 16. yüzyılda üretildiği sanılmaktadır.
Kestane şekerinin bilinen ilk yazılı tarifi 17. yüzyılın sonlarında XIV. Louis'nin saray mutfağına aittir. Tarif, Fransa'da dönemin yeni mutfak akımının önde gelen isimlerinden François Pierre La Varenne'in 1667'de yayımladığı "Le parfaict confiturier' adlı kitapta yer almaktadır. Efsaneye göre şef, kazayla bir kestaneyi şekerle pişirmiş, bu şekilde kestane şekerini keşfetmiştir.  İtalyancada ise kestane şekerinin tarifinin yer aldığı bilinen en eski kaynak 1790'da Torino'da basılan Confetturiere Piemontese adlı incelemedir ancak tarifin çok daha önce, Savoy Dükü I. Charles Emmanuel'in saray şeflerinden biri tarafından 16. yüzyılda Cuneo şehrinde icat edildiği rivayet edilir. Fransa'da kestanenin yaygın olduğu Lyon şehrinde ise kestane şekerinin, Fransa'ya şekerin geldiği 15. yüzyılda Lyon'da doğduğu rivayet edilmektedir.
19. yüzyıla kadar Fransa'da özel günlere seçkinlere sunulan lüks bir tatlı olan kestane şekeri, günümüzde de özellikle Noel'de tüketilir. Kestane şekeri, 19. yüzyılda fabrikalarda üretilmeye ve daha geniş kitlelerce tüketilmeye başladı. Kestane şekeri üreten ilk fabrika, 1882'de Clément Faugie adlı bir Fransız tarafından Ardèche kentinin Privas komününde kurulmuştur.
Osmanlı Devleti'nde sarayın helvahânesinde 15. yüzyıldan beri incir, ceviz, kayısı ve badem şekerlemesinin yanı sıra kestane şekeri üretilirdi. Kestane şekeri, bugün bildiğimiz şekilde 1900'lü yılların başından itibaren, Bursa'da Şekerciler Çarşısı'nda da üretilmeye başlamıştır. Kestane şekeri yapmayı başaran ilk kişi, Şekerci Hakkı Efendi idi.  Bu ürünle Bursa Mamulat ve Mahsulat Sergisi'nde madalya kazanmıştı.

Türkiye'de kestane şekeri  1900'lü yılların başında Bursa'da  Şekerciler Çarşısında üretilmeye başladı ve kestane şekerinin Türkiye'deki üretim merkezi uzun yıllar Bursa oldu. 2021'de Bursa Ticaret ve Sanayi Odası tarafından coğrafi işaret tescili yaptırılmıştır. Coğrafi işaret sicil belgesindeki ürün tanımına göre  Bursa Kestane Şekeri, Uludağ’da yetişen kestane meyvesinin şekerli şerbet karışımı ile üretilir. Rengi kehribar ve sarımsıdır. Meyve oranı en az %63-71 (şuruplu kestane şekerinde meyve oranı en az %60), meyvede kabuk oranı % 25 veya daha düşüktür.

Bozdağ kestanesi İzmir'in Ödemiş ilçesinin Hacı Hasan, Kemer, Yılanlı, Elma Bağı, Ovacık köyleri yöresinin doğa özelliklerine göre doğal olarak yetişen akkoza, tekoza, karaaşı türü kestane ağaçlarının meyvesinden üretilen kestane şekeridir. Bu kestane çeşitleri, iç kabuğu kolay aryılan, tatlı üretimine dağılıp parçalanmayan, uzun süre renk kaybetmeyen kestanelerdir. Bozdağ kestanesinden üretilen kestane şekerinin taneleri iri parlak, bütünlüğü dağılmamış, hoş  lezzetlidir. Ödemiş Ticaret Odası'nın başvurusu ile 2000'de coğrafi işaret tescili yapılmıştır.

Kestel, Bursa iline bağlı bir ilçedir. Nilüfer, Osmangazi, Yıldırım, Gürsu ile beraber Bursa merkezi oluşturur.

Bölgede hafif karasal iklim görülür. Denize uzak olmasından dolayı diğer ilçelere nazaran daha kuru havası vardır. İlçede Bursa Çimento Fabrikası ile çok sayıda tekstil ve otomotiv fabrikası bulunur. Aynı zamanda ilçede tarım çok önemli bir gelir kaynağıdır. İlçedeki şeftali ve deveci armudu üretimi çok fazladır.
İlçenin yüzölçümü 396 km²dir. Kestel ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 122 metredir.

Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınır kalesi olması nedeniyle, Latin dilinde Kalecik anlamına gelen Kastel (Castel) ismini almış, ilçenin 1306 yılında Dimbos Muharebesi'nin ardından Osmanlılar'ın eline geçmesi ile ismi Kestel olmuştur. 1938'de Bursa'nın bir bucağı 1960'ta belde haline gelmiştir.
IV. Mehmet zamanında Vânî Mehmed Efendi tarafından sınır kalesi olmaktan çıkarılıp yerleşim merkezi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi'nden sonra Bulgaristan'dan gelen bir grup göçmenin yerleştirildiği bölgeye daha sonra da göçler devam etmiş; göçlerle büyüyen Kestel 1938'de merkez bucak, 25 Mayıs 1959'da belde, 1990'da ise ilçe olmuştur.

İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 70.865'tir.
İlçe; 35 mahalleden oluşmaktadır.

Ağlaşan, Ahmet Vefik Paşa, Aksu, Alaçam, Babasultan, Barakfakih, Burhaniye, Çataltepe, Derekızık, Dudaklı, Erdoğan, Esentepe, Gölbaşı, Gölcük, Gözede, Kale, Kayacık, Kazancı, Kozluören, Lütfiye, Narlıdere, Nüzhetiye, Orhaniye, Osmaniye, Saitabat, Sayfiye, Serme, Seymen, Soğuksu, Şevketiye, Turanköy, Ümitalan, Vani Mehmet, Yağmurlu, Yeni.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kestel kaymakamlığı 3 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kite Kalesi (Bizans dönemi adıyla: Kitai), Bursa ilinin Nilüfer ilçesine bağlı Ürünlü Mahallesi'nde bulunan tarihi kaledir. Bizans İmparatorluğu döneminde bölgenin en önemli savunma ve yönetim merkezlerinden biri olan yapı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de askeri işlevini sürdürmüştür. Bursa Ovası'ndaki diğer kalelerin aksine sarp bir tepeye değil, düz bir ova üzerine inşa edilmiştir.

Kite, Bizans döneminde Bitinya bölgesinde, Prusa (Bursa) ile Apollonia (Gölyazı) arasındaki lojistik hattı koruyan stratejik bir "Tekfurluk" (Valilik) merkeziydi. Kale, Bursa'nın fethine giden süreçte Osmanlı kuvvetleri için aşılması gereken önemli bir engel teşkil etmiştir.
Tarihçi Halil İnalcık'a göre; Osmanlılar 1302 yılındaki Koyunhisar Muharebesi'nden sonra İznik ve Bursa'yı abluka altına almış, Bursa'nın dış dünyayla bağlantısını kesmek için çevresindeki Kite, Kestel ve Atranos (Orhaneli) kalelerini hedef almıştır.
1303 yılındaki Dimbos Muharebesi'nde Osmanlılara karşı ittifak kuran tekfurlar arasında yer alan Kite Tekfuru, yenilgi sonrası kalesine sığınmıştır. Osman Gazi komutasındaki birlikler kaleyi kuşatmış ve kısa sürede ele geçirmiştir. Dönemin kroniklerinden Aşıkpaşazade Tarihi'nde, Kite Tekfuru'nun kale önünde idam edilerek bölgedeki diğer tekfurlara gözdağı verildiği anlatılır.

Kite Kalesi, fethin ardından terk edilmemiş ve Osmanlı askeri teşkilatının bir parçası olarak kullanılmaya devam etmiştir. Özellikle 17. yüzyıl kayıtları, kalenin askeri statüsünü koruduğunu göstermektedir:

Müstahfızan Teşkilatı (1660): Hicri 1070 (Miladi 1660) tarihli "İcmal-i Tımarha-i Mustahfızan" (Kale Muhafızları Tımar Özeti) defterinde, Hüdavendigar (Bursa) Sancağı'na bağlı kaleler arasında Kite de sayılmıştır. Belgede Kite Kalesi'nde görevli muhafızlara tımar tahsis edildiği görülmektedir. Bu kayıt, kalenin 17. yüzyıl ortalarında faal bir garnizona sahip olduğunu kanıtlar.
Kale Emekdarları (1732): Hicri 1145 (Miladi 1732) tarihli bir başka berat kaydında ise "Kite Kalesi emekdarlarından Mustafa" ifadesi yer almaktadır. Bu belge, kalede uzun süre görev yapmış askerî personelin (emekdar) varlığını doğrulamaktadır.

Kite Kalesi, "Castrum" (Ordugah) tipinde, dikdörtgen planlı bir ova kalesidir. Savunma zafiyeti oluşturabilecek düz bir zemine inşa edildiği için sur duvarlarının dönemin standartlarına göre daha kalın ve yüksek yapıldığı düşünülmektedir.
Duvar örgüsünde Bizans mimarisine özgü, tuğla ve moloz taşın sıralı olarak kullanıldığı "almaşık teknik" görülür. Günümüzde kalenin ana gövdesi büyük ölçüde yıkılmış olsa da, Ürünlü Mahallesi'nin çeşitli noktalarında sur temelleri ve duvar kalıntıları yüzeyde görülebilmektedir. Ayrıca kale surlarından sökülen devşirme malzemelerin, köy meydanındaki tarihi Kite Hamamının inşasında kullanıldığı tespit edilmiştir.

Bursa Kuşatması
Dimbos Muharebesi
Ürünlü, Nilüfer

Türkiye Kupası 1999-2000 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 38. organizasyonudur. Profesyonel liglerden 64 takımın katıldığı 1999-2000 Sezonu, 3 Mayıs 2000 tarihinde oynanan final maçıyla sona erdi. Diyarbakır Atatürk Stadyumu'nun ev sahipliği yaptığı final maçında Antalyaspor'u 5-3 yenen Galatasaray 13. kez şampiyon oldu.
Türkiye Kupası 1999-2000 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademe kuraları 19 Ekim 1999 tarihinde çekildi. Tüm müsabakalar 27 Ekim 1999 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

2. Kademe'ye, 18'i 1. kademeden yükselen, 10'u da 1998-99 Türkiye 2. Futbol Ligi Yükselme Grubu'nda oynamış toplam 28 takım katıldı. Kademe kuraları 2 Kasım 1999 tarihinde çekildi. Müsabakalar, 10 Kasım 1999 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

3. Kademe'ye, 14'ü 2. kademeden yükselen, 18'i de Türkiye 1. Futbol Ligi 1998-1999 Sezonu'nda oynamış toplam 32 takım katıldı. Müsabakalar, 14-15 Aralık 1999 tarihlerinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

(*) Sakaryaspor Türkiye Kupasından çekildiği için Bakırköy 4. tura yükseldi.

4. kademeye, tamamı 3. kademeden yükselen 16 takım katıldı. Müsabakalar, 18-19 Ocak 2000 tarihlerinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

Çeyrek final maçları tek maç üzerinden 2 Şubat 2000 tarihinde oynanmıştır.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 16 Şubat 2000 tarihinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası 1999-2000 Sezonu Finali, 3 Mayıs 2000 tarihinde Diyarbakır Atatürk Stadyumu'nda oynandı. Karşılıklı atılan ikişer golle normal süre 2 - 2 eşitlikle tamamlandı. Galatasaray uzatma süreleri içinde Hakan Ünsal, Mehmet Yozgatlı ve Hakan Şükür'ün attığı gollerle maçı 5 - 3 kazanarak 13. kez Türkiye Kupası'nın sahibi oldu.

TFF Türkiye Kupası 1999-2000 15 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF Türkiye Kupası 1999-2000 19 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2000-01 UEFA Kupası finalinde Liverpool, rakibi Deportivo Alavés'i dramatik bir altın golle 5-4 yenerek 3. kez UEFA Kupası'nı müzesine götürdü. O sezon, Liverpool aynı zamanda EFL Cup ve FA Cup'ı da kazanarak sezonu üç kupayla kapattı.

1 Bu maç Viyana'daki Prater Stadyumu'nda oynandı. Çünkü Leicester City kulübünün yöneticileri UEFA'ya başvurdu ve Yugoslavya'daki siyasi gerginlikler nedeniyle Belgrad'da maç yapmak istemediklerini beyan etti. UEFA da 12 Eylül 2000 tarihinde aldığı bir kararla hem Belgrad'da oynanması gereken maçın tarafsız bir sahada oynanmasına karar verdi hem de bu maçın 21 Eylül 2000'den bir hafta sonra oynanmasına karar verdi. Bu karar doğrultusunda da o sezon sonuna kadar hiçbir Yugoslav takım, kendi sahasında Avrupa Kupaları maçı yapamadı.[1]

1 Bu rövanş maçı Vigo'da oynandı ve maç, aslında 5-3'lük Celta Vigo galibiyetiyle sonuçlandı. Fakat daha sonra Crvena zvezda'ın iki cezalı oyuncuyu maçta oynatması nedeniyle maç, UEFA tarafından 3-0'lık Celta Vigo galibiyeti olarak tescil edildi.

UEFA Kupası 2000-01 sezonunun resmî ağ sayfası 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF.com'da UEFA Kupası 2000-01 sezonuna ait sonuçlar 14 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 2002-03 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 41. organizasyonudur. 2002-03 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 48 takım katılmıştır.
Türkiye Kupası 2002-03 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce, altın golün uygulandığı, 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademeye, 10'u 2001-02 Türkiye 2. Ligi B Kategorisi Yükselme Grubu'nda mücadele etmiş olanlar, 20'si 2001-02 Türkiye 2. Ligi A Kategorisi'nde mücadele etmiş olanlar ve 3'ü de 2001-02 Süper Lig Sezonu'nda 16.-18.'lik arasındaki sıraları alarak küme düşenler olmak üzere toplam 33 takım katıldı. Kura çekimi 22 Ekim 2002 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Gümüşhane Doğanspor kura sonucunda doğrudan üst tura yükseldi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 5 Kasım-6 Kasım 2002 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar 2. kademeye yükseldi.

2. kademeye, 17'si 1. kademeden yükselen, 15'i de 2001-02 Süper Lig Sezonu'nda ilk 15 sırayı alanlar olmak üzere toplam 32 takım katıldı. 2. kademe kuraları 12 Kasım 2002 tarihinde İstanbul'da çekildi. Müsabakalar 3-4 Aralık 2002 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

Kademe kuraları 9 Aralık 2002 tarihinde İstanbul'da çekildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 18 Aralık 2002 tarihinde oynandı ve galip gelen takımlar çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek final eşleşmelerini belirleyen kura çekimi 5 Şubat 2003 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 4 ve 5 Mart 2003 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar yarı finale yükseldi.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 9 Nisan 2003 tarihinde oynanmıştır.

Final maçı 23 Nisan 2003 tarihinde Antalya Atatürk Stadyumu'nda oynandı. Gençlerbirliği'ne 3-1'lik skorla üstünlük sağlayan Trabzonspor 6. kez müzesine götürdü.

2002-03 Türkiye Kupası 26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tff.org
2002-03 Türkiye Kupası 22 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., rsssf.com
2002-03 Türkiye Kupası 25 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2012-13 Beko Basketbol Ligi, Türkiye'nin en üst düzey profesyonel basketbol ligi olan Türkiye Basketbol Ligi'nin 47. sezonudur.
2011-12 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde gerçekleştirilen müsabakalar sonucunda Optimum TED Kolejliler ve Gaziantep BŞB, 2012-13 sezonunda mücadele etmeye hak kazandı. Sezonunun fikstürü 19 Ağustos 2011'de Abdi İpekçi Arena'nda çekildi. Geçtiğimiz sezon öncesi uygulamaya konan play-off'larda tüm serilerin 0-0 başlaması ve takımların kadrolarında bulundurdukları beş yabancı oyuncudan en az birinin Avrupalı olması kuralları bu sezon da devam etti.
13 Ekim 2012'de başlayacak olan normal sezon, 5 Mayıs 2013 tarihine kadar devam edecek. Play-off müsabakaları ise 8 Mayıs 2013 tarihinde başlayacak. Normal sezon sıralamasında ilk 8'de yer alan takımlar play-off müsabakalarına katılmaya hak kazanacak, son 2 sırada yer alan takımlar ise Türkiye Basketbol 2. Ligi'ne düşecek. Beko Basketbol Ligi Lig Kurulunun aldığı karar doğrultusunda play-off'a 0-0 başlanmasından dolayı normal sezon maçları, puan sıralaması sonucunda karşı takıma göre üst sırada yer alan takımın, play-off müsabakalarında kademelerdeki kazanılmış maç sayısına göre ilk maçı ya da maçları kendi sahasında oynamasını sağlayacak.

2012-2013 sezonunda 10 farklı ilden 16 takım ligde mücadele etmiştir.

*42 yıllık Türkiye Basketbol Ligi tarihi boyunca elde ettiği şampiyonluk sayısı.
**43 sezonluk Türkiye Basketbol Ligi tarihi boyunca katıldığı sezon sayısı.

06 Mayıs 2013 itibarı ile güncellenmiştir

Türkiye Basketbol Ligleri

Türkiye Kupası 2015-16 sezonu veya sponsorluk anlaşması gereği 2015-16 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 54. organizasyonudur. Kupayı kazanan Galatasaray, 2015-16 Süper Lig şampiyonu olan Beşiktaş ile 2016 Süper Kupa'nda karşılaştı.

Türkiye Kupası statüsü 31 Temmuz 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

2015-2016 sezonu Ziraat Türkiye Kupası ön eleme turu kurası TFF'nin Beykoz-Riva'da yer alan idari merkezinde çekildi. Ön eleme turu müsabakaları, profesyonel liglerde temsilcisi olmayan 30 ilin amatör takımları katılmıştır. Ziraat Türkiye Kupası ön eleme turu'nda tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 2 Eylül 2015 Çarşamba günü oynanmıştır.

2015-2016 sezonu Ziraat Türkiye Kupası 1. eleme turu kurası TFF'nin Beykoz-Riva'da yer alan idari merkezinde çekildi. 1. eleme turu müsabakalarına, ön eleme turundan gelen 15 takım ve 57 3. Lig takımları katılmıştır. Ziraat Türkiye Kupası 1. eleme turu'nda tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 9 Eylül ve 16 Eylül 2015 Çarşamba günleri oynanmıştır.

İkinci tur kuraları 11 Eylül 2015'te TFF'nin Riva'daki idari merkezinde bulunan Orhan Saka Salonu'nda çekildi. Kura çekimine Spor Toto Süper Lig'den Eskişehirspor, Akhisar Belediyespor, Kasımpaşa, Çaykur Rizespor, Medicana Sivasspor, Kayserispor, Osmanlıspor ve Antalyaspor takımlarının yanı sıra, PTT 1. Lig'den 18, Spor Toto 2. Lig'den 36 ve 1. turu geçen 36 takım katıldı. 22-23 eylül tarihlerinde tek maç eleme usulüne göre oynanan müsabakalar sonucunda rakiplerini eleyen toplam 49 takım üçüncü tura yükseldi.

54 takımın mücadele ettiği üçüncü turda, ikinci turda rakiplerini eleyen 49 takımın yanı sıra Süper Lig 2014-15 Sezonunu 6. ile 10. sıralar arasında tamamlayan Bursaspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Mersin İdmanyurdu ve Torku Konyaspor da  katıldı.
Üçüncü tur kuraları 22 Ekim 2015 tarihinde TFF'nin Riva'daki idari merkezinde bulunan Orhan Saka Salonu'nda çekildi. Tek maç eleme usulüne göre oynanan müsabakalar sonucunda rakiplerini eleyen toplam 27 takım grup müsabakalarına katılma hakkı kazandı.

Grup aşaması, 3. tur maçları sonunda tur atlayan 27 takım ve 2014-15 Süper Lig'de ilk 5 sırayı alan takımların direkt katılımı ile toplam 32 takım arasında oynanmıştır. Takımlar dörderli 8 gruba dağıtılarak ve her grupta takımlar çift devreli lig usulüne göre birbirleriyle karşılaşmıştır. Maçlar, 15 Aralık 2015 ile 28 Ocak 2016 tarihleri arasında oynanmıştır. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan takımlar Son 16 turuna yükselmiştir. Takımların gruplarını belirleyecek kura çekiminde seri başı sistemi uygulanmıştır. Kura torbaları belirlenirken takımların öncelikle 2015-2016 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2014-2015 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınmıştır.
Türkiye Kupası grup aşaması kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan millî takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 7 Aralık 2015 tarihinde çekilmiştir.

Grup aşamasına katılmaya hak kazanan takımlar:

Türkiye Kupası Son 16 turunuda, grup aşamasında gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 16 takım tek maçlı eliminasyon sistemi ile karşılaşmıştır. Maçlar grup birincilerinin sahasında 30 Ocak / 31 Ocak / 1 Şubat 2016 tarihlerinde oynanmıştır. Eşleşmeler aşağıdaki gibidir:

Türkiye Kupası çeyrek finallerinde, son 16 turundan gelen 8 takım, çift maçlı eleme sistemi ile karşılaşmıştır. İlk maçlar 9/10/11 Şubat 2016, ikinci maçlar ise 1/2/3 Mart 2016 tarihlerinde oynanmıştır. Çeyrek final kuraları çekilirken takımlar, grup aşaması torbaları belirleme esaslarına göre 4 seribaşı ve 4 seribaşı olmayan takım şeklinde 2 torbaya ayrılmıştır.

Türkiye Kupası çeyrek final ve yarı final kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 2 Şubat 2016 tarihinde çekildi. İlk maçlar 9/10/11 Şubat 2016 ikinci maçlar 1/2/3 Mart 2016 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar 20 Nisan 2016 ikinci maçlar 4/5 Mayıs 2016 tarihlerinde oynanmıştır.

Antalya Stadyumu'nda saat 21.15'te başlayan karşılaşmayı Mete Kalkavan yönetmiştir.

10 Şubat 2016 itibarıyla

2015-16 Türkiye Kupası Fikstür ve Sonuçlar23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015 Rus Su-24 uçağının düşürülmesi, 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesi olayıdır. Aynı zamanda 1950'li yıllardan beri ve Soğuk Savaş süreci sonrası ilk kez bir NATO üyesi ülke tarafından doğrudan Rus uçağı düşürüldü. Rusya, Suriye İç Savaşı'na müdahil olduğundan beri ilk ciddi kaybını bu olay neticesinde yaşadı.
Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı açıklamaya göre Türk hava sahasını ihlal eden uçak, beş dakika içerisinde on defa uyarılmasına rağmen sınır ihlaline son vermeyince angajman kuralları gereği iki Türk F-16 uçağı tarafından vuruldu. Uçak, Suriye Türkmen Ordusu'nun kontrolündeki Bayırbucak bölgesine düştü. Uçaktaki iki pilot paraşüt ile atlamasına rağmen, pilotlardan biri Suriye Türkmen Ordusu'na bağlı 10. Tümen tarafından ölü olarak ele geçirildi. Diğer pilot sağ olarak Lazkiye'deki Rus üssüne ulaştırıldı. Helikopterle pilotları arama sırasında muhalifler tarafından bir helikopter düşürüldü ve bir Rus deniz piyadesi vuruldu. Düşen uçağın parçalarının etrafa savrulmasından dolayı Hatay'ın Yayladağı ilçesinde de iki Türk vatandaşının yaralanmasına sebebiyet verdi. Rusya Savunma Bakanlığı ise uçağın Türk hava sahasını ihlal etmediği iddiasında bulundu. ABD öncülüğünde IŞİD'e karşı yapılan Doğal Kararlılık Operasyonu'nun Sözcüsü Albay Steve Warren ise Rus uçağının sınır ihlaline karşı on defa uyarıldığını doğruladı. NATO ise ellerindeki verilerin Rus uçağının Türk hava sahasını ihlâl ettiği yönünde olduğunu açıkladı.

22 Haziran 2012 tarihinde Suriye tarafından ihtar yapılmadan Türk Hava Kuvvetleri'ne ait RF-4E Phantom keşif uçağı düşürüldü. Olay çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri, Suriye'ye karşı angajman kurallarını değiştirdi ve Suriye sınırı boyunca askeri hazırlık yaptı. Yeni angajman kuralları gereği, Suriye tarafından sınıra yaklaşan her askeri unsur tehdit olarak değerlendirilerek askeri hedef muamelesi görmeye başladı.
Rusya, Suriye İç Savaşı'na doğrudan müdahil olan birkaç ülkeden biri olmakla birlikte, 30 Eylül 2015 tarihinden itibaren Suriye'de Esad hükûmetinin yanında, IŞİD ve hükûmet karşıtı gruplara karşı hava saldırısına başladı. Rusya'nın Esad hükûmeti yanında Suriye'de operasyonlara başlaması ile uçakları birçok defa Türk hava sahasını ihlâl etti. Ekim 2015'in başlarında beri Türkiye ve NATO, Rusya'yı Türk hava sahasını ihlal etmemesi için uyardı. Yaklaşık iki aydan beri beş defa sınır ihlâli konusunda Rus makamları uyarıldı. En son ikaz 15 Ekim 2015 tarihinde Türkiye Genelkurmay Başkanlığı Karargahı'nda gerçekleştirildi. Dokuz kişilik Rus heyeti ile on iki kişilik Türk heyeti toplandı. Rus heyetine "altı çizilerek angajman kurallarının en sıkı şekilde uygulanacağı" söylendi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, bu sınır ihlâlleri için "pek kaza gibi durmadığını" ve "bir ülkenin hava sahasının ihlal edilmesi kabul edilemeyeceğini" söyledi. "Türkiye'nin hava sahasının aynı zamanda NATO'nun hava sahası" olduğunu belirtti.
Kasım 2015'in ortalarında ise Türkiye, Bayırbucak bölgesinde Rusya'nın sivil Türkmen köylerine karşı girişilen hava saldırılarına tepki gösterdi. Bunun için Rusya Federasyonu'nun Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, Türkiye Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı. Bu çatışmalar sonucunda yeni sığınmacıların Türkiye'ye akın etmek isteyeceğini, en başta bunun sınır güvenliği konusunda sorunlar çıkaracağı söylendi. Bunun terörle mücadele olmadığı ve sivil Türkmen köylerinin bombalandığı, Rusya'nın bu tutuma devam etmesi durumunda ciddi sonuçlar doğabileceği ve bir an önce operasyona son verilmesi istendi. Türkiye hükûmeti, Esad hükûmetinin Bayırbucak Türkmenlerine yönelik saldırılarını durdurması ve Rus uçaklarının bombardımanının sona ermesi için Birleşmiş Milletler'e başvurdu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne Türkmenlere yapılan saldırının değerlendirilmesi için toplanma çağrısı yapıldı.
Son üç gün içerisinde Suriye hükûmeti ve hükûmet karşıtı güçler arasındaki çatışmalar nedeniyle yaklaşık 2000 insan bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Rus hükûmeti ise bölgede IŞİD ve IŞİD destekçisi gruplar olduğunu iddia ederek Esad hükûmetinin gerçekleştirdiği operasyona doğrudan destek verdi.

Türk Hava Kuvvetleri'ne ait keşif amaçlı uçuş gerçekleştiren iki adet F-16 tipi savaş uçağı tarafından 24 Kasım 2015 tarihinde 09:24 saatinde Rus Hava Kuvvetleri'ne ait Suhoy Su-24 tipi bir saldırı uçağı düşürüldü. Türkiye'nin New York'taki Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Başkanı Büyükelçi Matthew Ryeroft ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'a yazılan mektuba göre milliyeti bilinmeyen iki adet Su-24 uçağı Yayladağı yakınındaki Türk hava sahasına yaklaştı. Acil telsiz kanalından uçaklara beş dakika içerisinde on defa hemen geri dönmeleri yönünde 26 Haziran 2012 tarihli yeni askeri angajman kurallarına dayanılarak uyarıda bulunuldu. Uyarıları dinlemeyen uçaklar, 09:24'te 19.000 feet yükseklikte 17 saniye süresince 1.36 mil (2.19 km) boyunca Türk hava sahasını ihlâl etti. İhlalin ardından bir Rus uçağı Suriye hava sahasına geri döndü. Diğer Türk hava sahasında bulunan uçağa ise Türk F-16 uçakları angajman kurallarını dikkate alarak ateş açtı. Ateş edilen uçak Suriye sınırlarını içerisinde bir noktaya düştü. Anadolu Ajansı tarafından Türk askeri kaynaklarına dayandırılarak hava sahasına dair ihlâli gösteren, Rus Su-24 uçağının iz analizi haritası ortaya çıkarıldı. Haritada Türkmen Dağı'nda düşmeden ve Türk savaş uçakları tarafından vurulmadan önce Rus saldırı uçağının Yayladağı üzerinde Türk hava sahası ihlâlini gösteren detaylar bulundu. Türkiye Genelkurmay Başkanlığı tarafından daha sonra ise on kez Rus uçaklarının uyarıldığını gösteren ses kaydı yayımlandı. Ses kaydında İngilizce olarak "Hemen yönünüzü güneye doğru çevirin" denilerek, uçaklar sınır bölgesine yaklaştıkça ikaz sayısının arttırıldığı söylendi. Rus savaş uçağına Diyarbakır'daki Birleşik Komuta ve İhbar Merkezi tarafından ikazlar yapıldı.
Rusya Savunma Bakanlığı'nın yaptığı açıklamaya göre ise Hmeymim Hava Üssü'ne geri dönüş rotasında olan Su-24 saldırı uçağı, Türk sınırından bir kilometre uzaklıkta ve 6 bin metre yükseklikte olduğu sırada Türk F-16'ları tarafından Suriye sınırları içerisinde düşürüldü. Yaptıkları analizler sonucunda ise kesinlikle Türk sınırını ihlâl etmediklerini iddia etti. İlk açıklamalarında ise uçağın büyük ihtimal Suriye sınırları içerisinden karadan edilen ateş sonucunda düşürüldüğü söylenmişti. Ateş edilen uçaktan atlayarak Kürt Dağı'na düşen ve Esad hükûmetine bağlı askerler tarafından sağ olarak bulunarak Lazkiye'deki Rus üssüne ulaştırılan Rus pilot Konstantin Murachtin, Türk uçakları tarafından " telsiz ya da göz teması olarak hiçbir ikaz almadıklarını ve Türk hava sahasını ihlâl etmediklerini" iddia etti.

İki pilot uçağın ateş alması ile birlikte paraşütle atladı. Atlayışları sırasında muhalifler tarafından ateş açıldı. Paraşütle atlayan pilotlardan biri Suriye Türkmen Ordusu kontrolündeki Türkmen Dağı'na düştü. Ölü bedeni Suriye Türkmen Ordusu'na mensup 10. Tümen tarafından bulundu. Rusya Genelkurmay Başkanlığı yaptığı açıklama ile Suriye sınırları içerisinde karadan açılan ateş sonucunda paraşütle atlayan iki pilottan birinin öldürüldüğünü onayladı. Diğer pilot ise Ensar-üş Şam kontrolündeki Kürt Dağı'na düştü. Rusya'nın Paris Büyükelçisi Aleksandr Orlov, Europe 1 adlı radyoya yaptığı açıklamada paraşütle atlamayı başaran diğer pilotun Suriye Silahlı Kuvvetleri tarafından sağ olarak bulunduğunu söyledi. Kürt Dağı'na paraşütle inen asker, bölgedeki muhaliflerden kaçmayı başardı. Lazkiye'deki Rusya'ya ait hava üssüne getirildiğini belirtti. Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu'da pilotun Hmeymim Hava Üssü'ne sağ olarak getirildiğini onayladı. Suriye Türkmen Ordusu'na bağlı 2. Sahil Tümen Komutanı Yardımcısı Alparslan Çelik ise pilotlara paraşütle yere inerlerken ateş açıldığı ve ikisinin de ölü olarak ele geçirildiğini iddia etmişti.
İki Rus Mi-8 helikopteri, Rus Suhoy Su-24M uçağındaki pilotları kurtarma ve arama çalışmaları kapsamında alana gönderildi. Helikopterlerin ikisi de Suriye Türkmen Ordusu'na mensup muhalifler tarafından düşük yoğunluklu ateş altında kaldı ve bir Rus deniz piyadesi öldürüldü. Tarafsız bölgeye iniş yapıldıktan sonra zarar gören helikopter terkedildi ve mürettebatın tamamı tahliye edildi. Özgür Suriye Ordusu'na bağlı 1. Sahil Tümeni'ne mensup muhalifler tarafından ABD yapımı BGM-71 TOW tanksavar füzesi ile imha edildi.

ABD Devlet Başkanı Barack Obama, "Rusya'nın Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu'nu değil, IŞİD’i hedef alması durumunda bu tür problemlerin olmayacağını ve Türkiye'nin kendi hava sahasını ve topraklarını korumaya hakkının bulunduğunu" söyledi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, "Rus uçağının Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmadığını, Türk F-16 uçakları tarafından vurulduğu sırada Suriye-Türkiye sınırından 1 kilometre uzakta olduğunu ve sınırdan yaklaşık 4 kilometre uzak bir noktaya düştüğünü" iddia etti. "Rusya ve Türkiye ilişkileri bakımından çok ciddi sorunlara neden olacağını" söyledi. Bir başka açıklamasında ise "Türkiye'nin bilerek Rusya ve Türkiye ilişkilerini çıkmaza sürüklediğini ve Türkiye'den hâlâ özür beklediklerini" söyledi.
Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev, "Rus uçağının düşürülmesinin Rusya ve NATO arasındaki gerilimin artmasına neden olduğunu" söyledi.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, savaş uçağının düşürülmesi sonrası 25 Kasım 2015 tarihinde Türkiye'ye yapacağı ziyareti iptal etti. "Türkiye'de en az Mısır kadar terör tehdidinin yüksek olduğunu" iddia ederek Rus turistlere Türkiye'ye gitmemelerini söyledi. Aynı zamanda "planlı bir provokasyon olduğunu" iddia etti ve "Türkiye ile savaşa girmediklerini" belirtti.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını, Türkiye'nin sınırlarını koruma hakkına her ülkenin saygı duyması gerektiği

2016-17 Süper Lig ya da resmî adıyla Spor Toto Süper Lig Turgay Şeren Sezonu Süper Lig'in Spor Toto sponsorluğunda düzenlenecek 7., toplamda 59. sezonudur. Sezon 19 Ağustos 2016'da başlamıştır ve 4 Haziran 2017'de sona ermiştir.
13 Temmuz 2016 tarihinde, Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören'in yaptığı basın toplantısında 2016-17 Süper Lig sezonunun 7 Temmuz 2016 tarihinde hayatını kaybeden Turgay Şeren'e adanarak Turgay Şeren Sezonu olarak isimlendirileceğini açıklanmıştır.
Sezonun ilk golünü 19 Ağustos'ta Adanaspor - Bursaspor arasında oynanan maçın 24. dakikasında Adanaspor adına Renan Diniz kaydetmiştir.
Sezon sonunda 15. şampiyonluğuna ulaşan Beşiktaş, böylece armasına 3. yıldızı eklemeye hak kazanmıştır.

2016-2017 Sezonu Spor Toto Süper Lig istatistikleri13 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2020-21 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2020-21 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 59. organizasyonudur.

2020-21 Türkiye Kupası takvimi 1 Ekim 2020 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

Karşılaşmalar tek maç üzerinden oynayacak ve 90 dakikada eşit bozulmaması durumda 15'er dakikadan iki uzatma oynanacak ve yine eşitlik bozulmazsa seri penaltı atışları yapılacak.

Üçüncü tur kuraları 23 Ekim 2020'de çekildi. Maçlar 3-5 Kasım 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 6 Kasım 2020'de yapılmıştır. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2020-21 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2019-20 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Maçlar 24-26 Kasım 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 27 Kasım 2020'de yapılmıştır. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2020-21 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2019-20 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Maçlar 15-17 Aralık 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın son 16 turu kuraları 18 Aralık 2020 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2020-21 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2019-20 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Maçlar 12-14 Ocak 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının çeyrek final kuraları 15 Ocak 2021 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Maçlar 9-11 Şubat 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının yarı final kuraları 15 Ocak 2021 tarihinde çekilmiştir. Maçlar 16-17 Mart 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

2021-22 Süper Lig ya da resmî adıyla 2021-2022 Spor Toto Süper Lig Ahmet Çalık Sezonu Türkiye'nin en üst düzey futbol ligi olan Süper Lig'in 64. sezonudur. 13 Ağustos 2021 tarihinde başlayan sezon, 22 Mayıs 2022 tarihinde sona ermiştir. Trabzonspor sezonu 81 puanla şampiyon olarak tamamladı.
Fikstür çekimi 13 Temmuz 2021'de Riva, Beykoz'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir. Sezonun ilk maçı Beşiktaş ile Çaykur Rizespor arasında yapılmış olup bu maçı Beşiktaş 3-0 kazanmıştır. Sezonun ilk golü bu maçın 9. dakikasında Beşiktaş adına N'Koudou tarafından atıldı.
22. haftadan itibaren sezona 11 Ocak 2022'de geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitiren futbolcu Ahmet Çalık'ın anısına 2021-2022 Spor Toto Süper Lig Ahmet Çalık Sezonu ismi verilmiştir.

27 Ekim 2021 tarihinde merkez hakem komitesi başkanlığı görevine gelen Ferhat Gündoğdu ve ekibi 13 Süper Lig hakemini listeden çıkardı. 4 Nisan 2022 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Nihat Özdemir görevinden istifa etti. Bu istifanın ardından Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu görevinden istifa etti. Yerine Sabri Çelik'in geldiği açıklandı. Bu görev değişikliğinin ardından daha önceden görevden alınan 13 hakemden biri olan Cüneyt Çakır ligin 34. haftası itibarıyla tekrar maç verildi. Ligde sezonunu 81 puanla zirvede tamamlayan ve 37 sezon aradan sonra şampiyonluk hasretine son veren Trabzonspor, 7'nci kez mutlu sona ulaştı.

Not: İtalik yazılanlar UEFA Pro Lisans'a sahip değildir.

Yaz transfer dönemi 17 Haziran 2021 tarihinde başlayıp 8 Eylül 2021 tarihinde sona erdi.
Kış transfer dönemi ise 12 Ocak 2022 tarihinde başlayıp 8 Şubat 2022 tarihinde sona erdi.

İlk Gol: Beşiktaşlı Kévin N'Koudou (13 Ağustos 2021 tarihinde Çaykur Rizespor'a)
En Farklı Galibiyet: 7 fark
Adana Demirspor 7 - 0 Göztepe (22 Mayıs 2022, 38. Hafta)
Bir maçta bir oyuncu tarafından atılan en çok gol sayısı: 5
Mario Balotelli; Adana Demirspor 7 - 0 Göztepe (22 Mayıs 2022, 38. Hafta)
En gollü maç: 9 Gol
Alanyaspor - Kayserispor : 6-3 (18 Ekim 2021, 9. Hafta)

3. Lig ya da sponsorluk anlaşması gereğince Nesine 3. Lig, Türkiye'deki profesyonel ligler içerisinde 4. kademede ve en altta bulunan ligdir.
1967'de başlayan 3. Lig, 1980-1984 yılları arasında uygulamadan kaldırıldı. 2001'e kadar 3. kademe olarak kalan lig, aynı yıl 2. Lig'in kurulmasıyla 4. kademeye dönüşmüştür. 2024-25 sezonunda Nesine ile yapılan sponsorluk anlaşması sonucu Nesine 3. Lig adı altında oynanmıştır.
Kasım 2023 tarihinde Filbox, 3. Lig maçlarının yayın haklarını aldığını duyurdu. 6 Mart 2024'te TFF, her hafta düzenli olarak ligden bir maçın federasyonun YouTube kanalından canlı yayımlanacağını açıkladı. Daha sonra bu sayı haftada 10 maça çıktı. 16 Ocak 2025'te yayın haklarının HT Spor tarafından sezon sonuna kadar satın alındığı açıklandı.
2025-2026 sezonunda TFF 3. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda, gruplarında ligi 13, 14., 15. ve 16. bitiren 4'er takım olmak üzere toplam 16 takım Bölgesel Amatör Lig'e düşer.

TFF 3. Lig, bir önceki sezonun sonunda Bölgesel Amatör Lig müsabakaları sonucunda TFF 3. Lig'e yükselen 12 takım, TFF 2. Ligden düşen 6 takım ve TFF 3. Lig'de kalan 46 takım olmak üzere 64 takımdan oluşur.
TFF 3. Lig bu statünün ekinde yer alan bölgesel olarak ayrılmış 16 takımlı 4 grupta çift devreli lig usulüne göre oynanır
TFF 3. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda, gruplarında ligi 13, 14., 15. ve 16. bitiren 4'er takım olmak üzere toplam 16 takım Bölgesel Amatör Lig'e düşer.
TFF 3. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarında 1. sırayı alan takımlar TFF 2. Lig'e yükselirler. Bu müsabakalar sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 2. Lig'e yükselecek son 2 takımın belirleneceği Play-Off müsabakalarına katılacak takımları oluştururlar. Play Off müsabakaları grup içi eşleşmeler ve final müsabakalarından oluşur.
Play-off:
Grup içi play off müsabakaları 2 tur şeklinde oynanır.
1. turda kendi gruplarında 2. sırayı alan takımlar ile 5. sırayı alan takımlar, 3. sırayı alan takımlar ile 4. sırayı alan takımlar eşleşir. Eşleşmeler çift maç eleme usulüne göre, ilk maçlar 4. ve 5. sıraları alan takımların sahasında oynanır
2. tur müsabakaları her iki grupta 1. turdan gelen takımlar arasında, çift maç eleme usulüne göre ve ilk maç ligi daha alt sırada bitiren takımların sahasında olacak şekilde oynanır. 2. Tur müsabakaları sonunda tur atlayan takımlar tarafsız sahada oynanacak olan final müsabakası oynamaya hak kazanır.
Play Off Müsabakalarında iki maç sonunda, galibiyet veya beraberlik sayılarının eşit olması halinde, toplamda daha fazla gol atan takım tur atlar. Atılan gollerin eşit olması halinde ise, ikinci müsabaka sonunda on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devrelerinde de eşitliğin bozulmaması durumunda, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir.
Final müsabakaları, grup içi play off müsabakaları sonucunda başarılı olan her gruptan 1 takım olmak üzere toplam 4 takım arasında TFF tarafından belirlenecek tarafsız sahalarda tek maç eleme usulüne göre oynanır. Final müsabakalarında 1. Grup ile 2. Grup; 3. Grup ile 4. Grup eşleşir. Final müsabakalarının normal süresi berabere sonuçlandığı takdirde, on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devresinde gol atılamazsa, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir. Final müsabakalarını kazanan 2 takım TFF 2. Lige yükselir.
2025-2026 Sezonu Bölgesel Amatör Lig müsabakaları sonunda 5 takım bu statü ve ilgili talimatlardaki kriterleri karşılamaları şartıyla TFF 3.Lig'e yükselir.

Nesine 3. Lig'de sezon, 6 Eylül 2025 tarihinde başlayacak ve ilk yarı 14 Aralık 2025 tarihinde sona erecek. İkinci yarı 10 Ocak 2026 tarihinde başlayacak ve normal sezon 18 Nisan 2026 tarihinde sona erecek. Nesine 3. Lig'de 26. hafta müsabakaları hafta içi oynanacak.

Ana madde: 2025-26 3. Lig

Ana madde: 3. Lig şampiyonları listesi

Not: Tablo son 10 sezonunun Şampiyonlarını göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

Ana madde: 3. Lig gol kralları listesi

Not: Tablo son 10 sezonunun Gol Krallarını göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

Dördüncü kademe lig olarak 3. Ligin oynanmaya başlandığı 2001-2002 sezonunda bu yana takımların gösterdikleri performans şu şekildedir:
Son Güncelleme: 15.07.2023 (en son 2022-2023 sezonu verileri eklendi.)

Play Off maçları dahil değildir.
İsim değiştiren takımlar yeni isimleriyle yazılmıştır.

3. Lig Şampiyonu Takımlar - TFF 9 Haziran 2014 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Akdeniz Üniversitesi, 20 Temmuz 1982 tarihinde Antalya'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Kampüsünün geniş ve yeşil bir araziye sahip olması ve Konyaaltı Sahili'ne yakınlığı ile Boğaziçi Üniversitesi'nden sonra Türkiye'nin en güzel ikinci kampüsü seçilmiştir.

Akdeniz Üniversitesi, Isparta’daki birimlerini 1992 yılında kurulan Süleyman Demirel Üniversitesine; Burdur’daki birimlerini 2006 yılında kurulan Mehmet Akif Ersoy Üniversitesine; Alanya’daki birimlerini ise 2015 yılında kurulan Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesine devretmiştir.
Tıp Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Turizm Fakültesi ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ile ülkenin önde gelen öğretim kurumlarından biridir. İlk yüz naklinin yapıldığı üniversite, tıp tarihinde bir devrim yaratmıştır. Türkiye'nin en iyi 7. devlet üniversitesidir. Akademik çalışmaları baz alındığında en çok akademik makale veren 5. üniversitedir. Kamu Personeli Seçme Sınavı kapsamında elde ettiği başarı Türkiye ortalamasının üstündedir.
24 fakülte, 7 enstitü, 2 yüksekokul, 12 meslek yüksekokulu ile 52 adet araştırma ve uygulama merkezinde eğitim ve araştırma faaliyetlerine devam etmektedir. Ayrıca Avrupa Üniversiteler Birliği ve Kafkasya Üniversiteler Birliği üyesidir.

Diş Hekimliği Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hemşirelik Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi - 1998 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuş ve 2000-2001 eğitim-öğretim yılında eğitime başlamıştır. Kurucu dekanlığını Hikmet Seçim'in yaptığı fakültede daha sonra Ümit Atabek dekanlık görevini 2005-2008 yılları arasında yürütmüştür. Fakültede "Halkla İlişkiler ve Tanıtım", "Radyo-TV ve Sinema", "Gazetecilik" ve "Reklamcılık" bölümleri bulunmaktadır. Fakülte dekanlığı görevini daha sonra Hürriyet Konyar, M. Bilal Arık, Ahmet Ayhan, Mustafa Şeker ve Figen Ebren yürütmüşlerdir. Fakülte dekanlığı görevini 2024 yılından itibaren Seçil Deren van Het Hof yürütmektedir. Fakültede 2022-2023 Akademik yılında 10 profesör, 14 doçent, 2 doktor öğretim üyesi, 9 öğretim görevlisi, 8 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 45 akademisyen görev yapmaktadır. Halkla İlişkiler yüksek lisans programı 2001 yılından bu yana sürmektedir. 2007 yılında Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü ve 2008 yılında Gazetecilik Bölümü kurulmuştur. Artan talep nedeniyle ikinci öğretim programları açılmış olup 2011 yılında Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü, 2012 yılında Gazetecilik ile Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü ikinci öğretim programları kapsamında öğrenciler eğitim almaya başlamıştır. Fakültede lisans eğitimi yanı sıra tüm bölümlerde yüksek lisans eğitim de verilmektedir. Doktora programı ise "İletişim" ortak programı olarak açılmıştır. Fakülte akademik dergisi Akdeniz İletişim ULAKBİM tarafından taranmaktadır. Akdeniz İletişim Gazetesi ve Üniversite FM 91.3 ise yayınlarını öğrencilerin katkılarıyla sürdürmektedir. Fakülte bünyesinde çevrimiçi yayın yapan AKÜN TV, Haziran 2014'te yayın hayatına başlamıştır.
Kemer Denizcilik Fakültesi
Kumluca Sağlık Bilimleri Fakültesi
Manavgat Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Manavgat Turizm Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Serik İşletme Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Su Ürünleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Turizm Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Güzel Sanatlar Enstitüsü
Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Antalya Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu

Adalet Meslek Yüksekokulu
Demre Dr. Hasan Ünal Meslek Yüksekokulu
Elmalı Meslek Yüksekokulu
Finike Meslek Yüksekokulu
Göynük Mutfak Sanatları Meslek Yüksekokulu
Korkuteli Meslek Yüksekokulu
Kumluca Meslek Yüksekokulu
Manavgat Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Serik Gülsün-Süleyman Süral Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Akdeniz Üniversitesinde akademik yıl Güz ve Bahar dönemi olarak iki döneme ayrılmıştır. Güz dönemi Eylül-Ocak, Bahar dönemi Şubat-Haziran aylarını kapsamaktadır.

Öğrencilerin kayıt, kabul, sınav ve değerlendirme işlemleri 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan Yükseköğrenim Kurulu kararlarına ve yönetmeliklerine göre yapılmaktadır. Bu konuda Öğrenci İşleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan kitapçık kayıt sırasında öğrencilere sunulmaktadır.

Akdeniz Üniversitesi'ne giriş ve kayıtlarla ilgili her türlü başvuru, Öğrenci İşleri Dairesi Başkanlığına yapılır. Öğrenciler, her dönem başında ilan edilen süreler içinde kayıtlarını yenilemek zorundadırlar. Akdeniz Üniversitesinde her öğrencinin kendi bölümünden bir danışmanı vardır. Dönem kayıtlarında öğrenci, akademik danışmanına başvurabilir. Danışman, öğrencinin diğer sorunları ile de yakından ilgilenir.

T.C. vatandaşları ve yabancı uyruklu öğrencilerin bir yükseköğrenim kurumundan diğerine veya aynı üniversitenin bir bölümünden diğerine geçişleri Yükseköğretim Kurulunca belirlenen "Yükseköğretim Kurumları arasında öğrencilerin Yatay Geçiş Esasları"na uygun olarak yapılır. Akdeniz Üniversitesi içinde fakülte, yüksek okul veya bölümler arasında yatay geçişler "Yükseköğretim Kurumları Arasında Ön lisans ve Lisans Düzeyinde Yatay Geçiş Esaslarına İlişkin Yönetmelik" çerçevesinde yapılır.

Üniversitede, aşağıdaki öğrenci toplulukları bulunmaktadır.

Resmî site

Akseki, Antalya ilinin bir ilçesidir.

Eski adı Marla olan Akseki, Toroslar üzerinde kurulmuştur. Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı yönetimine geçen ilçede, Roma İmparatorluğu dönemlerinden bu yana toplumların yaşadığı bilinmektedir. Malazgirt Muharebesinden sonra Türk varlığı günbegün artmış daha çok oğuzların Afşar boyuna ait Türkmenler yerleşmiştir. 1872'de Alanya'dan ayrılan Akseki, 1901 yılında Antalya Konya Eyaleti dahilinde bağımsız bir sancak olmuştur. Bu arada Akseki ilçesinin sınırları daraltılmış, bazı köyler Seydişehir ilçesine bırakılmıştır. İbradı, önceleri bir kasabayken, 1991 yılında ilçe yapılarak Akseki'den ayrılmıştır.

Kardelen çiçeğinin ana yurdu olarak bilinen Akseki ilçesi, Antalya iline bağlı Batı Torosların güneyinde kurulmuş bir ilçedir. Doğusunda Gündoğmuş, Bozkır, batısında Manavgat, İbradı, kuzeyinde Beyşehir, Seydişehir, güneyinde Manavgat ve Gündoğmuş ilçeleri yer alır.
İlçenin yüzölçümü 1.544 km²dir. Akseki ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.065 metredir. İlçenin coğrafi yapısı Manavgat Irmağının oluşturduğu büyük bir vadi ile engebeli ve dağlık bir görünüme sahiptir. İlçenin büyük bir çoğ Kartallı Mağara (Bağarcık) Kuyucak, Düdencik Mağarası (Çınardibi), Bucakalan Mağarası, Göktepe Yaylası, Çimi Yaylası, Irmak Vadisi ilçenin diğer çekiciliği olan yerlerdir. Akseki'de; karasal iklim görülür. Ortalama sıcaklık 13,1 derece olup maksimum sıcaklık 36,7 derecedir. Akseki'de kışın sıcaklık -20 dereceye kadar düşebilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Yöre halkının başlıca geçim kaynakları; ormancılık, ticaret ve hayvancılık olup bağcılık ve badem yetiştiriciliği de fazladır. Oldukça taşlı olan bölgede sulanabilen arazilerde meyvecilik ve sebzecilik de yapılmaktadır.

M1

Aksu, Antalya'nın merkez ilçelerinden birisidir. Batısında Muratpaşa, Kepez ve Döşemealtı doğusunda Serik ilçeleri bulunur. 2024 sonu itibarıyla nüfusu 82.560'tır. Aksu ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 15 metredir. İlçenin yüzölçümü 406 km²dir. Akdeniz'e de küçük bir kıyı şeridiyle bağlantısı olan ilçenin kuzeyinde ise Burdur ili bulunmaktadır. İlçe 2008 yılında merkez ilçenin doğusunda kuzey-güney yönünde dağınık halde bulunan birçok mahallenin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. İlçenin merkezi Aksu Çayı'nın batısındadır. Şu anki ilçe merkezi olan bölge Antalya-Alanya yolu üzerinde olması, civardaki tüm köylerin pazarı olması, eski Anadolu Öğretmen Okulu'nun bulunması ve iplik fabrikasına yakın olması gibi çeşitli faktörlerle gelişmiştir. 2008 yılında ilçe merkezi olmasından sonra çeşitli bankaların şubeleri de bölgede faaliyet göstermeye başlamıştır.
İlçe ekonomisi tarım ve turizme dayanmaktadır. Antik Perge kenti, Kurşunlu Şelalesi, EXPO 2016 Fuar Merkezi ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Antalya Aksu Kaymakamlığı 28 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Aksu Belediyesi 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Perge 18 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Expo2016
Kurşunlu Şelalesi 7 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alanya Arkeoloji Müzesi, Antalya ili Alanya ilçesinde bulunan müze.
Müze, Ankara'da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nden getirilen Tunç Çağı, Urartu, Frig ve Lidya dönemine ait eserlerle 1967 yılında açılmıştır. Daha sonra, bölgedeki kazı çalışmalarından çıkan eserlerle müze genişlemiş ve zenginleşmiştir.
Müzenin arkeoloji ve etnografya bölümleri vardır. Arkeoloji bölümünde Alanya çevresinde bulunarak sergilenen en eski tarihli eserlerden biri, M.Ö. 7. yüzyıla ait Fenike dilindeki Cebelireis Dağı Yazıtı'dır. Müzenin en önemli eseri ise mitolojide dramatik bir öyküsü olan Herakles'in heykelidir. İsa'dan sonra 2. yüzyıla tarihlenen bronz döküm Herakles heykeli ayrı bir salonda sergilenmektedir.
Alanya Arkeoloji Müzesi'nde Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans dönemine ait bronz, mermer, pişmiş toprak, cam ve mozaik buluntularla zengin bir kül kutuları ve sikke koleksiyonu vardır. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait Türk - İslam eserleri de bulunmaktadır.
Etnografya bölümünde Alanya çevresinden derlenen ve bölgenin folklorik özelliklerini yansıtan, yörük kilimleri, alaçuvallar, heybeler, giysiler, işleme örnekleri, silahlar, günlük kullanım kapları, takılar, el yazmaları ve yazı takımları gibi objeler ile eski bir Alanya evine ait günlük oda sergilenmektedir. Ayrıca, müze bahçesinde de Roma, Bizans ve İslami dönemlere ait taş eserler vardır.

Alanya Kalesi, Antalya'nın ilçesi Alanya'nın simgelerinden biri olan kale. Denizden yaklaşık olarak 250 metre kadar yükselen bir yarımada üzerinde bulunmaktadır. Surlarının uzunluğu toplam olarak 6,5 kilometredir.
Eski dönemlerde Kandeleri olarak adlandırılan Alanya yerleşimine kale Helenistik dönemde inşa edilmiştir. Günümüzdeki tarihi dokusu 13.yüzyıl Selçuklu eseri olan kalenin tarihi Helenistik döneme kadar inmektedir. Kale, 1221 yılında kenti alıp yeniden inşa ettiren Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmıştır. Kalede toplam 83 kule ve 140 burç vardır. Orta Çağ'da surların içinde bulunan kentin su gereksinimini sağlamak üzere 1200 kadar sarnıç yapılmıştır. Sarnıçların bir kısmı hâlen kullanılmaktadır. Surlar, planlı bir şekilde Ehmedek, İçkale, Adam Atacağı, Cilvarda burnu, Arap Evliyası ve Esat Burcu'nu takiben Tophane ile Tersane'yi geçip Kızılkule'de bitecek şekilde yapılmıştır.

Romalı korsan Tryhos'un savaşçıları tarafından MÖ 2. yüzyılda Korakesion adıyla kuruldu. Doğu Akdeniz'deki korsan faaliyetlerinden
rahatsız olan Romalılar, kaleyi MÖ 64-65 yıllarında ele geçirdiler. Kale ve etrafındaki yerleşim, 1220-1221 yıllarında
I. Alaeddin Keykubad tarafından Selçuklu ülkesine katıldı Sonra sırasıyla Karamanoğulları, Memlükler idaresine geçmiş, son olarak da I. Süleyman tarafından fethedilmiştir.
Yarımadanın zirvesinde günümüzde müze olarak düzenlenen İçkale bulunmaktadır. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad sarayını burada inşa ettirmiştir. Günümüzde de kalede yerleşim vardır. Kale motorlu taşıt trafiğine açık olmakla beraber yürüyerek ise takribi 1 saatte İçkale'ye varılmaktadır. Ayrıca kaleye teleferik ile ulaşım sağlanmaktadır.

Sitti Zeynep Türbesi
Alanya Feneri

Alanyaspor ya da sponsorluk anlaşması gereği Corendon Alanyaspor, Antalya'nın Alanya ilçesindeki futbol kulübüdür. Renkleri turuncu ve yeşildir. Maçlarını 9.727 kişilik Alanya Oba Stadyumu'nda oynamaktadır. 2015-16 sezonunda 1. Lig'de mücadele eden Alanyaspor, play-off maçları sonucu 2016-17 sezonunda Süper Lig'de mücadele etmeye hak kazandı. 2019-20 sezonunda Ziraat Türkiye Kupası'nda finale yükselmeyi başarmış fakat finalde Trabzonspor'a yenilerek kupayı 2.sırada bitirmiştir. Kulübün ayrıca 2025-2026 sezonu itibarıyla Kadınlar 3. Ligi’nde mücadele eden kadın futbol takımı da mevcuttur.

Alanyaspor kulübü 1948 yılında doktor Ali Nazım Köseoğlu ve bir grup genç tarafından kuruldu. Kulübün ismi önce Alanya Kalespor, daha sonra ise Kale Gençlikspor olarak değişmiştir. İlk forma rengi mavi-beyaz olmuştur. 1966 yılına kadar yarı federe statüde devam eden kulüp, 1965-66 sezonunda federe statüye kavuşmuştur. Aynı sezonda ilk kez Antalya Amatör Kümesi'ne kırmızı-beyaz renklerle katıldı.
1982 yılı Mayıs ayında yeni yönetimin başındaki Hüseyin Arıkan başkanlığında yapılan tüzük değişikliği sonrası takım bugünkü rengi olan turuncu-yeşil renkleri aldı ve ismini de Alanyaspor olarak değiştirildi. 1984-85 sezonunda Türkiye 3. liglerinin kurulması ile Alanyaspor 3. Lig'e alındı. Böylece Alanya profesyonel liglerde oynayan ilk futbol takımına kavuşmuş oldu. Yine bu dönemde, uzun yıllar bitirilemeyen Alanya Stadyumu'nun inşaatı tamamlandı.
1987-1988 sezonunda kulüp 3. Ligde grubunda şampiyon olarak ilk kez Necati Azakoğlu başkanlığında 2. Lig'e yükseldi. 1993-94 sezonunda Türkiye Kupası'nda 6. tura kadar çıkma başarısı gösterdi.
1996-97 sezonunda tekrar 3. Lig'e düşen kulüp, 2003-04 sezonunda 3. Ligde şampiyon olarak bitirerek 2. Lig'e yükseldi.
2005-06 sezonunda grubu lider tamamlayan Alanyaspor, yükselme grubuna katılmaya hak kazandı. Yükselme grubunu 5. sırada tamamlayan takım, ekstra play-off oynamaya hak kazandı. Ankara'da oynanan play-off karşılaşmalarında Pendikspor'a elendi.
2007-08 sezonunda klasman gruplarını lider tamamlayan takım, Çankırıspor'a yenilerek bir üst lige yükselme şansını kaybetti. Bu sezonda Türkiye Kupası'nda dönemin Süper Lig ekiplerinden Sivasspor'u 1-0 yenen Alanyaspor, tarihinde ilk kez bu kupada gruplara kalma başarısı gösterdi. Grup maçlarında Alanyaspor ilk kez Fenerbahçe ile resmi müsabaka oynadı. 23 Ocak 2008'de Alanya Millî Egemenlik Stadyumu'nda oynanan maç Fenerbahçe'nin 10-3 galibiyetiyle sonuçlandı. Bu karşılaşma Alanyaspor'un tarihinde ilk kez 4 büyüklerden bir takım ile resmi maç oynaması bakımından önemlidir. Alanyaspor'un grubunda Fenerbahçe dışında Kayserispor, Şanlıurfaspor ve Gaziantepspor da yer almaktaydı. Diğer maçlarda ise Şanlıurfaspor ve Gaziantepspor'a 3-0'lık skorlarla boyun eğen Alanyaspor, Kayserispor'a ise 5-0 yenildi ve Türkiye Kupası grubunu puansız tamamladı.
2008-09 sezonunda Türkiye Kupası'nda Süper Lig ekibi Gençlerbirliği'ni 2-1'le eleme başarısı gösteren Alanyaspor, bu yıl da gruplara kaldı. Grup maçlarında Sivasspor ve Manisaspor ile 2-2 berabere kaldı. Denizlispor'a 1-0, Konyaspor'a ise 4-0 yenildi.
2009-10 sezonunda takım son haftada Konya Şekerspor'la deplasmanda berabere kalarak, bir alt lige düşmekten son haftada kurtuldu. 2010-11 sezonunda ise ligi 16. sırada tamamladı.
2011 yılında yaşanan başkanlık krizinin ardından Mevlüthan Çavuşoğlu kulüp başkanlığını 15 günlüğüne geçici olarak devraldı ve bu 15 günün ardından Hasan Çavuşoğlu oldukça geniş bir listeyle başkanlığa seçildi.
2012-13 sezonunda oldukça istikrarsız sonuçlar alan Alanyaspor ligi 9. sırada tamamladı. 2012-13 sezonun devre arası kampını Alanya'da geçiren Galatasaray'la Alanya Oba Stadyumu'nda bir hazırlık maçı yapan Alanyaspor 6-2'lik skorla yenildi.
2013-14 sezonunda oldukça başarılı sonuçlar alan turuncu-yeşilliler, ligin devre arasında Fenerbahçe ile 12 Ocak 2014 günü Alanya Oba Stadyumu'nda oynadığı hazırlık maçını 2-1 kazandı. 2013-14 sezonunda 2. Lig Kırmızı grubu 2. sırada tamamlayan Alanyaspor, Play-off mücadelelerinde çeyrek finalde Amed Sportif Faaliyetler'i iki maçta da 1-0, yarı finalde MKE Ankaragücü'nü dış sahada 1-0 ve evinde 3-2 yenip finale yükseldi. Final mücadelesinde de normal süresi ve uzatmaları 0-0 biten maçta penaltı atışlarıyla Hatayspor'u 4-3'lük skorla eleyen Alanyaspor 1. Lig'e yükseldi.
2014-15 sezonu öncesi Albimo firmasıyla isim sponsorluğu anlaşması yapan Alanya ekibi 1. Ligde o sezonu Albimo Alanyaspor adıyla geçirdi. 2014-15 sezonunda ligi 3.sırada bitiren Alanya takımı play-off mücadelesi ilk maçında Samsunspor'a elenerek Süper Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2015-16 sezonunda isim sponsorunu değiştirerek Multigroup Alanyaspor adını alan kulüp ligi 3. sırada tamamladı ve Süper Lig'e yükselmek için play-off oynama hakkı elde etti. İlk turda Balıkesirspor'u eleyen Alanyaspor, finalde Adana Demirspor'la eşleşti. Adana Demirspor'u penaltılarla 3-1 yenen Alanyaspor, Süper Lig'e çıktı.
2016-17 sezonunda sponsorluk anlaşması gereği kulüp adı Aytemiz Alanyaspor olarak değiştirildi. Bu sponsorluk anlaşması 2021-2022 sezonu sonuna kadar sürmüştür.
2018-19 sezonunun 30. haftasında Kayserispor deplasmanında 1-1 berabere kalan Alanyaspor kafilesindeki futbolculardan Caulker, Djalma, Baiano, Cisse, Welinton, Sackey ve Šural birlikte Alanya'ya dönmek için vip minibüs kiraladı. Kayseri'den yola çıkan minibüs, Antalya-Alanya kara yolunda, şehir merkezine 5 kilometre kala Dinek mevkisinde yoldan çıkarak devrildi. Kazada yaralanan 7 futbolcu, ambulanslarla Alanya'daki özel bir hastaneye kaldırıldı. Yaralı futbolculardan Josef Šural ameliyata alındı fakat tüm müdahalelere rağmen öldü.
2019-20 sezonunda ligi 34 maç sonunda 57 puanla 5. sırada bitirerek tarihinde ilk kez bir UEFA müsabakasına katılım hakkı elde etti. Pandemi dolayısıyla tek maç üzerinden olan elemede, Norveç takımı Rosenborg'a 1-0 yenilerek elendi.2019-2020 sezonu Türkiye Kupasında da başarılı olan Alanyaspor kupada finale yükseldi. Finalde Trabzonspor'a yenilerek kupayı alamayan Alanyaspor Süper Lig tarihinde en başarılı sezona imzasını atmış oldu.
2020-2021 sezonu Türkiye Kupası çeyrek Final mücadelesinde Galatasaray'ı eleyerek yarı finale çıkan Alanyaspor yarı finalde Antalyaspor'a yenilerek Kupaya veda etti.
2020-2021 sezonuna da başarısına devam eden  Alanyaspor, 21 takımlı Süper Ligi 40 maçta 60 puanla 7. sırada bitirdi.
Alanyaspor 2021-22 sezonuna Çağdaş Atan yönetiminde başladı. 3 haftanın sonunda 1 galibiyet 2 mağlubiyetin ardından Atan'ın görevine son verildi. 4 haftada oynanacak Giresunspor maçı öncesi takımın başına Bülent Korkmaz getirildi. Sezonun ilk devresini 8 galibiyet, 4 beraberlik ve 7 mağlubiyetle 8 sırada tamamlanmasının ardından teknik direktör Bülent Korkmaz görevinden istifa etti. Korkmaz'ın ardından daha önceden Alanyaspor'da yardımcı antrenörlük görevinde bulunmuş Francesco Farioli teknik direktörlük görevine getirildi.
Alanyaspor Farioli yönetiminde Süper Lig 2021-2022 sezonunu 64 puan toplayarak beşinci sırada tamamladı.
2021-22 sezonu Türkiye Kupasında Alanyaspor, yarı finalde Sivasspor'a elenerek Kupaya bir kez daha yarı finalde veda etti.
2022-23 sezonunda sponsorluk anlaşması gereği kulüp adı Corendon Alanyaspor olarak değiştirildi. 2024 yılı Ocak ayında FIFA'dan yapılan açıklamada kulübe 3 dönem transfer yasağı getirildi.
Alanyaspor 2022-23 sezonunu 36 maç sonucunda 41 Puanla 15.sırada tamamladı.
Alanyaspor 2023-24 sezonunu 38 maç sonucunda 52 Puanla 8.sırada tamamadı.
Alanyaspor 2024-25 sezonunu 26 maç sonucunda 45 Puanla 12.sırada tamamladı.

Alanyaspor'un ilk taraftar grubu 1985 yılında U.Veysel, Abdullah Bilen, Salih Sertgöz, tarafından kurulan Eren-Gençlik adındadır.10 yıl faaliyetlerine devam eden grup daha sonra bıraktı.1998 yılına kadar kısa süreli gruplar tribünlerde yer aldıktan sonra ALTAD kuruldu.1998 yılında gayrı resmî olarak kurulan ve 2000 yılından bu yana resmi olarak faaliyet gösteren ALTAD (Alanyaspor Taraftarlar Derneği) kulübün en büyük taraftar grubudur. Dernek dönemin kaymakamı Cengiz Gökçe, Alanyaspor başkanı Hasan Hacıince ve yönetim kurulu üyeleri Mevlüthan Çavuşoğlu ve Turan Görgün'ün çabalarıyla kurulmuştur. Derneğin kurucu üyeleri Uğur Veysel Okşar, Şeyhmus Altundal, Yusuf Koca, Mustafa Yıldırım, İbrahim Erdoğan, Ali Mercan, Kemal Sevindik, Mehmetşah Çiçek, Muhammet Özmen ve Mehmet Uyar'dır.Dernek Başkanlığını Uğur Veysel Okşar'ın yaptığı yönetim kurulu taraftarın gelişmesinde, kadın taraftarların tribünlere gelmesinde önemli roller üstlendi. Alanyaspor taraftarı ALTAD2000 öncülüğünde birçok kulüp taraftarları ile iyi ilişkiler kurdu. Bu misafirlikleri sebebiyle de TFF'den ve Spor Toto Müdürlüğünden Fair Play ödülleri aldı. 2018 yılında faaliyetlerine ara veren dernek üyeleri halen tribünlerde yer almaktadır. 2023 Yılında Şimşekler grubunun Alanyaspor yönetimi tarafından feshedilmesiyle birlikte Eski grup üyeleri Tershane grubunu kurdu.2026 Yılı itibarıyla Tershane ve Yörükler grupları tribünde aktiflerdir.

12 Eylül 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Süper Lig: 10 Sezon
2016-

1. Lig: 11 sezon
1988-1997, 2014-2016

2. Lig: 10 sezon
2004-2014

3. Lig: 11 sezon
1984-1988, 1997-2004

Amatör Lig: 36 sezon
1948-1984

Türkiye Kupası
Finalist (1): 2019-20
Yarı final (1): 2020-21, 2021-22

1. Lig:
Play Off Şampiyonluğu (1) : 2015-2016

2. Lig:
Play Off Şampiyonluğu (1) : 2013-2014

3. Lig:
Şampiyonluk (2) : 1987-1988, 2003-2004

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

Kulüp, 1986 yılından beri çoğu Türk, birçok teknik direktörle çalışılmıştır. 22 Mart 2025 tarihinden itibaren Portekizli teknik direktör João Pereira ile çalışılmaktadır.

1948 yılında kurulan kulübün 20 farklı başkanı olmuştur. Başkanlık görevini 2011 yılından beri Hasan Çavuşoğlu yürütmektedir.

Alanyaspor Kulübü, tarihinde ilk kez kurduğu kadın futbol takımıyla 2025-2026 sezonu itibarıyla Kadın

Alaşehir, Antik Çağ'da Philadelphia (Grekçe: Φιλαδέλφεια, yani ‘kardeşini sevenin şehri’) adıyla kurulan kent, 1390 yılında Osmanlılar tarafından fethedilene kadar bu adla anılmıştır. Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde bulunan Manisa ilinin ilçelerinden biridir.

Alaşehir, İç Ege Bölgesi'nde, Batı Anadolu'daki doğu-batı yönlü ovalardan biri olan Gediz Ovası'nın doğu kesiminde bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 971 km²dir.
Alaşehir ilçe merkezi 28 derece 31 dakika 38 saniye doğu boylamı, 38 derece 21 dakika 41 saniye kuzey enlemi üzerinde bulunmaktadır.
Alaşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 198 metredir.

İlçe, Alaşehir çayının da içinden aktığı bir grabenden ve bunu güneyden ve kuzeyden sınırlayan oldukça yüksek plato ve dağlardan ibarettir. İlçenin coğrafi alanı içerisinde dört önemli jeomorfolojik ünite bulunmaktadır. Bu jeomorfolojik üniteler güneydeki Bozdağlar kütlesi, kuzeyindeki Uysal dağları kütlesi ve bu iki dağ kütlesi arasındaki Alaşehir Ovası ve güneydoğusundaki engebeli Uluderbent Çayı Vadisi'dir.
Bozdağların ortalama yükseltisi 1000–1100 m kadar olan plato yüzeyleri üzerinde bazı yerlerde yükseltisi 2000 m'yi aşan doğudan batıya doğru Dindarlı Dağları (1040 m), Çaldağı (1430 m), Karaöküz Dağı (1396 m), Hacıalikarlığı (1839 m), Gözlüğbaba Dağı (1879 m), Çulha Dağı (1555 m), Karadağ (1400 m) ve Kartal Tepe (2070 m) gibi yüksek doruklar bulunmaktadır. Genel olarak 1000 m yükseklikte bulunan kuzeydeki dağlık kütleyi ise, doğudan batıya doğru sırasıyla Uysal Dağları (1311 m), Umurbaba Dağı (1555 m), Karadağ (1108 m) ve Kaysan Tepe (1135 m) oluşturmaktadır.
Gediz Nehri'nin bir kolu olan Alaşehir Çayı'nın içinden aktığı Alaşehir Ovası, doğuda Kocaçay'ın dar bir yarma vadiden çıkıp ovaya dahil olduğu kesimden başlamakta, Alaşehir çayının Gediz nehrine kavuştuğu Salihli Ovası'na kadar devam etmektedir. 8 ilâ 15 km genişliğindeki ova verimli topraklara sahiptir. Alaşehir çayının kuzeyden güneye doğru akan önemli bir deresi olmamasına karşın güneyde Alaşehir Derbendi, Buldan Derbendi, Sarıkızçayı, Zeytin Çayı, Avra Çayı, Şahyar Deresi, Alkan Çayı, Kurudere, Değirmendere ve Göbekli Deresi gibi güneyden kuzeye doğru akan dereleri vardır.
Gediz grabeninin doğu bölümünü oluşturan Alaşehir çayı vadisi, Batı Anadolu Fay kuşağı içerisinde deprem riskinin yüksek olduğu bir sahadır. Kandilli Rasathanesi kayıtlarına göre 28 Mart 1969 tarihinde 6,5 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş; bu depremde 68 kişi ölmüş, 4651 konutta yıkılmış veya çok ağır hasar görmüştür.

İlçede Akdeniz ikliminden karasal iklime geçiş özelliği gösteren bir iklim egemendir. Genel olarak ılıman bir iklimin geçtiği Alaşehir'de yaz ayları oldukça sıcak ve kurak geçer. Kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Yazın bölgede sıcaklığın 40 dereceye kadar çıktığı görülür. Kışın yıllık yağış ortalaması 500 mm³ olup yağışların büyük bir kısmı kış aylarında düşer.

İlçe ekonomisi tarım, hayvancılık ve sanayiye dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler, üzüm başta olmak üzere, tütün, pamuk, tahıl, armut ve zeytindir. Hayvancılıkta sığır ve koyun yetiştirilir. İlçede ayrıca 150 üzüm ihracatı yapan firma, 80 üzüm işletmesi, Tariş Üzüm Entegre Tesisleri ve Suma Fabrikası ile Sarıkız Maden Suyu Fabrikası bulunmaktadır.

İlçeye ulaşım D 585 kara yolu ve demir yolu ile sağlanmaktadır. İlçe genelinde ve çevre ilçelere ise toplu taşıma hizmeti Manisa Büyükşehir Belediyesine ait araçlar ve yine Büyükşehir Belediyesinin denetlediği özel toplu taşıma araçları ile sağlanmakta olup bu araçlarda Manisa kart kullanılmaktadır.

Sultaniye üzümünün yetiştiği nadir bölgelerden biridir, yemek kültürü gelişmiştir, Ege Bölgesi'nde olduğu için genelde zeytinyağlı ve hafif yemekler yenilir. Ayrıca kapaması da meşhurdur.Yörükan seyahat notunda geçmiştir.

Filadelfiya veya Philadelphia (Grekçe: Φιλαδέλφεια) isminin Türkçede, "kardeş sevgisi" anlamına geldiği söylenir. Antik Katakekaumene bölgesinde bulunan 10 kentin oluşturduğu dekapolisin şehirlerinden biridir. Filadelfiya'nın kuruluşu Pergamon Kralı II. Attalos'a dayandığı tahmin edilmektedir. MÖ 159 yılından başlayarak başkent Bergama Krallığı'nın yönetimine geçen II. Attalos, kurduğu şehirlerle ve kültüre verdiği destekle ün yapmıştır. Turizm şehri Antalya da II. Attalos tarafından kurulmuştur ve Attaleia (Tr. "Attalos şehri") denilmiştir. Attalos kendisinden önceki kral olan ağabeyi II. Eumenis'i çok seviyordu. II. Attalos bu sebepten "kardeşini seven" diye çevrilebilen "Philadelphus" lakabıyla bilinirdi. Filadelfiya şehrinin madeni paraları da birbirine tıpatıp benzeyen bu iki kardeşin görüntüsünü taşır. Onların birbirlerine duydukları kardeş sevgisi de yeni kurulmuş olan şehrin adı bu şekilde oluştuğu farz edilir.
William Barclay'a göre bu yeni yerleşimin amacı, bir Grek kültür merkezi olarak komşuları Misya, Lidya ve Frigya'yı etkilemekti. (MÖ 19)

Alaşehir; eski dönemlerde bilinen Filadelfiya (Philadelphia), Sart'ın yaklaşık 50 km kadar güneydoğusunda, Gediz grabenininde geniş bir ovanın güney yamacında kuruluydu. Hem iklim yönünden, hem de güneyinde ve kuzeyinde bulunan dağlardan (horst) ovaya inen alüvyon toprakları sayesinde çok verimli bir araziye sahipti. Bu yüzdendir ki Alaşehir antik dönemden bugüne kadar bağcılıkla ün kazanmıştır. Öte yandan yörenin bu yapısı büyük tehlikeleri de içeriyordu. Filadelfiya'daki deprem izleri başka yörelere göre daha yoğundu. 17'de Sart'ın yanı sıra on kenti yıkan korkunç depremin sarsıntıları başka yerlerde sona ererken, Filadelfiya'da yıllar sonra dahi hissedilmeye devam etti. MÖ 63 yılında Amasya'da doğan ünlü coğrafyacı Strabon Filadelfiya'ya "deprem şehri" lakabını vermişti. Gerçekten de Filadelfiya'da hemen her gün artçı şoklar hissediliyordu. Şehir halkının büyük bir kesimi yeni sarsıntılardan ve yıkıntı taşlarından korktukları için açık arazide çadırlarda kalmayı tercih ediyordu.
Korkunç depremden sonra Roma imparatoru Tiberius, Sart'a yaptığı yardım gibi Filadelfiya'ya da yardım etti, şehir halkı onun onuruna şehrin adını "Kayser'in yeni şehri" anlamında Neocaesaria olarak değiştirdi. Yıllar sonra imparator Vespusyan Flavius'un döneminde tekrar isim değişikliği oldu. Bugünkü Alaşehir bir süre için Filavya adını taşıdı.

Yeni Ahit'te adı geçen Yedi Kilise'nin yedisi de bugünkü Türkiye toprakları içindedir. Filadelfiya Kilisesi de bunlardan biridir.
Alaşehir Pergamon Kralı II. Attalos (MÖ 150-138) tarafından kurulmuş olup o dönemdeki ismi Filadelfiya'dır. Bergama Krallığı zamanında önemli bir kent olan Filadelfiya, Roma döneminde de önemini korumuştur. Roma döneminde daha da gelişen kent MS 40 yıllarında Hristiyanlığın yaygınlaşması ile birlikte Pavlus'un müritlerinin toplandığı bir yer olmuştur. Filadelfiya Kilisesi, Pavlus döneminde kurulmuştur.

Bizans döneminde önemli bir askeri üs olan kent, bir süre müslüman Araplar tarafından feth edilmeye çalışılmıştır. Zaman içerisinde yaşanan depremlerle kentteki yapılar hasar görmüştür.

Malazgirt Savaşı (1071) sonrasında yöreye gelen bazı Türkmen boyları buraya yerleşmiştir. Alaşehir, Selçuklu Hanedanı ile Bizanslılar arasında sık sık el değiştirmiştir.

Aydınoğulları Beyliği, Osmanlılar tarafından ilhak edilinceye dek, şehre egemen olmuştur.

Kent, Yıldırım Bayezid tarafından 1391'de Osmanlı topraklarına katılmıştır. İsmini Yıldırım Bayezid döneminde almıştır. Yıldırım Bayezid'in şehrin tepesi Toptepe'ye çıkarak "Ne âlâ şehir!" (Ne harika şehir!) dediği rivayet edilir. Bu temcidle şehrin ismi Alaşehir olarak kalır. Aziz Yuhanna Kilisesi yıkılmamış ve yıktırılmamıştır lâkin karşısına bir cami inşa edilmiştir. Bu cami "Yıldırım Bayezid Camii"dir ve ibadete açıktır. Timur istilasından sonra yaşanan Fetret Devri sürecinde, 1402'de yeniden Osmanlı topraklarına dahil olmuştur. 19. yüzyılda Aydın Vilayeti'nin Saruhan Sancağına bağlı bir kaza olan Alaşehir, cumhuriyetin ilanına kadar Aydın İli Manisa Sancağına bağlı kalmıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Mütarekesi'ne dayanılarak başlatılan Ege'deki Yunan işgaline karşı direnişi örgütlemek amacıyla, Erzurum Kongresi'nden kısa bir süre sonra Alaşehir Kongresi (16–25 Ağustos 1919) yapılmıştır. Bu kongrenin toplanmasına Balıkesir eski Mutasarrıfı Hacı Muhittin Bey'in önemli katkıları olmuştur. Bu kongrenin Erzurum ve Sivas Kongrelerinden farkı, sivil memurlar ve yerel eşrafın önderliğinde toplanmasıdır. Bu kongre ile Alaşehir'in Anadolu'da Kuvâ-yi Milliye'nin örgütlenmesinde katkısı olmuştur.
15 Mayıs 1919'da İzmir'e giren Yunan ordusu 24 Haziran 1920'de Alaşehir'e varmış, 5 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu tarafından geri alınmıştır. Millî Mücadele'de işgalci Yunanlara karşı baş kaldıran ve bu amaçla milis teşkilatları kurarak direnen ilk şehirlerimizden birisi Alaşehir'dir.

Cumhuriyetin ilanından sonra Manisa iline bağlı ilçe konumunu sürdürmüştür. Mübadele sonrası ilçeden göç eden Rum nüfus Yunanistan'da Nea Filadelfia (Yeni Filadelfiya) kentine yerleşmişlerdir.
Alaşehir'den günümüze gelebilen tarihî eserler arasında; Filadelfiya Aziz Yuhanna Kilisesi (turizm için "Philadelphia St. Jean Church" diye de tanıtılır), Bizans dönemine ait sur kalıntıları, Yıldırım Bayezid Camii, Şeyh Sinan Camisi ve Türbesi, Güdük Minare Camisi, Yağhane Camisi, Kadı Şeyh Camisi ve Türbesi, Rahmanlı Dede (Tepeköy mahallesinde) bulunmaktadır.
Daha önceleri Sarıgöl ilçesi Alaşehir'e bağlıyken 4 Eylül 1957'de 7033 sayılı kanunla Alaşehir'den ayrılarak Manisa iline bağlı bir ilçe olmuştur. 6 Aralık 2012 tarihinde yayımlanan On Üç İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Altı İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Manisa Büyükşehir Belediyesi kurulmuş ve Alaşehir de bu kanunun maddeleri uyarınca Manisa Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisine girmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Alaşehir Kaymakamlığı 10 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Gürbüz (d. 26 Ekim 1987 Antalya, Türk başpehlivan. 650., 651., 658. ve 660.Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde birinci gelerek dört kez başpehlivan unvanını kazandı.

1987'de Korkuteli - Antalya'da doğdu. Eski Kırkpınar başpehlivanlarından Recep Gürbüz'ün oğlu ve pehlivan Mehmet Öztürk'ün torunu olan Ali Gürbüz, üç kuşağı başpehlivan olan bir ailedendir. 2004 yılında lise eğitimini Murat Paşa Lisesi'nde tamamladıktan sonra aynı yıl Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu'nu kazanarak lisans eğitimine Ankara'da başladı. Üniversite eğitimi esnasında minder güreşine yöneldi.

Minder güreşinde de güreşen Ali Gürbüz, 2007 yılında Gençler Avrupa Şampiyonası'nda ve Gençler Dünya Şampiyonası'nda üçüncülük elde etti.
1998 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde Er Meydanı'na çıktı. 1998 yılı Kırkpınar Yağlı Güreşleri'ne katıldığı ilk güreş deneyiminde Minik 2 Boyunda ikincilik kürsüsüne çıktı. Daha sonra sırasıyla 2002 yılında Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde Tozkoparan Boyunda yine ikinci oldu. 2003 yılında Deste Küçük Boyda birincilik kürsüsüne çıktı. 2005 yılı Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde Deste Büyük Boyda, 2006 yılında da, Küçük Orta Büyük Boyda birinci oldu. 2008 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde Er Meydanında Başaltı Boyunda birincilik kürsüsüne çıkarak Başpehlivan Boyunda güreşmeye hak kazandı.
2009 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde üçüncü oldu.
2010 yılında Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde ikinci oldu.
2011 yılı 650. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde final müsabakasında Başpehlivan Recep Kara'yı yenerek ilk defa Kırkpınar Başpehlivanı olarak Er Meydanı'nda altın kemer kuşandı.
2012 yılında 651. Kırkpınar Yağlı Güreşleri finalinde yine Recep Kara'yı yenerek unvanını korudu. Ayrıca 2. Arnavutköy Yağlı Güreşlerinde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.
2013 yılında yapılan 652. Kırkpınar yağlı güreşlerinde ise İsmail Balaban'ı finalde yenerek üst üste 3. kez baş pehlivan oldu ve böylelikle altın kemerin ebedi sahibi oldu. Fakat doping testi pozitif çıktı ve altın kemer İsmail Balaban'a verildi.
2016 Yılı 655. Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde kürsü yaparak üçüncü olmuştur.
2018 Yılı 657. Kırkpınar Yağlı Güreşlerinde yarı finale çıkmıştır. Yarı finalde Şaban Yılmaz'a yenilerek, üçüncülük kürsüsünde yer almıştır. Aynı yıl 25. Gönen Yağlı Güreşleri'nde ve 33. Kandıra Yağlı Güreşlerinde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.
2019 yılında yapılan 658. Kırkpınar Yağlı Güreşleri finalinde bir önceki yılın başpehlivanı Orhan Okulu'yu yenerek 3. kez başpehlivan oldu. Aynı yıl 60. Geleneksel Kurtdereli Yağlı Güreşleri'nde birinci olan Ali Gürbüz, Kurtdereli başpehlivanlığı unvanını almıştır.
2020 yılında yapılması gereken 659. Kırkpınar Yağlı Güreşleri COVID-19 salgını kapsamında alınan tedbirler nedeniyle yapılamamıştır.
2021 yılında yapılan 660. Kırkpınar Yağlı Güreşleri finalinde İsmail Koç'u yenerek 4. kez başpehlivanlığı kazandı. Osman Özgün, Tanju Gemici, Ertuğrul Dağdeviren, Serhat Gökmen ve Orhan Okulu'yu mağlup eden Ali Gürbüz finale kalmıştı Aynı yıl 61. Geleneksel Kurtdereli Yağlı Güreşleri'nin başpehlivanı Ali Gürbüz oldu.
2022 yılında yapılan 661. Kırkpınar Yağlı Güreşleri, önceki iki yılın başpehlivanı olan Ali Gürbüz için altın kemerin ebedi sahibi olma yılıydı. 1. turda Ali Yanatma'yı mağlup ederek 2. tura yükselen Ali Gürbüz, 2. turda Mehmet Yeşil Yeşil'e yenilerek elenmiştir.
2023 yılında 29. Gönen Sebeplili Hüseyin Yağlı Güreşleri'nde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.
2024 yılında 916. Aybastı Perşembe Yaylası Yağlı Güreşleri, 16. Sekapark Yağlı Güreşleri, 13. Beyağaç Hüseyin Çokal Yağlı Güreşleri, 2. Fethiye Mustafa Kiremitli Yağlı Güreşleri ve 2. Şahinbey Yağlı Güreşleri'nde birinci olarak başpehlivanlığı kazandı.
2025 yılında 349. Mustafakemalpaşa Kabulbaba Yağlı Güreşlerinde, 48. Yapraklı Yağlı Güreşlerinde ve 41. Karamürsel Yağlı Güreşleri'nde birinci olarak başpehlivanlık kazandı.

Son Güncelleme: 31.05.2026

2008

22. Dirmil Altın Sipsi Yağlı Güreşleri
2009

47. Nilüfer Çalı Yağlı Güreşleri
5. Antalya Kepez Yağlı Güreşleri
2010

16. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
48. Nilüfer Çalı Yağlı Güreşleri
18. Menteşe Yağlı Güreşleri
Sancaktepe Yağlı Güreşleri
Aksu Yağlı Güreşleri
2011

12. Kumluca Yağlı Güreşleri
17. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
3. Sekapark Yağlı Güreşleri
650. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
659. Tarihi Elmalı Yeşilyayla Yağlı Güreşleri
24. Dirmil Altın Sipsi Yağlı Güreşleri
Korkuteli 23. Altın Kiraz Yağlı Güreşleri
10. Avcılar Gece Yağlı Güreşleri
2012

8. Antalya Kepez Yağlı Güreşleri
13. Kumluca Yağlı Güreşleri
Demre Yağlı Güreşleri
Mustafakemalpaşa Yalıntaş Yağlı Güreşleri
Kemer Yağlı Güreşleri
Çan Yağlı Güreşleri
4. Çorum Yağlı Güreşleri
4. Sekapark Yağlı Güreşleri
2. Arnavutköy Yağlı Güreşleri
651. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
660. Elmalı Yağlı Güreşleri
2013

19. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
18. Feslikan Yağlı Güreşleri
2014
-
2015
-
2016

54. Nilüfer Çalı Yağlı Güreşleri
91. Büyükmandıra Yağlı Güreşleri
53. Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan Yağlı Güreşleri
2017

285. Çardak Yağlı Güreşleri
13. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
2018

79. Dursunbey Yağlı Güreşleri
33. Kandıra Yağlı Güreşleri
30. Korkuteli Yağlı Güreşleri
27. Seydikemer Seki Yağlı Güreşleri
25. Sancaktepe Yağlı Güreşleri
25. Gönen Yağlı Güreşleri
24. Hünkâr Çayırı Yağlı Güreşleri
19. Kumluca Yağlı Güreşleri
17. Hendek Selmandede Yağlı Güreşleri
14. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
14. Kemer Yağlı Güreşleri
10. Sorgun Yağlı Güreşleri
7. Kavaklı Koca Yusuf Yağlı Güreşleri
4. Serik Yağlı Güreşleri
4. Muratpaşa Yağlı Güreşleri
2019

658. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
667. Elmalı Yağlı Güreşleri
1. Egepol Bergama Yağlı Güreşlerii
20. Kumluca Yağlı Güreşleri
94. Büyükmandıra Yağlı Güreşleri
25. Hünkarçayırı Yağlı Güreşleri
32. Dirmil Altınyayla Yağlı Güreşleri
8. Çan Yağlı Güreşleri
15. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
60. Kurtdereli Yağlı Güreşleri
2. Burdur Yağlı Güreşleri
Topçam Yağlı Güreşleri
28. Seydikemer Yağlı Güreşleri
Altıeylül Yağlı Güreşleri
13. Şile Yağlı Güreşleri
7. Köyceğiz Yağlı Güreşleri
Osmancık Yağlı Güreşleri
6. Boyabat Yağlı Güreşleri
2021

660. Kırkpınar Yağlı Güreşleri
15. Kartepe Hergeleci İbrahim Yağlı Güreşleri
23. Feslikan Yağlı Güreşleri
61. Kurtdereli Yağlı Güreşleri
14. Şile Yağlı Güreşleri
13. Sekapark Altınkemer Yağlı Güreşleri
562. Akhisar Çağlak Yağlı Güreşleri
1. Pamukkale Yağlı Güreşleri
16. Silivri Belediyesi Kavaklı Yenici Mehmet Yağlı Güreşleri
Denizli ? Merkezefendi Yağlı Güreşleri
26. Gebze Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
6. Yuntdağı Yağlı Güreşleri
2022

670. Elmalı Yağlı Güreşleri
12. Sorgun Yağlı Güreşleri
29. Seki Yağlı Güreşleri
27. Hünkar Çayırı Yağlı Güreşleri
24. Malkaralı Fehmi Özkan Yağlı Güreşleri
3. Bigalı Mehmet Çavuş Yağlı Güreşleri
3. Susurluk Göbel Katrancı Mehmet Yağlı Güreşleri
7. Aksu Yağlı Güreşleri
2023

671. Elmalı Yağlı Güreşleri
63. Kurtdereli Yağlı Güreşleri
29. Gönen Sebeplili Hüseyin Yağlı Güreşleri
25. Konyaaltı Feslikan Yağlı Yağlı Güreşleri
17. Alanya Gökbel Yağlı Güreşleri
10. Manavgat Yağlı Güreşleri
8. Yuntdağı Yağlı Güreşleri
1. Marmaris Yağlı Güreşleri
2024

916. Aybastı Perşembe Yaylası Yağlı Güreşleri
16. Sekapark Yağlı Güreşleri
13. Beyağaç Hüseyin Çokal Yağlı Güreşleri
2. Fethiye Yağlı Güreşleri
2. Şahinbey Yağlı Güreşleri
2025

349. Mustafakemalpaşa Kabulbaba Yağlı Güreşleri
48. Yapraklı Yağlı Güreşleri
41. Karamürsel Yağlı Güreşleri

Antakya (Grekçe: Ἀντιόχεια Antiócheia, Süryanice: ܐܢܛܝܘܟܝܐ Anṭiokia, İbranice: אנטיוכיה, antiyokhya, Gürcüce: ანტიოქია, Ermenice: Անտիոք Antiok, Latince: Antiochia ad Orontem, Arapça :انطاکیه Anṭākiya), Asi Nehri kıyısına kurulmuş bir antik kent. Kalıntıları günümüz Antakya şehrinde bulunur ve modern şehre ismini verir.
Antakya Büyük İskender'in generallerinden I. Seleukos tarafından milattan önce dördüncü yüzyılın sonunda kuruldu. Şehrin gelişmesinde coğrafi, askerî ve ekonomik konumu büyük bir etken olmuştur. Şehrin Baharat Yolu, İpek Yolu ve Kral Yolu'nun yakınlarında bulunması ekonomik olarak gelişmesini hızlandırmış ve Yakın Doğu'nun başkenti olma yolunda İskenderiye'ye rakip olmasını sağlamıştır. Şehir ayrıca Helenistik Yahudiliğin ve İkinci Tapınak Dönemi Yahudiliğinin ana merkezlerinden biridir. Antakya'nın şehirleşmesinin büyük bir bölümünü Roma İmparatorluğu topraklarının Doğu Akdeniz bölgesindeki en önemli şehirlerden biri olduğunda yaşamıştır.
Antakya, hem uzun tarihi hem de Helenistik Yahudiliğin ve Erken Hristiyanlığın ortaya çıkmasında oynadığı kilit rolü sebebi ile "Hristiyanlığın Beşiği" olarak adlandırılır. Hristiyan Yeni Ahit, "Hristiyan" isminin ilk olarak Antakya'da ortaya çıktığını ileri sürer.
Şehir, Suriye Tetrapolisi olarak bilinen (Antioch, Seleucia Pieria, Epemiye, Laodicea) şehirlerden birisidir.
Şehir, Augustus zamanında yarım milyon nüfusa sahip bir metropoldü ancak, Orta Çağ'da yaşanan savaşlar, sık yaşanan depremler ve Moğol istilaları ardından Antakya'dan geçmeyi bırakan ticaret yollarının değişmesi sebebi ile önemini kaybetmiştir.

Antakya'dan önce aynı bölgede Meroe adlı bir yerleşim bulunmaktaydı. Burada Herodot'un "Pers Artemis'i" olarak adlandırdığı, Semitik tanrılardan Anat'a ait bir tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınak Antakya'nın Doğu mahallesinde bulunuyordu.
Silpius Dağı (Habib-i Neccar Dağı)'nın eteklerinde Io veya Iopolis adında bir yerleşim yeri bulunmaktaydı. Bu isim kendilerini Attik İyonyalılarla bağdaştırmak isteyen Antakyalılar tarafından kullanılırdı. Io'nun küçük bir tüccar Yunan kolonisi olduğu düşünülmektedir.

Ayrıca Antakyalı Yunan Tarihçi İoannis Malalas ova içinde Asi Nehri kenarında Bottia adında ilkel bir yerleşimin de olduğunu belirtmektedir.

Milattan sonra 4. yüzyılda yaşamış Antakyalı bir hatip olan Libanios'un yazılarında Büyük İskender'in Antakya mevkiinde kamp kurduğu ve Antakya'nın kuzeybatısında Zeus'a bir sunak yaptırdığını belirtmiştir. Bu olay sadece Libanios'un yazılarında geçmektedir. Muhtemelen Antakya'nın statüsüne yükseltmek amacı ile yapılmış olabileceği düşünülse de gerçek olmaması için bir sebep bulunmamaktadır.
MÖ 323 yılında Büyük İskender'in ölümünden sonra, generalleri işgal ettikleri bölgeleri kendi aralarında paylaşmıştır. I. Seleukos MÖ 301 yılında, İpsos Savaşı'nın ardından Suriye topraklarının hakimiyetini kazanmış ve Suriye'nin kuzeybatısında dört "kardeş" şehir kurmaya başlamıştır. Bunlardan biri babası Antiochus'un şerefine kurduğu Antakya'dır. Suda'ya göre ise şehrin adı I. Seleukos'un oğlu I. Antiohos'tan gelmektedir. I. Seleukos'un onaltı Antioch kurduğu düşünülmektedir.
I. Seleukos, Antakya'nın kurulacağı yeri dinî bir törenle seçmiştir. Zeus'un hayvanı olduğuna inanılan kartala bir parça kurban eti verilmiş ve kartalın bu adağı taşıdığı yere şehir kurulmuştur. Seleukos bu dini töreni saltanatının 12. yılında Kadim Makedon Takviminin Artemisos (MÖ Mayıs 300 yılı) ayının 22. gününde gerçekleştirmiştir. Antakya kısa zamanda Seleucia Pieria'nın üstüne çıkarak Suriye'nin başkenti olmuştur.

Orijinal Selevkos şehri, mimar Xenarius tarafından İskenderiye'nin ızgara planı taklit edilerek yapılmıştır. Libanios bu şehrin ilk binasını ve yerleşim planını şu şekilde anlatır. Şehrin kalesi, Habib-i Neccar Dağı'nın üstünde bulunuyordu ve şehrin geneli dağın kuzeyinde, nehrin saçaklandığı yerde dağın yamaçlarında yerleşmişti. Şehir merkezinde iki büyük sütunlu yol kesişiyordu. Kısa bir süre sonra şehrin doğusuna Antiochus I tarafından ikinci bir mahalle kuruldu. Kendine ait surları bulunan bu mahalle, Strabon'nun tabirine göre Yunan şehrinin aksine yerel kültüre sahipti.
Asi Nehri'nin içinde şehrin kuzeyinde büyük bir ada bulunmaktaydı. II. Seleukos Kallinikos bu ada üzerinde üçüncü bir "şehir" kurmaya başladı. Bu şehir III. Antiohos tarafından tamamlandı. IV. Antiokhos Epiphanēs tarafından MÖ 175-164 yılları arasında dördüncü ve son mahalle eklendi. Bu mahallenin eklenmesi ile Antakya, Tetrapolis olarak bilinmeye başladı. Şehrin çapı batıdan doğuya 6 kilometre kuzeyden güneye bundan biraz daha az uzunluktaydı. Bu alanın içinde birçok büyük bahçe bulunmaktaydı.
Yeni şehir Atinalıların yakınlarda bulunan Antigonia şehrinden getirdiği göçmenler, Makedonyalılar ve Yahudiler (Kuruluştan itibaren tüm hakları verilmiş olan)'in karışımından oluşmaktaydı. Antakya'nın kuruluştaki özgür nüfusu 17.000 ve 25.000 arasında  olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayıya köleler ve yerel göçmenler dâhil değildir. Antakya'nın nüfusu geç Helenistik Dönem ve Erken Roma Dönemi'nde 500.000 kişiyi geçerek zirve noktasına ulaşmış ve Roma İmparatorluğu içinde Roma ve İskenderiye'den sonra en büyük üçüncü şehir olmuştur. 4. Yüzyılın ikinci yarısında Libanios'a göre nüfus 150.000 ve İoannis Hrisostomos'a göre de 200.000'dir (çocuklar ve köleler bu sayıya dâhil değildir.).
Şehrin Heraclea mahallesinin yaklaşık 6 kilometre batısında, ortasında Büyük Apollon Tapınağı bulunan bol ağaçlıklı ve su kaynaklı cennetten bir köşe Daphne (Defne) bulunmaktaydı. Bu tapınak I. Seleukos tarafından yaptırılmış ve Apollon'u Müzlerin başı olan Musagetes formunda tasvir eden, heykeltıraş Bryaxis tarafından yapılmış görkemli bir heykelle zenginleştirilmiştir. Daha sonra Diocletianus tarafından yer altına bu tapınağa eşlik edecek bir Hekate tapınağı yapılmıştır. Daphne'nin doğal güzelliği ve gevşek ahlakı tüm Batı dünyasında ün salmıştı ve doğal olarak Antakya'da bu üne ortak oluyordu.
Antakya I. Antiohos döneminde Selevkos İmparatorluğu'nun başkenti ve mahkeme şehri olmuştur, fakat asıl önem kazanması Ankyra Muharebesi sonucu Selevkos İmparatorluğu'nun Anadolu'da hâkimiyeti kaybetmesi ve güç merkezinin Anadolu'dan kaymasına dayanır. Aynı şekilde bu savaş, dolaylı yoldan Pergamon Krallığı'nın yükselişine sebep olmuştur. Bu savaş sonrası Selevkoslar Antakya'da yaşamış ve başkentlerine de en iyi şekilde bakmışlardır. Helenistik Dönem ile alakalı bilgiler geç Roma döneminde yaşamış yazarlardan geldiği için Suriye dışında kalan bölgelerle alakalı bilinenler çok sınırlıdır. Romalı yazarlar şehirde Yunanlar tarafından yapılmış önemli binalar arasında sadece günümüzde de hâlâ Habib-i Neccar Dağı'nın eteklerinde kalıntıları bulunan tiyatrodan ve Asi Nehri'nin içindeki adada bulunan saraydan bahsetmektedir. Cicero, Pro Archia'da Antakya'dan "En bilge insanların bulunduğu ve en özgürlükçü araştırmaların yapılabildiği kalabalık bir şehir." olarak bahseder. Selevkos döneminden bu arayışlarda bulunan ve günümüze gelen kayda değer isimler Stoacı Felsefeci Antakyalı Apollophanes ve yazar Phoebus'tur.
Şehrin nüfusunun büyük bir bölümü yüzeysel olarak Helenik'ti ve resmi olmayan hayatta Aramice konuşuluyordu. Krallara verilen lakaplar genelde Aramice oluyordu. Kuzey Suriye'nin büyük tanrıları olan Dafni ve Apollon dışında büyük oranda Meroe'nun Pers Artemis'i, Hierapolis Bambyce'in Atargatis'i gibi yerel tanrılara inanılıyordu.
"Altın Şehir" sıfatından şehrin görünümünün çok görkemli olduğu çıkarımını yapabiliriz. Fakat şehir, bulunduğu bölgenin sismik hareketliliğe çok sık maruz kalması sebebiyle bu görkemi koruyabilmek için sürekli bir bakım-onarıma ihtiyaç duyuyordu. Kayıtlı ilk büyük depremin, şehir ile ilgili bildiklerimizin büyük bir bölümünün kaynağı olan yerel tarihçi İoannis Malalas, MÖ 148 yılında meydana geldiğini ve çok büyük bir yıkıma sebep olduğunu yazmıştır.
Şehrin sakinleri isyana yatkın, dönek ve sefahat düşkünlüğü dillere düşmüş bir hâldeydi. Selevkos hanedanının MÖ147'de I. Aleksandros'a karşı ve MÖ129'da II. Dimitrios'a karşı çıkan isyanları gibi iç anlaşmazlıklarında şehir sakinleri, şiddet içeren bir tutumla isyanlarda rol alıyorlardı. Öyle ki, MÖ129'daki isyanda II. Dimitrios'u sarayında kuşatan Antakyalılara karşı, Yahudilerden oluşan askerî birliğini göndererek şehrin kontrolünü ciddi kıyımla ve büyük bir bölümü yanmış olarak geri ele alabilmiştir. Antakya halkı Selevkos Hanedanı'nın son dönemlerinde zayıf hükümdarlarının açık bir şekilde aleyhine dönmüş ve MÖ 83 yılında II. Tigran'ı şehri ilhak etmesi için davet etmiş, MÖ 65 yılında XIII. Antiohos'u tahttan indirmeye çalışmış ve ertesi yıl Roma Cumhuriyeti'ne katılmayı talep etmiştir. Bu istekleri MÖ 64 yılında kabul görmüş ve Suriye ile birlikte civitas libera (serbest şehir) olarak Roma Cumhuriyeti hükmü altına girmiştir.

Romalılar "melez" Antakyalılara sınırsız bir aşağılama ile bakıyorlardı. Fakat, İmparatorluğun doğusuna başkent olmak için çok uzakta ve ücrada kalan İskenderiye'nin aksine, çok daha merkezi bir yerde ve ticaret yolları üstünde bulunan Antakya en başından itibaren Roma imparatorları için değerli bir şehirdi. Romalılar, şehri belli bir dereceye kadar Doğu'daki Roma yapmaya çalıştılar. MÖ 47 yılında Jül Sezar şehri ziyaret etmiş ve özgürlüğünü onaylamıştır. Silpius Dağı'nın üstünde muhtemelen şehrin benimsenmesini sağlayan Augustus tarafından yaptırılmış büyük bir Jüpiter Tapınağı bulunuyordu. Roma tipi bir forum yapılmış ve Tiberius güneyde Silpius Dağı'na doğru iki uzun sütunlu yol yaptırmıştır. Agrippa ve Tiberius tiyatroyu büyütmüş ve Trajan onların başlattığı işi bitirmiştir. Antoninus Pius doğu-batı ana yolunu granitle kaplatmıştır. İmparatorların adını taşıyan bir circus, yeni sütunlu yollar, çok sayıda hamam ve bu hamamları besleyecek su kemerleri yapıldı, bu su kemerlerinin en iyilerinden birisi Hadrianus adına yaptırılandır. Roma müvekkili Kral Hirodes şehrin doğusuna uzun bir stoa inşa etti ve Agrippa bunun güneyinde yeni bir kenar mahalle yapılmasını teşvik etti.
Antakya'ya Romalılar tarafından 

Antalya'da spor, Türkiye'nin Antalya ilinin spor tarihçesini, spor kulüplerini, önemli spor tesislerini konu almaktadır.
Antalya'nın futbol, basketbol, voleybol, hentbol gibi farklı branşlarda faaliyet gösteren spor takımları vardır.

İl sınırları içinde 197 adet tescilli spor kulübü ve 7.443'ü aktif 58.395 sporcu bulunmaktadır. Bu kulüplerde futbol, basketbol, hentbol, voleybol, atletizm, güreş, judo, karate, tekvando, tenis, masa tenisi, sutopu ve yüzme başta olmak üzere birçok spor dalında faaliyet yapılmaktadır.
Futbolda, Akrepler takma ismini kullanan Antalyaspor, şehri Türk futbolunda en üst düzeyde temsil etmektedir. Antalyaspor, 2025-26 sezonu Süper Lig'deki 30. sezonu olan kırmızı beyazlı takım, karşılaşmalarını 29.307 kişilik Antalya Stadyumu'nda oynamaktadır.
Antalyaspor, Süper Lig'de hiç şampiyon olamadı ve Süper Lig'de en iyi derecesini 58 puan toplayarak Süper Lig'i 5. sırada tamamladığı 2016-17 sezonunda elde etti. En çok puan topladığı sezonu ise 59 puanla Süper Lig'i 7. sırada tamamladığı 2021-22 sezonu oldu. 1999-00 sezonunda Galatasaray ile 2020-21 sezonunda da Beşiktaş ile Türkiye Kupası finalleri oynadı ve oynadığı 2 finali de kaybetti. Süper Kupa'nda ise tarihinde ilk kez 2021 Türkiye Süper Kupası oynadı ve rakibi Beşiktaş'a normal ve uzatma süreleri 1-1 biten maçta seri penaltılar sonucu 4-2 mağlup oldu ve kupayı kaybetti. Avrupa kupalarındaki en iyi başarısı ise 2000-01 sezonunda UEFA Kupası'nda 1. tur'dur.
İlin diğer profesyonel futbol takımlarından Alanyaspor da 2015-16 yılını 1. Lig play-off şampiyonu olarak tamamlayıp 2016-17 sezonunda ilk kez Süper Lig'de mücadele etme hakkı kazanmasıyla Antalya ilk kez bir Süper Lig sezonunda iki takımla temsil edilmiştir.
1207 Antalyaspor şehrin Kadınlar Süper Ligi'nde yer alan tek kadın futbol takımıdır.

Türkiye'de yağlı güreşin yarışma biçiminde düzenlenen en üst seviyesi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde Antalyalı pehlivanlar özellikle Recep Gürbüz'ün 1988 yılındaki başpehlivanlığı kazanmasının ardından bu yana hemen her yıl ilk üçe girdiler. 1987'de Recep Gürbüz'ün üçüncülüğünden, 2016'daki turnuvaya kadar geçen 29 yılın 18'inde en az bir Antalyalı pehlivan ilk üçe girdi. Ayrıca bu süre zarfında 29 kez Antalyalı pehlivanlar podyumun ilk üç basamağından en az birinde kendine yer buldular.
Kırkpınar Yağlı Güreşleri'ni 2002 yılında Hasan Tuna, 2006 yılında Osman Aynur(en kısa sürede biten Kırkpınar finali 6. Dakikada Recep Karayı yendi.), 2009 ve 2010 başpehlivanı Mehmet Yeşil Yeşil, 2011-2012 yıllarında altın kemeri alan Ali Gürbüz 2013 yılında İsmail Balaban ve 2015 yılında Orhan Okulu Antalya'ya şampiyonluk getirdiler.
Kırkpınar'dan daha eski bir geçmişe sahip olan ve 2016 Eylül'ünde 664.'sü düzenlenen Tarihi Elmalı Yeşilyayla Yağlı Pehlivan Güreşleri de her sene Antalya'nın Elmalı ilçesinde düzenlenir.
Bütün bunların yanında Antalya Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, il çapında çeşitli amatör spor faaliyetleri düzenler. Bunlar, atletizm, basketbol, voleybol, golf, güreş, futbol, judo, tekvando, hentbol, tenis, okçuluk, yüzme gibi dallar için çeşitli tesisler çoğunlukla il merkezindedir. Saklıkent'te kayak tesisleri, diğer ilçelerde de çeşitli spor salonları ve tesisleri bulunmaktadır.
Türkiye'nin 10. hipodromu olan Antalya Hipodromu kentteki önemli yarışlara ev sahipliği yapmaktadır.

Bugüne kadar Antalya'da ulusal ve uluslararası pek çok spor organizasyonunun karşılaşmaları düzenlenmiştir.

2001 yılında 32. Avrupa Erkekler Basketbol Şampiyonası Türkiye'de düzenlendi. Türkiye organizasyona İstanbul, Ankara ve Antalya'daki spor salonlarıyla ev sahipliği yaptı. Turnuva boyunca yapılan 36 karşılaşmanın grup aşamasındaki 12; eleme aşamasındaki 2 karşılaşmaya Antalya'daki Anfaş Expo Center evsahipliği yaptı. Ayrıca turnuvanın açılış gösterisi de Antalya'daki tarihi Aspendos tiyatrosunda yapıldı.

Türkiye Futbol Federasyonu 11 Nisan 2003 tarihinde aldığı kararla 2002-03 sezonu Türkiye Kupası finalinin Antalya Atatürk Stadı'nda oynanmasına karar verdi. Kupa finaline çıkan Trabzonspor ile Gençlerbirliği arasında 23 Nisan 2003'te oynanan karşılaşmayı Trabzonspor 3-1 kazanarak, Türkiye Kupası'nı altıncı kez müzesine götürdü.
İlk olarak 2001-2002 sezonunda İsviçre'de gerçekleştirilen Avrupa 17 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'na 4-16 Mayıs 2008 tarihleri arasında Antalya ev sahipliği yaptı. Turnuva boyunca 3 stadyumda oynanan 15 karşılaşma sonunda İspanya şampiyon olurken, ev sahibi ülke Türkiye yarı finalde elendi.
6 Haziran 2009'da Uluslararası Hentbol Federasyonu'nun aldığı kararla 2010 Dünya Plaj Hentbol Şampiyonası Antalya'da düzenlendi. Hem erkekler hem de bayanlarda düzenlenen dünya şampiyonalarının karşılaşmaları Lara plajında yapıldı. Erkeklerde Brezilya, bayanlarda Norveç turnuvalarını şampiyon tamamladılar. Ev sahibi ülke Türkiye erkeklerde bronz madalya; kadınlarda ise beşincilik elde etti.
1997-1998 sezonunda düzenlenmeye başlanan Avrupa Kadınlar 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası'nın onbeşinci turnuvası UEFA'nın Ekim 2010'da aldığı kararla 2-14 Haziran 2012'de Antalya'da düzenlendi. 8 takımın katıldığı turnuva boyunca 4 stadyumda 15 karşılaşma oynandı. İsveç, turnuvayı şampiyon tamamladı. Bu şampiyonaya ilk kez katılan ev sahibi ülke Türkiye ise grup aşamasında aldığı 1 puanla turnuvadan elendi.
1977 yılında FIFA Dünya Gençler Şampiyonası adı ile başlayan organizasyonun 19. ayağı olan ve 21 Haziran ile 13 Temmuz 2013 tarihleri arasında Türkiye'de düzenlenen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda oynanan 52 karşılaşmanın 7'si Antalya Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'nda oynandı. Turnuvayı Fransa şampiyon tamamlarken, Türkiye çeyrek finalde şampiyon Fransa'ya 4-1 kaybederek turnuvayı ilk 8 içinde tamamladı.
Türkiye Futbol Federasyonu 29 Temmuz 2015 tarihinde aldığı kararla 2015-16 sezonu Türkiye Kupası finalinin Antalya Stadyumu'nda oynanmasına karar verdi. Kupa finaline çıkan Galatasaray ile Fenerbahçe arasında 26 Mayıs 2016'da oynanan karşılaşmayı Galatasaray 1-0 kazanarak, Türkiye Kupası'nı on yedinci kez müzesine götürdü.
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası 14-18 Aralık 2022 tarihlerinde Antalya Spor Salonu'nda düzenlenmiş ve İtalyan temsilcisi Imoco Volley şampiyon olmuştur.

Antalya'nın Atatürk Stadyumu 2016'da yıkılıp, süper lig maçları için Antalya Stadyumu yapılmıştır.

Antalya 10.000 Kişilik Salon 'un yapımı ile Antalya'nın kapalı spor salonu ihtiyacı karşılanmıştır.

Olimpik Yüzme Havuzları

Önemli ya da Türkiye liglerinde yer alan kulüplerin maç yaptığı tesisler tablolarda yer almıştır.
Kaynak:

Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 1964 yılından bu yana Türkiye'nin Antalya ilinde düzenlenen film festivalidir. Direktörlüğünü Deniz Yavuz'un üstlendiği festival, Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından her yılın sonbahar mevsiminde Antalya genelindeki çeşitli mekanlarda gerçekleştirilmektedir.
Antalya Altın Portakal Film Festivali, Avrupa ve Asya'nın en köklü film festivallerinden biri, Türkiye'nin ise en eski ve uzun soluklu film festivalidir. Festival, 2005 yılından bu yana Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali adıyla gerçekleşmekte; festival programı içinde uluslararası yarışma bölümü de yer almaktadır.

Antalya'da yıllar boyu düzenlenen pek çok etkinliğin temeli 1950'de Aspendos Tiyatrosu'nda atılmıştır. Serik ilçesi Belkıs köyündeki Roma dönemine ait Aspendos Tiyatrosu'nun harabe olmaktan kurtulması ise Gazi Mustafa Kemal’in 9 Mart 1930’da tiyatroyu ziyareti sırasında söylediği "Bu tiyatroyu onarınız ama, kapısına kilit vurmayınız. Burada temsiller veriniz, güreşler düzenleyin" sözlerinden dolayıdır. Bu ziyaretten iki yıl sonra 1932 yılında Belkıs Harabeleri olarak anılan Aspendos Tiyatrosu kısmen onarılmış ve tiyatroda gelirleri Kızılay'a aktarılacak bir güreş karşılaşmaları düzenlemiştir. Bu tarihten sonra Aspendos'ta okul, halk evi gibi kurumlar yararına güreş düzenlemek gelenek hâline gelmiştir.

1950 yılına gelindiğinde tiyatroda düzenlenen Belkıs Güreşleri, Antalya'daki düzenli ve kalabalık kitlelere hitap eden etkinliklerin başlangıcıdır. 1950-1953 yılları arasında düzenlenen bu güreşlerin amacı ise eğlence kadar o dönemdeki siyasi yapıdır. 1950 seçimleri öncesi tüm ülkede olduğu gibi iktidar partisi Cumhuriyet Halk Partisi ile muhalefet partisi Demokrat Parti'nin siyasi rekabeti Aspendos'a da taşınır.
1950-53 yılları arasında yapılan güreşlere 1954-1958 yıllarında milletvekili seçimleri, Aspendos'un onarıma alınması gerekliliği ve katılımcılara kalacak yer ayarlanamaması nedeniyle yapılamadı.

1950-1953 yılları arasında düzenlenen ve halkın büyük ilgisini çeken festivaller, dört yıllık bir aradan sonra 1959 yılında "Antalya Festivali" adıyla yeniden canlandırıldı. Bu yeni dönemde festival yalnızca ismini değil, organizasyon yapısını da değiştirdi. 1 Mayıs 1959'da başlayan festival, üç gün boyunca sürdü ve Antalya'nın kültürel ve sosyal yaşamında önemli bir yere sahip oldu.
Festivalin organizasyonu için Antalya Belediyesi tarafından özel bir komite kuruldu. Bu komite, önceki yıllarda siyasi çekişmelerle anılan festivallerin aksine, daha kapsayıcı bir yapıya sahipti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Demokrat Parti (DP) il temsilcileri, festivalin düzenlenmesinde birlikte görev aldılar. Ayrıca Antalya'yı Tanıtma ve Turizm Derneği Başkanı ile Antalya Borsa ve Ticaret Odası Başkanı da organizasyona destek verdi. Bu iş birliği, Antalya'da festivalin siyaset üstü bir etkinlik haline gelmesine katkı sağladı.
1959 Antalya Festivali, yalnızca bir eğlence faaliyeti olmanın ötesinde, kentin tanıtımı ve sosyal birliği açısından da önemli bir rol oynadı. Antalya'nın kültürel potansiyelini ortaya koyan bu etkinlik, sonraki yıllarda düzenlenecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali gibi büyük organizasyonların da temelini oluşturdu.
Festivalden önce PTT tarafından iki valörden ibaret Aspendos pulları satışa çıkarıldı. Antalya Belediyesi de festival için seferberlik ilan ederek 30 Nisan gününü temizlik günü ilan ederek, Antalyalılardan şehrin temizliği konusunda duyarlı davranmalarını istedi.
Daha önceki festivallerin en büyük ilgi çeken bölümü olan yağlı güreşlere ilaveten Ankara, Eskişehir, Denizli ve Antalya Esnaf Spor kulüplerinin serbest güreş takımları festival için davet edildi. İlk günkü güreşler Antalya Atatürk Stadyumu'nda yapıldı. Serbest güreşlerin finalleri de yağlı güreş müsabakaları ile birlikte Aspendos'ta düzenlendi.
Bu festivalde daha sonraki yıllarda geleneksel hâle gelecek olan ilkler yaşandı. Antalya'yı Tanıtma ve Turizm Derneği festivalle ilgili bir basın toplantısı düzenleyerek festival programı açıkladı. Ayrıca Altın Portakal Festivali'nde geleneksel olarak düzenlenen festival korteji, festivalin ilk günü Cumhuriyet Meydanı'nda mehter takımı, Isparta tümen bandosu, güreşçiler, itfaiye teşkilatı, okul öğrencileri ve meslek teşekkülleri ile yapıldı. Böylece festival tarihinin ilk korteji gerçekleşmiş oldu.
Antalya Belediyesi, 1960 yılında Antalya Festivali'ni düzenlemesi için film yönetmeni ve belediye başkanı Ömer Eken'in yakın arkadaşı Behlül Dal'a yetki verdi. Behlül Dal tarafından yapılan avam projeye göre festival organizasyonu için 14 komite kurulup, 80 kadar insan görevlendirildi. Ancak 27 Mayıs günü başlayacak ve üç gün sürmesi öngörülen festival 27 Mayıs sabahı gerçekleştirilen askeri darbe nedeniyle yapılamadı. Yirmi yıl sonra 17. Altın Portakal Film Festivali de yine bir darbe 12 Eylül Darbesi yüzünden yapılamayacaktı.
Antalya Festivali, 1959 yılında yeniden düzenlenmeye başlanmasının ardından her geçen yıl daha kurumsal ve kapsamlı bir yapıya kavuştu. 1961 yılında festivalin başlangıç tarihi 27 Mayıs olarak belirlendi. Bu yıl önemli bir değişiklik yapılarak, önceki yıllarda festivali organize eden festival komitesinin yerini, doğrudan Valilik ve Belediye Başkanlığına bağlı Antalya Festivali Konseyi aldı. Bu değişim, festivalin daha resmi bir yapıya kavuşmasını sağladı.
1961 festivalinin açılış töreni stadyumda gerçekleştirilirken, etkinlikler yalnızca şehir merkeziyle sınırlı kalmayıp Perge, Aspendos, Side ve Alanya gibi tarihi ve turistik merkezlerde de düzenlendi. Festival, 28 Mayıs 1961 tarihinde sona erdi. Bu yaygınlaştırma, Antalya'nın kültürel zenginliğini öne çıkarmayı ve bölge turizmini canlandırmayı amaçlıyordu.
1962 yılında ise festival daha da zenginleştirildi. Bu yıl festivale ilk kez fuar bölümü eklendi. Festival 12 Ekim - 21 Ekim 1962 tarihleri arasında yapıldı ve açılış töreni Cumhuriyet Meydanında gerçekleştirildi. Bu yıl ayrıca sportif etkinlikler de programa dahil edildi ve Antalya Festival Kupası adıyla futbol müsabakaları düzenlendi.
Uluslararası işbirlikleri açısından da 1962 festivali dikkat çekiciydi. Türk-Alman Dostluk Derneği’nin girişimiyle festivalde ilk kez Alman Kültür Filmleri, ayrıca Amerikan Haberler Servisi film ekibi tarafından hazırlanan tanıtım filmleri, park miradoru olarak anılan alanda halka sunuldu. Bu gelişme, festivalin yalnızca yerel değil, uluslararası bir boyut kazanmaya başladığının da göstergesidir.
1961 ve 1962 yıllarındaki bu gelişmeler, Antalya Festivali’nin yalnızca bir eğlence organizasyonu değil, aynı zamanda kültürel, sportif ve diplomatik açıdan önemli bir platforma dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu yıllar, festivalin büyüme ve çeşitlenme sürecinde dönüm noktası niteliğindedir.
1 Ekim-10 Ekim 1963 tarihinde yapılan festival, geçen yıla benzer bir programla ve Akdeniz Fuarı oluşturma hayaliyle açıldı. Programda Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası'nın konseri, Devlet Tiyatrosu’nun Orhan Asena’nın Tohum ve Toprak isimli eserini Aspendos Tiyatrosu’ndaki temsili, Shell Şirketi Film Ekibi’nin film gösterimleri vardı. Karaalioğlu Parkı fuar alanında Buket mağazasının pavyonunda gösterilen televizyon Antalyalılar tarafından büyük ilgi gördü.

Uzun yıllar “belediye tabibi” olarak görev yapan Avni Tolunay’ın 1963 yılında Antalya belediye başkanlığına seçilmesiyle, o yılların Türkiyesi’nde en revaçta sanat dalı olan sinema da festival bünyesine katıldı. Böylece 1964 yılında “Antalya Altın Portakal Film Festivali” ortaya çıktı. Festivalle birlikte kent için o dönem başlayan amblem arayışında Antalya'nın portakalı, denizi, tarihsel öğeleri Venüs heykeliyle bütünleştirildi ve portakal sadece ödülde kalmadı, film festivaline de adını verdi.
1964-1973 yılları arasında aynı çizgide devam eden Altın Portakal Film Festivali 1973 yılında belediye başkanlığına seçilen Selahattin Tonguç tarafından da devam ettirildi. 1978 yılında plastik sanatları da bünyesine alan festival, bu dalda uluslararası olarak gerçekleştirildi.
1979'da sansür kurulunun üç filmi yasaklayarak yapımın bazı bölümlerini de kesmek istemesi üzerine tüm yapımcı ve yönetmenler festivalden çekilme kararı aldı. Jüri üyelerinin de filmleri değerlendirmeme kararı almasıyla festival yönetimi, sanatsal etkinliği iptal etme kararı aldı. Festival bir yıl sonra da 12 Eylül Darbesi nedeniyle gerçekleştirilemedi.
1985 yılına kadar Antalya Belediyesi önderliğinde gerçekleşen festival o yıl, dönemin Belediye Başkanı Yener Ulusoy öncülüğünde kurulan Antalya Kültür Sanat Turizm Vakfı tarafından organize edilmeye başladı. 1985 yılında festivale Akdeniz Akdeniz adlı Uluslararası Müzik Yarışmasını da ekleyerek yeni bir boyut katan Yener Ulusoy, Akdeniz ülkelerini kapsayan bu yarışmayı 1985-1988 yılları arasında Altın Portakal Film Festivali ile birlikte gerçekleştirdi.
Festival, 1989-1994 yılları arasında, Belediye Meclis Üyeleri, turizm kuruluşları ve Antalya Ticaret Odası temsilcilerinden oluşan Festival Yürütme Kurulu adlı platform tarafından organize edildi. 1995 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi önderliğinde kurulan Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı ile festival kurumsal bir yapıya kavuştu. Vakıf 1995 yılında düzenlediği ilk uluslararası etkinlik ile bir ilke imza atarak 1. Uluslararası Altın Portakal Kısa Film/Video Yarışması'nı gerçekleştirdi.
Festival organizasyonu, 1995'ten 2018'e kadar, "Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı" (Eylül 2002'den sonra Antalya Kültür Sanat Vakfı) adıyla hizmet veren AKSAV tarafından yürütüldü. 2019'daki 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali Anset tarafından gerçekleştirildi.
Festival, ulusalda elde ettiği deneyim ve başarıyı 2005 yılında Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali adını alarak uluslararası platforma taşıdı. Festivalin adı, 2015'te "Uluslararası Antalya Film Festivali" olarak değiştirildi ve organizasyon tamamen "uluslararası" kimliğe büründü. Festivalde verilen ödülün adı ise "Altın Portakal" oldu. 2017 ve 2018'deki festivallerde, 1964'ten beri aralıksız

Antalya Atatürk Evi ve Müzesi, Antalya Muratpaşa ilçesinde Atatürk Caddesi üzerinde bulunan Mustafa Kemal Atatürk'ün 6-11 Mart 1930 tarihleri arasındaki Antalya ziyaretinde kaldığı ve sonradan müzeye dönüştürülen iki katlı ev.

Müzenin bulunduğu bu bina  iki katlı yığma taş duvarlı bir yapıdır.
Bir dönem valilik binası olarak kullanılan ve Atatürk'ün Antalya'ya ziyaret edeceği haberi üzerine Antalyalıların birkaç günde içini temizleyip döşeyerek, Atatürk'e hediye ettikleri yirminci yüzyılın başlarına tarihlenen Atatürk Evi, iki katlı, üzeri kiremit çatı, taş bir yapıdır. Girişinde uzun bir hol, holün sağında bir salon, bir oda, banyo ve mutfak, solonda da iki oda ve üst kata çıkan merdiveni vardır. Üst katta ise, holden ayrı olarak birisi balkonlu olmak üzere yedi odası vardır.

Atatürk'ün ölümünden sonra, Antalya Atatürk Evi, Özel İdareye geçmiş, 1939'da Akşam Kız Sanat Okulu ve Kız Enstitüsü binası olarak kullanılmıştı. 1952 yılında Tarım Bakanlığına devredilen ev, son yıllara kadar Teknik Ziraat Müdürlüğünün büroları olarak kullanılmıştır. 1984 yılında ev, Kültür ve Turizm Bakanlığına devredilmiş, şehrin yeni imar planı uygulaması sırasında caddede kaldığı için yıkılmış ve yıkılan binanın aynısı Kepez Elektrik şirketi tarafından biraz geri çekilerek yeniden yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı, iki katlı, iki cepheli, üzeri kiremit örtülü kırma çatılı taş-tuğla duvarlı olan bina 1986 yılından beri Atatürk Evi ve Müzesi olarak hizmet vermektedir. onarılmış, Atatürk Müzesi olarak 1986 yılında ziyarete açılmıştır.
Bu müzede Atatürk'ün özel eşyaları ile Atatürk pulları, para koleksiyonları ayrıca Atatürk'ün Antalya'ya geldiği dönemde yerel basının çıkarttığı gazetelerin ana sayfaları sergilenmektedir. Müze, pazartesi günleri kapalıdır. Giriş ücretsizdir.

Antalya Müzesi - Antalya Atatürk Evi Müzesi 7 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Atatürk Stadyumu, Antalya'da 12 bin 453 koltuk kapasiteli olan ve bir dönem Antalyaspor'un maçlarını oynadığı stadyum.
1965'te açılan stadyum 2010 yılında çürük raporu alarak resmi maçlara kapatıldı. 2016 yılı Şubat ayında yıkılmıştır.

Fransız mimar Furet Turn tarafından tasarlanan Antalya Şehir Stadyumu'nun temeli 1964'te atıldı ve ertesi yıl hizmete açıldı. Zaman içinde kısım kısım eklemelerle stadyumun kapasitesi 12 bin 453'e kadar çıkartıldı.
1998 yılında Antalyaspor'un maçlarını kentin kuzeyindeki Varsak Stadyumu'nda oynaması gündeme gelince kullanılmaması düşünüldü. Ancak Varsak Stadyumu'nun altyapı eksiklerinin tamamlanamaması sağlam raporu alınamaması sonucu Antalya Atatürk Stadı'nın genişletilmesine karar verildi. Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin yaptığı çalışmayla çevresi SİT alanı olan stadyumda çalışma yapılabilmesi izni çıktı ve stadyuma kale arkası tribünleri eklendi.
Antalya Atatürk Stadyumu uzun yıllar Türkiye'deki milli bayramların kentte kutlandığı yer olarak kullanıldı.
Antalya Atatürk Stadyumu 23 Nisan 2003 tarihinde oynanan Türkiye Kupası finaline ev sahipliği yaptı. Finalde Trabzonspor, Gençlerbirliği'ni 3-1 yenip kupayı müzesine götürdü.
Stadyumda 2007'de çim yenileme çalışması yapıldı. 2010 yılında ise stadyumun taşıyıcı kolonlarında görülen çürüme nedeniyle Türkiye Futbol Federasyonu'ndan izin alınmadı ve Antalya Atatürk Stadyumu için 'maç oynanamaz' raporu verildi. Maçlarını oynamak için yeni stadyum arayışına giren Antalyaspor, 2012 yılına kadar Antalya Mardan Stadyumu'nu 2015 yılına kadar da Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'nu kullandı.
Antalyaspor Onursal Başkanı Menderes Türel, Antalya Büyükşehir Belediyesi başkanı olarak 2014 yılında yaptığı açıklamada Antalya Atatürk Stadı'nın yıkılarak Karaalioğlu Parkı'na dahil olacağını söylemiş, 2016'daki yıkımın ardından stadın olduğu bölge Büyükşehir Belediyesi'nce Karaalioğlu Parkı ve Çevresi Kent Tasarım Projesi kapsamında gösteri alanı olarak düzenlenmiştir.

11 bin 548 kapasiteli stadyumun sahası 105 metre uzunluğunda ve 68 metre genişliğindedir. Tümü koltuklu olan tribünlerde engelliler için ayrılan bir kısım bulunmaktadır. Stadyumun 170 kişilik protokol tribünü, 150 kişilik basın tribünü ve yayın odası bulunmaktadır.
Stadyum içinde boks, judo ve havalı silahlar atış salonu ile masa tenisi çalışma alanlarına da sahip.

Antalya Bilim Üniversitesi (eski adı ile Uluslararası Antalya Üniversitesi), 2010 yılında Antalya'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. 21 Temmuz 2010 tarihli Resmî Gazete kararıyla Antalya'da kurulmuş olan ikinci üniversite ve ilk vakıf üniversitesidir. Antalya Bilim Üniversitesi, Gaye Eğitim Sağlık Spor ve Çevre Vakfı tarafından kurulmuştur. 2012-13 eğitim öğretim dönemine öğrenci alımına başlayan üniversitenin rektörü Prof. Dr. Semih Ekercin'dir.
Resmî Gazete haberine göre; 6 fakülte (İktisadi ve idari bilimler, Mühendislik, Turizm, Hukuk, İletişim ve Güzel sanatlar ve mimarlık), 4 yüksekokul (Sivil havacılık, Yabancı diller, Adalet meslek yüksekokulu ve Meslek yüksekokulu) ve 2 enstitüden (Sosyal bilimler, Fen bilimleri) oluşacaktır. Okula ulaşım özel servislerle ve toplu taşıma ile sağlanmaktadır. Eğitim dili İngilizcedir. Okulda 83 ülkeden öğrenciler bulunmaktadır. İlk mezunlarını 2017'de vermiştir.
Şu an merkez kampüste bir rektörlük, iki eğitim binası ve 1 yurt binası ile şehir yerleşkesinde ise hazırlık bölümü ve yüksek lisans ile hizmet vermektedir. Kız yurdu merkez kampüs içinde, erkek yurdu okulun bulunduğu Döşemealtı ilçesindedir.
Üniversitenin bağlı olduğu Gaye Vakfı ve mütevelli heyeti, Rixos Turizm Grubu ve Tamince ailesi ile bağlantılıdır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 1260 ön lisans, 3714 lisans, 546 yüksek lisans ve 4 doktora öğrencisi olarak toplamda 5524 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 47 profesör, 19 doçent, 120 doktor, 63 öğretim görevlisi ve 38 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 287 akademik personel görev yapmaktaydı.

Diş Hekimliği Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Turizm Fakültesi

Yabancı Diller Yüksekokulu
Adalet Meslek Yüksekokulu
Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu

Resmî site

Antalya Büyükşehir Belediyesi, Antalya ili sınırlarının belediye işlerini yürüten kamu kuruluşu. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Muratpaşa'daki Mevlana kavşağında bulunan ve 2017 yılında açılan hizmet binasındadır. Mevcut belediye başkanı Muhittin Böcek'in tutuklanması ve İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmasının ardından 11 Temmuz 2025'te Belediye Meclisinde yapılan seçim sonucu Büşra Özdemir Antalya Büyükşehir Belediye Başkanvekili seçilmiştir.

Antalya'da ilk belediye hizmeti Osmanlı devrinde geldi. Bu dönemde Konya'ya bağlı bir sancak olan Antalya'da belediyecilik hizmetlerini üstlenen kişi Muhasebeci Abdullah Efendi'ydi.
Osmanlı devlet anlayışında belediyenin karşılılığı olan terim şehrin güveniliri anlamına gelen şehremini (şehir emini) idi. Belediye başkanlarına da şehremini adı verilmekteydi.
Osmanlı döneminde modern anlamda ilk belediye anlayışı; Tanzimat fermanından sonra Kırım Harbi sırasında müttefiklerden esinlenerek oluşturuldu. 1913 yılında çıkarılan Dersaadet Teşkilat-ı Belediyesi Hakkında Kanun-ı Muvakkat kanunu ile belediyecilik yeniden düzenlendi. Şehremini Meclisi yerine Encümen-i Emanet kuruldu. Cumhuriyet dönemi ile birlikte belediye işleri valilerin görev alanlarına dahil edildi.
Antalya Belediyesi 2 Eylül 1993'te büyükşehir konumuna yükseltildi ve o tarihte Antalya Belediyesi, Antalya Büyükşehir Belediyesi unvanını aldı.

6 Mart 2008 tarihinde kabul edilen 5747 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Aksu ve Döşemealtı ilçesi kurulup Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlanmıştır.

Aksu
Döşemealtı
Kepez
Konyaaltı
Muratpaşa
30 Mart 2014 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimlerinden itibaren Antalya ili mülki sınırları içerisinde kalan toplam 19 ilçe Antalya Büyükşehir Belediyesi sorumluluğuna dahil edilmiştir.
30 Mart seçimlerinden sonra Antalya Büyükşehir Belediyesi mücavir alanına dahil edilen ilçeler;
Akseki, Alanya, Demre, Elmalı, Finike, Gazipaşa, Gündoğmuş, İbradı, Kaş, Kemer, Korkuteli, Kumluca, Manavgat ve Serik'tir

Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin sekiz anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise ASAT olmak üzere bir kuruluşu bulunmaktadır.

ANÇET A.Ş.
ANET A.Ş.
ANSET A.Ş.
Antalya İnsan Kaynakları A.Ş.
Antalya Sosyal Hizmetler A.Ş.
Antalya Ulaşım A.Ş. - Antalya Büyükşehir Belediyesine bağlı toplu taşıma hizmeti veren kuruluştur. AntObüs adı altında Antalya'nın merkez ilçelerinde otobüs servisi işletmektedir. AntRay; Kepez, Konyaaltı, Muratpaşa ve Aksu'da servis veren tramvay sistemidir.
İşletmede olan 3 ve inşaatı planlanan 2 tramvay hattı vardır. Şirket ayrıca, Kepez'deki Antalya Şehirlerarası Otobüs Terminalini işletir ve Antalya Kart adlı, merkez ilçelerde toplu ulaşıma binmek için kullanılan kartı üretir. Belirli yerlerde bulunan kart yükleme noktalarında karta para yüklenebilir ya da isimsiz kart çıkartılabilir. İsimli kartlar ise Doğu Garajı Kart Merkezi ve Batıgar Kart Merkezi'nden çıkartılabilir.

Antepe A.Ş.
Ekdağ A.Ş.

Kaynak:

Mevcut belediye başkanı Muhittin Böcek'in tutuklanması ve İçişleri Bakanlığınca görevden uzaklaştırılmasının ardından makam boştadır.

Antalya Büyükşehir Belediyesi 3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü, Antalya'nın çeşitli spor dallarında etkin bir durum da olması fikriyle kurulmuştur.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, günümüzde Tekerlekli Sandalye Basketbol 1. Liginde mücadele etmektedir. Antalya basketbolu, büyükşehir belediyesi bazında uzun yıllar Basketbol Süper Liginde oynamaya devam ettikçe şubenin etkinliği az olan engelli basketbolu da bir hareket ve atak kazandı. Netice olarak uzun süreler asansör takım hüviyetinde olan Antalya Büyükşehir Belediyesi Tekerlekli Sandalye Basketbol Kulübü 2024-2025 yılında Tekerlekli Sandalye Basketbol 1. Liginde mücadelesini sürdürmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Erkek Masa Tenisi Takımı, 2018-2019 sezonundan küme düştüğü 2020-2021 sezonuna kadar Türkiye Masatenisi Süper Ligi'nde mücadele etmiş ve 2021-2022 sezonundan bu yana Türkiye Masatenisi 1. Ligi'nde mücadelesine devam etmektedir.

1990-1997 yılları arası 7 sezon 3. Ligde mücadele eden Antalya Köy Hizmetlerispor'un yarışmacı hakları satın alınarak kurulmuştur. 2014-25 sezonunda da Antalya 2. Amatör Ligi'nde mücadele eden futbol A takımının yanı sıra; A genç, B genç ve minikler yaş gruplarında da mücadele etmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Ampute Futbol Takımı, 2024-25 sezonunda da Ampute 1. Ligi'nde mücadele etmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Kadın Basketbol Takımı, 2024-25 sezonunda Kadınlar Bölgesel Basketbol Ligi'nde mücadele etmektedir.

Basketbol dalında da Antalya için atılımlar yapılmıştır. Büyükşehir belediye spor kulübü basketbol takımı 1. Ligde mücadele vererek basketbol ligindeki dev takımları kent halkıyla buluşturarak gençlerin bu spor dalına olan ilgi ve sevgisini arttırmıştır. Basketbol kız takımı kurularak 1. Lige yükselmiştir. Ancak daha sonra kriz nedeniyle takımlar kapatılmıştır. Daha sonra Sayın Türel belediye başkanlığına geçmesiyle erkek basketbol takımı tekrar kurulmuş ve Beko Basketbol Ligi'ne çıkmıştır. Belediye başkanlığı sürecinde iyi işler yapan ekip Sayın Akaydın döneminde de başarılarını sürdürmektedir. Takım lige çıktığı ilk iki sene 6. olup play off oynamıştır. Daha sonraki sene de hedefinin play off olmasına rağmen son haftalardaki maddi imkansızlıklar sebebiyle alınan yenilgilerle 2009-2010 sezonunu ilk 6 içinde bitirememiştir. 2010-2011 sezonuna hedefini genç kadrosuyla ligde tutmak isteyen takım daha ligin başında aldığı galibiyetlerle basketbol otorilerlerinin gönlünü feth etmiştir. Ayrıca Antalya BB, Efes Pilsen'i deplasmanda 3 sene sonra yenen ilk takım olmuştur. 2011-2012 yılında Antalya BB deplasmanda Beşiktaş Milangaz'ı 100-99, Galatasaray Medical Park'ı 92-82 yenmiştir. Takım 2011-2012 sezonunda Beko Basketbol Ligi'nde mücadelesini etmiş ve ligde kalmayı başarmıştır. 2012-2013 sezonunda Beko Basketbol Ligi'nden küme düşmüştür. Takım 2013-2014 sezonunda Türkiye Erkekler Basketbol 2. Ligi'nde mücadele eden takım 2014 yılı itibari ile erkek basketbol takımını profesyonel liglerden çekmiştir.
Antalya BŞB SK erkek basketbol faaliyetlerini günümüzde alt yapı nezdinde sürmektedir.

Resmî Web Sayfası

Antalya Havalimanı (IATA: AYT, ICAO: LTAI), Türkiye'nin Antalya iline hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Havalimanı, özellikle yaz aylarında Türkiye'nin güney sahillerine gelen milyonlarca yerli ve yabancı turisti ağırlamaktadır. Uluslararası Havalimanları Konseyi'nin (ACI) 2018 verilerine göre yolcu hareketliliği bakımından Avrupa'nın en işlek 14. havalimanı olan yapı, DHMİ'nin 2019 Aralık sonu verilerine göre İstanbul Havalimanı'nın ardından Türkiye'nin en işlek ikinci havalimanıdır.

Havalimanı, başlangıçta askerî amaçla kullanım için inşa edilmiştir. Türk Hava Yolları'nın tarifeli seferlerini önce küçük bir kulübede, 1960 yılından itibaren ise 300 metrekarelik terminal binasında icra etmeye başladığı havalimanı, 1985 yılında uluslararası trafiğe açılmıştır. İç ve dış turizmdeki gelişmelere paralel olarak havalimanının ilk dış hatlar terminalinin yapımına Temmuz 1996'da Bayındır Holding tarafından başlanmış ve terminal Nisan 1998'de hizmete girmiştir. Bu terminal, Türkiye'de yap-işlet-devret modelinin uygulandığı ilk havalimanı terminal işletmesidir. 1999'da Fraport, dış hatlar terminalinin işletmecisi Bayındır Holding'den 25 milyon avro karşılığında terminal işletmesinin yüzde elli hissesini satın almış, Nisan 2006'da geriye kalan hisseleri Bayındır Holding'den satın alarak terminal işletmesinin tamamına sahip olmuştur.
Bölgenin yoğunlaşan uluslararası yolcu trafiğini yönetmek üzere ikinci dış hatlar terminalinin yapımı ve işletilmesi DHMİ tarafından ihale edilmiş, ihaleyi kazanan Çelebi Holding-IC Holding konsorsiyumu Mayıs 2004'te inşaata başlamış ve terminal Nisan 2005'te faaliyete girmiştir. Çelebi-IC konsorsiyumu, terminali sözleşme süresinin dolduğu Eylül 2009'a kadar işletmiştir. Her iki dış hatlar terminali de İnşaat Mühendisleri Odası'nın 50 Yılda 50 Eser listesinde yer almıştır.
Mayıs 2007'de havalimanının iç hatlar ve birinci dış hatlar terminalleri, VIP ve CIP terminalleri ile 2009'dan itibaren başlamak üzere ikinci dış hatlar terminalinin işletme hakkını 2,4 milyar avro karşılığında ve 2024 sonuna kadar kullanmak üzere Fraport-IC konsorsiyumu elde etmiştir. Bu konsorsiyum, mevcut iç hatlar terminalini 100 milyon avroluk yatırım ile yenilemiş ve yenilenen terminal, inşaatına başlandıktan 11 ay sonra, Nisan 2010'da hizmet vermeye başlamıştır. Mayıs 2018'de TAV Havalimanları, IC İçtaş'ın hisselerini satın alarak Fraport ile eşit ortak olmuştur.
Havalimanı, Uluslararası Havalimanları Konseyi tarafından 2011 yılında "10-25 milyon yolcu" kategorisinde "Avrupa'nın En İyi Havalimanı" ödülüne layık görülmüştür.

Antalya Havalimanı'na aşağıdaki havayolları tarafından hem tarifeli hem de charter seferler düzenlenmektedir.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

2000 - Dış hatlar terminalinde toplam yolcu sayısı bakımından ilk kez 9 milyon hacmine ulaşıldı.
2003 - Dış hatlar terminalinde toplam yolcu sayısı bakımından ilk kez 10 milyon hacmine ulaşıldı.
DHMİ'nin 2019 Aralık sonu verilerine göre Antalya Havalimanı, Türkiye havalimanlarındaki dış hat yolcularının yaklaşık %26'sına ev sahipliği yapmıştır.

Havaş Web Sitesi 11 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TGS Web Sitesi 13 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Havaş Web Sitesi 11 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çelebi Web Sitesi 17 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Havalimanı Transfer 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

9 Kasım 2002 - Mısır'ın Hurgada Havalimanı'ndan kalkan Rus Tyumen Havayolları'na ait Antonov An-26 tipi kargo uçağı, saat 19 sıralarında yakıt ikmali için Antalya Havalimanı'na inişe geçtiği sırada piste yaklaşık 300 ila 400 metre kala irtifa kaybetti ve elektrik tellerine takılarak düştü. Kazada 20 kişi yaralandı.
26 Ocak 2019 - Olumsuz hava koşulları sonucunda saat 11 sıralarında oluşan hortum, havalimanındaki direkleri yıktı, havalimanı apronundaki iki uçak ve bir polis helikopterinde kısmî hasara sebebiyet verdi; iki otobüs, bir minibüs ve iki merdiveni devirdi. Antalya Valisi Münir Karaloğlu, olayda 12 kişinin yaralandığını açıkladı.
24 Kasım 2024 - Rusya'nın Soçi Havalimanı'ndan kalkan Azimuth Airlines'a ait SU95 tipi yolcu uçağının iniş sırasında motorunda yangın çıktı. Olayda ölen veya yaralanan olmazken havalimanına inişler yaklaşık beş saat boyunca yapılamadı.

Antalya Havalimanı resmî sitesi
Antalya Havalimanı (DHMİ) 19 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
* Antalya Havalimanı Transfer 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Hipodromu, Antalya'nın Döşemealtı ilçesinde bulunan bir hipodromdur.

Antalya Hipodromu'nun yapımına Türkiye Jokey Kulübü tarafından 2017 yılında başlanmış olup hipodromun 19 Ocak 2022 yılında açılışı yapılmıştır. Antalya Hipodromu, Diyarbakır (1.458.750 m²) ve Ankara 75. Yıl (1.383.282 m²) Hipodromlarının ardından ülkenin en büyük 3. hipodromu (810.762 m²) olma özelliğini taşımaktadır. 810 bin metrekare alan üzerine kurulan hipodromda sentetik ve yarı sentetik olmak üzere iki pist bulunmaktadır. Sentetik pistin uzunluğu 1980 metre olup yarı sentetik pistin uzunluğu ise 1830 metredir. Ayrıca tek tip olarak inşa edilen çift katlı 46 ahır bloğunda 1104 safkan barınabilmektedir. 1400'ü dış alan, 400'ü de kapalı olan olmak üzere 1800 oturma kapasiteli tribün binasının yanı sıra hipodromda ayrıca yarışları ayakta izlemek isteyenler için de açık alan bulunmaktadır. Antalya Hipodromu gece yarışlarına ev sahipliği yapan 8. hipodrom olup aydınlatma çalışmalarının tamamlanması sonucu hipodromdaki ilk gece yarışları 9 Şubat 2022 tarihinde yapılmıştır. Ayrıca 168 metrekarelik bir scoreboard ile 124 metrekarelik bir led ekran da hipodromda yarış severlerin seyir zevki açısından yer almaktadır. Antalya Hipodromu, 19 Ocak 2022 tarihinde Türkiye’deki 10. hipodrom olarak yarış fikstüründeki yerini almıştır.
Ayrıca hipodrom içinde kurulan atlı terapi merkezinde ise Türkiye Jokey Kulübü'nün sosyal sorumluluk projesi kapsamında hayata geçirdiği alanda engelli çocuklar için terapi günleri de düzenlenecek olup, oluşturulan piknik alanlarında ise bölge halkının kullanımına imkan sağlanmaktadır.

Antalya Kemerspor, Antalya'nın Kemer ilçesinin Tekirova beldesinde kurulan Türk futbol kulübü. Bölgesel Amatör Ligde mücadele etmektedir.

Mavi-beyaz renklere sahip kulüp, 18 Şubat 2003'te Tekirova Belediyespor adıyla kuruldu. Kurulduğu yıl, Antalya İkinci Amatör Küme'yi ikinci sırada tamamladı. 2003-04 sezonunda ligi şampiyon tamamlayarak Antalya 1. Amatör Küme'ye yükseldi.
Ertesi sezon sonunda, ligde kazandığı şampiyonlukla, Antalya Süper Amatör Küme'ye çıkmaya hak kazandı. Burada 4 sezon boyunca mücadele eden Tekirova Belediyespor, 2008-09 sezonunun sonunda şampiyonluk ipini göğüsleyerek 3. Lig'e terfi maçlarına katıldı. Yükselme grubunun Kayseri'de oynanan yarı final maçında, Bağlum Belediyespor'u 2-0 yendi ve finale yükseldi. Yine Kayseri'de oynanan final maçında ise Tekirova Belediyespor, normal süresi 1-1 biten maçta Kumluca Belediyespor 'u, penaltı atışları sonunda 4-3 yendi ve 3. Lig'e yükselmeye hak kazandı.
2012-13 sezonunda 3. Ligde grubunu 5. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde İstanbulspor'u 4-1 yenerek finale yükseldi. Malatya İnönü Stadında, Pazarspor ile oynadığı final maçını penaltılarla kaybederek 2. Lige yükselemedi.
11 Haziran 2014 tarihinde yapılan Genel Kurulun ardından kulübün ismi Kemer Tekirovaspor olarak değiştirildi.
24 Mayıs 2015 tarihinde yapılan Genel Kurulun ardından kulübün ismi Kemerspor olarak değiştirildi. Ancak daha önce faaliyet gösteren Kemerspor ile karışmaması için TFF tarafından kuruluş yılı olan 2003 ile birlikte Kemerspor 2003 olarak düzeltildi
2017-18 sezonunda 3. Lig'de grubunu 3. sırada tamamlayarak 2. Lig'e yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Bayrampaşaspor'a elenerek finale yükselemedi.
2018-19 3. Lig 2. grupta yer alan Kemerspor 2003, Tuğrul Metin ile başladığı sezonda 19. haftanın ardından Alaattin Gülerce yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 12 galibiyet, 7 beraberlik ve 15 mağlubiyet aldı. 43 puan toplayarak grubunu 12. tamamladı.
2020 Kasım ayında Antalya Kemerspor adını aldı.
2020-21 sezonunda 3. Lig 1. Grupta mücadele eden kulüp, sezonu 14. sırada düşme hattında tamamlayarak 12 yıldır mücadele ettiği 3. Lige veda ederek Bölgesel Amatör Lige düştü. 2021-22 sezonunu 3. Sırada tamamlayan kulüp sonraki sezon fikstüre girmesine rağmen ligden çekildi.

3. Lig
Play Off Final (1): 2012-13
Play Off Yarı final (1): 2017-18

Amatör Lig
Antalya Süper Amatör Lig Şampiyonluğu (1): 2008-09
Antalya 1. Amatör Lig Şampiyonluğu (1): 2004-05
Antalya 2. Amatör Lig Şampiyonluğu (1): 2003-04

3. Lig: 12 sezon
2009-2021

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2021-2023

Amatör Lig: 6 sezon
2003-2009

TFF.org'da Antalya Kemerspor
Transfermarkt.com.tr'de Antalya Kemerspor profili 5 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) 1964 yılından 1985 yılına kadar Antalya Belediyesi önderliğinde gerçekleştirilen Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne kurumsal bir kimlik kazandırmak amacıyla 1995 yılında kuruldu.

1985 yılından, AKSAV'ın kurulduğu 1995 yılına kadar festivalin kurumsallaşma çabaları devam etti. 1985-1988 yılları arasında Yener Ulusoy öncülüğünde kurulan Antalya Kültür Sanat Turizm Vakfı tarafından organize edilen festival; 1989 - 1994 yılları arasında Belediye Meclis Üyeleri, turizm kuruluşları ve Antalya Ticaret Odası temsilcilerinden oluşan FESTİVAL YÜRÜTME KURULU adlı platform tarafından düzenlendi.
1995 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi önderliğinde Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı adıyla 52 üyeyle kurulan Vakıf, Eylül 2002 'den beri Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) adıyla hizmet vermektedir. Vakfın Kurucular Kurulu, Antalya'nın iş, politika, medya ve kültür-sanat dünyalarının önemli isimlerinin de aralarında bulunduğu 113 kişiden oluşuyor.

Vakfın temel amacı "Antalya'nın kültürel, sanatsal, tarihi, folklorik ve turistik potansiyelini, değerlerini ve zenginliklerini üst düzeyde değerlendirmek; film, müzik ve diğer sanat dallarını desteklemek ve geliştirmek; ulusal kültür ve sanat değerlerimizle birlikte Antalya'yı ve ülkemizi uluslararası platformda dünya kamuoyuna tanıtmak" tır. Hedefleri doğrultusunda yurtdışında da etkinlikler düzenlemek üzere yapılandırılmış olan AKSAV'ın birincil misyonu ise, "geleneksel olarak gerçekleştirdiği Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin, Türkiye'nin uluslararası platformda tanıtılmasına katkıda bulunacak prestijli festivaller arasında yer almasını sağlamak"tır.

Avrupa ve Asya’nın en köklü film festivallerinden biri, Türkiye'nin ise en eski ve uzun soluklu film festivali olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, ulusalda elde ettiği deneyim ve başarıyı, uluslararası platforma taşıyarak büyük bir sinema etkinliği haline gelmiştir.
Antalya’yı kucaklayan, Türk sinemasına sarılan, yüzünü dünya sinemasına dönen uluslararası bir film festivali olma yolunda sağlam adımlarla ilerleyen Antalya Altın Portakal Film Festivali çerçevesinde, Ulusal ve Uluslararası Yarışma’nın yanı sıra, Ulusal Belgesel Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması da yer almaktadır. Festivalimizde ayrıca, başta Asya ve Avrupa sineması olmak üzere, dünya sinemasının önemli ve saygın isimlerinin filmleri de sinemaseverlerle buluşmaktadır.

2010 yılında bir ilke imza atılarak gerçekleştirilen Antalya TV Ödülleri’nin 2.si 29- 30 Nisan 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Altın Portakal´dan sonra bir ilke daha imza atan Antalya'da, Türk Sineması´nın Oscarları sayılan Altın Portakal´dan sonra, beyazcamın Oscarları da dağıtılıyor.
Altın Portakal, Türkiye´nin en köklü sinema festivali ve Türkiye´de yapılan en büyük etkinlik. Türk sinemasının neredeyse tüm yıldızları kariyerlerine Altın Portakal´la başladılar. 47 yıl önce sinema dünyası için hedeflenen "sinemada kaliteyi teşvik etme" misyonu, Antalya Televizyon Ödülleri'yle, televizyon sektörüne de taşınıyor.
Türkiye'de TRT ile başlayan özellikle 90'lı yılların başında özel televizyon kanallarıyla birlikte büyük bir ivme kazanan televizyon sektörünü ödüllendirerek televizyon disiplini çevresinde faaliyet gösteren girişimci, sanatçı, ara teknik eleman ve izleyicilerin motivasyonuna katkı sağlamayı hedefleyen Antalya TV Ödülleri, Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından organize edilecektir.
Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından geçtiğimiz yıl  “ilk kez” düzenlenen “AntalyaTelevizyon Ödülleri” Türk Televizyonculuğunda yeni bir dönem başlattı. Türkiye'nin “EMMY” ve “ALTIN KÜRE”si olmaya aday ödül töreni televizyon dünyasında büyük bir eksikliği gidermeyi hedefliyor.
Antalya Televizyon Ödülleri, beyazcamın ünlü, saygın ve önemli isimlerini Antalya´da buluşturuyor. Antalya, TV Ödülleri'yle, sinema dünyasından sonra televizyon dünyasının da odağı haline gelecek...
Güvenilir, saygın ve kurumsal bir televizyon ödülü yaratmayı amaçlayan Antalya TV Ödülleri, televizyon yayıncılığının kalitesini artırmak hedefiyle yola çıkmıştır. Antalya TV Ödülleri’nde toplam 35 ayrı kategoride ödül verilmektedir.

Altın Portakal Şiir Ödülü, AKSAV (Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı) ile AKSEV (Akdeniz Sanatevi) işbirliğiyle 1997 yılında kurulmuştur. Ödül, iki dereceli olarak başlayan ilk yılın ardından tek kitaba verilerek günümüze kadar sürdürülmektedir. Her yılın şiir ödülü, seçici kurul üyeleri tarafından, bir önceki yıl yayımlanan şiir kitapları arasında yapılan değerlendirme sonunda belirlenerek Altın Portakal Şiir Ödülü'ne değer görülen kitabın şairi için, bir sonraki yıl Şiir Sempozyumu düzenlenmekte; ödüllü şairin şiiri ve yapıtı şiir insanları tarafından bildiriler sunularak değerlendirilmektedir.
Sempozyumda sunulan bildiriler genellikle aynı yıl içinde kitaplaştırılarak Altın Portakal Şiir Ödülü ve Sempozyumu’nun belgesi olarak yayımlanmaktadır. Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen bu uygulama Altın Portakal Şiir Ödülü'ne özgün ve saygın bir konum sağlamakta; 21 Mart Dünya Şiir Günü’nü de kapsayan nitelikli bir edebiyat şenliği olarak onu ayrıcalıklı kılmaktadır. Altın Portakal Şiir Günleri, ayrıca şiir odaklı çeşitli sergi, panel ve yayınlarıyla her yıl şiirseverlerle bütünleşerek Türkiye'nin en önemli edebiyat etkinliklerinden biri olmayı kurumsal olarak sürdürmektedir.
Altın Portakal Şiir Ödülü'ne değer görülen yapıtlar ve şairler:

1997 : "Opera 1-4004" adlı yapıtıyla Enis Batur.
       (İkincilik Ödülü, “Meğer Söz Gümüş” ve “Avlu” adlı yapıtlarıyla Sina Akyol)

1998 : "40 Şiir ve Bir" adlı yapıtıyla Haydar Ergülen,
1999 : "Sessiz Arka Bahçeler" adlı yapıtıyla Gülten Akın,
2000 : "Küflü Şimşek" adlı yapıtıyla Mehmet Taner,
2001 : "Hazer İçin Birkaç Sarı Gül" adlı yapıtıyla Hüseyin Ferhad,
2002 : "Hayalete Övgü" adlı yapıtıyla Ahmet Oktay,
2003 : "Yavru Aslan'dan Konu Komşuya" adlı yapıtıyla Necmi Zekâ,
2004 : "Cendere" adlı yapıtıyla Güven Turan,
2005 : "Beni Hiç Göremezsin" adlı yapıtıyla Yücel Kayıran,
2006 : "Ba" adlı yapıtıyla Birhan Keskin,
2007 : "Ultra-Zone’da Ultrason" adlı yapıtıyla Lale Müldür,
2008 : "Bana Düşlerini Anlat" adlı yapıtıyla Cevat Çapan,
2009 : "Temmuz İçin Yaralı Semah" adlı yapıtıyla Kemal Özer,
2010 : "Myndos Geçişi" adlı yapıtıyla Emirhan Oğuz.
2011 : "Nidâ" adlı yapıtıyla Ahmet Telli.

Dünyaca ünlü besteci-piyanist Fazıl Say'ın Sanat Yönetmenliği'ni üstlendiği Uluslararası Antalya Piyano Festivali, her yıl Kasım ayında düzenlenmektedir. Antalya Kültür Merkezi Aspendos Salonu'nda gerçekleştirilen konserler son 3 yıldır Moskova Virtüözleri'ni, Azize Mustafa Zadeh'i ağırlıyor. Türkiye'nin bu alanda süreklilik arzeden tek festivali olan Uluslararası Antalya Piyano Festivali, her yıl yerli ve yabancı dünyaca ünlü sanatçıları Antalyalı sanatseverlerle buluşturuyor. Klasikten, jaza, Latin'den özel şovlara kadar zengin bir program sunan festival 2010 yılında 11.'sini gerçekleştirecek. Festivale katılan sanatçılar da, düzenlenen workshoplarla müzik eğitimi alan gençleri okullarında dinleyerek eğitimlerine önemli katkılar koymaktadır..

https://web.archive.org/web/20180901080538/http://www.altinportakal.org.tr/
http://www.antalyatelevizyonodulleri.com 9 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20140722091107/http://www.altinportakalsiirodulu.com/
https://web.archive.org/web/20090902104448/http://www.halkinportakali.com/
http://www.antalya.bel.tr 3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Kültürlerarası Diyalog Merkezi (kısaca AKDİM), Antalya'da faaliyet gösteren, kültürlerarası diyalogu geliştirmek için kurulan bir dernektir. Dernek 2006 yılında kurulmuştur.
Misyonunu insanları değişik platformlarda bir araya getirip, bunun için sanattan spora, geziden konferansa, geniş bir yelpazede program sunmakla kendini tanımlıyor. Gelirini, programlardaki sponsorlardan ve üye bağışlarından karşılamaktadır. 

Kültürlerarası Birliktelik Platformu (KABİP, önceliği özellikle Türkiye'de yaşayan yerleşik yabancılar ve Türk vatandaşları bir araya getirmeye çalışan bir platformdur.
Bu platform altında Salı Çayları, Doğa Yürüyüşleri, Yemek Kulübü, Bilgilendirme Seminerleri, Yabancılar için Türkçe Kursu, Tema ve Özel Günler (Yaşlılar Haftası, Aşure Günü, Polis Haftası, Paskalya, Kadınlar günü, Bayramlar, Anneler ve Babalar Günü vb.), Kültür Gezileri gibi değişik sosyal faaliyetler etkinleştirmektedir. 

Birlikte Yaşama Platformu (BİYAP), çeşitli konferanslar, seminerler, konserler, gönül kahvaltıları, 
imza günleri, Türkçe Olimpiyatları ve sergiler düzenleyerek insanları kültür, sanat, ilim ve bilim dünyası ile buluşturmaya hedefleyen bir platform.

Geliştirme Platformu (GEP) ile kişisel ve kariyeri geliştirmeyi hedefleyen ve bunun için çeşitli Dil, Bilgisayar, Hitabet vs. 
kursları düzenlemektedir.

Relax ve Spor Platformunda (RESOP), çeşitli spor ve dinlendirici (Avcılık, Tenis, Binicilik, vs.) değişik faaliyetler 
düzenlemektedir.

AKDİM düzenlediği geniş yelpazeli ve kapsamlı faaliyetleri ile Antalya başta olmak üzere tüm Türkiye'de tanınan ve birçok bakanların ve bürokratların programlarına katıldığı bir dernektir. 

Yaptığı Başlıca Organizasyonlar:
- Demokratikleşme Sürecinde Sivil Toplumun Etkisi, Hizmet Hareketi

- Sivil Anayasa Konferansı

- Derin Devlet Tasfiye mi Oluyor ?

- Evrensel Parametrelerde Hukuk ve İnsan Hakları

- Türkçe Olimpiyatları İl Etkinlikleri (2009 – 2010 – 2011 – 2012)

- Diyalog İftarları (2011 – 2012)

Prof. Helen Rose Ebaugh - Akademisyen 

Prof. James C. Harrington - Akademisyen 

Uğur Kepir - Eğitimci 

Prof. Alexander Scott - Akademisyen 

Prof. Martha Ann Kirk - Akademisyen 

Doç.Dr. Murat Kaplan - Akademisyen

www.akdim.org

Antalya Müzesi, Antalya'da bulunan, dünya çapında bir heykel koleksiyonuna sahip arkeoloji müzesi.
Antalya ve civarındaki bulunan eski eserleri işgal güçlerinden korumak için 1922 yılında kurulmuştur. Türkiye'nin en büyük arkeoloji müzelerinden birisidir. Çoğu, Antalya sınırlarında yaşamış üç önemli Akdeniz antik uygarlığı olan Likya, Pamfilya ve Pisidya uygarlıklarına ait yüz bine yakın eser barındırır. Mermer eserlerin çoğu Perge örenyerinden gelmiştir.
Müze, 1937-1972 arasında Yivli Minare Camii'nde hizmet verdikten sonra, düzenlenen ulusal proje yarışması sonucu tasarlanıp inşa edilen modern müze binasına taşındı. 1988'de "Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Özel Ödülü"'ne değer görüldü; 2012, 2014 ve 2015 yıllarında da mükemmellik sertifikası kazandı.
Antalya Müzesi binası, depreme dayanaksız olduğu gerekçesi ile 16 Temmuz 2025'te ziyarete kapatılmış; eserler müze bahçesindeki konteynerlere aktarılmıştır. Müze binasının yıkımı 2025 yılı Eylül ayında gerçekleşti. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, aynı alanda inşa edilecek yeni müze binasının 2026 yılı sonunda kadar bitirilmesinin hedeflediklerini açıklamıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Antalya ve civarı İtalyan güçleri tarafından işgal edildi. 1919'da  İtalyan işgal kuvvetleri ile birlikte Antalya'ya gelen arkeologlar, yöreyi gezerek buldukları antik kitabe ve heykelleri İtalyan Konsolosluğu'na taşımaya başladılar. Antalya Lisesi’nde öğretmenlik yapan Süleyman Fikri Bey, tarihî eserleri medeniyet adına topladıklarını iddia eden İtalyanların engel olmak için Antalya Mutasarrıflığına başvurarak kendisinin "Eski Eserler Müdürü" olarak  görevlendirilmesini talep etti. Maarif Müdürlüğü ve Mutasarrıflık kararıyla  "Fahrî Eski Eserler Müdürü" tayin edilince Kaleiçi'ndeki Tekeli Mehmet Paşa Camii'nin yanında terk edilmiş küçük Bayraktar Baba mescidini düzenleyip eski eserleri bu mekanda topladı. Böylece Antalya Müzesi'nin temeli atıldı.
İşgal süresince İtalyanların eski eserleri toplamasını engelleyen Erten, 1921'de İtalyanların Antalya'yı terk etmesinden sonra, daha önce konsoloslukta topladıkları eserleri Kaleiçi'ndeki mekana nakletti.

Kaleiçi'ndeki terk edilmiş mescitte toplanan eserler, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Rum halkın Antalya'yı terk etmesi ile boşalan Panayia Kilisesi'ne taşındı. Antalya Müzesi'nin gerçek anlamda binası 1922'de Panayia Kilisesi'nde oluşturuldu. O güne kadar fahri müze memuru olan Süleyman Fikri Bey, 1923 yılında müzenin resmî memuru, 1924'te müze müdürü oldu. 1941'de emekli olana kadar  müzenin müdürlüğünü sürdürdü. Antalya ve çevresinde eski eserlerle ilgili araştırmalar yaparak müzeye değerli eserler ve belgeler kazandırdı.
1937 yılından müze  Yivli Minare Camii'ne taşındı ve 35 yıl bu yapıda hizmet verdi. Panayia Kilisesi ise bir süre müze deposu olarak kullanıldı. 1940'lı yıllarda Halkevi tarafından Batı müziği konser salonu olarak işlevlendirildi; 1950'lerin başında camiye dönüştürülerek Alaaddin Cami adını aldı.

Antalya'nın 15 km. doğusunda bulunan ve Helenistik dönemin en zengin ve güzel şehirlerinden biri olan Perge antik kentinde 1946'da başlayan kazılarda çıkarılan heykel ve lahitler müzenin bahçesini doldurunca Antalya Müzesi için yeni bir  bina ihtiyacı doğdu. 1964 yılında Güneybatı Anadolu'nun arkeolojik ve etnografik eserlerini barındırmak üzere Bayındırlık Bakanlığı tarafından  ulusal bir mimari proje yarışması açıldı. Yarışmada Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler'in hazırladığı proje birinci seçildi.

Müze, Konyaaltı ilçesinde bulunan binasına 1972'de taşındı. Yerleşimi, sergi düzenlemeleri tamamlandıktan sonra 25 Kasım 1972'de hizmete açıldı. Arkeolojik eserlerin yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı devri çinileri ve etnografik eşyalar için salonlar bulunmaktaydı.
Perge kazılarında 1981 yılında vücudunun çıplak alanlarında beyaz mermer, giysili alanları ve saçlarında koyu renk mermer kullanılmış bir dans eden kadın heykeli bulundu. Dünyada bir benzeri daha bulunmayan 2 metre 25 santimetre boyundaki bu heykele Dansöz Heykeli adı verildi ve müzenin simgesi oldu.
Antalya Müzesi 1982 yılında tadilat için kapatıldı; 1985 yılında tekrar ziyarete açıldı. Yapılan düzenlemeler ve müzecilik faaliyetleri sonucunda 1988 yılında "Avrupa Konseyi Özel Ödülü"ne layık görüldü. Müze binasında 2001 ve 2005 yılları arasında tekrar iyileştirme yapıldı; binanın batısına iki katlı yeni bir bölüm, alt katlarına ise yeni ve modern depolar eklendi. Öğretmen Ayhan Çetin tarafından Çocuk Salonu bölümü düzenlendi; bu bölümde kaybolmaya yüz tutmuş zanaatlere ilişkin maketler sergilendi. 2010'da bu bölüm müze arkeologu Mustafa Samur tarafından genişletilerek Karain Mağarası'ndan itibaren önemli arkeolojik alanların maketleri eklendi.   Müze, 2012, 2014 ve 2015 yıllarında ise mükemmellik sertifikaları kazandı.

1984 yılında Elmalı ilçesinde gerçekleştirilen kaçak kazılar sonucunda ele geçirilip yurt dışına kaçırılan ve büyük bölümü 15 yıl süren hukuk mücadelesinin ardından 1999'da Türkiye'ye geri getirilen Elmalı Sikkeleri, on yıl boyunca Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde muhafaza edildikten sonra 2009'da Antalya Arkeoloji Müzesi'nin talebi ile Antalya'ya getirildi. 27 Ekim 2009'da gerçekleştirilen törenin ardından ziyarete açıldı.
Perge Örenyeri'ndeki kazılar sonucunda 1980 yılında  2. yüzyıla ait bir Herakles heykelinin alt yarısı çıkarılmıştı. Yorgun Herkül adlı heykelin üst yarısının Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde  bulunduğunun 1990 yılında tespiti üzerine başlayan çalışmalar sonucunda heykelin  üst kısmı 2011'de teslim alınıp Türkiye'ye getiridi. Heykelin alt ve üst kısımları birleştirilip 9 Ekim 2011'de Antalya Müzesi'nde sergilenmeye başladı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, 20 Mart 2025 tarihinde müze binasının yıkılmasına karar verdi. 2020'de alınan bir deprem performans analizi raporuna dayanan bu karar, kamuoyunda tartışmaya ve itirazlara sebep oldu. Çeşitli meslek odaları ve 13 sivil toplum kuruluşu yıkımın durdurulmasını ve yapının korunmasını talep etti. Yıkıma gerekçe olan raporların kamuoyu ile paylaşılmaması eleştirilere yol açtı ve protestolar düzenlendi.
Müze, 16 Temmuz 2025'te ziyarete kapatıldı; eserler müze bahçesindeki konteynerlere aktarıldı. Müze binası 2025 yılı Eylül ayında tamamen yıkıldı. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, aynı alanda inşa edilecek yeni müze binasının 2026 yılı sonunda kadar bitirilmesinin hedeflediklerini açıkladı.

Müze binası, Eylül 2025'te yıkılmıştır. Aynı arazide yeni binanın 2026 sonunda tamamlanması beklenmektedir.
1972-2025 arasında hizmet veren müze binası Türkiye'nin yarışma projesiyle yapılan ilk müze binasıdır. Mimar Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler'in hazırladığı ve 1964 yılında yapılan ulusal yarışmada birinci seçilen proje inşa edilmiştir. Cumhuriyet dönemi modern mimarisini yansıtan müze tasarımı daha sonra inşa edilen müzelerin tasarımlarını etkilemiş ve kent belleğinde yer etmiştir.
7.000 metrekaresi kapalı alan olan 30.000 metrekarelik bir alana kurulan müze, 14 sergi salonu ile heykel ve değişik eserlerin sergilendiği açık hava galerileri ve bahçeyi içeren çok parçalı bir kompleks idi. Yapıda sergi alanları dışında  kütüphane, konferans salonu, amfi, sanat galerisi bulunmaktaydı. Binalar yarı açık bir avlu etrafında toplanmakta, avludaki koridorlardan müzenin farklı seksiyonlarına ulaşılmakta idi.
Müzenin girişinde sağına ve soluna birer seramik pano yerleştirilmiştir. Antalyalı seramik sanatçısı Tufan Dağıstanlı'nın eseri olan panolardan sağ duvardaki Kaleiçi'nin minyatürüleştirilmiş halini, karşıdaki ise Antalya çevresindeki önemli antik kent ve ören yerlerini gösterir. İlki 1984'te, ikincisi ise 1986'da yapılmıştır.

Müze koleksiyonu, 2025'te yıkılan müze binasında şu 14 salonda sergilenmiştir:

Attika Tipi Dionysiak Lahit

Antalya Arkeoloji Müzesi, Müzelerin Yıldızları 53. Bölüm, TRT 2
Resmî site 24 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü - Antalya Müze Müdürlüğü sayfası 26 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Ovası, Akdeniz bölgesi, Antalya bölümünde batıda Beydağları, kuzeyde Toros Dağları ve doğuda yine Toros Dağları ile Antalya Körfezi arasında kalan ovalara Antalya Ovası denir. Bunlar üzerinde bulunan ilçelerin adlarına göre; Serik, Manavgat, Alanya Ovaları isimlerini alırlar.
Antalya ovası, başta Aksu Çayı'nın Antalya Körfezi'ni doldurmasıyla oluşmuştur. Delta ovası değil, kıyı ovasıdır. Antalya ovalarının en belli başlı özellikleri ise, Toros Dağlarından gelen Aksu, Köprü Çayı, Manavgat Irmağı, Alara Çayı, Karpuz Çayı ve Dim Çayı gibi çayların sulamaları ile bol ürün almalarıdır.
Antalya ovası, Bey Dağları dibinden, doğuda Armutlu Koyu'na kadar yaklaşık 100 km uzunluğundadır. Genişliği Antalya merkezde 30 km iken doğuya doğru daralır, Serik'te 15 km, Manavgat'ta 10 km'dir. Toplam alanı 1500 k2'dir. Karpuz Çayı'na varmadan ova biter. Ovanın kuzey sınırında ova ile dağ arasında girinti çıkıntı olsa bile sınırları belirgindir, dağ ovadan sonra birden yükselir. Antalya Ovası, en geniş yeri Bey Dağları dibi olmak üzere, doğuya doğru daralan bir yarım aya benzer.
Antalya Ovası oluşum bakımından iki farklı tabakadan oluşur. Birinci bölüm, denizden itibaren 25–40 m kadar birden yükselen kalker traverten tabakasıdır. Bu bölüm Bey Dağları'ndan Lara, Aksu merkezine ve kuzeyine kadar devam eder. Kıyıdan 10–15 km içeriye uzanan bu ova üzerinde fazla akarsu yoktur. Ovadaki küçüklü-büyüklü sayısız çöküntü alanı yağış sularını yeraltına indirir, tüm akış yeraltından ilerler. Denizden belli alanlarda çıkan güçlü kaynaklar bunun delilidir. Bu birinci sekinin üzerinde belirgin ikinci bir seki daha başlar. Dik bir falez ile birbirlerinden ayrılırlar. Bu falezli alanın üzerinde denizden 250 m, alt ovadan 200 m yüksekliğe sahip Döşemealtı ve Yenice Boğazı taraflarında ikinci kademe uzanır. Daha düz olan bu alan tarımsal açıdan önemlidir. Batı tarafına Düzlerçamı adı verilir. Ovanın kuzey ve batısı, dağlardan gelen akarsuların taşıdığı alüvyonlar ile doldurulmuştur.
Bu ovalarda elde edilen başlıca ürünler ise yurdumuza milyonlarca dolar döviz sağlayan pamuk, pirinç, susam, buğday, arpa, zeytin, narenciye ürünlerinden muz, portakal, limon gibi ürünlerdir.

Antalya Oyuncak Müzesi, 23 Nisan 2011'de açılan Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir oyuncak müzesidir.
Tarihî Kaleiçi Yat Limanı'nda tarihi bir handa bulunmaktadır. Koleksiyonunda, 1860'lı yıllardan 1990'lı yıllara kadar uzanan döneme ait yaklaşık 3 bin oyuncak bulunur.
Türkiye'deki üçüncü oyuncak müzesidir.

Oyuncak müzesinin kuruluşu için çalışmaları, Antalya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı tarafından Eylül 2010'da başlatıldı. İstanbul Oyuncak Müzesi'nin kurucusu Sunay Akın’ın danışmanlığında yürütülen çalışmalar sonucu müze, 23 Nisan 2011'de düzenlenen törenle tarihi Kaleiçi Yat Limanı'ndaki bir handa hizmete girdi.
Temmuz 2011'de koleksiyona yeni oyuncaklar eklendi ve Eylül 2011'de de çocukların eğitimi için atölye çalışmalarına başlandı.
Çocuklar bireysel olarak veya aileleri ile birlikte bu atölye çalışmalarına katılabilmektedir.
Antalya Oyuncak Müzesi, şehrin turizmine sunduğu çeşitlilik ve üniversite işbirliği ile gerçekleştirilen eğitimler yoluyla kent kültürüne katkıları nedeniyle 2021'de Tarihi Kentler Birliğinin düzenlediği Müze Özendirme Yarışması’nda "Yaşam Kültürü Müzeleri" dalında ödüle değer görüldü.
Sürdürülebilirliği artırmak adına müzede çeşitli etkinlikler yapılmaktadır. Müzede tahta oyuncak boyama, maske yapımı atölyesi, origami, krigami, yapboz, kilden heykelcilik, kum boyama, resim sanat atölyeleri, drama ve oyunculuk atölyeleri yer almaktadır.

Kaleiçi'nde müze binası olarak yeniden işlevlendirilmiş eski bir han binasında ter alır. 11 adet salon ve 500 kişi kapasiteli bir amfitiyatrosu vardır.

Müzede 11 salon ve 44 vitrinde dünya oyuncak tarihinin önemli örneklerinden oluşan yaklaşık 750 oyuncak sergilenir.
Oyuncakların büyük bölümü Schuco, Lehma, Steiff, Louis Marks, Nekur, Fatoş gibi oyuncak üreticilerinin üretimleridir.
Nasreddin Hoca ve eşeği, Şirinler, Külkedisi ve Balkabağı Arabası, Daltonlar, Red Kit, Micky Mouse, Temel Reis ve Keloğlan gibi karakterlerin figürleri yer alır.
Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan ilk fabrikaların ürettiği oyuncak örnekleri müzede yer almaktadır. Ek olarak, oyuncak tarihinin örnekleri ve bebek evlerinin en nadir bulunan örnekleri müzede yer almaktadır.

Antalya Stadyumu ya da sponsorluk anlaşması gereği Corendon Airlines Park Antalya, Antalyaspor'un iç saha maçlarını oynadığı 29.307 kişilik koltuk kapasitesine sahip futbol stadyumu.
26 Ekim 2015'te, Süper Lig 2015-16 sezonu 9. haftasındaki Antalyaspor-Beşiktaş maçıyla resmî açılışı yapılan stadyumda ilk resmî gol de Beşiktaş'lı Necip Uysal tarafından kaydedildi.

2000'li yılların başından itibaren dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok futbol kulübü Antalya'yı kış aylarındaki kampları için tercih etmeye başladı. Bu dönemde Antalya'da düzenlenen Efes Cup turnuvaları da kentte kamp yapan takımlar için bir hazırlık turnuvası niteliği kazandı.
Antalya'nın konaklama sektöründe kendini daha çok geliştirmesi ve uygun iklim zamanla ildeki takım sayısının 10 binlerin üzerine çıkmasına neden oldu. Ancak Antalya'da takımların maç yapabilecekleri stadyumların sayısı azdı ve kulüpler de kaldıkları otelin tesislerini kullansalar da bu yeterli olmuyordu. Antalya'daki en büyük stadyum olan Atatürk Stadyumu 1965'te tamamlanmış eski bir stadyumdu ve 2011'de aldığı çürük raporuyla da devre dışı kaldı. Böylece kente gelen takımların tesis sıkıntısı daha da belirginleşti.
Atatürk Stadyumu'nun kullanılamaz raporu alması o dönemde Süper Lig'de mücadele eden Antalyaspor'un da stadyumsuz kalmasına ve önce Mardan Stadyumu, sonra da Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'na taşınmasına neden oldu.

Antalya'ya yapılacak stadyum için ilk somut öneri şehir merkezindeki Sakıp Sabancı Bulvarı üzerinde ve Antalyaspor Tesisleri'nin karşısındaki alan olarak seçildi. Proje için bu alanda karar kılındığında atılması gereken bir dizi adım vardı.

Öncelikle projeye göre stadyumun yapılacağı yer şehrin merkezinde ve en işlek caddelerinden biri olan Yüzüncü Yıl Bulvarı'nın devamında bulunuyordu. Bunun için öncelikle çevresindeki yolları dar olan bölgenin trafiğinde düzenleme yapılması ve geniş bir otopark alanına ihtiyaç vardı. Bununla ilgili olarak Karayolları, proje alanının doğusundan gelen trafiği ve batıya daha hızlı taşımak için 2009 yılında Atatürk Bulvarı ve Sakıp Sabancı Bulvarı'nı Antalyaspor Kavşağı adını verdiği alt geçit ile birbirine bağladı.
İkinci olarak belirlenen alanda 1991 yılında başlanan ve 2001'de tamamlanmadan yıkım kararı verilen ve kısmen de yıkılan olimpik yüzme havuzu bulunuyordu. Yıkım kararına yapılan itiraz nedeniyle de hukuken oldukça sorunlu olan bu yapının yıkılmasının yanında 2001 yılında açılan ve kentteki çeşitli organizasyonlara ev sahipliği yapan Dilek Sabancı Spor Salonu'nun da yıkımı gerekiyordu.
Yeni Antalya Stadyumu için Antalya Büyükşehir Belediyesi, 21 Ocak 2008 tarihinde yüklenici firmayla proje imzaladı ve bu dönemde inşaat alanında yer alan ve yıkılması gereken olimpik havuz inşaatı yıkıldı. Ancak 2009 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin yönetiminin değişmesi ve yeni yönetimin mahkeme kararlarını gerekçe göstererek stadyum için yapılan planlarda değişikliğe gitmesi ve hatta stadyumun şehir merkezinin dışına Pınarlı'ya taşıma isteği projenin durmasına neden oldu. Durdurulan projeyle ilgili 2008'de belediyeyle sözleşme imzalayan şirket, zarara uğradığı gerekçesiyle dava açtı. Konuya ilişkin davayla ilgili Sayıştay'ın 9 Ocak 2014 tarihinde mahkemeye gönderdiği raporda, sözleşmenin iptalinin kamuyu zarara uğratacak şekilde yapıldığı ve zararın başta Mustafa Akaydın olmak üzere projenin iptaline yol açan 197 sayılı meclis kararına onay veren meclis üyelerine faiziyle birlikte ödettirilmesi istendi. O dönem belediye başkanı olan Mustafa Akaydın ise tazminat ödeme konusunun temyizde olduğunu ve son bilirkişi raporunun belediyenin lehinde olduğunu ifade etti.

Antalya'ya yapılacak yeni stadyumla ilgili bir diğer öneri ise Antalya Havalimanı'na yakın bir bölgede olan Aksu ilçesindeki Pınarlı'da deniz kabuğu şeklinde bir stadyum yapılmasıydı. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenlemeye aday olan Türkiye'nin UEFA'ya bildirdiği stadyumlar arasında Antalya için Pınarlı projesi yer aldı. Ancak Türkiye 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenleme hakkını 6'ya karşı 7 oyla Fransa'ya kaptırınca bu proje rafa kalktı.
2011 seçimleri öncesinde Gençlik ve Spor Bakanlığı Türkiye'de 25 yeni stadyumun yapılacağını açıkladı ve bu stadyumlardan birinin de Antalya'da olacağı ve stadyumun 33 bin kişilik olacağı duyuruldu.
7 Aralık 2012 tarihinde yapılan stadyum ihalesini Akay İnşaat kazandı ve inşaat firması yüzme havuzundan kalan molozları temizleyip, Dilek Sabancı Spor Salonu'nu da yıktı ve temel için arazide hazırlıklar yaptı. 23 Haziran 2013 tarihinde stadyumun temeli atıldı.

Pınarlı projesi için belirlenen deniz kabuğu tasarımının aksine 100. Yıl Projesi'nde stadyum için Antalya ilinin üzerinde barındırdığı pek çok antik kentin arenalarına benzetilerek tam yuvarlak bir tasarım belirlendi.
Betonarme olarak yükselen stadyumda tribünler betonarme prekast elemanlardan üretildi. Çatı ise narin ve estetik bir çelik konstrüksiyon ile kapatıldı. 2014 yılı ortalarında kaba inşaatı biten stadyumun çatı inşaatı da kaba inşaatın tamamlanmasıyla başladı. Çatı örtüsü, makasların uç kısmında Türkiye'de üretilen policam şeffaf çekme akrilik levha, kalanı ise kenetli sistem ile kaplandı. Çimlerin daha iyi gelişmesi için çatının 5 bin metrekarelik kısmında cam yerine ışık geçirgenliği daha yüksek olan şeffaf çekme akrilik levha kullanıldı.
Çatı inşaatının son aşamasında stadyumun 16 bin metrekarelik çatısının 13 bin metrekarelik alanına güneş enerjisi panelleri yerleştirildi. Türkiye'de ilk kez bir stadyumda yapılan bu uygulamayla Antalya Arena stadyumu, kendi enerjisini üretmesinin yanında, 16 Eylül 2015'ten bu yana Antalya'nın elektrik şebekesine bir günde ortalama 550 evin kullandığı miktarda elektriği vermektedir.
Mimari yapısı nedeniyle stadın güney tribünü önünde yeterince güneş almayan çimlere ışıklandırma ve havalandırma desteğiyle özel bir çalışma uygulanmaktadır. Stat zemininin 113 metrekare olan çim bölümünün güney tribünü önündeki bir kısmı özel ışıklandırma ve havalandırma yöntemleriyle korunmaktadır.
Ekim ayında inşaat süreci tamamlanan Antalya Arena, 2015-16 Süper Lig sezonunun 9. haftasında oynanan Antalyaspor - Beşiktaş maçına hazır hale getirildi.

Antalya Arena'da ilk resmî maçın Beşiktaş'la yapılacağı 14 Ekim 2015'te açıklandı. Stadyumun ilk maçı öncesi yerleşim planları tamamlandı, bilet gişeleri kuruldu ve maçtan dört gün önce de bilet satışlarına başlandı.
Antalyaspor Kulübü, açılış maçına özel taraftar ürünlerini de maç öncesinde satışa çıkardı.
Süper Lig'in 2015-16 sezonunun 9. haftasındaki maç öncesi Antalyaspor ligde 14 puanla 6., Beşiktaş ise 19 puanla ilk sıradaydı.
Maçın 14. dakikasında topu Antalyaspor ağlarına gönderen Beşiktaşlı Necip Uysal, bu stadyumdaki ilk resmî golü kaydeden futbolcu oldu. 21. dakikada ise Antalyasporlu Samuel Eto'o, takımı adına Antalya Arena'daki ilk golü atan futbolcu olarak kaydedildi. Maçı 5-1 kazanan Beşiktaş'ın diğer gollerini Ricardo Quaresma, Mario Gómez, Olcay Şahan ve Cenk Tosun attı. Maçı 19 bin 691 biletli seyirci takip etti.

Antalyaspor, stadyumun açılışından bu yana stadı kiralamış olup kullanım hakkının kendisinde olduğu dönemlerde zaman zaman stat isim ve tribün isim sponsorluğu anlaşmaları yapmıştır. 2024-2025 sezonunda aldığı tribün sponsorluklarıyla Doğu Tribünün ismi Corendon Doğu Tribünü olmuştur. Stadın, 2024-2025 sezonunda VIP, Misafir, Kuzey Kale, Güney Kale ve Batı tribünlerinin isim sponsorlukları bulunmamaktadır. 2022-2023 sezonu itibarıyla Corendon Airlines ile stadyumun isim hakkı için 5 yıllık sözleşme imzalanmış ve stadyumun adı Corendon Airlines Park Antalya olmuştur.

Proje maliyeti 103 milyon lira olan Antalya Stadyumu, 200 bin metrekareden daha geniş bir alana inşa edildi.

Çatısına inşa edilen 11.000 m²lik güneş panelleri sayesinde günde ortalama 7.200 kilowatt saat enerji üretebilen stadyum, 16 Eylül 2015 tarihinden bu yana kendi elektriğini üretmekte ve şehir şebekesine de elektrik vermektedir.

26 Mayıs 2016'da oynanan final maçını Galatasaray kazanmıştır. Maçı kazanan Galatasaray, üst üste üçüncü, toplamda 17. Türkiye Kupası'nı kazanmıştır.

22 Mayıs 2026’da oynanan final maçını Trabzonspor kazanmıştır. Maçı kazanan Trabzonspor, toplamda 10. Türkiye Kupası’nı kazanmıştır.

TFF.org'da Antalya Stadyumu

İsmail Cem Televizyon Ödülleri, 2010 yılından beri, İsmail Cem'in anısına Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından Antalya'da yapılmış etkinlik.
Antalya Televizyon Ödüller ile, 1990'lı yıllarda özel televizyonculuğun başladığı Türkiye'de, ABD'deki Emmy ve Altın Küre gibi televizyon yapımlarının ödüllendirildiği bir yarışmanın eksikliğinin giderilmesi hedeflenmiştir.
2010 yılında 41 dalda ödül verildi. İsmail Cem Özel Onur Ödülü, Cem Ailesi ve Mustafa Akaydın'ın ev sahipliğinde yapılan, cumhurbaşkanı, başbakan, kültür bakanı, siyasi partilerin liderleri ve sanat ve kültür insanlarının katılımıyla oluşturulan, özel bir jüri tarafından verildi. Konaklama sponsoru Mardan Palace, resmî sponsoru Banvit idi.
İsmail Cem'in ailesinin talebi ile, ertesi yıl yapılan etkinliğin adı "Antalya Televizyon Ödülleri" olarak değiştirildi. Etkinlik 2. Antalya Televizyon Ödülleri adıyla, yine Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından 30 Nisan 2011 tarihinde TNT sponsorluğunda gerçekleştirilerek gelenekselleştirildi. 2012 itibarıyla 35'i yarışma ve 2'si özel olmak üzere toplam 37 kategoride ödül verilmektedir.
9-10 Mayıs 2014 tarihinde planlanan 5. Antalya Televizyon Ödülleri'nin, 30 Mart seçimlerinde Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Menderes Türel tarafından iptal edildiği açıklandı. Gerekçe olarak Antalya Televizyon Ödüllerinin Antalya'nın tanıtımına hiçbir katkısı bulunmadığını söyledi.

2010 İsmail Cem Televizyon Ödülleri
2011 Antalya Televizyon Ödülleri
2012 Antalya Televizyon Ödülleri
2013 Antalya Televizyon Ödülleri

Antalya Şehirlerarası Otobüs Terminali, Antalya ili'nin Kepez ilçesinde bulunan otobüs terminalidir. Ana çatısı altında şehirlerarası yolcu terminali, giden yolcu peronları ve ilçeler terminali adında üç bölümü bulunmaktadır.

Bugün Markantalya olarak bilinen alışveriş merkezinin yerinde bulunan eski otobüs terminalinin yetersizliği üzerine 1990'larda yapılarak 1997'de hizmete açılmıştır. 2010'ların başında Mustafa Akaydın döneminde Aksu'da doğu terminali planlansa da halen gerçekleşmemiştir. İkinci Menderes Türel döneminde Döşemealtı'ya taşınma projesi hazırlansa da, 2019'da belediye yönetiminin değişmesi sonrası taşınma projesi rafa kalkmıştır.

Otogar ve Batıgar tramvay istasyonları üzerinden raylı ulaşım imkanları mevcut olması ile beraber, terminalden Lara yönüne kalkan TL94 numaralı terminal otobüsü hattı ve 600 numaralı Havalimanı seferi mevcuttur. Terminal yerleşkesinin güneyinde de şehiriçi otobüs depolama ve hareket merkezi bulunmaktadır.

Antalyaspor (erkek hentbol takımı), 2012-2022 yılları arasında Antalyaspor adına mücadele etmiş takımıdır.

Antalyaspor Derneği yönetimi, 2012 yılının Ağustos ayında almış olduğu karar sonrası erkek hentbol takımını bünyesinde açmaya karar vermiştir. Antalyaspor yönetimi, Türkiye Hentbol Federasyonu'nun da daha önce almış olduğu karar doğrultusunda profesyonel futbol takımı erkekler Süper Lig'inde mücadele etmiş takımlar doğrudan Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde mücadeleye hak kazanır maddesinden yararlanarak Türkiye Hentbol Federasyonu'na başvuru da bulunmuş ve kulübün başvurusu da 29.08.2012 tarihinde federasyon tarafından kabul edilerek Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ne kabul edilmiştir. Takım, 2012-2013 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde ilk kez mücadele etmiştir.
Antalyaspor yönetimi, Antalyaspor (futbol takımı) maçlarını Akdeniz Üniversitesi Stadyumu'nda oynadığından dolayı Akdeniz Üniversitesi yönetimi ile bir dostluk köprüsü kurmuş ve hentbol takımının yönetimini Akdeniz Üniversitesine bırakmıştır. Ayrıca takımın maçlarının da Akdeniz Üniversitesi BESYO Spor Salonu'nda oynamasına dair karar kılınmıştır. 2011-2012 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nden küme düşen Akdeniz Üniversitesi Erkek Hentbol Takımı da kendini fesh ederek Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı bünyesine geçmiştir.
Takım 2012-2013 sezonunda Akdeniz Üniversitesi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı adıyla mücadele etmiş ve Akdeniz Üniversitesi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı 2012-2013 Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ndeki ilk sezonunu 10. sırada ve 18 puanla tamamlayarak 13 takımlı ligde kalmayı başarmış ve ilk 8 takımın oynadığı play off'lara kalamayarak normal sezonu tamamlamıştır.
Bir önceki sezonun aksine 2013-2014 sezonu başında ise Akdeniz Üniversitesi hentbol takımının yönetiminden feragat etmiştir. Antalyaspor Kulübü Derneği bünyesindeki tüm amatör branşlar gibi hentbol takımının yönetimi de Antalyaspor Derneği bünyesine geçmiş ve takımın Akdeniz Üniversitesi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı olan ismi Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı olmuştur. Takım, 2013-2014 sezonundan itibaren Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde bu isimle mücadele etmeye başlamıştır. Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2013-14 sezonunu 11. sırada tamamlayarak ligde kalmayı başarmıştır. 2014-2015 sezonunda ise takım normal sezonu 10. sırada tamamlayarak play out grubuna kalmış ve 6 takım arasında oynanan play out grubunu lider tamamlayarak ligde kalmayı haftalar öncesinden garantilemeyi başarmıştır. Takım 2016-17 sezonundan itibaren maçlarını yeni açılan Antalya Spor Salonu'nda oynama kararı almıştır. Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2015-16 sezonunda normal sezonu 9. sırada tamamlayarak play out grubuna kalmış ve oynanan play out grubunda ligde kalmayı haftalar öncesinden garantilemeyi başarmıştır. 2016-17 ve 2017-18 sezonlarını orta sıralarda tamamlayan Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2017-2018 sezonu başında Antalyaspor Derneği'nden Antalyaspor A.Ş.'nin bünyesine geçmiş ve 2018-2019 sezonunda da Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni 2. sırada tamamlamış ve tarihinde ilk kez Avrupa Kupaları'nda mücadele etme hakkını kazanmıştır. Ayrıca 2018 yılında şube tarihinin ilk isim sponsorluk anlaşması da bu dönemde yapılmıştır. CIP Travel Agency ile yapılan sözleşme sonrası takımın liglerdeki ismi CIP Travel Antalyaspor olmuştur.
CIP Travel Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2019-2020 sezonunda devam eden ligi 4. sırada tamamlamıştır. Ancak pandemi dolayısıyla 12 Mayıs 2020'de THF'nin almış olduğu karar sonrası play off etabı oynanmayan lig bu sıralama ile tescil edilmiş ve sezonda şampiyon ya da küme düşen takım belirlenmemiştir. Pandemi dolayısıyla oynanacak Türkiye Kupası'da 2019-2020 sezonu için iptal edilmiştir. Avrupa'da ise tarihinde ilk kez EHF Kupası'nda mücadele eden takım pandemi öncesinde Avrupa Hentbol Federasyonu (EHF) Kupası 1. tur rövanş maçında deplasmanda Romanya temsilcisi Dobrogea Sud Constanta'a 29-16 mağlup olup elenmiş ve kupaya erken veda etmiştir. 2020-2021 sezonu öncesinde Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2017-2018 sezonu öncesinde olduğu gibi Antalyaspor A.Ş.'den Antalyaspor Derneği'nin bünyesine geçmiştir. Yine 2020-2021 sezonu öncesi isim sponsoru olan CIP Travel Agency ile anlaşması sona eren takım liglerde Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı olarak mücadelesine devam etmektedir.
Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2020-2021 sezonunda ligi 8. sırada tamamlamış ve Türkiye Kupası'nda ise çeyrek final turunda kupaya veda etmiştir. Avrupa'da ise EHF Kupası'nda pandemi sebebiyle hiçbir maça çıkamayan takım, 2. turda Yunan rakibinin seyahat kısıtlaması sebebiyle tur atlamış ancak 3. turda ise Ukrayna temsilcisi Donbas ile oynanacak maça kadroda yaşanan koronavirüs vakaları ve karantina süreci sebebiyle çıkamayacağını bildirmiş ve Avrupa'ya veda etmiştir. Takım, 2021-2022 sezonunda da ligi 8. sırada tamamlamış ve Türkiye Kupası'nda ise çeyrek final turunda kupaya veda etmiştir.
Antalyaspor Erkek Hentbol Takımı, 2022-2023 sezonu öncesinde Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ne katılım ücretini yatırmamış ve liglerden çekilme kararı almış olup şubeyi kapatmıştır.

Antalyaspor resmî ağ adresi 31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalyaspor (futbol takımı) ya da sponsorluk anlaşması gereği Hesap.com Antalyaspor, Antalyaspor'un 1966 yılında kurulan ve Antalya'yı 1. Lig'de temsil eden futbol takımıdır. Lakapları Akrep olan takımın renkleri, kırmızı ve beyazdır. Takım, kurulduğu 1966 yılından 2010 yılına kadar iç saha maçlarını Antalya Atatürk Stadyumu'nda oynamış, 2015-16 sezonunda ise Antalya Stadyumu'na taşınmıştır.
Antalyaspor, Süper Lig'de en iyi derecesini 58 puan toplayarak 5. sırada tamamladığı 2016-17 sezonunda elde etmiştir. En çok puan topladığı sezonu ise 59 puanla Süper Lig'i 7. sırada tamamladığı 2021-22 sezonu olmuştur.
Antalyaspor, Türkiye Kupası'nda sırasıyla 1999-00 ve 2020-21 sezonlarında final oynamış fakat oynadığı iki finali de kaybetmiştir. Takım, Süper Kupa'ya ise 2020-21 Türkiye Kupası finalisti olarak katılmış ve Beşiktaş'a seri penaltılar sonucu kaybetmiştir.
Türkiye'yi Avrupa kupalarında 3 kez temsil eden Antalyaspor, bu alanda en iyi derecesini 2000-01 UEFA Kupası'nda 1. Tur'a yükselerek elde etti.

Türkiye'de ulusal ligin kurulmasının ve futbola olan ilginin artmasının arından yerel ligler kaldırılarak ulusal liglere kurulmaya başladı. Türkiye Futbol Federasyonu'nun 1965 yılında her ilin bir takımı olması için çıkardığı izinle Türkiye'nin çeşitli illerinde yerel liglerde mücadele eden futbol takımları birleşip şehirlerinin adına mücadeleye başladı.
Ülkedeki bu hareketlilik Antalya Beden Terbiyesi Bölge Başkanlığı Bölge İstişare Kurulunu da harekete geçirdi. 5 Haziran 1966'da Antalyaspor Kulübü'nü kurmak için bir araya gelen Yenikapı Suspor, İlk Işık ve Ferrokromspor kulüplerinin yöneticileri tüzel kişiliklerini feshederek Antalyaspor'a katıldıklarını bildirdiler. Kısa süre sonra ilin yerel gazetesi olan İleri Gazetesi'nde yayınlanan tüzüğün 2. maddesinde belirtilen kurucu üyelerince yönetim kurulu oluşturuldu. Antalyaspor, 2 Temmuz 1966 tarihinde bakanlık tarafından tescil edildi ve resmen kuruldu.

Antalyaspor profesyonel liglere 1966-67 sezonunda 17 takımlı Türkiye Profesyonel 2. Ligi Kırmızı Grup'tan katıldı.
Antalyaspor, 1966-67 ve 1969-70 sezonu arasında mücadele ettiği 4 sezonda çıktığı 134 maçta 53 galibiyet, 45 beraberlik ve 46 yenilgi aldı. Bu sonuçlarla takım %39,55 galibiyet ve 56,71 başarı yüzdesi yakaladı.

Kırmızı beyazlı takımın lige katıldığı sezon 10 kulüp daha kuruluş aşamalarını tamamlayarak 2. Lig'den profesyonel liglere katıldı. Bu yüzden bir önceki sezon 2. Lig'de iki grupta 22 olan takım sayısı, 1966-67 sezonunda 33 takıma yükseldi.
Antalyaspor ilk profesyonel maçına 11 Kasım 1966 tarihinde Edirnespor karşısında çıktı ve mücadele 1-1 sona erdi. Bu maçta Antalyaspor'u 1-0 öne geçiren Yalçın Demir, Antalyaspor'un profesyonel liglerdeki ilk golünü kaydetmiş oldu.
Ligdeki ilk yenilgisini 2. haftada Sakaryaspor'dan alan Antalyaspor, bir sonraki hafta Bandırmaspor'u 3-2 yenerek ilk galibiyetini de almış oldu. Bandırmaspor maçından 1 hafta sonra Türkiye Kupası'nda Kayseri Şekerspor'a uzatmaya giden maçta 3-2 kaybetti ve elendi. Antalyaspor o sezonu 12 galibiyet ve 5 beraberlikle 29 puanla 11. bitirdi.
1967-68 sezonunda 20 takımlı 2. Lig'de inişli çıkışlı bir grafik sergileyen Antalyaspor, 38 maçta 44 puan aldı ve 4. oldu. Türkiye Kupası'nda ise mücadele etmedi. Ertesi sezon lige iyi başlayan kırmızı beyazlı takım 18 takımlı ligin ikinci yarısında sadece 4 galibiyet alabildi ve 37 puanla sezonu 5. bitirdi. Antalyaspor, 1969-70 sezonunda yine istikrarsız bir görüntü çizerek lig sonunda 31 puanla ve averajla 6. olabildi.

Antalyaspor için 1970'li yıllar çok başarılı geçmedi. Yıllar boyunca istikrarlı sonuçlar alamayan Antalyaspor, bu on yıllık süreçte çoğunlukla ligi orta sıralarda tamamladı. Ancak son 1978-79 ve 1979-80 sezonlarında biraz daha toparlandı ve ligi iki sezonda da 3. bitirmesinin yanında Türkiye Kupası'nda da 4. kademeye kadar çıkmayı başardı.
Antalyaspor 1970-71 sezonundan 1979-80 sezonuna kadar çıktığı 302 maçta 104 galibiyet, 95 beraberlik ve 103 yenilgi aldı ve bu sonuçlarla %34,43'lük galibiyet, %50,15'lik başarı oranı elde etti.
1970-71 sezonunda  Antalyaspor, 16 takımlı 2 Lig Kırmızı Grup'ta yer aldı ve bu on yılı Kırmızı Grup'ta geçirdi. Lige kötü başlayan ve 13. haftada sadece 2 galibiyeti olan kırmızı beyazlılar daha sonra biraz olsun toparlandı ve sezonu 29 puanla 9. sırada tamamladı. 1971-72 sezonuna 5-0'lık Sarıyer galibiyetiyle başlayan Antalyaspor, o sezon 2 haftadan daha fazla üst üste galip gelemedi ve sezonu 6 takımla beraber aynı puanla, 28 puanla tamamlayıp ligden düşen İzmirspor'un 1 puan önünde averajla 8. oldu. Ertesi sezon da Antalyaspor en fazla üst üste 2 kez galip gelebildi ve uzun beraberlik serilerinin ardından sezonu düşme hattının 2 puan üzerinde 29 puan ve averajla 9. sırada bitirdi. 1973-74 sezonunun ilk yarısını 15 maçta 8 beraberlikle geçen Antalyaspor, ligin ikinci yarısında biraz daha toparlandı ve sezon sonunda 33 puan ve averajla kendine 7. sırada yer buldu. Bir sonraki sezon da kırmızı beyazlıların beraberliklerle başladığı bir sezon oldu. Sezonu 9 galibiyet ve 10 beraberlikle kapatan takım, Sakaryaspor'u averajla geçerek 28 puanla 10. olabildi.
1975'ten itibaren Antalyaspor, Türkiye Kupası'nda sürekli var oldu. İlk yarısında sadece 3 galibiyet alıp, sezonu 28 puanla Eskişehir Demir'in ardından averajla 11. tamamlayan takım, kupada aynı sezon en iyi derecesini yapıp 4. Kademe'ye yükseldi. Ancak Boluspor'a elendi. 1976-77 sezonunda ilk 7 haftayı galibiyetsiz kapattı ama ligin ortasında yakaladığı galibiyet serisiyle üst sıralara tırmandı. Ancak son 10 maçta 1 galibiyet alabildi. Antalyaspor sezon sonunda 32 puanla 5. sırada yer aldı, Türkiye Kupası'nda ise Nevşehirspor'a 1. Kademe 2. Etap'ta elendi. 1977-78 sezonuna ilk haftalara istikrarsız başlayan Akrepler, ilk yarının son 5 haftasında yenilgi almasa da ikinci yarıdaki 16 maçta 4 galibiyet aldı ve sezona 31 puanla 8. sırada nokta koydu. Kupaya ise Tirespor yenilgisiyle 2. Kademe 2. Etap'ta veda etti. Takip eden sezonda Antalyaspor sezona çok iyi başlamasa da son 20 haftada 2 yenilgi aldı ve 10 galibiyet ve 14 beraberlikle 34 puan toplayıp averajla Düzcespor'un önünde 3. oldu. Takım kupada 3. kademede Sivasspor'a kaybedip elendi. 1979-80 sezonunda ise Antalyaspor ligin ikinci yarısında galibiyet almakta zorlanarak başladı ve bu dönemde tek beraberlik aldı. Sadece 4 beraberlikle son 10 yıllık süreçte en az beraberlik aldığı sezonda Antalyaspor, 14 galibiyetle 32 puana ulaşıp sezonu 3. bitirdi. Türkiye Kupası'nda ise 3. kademede Kütahyaspor'u eledi ama bir sonraki aşamada Sakaryaspor'a elendi.

Antalyaspor 1980'li yıllarda ilk kez 1. Lig'e çıkma başarısı gösterdi. Bu süreçte 4 sezon 1. Lig'de yer alan kırmızı beyazlılar, 6 sezon da 2. Lig'de yer aldı. Bir önceki döneme göre daha başarılı yıllar geçiren Akrepler, 2 şampiyonluk elde ettiği 10 yıllık dönemde 1. Lig'i alt, 2. Lig'i ise üst sıralarda bitirdi. Bunun yanında Türkiye Kupası'nda da 6. Kademe'ye kadar çıkmayı başardı.
Antalyaspor 1980-81 sezonundan 1989-90 sezonuna kadar çıktığı 332 maçta 139 galibiyet, 75 beraberlik ve 118 yenilgi aldı ve bu sonuçlarla %41,86'lık galibiyet, %53,15'lik başarı oranı elde etti.
1980-81 sezonunda yeni getirilen sistemle iki olan grup sayısı üçe çıkarıldı ve Antalyaspor A Grubu'nda mücadele etti. Lige çok kötü başlayan ve ilk 11 maçında galibiyet alamayan Antalyaspor, sonraki 23 maçta 12 galibiyet alarak toparlandı sezonu 33 puanla 8. sırada bitirdi.
81-82 sezonu Antalyaspor için dönüm noktası oldu. 2. Lig B Grubu'nda yer alan ve sezona tarihinin en iyi girişini yapan takım, Karşıyaka'yla birlikte sezonun son haftasına kadar sürecek şampiyonluk yarışına girdi. Sezonu aynı galibiyet ve beraberlik sayısıyla ve dolayısıyla puanla bitiren iki takımın kendi aralarında Antalya'da oynadıkları maç 0-0, İzmir'de oynadıkları maç ise 2-2 sona ermişti. Antalyaspor sezon sonunda averajla şampiyon oldu.
10 Nisan 1982'de İzmir Atatürk Stadyumu'nda oynanan Karşıyaka - Antalyaspor maçının özellikle Antalyaspor açısından önemi büyüktür. Otobüslerle İzmir'e giden 20 binin üzerinde Antalyaspor taraftarı, takımlarına daha önce hiçbir deplasman taraftarının yakalayamadığı taraftar sayısına ulaşarak çok büyük destek verdiler. O gün stadyumda olan taraftarlar hatıralarında Antalya'da maça gitmeyen erkeğin kalmadığını söyler. Maç öncesinde Antalyaspor 29, Karşıyaka ise 26 puandaydı. Karşıyaka karşısında 2-0 öne geçen kırmızı beyazlılar, rakibine karşı üstünlüğünü koruyamadı ve karşılaşma 2-2 sona erdi. Antalyaspor sezon sonuna kadar maç kaybetmeyerek elindeki puan üstünlüğünü iyi değerlendirdi. Sezonun son maçına Balıkesirspor deplasmanında çıkan ve şampiyonluk için beraberlik alması yeten Antalyaspor, 0-0'lık sonuçla istediğini elde etti ve sezonu averajla Karşıyaka'nın önünde şampiyon tamamlayıp tarihinde ilk kez 1. Lig'e yükseldi.
Antalyaspor Süper Lig'deki ilk sezonunda ilk maçını Fenerbahçe'ye karşı yaptı ve 1-1'lik sonuçla ilk beraberliğini aldı. Metin Şahin de Antalyaspor'un 1. Ligdeki ilk golünü kaydeden futbolcu oldu. Kırmızı beyazlılar ilk yenilgisini ise 2. haftadaki Beşiktaş deplasmanında 6-0'lık sonuçla aldı. Galibiyet için 5. haftayı bekleyen takım, Antalya Atatürk Stadyumu'nda Ankaragücü'nü 1-0'lık sonuçla yendi. Antalyaspor, o sezonu 29 puanla 14. tamamladı ve averaj farkıyla Mersin İdman Yurdu'nu geçip ligde kaldı. Kupada ise 5. Kademe'de Kocaelispor'a elendi.
1. Lig'de 3 sezon oynayıp bu sürede en iyi derecesini 14. olarak elde eden takım, 1984-85 sezonunu 28 puanla 17. tamamlayıp 1. Lig'den düştü. Bir yıl 2. Lig'de mücadele eden Antalyaspor, ertesi sezon 52 puanla 2. Lig'i şampiyon tamamlayarak 1986-87 sezonunda tekrar 1. Lig'deki yerini aldı. Fakat o sezonu 24 puanla 18. tamamlayıp bir kez daha 2. Lig'e düştü. 2. Lig'e yeniden dönen Antalyaspor, üç puanlı sistemin ilk kez uygulandığı 1987-88 sezonunda Kahramanmaraşspor'la girdiği şampiyonluk yarışını kaybetti ve 55 puanla 2. sırada kalarak üst lige dönemedi. Kupada ise 1. Kademe'den öteye gidemedi. 1988-89 sezonunda Akrepler bir önceki sezona göre daha çok puan

Antik çağdaki koloniler, geniş bir bölgeden ziyade bir ana şehir veya metropolden (büyük şehir) oluşan ve Demir Çağı sonrası kurulmuş şehir devletleriydi. Bir koloni ile metropol arasındaki bağlar genellikle yakındır ve klasik antik dönemde belirli biçimler alırlar. Genellikle Fenikeliler, Kartaca, Roma, Büyük İskender ve halefleri tarafından kurulan koloniler bulundukları metropollere bağlı kalmışlardır; ancak Arkaik ve Klasik dönemlerdeki Yunan kolonileri, kuruldukları andan itibaren egemen olan ve kendi kendilerini yöneten koloniler olmuşlardı. Yunan kolonileri genellikle ana şehirdeki toplumsal huzursuzlukları çözmek ve nüfusun bir kısmını dışarı atmak amacıyla kurulurdu. Helenistik, Roma, Kartaca ve Han Çinlilerinin kolonileri ise ticaret, genişleme ve imparatorluk kurma amacıyla yapılıyordu.

Tarihteki en eski kolonileşme süreçlerinden biri MÖ 1000 yılları civarında, tarıma dayalı bir medeniyete sahip olan Güney Arabistan'daki Sabalar, Kuzey Etiyopya ve Eritre'nin yaylalarını kolonileştirmeye başladı. Sabalıların ilişki kurduğu yerli halklar, çağdaşı olan Agau halkının atalarıdır. Güney Arap kültürü ile Agau kültürünün kaynaşması, bugün Habeşi halkı olarak bilinen üçüncü bir kültürün ortaya çıkmasına neden oldu.

Mısır yerleşimi ve kolonizasyonu, MÖ 3200'den itibaren güney Kenan bölgesinin her yerinde, hemen hemen her türden arkeolojik buluntu aracılığıyla belgelenmiştir. Bu buluntular arasında mimari yapılar (kale, set ve binalar), çanak çömlek, kaplar, aletler, silahlar, mühürler ve daha birçok eşya bulunmaktadır. Narmer, Kenan'da Mısır çanak çömleği ürettirmiş ve bunları Arad, En Besor, Rafiah ve Tel Erani gibi bölgelerden Mısır'a geri ihraç etmiştir. Son zamanlarda, Tel Aviv'de Tunç Çağı'na tarihlenen bir Mısır yerleşimine ait çağdaş bir bira fabrikası bulundu. Gemi yapımcılığı eski Mısırlılar tarafından MÖ 3000'li yıllarda, hatta belki daha da önce biliniyordu. Amerika Arkeoloji Enstitüsü MÖ 3000'e tarihlenen en eski geminin muhtemelen Firavun Aha'ya ait olabileceğini bildirmektedir.

Fenikeliler, MÖ 1. binyılın başlarında Akdeniz'in en büyük ticaret gücüydü. Mısır ve Yunanistan ile ticari ilişkileri vardı ve günümüz İspanya'daki Gadir (modern Cádiz) ve modern Fas'taki Tingis ve Mogador'a kadar batıda koloniler kurdular. İspanya ve Fas'tan Fenikeliler, Atlas Okyanusu'na ve İngiltere ile Senegal'e giden ticaret yollarına erişimi kontrol ettiler.
Fenike kolonilerinin en ünlüsü ve başarılısı MÖ 814-813 yıllarında Lübnan'ın Akdeniz kıyısında yer alan tarihi bir liman olan Sur kentinden gelen yerleşimciler tarafından kurulmuş ve Kart-Hadasht (Qart-ḥadašt, tam çevirisiyle "Yeni Kent" anlamında) olarak adlandırılmış olup, Türkçede Kartaca olarak bilinir. Kartacalılar daha sonra Batı Akdeniz'de kendi kolonilerini kurdular; bunların arasında güneydoğu İspanya'da bulunan Carthago Nova kolonisi de vardı; ancak bu koloni daha sonra düşmanları Roma tarafından fethedildi.

Barselona'da bulunan Pompeu Fabra Üniversitesi Arkeoloji Profesörü María Eugenia Aubet'e göre:Batı'da Fenike materyallerinin en erken varlığı İspanya'nın Huelva antik kentinin sınırları içinde belgelenmiştir... 1997 yılında Huelva'daki Plaza de las Monjas'ta bulunan yeni malzemeler arasında Fenike çanak çömleğinin yüksek oranda bulunması, bölgede ilk temasların seyrek olduğunu değil, MÖ 9. yüzyılın başından itibaren Fenike halkının düzenli olarak burada bulunduğunu göstermektedir. Kartaca'daki en erken katmanlardan alınan son radyokarbon tarihleri, bu Tirus kolonisinin kuruluşunu MÖ 835-800 yıllarına yerleştiriyor; bu tarihler, Flavius Josephus ve Timeus'un şehrin kuruluşu için verdiği tarihlerle örtüşmektedir.

Antik Yunan'da, yenilen halklar bazen yabancı bir düşmanın boyunduruğundan kaçmak için evlerini terk ederek bir koloni kurarlardı. Bazen iç savaşlarda yenilenlerin başka bir yerde yeni bir şehir kurmak üzere ayrılmasıyla koloniler oluşurken; bazen nüfus baskısını hafifletmek ve dolayısıyla iç karışıklığı önlemek için; ve bazen de dışlanma sonucu oluşmuşlardır. Ancak genellikle koloni kurucuları yabancı ülkelerle ticari ilişkiler kurmayı ve metropolün zenginliğini artırmayı amaçlıyordu. Koloniler İyonya ve Trakya'da MÖ 8. yüzyılın başlarında kurulmuştu.
Otuzdan fazla Yunan şehir devletinin, Akdeniz dünyasının her yanına dağılmış çok sayıda kolonisi bulunuyordu. MÖ 9. yüzyılın sonundan MÖ 5. yüzyıla kadar, İyonya Birliği'nin en aktif koloni kurucu şehri olan Milet, doğuda Karadeniz kıyılarından, batıda İber Yarımadası'na, Güney İtalya'da Magna Graecia'dan, Kuzey Afrika'nın Libya kıyılarına kadar 60'tan fazla koloniye ev sahipliği yapmıştır.
Yunanlılar iki benzer koloni türü kurmuşlardı:

apoikía (ἀποικία, ἀπό apó “uzakta” + οἶκος oîkos “ev”, pl. ἀποικίαι apoikiai ), bağımsız bir şehir devleti
emporion (ἐμπόριov, pl. ἐμπόρια emporia ), bir ticaret kolonisi.
Yunan şehir devletleri MÖ 900  ile MÖ 800 yılları arasında koloniler kurmaya başladı. Kurulan ilk iki koloni Suriye kıyısındaki El Mina ve Napoli Körfezi'nde bulunan Ischia'da yer alan Yunan ticaret merkezi Pithecusae idi. Her iki koloni de yaklaşık MÖ 800 yılında Euboealılar tarafından kurulmuştu.

Karanlık Çağlar ile Arkaik Dönem'in başlangıcı arasında Yunanistan'dan iki yeni kolonist dalgası yola çıktı; ilki MÖ 8. yüzyılın başlarında ve ikincisi MÖ 6. yüzyılda. Nüfus artışı ve evlerdeki kalabalık koşullar, tek başına yeterli bir açıklama gibi görünmüyor. Bunun yerine, Yunan şehir devletleri arasındaki rekabetten kaynaklanan ekonomik ve siyasi dinamikler, asıl teşvik edici faktör olarak daha uygun görünüyor. Bu şehir devletleri, yeni ortaya çıkan bir kavram olarak, genellikle lidersiz bir yapıya sahipti ve ekonomik etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlardı. Bu Yunan yayılmasıyla birlikte Akdeniz Havzası'nda madeni para kullanımı da yaygınlaştı.
Batı Akdeniz'de, özellikle günümüz Güney İtalya'sında, etkili birçok Yunan kolonisi kurulmuştur. Bunların bazıları şunlardır:

Kyme
Rhegion(Halkida ve Messina tarafından, yaklaşık M.Ö. 8. yüzyıl)
Siraküza (Korint ve Tenea tarafından, yaklaşık M.Ö. 734)
Naxos(Halkida tarafından, yaklaşık M.Ö. 734)
Massalia (günümüz Marsilya'sı, Fokaia tarafından, yaklaşık M.Ö. 598)
Agathe(Massalia'dan kısa bir süre sonra, Fokaia tarafından)
Hyele (İtalya'da, Fokaia ve Massalia tarafından, yaklaşık M.Ö. 540)
Emporion (İspanya'da, Fokaia ve Massalia tarafından, M.Ö. 6. yüzyıl başları)
Antipolis (Fransa'da, Achaea tarafından)
Alalia (Korsika'da, Fokaia ve Massalia tarafından, yaklaşık M.Ö. 545)
Kirene (Libya'nın Kirenaika bölgesinde, Thera tarafından, M.Ö. 762/61 ve 632/31)
Yunanlılar Karadeniz'de Kırım'ı da sömürgeleştirdiler. Burada kurdukları yerleşim yerleri arasında Hersonisos (bugünkü Sivastopol) şehri de vardı. Önemli Yunan kolonilerinin bulunduğu bir diğer alan ise Adriyatik Denizi kıyısındaki antik İlirya kıyılarıydı (örneğin Aspalathos, günümüzdeki Hırvatistan, Split).
Cicero, Yunan kolonileşmesinin yaygınlaşmasına değinerek, "Gerçekten de barbarların topraklarının Yunan sahiliyle çevrili olduğu anlaşılıyor."  der. Yeni bir koloni yola çıktığında, genellikle birkaç formül ciddi ve kutsal günleri şekillendiriyordu. Eğer bir Yunan şehri bir koloni göndermeye karar verirse, vatandaşlar genellikle önceden Delphi Kahini gibi bir kahine danışırdı. Koloni kurma girişimlerinde farklı yöntemler kullanılırdı. Bazen belirli vatandaş sınıfları bu girişimlere katılmaya çağrılırd, bazen de çok çocuklu ailelerden kura ile bir oğul seçilirdi. Katılmak isteyen yabancılar da kabul edilirdi. Ayrıca, göçmenleri yönlendirmek ve gerekli düzenlemeleri yapmak için saygın bir kişi seçilirdi. Bu kişiler genellikle "kurucu" olarak adlandırılır ve ölümlerinden sonra kahraman olarak onurlandırılırdı. Bu kurucuları ölümlerinden sonra kahraman olarak anmak adettendi. Kutsal ateşin bir kısmı Prytaneum'daki halk ocağından alınarak, yeni kentin halk ocağındaki ateş bu ateşle yakıldı. Tıpkı her bireyin kendine ait özel mabetleri olduğu gibi, yeni topluluk da kendi tanrılarına tapınmayı sürdürdü; koloni, yüzyıllar boyunca geldikleri ana şehrin önemli festivallerine elçiler ve adak hediyeleri gönderdi.
Makedonya ve Büyük İskender'in fetihlerinin ardından Mısır'dan Hindistan'a kadar uzanan çok sayıda Helenistik koloni kurulmuştu.

Mikenliler, MÖ 15. yüzyılda Rodos, Girit ve Kıbrıs'a (Teukros'un ilk koloniyi kurduğu söylenir) ve Anadolu kıyılarına ulaşmıştı. Ayrıca İyonya ve Pontus'a da Rumlar yerleştirilmişti. Milet, İyonya'da Anadolu'nun batı kıyısında, Meander Nehri'nin ağzına yakın bir yerde bulunan antik bir Yunan kentiydi. Geç Tunç Çağı'nda (MÖ 13. yüzyıl) Milet, Güney Orta Anadolu'dan gelen Luvice konuşan Karyalıların gelişine tanık oldu. Aynı yüzyılın sonlarına doğru başka Yunanlılar da geldi. Kent o dönemde Hitit İmparatorluğu'na karşı ayaklanmıştı. Bu imparatorluğun yıkılmasından sonra şehir MÖ 12. yüzyılda yıkılmış ve MÖ 1000'li yıllardan itibaren İyonyalılar tarafından yoğun bir şekilde yeniden iskan edilmiştir.
MÖ 6. yüzyılın ortalarında Pers istilasına uğramadan önce Milet, en büyük ve en zengin Yunan şehri olarak kabul ediliyordu. Anadolu kıyılarında yüzyıllar boyunca çok sayıda antik Yunan şehir devleti kurulmuştu. Yunanlılar Batı felsefesini Anadolu'nun batı kıyısında başlatmışlardı (Sokrates Öncesi felsefe). Miletos okulunun tanınmış filozofları arasında Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve Apollonlu Diogenes yer alır. Herakleitos, bir başka antik Yunan şehri olan Efes'te yaşıyordu ve Anaksagoras, İyon Birliği'nin bir üyesi olan Klazomenai kentindendi. Anadolu'da çeşitli şehir devletlerinde Antik Yunan lehçelerinin hepsi konuşuluyordu ve Anadolu'daki Antik Yunan tiyatrolarının listesi Yunanlıların yerleştiği yerler arasında en uzun olanlardandır.
Yunanlılar geleneksel olarak Karadeniz'in güney kıyılarında ve Kuzeydoğu Anadolu'da Pontus Alpleri'nde, Kafkasya yolu üzerindeki Kars bölgesinde ve Gürcistan'da yaşıyorlardı. Güney Rusya, Ukrayna ve Kırım'dan gelenler sıklıkla 'Kuzey Pontuslular' olarak adlandırılırken, tam anlamıyla Pontus'un kendisi olan 'Güney Pontuslular' ola

Austin, ABD'nin Teksas eyaletinin başkentidir. 2020 nüfus sayımına göre 961.855 nüfusuyla ABD'nin en kalabalık 13. şehri, Teksas'ın en kalabalık 5. şehri ve (Phoenix'ten sonra) ABD'nin en kalabalık ikinci eyalet başkentidir. Tahmini 2,55 milyon sakiniyle Austin metropol alanı ise ülkenin en büyük 25. metropol alanıdır. Austin, Travis County'nin ilçe merkezi ve en kalabalık şehridir ve bazı kısımları Hays ve Williamson ilçelerine uzanmaktadır. 27 Aralık 1839'da kurulan şehir, 2010 yılından bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nin en hızlı büyüyen büyük şehirlerinden biridir.
Teksas Tepelik Bölgesi'nin merkezinde yer alan Austin, Lady Bird Gölü ve Colorado Nehri üzerindeki Travis Gölü, Barton Springs, McKinney Şelaleleri ve Walter E. Long Gölü de dahil olmak üzere çok sayıda göl, nehir ve su yoluna ev sahipliği yapmaktadır. Bölgedeki insan faaliyetlerine dair kanıtların en az 11.200 yıl öncesine dayandığı tahmin edilmektedir; ilk yerleşim Clovis halkları ve daha sonra Tonkawa gibi Amerikan yerli grupları tarafından yapılmıştır. Austin ve San Antonio yaklaşık 129 km (80 mil) uzaklıktadır ve her ikisi de I-35 koridoru üzerinde yer almaktadır. San Antonio-Austin birleşik metropol bölgesinin yaklaşık 5 milyon nüfusu vardır. Austin, bitişik ABD'deki en güneydeki eyalet başkentidir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Gamma+ seviyesinde küresel bir şehir olarak sınıflandırılmıştır.
Austin sakinleri Austinliler olarak bilinir. Bunlar arasında devlet çalışanları, üniversite öğrencileri, müzisyenler, yüksek teknoloji çalışanları ve mavi yakalı işçilerden oluşan çeşitli bir karışım yer almaktadır. Şehrin resmi sloganı, Austin'i "Dünyanın Canlı Müzik Başkenti" olarak tanıtıyor; bu, şehrin birçok müzisyenine ve canlı müzik mekanına, ayrıca uzun süredir devam eden PBS TV konser serisi Austin City Limits'e bir göndermedir. Austin, paralel film, interaktif medya ve müzik festivallerinin yıllık bir birleşimi olan South by Southwest'e (SXSW) ev sahipliği yapmaktadır. Şehir ayrıca, teknoloji ve geliştirme şirketlerinin hızlı akışı nedeniyle 1990'larda "Silikon Tepeleri" takma adını benimsemiştir. Son yıllarda, bazı Austinliler, küçük, benzersiz ve yerel işletmeleri büyük şirketler tarafından ele geçirilmekten koruma arzusuna atıfta bulunan gayri resmi "Austin'i Tuhaf Tutun" sloganını benimsemiştir. Süregelen hızlı gelişim ve soylulaştırma, bohem köklerini zorluyor ve "Eski Austin"e duyulan nostaljiyi körüklüyor. 19. yüzyılın sonlarından beri Austin, gün batımından hemen sonra tepeler boyunca yayılan renkli ışık parıltısı nedeniyle "Mor Taç Şehri" olarak da bilinmektedir.
Hükûmet ve eğitime odaklanan güçlü bir ekonomik yapıdan doğan Austin, 1990'lardan beri teknoloji ve iş dünyasının merkezi haline gelmiştir. Austin'deki teknoloji kökenleri, savunma elektroniği yüklenicisi Tracor'un (şimdiki BAE Systems) 1962'de şehirde faaliyetlerine başlamasıyla 1960'lara kadar uzanmaktadır. IBM ise 1967'de Selectric daktilolarını üretmek üzere bir tesis açarak şehre gelmiştir. Texas Instruments iki yıl sonra Austin'de kuruldu ve Motorola (şimdiki NXP Semiconductors) 1974'te yarı iletken çip üretimine başladı. 3M, Advanced Micro Devices (AMD), Agilent Technologies, Amazon, Apple, CrowdStrike, Dell, Expedia, Facebook (Meta), General Motors, Google, IBM, Intel, NXP Semiconductors, Oracle, Tesla ve Texas Instruments dahil olmak üzere birçok Fortune 500 şirketinin genel merkezi veya bölgesel ofisi Austin'de bulunmaktadır. Eğitim açısından Austin, ABD'nin en büyük üniversitelerinden biri olan ve 50.000'den fazla öğrencisi bulunan Texas Üniversitesi'ne (Austin) ev sahipliği yapmaktadır. 2021 yılında Austin, şehrin ilk (ve şu anda tek) büyük profesyonel spor takımı olan Austin FC'ye ev sahipliği yapmaya başladı.

Austin'in resmen 12 tane kardeş şehri vardır:

Austin Şehri resmi websitesi6 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Austin" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Austin" maddesi5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avokado (Persea americana), ana vatanı Orta Meksika olan çiçekli bitkiler (kapalı tohumlular) sınıfından tarçın ve kafur ağacını da içine alan defnegiller familyasına ait bir ağaç ve bu ağacın meyvelerinin adıdır. Timsah armudu da denen avokado meyveleri, küre biçiminde, oval, elips ya da armut gibi eriksi tipli; yeşil, kırmızı ya da erguvani renktedir. Eti krem sarı ya da beyazımsıdır. Avokado ağaçları kısmen kendi kendine tozlaşır ve meyve verimini korumak için genellikle aşılama yoluyla çoğaltılır. Taze olarak tüketilir ayrıca yemeklerde ve salatalarda kullanılır. Çok besleyicidir. Tropik iklime sahip bölgeler yanında subtropikal iklime, don olayının fazla olmaması kaydıyla Akdeniz iklimine sahip çeşitli bölgelerde de yetiştirilir.

Avokadonun anavatanı Puebla eyaleti ve Meksikadır. Yerel ve yabani ortamda yetişen ıslah edilmemiş türü criollo adı ile bilinir, küçük, koyu siyah bir deriye sahip meyvesinin ortasında büyük bir tohum bulunur. Avokado kullanımı ile ilgili en eski olgulara Coxcatlán, Puebla, Meksika'da M.Ö 10.000 yılına ait bilgileri içeren bir mağarada rastlanmıştır. Avokado orta amerika ve Güney amerika'da da uzun bir ıslah hikâyesine sahiptir. Avokado gibi şekil verilmiş sürahi M.S 900 yılında İnka öncesi Chan Chan şehrinde bulunmuştur. Avrupa'da avokado ile ilgili bilinen en eski yazılı kayıt Martín Fernández de Enciso (doğum.1470–ölüm.1528) tarafından 1518 ya da 1519 yıllarında yazılan, Suma De Geographia Que Trata De Todas Las Partidas Y Provincias Del Mundo kitabındadır. Bilinen ilk 'avocado' kelimesinin kullanıldığı İngilizce yayında Hans Sloane tarafından 1696'da yapılan Jamaika bitkileri indeksindedir. Bitki Endonezya'ya 1750'de Brezilya'ya 1809'da, Levant'a 1908'da girmiştir ve Güney Afrika, Avustralya'ya 19. yüzyıl sonunda giriş yapmıştır.

"Avokado" kelimesi Türkçeye İngilizce "Avocado" kelimesinden bu kelime de İspanyolca aguacate kelimesinden gelmektedir. Bu kelime de İspanyolcaya Nahuatl dilindeki ahuácatl (testis (meyvenin şeklini belirten referans bir kelime)) kelimesinden gelmektedir. Avokadolar Aztekler'de 'bereket meyvesi' diye bilinirdi. Güney Amerika'da Arjantin,Bolivya,Şili,Peru ve Uruguay'da Avokado Keçuva dilindeki adıyla palta olarak bilinir. Diğer İspanyolca konuşulan ülkelerde ve Portekizce de ise adı abacatedir. Bu meyve, şekline ve belli kültür türlerindeki düz yeşil kabuk yüzeyine yapılan atıfla avokado armudu veya timsah armudu diye de bazen adlandırılır. Nahuatl ahuacatl kelimesi diğer bir kısım kelimelerle de ilişkilendirilebilir. Mesela ahuacamolli, avokado çorbası veya sosu anlamındadır ve bu kelimeden İspanyolcada avokado ile yapılan ve avokadonun bilinmesini sağlayan bir meze guakamole türetilmiştir.
İngilizce bilinen en eski bu meyve ile ilgili yazılı kullanım 1697'de "Avogato Pear"dı. Bu kelime sonradan "alligator pear" (timsah armudu) şeklini almıştır. The "advocate"-formuna diğer bazı Germanik dillerde rastlanmaktadır. Örneğin Almanca Advogato-Birne, İsveççe advokatpäron, Danca advokat-pære ve Hollandaca advocaatpeer. Hindistan'ın bir kısım bölgelerinde ise bu meyve tereyağı meyvesi ("butter fruit") diye bilinir. Çin'de ise è lí (鳄梨, "timsah armudu"nun doğrudan çevirisi") veya huángyóu guǒ (黄油果, "tereyağı meyvesi") olarak bilinir.
Türkiye'de halk arasında bazı kesimlerce bu meyve Amerikan armudu adıyla da anılmaktadır.

20 metreye kadar uzayabilen ağacın, sıralı ve 12–25 cm arası uzunlukta yaprakları bulunur. Çiçekleri pek göze çarpmaz yeşilimsi sarı renkte 5 ile 10 mm genişliğindedir. Armut şekilli meyvesi 7 ila 20 cm uzunluğundadır, ağırlığı 100 gr ila 1000 gr ağırlığındadır, ortasındaki geniş tohum 5 cm ila 6.4 cm uzunluğundadır.
Subtropikal türleri donsuz ve az rüzgar gerektiren bir iklimi tercih eder. Aşırı rüzgar nemi düşürür, çiçekleri kurutur ve polenlemeyi etkiler. Her ne kadar, Hass kültür türü -1'e kadar olan ısılara tahammül ederse de hafif donlar olgunlaşmamış meyvelerin ağaçtan düşmesine neden olur. Yaklaşık 1 metreden fazla derinliğe sahip iyi havalandırılmış toprağa da ağaç ihtiyaç duyar. Aşırı tuzlu toprak ürün verimini düşürür. Bu toprak ve iklim dünyanın ancak sayılı bölgelerinde olur. Güney İspanya, Portekiz, Fas, Girit, Levant, Güney Afrika, Kolombiya, Peru, Orta ve Kuzey Şili'nin belli bölgeleri, Vietnam, Endonezya, Güney Hindistan'ın belli bölgeleri, Sri Lanka, Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Malezya, Orta Amerika, Karayipler, Meksika, Kaliforniya, Arizona, New Mexico, Teksas, Florida, Hawaii, Ekvador ve Ruanda. Bütün bu bölgelerde farklı kültür türlerine sahiptir.

Ticari üretimde hektar başına yılda ortalama 7 ton ürün alınabilir, bazı bahçelerde bu hektar başına 20 tonu bulabilir. Zeytin gibi düzensiz ürün vermesi sorun teşkil edebilir zira 1 yıl yüksek verim alınırken bunun ardından düşük verim alınan bir yıl takip eder. Avokado dona tahammül edemez bu sebeple tropik ve subtropik iklimlerde yetişir. Bununla birlikte soğuğa dayanıklı varyetelerde bulunmaktadır mesela Ettinger varyetesi gibi varyeteler -6 dereceye kadar az bir yaprak hasarı ile dayanabilir. -10 dereceye kadar dayanıklı varyetelerinde bulunduğu iddia edilmektedir.
Avokado klimakterik bir meyvedir (muz da bir diğeri) bunun anlamı, meyve ağaç üstünde olgunlaşmaya başlar ancak esas olgunlaşması (sararıp) yenilecek hale gelmesi ağaçtan koparıldıktan sonra olur. Avokado yeşil olarak toplanır ve dondurucuda 3.3 ile 5.6 derecede saklanır ve son güzergahına ulaştırılır. Avokadonun yetişmesinden sonra yenebilir hale gelmesi vakit alır. Meksikalı yetiştiricilerin Hass Avokadosu %23 oranında yenilebilir hale geldiğinde kuru materyal içerir diğer ülkelerde de aynı standarda sahiptir. Avokado toplandıktan birkaç gün sonra oda sıcaklığında da sararıp yenilebilir hale gelir. Bazı marketlerde daha hızlı şekilde etilen (karpit) gazı ile muamele edilerek yenilecek hale getirilmektedir. Bazı hallerde ise müşterilerinin en iyi şekilde kendilerine geri dönmesini isteyen ticari üreticiler avokado meyvesini iyice yetişip sararması için ağaçta bırakırlar ancak eğer ağaçta meyve çok fazla bekletilirse düşüp zarar görebilir.

Avokadonun kültür çeşitleri (türleri) olan alt varyeteler şu varyetelerine dayanmaktadır.

Persea americana var. drymifolia (Meksika varyetesi).
Persea americana var. floccosa
Persea americana var. guatemalensis (Guatemala varyetesi).
Persea americana var. nubigena
Persea americana var. steyermarkii
Avokado türleri çiçeklerindeki erkek ve dişi organların ayrı zamanlarda olgunlaşmaları (dichogamy) yüzünden, kendisine ancak kısmen verimlidir. Bunun üzerine uzun bir büyüme dönemi bu ağaçların ve meyvesinin büyümesini zorlu hale getirir. Pek çok kültür türü tohumla büyütülen ağacın üzerine yapılan aşı ile çoğaltılır zira bu mutasyonları en aza indirdiği gibi meyve veriminin de korunmasını sağlar. Modern yetiştirme programları da izolasyon ile rastgele çapraz polenlemeyi en aza indirerek yeni türler yaratır. Bu konunda Kaliforniya Üniversitesi ve Volcani Centre'daki "Instituto de Investigaciones Agropecuarias" gibi dünyada enstitüler bulunur.
Avokado çiçekleri hem dişi, hem erkek organa sahip olmasına rağmen bu organlar aynı anda işlev yapmazlar. Çiçekler iki eşeyli bir açılma düzeni gösterir. Her çiçek ilk açıldığında dişi safhadadır. Bu safhada dişi organ başka çiçeklerden gelen çiçek tozlarını kabul eder, erkek organlar çiçek tozu saçmazlar. Bu safhaya “Dişi Safha” denir. Daha sonra çiçek kapanır, gece kapalı kalır, ertesi gün aynı çiçek tekrar açılır. Bu açılışta ise erkek organlar çiçek tozu saçarken dişi organ artık kabul edici değildir. Dişicik tepesi kararmış ve kurumaya başlamış olabilir. Bu safhaya da “Erkek Safha” denir. Avokado çiçeğinin bu durumu bilimsel olarak “Senkronoiz Dikogami” olarak adlandırılır. Yani erkek ve dişi organların olgunlaşması farklı zamanda ama günün hep aynı saatlerinde olur.
Avokado çeşitleri çiçek tipi bakımından A ve B tipi olarak 2 grupta sınıflandırılır.

A tipi çeşitlerde çiçek ilk günün sabahı dişi, ertesi gün gündüz geç saatlerde veya öğleden sonra erkek safhadadır.
B tipi çeşitlerinde ise çiçek birinci gün öğleden sonra dişi, sonrasında kapanıp ertesi sabah erkek safhadadır. 
Bu duruma göre kültür türleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır.

"A" tipi kültür türleri: Hass, Gwen, Lamb Hass, Pinkerton, Reed.
"B" tipi kültür türleri: Fuerte, Sharwil, Zutano, Bacon, Ettinger, Sir Prize, Walter Hole.
Avokado çiçeğinin bu iki eşeyli açılma düzeninden dolayı iyi bir meyve tutumu ve yüksek verim alabilmek için A ve B tipi çeşitler birlikte dikilmelidir. Ancak aynı tipteki kültür türlerinden bazıları gün ve saat farkı ile de olsa farklı zamanlarda çiçek açtıklarından belli ölçüde birbirlerini tozlama imkânı da bulunmaktadır.
Belli Hass, gibi kültür türleri düzensiz verim nedeniyle belli yıllarda iyi ürün verir. Soğuk (avokado ağaçlarının pek tolere edemedikleri bir durum) gibi bir durumdan kaynaklı düşük ürün verme hali ağaçların bir sonraki yıl için daha bol ürün vermesine neden olur. Bazı yıllar ise çevresel koşullar tohumsuz (çekirdeksiz) avokado meyvelerinin oluşmasına neden olabilir. Avokado endüstrisinde bunlar "cukes" diye bilinir ve küçük boylarından dolayı bunlar ticari olarak dışlanır satılamazlar.

Avokado anaçları genellikle meyve vermesi için tohumdan çoğaltılır. Normalde tohumdan ağacın büyütülmesi 4 ile 6 yıllık bir vakit alabilir ve ancak bu ağaçların tohumların alındığı ana ağaçla aynı meyve kalitesine sahip olması pek olası değildir. Bu sebeple sadece anaçlar tohumdan çoğaltılabildiği gibi çelikten de köklendirilerek çoğaltılabilir. Bu anaçlar 1 yıl serada büyütüldükten sonra artık aşılanmaya hazır hale gelir. Bunun ardından göz aşısı veya kalem aşısı ile çoğaltılır. Bu şekilde aşılana ağaç satıma hazır hale gelmeden önce 6-12 ay kadar daha büyütülür. Anaçlar genel koşullar gözönünde tutularak seçilir zira fakir toprak ve kök boğazı çürüklüğü gibi mantar hastalıkları anaçları tehdit eden durumlardır.

Kapalı ortamlarda avokado çukur bardaklarla özel bir teknikle çimlendirilebilir. Bunun için olgunlaşmış ve buzdolabın

Avrupa E-yolları (İngilizce: International E-road network;Fransızca: Routeeuropéenne;Almanca: Europastraße;İtalyanca: Strade europee) Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından geliştirilmiş olan, Avrupa'da bulunan ana kara yollarını numaralandırma sistemidir. Avrupa ana karayollarına dâhil olan, çok defa ülkeler arası sınırları da geçen bu yollar; E 01'den başlayarak artar şekilde numaralandırılmıştır. Bu numaralama sistemi ilk defa 1975'te uygulanmış ve 1993'te sistemde büyük bir revizyon yapılmıştır. Bu numaralama Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu'na üye olan tüm ülkeleri kapsadığı için, Avrupa E-yolları ağına bağlı Kafkas ülkeleri (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan) ve bazı Orta Asya ülkeleri (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan) ana kara yolları da Avrupa E-yolu numaralandırma sistemine dâhildirler.
Sisteme dâhil birçok ülkede hem ulusal kara yolu numarası ve hem de Avrupa E-yolu numarası yollar üzerinde bulunan tabelalarda gösterilmektedir. Bazı ülkeler (İsveç ve Belçika) sadece Avrupa E-yolları numaraları kullanmakta ve E-yolları ağına dâhil yollar için değişik ulusal kara yolu numaralama sistemi kullanmamaktadır. İrlanda'da yollarda genellikle sadece ulusal numaralama sistemi numaraları verilmektedir ama 2007'den itibaren yenilenen Avrupa E-yolları ağına dâhil yollarda hem ulusal hem de Avrupa E-yolu numaraları gösterilmektedir. Birleşik Krallık içinde Avrupa E-yolu numaraları resmen kabul edilmemiştir ve bu ülkede hiçbir yol Avrupa-E yolu numarasını göstermemektedir.
Dünyanın diğer kıtalarında da benzer ülkeler arası kara yolları ağı geliştirme sistemleri bulunmaktadır: Mesela Amerika kıtası için Panamerikan Karayolu, Afrika kıtası için Trans-Afrika Otoyol Ağı ve Asya Otoyolu Projesi.

Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNICE) tarafından Avrupa E-yolları için sınıflandırma ve numaralama şu prensiplere göre hazırlanmıştır:

Referanslı yollar ve referanslılar arası yollar ana ağ sistemi kara yolları olup A-sınıfı E-yolları olarak adlandırılmaktadır. İkinci derecede branş, bağlayıcı ve birleştirici yollara B-Sınıfı Avrupa E-yolları adı verilmiştir.
Genel olarak ikili sayılı numara verilen A-Sınıfı Avrupa E-yolları numaralaması için şu prensipler uygulanmıştır:
Kuzey-güney referanslı yollar: Bunlara numara 5 ile biten ikili numara verilmiştir (Mesela E95.). Bu tip yollara verilen numaralar, batıdan doğuya doğru artmaktadır (Mesela E95, E5'e kıyasla daha doğudadır.).
Batı-doğu referanslı yollar: Bunlara numara 0 ile biten ikili numara verilmiştir; (Mesela E70). Bu tip yollara verilen numaralar kuzeyden güneye doğru artmaktadır (Mesela E80, E70'e kıyasla daha güneydedir.).
Kuzey-Güney referanslılar arası yollar: Bunlara tek ikili numara verilmiştir ve bu tek ikili numara, arası birleştirilen kuzey-güney referanslı yolların numaraları arasındadır. Mesela tek ikili numaralı E87 kuzey-güney referanslı E85 ile E95 yollarının arasını birleştirir. Bu tip yollara verilen numaralar batıdan doğuya doğru artmaktadır.
Batı-doğu referanslılar arası yollar: Bunlara çift ikili numara verilmiştir ve bu çift ikili numara, arası birleştirilen batı-doğu referanslı yolların numaraları arasındadır. Mesela çift ikili numaralı E84 batı-doğu referanslı E80 ile E90 yollarının arasını birleştirir. Bu tip yollara verilen numaralar kuzeyden güneye doğru artmaktadır.
E 99 yolunun doğusunda bulunan kuzey-güney A-sınıfı yollara, 101'den 129'a kadar olabilen, tek olan üçlü numara verilmiştir. Paragraf 2'de verilen diğer kurallar, bu yolların numaralanmasında uygulanmıştır.
Genel olarak üç sayılı numara verilen B-Sınıfı Avrupa E-yolları numaralaması için uygulanan prensipler şunlardır:
B-Sınıfı Avrupa E-yollarına verilen üçlü sayıdan birincisi kuzeyindeki en yakın referanslı yolun ilk sayısı, ikincisi batısındaki en yakın referanslı yolun numarasının ilk sayısı ve üçüncü ise bir seri numarası olur.
E 101 doğusunda bulunan B-sınıfı yollara 0'la başlayan ve 001'den 099'a kadar üçlü numara verilmiştir.

Avrupa E-yolları numaralama sistemi, 1975'te kurulduğu zaman yukarıdaki prensiplere çok sıkıca uyulmuştu. Fakat 1992'de büyük bir değişiklik yapılınca bazı istisnaların bulunabileceği prensibi kabul edilmiştir. Buna baş neden Avrupa E-yol numaralarının uygulanmasının ülkelere fazla maliyet yaratmasının istenmemesindendir. Şu anda istisnalar şunlardır:

E 47 ve E 55 olarak değiştirilmesi gerekirken sırasıyla İsveç ve Norveç'te 1992'den önceki numaraları olan E 6 ve E 4 numaralarını değiştirmeden tutmalarına izin verilmiştir. Bu iki ülke içinde sadece E-yolu numarası kullanılmaktadır ve ana yolların ulusal numaraları bulunmamaktadır, Bu nedenle E-numarası değiştirme kara yolu sisteminin tabelalarının hemen hepsinin değiştirilmesini gerektirmekte ve değiştirme maliyeti çok yüksek olmaktadır. İsveç ve Norveç dışında Danimarka'dan itibaren E 47 ve E 55 numaraları kullanılmaktadır.
Estonya'dan Polonya gidiş yolu olan E 67;
Finlandiya'da E 63 ve E 8;
İspanya ile Portekiz'de E 80
numaralanmasında ortaya çıkmıştır.

Aşağıda verilen listelerde:

Bir tire ('-'), ismi verilen iki şehir/konum arasındaki kara yolu bağlantısını gösterir.
Üç nokta ('...') iki şehir/konum arasında ya deniz veya diğer su yüzeyinin bulunduğunu belirtir. Bu işaretlerle gösterme bu iki şehir/konum arasında bir feribot işletildiğini göstermez ve deniz/su üzerinde hiçbir bağlantı olmaması da olasıdır. Genel olarak uluslararası feribot bağlantıları özel şirketler tarafından herhangi bir devletin desteğini sağlamadan veya herhangi bir devlet ile anlaşma olmadan işletilmektedir. Bu nedenle feribot işletilmesi veya kaldırılması özel şirket inisiyatifine kalmıştır.

1977'de imzalanan anlaşma ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) desteğiyle hayata geçirilmiş bir projedir.
Proje adı "Trans-European North-South Motorway (TEM) Project" olan, Türkiye dâhil, on dört ülkede uygulanan bir projedir. Projede dört tane de gözlemci ülke yer almaktadır.
Proje, Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonunun Ulaşım Biriminin (UNECE) altında yer alır.

Avrupa'da ve projeye dâhil olan ülkelerdeki uluslararası kara trafiğini kolaylaştırmak,
Ulaşımın verimliliğini artırmak,
Avrupa'nın içindeki otoyol ağını dengelemek ve açıklarını kapamak,
Avrupa'daki ulaşım altyapı sistemlerinin entegrasyonunu sağlamak.

Projeye dâhil olan ülkelerin çoğunun önemli ekonomik sıkıntılar yaşamasına rağmen 1 Ocak 2005 itibarıyla 23.325 km'lik projenin %45 ine tekabül eden 10.632 km'lik kısmı kullanımda, 1.106 km'si yapım aşamasındadır.
Otoyol yönetimi, yol ekonomisi, planlama ve dizayn, inşaat gibi konuların ayrıntılı ele alınmıştır.
Bir sürü dilde yayımlanan teknik belgeler (rehberler, öneriler, metotlar vs.) devamlı güncellenmektedir.
TEM ağındaki bilgiler işlenmekte ve güncellenmektedir.
Proje finansmanı için yeni yolların bulunmasına başlanmıştır.

 Avusturya
 Bosna-Hersek
 Bulgaristan
 Çek Cumhuriyeti
 Ermenistan
 Gürcistan
 Hırvatistan
 İtalya
 Litvanya
 Macaristan
 Polonya
 Romanya
 Slovakya
 Türkiye

 İsveç
 Karadağ
 Sırbistan
 Ukrayna

 Azerbaycan

 - 2960 km (1850 mil): Greenock - Glasgow - Preston - Birmingham - Southampton... Le Havre - Paris - Orléans - Bordeaux - San Sebastián - Madrid - Sevilla - Algeciras
 - 3590 km (2244 mil): Inverness - Perth - Edinburg - Newcastle - Londra - Folkestone - Dover... Calais - Paris - Lyon - Orange - Narbonne - Girona - Barselona - Tarragona - Castellón de la Plana - Valensiya - Alicante - Murcia - Almería - Málaga - Algeciras
 - 1830 km (1144 mil): Hoek van Holland - Rotterdam - Eindhoven - Maastricht - Liège - Bastogne - Arlon - Lüksemburg - Metz - Saint-Avold - Strazburg - Mulhouse - Basel - Olten - Bern - Lozan - Cenevre - Mont Blanc - Aosta - Ivrea - Vercelli - Alessandria - Cenova... Bastia - Porto Vecchio - Bonifacio... Porto Torres - Sassari - Cagliari... Palermo
 - 1660 km (1038 mil): Amsterdam - Utrecht - Arnhem - Emmerich - Oberhausen - Köln - Frankfurt - Heidelberg - Karlsruhe - Offenburg - Basel - Olten - Luzern - Altdorf - San Gottardo - Bellinzona - Lugano - Chiasso - Como - Milano - Piacenza - Parma - Modena - Floransa - Roma
 - 4920 km (3075 mil): Karesuando - Arvidsjaur - Östersund - Mora - Säffle - Göteborg... Frederikshavn - Aalborg - Århus - Vejle - Kolding - Frøslev - Flensburg - Hamburg - Hannover - Göttingen - Kassel - Fulda - Würzburg - Nuremberg - Münih - Rosenheim - Wörgl - Innsbruck - Brenner - Fortezza - Bolzano - Trento - Verona - Modena - Bologna - Cesena - Perugia - Fiano Romano - Napoli - Salerno - Sicignano - Cosenza - Villa San Giovanni... Messina - Katanya - Siraküza - Gela
 - 2920 km (1825 mil): Helsingborg... Helsingør - Kopenhag - Køge - Vordingborg - Farø - Nykøbing Falster - Gedser... Rostock - Berlin - Lübbenau - Dresden - Teplice - Prag - Tábor - Linz - Salzburg - Villach - Tarvisio - Udine - Palmanova - Mestre - Ravenna - Cesena - Rimini - Fano - Ancona - Peskara - Canosa - Bari - Brindisi... Gümeniçe - Preveze - Rhion - Patras - Pyrgos - Kalamata (aşağıda E 4'e bakın.)
 - 3800 km (2375 mil): Malmö - Ystad... Świnoujście - Wolin - Goleniów - Szczecin - Gorzów Wielkopolski - Świebodzin - Zielona Góra - Legnica - Jelenia Góra - Harrachov - Železný Brod - Turnov - Mladá Boleslav - Prag - Jihlava - Brno - Bratislava - Rajka - Csorna - Szombathely - Zalaegerszeg - Nagykanizsa - Letenye - Zagreb - Karlovac - Rijeka - Split - Dubrovnik - Petrovac - Podgorica - Bijelo Polje - Üsküp - Kırçova - Ohri - Manastır - Niki - Vevi - Kozani - Larisa - Domokos - Lamia - Brallos - Itea - Antirrion... Rhion - Egion - Korint - Tripoliçe - Kalamata... Kissamos - Hanya
 - 4340 km (2713 mil): Vardø - Vadsø - Varangerbotn - Utsjoki - İnari - İvalo - Sodankylä - Rovaniemi - Kemi - Oulu - Jyväskylä - Heinola - Lahti - Helsinki... Gdańsk - Świecie - Łódź - Piotrków Trybunalski - Katowice - Žilina - Bratislava - Győr - Budapeşte - Szeged - Subotica - Novi Sad - Belgrad - Niş - Kumanova - Üsküp - Veles - Gevgelija - Evzoni - Selanik - Katerini - Larisa - Lamia - Atina... Hanya - İraklion - Agios

Avrupa E-yolu E87 Kuzey-Güney referanslılar arası bir yol olarak 2030 km (1269 mil) uzunlukta kuzeyde Odessa, Ukrayna'da başlayan ve Antalya, Türkiye'de sona eren bir uluslararası Avrupa E-yoludur. Bu E-yolu Ukrayna, Moldova, Romanya, Bulgaristan üzerinden Türkiye'nin batısına inmekte Antalya'da son bulmaktadır. Eceabat-Çanakkale arasında Çanakkale Boğazı'nı düzgün işleyen feribot ile geçmek gerekmektedir.
Avrupa E-yolu E87: Odessa – Izmail – Reni – Galati – Tulça (Tulcea) – Köstence (Constanţa) – Varna – Burgas – Malko Tarnovo – Dereköy – Kırklareli – Babaeski – Havsa – Keşan – Gelibolu – Ezine – Ayvalık – İzmir – Selçuk – Aydın – Denizli – Honaz – Acıpayam – Korkuteli – Antalya

Avrupa E-yolları

[1]15 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "European Agreement on Main International Traffic Arteries (AGR)" : Avrupa E-yolları üzerinde 14 Mart 2008 tarihli anlaşma metni (pdf) (İngilizce) (Erişme tarihi:14.7.2009).
[2] 29 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa E-yolu E87

Bademağacı, Antalya ilinin Döşemealtı ilçesine bağlı bir mahalledir. Antalya-Burdur kara yolu üzerinde, Dağbeli beldesi ile komşu, Çubuk Geçidi'ne ise 5 km mesafededir.

Bademağacı, Anadolu Selçuklu Devleti'nin son Dönemlerine denk gelen 1200 – 1300'lü yıllarda, rivayetlere göre Yörüklerden Mahmut, Mustafa, Hasan ve İbrahim isimli kişiler tarafından Obalar halinde kurulduğu anlatılmaktadır. Bademağacı, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Şirnes/Şirnez Köyü adı ile bilinmektedir. Cumhuriyet'in ilanından sonra önce Bademköy daha sonra da Bademağacı adını almıştır. 1972'de belediye teşkilatı kurularak kasaba/belde olmuştur. 22.03.2008 tarih ve 26824 sayılı mükerrer Resmi Gazetede yayımlanan 5747 Sayılı Kanun gereği kurulan Döşemealtı İlçesi'ne bağlandı.

Antalya iline 50 km, Döşemealtı ilçesi merkezine 35 km uzaklıktadır.

Bademağacı Belediyesi Resmi İnternet Sitesi

Bademağacı Höyüğü

Tüytop ya da badminton, raket ve bir tür tüylü topla oynanan tenis benzeri bir oyundur.
Kaz tüyünden yapılan bir top ve raketle oynanan bir oyun olan Badminton, badminton topu'nun file üzerinden rakip alana atılması ve geri dönmemesini sağlamak amacına dayanan bir spor dalıdır.
Tenis oyunları grubundan olması nedeniyle rakipler arasında bir net (file) bulunur. Dolayısıyla herkes kendine ayrılan sahada oynar, topu (tüytop) oldukça zararsızdır, böylece yaralanma veya sakatlanma riski en düşük etkinliklerdendir.

MÖ 5. yüzyılda Çinliler Badminton'un atası sayılan Ti Jian Zi adı verilen bir oyun oynarlarmış. Yine badmintona benzeyen bir oyun,19.yüzyıl ortalarında Hindistan'da poona adıyla oynanıyormuş. Birçok açıdan günümüz badmintonuna benzeyen bu oyunu gören İngiliz subaylar, 1860 yıllarında bunu ülkelerine getirmişler. Beauford Dükü'nün kızları bu oyunu ilk defa Badminton Evi'nde oynamışlardır. Badminton ismi de bu salondan gelmektedir.

J.L. Baldwin isimli sporcu, bu sporun kurallarını ilk koyan kişidir. 1870'li yıllarda Hindistan'dan dönen İngiliz subayları, Badminton'u J.L. Baldwin'in koyduğu kurallara göre oynamaya başlamışlardır. Dört yıl gibi kısa sürede İngiltere'de ilk badminton kulübü kuruldu ve kuralları belirlenen oyun ülke geneline yayıldı. Daha sonra, çeşitli ülkelere yayılan badminton, 1934'te Uluslararası Badminton Federasyonu'nun kurulması ile yeni bir ivme kazanmıştır. 1934'ten beri özellikle Çin ve Endonezya bu oyunda hayli başarılı olmaktadırlar.

Bu oyunda temel prensip topu karşı tarafa atarak puan almaktır,
Bu oyunun her seti 21 puandır,
Bir set üzerinden 21 puan aracılığı ile 2 puan üzerinde olan taraf kazanmış olur.
Badmintonda aradaki puan farkı 2 oluncaya kadar oyun devam edebilmektedir fakat skor 29-29 olduğunda 30. sayıyı alan taraf oyunu kazanacaktır.
Oyuna başlama durumu hakemin yazı-tura atmasıyla gerçekleşmektedir.
Yazı ve turayı kazanan taraf sahayı ya da topu seçme hakkına sahip olmaktadır.
Başlangıç vuruşu esnasında, servis sırasında her iki ayak da yerde olması gerekiyor.
Eğer top fileyi aşmaz ise, sahanın dışına çıkarsa ya da boy hizasını geçerse puan kaybı yaşanmaktadır.

Badminton, ilk kez 1972 Münih oyunlarında olimpiyat sahnesine gösteri sporu olarak çıkmıştır. Yine, 1988'de Seul'de bir kez daha denenen badminton, 1992'de Barselona'da esas spor olarak ilk kez oynanmıştır. Asya ülkelerinin yanı sıra Danimarka ve İngiltere de bu oyunda en iyi olan ülkeler arasında yer almaktadır. Badminton esasında atası sayılan sporlardan çok farklılaşmamıştır. Denebilir ki, 1800'lerde nasıl oynanıyorsa, bugün de aşağı yukarı aynı şekilde oynanmaktadır.

31 Mayıs 1991'de Türkiye Badminton Federasyonu kurulmuştur. 104 üye olarak 3 Kasım 1991'de Uluslararası Badminton Federasyonu'na tam üye olmuştur. Türkiye'de ilk kez düzenlenen Badminton Ligi Tespit Müsabakaları 11 Bölgeden 24 takımın katılımı ile 4-7 Nisan 1994 tarihleri arasında Ankara'da gerçekleştirilmiştir. Üniversiteler 1. ve 2. Liginden başka, 10'u 1.Lig, 20'si Bölgesel lig olmak üzere toplam 30 kulübün mücadele ettiği deplasmanlı Badminton Ligi'ne 2000 yılında minikler ligi de dahil olmuştur.

1 adet mantar ya da plastik bir başlığa takılı 14 ya da 16 tüyden oluşan, ağırlığı 4,73 g ile 5,50 g arasında değişen "kuş" adı verilen tüylü bir top, 2 adet raket ve esnek ayakkabılar (yaralanmaları engellemek için).
Badminton teorik olarak her yerde oynanabilir. Ancak rüzgâr alan yerlerde oynanamaz. Kapalı spor salonları çok uygundur. 6.10 m X 13.40 m ebatındaki kortla çok fazla yer işgal etmez.

Dünya Badminton Federasyonu29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Badminton Federasyonu13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Badminton hukuku
Badminton tarihi
WorldBadminton.com25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Badminton Central24 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Badders.com
Badzine.info17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdeniz Oyunları'nda badminton
Yaz Olimpiyatları'nda badminton
Dünya Badminton Federasyonu
Türkiye Badminton Federasyonu
Speed badminton

Bakanlar kurulu veya Bakanlar konseyi, bazı devletlerde üst yürütme organına verilen geleneksel bir isimdir. Genellikle kabine terimine eşdeğerdir. Devlet Konseyi terimi, kabineye de atıfta bulunabilen benzer bir addır, ancak terimler belirli ülkelerde eşit değildir örneğin, İspanya ve Hindistan.
Bakanlar Kurulu genellikle bir bakanlıktan sorumlu bakanlardan ve kurula başkanlık eden başbakandan oluşur. Gerektiği yahut uygun gördüğü takdirde ülkenin Devlet Başkanı veya Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kuruluna başkanlık edebilir.

Savunma (liste)
Dış işleri (liste)
Göç
Kalkınma
Ticaret
İletişim
Maliye (hazine) (liste)
Sanayi
Bayındırlık
Ulaştırma
Tarım
İklim değişimi
Enerji
Çevre (liste)
Hayvancılık
Madencilik
Orman
Doğal kaynaklar
Petrol
Su kaynakları
Balıkçılık
Eğitim
Kültür
Sağlık
Bilgi
İçişleri (liste)
Adalet
Çalışma
Din
Bilim ve Teknoloji
Spor
Turizm

Bat Yam, İsrail'de bir şehir. Akdeniz kıyısında bulunan şehir, Tel Aviv bölgesinin güneyindedir. Nüfusu yaklaşık 130.000'dir. Bat Yam şehri 1926 yılında Ortodoks Yahudiler tarafından Bayit VaGan ismiyle kuruldu. Kent 1929 yılında Filistin ayaklanmaları sırasında Arap saldırılarına maruz kalmıştır. Yeniden düzenlenmesi için 1930 yılında İngilizler tarafından boşaltılan Bayit VaGan şehrinin adı, 1938 yılında Bat Yam olarak değiştirilmiştir. 1958 yılında şehir statüsü kazanan Bat Yam, kitlesel göçler sayesinde büyümüştür. Düşük emlak fiyatlarının da etkisiyle, 1970 ve 1980'li yıllarda düşük gelirli Yahudi aileleri, ülke içinden ve Arap ülkelerinden Bat Yam'a göç etmiştir. Bat Yam şehri, Türkiye eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve eski başbakan Tansu Çiller tarafından da ziyaret edilmiştir.

 Kragujevac, Sırbistan
 Livorno, İtalya
 Kutno, Polonya
 Villeurbanne, Fransa
 Valparaíso, Şili
 Aurich, Almanya
 Neukölln, Berlin, Almanya
 Salinas, Ekvador
 Antalya, Türkiye
 Edirne, Türkiye

Bektâşîlik, adını 13. yüzyıl Anadolu'sunun İslâmlaştırılması sürecinde etkin faaliyet gösteren Hacı Bektaş-ı Veli'den alan, daha sonra 16. yüzyılın başlarında Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan bir tarikat.
Hacı Bektaş-ı Veli'nin öğretilerinin kökeni Türkistanlı âlim Ahmed Yesevi'ye kadar uzanmaktadır. Bektaşilik hiyerarşisinde en yüksek unvan dedebabadır, onu halifebaba ve baba takip eder.
1930 yılına kadar Hacı Bektaş-ı Veli Türbesinde olan Bektaşi Dergahı, Atatürk'ün tekke ve zaviyeleri kapatması sonrasında Tirana'da bulunan Dünya Bektaşi Merkezi'ne taşınmıştır. Dergah Dede'si Baba Mondi'dir.

Türkiye’de Alevilik denildiğinde ilk akla gelen isim Bektâşîliktir. Bektâşîlik, aslında Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir İslâmî tarikattır. Bu tarikat mensupları (el alarak ya da diğer bir deyişle nasip alarak bu örgütlenmeye katılan kişiler) ise Bektâşî olarak adlandırılırlar. Ancak Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyt’i sevenleri sevme) ve teberra (Ehl-i Beyt’i sevmeyenleri sevmeme) gibi Alevîliğin temel esaslarına bağlı oluşları dolayısıyla Bektâşîliğe Alevilik de denilebilir. Anadolu, Azerbaycan, Balkanlar ve İran'daki tüm Alevî tarikat mensupları On İki İmam inancına bağlıdır. Başlangıcından günümüze kadar kökenleri Horasan Melametîliğine dayanan bu tarikatlar, tarihî gelişim süreci içerisinde Vefâ'îyye/Bâbâ'îyye (Baba İlyas/Baba İshak), Yesevîlik/Âhilik, Kalenderîlik/Haydarilik, Rufâîlik/Gâlibîlik, Saltuk'îyye/Barak’îyyûn, Hurûfîlik/Bektâşîlik, Nîmetullahîlik/Nûrbakşîlik, Şahkulu Baba/Zünnun'îyye, Çelebî'yye/Celâl'îyye, Gül Baba/Dedebabalık (Bektâşî Babagan) ve Alicilik/Harabatîlik olarak sıralanabilir.

Türkiye’de her Bektâşî Alevî olduğu hâlde her Alevî, Hacı Bektaş-ı Velî’yi "Horasan Ereni" sayıp hürmet etmesine rağmen Bektâşî değildir. Bu yüzden Köy Bektâşîsi, Kent Bektâşîsi ayrımı yapılmaktadır. Köy Bektâşîlerine Alevî denildiği hâlde Şehir Bektâşîlerine Bektâşî denilir. Bektâşîlikle ilgili çalışması bulunan Abdülkadir Sezgin'e göre Alevî kelimesi ile Bektâşî kelimesi arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Her iki grup da Hacı Bektaş-ı Velî’yi sevip saymalarına rağmen Aleviler Hacı Bektaş Dergâhı’na değil, Muhammed'in soyundan geldiğine inanılan Alevî ocaklarına bağlıdırlar. Aslında Bektâşîlik bir tarikat olduğundan bu tarikatın yollarına uyan herkes Bektâşî olabilir.

Bektâşîlik, Hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında "insan" vardır. Amacı, İnsan-ı kâmil olarak tanımlanan olgun, yetkin insana ulaşmaktır. Bu ise belirli bir eğitim sürecini gerekli kılar. Hacı Bektaş-ı Velî’nin Türk dünyasının felsefesine çok büyük katkıları olmuş olup hâlen yaygın olarak kullanılan birçok özlü sözü bulunmaktadır. Öncelik yol kurallarındadır. Onlar "Hatır kalsın, yol kalmasın" diyerek bunu açıklarlar.

Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sürecinde “Ahilik” Anadolu'daki sosyal yaşantının gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Kendi kural ve kurullarına sahip, günümüz esnaf odalarına benzer bir işlevi olan “Ahilik Teşkilatı” iyi ahlâkın, doğruluğun, kardeşliğin, yardım severliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahiler’in reisi olan ve Kırşehir’de yaşayan Ahi Evran’nın Hacı Bektaş Veli ile de dostlukları vardı. Sivas’taki Ahiler çok geniş bir teşkilâta sahip oldukları gibi Babâîler ile de sıkı münasebetlerde bulunuyorlardı. Bayburt’taki Ahiler’in başkanlığına ise “Ahi Emir Ahmed Bayburdi” getirilmişti. Bektâşîler, Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 1826'ya kadar Osmanlı Devleti'nin en gözde ordusu Yeniçeri Ocakları’nın manevî liderleriydi. Ahilik teşkilâtı münasebetiyle esnafla iç içe olması ve Padişahın aldığı bazı ekonomik kararlara esnaflarla birlikte tepki göstermesi Yeniçeriler’in sonunu hazırlardı. Sık sık padişah değişikliklerine ve iç isyanlara neden olan Yeniçeri Ocakları, daha sonra “Vaka-i Hayriye” olarak adlandırılacak olan olay neticesinde, 16 Haziran 1826 tarihinde Pâdişah II. Mahmud tarafından ortadan kaldırıldı.

Bu Alevilik Tarikatı’nın kurulmasında etkin görev üstlenmiş olan kişi Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Melametîliği’nden aldığı “Dört Kapı” anlayışının her kapısına “onar makam” eklemek suretiyle, “Dört Kapı Kırk Makam”’dan oluşan Tarikat altyapısını kurar. Buna, “Bektâşî Seyr-î Sülûğü” de denir. Kaygusuz Abdal, Bektâşî erkannâmesi üzerinde bazı düzenlemeler yaparak Bektâşîliğin ilk "erkannâmesini" yazar. Böylece Bektâşî Tarikatı'nın ilk “tüzük yapıcısı” Kaygusuz Abdal olmuş olur. Balım Sultan’sa bu erkannâmeyi sonradan geliştirmiş ve kurumlaştırmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra Tarikatın başına Abdal Musa geçmiştir. Bektâşîlik; Horasan Melametîliği, Nakşibendilik, Yesevilik, Ahilik, Kalenderîlik, Haydarilik, Vefâilik, Babâîlik, Bâtınîlik ve Hurufîlik gibi akımlardan etkilenmiş, hatta bazılarını kendi içinde harmanlayarak şekillenmiştir.

Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevi’ye bağlar. Velâyet-Nâme üzerinde uzmanlaşmış yazarların nakletiklerine göre Hacı Bektaş’ın Tarikat silsilesi önce Kutb'ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serhasî’ye ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevi’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektaş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas'a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektaş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevi müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.

Hacı Bektaş-ı Veli dağınık Alevi ve Alevilik türevi akımları ve toplulukları içine almış, yeniden kalıba dökmüş, Aleviliği yeniden derneştirmiş ve Alevi-Bektâşîliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır. Çevresine bir takım görevliler almış, bunların bir bölümünü kimi yerlere görevlendirerek göndermiş, oralarda “aydınlatma/irşat” çalışmaları yaptırmış, Anadolu'daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlamış ve onları yönlendirmiştir. Bu nedenlerle Hacı Bektaş-ı Veli, Alevi-Bektâşî toplumunun gözünde yolun-yolağın “Piri” ve Tarikat kurucusudur. Anadolu'ya gelmeden önce hacca gittiği söylenir. Hoca Ahmed Yesevi’nin müritlerinden olan Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’nun Türkleşmesinde ve müslümanlaşmasında büyük bir rol oynamıştır. Kendileri denildiği gibi farklı bir din getirmemiş, aksine İslam’ın daha iyi tanınmasına vesile olmuştur. Öyle ki, Rumeli’nin tamamı mezhepte Sünnîliği Tarikatta ise Bektâşîliği benimsemiştir. Her ne kadar bugün Bektâşîlik bir takım grup tarafından kötü gösterilmeye çalışılsa da, Bektâşîlik İslam’ın esaslarına uyan tasavvufta insanı odak noktası alan bir Tarikattır.

Çeşitli Türk kabileleri Anadolu’ya göç etmeğe başladıklarında özellikle de Anadolu Selçukluları’nın en debdebeli devri olan Büyük Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ın iktidarına rast gelen zaman dilimi içerisinde Anadolu’da Şiîlik bir hâyli ilerlemiş ve İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev’in saltanatının başlangıcında Babâîler İhtilâli patlak vermiş ve Hacı Bektaş da bu arada çok kuvvetli nüfuz sahibi bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştı. Vilâyetnâme’ye göre Sultan Âlâ’ed-Dîn bile, Şamanî Türkler’in İslamiyet’e girmelerine bir vesile olan Hacı Bektaş’ın hâlifesi “Kara Donlu Can Baba” dolayısıyla hünkâra karşı derin bir hürmet beslemekteydi. Hacı Bektaş’ın yurt edindiği Kırşehir yolu Dulgadır Türkmenleri’nin arasından geçmekteydi. Bu nedenle Halep, Adana ve havalisinde yaşayan Türkmenler arasında hünkârın adı saygıyla anılmaktaydı. Akşehir’deki “Mahmud Hayranî” ile Sivrihisar’da yaşayan “Yunus Emre” de hünkâra âhid verenler arasındaydı. Ahlat'ta da Hoylu Burak Baba’nın müridlerinden “Baba Emîrci” bulunuyordu. O devirlerde Anadolu'daki Bektâşî nüfuzunun en hâkim bulunduğu yerler arasında Ankara, Sivas, Konya, Kayseri, Kırşehir ve güneye doğru yayılmış olan Türkmen Aşîretleri'nin yerleşmiş oldukları vilâyetlerdi.

Anadolu Selçukluları'nın yıkılmasından sonra ise Karaman Oğlu Mehmet Bey’in Konya’ya hâkim olması üzerine, o devre kadar devletin resmî dili olan Farsça’yı yasaklayarak Türkçe’nin konuşulmasını emretti. Bu karar en fazla Bâtınî-Şiî babaların amaçlarına yardımcı oldu. Oba ve yaylâlarda yaşayan ve kentleşememiş olan Türk aşîretleri ve bütün Türkmenler kendilerine öz dilleriyle hitap eden bu Şîʿa-i Batıni Babalarına candan gönül vererek kuvvetle bağlandılar.

Bu bölgede Bektâşîliğin yayılması maksadiyle Hacı Bektaş’ın halifelerinin üçüncüsü olan Hâcim Sultan memur tâyin edilmişti. Kermeyan Beyi Uşak civarında “Susuz Köyü” yurt olarak Hâcim Sultan'a vermişti. Daha Hacı Bektaş hayâttayken Bektâşîlik Batı Anadolu'ya yayılmıştı. Hattâ onun mânevî himmetiyle Batı Anadolu fethedilmişti. Germeyan Bey’in yönetimi altındaki ordu Kütahya, Tavşanlı, Altuntaş, “Kermeyan Kalesi” diye meşhur olan kaleyi, Denizli, Uşak, Sandıklı ve Işıklı'yı aldı. Kermeyan Vilâyetinde kışlak ve yaylâk tutan “Akkoyunlu Aşîreti” baştanbaşa Hacı Bektaş’ın halifesi olan Hâcim Sultan’a intisap etmişlerdi. Germeyan Bey fethettiği memleketlere “Bey” oldu. Akdeniz sahillerine de önemli bir askeri kıt'a sevk etti. Ayrıca, Balıkesir, Edremit ve çevresini fethetti.

Vilâyetnâme’ye göre bunun başlangıcı Osman Gazi’ye elif tâcının bizzât Hünkâr tarafından giydirilmesiyle başlamaktadır. H. 687 / M.1288 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Âlâ’ed-Dîn-i Key-Kubâd Osman Gazi’ye Altunbaşlı Sancak ve tabel gönderdi. Osman Gazi’nin beline kendi belindeki kılıcı bizzat Hacı Bektaş Veli taktı. “Ve önünden sonun görmeğe: Ugınden Sugm Gurgele!” diye dua etti. Hâlbuki Hacı Bektaş’ın M. 1271 tarihinde vefat ettiği göz önüne alınacak olursa bu rivayetin doğruluğu pek zayıftır. Bir başka rivayete göre ise, Orhan Gazi Yeniçeri’yi kurduktan sonra Hünkâr’ın Amasya taraflarındaki “Suluca Karahöyüğü” adındaki ikametgâhına giderek bütün asker hakkında onun hayır duasını almıştı. O da elinin birini 

Beldibi Mağarası, Antalya-Kemer sahil yolunun yaklaşık 40. km'sinde Çamdağ tünelinin hemen çıkışında yer alan bir kaya altı sığınağıdır. Obaköy mevkiindedir.
Deniz sahilinde 25 m yükseklikte sığınak biçiminde bir mağaradır. Doğal tahribatla büyük ölçüde zarar gördüğünden içindeki dolgu tabakaları yağmur suları ve rüzgarla sürüklenerek akıp gitmiştir.
Beldibi Mağarası, Antalya bölgesinin ikinci önemli Prehistorik merkezidir. Tümü Mezolitik kültürleri içeren 6 tabaka tespit edilmiştir. Yapılan kazılarda Üst Paleolitik ve Mezolitik döneme ait çakmak taşı aletler ele geçirilmiştir. Ayrıca kaya altı sığınağının duvarlarında, şematize insan, dağ keçisi ve geyik resimleri bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere devamlı açık olan bir arkeolojik sit alanıdır.
Mezolitik Çağın, seramikli ve seramiksiz bölümleri en güzel bir biçimde, Beldibi Mağarası'nda bulunan malzemelerle tanınmaktadır. Çakmaktaşı gereçlerin yanı sıra, çanak çömlek parçaları ve özellikle aşı boyası ile kayalar üzerine yapılmış yaban keçisi ve benzeri hayvan figürleri ile ilgi çekicidir. 1956 yılında E.Y Bostancı tarafından bulunan mağaradaki bilimsel kazılar, ancak 1959 yılında başlamıştır. 1960,1966 ve 1967 yıllarında kazıya devam edilerek doğuda altı metre derinliğe inilmiştir.
Çevresi çam ormanı ile kaplı Beldibi Mağarası üst Paleolilitik, Epipaleotilik ve Neolitik avcılar tarafından gerektiğinde bir sığınma ve yurt yeri olarak kullanılmıştır. Kazılarda Paleolitik, Mezolitik ve Mezolitik'ten Neolitik'e geçiş evrelerini yansıtan 6 katmanla karşılaşılmış; 4, 5 ve 6. katmanlar Üst Paleolitik döneme tarihlendirilmiştir.
Buluntular arasında, beyaz kalker ve deniz hayvanı kabukları, katkılı hamurdan iyi fırınlanmamış çanak çömlek parçaları, dar ağızlı kaplar ve çeşitli biçimli tutamaklarda vardır. Buna karşılık bezemeli parçalar bulunmamaktadır. Ayrıca çakmak taşından bol miktarda alet ve artıklar bulunmuştur. Bunlar arasında mikro kalemler, aylar, saplı uçlar, trapez biçimliler, saplı bıçaklar ve ok uçları, orak bıçak dikkati çekmektedir.
Beldibi Mağarası'nda yaşayan toplulukların avcı ve toplayıcı oldukları, ancak çevrelerindeki yabani tahılları orak bıçaklarla topladıkları, ele geçen diğer bulgulara bağlı olarak söyleyebilmek mümkündür. Karain Mağarası'nda eksik olan mezolitik kültürünü de bu yerleşme yeri tamamlamaktadır.

Belek, Antalya'nın Serik ilçesine, bağlı bir mahalledir.

4 Kasım 1998 tarihinde belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 12 Kasım 2012'de TBMM'de kabul edilen 6360 sayılı kanun ile mahalle oldu.

Belek, 108 tesis, 73 bin 605 yatakla Antalya'nın ve aynı zamanda Türkiye'nin en yüksek dördüncü turist kapasitesine sahip kentidir. 2019 yılında Antalya'yı ziyaret eden 12,4 milyon turistten 1,6 milyonu Belek'te konaklamıştır.

Belek Turizm Merkezi'nde 20 tesiste 55 futbol sahası ve 13 antrenman alanı, 43 tesiste farklı özelliklerde toplam 253 tenis kortu bulunmaktadır.

Antalya, Türkiye'nin en büyük golf destinasyonu konumundadır. Uluslararası Golf Tur Operatörleri Birliği (IAGTO) tarafından 2008 yılında Avrupa'da Yılın En İyi Golf Bölgesi ödülüne layık görülen Belek, 11 turistik tesis bünyesinde 27 golf sahası barındırmaktadır. Belek bölgesi 2019 yılında 568,477 turisti golf turizmi kapsamında ağırlamıştır.

Belek, bugüne dek ev sahipliği yaptığı ulusal ve uluslararası zirve, kongre ve konferanslar ile bir kongre turizmi merkezi olarak da öne çıkıyor. Belek'te 500 kişiden 5 bin kişi kapasiteye kadar anında tercüme yapabilme özelliğine sahip toplam 204 kongre - toplantı salonu bulunuyor. Yıl boyunca ulusal tıp ve bilim kongreleri ile prestijli firmaların toplantılarına ev sahipliği yapan Belek, son yıllarda önemli uluslararası toplantıların da adresi olmaya başladı.

Belek, çok uzun yıllardır insan popülasyonunun yoğun olduğu bir bölge olduğu için, canlı çeşitliliği insan yaşamına ve küçük alanlara uyum sağlayabilen türlerle sınırlanmıştır. 200'e yakın omurgalı canlı türünün bu bölgede yaşadığı bilinmektedir. Bu türler içerisinde 38 memeli, 88 kuş, 31 sürüngen, 5 amfibi (çift yaşamlılar), 38 balık ve 51 dikkate değer omurgasız türünün listesi yapılmıştır. Belek sahil bölgesinde tilki, gelincik, sincap, kirpi gibi canlılar sıklıkla görülmektedir. Kuş gözlemciliği açısından, en iyi bölgelerden olan Belek'te, pek çok kuş kışlayıp üremektedir. Ayrıca, az bulunan bukalemunlar gibi sürüngenler, deniz kaplumbağaları, kara kaplumbağaları, tatlı su kaplumbağaları Belek'in doğal yaşam alanları içinde özgürce yaşamaktadır.
Akdeniz'de yaşayan 5 ayrı deniz kaplumbağası türünün ikisi Caretta caretta (Atlantik Okyanusu'na mahsus çok iri deniz kaplumbağası) ve Chelonia mydas (yeşil kaplumbağa) Antalya sahillerinin 17 bölgesini yumurtlama kumsalı olarak kullanmaktadır. Belek, Kaş, Manavgat, Tekirova, Çıralı, Olympos, Adrasan, Kumluca, Kale (Demre) kumsalları da birinci dereceden deniz kaplumbağası yumurtlama sahasıdır.

Belek, doğal bitki örtüsü ve faunasıyla dar bir alanı kapsamasına rağmen, doğal yaşam çeşitliliği oldukça geniştir. Bölgedeki ormanlar kumulları kaplamakta ve en geniş bitki örtüsünü oluşturmaktadır. Belekteki yoğun Akdeniz fıstık çamı ormanlarının, yöresel türlerden biri olduğu bilinmektedir. Ayrıca yoğun çam ormanlarının altında Akdeniz çalıları ve sahile indikçe maki bitki örtüsü bulunmaktadır. Bu ormanlar, çiçek ve fauna açısından en zengin alanlardır. Görsel olarak en güzel ve zengin kırlar buralardadır.
Belek'in doğal ortamlarının çeşitliliği, çiçeklerinin zenginliğine dayanır. Belek'te 58 aile, 118 tür, 16 alt tür tanımlanmıştır. En zengin çiçek türleri, kumul bitki örtüsünde (27 ailenin 51 türü) ve fıstık çamı ormanlarında (31 ailenin 51 türü) bulunmaktadır. 1995'te Belek'te daha önce söz edilmeyen 40 bitki türü bulunmuş, 28 botanik aileden 48 egzotik türün de listesi yapılmıştır.

Belek'in nüfusu ortalama 6.640 kişidir. D 400 kara yolu (Antalya-Alanya kara yolu) üzerinde 2 tane Belek kavşağı bulunur. Eğer Antalya tarafından gelirseniz Sillyon kavşağından, Alanya tarafından geliyorsanız Serik otogar kavşağından Belek'e ulaşabilirsiniz.

YerelNET'te Belek Belediyesi 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergamot (Citrus bergamia), sedef otugiller (Rutaceae) ortalama 4 m boyunda bir ağaç türü. Esas vatanı Batı Hindistan'dır. Yaprakları uzun ve koyu yeşildir. Çiçekleri beyaz renkli ve küçük olup, meyveleri küre veya armut biçiminde, 5–7 cm çapında etli kısmı ekşi lezzetli, kabuk kısmı limon sarısı renklidir.
Türkiye'de yetiştiği yer  Akdeniz'in kıyı kesimleridir (Adana, Mersin, Hatay, Antalya). Meyve kabuklarından sıkma usulü ile bergamut esansı elde edilmektedir. Aynı zamanda kabukları soyularak distilasyon yöntemi ile kabuk yağı da elde edilmektedir. Yeşilimtrak sarı renkli, hoş kokulu ve acı lezzetli bir sıvıdır. Parfümeri (ıtriyat) sanayisinde kullanılmaktadır.
Usaresinden kalsiyum sitrat ve sitrik asit elde edilir. Koku vermesi için bazen çaylara da karıştırılır. Çay sektöründe kullanılan aromasına Earl Grey aroması ismi de verilir. Ayrıca reçeli de yapılır.
Bergamot ismi Türkçe "Bey Armudu" sözcüğünün bozularak önce İtalyancaya (Bergamotto) ardından da Fransızcaya (Bergamote) geçmesiyle oluşmuştur.
Başka bir anlatıma göreyse bergamot meyvesinin adının İtalyancaya  Bergamotta diye geçmesinin sebebi bu meyvenin Bergama Krallığıyla ilgisi olmasıdır.
Günümüzde Türkiye'de Antalya, Mersin, Adana civarlarında yetişir.
Ayrıca bu bitki günümüzde Hindistan'da da yetişmektedir. Hindistan'a da İtalyanlar vasıtasıyla geçmiştir.

Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. ya da kısaca Beşiktaş Futbol A.Ş., İstanbul merkezli profesyonel Türk futbol takımıdır. Takım, 1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün futbol şubesi olarak Ağustos 1911 yılında kuruldu ve 18 Temmuz 1995 tarihide kurulan Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile şirketleşti. Beşiktaş Futbol A.Ş.'nin hisse senetleri Borsa İstanbul'da işlem görmektedir. Menkul değer sembolü BIST:BJKAS
Takım, Türkiye Süper Lig'inde mücadele etmektedir; iç saha maçlarını 42.684 kapasiteli Beşiktaş Park'ta oynamaktadır.
Armasında ay-yıldız taşıma izni verilen 28 Türk kulübünden biridir. Beşiktaş, Türkiye futbol tarihinin başarılı ve en çok taraftarı olan spor kulüplerinden birisidir.
Beşiktaş'ın toplamda 16 Süper Lig (14 Süper Lig + 2 Federasyon Kupası), 11 Türkiye Kupası ve 10 Süper Kupa şampiyonluğu bulunmaktadır.
Ayrıca profesyonel lig öncesi ile birlikte 14 kez Süper Lig'de, 2 kez Federasyon Kupası'nda, 2 kez Türkiye Futbol Şampiyonası'nda, 3 kez de Millî Küme'de şampiyon olmak üzere tarihinde toplam 21 Türkiye şampiyonluğu yaşamıştır. Takım ayrıca 1986-87 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası'nda çeyrek finale çıkarak tarihinin en iyi derecesini elde etti.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün faaliyetlerini hızlandırdığı ilk dönemde futbol gölgede kalmışsa da 1910'ların sonundan itibaren kulüpteki atlet ve jimnastikçiler futbola daha fazla ilgi duyup kendi aralarında maçlar yapmaya başladılar. O yıllarda gençliğin ilgisi futbola kaymak üzereydi ve Beşiktaş Kulübü'nün az ilerisinde Valideçeşme ve Basiret gibi iki güçlü futbol takımı kurulmuştu.
1911 Ağustos'unda Valideçeşme futbol takımının başkanı ve kurucusu olan Ahmet Şerafettin Bey (Şeref Bey) futbolcularıyla Beşiktaş Kulübü'ne katıldı. Beşiktaşlı gençlerin kurduğu futbol takımlarını tek bir çatı altında toplamayı amaç edinen Şeref Bey'in girişimleri sonucu, Basiret Kulübü de Beşiktaş'a katıldı. Bu şekilde Futbol Şubesi, resmi olarak Kulüp'te faaliyete başladı.
Resul, Rıdvan, Behzat, Doktor Sabri, Kaptan Şair Kazım, Sadi (Baltalimanı), Doktor Mehmet, Asım, Şeref, Doktor Ali ve Fahri'den oluşan ilk futbol takımının malzemelerinin masraflarını da İpekçi İhsan isimli bir sporsever karşıladı. Birinci takımın yanı sıra ikinci, üçüncü, dördüncü takımlarını da kuran futbol şubesi, Kulübümüz'ün Akaretler'deki bahçesinde futbol idmanlarını hızlandırdı. Böylece futbol Beşiktaş'ta bir anda 1 numaralı spor olmaya başladı. Ancak Balkan Savaşları'nın ardından I. Dünya Savaşı'nın da başlamasıyla Beşiktaş'ın sporcuları cephelere koştu ve spor faaliyetleri yok denecek duruma geldi.
Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle sağ kalan sporcular semte ve Kulübe dönmeye başladı. Futbol Şubesi'nin kurucusu Şeref Bey de Romanya cephesinden geri döndü. İstanbul'da düşman işgalinin olduğu yıllarda çeşitli sıkıntılar çekildi. Daha önce bir kilisenin binasına taşınan kulüp malzemelerinin bir kısmı Rumlar'ın elinde yağma olmaktan kurtarılıp, Akaretler'de başka bir binaya nakledildi. Bir taraftan düşmanla yapılan Millî Mücadele'ye yardım edildi. Diğer taraftan da futbol takımı Şeref Bey tarafından tekrar güçlü hale getirildi.

Beşiktaş, 1920'lerin öncesinde iki ezeli rakibiyle karşılaşmamışsa da Süleymaniye ve İdman Yurdu'nu mağlup etmiş bir takımdı. 1919'da Beşiktaş ve diğer kulüplerin lige katılma isteği Lig Tertip Komitesi tarafından uzun bir süre bekletildikten sonra kabul edilmedi. Pazar günleri de azınlık takımları Pera, Araks, Maccabi, Stella, Stragglers'in yer aldığı Pazar Ligi maçları oynanıyordu.
Şeref Bey, Beşiktaş gibi cuma ligine alınmak istemeyen takımların idarecileriyle İstanbul Türk İdman Birliği Ligi adı altında bir lig kurdu. İlk sezonda Beşiktaş şampiyon olarak tarihindeki ilk şampiyonluğu kazanmış oldu. Sonraki sezon lige katılan 10 takım A Grubu'nda Beşiktaş, Hilâl, Kumkapı, Altınörs ve Türkgücü, B Grubu'nda da Darüşşafaka, Vefa, Üsküdar, Beylerbeyi ve Haliç şeklinde yer aldı. Grubunda bütün maçlarını kazanan Beşiktaş, finalde diğer grubun birincisi Darüşşafaka ile karşı karşıya geldi. 23 Temmuz 1920'de oynanan bu maçı Siyah-Beyazlı takım, 2-1 kazanarak bu ligdeki ikinci şampiyonluğunu elde etti.
Aynı yıl Pazar Ligi'ne de ilk defa katıldı. Genelde azınlık takımlarının bulunduğu ligdeki iki Türk takımı Beşiktaş ve İttihatspor anlaştılar. Beşiktaş, İttihatspor'a iki oyuncusunu verdi. Sezon sonunda İttihatspor şampiyon olurken, Beşiktaş da ikinci oldu ve Millî Mücadele dönemindeki Türk milletine moral verdiler. Sonraki sezon İttihatspor Ermeni sporcular tarafından sahiplenince, ligdeki tek Türk takım Beşiktaş hâline geldi. Bir Ermeni, bir Yahudi, üç Rum ekip ve Beşiktaş ile düzenlenen son Pazar Ligi'ndeyse 14 maçta 10 galibiyet 4 beraberlikle şampiyon Beşiktaş oldu.

Cuma ve Pazar liglerinin sona ermesinden sonra Türkiye çapında bir futbol şampiyonası düzenlenmesine karar verildi. Bu şampiyonaya katılacak takımların belirlenmesi için ise İstanbul Ligi kuruldu. Beşiktaş, eleme usulü oynanan 1923-24 sezonunda üç maçı da kazanarak finale çıkıp, Galatasaray ile eşleşti. 22 Ağustos 1924'te oynanan maç tarihteki ilk Beşiktaş-Galatasaray derbisi oldu. Galatasaray'ı finalde Refik Osman ve Edip'in golleriyle 2-0 yenen Beşiktaş, bu ligin ilk şampiyonu oldu. 22 Kasım 1924'te ise Beşiktaş ve Fenerbahçe, bir dostluk maçında tarihlerinde ilk kez karşı karşıya geldiler. Bu maçı Fenerbahçe 4-0 kazandı. İki takım arasındaki ilk karşılaşma ise 1926-27 sezonunda oynandı ve maç 0-0'lık beraberlikle sonuçlandı.
1931-32 sezonunda maç hasılatlarının dağıtımı konusunda Galatasaray ve Fenerbahçe, federasyonla anlaşamayarak ligden çekilme kararı aldı. 6 Kasım 1931'de Beşiktaş, Fenerbahçe'yle oynayacağı maç ile sezonu açması gerekirken rakibinin gelmemesi ile maçı hükmen kazandı. Sezonun ilk yarısında Beşiktaş ikisi hükmen olmak üzere 4 galibiyet, 1 beraberlik alarak ligi birinci tamamladı ancak maç hasılatları konusunda ezeli rakiplerinin yanında olan Beşiktaş, sorun çözülemeyince devre arasında ligden çekildi.
Beşiktaş, İstanbul Ligi'nde ikinci şampiyonluğunu 1933-34 sezonunda kazandı. Bir sezon sonra Şeref Bey, Çırağan Sarayı bahçesini alıp kulübün malı yapıp futbol sahası hâline getirmişti. İsim olarak "Şeref Stadı" belirlendi ancak daha sonra kavgalar çıkıp asılan tabela indirildi. Kulüp içindeki bu huzursuzluk futbol takımına da yansıdı ve son iki maçtaki puan kayıplarıyla şampiyonluk gitti.
Birkaç sezonluk huzursuzluk döneminden sonra Beşiktaş 1937-38 sezonunda Fenerbahçe ve Güneş SK ile aynı puan aldı. Takımlar aralarında maç yapmayı beklerken Güneş kulübünün baskılarıyla daha önce kullanılmayan "averaj" kuralı ile şampiyonluk Güneş Kulübü'ne verildi. Bu sezondan sonra Beşiktaş İstanbul Ligi'ndeki en iyi dönemini yaşadı. Namağlup üçüncü olan kadrosunu değiştirmeyen Beşiktaş, 5 sezon üst üste şampiyon oldu. Bu sezonlardan üçünü namağlup, ikisini 18 maçta 18 galibiyet ile bitirdi. 1943-44 sezonunda ikinci oldu ancak sonraki iki sezonu yine namağlup olarak şampiyon bitirip "Yenilmez Armada" adını aldılar. Bu dönemde Beşiktaş'ta, Hüsnü Savman, Vedii Tosuncuk, Hüseyin Saygun, Şeref Görkey, Eşref Bilgiç, Hakkı Yeten, Şükrü Gülesin, Kemal Gülçelik, Faruk Sağnak gibi Türk futbolunun önemli isimleri yer alıyordu.
1946 şampiyonluğu ardında bir üçüncülük, iki ikincilik alan Beşiktaş kadroyu yeniledi. Kadrosuna Nusret Ülük, Ali İhsan Karayiğit, Süleyman Seba, Recep Adanır, Şevket Yorulmaz gibi gençleri ekledi ve 1950 ve 1951 yıllarını da şampiyon olarak bitirip İstanbul Ligi'nin son iki şampiyonluğunu aldı.

Mayıs-Haziran 1950'de Beşiktaş, bölgesel yıldızlar karması takımlarına karşı yedi maç oynayarak ve New York'taki final maçında Manchester United ile karşılaşarak bir aylık bir Amerika Birleşik Devletleri turuna çıktı. Takım, New York, Boston, Chicago ve Philadelphia'yı da içeren duraklarda 5 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyetle (27 gol attı, 10 gol yedi) turu tamamladı; Haziran ortasında Türkiye'ye döndüklerinde kadro Ankara'da Cumhurbaşkanı Celâl Bayar tarafından karşılandı.
Futbola ilgi arttıkça profesyonelleşmenin gerekliliği dikkat çekiyordu bu yüzden 1951'de İstanbul Profesyonel Ligi'nin kurulmasına karar verildi. Beşiktaş bu ligin ilk sezonunu da namağlup olarak şampiyon bitirdi. 1953-54 sezonunda da şampiyon olan Beşiktaş sonraki sezon şampiyonluğu averajla kaybetti. 1955 sonrası ligin son sezonu olan 1959'a kadar Beşiktaş tarihinde ilk kez beşinciliğe düştü, şampiyonluk adaylarından biri olamadı. Beşiktaş'ın profesyonel lig şampiyon kadroları şöyleydi:

1952 İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyon Kadrosu: Ergün İstemi Aker, Mehmet Atçılar, Kemal Ünlü, Kamil Üzülme, Vedii Tosuncuk, Eşref Özmenç, Ali İhsan Karayiğit, Nusret Ülük, Tanaş Çaçi, Sami Özer, Recep Adanır, Şevket Yorulmaz, Hüseyin Saygun, Faruk Sağnak, Coşkun Taş, Metin Erman, Süleyman Seba, Cihat Yetiş, İbrahim
1954 İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyon Kadrosu: Ergün İstemi Aker, Bülent Gürbüz, Kamil Üzülme, Vedii Tosuncuk, Eşref Özmenç, Ali İhsan Karayiğit, Nusret Ülük, Özcan Esinduy, Metin Erman, Recep Adanır, Şevket Yorulmaz, Fahrettin Cansever, Faruk Sağnak, Sami Özer, Coşkun Taş, Ercan Ertuğ, Şefik Alnıak, Selahattin

Futbol sevgisi yalnızca İstanbul'da sınırlı kalmamıştı. Yerel ligler oluşturulmuş ve takımlar kurulmuştu. Yurt çapında takımların karşılaştığı ilk organizasyon olan Türkiye Futbol Şampiyonası, 1924'te Eskişehir'de düzenlendi. Beşiktaş, bu ilk yurt çapında düzenlenen turnuvada yarı finale yükselip, o senenin şampiyonu Harbiye Talimgâh'a 2-0 yenilerek elendi. Üçüncülük maçında ise Turan Sanatkâran Gücü'nü yenerek Türkiye üçüncüsü oldu. Bu turnuvadaki ilk şampiyonluğunu 1934'te Altay Spor Kulübü'nü 3-1 yenerek aldı.
1951'deki turnuvaya İstanbul birincisi olarak katılan Beşiktaş, Adana Demirspor ve Altay'ı yendi. Son maçında Gençlerbirliği ile karşılaşan Beşiktaş, 0-0 biten ilk yarının ardından rakibinin sahadan çekilmesi ile 3-0 hükmen gelerek bu turnuvadaki ikinci ve son şampiyonluğunu kazandı. 1951'den sonra profesyonel liglere geçildiği için bu turnuva amatör takımların 

Birinci Haçlı seferi, 1096-1099 tarihleri arasında gerçekleşen tarihteki ilk haçlı seferidir. Katılan orduların miktarı ve sonuçları bakımından en önemli Haçlı seferidir.
Birinci Haçlı seferi diğer Haçlı Seferleri gibi dalga dalga çoğunluğu dinsel heyecana kapılmış fakat önemli bir kısmı ise şahsı için macera ve avantaj arayan sürüler halindeki Avrupalı Hristiyanların o zaman Hristiyan olan Avrupa üzerinden ve Balkanlardan yürüyerek, Müslüman arazilere girmeleri Anadolu'da Anadolu Selçuklu Devleti ve hükümdarı I. Kılıç Arslan elinde bulunan arazilere geçerek savaşıp Antakya'ya varmaları; bir büyük Antakya Kuşatması'ndan sonra oradan Suriye ve Lübnan üzerinden sonra Filistin'e ve Kudüs'e varmaları ve 1099 yılında Kudüs kuşatması, ele geçirilmesi ve katliamı şeklinde gerçekleşmiştir.

Filistin'de her üç dinin mensupları barış ve huzur içinde yaşarken, Avrupa'daki Hristiyanlar bir "Haçlı" seferi organize etmeye karar verdiler. Papa II. Urbanus 25 Kasım 1095 günü Clermont Konsili'nde "Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarmak" çağrısı yaptı.

Birinci Haçlı Seferi'nin başlatılmasının stratejik ve jeopolitik nedenleri ne olurlarsa olsunlar, seferi başlatan ana faktör Bizans imparatoru I. Aleksios'un Avrupa'dan destek yardım istemesi oldu. I. Aleksios, Selçuklu Türklerinin Nikea (günümüzde İznik) kadar batıya gelip yerleşmelerinden ve Konstantinopolis'in böylece tehdit altında kalmasından dolayı endişeliydi. Mart 1095'te Piacenza Konsili'ne elçiler göndererek Papa II. Urbanus'tan Selçuklu Türkleri'ne karşı yardım talep etti. II. Urbanus bu talebi pozitif tutumla karşıladı. Buna neden belki de 40 yıl önce Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin birbirinden tamamen ayrılıp Hristiyanlık alemini ikiye bölmelerini engellemek ve Doğu'da Ortodoks Kilisesine yardım elini uzatarak Papa'ya öncelik tanınması prensibine uygun olarak Hristiyan alemini birleştirmekti.
Temmuz 1095'te bir askeri sefere gitmek için asker toplamak nedeniyle Papa II. Urbanus kendi doğduğu ülke olan Fransa'ya döndü. Fransa'daki gezileri sonunda Kasım ayında bir Clermont Konsili toplandı. Bu konsilin açılış konuşmasında II. Urbanus Fransız Soyluları ve kilise rahiplerinden oluşan bir seyirci kalabalığına; Doğulu Hristiyanlara, kutsal ülkelere giden Hristiyan hacı adaylarına inanılmaz zulümler yapıldığı iddiasını dillendirdiği önemli bir dinsel nutuk (vaaz) verdi. Bu konuşmanın birçok değişik ayrı versiyonu bulunmaktadır. Bunlardan beşi orada bulunan din adamları tarafından ve diğerleri ise bu vaazı doğrudan doğruya duymayan kişiler tarafından eserlerine konmuştur. Ama bunların hepsi Birinci Haçlı Seferi'nden sonra Haçlılar tarafından Kudüs'ün ele geçirilmesinden sonra yazılmıştır. Bu nedenle II. Urbanus'un eksiksiz ve ekli olan parçalardan arındırılmış olarak bu dinsel vaazda gerçekten ne dediğini bilmek imkânsızdır.
Bütün versiyonlar ayrıntılara göre birbirlerinden değişiktir. Fakat genel olarak II. Urbanus Avrupa'daki cemiyetin şiddet hareketleri ile dolu olduğunu ve Tanrının Barışının korunması gerektiğini; yardım isteyen Doğu'da Bizanslılara destek sağlanması gerektiğini; Doğu'da Hristiyanlara karşı işlenen suçlar bulunduğunu ve yeni bir çeşit savaşın, silahlı olarak yapılan bir haccın, gerekli olduğunu ve böyle bir haccı yerine getirirken ölenlerin günahlarından arınıp cennete gideceklerini ve bu haccı yerine getirip dönenlerin de cennette yerleri bulunduğunu bildirmiştir.
Fakat hiçbiri bu haccın son hedefinin Kudüs'e gitmek olduğunun açıkça belirtildiğini ifade etmemektedir. Fakat II. Urbanus'un sonraki vaazlarından son hedefin Kudüs'e doğru bir askeri sefer olduğu tekrar tekrar açıklanmıştır.

Urbanus'un verdiği dinsel konuşma çok güzel planlanmıştı. Haçlı seferi kavramını ortaya atmak için güney Fransa'nın iki önemli lideri olan "Toulouse Kontu Raymond de Saint-Gilles" ve Le Puy Başpiskoposu Adhémar de Monteil ile konuşmuştu. Adhémar, Clermont Konsilinde şahsen bulunmuş ve bu konsilde "haç takma"ya, yani Haçlı Seferine gitmeye, başta talip olmuştu. Bundan sonra 1095'te ve 1096'nın sonlarına kadar II. Urbanus bu mesajını ülkeyi gezerek Fransa'ya yaymaya uğraştı ve kendinin Fransa'da varamadığı yerlerine kendine vekil olan piskoposlara ve papazlar göndererek bu Urbanus'un fikirlerinin yayılmasını ve herkesçe kabul görmesini sağladı. Yine Papa vekilleri papazlar bu fikirlerin Fransa, Almanya ve İtalya'da yayılmasına neden oldular. Bu konuşmaya gelen yanıt Bizans imparatoru I. Aleksios'un, hatta II. Urbanus'un, beklediğinden çok daha pozitif oldu. II. Urbanus Fransa'da yaptığı gezilerde Haçlı Seferine bazı kişilerin (kadınların, keşişlerin ve hastaların) katılmasını yasaklamak istediğini açıkladı ama bu istekleri Hristiyan ahali tarafından kabul edilmediği hemen aşikar oldu. Sonunda bu silahlı haç seferine gitmeye gönüllü olanlar yüksek tabakadan askerlik bilen şövalyeler değil; hiçbir savaş yapma yeteneği olmayan ve çok az serveti olan veya hiç serveti olmayan köylüler oldu. Kilise veya sivil bürokrasi tarafından kontrol edilemeyen yeni bir Hristiyan inanç sistemi coşkusu Avrupa'nın her yanına yayıldı. Bu coşkuyu ortaya çıkaran tipik bir ayinde önce II. Urbanus'un ortaya attığı fikirler açıklanmaktaydı; sonra Haçlı Seferi gönüllüleri ortaya çıkıp Kudüs'teki "Kutsal Kabir Kilisesi" (Kıyamet Kilisesi) ne gidip kutsal hacı olmaya yemin etme töreni yapılmakta ve bu gönüllülere bezden bir kırmızı istavroz (haç) verilmekte ve bunu elbiseleri üstüne dikmeleri istenmekteydi.
Neden bu kişisel dinsel coşkunun Avrupa'yı sardığını ve neden beklenenden çok daha büyük sayıda kişinin gönüllü olarak buna iştirak ettiğini açıklamak istenmektedir. Buna verilecek en uygun cevabı Ashbridge şöyle ifade etmiştir:

Haçlı seferine gitmek idealine açıkça katılan binlerce kişinin tam sayısını bulma imkânı elimizde olmadığı gibi, günümüzde elimize geçmiş olan kaynak ve delilleri kullanarak, buna katılanların psikolojik yapılarına, içgüdülerine, maksatlarına, bilinçli veya bilinçsiz kararlarına delillere dayanan bir açıklama göstermek imkânı da çok sınırlıdır.

Yine de bazı hipotezler ve açıklamalar yapılmıştır:

Orta Çağlarda, dinsel olmayan sektörlerde bile şahsî dinî inanç, hayatın her köşesine girmiş olduğu çağlarda, Haçlı idealine katılanların da bu sosyal çalkantıya, şahsî dinsel coşkuyla iştirak etmeleri, derin şahsî inanç yüzünden olabildiği düşünülebilir. Fakat elimizde bulunan kaynaklar şahsî kayıtlardan gelmediği için ve okuryazarlığı hiç olmayan köylülerden değil papazlar ve keşişlerin elinden çıktığı için, bu fikri doğrulamak veya yalanlamak için elimizde inanılır birincil kaynak olmadığı açıktır.
Birçok düşünür, özellikle Fransa'da ortaya çıkan kırsal açlık ve devamlı savaşlar nedeniyle birçok köylünün bu hedefsiz sonuçsuz hayattan bıkıp daha çekici bilinmedik ama çok hikâyelere konu olan ülkelere gitme ve orada kendini gösterme nedeni ile ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Ama bunu eldeki belgelerle delillendirmek güçtür.
Diğer taraftan yüksek sınıfın bir çeşit kazanç, parasal veya politik iktidar hırsı ile hareket ettiğini söylemek mümkündür. Özellikle Norman Otranto Kontu Boemondo'nun hikâyesi belki buna bir delil olarak alınabilir. 20. yüzyıl İngiliz tarihçisi Steven Runciman'a göre, Birinci Haçlı Seferine katılan soyluların ve şövalyelerin genellikle ailelerinin en küçük çocuklarıdır ve ailelerinden pek fazla miras beklememekte oldukları çok olasıdır. Bunların şanslarını Doğuda denemeye çalışmaları olası olduğu kabul edilebilir. Fakat Birinci Haçlı Seferine katılan soyluların çoğunun Kutsal Ülkede kalmayıp kendi ülkelerine dönmeleri gerçeği bu hipotezi biraz zayıflatmaktadır. Diğer taraftan Birinci Haçlı Seferine iştirak eden soylu ailelerin Haçlı Seferine katılmalarının aileye çok büyük bir maliyet yarattığı ve Doğudan gelen ganimet ve talanın bu masrafları hiç karşılamadığı da bilinmektedir. Örneğin Haçlı Seferine katılmak için "Robert Curthose" dükü olduğu Normandiya'yı kardeşine satmıştır; Godfrey de Bouillon ailesinin büyük arazilerini kiliseye ipotek karşılığı olarak vermiştir.

Bizans'ın Hristiyanlardan istediği yardım büyük sürüler gibi insan halinde değildi. Bu Bizanslıların özellikle Bizans İmparatoru I. Aleksios'un hiç beklemediği ve hiç istemediği şekildeydi. Yardım büyük insan sürüleri olarak gelmesi I. Aleksios'ta büyük şaşkınlık hatta korku yarattı. Özellikle bu güruhların iaşesi ve barınması eğer bir düzene konulmazsa Bizans topraklarının ve şehirlerinin talan edileceğini ve hem kırsal hem de şehirsel ahaliye çok büyük zararların doğacağını anlamıştı. Diğer taraftan düzenli Haçlı ordularının komutanlarının, çoğu bu sefere bir dinsel görevi yerine getirmek için değil, hükümdarlığını yapabilecekleri topraklar bulup, zapt etmek ve kendileri idaresinde özerk devlet kurmak için katıldıkları gayet açıkça bilinmekteydi.
Bu tehlikeleri karşılamak için I. Aleksios çok uygun bir plan yapmış ve genellikle Bizanslılar bu planı genellikle başarı ile uygulayabilmiştir. Bu plana göre Bizans elinde bulunan Balkan topraklarına giren Haçlı ordularına Bizans ordu birlikleri refakatçi verilecek ve Haçlı orduları bu refakatçilerin kılavuzluğu ve idaresi altında Balkanlarda iyice belirlenmiş menzil mevkilerinde kalıp geçecekti. Bu refakatçi Bizans ordusu, Haçlı ordusunun yem yiyecek bulma araştırmaları da denetleyecekti. Belirli menzil kamplarda iaşe ihtiyacının karşılanması için pazar bulunacak ve Haçlı güçleri bu pazarlardan kendi paraları ile iaşe ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Birinci Haçlı Seferinde bazı Bizans şehirleri (örneğin Niş) böyle bir menzil olmayı ve menzil pazarın kurulmasına karşı çıkmış; şehirleri yakınında böyle bir menzil mevkii ve pazar kurulursa bu pazara ve menzil mevkiine iaşe tedarik etmeme kararı almışlardı. Diğer taraftan Haçlılar bu pazarlarda istenen iaşe maddesi fiyatların çok yüksek olduğunu ve Haçlıların tacirler ve yerliler tarafından devamlı aldatıldıkları şikâyetleri devamlı olarak çıkmıştı. Bu nedenle Haçlı seferi üyeleri ile Balkanlarda yerli halk arasında devamlı potansiyel bir çatışma hali mevcut olmuştu. Bu Bizans refakat ordul

Biyogaz terimi temel olarak organik atıklardan kullanılabilir gaz üretilmesini ifade eder. Diğer bir ifade ile Oksijensiz ortamda mikrobiyolojik floranın etkisi altında organik maddenin karbondioksit ve metan gazına dönüştürülmesidir. Biyogaz elde edinimi temel olarak organik maddelerin ayrıştırılmasına dayandığı için temel madde olarak bitkisel atıklar ya da hayvansal gübreler kullanılabilmektedir. Kullanılan hayvansal gübrelerin biyogaza dönüşüm sırasında fermante olarak daha yarayışlı hale geçmesi sebebiyle dünyada temel materyal olarak kullanılmaktadır. Aynı zamanda tavuk gübrelerinden de oldukça verimli biyogaz üretimi sağlanabilmektedir. Tavuk gübresinin kullanımı tarım için önemlidir. çünkü bu gübre topraklarda verim amaçlı kullanılamaz. Topraklarda tuzluluğa sebep olurlar. Kullanılamayan bu gübre biyogaza dönüştürüldüğünde yarayışlı bir hal almış olur. Günümüzde biyogaz üretimi çok çeşitli çaplarda; tek bir evin ısıtma ve mutfak giderlerini karşılamaktan, jeneratörlerle elektrik üretimine kadar yapılmaktadır.

Biyogaz üç evrede oluşur Bunlar,

Hidroliz
Asit oluşturma
Metan oluşumu dur.
Birinci aşama atığın mikroorganizmaların salgıladıkları enzimler ile çözünür hale dönüştürülmesidir. Bu aşamada polisakkaritler monosakkaritlere, proteinler peptidlere ve aminoasitlere dönüşür. Bundan sonraki aşamada asit oluşturucu bakteriler devreye girerek bu maddeleri asetik asit gibi küçük yapılı maddelere dönüştürürler. Asit oluşumu üretim esnasında pH'nın düşmesine neden olabilir bu durum metan oluşumunu sağlayacak bakteriler üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Son aşamada ise bu maddeleri metan oluşturucu bakteriler biyogaza dönüştürürler. Görüldüğü gibi biyogaz oluşumu mikrobiyolojik etmenler ile gerçekleşmekte ve doğal olarak bu mikrobiyolojik organizmaların etkileneceği her türlü koşul biyogaz üretimini de etkilemektedir.
Hidroliz aşaması: İlk aşamada mikroorganizmaların salgıladıkları selular enzimler ile çözünür halde bulunmayan maddeler çamur içerisinde çözünür hale dönüşürler. Uzun zincirli kompleks karbonhidratları, proteinleri yağları ve lipidleri kısa zincirli yapılara dönüştürürler. Bu basit organiklere dönüşüm sonucunda birinci aşama olan hidroliz tamamlanmış olur.
Asit oluşturma aşaması: Çözünür hale dönüşmüş organik maddeleri asetik asit, uçucu yağ asitleri, hidrojen ve karbondioksit gibi küçük yapılı maddelere dönüşür. Bu aşama anaerobik bakteriler ile gerçekleştirilir. Bu bakteriler metan oluşturucu bakterilere uygun ortam oluştururlar.
Metan oluşumu: Bakterilerin asetik asidi parçalayarak veya hidrojen ile karbondioksit sentezi sonucunda biyogaza dönüştürülmesi işlemdir. Metan üretimi diğer süreçlere göre daha yavaş bir süreçtir. Metan oluşumundaki etkili bakteriler çevre koşullarından oldukça fazla etkilenirler.

Biyogaz üretimi için kullanılan materyaller, hayvansal gübreler, organik atıklar ve endüstriyel atıklar olarak üç başlık altında incelenebilir. Bu bağlamda kullanılan materyaller,

Hayvansal atıklar
Hayvancılık ile elde edilen atıklar,
Hayvan gübreleri,
Bitkisel atıklar
Bahçe atıkları,
Yemek atıkları,
Endüstriyel atıklar
Zirai atıklar,
Orman endüstrisinden elde edilen atıklar,
Deri ve tekstil endüstrisinden ele edilen atıklar,
Kağıt endüstrisinden elde edilen atıklar,
Gıda endüstrisi atıkları,
Sebze, tahıl, meyve ve yağ endüstrisinden elde edilen atıklar,
Şeker endüstrisi atıkları,
Evsel katı atıklar,
Atıksu arıtma tesisi atıkları.
Biyogaz üretimi tarımsal atıklardan yararlanılarak yapılabileceği gibi endüstriyel atıklardan yararlanılarak da yapılabilmektedir. Kentsel atıkların ayrı ayrı toplanılması ve kanalizasyon atıklarının arıtma tesislerinde toplanılmasıyla önemli ölçüde biyogaz üretim imkânı vardır. Bu çerçevede Türkiye'de İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Büyük Kanal Projesi çerçevesinde yaptığı bazı çalışmalar bulunmaktadır.

Genel olarak biyogaz oluşumuna etki eden mikrobiyolojik bakterilerin etkileneceği her faktör biyogaz üretimini de etkiler. Bir bakterinin yaşamsal faaliyetlerini devam ettirebilmesi için belirli sıcaklık ve pH değerlerine ihtiyacı vardır. Aynı zamanda toksisite de bakterilerin faaliyetlerini direkt olarak etkiler. C/N oranı (Karbon / Azot) bir bakterinin ayrıştırma hızına etkisi bulunduğu için önemlidir. C/N oranın dar olması bakterilerin o atığı daha hızlı ayrıştırması anlamına gelir. Son olarak da biyogaz üretiminin yapıldığı reaktörde organik yükleme hızı ve hidrolik bekleme süresi de biyogaz üretimine direkt olarak etkiler.
Sıcaklığın biyogaz üretimine etkileri:
Metanojenik bakteriler çok yüksek ve çok düşük sıcaklık değerlerinde aktif olmamaktadır. Bu yüzden biyogaz üretiminin gerçekleşeceği reaktör sıcaklığı biyogazın üretimine veya hızına direkt olarak etki etmektedir. Bu bakteriler sıcaklık değişimlerine karşı da oldukça hassastırlar. Reaktörün içerisindeki sıcaklık bekleme süresini ve reaktör hacmini de belirler. Sıcaklığın düzeyine göre sınıflandırılması üç şekilde yapılabilir.

Psikofilik sıcaklık aralığı = 12-20 Derece
Mesofilik sıcaklık aralığı = 20-40 Derece
Termofilik sıcaklık aralığı = 40-65 Derece
pH'nın biyogaz üretimine etkileri:
Metan oluşturucu bakteriler için en uygun pH değerleri nötr veya hafif alkali değerlerdir. Anaerobik şartlarda fermantasyon işlemi devam ederken 7-7.5 arasında değişir. pH değerinin 6.7 düzeylerine düşmesi durumunda bakteriler üzerinde toksit etki yapar. Asit oluşturucu bakterilerin ise sayısı artarak pH'nın düşmesine ve metan oluşumunun durmasına sebep olabilirler. Bu gibi durumlarda reaktöre organik madde yüklenmesi kesilerek asit oranının düşmesi sağlanır. pH'nın kararlı bir hale gelebilmesi için kimyasal da kullanılabilmektedir. Bu kimyasallardan bir tanesi sönmüş kireç olarak bilinen kalsiyum hidrooksittir.
Toksisite'nin biyogaz üretimine etkileri:
Mineral iyonları, ağır metaller ile deterjan gibi maddeler bakterilerin gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluştururlar. Bu maddelerin biyoreaktörlere sızması ile üretimin yavaşlaması veya durması söz konusu olabilmektedir. Tavuk yetiştiriciliğinde yemlere antibiyotik katılması, gaz üretiminde tavuk gübrelerinin kullanıldığı sistemlerde toksisite etkisi yapmaktadır. Bu şekildeki yemlerle beslenen tavukların gübrelerinde de antibiyotikler bulunmakta ve bu antibiyotikler metan oluşturucu bakteriler üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.
C/N oranı'nin biyogaz üretimine etkileri:
Anaerobik bakteriler karbonu enerji elde edebilmek için kullanmaktadırlar. Azot ise bakterilerin büyümesi ve çoğalması için gerekli olan diğer maddedir. C/N oranı biyogaz elde edilecek olan atık için uygun değerlerde olmalıdır. Oran 23/1 düzeyinden fazla ve 10/1 oranından az olmamalıdır. Azot oranının fazla olması amonyak oluşumu sebebiyle biyogaz üretimini olumsuz etkilemektedir.
Organik yükleme hızı'nın biyogaz üretimine etkileri:
Organik yükleme hızı, birim hacim(m³) bioreaktörlere günlük olarak beslenen organik madde miktarıdır. Organik yükleme hızının mümkün oldukça optimumda tutulması gereklidir Aksi halde pH seviyesi düşerek gaz oluşumunu tamamen durabilmektedir.

Biyogazın üretimi için tasarlanmış yapıların genel ismidir. Küçük hacimli ve büyük hacimli olarak ikiye ayrılabilir. Küçük hacimli reaktörler hacim olarak 3 ton a kadar olabilmektedir. Ancak yapılan araştırmalarda 10 tonun altında istenilen verimlilikte olmamaktadır. Biyoreaktörün tasarımında üretimin kesik kesik mi yoksa sürekli mi olacağı da belirleyici bir unsurdur. Dünyada biyoreaktörü ve biyogazı en çok kullanan ülke Çin dir. Bu ülkenin kendine has küçük kapasiteli reaktörleri de vardır. Son dönemlerde ucuz maliyeti nedeniyle torba tipi ya da balon tipi reaktör modelleri de yaygınlaşmaktadır. Ancak bu model reaktörlerin verimli hizmet süreleri takriben 2 - 3 yıl kadardır. Biyogaz üretiminde ise kullanılan en yaygın üç reaktör aşağıdaki gibidir,

Sabit kubbeli (Çin tipi) reaktörler,
Hareketli kubbeli (Hint tipi) reaktörler
Torba tipi (Tayvan tipi) reaktörler

1980 - 86 yılları arasında Türkiye'de Toprak-Su araştırma enstitüleri tarafından yoğun olarak araştırılmıştır. Daha sonra ise bu konudaki araştırmalar üniversiteler bünyesinde bireysel olarak devam etmiştir. Biyogaz üretimi herkesin kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Bu üretim için eğitimli ve gerekli donanımı olan kişiler tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Türkiye'de bu konuda yeterli bilgiye sahip kişilerin bulunması hususunda sorunlar bulunmaktadır.
Türkiye'deki pilot uygulamalardan birisi Tübitak destekli Kocaeli Belediyesinin iştiraki olan İzaydaş bünyesinde kurulmuş olan biyogaz tesisidir. (www.biyogaz.org.tr) 2400 metre küplük 2 ana fermanterden oluşan tesis 350 kW kapasitesindedir.

Dünyada biyogaz üretim ve kullanımı giderek gelişmektedir. Hayvan gübresinden elde edilen biyogazın tesis oranları dikkate alınırsa dünyadaki tesislerin %80'i Çin'de %10'u Hindistanda, Nepal ve Tayland'ta bulunmaktadır. Tesis sayısına göre ise ülkelerin sıralaması yanda tabloda verilmiştir.
Avrupa'nın hayvan gübresi ile elde ettiği biyogaza ve tesis sayısına bakılacak olursa bu noktada Almanya 2,200 tesis ile en fazla üretim yapan ülke konumundadır. Bu ülkeyi 70 tesis ile İtalya takip etmektedir. Almanya'da biyogaz tesislerinin yapımı 1993 yılından itibaren artmış ve yine aynı yıldan günümüze kadar 139 tesisten 2,200 tesise kadar artmıştır.

Biyogaz doğalgazın kullanım alanlarıyla paralel olarak kullanılabilen bir enerji kaynağıdır.
Biyogaz kullanım alanları aşağıdaki gibi sıralanabilir,

Doğrudan yakarak ısınma ve ısıtma,
Motor yakıtı olarak kullanımı suretiyle ulaşım,
Türbin yakıtı olarak kullanımı ile elektrik üretimi,
Yakıt pillerinde kullanımı,
Mevcut doğalgaza katılarak maliyetlerin düşürülmesi,
Kimyasal maddelerin üretimi sırasında biyogaz kullanımı.
Tüm bu kullanım alanlarının yanı sıra biyogaz çevreye karşı duyarlı bir enerji kaynağıdır. Bu yüzden gelişen koşullarda çevre kirliliğinin önlenmesinde yeşil yakıt olarak bilinen organik madde kökenli biyogaz kullanımı daha önemlidir. Biyogaz üretimi için kullanılan ham maddeler tarımsal arazilerde üretildiği için, tarı

Boranı, İran ve Mizrahi mutfağında yoğurtla hazırlanan bir aperitiftir. Ispanak ve diğer malzemelerle hazırlanan boranı, Urfa ve Isparta başta olmak üzere Türkiye'nin çeşitli yörelerinde farklı şekillerde hazırlanmaktadır. Yalvaç ve Mecitözü civarlarında ise, ıspanaklı ve fasulyeli olmak üzere iki çeşidi bulunmaktadır. İçerisine bulgur katılarak haşlanmak suretiyle pişirilir. Üzerine sarımsaklı yoğurt ve tereyağı dökülerek servis edilir. Genellikle kuru soğan ile birlikte tüketilir. Azerbaycan gibi Kafkasya ülkelerinde de popülerdir.

Urfa (Şanlıurfa) Pencer (pazı) (Beta vulgaris) Boranısı etli ve köfteli(bulgurdan yapılan) olarak pazının (pencerin) saplarının kullanılmasıyla yapılan, sarmısaklı yoğurtla birlikte sunulan, hazırlanması zaman alan, emek ve ustalık gerektiren, yöresel bir ziyafet yemeğidir. Ayrıca yapımında Şanlıurfa Biberi (isot) ve Urfa'da üretilen ülke çapında bir üne sahip Sadeyağ kullanılır.
Urfa (Şanlıurfa) Pencer (Pazı) Boranısı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Urfa Keme Boranısı Yemeği / Şanlıurfa Keme Boranısı Yemeği, köftelik ince bulgur, keme mantarı, yörede yetişen İvesi ırkı kuzunun eti, coğrafi işaret tescilli Şanlıurfa Biberi ile Şanlıurfa Sadeyağı / Urfa Yağı kullanılarak yapılan yöresel bir yemektir.
Keme mantarı Şanlıurfa ilinde, toprak yüzeyinden 5 ilâ 10 cm derinde doğal olarak yetişen, görünüşüyle patatesi andıran ve yörede “keme mantarı” olarak adlandırılan Terfezya mantarıdır. Keme mantarı, su tutma kapasitesi az olan ve çabuk kuruyan, geçirgen ve kumlu topraklarda sıcaklığın 20 °C civarında olduğu dönemlerde toprağı kabartıp çatlatarak yerini belli eder. Biyolojik özelliği itibarıyla yörede martın sonu ile en fazla mayıs ayının ilk haftasını kapsayan sürede doğadan toplanır. Keme mantarının sadece doğadan toplanması sebebiyle Urfa Keme Boranısı Yemeği / Şanlıurfa Keme Boranısı Yemeği keme mantarının toplanabildiği ve tazeliğini koruduğu dönemde üretilebilmektedir. Urfa Keme Boranısı Yemeği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Etli boranı yemeği, Kırşehir'de ayva ve parça et ile ile yapılır. Hem tatlı hem de acı bir tadı olduğu için oldukça ilginç bir yemek olarak Kırşehir'de halen yapılmaktadır.

Diyarbakır Kenger Boranisi malzemeleri kenger, süzme yoğurt, buğday unu, kuru soğan, tereyağı, sarımsaktır. Diyarbakır Kenger Boranisi  20.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kırşehir Ayva Boranısı 24.01.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Malzemeleri; mantar veya haşlanmış yumurta, yoğurt, sarımsak, tereyağı, sıvı yağ, tuz, maydanoz ve baharat olarak toz kırmızıbiber ve pul kırmızı biberdir. Alaca borana yemeği 01.02.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum adına coğrafi işaret almıştır.

Kalye

Brest (Belarusça: Брэст; Rusça: Брест; Lehçe: Brześć; Ukraynaca: Берестя), Belarus'un güneybatısında bulunan ve aynı ismi taşıdığı Brest Voblastı'nın başkenti. Nüfusu 310,800 olan kent, 145 km²'lik bir alan üzerine kuruludur.

Brest şu şehirlerle kardeş şehir olmuştur:

 Oryol, Rusya
 Moskova, Rusya
 Nijniy Tagil, Rusya
 Astrahan, Rusya
 Kovrov, Rusya
 Tümen, Rusya
 Petrozavodsk, Rusya
 Sankt Petersburg, Rusya
 Lutsk, Ukrayna
 İvano-Frankivsk, Ukrayna
 Lublin, Polonya
 Biała Podlaska, Polonya
 Siedlce, Polonya
 Terespol, Polonya
 Pleven, Bulgaristan
 Botoşani, Romanya
 Coevorden, Hollanda
 Xiaogan, Çin
 Port-sur-Saône, Fransa
 Mittleres Schussental, Almanya
 Halep, Suriye
 Antalya, Türkiye

 Wikimedia Commons'ta Brest, Belarus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Brest
BrestOnline.com (Rusça)
Entry in the Encyclopedia of Ukraine 24 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jewish Brest-Litovsk (Brisk)- Your Virtual Shtetl (Town) 14 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brest Rowing Course
Streets of Brest 9 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brest.the.by 22 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
YadYisRoel.com 16 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FJC.ru, Federation of Jewish Communities of the CIS
Geschichtswerkstatt Europa Project on the representation of the Brest fortress

Bronz madalya, bazı spor yarışmalarını üçüncü olarak tamamlayan sporcu veya sporculara verilen ve bronzdan yapılmış madalyadır. Bronz madalyanın üçüncüler için verilmeye başlanması ilk olarak St. Louis, Missouri'de düzenlenen 1904 Yaz Olimpiyatları'nda başlandı. Bu zamana değin sadece ilk iki sıradaki sporcular madalyayla ödüllendirilmekteydi.

İlk modern Olimpiyat Oyunları olan 1896 Yaz Olimpiyatları'nda birinciler gümüş madalya ve zeytin dalı ile ödüllendirilmekteydi. Yarışmaları ikinci tamamlayanlara bronz madalya ve defne dalı verilirken üçüncülere herhangi bir ödül verilmemekteydi. Günümüzde yaygın olarak kullanılan altın-gümüş-bronz madalya sistemi ise ilk olarak 1904 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı.
1928 ile 1968 arasındaki oyunlarda madalya tasarımları hemen hemen aynıydı. Floransalı sanatçı Giuseppe Cassioli tarafından üretilen bu tasarımın ön yüzünde; elinde zeytin dalı tutan kadınla birlikte, oyunların kaçıncı kez düzenlendiği ve ev sahibi şehir yazılıydı. Arka kısmında ise temsili bir Olimpiyat şampiyonunun kabartması yer almaktaydı. 1972 Yaz Olimpiyatları ile birlikte ön yüzdeki tasarımda ufak değişiklikler yapıldı ve Antik Olimpiyat Oyunları'na atıfta bulunmak amacıyla bir Roma amfitiyatrosu eklendi. Arka kısımdaki tasarım ise tamamen ev sahibi şehrin tasarımına bırakıldı. 2004 Yaz Olimpiyatları'ya birlikte madalya tasarımında yeniden değişikliğe gidildi ve arka plana ilk modern Olimpiyatlara ev sahipliği yapan Panathinaiko Stadyumu'nun görüntüsü eklendi.
Oyunlarda verilen madalyaların basımı ev sahibi şehrin sorumluluğundadır. Boks ve judo gibi bazı branşlarda, yarı finalde elenen iki sporcu da bronz madalya ile ödüllendirilmektedir. Öte yandan Kış Olimpiyat Oyunları'nda verilen madalyalarda çok daha farklı tasarımlar kullanılır.

1995 yılında, sosyal psikologlar Victoria Medvec, Scott Madey ve Thomas Gilovich'in yaptığı bir araştırma sonucunda Olimpiyatlarda bronz madalya kazanan sporcuların, gümüş madalya kazanan sporculardan daha mutlu oldukları belirlendi. Gümüş kazananların, altın madalyanın sahibi olamadıkları için hayal kırıklığına uğrarken; üçüncü olup, bronz madalyanın sahibi olanların ise dördüncü olmadığı ve herhangi bir madalya kazandığı için mutlu olduğu gözlemlendi.

Üçüncülük maçı
Gümüş madalya

Tarih boyunca Olimpiyatlarda verilen madalyaların tasarımları (İngilizce)

Bucak, Burdur ilinin 44 km uzağındaki ilçesidir. Burdur-Antalya Karayolunun 44. kilometresinde bulunan Bucak; doğuda Sütçüler, güneyde Antalya, batıda ve kuzeyde Burdur, Çeltikçi ve Ağlasun ile çevrilidir.

Bucak, ilçe olarak 1926 yılında Burdur iline bağlanmış, aynı yıllarda belediye teşkilatı kurulmuştur. Bucak ilçesinin geçmişteki adı Oğuzhan'dır. Fakat Cumhuriyet döneminde yapılan siyasi düzenlemeyle 30.05.1926 tarih ve 877 sayılı kanunla bugünkü adı olan Bucak'ı resmen almıştır.

İlçenin yüzölçümü 1.511 km²dir.  Bucak ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 811 metredir. Bucak ilçesinin 35 köyü bulunmaktadır. Ayrıca Kızılkaya ve Kocaaliler Belde Merkezleri, bu ilçeye bağlıdır.

İlçe; 2 belde, 35 köy ve 20 mahalleden oluşmaktadır.

Nüfusun %78'i çiftçidir. Küçük esnaf ve sanatkar ise nüfusun %12'lik bölümünü oluşturmaktadır.
Bucak, Antalya'ya olan yakınlığı ve bölgeyi diğer illere bağlayan karayolu üzerindeki konumu ile büyük bir gelişme göstermiştir. Karayolu nedeniyle ilçede nakliyecilik ve buna bağlı olarak da oto tamirciliği gelişmiştir.
Küçük sanayinin, özellikle oto sanayinin, ileri düzeyde oluşu, oto parçası ticaretinin doğmasına da neden olmuştur. Yerli ve yabancı her türlü aracın yedek parçasını ilçede bulmak mümkündür.
İlçede üç binin üzerinde küçük sanayi esnafı bulunmakta olup, küçük sanayiciler motorlu araç tamiri, oto elektrikçiliği, motosiklet tamirciliği, akücülük, lastikçilik ve ayar servisleri gibi dallarda çalışmalarını sürdürmektedir. İlçe merkezinde küçük sanayi yapı kooperatifinin yürüttüğü sanayi sitesi inşaatı bitmiştir.
Oto tamirciliğinin yaygın olmasının yanı sıra, yörenin orman zenginliği sonucu atelye işletmeciliği de gelişmiştir. İlçede torna-tesviye, karoser, boya, mobilya, ağaç ve demir doğrama ile kaporta atelyeleri mevcuttur. İlçe ormanlarından elde edilen keresteler bölge dışında aranan hammadde olmuş ve çok sayıda atölye tarafından üretilen keresteler bölge dışına gönderilmektedir.
İlçede günlük 6000 ton çimento kapasiteli çimento fabrikası (As Çimento), tuğla fabrikaları, saatte 30 ton kapasiteli yem fabrikası (faal değil), 2 adet plastik fabrikası (su hortumu, poşet, elektrik borusu, sera örtüsü), akü fabrikası, piston fabrikası, mermer fabrikaları ve çok sayıda mermer atölyesi, 2 adet portatif çelik iskele imalathanesi, 4 adet soğuk hava deposu bulunmaktadır ayrıca üretimine başlatılan inşaat yapıştırıcılığı da etkili olmaktadır.
İlçe sınırları içinde son yıllarda zengin mermer yatakları bulunmuş ve işletmeye açılmıştır. Mermercilik, Bucak sanayisinin lokomotifi olmuştur.
İlçedeki mermer fabrikalarında, dış kaplamada kullanılan traverten türü mermer üretilmektedir. Bu fabrikalar, Organize Sanayi Bölgesi olmaması nedeniyle, 1. ve 2. sınıf tarım arazileri üzerinde münferit bir şekilde kurulmakta, giderek yaygınlaşmaktadır.
İlçede Bucak-Antalya karayolunun üzerinde büyük bir hızla gelişen Organize Sanayi Bölgesi
kurulmuştur.
İlçede iklimin ılıman oluşu ve arazinin elverişli olması her türlü ziraatin yapılmasına imkân vermektedir. Toplam 300.000 dekar tarım alanının 236.000 dekarında kuru, 64.000 dekarında da sulu tarım yapılmaktadır.
İlçe arazisinin dağlık kesiminde (Melli-Aksu Bölgesi) zeytin, incir, üzüm, şeftali, fıstık, susam, narenciye ve sebze yetişir. Ovalık arazide ise ağırlıklı olarak kültür bitkileri, hububat ve meyve yetiştirilir. Meyvecilik özellikle Karapınar, İncirdere, Kızılcaağaç köyleri ile Kocaaliler ve Kızılkaya beldelerinde gelişmiş olup, Ortadoğu Ülkeleri'ne ihraç edilmektedir.
İlçede büyük yapraklı Virjinya tipi tütün yetiştirilmekte, işlenmesi için Adana'ya gönderilmektedir.
İlçe hayvancılık açısından da gelişmiştir. Süt ve besi sığırcılığı, keçi, koyun ve kümes hayvancılığı yapılmaktadır. İlçede 16.970 baş sığır, 24.500 baş koyun, 71.200 baş keçi ve 450.000 adet de tavuk bulunmaktadır.
İlçede 4 adet peynir mandırası ve birçok süt toplama merkezi kurulmuştur. Antalya ve İstanbul'daki bazı otellerin peynir ihtiyacını Bucak karşılamaktadır.
Karacaören Baraj Gölü'nde tatlı su balıkçılığı yapılmaktadır. Sazan, levrek, kefal ve yayın balığı başlıca balık çeşitleridir.
Kargı Baraj Gölü'nde balıklandırma çalışmaları yapılmış olup, son yıllarda tarla/havuz balıkçılığı konusunda eğitici çalışmalar yapılmış, üreticiler konuya özendirilmiştir. İlçede iki tanesi Heybeli ve Kuşbaba'da olmak üzere 6 tesiste havuz balıkçılığı yapılmaktadır. Arıcılık, gezginci arıcılık şeklindedir. İlçede toplam 3.000 adet fenni kovan mevcuttur.

İlçe sınırları içinde bulunan Kızılsu ve Onaç Çayı üzerinde sel kapanları yapılarak araziye olan olumsuz etkileri önlenmiştir. İlçenin doğusunda Isparta'nın Eğirdir ilçesinden doğup Akdeniz'e dökülen Aksu Nehri; Çamlık beldesi ile Elsazı, Karacaören, Kızıllı ve Kargı köyleri sınırları içinde verimli bir ova oluşturmuştur. DSİ 13. Bölge Müdürlüğü'nce, bu akarsu üzerinde sulama, taşkından koruma ve elektrik üretme amaçlı Karacaören 1 ve Karacaören 2 baraj inşaatları bitirilmiş ve her iki barajda elektrik üretimine başlanmıştır. Ayrıca 2005 yılında sulama amaçlı Onaç 2 Barajı hizmete girmiştir.

Burdur'un genelinde olduğu gibi okuma-yazma bilen nüfus oranı Bucak'ta da oldukça yüksektir (%99). Ancak okuma-yazma bilen nüfus içinde yüksekokul mezunu sadece %5'lik bir orana sahiptir. Son yıllarda üniversite mezunu sayısı hızla artmaktadır. İlkokul ve ortaokul mezunu nüfus oranı ise %70'tir. Okuma-yazma bilen nüfusun %12'si lise ve dengi okul mezunu, %13'ü de okuma-yazma kursu bitirenlerden oluşmaktadır.
Ortaöğretim kurumları olarak Bucak ilçesinde; Bucak Anadolu lisesi, Bucak Şehit Ayfer Gök Anadolu Lisesi, Mehmet Cadıl Anadolu Lisesi, Adem Tolunay Fen Lisesi, Anadolu İmam Hatip Lisesi, Akdeniz Mesleki ve Teknik Lisesi, Necati Topay Mesleki ve Teknik Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Anadolu Meslek Lisesi bulunmaktadır.
İlçede Mehmet Akif Ersoy Üniversitesine bağlı Bucak Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu, Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu ve Bucak Hikmet Tolunay Meslek Yüksekokulu bulunmaktadır. Hikmet Tolunay Meslek Yüksekokulu ve Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Oğuzhan Kampüsü içerisinde bulunmaktadır. Diğer yüksekokullar ilçenin değişik bölümlerine dağılmıştır. Oğuzhan kampüsünde kredi yurtlar kurumuna bağlı 500 kişilik kız ve erkek öğrenci yurdu bulunmaktadır.
İlçede Çıraklık Eğitim Merkezi, Sanayi Sitesi Kooperatifinin Sosyal Tesisleri'nde faaliyet göstermekte olup, 24 dalda çırak, kalfa ve ustalık eğitimi vermektedir.
İlçe merkezinde 200 yataklı Devlet Hastanesi bulunmaktadır. İkisi ilçe merkezinde olmak üzere toplam 7 adet sağlık ocağı ve köylerde 18 adet sağlık evi mevcuttur.
Bucak'ta; Çamlık beldesinde Cremna, Ürkütlü beldesinde Comane, Kocaaliler beldesinde Milyas ve bir de Cotrula isimli pek çok antik şehir kalıntısı ile, İncirdere ve Susuz köylerinde tarihi han ve antik kent kalıntıları bulunmaktadır.

Bucak'ta Bucak Gençlik Spor Kulübü, Bucak Belediyesi Oğuzhan Spor Kulübü, Bucak Belediyesi Oğuzhan Doğa Sporları Kulübü ve Bucak Avcılar ve Atıcılık Kulübü vardır.

Bucak ilçesi Akdeniz Bölgesi göller yöresi içerisinde yer almaktadır. Bucak ilçesi Burdur iline bağlı olup, Burdur ilinin yüzölçümü ve nüfusu itibarıyla en büyük ilçesidir. Bucak 1926 tarihinde ilçe olmuştur.

Uysal, Mustafa Ali. Salnamelere Göre Burdur (1868-1914). İstanbul: Libra Kitapçılık ve Yayıncılık. ISBN 978-605-7884-83-1. OCLC 1184019947. 
Uysal, Mustafa Ali (Sonbahar 2010). "XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Bucak'ta İdari ve Sosyal Yapı". Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Burdur. 2 (3): 103-119. 25 Mart 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi15 Mayıs 2022. 

Bucak Belediyesi 2 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Visitbucak.tr bucağın genel tanıtımını yaptığı tarihi kültürü ve doğal alanların paylaşım yaptığı ve yerel işletmelerin tek bir çatı altında toplayan bir websitesi
Yerelnet: Bucak 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur, Burdur ilinin merkezi olan şehirdir.

Burdur isminin Roma hukukunda üst düzey yönetici ve yargıçların kullandığı Latince "praetor" kelimesinden geldiği düşünülmektedir. Güney Afrika'nın başkenti Pretorya'nın ismi de aynı kökenden gelmektedir.

Burdur, 2007, 2008 ve 2009 yıllarında OKS ve SBS'de birinci, 2007 yılında ÖSS'de yedinci, 2008 yılında beşinci olmuştur. İlde Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak 157 İlköğretim Okulu, 156 Ana sınıfı, 8 Bağımsız Anaokulu, Ortaöğretimde; 17 Genel Lise, 26 Meslek Lisesi, 4 Anadolu Lisesi, 2 Anadolu Öğretmen Lisesi, 1 Sosyal Bilimler Lisesi ve 2 Fen Lisesi olmak üzere toplam 53 lise bulunmaktadır. İldeki okullarda okul öncesinde 3.495 öğrenci, 279 öğretmen, ilköğretim okullarında 28.376 öğrenci, 1.431 öğretmen, ortaöğretimde 9.919 öğrenci, 752 öğretmen mevcuttur. Sınıf başına düşen öğrenci sayısı: Okul öncesi 14, İlköğretim 17, Ortaöğretim 18'dir. İlde okullaşma oranı: Okul öncesi %49,33, ilköğretim %99,20 ve ortaöğretim %91,89. Okur yazarlık oranı %98'dir. Öğretmen başına düşen öğrenci sayısı: Okul öncesi 14, ilköğretim 20, ortaöğretim 13. İl merkezine yatılı olmak kaydıyla 1 Sosyal Bilimler Lisesinin, 1 Anadolu Güzel Sanatlar Lisesinin ve 1 Fen Lisesinin Bakanlık yatırımı olarak yapılması sağlanmalıdır. İlköğretimde taşımalı sistem çerçevesinde, il genelinde, 210 okuldan 49 okula 7660 öğrenci taşınmaktadır.

Burdur'da Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'ne bağlı Eğitim Fakültesi, Veteriner Fakültesi, Burdur Ağlasun, Bucak (2) ve Gölhisar Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu, Gölhisar Meslek Yüksekokulu ile Sağlık Yüksekokulu bulunmaktadır. Bu fakülte ve yüksekokullarda 204 akademik personel, 11818 öğrenci ve 88 idari personel bulunmaktadır.

Merkez ilçeye bağlı 51 köy ve 35 mahalle bulunmaktadır.

Kaynak:

Burdur'da bulunan Yörükler tarafından yaylalarda her yıl Yörük festivalleri düzenlenmektedir.

Burdur'un meşhur yiyecekleri:

Burdur Şiş
Ceviz Ezmesi
Cevizli Sucuk
Su Böreği
Arabaşı
Kuş Yoğurdu
Burdur Kebabı
Gazel Böreği
Göller

Salda Gölü

Burdur Ulu Camii
Tarihi Saat Kulesi

Burdur Müzesi
Burdur Doğa Tarihi Müzesi
Taş Oda Etnografya Müzesi
Çelikbaş Konağı
Baki Bey Konağı
Mısırlı Konağı

İnsuyu Mağarası

Helenistik dönemden kalma antik kent Sagalassos, Ağlasun ilçesinde bulunmaktadır. İlde tarihi kütüphane, tiyatro sahnesi gibi eserler bulunmaktadır. Kazı çalışmaları ve araştırmalar hâlen devam etmektedir.

İlin girişinde bulunan otobüs terminalinden tüm illere seferler yapılmaktadır.

Şehir merkezine her gün İzmir'den gelen Göller Ekspresi ve Güller Ekspresi ile ulaşım sağlanmaktadır. Göller Ekspresi ile Burdur'a gitmek isteyen yolcular, Gümüşgün Tren İstasyonu'nda inip TCDD servisiyle Burdur Garı'na ulaştırılmaktadır. Güller Ekspresi ise doğrudan Burdur Garı'nda durmaktadır.

Burdur'da havalimanı bulunmamaktadır. Hava ulaşımı için genellikle en yakında bulunan Isparta'daki Isparta Süleyman Demirel Havalimanı veya Antalya Havalimanı tercih edilmektedir.

En yakın deniz ulaşımı, 120 km uzaklıktaki Antalya Limanı üzerinden sağlanmaktadır.

Burdur Kart, Burdur'da kullanılan bir akıllı kart olup Kentkart projesinin bir parçasıdır. Burdur Belediyesi'ne bağlı belediye ve halk otobüslerinde kullanılmaktadır. Kart, basım merkezlerinden ve yetkili bayilerden temin edilebilir ve dolumu da bu noktalarda yapılabilmektedir. Burdur Kart'ın ayrıca Burdur Mobil adında bir mobil uygulaması da bulunmaktadır.

Burdur, spor alanındaki gelişimiyle öne çıkan illerden biridir. İlk kadın güreşi Burdur'da kurulmuş ve ilk sporcuları da dünyada dereceler yapmıştır.

Burdur, Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nin kuzeybatısında yer alan bir ildir. Batıda Denizli, kuzeyde Afyonkarahisar, doğuda Isparta ve güneyde Antalya ile komşudur. Göller Yöresi'nde bulunan Burdur, adını taşıyan Burdur Gölü başta olmak üzere birçok doğal göle sahiptir. İl, karasal iklim ve Akdeniz ikliminin geçiş bölgesinde bulunur. Coğrafi konumu nedeniyle tarım, hayvancılık ve mermercilik önemli ekonomik faaliyetler arasındadır.
İl merkezinin denizden yüksekliği merkezde 963 metredir. Burdur merkez ilçesinin yüzölçümü 1.567 km²dir.

Burdur Valiliği10 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burdur Belediye Başkanlığı19 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alır. Burdur'un trafik plaka kodu 15'tir.
Burdur ilinin nüfusu 273.716'dır. Bu nüfusun %72,4'ü şehirde yaşamaktadır (2020 sonu). İlin yüzölçümü 7.175 km2'dir. İlde km2'ye 38 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 71'dir.)
İlde yıllık nüfus %1,37 oranında azalmıştır. İl merkezinin denizden yüksekliği ortalama 1.000 metredir.
2021 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 11 ilçe ve 15 belediye vardır. Bu belediyelere bağlı 127 mahalle ve 193 köy vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, il ve ilçeler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer ve kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik İl Encümenini belirler.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Burdur Valisi, 1978 Tutak doğumlu Tülay Baydar BİLGİHAN'dır. Eylül 2024/321 sayılı kararla, İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcısı iken atanmıştır.
Burdur Belediye Başkanı, 1973,Burdur doğumlu Ali Orkun Ercengiz (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %46,28 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Burdur İl Genel Meclisi üye sayısı, 18 AK Parti, 4 CHP, 4 MHP ve 1 İYİ Parti'den olmak üzere 27'dir. Burdur Belediye meclisi ise 15 CHP ve 10 AK Parti'den olmak üzere 25 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonuçlarına göre TBMM'de Burdur'u temsilen AK Parti'den 2 milletvekili (Adem Korkmaz, Mustafa Oğuz) ve CHP'den 1 milletvekili (İzzet Akbulut) vardır.

Klasik Grek Çağı'nda Pisidya olarak bilinen bu bölge, Türklerin gelişiyle birlikte Burdur adını almıştır. Burdur isminin kökeniyle ilgili farklı rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birine göre, Burdur Gölü çevresinin güzelliği karşısında hayran kalan Türkmen boylarından Kınalı oymağı mensupları, “Cennet buradadır” ifadesini kullanmış; zamanla bu söz kısalarak “Burdur” şeklinde halk arasında yerleşmiştir. Burdur şehrinin kurucuları olan Kınalı oymağı, ilk olarak bugünkü Hamambendi mevkiinde “Tirkemiş” adında bir kasaba kurmuştur. Bir başka güçlü rivayete göre, Burdur'a yaklaşmasına rağmen yaşlılığı nedeniyle şehri göremeyen aşiret beyi, “Burada güzel kokular hissediyorum. Burası çok bereketli bir yer olmalı.” diyerek aşiretine, “Burada durun ve şehri buraya kurun!” talimatını verir. Rivayete göre “Burada dur” ifadesi zamanla “Burdur”a dönüşür. Türklerin bu bölgeye gelişi 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'ne dayanır. Bugünkü Burdur toprakları Anadolu Selçuklu Devleti idaresinden sonra Hamitoğulları Beyliği eline geçmiştir. 1391 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1852'de yapılan yöresel idare reformu ile Burdur Sancağı olmuş ve Cumhuriyetle birlikte 11 ilçeye sahip olmuştur. Şu anda Burdur ili, merkez ilçeyle birlikte 11 ilçeden oluşmaktadır.
Burdur ilinin 1926'ya dek tek ilçesi Tefenni iken, o yıl Bucak da ilçe yapılmıştır. 1936'da ise Yeşilova ilçe olmuştur. Tefenni'nin nahiyesi olan Gölhisar, Ağlasun ise 1958'de ilçe olmuşlardır. İlçe sayısı 1980'li yıllara kadar 5 olarak kalmış ve 1988'de Karamanlı ve Kemer, Altınyayla, Çavdır ve Çeltikçi'nin ilçe olmasıyla bu sayı 10'a ulaşmıştır.

Helenistik dönemden kalma antik kentler olan Sagalassos Ağlasun ilçesinde; Kibira ile Bubon Gölhisar ilçesinde; Balbura Altınyayla ilçesinde; Kremna, Keraitae, Sia, Panemoteikhos, Kodroula ile Milyos ise Bucak ilçesinde bulunmaktadır. Bu antik kentlerden Kibira, Bubon ve Balbura Likya Antik Bölgesi'nde, diğerleri ise Pisidya Antik Bölgesi'nde bulunmaktadır. İlde tarihi kütüphane, tiyatro sahnesi gibi eserler bulunmaktadır. Kazı çalışmaları ve araştırmalar hâlen devam etmektedir.

Burdur ili, 36°53′ – 37°50′ kuzey enlemleri ile 29°24′ – 30°53′ doğu boylamları arasında yer alır. Burdur, Göller Yöresi veya Göller Bölgesi adıyla bilinen alanda bulunmaktadır.
İlin doğal yapısı oldukça engebelidir. İl arazisinin; 

%60,6'sı dağlık,
%2,7'si yayla,
%19'u ova,
%17,6'sı ise diğer engebeli alanlardan oluşur.
Burdur ili, tümüyle 950 metrenin üzerindedir ve ortalama yüksekliği 1.000 metredir. Burdur; 

güneyden Batı Torosların uzantısı olan Boncuk Dağları, Elmalı Dağı ve Katrancık Dağı,
doğudan yine Batı Torosların uzantısı olan Kuyucak ve Dedegöl Dağı,
kuzeyden Burdur Gölü ve Karakus Dağı sırası,
batıdan ise Acıgöl ve Eseler Dağları gibi doğal sınırlarla çevrilidir. En yüksek yeri ise 2.598 metrelik Koçaş Dağı'dır.
Burdur ili toprakları genelde killi ve kireçlidir.
Burdur'un güneyde Antalya, batıda Denizli, güneybatıda Muğla, kuzeyde Afyonkarahisar ve kuzeydoğuda Isparta ile sınırı vardır.

Burdur, Akdeniz Bölgesi'nin iç kesimlerinde yer aldığından karasal iklim özellikleri görülür. Kışlar sert ve genellikle kar yağışlı, yazlar ise sıcak ve kurak geçer.
Burdur'da çok sayıda göl ve çeşitli büyüklüklerde akarsular bulunmaktadır.
Türkiye'nin önemli göllerinden biri olan Burdur Gölü, her türlü su sporu için elverişlidir. Burdur'un diğer önemli gölleri arasında Salda, Yarışlı, Karataş ve Gölhisar Gölü yer alır. Birçok sulama göleti ile birlikte Karacaören, Yapraklı, Onaç 1, Onaç 2 ve Karamanlı barajları bulunmaktadır.

Burdur ilinin 2010 TÜİK verilerine göre merkez ilçe ile beraber 11 ilçe, 19 belde ve 182 köyü vardır. Bu ilçeler alfabetik olarak Ağlasun, Altınyayla, Bucak, Çavdır, Çeltikçi, Gölhisar, Karamanlı, Kemer, Tefenni ve Yeşilova'dır.

Güncel Nüfus Değerleri(TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Burdur ili nüfusu: 277.226'dır. Bu nüfusun %74,55'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 7.175 km2dir. İlde km2ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 77'dir.) İlde yıllık nüfus %0,51 oranında artmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%2,20) - Kemer (-%3,09)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 11 ilçe, 15 belediye, bu belediyelerde 129 mahalle ve ayrıca 193 köy vardır.

Testi Kebabı
Şiş
Peynirli Pide
Kömbe (Çanak Ekmeği)
Guymak
Ceviz Ezmesi
Kabak Helvası
Muhallebi

Burdur'un merkezi ilçelerinden Bucak'ta Kanal 15 adıyla yayın yapan bir yerel televizyon kanalı ve Burdur'dan yayın yapan Burdur FM (96.5) radyo kanalı bulunmaktadır. Ayrıca Burdur Gazetesi, Çağdaş Burdur Gazetesi ve Burdur Yenigün Gazetesi adında yerel gazeteler vardır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Burdur'un BAL futbol takımı Bucak Belediye Oğuzhanspor play-off'da başarısız olmuş ve ligi 10. sırada bitirmiştir. Futbol kadın 3.liginde 1, voleybol ve hentbol bölgesel kadın liglerinde 2 takımı vardır.
Futbol Türkiye Kupası'nda 26.09.2018 tarihinde Bucak Bld. Oğuzhanspor, 3. turda elenmiştir.
Burdur'un önemli spor tesisi Burdur Gazi Atatürk Stadyumu (5.000)'dur. Burdur ilinde Bucak Kapalı Spor Salonu (2025'te açıldı), Burdur Merkez Kapalı Spor Salonu (inşaat aşamasında), Bozkurt Mahallesi Çok Amaçlı Kapalı Spor Salonu (hizmete açık) ve Gölhisar Kapalı Spor Salonu (hizmete açık) bulunmaktadır.

Burdur yöresi halk oyunları

Burdur Valiliği
Burdur Belediye Başkanlığı
Burdur il kültür ve turizm müdürlüğü
YerelNET Burdur 12 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Taarruz (Osmanlı Türkçesi: بیوك تعرض), Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun Yunan kuvvetlerine karşı başlattığı genel saldırıdır. Bakanlar Kurulu taarruz kararını almış ve 14 Ağustos 1922 tarihinde kolordular taarruz için yürüyüşe geçmiş, 26 Ağustos'ta saldırı başlamış, 9 Eylül'de Türk Ordusu İzmir'e girmiş ve 18 Eylül'de de Yunan Ordusu'nun Anadolu'yu tamamen terk etmesiyle savaş sona ermiştir.

Türk Ordusu Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanmış olsa da Yunan ordularını savaşa zorlayarak yok edecek bir durumda değildi. Türk ordusunun bir taarruza girişmesi için büyük eksikleri vardı. Bunların giderilmesi için halktan son bir kez özveride bulunması istendi. Bütün mali kaynaklar son sınıra kadar zorlandı ve hemen hazırlıklara başlandı; subaylar ve askerler taarruz için eğitilmeye başlandı. Ülkenin tüm kaynakları ordunun emrine verildi. Muharebelerin fiilen sona erdiği Doğu ve Güney cephesindeki birlikler de Batı cephesine kaydırıldı. Öte yandan İstanbul'da da Türk kurtuluş mücadelesine destek veren dernekler İtilaf Devletleri'nin silah depolarından kaçırdıkları silahları Ankara'ya gönderdiler. Türk ordusu ilk kez taarruza geçecekti ve bu yüzden sayıca Yunan birliklerinden üstün olmak zorundaydı. Anadolu'da bu dönemde 200.000 Yunan askeri vardı. Türk ordusu da bir yıllık hazırlık sonucunda ordudaki asker sayısını 186.000'e yükselterek Yunan birliklerine yaklaştı. Ancak Türk ordusu tüm bu çabalara rağmen süvari birlikleri dışında Yunan birliklerine bir üstünlük sağlayamamış, ancak bir denge kurulabilmişti.
Taarruz zamanı yaklaştıkça Sakarya Meydan Muharebesi'nden önce çıkartılan ve üç defa süresi uzatılan ve süresi 4 Ağustos'ta sona erecek olan Başkomutanlık yasasının süresinin yeniden uzatılması gündeme geldi. Bunun için Mustafa Kemal Paşa 20 Temmuz'da Türkiye Büyük Millet Meclisinde Ordunun maddi ve manevi gücü millî gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu sebeple yüce meclisimizin yetkilerine lüzum kalmamıştır. diyerek yasadaki olağanüstü maddelere gerek olmadığını bildirdi. Başkomutanlık yasası meclisin verdiği kararla oy birliğiyle süresiz uzatıldı. Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra kamuoyunda ve TBMM’de taarruz için sabırsızlıklar baş gösterdi. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa, 6 Mart 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin gizli bir toplantısında endişe ve huzursuzluk duyanlara "Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür." diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken diğer taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırladı.
1922 yılının Haziran ayı ortalarında, Başkomutan Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçme kararını aldı. Bu karar sadece üç kişi ile paylaşıldı: Cephe Komutan Mirliva İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Birinci Ferik Fevzi Paşa ve Millî Savunma Bakanı Mirliva Kâzım Paşa. Asıl amaç; kesin sonuçlu bir muharebenin ardından, düşmanın savaşma azim ve iradesini tamamen ortadan kaldırmaktı. Büyük Taarruz ve bu taarruzu taçlandıran Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın son safhasını ve zirvesini teşkil etti. Mustafa Kemal Paşa, 3 yıl 4 aylık süreçte Türk milletini ve ordusunu adım adım hedefe taşıdı. Batı Anadolu'yu Türk Ordusu'na karşı savunmayı planlayan Yunan Ordusu; Gemlik Körfezi'nden Bilecik, Eskişehir ve Afyonkarahisar ilinin doğusu ile Büyük Menderes Nehri'ni takiben Ege Denizi'ne dayanan savunma hattını bir yıla yakın bir süre ile tahkim etti. Özellikle Eskişehir ve Afyon bölgeleri gerek tahkimat gerekse birlik miktarı bakımından daha kuvvetli tutulmuş, hatta Afyonkarahisar ilinin güneybatısındaki bölge birbiri gerisinde beş savunma hattı şeklinde tertiplenmiştir.
Hazırlanan Türk taarruz planına göre 1. Ordu kuvvetleri, Afyonkarahisar ilinin güneybatısından kuzeye doğru taarruza geçtiğinde Afyonkarahisar ilinin doğusu ve kuzeyinde bulunan 2. Ordu kuvvetleri de taarruzla kesin sonuç alınmak istenen 1. Ordu bölgesine düşmanın kuvvet kaydırmasına engel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını kendi üzerine çekmeye çalışacaktır. 5. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları'ndan aşarak düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek düşmanın İzmir ile telgraf ve demir yolu irtibatını kesecektir. Baskın prensibi ile Yunan ordusunun imhasının gerçekleşmesi düşünüldü ve Mustafa Kemal Paşa, 19 Ağustos 1922 tarihinde Ankara'dan Akşehir'e giderek 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı Türk ordusuna taarruz emrini verdi.

26 Ağustos gecesi 5. Süvari Kolordusu, Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başladı. İntikal bütün gece sabaha kadar sürdü. Yine 26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe'deki yerini aldı. Büyük Taarruz burada başlayarak, topçuların sabah saat 04.30'da tanzim ateşi ile başlayan harekât, saat 05.00'te önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etti. Türk piyadeleri, sabah 06.00'da Tınaztepe'ye hücum mesafesine yaklaşarak tel örgüleri aşıp Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra Tınaztepe'yi ele geçirdi. Bundan sonra saat 09.00'da Belentepe, daha sonra Kalecik - Sivrisi ele geçirildi. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1. Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe'den Çiğiltepe'ye kadar 15 kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5. Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulunarak, 2. Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.
27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken Türk ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insanüstü çabalarla gerçekleştirildi. Aynı gün Türk birlikleri Afyonkarahisar'ı geri aldı. Başkomutanlık Karargâhı ile Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı Afyonkarahisar'a taşındı.
28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri başarılı geçen taarruz harekâtı, 5. Yunan Tümeni'nin çevrilmesi ile sonuçlandı. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin sür'atle sonuçlandırılmasını gerekli buldular. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar aldılar ve karar süratli ve düzenli bir şekilde uygulandı. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekâtı, Türk ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz'un son safhası Türk askerî tarihine Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak geçti.
30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak Mustafa Kemal Paşa'nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe'den idare ettiği savaşta, tamamen yok edildi veya esir edildi. Aynı günün akşamında Türk birlikleri Kütahya'yı geri aldı.
Savaş havada da sürdü. 26 Ağustos günü, hava bulutlu olmasına rağmen, Türk uçakları keşif, bombalama ve kara birliklerini korumak için havalandı. Av uçakları gün boyunca sürdürdükleri devriye uçuşları sırasında, dört defa düşman uçakları ile karşı karşıya geldiler. Girişilen hava çarpışmalarında üç Yunan uçağı kendi hava hatlarının gerisine indirildi ve bir Yunan uçağı da bölük komutanı Yüzbaşı Fazıl tarafından Afyonkarahisar'ın Hasanbeli kasabası civarında düşürüldü. İleriki günlerde de keşif ve bombalama uçuşları gerçekleştirildi.
Anadolu'daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edildi. Kalan bölümü ise üç grup halinde çekildi. Bu durum karşısında Çalköy'de yıkık bir evin avlusu içinde Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile buluşarak Yunan ordusunun kalıntılarını takip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmının İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaştırdılar ve müteakiben de Mustafa Kemal Paşa o tarihî "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" emrini verdi.
1 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusunun takip harekâtı başladı. Muharebelerden kurtulan Yunan birlikleri İzmir'e, Dikili'ye ve Mudanya'ya düzensiz olarak geri çekilmeye başladı. Yunan ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikupis ve kurmayları ile 6.000 asker, Afyonlu Ahmet Çavuş önderliğinde 2 Eylül de Uşak'ta Türk birliklerine esir düştüler. Trikupis, Yunan ordusunun başkomutanlığına atandığını Uşak'ta Mustafa Kemal Paşa'dan öğrendi.
Türk ordusu bu muharebede, 15 günde 450 kilometre mesafe katederek 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdi. Sabuncubeli'nden geçen 2. Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir'e doğru ilerlerken bunun solunda 1. Süvari Tümeni de Kadifekale'ye doğru yürüdü. Bu Tümenin 2. Alayı, Tuzluoğlu Fabrikası'ndan geçerek Kordonboyu'na ulaştı. Yüzbaşı Şerafettin Bey İzmir Hükûmet Konağı'na, 5. Süvari Tümenin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık Dairesine, 4. Alay Komutanı Reşat Bey de Kadifekale'ye Türk bayrağını çektiler.

Büyük Taarruz'un başladığı günden 4 Eylül'e kadar Yunan ordusu 321 kilometre geri çekildi. 7 Eylül'de Türk birlikleri İzmir'e 40 kilometre kadar yaklaşmıştı. 9 Eylül 1922 tarihli New York Times gazetesi Yunan ordusunun kayıplarının ve Türk ordusunun ele geçirdiklerinin 910 savaş topu, 1.200 kamyon, 200 otomobil, 11 uçak, 5.000 Makineli tüfek, 40.000 tüfek ve 400 vagonluk cephane olduğunu yazdı. Ayrıca 20.000 Yunan askerinin de esir düştüğünü belirtti. Devamında Yunan ordusunun savaşın başında 200.000 kişiden oluştuğunu ve şu anda yarısından fazlasını kaybettiğini ve Türk süvarilerinden dağınık halde kaçan Yunan asker sayısının ancak 50.000'i bulabildiğini yazdı.
Büyük Taarruz'da Türk Ordusu, 7.244.088 piyade mermisi, 55.048 top mermisi ve 6.679 bomba kullandı. Muharebelerde 6.607 piyade tüfeği, 32 hafif makineli tüfek, 7 ağır makineli tüfek ve 5 top kullanılamaz durumuna geldi. Yunanlardan 365 top, 7 uçak, 656 kamyon, 124 binek aracı, 336 ağır makineli, 1.164 hafif makineli tüfek, 32.697 piyade tüfeği, 294.000 el bombası ve 25.883 sandık pi

Büyükelçi veya sefir, başka bir ülkede siyasî ve hukukî olarak ülkesini temsil eden kişidir. Büyükelçiler, görevli bulundukları ülkede, vatandaşı oldukları ülkenin devlet başkanını temsil eder.

Devletler Genel Hukukunun bir sonucu olarak kurulurlar. Diplomatik olarak diğer ülkelerle iletişim kurarlar. Ülkesi adına, başka bir ülkede üst düzey faaliyette bulunurlar. Büyükelçilik binası ve arazisi görev yapılan ülkenin başkentinde bulunur. Örneğin Türkiye'nin Almanya büyükelçiliği, Almanya'nın başkenti Berlin'dedir. Büyükelçilerin sınırsız diplomatik dokunulmazlıkları vardır.
İhtiyaç hâlinde başka şehirlerde de temsilcilikler açılabilir. Bu temsilciliklere başkonsolosluk veya konsolosluk denir. Başkonsolosluklarda ve konsolosluklarda, vatandaşların resmî işlemleri yapılır. Büyükelçiliklerde ise vatandaşların değil, devletin kendisine ait işlemler gerçekleştirilir. Örneğin, New York'da Türk konsolosluğu vardır, ama büyükelçilik Washington'dadır.
Büyükelçiler, temsil ettikleri ülke devlet bașkanının imzasını taşıyan bir güven mektubunu atandıkları ülke devlet başkanına özel bir törenle arz eder ve ancak bu törenden sonra resmen göreve başlamış kabul olunurlar. Demokrasilerde büyükelçiler ülkelerinde sorumlu hükûmet tarafından atansa da, devlet başkanının kişisel temsilcisi olduklarından, hükûmetler bu atamaları gerçekleştirmeden önce, sembolik yetkili devlet başkanlarından dahi ön onay almaya gerek duyarlar. Büyükelçi atamalarında, temsilcinin görev yapacağı ülke(ler) hükûmet(ler)inden de diplomasi dilinde agreman denilen ön onay alınır. Devletler, diplomatik ilişkide bulundukları her ülkeye mukim bir büyükelçi göndermeyebilirler. Onun yerine bir ülkede mukim olan büyükelçi çevre ülkelerden bazıları nezdinde de akredite olunabilir.
Büyükelçinin temsil işlevi dışındaki başlıca görevi, ülkesi ile nezdinde görevli bulunduğu ülke(ler) arasında siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal, kültürel vb. ilişkileri geliştirmeye çalıșmaktır.
Görev süresi sona eren bir büyükelçi, yine kendi devlet başkanının imzasını taşıyan, görevli bulunduğu ülke(ler) devlet başkan(lar)ına muhatap bir mektup ile geri çağrılır. Uygulamada, bu mektup, genellikle, görev yerine yeni gelen büyükelçi tarafından, kendi güven mektubu ile birlikte, nezdine atanılan devlet başkanına takdim olunur.

Diplomasi
Başkonsolos
Uluslararası İlişkiler

G. R. Berridge, Diplomacy: Theory & Practice, 3rd edition, Palgrave, Basingstoke, 2005, ISBN 9783030859305 (İngilizce)
Garrett Mattingly, (1963), Renaissance Diplomacy, The Bedford Historical Series, London: Cape, OCLC 270845938 (İngilizce)
Alexander De Groot, (1978), The Ottoman Empire and the Dutch Republic: a History of the Earliest Diplomatic Relations, 1610–1630, Leiden: Nederlands Historisch-Archaeologisch Instituut Leiden/Istanbul, ISBN 978-90-6258-043-9 (İngilizce)
Daniel Goffman, Virginia H.Aksan (2007), "Negotiation With the Renaissance State: The Ottoman Empire and the New Diplomacy", The Early Modern Ottomans: Remapping the Empire, Cambridge: Cambridge University Press, pp. 61–74, ISBN 978-0-521-81764-6 (İngilizce)

Cacık, yoğurt, su, salatalık ve sarımsak ile yapılan soğuk Türk mezesi olarak bilinse de içine birçok sebze katılarak yapılan çeşitleri vardır. En çok bilinen çeşidi salatalık cacığıdır. Nane, yeşil soğan, kekik, dere otu, zeytinyağı vb malzeme ile zenginleştirilebilir. İçine rendelenmiş havuç ve marul katılan cacığa ise kış cacığı denir. Yunan mutfağında Τζατζίκι (caciki) (Rum cacığı) olarak bilinen bir çeşidi yapılır. Daha kıvamlı olup sos ya da meze olarak tüketilir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de tarifi şu şekilde verilmiştir:
Bir iki hıyarı ince çentip bir miktar tuz serptikte savuralar. Badehu birkaç diş sarımsağı bir kap içinde tuz ile iyice ezip halloldukta âlâ ezilmiş torba yoğurdu veyahut çanak yoğurdu içine mezburu koyup iyice çalkalandıkta çentilmiş hıyarın üzerine döküp ve birkaç pare buz ilavesiyle tenâvül buyrula. Fasl-ı sayfda pek âlâdır. Taşralarda bir fincan sirke ilave ederler.

Antalya yöresinde yapılan çağla cacığı çağla, süzme yoğurt, su, sarımsak, zeytinyağı, tuz ve taze nane içerir. Süzme yoğurda su katıldıktan sonra karışıma kıyılmış çağla ve sarımsak eklenir. Üzerinde zeytinyağı gezdirilir ve nane yaprakları ile süslenir.

Sirkeli salata olarak da bilinen sirkeli cacık yapmak için dövülmüş sarımsak çırpılmış yoğurdun içine eklenmeden evvel bir saat suda bekletilir ve su ile birlikte ilave edilir. İnce kıyılmış salatalık, tuz ve nane sarımsaklı yoğurta eklenir. Son olarak sirke eklenir ve cacık iyice karıştırılır.

Sivas'ta bulgur katılarak yapılan meze çeşididir.

Ankara'da yapılan cacık çeşididir. Malzemeleri; yemlik (Tragopogon), yoğurt, salatalık, sarımsak, sıvı yağ kuru nane ve tuzdur.

Abhaz mutfağında yapılır. Malzemeleri, yoğurt, su, yeşil soğan, salatalık, turp, yumurta, sarımsak, acıka, dereotu, taze ahushua ile hazırlanır.

Abhaz mutfağında yapılır. Malzemeleri, haşlanmış dana eti, yoğurt, maden suyu, yeşil soğan, hardal, salatalık, turp, bıldırcın yumurtası, dereotu ile hazırlanır.

Van'da kahvaltılık olarak tüketilen cacık çeşididir. Koyu kıvamlıdır.

Aşotu cacığı, Havuç cacığı, Hıyar cacığı, Ispanak cacığı, Haşlanmış keme cacığı, Marul cacığı, Maydanoz cacığı, Pancar cacığı, Semizotu cacığı, Turp cacığı, Yarpuz cacığı yapılmaktadır.

Soğanlı cacık, Kenger cacığı ve Otlu cacık yapılır.

Mast-o-khiar çeşidi vardır. Yoğurt ve salatalık ile hazırlanır.

Tarator

Şevketibostan (Osmanlıca شوكتِ بوستان) ya da bostanotu, şevketotu, mübarekdikeni, akkız (Centaurea benedicta), papatyagiller familyasından, Batıda Portekiz'in kuzeyinden Fransa'nın güneyine, Doğuda İran'ın doğusuna kadar Akdeniz Havzasında yetişen ve yemeği yapılan, 60 cm boyunda bir yıllık dikenli bir bitki. Topraküstü kesimleri körpeyken kesilip toplanan bitki, iyice soyulup dikenlerinden arındıldıktan sonra sebze olarak tüketilmek üzere Ege ve Akdeniz bölgesindeki pazarlarda satılmaktadır.

Ege Bölgesinde sıklıkla tüketilen yabani bitkilerden olan Şevketibostan ya da askalivrus/askolibrus (Ασκαλίβροι, Ασκολίμπροι) Girit mutfağında ve Girit'ten batı Anadoluya göç eden Girit Türkleri tarafından kemikli kuzu etiyle pişirilerek (şevketibostan yemeği) ya da haşlama salata (şevketibostan salatası) olarak tüketilir. Girit'in dağ köylerinde bundan farklı olarak hâlâ arapsaçıyla veya enginarla birlikte de pişirilmektedir.

 Vikitür'de Centaurea benedicta ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

D.350, Türkiye'de bulunan bir devlet kara yoludur.
Karayolu, Muğla'nın Seydikemer ilçesindeki D.400 kavşağından başlar, Konya'nın Ereğli ilçesindeki D.330devlet yolunda sona erer.
Muğla, Antalya, Burdur, Konya ve Karaman illerinden geçer.
Yol, 9 kısım ve 3 ayrı parçadan oluşur. Toplam uzunluğu 308 km'dir.
Yolun Çavdır Kavşağı-Antalya Kavşağı arası olan 91 km'lik kısım, Uluslararası  yolunun bir parçasını oluşturur.
Yol, Seydikemer- Elmalı kavşağı arasında Karabel (1.300 m.), Korkuteli-Antalya arasında Tahtalıbel (970 m.) kara yolu geçitlerini aşar.
2026 yılı KGM verilerine göre yolun 218 km.lik kısmı bölünmüş yoldur.

D 350 devlet yolu, Fethiye ile Ereğli, Konya arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

D.400, Türkiye'de bir devlet kara yoludur. Batı-doğu doğrultusundaki 5 ana devlet yolundan en güneyde ve en uzun olanıdır.

Kara yolu, Ege sahilindeki Muğla'nın Datça ilçesinden başlar, Hakkâri'nin Yüksekova ilçesinde, Esendere Sınır Kapısı'nda sona erer. Muğla, Antalya, Mersin, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Şırnak ve Hakkâri illerinden geçen yolun toplam uzunluğu 1.976 km'dir. 37 kısımdan oluşur.
D.400, Türkiye'nin güneyinden geçen batı-doğu uzantılı dört ana devlet yolundan birisi ve tüm devlet yolları içinde en uzun olanıdır.
Yolun Şanlıurfa-Cizre arasında kalan bölümü  uluslararası yolunun bir parçasını oluşturur. (458 km)
Adana'da Seyhan, Ceyhan'da Ceyhan, Birecik'te Fırat, Şırnak'ta Dicle nehirlerinin üzerinden geçer.
Türkiye'nin en önemli turizm merkezleri ve Dalyan, Letoon, Patara, Demre, Olympos, Phasalis, Perge, Aspandos, Side, Alara Han, Alania, Anamuryum gibi antik şehirlerden geçer.
2026 yılı KGM verilerine göre yolun 1414 km.si bölünmüş yoldur. Yolun geriye kalan 560 km.sinin 332 km.sinde bölünmüş yol çalışmaları sürmekte ya da ihale aşamasındadır. Geriye kalan Datça- Bozburun kavşağı ve Şırnak-Hakkari arasındaki toplam 228 km.si ise tek yoldur. 2023 Kahramanmaraş depremleri'nde yolun Adana-Şanlıurfa arası bazı kesimlerinde hasar oluştu.

D.400 devlet yolu, Datça ile Yüksekova arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

D.400 Devlet yolu üzerinde 38 adet tünel bulunmaktadır. En uzun tünel, Bozyazı-Aydıncık arasında 2023 yılında trafiğe açılan 2.309 m-2.229 m uzunluğunda olan çift tüplü Gözce T8 tünelidir.

D 440

D.650, Türkiye'de bir devlet kara yoludur.
D.650, Kuzey-Güney doğrultusundaki ana alter devlet yollarından birisidir. Karasu'dan, D 400'ün bulunduğu Antalya'ya kadar uzanmaktadır.D.010'dan başlayıp, D.100, D.200/, D.300/, D.350/ devlet/uluslararası yollarını ile  / ve   otoyollarını keserek D.400'de sona erer.
Sakarya, Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Afyon Isparta, Burdur, Antalya İl topraklarından geçer.
Yol, 4 Ayrı parça ve 14 kısımdan oluşur. Toplam uzunluğu, 591 km'dir. KGM verilerine göre bu yolun tamamı bölünmüş yoldur.
Yol başlangıcından Osmaneli yakınlarına kadar (128 km.) Sakarya Nehri vadisinde yer alır. Yol Vezirhan-Bilecik k. arasında Ertuğrulgazi (745–840 m.) ve Osmangazi (2x2465 m.) tünellerinden geçer. Yol, Eskişehir sınırı-Kütahya arasında Porsuk Baraj Gölü ve Porsuk Çayı kenarındadır. Yol, Ağlasun k.-Çeltikçi arasında Çeltikçi (1225 m.) ve Antalya il sınırı-Antalya arasında Çubukbeli (925 m.) geçitlerini aşar.

D 650 devlet yolu, Sakarya ile Antalya arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

D.685, Türkiye'nin güneybatısında  bulunan bir devlet yoludur.
Isparta Süleyman Demirel Havalimanı yakınlarında başlar Antalya Havalimanı yakınlarında sona erer.
Isparta, Burdur, Antalya ili topraklarından geçer.
Yol, iki ayrı parça ve beş kısımdır. Uzunluğu 178 km.'dir. 2026 verilerine göre bu yolun 74 km.lik kısmı bölünmüş yoldur.
Yol, Ağlasun ilçesinde Sagalassos Antik Kenti yakınından geçer.
Yolda 3 tane de kara yolu tüneli bulunmaktadır: Isparta il sınırı-Burdur il sınırı arasında Kazak 1 Tüneli (158 m.) Kazak 2 Tüneli (227 m.) ve Isparta il sınırı- Antalya il sınırı arasında Kargı Tüneli (2x 580 m.)
Yol, Isparta il sınırı- Antalya il sınırı arasında Karacaören Baraj Gölü -Aksu Çayı yanından geçer.
Yolun son kısmı, Kurşunlu Şelalesi Tabiat Parkı yanından geçer

1. Kısım (42 km)

D 650 ile birleşme
32-01 kavşağı
Isparta, D 330 kavşağı
D 685-02 kavşağı
Bu kısım yolun devamı olmadığı zamandan kalma yolun dallanmış bölümüdür.
2. Kısım (41 km)

D 695-02/03 ayrımı
Köroğlu Beli 950m/Isparta-Burdur il sınırı
Ağlasun, 15-25 kavşağı
Çeltikçi, D 650 ile birleşme
3. Kısım (24 km)

D 685-02 kavşağı
32-23 kavşağı
Isparta-Burdur il sınırı
4. Kısım (36 km)

Karacaören Barajı
Burdur-Antalya il sınırı
5. Kısım (37 km)

Karaöz
07-01 kavşağı
D 400 ile birleşme

Damlataş Mağarası, Antalya'nın Alanya ilçesinde deniz kıyısında bir mağaradır. Alanya şehir merkezine 3 km uzaklıkta ve tarihi Alanya Kalesi'nin batı kıyısında bulunmaktadır. Mağara, sarkıtlardan damlamaya devam eden su damlaları nedeniyle Damlataş adını almıştır.
1948 yılında liman inşaatında kullanılmak üzere taş ocağı olarak tespit olunan bugünkü yerinde, bir dinamit ateşlenmesi sonucu bulunmuştur. Birbirinden güzel binlerce sarkıt ve dikitlerle süslü bu mağara hemen koruma altına alınıp mağara hakkında araştırmalara başlanmıştır ve turizme açılmıştır. Damlataş Mağarası, Türkiye'nin turizme açılan ilk mağarasıdır.
Mağaranın kapısından içeri girince 50 m uzunluğunda bir geçit, 13–14 m çapında ve 15 m yüksekliğinde silindirik bir boşluk, ayrıca 15000 senede oluşmuş sütunlar vardır. Mağaranın iki katlı olan boşluğu 2500 m³ hava ihtiva etmektedir.  Mağaranın içindeki ısı yaz-kış 22 °C'dir. Nem %95, sabit basınç 760mm'dir. Mağaranın havasında yüzde 71 azot, yüzde 20,5 oksijen, onbinde 2,5 karbondioksit ve bir miktar radyoaktivite ile iyonlar bulunmaktadır.
Mağaranın ortamında bulunan normalden 8-10 misli fazla karbondioksit ve yüksek oranda nem gibi özelliklerinden dolayı astım hastalığına iyi gelmesinin tespit edilmesinden sonra mağara, astım hastaları tarafından özellikle ziyaret edilen bir yer haline gelmiştir. Günde 4 saat olmak üzere 21 gün şifa amacıyla mağarada kalan astım hastası sayısı 2014 yılında yaklaşık 4 bin kişi olmuştur.
Alanya'ya tedavi için gelen hastaların, öncelikle bir doktordan mağaraya girmesinde bir sakınca olmadığına dair rapor alarak, mağaranın ilgili memuruna baş vurması gerekmektedir. Tedavi süresince sembolik bir ücret ödenir.

Damlataş Mağarası, Alanya Belediyesi sitesi6 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Demre (Eski adı, Kale), Antalya ilinin turistik ilçelerinden birisidir.

Myra (Demre) her zaman Likya'nın en önemli şehirlerinden birisi olarak bilinir. En erken sikkeler MÖ 3. yüzyıl tarihlenir. Fakat şehrin en azından MÖ 5. yüzyılda kurulduğu tahmin edilmektedir. Roma egemenliği döneminde Myra gelişmiş ve zenginleşmiş şehirliler sivil projelere cömertçe para yardımında bulunmuşlardır. Sen Pol Roma'ya gitmek için Andriake Limanından hareket etmeden evvel M.S. 6. yüzyılda şehri ziyaret etmiştir. Bizans döneminde Myra önemli bir idari ve dini bir merkez olmuştur. Piskoposluk merkezi de olan Myra'da St. Nicholaus IV. yüzyıl başında Piskopos olarak görev yapmış; halka kendini sevdirmiş, inancı uğruna çok acılar çekmiştir. Myra o zamandan sonra hep haç yollu yapılan bir yer olmuştur. Bu bakımdan Demre, Hristiyan Dünyasının her bakımdan ilgisini çekmiştir. Her yıl 6 Aralık'ta Noel Baba etkinliklerini yapmak geleneksel hale gelmiştir. Myra gibi önemli bir şehirden kalabileceği beklenen kalıntıların birçoğunu bugün Demre'de göremiyoruz. Likya'nın en büyük tiyatrosundan kalanlar bugün ayaktadır ve bu aynı zamanda Likya'nın en iyi korunmuş tiyatrosudur. 29 oturma sırası ve 9-10 bin seyirci kapasiteli tiyatro tepeye yaslanmıştır. Bugün bile bazen festival ve oyunlar için kullanılmaktadır.
Myra metropoli muhtelif tip Likya mezarlarını önemli örneklerini ihtiva etmektedir. Tiyatro doğu ve batı metropoli diye ikiye ayrılmış ve Myra'nın arkasında yükselen kayalık, tepede kurulmuştur. Kayalar oyularak mezarlar kabartma ve yazılarla süslenmiştir. Başka önemli bir kalıntı St. Nicholaus kilisesidir. Kilise bugün 7 m. toprak seviyesinin altındadır. St. Nicholaus kemikleri kilise içindeki mermer bir mezarda bulunuyordu. Fakat bazı kemikler İtalyanlar tarafından çalınmış ve Bari'ye kaçırılmıştır. Bir Rus Prensi 1862 yılında Kiliseyi restore ettirmiş olup, St. Nicholaus Rusya'da çok kutsal sayılmaktadır. Ruslar bir kilise çanı ilave ederek kubbeyi bir ilaç tonozu ile değiştirmişlerdir. St.Nicholaus çocukları, gemicilerin ve ağır işlerde çalışan işçilerin koruyucu azizidir. Bilindiği üzere de bütün Dünya çocuklarının Noel Babasıdır.
İlk defa 1904 yılında Eynihal adıyla köy statüsüne kavuşan Demre; 6 Haziran 1968 tarihinde 4 mahallenin birleşmesiyle Belediyelik; 4 Temmuz 1987 günü o dönem bağlı olduğu Kaş'tan ayrılarak Kale adıyla ilçe olmuştur. İlçe 2005 yılında Demre adını almıştır.

Demre, Antalya körfezinin batısında Teke Yarımadası'nın güneyinde yer alan bir ilçe olup, doğusunda Finike ilçesi, batısında Kaş ilçesi, güneyinde ise Akdeniz ile sınırdır.
Üç tarafı dağlarla çevrili bulunan ilçenin kurulduğu Demre Ovası, Demre Çayı'nın getirmiş olduğu verimli alüvyonlu topraklardan meydana gelmiştir. Akdeniz ikliminin tipik karakteristik özelliklerinin görüldüğü ilçede yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağmurlu geçer. Dalmaçya kıyı tipine sahiptir.
İlçenin yüzölçümü 329 km²dir. 47.322 hektarlik toplam arazinin tarım arazisi 5.350 hektar, çayır mera arazisi 50 hektar, orman arazisi 31.922 hektar, su yüzeyi 300 hektar ve tarım dışı arazi ise 9.600 hektardır.
Demre ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 11 metredir.

İlçenin ekonomisi %90 tarıma dayalıdır. İlçe aslında turizm cenneti olmasına rağmen turizm tesislerinin yetersizliği nedeniyle halk geçimini tarım ile sağlamaktadır. Türkiye'nin en çok Sivri Biber üreten yerlerinden biridir. Demre Sivrisi adını buradan almaktadır. İlçedeki seralarda turfanda sebze üretimi yapılmaktadır. İlçe tarımının önemli bölümünü narenciye oluştururken 1970 yılından itibaren seracılığa geçilmesi nedeniyle narenciye alanlarının yerini seralar almıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe tarihi geçmişi ve coğrafi konumu itibarı ile turizm beldesidir. İlçede tarihten kalan Noel Baba Kilisesi, Myra Antik Kenti ve Tiyatrosu, Andreake Antik Kenti, Kaya Mezarları, Simena Antik Kenti turizm için cazibe oluşturmaktadır. Kekova adaları, Batık Kent'in tertemiz denizi ve iklimi ile de belde coğrafi yönden de turizm açısından şanslı bir yerleşim yeridir. İlçenin bütün bu özelliklerine rağmen turizmden yeterli derecede faydalandığı söylenemez. Bunun sebebi ulaşımın zorluğu ve konaklama tesislerinin azlığı nedeniyle hizmet sektörünün gelişmemesidir.

İlçede 3 adet spor kulübü bulunmaktadır. Bunlar;

Demrespor, Antalya süper amatör liginde mücadele etmektedir.
Kekovaspor, Antalya süper amatör liginde mücadele etmektedir.
Beymelekspor, Bölgesel Amatör Lig 7. Grup'da mücadele etmektedir.

 Klintsı, Rusya

Demre Belediyesi17 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uzaydan Demre10 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dolma, Balkan, Güney Kafkasya, Orta Asya, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu mutfaklarında yeri olan  bir yemek çeşididir. Biber, domates, soğan, patlıcan ve kabak gibi sebzelerden yapılmaktadır. 2017 yılında Azerbaycan'ın "Dolma yapımı ve paylaşımı geleneği" UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listelerine dahil edilmiştir. Bu geleneğe halen daha Azerbaycan'da rastlanmaktadır. Dolma aynı zamanda geleneksel Irak mutfağının en popüler yemeklerinden biridir ve Irak'ın yöresel yemeği olarak kabul edilir. Dolma, Irak'taki tüm etnik gruplar tarafından tüketilir.

Dolma kelimesi Türkçedeki dolmak fiilinden türemiştir. Yunan mutfağında gemista veya tsounidis, İtalyan mutağında ripieni, Hindistan mutfağında dorma, ve Arap ülkelerinde mahshi olarak adlandırılır.

Dolma, yüzyıllardır ilk olarak yapıldığı Orta Doğu mutfağının bir parçasıdır. Her ne kadar "dolma" terimi Osmanlı'nın Topkapı Sarayı mutfağında ortaya çıkmış olsa da, Osmanlı öncesi Arap mutfağında dolma sayılabilecek "etle doldurulmuş patlıcan" tariflerine rastlanmaktadır. Benzer şekilde, Antik Yunanlar tatlandırılmış peynirle doldurulmuş incir yaprağına "thrion" demekteydi.
Dolma, İran'da en azından 17. yüzyıldan beri yapılmaktadır. Nasıreddin Şah'ın 19. yüzyılda yazdığı notlarda doldurulmuş üzüm yaprakları, lahana yaprakları, salatalık, patlıcan, elma ve ayva da dahil olmak üzere çeşitli malzemelerden yapılan dolma tarifleri yer almaktadır. Kaydedilen tariflerde kıyma, sote nane, pirinç ve safran kullanımına da rastlanmaktadır.
Dolmaya aynı zamanda Sefarad Yahudilerinin mutfağında da rastlanmaktadır. Yahudi aile geleneklerinde diğer dolma türlerinde bulunmayan bazı varyasyonlar vardır. Irak Yahudilerinin mutfağındaki tatlı ve ekşi aromalı dolmalar bu varyasyonlardan biridir. Kış aylarında dolma yapımında kullanılan lahana, İran ve Osmanlı İmparatorluğu'ndaki köylülerin temel gıdalardan biriydi ve Balkanlara da yayılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Yahudiler, dolma yaparken yerel olarak yetiştirilen üzüm yapraklarını kullanmış ve yemeğin Türkçe ismini kabul etmiştir. Doğu Avrupa'daki Yahudiler, koşer etten yapılan çeşitli lahana dolmaları hazırlamıştır. Bu yemeğe Rusçada golubtsy, Ukraynaca holubtsi, Lehçede gołąbki ve Yidiş'te holishkes veya teibel denmektedir. Et pahalı olduğu için bazen pirinç etle karıştırılır. Avrupa'daki Yahudiler bazen pirincin yerine arpa, ekmek veya kaşa kullanmaktadır.
Hindistan mutfağında dolmaya sadece Bengal mutfağında rastlanmaktadır. Bu mutfaktaki en yaygın dolma türü Potoler dormadır.

Acur dolması
Ayva dolması
Biber dolması
Balkabağı dolması
Domates dolması
Enginar dolması
Erik dolması
Evelik dolması
Kabak dolması
Kabak çiçeği dolması
Kalamar dolması
Kara lahana dolması
Kaz dolması
Midye dolması
Mumbar dolması
Şıhıl mahşi
Dalak dolması
Şımşıpe
Şalgam dolması
Tavuk dolması
Patlıcan dolması

15. Yüzyıl dolma çeşitleri: İşkembe dolması (zerbûdil), piyaziyye(soğan dolması), tuffâhiyye (elma dolması)dır.
16. Yüzyıl dolma çeşitleri :Çakal erikli yaprak dolması, havuç dolması, koruklu kabak dolması, körpe bal kabağı dolması, lahana dolması, patlıcan dolmasıdır.
17. Yüzyıl dolma çeşitleri :Balık dolması(uskumru, tekir, mercan, palamut), karpuz dolması, lisan-ı sevr dolmasıdır.
18. Yüzyıl dolma çeşitleri :Ayva dolması, ıspanak dolması, mülebbes dolma, pırasa dolması, şeyhü’l mûîşidir.
19. Yüzyıl dolma çeşitleri :Adi yaprak dolması, ayva yaprağı dolması, bamya dolması, balkabağının bütünce dolması, bütünce lahana dolması, domates dolması, enginar dolması, fındık yaprağı dolması, kaburga dolması, kavun dolması, kuzu dolması, midye dolması, mumbar dolması, patlıcandan Halep dolması, piyazlı kabak, sakız kabağı dolması, şalgam dolması, şirden dolması, taze etli yaprak dolması, tavuk dolması, vişneli yaprak dolması, yalancı balık dolması, yalancı dolma, yalancı patlıcan dolması, yeşilbiber dolmasıdır.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çok çeşitli dolma tarifleri vardır. Bunlar:

Mülebbes Dolma
Yalancı Balık Dolması
Halep Dolması
Yalancı Dolma
Vişne Yalancı Dolması
Kavun Dolması
Piliç veya Tavuk Dolması
Midye Dolması
Âdi Yaprak Dolması
Domates ve Frenk Patlıcanı Dolması
Patlıcan Yalancı Dolması
Balık Dolması
Mumbar ve Şirden

Mükemmel ve Mufassal Aş Ustası'da çok çeşitli dolma tarifleri vardır. Bunlar: Enginar dolması, Soğan dolması, Yeşil biber dolması, Şalgam dolması, Etli kavata dolması, Kırmızı ve yeşil domates dolması, Pırasa dolması, Patlıcan dolması, Sakız kabağı dolması, Asma kabağı dolması, Hıyar dolması, Acur dolması, Asma yaprağı dolması, At kestanesi yaprağı dolması, Pazı yaprağı dolması, Lahana yaprağı dolması, Ebegümeci yaprağı dolması, fındık yaprağı dolmalarıdır.

Yahudi ailelerin Simha Tora'da lahana dolması yemesi adettendir.
Süryaniler Lent için etsiz dolma hazırlarlar. Geleneksel malzemeler mevcut olmadığında, Hindistan'ın Batı Bengal kentindeki Ermeni Hristiyan topluluğu Noel'i Anglo-Hint mutfağının yerel bir çeşidi olan potoler dorma ile kutlar. Gemista veya tsounidis adı verilen dolmalar da Yunan mutfağında yaygındır.
Müslüman aileler genellikle Ramazan ayında ve kutsal ayın sonunu kutlayan Ramazan Bayramı kutlamalarında iftar yemeğinin bir parçası olarak dolma servis ederler. Nevruz bayramında büyük tencerelerde dolma hazırlanır.

Ermenistan Dolma Festivali
Sarma

Domates (Solanum lycopersicum), patlıcangiller (Solanaceae) ailesinden, anavatanı Güney ve Orta Amerika olan, meyvesi yenebilen otsu bitki türü. Domatesin eş anlamlısı kızanak sözcüğüdür.

10 veya 15 cm boya sahip olan domates bitkisinin hafif odunsu bir gövdesi vardır. 10–25 cm uzunluğunda olan yapraklarının üzerinde 5-9 yaprakçık bulunur. Yaprakları tüylüdür. 1–2 cm uzunluğunda ve genellikle sarı olan domates çiçekleri bir sap üzerinde 3-12 adettir. Genellikle kırmızı, yenilebilen meyvesi yabani bitkilerde 1–2 cm çapında iken, kültür bitkilerinde daha büyüktür. Çoğu vitamin bu meyvede bulunur ve kanseri önleyici yapısı vardır. Bu vitamin ve önleyici mineraller domatesin kabuğunda bulunur.

ABD'de 1893 yılında mahkeme sebzelerle birlikte saklanıp yenildiğinden onu sebze diye sınıflandırmıştır fakat gerçekte meyvedir. Domatesin ilginç bir tarihi vardır. Bolivya ve Peru'da yabani sarı renkli bir domates türü bulunmuş ve sonra Meksika'da yetiştirilip, Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfinden sonra Avrupa'ya gemilerle gönderilmiştir. İtalyanlar sarı renginden ötürü onu altın elma olarak adlandırdı, ama çok geçmeden kırmızı türleri ortaya çıktı. Domates ABD'de ilk defa Thomas Jefferson tarafından yetiştirildi. Ama pek çok insan zehirli olduğuna inanarak yemeyi reddetti, ta ki 1900'e kadar. Uzun zaman önce, pek çok Avrupalı için aşk elmasıydı, çünkü insanları romantik yaptığına inanılıyordu. Domates adı İspanyolca tomateden, gelmektedir, bu isim de Nahuatl dilinde tomatotldan alınmıştır.
Halk dilinde domates manasında alaganta, azak, banadura (banader), cırtatan, cırtlavuk, domatiz, dongurak, eyrim, firek (fıreng), frenk elması, gafete (kafete), gırmuzu, gille, göğ baldırcan, hambalcan, herim, hülek, kalmi, kardoş, kavanez, kıldır, lalik (lolik), mamador (manator), mamya (maye, mamye, maniya), menize, misir, mülye, solik, şamik, tevris, tıkıl (tıhıl), tomat (tomati, domat), topalak ve topul gibi sözler de kullanılmaktadır.

Dünya domates ekim alanında 2021 yılında %22 ile Çin en büyük paya sahiptir. Çin'den sonra sırasıyla %16,4 ile Hindistan ve Nijerya, %3,3 ile Pakistan ve %3,2 ile Türkiye gelmektedir. Bu beş ülke dünya domates ekim alanının yaklaşık %61,2'sini oluşturmaktadır. 2021'de dünya domates ekim alanının bir önceki yıla göre %3,2 artmasında Çin, Hindistan ve Pakistan'da domates ekim alanlarının bir önceki yıla göre artması etkin rol oynamaktadır.

Ayaş domatesi 05.10.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Ankara için coğrafi işaret almıştır.
Boyabat Gazidere domatesi 12.04.2019 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Sinop için coğrafi işaret almıştır.
Çanakkale domatesi 13.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çanakkale için coğrafi işaret almıştır.
Guldar domatesi 26.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Bingöl için coğrafi işaret almıştır.
Koyulhisar domatesi 20.01.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Sivas için coğrafi işaret almıştır.
Kozluk domatesi 07.12.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Batman için coğrafi işaret almıştır.
Safranbolu Maniye domatesi 18.08.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Karabük için coğrafi işaret almıştır.
Simav Eynal domatesi 08.09.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kütahya için coğrafi işaret almıştır.
Sof domatesi 25.12.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gaziantep için coğrafi işaret almıştır.

Domates tarımı bilgileri

Döşemealtı, 2008 yılında kurulan Antalya'nın merkez ilçelerinden biridir. Antalya'nın kuzeyinde yer alır. El dokuması halılarıyla ünlüdür. 2022 yılı itibarıyla nüfusu 79.495'tir. 32 mahallesi vardır.
İlçenin yüzölçümü 687 km²dir. Döşemealtı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 303 metredir.

Adını Düden Şelalesi'ni besleyen Kırkgöz Gölü'nden alarak 1934 yılında Korkuteli Kızılcadağ ve çevre köylerinden gelen aileler ve daha sonra zamanın Antalya Valisi Haşim İşcan tarafından 60 adet iskân evi yaptırılmış ve bu konutlara Kıbrıs'tan gelen 60 Türk vatandaşı aile yerleştirilmesiyle Kırkgöz Yeniköy adında bir köy kurulmuştur. Bölgede göçebe olarak yaşayan Yörüklerin de yerleşik düzene geçmesiyle genişleyen bir köy olmuştur. Antalya'ya 20 km uzaklıkta olup, Antalya-Burdur karayolu üzerindedir.
Antik çağda Pamfilya kentleri ile Pisidia kentlerinin birbirine bağlayan yollardan birisi olan Derbent boğazındaki döşeme taş yolundan almıştır. Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de işlevini sürdürmüş olan döşeme yol yakın zamana kadar Yörükler tarafından göç yolu olarak kullanılmıştır. Döşeme taşlardan oluşan bu yol Döşemealtı platosuna adını vermiş olup 4 m genişliğindedir. Bu nedenle yöre halkı "döşeme" yolun geçtiği boğazı "döşeme boğazı", yolun altında kalan düzlüğü de; "Döşemealtı" olarak adlandırmıştır.
Kırkgöz Yeniköy kurulmazdan önce Osmanlı zamanında bölgede yaşayan Karabayırlı, Nebilerli, Karamanlı, Yeni Osmanlı Yörükleri küçük köyler ve obalar oluşturmuşlardır. Bu köyler ve obalara döşeme antik yolun alt kesiminde yer alması nedeniyle Döşemealtı köyleri denilmektedir.
1970'li yıllarda Yeniköy Nahiye Müdürlüğü olması nedeni ile Kepez üstünde bulunan; Duacı, Kirişçiler, Kevşirler, Başköy, Odabaşı, Selimiye, Dereli, Çıplaklı, Kızıllı, Ekşili, Karaveliler, Killik, Camili, Ahırtaş, Bıyıklı, Kömürcüler, Yağca, Çığlık, Nebiler, Yukarı Karaman (Şimdi Düzlerçamı), Yeşilbayır, Dağbeli, Bademağacı köyleri Yeniköy nahiyesine bağlanmıştır.
1973 yılında Dağbeli ve Bademağacı'nda Belediye teşkilatları kurulmuştur.
Kırkgöz-Yeniköy 17 Aralık 1977 tarihinde 2.711 nüfusa ulaşarak belediye teşkilatı kurmuş Yerleşim alanının ismi Yeniköy olmasına rağmen belediyenin ismi "Döşemealtı Belediyesi" olarak tescil edilmiştir.
Döşemealtı'nda bulunan  köylerinden olan Yeşilbayır'da, 1994 yılında nüfusu 2000'in üzerine çıkması sonucu Yeşilbayır Belediyesi kurulmuştur. 1999 yılında ise yine Döşemealtı köyü olan Yukarıkaraman ve Nebiler köylerinin birleşmesi sonucu Düzlerçamı Belediyesi, Çığlık köyünde ise Çığlık Belediyesi kurulmuştur.
2005 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin sınırlarının genişlemesi sonucu, Döşemealtı'nda bulunan Döşemealtı Belediyesi, Yeşilbayır, Düzlerçamı Belediyesi, Çığlık Belediyesi Büyükşehir sınırlarına alt kademe belde belediyesi olarak katılmışlardır. Aynı tarihte Çıplaklı Köyü  Döşemealtı Belediyesi'ne mahalle olarak katılmıştır.
5747 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 6 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte Düzlerçamı, Yeşilbayır ve Çığlık ilk kademe belediyeleri kapatılarak mahalleleri ile birlikte Döşemealtı Belediyesine katılmıştır. Döşemealtı merkez olmak ve ekli (4) sayılı listede adları yazılı köyler bağlanmak üzere Antalya ilinde Döşemealtı ilçesi kurulmuştur.
Döşemealtı ilçesine bağlı Beldeler; Dağbeli, Bademağacı, Ekşili ve Karaveliler.
Döşemealtı ilçesine bağlı Köyler; Ahırtaş, Akkoç, Aşağıoba, Bıyıklı, Camili, Dereli, Ilıca, Karataş, Kevşirler, Killik, Kovanlık, Kömürcüler, Selimiye, Yağca.
Döşemealtı İlçe Merkezi Mahalleleri; Altınkale Mah, Yeşilbayır Mah, Ayanlar Mah, Aydınlar Mah, Orta Mahalle, Çığlık Mah, Düzlerçamı Mah, Karaman Mah, Nebiler Mah, Yalınlı Mah, Çıplaklı Mah, Tomalar Mah, Bahçeyaka Mah, Yeniköy Mah.

İlçe uzun yıllar tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olmuş; başta pamuk, zeytin, buğday, arpa, mısır, yulaf, susam, soğan, narenciye ile her türlü sebze ve meyve üreticiliği geçim kaynağı olmuştur. Ayrıca küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığı ile Döşemealtı halısı dokumacılığı başka bir geçim kaynağını oluşturmuştur. Fakat günümüzde bölgenin imara açılmış olması tarım arazilerinin azalmasına sebep olmuş, Organize Sanayi Bölgesinin kurulması ile iş istihdamı bu yöne kaymıştır.

Döşemealtı ilçesine 2004 yılında 5393 sayılı yasa ile Çıplaklı mahallesi  4. mahalle olarak katılmış, 6450 olan nüfusu 7311'e, 2007 yılı sayımları ile de 12.078'e ulaşmıştır. 5747 sayılı, "Büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde ilçe kurulması ve bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında kanun" ile Yeşilbayır, Düzlerçamı ve Çığlık belediyelerinin kapatılıp mahalleye dönüştürülmesiyle Antalya'da kurulan 5 merkez ilçeden birisi olmuş ve bu katılımlarla nüfusu 25.000'e çıkmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev Bin Keykubat tarafından (1236-1246) zamanında yapılmıştır.
Antalya-Burdur karayolu üzerinde Antalya'ya 30 km uzaklıkta bulunan Kırkgöz Han'ı kitabesine göre II. Gıyaseddin Keyhüsrev Bin Keykubat tarafından 1236-1246 yılları arasında yapılmıştır. Osmanlılar zamanında onarılmıştır. Beden duvarlarından dışarıya doğru fırlayan abidevi portali bezemesizdir. Tonazla örtülü uzun ve yatay bir holden sonra (15×49 m) 51×49 m genişliğinde büyük bir avluya girilmektedir. Bu avlunun doğu ve batısında kalın kesme taş payeler kesme taştan sivri kemerli revaklar sıralanmıştır. Giriş kapısının arkasında sivri beşik tonozlu iki eyvan bulunmaktadır. Bu bölümlerin diğer bölümlerden farklı oluşu özel bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Kuzey cephesini içeriden tamamen kapatan tonozla örtülü olan kesme taştan bir bölüm bulunmaktadır. Hanın yapı malzemesini moloz taş duvarlar oluşturmaktadır. Revak kemerlerinin arasındaki dolgular Osmanlı dönemine aittir. Avlu çevresindeki bölümler yuvarlak kemerlerle birbirlerine ve duvarlara bağlanmıştır. Döşemealtı belediyesinin talebi üzerine Vakıflar Bölge Müdürlüğünce restorasyon çalışmalarına başlanmış olup, kısa sürede tamamlanarak turizme açılmıştır.

Döşemealtı'na ismini veren Antik Yol-Derbent Boğazı. Antik çağda Pamphylia kentleriyle Pisidia kentlerini birbirine bağlayan yollardan biri olan Derbent Boğazı, Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de işlevini sürdürmüş, hatta yakın zamanlara kadar Yörüklerin göç yolu olmuştur.
2000 yıl boyunca işlevini sürdüren bu yolda kontrol altında tutmak amacıyla çeşitli dönemlerde askeri konak olarak kullanılmış yapılar bulunmaktadır. Döşeme taşlardan oluşan bu yol Döşemealtı platosuna adını vermiştir. Yol yüzeyi üzerinde 4 m genişliğinde taş döşelidir. Bu nedenle yöre halkı bu yola kısaca “Döşeme”, yolun geçtiği boğaza “Döşeme boğazı”, yolun altında kalan düzlüğe de “Döşemealtı” denmiştir. İlk baslarda düzlüğe ve buradaki bir grup köye; daha sonralarında platonun tamamına, nahiye merkezine ve belediyeye antik yoldan esinlenerek “Döşemealtı” adının verilmiş olması bu yolun yöre için taşıdığı önemi vurgular.

Antalya Döşemealtı Kaymakamlığı6 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Döşemealtı Belediyesi13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Düden Şelalesi, Antalya şehir merkezine yaklaşık 10 kilometre uzaklıktadır. Kaynağını Kepez Hidroelektrik Santrali'nden alır ve Düdenbaşı denilen noktada yeryüzüne çıkar. Düden Çayı boyunca iki kola ayrılır. Antalya'ya yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta olan kolu Aşağı Düden (ya da Karpuzkaldıran Şelalesi) ve Varsak'a 1 km uzaklıkta olan kolu Yukarı Düden Şelalesi'dir. Her iki şelale de Akdeniz'e dökülür.
Aşağı Düden Şelalesi, Lara yakınlarında şehir merkezine 8 kilometre uzaklıktadır. Bu bölümü yaklaşık 40 metrelik falezlerden denize dökülmektedir. Çok yakınında Gençlik Parkı ve Karpuzkaldıran Askeri Tesisleri bulunur.
Yukarı Düden Şelalesi'ne aynı zamanda İskender Şelalesi de denilir. MÖ 334-333 yıllarında Pamfilya'yı fetheden Büyük İskender'in bu bölgeden geçerken atlarını sulattığı söylenmektedir. Yukarı Düden Şelalesi'nin bulunduğu alan 1970 - 1972 yılları arasında Devlet Su İşleri tarafından piknik ve mesire yeri haline getirilmiştir.

Türkiye'deki şelaleler listesi

Dünya Ralli Şampiyonası (İngilizce: World Rally Championship, kısaca WRC), 1973 yılında Monte Carlo Rallisi ile başlamış olan uluslararası bir otomobil yarışı şampiyonasıdır. Organizasyon, uluslararası motor sporlarının yönetim organı olan Fédération Internationale de l'Automobile (FIA) tarafından düzenlenmektedir. Şampiyona, farklı kıtalarda asfalt, toprak, çakıl, kar ve buz zeminlerde gerçekleştirilen rallilerden oluşur.

WRC başlangıçta yalnızca markalar (üreticiler) şampiyonası olarak düzenlenmiştir. Sürücüler için Dünya Ralli Şampiyonası 1979 sezonunda resmî olarak oluşturulmuştur. 1980'li yıllarda yüksek performanslı Grup B araçlar şampiyonaya damga vurmuş, ancak güvenlik gerekçeleri nedeniyle 1986 sezonu sonunda bu kategori kaldırılmıştır. Sonraki yıllarda Grup A regülasyonları uygulanmış, 1997 sezonuyla birlikte World Rally Car (WRC) teknik kuralları yürürlüğe girmiştir.
2011 sezonunda 1.6 litre turbo beslemeli motorlara geçilmiş, 2017 yılında araçların aerodinamik yapıları ve motor güçleri artırılmıştır. 2022 sezonu itibarıyla Rally1 kategorisinde hibrit güç üniteleri kullanılmaya başlanmıştır.

Her ralli, trafiğe kapalı normal yollar üzerinde koşulan “özel etaplar”dan (special stage) oluşur. Yarışmacılar etapları zamana karşı geçer ve toplam en kısa süreyi elde eden ekip ralliyi kazanır. Her ekip bir sürücü ve bir co-pilottan oluşur. Co-pilot, etap sırasında sürücüye yol notlarını okuyarak yönlendirme yapar.
Şampiyonada sürücüler, co-pilotlar ve üreticiler klasmanları bulunmaktadır. Ayrıca WRC2 ve WRC3 gibi alt kategoriler de düzenlenmektedir.

WRC tarihinde birçok başarılı sürücü yer almıştır. Fransız pilot Sébastien Loeb, 2004–2012 yılları arasında kazandığı dokuz şampiyonluk ile en çok şampiyonluk yaşayan sürücü konumundadır. Bir diğer Fransız sürücü Sébastien Ogier de çoklu dünya şampiyonlukları elde etmiştir.
Üreticiler kategorisinde ise Citroën, Ford Motor Company, Toyota, Subaru ve Hyundai Motor Company gibi markalar fabrika takımlarıyla mücadele etmiştir.

Türkiye, Dünya Ralli Şampiyonası takvimine ilk olarak 2003 yılında dahil edilmiştir. Rally of Turkey adıyla düzenlenen organizasyon, 2003, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 2007 sezonunda takvimden çıkarılan yarış, 2008 yılında yeniden takvime dahil edilmiştir.
2009 yılından itibaren bazı rallilerin dönüşümlü olarak iki yılda bir yapılması kararlaştırılmıştır. Türkiye Rallisi 2010 yılında son kez organize edilmiş ve ardından takvimden çıkarılmıştır. Yapılan görüşmeler sonucunda organizasyon 2018 yılında yeniden takvime alınmış ve Marmaris merkezli olarak düzenlenmiştir. 2019 ve 2020 sezonlarında da gerçekleştirilen Türkiye Rallisi, 2021 yılı başında alınan kararla tekrar takvimden çıkarılmıştır.

Günümüzde WRC, küresel ölçekte düzenlenen ve motor sporlarının en üst düzey ralli organizasyonu olarak kabul edilen bir şampiyona niteliğini sürdürmektedir.

WRC Resmi Web Sitesi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rally Guide4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Ralli rehberi)
Rallystuff.net (Resmî olmayan WRC Haberleri & Forum)
RallyBase13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rallye-Info.com27 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Eskiden WRC-Online.net)
Dünya Ralli Şampiyonası Antalya

Edessa (/ɪˈdɛsə/; Grekçe: Ἔδεσσα, romanize: Édessa), Yukarı Mezopotamya'da, Seleukos İmparatorluğu'nun kurucusu Kral Selevkos I Nicator (MÖ 305–281 ) tarafından Helenistik dönemde kurulan antik bir şehir (polis) idi. Daha sonra Osroene Krallığı'nın başkenti oldu ve Roma eyaleti Osroene'nin başkenti olarak devam etti. Geç Antik Çağ'da, Hristiyan öğreniminin önde gelen merkezi ve Edessa Katekistik Okulu'nun merkezi oldu. Haçlı Seferleri sırasında, Edessa Kontluğu'nun başkentiydi.
Şehir, Habur'un bir kolu olan Daysan Nehri'nin (Latince: Scirtus; Türkçe: Kara Koyun) kıyısında bulunuyordu ve yüksek merkezi kale Şanlıurfa Kalesi tarafından korunuyordu.
Eski Edessa, Şanlıurfa İlinde modern Urfa'nın (Türkçe: Şanlıurfa; Kürtçe: Riha; Arapça: الرّّهَا, romanize: ar-Ruhā; Ermenice: Ուռհա, romanize: Urha) öncüsüdür. Kentin modern isimleri büyük olasılıkla yerleşimin I. Seleukos Nicator tarafından yeniden kurulmasından önce bölgenin Süryanice adı olan Urhay veya Orhay'dan (Klasik Süryanice:ܐܘܪܗܝ, romanize:ūūrhāy /ōōrhāy) gelmektedir. Selevkosların Selevkos–Part Savaşlarındaki yenilgisinden sonra Edessa, karışık bir Helenistik ve Semitik medeniyetle Osroene Krallığı'nın başkenti oldu. Osroen isminin kökeni muhtemelen Orhay kelimesi ile ilintilidir.
Roma Cumhuriyeti, MÖ 69'dan itibaren Osroene Krallığı ve başkenti Edessa üzerinde siyasi nüfuz kullanmaya başladı. 243 veya 248 yılına kadar yerel Osroene kralları olmaya devam etse de, 212 veya 213'te bir Roma kolonisi oldu. Geç Antik Çağ'da Edessa, Sasani İmparatorluğu ile Roma-Pers sınırında önemli bir şehirdi. Şapur I'in (h. 240-270) Roma topraklarını üçüncü işgalinde saldırısına direndi. 260 Edessa Savaşı, Shapur'un Roma imparatoru Valerian'ı (h. 253–260) yendiğini ve onu canlı ele geçirdiğini gördü; bu, Roma devleti için eşi görülmemiş bir felaketti. Geç Antik Laterculus Veronensis, Edessa'yı Roma eyaleti Osroene'nin başkenti olarak adlandırır. Romalı asker ve Latin tarihçi Ammianus Marcellinus, şehrin heybetli surlarını ve 359'da II. Şapur'un (309–379) saldırısına nasıl başarılı bir şekilde direndiğini anlatır.
Şehir, ünlü Edessa Okulu'na ev sahipliği yapan Yunan ve Asur (Süryani) teolojik ve felsefi düşüncenin merkeziydi. Edessa, Yunan Chronicon Paschale tarafından 609'da meydana geldiği kaydedilen bir olay olan 602-628 Bizans-Sasani Savaşı sırasında Persler tarafından ele geçirilene kadar Roma'nın elinde kaldı. Roma kontrolü, Herakleios'un (r. 610-641) Bizans-Sasani Savaşı'nda ortaya çıktı, ancak şehir 638'de Levant'ın Müslüman fethi sırasında Rashidun Halifeliği'ne tekrar Romalılara kaybedildi. Bizans İmparatorluğu, bir dizi başarısız girişimin ardından 10. yüzyılın ortalarında şehri geçici olarak geri alana kadar Romalıların kontrolüne geri dönmedi.
Bizans İmparatorluğu, 1031'de kontrolü yeniden ele geçirdi, ancak uzun süre onların egemenliğinde kalmadı ve yüzyılın sonuna kadar birkaç kez el değiştirdi. Birinci Haçlı Seferi'nin başarısından sonra kurulan Haçlı devletlerinden biri olan Edessa İlçesi, Haçlıların şehri Selçuklulardan geri almasıyla şehir merkezliydi. İlçe, Zengi hanedanının kurucusu Imad al-Din Zengi'nin şehri ele geçirdiği ve Edessalı Matta'ya göre Edessalıların çoğunu öldürdüğü 1144 Edessa Kuşatması'na kadar varlığını sürdürdü. Türk Zengi hanedanının toprakları, sonunda 1514 Çaldıran Savaşı'ndan sonra 1517'de Osmanlı İmparatorluğu tarafından alındı.

Kentin en eski adı, MÖ 2.000 yılında Asur çiviyazısıyla kaydedilen Admaʾ (Adme, Admi, Admum; Aramice: אדמא) idi. Süryanicede ܐܕܡܐ Adme olarak geçmektedir.
Antik kent, MÖ 303 yılında I. Seleukos Nicator tarafından Helenistik bir askeri yerleşim yeri olarak yeniden kurulmuş ve adına da suyu bol olmasından dolayı Makedonya'nın eski başkenti gibi Edessa vermiştir. Daha sonra MÖ 2. yüzyılda Callirhoe'da Callirrhoe veya Antiochia olarak yeniden adlandırıldı. Bu isimler IV. Antiochus Epiphanes tarafından basılan Edessan sikkelerinde, MÖ 175-164 yılları arasında bulunur.
Antiochus IV'ün saltanatından sonra, şehrin adı Yunancada Edessa'ya geri döndü ve ayrıca Ermenicede Urha veya Urha (Ուռհա), Aramice'de (Süryanice) Urhay veya Orhay (Klasik Süryanice: ܐܘܪܗܝ, romanize: ʾŪrhāy / ʾŌrhāy) olarak geçiyor. Yerel Neo-Aramice'de (Turoyo) Urhoy, Arapçada ar-Ruhā (الرُّهَا), Kürt dillerinde Riha, Latinceye Rohais ve son olarak Urfa veya Şanlıurfa olarak Türkçeye geçmiştir. Aslen Aramice ve Süryanice olan bu şehir ismi Farsça Hüsrev (Khosrow) isminden türemiş olabilir.
6. yüzyılın başlarında sel felaketinden sonra şehre yardım eden imparatorda I. Justinianus'a ithafen Justinopolis olarak da adlandırılmıştır. Bazı Yahudi ve Müslüman geleneklerine göre, İbrahim'in doğduğu yer olan Keldanilerin Ur'udur. Ancak bu tez MS 1. yüzyılda İbrani Kutsal Kitabı'nın Latinceye çevirmesi sonrası çeviri hatası nedeniyle Ur ve Urhay şehirleri karıştırılması sonrası ortaya çıkmıştır.

Edessa, verimli bir ovayla çevrili bir tepeler halkasının ortasında bir sırt üzerinde bulunuyordu ve bu nedenle elverişli bir konuma sahip olduğu düşünülüyordu. Sırt, Küçük Asya'nın güneyindeki Toros Dağları'nın bir parçası olan Masius Dağı'nın bir uzantısıydı. Kent bir kavşak noktasındaydı; Fırat üzerindeki Zeugma'dan Dicle'ye doğu-batı karayolu, Samosata'dan (günümüz Samsat'ı) Carrhae (günümüz Harran'ı) üzerinden Fırat'a giden kuzey–güney güzergahı Edessa'nın bulunduğu sırtta buluşurdu.

MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında, Seleukos İmparatorluğu Partlarla (MÖ 145-129) savaşlar sırasında dağılırken, Edessa, Osroene krallığını (Edessa olarak da bilinir) kuran Abgarid hanedanının başkenti oldu. Bu krallık, Araplar tarafından kuzey Arap Yarımadası'ndan kurulmuş ve yaklaşık dört yüzyıl hüküm (MÖ 132 ila MS 214) sürmüştür. Edessa önceleri aşağı yukarı Partların, ardından Ermenistan kökenli Tigranes'in himayesi altındaydı, Edessa Ermeni Mezopotamya'nın başkentiydi, daha sonra Pompey döneminde Roma İmparatorluğu'na geçti. Trajan tarafından ele geçirilip yağmalanmasının ardından, Romalılar Edessa'yı 116'dan 118'e kadar işgal ettiler, ancak yerel halkın Partlara olan sempatilerin dolayı Lucius Verus'un daha sonra 2. yüzyılda şehri yağmalamasına yol açtı.
Hristiyanlık, 2. yüzyılda Edessa'da kısa süreliğine kabul görmüştür.; gnostik Bardaisan, kentin yerlisiydi ve sarayda bir filozoftu. 212'den 214'e kadar krallık bir Roma eyaletiydi.
Roma imparatoru Caracalla, 217 yılında muhafızlarından biri tarafından Edessa'dan Carrhae'ye (şimdi Harran) giden yolda öldürüldü. Edessa, Osroene eyaletinin sınır şehirlerinden biri oldu ve Sasani İmparatorluğu sınırına yakın bir yerde kaldı. Edessa Savaşı, imparator Valerian komutasındaki Roma orduları ile imparator I. Şapur komutasındaki Sasani kuvvetleri arasında 260 yılında gerçekleşti. Roma ordusu, Valerian'ın kendisi de dahil olmak üzere Pers kuvvetleri tarafından yenildi ve bütünüyle ele geçirildi. Bu Roma impratorluğunda bir ilkti.
Bu şehirde krallık kuran kabilelerin edebi dili, Süryanice'nin geliştiği Aramice'ydi. Müvekkil kral Abgar IX (179-214) hariç, sikkeler üzerinde Süryani efsaneleri kullanan Edessa'da Helenistik kültürün izleri kısa sürede boğulmuş ve buna karşılık gelen Yunan halk yazıtları eksikliği vardır.

540'tan sonra yazılmış bir Süryani vakayinamesi olan Edessa Chronicle'a göre, Edessa katedral kilisesi, Roma İmparatorluğu'ndaki Hristiyanlara yönelik genel zulmü sona erdiren Diocletianus Zulmünün ve 313 Licinius Mektubu'nun sona ermesinden hemen sonra kuruldu. Katedral kilisesi Kutsal Bilgeliğe adanmıştı. Şehirde yaklaşık 23 farklı manastır ve kilisenin var olduğu biliniyor ve en az bir o kadarı şehrin hemen dışında; bunlar birçok hacıyı cezbetti. Hatta Caesarealı Eusebius, Kilise Tarihi'nde 4. yüzyılın başlarında "bütün şehrin" "İsa'nın adına adandığını" iddia etti; aslında şehrin en azından 5. yüzyılın başlarında Yahudilerin yanı sıra bazı pagan sakinleri de vardı.
Eusebius ayrıca Abgar Efsanesinin temel metinleri olan Edessa devlet arşivlerinde Abgar'ın İsa'ya Mektubu ve İsa'nın Abgar'a Mektubu'ndan alıntı yaptığını iddia etti.
Yüksek statülü bir Romalı hanımefendi ve yazar olan Egeria, 384'te Kudüs'e giderken Edessa'yı ziyaret etti; Havari Thomas'ın bir şehitliğini ve şehrin surlarına yazılmış İsa Mektubu metnini gördü, şehri koruduğu söylendi. Harflerin daha önce bildiğinden daha uzun bir versiyonunu gördü ve kutsal sözlerin şehre bir Pers saldırısını püskürttüğünden emin oldu. Edessa Chronicle'a göre, 394'te Aziz Thomas'ın kalıntıları büyük St Thomas Kilisesi'ne çevrildi ve 442'de gümüş bir tabutla kaplandı. 6. yüzyılın sonlarında yaşamış Frenk menkıbe yazarı ve piskopos Gregory of Tours'a göre, kalıntıların kendileri Hindistan'dan getirilmişti, Edessa'da ise Temmuz ayında azizin onuruna kilisede yıllık bir panayır (ve gümrük vergilerinin hafifletilmesi) düzenlendi (3 Temmuz'da Aziz Thomas Bayramı kutlandı), bu sırada Gregory, sığ kuyularda suyun göründüğünü ve sineklerin ortadan kaybolduğunu iddia etti. Joshua the Styllite'ye göre, 346 veya 347'de şehir surlarının dışında bazı şehit azizler için bir türbe inşa edildi.
Abgar Efsanesinin daha ayrıntılı bir versiyonu, Edessa'nın devlet arşivlerine dayandığı iddia edilen ve hem Abgar V'den Tiberius'a (r. 14-37) hem de imparatorun sözde cevabına psödepigrafik bir mektup da dahil olmak üzere, Addai'nin 5. yüzyılın başlarındaki Süryani Doktrininde kaydedilmiştir. Bu metne göre, Edessenliler Hristiyanlığı erken benimseyen kişilerdi; Buna karşılık komşu şehir Carrhae'nin (Harran) sakinleri paganlardı. Edessa Chronicle of Edessa'ya göre, 5. yüzyılın başlarında ilahiyatçı ve piskopos Rabbula, bir sinagog olan bir binada Aziz Stephen'a adanmış bir kilise inşa etti.
Nisibis (Nusaybin), 363'te beş Transtigrit vilayeti ile birlikte Perslere devredildiğinde Suriyeli Efrem, memleketini Edessa'ya bıraktı ve burada ünlü Edessa Okulu'nu kurdu. Büyük ölçüde Pers Hristiyan gençlerinin katıldığı ve İskenderiyeli Cyril'in arkadaşı Rabbula'nın Nestorian eğilimleri nedeniyle yakından izlediği bu okul, Üç Bölümlük Tartışmalarla ünlü piskopos Ibas yönetiminde en yüksek gelişimine ulaşmış, 45

Elma (Malus domestica), gülgiller (Rosaceae) familyasından kültürü yapılan bir meyve türü.
Eski Türkçede "alma" diye bilinen adının, meyvenin rengi olan "al" (kırmızı)'dan geldiği bilinmektedir. Elmanın ilk olarak Kuzey Anadolu'da, Güney Kafkaslar, Rusya'nın güneybatısında kalan bölgeler ve Orta Asya (Kazakistan'ın doğusu) dolaylarında ortaya çıktığı sanılmaktadır. Tür, bütün dünyaya Orta Asya'dan yayılmıştır. Besin değeri çok yüksek olan bir meyvesi vardır. Tarih boyunca kültür çalışmalarıyla 1000 farklı elma çeşidi üretildiği tahmin edilmektedir.

En yakın akrabaları armut ve malta eriğidir. 5–12 m'ye kadar uzanan yaprak döken tacı geniş küçük bir ağaçtır. Yapraklar karşılıklı dizilişli, basit oval biçiminde, ucu sivri ve kenarları dişli, alt yüzü hafif tüylüdür. 5–12 cm uzunluğunda 3–6 cm genişliğindeki yaprakların sapı 2–5 cm kadardır. 
Çiçekler yapraklarla birlikte açar. Beyaz olan çiçekler genellikle ilk açtığında açık pembedir. 2,5-3,5 cm çapında 5 taç yapraklıdır. Meyve sonbaharda olgunlaşır, ekseriya 5–8 cm çapındadır.

-36 °C soğuğa dayanabilir. Kurak ve sıcaktan hoşlanmaz. Toprağı tınlı, tınlı-kumlu, en az 1 m derinlikte olmalıdır. pH değeri 6-7 olan toprağı sever. Taban suyu 1 m'den yakın olmamalıdır. Taşlı ve kireçli toprağı sevmez.

Amasya elması: Türkiye'nin hemen hemen her yerinde, eğer mevsimiyse, mutlaka Misket elması "Amasya Elması" olarak karşınıza çıkar. Kışın yenilen önemli bir çeşittir. Meyvesi orta irilikte, sap tarafı biraz genişçedir. Sapı uzunca ve kahverengidir. Kabuğu yapışkan, ince, yeşil üzerine açık kırmızıdır. Etli kısmı tatlı, sulu, güzel kokulu ve gevrektir. Çekirdekleri parlak kahverengi ve dolgundur. Ortalama ağırlığı 90 gramdır.Amasya adıyla bütünleşen Misket, özelliğini yine Amasya'nın coğrafi yapısında alır. Söylendiğine göre Amasya vadisi, misketin yetişmek için tam aradığı ortammış. Boğazın esintisi elmaya ayrı bir tat verir. Kokusu da burada gizlidir.
Amasya Misket'inin en büyük özelliği bir yıl meyve verirse diğer yıl vermemesidir. Bir yüzü kırmızı, diğer yüzü ise sarı ila yeşilimsi bir renk taşır. İnce kabuklu, hoş kokuludur. Sert ve dayanıklıdır. Uzun süre saklanmaya elverişlidir. Amasya elmasının iki türü vardır. Daha küçük ve tatlı olanına Misket elması denir. Daha iri ve aşılı olanına ise KABAK elması adı verilir. Amasya elması meyveye geç yatar ve 8-10 yaşından önce ürün vermez.

Demir elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi irice, yuvarlak koniktir. Kabuğu ince, yeşil üzerine koyu kırmızı çizgili ve seyrek beneklidir. Eti gevrek, kokusuz ve mayhoştur. Çekirdekleri ufak, dolgun ve uzuncadır. Ortalama ağırlığı 125 gramdır.
Starking delicious elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi iri, yuvarlak konik, dilimli, sarı üzerine kırmızı, seyrek noktalı ve parlaktır. Eti sarımsı, yumuşak, tatlı, sulu ve kokuludur. Ortalama ağırlığı 208 gramdır.
Golden delicious elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi orta iri, yuvarlak koniktir. Sapı çok uzundur. Kabuğu donuk sarı-yeşil, çok paslı ve seyrek beneklidir. Eti sıkı, az mayhoş, çok sulu ve hoş kokuludur. Ortalama ağırlığı 136 gramdır.
Jonathan elması: İri, silindirik ya da konik biçimdedir. Kabuğu düzgün ve kırmızıdır. Eti açık sarı sulu ve tatlıdır.
Hüryemez elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi çok iri, basıktır. Sapı uzun ve kalındır. Kabuğu sarı-yeşil, seyrek kahverengi beneklidir. Eti gevrek, çok sulu ve çok mayhoştur. Çekirdekleri kısa dolgundur. Ortalama ağırlığı 300 gramdır.
Granny smith elması: Kışlık çeşittir. Meyvesi iri, yuvarlak ve kabuğu koyu veya açık yeşil renktedir. Tadı mayhoş sert ve suludur. Bir yıl boyunca kalite kaybı olmaksızın soğuk hava depolarında saklanabilir. Düşük kalorili ve yüksek olan lif ve potasyum, değerlerinin yanında faydalı antioksidanlar içerir. Ortalama ağırlığı 186 gramdır.

Elmanın kültür çeşitleri aşıyla üretilir. Ancak bazı çeşitler kök sürgünü ile üretilebilmektedir. Anaç olarak tohumdan yetiştirilmiş yabani elmalar kullanılır.
TÜİK 2019 verilerine göre:

Elma üretimin 2/3'ü Isparta, Karaman, Niğde, Antalya, Kayseri ve Konya illerimizde gerçekleştirilmektedir.
Elma üretimi en fazla yapıldığı ilimiz Isparta'dır. Isparta'da 2019 yılında 732 bin ton elma üretim ile toplam elma üretiminin %20'sini gerçekleşmiştir.
Türkiye'de yaklaşık 1.7 milyon dekar alanda elma üretimi yapılmaktadır. Niğde, Isparta ve Karaman en fazla elma alanı bulunan illerimizdir.
Amasya'nın elması ünlüdür.

Meyve verme yaşı ağacın çeşidine göre değişir. Bazı ağaçlar (m9 gibi), ilk dikildiği yıl meyve verir. Bazı ağaçlarsa (m106 gibi), üçüncü yaşında meyve vermeye başlar. En geç verime başlayan ağaçlar ise normal elmanın çekirdeğinden üretilen ağaçlardır. Bu ağaçlar 5 ile 6 yaş arası meyve vermeye başlar.

2019'da Dünya elma üretimi 87 milyon ton idi ve Çin toplamın %49'unu üretiyordu (tablo). İkincil üreticiler Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye idi.

Türkiye'de iyi gelir sağlayan meyve türlerinden birisi elmadır. Üretimi oldukça iyi düzenlenmiş bulunan yerlerde dönümden ortalama 1500–2000 kg meyve elde edilebilmekte, bakım şartlarının iyi olduğu durumlarda bu miktar 3000 kg'a kadar yükselmektedir. Bu miktar bazı ülkelerde üç tonun üzerindedir. Türkiye'de elma tüketimi kişi başına 20 kg civarında olup, ülke dünyada en fazla elma tüketenler arasında yer almaktadır.
Türkiye'de organik tarım düşüncesinin yaygınlık kazanmasıyla birlikte birçok yerde yerel olarak bilinen elma türlerinin ticari olarak üretilebilmesi için çalışmalar başlatılmıştır.

Araştırmalar elmanın, prostat ve akciğer kanseri riskini azalttığını göstermiştir. Diğer birçok meyve gibi elma da yüksek miktarda C vitaminine eşdeğer olan fenolik bileşenler ve kanser riskini ve DNA hasarını azaltan değerli antioksidanlar içermektedir. Bundan ayrı olarak, zengin lif içeriği kalın bağırsak faaliyetlerine yardımcı olmasının yanında kalp hastalıklarında, kilo vermede ve kolesterolün kontrolünde etkilidir. Elmanın içeriğindeki bazı kimyasallar Parkinsonizm ve Alzheimer gibi beyin hastalıkları konusunda da koruyucudur. Çünkü taze elmada bulunan bazı antioksidanlar, beyin hücrelerini oksidatif stresten kaynaklanan nörotoksiditeden korumaktadır. Kabuklu yenmesi daha yararlıdır.

Elma bol vitamininden dolayı çok sevilen meyvelerden biridir. Vitaminlerden A oldukça fazla miktarlarda bulunur. B vitamini ise pek azdır.
Elma yiyenlerde akli bozuklukların ve teneffüs yolları rahatsızlıklarının azaldığı ve diş çürümesi nisbetinin % 30'dan daha az olduğu tıbbi kaynaklarda belirtilmektedir. Elmanın % 83-85'i su, 0,40'ı protein, 8,35'i invert şeker, 1,60'ı sakkaroz, 0,07'si tanen, 1,32'si ham lif, 0,41'i kül, ayrıca çok az miktarda mangan, bakır, flor, magnezyum, kalsiyum, potasyum vs. maddeleri ve 100 gramında 59 kalori içerir.

Elma çekirdeğinin yağı, kozmetik üretimi için elma çekirdeklerinin preslenmesi ile elde edilir. Ayrıca elmadan elma şarabı, elma reçeli, elma sirkesi, elma şekeri, elma suyu, elma dolması, elmalı turta gibi öğünlerin alınmasında da kullanılır.

Ülkelere göre elma üretimi sıralaması
Yeşil elma
Yerelması
Laz elması
Hemşin elması
Batum elması
Fuji (elma)
Malus × robusta
Malus rockii

1922 Konyaspor 1955 yılında kurulan Konya merkezli futbol takımıdır.

1955 yılında Konya Şeker Fabrikası çalışanları tarafından Konya Şekerspor adıyla kurulan kulüp, 2004-2005 sezonuna kadar sürekli amatör liglerde mücadele ederken, 2004-2005 sezonu sonunda 3. Lig'e yükseldi. 2005-2006 sezonunda, 3. Lig 3. Grup'u 15. sırada tamamlayıp amatöre düşen kulüp, 2007-2008 sezonu başında tekrar 3. Lig'e yükseldi.
2007-2008 sezonunu Levent Numanoğlu teknik direktörlüğünde ligi 3. sırada bitirerek 2. Lig'e çıktı. İlk kez katıldığı 2. Lig'de Play-Off müsabakalarına katılmaya hak kazansa da, yarı finalde Tarsus İdman Yurdu ile karşılaşan Anadolu Selçukluspor, karşılaşmayı 3-1 kaybederek Play-Off finaline kalamadı. 2010-2011 sezonunda yine Play-Off müsabakalarına katılmaya hak kazanmıştır. Fakat Sakaryaspor'a 3-1 yenilerek elenmiştir.
2012-13 sezonu başında, Konyaspor ile iş birliğine gidip Konyaspor'un pilot takımı olmasından dolayı kulübün adı, Anadolu Selçukluspor olarak değiştirilmiştir. 2014-15 sezonu başında Anadolu Selçukluspor olan kulübün adı, Konya Selçuklu Belediyesi'nin talebiyle Anadolu Selçukspor olarak değiştirilmiştir. 1 Haziran 2019 tarihi itibarıyla ise 1922 Konyaspor adını benimsemiştir.
Kulüp 2008'den 2022'ye kadar 14 yıl aralıksız 2. Lig'de mücadele etmiştir. 2021-22 sezonunda 2. Lig'den 3. Lig'e düşmüştür. 3 sezon boyunca ise 3. Lig'de mücadele eden 1922 Konyaspor, 2024-25 sezonu sonunda profesyonel liglere veda etti ve Bölgesel Amatör Lig'e düştü. 18 Ağustos 2025 tarihinde Lig'den çekildi.

2. Lig
Play Off Yarı final (2) : 2008-2009, 2010-2011

3. Lig
Üçüncülük (1) : 2007-2008

2. Lig: 14 sezon
2008-2022

3. Lig: 5 sezon
2005-2006, 2007-2008, 2022-2025

Bölgesel Amatör Lig: 1 sezon
2025-

Amatör Lig: 51 sezon
1955-2005, 2006-2007

*Kademe-Klasman grubu olan sezonlar birleştirilerek yazılmıştır.
*Play Off maç sonuçları sezona dahil değildir.

Resmî site
TFF.org'da 1922 Konyaspor

Aden, Yemen'de bir şehir. Aden Körfezi'nin kıyısında bulunur ve Babü'l Mendep'in 170 km kadar doğusundadır. Aden'in antik ve doğal limanı, bugün bir kıstakla anakaraya bağlanan bir yarımada oluşturan sönmüş bir yanardağın kraterinde yer alır. Günümüzdeki liman ise yarımadanın diğer tarafındadır. Şehirde Aden Üniversitesi ve ülkenin ikinci büyük havaalanı olan Aden Uluslararası Havaalanı yer alır. Aden, Aden Körfezi'ne de ismini verir.
Aden, birleşmeden önce Güney Yemen'in başkentiydi. Günümüzde şehir bir serbest bölgedir. Nüfusu yaklaşık 1–1.2 milyon civarındadır (2026).
Aden, Yemen’deki iç savaş nedeniyle siyasi olarak önemli bir şehir haline gelmiştir. Bir dönem ülkenin geçici başkenti olarak kullanılmıştır. Şehir, çatışmalardan kaçan insanlar için de bir sığınma noktası olmuştur.

Antik çağda, baharat yolu (spice route) üzerinde önemli bir ticaret noktasıydı. Orta Çağ’da Yemenli, Etiyopyalı ve Arap yönetimler altında bir ticaret merkezi olarak gelişti.16. yüzyılda Osmanlılar kontrol etti, ancak deniz ticareti önemini kısmen kaybetti.1839’da İngilizler tarafından ele geçirildi ve uzun süre İngiliz sömürgesi oldu.1967’de bağımsızlık kazandı ve Güney Yemen’in başkenti oldu.1990’da Kuzey ve Güney Yemen birleşince başkent Sana oldu, ancak Aden ekonomik merkez olarak kaldı.

Aden, dünya deniz ticaretinde önemli bir konuma sahiptir çünkü: Kızıldeniz ve Hint Okyanusu arasında yer alır. Uluslararası gemiler için yakıt ve lojistik merkezi olarak kullanılır.
Ekonomisi büyük ölçüde:Liman faaliyetleri, deniz ticareti, petrol rafinerisi (özellikle “Little Aden” bölgesi) üzerine kuruludur.

Aden tarih boyunca farklı kültürlerin buluşma noktası olmuştur. Şehirde camiler, kiliseler ve tapınakların bir arada bulunması, çok kültürlü yapısını gösterir. Bu durum, Aden’i tarihsel olarak bir kültürel etkileşim merkezi yapmıştır.

Akçadağ, Malatya'nın bir ilçesidir.

Tarihi eski dönemlere uzanan ilçede ilk yerleşim MÖ 111'de Tunç Çağı devrinde başlamış, Geç Hitit, Roma ve Bizans devirlerinde devam etmiştir. Bu devirlerin yörede yaşandığı, Akçadağ ilçe merkezinde yer alan Akçadağ Höyük ve Akçadağ kasabasında yer alan Ören Höyük ile Akçadağ Ören Kasabası yolu üzerinde bulunan İkinciler Höyük'te yapılan yüzey çalışmalarıyla belirlenmiştir. İlçe Müslüman-Arap devletlerinin kendilerini güvenlik altına alarak Bizans saldırılarından korunmak için paralı askerler ve Türkmen ailelerin yerleştirilmesiyle Anadolu'da Türklerle tanışan ilk yerleşim yerlerinden biridir.

İlçe Osmanlı döneminde de yerini korumuş ve Kürne ve Kürecik bölgelerinde çıkan isyanlar nedeniyle Osmanlı Devleti hükümdarı 2. Abdülhamit tarafından Hamidiye Kışlası kurulmuş Sultan Abdülhamit'in Doğu Anadolu'da meydana getirdiği bu alaylar çerçevesinde köy Osmanlı ordusuna at ve zahire yetiştirmiştir.
Akçadağ, Osmanlı devrinde tahminen 1850 yıllarında bugünkü Levent bucağında teşkilatlandırılmış, 1858 yılında da ilçe merkezi şimdiki yerine Arga'ya nakledilmiştir.

Akçadağ'ın Malatya'ya uzaklığı 35 km'dir. Akçadağ ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.731 metredir. İlçe dağlık ve ovalık bir konumda olup karasal iklim etkisindedir.
İlçenin batı ve kuzeybatısında 850 ile 1.660 rakımları arasında, ilçenin doğusunda Malatya merkez ilçesi, güneyinde Yeşilyurt ve Doğanşehir ilçeleri, batısında Kahramanmaraş iline bağlı Elbistan ilçesi kuzeyinde Darende ve Hekimhan ilçeleri bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 1.118 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin Kürecik ve Levent olmak üzere 2 bucağı; Merkez, Bahri, Ören ve Yukarı Kozluca olmak üzere 4 belediyesi, 9 mahallesi, 72 köyü ve 169 mezrası vardır.

Eğitim ve kültürel faaliyetler ile halkın büyük şehirlerle fazla ilişki kurması, çok sayıda vatandaşın Avrupa ülkelerine işçi olarak gitmesi, ilçenin kısıtlı olan sosyal hayatını modern hale getirmiştir. Okuma yazma oranı %98 gibi yüksek bir rakama ulaşmıştır.

İlçe, tarihî eser bakımından, eski konaklama merkezleri olan han kalıntıları açısında zengindir. Bunlardan Sarıhacı, Bekiruşağı ve Esenbey köylerinde, yine Kürecik bucağına bağlı Düvencik Köyü (güneşli) civarındaki Hititler devrinden kalma Ferik Kalesi ve kaya manzaraları sayılabilir.

Başpınar, Akpınar, Karadağ eteklerinde Yaylımlı Köyü Humarağılı Mezrası yakınlarında yaklaşık 3 metre çapındaki yapay mağara (yerel halk arasında "Gâvur Kayası" olarak bilinir) ile Sultansuyu gezilebilecek yerler arasında sayılabilir.

İlçe sınırları içerisinde TİGEM'e bağlı Sultan Suyu üretme Çiftliği mevcut olup, bu çiftlikte tarım ve meyvecilikle birlikte hayvancılık yapılmaktadır. Türkiye'nin ünlü yarış atları burada yetiştirilmektedir. Çiftçiliğin her türlüsüyle uğraşılmaktadır ve aile ekonomisi genellikte tarıma dayanmaktadır. Burada çalışan insanlar dışında yerli halkın %75,3'ü geçimini kayısıdan temin etmektedir. Dünya kayısı üretiminin %80'i Türkiye'den ve bu üretimin tamamı Malatya'dan sağlanmaktadır. Malatya'da yetişen kayısının hem şeker oranı hem kilo bazındaki değeri açısından hem de her sene Malatya ilinde düzenlenen kayısı festivalinde 1. olmasından dolayı ilçe ekonomisi için büyük önem arz etmektedir.

Akçadağ Kaymakamlığı

Alaçam, Samsun ilinin batıdan Yakakent, güneyden Vezirköprü, doğudan Bafra ilçeleri ve kuzeyden Karadeniz ile çevrili bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 598 km²dir. Alaçam ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 63 metredir. Samsun'a uzaklığı 78 km'dir.

Alaçam yerleşimi modern tarihçiler tarafından Zaliche antik yerleşimi ile ilişkilendirilmektedir. Bu antik yerleşimden, 6. yüzyılda yaşamış Bizanslı coğrafyacı Hieroklesin Sinekdimos adlı eserinde Saltos (Latince "orman") Zalihis (Σάλτος Ζαλίχης) adıyla dağ ormanlarının yakınında bulunan bir kasaba olarak bahsedilmiştir. Yerleşimin bir ara Leontopolis adıyla da anıldığı görülmektedir. Yerleşim piskoposluk merkezi olmuş ve Türkler'in egemenliğine girene kadar bu özelliğini korumuştur. Marcian; günümüzde yerleşim yeri içerisinden geçen ve Uluçay adıyla bilinen nehrin adını "Zale´cus" olarak belirtirken, nehrin ağzında Zagorus veya Zagorum'dan yaklaşık 90 stadia uzaklıkta, aynı adı taşıyan küçük bir kasabadan bahsetmektedir.
Yerleşim Danişmentlilerce zaptedilerek Tralköy adını almıştır. Selçuklu döneminde Tralköy adı Uluköy olarak değiştirilmiş, 1385'te İlhanlılar döneminde ise ilçe Alaçam adını almıştır.
Alaçam adının; ilçenin ortasından geçen Uluçay'ın kenarındaki "Uluçam" denilen büyük çam ağaçlarından geldiği söylenmektedir. Alaçam, Anadolu Beylikleri döneminde Eretna Beyliği'nin devamı olan Kadı Burhanettin tarafından ele geçirilmiş, ardından Candaroğulları ve İsfendiyaroğulları'nın hakimiyetine girmiştir (1390). 1398'de ise Osmanlı egemenliğine giren Alaçam, Anadolu Türk Birliğinin bozulmasıyla 1402'de tekrar Candaroğulları'nın eline geçmiştir. Çelebi Mehmet'in Canik Bölgesi'ni ele geçirmesiyle Alaçam Osmanlı'nın olmuş ve bu hakimiyet II. Murat döneminde sağlamlaşmıştır. Osmanlı'dan beri bir Türk kasabası olan Alaçam 1 Eylül 1944 tarihinde Samsun'un sekizinci ilçesi olmuştur.
Osmanlı döneminin ilk yıllarında nahiye statüsünde olan Alaçam, 1642 yılı kaydında Canik sancağına bağlı kaza olarak görülmekte olup kazaya bağlı 18 köyde 253 hane bulunmaktadır.
1836 yılında Alaçam kaza merkezi İslam ve Rum olmak üzere iki mahalleden oluşmakta olup Müslümanlar 64 hanede 248 erkek nüfus, Rumlar ise 47 hanede 180 erkek nüfus olarak kaydedilmiştir. 1864 Kafkas Göçü sonucu Anadolu'ya Kafkaslardan önemli bir nüfus hareketi olmuştur. Bu kapsamda 1870-1873 tarihli Trabzon Vilayet Salnamesine göre Alaçam nahiyesinin köylerine 86 hanede 270 Çerkes göçmen yerleştirilmiştir. Bu tarihlerde nahiyenin merkez yerleşim ve 39 köyünde olmak üzere 3.986'sı Müslüman, 828'i Rum ve 270'i Çerkes olmak üzere 5.074 erkek nüfus yaşamaktadır. 1878'de 4.750 Müslüman ve 1.286 Rum olmak üzere 6.036 erkek nüfus kaydedilmiş olup bu kadarda kadın yaşadığı kabulüyle nahiye nüfusunun 12.072 olduğu değerlendirilmektedir. 1910 yılında Alaçam nahiyesinde 53 köy bulunmakta olup nahiye genelinde 2.930 hanede 15.236 Müslüman, 751 hane de de 4.603 Rum yaşamaktadır. Bu tarihte kaza merkezinde kadın ve erkek olmak üzere 303 hanede 1.598'si Müslüman ve 282 hanede 1.712'si Rum toplam 3.310 kişi yaşamaktadır. Hükûmet Konağı 1963, Şadi Bey Camii 1515, Çarşı Camii 1887 yılında yapılmıştır. 1950'lerde Alaçam Ortaokulu açılmış, 1901-1902 yılları arasında Alaçam-Bafra yolu yapılmıştır.

İlçenin ekonomisi genel olarak tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Bunun yanında balıkçılık da yapılmaktadır. Üretimi en çok yapılan tarım ürünü buğday, arpa ve pirinçtir. İlçenin doğu, kuzey ve kuzeydoğu kesimlerini içine alan Kızılırmak Delta sahasında yer alması tarımsal potansiyelinin yüksek olmasını sağlamıştır. Ayrıca fındık, ceviz, lahana, biber gibi sebze ve meyve yetiştiriciliği de yapılmaktadır. Mera hayvancılığının yoğun olduğu Alaçam'da profesyonel yöntemlerle besi hayvancılığı yapan işletme ve yatırımcıların sayısı artarak devam etmektedir.
İlçe merkezine 7 km uzaklıkta Toplu mahallesi sınırlarında inşa edilen “Balıkçı Barınağı”, başta Göçkün, Toplu ve Doyran gibi kıyı mahalleleri olmak üzere; yakın çevredeki balıkçılar için toplanma alanı oluşturmuş ve ilçe ekonomisinde etkin rol oynamıştır.
Son yıllarda ilçeye gelen tekstil yatırımı yeni istihdamlar yaratarak yaklaşık 250 kişinin iş sahibi olmasını sağlamıştır.
İlçeye özgü her hafta Çarşamba günleri kurulan halk pazarı ilçede önemli dinamizm sağlamaktadır.
2018 yılı itibarıyla açılan “Alaçam Köy Ürünleri Pazarı” Gökçeboğaz Kavşağı mevkiisinde Kadın girişimcileri destekleyen bir projeyle Alaçam'da hayata geçirilmiş ve her hafta Pazar günleri organik köy ürünlerinin doğrudan tüketiciye ulaştırıldığı bir pazar özelliği taşımaktadır.
İlçede 1 adet küçük oto sanayi sitesi yer almakta olup, Alaçam ve Yakakent ilçelerine hizmet vermektedir.

Alaçam ilçesinin orman varlığı ise Amasya Orman Bölge Müdürlüğü (AOBM, 2019) verilerine göre toplamda 29.720,30 hektardır.
Ormanlık sahalar ilçenin güney, güneydoğu ve güneybatı kesiminde yer alır. Deniz seviyesinden 500–700 m yüksekliğe kadar geniş yapraklı ormanlar (meşe, gürgen, palamut, akçaağaç), 700–1000 m arası karışık ormanlar (meşe, gürgen, palamut ve çam ağaçlarının birlikte bulunduğu kuşak) ve 1000 m'nin üzerinde iğne yapraklı çam, göknar, ladin gibi türler bulunur. Orman yetişmeye uygun olmayan sıcaklığı düşük tepelerde alpin çayırlara rastlanmaktadır.

Şablon:Alaçam İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü, 2022
Şablon:Vejetasyon Coğrafyası Ders Notları, 2016
Çok yıllık, soğanlı, genişçe uzun şeritsi yapraklı, yaklaşık 40–45 cm boyunda, beyaz çiçekli bir bitkidir. Çiçek sayısı 3-15, koronalı, korona tepallerin 2/3'ü kadardır. Çiçeklenme zamanı, ağustos-ekim ayları arasındadır.
Tüm Akdeniz ülkelerinde ve Karadenizin güney kıyılarında yetişir. Türün nesli tehlike altındadır. Türkiye'de bulunan zambakların ülke dışına çıkarılması suçtur. Türe yönelik en önemli tehdit, kıyı bölgelerinde hızla yayılan yazlık konutlardır.
Dünya'da türü tehlikede olan kum zambağı Alaçam ilçesi Geyikkoşan sahilinde büyük bir alanda görülebilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Yapılan araştırmalarda Alaçam İlçesi Karşıyaka Mahallesi Sivri Tepe Mevkii'nde şehre hakim doğal bir tepe üzerinde kurulmuş bir höyük yerleşmesidir. Höyük üzerinde ve çevresinde yoğun miktarda keramik parçalarına rastlanmıştır. Ayrıca yol açma sırasında tahrip edilen kısımlarında da keramik, kiremit ve kemik parçalarına rastlanmıştır. Höyük tepesinin etrafının sur duvarları ile çevrili olduğu ve bu sur duvarlarının bazı kısımlarının korunduğu özellikle kuzey ve doğu taraflarında görülmektedir. Kale duvarlarının kapladığı alan yaklaşık 30×60 metre genişliğindedir. İlk ve Orta Tunç Çağı, Demir Çağı, Helenistik Çağ, Orta Çağ yerleşimleri tespit edilmiştir.

İlçenin merkezinde bulunan Çeşme, Karşıyaka, Yenicami mahallelerini kapsayan sit alanı içerisinde bulunan 61 adet tescilli yapı bulunmaktadır. Tescilli yapıların dışında tescil edilmeyen konut sayısı da hayli fazladır. Tescilli yapıların büyük çoğunluğunu konutlar oluşturmaktadır. 1 cami, 1 çeşme, 1 hamam ve 3 tane işyeri de tescili yapılar arasında yer almaktadır. İlçede bulunan yapıların yapılış tarihleri ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla birlikte plan özellikleri ve mimari elemanları açısında değerlendirildiğinde pencere sövelerindeki eğrisel söve başlıkları, merdiven tipi ve Osmanlı Barok üslubunun izlerini taşıması, ıslak hacimlerin yapı içinde yer alması ve sofada yer alan lavabonun gösteriş öğesi olarak yapıya 19. yy. sonlarında girmesiyle birlikte yapıların birçoğunun 1890 yıllarında inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.

İlçenin 2 km kuzeyinde deniz kıyısında temiz kumsalı, çınar, kavak ve taflan ağaçlarından oluşan güzel koruluğu ile Geyikkoşan mesire yeri yer almaktadır. Burası adını koruluğun içindeki Geyikkoşan Baba Türbesi'nden alır. Bir rivayete göre Geyikkoşan Baba Türbesi'nin bulunduğu yerdeki tarlayı, evcilleştirmiş olduğu geyikleri çifte koşarak sürermiş. Bu nedenle bu koruluğa Geyikkoşan denilmiş. Bu yöre hem piknik yeri olarak hem de denize girmek için ideal bir yerdir.
İlçenin güneyinde Vezirköprü sınırındaki denizden yüksekliği 1.665 m olan Dürtmen Yaylası da doğal güzellikleriyle görülmeye değer bir mesire alanıdır. Dürtmen Yaylası'na ulaşım asfalt yoldan sağlandığı için kolay olmaktadır. Kızılırmak deltasının bir kısmı da ilçe sınırları içindedir.

Geyikkoşan mevkiinde 6 Mayıs tarihinde Hıdırellez Şenlikleri yapılmaktadır. Bu şenliklerde Türkiye genelinden amatör ve millî güresçiler davet edilerek yağlı pehlivan güreş müsabakaları düzenlenir. Bu şenliklerin kökeninin 600 yıllık bir efsaneye dayandığı söylenmektedir. 600 yıl öncesine dayanan Geyik Baba efsanesi, ilçede tazeliğini halen koruyor. Efsaneye göre o dönemde sık ve büyük ağaçlarla dolu bir orman olan Geyikkoşan mevkiinde bir dede yaşarmış. Küçük tarlasını çevredekilerden habersizce eğittiği iki geyiğiyle gizlice sürermiş. Aynı zamanda Arap komutan olan ’Geyik Baba’ lakaplı dede, her yılın 6 Mayıs'ında tüm işlerini bırakarak o mevkideki koyun, kuzu, inek cinsinden hayvanları kesip fakir halka ziyafet verirmiş. Altın boyunduruk ve altın sabanıyla yine bir gün tarlada çift sürerken birkaç kişi tarafından görülmüş. Yabancılardan ürken geyikler kontrolden çıkıp bugün Kışlakonak Mahallesi (Gelemet) başlarında bulunan Meydancık Dağı'na kaçmış. Altından yapılmış boyunduruk ve sabanın halen dağın bir yerinde olduğuna inanılıyor.
Geyikkoşan'da vefat ettiği söylenen ’Geyik Baba’nın mezarını Arap Ordusu Komutanı Ebu Eyüb El-Ensari de askerleriyle ilçeden geçerken ziyaret etmiş. Halk da ’Geyik Baba’ ismindeki komutan adına türbe inşa etmiş. Günümüze ulaşan Geyik Baba Türbesi ziyaret ediliyor. İlçeye 2 km uzaklıkta Geyikkoşan mesire alanı, her senenin 6 Mayıs'ında Hıdırellez Şenlikleri'ne ve yağlı pehlivan güreşlerine ev sahipliği yapıyor.
Dürtmen Yaylası eteklerinde bulunan Hüseyin Dede Türbesi çevresinde de 7 Mayıs'ta benzer şenlikler düzenlenir.
Geyikkoşan
sahilinde Alaçam Öğretmen Evi vardır. Burası Alaçam içinde yaşayan insanların boş zamanlarda gel

Almus, Karadeniz Bölgesi'nde Tokat iline bağlı, merkezi il merkezine 34 km mesafede bir ilçe olup, doğusunda Reşadiye ilçesi ve Sivas ili Hafik ilçesi, batısında Tokat ili, kuzeyinde Niksar ilçesi, güneyinde Sivas ili bulunmaktadır. Başlangıçta köy ve nahiye iken idari taksimatta bucak merkezi olmuş, 1 Mart 1954'te ilçe olmuştur. 2020 yılı nüfus sonuçlarına göre nüfusu 23.825 kişidir.
Almus ilçesi ceviz büyüklüğündeki vişnesi ile ünlüdür. Yakın zamana kadar yaklaşık 30 yıllık bir geçmişi bulunan "Almus vişne festivali" yapılırdı (ilk festival dönem kaymakamı Duran Duman'ın talimatı ile başlamıştır). İlçenin sosyoekonomik yaşamında ve tanıtımında önemli bir yer tutan bu festival son birkaç yıldır yapılmamaktadır.

Fatih Sultan Mehmet devrinde Rum eyaletinin bir kısmında mevcut seraskerliklerin şöylece dağıldığı görülmektedir. Amasya müstakil bir seraskerlik bölgesi sayıldığı halde, 1972 kayıtlarına göre Tokat-Yıldız-Tozanlı ile birlikte tek bir seraskerlik Gavurni-Kafirni (şimdiki Almus) ayrı bir seraskerlik görülmektedir.
Eyalet'i Rum'daki 15. asır kalelerinden bahsedilirken Tozanlı nahiyesinde bir kale kaydı bulunmaktadır. Burasının Akarçay (Meğrelli) kasabası yaylasının üzerinde bulunan ve Akıncı Kalesi diye adlandırılan yer olması kuvvetle muhtemeldir. Yukarıdaki kayıtlara göre Almus'un bulunduğu mıntıka yani Tozanlı'nın mevcudiyetini 1453'ten öncelerine kadar götürmek mümkün olabilmekte, bundan öncelerine ait devirler hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.
Bugün ilçe hudutları dahilinde eski tarihe ışık tutacak kalıntılara, topraktan pişmiş mezar lahitleri, küp kırıklarına rastlamak mümkün olmaktadır. Buna göre Almus ve civarının Bizans ve ondan öncesi Roma İmparatorluğu devirlerinde meskun bir alan olduğu söylenebilir. Yerleşme alanlarının daha ziyade dere civarlarına veya tepelere dağıldığını kalıntıların buralarda bulunuşu teyit etmektedir.
İlçede bulunan yerleşimlerin önemli bir bölümü Roma ve Bizans döneminden kalan adlarını 1960'lara dek korumuş, ancak bu tarihten sonra tüm yerleşimlere Türkçe adlar verilmiştir. Ceget, Daduhta, Eftelid, Ekseri, Elpid, Filtise, Firedökse, Gibis, Leveke, Mamu, Meğelli, Muhad, Sideri, Tiyeri, Tomara, Varzil, Zora, Zuğri (Zevğari) gibi Yunanca kökenli eski köy adları hâlen halk arasında kullanılmaktadır.
Almus bölge adı Osmanlı kayıtlarında genellikle Amlus şeklinde yazılır. Bu adın kaynağı ve anlamı bilinmemektedir. Şimdiki ilçe merkezi olan Almus kasabası eski kayıtlarda Gavurini veya Kâfirini olarak anılır.Fuat Köprülü'nün Almus adını Bulgar (itil) Türklerinin hükümdarları olan Almış Han'dan türetme önerisi bilim çevrelerinde ciddiye alınmamıştır. Ramazan Durmaz'ın Eftelit (Yunanca Eftalithos, yani "yeditaş") adını İlk çağ'da bugünkü Afganistan'da hüküm süren Eftalit (Akhun) kavmine bağlama önerisi de spekülatif niteliktedir.
Ogurlar, Hunlar’la karışınca "karışmış" (Bulgamış) manasına gelen "Bulgar" adını aldılar. Eski Türk Bulgarlarının boylarından olan Varsaklar'dan bir ihtiyar, bize, kendilerinin "Abdallarla karışmış" olduğunu söylemişti. Bu noktada, Eftelit ile Almus / Almuş adını şöylece birleştirebiliriz: İdil Bulgarlarının hanı Almuş Han, Müslümanlığı kabul eden bir hükümdardı. Oradan, bazı İdil Bulgari oymaklarının buralara (Anadolu'ya) geldiği açıkça görülüyor. (Dipnot: Almış Han 921 yılında Müslümanlığı kabul eden İlk Türk hükümdarıdır)
Tokat ilinde eski adları ile; Almus (İtil Bulgarları/Almış Han) Kınık (24 Oğuz boyundan birisi), Avara, Yukarı Avara (Avar Türkleri), Eftelit (Eftalit/Akhun Türkleri), Çokabdal, Abdaldamı, Tomara (Kuman prenslerinden Tamara) Kımıza (Kımız) gibi, adları Eski Türk Tarihine atfedilmesi çok muhtemel yerleşim birimlerinin bulunması, Malazgirt'ten çok daha önceki devirlerde Bulgar, Avar, Oğuz, Kuman, Akhun gibi Türk boylarının Tokat Havzasına yerleştiğini gösteren etimolojik verilerdir. Tokat'ta bu konuya ilişkin olarak derinleştirilecek tarihi ve etimolojik araştırmalar ile Anadolu'daki Türk varlık başlangıcının, Malazgirt Zaferi'nden çok önceki yıllara götürüleceği ve bu varlığın Anadolu'daki ilk merkezlerinden birinin Tokat Platosu olduğunun bilimsel anlamda ispatlanacağı söylenebilir.

Kuzey yarımküresinde, enlemi: 40 derece, 22 dakika, boylamı: 36 derece 55 dakikadır. İlçenin yüzölçümü 1.033 km²dir. Almus ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 852 metredir. Almus'un iklimi Karadeniz'in tesiri altında kalan sahalarla Orta Anadolu'nun kara iklimi yanında geçiş teşkil eder. Yağış genellikle aylara dağılmıştır. Ortalama olarak yağış 5442 mm'dir. Ocak, şubat, mart, nisan, mayıs aylarında maksimum dereceye yükselir. En az yağış düşen aylar temmuz ve ağustostur. Baraj yeri ilçenin en verimli arazileri üzerinde bulunmaktadır. Vadinin aşağı kısımlarına doğru kaya mütecanis massif ve ince taneli andezidik lavlardan müteşekkildir. Bu andezitler genellikle kütle halinde olup, üst kısımlarına doğru iyice tabakalaşmış, lav akıntıları breş, konglemera ve tüfleri ihtiva etmektedir. Almus Baraj Gölünde su tutulmayı Ekim 1966'da başlanmış olup yüzölçümü 3130 ha'dır.

Almus'un yemek kültürü oldukça zengin ve iştah açıcıdır. İlçede yöreye has pek çok miktarda leziz yemekler yapılmaktadır. Özellikle hamur işlerinden Çökelekli, Katmer, Cızlak, Haşhaşlı ve Cevizli Çörek, Mantı, Yuğurtmaç; çorbalardan tarhana, Kuskus, Bacaklı Çorba, Helle Çorbası, gendime Toygası Çorbası; pilavlardan Keşkek, Mercimekli Bulgur Pilavı; tatlılardan Zile Pekmezi, Cevizli Şeker Sucuğu (Köme) Tırtıl Baklavası, Yufka Tatlısı, Zambak Reçeli yöreye has yemeklerin başlıcalarıdır.
Tokat ve Almus başta olmak üzere yerleşimde yaylacılık vardır. Yöre halkları yazın yaylalara yerleşirler. Köyleri Yayla Kültür Festivalleri olur. Yöresel oyunlar oynanır, halaylar çekilir.

Tokat ili dahilindeki turizme en uygun bölge Almus ilçesidir. İlçenin hemen yanı başındaki baraj gölü geniş yüzölçümü ve kıyılarını çevreleyen çam, kayın, gürgen ve meşe ormanları ile bir tabiat harikasıdır. İlçede konaklama tesisleri bulunmaktadır. Almus Baraj Gölü kıyıları çadırlı kamp yapmaya da uygundur. Gölde doğal olarak yetişen sazan türleri ve yayın gibi balıklar yanında, çiftliklerde yetiştirilen alabalık temin etme imkânıda mevcuttur. Göl amatör olta balıkçılığına açık olup, amatör balıkçılardan herhangi bir ücret alınmamaktadır. Göl sürat motoru ve su kayağı gibi çeşitli su sporları içinde uygun bir ortam oluşturmaktadır.
Almus ilçesi yayla ve dağcılık turizmi içinde çok uygun doğal şartlara sahiptir. Özellikle ilkbahar ve yaz mevsiminde ilçeyi çevreleyen yayla ve dağlarda el değmemiş bakir bir doğayı yaşama imkânı bulabilirsiniz. Piknik ve mangal için çok uygun açık alanlarda tamamen doğal beslenme ile yetiştirilmiş kuzu ve dana etlerinden tadabilirsiniz. Dilerseniz gölün hiçbir sanayi artığı bulunmayan sularında yetişen balıklardan ızgara yapabilirsiniz.

Almus kaymakamlığı 6 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alucra, Giresun ilinin bir ilçesidir. Giresun il merkezine 127 km, Gümüşhane iline 147 km, Erzincan iline 148 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 1.138 km²dir. Alucra ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.475 metredir.

Alucra'nın yerleşim tarihi Hititlere kadar uzanmaktadır. İskitler, Kimmerler, Medler, Persler, Romalılar ve Bizanslılar (Doğu Romalılar) bölgede sırasıyla hakimiyet kurmuşlardır.
MS 391 yılında Alucra Orta Asya'dan gelen Kıpçak ve Peçenek Türklerinin istilasına uğramış, bölge 60 yıl kadar Türklerin yönetiminde kalmıştır. 8. yüzyılda ise Maveraünnehirden gelen Oğuzlar, Türkmenler; Çamoluk, Çakmak ve Koman bölgelerine yerleşmişlerdir.
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Alucra ve çevresi Türkmen beyi Kuşluhan Bey tarafından fethedilmiş ve Danişmendliler Beyliği'nin idaresine verilmiştir. Bölge, Bizans ve Mengücekliler arasında bu dönemlerde birkaç kez el değiştirmiştir.
Osmanoğulları Anadolu birliğini kurunca, Alucra da bu beyliğe katılmış oldu. Bir dönem Türkmen Uzun Hasan önderliğinde Akkoyunlular Alucra'yı kendi topraklarına kattılar. Ancak Fatih Sultan Mehmed bu bölgeye sefer düzenleyerek geri aldı. Otlukbeli Muharebesi'nden sonra da Alucra bölgesi tamamen Osmanlı idaresinde kalmış oldu. Aluç ağacının çok olması dolayısıyla bu dönemde ismini aldığı sanılmaktadır. Başka bir rivayete göre de Fatih Sultan Mehmed, Şebinkarahisar'da iken elini Alucra'ya uzatarak "el-ücrâ" (ücra yer) diye söylediği rivayet edilir.
Anadolu'da çıkan Celali İsyanları'ndan Alucra da etkilenmiştir. Bu bölgedeki isyancı Türkmenler Kuyucu Murat Paşa tarafından sindirilmiştir. Bağırsak Deresi ismi, karınları yarılarak suya atılanlar dolayısıyla verilmiştir.
Gelvaris Sipahi ve Tederrüs Vakfı, Giresun'un Alucra ilçesine bağlı olan ve günümüzde Hacıhasan Köyü olarak bilinen eski adıyla Gelvaris köyünde kurulmuş tarihi bir vakıftır.
Vakfın öne çıkan temel özellikleri şunlardır:
Eğitim ve Askeri Odak:

Vakfın ismi, temel işlevlerini açıkça belirtir. "Tederrüs" ders verme ve eğitim faaliyetlerini, "Sipahi" ise askeri eğitim ve atlı asker yetiştirilmesini ifade eder.
İşlevi: Bölgede hem dini ve ilmi eğitimlerin verildiği bir merkez hem de Osmanlı ordusu için sipahi (atlı asker) eğitimi sağlayan bir askeri tesis/zaviye vakfı olarak hizmet vermiştir.
Tarihi Arka Plan: Arşiv belgelerine dayanan araştırmalara göre, Gelvaris köyünde vaktiyle bir malikane zaviye vakfı ile sipahilik ve tederrüs vakfının bir arada bulunduğu anlaşılmaktadır.
Araştırmacı Notu: Bu vakıfla ilgili detaylı tarihi belgeler ve vakfiye kayıtları, bölge tarihçisi Murat Dursun Tosun tarafından yapılan çalışmalarla gün ışığına çıkarılmıştır.
Sipahi Eğitim Merkezi: Köyün coğrafi olarak Alucra'nın geneline göre daha düz ve geniş bir araziye sahip olması, burayı atlı asker (sipahi) eğitimi ve binicilik faaliyetleri için ideal kılmıştır. Sadece yerel değil, çevre bölgelerden gelen sipahi adaylarının da burada eğitildiği tahmin edilmektedir.
Kayıp Ferman: 1912 tarihli bir Osmanlı belgesinde, vakfın sınırlarını belirten orijinal fermanın kaybolduğu ve kayıtlarda bulunamadığına dair bilgiler yer almaktadır.
I. Dünya Savaşı'nda Alucra'da bir cephe oluşturulmuş, cephe komutanı Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak karargahını bugünkü Fevzi Çakmak ile Yeşilyurt köyleri bölgesinde kurmuştur. Yeşilyurt köyü Kurbaba Dağı civarında şehitlik mevcuttur.
Halkının tamamına yakını Türkmen/Çepnilerden oluşur.

Alucra ilçesinde kemençe, davul ve zurna ile karışık horonlar oynanır.

1896 yılına kadar Mindeval ve Kuvata adında iki nahiyesiyle idare edilen Alucra, bu tarihten sonra Şebinkarahisar Mutasarrıflığına bağlı bir ilçe olmuştur. İlçe merkezi Karabörk, Kemallı, Koman köyleri arasında zaman zaman yer değiştirdikten sonra, şimdiki yerine yerleşmiştir.
1933 yılında Şebinkarahisar'ın da ilçe olmasıyla Alucra, Giresun iline bağlı bir ilçe olmuştur.

2024 Türkiye yerel seçimleri sonucunda AK Parti adayı Faruk Demirağ seçimi kazandı ve belediye başkanı oldu.

Alucra yöresinde Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasında bir geçiş iklimi görülür. İlkbaharda karların erimesi ve yağmurların başlamasına paralel olarak akarsuların debisi artar. Bu mevsimde debisi en yüksek akarsu Bağırsak Deresi'dir.
İnce Dere, suyunun büyük kısmını Gavur Dağları'ndaki karların erimesinden alır. Dere yaz kuraklığından dolayı ağustos ayında tamamen kurur. Bağırsak Deresi de yazın beslenemediği için kuruma noktasına gelir.
Moran Deresi ise Bağırsak ve İnce Dere'ye göre rejimi daha düzenli olup yazın da sularını akıtmaya devam eder.

Yıllık yağış miktarı: 560 mm
Ortalama sıcaklık: 18ºC
Ortalama en düşük sıcaklık: -1,9 °C
Akarsuların debisi ve yıllık yağış miktarına bakıldığında genel olarak düzensiz bir rejim olduğu anlaşılır. Bu hâliyle Alucra'nın iklimi Karadeniz ikliminden çok karasal iklimdir.

Alucra yöresi, bitki örtüsü bakımından yayla özelliği taşır. Dağların kuzey yamaçları ağaçlarla kaplı iken, güney yamaçları daha sade görünüşlüdür. Yörenin karakteristik bitki örtüsü, ormanlar ve geniş otlaklardır. Ormanlık alanlar merkeze yakın yerlerde çam ağaçlarından oluşurken, Zilovacık gibi daha yüksek yerlerde yerini köknar ağaçlarına bırakır. Muhtelif yerlerde hiçbir ticari değeri düşük olan fındık da yetişir. İlçe merkezindeki başlıca ağaç türleri selvi ve kavaktır. Bölgenin en önemli ormanları Tohumluk Ormanı, Zilovacık Ormanı, Çalgan Ormanı, Boyluca Ormanı ve Aralıktepe Ormanı’dır. Yayla düzlüklerinde geniş otlaklar uzanır. Gavur Dağları eteklerindeki otlaklar, büyükbaş hayvancılık için önem arz eder. Ekili alanlarda en fazla tahıl yer alır. Bunun başlıca sebebi yağış azlığı ve yaz kuraklığıdır. Bunda yörenin tabii su kaynakları bakımından çok yetersiz olması da etkendir. Sulanabilir alanlarda patates, fasulye, şeker pancarı ve kara lahana tarımı yapılmaktadır. Meyvecilik neredeyse yoktur.

İlçede yaylacılık gelişmiş durumdadır. Eskiden bölge halkı hayvan otlatmak için yaylaya göç ederken, son yıllarda temiz dağ havası alarak dinlenmek ve çeşitli yayla şenliklerine katılarak eğlenmek için yaylaya çıkmaktadır. 

Seyd-i Bekir Türbesi: Doludere Köyü’ndedir.
Sarı Dede Türbesi: İlçe merkezindeki Babapınar Mahallesi’ndedir
Mayıs Deresi (Hayran Kaplıcaları): Aktepe Köyü’nün Belençayır Mahallesi’ndedir.
Arda Boğazı: Arda Köyü yakınındaki dönemeçte yer alır.
Kamışlı Gözesi: Kamışlı Köyü’ndedir.
Kamışlı Kilisesi: Kamışlı Köyü’ndedir.
Çayır Göze: Karaağaç Mahallesi’ndedir.
Seyyid Mahmud Çağırgan Veli Türbesi: Boyluca Köyü’ndedir.
Seyyid Çağırgan İsmail Hakkı Veli Türbesi: Fevzi Çakmak Köyü’ndedir.
Çağırgan Gülami Yakup Efendi Türbesi: Gürbulak Köyü’nün Yukarı Mahallesi’ndedir.

Giresun Üniversitesi Alucra Turan Bulutçu Meslek Yüksekokulu 20 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Laboratuvar ve Veteriner Sağlık, Bankacılık ve Sigortacılık, Maliye, Halkla İlişkiler, Medya ve İletişim, Büro Yönetimi ve Yönetici Sekreterliği, İşletme ve Muhasebe programları ile bunların ikinci öğretimleri (İÖ) olmak üzere toplam 13 program bulunmaktadır.
3.150 m²’lik kullanım alanına sahip 4 katlı yüksekokul binasında 17 derslik ile 19 ve 25 bilgisayarlı iki bilgisayar laboratuvarı bulunmaktadır. Bu laboratuvarlarda internet erişimi vardır. Ayrıca okul içerisinde bir radyo istasyonu da bulunmaktadır. 2.500 kitap kapasiteli bir kütüphane, 30 kişilik histoloji ve anatomi laboratuvarları, profesyonel 5 kamera ve 12 fotoğraf makinesi, 2 kurgu bilgisayarı ve bir stüdyo içeren medya atölyesi ile 250 m² kullanım alanına sahip bir öğrenci kantini bulunmaktadır. 80 m² büyüklüğünde bir salonu ve 150 m² alana sahip 300 kişilik bir yemekhanesi bulunmaktadır.
Kredi ve Yurtlar Kurumuna (KYK) ait 250 yatak kapasiteli erkek öğrenci yurdu ile 250 yatak kapasiteli kız öğrenci yurdu bulunmaktadır.

İlçe merkezine bağlı 6 mahalle bulunmaktadır. Bunlar:

Babapınar Mahallesi
Karaağaç Mahallesi
Kemallı Mahallesi
Mesudiye Mahallesi
Topçam Mahallesi
Yunus Emre Mahallesi

Alucra'ya karayolu ile Giresun, Ordu, Samsun, Trabzon, Ankara, İzmir, Bursa ve İstanbul'dan düzenli otobüs seferleri yapılmaktadır.

Alucra Kaymakamlığı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alucra Belediyesi26 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alâeddin Camii, Konya'da Alâeddin Tepesi adlı höyüğün üstünde Anadolu Selçuklu Devleti devrinde şehrin ulu camisi olarak inşa ettirilmiş yapıdır.
Konya'nın en büyük ve en eski camisidir. Yapımı iki aşamada gerçekleşmiştir: ilk aşama I. Mesud döneminde başlayıp onun ölümünden sonra yerine geçen II. Kılıçarslan'ın caminin avlusuna bir kümbet inşa etmesi ile son bulmuştu. Yaklaşık 26 yıl sonra I. İzzeddin Keykavus yapıyı genişletmeye başlamış; ölümü üzerine yarım kalan inşaat I. Alaeddin Keykubad'ın saltanatının ilk yıllarında tamamlanmıştır.
II. Kılıçarslan'ın caminin avlusunda inşa ettirdiği kümbet Selçuklu hanedanının büyük kısmının mezarı olmuştur. I. İzzeddin Keykavus'un yapımını başlattığı ikinci kümbet ise tamamlanamadan kalmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin eski başkenti Konya'da bulunan yapı, iç kalede kasrın ortasında Taht Mahallesinde inşa edilmişti. Günümüz Konya'sında, şehir merkezinde sondaj ve arkeolojik kazıların dahi yapıldığı bir höyük üzerinde, Alâeddin Tepesi'nde yer almaktadır.

Doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen bir plana sahiptir. Kitabelerden birisinde cami mimarının Dımaşk.lı Mehmed b. Havlan, mütevellisinin Atabeg Ayaz olduğu belirtilmiştir.
Biri doğu cephesinde, diğerleri kuzey cephede dört kapısı vardır. Günümüzde doğu cephesindeki kapı kullanılır.
İki farklı dönemde inşa edilen yapıda üç farklı iç mekan düzenlemesi görülür. I. Mesud döneminde başlayıp, II. Kılıçaslan'ın saltanat döneminde tamamlanan mekan, kubbe ile örtülüdür. Batıda ve doğudaki bölümlerin yapım ise I. İzzeddin Keykavus döneminde başlanmış, I. Alâeddin Keykubad döneminde tamamlanmıştır. Bu bölümlerdeki düz toprak dam örtüyü taşıyan tuğla kemerler farklı dönemlere ait, çeşitli sütun ve sütun başlıkları ile taşınmaktadır.
Abanoz ağacından minberi Türk sanatının çok değerli bir eseridir. Minberin usta kitabesinden 1155 yılında Ahlatlı usta Hacı Mengüm Berti tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
Maksûre kubbesinde ve mihrapta kalan parçalardan Alâeddin Camii'nde çini süsleme bulunduğu anlaşılmaktadır. Mihrapta kullanılan renkler. Anadolu Selçuklu çinilerinde kullanılan patlıcan moru, firuze ve siyahtır. Çini malzeme üzerinde usta olarak Kerimüddin Erdişah adı yer alır.
Caminin minaresi Osmanlı döneminde yapılmıştır ve avluda bulunur.
Alâeddin Camii, II. Abdülhamid tarafından yaptırılan tamir ve bazı değişikliklerden sonra, 1914-1918, 1920-1923 ve 1940-1945 savaş yıllarında askerî işlere tahsis edilerek kapatılmıştır. 1958'den itibaren duvarlarında çok tehlikeli çatlakların belirmesi üzerine tekrar kapatılarak tamirine başlanmıştır.

Yapının avlusundaki iki türbeden tamamlanmış olanı II. Kılıçarslan ait; iki katlı, ongen prizma gövdeye sahip özgün bir eserdir. Çininin içinde günümüzde sekiz sanduka vardır. Sandukalardan birinin II. Kılıçarslan'a ait olduğu bilinir. Diğer sandukalarda yatanların kim olduğu kesin olarak bilinmez. İ. Konyalı, sandukaların II. Rükneddin Süleyman Şah (ö.1204), III. Kılıçarslan (ö. 1205), I. Gıyaseddin Keyhüsrev (ö. 1211), I. Alâeddin Keykubad (ö. 1237), II. Gıyaseddin Keyhüsrev (ö. 1246), IV. Kılıçarslan (ö. 1266) ve III. Gıyaseddin Keyhüsrev'e (ö. 1284) ait olduğunu öne sürmüştür. Bunlara I. Kılıcarslan'ın oğlu Şehinşah ile III. Kılıcarslan, II. İzzeddin Keykavus ile III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in de eklenebileceği de iddia edilir.
Avludaki ikinci türbe, inşaatı yarım kalmış sekizgen planlı yapıdır. İçinde sanduka bulunmaz. Selçuklu sultanlarından biri için yapıldığı kesin olmakla beraber kimin için inşa edildiği bilinmemektedir.

Fact Sheet:alâeddin Camii;Konya 4 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alâeddin Tepesi, Türkiye'nin Konya ili kent merkezinde, üzerinde Alâeddin Camii ve avlusunda sekiz Anadolu Selçuklu Sultanı'nın mezarı da dahil olmak üzere önemli tarihî yapılar bulunduran tepe.
Konya ovasının batı kenarındaki dağların son yamaçlarına yakın bir mevkide yer alan, 450 x 350 metre boyunda, 20 metre yüksekliğinde oval planlı bir höyüktür. Şehrin tarihi boyunca gelişimi bu tepenin etrafında şekillenmiştir. Frig döneminden Cumhuriyet dönemine kadar mimari ve arkeolojik mirası katmanlar halinde bünyesinde barındıran tepe, adını üzerindeki Orta Çağ Konyası'nın ulu camisi olarak inşa edilen Alâeddin Camii’nden ve Konya Köşkü olarak da bilinen Alaeddin Köşkü'nden alır. Günümüzde bir mesire yeridir. Çevresini bir tramvay hattı dolaşır.

1941 yılında Türk Tarih Kurumu'nun yaptığı kazılar sonucunda, Alâeddin Tepesi üzerindeki ilk yerleşimlerin MÖ 3000'li yıllarda, Erken Tunç Çağında yapıldığı bilinir. Tepe, sonraları Hititlere ev sahipliği yaptı. Hitit Krallığı'nın MÖ 1190'da yıkılmasının ardından Friglerin egemenliğine girdi. Bu dönemde tepeye "Kawania" ismi verilmişti. Friglerin ardından bölge Lidyalıların eline geçti. MÖ 547 yılında Lidya Krallığı'nı yıkan Ahameniş İmparatorluğu döneminde ise Kapadokya satraplığına bağlı bir kent haline geldi.
Kawania, eski Yunancada "Kaoania" olarak telaffuz edilmekteydi. Bu dönemde kentin adını, ses benzerliğinden ötürü Yunancada "tasvir" anlamına gelen "İkonion"a bıraktığı tahmin edilmektedir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü dönemde İkonion, çevresindeki geniş bir bölgenin idari merkezi konumundaydı. Bu dönemde tepeyi çevreleyen surlar yenilenirken, sur dışına da bazı yapılar inşa edildi.
11. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya'nın ulu camisi ve Selçuklu sarayı Alaeddin Tepesinin kuzeyine inşa edildi. Caminin avlusuna  II. Kılıç Arslan ve I. İzzeddin Keykavus tarafından birer türbe inşa edildi. II. Kılıçarslan'ın türbesi, kendisinden sonraki yedi sultanın daha gömüldü.
Anadolu Selçuklu Devleti 1308’de yıkıldı. Karamanoğulları yönetimine giren kent, 1468’de nihai olarak Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Alaeddin Tepesi üzerindeki Selçuklu sarayı, 17. yüzyıla kadar Beylerbeylik yerleşkesi olarak kullanıldı. 17. yüzyılda terk edildi ve harap hale geldi.
Tepe, 19. yüzyıl sonunda hızla meskenlerden arındırıldı. 20. yüzyıl başında Rum Mektebi ve bir tiyatro binası inşa edildi, daha sonra orduevi, düğün salonu gibi yapılar yapıldı. Çıplak bir tepe olan Alaaeddin Tepesi, 1910'lardan sonra ağaçlandırıldı ve ağaç dikilen yerleri piknik yeri olarak kullanılmaya başlandı. Tepeye yeni bina yapılmaması, mevcutların kaldırılması, ağaçlandrılıp ağaçlandırılmaması konuları zaman zaman basında tartışıldı.
Tepe, 13 Kasım 1982'de Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun kararı ile "Arkeolojik, Tarihi ve Doğal Sit Alanı” olarak tescil edildi. Çevre ve Şehircilik Bakanlık Makamının 10 Mayıs 2019 tarihli "olur"u ile “Doğal Sit – Nitelikli Doğal Koruma Alanı” olarak belirlendi.

Tepede yer alan ve günümüze kadar ulaşan en önemli yapı, tepenin kuzeyindeki Alâeddin Camii ve kümbetleridir. Yapımı 1220 yılında tamamlanan cami, adını Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubad'tan alır. II. Kılıç Arslan tarafından yaptırılan avludaki büyük türbe, ongen planıyla devrin diğer mezar yapılarından farklıdır. Bu yapıda II. Kılıç Arslan dahil sekiz sultanın mezarı bulunmaktadır. Sultanlar Türbesinin yanında I. İzzettin Keykavus'un yaptırdığı ancak yarım kalan bir türbe daha mevcuttur. Türbelerin her ikisi de kümbet tipindedir, çokgen gövdeli üzeri külahla örtülü yapılardır.

Alaeddin tepesinde, II. Abdülhamid devrinde vali Avlonyalı Ferid Paşa'nın yaptırdığı su haznesi bulunur. Valiliği döneminde yaşanan su sıkıntısı nedeniyle bir su komisyonu kuran ve halktan 16bin altın lira toplayan Ferid Paşa, Konya'nın 23 km güneybatısında Çayırbağı köyündeki kaynak suyu Alâeddin Tepesi'nde yapılan depoya getirilmiştir.  Depo girişinin iki yanına yuvarlak kemerli çeşmeler yapıldı. Moloz taş ve kesme taştan yapılan 500 metreküp hacmindeki depo, 1902'de halkı katıldığı büyük bir törenle açıldı. Depo, 1954 yılında kullanım dışı kaldı.  

Tepenin Mevlâna Külliyesi'ne bakan kısmında, 1936 yılında Ulusal Mimarlık Akımı tarzında inşa edilen Şehitler Anıtı yer almaktadır.

1954 yılında Belediye tarafından Alâeddin Gazinosu olarak inşa edilmiştir. 1958'de ABD'nin Kaliforniya eyaletinin Torrance şehri ile Konya'nın kardeş şehir olmasının hatırasına ismi, Torrance Gazinosu olarak değiştirildi. Daha sonra Alâeddin Keykubat Düğün Salonu olarak işlev gören yapının konservatuvar binası olarak yeni bir işlev kazanmasına 2022'de onaylanmıştır.

Kilise sokağı üstünde1960 yılında inşa edilmiş Orduevi binası bulunur. Aynı yerde daha önce ordu adına Askeri Kütüphane olarak 1927'de inşa edilmiş bir bina bulunuyordu. Bu bina orduevi binası olarak kullanılmış, 1960 yılında yıkılarak yeni orduevi binası inşa edilmiştir.

Selçuklular döneminde tepenin kuzeyine Selçukluların merkezi olan bir saray yaptırılmıştı. Bu sarayın bir parçası olarak tepenin eteğinde, bir burç yapısının üzerinde III. Kılıçarslan devrinde yapılan  köşk, Alâeddin Keykubad devrinde tamir edilince Alêedin Köşkü olarak anılır oldu. İki katlı köşkün duvarları çini ve yazı bordürleri ile süslü idi.  Üst katında üç yanı konsollar üzerine oturan balkonlarla çevrilmiş kare planlı bir salon vardı. İran'daki benzerleri, örneğin Âli Kapı Köşkü gibi etrafı seyretmek üzere inşa edilmişti. Yapı, Bursa, Edirne ve Topkapı Saraylarına ve bilhassa Adalet Kulelerine ilham kaynağı olan çok önemli bir Selçuklu saray yapısı olarak kabul edilir.
Köşk, Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra önce Karamanoğulları'na, sonra Osmanlılar'a geçti. 17. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti tarafından beylerbeyi yerleşkesi olarak kullanıldı. Sultan Cem, 1474-1481 yılları arasında burada sancak beyi sıfatıyla oturdu. Saray, 17. yüzyılda terkedilip harap oldu. 1905-1908 yılları arasında, Konya Valisi Cevad Bey'in emri ile yıktırıldı.
Kalıntıların büyük kısmı kaybolmuştur; yalnız sur hattındaki kerpiç beden duvarları ile köşkü taşıyan iki konsol varlığını sürdürür. Geriye kalanların üstü 1961'de mimar İhsan Kıygı tarafından geliştirilen bir koruma çatısı ile koruma altına alınmıştır. Bu betonarme kabuk çatı, Türkiye'nin arkeolojik alanda ikinci koruma çatısı uygulaması idi (İlki, Karatepe-Aslantaş arkeolojik alanında Turgut Cansever tarafından tasarlanan koruma çatısı idi). Koruma çatısı  2016-2017 yılında taşıyıcı sisteminin yıprandığı gerekçesiyle yıkılarak ortadan kaldırıldı.

Geçmişte höyüğün üstünde, kayıtlara "Amphilokios Kilisesi", "Eflatun'un Rasathanesi", "Saat Kulesi" gibi adlarla geçen bir Bizans kilisesi de bulunmaktaydı. Caminin güneyinde, kıble duvarının hemen yanında bulunan  ve 10. veya 11. yüzyıllarda tepede inşa edilen kiliseden günümüze hiçbir iz gelmemiştir. 13. yüzyılda yazılan bazı kaynaklara göre bu kilisenin içinde İlkçağ'ın tanınmış filozofu Eflatun'un mezarı bulunmaktadır. 1465-1466 yıllarında bölgeden geçen Vasilij adındaki bir Rus tüccar, kilisenin Türkler'in "Eflatun Kilisesi", Hristiyan halkın ise "Amfilokios Kilisesi" dediğini aktarmıştır. Mezar, Eflatun'a değil, 4. yüzyılda yaşamış Amfilokios adlı din adamına aittir. Yapıya verilen "Eflatun" adının, Amfilokios adından halk ağzından bozularak meydana geldiği ya da binanın Ankaralı Aziz Hagios Platon'a ifade edilmiş olabileceği şeklinde görüşler mevcuttur. Konya'da Osmanlı devri başladığında Eflatun Mescidi adıyla ibadete açık olan bu yapı; 1872 yılında artık cemaati kalmadığından saat kulesine dönüştürüldü. I. Dünya Savaşı sırasında cephanelik olarak kullanılmasının ardından 1920'lerde ortadan kaldırıldı. Günümüzde ise yerlerinde orduevi durmaktadır.

Tepenin güneyinde ise 20. yüzyıla kadar Rum ve Ermeni toplulukların yaşadığı bir mahalle yer almaktaydı. Bu toplulukların birbirine bitişik kiliseleri, 1920'lerde ortadan kalkmıştır.

Tepe, 19. yüzyıl sonuda süratle meskenlerden arındırılmıştı. 20. yüzyıl başında   tepenin çıplak bir hale geldiği dönemde Eski Kilise Sokağı üzerinde Rum Mektebi ve Tiyatro binası inşa edildi. Rum Tatbikat Mektebi, 1933 yılında Cumhuriyet Fırkası Genel Merkezi'nin talebi üzerine, 500 lira bedelle Cumhuriyet Fırkasına verilmiş ve Halkevi binası olarak kullanılmıştır. Rum Tiyatro Binası ise 1960 yılında yanıncaya kadar, Belediye Sinema binası olarak kullanılmıştır.

Anadolu Kaplanları 1980'li yıllardan günümüze Türkiye ekonomisindeki ve sanayi üretimindeki payları dikkat çekici ölçüde ve hızda artan bir grup şehir ve bunların yakın bölgeleri için kullanılan bir tanımdır. Bu bölgelerden yetişen sanayici iş insanları ve bunların şirketleri için de kullanılır. Anadolu Kaplanları'nın liderliğini ve başkentliğini Denizli (20) yapmaktadır.
Şehirler bazında ele alındığında, tanımın özellikle Denizli başta olmak üzere, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kayseri, Balıkesir ve Konya için kullanıldığı görülmektedir. Bazı kaynaklarda söz konusu ekonomik büyüme trendi içinde siyasî yankılar da aranmakta ise de terim öncelikle ekonomiktir.

Yönetim merkezleri en büyük şehirlerde yerleşik olan şirketler, üretim merkezlerinin nerede olduğuna bakılmaksızın, genellikle Anadolu Kaplanları tanımı içinde anılmamaktadır. Ancak, üretim operasyonlarını orta büyüklükteki şehir merkezlerinde gerçekleştiren büyük şehir şirketleri de hesaba katıldığında, tanımın kapsamı daha genişlemektedir.
Anadolu Kaplanları olgusu ve özellikle Denizli Sanayisi 2006 yılı içinde ABD kamu televizyon kanalı PBS'nin bir filmine konu edilmiş, uluslararası medyada çeşitli yazılarda olguya değinilmiş, uluslararası danışmanlık şirketlerinin araştırmalarında yer almıştır.
İstanbul Sanayi Odası'nın Türkiye'nin en büyük bin şirketini derecelendiren yıllık araştırmalarından en yakın tarihlisi olan 2005 sıralamasına göre, Anadolu Kaplanları tanımına en iyi uyan merkezlerde yerleşik ve Türkiye'nin ilk 1000'i içinde yer alan şirketlerin sayısı tabloda yer almaktadır. Bu şirketlerin ardından başka büyük ölçekli şirketler ve çok sayıda KOBİ geldiği göz önüne alınmalıdır.
İş dünyası içinde Anadolu Kaplanları tanımını veya varyantlarını kullanan ödüller, konferanslar ve kurumlar bulunmaktadır.
Anadolu Kaplanları, terim olarak, hızlı gelişen Doğu Asya ülkeleri için kullanılan "Asya Kaplanları" teriminden hareketle literatüre geçmiştir.

Andırın, Kahramanmaraş ilinin bir ilçesidir.

Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol istilası ile çöküşü sırasında Kahramanmaraş ve çevresinde, Dulkadiroğulları Beyliği'nin sınırları içinde 200 yıl kadar kalan Andırın, 1515 yılında bu beyliğin Osmanlı İmparatorluğuna bağlanması ile de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisine girmiştir.
Yavuz Sultan Selim 1514 yılında çıktığı Çaldıran seferinden dönerken sefere çağrılmasına rağmen Osmanlı ordusuna katılmayan Dulkadir beyi Alaüddevle üzerine yürüyüp Andırın'ın Akkale mevkiine geldiğinde kendisini karşılayan eşrafın gençlerini işaret ederek "bunların arasından Mekteb-i Enderun’a talebe alınsın" şeklinde emir verdiği, bu mektebe öğrenci olarak girenlere izne gelişlerinde "enderunlu", buna izafeten yerleşim yerine "Enderun" denildiği, bu kelimelerin daha sonra andıran ve Andırın şeklinde söylenmeye başladığı bilinmektedir.
1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanı ile Maraş Halep'ten ayrılmış ve görülen lüzum üzerine Andırın ilçe teşkilatı lağvedilerek Andırın Göksun'a bağlı bir nahiye şekline getirilmiştir.
20 Ekim 1918'de mondros mütarekesinin imzalanmasından sonra işgal hareketleri ile birlikte Fransızlarla birlikte Ermeniler de Maraş'a girmişlerdir. Ermeniler Fransızların giremediği Andırın'a girmişler, insanlık dışı imha hareketleri ile birçok köyü yakıp yıkmışlar, önlerine geleni akıl almaz bir şekilde öldürmüşlerdir. Andırın Kurtuluş Savaşı'nda Çukurova (Kilikya)'daki savaşın merkezini teşkil etmiştir.
4 Eylül ile 12 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Heyet-i temsiliye'nin seçildiği Sivas Kongresi'nden sonra Çukurova bölgesi Kuvâ-yi Milliye Teşkilatının kurulması için, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilen Osman Tufan Paşa 1920 yılı ocak ayı başında Sivas-Develi-Göksun güzergahını takip ederek Andırın'a gelmiştir. Andırın'da hemen teşkilatını oluşturan Osman Tufan Paşa, İbrahim ve Ali Yaycıoğlu, Musa Beyazıt, Hacı Zülfikaroğlu, Ahmet Paşa, Musa Kayran ve Şakir Bozdoğan gibi grup ve bölük komutanlarından oluşan birlikleri ile, Andırın, Kadirli, Haruniye, Osmaniye ve Kozan'ın kurtuluş hareketinin öncüsü olmuştur.

İlçenin nüfusu 2020 adrese dayalı nüfus sayımına göre 32.377'dir. İlçenin etnik yapısı Türkler ve Çerkezlerden oluşur.
İlçe 57 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Andırın Kahramanmaraş'ın ve bölgenin en yeşil ve ormanlık ilçesidir. Oldukça engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Andırın ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.054 metredir. İlçenin en yüksek noktası Boncuk Tepesi 2.249 m yükseltidedir. İlçenin yüzölçümü 1.202 km²dir.

Elma Dağı
Tırıl Dağı
Akça Dağı
Sarımsak Dağı
Başdoğan Dağı
Karüce Dağı
Topuçlu Dağı

Karasu ırmağı

Beşbucak yaylası
Altınboğa yaylası, Andırın ilçesinin ulaşımı en kolay yaylasıdır.
Çokak Yaylası Andırının kuzeyinde bulunmaktadır.
Halbur Yaylası Andırın-Geben Karayolu üzerindedir.
Kümbetir Yaylası, Yeşiltepe Köyü sınırları içerisindedir.
Meryemçil Yaylası, Geben-Göksun kara yolu üzerindedir.
Mazgaç Yaylası
Kırksu Yaylası, Geben Kasabasında bulunmaktadır.
Akifiye Yaylası
S Yaylası, Akgümüş mahallesi sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Kuyucak Yaylası, Arıklar mahallesi sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Rifatiye Yaylası

Alameşe (Babikli) Kalesi
Anacık Kalesi
Azgıt Kalesi
Beyoğlu (Çürük) Kalesi
Bossek (Tuğluca) Kalesi
Boynuyoğunlu Kalesi
Burunönü (Çöğdür) Kalesi
Bülen Kalesi
Büveme Kalesi
Copçalar (Çınkırlı) Kalesi
Çebiş Kalesi
Çuhadarlı (Keçibucu-Mitel) Kalesi
Haştırın Kalesi
Hisar Kale
Kabakoz Kalesi
Kaleboynu Kalesi
Kalekısığı Kalesi
Keleşli Kalesi
Torlar/Tatarlı/Tahirli Kalesi

İlçenin kara yolu ile; Kahramanmaraş ili, Göksun ilçesi, Kadirli ve Düziçi ilçelerine ulaşımı vardır. Ayrıca ilçeden Adana'nın Saimbeyli ilçesine patika yolu ile ulaşım mevcuttur.

Ankara – Konya Yüksek Hızlı Treni ya da kısaca Ankara – Konya YHT, 317,267 kilometre (197,141 mi) uzunluğundaki Ankara – Konya güzergâhında TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Yüksek Hızlı Trendir.
250 kilometre/saat (160 mph) azami hıza uygun Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu ve 300 kilometre/saat (190 mph) azami hıza uygun Polatlı – Konya yüksek hızlı demiryolu üzerinde hizmet veren YHT hattı, 23 Ağustos 2011'de hizmete girmiştir.

Ankara - Konya YHT hattının 5 istasyonu bulunmaktadır. Bunlar (Ankara kalkışlı olarak) sırasıyla Ankara YHT Garı, Eryaman YHT Garı, Polatlı YHT Garı, Selçuklu YHT Garı ve Konya Garı'dır.

YHT hattında 250 kilometre/saat (160 mph) azami hız yapabilen CAF tarafından üretilen 6 vagonlu HT 65000 yüksek hızlı tren setleri veya 300 kilometre/saat (190 mph) azami hız yapabilen Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka 8 vagonlu HT 80000 yüksek hızlı tren setleri kullanılmaktadır.

Günlük Ankara kalkışlı 5; Konya karşılıklı 5 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 1 saat 45 dakikadır. Ankara – Konya arası tren ücreti Ocak 2026 itibarıyla 430₺ olarak belirlenmiştir.

Yüksek Hızlı Tren

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arabaşı ya da arabaşı çorbası, Türk mutfağının İç Anadolu'ya özgü çorbasıdır. Tarihi Selçuklu'ya dayanmaktadır. Diğer beylikler de bu yemeği Karamanoğulları'ndan öğrenmiş ve İç Anadolu Bölgesi'nde yaygınlaşmıştır.
Arabaşı isminin nereden geldiği konusunda farklı rivayetler olmakla birlikte kesin bir bilgi yoktur. Yaygın görüş özellikle İç Anadolu Bölgesi'nde soğuk kış günlerinde akşam yemeğinden sonra ara sıcak olarak tüketildiğinden “ara-aşı” kelimelerinden geldiği yönündedir.
Çorbanın özelliği ekmek ile birlikte değil, beraberinde hamur yutularak yenmesidir. Çorbası ile hamuru birbirinden ayrılamaz bir yemek olan arabaşı çoğu yörede bir ritüeldir.
Yalnızca un, su ve biraz da tuz eklenerek pişirilen hamur; ilk örnekleri keklik etiyle, sonraki örnekleri horoz etiyle yapılan bu çorbayla yutularak tüketilmektedir. Eskiden çorbası aynı tastan ortak olarak içilirdi ve çorbaya hamuru ilk defa düşüren kişinin evinde bir sonraki arabaşı yapılırdı.

Arabaşı, yaygın olarak İç Anadolu Bölgesi'nde görülür. Türkiye'de Çorum, Nevşehir, Ankara, Antalya, Burdur, Denizli, Muğla, Niğde, Sivas, Konya, Aksaray, Uşak, Afyonkarahisar, Mersin, Eskişehir, Karaman, Kütahya, Çankırı, Kırıkkale, Kırşehir, Yozgat, Isparta ve Kayseri'nin Türkmen ağırlıklı ilçelerinde bilinir.
Bunların dışındaki illerin bazı ilçelerinde yapılır. Örneğin Afyonkarahisar'da Emirdağ ve Eskişehir'de Sivrihisar civarında sıklıkla yapılırken bu ilçe ve yakın ilçeleri dışındaki kesimlerde pek bilinmez. Sivas'ta Yozgat ve Kayseri'ye yakın olan Gemerek ve Şarkışla ilçelerinde yapılır. Ankara'da Polatlı, Şereflikoçhisar ve Evren ilçelerinde yapılırken Kırıkkale'de ise Yozgat'la komşu ilçe Delice'de yapılır. Delice'nin hemen yanı başındaki Balışeyh'te ise bilinmez. Adana'da Pozantı ilçesinde meşhurdur ama diğer illerinde pek bilinmez.

Yozgat arabaşısı, 27 Aralık 2013 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Sivrihisar arabaşısı, 21 Şubat 2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

  == Kaynakça ==
  1. Yöresel Bir Çorba: Arabaşı(Arap aşı, Ara aşı) Badem, Abdullah, Akturfan, Mustafa 
https://www.researchgate.net/publication/347520627_Yoresel_Bir_Corba_Arabasi_Arap_asi_Ara_asi Erişim tarihi:12.05.2026
  2. Arabaşı Çorbası Ulutürk, Muammer  Türkiye Turizm Ansiklopedisi  https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/arabasi-corbasi Erişim tarihi:12.05.2026

Arapgir, Malatya iline bağlı bir ilçedir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin batı kesiminde, Yukarı Fırat Bölümü'nde, Fırat Vadisi'nin batı yakasında, Malatya iline 114 km mesafede yer almaktadır. TÜİK 2023 yılı ADNKS nüfus sayımına göre tüm ilçe nüfusu belde ve köyleriyle birlikte 10.641'dir.
Burada 1249 yılında Arapgir Katedrali inşa edilmiştir.

Çubuk adlı komutan Arapgir'in savaşla alındığı ve iki komutan tarafından kuşatıldığı, komutanlardan birinin adının Cihangir diğerinin Arap Mehmet olduğu, Cihangir'in şehit olduğu ve baştaki üst komutanın Arap Gir diye emir verdiği ve şehrin isminin bundan sonra Arapgir olarak kaldığı rivayeti vardır.
Melikşah'ın Anadolu'ya gelmediği Süleyman Bin Kutlumuş'u memur ettiği tarihi bir gerçeklik olarak kabul edilir. Kutlumuş oğlu Süleyman bu savaşta bulunsa veya bir üst komutan olsa da olay hikâyede söylendiği gibi olsaydı Arapgir şehri bu ismi daha önce Bizanslılar ve Ermeniler tarafından kullanılmış olması gerekecekti.

Arapgir'in eski adı Daskuza'dır. Daskuza (Arapgir) civarındaki yerleşim birimlerinin en eskilerinden olup Malatya ili ile yaşıt sayılabilir.
Arapgir, 577 yılında Arap Hatem Tai tarafından fethedilmiştir. Bizans İmparatorluğu ile yakın ilişki içerisinde bulunmuştur. 1070 yılından sonra Anadolu Selçuklu Devleti idaresine geçmiştir Ermeni yerleşimleride bu dönemde ticaretin bölgede gelişmesi için Selçukluların teşviki ile başlamıştır. Selçukluların Moğollara Kösedağı Savaşı'nda yenilmesinden sonra Moğolların, Anadolu beyliklerinin kurulmaya başladığı dönemde Karakoyunluların eline geçer. 1515 Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girer.
1518 yılında tutulan ilk Osmanlı Tesnit Tahrir defterinde Diyarbakır eyaletinin 12 sancağı bulunmaktaydı. Bu defterde Arapgir de yer almakta ve 10. sırada bulunmaktaydı. 1928 yılına kadar Elazığ'a bağlı iken, 1927-1928 tarihli devlet salnamesinde ise Arapgir, Malatya'ya bağlı bir kaza olmuştur.
1988 yılına kadar Arapgir ve Arapkir şeklinde her iki yazım şekli de resmî olarak kullanılmıştır. A. Cengiz Sezer'in yaptığı araştırmalar ve başvurular sonucu 22 Temmuz 1988 tarihinde Vejdi Gönül imzası ve İller İdaresi Genel Müdürlüğü'nün 420.208/14-5606 sayılı yazısı ile Arapgir olarak “g” harfi ile kullanılmasına karar verilmiştir.

İlçe, engebeli ve dağlık bir bölgeye sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin batı kesiminde, Yukarı Fırat Bölümü'nde, Fırat Vadisi'nin batı yakasında, Malatya iline 114 km mesafede yer almaktadır. Arapgir'in toprakları doğuda Elazığ'ın Ağın, batıda Malatya'nın Arguvan, kuzeyde Erzincan'ın Kemaliye ve Sivas'ın Divriği, güneyde Elazığ'ın Keban ilçeleri ile çevrilidir. İlçe merkezinde rakım 1250 metredir. Yüzölçümü 964 km²dir. 2000 genel nüfus sayımına göre ilçe merkezi 10.180, köylerin nüfusu 6.445 olup toplam nüfus 17.070'tir. İlçenin Taşdelen olmak üzere 1 bucağı, merkez olmak üzere 1 belediyesiyle 42 köyü ve 49 mezrası vardır.

Arapgir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.166 metredir. İlçenin yüzölçümü 987 km²dir. İlçeyi yüzey şekilleri bakımından üç bölümde incelemek gerekir.

İlçenin batı ve kuzeyindeki dağlık bölüm.
İlçe merkezinin doğusunda kalan bölüm
Güney bölümünü oluşturan orta yükseklikteki az engebeli "Dişterik" yazısı.

Göldağı: Yüksek, uzun ve devamlı antiklinal durumlu bir sıradağdır. En yüksek tepesi At Kuyruk Sallamaz zirvesinde 2393 m'yi bulur. Arapgir'e doğru birdenbire kesilir. Bu sıradağ diğerleri gibi yayvan ve çok geniş değildir. Arada sert kayalıklar; yer yer derin vadilerle parçalanmıştır. Buna rağmen buralarda arazi çetin değildir. Göldağı ormandan yoksun, ancak, yaylacılığa çok elverişlidir. İlçe merkezinin sulama ve içme suyunun tamamını Göldağı karşılar. Eteklerinden çok sık mesafelerden çıkan kaynak sularla küçük düzlükler, çayır ve meyve bahçelerini oluşturmaktadır. Özellikle vadi boylarınca uzanan yeşilliklerin kavak, çınar, söğüt ve meyve ağaçları ile bunların arasında birkaç dönümden oluşan çok sayıda sebze bahçeleri süsler.
Sarıçiçek Yaylası: Arapgir'in kuzeyinde yer alır, üstü çok geniş dalgalı buna rağmen kenarları diktir. Bünyesinde mezozoik kalkerleri teşkil eden düzgün bir sırt hâlinde, Eğerli Dağı'nı (2275 m) geçtikten sonra Divriği'yi Arapgir'e bağlayan yola geçit veren Mamahar Gediği'ne kadar devam eder.

Sarıçiçek Yaylası'ndan başlayıp doğuya doğru Fırat Nehri'ne kadar uzanan yayın içinde kalan ve Dutluca (Aşutka) Ovası'nı da içinde bulunduran bölüm, yüksekliği 1000 – 1100 m kadar olan az dalgalı bir arazidir.

Arguvan ilçesi ile sınır teşkil eden Söğütlü Çayı'nın kuzeyinde, içinde Taşdelen nahiyesi de bulunan, orta yükseklikte, az engebeli araziye Dişterik Yazısı denir. İlçenin köylerinin çoğu bu bölümde yer alır. Küçük bir ovadır.

Yıllık sıcaklık ortalaması: 11,7 °C
En soğuk ay: Aralık
Sıcaklık ortalaması: -2,0 °C
En sıcak ay: Temmuz
Sıcaklık ortalaması: 25,0 °C
Yağış miktarı (yıllık): 563,3 mm

Malatya-Arapgir Karayolu bir kuşak ya da bağlantı yolu değil, şehirlerarası karayoludur. Malatya'nın Karadeniz Bölgesine açılan kapısı, Erzincan, Sivas ve Elazığ illeri arasında önemli bir şehirlerarası yoldur. Ayrıca 2014 yılında inşaatına başlanan ve hala devam eden Divriği-Arapgir-Keban Yolu Tünelleri Projesi bölgenin ulaşım anlamında zor şartlarını ortadan kaldırıyor. Sarıçiçek-1 Tüneli 1600 metre ve Sarıçiçek-2 Tüneli 1100 metre toplam uzunluğu 2700 metre olan iki tüpten oluşmaktadır. Malatya ile Arapgir Merkez arası mesafe yaklaşık olarak 120 kilometredir. Malatya ile Arapgir Merkez arası süre yaklaşık olarak 1 saat 30 dakika sürmektedir. Malatya Arapgir minibüsleri 7 gün hizmet vermektedir. Arapgir'den Malatya merkeze gidene kadar 25 durak vardır. Yaklaşık 45 dakika sürmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Arapgir ilçesi 63 mahalleden oluşmaktadır.

İlçenin en önemli tarihî eserleri arasında Ulu Camii bulunmaktadır. Bu eserin 14. yüzyıl yapısı olduğu sanılmaktadır. Yine Yeni Camii'nin Akkoyunlular döneminde (1389-1551) yapıldığı söylenmektedir. Cafer Paşa Camii 1694 tarihinde Cafer Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mirliva Ahmet Paşa Camii (şimdiki adı ile Çarşı Camii'dir), Mirliva Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu cami 17. yüzyıla aittir. Gümrükçü Osman Paşa Camii 1823-1824 tarihinde yapılmıştır. Çobanlı Camii yapım tarihi 1893 olarak bilinmektedir. Ayrıca Molla Eyüp Camii, Osman Paşa Camii ve Çarşı Hamamı ilçede bulunan diğer tarihî eserler arasındadır. 
Anadolu'daki en eski cemevi de Arapgir sınırlarında yer alan Onar Mahallesi'nde inşa edilmiştir. 
Ayrıca ilçede birkaç kale kalıntısı, eski mezarlıklar ve de bir gümüş madeni bulunmaktadır.
1915 öncesi Arapgir'de 7 Ermeni kilisesi bulunmakta idi. Günümüze sadece bir tanesi kalıntı hâlinde yetişebilmiştir.

Abdullah Cevdet (1869-1932)
Cevat Çobanlı (1870-1938)
Zehra Bilir (1913-2007)
Kavalalı Mehmed Ali Paşa (1769-1849)
Yusuf Kamil Paşa (1808-1876)
Hamdi Suat Aknar (1873-1936)
Cemal Azmi (1868-1922)
Fethi Gemuhluoğlu (1923-1977)
Rasim Tekin (1877-1939)
Çubuk Bey
Mehmet Fahri Oral (1911-1980)
Aram Açıkbaşyan (1867-1915)
Vahagn Davtyan (1922-1996)
Hacı İbrahim Paşa (1632-1772)
Hacı Mehmet Paşa (Vefatı 1775)
Ethem Paşa (1862)
Cevat Çobanlı (Orgeneral) (1873-1938)
Adnan Çobanlı (1924-1968)
Mehmet Şakir Paşa (1844-1903)
Mehmet Celal Azmi (1968-1922)
Mirliva Ahmet Paşa (14.YY)
Dr. Abdullah Cevdet Karlıdağ (1869-1932)
Prof. Dr. Osman Nuri Eralp (1878-1940)
Prof. Dr. Hamdi Suat Aknar (1873-1940)
Gümrükçü Osman Paşa (Vefatı 1938)
Prof. Dr. Ahmet Afif Erzen (1913)
Karabaş-ı Veli Hazretleri (1604-1681)
Süreyya Mustafa Paşa (1878)
Hüseyin Avni Karaahmetoğlu (1864-1954)
Müderris Hacı Ahmet (1837-1893)
Ahmet Fatih Paşa (1844-1903)
Abdurrahman Şener Efendi (1853-1925)
Abdullah Dilaver Argun (D.1902)
Ahmet İzzettin Çağpar (1893-1952)
Hattat Hacı Mahmut Yazıcı (1881-1946)
Cafer Paşa
Ethem Paşa
Kara Süleyman Paşa
Yusuf Paşa
Gümrükçü Osman Paşa
Süleyman Paşa
Mustafa Süreyya Paşa

Selami Tekkazancı
Şemsi Belli
Mehmet Bakır
Erol Özyiğit
Kemal Naci Ekşi
İlyas Salman
Naim Cömertoğlu (Vali)
Tuncay Kavuncu (Tuğgeneral)
Mevlüt Yalçın (Tuğgeneral)
Recai Uğurluoğlu (Tümgeneral)
Şinasi Doğu (Tuğgeneral)
Cemil Özer (Tümgeneral)
Metin Emiroğlu
Vali Yılmaz Ergun
Ahmet Genç
Dr. K. Naci Ekşi
Prof. Dr. Muhan Bali
Prof. Dr. Seyfettin Uludağ
Prof. Aydın Akkaya

Mehmet Reşat Tardu
Mehmet Sevigen
Battal İlgezdi
Yüksel Çengel
Ferit Mevlüt Aslanoğlu
Metin Emiroğlu
Dr. İsmail Namık Gedik
Gülay Yedekci

Mehmet Ali Aydınlar
Emin Cankurtaran
Adil Üstündağ
Turan Tuna
Ercihan Ekşi
Yakup Aydın Karabay
Halit Polat
Ali Meral
Yüksel Kadıoğlu
Enver Çam
Derman Ünsal

İdraki (1285-1324)
Remzi (1848-1907)
Rengi (1817-1890)
Fehmi Gür (Şair)

19. yüzyıl ortalarında eski Arapgir terk edilerek bugünkü yerine taşındığından sanat değeri yüksek birçok tarihî yapı, eski Arapgir'de kalmıştır. Bu tarihî eserlerin birçoğu harap hâldedir. Eski Arapgir'de Hanikah, Cafer Paşa Camii, Osman Paşa Hamamı, Çarşı Hamamı, Miran Çayı kıyısındaki Harap Pazar harabeleri, Berenge Deresi boyunca uzanan vadi ile Kaynarca gezilecek ve görülecek yerler olarak sayılabilir. Arapgir ilçesine 15 km uzaklıkta bulunan Onar köyünde Roma döneminden kalma 18 kaya mezarı bulunmaktadır. 28 Nisan 2011 tarihinde bu kaya mezarları 1. derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir. Ayrıca köyde 1224 yılında inşa edilmiş, tarihin bilinen en eski cemevi bulunmaktadır. Günümüzde Meydan Köprüsü, Gümrükçü Osman Paşa Camii, Millet Hanı ve Çobanlı Konağı restorasyon çalışmaları bitirilerek turizme kazandırılmıştır.
Yine Arapgir'de bulunan kaya arası kanyonu yer yer dik ve sarp kayalıklardan oluşup 17 bin 847 metre uzunluğundadır. Kanyonun doğa sporlarının, balık ve kara avcılığı, dağcılık, turizm ve yaylacılık faaliyetleri için doğal ortam olduğu gözlemlenir. İlçede 2 yıldızlı, 52 kişi kapasiteli turistik otel bulunmaktadır.
27 Kasım 2021 tarihinde Arapgir'in Cittaslow (Yavaş Sakin Şehir) üyeliği kabul edildi.

İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. İlçe Tarım Müdürlüğü'nü

Artova, Tokat'ın bir ilçesidir. Tokat il merkezine 37 km uzaklıktadır. 2020 yılı nüfus sonuçlarına göre ilçenin nüfusu 8.132 kişidir. İlçenin yüzölçümü 444 km²’dir. Artova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.189 metredir.
İlçenin doğusundan 20 km uzunluğunda kaplama bir kara yolu ile Sivas-Tokat kara yoluna ulaşılır. Buradan Tokat il merkezine 18 km mesafede olup, güneyindeki 17 km mesafelik kara yoluyla Yeşilyurt ve 29 km'lik kara yolu ile Sulusaray ilçesine ulaşım sağlanmaktadır.

Bazı tarihi kaynaklar Artova ilçesinin kuruluşunun Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferine dayandırmaktadırlar. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “ ... şimale doğru giderek Çamlıbel dağından, Sivas eyaleti toprağında mahsulü çok, mamur ve müzeyyen kasaba misali köylerden geçtik. Arıkova (Artova) kasabasına geldik. Oradan da yine şimale giderek Şeyh Nusrettin Tekkesine uğradık” kaydı bulunmaktadır. 1 Haziran 1944'te ilçe olmuştur.

İlçeye bağlı 27 köy ve 1 beldenin toplam nüfusu 10.636, ilçe merkez ve köy nüfus toplamı ise 16.246'dır. İlçe merkezi nüfusunda 1990-2000 yılları arasında %21,1 artış olmasına rağmen, 1990-2000 yılları arasında köy nüfusunun toplamında %19,8 oranında bir azalma görülmektedir. İlçe merkez ve köylerinin genel olarak 1990-2000 yılları arasında toplam nüfusunda %8,2'lik bir azalma söz konusudur.

2005 yılından itibaren ilçenin dönüm noktası sayılan çimento fabrikasıyla yeni bir atılım hamlesiyle ilçe son 15 yıl içerisinde çok fazla bir gelişim gösterememiştir. 

Artova Kaymakamlığı Resmi Sitesi 4 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Artova Belediye Başkanlığı Resmi Sitesi 4 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arhangelos Mihael kilisesi ya da diğer adıyla Aya Elenia Kilisesi, Konya’nın Sille Mahallesi’nde yer alan bir tarihi kilisedir.

İsa’dan sonra 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafından yaptırılmıştır. Bu kilise, Anadolu’nun ilk kiliselerinden biri olarak bilinmektedir. Aya Elena Kilisesi, 5 bin yıllık tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Sille Mahallesi’nde bulunur. İçinde Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Karamanoğlu Beyliği ve Osmanlı izleri barındıran bu mahalle, tarih ve kültür açısından oldukça zengindir.
Kilisenin iç yapısında, Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe bir tamir kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabe, kilisenin tarihine dair bilgi vermektedir ve 1833 tarihli olduğu bilinmektedir. Rum Kırımı ve Ahali Mübadelesi'nden dolayı kilisenin tarihî Hıristiyan cemaati yok olmuştur.

Aydın, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Efeler şehridir. İl, 2024 itibarıyla 1.161.702 kişilik nüfusuyla Ege Bölgesi'nin üçüncü büyük şehridir. Aydın'ın güncel nüfusu 1.165.943'tür. 17 ilçesi vardır.
Aydın'ın trafik plaka kodu 09'dur.

Aydın, tarih boyunca yetiştirdiği filozoflar, bilim insanları ve tarihçiler açısından zengin bir geçmişe sahiptir. Ünlü tarihçi Herodotos, Aydın ili için "Gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü" demiştir. Karacasu ilçesinde, Unesco Dünya Mirası Listesi'nde olan Afrodisias Antik Kenti bulunmaktadır.

Aydın 37°K 27°D koordinatlarında yer alır. Aydın ilinin yüzölçümü 8.116 km2dir. Kuzeyinde İzmir, kuzeydoğusunda Manisa, doğusunda Denizli, güneyinde Muğla ve batısında Ege Denizi yer alır. Ortalama deniz seviyesi 64 metredir.
Aydın'da 395.494 hektar alanda sulu tarım yapılmaktadır. Zeytinlik ve meyvelikler en geniş alanı kaplar.

Ege Denizi'ne doğru dik uzanan dağlar ve bunları ayıran ovalardan oluşur.

Aydın'da bitki örtüsü, Akdeniz ikliminin özelliklerini yansıtır. İl yüzölçümünün büyük bir kısmında maki ve orman örtüsü vardır. Makilik alanlar bodur ağaç ve çalılar ile kaplıyken ormanlarda ise piynar, meşe, çınar, karaçam, kızılçam, fıstık çamı, ıhlamur, kestaneve defne gibi türler yer alır.

Aydın ilinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi (Köppen: Csa) etkilidir. Bu iklim şartları ve topoğrafik yapı Aydın ve çevresinde iki ayrı bitki topluluğunun (maki ve orman) gelişmesine neden olmuştur. Kar yağışı ender görünür.

Doğu-batı ekseninde kıvrımlar çizerek boydan boya akan ve Ege Bölgesi'nin önemli akarsularından biri olan Büyük Menderes, bölgenin en önemli nehirlerinden biridir. Diğer küçük akarsular arasında Çine Çayı, Karpuzlu Çayı ve Büyük Menderes'in kollarından olan Akçay ve Dandalaz Çayları bulunmaktadır. İlde 14 baraj (Kemer Barajı, Topçam Barajı, Yaylakavak Barajı, İkizdere Barajı, Adnan Menderes Barajı, Karacasu Barajı, Gökçeburun Barajı, Katrancı Barajı, Hamzabali Barajı, Başçayır Barajı, İsabeyli Barajı, Güvendik Barajı, Karacahayıt Barajı ve Koyunlar Barajı) ve 10 adet gölet bulunmaktadır. DSİ tarafından ilde inşa hâlinde bulunan baraj, gölet, sulama, taşkın ve içme suyu tesis projeleri de bulunmaktadır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Aydın İl Nüfusu: 1.172.107(2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.116 km²dir. İlde km²ye 144 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 534 kişi ile Kuşadası'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,53 olmuştur. Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 17 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 671 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Kuşadası (%3,22) - Yenipazar (-%2,01).

Aydın ili madencilik açısından zengindir. Özellikle seramik ve cam endüstrisi için önemli endüstriyel ham maddeler olan feldspat ve kuvars il ekonomisine katkıda bulunmakta ve ihraç edilmektedir. İlde işletilen kömür, mermer, kuvars, feldispat ve zımpara taşı çıkarılan maden sahaları bulunmaktadır. Ekonomik olmaması veya düşük kalitesi nedeniyle henüz çıkarılmayan; potansiyel ve görünür rezervlere sahip altın, asbest, bakır-kurşun-çinko, barit, cıva, demir, diatomit, grafit, kükürt, vermikülit, talk ve uranyum yatakları bulunmaktadır.
İl oldukça zengin jeotermal sahalara sahiptir. Buharkent, Germencik, Sultanhisar, Efeler, Kuşadası'nda işletilen veya potansiyel olarak keşfedilmiş jeotermal kuyular bulunmaktadır. İlde ayrıca 8 jeotermal elektrik santrali bulunmaktadır.

2018-2019 sezonu sonunda, Aydın ili spor kulüplerinden bir üst lige yükselen ya da küme düşen olmamıştır. Futbolda Nazilli Belediyespor 2. Ligde play-off maçları sonunda lig 10.su olmuştur. Aydın'ın tek süper lig takımı Aydın Büyükşehir Belediyespor Kadın Voleybol takımı Avrupa'da Challenge Cup'ta final oynayarak 2. olma başarısını elde etmiştir. Aydın PTT SK, Hentbol Erkekler 1. Lig'de 9. olmuştur. Diğer kulüpler 2., 3. ve bölgesel ligdedir.
Aydınspor isimli spor kulübü Aydın ilini temsil etmekteydi. Günümüzde Süper Amatör Lig'de olan Aydınspor 1991-1992 sezonunda Süper Lig'e yükselmişti.
Önemli spor tesisleri: Adnan Menderes Stadyumu (10.988), Mukan Perinçek Stadyumu (10.500), Kuşadası Özer Türk Stadı (8.000), Söke Şehir Stadı (5.000), Atatürk Spor Salonu (2.000), Mimar Sinan Spor Salonu (2.000), Kardeşköy Sentetik Atletizm Pisti ve 3 adet yarı olimpik kapalı yüzme havuzu.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur. Aydın, bir ‘büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisinin yetki ve görevleri Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devredilmiş ve kaldırılmıştır. Aydın Valisi Yakup Canbolat, Ağustos 2023/376 sayılı kararla Bursa Valisi iken atanmıştır.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden büyükşehir belediye başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde ilçe belediye başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı büyükşehir belediye başkanıdır. Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16. madde)
Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı, Özlem Çerçioğlu (CHP), 31 Mart 2024 seçimlerinde %50,53 oy oranıyla seçilmiştir. Aydın Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 82 olup büyükşehir belediye başkanı, 18 ilçe belediye başkanı ve 63 üyeden meydana gelmektedir. Bunların 56'sı CHP,19'u AK Parti, 6'sı MHP ve 2'si İYİ Parti'ye mensuptur.
Özlem Çerçioğlu, 14 Ağustos 2025'te, parti içindeki bazı sorunları beyan ederek Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrılıp iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ne katıldı ve "Erdoğan'ın himayesinde" hizmet etmek istediğini belirtti.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri'ne göre, iki değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 14'ü CHP'li ve 4'ü AK Parti'li belediye başkanıdır.

İlde bir devlet üniversitesi bulunmaktadır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, 1992 yılında kurulmuştur. Üniversitede 3 enstitü, 20 fakülte, 1 devlet konservatuvarı, 6 yüksekokul, 19 meslek yüksekokulu ile 35 araştırma ve uygulama merkezi bulunmaktadır. Ayrıca toplam 446 ilköğretim okulu bulunmaktadır.

Osmanlı hükûmetinin İngiliz sermayeli Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC)'ne verdiği imtiyaz ile inşa edilen ve Aydın'a kadarki kısmı 1 Temmuz 1866'da hizmete giren İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu ve bu hattın şubesi olan Ortaklar – Söke şube demiryolu Aydın iline hizmet vermektedir. Anadolu'nun ilk, Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci demiryolu olan bu hat, Ege Bölgesi'nin güney ve güneydoğusunda çıkarılan madenler ile Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovalarında yetiştirilen çeşitli tarım ürünlerinin, özellikle incirin İzmir Limanı'na daha hızlı getirilip ihracatının yapılabilmesi amacıyla inşa edilmiştir. 1935 yılında TCDD tarafından satın alınarak kamulaştırılmıştır. Hat üzerinde Göller Ekspresi ve Güller Ekspresi Anahat Trenleri ve Basmane – Denizli, Basmane – Nazilli, Söke – Denizli ve Söke – Nazilli Bölgesel Trenler hizmet vermektedir.

İzmir ile Aydın arasında, İzmir - Aydın Otoyolu olarak bilinen Otoyol 31 bulunmaktadır. Bu otoyol üzerinde de Türkiye'nin en uzun üçüncü tüneli, Türkiye Otoyolları üzerindeki en uzun ikinci tüneli olan 75. Yıl Selatin Tüneli bulunmaktadır. Aydın Büyükşehir Belediyesi Sarı Otobüslerinin 11.12.2015 tarihinde hizmete başlaması ile ilçeler arası ulaşım daha da kolaylaşmış ve Aydın Büyükşehir Belediyesi'nin belirlediği fiyat politikası ile diğer ulaşım seçeneklerine kıyasla biraz daha uygun hâle gelmiştir. İl genelinde toplu taşımada Aykart kullanılmaktadır. Ayrıca yapımı devam eden Otoyol 31'in 140 km'lik Aydın-Denizli Otoyolu kısmının inşaatı devam etmektedir. Otoyolun kalan kısmının açılması ile birlikte Ege Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi arasındaki ulaşımın kısalacağı, turizm ve ticaret gelirlerinin de pozitif yönde artacağı öngörülmektedir.

Kuşadası Limanı'ndan deniz yolu ulaşımı sağlanmaktadır. Burası kruvaziyer turizminin önemli limanlarından biridir. Ayrıca Yunanistan'ın Sisam adasına karşılıklı feribot seferleri düzenlenmektedir.

Aydın'ın Efeler ilçesinde bir havalimanı bulunmaktadır. 1.435 metre uzunluğunda piste sahip olan bu havalimanı yıllarca kullanılmamıştır. 2012 yılında işletme hakkı Devlet Hava Meydanları İşletmesi tarafından 20 yıllığına Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığına devredilmiştir. Günümüzde Türk Hava Yolları Uçuş Akademisi adıyla, 27 eğitim uçağıyla pilotaj eğitimi için kullanılmaktadır.

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı bir eğitim ve araştırma hastanesi, Sağlık Bakanlığı'na bağlı 10 tane devlet hastanesi, altı entegre devlet hastanesi, üç ağız ve diş sağlığı merkezi, 128  Aile Sağlığı Merkezi bulunmaktadır. Ayrıca Efeler ilçesi Kuyulu mahallesi sınırları içerisinde 1500 yatak kapasiteli, günlük 20 bin kişiye hizmet verecek olan Aydın Şehir Hastanesi, inşaatı tamamlandıktan sonra 22 Aralık 2025 tarihi itibarıyla hizmet vermeye başlamıştır.

T.C. Aydın Valiliği

Aziz Pavlus Kilisesi veya Aziz Pavlos Kilisesi, Konya'nın Meram ilçesinde bulunmakta olan tarihî bir Roma Katolik kilisesidir. Kilisenin Pavlus'un adını taşımasının sebebi, Anadolu'ya yaptığı ilk misyonerlik gezisi esnasında İkonium'a (Konya) gelmesidir.
Kilise, 1910 yılında, burada uzun yıllar boyunca çalışmış olan Fransız teknisyen ailelerine dini yardım ve desteği veren Assomptionistes rahipler tarafından inşa edilmiştir. Gotik stilde inşa edilmiş olan kilise, şehirdeki pek çok kilise arasında ayakta kalan tek kilisedir. Diğerleri yıkılmış veya hristiyan topluluğu azaldıkça, camiye dönüştürülmüştür.
Kilise 1963 yılında bakım ve onarım geçirmiştir.

Kesme sille taşından yapılmış olan kilise, şehir merkezinde Alâeddin Tepesi'nin güneydoğu tarafında konumlanmaktadır.

Katolik Kilise. "Aziz Pavlos Kilisesi". 22 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2007. 

 OpenStreetMap'te Aziz Pavlus Kilisesi (Konya) ile ilgili coğrafi veriler

Bakır Taş Çağı, MÖ 5000-3000 yılları arasını kapsayan tarih öncesi dönemdir. Bakır Çağı'nın bir diğer adı Maden Taş Çağı'dır. Taş aletler yanında bakırın da kullanılmaya başlamasından dolayı Kalkolitik Çağ olarak adlandırılan bu dönem, Geç Neolitik Çağ'ın devamıdır. Bu çağda da, Neolitik Çağ'da olduğu gibi, bölgesel farklılıklar bulunmaktadır.
İlk bakır izabesine dair kanıtlar Sırbistan'daki Rudnik Dağı civarında bulunan yaklaşık MÖ 5500'de var olmuş bir arkeolojik yerleşim bölgesinde rastlanmıştır. Bakır Çağı'nın başlangıcı ve bitişi Avrupa ve Yakın Doğu'da aynı zamanlara denk gelirken, Çin'de MÖ 3000, Sahra-Altı Afrika'da MÖ 2000 Güney Amerika'da MÖ 1400 yılları civarında başlamıştır. Afrika ve Amerika'daki eritme ve izabe yöntemlerinin bağımsız bir şekilde geliştiği düşünülmektedir. Kuzey Amerika'da ise bakır izabesi Avrupalıların kıtaya ayak basmasına kadar görülmemiş, ancak bakır cevheri çeşitli başka yöntemlerle mücevher ve eşya yapımında kullanılmıştır. Avustralya'da ise yerliler tarafından bakırın da dahil olduğu herhangi bir metalin kullanımına tarihte ve tarih öncesinde rastlanmamıştır.
Anadolu'da bulunan Hacılar, Canhasan, Kuruçay Höyükleri bu devirde var olmuş yerleşim yerlerine örnek oluşturur.

Kalkolitik Çağ, Erken, Orta ve Geç olmak üzere üç evrede incelenir. Bu evreler arasında çömlek biçimleri, metal kullanımının yaygınlığı, sanat tarzı, bina inşası ve ekonomik aktiviteler bakımından kültürel, sosyal ve teknolojik çeşitli farklar bulunmaktadır.

Geç Neolitik dönemde yaşanan yangınlardan sonra ileri üretici dönem denilen Kalkolitik dönem başlamıştır. Bu dönemin en önemli özelliği taş aletlerin yanı sıra bakırın da kullanılmaya başlanmasıdır. İkinci önemli özellik ise özgün desenli kapların üretilmesidir. Kalkolitik Çağ'ın ilk evresi olan Erken Kalkolitik'te nüfus artışıyla birlikte yerleşim yeri sayısında da artış vardır.
Anadolu'daki önemli yerleşim yerleri arasında Hacılar Höyük, Kuruçay Höyüğü, Can Hasan Höyüğü, Köşk Höyük, Yumuktepe, Tülintepe Höyüğü, Norşuntepe, Korucutepe, Kurban Höyük, Samsat ve Tilkitepe sayılabilir. Tüm bu yerleşimlerin yanı sıra Doğu Anadolu'da, günümüz Malatya şehri sınırları içerisinde yer alan Arslantepe (Eski Malatya) yerel Kalkolitik kültürlerin anlaşılması ve doğru tanınması bakımından çok önemlidir. Arslantepe ve Hacınebi (Şanlıurfa) gibi kazılardan elde edilen sonuçlar Mezopotamya'nın etkisi ile bölgede bir kentleşme sürecinin başladığı fikrini kökünden yıkmıştır.

Çatalhöyük kemik buluntuları sonuçlarına göre R1b ve R1a Y-DNA haplogrubu MÖ 5000-4700 yıllarında Anadolu'ya gelerek Anadolu yerli insanını oluşturduğu ve bu toplumun Mezopotamya'dan çok daha önce şehirleşme sürecine girdiği anlaşılmıştır. Bu haplogrubun Kurgan hipotezine göre Proto-Hint-Avrupalılar tarafından Karadeniz-Hazar steplerinden Anadolu, Avrupa ve Asya'ya yayıldığı düşünülmektedir.

İkinci evreyi oluşturan geç kalkolitik dönem kabaca MÖ 4. bine tarihlenir. Küçük kutsal alanlardan başka ortak tapınaklar bulunmamaktadır. Genel olarak sadece bebekler ev içlerine gömülmüştür. Yetişkinler ise yerleşim dışına gömülmektedir. Halk tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdürmüş, zaman zaman avcılık ve balıkçılık da yapmıştır. Maden kullanımıyla ilgili olarak ticaret oldukça yaygınlaştırılmıştır.
Anadolu bu dönemde büyük olasılıkla Boğazlar üzerinden gelen göçlere sahne olmuştur. Buna bağlı olarak nüfus artmış ve yeni yerleşim yerleri ortaya çıkmıştır. Artık Anadolu'nun bütününde homojen bir kültürden söz etmek söz konusu değildir. Göçlerle gelen etkiler sonucu eski ince kap formlarının yanında onlardan tümüyle farklı, siyah zemin üzerine beyaz boya ile yapılmış çizgilerle bezenmiş yeni kap çeşitleri ortaya çıkmıştır. Daha önceki gerçekçi Anatanrıça figürinlerinin aksine son derece soyut, fakat yine Anatanrıçayı ifade eden, mermerden yapılma idoller yaygınlaşmıştır.

Daha yoğun bir yerleşim görmüş olmasına karşın Kalkolitik Çağda da Anadolu'da bir kültür bütünlüğünden söz edilemez. Bu dönemde Anadolu'nun coğrafi ve topoğrafik konumu gereği bazı dış etkiler söz konusudur. Kuzeybatı Anadolu, Balkanlar ve Ege Adalarında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya'da, Çukurova ise Kuzey Suriye'de gelişen kültürlerin etkilerini gösterir.
Kalkolitik Çağ'da Anadolu'da ölü gömme adetleri bölgelere göre değişiklik göstermektedir. Ölüler yerleşim yeri içine veya yerleşim yeri dışına toprak, küp ya da taş sanduka biçimli mezarlara gömülmüş, yanlarına ölü hediyesi olarak çanak, çömlek, süs eşyası ve silahlar bırakılmıştır.

Anadolu'da bugüne kadar tanınan en gelişmiş Erken Kalkolitik kültürü Hacılar'da bulunur. Kare ya da dikdörtgen planlı, taş temelli, kerpiç yapılar düz damlıdır. Evler arasındaki dar sokakları ve yerleşmenin etrafını çevreleyen kerpiç koruma duvarı ile Hacılar bir kent görünümündedir. Bitişik düzendeki evlere geniş avludan açılan kapılardan girilir. Evlerdeki geniş mekanlarda küçük bir kutsal alan, işlik, kuyu ve çanak çömlek atölyeleri bulunmaktadır.
Hacılar'da bu çağın en belirgin özelliği, el yapımı, boyalı çanak çömleğin kullanılmış olmasıdır. Hacılar'ın Erken Kalkolitik Çağ'a ait V - I katlarında (MÖ 5400 - 4750), teknik ve form açısından ileri bir düzeye erişmiş parlak perdahlı, tek renkli çanak çömleklerinin yanı sıra zengin bezeklere sahip boyalı çanak çömlek giderek artış göstermektedir. Boyalı olanlar krem ya da pembemsi sarı renkte zemin üzerine kırmızımsı kahverengi ile yapılmış geometrik motiflerle bezenmiştir. Oval ağızlı kaseler, küre gövdeli çömlekler, iri vazolar, dikdörtgen çanaklar, küpler ve testiler değişik kap formları arasındadır. Neolitik Çağ'ın devamı olan pişmiş toprak tanrıça heykelciklerinin çoğu oturur durumda ve daha şematik olarak yapılmıştır. Taş, kemik ve az sayıdaki bakır eşya da aynı geleneğin devamıdır.

Geç Kalkolitik Çağ'ın Batı Anadolu'daki önemli yerleşme birimlerinden biri de Beycesultan'dır. Denizli iline bağlı Çivril ilçesinin 5 km güneydoğusundaki bu yerleşim yerinde saptanan 40 yapı katından XL - XX'nin (MÖ 4000 - 3000) Geç Kalkolitik Çağ'a ait olduğu anlaşılmıştır. Dikdörtgen planlı kerpiç yapıların bazıları uzun ve (MEGARON) tipini andırmaktadır. Yapıların içinde duvarlara destek görevi yapan payeleri, ocak yerleri, duvar kenarlarında sekileri, içleri sıvalı silo / erzak bölümleri bulunmaktadır. Beycesultan'da bir çömlek içinde ele geçmiş olan gümüş yüzük, bakır aletler, hançer parçası ve üç iğne maden aletler bakımından önemli bir grubu oluşturur. Geç Kalkolitik Çağ seramiği gri, siyah, kahverengi zeminli ya da bu renkler üzerine beyaz geometrik boyalı, bazıları çizi bezelidir.

İç Anadolu'nun kuzey kesiminde bugüne değin karşılaşılan en eski yerleşim Geç Kalkolitik Çağ'a aittir. Bunlardan Alişar ve Alacahöyük buluntular müzelerde sergilenmektedir. Yozgat ilinin 67 km güneydoğusundaki Alişar'da yapılan kazılarda 19 - 12 M katları ile Çorum ili, Alaca ilçesinin Höyük köyündeki Alacahöyük'te yapılan kazılarda 15 - 9. katlarının Geç Kalkolitik Çağ'ın sonuna ait olduğu anlaşılmıştır. Her iki yerleşim yerinde de dikdörtgen planlı kerpiç yapılara ait kalıntılar ve kahverengi, siyah, koyu gri renklerde çanak çömleklere rastlanmıştır. Tek renkli olan seramiklerin bazısı çizi ya da oyma bezeklidir. Kap formları arasında meyvelikler, maşrapalar ve küpler çoğunluktadır.
Müzede Doğu Anadolu'nun Orta Kalkolitik Çağı, Tilkitepe malzemeleri ile temsil edilmektedir. Van Gölünün güneydoğusundaki Tilkitepe'de yapılan kazılarda, obsidiyen aletler ve hammaddelerin yanı sıra Halaf seramiği olarak adlandırılan boyalı çanak çömleklere de rastlanmıştır.

Karaman ilinin 13 km kuzeydoğusundaki Kalkolitik Çağ yerleşim yeri olan Canhasan'da bu çağın üç evresi (3 - 1. katlar) saptanmıştır. Konya Ovasını Çukurova'ya bağlayan doğal yol üzerindeki konumu gereği Canhasan, bu bölgeler arasındaki ticari ve kültürel bağlantıyı sağlayan bir yerleşim yeri durumundadır. Hacılar'a benzer dikdörtgen planlı evlerin duvarları geometrik motifli resimlerle bezelidir. El yapımı, ince çeperli seramik krem ya da devetüyü astarlıdır. Tek renkliler yanında kırmızı ya da siyah renk boyalılar ve bazıları beyaz bir madde ile doldurulmuş çizi bezekli olanlar vardır. Bakırdan bir bilezik, topuz ya da asa başı ile bazı bakır parçalar Canhasan'ın önemli bakır buluntuları arasında yer alırlar.

TAY (Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi)29 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bartın, Karadeniz Bölgesi'nin batı bölümünde yer alan Bartın ilinin merkezi olan şehirdir. Şehirden geçen Bartın Çayı'ndan denize gemiyle gidilebilir. Bu özelliğiyle Türkiye'de deniz trafiğine uygun tek akarsudur.
İl merkezinin rakımı 25 m'dir. Merkez ilçenin yüzölçümü 1.091 km²dir.

Adını, kenarında kurulduğu Bartın Çayı'nın Antik Çağ'daki isminden (Parthenios) alır. Parthenios, Yunan mitolojisinde tüm okyanusların kişileşmiş hâli olan Okeanos'un çocuğu olan yüzlerce tanrıdan birisi idi ve Sular Tanrısı idi. Romalılar devrinde Bartın Çayı'na Parthenius denilirdi. Çayın kıyısında kurulan şehre ise Parthenia adı verildi. Bu isim zamanla Bartın'a dönüşmüştür.

Bartın, tarihî Paflagonya antik kentlerinden Sesamos (Amasra), Kromna (Kurucaşile) ve Erythinoi (Çakraz)'ı sınırları içerisinde bulunduran bir yerleşimdir. Bartın'ın ilk sahiplerinin, MÖ 14. yüzyılda Gaskalar ve MÖ 13.yüzyılda Hititler olduğu kabul edilir. Daha sonra Bolu çevresine yerleşen Bitinyalılar ile Kastamonu çevresinde hüküm süren Paflagonyalılar arasında kalan Bartın, bu iki gücün egemenliğine girdi. MÖ 12. yüzyıl sonlarında Bartın Friglerin eline geçti.
Bartın ve çevresi, MÖ 7. yüzyıl sonlarında Kimmerlerin, MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların, MÖ 547 yılında Perslerin hâkimiyetine girdi. Pers hâkimiyetine MÖ 334 yılında, Makedonya Kralı Büyük İskender son verdi. Bartın'ın yönetimi İskender'in komutanlarından Eumenes'e verildi. MÖ 279'da yöre Pontus Krallığı'nın hâkimiyetine girdi.

Pontus Krallığı'nın egemenliğine, MÖ 70'te Anadolu'ya giren Romalılar son verdi. Bartın, MS 395'te, imparatorluğun Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmesinden sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Bartın ve çevresi MÖ 390 yıllarında Peçenek ve Kumanların, MS 798'de Emevi halifesi Abdülmelik komutasındaki Arapların, 800 yıllarında Selçukluların ve 865 yılında Rusların akınlarına hedef oldu. 1084'te Anadolu Selçuklu hükümdarı Kutalmışoğlu Süleyman Bey'in komutanlarından biri olan Emir Karatekin yörede bir Türk emirliği kurdu. Bartın, bu emirliğin bir parçası idi.
Haçlı Seferleri sırasında İstanbul'dan Samsun'a kadar Karadeniz sahilinin tamamı yeniden Doğu Roma'nın egemenliğine girdi. Bartın ve çevresi 11. yüzyıl sonlarında Anadolu Selçukluları'nın, 1326'da Candaroğulları Beyliği'nin ve 1392'den itibaren Osmanlı Devleti'nin yönetimine girdi.

1392'den itibaren Osmanlı Devleti sınırları içinde yer alan kent, 1402'de gerçekleşen Ankara Savaşı sonunda bir süre için İsfendiyaroğlu Beyliği'nin eline geçti. 1460'ta Kuzey Anadolu seferine çıkan Fatih Sultan Mehmet Bolu'ya geldiğinde, İsfendiyaroğulları Beyi İsmail Bey kendisine bağlılığını bildirdi. Fatih, Ekim ayında Bartın'a geldi ve bugünkü Orduyeri'ne ordugâhını kurdu.
Yeniden bir Osmanlı kenti olan Bartın, 1460-1692 arasında Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı Bolu Sancağı'nın sınırları içinde idi. 1692-1811 yılları arasında voyvodalıkla yönetildi. 1811 yılında yeniden kurulan Bolu Sancağı'na bağlandı ve Oniki Divan adını aldı. 1867'de ilçe oldu. 1876 'da ise Belediye teşkilatı kuruldu.

Bartın, 1924 yılında Zonguldak'ın bir ilçesi oldu. 7 Eylül 1991 tarihinde il statüsüne kavuştu. Bartın'ın dört ilçesi (Merkez, Amasra, Ulus ve Kurucaşile), ayrıca Kozcağız, Hasankadı, Arıt, Abdipaşa, Kumluca beldeleri ve 260 köyü vardır.
Bartın'ın siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel tarihini yansıtan eşya, fotoğraf ve belgeler, Hükûmet Caddesi'ndeki tarihî bir binada 2019'de açılan Özel Bartın Kent Müzesi'nde sergilenmektedir.

Merkez ilçe; 2 belde, 137 köy ve 28 mahalleden oluşmaktadır.

Kaynak:

Bartın, Türkiye'nin nüfus bakımından en küçük illerinden biridir. Şehirde 1 yerel televizyon kanalı ve 2 yerel radyo kanalı vardır.
Yerel Kanallar

Bartın TV (BTV)
Yerel Radyolar

Radyo74 (90.2)
Bartın FM (106.0)
Yerel Gazeteler

Bartın Halk Gazetesi
Bartın Takip Haber
Bartın Olay Gazetesi
Bartın Her gün Gazetesi
Bartın Pusula Gazetesi
Bartın Gazetesi

Bayat, Çorum ilinin bir ilçesidir.

Bayat, tarihi MÖ 1. yüzyıla dayanan bir yerleşim birimidir. Şehrin kuzeydoğusundaki kaya mezarlarının roma döneminden kaldığı sanılmakla birlikte ilçe sınırları içerisinde birçok yerde roma medeniyetine ait para, heykel ve mezarlara rastlanılmaktadır.

İlçenin yüzölçümü 717 km²dir. Bayat ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 697 metredir. Orta Karadeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi kesim noktasında Köroğlu Dağlarının doğuya uzantısı ile İç Anadolu'nun Orta Kızılırmak bölümünde yer alır. Çorum'a uzaklığı 83 kilometredir. Yılık ortalama yağış  miktarı 445,2 mm'dir.
İlçedeki en önemli akarsu Karatepe ve Öbek Tepesinden çıkan kar suları ile beslenen kuzeyden güneye doğru 45 kilometrelik bir vadi oluşturan ve Kızılırmak'a dökülen Bayat çayıdır. İlçenin kuzeyinde 2013 metre yüksekliğinde Öbek Tepesinin yer aldığı Karatepe mevcuttur. Kuzeyden güneye doğru gidildikçe rakım küçülerek 500 metreye kadar düşmektedir. Bu nedenle ilçe kuzeyi dağlık, güneyi küme halinde tepelerin ve kısmen ovaların yer aldığı kırık, dalgalı ve engebeli bir arazi yapısına sahiptir. İlçenin kuzeyinde yer alan dağlık ve ormanlık kesimde Türkiye'de Karadeniz iklimi, güneyde ise, karasal iklim hüküm sürmektedir. İlçe iki iklim arasında geçiş bölgesinde yer almaktadır. Bu sebeple yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer. Yağışlar düzenli olmayıp, en çok ilkbahar mevsiminde yağış almaktadır. İlçenin dağlık kesimi genelde çam ve meşe ormanı ile kaplıdır. Ovalık kesimde ise bozkırlar yer almaktadır. İlçenin oksijen deposu Karatepe ormanlık alanıdır.

Türkçenin Bayat ilçesinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu
Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

İlçenin ekonomik yapısı coğrafi yapıya göre şekillenmiştir. İlçe kuzeyinde dağlık kesimde yer alan 18 köy halkı  şehirlerde inşaat işçiliği, kısmen orman ürünleri, az da olsa tarım ve hayvancılık ile Linyit Kömür işletmesinde işçilik yaparak geçimlerini sağlamaktadır. Ovalık kesimde yer alan köylerde ise halk, tarla tarımı ve hayvancılık yaparak geçimini sağlamaktadır. İlçede toplam 47.874 hektar tarım arazisi mevcuttur. 2002 yılı verilerine göre 13.090 büyükbaş ve 6.400 adet küçükbaş hayvan mevcuttur. İlçede un ve yem fabrikaları ile linyit kömür işletmesi mevcuttur. İlçenin özellikle dağ köylerinin geçim kaynakları mevsimlik inşaat işçiliğine dayanmaktadır
İlçede bir lise, bir Anadolu lisesi bir de çok programlı lise ve 6'sı ilçe merkezinde olmak üzere toplam 57 ilköğretim okulu mevcuttur. Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünce yaptırılan 500 kişilik kapalı spor salonu 2003 yılı itibarıyla tamamlanmış ve faaliyete geçirilmiştir. İlçede 50 yatak kapasiteli devlet hastanesi, merkez sağlık ocağı, Barak ve Yoncalı Köylerinde birer adet sağlık ocağı mevcuttur.

YerelNet11 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çorum-Bayat Belediyesi12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Belh (Darice ve Farsça:بلخ, Balkh), Türkçe (Uygur Lehçesinde) Balık (kent), Afganistan'ın kuzeyinde yer alan eski bir yerleşim yeridir.
Büyük Uygur Uygarlığı döneminden kalma antik kentlerden biridir. (Hanbalık-Başkent, Baybalık, Uluğbalık, Ordubalık gibi gibi kentlerden adı sadece Balık olan kenttir, Uygur el yazmalarında adı geçer). Eski Belh şehri (bugünkü Afganistan'ın en eski şehridir) Veda'lı ismi Bhakri'yle ilişkilidir ki sonradan Yunanlar Buhara'ya Bactra demiştir ve ismini Bactra'ya vermiştir. Takharistan veya Bactria'nın merkezi ve başkenti olarak bilinirdi. 365 metre rakıma sahip, mevsimlik akan Belkh Nehri'nin sağ kıyısından 12 km ileride olan eski Belh, bugün çoğunlukla bir enkaz yığınıdır. Belh, bir zamanlar Horasan’ın önemli şehirlerinden birisiydi. Afganistan'da Türk halkları'nın ve Türk kültürünün görüldüğü bir bölgedir.
Bir zamanlar dünyanın önemli bir şehriyken Moğollar tarafından tamamen yok edilmiştir. Bugün Afganistan’ın kuzeyinde merkeze bağlı küçük bir şehirdir ve başkent Mezar-ı Şerif’in 20 km kuzeybatısında, Amu Derya’nın yaklaşık 74 km güneyindedir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin doğduğu şehirdir. Ayrıca islam dünyasında "Kubbet-ül islam" olarak da bilinir.

 Buhara, Özbekistan
 Konya, Türkiye
 Merv, Türkmenistan

Birecik, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat bölümünde Şanlıurfa iline bağlı bir ilçedir. Fırat Irmağının eskiden sadece doğu kıyısındayken son yıllarda her iki kıyısı üzerindedir. Deniz seviyesinden 349 metre yükseklikte kurulmuştur.
Birecik Şanlıurfa'ya 83 km, Gaziantep'e 63 km uzaklıktadır. Evler, ırmak boyundaki dar bir düzlükte ve bunun gerisinde yükselen dik bir yamaç -halk arasındaki adıyla "Yeşildağ"- üzerine yayılır. Bu yamaç üzerinde bir de kalesi vardır. Fırat, Birecik'in bulunduğu noktadan itibaren aşağıya doğru ufak çapta nehir nakliyatına elverişlidir. Bu sebeple, Birecik eskiden beri kara ve nehir ulaşımı arasında bir aktarma yeri olarak önem kazanmıştır. Daha sonraki devirlerde İstanbul-Bağdat demiryolunu Birecik'ten değil de biraz güneyden geçmesi ve kervan ticaretinin eski önemini kaybetmesiyle kasaba gerilemeye başladı. İnşası 1951'de başlayıp 1956'da sona eren Birecik Köprüsünün yapılması kasabanın önemini yeniden artırdı.

Birecik, ilçede konuşulan Türkçe ile de önemli konumdadır. Tarihçi İlber Ortaylı Birecik'te konuşulan Türkçenin saf Oğuz Türkçesi olduğunu belirtmiştir.
Birecik ağzının öne çıkan özellikleri şunlardır:

Şimdiki zaman eki olarak "-yor" eki yerine "-y" eki kullanılır.
Örnek:
geliyor--> geliy,
gidiyor--> gidiy,
okuyor --> okuy,
yapıyor--> yapıy,
vuruyor--> vuruy,

1. Çoğul Şahıs eki olarak "-ik,-ık" kullanılır.
Örnek:
geliyoruz--> geliyik,
gidiyoruz--> gidiyik,
okuyoruz --> okuyık,
yapıyoruz--> yapıyık,
vuruyoruz--> vuruyık

Bazı kullanımlarda ünlü daralması görülmez.
Örnek:
yapmıyorlar mı? --> yapmaylar mı?,
gitmiyorlar mı? --> gitmeyler mi?,
gelmiyorlar mı? --> gelmeyler mi?

Bazı sözcüklerin farklı kullanımları vardır.
Sıfat Örnek:
yeni --> yengi,
Zamir Örnek:
kendileri --> genler,
bana      --> bene,
sana      --> sene

gıcık ve kasıt anlamında kullanılan "karez"
Örnek:
"bene karezin mi var?",
"karezine yapıysın."

Aramice Bîrsâ kelimesinden türeyen ve Arapça kale, hisar anlamına gelen el-Bîre olarak olarak bahsedilen Birecik, “küçük kale” anlamına gelmektedir. Antik dönemde yerleşimden “Makedonopolis” olarak da bahsedilmiştir.
Fırat Nehri kıyısında yer alan yerleşimin tarihi, bu konumundan ötürü oldukça eski dönemlere kadar uzanmaktadır. Hititler döneminde iskanın başladığı düşünülen Birecik'e MÖ 9. yüzyıl ortalarında Asurlular hakim olmuştur. Daha sonra Pers, Makedon ve Seleukoslar'ın egemenliğine giren yerleşim MS 2. yüzyılda kesin olarak Roma topraklarına katılmıştır. Roma İmparatorluğunun bölünmesiyle Bizans topraklarında kalan yerleşim 637 yılında İyâz bin Ganm komutasındaki Arap ordularınca ele geçirildi. Abbasiler döneminde yerleşim yeniden imar edildi. Bizans ve Arap güçleri arasında sıkça el değiştirdi.
11. yüzyılın ikinci yarısında yerleşim Büyük Selçuklu Devleti'nin egemenliğine girmiş, 1096'da ise Bizanslılar tarafından yeniden ele geçirilmiştir. Ancak Bizans hakimiyeti de kısa sürmüş ve yerleşim Birinci Haçlı seferi sırasında 1098'de kurulan Urfa Kontluğu topraklarına katılmıştır. Musul atabegi İmâdeddin Zengî 1144'te Urfa'yı Haçlı Kontluğundan aldıktan sonra 1145'te Birecik bir süre kuşatsa da ele geçiremedi. Kale, 1150 yılında Urfa kontesi Beatrice tarafından Bizans İmparatorluğuna satıldı.
Yerleşim bir süre sonra Artuklular hakimiyet kurmuş, sonrasında yerel valilerce yönetilmeye başlayan yerleşim, 1182'de şehre gelen Selahaddin Eyyubi'ye bağlılığını bildirmiştir. 1260 yılında Hülagû Han tarafından ele geçirilen ve yağmalanan Birecik, hemen sonrasında Memlukluların eline geçmiştir. 1264'teki Moğol kuşatmasında şehir yakılırken yaşayanların büyük kısmı da öldürülmüştür. Baybars'ın Birecik'e doğru hareketi sonucu kuşatma kaldırılmış ve Memlükler kaleyi tahkim etmiştir.
Birecik; Memluklü-İlhanlı, Memluklü-Ak-Koyunlu ile Karakoyunlulara arasında uzun süren hakimiyet mücadelesinin etkisinde kalmıştır.
Memlüklerin Anadolu'ya gerçekleştirdiği harekâtlarda önemli bir üs konumunda olan Birecik kalesi 1275 yılında Moğollar tarafından yeniden kuşatıldı. Ancak Baybars'ın yardıma gelmesiyle Moğollar kuşatmayı kaldırarak geri çekildi.
1418 yılında şehir Karakoyunlular tarafından yağmalandı. 1472 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından ele geçirildi. Ancak yerleşim kısa süre sonra yeniden Memlük denetimine girdi.
Birecik, 1516 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. Bir süre Diyarbekir Eyaleti'nin sancaklarından oldu. Liman şehri olması ve tersanenin varlığıyla Anadolu'dan Bağdat ve Basra'ya ulaşımda önemli bir merkez konumunda bulundu. Halep ve sonrasında Rakka eyaletlerinin bir sancağı olan yerleşim, 19. yüzyıl ortalarında Halep Eyaleti'nin Rakka sancağına bağlı bir kaza konumundaydı. Halep Vilayeti'nin kurulmasıyla Urfa sancağının bir kaza merkezi oldu.
I. Dünya Savaşı sonrasında 27 Şubat 1919'da İngiliz güçleri Birecik'e girmiş, ancak aynı yıl içerisinde Fransız kuvvetleri Birecik'e yerleşmiştir. Fransızlar 10 Temmuz 1920'de Birecik'ten çekilmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla kaza merkezi statüsünde bulunan yerleşim Şanlıurfa ilini oluşturan ilçelerden biri oldu. 1956 yılında Fırat Nehri üzerinde inşa edilen köprü sayesinde şehir yeniden gelişme gösterdi.
Kelaynak kuşlarıyla ünlü, Fırat nehrinin çekiciliği ile doğal ve tarihî eserleriyle göze hoş gelen bir ilçedir. 
Birecik köprüsü Türkiye'nin ikinci uzun ırmak köprüsüdür. Birecik kuzeyinde Birecik Barajı güneyinde ise, Karkamış Barajı arasında göl havzasında kalmaktadır. İlçe ekonomisi genelde Antep fıstığı üreticiliği üzerine kuruludur.
Gerek konumu gerek Hastane ve resmi işlemler sebebiyle Gaziantep'e yakın olan ilçe Halfeti ilçesi ile birlikte 2023 yılında İçişleri Bakanlığı'na referandum ile oylama yapılarak Gaziantep'e bağlanma talebinde bulunmuştur. içişleri bakanlığı tarafından konu incelenmektedir.

Birecik, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümünde, Şanlıurfa iline bağlı Fırat Nehri kıyısında bir ilçedir. Birecik ilçesi doğudan Arat ve Babadağları, güneydoğudan Suruç sınırında Beko Dağı ve kuzeybatıdan da Kalazan Dağı ile çevrilidir. Fırat Nehri üzerindeki konumu, yerleşmenin tarih boyunca önemli bir merkez olmasına neden olmuş, özellikle Anadolu ve Mezopotamya arasındaki ticarette bir bağlantı noktası olma özelliğini, 19. yüzyılda yakın çevreden demiryolunun geçmesi ve Ortadoğu'nun siyasal yapısındaki değişimlere değin korumuştur. Yörede hem kara hem de nehir ticareti önem kazanmıştır. Fırat Nehri hem nehir taşımacılığına, hem de açtığı dar vadi ile kara ulaşımına olanak sağlamıştır. Fırat Nehri'nin özellikle Birecik ile Basra Köprüsü'nün arasındaki bölümünde nehir taşımacılığı yapılmıştır. 1956 yılında Fırat üzerinde Birecik Köprüsü'nün yapılmasıyla yeniden ticaret ve tarımsal etkinlik gelişme göstermiştir. İlçe halkı tahıl ve baklagiller tarımıyla meşgul olur. Fıstık yetiştirme de ilçenin ekonomik hayatında çok önemli bir yer tutar.
İlçenin yüzölçümü 912 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Birecik coğrafi konumu nedeniyle turistlerin çok fazla ilgisini çeken bir ilçe olmamasına rağmen tarihi dokusu ve doğal yaşamı sayesinde özellikle kültür gezilerini tercih eden turistlerin ilgisini çekmektedir. Dünyada sadece Fas'ta, Türkiye'de Birecik'te ve çok az sayıda Suriye'de yaşayan Kelaynak kuşları ilçenin simgesi durumundadır. Türkiye'de yaşayan yaklaşık 100 bireyin göç etmesine izin verilmemekte ve göç zamanı kuşlar kafeslere alınmaktadır. Kelaynaklarla ilgili gerek Avrupa gerek Türkiye kaynaklı kuşları güvenli şekilde göç ettirebilmeyi amaçlayan yeni projeler geliştirilmektedir.
Kelaynakların yanı sıra son zamanlarda sayıları gittikçe azalan Çizgili ishak kuşu da şehrin bir diğer önemli simgesidir. Fakat bilinçsiz yapılaşma sonucunda yaşam alanları olan söğütlükler gittikçe daralmış ve buna bağlı olarak popülasyonu da azalmıştır.
Birecik ilçesinin tarihi simgesiyse şehrin kuzeyinde Fırat'ın doğusundaki bir tepe üzerinde yerleşmiş olan Birecik kalesidir. Kalenin yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte ilk olarak Asurlular zamanında yapıldığı iddia edilmektedir. Üzerinde bulunan 12 burçtan günümüze sadece biri kısmen ulaşabilmiştir. Şehrin çevresini kuşatan surlar tamamen yıkılmış sadece 2 adet şehir kapısı ve 1 adet burcu ayakta kalmıştır. Ayakta kalan kapılar şehrin kuzeydoğusundaki Urfa kapısı ve şehrin kuzeyindeki Meçan kapısıdır. Şehrin  kuzeybatısındaki Bağlar kapısı ve güneyindeki Meydan kapısı ise günümüze ulaşamamıştır.
Şehirde ayrıca Selçuklular zamanından kaldığı tahmin edilen Ulu Camii ve Birecik Kalesi önemli tarihî eserlerdendir.

Birecik Kaymakamlığı14 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birecik Belediyesi 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birecik Haber

Bolu, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer alır.
2023 itibarıyla nüfusu 326.409 olan ilin yüzölçümü 8.313 km2'dir. İlde km2'ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkez'de 132'dir). İl merkezinin denizden yüksekliği yaklaşık 725 metredir.
2020 yılında TÜİK verilerine göre Bolu'nun merkez ilçeyle beraber 9 ilçesi, 12 belediyesi, bu belediyelerde 93 mahallesi ve 487 köyü vardır.
Bolu'nun trafik plaka kodu 14'tür.

MÖ 8. yüzyıldan sonra batıdan gelen Bitinyalılar bu bölgeye yerleşti. Daha sonra Bithynia olarak adlandırılan bu topraklardaki başlıca yerleşme yerleri Kienos (daha sonra Prusias, bugün Konuralp) ile Bithynion (bugünkü Bolu)'du. İskender'in ölümünü izleyen dönemde Bolu yöresinde bağımsız Bitinya Krallığı kuruldu.
Roma döneminde Bithynium olarak anılan kente İmparator Claudius'un hüküm sürdüğü yıllarda Claudiopolis adı verildi. MS 2. yüzyıl başlarında İmparator Hadrianus'un sevgilisi Antinous'un doğum yeri olması nedeniyle önem kazanan kent daha sonra Hadrionapolis olarak adlandırılmaya başlandı. Bizans döneminde "Polis" olarak anılan ve bir piskoposluk merkezi olan kente, 11. yüzyılda yöreye gelmeye başlayan Türkmenler "Bolu" adını verdiler.
Roma döneminde önemi artan Bithynia, Bizans yönetimi altındayken elverişli doğal konumu sayesinde 7. ve 8. yüzyıllardaki Arap akınlarından etkilenmedi. 11. yüzyıldan sonra Bizanslılar ile Anadolu Selçuklular arasında el değiştiren yöre 13. yüzyılda Anadolu Selçuklularının, daha sonra İlhanlıların eline geçti. Osman Gazi döneminde (1299-1324) Konur Alp tarafından Osmanlı topraklarına katıldı ve sancak merkezi yapıldı. 1324-1692 döneminde Bolu'yu yöneten sancak beyleri arasında Konur Alp, Gündüz Alp ve Zor Mustafa Paşa dikkat çeker. I. Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) döneminde ise Bolu, idari ve askerî açıdan önem kazanmış, bu dönemdeki reformlar Bolu'nun yönetimini de etkilemiştir.
Bu dönemde İsfendiyaroğulları'nın kısa süreli istilasına uğrayan Bolu, 1692'den itibaren sancak beyleri yerine atanan Voyvodalar tarafından yönetilmeye başlandı. 1811'de II. Mahmud voyvodalığı kaldırınca, Bolu-Viranşehir adıyla yeniden sancak oldu. 1864 Vilayet Nizamnamesi ile Bolu Sancağı Kastamonu Vilayeti'ne bağlandı. II. Meşrutiyetten(1908) Cumhuriyet dönemine kadar bağımsız sancak olarak yönetilen Bolu, 1923'te Vilayet haline getirildi. Bolu'nun son mutasarrıfı Ahmet Fahrettin Bey, Bolu'nun ilk valisi oldu.
Bolu'da Batı Anadolu Ağzı kullanılmaktadır.

Türkiye yüzölçümünün %1,015'lik bölümünü kaplayan Bolu ili, 8.276 km² (827.600 Ha.) yüzölçümü ile Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümünde yer alır. İl arazisinin yaklaşık %18'ini tarım alanları oluşturmaktadır. İl genelinde orman alanları %59'luk bir yer kaplarken, bu oran Türkiye genelindeki ormanların %2,55'ine karşılık gelmektedir. Çayır ve meraların kapladığı alan yaklaşık %15'tir. Geriye kalan %8 dolayında alan ise tarım dışı alanlardır.
Ortalama rakım 1000 m, merkez ilçenin rakımı ise 725 m civarındadır. Matematiksel konum açısından 30°32′ - 32°36′ doğu boylamları ile 40°06′ - 41°01′ kuzey enlemleri arasındadır.
Bolu, Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasındaki geçiş alanında bulunur. Karadeniz kıyısındaki ilçelerde Karadeniz ikliminin özellikleri ağır basarken; iç bölgelere gidildikçe, kıyıya paralel uzanan dağların Karadeniz üzerinden gelen nemli havanın önünü kesmesiyle iklim karasallaşır. Seben, Mudurnu ve Kıbrısçık, Gerede'nin güney kesimleri ve Dörtdivan'ın güneyinde karasal iklim özellikleri ağır basmaktadır.
Bolu, iklimlerin kesiştiği bir il olmasından ötürü çok çeşitli flora ve fauna özelliklerine sahiptir. Kıyılardaki otsu bitkiler yıl boyu yeşil kalırken; karasal iklimin görüldüğü güney kesimlerde yaz kuraklığı ile sararırlar. Orman oranı açısından en zengin illerimizden biridir. Karadeniz ikliminin görüldüğü kıyı bölgelerde kayın ve meşe, yüksek yerlerde göknar ve sarıçam türleri ağır basmaktayken; karasal olan iç bölgelerde antropojen bozkırlar görülür. Karasal yerlerdeki yüksek dağlarda yer yer karaçam ve meşe topluluklarına rastlanmaktadır.
Bolu il merkezine göre; Dörtdivan, Yeniçağa ve Gerede ilçeleri doğuda, Mengen kuzeydoğuda, Göynük ve Mudurnu ilçeleri güneybatıda, Seben ve Kıbrıscık ilçeleri ise güneyde yer almaktadır. Bolu'nun, batısında Düzce ve Sakarya, güneybatısında Bilecik ve Eskişehir, güneyinde Ankara, doğusunda Çankırı, kuzeyinde Zonguldak ve kuzey doğusunda Karabük illeri yer alır. İl sınır uzunluğu 621,4 km'dir.
Düzce'nin 584 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname (09.12.1999 tarih ve 23901 sayılı Resmi Gazete) ile il olmasıyla birlikte, Bolu'nun denizle bağlantısı kalmamıştır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir olmayan illerde yerel yönetim, il ve ilçe belediyeleri düzeyinde yürütülür. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir. (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin  karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Bolu Valisi, 1978 doğumlu Abdülaziz Aydın'dır. Abdülaziz Aydın, Eylül 2024 tarihli ve 321 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ümraniye Kaymakamı iken Bolu Valiliğine atanmıştır.
Bolu Belediye Başkanı, 1973, Bolu doğumlu Tanju Özcan (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %52,90 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bolu İl Genel Meclisi üye sayısı, 16 AK Parti, 5 CHP ve 2 MHP olmak üzere 23'tür. Bolu Belediye meclisi ise 18 CHP ve 13 AK Parti olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bolu'nun Türkiye Büyük Millet Meclisindeki milletvekili sayısı 3'tür: AK Parti (Yüksel Coşkunyürek), CHP (Türker Ateş) ve MHP (İsmail Akgül)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bolu ili nüfusu: 327.173'dur. Bu nüfusun %76,32'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.313 km2dir. İlde km2ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 138'dir.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,23 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Kıbrıscık (%34,63) - Seben (%-3,61)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 9 ilçe, 12 belediye, bu belediyelerde 95 mahalle ve ayrıca 486 köy vardır.

Not: 1999 yılında Düzce ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır. 

İzzet Baysal Şükran Günleri, Bolu Valiliği, Bolu Belediye Başkanlığı ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi işbirliği ile, çeşitli sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla, her yıl Mayıs ayının 2. haftasında düzenlenen ve bir hafta devam eden günlerdir. Boluluların "Bolu'nun Babası" lütfuna mazhar olmuş Merhum İzzet Baysal, bu günlerde düzenlenen çeşitli sanatsal ve kültürel etkinliklerle anılır.

Aşçılık ve Turizm Festivali, Bolu'nun Mengen ilçesinde, her yıl Haziran ayında düzenlenmektedir. Türkiye'de tek aşçılık okulunun bulunduğu yer olan Mengen'de düzenlenen festivalde çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

Köroğlu Yayla Şenlikleri, Dörtdivan'a bağlı Köroğlu Yaylası'nda her yıl Temmuz ayı içinde düzenlenmekte; halk oyunları gösterileri, yarışmalar, güreş müsabakaları, konserler gibi çeşitli etkinlikler yapılmaktadır.

Atatürk'ün Bolu'ya geliş tarihi olan 17 Temmuz 1934 tarihinden beri her yıl aynı tarihte düzenlenmektedir. Atatürk'ün Bolu'ya gelişi, çeşitli sanatsal, kültürel ve sportif etkinliklerle kutlanmaktadır.

İzzet Baysal Günleri: Mayıs ayının 2. haftası (Bolu)
Akşemsettin Anma Günü: Mayıs ayının son Pazar günü (Göynük)
Babahızır Anma Günü: Haziran ayının son Pazar günü (Mengen)
Şair Dertli Anma Günü: Temmuz ayının içinde (Yeniçağa)
Şeyh-ül Ümran Günü: Temmuz ayının 1. Pazar günü (Mudurnu)
Tekke Ümmi Kemal Günü: Temmuz ayının ilk Cuma günü (Bolu)
Hayrettin-i Tokadi Günü: Temmuz ayının 3. Pazar günü (Bolu)
Atatürk'ün Bolu'ya Gelişi: 17 Temmuz (Bolu)
Ahilik Kültür Haftası: Ekim Ayının 2. haftası (Mudurnu)

Karagöl Şenlikleri: Haziran ayı içinde (Kıbrıscık)
İpekyolu Kültür Festivali: Haziran ayı içinde (Mudurnu)
Aşçılık ve Turizm Festivali: Haziran ayı 3. hafta sonu (Mengen)
Dörtdivan Şenlikleri: Temmuz ayı içinde (Dörtdivan)
Sarıalan Yayla Şenliği: Temmuz ayı 2. hafta sonu (Bolu)
Yamaç Paraşütü Festivali: Temmuz ayı 3. hafta sonu (Abant/Mudurnu)
Esentepe Yağlı Güreşleri: Temmuz ayı içinde (Gerede)
Elma Festivali: Ekim ayı ilk haftası (Seben)
Bolu Beyaz Et Festivali: Temmuz Ayı içinde (Bolu)
Marka Şehir Bolu ve Uluslararası Köroğlu Festivali Eylül-Ekim (Bolu)
Bunlar dışında Bolu merkez ve ilçelerindeki yaylaların hemen hemen hepsi, yaz aylarında kendi yaylalarında yayla bayramları düzenlemektedir.

Bolu'da, Temmuz-Ağustos ayları içinde yaklaşık 1 ay boyunca devam eden panayır düzenlenmekte iken, depremden sonra panayır kaldırılmış, sadece lunapark eğlencesi devam etmektedir. Bazı ilçelerde de her yıl düzenli olarak panayırlar açılmaktadır. Bolu'nun olduğu kadar Türkiye'nin de en ünlü panayırları arasında yer alan Gerede Panayırı bunların en önemlisidir. Gerede Panayırı her yıl Eylül ayının üçüncü cuma günü başlamaktadır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Futbol takımı Boluspor, 1.Lig'de 9. olmuştur. Bolu'nun  BAL'daki takımı Yeniçağaspor küme düşmüştür. Voleybol Kadınlar liglerinde 2 takımı ligde kalmıştır. Bask

Boyabat, Sinop iline bağlı bir ilçedir. Sinop il merkezine 82 km uzaklıktadır. Doğuda Durağan, kuzeyde Ayancık, Gerze ve Erfelek, güneyde Saraydüzü ilçeleriyle komşudur. İlçenin yüzölçümü 1.512 km²dir. Boyabat ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 328 metredir.

Boyabat, boy ve abat sözcüklerinden oluşmuş bir sözcüktür. Boy, uzunluk ya da kabile, soy, aşiret; abat, mağrur, imar edilmiş anlamına gelmektedir.

İlçenin MÖ 600 yıllarında kurulduğu sanılmaktadır. İlçeyi ilk kuranların Kaşkalar olduğu tahmin edilmektedir. Sonrasında ise Hitit, Paflagonya, Lidya, Pers, Makedonya, Pontus, Roma, Bizans egemenliklerine girmiştir.
MÖ 300 ve MÖ 60 arası Pontus Krallığı'nın batı sınırını oluşturmuştur. Fakat sonrasında farklı Yunan ve Makedon devletlerinin ve daha sonra Roma İmparatorluğu'nun batı sınırı olarak hizmet gören ve şehre hakim büyük bir kayalık tepe üzerine o dönemde inşa edildiği tahmin edilen, Boyabat Kalesi zaman içinde şehrin öneminin artmasına ve gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
Boyabat Türklerin eline ilk defa Malazgirt Savaşı'ndan sonra geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun himayesine girmesi ise Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon Rum İmparatorluğu'nu fethetmesiyle gerçekleşmiştir. İlçe, Osmanlı zamanında Kastamonu sancağına bağlı bir kadılıktı. Tanzimat Dönemi'nde nahiyeye çevrilmiş, 1868 yılında da kazaya dönüştürülmüştür. 1924 yılında il olan Sinop'a bağlanarak şehrin en büyük ilçesi konumuna gelmiştir. İlçede Osmanlı Devleti'nden kalma birçok eser vardır: Akmescit Camii, şu anda harabe halinde olan Çay Mahallesi'ndeki medrese, Daylı Türbesi, Aşıklı Tekke Türbesi, Büyük Cami, Bekir Paşa Su Kanalı.
Cumhuriyet döneminde Sinop iline bağlı bir ilçeye dönüşürken gelişmesini de hızla sürdürmektedir.

Arazi Mezozoik, Senozoik ve Kuvarterner zamanlarda oluşmuştur. Arazi, yüksek dağ dizilerinden meydana gelir. Çöküntüler ve sel yarıntıları da dikkati çekmektedir. İlçeden Kızılırmak Nehri'nin kolu olan Gökırmak geçmektedir.

İlçe ekonomisi, sanayi, tarım, hayvancılık ve orman ürünlerinden oluşmaktadır. Tuğla toprağı açısından zengin olduğu için ilçe ekonomisi genel olarak toprak sanayisine dayanmaktadır. İlçede çok sayıda tuğla ve kiremit üreticisi bulunmaktadır. İlçede öne çıkan diğer bir sektör ormancılıktır.

İlçede, 30.450 hektar tarım arazisi mevcut olup, bunun %50'si tarla bitkileridir. Başlıca tarım ürünleri olarak tahıllardan buğday, arpa ve çeltik, baklagillerden dane fiğ, endüstriyel bitkilerden şeker pancarı, yumru bitkilerden hayvan pancarı ve yem bitkilerinden yeşil ot fiğ ve silajlık mısır üretimi öne çıkmaktadır.

Boyabat'ın Mehreç İşareti tescilli ürünleri:

Boyabat Sırık Kebabı
Boyabat'ın Menşe Adı tescilli ürünleri:

Boyabat Çemberi
Boyabat Gazidere Domatesi 

İlçenin kurulduğu Gökırmak Vadisi'nde karşılıklı sarp iki kayalık tepeden biri üzerinde kurulmuştur. Bu yapıda Geç Roma, Erken Bizans dönemine ait buluntuların da sergilenmektedir.

Boyabat Kalesi karşısındaki park içerisinde bulunan kule 1982 ile 1983 yıllarında inşa edilmiş çokgen gövdeli ve minare görünümündedir.

Yıldırım Beyazıt vakfiyesi olan esas cami yıkılmış 1856 tarihinde moloz taştan dikdörtgen planda inşa edilmiştir. Tek minarelidir.

Adını üzerine inşa edildiği kayadan alan caminin 1782 yılında yapıldığı düşünülmektedir. Moloz taş ve tuğladan yapılmıştır. Minaresi ahşap ve çinkodan yapılmış olup yöresel özellik taşımaktadır.

Arasta tipi bir Osmanlı Çarşısı görümümünde olan Orta Çarşı 1925 yılında çıkan bir yangın nedeniyle tamamen yanmıştır. Yerine dikdörtgen ve kare planlı, çoğunlukla 2 katlı yapılardan oluşan günümüz Orta Çarşısı inşa edilmiştir. Çarşıda geleneksel meslekler olan bakırcılık, kalaycılık, dericilik, ayakkabıcılık, yorgancılık, semercilik, sepetçilik, tuzculuk ve fırıncılık gibi meslekler yapılmış olup bir kısmı günümüzde de varlığını sürdürmektedir. 2022 yılında başlayan bir restorasyon sürecinden geçmiştir.

Şehir nüfusunun çoğunu zamanında köylerden veya şehir merkezinden göç eden ve emeklilik sonrası geri dönen kesim oluşturur.

Not: 1954 yılında Durağan ilçesinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

İlçede 1950 yılında 20 yataklı sağlık merkezi olarak faaliyetine başlayan, günümüzde B hizmet sınıfı kriterlerini karşılayan, 145 yataklı bir adet devlet hastanesi bulunmaktadır. Hastane Mahallesi'ndeki yerinden Çamlıca Mahallesi'ne 1998 yılında taşınmıştır.

Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) şiddetli akut solunum sendromu koronavirüsü 2 (SARS-CoV-2)'nin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. İlk vaka ile Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde Kasım 2019 tarihinde karşılaşılmıştır. O zamandan bu yana yayılmaya devam etmiş ve dünya genelinde pandemiye neden olmuştur. Ancak bu pandemi 2022 yılında birçok ülkede sona ermiştir. 3 Mart 2020 itibarıyla dünya çapında ölüm oranı %3,4 olup, 12 Nisan 2024 tarihi itibarıyla Dünya'da 704.753.890 onaylanmış vaka, 675.619.811 iyileşen varken virüs nedeniyle 7.010.681 hasta öldü.
COVID-19 semptomları genellikle değişkendir fakat ateş, öksürük, yorgunluk, nefes almakta zorluk, anozmi (koku alma duyusunda kayıp) ve tat alma duyusunda kayıp gibi semptomlar sıkça görülen semptomları arasındadır. Semptomlar virüsle temastan bir ile on dört gün içerisinde görülmektedir. Enfekte olan kişilerden yaklaşık olarak beş kişiden birinde herhangi bir belirti görülmemektedir. Çoğu insanda hafif semptomlar görülmesine karşın bazı insanlarda akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS)'nin görülmesine neden olabilmektedir. ARDS sitokin fırtınalarına, çoklu organ yetmezliğine, sepsise ve tromboza neden olabilmektedir. (Özellikle akciğerler ve kalpte olmak üzere) Organlarda uzun vadeli hasarlar gözlemlenmiştir. Hastalığın akut evresini geçirmiş olmalarına rağmen çeşitli etkileri aylarca yaşamaya devam eden kayda değer sayıda hastanın bulunması endişelere neden olmaktadır. Bu durum ayrıca uzun COVID olarak da bilinmektedir. Bu etkiler arasında şiddetli yorgunluk, hafıza kaybı da dahil olmak üzere bilişsel problemler, düşük derecelerde ateş, kaslarda güçsüzlük ve nefes darlığı bulunmaktadır.
COVID-19'a neden olan virüs çoğunlukla enfekte bir kişinin başka bir kişiyle yakın temasta bulunmasıyla bulaşmaktadır. Virüsü içeren küçük damlacıklar ve aerosoller enfekte kimsenin nefes alması, öksürmesi, hapşırması, şarkı söylemesi veya konuşması durumunda ağız ve burnundan yayılabilir. İnsanlar virüsün ağız, burun veya gözlere gelmesi durumunda enfekte olurlar. Virüs ayrıca kontamine yüzeyler nedeniyle de bulaşabilmektedir, fakat hastalığın bulaşmasının ana yolunun bu olmadığı düşünülmektedir. Hastalığın aktarımının ne şekilde olduğu kesin olarak nadiren tespit edilebilir, ancak enfeksiyon çoğunlukla insanların belli bir süre boyunca birlikte bulunmaları durumunda gerçekleşmektedir. Enfekte kimse semptom göstermeye başlamadan iki gün önce bile başkalarına bu virüsü bulaştırabilir. Ayrıca COVID-19 semptom göstermeyen kimselerden de bulaşabilir. Normal vakalarda on güne kadar, ağır vakalarda ise iki hafta boyunca enfekte kalabilmek mümkündür. Hastalığın teşhisi için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Teşhis için en yaygın kulanılan yöntem nazofaringeal sürüntü yardımıyla uygulanan gerçek-zamanlı polimeraz zincir reaksiyonudur (rRT-PCR).
Önleyici tedbirler arasında fiziksel veya sosyal mesafe, karantina, kapalı alanların havalandırılması, öksürme ve hapşırma durumunda ağız ve burunun kapatılması, ellerin yıkanması ve yıkanmamış ellerin yüzden uzak tutulması yer alır. İletim riskini en aza indirmek için halka açık ortamlarda yüz maskeleri kullanılması tavsiye edilmiştir. Çeşitli aşılar geliştirilmiş ve çeşitli ülkelerce toplu aşılama kampanyaları başlatılmıştır.
Virüsü inhibe eden ilaçların geliştirilmesi için çalışmalar devam etse de, birincil tedavi şu an için semptomatiktir. Kontrol altına alma işlemleri; semptomların tedavisini, destekleyici bakımı, izolasyonu ve deneysel önlemleri içerir. 

COVID-19'un semptomları, hafif semptomlardan ağır hastalığa kadar değişkenlik göstermektedir. Yaygın semptomları arasında baş ağrısı, koku ve tat kaybı, burun tıkanıklığı ve burun akıntısı, öksürük, kas ağrısı, boğaz ağrısı, ateş ve nefes alma güçlüğü yer alır. Aynı enfeksiyona sahip kişilerde farklı semptomlar görülebilmektedir ve bu semptomlar zamanla değişiklik gösterebilir. Daha önceden kulak, burun, boğaz rahatsızlığı olmayan kişilerde koku kaybı ile tat kaybının aynı anda görülmesi % 95 özgüllük oranıyla COVID-19 ile ilişkilendirilir.
Çoğu hasta (%81) hafif ile orta şiddette semptomlar gösterirken (hafif derecede zatürreye kadar), bir kısmı (%14) ağır semptomlar göstermekte (nefes darlığı, hipoksi, %50'den fazla akciğer tutulumu gibi), az bir kısmı ise (%5) kritik semptomlar göstermektedir (solunum yetmezliği, şok, çoklu organ disfonksiyonu gibi). Enfekte kişilerden ortalama olarak beşte biri hiçbir semptom göstermemektedir. Asemptomik taşıyıcılar genellikle test olmamaktadır ve hastalığı bulaştırabilirler. Bazı enfekte kişiler daha sonradan semptom göstermeye başlayabilir veya çok hafif semptomlar gösterebilirler, bu kişilerde hastalığı bulaştırabilmektedir.
Çoğu enfeksiyonda olduğu gibi enfekte olunduktan sonra ilk semptompların ortaya çıkması için kuluçka süresi olarak bilinen belirli bir sürenin geçmesi gerekir. COVID-19'un kuluçka süresi ortalama dört ila beş gündür. Çoğu semptomik kişi temastan iki ila yedi gün arasında semptom göstermeye başlar ve neredeyse semptomik hastaların tamamı on iki gün dolmadan bir veya birden fazla semptom gösterir.
COVID-19 enfeksiyonu her bulaştığı kişide farklı etkiler yarattı

COVID-19, şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2) virüs suşu enfeksiyonundan kaynaklanır.

COVID-19 genellikle, solunum yoluyla bulaşmaktadır; enfekte kimsenin öksürmesi, hapşırması, konuşması veya nefes alması ile bulaşabilir. Enfeksiyona virüs içeren partiküllerin solunması, virüs içeren solunum damlacıklarının veya aerosollerinin, enfekte olan hasta ile yakın temasta bulunan kişilerin ağız, burun veya gözlerine girmesi neden olur. Bulaşıcı olan ortalama 1000 SARS-CoV-2 viryonunun insandan insana geçebildiği ve enfeksiyona neden olduğu düşünülmektedir. 
Temas süresi arttıkça ve bireyler arasındaki fiziksel mesafe azaldıkça COVID-19'un bulaşma riski artmaktadır. Yakın mesafeler yere düşen daha büyük damlacıkları ve aerosolleri içerebilirken, daha uzun mesafeler yalnızca aerosolleri içerir. Daha büyük damlacıklar da buharlaşarak aerosollere dönüşebilir. Kasım 2020 itibarıyla, büyük damlacıklar ile aeresoller arasındaki önem farkı net değildir, ayrıca virüsün bir odadan uzak bir mesafedeki başka bir odaya hava kanalları gibi yollarla taşınabilme ihtimalinin olup olmadığı da bilinmemektedir. Hava yoluyla bulaşma özellikle; restoranlar, korolar, spor salonları, gece kulüpleri, ofisler ve ibadethaneler gibi yüksek risk içeren kapalı alanların az havalandırılmış ve kalabalık olması durumunda gerçekleşebilmektedir. Ayrıca, sağlık hizmeti ortamlarında da hava yoluyla bulaşma durumu COVID-19 hastalarına aerosol oluşturan tıbbi prosedürler uygulanması sonucunda yaşanabilmektedir.
Sosyal mesafe uygulaması ile kumaş yüz maskeleri, cerrahi maskeler, solunum maskeleri gibi yüz kaplamalarının takılması damlacık iletimini kontrol altına alma yöntemlerindendir. İyi bir hava sirkülasyonu sağlamak ve dışarıdaki havanın kullanımını artırmak amacıyla, ısıtma ve havalandırma sistemlerinin bakımlarının yaptırılması kapalı alanlarda hastalığın bulaşma riskini azaltabilir.
Bir enfekte kişi tarafından enfekte edilen kişi sayısı genellikle değişkenlik göstermektedir; Eylül 2020 itibarıyla enfekte bir kişinin ortalama olarak 2-3 kişiyi enfekte ettiği tahmin edilmektedir. Gripten daha bulaşıcı ancak kızamıktan daha az bulaşıcıdır. Sıklıkla kümeler halinde bulaşır, enfeksiyonların ini genellikle bir bölge veya belirli bir vakaya kadar sürülebilmektedir. Yayılmasında, bir kişinin birden fazla kişiye hastalığı bulaştırdığı "süper-yayılma olayları"nın etkisi büyüktür.

Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2), yeni bir şiddetli akut solunum sendromu koronavirüsüdür. İlk olarak Vuhan'daki akut solunum yolu hastalığı vakaları kümesine bağlı zatürre geçiren üç kişiden tespit edildi. Yeni SARS-CoV-2 virüsünün tüm özellikleri doğadaki ilintili koronavirüslerde de görülmektedir.
Vücut dışarısında virüs koruyucu balonunu patlattığı için sabun ile yok edilebilmektedir.
SARS-CoV-2 orijinal SARS-CoV ile yakından bağlantılıdır. Hayvan kökenli olduğu düşünülmektedir (zoonotik). Genetik analizler, koronavirüsün, yarasadan bulaşan iki suşla birlikte Sarbecovirus (B soyu) alt cinsinde Betacoronavirus cinsi ile genetik olarak kümelendiğini ortaya çıkarmıştır. Yarasa korona virüs örnekleriyle %96 genom seviyesinde benzerlik gösterir (BatCov RaTG13). SARS-CoV-2'nin yapısal proteinleri arasında membran glikoproteini (M), zarf proteini (E), nükleokapsid proteini (N) ve başak proteini (S) bulunur. SARS-CoV-2'nin M proteini, yarasa SARS-CoV'nin M proteinine %98,6 benzerdir, pangolin SARS-CoV ile %98,2 homolojiyi korur ve SARS-CoV'nin M proteini ile %90 homolojiye sahiptir; ancak MERS-CoV'nin M proteini ile benzerliği yalnızca %38'dir.
SARS-CoV-2 binlerce farklı varyasyonu vardır.

İlk olarak Çin'in Vuhan bölgesinde 2019 yılında COVID-19 ortaya çıktı. Hızlı bir şekilde diğer bölgelere ve diğer ülkelere yayıldı. 2019 yılında ortaya çıkan ve salgın hâline gelen koronavirüsün daha fazla yayılmasına engel olmak amacıyla Çin hükûmeti şehri 23 Ocak 2020 tarihinden itibaren karantina altına aldı. Bunun yanı sıra şehre yapılan uluslararası uçuşlar da iptal edildi. Almanya, Türkiye, Fransa gibi pek çok ülke Çin Halk Cumhuriyetinden gelen tüm yolcuları termal dedektörlerle kontrol etmeye başladı. Şehre 1 hafta içinde hastaneler yapıldı ve şehir ekonomisi durma noktasına geldi. Çin hükûmeti halka ilaç ve maske dağıtımına başladı, ayrıca çoğu ülke karantina bölgesindeki vatandaşlarını bölgeden tahliye etti. Dünya Sağlık Örgütü bölgesel düzeyde tehlike düzeyini "çok yüksek" olarak belirledi. Salgının ülke düzeyinde yayılmasından sonra Vuhan'dan başka pek çok şehir daha karantinaya alındı. Birçok bölgeye sağlık ekipleri yönlendirildi ve toplu taşıma durduruldu.

Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın tanısı için çeşitli test protokolleri açıklamıştır. Standart test yöntemi, gerçek zamanlı revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (rRT-PCR) olmaktadır. Bu test, kişiden alınacak nazofarengeal

Cemil Keleşoğlu, (d. ? - ö. 14 Temmuz 1960, Yassıada, İstanbul), Türk bürokrat.
1939-1940 yılları arasında Acıpayam kaymakamlığı, 1954-1955 yılları arasında Denizli ve 1955-1960 yılları arasında Konya valilikleri yapmıştır. Konya valisi iken 1957-1958 yılları arasında aynı zamanda Konya Belediye Başkanlığı da yapmıştır. 27 Mayıs darbesinde tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü.
14 Temmuz 1960 tarihinde Yassıada'da bileklerini keserek intihar etti. Yassıada'da oda arkadaşı olan eski Demokrat Parti milletvekili Gıyasettin Emre'ye göre kendisini intihara iten sebep, buradaki teğmenlerden birinin onu herkesin gözü önünde dövmesiydi.
Samet Ağaoğlu ise anılarında Keleşoğlu'nun mahkemece ceza verilip mahkum edilmeden önce ölmesi halinde eşi ve çocuğuna aylık bağlanacağını, aksi takdirde eşi ve çocuğunun "aç kalacağını" düşündüğü için intihar ettiğini iddia etmektedir.
Karatay, Konya'da Cemil Keleşoğlu Lisesi vardır.

Cemil Keleşoğlu Lisesi 18 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

CiNii (/ˈsaɪniː/) Japon kütüphanelerindeki Japonca eserleri ve Japonya'da yayımlanan İngilizce eserleri içeren bir bibliyografik veritabanıdır. Veritabanı Nisan 2005'te kurulmuştur ve Ulusal Bilişim Enstitüsü tarafından yönetilmektedir.
Veritabanı, 3.600'den fazla yayın, 22 milyondan fazla makale içermektedir. 2012'de bir ayda 2,2 milyon kişi veritabanını kullandı, bununla beraber 30 milyondan fazla kere içeriklere erişim sağlandı. Japonya'daki en büyük ve en kapsamlı veritabanıdır.

Veritabanı, dergi ve makalelerin her birine NII Makale Kimliği (NAID) atar. Kitaplar için ise farklı bir tanımlayıcı olan NII Alıntı Kimliği (NCID veya 書誌ID) diğer adıyla NACSIS-CAT Kayıt Kimliği kullanılır.

NCID BA04004867 for the 1951 Little, Brown edition and of The Catcher in the Rye
NCID BB17611495 for the 2010 Penguin edition of The Catcher in the Rye
NCID BA36680090 for a 1952 edition of Kiken na nenrei (危険な年齢), NCID BN01880084 for a 1964 edition of Rai-mugi batake de tsukamaete (ライ麦畑でつかまえて), and NCID BA61718322 for a 2003 edition of Kyatchā in za rai (キャッチャー・イン・ザ・ライ), all three being Japanese translations of The Catcher in the Rye
NCID BB13715590 for a 1997 edition of Mai tian li de shou wang zhe (麦田里的守望者), a Chinese translation of The Catcher in the Rye.

CiNii 3 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce CiNii 11 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cidde (Arapça: جدة), Suudi Arabistan'ın Hicaz bölgesinde, Kızıldeniz kıyısında yer almaktadır. Bir valilik görevi gören Cidde, Mekke vilayetinin en büyük şehridir ve başkent Riyad'dan sonra ülkenin ikinci büyük şehridir. Cidde, ülkenin ticaret merkezidir. Cidde'nin ne zaman kurulduğu bilinmemekle birlikte, 647 yılında Halife Osman'ın, İslam hacıları için kutsal Mekke şehrine giden Müslüman yolculara hizmet veren bir seyahat merkezi haline getirmesiyle önemi artmıştır. O zamandan beri Cidde, Suudi Arabistan'a gelen milyonlarca hacı için bir geçiş kapısı görevi görmüştür.
2022 yılı itibarıyla yaklaşık 3.751.722 nüfusa sahip olan Cidde, Hicaz'ın en büyük şehri ve Orta Doğu'nun dokuzuncu büyük şehridir. Ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı'nın (İİT) idari merkezi olarak da hizmet vermektedir. Kızıldeniz kıyısındaki Cidde İslam Limanı, dünyanın otuz altıncı büyük limanı ve Orta Doğu'nun (Dubai'nin Cebel Ali Limanı'ndan sonra) ikinci büyük ve ikinci en işlek limanıdır. 
Cidde, İslam'ın en kutsal şehri olan Mekke Şerifliği'ne (doğuya 65 kilometre) açılan ana kapıdır; ikinci en kutsal şehir olan Medine ise kuzeye 360 ​​kilometre uzaklıktadır. Ekonomik olarak Cidde, Suudi Arabistan ve Orta Doğu'da bilimsel ve mühendislik alanındaki liderliğin sermaye yatırımını daha da geliştirmeye odaklanmaktadır. Cidde, 2009 yılında İnovasyon Şehirleri Endeksi'nde Afrika, Orta Doğu ve 'stan ülkeleri bölgesinde dördüncü sırada yer almıştır.
Cidde, Suudi Arabistan'ın başlıca tatil şehirlerinden biridir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) tarafından Beta dünya şehri olarak adlandırılmıştır. Şehrin Kızıldeniz'e yakınlığı nedeniyle, ülkenin diğer bölgelerinden farklı olarak balıkçılık ve deniz ürünleri yemek kültürüne hakimdir. Şehrin Arapça sloganı "Jeddah Ghair" olup, "Cidde farklıdır" anlamına gelir.

Cidde kentinin tarihi merkezi "Al-Balad" olarak adlandırılan deniz kıyısındaki bölgedir. Yerel mimari üslup ile yapılmış tarihi evleri ve sur kalıntılarıyla UNESCO dünya miras listesi 2014 yılında girmeye hak kazanmıştır.

I. Selim tarafından 1517 yılında fethedilmiştir. Osmanlı hükûmeti 1525 yılında duvarları onarmıştır. Yeni Türk duvarları 6 adet kapı ve kule içermektedir. Ayrıca Cidde Redif Kışlası o dönemde yapılmıştır.

Cidde ekonomik, kültürel ve politik kriterlere göre belirlenmiş 25 kardeş şehre sahiptir;

2009 Cidde seli
Cidde Televizyon Kulesi

Farsi, Hani M.S. (Mohamed Said). Jeddah: city of art: the sculptures and monuments. London: Stacey International, 1991. ISBN 0-905743-66-0
Facey, William & Grant, Gillian. Saudi Arabia by the First Photographers. ISBN 0-905743-74-1
Tarabulsi, Mohammed Yosuf. Jeddah: A Story of a City. Riyadh: King Fahd National Library, 2006. ISBN 9960-52-413-2
John F. Keane. Six months in the Hijaz : journeys to Makkah and Madinah 1877-1989. Manchester: Barzan Publishing, 2006. ISBN 0-9549701-1-X
Al-Khaldi, Ibrahim. The Bedouin Photographer - Al-Mosawwir Al-Badawi. Kuwait, 2004.
Badr El-Hage. Saudi Arabia : caught in time 1861-1939. Published by Garnet, Reading, 1997. ISBN 1-85964-090-7
Captain G. S. Froster. A trip Across the Peninsula - Rehla Abr Al-Jazeera. Mombai, India, 1866.
From Bullard to Mr Chamberlain. Jeddah, 1925 Feb. (No.# secrets) - Archived Post.
Al-Rehani. Nejd and Its Followers.
Al-Turki, Thuraya. Jeddah: Um Al-Rakha wal Sheddah. Published by Dar Al-Shrooq.
Al-Harbi, Dalal. King Abdulaziz and his Strategies to deal with events : Events of Jeddah. King Abdulaziz National Library, 2003. ISBN 9960-624-88-9
Didier, Charles. Séjour Chez Le Grand-Cherif De La Mekke. Librairie De L. Hachette et, Rue Pierre.
Didier, Charles. Rehla Ela Al-Hejaz: A trip to Hejaz. Translated from "Séjour Chez Le Grand-Cherif De La Mekke" into Arabic. Paris, 1854. ISBN 9960-677-14-1

Cidde Belediyesi (Arapça)
Cidde Prensliği11 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Arapça)
City of Jeddah Resmi site (İngilizce)
Interactive Jeddah Map from Jeddah Municipality (Official)
Jeddah Strategic Plan Elements

Darende (Türkçe telaffuz: [daɾændæ]), Malatya ilinin bir ilçesi. 
İlçe merkezi, Malatya kentinin 74 km (46 mil) kuzeybatısında, Sivas'ın 140 km (87 mil) güneyinde ve Kayseri'nin 117 km (110 mil) doğusunda yer alır. Batısında ve kuzeyinde Sivas, doğusunda Hekimhan, güneyinde Akçadağ ve Elbistan, kuzeybatısında Gürün, kuzeyinde Kuluncak ve Kangal ilçeleri bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.482 km²dir. Darende ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.032 metredir.

Darende, geçmişte Taranda/Tiranda/Daranda ayrıca Tiryandafil ve Derindere olmak üzere pek çok isim ile anılmıştır. Bölgenin, Arslantepe ve Cafer Höyük gibi komşu arkeolojik sitlere dayanarak MÖ 7000-5000'den beri yerleşim yeri olduğu varsayılmaktadır.

Darende'de bilinen ilk idari birim Hititlerce kurulmuştur. İlçe sınırları içinde Hitit dönemine ait kalıntılardan biri Darende merkezinin batısındaki Arslantaş bölgesinde yer alan bir çift aslan heykelidir. Kronolojik olarak, idare kontrolü Hitit, Mitanni, Asur, Ahameniş, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Danişmendli, Anadolu Selçuklu, İlhanlı, Eretna, Dulkadiroğulları, Memlûk ve Osmanlı altında kalmıştır.
Bölgeyi çevreleyen doğal kanyonların düzenleşiminden ötürü (örneğin Tohma kanyonu), ilçe bölgesinin komşu birçok yöreden gelen ticaret, göç ve askeri güzergahların bir kesişim noktası olduğu bildirilmiştir; örnek olarak, I. Şuppiluliuma, Hitit hakimiyetini Akdeniz ve Mezopotamya'da Yeni Krallık'a karşı genişletirken ilçe bölgesini güneye ulaşmak için kullanmıştır ve I. Basil, Müslümanlara karşı seferlerini ilçe bölgesi üzerinde yürütmüştür.
1921 yılında Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı İÇÖZ, Darende'nin il olması için TBMM'ye teklifte bulunmuş, meclis genel kurulu büyük bir tepki göstererek öneriyi reddetmiştir.

İlçe topraklarını Güneydoğu Toroslar'ın kuzeye doğru yönelmiş dağ sıraları ve bunların arasında bulunan çöküntü alanı engebelendirmektedir. Bu alanın güneyinde Nurhak Dağları'nın uzantıları bulunmaktadır. Ayrıca kuzeydoğuya doğru uzanan ve Tohma Suyu Vadisi ile kesilen bu dağlık alanda ayrı ayrı dağlar bulunmaktadır. Günpınar Şelalesi ilçe sınırlarındaki Tohma Çayı üzerinde bulunur. Güneydoğu Toroslar'ın bir kolu olan Hezanlı Dağı ilçenin batısını engebelendirir.
Darende'nin doğu sınırı boyunca uzanan Akçababa Dağları ise Nurhak Dağları'nın kuzeydoğu uzantılarıdır. Ancak bunlar çok yüksek dağlar değildir. Akçababa Çalı Tepe ve kuzeydeki Leylek Dağı bu bölümdeki en yüksek dağlardır. İlçede aşınma sonucu ortaya çıkmış platolar oldukça geniş bir yer tutmaktadır.
İlçe topraklarını Tohma Suyu ile onun kollarından Balıklıtohma Çayı sulamaktadır. Bu iki akarsuyun birleştiği yerde ilçenin en önemli ovası olan Mığdı Düzü Ovası bulunur. Yaklaşık 5000 hektarlık bir alana yayılan Mığdı Düzü'nün orta kesimleri düz olup, kenarlara doğru yükselir ve engebeli bir görünüm alır. Akarsuların taşıdığı alüvyon lardan ötürü bu ova tarım yönünden oldukça verimlidir. İlçede sulanabilir arazi olarak Tohma Çayı boyundaki araziler sayılabilir. Yeniköy, Balaban, Ağılyazı ve Başdirek ovaları ilçenin tarım yapılabilen diğer ovalarıdır.

İlçede karasal iklim hüküm sürmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçer.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin ekonomisi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler; arpa, buğday, şeker pancarı, nohut ve patatestir. Sulak kesimlerde de sebzecilik yapılmaktadır. İlçede meyve bahçeleri de yaygın olup; dut, kayısı ve üzüm yetiştirilen meyvelerin başında gelmektedir. Hayvancılıkta sığır, koyun ve kıl keçisi besiciliği yapılmaktadır.
İlçenin en büyük gelir kaynağı kayısı olup, 1,5 milyon civarında kayısı ağacı vardır. Malatya'nın toplam kayısı üretiminin 4'te birini karşılayan Darende, Türkiye dışındaki ülkelere de kayısı ihracatı yapmaktadır.
İlçe topraklarında krom ve demir yatakları vardır.

Türk halk müziği üzerine bir metaveri analizi, Darende'ye ait on iki türkü rapor etmiştir:

Darende'nin esnaf ve zanaatkârları arasında, Hazeyince/Hazeynce olarak adlandırılan bir mini kripto dil ortaya çıkmış ve günümüze kadar kullanılmaya devam edilmiştir.
Bu mini dilin kelime dağarcığı, Arapça, Farsça ve Rusça gibi dillerden devşirilmiş ve Türkçe gramerin içine gömülmüştür. Bu sayede, iletişim esnasında esnaf ve zanaatkârların dışında bırakılmak istenen kimseler iletişim dışı bırakılabilmektedir.

Darende'de geleneksel olan yaz festivallerinden biri Zengibar Karakucak Güreş ve Kültür Festivali festivalidir. (Karakucak stili bir Oğuz-Türki güreş stilidir.)

Yerelnet profili
Darende Kaymakamlığı resmî sitesi 15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darende Belediyesi resmî sitesi 13 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Devrek, Zonguldak ilinin bir ilçesidir. Türkiye'nin kuzeyinde, Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer almaktadır. Yüzölçümü 953 km²dir. Devrek ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 91 metredir.

Devrek yöresi, önemli uygarlık merkezlerinden uzakta kalan coğrafi konumu ve denizin ile iç kesimlerle bağlantısını engelleyen doğal yapısı dolayısıyla, önemli olayların ve kitleleri etkileyen ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi gelişmelerin uzağında kalmıştır. Bu yüzden, yörenin tarihi ile ilgili olarak çok fazla belge ve eser bulmak mümkün görünmemektedir.
Devrek yöresinde, yörenin tamamını içine alan bir tarama kazı yapılmamıştır. Bununla birlikte Prof. Dr Güngör Karauğuz tarafından yörede yapılan yüzey araştırmaları, Devrek yöresinde yaklaşık 5000 yıl öncesine ait uygarlık izlerinin varlığını ortaya koymuştur.
Devrek çayının taşımacılığa uygun olmaması ve vadide geniş düzlüklerin bulunmaması dolayısıyla, yöredeki yerleşmeleri küçük köyler biçiminde düşünmek gerekmektedir.
Devrek yöresindeki ilk siyasi otoritenin varlığı ile ilgili olarak henüz yeterli bilgiye sahip değiliz. Daha çok Kızılırmak yayının doğusunda gelişen Hitit egemenliğinin güney ve batı yönünde geliştiği dikkate alınırsa Devrek yöresinin Hitit egemenliğine girmiş olması hiçbir şekilde düşünülemez. Yine Hititler döneminde Paflagonya yöresine egemen olduğu kabul edilen Palla'ların ülke ve egemenlik sınırlarının nerelere kadar uzandığı bilinmemektedir. Aynı şekilde bu yörede egemenliğinden söz edilen Gaşkaların gerçekte bu yöre ile hiçbir ilişkisi olmamıştır.

Yöredeki yerleşmelerin büyük ölçüde Frigler döneminde gerçekleştiği ve Frig egemenliğinin bu yöreyi de içine aldığı genellikle kabul edilmektedir. Herodotos'un Tarihler'inde bütün bu yörenin Mariandyn ülkesi olarak gösterilmesi ve yöre halkından sadece Mariandynler olarak söz edilmesi Mariandynlerin bir süre sonra yörede hakim unsur olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Frig devletinin yıkılmasında (M.O. 676) birinci derecede etkili olan Kimmerlerin Sinop- Gordion arsında izledikleri yol tam olarak bilinmemekle birlikte, şehirlere yönelik bu yağma ve talan yolculuğu sırasında bu yöreye hakim oldukları şeklindeki geleneksel söylentinin doğru olma ihtimali görünmemektedir.

Devrek yöresi Krezüs döneminde Lidya'nın hâkimiyetine geçmiştir. Frigler ve Lidyalılar döneminde, tarihte 2. kolonizasyon hareketi olarak bilinen ticari amaçlı yerleşimler döneminde (M.O. 750-550) Yunan Megaralılar Ereğli'ye, Teionlar Filyos'a, Miletoslar de Amasra'ya yerleşmişlerdir. Bu yerleşimler Filyos çayı ve Bartın çayı ağızlarından iç kesimlere doğru gelişmiştir.
Perslerin Lidya devletine son vermesiyle Devrek yöresi Pers İmparatorluğuna katılmış oldu. Kuzey Anadolu kıyıları, dolayısıyla Paflagonlar ve Mariandinler Daskleion satraplığına (valiliğine) bağlanmıştır.

İskender'in Anadolu seferi sırasında Paflagonya'dan gelen bir elçi kurulu İskenderin huzuruna gelerek, ordusuyla memleketlerine girmemesi kaydıyla onun egemenliğini kabul ettiklerini bildirdiler (M.Ö.333). İskender'in ölümünden sonra tüm Anadolu toprakları Seleukos krallığı sınırları içinde kaldı. Ancak Seleukos'un M.Ö. 280 yılında öldürülmesi üzerine krallık toprakları üzerinde yeni ve daha küçük krallıklar kuruldu. Bu dönemde Bartın Çayının batısında kalan topraklarda Bitinya Krallığı kurulmuştur. Devrek yöresi de bu krallığın sınırları içinde kalmıştır.

Roma yayılmacılığı karşısında direnemeyen Anadolu krallıkları birer birer Roma egemenliğine katıldılar. Bitinya Krallığı da M.Ö. 74'te Roma toprakları arasına katılmıştır. Roma İmparatorluğunun 395'te ikiye ayrılmasından sonra Devrek yöresi de Bizans İmparatorluğunun toprakları içinde kalmıştır.

Malazgirt zaferini izleyen yıllarda Anadolu'ya doğru başlayan büyük istila hareketinin Kuzeybatı Anadolu yöresinde nasıl geliştiğini tam olarak bilmiyoruz. Ancak, Paflagonyalı bir aileden olan Aleksis Komnenos'un Ereğli'ye giderken Baba Dağlarında (veya Ereğli'de) Bizanslıları takip eden Selçukluların saldırısına uğraması Devrek yöresinin de bu dönemlerde (1074) istila edilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu istila hareketinin yerleşme biçiminde olmadığı da muhakkaktır.
Sonraki yıllarda Paflagonya yöresinde Süleymanşah adına fetihlerde bulunan Emir Karatekin, Kastamonu ve Çankırı yörelerinde elde ettiği başarılarla, Batı Karadeniz kıyılarının fethi için köprübaşını tutmuştur. Bu fetihler sırasında Emir Karatekin'in arkadaşı Osman tarafından fethedilen Eflanus (Samsun/Osmancık) Karabük Eflani zannedildiği için bu yörenin de Emir Karatekin tarafından fethedildiği sanılmıştır.
Bu fetih veya istila hareketi sırasında Türk boylarının Anadolu'da Karadeniz ile Çanakkale Boğazı, Ege Denizi, Doğu Akdeniz ve Antalya körfezine kadar yayıldıkları genel olarak kabul edilmektedir. Bizans İmparatorunun 1081 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı Süleymanşah'la yapmış olduğu Dragos anlaşması ile anlaşmaya adını veren suyun (Kocaeli) doğusunda kalan tüm Anadolu topraklarını en azından şeklen Türklere bırakmış göründü. Böylece başlangıç olarak kimi yöreler için geçici de olsa Anadolu'nun fethi, bu arada tabii ki Devrek yöresinin de fethi tamamlanmış oldu. Bu fetih sırasında Türkmenlerin (göçebe Türkler) Devrek yöresine geldiklerini kabul ediyoruz.

İlk Haçlı seferi, doğrudan Türkiye Selçuklu Devleti üzerine düzenlenmemiş olmasına rağmen, Anadolu'da düzeni bozmuş ve Türkiye Selçuklu devletini zayıflatmıştı. Bu sonuçtan yararlanan Bizans İmparatorluğu, bütün Adalar Denizi kıyılarına hakim olduğu gibi, Trabzon'a kadar Karadeniz kıyılarına da sahip olarak Türkleri tüm kıyılardan içerilerdeki yaylalara doğru çekilmeye zorlamıştır.
Bu geri çekilme hareketi sırasında doğal olarak Devrek yöresi de Türklerin elinden çıkmış ve artık Bizans'ın elinde olan Bolu ile Gerede, Kuzeybatı Anadolu'da yeni Selçuklu-Bizans sınırını teşkil eder konuma gelmiştir.

Miryakefalon Savaşının (1176) Bizans üzerinde meydana getirdiği büyük tahribattan ve taht kavgalarından yararlanan Selçuklu Türkleri, Batı yönünde olduğu gibi kuzey yönünde de fetihlerde bulunmuşlardır. Ankara Meliki Muhiddin Mesud da Kastamonu taraflarında Bizanslılara karşı bir buçuk yıl gaza yaptı; pek çok esir aldı. Muhiddin Mesud'un bu seferleri sırasında uzun süren bir kuşatma sonucunda Dadybra'yı (Safranbolu) ve ardından da Krateia (Gerede) ve Claudiopolis'i (Bolu) aldı.
Dönemin tanıklarından Bizanslı tarihçi Nicetas Khoniates'in Dadybra'nın fethi sırasında Devrek'i çevreleyen dağlardan “Babadağı” diye söz etmesi ve Dadybra'nın yardımına gelen bir Bizans birliğinin Babadağı'nda Türkler tarafından pusuya düşürülmesi, Devrek'in de aynı tarihlerde (1196), hatta bu tarihten önce alınmış olduğuna ve üstelik de Türkleştirilmiş olduğuna kanıt olarak gösterilmektedir.

Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılması sonrasında Devrek yöresinin konumu biraz belirsiz gibi görünse de genel olarak bu yörenin Candar-oğullarının egemenliği altında olduğu kabul edilmektedir. 16. yüzyıl kayıtlarına göre Hızırbeyili yöresi (Devrek-Çaycuma) Bedil köyünde Candar-oğulları zamanından kalma Hasan Şeyh zaviyesinden bahsedilmesi, bu yöredeki Candar-oğulları egemenliğinin varlığını hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

Devrek yöresi, Yıldırım Beyazıt'ın Anadolu Türk Birliğini kurma politikası dâhilinde Candaroğulları Beyliğini ortadan kaldırmasıyla 1392 yılında Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. Devrek yöresinin Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından Hızır Bey tarafından fethedildiğine ilişkin iddia; Devrek yöresinin eski adı olan Hızırbey İli adı ile Hızır Bey adının ilişkilendirilmesinden kaynaklanmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Bolu Sancağına bağlı olan Devrek yöresinin Osmanlı kaynaklarında adı ilk kez 1519 yılı kayıtlarında geçmektedir. Bolu sancağının, daha önceki yüzyıllara ait tahrir kaydı olmadığından o devirlerin idari yapısı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla Devrek için de aynı şekilde daha önceki yıllar hakkında bir şey söyleyemiyoruz.
Devrek 1519 tahririnde 60 hane, 1568 tahririnde 118 hane nüfusu bulunan bir köy olarak kaydedilmiştir.
Devrek Yöresinin de içinde bulunduğu Hızırbeyili nahiyesi, idari taksimat olarak, Anadolu Eyaletinin Bolu Sancağı içinde yer almıştır. Buradaki anlamı itibarıyla, nahiye denilince bir iskan yeri değil, coğrafi konumu itibarıyla birbirine yakın olan yerleşim yerlerini içine alan bir coğrafi birliktelik anlaşılmalıdır. Hızırbey ili nahiyeleri ifadesiyle sadece Devrek değil; Devrek'le birlikte Çarşamba (Çaycuma) ve Zonguldak il merkezi kastedilmektedir.
Katip Çelebi'nin Cihannuma adlı eserine ve Atik Askeri defterine göre Hızırbeyili nahiyesinde Devrek, Dirgine, Yılanca, Çarşamba, Tefen, Perşembe ve Hisar-önü kazaları yer alıyordu. O dönemde kaza denilince bugünkü anlamda bir idari yönetimi değil, mahkemenin bulunduğu yeri, kadılığın kadılık mıntıkasını anlamak gerekmektedir.
Devrek 1692 yılına kadar Mutasarrıflık içinde Bolu'ya bağlı kaldı. 1692–1811 yılları arasında 119 yıl voyvodalık (Ayanlık) yönetimini yaşadı. Etrafa korku salan, devlet içinde devlet gibi hareket ederek etrafa zulm saçan meşhur Devrek Ayanı Molla Ali'nin 1811 yılında ortadan kaldırılması ile ayanlık yönetimi sona erdi.
1811'den sonra Viranşehir Sancağının kurulmasıyla Çarşamba, Perşembe, Tefen kazaları Viranşehir sancağına bağlanmış, Devrek, Dirgine, Yılanlıca ve Hisar-önü kazaları ise Bolu sancağı içinde kalmıştır.
2 Eylül 1836 tarihinde uygulamaya konulan yeni idari taksimata göre Devrek yöresi Bolu sancağı içinde Hüdavendigar (Bursa) Müşirliğine bağlanmıştır. Çarşamba, Perşembe ve Tefen kazaları da Viranşehir sancağı içinde Ankara Müşirliğine bağlanmıştır.
1839 yılında Bolu sancağının Kastamonu eyaletine bağlanmasıyla birlikte Devrek yöresi de Kastamonu Eyaleti içinde yer almışsa da bir süre sonra 1844-1845 yıllarında Bolu eyalet haline getirilmiş ve bugünkü Zonguldak ili coğrafyası bu eyalet içinde yer almıştır. 1846 yılında bu uygulamadan vazgeçilerek tekrar bir önceki uygulamaya dönülmüştür.
1864 Vilayetler Nizamnames

Divriği, Sivas'ın bir ilçesidir. İlçe, Fırat Nehri'nin bir kolu olan Çaltı Çayı Vadisi kenarında kurulmuştur. Divriği ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.013 metredir. İlçenin yüzölçümü 2.632 km²dir. Doğusunda Erzincan iline bağlı İliç ve Kemaliye ilçeleri, batısında Sivas iline bağlı Kangal, kuzeyinde İmranlı ve Zara ilçeleri, güneyinde ise Malatya iline bağlı Arguvan, Arapgir, Hekimhan ilçeleri vardır. Nüfusu 2023 verilerine göre 16.893'tür.
Divriği ilçesi çok dağlık bir bölgeyi içine almaktadır. Dağlar arasında dik ve derin vadiler içerisinde Fırat'ın küçük kolları akmaktadır. Arazi çıplak ve vahşi görünüşlüdür. Toprakları zengin demir madenleri barındırır. Bu yüzden ilçede çalışmakta olan maden firmaları vardır.
Geçmişte, Mezopotamya'ya demir ihraç ederek zenginliğini arttıran yörede Orta Çağ'da inşa edilmiş olan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası en önemli tarihi cazibe merkezidir.
Dağların yüksek, serin ve yaylacılığa elverişli şeklide otlaklarla kaplı olması, ayrıca toprak veriminin düşüklüğü yaylacılığı ön plana çıkarmıştır.
Başlıca yaylaları: Yama, Sarıçiçek, Göldağı, Eğrisu, Demirli ve Dumluca Yaylası olmakla birlikte birçok köyün kendine ait yaylaları vardır.
İlçenin önemli dağları, kuzeyde Çengelli Dağı (2650 m), Deli Dağ (2150 m) Eferdi, Göldağ ve Akdağ'dır. Güneyde Yama, Demirli, Geyikli Güneydoğuda Sarıçiçek, doğusunda Iğınbat; batıda Dumluca yer alır.

Sivas ilinin büyük ilçelerinden biri olan Divriği, Hitit İmparatorluğu'ndan itibaren iskân görmüş önemli bir yerleşim merkezidir.

Hititler zamanından beri yerleşim alanı olarak bilinen Divriği'nin adı, eski Yunan yazmalarında Apbrike olarak geçmektedir. Bizans devrinde Teprike olarak yaygın bir hal almış ve Türklerce Divrik adıyla anılmıştır. Arap coğrafyacıları ise şehrin adını ilk kaynaklara uygun olarak Abrik şeklinde tespit etmişlerdir.

Divriği, Bizans ile İran arasında sınır karakollarından birini meydana getiriyordu. İmparator Herakleios tarafından Sasani yayılmasından kurtarılmıştır. Divriği, kısa zamanda bu sefer Arapların saldırılarıyla karşılaştı. Bu devirde Divriği kendi adıyla anılan ırmağın (Bugünkü Çaltı Çayı) üstünde yüksek bir tepede sağlam bir kale olarak stratejik bir değer taşımakta idi. Çevredeki halk, Doğu Hristiyanlığı ile paganizmin karışımından meydana gelen ve Aziz Pavlos'un yaymış olduğu mezhebin mensupları idi. Bu yüzden Paulisyenler adıyla anılan bu mezhebin başlıca merkezlerinden biri idi. Divriği'nin yakınında bulunan büyük bir mağara ile kilise, şehre kutsallık kazandırıyor ve mağarada saklanan din şehitlerinin cesetleri ise Ashab-ı Kehf olarak değerlendiriliyordu. Dik kafalı ve zorlu bir topluluk olan Paulisyenler bir yandan Ortodoks Bizans'la, bir yandan da Araplarla süregelen uğraşmalarında kimi zaman başarılar elde etmişlerdir. I. Basileios 870 yılında Divriği önünde Paulisyenlere karşı büyük bir başarı kazanmışsa da ertesi yıl Paulisyenler Ankara'ya kadar bütün Kapadokya'yı ele geçirmişlerdir.

Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Divriği Türk egemenliğine girdiği, Divriği'nin Alp Arslan'ın komutanı Mengücek Gazi'ye verildiği ve onun bağlı olduğu Oğuz boylarından Kayı, Bayat, Karaevli ve Akevli boylarının yerleştiği bilinmektedir. Mengücek Gazi'nin oğlu İshak'ın 1142 yılında ölümü üzerine ikiye ayrılan Mengüçlü Beyliği'nin Divriği kolunu Süleyman Bey kurmuştur. Bu beylik kültürel bir gelişme gösterirken bir yandan da Anadolu Selçuklu Sultanlığı'na bağlı olarak gazalara katılmıştır.
Bu devirde Süleyman Şah'ın 1224 tarihinde yaptırdığı kale ile oğlu Ahmetşah tarafından 1228 yılında yaptırılan Ulu Cami ve ayrıca Ulu Cami'ye bitişik olarak Ahmetşah'ın karısı Turan Melek tarafından yaptırılan darrüşifa büyük bir önem taşır. Divriği'deki son Mengücek Beyi Salih'e ait kitabe 1252 tarihini göstermektedir.
Anadolu'daki Türk Birliği'nin dağılmış olduğunu bu devirde, Sivas Eratna Beyliği'ne bağlanmışken Divriği'nin Memlûk Sultanlığı yönetiminde kaldığı görülür.

1398'de Karayülük Osman'ın Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin'i Zara ile Divriği arasında yenilgiye uğratıp öldürmesinden sonra yöreye egemen olan Osmanlı Beyi Yıldırım Beyazıt, Divriği Kalesi'ni Mısırlı Vali İbrahim Şuhri'nin oğlundan teslim almış, ancak 1401'de Timur'a karşı Memlük İmparatorluğu ile bir anlaşma yaparken bu kaleyi yine onlara bırakmak zorunda kalmıştır. Divriği'nin Türk Beyliğine kesin olarak katılması, Yavuz Sultan Selim devrinde Mercidabık Zaferi'nin sonunda olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nca Sivas Beylerbeyine bağlı bir sancak olarak teşkilatlanan Divriği; Harput, Arapkir ve Zara yolu üzerinde önemli bir konaktı. 17. yüzyıldan başlayarak Anadolu'da güvenliğin bozulması üzerine Tunceli dağlarına sığınan eşkiyaların baskısı altında kaldı. 200 yıl süren bu güvensizlik devresinde şehir güvenilir sığınaklardan biriydi.
Cumhuriyet devrinde Sivas İli'nin yeniden teşkilatlanması üzerine Divriği bir ilçe haline getirilmiştir.

İlçenin en önemli akarsuyunu Kangal ilçesi Karagöl dağlarından çıkan Çaltı Suyu teşkil eder. Bu ırmak üzerinde yapılmış olan baraj uzun yıllar Divriği'nin elektrik ihtiyacını karşıladı (1950-1978). Sonraki yıllarda ilçede elektrik tüketiminin artması ile sadece çarşının elektriğini üretebilir hale geldi. Bedrettin Nebipaşagil ve Abdalgilin Halil yıllar yılı bu barajı çalışır ve üretir halde tuttular. Daha sonraki yıllarda interkonnekte sistemin devreye girmesiyle bu elektrik üreten baraj Divriği Belediyesi tarafından devre dışı bırakıldı. Bu su aktığı vadi boyunca tek bir fayda sağlamadan Kemaliye ilçesi topraklarında Karasu'yla karışarak Fırat'ı oluşturur. Sulamada fayda sağlayan bu suyun kollarıdır. Bunların en önemlisi Sincan ve Hamu Dereleri ile Mıh Çayı, Çaltı Çayı ve Palha Çayı'dır.
Divriği'nin batısında Pireyp (Pir Eyüp) adı verilen bölgede çeşitli çaylar bulunmaktadır. Divriği'ye yaklaşık 30 dakika uzaklıktaki bu bölgenin çaylarını dağlardan gelen tatlı sular oluşturmaktadır. Ayrıca bu bölgedeki çaylardan biri yıllar önce, Aşağı Hamam'ın su ihtiyacını karşılamıştır. Bu sistem, küçük bir kanaldan oluşmakta ve günümüzde bölgenin incelenmesi durumunda rastlanabilecek bir hâldedir. Divriği'de bulunan dağlardan bazılarında da tatlı su kaynakları görmek mümkündür. Yörede akıllara işlemiş düşüncelerden biri de yeraltı akarsularıdır. Öyle ki, Çakırtarla (Savrun) köyünde yer alan akarsulardan birinin suyunda büyük bir azalma olduğu, bu suyun yakınlardaki köylerden biri olan Maltepe'den (Hornovu, Hornevil) kaynayarak yeni bir akarsu oluşturduğu ve menderesler çizerek aktığı söylenir.

İlçede karasal iklim özellikleri görülür. Kışları karlı ve soğuk, yazları sıcak ve kurak geçer. İlçenin bazı dağlarında meşe, ardıç ve çam türü seyrek orman alanları mevcuttur.

Aşağı Hamam
Divriği Kalesi
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (UNESCO Dünya Mirası Listesindedir)
Kesdoğan Kalesi
Hüseyin Gazi Türbesi
Divriği Konakları (Ayanağa Konağı, Abdullah Paşa Konağı vs.)
Divriği Taş Evleri
Divriği geneline yayılmış sayısız harabe ve oyma mağaralar
Avşarcık Köyü'ndeki eski harabeler ve dev mezarı
Çiğdemli (Tuğut) Köyü'nde yer alan konak, evler

Divriği Kaymakamlığı 28 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Divriği Belediyesi
YerelNET
Divriği Efsaneleri, Sivas Efsaneleri, Kutlu Özen, 2001

Doğanşehir, Doğu Anadolu Bölgesi'nde Malatya iline bağlı bir ilçe. Malatya'ya 58 km uzaklıkta olup, ova ve dağlık bir alanda kurulmuştur. İlçenin doğusunda Adıyaman ilinin Çelikhan ilçesi, güneyinde Adıyaman ili Besni ve Gölbaşı ilçeleri, batısında Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesi, kuzeydoğusunda Akçadağ ve Yeşilyurt ilçeleri bulunur.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde ilçe ağır hasar almıştır.

İlçe tarihi ve mesire yerleri açısından zengindir. İlçe merkezinde tarihi sur kalıntıları MÖ 66 yılında Bizans döneminde yapılmıştır. Mesire yeri olarak Erkenek vadisinde bulunan şelale ile tabii yerleri, Sürgü kasabası içinde yer alan Pınarbaşı, Takaz, Göğtepe Yaylası sayılabilir.
İlçenin ilk yerleşiminin MÖ 66 yılında Romalılar tarafından oluşturulduğu sanılmaktadır. Kısa el değiştirmelerle 758 yılına kadar Bizanslıların elinde kalan Zipetra adlı ilçe, bu tarihte Abbasi halifesi Harun Reşit tarafından ele geçirilmiş ve imar edilmiştir. 857 yılına kadar Arapların elinde kalan ilçe, daha sonra Bizanslılar'ın eline geçmiş, 1399 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, 1401 yılında ise Timur tarafından yağmalanmıştır. 1515 yılında tekrar Osmanlı topraklarına katılan ilçe 1877'den önceki adı Viranşehir veya Harapşehir olan ilçe, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Posof, Ardahan, Şavşat, Artvin ve Trabzon'dan getirilerek yöreye yerleştirilen halkından dolayı Muhacir Köyü diye adlandırıldı. Besni'ye bağlı bir köy iken aynı yılda nahiye merkezi olmuştur. 1929'da bucak merkezi oldu. 1933'te Doğanşehir adını alan ilçe, 1 Nisan 1946'da Akçadağ ilçesinden ayrılarak bağımsız bir ilçe durumuna getirilerek Malatya'ya bağlanmıştır.

İlçenin yüzölçümü 1.364 km²dir. Doğanşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.223 metredir.

İlçenin en önemli gelir kaynağı tarımdır. Son yıllarda önemli gelişme gösteren meyvecilik önemli bir geçim kaynağını oluşturmaktadır. Bunlardan kayısı ve elma en önemlileridir. Elmacılıkta son yıllarda önemli bir artış olmaktadır. Hayvancılık genel olarak köylerde yapılmaktadır. İlçe merkezi ve köylerinde geleneksel değerlere, mahalli örf ve adetlere önem verilmektedir.
Son yıllarda tütün yetiştiriciliği bir hayli önem kazanmıştır. İlçeye önemli bir sermaye girişi sağlayan tütün bitkisi artık neredeyse tek ürün haline gelmiştir. Bir zamanlar en popüler sanayi bitkisi olan şeker pancarının üretimi ise son 10 yıl içerisinde giderek azalmış ve artık günümüzde bitme noktasına yaklaşmıştır. Bir zamanlar meyvecilikte elmaya bir yönelme olsa da maliyetin yüksek olması, pazar sorunu gibi sorunlardan ötürü ilçede en çok yetiştirilen ve ilçeye en yüksek girdi sağlayan tarımsal bitki 2015 yılı itibarıyla tütündür.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin 5 bucağı, 6 belediyesiyle 31 mahallesi vardır.
Reşadiye mahallesi 1986 yılındaki deprem afeti sonucu ikiye ayrılmıştır. Mahallenin yarısı Çelikhan yolu üzerindeki kısma taşınmıştır. Böylece iki tane Reşadiye Köyü oluşmuştur. Yakın dönemde taşınan köye resmi olarak Güzel Köy ismi verilmiştir.

Türkiye coğrafya kitabı, Kültür Bakanlığı. Cilt no: 27

Doğanşehir Kaymakamlığı 4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eflani, Karabük'ün kuzeydoğusunda bulunan bir ilçe.
Merkezinde ve çevre köylerinde kaya mezarları, tarihi su yolları, türbeler ve camiler bulunmaktadır.
İlçede mermer ocakları vardır, çıkartılan mermerlerin büyük bir bölümü ihraç edilmektedir. Her yıl Hindi Festivali ve Karabük, Kastamonu ve Bartın illeri ile ortak sınırlara ve Türkiye'nin en uzun yaylası unvanına sahip Ulu Yayla'da Ulu Yayla Şenlikleri yapılmaktadır. Ulu Yayla şenlikleri Sinsin Ekibi, Mehter gösterileri(davul, zurna, keman ve köçek eşliğinde yapılan bir gösteri) ile başlamakta ve diğer eğlencelerle sürmektedir.
Eflani'nin bilinen tarihi, Bitinyalılar tarafından buraya bir savunma kalesi kurması ile başlar. 1084'te Kara Tigin Bey tarafından ele geçirilen bölge, bir süre sonra Bizans hakimiyetine girmiş ve 1213'te tekrar Türk hakimiyetine geçmiştir. Kastamonu'nun sancak olmasından sonra Eflani'nin stratejik ve askeri önemi azalmıştır.

Bitinya Kralı II. Nikomedes saraydaki iktidar kavgalarını önlemek için, Paflagonya bölgesine oğlu Pylaimenes'i özerk kral olarak atamıştır. MÖ 1. yüzyılda Roma ile Bitinya arasında savaşlar sürmekte idi, bu sebeple Bitinyalıların burada bir savunma kalesi kurdukları düşünülmektedir. 1084'te Kastamonu ve Sinop bölgelerini hakimiyeti altına alan Kara Tigin Bey (Emir Karatekin), Eflani bölgesine de hakimiyeti altına almıştır. Daha sonra Bizans hakimiyetine geçen bölge 1213 yılında tekrar Türk hakimiyetine geçmiştir. Sultan Mesut bölgedeki karışıklıkları sonlandırması için görevlendirdiği komutanın, karşı safa geçmesi üzerine, bölgeyi Kastamonu bölgesi komutanlarından Şemsettin Yaman Candar'a vermiştir. 1292'de Mahmut'un Kastamonu Kalesi'ni Candar Bey'e teslim etmemesi üzerine, Şemsettin Yaman Candar Eflani'de bulunan kaleye yerleşmiş ve 1309'da Eflani Candaroğulları Beyliği'nin ilk merkezi durumuna gelmiştir. Kastamonu Süleyman Paşa tarafından tekrar alınmış ve beyliğin merkezi Kastamonu'ya taşınmıştır. Kötürüm Beyazıt'ın oğlu 11. Süleyman Bey, I. Murat'ın yardımı ile yönetime gelmiştir ve buna karşılık Eflani kalesi ve çevresini hediye olarak vermiştir. Bölge Amasra'da bulunan Cenevizlilere ve Candaroğulları'na karşı bir savunma noktası oluşturmuştur. Fatih Sultan Mehmet Ceneviz problemini çözmek için 1459'da çıktığı Amasra seferinde, birliklerini Eflani'de toplamıştır.
Kastamonu'nun sancak olarak Anadolu Beylerbeyliği'ne katılmasıyla, Eflani stratejik ve askeri önemini kaybetmiş ve Pazar olarak anılmaya başlamıştır. Kastamonu Sancak Beyliği'ne bağlanan bölge, tanzimat fermanının ardından kurulan vilayet teşkilatı ile 35 köyüyle Kastamonu Vilayeti'nin Safranbolu ilçesine bağlı bir bucak haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilanından önce Kastamonu iline bağlı Safranbolu ilçesine bağlıydır. Cumhuriyet dönemine geçildiğinde, 1927'e kadar Kastamonu ilinin Safranbolu ilçesine bağlı olan Eflani, 1927'de Zonguldak iline bağlanmıştır. 3 Mart 1953 tarihli ve 8349 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 6068 sayılı Kanun ile merkezi Çelebiler olmak üzere ilçe olan Eflani, 1995'te Karabük'ün il olması ile 54 köyü ve 5 mahallesi ile Karabük'e bağlanmıştır.

Karabük iline 47 km uzaklıkta olan Eflani, yüksek dağlar ve vadiler arasında yer alır. İlçenin yüzölçümü 674 km²dir. Eflani ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 909 metredir. Toplam nüfus 12.270 kişidir ve bunun 3.897'si şehir merkezinde diğerleri ise köylerde yaşamaktadır. İlçenin en önemli yükseltisi 1.043 metre yüksekliği ile Tepedağ'dır. Eflani 1953 yılında ilçe olmuş, 1995 yılına kadar Zonguldak'a bağlı kalmıştır ve ardından Karabük iline bağlanmıştır.
Yağışlı bir iklime sahip olan Eflani, zengin bir bitki örtüsü ve orman alanlarına ve mermer yataklarına sahiptir. Çıkartılan mermerlerin önemli bir kısmı ihraç edilmektedir. Ormancılık ve hayvancılık bölge ekonomisinde önemli yere sahiptir. Ortakçılar (Bostancı), Bostancılar ve Esencik (Kulüp Köyü) isimlerinde üç tane göleti bulunmaktadır. Her yıl aralık ayının 2. haftasında Hindi Festivali yapılmaktadır ve yine her yıl Ulu Yayla Şenlikleri yapılmaktadır.
Bölgedeki tarihi yapıtlardan; Taşhan, Evliyahanı ve Refikdayıoğulları Oteli ile Tabaklar Köprüsü özelliklerini korumaktadırlar. Gelicek ve Karacapınar köylerindeki birçok ev koruma altına alınmıştır. Tarihî eserler arasında, kalıntılarına rastlanan su yolları, manastır yıkıntıları, kaya mezarları, tümülüsler ve höyükler ile mağaralar mevcuttur. Eflani ilçesi düz, yüksek ve bozkırlı bir arazide kurulduğu için kışları çok sert geçer. Ölçülen en düşük sıcaklık 29 Şubat 1929 tarihinde -43,7 derecedir.

Tanzimat fermanına kadar Kastamonu Sancak Beyliğine bağlı olan Eflani, fermanın ardından Kastamonu Vilayeti'nin Safranbolu ilçesine bağlı bir bucak haline gelmiştir. 1927 yılında ise Zonguldak iline bağlanmış, 1953'te çıkartılan 6608 sayılı kanun ile ilçe merkezi olmuş ve 1 Eylül 1953 tarihinde ilçe merkezinde belediye teşkilatı kurulmuştur. 1995'te Karabük'ün il olmasıyla birlikte, 54 köyü ve 5 mahallesi ile Karabük'ün ilçesi durumuna gelmiştir.
Eflani Kaymakamı, Tolga Özdemir'dir. İlçede yalnızca Eflani belediyesi vardır. 2004 yılı seçimlerinde İbrahim Ertuğrul 775 oy ile, oyların %42,84'ünü alarak Eflani Belediye Başkanlığına seçilmiştir. Seçmen sayısının 2.245 olduğu 2004 yılı seçimlerinde, katılım oranı %81,69 olmuştur.

Eflani'de Eflani İMKB Çok Programlı Lisesi, Eflani Atatürk İlköğretim Okulu, Şehit Alişen Korkut İlköğretim Okulu, Avni Akyol Yatılı İlköğretim Bölge Okulu ve Şehit Yaşar Semerci İlköğretim Okulu olmak üzere 5 okul bulunmaktadır.
Eflani İMKB Çok Programlı Lisesi 1977'de eğitime açılmıştır ve 2000-2001 yıllarında bünyesine Ticaret Lisesi Muhasebe bölümü ve Kız Meslek Lisesi Giyim Teknolojisi Bölümleri'ni alarak çok programlı liseye dönüşmüştür. Ekim 2005'te İMKB tarafından yaptırılan yeni binaya taşınmış ve adını Eflani İMKB Çok Programlı Lisesi olarak değiştirilmiştir. 2007-2008'de Çocuk Gelişimi bölümü açılmıştır. Okulun yabancı eğitim dili İngilizcedir. Açık basketbol ve futbol sahası bulunmakta olan okulun kullanım alanı 5.238 m2dir.
1993'te kurulan Şehit Yaşar Semerci İlköğretim Okulu, şehir merkezine 10 km uzaklıkta Osmanlar Köyü'nde bulunmaktadır. Avni Akyol Yatılı İlköğretim Bölge Okulu 1992'de, ve Eflani Atatürk İlköğretim Okulu ise 1927'de kurulmuştur.
Yükseköğretim kurumu olarak Karabük Üniversitesi'ne bağlı Eflani Meslek Yüksekokulu bulunmaktadır.

Eflani Belediyesi 10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eflani Kaymakamlığı 1 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^ Mesafe tablosu (Eflani Safranbolu) 17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elbistan (Kürtçe: Olbiston), Kahramanmaraş iline bağlı bir ilçedir. Akdeniz Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu bölgelerinin kesiştiği noktada konumlanmıştır. Şehir merkezinin nüfusu yaklaşık olarak 110.000'dir. TÜİK 2023 yılı ADNKS nüfus sayımına göre tüm ilçe nüfusu belde ve köyleriyle birlikte 127.755'tir. Elbistan, 6 Şubat 2023'te meydana gelen Kahramanmaraş depremlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. Depremler sonrasında yaşanan göç hareketleri nedeniyle ilçenin nüfusu 2022'de 141.307 iken 2023 yılında 127.755'e gerilemiştir. 2024 yılında ise nüfus yeniden artış göstererek 130.246'ya ulaşmıştır.

Roma ve Bizans döneminde Plasta diye adlandırılan şehir Ermenice kaynaklarda Ablasta, Ablastayn; Arapça kaynaklarda Ablestin, Ablusteyn; Farsça kaynaklarda Ablistin olarak geçer. Osmanlı hakimiyetine girmesiyle bugünkü söylenişine uygun şekil almıştır. Halk arasında Albıstan şeklinde de telaffuz edilir. Elbistan, Bizans İmparatorluğu'nun Ablasta olarak adlandırdığı bir yerleşim yeridir. IV. Murad, Bağdat Seferi sırasında Osmanlı kaynaklarında Albustan olarak adlandırılan Elbistan'dan geçmiştir. Ablastan, Albıstan gibi farklı dönemlerde değişik isimlendirmeler yapılmış olup Arap tarihçiler tarafından ise Ablustayn olarak bahsedilmiştir. XVI. yüzyıldan itibaren Arap tarihçisi İbn İyâs dışındaki tüm tarihçiler tarafından Albistan veya Elbistan olarak bahsedilmiştir.

İlçe sınırları Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'ndedir. Elbistan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.136 metredir. İlçenin yüzölçümü 432 km²dir. İlçenin toplam yüzölçümü 2.201 km²dir. Yaklaşık olarak 37 doğu meridyeni - 38 kuzey paraleli arasında bulunan Elbistan'ın kuzeyinde Darende ve Gürün, güneyinde Nurhak ve Ekinözü, doğusunda Malatya, Doğanşehir ve Akçadağ, batısında ise Afşin ve Göksun ilçeleri bulunmaktadır. Elbistan, Malatya şehir merkezine 120 km, Sivas'a 232 km, Adıyaman'a 160 km, Kayseri'ye 216 km, Adana'ya 280 km ve bağlı bulunduğu Kahramanmaraş şehir merkezine ise 158 km uzaklıktadır. İlçenin konumu nedeniyle bir tarafı soğuk iken diğer tarafı sıcaktır.

Elbistan'ın tarihi çok eskiye dayanır. İlçe höyük oluşumları açısından çok zengindir. Kara Höyük Mahallesinde yapılan kazı çalışmalarında Geç Hitit dönemine ait bazı eserler gün yüzüne çıkarılmıştır. Ayrıca Elbistan ilçesindeki Yukarı Ceyhan bölgesinde yapılan kazılarda şu ana kadar 21 tane höyüğe rastlanmıştır. Bugün Kahramanmaraş Müzesi'nde bulunan Maraş Aslanı Arıtaş'ta bulunmuştur. Elbistan'da henüz bir müze olmadığı için bu eserler; İstanbul, Ankara, Adana ve Kahramanmaraş'ta sergilenmektedir. Elbistan ve köylerinde Oğuzların Avşar, Bayat, Beydili boyları çoğunlukta olmakla birlikte hemen hemen 24 Oğuz boyunun tamamı mevcuttur.

Bizans ile Abbasiler arasında 9., 10. ve 11. yüzyıllarda çeşitli savaşlar meydana geldi. Elbistan, 1084'te Selçuklular tarafından fethedildiyse de, Haçlı Seferleri sırasında sık sık yağmalandı ve el değiştirdi. Elbistan, 1144 yılında Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Mesud zamanında tekrar alındı. Ancak bu dönemde de sık sık Danişmentliler ile mücadele edildi. Ardından, 1190 yılında II. Kılıçarslan ülkeyi 11 oğlu arasında paylaştırdı. Elbistan Tuğrul Şah'a verildi. Bölge Kösedağ Muharebesi'nden sonra Moğol hakimiyetine girdi. Hakimiyet 1273-1277 yılları arasındaydı. Moğol hakimiyetinden sonra, 15 Nisan 1277 tarihinde Memlûk Sultanı Baybars'ın Moğol ordusunu yenmesi ile 112 sene Memlûk Devleti bütün bölgede egemen oldu. Dulkadiroğulları Beyliği, bölgede 176 sene Memlük Devleti'ne bağlı olarak hakimiyet kurdu. Bölge, Osmanlılarca ilk defa I. Bayezit döneminde kuşatıldıysa da (1399), bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı. 1400 yılında da Timur, Elbistan ve yöresini yağmaladı. Bu yağmadan sonra Elbistan 16. yüzyılın başlarına kadar yağmalandı. Bölge, Osmanlılarca 1515 yılına kadar çeşitli şekillerde kuşatıldıysa da bu girişimler başarılı olamadı.

Elbistan, Osmanlı Devleti'ne son katılan beylik olan Dulkadiroğlu Beyliği'ne başkentlik yapmıştır. Beyliğin başkenti ancak 1507'de Elbistan'ın savaşta tamamen yakılmasından sonra Maraş'a taşınmıştır. Ancak kısa bir süre Maraş'tan yönetilen beylik 1515'te Turnadağ Muharebesi ile Osmanlı İmparatorluğu'na katılmıştır.

I. Selim döneminde Turnadağ Muharebesi (1515) ile Osmanlı İmparatorluğuna katıldı. 1522 yılında Maraş bölgesi, özel yönetiminden ayrılır, sancak haline gelir ve Elbistan da Maraş'ın kazası haline gelir. Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde bölge hakkında bilgiler verir: Bu dağlar ve beldelerde hep Türkmenler otururlar. Lisanları (kendileri gibi) Buhara illerinden gelmedir. Bütün Türkler on iki çeşit lisan üzere konuşurlar.Abdülaziz döneminde, Halep Vilayeti kurulunca Maraş kazaya dönüşürken, Elbistan ve köy çevresi eski önemini kaybetmiştir. 1871 yılında da Elbistan'da ilk kez belediye teşkilatı kurulmuştur.  I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Halep'i kaybetmesiyle, Halep Vilayeti'ne bağlılık sona ermişti.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonra Maraş günümüzdeki şeklini aldı ve Elbistan tamamen Maraş'a bağlandı. Yerleşik hayata geçtikten sonra yaylaya çıkma geleneği 1980'lerden sonra terk edilmiştir.
İlçe, 2023 Kahramanmaraş depremleri sebebiyle ağır hasar görmüştür.

1970'li yıllardan beri il olmayı isteyen Elbistan halkı, bu konuda çeşitli girişimlerde bulundu. 12 Şubat 1993 tarihinde bu isteğine çok yaklaşan Elbistan, heyette bulunan muhtar Nuri Taphasanoğlu sayesinde birçok girişime imza attı. Başbakan Süleyman Demirel, muhtar Taphasanoğlu'nun ısrarcı davranışları üzerine ceketinin arkasını imzalayarak; "Muhtarım, Elbistan il oldu" yazıp altını imzaladı. Ancak Elbistan ilçe olarak kalmaya devam etti.
Uzun yıllar süre gelen Elbistan'ın il olma hususu 2000 yılında TBMM'ye verilen kanun teklifiyle resmiyet kazanmıştır. Kahramanmaraş'ın büyükşehir statüsüne geçmesi ile bu konu zamanın akışına bırakılmıştır.

Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde 6 Şubat 2023 Pazartesi günü sabah saat 04.17'de 7,7 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Deprem, Kahramanmaraş, Hatay, Osmaniye, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Malatya ve Adana başta olmak üzere çevre illerde yoğun şekilde hissedildi ve yıkıma neden oldu. 7,7 büyüklüğündeki depremin ardından saat 13.24'te bir deprem daha meydana geldi. Merkez üssü Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesi olan depremin büyüklüğü 7,6 olarak kaydedildi. Elbistan'da deprem nedeniyle 900'den fazla kişi hayatını kaybetti.

İlçenin ekonomisinde tarım ve tarıma dayalı ticaret ağırlıklı paya sahiptir. Termik santraller ve şeker fabrikası dışında sanayi henüz gelişmemiştir. Özellikle kırsal kesimlerde tarım büyük önem arz etmektedir. Afşin-Elbistan termik santralleri Türkiye'nin elektrik üretimine önemli bir katkı sağlamaktadır. Şu anda mevcut olan iki santral toplam 17 milyar kwh elektrik üretmektedir. Bölgedeki kömür yataklarının toplam 5 milyar tondan fazla rezerve sahip olduğu MTA kurumunca açıklanmıştır. Bölgenin en büyük şeker fabrikası olan Elbistan Şeker Fabrikası ovada ve civar illerde yetişen pancarları işler.
Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren sürekli sosyolojik gelişmeler gösteren Elbistan'ın en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarımsal olarak üretilen en önemli ürünler tahıl ve şeker pancarıdır. İlçede ayrıca şeker fabrikası, PVC kapı ve pencere fabrikası, tuğla fabrikası gibi birçok sanayi kuruluşu bulunmaktadır. Bunlara ek olarak, kömür dışında sınırları içerisindeki köylerde mermer, krom gibi madenler bulunmaktadır. Ayrıca devlet tarafından bir Organize sanayi bölgesi kurulması kararlaştırılmış olup bu OSB'nin sanayileşmeyi çok hızlandırması beklenmektedir.
2019 yılında Tarım ve Orman Bakanlığı'nca Doğan kırsal mahallesine kurulacak besi çiftliğinde her yıl 100 binden fazla büyükbaş hayvan yetiştirilecektir. Organize Bölgesi'nin kurulması kararlaştırılmış olup bu tesisin kapsayacağı arazi 4 bin dönümden çok olacaktır. Bu besi bölgesinin çevresinde ayrıca çeşitli kesimhaneler, sucuk ve et ürünleri fabrikaları, bir yem fabrikası ve deri işleme fabrikaları bulunacaktır.
26 Ocak 2015 tarihinde Elbistan Organize Sanayi Bölgesi'nde 1. etap alanına ait yol, içme suyu, atık su, yağmur suyu ve iletişim hatlarının döşenmesini kapsayacak altyapı projesi için ilk kazma vuruldu.

Gölbaşı-Nurhak yolu ile Elbistan güneydoğu illerinin batıya açılan kapısıdır. Ayrıca Elbistan-Afşin-Sarız yolunun faaliyete geçmesi, havaalanının yapılması ve Kayseri-Malatya hızlı tren projesinin Elbistan üzerinden planlanması, Elbistan'ın gelişmesine büyük katkı sağlayacaktır. Elbistan 140.000'i aşan nüfusuyla ve içinde barındırdığı ticaret hacmi  ve oluşan sermaye açısından Türkiye'nin 18 ilinden daha büyüktür.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Elbistan'da köyler dahil toplam 95 okul bulunmaktadır. Sadece şehir merkezinde toplam 13 ilkokul, 10 ortaokul, 10 lise ve 6 (4 ayrı kurum) özel eğitim kurumu, 10 dershane ve 1 MYO ve 1 fakülte vardır. KSÜ'ye bağlı meslek yüksek okulu bulunmaktadır. Yürütme Kurulunun 3 Ağustos 1988 tarihli kararı ile İnönü Üniversitesi'ne bağlı olarak kurulmuştur. 9 Mayıs 2018 tarih ve 7141 sayılı kanun ile kurulan Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Ayrıca Elbistan Mühendislik Fakültesi 2011 yılında KSÜ'ye bağlı olarak kurulmuştur. 18 Mayıs 2018 tarihinde yeni kurulan Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi'ne bağlanmıştır.

Şehirde iki devlet hastanesi vardır. En büyüğü 2017 yılında açılan 300 yataklı Elbistan Devlet Hastanesi'dir. Diğeri de Elbistan Ağız ve Diş Hastanesi'dir.

I. Ayşe Hatun
Sitti Mükrime Hatun
Osman Necati Erginöz
Mustafa Köker
Eczacı Lütfü Bey (Köker)
Eğitimci Hüsamettin Yinanç
Hasan Reşit Tankut

Erol Uğurlu
Mehmet Erten
Mükrimin Halil Yinanç
Zeynel Doğan
Sermest Bulut
Mazlum Çimen
Adnan Yüksel
Mehmet Çevik
Fatih Hilmioğlu
Hacı Orman
Mahir İpek
Tahsin Yücel

Mahir Ünal
Besime Konca
Ülkü Söylemezoğlu
Emin Soysal
Mazhar Özsoy
Aziz Tunç
Ali Karaoba
Ali Rahmi Beyreli
Ali Şahin
Mehmet Erten
Hasan Reşit Tankut


Erbaa, Türkiye'nin Tokat ilinin bir ilçesi ve ilçenin merkezi olan şehirdir. 2021 verilerine göre şehrin nüfusu 73.354, ilçenin ise 99.815'tir ve Tokat'ın ardından ilin en yüksek nüfuslu ilçesi konumundadır. Bereketli Erbaa Ovası, konumu, iş olanakları, sanayisi ve OSB gibi önemli etkenler sayesinde göç almaya devam eden bölgenin cazibe merkezi olmuş bir ilçesidir.

Erbaa kelimesi, Arapça olup "dört" anlamına gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu kayıtlarında ise 18. yüzyılın başlarından itibaren Erbaa adının kullanıldığı görülmektedir. Bir ara bu kelime "Nevahi-i Erbaa" şeklinde kullanılmıştır. Mevzubahis dönemde Niksar-Amasya arasında en önemli yerleşim birimleri; Erek, Karayaka, Sonusa ve Taşâbat idi. Nüfus yönünden ancak birer nahiye büyüklüğünde ve aynı bölgede olmalarından hepsine birden Nevahi-i Erbaa yani "dört nahiye" denilmiştir. Hatta tahakkuk eden vergiler de bu isimle kaydedilmiştir. H.1256/M. 1840'ta, Erbaa adıyla bu dört nahiyenin (Erek, Karayaka, Sonusa, Taşâbat) vergisi 47.243 kuruş olarak resmi evraka geçmiştir.
Buna göre Erbaa; Erek, Karayaka, Sonusa ve Taşâbat'ın genel bir adı olmuş, dördü birden sanki bir ilçe görünümünü almıştır. Hatta resmiyette Kaza-i Erbaa tâbiri de kullanılmıştır. Daha sonra Erek diğerlerine göre daha fazla gelişim gösterince, Erbaa adını tek başına alarak 1872'de ilçe olmuştur. Kalan üçü yani Taşâbat, Karayaka ve Sonusa ise Erek'e yani bugünkü Erbaa'ya bağlanıp onun köyleri olmuşlardır. Daha sonra 1944'te Taşabat'ın yani günümüzdeki Taşova'nın Erbaa'dan ayrılıp ayrı bir ilçe olmasıyla Sonusa da Taşova'ya bağlanmıştır.

2011 yılında Çorum'un Bayat ilçesinde bulunan ocağa kadar Anadolu'daki en eski yer altı maden işletmesi MÖ 5000 yılına ait olup Erbaa'nın Kozlu köyünde olarak kayıtlara geçmiş ve bilinmiştir. Bu maden ocağına "Eski Gümüşlük" olarak bilinen mevkiide yapılan sondaj destekli aramalar sayesinde ulaşılmış ve ODTÜ Fizik Bölümü Radyokarbon laboratuvarında yapılan C-14 analizleri sonucunda MÖ 5000 tarihine ulaşılmıştır. Araştırmacılar, yörede ihtiyaç duyulan bakır gereksiniminin binlerce yıl boyunca bu maden ocağından karşılandığı ihtimali üzerinde durmaktadır. 

Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmekte olan ve müzenin en değerli parçalarından biri olan"Bebeğini Emziren Ana" heykelciği Erbaa ilçe merkezi sınırlarında bulunan Horoztepe Arkeolojik Sit Alanı'nda yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulunmuştur. Hatti Uygarlığı'na ait MÖ 2400-2200 yılına tarihlenen ve bazı önemli buluntuları 1950'li yıllarda yurt dışına kaçırılan Horoztepe'de diğer bazı önemli buluntulara şunlar örnek verilebilir: 

Horoztepe'de bulunan eserler, yöre halkının Alacahöyük'te olduğu gibi sanat ve madencilik uğraşlarının önemli düzeye ulaştığını, dönem insanının madeni işleme bilgisinin yüksek olduğunu ve göstermektedir. 1954'te yapılan kazıların üzerinden 67 yıl geçtikten sonra (Eylül 2021) Erbaa Belediyesi, Erbaa TSO ve Yaşar Üniversitesi'nin destekleriyle yeni bir kazı çalışması başlatılmıştır.

Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak bilinen Amasyalı Strabon Roma Dönemi'ndeki adı Phanaroia olan Erbaa Ovası'nın coğrafyasını ve bitki örtüsünü şöyle tanımlamaktadır: "Sidene ve Themiskrya Pharnika'ya sınır oluşturur. Bu bölgelerin yukarısında Pontus'un en iyi bölümü olan Phanaroia uzanır çünkü; Phanaroia bölgesinde zeytin yetişir, kaliteli şarap elde edilir ve bazı başka faydalar sağlanır. Doğu tarafta bölge uzantısıyla paralel gidişatta Paryadres yer alır, batı tarafta ise Lithros ve Ophlimos uzanır. Phanaroia oldukça uzun ve geniş bir vadidir. Topraklarını Armenia'dan Lykos ile Amaseia civarının dar geçitlerini aşarak gelen İris sular; iki ırmak vadinin yaklaşık ortasında birleşir."
Strabon yukarıdaki ifadesinde de görüleceği üzere günümüz Erbaa topraklarını tüm Pontus'un en iyi bölümü olarak ifade etmiştir. "Armenia'dan Lykos" olarak belirttiği ırmak günümüzdeki Kelkit Çayı'nın o dönemki adıdır. Yine Amaseia civarının dar geçitlerini aştığı belirtilen İris ise günümüzdeki Yeşilırmak'ın o dönemki adıdır. Bahsedilen iki ırmağın birleştiği yer ise günümüzde Erbaa'ya bağlı ve ilçe merkezine 13 km. uzaklıktaki Kale köyüdür. Bahsedilen Tozanlı ve Kelkit, Erbaa'da birleştikten sonra Yeşilırmak adı ile Çarşamba'da denize dökülür.
Büyük Mithridatis unvanlı Pontus kralı VI. Mithridates Eupator, "Boğazkesen" olarak bilinen bu birleşim noktasının hemen yakınında yer alan ve günümüzde Çevresu köyünün kurulu olduğu topraklara kendi adını taşıyacak bir kent kurulması emrini verdi. Böylelikle M.Ö. 2.yüzyıl sonları - 1. yüzyıl başları aralığında Eupator'un ismini taşıyan Eupatoria veyahut Türkçe okunuşuyla Evpatorya kurulmuş oldu.
Şehrin kaderindeki kırılma noktası ise Üçüncü Mithridatis Savaşı'nda yaşandı. Boğazkesen geçidini ve şehri savunmakla görevli olan Phoiniks, M.Ö. 71'de bu görevinde sadakatsizlik göstererek direniş göstermeksizin şehri ve geçidi Roma Cumhuriyeti ordularına teslim etti. VI. Mithridates, savaştan dört yıl sonra M.Ö. 67'de şehri tekrar ele geçirdi ancak bu durum şehre bir ödül değil ceza olarak döndü. Adını taşıyan şehrin ona yaptığı ihanetin intikamını tüm şehri yakıp yıkarak aldı. Her ne kadar daha sonraki süreçte şehri yeniden imar edip ayağa kaldırmaya karar verdiyse de savaş döneminin çalkantılı koşulları imar çalışmalarının bitmesine fırsat vermedi. M.Ö. 65 sonu - M.Ö. 64 başı dolaylarında şehir Roma Cumhuriyeti'nin ünlü kumandanı Gnaeus Pompeius Magnus tarafından tekrar ele geçirildi ve çalışmalar yarım kaldı.
Büyük Pompey olarak da bilinen ünlü Roma Generali Gnaeus Pompeius Magnus harap olmuş bu şehrin olanaklarını artırdı, arazisini büyütüp şehri ayağa kaldırdı ve yeni şehrin adını kendi isminden hareketle “Büyük Pompeius’un Kenti” anlamına gelen Magnopolis koydu. Siyasi istikrarsızlığın uzun yıllar boyunca aşılamadığı bölgede, şehir yok olana dek II. Farnekes de dahil olmak üzere birden fazla hükümdar hüküm sürdü. Tarihi belgelere ve arkeolojik buluntulara dayanarak şehrin M.S. 2. yüzyıl ortalarında veya 3.yüzyıl başında terk edilmiş/yok edilmiş olabileceği düşünülmektedir. 2012 yılında Kale köyü, Boğazkesen Mevki'nde defineciler yaptığı kaçak kazılar ile buldukları iki kaya mezarını tahrip etmiştir. Bu kaya mezarlarının VI. Mithridates'in kızının kayıp mezarı olabileceği belirtilmiştir.
Mithridatis Savaşları dönemi, şehir için sonun başlangıcına dönük fitili ateşlemiş ve Gaziosmanpaşa Üniversitesinde görevli Öğretim Üyesi Dr. Murat Tekin'in tabiriyle " Adının büyüklüğünü tarihte yaşamasına engel olmuştur."
Boğazkesen'de Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi farklı dönemlerde tadilat görmüş olan ve yapım tarihi tam olarak bilinmeyen Boğazkesen Köprüsü de bulunmaktadır. Yavuz Sultan Selim ve ordusunun Çaldıran Muharebesi'ne giderken geçtiği bu tarihi köprünün günümüzde yalnızca ayakları sağlam biçimde durmaktadır. Ayrıca bu köprüyü ve geçidi korumakla görevli Boğazkesen Kalesi'nin de kalıntıları mevcuttur.
Erbaa'nın Hacıpazar köyünde 1983 yılında tesadüfen bulunan Bizans Dönemi'ne ait bazı eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde korunmaktadır. Yine ilçeye bağlı bazı köylerde irili ufaklı tarihi kalıntılar bulunmaktadır.

Erbaa, İslamiyet ile Danişmentliler Beyliği'nin öncüsü Melik Ahmet Gazi tarafından 1077'de fethedilmesi ile tanışmıştır. Bu fetih ile başlayan sürecin ilçedeki en önemli yapısı ise Akça köyünde bulunan Silahtar Ömer Paşa Camii'dir. Halen sağlam bir şekilde ayakta olan ve kullanılmaya devam eden cami, "Çandı Tekniği" sayesinde hiç çivi kullanılmadan, ahşap ve kesme taştan yapılmıştır.
Caminin inşa kitabesi günümüze ulaşmadığından dolayı tarihlendirme hususunda görüş farklılıkları bulunur. İlk görüşe göre 1676 yılında inşa edilmiş, 17. yüzyılın ikinci yarısına ait bir Osmanlı eseridir. İkinci görüşe göre ise cami bir Selçuklu eseridir ve inşa kitabesinin olmayışından ötürü sehven Osmanlı eseri sanılmaktadır.
Erbaa ilçe merkezinin yani o yıllardaki ismi ile Erek'in 1600'lü yıllarda çok küçük bir yerleşim yeri olduğu Evliya Çelebi'nin o tarihte yaptığı gezide bugün Erbaa'ya bağlı köy olan Koçak'a uğramış ve konaklamış olmasına rağmen Erbaa'ya uğramayıp Niksar'a geçmiş olmasından anlaşılmaktadır. Son olarak Osmanlı Devleti'nin döneminden günümüze ulaşan bir diğer yapıya ise Ravakbaba Türbesi ve Ravakbaba Camii örnek verilebilir. Erbaa, 1872 yılında Amasya vilayetine bağlı bir kaza olmuştur. Erbaa'nın 1904'teki nüfusunun cinsiyete göre etnik ve dinsel dağılımı ise şu şekildedir.

Erbaa, üst üste yaşadığı 1939 Erzincan Depremi, 1942 Niksar-Erbaa Depremi ve 1943 Erbaa Depremi'nden sonra neredeyse tamamen haritadan silinmiştir. Bu afetler ve sonrasında yaşanan gelişmeler Erbaa'nın yerinin tamamen değiştirilmesine giden süreci ortaya çıkarmıştır.

1939 Erzincan Depremi'nin ardından yapılan çalışmalar sonrası 4 Ocak 1940'ta belirlenen sonuçlarına göre ilçe merkezi ve köylerde 2276 bina yıkılmıştır. 921 kişi ölmüş, 585 kişi yaralanmıştır. Bu büyük felaket sonrası Kızılay, Erbaa'ya 200 yataklı bir sahra hastanesi kurmak için hazırlıklar yapmıştır.
Bu felaket sonrası kurtarma ve yardım çalışmalarındaki üstün gayretlerinden ötürü 24 Nisan 1940'ta Erbaa'dan 52 mahkûm affa uğramıştır. Depremden sonra yetim kalan çocuklardan 16 tanesi Malatya Çocuk Esirgeme Kurumuna, 3 tanesi Adana Çocuk Esirgeme Kurumuna, 17 tanesi ise Ankara Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderilmiştir.

20 Aralık 1942'de gerçekleşen ve depremin merkez üssünün yörenin kendisi olmasından ötürü Erbaa tarihinde yaşanmış en yıkıcı, en büyük depremdir. Bu deprem sonucunda Erbaa'da 2295 ev, 4 otel, 4 fırın, 127 dükkân, 8 kahvehane, 13 depo ve bir mezbahane ile Belediye Binası yıkılmıştır. Sadece bir hamam ile birkaç ahşap yapı ayakta kalabilmiştir. Toplam 534 kişi can vermiştir.

Toplam 12 kişinin can verdiği bu deprem üst üste yaşanan depremlerden en hafif olanıdır. Bu depremlerin ardından zorunlu olarak Erbaa'nın zemini ile ilgili devlet eliyle ilgili çalışmaların başladığı sürece girilmiştir.

Üst üste üç büyük felaket yaşayan yörede, gelen heyetler tarafından jeolojik ve tektonik araştırmalar yapılmış v

Ereğli, Konya ilinin güneydoğusunda yer almaktadır. İlçenin kuzeyinde Emirgazi, doğusunda Niğde, güneyinde Karaman ve Halkapınar, batısında ise Karapınar bulunmaktadır. Konya'ya 150 kilometre (93 mi) uzaklıktadır.

İlçe adını, Bizans İmparatoru Herakleios'tan (Ηράκλειος) alır, bu ad ise Yunan mitolojisinde yarı tanrılaşmış bir kahraman olan Herakles'ten gelmektedir. “Herakleion” kelimesi zaman içinde Türkçenin ses yapısına uygun olarak sırasıyla; Herakle, İrakle, Eregle, Eregli, Eregliyye ve son olarak Ereğli şeklini almıştır.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde ise I. Alaeddin Keykubad'ın Ereğli'den bir sefer dönüşü geçerken Peygamber Pınar'ı denilen (şu anda Akhüyük köyünde bulunan) çamurun, yaralı askerlerinin yaralarına şifa olduğundan dolayı buraya Erkili (Ereğli) dediği için adını buradan aldığı yazılır.

Tarih boyunca Hitit, Asur, Kimmer, Frig, Lidya, Pers, İskender İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu ve Bizans idaresinde bulunmuş Ereğli, 9 asırda Bizans ile Abbasiler arasındaki mücadeleye sahne oldu. Anadolu Selçukluları zamanında Türklerin idaresine giren ve 1211 ve 1216 yılları arasında Kilikya Ermeni Krallığı işgalinde kalan Ereğli, Anadolu Beylikleri zamanında Nure Sufi Bey'in kurduğu Karamanoğlu Beyliğinin 1250 ve 1256 yılları arasındaki ilk başkenti olmuştur. İlçe, Fatih Sultan Mehmet devrinde Osmanlı topraklarına katıldı. 1553'te Kanuni Sultan Süleyman İran seferi dönüşünde çadır kurup konaklamış ve oğlu Şehzade Mustafa'yı Ereğli'de boğdurtmuştur. 1700lü yıllarda konar göçer  Bekdik Türkmenleri yoğun olarak zorunlu iskana tabi tutulmuştur. Bağdat Demiryolu'nun ilçeden geçmesi ile Ereğli'nin önemi daha da arttı. Osmanlı Devleti'nin son döneminde Konya vilayetine bağlı bir kaza merkezi olan Ereğli, Cumhuriyet döneminde de ilçe olma durumunu devam ettirdi.

Ereğli ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.055 metredir. Ereğli'nin nüfusu 148.161'dir (95.734'ü merkezde). İlçenin yüzölçümü 2.214 km²dir. 50'si kırsalda olmak üzere toplam 87 mahallesi bulunan ilçenin halkının yarıdan fazlası geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. İlçenin en önemli akarsuyu İvriz Çayı üzerinde kurulu olan İvriz Barajı, Ereğli'de hem tarım alanlarını sulamakta hem de içme suyu ihtiyacını karşılamaktadır. İlçede baklagiller, sanayi bitkileri, meyve, sebze ve yem bitkileri yetiştirilmektedir. Ereğli'de yetiştirilen kirazların bir bölümü ihraç edilmektedir.
Ereğli, Güney Kore'nin Kwangjin kenti ile kardeş şehir anlaşması imzalamıştır. Ayrıca şehirde Kwangjin Kardeşlik Parkı adı altında bir kardeşlik parkı mevcuttur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Türkiye'deki göçer toplulukların yoğun olarak yerleştiği bir bölgedir. Tarihi süreçte Toros eteklerinde yaylayan ve kışlayan göçer grupları bu bölgeyi zamanla mesken tutmuşlardır. Beğdili, Afşar, Varsak Türkmen boylarının yoğunluğu vardır. Ayrıca Türkmen nüfusunun yanında; Horzum, Işıklı, Honamlı ve Tekeli yörük boylarının da yerleşik oldukları düşünülür.

 Gwangjin, Seul (2001)
 Belebey (2021)

Özel

Genel
Düşünceler ve Anılar II : M. Ali Eren (1911-2001), İvriz Köy Enstitüsü9 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Düşünceler ve Anılar I : M. Ali Eren, Ereğli Lisesi Müdürü

Ereğli Kaymakamlığı
Ereğli Belediyesi 13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ereğli Rehberi 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eskipazar, Karabük iline bağlı bir ilçedir. Denizden ortalama 747 metre yükseklikte yer alan ilçe, Karadeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasında geçiş kuşağında konumlanmaktadır. İlçe merkezinin 3 kilometre batısında bulunan Hadrianapolis Antik Kenti, Batı Karadeniz'in en önemli arkeolojik alanı olup mozaikleri nedeniyle "Karadeniz'in Zeugması" olarak anılmaktadır.

Eskipazar, Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümünde yer alır. Yüzölçümü 754 km²'dir. İlçenin doğusunda Çankırı'nın Çerkeş, kuzeydoğusunda Ovacık, batısında Bolu'nun Mengen, güneyinde Gerede, kuzeyinde ise Karabük il merkezi yer almaktadır. 

Eskipazar, doğal yapısı bakımından üç iklim kuşağına ayrılır: Kuzeydoğuda, Karabük sınırından Eskipazar çayı vadisi boyunca uzanan köyler ılık ve yağışlı Karadeniz ikliminin etkisi altındadır. Doğuda ise Ovacık-Çerkeş sınırına kadar uzanan ve "Sırt" adıyla bilinen yörede karasal iklim hâkim olup kışlar sert geçmekte, Karadeniz'in ılıklığı buraya yeterince ulaşamamaktadır. 

Eskipazar çayı vadisindeki arazi dar fakat verimlidir; sebze ve meyve yetiştiriciliğine elverişlidir. İlçe, orman açısından zengin bir yapıya sahiptir. Eskipazar Orman İşletme Müdürlüğü'ne bağlı 18.743 hektar orman bulunmakta olup ormanlarda karaağaç, sarıçam, köknar, kayın ve meşe türleri yer almaktadır. Mevcut orman potansiyelini değerlendirmek amacıyla 1976 yılında Eskipazar Orman İşletme Müdürlüğü kurulmuştur. 

2023 yılında başlanan Yazıboy Mağarası kazılarında ortaya çıkan taş alet endüstrisi, Eskipazar'daki ilk yerleşimin en az 6.000 yıl önceye, yani M.Ö. 4. binyıla dayandığını kanıtlamaktadır. Eskipazar ve çevresine yerleşen ilk halkın Proto-Hititler olduğu kabul edilmektedir. M.Ö. III. binyılda Paflagonya dahil tüm Anadolu'da gelişmiş bir kültür mevcuttu. 
M.Ö. 2000 yıllarında Balkanlar'dan gelen Babris, Bitinyen ve Tinye gibi kabileler bölgeye yerleşmiştir. Hititlerden sonra sırasıyla Frigya ve Kimmer hâkimiyetine giren bölge, M.Ö. 543-333 yılları arasında Pers egemenliğine girmiş; Büyük İskender'in M.Ö. 333'te Anadolu'ya girmesiyle Pers hâkimiyeti sona ermiştir. Büyük İskender'in M.Ö. 323'teki ölümünün ardından bölge önce Selevkoslar, ardından Bitinya Krallığı hâkimiyetine girmiş; bu krallık sonunda Roma tarafından ortadan kaldırılmıştır. 

2011 yılında kent çevresinde gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında bulunan bir yazıt, Hadrianoupolis'in Roma döneminde Paflagonya bölgesi için önemli bir pazar yeri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgu, "Eskipazar" adının yaklaşık 1.800 yıl öncesine dayandığına işaret etmektedir. 
Roma İmparatoru Hadrianus, M.S. 123-124 ve 129-132 yılları arasında Anadolu'yu iki kez ziyaret ederek kentlere büyük maddi katkılar sunmuş; kentte imparatorun onuruna yapılar inşa edilmiş ve şehre onun adı verilmiştir. 
İmparator I. Theodosius döneminde (M.S. 384-385), Paflagonya ve Bitinya'nın bir bölümü "Honorias" adlı yeni bir eyalet hâline getirilmiş; Hadrianoupolis bu eyaletin önemli bir piskoposluk merkezi konumuna yükselmiştir. 
Kentin en parlak dönemi M.S. 4-7. yüzyıllara denk gelir. Nekropolis çalışmaları, bu dönemde kentin nüfusunun 50.000 kişi dolaylarında olduğunu ortaya koymuştur. 

Hristiyanlık tarihi açısından Hadrianoupolis'i ayrıca önemli kılan, Aziz Alypius Stylites'in (M.S. yaklaşık 522-640) bu kentte doğmuş olmasıdır. Aziz'in kentteki bir sütun üzerinde yaklaşık 50 yıl yaşadığı ileri sürülmektedir. Alypius, gençliğinde annesi tarafından Piskopos Theodore'nin yanına dini eğitim için gönderilmiş; 32 yaşında Hadrianoupolis'e dönerek kentin eski nekropolü yakınlarındaki eski bir pagan tapınağı üzerinde Azize Euphemia adına bir kilise inşa etmiştir. Kilisenin hemen yanına bir sütun dikmiş ve yaklaşık 53 yıl bu sütunun üzerinde yaşamıştır. Hristiyanlık tarihinin dört büyük sütun azizinden biri kabul edilen Alypius'un başının bugün Aynaroz'daki Kutuloumousou Manastırı'nda korunduğu bilinmektedir. Alypius aynı zamanda çocuğu olmayan kadınların şifacısı ve yeni doğan çocukların koruyucu azizi olarak kabul edilmektedir. 

M.S. 8. yüzyıldan sonra kentle ilgili bilgiler Oğuzlar dönemine kadar oldukça kısıtlıdır. Bu aralıkta kentin deprem, yangın ya da bir akın sonucu terk edildiği düşünülmektedir. Selçuklular, harap hâlde buldukları kente "Viranşehir" adını vermiştir; bu isim hâlen bölgede kullanılmaktadır.

Çankırı ilinin Çerkeş ilçesinin Eskipazar nahiyesi vardır. 1 Nisan 1946 tarihinde 4869 sayılı Kanun ile ilçe statüsüne kavuşan Eskipazar, 1995 yılına kadar Çankırı iline bağlı bir ilçe olarak kalmıştır. 6 Haziran 1995 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Karabük il statüsü kazanınca Eskipazar da Çankırı'dan alınarak Karabük'e bağlanmıştır.

2025 yılı verilerine göre ilçenin toplam nüfusu 12.570 olup bunun 6.626'sı erkek, 5.944'ü kadındır. İlçe merkezi nüfusu 6.231, köy ve belde nüfusu ise 6.339'dur. 2000 yılında 16.365 olan ilçe nüfusu, sonraki yirmi beş yılda belirgin biçimde azalmıştır. 

İlçe nüfusu geçimini tarım, hayvancılık, esnaflık, işçilik, orman işçiliği, memurluk ve emeklilik gelirleriyle sağlamaktadır. Sanayi ve ticaret henüz gelişme aşamasındadır; ilçe merkezinde bir tekstil atölyesi, bir orman ürünleri fabrikası, iki hindi kuluçka atölyesi ve dört un fabrikası bulunmaktadır. 
Hadrianapolis Antik Kenti'nin 2025 yılı başında resmî ören yeri statüsü kazanmasıyla birlikte turizm, ilçe ekonomisinde giderek daha belirleyici bir yer edinmeye başlamıştır.

Hadrianapolis Antik Kenti, ilçe merkezinin yaklaşık 3 kilometre batısında, "Viranşehir" olarak adlandırılan mevki ve çevresindeki arazi üzerinde yer almaktadır. Budaklar, Büyükyaylalar, Çaylı ve Beytarla köyleri antik kent alanı içinde kalmaktadır. 
M.Ö. 1. yüzyılda kurulduğu ve M.S. 8. yüzyıla kadar iskân gördüğü tahmin edilen kentte, Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ersin Çelikbaş başkanlığında kazı ve restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir. 

Kiliselerin tabanında, pek çok hayvan tasvirini barındıran mozaikleriyle ünlenen antik kent, bu nedenle "Karadeniz'in Zeugması" olarak anılmaktadır. At, fil, panter, geyik ve grifon gibi hayvanların tasvir edildiği mozaiklerin ortak özelliği, başka hiçbir yerleşim yerinde görülmeyen özgün yorumlama tarzlarıdır. Dört Nehir Kilisesi'nin zemin mozaiklerinde, Hristiyan inancında cennet nehirleri olarak bilinen Geon (Nil), Phison, Tigris (Dicle) ve Euphrates (Fırat) nehirlerinin insan biçiminde (personifikasyon) betimleri yer almaktadır; bu tarz bir betimleme dünyada başka bir örnekte rastlanmamıştır. 

Bugüne kadar antik kentte iki hamam, iki kilise, bir savunma yapısı, kaya mezarları, tiyatro, bir kemerli ve kubbeli yapı, anıtsal kültik niş, sur, villa ve çeşitli kült alanları tespit edilmiştir. 
M.S. 3. yüzyıla tarihlenen bir kale, 7. yüzyıla kadar çeşitli değişikliklerle kullanılmıştır. İç kalede bulunan demir maske, alanın askerî amaçlı kullanıldığını kanıtlamaktadır. 
Kentin Güney Nekropol alanında bulunan el yapımı çanak çömlekler ile Tunç Çağı'na ait dokuma aletleri, antik kent alanının Roma döneminden çok önce iskân gördüğünü ortaya koymaktadır. 

2024 yılı kazılarında, M.S. 5. yüzyıla ait, Hz. Süleyman'ın at üzerinde şeytanı mızraklarken betimlendiği bir amulet (muska) gün yüzüne çıkarılmıştır. Amulet, Anadolu arkeolojisinde daha önce benzeri bulunmayan eşsiz bir eserdir; benzer bir betim yalnızca Kudüs'te ortaya çıkarılmıştır. 
2025 yılı başında ise M.S. 5. yüzyıla ait, "Ludus Latrunculi" ve "Duodecim Scripta" adlı antik strateji oyunlarında kullanılan kemik oyun taşları bulunmuştur. Taşların üzerindeki 4 ve 8 kollu semboller, kentte konuşlanan Roma askerî birliğinin varlığını daha da somutlaştırmaktadır. 

Şubat 2025 itibarıyla Hadrianapolis Antik Kenti resmî ören yeri statüsüne kavuşmuştur. Karşılama merkezi, kafeterya, hediyelik eşya dükkânları ve mescit içeren modern ziyaretçi kompleksi tamamlanmıştır. 

İlçe merkezinin kuzeydoğusunda, 300 metre yükseklikte konumlanan Asar Kalesi ile çevresindeki kaya tünelleri ve antik döneme ait mezar yazıtları, ilçenin diğer önemli tarihi unsurları arasında yer almaktadır. 

Eskipazar köylerinde geleneksel yaşam biçimi büyük ölçüde sürdürülmektedir. Köy odaları, düğün, nişan ve dini bayramlarda toplumsal bir buluşma mekânı işlevi görmektedir.

Eskipazar Kaymakamlığı resmî web sitesi
Eskipazar Belediyesi resmî web sitesi

Etli ekmek, Konya yöresine ait olan ve özellikle bu yörede yapılan bir çeşit ince ve kenarsız içli pide türüdür. Konya haricinde Kastamonu, Mardin ve Sivas gibi çeşitli yörelerde de farklı türleri yapılmaktadır.

Çapraz bıçaklarla kıyma şeklinde kesilmiş tercihe göre kuzu veya dana eti ve her biri ince doğranmış soğan, domates ve biberden oluşan karışım uzunlamasına açılmış ince hamurun üzerine yayılır. Karışımlı hamur, 90 cm (35 in) kadar elde sündürülür ve fırına sürülüp çift yönlü pişirilir.

Konya etli ekmeği, etli ekmeğin en bilinen türüdür. Konya etli ekmeği genellikle 180 gram hamur, 100 gram et, 100 gram sebzeyle yapılmaktadır. Etli ekmeğin eti bazen düve etinin kaburga ve boşluk kısmından alınarak yapılır. Konya etli ekmeğinde tercihe bağlı olarak eklenen malzemeler domates, yeşil biber, soğan, maydanoz ve tuzdan oluşan sebze karışımıdır ve bunların et ile yoğrulmasıyla meydana gelir. Konya etli ekmeğinin genel olarak Konya'da yapılan has yerlerinde boyunun azami olarak 90 cm, eninin ise 20 cm olduğu görülür. 09.06.2017 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kastamonu Daday etli ekmeği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır. Daday etli ekmeği, incecik açılmış yufka içine kıyma, soğan ve baharatlardan oluşan harcın konulması ve odun ateşinde pişirilmesiyle yapılan kapalı pidedir.

Yapımında genellikle kuzu kıyması tercih edilen Mardin etli ekmeğinin en büyük özelliği hamurun içine yağda kavrulmuş kıyma ve diğer malzemelerin konulmasından sonra hamurun ikiye katlanıp etrafının kapatılmasıdır.

Sivas etli ekmeği, Türk Patent ve Marka Kurumuna tescillenmek ve coğrafi işaret alınması için başvuru yapılmıştır.

Gaziantep ya da halk arasında kullanılan eski ve kısa adıyla Antep (Osmanlıca: عینتاب, Ayntab) Türkiye'nin Gaziantep ilinin merkezi olan şehirdir. 1,9 milyona yakın merkez nüfusuyla Türkiye'nin en fazla nüfusa sahip 5. şehri ve 2,250 milyon genel nüfusu ile Türkiye'nin 9. Büyük ilidir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan Gaziantep, aynı zamanda bir eğitim, ticaret ve sanayi şehridir. Dünya üzerinde hâlâ yaşanan en eski şehirlerden biridir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise serin ve yağışlı geçer. Don olayı az görülür, sıcaklık sıfır derecenin altına az düşer. Gaziantep'in deniz seviyesinden yüksekliği 850 metredir.  Orta Fırat Bölümü'nde bulunan ve geçiş bölümünde yer alan Gaziantep'te karasallaşmış akdeniz iklimi görülmektedir.[1] Bunlara ek olarak  Gaziantep, Türkiye sanayisi ve ticaretinde de önemli bir yer tutar. Bunun sebepleri arasında Gaziantep'in Anadolu ile Orta Doğu arasında bir konumda bulunması ve liman kentlerine yakınlığı sayılabilir. Rumkale ve Gaziantep Kalesi Gaziantep'in simgeleri arasında sayılabilir.

Günümüzdeki Gaziantep'in yakınlarında bulunan Dülük (Dolikhe ya da Doliche) bu bölgedeki en eski kenttir. Arkeolojik kazılar sonucunda bu kentte Paleolitik dönemden beri insanların yaşadığı bilinmektedir. Ancak Dülük, Erken Tunç Çağı'ndan sonra sürekli bir yerleşim yeri hâline gelmiştir. Bu kent, İpek Yolu üzerinde bulunduğu için çok gelişmiştir.
İlk kurulduğunda Babil yönetimi altında kalan kent, MÖ 1700'lü yıllarda Hititler'in eline geçer. Hititler'den sonra Mısır yönetimine geçen kent, MÖ 700-MS 546 arasında ise kronolojik sırayla Medler, Asurlular ve Persler tarafından yönetilir. MÖ 6. yüzyılda ise kentte sırasıyla Makedonya, Selevkos ve Komagene uygarlıklarının yönetimi başlar. Değişik medeniyetlere ev sahipliği yapan Antep, 1516 yılında Osmanlıların eline geçmesiyle ilk dönemlerde Arap ve Halep Eyaleti'ne bağlı bir konumda iken, 1531 yılında Dulkadir Eyaleti'nin teşekkül etmesi sonucu, bu eyaletin sınırları arasında yer alarak 1818 senesine kadar bu konumunu muhafaza eder. Bu tarihten itibaren yeniden Halep eyaletine sancak olarak bağlanır. Şehir, Osmanlı kent kültüründe önemli bir yer almıştır.

Romalılar, Dülük yakınlarına Antiochia ad Taurum adında yeni bir kent kurar. Bu kent İsa'nın havarilerinden Yuhanna'nın Hristiyanlık'ı yaymak için seçtiği merkezlerden biri olmuştur. Kent, MS 395 yılında Bizans İmparatorluğu'nun eline geçer. MS 636 yılında halife Ömer bin Hattab, İslamiyet'i yaymak için Ayıntap ve Hatay yöresini Bizanslıların elinden alır. Bu şekilde Ayıntap halkı İslamiyet'i kabul eder. Bu arada Dülük, hızla eski önemini yitirmektedir.
1071 yılında Alp Arslan'ın Malazgirt Savaşı'ndaki zaferinden sonra kent Selçuklu yönetimine geçer. Bir dönem Eyyübilerin eline geçen kent, 1270 yılında Moğolların Ayıntap'a saldırmasıyla, 1389 yılında Dulkadiroğulları'nın ve 1471 yılında Memlük Devleti'nin egemenliğine geçmiştir.

1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Mercidabık Muharebesi'ndeki zaferinden sonra Ayıntap, Osmanlı yönetimine geçer. Osmanlılar döneminde kente çok sayıda cami, medrese, han ve hamam inşa edilmiştir. 1516-1596 yılları arasında kent, üretim, ticaret ve el sanatları yönünden de çok gelişmiştir. 1641 ve 1671 yıllarında iki defa kenti ziyaret eden Evliya Çelebi, kentte 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar cami, medrese, han, hamam ve bir de kapalı çarşı olduğunu yazar ve seyahatnamesinde aynen "Dünya yüzünden geniş bir ili, göz alıcı büyük yapıları her yerden aranan eşyası, birçok mezraları, bolluk ve verimliliği, bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla burası 'Şehr-i Ayıntab-ı Cihan'dır" der. Osmanlı döneminde Ayıntap, asla kendi eyaletinde olmayıp, önce Maraş (bugünkü Kahramanmaraş), sonra Halep eyaletinde yer almıştır. Coğrafi yakınlık sebebiyle Ayıntap'ın kültürel yapısında Suriye Havzası'nın yansımaları mevcuttur.[2]

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mondros Antlaşması ile birlikte Osmanlı Devleti parçalanır. 17 Aralık 1918 tarihinde Antep, Birleşik Krallık'a, 5 Kasım 1919 tarihinde Fransa'ya bırakılır. Ermeni Lejyonu da bu savaşta görev almıştır. Şehre 8 Şubat 1921 Günü Gazilik unvanı Verilmiştir.
Antep halkı, 1920 yılında, Fransız birliklerinin Antep'e yerleşmesi üzerine direnişe başlar. 1920 yılının Ocak ayında Karayılan komutasındaki çeteler, Fransızların bir süvari birliğini pusuya düşürür. Şahin Bey, 200 kişilik milis gücüyle 1920 yılının Mart ayına kadar Antep'teki Fransız askerlerine karşı savaşır. Ancak açlık, cephanesizlik ve şehre yardım ulaşamaması sebebiyle Antep halkı, 9 Şubat 1921'de teslim olmak zorunda kalır. Savaş tam 10 ay 9 gün sürer. 25 Aralık 1921'de Ankara Anlaşması gereğince Fransız birlikleri şehri boşaltır.

Gaziantep, 1987 yılında çıkarılan 3398 sayılı kanun ile büyükşehir unvanı kazandı. Başlangıçta iki ilçe (Şahinbey ve Şehitkamil) Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin sınırlarına dahil edildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. Bu sınırlar içinde kalan ilçeler, büyükşehir ilçe belediyeleri hâline geldi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.
Şu anda üç merkez ilçesi vardır bunlar; Şahinbey, Şehitkamil ve Oğuzeli ilçeleridir.
2013 yılında Suriye İç Savaşında NATO üyesi Türkiye'ye yönelik herhangi bir askeri hamleye karşılık askeri hamle için Gaziantep'e Adana ve Kahramanmaraş'ın ardından Türkiye'nin isteğiyle MIM-104 Patriot yerleştirilmiştir.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde kent ağır hasar gördü.

Gaziantep'in geneline hâkim olan Karasal İklim ile beraber ilin batı kesimlerinin iklim özellikleri tartışmalıdır. Sıcaklık sıfırın altına gündüzleri pek düşmez, karlı gün sayısı ortalama iki gündür. En sıcak ay ortalaması 27,7 derecedir. Geçiş bölgesi olması itibarıyla zeytin, bağ, limon ve turunçgiller iklim şartlarına elverişlidir. Tarım olarak zeytin yetiştiriciliği ve fıstık yetiştiriciliği yaygındır. Nizip zeytini bu bölgeye has bir zeytin türüdür.

1987 yılında Gaziantep büyükşehir statüsü kazanıp il merkezinde yeni ilçeler kurulmuştur. Bu yıldan itibaren il merkezi nüfusu aşağıdaki gibidir.

2004 yılında çıkarılan kanun nedeniyle il merkezinde olmayan Oğuzeli ilçesi de büyükşehir sınırlarına girmiş olup 2008-2012 yılları arasındaki nüfus verilerine Oğuzeli de dahil edilmiştir. 2012 yılında ise ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

Arap coğrafyacı Dimeşkî 14. yüzyılın başlarında Antep'in sakinlerinin Türkmen olduğunu yazmıştır.
Şehri 27 Mayıs 1834 tarihinde ziyaret eden Pierre Martin Rémi Aucher-Éloy 12 bin nüfuslu Antep'in nüfusunun Ermeniler ve Türklerden oluştuğunu belirtmiştir. 1862 yılında şehri ziyaret eden İrlandalı diplomat James Lewis Farley şehirde, müslüman ahalinin zengin kısmını ve çevredeki taşra halkını temsil eden 18 bin Türk ile 8 bin 500 Ermeni ve 500 Yahudi'nin yaşadığını yazmıştır. 1895 senesinde Fransız coğrafyacı Élisée Reclus Antep'te çoğunlukla Türkmenlerin yaşadığından bahsetmiştir. 1911 yılında yayımlanan Encyclopædia Britannica'nın on birinci baskısı ve sonraki baskılarda Antep şehrindeki Müslüman sakinlerin çoğunlukla Türkmen kökenli olduğu belirtilmiştir. Fransız işgalinde yer alan komutanlardan Maurice Abadie, Antep sancağının nüfusunun büyük çoğunluğunun Türklerden, geriye kalan nüfusun ise Arap, Kürt, Ermeni, Çerkes ve Yahudilerden oluştuğunu belirtmiştir. Antepli Ermeniler Birliğine göre 1914 senesinde 80 bin nüfuslu şehirde 30 bin Ermeni, 2 bin Kürt, birkaç yüz Çerkes ve geriye kalan nüfusunu Türkler oluşturmaktaydı.
Gaziantep ve çevresinin, özellikle kırsal kesiminin tarihi demografik yapısı, ağırlıklı olarak 11. yüzyıldan itibaren bölgeye yerleşen Oğuz/Türkmen boylarıyla şekillenmiştir. 16. yüzyıl Osmanlı Mufassal Tahrir Defterleri'ndeki hane ve vergi kayıtları incelendiğinde, Ayıntab liva merkezinde ve kırsalını oluşturan köy ile mezralarda nüfusun ezici çoğunluğunun yerleşik ve konar-göçer Türkmen cemaatlerinden (özellikle Bozok, Bayat, Avşar, Kızık ve Beğdili boylarına mensup gruplar) oluştuğu görülmektedir. Bunun yanı sıra, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye (Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi Genelkurmay Başkanlığı) haritaları gibi resmi askeri kayıtlara dayanan kapsamlı toponomi ve yerleşim envanterleri de Antep kırsalındaki yerleşimlerin köklü bir Türkmen karakteri taşıdığını doğrulamaktadır. Aynı kayıtlarda bölgede Kürt ve Arap yerleşimlerinin varlığı da belgelenmekle birlikte, bu yerleşimler sayısal ve demografik olarak azınlıkta kalmış; kırsalın genelinde ana kurucu ve hakim unsur Türkmenler olmuştur. Tarihsel olarak Türkmen boylarının yoğun yerleşim alanı olan bölge (özellikle Barak Ovası ve çevresi), günümüzde de bu köklü Türkmen nüfus yapısını korumakla birlikte, Cumhuriyet sonrası sanayileşme ile çevre illerden yoğun göç alarak demografik çeşitliliğini artırmıştır.

2024 yılı itibari ile Gaziantep 106 coğrafi işaretli ürünle Türkiye'de en fazla ürüne sahip ildir.

Gaziantep'te çok çeşitli el sanatları bulunmaktadır. Geçmişte Gaziantep'teki en yaygın el sanatları dericilik, bakırcılık, yemenicilik, kilimcilik, el işlemeciliği ve kuyumculuktur. Bunlardan el işlemeciliği, bakırcılık ve kilimcilik önemini hâlâ korumaktadır. Özellikle Gaziantep'in kendine özgü motiflere sahip olan kilimleri ve bakır ürünleri çok meşhurdur. Gaziantep'e özgü kilim çeşitleri; Baklava Dilimleri, Habbap Ayağı, Kuş Kanadı, Zincir Göbek, Dirsek Göbek, Pençe Göbek, Çarkıfelek, Parmak Göbek ve Atom Göbek'tir. Ayrıca hanımların pek çok evde yaptığı Antep işi, dantel ve örgü gibi başka el sanatları da mevcuttur.

Gaziantep'in çok zengin bir mutfağı vardır, toplamda 300'e yakın yemek çeşidine sahiptir. Türkiye'nin lezzet ve gastronomi şehri olarak kabul edilir. Bu mutfak seneler boyunca çeşitli geleneklerin ve uygarlıkların harmanlanmasıyla zenginleşmiştir. Antep mutfağı özellikle kebap, et yemekleri, tencere yemekleri ve tatlıları ile meşhurdur. Beyran, alinazik, içli köft

Gemerek, Sivas ilinin bir ilçesidir. Şarkışla ilçesine bağlı bir bucak iken 1953 yılında ilçe olmuştur. 2'si belediye (Sızır, Çepni), 35'i köy olmak üzere 38 yerleşim biriminden oluşur.

Ermeniler tarafından Gamirk (Ermenice: Գամիրք) olarak Telaffuz edilen Gemerek (Osmanlıca: ‏‏‏كمرك‏ - گمرك - گمهرك) ismine dair yeterince açıklayıcı herhangi bir yazılı bilgi mevcut değildir.

Gemerek Türkiye'deki sol akımı harekâtında bulunan Deniz Gezmiş'in de yakalandığı yerdir. 12 Mart Darbesinin ilk günlerinden sonra Yusuf Aslan ile birlikte Sivas'a gitmekteyken motosikletleri bozuldu. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Yusuf Aslan Şarkışla'da, Gezmiş ise 16 Mart 1971 Salı günü Gemerek'te etrafı sarılarak yakalandı ve Kayseri'ye getirildi. "Deniz Gezmiş Ağıdı" adıyla bilinen türkünün içerisinde de bu konudan bahsedilmektedir.

Sivas'ın batısında yer alan ilçenin, doğusunda Şarkışla, güneybatısında Kayseri, kuzeybatısında Yozgat bulunur. İlçenin yüzölçümü 1.131 km²dir. Gemerek ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.214 metredir. Karasal iklimin tesiri altındadır. Kışları soğuk, yazları sıcak ve kurak geçer. Maksimum 40 °C, minimum -34,4 derece sıcaklık görülür. Yılın 125-145 gününde don olayı yaşanır. Sızır kasabasının kuzey batısı ormanlık alanlarla kaplı olup bu bölgede çok sayıda yayla mevcuttur. Bunlardan bazıları, Hatabalanı, Kaymaklı, Tealtı, Tosun, Üsünkalin, Kısık, Oluk, Karamıklı ve Gevrekgil yaylalarıdır.

Gemerek ilçesine bağlı Sızır beldesine yaklaşık 1 km mesafededir. Göksu Çayı üzerinde yer almaktadır. Yörede en sık ziyaret edilen gezi ve dinlenme alanlarından birisidir. Doğa yürüyüşü için uygun bir çevre alanı vardır. Çağlayanın yer aldığı alanın içerisinde çay bahçesi ve alabalık restoranı bulunmaktadır.

Büyük Pur Dağı ve Küçük Pur Dağı üzerinde Güneş batarken bir atın şahlandığı ve üzerindeki kişinin bu atı dağın sırtında koşturduğuna dair bir söylenti vardır. Bu dağlar Kayseri'ye bağlı Akkışla ilçesi yakınlarındadırlar. Sivas-Kayseri otoyolu yakınlarda "Etlik" olarak bilinen bölgede tek başına bir mezar bulunduğu ve her cuma geceleri ateş yandığı söylenir. Ayrıca salı günü ile ilgili inanışlar da yaygındır. Salı günü yola çıkmanın uğursuzluk getireceğine ve örgü örülmeyeceğine inanılırken kışlık yiyeceklerin ağzının salı günü açıldığında bereketli olacağı kabul edilir. Nuh peygamberin tavuğun göğüs kemiğine bakarak gemisini yaptığı yörede anlatılmaktadır.

Gemerek ilçesi ve bağlı köyler oldukça zengin bir kültürel birikime sahiptir. 1970'li yıllarda Mehmet Güner Demiray tarafından başta Sivas Folkloru ve Türk Folkloru gibi dergiler olmak üzere pek çok süreli yayında Gemerek halk kültürü üzerine bir dizi derleme ve araştırma yazısı yayınlanmıştır. Bu yazılarda Gemerek yöresine özgü halk kültürü unsurlarından olan Yoğurt Bayramı, Bulgur Çekimi, Halillelle Oyunu, Yüzerlik, Firik gibi pek çok konu anlatılmıştır. Ayrıca tamamı Gemerek ile ilgili olan Üç Türkünün Üç Doğuş Hikâyesi, Halk Destanları, Atasözleri, Söylentiler ve Fıkralar, Batıl İtikatlar, Mahalli Deyimler ve Hikâyeler, Ninniler, İlençler ve Kakınçlar, Cenaze Töreni, Halk Hekimliği, Ad Koyma, Yöresel Yemekler, Maniler, Sünnet Düğünü, Masal ve Oyun Tekerlemeleri gibi derleme ve inceleme yazıları bu dergilerde basılmıştır. "Çevre İncelemesi" başlığıyla "Gemerek ve Köyleri" yazı dizisi ise 7 bölüm halinde yine Sivas Folkloru dergisinde yer almıştır.

Geçmiş zamanlarda Gemerek'in yeni kurulduğu dönemlerde cadıya, deve benzer bir yaratık yöredeki insanlara, sürülere musallat olur, gelip evlere girerek insanları kaçırır. Bir gün bütün insanların bir savaşa katılmak için yurtlarını terk etmesi gerekir. Geride yalnızca bir kadın kalır. Kadın evinde yemek pişirmiş yağ eritmektedir. O esnada kapı çalınır. Yalnızlığın etkisiyle bir insan görmek umuduyla hiç düşünmeden, kim olduğunu sormadan kapıyı açar. Ama açmasıyla birlikte bayılır. Kendine geldiğinde karşısında başka hiçbir canlıya benzemeyen bir yaratık görür. Ama bu kez kendine hakim olur ve iyi davranarak içeri buyur eder. Erittiği yağa bal katarak birlikte yiyeceklerini söyler. Sonra da kızgın yağı getirerek dağ yaratığının üzerine döker. Bunun üzerine yaratık böğürerek kaçar ve ormana girerek kaybolur. O günden sonra bir daha kimse ilişmez yeni kurulan bu yerdeki evlere ve insanlara.

Gemerek adının kökeni - Gemerek Belediyesi 23 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SİVAS TESCİLLİ TABİAT VARLIKLARI, Gemerek İlçesi Sızır Şelalesi 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivas İli Yüzey Araştırmaları, Merkez ve İlçeler (Höyükler ve Tarihi Yerleşim Alanları, 1992 - 1993 - 1994 - 1995, İndirilebilir PDF)
Zencirkıran Masalı (Bir Gemerek Masalı - Fuat Akkaya, Sivas Folkloru, 1974, Sayı:13-14)
Halillelle Oyunu (Mehmet Güner Demiray, Sivas Folkloru, 1973, Sayı:7, Sayfa:12)

Giresun, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Giresun, fındığı ile tanınır. Kirazın bütün dünyaya buradan yayıldığı kabul edilir. Karadeniz'e kıyısı olan Giresun doğudan batıya Trabzon, Gümüşhane, Erzincan, Sivas ve Ordu illeriyle çevrilidir.
Giresun'un trafik plaka kodu 28'dir.
Yerli halkın çoğunluğunu Çepniler oluşturur. 1.500'lü yıllardaki Osmanlı Tahrir Defterlerinde yöreye Vilayet-i Çepni de denmektedir.
Giresun, Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktıktan sonraki dönemdeki kişisel muhafızlarının (Topal Osman ve silah arkadaşları) memleketidir. Şehir, Aksu ve Batlama vadileri arasında denize doğru uzanan bir yarımada üzerinde kurulmuştur. Tam karşısında Karadeniz’de bulunan Giresun Adası (Aretias) vardır. Giresun ili 1920 yılına kadar Trabzon iline bağlı kalmış, bu tarihte sancak, 1923'te ise il olmuştur. 1923’te Giresun ili; Merkez, Tirebolu ve Görele ilçeleri ile bunlara bağlı Bulancak, Keşap ve Espiye bucaklarından ibaretti. 1933'te Şebinkarahisar'ın illiğinin kaldırılması ile Şebinkarahisar ve Alucra ilçeleri de Giresun'a bağlanmıştır. 1934'te Bulancak, 1945'te Keşap, 1957'de Espiye, 1958'de Dereli, 1960'ta Eynesil, 1987'de Piraziz ve Yağlıdere, 1992’de ise Çanakçı, Güce, Doğankent ve Çamoluk ilçeleri kurulmuştur. Böylece ilçe sayısı 16’ya yükselmiştir.

Giresun isminin kökeni hakkında üç rivayet vardır. Rivayetlerden birincisi; "Kerasus" kelimesinden gelmektedir. Birinci rivâyete göre bu isim, "Kerasus"ta bol miktarda yetişen kirazdan gelmiştir. İkinci rivâyete göre ise; Giresun denize doğru uzanan bir yarımadanın üzerine kurulmuştur. Bu yarımadanın şekli de boynuza benzemektedir. İşte bu sebepten Yunancada boynuz anlamına gelen "Keras"dan türemiştir. Üçüncü rivayet ise Spartaküs isyanını bastıran ünlü Romalı General Kerasus'a atfen verilmiş olmasıdır.

Giresun, bir Miletos kolonisi olarak kurulmuştur. Yunanca adı "Kerasus"dur. İsminin, yabani kiraz ağaçlarından dolayı "Kiraz diyarı" olabileceği söylenir.
Giresun, 1397'de Türkmen beyi Emir Oğlu Süleyman Bey tarafından fethedilerek Türk yurdu haline getirilmiş olup, Eski Türklerde adı Vilayet-i Çepni'dir. Vilayet-i Çepni güneyde Gümüşhane/Koyulhisar, Gürgentepe; doğuda Beşikdüzü Abdal Musa (Sis) dağının etekleri, Kürtün hattı iç kesimlere yayılan bölgedir. Türkmen boylarından olan Çepnilerin buraya Horasan'dan tarihi İpek Yolu'nun Gümüşhane, Kürtün civarındaki gümüş madenlerinin ve limanların güvenliğini sağlamak üzere gönderilmiş olabileceği belirtilmektedir.
Giresun Çepnileri makamı Gümüşhane'nin Güvende yaylasında bulunan Güvenç Abdal'ın müridleriydiler. Giresun merkezi, 1397 yılından bu yana düşman işgali görmemiştir.

Giresun, yeryüzü şekilleri bakımından engebeli bir görünüme sahiptir ve dağlar, vadiler ve dik kıyılar geniş yer kaplar. Karadeniz kıyısı boyunca uzanan oldukça dar ve alçak düzlüklerden oluşan kıyı şeridi ile güneydeki Kelkit Çayı Vadisi arasını kaplayan Giresun Dağları, şehrin yeryüzü şekillerinin çatısını oluşturur. Kıyıdan 50–60 km içeride, kıyıya paralel olarak yükselen bu dağların ortalama yüksekliği 2000 metredir.
Bazı yerlerde 3.000 m'yi aşan Giresun Dağları'nın en önemli yükseltileri şunlardır: Abdal Musa Tepesi (3.331 m), AkılBaba (3.300 m), Cankurtaran Tepesi (3.278 m), Gâvur Dağı Tepesi (3.067 m), Küçükkor Tepesi (3.044 m), Karagöl Dağları üzerindeki Karataş Tepesi (3.107 m) ve Kırkkızlar Tepesi (3.040 m). Kıyıya paralel olarak yükselen bu dağlar üzerinden kıyı ile iç kesimler arasındaki ulaşım, Şehitler (2.350 m) ve Eğribel (2.200 m) geçitleri ve Kurtbeli mevkii (1.760 m) ile ilçelerin yayla yollarından sağlanır.
Giresun ilinin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 10 metredir.
Şebinkarahisar, Alucra ve Güce ilçelerini içine alan ve daha az engebeli olan güney kesiminde ortalama yükseklik 1000-1500 metre civarında olup arazi Kelkit Vadisi'ne doğru eğimlidir.
Giresun'un güneyini kuşatan dağlar kuzeye ve güneye doğru alçalarak belirli yerlerde düzlükler oluşturur. 1750-2200 metre yükseklikteki bu düzlüklerde pek çok yayla vardır. Giresun Dağları üzerindeki bu yaylaların başlıcaları Kümbet, Kulakkaya, Bektaş, Tamdere, Karagöl, Eğribel, Kazıkbeli, Çakrak, Paşakonağı, Karaovacık ve Sisdağı'dır. Espiye ilçesinin düzenlemiş olduğu yayla şenlikleri vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar. İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Giresun Valisi, 1976 Kozan doğumlu Mustafa KOÇ'tur. Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle Ağrı Valisi iken atanmıştır.
Giresun Belediye Başkanı, 1973 Giresun doğumlu Fuat KÖSE (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %54,56 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Giresun İl Genel Meclisi üye sayısı, 28 AK Parti, 7 CHP  ve 5 MHP'den olmak üzere 40'tır.
2023 Genel seçimleri sonucu, Giresun'u temsilen TBMM'ye AKP'den 2 milletvekili (Nazım Temas, Ali Temür), CHP'den 1 milletvekili (Elvan Işık Gezmiş) ve MHP'den 1 milletvekili (Ertuğrul Gazi Konal) seçilmiştir.

2016 TÜİK verilerine göre ilde merkez ilçe ile beraber 16 ilçe, 8 belde ve 551 köy vardır.
İlçeler:

Alucra
Bulancak
Çamoluk
Çanakçı
Dereli
Doğankent
Espiye
Eynesil
Görele
Güce
Keşap
Merkez
Piraziz
Şebinkarahisar
Tirebolu
Yağlıdere

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Giresun ilinin nüfusu 455.074'tür. Bu nüfusun %72,83'ü şehir merkezinde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 6.831 km2'dir. İlde km2ye 65 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 383'tür.) İlde yıllık nüfus %0,19 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranının en yüksek ve en düşük olduğu ilçeler sırasıyla Doğankent (%11,22) - Çamoluk (%-8,77)'tur.
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 16 ilçe, 25 belediye, bu belediyelerde 211 mahalle ve ayrıca 548 köy vardır.

Yöre halkı büyük şehirlere göçe başladığından beri eski gelenekleri az da olsa terk etmiştir. Ancak büyük çoğunluk eski Karadeniz gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Bu gelenek ve görenekler çoğunlukla eski inanışlara dayanır. Karadeniz kültürü etkisini sözlü olarak hâlâ göstermektedir. Müzik ve folklorda bu etkiyi görmek mümkündür.
Her yıl mart ayının 14’ü yılbaşı kabul edilir. O sabah erkenden kalkılır, deniz veya akarsudan su alınır ve eve gelinir. Sağ ayakla eşikten geçilerek eve girilir. Su evin dört bir yanına serpilir. Eğer hayvanlar varsa su onların üzerine de serpilir. O gün kimse, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle evine misafir kabul etmez. Ancak ayağının uğurlu olduğuna inanılan biri varsa çağrılır. Gelen kişi sağ ayağını içeriye atar, "Yeni yılınız hayırlı olsun, martınızı bozuyorum" der, o gece evde ısırgan veya paça pişirilir, içine yeşil boncuk atılır. Bunları yerken boncuk kimin ağzına gelirse o yıl bu kişi ekine başlar, aile içerisinde bol rızıklı kabul edilir.
Yine martın 14’ünde günler sayılmaya başlanır. Martın 14’ü, 15'i, nisanın 16'sı ve mayısın diğer günleri bu şekilde adlandırılır. O günlerdeki havanın durumuna göre o ayların nasıl geçeceği hakkında fikir yürütülür.
5-6 mayısta eski bir Türkmen geleneği olan Hıdrellez kutlanır. Bu günde Hızır ve İlyas'ın bir araya geldiğine ve artık kış ayının bitip güzel günlerin geleceğine inanılır. Gök Tanrı'ya en yakın yerlerde yani yüksek tepelerde kutlamalar yapılır. Akşamdan  üç beş genç kız niyet tutarak bir gül ağacının dibine yüzüklerini gömerler. Sabahleyin mani okuyarak yüzükleri çıkarırlar. Söylenen maninin manasına göre talihlerini denerler.
Ramazan'da çocuklar, Dımbılçı denen gruplar hâlinde maniler söyleyerek iftardan sonra evlerin kapılarını çalar ve hediyeler toplar.
Cenazelerde telkin verilir, kırkıncı ve elli ikinci günde dualar okutulur. Eski zamanlarda zengin ve hatırlı şahısların mezarlarının başında ilk üç veya yedi gece kandil yakılırdı. Şehrin birçok yerinde kutsal ocak yerleri bulunur. Ocak yerlerinde dilekler tutulur, hastalıklara şifa, dertlere deva aranır. Ateş kutsaldır, su dökülmez.

Giresun'da şehir içi ulaşım dolmuşlar ile sağlanır. Şehirler arası yolculuklarda terminallerden kalkan otobüsler mevcuttur ve hemen hemen her şehre otobüs bulmak mümkündür. Ordu-Giresun Havalimanı'ndan kalkan uçaklar ile şehirler arası yolculuk ve uluslararası yolculuk yapılabilmektedir. Ayrıca Ordu'ya her 20 dakikada bir, Trabzon'a her yarım saat başı dolmuş bulunmaktadır.

Giresun Üniversitesi

102.5 Frekansı: Giresun FM denilince akla gelen en ikonik bilgi 102.5 frekansıdır. Şehir merkezinden köylere kadar ulaşan güçlü bir verici kapasitesiyle uzun yıllar boyunca Giresun'un en net dinlenen radyosu olmuştur.
Format: Yayın hayatına başladığı 90'larda ve 2000'lerin başında ağırlıklı olarak Türkçe Pop ve Karma Müzik formatıyla hizmet vermiştir. Ancak yerel bir kanal olmanın gereği olarak Karadeniz müziğine de geniş yer ayırmıştır. Günümüzde ildeki yerel medya kuruluşları şunlardır:

Giresun haber 29 Ocak 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giresun TV (Medya Canlı Yayın Organı)
Dereli TV

Göksun, Kahramanmaraş ilinin bir ilçesidir. Nüfusu 49.145 (2025), nüfus yoğunluğu km² başına yaklaşık 27 kişi, İlçenin yüzölçümü ise 1.942 km²dir. Göksun ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.347 metredir.
1908 yılında Kahramanmaraş iline bağlanmıştır. İlçe belediyesi 1908 yılında kurulmuştur. İlçede toplam 51 mahalle ve 7 kasaba vardır. (2012 yılında Kahramanmaraş'ın büyükşehir olmasıyla köy tüzel kişilikleri sona ermiş, köyler mahalleye dönüşmüştür.)
İlçenin eski adları: Kokusus, Cocussus, Kokson, Koksen, Köksün, Göksün. Orman bölgesinde olduğundan kereste fabrikaları mevcuttur. Batısında Dibek Dağı, kuzeyde Binboğa Dağları yer alır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, fasulye, nohut, elma, üzümdür. Göksun elması kendine has aroması ile meşhurdur.
07 Kasım 2020 tarihinde hizmete giren Kahramanmaraş-Göksun duble karayolu sayesinde, Göksun-Kahramanmaraş merkezleri arasındaki mesafe 80 km'den 64 km'ye yolculuk süresi ise 80 dakikadan yaklaşık 40 dakikaya düşmüştür.

Göksun'un bilinen tarihi, Asurlar ve Genç Hitit Dönemi ile M.Ö 1200'lü yıllara kadar eskiye dayanır.
Göksun'da, ilk siyasi teşekkül Mama Krallığı olmuştur. Sonra Asur Koloni Çağı ve Genç Hitit Dönemi yaşanmıştır. Bu gün Kırıkkilise, Kazandere, Hacıkodal, Büyük Çamurlu, Küçük Çamurlu, Büyükkutu, Küçükkutu ve Değirmendere yerleşim alanlarında yapılan arkeolojik çalışmalarda Hitit dönemiyle ilgili çok sayıda höyük, kaya mezarı, tapınak ve sunak gibi arkeolojik kalıntılar bulunmaktadır. Göksun, Kapadokya Satraplığı, Selefkoslar, Romalılar ve Bizans döneminde de kalma sunaklar, kilise ve tapınak kalıntıları, kale, amfitiyatro, kaya mezarları, kaya evleri, höyük, hamama rastlanmıştır.
Roma ve Bizanslılar döneminde Cocusus ya da Cocussos (Kokussos), Ermeniler tarafından da Kokson, Cosor gibi isimlerle adlandırılmıştır. Dulkadiroğulları Beyliği (1337) ile 1515 yılına kadar geçen 178 yıllık sürede Göksun, Dulkadiroğullarının en önemli merkezlerinden biri olmuştur. 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Göksun'da Osmanlı hâkimiyeti kurulmuştur. Maraş Sancağı'nın kurulunca bir dönem Elbistan'a bağlı bir nahiye olan Ahsendere sınırları içerisinde kalan Göksun, kısa bir süre Andırın nahiyesine bağlanmıştır. 16. yüzyılın başlarından 1907 yılına kadar nahiye olarak yapılandırılan Göksun, 21 Kasım 1907 tarihinde Sultan II. Abdülhamid'in iradesiyle kaza (ilçe) olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

2009 Medair TC-HEK helikopter kazası

Göksun Kaymakamlığı 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göksun Belediyesi9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.kahramanmaras.gov.tr/goksun 12 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20120925011853/http://www.goksun.pol.tr/ Göksun İlçe Emniyet Müdürlüğü
http://goksun.meb.gov.tr/ 21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Göksun İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü
http://www.goksuntarim.gov.tr/ 27 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Göksun İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü
http://www.goksunogretmenevi.meb.k12.tr/ 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Göksun Akşam Sanat Okulu ve Öğretmenevi

Göynük, Bolu ilinin güneybatısında yer alan bir ilçedir. İlçe, 7 mahalle ile 66 köye sahiptir. Göynük, şeker fasulyesi, uğut marmelatı, tokalı örtüleri ve ahşap oymacılık işleri ile ünlüdür. 20. yüzyıl başlarına ait eski Türk evleri bakımından zengin olan ilçe, sahip olduğu 137 adet tarihî konut, 21 cami, türbe, çeşme, hamam, kule ve hazire olmak üzere toplam 158 adet sivil mimari eser sebebiyle Kentsel SİT Alanı ilan edilmiştir. İlçede ayrıca 14. yüzyılda Gazi Süleyman Paşa tarafından inşa ettirilen tarihi cami, hamam ve konak da bulunmaktadır.

Bolu yöresine ilk yerleşenlerin Bebrikler olduğu sanılmaktadır. Bebrikya adıyla anıldığı sanılan bu yöreye MÖ 8. yüzyıldan sonra batıdan gelen Bitinyalılar yerleşmiştir. Bitinya olarak adlandırılan bu topraklardaki başlıca yerleşim yerleri Kienos (daha sonra Prusias, bugün Konuralp) ile Bithynion (bugünkü Bolu)’du. İskender’in ölümünü izleyen dönemde Bolu yöresinde bağımsız Bitinya Krallığı kurulmuştur. Roma Askeri yolunun “Dadastan” adı ile bilinen şimdiki Göynük'ten geçtiği tarih kitaplarında ifade edilmektedir. Göynük'ün bilinen en eski adı “Koinon Gallicanon”'dur. İlçe Türk beyliklerinin, Bizans, Roma ve Osmanlı medeniyetlerinin yerleşim bölgesindedir. İlçenin Susuz, Kilciler, Narzanlar, Boyacılar köylerinde ve bu köylerin civarlarında Bizans devrine ait yazılı eserler bulunmuştur. Ayrıca Kilciler Köyü'nde bir de kilise kalıntısı bulunmaktadır. Beldede günümüze kadar ayakta kalabilmiş tarihî eserler ve yapılar mevcuttur.

1464 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından hocası Akşemseddin için yaptırdığı türbedir. Altıgen bir yapıya sahip olan türbenin kubbesi kasnaksız, kefeki taşından yapılmıştır. Girişi doğu yönünde olan kapısının üzerinde sivri kemerli bir alınlık yer alır.
Türbenin içi çok sadedir. Kubbenin oturduğu pandantifler ilgi çekicidir. Her kenarda, altta ve üstte ikişer sıra halinde yer alan pencerelerden üst sıradakiler geç devre ait renkli camlı alçı şebekelerle süslenmiştir. Türbede 2,50 × 0,50 metre boyutunda Akşemseddin'in sandukası, ayrıca Akşemseddin'in oğulları Sadullah ile Emrullah çelebilerin sandukaları vardır. Kapakları nar çiçeği motifiyle bezenmiş, kabartma yazı ile süslü ve ceviz ağacından yapılmış olan bu sandukalar Osmanlı ağaç işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Yöredeki en güzide Osmanlı mimarilerinden olan cami, 1331-1335 tarihleri arasında Orhan Gazi'nin oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından tek şerefeli, tek minareli ve tek ahşap kubbeli olarak inşa edilmiştir. 1948-1960 yıllarında restore edilen caminin en büyük özelliği yöredeki ilk Osmanlı eserleri içinde en sağlamlarından biri olmasıdır.

Göynük'ün simgelerinden biri olan Zafer Kulesi ilçeye hakim bir tepeye 1923 tarihinde Cumhuriyet döneminin ilk Kaymakamı Hurşit Bey tarafından yapılmıştır. Altıgen taş temel üzerine, 3 katlı ahşap yalı baskı mimarisiyle yapılan Zafer Kulesi, Kurtuluş Savaşı'nın başarılarını ebedileştirmek için anıtsal eser olarak yapılmıştır.

Gazi Süleyman Paşa tarafından Gazi Süleyman Paşa Cami ile aynı tarihte yapılmıştır. Hamam, 1331-1335 yılları arasında tamamen traverten kesme taş ile yapılmış olup kadın ve erkek bölümleri ayrıdır. Eser bölgenin en eski ve en büyük hamam olma özelliğini korumaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Ankara ve İstanbul'da dahi böyle muhteşem bir hamam bulunmadığı konusu övgü ile bahsedilmektedir.

Asıl mesleği deri tabakçısı olarak bilinen Tabak Dede'nin hayatı ile ilgili bilgiler çeşitli menkıbelere dayanmaktadır. Tabak Dede, çeşitli rivayetlere göre ermiş ve ermişlikte yüksek bir mertebeye ulaşmıştır.
Ömer Sıkkın Akşemsettin ile aynı dönemde yaşamış olan Hacı Bayram Veli'nin müritlerindendir. O dönemlerde Göynük'te oturup, bıçakçılık yaparak geçimini sağlayan Ömer Sıkkıni'nin, miladi 1475 yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir. Ömer Sıkkıni halk arasında “Bıçakçı Dede” diye de bilinmektedir.

Göynük'ün Bizanslılar döneminde de bir yerleşim yeri olduğunun kanıtı olan Kilciler Köyü'nde bu döneme ait bir kilise kalıntısı ile o devirlere ait mezar kitabeleri vardır. Friglere ait en eski yazılı belge 1966 yılında Göynük'ün Soğukçam (Germonos) Köyü'nde bulunmuştur. Burada Friglere ait kalıntılar vardır. Bunların en önemlilerinden biri ise yüksek bir kaya üzerine yazılı kitabedir. Ayrıca tarihî ahşap Göynük evlerinden ve Osmanlı konaklarından günümüze taşınan örnekleri de mevcuttur.

İlçe mevcut durumu ile tarihî dokusu bozulmamış ender rastlanan Osmanlı kasabalarından birisidir. Göynük en eskisi yaklaşık 700 yıllık eski eser niteliğindeki konut, işyeri, hamam, türbe, hazire, tarihî çınar ağaçları gibi tarihî değerlerle süslü olup bu eserler hâlen işlevlerini sürdürmektedirler. Bu değerlerle birlikte hâlen yaşayan bir tarih olan ilçede kültürel değerler ve gelenekler, giyim kuşam, yöresel folklor, yöresel mutfak kültürü ve sosyal ilişkiler hâlen orijinalliğini koruyarak yaşatılmaktadır.
İlçede korunan yapıların yanı sıra tüm yerleşim alanı kentsel SİT alanıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar eski araştırmalar ile birleştirilerek geçmiş ve bugünkü durumlar tespit edilmiştir. En son kapsamlı çalışma ise 1991 yılında İller Bankası, Göynük Belediyesi ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tespit elemanlarının ortak çalışmaları ile hâlen yürürlükteki “Koruma Amaçlı İmar Planı” yapılarak yürürlüğe konulmuştur.

İlçede bulunan eğitim-öğretim kurumları;
Göynük Halk Eğitim Merkezi,[13] 22 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hacıapti Mah.
Orhan Çalış Çok Programlı Lisesi,[ http://orhancaliscpl.meb.k12.tr/]Yenice Mah.
Akşemseddin İmam Hatip Lisesi,[14] 9 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sofuali Mah.
Egemenlik İlköğretim Okulu,[15] Yenice Mah.
Göynük İlköğretim Okulu,[16] Hacıapti Mah.
Ali Ericek İlköğretim Okulu,[17] 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dedeler Köyü
Ekinciler 75. Yıl İlköğretim Okulu,[18] Ekinciler Köyü
Kuyupınar Ovaboyu İlköğretim Okulu,[19] Kuyupınar Köyü
Narzanlar İlköğretim Okulu,[20] Narzanlar Köyü
Nejla Türk İlköğretim Okulu,[21] 1 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ahmetbeyler Köyü
Akşemseddin İmam Hatip Lisesi Erkek Öğrenci Yurdu,[22] 9 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sofuali Mah.
İlim Yayma Kız Öğrenci Yurdu, Sofuali Mah.
Mahmut Ericek Erkek Öğrenci Yurdu, Sofuali Mah.
Özel Fetiye Hatun Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu, Sofuali Mah.

İlçenin ekonomisi küçükbaş kümes hayvancılığı ve tarıma dayalıdır. Öncesinde ilçe genelinde yüzden fazla el tezgâhında el dokuması bez ve kumaş dokuması yapılırken, günümüzde bu faaliyet yaygınlığını kaybetmiştir, ilçe merkezinde belediyeye bağlı bir kurs ile bir dokume evinde varlığını devam ettirmektedir. Kılavuzlar köyünde tahta oymacılığı günümüze taşınan el sanatlarındandır. Göynük, Çatacık köyü alçı taşı ve mermer sahasıdır ve bu konuda faaliyet gösteren işletmeler mevcuttur.
Ayrıca Göynük havzasından kömür madeni çıkarılmaktadır. İlçede hemen hemen hiçbir şekilde değerlendirilmeyen ve kömürden sonra en önemli enerji kaynağını oluşturan bitümlü şistler, sentetik sıvı yakıt olarak kullanılabilirliğinin yanı sıra, petro-kimya sanayii için de girdi olma potansiyeline sahiptir.
Vergi dairelerinin 31.12.2011 tarihi itibarı ile verilerine göre ilçede 136 basit usulde gelir vergisi, 577 gerçek usulde gelir vergisi, 90 kurumlar vergisi olmak üzere 803 mükellef vardır. Bolu ili genelinde gelişmekte olan ilçeler sınıflandırılmasında son sıralarda yer almaktadır.

Göynük, Bolu'nun güneybatısında yer alıp il merkezine 95 km uzaklıktadır. İlçe Bilecik, Eskişehir, Ankara ve Sakarya illerinin sınır komşusudur. 1.000–1.500 m arasında bir şeritte sıralanan yaylaların en önemlileri Çubuk Yaylası, Arıkçayırı Yaylası, Bulanık Yaylası, Değirmenözü Yaylası, Hacımahmut Yaylası yaylalarıdır.
İlçenin 30 km güneydoğusunda dik yamaçlar arasında bir vadide Himmetoğlu Köyü yakınında “Çatak Sıcak Su Kaynağı” bulunmaktadır. Kaplıcanın 32 °C sıcaklıkta olan suyu kalsiyum bikarbonatlıdır. Romatizma ve siyatik gibi rahatsızlıklara iyi gelmektedir. Çevrede bulunan kalıntılardan Romalılardan beri kullanıldığı sanılmaktadır.
Geyik, karaca ve diğer yabani hayvanların korunarak çoğaltılması amacıyla kurulan yaban hayatı geliştirme sahası olan Göynük Kapıdağı Ormanı, Çatak Kaplıcaları, ilçenin 27 km doğusunda denizden yüksekliği 820 m olan (18 ha alanı) Sünnet Gölü, ilçenin 11 km kadar kuzeyindeki heyelan sonucunda meydana gelen (15 ha alanı) Çubuk Gölü, Bölücekova köyü şelale ve kanyonu görülmesi gereken turistik yerler ve diğer coğrafi yer şekilleridir.
İlçenin yüzölçümü 1.407 km²dir. Göynük ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 747 metredir.
Göynük'te yerleşme ile gelişme alanları flişlerden yapılıdır. Bolu ve Abant deprem üs merkezleri etkisindedir. Dik yamaçlarda kaya düşmeleri olabilmektedir. Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası'nda 2. derece tehlikeli bölge içindedir.

Çubuk Gölü'nün yaklaşık olarak 13 metre derinliğinde ve 15 hektar genişliğinde olduğu bilinmektedir. Gölün doğal yapısı, yüzme, balık tutma, kano veya sandalla gezi gibi birçok doğal aktivite için elverişlidir. Gölün güney kıyısında, Göynük Şelalesi gibi doğal güzellikler de bulunmaktadır. Aynı zamanda, kuş gözlemciliği yapmak isteyenler için de çekici bir destinasyondur. Gölün çevresinde yer alan ormanlık alanlar ve sulak alanlar, birçok kuş türüne ev sahipliği yapmaktadır. Gölün çevresindeki doğal alanlar, yürüyüş ve trekking yapmak isteyenler için de ideal bir ortam sağlamaktadır.

Göynük'ün doğusunda yer alan ve doğal güzellikleri ile turizm açısından önem taşıyan bir göldür. Göl, 820 metre yükseltide olup 22 metre derinliğindedir. Gölün bulunduğu bölgede yer alan Sünnet Gölü Kaplıcaları mevcuttur.

Göynük ilçesinin büyük bir bölümü İç Anadolu iklim bölgesi içindedir. Ayrıca Karadeniz iklimi etki alanı içerisinde bölümleri de mevcuttur. Bolu ilinin güneyinde yağışlar, kuzeye göre daha azdır. İlçede yağışların %68'i ilkbahar ve kış aylarında görülür. Göynük'te kış aylarında yağışlar genelde kar olarak d

Güdül, Ankara ilinin kuzeybatısında yer alan bir ilçesidir. 2020 yılında Sakin Şehir unvanını almıştır.

Güdül ilçesinin tarihi, M.Ö. 3000–3500 yıllarına kadar uzanmaktadır. Kirmir Çayı Vadisi'nde bulunan mağaralarda yapılan arkeolojik incelemeler, bölgede Hitit uygarlığının varlığını ortaya koymaktadır. Hitit Devleti'nin yıkılmasının ardından, yöre merkezi İzmit olan Britinya (Bithynia) Krallığı'nın sınırları içerisine dahil olmuştur. Yapılan araştırma ve incelemelerde Güdül çevresinde tarih öncesi çağlardan beri yerleşildiği anlaşılmıştır. İlçe yakınından geçen Kirmir Çayı boyunca kayalara oyulmuş mağaraların Etiler'e (MÖ 2000) ait olduğu sanılmaktadır. Daha sonra Frigler (MÖ 8. yüzyıl) bu yörede hakimiyet sürmüşlerdir.
İn-Önü denilen bu mevkideki mağaralarda haç işaretlerine rastlanmış, Romalılarca Hristiyanlığın yayılması sırasında buraların mesken edildiği anlaşılmıştır. Daha sonra Bizanslıların yaşadıkları sanılmaktadır.
İlçenin İnözü Vadisi mevkiinde yer alan mağaralarda bulunan haç işaretli sıva kalıntıları, bu alanların Roma Dönemi'nde Hristiyanlar tarafından kullanıldığını göstermektedir. Aynı şekilde, Çağa beldesinde ortaya çıkarılan ve “Çoban Hamamı” olarak bilinen yapı, antik kaynaklara göre Avrupa'dan Kudüs'e uzanan hac yolu üzerinde yer almaktadır. Bu yapının Roma döneminden itibaren termal kaynaklara dayalı olarak bir sağlık merkezi işlevi gördüğü düşünülmektedir.
Güdül ve çevresindeki köylerde bulunan taş eserler, çanak çömlekler, hayvan figürleri ve toprak küpler, bölgenin Bizans İmparatorluğu döneminde de yerleşim amacıyla kullanıldığını göstermektedir.
1071 tarihli Malazgirt Zaferi ile Anadolu'nun kapıları Türklere açılmış, Güdül ve çevresi Anadolu Selçukluları'nın idaresine geçmiştir.
İlçe, Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Mesut'un eniştesi ve Ankara Emiri olan Şehabüldevle Güdül Bey tarafından şimdiki yerinde, tahminen 850 yıl evvel kurulmuş olup, Orta Asya'dan Anadolu'ya ilerleyen 24 Oğuz boylarından birçoğu, bölgeye hakim olmuşlardır. Bu boylardan en önemlisi Kınık, Kayı ve Afşar boylarıdır. Güdül'ün Afşar ve Kayı adlarında iki mahallesi vardır.
Ayaş ilçesine bağlı bir nahiye iken 7033 sayılı Kanun ile 1 Eylül 1957 tarihinden itibaren  ilçe olmuştur.

İlçenin yüzölçümü 540 km²dir. Güdül ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 737 metredir. Karasal iklim tipi görülmektedir. Kışları soğuk yazları ise sıcak olup az yağış almaktadır. İlçe yıllık olarak 506 mm yağış almaktadır. Yağışlar genellikle ilkbahar ve sonbaharda düşmektedir. En yüksek sıcaklık (+30, +35) derece, en düşük sıcaklık (-10, -20) dereceleri arasındadır.
Arazi yapısı oldukça dağlık olan İlçede, az miktarda tarıma elverişli toprağa can veren ve Sakarya Nehri'nin bir kolu olan Kirmir Çayı, Suvari Çayı ve İlhan Çayı geçmektedir.
Güdül ilçesi güneyde Ayaş, kuzeyde Çamlıdere, batıda Beypazarı ve doğuda Kızılcahamam ilçeleri ile komşudur.
İlçenin önemli yükseltileri arasında Köroğlu Dağları ile bağlantılı Güvercinlik Tepesi (1528 m), Kavaklı Dağı (1983 m), Dikmen Tepesi (1151 m) ve Sivri Tepe (1341 m) yer almaktadır.[1]
Ankara'ya 90 km olan Güdül'ün komşuları, 32 km Ayaş, 33 km Beypazarı, 60 km Çamlıdere, 60 km Kızılcahamam ve 93 km Kıbrıscık'tır.

Güdül ilçesi 2016'da başlayan zorlu cittaslow yolculuğu sonucu 2020'de cittaslow ünvanı alarak Türkiye'nin 18. cittaslow şehri olmuştur. Bölgeyi ziyaret eden cittaslow Türkiye heyeti buradaki kelebek çeşitliliğine dikkat çekerek bu potansiyelin gerekli projelerde kullanılması ve desteklenmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Güdül cittaslow ünvanını kazandığında dönemin belediye başkanı Muzaffer Yalçın idi.
Tahtacıörencik Doğal Yaşam Kolektifi (TADYA) Cittaslow kriterleri arasında yer alan yerel üretimin desteklenmesi adına ilçede faaliyet göstermektedir. 2013 Yılından beri aktif olan bu topluluk; zehirsiz tarım, agroekoloji ve topluluk destekli tarım modellerini uygulayarak yerel üreticilerin ürünlerini doğrudan tüketicilere ulaştırmasını sağlamaktadır. Bu model, ilçenin kırsal kalkınma stratejisinin ve sürdürülebilir yerel ekonomi vizyonunun temel taşlarından birini oluşturmaktadır.
Cittaslow özelliklerine göre turizm; kitlesel bir tüketim aracı olarak değil, yerel kimliğin, doğal dokunun ve zanaatın korunarak ekonomik gelire dönüştürüldüğü bir "Sürdürülebilir Yerel Kalkınma" modeli kapsamında ele alınmaktadır. Güdül'de turizm gelirleri dev fabrikalar yerine butik pansiyonculuk, yerel rehberlik ve üreticiden doğruca tüketiciye ulaştırılan doğal ürün satışları aracılığı ile doğrudan yerel halkın gelir seviyesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. İlçe turizm açısından büyük bir hazineye sahiptir.
Güdül Salihler Kaya Yazıtları
İnönü Mağaraları
Kirmir Çayı
Güdül Sorgun Göleti
Yukarıda sıralanmış turistik mekanlar ilçede gezilmesi gereken yerlerin başında gelmektedir.
Güdül, Cittaslow kriterleri çerçevesinde geleneksel üretim yöntemlerini korumaya odaklanmıştır. İlçenin en önemli ekonomik değerlerinden biri olan Güdül Leblebisi, geleneksel olarak odun ateşinde ve kumda kavrularak üretilmektedir. Ayrıca bölgede yaygın olarak yetiştirilen Ankara keçisinden elde edilen tiftik üretimi ve yerel bağcılık faaliyetleri, ilçenin kültürel ve ekonomik sürdürülebilirliğinin temel taşlarını oluşturmaktadır. Yerel halk tarafından kurulan kooperatifler aracılığıyla üretilen erişte, tarhana ve bazlama gibi ürünler, sakin şehir vizyonuna uygun olarak doğrudan tüketicilere ulaştırılmaktadır.https://goankara.com.tr/Food/Index/49?language=1

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Güdül'ün 31 mahallesinin 5'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 2.588 kişi (%32,15) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 22 km uzaklıktaki Güneyce'dir. İlçede nüfusu en fazla olan, 955 kişi ile yine Güneyce mahallesidir. Güdül'ün nüfusu 2017 yılında %2,8 azalmıştır.

İlçenin kuzeyinde ve Sorgun Köyü yöresinde bulunan orman alanı ile bu alan içerisinde yer alan gölet doğal zenginliklerdendir. Kirmir Çayı Vadisi'nde kayalara oyulmuş İn-önü mağaraları, Çağa Kasabası'nda bulunan Roma Tümülüsü, Kavaközü Köyü'nde bulunan Samutbali Türbesi ve Tekke mevkiinde Kasım Baba Türbesi ilçenin kültürel zenginlikleri arasındadır. Ayrıca Kamanlar Köyü'nde Şehit Tolga Akpınar Parkı görülmeye değer yerlerindendir. Merkezdeki 20 adet leblebi imalathanesinden Türkiye'nin her yerine leblebi gönderilmektedir.
Güdül ilçesi, tarihi ve doğal zenginlikleriyle çeşitli turizm olanakları sunmaktadır. İlçede bulunan İnözü Vadisi, Hitit, Frig ve Roma dönemlerinde kullanılmış mağaralarıyla dikkat çekmektedir. Vadideki bu mağaralar, tarihî miras açısından önemli birer arkeolojik alan niteliği taşır.
Doğa turizmi açısından ilçede yer alan Kirmir Vadisi, doğa yürüyüşü ve bisiklet turları için uygun koşullara sahiptir. Sorgun Köyü sınırlarında bulunan Sorgun Yaylası ise dağ yürüyüşü, çadırlı kampçılık, günübirlik dinlenme ve sportif olta balıkçılığı gibi etkinlikler için elverişli bir ortam sunmaktadır.
Kirmir Çayı Vadisi içerisinde bulunan Kasım Baba Türbesi ve Samutbaba Türbesi, ilçede inanç turizminin önemli noktaları arasında yer alır. Ayrıca, Güdül ile Dörtdivan ilçeleri sınırlarında yer alan Kavaklı Dağı, Savari Deresi'nin oluşturduğu 10 kilometre uzunluğundaki vadiyi kapsamaktadır. Bu vadi, nesli tehlike altında olan kara akbabanın (Aegypius monachus) üreme alanlarından biridir.
İlçede her yıl haziran ayında Kiraz Festivali, temmuz ayında ise Güdül Kapama Şöleni düzenlenmektedir. Bu etkinliklerde yöreye özgü geleneksel yemekler tanıtılmakta, yerel mutfak kültürü katılımcılara sunulmaktadır. Güdül mutfağında öne çıkan lezzetler arasında ocakaşı, göceaşı, mancar, mıhlama, mercimek pilavı, ekşili dolma, güdül kapaması, sübere, sulguç ve keyman gibi yemekler ile höşmerim, şibit ve haside gibi geleneksel tatlılar bulunmaktadır.

Güdül, başkenti olan Ankara'ya 75 km uzaklıktadır. Hem tarihi zenginlikleri hem de doğal güzellikleri açısından ziyaretçilerini bekleyen sakin bir ilçedir. İlçeye ulaşım seçenekleri arasında toplu taşıma ve karayolu vardır. Güdül'e gitmek isteyen kişilerin sıklıkla kullandığı yöntem karayoludur. Ankara-Beypazarı karayolu üzerinde bulunan Güdül'e yol ayrımından sol tarafa saparak ulaşabilirsiniz. Toplu taşıma seçeneğini kullanmak isterseniz de Ankara büyükşehir belediye otobüsleri Ego (615) hat seferleri ile rahatlıkla ulaşım sağlayabilirsiniz. Otobüsler Ulus'tan hareket etmektedir.

Güdül Kaymakamlığı 20 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güdül Belediyesi 7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürün, Sivas'ın en güneyindeki ilçesidir. Kuzeyinde Kangal, doğusunda Malatya'ya bağlı Darende ve Kuluncak ilçeleri, güneyinde Kahramanmaraş'ın Elbistan ve Afşin ilçeleri ve batısında ise Kayseri'nin Pınarbaşı ve Sarız ilçeleri ile sınırı bulunmaktadır. 2022 nüfus istatistiklerine göre toplam nüfusu 18.009 olan Gürün'e bağlı 60 köy ve 19 mahalle bulunmaktadır.

Gürün şehrinde yerleşimin geçmişiyle ilgili bazı görüşler bulunmaktadır. Tabal'ın doğu sınırında Asurlular tarafından Tilgarimmu, Antik Dönem İbranice kaynaklarda (Yaratılış Kitabı) Togarmah olarak bahsedilen yerleşimin Gürün olduğu düşünülmektedir. Gürün merkez Şuğul Mahallesi sınırları içerisinde kaya mağaraları bulunmakta olup Şuğul Kanyonundaki Hitit kitabelerinden yola çıkarak bu mağaraların MÖ 2. binde Hititler döneminde yapıldığı düşünülmektedir.
Hitit kralı I. Şuppiluliuma döneminde (MÖ 1344-1322) doğusundaki Hurriler üzerine düzenlediği seferde Tegarama şehrini ele geçirmiştir. Bazı araştırmacılar bu şehri de Gürün'le bağdaşlaştırmaktadır. III. Şalmanezer'in hükümdarlığı (MÖ 859-824) döneminde Asurlular Tabal ülkesinin doğu sınırındaki Tilgarimmu yerleşimini ele geçirmişlerdir. Bu çağlarda yerleşim, vadi geçitleri sayesinde Tabal ülkesinin doğudaki ülkelerle ulaşım güzergahı üzerinde yer almakta olduğundan önemli bir konumdadır. Ayrıca bölgedeki demir yataklarının varlığı da antik yerleşimin önemini arttırmıştır.
Klasik Antik Çağ'da Gauraina adıyla yerleşimden bahsedilmeye başlanmıştır.
Ahameniş İmparatorluğu döneminde Kapadokya satraplığı sınırları içerisinde yer alan yerleşim, MÖ 330'larda Makedonya Krallığı tarafından ele geçirilmiştir. Ancak kısa süre sonra Ahameniş satraplarından bir hanedan tarafından kurulan Kapadokya Krallığı egemenliğine girmiştir. Kapadokya Krallığı döneminde (MÖ 320-MS 17) stratigos tarafından yönetilen Sargaurasene satraplığı topraklarında yer almaktadır. II. Tigran'ın hükümdarlığının başlarında Ermenistan Krallığı tarafından ele geçirilse de kısa süre sonra Lucius Cornelius Sulla komutasındaki Roma Cumhuriyeti Ermeni güçlerini yenerek kendilerine bağımlı Kapadokya Krallığına bırakmıştır. Roma güçlerinin çekilmesiyle Ermeni-Kapadokya krallıkları arasında sık sık el değiştiren bölge, MÖ 69 yılında Roma Cumhuriyeti'nin galibiyetiyle sonuçlanan Tigranakert Muharebesi neticesinde kalıcı olarak Kapadokya Krallığına bağlanmıştır. Yerleşim, Kapadokya Krallığı'nın Roma İmparatorluğu tarafından ilhakı sonrasında kurulan Kapadokya Eyaleti şehirleri içerisinde yer almış, Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasıyla da Bizans İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır.

11. Yüzyıl ikinci yarısından itibaren Türk akınlarına maruz kalan yerleşim 1071 yılındaki Malazgirt Muharebesi sonrası Dânişmendliler Beyliği hakimiyetine giren yerleşim 12. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katılmıştır. 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesi sonrasında Moğol İmparatorluğu ve akabinde ardılı İlhanlılar'ın hakimiyetine katılmıştır. İlhanlılar'ın zayıflamasına müteakip Eretna Beyliği ve bu beylikten sonra da Memlûk Devleti ile Dulkadiroğulları Beyliği sınırları içerisinde görülen yerleşim, I. Bayezid taraflarından ele geçirilse de 1402 yılında Timur'un egemenliğine katılmıştır. Bir süre Timurlular'a bağlı yöneticilerin egemenliğindeki yerleşim 1408 yılı dolaylarında kesin olarak Osmanlı hakimiyetine katılmıştır.

1530 yılı Osmanlı tahririnde Divriği ve Darende sancağının Darende kazasının bir nahiye merkezi olarak görülmektedir.
Gürün nahiyesi 16. yüzyılda 2'si Gayrimüslimlerden oluşan mahalleden olmak üzere toplam 16 yerleşim biriminden oluşmaktadır. İlk tahrirlerde 14 yerleşim birimine sahipken 1548 yılı tahririnde Çukur ve Kavak köylerinin eklenmesiyle nahiyeye bağlı yerleşim birimi sayısı 16'ya çıkmıştır.
1548 yılı Divriği tapu defterine göre de bu sancağa bağlı nahiye olarak görülen yerleşim, 1583 yılında bağlı 10 köyüyle birlikte Yeni-İl'in nahiyesi konumundadır. 1583 yılında Gürün nahiyesinde 399 Müslüman hane ile 277 Hristiyan hane bulunmaktadır. Aynı yıl nahiye merkezi konumundaki Gürün yerleşiminde ise; 149 müzevvec (evli), 84 mücerred (bekar) Müslüman ile 178 müzevvec (evli), 84 mücerred (bekar) Hristiyan erkek nüfus kaydedilmiştir. 1630-31'de nahiyeye bağlı 15 köy, 1652-53'te ise nahiyenin 14 köyü bulunmaktadır. Buna göre nahiyeye bağlı köyler; Akkaş (Etyemez), Göricek, Gübin (Gübün), Hamal, İnanç, İncesu, Karahisar, Kavak, Koyuncalu, Sarıca, Sazcığaz-ı Süfla (Sularbaşı), Sazcığaz-ı Ulya (Yukarı Sazcığaz), Telin ve Yuva'dır. 

1650 yılı dolaylarında yerleşimi gören Evliya Çelebi seyahatnamesinde yerleşimi şöyle anlatır; Afşin'den kuzeye doğru giderek Gürün kasabasına geldik. Gürün, Sivas eyaletinde, Engel toprağında, 150 akçelik nahiye kazasıdır. 1000 haneli olup, camisi, mescidi, hanı, hamamı, sultan çarşısı olan şirin bir kasabadır. Türkmen Ağası hükmündedir. Şehir içinden nehir akar.
1845 yılı cizye defterine göre şehirde, 5'i Müslümanların yaşadığı ve 4'ü Hristiyanların yaşadığı olmak üzere 9 mahalle bulunmaktadır. Müslümanlar'ın yaşadığı Abdul Fettah Mahallesinde 178 hane, Ulya Mahallesinde 114 hane, Emin Bey Mahallesinde 109 hane, Şuğul Mahallesinde 106 hane, Sadık Ağa Mahallesinde 89 hane bulunmakta olup toplam Müslüman hane sayısı 596'dır. Hristiyanlar'ın yaşadığı Cesm-i Cesim Mahallesinde 485 hane, Mirimsar Mahallesinde 461 hane, Mahtum Mahallesinde 220 hane, Katolik Mahallesinde 81 hane bulunmakta olup toplam Hristiyan hane sayısı 1.247'dir. Buna göre şehirde Hristiyanlar çoğunlukta olup şehirdeki toplam hane sayısı 1.843'tür. Yerleşim kısa süre sonra kaza statüsüne ulaşmış ve göç almaya başlamıştır. 19. yüzyılda Gürün'de şal üretimi ön plana çıkmış, 500 civarında bulunan tezgahlarda şalın yanı sıra kumaş üretimi de gerçekleştirilmesiyle şehrin ticari hayatı gelişmiştir. 9 Mayıs 1865'te Gürün ilçe merkezi içerisinden geçen Tohma Çayı'nın meydana getirdiği ve 1 kişinin öldüğü selde; 32 ev, 1 kilise, 10 civarında bezzaz dükkânı, 1 değirmen ve debbağ hane tahrip olurken tarla ve bahçeler de su ve suyun getirdiği moloz altında kalmıştır. 1872-1873 yılında yerleşim 20 mahalleden oluşurken, nahiyeye bağlı 31 köy bulunmaktadır.
1895-96 yılı Gürün nahiyesinin nüfusu kadın ve erkek olmak üzere; 12.181'i Müslüman, 7.347'u Ermeni (6.472'si Gregoryen, 530'u Protestan, 345'i Katolik) ve 3'ü Rum toplam 19.531 kişiden oluşmaktadır. Yerleşimin nüfusunun artmasıyla Gürün merkezinde bazı mahalleler bölünmek durumunda kalmıştır. Örneğin 3 Aralık 1900 tarihinde Çakşur-ı Bâlâ Mahallesi; 177 hane ve 553 nüfusuyla Çakşur-ı Bâlâ, 148 hane ve 549 nüfusuyla Kenba, 132 hane ve 294 nüfusuyla Çakşur-ı Vusta olmak üzere üçe ayrılmıştır. 11 Nisan 1905'te de Sümüklü (Şugul) Mahallesi ikiye ayrılmıştır. 1871-72 yılında Şugul-i Zîr Mahallesinde 1 kilise inşa edilmiş, sonrasında yanan kilise ve okulu 1900 yılı başında Protestanlar tarafından yeniden inşa edilmek istenmiştir. Bu tarihte Gürün'de 1.322 hanede 6.683 Gregoryen Ermeni, 88 hanede 566 Protestan ve 87 hanede 397 Katolik nüfus bulunmaktadır.

1914 yılında Gürün kazası; 15.640'ı Müslüman ve 8.905'i Ermeni (7.788 Gregoryen, 703 Protestan ve 414 Katolik) olmak üzere toplam 24.545 kişiden oluşmaktadır. 1913 yılı sonu-1915 yılı başında Gürün'e 24 hanede olmak üzere 106 Rumeli muhaciri yerleştirilmiştir. 25 Eylül 1915 tarihine ait belgeye göre Gürün'ün 22 mahallesi ve köyünden 1.863 haneden 4.541 erkek ve 4.429 kadın olmak üzere toplam 8.970 Ermeni Tehcir Kanunu uyarınca Gürün'den gönderilmiştir. Gürün'e Müslümanların iskânı devam etmiş, 1915-16 yıllarında 19 hanede 105 kişi Bulgaristan, Rusya, Romanya vb. yerlerden (bazı kaynaklarda tamamı Karapapak) gelmiştir. Mayıs 1916 ile Aralık 1918 arasında I. Dünya Savaşı sırasında toprakları (Kars, Erzurum, Ardahan ve Eleşkirt dolaylarından) Ruslarca ele geçirilen 69 hanede 281 kişilik (149'u Türk ve 132'si Kürt) göçmen grubu Gürün kazasına yerleştirilmiştir. Son grup göçmenler savaş sonrasında memleketlerine dönmeyip Gürün'de kalmak istemiştir. Gürün ilerleyen yıllarda da göç almaya devam etmiştir. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi uyarınca 1924 yılı Mayıs ayında Gürün'ün Reşid Efendi, Fazlı Ağa, Hamidiye, Karatepe, İhsaniye, Fettah Ağa, Çakşur ve Çakşur-ı Zir mahalleleri ile Saraydere mevkiine, Manastır vilayetinin Kayalar kazasından (70-80 hane mübadil Gramatik köyünden) gelen 234 hanede 883 nüfus mübadil iskân edilmiştir. 9/10 Kasım 1924'te Yugoslavya'da Boşnak Müslümanlar'ın maruz kaldığı Šahovići (Şahoviçi) Katliamından sonra topraklarını terk etmek zorunda kalan Boşnak'lardan 10 hanede 61 kişi Gürün'e yerleştirilmiştir. Ancak bir süre sonra bu göçmenler Gürün'den ayrılarak başka yere yerleşmişlerdir. Bu tarihten sonra Gürün'e Doğu Anadolu'dan göç yaşanmıştır. 1932 yılı itibarıyla Gürün'e 84 hanede 419 göçmen yerleştirilmiştir.

Coğrafi olarak İç Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde kalan Gürün; Sivas, Malatya, Kayseri ve Kahramanmaraş illerinin farklı farklı en uç noktalarında bulunur. Sivas'a 137 km, Malatya'ya yaklaşık 140 km, Kayseri'ye ise 190 km uzaklıktadır. 69 bağlı köyü bulunmaktadır. Şehir merkezinde Aktaş ve Bozkuşlar adıyla iki otel bulunmaktadır.
İlçe merkezinin batı tarafında yer alan ve yaklaşık 2 km uzaklıkta bulunan Şuğul Mahallesi, bu vadiye ev sahipliği yapmaktadır. Ulaşım mahalleye ayrılan tali yol üzerinden yapılmaktadır. Yaklaşık 3,5 km sonra Mağarabaşı ve Kuşkayası mevkilerinde yer alır. Tohma Dağı'ndan kaynaklanan ırmağın aktığı, dik kayalarla çevrili kanyona ulaşılmaktadır.
İçerisinde yürüyüş yolu yapılmış olan kanyonun girişinde, eskiden bir balık lokantası ve kır kahvesi bulunmaktaydı, yeni düzenlemelerden sonra vadi içerisinde şu an bir işletme bulunmamaktadır. İlçe merkezinin güneyinde, 10 km mesafede Gökpınar Gölü bulunur.
İlçenin yüzölçümü 2.632 km²dir. Gürün ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.324 metredir.

2022 nüfus istatistiklerine göre Gürün'ün toplam nüfusu 18.009 olup merkez nüfusu ise 10.657 ve köy nüfusu ise 7.352 kişiden oluşmaktadır. En çok nüfusu olan mahallesi ise Çay

Hafik, eskiden Koçhisar, Sivas ilinin 39 km doğusunda yer alan, 1.765 km² yüzölçümüne sahip bir ilçesidir. Kızılırmak havzasında Sivas-Erzincan kara yolu üzerinde kurulmuştur. Bilinen en eski adı Hafik olup 13. yüzyılda İbni Bîbî tarafından kaydedilmiştir. 1873 yılında Koçhisar adıyla kaza olmuştur. 1926 yılında Hafik adı yeniden kullanılmaya başlanmıştır.

İlçede ilk yerleşim Hafik Gölü'nün kuzey kıyısına yakın bir yerdeki Pılır Höyük'tedir. Höyükte İlk Tunç Çağı ve Kalkolitik Dönem gereçleri veren katmanların ve gölün su düzeyinin altında üst katmanların çanak çömleğinden tümüyle farklı bir tür çanak çömlekle karşılaşılmıştır. Neolitik Dönem özellikleri gösteren bu buluntuların yanı sıra aynı döneme işaret eden başka buluntular da vardır. Çakmaktaşından minik uçlar, obsidyenden mini yaprak uçlar baskı çentikli olarak dişlikleri, el değirmeni taşları, tokmakları, kumtaşından yapılmış idoller ve hayvan kemikleri Pılır Höyük'te yapılan sondajda, yapı kalıntısı olarak da silindir biçimli çukurlar ve ağaç parçaları saptanmıştır. Ağaç parçaları ve ahşap izleri, kazıklara aittir. Neolitik Dönem'den sonra da Pılır'da yerleşim devam etmiştir. Ayrıca Beypınarı köyündeki Tekur Kalesi'nde toplanan seramiklerin incelenmesi sonucunda Helenistik-Roma Dönemi, Orta Çağ kaba seramiği ve boyalı seramik ve Erken Tunç Çağı perdahlı seramiklerden bu bölgenin Erken Tunç Çağı'nda yerleşim gördüğünü kanıtlamaktadır. 3000 yıllık yerleşimi olan Karlı Köyü, Boztepe Höyüğü'nde 1955 yılında Burney'in yüzey araştırmaları sonucunda MÖ 3000 ve Demir Çağı'na ait seramikler tespit edilmiştir. Bununla birlikte MÖ 3000 nite, kaba, Orta ve orta nitelikli parçalar arasında kara özelliklerini gösterenlerin yanı sıra yerel nitelikli olanları da vardır. Köylerinden bazılarında eski yıkık kiliseleri hâlen mevcuttur.

Hafik Sivas-Erzincan kara yolu üzerinde 37. km'sinde yer almaktadır. Girişinden E-23 karayolu geçmektedir. Hafik ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.311 metredir. İlçenin tepe mahallesi gibi yüksek yerleri de 1.400 rakımlıdır. İlçe batısında Sivas, doğusunda Zara kuzeybatısında Tokat kuzeyinde Doğanşar, güneyinde de Kangal ilçeleriyle komşudur. Karasal iklim hüküm sürmektedir. Genel flora steptir (bozkır). Yazın sıcak ve kurak, kışın ise kar yağışlı ve çok soğuktur. İlçede bol miktarda göl ve ırmak bulunmaktadır. İlçenin gölleri: Hafik Gölü, Lota Gölü, Çekme Gölü, Ayı Gölü, Kemis ve Törük Gölleridir. Bu göllerin en büyüğü Hafik Gölü'dür (1 km²). İlçenin yüzölçümü 1.765 km²dir.

İlçenin 2,1 km kuzeyinde, jips platosu üzerinde gelişmiş olan doğu-batı uzanımlı geniş ve yayvan şekilli karstik çanağın tabanında, yaklaşık 2 km genişlikte bir alanı kaplayan Hafik gölü ortalama 2 metre derinliktedir.  Hemen hemen tüm çevresi sazlık ve dibi balçıkla kaplı olan gölün suyu tatlıdır. Gölün su kaynağı daha çok gölün tabanında kaynayan su, ayrıca yağmur ve kar sularından oluşmaktadır. Sularında sazan balığı ve kerevit yetişen bu göl küçük bir kuş cennetidir. Buna ilaveten ilçedekiler bu gölde sazan, aynalı sazan, sarı sazan, kara sazan, kambur sazan, alabalık, kefal ve gümüş balığı tuttuklarını belirtmişlerdir. Kıyılarındaki sazlıklar; karabatak, yaban kazı, yaban ördeği. Yeşilbaş, kılkuyruk, angut, turna ve balıkçılların beslenme ve konaklama alanıdır. Hafik gölünün yağışlı mevsimlerde kabaran suları doğusundaki Kızılırmak'ın önemli bir kolu olan Koç Deresi'ne akar. Geniş tabanlı tekne şekilli vadisiyle jips platosuna yerleşmiş olan arasu, Hafik Gölü'nün yer aldığı karst çanağında vadisini genişletmesi sonucu kapmıştır. Göl yer altı karst boşlukları ile de derenin yeraltı su tablasına bağlantılıdır. Gölde balık tutma izni maliye tarafından ihale ile balıkçılara verilir.  Gölün etrafında mesire alanları mevcuttur. Buralarda çeşitli tesisler mevcuttur.

Hafik Gölü'nü boşaltan derenin doğusunda 5 km mesafede yine aynı jips platosu üzerinde açılmış olan doğu batı uzanımlı yayvan şekilli daha büyük bir uvalanın tavanında yassı sırtlar ve basık koni şekilli jips tepeleriyle ayrılmış iki göl ile arada yazın kuruyan geçici göl alanları yer alır. Buradaki göllerin morfolojisi Hafik gölünden oldukça farklıdır. Lota gölünün yerleştiği uvala ve çevresinde jipslerde gelişen morfolojinin en güzel örneklerini gözleme olanağı vardır.  Yaklaşık 250 metre çapında daireler şeklinde olan iki göl, aynı özellikte iki yuvarlak jips dolinini doldurmuştur. Birbirine yaklaşık 500 metre uzaklıkta olan göllerin doğudaki 50 metre batıdaki 135 metre derinliktedir. Aynı düzeyde olan göl yüzeyleri yıl içerisinde 3 metreye ulaşan alçalıp yükselme gösterirler. 

Belediye
Kaymakamlık 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hafik Efsaneleri, Sivas Efsaneleri, Kutlu Özen, 2001
Hafik ve Zara'da Eğrilce (Emin Kuzucular, 1973, Sivas Folkloru)
Sivas İli Yüzey Araştırmaları, Merkez ve İlçeler (Höyükler ve Tarihi Yerleşim Alanları, 1992 - 1993 - 1994 - 1995, İndirilebilir PDF)

Halfeti, Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. Şanlıurfa'nın batısında yer almaktadır.
İlçenin yüzölçümü 609 km²dir. Halfeti ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 409 metredir.

MÖ 855 yılında Asur kralı III. Şalmanezer tarafından kurulduğu zaman "Şitamrat" adını taşıyordu. Şehir, tarihi boyunca Hitit, Asur, Med, Pers, Makedon, Selevkos ve Partlar'ın idaresinde kalmıştır. Yunanlar buraya "Urima" adını vermişlerdir. Süryaniler ise "Kal'a Rhomeyta" ve "Hesna d'Romaye" adlarını kullanmışlardır. Güneydoğu Anadolu, Roma İmparatorluğu döneminde Orshoene Eyaleti içinde yer almış ve kale bu eyaletteki önemli şehirlerden birisi olmuştur. 2. yüzyılda Bizanslıların eline geçince bu kez "Romaion Koyla" adını almıştır. Şanlıurfa ve çevresi Ömer döneminde İslam ordularınca fethedilmiş ve daha sonra Emevi, Abbasi, Selçuklu, Zengi ve Eyyübiler'in hâkimiyetlerinde bulunmasına rağmen Rumkale olarak bilinen yerleşim Müslüman devletlerin toprakları dışında kalmıştır. Urfa Haçlı Kontluğunu kuran Baudouin 1116 yılında Rumkale'yi Ermeni Prensi Gog-Vasil'in elinden aldı. Urfa kontesi Beatrice 1150 yılında Rumkale'yi, Ermeni Katolikosuna teslim etti. Rumkale, 1260 yılında İlhanlı hükümdarı Hülagu'nun orduları tarafından ele geçirildi.
1280 yılında Beysari komutasındaki Memluk ordusu tarafından kuşatılmış, sonuç alınamayınca şehirdeki Hristiyan mahalleleri beş gün süreyle yağmalanmıştır. 1292 yılında bu kez Memluk Sultanı Eşref tarafından ele geçirilen ve son kez Memlükler tarafından tamir edilen şehre "Kal'at-ül Müslimin" adı verildi. Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara geçen şehir, zamanımızda da kullanılan "Urumgala" ve "Rumkale" adlarını alarak Halep Eyaleti'ne bağlandı. Osmanlı döneminde hudut şehri özelliğini kaybeden yerleşim stratejik önemini kaybetmiştir. Şehrin nüfusunun 19. yüzyılda 5-10 haneye kadar düşmesi ve Rumkale'nin harap olmasıyla yerleşim alanı Fırat'ın karşı sahiline nakledilmiş ve bugünkü Halfeti yerleşimi kurulmuştur. 1926 yılına kadar Birecik'e bağlı bir nahiye olan Halfeti, 1954 yılında ilçe haline getirilmiştir.
Gaziantep'e yakın olan ilçe Birecik ilçesi ile birlikte 2023 yılında, İçişleri Bakanlığı'na referandum ile oylama yapılarak Gaziantep'e bağlanma talebinde bulunmuştur. İçişleri Bakanlığı tarafından konu incelenmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Halfeti 2014 yılında yürürlüğe giren 5216 sayılı Büyükşehir belediyesi kanuna göre 9 merkez mahalle 35 bağlı mahallesi olmak üzere toplam 44 mahalleden oluşur. 2014 yılı Genel Nüfus sayımına göre ilçenin nüfusu 38.345'tir. Halfetililerin dili diğer ilçelerinden ayrılan bir yapı olan batı grubu dil ailesine sahiptir ve Gaziantep şivesiyle aynı sayılır. Çünkü 1920 yıllarında Fransızların işgali karşısında dağıtılan Gaziantepli bazı aileler Yavuzeli, Araban ve Halfeti'ye göç etmiştir.
Ayrıca 35 km uzunluğundaki sahil yolu ile Birecik'e bağlanmıştır. İlçe Merkezinin Şanlıurfa'ya uzaklığı 112 km, Gaziantep'e uzaklığı 105 km'dir. Yurttaşların Şanlıurfa il merkezi ile ilişkileri resmi işlerin görülmesi gibi durumlarda olmaktadır. İlçenin ekonomik bağlantısı ve sosyal/kültürel aktiviteleri Gaziantep'ledir.
İlçe yeni yerleşim yerinde hızlı bir nüfus artışıyla karşılaşırken, eski yerleşim yeri ise turizme açılmış, kent, ciddi bir tarihi ve doğa turizmi payına sahip olmuştur. Güneydoğu Anadolu bölgesinde alternatif turizm alanında cazibe merkezi haline gelmiştir.

Halfeti ilçesinin yüzde 80'i Birecik Barajı'nın yapımı ve evlerin su altında kalmasıyla birlikte, 15 kilometre uzaklıkta kurulan yeni yerleşim merkezine taşındı. Taş mimarisiyle yapılmış evlerin ve camilerin su altında kaldığı ilçe, aradan geçen süre içerisinde doğal güzelliğiyle dikkat çekiyor.
Fırat Nehri'nin altında kalan taş mimarisiyle "Saklı cennet" ve "Kayıp kent" olarak da anılmaya başlanan Halfeti, yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği bir belde haline geldi.
Halfeti ilçesi, Türkiye'den 21 şehrin, dünyada 287 şehrin dâhil olduğu, Uluslararası Koordinasyon Komitesi toplantısında ‘Cittaslow’ (Sakin Şehir) unvanını aldı.

Halfeti, Birecik Barajı'nın suları altında kalmasıyla Yeni Halfeti ve Eski Halfeti olarak ikiye ayrılmıştır. Eski Halfeti'nin sular altında kalması ile halk göç etmiş ve Yeni Halfeti denilen Kara Otlak mıntıkasına taşınmıştır. Eski Halfeti'nin bulunduğu zengin yer şekilleri birçok efsanenin doğmasına neden olmuştur.

Bölge halkınca Hz. Ali'nin bir müddet Rumkale'de kaldığı düşünülür. Hikâyeye göre şeytanın köpek kılığında onun bulunduğu yere girmesi üzerine Hz. Ali'nin fırlattığı kaya, Ali Kayası olarak anılır. Göktanrı inanışında da yaygın olan taş ve kayaların bir kült olması, bölge halkının Hz. Ali'ye bağlılığı ile birlikte bu efsaneye yol açmıştır.

Rumkale civarında bulunan iki mağaradan biri olan Hıdırellez, içinde bulunduğu zor durumu aşmak için dua eden ardından da taş kesilen bir kadın efsanesine ev sahipliği yapmaktadır. Anadolu'nun her yanında rastlanılabileceği gibi Hıdırellez, Halfeti de de kutlanır ve dünyanın yenilenmesini niteler. İsmini aldığı bu mağarada bulunan sarkıtların emildiği takdirde sütü az gelen kadınların sütünü artıracağına inanılır.
Rumkale civarında bulunan ikinci mağara olan Henislik, anlatılan efsanede adını açıklamamaktadır ancak Henislik'in döneminde ateşe verilme sebebine açıklık kavuşturmaktadır. Bu efsane, birbirine kavuşamayan iki aşığı konu alan bir aşk efsanesidir.

Eski Halfeti'nin içinden geçerek şehri ikiye ayıran Fırat Nehri, bölgede birçok efsaneye konu olmuştur. Türk mitolojisinde rahatsızlık yaratan ruhani varlıkları anlatmak için kullanılan Demonoloji alt başlığının bir örneği olarak Dişi Ruh efsanesi bu yörede yer almaktadır. Normalde insanlara zarar verdiği iddia edilen bu ruhani kadının yakasına bir iğne takılırsa, takan kişinin hizmetine gireceği ve yaptığı işlerde bolluk getireceğine inanılmaktadır.

Bu efsane Fırat'ın kaynağını anlatır ve kırk pınarlı bir yerden doğduğunu iddia eder. Anlatılan efsane, Köroğlu'nun atını yıkadığı ve onu canlandıran suyun ab-ı hayat olduğunu ve Fırat'ın başlangıcı olduğunu söyler. Bölge halkınca bu şifalı suyun senede bir gün aktığı ve aktığı gece suya girenlerin iyileşeceği söylenir. Ayrıca bu gün, Hızır ile İlyas'ın buluştuğu söylenir.

Halfeti'nin öne çıkan güzelliklerinden biri olan Karagül; ilk olarak Lomo Sait tarafından yetiştirilmiş, şimdilerde ise evlerin bahçe ve saksılarında amatör biçimde yetiştirilmeye devam etmektedir. Efsaneye göre Halfeti'de bulunan en güzel kırmızı gülleri yetiştiren Vartuhi, nehrin karşı kıyısında Fırat isimli bir gence aşık olmuştur. Birbirlerine aşık olan gencin ilişkisine Vartuhi'nin babasının karışmasıyla ikili baskılara dayanamamış ve Fırat nehrinde intihar etmişlerdir. İnanışa göre aşıkların ölümünün ardından Halfeti'deki tüm kırmızı güller siyah olmuş ve bu güller artık sadece Halfeti'de yetişirmiş.

Türkçenin Halfeti ilçesinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

İlçe merkezi Gaziantep-Şanlıurfa karayoluna (İpekyolu) 40 km uzunluğundaki asfalt bir yol ile bağlanmıştır.
Ayrıca 35 km uzunluğundaki sahil yolu ile Birecik'e bağlanmıştır. İlçe merkezinin Şanlıurfa'ya uzaklığı 112 km, Gaziantep'e uzaklığı 105 km'dir. Yurttaşların Şanlıurfa il merkezi ile ilişkileri resmî işlerin görülmesi gibi durumlarda olmaktadır. İlçenin ekonomik bağlantısı Gaziantep iledir.
Bu bakımdan gerek ilçe merkezinden gerekse köylerden Gaziantep'e gidip gelen çok sayıda vasıta vardır.
İlçe sınırları içinde yaklaşık 60.000 metre asfaltlanmış yol, 28.000 metre stabilize yol mevcuttur.
Yaz ve kış mevsimde bütün köylerle ulaşım sağlanmaktadır.

Halfeti'de sanayi gelişmemiştir. İlçede ufak çaplı un değirmenleri ve briket imalathaneleri dışında tesis bulunmamaktadır. Yatırımların ilçe yerine Birecik ve Gaziantep'e yönelmesi, sanat kollarının da yok olmasına neden olmuştur. Soğuk demircilik ayakkabıcılık, marangozluk ve oto tamirciliği gibi işler bile nerdeyse yoktur. İlçe ekonomisi genelde tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. En yaygın yetiştirilen tarım ürünlerinden biri fıstıktır. Ekilebilir arazilerinin %98'inde kuru, %2'sinde sulu tarım yapılmaktadır. Tarımı yapılan ürünler buğday, arpa, mercimek Antep fıstığı, bağ ve zeytindir.

2016 yılında düzenlenmeye başlanan Meyve Yemekleri festivali, Halfeti yöresinde yetiştirilen meyvelerin çeşitli yemekler içinde sunulmasıyla yörede bir gelenek haline gelmiştir. Turizm açısından da önemi bulunan bu etkinlik, hem bu değerlerin daha büyük kitlelere ulaşmasına hem de gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunmaktadır. Halfeti'nin mutfak kültürü son derece zengindir. Yöreye özgü yemekler arasında içli köfte, ekşili köfte, patlak kavurması, mercimekli pilav, mukaşerli bulgur pilavı, semsek, dolma eziği, lölezli pilav, patlıcanaşı, kabak ekşilemesi, borani ve tiritli köfte yer alır. İlçenin mutfağında öne çıkan önemli tatlardan biri de şabut balığıdır. Yöresel tatlılar ise sargılı burma, hapse, peynir helvası, cevizli sucuk, pestil, kırma ve küncülü helva olarak sıralanabilir.

YerelNET
Halfeti Gezi Rehberi11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, resmî kısaltmasıyla DEM Parti veya eskiden bilinen adıyla Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti); 25 Kasım 2012 tarihinde Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi'nin birleşmesiyle kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren bir Türk siyasi partisidir. Eş genel başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan'dır. TBMM'de 56 milletvekili ile temsil edilmektedir. Parti, kendini "sol özgürlükçü" fikirleri ağırlıkla benimseyen bir siyasi parti olarak tanımlamaktadır. Simgesi ağaç, güneş ve insan biçiminden oluşmaktadır.

Türkiye'de, 1970'li yıllarda dünyadaki benzer örnekleri gibi, güncel çevre sorunlarına tepki olarak çevreci hareketler oluşmuştur. Ancak 1980'li yıllara kadar bu hareketler sivil toplum düşüncesi merkezinde cemiyet, dernek veya vakıf gibi örgütlenmeler şeklinde ortaya çıkmıştır. Ülkede ilk olarak 1987 yılında Yeşil Barış Çevre Derneği ve Türkiye Hava Kirliliğiyle Savaş Derneği girişiminde siyasal parti kurma çalışmaları yapılmış ve 6 Haziran 1988 tarihinde genel başkanlığını Celal Ertuğ'un yaptığı ilk Yeşiller Partisi kurulmuştur. Bu ilk parti deneyimi özellikle liberal ve sol kanatlar arasında sık sık yaşanan çekişmeye sahne olmuş ve 1994 yılında Anayasa Mahkemesi'nin partinin Anayasada öngörülen genel teşkilatlanma ve faaliyet barajını aşamadıkları gerekçesiyle verdiği karar ile son bulmuştur.
Partinin kapatılmasını takip eden dönemde Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) gibi yeni sol anlayışla kurulan partiler içerisinde yer alan çeşitli yeşil sosyal hareketler ve siyasi gruplar 2002'de Yeniden Yeşiller Girişimi çağrısıyla bir araya gelmiştir. 2008 yılına kadar Türkiye Yeşilleri veya Yeşiller Türkiye Koordinasyonu adı altında faaliyet gösteren bu hareket aynı yılın 30 Haziran'ında Türkiye'nin ikinci Yeşiller Partisi'nin kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Bilge Contepe ve Ümit Şahin yeniden kurulan Yeşiller Partisi'nin eş sözcüleri seçilmişlerdir. 2007 yılında gerçekleşen genel seçimlere partiden Bilge Contepe ve Neriman Gül Eren bağımsız olarak katılmış ancak başarılı olamamıştır.

İkinci yeşil siyaset deneyimi de karşılaşılan örgütsel sorunlar karşısında uzun ömürlü olamamıştır. Parti 25 Kasım 2012 tarihinde bağımsız bireylerin de dâhil olduğu bir süreç sonunda 2010 yılında ÖDP'den ayrılan Özgürlükçü Sol Hareket kanadının ve eski Sosyaldemokrat Halk Partisi (SHP) üyelerinin kurduğu ve genel başkanlığını Ferdan Ergut'un yaptığı Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile birleşme kararı alarak Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) ismini almıştır. YSGP'nin ilk eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı olmuştur.

Kürt sorununa barışçı ve şiddetsiz çözüm öneren, daha önce 2011 genel seçimlerinde Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) öncülüğünde kurulan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'nu destekleyen ve Halkların Demokratik Kongresi'nin (HDK) kuruluşunda yer alan yeşiller hareketi 2012 yılında çeşitli toplumsal örgütlerin bir araya gelerek bir ittifak partisi olarak kurduğu Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) bir bileşeni olmuştur. 

2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş'ı ve Haziran 2015 genel seçimlerinde HDP'yi desteklemişlerdir. HDP ile nasıl bir ilişki kurulacağı parti içinde ayrılıklara sebebiyet vermiştir. 2 Nisan 2016 tarihinde gerçekleşen ve partinin resmî kısaltmasının "Yeşil Sol Parti" olarak değiştirildiği kongrenin ardından yeşillerin, yeşil feministlerin ve özgürlükçü sosyalistlerin oluşturduğu Yeşil Siyaset Platformu partiden ayrılmıştır. Ayrılığın ardından çalışmalarına devam eden bu platform 2020 yılında üçüncü Yeşiller Partisi'nin kuruluşunu gerçekleştirmiştir.
Yeşil Siyaset Platformu ile yaşanan ayrılıktan sonra YSGP, HDP'nin bileşeni olarak siyaset yapmaya devam etmiş ve bu süreçte gerçekleşen seçimlerde HDP ile birlikte hareket etmiştir. HDP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma ihtimalinin gündeme geldiği dönemde ilk olarak 16 Ekim 2022 tarihinde gerçekleşen kongrede parti logosu değiştirilmiştir. Daha sonra 14 Mart 2023'te Selahattin Demirtaş, HDP'nin kapatılması durumunda 2023 genel seçimlerinde HDP'li milletvekili adaylarının Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi listelerinden gireceğini belirtmiştir.
24 Mart 2023 tarihinde alınan karar üzerine Halkların Demokratik Partisi (HDP), Emekçi Hareket Partisi (EHP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) 2023 genel seçimlerine Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi listelerinden girme kararı aldı. Daha sonra 6 Nisan 2023 tarihinde Emek Partisi (EMEP) de genel seçimlere Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi listelerinden girme kararı aldı.
Parti seçimlerde %8.82 oy oranıyla 4.803.774 oy almış ve 24 siyasi parti arasında 5. parti olmuştur. Bu sonuçlarla Yeşil Sol Parti 28. dönemde 61 milletvekili çıkarmaya hak kazanmıştır.
2023 yılında parti 4. Olağanüstü Kongre'sinde ve eş genel başkanlığa Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan seçildi. Parti kongrede adını "Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi" olarak değiştirdi ve HEDEP kısaltmasını benimsedi. Ancak Yargıtay HEDEP kısaltmasını kabul etmedi ve değiştirilmesini istedi. Aralık 2023'te partinin kısaltması DEM Parti olarak belirlendi.

2012-2023 döneminde, parti tüzüğünde eş genel başkanlık pozisyonu, "eş sözcü" olarak tanımlanmıştır.

2026'te DEM Parti'nin Merkez Yürütme Kurulunu (MYK) oluşturan üyeleri:

Çözüm süreci
Kürt siyasi hareketi
Halkların Demokratik Kongresi
Emek ve Özgürlük İttifakı

Resmî site
X'te Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi
Facebook'ta Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi
Instagram'da Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi
YouTube'da Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi

Hasandağı ya da Hasan Dağı deniz seviyesinden 3258 metre yüksek olan tepesiyle bir volkanik dağdır.
Büyük Hasan ve Küçük Hasan Dağı olmak üzere iki büyük krateri vardır. Melendiz dağının büyük kısmı, bu iki kraterden çıkan lavlardan meydana gelmiştir. Büyük Hasan dağında iyi muhafaza edilmiş bir ana krater ile onun etrafında parazit koniler bulunur. Küçük Hasan dağının zirvesi bir Somma durumundadır. Yani eski kalderanın sınırlarını teşkil eden dikliklerin artıkları vardır. Bunlar sayesinde ilk kraterin şeklini çıkarmak mümkündür. Adı geçen kraterden çıkan andezit ve bazalt lavları kuzeye doğru akarak geniş bir alana yayılmış, tüfler ise Kızılırmak'a kadar ulaşmıştır. Bu dağ Aksaray il sınırları içerisinde yer almaktadır. Hasan dağı Aksaray iline aittir. 1750 metresine kadar meşe ormanlarıyla kaplıdır. Dağın eteklerinde ve çevresinde çeşitli Türk boyları ve özellikle de Yörükler yaşarlar. Özellikle ana volkan konisini oluşturan Büyük Hasan Dağı (3268 m); kuzeybatısındaki Aksaray Ovası batısındaki Obruk Platosu ve güneyindeki Bor Ovası düzlüklerinden aniden yükselerek kasvetli bir doğal Abide görüntüsü sunmaktadır. Bu ana volkan konisinin doruğu tipik bir kraterden oluşmakta ve kraterin tabanında bir krater gölü bulunmaktadır. Ana koninin hemen güneydoğusundaki daha küçük boyutlu ve yükseltisi daha az olan ikiz koni ise Küçük Hasan Dağı (2844 m) olarak anılmaktadır. Bu volkan konisinin de doruğu tipik bir krater halindedir. Oldukça taze ve karakteristik volkan şekilleriyle Türkiye'nin en genç volkan dağları arasında bulunan Hasan Dağı volkanik ünitesi tarihi çağlardan bu yana daldığı uykusuna devam etmektedir. Dağın eteklerinde Antik Roma şehri Nora bulunmaktadır.
Dağ, çeşitli safhalarda püskürmüş olan materyallerden oluşmuş tipik bir volkan konisi görünümündedir. Temelde, koninin iskeletini oluşturan andezitler, onun üzerinde ise bazalt akıntıları bulunmaktadır. Son dönemde ise, eski lav akıntılarındaki yarıklardan çıkan genç bazalt akıntıları ve bazalt koniler (kül konileri) meydana gelmiştir. Dağın doruğunda ana baca üzerinde bir krater, doğu yamaçlarda ise parazit koniler bulunmaktadır. Dağın yamaçlarında, dördüncü zamanda meydana gelen aşınmalarla vadi biçimindeki yarıntılar meydana gelmiş durumdadır. Hasan dağlarının hemen yakınında Melendiz Dağı bulunur. Bu dağ da, oluşum zamanı, yapı ve şekil bakımından Hasan dağına benzer özellikler gösterir. Tuz Gölü'nün güneyinde bulunan Karacadağ, Meke Dağı ve Karadağ da Erciyes Dağı ve Hasandağı ile aynı hat üzerinde bulunan diğer volkan konileridir.
20 Eylül 2020'de Hasandağ'ın güneybatısında meydana gelen 5.3 şiddetindeki depremin ardından dağda basınçlı gaz çıkışları (fümerol) oluştu.

 Kasım 2021'de yapılan incelemeler sonucunda magma düzeyinde yükselmeler tespit edildi.

Antik yerleşim olan Çatalhöyük'teki insanlar Hasan Dağı'nın etrafından obsidyen toplarlardı ve muhtemelen diğer yerleşim yerlerindeki insanlarla lüks eşyalar için takas yaparlardı. Obsidyen aynalar ve pullar da bulunmuştur. Bazen sanat tarihçileri tarafından ilk manzara olarak tanımlanan ve kimi insanlara göre tasviri yerleşim yerindeki evlerin üzerinden yükselen Hasan Dağı'nın Çatalhöyük halkı için önemi bir duvar resmi olarak da görülebilir.
Arap-Bizans savaşları sırasında Bizans'ın başkenti İstanbul'u akınlara karşı uyarmak için Bizans İşaret Sisteminde güneyden kullanılan ikinci dağdır.

Ankara'dan Aksaray'a 3 saatte gidilebilir. Aksaray'ı geçtikten sonra Hasan Dağı'na iki yoldan ulaşabilirsiniz. Hasan Dağı'na Batı yönünden yaklaşmak için Yukarı Dikmen Köyü'nü, Kuzey yönünden yaklaşmak için ise Helvadere'yi tercih edebilirsiniz.

Aksaray'ı geçince sağda Taşpınar kasabası sapağını geçtikten 3–5 km sonra Taşpınar köprüsünden sola dönülüyor. İlk olarak karşınıza Aşağı Dikmen Köyü çıkıyor. Köyü geçince yol ikiye ayrılıyor. Sağ yol Yukarı Dikmen Köyü'ne (tabela mevcut) sol yol ise Gözlükuyu Köyü'ne gidiyor. Etkinliğe Yukarı Dikmen'den başlayıp önce patikayı sonra dere yatağını takip ederek, uygun kamp yerlerine ulaşılabilir.

Eski ismi Harlıdere, tarihte ise Nora olarak isimlendirilmiş olan Helvadere'den dağ evine giden yol veya inşaat hâlindeki astım hastanesine ve yaylaya gidilen toprak yoldan dağa doğru sapılarak taşlıklı geniş bir patika ile vadi içindeki kamp alanına varılabilir. Vadinin her iki yanı da kuraktır ve gri rengiyle çok uzak mesafelerden bile seçilebilir. Kamp alanının bulunduğu vadinin devamında, bacalar olarak isimlendirilen mevkiinin 150 m kadar ilerisinde vadi tabanı seviyesinde en kurak mevsimlerde dâhi su bulmak mümkündür.

Zirvesine ulaşmak için pek çok yol vardır. Herhangi bir teknik tırmanış zorluğuyla karşılaşılmaksızın iyi bir tempo ile rahat bir rotadan günübirlik olarak dâhi zirveye ulaşmak mümkündür. En kolay yol, dağın doğu yamacındaki çarşak saha tarafından gerçekleştirilir. Karsız mevsimlerde iniş, zaman zaman tehlikeli olabilir. Dağ sâdece Yılankar rotası ile, bugüne kadar bilinen 4 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Dik kayalık kısımlardan günün belirli saatlerinde taş düşmeleri de görülebilir. Kış mevsiminde zeminin karla örtülmesi ile birlikte dik ve uzun yamaçların rüzgâra açık olan kısımları kimi zaman buz hâlini alabilir. Bu ihtimâller göz önünde bulundurarak krampon ve buz kazması alınmalıdır. Karşılaşılabilecek bir diğer sorun ise yükseklikten meydana gelebilecek muhtemel dağ hastalıkları olabilir. Ancak bunlar baş ağrısı ve mide bulantısından farklı şeyler olmayacaktır. Zirve çanağı (veya krater ağzı olarak da isimlendirilir) çok eski tarihlerde bir göle sahip olsa da günümüzde kurak bir çukurdur. Zirve, krater çukurunun güney yönünde yükselir ve birkaç adım kenarında 5 çadır sığabilecek büyüklükte kamp alanları vardır. Açık havalarda; zirveden Melendiz, Erciyes, Aladağlar, Bolkarlar ve Karacadağ rahat bir şekilde görülebilir.

Büyük Hasan Dağı dağcılık ve doğa sporları açısından da önemli bir potansiyele sahiptir. Gerek yerli ve gerekse yabancı doğa sporcuları yılın her mevsimi tırmanışlar gerçekleştirmektedir. Daha ziyade kış mevsiminde kış tırmanışlarına sahne olan Büyük Hasan Dağı'na yaz mevsiminde su kaynaklarının yetersizliği nedeniyle daha seyrek tırmanış yapılmaktadır. Günümüzde herhangi bir planlı koruma uygulamasının olmadığı Hasan Dağı'nda koruma-kullanma dengelerinin oluşturulup doğal potansiyelinin geliştirileceği projelere gereksinim vardır.

Hasan Dağı eteklerinde alt ve üst kısım hâlinde meşe, orta kısım ise bir kuşak dağ kavağı ağaçları görülür. Çevrenin tabi bitki örtüsü bozkır bitkileridir. İklim; kışları soğuk ve sert, yazları ise yağış azlığı sebebiyle kuraktır.

Bu formasyon Melendiz ve Hasan dağları silsilesinin kuzey, batı ve güneyinde geniş sahalar kaplamaktadır. Başlıca indifa noktaları Hasan dağı volkanları ile oradaki birçok lâv menfezi (ve üzerlerindeki koniler) dir. Ayrıca, Gollü dağ indifa noktaları ile Çınarlı mıntakasındaki koniler büyük miktarda kül ve lapilli (isim, jeoloji, (l ince okunur), Fransızca lapilli Yanardağlardan fırlayan çok küçük katı parça.) tahassulüne (Tahassul: Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.) yol açmış, bunlar da etüt sahası sınırlarının çok dışarılarına kadar gitmişlerdir. Üç nevi depozit mevcuttur:

Homojen depozit
Tabakalı depozit
Karma karışık depozit.
Hasan dağının (Leskeri tepe - Tarık tepe mıntakası) güney ve güneybatısında homojen kül ve lapilli çökeltileri bulunmaktadır. Mukavemetsiz (yekdiğerine iyi kaynamamış) beyaz vitrik kül matriksinin içinde muntazam bir şekilde dağılmış ufak ve orta boy beyaz ponza taşı çakılları yer almıştır. Daha seyrek olarak siyah obsidien (obsidiyen isim, Fransızca obsidien Cam kaya.) parçaları ile bir miktar lâv çakılı da vardır. Altunhisar'ın batısında birçok aflörman (Mostra,aflörman jeolojide herhangi bir jeolojik birimin (anakaya, sığ çökeltiler ya da değişik minerallenmelerin) herhangi bir kazı yapmadan yüzeyde gözlenebilen kısmına verilen isimdir.
Mostralara genellikle erozyonun yoğun olduğu bölgelerde daha sık rastlanır. Bunun yanında insan kaynaklı mostralara da rastlamak mümkündür (yol yapımları sırasında ya da herhangi bir madencilik faaliyetinin olduğu bölgelerde). Mostralar sayesinde mostranın bulunduğu bölgenin yapısal jeolojisi hakkında önemli bilgiler elde edilir. Bunun yanında mostralar sayesinde temel jeoloji kurallarının (istiflenme kuralı (Süperpozisyon prensibi (law of superposition)), orijinal yatay çökelme kuralı (en:principle of original horizontality) ve yanal devamlılık kuralı (en:principle of lateral continuity) gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur. Bu nedenle mostra için jeolojinin temel elementi denilebilir.

Madencilikte ise mostra veren cevherler genellikle yüzey madenciliği yöntemi ile üretilirler.) görülmüştür.Göllü Dağ bölgesinde tabakalanmış ve boy sırası ayrıtlanmış ponza taşı aflörmanları bu kesimin karakteristik bir özelliğini teşkil eder. Buralarda siyah obsidienler ponza taşı yataklarında önemli bir yekûn tutmaktadırlar. İnce ve kalın taneli lapilli tabakaları burada katkı halinde bulunurlar. Çiftlik'in kuzeyinde yol malzemesi çıkartılan bir taş ocağı halen işletilmektedir. Altunhisar civarında ufak bir aflörmanda tabakalanmış lapilli volkanik kül ve lapilli içinde sayısız andezitik lâv çakılı görülmüştür. Bu formasyon Yakacık vitrik tüfleriyle uygunsuzluk göstermektedir. Yine burada yumuşak malzeme tipik bir dendritik drenaj şekli gelişmiş bulunmaktadır.
Ovada yer almış bulunan bir sürü kül ve cüruf konisi (tümseği) nin örtüsü üstünde sık sık tabakalanmış ve Periklinal yatımlı kül ve ponza taşı lâpillisine rastlanmaktadır. Üçüncü tip depozitler Hasan dağının kuzeyi ile kuzeydoğusunda bulunurlar. Çeltek'in güneyinde ve İlhara mıntakasındaki tabakalanmamış küller irili ufaklı lâv ve tüf blokları ihtiva etmekte olup, bunlar tabiî olayların etkisiyle mukavemetsiz matrikslerden kolayca sıyrılmakta ve açığa çıkmaktadırlar. Çeltek'in güneyinde Göstük tüfitleri doğrudan doğruya bu karmakarışık kül çökeltisiyle örtülüdür. Küllerin vücuda getirdiği d

Hatay, Türkiye'nin en güneyinde yer alıp Akdeniz Bölgesi'ndedir. Akdeniz'in doğu ucunda kıyıları ve şehir merkezi bulunmaktadır. Hatay ilinin merkezi Antakya'dır.
Hatay ili, 2024 yılında 1.562.185 kişiden oluşan bir nüfusa sahipti. Akdeniz'in doğu şeridinde 35° 52' - 37° 4' kuzey enlemleri ile 35° 40' - 36° 35' boylamları arasında yer alan Hatay'ın doğusunda ve güneyinde Suriye, batısında Akdeniz, kuzeybatısında Adana, kuzeyinde Osmaniye ve kuzeydoğusunda Gaziantep bulunur.
Hatay'ın deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 85 metredir.
Hatay'ın trafik plaka kodu 31'dir.

Hatay, 1930'larda ortaya atılmış bir yer adıdır. Osmanlı döneminde bugünkü Hatay'ın kapsadığı topraklar İskenderun ve / veya Antakya olarak adlandırılıyordu. Nitekim Osmanlı döneminde bu bölge Halep Eyaleti'ne bağlı bir sancak idi. Fransa ile Suriye arasında Eylül 1936'da imzalanan anlaşmada da "Sandjak d'Alexandretta" (İskenderun sancağı) veya "Liwaa el İskenderuna" (İskenderun livası) geçer. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında İskenderun ve Antakya Türkiye'nin sınırları dışında kalıyordu (bkz. Hatay Sorunu). Bu iki bölgenin kaderinin belirleneceği sırada TBMM'de Siirt mebusu olarak bulunan İsmail Müştak Mayakon, 10 Ekim 1936'da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Tarihten Bir Yaprak” adlı makalesinde, Çin'in kuzeyinden gelen ve "Hatay Türkleri" olarak anılan Türklerin daha sonra buraya yerleştiğini, bundan dolayı da bu yörenin Hatay olarak adlandırılması gerektiğini yazmıştır. Bu yazının ardından önce Türk basınında Hatay adı kullanılmış, daha sonra Türkiye'ye katılan bu bölgeye resmen Hatay adı verilmişti. Nitekim 1940 genel nüfus sayımında bölge "Hatay vilayeti" olarak yer almıştır. Hatay adının Hitit prensliklerinin kurduğu Hattena Krallığı'ndan geldiği ve yöreye bu adı 1936'da Atatürk'ün verdiği de ileri sürülmüştür. Konuya dair ikinci makale aynı yazar tarafından 22 Ekim günü "Hata-Hatay ve Oronte-Uratube" başlığıyla yayınlanır.

Hatay Türkiye'nin en önemli eski yerleşim yerlerinden biridir. Yapılan arkeolojik araştırmalarda milattan önce 100.000 ile 40.000 yılları arasına tarihlenen bulgulara ulaşılmıştır.
İl toprakları ilk Tunç Çağı'ndan itibaren Akad İmparatorluğu ve M.Ö. 1800-1600 yılları arasında Amoriler Yamhad Krallığına bağlı bir beyliğin sınırları içerisinde yer almıştır.
M.Ö. 17. yüzyıl sonlarında Hititlerin ve M.Ö. 1490 yıllarında Mısır'ın egemenliğine girmiştir. Daha sonra Mitanni Krallığı'nın parçası haline geldi. Ardından bölge modern Hatay eyaletine adını veren Hititler ve Geç Hititler halkları tarafından yönetildi. Palistin'in Neo-Hitit krallığı da burada bulunuyordu.
Bölge Asurlular'ın (Urartular tarafından kısa süreli işgali hariç) ve daha sonra Yeni Babilliler ve Persler'in hakimiyetine girdi.
Bölge, Suriye Tetrapolisi (Antioch, Seleucia Pieria, Apamea) ve Laodikya adlı dört Yunan kentine ev sahipliği yapan Helenistik Seleukos İmparatorluğu'nun merkeziydi.
Eyaletteki ünlü arkeolojik alanlar arasında Aççana Höyük, Tell Tayinat, Tell el Cüdeyde Höyük ve Antakya bulunmaktadır.
MÖ 300 yılında Antakya kurulmuş ve kent hızla gelişmiştir.
Kent M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu'na katılmış ve İmparatorluğun Suriye eyaletinin başkenti olmuştur. MÖ 64'ten itibaren Antakya şehri Roma İmparatorluğu'nun önemli bir bölgesel merkezi oldu.

Bölge M.S. 638'de Râşidîn Halifeliği tarafından fethedildi ve daha sonra Emevi ve Abbâsî Arap hanedanlarının kontrolü altına girdi.
877'de Tolunoğulları'nın fethettiği topraklar sırayla; İhşîdîler ve Selçuklular tarafından yıkılan Halep merkezli Hamdanoğulları (Beni Hamdan/Hamdânîler) egemenliğine girdi.

969'da Antakya şehri Bizans İmparatorluğu tarafından yeniden ele geçirildi. 1078 yılında Bizans generali Philaretos Brachamios tarafından Antakya'dan Edessa'ya kadar bir beylik kuruldu. 1084 yılında Rum Sultanı (Anadolu Selçuklu hükümdarı) I. Süleyman tarafından ele geçirildi.
1086'da Halep Sultanı (Suriye Selçukluları hükümdarı) Tutuş'a geçti. Selçuklu egemenliği, Hatay'ın 1098'de Haçlılar tarafından ele geçirilmesine kadar 14 yıl sürdü ve bir kısmı Antakya Prensliği'nin merkezi haline geldi.
İl, 11. yüzyıldan itibaren Halep merkezli Hamdaniler tarafından kısa bir İhşîdîler hakimiyetinin ardından kontrol edildi.
Hatay 11-12. yüzyıllarda Haçlı Seferleri sırasında da önemli rol oynadı. Aynı zamanda, Hatay'ın çoğu Moğollar ile ittifak kuran ve 1254'te Antakya Prensliği'nin kontrolünü ele geçiren Kilikya Ermeni Krallığı'nın bir parçasıydı. Hatay, 18 Mayıs 1268'de Memlükler tarafından Moğol-Ermeni ittifakından alındı ve daha sonra 15. yüzyılın başında Timur'a kaptırıldı.

1516'da Yavuz Sultan Selim bu toprakları fethetmiş ve Osmanlı İmparatorluğu dönemi başlamıştır. Memlûk Devletinden zapt edilen Antakya, Osmanlı İmparatorluğu'nda önce Halep'e bağlı bir sancak ve daha sonra kaza olarak yönetilmiştir. Bu dönemde Antakya, Asi Nehri ile Habib-i Neccar Dağı arasındaki dar ve meyilli alanda, 1,5–2 km²'lik bir alan üzerine yerleşmiş orta büyüklükte bir şehirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun Hatay'daki hakimiyeti 1918 yılına kadar devam etti.

3 Temmuz 1938'de Türk ve Fransız heyetleri arasında yapılan antlaşma ile Hatay'da eşit sayıda olacak şekilde toplam 5.000 kişilik Türk ve Fransız askerî gücü konuşlandırıldı. Bu şekilde Hatay'ın statüsü korunmuş oldu. Türk Ordusu 4 Temmuz 1938'de Hatay'a girerek görevine başladı. Seçimler ile oluşturulan Hatay Meclisi 2 Eylül 1938'de toplanarak bağımsız Hatay Cumhuriyeti'ni ilan etti. Cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen, Başbakanlığa ise Abdurrahman Melek seçildi. (bkz. Hatay Sorunu)

Ankara'da, Fransa ile Türkiye arasında, 23 Haziran 1939 tarihinde "Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma"nın imzalanması ile Fransa, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını kabul etmiştir. Bunun üzerine Hatay Devlet Meclisi, 29 Haziran 1939 tarihinde oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'ne iltihak kararı aldı. Türkiye ise, 7 Temmuz 1939 günü çıkarılan bir yasa ile "Hatay" ilini kurarak bağlanma işlemini sonuçlandırdı. 23 Temmuz 1939'da Fransız Birlikleri Hatay'ı terk ettiler.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile Hatay'da sınırları il mülki sınırları olan Büyükşehir Belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından Büyükşehir Belediyesi çalışmalarına başladı.

Hatay, kuzey-doğu yönünde eşit enlem ve boylam hattıyla geçilir. Arazinin %46'sı dağ, %33'ü ova ve %20'si yayla ve yamaçtır. En belirgin özelliği kuzey-güney doğrultusunda uzanan Nur Dağları ve en yüksek zirvesi Mığırtepe'dir (2.240m), diğer doruklar ise 1.739 m'deki Ziyaret Dağı ve Keldağ'dır (Jebel Akra veya Casius).
Arap-Nubia Kalkanı ve Anadolu kara kütlelerinin birbirini itmesiyle oluşan Ilin peyzajını oluşturan arazi kıvrımlar, Horst–graben formasyonunun klasik bir örneği burada Hatay'da buluşur. Asi Nehri, Lübnan'daki Bekaa Vadisi'nde doğar ve Suriye ve Hatay'dan geçerek Karasu ve Afrin Çayı'na boşalır. Samandağ'daki deltasından Akdeniz'e akar. Amik Ovası‘nda Amik Gölü vardı ancak bu 1970'lerde kurutuldu ve bugün Amik halen ovaların en büyüğü ve önemli bir tarım merkezidir. İklim, ılık ve yağışlı kışlar ve sıcak, kurak yazlar ile tipik Akdeniz iklimidir. İç kesimlerdeki dağlık alanlar kıyıdan daha kurudur. Bazı maden yatakları vardır. Türkiye'nin en büyük demir-çelik fabrikası İskenderun‘dadır. Yayladağı ilçesinde Hatay Gülü adlı rengarenk bir mermer üretilir.
İlin Altınözü, Antakya, Arsuz, Belen, Defne, Dörtyol, Erzin, Hassa, İskenderun, Kırıkhan, Kumlu, Payas, Reyhanlı, Samandağ ve Yayladağı olmak üzere 15 ilçesi vardır.
Akdeniz'deki önemli bir liman şehri olan İskenderun ve merkez ilçesi Antakya, ilin en büyük iki yerleşim yeridir ve en önemli geçim kaynağı portakal ve turunçgil bahçeleridir.

Ayrıca bakınız: 2023 Kahramanmaraş depremleri
Hatay, 6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş'ın Elbistan ve Pazarcık merkezli 7.8 ve 7.6 büyüklüğündeki ve 20 Şubat günü Hatay'ın Defne ve Samandağ ilçeleri merkezli 7.2 ve 6.4 olmak üzere dört büyük depremden büyük hasar aldı. Özellikle Antakya, Kırıkhan ve Defne ilçeleri en çok etkilenen ve en çok hasarın olduğu ilçelerdir. Depremler sonucu sadece Hatay'da 20.000 in üzerinde insan hayatını kaybetti ve yüzbinlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı.

İl topraklarının %46,1'ini dağlar, %33,5'ini ovalar ve %20,4'ünü platolar oluşturur. İl topraklarının en önemli yükseltisini kuzey-güney hattında uzanan Nur Dağları (Gavur Dağları ve Amanos Dağları olarak da bilinir) oluşturur. Bu sıradağların en yüksek noktası ise Mığırtepe'dir (2.240 metre). Öteki önemli dorukların yüksekliği 2.000 metreden azdır. Yüksek, dik ve kolay geçit vermeyen bir yapı gösteren Amanos Dağları, Samandağ sınırları içinde Asi Vadisi ile kesintiye uğrar. Aynı dağlık dizi Asi Vadisi'nden hemen sonra Yayladağı ilçesi sınırları içinde de devam eder. Bu bölgede Ziyaret Dağı ile 1.739 metre yükseklikteki Keldağ iki önemli yükselti olarak göze çarpar.

Amik Ovası ilin en önemli düzlüğüdür ve bu topraklarda tarım oldukça gelişmiştir. Diğer önemli düzlükler Erzin, Dörtyol, Payas, İskenderun ve Arsuz Ovası'dır.

Hatay il topraklarının ana çatısını Amanos Dağları oluşturur. Bu dağ sırası ile körfez arasında Erzin, Dörtyol, Payas, İskenderun ve Arsuz düzlüğü uzanır. Bu arazinin jeolojik yapısını peridotit, serpantin ve gabro gibi yeşil kütleler oluşturur. Amanos Dağları'nın bittiği noktada Kel dağı'nın başladığı kesimlerde yüzeysel kütleler vardır. Bir diğer önemli düzlük olan Amik Ovası'nda ise serpantin, plantum, peridotit ve gabro gibi sarı kütleler bulunmaktadır. 

Hatay ilinin doğal bitki örtüsünü makiler ve ormanlar oluşturur. Maki türleri 4 - 5 metre boyunda ve tüylü yapraklı bitkilerdir. Bunlar 800 metre yükselti kuşağına dek yayılır. Mersin, defne, kekik ve lavanta ilde en çok rastlanan maki türleridir. Amanos Dağları'nın denize bakan yamaçlarında makilik alanlardan sonra 800 metreden 1.200 metreye dek ardıç gibi ibreli ağaçlarla, meşe, kayın, kızılcık, kavak, çınar ve tespih gibi yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar bulunur. 1.200 metrenin üzerinde, ibreli ağaçla

Havza, Samsun'un Amasya'ya komşu olan bir ilçesidir. İlçe merkezi Samsun'a 84 km uzaklıktadır. Ayrıca ilçe 1925 yılında Amasya'dan ayrılarak Samsun'a bağlanmıştır.

Havza'nın isim olarak kökeninin Hititler'in Amasya valisi olan Kavuzhan'dan kaynaklandığı, adına izafeten "Kavza" olduğu rivayet olunmakta ve bu ismin zamanla halk ağzında ve söyleyiş kolaylığı sebebiyle "Havza" haline geldiği ileri sürülmektedir.
Ne var ki bu bilgiler Rum Pontuslular'dan günümüze ulaşan bazı haritalarda ve diğer belgelerde şehrin adının "Khavza" olarak yazılmış oluşuyla birlikte değerlendirildiğinde "Kavza"nın, gerçekte olup olmadığı ya da kim olduğu meçhul “Kavuz Han”a ithaf edilerek bu şehre verilen bir isim olmak yerine Havza'nın Rumcadaki söyleniş biçimi olma olasılığını daha çok ön plana çıkardığından pek de sağlıklı bir iddia olmadığını ortaya koymaktadır.
Asar-ül Bilad adlı kitabın  yazarı Zekeriya bin Mahmut el Kazvini, kitapta 1050 yılında olan bir depremden söz ederken depreme uğrayan yerleşim yerinin adı olarak "Ancere" kelimesini kullanılmıştır. Zekeriya b.Mahmut el Kazvini, ”Asar-ül Bilad” adlı eserinde bu Hançere (Ancere) kasabasını şöyle tanımlıyor; "..Ancere Anadolu'da bir şehir olup orada ters akan bir ırmağı vardır. Rivayet olduğu üzere 8 Ağustos 442 (Milâdî takvimde 1050 yılı) Pazartesi zelzele olmuş, zelzele 2 gün devam ettiğinden Ancere'deki birçok bina yıkılmış; bir kilise yere batarak hiçbir eser kalmamış, yerinden gayet sıcak bir su çıkıp yetmiş kadar mezrayı harap etmiş, birçok kişinin boğulmasına sebep olmuş, sıcak suyun akışı dokuz gün devam ettiğinden herkes dağ başlarına kaçmış daha sonra su çekilmiş ve bir miktar kalmıştır...” Ancere kasabası, Havza'nın şimdiki yerine göre Aslanağzı Kızgözü hamamının batı tarafında, düz bir yerde olduğu tarihî vesikalarda zikredilen malumattan anlaşılmaktadır.
Havza'nın eski adı ve bu şehrin yerinde daha önce başka bir yerleşim olup olmadığı konusunda yaptığı araştırma bulgularını dile getiren Zübeyrzade Mehmet Fuat Efendi de “Yurdumuz Havza” adlı eserinde; Havza'nın “nam-ı kadimi”(eski adı) nın belli olmadığını belirterek, “..Gerçi milattan evvel ve sonraları şimdiki Havza'nın yerinde büyük ve muntazam bir şehrin mevcut olduğunu bazı Rum tarihçileri yazmakta ve eski Rumların, Bizanslıların buraları icra-i hükûmet (idare) ettiklerini göstermekte iseler de bunların ne dereceye kadar mevsuk (inanılır) oldukları anlaşılamamakla beraber esasen ne malumatların bizimle bir alakası ne de o şehrin şimdiki Havza ile bir ilişkisi yoktur..” demiştir.
Mehmet Fuat Efendi'nin sözünü ettiği Rum tarihçilerinden günümüze kadar intikal eden bir rivayete göre, bugünkü Havza'nın yerinde Hançereden de önce mevcut yerleşimin batı ve kuzey-batı istikametinde adı “Çetrik” (Çermik) olarak anılan oldukça büyük bir yerleşim merkezi bulunuyordu. Bu yerleşim merkezinde sırasıyla Hititler, Pontuslular ve Romalılar hüküm sürdüler.
Kuruluşu ve adının kaynağı konusunda böylesine çok değişik görüş ve iddialarla karşılaşılan Havza'nın, Roma ve Bizans İmparatorlukları zamanında bir kaplıca beldesi olduğunu ifade etmesi bakımından “Thermee Phoseemeomitearem” olarak anıldığı belirlenmiştir. Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika) yazarı Strabon’un söz konusu eserinde  yerleşimin adından “Phazemotis, sıcak su kaynaklarının bulunduğu yer” olarak bahsedilirken Evliya Çelebi'nin “Seyahatnâme”sinde geçen bir diğer isim de “Koze” kazasıdır.
Nihayet, 1524 yılından sonra benimsenip özellikle resmî kayıtlarda kullanılarak yaygınlaştırılan ve günümüze kadar ulaşan "Havza" (Osmanlıca: خوضه), adından önce anıldığı şekli ile “Hevze” ve “Hevize” Türk dilinde olduğu gibi Arapça ve Farsça'da da herhangi bir anlam ifade etmez. Havza'ya gelince “dalmak” ve “havz etmek” anlamına geldiği gibi “bir parça” veya “ara” anlamlarını da ifade eder.

Havza yöresinin yazılı tarih öncesi dönemlerini aydınlatan çalışmaların ilki 1971 yılından önce ikincisi de 1972-1973 yıllarında Prof. Dr. U. Bahadır Alkım ve ekibi tarafından yapılmış, Tarih Kurumu adına yürütülen bu küçük çaplı kazı ve yüzey araştırmaları sonucu saptanan en eski bulgular Havza sınırları içinde Paleolitik dönemden bu yana yerleşildiğini ortaya çıkarmıştır.
Her iki tarihte yapılan kazı ve yüzey araştırmaları sırasında Havza sınırları içerisinde toplam 17 höyük ve düz yerleşme alanı, 6 Roma Geç Antik Çağ yerleşmesi, 7 tümülüs, 1 kaya mezarı, 1 mezarlık alanı ve 1 antik kaplıca kalıntısı tespit edilmiş buralarda Erken Tunç Çağı, Orta Tunç Çağı, Demir Çağı, Roma ve Geç Antik Çağ uygarlıklarına ait yerleşimlerin bulunduğu belgelenmiştir.

Amasyalı Coğrafyacı Strabon'a göre Samsun-Amasya toprakları arasında Phazamonitis diye anılan bir bölge vardır. Bugünkü Havza'yı da içine alan bölgeyi Strabon şöyle anlatıyor: "Roma komutanlarından Pompeus, Pontus krallarından Mithridatis'le yaptığı savaşta tarihsel kaynaklarda Mithridatis Savaşları olarak anılan Pontus zaferini kazandıktan sonra bu bölgede yaptığı gezi sırasında burada bulunan Phazemon mahallesindeki yerleşmeyi bir kent olarak ilan etmiş ve Neapolitis ismini vermiştir." (Merzifon tarihi konusunda yapılan bazı araştırmalarda, araştırmacılar bu kentin, yüzyıllar boyunca adı birçok değişikliklere uğrayan Merzifon olmasının kuvvetli bir olasılık olduğu üzerinde durmaktadır.)
"Bu ülkenin kuzey kısmı, Gazelonitis ve Amisoslular'ın ülkesiyle sınırdaştır. Batısı, Halys nehri, doğusu Phanoria ve geri kalan kısmı da hepsinin en büyüğü ve en iyisi olan benim ülkem Amasia ile çevrilidir. Phazamonitis’in Phanaroia’ya doğru uzanan kısmında Stiphane isminde denize benzeyen bir göl vardır. Burada pek çok balık ve her çeşit otlak bulunur. Bu gölün kenarında şimdi terk edilmiş olan İkizari Kalesi ve yakınında şimdi harabe halinde olan bir saray vardır. Ülkenin geri kalan kısmı genellikle ağaçsız ve ekime elverişlidir. Amaseialıların ülkesinin üst tarafında, Phazemonitis Sıcak Su Kaynakları bulunur, bunlar sağlık için çok iyidir."
Türkiye'nin tarihi coğrafyasını ve arkeolojisini incelerken başvurulan kaynakların ilk sırasında gelen Amasyalı Strabon'un “Geographika” (Coğrafya) adlı bu eseri kimi araştırmacılara göre MÖ 7 yılında, kimilerine göre de MS. 18-19 yılları arasında yazılmıştır.
Tıpkı Evliya Çelebi gibi yazdığı her yeri gezip, yerinde inceleyerek anlatan Strabon'un Havza'yı da kapsayan alanın "Phazemonitis" olarak tanımlandığını belirtmesi diğer tarihsel kaynaklarında teyit ettiği gibi söz konusu tarihte ve öncesinde buraların Pontus sınırları içinde olduğunu ve Strabon'un kaydettiği Pontus-Roma savaşları sırasında Pont sınırı veya Pont karargahı olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Bölge tarihi açısından çok önemli olan Mithridates Savaşları (Pontus-Roma savaşı) genel olarak bölge ve Havza tarihi konusunda üzerinde durulması gereken önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Çünkü bu tarihte Strabon'un da sınırlarını aynı şekilde çizdiği alanda (ki bu alan, günümüzdeki yerleşim yerlerine göre kuzeyde Kavak ya da genel olarak Samsun'un güney kesimleri, Ladik ve Havza ile güneyde Merzifon'a kadar uzanan hattın doğuda Niksar ve batıda Kızılırmak'la çevrildiği bir bölgeyi içine almaktadır) Pontus Krallığı ile Romalılar arasında yapılan kanlı savaşlar sırasında bölgede bulunan hemen hemen tüm yerleşim merkezleri yerle bir edilmiş ve yakılmıştır. Bu tahribatın Pontus uygarlığı ile sınırlı olmayıp bölgede yaşanmış Hitit çağı ve tarihten önceki devirlere (Paleolitik, mezolitik, kalkolitik ve bakır çağı) ait izlerinde önemli oranda silinmesine neden olduğu kuşkusuzdur.
Bu açıklamadan sonra tekrar Strabon'un coğrafya eserine dönecek olursak, tanımlanan bölgede Amaseialıların (Amasya) ülkesinin üst tarafında bulunan Phazemonitis sıcak su kaynaklarının Havza kaplıcaları olduğu kesindir.
Nitekim Strabon'un sözünü ettiği bu sıcak su kaynaklarının Havza'da bulunduğu yine Strabonu kaynak göstermek suretiyle başka eserlerde de belirtilmiştir.

Havza'nın tarihi, kuruluş itibarıyla çok eskilere dayanmaktadır. Milattan önce 2000'li yıllarda, Kızılırmak ve Yeşilırmak deltaları arasında kurulmuş olup, kuruluşu Hitit Uygarlığı dönemine uzanmaktadır. MÖ. VII. yüzyılda Samsun'un İyonyalılar tarafından kıyı kenti olarak kuruluşundan bir süre sonra, Miletlilerin etki alanına giren bölge, daha sonra Kafkaslardan gelen Kimmerler'in istilasına uğramış, yapılan savaşlar sonuncunda ise, önce Persler tarafından idare edilmiş, Büyük İskender'in Anadolu'yu istilasından sonra Makedon İmparatorluğu'nun egemenliğine girmiştir. MÖ I. yüzyılda Roma istilasına uğrayan Havza, daha sonra Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle, Doğu Roma İmparatorluğu'na dahil olmuştur.

Havza, 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türk hakimiyetine girmiş ise de Haçlı Seferleri sonucu sık sık el değiştirmiştir. XIII. yüzyılda Selçukluların eline geçen bölge, Selçuklu Hanedanlığı'nın çöküşünden sonra Canik Beyliği'ne ve daha sonra da 1414'te Osmanlı Yönetimine geçmiştir.

Havza ilk fethedildiği zaman, buraya Türk aşiretlerinden Gidürlü, Çarıklı ve Kanıklı aşiretleri yerleştirilmiş olduğundan bugün, bazı köyleri bu isimlerle anılmaktadır. Havza'nın o gün için 50 kadar mahallesi vardır. Kaza olarak genel nüfusu da 30.000 civarındadır.

Halas Nahiyesi: Havza ilçesinin güneydoğu taraflarını çevreler.
Kamlık Nahiyesi: Havza ilçesinin kuzey doğu taraflarını çevreler.
Gidürlü Nahiyesi: Havza ilçesinin kuzey batı taraflarını çevreler.
Simre Nahiyesi: Havza ilçesinin batı taraflarını çevreler.

Bu başlık altında, hicri 1297, 1301, 1311, 1312, 1313, 1314, 1318 ve 1324 tarihli salnameler (yıllık rapor) incelenmiş, ilk iki salnamede Havza'nın bir nahiye konumunda olması nedeniyle ve genelde söz konusu salnamelerin kendi hazırlanma tekniği itibarıyla çok yüzeysel (sadece bağlı olduğu vilayet ve sancak isimleri ile bunlara ait yönetici isimleri) bilgiler temin edilebilmiştir.

1297 (1876) yılı salnamesi
Havza ilk kez bu salnamede yer almıştır. Buna göre Sivas vilayeti, Amasya sancağına bağlı bir nahiye (bucak) konumundadır.

1301 (1880) yılı salnamesi
Havza; Sivas vilayeti, Amasya sancağı, Osmancık kazasına bağ

Haymana, Ankara'nın güneyinde bir ilçedir. Geçmişte Hitit, Frigya, Pers, Galat, Roma-Bizans hâkimiyeti altına girmiş bir yerleşim yeridir. Ankara il merkezine 74 km uzaklıktadır.  Haymana ilçesi; güneyde Cihanbeyli ve Kulu, doğusunda Bala, batısında Polatlı, kuzeyinde Gölbaşı ilçeleri ile komşudur.  Deniz seviyesinden yüksekliği 1259'dur. 

'Haymana' isminin Arapça 'çadır" anlamına gelen "خيمة (khayma)" adından geldiği ve Haymane bölgedeki bütün konar-göçerleri belirtmek amacıyla verilmiş isim olduğu, Osmanlı döneminde ilçenin bugün bulunduğu yerde “Ulu” (büyük) ve “Kiçi” (küçük) adlarıyla iki ayrı Haymane bulunduğu, bu kazaların birleşmesiyle yerleşim “iki Haymane” anlamına gelen “Haymaneteyn” olarak anılmaya başlanmıştır.
Bir başka iddiaya göre Hayme Hatun (Hayme Ana), Süleyman Şah'ın vefatının ardından aşiretin başına geçerek Anadolu topraklarını yurt edinmiştir. Zaman içinde Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat aşireti Ankara civarında Karacadağ eteklerine yerleştirir. Bu Karacadağ eteklerine daha sonra kendisinin adı verilir ve bu ad zaman içerisinde, 'e' harfinin düşmesiyle "Haymana" olur.

Haymana ve yöresi paleolitik çağlara uzanan bir geçmişe sahiptir. İlçenin değişik yörelerinde, özellikle Gavurkale Harabeleri'nde bulunan tarihî kalıntılar ve yapılan kazılarda çıkartılan eserlerin incelenmesiyle ilçe topraklarının Hititler, Frigyalılar, Persler, Galatlar, Romalılar ve Bizanslıların idaresinde kaldığı görülmektedir. MÖ 17. yüzyıl sonlarında bölgeye Hititler egemen olmuş, MÖ 12. yüzyılda Anadolu'ya yapılan kavimler göçüyle Hititler yıkılmış ve Haymana ve çevresi de Frigler'in egemenliğine geçmiştir. Frigler'in Kimmerler tarafından yıkılmasından sonra Pers ve Makedon Krallığı egemenliğinde kalan yerleşim MÖ 3. yüzyıl civarlarında Galatlar'ın denetimine geçti. Romalılar Galatlar'ı yenmesine rağmen yönetimi Galatlı prenslere bırakarak yöreyi denetim altında tuttular. MÖ 25'te Augustus döneminde Ankara ile birlikte Haymana'da kesin olarak Roma egemenliğine alındı. 8. yüzyılda Ankara'yla birlikte Haymana da Arap akınlarına uğradı. Haymana ovasında yapılan savaşta Arap orduları Bizans kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Bizanslılar'ın Anadolu'ya yeniden hâkim olmasıyla Haymana ve çevresi 1073 yılına kadar Bizans yönetiminde kaldı. Bu tarihte Türkler'in ele geçen bölge 1101 yılında Haçlı kuvvetlerince ele geçirildi. Haçlı seferleri ve sonrasında Bizans egemenliğinde bulunan yerleşim 1127 yılında yeniden Türkler'in denetimine geçti. Danişmendliler'in yerleştiği Haymana 1143 yılında Sultan I. Mesud döneminde Selçuklu denetimine girdi. Kösedağ Savaşı sonrasında 1304 yılında Ankara ile birlikte Haymana'da bir süre İlhanlılar’ın yönetimine geçmiş, Anadolu Selçuklular’ın da zayıflamasıyla kimi beylikler bağımsız hareket etmeye başlamıştır. 1354 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Ankara ile birlikte Osmanlı topraklarına katılan Haymana, 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı’na kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Yavuz Sultan Selim tarafından 1521 yılında yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Çaldıran Muharebesi’nden sonra Şeyhbızın aşireti Haymana topraklarına yerleştirildi.
16. yüzyıl Osmanlı kaynaklarında Haymana, Ankara sancağı içerisinde yer alan konar-göçer yurdu olarak anılmaktadır. 1523 tahririnde Haymana ovasında Karaman vilayetinden, Kırşehir, Dulkadirli, Adana, Bayburt, Germiyan, Bağdat ve şark vilayetlerinden gelen cemaatler görülmektedir. Celali isyanları devrinde Ankara’da olduğu gibi Haymana’da da nüfusta azalmalar meydana gelmiştir. 1859’da Ankara’yı ziyaret eden A.D. Mordtmann, bu tarihte Haymana’ya Kırım’dan gelen Tatar, Çerkes ve Kazakların yerleştirildiği belirtilmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda Haymana, Ankara sancağının on üç kazasından biri olarak kayıtlara geçmiştir.
1880’lerde Haymana kazasının merkezi günümüz Polatlı ilçesine bağlı Sivri köyüdü. Rivayetlere göre Sivri köyündeki Hükûmet Konağı’nın yanmasından sonra ilçe merkezi günümüzdeki yerine taşındı. Başka ve yaygın olan rivayete göre 1862 yılında Sivri köyündeki yangından sonra çeşitli köylere taşınan ilçe merkezi son olarak 1880 ya da 1888 yılında Hacı Göken Ağa’nın çiftliğinde bulunan, civar köy ve kasabaların kaplıcası olarak kullanılan ve “Yaban Hamam” olarak bilinen yerde kuruldu. Hükûmet Konağı'nın 1882 yılında tamamlanması nedeniyle yerleşimin kuruluş tarihi 1880 olarak kabul edilmektedir. O dönemde az sayıda Rum ve Ermeni'nin de yaşadığı Haymana'nın ilk belediye başkanı Rum kökenli Topal Petro'dur.
1881 yılında yapılan ilk nüfus sayımına göre Haymana kazasının nüfusu 23.328 Müslüman, 23 Rum ve 5 Ermeni olmak üzere 23.356 kişi olup, 1907 tarihli Ankara Vilayet Salnamesinde ilçe nüfusu 33.725 Müslüman, 153 Gayrimüslim olmak üzere 33.878 kişi olarak belirtilmiştir.

İlçe, Ankara'nın güneyinde yer alır. Haymana'nın Ankara kent merkezine 55, Polatlı'ya 35, Gölbaşı'ya 40 kilometre uzaklıktadır. İlçenin doğusunda Balâ ve Gölbaşı, güneyinde Kulu ve Cihanbeyli, batısında Polatlı ve kuzeyinde Gölbaşı ilçeleri yer alır.
İlçenin yüzölçümü 2.164 km²dir. Haymana ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.219 metredir.
İlçe topraklarının 2/3'ünü Haymana Platosu oluşturur. Ormanlık alan yok denecek kadar azdır. İlçenin sınırlarında bulunan dağlardan Karacadağ'ın yüksekliği 1.724 m, Mangaldağ 1.436 m ve Çaldağı 1.351 m'dir. 297,6 hektar alanda tarım yapılmaktadır.
Haymana ilçesi, sıcak yer altı suları ve kaplıcaları ile ünlüdür.
Ayrıca Gavur Kalesi bulunmaktadır.

Haymana, 78 mahalleden oluşmaktadır. Haymana dışa göç veren bir ilçedir. Bunun sebebi geçim şartlarının zorlaşması ve insanların cazibe merkezi hâline gelen Ankara'da yaşamak istemesidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Haymana'nın 78 mahallesinin 6'sı merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 9.912 kişi (%36,34) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 66 km uzaklıktaki Alahacılı'dır. İlçede nüfusu en fazla olan, 842 kişi ile yine Kerpiç mahallesidir. Haymana'nın nüfusu 2017 yılında %3,2 azalmıştır.

Hekimhan, Malatya ilinin bir ilçesidir. "Hekimin Hanı" olarak anılmış, adı zamanla değişmiştir.
İlçenin en yüksek noktası, kuzeyinde yer alan Zurbahan dağıdır (2091 m). İlçenin tarihi binaları arasında Taşhan kervansarayı (Selçuklu döneminden), bir hamam ve bir camii (Osmanlı döneminden) sayılabilir.
İlçenin yüzölçümü 1.514 km²dir. Hekimhan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.125 metredir.

Kangal'dan çıkan bir kafile veya kervan, eskiden Alacahan'a, sonra Hasançelebioğlu Hanı'na, oradan Küllühan'a, oradan da Hekimhan'a gelirdi. Malatya'ya gitmek için de Hasani Patrik Hanı'na uğrayarak (şimdiki Fethiye'ye) düzlük ortasındaki Yazıhan'dan Malatya'ya varırdı.
Hekimhan'ın geçmişinden de anlaşılacağı üzere, bir ulaşım ağının içerisinde bulunmasından dolayı, uygun şartlara sahip bir konaklama bölgesi olarak tespit edilmiş ve revize edildikten sonra meskun mahal olarak kurulmuştur. Bu durum, Köprülü zamanında yapılan ve tüm Anadolu'yu kapsayan revizyon sürecine rastlar. Buna ek olarak bir rivayete göre de Taşhan'daki bu revizyon, IV. Mehmet'in Bağdat seferi sırasında yaptırdığı yol üzerinde olmasından kaynaklanmaktadır. Malazgirt Zaferi'yle birlikte, Danişmendliler'den sonra Malatya'yı yurt edinen Selçuklular dönemi Malatya'nın altınçağı olmuştur. Şehir, mimarî eserlerle süslenmiş, halkın yüzü gülmüş, birçok bilgin Malatya'ya gelip yerleşmiştir. Bugün Malatya çevresindeki birçok eser, bu devrin bize kadar gelebilen armağanlarıdır. Günümüzde Taşhan diye anılan ve ilçenin kuruluşu hakkındaki en kesin kanıya varabileceğimiz 3 adet kitabeyi barındıran hanın 1. kısmı olan kuzeydeki eski kısmı da Selçuklular devrinde, giriş kapısı üzerindeki 3 ayrı yazı (Bu kitabenin sol kenarı Ermenice, orta Selçuklu, sağ kenarı da Süryanice olarak yazılmıştır. Bu yazılar birbirlerini teyid eder mahiyettedir.) ile yazılmış kitabesinden Selçuklu sülüsü ile yazılı olanına göre;
1218 Miladi 615 Hicri yılında, tahta çıkmadan önce Malatya Valisi olarak vazifelendirilmiş olan 2. Kılıçarslan'ın torunu, 1. Gıyasettin Keyhüsrev'in oğlu Anadolu Selçuklu Sultanı 1. İzzettin Keykavus (1219 - 1237) tarafından devrin ünlü doktorlarından Malatyalı Ebu-l Hasan Ela-Şamas El Hekim Selim El-Malati'ye yaptırılmıştır. Ve daha sonra da onun hekimliğine vurgu yapılarak yapıya halk arasında 'Han-ı Hekim' yani Hekimin Hanı denilmeye başlanmıştır.
Selçuklu Sultan Hanlarının geleneklerini devam ettiren yapı, önde revaklı kare avlu, avluyu takiben de hol kısmından oluşur. Dikdörtgen planlı ve avlulu, eyvanlı yapı grubundadır. Eski Malatya'daki büyük hanın stilindedir. Yukarıda anlamı açıklanan ve ilk bölümün giriş kapısının üstünde bulunan kitabe dışında bir de hanın avlulu kısmının inşa kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabe Selçuklular zamanında yapılan bölümün giriş kapısının üzerine yerleştirilmiştir.
Handaki 3. kitabe Osmanlı devrindeki tamir kitabesidir. Bu kitabe kapalı kısmın, giriş kapısının sivri kısmının üzerindedir. Üzerindeki 1071 Miladi senesinin muharrem ayı, 1160 senesinin eylül ayına isabet eder. Avlunun çevresindeki bu 2. kısım kitabedeki tarihten de anlaşılacağı üzere, IV. Mehmet'in saltanat yıllarında Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Burası şimdiki iş yerleri olarak kullanılan kısımdır. Ölçüleri birbirini tutmayan odalarca sarılmıştır. Odaların üstü beşik tonazlarla örtülü olup içlerinde birer ocak vardır. Bu yerler Köprülü Devrinde günümüzdeki hükûmet daireleri yerine devlet iaşe konağı olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. Kaza çevresindeki topraklar da vakıf arazisi olarak ayırtılmıştır. Bu topraklar tapu kayıtlarında bugün bile Köprülü Mehmet Paşa'nın üzerine kayıtlı olarak görülmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Türkçenin Hekimhan ilçesinde kullanılan konuşma dili Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Hekimhan Kaymakamlığı 9 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hekimhan Belediyesi 25 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Henan (Çince: 河南; pinyin: Hénán), Çin'in Orta Çin bölgesinin doğusunda bulunan bir eyalet.
Henan'in tek karakterlik kısaltılması "豫" (yù). Bu, Henan'in bazı bölgelerini içeren Han Hanedanı eyaleti (zhou) olan Yuzhou'dan alınır. "Hé" (河) ile "nán" (南) karakterlerinden oluşan eyalet ismi "ırmağın güneyi" anlamına gelir ve bu Sarı Irmak'ın konumu ile ilgilidir, ancak eyaletin dörtte biri Sarı Irmak'ın kuzeyinde bulunur.
Henan'de tarihi olarak çeşitli Çin imparatorluklarının başkentleri olarak işlev göstermiş Luoyang ve Kaifeng kentleri bulunmaktadır. Henan'ın 94,02 milyon kişilik nüfusu var ve 2010'daki nüfus sayımına kadar Çin'in en yüksek nüfusuna sahip eyalet idi, ancak günümüzde Guangdong ile Şantung eyaletlerinden sonra üçüncü sırada yer almaktadır.

2020 yılı Çin Ulusal Nüfus Sayımı'na göre Henan Eyaleti'nin toplam nüfusu 99.365.519.

Henan Eyaleti sınırları içerisinde nüfusları 10 bin'i aşan etnik gruplar şunlardır:

Henanlıların çoğu Beifanghua'nın farklı lehçelerini konuşurlar. Bu lehçeler dilbilimciler tarafından "Zhongyuan Guanhua" kategorisinin farklı değişkeleri olarak sınıflandırılır. Buna istisna olarak, Henan'in kuzeybatı köşesinde Beifanghua değil, Çin dillerinin ayrı bir dalını teşkil eden Jin Çincesinin farklı lehçeleri konuşulur.

 Wikimedia Commons'ta Henan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Resmi site 9 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hicaz Demiryolu ya da diğer adıyla Hamidiye Hicaz Demiryolu, II. Abdülhamid tarafından 1900-1908 yılları arasında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen 1.322 kilometre uzunluğundaki demiryolu hattıdır. 1908 yılından sonraki eklemelerle 1.900 km uzunluğa kadar çıkmıştır. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Meissner bulunuyordu. Demiryolu hattının inşaatında 2666 kâgir köprü ve menfez, yedi demir köprü, dokuz tünel, 96 istasyon, yedi gölet, 37 su deposu, iki hastane ve üç atölye yapılmıştır. II. Abdülhamid demiryolu boyunca telgraf hattı çekilmesini de emretmiştir. Telgraf hatlarıyla beraber demiryolunu Arap bedevilerin saldırılarından korumak için birçok karakol da inşaâ edilmiştir. Demiryolu, asıl hedefteki ulaşım noktası olan Mekke'ye kadar uzatılamamıştır.
Hicaz Demiryolu'nun inşası için siyasi, ekonomik, askeri, dinî birçok sebep bulunmaktadır. İstanbul ile Kutsal Topraklar arasındaki ulaşımı güçlendirmek, bu bölgelere taşınacak askerlerin ulaşımını kolaylaştırmak, hacıların daha güvenli bir şekilde hacca gidip gelmesini sağlamak, Osmanlı İmparatorluğu'nun bu topraklardaki fiili hakimiyetini güçlendirmek ve Arap ülkelerinin ekonomik gücünü yükseltmek öncelikli hedefler arasındadır. Ancak projede Alman mühendislerinin çalışmasının en temel sebebi Almanya'nın Berlin'den başlayıp İstanbul üzerinden geçerek Hicaz bölgesine ulaşımı kolaylaştırılmasını istemeleridir. O dönemde Mısır İngilizlerin işgali altındadır ve Süveyş Kanalı kontrolleri altındadır. Almanlar ileride Osmanlı topraklarında üzerinden İngilizlere karşı açmayı planladıkları bir cephe için en kısa yol bu demiryoluyla olacaktı.

Demiryolunun inşası 1900 yılında başlamıştır, yapımında çoğunlukla Türkler, bölge işçileri ve Osmanlı askerleri çalışmış, ama bunun yanında Almanların teknik tavsiyeleri ve destekleri de alınmıştır. Yapımda Alman mühendislerin de yer almasına rağmen mühendislerin çok önemli bir kısmı Türk'tü. Ve kendilerini büyük ölçüde geliştirme imkânı buldular. Aynı yıllarda yapılan bir diğer demiryolu da Bağdat Demiryoludur. Demiryolunun yapımı için Osmanlı konsoloslukları yurt dışında yardım paraları toplamıştır. Demiryolunun yapımı için birçok bağış kampanyası başlatılmış ve bizzat Sultan II. Abdülhamid 50.000 Lira ile ilk bağışı yapmıştır. Belli miktarda maddi bağışta veya katkıda bulunan kişilere Hicaz Demiryolu Madalyası ve bir hatıra olarak, yaptıkları bağış miktarını da gösteren bir berat belgesi verilmiştir.
Birçok devlet Osmanlı İmparatorluğu'nun bu projesine karşı çıkmıştır. Bunların en başında bulunan İngiltere'idi. İngilizler tarafından demiryolu projesinin aleyhine birçok propaganda yapılmıştır. bunların arasında: Toplanan bağışların demiryoluna gitmediği ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bu paraları hazineye aktardığı gibi birçok şey vardı.
Yapımından sonra ise sıkıntı yaşanmıştır. Özellikle soygunculukla ve Hacı kafilelerini yağmalamakla geçinen Arap kabileleri bu sefer demiryolunu hedef almış, bölgedeki halk ise çokça traversleri söküp kendi işlerinde kullanma girişiminde bulunmuştur. Demiryolu hattı I. Dünya Savaşı sırasında Arap isyancılar tarafından ağır hasarlara uğramıştır. Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti demiryolundaki haklarından vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Hinterland (Şehir, liman ya da benzeri) "arkasındaki toprak parçası" anlamındaki Almanca bir kelimedir.
Bu terim İngilizcede ilk defa 1888 yılında George Chisholm tarafından Handbook of Commercial Geography adlı eserinde Almancadaki "hinterland" kelimesini İngilizceye alarak kullanılmıştır. İngilizcede ilk olarak kullanıldığı anlamıyla terim, ithalat ve ihracat malzemelerinin depolandığı ve sevk edildiği yer ile ilişkilendirilmiştir. Daha sonra ise kelimenin kullanımı, belirli bir insan yerleşiminin etkisi altındaki herhangi bir yeri içerecek şekilde genişletilmiştir.
TDK tarafından bulunan karşılığı iç bölgedir ve doğru yazılışı hinterlanttır.

Bir deniz kenarının ya da nehir kıyısının arkasında bulunan alan. Öncelikle hinterland doktrinine göre hinterland, bir limanın arkasında bulunan iç bölgedir ve bu kıyıya sahip olan devletin egemenliği altındadır ya da sahipliği (egemenliği) talep edilir.
Nakliye alanında hinterland, bir limanın hem ithalat hem de ihracat yapılan iç bölümlerine verilen isimdir.
Terim ayrıca bir şehir, ilçe ya da kasabının etrafındaki bölgeye atıfta bulunmak için de kullanılır.
Daha genel bir kullanımda ise hinterland, kentsel bir alana ekonomik olarak bağlanmış kırsal alanı tanımlamak için de kullanılmış olabilir. Söz konusu anlamda hinterlandın büyüklüğü coğrafyaya, limana, bu yerleşim alanına ya da liman ile hinterland arasındaki ulaşım kolaylığına ve dolayısıyla ulaşım hızına bağlı olabilir.
Tarihsel sömürgecilikte, her ne kadar koloninin bir parçası olmasa da Avrupa devletlerinin Afrika'daki eski kolonilerini çevreleyen ve koloni tarafından etkilenmiş alanların tanımlanmasında kullanılmıştır. Yine o dönemde ekonomik olarak kullanımında hinterland, müşterilerin toplanılmasının istendiği ve hizmet satışını çevreleyen bölgeye atıfta bulunmak için de kullanılmıştır.
Almancada Hinterland, Provinz (il) olarak kullanımı daha yaygın olmasına karşın bazı zamanlar genel kapsamda altyapının daha az gelişmiş durumda bulunduğu daha az nüfusa sahip bir alanı tanımlamak için de kullanılır. Aynı şekilde Amerika Birleşik Devletleri'nde ve özellikle Ortabatı eyaletlerinde (okyanus limanlarından uzakta bulunan Alman Kültür Mirası'nın bir bölgesi) bu anlamda kullanılır ve bu kullanımında nüfus yoğunluğu yüksek olan deniz kıyısındaki yerleşimler kast edilmemektedir. Terime yakın olarak bu alanlar için "the sticks" (kırsal alan), "the boonies" (taşra), Alaskalılarca kullanımlarda "Backcountry" (arkadaki ülke), "Boondocks" (taşra) ve "The Bush" (Kuzey Amerika karayolu ağına bağlı olmayan devletin herhangi bir bölgesi), Avustralyalılarca kullanımda ise "outback" gibi terimler kullanılır.
İtalya'da hinterland, bir şehrin metropoliten alanını, özellikle Milano belediyesinin dışında kalan bir alanı tanımlamak için kullanılır.

Terim özellikle İngiliz politikacılar tarafından yaygın şekilde, bir bireyin akademik, sanatsal, kültürel, edebi ve bilimsel arayışlar gibi bir alanın derinliklerine yönelik yetersizliği ya da yetkinliğinin ifade edilmesi amacıyla kullanılmıştır. Örneğin; "X kişisi sonsuz hinterlanda sahip" ya da "X kişisinin herhangi bir hinterlandı yok" şekillerinde kullanılmıştır.

Höyük, (Hüyük, Öyük veya Üyük de denir) eski yerleşim yerlerinin zamanla toprakla örtülüp tepe biçimine gelmiş haline verilen isim. Höyükler genelde üst üste gelmiş çok evreli yerleşim yeri birikimleridir ve günümüze göre en yakını en üstte olmak üzere eskiye doğru uzanan bir katmanlaşma gösterirler. 1-40 metre yükseklikte ve 1000-1500 metre genişlikte olabilirler. Uygarlıkların araştırılmasında önemli referanslardır.

Kelime tarihte ilk olarak öyük (yığma tepe) anlamında Dîvânü Lugati't-Türk'te geçmektedir. Eski Türkçedeki örüş- (yükselmek) veya öri/örki (yüksek) kökünden türediği düşünülmektedir.

Türkiye, özellikle de Anadolu'da çok sayıda höyük vardır. Ancak bunların büyük kısmı korumasız durumdadır. Çoğunlukla etraflarında çit ve/veya uyarı levhası dahi bulunmaz. Önemli bir kısmı tarım arazilerinin içerisindedir. Büyük bir bölümü define arayıcıları tarafından kısmen veya ciddi hasar verecek şekilde tahrip edilmişlerdir.
Orta Anadolu höyüklerinde neolitik, kalkolitik ve tunç çağı yerleşmelerinin üzerinde, Frig, Hitit, Selçuklu ve Osmanlı yerleşimleri görülebilir. Hatta modern yerleşimlerin bir kısmı da höyükler üzerinde kuruludur. Anadolu'da bilinen en büyük höyük Aksaray ili sınırları içinde Yeşilova beldesinde yer alan Acemhöyük'tür. Anadolu'da yaklaşık 20.000 höyük bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunların en bilinenleri:

Megalit
Tümülüs
Kurgan

Çağdaş bir höyük 10 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Zincirlikuyu halk plajı geçiş yolu girişinde yer alan çağdaş höyük (Mersin, Erdemli, Kumkuyu).

I. Alâeddin Keykubad (Eski Anadolu Türkçesi: علاء الدٖين كيقباد بن كيخسرو; d. y. 1192 - ö. 31 Mayıs 1237), Anadolu Selçuklu Devleti'nin 1220-1237 yılları arasındaki hükümdarıdır. Anadolu Selçuklu Devleti'ne en parlak günlerini yaşatan sultandır. Büyük Keykubad olarak da bilinir. Saltanatı boyunca inşa ettirdiği ve çoğu günümüze kadar ulaşan eserler, idari ve askeri bakımdan hem şahsına hem de devletine kazandırdığı prestij nedeniyle Türkiye ve dünya literatürünün en ünlü Anadolu Selçuklu sultanıdır. Konya'daki Alâeddin Camii, Niğde'deki Niğde Kalesi, Antalya'daki Yivli Minare Camii ve Beyşehir'deki Kubadabad Sarayı, Sultan Alâeddin'in yaptırdığı en önemli eserlerdir.
1190'lı yılların başında doğduğu tahmin edilir. 1220 yılında Anadolu Selçuklu tahtına geçti. 1221 yılında Alanya (Alaiye) Kalesi'ni fethetti. Saltanatı yıllarında Anadolu'da Moğol tehlikesi ortaya çıkınca, Eyyubiler ile anlaşıp devletin önemli şehirlerinin surlarını (Konya, Sivas vb.) güçlendirerek birtakım önlemler aldı. Döneminde, ilk kez denizaşırı sefer düzenlenerek Kırım'da Suğdak Limanı alındı. Erzincan'ı alarak Mengücekliler Beyliği'ne, Harput'u da alarak Artukluların Harput koluna son verdi.
1230'da, Yassıçemen Muharebesi ile Harezmşahlar Devleti hükümdarı Celaleddin Harezmşah'ı yenilgiye uğrattı ve Harezmşahların yıkılmasına neden oldu. Bu da Anadolu Selçuklu Devleti'ni Moğollar ile sınır komşusu haline getirdi. 31 Mayıs 1237 tarihinde, Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününde, Kayseri'de huzurunda bulunan yabancı elçiler için büyük bir ziyafet verdi ve bu ziyafette yediği bir kuş etinden dolayı zehirlenerek o gece öldü. Oğlu Gıyâseddin Keyhüsrev veya Emir Sadeddin Köpek tarafından zehirlendiği ileri sürülmektedir. Naaşı Konya'ya götürülüp zamanında Sultan I. Mesud (1116-1156) tarafından Alâeddin Tepesi'nde yaptırılmış olan ve "Kümbed-hâne" adı ile anılan anıt mezarda defnedilmiştir.

Muhtemelen 1190'da dünyaya gelmiştir. Babası, Sultan I. Gıyâseddin Keyhüsrev'dir. Annesinin kim olduğu, çocukluğu ve meliklik dönemi hakkında fazla bilgi bulunmaz.
Babası 1196'da tahtı kardeşi Rükneddin Süleyman'a bırakmak mecburiyetinde kalıp gurbet hayatına çıktığında Alâeddin Keykubad, ağabeyi I. İzzeddin Keykavus'la birlikte babasının yanında bulundu. Dördüncü Haçlı Seferi öncesine kadar (1200 - 1204 arası) İstanbul'da Bizans İmparatorluğu'nda kaldı. İzzeddîn Keykavus ve Alâeddin Keykubad'ın babaları ile birlikte geçirdikleri gurbet hayatı sırasında ikisinin eğitimi ile Seyfeddîn Ayaba'nın ilgilendiği bilinir. Ayrıca kesin olarak hangi döneme ait olduğu bilinmese de Dizdar adı ile tanınan Emir Bedreddîn Gevhertaş, Alâeddin Keykubad'ın lalasıydı. Ana dili olan Türkçenin yanında, Farsça, Rumca ve Arapça öğrendi. Ayrıca yüksek İslami ilimleri ve astronomiyi öğrendi.
II. Süleyman Şah'ın ölümü üzerine tekrar sultan olmak üzere Konya'ya doğru harekete geçen babası Gıyâseddin Keyhüsrev, geçişine izin vermesi için İznik İmparatoru I. Theodoros Laskaris ile anlaşma yaparak Ladik, Honas ve bazı kaleleri bırakmayı kabul ettiğinde kaleler teslim edilene kadar onu ağabeyi İzzeddin Keykâvus ile İznik'te rehin bıraktı. İki kardeş, bir süre İznik'te tutsak olarak kalsa da daha sonra Hacib Zekeriya'nın yardımı ile kaçarak Anadolu'ya geçtiler. I. Gıyâseddin Keyhüsrev 1205 yılında yeniden Selçuklu tahtına geçince Keykubad'ı Tokat'a melik tayin etti. 6 yıl süren meliklik döneminde devlet yönetimini öğrendi ve tecrübe sahibi oldu.

Babasının ölümünden sonra devlet erkanı Sultanlığa ağabeyi I. İzzeddin Keykavus'u seçti; Kayseri'de yapılan bir törenle tahta çıkardı. Bunu kabul etmeyip tahta geçmek isteyen Keykubad, Erzurum meliki olan amcası Tuğrul Şah ve Ermeni Kralı II. Levon ile anlaşarak ağabeyinin bulunduğu Kayseri'yi kuşattı. Fakat taraftarları ağabeyi ile birleşince zor durumda kalarak Ankara Kalesine sığındı. Ankara Kalesi ağabeyi Keykavus tarafından kuşatıldı. Alâeddin Keykubad, bir yıl süren direnişten sonra erzak tükenince; kendisine ve Ankara halkına zarar verilmemesi şartıyla 1213 baharında teslim oldu. Ağabeyi onu önce Elazığ'ın Baskil ilçesindeki Masara (Minşar) Kalesi'ne daha sonra Malatya'daki Kezipert Kalesi'ne hapsetti. İzzeddin Keykâvus'un Keykubad'ı öldürmesine hocası Mecdüddin İshak engel olmuştur.

Keykavus'un oğlu olmadığından 1220 yılında ölümü üzerine tahta kimin geçeceği konusu ümeranın yapacağı toplantıda çıkacak karara bağlıdır. Bu tarihte taht için Selçuklu soyundan üç aday vardır; Malatya'da Kezirpert Kalesinde tutulan Alaeddin Keykubat, Celalüddin Keyferidün bir başka kalede ve amca Muğisüddin Tuğrul Şah ise Erzurum hakimiydi. Yeni sultanın seçimi için toplanan emirler şunlardır, Vezir Mecdeddin Ebubekir, Beylerbeyi Seyfeddîn Ayaba, Emîr-i Âhûr Zeyneddîn Beşâra, Sivas Subaşısı Emîr-i Meclis Mübârizeddîn Behramşâh, Çaşnigir Mübarizüddin Çavlı, Emir-i Ahur Zeynüddin Beşare, Pervane Şerefüddin Mehmed, ( Şerafettin Muhammed olarak da geçer.), Sahib Mecdüddin Abi, Tuğrai Şemsüddin Hamza, Emir-i Arz Nizamüddin Ahmed Münşi-i Arz Şemseddin İsfahani ve Malatya Subaşısı Melikü'l Ümera Bahâeddîn Kutluğca. Görüşmelerde vezir ve pervanenin şiddetli karşı çıkmasına rağmen Beylerbeyi ve Emir-i Meclis, Alâeddin Keykubad'ı "diğerlerine zorla kabul ettirmişlerdir".
Yeni hükümdarı tutuklu bulunduğu yerden çıkarıp Konya'ya getirme görevi Seyfeddin Ayaba'ya verildi. Böylece İzzeddin Keykâvus'un yüzüğünü yanına alan Emîr Seyfeddin Ayaba, Alâeddin Keykubâd'ı, tutuklu bulunduğu Kezipert Kalesinden çıkararak Sivas'a getirdi. Melik Alâeddin Keykubâd Sivas'ta tahta çıkartıldı. Ardından Konya yolunu tutan Alaeddin Keykubad'a Kayseri, Akşehir ve Konya'da muhteşem karşılama törenleri yapıldı. O tahta çıktığında Abbasi Halifesi Nâsır, İslam filozoflarından Şihabeddin Sühreverdî ile menşur, hil‘at, çetr ve diğer saltanat alâmetlerini göndererek hükümdarlığını tasdik etmiştir.

Alâeddin Keykubad tahta çıktığında ilk işi Asya'yı ve Doğu Avrupa'yı kasıp kavurmakta olan Moğol istilasına karşı önlemler almak oldu. Konya, Kayseri ve Sivas gibi şehirlerin surlarını ve sınır kalelerini yeniden inşa ettirdi. Bağdat'ı Moğollara karşı savunmak için asker talep eden Abbasi halifesine Bahâeddin Kutluğca kumandasında beş bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Moğolların Bağdat'ı istila etmekten vazgeçmesi üzerine bu birlik geri gönderilmiştir.

Yazı Kayseri'de geçirdikten sonra "Kalonoros" adıyla bilinen ve Kilikya Ermeni Krallığı'na bağlı olan Kyr Vart adlı şahsın yönetiminde bulunan Alanya Kalesi üzerine seferine çıktı. Ordusu ve Antalya'dan gelen deniz kuvvetleri ile kış mevsiminde kaleyi kuşattı. İki aylık kuşatmanın sonunda kale teslim oldu. Yapılan anlaşmaya göre Sultan Alâeddin kaleyi teslim alarak Kyr Vart'ın kızı ile evlenecek, ona Alanya'ya karşılık Akşehir beyliği ve birkaç köyün mülkiyeti verilecekti. Böylece Sultan Akdeniz sahilindeki bu kaleye kendi adına nisbetle "Alâiye" denilmesini, yeniden imarını ve burada bir tersane inşasını emretti (1221). Kyr Vart'ın kızı ile düğün yaptı. Tarihe Mahperi Sultan (Hunat Hatun) olarak geçen Hristiyan eşinden oğlu II. Gıyâseddin Keyhüsrev dünyaya gelmiştir.
Sultan, Alaiye'nin fethinden sonra kışı geçirmek üzere Antalya'ya gitti; yolculuk esnasında Kyr Vart'ın kardeşinin idaresindeki Alara Kalesi de fethedildi.

Ümera tarafından tahta çıkması kararıyla sonuçlanan "meşveret meclisi"ndeki ("Meclis-i Meşveret") emirlerin bir kısmı, bir önceki sultan I. İzzeddin Keykavus'un maiyetindeki emirlerdi ve Keykubat'a karşı tutumdaydılar. Hatta bir zamanlar Keykubat'a bağlı olan, hapse girince yeni sultana hizmet eden emirler de vardır. Buna rağmen Keykubat'ı tahta getirmelerinin ancak, sekiz yıllık bir tutukluluk hayatından sonra, saltanat yönünde bir umudu olmadığı bir sırada tahta geçirmekle bağışlanacaklarını, hatta bir minnet duygusundan yararlanacakları düşüncesi olabileceği ileri sürülmektedir. Böylece emirler arasında eski rekabetin yerini, bir kader birliğiyle birlik olma hali ortaya çıkmıştır. Ayrıca Keykubat, daha önceki sultanlar gibi tahta geçince emirleri değiştirme olanağına sahip olamamış, birkaçı dışında diğer emirler makamlarını elde tutmaya devam etmişlerdir. Değiştirilen emirler, Sahib Mecduddin Abi ve Pervane Şerefüddin Mehmed'dir, bunlar yerine Reşüddin ve Celaleddin Keyser (ya da Kayser), Naib-i Sultanlığa Hokkabazoğlu olarak bilinen Kayseri Subaşısı Emir Seyfüddin Ebu Bekir, Celâleddin Karatay ile Emir-i Candar olarak Mübarizüddin İsa Candar'ın atamalarıdır.
Esasen kendisini tahta çıkaran emirlerin zaten servetleri ve nüfuzları büyüktür. Çok büyük gelir kaynaklarını ellerinde tutmaları sayesinde çok sayıda köleleri ve gulamlardan oluşan maiyet kuvvetleri vardır. Bu maddi güç ve kalabalık maiyetleriyle devlet içinde büyük bir sosyal ve askerî güce sahiptiler. Bu gücün yayılma alanı, kaçınılmaz olarak devlet yönetim mekanizmasında, uzun yıllar boyunca edinilmiş deneyim ve ilişkiler sayesinde onlara geniş bir inisiyatif ve nüfuz vermektedir. Bu ümera içinde gücü ve inisiyatifi en geniş olanın merkez beylerbeyi olan Seyfeddin Ayaba'dır. Sahip olduğu adamlarının sayısı bile Konya sarayınınkinden fazla görünmektedir. Günümüze bu konuda ulaşan bilgi, Konya Sarayı'nda günde 30 koyun kesilirken Emir Seyfedin Ayaba'nın konağında günde 80 koyun kesildiği yönündedir. Kuşkusuz bu rakkamlar, Emir'in maiyetinin, Saray maiyetinden bile çok kalabalık olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak Emir Ayaba ve onunla birlikte hareket eden diğer emirlerin sultan üzerindeki baskısı ağır bir hal almıştır. Emir Ayaba'nın devlet yönetimindeki nüfuzu ve kudreti, sultanınkinin çok üstündedir, tüm önemli devlet meseleleri sultana değil ona sorulmaktadır. Nitekim kısa süre sonra sultan ve ümera arasında gerginlikler ve rahatsızlıklar artmıştır. Emirleri doğrudan doğruya tasfiye edecek gücü olmadığını bilen Alaeddin Keykubat, hiç olmazsa maddi güçlerini zayıflatmak amacıyla olsa gerek, tahta çıktıktan süre sonra başkent Konya, daha sonra da Sivas ve Kayseri surlarının onarılmasını, bunun için gerekecek harcamanın ise emirler tarafından karşılanmasını emretmiştir. Kuşkusuz bu

I. Gıyaseddin Keyhüsrev (Arap alfabesiyle: غياث الدين كيخسرو بن قلج ارسلان (Gīyās el-Dīn Keyhüsrev bin Kılıç Arslān)) (ö. 1211) Türkiye Selçuklu Sultanı ve II. Kılıç Arslan'ın oğludur. İki değişik dönemde tahta çıktı.
1192'de çıktığı Anadolu Selçuklu tahtını dört yıl sonra II. Süleyman Şah'a terk etmek zorunda kalmış; dokuz yıl maceralı bir hayat sürdükten sonra Süleyman Şah'ın ölümü üzerine geri dönüp tekrar tahtı ele geçirmiştir. Saltanatı sırasında Antalya'yı fethederek Anadolu'yu milletlerarası ticaret yollarının merkezi haline getirdi. Kayseri'de kızkardeşi adına yaptırdığı Gevher Nesibe Dârüşşifâsı ve Tıp Medresesi İslami dönemde Anadolu'da yaptırılan en eski hastane ve dünyanın ilk tıp fakültelerindendir.

Babası Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan, annesi Bizanslı bir prensestir. II. Kılıçarslan'ın on bir oğlundan en küçüğüydü.
1186'da ülkesini oğulları arasında paylaştıran babası ona melik sıfatıyla Borgulu ve Kütahya yörelerinin yönetimini verdi. Meliklik döneminde idaresi altındaki uç bölgesinde oturan Türkmenler ve ağabeyleri Muhyiddin Mesud ve Kutbüddin Melikşah ile birlikte Bizans İmparatorluğu'na, Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa kumandasındaki Haçlı ordularına ağır kayıplar verdirdi.

II. Kılıç Arslan hayattayken oğulları arasında veliahtlık mücadelesi başladı. Sivas Meliki Kutbüddin Melikşah Konya'da kendisini zorla veliaht ilân ettirince Borgulu'ya giden II. Kılıçarslan, Keyhüsrev'i veliaht ilan etti. Birlikte Konya'ya yürüyüp şehre hakim oldular. Aksaray'a kaçan Kutbeddin'in peşinden giden Gıyaseddin Keyhüsrev babası ile birlikte şehri kuşattı. Kuşatma sırasında II. Kılıçarslan hastalanıp ölmesi üzerine Gıyaseddin Keyhüsrev Konya'da tahta çıktı (1192).
I. Gıyaseddin Keyhüsrev, 1196'ya kadar sürecek ilk saltanatı döneminde Menderes nehrine dek uzanan Bizans topraklarını fethetmiş; bu sırada özellikle Karia ve Tantalus halkından tutsak aldığı Hristiyan halkı nüfuzu azalmış olan Akşehir bölgesine yerleştirmiştir. Kendilerine toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verip beş yıl vergiden muaf tuttuğu esirler; Bizans'la anlaşma sağlandığında ülkelerine dönmediği gibi kimi Bizans şehirlerinin Hristiyan halkı da kitleler halinde Selçuklu ülkesine göç etti.
Bu dönemde kardeşlerinden Tokat Meliki Rükneddin Süleyman Şah, onu devirip hükümdar olmak için hazırlıklar yapmaktaydı. Süleyman Şah, Keyhüsrev'in babasını zehirlediği iddiası ile onu yıpratmaya ve hükümdar olduğunda kardeşlerini yerlerinde bırakacağına söz vererek onları kendi yanına çekmeye çalıştı; Sonunda Konya üzerine yürüyerek şehri kuşattı. Dört aylık kuşatmadan sonra Gıyaseddin Keyhüsrev, Konya halkının çektiği sıkıntıyı bizzat yaşadığı için şehri terk edeceğini bildirdi, iki taraf arasında anlaşmanın imzalanmasından sonra şehri terk etti.

Konya'dan ayrıldıktan sonra dokuz yıl sürecek gurbet hayatına başlayan Gıyaseddin Keyhürev, tahtı yeniden elde etmek ümidiyle diğer kardeşlerini çevredeki hükümdarları ziyaret etti. Önce Selçuklulara tâbi Kilikya Ermeni Kralı I. Levon'un prenslik merkezi Sis'te, ardından kardeşleri Tuğrul Şah ve Kayser Şah'ın yanında Elbistan ve Malatya'da kaldıktan sonra Eyyûbîlerin Suriye sultanı el-Melikü’l-Âdil'in yanına Halep'e gitti. Bir süre de Âmid'de ve Ahlatşahlar'dan Balaban'ın yanında kaldı.
Ziyaret ettiği hükümdarlardan umduğu desteği bulamayınca Trabzon'a geçerek oradan bir gemiyle İstanbul'a gidip Bizans'a sığındı. İmparator III. Aleksios, onu Bizans'ın ileri gelen devlet adamlarından Manuel Mavrozomes'in kızı ile evlendirdi. Keyhusrev, Haçlıların İstanbul'u işgali üzerine (Şubat 1204) kayınpederinin malikanesine  gitmek zorunda kaldı.

II. Süleyman Şah, 1204'te öldüğünde yerine bir süre II. Süleyman Şah'ın çocuk yaştaki oğlu III. Kılıç Arslan geçti ama 8 ay hüküm sürebildi. Kardeşinin ölüm haberini alan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan'ın çocuk yaşta olmasından rahatsız olan devlet adamlarının çağrısına uyarak tahtını yeniden ele geçirmek üzere harekete geçti. Konya'ya gidebilmek için İznik İmparatorluğu topraklarından geçmek zorundaydı. Bu devletin başında olan Laskaris'in şartlarını kabul etmek zorunda kaldı: Denizli ile Honaz'ı iade etmesi ve şehzadelerini rehin bırakması gerekmişti (Tahtını geri aldıktan bir süre sonra oğullarına kavuşabildi.) Eski meliklik şehri Uluborlu'ya gidip hazırladığı ordu ile Konya üzerine yürüdü. Bir aylık kuşatma başarısız olunca Ilgın'a çekildi. Babasının askeri üssü olan Aksaray'ın halkı kendisini davet edince Aksaray ile Konya şehirleri arasındaki geleneksel el rekabet, Konyalılar'ın da onu davet etmesini ve Konya'da adına hükümdar olarak hutbe okunmasını sağladı. Hızlıca şehre giden Keyhusrev, ikinci kez tahta çıktı (1205. Konyalıların III. Kılıçarslan'a dokunulmaması şartı nedeniyle Tokat'ın idaresini yeğenine verdiyse de sözünde durmayıp onu Tokat'a göndermedi, ortadan kaldırdı Tahtını elde eder etmez kızkardeşi Nevher Nesibe adına Kayseri'de bir Dârüşşifâsı ve Tıp Medresesi yaptırdı. Bu çifte yapı, İslâmî dönemde Anadolu'da yaptırılan en eski hastahane ve dünyanın ilk tıp fakültelerindir.
Haçlılar'ın İstanbul'u işgalinden sonra Komnenos ailesinden Aleksios ve David Komnenos|David İstanbul'dan kaçarak Trabzon'da Trabzon İmparatorluğu'nu kurmuştu. I. Gıyaseddin Keyhüsrev Karadeniz'deki ticaret yollarını kesen Trabzon İmparatorluğu üzerine bir sefer düzenleyerek bu yolu yeniden Türklere açtı. Yine Komnenos ailesinden Theodoros Laskaris ise İznik İmparatorluğu'nu kurmuştu. Gıyaseddin Keyhüsrev, Laskaris'in yayılma politikasına karşı önlem olarak kayınpederi Manuel Mavrozomes'e Menderes vadisi, Denizli Honaz yöresinin yönetimini verdi.
Türkiye Selçukluları, kendilerini denizaşırı ülkelere ulaştıracak bir limanları olmadığından, Anadolu toprakları üzerinde gerçekleşen ticaretten yeterince yararlanamıyordu. Bunun bilincinde olan Gıyaseddin Keyhüsrev, önemli dış ticaret limanı olan ve Latinlerin İstanbul'u işgalinden sonra Aldo Brandini adlı bir İtalya'nın kontrolüne geçmiş bulunan Antalya'yı 1206'da kuşattı. Kıbrıs Kralı Gautier de Montbeliard'dan yardım alması kuşatmanın sonuçsuz kalmasına neden oldu. Sultan, kuşatmayı kaldırdı ancak ertesi yıl şehrin Bizans ahalisi ile anlaşarak şehri tekrar kuşatma altına aldı. 5 Mart 1207'de şehir fethedildi. Antalya'ya atanan ilk vali, Mübarizeddin Ertokuş oldu ve bu görevi 22 yıl sürdürdü. Antalya'nın fethi ile güneyde önemli  bir ticaret limanı ve şehrine sahip olan Selçuklular ilk kez Avrupalılar'la ticari ilişkilere girip antlaşmalar yaptılar.
Gıyaseddin Keyhüsrev, güneydoğudaki ticari gelişmeye verdiği önem nedeniyle Antalya'nın ele geçirilmesinin ardından Kilikya Ermeni Krallığı'na karşı harekâta girişti. Önce Eyyubilerin eline geçmiş bulunan Maraş'ı ardından Ermenilerin eline geçmiş olan Petrus'u Selçuklu topraklarına kattı. Ermeni Prensi Levon'la Anadolu Selçuklularına sadık kalması, Türkiye-Suriye ticaret yoluna ve Halep Eyyûbî sınırlarına saldırmaması, ayrıca savaş tazminatı ödemesi şartıyla bir barış antlaşması imzaladı.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev, sultanların ülke topraklarını oğulları arasında paylaştırma geleneğine son vererek merkezi yönetimi güçlendirdi. Vilayetleri yönetmekle görevlendirilen şehzadeleri merkezi yönetime bağlı birer vali durumuna getirdi.
I. Teodor Laskaris yönetimindeki İznik İmparatorluğu'nun güçlenmesinden rahatsızlık duyan Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, geçmişte kendisini İstanbul'daki sarayda ağırlamış olan III. Aleksios'u Laskaris'in yerine İznik İmparatorluğu tahtına çıkarmak üzere 1211'de harekete geçti. Alaşehir Muharebesinde bir Frenk paralı askeri tarafından öldürüldü. Geçici olarak Nazilli ilçesinin Bozyurt köyüne gömülen sultanın bedeni, daha sonra Konya'ya götürülüp Alâeddin Camii yanındaki Sultanlar Türbesi'ne defnedilmiştir.

I. Kılıç Arslan ya da Kılıçarslan (Arap alfabesiyle: قلچ أرسلان‎; 1079 - 13 Temmuz 1107, Habur Çayı), Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın oğlu ve ikinci Anadolu Selçuklu sultanıdır.
I. Haçlı Seferi’nde mağlup olup başkent İznik’i Bizans’a teslim etmek zorunda kaldıktan sonra 1101 Haçlı Seferi’nde üç ayrı Haçlı ordusuna karşı kazandığı başarılarla Haçlı hareketini durdurmuş; İstanbul’dan Suriye’ye giden yolun hem Bizans, hem de Haçlı ordularına kapanmasını sağlamıştır.
I. Kılıç Arslan, Haçlılarla yaptığı mücadelelerin yanı sıra Anadolu’da yaptığı seferlerle devletinin rakibi Danişmendli Beyliği’nin nüfuzunu kırmak için çalıştı; son döneminde Malatya'yı merkez yaparak devleti Doğu Anadolu'nun en güçlü devleti hâline getirdi. Dedesi Kutalmış’tan beri süregelen Büyük Selçuklu tahtını ele geçirme çabasını sürdürerek Musul'u ele geçirdi. Burada Büyük Selçuklu hükümdarı adına okunan hutbeyi kendi adına çevirterek Büyük Selçuklu tahtına adaylığını gösterdi.
Genç yaşta ölümü ile Haçlılar’a karşı yürütülen mücadele ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasî birliği zaafa uğramış, Anadolu Selçukluları fetret devri içine girmiştir.

Doğum tarihi ve yeri kesin olarak bilinmez. Babası, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tır. Adı Bizans kaynaklarında “Klitziasthlas” olarak geçer; Latin kroniklerinde babasının adıyla (Soliman) zikredilir.
Süleyman Şah'ın 1086 yılında Suriye seferinde Melik Tutuş'la mücadelesi sırasında giriştikleri Ayn Seylem Savaşı'nda ölümünden sonra oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, Tutuş tarafından Antakya'ya götürülmüştür. Daha sonra 1087 ilkbaharında bölgeye gelen Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah ise Kılıç Arslan ve Kulan Arslan'ı İsfahan'a götürmüştür. Böylece Melikşah, ölümüne kadar Süleyman Şah'ın bu iki oğlunu serbest bırakmamış ve 1086-1092 yılları arasında Kutalmışoğulları'nın Anadolu'da hakimiyetlerine müsaade etmemiştir. Bu yüzden Anadolu Selçuklu Devleti, Melikşah'ın ölümüne kadar altı yıl saltanat naibi Ebu'l-Kasım'ın hükümdarlığında kalmıştır. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, 1092 yılında Melikşah'ın ölümüyle beraber serbest kalmış ve İznik'e gitmişlerdir. Bazı kaynaklara göre Melikşah'ın ölümünden sonra meydana gelen taht kavgaları sırasında ortaya çıkan karışıklıktan yararlanarak kaçmışlar, bazı kaynaklara göre Büyük Selçuklu tahtına çıkan Sultan Berkyaruk'un izni ile Anadolu'ya geçebilmişlerdir.

Kılıç Arslan ve Kulan Arslan İznik'e ulaştıklarında Bizanslılar, şehri kuşatma altına almış durumdaydılar. Ebu-l Kasım'ın ölümü üzerine yerine geçen Ebu'l Gazi, Süleyman Şah'ın oğulları İznik'e gelince, idareyi onlara devretti. Büyük kardeş Kılıç Arslan, sultan unvanını aldı ve İznik'teki muhariblerin kadın ve çocuklarını getirerek şehirde yerleştirerek şehri kendisine payitaht (başkent) yaptı. Bu tedbirleri alan Kılıç Arslan, Ebu'l Gazi'yi başkentin kumandanlığından alarak yerine Muhammed'i beylerbeyi makamına çıkarmış ve diğer beyleri onun idaresine vermiştir.
Geçmişte babasına tâbî olan Anadolu'daki feodal beyler, babasının ölümünden sonra müstakil hareket etmeye başlamış olduğundan tahta çıktığı sırada sadece kendisi gelene kadar Ebu'l Kasım'ın ve Ebu'l Kasım'dan sonra kardeşi Ebu'l Gazi'nin muhafaza etmiş olduğu yerler Kılıç Arslan'ın kontrolünde bulunmaktaydı.

İznik'te yönetimi ele alan Kılıç Arslan, bir taraftan babası Süleyman Şah'ın ölümünden beri dağılmış bulunan devletin birliğini kurmaya çalışırken, bir taraftan da Bizans'a karşı sürdürülen mücadeleyi devam ettirme taraftarıydı. İlk önce İznik'i kuşatmış olan Bizans ordusunu geri çekilmek zorunda bıraktı. Bizanslıların taarruza geçerek Marmara sahillerini işgale başlamaları üzerine beylerbeyi makamına çıkardığı İlhan lakaplı İlhan Muhammed'i Bizans üzerine göndermedi. İlhan Muhammed Apolyont ve Kapıdağ havalisini işgal edince Bizans imparatoru I. Aleksios, kendisine karşı denizden bir ordu gönderse de İlhan Muhammed, gölün girişinde şiddetli bir hücum yaparak Bizanslılar'ı bozguna uğratmıştır. Fakat imparatorun karadan gönderdiği ordu İlhan'ı esir ve mağlup etmiştir. Bizans'a karşı düzenlenen ilk sefer böylece sonuçsuz kalmıştır.
Bu sırada Anadolu'nun batısında yeni bir Türk beyi adından söz ettirmeye başlamıştı. İzmir'i ele geçirerek kendi donanmasını oluşturan Çaka Bey, Bizans'a karşı seferler düzenlemekteydi. Çaka Bey, Ebu'l Kasım'ın devleti idare ettiği dönemde Selçuklularla ittifak yapmıştı ve geçmişte Midilli, Sakız, İstanköy ve Rodos adalarını da fethederek Bizans'ın başkenti İstanbul'u tehlikeye atmıştı. Çaka Bey'in günden güne gücünü artırarak bölgede etkili nüfuz sahibi olması üzerine Sultan Kılıç Arslan aynı düşmana karşı savaşan Çaka Bey ile ittifak kurmaya çalıştı ve kızı ile 1092 yılında diplomatik amaçlı bir evlilik gerçekleştirdi. Bu arada Çaka Bey, denize açılarak Çanakkale istikametinde ilerlemiş ve o dönem Bizans'ın doğu gümrüğü sayılan Abidos'u kuşatmıştı. Selçukluların Çaka Bey ile ortak hareket etmesini önlemek isteyen Bizans imparatoru I. Aleksios, Çaka Bey'in asıl niyetinin İznik olduğunu söyleyerek Kılıçarslan'ı kayınpederine karşı kışkırttı. Kılıç Arslan, Çaka Bey'in gittikçe güçlenmesini kendisi açısından endişe verici bularak Bizans ile ittifak kurdu. Abidos kuşatması sırasında Bizans donanması denizden, Selçuklu ordusu ise karadan Çaka Bey'e karşı harekete geçti. İki devlet arasındaki ittifaktan haberi olmayan Çaka Bey, I. Kılıç Arslan ile bir görüşme talep etti. Kendisini merasimle karşılayan I. Kılıç Arslan, verilen ziyafet sırasında kılıcını çekerek Çaka Bey'i öldürdü.
Çaka Bey'in ölümünden sonra Kılıç Arslan ve imparator I. Aleksios aralarında varmış oldukları anlaşmanın devam etmesine karar verdiler. Ancak bu barış dönemi kısa sürdü. Türkler Bitinya bölgesindeki Bizans topraklarına akınlar düzenlemeye başladı. Balkanlarda Kumanlar ile savaşmakta olan imparator, bu savaşı bitirdikten sonra Türk akınlarına karşı Sapanca Gölü'nün güneyinden İzmit körfezine uzanan bir kanal kazdırıp içini su ile doldurarak Türklerin İzmit çevresine girmesini engellemek istedi. Fakat bu işe girişemeden Mayıs 1096'da Haçlı Kuvvetlerinin Tuna'yı aşarak imparatorluk topraklarına girdiğini öğrendi.

İmparator Aleksios Komnenos, Türkleri Anadolu'dan atmak ve kaybedilen toprakları geri almak maksadıyla 1091'de Papa II. Urban'dan yardım talebinde bulunmuştu. Ne var ki Bizans'ın istediği küçük askeri yardımlar yerine çok büyük kitleler harekete geçmiş ve çoğu disiplinsiz, savaştan anlamayan insanlardan oluşan ilk Haçlı kitleleri Avrupa'dan yola çıkarak akın halinde doğuya ilerlemişlerdi. Keşiş Pierre L'Ermite'in idaresinde toplanmış Fransız, Alman, İtalyan ve diğer milletlerden oluşan ilk Haçlı ordusu, yağma ve çapulla yol alarak İstanbul'a ulaşınca İmparator Aleksios Komnenos, birliklerin kente zarar vermesini önlemek için harekete geçti.
1 Ağustos 1096'da İstanbul'a varan bu ordu hemen Boğaz'dan Anadolu'ya geçirilerek Yalova yakınlarındaki Kibotos karargâhına yerleştirildi. Haçlılar böylece Türkiye Selçuklu Devleti'nin sınırına ulaşarak yağma akınları yapmaya başladı. İmparator I. Aleksios'la, Bizans'ın kendilerine sağlayacağı yardıma karşılık Anadolu'da ele geçirecekleri yerleri bu devlete bırakacakları hususunda bir anlaşma yapan Haçlılar, Selçuklu başkenti İznik yakınlarına kadar ilerleyerek buradaki köyleri yağmaladılar.
Eylül ayı sonlarına doğru 6.000 kişilik Alman-İtalyan birliğinin İznik civarındaki Kserigordos adında bir kaleyi ele geçirdiğini öğrenen Sultan Kılıç Arslan bir ordu göndererek kaleyi geri aldı. Selçuklu karşısında alınan bu mağlubiyetin intikamını almak üzere yaklaşık 20.000 kişiden oluşan Haçlı ordusu Kibitos'tan ayrılarak İznik üzerine yürüdü. Düşmanı karşılamak üzere yola çıkan Selçuklu ordusu Drakon (Kırkgeçit) adlı köyde yapılan savaşta galip gelerek Haçlı karargahını da ele geçirdi. Ancak bunlar, Anna Komnini'ye göre İlhan'ın, İbnü'l Kalanisi'ye göre Kılıç Arslan'ın kardeşi Kulan Arslan'ın (bazı kaynaklarda Davud olarak geçer) komutasındaki Selçuklu ordusu ve Türkmenler tarafından İzmit'e ulaşamadan imha edilmiştir. Bazı kaynaklara göre Anadolu Selçukluları 60.000 Haçlıyı imha etmiştir.

Keşiş Pierre L'Ermite'in ordusuna karşı kazanılan başarı, Kılıç Arslan'ın Haçlılar'ı küçümsemesine yol açtı. Haçlıların İznik'e kadar ilerleyemeyeceğini ve ülkesi için bir tehdit olamayacağını düşünerek 1095'te Kardeşi Kulan Arslan'ı yerine vekil bırakıp Ermeni Gabriel'in kontrolündeki Malatya üzerine yürüdü.
Eski bir Bizans valisi olan Ermeni Gabriel, daha sonra Türk beylerinin hakimiyetini tanıyarak hakimiyetini korumuştu. Kılıç Arslan, Orta Anadolu'da güçlü bir devlet haline gelen Selçukluların rakibi Danişmendliler'den önce kenti ele geçirmek genişlemesini engellemek istiyordu. Malatya'yı günlerce kuşatmasına rağmen sağlam şehir surlarını geçemeyen Kılıç Arslan, bu sırada çok büyük ve askerî gücü yüksek bir Haçlı ordusunun İstanbul'dan Anadolu'ya geçerek İznik üzerine hareket ettiğini haber alınca kuşatmayı kaldırdı ve İznik'e dönmek için yola çıktı. Bundan sonra I. Kılıç Arslan uzun süre Haçlılar ile mücadele etmek zorunda kalmış ve 1105 yılına kadar yaklaşık on yıl doğuya karşı bir harekette bulunamamıştır.

Disiplinsiz halk kitlelerinden oluşan ilk Haçlı ordusundan sonra Bizans'ın başkenti İstanbul'a kontların ve düklerin komutasındaki, disiplinli ve savaşçı şövalyelerden oluşan Haçlılar gelmişti. Miğferli ve zırhlı 100.000 askerden başka diğer asker, kadın ve çocuklarla beraber sayıları 600.000'i bulmuştur. Haçlılar, İstanbul'a ulaştıklarında I. Aleksios ile bir anlaşma yapmış ve Anadolu'ya geçirilmişlerdir. Bu antlaşmaya göre Haçlılar, Anadolu'da ele geçirdikleri yerleri Bizans'a teslim edecek, Bizanslılar da Anadolu'da Haçlılar'a rehberlik yapacaktır. Nitekim bu gelen Haçlılar ve Bizanslılar, Anadolu Selçukluları'nın başkenti İznik'i kuşattılar. İznik'in surlarla ve göl sularıyla çevrili olmasından dolayı kuşatma zorlaşmış ve şehirdeki Türkler, göl vasıtasıyla temel ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Bu sırada Kılıç Arslan Malatya şehrini ku

1. Lig ya da sponsorluk anlaşması gereği Trendyol 1. Lig, Türkiye'deki ikinci seviye futbol ligi.

TFF 1. Lig, 2024-2025 sezonu sonunda Süper Lig'den düşen 3 takım, TFF 2. Ligden bu lige yükselen 4 takım, ligde kalan 13 takım olmak üzere 20 takımdan oluşur. 
TFF 1. Lig 20 takım arasında çift devreli lig usulüne göre oynanır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de  17., 18, 19. ve 20. sıraları alan 4 (dört) takım TFF 2. Lig'e düşer.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de, 1. ve 2. sıraları alan iki takım Süper Lig'e yükselir.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de 3., 4., 5., 6. ve 7. sırayı alan toplam beş takım Süper Lig'e yükselecek 3. takımın belirleneceği Play-Off Müsabakaları oynarlar.
a) Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de puan sıralamasında 3. olan takım doğrudan Play-Off Finaline yükselir.
b) Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 1. Lig'de puan sıralamasında 4. olan takım ile 7. olan takım; 5. olan takım ile de 6. olan takım eşleşirler. Müsabakalar tek maç eleme usulüne göre 4. ve 5. olan takımların sahasında oynanır.
c) Bu müsabakalarda normal süre berabere sonuçlanırsa müsabaka on beşer dakikalık iki devre halinde uzatılır. Uzatma devrelerinde eşitlik bozulmazsa, kazanan takım penaltı noktasından yapılacak vuruşlar sonucunda belirlenir.
d) Bu müsabakalar sonucunda kazanan takımlar, finalist takımı belirlemek için çift maç eleme usulüne göre ve ilk maç puan sıralamasına göre ligi daha altta bitirmiş takımın sahasında olacak şekilde eşleşirler. İki maç sonunda, galibiyet veya beraberlik sayılarının eşit olması halinde, toplamda daha fazla gol atan takım tur atlar. Atılan gollerin eşit olması halinde ise ikinci müsabaka sonunda on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devrelerinde de eşitliğin bozulmaması durumunda, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir. Kazanan takım ligi 3. Sırada bitiren takımın finalde rakibi olur.
Final Müsabakası TFF tarafından tespit edilecek tarafsız sahada tek maç eleme usulüyle oynanır. Final müsabakasının normal süresi berabere sonuçlanırsa müsabaka on beşer dakikalık iki devre halinde uzatılır. Uzatma devrelerinde eşitlik bozulmazsa, kazanan takım penaltı noktasından yapılacak vuruşlar sonucunda belirlenir. Kazanan takım Süper Lig'e yükselen 3. takım olur.

Trendyol 1. Lig'de sezon 8, 9, 10, 11 Ağustos 2025 tarihlerinde başlayacak ve 26, 27, 28, 29 Aralık 2025 tarihlerinde oynanacak olan müsabakalar sonrasında devre arası verilecek. İkinci yarı 9, 10, 11, 12 Ocak 2026 tarihlerinde oynanacak olan müsabakalarla başlayacak ve normal sezon 2 Mayıs 2026 tarihinde sona erecek. Trendyol 1. Lig'de 7, 26, 30 ve 34. hafta müsabakaları hafta içi oynanacak.

Kurulduğu yıl olan 1963 ile 2001 yılları arasında Türkiye 2. Futbol Ligi olarak ifade edilen lig, 2001-2006 yılları arasında Türkiye 2. Futbol Ligi A Kategorisi olarak anılmaya başladı. 2005-06 sezonunda İddaa'nın sponsor olmasıyla İddaa Lig A, 2006-07 sezonunda Türk Telekom'un sponsor olmasıyla ismi Türk Telekom Lig A, 2008 yılında Bank Asya'nın sponsor olmasıyla Bank Asya 1. Lig olarak değiştirildi. 2 Nisan 2012 tarihinde Bank Asya'nın sponsorluk anlaşmasını tek taraflı feshetmesi nedeniyle lig sponsorsuz kaldı. 17 Ağustos 2012 tarihinde TRT ve PTT arasındaki anlaşma gereğince ise PTT 1. Lig adını aldı. Eylül 2016'da anlaşmanın sonlanması sonrası yeniden TFF 1. Lig olarak adlandırılmaya başlandı. 2023 Trendyol 1. Lig Sponsor oldu. 

21 Kasım 2016'da, 2017-18 sezonundan itibaren beş sezon boyunca Süper Lig ve 1. Lig yayın haklarının devri için ihale gerçekleştirildi. İhale sonucunda Digitürk; 1. Lig'in yayın ve isim haklarının ile görüntülerin mobil ortamlardaki yayın haklarının da aralarında bulunduğu ihalede verdiği $500 milyon+KDV'lik teklifiyle bu haklara sahip oldu. 10 Eylül 2020'de Digiturk, 1. Lig'i TRT'ye verdi.Türkiye Futbol Federasyonu ve Digiturk arasında, 2027 yılına kadar Trendyol Süper Lig ve Trendyol 1. Lig'in beIN Sports'ta futbolseverlerle buluşması için yayın hakları anlaşması imzalandı. 9 Ağustos'ta başlayacak yeni sezonun tüm maçları sadece beIN Sports ekranlarında yayınlanacak.

2025-2026 sezonu başında F Süper L.'den düşen  Bodrum FK, Sivasspor, Hatayspor, Adana Demirspor'un yanı sıra F 2. Lig'den yükselenSarıyer SK, Serikspor ve Vanspor, F 1. Lig'de yer aldılar.

NOT: Bu Tablo yapım aşamasındadır henüz tamamlanmamıştır (2026-27 Sezonu Tablosu)

2010-11 sezonundan beri 1. Lig'de kulüpler Türk vatandaşlığına sahip olmayan üç yabancı oyuncu bulundurma hakkına sahiptir. Ayrıca TFF'nin en son düzenlediği ve 2012-13 sezonundan itibaren geçerli olan yabancı statüsünde alınacak olan en fazla üç yabancı futbolcunun yaş sınırına bakılmaksızın anlaşma yapılabilmesine karar verdi. Ayrıca üç yabancı dışında Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan vatandaşı iki futbolcu ile de yaş sınırına bakılmaksızın sözleşme imzalamak ve müsabakalara çıkarmak mümkündür. Ancak takım bir alt lige düşerse bu yabancı futbolcuları müsabakalarda oynatamaz. Ayrıca, yabancı olan bir futbolcu aynı zamanda Türkiye vatandaşlığına da sahip ise yabancı futbolcu sayılmamakta ve yabancı kontenjanını doldurmamaktadır.
16 Ocak 2015 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu Yıldırım Demirören'in 1. Lig kulüplerinin başkanları ile yaptığı toplantının ardından 2015-16 sezonundan itibaren geçerli olmak kaydı ile yabancı sınırlaması 3'ten 5'e çıkartılmıştır. Bu 5 futbolcunun tamamı ilk 11'de yer alabilecek. Ve ayrıca 18 kişilik müsabaka kadrolarında Türkiye A millî takımında oynama uygunluğu bulunan en az 13 futbolcuya yer verme zorunluluğu getirilmiştir.
Süper Lig'den 1. Lig'e düşen takımlar bir sezon boyunca kadrosunda bulunan yabancı futbolcu sayısı eğer üçten fazla ise yabancı kontenjanını boşaltıncaya kadar bir sezon yabancı futbolcu transferi yapamaz. Ama kadrosunda bulunan yabancı futbolcuları, sayısına ve yaş sınırına bakılmaksızın sözleşmeleri bitene kadar kadrolarında bulundurabilirler. Fakat ellerindeki yabancı futbolcuları 18 kişilik maç kadrosuna en fazla üç yabancı futbolcu (ekstra olarak Türk devletlerinden de en fazla 2 futbolcu) olacak şekilde oynatabilirler. Bu bir sezon bittikten sonra ise bu kulüp Süper Lig'e çıkamamış ise o yabancı futbolcuların sözşleşmeleri devam ediyorsa kulübüyle kalır, eğer sözleşmesi bitmiş ise o kulüp elinde en fazla 3 yabancı futbolcu olacak şekilde o futbolcular ile tekrar anlaşma imzalayabilir.
2015-16 sezonundan itibaren 4 sezon boyunca uygulanacak olan yabancı statüsü 20 Mart 2015 tarihinde karara bağlanarak kamuoyuna duyuruldu. Bu karar çerçevesinde kulüpler istedikleri sayıda profesyonel futbolcuyla sözleşme imzalayacak, fakat A takım listelerinde en fazla 25 futbolcuya yer verebilecek. A takım listesinde, en az 15 futbolcu Türkiye A millî takımında oynama uygunluğuna sahip olacak. En az bir tanesi A millî takımında oynamaya uygun olmak üzere en fazla 3 kaleciye A takım listesinde bulundurulabilecek. Kulüpler, 18 kişilik maç kadrosunda, A millî takımda oynamaya uygun en az 13 futbolcuyu bulundurmak zorunda olacaklar ve bu 13 futbolcudan en az birisinin de kaleci olma zorunluluğu olacak. Takımların müsabaka kadrolarında yer alabilecek 5 yabancı futbolcu da ilk 11'de oynayabilecek. Yabancı uyruklu futbolcularla sözleşme imzalayacak kulüpler Yerli Futbolcu Teşvik Fonuna 1 futbolcu için 20.000 ₺, 2 futbolcu için 40.000 ₺, 3 futbolcu için 60.000 ₺, 4 futbolcu için 150.000 ₺, 5 futbolcu için 300.000 ₺ ve 6 ve üzerindeki her futbolcu için 200.000 ₺ ödeme yapacak.

1268 Kilikya depremi, 1268 yılında 60.000'den fazla insanın ölümüne yol açan çok şiddetli bir depremdir. Deprem Güney Ön Asya'daki Kilikya Ermeni Krallığı'nda meydana geldi. Merkez Adana şehrinin kuzeydoğusuydu. O zamanki adıyla Sis yani Kozan'da olduğu sanılmaktadır. Adana ve çevresi büyük yıkıma uğradı. Deprem günü insanlar günlük rutinlerini gerçekleştirirken hiç beklenmedik korkunç bir ses duyuldu. Ardından sarsıntılar ile şehir yerle bir oldu. Evlerin neredeyse tamamı yıkıldı. İnsanlar kıyametin koptuğunu sandı. Bunların yanı sıra yangınlar ve tsunami de meydana geldi. Adana'ya giden yollar da yerle bir oldu. Enkaz altından kurtulan insanlar bu yüzden şehirde hapsoldu. Açlık, susuzluk vb. pek çok olaydan dolayı enkazda ölmeyen pek çok insan da hayatını kaybetti. Anadolu coğrafyasındaki en ölümcül depremlerden biridir.

Most deadly earthquakes in history

15 Temmuz Şehitler Köprüsü veya eski adıyla Devlet Bahçeli Köprüsü, Türkiye'nin Adana kentinde Seyhan Nehri üzerinde bulunan bir karayolu köprüsüdür. Köprü, 28 Nisan 2023 tarihinde açılmış olup Seyhan ile Yüreğir ilçelerini birbirine bağlamaktadır.
Köprü, 825 m uzunluğa ve 40 m genişliği ile Türkiye'nin en uzun dördüncü köprüsüdür. Her yönde üç karayolu şeridi taşımaktadır. Köprünün günlük trafiğinin 55.000–60.000 araç olacağı tahmin edilmektedir.
Köprü, Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmaya başlandı. 30 Mart 2016 tarihinde düzenlenen törenle temeli atılan köprünün inşaatına resmi olarak başlandı. Köprünün başlangıçta 2017 yılının ikinci yarısında hizmete açılması beklense de çeşitli nedenlerden dolayı açılış 28 Nisan 2023 tarihinde gerçekleşti. Projenin maliyeti 120 milyon TL olarak bütçelenmiştir.
Köprü, başlangıçta 1996 yılına kadar Adana'nın bir ilçesi olan Osmaniye doğumlu olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) genel başkanı Devlet Bahçeli'nin adına Devlet Bahçeli olarak adlandırıldı. Daha sonra 2016'daki 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin anısına 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak adlandırıldı.

1998 Adana-Ceyhan depremi veya 1998 Adana depremi, yaklaşık 6,3 büyüklüğünde depremdir. Deprem, 27 Haziran 1998 tarihinde yerel saatle 16.55'te Çukurova olarak bilinen Türkiye'nin güney bölgesini vurdu.
Bu olay Türkiye'nin beşinci büyük şehri olan Adana ve Adana bölgesinin en kalabalık yörelerinden bir tanesi olan Ceyhan'ı ve bu iki şehir arasında Ceyhan Nehri boyunca yerleşmiş olan köylerde 145 kişinin ölümüne, 1.500 kişinin yaralanmasına ve binlerce kişinin evsiz kalmasına yol açtı. Ceyhan ilçesinde kayıpların ve hasarın çoğu binaların mühendislik yetersizliğinden kaynaklandı. Toplam ekonomik kayıp tahminen 1 milyar US$ dır. Depremde Adana'da 128 Osmaniye'de 7 Mersin'de 4 Hatay'da 5 kişi öldü. Türkiye'nin güney bölgesinde geniş bir alanda hissedildi.

Adana-Ceyhan Depremi 1998. Recep Efe, Dr.Sefa Sekin. (Çantay Kitabevi, İstanbul)

Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi, Türk voleybolunda Efeler Ligi'nden sonra en önemli üçüncü lig konumundadır.

GRUP AŞAMASI: Takımlar maçlarını iki devreli deplasmanlı lig usulüne göre oynayacaktır. Grup maçları sonunda, gruplarını 1.,2. ve 3.(birinci, ikinci ve üçüncü) sırada bitiren 15 takım ile 11 takımla oynanan gruplardan en iyi 4.sırayı alan (galibiyet, puan, set ve sayı averajına göre) 1 takım, toplam 16 takım yarı finale yükselir
LİGDEN DÜŞME: 8'li gruplarda son sırayı alan takım ile 11-12'li gruplarda ise son iki sırayı alan takımlar bölgesel lige düşerler.
ÖNEMLİ: Bir üst ligde takımı bulunan kulüpler Yarı Finalde yer alamaz. Üst ligde takımı bulunan kulübün yerine sıradaki takım Yarı Finalde oynamaya hak kazanır.
YARI FİNAL: 5 grubun 1.,2. ve 3.'leri (birinci, ikinci ve üçüncü) 15 takım ile 11 takımla oynanan gruplardan en iyi 4. sırayı alan (galibiyet, puan, set ve sayı averajına göre) 1 takım toplam 16 takım 4'erli 4 gruba ayrılır. Takımlar Federasyonca belirlenecek illerde tek devreli lig usulü mücadele ederler. Yarı final müsabakaları sonucunda gruplarında 1. ve 2. olan 8 takım Finale kalır.
FİNAL: Yarı Finalden gelen toplam 8 takım 4'erli 2 gruba ayrılır. Federasyonca belirlenecek ilde tek devreli lig usulü maçlarını oynarlar. Final maçları sonunda her iki grubun 1. ve 2.'leri toplam 4 takım 1. Lige yükselir.

2. Lig erkeklerde 5 grupta 51 takım bulunmaktadır.
2024-25 Sezonu Erkekler 2. liginde, geçen yıl ligde kalan 31 takım, bölgesel ligden çıkan 8 takım, bölgesel ligden alınan 7 takım, yerel ligden alınan 5 takım, toplam 51 takımla 5 grup oluşturulmuştur.
Geçen sezon 1. Lig'den düşen 4 takım ve Bölgesel Lig'den çıkan 1 takım ile 2.ligde yer alan 8 takım 2025-26 sezonunda lige katılmamışlardır.

Not:2006'dan beri olan sonuçlar eklenmiştir. Daha öncesi araştırma gerektirmektedir.

5 Ocak Fatih Terim Stadyumu, Adana şehir merkezinde yer almış eski stadyum. 1938 yılında hizmete giren stadyumun adı, Adana'nın 5 Ocak 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtulması ve Türkiye millî futbol takımı ile Galatasaray teknik direktörlüğü yapmış Fatih Terim'den gelmekteydi.

1938 yılında 60 kulvarlı ve 9.600 kişilik olarak hizmete giren stadyum, 1975 ve 1988 yıllarında yapılan tadilatlarla son halini almıştır. Son halindeki kapasitesi 16.095 kişilikti.
Mülkiyeti Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'ne ait Reşatbey Mahallesi, 14 pafta, 1381 ada, 58 parselde kayıtlı 37.315 m²'lik taşınmazın bir kısmı üzerine 1938 yılında 105x70 ebadında 60 kulvarlı 2.000 kişilik kapalı, 7.600 kişilik açık olmak üzere toplam 9.600 kişilik olarak yapılarak hizmete girdi. Stadyumun zemini çimdi.
1975 yılında 700 kişilik maraton tribünü, 1988 yılında 5.000 kişilik kapalı tribün inşaatı tamamlanarak yeniden hizmete giren stadyumun kapasitesi 14.085'e çıkarılmıştı. Maraton tribünü altında 23,90x15,45 ebatlarında 4 adet çok gayeli antrenman salonları bulunmaktaydı. Işıklandırma sistemleri mevcuttu. 2,10 x 1,80 kesitli betonarme box sistemli 2 adet sporcu çıkış tünelleri ve akordeon sistemli açılır-kapanır hakem çıkış tüneli bulunmaktaydı.
Tesis bünyesinde; 5 adet amir odası, muhasebe, saha komiseri, personel odası, 2 adet kazan dairesi, depo, ışıklandırma kumanda odası, artezyen ve trafo odası bulunmaktaydı. Kapalı tribünde, ses düzenlenmesi, canlı yayın, medya bölümleri bulunmaktaydı. 4 adet sporcu 1 adet hakem soyunma odaları, WC ve duşları mevcuttu.
25 Ocak 2014 tarihinde stadyumun ismi Adana 5 Ocak Fatih Terim Stadyumu olarak değiştirildi. Stadyumdaki son maç 14 Şubat 2021'de, Adanaspor ile Adana Demirspor arasında gerçekleştirildi. Stadyumdaki son golü, Adana Demirspor oyuncusu Lucas Rangel atmıştı. Stadyum 2021 yılının temmuz ile eylül ayları arasında yıkıldı.

www.worldstadiums.com Adana

Adana iline bağlı 15 ilçe bulunmaktadır.

Aladağ
Ceyhan
Çukurova
Feke
İmamoğlu
Karaisalı
Karataş
Kozan
Pozantı
Saimbeyli
Sarıçam
Seyhan
Tufanbeyli
Yumurtalık
Yüreğir

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Feke Belediye Başkanı Cömert ÖZEN (Y.Refah Partisi) ve Saimbeyli Belediye Başkanı Mahmut DAL (Bağımsız), 14 Ağustos 2024 tarihinde AK Parti'ye geçmişlerdir.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
Adana Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 79, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 327'dir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Adana İl Nüfusu: 2.283.609'tür (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.844 km2dir. İlde km2ye 165 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 1.762 kişi ile Seyhan'dır.) İlde yıllık nüfus %0,14 oranında artmıştır. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 15 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 831 mahalle bulunmaktadır. Nüfus en çok artan ilçe: Sarıçam (%4,70), nüfusu en çok azalan ilçe: Feke (-%3,29)

^a Adana'nın büyükşehir statüsü alması nedeniyle 1985 sonrasında il merkezi nüfusu tabloda yer almamıştır.  ^b Bahçe, Düziçi, Kadirli ve Osmaniye, yeni kurulan Osmaniye iline bağlandığı için 1990 sonrası veriler tabloda yer almamıştır. Bkz. Osmaniye'nin ilçeleri

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

Adana şehri
Adana ilindeki yerleşim yerleri listesi

Adana 01 FK, 2016 yılında Adana ilinde kurulmuş bir futbol kulübüdür. 2. Ligde mücadele etmektedir.

2016 yılında Adana Ülkügücü adıyla kurulan kulüp, 2021-2022 sezonu sonunda Adana Süper Amatör Ligi'ni 2. sırada tamamladı. Ancak COVID-19 pandemisi dolayısıyla play-off maçlarının oynanmaması üzerine ertesi sezon Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmeye hak kazandı. Bölgesel Amatör Lig 2020-2021 sezonu COVID-19 salgını nedeniyle oynanmadı. Kulüp, 2021-2022 sezonu başında adını Adana 1954 FK olarak değiştirdi ve aynı sezon Bölgesel Amatör Lig 4. Bölge 1. Grup'ta şampiyon olarak play-off maçları oynama hakkı elde etti. 4. Bölge play-off'unda Kepez Belediyespor'a penaltılara uzayan maçta kaybederek elendi. 2022-23 Bölgesel Amatör Lig'de 7. grupta oynadığı 15 maçta 11 galibiyet ve 4 beraberlik alan takım, depremler öncesinde ligde ilk sırada yer aldığı için TFF tarafından 3. Lig'e yükseltildi. 2023-2024 sezonunu şampiyon tamamlayarak 2. Lig'e yükseldi.
Kulübün Adana 1954 FK ismi 2024 yılında Adana 01 FK, renkleri de sarı-siyah olarak değiştirildi.

2. Lig: 3 sezon
2024-

3. Lig: 1 sezon
2023-2024

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2021-2023

Amatör Lig: 5 sezon
2016-2021

TFF.org'da Adana 01 FK
Instagram'da Adana 01 FK
X'te Adana 01 FK
Facebook'ta Adana 01 FK

Adana Atlı Spor Kulübü, Adana'da bulunan at biniciliği alanında faaliyet gösteren kulüp.

1985 yılında Suphan Tekin, Nusret Balkaroğlu ve Behçet Homurlu tarafından başlatılan çalışmaların ardından 5 Kasım 1991 tarihinde Adana'da kurulmuştur. Dönemin siyasileri ve üyelerin yardımlarıyla tesislerin inşaatına başlanmıştır.
Sırasıyla başkanlar

Suphan TEKİN: Kurucu Başkan 1991-1997
Behçet HOMURLU: Başkan 1997-1998
Mehmet BULDURGAN: Başkan 1998-1999
Behiç PAKYÜREK: Başkan 1999-2001
Adil BAŞOĞLU: Başkan 2001-2002
Esat TUĞBERK: Başkan 2002-2008
Suha Mutlu: Başkan 2008-

Türkiye Binicilik Federasyonu'na bağlı olan Adana Atlı Spor Kulübü'nün milli binicisi yoktur. 20x60 m boyutlarına sahip bir kapalı manej, 40x80 m boyutlarında bir açık manej, 30x30 m boyutlarında bir ısınma sahası, 3 adet 44 boxluk ahır, 6 adet padok mevcuttur. Kulübün aktif yarış koşan ve lisanslı sporcu sayısı 13 tür

Adana Atlı Spor Kulübü Resmi sitesi 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Binicilik Federasyonu 25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana ASKİ SK, 2001 yılında Tarsus merkezli olarak kurulan spor kulübü 2014 yılından itibaren Adana Su ve Kanalizasyon İdaresine devredilmiştir. Basketbol, voleybol, futbol, güreş, karate, atletizm ve boks branşlarında faaliyet gösteren kulübün başkanı Şevket Can'dır. Tarsus Belediyespor'a bağlı bir branş takımı olarak kurulan takım 5 Haziran 2014 tarihinde Adana Su ve Kanalizasyon İdaresine devredilerek Adana ASKİ adını almıştır.
Kulübün en başarılı takımı olan kadın basketbol takımı Kadınlar Basketbol Süper Liginde yer almakta ve maçlarını Tarsus Spor Salonu'nda oynamaktadır. Erkek futbol takımı ve kadın voleybol takımı ise kendi branşlarında amatör liglerde mücadele etmektedir. Güreş, karate, atletizm ve boks ve uzakdoğu sporları takımları ise branş federasyonlarının çeşitli organizasyonlarda boy göstermektedir.

2007-08 Türkiye Kadınlar Basketbol 2. Ligini nağmalup olarak tamamlamış ve Türkiye Kadınlar Basketbol Süper Ligine yükselmiştir.
Türkiye Kadınlar Basketbol Ligindeki ilk yılı olan 2008-09 sezonunda play-offlara kalmış ve çeyrek finalde Mersin Büyükşehir'e 2 - 1 yenilerek sezonu tamamlamıştır. 2009-10 sezonunda play-off çeyrek finalinde Galatasaray'a 2 - 0 ve 2010-11 sezonunda play-off çeyrek finalinde BOTAŞ'a 2 - 1 yenilerek elenmiştir. 2010-11 sezonu Türkiye Kupası yarı finalinde Beşiktaş'ı 68 - 63 mağlup ederek Galatasaray'ın finaldeki rakibi olmuş fakat final maçını 68 - 53 kaybederek gümüş madalyanın sahibi olmuştur. 2011-12 sezonunun normal sezonunu onbirinci tamamlamış ve ve statü gereği play-out grubunda yer almıştır. Play-Out grubunu ikinci tamamlayarak bir sonraki sezon yine 1. Ligde devam etme hakkı kazanmıştır. 2012-13 sezonunda play-off çeyrek finalinde Kayseri Kaski'ye 2 - 0 yenilerek sezonu tamamlamıştır. 2013-14 sezonunda normal sezonu onbirinci sırada tamamlayarak play-offlara kalamamış, bir sonraki yıl 1.ligde mücadeleye devam etmektedir.

 Türkiye Kupası:
 İkinci (2): 2010-11, 2014-15
 Türkiye Kadınlar Basketbol 2. Ligi
 Şampiyon (1): 2007-08

X'te Adana ASKİ SK

Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (ATÜ), 2011 yılında Adana'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 31 Mart 2011 tarihinde çıkardığı 6218 Sayılı Kanun'la kurulmuştur. ATÜ akademik olarak; 1 enstitü, 7 fakülte ve 1 yüksekokuldan oluşmaktadır.
ATÜ'nün rektörlüğünü Ağustos 2024 tarihinden bu yana Prof. Dr. Adnan Sözen yürütmektedir. Üniversite 2017 yılında kendi yerleşkesi olan Sarıçam Yerleşkesi'ne taşınmıştır. Üniversitenin adı 2019 yılında Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.
Yükseköğretim Kurulu kararları doğrultusunda, üniversitenin Havacılık ve Uzay Bilimleri alanında ihtisaslaşması kararlaştırılmıştır. Bu doğrultuda kampüs kuzeybatısına 240 metre uzunluğunda bir insansız hava aracı pisti inşa edilmiştir.
2023-2024 eğitim-öğretim yılını; 147'si doktora, 519'u yüksek lisans öğrencisi olmak üzere toplam 4869 öğrenci ve 420 akademik personel ile tamamlamıştır. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi'nde 734, Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi'nde 394, İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde 2042, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü'nde 650, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi'nde 239, Mühendislik Fakültesi'nde 1854, Bilişim Teknolojileri Meslek Yüksekokulu'nda 150 kayıtlı olmak üzere toplam 6063 öğrenci bulunmaktadır. 2024 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 34 profesör, 64 doçent, 111 doktor, 75 öğretim görevlisi ve 131 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 415 akademik personel görev yapmaktadır.

Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi
Bilgisayar Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği
Yapay Zeka Mühendisliği
Bilişim Sistemleri Ve Teknolojileri
Bilgi Güvenliği Teknolojisi
Veri Bilimi Ve Analitiği
Mühendislik Fakültesi
Biyomühendislik
Elektrik – Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Maden Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği
İşletme Fakültesi
İşletme
Uluslararası Ticaret ve Finansman
Yönetim Bilişim Sistemleri
Turizm İşletmeciliği
Siyasal Bilgiler Fakültesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Uluslararası İlişkiler
Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi
Havacılık ve Uzay Mühendisliği
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Mimarlık
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Psikoloji
Türk Dili ve Edebiyatı
Mütercim Tercümanlık

Yabancı Diller Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Teknoloji Transfer Ofisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
İleri Teknolojiler Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kariyer Planlama Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü

Barınma İmkânı
Adana, öğrencilerin barınma imkânı açısından şanslı olduğu şehirlerden biridir. Şehirde birçok devlet yurdu ve özel yurt bulunmaktadır. Üniversite yerleşkesinin etrafında öğrencilerin barınabileceği birçok daire de bulunmaktadır. Sarıçam bölgesinde kira fiyatları daha uygun olduğu için üniversite etrafındaki daireler öğrenciler tarafından da tercih edilmektedir. Ayrıca kampüs bitişiğinde 3 bloktan oluşan 1300 kişilik Kut'ül Amare Erkek Öğrenci Yurdu bulunmaktadır. Aşağıda Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı olan devlet yurtlarının isimleri verilmiştir.

Adana Öğrenci Yurdu
Çukurova Erkek Öğrenci Yurdu
Fevzi Çakmak Kız Öğrenci Yurdu
Kut'ül Amare Erkek Öğrenci Yurdu
Mahmut Sami Ramazanoğlu Kız Öğrenci Yurdu
Sabancı Kız Öğrenci Yurdu
İngilizce Eğitim
Üniversite, British Council'in yükseköğretim kurumları için geliştirmiş olduğu “Yükseköğretimde İngilizce Eğitim Kalitesinin Geliştirilmesi Programı” için Türkiye'de belirlemiş olduğu 5 pilot üniversiteden biridir. Ayrıca “Pearson Assured” tarafından akredite edilmiş, dolayısıyla da kalite güvencesi sağlanmış bir İngilizce eğitimi vermektedir. ATÜ birkaç bölüm haricinde tamamıyla %100 İngilizce eğitim vermektedir. Buna bağlı olarak birçok bölümde yabancı öğretim üyeleri bulunmaktadır.

Bilgisayar Mühendisliği (%100 İngilizce)
Yazılım Mühendisliği (%100 İngilizce)
Yapay Zeka Mühendisliği (%100 İngilizce)
Biyomühendislik (%100 İngilizce)
Elektrik – Elektronik Mühendisliği (%100 İngilizce)
Endüstri Mühendisliği (%100 İngilizce)
Enerji Sistemleri Mühendisliği (%100 İngilizce)
Gıda Mühendisliği (Türkçe)
İnşaat Mühendisliği (%100 İngilizce)
Maden Mühendisliği (%100 İngilizce)
Makine Mühendisliği (%100 İngilizce)
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği (%100 İngilizce)
İşletme (%100 İngilizce)
Uluslararası Ticaret ve Finansman (%100 İngilizce)
Yönetim Bilişim Sistemleri (%100 İngilizce)
Turizm İşletmeciliği (%100 İngilizce)
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (%100 İngilizce)
Uluslararası İlişkiler (%100 İngilizce)
Havacılık ve Uzay Mühendisliği (%100 İngilizce)
Mimarlık (Türkçe)
Mütercim Tercümanlık (%100 İngilizce)
Öğrenci Toplulukları
Üniversitede; Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı bünyesinde 23 aktif topluluk bulunmaktadır.

Kütüphane
ATÜ Kütüphanesi'nde 27.000 üzerinde basılı kaynağın yanı sıra, 66.500 e-dergi, 240.000 e-kitap, 23.000 e-sesli kitap bulunmaktadır. 41 adet elektronik veritabanı ve basılı popüler kültür, sanat, edebiyat ve bilim dergileri de bulunmaktadır. Şu an Mühendislik Fakültesi binasında bulunan kütüphane, ilerleyen yıllarda kendi binasına geçecek ve envanterini genişletecektir.
Yemek ve Ulaşım Hizmeti
Yemekhane rezervasyon sistemi ile çalışmaktadır. Haziran 2024 itibarıyla rezervasyonlu yemek ücreti 10 TL, rezervasyonsuz yemek ücreti 30 TL'dir. Ulaşım Hizmetlerine gelecek olursak; bu konu iki başlık altında incelenmelidir. Birincisi Adana'ya olan ulaşımdır. Adana Otogarı ve Çukurova Uluslararası Havalimanından gün boyu Türkiye'nin her yerine ulaşmak mümkündür. Özellikle Çukurova Uluslararası Havalimanı bünyesinde her gün İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Trabzon, Van ve Kıbrıs uçuşları düzenlenmektedir. ATÜ Kampüsü içerisinde Adana Büyükşehir Belediyesine ait olan otobüs garajı bulunmaktadır. Bu sayede 116, 121, 144, 151, 155, 160-A, 160-B otobüs hatları ile kampüse ulaşmak mümkündür.

Adem Ersoy (2011-2015)
Aykut Gül (2015-2016;vekaleten)
Mehmet Tümay (2016-2024)
Adnan Sözen (2024-)

Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 30 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Altın Koza Film Festivali, her yıl Türkiye'nin Adana şehrinde düzenlenen uluslararası film festivalidir. Festivalde, jüri tarafından seçilen filmlere, çalışanlarına ve oyuncularına "Altın Koza" heykelciği ödülü verilmektedir. Festival, ilk olarak 15-22 Mayıs 1969 tarihleri arasında Altın Koza Film Festivali adıyla düzenlenmiştir. 2009 yılında Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali adını alan festival, 2016 yılında ise adını, Uluslararası Adana Film Festivali olarak değiştirilmiştir.
Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Öğrenci Filmleri Yarışması, Dünya Sineması Örnekleri, Özel Bölümler, Kısa Film Bölümleri yer almaktadır. Ayrıca 2015 yılında ilk kez "Adana Konulu Senaryo Yarışması" festivalin yarışmalı bölümlerine eklenmiştir.

Çukurova’nın ürünü pamuğu simgeleyen Altın Koza Film Festivali ilk kez 1969 yılında ‘Altın Koza Film Şenliği’ adıyla Adana Belediyesi ve Adana Sinema Kulübü öncülüğünde gerçekleştirildi. Türk Film Arşivi'nin katkılarını da yanına alan Altın Koza Film Festivali, o tarihten bu yana her yıl zenginleşen içeriği ile sadece Çukurova’nın değil, Türkiye'nin en önemli kültür – sanat etkinliklerinden biri oldu.
Şenlik, ilk kez düzenlendiği 1969 yılından itibaren Türk sinemasına verdiği ödüllerle destek olmaya başladı. İlk yıl, Metin Erksan, Kuyu filmi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında Altın Koza'yı evine götürürken, Fatma Girik, Ezo Gelin ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney, Seyyit Han ile En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine sahip olan ilk Altın Kozalı sanatçılar oldu.
1973 yılına kadar Şenlik beş kez sinemaseverlerle buluştu. Ancak Altın Koza, ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle on sekiz yıl sürecek bir suskunluğa gömüldü. 1992 yılında Adana Büyükşehir Belediyesi, Adanalılar ve sanat dünyasından gelen “Altın Koza yeniden canlansın” talebini sonuçsuz bırakmayarak Şenliği, Türk sanat dünyasına yeniden armağan etti. Altın Koza, bu süreçte Adana kültür sanat yaşamındaki boşluğu doldurması gerektiğini düşünerek sinema şenliğini bir kültür sanat festivaline dönüştürdü.

Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali, 1992'de düzenlediği Ulusal Uzun Film Yarışması'nın yanı sıra Türk Sineması'nın geleceğine de sahip çıktı. Festival, Öğrenci Filmleri Yarışması‘nı da programına ekledi ve Türkiye'de ilk kez bu alanda yarışma düzenleyen Festival oldu. Altın Koza Kültür ve Sanat Festivali ayrıca resim, tiyatro, müzik, fotoğraf ve düşünsel çalışmaları Adanalı sanatseverlerin beğenisine sundu.
1998'de Adana depremine duyarsız kalamayan Adana Büyükşehir Belediyesi Yönetimi o yıl Altın Koza bütçesini depremzedeler için kullanarak Festivali düzenlememe kararı aldı. 1999'da ise Marmara depremi nedeniyle ülkede ulusal yas ilan edilmesi sonucu Festival gerçekleştirilemedi. Festival bütçesi o yıl da Marmara depreminden zarar gören depremzedelere aktarıldı.
1999 yılı itibarıyla Altın Koza yıla yayılan kültür sanat etkinlikleriyle devam etti. 7 yıllık aradan sonra 12. Altın Koza Film, Kültür ve Sanat Festivali adıyla 2005 yılında 31 Mayıs – 05 Haziran tarihleri arasında yapıldı. 2005 yılından bu yana kesintisiz devam eden Festival, programına eklediği ‘Dünya Sineması’ ve ‘Akdeniz Filmleri Seçkisi’ ile uluslararası kimliğe bürünmüş ‘Akdeniz Ülkeleri Uluslararası Kısa Film Yarışması’ ile de bu kimliğini pekiştirmiştir.
Altın Koza Film Festivali, Akdeniz ülkelerinin yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nden Japonya’ya kadar dünyanın pek çok ülkesinden filmi, sektörün her alanında görev yapan sinema profesyonelini konuk eden bir sinema platformu haline gelmiştir. Festival her yıl Türk sinemacıların yanı sıra Avrupa’dan da yaklaşık 700 konuğu ağırlamakta ve her yıl yaklaşık 70 bin izleyiciye ulaşmaktadır.
2015 yılında festivalin yarışmalı bölümleri 'Adana Konulu Senaryo Yarışması' eklenmiştir.2016 yılında da ismi Adana Film Festivali olarak değişmiştir. İlk defa bu isimle 23. Uluslararası Adana Film Festivali düzenlenmiştir. Festivalin 2019 yılında ise yeniden eski adını alarak "Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali" olarak anılmaya başlamıştır.

Resmi site

Adana Arkeoloji Müzesi (Adana Müzesi),  Türkiye'nin en eski müzelerinden biri olup 2017'en beri Adana'nın Seyhan ilçesinin Döşeme Mahallesindeki eski Millî Mensucat Fabrikasındaki Adana Müze kompleksinde hizmet veren arkeoloji müzesidir..
Türkiye Cumhuriyetinin ilanından bir yıl sonra, 1924 yılında kurulan bu müze, Türkiye'nin en eski on müzesinden birisidir ve Cumhuriyet tarihinin ilk yüzyılında önemli bir yer edinmiştir.
Müze, Prehistorik dönemden itibaren insanlık tarihine ilişkin bilgilerin metinler, görseller, dioramalar ve canlandırmalarla sunulduğu sekiz salon içermektedir. Müze koleksiyonu, tarih öncesi dönem eserlerinin yanı sıra Hitit, Asur, Fenike, Frig, Arkaik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş eserler, heykeller, kitabeler, lahitler, steller ve mimari parçalar gibi objeleri; ayrıca pişmiş topraktan üretilmiş çanak, çömlek, çeşitli kaplar, silindir ve damga mühürler, sikkeler ve diğer arkeolojik buluntuları içermektedir.
Sergilenen başlıca eserler arasında Hatti Fırtına Tanrısı Tarhunda'ya ait taş heykel, Anadolu hiyeroglif yazıtlı anıtı, Babil anıtı, Roma dönemine ait mermer insansı lahit ve Akhilleus lahdi ile Seyhan ilçesinde denizden çıkarılan bronz erkek heykeli yer almaktadır.

Adana Arkeoloji Müzesi Cumhuriyetin ilanından hemen sonra 1924 yılında kurulmuş olup, Türkiye'nin en eski on müzesinden biri olma unvanını taşımaktadır. İlk olarak çevredeki sütun başlıkları ve lahitlerin Polis Dairesinde toplanmasıyla kurulan müze, Halil Kamil Bey'in müdür olarak atanması ve başarılı çalışmaları sonunda, 1928'de Taşköprü'nün başında şimdi yıkılmış olan Cafer Paşa Camii'nin Medresesi'nde ziyarete açılmıştır. 1950 yılında, Kuruköprü'de yer alan ve bir dönem etnografya müzesi olarak kullanılan Kuruköprü Anıt Müzesi'ne taşınmıştır.

Bir süre sonra medresesinin yıkılmasının ardından müze, Kuruköprü mahallesindeki Rum Anıt Kilisesi’ne taşındı ve "Adana Müzesi" adıyla hizmet verdi. Müze müdürü Rıza Yalgan'ın çalışmaları sonucu 1935'te Çukurova'nın etnografyasını anlatmak amacıyla müzeye yeni bir bölüm eklendi. Böylece müze, "Adana Arkeoloji ve Etnografya Müzesi" oldu.

1966'da Reşatbey mahallesinde yeni bir müze binasının yapımı başladı. Bina tamamlanınca arkeolojik eserler yeni müze binasına taşındı. Adana Arkeoloji Müzesi, 5 Ocak 1972'de açılışı yapılan müze binasında 30 yıl kadar hizmet verdi.
Kuruköprü'deki bina ise bir süre müze deposu olarak kullanıldıktan sonra 1983'teki restorasyon çalışmalarının ardından Etnografya Müzesi olarak hizmete vermiştir.

Adana'da kentin ilk fabrikalarından biri olan Milli Mensucat Fabrikasının 2013'te bir müze kompleksi olarak kullanılmak üzere restore edilmesine karar verilmiştir. 2017'de restorasyonun ilk etabı tamamlandığında Adana Arkeoloji Müzesi, bu yeni müze kompleksine taşındı. Müze, yeni binasında 18 Mayıs 2017 tarihinde ziyarete açıldı.
Restorasyonun ikinci etabı, 2018'de tamamlandı ve Mozaik Teşhir Salonu ziyarete açıldı. Bu alanda, Roma dönemine ait Roma dönemlerine tarihlenen 16 mozaik yer alır. Müze, yeni yerine taşındıktan sonra Turex Uluslararası Fuarcılık tarafından düzenlenen “Shining Star Awards’ 2019 Eğlence, Etkinlik ve Rekreasyon Ödülleri'nde “En Başarılı Müze ve Ören Yeri” kategorisinde ödüle değer görülmüştür.

Adana Arkeoloji Müzesi'nde, Adana ve çevresinden derlenen arkeolojik eserler ile Gözlükule höyüğü (Tarsus), Yümüktepe höyüğü (Mersin), Karatepe antik kenti, Soğuksutepe gibi höyük ve iskân yerlerinde yapılan arkeolojik kazılarda çıkan eserler ile bulunur. Bu eserler, prehistorik (tarih öncesi), Hitit, Asur, Fenike, Frig, Helenistik, Roma ve Bizans devirlerine ait kitabe heykel, lahit, mimari parçalar stel gibi taş eserler, pişmiş topraktan yapılmış çanak, çömlek, çeşitli kaplar, silindirik ve magma mühürleri, madeni paralar ve diğer arkeolojik buluntulardır.
Müzede ayrıca Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait islami eserler ile, giyim kuşama, halk sanatlarına ve el işlerine, yörük çadırlarına ve yörüklerce kullanılan eşyaya ait derlenmiş etnografya malzemesi de yer alır.

1958'de Tarsus'ta bulunup Adana Arkeoloji Müzesi'ne taşınan 3843 envanter sayılı lahit, müzenin önemli eserlerindendir. Lahdin uzun yüzlerinden birinde, Truva kahramanlarından Hektor'un fidye karşılığında kurtarılması, sağda Kral Priamos'un Akhilleus'ten yardım istemesi ve solda kralın arabasından inmesi, arka planda ise ejderhaları tasvir eden kabartmalar yer almaktadır.

Boğaların çektiği bir araba üzerinde ayakta duran fırtına tanrısını temsil eden 2,5 metre yüksekliğindeki heykel, müzede teşhir edilen önemli eserlerdendir. 1998 yılında Adana'nın Cine köyündeki bir tarlada gömülü olarak bulunmuştur.

Adana'daki Müzeler 26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Adana Arkeoloji Müzesi Bilgi Afişi

Adana Atatürk Evi Müzesi, 15 Mart 1923 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk ve eşi Adana'yı ziyareti sırasında konakladığı, 1981'de müzeye çevrilmiş müze-ev.
Adana Seyhan Caddesi üzerindedir. Ramazanoğulları ailesine mensup Suphi Paşa'ya ait olan bina, Atatürk Bilim ve Kültür Müzesi Koruma ve Yaşatma Derneği'nce kamulaştırılmış ve restore edilmiştir. ve 1981 yılında, Atatürk'ün 100. doğum yılı dolayısıyla, Müze Müdürlüğüne bağlı bir müze olarak ziyarete açılmıştır.
Her yıl 15 Mart'ta Mustafa Kemal Atatürk'ün Adana'ya gelişi resmi töreni bu müzede tertiplenir. Müzede Atatürk'ün Adana seyahati ile ilgili fotoğrafları, bilgiler ve belgelerle birlikte, etnografik eserler de sergilenmektedir.

19. yüzyılda yapılmış klasik Adana evlerine benzemektedir. İki katlı, çıkmalı, kırma çatılı, duvarları taştan kâgir bir yapıdır. Kültür Bakanlığı tarafından Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiş koruma altına alınmıştır.
Müzenin alt katında 2 oda bulunmaktadır. Bu odalar Çalışma Odası ve kütüphanedir. Çalışma odasında Türk Kurtuluş Savaşı döneminde ve sonrasında çıkan yerel gazeteler yer almaktadır. Bunlar Yeni Adana, Türk Sözü, Çukurova, Dirlik gazeteleridir. Kütüphanede ise bağış yoluyla toplanmış Osmanlıca ve Türkçe dilinde 2000 kadar kitap mevcuttur.
Müzenin üst katında ise sofada Nevzat Duruak tarafından yapılmış bir Atatürk heykeli bulunur. Sofadan ayrı 9 oda bulunmaktadır. Bunlar yatak, çalışma, basın, mücahitler, oturma, Hatay, silah, yaver, Kuvâ-yi Milliye odalarıdır.

Yatak odası:Pirinç karyola ile desteklenmiş sim işlemeli bir yatak, masa örtüsü ve Maraş işi iki koltuk, elbise dolabı.
Çalışma odası:bir Maraş işi koltuk, masa, sandalye, telefon, dolap ve Atatürk portresi.
Basın odası:Vitrin içerisinde muhafaza Yeni Adana Gazetesinin ciltlenmiş Pozantı nüshaları, çalışanların resimleri,
Mücahitler odası:Abdülgani Girici'nin ve diğer mücahitlerin resimleri, Abdülgani Girici'ye ait madalya ve Mustafa Kemal Atatürk'ün vefat vaktine ayarlanmış bir saat,
Oturma odası:Ceviz ağacından yapılma bir sandalye, nargile, madeni mangal, yöresel kilim ve halılar,
Hatay odası: Mustafa Kemal'in Adana'yı ziyareti sırasında Fransız işgalinden rahatsız olan Ayşe Fıtnat hanım liderliğindeki heyeti kabul etme olayını canlandıran mankenler, ceviz oynalı sehpa, Türk bayrağı ve Hatay'dan gelen heyetin çeşitli suretlerii.
Silah odası:çeşitli boyutlarda tüfek ve tabancalar, paşa apoleti, Mustafa Kemal'in veladet ettiği evin maketi, Osmaniye'den Anıtkabir'e giden taşlardan bir parça, vitrin içerisinde muhafaza çeşitli yıllara ait madeni paralar.
Yaver odası. Mustafa Kemal'in yaverinin kaldığı oda içerisinde bir pirinç karyola ile desteklenmiş sim ve gümüş işlemeli örtüye sahip yatak, ceviz kaplamalı bir elbise dolabı, madeni ibrik, leğen.
Kuvâ-yi Milliye odası: Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Kuvâ-yi Milliye'nin kuruluşunda ve döneminde yer almış kişilerin büstleri

Adana'daki Müzeler 26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyükşehir Belediyesi Adana Basketbol, Adana'yı Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde temsil eden basketbol takımıdır.

Mersin Basketbol Gençlik ve Spor Kulübü, 2014-2015 sezonunda oynadığı TKBL maçları sonucunda Kadınlar Basketbol Süper Ligine çıkmayı başaramamış ve hedefini ertesi sezona bırakmıştır. 2015-16 sezonunda da ise takım oynadığı maçlar sonucunda tarihinde ilk kez Kadınlar Basketbol Süper Ligine yükselmiştir. Böylelikle 2016-17 sezonu itibarı ile Mersin şehrinin kadın basketbolunda ikinci takımı olma unvanına da sahip olmuştur. Kulüp 01.08.2016 tarihinde Mersin'e sağlık sektöründe hizmet eden Mersin Doğuş Hastanesi ile isim sponsorluğu konusunda anlaşmış ve yeni sezonda Süper Ligde MBK Doğuş Hastanesi adıyla mücadele etmiştir.
Takım Mersin'den Adana'ya taşınmış ve adı Adana Basketbol Kulübü olmuştur.

TBF Kulüp Profili 23 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Bedesteni, Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa tarafından 1531-1540 yılları arasında yaptırılan tarihi bir yapıdır ve Adana Ulu Camii külliyesi içinde yer alır. Bu yapı, Ramazanoğlu Vakfıyeleri'nde "Sekiz Kapılı Çarşı" olarak anılmaktadır.

16. yüzyılda inşa edilen Adana Bedesteni, Hicri 954 tarihli Vakfiyede bahsedildiği üzere çarşı içerisinde 65 dükkân ile 4 peyke barındırmaktadır. Bu peykelerde pirinç, yağ, bal, pekmez, un, incir, kuru üzüm, buğday ve arpa gibi ürünler satılmaktaydı. Ayrıca pazar yeri sakinleri için 300 sofa (sergi yeri) ve hayvan alım satımı için boş arazi bulunmaktaydı. Tüm bu alanlar surla çevrili olup, sekiz kapısı vardı. Faroqhi'nin 1994'te "Osmanlıda Kentler ve Kentliler" adlı eserinde Adana'da dikkat çekici boyutlardaki bu hanlar kompleksinden bahsetmektedir. Çarşının, sadece dükkânlardan oluşan bir bütün olmadığı, Ramazanoğullarının vakıf eserlerinden oluşan dokunun ve Ulu Cami Külliyesi'nin bir parçası olduğu belirtilmektedir.

Birçok dükkân, orijinal mimari özelliklerini yitirmiş durumdadır. Ancak, yapılan yeniliklerle dükkânlarda birim ölçeğinde bozulmalar yaşanmış olsa da, bütün olarak Adana'nın tarihi ticaret merkezinin ana nüvesini oluşturmaya devam etmektedir. Özellikle bedesten olarak adlandırılan kısımda ve Ali Münif Yeğenağa Caddesi üzerindeki dükkân sırasında yapının özgün mimari özellikleri hala korunmaktadır. Ancak, çarşının özgün halindeki hacimsel bütünlüğü artık hissedilmemektedir. Günümüzde hâlen ticari fonksiyonlarını sürdüren bedesten ve arasta, yoğun taşıt trafiği olan Ali Münif Yeğenağa Caddesi'nin etkisi altında, hem fiziksel hem de fonksiyonel olarak olumsuz bir şekilde etkilenmektedir.

Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir tiyatro merkezidir. Merkez, Adana Büyükşehir Belediye Binası içerisinde yer almaktadır. Sayısız tiyatro gösterileri, konserler ve konferanslara ev sahipliği yapmış olup kentin hâlen faaliyet en eski tiyatro salonudur.
Tiyatro, 1938'de bir Halkevi olarak inşa edildi. 1951 yılında, Türkiye'deki tüm Halkevleri'ni kapatan ulusal hükûmetin getirdiği yasanın ardından belediye binasına dönüştürülmüştür. 1958 yılında kurulan Adana Şehir Tiyatrosu, 15 Ekim 1958'de Harput'taki ilk Amerikalı oyununu sergiledi. Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası, ilk konserini 1992 yılında salonda gerçekleştirdi.
525 kişilik tiyatro salonu, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ve Adana Şehir Tiyatrosu'nun daimi merkezidir. Senfoni Orkestrası her cuma, Ekim-Mayıs ayları arasında konser vermektedir. Şehir tiyatrosu, haftada iki kez sahne almaktadır. Birkaç özel tiyatro, konser grubu da yıl boyunca tiyatro salonunda sahne alır.

Adana Demirspor, resmî olarak 28 Aralık 1940'ta Adana'da kurulmuş, renkleri mavi-lacivert olan spor kulübüdür. 2. Lig'de mücadele etmektedir. 1960 yılında Adana kentinin TFF tarafından organize edilen profesyonel ligde temsil edilen ilk takımıdır. Bu şekilde İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarından sonra profesyonel ligde oynayan ilk takım olmuştur.
6 Şubat 2021 tarihine kadar maçlarını 16.095 kişilik 5 Ocak Fatih Terim Stadyumunda oynamıştır. Ankaraspor'la oynanan son maçtan sonra, maçlarını Yeni Adana Stadyumunda oynamaya başlamıştır. Şu anda futbol şubesinde faaliyetlerini sürdüren kulübün geçmişte özellikle yüzme ve sutopu şubelerinde de ulusal ve uluslararası başarıları olmuştur. 30 Nisan 2021 tarihinde ise kulüp şirketleşmiştir. 2020-21 sezonunda 1. olarak doğrudan Süper Lig'e yükselmiştir. Süper Lig'de 26 yıl aradan sonraki ilk sezonunu 9. sırada tamamlamıştır. 4 sezon kaldığı Süper Lig'den 2024-25 sezonunda düşmüştür.
Bu dönemde 2022-23 sezonunu lig 4.'sü olarak tamamlayarak tarihindeki en başarılı Süper Lig sezonunu yaşayan kulüp, Fenerbahçe'nin Türkiye Kupasını kazanmasıyla birlikte Konferans Ligine katılmaya hak kazanmış ve tarihinde ilk kez Avrupa kupalarında ülkeyi temsil etme hakkına sahip olmuştur.

II. Dünya Savaşı sırasında, silah altında bulunan askerler dışındaki gençleri savaşa hazırlama amacıyla çıkartılan Sivil Savunma Mükellefiyeti adı altındaki yasayla, kamu ve özel sektörde 500 kişiden fazla eleman çalıştıran kuruluşların bir spor kulübü kurmaları mecburiyeti neticesinde 1938 yılında TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesi içerisinde temelleri atılan kulübün ilk kurucu üyeleri Eşref Demirağ, Vasfı Ramazan, Hasan Silah, Hikmet Tezel, Feridun Kuzeybay, Seha Keyder, Emin Ersan, Esat Gürkan ve Kenan Gülgün'dür. Adana Demirspor futbolun dışında yüzme, sutopu, bisiklet ve güreş dallarına da büyük önem vermiştir.
Adana'nın ilk kulüpleri sayılan İdman Yurdu, Torosspor ve Seyhanspor dışında yine müessese takımı olan Millî Mensucat ve Adana Demirspor gibi ligi oluşturan takımların katılımıyla Çukurova Futbol Ligi oluşturulmuştur. 1942 yılından 1953 yılına kadar Adana Demirspor bölge şampiyonu olarak gruplara katılmaya hak kazanmıştır. 1947 yılında grup şampiyonu olmuş, Ankara'da yapılan Türkiye Futbol Şampiyonası final karşılaşmalarında Ankara Demirspor ve Fenerbahçe'nin ardından Türkiye üçüncüsü olma başarısı göstermiştir. 1951 yılında Balıkesir'de yapılan final karşılaşmalarında Beşiktaş ve Altay'ın ardından Türkiye üçüncüsü olmuştur. 1953-54 futbol sezonunda Adana Demirspor Türkiye Amatör Takımlar Şampiyonası finalinde oynadığı Ankara Hacettepe SK takımını Selami Tekkazancı (Füze Selami)'nın golüyle 1-0 yenerek Türkiye Şampiyonu olmayı başarmıştır.
1940 yılından 1969 yılına kadar kulüp başkanları TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesinden oluşmuştu. TCDD 6. İşletme Bölge Müdürlüğü bünyesi dışından ilk başkan Mahmut Karabucak olmuştur.

1960-61 Millî Lig sezonunda, üç büyük il dışından lige katılan ilk takım olma şerefine nail olan Adana Demirspor maçlarını federasyonun kararı gereği Ankara'da oynamıştır. Aynı sezon ligden düşmüştür. 1963-64 sezonunda Orhan Şeref Apak'ın Federasyon Başkanlığı döneminde yeni kurulan 1. Lig'e (eski 2. Lig) Adana Demirspor, önceki yıllarda kurulmuş profesyonel takım olduğu için alınmıştır. Bu sezon Çukurova İdman Yurdu ile beraber, Ankara, İstanbul ve İzmir kulüplerinin dışında lige katılım sağlayan ilk profesyonel Anadolu kulübü olmuştur.
On yıl Süper Lig'e çıkma uğraşı veren Adana Demirspor nihayet 1972-73 sezonunda Muharrem Gülergin ve Nuri Şengezer'in gayretleriyle Adana'da Uşakspor'u Fatih Terim ve Bektaş'ın golleriyle 2-0 yenerek bu amacına ulaşmıştır. Fatih Terim'in kaptanlığında 1973-74 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda yeniden Süper Lig'e merhaba demiştir. Bu sezondan itibaren 11 sezon Süper Lig'de (eski 1. lig) kalmıştır. 1977-78 sezonunda Türkiye Kupası'nda Trabzonspor'la final oynamıştır.

1983-84 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonu sonunda, 11 sezon üst üste Süper Lig'de barınan Adana Demirspor yeniden 1. Lig'e düşmüştür. 1983 yılında kulüp başkanı Erol Erk'in girişimleriyle Adana Demirspor Kulübü kendi lokaline kavuşmuştur. 1985-86 sezonunda Adem Atılgan'ın başkanlığı döneminde Muhammet Kaymak'ın parasal desteği ayrıca teknik direktör Ali Hoşfikirer'in gayretleriyle Adana Demirspor, 1987-88 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır. 1987-88 Türkiye 1. Futbol Ligi, 1988-89 Türkiye 1. Futbol Ligi ve 1989-90 Türkiye 1. Futbol Ligi olmak üzere 3 sezon Süper Lig'de oynayan Adana Demirspor, 1989-90 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonu sonunda devrin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Selahattin Çolak başkanlığında, 1. Lig'e düşmüştür. 1990-91 sezonunu yeniden 1. Lig'de geçirmek zorunda kalan Adana Demirspor, bu ligde düştüğü sene yeniden şampiyon olarak 1991-92 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır, bu sezon sonunda Süper Lig'de barınamayarak tekrar 1. Lig'e dönmek zorunda kalmıştır. 1993-94 sezonunda Metin Türel'in idaresinde Ankara'da Çanakkale Dardanelspor ile oynadığı 1. Lig'i play-off final karşılaşmasını Timuçin ve Ercan'ın golleriyle 2-1 kazanarak şampiyon olmuş, 1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda yeniden Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır.

1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonunda başkanlığı devrin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak, teknik direktörlük görevini ise Samet Aybaba üstlenmiştir. Süper Lig'e çok iyi başlayan, 5. hafta sonunda 4 büyüklerin ardından 5. sırada olan Adana Demirspor, 1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonu 5. haftasında sahasında oynadığı Gaziantepspor maçında, 68. dakikada Gaziantepspor lehine verilen penaltı sebebiyle, teknik direktör Samet Aybaba'nın tahrikleri ile çıkan olaylar neticesinde 3 hafta tarafsız sahada oynama cezası almış ve devamında toparlayamayarak çok kötü bir sezon geçirip sezonu 15 puanla son sırada tamamlayarak 1. Lig'e düşmüştür. 1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi sezonundan sonra Adana Demirspor Süper Lig'e ancak 26 yıl sonra yükselebilmiştir. O sezon, üç yabancısı Fernand Coulibaly, Emmanuel Duah, Sob Evariste Dibo dikkat çeken performans sergilemiştir. 1995-96 sezonuna şampiyonluk parolasıyla başlayan Adana Demirspor'da işler istenildiği gibi gitmemiş ve 1996-97, 1997-98 sezonlarında da 2. Lig'de oynamak durumunda kalmıştır. 1998-99 sezonunda 2. Lig 3. Klasman grubunda oynayan Adana Demirspor, son maçında İstanbul'da Bakırköyspor'a 4-0 yenilerek, grubu 37 puanla 7. sırada tamamlamış, tarihinde ilk kez 1999-2000 sezonunda 3. Lig'de oynamak durumunda kalmıştır.

1999-00 sezonunda 3. Lig 3. grupta oynayan Adana Demirspor, grubu 57 puanla 3. sırada tamamlamıştır. 2000-01 sezonunda 3. Lig 3. grupta oynayan Adana Demirspor, grubu 65 puanla 1. sırada tamamlayıp, 2001-02 sezonunda 2. Lig'de oynamaya hak kazanmıştır.

2001-02 sezonunda 2. Lig 3. Klasman grubunda, grubu 31 puanla 1. sırada bitirerek, ekstra play-off müsabakalarına katılmaya hak kazanmıştır. Denizli'de yapılan elemeleri finalde Karşıyaka'yı yenip şampiyon bitirerek 1. Lig'e yükselmiştir. Ancak diğer sezon Lig A ve Lig B olarak ikiye ayrılan 2. Lig statüsünde Lig A'da oynayarak yine, daha sonra 1. Lig olarak devam eden statüde devam etmiştir. 2002-03 sezonunda 1. Lig'de oynayan Adana Demirspor, ligi 42 puanla 10. sırada tamamlamıştır. 2003-04 sezonunda 1. Lig'de oynayan Adana Demirspor, ligi 33 puanla 16. sırada tamamlamış ve 2. Lig'e düşmüştür.

2004-05 sezonunda 2. Lig C grubunda grubu 48 puanla 5. sırada tamamlamıştır. 2005-06 sezonunda 2. Lig 2. Klasman grubunda oynayan Adana Demirspor, grubu 23 puanla 3. sırada tamamlamıştır. 2006-07 sezonunda 2. Lig 5. Klasman grubunda grubu 34 puanla 1. sırada tamamlamış ve yükselme grubuna çıkmıştır. Yükselme grubunu 31 puanla 3. sırada tamamlayıp, ekstra play-off müsabakalarına katılmak zorunda kalmıştır. 22 Mayıs 2007 tarihinde Bursa'da elemelere katılmış, Alanyaspor ve Kardemir Karabükspor'u eleyerek finale çıkmış, finalde Giresunspor'a 5-1 yenilerek 1. Lig'e yükselememiştir. 2007-08 sezonunda 2. Lig 2. Klasman grubunda oynayan Adana Demirspor, grubu 40 puanla 1. sırada tamamlamış ve yükselme grubuna çıkmıştır. Yükselme grubunda son iki haftaya ilk iki sırada giren takım, arka arkaya Adanaspor A.Ş. ve Mersin İdman Yurdu'na kaybedilen iki maç sonunda, 33 puanla 3. sırada tamamlayıp, ekstra play-off müsabakalarına katılmak zorunda kalmıştır. İskenderun Demir Çelikspor'u 1-0 ve Çankırı Belediyespor'u 3-0 yenerek finale çıkmış, finalde son dakika golüyle Güngören Belediyespor'a 1-0 yenilerek 1. Lig'e yükselememiştir. 2007-08 sezonunda ekstra play-off final müsabakası sonunda, Aytaç Durak önderliğinde yıllardır gelmeyen başarılar ve Mustafa Tuncel başkanlığında üst üste 2 sezon finalde elenmenin stresi ile maç sonunda, sezon boyunca Adana Demirspor Kulübü'ne büyük destek veren taraftarlar, Aytaç Durak aleyhinde sloganlar atmış ve neticede Aytaç Durak kulüpten desteğini çektiğini açıklamıştır. 

2008 yılı yaz aylarında sürekli ertelenen ve Mavi Şimşekler ile başkan Mustafa Tuncel arasında sert tartışmaların yaşandığı kongreler neticesinde Mehmet Gökoğlu başkan seçilmiştir. Kayyumun bile tartışıldığı bu dönemde başkan seçilen Mehmet Gökoğlu görevi devraldıktan sonra, zor günlerinde Adana Demirspor Kulübü'ne verdiği destekten ötürü Aytaç Durak'a teşekkür etmiş, yaşanan olaylardan dolayı üzüntülü olduğunu ve kötü tezahüratı önlemekte kararlı olduklarını belirtmiştir.
2008-09 sezonuna Başkan Mehmet Gökoğlu ve teknik direktör Metin Yıldız ile başlayan Adana Demirspor, 25'ten fazla futbolcuyu takımdan göndermiş ve yepyeni bir takım oluşturmuştur. Takım kademe ve klasman gruplarında başarısız olarak TFF 2. Lig'de devam etmiştir. 2009-10 sezonunda Başkan Bekir Çınar ve teknik direktör Hüseyin Özcan ile klasman grubu birincisi olarak çıktıkları play-offlarda ilk turda Tavşanlı Linyitspor'a yenilerek elenmişlerdir. 2010-11 sezonunda Başkan Mustafa Tuncel ve teknik direktör Ali Güneş ile yine klasman grubundan yükseldikleri play-offlarda ilk turda Yeni Ma

Adana Devlet Tiyatrosu, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne bağlı yerleşik bölge tiyatrolarından biridir.
Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin 168 kişilik salonunda oyunlarını sergilemektedir. 25 Ekim 1981’de William Shakespeare'in Kral Lear adlı oyunun galası ile hizmete başlamıştır. Yerleşik kadro ile oynanan ilk oyun, 11 Kasım 1982'de Ira Levin imzalı “Ölüm Tuzağı” olmuştur. Kurumun ilk müdürü, Şakir Gürzumar'dır.
Bu kurumda görev yapmış bazı tanınmış sanatçılar şunlardır: Ali Sürmeli, Uğur Polat, Halil Doğan, Güven Kıraç, Mustafa Uğurlu, Galip Erdal, Fikret Vurucu, Serhat Nalbantoğlu, Vahide Perçin, Bersun Goriça, Deniz Akel, Osman Wöber, Şekip Taşpınar, Tayfun Erarslan, Mustafa Kurt.

Resmî site 15 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana'daki tiyatrolar

Adana Devlet Tiyatrosu Sayfası 7 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Erkek Lisesi (AEL), ilk adı Mekteb-i Rüşdiye-i Askeri olan ve kuruluşu resmi olarak 1883'e tarihlenen, Adana'nın en eski okulu. Merkez Seyhan ilçesinde, İstiklal Mahallesinde bulunmaktadır.

Erken dönem kayıtları Adana'nın işgali sırasında yok edilen lise, 1924'te Adana Lisesi, 1927'de Adana Erkek Lisesi adını almıştır. Okul 1932'de, eski ismi Adana Sultanisi olan Adana Kız Lisesinin kurulmasıyla, yerini bu okula bırakarak bugünkü yerine taşınmıştır. Okulun eski tarihi binası halen ayaktadır. İlerleyen yıllarda bu binaya ek binalar da yapılmıştır. Uzunca süre erkek öğrencilerin okuduğu okulda daha sonra karma eğitim başlamıştır. Bir dönem yabancı dil ağırlıklı (Süper Lise), Müfredat Laboratuvar Okulu gibi alt bölümleri olan okul halen Adana Erkek Anadolu Lisesi adıyla hizmet vermektedir.

Adana'nın ve Türkiye'nin en eski okullarından olan AEL mezunları arasından edebiyat, sanat ve spor alanında ün yapmış isimler çıkmıştır. Orhan Kemal, Yılmaz Güney, İlhan Selçuk, Turhan Selçuk, Demirtaş Ceyhun, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Faruk Tınaz, Hakkı Bulut, Aytaç Arman, Ruhi Su, Murat Kekilli, Ali Özgentürk ve Nihat Ziyalan gibi isimler bunlara örnek verilebilir.
Eski mezunları çeşitli dönemlerde bir araya gelerek anma günleri düzenlemektedir.

Resmi Site 1 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Fen Lisesi, 2 Eylül 1987 tarihinde Adana'da MEB onayı ile kurulan bir eğitim kurumudur.
Lisenin eğitim-öğretim hizmetlerine başladığı bina, 1909 yılında Türk-Ermeni iç çatışması sonrası yetim kalan Ermeni çocukları için kullanıma sunulan tarihi Eytamhane, -diğer adıyla- Taş Bina'dır. Eytamhane mektebi, eğitim ve sosyal hizmetlerine başladığı günden itibaren sırasıyla Ermeni Yetimhanesi, Kızlar Okulu, Enver Paşa Mektebi, Eytamhane İlkokulu olarak dönemin şart ve ihtiyaçlarının şekillendirdiği üzere işlevsel bir dönüşüme uğramış olup; sonraları, Erkek Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü ve Adana Anadolu Lisesi ismi altında Türkiye Cumhuriyeti kurumları olarak tarihsel varlığını sürdürmüş ve 1987 yılından bu yana ise değişen statüsü ile, Adana Fen Lisesi olarak eğitim-öğretim hayatına devam etmektedir.
Adana Fen Lisesi, şehir merkezinde, yaklaşık 40 dönümlük bir yeşil alan üzerine kurulmuş pansiyonlu bir okuldur. Bugün, Taş Bina'da 9. ve 10. sınıf derslikleri, öğretmenler odası, proje odası, edebiyat odası, revir, psikolojik danışma ve rehberlik servisi ile bir üst katında pansiyoner öğrencilerin misafir edildiği yatakhane bölümü bulunmaktadır. İdare yeni ek binasında ise idari bölüm odaları, fizik, kimya, biyoloji ve bilgisayar laboratuvarları, kütüphane, satranç odası ile 11. ve 12. sınıf derslikleri yer almaktadır. Yemekhane, etüt salonu, kapalı spor salonu, açık spor ve yürüyüş alanları, öğrenci kafeteryası ve dinlence kamelyaları okulun diğer bağımsız birimlerini oluşturmaktadır.

2008 yılında Adana'daki orta öğretim kurumları arasında yapılan bilgi ve kültür yarışmasında birinci seçilen okul, aynı yıl OYAK Grubu'nun 6.sını düzenlediği "Liseler arası Matematik Yarışması"nda ikinci oldu.
Okulun Aysun Tokkuzun isimli öğrencisi, 2007 yılındaki ÖSS'de EA-1, SAY-1 ve SÖZ-1 alanında 1. oldu. Ali Gökçe isimli öğrencisi ise, 2009 yılındaki ÖSS'de SAY-1 alanında 3. oldu.
2011 yılında yapılan Avrupa Birliği Bilgi Yarışması'nda okulu Barış Arslan, Emre Öztürk ve Muhammed Burak Bereketoğlu temsil etmiştir. Okul, yarışmayı Adana birincisi olarak tamamlamış ve Türkiye finallerine gitmeye hak kazanmıştır.
Özellikle fen bilimleri alanında olmak üzere birçok olimpiyat, nitelik yarışması, proje sunumu ve bölge sınavında ulusal ölçekte ismini duyurmuş olan Adana Fen Lisesi'nin ayrıntılı başarı kayıtlarına okul iletişiminden veya internette bulunan mezun portallarından ulaşılabilir.

Adana Garı, Adana'nın Seyhan ilçesi Kurtuluş Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Günümüzde TCDD 6. Bölge Müdürlüğüne ev sahipliği yapan ve Adana – Mersin demiryolu ve Adana – Halep demiryolunun başlangıç noktası olan garın ilk binası Mersin – Tarsus – Adana Railway / Mersin – Tarsus – Adana Demiryolu (MTA) Şirketi tarafından inşa edilerek 2 Ağustos 1886'da hizmete girmiştir. Günümüzdeki gar binası ise Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 27 Nisan 1912'de hizmete girmiştir.
1886 – 1933 yılları arasında sık sık farklı şirketler tarafından işletilen istasyon, 27 Nisan 1933'te -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronu ve bir ada peronundan oluşan istasyon, Toros Ekspresi, Erciyes Ekspresi ve Fırat Ekspresi Anahat Trenleri ve Mersin – Adana, Mersin – İskenderun ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
Gar; ana binası, lojmanları ve bakım-tamir atölyeleri ile kentin orta kesiminde yaklaşık 450.000 m² büyüklükte bir alanı kaplamaktadır. Gar binasının önünde Uğur Mumcu Meydanı bulunmaktadır. Bu meydana üç büyük sivri kemerle açılan, geniş ve yüksek bir mekana sahip olan garın orta bölümünde bekleme salonu, gişeler, danışma ve eşya emanet bölümü gibi standlar yolculara hizmet vermektedir. Soldaki bölümün üst katında hareket memurluğu, gar müdürlüğü ve VIP salonu vardır. Binanın sağında ve solunda ayrıca lojmanlar mevcuttur. İstasyonun, yolcu trenleri için üç peronu bulunmaktadır.

TCDD
Adana – Yenice – Mersin demiryolu
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Görüşmesi (Adana Mülakatı, Yenice Görüşmesi veya Yenice Mülakatı), 30-31 Ocak 1943 tarihlerinde, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill'in gerçekleştirdiği iki taraflı toplantıdır.

Toplantı, günümüzde Mersin'in Tarsus ilçesine bağlı Yenice'de, Adana – Mersin demir yolu hattı üzerindeki Yenice Tren İstasyonu'nun bir tren vagonunda gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle de Yenice Mülakatı, Yenice Görüşmesi gibi adlarla da anılmıştır. Türk ve İngiliz diplomatlar ve resmi yetkililerin görüşmelerinde Türk tarafı Ankara'da görüşülmesini, İngiliz tarafı ise Kıbrıs'ta görüşülmesini teklif etmişti. Nihayetinde taraflar bu istasyonda mülakatı gerçekleştirmeyi kararlaştırmışlardır.
Hilmi Uran anılarında bu mevkiyi şöyle tarif etmiştir: "Sonraları bu görüşme Adana Mülakatı diye anılır oldu. Fakat hakikatte iki devlet adamının telâkisi Adana'da değil, Yenice istasyonunda ve vagon içinde olmuştu. Yenice, Tarsus'a bağlı küçük bir Nusayri köyüdür ve Adana'ya yirmi üç kilometre mesafededir. Konya istikametinden gelen trenler burada, Adana ve Mersin cihetine gitmek üzere ikiye ayrılır. İstasyon, yüksek okaliptüs ağaçlarının gölgelendirdiği şirin bir yerdir."

1943 yılı Ocak ayında Kazablanka'da Kazablanka Konferansı'nı gerçekleştiren Amerika Birleşik Devletleri başkanı Franklin D. Roosevelt ve Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, Nazi Almanyası'na karşı Balkanlar'dan bir cephe açmayı tasarlamışlardır. Kazablanka Konferansı'nın hemen ertesinde Adana'ya gelen Churchill, bu tasarı hakkında İsmet İnönü'yle görüşmüştür. Görüşmede İngiliz tarafının amaçladığı Türkiye'yi, Mihver Devletlerine karşı Müttefik Devletler ile birlikte II. Dünya Savaşına girmesi için ikna etmekti. Türk tarafı ise bu isteklere Sovyetler Birliği'ne ve savaş sonrası Avrupasındaki artan nüfuzuna ve gücüne yönelik kaygılarını belirterek karşılık vermiştir. Ayrıca Türk Ordusu'nun Mihver Devletlerine karşı savaşa girmesi isteniyorsa malzeme ve teçhizat eksikliğinin giderilmesi ve takviye edilmesi gerekliliği öne sürülmüştür. Churchill'in bunlara yanıtı ise Sovyetler konusunda endişeleri azaltıcı telkinler ve teçhizat tedariki için de Amerikan ve İngiliz yardımı vaatleri olmuştur.

Türk tarafının öne sürdüğü gerekçeler ve kaygılarla savaşa girme ısrarının üstesinden geldiği, Türkiye'nin savaşa girişini ötelediği bir netice ortaya çıkmıştır. Ayrıca Türkiye, bu görüşmede öne sürdüğü kaygılarını gidermeleri adına Batı'dan askeri malzeme yardımı sözü de almıştır. Öte yandan Sovyetler Birliği'nin 1943'teki Moskova Konferansında şiddetli biçimde gündeme getirdiği üzere Türkiye'nin müttefik kuvvetlerden yana açıkça tavır almadığı ve savaşa girmekten kaçındığı eleştirilerine neden olmuştur.

Adana Kalesi, Adana'nın merkezinde Tepebağ ve Kayalıbağ mahallelerinde bulunan Geç Roma Dönemi'ne kadar uzanan tarihi yapıdır.

Geç Roma Dönemi'ne kadar uzanan kale çeşitli yönetimler altında kullanılmış olup, Harun Reşid'in halifeliği zamanında Abbasiler tarafından mevcut kale yıktırılarak bulunduğu yere daha büyük bir kale yaptırılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde şu şekilde anlatılmaktadır: "Dört köşeli çevresi dört yüz adımdır. Yedi kulesi, iki kapısı vardır." 18. yüzyıl Osmanlı döneminde şehrin güvenliği, hazinenin saklanması ve hapishane olarak da kullanılmıştır. Kale kapılarından birisi Taşköprü'den şehre girişte de kullanılmıştır. Yunan İsyanını bastırmak isteyen Osmanlı, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan yardım istemiş, bunun karşılığında Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise Mora'yı istemiştir. Yunanistan'ın bağımsızlığı sonucu Mora'yı alamayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa saldırıya geçmiştir.
Kütahya Antlaşması sonucu Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Kavalalı İbrahim Paşa Adana taraflarına çekilmiştir. 31 Temmuz 1832'de Adana Mısır Ordusu'nun eline geçti. 8 Ekim 1832'de kalede cephane patlaması, kale ve köprüde hasar meydana geldi. Adana Kalesinde meydana gelen bu olay sonrasında Kalekapısı ve İçkale'de önemli ölçüde yıkıma uğramıştır. II. Mahmud Kütahya Antlaşması'ndan memnun kalmamıştı ve Osmanlı casusları tarafından yağma yapıldığı düşünülüyordu. Çözülemeyen sorunlar sonucunda 4 yıl sonra Kavalalı İbrahim Paşa Mısır'a çekilirken Osmanlıların eline geçmemesi amacıyla Adana Kalesi'ndeki cephaneyi ateşe verdirtmiş ve kale duvarlarının bir kısmı yıkılmıştır.

Adana Katliamı (Kilikya Katliamı) veya Osmanlı Türkçesi ile Adana İğtişaşı (Ermenice: Ադանայի կոտորած) olarak da adlandırılan, 1909 Nisan'ında Osmanlı İmparatorluğu'nun Adana vilayetinde meydana gelen karşılıklı silahlı etnik çatışmalar sonucu Adana bölgesindeki Müslüman nüfus tarafından Ermeni mahalle ve köylerinde yapılan Ermeni karşıtı pogrom. Olaylarda 15.000 ile 30.000 arasında Ermeni'nin öldürüldüğü rapor edilmektedir. 
Osmanlı ve Türk kaynakları ile bunun aksi yönde iki tarafın karşılıklı çatışmaları neticesinde her iki taraftan ölenlerin olduğunu belirtmektedir. Bu olaylar üzerine hükûmet derhâl Rumeli'den Adana'ya asker sevk etmiş, bunların gelmesi üzerine olaylar yeniden alevlenmiş ama bu defa isyan çabuk bastırılmıştır. Cemal Paşa, Adana Vakası'nda 17.000 Ermeni ve 1.850 Müslüman öldüğünü, eğer şehrin nüfus oranı Ermenilerin lehine olsaydı bu sayıların tersine tecelli etmiş olacağını belirtmiştir. Yeni Tasvir-i Efkâr gazetesi de ölenlerin sayısını şöyle vermiştir: Müslümanlardan 1.186 kişi, gayrimüslimlerden ise 5.243 kişi. Ayrıca İsmail Hami; ölü sayısını 1.850 Türk, 1.700 Ermeni olarak tespit etmiştir. Öte yandan Patrikhane kendi yaptırdığı araştırma ile 21.300 ölü rakamı çıkarmıştır. Edirne mebusu Babikyan Efendi, meclise takdim etmek üzere bir rapor hazırlamıştı. Pek kısa bir zaman sonra öldüğü için mecliste görüşülemeyen bu raporda ölü sayısını 21.001 olarak gösteriyordu. Cemal Paşa'nın verdiği rakam, mahkemelerin bitmesinden sonraya ait olduğu cihetle, olay sırasında kaçıp da sonra geriye gelenler olabileceği düşünülürse ölen Ermenilerin 21.000'den ziyade 17.000'e yakın olduğu kabul edilebilir.

Yaşanan olayların farklı taraflarca farklı isimlerle anılır;

Adana İğtişaşı (Adana Karışıklığı): Osmanlı yöneticilerine göre
Adana Vak’ası (Adana Olayları): Yerel hükûmet temsilcilerinin adlandırmasına göre
Adana Faciası: Ermeni kaynaklarına göre
Adana Katliamı: Misyoner kaynaklarına göre
Bu tanımlamaların yanında olaylar bazı kaynaklarda "Adana İsyanı" veya "Adana Ayaklanması" şeklinde de geçer.

Nüfus: Çukurova ya da antik ve Orta Çağ ismiyle Kilikya, Ermenistan devletinden önceki son uzun süreli Ermeni devleti olan Kilikya Ermeni Krallığı'nın kurulduğu coğrafi bir bölgedir. Önce Memlüklerin ve daha sonra da Osmanlı yönetimine altına giren bölge bu dönemlerde önemli bir Ermeni nüfusuna ev sahipliği yapmıştır. Bu bölge 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiştir. Ermeni milisleri ve Hamidiye Alayları arasında özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da gerçekleşen çatışmalardan korunan Ermeni nüfus, Adana ve çevresinde bu olaylarında sonrasına tarihlenen resmî Osmanlı 1914 nüfus sayımında hâlâ belirgin şekilde 52.650 kişi (Müslüman nüfus: 341.903) ile bölgede varlığını korumaktadır. Bu Ermenilerin bölgenin önemli bir azınlığı olduğu göstermektedir.
31 Mart Vakası: Meşrutiyet yönetimde iktidarda olan İttihat ve Terakki partisi ile şeriat yanlısı diğer gruplar arasında 12-13 Nisan gecesi çıkan isyan, 13 Nisan'da (Rumi takvime göre 31 Mart) Hareket ordusu tarafından bastırılmıştır. Olaylar bu dönemde ülkedeki siyasi çalkantıyı ortaya koymaktadır. Adana Olayları ise hemen bir gün sonra 14 Nisan 1909'da patlak vermiştir. Bölgedeki İngiliz Elçisi, olaylardan önce kentte taraflar arasında yaşanan etnik gerilimi politik nedenlere bağlıyor ve şu şekilde rapor ediyor: "Meşrutiyet'in ilanından sonra (24 Temmuz 1908), neredeyse Adana'da hiç kimse gerçekten tatmin oluşmamıştı. Türkler artık daha uzun süre efendi olamayacakları düşüncesinden nefret ediyorlardı. Ermeniler özerlik için acele etmek istiyorlardı. Yunanlar meşrutiyete güvenmiyorlardı çünkü kendilerinin onun oluşumuna katkısı olmamıştı ve çünkü meşrutiyette, eski rüşvet sisteminde sahip olmaktan memnun oldukları bazı imkânları kaybedecek gibi görünüyorlardı..."

Meşrutiyet öncesinde gayrimüslimlerin silah taşıması yasaktı. Bu yasak kalkınca Çukurova Ermenileri özellikle kilise destekli şekilde silahlanmaya başlamışlardır. Mısır'a kaçan Ermeni piskopos Muşeg'in silahlanma ve öldürme temalı sözleri önlemlidir;

"İntikam; cinayete karşı cinayet; silah satın alınız. 1895'teki her Ermeni'ye karşı bir Türk."
"Bir ceketi olan onu satıp silah almalıdır."
Türklere yönelik provokasyonlar: Adana'nın yerel gazetelerinden İtidal, olaylarda Türkleri kışkırtan yazılara yer vermiştir. Gazetenin sahibi İhsan Fikri Bey kurulan mahkemede yargılanmıştır.

Şahitlerden birisi Hagop Terziyan idi. Yaşananları incelemek için İstanbul'dan iki heyet gönderildi. Biri Adana'da, diğeri Osmaniye'de olmak üzere iki savaş mahkemesi (Divan-ı Harb-i Örfi) kuruldu. Heyetlerden biri Mersin Mutasarrıfı Esad Bey başkanlığında Şura-yı Devlet üyesi Faik Bey ile Cinayet Mahkemesi üyesi Artin Mosmorciyan Efendi'den, diğeri ise Meclis-i Mebûsan üyeleri Yusuf Kemal (Tengirşenk) başkanlığında Babikyan Efendi, Arif Bey ve Musdikyan Efendi'den oluşuyordu.

Ermeni tezi: Olayları daha önce Çukurova ve ülkenin doğusunda yaşanan etnik çatışmalar ile 1915'teki 24 Nisan Tutuklamaları ve 27 Mayıs'ta çıkarılan Tehcir Kanunu'da bir bütün olarak görür. Yaşananları İttihat ve Terakki yönetimince planlanan bir Ermeni halkına karşı yapılan bir soykırım (Ermeni Soykırımı) olarak değerlendirir.
Türk tezi: Yaşanan yıkım ve kayıpları Ermeni ulusal hareketince organize edilen Ermeni isyanlarının bir parçası olarak görür. Çatışmanın karşı taraf tarafından başlatıldığını, amacının ayrı bir devlet kurmak olduğunu savunur. Etnik çatışmada kayıp Ermeni rakamlarını abartılı bulsa da çatışmalarda Ermenilerin öldüğünü kabul eder. Bunun yanında olaylardaki Osmanlı karşıtı yabancı ülkelerden verilen desteğe ve kayıplar içinde yer alan Müslüman nüfusa vurgu yapar.

Kibaroğullarının Ağıdı (Müftü'ye Ağıt, Müftü'nün Ağıdı) isimli Adana yöresine ait ağıt, 1909 Adana Olayları sonrası gerçekleşen idamlardan Bahçe Müftüsü için oluşturulmuştur. Ağıdın dönemi konusunda kaynaklar başka zamanlar ya da farklı idam yerlerine işaret etseler de, Prof. Dr. Ali Osman Öztürk yaptığı araştırma sonucu Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa'nın anılarından şu bölüme ulaşır:

“İdam olunan Müslümanlar arasında Adana’nın en eski ve en zengin ailelerine mensup gençler bulunduğu gibi, Bahçe kazası müftüsü de vardı. Bu müftünün o havali Türkleri nezdinde pek büyük bir nüfuzu vardı”.
Müftünün idamı konusuna Ahmet Kocaman şu şekilde ışık tutar:

"Sultan Reşad tahta çıktığı sıralarda, Çukurova’da Ermeniler devlete karşı ayaklanırlar. Bahçe Müftüsü, 'Ermenilerin kanı da malı da helaldir.' şeklinde fetva verdiği için, hükûmet tarafından Dörtyol’da astırılır. Anası, bunlar için ağıt yakar." (aslında Sultan II. Abdülhamit dönemi)
Ağıt, olaylara karışan provokatif bir müftünün idamının yani devlet tarafından cezalandırıldığının kültürel belgesidir.
Haçin Ağıdı, şimdiki adı Saimbeyli olan ilçenin Ermenice kökenli adı Haçin'dir. Çoğunluğunun Ermeni olduğu ilçede, Türk azınlık yaşamaktadır. Hikâye olayları Türklerin gözünden anlatır.

Mahşer kazanı kurmuşlar
Bebekleri kaynatırlar
Gün görmedik hanımları
Süngü ile oynatırlar
Adanayi Voghb (Adana Ağıdı), Simpad Pürad tarafından bestelenen, Ermeni ağıdı. Ermeni kayıpları için bestelenmiştir. Ağıttan bir bölüm:

Ateşler içinde üç gün üç gece,
İçerden kılıç, dışarıdan topla,
Sildiler Ermeniyi dünya yüzünden,
Kanlar akıyor berrak sulardan.

Kasap Misak Ağıdı, Kapadokya kökenli Yunan müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesinde plağa okunan bir ağıttır. Ağıt, Misak adlı Ermeni bir kasabın 1909 Adana Olayları sonrasında idam edilişini anlatır. Eserde Karamanlıca lehçe özellikleri görülür. Ağıttan bir bölüm:

Bu ne haldır, Kasap Misak?
Bu haline can dayanır mı?
Goyun gibi asıldın sen,
Seni gören inanır mı?
Tarsus'un Kırmızı Kilimleri (The Red Rugs of Tarsus), Tarsus Amerikan Lisesinde, o dönemdeki adıyla Aziz Paul Enstitüsünde görevli kadın öğretmen Hellen Davenport Gibbons'ın anılarını içeren kitap.

Adana Koleji (İngilizce: Adana College), Adana'nın Seyhan ilçesinde bulunan ortaöğretim kurumu. 23.08.1960 günü, 63 öğrenciyle Adana Şakirpaşa Havaalanı civarındaki bir binada eğitim-öğretimine başlamıştır. Günümüzde Baraj Yolu'ndaki yerleşkesinde eğitim-öğretime devam etmektedir. Adana'nın eğitim-öğretimine devam eden en eski kolejidir.
Kurucusu ve ilk müdürü Matematik Öğretmeni Ahmet Küstü'dür.

23.08.1960 günü, eğitim-öğretime başlayan Adana Koleji'ne, öğrenci mevcudunun hızla artması üzerine ilk binası yeterli olmamış ve okul, 1961-1962 öğretim yılında, Reşatbey Semtinde Stadyum civarındaki “Bosnalılar Köşkü” adıyla anılan binaya nakledilmiştir ve yine aynı yıl ilkokul bölümü açılmıştır.
1963-1964 öğretim yılında, Özel Adana Koleji bünyesinde, Özel Adana Lisesi eğitim-öğretime başlamıştır. Özel Adana Koleji Ortaokulu ilk mezunlarını 1962-1963 yılında, Lisesi ilk mezunlarını 1964-1965 yılında vermiştir.
1975-1976 öğretim yılında Baraj Yolu'ndaki 6500m2 arsa üzerinde inşaatı tamamlanan kendi binasına taşınmış ve tek bina olması nedeni ile ilkokul bölümünü aynı yıl kapatmıştır.
Özel Adana Lisesi 1982-1983 Öğretim yılından itibaren bazı derslerin öğretimini yabancı dille yapan “Anadolu Liseleri” statüsüne geçmiş ve öğretim süresi 7 yıla çıkarılmıştır.
1988-1989 öğretim yılı başında 18 derslikli ve ilk katında konferans salonu bulunan ek bina inşaatı bitirilerek, Özel Adana Lisesi ek binaya taşınmıştır. Aynı yıl 2 Anasınıfı ve 9 şubesiyle Özel Adana Koleji İlkokulu yeniden eğitim-öğretime başlamıştır.
Adana'da ilk Özel Fen Lisesi 1990-1991 öğretim yılında Özel Adana Koleji bünyesinde “Özel Adana Fen Lisesi” adıyla eğitim-öğretime açılmıştır.

ÖSYM'nin 2001 kitapçığında dil alanında Türkiye Özel Okullar 1.si olan Özel Adana Koleji;

1991′de ÖYS'de dil alanı Türkiye 1.si,
1992′de dil alanı Türkiye 5.si,
1998′de TM alanı Türkiye 51.si Adana 1.si,
2000′de dil alanında Adana 1.si,
2001′de sayısal alanı Türkiye 14.sü Adana 1.si,
2001′de dil alanı Türkiye 77.si Adana 1.si,
2002′de TÜBİTAK kimya olimpiyatları Akdeniz bölge 1.si
2006 OKS'de Türkiye 3.sü Adana 1.si,
2006 ÖSS'de Sayısal 2 puan türünde Türkiye 62.si Adana 3.sü,
2008 OKS'de Türkiye 1.si,
2008 OKS'de Adana 7.si,
2009 ÖSS'de Yabancı dil alanında Türkiye 7. si Adana 1.si,
2009 ÖSS'de Yabancı Dil alanında Türkiye 7.si Adana 1.si,
2010 SBS'de 500 tam puan alarak Türkiye 1.si 6 öğrenci,
2011 SBS'de Adana 5.si öğrenciler yetiştirme başarısı göstermiştir.

Adana Koleji Resmi Sayfası 8 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuruköprü Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi (Adana Etnografya Müzesi, Eski Müze), Adana il merkezinde bulunan bir etnografya müzesi.
Eski bir Rum kilisesi içinde bulunan müzede, Çukurova köylerinde ve Toroslar'da yaşayan Yörüklere ait oldukça eşyalar sergilenir.

1845 yılında Kuruköprü mevkiinde inşa edilen Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi ile Rum cemaatin şehirden ayrılması ile terk edillen Anıt Kilisesi, müze olarak yeniden işlevlendirilmiş; Adana Arkeoloji ve Etnografya Müzesine ev sahipliği yapmıştır.
1972 yılında arkeoloji müzesi için yeni bir müze binası inşa edilip eserler yeni müzeye  taşınınca Kuruköprü'deki eski kilise binası bir süre müze deposu olarak kullanıldı. Yapı, 1983 yılında restore edildi ve etnografya müzesi olarak ziyarete açıldı.
2008 yılında binada  yeniden restorasyon çalışmaları başladı ve etnografik eserler, Arkeoloji Müzesi'ne taşındı. Restorasyon, 2015'te tamamlandı. Müze, 2017'deki açılış töreni ile Adana Kuruköprü Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi adıyla hizmete girdi.

1 sayılı vitrin: Ham deri çarık, zemzem takımı, bakır kahve ibriği, ahşap kahve değirmenleri, mangal, hedik, ellik, körük, kirkit, keserler, gelin takunyası, güneş ölçme aleti
2 sayılı vitrin: Ney, kaval, aşiret zurnaları
3 sayılı vitrin: Altın küpe, kolye ve bilezikler
4 sayılı vitrin: Gümüş kemerler ve kemer tokaları
5 sayılı vitrin: Gümüş hamaylı kolyeler ve tesbihler
6 sayılı vitrin: Gümüş halhal, yüzük, tepelik ve bilezik, ağızlık, sürmedan, köstekli saat
7 sayılı vitrin: Yaylı kabak kemane, yaylı tambur, kemençe
8 sayılı duvar vitrini: Kılıç ve kalkan
9 sayılı vitrin: Cepken, sırma işlemeli kadın giysisi, manken üzerinde simle dokunmuş kadın kıyafeti
10 sayılı vitrin: Manken üzerinde iki adet bindallı ve cepken

El dokuma tezgâhları, ıstar, mekik, kirkit, yay, ılkıdır, kirmen, çıkrık ve duvarda kilim örnekleri yer almaktadır.

Kurulmuş halde olan kara kıl çadırın içinde çeyiz çuvalları, yerde keçeler, kilimler, duvar yastıkları, fener, keklik kafesi, hızman, tüfek ve barutluk vardır. Çadırın önünde deri çarık ayakkabı, ağaç su kabı, dibek, yayık, haviye ve kaşıklık bulunmaktadır. Çadırın sol tarafında deri yayık başında Türkmen kızı, el değirmeni, duvarda eli belinde koç boynuzu motifli kilim yer almaktadır.

Ortada bir mangal ve giyinmiş kuşanmış Türkmen kızı mankeni bulunmaktadır. Duvarda ise geyik derisi ve yazılı bakır tepsi vardır.

1-2-3 sayılı vitrinler: Taş baskılı ve tezhipli Kur'an ve cüzler
4 sayılı vitrin: Kılıç, kama ve hançer örnekleri
5 sayılı vitrin: Barutlu dolma tüfekler ve barutluklar
6 sayılı vitrin: Çakmaklı tabancalar
7 sayılı duvar vitrini: Kılıç ve kalkan
8 sayılı vitrin: Sırma ve sim işlemeli peşkir ve para keseleri
9 sayılı vitrin: Aşiret kadınının genel giysileri

Toros Dağlarında yaşayan aşiretlerin el dokuma, cicim, zili, sumak, ilikli, düz dokuma kilim örnekleri, halı, heybe, seccade, yastık örnekleri teşhir edilmektedir. Ayrıca, keçe seccade ve çeyiz çuvalı vardır.

Adana Kültür ve Sanat Merkezi, Türkiye'nin Adana kentinde, eski Adana Kız Lisesi binasında  bulunan kültür merkezidir.
Şehir merkezinde Taşköprü'nün güneyinde, Seyhan Nehrinin batı kıyısında, Seyhan Caddesi üzerindeki tarihî okul binasında 2006 yılında hizmete girmiştir.

Adana Kültür ve Sanat Merkezi, Sultan II. Abdülhamit döneminde inşa edilmiş  ve uzun yıllar okul olarak kullanılmış bir tarihî yapıda 2006 yılında hizmete açılan hizmete açılmıştır.
Osmanlı hükûmeti, II. Abdülhamit döneminde  Adana'da Vilayet Meydanı'na yakın bir nehir kıyısında askerî rüştiye kurmaya karar vermişti. Rüştiye binası Adana Valisi Abidin Paşa tarafından 1881- 1885 yıllarında yaptırıldı. O sırada Adana'daki en yüksek binalardan biriydi.
İnşaat tamamlandığında bina bir askeri rüştiye olarak değil, 5 yıllık bir Mekteb-i İdadi olarak kullanıldı; ardından 8 yıllık bir Mekteb-i İdadi'ye dönüştürüldü. 1894-1895 eğitim-öğretim yılında, yatılı öğrencilerin konaklaması için binaya mutfak ve yemek salonu eklendi. Bina, I. Dünya Savaşı sırasında askeri bir depo olarak kullanıldı ve Fransız işgalinden sonra, Adana Sultani oldu.
Cumhuriyetin ilanı sonra, bir süreliğine Erkek Lisesi olarak hizmet veren bina, 1934 yılında Adana Kız Lisesi'ne dönüştürüldü. 1998 Adana-Ceyhan depremi sırasında hasar gören bina depremin ardından boşaltıldı, 2005 yılına kadar boş kaldı.
2005- 2006 arasında İl Özel İdaresi tarafından restore dilmiş ve Kültür ve Sanat Merkezi olarak kullanılmak üzere Adana Büyükşehir Belediyesi'ne devredilmiştir. Konferans ve sergilere ev sahipliği yapmaktadır. Bir odasında Kız Lisesi döneminin bir sınıfı yaşatılmaktadır.

Bina, Seyhan kıyısında bir yalı gibi inşa edilmiştir. Kesme taştan yapılmış üç katlı düz bir yapıdır. İki ana kat ve bir bodrum katından oluşan binanın tüm katlarında odalar büyük bir salona açılır. Bu boşluklar günümüzde fuaye olarak kullanılır.
Katları birbirine bağlayan ahşap merdivenler nehre bakan pencerelerle aydınlatılır. Üst katta sergi ve toplantı salonları ile kent yöneticileri için ayrılmış bir oda bulunur.

Adana Merkez Otogarı, ya da halk arasındaki adları ile Merkez Otogar veya Adana Otogarı, Adana'nın Seyhan ilçesinde bulunan ve 122.250 m² bir alanda kurulu olan şehirler arası otobüs terminalidir. D 400 yolu üstüne kurulan otogar otoyola da yaklaşık 6,5 km uzaklıktadır. İçerisinde toplam 31 tane yazıhanesi ve 72 peronu bulunan otogardan Türkiye'nin çoğu kentine sefer kalkmaktadır.
Adana Büyükşehir Belediyesi, Merkez Otogar'ın yanı sıra daha çok ilçeler arası seyhatler yapan dolmuşların kalktığı Yüreğir ilçesindeki Yüreğir Otogarını da işletmektedir.

Şu anki Merkez Park ile Sabancı Merkez Camii'nin olduğu konumda yer alan eski otogar yaşanan taşkınlar ve artan talepler doğrultusunda yetersiz kalmaya başlamıştı. 1980'lerde yeni otogar için temeller atılmış ancak inşaat sürecinde yaşanan aksaklıklar nedeniyle yeni otogarın açılışı 1992 yılına kadar gecikmiştir. 1992 yılının Aralık ayında ise yeni otogar açılabilmiştir.
Mevcut otogarın yeniden inşaatı için Adana Büyükşehir Belediyesi'nin çalışmaları bulunmaktadır. Yeniden inşaat edilmesi durumunda otogar ile YHT arasında bir bağlantı merkezi de kurulacaktır.

Adana Metrosu, Türkiye'nin Adana ilinde hizmet veren metro sistemidir. Sistemin ilk ve tek hattı olan M1 (Hastane - Akıncılar) Metro Hattı, 13,5 km uzunluğundadır ve 13 istasyondan oluşmaktadır. Hat, Nisan 2009'da kısmî olarak hizmete girmiştir, birkaç ay sonra da tekrar kapatılmıştır. Daha sonra Mayıs 2010'da tekrar açılmıştır. M1 hattının 1. etabı mevcutken 2. etabı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın onayıyla 2024 Yatırım Programı'na alındı.

1988'de projelendirilen metronun inşasına 1996'da başlandı. 2000 yılında ödenek olmadığından yapımı durduruldu. 2006 yılında yapımına yeniden başlandı. Nisan 2009'da, seçimler için 8,5 km'lik bölümü hizmete açıldı ancak seçimlerden birkaç ay sonra tekrar kapatıldı. Mayıs 2010'da yeniden hizmete açıldı.

13,5 kilometrelik M1 (Hastane - Akıncılar) Metro Hattı üzerinde tamamı engelli erişimine uygun olan 13 istasyon bulunmaktadır. İstasyonların 4'ü hemzemin, 5'i viyadük, 4'ü ise yer altındadır.

Yaklaşık 10,5 kilometre olması hesaplanan hat, 2024 Yatırım Programı'na Cumhurbaşkanı'nın onayıyla alınarak 2024-2026 yılları arası yapılacak projeler arasına girdi. Hatta ayrılan bütçe miktarı 11.180.787.000 TL.

Hat
Hat uzunluğu: 13,5 km
İstasyon sayısı: 13
Araç sayısı: Üçlü katarlar halinde 350 kişilik 36 araç
Kapasite: 660.000 kişi/gün (2. etap tamamlandığında)
Elektriklendirme: 750 V DC
Besleme tipi: Havaî hat
Bilet sistemi: Kentkart
Araç
Azami hız: 80 km/sa
Yolcu kapasitesi: 311 kişi
Boyu: 27 metre
Genişliği: 2,65 metre
Ağırlığı: 41 ton
Her üç araç bir katar olmak üzere toplam 12 katardan oluşmaktadır.

Metro Durakları-Saatleri 13 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana Sinema Müzesi, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir sinema müzesidir.
Adanalı yönetmenler, oyuncular, yapımcılar, eserleri filme konu olan Adanalı yazarları tanıtmak üzere 23 Eylül 2011 tarihinde açılmıştır. Türkiye'nin ikinci sinema müzesidir.
Müze binası, Seyhan ilçesine bağlı Kayalıbağ Mahallesinde, Seyhan Nehrinin batısındaki, iki katlı eski bir Adana evidir. Zemin katında film afişleri sergilenir. Sergilenen afişlerdeki en az bir isim (örneğin yönetmen, oyuncu, senarist) Adanalıdır.
Birinci katta, Yılmaz Güney'in fotoğraflarının, eşyalarının ve rol aldığı filmlerin afişlerinin sergilendiği bir oda bulunur.  Diğer odalar Adana Sanatçıları Odası, Yeni Kuşak Sanatçılar Odası, Adana Yapımcıları Odası, Mehmet Baltacı Koleksiyonu Odası gibi adlar taşır. Altın Koza Odası'nda  Adana Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği Altın Koza Film Festivalinin geçmişi sergilenir.
Müzede yer verilen sinemaya emek vermiş diğer kişilerden bazıları ressam ve sinemacı Abidin Dino, romanları pek çok filme ilham kaynağı olan  Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Muzaffer İzgü, yönetmen Şahin Kaygun, oyuncu Şener Şen, yönetmen Ali Özgentürk; Şener Şen'in babası oyuncu Ali Şen, Orhan Duru, Aytaç Arman, Bilal İnci, Meral Zeren, Menderes Samancılar, Nurhan Tekerek ve Mahmut Hekimoğlu'dur.
İkinci katta fotoğraf ve sinema sanatına ait bir kütüphanesi bölümü de vardır. Kütüphanede sinema tarihçisi Alberto Modiano'nun bağışladığı 3.500 kitap bulunur.

Müzede engellilere uygun giriş, park alanı, refakat hizmeti, lavabo, sesli betimleme ve hissedilebilir yüzey bulunmaktadır.

For images5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ramazanoğulları Camii veya Adana Ulu Cami, Adana'da bulunan, 16. yüzyıldan kalma tarihî bir camidir.
Ramazanoğulları Beyliğinin başyapıtı olan cami, şehrin en önemli tarihi yapılarından birisidir. 1998 yılında Sabancı Merkez Camii'nin hizmete açılmasına kadar Adana'nın en büyük camisi olma özelliğini korumuştur.
Yapımına Ramazanoğlu Halil Bey tarafından 1509'da başlandı; Halil Bey'in ölümü üzerine oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından 1541 yılında tamamlandı. Ramazanoğlu Halil Bey ve Piri Mehmet Paşa ile Mehmet Paşa'nın iki oğlu caminin güneydoğusundaki 1541 tarihli türbede yatmaktadır. Cami, [[1998 Adana-Ceyhan depremi]nde hasar görmüş; 1998-2004 yıllarında onarılıp ibadete açılıştır.
Caminin mimarisi Selçuklu ve Memluk üsluplarını taşır. Duvarları siyah beyaz mermer taşlarla bezelidir. Batı ve doğuda birer kapısı bulunur. Batı kapısı üzerinde iki yılan kabartması olan bir kubbe ve bir kitabe vardır. Doğu kapısı üzerinde ve minberinin üstünde de birer kitabesi bulunur. 16. yüzyıldan kalma çinileri meşhurdur.
Medrese, türbe, imaret, dar'ül hadis, dar'ül şifa, sıbyan mektebi gibi yapıları da içeren Ramazanoğlu Külliyesi'nin bir parçasıdır. Külliyenin günümüze kadar gelebilmiş diğer kısımları; medrese, türbe ve Ramazanoğulları Saray Selamlığıdır. Medrese, Türk-İslam Kültür Merkezi adıyla işlev görmektedir. Ramazanoğulları saray selamlığı ziyaret açıktır ve Çukurova Üniversitesine bağlı bir kültür merkezi olarak kullanılmaktadır. Günümüze gelememiş imaretin yerinde, geçmişte Adana Islahanesi, Hamidiye Sanayi Mektebi  ve İnkılap İlkokulu olarak kullanılmış, halen imam hatip ortaokulu olarak kulanılan tarihî bir eğitim binası bulunur.

Cami

Külliye yapıları

Dick Osseman’ın Adana Ulu Camii Fotoğrafları 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adana Ulu Camii Panoromik Görüntüsü, Mekan360.com sitesi

Adana Yeşiloba Hipodromu, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir hipodromdur. Hipodrom, Seyhan ilçesine bağlı Yeşiloba mahallesinde yer almaktadır.

Adana'da at yarışları 1962 yılında Şakirpaşa Havalimanı yakınlarındaki bir yarış pistinde başladı. Yarış pisti, kısa bir süre sonra mevcut yerine 66.6 hektarlık bir alana taşındı. Açılışta, bugün hala hizmet veren kum yol bulunmaktaydı. Çim pist 1996 yılında tamamlandı ve 1998 ilkbaharında yarışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. İki pistin yanı sıra, 2000 yılının sonbaharında eğitim pisti açıldı. Hipodromda 3 pist bulunmaktadır.
3,000 kişilik bir kapasiteye sahip olan ikinci seyirci standları Ocak 1999'da açıldı.

Hipodrom, yarış, antrenman ve ahır tesislerinden oluşan 66.6 hektarlık bir alanı kaplamaktadır. 1.800 m uzunluğunda ve 25 m genişliğinde kum oval, tüm hava koşullarında yarışılan 1,600 m uzunluğunda ve 20 m genişliğinde çim oval ve eğitim için 1,400 m uzunluğunda ve 15 m genişliğinde bir kum oval olmak üzere üç iç içe geçmiş pist bulunmaktadır.
Yenisi 3 katlı 3,000 kişilik modern bir yapı olmak üzere iki seyirci tribünü bulunmaktadır. Kompleksin içinde ayrıca 5 restoran, yiyecek satıcıları, çocuklar için oyun alanı ve haflinger padokları bulunmaktadır. 1 hektardan büyük bir alan, ziyaretçiler için bir rekreasyon alanı olarak belirlenmiştir.
Hipodromda 5 midilli ahırı, ayrıca bir yulaf deposu ve bir at nalı bulunmaktadır. Pansiyon alanında 1260 ahır ve bir ameliyat ünitesine ev sahipliği yapan modern bir at hastanesi vardır. Ayrıca bu alanda alışveriş ve servis merkezi bulunmaktadır.

Yeşiloba Hipodromu'na Adana şehir merkezinden Barkal minibüsleri, Tarsus ve Mersin'den TOK ve Koç minibüsleri ile ulaşılabilir.
Hipodromun 1,6 km doğusunda bulunan Şehitlik Tren İstasyonuna Adana Merkez, Şakirpaşa, Yenice, Tarsus ve Mersin Merkez istasyonlarından sıkça sefer yapılmaktadır.

Adana kebabı, Adana'ya özgü, "zırh" adı verilen, satıra benzer bir bıçak ile elde kıyılan parça etten yapılan Türk mutfağında bir kebap veya şiş köfte çeşidi.
Adana kebabını diğer kebaplardan ayıran en belirgin özellik kullanılan ettir. Et, doğal ortamda ve kendine has bir floraya sahip bölge yaylalarında yetiştirilmiş erkek koyunlardan elde edilmiş olmalıdır. Üretim tekniği ve ustalık da ürüne önemli ölçüde farklılık katar. Karışım hazırlanırken kullanılan malzemeler kırmızı pul biber, kuyruk yağıdır. Adana kebabının servisi, tamamlayıcı unsurlar olan yeşillik, sumaklı soğan salatası ve salatayla yapılmalıdır.
Kuzu eti, kuzu kuyruk yağı, pul biber ve tuz ile yapılır. Mevsiminde ise pul biber elde edilen ve yörede kök biber denilen kırmızı biber, taze olarak minik küpler halinde doğranıp eklenir. Bunların dışında hiçbir baharat konulmaz.
Adana Kebabı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Yaylalarda doğal ortamda yetiştirilmiş, en az bir yaşındaki erkek koyundan elde edilen et, yağ, sinir, damar ve zarlarından ayrılır. Ayıklanan et parçalar halinde bir gün dinlendirilir. Dinlenmiş et zırh tabir edilen ve iki elle kullanılan keskin bıçakla kıyılır. Kıyılmış et miktarının %30'u kadar kuyruk yağı zırh ile ayrıca kıyılır. Kıyılmış et ile kıyılmış kuyruk yağı, kırmızı pul biber ve tuz ilave edilerek yoğrulur. Karışım Adana kebabının ana unsurunu oluşturur. Yoğrulmuş karışım ikinci kez zırh ile kıyılır. En az 4-5 saat buzdolabında dinlendirilir. Hazırlanan karışım, 0,5 cm kalınlığında, 3 cm eninde 90–120 cm uzunluğunda şişlere sıvanır gibi saplanır. Şişlendikten sonra 1 saat kadar şişte dinlendirilir. Bu dinlendirme el suyunun etten akması içindir. Saplama esnasında el suya batırılıp şiş üzerindeki et sıvazlanır. Bu işlem etin şişten dökülmemesi için yapılır. Elde kalan su az olmalıdır, çok olursa et haşlanır, kebabın tadı bozulur. Bir kişilik Adana kebabı 180 gramdır. Bir buçuk tabir edilen Adana Kebabı'nın eti ise 270-280 gramdan az olamaz.

Adana kebabı alevsiz, durgun, korlu meşe kömürü ateşinde pişirilir. Pişirme derecesi etin kırmızıdan koyu kahverengine dönmesine kadar devam eder. Pişirme sırasında şişler sık sık çevrilir. Yağı pide ekmekle alınır. Bu işlem yapılmazsa yağ ateşe düşerek alevlenir ve kalitenin bozulmasına neden olur.

Adana kebabı coğrafi tescilli olup üretimi için Adana Ticaret Odası'ndan izin alınmalıdır.

Tipik bir servis Adana kebabı porsiyonu; kömürde pişmiş etin yanında közlenmiş domates ve biber, mevsim salata, nane-maydanoz-süs biberi-limon tabağı, soğan salatası ve ezme ile gelir. Yöresel bir içecek olan şalgam suyu, ayran veya rakı ile tüketilir. Adana'ya özgü olsa da tüm Türkiye'de kebapçıların menülerinde yer alır.

Adana Ticaret Odası Adana Kebap Yönergesi

Adana İdman Yurdu veya sponsorluk anlaşması gereği Bitexen Adana İdman Yurdu, 2008-09 yılında Kadınlar 2. Lig 4. Grubu lider bitirerek tarihinde ilk kez Kadınlar 1. Ligine yükselmiştir. 2009-10 yılında takım ligdeki ilk sezonunda ligi 6. sırada tamamlamıştır. 2010-11 sezonunda ise tarihinin en başarılı sezonunu geçiren kulüp ligi 3. sırada tamamlayarak TFF'nin verdiği 10.000 TL para ödülünü de kazanmıştır. 2011-12 sezonunda da ise ligin bir sezonluk yenilenen statüsü gereği klasman grubunda mücadele eden takım orada 2. olarak şampiyonluk grubuna kalmamış ve sezonu erken kapatmıştır. 2012-13 sezonunda da ise transfer döneminin başlarında ekonomik olarak sıkıntı çeken kulüp mevcut başkan Metin Taylancı'nın yoğun çabaları sonucu bu dar boğazdan kurtulup gerekli transferleri ve oyuncuların lisanslarını çıkartarak sezona başlamıştır.
Adana İdman Yurdu, şehrin en üst ligdeki tek kadın futbol takımı olarak Kadınlar 1. Liginde mücadelesini sürdürmektedir.

10 Ocak 2016 itibarıyla
Teknik direktör:  Aslı Canan Sabırlı

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Adanaspor, 1954 yılında Adana'da kurulan bir kulüptür. 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Adanaspor, amatör olarak 4 Nisan 1932 tarihinde kurulmuş olup 23 Ocak 1954 tarihinde Mehmet Şanlıtürk, Mehmet Eroğlu, Mustafa Bekbaş, Ali Gedikbaş, Ahmet Kavrakoğlu, Musa Çaldağ, Nevzat Ağaoğlu, Cumali Aslankeser, Selim Zeper ve İsmail Kaplakaslan tarafından sarı-lacivert renklerle profesyonel faaliyetlerine başlamıştır. 1964 yılında sarı-lacivert renkler bırakılıp yerine hâlen kullanımda olan turuncu-beyaz renkler seçilmiştir. Turuncu renk Adana'da yetişen Narenciyeyi beyaz ise Pamuku temsil eder. 1966 yılında Akınspor ve Torosspor'u da bünyesine katan Adanaspor, 1966-67 sezonunda Türkiye 2. Ligi'nde yer alan Adanaspor, 1970-71 sezonu sonunda Türkiye 1. Ligi'ne terfi etme başarısı gösterdi.
Aynı yıl Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupasını da kazanan Adanaspor, 1972-73 sezonunda Gençler Ligi'nde de bulunduğu grupta şampiyon oldu. 1971-1984 yılları arasında, 13 yıl boyunca Türkiye 1. Ligi'nde mücadele eden Adanaspor, bu dönemde 3 kez UEFA Kupasına ve 1 kez de Balkan Kupasına katılma başarısını gösterdi.
1983-84 futbol sezonunda Türkiye 2. Ligine düşen Adanaspor, 1987-88 sezonunda yeniden şampiyon olarak Türkiye 1. Ligine yükselme başarısı göstermiştir.
Ekonomik sıkıntıların yoğun olduğu bu dönemde, sürekli yenilenen kongreler, istikrarsız yönetimler, futbol takımına yansıyınca 1990-91 sezonu sonunda Adanaspor tekrar 2. Türkiye Ligi'ne düşmüştür.
1996 yılında, Genel Kurul kararı ile şirketleşme yolunda ilk adımı atarak Adanaspor Spor Faaliyetleri A.Ş. adını almıştır. 1997-98 futbol sezonu sonunda Adanaspor futbol takımı yeniden Türkiye 1. Ligi'ne yükselme başarısı göstermiştir. Ancak 2000-01 sezonunda yeniden 2. Lig'e düştü. 1. Lig hasreti sadece 1 sene sürdü ve 2001-02 sezonunda 2. Lig A Kategorisi'nde 3. olarak Süper Lig'e dönmüştür.
Şirket hisselerinin Uzan ailesine geçmesinden sonra bu ailenin 2003 yılından itibaren yaşadığı ekonomik sorunlar yüzünden zor durumda kalmış ve 2005 yılı aralık ayında şirketin tasfiyesi istenmiştir.
Ekonomik zorluklar yüzünden önce 2003-04 sezonunda 2. Lig A kategorisine, ertesi sezon 2. Lig B kategorisine düşmüştür. Aynı sebepler yüzünden maçlara çıkamayan Adanaspor, Türkiye 3. Futbol Ligine düşmüştür. Kulüp tasfiye sebebiyle kapanma noktasına gelmiştir.
Türkiye'nin “ İlk kadın spor kulübü başkanı ” Adanaspor başkanlığını yapmış olan Fahrunnisa Hancıoğlu'dur.
Ayrıca 2009 yılında kurulan Dişi Kaplanlar “Türkiye'nin ilk kadın taraftar grubu” olma özelliğini taşır. Dişi Kaplanlar hâlen aktif olarak Adanaspor tribününe katkılar sağlamaktadır.
2015-16 sezonunda 1. Lig şampiyonu olmuştur ve Süper Lig'e yükselmiştir. 2016-17 sezonunda Süper Lig'i son sırada tamamlayarak tekrar 1. Lig'e düştü. 2017'den bu yana 1. Lig'de mücadele etmektedir.
2024 yılı ocak ayında FIFA'dan yapılan açıklamada kulübe transfer yasağı getirildi. 17 Ocak 2024'te Fenerbahçe ile oynanan Türkiye Kupası maçında 6-0 kaybedilmesinin ardından teknik direktör Mustafa Kaplan ile karşılıklı anlaşılarak sözleşmesi feshedildi.
27 Ekim 2024 tarihinde teknik direktör Kemal Kılıç ile yolları ayırdı.
31 Ekim 2024 tarihinde teknik direktör Yusuf Şimşek ile anlaşıldığını kamuoyuna duyurdu.
2024/25 1. Lig sezonuna 2-1'lik Erokspor galibiyeti ile başlayan Toros Kaplanlar 31 Ağustos 2024 tarihinde teknik direktörleri Sol Bamba'nın hayatını kaybettiğini açıkladı.

Adana Demirspor ve Adanaspor arasındaki rekabet iki kulübün kuruluşundan beri sürmektedir. Adana dışında en büyük rekabeti Tarsus İdman Yurdu ve Mersin İdman Yurdu'yla yaşamaktadır ve bu rekabetin uzun bir geleneği vardır.

2006 yılında kurulan takım EBBL'de oynamıştır. 2010 yılında TB2L'ye yükselmiştir. 2012'de TB2L'de sondan 3. olarak EBBL'ye düşen takım 2014'te yeniden TB2L' ye yükselmiştir.

19 Kasım 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Süper Lig: 22 Sezon
1971-1984, 1988-1991, 1998-2001, 2002-2004, 2016-2017

1. Lig: 33 Sezon
1966-1971, 1984-1988, 1991-1998, 2001-2002, 2004-2005, 2008-2016, 2017-2025

2. Lig: 3 Sezon
2005-2006, 2007-2008, 2025-2026

3. Lig: 2 Sezon
2006-2007, 2026-

Amatör Ligler: 12 Sezon
1954-1966

Süper Lig
İkincilik (1): 1980-1981
Üçüncülük (1): 1975-1976
Dördüncülük (2): 1974-1975 1977-1978
• Türkiye Kupası
Yarı final (1): 2001-2002
Çeyrek final (2): 1971-1972 1972-1973
• Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası
Şampiyonluk (1): 1970-1971

1. Lig:
Şampiyonluk (3): 1970-1971, 1987-1988, 2015-2016
Play Off Final (1): 2011-2012

2. Lig:
Şampiyonluk (1): 2007-2008

Başbakanlık Kupası
Final (1): 1980-1981

Ana madde: Adanaspor sezonları listesi

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.
23. Haftadan İtibaren Ligden Çekildi**

Adanaspor resmî web sitesi
Taraftar Resmi Web Sitesi
TFF.org'da Adanaspor
Instagram'da Adanaspor
Facebook'ta Adanaspor
X'te Adanaspor

Adanaspor-Adana Demirspor derbisi veya Adana Derbisi, Türkiye'de futbol derbilerinden biridir. Tarihi kökleri, takımların kuruluş sürecindeki gerginliklere ve yıllar içinde gelişen rekabete dayanır. Uzun süre 5 Ocak Stadı'nda devam eden mücadele, 2021 sonrasında Yeni Adana Stadı'nda sürecektir. Yeni stadyumda henüz derbi maçı oynanmamıştır. Ancak bu stadın yarısı Adana Demirspor'un renkleri mavi-lacivert, diğer yarısı da Adanaspor'un renkleri turuncu-beyaz olacak şekilde koltuklandırılmıştır. Derbinin 5 Ocak Stadı'nda sürdüğü eski dönemlerde de benzer şekilde Adana Demirspor taraftarları, stadın kuzey tarafında toplanır ve taraftar grubu Şimşekler Grubu kuzey kale arkasında veya kuzey kapalı tribünde yer alırken; Adanaspor taraftarları ve taraftar grubu Turbeyler de güney taraf ve kale arkasında bulunmaktaydılar.
Önceleri yerel düzeyde karşı karşıya gelen takımların rekabeti, 1970'lerin ortalarından 1980'lerin ortalarına kadar aynı anda Süper Lig'de mücadele ettikleri için arttı. Daha sonra farklı kategorilerde yer aldıkları için düzenli biçimde lig maçlarında karşılaşamadılar ancak bir dönem, sezon başlamadan önce oynanan TSYD Kupası maçlarında iki takım karşı karşıya gelirdi. 1990'ların sonlarında Adanaspor'un Süper Lig'e yükselmesi ve sonra kapanma sürecine girmesi ile 2000'lerin başında derbiler yeniden sekteye uğramıştır. Bu süreçte tribünde taraftar gruplarının da yeniden şekillenmesi ve gittikçe öne çıkması ile saha içindeki mücadele saha dışında, örneğin internet ortamında da devam etti. 2012'den itibaren iki takımın aynı ligde olmalarıyla canlanan derbide son maç 2020-21 sezonunda 1. ligde oynandıktan sonra, o sezon Adana Demirspor'un Süper Lig'e çıkması ve Adanaspor'un 1. Lig'de devam etmesiyle derbi mücadelelerinde yeniden bir araya girildi.
Adana'nın en önemli iki futbol takımının yaptığı 63 maçta Adanaspor 22, Adana Demirspor 16 galibiyet aldı. İki takım arasındaki 25 maç berabere sonuçlanırken, en farklı galibiyet ise 1995-1996 sezonunda oynanan ve Adana Demirspor'un 7-0'lık galibiyetiyle sonuçlanan maçtır.

Akbank, 30 Ocak 1948'de Adana'da Hacı Ömer Sabancı'nın da aralarında bulunduğu bir grup iş insanı tarafından bölgedeki pamuk üreticilerine finansman sağlamak amacıyla kurulmuş özel banka. 2025 yıl sonu itibarıyla 3,5 trilyon türk lirası seviyesini aşan aktif büyüklüğü ile Türkiye'nin en büyük bankalarından biri haline gelmiştir. Akbank 2017 yılında Brand Finance tarafından hazırlanan “Dünyanın En Değerli 500 Banka Markası” araştırmasında üst üste 6. Kez ‘Türkiye’nin En Değerli Banka Markası’ olmuştur. Akbank bu marka değeri ile dünya genelinde 500 bankanın bulunduğu listede 94. sırada yer almıştır. Akbank ayrıca, 2015 yılında Brand Finance'in yaptığı “Dünyanın En Değerli 500 Markası” araştırmasında “Türkiye’nin En Değerli Markası” olmuştur.
Banka'nın İstanbul’daki ilk şubesi 14 Temmuz 1950 tarihinde Sirkeci’de açılmış, 1954 yılında ise Genel Müdürlük İstanbul’a taşınmıştır. 1963 yılında tüm bankacılık işlemlerinde otomasyona geçmiştir. Banka’nın ilk yurt dışı temsilciliği Almanya’nın Frankfurt şehrinde açılmıştır. Banka, 1983 yılında ise daha sonra adı Sabancı Bank olarak değiştirilen ve yurt dışında kurulan ilk Türk özel sektör bankası olan Ak International Ltd.’i hizmete açmıştır. 1996 yılında Ak Yatırım Menkul Değerler AŞ, 1997 yılında Ak Yatırım Ortaklığı AŞ, 2000 yılında Ak Portföy Yönetimi AŞ ve Özel Bankacılık Bölümü ve 2002 yılında Ak Emeklilik AŞ’yi kuran Akbank, 2005 yılında Ak Finansal Kiralama AŞ’yi de bünyesine katmıştır. Mayıs 2005'te Ak Emeklilik, Ak Sigorta’ya satılmıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Hacı Ömer Sabancı, Adanalı sanayici Ahmet Sapmaz ve Bekir Sapmaz kardeşler, Adana’nın sanayi kuruluşu Millî Mensucat’ın sahipleri dört iş insanı Nuh Naci Yazgan, Nuri Has, Mustafa Özgür ve Seyit Tekin ile birlikte bir banka kurmaya karar vermişlerdi. Kurucuların hepsi, Adana’da yaşayan Kayserili iş adamlarıydı. Amaçları bölgenin pamuk üreticilerine finansman sağlamaktı. Banka, 12 Nisan 1947 tarihinde "Adana-Kayseri Bankası" adıyla finans sektöründe yerini aldı. İki şehrin baş harfleri nedeniyle “Akbank” adıyla anıldı. Bu isim, aynı zamanda bölgede yetişen pamuğu temsil ettiği için seçilmişti. Tek şube ile küçük bir mahalli banka olarak kurulan Akbank, o dönem faaliyette olan dört bankanın en küçüğüydü.

Akbank'ın kurucu ortakları ve hisseleri şöyleydi: Nuri Has (%15), Hacı Ömer Sabancı (%15), Nuh Naci Yazgan (%15), Mustafa Özgür (%15), Ahmet ve Bekir Sapmaz (%15), Seyit Tekin (%5). Kurucu ortaklardan geriye kalan %20'lik hissenin Adanalı ve İstanbullu itibarlı iş adamlarına satılması için kota konuldu. %10 hisse Adanalı iş adamlarına, %10 hisse ise İstanbullu iş adamlarına ayrıldı. Bu hisselerin de satılması ile 83 iş insanı bankanın kurucu ortaklar heyetinde yer aldı.
Bankanın İstanbul’daki ilk şubesi 14 Temmuz 1950 tarihinde Sirkeci’de açıldı, 1954 yılında ise Genel Müdürlük İstanbul’a taşınmıştır.
Kurucu ortaklar bankayı 1962 yılına kadar yönettiler. Yönetim kurulu başkanlığını ortaklardan Seyit Tekin’in oğlu İbrahim Tekin yürüttü. 1962’de Sabancı Ailesi bankaya hakim oldu. Türkiye İş Bankası eski Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dallı, Akbank’ın yönetim kurulu başkanlığına getirildi. Akbank 1963 yılında tüm bankacılık işlemlerinde otomasyona geçti. Banka’nın ilk yurt dışı temsilciliği Almanya’nın Frankfurt şehrinde açıldı.
Dallı, politikaya atılıp 1969 seçimlerinde milletvekili olunca bankanın yönetim kurulu başkanlığına İş Bankası’nın eski yöneticilerinden Bülent Yazıcı getirildi. 70'li ve 80'li yıllarda Naim Talu’nun üstlendiği bu görevi 1998’den 2008'e kadar Erol Sabancı yürütmüştür. 2008 Mart ayından beri Akbank Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini, Suzan Sabancı Dinçer yürütmektedir.

Kasım 2008'de dünya çapında yaşanan ekonomik kriz, Türkiye'yi derinden etkilemeye başladığında, Akbank'ın 1.000'e yakın personelini işten çıkarttığı haberleri yayıldı. Bank Sen, işten çıkarılanların sayısının 1.400'ü bulduğunu ve bunun bankanın toplam iş gücünün %10'unu oluşturduğunu açıklayarak Akbank'ı protesto etti. Banka yetkilileri başlangıçta basının konuyla ilgili sorularını cevaplamaktan kaçındılar. Ancak, kısa bir süre sonra yaptıkları açıklamada, öncelikle bankanın toplam istihdamının azalmakta değil artmakta olduğunu, büyüme hedeflerinin değişmediğini, "devamlı olarak genç ve yetenekli kişileri bünyesine kattığını" belirterek "performans değerlendirmeleri ve emeklilik nedenleriyle, bankamızdan personel ayrılmaları da olmaktadır" dediler. Buna karşılık toplu işten çıkarılanların sayısı konusunda bir bilgi vermediler. Akbank'ın toplu işten çıkarmaları sendikalar ve basın tarafından eleştirildi.

Akbank'ın 9 iştiraki bulunmaktadır.
Ak Finansal Kiralama AŞ, 1988 yılında kurulan şirketin tüm hisseleri 2005 yılında Akbank tarafından alınmış ve şirket bankanın iştirakleri arasına katılmıştır. Şirket leasing kapsamında bulunan tüm ekipmanlar için müşterilerine çözümler sunmakta, danışmanlık ve operasyonel destek sağlamaktadır.
Ak Yatırım Menkul Değerler AŞ, 1996 yılında kurulmuştur.Yerli ve yabancı yatırımcılara hisse senedi, tahvil-bono, repo, yatırım fonları, Vadeli İşlemler ve Opsiyon Borsası işlemleri alım satımında aracılık hizmetleri veren Ak Yatırım, müşterilerine kurumsal finansman konularında danışmanlık hizmeti de sunmakta, araştırma bölümünün hazırladığı raporlarla müşterilerin yatırım kararlarını desteklemektedir. Ak Yatırım, ABD kurumsal yatırımcılarına, Türkiye sermaye piyasalarına erişim sağlanmasına yönelik olarak, Ağustos 2009'da Wall Street'in en eski finansal hizmetler ve dealerlar arası aracılık kuruluşlarından biri olan Murphy & Durieu, L.P. ile stratejik işbirliği anlaşması yapmıştır.
Ak Portföy Yönetimi AŞ, Sermaye piyasalarında kurumsal ve bireysel portföylere, portföy yönetimi hizmeti vermek amacıyla 2000 yılında kurulan Ak Portföy Yönetimi AŞ (AKPortföy), %99,99 Akbank iştirakidir. AKPortföy, Akbank, Ak Yatırım ve AvivaSA'ya ait yatırım fonları ile Ak Yatırım Ortaklığı portföyünü yönetmektedir.
Akbank N.V., 15 Haziran 2012 tarihi itibarıyla faaliyetlerine son vererek Akbank AG bünyesinde birleşmiştir.
Akbank AG, Almanya'da faaliyet gösteren şirket, Akbank'ın %100 iştiraki olup kurumsal bankacılık hizmetleri sağlamaktadır.
Akbank Dubai Limited, Aralık 2009'da Dubai Uluslararası Finans Merkezi'nde (DIFC) kurulan Akbank (Dubai) Limited satın alma ve birleşmelerde aracılık, halka arz ve Türk şirketlerinin farklı borsalarda kote edilmesi gibi konularda faaliyet göstermektedir. Akbank iştiraki olan şirket aynı zamanda müşterilerine fon sağlama, proje finansmanı ve özel bankacılık (private banking) faaliyetlerinde de aracılık ve danışmanlık hizmetleri vermektedir.
Akbank Ventures BV, Akbank'ın global dünyadaki ayak izini genişletmek, trendleri daha yakından takip etmek ve bu bilgi birikimini kendi bünyesine aktarmak için yeni teknolojiler odaklı yatırımlar yapabilmek amacıyla Hollanda'da kurulmuştur.
Aköde Elektronik Para ve Ödeme Hizmetleri A.Ş., 2019 yılından bu yana Tosla markasıyla bireysel ve kurumsal kullanıcılarına finansal hizmetler sunmaktadır. “Cebin, işin ve senin için” sloganıyla hareket eden Tosla, fintech alanındaki yenilikçi çözümleriyle kullanıcıların günlük finansal işlemlerini kolaylaştırmaktadır.
Stablex Kripto Varlık Alım Satım Platformu A.Ş., 2021 yılında blokzinciri ve kripto varlıklar alanında hizmet vermek amacıyla kurulan Stablex, Mayıs 2023'te Ak Yatırım Menkul Değerler A.Ş. tarafından çoğunluk hisseleri satın alınarak Ak Yatırım bünyesine katılmıştır. 2025 yılından itibaren yasal düzenlemeler uyarınca bankalar ve sermaye piyasası aracı kurumları gibi finansal kuruluş kapsamına alınmıştır.

Akbank, Küresel İlkeler Sözleşmesi imzacısı bir şirkettir. Bu imza ile Akbank, insan haklarına saygılı, güvenli ve nezih iş ortamı sağlamak, çevreyi korumak, şeffaf kurumsal yönetimi kapsayan politika ve uygulamalar gerçekleştireceğine dair sorumluluk almaktadır.
Akbank 2009 yılında kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerinin takibi amacıyla Kurumsal Yönetim ve Sosyal Sorumluluk Komitesi'ni oluşturmuştur. Banka kurumsal yönetim ve sosyal sorumluluk konularında çeşitli uygulamalara sahiptir.

Temettü politikasını açıklayan ilk bankadır.
Kurucu hisselerini geri satın alan ilk bankadır.
Kurumsal Yönetim İlkeleri'ni faaliyet raporunda duyuran ilk bankadır.
Kurumsal Yönetim İlkeleri'ni web sitesinde duyuran ilk bankadır.
Küresel İlkeler Sözleşmesi Raporu'nu (Global Compact) yayımlayan ilk bankadır.
Mevduat bankaları arasında GRI standartlarına göre sürdürülebilirlik raporunu yayınlayan ilk bankadır.
Karbon Saydamlık Projesi (Carbon Disclosure Project)
Cancun Bildirisi (Cancun Communique)
REC (Regional Environment Center)

Akbank'ın sanat merkezi olan Akbank Sanat 1993 yılında kurulmuştur. Akbank Sanat 2003 yılından itibaren çağdaş sanata yönelerek yeni bir yapılanmaya girmiş ve düzenlediği sergilerle uluslararası birçok sanatçının eserlerini Türkiye'ye getirmiştir. İstanbul'un kültür ve sanat hayatında önemli bir yeri olan Beyoğlu'nda sürekli faaliyet gösteren Akbank Sanat yıl boyunca sergiler, söyleşiler, konferanslar, film gösterimleri ve konserlerle 700'ün üzerinde etkinlik organize etmektedir. Litografi ve serigrafi atölyesinde ise sanatçılara baskı yapma imkânı sunmaktadır.

41 yıldır Türkiye'nin birçok ilinde çeşitli oyunları sahneye taşımıştır. Hürriyet gazetesinin gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk kampanyası çerçevesinde yeni oyunlar sergilemektedir.

Türkiye'de gerçekleştirilen en büyük caz organizasyonudur.

Türkiye'de kısa film kültürünün yayılmasını, profesyonel ve amatör sinemacıların tanıtılmasını hedefleyen festival; 2004'ten bu yana sürmektedir.

Dünya sinemasının seçkin ve özgün filmlerinin yer aldığı festivale, birçok filmin oyuncuları ve yönetmenleri de katılmaktadır. 2004 yılından beri, Akbank tarafından desteklenen organizasyon, çoğunluğu genç bir izleyici kitlesine sahiptir.

Eylül 2008'den itibaren Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde yer aldı. 385 eserle, şu zamana kadar İspanya dışında gerçekleştirilen en büyük Salvador Dali sergisidir.

Heykel sanat

Akyayan Gölü, Çukurova ovasının güneydoğusunda Ceyhan Irmağının denize döküldüğü yerin batısında yer alan bir göldür. İdari olarak Adana il sınırları içerisindedir. Bölgede herhangi bir koruma statüsü yoktur. Ceyhan nehrinin yatak değiştirmesi, deniz hareketleri ve Ceyhan nehrinin taşıdığı alüvyonların birikmesi ile bugünkü halini almıştır. Alüvyal baraj gölüdür.
Göl alanı ortalama 3100 hektardır. Denizden yüksekliği 2 metre, en derin yeri yaklaşık 3 metredir. Dar bir boğazla denizle ilişkili olmasına rağmen yakınından geçen Ceyhan nehrinden etkilendiği için suları çok az tuzludur. Özellikle taşkın dönemlerinde göle bol miktarda tatlı su karışmaktadır. Bu nedenle ekolojik olarak Akyatan lagününden daha farklı bir yapısı vardır. Saz, kamış, kındırandan oluşan hayli zengin bir bitki örtüsüne sahiptir. Akyatan lagününde olduğu gibi göl ile deniz arasında yüksek kumullar bulunmaktadır. Lagünde sazan, yılan balığı gibi tatlı su balıklarının yanı sıra kefal, levrek gibi deniz balıkları da avlanmaktadır. Ekolojik yönden bol gıdalı bir göldür. Akyatan lagününde olduğu gibi ılıman bir iklime sahip olması, besin maddeleri yönünden oldukça zengin oluğu su kuşlarının tercih sebebidir.
Akyatan lagününden küçük olmasına rağmen, kuluçkaya yatan, kışlayan türler bakımından aynı zenginliği göstermektedir.Kış aylarındaki kuş popülasyonu, 100.000'in üzerindedir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Akçatekir, Adana ilinin Pozantı ilçesine bağlı bir mahalledir. Köy, Adana şehir merkezine 88 km, Pozantı'ya 16 km uzaklıktadır.
Adana-Ankara E-90 oto yolunun 90'ıncı kilometresinde yolun her iki yakasında çok geniş bir alana yayılmıştır. 
Bürücek Yaylası, Akçaköy ve Tekir Yaylası'nın birleşmesiyle oluşan Akçatekir, Pozantı ilçesinin bir mahallesi konumundadır. Çam, ardıç ve meyve bahrasında kurulmuş olan yaylada, yayla mimarisine uygun yapıların yanında farklı mimari tarzların örneklerini de görmek mümkündür. Her yıl 30 Ağustos tarihinde Akçatekir Yaylası Geleneksel Yayla Şenlikleri yapılmaktadır.
Kış aylarında dağlardan akan çayların sesleri tüm bölgeyi sarar ve oksijen deposu havası ile insanı sağlıklı hissettirir. Sucuk-ekmek kasapları, lokantaları ve dağlardan toplanan karlar ile yapılan "karsambaç" tatlısı vardır.
Pozantı 80.Yıl Devlet Hastanesi'ne bağlı Akçatekir Semt Polikliniği sadece yaz döneminde uzman hekim ve diş hekimleriyle hizmet vermektedir.
3 eczane sürekli hizmet vermektedir.

Akören, Konya il merkezine 54 km uzaklıkta bir ilçedir. İlçenin eski adı "Akviran"dır.

Akören civarındaki yerleşimin MÖ. 7000-6500 yıllarına kadar gittiği tahmin edilmektedir. Akören'e 49 km uzaklıktaki Çatalhöyük'te yapılan kazılarda neolitik çağa ait kalıntılar bulunmuştur. Bölge Hitit, Roma ve Bizans döneminde de bir yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. "Gavurlar Hamamı" ve "Horozun Tepesi" olarak bilinen yerlerdeki kalıntılar Hitit ve Roma döneminde de burada yerleşim olduğunu göstermektedir. Yine Akören'e 3 km uzaklıktaki Orhaniye köyünün Ertaş boğazında antik dönemde adı "Dinorna" olan ve Bizans döneminden kalma bir kent vardır.
MS. 11. yüzyıldan itibaren ise bölgeye Bayındır ve Kayı Türk boylarının yerleştikleri söylenmekle birlikte şu anda bölgede yaşayan halkın 200 yıl önce buraya gelmiş olduğu da belirtilmektedir. Millî mücadele döneminde  köyün ileri gelenlerinden Toraman Koca olarak bilinen eşkiya komşu ilçe Bozkır'da çıkan Bozkır isyanı sırasında ilçe bir süre isyancıların
kontrolü altına almıştır.

İl merkezine 54 km uzaklıktadır. Sınırları içinde May Barajı, Akören Göleti, May ve Çat Deresi vardır. İlçenin yüzölçümü 640 km²dir. Akören ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.106 metredir.

1800'lü yılların sonu ve 1900'lü yılların başında Kırım'dan gelerek bu bölgeye yerleşen Ahmediye (Yıkık) ve Süleymaniye (Susuz) köyleri Kırım kültürüne sahiptir.

İlçe halkı ziraat, hayvancılık ve tekstilden geçimini sağlamaktadır.

Akören'in nüfusu 5.766'dır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Akören Ali Rıza Ercan Meslek Yüksek Okulu bin öğrenci kapasiteli olup, Akörenli eski milletvekillerinden Ali Rıza Ercan anısına oğlu Nurullah Ercan tarafından yaptırılmıştır. Seydişehir'in kurucusu manevi Şahsiyet Seyyid Harun Veli'nin küçük kardeşi Körpe Seyit'in kabri Kayasu (May) kasabası yanındadır.
Koca Cami ve tarihi Koca Çeşme ilçe merkezindedir. İlçede mevcut 2 adet Yüğ bulunmaktadır. 1.'si Alaşana Bağları yöresinde olup 2.'si ise Karahüyük köyü içindedir.
İlçenin en eski tarihi yeri Orhaniye (Üsküse) köyünün doğusunda bulunan Dinorna bölgesidir.
İzmir Selçuk'ta bulunan ve 1950'lerin Akören hayatını canlandıran emekli öğretmen Ayhan Çetin tarafından Çetin Kültür Köyü Müzesi uluslararası bir üne kavuşmuştur.

Akören Belediyesi 6 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aladağ, Adana ilinin bir ilçesidir.
Doğusunda Kozan ilçesi, güneyinde İmamoğlu ve Karaisalı ilçeleri, batısında Pozantı ilçesi ve kuzeyinde Niğde ile Kayseri illeri vardır. Yüzölçümü 1.340 km² olup nüfusu 2022 nüfus sayımına göre 15.897'dir. Aladağ ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 967 metredir.
İlçenin merkezi Aladağ kasabasıdır. Eskiden Karsantı adıyla Karaisalı ilçesine bağlı bir bucak olan ilçe, 1987 yılında ilçe olmuştur. İlçenin kuzey kesiminde Toros Dağları'nın Aladağlar adıyla anılan bölümü bulunmaktadır. İlçe de adını bu dağlardan almaktadır. İlçe coğrafî açıdan dağlık bir bölgede olduğundan tarımda verimlilik düşüktür. İlçe, 6360 sayılı kanunla Büyükşehir ilçe belediyesi statüsüne dönüştürülmüş olup, 31 mahallesi bulunmaktadır.
Turizm açısından en ünlü yerleri; Akören Kilisesi, Meydan Kalesi, Küp Şelalesi, Başkanın Çardağı, Ağacakise Anıt Ağaç, Simit Çağlayanı, Eğner, Kapuzbaşı Çağlayanı, Mazılık Ören Kalesi, Posyağbasan Kalesi, Sandıklı su ve Acı sudur.

Aladağ'ın eski adı Karaköy olup 1973 yılında Karsantı olarak değiştirilmiştir. Burası 1987'de ilçe merkezi olunca bugünkü adı verilmiştir. Bu isim de Toros Dağları'nın Aladağlar adıyla anılan bölümünden gelmektedir. Antik çağlarda Anadolu'da konuşulan Luvi dilinden geldiği düşünülen Karsantı adı, Osmanlı Devleti kayıtlarında Karsandı olarak geçmektedir. Ayrıca Karaköy adından da bahsedilmektedir.

Eski bir yerleşim yeri olduğu bilinen Aladağ, Hitit, Roma ve Bizans egemenliklerinin ardından Selçuklu Hanedanı zamanında da yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. 1360'lı yıllarda şehir Ramazanoğulları Beyliği'ne, Yavuz Sultan Selim zamanında da Osmanlı Devleti'ne ilhak olmuştur. 1973'te şehirde belediye örgütü kurulmuştur. 1987'de aynı adlı ilçenin merkezi olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Aladağ'ın 31 mahallesinin 4'ü merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 4.080 kişi  (%25,7) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 39,5 km uzaklıktaki Topallıdır. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan yer 1.664 kişi ile Büyüksofulu mahallesidir. Aladağ'ın nüfusu 2017 yılında %2,68 azalmıştır.
Aladağ ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

Km, Sinanpaşa Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

T.C. Aladağ Kaymakamlığı 12 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aladağlar, Kayseri-Niğde-Adana illeri arasında bulunan dağ sırası, bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği bakımından zengindir. Bu nedenle dağın 54.524 hektarlık bölümü ilk önce Hacer Ormanı Tabiat Parkı adı altında koruma altına alınmıştır, ardından 1995 yılında biraz daha geniş bir yüz ölçümüyle millî park ilan edilmiştir.

Akdeniz Bölgesi'nde, Niğde, Kayseri, Adana illeri sınırları içinde Aladağlar üzerinde yer almaktadır. 1995 yılında ilan edilmiştir. Yüz ölçümü 55.065 hektardır. Toros sıradağlarının en yüksek zirvelerine sahip olan Aladağlar jeolojik olarak da Türkiye'nin en ilginç yerlerinden biridir. Buzul Gölleri ve Kapuzbaşı Şelaleleri görülmeye değer yerlerdir. Millî parkın düşük rakımlı kesimlerinde kızılçam bulunurken, yüksek kesimlerde sedir, karaçam ve göknar toplulukları bulunmaktadır. Ağaç sınırının üzerinde ise kayalar arasında yetişen alpin çayırlar mevcuttur. Alanın florasında endemik bitki türleri oldukça fazladır. Millî parkta yaban keçisi, yaban domuzu, kurt, çakal, sansar, gelengi gibi memeliler bulunur. Ayrıca kaya kartalı ve küçük kartal gibi kartal türleri ile sakallı akbaba, kızıl akbaba ve küçük akbaba bulunur. Kuş gözlemcilerinin özellikle görmek için geldiği urkeklik de bölgede çoğalan önemli kuşlar arasındadır.
Aladağlar'ın güney kısımda Akdeniz İklimi, kuzey kısımlarında Karasal iklim hâkimdir. Güney bölümde kızılçam, sedir, karaçam ve Toros göknarı yaygındır. Kuzey yamaçlarda, İran-Turan bitki topluluğuna ait bozkır türleri yaygındır. Kuzey bölümlerde insan baskısıyla Antropojen bozkır alanları artmaktadır.
İlk baharda eriyen karlardan dolayı Aladağlar'da birçok göl oluşur ama kurak yaz mevsiminde bu göllerden çoğu buharlaşıp yok olur. Yalnızca yer altı suları ile de beslenen birkaç göl kalır. Aladağlar içinde birçok gölün bulunduğu genişçe bir kazanı andırır.
Kalker kayalardan oluşan Aladağlar'da Emli, Barazama vadileri ve güney yamaçları dışında ormanlık alan görülmez. Dağda alpin bitki toplulukları gelişmiştir.
Aladağlar, hem Türkiye'den hem de diğer ülkelerden dağcıların Türkiye'de en çok rağbet ettikleri yerlerden biridir. Alanda dağcılık, yürüyüş, kuş gözlemciliği, kampçılık gibi aktiviteler yapılmaktadır. Yüksek kaya duvarları, derin vadiler ve buzul gölleri önemli çekim noktalarındandır.

En yüksek doruğu 3771 metre yüksekliğindeki Kızılkaya'dır. Aladağlar'da, tırmanışlar için 3700 metre üzerinde dört doruğun yanı sıra 3500 metrenin üzerinde 50'den fazla doruk vardır. Bu doruklar Niğde il sınırları içinde devam eden Toros dağ kıvrımlarının (Orta Toroslar) en yüksek doruklarıdır.
Bölgede 100 yıldan fazla süredir profesyonel dağcılık yapılmaktadır. Kaydedilen ilk tırmanış jeolog Franz Schaffer'in 1901 yılında gerçekleştirdiği Alacabaşı çıkışıdır. Bilimsel amaçlı gerçekleştirilen bu seyahati takiben Avrupalı tırmanıcılar Georg Künne, Wilhelm Martin ve Marianne Martin tarafından 1927 yazında bölgeye bir ekspedisyon gerçekleştirilmiştir ve Demirkazık, Kızılkaya, Eznevit, Kaldı ve Alaca zirvelerinin ilk çıkışları yapılmıştır.
Her mevsimde tırmanış gerçekleştirmek mümkündür. Ancak dağcıların bu kararı kendi bilgi, deneyim ve fiziksel yeterliliklerine göre karar vermesi gerekir. Kışın yoğun kar, tipi ve rüzgar görülür, sıcaklıklar uzun süre donma noktasının altında seyreder. Sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte ilkbahar mevsimi en fazla çığın görüldüğü zamanlardır. Şubat-mayıs arasında tırmanış yapacak kişilerin çığ koşullarına özellikle dikkat etmesi gerekir. Havaların ısındığı, kar miktarının azaldığı ve günlerin daha uzun olduğu haziran ve temmuz aylarında tırmanış faaliyetleri artar. Bu dönemde su kaynakları da boldur. Ağustos ve eylül ayları hava koşullarının en stabil olduğu, yağışın çok az görüldüğü aylardır. Bu aylar da tırmanışa uygun olsa da, yaz sonuna doğru su kaynaklarının kurumasından dolayı tırmanışçılar yanlarında ihtiyaçları olan suyu taşımak zorundadırlar.
Tırmanış yapacak kişilerin olası acil durumlarda iletişimi sağlamak adına tırmanışlarını jandarmaya bilgilendirmesi gerekmektedir. Bunun haricinde, Uludağ'da yaşanan bir kaza sonrası Türkiye genelinde dağcılık amacıyla gerçekleştirilen her türlü tırmanış için önceden yazılı izin alınması gerektiğine dair bir genelge yayınlanmıştır. Ancak bu genelge beraberinde tartışmaları da beraberinde getirmiş, pek çok dağcı tırmanış izninin dağcılığın ruhuna aykırı olduğunu belirtmiştir. 2022 Aralık itibarıyla bu uygulamada tutarsızlıklar vardır.
Bölgede farklı derece ve zorluklarda pek çok tırmanış rotası bulunmaktadır. Ziyaretçiler eğer deneyim sahibi değillerse olası kazaları önlemek adına tırmanışlarını sadece rehber eşliğinde gerçekleştirmeleri gerekir. Millî park sınırlarının hemen dışında, kuzeyde Çukurbağ ve Demirkazık köylerinde, güneyde ise Ulupınar ve Kapuzbaşı köylerinde aktif pek çok turizm firması, rehber ile pansiyon ve bungalov tipi konaklama tesisi vardır.

Tutulan kayıtlara göre Aladağlar, Türkiye'de en çok dağ kazasının yaşandığı bölgedir. Bunun en büyük sebebi, diğer dağlara kıyasla bölgeye daha fazla sayıda eğitim, tırmanış ve yürüyüş amaçlı faaliyet düzenlenmesi denebilir. Türkiye'deki ölümlü dağ kazaları en çok düşme ve çığ sebebiyle gerçekleşmiştir. Bölgede kaydedilen ilk ölümlü kaza 1956 yılında olmuştur ve Engin Kongar hayatını kaybetmiştir.

Demirkazık Tırmanışı: Aladağların en önemli zirvelerinden olan Demirkazık (3757 m) tırmanışı için Çukurbağ köyünden yaya olarak 1,5 saat uzaklıktaki Sokullupınar kamp yeri olarak seçilir. Kamp yerinden doruğa tırmanış ve dönüş normal olarak 10-12 saat sürer. Aladağlar'da birden fazla tırmanış yapacaklar Yedigöller bölgesini ya da Çelikbuyduran mevkiini kamp yeri olarak seçebilirler. Çukurbağ köyü Yedigöller arası yaya olarak 10-12 saattir. Yedigöllerden Emler Zirvesi, (3723 m) Kızılkaya, (3771m) Direktaş (3510 m) zirvelerinde çeşitli rotalardan tırmanmak mümkündür. Demirkazık köyünde İl Özel İdaresi tarafından yaptırılmış olan 100 yataklı yeni ve modern bir dağ evi bulunmaktadır. Burada yemek ve duş imkânı olduğu gibi, bir kütüphane ve dinlenme salonu da mevcuttur. Dağ evinden hareket edilerek birçok spor ve geleneksel tırmanış rotalarının bulunduğu Cımbar Boğazı'na ulaşmak ve Demirkazık (3756) ile Küçük Demirkazık (3425m) zirvelerine tırmanmak mümkündür.
Ayrıca, Çukurbağ köyünden hareketle 1,5-2 saatlik bir yürüyüş sonunda Emli vadisi girişine varılır. Buradan da Kaldı (3734 m), Güzeller (3461 m) ve Alaca (3588 m) zirvelerine tırmanmak mümkündür.

Millî Park'a Adana, Kayseri ve Niğde illerini çevreleyen karayolu, havayolu ve demiryolu ile ulaşılabilir. Milli Park İstanbul'a 795 km, Ankara'ya 365 km, Adana'ya ise 160 km mesafededir. Demirkazık köyüne ulaşım, Niğde ve Adana'dan Çamardı otobüsleri ile sağlanmaktadır. Kayseri-Yahyalı arası 66 km, Niğde-Çamardı arası 65 km, Adana-Çamardı arası ise 160 km'dir. En yakın havalimanı Çukurova Havalimanı'dır. Demiryolu ile ulaşmak isteyenler Niğde istasyonunda indikten sonra karayoluyla devam etmelidir.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

 Wikimedia Commons'ta Aladağlar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

- Aladağlar 22 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Hadi Bara (9 Eylül 1906, Tahran - 30 Ağustos 1971, İstanbul), Türk heykeltıraş.
Eserleri ile Türk heykelciliğinde katı biçimciliğin aşılmasında etkili olmuş, yeni anlatım olanakları sunmuştur.

9 Eylül 1906 günü Tahran'da doğdu. Babası Cafer Efendi, annesi Leh asıllı Bezmi Hanım'dır. Ağabeyi Mehmet Sadi'den sonra ailenin ikinci çocuğudur. Ailesi, o dört yaşındayken Türkiye'ye geldi. Küçük ahşap heykelcikler yapan babasından heykel ile ilgili ilk izlenimlerini aldı. Anne ve babasının farklı kültürlere mensup olması onun hem doğu, hem batı kültürünü tanımasında ve sanatçı kişiliğinin gelişmesinde etkili oldu.
İlkokuldan sonra yazıldığı Saint Joseph Fransız Lisesi'nde Fransız kültürü ile tanıştı. Fikret Mualla, Turgut Zaim gibi geleceğin önemli sanatçılarıyla arkadaşlık kurdu. Resim sevgisi nedeniyle 1923 yılında St. Joseph'den ayrılıp Sanayi-i Nefise Mektebi'ne kaydoldu ama ailesinin ekonomik koşullarının bozullması nedeniyle bir ay sonra okulu bırakarak Fransızların işlettiği demiryollarında memurluğa başladı. 2 yıl sürdürdüğü bu görevi sırasında sanat eğitimine dönebilmek için fırsat kolladı ve sonunda yeniden sınavları kazanarak kaydolduğu okulundan 1927 yılında mezun oldu.
Mezuniyetinin ardından üç yıllık yurt dışı bursu kazanarak Bedia Hanım ile birlikte Paris'e gitti. Çift, okuldan tanışmakta idi ve Paris'e gitmeden önce evlenmişlerdi. Ali Hadi, Paris'teki Julian Akademisi'nde Henri Bouchard’ın öğrencisi oldu. Ayrıca Charles Despiau’dan özel dersler aldı, ünlü sanatçı Aristide Maillol'un yanında çalıştı. İlk yaptılarında Bouchard'dan ziyade Despiau ve Maliol'un etkileri görüldü. Bu etkinin hissedildiği ve 1929'da Paris'te Sonbahar Sergisi'nde yer alan "Havva Figürü", önemli bir anıtsal yapıtıdır. Havva, günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndedir. Sanatçının bilinen ilk heykeli olan 1928'de Paris Sonbahar Sergisinde sergilediği Bedia'nın Başı ise günümüzde kayıptır.
Ali Hadi, yurda döndüğünde Güzel Sanatlar Akademisi'ne kütüphane memuru ve asistan olarak girdi (1930). Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'ne katılarak bazı sergilerinde yer aldı. 1933'te akademideki modelaj atölyesinin başına getirildi. Soyadı kanunu çıktığında "Bara" soyadını aldı (1934). İlk anıt eseri olan Adana Anıtı'nın açılışı 1935'te gerçekleşti, 1937'de askerliğini yaparken komutanının görevlendirmesi ile İstanbul Harbiye'deki Harbiye Atatürk Anıtı'nı gerçekleştirdi.
1941 - 1943 yılları arasında Zühtü Müridoğlu ile birlikte yaptıkları İstanbul Beşiktaş'taki Barbaros Anıtı klasik heykel geleneğinin ilgi çekici örneklerindendir. Kaide üzerindeki kabartmaları Müridoğlu, figürleri Ali Hadi Bara yapmıştır. Ali Hadi, 1943 yılında ikinci kez askere alınarak Sarıkamış'a gitti. Askere alınma ve bütçe konusundaki sıkıntılar nedeniyle anıtın açılışı 25 Mart 1944 tarihinde onbinlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti.
Sanatçı, 1946-1947 yıllarında Caddebostan Plajyolu'nda kendi atölye- evini tamamlayarak oraya yerleşti. Bu atölyeye geçtikten sonraki dönemde soyut sanatla ilgilendi ve 'soyuta geçiş' dönemini yaşadı. 1949 yılında yaz tatlini geçirmek ve sanattaki gelişmeleri takip etmek için Paris'e gittiğinde Paris'te öğrenim görmekte olan öğrencisi İlhan Koman, ilgisini yeni soyut sanat eserlerine çekmişti. Oradaki izlenimlerininin etkisiyle yurda döndükten sonra figüratif çalışmalardan uzaklaştı, soyut anlayışta eserler vermeye başladı. Feza Çağı adlı yapıtı, bu dönemdeki önemli yaptılarındandır.
1950 yılında tekrar Akademi'de göreve başlayan Ali Hadi Bara, ikiye ayrılan heykel atölyelerinden birisinin başına Zühtü Müridoğlu ile birlikte getirildi. 1951-1953 yılları arasında Anıtkabir çalışmalarına katkıda bulundu.
İlk demir heykellerini üretmeye 1954 yılında başladı. Akademide bir metal atölyesi kurulmasını sağladı. Kuramsal çalışmalara yoğunlaşarak İlhan Koman ve mimar Tarık Carım ile beraber Türk Grup Espas adıyla bir topluluk oluşturdu. Grup, Fransa'daki Groupe Espace adlı topluluğun düşüncelerine paralel olarak plastik sanatların sentezi konusu üzerinde durmaktaydı. 1956-1957 yıllarında Plajyolu'ndaki atölyesinden ayrılıp Kandilli'de, kayıkhanesini atölye olarak kullandığı bir yalıya taşındı. Bu atölye-evin plastik sanatların sentezi düşüncesi doğrultusunda yenilenmesi fikri uygulanamadı.
Sürekli uluslararası sergilere ve bienallere katılan sanatçını 1957 yılında 4. Sao Paolo binealine katılan eserleri büyük beğeni kazandı ancak birincilik ödülünü politik nedenlerle alamaması, kariyerindeki ilgi çekici bir gelişme idi. Kararı protesto eden Brezilyalı ve Uruguaylı sanatçılar, Bara'ya sanat çalışmalarından ötürü takdirlerini bildiren bir yazı sunmuşlardır.
1960'lı yılların ikinci yarısında demir levhalarla çalışmayı bıraktı, yeni arayışlara yöneldi ve organik formları inceledi. Uzayda yapılan keşifler onun koni, küre gibi yalın geometrik biçimlerle yaptığı çalışmalara esin verdi.
1970 yılında üst üste iki kez felç geçiren sanatçı, 30 Ağustos 1971 günü İstanbul'da öldü.

1932- Atatürk büstü ve Tevfik Fikret büstü
1933- Mareşal Fevzi Çakmak büstü
1933 - 1935 - Adana Anıtı
1936 - Gemlik Atatürk Heykeli, ikinci bir Atatürk büstü ve Ahmet Rasim büstü
1937- Harbiye Anıtı
1937- Tors
1938- Nazilli Atatürk Heykeli (Zühtü Müridoğlu ile)
1939- Atatürk başı
1941 - 1943 Barbaros Anıtı (Zühtü Müridoğlu ile)
1945-1946 - Berin Timuçin Başı, Güzin Bara Başı, Zonguldak Atlı Atatürk Anıtı ve Atlı İnönü Anıtı
1952- Boşlukta Sürekli Biçim, Değişebilir Heykel, Tektonik, Boş-Dolu
1956- 28. Venedik Bienali'ne katılan iki demir heykel
1957 - 4. Sao Paolo Bineali
1961 - 6. Sao Paolo Bienali, Paris Rodin Müzesi 2. Çağdaş Uluslararası Heykel Sergisi
1966 - Paris Rodin Müzesi'nin Uluslararası Heykel Sergisi
Organik Form
Kompozisyon
Feza Çağı
Koni

Analı kuzulu köfte ya da sadece Analı kuzulu; Akdeniz Bölgesi'nin doğusu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu'nun bazı kesimlerinde yapılan yöresel bir yemektir. Bulgur ve kıymanın macun kıvamına gelinceye kadar yoğrularak, hazırlanan hamurun açılıp içine kıyma doldurulmasından sonra pişirilen sulu bir yemektir.
İsteğe göre kıyma yerine Van'a has olan murtuğa ile doldurulabilir. Dışı da sadece bulgur ve kitekten hazırlanarak içi unlu ve cevizli içle doldurulabilir. Sosuna doğranmış ıspanak ve sadece bulgur karışımından oluşan köfteler eklenebilir. Köfteler misket büyüklüğünde olup, yarım su bardağı sıvı yağ ve salçadan oluşan suya atılarak pişirilir.
İnce bulgurdan hazırlanan büyük köftelerin (analı) içine kıyma ve baharatlı harç konur; daha küçük köfteler (kızlı) ise içsiz olarak hazırlanır. Bu köfteler genellikle et suyu, nohut ve salça ile hazırlanan bir sulu yemekte birlikte pişirilir.
Yemeğin adı, büyük ve küçük köftelerin bir arada bulunmasından gelir ve bu yönüyle aileyi simgelediği düşünülür. Protein ve karbonhidrat açısından zengin olan analı kızlı, özellikle kalabalık sofralarda ve özel günlerde tercih edilir. Yapımı emek isteyen bu yemek, Türk mutfağının paylaşım kültürünü yansıtan önemli örneklerden biridir.

Malatya Analı Kızlı Köfte / Malatya Tiritli Köfte 24.09.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Analı kuzulu köfte tarifi

Atatürk Parkı, Adana'nın Seyhan ilçesinde Ziyapaşa Bulvarı ve Atatürk Caddesi arasındaki şehir parkı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında şehir plancısı Hermann Jansen tarafından Adana için hazırlanan imar planına göre tasarlanmış  ve Ulus Parkı'ndan sonra şehrin ikinci büyük parkı olarak 23 Nisan 1935'te hizmete girmiştir. 47bin metrekare üzerine kurulmuştur.  Açılışından itibaren çeşitli tören ve toplantıların gerçekleştirildiği, cumhuriyet dönemi ile özdeşleşmiş simgesel bir parktır. Yayalar tarafından iki bulvar arasında geçiş amaçlı da kullanılır.

Parkın Atatürk Caddesi'ne bakan tarafında bronz bir heykel grubu bulunur. Heykel grubunun en önemli elemanı, yüksek bir mermer kaide üzerindeki pelerinli Atatürk heykelidir. Heykelin çevresinde üç farklı figür  vardır: Elinde altı ok tutan çıplak erkek heyeli, vurulan bir Mehmetçik'in tüfeğini alarak mücadeleye devam eden bir Türk kadını, bir askerin önünde eğilip saygıyla Türk bayrağını öpen bir Türk kadını.  Heykeller Ali Hadi Bara tarafından tasarlanmış, kaide ve çevre düzenlemesini eski Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanlarından Abdullah Ziya Kozanoğlu yapmıştır.
Çeşitli aktivitelerin gerçekleşeceği bir mekân olarak düşünülen parkın ilk tasarımında Şehir Oteli, gazino, resmigeçit alanı, konser bahçesi, çocuk oyun alanı, yüzme havuzu, güneş banyo yeri, banyo binası, 6  tenis alanı, çimenlik ve gül bahçesi yer almaktaydı.
Orijinal plana göre, 1944-45 yılları arasında parkın içine Belediye Oteli inşa edilmiştir. Mimar  Muhittin Güreli tarafından tasarlanan L şeklindeki yapı, 1950'lerde kısa bir süre otel olarak kullanıldı. 1963'te Çukurova Koleji olarak hizmete girdi; daha sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi binası olarak hizmet verdi. 1979'da Akademi binası olarak kullanımı da sonlandıktan sonra Su ve Kanalizasyon İdaresi, sağlık merkezi, nikâh salonu, kültür merkezi gibi işlevlerle kullanılan yapı, 1990'larda parkı yeniden düzenleme çalışmaları sırasında bir bölümü dışında o yıkıldı.  Kalan bölüm, 2024'e kadar sanat galerisi olarak kullanılmış; depremde hasar gördüğü gerekçesiyle 2024'te yıkılmıştır.
Atatürk Parkı'nda yer alması planlanan yüzme havuzu 1938'de yapıldı. 1960'larda Ziyapaşa Bulvarı'nın açılmasından sonra yüzme havuzu, park sınırlarının dışında kaldı. 2008'e yıkılan yüzme havuzunun yerinde 2009'da yeni bir yüzme havuzu yapıldı.
Parkın güney batısına 1964'te  mimar Demirtaş Ceyhun tarafından Adana Gençlik Sarayı inşa edildi, 1990'larda yıkıldı.
Bir dönem içinde küçük bir hayvanat bahçesi de bulunan Atatürk Parkı, birçok kuş türüne ev sahipliği yapar. En çok görülen türler Arap bülbülü, güvercin, kumru, karatavuktur. Mısır meyve yarasası ve sincap, Atatürk Parkı'nda görülen canlı türlerindendir.

Kılavuz Hatice

Atatürk Yüzme Havuzları Kompleksi, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir yüzme kompleksidir. Kompleks, Seyhan ilçesinde yer almakta olup 1936 yılında inşa edilmiştir ve iki adet olimpik açık yüzme havuzu ile bir adet kapalı olimpik yüzme havuzuna ev sahipliği yapmaktadır.
Atatürk yüzme havuzu, 10 şeritlidir ve 2.4 metre derinliğe sahip olup 5.5m yüksekliğinde 3 katlı asansörlü dalış kulesi ve 2,200 kişilik seyirci standları bulunmaktadır. 100. Yıl havuzu, 10 şeritlidir ve 2.4 metre derinliğe sahip olup seyirci standları bulunmaktadır. Yarı olimpik uzunluktaki kapalı yüzme havuzu ise beş şeritlidir ve 1.8 metre derinliğe sahiptir.
Ek olarak, fitness merkezinde kardiyovasküler klima cihazları, vücut geliştirme ekipmanları ve serbest ağırlıklarla donatılmıştır. Tesiste ayrıca iki kafeterya, sauna ve çok amaçlı odalar bulunmaktadır.

Avrupa E-yolu E90, batı-doğu referanslı 4770 km (2981 mil) uzunlukta batıda Lizbon, Portekiz'de başlayan ve Türkiye'nin güney-doğusuna geçip Türkiye-Irak sınır kapısı olan Habur'da Irak'a erişip orada sona eren bir uluslararası Avrupa E-yoludur. Bu E-yolu Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan, Türkiye'den gecip Irak'a varmaktadır. Barselona, İspanya ile Sicilya'nın batısında bulunan Mazara del Vallo arasında Akdeniz üzerinden geçileceği kabul edilmektedir. Sicilya'nin doğusunda ise Messina'dan İtalya yarımadasının burnunda bulunan Reggio di Calabria arasında Messina Boğazı, İtalya'da Brindisi ile Yunanistan'da İgoumenitsa arasında Adriyatik Denizi geçişi feribot ile yapılması gerekmektedir ve bu deniz geçişleri için her mevsim düzgün işleyen feribot seferleri bulunmaktadır. Türkiye'de Gelibolu ile Lapseki arasında Çanakkale Boğazı geçişi 1915 Çanakkale Köprüsü üzerinden gerçekleşmektedir.
4770 km (2981 mil): Lizbon – Madrid – Barselona … Mazara del Vallo – Palermo – Buonfornello – Messina … Reggio di Calabria – Metaponto – Taranto – Brindisi … Gumeniçe – Yanya - Kozani – Selanik – Dedeağaç (Alexandroupolis) – Gelibolu … Lapseki – Bursa – Ankara - Aksaray – Adana – Toprakkale - Nurdağı - Gaziantep - Nusaybin – Habur – Irak

Avrupa E-yolları

"European Agreement on Main International Traffic Arteries (AGR)" : Avrupa E-yolları üzerinde 14 Mart 2008 tarihli anlaşma metni15 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (pdf) (İngilizce) (Erişim tarihi:14.7.2009).
Avrupa E-yolu E90 24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuruköprü Anıt Kilisesi veya eskiden Aya Nikola Kilisesi, Türkiye'nin Adana kentinde Rum cemaat tarafından 1845 yılında inşa edilmiş, günümüzde müze olarak hizmet veren Rum Ortodoks kilisesidir.
Seyhan ilçesine bağlı Kuruköprü mahallesi'nde Ziyapaşa Bulvarı üzerinde yer almaktadır.

1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanı ile Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimlere  okul ve ibadet yerleri inşa edebilme olanağı sağlanması üzerinde Rum cemaat tarafından 1845 yılında yaptırıldı. Bu bilgi, batıdaki kapı üstünde, mermer levha üzerindeki Rumca dokuz satırlık kitabede yer almaktadır.
Kilise, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi sonucunda Rum cemaati  ayrılmasından sonra terk edildi. Boş kalan kilise binası, müze binası olarak yeniden işlevlendirildi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk müzelerinden birisi olan Adana Arkeoloji Müzesi'ne ev sahipliği yaptı.
1972'de  Arkeoloji müzesinin yeni binasın taşınmasından sonra kilise binası, müze deposu olarak kullanıldı. 1983'te Adana Etnografya Müzesi olarak yeniden ziyarete açıldı.
Bina, 2013-2015 arasında restore edildi ve 2015'te Kuruköprü Kilisesi Anıt Müzesi ve Geleneksel Adana Evi adıyla ziyarete açıldı. 2016'da mekânın isminden "kilise" ifadesi kaldırıldı.

Aytaç Durak (d. 2 Ağustos 1938, Karaisalı, Adana) Türk siyasetçi. Eski Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı.

1938 yılında Adana'nın Karaisalı İlçesi'nde, tüccar bir ailenin altı çocuğundan ikincisi olarak dünyaya geldi. İlkokulu Adana Gazipaşa İlkokulu'nda, ortaokulu Tepebağ Ortaokulu'nda, liseyi de Adana Erkek Lisesi'nde tamamladı. 1957 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi, İnşaat Mühendisliği Bölümünü kazandı. Eğitiminin ardından 1963 yılında mezun oldu. Ardından çalışma hayatına atıldı ve 1963-1965 yılları arasında DSİ Adana İçme Suları Şefi, 1965-1968 yılları arasında YSE yani bugünkü adıyla Köy Hizmetleri Adana İl Müdürü olarak görev yaptı.
Bu sıralarda evlendi. Askerliğini yedek subay olarak Ankara Mamak Muhabere Okulu'nda, kıta hizmetini ise Askeri Araştırma ve Geliştirme Dairesi (ARGE)'nde tamamlayarak terhis oldu ve memleketi Adana'ya döndü.

Daha sonraları iki yüksek mühendis kardeşiyle ortak olarak, Adana' da 2000'in üzerinde konut yaptı. İnşaat Müteahitliği yaptığı dönemlerde aktif politikada da yer aldı. 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi'nden 4 dönem Belediye Meclis Üyeliği ve Adana Ticaret Odası Meclis üyeliklerinde bulundu. 11 Aralık 1977 Adana belediye başkanlığı seçimine bağımsız olarak adaylığını koymasına karşın sonradan AP adayı Ali Sepici lehine çekildi ve AP belediye meclis aday listesinin 13. sırasında kendine yer buldu. Durak, müteahhitliği döneminde 3 kez Adana Vergi Rekortmenleri arasında yer aldı. Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Dünya Teşkilatı Dünya Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı.
25 Mart 1984, 27 Mart 1994, 18 Nisan 1999, 28 Mart 2004 ve 29 Mart 2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde beş kez Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine seçilirken 26 Mart 1989 seçimlerinde 2. sırada yer alarak belediye başkanlığı seçimini kaybetti. 2010 yılında ise Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden alındı. 2014 Mart ayında yapılan yerel seçimlerde bağımsız olarak adaylığını koysa da, 4 Mart 2014 tarihinde yapmış olduğu açıklamayla MHP'den Başkan Adayı olan Ceyhan belediye başkanı Hüseyin Sözlü lehine adaylıktan çekildi.

Surp Asdvadzadzin Katedrali (Ermenice: Սուրբ Աստվածածին եկեղեցի, lafzen 'Tanrı'nın Meryem Ana Katedrali'; Türkçe: Azize Meryem Ana Kilisesi), Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında Adana'daki Ermeni Apostolik Kilisesi'nin Kilikya Kutsal Makamı katedraliydi. Katedral 1840 yılında inşa edilmiş ve 1922 yılına kadar Ermeni Apostolik cemaatine hizmet vermiştir. Aramyan lisesi ve Ermeni Apostolik piskoposluğu da daha sonra kilise mülkünde inşa edilmiştir.
1915'teki Ermeni Kırımı sırasında Adana Ermenilerinin tehciri sonrasında kilise binası askeri depo olarak kullanılmıştır. 1918'de kısa bir süre Meryemana Katedrali aslına uygun olarak restore edildi; gerçi 3 yıl sonra Hristiyanlar Kilikya'yı boşaltmak zorunda kaldı.
Türk hükûmeti 1923 yılında binaya el koymuş ve devlet binasına dönüştürmüştür. 1930'larda bina yerel bir sinema girişimcisi olan Baki Tonguç'a kiralandı. Burada 1960'ların sonlarına kadar hizmet veren Adana'nın en büyük kapalı sinema salonu Tan Sineması 'nı açtı. Tarihî katedral, 1970'lerde Türkiye Merkez Bankası'nın bölge genel merkezinin inşasına yer açmak için yıkıldı. Cumhuriyetin ilk 50 yılında Ermeni kültürel mirası büyük ölçüde Ermeni karşıtlığı içinde yıkılmış veya tamamen yok edilmişti.

Aşlama Adana yöresine özgü meyan kökünden yapılan bir içecek türüdür. Adana Aşlama, meyan (Glycyrrhiza glabra) bitkisinin kökünün dövülerek terbiye edilmiş lifli halinin içme suyu ve buz ile birlikte soğuk olarak demlenip süzülmesi ile elde edilen ve buzlu su ile seyreltilerek servis edilen içecektir. Adana Aşlamada herhangi bir katkı maddesi kullanılmaz. Adana Aşlamacıları ürünü satarken geleneksel bir kıyafet giyer ve özel tasarlanmış servis takımı kullanırlar. Bu servis takımda aşlamacının sırtına astığı aşlama güğümü, beline bağlı bardaklık, bir elinde bardak yıkama için kullandığı su dolu ibrik ve diğer elinde birbirine vurarak ses çıkarıp çevreye aşlamacı geldiğini haber vermek için kullanılan 2 pirinç tas bulunur. 150 yıldan fazla süredir bölgede meyan yetiştiği için Adana'da geleneksel olarak aşlama yapılır.
Adana Aşlama Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi), 1,83 milyar lira olan sermayesinin tamamı Türkiye Varlık Fonu A.Ş. adına kayıtlı olan ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi bir İktisadi Kamu Kuruluşu'dur. (KİT'tir)
Genel Müdürlüğü Ankara Bilkent'te bulunan BOTAŞ, yıllık yaklaşık 20 Milyar TL cirosu ile Türkiye'nin en büyük kuruluşları arasında yer almaktadır. 2008 Fortune 500 listesinde net satış rakamlarına göre 2. sırada yer almıştır. 1974 yılında TPAO'ya bağlı iştirak olarak kurulan BOTAŞ 1995 yılında İktisadi Devlet Teşekkülü statüsü kazanmıştır. Günümüzde doğalgaz piyasasında tanımlanmış olan gaz ithalat, ihracat, depolama, iletim, toptan satış, LNG ticareti, petrol iletimi faaliyetlerini yürütmektedir. Şirket Avrupa'nın gaz ihtiyacını karşılamakta Rusya dışında alternatif yollar bulma stratejisine göre şekillenen ancak daha sonra lağvedilen NABUCCO projesinin %16,67 oranında hissedarı konumunda bulunmaktaydı. Yine BOTAŞ, TANAP projesinde de %30 oranında ortaktır. 2024 yılı itibarı ile yaklaşık 3000 personele sahiptir. Petrol ve Doğal gaz ana başlıkları altında ikili bir yapıdadır. Ankara'da Doğal Gaz İşletme ve Piyasa İşlemleri Bölge Müdürlüğü bulunmaktadır. Buraya bağlı olmak üzere Doğal Gaz İletim l. Bölge ve  Doğal Gaz İletim Il. Bölge Müdürlükleri bulunmaktadır. Ayrıca Kırklareli, Bursa, İzmir, Konya, Diyarbakır, Erzurum, Samsun ve Kahramanmaraş'ta İşletme Müdürlüğü  şeklinde teşkilatlanmıştır. Bununla birlikte sıvılaştırılmış doğal gaz ayrıca bir yönetim birimi olarak Marmara Ereğlisi'nde bulunan LNG İşletme Müdürlüğü olarak kurum yapısında yer alır. Ceyhan'da bulunan Petrol İşletmeleri Bölge Müdürlüğü ise Kerkük - Yumurtalık Boru hattı üzerinde faaliyet göstermektedir. Yine petrol taşımacılığında Batman'da üretilen Türk petrolünün sevkiyatını ise Hatay - Dörtyol'da bulunan Dörtyol İşletme Müdürlüğü yapmaktadır.
BOTAŞ çeşitli bağlı şirketler üzerinden de faaliyetlerde bulunmaktadır. BIL (BOTAŞ International Limited A.Ş.) BTC projesi kapsamında Türkiye'den geçen hattın işletmesinden sorumlu bir şirket olarak faaliyet gösterir. BTC projesi temelinde kurulmuştur. Yine TANAP projesi kapsamında yürütülen faaliyetler BOTAŞ bünyesinde yer alan TANAP Doğalgaz İletim A.Ş. tarafından gerçekleştirilmektedir. Son olarak yurt dışı petrol ameliyeleri gerçekleştiren ve daha önce TPAO'ya ait bir iştirak şirket olan TPIC 2013 yılı başında BOTAŞ'a bağlanmıştır.

Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ), 27 Ağustos 1973 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümetleri arasında imzalanan Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması çerçevesinde kurulmuştur[cite: 2]. Şirketin ilk kuruluş amacı, Irak ham petrolünün Ceyhan Terminaline taşınmasını gerçekleştirmektir[cite: 2]. Bu doğrultuda, 7/7871 sayılı Kararnameye istinaden 15 Ağustos 1974 tarihinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) bünyesinde faaliyete geçmiştir[cite: 2, 8].
Türkiye'nin enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi politikası doğrultusunda, başlangıçta sadece boru hatları ile petrol taşımacılığı yapan kurum, 1987 yılından itibaren boru hatları ile doğal gaz taşımacılığı ve doğal gaz ticareti alanlarında da faaliyet göstermeye başlamıştır[cite: 3]. Bu süreçle birlikte BOTAŞ, hizmet fonksiyonunun yanı sıra ticari bir kimlik de kazanmıştır[cite: 3].
9 Şubat 1990 tarihli ve 397 sayılı "Doğal Gazın Kullanımı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" ile BOTAŞ'a verilen doğal gazın ithali, dağıtımı (şehir dağıtımı hariç), satışı ve fiyatlandırması konularındaki tekel konumu, 2 Mayıs 2001 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 4646 Sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile sona ermiştir[cite: 4]. Söz konusu kanun; doğal gazın ithali, iletimi, dağıtımı, depolanması, pazarlanması, ticareti ve ihracatı ile bu faaliyetlere ilişkin tüm gerçek ve tüzel kişilerin hak ve yükümlülüklerini düzenlemektedir[cite: 5]. BOTAŞ, günümüzde 4646 Sayılı Kanun çerçevesinde bir piyasa oyuncusu olarak faaliyetlerini sürdürmektedir[cite: 6].

Ocak 1967: Batman-Dörtyol Ham Petrol Boru Hattı (HPBH), TPAO'ya bağlı olarak kuruldu[cite: 8].
Ağustos 1973: Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Cumhuriyeti Hükümetleri arasında Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması imzalandı[cite: 8].
Ağustos 1974: Irak ham petrolünün İskenderun Körfezi'ne taşınmasını sağlamak amacıyla, TPAO'ya bağlı olarak BOTAŞ kuruldu[cite: 8].
Mayıs 1977: Irak-Türkiye I. HPBH işletmeye açıldı[cite: 9].

Şubat 1984: Batman-Dörtyol HPBH, 2929 Sayılı Kanun gereği BOTAŞ'a devredildi[cite: 9].
Ocak 1985: 233 Sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK'nin yürürlüğe girmesiyle BOTAŞ'ın ana sözleşmesi yeniden düzenlendi ve 14 Ocak 1985 tarihli Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlandı[cite: 9].
Şubat 1986: BOTAŞ ile Soyuzgazexport arasında ilk doğal gaz alım anlaşması imzalandı[cite: 9].
Eylül 1986: Ceyhan-Kırıkkale HPBH işletmeye açıldı[cite: 9].
Haziran 1987: Türkiye'ye ilk doğal gaz ithalatı gerçekleştirildi[cite: 9].
Temmuz 1987: Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı'nın kapasitesi yıllık 70,9 milyon tona yükseltildi[cite: 9].
Ağustos 1987: Irak-Türkiye II. HPBH işletmeye açıldı[cite: 9].
Nisan 1988: Cezayir ile LNG alım anlaşması imzalandı[cite: 9].
Ekim 1988: Doğal gaz, Ankara'da konut ve ticari sektörde kullanılmaya başladı[cite: 9].
Kasım 1988: Doğal Gaz İşletmeleri Bölge Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 9].

Ocak 1992: Doğal gaz İstanbul'da kullanılmaya başladı[cite: 9].
Aralık 1992: Doğal gaz Bursa'da kullanılmaya başladı[cite: 9].
Ağustos 1994: Marmara Ereğlisi LNG Terminali tamamlanarak işletmeye alındı[cite: 9].
Şubat 1995: BOTAŞ, TPAO'dan ayrılarak Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) statüsünde bir Anonim Şirket olarak yeniden yapılandırıldı[cite: 9].
Haziran 1995: BOTAŞ'ın faaliyet alanına yurt dışında petrol ve doğal gaz arama, sondaj, üretim, taşıma, depolama ve rafinaj gibi tüm petrol ameliyelerini yapma yetkisi eklendi[cite: 9].
Kasım 1995: Nijerya ile 22 yıllık LNG Alım Anlaşması imzalandı[cite: 9].
Temmuz 1996: BOTAS International Limited (BIL) şirketi, uluslararası projelerde görevlendirilmek üzere kuruldu[cite: 9].
Ağustos 1996: Yeni bir arz kaynağı olarak İran ile ilk doğal gaz alım anlaşması imzalandı[cite: 9].
Eylül 1996: Doğal gaz İzmit'te kullanılmaya başladı[cite: 9].
Ekim 1996: Doğal gaz Eskişehir'de kullanılmaya başladı[cite: 9].
Ekim 1997: BOTAŞ, Rus Gazprom şirketinin de ortak olduğu "Turusgaz" şirketine %35 hisse ile ortak oldu[cite: 9].
Aralık 1997: Rusya Federasyonu ile Karadeniz üzerinden 25 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Şubat 1998: Rusya Federasyonu ile Batı hattından 23 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Mayıs 1999: Türkmenistan ile 30 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].

Mart 2001: Azerbaycan ile 15 yıllık Gaz Alım Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Mayıs 2001: İran'dan ilk gaz alımı gerçekleştirildi[cite: 10]. Aynı ay, 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu'nun yayımlanmasıyla piyasanın liberalleşmesindeki ilk adım atıldı[cite: 10].
Eylül 2001: Bursa ve Kırklareli Şube Müdürlükleri faaliyete geçti[cite: 10].
Ekim 2001: Kayseri İşletme ile Erzurum, Konya ve Çarşamba Şube Müdürlükleri faaliyete geçti[cite: 10].
Kasım 2001: İzmir Şube Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 10].
Ocak 2002: İstanbul İşletme Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 10].
Eylül 2002: Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Hattı'nın Türkiye kesiminin yapımı BOTAŞ'a verildi ve bu amaçla BTC Proje Direktörlüğü kuruldu[cite: 10].
Ekim 2002: Nabucco Projesi'ni gerçekleştirmek üzere BOTAŞ, Bulgargaz, Transgaz, MOL ve OMV Erdgas arasında Viyana'da İşbirliği Anlaşması imzalandı[cite: 10].
Şubat 2003: Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı'ndan gaz alımına başlandı[cite: 10].
Aralık 2003: Yunanistan ile 15 yıllık ihracat anlaşması imzalandı[cite: 10].
Mart 2004: BOTAŞ'a bağlı şehir dağıtım şirketi ESGAZ (Eskişehir Gaz Dağıtım Şirketi) özelleştirildi[cite: 10]. Ayrıca Nabucco Study Company Pipeline GmbH şirketine %20 hisse ile ortak olundu[cite: 10].
Nisan 2004: BOTAŞ'a bağlı BURSAGAZ (Bursa Gaz Dağıtım Şirketi) özelleştirildi[cite: 10]. Yunanistan'a doğal gaz ihraç etmek üzere 10 yıl süreli Doğal Gaz İhracat Lisansı alındı[cite: 10].
Nisan 2005: Türkiye Doğal Gaz Ana İletim Hatlarını işletmek üzere BOTAŞ'a İletim Lisansı verildi[cite: 10].
Mayıs 2005: Kahramanmaraş Şube Müdürlüğü faaliyete geçti[cite: 10].
Haziran 2005: Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Hattı'nın yapımına başlandı[cite: 10].
Kasım 2005: 4646 sayılı Kanun gereğince ilk kez kontrat devirleri ihalesi yapıldı[cite: 11].
Aralık 2005: BOTAŞ'ın sermayesi 1,83 Milyar YTL'ye yükseltildi[cite: 11].
Mayıs 2006: Ceyhan'da BTC Ham Petrol Ana İhraç Boru Hattı'ndan ilk petrol yüklemesi yapıldı[cite: 11].
Temmuz 2006: Rusya, İtalya ve Türkiye hükümet başkanlarının katılımıyla Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı'nın resmi açılışı gerçekleştirildi[cite: 11].
Mart 2007: Bakü-Tiflis-Erzurum (Şahdeniz) Doğal Gaz Boru Hattı tamamlandı[cite: 11].
Nisan 2007: BOTAŞ, Gazprom ve Shell Enerji arasında ilk kontrat devri anlaşması imzalandı[cite: 11].
Kasım 2007: Türkiye'den Yunanistan'a ilk doğal gaz ihracatı gerçekleştirildi[cite: 11].
Aralık 2007: Doğal gaz boru hatlarının uzunluğu 9.798 km'ye, gaz arzı sağlanan il sayısı ise 54'e ulaştı[cite: 11].
Aralık 2008: Alman RWE firması, 6. ortak olarak Nabucco projesine katıldı[cite: 11].
Ocak 2009: 2008 yılı sonu itibarıyla doğal gaz ulaştırılan il sayısı 63'e yükseldi[cite: 11].

Ocak 2010: 2009 sonu itibarıyla boru hattı uzunluğu 11.332 km'ye, gaz arzı sağlanan il sayısı 66'ya ulaştı[cite: 11].
Aralık 2010: 2010 sonu itibarıyla boru hattı uzunluğu 11.593 km'ye, ulaşılan il sayısı 67'ye yükseldi[cite: 11].
Aralık 2011: Yıl sonu itibarıyla doğal gaz sağlanan il sayısı 71 oldu[cite: 11].
Aralık 2012: Yıl sonu itibarıyla BOTAŞ'ın doğal gaz boru hatlarının toplam uzunluğu 12.290 km'ye ulaştı[cite: 11].
Doğal gaz ticareti piyasasındaki tekel konumu 2001 yılında yürürlüğe giren 4646 sayılı yasa ile sona ermiş olup yine söz konusu yasa gereği 2009 yılında faaliyet alanlarına göre tüzel kişiliklere bölünmesi, iletim faaliyeti hariç diğer tüzel kişiliklerin 2011 yılına kadar öze

Barit (BaSO4) baryum sülfattan oluşan bir mineraldir. Genellikle beyaz ya da renksizdir, bazen de sarı ve gri olabilir. Baryumun ana kaynağıdır. Işıma yapan şekline bazen Bologna Taşı da denir.
Barit genellikle kireçtaşlarındaki kurşun - çinko damarlarında, sıcak kaynak yataklarında ve hematit cevheriyle birlikte oluşur. Sıklıkla anglesit ve selestit mineralleriyle birlikte bulunur.
Barit ismi Yunanca βαρύς (ağır) sözcüğünden türetilmiştir. 
Mohs sertliği 3. Kırılma indeksi 1,63. Özgül ağırlığı 4,3-5. Kristal yapısı ortorombiktir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde 19. yüzyılda çıkarılmaya başlanan barit ilk olarak 1845 yılında boya üretiminde kullanılmış ancak 1908 yılından sonra sondaj çamurlarında katkı maddesi olarak kullanılmaya başlanmasıyla hem üretimi hem de tüketimi artış göstermiştir. Türkiye'de ise 1964 yılından sonra barit üretimi gelişmiş ve yayılmıştır

Barit kullanımı genel olarak üçe ayrılarak incelenir: Sondajlık (%90), kimyasal (%7) ve dolgu malzemesi (%3).
Kaba haliyle ya da sadece yıkama, sudan geçirme, eleme, yüzdürme ve manyetik ayırma gibi basit işlemlerden geçirilen barit ilk ürün olarak alıcı bulur. Kaba hâldeki baritin çoğunluğu minimum bir saflığa ve yoğunluğa ulaşana kadar işlemden geçirilir. Ağır çimento olarak kullanılan barit ezildikten sonra elenerek aynı büyüklüğe getirilir. Baritin çoğu öğütülerek sanayi ürünlerinde katkı malzemesi olarak ya da petrol veya doğalgaz kuyularını açarken ağırlık yapan katkı malzemesi olarak kullanılır. Dünya üzerinde sondajda kullanılan barit, API 13A uluslararası standardına göre, Türkiye'de ise TS 919 standardına göre üretilmektedir.
Barit boya ve kâğıt yapımında da kullanılır. Her ne kadar baritin içinde ağır metal olan baryum bulunsa da, baryumun düşük çözünürlüğü nedeniyle birçok hükûmet tarafında toksik maddeler arasında sayılmaz.

Dünya'da şu anda tanımlanmış ve bilinen barit rezerv miktarının 550 milyon ton olduğu, ancak tüm dünya rezervinin ise 2 milyar ton olduğu tahmin edilmektedir.
1997' dünya barit üretimi 6,826 milyon ton, 1999'da ise 5,660 milyon ton olmuştur. Petrol üretimindeki azalmalar barit talebini doğrudan düşürmektedir.

Türkiye'de [Adana] Feke ilçesi Belenköy Mahallesınde, Konya iline bağlı Hüyük ilçesi İlmen Mahallesinde,Antalya iline bağlı Alanya - Gazipaşa ilçeleri çevresinde, Giresun ilinde, Muş ilinde, Çanakkale ilinde, Kocaeli ilinde, Karaman ilinde, Gümüşhane ilinde, Bayburt ilinde, Isparta ilinde, Sivas ili Koyulhisar ilçesi Yenice Köyü'nde, Ereğli ilçesinde barit yatakları bulunmaktadır.

Mineraller listesi
Son Olarak da Batman'ın Sason ilçesin de 288.000 Ton Rezerv bulunmuştur.

Devlet Planlama Teşkilatı Madencilik Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ankara 2001
U.S. Geological Survey Mineral raporu - Ocak 1996 (İngilizce)24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Geological Survey Mineral raporu - Ocak 2001 (İngilizce)24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü sitesinde Barit ile ilgili bilgiler
Barit Maden Türk AŞ'nin sitesi, Barit ile ilgili bilgiler27 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barit üretimi ve ihracatçı4 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bağdat Demiryolu (Fransızca: Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad, romanize: Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu, Rapor işareti: CIOB), Osmanlı İmparatorluğu'nda Konya'dan Bağdat'a ulaşmak üzere 1903'te yapımına başlanan 1597 km. uzunluğundaki demiryolu hattıdır. Demiryolu hattının uzunluğu İstanbul - Konya arasındaki Osmanlı Anadolu Demiryolları ve diğer bağlı hatlarla beraber 3205 km.'ye ulaşmaktadır. Zamanının en büyük altyapı projelerinden biri olan demiryolu hattının inşası on yıllar sürmüştür. I. Dünya Savaşı'nın başında bile hattın tamamlanabilmesi için 960 km. gerekmekteydi. Demiryolu hattının Bağdat'a uzanan kesimi ancak 1930'ların sonunda tamamlanabilmiş ve İstanbul'dan Bağdat'a ilk tren 1940'ta yola çıkmıştır. 1940'tan Irak'ın işgali'nin başladığı 2003'e kadar Türkiye – Suriye – Irak arasında kesintisiz bir şekilde tren işletmeciliği yapılmıştır. Irak'ın işgaliyle birlikte özellikle Irak'ta tren işletmeciliği sekteye uğramıştır. 2000'li yılların sonlarında üç ülke arasında tren işletmeciliği yeniden başlamış ancak 2011'de Suriye İç Savaşı'nın patlak vermesiyle yeniden durmuştur.
Bağdat Demiryolu'nun inşası ve işletilmesi, 1903'te 99 seneliğine Alman sermayeli Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi'ne verilmiştir. Şirket, demiryolunu bölüm bölüm inşa etmeyi planlamış ve ilk olarak 1903'te Konya – Ereğli arasında hattın inşasına başlamıştır.
Demiryolunun (özellikle de Almanya tarafından) inşa edilmesi İngiltere'yi ve Rusya'yı oldukça rahatsız etmişti. Başlangıçta projenin İstanbul – Ankara – Sivas – Diyarbakır – Bağdat güzergahında inşa edilmesi planlanmış, ancak Ruslar planlanan hattın kendi sınırlarına (o yıllarda Kars, Rus toprağıydı) yakın olması ve olası bir Osmanlı müdahalesini kolaylaştıracağı için hattın inşa edilmesini istememiştir. Aynı şekilde İngilizler de Hindistan'daki sömürge varlığına ve deniz ticaretine zarar vereceği için hattın inşa edilmesini istememiştir. Rusya'nın baskıları sonucu güzergâh İstanbul – Eskişehir – Konya – Adana – Halep – Bağdat olarak değiştirilmiştir. Ancak demiryolu İngilizler için rahatsızlık oluşturmaya devam etmiş ve Basra Körfezi'ne kadar ulaşması planlanan demiryolunu engellemek için çok uğraşmışlardır. Demiryolu, Osmanlı İmparatorluğu açısından I. Dünya Savaşı'nın temel sebeplerinden biri olmuştur.
İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nda bulunan Alman Çeşmesi, Bağdat Demiryolu'nun yapımının Alman firmalarına verilmesi üzerine Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından hediye edilmiştir.
Günümüzde Bağdat demiryolu, Türkiye, Suriye ve Irak arasında paylaşılmıştır. Demiryolu hattının Çobanbey – Nusaybin arasındaki kesimi bugün Türkiye – Suriye sınırının büyük bir kısmını teşkil etmektedir. Türkiye sınırları tarafında kalan bu kesimin, Suriye'nin bağımsızlığını kazanmasından sonra Türkiye'nin demiryolu ağının kalanıyla bağlantısı kesilmiştir. Bağlantıyı yeniden sağlamak için 1953 – 1960 yılları arasında Narlı – Karkamış demiryolu hattı inşa edilmiştir. Günümüzde Bağdat demiryolunun orijinal güzergahının Türkiye ve Irak kısımları aktif, Suriye kısmı ise Suriye İç Savaşı sebebiyle kapalıdır.

Ana Hatlar
Konya – Ulukışla – Yenice demiryolu
Adana – Yenice – Mersin demiryolu
Adana – Toprakkale – Fevzipaşa – Halep demiryolu
Halep – Karkamış – Şenyurt – Nusaybin demiryolu
Nusaybin – Kamışlı – Yarubiye demiryolu (Rabia, Irak bağlantısı)
Bağdat – Beyci – Musul – Rabia demiryolu (ICD Kuzey Hattı) (Yarubiye, Suriye bağlantısı)
Şube Hatları
Toprakkale – İskenderun demiryolu
Şenyurt – Mardin şube demiryolu
Bağlantılı Hatlar
Eskişehir – Afyonkarahisar – Konya demiryolu
Ulukışla – Boğazköprü demiryolu
Fevzipaşa – Narlı – Yolçatı – Kurtalan demiryolu
Narlı – Karkamış demiryolu
Şam – Hama – Halep demiryolu
Hama – Lazkiye demiryolu
Halep – Deyrizor – Ebu Kemal demiryolu (Huseybe, Irak bağlantısı)
Deyrizor – Kamışlı demiryolu
Hadise – Beyci – Kerkük demiryolu (ICD Yatay Hattı)
Bağdat – Ka'im – Huseybe & Ka'im – Akaşat demiryolu (ICD Batı Hattı) (Ebu Kemal, Suriye bağlantısı)
Bağdat – Basra yüksek hızlı demiryolu (ICD Güney Hattı)

Özel
Albayrak, Mustafa. "Osmanlı-Alman İlişkileri'nin Gelişimi ve Bağdat Demiryolu'nun Yapımı", OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı:6, Ankara, 1995.
Genel

Adana Bebekli Kilise veya Aziz Pavlus Kilisesi (Ermenice: Սուրբ Պողոս եկեղեցի Surp Boos Egeetsi), üzerinde Meryem'in tunçtan heykelinin bulunduğu, tahminen 1880-90 yılları arasında yapılan Adana'nın merkezindeki İtalyan katolik kilisesidir. Ermeni Apostolik Kilisesi olarak inşa edilmiştir.

1915 Tehcir Yasası'ndan sonra Adana'da Ermeni cemaat kalmamıştır ve Bebekli kilise Katolik Cemaate verilmiştir. Kilisenin tepesindeki Meryem Ana'nın 2.5 metrelik tunç heykeli bebeğe benzetildiği için halk arasında Kilisenin ismi "Bebekli Kilise" olarak geçer. Kilise Pavlus adına yaptırılmıştır. Kilise hem katolik cemaati, hem de Protestan Cemaati tarafından kullanılmaktadır.
Kilise, 2011 yılında kılıç ve bıçakla saldırıya uğramış, İsa ve Meryem ikonaları kırılıp, eşyaları tahrip edilmiştir. Öte yandan, saldırganlar verdikleri ifadelerinde ise Ogün Samast'a özendiklerini söylediler.

Beton (Fransızca: le béton, Latince: bitumen), çakıl, kum gibi "agrega" denilen maddelerin bir bağlayıcı madde ve su ile birleştirilmesinden meydana gelen inşaat yapı taşıdır.
Beton denince akla gri renkte taş gelir. Gri veya ona yakın rengi günümüzde kullanılan bağlayıcı maddenin çoğunlukla Portland çimentosu olmasındandır. Genellikle çimento kullanılsa da betona çeşitli özellikler verebilmek için çeşitli katkılar ve bağlayıcı maddeler kullanılmakta (örn. alçı, kireç vb.). Mesela portland çimentolu betonda bağlayıcı, portland çimentosu ve su karışımıdır. Asfalt ve diğer başka malzemeler de bağlayıcı olarak kullanılır; "asfalt betonu" ve "polimer betonu" elde edilir. Ancak genellikle "beton" denince portland çimentolu beton akla gelir.
Günümüzde beton - kullanımı çok yaygın olan bir yapı malzemesidir. Beton gerektirmeyen inşa neredeyse yoktur. Baraj, kanal gibi su yapılarının yanında yol, bina, köprü ve diğer yapıların inşaatında kullanılır. Hem bir taşıyıcı eleman ve hem de dekoratif malzeme olarak ortaya çıkar. Dayanıklılığı, yangına karşı direnci, su geçirmezliği, ekonomik üretimi, enerji verimliliği, yerinde imalat bakımından da başlıca beton tercih nedenleridir. Beton ayrıca hazır betonarme ürün yapımında da kullanılır. Modern yapılarda nükleer radyasyona karşı da kullanılır. Dünya ortalaması olarak kişi başına yıllık beton üretimi bir ton civarındadır.

Beton yaklaşık olarak değişik şekillerde ve genel anlamda 5000 yıldan beri kullanılmaktadır. Eski Mısırlılar kil harcını piramitlerin yapımında kullanmışlardır. Harç kireç taşının (CaCO3) ısıtılması ve karbondioksit gazının (CO2) çıkarılması ile elde edilmekteydi. Elde edilen kireç, agrega ile karıştırılarak harç olarak kullanılmaktaydı. Daha sonra CO2 olarak sertleşen orijinal CaCO3 veya kireç taşına çevrilmekteydi. Su ile sertleşen hidrolik çimentonun bulunuşu, Romalılara kadar uzanır. Romalılar kireç hamurunu, pozolanik volkanik küle karıştırmaktaydılar. Bu amorf silisten oluşan pozolan, suyun mevcudiyetinde alkali ile kimyasal olarak reaksiyona girerek silis jeli olarak sertleşir.
Pozolan kelimesi, maddenin bulunduğu Pozzuoli isimli İtalyan kasabasından gelmekteydi. Bu konuda ilk patent İngiliz James Parker'e 1796'da verilmiştir. 1824'te de İngiliz duvarcısı Joseph Aspdin kireç taşını kille yakarak bir bağlayıcı madde, çimento elde etti. Portland Adası'ndaki kireç taşına benzediği için Portland çimentosu ismini verdi. Bundan sonra yapılan evler barajlar yollar çimento karıştırılan agregalarla yapılmaya başlandı.

Beton için gerekli olan çimento ve agrega, ayrı sanayi dallarında hazırlanır. Son adım, karışımın hazırlanıp betonun kullanılması safhasıdır. Uygun karışım oranlarının seçilmesi; ekonomi, işlenebilme, mukavemet, dayanıklılık ve görünüş gibi özelliklerin dengeli elde edilmesini sağlar. Bunlar kullanıldığı yere göre değişir. Agreganın durumuna, çimento cinsine göre pek çok karışım oranı hesap metodu teklif edilmiştir. Karışım suyunun çimento miktarına oranı, betonun mukavemetine tesir eden en önemli bir etkendir. Diğer önemli bir etken de beton içindeki hava miktarıdır. Bu miktar normal betonda yaklaşık % 0,3-3 civarındadır. Bu iki tesir beton kalitesinin kontrolünde en önemli iki faktörü teşkil etmektedir. Ayrıca beton karışımın homojen olarak elde edilmesinde de önemlidir.
Karıştırma işi, inşaat yerinde betoniyerlerle gerçekleştirilir. Bazı özel durumlarda karışım, küreklerle de yapılabilir. Genel olarak karışımı meydana getiren çimento torba, agrega ağırlık (veya bazı hallerde görünen hacim) ve su da hacim olarak ölçülür. Karışımı hazırlayan (veya hazır beton satan) merkezi kuruluşlar da mevcuttur. Buraya yapılacak istek karşılığında, kullanıma hazır, istenen kalitede karışım, inşaat yerine getirilir. Karışım, sabit karıştırıcılarda yapılabildiği gibi, hareketli karıştırıcılarda da gerçekleştirilebilir. Bu çeşit merkezi beton santrallerinin faydası, karışımın kontrollü olarak yapılmasıdır. Uygun kum ve çakıl bulunduğunda kolayca iyi kalitede beton elde edilebilir.
Karışımın homojen bir şekilde elde edilmesinden sonraki yapılan iş, bunun yerleştirilmesidir. Eğer hazırlanan karışım döküm yerine yakın değilse bunun bu yere iletilmesi gerekir. Bu işlem araba ve kova veya pompa kullanılarak da gerçekleştirilebilir. Kalıba yerleştirilen karışımda bulunan hava kabarcıkları titreştirici kullanılarak çıkarılabilir ve betonun iyi yerleşmesi sağlanabilir. Küçük işlerde, şişleme de tatbik edilebilir. Titreştirme, dış merkezli bir kütlenin bir eksen etrafında döndürülmesi suretiyle elde edilir. Bu vibrasyon denilen titreştirme, beton içinde yapılabildiği gibi, kalıbın titreşimiyle de elde edilebilir.
Betonun elde edilmesinde en son adım, dökülmüş betonun bakımı ve sertleşmesidir. Sertleşme portland çimentosunun hidratasyonu, su ile kimyasal reaksiyona girmesi sonucu meydana gelir. İlk günlerde nemli şartların belirli süre devam ettirilmesi önemlidir. Bunun için betonun dış yüzü, su ile ıslatılabileceği gibi, nemli örtüler de kullanılabilir. Tam hidratasyonun elde edilmesi için çimento türü ve sıcaklığa bağlı olarak uzun bakım süresine ihtiyaç duyulabilir. Çoğu hallerde yedi gün kafidir. Genellikle betonun suyunun buharlaşması sonucu sertleştiği zannedilir. Gerçekte bu doğru değildir. Su olmaksızın ne hidratasyon ne de sertleşme olabilir. Su, çimentonun hidratasyonu sonucu kaybolur ve ancak fazla suyun buharlaşmasına müsaade edilebilir. Betonun geçirdiği devrelerdeki kimyasal reaksiyonlar oldukça karmaşıktır.
Artık üretilen betonlarda oluşan sorunlar nedeni ile üretilen katkı malzemeleri kullanılmaktadır.
Bu katkılar hem betonun mukavvemetini yükseltip suyun zararlarından korur hem de katkının kıvamına göre akışkan ya da katı olmasının ayarlanmasını sağlar.

Beton dayanıklılığı dış ortamdaki agresif ögelere karşı direncidir. Bu ögelerin yanında betonu oluşturan bileşenlerin de bazı durumlarda tepkimelere girişmesi olasıdır. Alkali-Agrega tepkimesi gibi. Bu tür iç korozyon olayları dış ortama bağlı olarak şiddetlenebilir.
Betonun doğal kimyasal zararlara karşı dayanıklı olması, fizikokimyasal dış etkenler sonucu niteliklerini kaybetmemesi gerekir. Bunun için yeterli kimyasal dayanıma (dayanıklılığa) sahip bulunması istenir. Çimentoyla yapılmış herhangi bir elemanın çimentoyla yaptığı reaksiyon sonucunda zamanla mukavemeti artacağına azalmamalıdır.
Beton çeşitli zararlı etkiler altında bir takım kimyasal reaksiyonlar nedeniyle sahip olduğu mukavemeti zamanla kaybedebilir. Bu durumda yapı betonun maruz kaldığı kuvvetlere dayanamamanın bir sonucu olarak, kısmen veya tamamen yıkılır veya kullanılamaz hale gelir.
Fiziko-kimyasal bir süreç olan Karbonatlaşma ise ortamın alkalinitesini düşürerek koruyucu oksit tabakasının tahrip olmasına neden olur. Betonun alkalinitesi, hidrate olmuş çimentonun içerdiği Ca(OH)2 ile sağlanır ve pH 12 civarındadır. Ancak Ca(OH)2 zamanla havadaki CO2 ile reaksiyona girerek CaCO3'e dönüşür ye pH 8'in altına düşebilir. Atmosferdeki miktarı hacimce %0.03 olan C02'nin kırsal bölgelerde bile karbonatlaşmaya olan etkisi söz konusudur. CO2 konsantrasyonu arttıkça karbonatlaşma oranı artmaktadır. Karbonatlaşma derinliğinin birkaç mm ile sınırlı olduğu bilinmesine karşın kusurlu betonda, herhangi bir mekanik zorlama olmaksızın çatlaklar oluştuğundan, karbonatlaşma derinliğinin 10 cm'den fazla olduğu tespit edilmiştir.

Betonun standart basınç dayanımı 28 gün boyunca 20(+/-2)°C sıcaklıkta ve %100 nemli ortamda ve kireçli suda kür edilen, çapı 150 mm, boyu 300 mm olan silindir numunelerin eksenel basınç altındaki dayanımı olarak tanımlanır. Gerilme cinsinden ifade edilen dayanım, kırılma yükünün, silindir alanına bölünmesi ile elde edilir. Beton sınıfları concrete = beton kelimesinin baş harfi olan "C" ile ifade edilir. Örneğin C20/25, 28 günlük karakteristik silindir basınç dayanımı 25 MPa yani 250 kgf/cm² olan betondur.

Otoklavlı havalı beton
Asfalt beton
dekoratif beton
Öngerilmeli beton
Lif takviyeli beton
telkari beton
Genişletilmiş polistiren beton
Köpük beton
hidrofobik beton
Metakaolin
kütle beton
nanobeton
Geçirgen beton
fotokatalitik beton
Cilalı beton
polimer beton
Pozzolan
Pozzolana
Öndökümlü beton
Hazır beton karışımı
Silindirle sıkıştırılmış beton
Roma betonu
Lastikli asfalt
tuz betonu
Kendiliğinden yerleşen beton
Kendi kendini iyileştiren beton
kendiliğinden yayılan beton
Damgalı beton
kükürt betonu
Sinkrete

Betonun yapay bir taşı olması nedeniyle mikro yapısı incelenebilir. Sertleşmiş betonda petrografi klasik petrografiden daha basit ancak daha karmaşıktır. Bütün minerallerin inceleyip sayılması gerekmediği için basit, petrografide yapılan gözlemler neden sonuç ilişkisi içerisinde bir kompozisyon haline getirmesi gerektiği için karmaşıktır. Özel tekniklerle hazırlanan numuneler incelenirken agrega dağılımı, çatlak gelişimi, soğuk derz oluşumu, tamir bölgesi betonun boşluk yapısı, bağlayıcı maddenin dağılımı ve su-çimento oranı hakkında yakalanan ipuçlarını iyi değerlendirip betonun kalitesi ile ilgili önemli sonuçlara varılabilir.
Beton petrografisi genellikle kafalardaki soru işaretleri kaldırmak için uygulanan bir tekniktir. Örneğin malzeme mukavemet testini geçememişse, ciddi bir kusur gözlemlendiyse, hava miktarı ile ilgili belirsizlikler varsa, uygulamada standardın dışında bir iş yapılmışsa, yağmur altında beton dökümü yapılmışsa ya da beton genç yaştayken ciddi çatlaklar oluştuysa bu yönteme başvurulur.
Günümüzde petrografik inceleme denilince en çok bahsedilen teknik florasanlı epoksi tekniğidir. Petrografik incelemeyi dört kısma ayırabiliriz. Birincisi gözle ve elle muayenedir, sahadan kesilip alınan numuneler ya da laboratuvarda kür edilen numuneler petrografik analiz için kesilip analiz edilmeden önce gözle ve elle muayene edilir. Numune üzerindeki belirgin kusur, çatlak, donatı, boşluk ya da jel oluşumu fotoğraflanarak kaydedilir. Görsel muayeneden sonra beton numunesi kesilerek üç farklı ön numune elde edilir ve bunlardan daha sonra düzlem kesit analizi için bir numune, ince kesit analizi için bir numune ve ha

Bici bici muhallebisi, yaz dönemlerinde yenilen, Adana iline özgü bir tür tatlı. Halk arasında kısaca bici bici adıyla anılır. En bilinen şekliyle rendelenmiş buz, pişmiş nişasta, pudra şekeri ve şerbetten oluşur. Bici bici geçmişte neredeyse tamamen seyyar satıcılarda satılan bir ürün olmasına rağmen son yıllarda restoranlarda ve kafelerdede tatlı olarak sunulmaktadır. Bursa ve Adana'da sıkça tüketilen tatlı, son yıllarda Akdeniz Bölgesi'ndeki illerde de yaygınlaşmıştır. Bursa'da evlerde de yapılan tatlı, aynı zamanda seyyar satıcılarda satılmaktadır. Adana ve civarında ise lüks kafeteryalarda yer almaktadır.
Adana Bici Bici Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.
Bici bicinin orijinal tarifinde kullanılan nişasta jölesi, günümüzde çoğu yerde olduğu gibi hazır kalıplar halinde yapılmazdı. Eski Adana ustaları bu jöleyi geniş bakır tepsilerde ince katmanlar halinde döküp gece boyunca açık havada serinlemeye bırakırdı. Hatta bazı ustalar, jölenin kıvamının daha iyi tutması için özellikle gece nemini ve sabah serinliğini “doğal kıvam verici” olarak görürdü. Bu yüzden aynı tarif, farklı şehirlerde birebir uygulanmasına rağmen aynı sonucu vermezdi.

Bir porsiyon Bici bici dört temel malzemeden oluşur:

Bici. Bici bici'nin katı kısmıdır. Su ve nişasta kaynatılarak kalın bir muhallebi karışımı elde edilir. Karışım bir tepsiye aktarılıp soğutulur. Bu tepsi seyyar arabada servise hazır olarak bulundurulur.
Rendelenmiş buz. Servis için arabadaki büyük buz kalıbından elde edilir.
Tat veren sıvılar. Bunlardan en bilinenleri seyreltilmiş kızılcık şerbeti, meyan kökünden elde edilmiş bir boya ile hazırlanan şurup ve gül suyudur.
Şeker. Genelde pudra şekeri kullanılır, havanda dövülmüş toz şeker de kullanıldığı olur.

Normal boy bir kase içine küp küp doğranmış bir miktar bici konur. Özel hazneli bir kürekle kazınan buz, bicinin üzerine kaseden neredeyse taşan bir tepe oluşturacak şekilde eklenir. Buzun üzerinden şerbetler dökülür, en sonunda şeker serpilir. Şerbet ve şeker nedeniyle eriyen buz, dipteki bicilerin üzerine akar ve bicinin etraflarında inceltilmiş bir şerbet birikir.
Hazırlama şeklinde ufak farklılıklar mümkündür. Ustaların bazısı buzu ekledikten sonra kaşıkla bastırarak ortasını açar ve şekeri oraya doldurur. Şerbeti veya şekeri önceden eklemek ustanın kararıdır. Tabağı süslemek için üstüne bir nane yaprağı bırakılabilir, farklı renkli iki şerbet kullanılabilir veya tekrar beyaz buz eklenebilir

Bici bici'nin seyyar satıcılarda satılması bazı olası sağlık sorunlarını da beraberinde getirir. Bunların çoğu güney illerindeki aşırı sıcaklardan doğabilecek sorunlardır.
Arabadaki buz erimemesi için genelde bir beze sarılır. Bu bezin temiz olmaması halinde her porsiyon bici bici hastalık taşıyabilir. Bunun sebebi bezin buz için rendelenen yüzey kısmına her zaman temas etmesidir. Günümüzde bu iş için daha uygun olan yalıtımlı kutulara rastlamak olasıdır. Başka bir sağlık sorunu da sıcakla fazla kalmış, eskimiş bicinin bozulma olasılığıdır. Buna sebep olabilecek en büyük etken muhallebinin üstü kurumaması için biciyi bezle veya temiz olmayan bir naylonla örtmektir. Kirli bezin bici biciye teması, kirli naylonun üzerinde yoğuşan suyun tekrar biciye damlaması ve sıcağın etkisiyle bicinin içinde mikroorganizmalar üreyebilir.
Bunun yanında seyyar satılan her üründe dikkat edilmesi gereken noktalardan satıcının temizliği, tezgâhın ve arabanın temizliği, ürünün tazeliği, üretim şartları ve satış öncesi saklama şartları da gözönünde bulundurulmalıdır.

Karsambaç, sadece buz ve çok daha değişik şerbetlerle hazırlanan başka bir tatlıdır. Bici bici'ye benzer fakat içinde nişasta ile hazırlanan bici bulunmaz.
Kar Helvası, Karsambaç ile çok benzer olmakla birlikte onun aksine pekmez değil çoğunlukla vişne vb. meyve şurupları ile yapılır. Nazilli ve civarında yoğun olarak tüketilir.
Karlı Şurup, Yazın dağlardan toplanan karın bir kap içinde, pekmez, vişne, karadut gibi meyve şuruplarının karıştırılmasıyla hazırlanan soğuk yiyecek. Özellikle Denizli ve çevresinde yaygın olarak tüketilir.

Büyük Saat, Türkiye'deki en yüksek saat kulesidir ve yüksekliği 32 metredir. Saat kulesi Adana'nın  Karasoku Mahallesinde Seyhan ilçesinde bulunur.

Büyük Saat inşasına Ziya Paşa ile başlandı ve 1882 yılında (Abidin Paşa zamanında) tamamlandı. Büyük Saat tarihte modernleşmenin simgesi olarak görülmüştür. Belediye Başkanı Hacı Yunus'un da inşaat için önemli bir katkısı olmuştur. O zamandan beri, Adana'nın en önemli yerlerinden biri olarak anılmaktadır. 2013 yılında restorasyonu çalışmasına başlanmış ve 2014 yılında restorasyonu bitmiştir.

Yüksekliği 32 metre olan kule kare prizma şeklindedir ve kulenin duvarları tuğla ile inşa edilmiştir. Temel derinliği 35 metre olduğu söylenir. Kulenin inşası sırasında Osmanlıda saat kuleleri vardı. Bu saat kuleleri arasında en yükseği Büyük Saattir. İkincisi ise Dolmabahçe Saat Kulesi'dir.

Safranbolu'da bulunan ve 2012'de açılan Zamanın Tanığı Saat Kuleleri Parkı'nda Büyük Saat'in bir maketi de yer alır.

Ceyhan, Adana ilinin ilçesidir. Adana'ya 47 kilometre uzaklıktadır. Adana'nın merkez ilçeleri dışında en fazla nüfusa sahip ilçesidir.

Ceyhan, kuruluşundan günümüze kadar şu adları almıştır: 1860 yılında Yarsuat, 1896 yılında II. Abdülhamid'e ithafen Hamidiye, 1909'da Urfiye ve Cumhuriyet sonrasında 3 Mayıs 1929'da Ceyhan.

Şehrin bilinen tarihi 9 bin yıl öncesine dayanmaktadır. Ceyhan Ovası Hitit, Asur, Fenike, Mısır, İran, Roma ve Bizans medeniyetlerine evsahipliği yapmıştır.
Boğazköy ve Kültepe tabletlerinde adı geçen üç krallıktan, Luvi Krallığının (MÖ 1900) Ceyhan Nehri'nin doğu kısmında, Arzava Krallığının ise (MÖ 1500-1333) nehrin batı kısmında kurulduğu anlaşılmaktadır. Luviler Asurluların, Arzavalılar ise Hititlerin egemenliği altına girmişlerdir. Kizzuwatna Krallığı ise Seyhan ve Ceyhan nehirleri arasında kurulmuş olup Hitit egemenliğine girmiştir.
MÖ 1200 yılında Hitit Krallığının ortadan kalkması ile Kue Krallığı kurulmuş (MÖ 1190-713), Kral Asistavands Karatepe şehrini kurdurmuştur. Daha sonra bölge Asurların, Babillerin, Perslerin, Büyük İskenderin, Selevkosların, Helenistik Mısır Krallığının, Roma İmparatorluğunun, Bizans İmparatorluğunun, Emevilerin, Abbasiler'in, Tolunoğullarının, Hamdanilerin ve tekrar Bizans'ın eline geçti.
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi sonrası, Süleyman Şah (Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu) 1083 yılında Ceyhan Ovası'nı ve Adana'yı tamamen ele geçirdi. 1097 yılında Kilikya Ermeni Krallığına bağlanan Ceyhan 14. yüzyılda Mısır Memlüklülerinin eline geçer ve sonrasında Dulkadir oğlu Beyliği topraklarına katılır. O yıllarda nüfusu 5.000'dir. Ceyhan, 1353-1515 yılları arasında Memlüklere bağlı Ramazanoğulları Beyliği'nın hakimiyeti altında kalmıştır. Bu topraklar için Memlükler ve Osmanlılar 1485-1498 yılları arasında savaştılar. 1515 yılından itibaren Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Adana toprakları Ceyhan Ovası ile birlikte Osmanlı Devletinin idaresine girdi.
1525 yılına ait Osmanlı Tapu tahrir defterinde adı Yarsuvat olarak geçmektedir. Yarsuvat Kırımca'da nehir kenarı anlamına gelmektedir. Bu dönemde bölgeye yerleştirilen Kınık Türkmenleri, Oğuzların Üçok koluna ait Denizhanoğulları soyundan gelmektedir. Nitekim bugün bölgede kalabalık bir nüfusa sahip olan Sırkıntıoğulları, Karsantıoğulları, Kozanoğulları, Cerit, Yüreğir, Barak, gibi Türkmen obaları Oğuzların Kınık boyuna bağlıdırlar. Konar-göçer Oğuzların Türkmen, Avşar boyları uzun yıllar yörede kışlak olarak yaşamışlardır.
1833-1840 tarihleri arası Ceyhan Ovası el değiştirerek Mısırlı İbrahim Paşa'ya geçmiştir. İbrahim Paşa özellikle Menemencioğulları Türkmenleri başta olmak üzere diğer Türkmen boylarının yardımıyla Konya'ya kadar ilerleyerek Osmanlı yönetiminden çıkmıştır. Mısırlı İbrahim Paşa kendisine destek vermeyip Osmanlıyı destekleyen aşiretlere ise çok acımasız davranmıştır. Örneğin Sırkıntıoğulları ve Karsantıoğulları'nın tüm mallarını yağmaladığı gibi, bu Türkmenleri kılıçtan geçirme kararını bile almıştı. Ancak Menemencioğlu Ahmet Bey'in itirazı nedeniyle bu kararını uygulayamamıştır. Mısır ordusu bölgede Osmanlı yanlısı Türk boylarını sindirmek için özellikle sürgün taktiğini çok kullanmıştır. Özellikle bölgenin en büyük aşireti olan Sırkıntı Türkmenlerini pasivize etmek için Sırkıntıoğlu Murtaza Bey, İbrahim Paşa'nın emriyle Mısır'a sürgün edilmiştir. Ceyhan 1841 yılında tekrar Osmanlı yönetimine geçmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Türkmen boyları tarafından kurulan Kuvay-ı Milliye birlikleri bölgede destan yazmışlardır. Sırkıntılar grup komutanlığı gibi birçok birlikler Ceyhan'ın kurtuluşuna önemli katkıda bulunmuşlardır.
Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlılar buraya Nogay Türklerini ve 93 Harbi'nden sonra da Rumeli Türklerini iskan etmişlerdir. 1896 yılında II. Abdülhamid tarafından Hamidiye adı verilmiş 1908 yılında ise Urfiye olarak değiştirilmiştir.
19 Temmuz 1926'da ilçe yapılmış ve Cebelibereket (Osmaniye) vilayetine bağlanmış ve son olarak 3 Mayıs 1920 tarihinde çıkarılan yasa ile adı Ceyhan olarak değişmiştir. 1933 yılında Cebelibereket ilinin ilçe yapılması üzerine bugünkü statüsüne kavuştu.

Akdeniz Bölgesi'nde yer alan Ceyhan Adana'ya 47 km uzaklıkta, Akdenize 30 km uzaklıkta, 36. ve 37. kuzey enlemleri ile 35. ve 36. doğu boylamları arasında olan bir ilçedir. Güneyde Yumurtalık, Kuzeyde Kozan, kuzeybatısında İmamoğlu, kuzey doğusunda Kadirli, batıda Yüreğir, doğuda Osmaniye, Hatay iline bağlı Erzin ilçesi ile komşudur.
İlçenin 71 mahallesi vardır ve önemli bölümü tarımsal arazi ile kaplıdır. Ceyhan ilçesinin yüzölçümü 1.426 km²dir. Ceyhan ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 29 metredir.
En önemli akarsu Ceyhan Nehri ilçenin kenarından geçmektedir ve uzunluğu 509 km'dir. Ayrıca Mercin Suyu, Karaçay, Handeresi, Çeperce Deresi ilçenin akarsularıdır.
Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen ilçenin iklimi tipik Akdeniz iklimidir. Yağış miktarı Ceyhan Ovası'nda 600–750 mm iken, dağlık alanlarda 750–1000 mm arasında olup, yağışların %50'si kışın, %27'si ilkbaharda, %18'i sonbaharda, %5'i yaz aylarında düşer.
Ceyhan'ın bitki örtüsünü makiler oluşturmaktadır. Ceyhan büyük bir ova olduğu için orman alanlar tahrip edilerek tarım alanlarına dönüştürülmüştür. Buna rağmen yer yer çam ormanlarına rastlanır.
Ceyhan'da son yıllarda oluşturulan Okaliptüs (sıtma ağacı-selvi) ormanları ise geniş alanlar kaplamaktadır. Yine tarımı geliştirmek için ekilen zeytin, turunçgil, kavak ekili alanlar da geniş yer kaplamaktadır.
Ceyhan tabi orman bakımından fakirdir. Lakin kerestecilik maksadıyla okaliptüs ve kavak yetiştiriciliği yapılmaktadır. Ceyhan'da kerestecilik ve mobilyacılık gelişme göstermiştir.
Ceyhan'da üretilen orman ürünleri genellikle kereste ve odun olarak tüketilmektedir.

Ceyhan, güneyden ve kuzeyden iki önemli yolla çevrilidir.
Avrupa'yı Asya'ya bağlayan E-90 ve E-91 karayolu ile Türkiye'de İç Anadolu ve Ege'yi Güneydoğuya bağlayan D-400 Devlet Karayolu Ceyhan'dan geçmektedir. D-400 Karayolu Ceyhan Şehrinin 3 km kadar Kuzeyenden geçerken yine TAG (Tarsus-Adana–Gaziantep Otoyolu) olarak adlandırılan E-90 ve Avrupa'yı Beyrut ve İsrail'e bağlayan TEM otoyolu da Ceyhan'ın 7 km kadar güneyinden geçmektedir.
Ayrıca Türkiye'yi Ortadoğu'ya bağlayan demiryolu hattı Haydarpaşa-Bağdat Demiryolu da Ceyhan'dan geçmektedir.
Ceyhan, Adana Havaalanına da 50 km uzaklıktadır. Deniz ulaşımı için de Yumurtalık ve İskenderun limanlarına yakındır. Kısacası deniz, hava, kara ve demiryolundan ulaşımı kolay bir ilçedir.

Ana geçim kaynağı olarak tarım gösterilebilir. İlçe, tipik bir Çukurova ilçesi olarak, geçmişte akıllara yer eden pamuk üretimiyle anılsa da, şimdilerde değişen ekonomik kaygılar sebebiyle, dönemden döneme değişmekle beraber buğday, mısır, karpuz, soya ve yerfıstığı üretimine de sıklıkla rastlanır. Köylerde ufak çapta küçük ve büyük baş hayvancılık da yapılır. Tarımın ekonomide yoğun olarak yer alması, Ceyhan'ın ticaret ve sanayi imkânlarını da arttırmıştır. Ceyhan çevresinde eskiden onlarca çırçır fabrikası yer alırken bugün bunlar yerini mısır kurutma tesislerine bırakmıştır. Ayrıca; Yumurtalık Serbest Bölgesine, Yumurtalık-Sugözü Termik Santraline, BOTAŞ'ın BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) Boru Hattı olarak bilinen ve Bakü'den Yumurtalık'a uzanan Petrol Boru Hattına, Hatay sınırındaki Toros Gübre Sanayii'ne, Adana ve Osmaniye Organize Sanayi Bölgelerine yakınlığı da Ceyhan'ın ekomisinde etkili rol oynar.

İlçeye bağlı; 112 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ceyhan'ın 112 mahallesinin 31'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 113.914 kişi (%70,9) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 40,5 km uzaklıktaki Günlüce mahallesidir. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 3.806 kişi ile Büyükmangıt mahallesidir. Ceyhan'ın nüfusu 2017 yılında %0,28 artmıştır.
Ceyhan ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

* Km, Burhaniye Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

Ceyhan'ın Futbol liglerinde 3 takımı vardır.

Kadir Aydar 2024-2025
Hülya Erdem 2021-2024
Kadir Aydar 2019-2021
Ali Alper Boydak 2017-2019
Alemdar Öztürk 2014-2017
Hüseyin Sözlü 1999-2014
Emin Civelek 1994-1999
Mehmet Şerif Yiğit 1989-1994
Mahir Alp Boydak 1984-1989
Rifat Atik 1981-1983
Şahin Özbilen 1963-1980
Ökkeş Sabitoğlu 1955-1960
Yusuf Mülayim 1954-1955
Mustafa Akçalı 1952-1954
Lütfi Başeğmez 1951
Mustafa Aydar 1947-1950
Sait Akman 1945-1946
Hakkı Mete 1943-1944
Arif Hikmet Özbilen 1941-1942
Selahattin Sepici 1939-1940
Hacı Ahmet Topsakal 1935-1938
Rıfat Çetinsoy 1928-1932
İbrahim Mete 1930-1931
Selim Aytemur 1927
Hacı Mücteba Yücekök 1926-1927
Hasan Sağındık 1924-1925
Mehmet Payaslı 1923-1924

Haydar Ağa Cami (Kurtkulağı)
Yılankale
Ulu Cami
Sirkeli Höyüğü
Muradiye Cami
Durhasandede Türbesi
Dumlu Kalesi

Ceyhan Belediyesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ceyhan Nehri ya da eski adıyla Piramos (Yunanca: Πύραμος Pyramos veya Latince: Leucosyrus, Grekçe: Λευκόσυρος), Türkiye'nin en önemli akarsularından birisidir. Çukurova'nın iki ana hayat kaynağından birisidir. (diğeri Seyhan Nehri'dir.) Uzunluğu 509 km.dir. Elbistan'ın 3 km Güneydoğusunda, Pınarbaşı Mevkii'nden doğan ve Elbistan'ın ortasından geçen Ceyhan, şehrin can damarıdır. Akdeniz Bölgesi'nin en büyük akarsularındandır. Çukurova'da geniş bir delta oluşturarak Akdeniz'de İskenderun Körfezi'ne dökülür. Başlıca kolları; Söğütlü, Hurman, Göksun, Mağara Gözü, Fırnız, Tekir, Körsulu ve Aksu çaylarıdır. Ceyhan Nehri Kahramanmaraş İl sınırları içerisinde genellikle derin vadilerden geçmektedir. Bu vadilerin birçoğu baraj suları altında kalmıştır. Menzelet Baraj gölünün bitiş noktasından itibaren başlayan Kısık Vadisi (Kanyonu) hala doğal yapısındadır. Ceyhan vadisi barajlar için son derece elverişli olması nedeniyle üzerinde birçok baraj kurulmuştur. Nehir üzerinde kaynağından denize doğru sırasıyla Sarsap, Kandil, Sarıgüzel, Hacınınoğlu, Menzelet, Kılavuzlu, Sır (Kahramanmaraş), Berke, Aslantaş (Osmaniye), Oşkan ve Berkman hidroelektrik santralleri yer almaktadır. Ayrıca Ceyhan tarım sulaması yönünden büyük bir kaynaktır.
Orta Asya'da bulunan Seyhun ve Ceyhun olan nehir isimleri Orta Asya'dan göçen Türkler tarafından Çukurova'ya geldiklerinde, Ceyhan ve Seyhan olarak konulmuştur. Roma döneminde ise şimdiki Ceyhan ilçesinin bulunduğu yerdeki Roma'ya ait kentin ve nehrin ortak adı ise Pyramus'tur.

Türkiye'deki akarsular listesi

Ceyhanspor, Adana'nın Ceyhan ilçesi merkezli Türk spor kulübü. Forma rengi yeşil-beyaz olan ekip Adana Süper Amatör Ligi'nde mücadele etmektedir. Takma ismi Panzerlerdir.

Kulüp, Ceyhanspor adıyla amatör olarak 1927 yılında, profesyonel olarak 10 Eylül 1967 tarihinde kurulmuştur. Kulübün kurucuları, Hakkı Yeşil, Sait Yalçın, Ahmet Temiz, Cemal Baysal, Nail Atabey, Erdal Turan Sancar ve Mustafa Işıktır. Kurulduğu yıl 3. Futbol Liginde mücadele etmeye başlayan takım, 1977-78 sezonunda 3. Ligden amatöre düştü. 1980-81 sezonunda Amatör Ligde terfi maçlarında Şampiyon olan takım o yıllarda 3. Lig kaldırıldığı için 2. Futbol Ligine (şimdiki 1. Lig) yükseldi. 3 sezon bu ligde Süper Lig'e yükselme mücadelesi veren takım 1983-84'te bir alt lig olan 3. Futbol Ligine düştü. 5 sezon da burada mücadele ettikten sonra 1988-89 sezonunda 3. Futbol Liginde grubunu son sırada tamamlayarak Amatöre düştü. Ertesi yıl Amatör Ligde Şampiyon olup 3. Lige terfi müsabakalarında da başarılı olunca 3. Futbol Ligine geri döndü. 2001 yılına kadar 3. seviye lig olan 3. Ligde mücadele eden takım 2001 yılından itibaren 4. seviyeye düşen 3. Ligde mücadele etmeye başladı ve 2008-09 sezonunda 4 Mayıs 2008'de Mezitlispor ile Ceyhanspor takımları arasında oynanan 3. Lig maçıyla ilgili ''Müsabaka sonucunu etkileme'' nedeniyle 3. Ligden Amatöre düşürüldü.
2010-11 sezonunda Adana Süper Amatör Ligde Şampiyon olarak Bölgesel Amatör Lige yükseldi.
2013-14 sezonunda Bölgesel Amatör Ligde grubunda Şampiyon olmasına rağmen play off maçında Niğde Belediyespor'a 4-0 kaybederek 3. Lige yükselemedi.
Kulüp, 2015-2016 sezonu öncesi adını Ceyhan Belediyesi Futbol Kulübü olarak değiştirdi. Kulüp, 2016-2017 sezonu öncesi eski adına geri döndü.

 Selahattin Ünlü (1967-1968)
 Gazanfer Olcayto (1968-196?)
 Selahattin Ünlü (197?-197?)
 Ahmet Karlıklı (1971-1972)
 Kahraman Karataş (1997)
 İbrahim Okutan (2005-2006)
 Orhan Kapucu (2006-2007)
 Murat Sönmez (2009)
 Kahraman Karataş (2011-2012 / 2012-2013)
 Ender Traş (2014)
 Hayrettin Gümüşdağ (2014-2015)
 İrfan Yüce (2015-2016)
 Yavuz Hastoprakcılar (2016-2017)
 Nuh Alca (2017-2018)
 Tekin İncebaldır (2019)
 Bülent Ayhan (2019-2025)

10 Mayıs 2022 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Bölgesel Amatör Lig

Şampiyonluk (1) : 2013/14
Şampiyonluk (2) : 2019/20
Amatör Lig

2. Lige Yükselme (1) :1980/81
3. Lige Yükselme (2) : 1967, 1989/90, 2019/20
Adana SAL

Şampiyonluk (1) : 2010/11

1. Lig: 3 Sezon
1981-1984

2. Lig: 26 Sezon
1967-1978, 1984-1989, 1990-2001

3. Lig: 10 Sezon
2001-2009, 2020-2022

Bölgesel Amatör Lig: 10 Sezon
2011-2020, 2022-

Adana Süper Amatör Lig: 6 Sezon
1978-1981, 1989-1990, 2009-2011

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

TFF.org'da Ceyhanspor

D.815, Türkiye'de bulunan bir devlet yoludur.
Karayolu, Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde D.300 devlet yolu kavşağından başlar, Adana'nın Karataş ilçesinde sona erer.
Kayseri ve Adana illerinden geçer.
Yol, 6 kısımdan oluşur. Uzunluğu  302 km.'dir. 2026 verilerine göre bu yolun 173 km'lik kısmı bölünmüş yoldur.
Yolun, Pınarbaşı-Sarız arasında Dokuzdolambaç Geçidi (1710 mt.) ve Kaan Geçidi (1565 m.), Tufanbeyli-Saimbeyli arasında Obrukbeli Geçidi (1610 mt.), Feke-Kozan arasında Üskiyen Geçidi (920 mt.) önemli kara yolu geçitleridir.
Yol, Saibeyli- Feke arasında Göksu Çayı, Feke-Kozan arasında Kozan Baraj Gölü kenarından geçer.
Adana'yı kuzeyden güneye geçen yol, Karataş ilçesinde Akdeniz'e ulaşır.

D.815 devlet yolu, Pınarbaşı ile Karataş arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

Daşoğuz (Türkmence: Daşoguz), Türkmenistan'ın aynı isimli Daşoğuz vilayeti'nin yönetim merkezi olan şehirdir.
Daşoğuz (Дашховуз, Ташауз) (Türkmence Daşoguz). Eski adı olan Daşhowuz, Taş ve Havuz sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur ve taştan yapılma havuz anlamına gelir. Aslında Daşoğuz, dış oğuzlar demektir. Orta asırlarda Türkmen boyları iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Türkmenistan'ın kuzeyindeki şehir, Daşoğuz vilayeti'nin başkenti. Şavat (Amuderya nehrinin sulama kanalı) kanalının iki kıyısında yerleşiktir. Tren istasyonu, otogar, havaalanı vardır. Nüfusu — 166,5 bin.
Şehir 1681 yılında kervansaray olarak kurulmuştur, Hiva hanlığının uç kısmında, Türkmen toprakları ile sınırda. 1873 yılında Hiva Hanlığı sınırları içerisinde Rus İmparatorluğu'na dahil edilmiştir. Taşkent bekliği'nin merkezi görevini de yapmıştır. 1920 yılından itibaren Horezm Halk Sovyet Cumhuriyeti sınırları içerisinde, 1924 yılından itibaren şehir, Türkmen Vilayeti merkezidir. 1924 yılının Ekim ayından itibaren Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içerisinde, 1925 yılından beri bölge merkezi; 1939—63 yıllarında eyalet merkezi, 1970 yılından beri yine vilayet merkezi olmuştur. 1992 yılında kullanılan Rusça adı TAŞAUZ, Türkmence DAŞHOWUZ olarak değiştirilmiştir, 1999 yılında ise, Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov'un teklifi üzerine Daşoğuz olarak adlandırılmaya başladı.
Şehir ulaşımı devlete ait otobüsler, dolmuş, belediyeye ait ve özel taksilerle yapılmaktadır. Şehirde Türkmenistan'ın en eski havaalanlarından birisi mevcuttur. Sovyetler zamanında Aşkabat, Moskova, Ufa, Leningrad, Taşkent, Mineralnıye Vody, Bakü vs. şehirlere çok sayıda sefer yapılmakta idi. Halen Aşkabat, Mari, Türkmenabat, Balkanabat, Türkmenbaşı şehirlerine düzenli olarak uçak seferleri yapılmaktadır. Şehirde şehirlerarası otobüs terminali vardır. 1994 yılında troleybüs deposu inşaatına karar verilmişti ama belirsiz nedenlerden dolayı yapılmadı. Daşoğuz Tren İstasyonu, 1996 yılında kurulmuş olup, Türkmenistan'da ve Aral Bölgesinde en büyük ve en modern sayılır.

Debrecen (Macarca telaffuz: [dɛbrɛtsɛn]), Macaristan'da Budapeşte'den sonra ikinci büyük en geniş şehirdir. Debrecen, Kuzey Alföld bölgesi ve Hajdú-Bihar  eyaleti başkentinin bölgesel merkezidir.

İlk defa 1235 tarihinde "Debrezun" adı ile bahsedildi. Teorisyenler ismin  Kuman  kökünden olduğunu söyler. Diğer dillerde: Slovakça Debrecín, Romanca Debretin, Almanca Debrezin, Sırpça  Debr(e)cin dir.

Debrecen Büyük Macaristan Ovası'nda  Budapeşte'nin 220 km (137 mi) doğusunda konumlanır. Yakınında olan  Hortobágy Macaristan içinde bir ulusal parkdır.
Şehir Budapeşte'den Macaristan'ın ana ulaşım merkezinden bir dereceye kadar kendi başına kalmasına alışık. Buna rağmen, M3 (M35) otoyolun yeni bölümü halihazırda seyahat zamanını önemli derecede kısalttı.
Debrecen Havalimanı (Macaristan'da ikinci en geniş) yakınlarda daha çok uluslararası uçuşları almak için modernizasyon geçirdi. 
Daha uzun dönemde, Debrecen'in Ukrayna ve Romanya'ya ya yakınlığı onun önemli bir ticaret merkezi ve daha geniş uluslararası bölge için gelişmesine olanak olanak verebilir. 
Şehirdeki yerel ulaşım için  Debrecen’de Halk ulaşımı'na bakınız.

2011    225 223
Etnik gruplar (2001 sayımı)

Macarlar - 94.7%
Roma - 0.5%
Diğerleri - 0.8%
Cevapsız - 4%
Dinler (2001 sayımı)

Kalvenist - 38.7%
Roma Katolik - 15.4%
Yunan Katolik - 8.2%
Lutheran - 0.5%
Diğerleri - 1.5%
ateist - 24.8%
Cevapsız - 10.9%

Debrecen, geniş bir üniversite olan Debrecen Üniversitesi'ne ev sahipliği yapar. Ana yapı onun mimari işçiliğiyle tanınır. Üniversite pek çok departmanlara sahiptir ve Avrupa'da büyük bir araştırma binasıdır.
Debrecen, önemli bir koro ile ilgili yarışma yeridir, Bela Bartok  Uluslararası korosal Yarışma ve European Grand Prix for Choral Singing'in bir üye şehridir.

Şehir, tanınmış bir futbol kulübü olan Debreceni VSC sahiptir. Halihazırda Macaristan'da en iyi takımlardan biridir. Arka arkaya gelen 2004/2005, 2005/2006, 2006/2007  sezonlarında ve 2008/2009 sezonu ulusal şampiyonluğunu kazanmıştır. City Park (Nagyerdő)  Oláh Gábor caddesinde olan sahası 10.000 kişiliktir. Takımın forma rengi kendi sahasında kırmızı, deplasmanda ise beyazdır. 
Şehir geçen yıllarda, Temmuz 2001'de  ikinci Altletizm Dünya Şampiyonası ve 2006 Ekim ayında ilk IAAF Dünya Yol Koşu Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır. Aynı zamanda  2007 Avrupa SC Yüzme Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır. 2002 yılında Debrecen, Dünya Artistik Cimnastik Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır.
Şehir, 2010 Gençler Olimpik Oyunları açlışına ev sahipliği yapmaya resmi adaydı.

Protestan Büyük Kilisesi (Nagytemplom)
Şehir Park (Nagyerdő) ve spa
Déri Müzesi (Mihály Munkácsy'nin yağlı boya tablo sanat koleksiyonunu içerir; ayrıca, insan eliyle yapılmış bir Antik Mısır koleksiyonuna sahiptir.
Flower Carnival of Debrecen her yıl Ağustos ayının yirminci günü yapılır.

Ferenc Barnás (doğum 1959), romancı
Zsolt Baumgartner (doğum 1981), ilk Macar  Formula One sürücüsü
Mihály Fazekas (1766-1828),yazar
Mihály Flaskay (doğum 1982), kurbağlama yüzücüsü
Nóra Görbe, (doğum 1956), aktris, sarkıcı ve pop ikonu
Dr. George Karpati (1934-2009), doktor, asabiyeci, cerrah, öğretmen, yazar
Rivka Keren (doğum 1946), İsrailli yazar
Imre Lakatos (1922-1974), matematik ve bilim filozofu
Paul László (1900-1993), mimar
Kocsár Miklós (doğum 1933), besteci
Magda Szabó (1917-2007), yazar
Mihály Csokonai Vitéz (1773-1805) şair
Chaim Michael Dov Weissmandl (1903-1957), rabbi ve Holokost aktivisti

Endre Ady (1877-1919), şair
Géza Hofi, (1936-2002) stand-up komedyen
Sándor Szalay (physicist) (1909-1987), fizikçi, ATOMKI kurucusu
Árpád Tóth (1886-1928), şair

Debrecen aşağıdaki yerlerle ikiz dir:

(İngilizce) Resmî Site24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DKV - Public Transport Official Site13 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) History of Debrecen and Hajdú-Bihar county
(Macarca) Hajdu Online - county portal5 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
(Macarca) Debrecen Online portal27 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aerial photography: Debrecen29 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tour guide to Debrecen on SeeUinHungary.com11 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) (Almanca) Tram in Debrecen17 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Debrecen photo gallery8 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Demokrat Parti, 7 Ocak 1946'da kurulan, kurulduğu yıl yapılan seçimlerde azınlıkta kalıp 4 yıl sonra yapılan seçimlerde (14 Mayıs 1950) 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren Türk siyasi partisi olarak bilinir. Sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve 10 yıl boyunca iktidar olmuştur. Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile iktidardan düşürülmüş ve 29 Eylül 1960'ta kapatılmıştır. Demokrat Parti'nin kısaltması DP olarak yazılmaktadır.

Büyük Buhran ve II. Dünya Savaşı arası geçen yıllarda, dünyada faşizm ve otoriter yönetimler güçlenmekteydi. 1924 ve 1930'da iki defa çok partili demokratik yaşama geçmeyi deneyen Türkiye, bunda başarısız olunca, özellikle 1930'dan sonra iktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Partisi devlet ile özdeşleşmeye başladı. Parti ilkeleri anayasaya girince (1937) bu süreç doruk noktaya ulaştı. CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1938'de hayatını kaybedince yerine seçilen İsmet İnönü, II. Dünya Savaşı başlayınca, eski devrin küskünlerini de etrafında toplayarak ülkede, savaş günleri sırasında alınan kararlara muhalif olabilecek bir kitlenin oluşmasına engel oldu.
Savaşın özellikle ekonomiyi kötü yönde etkilemesi, büyük kentlerde karaborsacılığın ortaya çıkması, sermayenin belirli ellerde toplanmasını kolaylaştırdı ve bu, bir kent burjuvazisi oluşturdu. Kırsalda, genç nüfusun silah altına alınması küçük ve orta büyüklükteki çiftçinin üretimini düşürdü. Büyük toprak sahipleri arzı kendileri kontrol etmeye başladı. Artan talep karşısında arzdaki daralma enflasyonu ve hayat pahalılığını artırdı. İktidarın önlem olarak düşündüğü çözümlerden ilki Varlık Vergisi oldu. Devlet tarafından salınan ağır vergileri ödeyemeyen bütün iş adamları Aşkale'ye gönderilerek orada taş kırmak gibi işlerde amele olarak kullanıldı. Keyfi uygulamalara sebep olan bu vergi kent burjuvazisini iktidara cephe almaya itti. Diğer önlem ise Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'ydu. Bu kanunla büyük toprak sahiplerinin toprakları bölünerek, küçük çiftçiye destek sağlamak hedefleniyordu. Ancak bu, devletin Türkiye'deki bütün arazilerin zaten %70'ten fazlasına sahip olduğunu bilen toprak sahiplerini muhalefet saflarına kanalize etti. İsmet İnönü'nün devletçilik uygulamaları sonucu oluşan ekonomik darboğaz zaten toplumu da aynı yöne iletmiş durumdaydı.
II. Dünya Savaşı 1945'te demokrasilerin zaferi ile son bulduğunda Türkiye bu durumdaydı. Aynı zamanda savaşın sonlarına doğru ülkede özellikle basın ve aydın çevrelerde, demokrasi arzusu artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Bir yandan da II. Dünya Savaşı'nın galiplerinden olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin lideri Stalin, Türkiye'den Kars, Ardahan ve Artvin'i istiyordu. SSCB'ye karşı Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'a yaklaşan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşmada bu arzuya yeşil ışık yaktı. Zaten TBMM içinde muhalefet, 1945 bütçe görüşmelerinde su yüzüne çıkmıştı. Mustafa Kemal Atatürk'ün son başbakanı Celâl Bayar, Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak bütçeye red oyu verdiler. Asıl kırılma Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşülürken ortaya çıktı. Tasarının 17. ve 21. maddeleri tartışılırken Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Emin Sazak sert eleştiriler dile getirdiler. Bu yasanın görüşüldüğü günlerde Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, CHP Grubu'na Dörtlü Takrir adlı bir önerge verdiler. Önerge ülke ve parti yönetiminde özgürlükçü bir anlayış içeren düzenlemeler yapılmasını öngörüyordu. Ancak Dörtlü Takrir reddedildi (12 Haziran 1945). Bunun üzerine, Menderes ve Köprülü o günkü Vatan gazetesinde CHP iktidarına karşı o güne değin örneğine rastlanmayan sertlikte yazılar yazmaya başladılar. Sonuç olarak Menderes, Koraltan ve Köprülü partiden ihraç edildiler (Eylül 1945). Aynı gruptan olan Celâl Bayar ise önce milletvekilliğinden sonra da CHP'den istifa etti. Celâl Bayar, 1 Aralık 1945'te parti kuracaklarını açıkladı. İnönü tarafından Çankaya Köşkü'ne çağrılan Bayar, cumhurbaşkanından gerekli desteği aldıktan sonra 7 Ocak 1946 günü Demokrat Parti (DP) kuruldu.

Demokrat Parti programını iki esas etrafında şekillendirmişti: liberalizm ve demokrasi. Cumhuriyet Halk Partisinin ekonomi politikası olan devletçiliğin aksadığı yönler vurgulanarak CHP'ye karşı çıkılmaktaydı. Demokrat Parti üzerinde daha önceki acı tecrübelerin yarattığı ilk kuşkular dağıldığında büyük kitlelerin DP'yi desteklediği görüldü. Bunu şüphesiz iktidardaki CHP de görmekteydi. Meclis tek dereceli seçim kanununu ve 21 Temmuz 1946'da seçimlerin yapılmasını kabul ederek dağıldı. DP başta seçime katılıp katılmama konusunda kararsız kalsa bile katılmaya karar verdi. Bunun üzerine iktidar basın kanununda değişikliğe gitmeye karar verdi. İktidarın basın üzerindeki baskısı daha da arttı. Bozuk olan ekonomide dış ödeme dengesinin bozulması sonucu 7 Eylül 1946'da Türk lirasının değeri düşürüldü. Bu olay DP'ye daha çok prim kazandırdı ve iktidarın güç yitirmesine neden oldu. 1947'de bütçe görüşmeleri sırasında Başbakan Recep Peker ile DP'liler arasında sert tartışmalar yaşandı. DP, TBMM'yi terk etti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün araya girmesi ile sorun aşıldı.
7 Ocak 1947'de DP ilk kurultayını yaptı. Bu toplantıda özgürlük ve demokrasi arzuları bir defa daha vurgulanırken bunları içeren Hürriyet Misakı kabul edildi. Bunun üzerine iktidar tarafından DP'ye sert hücumlar başladı. Haziran ayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar arasında bir dizi görüşmeler yapıldı ve sonunda İnönü 12 Temmuz 1947'de 12 Temmuz Beyannamesi'ni yayınladı. Beyannamede İnönü, siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğunu vurguladı. Başbakan Recep Peker ayrıldı ve yerine Hasan Saka getirildi.
DP içerisinde bu yumuşama ve iktidarla düzeltilen ilişkiler tepki çekti ve bunun güdümlü demokrasi olduğunu öne süren bir grup partiden ayrıldı. Bu grubu oluşturan Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk, 20 Temmuz 1948'de Millet Partisini (MP) kurdu. Böylece 12 Temmuz Beyannamesi ile hem Cumhuriyet Halk Partisi hem de DP, sertlik ve otoriteryanizm yanlısı gruplardan kurtulmuş bulunuyordu. DP, 17 Ekim 1948'de ara seçimlere, seçime güven duymadığı için MP ile birlikte katılmadı. 16 Ekim 1949 ara seçimlerinde de bu tavrını sürdürdü.
DP ikinci büyük kurultayını 20 Haziran 1949'da yaptı. Seçimlerde milletvekili adaylarının %80'ini örgütün saptaması kabul edildi. Bu kurultayda seçimlerde alınan oylara sahip çıkılmasını içeren Milli Teminat Andı kabul edildi. Ancak iktidar bu anda "Milli Husumet Andı" adını taktı. 16 Şubat 1950'de gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulunu öngören seçim yasası kabul edildi. DP bu kanuna çok çabalamasına rağmen nispi temsil ilkesini koyduramadı. Bu şartlar altında Türkiye, 14 Mayıs 1950 seçimlerine gitti.
Seçim sonuçlarını takip eden 22 Mayıs 1950 tarihinde TBMM'de yapılan oylamada Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Refik Koraltan da meclis başkanı seçilmiştir. Öte yandan Demokrat Parti'nin genel başkanı olarak da Adnan Menderes seçilmiş ve hükûmeti kurma ile görevlendirilmiştir (Aslan, 2014: 40). Bundan sonraki süreç, Demokrat Parti'nin iktidar süreci olarak devam etmiştir. Demokrat Parti dönemi olarak nitelendirilen 1950-1960 yılları arası iç ve dış siyasette çok önemli gelişmelerin yaşandığı önemli bir dönem olarak tarihte yerini almıştır

14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye'de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. 1923'ten beridir tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halk oyu ile Demokrat Parti'ye devredecekti. Seçim sonuçlarına göre DP %52.7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı. CHP %39.4 ile 69 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı. Millet Partisi 1, bağımsızlar 9 milletvekiline sahip oldular. Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra 11.5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi. 22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı. Refik Koraltan başkanlığa seçildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı, İzmir milletvekili Celâl Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. Hükûmeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Aynı gün Menderes kendisinin ilk, Cumhuriyet'in 19. Hükûmeti'ni kurdu. 2 Haziran'da güvenoyu aldı. 9 Haziran 1950'de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes'i genel başkanlığa seçti. Dünyada belki çok nadir görülen bir olay gerçekleşmişti. Uzun yıllar boyu ülkeyi kendi otoritesi ile yöneten iktidar, tamamen serbest, hür, kansız ve hilesiz bir seçim ile yerini bir başka partiye bırakmıştı. Bu yüzden 1950 seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Beyaz ihtilal olarak adlandırılmıştır.
Hükûmet programında devri sabık yapılmayacağı belirtilerek, 27 yıllık dönemin hesabını sormaya kalkmayacağı açıklandı. Ancak DP'nin yasal anlamda ilk çalışması Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu. Radyoda dini yayınlar yapılması ve mevlit yayınlanması üzerindeki yasaklar kaldırıldı.
II. Dünya Savaşı boyunca başarılı bir biçimde yürütülen tarafsızlık politikası, uygun dış ticaret ilişkileri geliştirmişti. Bu yüzden DP iktidarı ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı oldu ve bunlardan yararlandı. Ayrıca savaş boyunca Merkez Bankası rezervleri de altın ve döviz bakımından iyi bir seviyeye ulaşmıştı. Kore Savaşı'na asker gönderilmesi ve böylece NATO'ya giriş vizesinin alınması uluslararası koşulları Türkiye'nin lehine çeviriyordu. Tarım ürünlerinin dış pazarda uygun fiyatlardan müşteri bulması ve Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen para bu ilk dönemde ciddi bir iktisadi ferahlama getirdi. Tarımda makineleşme sağlandı. Karayolları politikasına hız verildi, köyler kasabalara kasabalar da kentlere hızlı bir biçimde bağlanmaktaydı.
Kitlelerin II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan yoksulluğu henüz u

Dumlu Kalesi, Ceyhan'ın 17 km kuzeybatısında Sağkaya bucağının Dumlu (Tumlu) mahallesinin batısında ve 75 m kadar yükseklikteki sert kalkerli bir tepe üzerindedir. 12. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Çevresi 800 metredir. Sekiz burçludur. Ovaya bakan doğu köşesinde gözetleme kulesi bulunmaktadır. Tek kapısı doğuya bakmaktadır. Kale içerisinde yapı kalıntıları ve sarnıçlar yer almaktadır. Tepe etrafında kaya mezarları görülmektedir.
Kalenin kuzeyinde yarım haç şeklinde birçok mezar vardır. Bu mezarlar genelde küçük el yapımı mağaralar biçimindedir. Kuzeybatısında mozaikler bulunan kalede yakın zamanda bir mağara mezar ve bir toplu mezar ortaya çıkmıştır.
Köylülerin anlatımlarına göre kalenin tarihi dokusu 1989'da ABD'lilerin petrol arama çalışmaları sırasında zadelenmiştir.

 OpenStreetMap'te Dumlu Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Epirojenez, yer kabuğunun geniş bir alanda yükselmesi veya alçalması olayına verilen addır. Bu olayın sonucunda kara veya kıta oluşumu gerçekleşir.
Yer kabuğu, manto üzerinde yüzer durumda bulunur ve belirli bir dengeye sahiptir. Bu dengeye izostatik denge denmektedir. Yer kabuğunun ağırlığının değişmesi bu dengeyi bozar ve bunun sonucunda epirojenik hareketler oluşur. Bu dengenin bozulmasında başlıca nedenler şunlardır; denizlerde birikme, karalarda aşınma, buzullaşma, buzulların erimesi.

Dış kuvvetlerin ayrışmış maddeleri taşıması ya da buzulların erimesi gibi nedenlerden ötürü, yer kabuğunun yükü azalmaktadır. Hafifleyen yer kabuğu, mantonun kaldırma kuvvetinin de etkisiyle yükselirken, deniz seviyesi gerilemektedir. Deniz gerilemesi regresyon olarak adlandırılır. Bu oluşumun sonucunda eski kumsallar, deniz seviyesine göre yüksekte kalır ve kıyı taraçlarını oluşturur.

Yer kabuğu, üzerindeki yük arttığı için alçalmaktadır. Dış kuvvetlerin taşıdığı materyalleri belirli bir alanda biriktirmesi, buzul oluşumu, volkanik faaliyetler sonucu çıkan materyallerin birikmesi gibi nedenlerden dolayı yer kabuğu ağırlaşıp alçalabilir. Yer kabuğu çökerken deniz karaya doğru ilerler, bu olaya transgresyon adı verilir.

Hüseyin Samet Arabacı (2022). 10. Sınıf Coğrafya Ders Kitabı. Yıldırım Yayınları. s. 19.

Ermeni Kırımı, 1915 Olayları, Ermeni Tehciri veya Ermeni Soykırımı (Ermenice: Հայոց Ցեղասպանութիւն, Hayots Tseğasbanutiun), Osmanlı hükûmetinin Ermenilere karşı gerçekleştirdiği sürgün ve katliamlardır. Etnik temizliğin sonucunda ölen Ermenilerin sayısı tartışmalıdır; sayı, çeşitli araştırmacılara göre 600.000 ile 1,5 milyon arasında değişiklik gösterir. 1914 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu  hakkında yapılan farklı tahminler mevcuttur. Osmanlı resmî kayıtlarına göre 1,2 milyon ile Ermeni Patrikhanesi'ne göre 1 milyon 914 bin 620 Ermeni yaşıyordu. 1922 sayımlarına göre ise 817 bin Ermeni 'mülteci' olarak Osmanlı topraklarını terk etmiş, 95 bin Ermeni ise din değiştirerek Türkiye topraklarında yaşamaya devam etmiştir. Bu tahminlere göre Osmanlı topraklarında bulunan 900 bin Ermeni hayatta kalmışken, 300 bin ile 1 milyon arasında Ermeni hayatını kaybetmiştir. Olayların başlangıç tarihi çoğunlukla 250 Ermeni aydının ve komite liderinin Osmanlı yöneticileri tarafından İstanbul'dan Ankara'ya sürüldüğü ve birçoğunun öldürüldüğü 24 Nisan 1915 ile ilişkilendirilir. Ermeni Kırımı, sağlıklı erkek nüfusun toptan öldürülmesi ya da askere alınarak zorla çalıştırılması ve sonrasında kadın, çocuk ve yaşlılarla birlikte ölüm yürüyüşü koşullarında Suriye Çölü'ne sürülmesi gibi olaylarla birlikte I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında iki aşamada gerçekleşti. Osmanlı askerlerinin koruması eşliğinde yaşadıkları yerlerden sürülen Ermeniler; sürgün sırasında yiyecek ve su sıkıntısı yaşadı; ayrıca çeşitli raporlara göre zaman zaman soygun ve katliamlara maruz kaldı. Ülke genelindeki Ermeni diasporası, genel anlamda Ermenilerin Doğu Anadolu'dan sürülme işleminin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Yapılan katliamların Ermenileri ortadan kaldırmak için düzenli bir şekilde gerçekleştiğini öne süren bazı tarihçiler, ölümleri ilk modern soykırımlardan biri olarak kabul etti. Ermeni Kırımı, soykırım çalışmaları alanında Holokost'tan sonra üzerinde en çok araştırma yapılan ikinci konu oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra gelen devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, soykırım sözcüğünün Osmanlı yönetiminin son yıllarında gerçekleşen toplu katliamları tanımlamak için doğru terim olmadığını belirterek sözcüğü kullanmayı reddeder. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti, Ermeni Kırımının bir soykırım olarak tanınmasına yönelik çağrılarla tekrar karşı karşıyadır. 2021 itibarıyla 33 ülke (parlamento ve siyasi organı) tehcirleri resmen soykırım olarak tanımlamıştır ve bu görüş birçok soykırım araştırmacısı tarafından da paylaşılır.

Raphael Lemkin "soykırım" (genocide) terimini, Yunancada "ırk" anlamına gelen genos ve Latincede "katletmek" anlamına gelen cide sözlerini birleştirerek 1943 yılında üretti ve Ermeni katliamlarının da bir soykırım olduğunu şu sözlerle gündeme getirdi: "Soykırım [kavramı] ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti."
Bahsi geçen toplu katliamların varlığını tamamen yok sayanlar gibi, bu katliamları tanımlamak için doğru kelimenin "soykırım" olmadığını savunanlar da bu terimin siyasi meşruiyetini reddederler. İlk kesimi temsil edenler "Sözde Ermeni Soykırımı", "Ermeni tezleri", "Ermeni iddiaları" ve "Ermeni yalanları" gibi adlandırmaları tercih ederler.

Tarihsel Ermenistan'ın Batı Ermenistan olarak da bilinen batı kısmı Amasya Antlaşması (1555) ile Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639) ile Doğu Ermenistan'dan kesin bir şekilde ayrılmıştı. Bu bölünmeden sonra zaman zaman bölgeye Osmanlı veya Türk Ermenistanı şeklinde isimler verilmişti. Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki millet sistemi dahilinde yarı özerk bir cemaatti ve büyük çoğunluğu Ermeni Apostolik Kilisesi'nin ruhani liderlerinden olan Kostantiniyye Ermeni Patriği etrafında toplanmıştı. İmparatorluğun başta başkent İstanbul olmak üzere çeşitli batı illerinde geniş Ermeni gruplara rastlansa da Ermeni nüfusun çoğunluğu imparatorluğun doğu illerinde yaşıyordu.
Ermeni cemaati üç farklı mezhepten oluşuyordu; büyük çoğunluğun bağlı olduğu Ermeni Apostolik Kilisesi'nin yanı sıra Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan mezhepleri de mevcuttu. Millet sistemi sayesinde Ermeni cemaatine kendi yönetim sistemi altında (örneğin kilisenin kendi yargı sistemini oluşturması) kendisini idare etme izni verilmişti. Ayrıca bu sistemle birlikte Osmanlı yönetimi Ermeni cemaatinin işlerine oldukça az müdahale ediyordu. Düzyanları (darphaneciler), Balyanları (saray mimarları) ve Dadyanları (barutçu ve sanayi fabrikası yöneticileri) kapsayan İstanbul merkezli zengin sosyete Amira sınıfı dışındaki Ermeni nüfusun yaklaşık %70'i taşrada tehlikeli koşullar altında fakir bir şekilde yaşıyordu.
10 Ocak 1828 tarihinden itibaren Katolik ve Gregoryen Ermeniler arasında ihtilaf çıkmıştı. İstanbul Ermeni Patrikliğinin baskısı ve Ermeniler arasında artan iç çatışmaların sonucu olarak Padişah II. Mahmut tarafından çıkartılan bir fermanla, Ankara ve İstanbul'da yaşayan Katolik Ermeniler, Osmanlı sınırlarında bulunan bölgelere zorunlu göçe tabi tutuldular. (II. Mehmed'in Bursa'dan İstanbul'a getirdiği Ermeniler hariç tutulmuştur.) Sürgün esnasında, Katolik Ermeniler Gregoryen Ermeniler tarafından yapılan sıkıntılı muamelelere maruz kalmış, İstanbul'da ve Ankara'da sahip oldukları gayrimenkul ve değerli eşyalara Gregoryen Ermeniler tarafından el konulmuştur. Aynı yıl patlak veren 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Katolik Ermenilerin Osmanlı yanında yer alarak Ruslara karşı Ahılkelek'teki savunmaya katılmaları, Katolik Ermenilere yönelik olumsuz izlenimi yok etmiş; baskıların azalmasını, sürgünden dönmelerine izin verilmesini sağlamıştır. Bu dönem, Katolik Ermenilerin ayrı bir millet ve kilise olarak tanınmalarına yardımcı olmuştur. 6 Ocak 1830 tarihinde Padişah II. Mahmud tarafından ilan edilen bir fermanla millet olarak tanınan Katolik Ermenilerin kilisesine diğer Katolik azınlıklar da bağlanmıştır.
Ermeni nüfusla ilgili var olan verilerde, Ermeni Patrikhânesi'ne ait rakamlar ile Osmanlı resmî rakamları birbirini tutmaz. Patrikhâneye göre 1882 yılında 1.630.000'i Vilâyat-ı Sitte'de, 280.000'i Kilikya'da ve 135.000'i İstanbul'da olmak üzere imparatorlukta 2.660.000 Ermeni yaşıyordu. İmparatorluğun 1882-1893 arası devam eden nüfus sayımlarındaki Atik ile Sicil Vukuat Defterleri, kadın ve erkeklerin birlikte kaydedildiği ilk defterlerdir. 1893'te biten sayıma göre İmparatorluğun 1.001.465 Ermeni vatandaşı bulunur. 1914 Osmanlı İmparatorluğu nüfus sayımı verilerine göre imparatorluğun 1.173.422 Ermeni vatandaşı bulunur.
Ermeniler doğu illerinde çeşitli Türk, Zaza ve Kürt gruplara zaman zaman fazla vergi ödemek zorunda kalıyordu. Ayrıca haydutluk ve insan kaçırmalara maruz kalıyor, Müslüman olmaya zorlanıyorlardı. Bunlar yaşanırken merkezî ya da yerel devlet makamları, Ermenileri korumak için harekete geçmiyordu. Müslüman ülkelerde uygulanan zimmi sistemine uygun olarak Osmanlı İmparatorluğu'nda da Hristiyan ve Yahudilerin bazı özgürlükleri kısıtlanıyordu. İmparatorluğun zimmî sistemi büyük ölçüde Ömer Paktı örnek alınarak oluşturulmuştu. Devlet gayrimüslimlerin mülk edinme, yaşama ve ibadet etme özgürlüklerini koruyordu ancak özünde ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşmelerini sağlıyordu. Örneğin gayrimüslimleri küçük düşürücü bir şekilde tanımlamak için gâvur sözcüğünü kullanıyordu. Ömer Paktı kapsamında gayrimüslimlerin yeni ibadet alanları inşa etmesi yasaklansa da bu yasağa Osmanlı İmparatorluğu'nun her bölgesinde uyulmadı. Bazı yerlere ibadethane inşa edilmesinin önüne geçilse de bazı bölgelerde yeni ibadet yapılarının ortaya çıkışı görmezden gelindi. Dini azınlık mahallelerinin oluşumu ile ilgili herhangi bir yasa bulunmamasına rağmen ibadet yeri oluşturma engeli yüzünden gayrimüslim halk, var olan tapınaklara yakın yerlerde toplanıp yaşamaya başladı.
Diğer yasal sınırlamalara ek olarak, Hristiyanlar birçok alanda Müslümanlara eşit sayılmamış ve çeşitli yasaklara maruz kalmışlardır. Örneğin bir Müslüman yargılanırken Hristiyan ve Yahudilerin tanıklığı mahkemeler tarafından kabul edilmiyor; tanıklıkları ancak ticari davalarda geçerli oluyordu. Gayrimüslimlerin silah taşıması, deveye ve ata binmesi yasaktı. Evlerinin Müslümanlarınkinden yüksek olmaması gerekiyordu. Ayrıca bazı dini uygulamaları kısıtlanmıştı; örneğin kiliselerin çan çalması yasaktı.

19. yüzyılın ortalarında üç büyük Avrupalı güç olan Büyük Britanya, Fransa ve Rusya, Osmanlı'daki Hristiyan azınlıkların durumunu sık sık gündeme getirir oldu ve azınlıklara Müslümanlarla eşit haklar verilmesi için yönetime baskı yapmaya başladı. 1839'dan anayasanın ilan edildiği 1876'ya kadar göreve gelen Tanzimat dönemi Osmanlı hükûmetleri, azınlık haklarını iyileştirmeyi amaçlayan bir dizi ıslahat yaptı. Ancak imparatorluğun Müslüman nüfusu Hristiyanlarla eşit statülere sahip olmayı reddedince ıslahatların çoğu hiçbir zaman uygulamaya geçemedi. 1870'lerin sonunda Rumlar ve Balkanlardaki çeşitli Hristiyan milletleri Osmanlı yönetimini istemiyorlardı ve zayıf durumdaki Osmanlı'dan ayrılmak için büyük güçlerden yardım alıyorlardı.
Diğer Hristiyan toplulukların ayrılıkçı hareketlerini sürdürdüğü yıllarda Ermenilerin büyük çoğunluğunda böyle bir girişim gözlemlenmemişti ve bu yüzden Millet-i Sadıka yani "sadık millet" şeklinde anılıyorlardı. 1860'ların ortalarında ve 1870'lerin başlarında Ermeni toplumundaki bu pasiflik yerini yeni düşünce akımlarına bıraktı. Avrupa üniversitelerinde ya da imparatorluktaki Amerikan misyoner okullarında eğitim gören aydınların öncülüğünde Ermeniler, ikinci sınıf vatandaş statülerini sorgulamaya ve Osmanlı yönetiminden daha iyi bir muamele görmek için çeşitli yöntemlerle baskı uygulamaya başladı. Böyle bir zamanda Ermeni Cemaati Konseyi, Batı Ermenistan'daki köylülerin imzalarını toplayarak Osmanlı hükûmetine bir dilekçe yazdı. Bu dilekçede "Ermeni kasabalarında [Müslüman] Kürtler ve Çerkesler tarafından yapılan yağma ve işlenen cinayetler, vergi toplanmasında usulsüzlükler, hükûmet yetkililerinin cezaî davranışları 

Ermeni mimarisi, estetik veya tarihsel bağlantıları Ermeni halkına dayanan mimari eserleri kapsar. Bu mimari üslubu belirli coğrafi ya da kronolojik sınırlar içine yerleştirmek zordur, ancak birçok anıtı tarihi Ermenistan ve uzantısı coğrafyalarda oluşturulmuştur. Ermeni mimarisinin en önemli örnekleri genel olarak Orta Çağ'da ve 7. yüzyıl'da inşa edilen kiliseleri olarak kabul edilir. Bu mimari gelenek, hem Bizans mimarisi hem de Fars mimarisi ile etkileşim içinde gelişmiş, özgün bir üslup oluşturmuştur.

Ermeni mimarisinin en erken örnekleri M.S. 4. yüzyılda Hristiyanlığın, Ermenistan'ın resmî dini olarak kabul edilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. 7. yüzyıl, Ermeni mimarisinin klasik dönemi olarak kabul edilir. Bu dönemde merkezi planlı, haç biçimli ve kubbeli kiliseler inşa edilmiştir. Orta Çağ boyunca, Bagratuni Hanedanı ve Sünik Prensliği dönemlerinde yeni mimari merkezler gelişmiştir. Tatev Manastırı ve Noravank Manastırı bu dönemin başyapıtları arasında yer alır. 11. yüzyıldan itibaren Ani başkenti, geniş ölçekli taş işçiliği ve çok kubbeli bazilikalarıyla “taşın başkenti” olarak anılmıştır.

Ermeni mimarisinin en ayırt edici özelliklerinden biri, yüksek merkezi kubbe ve haç planlı iç düzendir. Genellikle tüf taşı veya bazalt kullanılır; taş yüzeylerde kabartma haçlar (haçkar) ve geometrik süslemeler öne çıkar. Erken dönem kiliselerinde dikey vurgulu siluetler, kubbeyi taşıyan konik çatı formu ve zengin taş oymacılığı görülür. Cep düzenleri genellikle üçlü niş sistemiyle dengelenmiştir; bu özellik, daha sonra Gürcü mimarisi ve Rus Ortodoks mimarisi üzerinde de etkili olmuştur.

Eçmiyazin Katedrali - 4. yüzyıl; dünyanın en eski katedrallerinden biri.
Zvartnots Katedrali - 7. yüzyıl; dairesel planıyla klasik dönem simgesi.
Ani Katedrali - 989; mimar Trdat tarafından inşa edilmiştir.
Tatev Manastırı - 9. yüzyıl; Sünik bölgesinde yer alır.
Noravank Manastırı - 13. yüzyıl; mimar Momik'in eseri.

Ermeni mimarisi, Orta Çağ boyunca Kafkasya, Doğu Anadolu ve İran mimarilerini etkilemiştir. Ermeni taş işçiliği teknikleri, Selçuklu mimarisi ve erken Osmanlı mimarisi üzerinde de dolaylı izler bırakmıştır. Günümüzde Ermeni Apostolik Kilisesi'nin mimari geleneği, hem Ermenistan'da hem diaspora topluluklarında sürdürülmektedir.

1461 Trabzon Futbol Kulübü ya da sponsorluk anlaşması gereğince KCT 1461 Trabzon Futbol Kulübü veya eski adıyla Hekimoğlu Trabzon, 1986'da Trabzon'un Ortahisar ilçesine bağlı Düzyurt Mahallesinde kurulmuş bir spor kulübüdür. 2. Lig'de mücadele etmektedir.

Düzyurtspor dönemi
1986 yılında Düzyurtspor adıyla kurulan kulüp 1998 yılına kadar Trabzon 2. Amatör Lig'de mücadele etti, hedeflenen başarıyı gösteremeyince 1998 yılı sonunda yönetim kurulunun istifasıyla karşılaştı. 4 yıl boyunca kongre yapamayan kulüp, sonunda kayyuma devredildi. 2002 yılında kulüp kapanmak üzereyken, kulüpte daha önce futbol oynamış şu anki teknik direktör Ömer Ortakudaş, yeni yönetim kurulu üyelerini toplayarak kulübün kapanmasını engelledi. Altyapısı ve herhangi bir tesisi olmayan kulüp, köyün gençlerini renklerine bağlayarak tekrar lige katıldı. Düzyurtspor bu sırada altyapıdan futbolcu yetiştirme çalışmalarına da başladı.
2005-2006 sezonunda kurulan kadro, Trabzon 2. Amatör Lig'de oynadığı 16 maçın tamamında galip gelerek Düzyurtspor'un 20. kuruluş yılında ilk şampiyonluğunu kazandırdı. 2006-2007 sezonunda Trabzon 1. Amatör Lig'de ilk play-off'a kalma başarısını gösterdi. 2007-2008 sezonunda başkanlığa gelen Erdoğan Genç, aynı zamanda Birlik Nakliyat adlı kamyoncular birliğinin de başkanı olması sebebiyle kulübe mali olarak destek oldu ve o yıl Düzyurtspor, Trabzon Süper Amatör Lig'e yükseldi. Süper Amatör Lig'deki 2. yılında Trabzon şampiyonu olan Düzyurtspor, Bölgesel Amatör Lig'e yükseldi.
2011-2012 sezonunda tarihinde ilk kez BAL'da mücadele eden kulüp, 3. grubu 3. sırada tamamladı. 2012-2013 sezonunda, Bölgesel Amatör Lig 1. grupta bitime 1 hafta kala Arhavispor maçında şampiyonluğunu ilan ederek tarihinde ilk kez 3. Lig'e yükseldi.
2013-2014 sezonunda 3. Lig 2.Grup'ta mücadele eden kulüp, uzun süre lider konumda olduğu ligi şampiyon olarak tamamlayıp 2. Lig'e yükseldi. Böylelikle Türk futbolunda 2. Lig'e yükselen ilk köy takımı unvanına sahip oldu. 2014-2015 Sezonunda 18 takımın mücadele ettiği Kırmızı Grubu 17.tamamlamış ve 3. Lig'e düşmüştür.

İsim değişikliği Hekimoğlu Trabzon
2018-19 sezonu öncesinde Hekimoğlu Döküm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi bünyesine dahil edilen kulübün tüm kurumsal kimliği buna göre yenilenmiş ve adı da Hekimoğlu Trabzon Sportif Anonim Şirketi olmuştur. Sezonu 3. Lig 1. grupta yer alan Hekimoğlu Trabzon Bülent Demirkanlı yönetiminde çıktığı 32 maçta 18 galibiyet, 12 beraberlik ve 2 mağlubiyet aldı. 66 puan toplayarak grubunu Şampiyon tamamlayan Hekimoğlu Trabzon 4 sezonun ardından 2. Lig'e yükselmiştir.
2019-20 sezonunda 2. Lig Beyaz Grubu 3. sırada tamamlayarak 1. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off çeyrek final maçında Sancaktepe'ye 3-1 kaybederek bu şansı kullanamadı.

Kulüp yöneticileri 24 Aralık 2021'de 1461 Trabzon kulübünün ruhunu yaşatmak adına kulübün ismini 1461 Trabzon Futbol Kulübü olarak değiştirdi.

17 Kasım 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

2. Lig
Play-off final (1): 2023-24
Play-off Yarı final (1): 2020-21
Play-off Çeyrek final (3): 2019-20, 2021-22, 2022-23

3. Lig
Şampiyonluk (2): 2013-14, 2018-19
Play-off Yarı final (1): 2015-16

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2012-13

Trabzon 1. Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2010-11

Trabzon 2. Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2005-06

2. Lig: 7 sezon
2014-2015, 2019-

3. Lig: 5 sezon
2013-2014, 2015-2019

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2011-2013

Trabzon 1. Amatör Lig: 5 sezon
2006-2011

Trabzon 2. Amatör Lig: 20 sezon
1986-2006

Resmî site 
TFF.org'da 1461 Trabzon FK 
Facebook'ta 1461 Trabzon FK 
X'te 1461 Trabzon FK

Abdullah Paşa Çeşmesi, 1844 yılında zamanın Trabzon Valisi Hazinedarzade Abdullah Paşa tarafından yaptırılan, Trabzon'un Gülbahar Hatun Mahallesi'nde yer alan çeşme.

Çeşme ilk olarak bugün Trabzon Taksim meydanında bulunan su makseminin önünde yer alıyordu. Daha sonra cadde genişletme çalışmaları sebebiyle maksem yıkılmış, çeşme ve çeşmenin kitabesi sökülüp Gülbahar Hatun Camii'nin yakınlarında bir yere atılmıştır.
Çeşmenin atıl vaziyetteki parçalarının alınıp bugünkü Zağnos Paşa kulesinin doğu girişindeki yerine inşası zamanın garnizon komutanı Hüsnü Göktuğ Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir.

Çeşmenin cephesinde mermer taş levhalar kullanılmıştır. Çeşme genişliği 2.10 metre, saçağa kadar olan yüksekliği 3.02 metredir. Çeşme üzerinde 0.79x1.56 metre boyutlarında kitabe, birkaç kademeli saçak ve süslemeli taç bulunmaktadır. Dışarıdan görüntüsü bir taç kapıyı çağrıştırmaktadır.
Çeşmenin önünde sade görünüşlü bir mermer yalak vardır.

Çeşmede 4 sütun, 9 satır ve 18 beyitten oluşan bir kitabe bulunmaktadır. Dikdörtgen çerçeve üstünde yan yana dizilmiş yaprak motifleri ile süslenmiştir. Saçağın üzerindeki frizin iki yanında birer rozet bulunur. Bu frizin üzerine taç kısmı oturur. Taç kısmı, ortada elipsoid Abdülmecid Tuğrası, yanlarda birer rozetten çıkan kıvrık dallar, üstte yelpaze şeklinde bir sorguç-tepelik ile köşelerde rozetler bulunmaktadır.
Osmanlı Türkçesi ile kitabe üzerindeki yazı:
1. Asr-ı şevket-hasr-ı Han Abdülmecid'dê ba-sebat Buldu ab û tab-ı umranî ser-a-ser kâinat
2. Oldu cuy-î cud ü nehr-î intizamî sû-be-sû Gülistan-î âlêmê revnak-feza hem-çün Herat
3. Mukteza-yî sırr-ı "En-nâsü alâ dîn-ül-mülûk" Oldu pir-ü meşreb-î âlîsine ehl-î necat
4. Olmadâ her dem müşiran-î kibar-i devleti Sayesinde mazhar-î hayr ü hisal-i münciyat
5. Trabzon'un ya'ni ez-cümle müşir-î efhamı Âsaf-ı ayn-ı inayet vali-î valâ-sıfât
6. Ya'ni Abdullah Pâşâ-yı himem-perver kânın Menba'-î zatîsidir bir çeşmesar-î mekremat
7. Trabzôn'ın halkı cümlê "el-ataş"-gûyâ iken Nehr-i cudî cuş edip manende-î ayn-ül-hayat
8. Süls-i mal-î dader-î cennet-mekânından kavidir Nâm-dâş-î camî'-ül-Kur'an-ı Kerrubî-simat
9. Kaayakıldâ (?) maksemin inşa edip bu çeşmenin Cebr meydanîne karşı etti icra-yı Fırat*
10. Çok değil bû çeşmenin bir katresî olsa eğer Lezzet-efza-yı mezak-î şaribin ü şaribat
11. Feyz-i sârisi değil maksur bu dil-cû çeşmeden Müştefiz olmakta zi-rûh ile enva'-ı nebat
12. Cüst-ü-cu-yî ab-ı hayvan-ı dua kıl ba'd-ez-în Hızriyâ ba-reşha-î enbur-i ferhunde-nikâat
13. Nazil oldukça semadan ab-ı sâf olsun baid Zat-ı Abdullaah Pâşâ'dan umum-i hâdisat
14. Reh-ber olsun zatınâ ma'-ül-vüsul-i matlebe Hızr-ı tevfik-i ilâhî ba-füyuz-î bahirat
15. Vire merhum Hazret-î Osmân Pâşâ'ya dahi Adn-i a'lâ'da keremle Hak kusur-i âliyat
16. Ettiğinden çün revan-i eşref-î Sibtayn'ı şad Ba-füyuz-î âb-ru-yî ehl-i beyt-i tahirat
17. Selsebil-î havz-ı Kevserden ilâ yevm-ül-ebed Nuş edê selsal-i azb-î hoş-güvar-î safıyat
18. Hızriyâ tarîhi oldû ab-ı gevher-veş bedid Aktı Abdullaah Pâşâ çeşmesî hem- çün Fırat
Günümüz Türkçesi ile kitabe üzerindeki yazı:
1. Abdülmecid Han'ın çok parlak saltanat döneminde bütün kâinat bayındırlaşmanın mutluluğuna kavuştu.
2. O padişahın cömertlik deresi ve dirlik-düzenlik ırmağı dünya gülistanına Herat şehrini andıran bir parlaklık getirdi.
3. "Halkın refahı hükümdarların boyunlarının borcudur" ilkesi doğrultusunda, memleket kurtarıcı kişiler, o padişahın üstün nitelikli davranışına katıldılar.
4. Zamanın yüksek mevki sahipleri, onun sayesinde, kurtarıcılık ve eyilik-yaparlık erdemleriyle şereflendiler.
5. Bu arada Trabzon'un en büyük idare amiri, eyilik kaynağı bir vezir ve yüksek nitelikli bir vali olan
6. Himmet sahibi Abdullah Paşa ki bir eyilikler çeşmesinin pınarını oluşturmaktadır,
7. Trabzon halkının hepsi susuzluktan yakınırken, onun cömertlik ırmağı dirilik suyu gibi çağlayıp,
8. Allah'a en yakın meleklerin mertebesindeki Kur'an derleyici yüce kişinin adaşı olan cennetlik kardeşinin vasiyeti üzerine, onun bıraktığı malın üçte bir bölüğü ile,
9. Kayakıl mevkiinde bu çeşmenin "maksem"ini yaptırıp Köprü Meydanı karşısında Fırat Nehri gibi şu bol suyu akıttı.
10. Bu çeşme suyunun bir damlasının bile, kadın-erkek bütün Trabzon halkının ağzına tad vermesini imkânsız saymamak gerekir.
11. Onun eyilikleri dar bir çerçeve içinde kalmamakta, bütün canlılar ile her çeşit bitkiler bu gönülçekici çeşmeden yararlanmaktadırlar.
12. Ey Hızrî, şimdi, mutlu nüktelerden oluşan bir duanın dirilik suyunu, dere halindeki damlalar arasından bulmağa çalış!
13. Temiz sular gökyüzünden yere indikçe, Abdullah Paşa'nın şahsı bütün tehlikelerden uzak kalsın.
14. Tanrının Hızır aracılığıyle sağladığı imkânlar, onun emellerinin su gibi gerçekleşmesine, açık - seçik nimetler şeklinde, kılavuzluk etsin.
15. Tanrı, Osman Paşa'ya da Adin Cennetinde yüksek saraylar armağan kılsın.
16. Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin ruhunu hoşnut etmiş bulunduğu için, Peygamberimiz Efendimizin hanesi halkının yüzü suyu hürmetine.
17. O da kevser havuzunun beslediği selsebil çeşmesinden ter-temiz ve bal gibi tatlı sular içsin.
18. Ey Hızrî, şu tarih parlak bir cevher gibi belirmiş bulunuyor: Abdullah Paşa'nın çeşmesi Fırat nehri gibi akmaktadır.

Abydos (Grekçe: Ἄβυδος, Latince: Abydus), Misya'da bulunan eski bir şehirdir. Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyısındaki Nara Burnu burnunda, antik Sestos şehrinin karşısında ve Türkiye'deki Çanakkale şehrinin yakınında yer alıyordu. Abidos y. MÖ 670 boğazın en dar noktasında  kuruldu ve böylece 13. yüzyılda Lampsakos ve Kallipolis arasındaki geçişle yerinin alınmasına ve 14. yüzyılın başlarında Abidos'un terk edilmesine kadar  Avrupa ve Asya arasındaki ana geçiş noktalarından biriydi.
Yunan mitolojisinde Abidos, Hero ile Leandros efsanesinde Leander'in evi olarak sunulmaktadır. Şehir ayrıca, 12. yüzyıl yazarı Theodore Prodromos tarafından yazılan ve Dosikles'in Abidos'ta Rodanthe'yi kaçırdığı Rodanthe ve Dosikles romanında da geçmektedir.

1675'te Abidos'un yeri ilk kez tespit edilmiş ve daha sonra Robert Wood, Richard Chandler ve Lord Byron gibi çok sayıda klasikçi ve gezgin tarafından ziyaret edilmiştir. Şehrin akropolü Türkçede Mal Tepe olarak bilinir.
Şehrin terk edilmesinin ardından, Abidos kalıntıları 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar yapı malzemesi olarak yağmalanmış ve duvar ve bina kalıntıları en az 19. yüzyıla kadar rapor edilmeye devam etmiştir; ancak çok az şey kalmış ve bölge 20. yüzyılın başlarında kısıtlı bir askeri bölge ilan edilmiş, bu nedenle çok az veya hiç kazı yapılmamıştır.

İlyada'da Abidos, Troya'nın müttefiki olarak anılmaktadır ve Strabon'a göre Truva Savaşı'ndan sonra Bebryces ve daha sonra Traklar tarafından işgal edilmiştir. Abidos'ta Afrodit Porne (Fahişe Afrodit) tapınağı bulunduğu için şehrin başlangıçta bir Fenikeliler kolonisi olduğu öne sürülmüştür. Abidos, yaklaşık MÖ 1000 yılında Priapos ve Prokonnesos şehirlerinin kurulmasıyla eş zamanlı olarak Miletli kolonistler tarafından yerleşime açılmıştır y. MÖ 670. Strabon, Lidya Kralı Gigis'in Miletlilerin Abidos'a yerleşmesine izin verdiğini aktardı; bunun, Trakya'nın Küçük Asya'ya baskınlarını önlemek için garnizon görevi gören Miletli paralı askerler tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmektedir. Şehir, Hellespont'taki yüksek ton balığı verimi nedeniyle gelişen bir ton balığı ihracat merkezi haline gelmiştir.
Abidos, MÖ 520'lerde Pers yanlısı bir tiran olan Daphnis tarafından yönetiliyordu, ancak 514'te Pers İmparatorluğu tarafından işgal edildi. I. Darius, 512'deki İskitya seferinin ardından şehri yıktı. Abidos, MÖ 5. yüzyılın başlarında İyonya Ayaklanması'na katıldı, ancak şehir, 480'de, Yunanistan'a ikinci Pers saldırısının başlangıcında, I. Serhas ve Pers ordusunun Yunanistan'a doğru yürüyüşlerinde Abidos'tan geçerek Hellespont'u Xerxes'in Ponton Köprüleri üzerinden geçmesiyle kısa bir süreliğine Pers kontrolüne geri döndü. Başarısız Pers istilasından sonra Abidos, Atina liderliğindeki Delos Birliği'nin bir üyesi oldu ve Hellespont bölgesinin bir parçasıydı. Görünüşte bir müttefik olan Abidos, bu süre boyunca Atina'ya düşmanca davrandı ve 4-6 talentlik bir phoros katkısında bulundu. Ksenofon, Abidos'un kendi yazıları sırasında Astyra veya Kremaste'de altın madenlerine sahip olduğunu belgeledi.

İkinci Peloponez Savaşı sırasında, Dercylidas önderliğindeki bir Sparta seferi MÖ 411 yılının Mayıs başlarında Abidos'a ulaştı ve şehri Delos Birliği'nden ayrılıp Atina'ya karşı savaşmaya ikna etti. Bu sırada Abidos'un harmost'u (komutanı/valisi) oldu. Bir Sparta filosu, MÖ 411 sonbaharında Abidos'ta Atina tarafından yenilgiye uğratıldı. Abidos, MÖ 409/408 kışında Atinalılar tarafından saldırıya uğradı, ancak Hellespont Frigyası'nın satrap'ı (valisi) Farnabazos önderliğindeki bir Pers kuvveti tarafından püskürtüldü. Dercylidas, en az y. MÖ 407 yılına kadar Abydos'un harmost'u görevini yürütmüştür. Aristoteles'e göre, Abidos bu dönemde oligarşik bir yapıya sahipti. MÖ 394'te Korint Savaşı'nın başlangıcında, Sparta Kralı II. Agesilaus, Trakya'ya Abidos'tan geçti. Abidos, savaş boyunca Sparta'nın müttefiki olarak kaldı ve Dercylidas, 394'ten MÖ 407 civarında Anaksibios tarafından yerini alana kadar şehrin harmost'u olarak görev yaptı y. MÖ 390; ikincisi, MÖ 390 civarında Atinalı general İfikratis tarafından Abidos yakınlarında bir pusuya düşürülerek öldürüldü y. 389/388. Korint Savaşı'nın sonunda, MÖ 387'de Antalkidas Barışı'nın şartları uyarınca Abidos, Pers İmparatorluğu'na ilhak edildi. Pers İmparatorluğu içinde Abidos, Hellespont Frigyası satraplığının bir parçası olarak ve 368'de tiran Philiscus tarafından yönetildi. y. MÖ 360 olarak şehir, tiran İfiadis'in kontrolüne girdi.

Abidos, MÖ 336 baharında II. Filip'in generali Parmenion liderliğindeki bir Makedon ordusu tarafından ele geçirilene kadar Perslerin kontrolü altında kaldı. MÖ 335 yılında, Parmenion Pitane şehrini kuşatırken, Abidos da Rodoslu Memnon liderliğindeki bir Pers ordusu tarafından kuşatıldı ve bu durum Parmenion'u Pitane kuşatmasını bırakıp Abidos'u kurtarmak için kuzeye yürümeye zorladı. İskender, 334 yılında Sestos'tan Abidos'a feribotla geçti ve güneye, Truva şehrine gitti, ardından Abidos'a geri döndü. Ertesi gün İskender Abidos'tan ayrıldı ve ordusunu kuzeye, Percote'ye götürdü. İskender daha sonra Abidos'ta ve Küçük Asya'daki diğer şehirlerde bir kraliyet darphanesi kurdu.
İskender'in MÖ 323'te ölümünden sonra, Hellespont Frigyası satraplığının bir parçası olan Abidos, Babil Bölünmesi sonucunda Leonnatos'un kontrolüne geçti. MÖ 321'deki Triparadisos Bölünmesi'nde Arrhidaeus, Hellespont Frigyası satrapı olarak Leonnatus'un yerini aldı.
302 yılında, Dördüncü Diadochi Savaşı sırasında, Trakya Kralı Lisimahos, Küçük Asya'ya geçerek I. Antigonos'un krallığını işgal etti. Teslim olan komşu şehirler Parion ve Lampsacus'un aksine, Abidos Lisimahos'a direndi ve kuşatıldı. Ancak, Kral I. Antigonos'un oğlu Dimitrios tarafından gönderilen bir takviye kuvvetinin gelmesinden sonra Lisimahos kuşatmayı bırakmak zorunda kaldı. Polibios'a göre, MÖ üçüncü yüzyılda, komşu Arisbe şehri Abidos'a bağlı hale gelmişti. Dardanos şehri de Helenistik dönemde bir noktada Abidos'un kontrolüne girdi. Abidos, MÖ 281'den sonra Seleukos İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Şehir, MÖ 245'te Mısır Kralı III. Ptolemaios tarafından fethedildi ve en az MÖ 241'e kadar Ptolemaiklerin kontrolü altında kaldı, zira Abidos MÖ 200 civarında Pergamon Krallığı'nın bir parçası olmuştu.

İkinci Makedonya Savaşı sırasında, MÖ 200 yılında Makedonya Kralı V. Filippos tarafından Abidos kuşatılmış ve bu sırada birçok vatandaşı teslim olmaktansa intihar etmeyi tercih etmiştir. Marcus Aemilius Lepidus, kuşatma sırasında Roma senatosu adına bir ültimatom vermek üzere V. Filippos ile görüşmüştür. Sonuç olarak, takviye kuvvetlerinin olmaması nedeniyle şehir V. Filippos'a teslim olmak zorunda kalmıştır. Makedonya işgali, MÖ 196'da savaşın sonunda Flamininus Barışı'ndan sonra sona ermiştir. Bu sırada Abidos, Makedonya işgali sonucunda büyük ölçüde nüfusunu kaybetmiş ve kısmen harap olmuştu.
MÖ 196 baharında Abidos, Seleukos İmparatorluğu'nun Megas Basileus'u III. Antiohos tarafından ele geçirildi  ve şehir MÖ 192/191'de yeniden tahkim edildi. III. Antiohos daha sonra Roma-Seleukos Savaşı sırasında Abidos'tan çekildi ve böylece Roma ordusunun MÖ 190 Ekim'inde Küçük Asya'ya taşınmasına olanak sağladı. Dardanos daha sonra Abidos kontrolünden kurtarıldı ve MÖ 188 tarihli Apamea Antlaşması Abidos'u Pergamon Krallığı'na geri verdi. MÖ 2. yüzyılda Abidos'ta bir Gimnasion faaliyet gösteriyordu.

Pergamon Kralı III. Attalos, MÖ 133'te ölümünde krallığını Roma'ya miras bıraktı böylece Abidos, Asya eyaletinin bir parçası olmuştur. Strabon'un yazdığı dönemde Abidos'un Astyra veya Kremaste'deki altın madenleri neredeyse tükenmişti. Şehir, MS 62 tarihli lex portorii Asiae'de Asya eyaletinin telonia'ları (gümrük evleri) arasında sayıldı ve conventus juridici Adramitteion'un bir parçasıydı. Abidos, Tabula Peutingeriana ve Antoninus Yol Rehberi'nde anılmaktadır. Abidos darphanesi MS 3. yüzyılın ortalarında faaliyetini durdurdu.
Abidos'un, Sestos ve Lampsacus ile birlikte, MS 3. yüzyıla ait bir Çin metni olan Weilüe'de Roma İmparatorluğu'nun "üç büyük başkentinden" biri olarak anıldığına inanılmaktadır. Şehir, Marmara Denizi'nin güney girişinde gümrük toplama merkezi ve MS 3. yüzyıldan 5. yüzyıla kadar bir komes ton Stenon (Boğaz Kontu) veya bir arhon tarafından yönetiliyordu.

Papa I. Martinus, 653 yazında Konstantinopolis'e giderken Abidos'ta dinlendi. 7. yüzyıldaki idari reformların sonucu olarak Abidos, Opsikion themasının] bir parçası olarak yönetilmeye başlandı. Abidos'un kommerkiarios makamı ilk olarak 7. yüzyılın ortalarında belgelenmiştir ve daha sonra bazen 8. yüzyılda ortaya çıkan ve kalenin askeri valisi olan parafilaks makamı ile birleştirilmiştir; bu dönemde komes ton stenon makamından son kez bahsedilmiştir.
MS 7. yüzyıldan sonra Abidos önemli bir liman kenti haline geldi. Mesleme bin Abdülmelik, Konstantinopolis'e karşı yürüttüğü sefer sırasında Temmuz 717'de Abidos'ta Trakya'ya geçti. Abidos'taki arkonluk makamı 8. yüzyılın sonlarında yeniden kuruldu ve 9. yüzyılın başlarına kadar sürdü. 801 yılında İmparatoriçe İrini, Abidos'ta toplanan ticari vergileri azalttı. Irini'nin halefi İmparator I. Nikiforos, şehir dışından satın alınan kölelere vergi getirdi. Şehir daha sonra Ege Denizi themasının bir parçası oldu ve bir tourmarchēs (τουρμάρχης) merkeziydi.
Abidos, MS 904 yılında Konstantinopolis'e giderken Trabluslu Leon liderliğindeki bir Arap filosu tarafından yağmalandı. Bardas Fokas'ın isyanı MS 989 yılında İmparator II. Basileios tarafından Abidos'ta bastırıldı. 992 yılında Venediklilere özel bir ayrıcalık olarak Abidos'ta indirimli ticari tarifeler verildi. 11. yüzyılın başlarında Abidos ayrı bir komutanlığın merkezi haline geldi ve Abidos stratigos (vali) makamı ilk kez 1004 yılında Hellespont'un kuzey kıyısı ve Marmara Denizi adaları üzerinde yetkiyle anıldı.
1024 yılında, Chrysocheir adlı birinin önderliğindeki bir Rus baskını, Abidos'taki yerel komutanı yenerek Hellespont üzerinden güneye doğru ilerledi. Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından Abidos, Selçuklu Türkleri tarafından ele geçirildi, ancak 1086 yılında g

Activision, bilgisayar oyunları dağıtımı yapan firmadır. Dağıtımını üstlendiği oyunlar arasında Call of Duty, Quake (lisans hakları artık Bethesda'nın) Doom, (lisans hakları artık Bethesda Softworks'e ait) Total War, Tony Hawk, Soldier of Fortune, Spider-Man, (lisans hakları Marvel'a devredildi) Guitar Hero gibi seriler bulunmaktadır.
2008 Yılında Blizzard Entertainment ile birleşmiş. 2022 yılında Xbox Game Studios tarafından satın alınmıştır. 1979 yılında Kaliforniya'da kurulmuştur. 2005 yılında şirketin değeri $1.4059 milyar dolar olarak hesaplanmıştır.

Barnstorming (1981) (Atari 2600)
River Raid (1982) (Atari 2600)
Battlezone (1998)
Call of Duty (2003)
Civilization: Call to Power (1999)
Doom 3 (2004)
GUN (2005)
Hacker (1985)
MechWarrior 2: 31st Century Combat (1995)
The Movies (2005)
Pitfall! (1982) (Atari 2600)
Quake (1996) and the Quake series
Rome: Total War (2004)
Star Trek: Armada (2000)
Star Trek: Bridge Commander (2002)
Tony Hawk's Pro Skater (1999)
Vampire: The Masquerade - Bloodlines (2004)
X-Men Legends (2004)
X-Men Legends II: Rise of Apocalypse (2005)
Prototype (2009)
Prototype 2 (2012)
Cabelas 4X4 Off Road Adventure 3
Sekiro: Shadows Die Twice (2019)

Tüm Çalıştığı Firmalar Listesi
Beenox Studios2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Infinity Ward14 Haziran 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ID Software10 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Luxoflux Corp.5 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Neversoft 
Raven Software18 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Shaba Games
Toys for Bob6 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Treyarch10 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vicarious Visions15 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Z-Axis Ltd.

Resmi Web Sitesi17 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afşar boyu veya Avşar boyu, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'teki yirmi iki Oğuz bölüğünden  diye tanımladığı altıncısıdır. Bu boyların Bozoklar kolundan (sağ kolundan) Oğuz Kağan'ın oğlu Yıldız Han'ın dört oğlundan en büyüğü olan Afşar'ın soyundan gelir.

Afşar boyu adları şunlardır: Alplū, Araşlū, Ağaçlu, Ağanlu, Ağca İnlü, Ağca İvaz Hacılu, Alhanlar Ağızlu, Ahşamlu, Bekeşlū, Gündüzlü, Hacısamlu, Imirlü, İzollu, Köse Aḥmedlū, Köselü, Pāpāglū, Kasımlū, Kereḵlū, Karalu, Karaçorlu, Karamanlu, İmanlu, Şayiplü Kızıllu, Kilelü (Kileler), Salmanlu, Senelü, Sevinçlü, Seydi Fakihlu, Sığırlu, Sıraçlu, Sofular Yörükleri, Şadıllı/Şadlu, İnallu, Sindelli, Tur Ali Hacılu, Receplü, Balabanlu, Karabudaklı ve Qirqlū. Imirlū oymağı özgün Oğuz boyu olan Eymür oymağı ile ilgilidir.

Afşarlar Orta Asya'da iken Dede Korkut destanlarında Oğuzeli diye geçen Sir-Derya bölgesinde yaşamışlardır. Büyük göç ile birlikte Huzistan yoluyla bir grup da Irak, Suriye, Ermenistan yoluyla Anadolu'ya gelmişler, bu arada İran, Irak, Suriye, Afganistan ve Azerbaycan'a da yayılmışlardır. Afşarlar, Oğuz'un öteki torunları Kınıklar ve Kayılar gibi devlet kurmuş, büyük hükümdarlar ve sülaleler yetiştirmişlerdir. Karamanoğulları, Akkoyunlular, Aksungurlular, Özeroğulları, Sırkıntıoğulları, Karsantıoğulları, Küçük Alioğulları ve Kozanoğulları gibi, Afşarlardan kurulu ya da onların güçlü desteği ile yaşamış sülaleler de bulunmaktadır.
Gazneli Mahmut zamanında Oğuzlar'a Türkmen denmeye başlanmıştır. Anadolu'daki en güçlü Türkmen boyu olduğu ve devlet yönetmiş sayılı boylardan olduğu kayıtlarda yer alan Afşarlar İran Devleti'nin başına Safevilerden sonra geçen ikinci Türk boyudur. Sonuçta bu Türk boyu geniş bir bölgenin tarihinde belirleyici unsur olmuştur.

Afşarlar Türk tarihinin farklı aşamalarında kendilerinden söz ettirmişlerdir. Bu aşamalar aşağıdaki maddelerde toplanabilir.

Musul Atabeyleri (diğer adı Zengiler) Musul ve Halep yöresine egemen olmuşlardır.
Şumlaoğulları İran'ın Huzistan bölgesinde hakimiyet kurmuşlardır.
Karamanoğulları Beyliği Afşar boyunun Karamanlı kolundandır.
Alâiye Beyliği Karamanoğulları sülalesinden gelen beyler tarafından kurulmuştur.
Germiyanoğulları Beyliği (Alişiroğulları diye de bilinir) Malatya yöresinden Kütahya'ya gelerek yerleşmişlerdir.
İnançoğulları Denizli yöresinde kuruldu.
Aydınoğulları Beyliği Afşar olabileceği düşünülür. (Osmanlı arşivlerinde Aydınlı aşireti, Afşar olarak kayıtlıdır)
Saruhanoğulları Beyliği Afşar boyunun Saruhanlı kolundandır veya başka bir iddiaya göre Saruhanoğulları Beyliğinin kökeninin İznik İmparatoru III. İoannis Vatatzes'in döneminde 1241-1250'lerde Trakya'dan getirtilip Batı Anadolu'ya, Menderes vadisi ve Frigya, Bitinya olmak üzere sınırlara yerleştirilmiş olan Kuman/Kıpçaklar'la ilgili olduğu öne sürülmektedir.
Sevindik Han Beyliği Erzurum-Kars civarında kurulmuştur.
Dulkadiroğlu Beyliği Anadolunun güneyinde Elbistan merkez olmak üzere kurulmuştur. (1298-1522) Anadolu Afşarları'nı iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci grup, Karamanoğulları gibi, Selçuklu Hanedanı zamanından itibaren Anadolu'nun çeşitli illerine dağılmış, çok eskiden yerleşik hayata geçmiş olan gruptur. İkinci grup ise, 1865 yılına kadar güney Anadolu'da göçebe hayat sürmekte iken, bu tarihten sonra yerleşik hayata geçen Afşarlardır.
Türklerin tarihi coğrafyası içinde pek çok yerleşim yeri adı taşımaktadır. Ayrıca yaygın bir soyadı olarak günümüze kadar gelmiştir. Afşar boyu Türklük şuuru oldukça güçlü olan bir boydur.

Balkanlar'da da Afşar boyuna mensup insanlar vardır. Bu aileler Karamanoğulları ve Dulkadiroğulları Beyliklerinin Osmanlının göç politikası sebebiyle ve Fırka-i İslahiye olayının sonucunda 15., 16., 17. ve 18. yüzyılda sürgün yoluyla Konya, Karaman, Adana, Mersin, Kahramanmaraş, Kayseri ve Sivas, civarından gönderilip toplu şekilde yerleşmişlerdir. Kayseri'de yoğun olarak yaşamaktadırlar. Bulgaristan'da Kırcaali-Hasköy, Yunanistan'da Gümülcine bölgelerinde toplu, Makedonya, Kosova yine Bulgaristan'da Deliorman civarında dağınık şekilde yaşarlar. Bulgaristan'ın Kırcaali ilindeki Durallar, Karalılar, Sindelli, Köseler ve Balabanlı, Eskicuma, Tırnovtsa,Pirliköy Sıratça gibi köyler örnek gösterilebilir. Balkanlar'daki Afşar grubu içerisinde Dulkadirli, Karamanlı, Danişmedlü ve Bozuluslu oymakları çoğunluktadır.

Nadir Şah ve İran ve Azerbaycan'da Afşar Devleti. Safeviler devrinde, Fars ve Huzistan'daki Afşar oymaklarından bir kısmının Azerbaycan (Kuzeyli-Güneyli) ve özellikle Urmiye havalisine gelip yerleştikleri tahmin edilmektedir. Afşarlar Safevi devletini kuran 7 Türk kabilesinden biridir. Horasan'daki Afşarların Kırklu oymağına bağlı Nadir Şah'ın Azerbaycan tarihine çok önemli katkıları olmuştur. Afşar hanedanlığında Nadir Şah Afşar öldürüldükten sonra zamanla karışıklar olmuştur.
Karabağ Hanlığı'nın hanedanı Cevanşirler
Urmiye Hanlığı'nın başkenti Urmiye, hâlen İran'da "Afşarların şehri" diye bilinir.
Erdebil Hanlığı Beyliğin kurucuları Saruhanbeyli Afşarlarıdır.

Afşarlar nihayet 18. yüzyıl ve 19. yüzyılda ve özellikle Anadolu'nun güney ve orta bölgelerinde Kayseri, Sivas, Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Hatay, Mersin'de Kozanoğulları, Bozdoğan, Menemenci, Sırkıntı, Kırıntı, Karsantı, Cerit gibi Türkmen boylarını Osmanlı Devleti'nin iskân politikasına karşı Dadaloğlu tarafından dile getirilen,Kalktı göç eyledi, Afşar elleri,Ağır ağır giden eller, bizimdir.Arap atlar yakın eder ırağı,Yüce dağdan aşan yollar, bizimdir.şiiriyle ve Ferman Padişahınsa Dağlar Bizimdir sözüyle de kendilerinden söz ettirmişlerdir. Kayseri'de her yıl Dadaloğlu (Afşar) Şenlikleri yapılmaktadır, Afşar kurultayı düzenlenmektedir.

Türkiye Türkmenleri
Türkmenler
Yörük
Bayat
Nadir Şah
Afşar Hanedanı
Türk Boylarının Tamgaları

http://www.avsarobasi.com 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.academia.edu/42100757/İnallı_Aşireti_Oymağı_obaları_Cemaatleri_boy_yapıları_ve_Tarihi?email_work_card=thumbnail
https://islamansiklopedisi.org.tr/avsar 12 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Zahrettin Sebuhi Ertegün (30 Temmuz 1923, İstanbul –  14 Aralık 2006, New York), Türk-Amerikan müzik yapımcısı, iş insanı ve Atlantic Records'un kurucusudur. The Rolling Stones, Led Zeppelin'in yanı sıra Eric Clapton, Aretha Franklin ve Ray Charles gibi isimleri müzik dünyasına kazandırdı.

Ahmet Ertegün'ün büyük dedesi İbrahim Edhem Efendi, Üsküdar Özbekler Tekkesi'nin son postnişîni idi. Washington büyükelçisi Münir Ertegün ve Hayrünnisa Rüstem'in ikinci oğludur. Babası Münir Ertegün, Millî Mücadele döneminde önemli görevler ve hizmetler yapmış bir devlet adamıydı. Cumhuriyetin ilanından sonra, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Milletler Cemiyeti'ndeki temsilcisi ve daha sonra büyükelçi olarak çeşitli Avrupa başkentlerinde ve daha sonra Amerika'da bulundu.
Ahmet Ertegün, 1923 yılında İstanbul'da doğdu. Babasının görevi dolayısıyla İsviçre, Paris ve Londra'da okula giden Ertegün, 1935 yılında babasının Washington'a büyükelçi olarak atanmasıyla birlikte ABD'ye yerleşti.
14 yaşındayken annesi Ahmet'e, Cootie Williams'ın enstrümental West and Blues başlıklı albümü ile birlikte ses kayıt edebilen bir plakçalar hediye etmiş. Ertegün bir yandan çalarken kendi yazdığı sözleri mikrofona okuyor ve bunları kaydediyor, abisi Nasuhi Ertegün ile birlikte odalarında sevdikleri müzikleri dinliyorlardı. "16 yaşındayken bir pop müzik uzmanı sayılabilecek kadar bilgim, 18 yaşındayken de 50 bin plağım vardı" diyen Ertegün, abisi ile beraber o yıllarda Duke Ellington, Lena Horne, Jelly Roll Morton gibi sanatçılarla arkadaşlık kurdu. 1945 yılında babası Münir Ertegün'ün ölümünün ardından ailesi Türkiye'ye döndü. Ahmet Ertegün, ağabeyi Nasûhî Ertegün ile birlikte Amerika'da kaldı. Ahmet Ertegün, St. John’s Koleji'nde Özgür Sanatlar okudu.

Ertegün Kardeşler, 1947 yılında Herb Abramson ile beraber, aile dostları olan diş hekimi Dr. Vahdi Sabit'ten 10 bin dolar borç alarak Atlantic Records adlı plak şirketini kurdu. Siyâhî müzisyenlerle arasındaki iyi bağlardan ötürü dönemin en önemli jazz müzisyenleri ile sözleşme yaptı.

1947'de Atlantic Records yapımcılığını üstlendiği ilk albümü çıkardı. İlk olarak stüdyolarında Harlemaies'in The Rose of the Rio Grande başlıklı albümü kaydedildi. 1949 yılının Nisan ayında çıkarılan Stick Mcghee’in Drinkin’ Wine Spo-Dee-O-Dee başlıklı albümü, 1 milyondan fazla satışı ile Atlantic'in ilk hiti oldu. 1955 yılında Elvis Presley'e kontrat imzalaması için 25 bin dolar teklif edildi, ancak 20 bin dolar farkla sözleşme RCA Records plak şirketine satıldı. 1959'da Arif Mardin de aralarına katıldı."Atlantic Records'u kurmamızın sebebi, müziklerini beğendiğimiz birkaç şarkıcı ile kontrat imzalamak ve satın almak isteyeceğimiz albümlerini çıkartmaktı. Açıkçası asla çok eğlenceli bir şeyler yaparak para kazanabileceğimi düşünmedim. Yanılmış olduğum için çok mutluyum."Ray Charles, Aretha Franklin, Ella Fitzgerald, Miles Davis gibi isimlerin albümlerinin yapımcılığını üstlenen Ertegünler, Frank Zappa, Stevie Wonder, The Rolling Stones, Bee Gees, Led Zeppelin, Genesis, Emerson Lake & Palmer, Bette Midler gibi birçok ismin üne kavuşmasında büyük rol oynadı.

Ertegün, 1991 yılında Boston'daki Berklee Müzik Okulu tarafından fahrî doktor unvanına lâyık görüldü.
1993 yılında National Academy of Recording Arts & Sciences tarafından ödüllendirildi ve 2000 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından yaşayan efsane unvanıyla onurlandırıldı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Caz Festivali'nin ilk yaşam boyu başarı ödülü 2002 yılında Ahmet Ertegün'e takdim edildi.
Haziran 2006'da 40'ıncı Montrö Caz Festivali'nin açılış konseri, kendisinin onuruna verildi.

Ertegün, Amerikalı ünlü caz şarkıcısı Ray Charles'ın 1952-1959 yılları arasında seslendirdiği kayıtlardan derlenen Pure Genius: The Complete Atlantic Recordings adlı koleksiyonun yapımcısı olarak en iyi tarihî albüm kategorisinde Grammy Ödülü'ne aday gösterildi. Daha önce üç farklı alanda Grammy Ödülü kazanmış olan Ertegün, 2006 yılı töreninde icon adı verilen onur ödülüne layık görüldü. Bu ödül, müzik dünyasına emeği geçen kişiler için ilk kez verilmeye başlanmıştı. Ertegün, ödülünü alırken tek cümle söyledi:"Bana bu imkânı tanıyan Amerika'ya ve sevgili anavatanım Türkiye'ye teşekkür ederim."

29 Ekim 2006'da New York'ta bir The Rolling Stones konseri sırasında ayağının kayması sonucu düşerek başını vuran Ertegün hastaneye kaldırıldı. New York Presbyterian Hastanesi'nde yapılan ilk müdahalesinden sonra yoğun bakıma alındı, 14 Aralık 2006 günü öldü. Naaşı, Türkiye'ye getirilerek 19 Aralık 2006'da ailesinin diğer fertleri gibi Üsküdar Özbekler Tekkesi'nin hazîresine defnedildi.

10 Aralık 2007'de Londra O2 Arena'da Ahmet Ertegün Anma Konseri adıyla bir yardım konseri düzenlendi.

Amerikan Türk İş Adamları Derneği başkanlığı yaptı.
New York Cosmos kulübünü 1971'de kurarak futbolu ABD'ye soktu.
Kâtibim'i Amerikan müziğine kazandırdı.
Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı'nı kurdu.

Cumhuriyet ile yaşıt olan Ertegün, yaşamının büyük kısmını Türkiye dışında geçirmesine rağmen Türkiye'nin tanıtımı için gönüllü bir kültür elçisi olarak çalıştı. Hem Türkiye'ye yatırım getirmek hem de Türkiye'ye yatırım yapmak isteyenlere yardımcı olan Ertegün, medyada da büyük işlere imza attı. Bir Bodrum aşığı olan Ertegün, müzik sevgisi kadar doğa sevgisi ile de şaşırtıcıydı. Büyük bir koleksiyoner olarak isimsiz Türk ressamlarının tablolarına ilgi göstermiştir.
Eartha Kitt'in yorumu ile Üsküdar'a gider iken şarkısının melodisinin Amerikan kültürünün bir parçası haline gelmesini sağladı.
Ağabeyinin anısına Rock and Roll Hall of Fame (Nesûhî-Ahmet Ertegün Rock and Roll Şöhretler Müzesi) kuran Ahmet Ertegün, Amerika'daki Türk cemiyetinin önemli isimlerindendi. Bugün Cleveland Ohio'daki müzenin ana sergi salonu Ertegün'ün ismini taşıyor.
2004 yılında New York'ta inşâ edilen Time Warner Center gökdeleninde Ertegün Caz Şöhretleri Müzesi'nin sponsoru oldu.
Amerika'ya Avrupa futbolunu ilk getiren kişi olan Ertegün, 70'li yıllarda New York Cosmos takımını kurdu. Diego Maradona'yı almak istediğinde, Maradona henüz 17 yaşındaydı. Lig büyüdükçe iyi oyuncular getirdi. Pele, Carlos Alberto, Franz Beckenbauer ve Galatasaray'dan kaleci Yasin gibi isimleri takıma aldı.
Ray Charles'ı anlatan Ray başlıklı filmde Curtis Armstrong, Bobby Darin'ı anlatan Beyond the Sea başlıklı filmde ise Tayfun Bademsoy tarafından canlandırıldı.

Genel
Ahmet Ertegün'ün hayatı ve müzik tarihindeki önemi(abonelik gereklidir) 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Müziğinde İki Yapımcı: Ahmet Ertegün ve Arif Mardin(abonelik gereklidir) 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahmet Ertegün ve Atlantic Records(abonelik gereklidir) 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Discogs'ta Ahmet Ertegün diskografisi
Atlantic Records 18 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahmet Ertegün Tribute sayfası 22 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Metin Genç (d. 4 Şubat 1972, Trabzon), Türk avukat, siyasetçi ve mevcut Trabzon Büyükşehir Belediye başkanı.

1972 yılında Trabzon'un Maçka ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Maçka'da tamamladıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra serbest avukatlık yaptı. 2001 yılında AK Parti Trabzon İl başkan yardımcılığı görevini üstlendi. 2004 yılında AK Parti Trabzon İl başkanı oldu. 2007 Türkiye genel seçimlerinde Trabzon'dan 7. sırada milletvekili adayı oldu ancak AK Parti Trabzon'da 6 sıra kazandığı için milletvekili olamadı. 2014 Türkiye yerel seçimlerinde Ortahisar Belediyesi'nin ilk belediye başkanı oldu ve bu görevi 2024 yılına kadar sürdürdü. 2024 Türkiye yerel seçimlerinde Trabzon Büyükşehir Belediye başkanı olarak seçildi ve 5 Nisan'da mazbatasını alarak görevine başladı.

Özlem Genç ile evlenen Ahmet Metin Genç'in 2 çocuğu vardır.

Instagram'da Ahmet Metin Genç
X'te Ahmet Metin Genç
Facebook'da Ahmet Metin Genç
Malatya Büyükşehir Belediyesi'nde Ahmet Metin Genç

Aktau (Kazakça: Ақтау) veya Aktav, 1992'ye kadar Şevçenko veya Port Şevçenko (Şevçenko Limanı) olarak bilinen, Kazakistan'ın Mangışlak Yarımadası'nda bulunan Mangistav eyaletinin merkezidir. Ülkenin Hazar kıyılarında bulunan tek liman kentidir. Sovyetler birliği döneminde oluşturulan planlı ve düzenli şehir yapısıyla dikkat çekmektedir. Rakımı normal deniz seviyesinin 18 metre altındadır. Nüfusu 2016 yılı verilerine göre 190.000'dir.
Aktau Kazakça ak (beyaz, ak) ve tau (dağ) sözcüklerinden türemiştir, Türkçe karşılığı Akdağ'dır.

Aktau topraklarına önce ilk yerlileri olan İskit kabileleri yerleşmiştir. Bu, yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuş olan eski yerleşimcilerin kalıntılarından anlaşılmıştır. Modern Aktau şehri ise Sovyetler Birliği döneminde bulunan uranyum ve petrol rezervleri sonrası 1961'de kuruldu. 1963'te şehir statüsü kazandı. Şehir 1964'ten 1991'e kadar Ukraynalı ozan Taras Şevçenko'ya atfedecek şekilde Şevçenko ismini kullandı. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası bağımsız Kazakistan devletinin kurulmasıyla bugünkü adını aldı.

Aktau'da karasal iklim hakim olup yazları sıcak ve kuru, kışları soğuk ve hafif bir hava fark edilmektedir.

Ocak ayı ortalaması -4 C
Temmuz ayı ortalaması +27 C olmaktadır. Aktau'da deniz sezonu mayısta başlayıp eylüle kadar devam eder ve kıyılarda bu dönemde sıcaklık +21 C dolaylarındadır.

Kültürel bölgeler & Tarih müzeleri
Beket-Ata Camii
Yntimak Meydanı
Dramatik Tiyatro
Sahil ve plajları

Aleksios Komninos, Latince: Alexius Comnenus, (Yunanca: Ἀλέξιος Κομνηνός), Bizans imparatoru II. İoannis ile karısı Macaristanlı İrini'nin en büyük oğulları. Şubat 1106 tarihinde Balabista, Makedonya'da doğmuştur. 16 ya da 17 yaşında babası tarafından ortak imparator ilan edilmiş, 2 Ağustos 1142 tarihinde Attalia, Pamfilya'da ölmüştür. Maria Komnene'nin ikiz kardeşi, imparator I. Manuil, sebastokratōr Andronikos Komnenos ile sebastokratōr İsaakios Komnenos'un ağabeyidir.

Aleksios, babası tarafından 1122 yılında ortak imparator ilan edilmiş ancak 1142 yılında ölmüştür. Bu babasının bir av kazasında ölmesinden bir yıl önce gerçekleşmiştir. II. İoannis'in hükümdarlığı, öncülü I. Aleksios veya ardılı I. Manuil kadar iyi kaydedilmemiştir. Bu nedenle oğlu Aleksios'un hayatı hakkında bilgi kısıtlıdır.
Theodore Prodromos tarafından İoannis ve oğlu için yazılmış bir medhiye, Aleksios'un taç giyme töreni üzerinedir. Her iki hükümdarı, "Atalarından gelen hak ve bir miras konusu olan august tacı ve asası ile imparatorların ve kralların kral doğanları, eski gelenek ve ayrıcalıkların reformcuları" diyerek selamlar.
Ölümüne neden olan hastalık, "başta şiddetli şekilde saldıran yükselen ateş şeklini alan" tarif edilmektedir. Öldüğü yer, babasının bir sefer sırasında Lake Pousgousē (muhtemelen modern Beyşehir Gölü) etrafındaki topraklarda düzen sağlamak için üst seçtiği Attalia'dır. Aleksios'un genç kardeşi Andronikos, naaşa Konstantinopolis'e götürülürken eşlik etmesi için görevlendirilmiştir. Ancak bu görevi yerine getirirken oda hastalanmış ve ölmüştür.

Karısının kimliği belirsizdir. Muhtemelen iki kere evlenmiştir, ilki Kievli I. Mstislav'ın kızı Dobrodjeja Mstislavna ve ikincisi Gürcistanlı IV. David'in kızı Katay'dır. Her iki kadının Komninos Hanedanı ile evlendiği kesindir. Ancak koca ya da kocalarının kim olduğu konusunda birçok teori vardır. Kızı Maria Komnini, pansebastos Aleksios Aksuh ile evlenmiştir. Aleksios, II. İoannis'in yakın arkadaşı olan Megas Domestikos ("Bizans ordusu komutanı") İoannis Aksuh'un oğludur. Aleksios Aksuh, Kilikya dükü ve protostrator olarak hizmet etmiştir. Fakat 1167 yılında I. Manuil ile ters düşmüştür. İoannis Kinnamos ve Nikitas Honiatis, cadılık eylemleri dahil suçlamalarda bulunulduğunu raporlamışlardır. O ve adı günümüze ulaşmamış latin bir cadı, imparator karısı Antakyalı Maria'nın düşükle sonuçlanan hamile kalmasına neden oldukları nedeniyle suçlanmışlardır. Bunu Maria'ya hap vererek yaptıkları belirtilmiştir. Aleksios hayatını keşiş olarak bitirmiştir. Aleksios Aksuh'un karısı Maria Komnene'nin bu olay nedeniyle damgalandığı söylenir. Maria, hayatın sonunu akıl hastalığından muzdarip geçirmiştir.
Maria Komnini ve Aleksios Aksuh çifti, kısa bir süre imparator III. Aleksios'a karşı kısa bir süre iktidara gelen "Şişman" İoannis Komnenos'un ebeveynidir. Trabzon İmparatorluğu'nun ilk imparatoru I. Aleksios Komnenos'un karısı Theodora Aksuhina muhtemelen Şişman İoannis'in kızıdır.

Dipnotlar

Genel
Honiatis, Nikitas (1984). O City of Byzantium: Annals of Niketas Choniates. transl. by H. Magoulias. Detroit. ISBN 0-814-31764-2. 9 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Aralık 2010. 
Paul Magdalino (2002). The Empire of Manuel I Komnenos, 1143–1180. Cambridge University Press. ISBN 0-521-52653-1.

Ali Şükrü Bey (1884; Beşikdüzü, Trabzon - 27 Mart 1923, Ankara), Türk asker, gazeteci ve siyasetçi.
Osmanlı Meclis-i Mebûsan 6. dönem milletvekili ve TBMM 1. dönem Trabzon milletvekili olarak yer aldı; 1. TBMM'de Mustafa Kemal'e karşı en sert muhalefeti ortaya koyan milletvekili olarak tanındı. 1923'te bir suikast sonucu öldürüldü. Öldürülmesi, Türkiye'nin ilk siyasi suikastlarından biri olarak bilinir.

Ali Şükrü Bey, Trabzonlu olup 1884 yılında Beşikdüzü'ne bağlı Denizli köyünde doğmuştur. Babası mütekaid Bahriye kolağası (önyüzbaşı veya kıdemli yüzbaşı) Hacı Hafız Ahmet Kaptan'dır. Aileleri mahallen "Reisoğulları" namıyla meşhurdur.
Heybeliada'da bulunan Bahriye Mektebi'nde öğrenim gördü. Okulu 1904 yılında tamamladı ve bahriye erkan-ı harp subayı oldu. 1909 yılında kurulan Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti'nin kurucularından birisi oldu ve bir süre ikinci başkanlık görevini üstlendi. Cemiyetin Osmanlı donanması için almak istediği nakliye gemilerini almak üzere Liverpool'a gönderildiğinde eğitimini tamamladı ve çok iyi düzeyde İngilizce öğrendi. İngiltere'de bulunduğu dönemde Türkiye aleyhine yapılan propagandalara karşı çalıştı; Liverpool Times gazetesinde çeşitli makaleleri yayımlandı.

Yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten istifa edip siyasete atılmaya karar verdi. İttihat ve Terakki aleyhtarı görüşlere sahipti. 1920'de Osmanlı Meclis-i Mebûsan'ında Trabzon mebusu seçildi. İstanbul'un işgalinden sonra Meclis-i Mebusan'ın kendini feshetmesi üzerine Ankara'ya giderek ilk Türkiye Büyük Millet Meclisine Trabzon milletvekili olarak girdi.

Ali Şükrü Bey, TBMM'ye girişinden hemen sonra, halkın Millî Mücadele'ye inandırılması ve düşman propagandalarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla meclis tarafından oluşturulan İrşad Encümeni'ne katıldı ve bu encümenin bir üyesi olarak civar illeri gezdi.
Muhafazakâr bir yapıda olan Ali Şükrü Bey mecliste, Mustafa Kemal'in önderliğindeki Birinci Grup'a muhalif milletvekillerinin toplandığı İkinci Grup'un liderlerinden biri oldu. 28 Nisan 1920'de içki yasağı konusunda meclise yasa teklifi verdi ve yasalaşması için büyük çaba sarf etti.
İkinci grubun görüşlerini açıklamak ve yaymak üzere Mustafa Kemal'in Hâkimiyet-i Milliye gazetesine karşı Tan gazetesini yayımlamaya başladı. 68 sayı çıkabilen gazetenin hemen hemen tüm başyazılarını Ali Şükrü Bey yazdı.
Lozan görüşmelerinden sonra yapılan meclis oturumlarında; İsmet İnönü'nün hariciyeci olmadığı için Lozan'da acemice işler yaptığını ve TBMM'nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri sürdürdüğünü savundu. Lozan'da devam eden müzakerelerin durumu hakkında TBMM'ye açıklanan resmi bilgiler ile dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri dile getirdi.
27 Mart 1923 günü ortadan kaybolmuş, iki gün sonra kardeşi Şevket (Doruker) Bey tarafından hükûmete bildirilmiş, üç gün sonra da cesedi bulunmuştur. Hükûmet, olayın failinin Topal Osman olduğuna hükmetmiş ve onu tutuklamak üzere hareket geçmiştir. Nihayetinde Topal Osman, yaralı bir şekilde tevkif edilmiş bir halde iken Meclis'in idam kararı sebebiyle Ulus Meydanı'nda başı olmadan ayaklarından asılmıştır. Ali Şükrü Bey'in cenazesi Hacı Bayram Camii'nde cenaze namazının ardından Trabzon'a gönderilmiş ve Boztepe'de defnedilmiştir.

Ali Şükrü Bey'in cinayeti, Türkiye'nin ilk siyasi suikastlarından biri olarak bilinmektedir.

Ali Şükrü Bey, 27 Mart'ta ortadan kaybolmuş; 3 gün sonra kardeşi aranması için Bakanlar Kuruluna başvurmuştu. Ali Şükrü Bey'in cesedi, Ankara'nın Mühye köyü civarında bulundu; boğularak öldürüldüğü anlaşıldı. Meclise katillerin meclis kapısı önünde asılarak teşhiri için yasa teklifi verildi.
Cinayeti araştırmak üzere kurulan komisyon, Ali Şükrü Bey'i Topal Osman'ın Ankara'da, Papazınbağı'ndaki evinde öldürdüğünü tespit etti. Teslim olmayı kabul etmeyen Topal Osman, 1 Nisan'ı 2 Nisan'a bağlayan gece Muhafız Taburu jandarmaları ile kendi adamları arasında yaşanan çatışmada yaralı olarak ele geçirildi, tutuklanması gerekirken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın komutan vekilli İsmail Hakkı Tekçe tarafından başı kesilerek infaz edildi ve defnedildi. Ali Şükrü'nün katillerinin meclis önünde asılması teklifi yasalaşmış olduğu için Topal Osman'ın başsız cesedi sonradan mezardan çıkarılmış ve ayağından darağacına asılmıştır.

Hacıfettahoğlu, İsmail (2003). "Ali Şükrü Bey Emperyalizme Karşı Bir Hürriyet Kahramanı", Atlas Yayıncılık
Mısıroğlu, Kadir (1996). "Ali Şükrü Bey", Sebil Yayınları
Alkan, Necmettin (2017). Ali Şükrü Bey. Mücadeleyle Geçen Bir Ömür, Kronik Kitap.
Alkan, Necmettin (2018). Ali Şükrü Bey'in Makaleleri Medeniyet, Tarih ve Siyaset, Trabzon Büyükşehir Belediyesi Yayınları.

Amenapırgiç Ermeni Kilisesi veya Kaymaklı Manastırı (Ermenice: Ամենափրկիչ Վանք Amenaprgič Vank, Türkçe: 'Aziz Kurtarıcı Manastırı'), 15. yüzyılda kurulmuş ve Trabzon'da yer almış olan tarihî Ermeni manastırıdır. Manastır zamanında Trabzon bölgesinin Ermenileri için en önemli ibadethane olarak kullanılmıştı fakat 1915 Ermeni Kırımı'ndan sonra ise harabeye dönmüştür ve bugün bir çiftlik yeri olarak kullanılmaktadır.
Kompleksden günümüze sadece kilise harabeleri, bir şapel ve kırımdan sonra duvarların içine yerleştirilimiş haçkar adlı mezar taşları kaldı. Manastır, Trabzon İmparatorluğu zamanlarda 1424 senesinde Hoca Sıtepanos Şemsedli (Şemseddin) tarafından inşa edildi. Eskiden manastırın jamatun içinde bir süt çeşmesi bulunduğu için manastıra Kaymaklı Manastırı denildi. 1915 Ermeni Kırımı'nda manastıra saldırılmıştır ve Trabzon Ermenilerini sürgün etmek için manastır toplama kampı olarak kullanılmıştır. Manastır devlet tarafından korunma altına alınmamış ve kendine brakılmış, sonraları arazisine bir çiftlik yerleştirilmiştir. Çan kulesinin kalıntıları üstünde bir ev inşa edilmiştir. 17. yüzyılda boyanmış olan tarihî freskoların çoğu çürümüştür.

Trabzon Governorship. "Kaymaklı Monastery". 5 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2007.

Ammianus Marcellinus, Antakya doğumlu Romalı tarihçi. 322-400 yılları arasında yaşamış olan Marcellinus imparator Iulianus ile birlikte Pers seferine katılmıştır. 31 kitaptan oluşan bir Roma tarihi (Res Gestae) yazan Marcellinus'un eserinden 353-378 yılları arasındaki olayları anlattığı 14-31. kitaplar günümüze kalmıştır.

325-330 yılları arasında Antioch'da (Antakya) doğmuştur. Yaşamı hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Eldeki bilgilerin hemen hepsi kendi eserinden bildiklerimizden ibarettir. Doğduğu şehir olan Antakya Roma İmparatorluğunun en önemli şehirlerinden biriydi. Yazarın burada uzun bir süre yaşadığını biliyoruz. Büyük ihtimalle varlıklı bir aileye mensuptu ve açıkça iyi eğitim gördüğü anlaşılmaktadır. En azından Rumca ve Latince edebiyat dallarında oldukça sağlam bilgi birikimine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ammianus genç yaşlarda orduda muhafız (protector domesticus) subayı olarak görev aldı. Görevi gereği ordu komutanı (magister militum) Ursicinus'a kişisel olarak eşlik etmek ve onu korumaktı. Tahminlere göre Ursicinus, Ammianus'un hem hamisi (Patronus) hem de destekleyicisiydi. 354 yılında Ammianus amirine Antakya'ya kadar eşlik etti ki o sırada şehirde Constantius Gallus ve eşi Constantina hüküm sürmekteydi. 355 yılında Köln'deki “Gasıp Silvanus’un ortadan kaldırılması harekatına katıldı. Ammianus 357 yılına kadar Ursicinus’un maiyetinde, o dönemde bir “Caesar” olarak Constantius'un bir akrabası olan Julian'ın yönettiği –Ammianus ileride tarih eserinde bu şahsı bir kahraman olarak tasvir etmiştir-, Galya'da kaldı. Daha sonra Ammianus Ursicinus ile beraber imparatorluğun doğusuna yöneldi ve burada Pers İmparatoru II. Şapur'a karşı savaşa katıldı. Bu savaşlar sırasında üstünlük kuran Persler 359 yılında Roma'nın doğu bölgelerini içine alan geniş çaplı bir işgal harekâtı yürütmekte iken, bir Roma müstahkemi olan Amida'nın Persler tarafından ele geçirilmesi sırasında hayatta kalabilen çok az sayıda insandan birisi olmak, Ammianus için çok sert bir tecrübe olmuştu. Şehirde kalan herkesi kıyımdan geçiren Persler'in elinden güçlükle kaçabilmişti. Amida'nın kuşatılması ve şehrin düşüşünü ayrıntılı ve canlı biçimde eserinde anlatır ki bu olay Roma tarihine dair klasik eserlerden sayılan hiçbir eserde bulunmaz. 360'ta Ursicinus görevinden alındı ancak Ammianus orduda hizmet etmeye devam etti. Julian'ın 363 yılındaki felaketle sonuçlanan Pers seferine katıldı. 363 yılında ordudan ayrıldı ve Yunanistan, Trakya ve Mısır'a seyahat etti. 380 yılında Roma'ya gitti. Aynı şehirde daha sonra tarihî eseri olan (icraatlar) Res Gestae'yi kaleme aldı. Eserinin tam adı bilinmemektedir. Ammianus'un eserinin kendi zamanında tanınıyor olma ihtimali vardır. Antiochlu tanınmış retorik ustası Libanios ile Ammianus arasında yazılan bir mektupta eserin son derece sevildiği yazılmaktadır. Mektupta Ammianus'un eserini 390'lı yıllarda Roma'da ders olarak anlattığı ve büyük bir ilgi ve dikkatle takip edildiğinden bahsetmektedir. Yine Ammianus'un daha sonra senatoya alındığı tahminleri bulunmakla ne senato konusunda ne de senatörlerle ilişkisi kesin olarak bilinememektedir. Aynı şekilde Yazarın ölüm yılında tam olarak bilinemiyor, ancak yapılan araştırmalar 395-400 yılları arasında bir tarihte ölmüş olabileceğini ortaya koymuştur.

Res Gestae 31 kitaptır Latince olarak kaleme alınmıştır. Bir Roma tarihi olarak yazılan eser Tacitus'un eserinin devamı niteliğindedir. İmparator Nerva'nın ölümünden İmparator Valens'in öldüğü zamana (Hadrianapolis Savaşı) kadar meydana gelen olayları anlatır. Eserin tamamı elimizde bulunmamaktadır, yalnızca 353 yılından sonraki olayları konu alan 18 eser günümüze ulaşabilmiştir. Eserini Tacitus, Heradotos, Srabon, Xenophon, Josephus ve Karrhaili Magnus gibi antik çağın önemli yazarlarının eserlerinden, resmi belgelerden ve kendi gözlemlerinden yararlanarak kaleme almıştır. Eserinde hayranı olduğu Tacitus'un eserine erişmeye çalışmış ve Herodotos'un oldukça fazlaca etkisinde kalmıştır. Eserin bir diğer önemi de Türk tarihi açısından son derece önemli bilgilere yer vermesidir. Hunların Avrupa önlerinde ilk kez görülmelerinden, Hunların Alanları hakimiyetleri altına alarak Don Nehri üzerinden Avrupa içlerine ulaşmasına, Gotları mağlup etmelerine, kültürlerine adetlerine ve sosyal yaşamlarına dair birçok enteresan bilgi ihtiva etmektedir. Gerçi bu bilgilerin birçoğunda yazarın taraflı görüşüne şahit olsak da bu bilgileri ihtiva ediyor olması bile eseri başlı başına değerli kılmaktadır.

Anahit veya Batı Ermenice Anahid (Ermenice: Անահիտ, Farsça: آناهید) Ermeni mitolojisinde doğurganlık, şifa, bilgelik ve su tanrıçasıydı. İlk dönemlerde savaş tanrıçasıydı. MÖ 5. yüzyılda Aramazd ile birlikte Ermenistan'ın ana tanrısıydı. Ermeni tanrıçası Anahit, benzer İran tanrıçası Anahita ile akrabadır. Büyük olasılıkla Med işgali veya erken Ahameniş dönemi sırasında İranlılardan etkilenilen Anahit'e tapınma, Ermenistan'da çok önemliydi. Artaşes, Anahit'in heykellerini dikip ve onlara tapınılması için emirler veriyordu.

Strabon'a göre, "Ermeniler, Perslerin ve Medlerin dinini paylaşmış ve özellikle Anaitis'i saygıyla anmışlardı. Ermenistan kralları "bu kültün kararlı destekçileri"ydiler ve Hristiyan olmadan önce III. Tiridatis, resmî olarak Aramazd-Anahit-Vahagn üçlüsüne dua ederdi ancak "bütün insanlığın hayırseveri, bütün bilginin annesi, büyük Aramazd'ın kızı olan büyük hanım Anahit'e özel bir bağlılık gösterdiği söylenir." Agathangelos'a göre, Ermenistan kralının, tanrıçanın festivalini kutlamak için Acilisene'deki Eriza (Erez) tapınağına yılda bir kez seyahat etmesi gerekiyordu; Tiridatis tahta çıktığı yıl bu yolculuğu yapmış, kurban sunmuş ve çelenkler takmıştı. Eriza'daki tapınak, "Ermenistan'daki en zengin ve en saygın" tapınak gibi görülüyor, rahipler ve rahibeler tarafından yönetiliyordu, bu kişiler ise evlenmeden önce tapınakta hizmet eden seçkin ailelerden geliyordu. Bu uygulama, yine Sümer-Akdit sinkretik etkilerini ortaya koyabilir ve diğer bölgelerde başka bir şekilde kanıtlanmamıştır. Plinius, Marcus Antonius'un askerlerinin, tamamen altından yapılmış devasa bir tanrıça heykelini kırdığını ve parçaları aralarında paylaştığını bildirir. Ayrıca Plinius'a göre, Dio Cassius tarafından desteklenen Acilisene'nin sonunda Anaïtica olarak adlandırıldığı söylenir. Dio Cassius ayrıca Albanya ve İberya sınırlarında yer alan Cyrus Nehri boyunca başka bir bölgenin de "Anaïtis ülkesi" olarak adlandırıldığını belirtir.

Agathangelos'a göre, Kral Trdat, onu "büyük Hanım Anahit'i, ulusumuzun şanı ve canlılığı... bütün iffetin annesi ve büyük ve cesur Aramazd'ın soyundan gelme" olarak över. Tarihçi Berossus, Anahit'i Afrodit ile özdeşleştirirken, Orta Çağ Ermeni yazmanları onu Artemis ile özdeşleştirir. Strabon'a göre, Anahit'in ibadeti kutsal fuhuş ritüellerini içeriyordu, ancak daha sonraki Hristiyan yazarlar böyle bir gelenekten bahsetmez.

İsim, benzer bir ilahi figür olan Avestaca Anahita'ya (Aredvi Sura Anahita) karşılık gelir.

Satala Afrodit
Anahita
Aramazd
Astğik
Vahagn
Hayk
Anat
Sarpanit

Boyce, Mary (1983), "Anāhīd", Encyclopædia Iranica, 1, New York: Routledge & Kegan Paul, ss. 1003-1009 
Petrosyan, Armen (2002). The Indo‑european and Ancient Near Eastern Sources of the Armenian Epic. Washington, D.C. : Institute for the Study of Man. ISBN 9780941694810. 5 Kasım 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Nisan 2023. 
Petrosyan, Armen (2007). "State Pantheon of Greater Armenia: Earliest Sources". Aramazd: Armenian Journal of Near Eastern Studies. Cilt 2. ss. 174-201. ISSN 1829-1376. 
Gelzer, Heiner (1896). "Zur armenischen Götterlehre". Berichte über die Verhandlungen der Königlich Sächsischen Gesellschaft der Wissenschaften zu Leipzig. ss. 99-148. OCLC 665221528.

Anna Komnini (Grekçe: Ἄννα Κομνηνή, Ánna Komnēnḗ; 1 Aralık 1083 - 1153), genellikle Latin alfabesi ile Anna Comnena olarak yazılır, Bizanslı prenses, âlim, hekim, hastane yöneticisi ve tarihçi. Bizans imparatoru I. Aleksios ile karısı İrini Dukena'nın kızıdır. Babasının hükümdarlığını anlatan ve babası hakkında bir prenses tarafından yazılmış tek kitap olan Aleksiad'ı yazmıştır.

Anna, 1 Aralık 1083 tarihinde Konstantinopolis'te imparatorluk sarayının Porphyra odasında doğdu ve böylece bir Porfirogenita'dır. Aleksiad kitabında, imparatorluk mirasının, "Mor Oda'da Doğarak" başladığını belirtir. Yedi çocuğun en büyüğüdür; kardeşleri sırayla Maria, II. İoannis, Andronikos, İsaakios, Eudokia ve Theodora'dır fakat babasının gözdesi olarak kalmıştır. Aleksiad kitabında, Anna Aleksios ve İrini ile ilgili ilişkisini belirtirken ebeveynler için olan yakınlığını vurgular. Aleksiad kitabında, Anna çocukluğunun başlarında, Anna'nın ilk nişanlısı Konstantinos Dukas'ın annesi önceki imparatoriçe Maria Bagrationi tarafından yetiştirildiğini yazar. Anna'nın gelecekte kayınvalidesi tarafından yetiştirilmesi yaygın bir gelenektir.

Aleksiad kitabının başında eğitimi hakkında yazmış ve edebiyat, Yunan dili, retorik ve bilim ile ilgili tecrübesinin altını çizmiştir. Orta Çağ alimlerinden Nikitas Honiatis Anna'nın eğitimine değinmiş ve Anna "tutkuyla felsefeye bağlanmış, tüm bilimlerin kraliçesi olmuş ve her alanda eğitilmiştir" şeklinde yazmıştır. Anna'nın aldığım eğitim ile ilgili algısı vasiyetnamesinde anne ve babasının eğitim almasına izin vermeleri ile kendini gösterir. Bu vasiyet, çağdaşı Georgios Tornikes tarafından Anna'nın cenazesinde verdiği konuşma ile tezattır. Bu konuşmada, Odysseia gibi antik şiirleri gizli okumak zorunda kaldığını çünkü anne ve babasının, erkekler için "tehlikeli" ve kadınlar için "aşırı sinsi" çoktanrıcılık ve diğer "tehlikeli serüvenler" ile ilişkileri onaylamadığını söylemiştir. Tornikes, Anna "ruhunun zayıflığını güçlendirmiş" ve "anne ve babasının yakalamamasına dikkat ederek" şiir ile çalıştığını söylemiştir.

Orta çağın aristokrasisinde gelenek olduğu üzere, Anna daha bebek iken nişanlandı. İmparator VII. Mihail ile Maria Bagrationi'nin oğlu Konstantinos Dukas ile evlenecekti. Bu nişanın olduğu zaman I. Aleksios'un henüz oğlu yoktu, genç Konstantinos, Bizans İmparatorluğu'nun ortak imparatoru ilan edildi. Anna'nın kardeşi İoannis 1087 yılında doğdu ve Konstantinos imparatorluk iddiasını kaybetti. Bundan kısa bir süre sonra da öldü.
1097 yılında, 14 yaşında Anna Komnini, Caesar Nikiforos Bryennios ile evlendi. Nikiforos Bryennios, I. Aleksios tahta geçmeden önce tac için mücadele etmiş aristokrat bir aileden geliyordu. Nikiforos ayrıca devlet insanı, general ve tarihçi olarak tanınıyordu. Anna, bu evliliğin aşktan çok politik bir birliktelik olduğunu iddia eder. Fakat, çoğunlukla, kırk süren başarılı bir birlikteliktir ve bu evlilikten dört çocuk doğmuştur:

Aleksios Komnenos, megas doux (c. 1102 - c. 1161/1167)
İoannis Doukas (c. 1103 - 1173 sonrası)
İrini Doukaina (c. 1105 - ?)
Maria Bryennaina Komnini (c. 1107 - ?)
Anna, yalnızca entelektüel seviyede değil ama günlük konularda da yetkin olduğunu kanıtlamıştır. Babası, Konstantinopolis'te onun yönetmesi için inşa ettiği büyük bir hastane ve yetimhane ile görevlendirmiştir. Anna, bu hastanede, diğer hastane ve yetimhaneler de olduğu gibi, tıp öğretmiştir. Gut konusunda uzman kabul edilir. Anna, babasının son hastalığında onu tedavi etmiştir.

1087 yılında, Anna'nın kardeşi İoannis doğdu. Doğumundan birkaç yıl sonra, 1092 yılında, İoannis imparator olarak belirlenmişti. Nikitas Honiatis'a göre, İmparatoriçe İrini'nin "tüm etkisini [Anna'nın] tarafında kullanmasına" ve Anna'nın kocası Nikiforos Bryennios'u İoannis yerine imparator belirlemesi için İmparatoru ikna etmek için "sürekli teşebbüs etmesine" rağmen İmparator Aleksios, İoannis'i tercih etti. Yaklaşık 1112 yılında, Aleksios romatizma hastalığına yakalandı ve hareket edemez oldu. Sonuçta sivil hükûmet karısı İrini'ye verdi, O da yönetimi Bryennios'a yönlendirdi. Honiatis, İmparator Aleksios ölüm döşeğinde imparatorluk yatak odasında yatarken, İoannis geldi ve "sanki yastaymış" görünürken "gizlice" babasının yüzüğünü aldığını belirtir. Anna'da babasının hastalığı sırasında kocasının tercihi için çalıştı. 1118 yılında, I. Aleksios öldü. Din adamları, Aya Sofya'da İoannis'i imparator ilan ettiler.
Smythe'e göre, Anna "kandırılmış hissetti" çükü o "miras ona geçmeliydi.” Gerçekten, Aleksiad'da, Anna Komnini'ye göre, "tac ve imparatorluk hükümdarlık" doğumu ile ona verilmişti. Stankovich, Aleksiad'da olayların tasvirinde, Anna'nın "ana amacı" olarak, "kardeşi İoannis'e göre önceliğini" ve taht üzerine "hakkını vurgulamak" olduğunu belirtir.
Bu inanış bakış açısına göre, Jarratt ve diğerleri, Anna "neredeyse kesinlikle" Aleksios'un cenazesinde İoannis'e suikast komplosuna katıldığını kaydederler. Gerçekten, Hill'e göre, İoannis'i tahttan indirmek için askeri bir güç oluşturdu. Honiatis'e göre, Anna "ihtiras ve intikam ile uyarılmış" şekilde kardeşini öldürmek için komplo kurdu. Smythe, komplonun "sonuca ulaşmadığını" belirtir. Jarratt ve diğerleri, bundan kısa bir süre sonra Anna ile Bryennios'un "başka bir komplo kurduklarını" kaydeder. Fakat Hill'e göre, Bryennios, İoannis'i tahttan indirmeyi red ederek, Anna'nın planlarını devam ettirmesinin önüne geçti. Honiatis'e göre, bu red ile, Anna feryat etmiştir ki "doğa cinsiyetler konusunda hata yapmış, kadın olmalıydı." Jarratt ve diğerlerine göre, bir "cinselleştirilmiş öfkenin tekrarını" göstermiştir. Gerçekten, Smythe, Anna'nın amaçlarının "hayatındaki erkekler tarafından engellendiğini" ileri sürmüştür. İrini, diğer yandan, Hill'e göre, "yerleşik" imparatora karşı isyan planlarına katılmayı reddetmiştir. Hill belirtir ki Honiatis'in sahip olduğu kaynaklar, 1204'ten sonra yazmıştır ve "gerçek" olayları göreceli "kaldıracak kadar daha uzaktır" ve "gündemi" 1204 yılında Konstantinopolis'in düşüşünün "sebeplerini aramasıdır".
Komplolar ortaya çıkmış ve Anna mülklerine kapanmıştır. Kocasının ölümünden sonra, annesi tarafından kurulmuş Kecharitomene manastırına kapanmıştır. Orada ölümüne kadar kalmıştır.

Manastırına kapandığında, Anna zamanını felsefeye vermiştir. Aristoteles'e adanmış çalışmaları da kapsayan saygın entelektüel külliyatı elinde tutuyordu. Anna'nın entelektüel dehası ve engin bilgisi birkaç tane olan çalışmalarında görülür. Diğer şeylerin arasında, felsefe, edebiyat, gramer, din, astronomi ve tıp ile aşinaydı. Aleksiad isimli baş eserini yazarken, hafızasından Homeros ve İncil'den küçük hatalar ile alıntı yapabilmesinden bunu görebiliriz. Efes metropoliten piskoposu Georgios Tornikes gibi çağdaşları, "hem din hem din dışı en yüksek bilgeliğin en yüksek zirvesine" ulaşmış bir kişi olarak saygı duyardı. Tarihçi olarak, Nikiforos Bryennios I. Aleksios'un hükümdarlığına odaklanmış "Tarih için malzemeler" isimli bir makale üzerine çalışıyordu. 55 yaşında, Anna kocasının çalışmasını bitirerek, Grekçe yazılmış ve babasının hayatı ve hükümdarlığını (1081-1118) anlatan bu tamamlanmış çalışmaya Aleksiad ismini verdi. Aleksiad bugün 11. yüzyılın sonu ile 12. yüzyılın başı arasında Bizans siyasi tarihinin ana kaynağıdır. Tamamlandığında tümü 15 cilttir.
Aleksiad kitabında, I. Aleksios ile Batı arasındaki siyasi ilişkilerin ve savaşların iç yüzünü anlatır. Canlı bir biçimde silahlar, taktikler ve muharebeleri tasvir eder. Şu da not edilmelidir ki yazdığı olaylar, kendisi çocuk iken olmuştur ve görgü tanılığını içermez. Tarafsızlığı konusunda babasını öven ve ardıllarını kötüleyen şekilde yazdığı unutulmamalıdır. Hırçın taraftarlığına rağmen, Birinci Haçlı Seferi hakkında anlattıkları, tarih için büyük değer taşır çünkü mevcut tek Bizanslı görgü tanığıdır. Bizans seçkinlerinin anahtar kişiliklerinden bilgi toplama şansına sahipti; kocası Nikiforos Bryennios 1097 yılında paskalyadan önceki perşembe günü Konstantinopolis dışında haçlı lider Godfrey de Bouillon ile çarpışmış, teyzesinin kocası Georgios Paleologos, Haziran 1097 tarihinde I. Aleksios'un Haçlılar ile gelecek stratejileri tartıştığı ortamda bulunmuştur. Böylece Aleksiad Bizans seçkinlerinin bakış açısından görülen Birinci Haçlı Seferi'ndeki olaylarına yer vermiştir. Geniş çaplı batılı Avrupalı kuvvetlerin imparatorluğun içinde ilerlemesi ile ilgili hissedilen telaşı ve Konstantinopolis'in güvenliği ile ilgili tehlikeler ile ilgili duydukları endişeleri içerir. Anna ilk kez Balkanlardan Ulahlar ve Daçyalıları tanımlamıştır, Aleksiad (XIV. kitap), yerlerini Haemus dağlarının etrafı olarak betimler: "...eteklerinin her iki yanında çok müreffeh kabileler ikamet eder, Daçyalılar ve Traklar kuzey tarafında, güney tarafında daha çok Traklar ve Makedonlar".
Babası Robert Guiscard liderliği altında 1081 yılında Balkanlar'da Bizans topraklarını işgal eden bir güney İtalyan Norman olan haçlı lider I. Boemondo'ya olan özel itimatsızlıktır.
Anna'nı yazım tarzı, Thukydides, Polybios ve Ksenophon sonra tasarlanmıştır. Sonuçta dönemin Attisizm karakteristiği ile mücadele eder ve sonucunda dil oldukça yapaydır. Aleksiad kitabının büyük kısmında, olayların kronolojisi doğrudur bunun istisnasıdır imparatorluk arşivlerine erişimi mümkün olmadığından Anna'nın manastıra sürgün edildikten sonra olan olaylardır. Her neyse, tarihi, zamanının standartlarına uygundur.
Anna Komnini'nin kesin ölüm tarihi belirsizdir. Aleksiad kitabından 1148 yılında hala yaşadığı anlaşılmaktadır. Üstelik kitap Anna'nın duygusal fırtınalarına da ışık tutmaktadır. Hiç kimsenin onu farketmediğini üstelik çoğunun ondan nefret ettiğini yazmıştır. Böylece toplumun onu zorladığı tecrit edilmiş bir yerde yaşamışına kızgındır.

Anna Komnini, Sir Walter Scott'un 1832 yılındaki Paris Kontu Robert romanında bir kurgusal karakteri oynamıştır.
Hayatına kurgusal bir bakış, 1928 yılında Naomi Mitchison tarafından yazılmış Anna Comnena romanında ve Tracy Barrett tarafından gençler için yazılmış Anna of Byzantium romanında verilmiştir.
Polonyalı 

Araklı, Trabzon ilinin bir ilçesidir. Batısında Arsin, doğusunda Sürmene ilçeleri ile çevrilidir. Trabzon'un nüfus bakımından en büyük 3. ilçesi konumundadır.
Araklı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir. İlçenin yüzölçümü 464 km²dir.

Mevcut ismin kayıtlara geçmiş en eski formu 15. yüzyıla ait bir Trabzon İmparatorluğu belgesinde "Herakleia" şeklinde ve Sürmene bandonuna bağlı bir köyün adı olarak geçer.
Herakleia isminin 626 yılında Trabzon'da bulunduğu bilinen Doğu Roma İmparatoru Herakleios ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Sasani Seferlerinden sonra Sourmaina (Sürmene) yakınlarında Herakleia (Ηρακλεια) adlı yerleşim yerinin kuruluşu gerçekleşmiştir. Bizantolog Anthony Bryer, Herakleios'un 626 yılında tarihi Sürmene yerleşiminde konaklarken eşi Martina’dan olan oğlu Heraklonas’ın burada doğduğunu ve Herakleia isminin de buradan geldiğini iddia etmiştir. 1830-1832 yılları arasında Fransa konsolosu olarak Trabzon’da görev yapan Victor Fontanier ise Araklı’dan Héraclée adıyla bahsetmiştir. Araklı adının Arakale kelimesinden bozularak üretildiği de iddia edilmektedir.
Gerçekte Araklı isimlendirmesi, Trabzon İmparatorluğu'nun son dönemine ait resmi kayıtlarda "Herakleia" olarak görünen köyün adının, Osmanlı döneminde, aynı bölgede yoğunlaşmış şarap ve rakı üretimine de atfen, halk etimolojisi yolu ile "Arak-lı" olarak yakıştırılması ile ortaya çıkmıştır. Dönüştürülen bu ismin kökü olan Arak genel olarak damıtılmış içkileri, özelde ise rakıyı ifade eden Osmanlıca bir terimdir.

Doğu Karadeniz'deki diğer yerlerde olduğu gibi Araklı'nın da tarih öncesi arkeolojik çalışmalarla aydınlatılmış değildir. Ancak binyıllar boyunca Doğu-Batı ticaretinin en canlı güzergâhı olan İpek Yolunun Karadeniz'e Ulaştığı toprakların üzerinde kurulmuş olması ticari değerinin yanında askeri ve jeostratejik değerlere sahip olması ilçedeki yerleşimin Trabzon'dan çok sonra olmadığını düşündürtmektedir. Doğu Karadeniz'i Güneyden kuşatan ve savunmasını kolaylaştıran, dağlar Anadolu'ya hükmeden yönetimlerin bölge üzerinde otorite kurmasını, ticari ve sair ilişkilerle bölge kültürünün değiştirilmesini uzun süre engellemiş kendi bildiğince kendine yeterek yaşamayı benimseyen bir insan tipinin oluşmasına neden olmuştur. Hititler döneminde bölgenin madenlerini işleyen halkı Haliblerden maden alındığı, Asurluların Batı İran'dan gelerek bölgeyle sınırlı ticari ilişkilerde bulundukları bilinmektedir.
Bölge ilk sömürgeci ziyaretini MÖ 750 yıllarında Miletliler vasıtasıyla yaşadı. Ancak bu yıllarda Kafkasya üzerinden başlayan Kimmer akınları sebebiyle sömürgeciler bölge yerleşmeye fırsat bulamadılar. Kimmerler'den sonra İskitler, Medler ve Persler kısa süreli hakimiyetleri olmuştur. Trabzon çevresindeki halklardan bunların özelliklerine yaşama biçimlerine yetiştirdikleri karakterlere dair bilgilerden söz eden Ksenophon MÖ 400 yılında Bayburt-Trabzon yolculuğunda bölgenin yerli halkları olan Kolhlar Makronlarla savaşlarını eseri Anabasis'te yazar.
Araklı, Trabzon'un doğusunda olup, ilk yerleşim merkezi bugünkü ilçe merkezinin batısında bulunan 'Konakönü' mevkiidir. İlçe, 1916 yılında Rus işgaline uğramış ve 1918 yılında bu işgal sona ermiştir. 1953 yılında Sürmene'den ayrılarak ilçe olmuştur.

Araklı'nın 70 km güneyinde bulunan çam ağaçlarıyla kaplı 'Pazarcık' Turizm Bakanlığı'nca turizm merkezi olarak ilan edilmiştir. Pazarcık'a girişte Pazarcık Mağarası bulunmaktadır. Yeşilyurt Beldesi ve Yılantaş Yaylası'nda her yıl 25 Ağustos'ta şenlikler yapılmaktadır. Araklı Bayburt yolunun Çatak mevkisine 2,5 km mesafede bulunan Asmasu Şelalesi yüksekliği ve su debisi yönünden bölgenin doğal güzelliklerinden biridir. Yeşilyurt'ta, I. Dünya Savaşı'ndan kalma bir şehitlik bulunmaktadır. İlçe merkezine 10 km uzaklıkta Bereketli köyünde 'Acısu' olarak bilinen madensuyu vardır. Ayrıca 55 km uzaklıkta Çörmeler Pilitli'de ve 80 km uzaklıkta Balahor'da madensuyu şifalı olarak bilinmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karatepe silsilesi ile Küçükdere dağ silsilesinin kıyıya kısmen dik olarak inmesinin belli oranda iç kısımlara kadar uzanmasını sağlamıştır. Arazi Yapısının çok engebeli ve dağlık olması tarıma olan ilgiyi azaltmıştır. Tarım sınırı kıyıdan yaklaşık 600 km'ye kadar çıkmaktadır. İlçede yoğun olarak mısır, fındık ve çay üretimi yapılabilmektedir. Bunun yanında önemli olmayan miktarlarda baklagil de yetiştirilmektedir.
İlçede hala geleneksel "Ahır" hayvancılığı devam etmektedir. Etinden, sütünden ve derisinden gereği gibi yararlanma beklentisi ve becerisi oluşamamıştır. Halk daha çok kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir hayvan bakıcılığı yapmaktadır. İlçede ve köylerinde toplam 247 adet saf "Jersey" ineği bulunmaktadır, bu rakam, ihtiyaçları karşılamada yetersiz kalmaktadır. Ayrıca 9223 tane de yerli kara inek olduğu ilçe tarım müdürlüğünün verilerinde tespit edilmiştir.
Arıcılık, yavaş yavaş olsa da gelişmektedir. 1650 arıkovanı ile 181 belgeli arıcı yılda 4500 ton bal üretmektedir. Özellikle bölgede üretilen ve "Cifin" denilen çiçeğin özününde karıştığı için "Delibal" olarak adlandırılan bu balın besin değeri yüksek olduğu bilinmektedir.
Denizlerimizde çeşitli sebeplerden meydana gelen verimsizlik denize kıyısı olan ilçemiz içinde olumsuzluklar oluşturmuştur. Bunun yanında bilinçsiz avlanma neticesinde ilçe deniz kıyısında olmasına rağmen yeterli oranda balık tüketememektedir. Ancak son yıllarda Sahil Güvenlik teşkilatının kurulması, bu tür avlanmaları ve balık nesillerinin tükenmesini önleyici uygulamaları başlatmıştır.

İlçe sınırları içerisinde bulunan Pazarcık mevkiinin Turizm bakanlığınca birinci dereceden turizm bölgesi ilan edilmesinin ardından bölgeye olan ilgi daha da artmıştır. Her yıl gerek Trabzon'un yerli halkı gerek komşu illerden bölgeye yoğun olarak ziyaretçi gelmektedir.
Özellikle şehir dışında yaşayan Trabzon halkının en fazla rağbet ettiği alan Pazarcık olmaktadır. Gösterilen bu yoğun ilgiye paralel olarak bölgede konaklama ve benzeri temel ihtiyaçları karşılayacak yeni tesisler inşa edilmiştir. Böylece yeni istihdam alanları oluşturulmuştur. Yayla turizmi artık Araklı halkı için yeni bir ekonomik canlılık kaynağı olmaya başlamıştır. Geldiğimiz aşamada çok büyük etkisi olmamakla birlikte yayla turizmi hızla gelişmektedir.
Ayrıca Araklı'dan Trabzon istikametine doğru yaklaşık 3 km uzakta tarihi Kalecik Kalesi bulunmaktadır ki kale Canayer Kalesi'nin bir uzantısıdır.

Araklıspor, 3. Lig 2. grupta oynayan bir futbol takımıdır. Araklıspor, Trabzon'un ilçelerinden Araklı'nın takımıdır. Renkleri yeşil-siyahtır. Daha önce 2000-2001 sezonunda eski 3. Lig'de de oynamıştır. 2001-2003 arasında yeniden Trabzon Amatör Ligi'nde oynadıktan sonra yeniden 3. Lig'e (4. kademe) dönmüştür.
Kendi grubunda lider olan Araklıspor 2006-2007 sezonunda 15 Nisan 2007 Pazar günü kendi sahasında konuk ettiği Bulancakspor'la 1-1 berabere kalarak, 2. Lig B kategorisine çıkmayı garantilemiştir.
Ayrıca 2006-2007 sezonunda Türkiye'nin tek, Avrupa'nın ise 7 yenilgisiz takımından biri olmayı başarmıştır.

Araklı YerelNET sayfası 9 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Araklı Kaymakamlığı Resmi İnternet Sitesi 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Araklı Belediyesi Resmi İnternet Sitesi 23 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arsin, Trabzon ilinin bir ilçesidir. Doğusunda Araklı batısında ise Yomra ilçeleri ile çevrilidir.

Osmanlı kayıtlarında bahsi geçen Arsen köyü günümüz Elmaalan mahallesinde bulunmaktadır. Günümüz Cumhuriyet ve Yenimahalle mahallelerini ise tarihi Kocaba köyü oluşturmaktadır. Osmanlı kayıtlarında geçen “Nefs-i Yomra nam-ı diğer Arsen” olarak Yomra nahiyesinin merkezi olarak bahsedilen yerleşim bölgesi; Arsen, Kocaba, Sotoko (günümüz Arsin yerleşiminin batısındaki sahil yerleşimi?) ile günümüzde tanımlanamayan Mazela, Cacanoy, Mahuranda, Alano gibi bir grup yerleşimini kapsamaktadır.
Buradan yola çıkıldığında 15. ve 16. yüzyıl kayıtlarında Nefs-i Yomra'nın aynı yerleri içerdiği düşünüldüğünde 1486 yılı tahririnde yerleşimde 270 Hristiyan hane, 35 bive (dul kadın), 17 mücerred (bekar erkek) ve 4 hane baştina Hristiyan ile 1 Müslüman hane bulunmaktadır. 1515 yılı tahririnde 295 Hristiyan hane, 48 bive (dul kadın), 33 mücerred (bekar erkek), 74 hane baştina Hristiyan ve 2 hane müsellem Hristiyan ile 2 Müslüman hane bulunmaktadır. 1554 yılı tahririnde 202 hane, 43 mücerred (bekar erkek), 77 hane baştina Hristiyan ile 9 hane ve 3 mücerred Müslüman bulunmaktadır. 1583 yılı tahririnde 173 hane Hristiyan ile 1 mücerred ve 7 bennak hane Müslüman bulunmaktadır.
17. yüzyılda Yomra nahiye merkezinden “Arsenler” ya da “Arsenler maa mahallat” olarak da bahsedilmiştir. İlerleyen yıllarda ise “Arsen-i Bala” ve “Arsen-i Zir” olarak bahsedilmeye başlanmıştır. Arsen yerleşim bölgesi, Sürmene nahiyesi Pazar yerine yakınlığı ve kervanyolu üzerinde olması nedeniyle uzun yıllar Yomra Nahiyesinin merkezini oluşturmuş ancak 19. yüzyıldan itibaren nahiye merkezi; Çarşamba günleri kurulan pazarı ve iskelesinin bulunması gibi etkenlerle günümüz Yomra merkezini oluşturan Durana yerleşimine taşınmıştır.
1651 yılına ait kayıtta Nefsi- Yomra'yı (Arsenler maa mahallat) oluşturan yerleşimler boş ve harabe olarak kaydedilmiştir.
İlerleyen yıllarda yerleşim yukarı ve aşağı olmak üzere “Arsen-i Bala” (Elmaalan) ve “Arsen-i Zir” (günümüz Arsin) olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Cumhuriyet dönemi ile birlikte 1937 yılında İçişleri Bakanlığı umumi müfettişliklerin yurt çapında yaptığı incelemelere dayanarak 22 adet yeni ilçe kurulması ile ilgili bir kanun tasarısı hazırlamış ve tasarının incelenerek görüşlerin Başbakanlığa gönderilmesi talebiyle Bakanlıklara  gönderilmiştir. Tasarıda Trabzon'da merkezi Arsenizir kasabasında olan Yomra adında yeni bir ilçe kurulması ve yeni ilçenin Dirona ve Kodil adlarına iki nahiyesinin olması gündeme gelmiş ancak çıkan ihtilaflar nedeniyle bu gerçekleşmemiştir.
Arsin ilçesinin köyleri 1946 tarihine kadar Trabzon ili merkez ilçesinin Yomra nahiyesine bağlı olarak kaldı. 1946 yılında Arsen-i zir köyü nahiye merkezi olacak şekilde Arsin nahiyesi ile belediye teşkilatı kurulmuştur. 19 Haziran 1957 tarihinde Arsin ilçe olmuş ve 4 Nisan 1959 tarihinde Arsin ilçesi fiilen teşkilatlandırılmıştır.

İlçe merkezi sahil kesiminden ve hafif meyilli bir araziye sahiptir. İlçenin topografik yapısı, sahilden iç kesimlere doğru gidildikçe eğimi artan bir yapıdadır. Bazı köylerde eğim %70'lere kadar varmaktadır. İlçede 5 akarsu bulunmaktadır. Bunlar Yanbolu, Falkoz, Arsin, Kendirlik ve Sifla (Süfla) dereleridir.
Arsin ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 21 metredir. İlçenin yüzölçümü 157 km²dir. İlçenin tarımsal alanı 9.530 hektar, ormanlık alanı 6362 hektar, çayır mera  alanı 583 hektardır, elverişsiz alanı ise 425 hektardır. Tarım arazisi kullanma şekline göre; tarla alanı 10.400 dekar, yem bitkileri alanı 232 dekar, sebzecilik alanı 658 dekar, çay alanı 350 dekar, fındık alanı 83.590 dekar ve kivi alanı ise 70 dekardır. İlçenin merkezinin rakımı 10 metredir. Koordinatlar; 39-50 derece doğu boylamı, 40-50 derece kuzey enlemidir.

Bölgesel iklime bağlı olarak ilçede yazları serin, kışları ılık geçer. Ilıman iklim bölgeye hâkimdir. Yıllık ortalama yağış miktarı 1000 – 1100 mm arasında değişir ve ortalama sıcaklık 15,5 derecedir. Bölgenin yüksek kesimleri ve vadiler yaz ve sonbahar ayları başlangıcı dışında sislidir. Bulutluluk derecesi 6/10'dur. En bulutlu ay şubat ayıdır. En bulutsuz ay haziran ve ekim aylarıdır. Bölgede hâkim rüzgârın hızı 1,6 m/sn'dir. Bölgeye egemen rüzgârlar aralık ayında Kıble ya da Lodos, haziran ayında Güney, kasım ayında Batı, diğer aylarda Batı-Kuzey rüzgârlarıdır. En hızlı rüzgârlar şubat ayında Batı ve Kuzeybatıdan esmektedir. En soğuk ayın sıcaklık ortalaması 7,75 derecedir. En sıcak ayın sıcaklık ortalaması ise 24,05 derecedir. En düşük ortalama nem oranı 69,2 ile aralık ayında görülür. En yüksek ortalama nem oranı 83,5 ile mart ayında görülür.

İlçe, Trabzon ilinin 20 km doğusunda Trabzon-Rize sahil şeridi üzerinde kurulmuş bulunmaktadır. Doğusunda Araklı, batısında Yomra ile çevrili, kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Gümüşhane ilinin Yağmurdere bucağı ile çevrilidir. Karadeniz ile 7 km deniz kıyısı, batıda Yomra ilçesi ile 28 km mülki kara sınırı, doğuda Araklı ilçesi ile 35 km mülki taksimat sınırı mevcut bulunmaktadır.

2009 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre ilçe merkezinde 10.395 kişi, köylerde 17.974 kişi olmak üzere toplam nüfus 28.369'dur.
17 Ağustos 1999'da meydana gelen Gölcük Depreminden sonra bölgeden köylere ve ilçeye göçler gerçekleşmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı 1 Genel Lise, 1 Anadolu lisesi, 1 İmam - Hatip Lisesi, 10 adet 8 Yıllık İlköğretim okulu, 21 adet 5 sınıflı İlköğretim okulu olmak üzere toplam 33 okul bulunmaktadır. 3'ü İlçe Merkezine bağlı olan ve 8'i köy okulu olmak üzere toplam 11 okul kapalı olduğundan bu köylerde bulunan öğrenciler taşımalı sistemle en yakın ilköğretim okulunda öğrenim görmektedir. Taşımalı sistemde bulunan okul sayısı 26, 11 yerleşim biriminde taşınan öğrenci sayısı 1.101 kişidir. İlçede 1 adet Arsin Lisesi Öğrenci Pansiyonu bulunmaktadır. Bu öğrenci pansiyonunda 86 kız, 168 erkek öğrenci olmak üzere toplam 254 öğrenci kalmaktadır. Ayrıca ilçede 3 adet özel pansiyon da mevcuttur. Merkez Öğrenci Pansiyonunda 16 öğrenci, Örnek Köy Öğrenci Pansiyonunda 11 öğrenci, Başdurak Öğrenci Pansiyonunda 4 öğrenci kalmaktadır.

İlçe Sağlık Grup Başkanlığı bünyesinde 7 tane Sağlık Evi mevcuttur. Bu sağlık evlerinden Yeni Mahalle Sağlık Evinde Ebe bulunmaktadır. Ancak Yeni Mahalle'de bulunan nüfus sayısı azlığından dolayı Yeni Mahalle sağlıkevi kapanmıştır. Sağlık Grup Başkanlığı emrinde 2 ambulans hizmettedir. Arsin Devlet Hastanesi, Harmanlı Sağlık Ocağı ve Başdurak Sağlık Ocaklarında 1'er adet hizmet binası, 4'er adet de lojman bulunmaktadır.

İlçenin toplamda arazi alanı 16.900 hektardır. Bu arazinin %59,39'u tarım, %37,64'ü orman, %3,44'ü çayır-mera, %2,51'i ürün getirmeyen arazidir.
İlçe ve köylerinde yaş fasulye, kuru fasulye, mısır, patates, biber, patlıcan, karalahana, domates ve salatalık ekimi yapılmaktadır. İlçede aile ihtiyacını karşılayacak küçük çapta hayvancılığın yanında meyvecilikle uğraşılmaktadır. Başlıca yetiştirilen meyveler; fındık, karayemiş, limon, portakal, mandalina, kiraz, ceviz, armut, ayva, elma, incir, dut, erik ve çaydır.
Kivi dekara verimde fındığın on katı gelir getiren ayrıca bölgeye iyi adapte olmuş ve fındığa alternatif sayılan bir üründür. Bundan yüzden İlçede İl Özel İdare kaynaklarıyla alınan fidanlarla bahçe tesisine devam edilmiştir. Şu anda toplam 52 kivi bahçesi bulunmaktadır.
Seracılık 1994 yılından itibaren ilçede başlamıştır. Şu anda 21 adet sera bulunmaktadır.

İlçe sınırları içerisinde bulunan Yanbolu Deresinde tabi olarak bıyıklı sazan, alabalık türünde balıklar bulunmaktadır. İlçede kültür balıkçılığı istenilen seviyede gelişmemiş bulunmaktadır. Yanbolu Deresi üzerinde 100 ton/yıl kapasiteli bir adet işletme bulunmaktadır. Sifila deresi üzerinde bir adet 40 ton/yıl kapasiteli balık havuzu bulunmaktadır. Bu iki balık havuzunda ekonomik nedenlerden dolayı üretim yapılamamaktadır. Yine İlçenin Yanbolu deresi üzerinde küçük çaplarda iki tane aile tipi balık havuzu bulunmaktadır. Derelerin doğal florası zengin olduğundan balıklandırmaya elverişlidir.

İlçede hayvancılık yüksek kesimlerde yaygınlaştırılmış olup, hayvancılığın geliştirilmesi için suni tohumlama, yem üretimi ve ahır ıslahının birlikte yürütülmesi gerekmektedir. Bu amaçlara yönelik olarak hayvan pancarı silajlık mısır ve pancar fiği ekimine ağırlık verilmiştir. 22 Ekim 2001 tarihinde Tarım İl Müdürlüğünden  bir boğa ilçeye verilmiştir. Toplam büyükbaş hayvan sayısı 5.527, küçükbaş hayvan sayısı 3.640, kümes hayvanı sayısı 6.240 ve arı kovanı sayısı ise 1.600 adettir.

İlçede Kütüphane Memurluğu mevcut bulunmaktadır. Bu memurluk Özel İdare binasının 1. Katında hizmettedir. Kütüphane 95 m² alan kapsamaktadır. Burası 1 salon, 3 odadan ibarettir. Toplam 2 personeli mevcuttur. 1 adet hizmetli kadrosu boştur.
Kütüphanede 6.519 adet kitap mevcuttur, okuyucu mevcudu 5.891, kayıtlı üye sayısı 281'dir.
2003-2004 İlçe Halk Eğitimi Merkezinde 33 Meslek Kursuna 544 kursiyer kayıt olmuştur. 524 kursiyer başarı belgesi almıştır. Kültürel ve Sosyal alanda 9 kurs açılmış olup, 135 kişi bu kurslara katılarak başarılı olmuştur. Ulusal Eğitime Destek Kampanyası başlatılmıştır. Okur-yazar olmayan çağ nüfusu tespit edilmiş bulunmaktadır ve okuma yazma kursu açılmıştır. Bu konudaki çalışmalar sürmektedir.

Trabzon Arsin ilçesinin turistik tesislerinin hatırı sayılır bir kısmı bu ilçede yer alır. Yörede Yanbolu Deresinin denize kavuştuğu ve Araklı ilçesi ile sınırdaştır. Yanbolu yolu santa harabelerine bağlantı yolu oluşturur.

Takım 1973 yılında Nihat Gürsoy tarafından kurulmuştur. Kulübün ilk başkanı Nihat Gürsoy'dur. Takımın renkleri sarı-siyahtır. 1995-1996 sezonunda İbrahim Usta takımı 2. amatör kümeden alarak başkan oldu. 1995-1996 yıllarında namağlup ve gol rekoru kıran ve 1. amatör kümeye, oradan da mağlup olarak Arsinspor'u terfi müsabakalarına getirdi. İbrahim Usta 3 yıl 3. lige çıkmak için büyük mücadele v

Avrasya Üniversitesi, Trabzon'da yer alan; Maçka İmar, Eğitim, Kültür ve Sosyal Hizmet Vakfı tarafından kurulan bir vakıf üniversitesidir. Üniversite, 25 Kasım 2010 tarihinde kabul edilen kanun ile kurulmuş ve 2011-2012 eğitim-öğretim yılında faaliyete başlamıştır.

Avrasya Üniversitesi, Maçka İmar, Eğitim, Kültür ve Sosyal Hizmet Vakfı tarafından kurulmuş olup, TBMM'de kabul edilen kanunun 28 Ocak 2011'de Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla tüzel kişilik kazanmıştır.
İlk olarak Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi ve Meslek Yüksekokulu ile eğitim-öğretime başlayan üniversite, ilerleyen yıllarda yeni fakülte, yüksekokul ve enstitüler açarak büyümüştür. 2020-2021 yılında üç enstitü tek çatı altında Lisansüstü Eğitim Enstitüsü adıyla birleştirilmiştir. 2021 yılında ise İletişim Fakültesi kurulmuştur.
Üniversitenin Yomra yerleşkesine 2019 yılında bir yangın çıkmıştır.

Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
İletişim Fakültesi

Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Meslek Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Pelitli Yerleşkesi
Yomra Yerleşkesi
Ömer Yıldız Yerleşkesi
Kaşüstü Yerleşkesi

Resmî site

Ayasofya (resmî adıyla Ayasofya Camii) ya da eskiden Ayasofya Kilisesi (Yunanca: Ἁγία Σοφία), Trabzon'un Fatih Mahallesi'nde bulunan kiliseden çevrilmiş bir camidir.
Orta Çağ'da denize yakın bir konumda ve tepelik bir arazi üzerinde inşa edilmiş bir manastır kilisesi idi. Trabzon İmparatorluğu'nun günümüze ulaşan en iyi korunmuş anısı kabul edilir. Bizans taşra üslubu ile, Gürcü soğan kubbe, Selçuklu taş işçiliğinin bir uyum içinde kullanıldığı sıra dışı bir mimarisi vardır.
Trabzon İmparatorluğu döneminde Kutsal Bilgelik'e adanmış kiliselerden biri olan Ayasofya, tarih boyunca farklı işlevlerle kullanıldı. 16. veya 17. yüzyılda cami, I. Dünya Savaşı yıllarındaki Rus işgali sırasında askerî karargâh, hastane, depo; sonra yine cami oldu; 1964 yılında müzeye dönüştürüldü. Yapı, 28 Haziran 2013 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımı ile resmi olarak ilk Cuma namazının kılınmasıyla Ayasofya, cami olarak ibadete açılmış ve müze işlevini yitirmiştir.

Trabzon kent merkezinde, kayalık bir burun üzerinde, eski bir Roma bazilikasının yerine inşa edilmiş olan Ayasofya, zamanla denize dolgu yapılması ve 2006 yılında devlet sahil yolunun deniz dolgusu yapılarak inşa edilmesi sonucu günümüzde denizden yaklaşık yarım kilometre içeridedir.

1204 yılında Bizans İmparatorluğu başkentinin Latin istilasına uğraması üzerine imparatorluğun yeni bir yönetim merkezinden idare edilmesi zorunluluğu doğmuş; Trabzon'da Bizans'ın yeni yönetim merkezlerinden biri kurulmuştu. "Trabzon İmparatorluğu" olarak adlandırılan yeni idari oluşum, 13. yüzyılda kentte ciddi bir imar faaliyetine girdi. Ayasofya, bu imar faaliyeti sırasında inşa edilmiştir.
Ayasofya'nın Trabzon Rum İmparatoru I. Manuil zamanında 1250-1260 arasında yapıldığı kabul edilir. Kilisenin yerinde eski bir yapının varolduğu sanılmaktadır. Kimi kaynaklara göre ise 1204 öncesinde yapılmış, I. Manuil döneminde yenilenmiş bir yapıdır. Kilise, 13. yüzyılda kent dışında kurulan manastıra bağlı idi ancak zamanla manastırın diğer ögeleri yok olmuştur.
Trabzon İmparatorluğu'nu yöneten Komninos hanedanının karmaşık politik ilişkilerinden dolayı, mimarisi ve süslemeleri farklı devletlerle ilişkileri yansıtacak şekilde çok farklı özellikleri barındıran bir kilise yapısı inşa edilmiştir. Örneğin güney cephedeki bir dizi taş süslemede Gürcü etkisi varken atı cephesindeki dış narteks girişinde Selçuklu üslubunda taş süslemeler yapılmıştır. 

Yapının içindeki fresko resimlerin 1260'a doğru tamamlandığı düşünülür. Fresklerde, İncil’den alınma konulara yer verilmiştir. Kubbe’de Pantokrator İsa, onun altında melekler korosu ve yazı kuşağı; kuşağın altında dizi halinde meleklerin yer aldığı bir friz, vardır; pencere aralarında oniki aziz tasvirleri yer alır. Pandantiflerde ise değişik görünümlere yer verilmiştir. 

Mabedin batı tarafındaki dört köşe planlı ve iç duvarlarında resimler bulunan çan kulesi, kiliseden ayrı olarak 1427'de inşa edildi; içindeki süslemeler 1443'te yapıldı. Yapıdan 25 metre ileride yer alan bu kule yıldızları gözlemek, astronomi dersleri vermek amacıyla kullanılmıştır. Kulenin ayrıca deniz feneri olarak da kullanılmış olabileceği düşünülür.
Yapı, Fatih Sultan Mehmed'in 1461 yılında Trabzon'u fethinden sonra da bir süre kilise olarak kullanılmaya devam etti.
Trabzon hakkındaki yayınlarda Ayasofya’nın cami oluşu için farklı tarihler verilir. 1648’de Trabzon’a gelen Evliya Çelebi'ye göre 1583 yılında sultanın emriyle Kürd Ali Bey adında bir ayân tarafından (J. von Hammer'in elindeki nüshaya göre söz konusu valinin adı "Kurd"dur) bir minber ve müezzin mahfili eklenerek camiye dönüştürülmüştür. Ayasofya’yı cami halinde gören ilk Batılı seyyah, 1609’da Trabzon’dan geçen Fransız Julien Bordier'dir. Julian Bordier camiye dönüştürülen yapının onarılmadığı için boş tutulduğunu ve ibadet için kullanıldığını bildirmiştir. Kimi araştırmalara göre ise Osmanlı Sultanı III. Murat zamanında Trabzon Beylerbeyi Ali Bey’in girişimleriyle camiye 1670 tarihinde çevrilmiştir.
Uzun süre ibadete kapalı olan yapı, 1864’te Bursalı Rıza Efendi'nin teşvikleriyle onarıldı. Müslüman cemaatin topladığı 95.000 kuruş ile Rum ustalar tarafından onarılarak yeniden ibadete açıldı. Ancak kentin dışında olması dolayısıyla, sürekli kullanılmayan cami, Osmanlı döneminde son olarak 1880’lerde onarıldı. I. Dünya Savaşı sırasında Trabzon’u işgal eden Rus ordusu tarafından depo ve askerî hastane olarak kullanıldı. Savaş sonrasında 1960 yılında dek cami olarak kullanılmaya devam etti.
İngiliz arkeolog ve sanat tarihçisi David Talbot Rice, Ayasofya’daki freskleri açığa çıkarmak için bir proje başlattı. 1957-1962 yılları arasında Edinburgh Üniversitesi’nden Russell Vakfı uzmanları tarafından yürütülen çalışmalarla Ayasofya’nın iç yüzeylerini örten 19. yüzyıl sıvaları kaldırılarak altındaki freskler günışığına çıkarıldı. Bizans sanatıyla ilgili çevrede heyecan uyandıran bu çalışmanın ardından yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edildi ve evrensel değer taşıyan fresklerin sergilenebilmesi için Ayasofya, müzeye dönüştürüldü
2000'li yıllarda müzenin camiye dönüştürülmesi gündeme geldi ve tartışmalara yol açtı. Yapının camiye dönüştürülmesi kimi muhafazakâr siyasetçi ve medya kurumlarınca desteklenirken; kimi aydınlar ve aktivistler freskler ve yapının zarar göreceği gerekçesiyle müze statüsünü yitirmesine karşı çıktı. 2013'te "Trabzon Ayasofya Müzesi müze olarak kalmalı" şeklinde bir imza kampanyası yapıldı.
Ayasofya'nın müze işlevi iptal edilerek 3 Haziran 2013 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğüne teslim edildi. Ardından mahkeme kararları ve vakıf kaydı dolayısıyla Ayasofya, 28 Haziran 2013 Cuma günü cami olarak ibadete açıldı.

Yapı, geç Bizans Kiliselerinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Kapalı kollu haç planlıdır, yüksek kasnaklı bir kubbeye sahiptir. Kuzey, batı ve güneyinde revaklı üç kirişi bulunmaktadır. Yapı ana kubbenin üzerine değişik tonozlarla örtülmüş ve çatıya farklı yükseltiler verilerek kiremitle örtülmüştür.
Üstün bir işçiliğin görüldüğü taş plastiklerde Hristiyan sanatının yanı sıra Selçuklu Dönemi İslam sanatının da etkileri görülür. Kuzey ve batıdaki revak cephelerinde görülen geometrik geçmeli bezemeleri içeren madalyonlarla, batı cephesinde görülen mukarnaslı nişler Selçuklu taş işlemelerindeki özellikleri taşımaktadır.

Binanın en görkemli cephesi güneyidir. Burada Adem'le Havva'nın yaratılışı kabartma olarak bir friz hâlinde anlatılmıştır. Güney cephesindeki kemerin kilittaşı üzerinde Trabzon'da 257 yıl hüküm süren Komninos Hanedanı'nın sembolü olan tekbaşlı kartal motifi bulunmaktadır.
Kubbede ana tasvir İsa, onun tanrısal yönünü aksettiren Hristos Pantokrator (Her şeye kâdir İsa) tarzıdır. Bunun altında bir kitabe kuşağı, daha altta ise melekler frizi bulunur. Pencere aralarında on iki havari tasvir edilmiştir. Pandantiflerde değişik kompozisyonlar yer almaktadır. İsa'nın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü gibi sahneler betimlenmiştir. Apsis tonozun ortasında anelipsis sahnesi görülüyor.

Camiye çevrilen kiliseler
Fethiye Camii (Kars)
Yeni Cuma Camii
Ortahisar Fatih Camii

Bafra, Samsun ilinin bir ilçesidir. Karadeniz'e 20 kilometre uzaklıkta olan ve Kızılırmak'ın biriktirdiği birikinti ovası üzerinde kurulmuş bir yerleşim yeridir. Bafra ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 25 metredir. Bafra Ovası tanınmış yerlerinden biridir. Bafra'nın nüfusu 144.465'tir. Bafra nüfusunun %49,46'sı erkek, %50,54'ü ise kadınlardan oluşmaktadır.

İlçenin adının M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında ticaret gemilerini yanaştığı koylara kurulan, ticaret evlerine, "bafira" ya da "bavra" denilmesinden geldiği sanılmaktadır. Luvi Dili'nde Kızılırmak'a verilen "Ba-Hura" (Büyük Irmak) adından geldiğini söyleyenlerde vardır. İlçenin tarihi MÖ 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik döneme (MÖ 5000-4000) ait yerleşim yerlerinin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde MÖ 4000 yıllarından MÖ 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı yapılan araştırmalarda anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) ve Erken Hitit (MÖ 1900-1800)-Ki, bazı kaynaklarda başkentleri Hattuşaş olan Hititlerin Anadolu'ya Kızılırmak Vadisi'nden geldikleri için, sonra dan kutsal (ilahi) başkentlerinin İkiztepe olduğu belirtilmektedir. - dönemi kültürlerinin izlerini taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. MÖ 670 yıllarında Paflagonların da Kızılırmak Vadisi'nde yaşadıkları bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların eline geçen bölgeyi MÖ 546'da Persler istila etmiştir. İkiztepe'de Helenistik döneme (MÖ 330-30) ait bir anıt mezar da bulunmaktadır. Bu bölge MÖ 47'de önce Roma (bu dönemde Gadilon ve Helega adlarını almıştır), sonra da Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Selçuklular'ın eline geçen Bafra'ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. İzzeddin Keykavus Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243'te başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğu'nun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına neden olmuştur. Bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460'ta ise Bafra, Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Bafra ilçesi Osmanlı İmparatorluğu devrinde Trabzon Vilayeti'ne bağlı Canik Sancağı'na ait bir kazaydı. Hangi tarihte kaza merkezi olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Salname kayıtlarına göre 1854 yılı sonlarında kaza merkezi olduğu anlaşılmaktadır. İmparatorluk zamanında 1876 harbinden sonra Kırım'dan Bafra'ya çok sayıda Türk gelmiştir. Daha sonraları çıkan Balkan ve I. Dünya savaşları Türk halkının azalıp, fakirleşmesini, azınlık olmalarına rağmen Rum ve Ermenilerin iktisadi hayatı ellerine geçirip zenginleşmelerini sağlamıştır. Bundan dolayı cesaretlenerek Pontus Cumhuriyeti kurma hevesine kapılan Rumlar Mavri Mira Cemiyeti'ni kurmuşlardır. Fakat 1919'da Millî Mücadele'nin başlamasıyla bu amaçları gerçekleşememiş, daha sonra Yunanistan'ın Kavala, Drama ve Selanik yörelerinden gelen ve tütün yetiştirme işini çok iyi bilen Türklerle mücadele etmişlerdir. Bafra'ya gelen mübadiller özellikle ilçe merkezinin güney kısmında kalan Kızılırmak nehri boyundaki köylere yerleştirilmişlerdir. Bunun dışında ilçe merkezindeki Gazipaşa Mahallesi ile Sarıköy, Sarıkaya, Kahraman köyleri başta olmak üzere birçok köye yerleştirilmişlerdir. Bafra'nın tarımsal, kültürel ve ekonomik gelişiminde mübadillerin yeri son derece önemlidir. Mücadelenin ardından 1950-1951 yıllarında Bulgaristan'ın Deliorman bölgesinden az sayıda Türk Bafra'ya yerleşmiştir. Ancak Bafra'da yaşadıkları toplumsal ve ekonomik sorunlardan dolayı pek çoğu göçmenlerin daha yoğun yaşadığı bölgelere veya sanayi şehirlerine yerleşmişlerdir. Daha sonra Alaçam ilçesinin köylerinden gelen insanlar ile Doğu Karadeniz, Tokat, Sivas ve Anadolu'nun çeşitli illerinden gelen insanlar ilçeye yerleşmişlerdir.
1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Bafra'da yaşayan kişi sayısı 62.782'dir. Bunların büyük çoğunluğu (yani %62'si (38.936 kişi)) Türklerden oluşmaktadır. Bafra'daki Rum nüfusu ise 22.834 kişidir (%36). Günümüzde Rum nüfusu tamamen Yunanistan'a göç etmiş olup onların yerine Yunanistan'daki (Batı Trakya hariç) Müslüman halk yerleştirilmiştir. Göç eden Müslüman halkın çoğu Türk olup Pomak bir azınlık da ilçede mevcuttur. Pomakların köylerde yaşayan bir kısmı hâlen kültürlerini sürdürmektedirler. Ayrıca Balkan Savaşları (1912) sonrası Kosova'dan gelen Arnavut göçmenlerden büyük bir nüfus Bafra çevresine yerleştirilmiştir. Arnavutça çoğu Arnavut tarafından unutulmuştur, sadece yaşlılar arasında köylerde konuşulmaktadır.

İlçenin doğusunda Samsun Merkez ilçe ve Ondokuzmayıs ilçesi, kuzeyinde Karadeniz, batısında Alaçam, güneyinde Kavak, Havza ve Vezirköprü ilçeleriyle çevrilmiştir. İlçenin yüzölçümü 1.503 km²dir. 175.000 hektar araziye sahip olan ilçenin Samsun'a uzaklığı 51 km'dir.
Kızılırmak deltasını kaplayan Bafra Ovası güneyde dağlarla çevrilidir. Bunlardan en yükseği 1224 m ile Nebiyan Dağı'dır. Bu dağlar Canik Dağları'nın uzantılarıdır. Bafra'nın en büyük, Türkiye'nin ise en uzun akarsuyu Kızılırmak bu dağları derin bir vadi ile geçerek ovaya ulaşır. Bafra Ovası tamamen Kızılırmak'ın etkileri ile oluşmuştur. Irmağın denize yakın kısımlarında birçok göl oluşmuştur. Nebiyan Dağı'nın etekleri ise yayladır.
Kızılırmak'ın uzunluğu 1355 km'dir. Sivas'taki Kızıl Dağ'dan doğar, Orta Anadolu'da geniş bir yay çizerek Bafra'dan denize dökülür. En çok Nisan ve Temmuz dönemlerinde su taşır.
Kızılırmak'ın denize döküldüğü yerde oluşmuş göller, ırmağın her iki yakasında da yer alır. Batıdaki göl Karaboğaz, doğudaki ise Balık Gölleri'dir. Doğu yakada yer alan göllerin başlıcaları şu göllerdir; Dutdibi, Liman, Hayırlı, Çernek, Uzungöl, Tombul göl, İnce göl. Göllerin çevresi sazlık ve bataklıktır. Ancak ormanlık alanlar da vardır.

İlçede hakim rüzgarlar genellikle mevsimlere göre farklılıklar gösterir. Yaz mevsiminde Karadeniz Bölgesi'nde mevzii yüksek basınç, Anadolu'da ise mevzii bir alçak basınç merkezi meydana gelir. Dolayısıyla Karadeniz'den antisiklon merkezine doğru akan rüzgarlar oluşur ve bunlar Kuzey-Doğu ve Kuzey-Batı rüzgarlarıdır. Kış mevsiminde ise geçici alçak basınç merkezlerinin etkisi altındadır. İlçede güneybatı ve güney yönlerinden esen kuru ve sıcak rüzgarlar, ilçede bulunan nemi azaltır.
İlçenin nem ortalaması %73'tür. Özellikle nisan ve mayıs aylarında bu rakam ortalama %77-79'a ulaşır. Aralık ayında ise %70'e düşer. İlçenin mutlak nemi ise yılda ortalama 5,0 gramdır. Mutlak nem sıcaklıkla doğru orantılı olduğundan yaz aylarında en yüksek değeri bulur.
İlçeye en fazla yağış kasım ayında, en az yağış ise mayıs ayında düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 700 mm civarındadır. Yağmurlu gün sayısı yılda ortalama 100 gündür.

Samsun-Bafra Grubu: Samsun, Maden, Canik, Evkaf, Bafra, Alaçam, Çarşamba, Sinop, Gerze tütünleri bu grubu oluşturur. Bu gruptaki tütünler çok düşük oranda nikotinli, küçük boyutlu, kırmızı, açık kırmızı renkli, ince damarlı, ince nesiçli elastikiyeti, yüksek, tok içimli, tatlı aromatik kokulu tütünlerdir. Yabancı sigara üreticileri sigara harmanlarını ıslah etmek aromatik özelliklerinden dolayı kalitelerini yükseltmek, lüks harmanların nefasetini artırmak, tok içimli çeşitler yapmak maksadıyla bu tütünleri talep etmektedirler.
Özellikle Bafra tütünleri dünyanın en yüksek evsaflı sigara tütünleri olarak devamlı aranmıştır. Küçük boyutları, ince nesiçleri, parlak ve cazip renkleri kendilerine has kokuları, sigara verimleri, tat-lezzet ve içimi itibarıyla eşi bulunmayan tütünler olmuşlardır.
Dünya sigara harmanlarının Samsun-Bafra tütünü ihtiyacına karşılık üretimin az olması ve giderekte azalması bu tütünlerin harmanlarda az kullanılmasına sebep olmuştur. Marmara Bölgesi tütünlerinde olduğu gibi bu tütünlerin üretimi de devamlı düşmektedir. Hükûmetin TEKEL'i kapatmasıyla bölgede tütün üretimi hemen hemen sıfırlanmıştır.

Pide: Kapalı Bafra Pidesi Bafra'nın kendine has yemeğidir. Normal pide hamurundan farklı yapılır.
Nokul: Bafra Nokulu üzümlü, fındıklı, cevizli olarak yapılan bir hamur tatlısıdır. İnce hamurdan, şerbetsiz olarak yapılır.
Kaymaklı Lokum: Manda sütünden elde edilen kaymaktan sadece belirli aylarda yapılır.
Dondurma: özellikle vanilyalı dondurma Bafra'da normalden fazla dövülerek (yaklaşık 8 saat) sarıya yakın bir renk alır.

Karadede Panayırı: 100 yıllık bir geçmişi olan ve her yıl Ağustos ayının son pazar günü Bafra'nın Gökçeağaç Köyü'nde kurulan tarihi panayırdır. Panayıra her yıl binlerce kişi katılmakta, panayır kapsamında konserler, değişik etkinlik ve gösteriler düzenlenmekte ayrıca alış-veriş pazarı kurulmaktadır.
Bafra Karpuz Şenliği: Bafra karpuzunu Türkiye'ye ve tüm dünyaya tanıtmak ve çiftçilerimizi daha iyi ürün elde etmeye teşvik etmek amacıyla kutlanmaktadır. Her yıl Ağustos ayının son haftasında yapılan kutlamalarda konserler, folklor gösterileri, sergiler ve konferans gibi etkinlikler düzenlenir. Bu etkinlikler iki gün sürer. Bafra halkı çoluk çocuk bu etkinliklere katılır. Ancak belediye desteği olmadığı için şenlik düzenlemesi 2014 itibarıyla durdurulmuştur.
Sele-Sepet top Kandil Şenlikleri: Ramazan ayının 15. gecesinde yapılan bir eğlence ve anma şenliğidir.
Neyzen Tevfik Kültür Şenlikleri: İlçenin Kolay Beldesi'nde her yıl Ağustos ayının son haftasında kutlanır. Şenliklerde müzik ve folklor gösterileri, tiyatro faaliyetleri, halk ozanlarından deyişler, sergiler ve diğer etkinlikler yapılmaktadır.
Kapıkaya Fest Doğa ve Spor Festivali: Bafra Kapıkaya Tepesi'nde 5 gün 4 gece süren festival, çeşitli doğa sporlarını aynı ortamda yapma imkânı sunar. Her yıl Temmuz ayında Ulusal ve Uluslararası birçok sporcu ve doğa severi bir araya getirmeyi amaçlayan festival ilk olarak Temmuz 2018'de yapılmıştır.

Günümüze kadar önemini koruyan ve Türk kültürünün vazgeçilmez unsurları olan halı, kilim örücülüğü gibi değerler Bafra'da sürdürülmektedir. Kilim dokumacılığı, hasır ve zembil örücülüğü, yöre hanımlarının yaptığı el işi işlemeler ve oyalar özellikle dağ köylerinde sürdürülen değerlerdir.

Bafra oyun havası

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle 

Basın İlan Kurumu (BİK), 9 Ocak 1961 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan ve 195 sayılı Kanun ile kurulan, resmi ilanların ulusal-yerel basında paylaştırılmasında aracı olan özerk kurum.
Basın İlan Kurumunun temel görevi, kamuya ait resmi ilan ve reklamların süreli yayınlarda ve internet haber sitelerinde yayımlatılmasına aracılık etmektir. Kurumun görevine dair işlemlerinde düzenleyici, denetleyici ve destekleyici fonksiyonları bulunmakta olup, sadece resmi ilan ve reklam yayımlama hakkı bakımından mevzuat düzenlemekte, buna ilişkin denetim yapmakta ve müeyyide uygulayabilmektedir.
Resmi ilan yayımında temel gaye kamuoyunun bilgilendirilmesidir. Kurum, basının desteklenmesine yönelik faaliyetleri kapsamında basın kuruluşları ile basın derneklerine ve basın sendikalarına kredi desteği vermektedir.
Kurumun idari yapısı Genel Kurul, Denetçiler, Yönetim Kurulu, Genel Müdürlük ve şube müdürlüklerinden oluşmaktadır.
Basın, Hükûmet ve Tarafsızlar adıyla nitelenen üç grupta eşit sayıda temsil edilen toplam 42 üyeden oluşan Genel Kurul, resmi ilan ve reklam yayımlayacak gazetelerin ve internet haber sitelerinin taşıması gereken vasıflar ve yerine getirmesi gereken sorumluluklar ile ilan ve reklam yayımına ilişkin usul ve esasları belirlemektedir.
Basın Ahlak Esasları çerçevesinde bir şikâyete dayalı olarak veya resen inceleme yapan Kurum, basın kuruluşlarınca ve internet haber siteleri tarafından basın ahlak esaslarına dair hükümlerin ihlal edildiğini belirlemesi halinde müeyyide uygulamaktadır.
Kurulmasındaki amaç besleme basının oluşmasını engellemek ve yerel basının güçlenmesine olanak tanımaktır. Bunun dışında, ortağı olduğu mevkutelere kredi açmak, basın derneklerine yardımda bulunmak, basın mesleğinde fikren ve bedenen çalışanlara borç vermek, yine bu kişilerden yardıma muhtaç olanlarıyla, ölenlerin yardıma muhtaç ailelerine para yardımı yapmak ve her türlü sosyal girişimde bulunmak da görevleri arasındadır.
Genel Müdürlüğü İstanbul'da olan Basın İlan Kurumu 1 Kasım 2020 tarihinden itibaren 81 ilde faaliyet göstermektedir.

Bath (İngilizcede [ˈbɑːθ] olarak telaffuz edilir), Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Güney Batı bölgesinde bulunan bir kentsel yerleşimdir. Törensel Somerset kontluğunda bulunur. Yerel idare olarak 1996'dan beridir "Bath ve North East Somerset Tek Seviyeli Yerel İdare" merkezidir. Şehir statüsü Kraliçe I. Elizabeth tarafından 1590 yılında verilmiştir.
Şehir ilk olarak Romalılar tarafından Aquae Sulis adında bir kaplıca olarak kurulmuştur. Daha sonra halk arasında İngilizcede banyo, kaplıca anlamına gelen Bath sözcüğünün şehrin adı olarak kullanılması yaygınlaşmıştır.
Şehirde bulunan önemli mimari özellikler taşıyan yapılar arasında Bath Kraliyet Tiyatrosu, Lansdown Crescent, Royal Crescent, The Circus ve Pulteney Köprüsü vardır.
Bath Şehri 1987'den beri UNESCO Dünya Mirası listesi listesinde bulunmaktadır.
2021'de şehir, ünlü maden kaynakları ve 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa hamam kültürünün yükselişine dair mimari tanıklığı ile  "Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri" adı altında ulusötesi UNESCO Dünya Mirası alanının bir parçası oldu.

Bath, Birleşik Krallık'ın başkenti olan Londra'nın 159 km batısındadır. Kent Güney Batı İngiltere bölgesinin merkezi olan Bristol'ün 21 km güneydoğusunda olup bu şehre A4 numaralı anayol ile bağlıdır. En yakın otoyol M4 olup yaklaşık 21 km güneydedir.

2011 nüfusu sayımına göre Bath'ın nüfusu 88,859 kişidir. Birleşik Krallık hükûmeti tarafından düzenlenen 2001 nüfus sayımına göre Bath, Chew Vadisi'ne kadar Bath'ın etrafındaki alanları içeren Kuzey Doğu Somerset bölgesi ile 169.040 kişilik nüfusu sahiptir; ortalama yaş 39,9 (millî ortalama 38,6).
Bath Şehri nüfusunun etnik kökeni, (2001 Nüfus Sayımına'na göre) İngiltere ortalamalarıyla karşılaştırılarak, şöyle verilir:

Bath'ın nüfusunun %71'i kendini Hristiyan olarak tanımlamaktadır; bunun dışında herhangi bir din %0,5'i aşmamaktadır. Bu veriler genelde millî ortalamalar ile karşılaştırılabilir, fakat bu bölgenin nüfusunun %19,5'i oluşturan dinsizlerin sayısı %14,8 olan millî ortalamadan çok daha büyük. Bölge nüfusun %7,4'ü en son 12 ayda kendini "sağlıksız" hissederken bunun millî ortalaması %9,2. Ülke çapında nüfusun %18,2'si bir uzun vadeli hastalıktan muzdariptir; bunun Bath'taki oranı %15,8'dir.

Bath Şehrinde iki üniversite bulunmaktadır:

Bath Üniversitesi 1966'da kurulmuştur. Son istatistiklere göre 3.756'si diploma-üstü çalışma yapan 13.216 öğrencisi bulunmaktadır. "Sunday Times" gazetesi için hazırlanan araştırmalara göre Bath Üniversitesi 2011 yılı için İngiltere'de "Yılın Üniversitesi" olarak ilan edilmiştir.
Bath Spa Üniversitesi: Üniversite statüsünü Ağustos 2005'te almıştır. Daha önce 1898 "Bath Güzel Sanatlar Akademisi" ve 1947'den itibaren "Bath Yüksek Öğretmen Okulu" olarak eğitim sağlamış; 1992'den itibaren yüksek eğitim diplomaları için ders veren ama diplomayı başka üniversite adına veren bir "Bath Yüksek Eğitim Koleji kurumu haline geçmiştir. Son istatistiklere göre 2,605'i diploma-üstü çalışma yapan 4,505 öğrencisi bulunmaktadır.
Şehirde üniversite alt diplomasi, okul sonrası ve meslek eğitimi sağlayan yani "ileri eğitim" veren "City of Bath College" adlı bir eğitim kurumu bulunur.
Şehirde mürebiyyelik ve çocuk bakıcılık öğrenimi için çocuk bakımı eğitimi veren "Norland College" adlı bir eğitim kurumu vardır.
Bath şehrinde 7 tane devlet ikincil eğitimin son sınıfında A-level imtihanlarına ve böylece üniversitelere giriş sağlayan "6. Sınıf Koleji" ismi verilen kurum bulunmaktadır. Ayrıca seçimle öğrenci alan ve paralı özel eğitim veren ve içlerinde son sınıfta A-level imtihanlarına hazırlayan eğitim veren paralı özel okul mevcuttur.
Bath'ta 27 tane devlet ilköğretim okulu bulunur.

Bath'ın iki tane yerli gazetesi vardır: Bath Chronicle ve Bath Times. 1760'tan beri yayımlanan "Bath Chronicle", Eylül 2007'de haftalık gazeteye değişmesine kadar bir günlük gazete idi. Bath Times reklamlara dayanarak bedavaya verilen haftalık gazete. Her iki gazetenin sahibi Northcliffe Media.
Televizyonda Bath, Bristol'dan yayım yapan BBC West ve ITV Wales ve West stüdyoları tarafından hizmet edilir.
Şehre yayım yapan radyo istasyonlarının içinden TotalStar Bath, Heart Bath, Brunel Classic Gold ve Bath Üniversitesi'ne ait olan ve hem kampüste hem de internette mevcut olan 1449AM URB istasyonu.

Bath'ın dört tane resmî kardeş şehir anlaşması vardır:

 Aix-en-Provence, Fransa
 Alkmaar, Hollanda
 Braunschweig, Almanya
 Kaposvár, Macaristan
Bunun dışında Avustralya'daki Manly kasabası ile tarihî bağlantısı ve Japonya'nın Beppu kenti ile iktisadî antlaşması vardır.

Resmî turizm sitesi6 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Curlie'de Bath (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Bayburt, Türkiye'nin Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan ve Çoruh nehri kıyısındaki bir şehirdir. Şehir, Bayburt ilinin de idarî merkezi ve merkez ilçesidir.

Yerleşim tarih boyunca çeşitli yönetimlerin egemenliğinde olmasından ya da birçok halkın yaşamasından kaynaklı çeşitli adlandırmalar almıştır. Bizanslılar dönemindeki kaynaklarda Payper, Paypert ve Babert olarak yerleşimden bahsedilmiştir. Arap kaynaklarında Bâbirt (بابرت) adıyla görülen Orta Çağ dönemi Ermeni kayıtlarında Payberd(Բաբերդ), 1291 yılında II. Mesud adına basılan sikkede Baypırt, Akkoyunlularla ilgili yakın zamanlı yayınlarda Pâpîrt (پاپيرت), yerleşimi gören İtalyan seyyah Marco Polo’nun kitabında Paipurth ve Osmanlılarda Bayburd (بايبورد) şeklinde yerleşim adlandırılmıştır. Berd, Ermenice kale anlamına gelmekle birlikte yerleşimin tam etimolojik anlamı bilinmemektedir. Evliya Çelebi eseri olan seyahatnamesinde tarihi kronolojiyle çok uymayacak şekilde, Akkoyunlu beylerinin Danişmetlilerle birlikte tarihi Horasan bölgesindeki Mahan diyarından Anadolu'da Bayburt dolaylarına geldiklerinde hazine ve maden bularak zenginleştikleri ve eski Türkçede zengin anlamına gelen “bay” oldukları, bunun sonucunda da yerleşime Bay-yurd adını verdiklerini belirtmiştir.

Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan yerleşim, Bizans döneminde Haldia Theması sınırları içerisinde yer almış ve Bayburt kalesi I. Justinianus (527-565) devrinde tahkim edilmiştir. Bizans-Arap mücadelesi sonrasında Pakraduni Hanedanlığı topraklarına katıldı.
Bayburt ve yöresi Türkler'in Anadolu'da ilk yerleştikleri bölgelerdendir. 1054 yılında Tuğrul Bey komutasındaki Selçuklu akınlarına kalmış, ancak şehir merkezi ve kalesi doğrudan kuşatılamadı. 1072 yılında Saltuklu Beyliği tarafından ele geçirildi. Birinci Haçlı Seferi sırasında Bizans Valisi Theodoros Gavras tarafından ele geçirilse de 1098'de Danişmend Gazi'nin oğlu İsmail tarafından Danişmendliler Beyliği hakimiyetine alındı. Danişmendliler Beyliği'nin yıkılmasını müteakip yeniden Saltuklu Beyliği egemenliğine giren yerleşim 1202 yılında beyliğin yıkılmasıyla Anadolu Selçuklu Devleti hakimiyetine girdi. II. Süleyman Şah'ın kardeşi ve Erzurum Meliki olan Muğiseddin Tuğrulşah döneminde Bayburt kalesi önemli bir tamirattan geçirildi. 1202-1230 arasında Erzurum Meliki olan Muğiseddin Tuğrulşah ve oğullarının hakimiyetinde olan yerleşim 1230 yılında Sultan Alaaddin Keykubat tarafından tekrar Selçuklu denetimine alındı.
1243 Kösedağ Muharebesi sonrasında Moğol baskısını yaşasa da Selçuklu hakimiyetinde kalan yerleşim 1308 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla İlhanlı valilerinin egemenliği altına girdi. İlhanlılar devrinde Tebriz-Trabzon İpek Yolu üzerinde bulunması sayesinde ticari ve ekonomik yönden oldukça zenginleşti. Bu dönemde Ceneviz ve Venedik ticaret kervanlarının güzergahında bulunan yerleşim, ünlü seyyah Marco Polo tarafından da ziyaret edilmiştir. İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın 1334 yılında ani ölümünden sonra yaşanan iç karışıklık esnasında İlhanlı komutanlarından Alaeddin Eretna tarafından yeni kurduğu Eretna Beyliği topraklarına katıldı. Erzincan beyliğiyle yaşanan mücadeleler neticesinde Erzincan Beyliği hakimiyetine giren yerleşim, Kadı Burhâneddin'in Erzincan Beyi Mutahharten üzerine 1395 yılında yaptığı sefer sırasında Akkoyunlu beylerinden Kutlu Bey oğlu Ahmed Bey'in yardımıyla ele geçirilmiş ve Kadı Burhâneddin tarafından da ikta olarak Ahmed Bey'e verilmiştir. Çok kısa süren Karakoyunlu hâkimiyetinden sonra yerleşim 1501 yılına kadar Oğuzların Bayındır boyu'na mensup Akkoyunlular'ın denetiminde kaldı. Bu dönem, şehrin demografik ve kültürel Oğuz-Bayındır karakterinin pekiştiği ana süreç oldu. Bu tarihte Safeviler tarihinde ele geçirilen Bayburt, 1514 yılı Ekim'inde Bıyıklı Mehmed Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı'nın ilk dönemlerinde Safevi sınırına yakın bir kaleye sahip olması nedeniyle stratejik önemi bulunan yerleşim Erzurum Eyaletinin sancağı konumundaydı. Bununla birlikte Erzurum savaşlar nedeniyle harap ve boş olduğundan 1534 yılına kadar Bayburt, eyaletin merkez sancağı ve beylerbeylerinin ikametgâhı konumundaydı. 1553 yılında Şah Tahmasb komutasındaki Safevi akınlarında şehir başarıyla savunuldu. İlerleyen yıllarda bazen sancak bazen de paşa sancağının bir kazası konumundaydı.
Osmanlı döneminin ilk yıllarında Gayrimüslim nüfusun fazla olduğu şehirde, 17. yüzyıldan itibaren Müslüman nüfusun oranı artmıştır. 1642 yılı avarız defterine göre şehirde 6 mahalle ve 12 adette cemaate bağlı birim bulunmakta olup, avarız vergisi kaydı tutulan 475 Müslüman, 247 Hristiyan hane ile 78 askeri görevli mevcuttur. Bayburt ilerleyen yıllarda ticari hayatı önemini korumakla birlikte önemi azalmaya başlamıştır.
Evliya Çelebi 1647 yılında şehri ziyareti sırasında burada her pazar günü Kadızâde Mehmed Bey Camii önünde kurulan pazarda 5-10 bin kişinin alışveriş ettiğini, 300 dükkân ve bir bedestenin bulunduğunu, kıymetli seccade ve kilimlerin başka yerlere ihraç edildiğini belirtir. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında 19 Temmuz 1829'da Bayburt Rusların eline geçti.
Birkaç aylık kısa Rus egemenliği, Edirne Antlaşması uyarınca son buldu. Ancak Rus güçleri geri çekilirken şehirde ve kalede önemli tahribat yaşandı. Avrupalı seyyahların anlatılarında, yaşanan bu tahribat nedeniyle şehrin yarısının tahrip olduğu, yoksulluk ve sefalet içerisinde bir şehir olarak görülmektedir. 1845 yılı Bayburt Temettuat defterine göre şehirde; 9 mahallede (Cami-i Kebir, Fettahan, Uzunkadı, Ahmed-i Zencani, Kadızade, Kaleardı, Veysel Efendi, Tuzcuzade, Karasakal) 261 hane yaşamaktaydı. Ancak bununla birlikte yakın zamanlardaki doğum-ölüm belgelerinde Zahid Efendi, Şeyh Hayran, Şingah ve Veli Şaban olmak üzere 4 mahalleden daha bahsedilebilmektedir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı'nın doğudaki toprak kayıplarının neticesinde sancak statüsüne çıkarılmışsa da 1888'de tekrar kaza statüsüne getirildi. Erzurum Sıhhiye Müfettişi Doktor Şerif Bey tarafından 1913 yılında hazırlanan rapora göre; kaza merkezinde 8.184'ü Müslüman ve 1.915'i Ermeni olmak üzere 10.099 kişi yaşamaktaydı. Bina olarak ise Bayburt merkezde hükûmet konağı, belediye binası, redif dairesi, 1 rüşdiye, 4 iptidaiye (ilkokul), 1 inas ibtidaisi, 2 Ermeni iptidaisi (ilkokul), telgrafhane, 3 hamam, 500 dükkân ve mağaza, 50 kahve, 10 han, 3 otel, 4 meyhane, 13 değirmen, 25 fırın, 1 mezbaha, 1 debbağhane (tabakhane), 1 sabunhane, 1 mumhane, 7 cami, 3 mescit, 12 medrese ve 2 kilise ve 2.183 ev bulunmaktaydı.
I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı güçlerinin çekilmesiyle 16 Temmuz 1916'da Bayburt şehri yeniden Rus işgaline uğradı. Rus işgalinden önce şehrin Müslüman ahalisinin de önemli kısmı güvenli gördükleri bölgelere doğru çekilmişti. 18 Aralık 1917'de imzalanan Erzincan Mütarekesi sonucu Rus güçlerinin 21 Şubat 1918 tarihinde çekilmesiyle Bayburt yeniden Osmanlı hâkimiyetine katıldı. Rus işgali ve sonrasında otorite boşluğundan faydalanan bazı Ermeniler ve Rumlardan oluşan çetelerin faaliyetleri sonucu şehirdeki Müslüman halkın bir kısmı öldürülmüş, yaşananlar esnasında binaların çoğu da hasar görmüştür.
1927'ye kadar Erzurum'a bağlı olan Bayburt, bu tarihte Gümüşhane'ye bağlı bir ilçe oldu. 21.06.1989 tarihinde Bayburt ilinin kurulmasıyla da ilin merkez ilçesi oldu.
Toponimi ve etnografya çalışmaları; Bayburt ve çevresinin demografik yapısının iki ana Türk zümresinin birleşimiyle oluştuğunu göstermektedir. Şehrin ana nüfus gövdesini oluşturan Oğuzların Bayındır boyu unsurlarına, tarihsel süreçte Kafkasya üzerinden güneye inen Kıpçak Türkleri dahil olmuştur. Bu Kıpçak unsur Bayburt'a Oğuz Türklerinin aksine Horasan bölgesinden değil, Kafkasya'dan inmişlerdir. Bu yoğun Kıpçak bakiyesine Bayburt'tan başka Gümüşhane ve Yusufeli'nde de rastlanır.

Bayburt yüzölçümü ve nüfusu itibarıyla Türkiye'nin en küçük illerinden biridir. Yüzölçümü bakımından 81 il içerisinde 74. sıradadır. Doğu Karadeniz sıradağlarının hemen güneyindeki Çoruh vadisinde yer alır. Kuzeyde Trabzon ve Rize ile doğuda Erzurum güneyde Erzincan ve batıda Gümüşhane illeri ile komşudur. Merkez ilçenin yüzölçümü 2.705 km²dir.
Bayburt'un engebeli arazisinin jeolojik yapısı oldukça karışıktır. Kuzeyde ve doğuda Soğanlı dağlarının güney kesimlerindeki küçük alanlarda bol fosil bulunmaktadır. İlin yer altı zenginlikleri arasında gümüş, bakır, kurşun, çinko karışımı damarlar ile linyit rezervleri bulunmaktadır.
İlin toplam alanının %45'i dağlardan oluşur. Bayburt'u Karadeniz'den ayıran sıradağlar batıdan doğuya sırayla Zülfe (2750 m) Kemer (2856 m) Soğanlı (2750 m), Haldizen (3000 m), Kırklar (3350 m) dağları. Güneyde sıralanan dağlar ise Çavuşkıran (2850 m), Kop (2600 m), Çoşan (2963 m), Sarıhan (2400 m), Otlukbeli (2520 m) ve Pulur (2300 m) dağlarıdır.
İki dağ silsilesinin arasında Çoruh Nehri akmaktadır. Çoruh'un ana kaynağı Mescit Dağı'ndan gelmektedir. Nehir il sınırlarına Güneydoğudan girmektedir. Bu ana kol Masat vadisinde Maden bucağı yakınlarında Kop suyu ile birleşir. Irmak burada geniş bir alana yayılmış olup, Bayburt ovasının oluşumuna ve taşıdığı alüvyonlarla sulu tarıma olanak sağlar. Bayburt'tan geçmeden önce civarındaki birçok derenin de suyunu topladığından şehrin içinden oldukça coşkulu bir biçimde akar. Kale tepesi ile Duduzar tepesi arasında derin bir vadi oluşturduktan sonra Kale ardından yine düz bir biçimde devam eder. Düzeker ovasında ırmağın diğer önemli bir yan kolu olan Değirmencik suyunu alır. Daha sonra dirsek yaparak Çoruh ırmağı derin Çoruh vadisine girer. Doğuya doğru akışına devam ederek ili terk eder.
Dağlarla çevrelenen ve ortasında akan Çoruh Irmağı'nın kollarıyla parçalanan Bayburt Ovası yaklaşık 900 km²'dir ve dört önemli bölümden meydana gelir. Batıda yer alan Mormuş Düzlüğü, kuzeyde Aydıntepe Ovası, kuzeydoğuda Değirmencik kesiminde yer alan Düzeker Ovası ve güneydoğu bölümünde Keçevi Düzü; 1.500–1.700 m arasında yüksekliklere sahip ovalardır. İl merkezinin denizden yüksekliği ise ortalama 1.550 metredir.

Ekonomik hayat, tarihi gelişim içinde çok fazla deği

Flavius Belisarius (Yunanca: Φλάβιος Βελισάριος; 505 – Mart 565), İmparator I. Justinianus döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkomutanı (Magister Militum) olan Bizans generaliydi. Döneminin en önemli askeri liderlerinden biri olarak kabul edilir. İmparatorluk adına yürütülen büyük seferlerde görev almış; Kuzey Afrika’daki Vandallar Savaşı, İtalya’daki Gotlar Savaşı (535-554) ve doğu sınırındaki Sasani savaşlarında önemli rol oynamıştır.

Bilinen ilk büyük komutanlık başarısı, 530 yılında Sasani İmparatorluğu'na karşı kazanılan Dara Muharebesi olmuştur. Ertesi yıl Callinicum Muharebesi'nde yenilgi alsa da askeri kariyeri devam etmiştir.
532 yılında çıkan Nika Ayaklanması sırasında isyanın bastırılmasında kritik rol oynamıştır. Hipodrom çevresinde gerçekleştirilen müdahalede isyan ağır şekilde bastırılmış ve büyük can kayıpları yaşanmıştır.
533 yılında Kuzey Afrika’ya gönderilerek Vandal Krallığı'na karşı sefer düzenlemiş ve kısa sürede krallığı yıkarak bölgeyi Bizans kontrolüne almıştır.
535 yılında İtalya'daki Ostrogotlar Krallığı'na karşı Gotlar Savaşı (535-554) başlatılmış ve Belisarius Sicilya'dan ilerleyerek Roma’yı ele geçirmiştir. 537-538 yıllarında Roma kuşatmasını başarıyla savunmuştur. Daha sonra Ravenna'nın düşmesiyle Ostrogot Krallığı büyük ölçüde çöküş sürecine girmiştir. Ancak İmparator I. Justinianus'un desteğinin azalması nedeniyle siyasi olarak geri planda kalmıştır.
Daha sonraki yıllarda sınırlı kaynaklarla yeniden görevlendirilmiş ve Bizans sınırlarını tehdit eden Hun ve diğer akıncı gruplara karşı savunma görevlerinde bulunmuştur.
Bazı geç dönem kaynaklarında, son yıllarını siyasi gözden düşmüş ve kısmen yoksulluk içinde geçirdiği aktarılır; ancak bu bilgiler özellikle Procopius’un tartışmalı anlatılarına dayanmaktadır.
Belisarius, askeri dehası, küçük kuvvetlerle büyük başarılar elde etmesi ve savunma odaklı taktikleriyle Bizans askeri tarihinin en önemli komutanlarından biri olarak kabul edilir.

Mardi, Herman Melville romanı (1849)
Count Belisarius, Robert Graves romanı (1938)
Konstantiniyye Oteli, Zülfü Livaneli romanı (2015)
Total War: Attila adlı bilgisayar oyununun "The Last Roman" adlı ek paketi (2015)
İranlı müzisyen Farya Faraji'nin "Belisarius" adlı eseri (2023)

Procopius

Prokopius (Çev.: Orhan Duru) (2009, yeni baskı 2011), Bizans'ın Gizli Tarihi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. ISBN 9944884549
Prokopius, De Bellis (Savaşlar Tarihi) (özgün metin), 6. yüzyıl Bizans birincil kaynağı
J. B. Bury (1923) History of the Later Roman Empire [1] 2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)
Boss, R.; Chapman, P.; Garriock (1993) Justinian's War: Belisarius, Narses and the Reconquest of the West, Montvert Publications, ISBN 1-874101-01-9
Downey, Glanville (1960) Belisarius: Young General of Byzantium, Dutton
Grant, Percy Stickney (1907) The Search of Belisarius: A Byzantine Legend, Brentano's
Gibbon, Edward (1776–1789) The History of the Decline and Fall of the Roman Empire Chapter 41
Stanhope, Philip Henry (Lord Mahon) (1848; rev. ed. 2006) The Life of Belisarius, Evolution Publishing, ISBN 1-889758-67-1
Brunius, Teddy (1971) The Letter of Belisarius, Ekdosis Ellēnikēs Etaireias Aisthētikēs

Beş İmparator Yılı adını, 193'e isnat edilen, Roma imparatoru unvanına talip 5 kişiden alır.
193 yılı, 31 Aralık 192 tarihinde İmparator Commodus'un öldürülmesiyle başladı. Ardından Şehir Valisi Pertinax 1 Ocak 193'te İmparator oldu. Pertinax 28 Mart193'te Praetorian muhafızları tarafından bir suikastla öldürülünce yerine İmparatorluk unvanı için Titus Flavius Sulpicianus'la (aynı zamanda Pertinax'ın kayınpederi ve yeni şehir valisi) girdiği açık artırmayı kazanan Didius Julianus geçti. Flavius Sulpicianus her askere sadakatları için 20.000 sestertii teklif etmiş olup(yıllık gelirlerinin 8 katı) bu miktar aynı zamanda 161'de Marcus Aurelius'un tarafından güvenliğinin sağlanması için verilen paraya eşittir. Aynı şekilde Didius Julianus mezatı kazanabilmek için teklifini her asker için 25,000 sestertii'ye çıkarmış ve Senato tarafından 28 Mart'ta İmparator ilan edilmiştir.
Bununla beraber, üç göze çarpan Romalı daha taht için meydan okudu, bunlar; Suriye'de Imag Pescennius Niger, Büyük Britanya'da Clodius Albinus ve Pannonia'da Septimius Severus. Septimius Severus Didius Julianus'u yerinden etmek için Roma'ya doğru harekete geçti ve 1 Haziran 193'te başını kesti, ardından Praetorian muhafızları işten çıkardı ve Pertinax'ı öldüren askerleri idam etti. Gücünü takviye eden Septimius Severus, Pescennius Niger'i 193'te önce Cyzicus Savaşı'nda ardından da Nicea Savaşı'nda yendi ve son olarak 194 İssos Savaşı'nda kesin bir bozguna uğrattı. Clodius Albinus başlangıçta kendisini halef göstereceğini düşündüğü Septimius Severus'u desteklemesine rağmen Severus'un niyetinin başka olduğunu anlaması üzerine 195'te kendisini imparator ilan etti ancak Septimius Severus tarafından 19 Şubat 197'de Lugdunum Muharebesi'nde bozguna uğratıldı.

Pertinax6 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., De Imperatoribus Romanis
Didius Julianus 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., De Imperatoribus Romanis
Septimius Severus26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., De Imperatoribus Romanis
Pertinax21 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Livius
Didius Julianus 24 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Livius

Bu ekümenik konsil, tüm Hristiyan âlemini temsil eden bir meclis aracılığıyla Kilise içinde uzlaşma sağlama çabalarının ilk örneklerinden biriydi. Córdobalı Hosius'un müzakerelere başkanlık etmiş olması muhtemeldir. Konsilin başlıca başarıları, Tanrı'nın Oğlu'nun ilahi tabiatına ve Baba Tanrı ile olan ilişkisine dair Kristolojik meselenin çözüme kavuşturulması, İznik İkrarı'nın (İman Açıklamasının) ilk kısmının oluşturulması, Paskalya tarihinin değişmez şekilde kutlanmasını zorunlu kılması ve erken dönem kilise hukukunun ilan edilmesidir.SEC, ss. 44–94

İznik Konsili'nin toplanmasına sebep olan ana etken, İskenderiye ruhbanları arasında İsa'nın doğası, kökeni ve Baba Tanrı ile olan ilişkisine dair teolojik tartışmalardı. Uzmanlar, bu tartışmanın 318 ile 322 yılları arasında başlamış olabileceğini öne sürmektedir. Tartışmanın asıl kaynağı kesin olarak bilinmemekle birlikte, ana figürler Başpiskopos İskenderiyeli Aleksandros ve Presbüteros Arius idi. Arius'un öğretilerinin bir kısmını, kendi yazılarından elimizde kalan birkaç parçadan bilsek de, çoğunluğunu rakiplerinden, özellikle Aleksandros ve İskenderiyeli Athanasius'tan öğreniyoruz. Arius, Aleksandros'un kristoloji konusundaki öğretilerini eleştiriyordu. Aleksandros, İsa'nın ezelden beri Baba'dan meydana gelmiş Oğul Tanrı olduğunu savunurken; Arius ve takipçileri, yalnızca Baba'nın sonsuz olduğunu, Oğul'un Baba'dan doğduğunu veya yaratıldığını, dolayısıyla bir başlangıç noktasına sahip olup Baba'ya tabi olduğunu öğretiyordu. Arius, Aleksandros'u, Sabellius'un öğretilerinin bir takipçisi olmakla suçluyordu. Sabellius, o dönemde Doğu'da genel olarak kabul edilenin aksine, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un tek bir kişi olduğunu savunuyordu. Aleksandros, Mısır ve Libya'daki piskoposları bir araya getirerek bir konsil topladı ve bu konsilde Aleksandros'un görüşü benimsendi. Ancak Arius, konsilin kararlarını kabul etmeyi reddetti ve bunun sonucunda Aleksandros tarafından, bazı takipçileriyle birlikte, aforoz edilerek İskenderiye'den sürüldü.
Bunun ardından Arius, Roma İmparatorluğu'nun doğusundaki kiliselerde dolaşarak görüşünü yaymaya ve destek toplamak için piskoposlara mektuplar yazmaya başladı. Arius'un destekçileri arasında Nikomediyalı Eusebius ve Sezariyeli Eusebius bulunuyordu; bu piskoposlar, Arius'un görüşlerini ve İskenderiye Kilisesi'ne dönüşünü savunuyorlardı. Aleksandros da mektuplar yazarak kendi görüşünü savunmaya devam etti.
Aleksandros ve Arius arasındaki teolojik tartışmaya paralel olarak, İskenderiye Kilisesi'nde Meletian Şizmi ortaya çıktı. Likopolis Piskoposu Meletius, Diocletianus zulmü sırasında hapsedilen İskenderiyeli I. Petros'un temsilcisi olarak görev yaptı. Ancak Petros'un 311'deki ölümünün ardından, ruhban kutsama yetkisini kullanmaya devam etti ve Petros'un yerine geçen Achillas ile Aleksandros'un otoritelerini tanımayı reddetti.

324 yılında Doğu Roma İmparatoru Konstantin, Batı Roma İmparatoru Licinius'u mağlup ederek Roma İmparatorluğu'nun tek hükümdarı oldu. Bu dönemde, muhtemelen Nikomediyalı Eusebius'tan, Aleksandros ve Arius arasındaki tartışmadan haberdar oldu.  Konstantin, Kilise içindeki bu anlaşmazlığın çözülmesi için birkaç mektup yazdı. Bu, Konstantin'in Kilise'deki tartışmalara ilk müdahalesi değildi. Daha önce, Kuzey Afrika'daki Donatist şizmini çözmeye çalışmıştı. Önce Roma Piskoposu Miltiades’i anlaşmazlığı dinlemesi için görevlendirdi ve “Hiçbir yerde, hiçbir türden hiçbir şizm veya ayrılığın kalmasını istemiyorum.” diyerek Arles Konsili'ni topladı.
Konstantin'in mektupları, vekili olarak Piskopos Cordubalı Hosius tarafından İskenderiye'ye götürüldü. Hosius, sonrasında Paskalya tarihini kararlaştırmaya yönelik bir konsil yönetti ve ardından Doğu piskoposlarını Antakya'ya çağırdı.
Bu konsil, Aleksandros'un görüşünü destekledi ve Oğul'un "yokluktan doğmadığı, fakat Baba'dan doğduğu; yaratılmadığı, fakat orijinal kalıp olduğu" yönünde bir inanç bildirgesi yayımladı. Ayrıca Arius'a karşı aforozlar da ekledi. Caesarealı Eusebius ise Baba ve Oğul'un farklı doğalara sahip olduğunu söylediği için geçici olarak aforoz edildi.
Sonrasında piskoposlar, ya kendi teşvikleriyle ya da Konstantin'in emriyle, "büyük ve hiyerarşik konsil" için Asia Minor'da, Ankara'da toplandılar. Ancak daha sonra Konstantin, konsili Nikomedia'daki başkentine yakın olması sebebiyle, hem kendisinin kolayca ulaşabileceği hem de imparatorluğun her yanından piskoposların rahatça gelebileceği Bitinya'daki İznik'e taşıdı. Ayrıca imparator, yönetiminin 20. yılı için İznik'te bir kutlama planlamıştı.

Konsil için gerekenler, piskoposların yolculukları da hesaba katılarak, İmparatorluk hazinesinden karşılandı. Antakyalı Athanasius'un verdiği geleneksel olarak kabul gören 318 kişilik bilgiye dayanarak, çağdaş raporlar katılımcı sayısının 250 ile 300 arasında olduğunu gösteriyor. 318 aynı zamanda Yaratılış Kitabı'na göre İbrahim'in ev halkının sayısıydı. Konsilin son kararını imzalayan kişiler olarak 200-220 isim yazıyor. Her piskoposun presbiteroslarını ve diyakozlarını da hesaba katarsak, toplam katılım 1200 ile 1900 arasında oluyor. Yirmi tane Mısır ve Libya'dan, elli tane Filistin ve Suriye'den ve yüzden fazla Asia Minor'dan olacak şekilde katılımcıların çoğu doğuluydu. İran ve İskitya'dan birer piskopos vardı. Batıdan katılanlar ise Hosius, Kartacalı Caecilianus, Dieli Nicasius, Calabrialı Markos, Pannonialı Domnus, Victor ve Vicentius ile Roma piskoposu Silvester'i temsilen iki presbiterosdu. Doğu piskoposlarından Arius'un ana destekçileri Nikomedialı Eusebius, Caesarealı Eusebius, Efesoslu Menophantus, Scythopolisli Patrophilus, Neroniaslı Narcissus, Marmarikeli Theonas, Ptolemaisli Secundus ve İznikli Theognis idi. Ana Arius karşıtları ise İskenderiyeli Aleksandros, Antakyalı Eustathius, Ankaralı Markellos ve Yeruşalimli Makarios'du.
Konsil, İznik'in İmparatorluk sarayında gerçekleşti. Caesarealı Eusebius'un tanımına göre piskoposlar, yüksek ihtimalle dikdörtgen bir bazilikada toplandılar.

Konstantin, piskoposların gelişinin ardından konsili resmi girişle açtı. Eusebius, onu "Tıpkı Tanrı'nın göksel melekleri gibi, parlak pelerini ışık hüzmeleri gibi parlayarak, mor bir elbisenin ateşli ışığıyla aydınlanıyordu ve altın ve değerli taşların göz kamaştırıcı parlaklığıyla süslenmişti." diyerek betimliyor. Sonrasında katılımcıların çoğunun bildiği Grekçe yerine Latince kullanarak bir açılış konuşması yaptı. 5. yüzyıl kilise tarihçisi Sokrates Skolastikus, açılış tarihi olarak 20 Mayıs 325'i veriyor; ancak haziranın sonlarında da olabilir.
Yüksek olasılıkla Konstantin'in temsilcisi olarak Hosius konsile liderlik etti. Konstantin de tartışmalara (Grekçe olarak) katıldı ancak bir piskopos olmadığı için kendisini oy verenlerden biri olarak görmedi. Sonraki konsillerin aksine İznik Konsili'nde detaylı bir "acta" olmadığı için konsildeki tartışmaların kesin sırası belirlenememektedir. O dönemin kilise konsillerinin modeli Roma Senatosu'ndan alınmıştır. Yani yöneten kişi yüksek derecede kontrole sahiptir ve katılımcılar hiyerarşiye bağlı olarak sırayla konuşurlar. Muhtemelen tartışılan ilk konu, Caesarealı Eusebius ve diğer piskoposların Antakya'daki aforozlarıydı, çünkü konsilin devamına katılıp katılamayacaklarını bu belirleyecekti. Eusebius'a göre onun iman açıklaması kabul edildi ve kendisi geri alındı. Antakyalı Eustathius'un bir kaydı, Eusebius isimli birinin iman açıklamasının konsil tarafından reddedildiğini söylüyor, ancak bu muhtemelen Nikomedialı Eusebius'unki idi.
Eski ikrarlara bakılarak bir iman ikrarı taslağı oluşturuldu (muhtemelen daha küçük bir topluluk tarafından) ve her bölümü konsil tarafından tartışıldı. İkrarın son halini kabul eden piskoposların sayısı büyük bir çoğunluktu; ancak, iki piskopos bu ikrarı kabul etmedi. Ariusçu konusunun yanı sıra konsil aynı zamanda Paskalyanın tarihini hesaplama konusunu da ele aldı ve bazı Doğu piskoposlarının karşı çıkmalarına rağmen Roma ve İskenderiye metodunu kabul etti. Piskoposlar ayrıca Meletian şizmi konusunda da bir karara vardılar ve 20 kanon çıkardılar. Konsil, temmuzun ilk aylarında kapandı. Piskoposlar, Konstantin'in yönetiminin 25 Temmuz'daki 20. yıldönümü kutlamalarına davet edildiler. Hem piskoposlar hem de imparator, konsilin kararlarının imparatorluk boyunca yayılmasını isteyen mektuplar yazdılar. Bu mektuplar, kilise içindeki birliği ve konsilin kararlarının etkinliğini sağlama amacı taşıyordu.

Birinci İznik Konsili, Kilise'nin ilk ekümenik konsiliydi. İznik, "teorik olarak olsa bile Roma İmparatorluğu'nun her yerindeki kiliselerin temsil edildiği, bütün kilisenin genel olarak çağrıldığı ve toplandığı ilk girişimdi."
Grekçe'den gelen (Antik Yunanca οἰκουμένη oikouménē, kelime anlamıyla "yaşanılan yer") "ekümenik", "dünya çapında" anlamına gelir, ancak genellikle bilinen yaşanılan Dünya ile sınırlandırılır ve bu dönemde Roma İmparatorluğu ile neredeyse eş anlamlıdır. Terimin bir konsil için en erken kullanımı, Eusebius'un Konstantin'in Hayatı adlı eserinden, 338 civarından kalmıştır ve burada "Ekümenik konsil çağırdı" (σύνοδον οἰκουμενικὴν συνεκρότει, sýnodon oikoumenikḕn synekrótei) ifadesi yer alır. Ayrıca, Papa Damasus I ve Latin piskoposlara 382 yılında Birinci Konstantinopolis Konsili'nden gönderilen mektup da bu terimi içerir.
Kilisede bir karara varmak amacıyla bütün Hristiyan dünyasını temsilen bir heyetin ilk defa toplanmasıyla tarihi bir öneme sahip olan bu konsil, Kristoloji'nin teknik yönlerinin tartışıldığı ilk olay olmuştur. Genel ikrar ve kanonların kabul edilmesi için bir başlangıç yapılmıştır. Bu konsil, genel olarak Hristiyan tarihinde yedi ekümenik konsilin dönemi için bir başlangıç olarak kabul edilir.

Konsil, Hristiyan inancının bir özeti niteliğinde bir iman ikrarı oluşturdu. Pek çok ikrar zaten mevcuttu ve bunların çoğu, Arius dahil pek çok konsil üyesine uygundu. En erken zamanlardan beri, pek çok ikrar Hristiyanları tanımlamak, ayırmak ve tanıtmak için hizmet etmiştir, özellikle vaftiz sırasında. Örnek olarak, Roma'da özellikle Lent ve Paskalya dönemlerinde Havarileri

Bizans ipeği, Bizans İmparatorluğu'nda (Byzantium) dördüncü yüzyıldan 1453'teki İstanbul'un Fethi'ne kadar dokunan ipektir.
Bizans başkenti Konstantinopolis, avrupa'da ilk önemli ipek dokuma merkezidir. İpek, Bizans ekonomisinde en önemli emtialardan biridir ve devlet tarafından hem ödeme hem de dimlomasi amaçlı kullanılmıştır. Ham ipek, Çin'den getirilirdi ve kaliteli kumaş haline getirilip, yüksek fiyatla dünyaya satılırdı. Sonraları, ipek böceği yumurtaları Bizans'a kaçırıldı ve ipek ticaretinin önemi kademeli olarak azaldı. I. Justinianus'un hükümdarlığından sonra ipek üretim ve ticareti imparatorluk tekeli haline geldi, sadece imparatorluk fabrikalarında üretildi ve yetkili alıcılara satıldı.
Bizans ipekleri, parlak renkleri, altın ipliği kullanımı ve dokuma tezgâhında dokunmuş kumaştaki nakışın resimsel karmaşıklığına yaklaşan çetrefilli tasarımlar için önemlidir. 12. yüzyılda İtalyan ipek dokuma endüstrisinin kurulmasına ve Dördüncü Haçlı Seferi (1204) ile Bizans İmparatorluğu'nun fethi ve parçalanmasına kadar, Bizans, Erken Orta Çağ boyunca Avrupa'da ipek üretimine hakim oldu.

Roma İmparatorluğu döneminde, ipek tekstili, Asya'dan İpek Yolu üzerinden Han Çin'den, Part İmparatorluğu ve sonraları Sasani İmparatorluğu'nu geçerek Suriye'deki ticaret merkezlerine gelerek Batı'ya karayoluyla ulaşırdı. Ham ipek, ipek iplik ve bitmiş kumaşların ithalatları kaydedilmiştir ancak İpek böceğinden bu tekstillerin üretim teknikleri, Bizans İmparatoru I. Justinianus'a (482-565 arası hükümdar) kadar Çinliler tarafından dikkatle korunan bir sırrı olarak kaldı. 553-54'te ipekböceği yumurtaları Orta Asya'dan kaçırıldı, Bizans ipek dokumacılığı endüstrisinin çiçek açması için ortam oluşturdu.
Nasturi Hristiyan keşişler tarafından Çin'den ipekböcek yumurtalarını kaçırdıktan kısa bir süre sonra, 6. yüzyıl Bizans tarihçisi Menander Protektor, Soğdianalıların Bizans İmparatorluğu'yla doğrudan Çin ipek ticareti yapma girişiminde bulunduğunu yazar. Ak Hun İmparatorluğu'nu yenmek için Sasani hükümdarı I. Hüsrev ile bir ittifak kurduktan sonra, Göktürk Kağanlığı'nın hükümdarı İstemi Yabgu'ya, Soğdianalı tacirler Bizanslılar ile ticaret yapmak için Pers ülkesinde seyahat etme ayrıcalığı kazanma taleplerinin Sasani kralı tarafından dinlenmesi için yanaştılar. İstemi Yabgu ilk önce talebi reddetti ancak ikincisinde Soğdiana elçisi heyetini Sasani kralına göndermeyi onayladı, elçiliğin üyeleri zehirlenerek öldü. Soğdianalı diplomat Maniah, İstemi Yabgu'yu Konstantinopolis'e doğrudan elçi göndermek konusunda ikna etti, elçi heyeti 568 yılında ulaştı, Bizans hükümdarı II. Justinus'a sadece hediye olarak ipek değil ama Sasanilere karşı ittifak önerdi. II. Justinus mutabık kaldı ve Soğdianalılar tarafından istenen doğrudan ipek ticaretini sağlama almak için Göktürk Kağanlığı'na elçi heyeti gönderdi. Bununla birlikte, 6. yüzyıldan başlayarak Bizans ipekli üretimi yapılsa bile, Çin çeşitleri hala daha iyi kalitede kabul edildi, birçok farklı arkeolojik sitelerde bulunan diğer Bizans sikkeleri yanında Sui Hanedanı  (MS 581-618) dönemine ait ve 1953 yılında Şansi eyaletinde bulunan Çin mezarında bulunan II. Justinus saltanatı sırasında basılan bir Bizans solidus sikkenin keşfiyle bu gerçeğin belki de altı çizilmiştir. Çin tarihlerine göre, Çin'de daha eski bir Roma diplomatik geleneğini sürdüren Bizanslılar (yani "Fu-lin"), Çin Tang Hanedanı sarayına (MS 618-907) birçok kez ve bir seferinde Song Hanedanı'na (960-1279) büyükelçiler gönderdip cam eşyaları gibi egzotik hediyeler sunarken Çin ipeği ticaretine sürekli bir ilgi göstermişlerdir. 7. yüzyıl Bizans tarihçisi Teofilakt Simokata, Çin'in tasviri, coğrafyası, Sui Hanedanı'nın (581-618) ülkeyi yeniden birleşmesi hakkında oldukça doğru bir tasvir sağlamıştır ve hatta, muhtemelen İmparator Taizong (626-649 arası hükümdar) isminden aynı zamanda türetilmiş, hükümdarlarını "Göklerin oğlu" anlamında Taisson olarak isimlendirmiştir. Dönemin Çin kaynakları, yani Tang'ın Eski ve Yeni Kitabı, Konstantinopolis şehrininin I. Muaviye (Emevîler'in kurucusu) tarafından nasıl kuşatıldığını ve daha sonradan nasıl haraca bağlandığını tasvir eder.
Yeni tezgâh çeşitleri ve dokuma teknikleri de bir rol oynamıştır. Düz-dokuma veya çizgili ipekler Roma dünyasında dolaşıma girmişti ve desenli damasko ipek kumaş giderek daha karmaşık geometrik desenler ile 3. yüzyıl ortalarından itibaren göründü. Atkı yüzlü bileşik dikişler 600'ün sonra olmayan zamanlarda geliştirildi ve ertesi birkaç yüzyılda Bizans ipekleri için polikrom (çok renkli) bileşik dikişler standart dokuma haline geldi. Tek renk pahalı kumaşlar, 1000 civarında, hem Bizans hem de İslam dokuma merkezlerinde moda oldu; bu kumaş desenleri oluşturmak için renk yerine zıt renk malzemelerinden yararlanılıyordu. Az sayıda kanaviçe dokuma Bizans ipeği de günümüze ulaşmıştır.

Pahalı Sur moru ile Kumaş boyamaya ilişkin yönetmelikler yıllar boyu değişiyordu, ancak bu renklerle boyanmış olan bezler genellikle belirli sınıflarla sınırlıydı ve diplomatik hediyelerde kullanılıyordu. Bizans ipek atölyelerinde kullanılan diğer boyalar, boya otu, kırmız, indigo, muhabbet çiçeği ve bakkam ağacıdır. Altın iplik, ipek çekirdeğin etrafına sarılı gümüş-kaplama şeritlerle yapıldı.
Figürlü (desenli) 6. (ve muhtemelen 5.) yüzyılın Bizans ipekleri, iki atkı renginde çalışan kalpler, svastikalar, palmetler ve yapraklar gibi küçük motiflerin genel tasarımlarını gösterir. Daha sonra, tanınabilir bitki motifleri (lotus yaprakları ve çiçekler gibi) ve insan figürleri görünür. Günümüze ulaşan tekstil belgeler, Konstantinopolis ile 7. yüzyıldaki İslam'ın yayılışı sonrası yıllarda Akdeniz ve Orta Asya'nın yeni İslamî tekstil merkezleri arasında teknik ve ikonografik temalarda zengin bir el değiştirmeyi belgeliyor. 8. ve 9. yüzyıl tasarımları, dikey eksende ayna görüntüsü tersine çevrilmiş insan veya hayvan figürleri çiftleriyle doldurulmuş yuvarlak veya madalyon dizilerini göstermektedir. Birçok motif, Yaşam ağacı, kanatlı atlar, aslanlar ve hayali canavarlar da dahil olmak üzere Sasani tasarımlarını yansıtır ve uzmanların kökeninin Bizans mı yoksa İslam mı olduğu konusunda anlaşamayacakları günümüze ulaşmış parçalar vardır. Moda olan desenler av sahneleri veya quadriga (dört at arabası) gibi kraliyet sarayının faaliyetlerini ve ilgilendiklerini çağrıştırır.

Akdeniz'deki Bizans ve İslami dokumacık merkezlerinde kullanılan beş temel örgünün - çizgili, dikiş, damasko, lampas ve goblen - en önemli ürünü samite (ipekli kalın kumaş) denilen atkı yüzlü bileşik dikiş idi. Sözcük Eski Fransızca samit, ortaçağ Latincesinde samitum, examitum olarak kullanılmış, buradan Bizans Yunancasına  ἑξάμιτον çözgü ve atkıda altı ipliğin kullanımını gösteren anlamında hexamiton "altı ip" olarak geçmiştir. Samite kumaşta ana çözgü iplikleri kumaşın her iki tarafında zıvana ve desen atkıları tarafından gizlenir, sadece görünür yerde atkıları tutan bağlama çözgüleri bulunur.
Bu pahalı ipekler - kelime anlamıyla ağırlığıyla altın eden - 4 ile 12. yüzyıllar arası Bizans İmparatorluğu'nun güçlü siyasi silahlarıydı. Bizans ipeğinden diplomatik hediyeler Franklar ile ittifakı güçlendirdi. Bizans, Venedik, Pisa, Ceneviz ve Amalfi deniz kuvvetlerine Bizans topraklarına deniz ve askeri yardım sağlamak için ipek ticareti imtiyazları verdi.

Bizans ipek dokumacılığın etkisi derindi. Bizans ipek saray ritüeli ve kilise uygulamaları Franklar tarafından kabul edildi, tıpkı İslam dünyasında, Bizans sarayı stil ve kıyafet tarzının yankılanması gibi. Bizans, ayrıntılı ipek giysiler geliştirdi ve ipeklerin sivil ve askeri üniforma ve zengin dini kıyafetler için kullanım tarzını belirledi... Bu ipekler, ihtiyaç duyulduğunda kârlı bir şekilde el değiştirebilir taşınabilir zenginlik biçimi olarak kullanıldı.

İpekler, Batı Avrupa'da mücellitlik (ciltçilik), önemli kişilerin mezarlarından ve kutsal emanetlerin saklandığı sandıklardan günümüze ulaşmıştır. Ancak kiliselerde ve zenginlerin evlerinde duvar örtüsü ve perde yanında giysi ve kıyafetlerde kullandığı açıktır. Kaynaklar, ipeklerin özgün kökeni hakkında ender kayıt tutmuşlardır, ancak bazen desenleri kökeni Bizans olarak tanımlamaya izin verecek kadar ayrıntılı olarak tarif etmişlerdir.
Anglosakson İngiltere'de, en azından 7. yüzyılın sonlarında, Benedict Biscop ve diğerleri tarafından Roma'dan getirilen ipek vardı. Roma ya da Kutsal Topraklar'a (Suriye ya da Mısır ipeklerinin de satın alınabileceği) giden zengin hacılar için önemli ve kolaylıkla taşınan bir satın alınırdı ve Roma ve Pavia'da üsleri olan tüccarlar tarafından İngiltere'ye getirilir ya da muhtemelen Baltık yolunu kullanan İskandinav tüccarlarından da satın alınırdı. Pavianlıların İngiliz tüccarlarından toplamayı zor ya da tehlikeli bulduğu ipek üzerine gümrük vergisi yerine İngiliz krallığı doğrudan onalara bir tutar ödediği eşsiz bir özel düzenlemenin yapılması gerekiyordu. Diplomatik hediyeler, Konstantinopolis'teki İmparatorluk sarayından da gönderilirdi; bu hediyeleri alan hükümdarlar onları diğer birçok hükümdara hem kendi topraklarında hem de dışında kiliselere geçirirlerdi. Şarlman sadece Kral Mercia'lı Offa'ya değil Mercia ve Northumbria'nın piskoposluklarına da verdi.

Dokuma elbiseler ve döşeme kumaşlarının yanı sıra, Bizans atölyelerinin ayrıca dokuma kanaviçeler ve çoğu zaman figüratif sahneler içeren dekorasyona sahip zengin nakışlı kumaşlar da ürettiği bilinmektedir. Günümüze ulaşmış en etkileyici örneği 10. yüzyıl "Bamberger Gunthertuch" dokunmuş kanaviçe parçasıdır ki kişileştirilmiş iki kadın simgesi arasında yerleştirilmiş bir imparator tasviri alan iki metre kare üzerinedir. Yaklaşık bir yüzyılın ardından, Almanya'da Bamberg Piskoposu tarafından Konstantinopolis'e yapılan hac yolculuğu sırasında satın alındı. Seyahati sırasında öldü ve kefen olarak kullanıldı. İşlemeli dini sahneler ayrıca cüppe ve duvar halılarında da kullanıldı ve ünlü İngiliz Opus Anglicanum, Bizans nakışından çok etkilenmiş gibi görünmektedir. Bu devam eden Geç Antik eğilim, Mısır mezarlıklarındaki buluntulardan bilinen

Robert Allen Zimmerman veya sahne adıyla Bob Dylan, (24 Mayıs 1941, Minnesota), Amerikalı müzisyen ve yazardır.
13 Ekim 2016'da Nobel Vakfı tarafından 2016 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Hem Oscar'ı hem de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan iki yazardan biridir (diğeri George Bernard Shaw).
Dylan; Nobel, Pulitzer, Oscar ve Grammy ödüllerinin hepsine sahip olan ilk kişidir.
Dylan St. Louis İlçesi, Minnesota'da doğup büyüdü. 1962'de ağırlıklı olarak geleneksel folk şarkılarından oluşan kendi adını taşıyan ilk albümünün ardından, ertesi yıl The Freewheelin' Bob Dylan 'ı piyasaya sürerek söz yazarı olarak çığır açtı. Albümde "Blowin' in the Wind" ve konusal olarak karmaşık "A Hard Rain's a-Gonna Fall" yer alır. Şarkılarının çoğunda eski halk şarkılarının ezgileri ve deyimleri uyarlandı.
1964'te siyasi içerikli The Times They Are a-Changin' ve lirik açıdan daha soyut ve içe dönük olan Another Side of Bob Dylan'ı yayınladı. 1965 ve 1966'da Dylan, Amplifikatörlü rock enstrümantasyonunu benimseyerek 15 ayda 1960'ların en önemli ve etkili üç rock albümünü kaydını yaparak, folk sadelik taraftarları arasında tartışmalara yol açtı: Bringing It All Back Home, Highway 61 Revisited (her ikisi de 1965) ve Blonde on Blonde (1966). Altı dakikalık "Like a Rolling Stone" (1965) şarkısı popüler müzikte ticari ve yaratıcı sınırları büyüttü.
Temmuz 1966'da bir motosiklet kazası nedeniyle Dylan'ın turda çekildi. Bu dönemde daha önce turnesinde kendine destek olan The Band üyeleriyle çok sayıda şarkı kaydı yaptı. Bu kayıtlar 1975'te The Basement Tapes ortak albümü olarak yayınlandı. 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında Dylan, John Wesley Harding (1967), Nashville Skyline (1969) ve New Morning 'de (1970) country müziğini ve kırsal konuları keşfetti. 1975'te, çoğu kişinin forma dönüş olarak gördüğü Blood on the Tracks 'i yayınladı. 1970'lerin sonlarında yeniden doğmuş bir Hristiyan oldu. 1980'lerin başında daha tanıdık rock temelli üslubuna dönmeden önce birçok çağdaş İncil müzik albümü çıkardı. Dylan'ın 1997 tarihli Time Out of Mind albümü, kariyerinde bir Rönesans başlattı. O zamandan beri, en sonuncusu Rough and Rowdy Ways (2020) olmak üzere, eleştirmenlerce beğenilen beş orijinal materyal albümü yayınladı. Ayrıca 2010'larda özellikle Frank Sinatra tarafından kaydedilen şarkılar olmak üzere geleneksel Amerikan standartlarının türlerini içeren üç albümlük birçok kayıt yaptı. Dylan 1980'lerin sonundan bu yana, Never Ending Tour olarak bilinen turneye çıktı.
Dylan 1994'ten beri dokuz çizim ve resim kitabı yayınladı ve eserleri büyük sanat galerilerinde sergilendi. 145 milyondan fazla plak satarak tüm zamanların en çok satan müzisyenleri'nden oldu. Başkanlık Özgürlük Madalyası, on Grammy Ödülü, Altın Küre Ödülü ve Akademi Ödülü dahil olmak üzere çok sayıda ödül aldı. Dylan, Rock and Roll Onur Listesi, Nashville Söz Yazarları Onur Listesi ve Şarkı Yazarları Onur Listesi'ne alındı.
2008'de Pulitzer Ödül Kurulu, "olağanüstü şiirsel güçlü lirik kompozisyonlarla işaretlenmiş, popüler müzik ve Amerikan kültürü üzerindeki derin etkisi" nedeniyle ona özel bir alıntı yaptı. Dylan, 2016 yılında "büyük Amerikan şarkı geleneğinde  yeni şiirsel ifadeler yarattığı için" Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

Robert Allen Zimmerman (Shabtai Zisel ben Avraham) 24 Mayıs 1941 tarihinde Minnesota eyaletinin Duluth şehrinde bulunan St. Mary's Hospital'de Abram Zimmerman ile Beatrice "Beatty" Stone'nın oğlu olarak dünyaya geldi. Aynı eyaletin Hibbing şehrinde büyüdü. Büyükbabası Zigman Zimmerman ve babaannesi Anna Zimmerman Trabzon (Osmanlı Devleti)'dan Odessa (Rus İmparatorluğu)'ya göç etmiş ve 1905 yılında yaşanmış antisemitik pogramından sonra ABD'ye göç ettiler. Annebabası Benjamin Edelstein ve anneannesi Lybba Edelstein Litvanyalı Yahudi olup 1902 yılında ABD'ye göç ettiler. Dylan 2004 yılında Chronicles: Volume One adlı anı kitabında; babaannesinin ailesinin Kağızmanlı olduğunu ve evlenmeden önceki adının "Kirghiz" (Kırgız) olduğunu; ayrıca babaannesinin kökeninin İstanbul'a uzandığını söylemiştir.
Sonradan "Huzurevine oranla daha fazla kişinin öldüğü yer" olarak tanımlayacağı üniversiteden atıldığında, henüz 18 yaşında bir gençti. Yirmisinde ise dağınık ve kirli saçları, eski püskü giysileri, omzunda gitarı ile New York'ta, "Beatnik"lerin arasında bulunmuştur. Ona göre New York "Henüz çok fazla insanın gitmediği, gidenin de geri dönmediği" bir yer ve oraya gitmek, "Aya gitmek gibi bir şey"dir.

"The Freewheelin' Bob Dylan" 1963'te piyasaya çıktığında, Dylan, en iyi olma yoluna çıkmıştır. Albümün kapağında New York sokaklarında sevgilisi Suze Rotolo ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafı bulunmaktadır. "Blowin' In The Wind", herkesin diline düşmüştür.
Her seferinde farklı bir şeylerden bahseden Dylan; savaşların anlamsızlığından, Tanrı’dan, adaletsizlikten, seksten, aşktan, sevgiden bahsetmiştir. Her seferinde değişik kesimlerin tepkisini çekmiştir. Bir şeyler söylüyordu; fakat bir başka sefer aynı şeyleri tekrarlamıyordu. Çoğu kişiye göre o, sadece içinden geleni yapıyordu. Belki de, kitleler onu görmek istedikleri gibi görüyordu. Folk müziği seçmesinin nedeni de zaten, gitarı ve armonikasından başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak olmasıydı.
Joan Baez’in söylediğine göre, "gördükleri sadece kendi için bir şey ifade ediyordu". "Başkalarının ihtiyaçları için kafa yoran biri değildi." Yine de Baez ona aşık oluyordu. Geceliği on iki dolarlık izbe bir otel odasında gazetecilere üstünde kocaman siyah ceketi, beyaz gömleği ve mor kol düğmeleri ile röportaj verirken, Baez'in gözünde "Gözleri bütün gerçekleri görmüş gibi yaşlı ve kendi bir kış yaprağı kadar naif"ti.
Dylan, 1965'te İngiltere turnesi sırasında yanındaki "elit bohemlerle" birlikte Savoy Otel'de ikamet etmiştir. Ve Marianne Faithfull ona yakın olabilmek için otele gider, odada bir köşeye çekilir. Dylan'ın daktilosuna, "eninin ideal mısra ölçüsü olduğunu söylediği" kalın bir tuvalet kağıdı takılıdır. Faithfull onun dikkatini çekmediğini düşünürken, o, sürekli bir şeyler yazmıştır. Ne yazdığını sorduğunda, aldığı cevaba şaşıracaktır Faithfull. Dylan, onun hakkında bir şiir yazmaktaydı.
Dylan'ın teklifi üzerine, yeni albümünü dinlerler bir gece otel odasında. Ona göre; "Onun özel dinleyicisi olmanın bir bedeli vardır, O gece duygusal biri olmuş, ona kur yapmaktadır".
Fakat Faithfull hamiledir ve bir hafta sonra evlenecektir. Faithfull'un o gece gerçeği söylediği için pişmanlık duymasının nedeni, onunla yatamamış olması değil, o tuvalet kâğıtlarına kendi için yazılanları hiçbir zaman öğrenemeyecek olmasıdır.
İngiltere turnesi Joan Baez’le ilişkilerinin de sonu olur. Forest Hill Konseri’ne kendini davet ederek New York’tan Amerika’ya açılmasına yardımcı olan Joan Baez’i, İngiltere turnesinde sahneye davet etmemiştir.
1973’teki “Pat Garrett and Billy The Kid” albümüne kadar bir süre sessiz kalır. Bu yıl, “Knockin’ on Heaven’s Door” ile Bob Dylan olduğunu bir kez daha hatırlattığı yıldır. Üç yıl sonra gelen Desire albümündeki “One More Cup Of Coffee” ise bir başka klasik olacaktır.

Beni Orada Arama
No Direction Home Bob Dylan
Don't Look Back
We Are The World

Boztepe, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin 3 kilometre güneydoğusunda yer alan bir tepedir. Değirmendere Vadisi Boztepe'nin doğusunda yer alır.
Bölge eski zamanlardan beri dinî açıdan önemli bir yer, ziyaretgah olmuştur. Bizans ve Pontus döneminde  tepeye Minthrion adı veriliyordu. Boztepe'de dört kutsal çeşme vardır.

Aziz John Kilisesi tepenin en yüksek mevkisindedir. Bölgede daha önce on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir kilise olan bir cami bulunmaktadır. Kilise de Mithras'a adanmış bir tapınağın yerini almış olabilir, bu da Minthrion isminin kökeni olabilir.
Kaymaklı Manastırı, "süt çeşmesi" olarak bilinir.
Skylolimne, artık çoğunlukla kuru bir göl.
Kaymaklı Manastırı'nın şapkası süt çeşmesi olarak bilinir.
Ejderha Çeşmesi, (Rumca: Δράκοντπήάσον) Hoşoğlan köyü yakınlarındadır. John Lazaropoulos'un Trebizondlu Aziz Eugenios hakkındaki Logos'una göre, Trebizondlu Aleksios II burada bir ejderha öldürmüştür.
Panagia Theoskepastos Manastırı

Trabzon Haritası
Kaymaklı Manastırı bilgi: www.trabzon.gov.tr

British Museum, İngiltere'nin Londra şehrinde bulunan bir insanlık tarihi, sanat ve kültür müzesidir. Sekiz milyon eserden oluşan kalıcı koleksiyonu, dünyanın en büyük ve en kapsamlı koleksiyonlarından biridir. Müze, başlangıcından günümüze kadar insan kültürünün öyküsünü kayıt altına almaktadır. British Museum, tüm bilgi alanlarını kapsayan ilk halka açık millî müzedir.

British Museum, hekim ve doğabilimci Sir Hans Sloane'un (1660-1753) biriktirdiği ünlü bir kitap, el yazması ve doğa tarihi nesneleri koleksiyonunun hükûmet tarafından satın alınmasıyla 1753'te kuruldu. Oxford kontları Edward ve Robert Harley'nin daha önce miras bıraktıkları önemli el yazması kütüphanesi ve Sir Robert Bruce Cotton'ın (1571-1631) bağışlamış olduğu el yazmaları, sikkeler ve antikalar da Sloane koleksiyonuna katıldı. II. George'un, Krallık Kütüphanesi'ni 1757'de armağan etmesinden iki yıl sonra müze, Bloomsbury'deki Montagu House'da halka açıldı.
19. yüzyılda arkeolojiye ilgi artınca, British Museum, armağan, satın alma ya da çalma-kaçırma (özellikle Anadolu'dan) yoluyla Antik Çağ'la ilgili paha biçilmez yapıtlar elde etti. Atina Akropolisi'ndeki klasik Yunan heykellerinin (Elgin mermerleri) 1816'da elde edilmesi buna örnek verilebilir. 1823'te III. George'un kütüphanesinin alınmasıyla genişleyen koleksiyon için daha geniş bir yer gereksinmesi doğunca, tasarımını Sir Robert Smirke'ün yaptığı günümüzdeki yapı, 1847'de Montagu House'un yerini aldı. Müzenin başkütüphanecisi Sir Anthony Panizzi'nin çizdiği planlara göre yapılan dev kubbeli kütüphane on yıl sonra tamamlandı. Müzenin doğal tarih koleksiyonu, 1883'te Güney Kensington'a taşınarak Doğa Tarihi Müzesi (Natural History Museum) adını aldı. British Museum'daki ve öbür kütüphanelerdeki el yazması ve basılı kitap koleksiyonlarının bir araya getirilmesiyle de 1973'te British Library (Britanya Kütüphanesi) oluşturuldu.

British Museum koleksiyonları dört ana bölümde toplanmıştır: Eskiçağ yapıtları bölümü; sikkeler ve madalyalar bölümü; baskılar ve çizimler bölümü; günümüzde ayrı bir yapıda bulunan "Museum of Mankind" ("İnsanlık Müzesi") adı verilen etnografi bölümü.
Antik çağ yapıtları bölümü Mısır, Batı Asya, Antik Yunan ve Antik Roma, Tarih öncesi İngiltere, Orta Çağ ve Doğu yapıtlarından oluşan ayrı ayrı koleksiyonları kapsar. Müzedeki ünlü yapıtlar arasında, Mısır hiyerogliflerinin Reşit Taşı, Asurbanipal'ın Ninova'daki sarayından gelme Asur kabartmaları, Bodrum'daki Mausoleion'dan frizler, Sutton Hoo Gemi Mezarlığı, tunç ve fil dişinden Afrika heykelcikleri, Breadalbane Broşu sayılabilir.

British Museum resmi web sitesi 27 Kasım 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Call of Duty (Türkçe: Görev Çağrısı, İngilizce telaffuz: [koɫ of dʉti]), birinci şahıs nişancı türü aksiyon oyunları serisidir. Call of Duty 4: Modern Warfare, Call of Duty: Modern Warfare 2, Call of Duty: Modern Warfare 3, Call of Duty: Modern Warfare, Call of Duty: Black Ops 2, Call of Duty: Black Ops 3, Call of Duty: Ghosts, Call of Duty: Advanced Warfare, Call of Duty: Infinite Warfare oyunları modern zamanlara göre kurgulanmıştır. Call of Duty: Black Ops'ta Soğuk Savaş dönemi oyuna konu edilmiştir. Başta Call of Duty: WWII olmak üzere serinin diğer oyunları ise II. Dünya Savaşı konuludur.
Call of Duty önce Microsoft Windows platformu üzerinde başlamış ve ileriki oyunlarla birlikte konsollara da taşınmıştır. Serideki oyunlar Infinity Ward, Treyarch, Gray Matter Interactive, Spark Unlimited, Pi Studios ve Amaze Entertainment gibi birçok yapımcı firma tarafından farklı zamanlarda geliştirilmiş, Activision ve Aspyr Media tarafından da piyasaya sürülmüştür. Oyunlarda ayrıca id Tech 3, IW engine, In Home Engine ve Treyarch NGL gibi farklı oyun motorları kullanılmıştır.

Infinity Ward tarafından geliştirilen ve Activision tarafından 29 Ekim 2003 tarihinde piyasaya sürülen serinin ilk oyunudur. id Tech 3 7 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. oyun motorunu kullanır. Oyundaki Cpt. Price oyuncuların beğenisini toplamıştır. Oyuncular Activision'a Cpt. Price'ın yeni oyunlarda da yer alması için mektup ve e-postalar yağdırmışlardır. Call of Duty 2'de Captain Price tekrar kendini göstermiştir. Ancak oyunun diğer serilerinde Captain Price'ın yerini torunu olan John Price almıştır. Cpt. Price Call of Duty 4: Modern Warfare, Call of Duty: Modern Warfare 2 ve Call of Duty: Modern Warfare 3 oyunlarında da mevcuttur.

Call of Duty'nin gördüğü büyük ilgi üzerine genişleme paketi olarak piyasaya sürülen birinci şahıs nişancı türü bir aksiyon oyunudur. United Offensive, 14 Eylül 2004 tarihinde Gray Matter Interactive tarafından geliştirilmiş ve Activision tarafından dağıtımı üstlenilmiştir. Serinin ilk oyunununun devamı niteliğindeki United Offensive'in konusu Kardeşler Takımı (Band of Brothers) filminden büyük ölçüde etkilenmiştir. Ayrıca "Sicilya Görevi" isimli bölümün The Guns of Navarone adlı filmden etkilendiği tartışılmaktadır.

Infinity Ward tarafından geliştirilen ve Activision tarafından 25 Ekim 2005 tarihinde piyasaya çıkarılan serinin 2. oyunudur. 13 Haziran 2005'te Mac OS X ve 15 Kasım 2005'te Xbox 360 versiyonları raflardaki yerini almıştır. Bu oyunda da Cpt. Price kendisini göstermiştir. Serinin en beğenilmiş oyunlarından biridir. Serinin bu oyunundaki dinamik oynanış yapısı ve gerçekçilik çok beğenilmiştir. Oyun Rus, İngiliz ve Amerikan saflarında yer alınarak Rusya, Kuzey Afrika, Fransa ve Almanya'da geçmektedir.

Xbox 360, PlayStation 2 ve Wii platformlarında piyasaya sürülen serinin üçüncü oyunudur. II. Dünya Savaşı'nda sadece Fransa cephesini konu alan oyundur. Aynı zamanda Treyarch'ın yapımcılığını yaptığı ilk Call of Duty oyunudur.

Serinin beşinci, Treyarch'ın ikinci oyunudur. Yine II. Dünya Savaşı'na dönülmüştür fakat bu sefer Pasifik Cephesi de oyuna eklenmiştir. Treyarch'ın ilk oyunu Call of Duty 3 gibi bu oyun da beğeni toplamıştır. Oyunda bir komutan mutlaka ölür. Savaşta 2 türlü ordu vardır. Ama 1943-1944 yıllarının Rus cephesinde olmaması eleştiriye neden olmuştur. Bu oyundaki Viktor Reznov Ve Dimitri Petrenko Call of Duty: Black Ops'ta da oyuncuların karşısına çıkmıştır.

Seri 2008'den bu yana 9 yıl aradan sonra tekrar II. Dünya Savaşı geri dönüyor. Oyunun yapımcılığını bu kez Call of Duty: Advanced Warfare' ın yapımcısı Sledgehammer Games üstleniyor. İlk resmi fragmanı 26 Nisan 2017'de yayınlandı.

Serinin bomba etkisi yaratan oyunudur. Seride ilk defa II. Dünya Savaşı konusunun dışına çıkılıp modern savaşlar konu edilmiştir. Bu oyun çok iyi eleştiriler almıştır. Activision tarafından çıkartılmıştır. Yaşanan olaylar hayali bir Üçüncü Dünya Savaşı'nı konu alır. Oyunda Call of Duty 2'deki en beğenilen komutan Captain Price görülemez ama onun yerine torunu ordudaki görevini üstlenmiştir. Oyunda Modern Warfare 2 ve 3'teki John 'Soap' MacTavish Çavuş olarak kontrol edilir. Ana düşman Ultranasyonalist Parti lideri Imran Zakhaev'dir. Aynı zamanda Zakhaev'in yardımıyla terör eylemleri yapan Khalad al Asad, oyundaki 2 numaralı teröristtir.

Infinity Ward tarafından geliştirilen ve Activision tarafından 10 Kasım 2009 tarihinde piyasaya çıkarılan serinin 6. oyunudur. Oyun Call of Duty 4: Modern Warfare'ın devamıdır. Oyunda bazı karakterlerin ölümü ve geri dönüşü senaryoya büyük katkı sağlamıştır.

Infinity Ward tarafından geliştirilen oyunun çıkış tarihi 8 Kasım 2011'dir. Oyun Birleşik Krallık, Almanya, Çekya, Amerika Birleşik Devletleri, Somali, Sierra Leone ve Fransa'da geçmektedir.

Treyarch tarafından geliştirilen oyun yine Activision tarafından dağıtıldı. Oyunun konusu Soğuk Savaş'tır ve çıkış tarihi ise 9 Kasım 2010'dur. Oyunun ilk önce Infinity Ward tarafından geliştirileceği sanılıyordu ama serinin 7. oyununda Treyarch başrolde oldu.

Treyarch tarafından geliştirilen oyunun çıkış tarihi 13 Kasım 2012'dir. Oyun 2025 yılında geçmekte olup yönetilen karakter ise Alex Mason'ın oğlu David Mason'dır. Black Ops'taki Hudson Black Ops 2'de de vardır ve Frank Woods ile Alex Mason da savaşa katılmaktadır. Oyunda ara sıra farklı karakterler yönetilebilmektedir.

Oyunun senaryo bakımından serinin önceki iki oyunuyla alakası yoktur. Sadece oyunun Rise&Fall adlı bölümde Hendricks tarafından bir önceki oyundaki Raul Menendez'in adı geçer. Oyunda bir karakter, oyun boyunca oynanmaktadır. Oyun Black Ops 2'den 40 yıl sonra, 2065 yılında geçer. Oyuna başlamadan önce karakteri cinsiyeti ve tipi (dış görünüşü) ayarlanır ve oyuna başlanır. Oyunun konusu, ilk bölümde bir robotun, karakterimizin bütün uzuvlarını koparması ve karakterimize biyonik uzuv takılması ile tekrar hayata dönmesidir.

Oyun Treyarch tarafından geliştirilmiş ve Activision tarafından 12 Ekim 2018 tarihinde yayınlanmıştır. Serinin diğer oyunlarından farklı olarak bu oyun single-player, yani hikâye moduna sahip değil. Bunun yerine oyunda Zombi, Blackout ve Battle Royale modları bulunuyor.

Infinity Ward tarafından geliştirilen oyunun çıkış tarihi 5 Kasım 2013'tür. Oyunda Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı birleşerek bir tehdit ve tehlike oluşturan The Federation adındaki Güney Amerika Devletleri ile ABD arasında geçen savaş konuyu oluşturur. ABD  bu tehlikeye karşı Ghosts timiyle oyunda yer alır. Ghosts timi Elias, Keegan, Hesh, Merrick, Logan adındaki askerlerden meydana gelmiştir.Senaryonun 10 yıl öncesinde Elias'la aynı tarafta olan Rorke, oyundaki Geçmişi anlatan bir bölümde Elias'ın onun yerine daha fazla kişiyi kurtarmasını bahane ederek bulunduğu Ghost takımına ihanet eder ve oyunun baş kötü karakteri olur.

Sledgehammer Games tarafından geliştirilen, Activision tarafından ise yayımcılığı yapılan birinci şahıs nişancı türü video oyunudur. Call of Duty serisinin 11. oyunudur. Sledgehammer Games oyunun Microsoft Windows, Xbox One ve PlayStation 4 sürümlerini, High Moon Studios ise PlayStation 3 ve Xbox 360 sürümlerini geliştirmiştir. Çıkış tarihi 2 Kasım 2014'tür. Oyunun hikâyesi 2054 yılında geçiyor. Ülkeler askeri ihtiyaçlarını Atlas Corporation adlı özel bir şirketten karşılıyorlar. Şirketin başında ise Jonathan Irons bulunuyor.

Serinin yeni oyunu Modern Warfare serisi ve Ghosts ile ünlenen Infinity Ward tarafından geliştirilecek ve Activision tarafından yayımlanacak. Serinin 13. oyunu olma özelliği taşıyor. Oyuncular Call of Duty: Ghosts'un devamı olacağını söyleseler de firmadan tam tersi bir açıklama geldi: "Bambaşka bir Call of Duty olacak."  Oyunun yayınlanan fragman videosu Dünya'nın en beğenilmeyen oyun videosu ve Dünya'nın en beğenilmeyen 2. videosu olmuştur.

Call of Duty Resmi Sitesi11 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Call of Duty: Black Ops Cold War, Treyarch ve Raven Software tarafından geliştirilen ve Activision tarafından yayınlanan bir birinci şahıs nişancı video oyunudur. Black Ops serisinin beşinci ve Call of Duty serisinin on yedinci oyunudur. Oyun 13 Kasım 2020'de piyasaya sürüldü.

Call of Duty: Black Ops Cold War, "gerçek olaylardan esinlenerek" Soğuk Savaş dönemini konu almaktadır.

18 Mayıs 2019'da Kotaku, Sledgehammer Games ve Raven Software'in stüdyolar arasında artan gerilimlere sahip olması nedeniyle planlanan 2020 oyununun bir karışıklık içinde olduğunu bildirdi. İki kaynak oyunu bir "karmaşa" olarak nitelendirdi. Yanıt olarak Activision, Raven ile birlikte geliştirmeye liderlik etmesi için Treyarch'ı görevlendirdi.
4 Ağustos 2020'de Activision, ikinci çeyrek kazanç çağrısında 2020'de yeni bir Call of Duty unvanının piyasaya sürüleceğini ve Treyarch ile Raven'ın oyunu geliştirdiğini doğruladı. Bu, Modern Warfare 3'ten bu yana iki stüdyo tarafından ortaklaşa geliştirilen ilk Call of Duty oyunu olacak. Ayrıca ilk kez Raven Software ana geliştirici unvanına sahip oldu, daha önceki oyunlarda olduğu gibi çok oyunculu ve ekstra özelliklere yardımcı oldular. Activision başkanı Rob Kostich, ikinci çeyrek kazanç çağrısı sırasında Black Ops Cold War'un Call of Duty: Modern Warfare (2019) ve Call of Duty: Warzone ile "sıkı bir şekilde bağlantılı" olacağını doğruladı.

Call of Duty oyunlarıyla ilgili duyuru ve pazarlamalar genellikle oyunun sonbahar çıkışına göre Nisan veya Mayıs civarında yapılırdı. Ancak Activision, Black Ops Cold War'u Ağustos 2020'de alternatif gerçeklik oyunu (ARG) olarak tanıtmaya başladı. YouTube'daki Call of Duty topluluğunda ünlü olan çeşitli YouTuber'lara sandıklar gönderildi. 10 Ağustos 2020'de açılmasına izin verildiğinde, bir slayt projektörü, kasa başına 10 farklı slayt ve bir bildiri tarafından karşılandılar. 14 Ağustos 2020'den itibaren Black Ops Cold War, pawntakespawn.com adlı bir web sitesinde hayranları şifreleri ve bulmacaları çözmeye ikna ederek şifreler çözüldükten sonra pazarlanmış oldu. Web sitesi, hayranların Soğuk Savaş boyunca karşılık gelen yıllarla ilgili haber bölümleri ve görüntüleri içeren VHS kasetlerini izlemelerine izin verdi.
19 Ağustos 2020'de, tüm şifreler çözüldüğünde, Black Ops Cold War'un fragmanı yayınlandı. Tanıtım fragmanı, eski Sovyet PGU KGB muhbiri ve iltica eden Yuri Bezmenov ile aktif önlemleri tartışan 1984 röportajından bölümler içeriyor. Dünya çapındaki açıklamanın 26 Ağustos 2020 için yapılması planlanıyor.

CBR.com, teaser fragmanının, 1989 Tiananmen Meydanı protestolarının bir saniyelik tasvirinden dolayı Çin'de yasaklandığını bildirdi. Bunun yerine düzenlenmiş bir fragman yayınlandı.

Resmi internet sitesi 19 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mehmed Cemal Azmi Bey (Osmanlıca: جمال عزمى بك; 1868, Arapkir - 17 Nisan 1922, Berlin), Osmanlı devlet adamı.
I. Dünya Savaşı sırasında olağanüstü sivil ve askeri yetkilerle Trabzon valisi olarak görev yapan Cemal Azmi; savaştan sonra kurulan mahkeme tarafından Trabzon'da Ermeni Soykırımı yapmaktan suçlu bulunup idama mahkûm edilmiş ve Ermeni komitacıların düzenlediği bir suikast sonucu Berlin'de öldürülmüştür.
Tartışmalı bir kişilik olan Cemal Azmi Bey, bir yandan Trabzon valiliği döneminde binlerce Ermeninin boğulmasından sorumlu tutulmakta ve Trabzon Celladı veya "Trabzon'un kasabı" olarak anılmakta iken bir yandan da Rus donanmasının şehri bombalamasına karşı durmuş, Türk ordusuna erzak sağlamak ve Türk ahaliyi Ermeni grupların saldırılarından korumak için büyük çaba göstermiş kurban olarak görülür.

1868 yılında Arapkir’de dünyaya geldi. Babası defter-i hakani (Tapu dairesi) müdürlerinden Osman Nuri Bey, annesi Gülsüm Hanım’dır.
Arapkir’deki ilk tahsilinden sonra öğrenimine İstanbul’da devam etti. 1891’de Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmını bitirdi ve öğretmenliğe başladı. Elaziz İdadisi’nde öğretmenlik, Şam Islahhanesi’nde mektep müdürlüğü yaptıktan sonra Suriye Vilayeti maiyet memurluğunda kaymakamlık stajı yaptı. 1896-197 arasında Suşehri, Ustrumca, Avrethisar, Kosova Merkez kazası kaymakamlıklarında bulundu.
Kosova Merkez Kazası kaymakamlığı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Seniçe mutasarrıfı olarak atandı. Ardından Siverek, Bolu, Lazistan sancaklarında mutasarrıf olarak görev yaptı. Rize’de görev yaparken kendisine “eli sopalı mutasarrıf” nâmı verildi. I. Dünya Savaşı öncesinde  Trabzon’a vali olarak atandı.

Cemal Azmi Bey, savaş boyunca çeşitli ülkelere ait istihbarat kuruluşlarının üssü haline gelen Trabzon’da dört yıl vali olarak görev yaptı. Osmanlı gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’ya her türlü destek ve yardımı sağladı; toplantılarına katıldı; daha önce görev yaptığı Rize bölgesindeki eşkıyaların Teşkilat-ı Mahsusa emrine girmesini sağladı. 3. Ordu’nun ihtiyaçlarını karşılamada etkin rol aldı.
Ruslar’ın Erzurum'u işgal etmesi üzerine 17 Şubat 1919’da Trabzon’u Rum Metropolit Hrisontos’a teslim ederek şehri terk etti, vilayet erkanı ile birlikte o zaman bir ilçe merkezi olan Ordu'ya yerleşti.

İşgalci İtilaf Devletleri tarafından tutuklanmak isteyince ülkeyi terk etti, ailesiyle Berlin’e yerleşti. Berlin’de küçük bir dükkân açarak tütün ticareti ile uğraştı. Dükkânı, kendisi gibi ülkeden kaçan Talat Paşa, Dr. Bahattin Şakir Bey, Doktor Nazım gibi ittihatçıların buluşma noktası haline geldi.

“Trabzon Tehcir Mahkemesi” olarak adlandırılan davada gıyabında yargılandı. İttihat ve Terakki merkezinden aldığı emirleri Trabzon’da uygulamakla suçlandı; birçok Ermeni’nin onun emriyle kurşuna dizilerek veya kayıklara bindirilip denize atılarak öldürüldüğü iddia edildi.  21 Mayıs 1919’da sonuçlanan davada suçlu bulunup gıyabında idama mahkûm edildi.

Cemal Azmi Bey’in ismi, 1919’da Erivan’da toplanan Batı Ermenileri İkinci Kongresi'nde öldürülmesine karar verilen kişiler arasında yer alıyordu.
17 Nisan 1922’de Berlin’de “Nemesis” adlı Ermeni örgütün fedaileri tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ileri gelenlerinden Dr. Bahattin Şakir Bey ile birlikte ailesinin gözü önünde öldürüldü. Mezarı, Berlin Türk Şehitliği'ndedir.

1926'da Türkiye hükûmeti, Ermeni çeteciler tarafından siyasi nedenlerle öldürülenlerin ailelerine yardım etmek için bir yasa çıkardı. Meclisin kabul ettiği listede Talat Paşa, Cemal Paşa, Bahattin Şakir, Cemal Paşa'nın yaveri Süreyya ve Nusret Beyler ve Sait Halim Paşa ile birlikte Cemal Azmi Bey de yer aldı.

Talat Paşa
Bahattin Şakir

Cevdet Sunay Müzesi, Trabzon'un Çaykara ilçesinde bulunan, Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın doğup büyüdüğü ve daha sonra onarılarak müze hâline getirilen tarihî mekân.
Müze, Çaykara ilçesine 21. km uzaklıkta bulunan Ataköy beldesindedir. 1900 yılında Ataköy'de doğan, Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanlığı ve Kontenjan Senatörlüğü yaptıktan sonra 1982 yılında ölen, Trabzon'un yetiştirdiği devlet adamı Cevdet Sunay'ın doğduğu ev restore edilerek 2001 yılında Cevdet Sunay evi- Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.
Yapı iki katlı tipik bir köy evi olup dış duvarları kesme taştan, iç bölmeler ahşaptan yapılmıştır. Alt kat depo olarak kullanılmaktadır. Müze olarak düzenlenen zemin katın doğu-batı istikametinde iki kapısı vardır. Girişte geniş bir salon yer almakta, burası geleneksel Karadeniz köy evinin oturma mekanı olarak kullanıldığı biçimiyle düzenlenmiş duvarlar Cevdet Sunay'ın yaşamından kesitleri yansıtan görsellerle süslenmiştir. Çalışma odası olarak düzenlenen mekanda Cevdet Sunay'ın kitapları, fotoğrafları, şilt, berat ve diğer belgelerle çalışma masası ve koltuklar yer almaktadır. Yatak odası, kendi kullandığı karyola, komodin ve diğer özel eşyalarla, misafir odası da yine kendisine ait özgün eşyalarla süslenmiştir.

2008 Trabzon Turizm Rehberi

Félix Marie Charles Texier (d. 29 Ağustos 1802, Versay - ö. 1 Temmuz 1871, Paris), Fransız mimar, arkeolog ve gezgin.

Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nu bitirmiş; Fransız Bilimler Akademisi ve Paris Arkeoloji Enstitüsü üyelikleri yapmıştır. Bayındırlık İşleri Müfettişliği görevi esnasında Fransız Hükûmeti tarafından Anadolu'ya gönderilmiştir. İlki 1833 ve ikincisi 1843 yılında olmak üzere Anadolu'da yıllarca süren seyahat ve incelemeleri sırasında Türkiye'nin çok büyük bir kısmını baştan başa gezip dolaşmış, kazılar yapmış, araştırmalarda bulunmuş ve bütün bu çalışmalarının sonuçlarını yayınlamıştır. Bu eserin, Türkiye Arkeolojisi için belki de en orijinal kısmı, topografik haritasını çıkartıp birçok yerini resimlediği Hititler'in başşehri Hattuşaş (Boğazköy) ile buranın açık hava tapınağı olan Yazılıkaya'yı bulmuş ve dünyaya tanıtmış olmasıdır. Gezip dolaştığı yerlerde sadece antik devirlere ait değil, daha sonraki devirlere ait (Selçuklu, Beylikler, Osmanlı vb.) de önemli şehirlerin, yapı ve anıtların çizimlerini yapmış, uzmanlar tarafından gravürlerle durumlarını tespit etmiştir. Bunlarla da yetinmemiş, Anadolu'nun jeolojik yapısı, coğrafi özellikleri, yer altı ve yer üstü kaynakları ve kültür merkezlerinin tarihi ve o günkü halkın etnik, demografik, kültürel, ekonomik vb. durumu hakkında bilgi vermiş, gözlemlerini aktarmıştır. Texier ilmi merak ve özel ilgileri ile Osmanlı Devletinin hakim olduğu topraklarda seyahat ve araştırma yapmak isteyenleri caydırıcı, kasıtlı ve yanlış propaganda ve görüşleri, kendi çalışmalarına ve görüp yaşadıklarına dayanarak, gerek basın-yayın yoluyla, gerekse aydınlatıcı konferanslarıyla, etkisiz kılmak için de gayret sarf etmiştir.
Yazarın Türkiye'ye ilk seyahatinin (1833-1837) sonuçlarını ihtiva eden Fransızca orijinali, büyük boyda 862 sayfa metin, 239 gravür ve plan ile 5 haritadan oluşmaktadır. Texier ilk seyahatinden on yıl sonra (1843 yılında) Türkiye'ye yaptığı ikinci seyahatini takiben bu eserini, yeni bilgi ve belgeler eklemek suretiyle, daha da olgunlaştırarak yeni bir versiyonunu, yine Paris'te önce 1862, sonra 1882 yıllarında olmak üzere iki kez daha bastırmıştır. Bu defa tek cilt halinde ve 757 sayfa (fakat küçük punto ile çift sütun/1514 sayfa) olarak yayınlanan bu yeni baskı, yukarıda anılan üç ciltlik ilk baskıdan daha az hacimli değildir. Ancak gravürler ve çizimler bakımından ilk baskı daha zengindir.
Ali Suat Bey'in son baskıdan yaptığı tercümeyi esas almakla birlikte, ilk baskıdaki gravür ve çizimlerle bu eseri zenginleştirildi. Ali Suat Bey'in Arap harfli Türkçe tercümesinde 63 gravür, çizim ve resim varken son bu neşride 300 dolayında fazla gravür, çizim ve resim vardır.
Texier'in bu dev eseri, yayınlanır yayınlanmaz ilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştır. İçeriği bakımından özellikle Anadolu'yu ilgilendirmesi sebebiyle Türk aydınlarının da dikkatini çekmiş ve daha Milli Mücadele devam ederken, Ali Suat Bey (1869-1932) tarafından Türkçeye tercüme edildi.

Asie mineure: description géographique, historique et archéologique des provinces et des villes de la Chersonnèse d'Asie, 1862 - Küçük Asya
Historique et Archéologique des Provinces et des Villes de la Chersonnése d'Asie (Paris, Typoqraphie de Firmin Didot Frères, Fils et C., Editeurs de L'Institut de France, 1862, 1882)
Description de l'Arménie et de la Perse, de la Mesapotamie (Paris, 1842-1845) - Armeniya, şran ve Mezopotamya'nın Tasviri
Edesse et ses Monuments (Paris, 1859) - Urfa ve Anıtları
L'Architecture Bizantine ou Recueil de Monuments, des Premiers Temps du Christianisme ou Orient (Londra, 1864, R.P Pullar ile birlikte) - Bizans Mimarlığı
The Principal Ruins of Asia Minor (Londra, 1865, R.P Pullar ile birlikte) - Küçük Asya'nın En Önemli Harabeleri

KÜÇÜK ASYA: Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi, Charles Texier, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı

Tulum, Anadolu'nun kuzeydoğusunda Rize, Artvin, Ardahan, Erzurum ve Gümüşhane'de kullanılan nefesli bir halk çalgısı. Balkan yarımadası ve İskoçya'da kullanılan gaydadan en önemli farklı pes sesleri kontrol edebilen boruya sahip olmamasıdır.

Tulum'un bir enstrüman olarak kullanılmaya başlandığı tarih hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte Mezopotamya'da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Aristophanes'in Akharniyalılar oyunundan (MÖ 425) ve Suetonius'un imparator Nero'nun (MS 54–68) hayatını anlattığı eserinde Utricularius adlı bir tulumcunun varlığından Antik Çağ'da Akdeniz uygarlıklarınca ödünçlendiği anlaşılmaktadır. İskoç gaydasının atası olan gayda-tulum benzeri nefesli sazların Romalılar tarafından Mısır, Anadolu veya Trakya üzerinden kıta Avrupasına taşındığı teorisi bu yüzden kabul görmektedir. 17. yüzyılda bölgeye gelen Evliya Çelebi seyahatnamesinde "dankiyo tulum sazı" ve "Sazende-i dankiyo düdüğü" olarak tanımladığı enstrümanı Trabzon yakınlarında yaşayan halkın icat ettiğini bildirmiştir. Bununla birlikte Antik Yunanca olup "Hayvan derisinden yapılmış torba" anlamına gelen dankiyo kelimesi bugün Trabzon'da neredeyse hiç bilinmediği gibi dini sebeplerle ya da küçükbaş hayvancılığın terkedilmesiyle unutulmuştur. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesine kadar Rumlar tarafından özellikle Maçka ve Kuzey Gümüşhane'de (Krom, Santa, İmera) yoğun olarak kullanılmaktaydı. Yine 1900'lü yıllara kadar Araklı Karadere vadisindeki Hemşinli orjinli köylerde çalınmakla beraber günümüzde sadece halk tarafından eskiden çalındığı bilinmektedir. Bunun yanı sıra Bayburt'un kuzeyinde yer alan ve Trabzon'a komşu olan bazı köylerde kullanılmaktadır. 1970'lere dek Holo boğazı köylerinde de çalındığı bilinmekte, kemençenin bazı parçaları çalmak için tulum gibi akort edildiğinden Trabzon folklorunda etkisi sürmektedir. Rize'nin İkizdere (bazı köyleri), Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Hemşin, Fındıklı, Güneysu, Artvin'in Arhavi, Hopa, Borçka, Yusufeli, Şavşat, Murgul ve Erzurum'un İspir ve Tortum ilçelerinde geleneksel olarak çalınır. Artvin'in iç bölgelerinde Gürcüler tarafından da geleneksel enstrüman olarak kullanılmaktadır. Ardahan ilinin kuzeyi olan Posof ve Hanak'ta kullanılır. İç bölgelerde Tatos Dağları sınırından itibaren yerini davul-zurnaya bırakmaktadır. Tulum, Gümüşhane'de, şehir merkezinin doğusunda bulunan Merkez ilçe köylerinin genelinde davul-zurnayla beraber geleneksel çalgıdır. Önceleri bu yörede yoğun olarak çalınmakta olan tulum günümüzde yerini daha çok davul-zurnaya bırakmıştır ancak bazı Gümüşhane köylerinde yoğun olarak kullanılmaya devam edilmektedir. İran'da Ney Anban adıyla bilinmektedir.

Tüyleri temizlenmiş çebiç adı verilen oğlak derisinden delik yerleri bağlanıp, gövde bölümü elde edilir. Ön ayaklardan birine lülük, birine de nav takılarak yapılmaktadır. Geleneksel olarak boynuzdan yapılan navlar günümüzde ahşaptır. Mübadele ile Yunanistan'a göçen Karadeniz Rumları nav bölümünü boynuzdan yapmaya devam etmektedir ve içine yöresine göre zimbon (Trabzon), çimon/çibu (Rize), zimbon ve çimon kelimeleri Latince "tulum" anlamına gelen tsimpona teriminden ödünçlenmiştir. Terim Yunancaya zampuna (ζαμπούνα η) İtalyanca ise sampogna “tulum, koyun postundan yapılan çoban çalgısı" formunda geçmiştir. Adı verilen kamıştan yapılan komalı-pentatonik sipsi yerleştirilmektedir. Lülükten dudula adlı ağızlıktan üflenerek şişirilen enstrümanda sıkışan hava nav içinde bulunan zimbona gelir ve burada parmaklar sayesinde istenilen ses elde edilir.

"B - si" "A -la" "G -sol" karar seslerinde akort edilen ve komalı pentatonik bir enstrüman olup tek oktavlık ses rengine sahiptir.

Türkçe tulum "deri kap". 13. yüzyıl öncesinde ilk olarak Hakas lehçesinde tulug formunda tespit edilmiştir. Yunanca tilimos “meşin torba”? veya tol-mak “dolmak” fiilinden türediği de ileri sürülmektedir.

Çeşitli dillerde tulum terminolojisi:

Tulum (Türkiye)
Dankiyo, zimpona (Pontus Rumcası)
Guda (Lazca)
Gayda (Bulgarca, Türkçe Trakya'da)
Gajda (Makedonya)
Parakapzuk (Ermenice)
Gudastviri (Gürcüce)
Chiboni (Gürcüce Acaristan ve Artvin'de)
Shuvyr (Çerkez)
Sahbr, Shapar (Çuvaş Türkçesi)
Duda (Macarca)
Tulug (Azerice)
Sabouna (Yunanca)
Ney Anban(Farsça)

Gayda
Kemençe

Özhan Öztürk (2005). Karadeniz Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9
Picken, Laurence. Folk Music Instruments of Turkey. Oxford University Press. London.
Gerard Clauson. An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish. Oxford University Press. 1972

David Megas Komninos (Yunanca: Δαβίδ Μέγας Κομνηνός, Dabid Megas Komnēnos) (yaklaşık 1408 - 1 Kasım 1463), 1459 yılından 1461 yılına kadar Trabzon İmparatorluğu'nun son imparatoru. Trabzon imparatoru IV. Aleksios ile Theodora Kantakuzini'nin oğludur.

David, büyük ağabeyi ve öncülü IV. İoannis'in hükümdarlığında önemli bir rol oynamıştır. Trabzon'da taca varisliği gösteren bir saray unvanı olan despot unvanı kendisine verilmişti. David, kardeşinin Cenevizliler karşı diplomatik ataklarına katılmıştır. 1458 yılında Osmanlı Sultanı II. Mehmet ile Edirne'de anlaşma imzalamış, aynı yılın daha sonrası, yeğeni Theodora'yı Akkoyunlular hükümdarı Uzun Hasan ile evlendirmek üzere ona eşlik etmiştir.

David, tacı ağabeyinin ölümünden sonra, 22 Nisan 1459'dan önce bir zaman giymiştir. İoannis, arkasında Aleksios isminde genç bir oğul bıraktıysa da Trabzon İmparatorluğu'nun zor dönemden geçiyor olması, onun zaten despot olarak ilan edilmesi, herhangi bir muhalefet ile karşılaşmadan imparator olmasını sağladı.
David, Kırım Gotlarından ve Trabzon kontrolü altındaki Mangup'un yarı bağımsız hükümdarının kızı Maria ile evlenmiştir. 1447'den önce bir zaman Maria öldü. David, Bizans imparatoru VI. İoannis'in torununun torunu Eleni Kantakuzini ile evlendi.
Gürcü prensler ile Akkoyunlular hükümdarı Uzun Hasan'ın desteği dışında Osmanlı'ya karşı bir Haçlı seferi düzenleyebilmek için Burgonya Dükü İyi Philip'in dikkatini çekti. Bu çabaları II. Pius tarafından desteklendi. Candaroğulları Beyliği ve Karamanoğulları Beyliği desteğini almak için çaba sarf etti.
Osmanlıya karşı Batı desteği hala çok uzaktı. David, çok yanlış bir zamanlamayla, Sultan'dan öncüllerinin ödediği haraçtan vaz geçilmesini, daha kötüsü Uzun Hasan'dan aracılık etmesini istedi. Bunu Sultan hakaret kabul etti ve 1461 yazında bir sefere karar verdi. Sultan, boğazlardan büyük bir deniz filosu yolladı, kişisel olarak da Anadolu'yu geçecek kara birliklerine kumanda etti. II. Mehmet, Sinop'u aldıktan sonra filoyu Trabzon'a yolladı. Ordusunu Uzun Hasan üzerine yolladı. Bu, David'in önemli müttefiki ile ayrı düşmesine neden oldu. II. Mehmet, Trabzon'a hareket etti. Donanması, karaya çoktan inmiş, David'in ordusunu yenmiş ve şehri bir aydan fazla zamandır kuşatma altında tutuyordu. Osmanlı komutanı Mahmud Paşa, David ile teslim görüşmelerine başlamıştı. David'in haznedarı Georgios Amiroutzes teslim olmasını tavsiye etti. II. Mehmet bu görüşmelerden memnun olmasa da devam etmesine izin verdi. David, ailesi, mahiyeti ve servetine dokunulmadan ve Trakya'da iyi bir emeklilik sözüyle teslim olmaya ikna edildi.

David ailesi ile beraber Edirne'ye yerleştirildi ve yıllık yaklaşık 300.000 gümüş eden Struma Nehri vadisindeki emlakların gelirini toplamaya başladı. David'in Uzun Hasan ile olan ilişkisi ve Sultan'a ihaneti ortaya çıkarılınca, Mart 1463 tarihinde tutuklandı.
II. Mehmet düşük imparatora sert bir sesle bağırdı: "Kur'an ile ölüm arasında bir tercih yap!" David cevap verdi: "Yapılacak hiçbir tercihim yok. Tanrı beni Hristiyan olarak dünyaya getirdi. Hiçbir tehdit beni atalarımın dininden dönmeye zorlayamaz." II. Mehmed son olarak “ O halde öl! İnatçılığınla örnek olduğun oğullarını da yanında günahına ortak ederek götüreceksin" dedi. Fatih'in bir işareti üzerine David Komnenos ve yedi oğlunun başları hemen kesildi. Cesetleri Yedikule Şatosu'nun arkasındaki boş araziye atıldı. Başları kesilenlerin annesi ve eşi olan İmparatoriçe Eleni ölenlerin mezarlarını kazmak için surların dışına çıktı ve cesetlerin üzerindeki yırtıcı kuşlarla epey mücadele ettikten sonra sekiz çukur kazmayı ve eşiyle çocuklarını gömmeyi başardı.

İlk karısı Gotlu Maria'dan çocuğu olmadı. İkinci karısı Eleni Kantakuzini'dan:

Basileios, 1463 idam edildi
Manuil, 1463 idam edildi
İsmi günümüze ulaşmamış oğlu, 1463 idam edildi
Georgios, (1460-1463'ten sonra)
Anna (1447-1463'ten sonra), önce Makedonya Beylerbeyi Zağanos Paşa ile sonra İlvan Bey'in oğlu Sinan Bey ile evlendi
İsmi günümüze ulaşmamış kızı, Guria Prensi II. Mamia ile evlendi

Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
W. Miller, Trebizond: The Last Greek Empire of the Byzantine Era, Chicago, 1926.

Deniz Harp Okulu ('DHO) ya da geleneksel adıyla Bahriye Mektebi; 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından Kasımpaşa, İstanbul'da Kasımpaşa'da Taşkızak tersanesi içinde, Mühendishane-i Bahri Humayun adı altında kurulmuş, 1851 yılında Heybeliada'ya taşınmış, 1985'ten itibaren de Tuzla, İstanbul'da bulunan Türk Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik komutanlığı'na muharip subay yetiştiren askeri eğitim kurumudur. Mezuniyet törenleri her yıl 31 Ağustos'ta yapılan Deniz Harp Okulunda, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bağlısı birliklerde görev yapmak üzere subay yetiştirilmektedir. Okulda endüstri, elektrik-elektronik, bilgisayar, makine ve gemi inşa mühendisliği bölümleri vardır. Ayrıca okulun Pusula adında bir de öğrenci dergisi mevcuttur. Okulun komutanlığını Tümamiral Ramazan Özoğul yapmaktadır. Öğrencilere bahriyeli denmektedir.

Deniz Harp Okulu'nun temelini 1773 yılında Osmanlı Sultanı III. Mustafa döneminde kurulan Tersane Hendesehanesi adı verilen okul oluşturmuştur. Bu okulun kurulması için dönemin Kaptan-ı Deryası Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın emrinde Baron de Tott görevlendirilmiştir. Eğitim ilk olarak yaşlı denizcilere verilmiştir. Sultan III. Mustafa ve Baron de Tott zaman içinde eğitimin geliştirilmesini kararlaştırmışlardır. Bu okul, tam olarak bir okul mahiyyetinde olmamış, üç aylık bir kurs vazifesi görmüştür.
Bundan sonra, yine Baron de Tott ve Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın çalışmaları sonucunda Kasımpaşa'da bulunan Tersane-i Amire'nin Darağacı adı verilen bölgesinde 1776 Şubatında Hendesehane-i Bahri adlı başka bir okul açılmıştır. Okulun eğitim süresi 3 yıl olmuştur. Okulun adı, 1784'te Mühendishane-i Bahr-i Hümayun olarak değiştirilmiş ve yeni bir binaya taşınmıştır. Okul, 1795'te iki bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde, Güverte Subayları; İkinci Bölümde, Gemi İnşa Subaylarının eğitimi verilmiştir. 1822 yılında okul, Tersane'nin Parmakkapı bölgesinde bulunan başka bir binaya taşınmıştır.
1838 yılında Güverte Subaylarının yetiştirildiği bölüm Heybeliada'daki Kalyoncu Kışlasına taşınmıştır. 1850'de okulun diğer bölümü de Heybeliada'daki Bahriye Kışlasına taşınmıştır. Tanzimat dönemi ile birlikte okulun eğitim sistemi İngiliz usulü düzenlenmiştir. Bu dönemde okulun bir adı mevcut olmayıp pek çok isimle anılmıştır. Bunlar;

Mekteb-i Bahriye
Mekteb-i Bahriye-i Şahane
Mekteb-i Fünun-i Bahriye
Mekteb-i Fünun-i Bahriye-i Şahane
dir.
Sultan Abdülaziz döneminde okulun eğitimi bir defa daha düzenlenmiş bunun sonucunda, okulun eğitim süresi 8 yıla çıkarılmıştır. Bunun 4 yılı idadi, 2 yılı harbiye, 2 yılı da eğitim gemilerinde olmak üzere düzenlenmiştir.
1909 yılında okulun eğitim sistemi tekrar İngiliz usulüne göre düzenlenmiştir. Balkan Savaşları döneminde de bir düzenleme yapılmıştır. Bunun sonucunda 4 yıl Bahriye Mektebinde okuyan öğrenciler, 1 yıl okul gemilerinde Deniz Talebesi adıyla, sonraki 3 yılda da Mühendis olarak eğitim görmüşler ve sonrasında Üsteğmen rütbesinde esas göreve başlamışlardır.
Cumhuriyet döneminde ilk düzenleme, 1924 yılında yapılmıştır. Okul; Güverte, Makine ve Kâtip olarak üç sınıfa ayrılmıştır. Güverte ve Makine sınıfları için eğitim süresi 1 yılı hazırlık olmak üzere 4 yıl olmuştur. Mezunlar, okul gemilerinde Deniz Talebesi olarak 1 yıllık eğitim almışlar ve bunun sonucunda Mühendis rütbesiyle esas görevlerine başlamışlardır. Genelkurmay'ın 1928 tarihli düzenlemesiyle Heybeliada Bahriye Mektebi adında olan okulun ismi Deniz Lisesi olarak değiştirilmiştir. Bunun dışında Kasımpaşa'da Deniz Çekirdek Okulu adıyla başka bir okul Lise üstü eğitim için kurulmuştur. 1930'da ise bu sistemden vazgeçilmiş ve İki okulun Heybeliada'da eğitime devam etmesi kararlaştırılmıştır. Okulun ismi ise Deniz Harp Okulu ve Lisesi olarak değiştirlmiştir. II. Dünya Savaşı esnasında tedbir olarak okul Mersin'e taşınmıştır. 1946'da Heybeliada'ya geri dönülmüştür.
Eğitim sistemi; 1953, 1969, 1970, 1974 yıllarında pek çok defa değiştirilmiştir. Okul binasının yeterli ihtiyaçları karşılayamaması üzerine Tuzla'da yeni binanın inşaatına 1977'de başlamıştır. İnşaat, 1985'te tamamlanmış ve okul Tuzla'ya taşınmıştır. Dekanlık görevini Marmara Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cemaletin Şahin yürütmektedir.

Milli Savunma Üniversitesi

 Vikikaynak'ta Deniz Harp Okulu ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Resmî site
Pusula Dergisi12 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gaius Aurelius Valerius Diocletianus (d. 245–ö. 311) 20 Kasım 284 ile 1 Mayıs 305 tarihleri arasında hüküm sürmüş, Roma İmparatorluğu'nu Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölen ve doğu kısmının imparatorluğunu üstlenen bir Roma imparatoruydu.
Diocletianus, tarihçiler tarafından Üçüncü Yüzyıl Krizi (235-284) olarak bilinen döneme son vermiştir. Otokratik bir hükûmet kurmuştur. Roma İmparatorluğu'nun Dominate, Tetrarşi ya da Roma İmparatorluğu'nun sonraki dönemi olarak bilinen (Augustus tarafından oluşturulan Principate sistemine karşılık) ikinci dönemi için zemini hazırlamıştır. Diocletianus'un reformları devlet yapısını temelden değiştirmiş ve imparatorluğun ekonomik ve askerî açıdan dengeye oturmasını sağlamış, bu sayede imparatorluk bir yüzyıl daha bütünlüğünü korumuştur.

Alt tabakadan bir İlliryalı (Solin yakınlarındaki Dioklea) olarak dünyaya gelen Diokles ordu kademelerinde yükseldi. Aşağı Tuna'nın savunmasından sorumlu olarak Moesia kumandanlığı yaptığı biliniyor. 282'de yukarı Tuna'daki lejyonlar Carus'u imparator ilan ettiğinde Diokles de yeni imparatorun güvenini kazanmaya başladı. 283'te konsül oldu ve imparatorluk muhafızlarının süvari bölümünün kumandanlığına getirildi.
Roma İmparatorluğu'nun yükselen yıldızı Carus'un oğlu Numerian'ın kayın pederi Flavius Aper'di. 283 yılında Carus Batı'yı en büyük oğlu Carinus'a emanet ederek, Aper ve Diokles ile birlikte Doğu'ya Sasani İmparatorluğu üzerine yürüdü. Carus Sasanilerin başkentini talan etti ve büyük bir zafer kazandı. Ancak anlatılana göre yıldırım çarpması sonucu temmuz veya ağustos ayında öldü. Böylece arkasında yeni Augustus olarak Numerian'ı ve imparatorluk topraklarına geri götürülmesi gereken bir ordu bırakmış oldu. Aper Numerian'ın hasta olduğunu iddia etti, bu yüzden de imparator kapalı bir arabada seyahate başladı. Askerler gelen kokudan şüphelenerek arabayı açtıklarında Numerian'ın ölmüş olduğunu fark ettiler. Fırsattan yararlanan Diokles, Aper'i Numerian'ı öldürmekle suçladı ve askerlerin önünde bizzat kendisi öldürdü. Hemen akabinde askerler Diokles'i imparator seçtiler.
Ancak Batı'da bir başka meşru imparator daha vardı: Carus'un büyük oğlu Carinus. Carinus ve Diocletianus Belgrad yakınlarında Margus Muharebesi'nde karşılaştılar. Diokles Carinus'u öldürdü ve Diocletianus adıyla Roma İmparatorluğu'nun tek yöneticisi oldu. Kaynaklar muharebe sırasında yaşanalar konusunda çelişmektedir. Aurelius Victor'un anlattığına göre Carinus savaşı kazanmak üzereydi ancak karısının baştan çıkarttığı subaylarından biri kendisini arkadan vurmuştu. Eutropius ise ordusunun Carinus'u yüzüstü bıraktığını anlatmaktadır. Diocletianus alışılmadık bir merhamet göstererek Carinus'un Praetorian prefect'i ve konsülü Aurelius Aristobulus'u öldürmedi ve görevinde bıraktı. Daha sonra Aristobulus'u Afrika konsülü yaptı ve Urban prefect mertebesine getirdi. 285'in aralık ayında Diocletianus subaylarından Maximian'ı Sezar yaptı. 286'da Maximian Augustus konumuna yükseltildi.
235 ve 284 yılları arasında 20-25 imparator, yaklaşık olarak her iki, üç yılda bir yeni bir imparator başa gelmişti. İkisi haricinde bunların hepsi ya suikaste kurban gitmişti ya da savaşta öldürülmüştü. Başlangıçta 284 ile 298 yılları arasında Diocletianus da selefleriyle aynı kaderi paylaşacakmış gibi gözüküyordu. İmparatorluğun bir ucundan öbür ucuna uzun savaşlarda yer alıyor, geniş sınırları muhafaza etmeye çalışıyor ve iç isyanları bastırmakla uğraşıyordu. Ancak 298 yılına gelindiğinde Tuna ve Ren üzerindeki Germen istilacıları defetmiş, Suriye ve Filistin'deki Sasani saldırılarını durdurmuş ve siyasi düşmanlarını yenilgiye uğratmıştı.

Roma İmaparatorluğu'nu neredeyse yıkılmanın eşiğine getiren elli yıldan uzun süren iç dengesizliklerin ardından Diocletianus konumunu güvenli hale getirerek kayda değer bir başarı sağlamıştı. Diocletianus Roma'nın mevcut devlet yapısının sürdürülemez olduğunu düşünüyordu. Önceki nesillerde yaşanan kargaşaları engellemek ve imparatorluğun devamını sağlamak için bir dizi reform başlattı. Bu reformların arasında daha kolay yönetilir hale getirmek için imparatorluğun bölünmesi, imparator seçimi için yeni bir sistem, otokratik bir yönetim ve cumhuriyetçiliğin kalan tüm izlerinin temizlenmesi ve enflasyonla mücadeleyi amaçlayan ekonomik reformlar vardı.
İmparatorun konumu başlangıçta anayasal bir hükümdar olarak dikkatlice maskelenmiş bir diktatörlük mevkiiydi. Meşruiyetini büyük ölçüde karmaşık bir cumhuriyetçi unvan ve uygulamalar düzeninden alan imparator Princep haline geldiğinde ("eşitlerin birincisi", yani "Principate") gücünün büyük bölümünü lejyonlar ve imparatorluk muhafızlarına kumandanlık etmesinden alıyordu. Bu durum tüm imparatorluk unvanları içinde en önemlisi ve imparator kelimesinin kökeni olan imperator (En yüksek kumandan) unvanıyla yansıtılmıştır. Bu düzenlemeler imparatorluğun ilk iki yüzyılında işlemişti. Ancak Septimius Severus döneminden itibaren yöneticiler cumhuriyetçi kuralları giderek zayıflatmaya ya da hepten yok saymaya ve anayasal hükümdardan ziyade daha fazla diktatör gibi hüküm sürmeye başladılar. Bu süreç makamın temellerinin ve meşruiyetinin altını kazmaya başladı. Diocletianus makamın daha itibar sahibi ve daha dengeli hale gelmesi için askerî güçten daha fazlasına dayanması gerektiğini fark etmişti. Bu yüzden imparatorluk meşruiyeti için dine dayalı bir temel oluşturmaya çalıştı. Buna göre kendisi yarı ilahi bir hükümdar ve yüksek konumda bir rahip olacaktı. Eski cumhuriyet unvanı Pontifex Maximus yeni bir önem kazanmaya başlayacaktı.
Diocletianus kendine Dominus et deus ("Efendi ve Tanrı" yani Dominate) şeklinde yeni bir unvan seçti. Ayrıca kendisi Jovius, Maiximian da Herculius unvanını aldı. Böylece kendilerini Jüpiter ve Herkül ilişkilendirmişlerdi. Diokletian gerçekten bir tahtta oturuyordu. Halk içinde gözükmezdi ve şayet huzuruna çıkılacaksa ziyaretçi yere uzanmak ve kesinlikle imparatora bakmamak zorundaydı. Ancak belki cüppesinin eteğini öpebilirdi. Bu şekilde Diokletian mesafeli, gizemli, teokratik ve otokratik bir makam yaratmıştı.
Edward Gibbon'ın bir analizine göre Diocletianus bu törenleri kibrinden ötürü yaratmamıştı. İmparatora yönelik bu tip azamet Augustus'un döneminden beri vardı. Ancak Augustus bunu gizlerken Diocletianus bunu açıkça teşhir ediyordu.

Diocletianus başa geçtikten sonraki ilk dokuz yılın ardından imparatorluğun tek bir imparator tarafından yönetilemeyecek kadar büyük olduğu sonucuna varmıştı. Ren civarındaki barbar istilaları, Mısır'daki sorunlar ve imparatorluğun iç sorunlarıyla aynı anda başa çıkmak mümkün değildi. Getirdiği radikal çözüm haritanın tam ortasından, Roma'nın biraz doğusunda yukarıdan aşağıya düz bir çizgi çekip doğu ve batı olmak üzere imparatorluğu ikiye bölmekti. Bu bölünme kısa vadede kalıcı olmadıysa da 395'ten sonra gerçekleşecek daimi bölünmeye emsal teşkil etmişti.
Roma sisteminde imparatorlarının neye göre başa gelecekleri hiçbir zaman çözülememişti. Net bir kural yoktu ve bu da genellikle iç savaşlara neden oluyordu. İlk imparatorlar evlat edinme yöntemini benimsemişlerdi. Buna göre bir oğul ve vâris evlat ediniyorlardı. Ordu evlat edinme yöntemini beğenmiyor ve imparatorun oğlunun vâris olarak kabul edildiği biyolojik veraseti tercih ediyordu. Senato yeni bir imparator seçme hakkı olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla genellikle en azından üç vâris bulunuyordu.
Bu sorunu çözmek ve Doğu ve Batı olmak üzere bölünen imparatorlukta kimin imparator olacağı sorusunu yanıtlamak için Diocletianus Tetrarşi ya da "dörtlü yönetim" adı verilen sistemi kurdu. Buna göre Doğu'da bir kıdemli imparator, Batı'da bir kıdemli imparator başa geçecek, bunların yanında da birer ast imparator olacaktı. Roma imparatorlarına verilen çok sayıda unvan içinde en önemlisi Augustus'du. Bu yüzden iki kıdemli imparator Augustus unvanını alacak, diğer iki ast imparator ise Sezar unvanını alacaktı. Diokletian'ın tasarladığına göre kıdemli imparatorlardan biri emekli olduğunda ya da öldüğünde Sezar onun yerini alacak ve yeni bir ast imparator seçecekti.
292 yılına gelindiğinde Diocletianus sistemi oturtmuş, kendisine Doğu İmparatorluğu'nu seçmiş ve Maximian'a da Batı İmparatorluğu'nu vermişti. İmparatorluk iktidarı artık iki kişinin arasında bölüştürülmüştü. İkisi de kendilerine yeni başkentler seçtiler. Diocletianus'un kendine seçtiği başkent Nicomedia (bugünkü İzmit) idi. Eski başkent imparatorluğun kaderinin orduların gücüyle belirlendiği yerlerden çok uzaktaydı. İki imparatorun imparatorluğu yönetmesini kolaylaştıran bölünme Roma'da kalan senatoyu daha da kenara itmişti. 293 yılında Diocletianus ve Maximian birer Sezar atadılar (sırasıyla Galerius ve Constantius) ve vârisleri olarak belirlediler. Ancak bunlar yalnızca vâris değildi. Her birine kabaca imparatorluğun dörtte biri verilmişti.
Diocletianus'un başa gelmesinden önce neredeyse kesintisiz yarım asırlık iç savaş dönemi düşünüldüğünde Tetrarşi'nin dört imparatorun açgözlülüğüne yenik düşmemesi kayda değerdir. Ancak Roma siyasetinin fırsatçı yapısı çok geçmeden Tetrarşi'nin çözülmesine ve monarşinin yeniden kurulmasına neden oldu. 305 yılında Diocletianus emekli oldu ve Maximian da aynı şekilde davranmaya ikna edildi. İki Sezar önceden tasarlandığı gibi kıdemli imparatorlar oldular. Ama iş yeni Sezarları seçmeye geldiğinde ordu ve senato araya girdi ve kendi adaylarını öne sürdüler. 306 yılında Konstantin batıda bir iç savaş başlattı ve 312'de bu savaşı kazandı. 324 yılı itibarıyla Licinius'dan imparatorluğun doğu bölümünü aldı ve 337 yılında ölümüne kadar tüm imparatorluğu kendi yönetti. İkitidar tekrar Konstantin'in oğulları arasında bölündü. Taht Julian, Valentinian I ve Theodosius I ve diğerlerinin yönetiminde sözde birleştirildiyse de 395 yılına gelindiğinde doğu ve batı kalıcı olarak bölündü.

Diocletianus başa geçtiğinde Roma ekonomisi çökmenin eşiğindeydi. Elli yıl süren iç savaş, Sasanilerle yaşanan çatışmalar, siyasi nedenlere dayalı hacizler ve halkın ordu tarafından yağmalanması geniş çaplı yoksulluğa neden olmuştu. Vergiler düşüktü ve 

Dmitri İvanoviç Yermakov (Rusça: Дмитрий Иванович Ермаков) (1846 - 10 Kasım 1916), Kafkasya fotoğraflarıyla tanınan Rus fotoğrafçıdır.

Yermakov, 1846'da İtalyan mimar Luigi Caribaggio ve Avusturya kökenli Gürcü bir annenin çocuğu olarak Tiflis'te dünyaya geldi. Annesinin daha sonra bir Rusla evlenmesiyle üvey babasının soyadını aldı. 30'lu yaşlarında 93 Harbi'ne askeri topoğraf olarak katıldı.

Sonraki yıllarında Tiflis'te fotoğrafçılıkla uğraştı. İran'a kadarki bölgeyi seyahat eden Yermakov, Kafkasya'daki birkaç arkeolojik geziye katıldı. Bu gezilerde yerli halkın fotoğraflarını çekti. Bu fotoğraflar, bölgedeki insanların 19. yüzyılın sonlarındaki yaşam tarzını, geleneklerini ve kıyafetlerini belgelemektedir. Binlerce örnek günümüzde Gürcistan'daki müzelerde sergilenmektedir. 

Oryantalizm

Don Kişot (İspanyolca telaffuz: [doŋ kiˈxote]) veya Don Kihote (İspanyolca telaffuz: [doŋ kiˈʃote]), İspanyol yazar Miguel de Cervantes tarafından yazılan klasik bir romandır. İlk olarak 1605 ve 1615 yıllarında iki bölüm halinde yayımlanan roman, Batı edebiyatının kurucu eserlerinden biri olarak kabul edilir ve genellikle ilk modern roman olarak değerlendirilir. Roman, birçok tanınmış yazar tarafından "tüm zamanların en iyi kitabı" ve "dünya edebiyatının en iyi ve en merkezi eseri" olarak nitelendirildi. Aynı zamanda dünyanın en çok tercüme edilen kitaplarından biri ve tüm zamanların en çok satan romanlarından biridir.
Romanın konusu, La Mancha'da yaşayan ve alt tabaka soylu olan Alonso Quijano'nun maceralarına odaklanır. Quijano, okuduğu şövalye romanslarına kendini öyle kaptırır ki aklını yitirir ve Don Kişot de la Mancha adını alarak gezgin bir şövalye olmaya karar verir. Amacı, şövalyelik geleneğini yeniden canlandırmak ve ülkesine hizmet etmektir. Yanına sadık bir silahşor olarak basit bir köylü olan Sancho Panza'yı alır. Sancho, Don Kişot'un yüce söylemlerine karşılık, pratik zekâsı ve saf gerçekçiliğiyle hikâyeye ayrı bir boyut kazandırır. Romanın ilk bölümünde Don Kişot, dünyayı olduğu gibi görmek yerine, kendini efsanevi bir şövalye hikâyesinin başkahramanı olarak hayal etmeyi tercih eder. Ancak Salvador de Madariaga'nın Guía del lector del Quijote adlı eserinde belirttiği gibi, hikâye boyunca "Sancho’nun ruhu gerçeklikten hayale yükselirken, Don Kişot’unki ise hayalden gerçeğe doğru alçalır."
Bu kitap, edebiyat dünyasında derin bir etki bıraktı; Alexandre Dumas'ın Üç Silahşorlar (1844) ve Edmond Rostand'ın Cyrano de Bergerac (1897) eserlerindeki doğrudan göndermeler bunun en açık kanıtıdır. Mark Twain, kitabın "ortaçağ şövalyelik saçmalığına duyulan hayranlığı dünyadan silip süpürdüğünü" söyleyerek ona duyduğu hayranlığı dile getirdi. Pek çok eleştirmen tarafından tüm zamanların en büyük edebi eseri olarak kabul edilmektedir.

Cervantes, çalışmalarını dilin Orta Çağ biçimi olan eski İspanyolca'dan bolca örnekleme yaparak modern İspanyolca dilinde yazdı. Temmuz 1604'te Cervantes, eserin ilk bölümünün haklarını bilinmeyen bir meblağ karşılığında yayıncı Francisco de Robles'a sattı. Basım ruhsatı Eylül'de verildi, basımı Aralık'ta tamamlandı ve kitap 16 Ocak 1605'te çıktı.
Eserin satış başarısı, korsan basımlara zemin hazırladı. 1614 yılında gizemli bir yazar tarafından Avellaneda mahlasıyla sahte bir ikinci bölüm yayınlandı. Bu gelişme, Cervantes'i gerçek bir ikinci bölüm yazmaya teşvik etti ve yeni sahte kitapların önüne geçmek niyetiyle olay örgüsünde Don Kişot'u öldürdü. Bu ikinci eser Cervantes'in ölümünden bir sene önce, 1615 yılında yayınlandı.

Cervantes, hakikatte öyle olmadığı halde, ünlü kişilere atfedilerek, süslü sözlerle doldurulmuş olan ve böylece yazarının aslında okura karşı sahtekarlık yapmış olduğu dönemin şövalyelik romanlarını eleştirir. Ona göre bu tür hilekâr tutumlar yerine, yazar özgün olabilmeli ve bu uğurda gerektiğinde yerleşik kalıplarla kavga ederek ve okuru aldatmaksızın ona ulaşabilmelidir. Cervantes'in yine roman kahramanları üzerinden, eski dönemi temsil eden şövalyelik romanlarına yönelik eleştiride bulunurken, "akıllıca sanattan mahrum" bu eserlerin, gereksiz kimseler gibi Hristiyanlık topraklarından kovulması gerektiğinin belirtilmesi dikkat çekicidir.

Don Kişot (Alonso Quijano): Şövalye serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı bir aristokrat. Kitabın ana karakteridir.
Rosinante: Don Kişot'un atı.
Sancho Panza: Don Kişot'un silâhtarı.
Dulcinea del Toboso: Don Kişot'un sevdiği kız. Gerçek adı Aldonza Lorenzo'dur.

La Mancha ilinde yaşayan 50'li yaşlarında  bir aristokrat olan Alonso Quijano, şövalye kitaplarına takıntılıdır. O kadar çok okur ki, sonunda çıldırır. Fakat sadece şövalyelerle ilgili konularda çıldırmıştır, diğer konularda ise son derece akıllı bir asilzadedir. Quijano şövalye kitaplarını okuya okuya iyice onlara özenir. Dedesinden kalma zırh, kılıç vs aletleri temizler, kendi gibi sıska olan atını da eyerleyip yola çıkar. Sonra komşusu Sancho Panza'yı vali yapma vaatleriyle kandırıp kendine silahtar yapar. Bir köylü kızını da sevgilisi ilan eder. Ve her şeyini bırakıp yollara düşer.

Romanın Türkçe baskısı Roza Hakmen çevirisiyle YKY tarafından yayınlandı. Romanın arka kapağında şu sözcükler kullanıldı:Romanın 'öz' babası Miguel de Cervantes Saavedra, kendisini izleyen tüm romancıları yapıtlarının 'üvey' babası konumuna düşüreceğini -çünkü Don Quijote'den şu ya da bu biçimde etkilenmemiş tek büyük romancı yoktur- (...) okuruna seslenirken bilebilir miydi?" Jale Parlanın yerinde saptamalarıyla: "Shekaspeare'le birlikte belki de ilk kez 'modern' okuru düşleyen" ve sadece "şövalye romanları"nınn değil, "Rönesans'ta kullanılan bütün yazınsal türlerin otoritesini yıkan" bu öncü yazarın, "1605 yılından beri en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden en çok yazılan" ve belki postmodern anlatıyı bile dört yüzyıl önceden haber veren bu öncü romanı, ilk kez tam anlamıyla Tükçede. 
La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Roza Hakmen'in İspanyolca aslından yaptığı tam metin çeviriyle (ve Ahmet Güntan'ın şiir çevirileriyle) nihayet dilimizde.
İspanya edebiyat tarihinin en önemli ismi sayılan Cervantes, Don Quijote'yi İspanyolca yazmıştır. İspanyolca ismin Türkçe telaffuzu Don Kişot değil, Don Kihote'dir. Türkiye'de neden doğru kullanılmadığı sorusu ise şöyle açıklanabilir: Fransız İhtilali'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkileri ve sonrasında yavaş yavaş nükseden Fransız hayranlığı neticesinde, birçok Fransızca eser Osmanlı'nın ilgi odağına yerleşti. Tanzimat döneminde Don Quijote'nin Fransızca baskıları (Don Quichotte) okunurdu. Eserin Fransızcadaki telaffuzu ise Don Kişot'tur. Dolayısıyla yapılan ilk çevirilerde Don Quijote'nin dilimize aktarımı çevirinin çevirisi biçiminde ilerledi.

Don Kişot karakterleri listesi
Don Kişot duvar halıları
Dünya çapında en çok satan kitaplar listesi

Dortmund, Kuzey Ren-Vestfalya'nın Köln ve Düsseldorf'tan sonraki üçüncü büyük şehri ve Almanya'nın dokuzuncu büyük şehridir. 614.495 nüfusuyla Ruhr'un (alan ve nüfus bakımından) en büyük şehri ve aynı zamanda Vestfalya'nın en büyük şehridir. Ren-Ruhr Metropol Bölgesi'nde, Emscher ve Ruhr nehirleri (Ren'in kolları) üzerinde yer alır ve Avrupa Birliği'nde GSYİH bakımından ikinci büyük metropol bölgesidir ve doğu Ruhr'un idari, ticari ve kültürel merkezi olarak kabul edilir. Dortmund, Hamburg'dan sonra Aşağı Almanca lehçesi bölgesinin ikinci büyük şehridir.
Yaklaşık 882 yılında kurulan Dortmund, İmparatorluk Serbest Şehri oldu. 13. ve 14. yüzyıllar boyunca, Hansa Birliği'nin Ren, Vestfalya ve Hollanda Çevresi'nin "başkenti" idi. Otuz Yıl Savaşları sırasında şehir yıkıldı ve sanayileşmenin başlangıcına kadar önemini yitirdi. Şehir daha sonra Almanya'nın en önemli kömür, çelik ve bira merkezlerinden biri haline geldi; sonuç olarak, II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın en ağır bombardımana maruz kalan şehirlerinden biri oldu. 12 Mart 1945'teki yıkıcı bombardımanlar, şehir merkezindeki binaların %98'ini yok etti. 1.110'dan fazla uçağın katıldığı bu bombardımanlar, II. Dünya Savaşı sırasında tek bir şehri hedef alan en büyük bombardımanlardı. 
Bugün, şehrin binalarının yaklaşık %30'u savaştan öncesine dayanmaktadır. Yüzyıllarca süren çelik ve kömür sanayilerinin çöküşünden bu yana, bölge uyum sağladı ve yüksek teknoloji biyomedikal teknolojisine, mikro sistem teknolojisine ve ayrıca hizmetlere yöneldi. Diğer önemli sektörler arasında perakende, eğlence ve turizm ekonomisi, yaratıcı endüstriler ve lojistik yer almaktadır. Dortmund, İnovasyon Şehirleri Endeksi'nde "Düğüm Şehir" olarak sınıflandırıldı, Avrupa Birliği'ndeki on iki inovasyon şehri arasında yer aldı ve Almanya'nın en sürdürülebilir ve dijital şehri  oldu. Kuzey Ren-Vestfalya'nın üçüncü en işlek havaalanına sahip olan Dortmund, çevredeki Ruhr bölgesi ve Benelüks ülkeleri için önemli bir ulaşım kavşağıdır ve Avrupa'nın en büyük kanal limanıyla Kuzey Denizi'ndeki önemli deniz limanlarına bağlantısı vardır.
Dortmund, birçok kültürel ve eğitim kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Dortmund Teknik Üniversitesi, Dortmund Uygulamalı Bilimler ve Sanatlar Üniversitesi, Uluslararası Yönetim Okulu ve 49.000'den fazla öğrencisi olan diğer eğitim, kültür ve idari tesislerin bulunduğu yerdir. Ostwall Müzesi, Sanat ve Kültür Tarihi Müzesi ve Alman Futbol Müzesi gibi birçok müzenin yanı sıra Konzerthaus veya Dortmund Opera Binası gibi tiyatrolar ve müzik mekanları da bulunmaktadır. Belediye topraklarının neredeyse yarısı su yolları, ormanlık alanlar, tarım alanları ve Westfalenpark ve Rombergpark gibi geniş parklara sahip yeşil alanlardan oluşmaktadır. Bu durum, geçmişte yaklaşık yüz yıllık kapsamlı kömür madenciliği ve çelik üretimiyle keskin bir tezat oluşturmaktadır ve bu da zengin bir Gründerzeit mimari mirası yaratmıştır. Borussia Dortmund, en başarılı Alman futbol kulüplerinden biridir.

Dortmund şehrinde insanların ilk yerleşke tarihine ait arkeolojik izler, Cilalı Taş Devrine kadar uzanıyor. "Dortmund" ilk defa tarih sahnesinde 'Throtmanni' terimiyle MS 882 yılında çıkıyor. MS 990 senesine ait ortaya çıkan bulgulardaysa; o yerleşkede pazar kurma, alışveriş yapma gibi faaliyetlere yönelik ilk hukuki kurallar bulunmakta.
1152 yılında, sonraki zaman diliminde Kutsal Roma İmparatorluk makamına kadar yükselecek olan Kral Friedrich Barbarossa tarafından Dortmund'da, kralın yönetim, ticaret ve sosyal hayata yönelik karar ve danışma heyetleriyle istişaresine sahne olan bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak, takip eden yıllarda birçok zanaâtkar, esnaf ve tâcir, kraliyet konağının çevresi başta olmak üzere Dortmund'a taşınıp yerleşmiş, ticari ve sosyal faaliyetlerine burada devam ettikleri gibi, şehrin gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren kömür madenciliği ve çelik işleme, Dortmund'un tekrar yükselişini ve bir sanayi şehrine dönüşmesini gördü. 1847'de Cöln-Minden Demiryolu'nun açılmasından bu yana Dortmund, Ruhr bölgesinde önemli bir ulaşım merkezi haline gelmiştir. Ekonomik kalkınmaya bir diğer önemli katkı, 1899 yılında Dortmund-Ems Kanalı ve dolayısıyla limanın açılmasıyla sağlanmıştır.
1905 gibi erken bir tarihte, Körne'nin kuruluşu, 1928 Ruhr Bölgesi'nin Yeniden Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Hörde şehrinin (şimdiden 1.340 şehir hakkı almış) kurulmasına yol açan bir birleşmeler dalgası başlattı. 1928 ve 1929 kuruluşlarından bu yana, Dortmund bölgesi eski Grafschaft Mark alanında, eski Serbest İmparatorluk Kenti Dortmund bölgesinden daha fazla olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar, şehir manzarası küçük bir kasabadan büyük bir şehre dönüştü. Birkaç yıl içinde şehir merkezi, 1904'te Althoff'un mağaza binası, 1912'deki Krügerhaus veya yeni bir ana istasyon, postane inşa ederek tüm istasyon alanı gibi yeni binaların inşasıyla kökten değişti. ve bir ticaret merkezi olarak Löwenhof veya Hansastrasse'deki atılım gibi kentsel planlama önlemleri.
II. Dünya Savaşı sırasında kentin yüzde 90'ından fazlası ve tarihi kiliseleri, merkezdeki toplam 105 hava saldırısı ve 22.242 tondan fazla bomba ile yok edildi. Yüksek oran, kısmen Dortmund şehrinin bir saldırının tek hedefi haline geldiği sekiz büyük saldırıdan kaynaklanıyor. 12 Mart 1945'teki büyük saldırı sırasında 4.800 tondan fazla bomba şehre çarptı. Bu saldırı bir Alman şehrine karşı en ağır bombalı saldırı oldu. Bu son büyük saldırının ardından sosyal ve ekonomik yaşam durdu.
Bununla birlikte, gerçek yeniden yapılanma, ilk olarak savaş sonrası günlük yaşamda ilk olarak ulaşım ve bağlantı yolları olarak temizlenen zemin ve yukarıdaki sokaklardaki altyapı hatları tarafından belirlendi. Böylece, şehirlerin işlenmesi tamamen yeni bir planlama yerine yeniden yapılanma ve değişiklik olasılığı olarak görülüyordu. Bununla birlikte, savaş sonrası halkın farkındalığı, Orta Çağ kentinin düzeninde sanayileşmenin bir ürünü olarak kentsel durumu tekrarlamama arzusuyla şekillendi. Bu nedenle yeniden yapılanma yıllarının planlama hedefi, kendisini eski ve tarihi mirastan kasıtlı olarak farklılaştırması gereken yeni, açık ve geleceğe dönük bir Dortmund'du. Dortmund nüfusunun şiddetli muhalefetine rağmen, belediye binası veya sinagog gibi cityscapeı şekillendiren birçok bina yıkıldı veya yeniden inşa edilmedi.
Genel olarak, yeniden yapılanma hızla ilerledi, böylece 500.000'inci nüfus 1950'de doğdu.%2,3 işsizlik oranı ile 1952'de tam istihdam hakim oldu ve mükemmel ekonomik koşullar göçmenleri, özellikle de doğu bölgelerinden gelen mültecileri giderek daha fazla çekti. 1956 gibi erken bir tarihte Dortmund'da 624.000 kişi yaşıyordu. 1965 yılında şehir 658.075 nüfusuyla tarihi bir zirveye ulaştı.

Dortmund, 2018 yılında 587.010 nüfusa sahipti ve bunların %35,6'sı göçmenken, çoğu Türk, Suriye, Fas, aynı zamanda Yugoslav, Polonya ve Rus kökenli idi.

Şehirde SPD'nin baskın olduğu bir siyasi eğilim vardır. SPD 2004 yerel seçimlerinde oyların %41'ini alarak en fazla oy alan parti olmuş, onu oyların %32'sini alan Hristiyan Demokrat Birliği takip etmiştir. Yeşiller Partisi %11'lik oy oranıyla üçüncü sıraya yerleşmiştir.

Dortmund Havalimanı şehrin doğusunda yer alan orta büyüklükteki bir hava meydanıdır. Şehrin tren istasyonu Almanya'daki en yoğun trafiğe sahip istasyonlardan biridir.
Araç trafiği en az olan şehirlerden biridir.

Dortmund iyi bir toplu taşıma sistemine sahiptir. Birkaç metro hattı ve otobüs hatları tüm şehri birbirine bağlamaktadır.
Şehir, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra araba dostu olarak yeniden inşa edildi. En çarpıcı özellikler, kent merkezinin güneyinde kentsel alan boyunca uzanan federal yol B1 ve eski şehir duvarı boyunca dört ila altı şeritli şehir içi halkasıdır. Bu halka içinde, araç trafiği çok sınırlı bir ölçüde mümkündür, çünkü bu alanın çoğu yaya bölgesine geliştirilmiştir.

Şehir, Bundesliga'da oynayan Borussia Dortmund takımına ev sahipliği yapar. Takım 1997'de UEFA Şampiyonlar Ligi'ni kazanmıştır.

Şehirde iki adet büyük üniversite bulunmaktadır. Bunlardan Dortmund Üniversitesi 25.000'i aşkın öğrenci ve 4.000'e yakın öğretim görevlisine sahiptir.

 Trabzon, Türkiye
 Zwickau, Almanya
 Amiens, Fransa
 Leeds, Birleşik Krallık
 Rostov-na-Donu, Rusya
 Buffalo, ABD
 Netanya, İsrail
 Novi Sad, Sırbistan
 Xi'an, Çin

Dortmund Panoramik Fotoğraflar 1 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Dârülmuallimîn, Sultan Abdülmecid döneminde, 16 Mart 1848 tarihinde rüşdîyyelere erkek öğretmen yetiştirmek üzere açılan okuldur. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayan bugünkü  modern eğitim ve öğretimin ilk modelini oluşturan rüştiye mekteplerinde başarılı öğretim yapılabilmesi için ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının karşılanması gerekiyordu. Darülmuallimin, Darülmuallimin-i Rüşdî olarak da anılır. Darülmuallimin'in açılmasından sonra, sırasıyla Darülmuallimin-i Sıbyan (1870), Darülmuallimin-i İdâdî (1877) ve Darülmuallimin-î Âli açılmıştır. Böylece Türkiye'de öğretmenlik, orta öğretimin ilk basamağından sonra ilköğretim basamağı ile ortaöğretimin ikinci basamağında da çağdaş anlamda meslekleşme sürecine girmiştir. Bu girişimde Darülmuallimin-i Rüşdî bahsi geçen öğretmen okullarının öncüsü  kabul edilir.

Dârülmuallimât

Ebu'l-Fida  (Arapça: أبو الفداء, Kürtçe: Ebûlfîda Îsmaîlê Hemewî veya Ebu'l-Fida İsmail Hamavi (Tam künyesi: el-Melik el-Müeyyed İmadeddin Ebu'l-Fidâ İsmail bin Efdal Ali bin Mahmud) (Kasım 1273-27 Ekim 1331) Kürt filozof, komutan, İslam tarihçisi, coğrafyacı ve (1320-1331) döneminde Eyyubiler Hama Emiridir.
Ay üzerindeki Abulfeda Krateri, ona ithafen adlandırılmıştır.

Ebu'l Fida 1273 tarihinde Hama Emiri II. Mansur Mahmud'un kardeşi ve Ebu'l Fida'nın babası olan Malik el-Efdal'in Moğollar'ın istilasından kaçtığı yer olan Şam'da doğmuştur. Babası zamanın ünlü komutanlarındandı. Ebu'l Fida aynı zamanda Selahaddin Eyyubi'nin babası olan Necmeddin Eyyub'un torunudur.
İyi bir eğitim görmüştür. Çocukluğunda, Kur'an ve bazı fen ilimlerini tahsil etmekle geçirdi. Fakat on iki yaşından itibaren erken bir zamanda sık sık özellikle Haçlılara karşı yapılan askeri seferlere katıldı. 12 yaşında Hospitalier şövalyeleri'nin elinde bulunan Markab muhasarasında Hama Emiri refakatinde bulundu ve çok yararlılıklar gösterdi. Daha sonra Akka, Humus, Trablus ve Rumkale kalelerinin fethine katıldı.
Ebu'l Fida Memlüklü Sultani Baybars'ın Halep'e gönderdiği orduda bazı birlikleri komuta etti. 1298'de Memlük Sultanı Nasır Muhammed'in hizmetine girdi. 1299'da yarı bağımsız irsi Hama Emirliği kaldırıldı; Memlüklüler Devleti'nin bir parçası oldu. Ebu'l Fida hemen bu şehre emir olarak tayin edilmedi ama 1300'de Memlüklüler Şam valisi idaresi altında Hama idarecisi görevi verildi. Kendinin üstünde yörel idareci olan Memlüklüler Şam Valisi olan Emir Tankız ile araları açıldı. Fakat önemli Memlüklu emirleri ve sarayı içinde isim yapmaya başladı. 1312'de Memlükluler devleti içinde Hama şehri idarecisi olarak Melik us-Sahn unvanı verildi. Malatya'da Moğollarla yapılan savaşta büyük mücadele örneği gösterdi. Bu başarılarından dolayı kendisine Sultan tarafından 28 Şubat 1320'de irsi olarak Hama emirliği ve Malik ül Müeyyed unvanı verildi. 1320/1321'de Memlüklu Sultanı Nasır Muhammed'in Hicaz'a yaptığı Hac seferinde ona refakat etti.
Ebu'l Fida epey yıl emir olduğu yerleri sükûnet ve ihtişam içinde, kendini hükûmetin verdiği görevlere ve aynı zamanda şöhretini borçlu olduğu bilimsel çalışmalara adayarak yönetti. Ebu'l Fida, zamanında edebiyat insanlarının, bilim adamlarının cömert bir koruyucusu idi. 1331 yılında Hama'da öldü. Kendi yerine Hama emirliğine, Şam Emiri Tankiz'in da tavsiye ettigi, oglu Efdal Muhammed geldi.

Ebul Fida yaşadığı ve karşılaştığı vakaları yazmasıyla ünlü oldu. Tarih ilmi sahasında en çok tanınan eseri İbn Esir'in El-Kamil fit Tarih adlı ünlü eserinin bir devam mahiyetinde olan Muhtasaru Tarih il-Beşer dir. Bu eserde, ilk peygamber ve ilk insan olan Adem'den başlayarak 1328 yılına kadar vuku bulan hadiselere yer vermiştir. Eser Batı dillerine tercüme edilmiş ve 1870 yılında İstanbul'da ve 1908 yılında Mısır'da basılmıştır.
Ebul Fida'nın bir diğer mühim eseri 1316-1321 tarihleri arasında yazdığı Takvim ül Buldan (Şehirler Dizisi) adlı eseridir. 28 bölümden ibaret, genel coğrafya kitabıdır. Mukaddimeden sonra yeryüzünün denizlerini, dağlarını, ırmaklarını ve göllerini anlatır. Metin, birtakım cetvelleri de ihtiva etmektedir. Bu cetvellerde yer adları ile bunların coğrafi koordinatları gösterilmiştir. Ebu'l Fida bu eserinde, Batlamyus, Muhammed İdrisi, İbn Havkal, İstahri ve Biruni'ni eserlerinden faydalanmıştır. Çeşitli coğrafi hususlarla birlikte Dünya'nın başlıca şehirlerini de bir çizelge halinde anlatmıştır. Avrupa'da bu kitap Reinaud ve De Slane tarafından 1840 yılında neşredilmiştir. Fransızca tercümesi 1848-1883 yılları arasında yayınlanmıştır.
Ayrıca Ebul Fida'nın tıp üzerine yazdığı Kunaş adlı bir kitabı vardır.

The Archival and Documentation Site on Muslims in Britain 10 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Biographty of Tabari, the Great Islam Historian, in the Renaissance (Monthly Islamic Journal) (İngilizce)
Muslim Scholars of Hama (İngilizce)
Studies on Abul-Fida' al-Ḥamawi (1273-1331 A.D.), Farid Ibn Faghül, Carl Ehrig-Eggert, E. Neubauer. Institute for the History of Arabic-Islamic Science (Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften) at the Johann Wolfgang Goethe University, Frankfurt am Main, Germany, 1992. (İngilizce)
Selin, Helaine (1997), Encyclopaedia of the history of science, technology, and medicine in non-western cultures., Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, ISBN 0-7923-4066-3. (İngilizce)

Erzurum Kongresi, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum'da toplanan kongredir. 17 Haziran'da Vilâyât-ı Şarkıye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum şubesi tarafından toplanan Erzurum Kongresi, Erzurum Umûmî Kongresi veya Umûmî Erzurum Kongresi olarak da anılır.
Kongreye çoğunluğu işgal altındaki 5 doğu ili Trabzon, Erzurum, Sivas, Bitlis ve Van'dan gelen 62 delege katılmış; 2 hafta süren kongrede alınan kararlar kurtuluş mücadelesinde izlenen çizgide önemli ölçüde belirleyici olmuştur.
Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, yoklamanın ardından yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa kongre başkanlığına getirilmiştir.
Aslında Kongre görüşmelerinin 10 Temmuz'da başlaması öngörülmüş, delegelerin bir bölümünün anılan tarihte Erzurum'a gelememesinden dolayı ertelenerek 23 Temmuz'da görüşmelere başlanılmıştır.
23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında merkezi İstanbul'da bulunan Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti'nin Erzurum şubesiyle Trabzon Muhâfaza-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti'nin Erzurum'da birlikte düzenledikleri mahalli kongreye Maçka temsilcisi olarak İzzet Eyüboğlu katıldı. Bu kongrede Mustafa Kemal Paşa oy çokluğu ile başkanlığa, Maçka temsilcisi İzzet Bey ve Erzurumlu Hoca Raif Efendi başkan vekilliğine seçildi.

Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.
İlk kez millî sınırlardan bahsedilmiş ve Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı açıklanmıştır.
Toplanış şekli bakımından bölgesel olmasına karşın aldığı kararlar bakımından millî bir kongredir.
İlk defa geçici bir hükûmetin kurulacağından bahsedilmiştir.
Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi'ne bir ön hazırlık çalışması niteliğindedir.
İlk kez başkanlığını Mustafa Kemal'in yaptığı dokuz kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu Temsil Heyeti bir hükûmet gibi görev yapacaktır. (Temsil Heyeti'nin görevi TBMM'nin açılmasına kadar devam edecektir.)
Erzurum Kongresi'nin bir önemi de Batı Anadolu'da Yunan kuvvetlerine karşı mücadele eden Kuvâ-yi Milliye üzerinde büyük moral etkisi yapmış olmasıdır.
Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal'in sivil olarak görev aldığı ilk yerdir. Bölgesel bir kongredir.

Kongre, 1881 yılında Mıgırdıç Sanasaryan tarafından kurulan ve 1912'de Ermeni olaylarından sonra kapatılan Sanasaryan Koleji'nin binasında gerçekleştirildi. Kolej, bir eğitim  kurumu olmanın yanı sıra bölgedeki önemli bir Ermeni kültür merkeziydi. Kolej binası, I. Dünya Savaşı sırasında askerî hastane olmuş; işgal yıllarında Ruslar ve Ermeniler tarafından kullanılmış ve 1918'de devlet tarafından satın alınıp Mekteb-i Sultani binası yapılmıştı.
Bağımsız 40'tan fazla odası bulunun bina, 2011-2013'te onarım gördü. Bir bölümü Erzurum Resim Heykel Müzesi, ikinci katındaki Kongre'nin gerçekleştiği salon ve iki oda, Kongre ve Milli Mücadele Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Erzurum Kongresi delegeleri listesi
Erzurum Atatürk Evi Müzesi

Fabius Brest (31 Temmuz 1823 - 5 Kasım 1900) Fransız oryantalist ressam.

Fabius Brest, Marsilyalı Émile Loubon ve Parisli Constant Troyon tarafından eğitilmiştir. Filistin'de yaşadığı süre boyunca çevresinden etkilenen Loubon'un tavsiyesi üzerine 1855-1859 yılları arasında Türkiye'ye seyahat etmiştir. Türkiye'de birçok manzara resmi yapmıştır. Oryantal ve oryantal mimarisi hayatı boyunca en çok eser verdiği alan olmuştur.

Musée des beaux-arts de Béziers : La place de l'At-Meïdan à Constantinople
musée de l'Échevinage de Saintes : Les Bords du Bosphore à Bebeck.
Musée d'art de Toulon : Le Plan d'Aups
Musée des Beaux-Arts de Marseille : Un caravansérail à Trébizonte ; Vue de Constantinople, côté Asie ; Vue de Constantinople, cote d'Europe ; Vue de Constantinople.
Musée des beaux-arts de Nantes : Vue de Constantinople.
Musée du quai Branly : Café Maure à Alger, café des platanes
Musée des beaux-arts de Pau : Rue de la colonne brûlée à Constantinople.

Lynne Thornton, Les Orientalistes, peintres voyageurs, Courbevoie, ACR Édition Poche Couleur, 1994 978-2-86770-060-6.
Christine Peltre, Dictionnaire culturel de l'orientalisme, Paris, Éditions Hazan, 2003 2-85025-882-2.

Forum Trabzon veya bazen halk arasında Trabzon Forum, Türkiye'nin Trabzon ilinde hizmet veren alışveriş merkezi. Trabzon Forum, 34 bin 500'ü mağaza, 4 bini hipermarket, 5 bini yapı market, 2 bin 200'ü restoran, 3 bini sinema, bin 800'ü park alanı, 500'ü eğlence alanı ve kalan kısmı yeşil alan olmak üzere toplam 72.281 metrekarelik bir alana inşa edilmiştir. Binanın temeli 2006'da atılmıştır. Multi Turkmall'ın Türkiye'deki dördüncü AVM tasarımı olup yapıldığı dönemde Karadeniz'in en büyük AVM'si olarak lanse edilen proje, 21 Haziran 2008'de dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılmıştır.
Forum Trabzon, Mart 2022'de 53 milyon Euro karşılığında Artaş Holding tarafından Multi'den satın alındı.

Forum Trabzon'un konsept tasarımını Hollandalı T-T Design, mimarisini Portekizli CPU Architects ve Türkiye'den Arup Mühendislik üstlenmiştir. Kamuoyuna 100 milyon avroya mal olduğu açıklanan AVM'nin mimarisi deniz feneri hatlarını taşımaktadır.
Tesisin 1716 araçlık bir otoparkı bulunmaktadır. Yapının toplam alanı 76.000 m²'dir.

Trabzon'un ilk modern alışveriş merkezi olan ve 16 Aralık 2006'da açılan Mirapark Alışveriş Merkezi'nden sonra Trabzon'da açılan ikinci alışveriş merkezi Forum Trabzon'dur. Forum Trabzon, özellikle KTÜ kampüsüne yakınlığıyla üniversite öğrencilerinin ulaşımı açısından avantajlı hale gelmiş ve Trabzon'daki alışveriş noktalarından biri olmuştur. 2014 verilerine göre %60'ı il dışı ziyaretçi olmak üzere; Forum Trabzon'u yılda 12 milyon kişi ziyaret etmekte, burada 1500 kişilik istihdam sağlanmaktadır. 2013 verilerine göre ise Forum'u aylık ortalama 850 bin kişi ziyaret etmiştir.
Ayrıca, 2010'da Forum Trabzon'da yapılan "Dünyanın En Büyük Ebrusu" rekor denemesi başarılı oldu ve bu ebru Guiness Rekorlar Kitabı'na girdi.

Forum Trabzon'un lansman afişlerinde "Forum" kelimesinin tam ortasına Trabzon kelimesinin konulması ve kelimenin "FoTrabzonrum" olarak okunması "Trabzon'un Rum kenti olduğu çağrışımı yaratıldığı" söylemiyle tepki çekmiştir. Forum Trabzon açıldıktan kısa bir süre sonra yüksek kira bedelleri tartışma yaratmış ve bazı kiracılar kepenk kapatma eylemine gitmiştir.

Ekovitrin Dergisi Ekonomi Oscarları - 2011'in Türkiye'deki En İyi AVM'si

Resmî site

François Rabelais (d. 1483 ile 1494 yılları arasında, Chinon, Fransa - ö. 9 Nisan 1553, Paris), Fransız yazar, doktor, Rönesans düşünürü, keşiş ve Antik Grekçe bilgini. İsminin harflerinin yerini değiştirerek oluşturduğu Alcofribas Nasier mahlası veya Séraphin Calobarsy olarak da tanınır. Tarihsel olarak elimizdeki bilgiler ve eserlerden onun bir fantezi, hiciv, grotesk, müstehcen güldürü ve şarkı yazarı olduğunu biliyoruz. Bir baba ile oğlunun hikâyelerinden oluşan Gargantua ve Pantagruel baş yapıtlarıdır. Rabelais klasik dünya edebiyatının büyük yazarları arasında sayılmakta ve modern Avrupa edebiyatının kurucularından olduğu kabul edilmektedir. Hümanizmin öncülerindendir, Desiderus Erasmus'la çağdaştır. Jean Paul Sartre, Rabelais'nin üslubuna hayranlığını saklamaz ve onun Avrupa düşüncesinin ve Hümanizmin tekamülü açısından önemini Erasmus ile Montaigne arasında köprü olmak derecesinde görür.

Bir avukatın oğludur. Fontelay-le-Comte'daki Fransiskan okulunda eğitim gördü ve orada bir rahip oldu. Rabelais burada Yunanca ve Latince öğrendi ve eski eserleri (hümaniteleri) okudu. Ayrıca bilim, filoloji ve hukuk alanında da çalışmalar yaptı ve bu çalışmaları onun, aralarında Guillaume Budé'nin de bulunduğu çağının Hümanistleri tarafından, tanınmasına neden oldu. Çalışmalarının Fransisken Kilisesi tarafından yönlendirilmesi onu bezdirdi ve Papa VII. Clement 'ye bir dilekçe yazarak Fransisken Kilisesinden ayrıldı. Montpellier Üniversitesi'nde tıp öğrenimi gördü. Lyons'a doktor olarak gönderildi. Doktorasını verdiği sıralarda, ünlü eserleri ‘Gargantua’ ile ‘Pantagruel’ yayımlanmıştı.
Bu eserleri yüzünden Kilise ve Sorbonne'luların lanetine uğradı, eseri sansürlendi ve toplandı, Rabelais Metz'e kaçtı. Hayatının geri kalan yıllarını Quimper yakınlarında geçirdi. Rabelais, Yunan ve Latin Edebiyatı'nı en ince ayrıntısına kadar bilen, Fransız rönesansının en büyüklerinden sayılır. Coşkun bir yaşama sevgisiyle, öğrenme aşkıyla doludur. Eserlerinde canlı, mizah yüklü bir üslûpla yeni insanı yaratmaya çalışmıştır.

Gargantua ve Pantagruel, beş kitaptan oluşan bir seri:
Pantagruel (1532)
La vie très horrifique du grand Gargantua, genellikle Gargantua (1534)
Le Tiers Livre ("Üçüncü kitap", 1546)
Le Quart Livre ("Dördüncü kitap", 1552)
Le Cinquiesme Livre (Beşinci kitap. Bu kitabin Rabelais tarafından yazılıp yazilmadığı tartışmalıdır)

François Rabelais (çev. Nurullah YILDIZ)  (2018 1. basim) Pantagruel, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi Istanbul:İş Bankası Kültür Yayınları ISBN 9786052953464
François Rabelais (çev. Birsel Uzma)  (2012) Pantagruel, Dünya Edebiyatı Dizisi, Istanbul:Everest Yayınları  ISBN 9786051415208
François Rabelais (çev. Birsel Uzma)  (2011) Gargantua, Istanbul:Everest Yayınları   ISBN 9789752899179
François Rabelais (çev. İsmail Yergüz)  (2010) Gargantua, Ütopya Dizisi  Istanbul:Say Yayınları   ISBN:
François Rabelais (çev. Azra Erhat, Sebahhattin Eyüboğlu, Vedat Günyol)  (2006 1. basim) Gargantua, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi Istanbul:İş Bankası Kültür Yayınları  ISBN:

Fırat, Güneybatı Asya'nın en uzun ırmağıdır.
Başlangıç noktaları Ağrı Diyadin'den kaynağını alan Murat Nehri ve Erzurum Dumludağ'dan kaynağını alan Karasu Nehri'dir. Bu nehirler Elazığ il sınırlarında birleşerek Fırat Nehri'ni oluşturur. Fırat Nehri sırası ile; Erzincan, Sivas, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa il sınırını belirledikten sonra Suriye, daha sonra Irak topraklarına girer. Irak'ta denize uzak olmayan bir noktada Dicle Nehri ile birleşerek Şattü'l-Arab'ı oluşturur ve Basra Körfezi'ne dökülür. Nehrin en önemli kolları Murat Nehri, Karasu Nehri, Tohma Çayı, Peri Çayı, Kahta Çayı, Çaltı ve Munzur Suyu'dur.

Batı dillerinde Fırat Nehri, Euphrates olarak geçer. Euphrates adı Yunancadan gelen bir sözcüktür. İsmin asıl kaynağı konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır:

Eski Farsçadaki Ufratu' ve Akad dilindeki Purattudur. Eski Farsçadaki sözcüğün Avesta'da geçen huperethuua (geçmesi kolay) olduğu tahmin edilmektedir.
Arapça tasasızlık, rahatlık anlamına gelen "ferahat" kelimesinden gelmektedir.
Fırat; Akadcada Pu-rat-tu, Sümercede Buranun olarak geçmektedir. Kelimenin Hint-Avrupa kökenli olmadığı, Akadca ve Sümerceden kaynaklandığı, Eski Farsça ve Farsça aracılığıyla diğer dillere geçtiği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Eski Asur dillerinde de fonetik olarak Fırat sözcüğüne yakın olan pratru kelimesi de ilk gelene ait olan anlamında kullanılmıştır.

Toplam uzunluğu 2.800 km, Türkiye sınırları içinde kalan bölümün uzunluğu ise 1263 km'dir. 720.000 km² su toplama havzasına sahiptir. Türkiye'nin en geniş havzasına sahip olan Fırat Nehri yılda ortalama 30 milyar m³ su taşımaktadır. Bu suyun %80'i Keban barajının yukarısından kaynaklanır. Kış yağışların kar şeklinde olmasından dolayı debi 200 m³/sn'dir. Yağmurlar ve kar erimeleri sebebiyle ilkbaharda hızla yükselerek 2000 m³/sn'ye ulaşır. Temmuzdan itibaren azalmaya başlayan su Eylül-Ekim aylarında en düşük seviyeye ulaşır.
Fırat Nehri'nin rejimi Türkiye'deki diğer akarsulara göre daha düzenlidir. Mart ile Haziran ayları arasında yavaş yavaş kabarır, Temmuz ile Ocak ayları arasında çekilmiş olmasına rağmen yine de bol su akışı olur.

Nehir üzerine Türkiye'nin en büyük barajları inşa edilmiştir. Bu barajlardan Keban Barajı (Elazığ), Karakaya Barajı (Malatya-DİYARBAKIR-Çüngüş), Atatürk Barajı (Adıyaman-Şanlıurfa), Birecik Barajı (Birecik) ve Karkamış Barajı (Kargamış) tamamlanmıştır. 60 metre yüksekliği ve 4.5 km uzunluğu ile Suriye'nin en büyük barajı olan Tabka Barajı da Fırat üzerinde yer alır.
Ayrıca Fırat'ın suyu inşa edilen Şanlıurfa Tünelleri ile Harran Ovası'na ulaştırılmıştır. Binlerce yıldır kuru tarım yapılan ovada sulu tarıma geçilmiş, katma değeri yüksek tarım ürünleri yetiştirilmeye başlanmıştır.
Fırat üzerine kurulmuş beş HES ile Türkiye hidroelektrik üretiminin %31'i elde edilir. Nehir, yüksek dağlar arasında dar ve derin vadilerden akması hidroelektrik potansiyelinin yüksek olmasını sağlamıştır.
Fırat Nehri'nin Türkiye'de en hızlı aktığı yer olan Erzincan'da her yıl yüzlerce turist rafting yapmak için buraya akın etmektedir. Rafting özellikle Avrupalılar tarafından çok sevilen bir spordur ve aynı zamanda spor yapmak için Türkiye'ye geldikleri dallardan en önemlisidir.

Fırat, Batı Asya'nın en uzun nehridir. Karasu Nehri veya Batı Fırat (450 kilometre (280 mi)) ile Murat Su veya Doğu Fırat'ın (650 kilometre (400 mi)) suları birleşir ve güneydoğu Türkiye'nin Keban ilçesinin 10 kilometre (6,2 mi) yukarısına doğru akar. Daoudy ve Frenken, Murat Nehri'nin kaynağından Fırat'ın uzunluğunu 3.000 kilometre (1.900 mi)'de Dicle ile birleştiği yere koydular ve bunun Türkiye içinde 1.230 kilometre (760 mi), Suriye'de 710 kilometre (440 mi) ve Irak'ta 1.060 kilometre (660 mi) olduğunu hesapladılar. Aynı rakamlar Isaev ve Mikhailova tarafından da verilir. Fırat ve Dicle'yi Basra Körfezi ile birleştiren Şattülarap'ın uzunluğu çeşitli kaynaklar tarafından 145-195 kilometre (90-121 mi) olarak verilir.
Hem Karasu hem de Murat Su, Van Gölü'nden kuzeybatıya sırasıyla 3.290 metre (10.790 ft) ve 3.520 metre (11.550 ft) odsü rakımlarda çıkarlar. Keban Barajı yerinde, şimdi Fırat'ta birleşen iki nehir 693 metre (2.274 ft) odsü rakımına düşer. Keban'dan Suriye-Türkiye sınırına kadar, nehir 600 kilometre (370 mi)'den daha kısa bir mesafeden 368 metre (1.207 ft)'de daha akar. Fırat Nehri Yukarı Mezopotamya ovalarına girdiğinde, derece önemli ölçüde düşer; Suriye'de nehir 163 metre (535 ft) düşerken, Hīt ile Şattü'l-Arab arasındaki son kısımda nehir sadece 55 metre (180 ft) odsü'inde akar.

Suriye'de üç nehir suyunu Fırat'a katar; Sajur, Balikh ve Habur. Bu nehirler Suriye-Türkiye sınırı boyunca Toros Dağları'nın eteklerinde yükselir ve Fırat'a nispeten az su katarlar. Gaziantep yakınlarındaki iki dereden çıkan ve Tişrin Barajı'nın rezervuarı ‘na boşalmazdan önce Menbiç çevresindeki ovayı boşaltan Sajur bu kolların en küçüğüdür. Balikh suyunun çoğunu Ayn al-'Arus yakınlarındaki karstik bir kaynaktan alır ve Rakka şehrinde Fırat'a ulaşana kadar güneye doğru akar. Uzunluk, drenaj havzası ve deşarj açısından Habur bu üçünün en büyüğüdür. Başlıca karstik kaynakları, Al-Haseke‘yi geçen Habur'un güneydoğudan aktığı, nehrin güneye döndüğü ve Busayrah yakınlarında Fırata aktığı Ra's al-'Ayn civarındadır. Fırat Nehri Irak'a girdikten sonra, Fırat havzasını Dicle havzasına bağlayan kanallar olmasına rağmen Fırat'ın artık doğal kolları yoktur.

Dünyanın en uzun nehirleri

Fırat Nehri Üzerindeki Barajlar5 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fırat Üniversitesi 8 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geç Orta Çağ, Avrupa tarihinin 1250-1500 yılları arasında devam ettiği dönemdir. Geç Orta Çağ, Orta Çağ döneminin sonu olup Erken Modern Dönem'den önce gelmektedir.
Yaklaşık olarak 1300 yılına gelindiğinde, Avrupa'da yüzyıllarca süren refah ve büyüme durdu. Büyük Kıtlık ve Büyük Veba Salgını de dahil olmak üzere bir dizi açlık ve hastalık, Avrupa nüfusunu felaket öncesi durumun yaklaşık yarısına düşürdü. İstihdam eksikliğinin yanı sıra toplumsal huzursuzluk ve endemik savaş getirdi. Dönemin pek çok sorununa katkıda bulunmak için, Katolik Kilisesi'nin birliği geçici olarak Batı Bölünmesi ile parçalandı. Bu olaylara bazen Geç Orta Çağ Krizi olarak da adlandırılmaktadır.
Tüm bu krizlere rağmen, 14. yüzyıl aynı zamanda sanat ve bilim alanında büyük bir ilerleme zamanıydı. Orta Çağ'da kök salmış olan eski Yunan ve Roma metinlerine olan ilginin ardından İtalyan Rönesansı başladı. Klasik düşüncelerin bu akını ile birlikte, basılı kelimenin ve demokratik öğrenmenin yaygınlaştırılmasına yardımcı olan basılanın keşfi vardı. Bu iki şey daha sonra Protestan Reformasyonu'na götürdü. Dönemin sonlarına doğru coğrafi keşifler başladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesi doğu ile ticaret imkânlarını kesmesi Avrupalılar yeni ticaret yolları aramaya zorladı. 1492'de Kristof Kolomb Amerika'ya ve 1498'de Vasco da Gama'nın Afrika ve Hindistan'a sefer düzenledi. Bu keşifler, Avrupa ülkelerinin ekonomisini ve gücünü güçlendirdi.
Bu gelişmelerin getirdiği değişiklikler, bu dönem genellikle Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ ve modern tarihin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

Omacl.org: Original sources on the Late Middle Ages
Historyteacher.net: Collection of links on the Late Middle Ages in Europe9 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gülbahar Hâtûn Camii ya da Büyük İmaret Cami ya da Hâtûniye Camii Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından annesi Gülbahar Hatun adına 1514 yılında Trabzon'da yaptırılmış bir camidir.

Gülbahar Hatun Camii, kendi adıyla anılan mahallede Atapark'ın güneyinde yer alır. Zamanla etrafındaki medrese, imaret, mektep, darü'l-kurra ve türbe ile bir külliye oluşturmaktaydı. Bugün diğerleri yıkılarak sadece doğusundaki türbe ayakta kalmıştır. 
Annesi Gülbahar Hatun'un anısına Yavuz Sultan Selim tarafından 16. yy'ın ilk çeyreğinde (1514) yaptırılmıştır. Zamanında medrese, mektep, imaret ve hamam yapılarını da kapsayan büyük bir külliye içinde yer alıyordu. Toplum hizmetinde birçok vakfı olduğu anlaşılan bu değerli Osmanlı hatununun birçok vakfı gibi buradaki külliyenin de diğer yapıları günümüze ulaşamamıştır.

Camii, beş küçük kubbe ile örtülü beş bölümlü son cemaat yeri, büyük tek kubbe ile örtülü harem kısmı ile doğu ve batıdaki üzeri kubbeli birer zaviye odasından meydana gelmiştir. Son cemaat yerindeki mermer sütunların başlıkları stilize baklava motifidir. Mihrap ve minberi de mermerlerden olan Caminin minberi sade işçiliklidir. Mihrap da ise bitkisel bezeme ve mukarnaslı kavsaraya yer verilmiştir.

Giriş kapısı üzerindeki kitabe, caminin 1885 yılında onarıldığını bildirir. İçteki iyi kalabilmiş kalmişi süslemeler de bu yıllara ait olmalıdır. Trabzon'un ünlü camilerindendir. Camii şu anda Atapark'ta bulunmaktadır. Trabzon'da halkın bir buluşma yeri olarak tanınmaktadır.

 OpenStreetMap'te Gülbahar Hatun Camii ile ilgili coğrafi veriler

Gümüşhane, Gümüşhane ilinin merkezi olan şehirdir.

Türkçe: gümüş ve Farsça: خانه hane=khane kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur. Şehir ismini yakınlarındaki gümüş madenlerinden almıştır. Bizans döneminde şehrin bulunduğu bölge Haldia (Chaldia) isimleri ile bilinmektedir. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı kaynaklarında yerleşim Gümüşhane olarak adlandırılmaya başlanmıştır. 1850'lerde Helen Revivalizmi'nin bölgede de etkinleşmesi ile birlikte eğitimli Rumlar tarafından şehre Yunanca, gümüş kenti anlamına gelen Argyropolis (Yunanca: Αργυρούπολις. άργυρος argyros "gümüş" + πόλις (polis) kent) denmeye başlanmıştır. Yabancı seyyahlarda kendi dillerine göre kenti adlandırmakla birlikte Argyropolis adını yaygın şekilde kullanmışlardır. Günümüzde Yunanistan'da Atina'nın güneyinde ve Girit'te aynı isimli kentler bulunmaktadır.

Gümüşhane şehrinde yerleşimin ne zaman başladığına dair bilgi bulunmamaktadır. İlk yerleşim, günümüzde şehrin batı-kuzeybatısında bulunan Canca Mahallesi'nde kurulmuştur. Canca Mahallesi'nin güneybatısındaki sarp kayalık alanda da Canca Kalesi bulunmaktadır. Kalenin yapılış tarihi bilinmemektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde, İskender'in hükümdarlığı sırasında (MÖ 336-323) Philikos adlı bir görevlisinin bölgede gümüş madenleri bulmasıyla beraber kalenin onarıldığını yazmış olup buna göre kalenin yapılış tarihi daha eski dönemlere uzanmalıdır. Ancak bu görüş, arkeolojik bulgularla birlikte henüz kesinleşmemiştir.
Kimmer ve İskit saldırılarından sonra Pontus Krallığı ve Roma İmparatorluğu, yerleşimin içinde olduğu bölgeye hakim olmuştur. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle birlikte yerleşimin de içerisinde olduğu bölge Bizans idaresinde kalmıştır. Bizans kaynaklarında geçen Tzanicha ya da Tzantzakon olarak geçen bahsedilen yerin Canca Kalesi ve yerleşimi olduğu düşünülmektedir. Bizans döneminde yerleşim Haldia theması içerisinde bulunmaktadır. 7. yüzyıl sonlarından itibaren yerleşiminde içinde olduğu bölgeye Arap akınları yaşanmış ve 8. yüzyıl ortalarına kadar yerleşim Bizans-Arap güçleri arasında el değiştirmiştir. Araplar'ın çekilmesiyle yeniden Bizans hakimiyetine katılan yerleşim, 1048 yılından itibaren geçici olarak Türk hakimiyetine girmiştir. 1071 yılında gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında Emir Mengücek tarafından Türk idaresine alınmıştır. II. Gıyâseddin Keyhüsrev 1237 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tahtına geçtikten sonra Trabzon üzerine düzenlediği sefer esnasında tarihi Gümüşhane yerleşimini de ele geçirmiştir. Selçukluların Moğol hakimiyetine girmesinin akabinde İlhanlılar bölgeye hakim olmuş, İlhanlılar'ın zayıflamasıyla da 14. yüzyıl ortalarında Celayirliler'in hakimiyetine katılmıştır. Bundan sonra tarihi yerleşim ve çevresi sırasıyla Eretna Beyliği, Kadı Burhâneddin Devleti, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve zaman zamanda Trabzon İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında kalmıştır. Osmanlılar'ın 1461 yılında Trabzon İmparatorluğu'nu ilhak etmesiyle yerleşim Osmanlı hakimiyetine girse de 1467'de Akkoyunlular'ca ele geçirilmiştir. 1473 yılında gerçekleşen Otlukbeli Muharebesi'nden sonra kesin Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.
1486 yılı kaydında yerleşim "Palu Canca" adıyla bir köy olarak görülmektedir. Osmanlı idaresine geçtikten sonra savaşlarda harap olan yerleşimlerin canlandırılması için çeşitli çalışmalar yapılmış, madenciliğinde gelişmesiyle yerleşim de nüfus artmaya başlamıştır. Bunun sonucunda günümüz Canca Mahallesinin olduğu ilk yerleşim Eski Canca adıyla görülmeye başlarken, günümüz yerleşim merkezinin 4 km güneybatısında Musalla Deresine bakan yamaçta (günümüz Süleymaniye Mahallesi (Gümüşhane) "Nefs-i Canca-yı Ma'den" yerleşimi de kurulmuştur. Bu yeni kurulan yerleşim 17. yüzyılda "Nefs-i kasabayı Gümüşhane nâm-ı diğer Canca" olarak kaza merkezi olarak görülmektedir. 1554 yılında yerleşimde 31 Müslüman hane ve 13 Müslüman mücerred (bekar erkek) ile 113 Hristiyan hane ve 27 Hristiyan mücerred (bekar erkek) kaydedilmiştir. Bu tarihte her hanede ortalama 5 kişinin yaşadığı kabulü ve bekar erkeklerle birlikte 760 kişiye ilave olarak vergiden muaf kişiler ve askeri görevlilerde yerleşimde yaşamaktadır. 1583 yılında ise 50 Müslüman hane 16 Müslüman mücerred (bekar erkek) ile 594 Hristiyan hane kaydedilmiştir. Özellikle madencilik faaliyetlerinin artmasıyla dışarıdan çalışmaya gelinmesine bağlı olarak Hristiyan nüfusta çok yüksek artış olmuştur. Bu tarihte yerleşimde yaşayan sayısı, kayıtlı olanlara ilave olarak vergiden muaflarla birlikte 3300-3500 civarında tahmin edilmektedir. 1643 tarihli avarız kaydına göre yerleşimde; Canca, Meşhed, Hızır İlyas, Hamam ve Ermeni olmak üzere 5 mahalle bulunurken, 134'ü Müslüman ve 569'u Hristiyan olmak üzere toplam 703 hane yaşamaktadır. Kazada 58'i Müslümanlara ve 24'ü Hristiyanlara ait olmak üzere 82 bahçe kaydedilmiştir. Bu tarihte kaza merkezinde; 11 yeniçeri, 8 kale muhafızı, 17 dergah-ı ali sipahileri, 5 tımarlı sipahi, 2 sair olmak üzere 41 ehl-i örf (devlet görevlisi) bulunmaktadır. Bu tarihte şehir sakinlerinin önemli kısmı Canca Madenlerinde çalışmaktadır. Bu kayıtta Canca Mahallesinden 99 Müslüman, diğer dört mahalleden de 545 Hristiyan bu madende çalışmaktadır.
17. yüzyıl başlarında Hacıemin Mahallesi'nin bulunduğu yerde darphane açılmış ve bir süre faaliyet göstermiştir. 18. yüzyılda kasabadan sadece Gümüşhane olarak bahsedildiği ve Canca adının kullanılmadığı görülmektedir. 18. yüzyılda maden ocaklarının suyla dolmaya başlamasıyla madenciliğin yapılamaması sonucu şehrin gelişimini azalmaya başlamıştır. Madenciliğin bitmeye başlamasının yanı sıra 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı da şehrin gerilemesine sebebiyet vermiş, Hristiyan nüfus başta Rusya olmak üzere Osmanlı sınırları dışı ya da içerisindeki başka yerlere göç etmeye başlamıştır. 19. yüzyılda yerleşimi ziyaret eden yabancı seyyahlar madenciliğin bittiğinden bahsederken, halkın ana geçim kaynağının özellikle ayva ve elma yetiştiriciliği başta olmak üzere meyvecilik olduğunu belirtmişlerdir. 1837 yılı nüfus defterine göre yerleşimde 391'i Müslümanlar, 262'si Rumlar ve 185'i de Ermenilerden olmak üzere toplam 838 hane bulunmaktadır. Osmanlı kaynaklarına göre 1839-1861 yılları arasında kasabadaki 384 Hristiyan'ın Osmanlı sınırları içerisindeki başka yerlere ya da Rus topraklarına göç ettiği görülmektedir.
1869 yılında Gümüşhane'de belediye teşkilatı kurulmuş olup ilk belediye başkanı da Hafız Mustafa Efendi olmuştur. 1870 yılında 14 mahallesi bulunan yerleşimde 920 hane bulunmaktadır. 1876 yılında Gümüşhane kasaba merkezinde 11, Bahçeler mevkiinde de 5 adet olmak üzere 16 mahallesi bulunmaktadır. Kasabada merkezinde mahallelerden; 5'i Müslüman, 5'i Rum ve 1'de Ermeni nüfustan oluşmaktadır. Bu mahalleler, Süleymaniye Cami etrafında kurulan Cami-i Kebîr Mahallesi, Cami-i Kebîr Mahallesinin karşısındaki yamaçta bulunan Cami-i Sagîr Mahallesi, Cami-i Cedîd Mahallesi, Cami-i Çarşı Mahallesi, Cami-i Rüstem Mahallesi, Ermeni (Kilise) Mahallesi, İstavroz Mahallesi, Meryem Ana Mahallesi, Ayatodor Mahallesi, Hızırilyas Mahallesi ve Ayana Mahallesidir. Bahçeler mevkisi günümüz şehir merkezi dolayları olup bu mevkide tamamı Müslümanlardan oluşan mahallelerin adı da; Daltaban, Sorda (Bağlarbaşı), Burhaneddin (günümüz Özcan Mahallesi), Emirler ve Saadeddin (günümüz Hasanbey ve Karşıyaka mahalleleri) şeklindedir. 1876 yılı sayımında sadece erkek nüfus sayılmış olup buna göre; Cami-i Kebîr Mahallesinde 55 hanede 173 erkek, Cami-i Sagîr Mahallesinde 41 hanede 109 erkek, Cami-i Cedîd Mahallesinde 76 hanede 149 erkek, Çarşı Mahallesinde 9 hanede 25 erkek, Emirler Mahallesinde 103 hanede 244 erkek, Sorda Mahallesinde 62 hanede 132 erkek, Burhaneddin Mahallesinde 76 hanede 179 erkek, Saadettin Mahallesinde 10 hanede 22 erkek, Ermeni Mahallesinde 54 hanede 147 erkek, Meryemana Mahallesinde 105 hanede 253 erkek, Hızırilyas Mahallesinde 41 hanede 137 erkek, Ayatodor Mahallesinde 22 hanede 51 erkek, Ayana Mahallesinde 5 hanede 9 erkek, İstavroz Mahallesinde 208 hanede 649 erkek yaşamaktadır. Bu tarihteki kayda göre kasabada 14 mahalle olup toplam hane sayısı da 867'dir. 1883'te madenlerin işletmesi hakkını alan Daniel Pappa et Co. şirketi, bir süre madenleri çalıştırmış ancak ekonomik olmaması nedeniyle faaliyetini durdurmuştur. Madencilik faaliyetlerinin bitmesinin yanı sıra, Trabzon-Erzurum yolu güzergahı üzerinde olması nedeniyle kasaba merkezi Harşit Çayı kenarında eskiden bahçelerin bulunduğu Bahçeler mevkisine doğru taşınmaya başlamış ve günümüz yerleşiminin temelleri atılmıştır. 93 Harbi'nde Gümüşhane Rus güçlerince ele geçirilmese de güvenlik nedeniyle göç hareketleri görülmüştür. Öncesinde ve sonrasında madencilik faaliyetlerinin azalması ve bitmesiyle birlikte de Gümüşhane'den göçler görülmüştür. 1893-1894 yıllarında yaşanan kıtlık nedeniyle de özellikle Hristiyanlar başta olmak üzere Trabzon'a göç yaşanmıştır. 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı uyarınca Hristiyan nüfusa getirilen, Müslümanlar gibi askerlik yapma zorunluluğundan dolayı da yurt dışına gitmek ve yabancı ülke vatandaşlığına geçmek istemekteydiler. 1902 yılına ait bir kayda göre Gümüşhane sancağından çalışmak üzere Rusya başta olmak üzere yurt dışında çalışmak için 684'ü Hristiyan ve 585'i Müslüman olmak üzere toplam 1.264 kişi pasaport başvurusu yapmıştır. Özellikle Hristiyan nüfus çalışmaya gittiği yerlerde kalıcı olarak yerleşmeye başlamış ve ailesini de getirmek için başvurular yapmaya başlamıştır. 1895 yılında Anadolu genelinde olduğu gibi yerleşimde 25 Ekim 1895'te Ermeni isyanına sahne olmuştur. Dönemin Zaptiye Nazırı Hüseyin Nâzım Paşa'nın raporuna göre 247 hane Ermeni'nin olduğu kasabada yaşanan olaylarda, sekizi Ermeni ve ikisi Müslüman olmak üzere toplam 10 kişinin öldüğü belirtilmektedir. 1904 yılı salnamesine göre kasabada 5.930 kişi yaşamakta olup bunun 3.240'ı Müslümanlardan oluşmaktadır.
Kasabadaki Ermeni nüfus sayıca az olduğunda 27 Mayıs 1915'te çıkarılan Tehcir Kanunu uyarınca zorunlu göçe tabi tutulmamıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı güçlerinin çekilmesiyle Rus güçleri 19 Temmuz 1916'

Publius Aelius Traianus Hadrianus (Latince telaffuz: [(h)adriˈjaːnus]; 24 Ocak 76 – 10 Temmuz 138), 117 ile 138 yılları arasında Roma imparatoruydu. Hadrianus, Hispania Baetica'da bir İtalik yerleşim yeri olan ve İspanya'daki modern Sevilla'ya yakın olan Italica'da doğdu. Aelia gensinin kolu olan Aeli Hadriani, doğu İtalya'daki Hadria kasabasından geliyordu. Nerva-Antoninus hanedanının bir üyesiydi.
Hadrianus siyasi kariyerinin başlarında, iktidardaki imparator Trajan'ın büyük yeğeni Vibia Sabina ile evlendi. Bu evlilik ve Hadrianus'un daha sonra imparator olması, muhtemelen Trajan'ın karısı Pompeia Plotina tarafından teşvik edildi. Hadrianus tahta geçtikten kısa bir süre sonra, muhtemelen saltanatının güvenliğini tehdit ettikleri için önde gelen dört senatörü yasadışı bir şekilde öldürttü; bu ona senatonun ömür boyu sürecek düşmanlığını kazandırdı. Trajan'ın yayılmacı politikalarını ve Mezopotamya, Asurya, Ermenistan ve Daçya'nın bazı bölgelerindeki toprak kazanımlarını terk ederek daha fazla hoşnutsuzluk kazandı. Hadrianus istikrarlı, savunulabilir sınırların geliştirilmesine ve imparatorluğun farklı halklarının Roma önderliğinde panhellenik bir imparatorluğun tebaası olarak birleştirilmesine yatırım yapmayı tercih etti.
Hadrianus, gayretli bir şekilde kendi İmparatorluk ideallerinin ve kişisel ilgilerinin peşinden gitti. İmparatorluğun hemen hemen her eyaletini ziyaret etti ve imparatorluk ve eyalet işlerine, özellikle de inşaat projelerine doğrudan müdahale etmeyi tercih etti. Özellikle Britanya'nın kuzey sınırını belirleyen Hadrian Duvarı'nı inşa etmesiyle tanınmaktadır. Roma'da Pantheon'u yeniden inşa ettirdi ve büyük Venüs ve Roma Tapınağı'nı yaptırdı. Mısır'da ise İskenderiye Serapeumu'nu yeniden inşa ettirdiği tahmin edilmektedir. Yunan kültürünün ateşli bir hayranı olarak Atina'yı İmparatorluğun kültürel başkenti olarak tanıttı. Yunan genç Antinous ile olan yoğun ilişkisi ve Antinous'un zamansız ölümü Hadrianus'un yaygın ve popüler bir kült oluşturmasına yol açtı. Hadrianus saltanatının sonlarında Bar Kokhba isyanını bastırdı; bu isyanı panhellenik idealinin başarısızlığı olarak gördü.

Hadrianus'un son yılları kronik hastalıklarla geçti. Evliliği hem mutsuz hem de çocuksuz geçti. 138 yılında Antoninus Pius'u evlat edindi ve Antoninus'un Marcus Aurelius ve Lucius Verus'u kendi varisleri olarak kabul etmesi koşuluyla onu halefi olarak atadı. Hadrianus aynı yıl Baiae'de öldü ve Antoninus, Senato'nun muhalefetine rağmen onu tanrılaştırdı. Daha sonraki tarihçiler onu Roma'nın sözde "Beş İyi İmparatoru"ndan biri ve "iyiliksever bir diktatör" olarak saydılar. Esrarengiz ve çelişkili, hem büyük bir kişisel cömertlik hem de aşırı zalimlik kapasitesine sahip ve doyumsuz bir merak, kibir ve hırsla hareket eden biri olarak tanımlandı.

Bir söylenti Hadrianus'un İspanya'da doğduğunu anlatsa da, kendi yazdığı ve şimdi kayıp olan otobiyografisine göre Hadrianus, Roma'da 24 Ocak 76'da İtalyan kökenli ama kuşaklar boyu İspanya da yaşamış bir ailenin üyesi olarak doğdu. praetorio derecesinden bir senatör olan Babası Publius Aelius Hadrianus Afer, zamanının çoğunu Roma'da geçirirdi. Hadrianus’un ataları İtalya'daki antik bir kent olan Picenum, Hadria'dan gelir, ancak aile Scipio Africanus Major'un Hispania Baetica'yı fethinden hemen sonra buradaki Italica şehrine yerleşmişlerdir. Hadrianus Afer, gelecekteki imparator Trajan'ın kuzeniydi. Karısı Domitia Paulina, Gades'dendi (Cadiz) ve Domitiiler başka bir İspanya kökenli aileydi. Hadrianus'un Genç Domitia Paulina adında bir kız kardeşi vardı. Afer'in 85 civarında ölümünden sonra o sıralar dokuz yaşında olan Hadrianus, Trajan ve Publius Acilius Attianus'un vesayeti altına girdi (daha sonra Trajan’ın praefectus praetoriosu olan). Hadrianus, döneminin genç aristokratları gibi değişik konularda eğitildi ve Yunan Edebiyatı öğrenmeye olan düşkünlüğü nedeniyle kendisine Graeculus ("Küçük Yunan") lakâbı verildi.
Hadrianus 14 yaşındayken Italica'yı ziyaret etti ve orada askere yazıldı ancak bundan sonra gelişiminden sorumlu olan Trajan tarafından geri çağrıldı. Onuruna colonia yapıldığı halde Hadrianus Italica'yı bir daha hiç ziyaret etmedi. İlk askeri görevi Lejyon II ''Adiutrix'' tribunelüğüydü. Sonra, Almanya'daki Lejyon I ''Minervia'''ya transfer oldu. 98'de Nerva ölünce Hadrianus, Trajan'ı hemen şahsen bilgilendiren ilk kişiydi. Önce yukarı Pannonia lejyon'una legate ve sonunda da aynı eyalete vali oldu. Aynı zamanda kısa bir süre için Atina archon'uydu ve Atina vatandaşlığına seçilmişti.
Hadrianus, Dacialılara karşı yapılan savaşta oldukça aktifti (Lejyon V ''Macedonica'' legate'si olarak) ve rivayete göre başarıları içim Trajan'dan ödüller kazanmıştı. Saltanatında askerî eylemlerin yokluğuna bağlı olarak, Hadrianus'un askeri becerileri hakkında çok fazla bilgi yoktur, her halukârda ordu hakkındaki güçlü ilgisi, bilgisi ve yönetim becerisinin ispat ettikleri onun olası stratejik yeteneğini gösterir.
Hadrianus, Trajan'ın İran seferine onun karargâhında legate olarak katıldı. Hadrianus ne başlangıç aşamasındaki zaferlerde, ne de savaşın ikinci aşamasında isyan Mezopotamya'ya yayıldığında kayda değer bir şey yaptı. Her halükarda Suriye valisinin artan huzursuzluğu düzenlemek için Dacia'ya gönderilmek zorunda kalınmasının ardından, Hadrianus'a bir yer değiştirmeyle Suriye valiliğine getirildi ve kendisine özgürce komuta etme yetkisi verildi. Trajan ciddi olarak hastaydı ve Roma'ya dönmeye karar verdi. Hadrianus, ordunun arkasını kollamak için muhafız olarak Suriye'de kaldı. Trajan, iyice hastalanmadan önce ancak Selinus'a kadar gelebildi. Hadrianus, her halukârda apaçık halef olduğu halde henüz Trajan'ın varisçisi olarak evlat edinilmemişti. Karısı Plotina (Hadrianus destekçisidir) tarafından refakât edilen Trajan, ölüm döşeğinde yatarken, sonunda Hadrianus'u halefi olarak evlat edindi ve ardından öldü. İddialara göre olayların şekli başka türlü olsaydı sorun bu kadar sessiz çözülemezdi.

Hadrianus hemen Lejyonların desteğini sağladı — olası muhalifi Lusius Quietus, anında ortadan kaldırıldı. Senatonun onayını takiben Trajan'ın belki de tahrif edilmiş evlatlık edinme belgeleri takdim edildi (Trajan'ın himayesinde büyüdüğü halde). Yine de, bu evlatlık edinmenin evraklarının tahrif edildiği söylentisi biraz daha devam etti. Hadrianus'un meşrutiyetinin gerçek kaynağı Suriye ordularının doğrulaması ve Senatonun tasdikinden sonra ortaya çıktı. Tarihi belgelere göre Hadrianus'a düşkünlüğü bilinen Trajan'ın karısı Plotina'nın kâğıtların taklidini yaptırdığının uzun süre spekülasyonu yapıldı.
Hadrianus öncelikle Roma'ya gitmedi. Elini bağlayan doğudan ayrılarak, Trajan zamanında çökmüş olan Yahudi isyanını bastırdı — ardından Tuna cephesine gitmek için ayrıldı. Hadrianus'un yerine eski muhafızı Attianus, Roma'dan sorumluydu. Attianus orada Lusius Quietus'un da dahil olduğu dört senatör tarafından hazırlanan bir entrikayla kuşatılmış olduğunu "keşfetti" ve senatodan ölümlerini talep etti. Mahkemede herhangi bir duruşma olmaksızın, yakalandılar ve düşünmeksizin öldürüldüler.
Hadrianus bu sırada Roma'da olmadığı için, Attianus kendi inisiyatifini kullanarak hareket edebilirdi. Elizabeth Speller'e göre ölümlerinin sebebi Trajan'ın adamı olmalarıydı.

Askeri yönetici olarak kendi büyük kişiliğine rağmen, Hadrianus'un yönetimi büyük askeri çatışmaların eksikliği ile dikkat çeker. Askeri açıdan savunulamaz olduğu gerekçesiyle Trajan'ın Mezopotamya'daki fetihlerinden feragât etti. 121 yılında neredeyse Perslerle bir savaşa giriyordu ancak tehdit barışla sonuçlanan müzakereyle önlendi. Hadrianus'un Yahudiye'deki Yahudi karşıtı tavırları Bar Kokhba ve Rabbi Akiva önderliğinde büyük bir Yahudi ayaklanması'na yol açtı (132–135). Hadrianus'un ordusu sonunda isyanı bastırdı ve Yahudilere karşı Babylon Talmud'uduna istinaden dinsel baskı devam etti.
Barış politikası, imparatorluk sınırları boyunca kalıcı tahkimatların yapılmasıyla güçlendirildi. Bunların en ünlü olanı İngiltere'deki büyük Hadrian Duvarı'dır. Tuna ve Ren sınırları düzenli aralıklarla genellikle ahşap tahkimatlar, hisarlar, ileri karakollar ve özellikle iletişimi geliştirmek ve yerel bölgelerin güvenliğini sağlamak için gözetleme kuleleri inşa edilerek tahkim edildi. Moralleri korumak ve orduyu artan sabırsızlıktan korumak için Hadrianus, yoğun rutin talimler oluşturdu ve orduları kişisel olarak denetledi. Sikkelerinde, askeri imajı sivil imajından daha sık göründüğü halde, Hadrianus'un politikası Kuvvet kaynaklı ve antlaşmalardan oluşan bir barıştı.

Hadrianus, Ronald Symehas tarafından Roma İmparatorları arasında "çok yönlü" bir imparator olarak tasvir edilmiştir. Hadrianus aynı zamanda entelektüel ve sanatsal alanların tümünde bilgisini göstermeyi severdi. Hepsinden öte, Hadrianus sanatı himaye ederdi: Tibur'daki (Tivoli) Hadrian Villası kutsal arazi parçasının yeniden düzenlenmesi olan İskenderiye bahçesinin Roma'daki en güzel örneğidir, kendi bahçesini yapmak için birçok mermerin yerini değiştiren Kardinal d'Este tarafından yağmalanan kalıntıların büyük bölümü kaybolmuştur. Roma Pantheon'u, orijinal olarak Agrippa tarafından inşa ettirilmiştir ancak M.S. 80'de bir yangınla yıkılmış ve ardından Hadrianus zamanında yeniden kubbe formunda yeniden yapılmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. En iyi korunmuş Antik Roma yapıları arasındadır ve İtalyan Rönesansı'nda ve Barok dönemde birçok büyük mimarı oldukça etkilemiştir.
Saltanatından çok önce, Hadrianus mimari üzerine güçlü bir ilgi gösterdi ancak göründüğü kadarıyla bu hevesi her zaman hoş karşılanmadı. Örneğin, Trajan Forumu'nun ünlü mimarı Damascuslu (Şamlı) Apollodorus, onun çizimlerini dikkate almadı. Hadrianus'un selefi Trajan, Apollodorus ile mimari bir problem üzerine konuşurken, Hadrianus akıl vermek için sözünü kesince Apollodorus, "Defol git ve kabaklarını boya. Bu problem hakkında hiçbir şey bilmiyorsun." diye cevapladı. "Kabaklar" diye bahsedilen, Hadrianus'un villasındaki "serapeum" gibi boyanmış kubbelerdi. Söylentiye göre Hadrianus, Trajan'ın ardından imparator olunca Ap

Hafız Mehmed Bey (1874, Sürmene - 13 Temmuz 1926, İzmir), TBMM 1. Dönem'de Trabzon mebusluğu yapmış ve II. İcra Vekilleri Heyeti'nde 8 Şubat 1921 - 30 Mart 1921 tarihleri arasında vekaleten (Celalettin Arif Bey'in yerine) Adliye Vekilliği yapmış siyaset adamıdır. Öncesinde Meclis-i Mebûsan 4. ve 5. Dönem Trabzon mebusluğunu da yürütmüştür. Sürmene eşrafından, Memiş Ağa'nın torunu ve Hacı Yakubzâde Ahmed Ağa'nın oğludur.

Ermeni Soykırımı olayları hakkında;

sözlerini söylediği iddia edilmektedir ve kaynak olarak 27 Nisan 1919 Takvîm-i Vekâyi No 3540 gösterilmektedir.
Takvîm-i Vekâyi'nin 27 Nisan 1919 sayısı bölgesel tayinler ve maaş hususu ile alakalıdır ve Ermeni kelimesi dahi geçmemektedir.
Bu konuda üretilmiş olan kaynaklar sağlam bir delile dayanmamaktadır ve dahası 3540 No'lu baskı 27 Nisan 1919'da değil 5 Mayıs 1919'a çıkmıştır.
Böyle bir ifadede bulunduğuna dair şüpheler vardır.

Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantılı olarak ismi sıklıkla anılır.

İzmir Suikastı olayı ile ilgili olarak İzmir'de kurulan İstiklâl Mahkemesi tarafından 13 Temmuz 1926'da idam edilen 13 kişiden biridir. Cezası ertesi gün İzmir Hükûmet Konağı önünde infaz edilmiştir. Ancak, muhtemelen sağlığındaki hizmetlerinden ötürü ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası-İzmir Suikastı olayı döneminin karışık bir dönem olmasıyla, sonradan kızı Meliha Engin'e 5269 ve 5814 sayılı Kanunlar gereğince vatani hizmet tertibinden aylık bağlanmıştır.

Khalybler (Yunanca: Χάλυβες, Χάλυβοι) veya Chaldoi (Yunanca: Χάλδοι) klasik dönem yazarlarına göre Klasik antik dönemde Pontus ve kuzey Anadoludaki Kapadokya'da yaşamış halktır. Yaşadıkları bölge Haldia olarak bilinirdi. Haldia, Kızılırmak'tan Giresun ve Trabzon'a kadar uzanırdı.
Khalybler, Mossynoikoi ve Tubal/Tabal/Tibareniler klasik dönem yazarlarına göre Demir Çağı'nda yaşamış ilk milletlerdendi. Χάλυψ, Yunancada, "işlenmiş demir, çelik" anlamına gelir. Kelime, Latinceye, chalybs yani "çelik" olarak geçmiştir. Yunanca bir isim olan Khalybe Hititçede "Kızılırmak diyarı" anlamına gelen Khaly-wa kelimesinden türemiştir. Sadece bir halkı ifade etmekte kullanılmayan Khalybes terimi, Yunancada "demir ticareti yapan Karadeniz'deki sahil halkları" anlamına da gelmektedir.
Khalybler ile ilgili bilinen bilgiler klasik dönem yazarlarının yazdıklarıyla sınırlıdır. Homeros, Strabon ve Ksenophon bu yazarlara örnektir.
Roma İmparatorluğu zamanlarında, Chaldaei (eşsesli ama Semitik Khaldea bir alakası yok) ve Khalybes Plutarkhos tarafından bahsedilmiştir (Lucull. c. 14). Plutarkhos'a göre bu halklar, Roma İmparatorluğu'nun Pontus bölgesinin Pontus Kapadokyası bölümünde yaşamışlardır.

Giorgi Leon Kavtaradze: Probleme der historischen Geographie Anatoliens und Transkaukasiens im ersten Jahrtausend v. Chr., in: Orbis Terrarum 2 (1996) S. 191-216
David Marshall Lang, Грузины. Хранители святынь, Москва. Центрполиграф, 2006. pp. 71–72

Hayasa-Azzi veya Azzi-Hayasa (Hititçe: Ḫaiaša, Ermenice: Հայասա) Geç Tunç Çağınde Doğu Anadolu'nun kuzeyinde hüküm sürmüş iki krallıktan oluşan konfederasyondur. Konfederasyon, Güney Trabzon'da hüküm sürmüş Hayasa, ve Fırat ile Hayasa'nın arasında var olmuş Azzi krallıklarından meydana gelmektedir. Hayasa-Azzi konfederasyonu, MÖ 14. yüzyılda Hititler ile çatışmıştır. Bu çatışma, MÖ 1190 civarında Hatti'nin çöküşüne yol açmıştır.

1920'lerde İsviçreli bilgin Emil Forrer tarafından deşifre edilen Hitit yazıtları, Van Gölü çevresindeki bir dağ ülkesinden bahsetmektedir. Bu ülkenin adı Hayasa ve/veya Azzi'dir. Bazı önde gelen otoriteler, Azzi'yi Işuwa'nın kuzeyinde konumlandırırken diğerleri Hayasa ve Azzi'nin aynı devlet olduğunu kabul ederler.
Hitit Kralı Telepinu ve III. Tudhaliya arasındaki dönem kabataslak kaydedilmiştir. Bu dönemde yazılmış kayıtlardan, Hititlerin başkentleri Hattuşaş'ı Tudhaliya'nın saltanatından önce terk ettiği ve başkentlerini Sapinuwa olarak belirledikleri anlaşılmaktadır. MÖ 14. yüzyılın başlarında Sapinuwa da yakılmıştır. III. Hattuşili'nin kayıtlarına göre, Azziler Samuha'yı hudut bölgesi haline getirmiştir. Kendilerini "büyük medeniyet" olarak kabul eden Hititlerin "Barbar" kabul edilen hangi devletlerle mücadele ettikleri kesin olarak bilinmemektedir.

Hattuşaş'ın Kaşka, Hayasa-Azzi ve diğer devletler tarafından saldırıya uğraması sonucunda III. Tudhaliya, Kızılırmak'ın yukarı mecrasında konumlanmış kült merkezi Samuha kentini Hitit hükümdar ve maiyetinin geçici başkenti yapmaya karar vermiştir. Bununla birlikte, Samuha kenti Azzi ülkesinden gelen birliklerce geçici olarak ele geçirilmiştir. Bu sırada Hatti krallığı o kadar kuşatılmıştı ki, komşu devletler Hattilerin yakın gelecekte çökmesini bekliyordu. Mısır firavunu III. Amenhotep, Arzawa kralı Tarhundaradu'ya şöyle yazmıştır: "Her şeyin bittiğini ve Hattuşaş ülkesinin felç olduğunu duydum." (EA 31, 26-27) Buna karşın, Tudhaliya birliklerini kısa sürede toparlamayı başarmıştır. Bu durum Hatti Krallığını işgal eden Kaşka ve Hayasa-Azzi devletlerini şaşırtmış olabilir. Tudhaliya, daha sonra general Şuppiluliuma'yı (daha sonra Hitit Kralı oldu) Hatti'nin kuzeydoğu sınırlarına Hayasa-Azzi birliklerini yenmesi için göndermiştir. Hayasalılar ilk başta Hitit komutanı ile savaşmak çekinmiştir. Hittitolog Trevor R. Bryce, Tudhaliya ve Suppiluliuma'nın Hayasa-Azzi'yi işgal ettiğini yazmaktadır. İşgalci birlikler daha sonra Hayasa-Azzi Kralı Karanni (veya Lanni) ile Kumaha şehrinin yakınlarında hesaplaşmıştır. Savaştan bahseden Deeds of Suppiluliuma isimli kitapta savaşın sonucunun ne olduğu yazmamaktadır. Bununla beraber Hititlerin Hayasa-Azzi'yi işgalinin başarıyla sonuçlandığı neredeyse kesindir. Suppiluliuma bölgeyi Hititlerin vasal devleti ilan ettiği anlaşmayı Hayasa-Azzi'lerin lideri Hakkana ile imzalamıştır.
Anlaşmaya göre, Hayasalıların elinde bulundurduğu tüm esirleri Hititlere geri gönderecek ve Suppiluliuma'nın "Hattilerin Ülkesi" olarak tanımladığı toprakları terk edeceklerdi. Kısıtlamalara rağmen, Hayasaların lideri Hakkani siyasi ve askeri konularda silik ve itaatkâr değildi. Esir tutulan binlerce Hitit mahkûmun serbest bırakılmasına karşılık, Hattilerin esir tuttuğu Hayasan mahkûmlarının iade edilmesini talep etmiştir.
Saltanatları sırasında, Boğazkale'deki çivi yazılarında Hayasa ve/veya Azzi devletlerini art arda yöneten üç kralın ismi geçmektedir. Bu krallar, Karanni, Mariya ve Hakkani (veya Hukkana) idi. Hakkani, bir Hitit prensesi ile evlenmiştir. Suppiluliuma kral olduğunda, Hakkani Suppiluliuma'nın kız kardeşiyle evlenmek istemiştir.
Hakkani ile imzalanan bir antlaşmada I. Suppiluliuma evlilikle alakalı hükümlülüklerden bahsetmektedir:

Size evlenmeniz için verdiğim kız kardeşimin kız kardeşleri var; kız kardeşimle evlendiğinizde onlar sizin de kardeşiniz olacak. Hatti topraklarında bir yasa vardır. Kız kardeşlerinize, görümcelerinize ya da kuzenlerinize yanaşmayın; buna izin verilmiyor. Hatti Diyarı'nda böyle bir davranışta bulunan kişi yaşamaz; ölür. Ülkenizde kendi kız kardeşinizle, görümcenizle veya kuzeninizle evlenebilirsiniz; çünkü uygar değilsiniz. Hatti'de böyle bir eyleme izin verilemez.

Hayasa-Azzi krallığı bir süre Hititlerin vasal devleti olarak kalmıştır. Suppiluliuma ve oğlu II. Arnuwanda'nın veba sonucu öldüğü düşünülmektedir. Murşili'nin saltanatının yedinci yılında, "Azzilerin efendisi" Anniya, Kaşkalar'ın Pihhuniya ile birleşmesinden yararlanmış ve sınır bölgesi Dankuwa'ya baskın düzenlemiştir. Baskında orada tutulan Hayasalıları ülkesine geri almıştır.
Cavaignac, Anniya'nın saltanatı boyunca birkaç bölgeyi yağmaladığını ve esirleri serbest bırakmayı reddettiğini yazmaktadır. Anniya'nın isyanına Hititler kısa sürede tepki göstermiştir. Hitit Kralı II. Murşili Pihhuniya'yı mağlup etmiş ve Hayasa-Azzi sınırlarına saldırarak esirlerin salınmasını talep etmiştir. Anniya, Murşili'nin talebini reddedince, Murşili Hayasa sınırlarındaki Ura Kalesi'ne saldırmıştır. Sonraki baharda, Murşili birlikleriyle Fırat'ı geçmiş ve ordusunu İngalova'da yeniden düzenlemiştir. Bu bölge, yaklaşık 1000 yıl sonra Ermeni Arsak Krallığı'nın mezar yeri olacaktı. Ele geçirilen kalelerden biri Van Gölü'nün batı tarafında yer almaktadır.
Murşili'nin saltanatının 7 ve muhtemelen 8. yılında, Hayasa-Azzi'ye düzenlediği saldırılara rağmen, Anniya halen esirleri salıp salmamak konusunda kararsızdı. Anniya 2 yıl sonra bile esirleri iade etmeyi reddetmiştir. Murşili saltanatının 9. yılında, Anniya bir kez daha Hattiler'in Kuzeydoğu sınırındaki kuzey bölgesini işgal etmiştir. Istitina topraklarını yok eden Anniya, Kannuwara şehrini kuşatma altına alarak büyük bir karşı saldırı başlatmıştır. Buna ek olarak II. Murşili, Hititlerin Suriye'deki topraklarını kontrol eden kardeşi Sarri-Kusuh'un aynı yıl içinde ölmesiyle zor bir döneme girmiştir. Bu durumu fırsat bilen Nuhašše halkı, Hitit yönetimine karşı bir isyan başlatmıştır. II. Murşili, general Kurunta'yı Suriye isyanını bastırması için Suriye'ye, general Nuwanza'yı (veya Nuvanza') ise Hayasa-Azzi birliklerini Hattilerin kuzey bölgesinden sınır dışı etmesi için göndermiştir. Bazı kahinlere danışan II. Murşili, Nuwanza'ya Yukarı Hatti bölgesini Hayasa birliklerinden alması için seçmiştir. Nuwanza, Hayasa-Azzi'li işgalcileri mağlup etmiştir. O tarihten sonra, Yukarı Hatti bölgesi kral tarafından atanan yerel valilerce yönetilmiştir. II. Murşili Hayasa-Azzi'yi saltanatının onuncu yılında fethetti. Bununla beraber Hayasa-Azzi'liler bir yıl sonrasına kadar resmi olarak fethedildiklerini kabul etmediler.

Murşili, Hayasa-Azzi'yi bir kez daha Hititlerin vasal devleti haline getirmiştir. Anniya'nın yenilmesinden sonra yazılmış Hitit (veya Asur) kayıtlarında Hayasa-Azziler birleşik bir ulus olarak geçmemektedir. Hayasa'ların askerî gücü, II. Murşili'nin Hayasa-Azzi seferiyle neredeyse sıfırlanmıştır.

Hayasa isminin Ermenilerin kendi dillerindeki adı Hayk veya Hay ile olan benzerliği ve Ermenistan'ın Ermenice adının Hayastan olması, Hayasa-Azzi konfederasyonunun günümüz Ermenilerinin genetiğini şekillendirmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca konfederasyonda Ermenice konuşulmuş olabileceği de isim benzerliğinden dolayı ihtimaller arasındadır. Bir teori, Hay'ın Proto Hint-Avrupa dilinde "metal" anlamına gelen * h₂éyos (veya muhtemelen * áyos), kelimesinden türediğini öne sürmektedir. Bu teoriye göre, bölgede geliştirilen madencilik tekniklerine atıfta bulunan Hayasa adı, "metal toprağı" anlamına gelmektedir. Hayastan terimi, eski Mezopotamya tanrısı Haya (ha-ià) ve Enki ile ilişkilendirilen başka bir tanrı olan Ebla ile de bağlantılı olabilir. 1962'de yazılmış Büyük Sovyet Ansiklopedisi, Ermenilerin MÖ 12. yüzyılda Hayasa'nın Şupria'ya göç edişinden bahsetmektedir. Bu durum, iki isim arasında benzerliğin rastlantısal olma olasılığı nedeniyle itirazlara açıktır.
Hayasa-Azzi'nin kapsadığı alan, sonraki dönemde Küçük Ermenistan olarak bilinecek bölgenin yanı sıra Antik Ermenistan'ın batı ve güneybatı bölgelerinden oluşmakta idi. Aramadz, Anahit, Mher, Nane ve Barsamin gibi Hristiyanlık öncesi Ermeni tanrıların ana tapınakları Hayasa'da bulunmaktaydı. MÖ 1. biyıla tarihlenen Arsak hanedanının kraliyet mezarları bu bölgede yer almaktadır.
Bununla birlikte, bazı akademisyenler Ermenilerin Hayasa bölgesine özgü olduklarına, diğer akademisyenler ise kuzey veya doğu bölgelerinden (modern Güney Gürcistan veya kuzey Ermenistan) Hayasa bölgesine taşındıklarına inanmaktadır. Tarihçiler arasında küçük bir grup, Friglerin Hititleri istilasıyla beraber, varsayımsal olarak Ermeni-Frigler olarak adlandırılan topluluğun Hayasa-Azzi'ye yerleştiğini ve Urartu'nun batı bölgelerine yayılmış yerel halkla kaynaştığını iddia etmektedir. Ermeni-Frig bağlantısına dair neredeyse hiçbir kanıt yoktur.

Hurriler
Frigyalılar
Hititler
Hint-Avrupa dilleri

Vyacheslav V. Ivanov ve Thomas Gamkrelidze, "Hint-Avrupa Dillerinin Erken Tarihi", Scientific American; hac. 262, N. 3, 110-116, Mart 1990.

Hayri Gür Spor Salonu, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin Pelitli semtinde bulunan ve Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden Trabzonspor'a ev sahipliği yapan, 7.500 kişi kapasiteli spor salonu.

Salon EYOF Trabzon 2011 için yapılmaya başlanmıştır. Önceleri salonun 5.000 kişi kapasiteli olması planlansa da, daha sonra bu rakam 7.500'e çıkartılmıştır. Salon Trabzon'un Pelitli semtinde bulunur. Bunun için adı Trabzon Pelitli Spor Salonu olması öngörülse de; Trabzonspor'un ilk teknik direktörü ve Trabzon'un önemli spor adamlarından Hayri Gür'ün vefatı üzerine; dönemin Trabzon valisi Recep Kızılcık salona Gür'ün adının verileceğini söylemiştir. EYOF Trabzon 2011 basketbol müsabakaları bu salonda oynanmıştır. Türkiye Basketbol Ligi takımlarından Medical Park Trabzonspor maçlarını bu salonda oynamıştır.
2023-2024 sezonu itibarıyla Trabzonspor maçlarını bu salonda oynamaktadır.

Salonun kapasitesi 7.500 kişidir.

Türkiye Basketbol Federasyonu 2011 Gençler Basketbol Şampiyonası
Türkçe Olimpiyatları 2011
Beko All Star 2012 Trabzon
Fiba EuroChallenge Final Four 2015

Trabzonspor
Trabzonspor BK (eskiden)

360 Derece Sanal Tur 21 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haşim Ağa Konağı, 1895 yılında Hüseyin Ağa tarafından inşa edilmiş olan bir konaktır. Trabzon'un Sürmene ilçesi Gültepe köyünde bulunmaktadır. Yapı 99 pencereli konak olarak da bilinmektedir. Sen Anlat Karadeniz dizisi bu konakta çekilmiştir.

Allah'ın 99 ismini tasvip etmek için konağın 99 penceresi vardır. Ayrıca yapının iki tane giriş kapısı vardır, biri batıda diğeri ise doğuda. Bina yaklaşık 450 metrekarelik bir alanı sahip ve toplam on oda, üç banyo ve dört salondan oluşuyor. Konağın üç şöminesi ve iki kahve ocağı vardır.

Eski Haşim Ağa Konağı tamamen ahşaptan olduğu için yangın nedeniyle kullanılmaz hale gelir. Daha sonra Haşim Ağa'nın torunu Hüseyin Ağa, dedesinin adını taşıyan 99 pencereli konağı yaptırır. Hüseyin Ağa, babası ve dedesi gibi Rusya ile yaptığı gıda ve iplik ticareti sayesinde büyük bir servet biriktirebilmiştir.

Hermes (Yunanca: ʽἙρμῆς ), Yunancada "Hermes Trimegustus" (üç kere kutsanmış hermes) anlamına gelmektedir. Zeus ve Maia'nın oğludur. Zeus'un habercisidir. Tanrıların en kurnazı sayılır, tanrıların en hızlısıdır. Bir de Caduceus adında büyülü bir altın değnek taşır. Gigantlar arasındaki karşıtı Hippolytos'dur.

Üstün nitelikleri olan Hermes, efsaneye göre daha bir günlükken ayağa kalkar, beşiğinden çıkar, kaplumbağa kabuğundan yaptığı bir liri çalıp ondan çıkan seslerle eğlenir. Bir gün kırlarda dolaşırken tanrı Apollon'un koruması altındaki inekleri sürer. Apollon olayı öğrenince çok kızar; cezalandırılması için Hermes'i kolundan tutup, Zeus'a götürür. Ne var ki, Hermes'in lirinden çıkan sesler Zeus'u ve Apollon'u etkiler. Zeus; cezalandıracağı yerde, Hermes'e kanatlı bir başlıkla bir çift ayakkabı vererek onu tanrıların habercisi yapar. Haberci Hermes ölülerin ruhlarını yeraltına götürür; çobanlarla, yolunu şaşıran yolculara kılavuzluk eder. Yaşlı Kral Priamos'u, Hektor'un ölüsünü almak için Aşil'in barınağına götüren de odur. Ayrıca Odysseus'a Moly isimli bir bitkiyi vererek Kirke'nin tuzağından kurtaran da odur.
Hermes'in İo efsanesinde de önemli bir görev üstlendiği görülür. Zeus, sevgilisi su perisi İo'yu kıskanç karısı Hera'dan kurtarmak için, onu ineğe dönüştürür. Hera ineği armağan olarak ister ve alır. Kocasının kendisini aldattığından kuşkulandığı için, başına da bekçi olarak 100 gözlü canavar Argos'u diker. Argos uyurken bile birkaç gözü açık kaldığından, her şeyi görür. Bu yüzden ona yanaşmak çok tehlikelidir. İo'nun kurtarılması için Zeus, Hermes'i görevlendirir. Hermes canavarın yanına oturarak eline lirini alıp tatlı tatlı çalmaya başlar. Bu hoş müzikle Argos Panoptis'un gözlerinin tümü ağır ağır kapanır, giderek derin bir uykuya dalar. Hermes de uyuyan canavarın kafasını keser.
Çevik haberci Hermes tüm atletlerin koruyucusu olduğu gibi akıllı ve kurnaz olduğu için hırsızların, kumarbazların ve tüccarların da koruyucusudur. Liri, kavalı, notaları, astronomiyi, ölçü birimlerini ve sporu icat etmiştir. Hermes mitolojistlerce eril öğenin temsilcisi olarak kabul edilir.

Hermes Roma mitolojisinde Merkür olarak anılır. Güneş'e en yakın gezegene onun adı verilmiştir. Hermes'in aslen Mısır mitolojisindeki Thot olduğu iddia edilmektedir. Bazı düşünürler Hermes'in İslam mitolojisindeki İdris olduğu kanaatindedirler. Hermes veya İdris geleneği Babil, Mısır ve Yunan düşüncelerinin temeli olmakla birlikte İslam düşüncesinin de temelini oluşturan yabancı kaynaklardan sayılır.

Hidroelektrik santrali, barajda biriken su yer çekimi potansiyel enerjisi içermektedir. Su, belli bir yükseklikten düşerken, enerjinin dönüşümü prensibine göre Yerçekimi Potansiyel Enerjisi önce kinetik enerjiye daha sonra da türbin çarkına bağlı jeneratör motorunun dönmesi vasıtasıyla potansiyel elektrik enerjisine dönüşür. Buna da yenilenebilir enerji sınıfına giren hidroelektrik enerji santrali denir. Fizikten bilindiği gibi 1 kg'lık bir kütle, 1 m yükseklikten düştüğünde:
W (kg m²/sn²=N-m=joule)= m(kg)*g (m/sn²)*h (m)= 9.8 N-m'lik iş yapılmış olur.
Net düşüşü 100 m olan bir barajda 1 ton suyun yaptığı iş
W = 1000*9.8*100 = 980.000 N-m = 980 000 joule(j) dür.

Birbiri ile irtibatı bulunan iki su seviyesi arasındaki farka kot farkı denir. Bir hidroelektrik santralda düşüş ise üst su seviyesi ile çıkış su seviyesi arasındaki yükseklik farkıdır. Cebrî borular ve diğer yerlerdeki kayıplar göz önüne alınmazsa bu mesafeye net hidrolik düşü denilebilir.
Yukarıdaki örnek devam ettirilirse 1 kWh= 3.600.000 j olduğundan, 1 ton suyun yaptığı iş;
980 000/3 600 000= 0.27 kWh olacaktır.
Tersten okunduğunda
1 kWh enerji için, 3.600.000/980.000=3,67 m³ su harcamak gerekir.
1 kWh enerji için harcanan su miktarına özgül su sarfiyatı denir. Net düşü (yükseklik) ile ilgilidir. Baraj su seviyesi düştükçe özgül su sarfiyatı yükselir. Yani aynı enerji için daha çok su harcanır.

İş= m*g*h = Q*1000*9.8*h/3600000 (kWh) olduğuna göre;

  
    
      
        o
        z
        g
        s
        u
        s
        a
        r
        =
        
          
            
              Q
              (
              
                m
                
                  3
                
              
              )
            
            
              i
              s
            
          
        
        =
        
          
            3600
            
              g
              (
              m
              
                /
              
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              )
              ×
              h
              (
              m
              )
            
          
        
        (
        
          m
          
            3
          
        
        
          /
        
        k
        W
        h
        )
      
    
    {\displaystyle ozgsusar={\frac {Q(m^{3})}{is}}={\frac {3600}{g(m/sn^{2})\times h(m)}}(m^{3}/kWh)}
  

  
    
      
        o
        z
        g
        s
        u
        s
        a
        r
        =
        
          
            
              Q
              (
              
                m
                
                  3
                
              
              )
            
            
              i
              s
            
          
        
        =
        
          
            3600
            
              9.8
              ×
              h
              (
              m
              )
            
          
        
        (
        
          m
          
            3
          
        
        
          /
        
        k
        W
        h
        )
      
    
    {\displaystyle ozgsusar={\frac {Q(m^{3})}{is}}={\frac {3600}{9.8\times h(m)}}(m^{3}/kWh)}
  
  olur.

Yukarıdaki örnekte anlatılan işi 1 saniye içinde yaptıran 980 000 N-m/sn'lik güç tür. 1 N-m/sn = 1 watt olduğundan, eşdeğeri 980 kW'lık güçtür.
Yapılan işin, yükseklik (net düşü) ve türbin çarkından geçen suyun kütlesi ile, suyun debisi (Q m³/sn) ile doğru orantılıdır. Ayrıca üretilen güç;

  
    
      
        P
        =
        
          h
          (
          m
          )
          ×
          m
          (
          k
          g
          
            /
          
          s
          n
          )
          ×
          g
          (
          m
          
            /
          
          s
          
            n
            
              2
            
          
          )
          ×
          η
        
        =
        W
      
    
    {\displaystyle P={h(m)\times m(kg/sn)\times g(m/sn^{2})\times \eta }=W}
  

  
    
      
        P
        =
        
          h
          (
          m
          )
          ×
          
            Q
            (
            
              m
              
                3
              
            
            
              /
            
            s
            n
            )
            ×
            1000
            (
            k
            g
            
              /
            
            
              m
              
                3
              
            
            )
          
          ×
          g
          (
          m
          
            /
          
          s
          
            n
            
              2
            
          
          )
          ×
          η
        
        =
        W
      
    
    {\displaystyle P={h(m)\times {Q(m^{3}/sn)\times 1000(kg/m^{3})}\times g(m/sn^{2})\times \eta }=W}
  

  
    
      
        P
        =
        
          
            
              h
              (
              m
              )
              ×
              
                Q
                (
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                
                  /
                
                s
                n
                )
                ×
                1000
                (
                k
                g
                
                  /
                
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                )
              
              ×
              g
              (
              m
              
                /
              
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              )
              ×
              η
            
            
              10
              
                3
              
            
          
        
        =
        k
        W
      
    
    {\displaystyle P={\frac {h(m)\times {Q(m^{3}/sn)\times 1000(kg/m^{3})}\times g(m/sn^{2})\times \eta }{10^{3}}}=kW}
  

  
    
      
        P
        =
        
          
            
              h
              (
              m
              )
              ×
              
                Q
                (
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                
                  /
                
                s
                n
                )
                ×
                1000
                (
                k
                g
                
                  /
                
                
                  m
                  
                    3
                  
                
                )
              
              ×
              9.81
              (
              m
              
                /
              
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              )
              ×
              η
            
            
              10
              
                6
              
            
          
        
        =
        M
        W
      
    
    {\displaystyle P={\frac {h(m)\times {Q(m^{3}/sn)\times 1000(kg/m^{3})}\times 9.81(m/sn^{2})\times \eta }{10^{6}}}=MW}
  

olarak bulunur.
Yıllık üretilen elektrik miktarı; 
  
    
      
        =
        
          P
          (
          W
          )
          x
          8760
          (
          h
          )
        
        =
        (
        W
        a
        t
        t
        h
        o
        u
        r
        )
      
    
    {\displaystyle ={P(W)x8760(h)}=(Watthour)}
  
 olarak bulunur.

Hidroelektrik santrallar, kaynağına göre, rezervuarlı ve kanal tipi olarak tesis edilebilirler.

Rezervuarlı santrallarda elektrik tüketimi yaklaşık ne kadar ise suyun ne kadar kullanılacağı belirlenir ve buna göre baraj yapılır.
Kanal tipi santrallar, suyu biriktirme olnağı olmadığı için suyun debisine göre elektrik üretir. Rezervuralı santrallere göre ucuzdur.

Bir hidroelektrik santral binlerce parçadan meydana gelir. Ana bölümleri şunlardır:

Rezervuarlı santrallarda baraj, kanal tipi santrallerde tünel ya da açık kanal, nehir tipi santrallerde ise regülatör şeklinde olabilir.

İletim hattına suyu ileten yapıdır. Izgaralar, kapak ve kapak açma-kapama mekanizmalarından oluşur. Rezervuarlı santrallerde su girişi, yüzen cisimlerin borulara girmemesi için baraj gövdesinin orta kotlarında yapılırlar.

Hidroelektrik tesisinin işletmede öngörülen debideki suyu iletmesinde kullanılır. Trapez, duvarlı, kapalı duvarlı, tünel veya doğrudan cebri borularla iletilebillir. Kanal sonu yükleme odasına bağlanır. Kanal boyunca sanat yapıları mevcuttur.

İletim hattı ile santral arasında, ölçüleri debi ve düşüye göre hesaplanan kalın etli büyük çaplı çelik ya da CTP -açılımı cam elyaf takviyeli plastikdir- borulardır. Santralin jeolojik yapısına göre gömülü oldukları gibi, görünür olanlarıda vardır. Türbin çarkını çeviren suyun geçişine olanak sağlar. İletim hattı bulunan Hidroelektrik santallerinde genellikle iletim hattı ile cebri boru arasında regülatörün yaptığı su dengelemesi gibi görev alan Yükleme Havuzu yapısı bulunur. İletim hattından gelen ve burada bulunan su iletim hattında oluşabilecek su seviyesi düşüklüğü durumunda cebri boruda basınç eksikliği oluşmasını engellemek amacıyla dengeleme işlevini yerine getirir.

Cebri boru sonuna monte edilen, salyangoz biçimindeki basınçlı su haznesidir. Suyun çarka çevresel olarak ve her bir noktadan eşit debide girmesini sağlar. Çevresel olarak sabit kanatçıkları suya yön verir, açılıp-kapanabilir k

Horon, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde oynanan geleneksel halk danslarının genel adıdır. Sinop'ta (Doğu Karadeniz göçmenleri ve kısmen yerli halk tarafından), Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Gümüşhane, Ardahan'ın Posof ilçesinde ve Bağdeşen köyün'de, Bayburt'un Aydıntepe ilçesi, Erzurum'un İspir, Tortum ve Olur ilçelerinde (kısmen horon-bar karışık)  ve Doğu Karadeniz'den göçenlerden dolayı Sakarya'da oynanan çevik hareketli oyunlardır.

Yunanca "dans" anlamında horos (χορός) kelimesiyle ilişkili olup, Türkçe içerisinde bilinen ilk kayıt Bahrü'l-Garâib tarafından yapılmış ve 15. yüzyılda Rum kadınlarının sıra halinde oynadığı bir halk dansı için kullanılmıştır.

Karadeniz bölgesinde Samsun sınırından Gürcistan sınırına kadar olan bölgede, düğün, nişan, asker uğurlaması, yayla şenlikleri gibi toplu eğlencelerde kemençe, klarnet, tulum ve davul-zurna eşliğinde, yalnız erkekler (erkek horonu), yalnız kadınlar (kız horonu) ya da kız-erkek karışık (karma horon) olarak; türkü eşliğinde (sözlü horon) ya da sadece çalgı eşliğinde; düz çizgi, yarım daire ya da halka yapısı formunda; hızlı ve çevik hareketlerle oynanmaktadır. Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Akçaabat, Yomra, Of, Sürmene, Aydıntepe, Çaykara, Kemalpaşa, Giresun, Görele, Güce, Eynesil, Espiye, Şebinkarahisar, Ordu, Perşembe, Ulubey, Gülyalı, Kabadüz, Fatsa, Piraziz, Bulancak, Artvin, Rize, Borçka, Şavşat, Posof, Ardeşen, Fındıklı, Pazar, Çamlıhemşin, Hemşin, İspir, Tortum, Hopa, Arhavi ve neredeyse bütün yörelerde, yalnız erkekler (erkek horonu), yalnız kadınlar (kız horonu) ya da kız-erkek karışık (karma horon) olarak; türkü eşliğinde (sözlü horon) ya da sadece çalgı eşliğinde; düz çizgi, yarım daire ya da halka yapısı formunda; hızlı ve çevik hareketlerle oynanmaktadır.

Bölge dışında, savaşlar sonucunda göç edip daha çok Adapazarı, İzmit, Bolu, Bursa, Sinop, Düzce gibi illere yerleşen Karadenizli muhacirler ile 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi'nde bölgeden Yunanistan’a gönderilen Hristiyan Rumlar ve Gürcistan’ın Acara bölgesi'nin halkı tarafından, horon milli bir dans olarak oynanmaktadır. Düz Horon (Omal), Deli Horon, Acara Horonu, Hemşin Horonu, Artvin yöresinde oynanan horon çeşitlerinden birkaçıdır.

Karadeniz dışında Anadolu ve Yunanistan’da çeşitli halk oyunlarında her iki formda yaygındır. Lucian’ın (MS 125-190) bahsettiği geleneksel oyuncuların zincir oluşturduğu dans aynı isimle halen daha Ege adaları'nda oynanılmakta olup, önce birbirinden ayrı oynayan erkek ve kadın grupların karışarak oyunu birlikte oynaması Karadeniz horonlarında da izlenmektedir. Düz sıra halinde veya dairesel olarak oynanan horonda, hangi formun orijinal olduğunu saptamak oldukça güçtür.
Erkekler tarafından oynanan horonlar ne kadar hızlı ve sert ise, kadınların oynadığı ve “kız horonu” denen horonlar da o kadar yumuşak ve zarif hareketlerle oynanır. Kadın-erkek karışık oynanan horonlarda bu hızlı ve sert hareketlere kadınların da uyum sağladıkları, erkekler kadar ustalıkla oynadıkları görülür.
Horonlar, türkü eşliğinde (sözlü horon) ya da sallama, sıksara (Sera), sık horon horonlarında olduğu gibi sadece çalgı eşliğinde, sadece kadınlar (kız horonu), sadece erkekler (erkek horonu) ya da kadın erkek karışık (karma horon) olarak, düz bir sıra halinde ya da halka oluşturularak oynanır.

Rize ve Trabzon gibi sahil kesiminde oynanan horonlara göre daha değişik bir yapıdadır. Sahilde oynanan horonlarda, çok hızlı omuz silkme ve ayak sallama figürleri karakteristik iken, Artvin horonlarında hareketler daha çok tüm vücudun hareketi, ayakların sertçe yere basması vb. biçimindedir. Yine sahil horonlarında çalgı kemençe iken, Artvin'de tulum ve akordeon dur. Öztürk'de Trabzon Bölgesi horonlarını daha doğudaki Laz, Hemşin, Gürcü horonlarından ayıran önemli bir farkın Trabzon horonlarında öne çıkarılan omuz silkme figürü olduğunu yazıyor.
Artvin de horon Lazlar'ın yaşadığı Hopa, Arhavi ve Borçka (bir kısmı) ve Gürcü köylerinde geleneksel olarak oynanmakta olup Artvin'in iç kesimlerinde Artvin Ahıska Türklerinin oyunları davul ve zurna eşliğinde bar oyunları (Atabarı gibi) ve Ahıska - Kafkas dansı oynanır. En az beş kişi ile oynanan horonlar, oyunları iyi bilen, yaşça büyük, sevilen ve sayılan bir kişi tarafından yönetilir. Oynayanları coşturmak için söylenen “kollar dik”, “dik oyna” “vurdu-çıktı” gibi komut ve “ii-hu ii-hu!” gibi naralarla oyuncular daha da neşelenir ve hareketlenirler.
Saygun, Artvin horonlarını genel olarak “koşmalı horonlar” ve “koşmasız horonlar” diye ikiye ayırıyor ve “seyahat esnasında koşmasızlardan bir-ikisini mümkün oldu ise de koşmalı nev’ine hiç tesadüf edemediğim cihetle bu nev’ine ait misâl veremiyeceğim” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Düz horonlara gelince: Koşmasız horonlar, Artvin’in esas sazı olan “tulum zurna”nın refakati ile icra edilirler. Tulum zurnanın her raksa aid olarak mütemadiyen tekrarlandığı kısa motifleri icra eden sazcının, melodinin ritmine göre ayağını vurması âdettir. Bu oyunların birçok nev’ileri vardır: “Deli horonu”, Sâlyabasa, Titreme oyunu, “Kabak havası” bu cümledendir. Bunlara âid olarak kısa motifleri sazcı icra ederken, oyuncuların teşkil ettiği halkanın ortasında bulunur. Oyuncuların yarım daire halinde raks etmeleri de vakidir" (Saygun, 1937).

Doğu Karadeniz'in kapısı konumunda bulunan Ordu'da oynanan Gürcü horonu, mısıroğlu horonu, milli horon, Boztepe horonu, kol horonu, melet horonu, Perşembe horonu, nalcı horonu, iskilip horonu, eşkıya horonu, Harşit horonu (Cemo) da Karadeniz Bölgesinde oynanan horon türlerine örnektir. Ordu Karşılaması, Metelik oyun havası, Kol havasıda Ordu'da oynanan oyun türlerine örnektir. Ayrıca Ordu'da Giresun karşılamasıda icra edilmektedir. Davul-Gırnata başta olmak üzere bağlama ve kemençe ile de horon ve karşılama türü oyunlar oynanmaktadır. Ordu ile Giresun karşılaması müzik ve ritim hatta oynanış ile aynı olsalar da aralarındaki fark Giresun'da daha çok 2 ayak Ordu'da ise tek ayak ağırlıklı oynanmasıdır. 2 ayak horonu ile 3 ayak horonu farkı gibi düşünebiliriz.

Çamlıhemşin'den horon çeşitleri: Rize, Hemşin, Yüksek Hemşin, Papilat, Memetina, Bakos, Çarişka, Aleka, Sırtlı, Mahmutoğlu, Gant, Hevrek, Hanlakıt, Yali ve Çano'dur.

Gümüşhane ilinde; Gümüşhane Merkez, Torul, Kürtün ve Şiran ilçelerinde tipik Doğu Karadeniz kıyı şeridi figür, tavır, ezgi ve enstrümanları görülebilirken ilin güneydoğu kısmına doğru yöneldiğimizde; Kelkit'te oynanan horon türü oyunlar incelendiğinde Kuzeydoğu Anadolu-bar figürleri ve tavrının da etkisi görülmeye başlanır. Gümüşhane il olarak bakıldığında horon ile bar bölgesi olarak gösterilebilir.Gümüşhane merkezinde ve Torul, Kürtün ilçelerinde horonlar geleneksel olarak kemençe ve davul-zurna eşliğinde oynanırken şehir merkezinin doğusunda bulunan Merkez ilçe köylerinde davul-zurna, tulum yaygındır ve yer yer kemençe de görülür. Şiran'da horonlara ağırlıklı olarak davul-zurna eşlik eder ve bazı Şiran köylerinde kemençeye de rastlanır, Kelkit-Köse ilçelerindeyse ağırlıklı olarak davul-zurna kullanılır. Kelkit ve Köse ilçelerinin ana oyunu bar halk oyunudur. Şiran ve Gümüşhane merkez ise bar ile horonun geçiş bölgesidir. 
Gümüşhane'de oynanan başlıca horonlar şunlardır: Sıksara, Dizden Kırma (Urum Diki), Bıçak Oyunu, Mavrangel, Dik Horon, Düz Horon, Hey Mustafa, Üç Ayak, Cemo, Beş Ayak, Sorda Diki, Lazutlar.

Her horonun bir pişme, coşma noktası bulunmaktadır. Oyuncuların elleri yukarıdayken horon başının ya da kemençecinin "şimula" ya da "alaşağı" komutuyla horoncular adım atarak omuz titretme hareketini içeren aşağı alma hareketini yaparlar. Horon oynayanlar, kemençeci hatta seyredenler oyun sırasında kendilerinden geçerek anlamsız sesler çıkartabilir, horoncuları gayrete getirmek için naralar atabilir, tıslayabilir ya da gayret sözleri sarf edebilirler.
Artvin ili, Borçka ilçesinden bu tür sözlere örnekler (Gürcüce): Şuhto bico (oyna oğlan), şeni celi (senin belin), şeni hdeba (sana yakışır), elias gogonebia (elias kızlar), hehe lamazat lamazat (hehheh güzel güzel), gogonebia ahla (kızlar şimdi), pehpeh suhto suhto (atla atla), hoho çemo hute (sarıl bana), ahla bicebo (şimdi oğlanlar), rcalebi geyhade ahla (geline bak şimdi), malemoooy (çabuk gel)... Horonlar, horonbaşının (hovarda) verdiği komutlarla oynanır. Artvin horonlarında verilen bu tür komutlara örnekler: Deli Horon'da: Başla, başla-işle, işle, işle-kollar üste, kollar siya-kındır oyna, dura dura-kollar çabuk-gel oguna diza-vur orta topuk, gel horo, alasiya, az vur oyna, tek çökme. 
Hemşin Horonu'nda: Siya, siya-savuş, savuş-geldum, geç-geç-te, dura-geldi Hemşin.

Halk Oyunlarında Horon. Horon Oyunları, Horon Yöreleri11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Rize, Artvin horonları (Kara Lahana)
Horon Müzikleri

I. Farnekes; 5. Pontus kralıdır. Babası III. Mithridatis, annesi Laodiki'dir. Babasından sonra genel kabule göre MÖ 185 yılında tahta geçmiştir. Ancak bu tarihi 197 yılına kadar uzatan görüşlerde bulunmaktadır.
MÖ 183'te önemli liman kenti Sinop'u ele geçirmiştir. Sinopluların müttefiki Rodoslular bu durumu Roma'ya şikâyet etse de MÖ 188'de imzalanan Apamea Antlaşması ile Anadolu topraklarında hegemonyasını genişleten Romalılar bu duruma sessiz kalmıştır.
Bu başarısından sonra daha da yayılmacı bir politika izleyen Farnekes, Pergamon Krallığı II. Eumenis ve Kapadokya Kralı IV. Ariarathes için tehdit oluşturmaya başlamıştır. Kısa süre sonra Kapadokya Krallığı'nı işgal etmeye başlaması üzerine Pergamon Krallığı, Kapadokya Krallığı, Bitinya, Kizikos ve Hereaklia gibi krallık ve şehir devletleri kendisine karşı birlik oluşturup karşı saldırıya geçmiştir. Yaşanan çatışmalar sonucunda yenilmiş ve Roma Cumhuriyeti'nin de müdahil olmasıyla MÖ 178 gibi Sinop hariç aldığı Kapadokya ve Galatya topraklarından çekilmek zorunda kalmıştır. Yaşananlardan sonra stratejik konumu nedeniyle krallığının başkentini Amasya'dan Sinop'a taşımıştır.
Sinop'tan sonra Karadeniz sahili boyunca ilerleyişini sürdüren Farnekes tarafından Giresun Kalesi inşa ettirilmiş ve burada yeni oluşturulan ya da onarılan yerleşime de Farnakyas (Farnakia) adı verilmiştir.
Karadeniz kıyı şeridindeki hakimiyetini Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım Yarımadası ve diğer sahil kentleriyle müttefiklik kurarak onları barbar akınlarına karşı korumak amacıyla hamilik rolü üstlenmiştir ki bu durum ilerleyen yıllarda Pontus Krallığı'nın hakimiyet sahasının buraları da içerecek şekilde genişlemesinde önemli rol oynayacaktır.
MÖ 170'te tahtta olduğu bilinmekle birlikte sonraki yılları hakkında bir süre bilgi bulunmamaktadır. Ancak Seleukos İmparatoru I. Dimitrios'un diplomatik ilişkileri çerçevesinde III. Antiohos'un oğlu Prens Antiohos'un kızı Nysa ile evlendiği bilinmekte olup Atina ile iyileşen ilişkilerine istinaden MÖ 160/159 yılında yeni evlendiği eşi ve kendisi adına Delos'ta yazıtlar ve bronzdan heykeller dikilirken, altından taç verildiği göz önünde bulundurulduğunda bu tarihlerde hala Pontus kralı olduğu görülmektedir.
Genel kanı MÖ 155 yılında öldüğü şeklinde olup yerine kardeşi IV. Mithridatis geçmiştir.

I. Selim (Osmanlıca: سلطان سليم اول, romanize: Sultan I. Selim) veya bilinen adıyla Yavuz Sultan Selim (d. 10 Ekim 1470 - ö. 22 Eylül 1520), Osmanlı İmparatorluğu'nun 9. padişahı ve 88. İslam hâlifesidir. "Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn" (iki kutsal caminin hizmetkârı) unvanına ve divan edebiyatındaki "Selîmî" mahlasına sahiptir. Babası sekizinci Osmanlı padişahı II. Bayezid, annesi II. Gülbahar Sultan'dır. 1512-1520 yılları arasında süren yalnızca 8 yıllık saltanatında Osmanlı İmparatorluğu'nu muazzam bir hızla genişletti ve özellikle 1516 ile 1517 yılları arasında düzenlediği Büyük Mısır Seferi ile tüm Doğu Akdeniz ile Mısır dahil önemli Orta Doğu bölgelerini ele geçirdi. Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlandı ve Mısır'da hüküm süren Memlûk Devleti'ne son verildi. Devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu'nu da ele geçiren Osmanlılar, bu sayede doğu ticaret yollarını da tamamen kontrolleri altına aldılar.
10 Ekim 1470 tarihinde Amasya'da doğan ve şehzadeliğini Trabzon'da geçiren I. Selim, Osmanlı tahtına babası Sultan II. Bayezid'e karşı darbe yaparak çıktı. Şehzade Selim'e kızı Ayşe Hatun'u vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etti. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, babasının son dönemlerinde doğuda ortaya çıkan Şii Safevî tehlikesine karşı mücadeleye girişti. İki sene sonra İran'a yaptığı seferde Safevî hükümdarı Şah İsmail'i Çaldıran Muharebesi ile mağlup etti, ülkenin başkenti Tebriz'e kadar ilerledi ve bundan sonra "Yavuz" lakabıyla anılmaya başladı. 1515'te, Sadrazam Hadım Sinan Paşa öncülüğünde gerçekleşen Turnadağ Muharebesi ile Dulkadiroğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdı ve Anadolu'daki Türk siyasi birliğini tam anlamıyla sağladı.
İran seferinden sonra Memlûk Devleti'ne karşı harekete geçen I. Selim, ''Büyük Mısır Seferi'' olarak bilinen seferde yapılan Mercidâbık, Gazze, Ridâniye ve Kahire muharebeleri ile Memlûkleri yıkarak Suriye, Filistin, Levant, Mısır ve Hicaz gibi stratejik bölgeleri devletin topraklarına kattı. Seferden sonra İslam peygamberi Muhammed'in Kutsal Emanetler olarak kabul edilen eşyalarını İstanbul'a getirtti. 1520'de Batı'ya doğru yola çıkan Sultan Selim, 22 Eylül 1520 tarihinde Çorlu'da bulunan ordugâhında, sırtında çıkmış olan büyük bir çıban yüzünden 49 yaşındayken öldü ve yerine oğlu Süleyman geçti. Türbesi İstanbul'un Fatih ilçesindeki Yavuz Selim Camii'nde yer almaktadır.
1520'deki ölümü sırasında Osmanlı İmparatorluğu, Selim'in 8 yıllık hükümdarlığı sırasında yüzde yetmiş kadar büyüyerek yaklaşık 3,4 milyon kilometrekareye yayıldı. Selim'in Orta Doğu'yu ve özellikle İslam dünyasının kalbi olan bölgeleri fethetmesi ve Mekke ve Medine şehirlerine giden hac yollarının kontrolünü üstlenmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu önde gelen Müslüman devletlerden biri yaptı. I. Selim'in fetihleri, imparatorluğun coğrafi ve kültürel ağırlık merkezini önemli ölçüde Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kaydırdı.

Sert mizacı ve cesaretinden dolayı "Yavuz" olarak anılan ve Osmanlı belgelerinde adı "Selim Şah" olarak geçen I. Selim, 10 Ekim 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid'in sancakbeyi olduğu Amasya'da dünyaya geldi. Annesi, kimi kaynaklara göre Dulkadiroğulları beyi Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızı Gülbahar Hatun, bazılarına göre ise Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun'dur. Tarihçi Feridun Emecen, annesinin adının Gülbahar diye gösterilmesinin bir yakıştırmadan ibaret olduğunu, annesinin "Ayşe Hatun" olduğu bilgisinin 16. yüzyıl tarihçilerinden Cenâbî tarafından açık şekilde zikredildiğini aktarmıştır. Bu durum Selim'in annesinin adının kronolojik analizler çerçevesinde Ayşe Hatun da olabileceğini göstermektedir.
Kaynaklarda daha küçük yaşta iyi bir eğitim gördüğü ve babası Bayezid'in kendine özel hoca tayin ettiği belirtilir. Meşhur bir rivayete göre, on yaşlarında iken dedesi Fatih Sultan Mehmed tarafından kardeşleri Ahmed, Korkut, Mahmud, Âlemşah ve amcası Cem'in oğlu Oğuz Han ile birlikte İstanbul'a çağrıldı. Fatih torunlarına büyük ilgi gösterdi, onları sünnet ettirdi ve bir ay süren şenlikler düzenlendi. Bu, muhtemelen Selim'in dedesi Fatih'i ilk ve son görüşü oldu, ancak bu olay onun hâfızasında önemli bir yer kazandı. Daha sonraki bir rivayete göre, sonraları kendine Fatih Sultan Mehmed'in bir resmi gösterildiğinde çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini belirtmiş, nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini söylemiştir.

Osmanlı Devleti'nin, devlet tecrübesi kazanmaları için şehzadeleri küçük yaşlarda sancaklara gönderme usulü gereği Şehzade Selim de Trabzon'a vali olarak atandı. Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas vilâyetinin Amasya Sancağı'nda büyük oğlu Şehzade Bayezid sancakbeyi iken; yine Sivas vilayetine bağlı Trabzon Sancağı'nda da sancakbeyi olarak Bayezid'in en büyük oğlu Abdullah bulunmaktaydı. Trabzon'da, İçkale Camii'nin şadırvanında bulunan ve Abdullah'ın Hicrî 875 (1470) yılına ait olan kitâbesinden hareketle Şehzade Abdullah'ın Trabzon sancakbeyi olarak 1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır.
Şehzade Abdullah'tan sonra Trabzon sancakbeyi olan ikinci ve son şehzade Yavuz Sultan Selim'dir. Fatih Sultan Mehmed'in vefatından sonra padişah ilan edilen II. Bayezid, Şehzade Selim'i Trabzon'a sancakbeyi olarak tayin etti. Buraya tayin tarihi bazı arşiv belgelerine göre Hicrî 892 (1487) olmalıdır. Şehzade Selim, 1487-1510 yılları arasında yaklaşık 23 yıl boyunca Trabzon'da valilik yaptı.
Selim, valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraştı ve âlim Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip etti. Daha o zamanlarda Selim, devletin bel kemiği olan Türkmenlerin devletten duyduğu memnuniyetsizliği ve İran'daki Safevî Devleti'ne yönelmelerini fark etti. Bundan dolayı Şehzade Selim, Türkmenleri devlete bağlamak için İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine seferler yaptı ve bunların en önemlisi olan 1508 yılındaki Kutaisi seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek buraları Osmanlı topraklarına kattı; bu nedenle babası tarafından takdir edildi. Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini devletin hazinesine katması gerekirken, onu da mücahit Türkmenlere bıraktı.

Sultan II. Bayezid'in 8 oğlu olmuştu. Bunlar yaş sırası ile Abdullah, Şehinşah, Âlemşah, Ahmed, Korkut, Selim, Mehmed ve Mahmud'dur. Ahmed, Korkut ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkut Saruhan, Ahmed ise Amasya illerinde görev yapıyordu. Selim'in oğlu Süleyman, Kefe'de sancakbeyi iken; Ahmed'in oğlu ise Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehinşah'ın 1511 yılındaki ölümü üzerine, Beyşehir'de bulunan oğlu Mehmed, Konya'ya tayin edildi. Şehzade Âlemşah'ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud'un oğlu Orhan, babasının Manisa'ya (Saruhan) nakli ile Kastamonu'ya atanmış, Mahmud'un diğer oğlu Musa ise Sinop'un sancakbeyi olmuştu. Şehzade Mahmud'un en küçük oğlu Emirhan'ın ataması ise çok küçük olduğundan henüz yapılmamıştı.
Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında askeri başarılardan dolayı yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmed'in tahta çıkmasını desteklemekteydi. Manisa vilayetinde bulunan Şehzade Korkut'un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya'daki Şehzade Şehinşah ise, 2 Temmuz 1511'de babasından 6 ay evvel öldüğünden taht kavgasına dahil olmamıştı.
Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü babasının hükümdar olarak gücünün giderek zayıfladığını, özellikle Amasya'da bulunan ağabeyi Ahmed'in taht için en başta gelen aday sıfatıyla öne çıktığını fark etti ve bu durumu kabullenmedi. Böylece bir taraftan kardeşleri, diğer taraftan ise babasıyla taht için zorlu bir mücadeleyi göze almaktan çekinmedi. Fatih Kanunnâmesi'ne göre, hükümdar olan kişi devletin selâmeti için diğer kardeşlerini öldürecekti. Bunun için kardeşleri Korkut ve Ahmed'i yakından takip ediyordu. Diğer taraftan Selim'in Trabzon'da kazandığı başarıları her tarafta duyulmuş, lehine propagandalar yapılmaya başlanmıştı.

Saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi Selim de hazırlık yaptı ve kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanlığı kuvvetlerinden de istifade etti. Rumeli'ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı'nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı'nın desteğini de elde etmişti. Selim, kendine Trabzon'a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kendine nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi. Anadolu'da nereyi istersen verelim önerisi gelse de, istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı'ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli'ye geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak ret cevabı verdi. Ayrıca Selim'in bu hareketinden önce, Şehzade Korkut da babasından izin almaksızın Antalya'dan kalkıp Manisa'ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed, babası Bayezid'den Korkut ve Selim'i öldürtmek için izin istedi, ancak Bayezid bunu kabul etmedi.
Şehzade Selim'in Rumeli'ye geçişi İstanbul'da duyulunca, Selim üzerine asker sevk edilmesi konusu gündeme geldi. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arz etmek için geldiğini beyan etti ve kendine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etti. Bunun üzerine İstanbul'a dönen elçi, Selim'in babasının elini öpmek için geldiğini söyledi.
Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim'in üzerine Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa'yı gönderdiler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne'ye döndü. Bunun üzerine Sultan II. Bayezid, bizzat oğlu Selim'e karşı harekete geçti. II. Bayezid yaşlı olduğundan ötürü arabayla hareket etti ve Çukurçayır denilen yerde Selim'in ordugâhının karşısına geldi. Selim karşı taraftan taarruz olmadıkça kesinlikle saldırılmamasını emretti. Bayezid, binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösteri

II. Aleksios Komninos (Yunanca: Αλέξιος Β’ Κομνηνός, Alexios II Komnēnos) (d. 10 Eylül 1169 – Ekim 1183, Konstantinopolis). 1180-1183 yılları arasında Bizans imparatoru. Küçük yaşta tahta çıktı. Kısa saltanatı boyunca imparatorluk gücü fiili olarak naiplerin elindeydi.
Bizans İmparatoru I. Manuil ve Antakyalı Maria'nın oğlu idi. Annesinin annesi Antakya Prensliği prensesi Antakyalı Konstans'tır. Babası tarafından AIMA kehaneti gereği çok beklenen bir erkek vâristi.

24 Eylül 1180'de babası I. Manuil öldüğü zaman daha 11 yaşında olan oğlu II. Aleksios Bizans İmparatoru oldu. Annesi olan Latin asıllı Antakyalı Maria (Lakabı Xene "yabancı") ismi ile bir manastırda rahibe idi ve bazı tarihçilere göre oğlunun taht naibi oldu.
Konstantinopolis'te en yüksek devlet idaresine gelen ilk Latin asıllı kişi olarak zaten şehir halkı arasında dezavantaja sahipti. Şehir halkı I. Manuil'in İtalyan ve Frank asıllı tüccarlara sağladığı ayrıcalıklar hakkında çok hoşnutsuzdu. Bu sefer de Antakyalı Maria'nın daha fazla ayrıcalıklar vermesi bekleniyordu ve bunların gerçekleşmesi uzun sürmedi. Antakyalı Maria diğer bir Latinlere karşı çok sempatisi olan ölmüş kocasının yeğeni (protosebasus) olan ve Haçlı Kudüs Kraliçesinin amcası olan bir başka Aleksios'u kendine baş danışman seçti. II. Aleksios zamanın tarihçisi Nikitas Honiatis'e göre imparatorluk idaresi ile ilgili değildi.
Çok geçmeden Konstantinopolis'te protosebasus Aleksios'un Antakyalı Maria'nın sevgilisi olduğu söylentileri yayıldı. Fakat güzelliği ünlü olan Antakyalı Maria'nın, tarihçi Nikitas Honiatis tarafından çirkinliği bildirilen protosebasus Aleksios'a nasıl sevgili olacağı problemli bir yargıdır.
Genç II. Aleksios'u tutan taraftarları, taht naibi anne imparatoriçe ve kuzen (protosebasus) aleyhine, bir komplo düzenlediler. Bu komplonun başında Latin asıllı Sezar Montferratlı Renier'in karısı ve II. Aleksios'un baba-aynı kızkardeşi olan Maria bulunuyordu. Bu komplo hemen taht naibi tarafından öğrenildi. Komplo liderleri kaçıp Ayasofya'ya sığındılar. Fakat taht naibi Ayasofya'ya sığınma hakkını tanımadı ve komplocuları alıp getirmek için saray Varangian muhafızları gönderildi. Bu dini sığınma hakkını korumak için Ortodoks Patriği araya girdi ve komplocular cezalandırılamadılar. Fakat Antakyalı Maria bu sefer Ortodoks Patriği'nin şehir surları dışında bir manastıra kapatılmasına emir verdi. Fakat halk, Patriği kaldığı manastırdan omuzlar üstünde taşıyarak şehre geri getirdi. Halkın taht naibinden hoşnutsuzluğu gittikçe arttı.
Bu imparatorluk gücüne karşı ortaya çıkan kargaşalıktan faydalanan eski imparator I. Manuil'in birinci derece kuzeni olan general Andronikos Komninos 2 Mayıs, 1182de Konstantinopolis'e girdi. Bu kişinin yaşı 64 idi ama bunu göstermiyordu ve devamlı zamparalıkları ile çok ünlü idi. En son olarak akrabalığı, yeğeni, olması dolayısıyla evlenemediği metresi Teodora ile Karadeniz kıyısında sürgünde olan Andronikos halk tarafından nerede ise bir tanrı gibi karşılandı. Halk sokaklara dökülüp yabancı taht naibi Antakyalı Maria aleyhine gösteri yapmaya başladı. Andronikos fiilen iktidar yetkileri olan protosebasus Aleksios ve Antakyalı Maria'yı taht gücünden uzaklaştırdı ve bu yetkiyi kendisi yüklendi. Konstantinopolis halkı çok acayip bir psikolojiye kapılıp genel olarak tüm yabancılar aleyhinde gösterilerine devam edip bu sefer şehirde bulunan Latin asıllıları öldürmeye başladılar. 80.000 Latin asıllının, özellikle Venedikli tüccarların, öldürüldüğü bildirilir. İktidarı fiilen eline geçirmiş olan Andronikos Komninos bu katliama karşı hiçbir tedbir almadı.

Genç imparatorun gerçek ve muhtemel savunucularının hepsi Andronikos tarafından elimine edilmeye başlandı. Baba-aynı kız kardeşi Maria ve kocası aniden bilinmeyen nedenle öldüler ve herkes bunun zehirlenme olduğunu bilmekteydi. Andronikos, II. Aleksios'a annesinin idam edilme kararını kendisinin imzalamasına zorladı ve Antakyalı Maria zindan hücresinde boğularak öldürüldü. II. Aleksios'un taç giyme töreni yapılmasına izin verdi. Ama ona hiçbir siyaset alanında en küçük bir şey bile söylemesine izin verilmedi. 
1180 yılında II. Aleksios, o vakit 9 yaşında bir kız olan, Fransız Kralı VII. Louis'in üçüncü karısından olan kızı olan Fransalı Agnes ile bir siyaset icabı nişan yaptı. Bu kız Ortodoks olarak Anna adını alıp Bizans sarayına yerleşti ve imparatoriçe olarak sayılmaya başladı. Ama nikâh töreni yapılmadı.
Eylül 1183 tarihinde Andronikos resmen kendini ortak imparator olarak ilan edip taç giydi. Kasım 1183 tarihinde imparatorluğun idaresinin ikiye bölünmesinin devlete zarar getireceği bahanesi ile genç II. Aleksios'u yay kirişi ile boğdurup öldürttü. Hemen sonra 64 yaşında bulunan Andronikos öldürttüğü II. Aleksios'un 12 yaşındaki imparatoriçe olarak anılan sözlüsüyle evlenip bir derece daha meşruluk kazandı.
II. Aleksios'un güya saltanat ettiği yıllarda Bizans İmparatorluğu birçok yabancı işgallerine hedef oldu. 1181 yılında Macaristan Kralı III. Béla, Syrmia ve Bosna yörelerini Macaristan'a ilhak etti. O yıl daha sonra Venedikliler hukuken Bizans'a bağlı olmakla beraber II. Basileios zamanından beri idare ettikleri Dalmaçya kıyılarının Venedik toprağı olduğunu açıkladılar. 1182'de Anadolu Selçuk Sultanı II. Kılıç Arslan Bizans arazilerine girip Bizans elinde bulunan Kütahya (Cotyaeum) şehrini kuşatıp aldı ve sonra da Sozopolis şehrini aldığı Bizans tarihçileri tarafından belirtilmiştir.

Gregory, Timothy E. (2008). Bizans Tarihi. çev. Esra Ermert. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-975-08-1507-2. 
Norwich, John Julius (1999). Byzantium, the apogee (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011448-3. 
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
Gibbon, Edward (1999) [1788]. "48". The Decline and Fall of the Roman Empire (İngilizce). 5. Londra: Penguin. ISBN 9780307700766. 
Honiatis, Nikitas (1984). O city of Byzantium: annals of Niketas Choniates (İngilizce). İng.çev.: Harry.J. Magoulias. Detroit: Wayne State University Press. ISBN 0-8143-1764-2.

II. Bayezid (Osmanlıca: بايزيد ثانى, romanize: Bayezīd-i Sānī; 3 Aralık 1447veya 1448 Dimetoka – 26 Mayıs 1512, Havsa), divan edebiyatındaki mahlasıyla Adlî, Osmanlı İmparatorluğu'nun sekizinci padişahıdır. 22 Mayıs 1481'den 24 Nisan 1512'de tahttan indirilinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti. Tahta geçtiğinde 511.000 km²'si Asya'da, 1.703.000 km²'si Avrupa'da olmak üzere toplam 2.214.000 km² olan imparatorluk toprakları, ölümünde yaklaşık 2.375.000 km² idi.
Fatih Sultan Mehmed ve Gülbahar Hatun'un oğlu olarak Dimetoka Sarayı'nda doğdu. Şehzadelik eğitimini Amasya'da aldı ve 27 yıl boyunca Amasya Sancakbeyi olarak görev yaptı. Bu süreçte Otlukbeli Muharebesi'nde sağ kol kumandanı olarak görev yaptı. 1481'de babasının ölümü üzerine tahta çıktı. Kardeşi Cem Sultan, Bayezid'in iktidarını tanımadı ve Bursa'da kendi adına hutbe okuttu ve para bastırdı. II. Bayezid, Yenişehir Muharebesi'nde Cem Sultan'ın ordusunu yendi. Kahire'ye kaçan Cem Sultan, Memlûkler'in yardımıyla yeniden saldırdı, ancak başarısız olunca Rodos Şövalyeleri'ne sığındı. Ardından Papalık'ta esir tutuldu ve bu durum, II. Bayezid'in Otranto'dan çekilmesini sağladı ve Avrupa'ya sefer yapmasını engelledi.
1483'te ilk büyük seferini yapan Bayezid, Hersek Düklüğü'nü ilhak etti. 1484'te Boğdan Voyvodası'nın yıllık vergisini ödememesi sebebiyle Boğdan Seferi'ne çıktı ve Kili ve Akkerman'ı Osmanlı topraklarına kattı. Böylelikle Karadeniz'deki mutlak egemenliğini pekiştirdi ve Kırım Hanlığı ile kara bağlantısını sağladı. 1485'te başlayan Osmanlı-Memlûk Savaşı, 1491'deki barış antlaşmasıyla sona erdi ve savaş öncesi sınırlara dönüldü. 10 Mart 1492'de üçüncü büyük seferine çıkan Bayezid, Belgrad'ı kuşattı ancak başarılı olamadı. 1493'te Macaristan Krallığı ile yapılan Krbava Muharebesi'nde kesin zafere ulaştı. Aynı yıl Lehistan Krallığı'nın Boğdan Prensliği'ne saldırması üzerine Osmanlı-Lehistan Savaşı başladı. Osmanlı zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından ateşkes imzalandı ve iki ülke arasında 120 yıllık barış dönemi başladı. Bayezid, 1499'da Sapienza Deniz Muharebesi'nde Venediklileri yenerek, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk açık deniz zaferini kazandı ve İnebahtı'yı topraklarına kattı. 1501'de Papalık'ın desteğiyle Fransa, Venedik ve Ceneviz, Osmanlılara ait Midilli Adası'nı kuşattılar, ancak başarısız oldular.
1501 yılında İran'da Akkoyunlu Devleti'nin yerine Şii Türkler tarafından Safevî Devleti kuruldu. Safevî hükümdarı Şah İsmail, Dulkadiroğulları Beyliği'nin üzerine yürüdü ve Anadolu'daki Şii etkisini artırdı. Safevîlerin görevlendirdiği Şahkulu, 1511'de Anadolu'da Şahkulu İsyanı'nı başlattı. Bayezid, isyanı bastırması için Sadrazam Hadım Ali Paşa'yı görevlendirdi. Sonunda Şahkulu öldürüldü, ancak Hadım Ali Paşa da savaşta aldığı yaralardan dolayı öldü. Halkın ve yeniçerilerin desteğini alan Şehzade Selim, Konstantiniyye'ye yürüdü; babası Bayezid'i tahttan çekilmeye zorladı ve onu sürgüne gönderdi. Bayezid, yolculuk sırasında hayatını kaybetti.

II. Bayezid'in ismi Latin harfli Türkçe metinlerde Beyazıt, Beyazıd, Bayezit, Bayezıd gibi değişik imlâlar ile yazılsa da sultanın adı; bütün Osmanlıca yazıtlarda Bâyezid (بايزيد) olarak geçmektedir. Türk Dil Kurumu, günümüzde Beyazıt, Bayezit şeklindeki yazımları benimsemiştir. Modon fetihnamesinde, Emîru'l-Mü'minîn Sultânu'l-Guzât ve'l-Mücâhidîn Nâsiru's-Seriat ve'l-Milleti ve'd-Dîn Giyâsu'l-İslâm ve Mu'înu'l-Müslimîn Sultân Bâyezîd diye anılmıştır.

II. Bayezid'in doğum tarihi tarihçiler arasında tartışmaya yol açmaktadır. Güvenilir bir Osmanlı bibliyografya ansiklopedisi doğum tarihinde bu tartışmayı karşılamak amacı ile bu tarihi Aralık 1447/Ocak 1448 olarak vermektedir. Bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan, Osmanlı zamanında ise Edirne'ye bağlı bir kaza merkezi olan Dimetoka'daki Dimetoka Sarayı'nda dünyaya geldi. İstanbul'un Fethi'nden sonra, 7 yaşlarındayken Hadım Ali Paşa danışmanlığında Amasya valisi oldu. Burada o dönemin en ünlü âlimlerinden dersler aldı ve padişah olacak şekilde yetiştirildi. O günlerde Amasya kenti bir eğitim ve kültür merkeziydi. Devrin meşhur âlimlerinden dersler aldı, İslami ilimlerin pek çoğunu öğrendi. İslam ilmi alanında ders aldığı hocalarından birisi de Şeyh Yavsi olarak bilinen Bayrami tarikat şeyhi de olan Şeyh Yavsî olmuştur. İslami ilmin yanı sıra matematik ve felsefe tahsili de aldı. Ayrıca Şeyh Hamdullah'tan da hat dersleri aldı. Arapça ve Farsça'nın yanı sıra; Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi.
Şehzade Bayezid sancakbeyi olarak 27 yıl Amasya'da oturdu. Bu görevde iken 1473'te Otlukbeli Savaşı'nda sağ kol kumandanı olarak görev aldı. Ayrıca 1479'da İran'dan gelen tüccarların mallarının yağmalanması üzerine, Şehzade Bayezid'in vali olarak gönderdiği kuvvetler Torul ve çevresini Osmanlı topraklarına kattı.
Fakat genellikle Amasya sarayında mistik, yarı şairane bir yaşam sürdüğü ve bu dönemde afyon kullandığına dair iddialar da vardır.

Fatih Sultan Mehmed'in 3 Mayıs 1481'de Gebze yakınlarında beklenmedik bir şekilde vefat etmesi üzerine Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, Bayezid ve Bayezid'in kardeşi Cem Sultan'a ulaklar gönderdi. Ancak Cem Sultan, kendisine gönderilen haberci yolda, II. Bayezid'in damadı olan Anadolu Beylerbeyi Güveği Sinan Paşa tarafından yakalanarak alıkonduğu için babasının ölüm haberini geç öğrendi. Bu arada Bayezid'in tarafını tutan yeniçeriler İstanbul'da isyan ederek Cem Sultan taraftarı Karamanlı Mehmed Paşa'yı 4 Mayıs 1481'de öldürdüler ve Bayezid'in oğlu Şehzade Korkut'u babasına vekâleten tahta çıkardılar.

Babasının vefatını öğrenen ve devlet büyüklerinin acele başkente gelmesi hakkında gönderdikleri mektupları alan II. Bayezid maiyetinde 4 bin kişi olduğu halde Amasya'dan yola çıkıp 9 günde Üsküdar'a geldi. Ertesi gün oğlu Şehzade Korkut'tan saltanatı resmen teslim alıp 22 Mayıs 1481'de Osmanlı tahtına çıktı. II. Bayezid ilk olarak kapıkullarına üçer bin akçe cülus bahşişi dağıttı. Yeniçerileri ulufelerini günlük 5 akçeye çıkarttı. Vezirlere ve beylere de istedikleri köyleri mülk olarak verdi.

Cem Sultan ağabeyi II. Bayezid'in padişahlığını kabul etmedi. Böylece Osmanlı devleti II. Bayezid ile Cem Sultan arasında uzun süren ve en sonunda Avrupa'nın da içine karıştığı bir taht kavgasına sahne oldu.
II. Bayezid İstanbul'da tahta çıkmış olmasına rağmen Cem Sultan 4 bin askeriyle İnegöl önlerinde Bayezid'in henüz hazır olmayan Ayas Paşa idaresindeki ordusu ile savaştı. Bu savaşı kazanan Cem Sultan Bursa'da kendi adına hutbe okutmak ve para bastırmak suretiyle hükümdarlığını ilan etti. Bursa'da 18 gün saltanat süren Cem Sultan civardaki şehir ve kasabalara da hâkimiyetini kabul ettirdi ve II. Bayezid'e İmparatorluğu eşit olarak paylaşma teklifinde bulundu. Buna göre İmparatorluğun Anadolu toprakları Cem Sultan'a verilecekti. Ancak devletin ikiye bölünmesi anlamına gelen bu teklif, sadece Bayezid tarafından değil tüm devlet ileri gelenleri tarafından dehşetle karşılandı. Osmanlı Devleti'nin bölünmesini kendi çıkarlarına uygun gören Avrupalılar ve Memluklular bu konuda Cem Sultan'ı desteklediler.
1481 Haziran'ında II. Bayezid'in ordusuyla Yenişehir Muharebesi'nde yenilen Cem Sultan önce Konya'ya çekildi. Konya'da yeterince destek bulamayan Cem Sultan Tarsus'a geçti. Daha sonra da Memluk sultanından aldığı davet üzerine Kahire'ye gitti. Kahire'de büyük ilgi gören Cem Sultan orada kaldığı süre içerisinde Mekke'ye giderek hac vazifesini yerine getirdi. Bu dönemde, ağabeyi II. Bayezid kendisine padişahlıktan vazgeçmesi halinde 1 milyon akçe vermeyi teklif etti. Ama Cem Sultan bu teklifi reddetti. Benzeri teklifler tekrar yapıldıysa da, bunlar da sonuç vermedi.
Memlûkler'in ve eski Karaman Beylerinin yardımıyla tekrar bir ordu toplayan Cem Sultan, 27 Mayıs 1482'de Konya'yı kuşattı. Ancak Osmanlı Ordusu'nun Konya'ya hareket etmesi üzerine kuşatma kaldırıldı. İki taraf Akşehir'de karşılaştı. Savaşı kaybeden Cem Sultan Ankara'ya geçti. Ankara'da da kaçışına devam eden Cem Sultan 1482 yazında otuz kadar adamıyla birlikte Rodos'a gitti. Cem Sultan 29 Temmuz 1482'de Rodos Şövalyeleri'nin Büyük Üstadı Pierre d'Aubusson tarafından büyük bir törenle karşılandı. Cem Sultan'ın amacı Rumeli'ye geçerek mücadelesini sürdürmekti. Ancak bundan sonra bir daha hayattayken vatanına dönemedi. Artık, Cem Sultan için Avrupa'da maceralı bir esaret hayatı başladı.

Cem Sultan Rodos'a çıkmasından sonra Papa VIII. Innocentius'in isteği üzerine Fransa'ya gönderildi. Bu gelişmeden sonra önceleri Osmanlı Devleti'nin bir iç meselesi olan taht mücadelesi, böylelikle milletlerarası bir mesele hâline geldi. Bu olaydan çıkar sağlamak isteyen Papa VIII. Innocentius'un, Cem Sultan'a, Hristiyan olması hâlinde onu Osmanlı Devleti'nin başına geçirebileceğini teklif ettiği söylenir.Osmanlı Devleti'ne karşı yeni bir Haçlı seferi gerçekleştirmek için Cem Sultan'ı kullanmayı düşünen Papa VIII. Innocentius 1492'de öldü. Böylece Cem Sultan daha serbest bir hayata kavuştu. Fakat bu defa Fransa Kralı, Cem Sultanı kendi siyasi emelleri için bir koz olarak kullanmak istedi. Bu amaçla hareket eden Fransa Kralı VIII. Charles Roma üzerine yürüyerek 26 Ocak 1495'te Cem Sultan'ı Papa'dan teslim aldı. Fransız Ordusu ile beraber yola çıkan Cem Sultan, 25 Şubat 1495'te öldü. Bazı kaynaklar, Cem Sultan'ın elindeki kıymetli rehineyi bırakmak zorunda kaldığı için Papa tarafından zehirletildiğini ifade etmektedir.
Cem Sultan'ın ölümünü öğrenen II. Bayezid Osmanlı ülkesinde 3 gün yas ilan etti. Ülkedeki camilerde Cem Sultan için gıyabi cenaze namazı kılındı. Ayrıca II. Bayezid kardeşinin günahlarının bağışlanması için fakirlere 100 bin akçe sadaka dağıttı.
İtalya'da toprağa verilen Cem Sultan'ın cenazesi de pazarlık konusu oldu. Uzun süren bir mücadelenin ardından Cem Sultan'ın cenazesi, vefatından 4 yıl sonra 1499'da Osmanlı topraklarına getirildi. Mudanya'da karaya çıkarılan cenaze Bursa'da Muradiye Camii'nin haziresinde kardeşi Şehzade Mustafa'nın da mezarının içinde bulunduğu türbe'ye gömüldü.

Cem Sultan Avrupa'dayken, İspanyollar karşısında yenilgiye uğrayan Endülüs'teki Müslüma

III. Aleksios Angelos (Yunanca: Αλέξιος Γ' Άγγελος - Alexios III Angelos) (d. y. 1153 – ö. 1211) 1195-1203 döneminde  Bizans imparatoru olmuştur.

Babası Andronikos Dukas Angelos Anadolu'da bir askerdi (d. y. 1122 – ö. 1185'ten sonra) ve annesi olan Öfrosin Kastamonitissa (d. y.1125 – ö. 1195den sonra) ile 1155'ten önce evlenmiştir. Aleksios Angelos bu ailenin ikinci oğludur. Babasının annesi I. Aleksios ile İrini Dukena'nin en küçük kızı Theodora idi. Babasının babası ise Sicilya'da bir amiral olan Konstantinos Angelos (d. y. 1085 – ö. Temmuz 1166'dan sonra) olup Filadelfiya'li olan Manolis Angelos adlı bir kişinin oğlu idi. Küçük kardeşi olan II. İsaakios 1185de bir halk devrimi ile imparatorluk tahtına geçmiştir. Bu isimlerden açıktır ki Aleksios ailesinin Bizans hükümdarları ile yakından ilişkileri bulunmaktaydı.
I. Andronikos'un imparatorluk döneminde Aleksios Angelos, babası ve erkek kardeşleri ile birlikte (y. 1183 de) İznik (Nicea) ve Bursa (Prousa)'da imparator aleyhinde çıkan isyanlara yakından katkılarda bulunmuşlardı. Bu nedenle Aleksios, Bizans ülkesinden kaçmış ve gençlik hayatının birkaç yılını ülkenin güneyinde bulunan Müslüman emir ve hükümdarların maiyetinde sürgünde geçirmiştir. Bunlar arasında Selahaddin Eyyubi de bulunmaktaydı.
Küçük kardeşi İsaakios Angelos, I. Andronikos'un son hükümdarlık yıllarında bu imparatorun hışmına uğramış ve imparator Konstantinopolis'te olmadığı bir sırada 11 Eylül 1185 tarihinde Stephanus Hagiochristophorites adlı yüksek rütbeli bir saray mensubu tarafından tutuklanmak istenince onu öldürmüştür. Sonra İsaakios doğrudan Ayasofya Kilisesine giderek oraya sığınmış ve başından geçenleri herkese anlatmıştır. I. Andronikos zaten genel zalim tutumu ve Norman Sicilya Krallığı'nın karadan ve denizden tehditlerine gösterdiği vurdumduymaz tutum yüzünden halk tarafından sevilmemekteydi ve İsaakios'un bu hareketi Konstantinoplois'te bir halk devriminin çıkmasına bir kıvılcım olmuştur. İsyan edip sokaklara dökülen halk Ayasofya'da 12 Eylül'de İsaakios'u Bizans imparatoru seçmişlerdir. Şehre dönen I. Andronikos bu isyanı bastıramamış; şehirden kaçmış; fakat yakalanarak halk tarafından feci bir şekilde öldürülmüştür. Böylece 1185'te küçük kardeşi imparator olunca Aleksios Angelos imparatorluk tahtına çok daha  yaklaşmıştır.
1185'in sonlarında Aleksios Antakya'da Haçlı Latinler tarafından tutuklanmış; kardeşi II. İsaakios onu kurtarmak için Akka'ya (Acre) 80 kadırgadan oluşan bir Bizans donanma filosu göndermiş; Aleksios kurtarılmıştır ama filo Norman Sicilyalar tarafından imha edilmiştir.
1190da Konstantinopolis'e gelen Aleksios, kardeşinin verdiği yüksek paye olan sebastokratōr unvanı ile Bizans saray bürokrasisi içinde önemli bir görevi yüklenmiştir.

1195de II. İsaakios Bulgaristan üzerine açtığı bir sefer sırasında Trakya'da bir sürek avına katılmışken Aleksios karısı Euphrosyne Doukaina Kamatera'nın yardımıyla ordu askerleri tarafından III. Aleksios Angelos adıyla  imparator ilan edilmiştir. II. İsaakios kaçmakta iken Makedonya'da Stagira şehrinde yakalanmıştır. III. Aleksios'un küçük kardeşi olan II. İsaakios'un gözlerini kör ettirmiş ve onu kapalı hapse attırmıştır.
III. Aleksios bu cürümünü unutturmak ve imparatorluk pozisyonunu güçlendirmek nedeniyle büyük paralar sarf edip İmparatorluk devlet hazinesini boşaltmıştır ve ülkenin malî bakımdan yıkımına neden olmuştur. Aynı nedenlerle ordusunda bulunan subayların disiplinsiz hareketlerine göz yummuş ve bundan dolayı disiplinsiz ordusu ile ülkesini savunmasız bırakmıştır. 1195'te Kutsal Roma Cermen imparatoru VI. Heinrich, III. Aleksios'u 500 kilo altın haraç vermeye zorlamıştır. İmparatoriçe ve imparatoriçenin yandaşı olan general Vatatzes bu ödemeye engel olmaya çalışmışlar fakat general Vatetzes, III. Aleksios'un emri ile bir suikaste kurban gitmiştir ve ödeme yapılmıştır.
Bizans İmparatorluğu bu sefer doğudan Anadolu Selçuk Devleti tarafından hücuma uğramıştır. Bu sorunla uğraşılırken batıda Bulgarlar, Ulahlar, Kumanlar, Uzlar ve Peçenekler Makedonya ve Trakya ovalarını hiçbir şekilde direnç görmeden talan etmeye başlamışlardır. Bulgar Kralı Kaloyan bazı önemli Bizans şehirlerini kendi ülkesine katmıştır. III. Aleksios bu tehlikelere askerî olmayan yeni yerleşke ve diplomatik politikaları ile karşı koymaya çalışmıştır. Bizans'ın batı sınırlarında toprak ve diğer imtiyazlar vererek yeni muhacirler yerleştirip ve sınırları bunlar vasıtası ile koruma siyaseti uygulanmıştır. Fakat bu aksi tesirler ortaya çıkarmış, buralarda büyük topraklar elde edenler başlarına buyruk olup merkezî devlet kanun ve vergilerinden kaçınma yolunu tercih etmişlerdir. Bizans devletinin böylece sınırları korunmuş olmakla beraber, devletin yaptırım gücü çok daha zayıflamıştır.

Çok geçemeden Aleksios yeni ve çok daha zorlu bir güçlükle karşılaştı. 1202'de birçok Batı Avrupalı prens yeni bir Haçlı seferine çıkmak hedefiyle Venedik'te toplandılar ve bu Haçlı Seferi sonradan Dördüncü Haçlı Seferi olarak anıldı. Tahttan indirilmiş olan II. İsaakios'un oğlu olan IV. Aleksios Konstantinopolis'ten yeni olarak kaçmış ve Venedik'e gelmişti. Orada Haçlı Seferine katılmak üzere bulunan Batılı Prenslerine kendinin Bizans İmparatorluğu tahtına geçmesine destek sağlamalarını istedi. Buna karşılık olarak hem birbirinden ayrılmış olan Doğu Ortodoks Hristiyan ve Katolik Hristiyan mezheplerinin birleşmesini kabul etmeyi ve Venedikliler tarafından ücretli taşıma ile Konstantinopolis'e getirilecek olan Haçlı ordularının o zamana kadar geri kalan borçlarını ödemeyi üstlenmeyi; Konstantinopolis'ten Filistin kıyılarına kadar denizden gitmek için taşıma masraflarını ödemeyi ve ek olarak askeri yardım sağlamayı kabul edeceğini bildirdi.
Bu Haçlı Seferi planlanırken hedef önce Mısır'a çıkmak ve orayı ele geçirdikten sonra Kudüs'e yönelmekti. Fakat Haçli prensleri Aleksios'un tekliflerini çok çekici bulup  önceden Konstantinopolis'e kadar götürülüp orada Aleksios'un tahta çıkmasına destek sağlamayı kabul ettiler. Böylece Haçlı Seferi için birlikler Venedik gemileri ile Haziran 1203'te Konstantinopolis önüne geldiler.
Tahta bulunan III. Alekios'un bu büyük filoya ve Haçlı birliklere karşı savunma imkânları pek azdı. Haçlılar bir ültimatom verip tahtı gaspetmiş olan III. Aleksios'un tahttan indirilip daha önce imparator olan ve hukuksuz bir şekilden tahttan indirilmiş olan II. İsaakios'un ve yanlarında getirdikleri oğlu Aleksios'in imparatorluğa getirilmesini istediler. III. Aleksios'un mali yardım ve hatta rüşvet olarak vermeyi teklif ettiği meblağı yeterli görmediler ve Aleksios daha yüksek meblağı toplamasının imkânı olmadığını bilmekte idi. Bizans donanması eski ve tahtaları çürümüş 20 gemiden oluşmaktaydı ve bu donanmanın Haçlılara refakat eden Venedik gemilerine karşı koymak imkânları yoktu. Kayınbiraderi Theodoros Laskaris komutası altında bir ordu Üsküdar'da Haçlı birlikleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Haçlı ordusu karaya çıkıp Konstantinopolis'i kuşatmaya aldılar. Temmuz ortasında kör ve ihtiyar Venedik Doçesi Enrico Dandolo komutasındaki Venedik birlikleri Haliç'teki duvarları gemileri üzerinde kurdukları platformları kullanarak aştılar ve şehre girip önemli mahalleleri zaptetmeyi başardılar. Bu sırada bir yangın çıktı ve bu yangın ile işgalci orduları dolayısıyla şehrinin halkının büyük bir kısmı büyük zararlara uğradı. III. Aleksios bunu karşılamak için Haçlı birliklerinden çok büyük bir Bizans gücüyle St Romanos kapısından bir huruç hareketine girişti; ama son anda cesaretini yitirip şehre geri kaçtı. 17/18 Haziran gecesi, Aleksios Bizans saraylarına yeni bir hücuma girişmeye söz verdi. Ama yine o gece gizliden bir tek kızı İrini ile birlikte ve 500 kg. altını devlet hazinesinden alarak bir küçük kayıkla şehirden kaçtı. Karısını ve diğere kızlarını arkada şehirde bıraktı.
Böylece hükümdarsız kalan ve kuşatma altında bulunan şehirde Ayasofya'da bir devlet konseyi toplandı. Burada alınan kararla Haçlıların meşru imparator saydıkları olan ve hapiste bulanan II. İsaakios ikinci defa olarak İmparatorluk tahtına geçirildi. İsaakios'un tahta geri gelmesini önlemek için gözlerine mil çekilip kör edilmiş olmasına rağmen eski yasalar bir kenara itilip bu karışıklık içinde meşru bir imparator olarak kabul edildi.

Dördüncü Haçlı Seferi Haçlılarının 17 Temmuz 1203'teki Konstantinopolis'e ilk hücumundan sonra başşehri bırakıp kaçan III. Aleksios Haçlı kuvvetlerine karşı önce Edirne (Hadrianapolis)'den sonra (Mosynopolis)'den Bizanslıların direnişini organize etmeye çalışmıştır. 1204'te Haçlıların Konstantinopolis'e ikinci hücumu ile şehri zaptetmeleri ve Latin İmparatorluğu kurmalarından sonra (imparatorluk tacını IV. Aleksios'tan gasp edip bu ikinci hücuma karşı şehrin savunmasını yapmış olan) Murzuphlus lakaplı V. Aleksios'ta Mosynopolis'te bu direnişe katılmıştır.
Önce iki sabık Bizans İmparatorları arasındaki ilişkiler iyi olmuş III. Aleksios'un kızı Eudossia Angelina, V. Aleksios Dukas ile evlenmiştir. Fakat Latin Haçlılar Trakya'daki Bizans direncine de hücum edip III. Aleksios'u Teselya'ya kaçmaya zorlamışlardır. III. Aleksios bu kaçıştan hemen önce çok kıskanç bir kararla Bizans tahtına tekrar geçmesini önlemek için damadı V. Aleksios Dukas'ın gözlerini kör ettirmiştir. Teselya'ya kendini kovalayan Haçlılara direnişe geçemeyen III. Aleksios karısı Eufosin ile birlikte kendisine Selanik Dükalığı verilmiş olan I. Bonifacio del Monferrato'ye teslim olmuşlar ve Selanik'te hapis edilmişlerdir. 1205'te hapisten kaçmayı başaran III. Aleksios bu sefer Epir Despotluğu'nu kurmakta olan I. Mihail Komnenos Dukas'a sığınmaya çalışmıştır, fakat Bonifacio tarafından yakalanıp maiyeti ile birlikte Montferrat'a hapse gönderilmiştir. 1209'da tekrar Selanik'e getirilip o yıl Epir Despotu I. Mihail Komnenos Dukas'ın Bonifice'ye mühim bir fidye meblağı ödemesinden sonra serbest kalıp Epir'e gitmiş fakat Epir Despotu I. Mihail onu Anadolu'ya İznik İmparatorluğu'nu kurmakta olan diğer damadı I. Theodoros'a göndermiştir.
I. Theodoros kendi kurduğu devlette sabık Bizans imparatoru olan

Joseph Pitton de Tournefort (5 Haziran 1656, Aix-en-Provence - 28 Aralık 1708, Paris), Fransız doğabilimci.

Montpellier Üniversitesi çerçevesinde botanikte uzmanlaşarak 1683'te Paris Kraliyet Botanik Bahçesi'ne profesör olarak atandı. 1699'da, Karlofça Antlaşması'ndan sonra Fransız hükûmeti tarafından botanik araştırmaları yapmak ve bitkiler toplamak üzere doğu seyahatine gönderildi.
Bu gezinin ilk bölümü Ege adalarına yaptı. 23 Mayıs 1700'de bir hekim ve bir ressamla birlikte Marsilya'dan hareket eden Tournefort önce Girit'e, oradan da Ege adalarının büyük bir bölümünü gezdikten sonra Mart 1701 sonunda İstanbul'a vardı. Tournefort, İstanbul'da kısa bir süre kaldıktan sonra Karadeniz yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi ve Kafkasya'ya doğru yola çıktı.
Tournefort, Erzurum valiliğine atanan Köprülü Numan Paşa ve maiyetine katılarak denizyoluyla Trabzon'a doğru yola çıktı. Oradan Erzurum'a ulaşarak Tiflis ve Erivan'a kadar gitti. Ağustos 1701'de Erzurum'a döndükten sonra Ankara üzerinden Bursa'ya, oradan da İzmir'e geldi. Oradan Mısır ve Arabistan'a gitmek niyetinde olan Tournefort, sonunda bu yolculuktan vazgeçerek 3 Haziran 1702'de Marsilya'ya döndü.
Getirdiği malzemenin tasnifi ve kitabın hazırlanışı tamamlanmadan Tournefort evinden botanik bahçesine giderken bir araba kazasında öldü. Relation d'un voyage du Levant adlı seyahat kitabı iki cilt halinde 1717'de basıldı, bunu aynı yıl üç ciltlik Lyon baskısı izledi.

Kabak tatlısı, balkabağı, helvacı kabağı ya da kestane kabağıyla yapılan bir tür tatlı.

Dış kabukları soyulup çekirdekleri çıkarılan kabak doğranır. Doğranan kabakların üzerlerine toz şeker dökülür ve şekeri emip sulanıncaya değin bekletilir. Daha sonra biraz su eklenerek yumuşayıncaya değin pişirilir. Üzerine dövülmüş ceviz içi, fındık, badem veya hindistancevizi rendesi serpilir. Kabakları bir süre haşladıktan sonra, haşlama suyuyla şerbet yapıp üzerine dökülerek de hazırlanır.
Genellikle Türkiye'nin batısında ve kuzeybatısında, özellikle Aydın ve Sakarya'da yaygındır.

Adapazarı beyaz kestane kabağı kullanılarak yapılır. Adapazarı Kabak Tatlısı 03.05.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Antalya Kabak Tatlısı 12.04.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Aydın Kabak Tatlısı; halk arasında öküz kabağı olarak bilinen Cucurbita moschata türü bal kabağından üretilir. Aydın Kabak Tatlısı 17.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Hatay Kabak Tatlısı; Cucurbita maxima ve Cucurbita moschata türündeki kışlık bal kabaklarının kireç kaymağında dinlendirilmesinin ardından, şerbet içinde pişirilmesi ile yapılır. Hatay Kabak Tatlısı 05.10.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kafkas Ordusu (Rusça: Кавказскaя армия / Kavkazskaya Armiya), I. Dünya Savaşı'nda Rus İmparatorluğu'nun Kafkasya Cephesinde bulundurduğu ordu. Savaş öncesi bu ordunun bütün kuvveti, 100 tabur, 117 bölük ve 250 toptan ibaretti.  Bu ordu nun komutanı İllarion İvanoviç Borontosv-Daşkov'tur. 23 Şubatta Rusya'da Şubat Devrimi ile başlayan sorunlar orduda disiplini hissedilir derecede bozmuştur. Bahardan itibaren, hijyen ve gıda kaynaklı sorunlar ve tifüs salgını bu orduyu yıpratır ve dağılmasına yol açar.

1914 yılında Kafkas Askeri Bölgesi Valisi İllarion İvanoviç Borontosv Daşkov sorumlu olmaktadır fakat askeri faaliyetlerin planlanması, hareketleri ve askerlerin idaresi valinin yardımcısı General Aleksandr Zakharevich Myshlayevsky tarafından yürütülmektedir. bu dönemde Kafkas ordusunun düzeni savaş başlamadan önce iki grup olarak yapılanmış ve bu gruplar ise iki ana faaliyet alanına (Kafkasya Cephesi  ve İran Cephesi) göre dağıtılmışlardı. General Nikolai Yudenich Sarıkamışda bulunmaktaydı.

II. Kafkas Kolordusu
(2 adet) Piyade tümen
(2 adet) Topçu tugayı
(2 adet) Plastun (Kazak) Tugayı
1. Kafkas Kazak Bölümü
II. Türkistan Kolordusu
(2 adet) Tugay.
(2 adet) Piyade topçu taburı
1. TransHazar Kazak Tugayı
Savaş başlamadan önce Kafkasya Cephesindeki gücü iki ana bölümde yoğunlaşmaktaydı.

Oltu yönü (Kars - Erzurum): 6 bölümden oluşmakta. Sarıkamış ve çevresinde takviyelenmiş olarak
Revan yönü (Erivan - Alaşkert): Yaklaşık 2 tümen, çok sayıda süvariden oluşmakta. Iğdır ve çevresinde takviyelenmiş olarak.

Kahramanmaraş, halk arasındaki kısa adıyla Maraş (Yunanca: Γερμανίκεια Germanikeia, Ermenice: Մարաշ Maraş,) Türkiye'nin Kahramanmaraş ilinin merkezi olan şehirdir. Maraş Muhaberesi sırasında işgale direnişi nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 05 Nisan 1925 tarihinde şehre İstiklâl Madalyası verilmiştir. Maraş olan adı, 7 Şubat 1973 tarihinde Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarı ile sonuçlanmasında dolayı adı Kahramanmaraş olarak değiştirilmiştir.
Geç Hitit şehri olan Gurgum'un bulunduğu yerde kurulmuştur. Sistematik bir kazı yapılmamış olmasına rağmen birçok Hitit anıtı bulunmuştur.
Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Maraş halkı için, "kelimatları lisan-ı Türkidir ve ekseriya halkı Türkmendir" der. Maraş ve çevresi başta Oğuzların Avşar, Bayat ve Beğdili boyları çoğunlukta olmakla birlikte hemen hemen yirmi dört Oğuz boyunun tamamı mevcuttur.
2012'de çıkarılan 6360 sayılı kanun ile büyükşehir olmuştur. Dövme Dondurması, tarhanası ve biberi şehrin önemli tescilli gıdalarıdır.
Kahramanmaraş il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 568 metredir.
Kahramanmaraş 31 Ekim 2025'te Paris'te yapılan oylama neticesinde UNESCO yaratıcı şehirler ağında "Edebiyat Şehri" olarak dahil edildi.

Erken Demir Çağ ve Geç Hititler döneminde başkent olarak kullanılmış, Luvilere Kurkuma ve Asurlurlar içinse Markas olarak bilinen bir antik kent'idi. MÖ 711 yılında Asurlular tarafından fethedilmiş ve adı resmî olarak Markas'a değiştirilmiş. Kahramanmaraş'ın Kurtuluş Savaşı'ndan önceki adı Maraş'tır. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bütün kent İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiş, daha sonra ise Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla 07 Şubat 1973 Tarihinde "Kahraman" unvanı verilmiştir. Aynı zamanda Maraşspor Türk Futbol Takımı'nın ismi de Kahramanmaraşspor olarak değiştirilmiştir.

Tekir Vadisi ve Döngel Köyündeki mağaralarda yapılan araştırmalarda ele geçen buluntular yörede insan yerleşiminin Üst Paleolitik Çağda başladığını; Neolitik, Kalkolitik ve Eski Tunç Çağlarında da sürdüğünü göstermektedir. 2009 yılında Kahramanmaraş merkezde yapılan kazılar esnasında da milattan sonra 300-400 yıllarına ait olan Germanicia Antik Kenti'ne dair birtakım mozaikler bulunmuş ve üzerlerinde çalışmalara başlanmıştır.
Asur yazıtlarında adı "Markasi" veya "Markas" olarak geçen şehir, bir Geç Hitit devleti olan Gurgum Krallığı'nın başkenti oldu. MÖ 711 yılında Asurlular tarafından Gurgum Krallığı ilhak edilince, Markas vilayet merkezi yapıldı. Daha sonra Persler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Memluklular, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar şehre hakim olmuşlardır.
11. yüzyılın sonlarında Anadolu'ya kesin olarak yerleşen Türklerin egemenliğinde kaldı. 1243'te Moğol işgaline uğrayan Maraş, II. Anadolu Beylikleri devrinde Dulkadiroğulları'nın oldu. 12 Haziran 1515 tarihinde Turnadağ Muharebesi ile Osmanlı egemenliğine geçen Maraş, 1515-1919 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde kaldı. Mütareke Döneminde önce İngilizler, sonra Fransızlar tarafından işgal edildi.
Maraş'a Türk Kurtuluş Savaşı sırasında halkın gösterdiği direnişten dolayı 7 Şubat 1973'ten itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Kahramanlık unvanı verilerek adı Kahramanmaraş olarak değiştirildi.

Kahramanmaraş'ın Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki yeri özellikle Türk-Fransız Cephesi ve Maraş Savunması maddelerinde daha detaylı olarak anlatılmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaş'ında mağlup olmasının ardından Maraş önce Britanya İmparatorluğu tarafından işgâl edilmiştir. Daha sonra Britanya İmparatorluğu ile Fransa arasında yapılan anlaşma uyarınca İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardır.
Fransızların şehrin kalesindeki Türk Bayrağını indirmeleri, suçsuz kişileri öldürmeleri, Maraş ileri gelenlerini tutuklamaları tepkileri artırmış, 28 Kasım 1919 Cuma günü Ulu Camii imamı Rıdvan Hoca'nın "Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede cuma namazı kılınmaz" sözü ile Fransızlara karşı ayaklanan halk kurtuluş savaşını başlatmıştır. Maraş'lılar topluca Kaleye hücum ederek, indirilen Bayrağı yeniden Kale burçlarına diker ve Cuma namazı orada eda edilir. Bayrak olayının ardından şehir adım adım savaşa sürüklenir. Sütçü imam'ın ilk kurşunu sıkmasıyla halk ayaklanmaya başladı.
Aslanbey Başkanlığında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, her mahallede kurularak faaliyete geçer. 20. ve 3. Kolordudan subayların gelişi ve Mustafa Kemal`in Ankara`dan yayınladığı bildiriler neticesinde Maraş Halkı 11 Şubat 1920`de mücadeleye başladı. 72 gün süren mücadele sonunda Fransızlar yenilgiye uğratılır ve şehir Fransızlardan temizlenir. Maraş, kurtuluş savaşında kurtulan ilk şehirlerden birisidir. Bu nedenle önce istiklal madalyası ile ödüllendirilerek, dünyada istiklal madalyası alan ilk şehir olmuş daha sonra ise Kahraman unvanını almıştır.

2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile Kahramanmaraş'ta sınırları il mülki sınırları olan büyükşehir belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesi çalışmalarına başladı. 2023 Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerinde şehir merkezi yıkıma uğradı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile TOKİ tarafından şehirde düzenli konutlar yapılmaya başlandı ve bazı etapları depremzedelere teslim edildi.

2012 yılında Kahramanmaraş büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçe Dulkadiroğlu ve Onikişubat ilçelerine ayrılmıştır.

Kahramanmaraş'ın 10 tane kardeş şehri bulunmaktadır.

Maraş Savunması
Maraş dövme dondurması
Eshab-ı Kehf
Kahramanmaraş Kalesi
Kahramanmaraş Olayları
"Dünyanın en saçma binası"
Afşin Koçovası Sarımsağı
1114 Maraş depremi
2023 Kahramanmaraş depremleri

Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi

Kaledibi Kilisesi, Trabzon'nun Ortahisar ilçesinde yer alan bir kilisedir.

Yunan haçı planında inşa edilen kilise, doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Kesme ve moloz taşlarla yığma yapı sisteminde inşa edilmiştir. Üç apsisli ve üç nefli olan yapıda narteks bulunmamaktadır. Apsisler içten bakınca yarım daire, dıştan bakınca ise poligonal şekillidir. Yan apsislerden ana apsise kapılarla girilebilmektedir. Yüksek bir kasnakla desteklenen kubbeyi dört sütun taşımaktadır. Yapının tavanı ise kırma çatıyla kaplanmıştır. Kilisenin güney, kuzey ve batısında üç girişi bulunmaktadır. Ahşap ve çift kanatlı olan on iki yuvarlak farklı boyutlardadır.

Theodora Tzanichites ve Gregory Kamachenos tarafından inşa ettirilen yapı, 1306'da Aziz Yuhanna Kilisesi adıyla açılmıştır. Kilise, Trabzon'un fethiden sonra cami olarak kullanılmış ve 1856'da Metropolit Constantios tarafından restore ettirilmiştir. Sonraki dönemde depo olarak kullanılan yapı, 1998'de çok amaçlı salona dönüştürülmüştür. Yapı günümüzde de Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı, Bilim ve Sanat Merkezi Çok Amaçlı Salon olarak işlev görmektedir.

Yaylabaşı, Erzurum ilinin Olur ilçesine bağlı bir kırsal mahalledir.

Yaylabaşı'nın eski adı Kamrisi'dir. Nitekim Kamrisi (ქამრისი), 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Kamris (كامریص) olarak geçer. Bu yerleşimin adı 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Kamis (كامیس) şeklinde yazılmıştır. 1886 tarihli Rus nüfus tespitinde ise köy "Kyamis" (Кямисъ) adıyla kaydedilmiştir.
Kamrisi köyü, Orta Çağ'da Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biri olan Tao'da yer alır. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi 16. yüzyılda, 1549 tarihli Gürcistan seferinin ardından Gürcülerden ele geçirmiştir.
Kamrisi köyü, 1574 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Ardahan-i Büzürg livasının Panaskerti nahiyesine bağlıydı. Büyük bir yerleşim olan köyün nüfusu, tamamı Hristiyan olan 90 haneden oluşuyordu. 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahrir defterine göre ise, Gürcistan Vilayeti içinde, Penek livasının Panaskerti nahiyesine bağlıydı ve nüfusu 58 Hristiyan haneye düşmüştü. Köyde çoğu Ermeni olmak üzere, Ermeniler ve Gürcüler yaşıyordu.
Kamrisi köyü, Çıldır Eyaleti'nin 1694-1732 dönemini kapsayan Osmanlı cebe defterinde Kamris (كامریس) şeklinde geçer. Bu defterde aynı idari konumla kaydedilmiş olan köyün hasılası Hicri 1109 (1697/1698) tarihinde 1.500 akçe, Hicri 1118 (1706/1707) tarihinde 4.000 akçe idi.
Kamrisi, 1835 tarihli Osmanlı nüfus defterinde Çıldır Eyaleti'nin Penek sancağının köylerinden biriydi. Sadece erkek nüfusunun tespit edildiği bu tarihte köyde 15 hanede 32 Müslüman erkek bulunuyordu. Erkek sayısı kadar kadın eklenince, köyün toplam nüfusunun yaklaşık 64 kişiden oluştuğu ortaya çıkar.
Kamrisi köyü, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalan Berlin Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus idaresinin 1886 nüfusu sayımında "Kyamis" (Кямисъ) şeklinde kaydettiği köy, Oltu sancağının Tausker kazasına bağlı Olur nahiyesinin 18 köyünden biriydi. Nüfusu, 47'si erkek ve 35'i kadın olmak üzere, 18 hanede yaşayan ve tamamı Türk olarak kaydedilmiş 82 kişiden oluşuyordu. Havdos veya Havdosi köyünün nüfusu, 1896 yılında 132 kişi, 1906 yılında 123 kişi olarak tespit edilmiştir. Bu tespitlerde de köyün nüfusunun tamamı Türklerden oluşuyordu.
Kamrisi veya Kyamis, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Kamis (كامیس) adıyla Erzurum vilayetinin Oltu kazasına bağlı Olur nahiyesinin köylerinden biriydi. Kamrisi veya Kamis köyü, 1940 genel nüfus sayımında aynı idari konuma sahipti ve nüfusu 181 kişiden oluşuyordu. Kamrisi veya Kamis Türkçe olmadığı için köyün adı 1959 yılında 7267 sayılı kanunla Yaylabaşı olarak değiştirilmiştir. 1965 genel nüfus sayımına göre Yaylabaşı köyünde 323 kişi yaşıyor ve bu nüfus içinde 135 kişi okuma yazma biliyordu.
1993 yılında Büyükşehir olan Erzurum'da, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köylerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu köy de Olur Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.

Yaylabaşı, Erzurum il merkezine 189 km, Olur ilçe merkezine 17 km uzaklıktadır. Mahalle, Olur'un kuzeydoğusunda olup, 25.06 numaralı Ardanuç-Olur il yoluna, Boğazgören Mahallesi üzerinden 12,7 km'lik bir köy yoluyla bağlıdır.

Yaylabaşı, Olur için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Kanuni Anadolu Lisesi, eskiden Ellinikón Frontistírion Trapezoúntos (Yunanca: Ελληνικόν Φροντιστήριον Τραπεζούντος), 1889 yılında Mühendis Kakudilis tarafından inşa edilmiştir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir lise olarak hizmet vermektedir. Bina, görkemiyle ve tarihe tanıklık etmesiyle Trabzon'un tarihi ve estetik açıdan en değerli yapılarından biridir. Ayrıca bina Trabzon şehrinin en etkileyici Rum eseri olarak kabul edilmektedir.

Trabzon, Bizans İmparatorluğu'nun ardından kurulan Orta Çağ imparatorluklarından biri olan Trabzon İmparatorluğu'nun başkentiydi. Bu şehir 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi. Fetihten itibaren Rum nüfus güçlü kültürleriyle aynı topraklarda hayatını sürdürdü. Yüzyıllar boyunca bu bölgede Türkler, Rumlar ve Ermeniler bir arada yaşadılar.
1682/3 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Trabzon'da bir Rum eğitim kurumu olarak Sevastos Kiminitis tarafından kurulmuştur. 1817 yılında Savvas Triantafyllidis eğitim kurumunun müdürü olmuştur. Bu dönemde okul yüksek bir eğitim standardını yakalamıştır. Özellikle 1856 yılından itibaren Osmanlı Devleti yönetimi Atina'dan Yunan öğretmenlerin gelip, Frontistirion kurumunda eğitim vermelerine izin vermiştir. O dönemde okula gelen öğretmenlerden biri de Savvas Triantafyllidis'in oğlu Periklis Triantafyllidis dir. Preklis, Frontistirion'da Klasik Psikoloji eğitimi vermiş ve bölgede konuşulan Pontus Rumcasısını kayıt altına alan çalışmalar yapmıştır.

1889 yılında bugünkü binanın inşa edilmesinin ardından, Frontistirion 1902 yılında yeni binasına taşınmıştır. Mühendis Kakudilis tarafından 16.000 altın lira maliyetle inşa edilen görkemli üç katlı bina o tarihte 36 sınıfa sahipti ve sahilde denize nazır olarak sonradan yıkılan Rum Ortodoks Kilisesi Nissalı Gregor'un ve Ermeni Kilisesinin yakınında yer alıyordu.

1916 yılı Rus İşgali'ne kadar bina Dar'ul-Muallimin olarak ortaokullara öğretmen yetiştiren bir okul olarak hizmet vermiştir. Tanzimat fermanı ile birlikte modern eğitimin örneği olan Rüşdiyelerin dönemin Osmanlı topraklarında birçok şehirde hızla açılmasıyla birlikte doğan öğretmen ihtiyacını karşılamak için Dar'ul Muallimin'ler kurulmaya başlanmıştır. Trabzon'da kurulan Dar'ul Muallimin de bu zincirin bir parçası olmuştur.
1918 yılı itibarıyla Kurtuluş Savaşı'nın ardından, işgalden kurtulan birçok bölgemizden öğrenciler eğitimlerine başlamak için ya da tamamlamak için bu okula gelmişlerdir.
1934 yılında, Trabzon Lisesi'nde başlayan tadilat faaliyetleri sebebiyle, 2 okul birleştirilmiştir. Ardından bina Trabzon Lisesi olarak hizmet vermeye başlamıştır.
1940 yılı ile birlikte bina, 9 yıl süreyle Erkek İlkokulu olarak kullanılmıştır. 1949 yılından 1978 yılına kadar Öğretmen Okulu olarak kullanılan bina, 1978 yılında Fatih Yüksek Öğretmen Okulu adı altında Karadeniz Teknik Üniversitesi'ne bağlanarak üniversite eğitimi vermeye başlamıştır.

1982 yılındaki Kuruluşunda orman müdürlüğü binasında bulunan Trabzon Anadolu Lisesi, 1984-1985 eğitim öğretim yılına Frontistirion'un hemen yanında bulunan eski yatakhane binasında başlamış, tadilatların sona ermesiyle 1985 yılının hemen başında ikinci sömestrde ünlü tarihi binasına taşınarak hizmet vermeye başlamıştır. 1999 yılında okul Kanuni Anadolu Lisesi unvanını almıştır.

Kanuni Anadolu Lisesi 2015-2016 öğretim yılını 66 öğretmeni, 2 rehber öğretmeni 817 öğrencisiyle bitirmiştir. Toplam 30 derslik, 3 fen laboratuvarı, 1 Bilgisayar laboratuvarı, 1 müzik sınıfı, 1 resim sınıfı vardır. Ayrıca okul 1 spor salonu, 1 yemekhane, 1 kütüphane, 1 Konferans salonu ve de 1 kantine sahiptir. Okul tam gün eğitim vermektedir. Isınma şekli kömür kaloriferdir.

Kara Veba olarak da bilinen Kara Ölüm, insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. Avrasya ve Kuzey Afrika'da 75-200 milyon kadar insanın ölümüne yol açtığı düşünülmektedir. 1346-1353 yılları arasında Avrupa'da zirveye ulaşan salgın, insanlık tarihinde kaydedilen en ölümcül salgındır. Hastalığın sebebi Yersinia pestis bakterisidir. Genellikle hıyarcıklı veba görülse bile, pnömonik veba ve septisemik veba da görülebilir.
Kara Ölüm, ikinci veba salgınının başlangıcıdır. Veba, Avrupa tarihinin seyri üzerinde önemli etkisi olan dini, sosyal ve ekonomik çalkantılar yaratmış.
Kara Ölüm'ün kökeni tartışmalıdır. Pandemi ya Orta Asya'da ya da Doğu Asya'da ortaya çıktığı tahmin edilse de ilk kesin görünümü 1347'de Kırım'da olmuştur. Kırım'dan büyük olasılıkla Ceneviz gemilerinde seyahat eden ve siyah farelerde yaşayan pireler tarafından taşınmıştır. Akdeniz Havzası'ndan yayılarak Konstantinopolis, Sicilya ve İtalyan Yarımadası üzerinden Afrika, Batı Asya ve Avrupa'nın geri kalanına ulaşmıştır. Kara Veba'nın karaya çıktıktan sonra esas olarak kişiden kişiye pnömonik veba olarak yayıldığına ve böylece salgının iç bölgelere hızlı yayılmasını açıkladığına dair kanıtlar bilinmektedir; bu, birincil vektörün hıyarcıklı vebaya neden olan sıçan pireleri olması durumunda beklenenden daha hızlı olmasıdır. 
Kara Ölüm, Geç Orta Çağ'da Avrupa'yı vuran ikinci büyük doğal afettir (ilk olanı 1315-1317 Büyük Kıtlığıydı) ve Avrupa nüfusunun yüzde 30 ila yüzde 60'ını öldürdüğü tahmin edilmektedir. Vebanın 14. yüzyıldaki yaklaşık 475 milyon olan dünya nüfusunu 350-375 milyona düşürdüğü tahmin edilmektedir. Geç Orta Çağ boyunca başka salgınlar da olduğu bilinmektedir ve diğer katkıda bulunan faktörlerle birlikte Avrupa nüfusu 1300 yılındaki seviyesini 1500 yılına kadar geri kazanamamıştır.  

"Kara Veba" ismi, Türkçeye İngilizce olan "Black Death" isminden geçmiştir.
İngilizce iki kelimenin birleşimiyle oluşmuştur. Danimarkalı sözcük ögesi üstünde modellenmiştir.

Black, Death

Kurbanların derisinde beliren siyaha yakın iç kanama kaynaklı yaralardan atıfta bulunulduğu düşünülmektedir.
Sözcük yapısının kökeni Danca olan "den sorte død" tümlecinden geldiği bilinmektedir.
Black (Kara) kelimesi Avrupa'da salgına atıfta bulunan salgın dönemi kaynaklarında (14 ve 15. yy) varlığı kanıtlanmamıştır.
Spesifik kullanım ilk kez 15 ve 16. yüzyıllarda İsveç ve Danimarka kroniklerinde görünür. İsveççe: '† swarta dödhen', Dancada : 'den sorte død' tümleçleri kullanılmıştır. Danca terimler Avrupa dillerine adapte edildiği düşünülmektedir
Daha önceki metinlerde salgına Salgın Hastalık (Pestilence), Veba (The Plague), Büyük Salgın (Great Pestilence), Büyük Ölüm (Great Death) ya da The Forste Moreyn veya İlk Veba (First Pestilence) denmektedir. Latince Pestis veya Pestilentia; Epidemia; Mortalitas gibi adlarla anılmaktadır. 14. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'da diğer salgın hastalıklardan ayırt etmek için İlk Veba (The Forste Moreyn) adı kullanılmıştır.
'Kara Ölüm' Terimi 1750'lere kadar bu salgını tanımlamak için kullanılmamıştır. İlk kez 1755'te kullanıldığı tanımlanıp onun da Dancadan tercüme edildiği tahmin edilmektedir. 'Kara Ölüm' ismi İlk kez İsveçli ve Danimarkalı tarihçiler tarafından 15 ve 16. yüzyıllarda popüler hale gelip ve 16 ve 17. yüzyıllar arasında diğer dillere aktarılmıştır.

Araştırmalar, vebanın ilk kez Avrupa ve Asya'da Erken Tunç Çağında görüldüğü öne sürmüştür. Bu salgının M.Ö. 3000 civarında 'Neolitik Düşüş' ile ilişkili olabileceği tahmin edilmektedir. Bu vebanın yanı sıra hayvan hastalıkları ve tarımsal kıtlık Neolitik Düşüşün sebepleri arasında olduğu düşümülmektedir.
Aşağıda tarihe adını yazmış veba salgınlarına yer verilmiştir.

Doğu Roma ve Akdeniz kıyı kenarlarını etkileyen bir veba salgınıdır. İki asır boyunca (541-686) kendini yenileyip 25-100 milyon insanın ölümünde sorumlu olduğuna inanılsa da 2019 yılında yapılan araştırmaların bu veba salgınının ölüm oranı ve sosyal etkilerinin abartıldığı hakkında bir iddia ortaya atılmıştır.
Doğu Roma İmparatorluğu'nda Sicilya Vebası
745 yılında Sicilya'da başlayan salgın, dönemin imparatorluğu olan Doğu Roma’ya da ulaşmıştır. Salgının etkisi o kadar büyük olmuştur ki İmparator V. Konstantin başkent Konstantinople’yi terk ederek Bitinya’ya (Kocaeli yarımadası) gitmiştir. 748 yılında salgın sona erince Doğu Roma İmparatorluğu nüfusun yarısından fazlasını kayıp verip, salgın sonrasında başkent Konstantinople hayalet bir  şehre dönüşmüştür. Azalan nüfus karşısında İmparator V. Konstantin Yunanistan ve adalarından binlerce kişiyi zor kullanarak başkente getirtip yerleştirmiştir. Artan nüfusla birlikte başkent bir yıl içerisinde salgın öncesi haline dönmüştür.

İspanya, Güney Afrika, İngiltere ve Mısır'da yakın tarihlerde (1582-1609) etkili olmuştur. 5000-9000 insanın ölümüne neden olmuştur.

1629 ve 1631 yılları arasında İtalya'da etkisini gösteren bu veba salgını 280.000'e yakın kişinin ölümüne neden olmuştur.

İngiltere'de ortaya çıkan veba salgınının 100.000'e yakın kişiyi öldürdüğü tahmin edilmektedir. Bu veba salgını Londra'da büyük çaplı karantinalara sebep olmuş, 1665 ve 1666 yılları arası etkisini göstermiştir.

1738 yılında Balkanlar'da ortaya çıkan bu veba salgını 50.000'den fazla insanın ölümüne neden olmuştur.

1770 ve 1772 tarihleri arasında Rusya'da etkisini gösteren bu veba salgını 50.000'den fazla insanın ölümüne neden olmuştur.
Tarih boyunca etkisini gösteren vebanın etkileri sadece yukarıda belirtilenlerle kalmamış, daha onlarca salgın yaşanmıştır. Ancak bu salgınlar küçük ve yetersiz kaynaklardan dolayı göz ardı edilebilir.

Veba hastalığı ortaya çıktığında gerek Viyana’da ve gerek Avrupa’daki ilk tepki “Tanrı’nın insanları cezalandırdığı” şeklinde olmuştur. Bu görüş 17. yüzyıla kadar devam edip, o dönemdeki din adamlarına göre insanlar; insanlık dışı davranışlarda bulunmuşlar, Tanrı'yı unutmuşlar, O'nun emirlerine itaat etmemişler, etrafındakileri sevmeyi unutmuşlar ve bu yaptıklarının karşılığında da bu şekilde bir cezaya çarptırılmışlardır.
Dönem insanlarına göre Tanrı gazabını olağanüstü olaylarda göstermiştir. Bunlardan birisi kuyruklu yıldızlardır. 1582, 1606 ve 1618 yıllarında görülen kuyruklu yıldızlar ile veba hastalığı arasında bir ilişki kurulmuş, hastalığın ortaya çıkmasında kuyruklu yıldızların görülmesinin etkili olduğuna inanılmıştır. 1582'de görülen kuyruklu yıldızın Prag, Thüringen, Hollanda ve diğer bölgelere bir kâbus gibi çöken yerel bir veba çeşidini, 1606 yılında görülen kuyruklu yıldızın ise, genel bir vebayı dünyaya getirdiğine inanılmıştır.
Dönemin din adamlarına göre vebanın ortaya çıkmasında diğer bir suçlu, farklı din mensupları olmuştur. Bu bağlamda özellikle Yahudiler suçlu görülmüş ve onların şehir halkı için hayat kaynağı olan kuyuları zehirledikleri iddia edilmiştir. Bu kuyulardan su içenlerin çoğu o gün ölmüştür. Bu kuyu zehirleme iddiaları öncelikle Güney Fransa'da yayılmaya başlamış sonrasında ise bir saman alevi misali bütün Avrupa'ya yayılmıştır. Öyle ki bütün kaynak ve çeşme sularına böyle bir zehir katıldığı böylece herkesin tehdit altında olduğu düşüncesi şeklinde bir panik havası oluşmuştur. Bu yüzden insanlardan kimse bu sulardan içmemiş sadece biriken yağmur sularını ve de nehir sularını içmişlerdir. Bu hastalığın yayılmasını kolaylaştırmıştır.
Özellikle 14. yüzyılda Yahudilere yönelik olan bu suçlamalar artmış ve birçok Yahudi'nin sorgusuz sualsiz katledilmesine neden olmuştur. Yahudilere karşı uygulanan bu sert politikada ruhban sınıfının yanında eğitimli tebaa da önemli bir rol oynamış ve halkı onlara karşı kışkırtmışlardır. Yöneticiler ve Papa da; Yahudilerin kuyuları zehirlemesinin nedeni olarak, Yahudilerin Hristiyanları öldürerek Hristiyanlığı ortadan kaldırmak gibi bir amaç taşıdıkları konusunda halkı kışkırtmışlardır. Yine bir başka inanışa göre; Yahudiler kuyuları zehirlemek için gizli liderlerini Toledo’da karşılamışlar ve Asya’dan gelen vebanın zehrini ondan temin etmişler veya da zehirli örümceklerle, baykuşlarla ve diğer zehirli hayvanlarla bu hastalığı yaymışlardır. Bu konuda diğer bir iddia ise hastalığın Yahudi büyüsü ile yayılmasıdır.
1348 yılının Mayıs ayında Provence şehrinde Yahudiler halkın da destek verilmesiyle kurban edilmeye başlanmıştır. Elli binden fazla Yahudi katledilmiştir. Zürich yönetimi de bu iddiaların neticesinde hiçbir Yahudi’yi ülkesine kabul etmemeye karar vermiş ve bu uygulamalar Basel, Freiburg, Strasburg gibi bölgelerde de geçerli olmuştur. Yahudilere uygulanan bu cezalar genellikle onların yakılması veya onların canlı canlı toprağa gömülmesi şeklinde olmuştur. Yahudilerin yakılmadığı yerlerde ise o yerleşim yerlerinin sakinleri öfkeden deliye dönmüş bir şekilde ellerinde kılıçlar ve ateşler ile Yahudileri ölüme zorlamışlardır. Bu korku o kadar yayılmıştır ki Yahudiler zorlamalara gerek kalmadan kendileri bir yere toplanarak kendilerini yakmışlardır.
İlk Yahudi zulmü Salzburg ve Hallein şehirlerinde baş göstermiş, ardından Viyana’ya sıçramıştır. Kyburg kalesinde koruma altına aldığı birkaç yüz Yahudi, öfkeli bir halk grubu tarafından yakılmıştır.
Polonya Kralı Büyük Casimir, bu dönemde Yahudilere karşı koruma politikası gütmüş ve nereden gelirlerse gelsinler onları kendi ülkesinde korumuştur. Herzog Albrecht, Viyana dışındaki bölgelerde de Yahudilere uygulanan bu davranışların durmasını istemiş ve onlara kötü davrananların ve onları öldürenlerin Mautern şehrinde 600 Pfund; Krems ve Stein’de ise 400 Pfund ceza ödemeleri gerektiğini emretmiştir. Suikastçılar ise ya hemen öldürülmüş veya sonradan acı içinde ölecekleri hapishanelere atılmışlardır. Bu uygulamalardan sonra Albrecht “Yahudi dostu” olarak anılmaya başlanmıştır.

Şu anda da doğru kabul edilen baskın modern teoriye göre; kuraklık sebebiyle kemirgenler, pireler ve keneler otlak alanlardan insanların daha kalabalık olduğu yerlere kaçmaya başlaması dolayısıyla yersina pestis basilini taşıyan hayvanların insanların yerleşim bölgelerine kaçması salgının hızını büyük ölçüde artırmıştır.
Yersina pestis basili 1894'te Hongkong'da 

Karadeniz Bölgesi, ismini Karadeniz'den alan, Sakarya Ovası'nın doğusundan Gürcistan sınırına kadar uzanan Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Gürcistan, Doğu Anadolu Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi, Marmara Bölgesi ve adını aldığı deniz ile komşudur. Türkiye'deki bölgeler arasında büyüklük bakımından üçüncü sırada yer almaktadır, ayrıca doğu batı genişliği ve yerel saat farkı en fazla olan bölgedir. Karadeniz Bölgesi'nin en büyük ve gelişmiş şehirleri sırasıyla 1.371.274 nüfusuyla Samsun, ardından Trabzon, Ordu, Tokat ve Zonguldak'tır.
Orta Karadeniz; Batı ve Doğu Karadeniz bölümünden daha düz olduğu için burada nüfus toplu olarak serpilmiştir. Batı ve özellikle Doğu Karadeniz bölümünde ise engebe ve yükselti fazla olduğundan dolayı nüfus dağınık olarak dağılmıştır.

Batı Karadeniz Bölümü, Karadeniz Bölgesi'nin üç bölümünden, en batıda olanıdır. Kızılırmak deltasının batı kenarından başlayıp Sakarya ve Bilecik'in doğusuna kadar uzanır. Bölüm genel olarak dağlıktır.
Orman ürünleri ve ormancılık önemli gelir kaynağıdır. Bolu ve Düzce çevresinde çok sayıda kereste fabrikası bulunmaktadır. Zonguldak çevresi maden çıkarımı, Ereğli-Karabük çevresi maden işletmeleri ile Türkiye ekonomisine önemli katkıda bulunur. Batı Karadeniz'in en önemli katkısı ise maden çıkarma ve işleme alanındadır. Bölgenin önemli şehirlerinden birisi olan Karabük de giderek gelişimini sürdürmektedir.
Özellikle son yıllarda Batı Karadeniz bölgesinin en önemli gelir kaynaklarından biri turizmdir. Bölgedeki Amasra, Kastamonu, Safranbolu, Ereğli, Eskipazar ve Bolu gibi turistik merkezler yerli ve yabancı turistlere alternatif turizm hizmetleri sunarak ekonomiye önemli katkı sağlamaktadır. Yağış miktarı 1500-1600 milimetre arasındadır.

Orta Karadeniz Bölümü, Karadeniz Bölgesi'nin orta bölümüdür. Melet Çayı'ndan Sinop'un doğusuna kadar uzanır. Doğu Karadeniz Bölümü'ne göre güneye daha fazla sokularak Tokat ve Çorum illerinin büyük bölümleri ile Amasya ilinin tamamını içine alır.
Yer şekilleri Doğu ve Batı Karadeniz'e oranla daha sadedir. Dağların yükseltisi azalmış ve dağlar içeriye çekilmiş durumdadır. Bunun sonucunda tarım alanları ve ulaşım çok gelişmiştir. 
Orta Karadeniz, Doğu Karadeniz'e nazaran en az yağış alan, kıyı ile iç kesim arasında farklılığın en az olduğu bölümdür. Yine de yağış boldur ve yağışlar her mevsime dengeli olarak dağıldığından kurak mevsim yoktur. Türkiye ekonomisine katkısı daha çok tarım alanındadır. Yağış miktarı 1000 milimetreye kadar çıkmaktadır. Dağları kıyıya paralel uzanır. Başlıca dağları Canik Dağları, Akdağ ve Kocadağ'dır.
Bu bölümde tarım alanları daha çoktur. Yeşilırmak, Kızılırmak ve Kelkit Çayı'nın aşağı kesimleri buradadır. Kızılırmağın denize döküldüğü kesimde Bafra, Yeşilırmak'ın denize döküldüğü kesimde Çarşamba delta ovalarını oluşturmuşlardır. Ayrıca iç kesimlerde Suluova, Niksar, Erbaa, Zile ve Merzifon ovaları yer alır. Bu bölümde yağışlar doğu bölümüne göre daha azdır. Çünkü buradaki dağlar, doğudakiler kadar yüksek değildir. Denize etkisi iç kesimlere kadar sokulabilmektedir. Bu durum, kıyı ile iç kesimler arasındaki iklim farklılıklarının belirgin olmamasına neden olmuştur.

Doğu Karadeniz Bölümü, Karadeniz Bölgesi'nin en dağlık, en fazla yağış alan, bulutlanmanın ve nem oranının en fazla olduğu bölümdür.
Bölgede en çok balıkçılık ve tarım yapılan bölümdür ve halk geçimini balıkçılık ve tarımdan kazanır. Ayrıca Karadeniz Bölgesi'nin en çok çay, fındık ve mısır yetiştirilen bölümüdür. Ulaşımın en zor, engebeli ve en çok göç veren bölümüdür. Tarım alanı kıyı şeridi boyunca dardır. Bölgenin engebeli olmasından dolayı makineleşme azdır.
Rize, Artvin, Trabzon, Giresun, Ordu, Gümüşhane ve Bayburt önemli yerleşim merkezidir. Türkiye'de yaylacılık merkezi olan alpin çayırlıkların en güzel örnekleri Doğu Karadeniz Bölümü'nde, özellikle Rize çevresinde görülür. Ayder, Anzer, Çağırankaya yaylaları bunlara örnektir. Yıllık yağış oranı 2500 milimetreye kadar ulaşır.
Bölgede eski adı "Şerah" olan bir krater gölü Uzungöl bulunur. Uzungöl yaklaşık 1000 metre uzunluğu, 500 metre eni ve ortalama 15 metre derinliğe sahip bir dağ gölüdür. Ormanlar arasında yer alan gölde alabalık yetiştirilir. Of'a olan uzaklığı yaklaşık 38 kilometredir ve Of'dan dolmuşlar bulunmaktadır. Yolun büyük kısmı asfalttır.
Kıyı ile iç kesimler arasında iklim ve bitki örtüsü birbirinden tamamen farklıdır. Kıyı şeridinde tipik Karadeniz iklimi hüküm sürer. İç kesimlerde ise rakım ile doğru orantılı olarak nemli karasal iklim ve hatta mikro ölçekte tundra iklimi görülmekte, hava sıcaklığı -40 °C derecelere kadar düşebilmektedir.
Doğu Karadeniz Bölümü'nde işletilen en önemli yer altı zenginliği, Artvin yakınlarındaki Murgul'da bulunan bakır madenidir. Türkiye'de üretilen bakırın büyük bir kısmı bu bölümdeki yataklardan elde edilir. Çıkarılan bakır cevheri Murgul ve Samsun'daki fabrikalarda işlenir.
Posof'daki Kol Kalesi, Trabzon'daki Atatürk Köşkü, Giresun Kalesi, Doğu Karadeniz'deki tek ada olan mitolojik Giresun Adası (Aretias), Kümbet Yaylası ve Bektaş Yaylası, Maçka'daki Sümela Manastırı, Ordu Çambaşı Yaylası, Boztepe, her yıl düzenlenen yayla şenlikleri bölümün önemli turizm değerleridir.
Doğu Karadeniz bölümü yaylaları ile dünyaya ismini duyurmuş bir destinasyonda yer alır. Bu bölgede Ayder yaylası, Pokut yaylası, Sal yaylası, Sis Dağı yaylası, Borçka Karagöl yaylası, Anzer yaylası, Kiraz yaylası, Kafkasör yaylası ve Perşembe yaylası her yıl yüz binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapar. Doğu Karadeniz'in yaylaları yüksek rakımı ve tertemiz havası ile Türkiye'nin en dikkat çekici yerlerindendir.

Akarsu açısından Türkiye'nin en zengin bölgelerinden birisi olup, Karadeniz Bölgesi'nden çıkan sular Karadeniz'e dökülmektedir. Türkiye'nin en uzun nehri Kızılırmak, bölgenin Orta Karadeniz bölümü kıyısında denize dökülmektedir. Orta Karadeniz bölümünün bir diğer önemli akarsuyu da Samsun ilinin Çarşamba ilçesinden Karadeniz'e dökülen Yeşilırmak'tır. Sakarya Nehri de Marmara Bölgesi sınırları içinde denize dökülmektedir.
Çoruh Nehri, dünyanın en hızlı akan nehirlerinden biridir ve Artvin ilinin en büyük akarsuyudur. Bu illerdeki hemen hemen bütün çay ve dereler Çoruh'un kollarını oluştururlar.
Kaynağını Mescid Dağı'nın batı yüzünden alır. Önce batı doğrultusunda akıp Bayburt ve İspir'den geçtikten sonra bir yay çizerek, Yusufeli'nin Yokuşlu köyü önünde Artvin il sınırlarına girer. Yusufeli, Artvin ve Borçka'nın içerisinden geçtikten sonra Borçka'nın Muratlı kasabasından geçerek burada il ve ülke sınırlarını terk eder ve Batum'da Karadeniz'e dökülür. Toplam uzunluğu 376 km'dir. Doğu Karadeniz bölgesindeki en önemli akarsulardan biri de Kelkit Çayıdır. Uzunluğu 320 km olan Kelkit Çayı, Sivas'ın Karadeniz bölgesindeki Akıncılar, Suşehri, Gölova, Koyulhisar ilçeleri ile, Giresun'un Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk ilçelerinden geçerek Orta Karadeniz bölgesine ulaşarak vadiler aracılığı ile Karadeniz'e dökülür.
Karadeniz Bölgesi sınırları içinde birçok doğal ve yapay göl vardır. Başlıca doğal göller Yeniçağa, Efteni ve Abant gölleridir.
Karagöl, Şavşat ilçe merkezinin 48 km kuzeyinde yer almaktadır. Sahara Yaylası ise ilçe merkezine 17 km uzaklıktadır.
Başlıca yapay göller Sarıyar, Çamlıdere ve Gökçekaya baraj gölleri ile Tortum, Sera, Yedigöller ve Zinav gölleridir. Giresun'un Dereli ilçesinde bulunan Mavi Göl masmavi rengiyle görenleri kendisine hayran bırakır. Ordu'nun Ulubey ilçesi Ohtamış köyünde bulunan Ohtamış Şelalesi 30 metre yüksekliğiyle Karadeniz'in en büyük şelalesidir. Bunlar dışında Karadeniz Bölgesi'nde fındık, çay, kivi gibi besinler çok üretilir. Bu da ülke ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Fındık, sahil şeridi boyunca yetiştirilir. Yağ oranı ve besin değerleri açısından dünyanın en kaliteli fındığı Giresun ilinde yetiştirilir.
Türkiye'nin kuzeyinde, Sakarya'nın doğusundan Gürcistan'a kadar Karadeniz'e paralel olarak bir şerit gibi uzanır.

Gerçek alanı olan 122.121 km² ile Türkiye topraklarının %18'ini kaplar. Bölge doğu ve batı doğrultusunda 1400 km, kuzey ve güney doğrultusunda 100–200 km ile bir şeride benzer.

Bölgedeki millî parklar; Kastamonu ve Bartın sınırları içinde kalan Küre Dağları Millî Parkı, Trabzon ilindeki Altındere Millî Parkı, Kastamonu ili ile Çankırı ili sınırları içerisinde yer alan Ilgaz Dağı Millî Parkı, Bolu ilinin Zonguldak iline komşu olduğu kesimde kurulan Yedigöller Millî Parkı ve büyük bir bölümü Rize ili Çamlıhemşin ilçesi, küçük bir bölümü de Artvin ili Yusufeli ilçesi sınırları içinde kalan Kaçkar Dağları Millî Parkı'dır. 51.500 hektarlık bir alanı kaplayan Kaçkar Dağları, 1994 yılında millî park ilan edilmiştir. Türkiye'deki 48 Millî Park alanından birisi olan Hatila Vadisi Millî Parkı sahası, merkez ilçe sınırları içerisindedir, Hatila Vadisi'ndeki Hatila Deresi ve birçok yan derelerini içerir. Karagöl Sahara Millî Parkı, Türkiye'deki 48 Millî Park alanından birisidir ve Artvin'in Şavşat ilçesi sınırları içerisinde yer almakta olup iki ayrı sahadan oluşur: Bunlar Karagöl ve Sahara Yaylası'dır.

Kıyıda yıl boyu yağışlı ve ılıman Karadeniz iklimi görülür. Bu iklimin oluşmasının sebebi; Karadeniz'den gelen nemli hava kütlelerinin kıyıya paralel uzanan Kuzey Anadolu dağ yamaçlarına bol yağış bırakmasıdır. Türkiye'nin en yağışlı bölgesi olan Karadeniz'de yağışlar bir mevsimde yoğunlaşmamış, yıl geneline yayılmıştır. Karadeniz Bölgesi'nde yaz kuraklığı ve orman yangınları yaşanmaz. Nemlilik ve bulutlanmanın fazla olması nedeniyle yıllık ve günlük sıcaklık farkları en az bu bölgededir. Dağlar kıyıya paralel uzandığından, dağların gerisinde kalan iç kesimleri deniz etkisi altına alamamış ve iklim karasallaşmıştır ve kuraklaşmıştır. İç kesimlerde, rakım ile doğru orantılı olarak karasal iklim (Dsb), nemli karasal iklim (Dfb) ve mikro ölçekte tundra (ET) iklimi görülmektedir. Bununla birlikte Orta Karadeniz bölümünde yükseltinin az olması, Kızılırmak ve Yeşilırmak Vadileri'nin varlığı, bu bölümde denizel etkinin vadi tabanlarından iç kesimleri sokulmasına sebep olur.
Bölgenin doğal bitk

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ), Trabzon'da yer alan bir devlet üniversitesi ve Türkiye'nin teknik yükseköğretim kurumları arasındadır. Üniversite, 20 Mayıs 1955 tarihli 6594 sayılı Kanun ile kurulmuştur. İstanbul ve Ankara illeri dışında kurulan ilk üniversite ve İstanbul Teknik Üniversitesi sonrasında Türkiye'nin ikinci teknik üniversitesi olarak kabul edilir.
Kuruluş kararını izleyen yapılanma sürecinde 19 Eylül 1963 tarihinde çıkarılan düzenleme ile rektörlük ve fakülte kadroları ihdas edilmiş ve Temel Bilimler, İnşaat Mimarlık, Makina Elektrik ve Orman fakülteleri oluşturulmuştur. 1983 yılında 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanun ile ismi Karadeniz Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. 1987 yılında ise 3389 sayılı kanun ile yeniden Karadeniz Teknik Üniversitesi olarak isimlendirilmiştir.
Günümüzde KTÜ, fakülteler, enstitüler, yüksekokullar ve meslek yüksekokullarından oluşan geniş bir akademik yapıya sahiptir. Üniversite bünyesinde çok sayıda araştırma ve uygulama merkezi faaliyet gösterir ve bölgesel kalkınma odaklı çalışmalar yürütür.
Üniversitede eğitim dili programlara göre Türkçe ve İngilizce olarak düzenlenir. Birçok lisans ve lisansüstü programda zorunlu İngilizce hazırlık sınıfı bulunur ve bazı programlarda derslerin önemli bir bölümü İngilizce verilir. KTÜ ayrıca uluslararası akademik işbirlikleri ve öğrenci hareketliliği programlarında etkin bir enstitüdür.

Trabzon Milletvekili Mustafa Reşit Tarakçıoğlu ve 28 arkadaşının verdiği teklifin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 20 Mayıs 1955 tarih ve 6594 sayılı kanunla kabul edilmesi ile kurulmuştur. Trabzon'da bulunan üniversitenin açılışı  20 Mayıs 1955 tarihinde dönemin Başbakanı Adnan Menderes tarafından yapılmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin en eski dördüncü üniversitesidir. İstanbul ve Ankara illeri dışında kurulan ilk üniversitedir. Ayrıca kurulan ikinci teknik üniversitedir. Kökleri İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi gibi Osmanlı dönemine dayanmayan, Türkiye Cumhuriyeti'nin sıfırdan kurduğu ilk üniversite olan Karadeniz Teknik Üniversitesi, kuruluşundan yaklaşık sekiz yıl sonra, 19 Eylül 1963 tarihinde, 336 sayılı kanunla Rektörlük ve Fakülte kadroları verilerek Temel Bilimler, İnşaat-Mimarlık, Makina-Elektrik ve Orman Fakülteleri kurulmuştur.  Üniversitede 12 fakülte, 1 yüksekokul, 8 meslek yüksekokulu ve 6 enstitü bulunmaktadır. 2250 kişilik akademik kadrosu, ülke çapından ve birçok farklı ülkeden yaklaşık 30 bine yakın öğrencisi ile Türkiye'nin önemli üniversiteleri arasında yer almaktadır.
28.03.1983 tarih ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu ile bir bölge üniversitesi misyonu üstlenen KTÜ, Karadeniz Bölgesinin Ünye'den Artvin'e kadar uzanan bölümündeki tüm yüksekokul, enstitü ve akademileri bünyesinde toplayan Karadeniz Üniversitesi (KÜ) olarak yeniden yapılanmıştır. KTÜ'nün İnşaat-Mimarlık Fakültesi, Makina-Elektrik Fakültesi, Yer Bilimleri Fakültesi ile Temel Bilimler Fakültesi kapatılarak, KÜ bünyesinde Mühendislik-Mimarlık Fakültesi ile Fen-Edebiyat Fakültesi kurulmuştur, ayrıca Trabzon İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi (TİTİA), KÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ne, Trabzon Akçaabat'ta bulunan Fatih Yüksek Öğretmen Okulu da KÜ Fatih Eğitim Fakültesine dönüştürülmüştür. Bununla birlikte, Hacettepe Üniversitesi, Trabzon Tıp Fakültesi ile KTÜ Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi'nin birleştirilmesiyle KÜ Tıp Fakültesi kurulmuştur. Üniversite tarafından 1987 yılında yapılan başvuru üzerine TBMM'nde yapılan düzenleme ile üniversite adı yeniden Karadeniz Teknik Üniversitesi  olarak yapılandırılmıştır. Daha sonraki yıllarda KTÜ bünyesinde Karadeniz Bölgesi'nin birçok ilinde fakülte ve yüksek okul açılmıştır. KTÜ, 1982 ile 2006 yılları arasında, bölge üniversitesi olarak hizmet vermiş, bünyesinden Artvin Çoruh Üniversitesi, Giresun Üniversitesi, Gümüşhane Üniversitesi, Ordu Üniversitesi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi ve Trabzon Üniversitesi olmak üzere, 6 üniversite doğmuştur. Türkiye'nin her tarafında çalışan çok sayıda akademik ve teknik personel mezun etmiştir. Özellikle mühendislik, mimarlık alanında Türkiye'nin öncü eğitim kurumlarından olmuştur. Türkiye'de İstanbul'dan sonra pek çok mühendislik bölümü eğitimi ilk kez Trabzon'da verilmiştir. Türkiye'de de birçok üniversitenin akademik altyapısını oluşturur.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir. Yeni gelişmeler doğrultusunda bölümlere yeni kayıt yaptıran öğrenciler lisans eğitimlerine başlamadan önce zorunlu İngilizce hazırlık programına devam etmek durumundadırlar. 22 bölümde zorunlu İngilizce hazırlık programı uygulanmaktadır ve ilgili bölümlerin öğrencileri lisans programı derslerine başlayabilmeleri için gerekli İngilizce yeterliliğini tamamlamalıdırlar. Yüksek lisans ve doktora programları da bu uygulama içerisinde yer almaktadır. Ayrıca, hazırlık sınıfı bulunan bölümlerde %30'a varan oranda dersler İngilizce verilmektedir. Bununla birlikte, bazı lisansüstü dersleri de İngilizce verilmektedir. Ayrıca İnşaat Mühendisliği ve Elektrik-Elektronik Mühendisliği programlarında lisans düzeyinde %100 İngilizce eğitim-öğretim faaliyeti de sürdürülmektedir.
Talep edilmesi durumunda değişim programı öğrencileri için ayrı sınıflar oluşturularak İngilizce dersler verilebilir. Bütün değişim öğrencilerine öğrenim anlaşmalarında Türkçe Dil Kursu'na yer vermeleri konusunda teşvikte bulunulmaktadır. Bunun yanında, üniversite dil merkezi ücretsiz olarak temel Türkçe kursu vermektedir.

Trabzon ilinin çeşitli bölgelerine dağılmış olarak 9 adet yerleşke bulunmaktadır. Üniversitenin ana yerleşkesi Kanuni Kampüsü'dür.

Rektörlük
Mühendislik Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Fen Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Orman Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Yabancı Diller Yüksekokulu
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü
Uygulama ve Araştırma Merkezleri
Faik Ahmet Barutçu Kütüphanesi
Osman Turan Kültür ve Kongre Merkezi
Atatürk Kültür Merkezi

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Adli Bilimler Enstitüsü
İlaç ve Farmasötik Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi

Trabzon Meslek Yüksekokulu

Sürmene Deniz Bilimleri Fakültesi
Abdullah Kanca Meslek Yüksekokulu

Sürmene Deniz Bilimleri Fakültesi, Deniz Ulaştırma-İşletme Mühendisliği Bölümü

Of Teknoloji Fakültesi

Araklı Meslek Yüksekokulu

Maçka Meslek Yüksekokulu

Arsin Meslek Yüksekokulu

Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü
Sahil Sosyal Tesisleri

2019 U.S. News & World Report tarafından yayınlanan Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, dünyanın en iyi 1100. üniversitesi olmuştur. Aynı sıralamada "mühendislik" alanında ise dünyada 574. sıradadır.
Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından yayınlanan 2018/2019 ARWU Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, "inşaat mühendisliği" alanında en iyi 201-300, "makine mühendisliği" alanında en iyi 301-400, "kimya mühendisliği" alanında ise en iyi 401-500 üniversite arasında yer almıştır.
Leiden Üniversitesi tarafından yayınlanan CWTS Leiden Ranking 2019 Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, dünyada 818. sıradadır. Aynı sıralamada "tıp ve sağlık bilimleri" alanında 596, "mühendislik ve temel bilimler" alanında 656, "matematik ve bilgisayar bilimleri" alanında 690. sıradadır.
ODTÜ bünyesindeki URAP Araştırma Laboratuvarı tarafından her yıl yayınlanan Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda, dünyada 1135. sıradadır. Aynı sıralamada "mühendislik bilimleri" alanında 756, "inşaat mühendisliği" alanında 378, "tıp ve sağlık bilimleri" alanında 897. sıradadır.

Geçmiş birkaç yılı aşkın sürede çalışanları ilgilendiren uluslararası aktivitelerde ve Japonya’da, Merkez Asya Türk Cumhuriyetlerinde ve birçok Avrupa ülkelerinde bulunan üniversitelerle öğrenci değişimlerinde büyük bir artış olmuştur. Türkiye‘ de Sokrates–Erasmus programına ilk katılan üniversitelerden biri olan KTÜ, S967ile eşleşti ve Erasmus patentini 2003 yılında elde etti.(Patent no: 221082-IC-TR ERASMUS-EUC-1). O zamandan beri karşılıklı anlaşmaların, giden ve gelen öğrenci değişimlerinin sayısı düzenli olarak artmıştır. Asıl amaç yurt dışına gönderdiğimiz öğrenci kadar öğrenci kabul etmektir. Bu yüzden üniversitemiz gelen öğrencilerin buradaki kalışlarını eğlenceli ve ödüllendirici bir serüven haline getirmelerine yardımcı olmak için elinden geleni yapmaktadır. 2014-2021 yılları arasında öğrenci ve personel değişimi Erasmus+ adı altında devam edecektir.

AKTS (Avrupa Kredi Transfer Sistemi), öğrenci hareketliliğini kolaylaştırmak ve öğrencilerin yurtdışında gördükleri eğitimlerinin kendi ülkelerinde tanınmasını garanti altına almak için Avrupa Birliği tarafından geliştirilmiş bir akreditasyon sistemidir. Avrupa Komisyonu Eğitim ve Kültür Dairesi tarafından verilen en prestijli ödül  AKTS etiketi için tüm Avrupa genelinde 31 farklı ülkeden yapılan başvuru çalışmalarında, aralarında Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin de bulunduğu beş Avrupa üniversitesi başarılı bulunmuş ve ödülü almaya hak kazanmıştır.

Bir bölümdeki tüm dersler için AKTS kredisi öğrencinin iş yüküne dayalı olarak hesaplanmaktadır. Bu durum aşağıdaki maddeleri içerir:

Bölümdeki her bir ders için amaçlar ve öğrenme çıktılarının belirlenmesi
Yarıyılda kazanılması beklenen öğrenme çıktılarını elde etmek için yürütülmesi gereken aktivitelerin belirlenmesi
Eğitmen ve öğretim görevlisi gibi derslerde yönetici rolünü üstlenen şahıslara sorarak, her bir ders sona erdiğinde başarılı öğrencilere doldurmaları için anket sunarak ve daha güvenilir bir tahminde bulunmak adına ana hatları hesaba katmayarak ortalama bir değer elde ederek bu aktiviteleri tamamlamak için gerekli olan sınıf içindeki ve sınıf dışındaki zamanın önceden kestirilmesi
Bölümdeki her bir ders için gerekli olan toplam sürenin bir ya

Karalahana ya da yaprak lahana (Brassica oleracea Acephala), turpgillerden (Brassicaceae), geniş ve kalınca gevşek kat kat yaprakları olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu yeşil olan bir lahana çeşididir. Karadeniz (Artvin, Bartın, Kastamonu, Zonguldak, Karabük, Samsun, Giresun, Ordu, Rize, Trabzon) halkının temel besin maddesidir. Yaz-kış yenilen bu sebzenin adı Eski Yunanca'daki lahana "yenilebilen sebze" kelimesinden gelmekte ve bölgede (Lazca); Lu farklı yörelerdeki adlarıyla Kelem, (Ordu ve Giresun'un tamamı, Trabzon'un Şalpazarı ilçesi, Samsun'un Çarşamba, Terme ve Salıpazarı ilçeleri); Pancar, Pezük (Gürcüce); Şaviphali, (Zonguldak, Bartın, Kastamonu); Kara Mancar (Ayrıca Mancar-Manca çeşitli yörelerde Kara Lahana dışında çeşitli otlardan yapılan yiyecek anlamınıda taşır. Yani Kara Lahana dışındaki Yeşilliklerede Mancar-Manca denmektedir. Manca veya Mancar Kelimesinin kökeninin İtalyanca; Mangia, Latin dillerinde ve Rumence'de ki Mangiare kelimesinden geldiği sanılır.) olarak da bilinmektedir.
Lahana, çoğunlukla sonbahar ve kış hasadında, çoğu taze sebze bulunamazken yetiştirilir. Soğuk hava, kalitesini ve lezzetini artırır. Yaprakları taze olarak veya pişmiş sebze olarak yenebilir.
İçerdiği A, B6, C, K vitaminleri, Folik asit, lif, karotenoidler, kalsiyum, demir ve manganez miktarı nedeniyle süper gıda olarak kabul edilmektedir. Bağışıklık sistemini destekleme, kan basıncını düzenleme ve çeşitli kanser türlerinin riskini azaltma gibi sağlık açısından faydaları bulunmaktadır.

100 gram taze karalahana ortalama şunları içerir:

Karalahananın mucizevî faydaları 19 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırmızı (KARA) Lahana Nedir?

Acephala grubu

Kaval, çoban çalgısı olarak bilinen kaval, yörede daha çok şimşir ağacından (nadiren livori, incir ve erik ağacından), altta 1 ve üstte 7 delikli olarak imal edilir. Dilli kaval ve dilsiz kaval olarak adlandırılan iki türü vardır. Dilli kavalın ucunda ses üretimini sağlayan bir düdük bulunur. Dilsiz kaval ise içi boş bir boru olup çalan kişi nefes teknikleriyle istenen sesi çıkarır. Çobanların kavalı üflemesindeki bir amaç, otlanan koyun keçi gibi hayvanların sakin kalması ve sürüden ayrılmamasıdır, bu gelenek hâlen günümüzde de uygulanmaktadır.

Dilsiz Kaval üflenme teknikleri açısından Ney'e benzer fakat ayrıldığı önemli farklılıklar vardır. Dilsiz kavaldan ses çıkarmak için dudaklar U harfi biçimine getirilir ve çeneye paralel tutulan kaval yüz ekseninden yaklaşık 45 derece sağ ya da sola saptırılarak ses çıkarılmaya çalışılır.
Dilli kavalda ses çıkartmak daha kolay olsa da çalmak için horlatma denilen ve alt-üst çene kemiklerinin de kullanıldığı nispeten kolay bir yöntem uygulamak gerekir. Yapı olarak oldukça basit olan kaval nefese büyük özgürlük tanıdığı için çok değişik üfleme teknikleri geliştirilebilir.
Kavaldan şu şekilde ses elde edilebilir:
1.Dudaklar "tu" sözünün söylendiği şekilde büzülür.
2. Kavalin ağızlık kısmı büzülmüş durumdaki dudakların sağ tarafına 2/3 oranında yerleştirilir, sağ elle kavalın alt kısmı sol elle de üst kısmı tutulmalıdır.
3.Nefes (soluk) kavalın ağızlık kısmının içerisine çarptırılacak şekilde fazla abanmadan üflenir.
Başlangıçta ses elde etmek için kavalın tüm perdeleri açık bırakılmalıdır. Perdeler parmak boğumlarıyla kapatılır. Kavalda nüanslar değişik şekillerde yapılır. Anadolu'da en yaygın şekil kavalın özellikle uzun tonlarda aşağıdan ağız kısmına doğru sallanmasıyla yapılır, ayrıca nefes şiddetini arttırıp azaltmakla, kafayı hafifçe sallamakla ve perde üzerindeki parmağı hafifçe hareket ettirmekle de değişik şekillerde nüans yapılabilir.

Kavalın kökeni hakkında değişik görüşler varsa da insanoğlunun en eski çalgılarından olduğu bilinmektedir. Ortadoğu ve orta Asya'da değişik formlarına rastlanır.

Kelkit, Gümüşhane'nin yüzölçümü bakımından en büyük ilçesidir ve nüfus olarak da Gümüşhane'nin yaklaşık %27'sini oluşturur.

Antik dönem coğrafyacısı Strabon'un eserinde, Pharnakeia (Giresun) ile Trapezus (Trabzon) dolaylarında yaşayan Appaitler'in Kelkit halkının soyundan geldiği bilgisi mevcuttur. Bilge Umar bu bilgiden yola çıkarak Kelkit kelimesinin Luvice Kar-ka ve Doruk Yeri anlamına gelen Kra-ka kelimelerinden türeyen Kerka kelimesinden gelebileceğini ifade etmiştir. Paul Wittek ise Kelkit Nehrinin antik çağdan itibaren Yunanca kurt anlamına Lykos adıyla anıldığı ve Ermenilerin de bu adı Kurt Irmağı anlamına gelen Gail-Get olarak çevirdiği ve Kelkit adının da buradan türediği şeklinde bir iddia sunmuştur.

Kelkit sınırları içi ve yöresinde yapılan araştırmalar sonucunda, Geç Bakır Çağı dönemine tarihlenen keramik parçalarına rastlanılmasıyla MÖ 3000 dolaylarına kadar yerleşim tarihini uzatmaktadır. Kelkit'in güneydoğusundaki Sadak köyü yakınlarındaki Satala kenti bulunmaktadır. Antik Satala yerleşimi, Karadeniz ile Kapadokya Bölgesi arasındaki ulaşım yolu üzerinde olması nedeniyle uzun süreler boyunca önemini korumuştur. Gümüşhane yöresiyle birlikte Kelkit, Hititler'i egemenliği sonrasında Urartuların egemenliği altına girmiştir. Sonrasında Ahameniş İmparatorluğu sırasında satraplık idaresinde yönetilen bölge, MÖ 331'de Büyük İskender'in Persleri yenmesinden sonra yöre Makedonya İmparatorluğu hakimiyetine katılmıştır. Pontus Krallığı egemenliği sonrasında yöreyi Roma ve Bizans hakimiyeti izlemiştir.
Roma döneminde önemli Kelkit sınır şehri konumunda olup bir askeri üs olan Satala antik kentinde Roma ordusunun XV. Apollinaris Lejyonu üstlenmekteydi. Bizans döneminde bir süre dini açıdan önem kazanmış ve daha sonra sönükleşmiştir. Kelkit ve çevresi daha sonra Bizanslılar-Emeviler ve Bizanslılar-Abbasiler arasında birkaç defa el değiştirmiştir. Bizans İmparatoru Herakleios, 635'te Sasaniler üzerine sefer düzenlemiş ve Kelkit vadisinden geçmiştir. 7. yüzyıl sonuna kadar Bizans-Sasani çarpışmalarına sahne olmuştur. Bizanslıların bu hakimiyeti, 13. yüzyılda kurulacak olan Trabzon İmparatorluğuna kadar devam etmiştir. Anadolu Selçukluları 1016 yılında Doğu Anadolu'ya seferler yapmış ve 1058'de yöreyi ele geçirmiştir. Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra Gümüşhane ve çevresinde Selçuklu egemenliği başlamıştır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra Çepniler bu bölgeye yerleşmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u ele geçirmesinden sonra Osmanlılar yöreye hakim olmuşlarsa da Akkoyunlular bu bölgede hakim olmuşlardır. Sonrasında Safevîler'in eline geçen yerleşim ve çevresi, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferinden (1514) sonra da Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Osmanlı idaresiyle birlikte Kelkit, Bayburt Sancağının bir kazası konumunda görülmektedir. 1516 yılında yapılan tahrirde Kelkit kazasında 128 köy ve 36 mezra kaydedilmiş olmakla birlikte bölgede yaşanan savaşlar nedeniyle bu köylerden sadece 56'sında yerleşim görülmektedir. Yerleşimin olduğu köylerde de nüfus oldukça azalmış durumdadır. 1530 yılı tahririnde Kelkit kazası 122 köy ve 22 mezradan oluşurken, Osmanlı'nın iskan politikaları neticesinde 95 köyde yerleşim görülmeye başlamıştır. 1591 yılında da Celali isyanları gibi nedenlerle Kelkit kazasında köy sayısı 107 ve mezra sayısı 19'a düşerken bu köylerden de yerleşim olan sayısı 85'tir. 16. yüzyıl kayıtlarına bakıldığında Kelkit kazasında 1516 yılı tahririnde tahmini olarak 1.530 Müslüman ve 1.923 Hristiyan, 1530 yılı tahririnde 5.460 Müslüman ve 3.520 Hristiyan, 1591 yılı tahririnde 9.640 Müslüman ve 4.972 Hristiyan yaşamaktadır. Kelkit 16. yüzyıl başlarında kaza statüsündeyken 1533 yılında Erzurum Eyaleti'nin kurulmasıyla bir ara sancak statüsüne yükselmiş ancak 1542 yılında Bayburt sancağının nahiyesi, 1568 yılında Bayburt sancağının kaza statüsüne düşürülmesiyle kazaya bağlı nahiye statüsü 1591 yılı kayıtlarında da aynen devam etmiştir. 1642 yılı kayıtlarında yerleşim Erzurum Eyaletine bağlı bir kaza statüsündedir. 1642 yılına ait avarız defterine göre Kelkit kazasında 92 köy bulunmaktadır. Bu tarihteki kayıtlar incelendiğinde bölgeye dışarıdan Müslüman halkın yerleştirilmesi ve Hristiyan nüfustan bazılarının Müslüman olmasının yanı sıra Celali isyanları sonucu özellikle Hristiyan nüfusun daha güvenli yerlere göç etmesiyle Kelit kazasında Müslüman nüfusa ait hane sayısı %92, Hristiyan nüfusa ait hane sayısı ise %8 olarak görülmektedir. Esasen 16. yüzyılda ve 17. yüzyıl başlarında Kelkit kaza ya da nahiye olarak tanımlanmakla birlikte henüz merkez yerleşim bulunmamaktadır. Kâtip Çelebi 1627 yılında Erzurum dolaylarına gittiğinde Kelkit'i de görmüş ve cami ve hamamın düzlükte olduğu ve evlerinin çoğunlukla tahtadan olduğu bilgisini vermiştir. 18. yüzyıl başlarında Erzurum Eyaletine bağlı nahiye konumunda olan yerleşimin 19. yüzyıla kadar Erzurum'a bağlı kaldıktan sonra Trabzon Eyaletinin Gümüşhane Sancağına, 93 Harbi sonrasında da Bayburt Sancağına katılmıştır. 1828 yılında Rus İmparatorluğu orduları tarafından ele geçirilse de kısa süre sonra Ruslar'ın çekilmesiyle yeniden Osmanlı güçlerince ele geçirilmiştir.
19. yüzyıl kayıtlarına göre Kelkit kazasının merkezi Çiftlik kasabası olarak belirtilmektedir. 1849 yılında Kelkit kazasının toplam 89 köy, 5 mahalle ve 1 mezra bulunurken, bunlardan sadece 4 köyde Hristiyan nüfus yaşamaktadır. Bu tarihte kaza genelinde 2.077 Müslüman hane, 18 Rum hane ile 15 Ermeni hane yaşamaktadır. 1875 yılında Kelkit kazasında 95 köy bulunurken toplam 2.641 hane bulunmaktadır. Bu tarihte kazada 7.748 Müslüman, 438 Rum, 148 Çerkes ve 71 Ermeni olmak üzere toplam 8.415 erkek nüfus görülmektedir. Salnamelerdeki bilgilere göre 1870 yılında Kelkit kazasında belediye teşkilatı kurulurken ilk belediye başkanı da bu görevi yaklaşık bir yıl sürdüren Mikdatbeyzâde Hasan Efendi'dir. 1878 yılında Kelkit kazasında 93 köy bulunurken, kaza genelinde 8.658 Müslüman, 510 Rum ve 71 Ermeni olmak üzere toplam 9.239 erkek nüfus bulunmaktadır. 1881 yılında Kelkit kazasında 57 cami ve mescit, 44 medrese, 5 kilise, 1 rüştiye mektebi, 31 dükkân, 6 han ve 1 hamam bulunmaktadır. Bu tarihte kazaya bağlı 6 nahiye görülmektedir. 1887 yılı kayıtlarında bakıldığında kazada 40 dükkân, 1 bezirhane, 55 değirmen ve 2 fırın bulunmaktadır. 1881 ve 1887 yılı kayıtlarına göre kazanın kaymakamlığını Ahmed Hakkı Efendi yapmaktadır. 1887 yılında kazadaki 3.924 hanede, kadın ve erkek olmak üzere 22.548 Müslüman, 304 Rum, 129 Ermeni ve geri kalanı yabancılardan olmak üzere 23.257 kişi yaşamaktadır. 1888 yılında Bayburt sancağının lâğvedilmesi üzerine aynı yılın Mart ayında Kelkit kazası son kez Gümüşhane sancağına bağlanmıştır.
1903 yılında Kelkit kaza merkez olan Çiftlik kasabasında 330 hane bulunmaktadır. Kasabada, hükûmet binası, 2 cami, 2 medrese, 4 han, 72 dükkân, 8 kahvehane, 1 hamam, 5 fırın ve 4 su değirmeni yer almaktadır. Kaza genelinde ise 1903 yılı kayıtlarına göre 4.044 hane yaşamaktadır. 1914 yılına gelindiğinde Kelkit kazasında 33.130 Müslüman, 614 Rum ve 482 Ermeni yaşamaktadır.
19. yüzyıl sonlarında Trabzon vilayetinin Gümüşhane sancağına bağlı bir kaza merkezi idi. I1. Dünya Savaşı sırasında 22 Temmuz 1916'da Rus kuvvetlerince ele geçirdi. Rusların Erzincan Mütarekesi'ni takiben 4 Şubat 1918 tarihinde Kelkit'i boşaltmasıyla oluşan otorite boşluğunda Ermeni çetelerinin saldırıları yaşandı. 17 Şubat'ta Osmanlı kuvvetleri kasabayı tam olarak geri aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra 1925'te Gümüşhane'ye bağlanmıştır.
Yöredeki yapı kalıntıları arasında XV. Legio Apollinaris armalı tuğla parçalarının bulunuşu Roma dönemindeki Satala kentinin buradaki varlığına işaret etmektedir. Buluntular arasındaki tunç Artemis büstü bugün British Museum'dadır. Ayrıca ilçede günümüze gelebilen eserler arasında;

Stala Kalesi,
Sadak Kervansarayı,
Sadak Hamamı,
Sadak Köyü Çeşmesi
Sadak Köyü Camisi
Çambaşı Köyü Camisi bulunmaktadır.
Geçmiş yıllarda köy statüsündeki Karaçayır yerleşimi, 19 Nisan 2015'teki referandum sonucunda Kelkit'in mahallesi statüsüne dönüşmüştür.

1954 yılında Kelkit Gençlerbirliği ve Kelkit Gücü ismi ile kurulan iki takımın birleştirilmesiyle oluşan ve günümüzde Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmekte olan Kelkit 1954 SK il genelinde faaliyet gösteren eski profesyonel futbol kulüplerindendir. Ayrıca ilçede uzak doğu sporları ve vücut geliştiriciliği dallarında Türkiye ve dünya şampiyonu yetiştirilen spor salonları da mevcuttur.

Doğu Karadeniz Bölgesinde; Gümüşhane ilinin bir ilçesi olan Kelkit, doğusunda Köse İlçesi, batısında Şiran ilçesi, kuzeyinde Gümüşhane ili, güneyinde Erzincan ili ile çevrilidir.
İlçe toprakları dağlık ve engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Gümüşhane'nin güney kesiminde yer alan ilçe toprakları akarsu vadileri ile yarılmış birbirine paralel dağ sıralarından oluşmaktadır. Kuzeyini Gümüşhane Dağları, güneyini Çimen, Akdağ (Sipikör) ve Otlukbeli dağları engebelendirmektedir. İlçenin çevresinde genişleyen Kelkit Vadisi, Kelkit ırmağı ile sulanmakta ve tarım alanını oluşturmaktadır. Ayrıca ilçe topraklarında Tarıma elverişli olarak Özlüce Vadisi, Horançor Vadisi ve Koşmaşat Vadisi bulunmaktadır.
Kelkit Çayı, Çimen Dağları'ndan çıkan ve Yeşilırmak'ı besleyen en büyük koldur. Kelkit'te Sıtma Pınarı, Gorden, Korpuğar, Eğri Göze, Gülizarın Pınarı, Karapuğar, Bekir Çavuş'un Puğar, Yardibi, Korgöze, Keşiş Puğarı, Üçgözeler ve Bülbülyuvası gibi birçok su kaynağı bulunmaktadır. Çevresindeki dağların yüksek kısımlarında yaylalar bulunmaktadır. Yaz aylarına doğru az da olsa halkın hayvanlarını yaydığı veya şehirden uzaklaşıp kafasını dinlemek istediği en önemli yaylalar Kelkit, Ernek, Pernek, Türünk, Deredol, Tarbast ve Sipikor'dur.
Kelkit'te toprak örtüsü olarak, alçak kesimlerde kavak, ardıç ve meşe ağaçları, yüksek kesimlerde sarıçam, titrek kavak, gürgen gibi ağaç türleri görülmektedir. Düzlük alanlardaki toprak örtüsü kuşburnu, geven, yabani kekik, sığır kuyruğu, dağ reyhanı ve benzeri yabani bitkilerle kaplıdır.
Gümüşhaneye 60 km uzaklıktaki ilçenin 200

Kemençe; rebap, keman türü yaylı çalgılarla akraba olduğu düşünülen, bir yay yardımıyla çalınan üç telli geleneksel halk çalgısının adı olup klasik kemençe ile karıştırılmasını önlemek amacıyla Karadeniz kemençesi olarak da adlandırılmaktadır.

Bilinen en eski yaylı enstrüman olan rebap (Arapça rababah) Avrupa'ya, 9. yüzyılda Bizans üzerinden (lyra adıyla) ve MS 11. yüzyılda Müslüman Arapların kontrolü altında olduğu dönemde İspanya üzerinden Rebec adıyla iki koldan yayılmış, Orta Çağ ve Erken Rönesans dönemi boyunca yoğun olarak kullanılmıştır. Çok sayıda farklı teoriye karşın Karadeniz kemençesinin Rumlar tarafından Kapadokya kemanesi olarak da adlandırılan kabak kemaneden form olarak ne zaman farklılaştığı kesin olarak bilinmemektedir.
Araştırmacı yazar Mehmet Bilgin'in Doğu Karadeniz Etnik Tarihi Üzerine adlı yazdığı kitapta, Karadeniz kemençesinin Kıpçak Türklerine ait bir çalgı olduğunu, Gagavuz Türklerinin de bu çalgıya kumança ve oyununun adına da horon dediklerini yazmıştır.

Karadeniz kemençesi temel müzik aleti olduğu özellikle Ordu'nun Perşembe ilçesinden itibaren Ordu, Giresun, Gümüşhane, Trabzon, Rize, Artvin'in Arhavi, Hopa ve Borçka'nın bazı köylerinde, Bayburt'un kuzeyinde kalan köylerinde, Sivas'ın iç Karadeniz bölgesinde kalan Suşehri, Akıncılar çevresinde ve Cumhuriyet döneminde doğu karadenizlilerin topluca göç ettiği Samsun, Adapazarı, İzmit, Yalova, Orhangazi ve köylerinde ve büyük şehirlerde, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesiyle Yunanistan'a giden Rumlar tarafından başta Selanik olmak üzere Kuzey Yunanistan'da yer alan göçmen köylerinde kullanılmaktadır. Kemençe artık evrensel bir çalgı aleti olma yolunda emin adımlarla ilerlemiştir. İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde de ilgisi görülmektedir.

Karadeniz kemençesi genellikle beş yarım sesten oluşan aralıklarla örneğin G [sol] –D [re] –A ([la]) veya E [mi] –A [la] –D [re)formunda akort edilmekle birlikte, nadiren de olsa tulum ezgileri çalınmak istendiğinde (özellikle Trabzon Maçka) da (A [la] – A [la] – D [re] formu kullanılmaktadır. Mübadeleye kadar Rumlar tarafından Trabzon'da yoğun olarak kullanılan tulum 1970'lere kadar Trabzon'un Holo  ve Maçka bölgelerinde de Müslümanlar tarafından kullanılmıştır. Geçmişte yaygın olarak yapılan küçükbaş hayvancılığın terkedilmesi tulum ve şimşir kavalın yerini kemençeye bırakması sonucu getirmiş olmalıdır.

Kemençenin gövdesi dut, karadut, akçaağaç ardıç, ladin veya erik ağacından tamamen elde oyularak tip ve özelliklerine göre 3-15 gün içerisinde yapılmaktadır. Özellikle Görele, Tirebolu, Espiye, Samsun Alaçam, Eynesil, Mesudiye, Akyazı, Vakfıkebir, Akçaabat, Tonya, Maçka, Sürmene'de süreklilik arzeden kemençe yapımcılığı genellikle babadan oğula geçmekte ve yapımcılar hiçbir resmi eğitim kurumunun formasyonundan geçmemektedir. Kelkit Vadisi'nin Suşehri, Şebinkarahisar bölgesinde kemençe yapımı özellikle Alevi kökenli bölgelerde gelenek olarak devam ettirilirken bugün sadece icracıları kalmıştır. Bu bölgede kemençe genellikle dut ve erik ağacından yapılırdı, ön kapak gürgen, yay ise aygır kılından yapılırdı.
19. yüzyıla dek bağırsak olan teller yerini metal olanlara bırakmıştır. Teller inceden kalına doğru zil, sağır ve bam olarak adlandırılmaktadır.

Çok yakın zamana kadar bu kemençe formu standart kemençe formu ile beraber İç Karadeniz Bölgesinde Şebinkarahisar, Alucra, Suşehri, Akıncılar, İmranlı, Çamoluk, Koyulhisar ve Gölova çevresindeki ilçelerde kullanılmaktaydı ve gelenek olarak icra edilmekteydi. Bugün ise yörede standart kemençe formuna geçiş başlamıştır. Her iki formun da kullanıldığı Kelkit Vadi bölgesinde, Karadenizin sahil tarafında çalınan standart kemençeye göre bu bölgedeki kemençe form olarak değişim yaşamamıştır. Zamanla farklılaşan burgular ve kemençenin kafa kısmı ilk formuna en yakın şekilde kalmıştır. Yöredeki kemençe en çok erik ağacından yapılıp kapak kısmında Borçka ladinin yerine daha sert olan gürgen ağacı kullanılırdı. Yayı ise aygır kılından yapılırdı. İnce tel sahildeki formdan farklı olarak bam telinin yerine takılır, bam teli ise ince sesli telin takıldığı sol tarafa takılırdı. Ses olarak bölge genellikle ince sesli olan zil kemençeyi tercih etmekteyse de orta sesli ve pes kemençelere de eğilim vardır. Bölgedeki ilçelerden hala kemençe icracıları çıkmakta, özellikle Alevi köylerinde bu bir gelenek olarak devam etmekteydi.

Görele kemençesi, yürek biçimindeki burguluğu, kısa sapı dar ve uzun gövdesiyle dikkat çekicidir, narindir. Göğsündeki delikler kemanınkini andırır. Bir kuyrukla gövdeye bağlanan teller, eşikle dip eşiğin üstünden geçilerek akort burgularına bağlanır, sarılır. Göğüsle teknenin dibi arasına can direği denen bir ahşap çubuk sıkıştırılır. Can direği tel köprünün altında bulunur. Can direği ses özelliği kazandırır kemençeye. Can direği olmazsa yeterli ses çıkmaz. Kemençe çalınırken sol elle tutulur, sapından kavranır kemençe, havada durdurulur. Kemençeyi tutan sol el, parmakları tellere basarak istenen sesleri bulur. Sağ eldeki yay tellere sürtülür. Bir tel üstündeki melodi(ezgi, hava) çalınırken kemençenin yayı bu telin yanındaki tele de sürtülür. Kemençe dörtlü paralelle çalışır (ikili, dörtlü, altılı seslere paralel ses denir). Kemençenin orta teli (la) ortak çalınır. Orta telle birlikte, ince tele de kalın tele de istenen sese göre birlikte basılır (Kemençede sağ tel kalın, sol tel incedir). Kemençe çalınış özelliğiyle, dörtlü paralel çalışma yönüyle doğu tekniği içinde çok sesli tek çalgıdır. Müzikte, çok seslilikte yapı farkı görülür. Doğuda koma sistem, batıda tampere sistem vardır.
Görele kemençesinin özellikleri: Kemençe ardıç, erik, dut, kiraz ağacından yapılır. Kapağı ladin ağacındandır. Kapak kalınsa ince ses, kapak inceyse kalın ses verir. Kemençeyle her ezgi çalınabilir. Perdesizdir.
Kulak yeteneğine, parmak yeteneğine bağlı olarak çalınır.

Tekne boyu: 41 cm
Tutma yeri (sap, tuşe)	: 10 cm
Baş (kafa)	: 6.5 cm
Geniş taban eni: 10 cm
Dar taban eni: 6.5 cm
Derinlik: 2.5 cm
Kapak kalınlığı: 2 mm'ye yakın
Kulak-Ön yüzeyin üstünde: 1.5 cm
Kravat: 18.5 cm
Tel alt bağlantı kuyruğu: 13 cm
Tel köprüsü genişliği: 5 cm
Tel köprüsü yüksekliği: 1.2 cm
Yay boyu: Aşağı yukarı kemençe boyu kadar
Kapak üzerinde bulunan
Durumundaki cep uzunluğu: 5.5 cm
İki cep arası: 3 cm
Kemençenin boyu: 55 cm
Sürmene yapımı kalın kemençe ölçüleri

Kemençe boyu: 51 cm
Tekne boyu: 41.5 cm
Geniş taban tekne
ön yükseklik: 5 .5 cm
Tutma yeri (sap) dar
Taban arka yükseklik: 5 cm
Geniş taban eni: 10 cm
Dar taban eni: 7 cm
Tekne taban kalınlığı: 3.5 mm
Tekne yan kalınlık: 3.5 mm
Tekne yan yükseklik: 5 mm
Klavye tel yükseklik
(Burgulara yakın kısım) : 0.8 mm
Klavye tel yükseklik
(tekne tarafında olan kısım: 2.5 mm
Kapak üstü kaş uzunluk- en: 6 cm – 3.3 mm
Kapak üstü kaşın tekne dar
Kısım uzaklığı –yukarıdan: 28 cm
Kapak üstü kaşın tekne geniş
Kısım uzaklığı –aşağıdan: 14 cm
Klavye: 8 cm
Klavye genişlik: 2.5 cm
İki kaş arası mesafe: 3 cm
Tel alt bağlantı kuyruğu: 10 cm
Zil (ince)tel: 0.25–028 mm
Orta tel: 0.28-0.30 mm
Kalın tel: 2 numara, sarma tel (keman teli)
Yay boyu: 50 cm
Eşik yükseklik: 2 cm
Burgu bağlantı kafa derinlik -
Genişlik: 4.5 cm—2.5 c
Kapak kalınlığı: 2 mm
Kazıkdan Dize Kadar 10 cm

Mustafa Duman Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakfı. İstanbul, 2004
Özhan Öztürk .Karadeniz ANsiklopedik Sözlük. 2. Cilt. Heyamola Yayıncılık. Istanbul. 2005. ISBN 975-6121-00-9
Anabrittanica Genel Kültür Ansiklopedisi (1993), İstanbul
Tanju Ozanoğlu.
Doğu Karadeniz Bölgesinin Etnik Tarihi üzerine, Mehmet Bilgin, Serender Yayınevi, Trabzon, 2007

Trabzon ve Yöresinde Kemençe 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Klasik Kemençe Nedir?
Karadeniz Yöresinde Yaşayan Kemençelik Âşıklık Geleneği 27 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kizikos (Grekçe: Κύζικος), günümüzde Balıkesir ilinin Erdek ilçesi yakınlarında, Marmara Denizi kıyısındaki Misya antik kentidir. Aslen Marmara Denizi'nde bir ada olduğu söylenen ve eskiden ana karaya yapay yollarla bağlanan klasik dönemde Arctonnesus adıyla anılan bugünkü Kapıdağ Yarımadası'nın güney kıyı tarafında bulunuyordu.

Propontis'te önemli bir stratejik konuma sahip Arktonessos'un anakaraya bağladığı kıstağın hemen kuzeyinde yer alan Kizikos, bugün "Belkıs" ve "Balkız" olarak da anılmaktadır. Kentin yerleşim alanı kuzeyde Dindymos Dağı (Ayı Dağı), Hamamlı ve Belkıs (Yeniköy)
köyleri; batıda Erdek Körfezi ve Düzler köyü, güneyde Erdek-Edincik-Bandırma karayolu; doğuda Aşağıyapıcı köyü ve Bandırma Körfezi ile sınırlanmıştır. Kizikos, bulunduğu konum nedeni ile Propontis denizi, (Marmara Denizi) Küçük Asya'nın batı dünyasına açılmasını sağlayan en önemli etkenlerden bir tanesidir. Tam bu noktada kentin coğrafi konumu ve korunaklı limanları, Hytos, Panarmos ve Thrakisos sayesinde antik dönemden itibaren Propontis de daima söz sahibi olmuş, verimli topraklarının yanı sıra ilk dönemlerden beri gelişen Karedeniz ile yapılan deniz ticareti ile
zenginleşerek Anadolu'nun en önemli kentlerinden biri olmayı başarmıştır. Strabon, Kizikos'un bu durumunu, güzellik, büyüklük ve yönetimin mükemmelliği ile Asya‟nın en önemli kentleriyle yarışır durumda olduğunu ve kentin yerleşim düzeninin Rhodos,
Massalia ve Karthago ya benzediğini söyler. Tüm bunların yanı sıra, MÖ 6. yüzyılın ortalarından itibaren bastığı elektron sikkeler kentin hem ticaretinin gelişerek zenginleşmesine hem de ünlenmesinde önemli katkı sağlamıştır. Kentin antik coğrafyası hakkında birçok bilgi veren Strabon, kentin çevresinin beş yüz stadion genişliğinde olduğunu, şehrin güney kısmının bir düzlükte, kuzey kısmının ise Arkton Oros Dağı yamaçlarına kurulduğunu belirtir. İki köprüyle ana karaya bağlanan bir ada üzerinde, limanlarının yanı sıra iki yüzden fazla geminin barınabileceği doğal bir koya sahip olduğunu belirtmiştir. Bu noktada şehrin üzerinde kurulduğu toprak parçasının bir ada mı yoksa bir yarımada mı olduğu antik kaynaklar tarafından tartışılan bir konu olmuştur.

Antik Çağ'ın büyük coğrafya bilgini Amasyalı Strabon, MS 17-18 yıllarında yazdığı sanılan ünlü Coğrafya adlı kitabında şöyle ifade eder: "Kizikos, Propontis'te (Marmara Denizi)  bir ada olup, kıtaya iki köprü ile bağlıdır. Köprülerin yakınında aynı ismi taşıyan, gerektiğinde kapatılabilen iki limanı ve iki yüzden fazla gemiyi alabilecek büyüklükte barınağı bulunan bir kent vardır" der. Kizikos'un büyüklüğünden, güzelliğinden, yönetiminin mükemmelliğinden" söz eder.
Strabon, "Geographia" adlı eserinde, Homeros'a göre Troia toprakları, Kizikos kentinden Aisepos Irmağı'ndan sonra başlar. 'İda'nın eteklerindeki Zeleia'da yaşayanlar, Aisepos'un kara sularından içen Aphneler, Troialılar, bunlar da Lykaon'un şanlı oğlu Pandaros tarafından yönetildiler." (İlyada, ii. 824). O (Homeros), bunları Likyalılar (Troas'ta Troialıların müttefiki olarak yerleşmiş olan Likyalılar) da der. Onlara, Aphnitis Gölü'nden (Manyas Gölü) ötürü Aphneler dendiği de zannedilmektedir. Daskylitis Gölü (Kuş Gölü) de bu adla anılır." demektedir. Buna göre Troia'nın tam olarak nerede olduğunu Çanakkale'den ziyade, daha yukarıda, Marmara Denizi kıyısında aramak gerekir.
Ünlü yazar Herodotos kaynaklı bilgiler, bölgenin MÖ 7. yüzyılın başlarında, ''Didumus Dağı'' eteğinde Kizikos şehrinin egemenliği altında olduğu gözükmekte. Artake gibi Kizikos şehri de ismini kurucusundan almış. Kizikos'un yaptırdığı eserler arasında Hadrian Tapınağı, Kizikos Amfitheatrı, Altıköşe kuleler, Bouleuterion, Palata Çeşmesi, Agios Nikolas Kilisesi, Muhle Kalesi (Muhla Kalesi), Zeytin adasında yer alan Meryem Ana Klisesi ve genç vaftiz havuzu bulunuyor.

Kizikos (Yunanca: ΚΥΖΙΚΟΣ) antik dönemdeki hazırladığı ünlü şaraplarının yanı sıra bir diğer ünlü olduğu konu darb ettiği elektron antik sikkelerdir. Arkaik Dönem'den Hellenistik Dönem'e kadar 240'tan fazla farklı antik sikke tipi mevcuttur. Kizikos (Yunanca: Κύζικος) özellikle arkaik dönemde antik sikkeler üzerinde çeşitli hayvanları Aslan, Kartal, Panter, Boğa, Koç, Domuz, Yunus, Ton balığı, Horoz ve çeşitli mitolojik yaratıklar Griffon, Sfenks, Centaur, Daemon, Gorgon başı, Pegasus antik sikkeler üzerinde darbedilmiştir. Antik dönemlerde Marmara [Propontis] Denizi'ndeki ticaret yollarının güvenliğini de Kizikos [ Yunanca ΚΥΖΙΚΟΣ ] sağlamıştır. Aynı zamanda önemli bir darphane olan Kizikos (Yunanca: ΚΥΖΙΚΟΣ) Yunan dünyasında erken dönemlerden itibaren antik sikke basımına başlamış ve MS 3. yüzyıl ortalarına kadar kendi sikkelerini basmayı sürdürmüştür. Kizikos antik kentinin sembolü Orkinos balığıdır. Antik kentin darbetmiş olduğu antik sikkeler üzerinde görülmektedir.

MÖ 790: Miletoslu göçmenler, Kizikos ve Prokonnes'te (Marmara Adası) koloniler kurdu.
MÖ 680: Kizikos'a büyük bir Miletos göçmen grubu daha geldi. Kyzikos'un "Altın çağı" başladı.
MÖ 410: Kizikos'u saran Persler'e karşı yardıma gelen Atinalı Alkibiades Bandırma Körfezi'nde yaptığı deniz savaşını kazandı.

Kizikoslu Androsthenes, MÖ 200'lerde Seleukos kralı III. Antiohos zamanında yaşadı.
Kizikoslu Eudoksos, MÖ 130, denizci ve kaşif.
Kizikoslu Gelasius, MS 5. yüzyıl kilise tarihçisi.
Kizikoslu Adrastus, bir matematikçi

Klasik antik çağ, MÖ 8. yüzyıl ile MS 5. yüzyıl arasındaki Greko-Romen dünyası denen, Antik Yunanistan ve Antik Roma'nın iç içe geçmiş uygarlıklarını kapsayan, Akdeniz merkezli kültürel tarih dönemidir. Bu çağ, hem Yunan hem de Roma toplumlarının geliştiği ve Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya'nın büyük bölümünü etkileyen bir dönemdir.
Geleneksel olarak, Homeros'un (MÖ 8. – 7. yüzyıl) kaydedilen en eski Epik Yunanca şiiriyle başlar ve Hristiyanlığın ortaya çıkışı ile (MS 1. yüzyıl) ve Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne (MS 5. yüzyıl) kadar devam eder. Geç Antik Çağ (250–750) sırasında, Erken Orta Çağ (600–1000) ile örtüşen bir dönem olan klasik kültürün gerilemesi ile sona erer. Böylesine geniş bir tarih ve bölge, birçok farklı kültürü ve dönemi kapsar. "Klasik antik çağ", Edgar Allan Poe'nun sözleriyle, "Yunanistan'ın zaferi ve Roma'nın ihtişamı"nın (ing: "the glory that was Greece, and the grandeur that was Rome") daha sonraki insanlar arasında idealleşen vizyona da atıfta bulunur.
Antik Yakın Doğu'dan bazı etkilerle birlikte antik Yunanlar'ın kültürü, Roma imparatorluk dönemine kadar Avrupa sanatının, felsefesinin, toplumunun ve eğitiminin temeliydi. Romalılar bu kültürü korudu, taklit etti ve kendileri onunla rekabet edebilene ve klasik dünya Yunanca kadar Latince konuşmaya başlayana kadar yaydı. Bu Greko-Romen kültürel temel, modern dünyanın dili, siyaseti, hukuku, eğitim sistemleri, felsefesi, bilimi, savaşı, şiiri, tarihçiliği, etiği, retoriği, sanatı ve mimarisi üzerinde son derece etkili olmuştur. Klasik kültürün hayatta kalan parçaları, 14. yüzyılda başlayan ve daha sonra Rönesans denilen canlanmaya yol açtı ve 18. ve 19. yüzyıllarda çeşitli neo-klasik canlanmalar meydana geldi.

Klasik antik çağın en erken dönemi, Bronz Çağı Çöküşü sonrasında tarihi kaynakların kademeli olarak yeniden ortaya çıktığı arka planda gerçekleşir. MÖ 8. ve 7. yüzyıllar, en erken Yunan alfabetik yazıtlarının 8. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmasıyla, hâlâ büyük ölçüde proto-tarihsel'dir. Homeros'in genellikle MÖ 8. veya 7. yüzyılda yaşadığı varsayılır ve yaşamı genellikle klasik antik çağın başlangıcı olarak kabul edilir. Antik Olimpiyat Oyunları'nın geleneksel kuruluş tarihi de aynı döneme, yani MÖ 776'ya denk gelir.

Fenikeliler aslında 8. yüzyılda Akdeniz ticaretine hakim olarak Kenan limanlarından hakimiyetlerini artırdı ve MÖ 814'te Kartaca kuruldu. Kartacalılar MÖ 700'de Sicilya, İtalya ve Sardinya'da Etrürya ile çıkar çatışmalarına yol açan sağlam kaleler kurdular. Kition'da bulunan bir stel, Kıbrıs'ın Tyrian yönetiminden Yeni Asur İmparatorluğu'na devrinde önemli bir adımı işaret ederek Kıbrıs'ın MÖ 709'da Kral II. Sargon'nun adanın yedi kralına karşı kazandığı zaferden bahseder.

Arkaik dönem Yunan Karanlık Çağı'nı takip etti ve siyaset teorisi'nde önemli ilerlemeler ve demokrasi, felsefe, tiyatro ve şiir'in yanı sıra Karanlık çağlarda kaybolmuş yazı dilinin yeniden canlandırılmasına da tanık oldu.
Çanak çömlekçilikte, Arkaik dönem, daha sonraki Karanlık Çağların Geometrik stil'den bir kaymaya işaret eden Oryantalize Stil'in gelişimine ve Mısır, Fenike ve Suriye kaynaklı etkilerin birikimine tanık olur.
Arkaik çağın son dönemleriyle ilişkilendirilen çanak çömlek stilleri, MÖ 7. yüzyılda Korint'te ortaya çıkan siyah figürlü çanak çömlek ve Andokides Ressamı tarafından yaklaşık MÖ 530'da geliştirilen onun halefi Kırmızı Figürlü Stil'dir.

Etrüskler MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru bölgede siyasi hakimiyet kurarak aristokrat ve monarşik seçkinler oluşturdular. Görünüşe göre MÖ 6. yüzyılın sonlarına doğru Etrüskler bölgedeki güçlerini kaybettiler ve bu noktada İtalik kabileler, yöneticilerin güç kullanma yetenekleri üzerinde çok daha büyük kısıtlamalarla bir cumhuriyet kurup hükûmetlerini yeniden oluşturdular.

Efsaneye göre, Roma MÖ 21 Nisan 753'te Truva prensi Aeneas'ın ikiz torunları Romulus ve Remus tarafından kuruldu. Efsaneye göre, şehirde kadınlar yokken Latinlerle Sabinlerin birleşmesine yol açan, Latinler Sabinler'leri festivale davet edip evli olmayan bakirelerini çaldı.
Arkeolojik kanıtlar gerçekten de MÖ 8. yüzyılın ortalarında Roma Forumu'nda ilk yerleşim izlerini gösterir ama Palatino Tepesi'ndeki yerleşimler MÖ 10. yüzyıla kadar uzanıyor olabilir.
Roma'nın yedinci ve son kralı Lucius Tarquinius Superbus idi. Tarquinius Priscus'un oğlu ve Servius Tullius'un damadı olarak Superbus, Etrüsk doğumluydu. Onun hükümdarlığı sırasında Etrüskler güçlerinin zirvesine ulaştılar. Superbus, Roma halkını öfkelendirerek Tarpeian Kayası'ndaki tüm Sabine türbelerini ve sunaklarını kaldırıp yok etti. Romalı soylu Lucretia'nın kendi oğlu tarafından tecavüze uğradığını fark edemeyince halk onun yönetimine itiraz etmeye başladı. Lucretia'nın akrabası Lucius Junius Brutus (Marcus Brutus'un atası), Senatoyu çağırdı ve MÖ 510'da Superbus ve monarşiyi Roma'dan kovdurdu. Superbus'un sınır dışı edilmesinden sonra, MÖ 509'da Senato bir daha asla bir kralın yönetimine izin vermeme kararı aldı ve Roma'ya cumhuriyetçi hükümet'i yeniden getirdi.

Antik Yunan'ın klasik dönemi, MÖ 510'da Atina tiranlığının çöküşünden MÖ 323'te İskender'in ölümüne kadar, özellikle MÖ 5. ve 4. yüzyılların çoğuna karşılık gelir. 510'da Spartalı birlikler, Atinalıların Peisistratos'un oğlu Hippias tiranını devirmesine yardım etti. Sparta kralı I. Cleomenes, İsagoras tarafından yönetilen Sparta yanlısı bir oligarşi kurdu.
Kallias Barışı ile sonuçlanan Pers-Yunan savaşları (MÖ 499–449 ), sadece Yunanistan'ın Makedon, Trakya ve İyonya'nın Pers yönetimi'nden kurtarılmasına yol açmadı ama aynı zamanda Atina'nın Attika-Delos Deniz Birliği'nde baskın konuma gelmesiyle sonuçlandı. Bu ise Sparta ve Peloponnesos Ligi ile çatışmaya yol açarak sonuçta çıkan Peloponez Savaşı (MÖ 431-404) Sparta'nın zaferiyle sonuçlandı.
Yunanistan 4. yüzyıla Sparta hegemonyası altında girdi ancak MÖ 395'te Spartalı yöneticiler Lysander'ı görevden aldı ve Sparta deniz üstünlüğünü kaybetti. Atina, Argoz, İstefe ve Korint, son ikisi eski Spartalı müttefikler, MÖ 387'de sonuçsuz şekilde biten Korint Savaşı'nda Sparta egemenliğine meydan okudu. Daha sonra MÖ 371'de Theban generalleri Epaminondas ve Pelopidas Leuctra Muharebesi'nde zafer kazandı. Bu savaşın sonucu, Sparta üstünlüğünün sonu ve Theban hegemonyası'nın kurulmasıydı. Thebes, MÖ 346'da Makedon'un yükselen gücü tarafından nihayet gölgede bırakılıncaya kadar konumunu korumaya çalıştı.
II. Filip (MÖ 359–336 bsp;) yönetiminde, Makedonya Paeonyalılar, Traklar ve İliryalılar'ın  topraklarına doğru genişledi.
Philip'in oğlu Büyük İskender (MÖ 356–323 ) Makedon gücünü yalnızca merkezi Yunan şehir devletleri üzerinde değil, aynı zamanda Mısır dahil olmak üzere Pers İmparatorluğu'na ve doğuda Hindistan'a kadar uzanan topraklara kadar yaydı.
Klasik dönem geleneksel olarak, M.Ö. 323'te İskender'in ölümünde ve o sırada Diadohoi'ler arasında bölünmüş olan imparatorluğunun parçalanmasıyla sona erer.
MÖ 546 yıllarında Pers Kralı Kyros, Sardes'i yakıp yıkarak Lidya Krallığı'na son vermiş ve Anadolu'da MÖ 300 yılına kadar sürecek olan Pers Egemenliğini başlatmıştır. Persler sadece Anadolu'yu ele geçirmekle kalmayıp, zaman zaman yaptıkları savaşlarla, Trakya ve Yunanistan'da da etkili olmuşlardır. Bu nedenle MÖ 5. yüzyıl Helen Sanatı Anadolu'da Pers etkisi altında kalmış ve Grek-Pers Sanatı olarak literatüre geçmiştir. Bu dönemde Anadolu ilk defa, doğu ile batı arasında gerçek bir köprü vazifesi görmüş ve Persler tarafından yapılan Kral Yolu, İran içlerinden Ege kıyılarına kadar ulaşmıştır.
MÖ 5. yüzyılda heykeltıraşlıkta insan vücudunun gerçek anatomik yapısı ortaya çıkmıştır. Dönemin en önemli yapıtlarından olan ve dünyanın yedi harikasından ikisi, Artemis Tapınağı ile Halikarnas Mozolesi Anadolu'da inşa edilmişlerdir.

Geç Antik Çağ
Kavimler Göçü
Antik Yunanistan
Antik Roma
Klasisizm
Klasik çalışmalar

Kolbastı, Faroz Kesmesi, Hoptek ya da Metelik Trabzon, Ordu, Giresun ve kısmen Rize'de oynanan bir halk dansının adıdır.

Bir anlatıya göre 1930'lu yıllarda ağaların olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır. Rivayete göre Faroz, Değirmendere, Arafilboyu ve Boztepe'deki mağaralarda ağalar eğlenirdi. Kolluk kuvvetlerinin bu eğlencelere baskın yaptığı, ağaların da basılmamak için kapıya gözcü yerleştirdiği söylenmektedir. Rivayete göre gözcüler kolluk kuvvetlerini gördüğü an içeri haber getirir, içerdekiler haberi aldıklarında sesi kısarlardı. Basılan ağalar kısık sesle "Geldiler, bastılar, vurdular" demeye başlardı. Kol kuvvetleri böyle baskınlar yaptığı için oyuna kolbastı denildiği iddia edilmektedir. Bununla birlikte Anadolu'nun neredeyse her yerinde Kol oyunu, Kol horonu, Kol havası adlarıyla oynanan halk oyunlarının varlığı bu tezin bir yakıştırma olduğunu düşündürmektedir.
Bir diğer anlatı ise, Farozlu balıkçıların bereketli avlardan sonra düzenledikleri eğlencelerde hoptek adıyla oynanan ve sonradan Faroz kesmesi adı verilen oyunun 1970'lerde Erkan Ocaklı'nın okuduğu Kolbastı türküsünden sonra popüler olması üzerinedir. Oyunun en eski adı olan Hoptek kelimesinin kökeni bilinmemekte Slav dilleriyle ilişkili olduğu ileri sürülmektedir.

Kolbastı adlı ezgi Nejat Buhara tarafından Trabzon'da derlenmiş ve müzik repertuvarına Trabzon ezgisi olarak geçmiştir. İlk kolbastı kaydı ise taşplağa Trabzon havalarını da okuyan Picoğlu Osman tarafından 1943 yılında yapılmış olup bugün bilinen ezgilerin tümünden farklıdır ve hoptek oyununun orijinal kaydesi olması muhtemeldir.
Bununla birlikte Karadeniz'de 9/8'lik kol oyunu havaları, 7/8'lik kol horonları, Trabzon'da Kolbastı/optek, Giresun'da metelik olarak dereboyu kavaklar adlandırılan müziklerin tümüyle kolbastı oynanabilmektedir.

Günümüzde kolbastı adıyla oynanan oyun Anadolu'da kol oyunu olarak bilinen oyunlardan hem çok daha hızlı hem de figürsel ve adımlama tekniği açısından farklıdır. Kolbastıda yöreye uygun kürek çekme, yüzme, ağ atma, olta atma, ağ çekme, balık tutma gibi yerli insanların uğraşlarını simgelediği iddia edilen gelişigüzel hareketler vardır. Buna karşın son yıllarda oyunun popülerlik kazanmasıyla daha da hareketli bir hal almıştır. Özellikle Avrupa Türkleri oyuna yeni hareketler eklemiştir. Trabzonsporlu futbolcular bazı galibiyetlerini sahada veya soyunma odasında kolbastı oynayarak kutlamaktadır.

Trabzon Gençlik Merkezi Kolbastı Ekibi 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bütün bir millet kolbastı oynuyor
Zülfü Livaneli'nin Köşesinden Kolbastı Hakkında

Korkut Ata (Dede Korkut), Oğuz Türklerinin eski destanlarında yüceltip kutsallaştırılmış; bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen, kabile teşkilatını koruyan yarı-efsanevi bir bilgedir ve Türkler'in en eski destanı olan Dede Korkut Kitabı’ndaki hikayelerin anlatıcısı ozandır.
Adı, tarihî kaynaklarda ve çeşitli Oğuz rivayetlerinde kimi zaman sadece “Korkut”, kimi zaman “Korkut Ata” olarak geçer; Batı Türkçesinde “Dede Korkut" olarak da anılır. Sirderya havzasında tespit edilmiş halk anlatıları onu bir baksı (Şaman) olarak tanıtırken yazılı kaynaklarda hükümdarlara vezirlik, müşavirlik yapmış bir Müslüman Türk velisi olarak tanıtılmıştır. Oğuzların İslâm'ı kabul edişlerinden önceki dönemlerin bir kâhini (kam, baksı) olduğu, İslâmlaşma sürecinde kültürel değişime paralel olarak bir evliya kimliğine büründüğü düşünülür. 2018'de Türkiye, Azerbaycan ve Kazakistan'ın UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri'ne dahil edilmiştir.
Kazak ve Kırgız bahşılarının piri olarak da tanınmaktadır. Bir söylenceye göre Kırgız şamanlarına kopuz çalmayı ve türkü söylemeyi öğretmiştir. 

Halk rivayetlerine göre aydın, berrak gözlü bir dev kızından dünyaya gelen Dede Korkut'un 
hayatı hakkında tarihi kaynaklardaki bilgiler birbirinden farklıdır. Korkut Ata'dan bahsedilen en eski tarihî kaynak İlhanlı veziri Reşidüddin'in Câmiü’t tevârih'idir. Tabip Reşidüddin'in 1305 yılında bir heyetle yazdığı bu ünlü kitapta dört Oğuz hükümdarının çağdaşı olarak Korkut'tan bahsedilir. Bu esere göre Korkut, Bayat boyundan olup Kara Hoca'nın oğludur. 295 yıl yaşamıştır. Oğuz sülalesinin dokuzuncu hükümdarı İnal Sır Yavkuy zamanında ortaya çıkmış; onuncu hükümdar Kayı İnal Han'ın ve ondan sonraki üç Oğuz hükümdarının müşavirliğini yapmıştır. Bir menkıbeye göre Kayı İnal Han Muhammed peygamber devrinde Müslüman olmuş ve Dede Korkut'u Peygamber'e elçi göndermiştir.
Ebü’l-Hayr-ı Rûmî’nin kaleme aldığı ve Saru Saltuk’u konu alan Saltukname (1480)’ye göre Korkut Ata Osmanoğulları ile aynı soydandır. Eserin ikinci ve üçüncü cildinde Osmanoğulları’nın soyu İshak peygamberin oğlu Ays nesline dayandırılmakta ve Korkut Ata soyundan oldukları belirtilmektedir.
Tebrizli Bayatî Hasan b. Mahmûd’un eseri olan Câm-ı Cem-Âyin (1481) adlı Osmanlı silsilenamesine göre Korkut Ata, 28. Oğuz Hanı Kara Han tarafından Medine’ye gönderilmiş; İslam peygamberi ile tanıştıktan sonra Oğuzlar’a İslamiyet’i öğretmekle görevlendirilen Selman-ı Farisi ile birlikte dönmüştür. Aynı kaynakta onun Ürgenç Dede adlı bir oğlu olduğu kayıtlıdır.
15. yüzyılda kaleme alınan Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî’de Korkut Ata, Türk söylencelerinde Hanlar Han’ı olarak adı geçen Oğuz padişahı Bayındır Han ve onun beylerbeyi Kazan ile birlikte anılmıştır; bunların ölümüyle Oğuz cemaatinin dağıldığı söylenir.
Ebu'l Gazi Bahadır Han'ın 1659-1660 yıllarında yazdığı Şecere-i Terakime adlı eserine göre Korkut Ata, Kayı boyundandır, Abbasiler devrinde yaşamıştır ve Oğuz ilinde çok sayılan bir devlet müşaviridir.

Ebülgazi Bahadır Han’a göre 295 yıl, bir halk rivayetine göre 100 yıl yaşamış olan Dede Korkut’un ölümü hakkındaki rivayetler de çok çeşitlidir. Kazaklar arasında yaygın olan menkıbeye göre yirmi yaşında iken rüyasında aklar giymiş bazı yaratıklar ona kırk yıl yaşayacağını haber vermiş, bunun üzerine Korkut ölümsüzlük istemeye karar vermiştir. Karşılık beklemeden hastalara yaptığı yardımlar Allah katında makbule geçmiş ve bir gün uykuda iken Allah ona, "Ölümü kendin arzu etmedikçe ölmeyeceksin" demiştir.
Bir başka rivayete göre Korkut Ata uzun süre ölümden kaçmak istemiş ama nereye gitse “mezar arayan Korkut için” mezar kazan birilerini görmüştü. Sonunda 300 yaşında iken kendisi için kazılan mezarlardan birinin yanında ölmüştür. Dede Korkut’un ölümden kaçma çabası, Sümerler’de Gılgamış Destanı’nda  Gılgamış’ın ölümsüzlüğe ulaşma uğraşları ile anlatılan ölümsüzlük arayışının bir uzantısı olarak düşünülebilir.

Azerbaycan'da ve Anadolu’da  Dede Korkut'a  ait olduğu iddia edilen kimi mezarlar vardır.
1638 yılında Alman imparatorunun Moskova ve İran elçisi Adam Olearius, Dede Korkut'un Demirkapı- Derbend şehri yakınlarında “İmam Korkut”  adlı bir İslam velisinin mezarını gördüğünü anlatmıştır. İran ve Dağıstan Tatarları arasındaki sınırı belirleyen küçük bir ırmağın kenarında bulunan mezar, kaya içine oyulmuş büyük bir mağara şeklinde olup tabutu dört tahtadan yapılmıştı. Olearius’un yerlilerden dinleyip aktardığı  söylenceye göre kopuz çalıp şiirler söyleyen bu İslam velisi, peygamberin yakınlarındandı ve onun ölümünden sonra 300 yıl daha yaşamıştı; putperest Lezgiller’i İslam’a davet için gittiği sırada öldürülmüştü.
Evliya Çelebi  Seyahatname’de, 1647’de Demir Kapu’da gördüğü ziyaretgâhın Dede Korkut’a ait olduğunu yazar. Olearius’un bahsettiği mezarı aramaya sonradan Rus doğubilimci Wilhelm Barthold da gitmiş fakat bulamamıştır. Mezarın zamanla kaybolduğu düşünülür.
Evliya Çelebi 1655’te gördüğü Ahlat’tan bahsederken de “Ahlat'ta yatanlardan birisi de Korkut Han'dır şeklinde bahseder.
Sirderya havzasında yaşayan Kırgız, Kazak, Karakalpak ve Türkmenler tarafından ziyaret edilen ve Korkut Ata'nın kabri olarak bilinen bir mezar daha vardır. Kalinski ile Kızılorda arasında Sirderya nehrinin Aral gölüne yakın bir yerinde sahilde bulunmaktadır.
Bayburt’un güney doğusundaki Masat köyünün hemen çıkışında halk arasında Ali Baba Türbesi denen Türkmen türbesinin Dede Korkut 'a ait olduğu iddia edillir. Bu tez, şair Orhan Şaik Gökyay tarafından ortaya atılmıştır.

Dede Korkut’un kişiliği hakkındaki bilgiler halk efsanelerinden, Dede Korkut Kitabı’ndan ve Oğuzların tarihi ile ilgili bilgi veren yazılı kaynaklardan gelir.
Dede Korkut Kitabı’na göre destanın anlatıcısı ozan, Oğuzların Bayat boyundan olup İslam peygamberi Muhammed'in yaşadığı zamana yakın bir dönemde yaşamış Müslümandır; kalp gözü açık; hikmetli sözler sahibi bilge bir ozandır; Oğuz beylerinin ve halkın töresini, geçmişini bilen, halkın her müşkülünü halleden geleneksel bir eğitici, yol gösterici ve akıl hocasıdır.  Köklerinin ozan/baksı geleneğine dayandığı, sıradan insan olmayıp Tanrı tarafından seçilmiş olduğu, söylediklerinin kendi duygu ve düşüncelerinden ziyade Hak Tealâ‟nın ilham etmesiyle ortaya çıktığı anlaşılır.
Tarihî kaynaklarda Dede Korkut'un şahsiyeti hakkında verilen bilgiler büyük ölçüde Kitâb-ı Dede Korkut'taki bu bilgilerle örtüşür. Korkut Ata'nın birçok Oğuz hükümdarına vezirlik, müşavirlik yaptığı, bazı beylerin çocuklarına ad verdiği aktarılır. Hem geçmişte hem de gelecekte olacakları bilen, Türkler arasında büyük bir üne sahip biri olarak tanıtılır; velilik özelliği öne çıkartılır.
Halk anlatılarında Korkut Ata eşsiz bir halk şairi, kopuz ve dombranın mucidi olarak tanıtılmıştır. Kopuz çalmak ve şamanlık yapmak için kendisinin Ata ruhlar tarafından görevlendirildiğine inanılır. Karakalpakistan'da derlenmiş bir efsane onun kopuzun nasıl yapılacağına olağanüstü varlıklardan öğrenmiştir. Bir başka söylenceye göre hızlı koşan devesine binerek halkının sonsuza dek yaşayacağı cennet gibi bir mekan arayan Ata Korkut, “ölümsüz hiçbir şey yokmuş” fikrine gelmiş ve sonsuz hayatı kopuzun ezgilerinde aramaya başlamış; nesilden nesile geçen  kıymetli sözler ve ezgiler üretmiştir. Şiir ve ezginin atası kabul edilir.
Söylencelerde Korkut Ata'nın doğaüstü güçleri öne çıkarılmıştır. Kendisinden  “Ölü dersem ölü değil, diri dersem diri değil” sözleriyle bahsedilir. Tüm hayvanların ve özellikle de kuşların dilini bildiği anlatılır. Ayrıca kendisinin “Tuman" adını verdiği bir yiğit de tüm kuşların dilini bilir. Azerbaycan Türkleri arasındaki yaygın bir inanışa göre, dünyadaki her şeyin adını Korkut Ata koymuştur. Yiğitlere de ad vermiştir.

Korkut kelimesinin  "kor" ve "kut" kelimelerinin birleşiminden oluştuğuna işaret edilmiştir. Kut, sahibine hayatında fayda ve irfan getiren, ahlaklı duruş ve davranışlarla kazanılan, ilahi kaynaklı bir cevherdir. Dolayısıyla Korkut, kut'u "kor" haline gelmiş, yani yoğunlaşmış ve derinleşmiş, bir arif, bir bilge kimse manasına gelmektedir. Bu etimolojik perspektif, Korkut Ata'nın efsanelerdeki kişiliği ve fonksiyonu ile örtüşmektedir. Alternatif olarak, Korkut sözcüğü'nün "korkutmak" ile alakalı olarak türediğine dair bir görüş de vardır. Bu versiyonda Korkut; çok büyük, ulu, heybetli, korku veren veya korkutucu düş anlamına gelebilir. Bu konuda Türkolog Louis Bazin, Korkut Ata'nın silahsız, dolayısıyla korku kaynağı değil, bilakis, öğütleriyle insanlardaki ilahi ilhamı harekete geçirmeye çalışan bir bilge ozan olduğuna işaret ederek, korkutmak temelli etimolojik perspektifin doğru olmadığını savunmuştur.

Dede Korkut Hikayeleri
Dede Korkut Hikayeleri (çizgi film)

Ksenofon (Yunanca: Ξενοφῶν, y. MÖ 431 - y. MÖ 354), Sokrates'in öğrencisi olan Yunan filozof, yazar, tarihçi ve askerdir.
Ksenofon, uzun yıllar Anadolu'yu işgal eden Pers ordularında bulunmuş, çoğunlukla İranlıların askerî eğitim ve öğretim düzenleriyle ilgili görüşlerini yazmıştır. Bunlarla birlikte Pers ordularının tüm sefer kayıtlarını tutmuştur. Onun tarih yazımında hemşehrisi Thukydides'ten etkilendiği söylenebilir.
Anabasis adlı eseri ilk aşamalarda alan rehberi olarak Büyük İskender tarafından İran seferlerinde en önemli kaynak olarak kullanılmıştır.

Anabasis
Cyropaedia
Hellenika (MÖ 410 - 362 arası Yunan tarihi)
Agesilaus

Memorabilia
Oeconomicus
Symposium
Apology
Hiero

On Horsemanship
The Cavalry General
Hunting with Dogs
Ways and Means
Constitution of Sparta

Wikisource 15 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. daki eserleri

Kuymak, Samsun'dan Ardahan'a yani Ordu, Giresun, Gümüşhane, Trabzon, Rize, Bayburt, Artvin, Erzurum'un Oltu, İspir ve Tortum ilçelerinde yaygın olan, Karadeniz Bölgesi'ne ait bir yemek. Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve Kafkasya'nın bazı bölgelerinde de çok popülerdir. Mısır unu, tereyağı ve genellikle minci adı verilen tuzlu çökelek (bazı yörelerde telli peynir veya su peyniri) kullanılarak yapılan mısır lapasının adıdır.

Eski Türkçe “kuyma” döküm (demir) ya da dökme ekmek, lavaş sözcükleri ile eşkökenlidir. Bu sözcük ayrışa, Moğolca “qoymag“ katmer, gözleme sözcüğü ile de eşkökenlidir. Anadolu'nun başka yörelerinde peynir kullanılmadan hazırlanan arpa ve buğday lapalarını tanımlamak için de kullanılmaktadır. Trabzon'un orta kesimlerinde, Erzurum, Gümüşhane, Bayburt, Ardahan-Posof'ta ve Artvin'in iç kesimlerinde kuymak; Ordu, Tokat, Sivas, Giresun ve Trabzon'un batısında “yağlaş” (yağlı aş); Trabzon’un doğusu, Rize ve Artvin sahilinde muhlama denir. Tümü Türkçe olan bu adlandırmaların dışında, Trabzon'un Rumca konuşulan köylerinde ve Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinde ise havits adıyla da bilinir. Tereyağı yerine kaymak kullanılarak hazırlanırsa Trabzon'da “yayla kuymağı”, Rize'de hoşmerim (kaymaklı kuymak) olarak adlandırılmaktadır.
Mısır unu yerine bayat mısır ekmeğinin ufalanarak kullanılması durumunda ise yöresel ağızlara göre cumur, çumur ya da zumur olarak adlandırılmaktadır.
"Çürük" sözcüğü, kuymak olarak da adlandırılmaktadır; yemeğe peynirin konması aşamasına "peyniri çürütmek" ismiyle de adlandırılmaktadır.

İlk önce tencereye Artvin'e özgü kaymak konur. Kaymak yandıktan sonra yavaş yavaş mısır unu ilave edilir. Mısır unu ilave edildikten sona kaymakla beraber kavrulur ve bazen azar azar ılık su koyulur. Un kavuruldukça yavaş yavaş da yağ çıkmaya başlar. Sonra da tabağa konulup servis edilir.

Yağ eritildikten sonra mısır unu ile biraz kavrulur. Yağ salınmaya başlayınca 'soğuk' su ilave edilir. Minci peyniri ya da imansız peynir konulabilir. Kaynayınca karıştırma işlemi bırakılır. Orta ateşte fokurdayıp dibi kızarır ve yağ üstüne çıkınca kapatılır. Sıcak servis yapılır.

Genişçe bir tavada tereyağı eritilip, mısır unuyla hafif kavrulur. Burada kullanılan mısır unu, balıkların kızartılırken kullandıkları mısır unundan daha kalınca öğütülmüş olandır. Ama diğeriyle de yapılabilir. Trabzon tereyağı kendine has reyhasıyla mısır ununu pembeleştirince kaynar su ilave edilir ve iyice karıştırılır. Bir süre sonra yağ kendini göstermeye başlar. Erzurum'a ait telli peynir ilave edilir ve kısa süre hızlıca karıştırılır.

Un, süzme yoğurt ve sıcak su ile tencerede karıştırılır, karışım ocağın üzerine alıp katılaşıncaya kadar pişirilir ve sonrasında bakır tavaya eklenir. Ardından başka bir tencerede yakma kıvamına getirilerek eritilen has tereyağı pişen kuymağın üzerinde gezdirilerek servis edilir.

Polenta (yemek)
Rize muhlaması
Kaçamak (yemek)
Plaska

Kuzey Kıbrıs, resmî adıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Kıbrıs adasının kuzeydoğu kısmını kapsayan de facto bir devlettir. Yalnızca Türkiye tarafından tanınır ve toprakları diğer tüm devletler tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak kabul edilir. Kuzey Kıbrıs, kuzeydoğuda Karpaz Yarımadası'nın ucundan başlayarak, batıda Güzelyurt Körfezi, Koruçam Burnu ve en batıdaki en uç noktası olan Erenköy eksklavına kadar uzanır. En güneydeki noktası Akıncılar köyüdür. Birleşmiş Milletler kontrolündeki bir tampon bölge, Kuzey Kıbrıs ile adanın geri kalanı arasında uzanır ve adanın en büyük şehri ve her iki tarafın başkenti olan Lefkoşa'yı böler.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne uluslararası toplum tarafından ekonomi, ulaşım, spor gibi alanlarda ambargolar uygulanmaktadır. Ambargolardan dolayı ekonomik olarak Türkiye'ye bağımlı hâle gelmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye tarafından ekonomik, siyasi ve askerî olarak desteklenmektedir. Ülke 2000'li yılların başlarından itibaren ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlamıştır fakat 2001 yılından itibaren ekonomide hızlı bir büyüme yaşanmıştır.

Kıbrıs'ta Venedik Cumhuriyeti hâkimiyeti, 26 Şubat 1489'da başladı. O dönemde adanın hâkimi olan Lüzinyan kralı, Katerina Kornaro adlı bir Venedik soylusuyla evlendi. Kral ölünce ada Venediklilere kaldı.
Adayı yöneten Venedikli, Mağusa'da ikamet etmekteydi. Venedikliler döneminde askeriyeye önem verilmiş, Mağusa'nınki başta olmak üzere kaleler sağlamlaştırılmıştı. Lefkoşa Surları ise 8 milden 3 mile indirilerek yeniden yapılmıştır.

Fetihten önce Kıbrıs, Doğu Akdeniz'deki Osmanlı Devleti'ne ait gemilerine akın yapan Hristiyan korsanlarının sığınağı hâline gelmiştir. Bu korsanlar genellikle deniz ticaret gemilerine ve hacca giden yolculara saldırarak buradaki yol güvenliğini yok etmektedir. Bunun gibi nedenlerden dolayı Kıbrıs'ın alınması gerekli görülmüştür.
Kıbrıs, II. Selim'in hükümdarlığı esnasında, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu ve Piyale Paşa komutasındaki donanma tarafından, 1 Temmuz 1570'te başlayıp 1 Ağustos 1571'de Mağusa'nın fethedilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. Kıbrıs'ın fethiyle Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz'e tamamen hâkim olmuştur.
15 Eylül 1570 tarihinde Lala Mustafa Paşa, tören ile Lefkoşa şehrine girmiştir. Kıbrıs fethedildiği tarihte adada çok az sayıda Ortodoks Rum vardı. Çünkü Venedikliler Katolik idi ve Ortodoks Kilisesi'ne yaşama hakkı tanımıyordu. Osmanlı Devleti Ortodokslara serbestçe kilise kurma ve gelişme imkânı sağladı. Böylece adada Ortodoks Kilisesi gelişti ve Katolik Kilisesi etkinliğini kaybetti.
1571 yılında Kıbrıs'ta yapılmış bulunan nüfus sayımında yerli halkın nüfusu 150.000'dir. Burada bulunan Türk askeri ise 30.000 kadardır. Fethin ardından Karaman'dan adaya göç ettirilen Türkler, adanın ilk Türk sakinleridir. Bugün adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin (Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nden gelenler hariç) soyu bu Osmanlı idaresinde adaya gönderilen Türklerden gelmektedir.

93 Harbi'nde Rus İmparatorluğu karşısında yenilen Osmanlı, Ruslara karşı fazla ödün vermemek amacıyla, Birleşik Krallık'ın isteği üzerine ada 92.799 sterline kiralanmıştır. Osmanlı mülkiyeti devam ediyor sayılmakla birlikte, yönetim tamamen Birleşik Krallık'a geçti. Birleşik Krallık adayı "Komiser" diye tabir ettiği yüksek rütbeli yöneticilerle idare etmiştir. 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Birleşik Krallık karşısındaki Almanya'nın yanında savaşa girmesi üzerine Birleşik Krallık adayı ilhak edip adaya vali tayin etti. 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması'nın 21. Maddesi gereğince, Birleşik Krallık'a ilhakı tanındı. 1925 yılında Kıbrıs kraliyet kolonisi olarak ilan edildi ve adaya ilk Türkiye Cumhuriyeti konsolosu atandı.
Ekim 1931'de itibaren Rumlar Enosis isteğiyle ayaklandı, Rumlar'ın Birleşik Krallık yönetimine karşı ayaklanması sonucu Birleşik Krallık'ın politikası sertleşti. Yunan ve Türk tarihinin okutulması, iki ülkenin bayraklarının kullanılması ve Yunan ya da Türk ulusal kahramanlarının resimlerinin sergilenmesi yasaklandı. Türk topluluğu Enosis'e karşı olduğunu açıkladı. 1943 yılında Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. Fakat KATAK'ın faaliyetini yetersiz bulan Fazıl Küçük KATAK'tan ayrılmış ve 23 Nisan 1944'te Kıbrıs Millî Türk Halk Partisi (KMTHP)'ni kurmuştur.
II. Dünya Savaşı'nın ardından kolonilerin tasfiyesi eğilimi yaygınlaşınca, Yunanistan Hükûmeti 1954'te Birleşmiş Milletler'e ulusların kendi kaderlerini tayin haklarının (Self-determinasyon) Kıbrıs için de uygulanması yolunda başvuruda bulundu. Türkiye'nin karşı çıktığı bu istek Birleşmiş Milletler'ce reddedildi.
EOKA 1 Nisan 1955'te adada faaliyete geçti. Rumlar arasında Enosisçi-Anti Enosisçi çatışması başladı. Türkiye ilk kez sorunda taraf olmayı kabul etti ve 29 Ağustos'ta Londra'da Birleşik Krallık ve Yunanistan'ın katıldığı toplantıda, Türkiye de temsil edildi. 15 Kasım 1957'de Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. 1958 yılında gündeme gelen MacMillan Planı'na göre Kıbrıs'ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına ama Türkiye ve Yunanistan'la da bağlara sahip olmasına karar verildi.

1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde her iki toplum da %70 Rum-%30 Türk oranında her kurumda temsil hakkına sahipti. Fakat Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı III. Makarios 30 Kasım 1963'te 13 maddeden oluşan anayasa değişikliği önerilerini sundu. Bunlar arasında anayasanın değişmez maddeleri, Kıbrıs Türk'ü olan Başkan Yardımcısının veto hakkının ortadan kaldırılması, Temsilciler Meclisinde ayrı çoğunluklar ilkesinin ortadan kaldırılarak kararların basit çoğunlukla alınması, ayrı belediyelerin ortadan kaldırılması gibi maddeler de bulunmaktaydı.
ABD Başkanı Kennedy, Makarios'a bundan vazgeçmesini önerdi ve Türkiye değişiklikleri kabul etmeyeceğini bildirdi. Kıbrıs Türkleri'nin de reddi üzerine Kıbrıs Rumlarıyla Kıbrıs Türkleri arasında 21 Aralık 1963'te Kanlı Noel adı verilen toplumlararası çatışmalar patlak verdi. Bu çatışmalarla birlikte Kıbrıs Türklerinin hükûmetteki temsiliyeti sona ererken, yer yer Türklere karşı katliamlar yaşandı, 25.000 civarında Kıbrıslı Türk göçmen oldu ve enklavlarda yaşamaya başladı. Bu dönemdeki yönetimin adayı Yunanistan'a ilhak planı olan Akritas Planı daha sonraları basına sızdı.
1967'de Rum saldırıları tekrar başladı. Yunanistan Ordusu'nun 15 bin askeri, gayri resmî olarak adaya yerleştirildi. Türklere karşı sürdürülen sindirme politikasının durdurulması için Türkiye ve Yunanistan başbakanları arasında düzenlenen toplantı bir sonuç vermeyince, Türkiye askerî müdahalede bulunacağını açıkladı.
TBMM hükûmete müdahale yetkisi verdi. Türk uçakları Kıbrıs üzerinde uçmaya başladı. Donanma ve çıkarma birlikleri harekete geçti. ABD’nin arabuluculuğuyla Yunanistan birliklerinin geri çekilmesi sağlanınca, Türkiye harekâtı durdurdu. Yunanistan'ın askerleri üç Türk köyünden geri çekilirken arkalarında 24 ölü bıraktılar. 1964’ten beri Türkiye’de bulunan Rauf Denktaş gizlice adaya gitti. Denktaş, Yunanlarca tutuklandı ama Türkiye ve ABD’nin itirazı üzerine iade edildi.
1970'li yılların başlarında Yunanistan'ı kontrol eden askerî cunta yönetimi, III. Makarios'un tutumları ve enosisin yolunda ilerleme olmamasından dolayı memnun değildi. Cunta, 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği'ne emir vererek bu birliğin komutanının görevinden alınmasını ve adanın kontrolünü Yunan subayların bulunduğu bu birliğin almasını istedi. Birlik aynı gün Lefkoşa'daki Başkanlık Sarayı'nı bastı ve III. Makarios görevden alındı. Nikos Sampson yeni hükûmetin devlet başkanı olduğu dünyaya ilan edildi. Her ne kadar milliyetçi Rumlar tarafından darbe yapılsa da Yunanistan ile birleşmedi, Kıbrıs'ın bağımsızlığı devam etti ve bağımlı bir yönetim olmadı. Türkiye Cumhuriyeti, gerçekleştirilen darbe nedeniyle Zürih ve Londra Antlaşması'nın IV. maddesine istinaden gerçekleştirdiğini savunarak 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs'a karadan ve havadan harekât başlattı. Türk birlikleri, adaya indikten kısa bir süre sonra adanın büyük şehirlerinden bir olan Girne'ye girdi. Başkent Lefkoşa'ya doğru ilerlemeye başladı. 22 Temmuz'da taarruz sonucunda Türk birlikleri önce Girne’ye girdi, daha sonra da başkent Lefkoşa’ya yöneldi. Ateşkes başlamadan Girne-Lefkoşa hattı birleşti.
Geçici ateşkes ilan edildiyse de Rum birliklerinin bu ateşkes kurallarına uymaması sonucu Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla 13 Ağustos'ta Türk birlikleri tekrar ilerlemeye başladı. Türk birlikleri 14 Ağustos'ta başkent Lefkoşa'ya, 15 Ağustos'ta Lefke ve Mağusa'ya girdi. Uluslararası baskılar sonucunda ateşkes ilan edildi ve adanın %37'si Türkler'in kontrolüne geçti. 170.000 civarındaki Kıbrıslı Rum kuzeyde bulunan evlerinden göç ettirildi, 50.000 Kıbrıslı Türk ve daha sonra da Türkiye'nin teşviki ile Türkiye'den gelen göçmenler ise bu evlere yerleştirildi.

Kıbrıs Harekâtı sonrasında 1976'da Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur.
15 Kasım 1983'te Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi self-determinasyon hakkını kullanarak oy birliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan etmiştir. KKTC'nin kuruluş bildirgesini kurucu cumhurbaşkanı Rauf Denktaş okudu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulması, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan’ın ve pek çok devletin yanı sıra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de tepkisini çekti.
Güvenlik Konseyi, 18 Kasım’da aldığı bir kararla bağımsızlık kararını kınadı. 13 Mayıs 1984’te de Güvenlik Konseyi 550 sayılı kararı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanını ayrılıkçı bir hareket olarak tanımladı.

Kıbrıs Sorunu, dünyanın gündemine girdiğinden beri başta Birleşmiş Milletler bünyesindeki çalışmalar olmak üzere adanın birleştirilmesi gayesi ile birçok faaliyet yürütülmüştür. Fakat bunlardan bir sonuç alınmamıştır. Bunlardan biri olan 2004 Annan Planı referandumu da Kıbrıslı Türklerin "kabulü" ve Rumların "reddi" ile gerçekleşmemiştir. 1 Mayıs 2004'te Kıbrıs Cumhuriyeti tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne girmişlerdir.

Toprakları kuzeyde D

Kuştul Manastırı veya Hızır İlyas Manastırı (Yunanca: Ιερά Μονή του Αγίου Γεωργίου Περιστερεώτα Iera Moni tou Agiou Georgiou Peisteriota "Aziz George Peristeriotas Manastırı"), Trabzon ili Maçka ilçesi Esiroğlu Beldesi Şimşirli sınırları içerisinde bulunan; turizm açısından önem taşıyan bir manastır.
Kuştul Manastırı, 752 tarihinde yapılmış olup 1203'te yağmalanıp bir süre terk edildikten sonra 1393'te tekrar faaliyete başlamıştır. 1904'teki yangında tamamen yanınca üçüncü kez yapılmıştır. Günümüze pek az kalıntısı gelen manastırın içindeki mağaranın kuzeyine yaslanmış küçük kilisenin çok eski olmadığı bilinmektedir. Manastırın içine girilince, iç avlunun sağında ve solunda iki-üç katlı manastır odaları yerleştirildiği görülmektedir. Kuzeydekilerin misafir odaları, güneydekiler keşiş odaları olarak tanımlanmaktadır. Cumont'un 1903'te çektiği fotoğraftan manastırın; büyük bir kilisenin yanında haç planlı başka bir kilise ile manastır yapılarından oluştuğu anlaşılmaktadır. Batı cephesinden bir merdivenle içine girilen manastır; geniş holleri ve salonlarıyla dikkat çekmektedir. Haç planlı kilisesi zamanla yıkılmış ve hiçbir iz bırakmadan yok olmuştur. Bu yok oluşun manastırın define avcılarınca tahrip edilmesinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Manastırın batıya uzanan dehlizleri olduğu belirlenmişse de bugün kullanılmaz durumdadır.

Sümela Manastırı
Vazelon Manastırı
Kızlar Manastırı

2008 Trabzon Turizm Rehberi - Trabzon Belediyesi Yayınları

Küçük Ayvasıl Kilisesi veya Azize Anna Kilisesi (Yunanca: Ἁγία Άννα), Trabzon'daki en eski kiliselerden biridir. Üç nefli olan yapı, yığma taşlardan yapılmıştır.

Kilisenin girişindeki kitabede kilisenin MS 884'te I. Basileios tarafından onarıldığı yazmaktadır. 1923 yılına kadar kilise olarak kullanılan yapı, günümüzde boştur.

Kilisenin güney ve batıda olmak üzere iki girişi vardır. T planlı payeler binayı 3 nefe ayırır. Apsisler hem içten hem de dıştan yuvarlak planlıdır. Yan apsislerde iki, ana apsiste üç pencere vardır. Basık tonozlar nefleri çevrelemektedir. Yapının dış cephesinde figürlü kabartmalar, iç yüzeyinde fresk resimlerine rastlanmaktadır. Bu fresklerden birinde İsa'nın çarmıhtan indirilişi tasvir edilmektedir. Freskte İsa'nın gövdesi ve ve başı kısmen görülüyorken, Meryem genel hatlarıyla belirgindir. İsa'nın sol tarafında ise biri kadın üç kişi tasvir edilmiştir.

 OpenStreetMap'te Küçük Ayvasıl Kilisesi ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Küçük Ayvasıl Kilisesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kırgızistan (Kırgızca: Кыргызстан, romanize: Qırğızstan, Kırgızca telaffuz: [qɯrʁɯsˈstɑn]  ( dinle)), resmî adıyla Kırgız Cumhuriyeti (Kırgızca: Кыргыз Республикасы, romanize: Qırğız Respublikası ; Rusça: Кыргызская Республика, romanize: Kyrgyzskaja Respublika), Orta Asya'daki bir ülkedir. Kırgızistan, (Azerbaycan, Kazakistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan ile birlikte) günümüzdeki yedi bağımsız Türk devletlerinden biri olup Türk Devletleri Teşkilatı ve TÜRKSOY'un üyesidir. Denize kıyısı olmayan ülkenin komşuları kuzeyde Kazakistan; batıda Özbekistan, güneybatıda Tacikistan ve güneydoğuda Çin'dir.
Kırgızistan'ın tarihi, çeşitli kültürleri ve imparatorlukları kapsar. Kırgızistan, oldukça dağlık arazisiyle coğrafi olarak izole olmasına rağmen, diğer ticari yolların yanı sıra İpek Yolu'nun bir parçası olarak birçok büyük medeniyetin kavşağında yer almıştır. Bir dizi kabile ve klanın yaşadığı Kırgızistan, periyodik olarak daha büyük bir hakimiyet altına girdi. Atalarının izini süren göçebe Türkler ilk olarak Kırgız Kağanlığı'nı 13. yüzyılda kurulmuş daha sonra Kırgızistan Moğol İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. Moğollardan bağımsızlığını yeniden kazandıktan sonra Çungar Hanlığı tarafından işgal edilmiştir. Çungarların düşüşünden sonra Kırgızlar ve Kıpçaklar Hokand Hanlığı'nın ayrılmaz bir parçası olmuştur. 1876'da Kırgızistan, Rusya İmparatorluğu'nun bir parçası oldu ve 1936'da Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyeti olmak için Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Mihail Gorbaçov'un SSCB'deki demokratik reformlarının ardından 1990 yılında bağımsızlık yanlısı aday Askar Akayev cumhurbaşkanı seçildi. 31 Ağustos 1991'de Kırgızistan, Moskova'dan bağımsızlığını ilan etti ve demokratik bir hükûmet kuruldu. Kırgızistan, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bir ulus devlet olarak egemenliğine kavuştu.
Bağımsızlığın ardından Kırgızistan resmi olarak üniter bir başkanlık cumhuriyetiydi. Lale Devrimi'nden sonra üniter bir parlamenter cumhuriyet haline geldi, ancak kademeli olarak 2021'de başkanlık sistemine dönmeden önce yarı başkanlık cumhuriyeti olarak yönetildi. Bağımsızlığını ilan ettikten sonra ülkede etnik çatışmalar, isyanlar, ekonomik sıkıntılar, geçiş hükûmetleri  ve siyasi çatışmalar devam etti.
Kırgızistan; Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, Şanghay İşbirliği Örgütü, İslam İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Türk Devletleri Teşkilatı, TÜRKSOY üyesidir. İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde 118. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir ve Orta Asya'nın en fakir ikinci ülkesidir. Ülkenin geçiş ekonomisi büyük ölçüde altın, kömür ve uranyum yataklarına bağımlıdır.

Kırgızistan, "Kırgız ülkesi" manasına gelir. Kırgız adının kökeni hakkında ise birkaç teori vardır. Bunlardan birincisi -iz eki (iki - iz = ikiz vb.) almış "kırk"tır. Yani Kırk-ız, "Kırklar"dır Bir başka teoriye göre de "Kırgız" adı, "kırk uz" yani "kırk boy" anlamına gelmektedir ve Kırgız bayrağındaki kırk ışınlı güneş de bu kırk boyu temsil etmektedir. Konu ile ilgili diğer bir teori de Prof. Dr. Nadir Devlet'in Çağdaş Türkiler kitabında geçmektedir. O da Kırgız adı Türkçede kır - gez'mekten geldiğini söylemiştir.

Kırgızlar, Göktürk devrinde Kögmen (Sayan) Dağları'nın kuzeyinde yaşamışlardır. En büyük genişlemesine MS 840'ta Uygur Kağanlığı'nı yendikten sonra ulaşmışlardır. 9. yüzyılda tüm dağınık kabileleri tek bir ulusta birleştiren bir savaşçıyı içeren Manas Destanı adlı bir hikâye anlatma geleneği vardır. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri'ne girmiştir. 12. yüzyılda Kırgız hakimiyeti Moğolların yayılması sonucu Altay Sıradağları ve Sayan Dağları'na kadar küçülmüştür. On üçüncü yüzyılda Moğol İmparatorluğu'nun yükselişiyle Kırgızlar güneye göç ettiler. Kırgızlar barışçıl bir şekilde 1207'de Moğol İmparatorluğu'nun bir parçası oldular. Daha sonra bugün yaşadıkları topraklara gelen Kırgızlar, Karahanlılar zamanında Müslüman olmuşlardır. Issık Gölü, tüccarlar ve Uzak Doğu'dan Avrupa'ya giden diğer gezginler için bir kara yolu olan İpek Yolu üzerinde bir mola yeriydi. Bu sebeple Kırgız kabileleri 17. yüzyılda Moğollar, 18. yüzyılın ortalarında Mançurya Qing Hanedanı ve 19. yüzyılın başlarında Hokand Hanlığı tarafından istila edildi. 1842'de Kırgız kabileleri Hokand'dan ayrıldılar ve Ormon Han liderliğindeki Kara-Kırgız Hanlığı devleti altında birleştiler. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, bugünkü Kırgızistan'ın doğu kısmından bulunan Isık-Kul Bölgesi, Tarbagatai Antlaşması ile Qing Hanedanı tarafından Rus İmparatorluğu'na bırakıldı. O zamanlar Rusçada "Kırgızistan" olarak bilinen bölge 1876'da resmen İmparatorluğa dahil edildi. Rusların işgali çok sayıda isyanla karşılandı ve Kırgızların çoğu Pamir Dağları'na ve Afganistan'a taşınmayı seçti. 1916 Orta Asya Ayaklanması'nın bastırılması, daha sonra birçok Kırgız'ın Çin'e göç etmesine neden oldu.

Başlangıçta 1919'da Sovyet gücü bölgede kabul görmüştür ve Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti içinde Kara-Kırgız Özerk Bölgesi oluştu. Kara-Kırgız terimi 1920'lerin ortasında Ruslar onları aynı zamanda Kırgız olarak bakılan Kazaklardan ayırıncaya kadar kullanılmıştır. 5 Aralık 1936'da Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, tam bir Sovyetler Birliği cumhuriyeti olarak kabul görmüştür.
1920'ler boyunca Kırgızistan, kültür, eğitim ve sosyal yaşam açısından epeyce geliştirildi. Okur yazarlık büyük ölçüde gelişti ve standart bir edebi dil ortaya çıkarıldı. Ekonomik ve sosyal gelişme de dikkate değerdi. Kırgız millî kültürünün çok sayıda yönleri Stalin'in milliyetçi eyleminin baskısına rağmen muhafaza edilmişti ve bu nedenle, tüm Birlik otoriteleri ile olan gerginlikler sürmekteydi.
Sovyet açıklık ve dürüstlük politikasının ilk yılları, Kırgızistan'da siyasi iklim üzerinde küçük bir etki göstermiştir. Bununla birlikte Cumhuriyet'in basın mensuplarına daha fazla liberal bakış edinmeleri ve Yazarlar Birliği'nce yeni bir yayın olan Literaturniy Kirghizstan'ı kurmaları için izin verilmişti. Gayriresmî siyasi gruplar yasaklanmıştı ancak 1989'da derin iskân krizi ile uğraşmak için ortaya çıkan birkaç grubun faaliyetlerine izin verilmişti.
1990 yılının Haziran ayında Özbekler ve Kırgızlar arasındaki etnik gerginlikler Özbeklerin olduğu Oş İli'ni kaplamıştı. Şiddetli karşılaşmalar birbirini izledi ve bir güvenlik ve sokağa çıkma yasağı ortaya çıkmasına neden oldu. 1990 yılının Ağustos ayına kadar düzen eski haline getirilemedi.
1990'ların başları Kırgızistan'a yeni değişimler getirdi. Kırgızistan Demokratik Hareketi, Parlamento'nun desteğiyle önemli bir siyasi güç haline geldi. Kırgız Bilim Akademisi'nin liberal başkanı Askar Akayev 1990 yılının Ekim ayında başkan seçildi. Takip eden Ocak ayında Akayev, yeni hükûmet yapılarını öne sürdü ve çoğunlukla daha genç ve reforma yönelik siyasetçilerden oluşan yeni bir hükûmet tayin etti.

1990 yılının Aralık ayında Yüksek Sovyet, cumhuriyetin adını Kırgızistan Cumhuriyeti olarak değiştirmek üzere oy verdi. 1991 yılının Şubat ayında başkent Frunze'nin adı devrim öncesi adı olan Bişkek olarak değiştirildi. Bağımsızlığa giden bu estetik hareketlere rağmen, ekonomik gerçeklikler Eski Sovyetler Birliği'nden ayrılmaya karşı durur gibi gözükmekteydi. 1991 yılının Mart ayındaki Sovyetler Birliği'nin yaptığı bir referandumda seçmenlerin %95,7'si eski Sovyetler Birliği'nin yenilenmiş federasyon olarak tutulması önerisini uygun buldular.
19 Ağustos 1991'de Olağanüstü Hal Komitesi, Kırgızistan'da Akayev'i indirme girişiminin görüldüğü Moskova'da güç elde etti. Ertesi hafta darbenin sönmesinden sonra Akayev ve İkinci Başkan German Kuznetsov Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden istifalarını açıkladılar ve tüm daire ve sekreterya istifa etti. Bunu 31 Ağustos 1991'de Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığı sağlayan Yüksek Sovyet oylaması takip etti.

1991 yılının Ekim ayında Akayev rakipsiz ilerledi ve oyların %95'ini alarak doğrudan yeni bağımsız cumhuriyetin başkanı seçildi. O ay diğer yedi cumhuriyetin delegeleriyle birlikte Yeni Ekonomik Toplum Paktı'nı imzaladı. Sonunda 21 Aralık 1991'de diğer dört Orta Asya cumhuriyeti ile birlikte Bağımsız Devletler Topluluğu'na resmen katıldı. 1992'de Kırgızistan, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'na katıldı. 5 Mayıs 1993'te ülkenin resmi adı Kırgızistan Cumhuriyeti'nden Kırgız Cumhuriyeti'ne değişti.
2005 yılının Mart ayındaki parlamenter seçimlerden sonraki Lale Devrimi, Başkan Akayev'i 4 Nisan 2005'te istifaya zorladı. Muhalefet liderleri koalisyon kurdular ve yeni hükûmet Başkan Kurmanbek Bakiyev ve Başbakan Feliks Kulov altında şekillendi.
Bununla birlikte, organize suçla bağlantılı olduğu iddia edilen çeşitli grup ve hizipler iktidar için yarışırken, siyasi istikrar zor görünüyordu. Mart 2005'te seçilen 75 Parlamento üyesinden üçü suikasta kurban gitti ve bir başka üye de 10 Mayıs 2006'da öldürülen kardeşinin ara seçimde koltuğunu kazanmasından kısa bir süre sonra suikasta kurban gitti. Dördünün de büyük yasadışı iş girişimlerine doğrudan karıştığı söyleniyor. 6 Nisan 2010'da Talas ilçesinde halk ayaklandı. Protestolar şiddetlendi ve ertesi gün Bişkek'e yayıldı. Protestocular, Cumhurbaşkanı Bakiyev'in ofislerinin yanı sıra devlet radyo ve televizyon istasyonlarına saldırdı. İçişleri Bakanı Moldomusa Kongatiyev'in dövüldüğüne dair çelişkili haberler vardı. 7 Nisan 2010'da Cumhurbaşkanı Bakiyev olağanüstü hal ilan etti. Polis ve özel servisler çok sayıda muhalefet liderini tutukladı. Buna karşılık protestocular, başkent Bişkek'teki iç güvenlik karargahının (eski KGB karargahı) ve bir devlet televizyon kanalının kontrolünü ele geçirdi. Kırgızistan hükûmet yetkililerinin raporları, başkentte polisle çıkan kanlı çatışmalarda en az 75 kişinin öldüğünü ve 458 kişinin hastaneye kaldırıldığını belirtti. Raporlar, polisle çıkan çatışmalarda en az 80 kişinin öldüğünü söylüyor. 8 Nisan 2010'da eski Dışişleri Bakanı Roza Otunbayeva liderliğindeki bir geçiş hükûmeti, başkent

Kırım (Ukraynaca: Крим, Krym; Rusça: Крым, Krym, Kırım Tatarcası: Къырым, Qırım), Doğu Avrupa'da, Karadeniz'in kuzey kıyısında yer alan ve Karadeniz ile Azak Denizi tarafından çevrelenen Ukrayna’da bulunan bir yarımada. Ukrayna'nın Herson Oblastı'nın güneyinde ve Rusya'nın Kuban bölgesinin batısında bulunmaktadır. Perekop Kıstağı ile Herson Oblastı'na bağlanmaktadır ve Kerç Boğazı ile Kuban'dan ayrılmaktadır.
Kırım toprakları tarihi boyunca birçok kez müdahaleye uğramıştır. İlk zamanlar Kırım'da Kimmerler, Antik Yunanistan, İskitler, Gotlar, Hunlar, Bulgarlar, Hazarlar, Bizans Yunanları, Kıpçaklar, Osmanlı Türkleri, Altın Orda Tatarları ve Moğollar hakimiyet kurmuştur. 13. yüzyılda Venedikliler ve Cenevizliler tarafından kısmen kontrol altına alındı; bunu izleyen dönemde sırasıyla 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Kırım Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Rus İmparatorluğu, II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve daha sonra 20. yüzyılın geri kalanında Sovyetler Birliği içinde Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ve Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti. Günümüzde Rusya ile birlikte Abhazya, Güney Osetya, Kırgızistan, Kuzey Kore, Küba, Nikaragua, Sudan, Suriye, Zimbabve ve Afganistan tarafından Rusya'nın bir parçası kabul edilmekteyken, kalan ülkeler Ukrayna'nın parçası olarak kabul etmektedir. Kırım günümüzde Rusya'nın fiili işgali altındadır.

Kırım, adını Altın Orda Devleti'nin Kırım eyaleti başkenti olarak orijinal haliyle Qırım (bugünkü Eski Kırım) şehrinden alır. Qırım, Kırım Tatarcası ile "tepem" anlamına gelir (qır-tepe,ım-benim). Sayı, Qırım kelimesinin etimolojik olarak diğer sürümleri de bulunmaktadır. Antik Çağda Kimmerya olarak çevrilebilecek Promontorium Cimmerium (Κιμμέριον ἄκρον) olarak da tanımlanmıştır.

430'dan sonraki yıllarda, Attila'nın amcası Aybars'ın egemenliğine giren Alanlar'ın, daha 3. yüzyılda kurulan Sudak (Soğdak) Aradav'da (sonraları Feodosya, Kaffa ve Kefe adlarını aldı) şehirlerini almasıyla Kırım Yarımadası'nın Türk tarihi ile ilgisi başlamıştır. Hun Türk İmparatorlu'ğunun yıkılışından sonra Kuban, Azak ve Don Nehri ağızlarında çeşitli Türk boyları ve bunlar arasında Bulgar Türkleri oturuyordu. 6. yüzyılın  son yarısında Avarlar ve diğer Türk boylarının akınları olmuştur. Kersones, Sudak ve Kerç bunlara karşı Bizans'ın dayanak noktaları idi. 7. yüzyılda Kırım'ın bozkırları Hazar Türkleri'nin yönetimine geçti. Bunlar Kırım'ı, Göktürkler'de olduğu gibi Tudun veya Todun unvanlı valilerle yönetiyorlardı. Kırım, daha sonra 8. yüzyılda ise Hazarlar'ın bir vilâyeti oldu. Hazarlar'ın yıkılışından sonra da Kırım, Hazarya veya Gazarya adında küçük bir devlet olarak kalmış, 10. yüzyılda Azak Denizi ile birlikte Karadeniz'e de Hazar Denizi denilmiştir. 1083'te bu küçük Türk devleti halâ yaşıyordu. Selçuklu Emîri Hüsameddin Çoban, 1221'de Kırım seferinde, bu Hazar bölgesinde Sudak çevresinde Kıpçıklar ve onların müttefiki Ruslarla savaşmıştır. Hazarlar'dan sonra Peçenekler, daha sonra da Kıpçaklar komşu bozkırları ve Kırım'ı alarak buraya yerleştiler. Kültürlerini bugün de koruyan Karaim Türkleri Hazarlar'dan gelmekte olup, daha 11. yüzyılda bunların Türkçe Tevrat örnekleri vardı.
1227'de Cengiz Han'ın ölümünden sonra kurulan Moğol Hakanlığı zamanında, Cengiz'in büyük oğlu Cuci'nin oğlu Batu Han 1227 -1256 yıllarında büyük bir ordu ile Doğu Avrupa'yı alıp Altın Orda Devleti'ni kurdu. 1241'de Batu Han İdil Nehri'nin aşağı yatağında ve kıyısında kurduğu Orda (kışla), Saray (Volga'daki Eski Saray) adını alarak kısa zamanda en önemli siyasi ve ticarî merkez oldu. Kısmen Karakurum'a bağlı olarak Batu Han'ın egemenliği 1256'da ölümüne kadar sürmüştür. Bundan sonra gelen küçük kardeşi Berke Han'ın (1256-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, ülkede İslâm inancı yayılmaya başlamıştır. Berke Han zamanında Altın Orda en parlak devrini yaşamıştır. Batu Han'ın kurduğu Saray şehrine «Taht İli» denirdi. Bu şehir Berke Han zamanında daha elverişli bir yere taşınarak Yeni Saray veya Saray Berke adını aldı. Özbek Han zamanında (1313-1340) İslâm dini, 1320'den sonra büsbütün güçlendi.
1239'da Altın Orda (Kıpçak Hanlığı) gelince, kıyılar dışında bütün Kırım yarımadası bir Türk ülkesi durumundaydı. Kuzeyde Hazarlar ve Kıpçaklar zamanında Kırım limanları, iç muhtariyetlerini korumak şartıyla yüzyıllar boyu Bizans'a bağlı kaldılar. Fakat Karadeniz ticareti Venedikliler'in, sonra 1261'de Mihail Paleologos'a yardımlarına karşılık Cenevizlilerin eline geçti. 1266'da Altın Orda hanı Mengü Timur'dan ticaret için Kefe'de yerleşme izni aldılar ve sahillerde başka koloniler kurdular. 1381'de de bir anlaşma ile buralardaki egemenliklerini Altın Orda Devleti'ne tasdik ettirdiler. İç tarafta Eski Kırım veya Salgat (Solhat), Altın Orda genel valilerinin oturduğu yer olup, Kefe'den sonra yarımadanın en önemli ticaret merkezi idi. Kefe'de ise Han adına Müslümanlar'ın işine bakan bir Bas-kak ile bir Tamgacı (gümrükçü) bulunuyordu. Kırım yarımadasının yalı boyu bölgesi tamamıyla Ceneviz kolonisi olmakla beraber, 1475'te Osmanlı egemenliğine geçinceye kadar Türk Hazarlar'ın bir anısı olarak Hazariye (veya Gazariya) adını koruyordu.
13. ve 14. yüzyıllarda Altın Orda, siyasi, ekonomik ve kültür bakımından Türk dünyasının en önemli bir ülkesi idi. Özbek Han'ın eşlerinden biri, Andronikos Paleologos'un kızı idi. Böylece Bizans'la sonra Memlûkler, Osmanlılar, Litvanya ve Lehistan devletleriyle yakın münasebet kurmuşlardı. Ayrıca Yıldırım Bayezit ve Toktamış arasında Timur tehlikesine karşı yakın dostluk vardı. Toktamış (1376-1396) onların son büyük yöneticisi olmuş, Timur tarafından Saray şehri yıkılıp halkı kılıçtan geçirilmiştir.
1357'de Altın Orda hanlarından Canibeg'in ölümünden sonra taht kavgaları, 1391 ve 1395 Timur - Toktamış savaşları sonunda Kıpçak İli güçsüz düşmüş ve 1502'de bu devlet son bulmuş, yerinde Kırım, Kazan, Sibir, Astarhan hanlıkları ve Nogay Mirzalığı doğmuştur.
Böylece, 14. yüzyıl sonlarına kadar Altın Orda idaresinde kalan Kırım'da, 1395'lerde Cengiz soyundan Cuci'nin oğlu Tokay Timur'dan gelen Baştimur sikkelere kendi adını da koydurmuştu. Onun oğulları Kırım'da ayrı bir hanlık kurmayı başarmışlardır. Fakat Don - Dinyeper arasında uzanan Kırım Hanlığı'nın gerçek kurucusu Hacı Giray'ın kendi adını taşıyan en eski tarihli sikkesi 1442 yılından kalmadır. 1454'ten itibaren Bahçesaray bunların merkezi idi. 1466'da Hacı Giray ölünce oğulları taht kavgası ve karışıklık çıkardılar. Fatih Sultan Mehmet 1475'te Gedik Ahmet Paşa'yı kuvvetli bir donanma ile gönderip Kefe'yi ve Kırım sahillerindeki Cenevizliler'e ait bütün limanlar ele geçirildi. Cenevizliler tarafından tutsak edilen Mengli Giray kurtarılıp hanlığa getirilerek Osmanlı sultanına bağlı olmayı kabul etti. Mengli Giray ile yerleşen Kırım Hanlığı ilk defa 1484'te Sultan II. Bayezit'in Akkirman seferine katılarak işbirliği yapmıştır. Yavuz Sultan Selim'e kızını vermiş olan Mengli Giray, ona ordusal destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. Bundan sonra hanlar sultanın özel buyrukları ile onaylandı. Fakat Rusya kuvvetlenince, 300 yıl boyunca kendi hanları idaresinde ve Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Kırım Hanlığı'na göz dikmiş, 1736'da Kırım yarımadasına girerek Bahçe Saray'da iki bin evi ve Han Sarayı'nı yakmış, Selim Giray'ın kurduğu zengin kitaplık da mahvolmuş, Kalgay'lar'ın merkezi Akmescit de yakılmıştır. Bundan sonra Şahin Giray ihanetle Rusya'ya kaçıp onlara sığındığından 1774'te Kaynarca Antlaşması ile Rusya Kırım'ın bağımsızlığını ve tarafsızlığını Osmanlı Devleti'ne kabul ettirdikten sonra 1783'te de Kırım'ı ilhak etmiştir. 1917'de Kırım Türkleri bağımsızlıklarını ilân edip devlet kurdularsa da 1920 sonlarında devrim güçleri gelince durum değişmiş, ilk dünya savaşından sonra 19 Ekim 1921'de özerk Sovyet cumhuriyetleri arasına katılmıştır. II. Dünya Savaşında bazı Kırımlıların Alman kuvvetlerine katıldığı ileri sürülerek Nazilere yardım eden Kırım'lılar önce Sibirya'ya, sonra Orta Asya steplerine sürgün edilmiştir.

Kırım Karadeniz'in kuzeyinde Azak Denizi'nin güneyinde bir yarımadadır. Kerç yarımadası ile doğuya doğru uzanır. Kuzeye doğru çorak bozkırlar hafif engebeler ile 1000-1500 metreye doğru yükselir. Dikenli fundalıkları, koyun, keçi üretimiyle Akdeniz'i andırır. Güney yamaçları sert eğimlerle, kayalık körfezlere iner. Kuzey rüzgarlarına kapalı olan bu alanda Akdeniz iklimi egemendir. Ortalama sıcaklık Yalta'da 13C° dir ve yılın 70 günü yağmurludur; fakat kışları oldukça serttir. Yağışlar kış ve sonbahar mevsiminde olur. Eskiden Ukrayna topraklarına Perekop yarımadası ile bağlanmakta olup yapılan kanalla Ukrayna ile fiziki bir bağlantısı kalmamıştır.

Kırım ekonomisi tarım, balıkçılık, madencilik ve turizm ağırlıklıdır. Yalta ve Massandra bölgelerinde şarap üretimi yapılmaktadır.

Kırım'ın 2005 nüfus sayımı sonuçlarına göre nüfusu 1.994.300 idi. 1989-2001 yılları arasında Kırım'ın nüfusu 396.795 (1989 yılı nüfusunun %16,33'ü) azalmıştır. Kırım Tatarları gibi grupların geri dönüşlerine karşın 2001-2005 arasında daha 239.400 (2001 yılı nüfusunun %2'si) azalmıştır.
2001 Ukrayna nüfus sayımına göre, Kırım'ın nüfusu 2.033.700 idi.

Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu Rus olmakla birlikte, ülkede Ukraynalılar ve Kırım Tatarları oldukça büyük nüfusa sahiptir.
Ruslar: %58,32; Ukraynalılar: %24,32; Kırım Tatarları: %12,1; Beyaz Ruslar: %1,44; diğer Tatarlar: %0,54; Ermeniler: %0,43; ve Yahudiler: %0,22.
Diğer azınlık grupları: Polonyalılar, Moldovalılar, Azeriler, Özbekler, Koreliler, Yunanlar ve Karadeniz Almanları, Çuvaşlar, Romanlar, Bulgarlar ve Gürcüler'dir.
Kırım'daki nüfus sayımlarının etnik dağılım detaylı listesi aşağıdadır.

Ukrayna'ya bağlı olduğu dönemde devletin resmi dili Ukrayna dili idi; Sayı devlet işlemleri sıklıkla Rusça ile yürütülmekteydi. Eğitim ve devlet işlerindeki Ukraynacalaştırma girişimi fazla başarılı olamamıştır. 
Geniş ölçüde konuşulan diğer dil de Kırım Tatarcası'dır. 2001 Nüfus sayımına göre, Kırım sakinlerinin ana dilleri: %77 Rusça, %11,4 Kırım Tatarcası ve %10,1 Ukraynaca id

Kırım Tatarları ya da Kırımlılar (Kırım Tatarcası: qırımtatarlar, qırımlılar), anayurtları Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım yarımadası olan Türkî halktır. 1783'te Kırım Hanlığı'nın Rusya tarafından ilhak edilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti'ne zorunlu göçe tabi tutulmuşlar ve kendi vatanlarında azınlığa düşmüşlerdir. SSCB döneminde Stalin'in emriyle 18 Mayıs 1944'te sürgüne uğrayarak nüfuslarının yarısını yitirmişlerdir. SSCB'nin yıkılmasıyla sürüldükleri topraklardan Kırım'a geri dönmeye başlayan halk, Ukrayna'nın ana Müslüman unsurunu oluşturur.
Günümüzde Kırım Tatarlarının sürgünden dönen kısmı Kırım'da, sürgünden dönemeyenlerin çoğu Özbekistan'da, Rusya İmparatorluğu'nun Osmanlı İmparatorluğu'na zorunlu göçe tabii tuttuğu kısmı ise Dobruca (günümüzde Romanya ve Bulgaristan'da kalmaktadır) ve Türkiye'de yaşarlar.

Kırım Tatarları Kırım'da bir halk olarak ortaya çıkmış olup farklı tarihsel dönemlerde Kırım'da yaşayan çeşitli halkların torunlarıdır. Çeşitli zamanlarda Kırım'da yaşayan ve Kırım Tatar halkının oluşumunda yer alan ana etnik gruplar: İskitler, Sarmatlar, Alanlar, Yunanlar, Gotlar, Ön Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Çerkesler gibi halklardır. Bu farklı etnik konglomeranın tek bir Kırım Tatar halkına birleştirilmesi yüzyıllar boyunca gerçekleşti. Bu birleşme sürecindeki bağlantı unsurları, bölgenin, Türk dilinin ve İslam dininin ortaklığıydı.
Kırım, konumu gereği tarih boyunca birçok göçebe ve yerleşik halka ev sahipliği yapmış bir yarımadadır. Kırım'ın kıyı kesimleri çoğunlukla denizcilikle ve ticaretle uğraşan halklarca yurt edilirken, Kırım'ın iç kesimleri ve kuzeyinde yer alan düzlükler göçebe halkların yurt tuttuğu bölgelerdir. Bu nedenle Kırım kıyılarına, Kerç boğazına ve Azak kıyılarına başta Antik Yunan kolonileri yerleşmiş, daha sonra onların yerini Bizans ve Ceneviz kolonileri almıştır. Kırım'ın iç kesimleri ve Karadeniz kuzeyinde yer alan düzlüklerde ise İskitler, Kimmerler, Hunlar, Alanlar, Hazarlar, Göktürkler ve Kıpçaklar gibi göçebe bozkır halkları yerleşmiştir. Moğol İmparatorluğu'nun orduları bu bölgeye geldiklerinde karşılarında Kıpçakları buldular. Deşt-i Kıpçak, Moğol hakimiyetine girdikten sonra bölgedeki tüm halklar da bu devlete tabii oldular . Ancak Moğol ordusunun yalnızca komuta kademesi Moğol olup, geri kalanı Türklerden oluşmaktaydı. Az sayıda Moğol askeri ve boyları da bu çoğunlukta Türkleşmişlerdir. Cengiz Han'ın ölümünden sonra Cuci'nin oğlu Batu Han'a düşen Deşt-i Kıpçak, Kafkasya, Rus prenslikleri, İdil boyu, Hazar'ın kuzey kıyıları ve batıda kalan tüm topraklar Altın Orda Devleti adı ile anılmıştır. Bu devletin ardılları olan Kırım Hanlığı, Kazan Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Sibir Hanlığı ve Şeybânî Hanlığı genel olarak Kıpçak kökenli Türklerden oluşmuşlardır. Bu ardıllardan Karadeniz'in kuzeyinde hükmeden Kırım Hanlığı'nın halkına Kırım Tatarları denmiştir.
Kırım Tatar halkının oluşumunda önemli bir rol, Tarih yazımında Kumanlar olarak bilinen Batı Kıpçaklarına aittir. Eski zamanlardan beri Kırım'da yaşayan diğer tüm halkları içeren konsolide etnik grup oldular. XI-XII yüzyıldan Kıpçaklar Volga, Azak ve Karadeniz bozkırlarını yerleşmeye başladı (o zamandan 18. yüzyıla kadar Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) olarak adlandırıldı). 11. yüzyılın ikinci yarısından bu yana aktif olarak Kırım'a taşınmaya başladılar. Cuman'ların önemli bir kısmı Kırım dağlarında saklandı, Birleşik Kuman-Rus birliklerinin Moğollardan yenilgisinden ve daha sonra Kuzey Karadeniz bölgesindeki Cumanian proto-devlet oluşumlarının yenilgisinden sonra kaçtı.

XV yüzyılın sonunda, bağımsız bir Kırım Tatar etnik grubunun oluşumuna yol açan ana Önkoşullar yaratıldı: Kırım Hanlığı'nın siyasi egemenliği Kırım'da kuruldu, Türk dilleri (Hanlık topraklarında Cuman-Kıpçak) baskın hale geldi ve İslam, yarımada boyunca devlet dininin statüsünü kazandı. Kırım, İslam dini ve Türk dilinin Kuman nüfusunun "Tatarları" adını alan bir üstünlükle, yarımadanın çok etnikli konglomerasını pekiştirme süreci başladı ve bu da Kırım Tatar halkının ortaya çıkmasına neden oldu.

13. yüzyılın başında, nüfusun çoğunluğu Türk halkından oluşan Kırım, Kumanlar, Altın Orda'nın bir parçası oldu. Kırım Tatarları çoğunlukla 14. yüzyılda İslam'ı kabul ettiler ve daha sonra Kırım Doğu Avrupa'daki İslam medeniyetinin merkezlerinden biri haline geldi. Aynı yüzyılda, Altın Orda'nın Kırım Ulusunda ayrılıkçılığa yönelik eğilimler ortaya çıktı. Kırım'ın Altın Orda'dan fiili bağımsızlığı, Altın Orda Toktamış'ın güçlü Hanının kızı ve Nogay Ordası kurucusu Edige Han'ın eşi olan Prenses (Khanum) Canike'nin başlangıcından bu yana sayılabilir. Saltanatı sırasında, 1437'de ölümüne kadar Kırım tahtı mücadelesinde Hacı Giray'ı güçlü bir şekilde destekledi. Canike'nin ölümünden sonra Kırım'daki Hacı Giray'ın durumu zayıfladı ve Kırım'dan Litvanya'ya gitmek zorunda kaldı
Kırım'ın Türkçe konuşan nüfusu çoğunlukla 14. yüzyılda İslam'ı kabul etmişti, Altın Orda Özbeg Han'ın dönüşümünün ardından.[1736 yılında Kırım ilk Rus işgali zamanında 51], Han arşivleri ve kütüphaneler İslam dünyasında ünlü olmuş ve Han Krym altında-Girei Aqmescit şehri Kezlev Limanı Rotterdam ve Bakhchysarai ile karşılaştırıldığında kanalizasyonu bulunan Molière dururken Avrupa'nın en temiz ve en yeşil şehir olarak nitelendirildi. Şehre Fransız kanalizasyonu uygulandı ve tiyatro ile donatılmış oldu.

Kırım tatarları üç alt etnik gruba ayrılırlar:
Tatlar: Dağ yahudileri olarak bilinen Tat halkı ile bağlantıları yoktur. Ortayolaq lehçesi konuşurlar ve yaklaşık %55 ile en büyük alt etnik gruptur.
Yalıboyu (Yalıboylu) Tatarları: Kıyılarda yaşayan ve Türkiye Türkçesine en yakın lehçeyi konuşan Yalıboylu Tatarları yaklaşık %30 oranındadırlar.
Nogaylar: Kuzey bölgelerde yaşayan, yaklaşık %15 oranındaki Nogaylar, Çöl lehçesini konuşurlar.
Tehcir ve soykırım, üç alt etnik grubun birleşmesinin dramatik bir şekilde hızlanmasına katkıda bulunmuştur.

Türkiye'de Osmanlı dönemindeki yoğun zorunlu göç nedeniyle çok sayıda Kırım Tatarı olduğu bilinmekle birlikte, nüfus sayımlarında köken sorulmadığından kesin sayıları bilinmemektedir. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu arşivleri baz alınarak yapılan hesaplamalara göre yaklaşık 1.200.000 kişi Kırım Hanlığı'ndan Osmanlı topraklarına göç etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin nüfus artış oranlarına düşünüldüğünde 5.000.000 Türk vatandaşının Kırım kökenli olması olasıdır.
O dönem Osmanlı İmparatorluğu toprağı olan, günümüzde ise Romanya ve Bulgaristan arasında paylaşılan Dobruca bölgesinde de toplamda 50.000 civarı Kırım Tatarı'nın kaldığı düşünülmektedir. Burada yaşayan Kırım Tatarlarının önemli bir kısmı Türkiye'ye ve az bir kısmı da Kanada'ya göç etmişlerdir.

SSCB'nin çöküşünden sonra Ukrayna'da kalan Kırım Özerk Cumhuriyeti'nde ise, sürgündeki Kırım Tatarlarının Kırım'a geri dönmelerine görünüşte müsaade verilmesine rağmen Kırım'daki Rus yetkililerce ve Moskova etkisindeki Kiev hükûmetince sürekli zorluklar çıkarılmış ve geri dönüş yavaşlatılmaya çalışılmıştır. 1990 sonrası on binlerce Kırım Tatarı kendi imkanlarıyla Kırım'a döndükten sonra 2000'li yıllarda geri dönüş hızı binlerle ifade edilmeye başlanmıştır. Sürgünden Kırım'a geri dönen Kırım Tatarlarının sayısı 2014 Rus işgali öncesinde 350.000 kişi olduğu tahmin edilmekle birlikte Rus işgalinin getirdiği olumsuz koşullar, baskı ve insan hakları ihlalleri nedeniyle yaklaşık 20.000 Kırım Tatarı Ukrayna anakarasına zorunlu göçmek durumunda kalmıştır. Yan taraftaki demografik haritalarda da görüleceği üzere, 1939 yılına atıf yapan haritada Kırım Tatarları 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü öncesinde kıyı kesimlerinde çoğunluktaydılar, iç kesimde yaşayan Kırım Tatarları ise Çarlık döneminde Osmanlı topraklarına zorunlu göçmek durumunda kalmışlardı. 2001 yılına atıf yapan haritada ise Kırım Tatarları iç kesimlere yerleşmek zorunda kaldılar. Birçok insan vatandaşlık almaktan ve haklarını kullanmaktan yoksun kaldı, Kırım'da bıraktıkları hiçbir mülkü geri alamadılar ve geldikleri ilk yıllarda turistik Kırım kıyılarında yaşamaları yasaktı.
Kırım'ın Rusya tarafından işgal edilmesi sonrası Kırım'da 300.000 ila 350.000 kişi olduğu tahmin edilirken, Kırım'dan Ukrayna'ya sığınan Kırım Tatarlarının sayısının 20.000 kişi olduğu düşünülmektedir. Bu sığınmacıların önemli bir kısmı Lviv ve Kiev'de yaşamaya çalışmaktadır. Ukrayna anakarasında ise 1990 yılı öncesinde sürgünden dönüp Kırım'a girmesi engellenen ve bu nedenle Herson'a yerleşen 10.000 ila 15.000 kişi bulunmaktadır. Ayrıca Kırım'ın Kerç boğazının karşı kıyısı olan Krasnodar'da da yine 1990 öncesi gelip Kırım'a girmesi engellendiği için oraya yerleşen 10.000 kişi kadar Kırım Tatarının olduğu tahmin edilmektedir.
Kırım Tatar Sürgünü ile çoğunlukla Özbekistan'da olmak üzere eski Sovyet coğrafyasında önemli miktarda Kırım Tatarı yaşamaktadır. Özbekistan'da kalanların sayısının 150.000 ila 200.000 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Eski Sovyet coğrafyasında yaşayanlar ise dağınık hallerde binlerle ifade edilmektedirler.
Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda ve Kanada'da yaşayan Kırım Tatar diasporaları da çoğunlukla Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasındandırlar.

Yurtlar veya göçebe çadırları, geleneksel olarak Kırım Tatarlarının kültürel tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Farklı yurt türleri vardır; bazıları büyük ve açılıp kapanabilen, "terme" olarak adlandırılırken diğerleri küçük ve katlanmayan (otav) olarak adlandırılır.
Nevruz bayramında Kırım Tatarları genellikle yumurta, tavuk çorbası, kabaklı etli börek (kobete), helva ve tatlı kurabiyeler pişirirler. Çocuklar maskeler takar ve komşularının pencerelerinin altında özel şarkılar söylerler ve karşılığında şekerler alırlar.
Göçebe bozkır Kırım Tatarlarının şarkıları (makamları) diyatonik, melodik sadelik ve kısalık ile karakterize edilir. Dağlık ve güney sahil Kırım Tatarlarının şarkıları Türkü olarak adlandırılır ve zengin süslemeli melodiler ve ezgilerle söylenir. Ev halkı lirizmi de yaygındır. Kırım tatillerinde ve düğünlerinde zaman zaman genç erkekler ve kadınlar arasında şarkı yarışmaları düzenlenilir. Ri

Kızlar Manastırı veya Panagia Theoskepastos Manastırı (Yunanca: Παναγία Θεοσκέπαστος, "Tanrının koruduğı Panagia"), Trabzon'un Ortahisar ilçesinde bulunan, Trabzon İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş eski bir kadın manastırıdır.

Manastır, III. Aleksios (1349-1390) döneminde inşa edilmiştir. Birkaç kez büyük onarımlardan geçtikten sonra 19. yüzyılda bugünkü şeklini almıştır.
Yapının aslına uygun restorasyonu 2014 yılının Mart ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı başlatılmıştır. 2 milyon TL'ye mal olan restorasyon, 2018 yılında tamamlanmıştır.

Trabzon şehrine bakan Boztepe dağının eteklerinde konumlanmıştır. İki teras üzerine inşa edilen manastır kompleksi, koruyucu yüksek bir duvarla çevrilidir. Manastır başlangıçta güney tarafındaki kaya kilisesi, girişindeki şapel ve birkaç odadan oluşmaktaydı. Kaya kilisesinin içinde III.Aleksios, eşi Theodora ve annesi İrene'den bahseden yazıt ve portreler bulunmaktadır.

Sümela Manastırı
Vazelon Manastırı
Kuştul Manastırı

Lahor (/ləˈhɔːr/ lə-HOR; Urduca: لاہور; Pencapça: لہور), Pakistan'ın Pencap eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. Karaçi'den sonra Pakistan'ın en büyük ikinci, 13 milyonu aşan nüfusuyla da dünyanın en büyük 26. şehridir. Pencap'ın kuzeydoğu bölgesinde, Ravi Nehri boyunca yer almaktadır. Lahor, Pakistan'ın başlıca sanayi ve ekonomi merkezlerinden biridir. Geniş Pencap bölgesinin tarihi başkenti ve kültür merkezi olmakla birlikte Pakistan'ın sosyal açıdan en liberal, ilerici ve kozmopolit şehirlerinden biridir.
Lahor'un kökeni antik çağlara kadar uzanmaktadır. Şehir, 10. yüzyılın sonlarında öne çıkmasına rağmen yaklaşık iki bin yıldır yerleşim görmektedir. Lahor, Orta Çağ döneminde Hindu Şahlar, Gazneliler ve Delhi Sultanlığı da dahil olmak üzere birçok imparatorluğa başkentlik yaptı. İhtişamının doruğuna 16. yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başları arasında Babür İmparatorluğu döneminde ulaştı ve uzun yıllar başkent olarak hizmet verdi. Bu dönemde Orta çağ dünyasının en büyük şehirlerinden biriydi. Şehir, 1739 yılında Afşar hükümdarı Nadir Şah'ın güçleri tarafından ele geçirildi. Babür otoritesi yeniden tesis edilse de, 1748 ve 1798 yılları arasında Afganlar ve Sihler arasında çekişme yaşanırken bir çöküş dönemine girdi. Lahor sonunda 19. yüzyılın başlarında Sih İmparatorluğu'nun başkenti oldu ve kaybettiği ihtişamının bir kısmını geri kazandı. Lahor, 1849'da İngiliz Raj'ına bağlandı ve İngiliz Pencap'ının başkenti oldu. Lahor hem Hindistan'ın hem de Pakistan'ın bağımsızlık hareketlerinin merkezinde yer aldı; şehir hem Hindistan Bağımsızlık Bildirgesi'nin hem de Pakistan'ın kurulmasını talep eden kararın alındığı yer oldu. Pakistan'ın bağımsızlığından önceki Bölünme döneminde en kötü ayaklanmalardan bazılarına sahne oldu. Pakistan Hareketi'nin başarıya ulaşması ve ardından 1947'de İngiliz Hindistan'ının bölünmesinin ardından Lahor, Pakistan'ın Pencap eyaletinin başkenti ilan edildi.
Lahor, Pakistan üzerinde güçlü bir kültürel etkiye sahiptir. UNESCO Edebiyat Şehri ve Pakistan'ın yayıncılık endüstrisinin önemli bir merkezi olan Lahor, Pakistan'ın edebiyat sahnesinin önde gelen merkezi olmaya devam etmektedir. Şehir aynı zamanda Pakistan'ın önde gelen üniversitelerinden bazılarının bulunduğu önemli bir eğitim merkezidir. Lahor uzun yıllar boyunca Pakistan'ın film endüstrisi Lollywood'a ev sahipliği yaptı, ancak son yıllarda film çekimlerinin çoğu Karaçi'ye kaydı. Lahor, Kavvali müziğinin önemli bir merkezidir. Şehir aynı zamanda Pakistan'ın turizm endüstrisinin büyük bir kısmına ev sahipliği yapmakta olup, Surlarla Çevrili Şehir, ünlü Badşahi ve Vezir Han camilerinin yanı sıra çeşitli Sih ve Sufi türbeleri gibi önemli cazibe merkezlerine sahiptir. Lahor ayrıca her ikisi de UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Lahor Kalesi ve Şalemar Bahçeleri'ne de ev sahipliği yapmaktadır.

Lahor'un adının kökeni belirsizdir. Şehrin adı erken dönem Müslüman tarihçiler tarafından Luhawar, Lūhār ve Rahwar olarak çeşitli şekillerde kayıtlara geçti. İranlı hezârfen ve coğrafyacı Ebu Rayhan Al-Biruni, 11. yüzyılda yazdığı Kanun adlı eserinde şehirden Luhāwar olarak bahsederken, Delhi Sultanlığı döneminde yaşamış olan şair Amir Khusrau şehrin adını Lāhanūr olarak kaydetti. Yâkût el-Hamevî, şehrin adını Lawhûr olarak kaydederken, Lahâwar olarak meşhur olduğunu da belirtti. Fars tarihçi Firişta, eserinde şehirden Alahwar olarak bahseder; el-Ahwar da başka bir varyasyonudur.
Bir teoriye göre Lahor'un adı Ravāwar kelimesinin bozulmuş halidir, zira Sanskritçeden türeyen dillerde R'den L'ye geçişler yaygındır. Ravāwar, muhtemelen Vedalar'da Iravati Nehri olarak bilinen Ravi Nehri'nden türetilmiş bir isim olan Iravatyāwar isminin basitleştirilmiş telaffuzudur. Bir başka teori ise şehrin adının "demirci" anlamına gelen Lohar kelimesinden türemiş olabileceğini öne sürmektedir.

Lahor'un erken tarihine dair kesin bir kayıt bulunmamaktadır ve belirsiz tarihi geçmişi, kuruluşu ve tarihi hakkında çeşitli teorilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Hindu efsanesi, Güneş hanedanının kurucusu Keneksen'in şehirden göç ettiğini belirtmektedir.
Büyük İskender'in tarihçileri, MÖ 326'daki istilası sırasında Lahor'un bulunduğu yere yakın herhangi bir şehirden bahsetmezler, bu da şehrin o zamana kadar kurulmadığını veya kayda değer olmadığını düşündürmektedir. Batlamyus, Coğrafya adlı eserinde Çenab ve Ravi nehirlerinin yakınında bulunan Labokla adlı bir şehirden bahseder. Bu şehrin, antik Lahor'a ya da şehrin terk edilmiş bir öncülüne atıfta bulunulduğu düşünülmektedir. Çinli seyyah Xuan Zang, MS 630 yılında Hindistan gezisi sırasında bölgeyi ziyaret ettiğinde Lahor olabilecek büyük ve müreffeh isimsiz bir şehrin canlı bir tasvirini yaptı. Xuan Zang, o zamanlar Taank egemenliği altında olan şehri büyük bir Brahmin şehri olarak tanımlandı.
Lahor'dan ismen bahseden ilk belge, MS 982'de yazılan Hudûd el-âlem'dir ("Dünyanın Bölgeleri") ve burada Lahor'dan "etkileyici tapınakları, büyük pazarları ve büyük meyve bahçeleri" olan bir şehir olarak bahsedilmektedir. Önceleri bir kasaba olan Lahor, ilk olarak 11. yüzyılda Sufi aziz Ali el-Hacvery döneminde önemli bir şehir olarak ortaya çıktı. Lahor'un 11. yüzyılda Gazneli Sultan Mahmud tarafından ele geçirilmesinden öncesine ait çok az referans vardır. Bu süre zarfında Lahor, başkentini Waihind'den buraya taşıyan Üdi Shahi imparatorluğundan Raja Anandapala yönetiminde Pencap'ın başkenti olarak hizmet vermiş gibi görünmektedir.

Sultan Mahmud, 1020 ve 1027 yılları arasında Lahor'u fethederek Gazne İmparatorluğu'nun bir parçası haline getirdi. Malik Ayaz'ı 1021 yılında vali olarak atadı. 1034 yılında şehir, Multan'ın asi valisi Nialtigin tarafından ele geçirildi. Ancak onun kuvvetleri 1036 yılında Malik Ayaz tarafından püskürtüldü.
Sultan İbrahim'in desteğiyle Melik Ayaz, Gazneli istilasından sonra harap olan şehri yeniden inşa etti ve yeniden nüfuslandırdı. Ayrıca şehrin surlarını inşa etti ve 1037-1040 yıllarında daha önceki bir kalenin kalıntıları üzerine kagir bir kale inşa edildi. Hindu prenslerden oluşan bir konfederasyon, Ayaz'ın yönetimi sırasında 1043-44 yıllarında Lahor'u başarısızlıkla kuşattı. Şehir, şiirleriyle ünlü bir kültür ve akademi merkezi haline geldi.
Lahor, 1152 yılında Hüsrev Şah döneminde resmî olarak Gazne İmparatorluğu'nun doğu başkenti haline getirildi. Gazne'nin 1163'te düşmesinden sonra tek başkent haline geldi. Onların himayesi altında, Gazne İmparatorluğu'nun diğer şehirlerinden şairler ve âlimler Lahor'da toplandı. Orta Çağ Gazneliler döneminde Lahor şehrinin tamamı muhtemelen modern Şah Alami Çarşısı'nın batısında ve Bhatti Kapısı'nın kuzeyinde yer alıyordu.

1186'daki Lahor Kuşatması'nın ardından, Gurlu hükümdar Muhammed şehri ele geçirdi ve son Gazneli hükümdar Khusrau Malik'i hapsetti, böylece Lahor üzerindeki Gazneli egemenliği sona erdi. Lahor, 1206 yılında Gûrlu Muhammed'in öldürülmesinin ardından Delhi Sultanlığı'na bağlı Memlük hanedanının önemli bir kuruluşu haline geldi. Memlük sultanı Kutbiddin Aybek döneminde Lahor, Orta Çağ İslam dünyasından şair ve bilginleri kendine çekti. Bu dönemde Lahor'da Farsça yazan şairlerin sayısı diğer tüm şehirlerden daha fazlaydı. Aybek'in ölümünün ardından Lahor önce Multan Valisi Nasir ad-Din Qabacha'nın kontrolü altına girdi ve ardından 1217'de Delhi'deki Şemseddin İltutmuş tarafından kısa süreliğine ele geçirildi.
Harezmşah sultanı Celâleddin Harezmşah, 1223 yılında yerel Hokharlarla ittifak kurarak Cengiz Han'ın ülkesini işgalinden kaçtıktan sonra Lahor'u ele geçirdi. Mangburni daha sonra İltutmuş'un ordusunun 1228'de Lahor'u yeniden ele geçirmesinin ardından Lahor'dan Uç Şerif şehrine kaçtı. Moğol istilası tehdidi ve Lahor'daki siyasi istikrarsızlık, gelecekteki sultanların Delhi'yi saltanat için daha güvenli bir başkent olarak görmelerine neden oldu; her ne kadar Delhi bir ileri üs olarak görülse de, Lahor yaygın olarak kuzeydoğu Pencap'taki İslam kültürünün merkezi olarak kabul ediliyordu.
Lahor, İltutmuş'un Delhi'deki torunlarının yönetiminde giderek daha zayıf bir merkezi yönetim altına girdi ve şehirdeki valilerin büyük bir özerklikle hareket ettiği bir noktaya geldi. Kabir Han Ayaz'ın yönetimi altında Lahor, Delhi Sultanlığı'ndan neredeyse bağımsızdı. Lahor, 1241 yılında Moğol ordusu tarafından yağmalandı ve harap edildi. Lahor valisi Malik İhtiyaruddin Karakaş Moğollardan kaçarken, Moğollar şehri birkaç yıl boyunca Moğol şefi Tuğrul'un yönetimi altında tuttu.
1266 yılında Sultan Balaban, Lahor'u yeniden fethetti, ancak 1287 yılında Moğol hükümdarı Temür Han yönetimindeki Moğollar, kuzey Pencap'ı tekrar ele geçirdi. Moğol istilaları nedeniyle Lahor bölgesi sınırda bir şehir haline geldi ve bölgenin idari merkezi güneye Dipalpur'a kaydırıldı. Moğollar 1298'de kuzey Pencap'ı tekrar işgal etti, ancak ilerleyişleri Delhi Sultanı Alaeddin Halaci'nin kardeşi Uluğ Han tarafından durduruldu. Moğollar, 1305 yılında Lahor'a tekrar saldırdı.

Lahor, 1320-1325 yılları arasında Tuğluk hanedanından Gıyâseddin Tuğluk döneminde kısa bir süre yeniden gelişti, ancak şehir 1329'da Orta Asya Çağatay Hanlığı'ndan Tarmaşirin ve ardından Moğol şefi Hülechü tarafından tekrar yağmalandı. Hokharlar 1342'de Lahor'u ele geçirdi, ancak şehir Gazi Malik'in oğlu Muhammed bin Tuğluk tarafından geri alındı. Zayıflayan şehir daha sonra bilinmezliğe gömüldü ve 1394 yılında Hokhar şefi Shaikha tarafından bir kez daha ele geçirildi.

Lahor Mühendislik ve Teknoloji Üniversitesi

Lahore - Vikigezgin (en) 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi "Lahore" websitesi (İngilizce)
"Open Directory" Lahor (İngilizce)
Lahor Gorulecek yerler (İngilizce)
Lahor Haritasi Urdu 24 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lahor tarihi ve diger enformasyon 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lahor Allama Ikbal Enternasnol Havaalani (İngilizce)
Lahor Yuksek Mahkemesi5 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lahor Ticarret ve Sanayi Odasi 2 Aralık 2020 tarihinde

Laz böreği (Doğu Lazcası: Paponi); yufka, tereyağı, muhallebi ve şerbet ile yapılan bir tatlı çeşididir. Türkiye'de Doğu Karadeniz bölgesinde ve özellikle Lazların yaşadığı Artvin, Rize ve Trabzon illerinde yapılır. Yunanistan'da ise "sütlü börek" anlamına gelen galaktobureko (Yunanca: γαλακτομπούρεκο) adıyla, yufka yerine irmik lapası kullanılarak yapılır. Günümüzde yufka yerine milföy, muhallebi yerine krema kullanılarak yapılanları da mevcuttur. Krema ya da muhallebi; limon, portakal veya gül suyu ile tatlandırılabilir.
Türkiye'de birçok restoranda Laz böreğini yemek mümkündür. "Hopa Laz Böreği" adıyla Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenen tatlı, 2019 yılında coğrafi işaret belgesi almıştır.

Artvin Hopa Laz Böreği dinlendirilen hamurun ince yufkalar halinde açıldıktan sonra; hazırlanan kendine has muhallebinin yufkaların ortasına konularak pişirilmesi ile elde edilen üründür. Hopa Laz Böreği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Selanikli Türklerin mutfağındaki tatlılardan biridir. Hamuru un, yumurta, tuz, su, yağ ve sirke ile hazırlanır. İçi için ise yumurta, süt ve şeker çırpılarak hazırlanır. İki yufka arasına iç malzemesi dökülür ve birlikte tatlı fırında pişirilir. Tatlının üzerine şerbet dökülür.

Lazca (Lazca: ლაზური ნენა, romanize: lazuri nena, Megrelce: ლაზური ნინა, romanize: lazuri nina) Türkiye'nin Doğu Karadeniz kıyı şeridinde Rize ilinin Pazar ilçesinde bulunan Melyat Deresi'nden başlayarak Gürcistan'ın Türkiye ile paylaştığı Sarp köyüne uzanan bölgede yaşayan Laz halkı tarafından konuşulan eski Kolhi dilinin devamı olduğu düşünülen bir Güney Kafkas dilidir.
Lazca yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Lazca, Türkiye'deki ve Gürcistan'daki Lazların sadece küçük bir kesmince konuşulmaktadır. Lazlarda anadili olarak Lazcanın yerini Türkiye'de Türkçenin, Gürcistan'da Gürcücenin almasından dolayı dil, Türkiye'de ve Gürcistan'da yok olma sürecine girmiştir ve UNESCO, Türkiye'de ve Gürcistan'da Laz dilini Dünya yıllık "Atlas of the World's Languages in Danger" (Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası)na eklemiştir ve burada Türkiye'de ve Gürcistan'da Laz dilini "definitely endangered language" (kesinlikle tehlikede bir dil) olarak tanımlamıştır. Aynı durum başka ülkelerde yaşayan Lazlar için de söz konusudur.

Lazca, Laz halkının yerli olarak yaşadığı Ardeşen, Pazar, Fındıklı, Arhavi, Hopa, Kemalpaşa, Borçka ve İkizdere (birkaç köy) ilçelerinin yanı sıra 93 Harbi'nden sonra göç edilen Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerindeki Akçakoca, Bursa, Düzce, Gemlik, Gölcük, Hendek, İzmit, Karamürsel, Maşukiye, Samsun, Sapanca, Yalova, Akyazı kentlerine bağlı bazı köylerde konuşulmaktadır.
Bunun yanı sıra Gürcistan'ın Batum kentinin beş köyünde ve şehir merkezinde, Osmanlı ve Sovyetler Birliği'nin sürgün politikaları neticesinde Lazların sürüldükleri; Kazakistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde Lazlar tarafından konuşulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Aynı zamanda, Laz diasporasının yaşadığı Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya, İsviçre, İsveç gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan Lazlar tarafından da konuşulmaktadır.
1975 yılında köy nüfusları baz alınarak Doğu Karadeniz'de Lazca konuşanların sayısının yaklaşık 90.000, Marmara bölgesinin Laz çoğunluklu köylerinde Lazca konuşanların sayısının ise yaklaşık 25.000 kişi olduğu hesaplanmıştı. Peter Alford Andrews, 1992 yılında Doğu Karadeniz'de yaptığı ve ilçe yerlilerinin dahil edildiği araştırmada Lazca konuşan nüfusun Arhavi'de %100, Ardeşen ve Fındıklı'da %80, Pazar ve Hopa'da %50, Çamlıhemşin'de %45 ve Borçka'da %5 oranında olduğunu yazmıştı.

Lazca dilbilimsel olarak Güney Kafkas dil ailesinin Karto-Zan dilleri grubunun Zan dilleri koluna bağlı bir dildir. Güney Kafkas dil ailesi Gürcüce, Lazca, Megrelce ve Svanca'dan oluşmakta olup Gürcüce ve lehçeleri, Megrelce ve Lazca bu aile içinde Karto-Zan grubunu oluşturmaktadır. Lazca bu grup içinde Megrelce ile birlikte Zan dilleri kolunu oluşturmaktadır. Tüm bu diller Proto-Güney Kafkasya diliden türemiş Kafkas dilleridir.
Lazca, birlikte Karto-Zan grubunu oluşturduğu Megrelce ile kısmi karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir. Lazca ve Megrelce son 500 yıl içinde bölgeye Türk akınları sonucunda kuzeyde Megreller (Megrelce) ve güneyde Lazlar (Lazca) kalacak şekilde ikiye ayrılıp farklılaşmıştır.
Tüm Kafkas dilleri gibi Lazca bol miktarda ünsüz sese (İngilizce: consonant) sahip olup diğer Güney Kafkas dillerinde bulunmayan /f/, /y/ ve /h/ gibi ünsüzleri ve Hopa ve Borçka (Çxala) lehçesinde kullanılan küçükdilsil ünsüz /q/ sesini de barındırdığından ait olduğu dil ailesinin ünsüz sayısı bakımından en zengin dilidir. Lazca, özellikle büyük kentlere göçen genç nüfusun hızlı asimilasyonu sonucu yok olmak üzeredir.

 20. yüzyıla kadar Lazlar ve Megreller bağlı bulundukları ülkeler doğrultusunda Arap, Gürcü ve Kiril alfabelerini kullanılmışlardır. Lazların MÖ 6.-7. yüzyıllar ve sonrasında Helen kolonizasyonu ile başlayan Laz-Yunan ticari ve kültürel ilişki döneminde tapınaklarına Yunan harfleriyle yazılar yazdıklarını biliyoruz. Hatta Lazların Kudüs'te kendilerine ait bir kiliselerinin olduğunu, Lazca yazılmış İncillerinin bulunduğunu da biliyoruz. Yunan kaynaklarına göre Kolhis'de, bugünkü Poti çevresinde Kolhis Akademisi bulunmakta idi. Kolhis Akademisi'nde felsefe ile retorik dersleri veriliyordu ve kolonicilerin çocukları olan Yunan öğrenciler de burada eğitim görüyordu. Akademide muhtemelen Antik Kolh dili ve Grekçe eğitim verilmekte idi.
17. yüzyıl Türk gezgini Evliya Çelebi'nin yazdığı "Seyahat Defteri"nde geçen Lazca metinler, Lazcaya ilişkin bilinen en eski yazılı kayıtlardır. Latin harfleriyle yazılmış bilinen en eski Lazca kayıt, İspanyol filolog Lorenzo Hervás'ın 1787'de yazdığı Kelime Bilgisi, Çok Dillilik ve 150'den fazla dile giriş (1787) kitabında geçmektedir. Kitapta Lazca sözlük listesi ve dilbilgisi notları yer almaktadır. Hervás, Lazca ile ilgili bilgileri Polonyalı bir Prens vasıtasıyla İstanbul'da yaşayan İtalyan şarkiyatçı E. Toderini'den toplamıştır. Hervás, Lazcanın Ardeşen-Pazar diyalekti ve Arhavi-Fındıklı diyalekti olmak üzere iki diyalektini tespit etmiştir. Hervás, Lazca üzerine yazdığı bölümü "Lezgi Dili" olarak adlandırdığı için bu çalışmanın varlığı 2011 yılına kadar Lazca üzerine çalışan akademisyenlerce bilinmiyordu. 19 ve 20. yüzyılda Rosen, Klaproth, Bopp, Erckert ve Sauer gibi dilbilimciler de Lazca üzerine çalışmalar yapmıştır. Alman etnolog Adolf Dirr'in Kafkas halk şarkılarını kaydettiği ses kayıtlarında en eski Lazca ses kaydı yer almaktadır. 38 halk şarkısından oluşan kayıtlar 1909-1913 yılları arasına tarihlenmektedir. İoseb Kipşidze, Sergi Jgenti, Guram Kartozia, İoseb Megrelidze, İuri Siharulidze ve İrine Asatiani Lazca üzerine çalışmalarda bulunmuş Gürcü akademisyenlerdir. Yazıya geçirilmiş en eski Lazca şiir 1898 yılına tarihlenmektedir.
Yakın tarihte ilk Lazca çalışmalarını, ilk Lazca grameri yazan Rus filolog Niko Marr'a göre Hopalı Faik Efendi başlatmıştır. Niko Marr, Fındıklı'dan Reşit Hilmi Pehlivanoğlu başta olmak üzere Hopa'nın Kuledibi köyünden Ahmed Mehmed Köroğlu, Arhavi'nin Pilarget köyünden Ali Kurdoğlu ve Arhavi'nin Çarnavati köyünden Hanife Cezaşi'nin dönemin tanınmış Laz şairlerinden olduğunu yazmıştır.
Marr'ın kendisi ise, 1910 yılında yayımlanan Laz Dilinin Grameri adlı eserinde Lazcayı Gürcü alfabesinin temel alan bir yazı sistemiyle yazmıştır. Bu eserin “Xрестоматией” (“Antoloji”) ((sayfa: 81-123)) adlı bölümde Lazca metinlere yer vermiştir. Destan, mesel, şiirlerden oluşan bu metinlerin bir kısmını Rusçaya çevirmiş, bir kısmını kendisinin geliştirdiği yazı sistemiyle yazılmış halde bırakmıştır. Laz Dilinin Grameri'nin son kısmı olan “Cловарем”da (Sözlük) (sayfa: 125-240) Marr, Lazca kelimeleri Gürcü alfabesiyle yazmış, bu kelimelerin anlamlarını Rusça vermiştir. Nitekim sözlük bölümünün başlığı “Чанско-русскiй словарь” (Çanca-Rusça Sözlük”) adını taşımaktadır. Bazı kelimelerin Lazcaya hangi dilden girdiğini belirtmiş, Yunanca ve Osmanlıca kelimelerin kendi alfabeleriyle özgün biçimlerini de eklemiştir. 

Günümüze ulaşmış en uzun Lazca destanın yazarı Nuri Duduşi de dönemin tanınmış Laz şairlerinden biriydi. 1910 yılında Abdullah Aşıkhasanoğlu'nun Lazcanın okullarda okutulmasıyla ilgili yaptığı talep Osmanlı devleti tarafından kabul edildiyse de, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle Lazca eğitim Osmanlı'da başlamadı. 1920'lerde İskender Chitaşi, Sohum'da direktörlüğünü yaptığı Laz okullarında kendi geliştirdiği Laz alfabesini kullanıp yazdığı Oxesapuşi Supara adlı ders kitabıyla Lazca eğitim verdi. Sonra yine Abhazya'da Mçita Muruʒxi gazetesi yayımlanıp Lazca tiyatro eserleri sergilendi, Lazca broşürler basıldı. 1930'larda Atatürk'ün aracılığı ile Türkiye'ye getirilen Fransız dilbilimci Georges Dumézil de Arhavili Lazlar arasından derlediği masalları “Contes Lazes” ismini verdiği kitapta Paris'te yayımladı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Lazcanın unutturulması için çaba sarf edildi. Lazcanın konuşulduğu bölgedeki okullarda "Lazca Konuşanlarla Mücadele Kolları" adında öğrenci kulüpleri oluşturuldu. Lazca konuştuğu tespit edilen öğrenciler fiziksel şiddet ve baskılarla karşı karşıya geldi. Aynı dönemde belediyelerin Lazca konuşanlara ceza kesme yetkisi bulunmaktaydı. 1939'da Artvin Halkevleri Lazcadaki Türkçe kelimeleri araştırmaya başladı. Bunun üzerine dönemin TDK Lengüistik-Etimoloji bölümünün başkanı Hasan Reşit Tankut, bu çalışmanın faydasız ve siyasi olarak zararlı olduğunu ve çalışmaların folklor üzerine yoğunlaştırılmasının gerektiğini CHP Genel Sekreterliğine yazdı.
Laz alfabesi Latin kökenliydi. Mevcut Türk alfabesine Lazca sesler eklenerek yeni alfabe oluşturuldu. 1991'de Osman Tamtruli'ye ait Nana Nena isimli Lazca ders kitabı Almanya'da yayımlandı. 1992'de Lazuri Ambarepe (Lazca Haberler) isimli bir dergi yine Almanya'da yayına başladı. Ardından Parpali dergisi geldi. Ardından alfabe Türkiye Lazlarının çıkardığı Lazca dergi Ogni ile Türkiye'de ilk kez kullanıldı. Ayrıca, Mjora ve Sima gibi Lazca dergiler bu alfabe ile birkaç sayı çıkardılar. 1996 yılında Faruk Benli ilk Lazca-Türkçe sözlüğü yazdı. 1999'da kurulan Gelişim TV, Lazca programların yayımlandığı ilk televizyon kanalı oldu. 2000 yılında Metin Erten tarafından hazırlanan ilk Lazca-Türkçe Türkçe-Lazca Sözlük yayınlandı. 2000 yılında Türkiye'da Lazca üzerine yapılmış ilk bilimsel çalışma olan Pazar Lazcası ve Adların Durum Ekleri isimli tez, Boğaziçi Üniversitesi'nde Tanju Gürpınar tarafından yayımlandı. 2004'te Tine Amse-de Jong'un yazdığı 400 sayfalık Lazca-İngilizce sözlük, 2007 yılında İsmail Avcı Bucaklişi, Hasan Uzunhasanoğlu ve İrfan Çağatay Aleksiva'nın ortak yazdığı, en kapsamlı Lazca-Türkçe sözlük olan, Büyük Lazca Sözlük (Didi Lazuri Nenapuna) yayımlandı. 2011'de ilk Lazca roman olan Daçxuri, Lazcaya resmi olarak çevrilen ilk kitap olan Çita Mapaskiri (Küçük Prens) ve ilk Lazca deneme olan Si Giçkin yayımlandı. Aynı yıl ilk kez Türkiye'deki bir üniversitede (Boğaziçi Üniversitesi) Lazca dersi verilmeye başlandı. 2013 yılında Türkiye'de ilk kez ilkokul ve ortaokul seviyesinde seçmeli Lazca dersler verilmeye başlandı.
2015 yılında Çamlıhemşin'deki Komilo köyü, Lazca adını resmiyette geri alan ilk köy oldu. 2016'da CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu, TBMM'de ilk kez Lazca konuşma yaptı. İl

12. Hava Ulaştırma Ana Üssü, kurye ve personel nakli, şehit nakli, arama kurtarma, sıhhı tahliye, ulaştırma hizmetleri, kargo indirme, özel harekât personeli atma ve 1. Komando Tugayı ile birlikte hava indirme görevlerini icra etmektedir. 1948 yılında C-47 uçaklarının Türk Hava Kuvvetleri'nin envanterine katılmasıyla personel ve malzeme atma görevine başlamıştır.

1974 yılında Kıbrıs'a paraşüt hücum indirmesi yapılmıştır. Komutanlık 14 Ağustos 1984'te Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
2019-20 Koronavirüs pandemisinde yurt dışındaki vatandaşların ülkeye dönmesinde ve Güney Afrika, İspanya, İtalya, İngiltere ve ABD gibi birçok ülkeye tıbbi malzeme ve ekipman yardımlarının taşınmasında görev almışlardır.

221. Filo (Esen) - C-160D, A-400M
222. Filo (Alev) - C-130B/E

Abdülmelik bin Mervan (Arapça: عبد الملك بن مروان; Abdülmelik bin Mervan, Temmuz/Ağustos 646 veya Haziran/Temmuz 647, Medine - 8 Ekim 705, Şam), Nisan 685'ten ölümüne kadar Emeviler'in beşinci halifesi.

Abdülmelik 646'da Medine'de doğmuştur. Gençliğini babası olan ve sonradan halife olan Mervan bin Hakem'in yanında Medine'de geçirmiştir. Gayet iyi bir dini eğitim almıştır ve Medine'de dini alimlerle ve ulema ile yakın bağlantılar kurmuştur. 16 yaşına geldiğinde halife II. Muaviye tarafından bazı sınırlı devlet görevleri verilmiştir. 685'te Abdullah bin Zübeyr taraftarlarının Hicaz ve Medine'de Şam'daki Emevilere karşı ayaklanması sırasında babası ile birlikte Medine'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Şam'a gitmekte iken yolda isyanı bastırmak görevi ile Şam'dan Hicaz'a gönderilen Emevi Suriye ordusuna danışman olarak katılmış ve bu görevde iken ayaklanmanın ortaya çıkarttığı sorunların çözümlenip sulh ve sükunun sağlanması için önemli katkıları olmuştur.
684'te II. Muaviye Şam'da halifelikten feragat ettiğinde babası I. Mervan Emeviler halifesi olunca, babasının yakın danışmanı olmuştur. Mervan'ın dokuz ay süren halifeliği önce diğer Emevilere karşı iç savaşla ve sonra da Hicaz'da isyan etmiş olan ve kendi halifeliğini ilan eden Abdullah bin Zubeyr ayaklanması ile uğraşmakla geçmiştir. 683'te babası I. Mervan'ın ölümüyle Abdülmelik Şam'da Emeviler halifesi ilan edilmiştir. Fakat bu sırada Abdullah bin Zübeyr Irak ve Hicaz'da halife olarak kabul edilmekteydi.

Abdülmelik Emeviler halifeliğini eline geçirdikten sonra Hicaz ve Irak'ta hala önemli olan Abdullah bin Zübeyr sorunun halletmeye karar verdi. Bu sorunu halleden unsur Abdülmelik'in önce Hicaz'a gönderdiği ordu komutanı ve sonra Irak valisi yaptığı Haccâc bin Yûsuf es-Sekafî adlı Arap komutan oldu.
Haccâc, Şam'da Abdülmelik'in veziri olan Ravh bin Zenba'nın hizmetinde iken temayüz etmişti. Abdülmelik'in Mus'ab bin Zübeyr üzerine Irak'a göndereceği askerler arasındaki isyanı hemen bastırmış ve bu ordunun Irak seferinde ordunun artçılarına komuta etmişti.
691'de Abdülmelik tarafından bu Suriyeli ordudan 12.000 kişilik bir güce komutan tayin edilmiş ve Hicaz'da halifeliğini ilan edip yıllardır orada hüküm süren Abdullah bin Zübeyr üzerine gitme ve bu isyanı bastırma görevi verilmişti. Haccâc önce kendi doğum yeri olan Taifi eline geçirdi ve burayı kendine üs yaptı. Burada, Abdülmelik'in isteğine göre, Abdullah bin Zübeyr ile müzakerelere geçti ve Hicaz'da ve Abdullah bin Zübeyr'in merkezi olan Mekke'de savaş çıkıp kan dökülmesini önlemeye çalıştı. Müzakereler sürüncemeye girince Haccâc, Abdülmelik'ten Abdullah bin Zübeyr'e hücum için izin ve ordusuna Suriye'den takviye asker istedi ve Abdülmelik bunları kabul etti. Haccâc o yılki hac görevini yapmak için Abdullah bin Zübeyr'den Mekke'ye gitme izini istedi ama bunu Abdullah bin Zübeyr kabul etmedi. Bunun üzerine Haccâc yeni takviyeli ordusuyla Hac mevsimi Mekke'ye hücuma geçti. Abdullah bin Zübeyr'in ordusu Arafat'ta mağlup edilerek Mekke'yi kuşatmaya aldı. Yedi ay süreyle Mekke kuşatılıp, şehir etrafında bulunan tepelerden mancınıklarla bombardımana tutuldu. Şehir halkından birçok kişi öldü ve Kabe bu bombardımanda yıkıldı. Aralarında Abdullah bin Zübeyr'in iki oğlu da bulunan 10.000 kişi taraf değiştirip Abdülmelik'i halife olarak kabul etti. Ekim 692'de küçük oğlu ile birlikte Abdullah bin Zübeyr Kabe civarında savaşmakta iken öldürüldüler ve böylece Hicaz yeniden Emevilerin eline geçti.
Sonra Hicaz valiliğini üstlenen Haccâc, çok şiddetli ve zalim idaresi ile oranın halkı tarafından devamlı şikâyete konu oldu.
Haccâc'ın Hicaz'da başarılarını gören Halife Abdülmelik bu sefer onu Irak yöresine vali olarak atadı ve idare ettiği bölgede Haccâc'a her türlü şahsi idare yetkisini verdi. Haccâc bu yeni görevine başladığı zaman birçok kişi Basra ve Kufe'yi terk etmeyi tercih ettiler. Fakat Haccâc buna izin vermeyeceğini ilan etti ve hemen zor kullanarak bu yöreleri terk edenleri geri döndürdü. Yeni göçleri de yasak etti. Bundan sonra epeyce uzun bir müddet Haccâc devamlı ve ciddi askeri mücadelelere girişerek idare ettiği bölgedeki dinsel isyanları bastırdı. Bu dinsel isyanlar arasında Salih bin Musarrih'in isyanı ve Salih'in öldürülmesinden sonra Sabib tarafından devam ettirilen isyan da bulunmaktaydı. Bu isyancılar arka arkaya kendi üzerlerine Haccâc tarafından gönderilen askerî güçleri yenik düşürdüler ve hatta Kufe'yi bile ellerine geçirdiler. Fakat Haccâc'ın bitmez tükenmez baskısı ve Abdülmelik'in Haccâc'a devamlı Suriye'den ordu takviyesi sağlaması sonunda Haccâc'ın galip gelip isyanları bastırmasıyla sonuç buldu.
699 ve 701 arasında "Abdurrahman bin Muhammed bin Astat"'ın Irak'ta çıkardığı isyan da Haccâc tarafından bastırıldı. Bu dönemde Haccâc'ın eyalet orduları Türkistan'a girdiler ve bu yöreleri de Emevi devletine kattılar.
Abdurrahman bin Muhammed bin Astat, bu sefer Haccâc'ın ona kendi ordusuyla doğu Türkistan'da Zundil'in topraklarına ganimet elde etmek amacıyla akın ve hücumlarda bulunması hakkındaki emirlerini fazla bularak yeni bir isyana geçti. Fakat Abdurrahman Irak'ta bulunan ve Suriye'den takviye alan Haccâc güçlerine karşı yenik düştü. Doğuya Türkistan'a kaçmak zorunda kaldı. Haccâc'ın orduları onu takip ettiler. Doğu Türkistan'da bulunan bir şehir kapılarını o şehre sığınmak isteyen Abdurrahman'a kapattı. Gittiği diğer bir şehir idarecileri ise Abdurrahman'ı yakalayıp hapse attı. Zundil bu şehrin üzerine yürüyüp Abdurrahman'ı hapisten kurtardı. Fakat çok geçmeden Zundil ile Abdurrahman'ın arası açıldı. Kısa bir zaman geçmeden de Abdurrahman öldü. Zundil ölen Abdurrahman'ın kafasını kestirerek bu kesik başı Haccâc'a gönderdi ve Haccâc da bu kesik başı Şam'da bulunan halife Abdülmelik'e gönderdi.
Böylece yeniden Araplar, ellerine geçirdikleri Doğu Türkistan bölgelerini bir üs olarak kullanarak Halife Abdülmelik ölümünden sonra daha doğuya ilerlemeyi başardılar. 705'te halife olan I. Velid döneminde Merv merkezli Horasan eyaleti, bu eyalet valiliğine tayin edilen Kuteybe bin Müslim'in Orta Asya'da yaptığı fetihlere merkez oldu.

Bizans İmparatoru II. Justinianos Abdülmelik ile aynı zamanda 685'te tahta geçmişti. Daha önceki imparator IV. Konstantinos'un galibiyetleri dolayısıyla Emeviler-Bizans sınırları nispeten barışçıl idi. Fakat yeni Bizans imparatoru hemen doğu Anadolu, Ermenistan, Gürcistan ve Kuzey Suriye üzerine hücumlara geçti. Fakat Bizanslıların ilerlemesini Abdülmelik idaresindeki Emevi ordusu önleyebildi.
Bunun üzerine 688'de Emevi Abdülmelik ile Bizanslı II. Justinianos, kendilerinden daha önceki İmparator IV. Konstantinos ve Halife Muaviye zamanında yapılan antlaşmaya atıf yaparak, aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşma başta Bizans'ın Emevilere verdiği yıllık tazminatı yükseltti. O zaman Emeviler işgali altında olan Kıbrıs adasına atıfla Emevilere bu ada dolayısıyla Bizans, eskisi gibi yılda 1.000 Bizans altını tazminat ödeyecek ve bunun yanında ek tazminat olarak o yıl içinde olan Cuma günü sayısı kadar (yaklaşık 50 küsur) esir ve at verecekti. Kıbrıs adası vergileri iki devlet tarafından birlikte toplanacak ve eşit olarak bölüşülecekti. Bu nedenle adanın askerden arınması ve atanan ortak valiler tarafından ortakça özerk olarak idare edilecekti. Böylece Kıbrıs bir Emevi-Bizans kondominyum idaresi altına girmiş olmaktaydı ve bu kondominyum idaresi Emeviler devleti ortadan kalktıktan sonra ta 868'de sona ermiştir. Bu antlaşmanın diğer bir şartına göre Lübnan Dağlarında yaşayan (günümüz Marunilerinin cedleri olduğu kabul edilen) ve devamlı Emevilere hücum eden Hristiyan Mardaitlerin büyük bir kısmı Bizans'a göç ettirileceklerdi. En son şart olarak Ermenistan ve Gürcistan'in doğu bölgelerinden toplanacak vergiler de iki ülke arasında eşit paylaşılacaktı, ama bu bir kondominyum idaresi önerilmemekteydi.
Ama çok geçmeden Emeviler ve Bizanslılar arasında Gürcistan ve Ermenistan üzerindeki anlaşmazlık ve çarpışmalar yeniden başladı. 691'de büyük bir Emevi ordusu Doğu Anadolu üzerine yürüdü ve (şimdi Sivas ve Amasya arasında bulunan Sulusaray mevkiinde) Sebastopolis Muharebesi yapıldı. Bu savaşta Neboulos komutasındaki 20.000 kadar Slav asıllı Anadolu'ya yeni göç ettirilmiş ahaliden toplanan Bizans askeri, Leontios komutasındaki Bizans ordusunu terk etti ve Emeviler büyük bir askerî zafer kazandılar. Bundan sonra şimdiki Doğu Anadolu, Ermenistan ve Gürcistan Abdülmelik'in eline geçti.

Halife Abdülmelik'in hükümdarlığı döneminde Emeviler birkaç başarısız girişimden sonra Kuzey Afrika'daki topraklarını daha emniyet altına alıp genişletmeyi başardılar.
683'te "Kuseyle" adlı bir Müslümanlığa dönmüş ve müslümanlar arasında yetişmiş olan lider altında Berberler ve Bizanslılar Emevileri İfrikiye adı verdikleri Kuzey Afrika'dan ve özellikle Emevi Arap merkezi olan Kayrevan'dan atmayı başarmıştı. Bu şehirde yaşayan Arap asıllıların çoğu da Mısır'a göç etmişlerdi.
686'da halife Abdülmelik İfrikiye'yi fetheden ünlü Arap komutan Ukbe bin Nafi'nin ordusunda bulunmuş olan Zuheyr bin Kays komutasındaki bir Arap ordusu yine İfrikiye'ye gönderdi. Bu ordu Bizanslı Hristiyan ve Berberlerden kurulu olan Kusayila'nın komutası altında olan mahalli orduyu Kayrevan'ın bulunduğu ovada yapılan Mamma Muharebesinde büyük bir yenilgiye uğrattı ve Kuseyle öldürüldü böylece Kayrevan ve İfrikiye tekrar Emevi Araplarin eline geçti.
Fakat bu kalıcı olmadı. Bizanslılar özellikle Sicilya'da bulunan donanmaları ve topladıkları güçleri ile İfrikiye'de Berka'ya bir çıkartma yaptılar. Çok geçmeden sahil bölgelerini ellerine geçirdiler. Bu arada Kayrevan'dan güneye çekilmiş olan Berberiler de hücuma geçti. Zübeyr bin Kays Kayrevan'da kalmayı emniyetli bulmayarak Mısır'a yürüyüşle çekilmek üzere sahile gelip Bizanslıların merkez edindikleri Derne üzerine yürüdü. Fakat küçük orduyla kalabalık Bizans birlikleri karşısında tutunamayan Arap ordusu tümüyle imha edildi ve böylece 688'de Emeviler İfrikiye'den ikinci bir defa atılmış oldular.
Abdülmelik buna çok üzülmüş ama Abdullah bin Uzeyr ile meşgul olduğu için İfrikiye 

Altıeylül, Balıkesir ilinin bir ilçesidir.

12 Kasım 2012 tarihinde Meclis Genel Kurulunda kabul edilen 6360 sayılı kanun ile kurulmuş ve 2 Eylül 2013 tarihinde ilçeye ilk kaymakam atanmıştır. 2014 Türkiye yerel seçimleri ile birlikte, ilçeye ilk belediye başkanı seçilmiştir. İlin iki fiili merkezinden biridir.
İlçenin yüzölçümü 956 km²dir. Altıeylül ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 305 metredir.
Daha önceden bulunan Merkez ilçesinin Altıeylül ve Karesi olarak ikiye bölünmesiyle birlikte, 13 merkez mahalle ve 81 kırsal mahalle ilçeye bağlanmıştır. Balıkesir ili, büyükşehir statüsü kazandığı için köyler de mahalle statüsü almıştır. Şu anda Altıeylül ilçesinde 94 mahalle bulunmaktadır.
Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin tahsis etmiş olduğu eski Balıkesir Belediye binası iki kısım olarak ayrılarak Altıeylül ve Karesi Belediyeleri hizmet binası olarak kullanılmaktadır.

Tarihi geçmişi eski çağlara uzanan ve pek çok uygarlığın izlerini taşıyan Balıkesir, Selçuklular zamanında Türk yurdu olmuş, Osmanlı Döneminde de parlak yıllarını yaşamıştır. Balıkesir, Milli Mücadelede düşmana karşı koyan ilk iller arasında yer almış, Alaca Mescit'te toplanan 41 kişilik heyet Balıkesir Kuvayimilliyesini kurarak Atatürk'ün önderliğinde yürütülen Milli Mücadeleye büyük destek vermiştir. 1923'te Sancak Teşkilatı kaldırılınca Karesi Vilayeti, 1926 yılında da Balıkesir Vilayeti adını almıştır.
Altıeylül ilçesi ise 6 Eylül 1922 yılında düşmana karşı verilen mücadelede kazanılan zaferden ve Balıkesir'in Kurtuluşu olan 6 Eylül gününden almıştır.

Atatürk Parkı ve 6 Eylül Fuarı
Kentin 1944 planını tasarlayan Ernst Arnold Egli'nin plan notlarında kentin en önemli gereksinimlerinden biri olarak vurguladığı futbol stadyumunun yapımına 1939 yılında, Atatürk Parkı'nın yapımına  24 Haziran 1934 tarihinde başlanmıştır. Parkın batısındaki Kurtdereli Spor Salonu, 1963 yılında; olimpik yüzme havuzu 6 Ağustos 1969'da hizmete açılmıştır. 19 Mayıs 1952 tarihinde açılan stadyum bugün parkın güney sınırını oluşturmaktadır.
Atatürk Parkı, 1942 yılında tamamlanmasının ardından  kentin en önemli rekreasyon alanı ve aynı zamanda sosyal mekanlarından birine dönüşmüştür. Park Gazinosu'nda balolar ve konserler düzenlenmekte ve geniş terası açık havada gerçekleştirilen danslı-yemekli toplantılar (gardenparti) için kullanılmaktadır. 1942 yılından itibaren parkta düzenlenen etkinlikler pek çok gazete haberine konu olmuştur. 2000'lerin ilk yıllarına kadar düzenlenmiş olan 6 Eylül Fuarı bunlardan biridir.
Tarihi Atatürk Parkı 2006 yılında Balıkesir Belediyesi tarafından yenilenerek Nisan 2008 tarihinde yeniden halka açılmıştır.

Şehrin spor kulüplerinden Balıkesirspor'un futbol stadyumu (Balıkesir Atatürk Stadyumu) bu ilçede bulunmaktadır. Ayrıca, 2014 yılında ilçede Altıeylül Belediyespor kurulmuştur.

İlçe, TÜİK verilerine göre, 2020 yılı itibarıyla, 182.073 nüfusludur. Altıeylül, Karesi'den sonra Balıkesir'in en çok nüfusa sahip ilçesidir.

2019 yılı itibarıyla Altıeylül ilçesinin en çok nüfusa sahip mahallesi Bahçelievler'dir.

Altıeylül Belediyesi resmî sitesi 18 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altıeylül Kaymakamlığı resmî sitesi 5 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eretna Bey (Eski Anadolu Türkçesi: ارتــنــا) veya tam adıyla Alâeddin Eretna, Eretna Beyliği'nin kurucusu ve ilk sultanıdır.
Uygur kökenli olan Eretna, 1343-1352 yılları arasında Eretna Beyliği'ni yönetmiştir. Başlangıçta İlhanlı subayı Çopan ve oğlu Timurtaş'ın hizmetinde subay olan Eretna, Timurtaş'ın bölgeye İlhanlı valisi olarak atanmasının ardından Anadolu'ya geldi. Timurtaş'ın yarımadanın batı çevresindeki Türkmen isyanlarını bastırmaya yönelik seferlerine katıldı. İsyan bastırma hareketleri Timurtaş'ın Mısır'a sığınması ve sonrasında ölümü ile yarıda kaldı. Timurtaş'ın ölümünün ardından Eretna Bey saklanmaya başladı. İlhanlıların dağılmasının ardından Hasan Büzürg sultanlığındaki Celayiriler ile ittifak oldu. Celayiri lideri Hasan Buzurg, düşmanı olan Çobanoğulları ve diğer Moğol lordlarıyla çatışmak için doğuya döndüğünde hakimi olduğu Anadolu topraklarını Eretna Bey'in yönetimine bıraktı. Eretna, yönetimine giren bu topraklarda gücünü pekiştirmek için  tanınma talebinde bulundu. Sonrasında ise tabiiyeti konusunda Moğol devletleri ve Memlüklüler arasında ikili bir politika güttü. 1343 yılında, kendi topraklarının sultanı olarak bağımsızlığını ilan etti. Saltanatı boyunca beylik büyük ölçüde müreffeh olarak tanımlandı ve ülkesinde düzeni sağlama çabalarıyla Köse Peygamber olarak tanındı.

Hem kendi özellikleri, hem de İlhanlılar'ın Anadolu valisi Timurtaş'ın akrabası olması nedeniyle, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın emirleri arasına girdi ve Timurtaş'ın yardımcılığı görevini aldı. Timurtaş'ın Anadoluda hakimiyet kurma idealleri uğruna istilacı ve yayılmacı politikaları sonucu, İlhanlı emirleri olan Eretna ve Sungur Aga'ya karşı cephe aldı. Bu iki emir Karamanoğulları'na kaçtı.
Ebu Said'in Timurtaş'ın babası Emir Çoban'ı öldürmesi üzerine sıranın kendisine geldiğini düşünen Timurtaş 1328'de Mısır'a kaçtı. Bunun üzerine Eretna, Sivas'a geldi ve yönetimi eline aldı.
Timurtaş'ı cezalandırmak isteyen Ebu Said, Iraç Noyan komutasında ordu yolladı. Iraç Noyan, Eretna'ya Timurtaş'ı takip etmek için kendisiyle gelmesini teklif etti. Sivas'ı bırakamayacağını söyleyerek teklifi reddeden Eretna'ya karşılık Iraç, Sivas'ı kuşattı ancak başarılı olmadı. Iraç, Sivas'tan ayrılıp Niksar'a gittiği sırada Karamanoğulları tarafından öldürüldü.

Bosworth, Clifford Edmund (1996). New Islamic Dynasties: A Chronological and Genealogical Manual. Edinburgh University Press. 
Cahen, Claude (2012). "Eretna".  Bearman, P.; Bianquis, Th.; Bosworth, C. E.; van Donzel, E.; Heinrichs, W. P. (Ed.). Encyclopaedia of Islam. II. E. J. Brill. 
Göde, Kemal (1995). "Eretnaoğulları". TDV İslâm Ansiklopedisi. TDV İslâm Araştırmaları Merkezi. Erişim tarihi: 22 Ekim 2023. 
Masters, Bruce Alan; Ágoston, Gábor (2010). Encyclopedia of the Ottoman Empire. Infobase. 
Melville, Charles (12 Mart 2009). "Anatolia under the Mongols".  Fleet, Kate (Ed.). The Cambridge History of Turkey (1 bas.). Cambridge University Press. ss. 51-101. doi:10.1017/chol9780521620932.004. ISBN 978-1-139-05596-3. Erişim tarihi: 22 Ekim 2023. 
Nicolle, David (2008). The Ottomans: Empire of Faith (İngilizce). Thalamus. ISBN 978-1-902886-11-4. 
Peacock, Andrew Charles Spencer (17 Ekim 2019). Islam, Literature and Society in Mongol Anatolia. Cambridge University Press. 
Sinclair, T. A. (31 Aralık 1989). Eastern Turkey: An Architectural & Archaeological Survey (İngilizce). II. Pindar Press. ISBN 978-0-907132-33-2. 
Sinclair, Thomas (6 Aralık 2019). Eastern Trade and the Mediterranean in the Middle Ages: Pegolotti's Ayas-Tabriz Itinerary and Its Commercial Context. Taylor & Francis. 
Spuler, Bertold; Ettinghausen, Richard (2012). "Īlk̲h̲āns".  Bearman, P.; Bianquis, Th.; Bosworth, C. E.; van Donzel, E.; Heinrichs, W. P. (Ed.). Encyclopaedia of Islam. II. E. J. Brill. 
Sümer, Faruk (1969). "Anadolu'da Moğollar" [Mongols in Anatolia] (PDF). Journal of Seljuk Studies. Ankara: Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü (1970 tarihinde yayınlandı)19 Ekim 2023. 
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (20 Nisan 1968). "Sivas - Kayseri ve Dolaylarında Eretna Devleti" [State of Eretna in Sivas - Kayseri and Around]. Belleten. Turkish Historical Association. 32 (126): 161-19028 Ekim 2023.

Bahçelievler, İstanbul iline bağlı bir ilçedir. Avrupa Yakası'nda yer alan ilçe; güneyde Bakırköy, batıda Küçükçekmece, kuzeyde Bağcılar ve doğuda Güngören ilçeleriyle komşudur. 1992 yılında Bakırköy ilçesinden ayrılarak ilçe statüsüne kavuşmuştur. Bahçelievler, toplam 11 mahalleden oluşmaktadır ve ilçeye bağlı bucak veya köy bulunmamaktadır.
1950'li yıllara kadar, bugünkü Bahçelievler ilçesinin bulunduğu alanda Kocasinan ve Yenibosna köyleri yer almaktaydı. İlçenin oluşumu, Bakırköy'ün O-1 Karayolu'nun (eski adıyla E-5) kuzeyine doğru genişlemesiyle gerçekleşmiştir.
Bahçelievler'in nüfusu, komşu ilçelerde olduğu gibi 1960'lı yıllardan itibaren hızlı bir artış göstermiştir. 1960 yılında 8.500 olan nüfus, 1965 yılında 20.881'e ulaşmıştır. 1975 yılına gelindiğinde ise ilçenin nüfusu 100 bini aşmıştır.
İlçenin yüzölçümü 17 km²dir. Bahçelievler ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 68 metredir.

Bahçelievler'de 11 mahalle vardır:

Bahçelievler ve çevresi, Bizans İmparatorluğu döneminde tarım ve bağcılığın yoğun olarak yapıldığı bir bölge olup, Hepdemon olarak adlandırılmaktaydı. Hepdemon, Rumeli'den gelen kervan ve askeri konvoyların İstanbul'a geçiş güzergâhı üzerinde bulunuyordu. Bölgeye birçok imparator sarayı, kilise ve konut inşa edilmiştir. Topraklarının genişliği, İstanbul'a yakınlığı ve bol su kaynakları sayesinde önemli bir karargâh haline gelmiştir. Büyük depremlerde halk bu bölgeye sığınır ve afetin dinmesine kadar burada kalırdı. Ayrıca Hepdemon, başkente ve Marmara kıyılarına yakınlığı nedeniyle rağbet gören yazlık bölgelerden biri olmuştur.
Hepdemon kiliseleri meydanında Ayios, İonnis, Evangelistis ve Vaktitis kiliseleri çok meşhurdur. Bu kiliselerde imparatorlar taç giyerdi. Tarih boyunca Rum Ortodoksların tarım alanı olarak kullandığı ilçe toprakları, Türklerin İstanbul'u fethetmesiyle zaman içinde terk edilmiştir. Bölge, Osmanlı döneminde Bakırköy ve Yeşilköy'deki küçük alanlar dışında büyük ölçüde sahipsiz kalmıştır. Osmanlı Devleti, İstanbul'daki toplumsal ihtiyaçları vakıflar aracılığıyla karşıladığından, devlet bünyesinde kentsel sorunlara yönelik ayrı bir örgütlenmeye gerek duymamıştır.
II. Meşrutiyet'ten sonra, Hazine-i Hassa mallarını Maliye Hazinesi'ne devrederken Bahçelievler ve çevresindeki alanlar da bu mallar kapsamındaydı. Bu araziler, 1912'den sonra bir komisyon tarafından değer biçme yoluyla satılmıştır.
Cumhuriyet döneminde Avrupa ile ekonomik ilişkilerin gelişmesiyle demiryolları yetersiz kalmış ve yeni karayollarının yapımına hız verilmiştir. Bugün "Londra Asfaltı" olarak bilinen ve 2×2 şeritli şekilde Bahçelievler'in kuzeyinden geçen yol da bu dönemde inşa edilmiştir. Yol boyunca iskân ve istihdam alanları oluşturulmuş, birçok mahalle bu yol boyunca gelişmiştir.
1955-1960 döneminde belediye, karayolları, limanlar dairesi ve daha sonra devreye giren İmar İskan Bakanlığı ile ortak çalışmalar sonucunda proje ve uygulamaların yoğun olduğu hareketli bir süreç yaşanmıştır. 1959 yılında İstanbul İmar ve Planlama Müdürlüğü kurulmuş ve bu müdürlükçe üretilen çalışmaların denetimi ile uygulamaya dönüşmesi için bir idare kurulu oluşturulmuştur. 1960'larda Londra Asfaltı'nın yetersiz kalması üzerine güneyden yeni bir yol olan E-5 inşa edilmiş ve bu yol Bahçelievler'i güneyden sınırlandırmıştır. Bu yol boyunca birçok fabrika kurulmasıyla yerleşim kent görünümü kazanmış, büyük iskân alanları oluşmuş ve bugünkü Bahçelievler inşa edilmiştir. İlçe, bu yıllarda idari açıdan Bakırköy'e bağlı olduğundan idari ve sosyal açıdan yetersiz kalmış, dışa bağımlılığı artmıştır. 1978'lerden itibaren ilçede, devletin yapılaşma politikaları doğrultusunda bugünkü görünümünü oluşturan yüksek binalar inşa edilmiştir. Buna rağmen Bahçelievler, İstanbul'un diğer ilçelerine kıyasla daha az gecekonduya sahip olup, yerleşim planlı bir şekilde gelişmiştir.
Bugün ilçe sınırları içinde yer alan Bahçelievler Mahallesi, 1980 öncesinde İstanbul Belediyesi sınırları içinde bulunmaktaydı. Ayrıca, günümüz ilçe sınırları içerisinde Kocasinan ve Yenibosna adı altında iki belde belediyesi faaliyet göstermekteydi. 1982 yılında İstanbul Belediyesi'ne bağlı bir şube müdürlüğü haline getirilen Kocasinan ve Yenibosna belediyeleri, 1984 yılında büyükşehir uygulamasına geçilmesiyle birlikte Bakırköy İlçe Belediyesi'ne bağlanmıştır.
İlçe, 3806 sayılı yasa ile 25 Ağustos 1992 tarihinde Bakırköy ilçesinden ayrılarak Bahçelievler ilçesi olmuştur ve bu tarihte Bahçelievler İlçe Belediyesi kurulmuştur. Yönetim yapısının ve bağlılıklarının bu kadar sık değişmesi, ilçedeki sosyoekonomik gelişmeyi ve yönetim geleneklerinin oluşumunu olumsuz yönde etkilemiştir.

Havuzlu Köşk (Siyavuş Paşa Kasrı), Milli Egemenlik Parkı içinde yer almaktadır. Yapılan ekleme ve değişikliklere rağmen, köşk genel görünümüyle 16. yüzyıl Osmanlı sivil mimarlığının tüm özelliklerini yansıtmaktadır. Günümüzde çocuk kitaplığı olarak kullanılmaktadır. Adını, 16. yüzyılda III. Mehmed döneminde iki kez sadrazamlık yapmış olan Siyavuş Paşa'dan almıştır.
Siyavuş Paşa Çeşmesi de günümüze ulaşmıştır. Ayrıca, Siyavuş Paşa Kasrı çevresinde bulunan diğer tarihi kalıntıların han ya da hamam olduğu düşünülmektedir.

Çobançeşme Köprüsü (Mimar Sinan Köprüsü), Londra Asfaltı'nın Atatürk Havalimanı kavşağında yer almaktadır. Altı kemerli ve 38 metre uzunluğunda olup, yontma taşlardan inşa edilmiştir. Bizans İmparatorluğu dönemine ait bu köprü, suyu bol olan Ayamama Deresi üzerine kurulmuşken, günümüzde derenin suları çekilmiş ve kuru bir dere yatağı üzerinde bulunmaktadır. Çoban Çeşmesi ise aynı köprünün yanındadır.

Soğanlı Çeşmesi, Bizans İmparatorluğu döneminde askerlerin susuzluğunu giderebilmek amacıyla yapılmıştır.

Yenibosna Merkez Mahallesi'nde, Yenibosna İlköğretim Okulu'nun güneybatısında yer almaktadır. Günümüzde tamamen viran olmuş ve yalnızca sarayın kalıntıları mevcuttur. Yapılan incelemelerde Osmanlı dönemine ait olan bu sarayın ismini, bugünkü Yugoslavya sınırları içinde bulunan Bosna kentinden aldığı belirlenmiştir. Önceleri Saray Bosna olarak adlandırılan yapı, bir saldırı sonucu yıkıldıktan sonra Viran Bosna adını almıştır.

Bahçelievler, Türkiye ekonomisinde bazı yönleriyle ilklere imza atan ve önemli gelişmelere tanıklık eden bir ilçedir. Bu ilklerden bazıları şunlardır:

Yenibosna Doğu Sanayi Sitesi: Türkiye'nin ilk sanayi sitelerinden biridir.
Coca Cola İncirli Fabrikası: Türkiye'nin ilk kola fabrikasıdır.
Ömür Restaurant ve Yoğurt: Kanlıca Yoğurdu ile rekabet eden Ömür Yoğurtları, zamanında bölgenin önemli turistik mekanlarından biri olmuştur.
Kuyumcukent: Türkiye'nin yeni kuyumculuk merkezidir.

İhlas Holding
Türkiye Gazetesi
TGRT Haber
Feza Gazetecilik
İTKİB Dış Ticaret Kompleksi
İstanbul Vizyon Park
Nish İstanbul

MetroPort AVM
Kadir Has Çocuk Dünyası
Metro Cash&Carry Merter
Koçtaş Yenibosna
Wedding World AVM (Kuyumcukent)
StarCity Outlet
Ömür Plaza
Şirinevler Osmanlı Çarşı Outlet
Eskidji Bit Pazarı

İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı Bahçelievler Hizmet Binası bünyesinde bulunan vergî daireleri şunlardır:

Kocasinan Vergi Dairesi,
Yenibosna Vergi Dairesi,
Güneşli Vergi Dairesi,
Merter Vergi Dairesi,
14 Nolu Daimi Takdir Komisyonu,
Nakil Vasıtaları Vergi Dairesi Müdürlüğü Bahçelievler Tahsilat Şubesi.
Bu kurumlar, Bahçelievler Kamu Binaları kompleksi içinde yer almaktadır.

İstanbul Fizik Tedavi Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Bahçelievler Semt Polikliniği
Bahçelievler Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi
Bahçelievler Devlet Hastanesi

Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi – Bahçelievler Kampüsü (İncirli Kavşağı)
Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Bürosu (Talat Paşa Caddesi)
İstanbul Kültür Üniversitesi – Yenibosna Kampüsü (Kuleli)
İstanbul Aydın Üniversitesi Hazırlık Okulu (Adnan Kahveci Bulvarı, Yayla – eski Londra Asfaltı)
İstanbul Aydın Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi (Çalışlar Caddesi)

E-5 (D100)
Basın Ekspres Yolu

Adnan Kahveci Bulvarı (Eski Londra Asfaltı)
Naci Kasım Caddesi
İzzettin Çalışlar Caddesi
Ferit Selim Paşa Caddesi
Talat Paşa Caddesi
Deli Hüseyin Paşa Caddesi

(Kocasinan Merkez, Cumhuriyet, Soğanlı, Siyavuşpaşa, Şirinevler, Hürriyet mahalleri)

Bağcılar Caddesi
Umut Caddesi
Rehber Caddesi
Alpay Caddesi
Kıbrıs Caddesi
Mustafa Kemal Paşa Caddesi
Çavuşpaşa Caddesi
Siyavuşpaşa Caddesi
Barbaros Caddesi
Kemal Sunal Caddesi (Şirinevler'den Vatan Caddesi Kanal D ve Hürriyet binasına kadar olan dere yolu, Tavukçu Dere Yolu)
Mahmutbey Yolu
Adnan Kahveci Bulvarı (Eski Londra Asfaltı)
Fetih Caddesi
Mimar Sinan Caddesi
Eski Edirne Yolu
Malazgirt Caddesi
Atatürk Caddesi

(Yenibosna Merkez, Fevzi Çakmak, Zafer, Çobançeşme mahalleleri)

Atatürk Caddesi
Ahmet Yesevi Caddesi
Yıldırım Beyazıt Caddesi
Fatih Caddesi
Mithat Paşa Caddesi
Sanayi Caddesi
29 Ekim Caddesi
Değirmenbahçe Caddesi
Yalçın Koreş Caddesi

Bahçelievler Belediyesi
Bahçelievler Kaymakamlığı24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Bahçelievler Tanıtımı

Belediye başkanı, bir şehir veya kasabanın belediye hükûmetindeki en üst düzey yetkili olarak görev yapar. Dünya genelinde, bir belediye başkanının yetkileri ve sorumlulukları ile bir belediye başkanının seçimi veya diğer şekillerde görevlendirilmesi konusunda yerel yasalar ve adetler arasında geniş bir farklılık bulunmaktadır. Seçilen sistemlere bağlı olarak, bir belediye başkanı belediye hükûmetinin baş yürütme görevlisi olabilir, sadece bağımsız gücü olmayan çok üyeli bir yönetim kurulunu yönetebilir veya sadece sembolik bir rol oynayabilir. Bir belediye başkanının görev ve sorumlulukları, belediye yöneticilerini ve çalışanlarını atamak ve denetlemek, seçmenlere temel hükûmet hizmetleri sağlamak ve bir belediye yönetim organı tarafından kabul edilen yasaları ve yönetmelikleri uygulamaktır (veya bir devlet, bölgesel veya ulusal yönetim organı tarafından zorunlu kılınır). Bir belediye başkanının seçilme seçenekleri, halk tarafından doğrudan seçilme veya seçilmiş bir yönetim kurulu veya kurul tarafından seçilme gibi seçenekleri içerebilir.

Modern İngiltere ve Galler'de belediye başkanının pozisyonu, feodal lord'un mülkiyet görevlisi veya vekili (bkz. borough) tarafından türetilir. Londra'nın baş mahkemesi portreeve unvanını, Norman Fethi'nden sonra bir asırdan daha fazla bir süre taşımıştır. Bu görevli, Kral John'dan elde edilen bir ayrıcalık olan halkın seçimiyle göreve gelirdi. 12. yüzyılın başlarına gelindiğinde, portreeve unvanı, Londra'nın baş görevlisi olarak kullanımdan kalktı ve yaklaşık 1190 yılında Winchester'da da aynı unvan kullanılmaya başlandı. Diğer kasabalar daha sonra bu unvanı benimsedi.
19. yüzyılda, Birleşik Krallık'ta 1882 Belediye Şirketleri Yasası, 15. Bölüm, belediye başkanlarının seçimini düzenlemiştir. Belediye başkanı, bir yıl boyunca görev yapacak nitelikli bir kişinin, aldermanlardan veya meclis üyelerinden veya buna uygun kişilerden oluşan belediye konseyi tarafından yıllık olarak 9 Kasım'da seçilmesi gerekiyordu. Görev süresi bir yıldı, ancak yeniden seçilme hakkı vardı. Hastalık veya uzaklık durumunda bir vekil atayabilirdi ve bu vekilin ya alderman ya da meclis üyesi olması gerekiyordu. Belediye başkanı, iki aydan fazla süreyle kasabadan ayrı kaldığında niteliksiz hale gelir ve görevini boşaltmak zorunda kalırdı. Belediye başkanı, görev yaptığı yıl ve takip eden yıl boyunca ex officio bir barış hakimi olarak görev yapardı. Aldığı ücret, konseyin makul gördüğü şekilde belirlenirdi. Bu hükümler şu anda yürürlükten kaldırılmıştır.
Orta Çağ'da Galler'de, Hywel Dda Kanunları, belediye başkanını (Latince: maior; Galce: maer) kralın topraklarının kölelerini yönetmekle görevli bir pozisyon olarak kodlamıştır. Bağımlılığını ve taça olan bağlılığını korumak için, bu pozisyon, klan gruplarının liderlerine yasaklanmıştır. Ayrı bir belediye başkanı olan "inek gübresi belediye başkanı" (Galce: maer biswail), kraliyet sığırlarının denetiminden sorumluydu. İskoçya ve İrlanda mahkemelerinde benzer görevler vardı.
Modern İngiltere ve Galler belediyelerinde ve kasabalarında belediye başkanlığı makamı, 20. yüzyılda önemli idari görevleri içermemekte ve genellikle yerel başarı, konseyde uzun süreli hizmet veya geçmiş hizmetler için bir onur olarak kabul edilmekteydi. Belediye başkanının, çoğunlukla sivil, törensel ve temsilî işlevlere ve kamu refahının ilerletilmesi için toplantıların yönetimine zamanını ayırması beklenirdi. Belediye başkanlarının idari görevleri arasında parlamento seçimlerinde dönüş görevini üstlenmek ve konsey toplantılarını yönetmek yer alırdı.
Bir kasaba konseyinin başkanı resmi olarak "kasaba belediye başkanı" olarak bilinir (ancak halk arasında genellikle kasaba kelimesi atlanır). Bu kişi, cinsiyete bakılmaksızın "belediye başkanı" olarak adlandırılır; bir belediye başkanının eşi bazen "belediye başkanı eşi" olarak bilinir. 1974 yerel yönetim reformlarından bu yana, İngiltere'nin belediye statüsü olan yerel yönetim bölgelerine belediye başkanları da atanmaktadır. Bu, ayrı belediye başkanları bulunan kasabaları içeren bölgelerde belediye başkanlarının olmasına yol açar. Belediye statüsü olmayan bölgelerde, sivil liderlik rolü, belediye başkanlığı statüsü olan bir bölgenin belediye başkanıyla aynı işlevleri üstlenen konsey başkanı tarafından yerine getirilir.
İngiltere'deki bazı şehirlerde bir Lord belediye başkanı bulunmaktadır.
İskoçya'da görev sahipleri, yerel otoriteye bağlı olarak convenors, provostlar veya lord provostlar olarak bilinir.

2000 yılında yapılan reformlarla, birçok İngiliz yerel yönetimi, "sivil" belediye başkanı rolünü konseyin lideri olarak birleştiren ve her ikisinden de önemli ölçüde daha fazla yetkiye sahip olan doğrudan seçilen belediye başkanlarına sahip olmuştur.
Şu anda doğrudan seçilen belediye başkanlarının bulunduğu alanlar arasında şehirler, birkaç kasaba ve kırsal alanı kapsayan yerel yönetim bölgeleri ve 2014 yılından bu yana iki veya daha fazla yerel yönetim bölgesini içeren birleşik yetki alanları bulunmaktadır.

Orta Çağ Frank belediye başkanları veya majordomoları, Galya'nın Austrasya, Burgonya ve Neustria bölgelerindeki Merovingian Hanedanı etrafındaki kral topraklarını yöneten lordlar olarak görev yapmaktaydı. Paris belediye başkanlığı Pippinid ailesine kalıtsal hale geldi ve daha sonra Karolenj hanedanını kurdu.
Modern Fransa'da, Devrim'den bu yana bir belediye başkanı ve bir dizi yardımcı belediye başkanı, belediye konseyi tarafından kendi aralarından seçilmektedir. Çoğu idari iş onların sorumluluğunda bırakılırken, tam konsey toplantıları nispeten seyrek olarak gerçekleşmektedir. Bu model, Britanya'nın belediye başkanları, İtalya'nın sindacos'u, Almanya eyaletlerinin çoğunun belediye başkanları ve Portekiz'in belediye odalarının başkanlarıyla birlikte Avrupa genelinde taklit edilmiştir.
Orta Çağ İtalya'sında, bağımsız prenslik veya dükalık olarak kendini görmeyen şehir devletleri podestàlar tarafından yönetiliyordu.
Belediye başkanının Yunanca karşılığı demarch'tır.

Danimarka'da tüm belediyeler borgmester adı verilen bir siyasi yetkili tarafından yönetilir, yani 'belediye başkanı'. Ancak Kopenhag belediye başkanına overborgmester, yani 'lord belediye başkanı' denir. Bu şehirde diğer belediye başkanları, Danca: borgmestre (çoğul), farklı görevlerle lord belediye başkanına bağlıdır, bir başbakanın bakanları gibi. Danimarka'daki diğer belediyelerde ise sadece bir belediye başkanı bulunur.

Norveç ve İsveç'te belediye başkanı unvanı olan "borgermester" Norveç'te 1937 yılında kaldırıldı ve yerine (şehir) belediyelerin politik olmayan üst düzey yöneticisi için Norveççe "rådmann" (azaplık veya yargıç) unvanı kullanılmaya başlandı ve hala Norveç belediyelerinin üst düzey yöneticileri için kullanılmaktadır. Öte yandan, Norveç'in belediyelerinde en üst düzeyde seçilen yetkiliye "ordfører" unvanı verilmektedir, bu aslında "kelime taşıyıcı" anlamına gelir, yani "başkan" veya "başkanlık" anlamına gelir ve İsveç dilindeki "ordförande" kelimesine eşdeğerdir.
İsveç'te "borgmästare" unvanı, şehirlerin mahkemelerinin kıdemli yargıcı olan görevliye verilen bir unvandı. Bu mahkemelere İsveççe "rådhusrätt" denirdi, kelimenin tam anlamıyla "şehir salonu mahkemesi" olarak çevrilebilir ve İngilizce magistrates' court'a benzerdi. Bu mahkemeler 1971 yılında kaldırıldı. 1965 yılına kadar, bu borgmästare yargıçlar aynı zamanda tarihi nedenlerle magistrat kurulunda bazı idari görevleri de yerine getiriyorlardı. 1965 yılına kadar, magistrat veya borgmästare olmayan daha küçük şehirlerde bu tür politik olmayan idari rolleri olan "kommunalborgmästare" unvanına sahip belediye başkanları da bulunuyordu. Bu makam, 20. yüzyılın bir icadıydı çünkü İsveç'teki daha küçük şehirler, 20. yüzyılın ilk yarısında kendi mahkemelerini ve yargıçlarını kaybetmeye başlamışlardı.

İsveç'te 16. yüzyılda Kral Gustav Vasa hükûmeti önemli ölçüde merkezileştirdi ve belediye başkanlarını doğrudan atadı. 1693 yılında Kral Charles XI, Yurttaşlar Meclisinin yıllarca süren tekrarlayan dilekçeleri üzerine bir uzlaşma kabul etti ve kralın belediye başkanı atamalarına karşı çıktı. Uzlaşma şuydu: bir şehirdeki yurttaşlar genellikle yerel valinin denetimi altında bir belediye başkanı adayı belirleyebilirdi. Aday daha sonra krala sunulacak ve kral tarafından atanan kişi olacaktı, ancak kral istisnai durumlarda doğrudan belediye başkanı atayabilirdi. Bu, 1720 yılında yürürlüğe giren Devlet Yönetimi Hükmü'nde kodifiye edildi ve aynı yılın 8 Temmuz'unda Riksrådet ("Devlet Meclisi"), Yurttaşlar Meclisinin dilekçesi üzerine, adayların sadece şehir tarafından sunulabileceğine, kral veya başka birinin değil, karar verdi. Böylece, yerel valinin denetimi altındaki ve doğrudan kral tarafından atanan belediye başkanları, 1720'den sonra (sözde Özgürlük Çağı) sona erdi. 16 Ekim 1723 tarihinde, bir dilekçe sonucunda, şehrin üç aday sunması ve kralın (veya Devlet Meclisinin) birini ataması kararlaştırıldı. Bu, o tarihten itibaren tüm sonraki düzenlemelerde bir kural olarak korundu ve aynı zamanda 1809 Devlet Yönetimi'nde de bir gelenek olarak devam etti ve 1965 yılına kadar sürdü.
Finlandiya'da Tampere ve Pirkkala'da iki belediye başkanı bulunmaktadır. Genellikle Finlandiya'da en üst düzey yürütme yetkilisi demokratik olarak seçilmez, şehir konseyi tarafından bir kamu görevine atanır ve basitçe "şehir müdürü" veya "belediye müdürü" olarak adlandırılır; bu, belediyenin kendisini bir şehir olarak tanımlamasına bağlı olarak değişir. "Belediye başkanı" olan Fince "pormestari" terimi, tarihsel olarak İsveççe "borgmästare"den gelir ve karışıklık yaratır çünkü İsveç'teki gibi kayıt dairesinde ve şehir mahkemelerinde (1993 yılında kaldırılan) en üst düzey görevliyi değil, şehir müdürünü ifade eder. Ayrıca, "pormestari" unvanı, şehir müdürü görevindeki başarılı hizmetlerden dolayı verilebilen bir onur unvanıdır. Helsinki'nin şehir müdürüne "ylipormestari" denir, bu da tarihsel nedenlerle "başkan" anlamına gelir. Ayrıca, "şehir müdürü" terimi "belediye başkanı" olarak da çevrilebilir.

Alcalde makamı, Reconquista sürecin

Boeing 747 (Jumbo Jet), havayolu taşımacılığında kullanılan bir jet uçağıdır. İlk ticari uçuşunu 1970 yılında gerçekleştirmiştir. Büyüklük rekorunu Airbus A380'in hizmete girdiği 2006 yılına kadar elinde tutmuştur. 2006 yılı itibarıyla en uzun kanat genişliğine Hughes H-4 Hercules sahiptir ancak en büyük ticari uçak, Sovyet yapımı kargo uçağı Antonov An-225'tir.
Boeing Commercial Aircraft tarafından üretilen dört motorlu 747, çift katlı bir tasarıma sahiptir. İki-sınıf yerleşim planı 524 yolcu için yer sağlarken, tipik üç-sınıf yerleşim planı 416 yolcu için yer sağlamaktadır. Üst katın oluşturduğu kambur, 747'nin kolayca tanınabilmesini sağlar.
Şu anda üretimden kalkan 747 serisi ses hızının altında (genel olarak 0,85 mach) ve kıtalar arası mesafelerde (7.260 Deniz mili) uçmaktadır. Bazı modellerle New York'tan Hong Kong'a — dünyanın çevresinin üçte biri— durmaksızın uçmak mümkün olmaktadır. 1989 yılında Qantas'a ait bir 747-400'ün Londra'dan Sidney'e (18.001 km) 20 saat ve 9 dakikada uçmasına karşılık, teslimat amaçlı olan bu uçuş yolcu veya kargo yükü olmadan gerçekleştirilmiştir.

1960'lardaki hava ulaşımı patlaması sonucunda 747 doğmuştur. Boeing 707'nin önderliğini yaptığı ticari jet ulaşım dönemi uzun mesafeli yolculuk devrimini gerçekleştirmiş ve dünyanın her yerine kısa zamanda ulaşılabilmesini mümkün kılmıştır. Boeing, büyük bir hava taşıma aracı için Amerika Silahlı Kuvvetleri'ne teklif götürürken çalışmalara çoktan başlamıştı. Anlaşma Boeing yerine Lockheed firmasının ürettiği C-5 Galaxy için yapıldı ancak o sırada en sadık müşterileri olan Pan Am, 707'nin iki katı büyüklüğünde bir yolcu uçağının geliştirilmesi talebinde bulundu. 1966 yılında Boeing firması üretmekte olduğu uçağın başlangıç modelinin 747 olarak isimlendirilmesini önerdi. Pan Am firması ilk 100 serinin 25 adedini 550 milyon dolara sipariş ederek ana müşteri oldu. Orijinal tasarım tam-uzun çift-katlı uçak gövdesiydi. Tahliye yolları sorunu nedeniyle geniş-gövde tasarımına geçildi.
O zamanlar 747'nin yerini süpersonik bir tasarımın alacağı düşünülüyordu. Boeing zekice bir hareketle 747'yi kargo uçağına dönüştürülebilir şekilde tasarlamıştı. Böylece Boeing, yolcu uçağı modelinin satışları azaldığında kargo uçağı olarak üretimi sürdürebilecekti. Kokpit, 747'yi diğerlerinden ayıran şişkinliği oluşturan kısaltılmış üst kata alındı, böylece burun kısmına yükleme kapısı eklenebilecekti. Concorde ve Boeing'in üretilmemiş Boeing 2707 modeli gibi süpersonik uçakları, petrol fiyatlarının çok yüksek olduğu dönemlerde kârlı işletim için çok maliyetli olmaları ve kara üzerindeki süpersonik uçuşlarla ilgili düzenlemeler nedeniyle hiçbir zaman gereksinimleri karşılayamadı.

400 adet sattıktan sonra 747'nin modasının geçmesi bekleniyordu. Fakat 747 beklentilerin ötesine geçerek 1993 yılında 1.000 adet olan hedefini aştı. Yolcu modelinin satışlarında beklenen azalma ancak 20 yıl sonra, 2000 başlarında gerçekleşti. 747 gibi bir uçağın geliştirilmesi büyük sorumluluktu ve Boeing'in böyle bir montajı yapacak büyüklükte tesisi yoktu. Böylece şirket Everett, Washington civarındaki 780 dönümlük arazi üzerine yeni bir fabrika inşa etti. Bu fabrika şimdiye kadar yapılmış en büyük hacme sahip binadır.
Pratt and Whitney güçlü bir motor geliştirdi. JT9D isimli motor ilk kez ve sadece 747 için kullanıldı. Güvenlik ve uçabilirlik kaygılarını gidermek için 747 dört yedek hidrolik sistem, ayrı kontrol yüzeyleri, yedek ana iniş takımı, çift yapısal fazlalıklar ve standart pistleri kullanmaya imkân veren geliştirilmiş hareketli kanatlar ile donatıldı. Kanatlar 37,5 derecelik bir açıyla geriye doğru çekilerek 747'nin mevcut hangarlarını kullanabilecek boyuta gelmesi sağlandı.
Uçuş onaylaması döneminde Boeing, 747'nin test pilotu Jack Waddel'e atfen "Wadell'in Vagonu" adı verilen kamyonun üstüne monte edilmiş kokpitten oluşan alışılmışın dışında bir eğitim cihazı imal etti. Bu cihaz yüksek üst kat konumundan uçağı taksi etmeyi öğretmek amacıyla tasarlanmıştı.
Boeing firması 747'yi Pan Am'a 1970 yılında teslim etme sözü vermişti. Bu gelişim, imalat ve test için dört yıldan az bir süre demekti. İş o kadar süratli gidiyordu ki, 747'nin geliştirilmesinde çalışanlara "inanılmazlar" adı verilmişti. 747'yi geliştirme ve Everett fabrikasının inşaatı, maliyetinin büyük kısmını borçlanarak sağlamak ve şirketin varlığını 747'nin başarısına bağlamak gibi bir kumara girmek demekti. JT9D'nin geliştirilmesinde yaşanan problemler teslimatların gecikmesine yol açtı. Sonuç olarak 30 kadar uçak Everett'te öylece beklemek durumunda kaldı ve şirket iflasın eşiğine geldi.
Kumar olumlu sonuçlandı ve onlarca yıl boyunca Boeing yolcu uçağı, rakipsiz olmanın tadını çıkarttı. 747'nin rekoru, Boeing'in rakibi Airbus A380 tarafından ancak ilk teslim tarihinden 35 yıl sonra kırılabildi.

15 Ocak 1970 tarihinde, Washington Dulles Uluslararası Havaalanında Başkanın eşi Pat Nixon ve beraberindeki Pan Am yönetim kurulu başkanı Najeeb Halaby tarafından resmî olarak Pan Am Boeing 747 adını aldı. Şampanya kırmak yerine uçağa kırmızı, beyaz ve mavi su püskürtüldü.
Boeing 747'nin ilk ticari uçuşu Pan Am tarafından John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı ile Londra Heathrow Havaalanı arasında 21 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirildi. Pan Am 1970'in ilkbahar ve yazında 747'yi Londra-Boston, Washington ve diğer şehirler arasındaki uçuşlarda kullanmaya başladı. Artık hava ulaşımı için yeni bir standart oluşmuştu ve diğer havayolu şirketleri kendi 747'lerini kullanabilmek için acele etmeye başlamıştı. TWA, Japan Airlines, Lufthansa, BOAC ve Northwest Orient uzun mesafe uçuşlarda 747'yi kullanan ilk firmalar olacaktı. 1970 yazında American Airlines 747'yi New York ve Los Angeles arasında servise soktu.
Başlarda birçok havayolu şirketi 747'ye kuşkuyla yaklaşıyordu. McDonnell Douglas ve Lockheed, geniş gövdeli, üç motorlu ve 747'den önemli ölçüde daha küçük "tri-jetler" üzerinde çalışıyordu. Birçok havayolu şirketi, 747'nin ortalama uzun mesafeli uçuşlar için çok büyük olduğunu düşündüğünden tri-jetlere yatırım yapmayı tercih ediyordu. Ayrıca 747'nin çift katlı yapısına rağmen Airbus A380'in de karşı karşıya olduğu mevcut havaalanlarının altyapısına uyum sağlama konusunda da endişeler mevcuttu.
Havayolu şirketlerinin diğer bir endişesi yakıt verimliliği idi. Üç motorlu bir uçağın dört motorlulara göre daha az yakıt tüketmesi ve şirketlerin maliyetleri düşürme çabasından dolayı yakıt verimliliği 1970'li yıllarda Boeing açısından sorun teşkil ediyordu.
Havayolu şirketlerinin endişeleri 1970'li yıllarda gerçek oldu. Petrol krizi ve Amerika'daki ekonomik durgunluk havayolunu tercih eden yolcu sayısını azalttı ve 747'leri doldurmak zorlaştı. American Airlines daha fazla yolcu çekebilmek için bazı koltukları çıkartıp yerine piyano barları oluşturdu. Zamanla 747'ler kargo taşımacılığına geri döndü ve satıldı. Continental Airlines yıllar sonra 747'leri servisten kaldırdı. Trijet DC-10, L-1011 ve müteakip twinjet 767 ve A300 gibi daha ufak, daha verimli geniş gövdeli uçaklar 747'nin pazar payını elinden aldı ve havayollarındaki fiyat serbestisi uluslararası noktadan noktaya uçuşları yaygınlaştırdı. Air Canada, Aer Lingus, Avianca, SAS, TAP, America West, Olympic Airways ve Japan Airlines firmaları da 747'yi servisten kaldırdı.
Buna rağmen birçok uluslararası havayolu şirketi 747'yi yoğun rotalarda kullanmaya devam etti. Bugün en büyük 747 filoları British Airways'e ve Lufthansa'ya aittir. Boeing 747-400 tipi uçakların menzili yaklaşık on veya yirmi saattir.

Boeing 747-400 serisi 747 serisinin en ekonomik jenerasyonudur. İri cüssesine büyük motorlarına yüksek sayıda yolcu taşıması uçağın yolcu başı operasyonel yakıt maliyetini 100 km/ 3,2 lt düşürmüştür. Standart bir otomobil 100 km'de 6 litre benzin harcamaktadır. Uçaktaki bu potansiyeli gören Boeing firması özel 747SR adında daha kısa, daha hafif, sağlamlaştırılmış iniş takımları, azaltılmış yakıt tanklarına sahip yeni versiyon üretmiştir. Eskiyen tasarımı ömrünü dolduran motorları sık sık bakım ihtiyacı gerekmektedir. Boeing 747-400 ile New York - Londra uçuşunun maliyeti 600 avroya kadar düşmektedir. 6000 km'lik uçuşun tek personel yakıt masrafı 192 lt yani yaklaşık 6000 TL tutara mal olmaktadır.

İlk Boeing 747 modeliydi ve 1970 yılında Pan American World Airways'te hizmete girdi. Ilk Boeing 747-100'lerin üst katında sadece 6 tane pencere vardı. Boeing 747-100 son ticari uçuşunu Ocak 2014'te Iran Air'de yaptı. Bu modelin kargo versiyonu üretilmedi ve toplamda bu uçaktan 167 tane üretildi.

Ana madde:Boeing 747SPEn küçük Boeing 747 versiyonudur. 1976 yılında Pan American World Airways'te hizmete girdi. Fakat uçak sadece 45 tane sattı ve günümüzde sadece Iran Air'de yolcu hizmeti vermektedir.

Boeing 747-200 Pratt & Whitney JT9D-7 motorlarını kullanıyor. Boeing 747-200 yolcu (-200B) kargo (-200F) ve kombi (-200M) versiyonları üretildi. Bazı 747-200'ler hâlen etkin hizmettedir. Bu modelden toplamda 393 (225 -200B, 73 -200F, 13 -200C, 78 -200M ve 4 tane askerî versiyon) üretilmiştir.

Bu modelin üst katı uzatılmıştı. Boeing 747-300 Pratt & Whitney JT9D-7 veya General Electric CF6-80C2B1 motorları kullanıyor. Toplamda 81 tane üretildi. Günümüzde hâlen Mahan Air'de yarı yolcu yarı kargo olarak hizmet vermektedir.

Ana madde:Boeing 747-400En çok satan ve en ekonomik versiyonudur. Toplamda 694 tane üretilmiştir. 2005 itibarıyla yolcu 2009 itibarıyla da kargo versiyonunun üretimi durmuştur. Son yolcu versiyonu Nisan 2005'te China Airlines'a teslim edilmiştir. Bu modeli Winglet içermiyordu. Günümüzde en büyük 747-400 kullanıcısı British Airways'tir.

En yeni Boeing 747 versiyonudur. İlk uçuşunu 8 Şubat 2010'da yapmıştır. Kargo versiyonu 12 Ekim 2011'de yolcu versiyonu ise 1 Haziran 2012'te hizmete girmiştir. Temmuz 2016 itibarıyla, toplamda 125 adet (74 kargo versiyonu ve 51 yolcu versiyonu) onaylanmış sipariş bulunmaktadır. En büyük kullanıcısı British Airways'tir. 2023 yılı itibarıyla üretimi durmuştur.

Veri tarihi: Mayıs 2017'nin sonu.

Lufthansa'ya ait bir 747, 1974 yılında Na

Boeing KC-135 Stratotanker, Boeing 367-80 prototipi temel alınarak Boeing 707 yolcu uçağıyla birlikte geliştirilen Amerikan askerî havada yakıt ikmal tankeri uçağıdır. Gövdesi, Boeing 707'ye göre daha dar ve kısadır. Başlangıçta uçak, 717 olarak tanımlandı, daha sonra bu numara başka bir Boeing uçağına verildi.
KC-135, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'nin (USAF) ilk jet motorlu yakıt ikmal uçağı olarak KC-97 Stratofreighter'ın yerini aldı. Başlangıçta stratejik bombardıman uçaklarına yakıt ikmali yapmakla görevliydi, ancak Vietnam Savaşı ve Çöl Fırtınası Operasyonu gibi çatışmalarda ABD taktik avcı ve bombardıman uçaklarının menzilini ve dayanıklılığını artırmak için yaygın olarak kullanıldı.
KC-135, 1957'de ABD Hava Kuvvetleri'nde hizmete girdi ve orijinal operatörüyle 60 yılı aşkın süredir kesintisiz görev yapan dokuz askerî sabit kanatlı uçaktan biridir. Uçak, daha büyük McDonnell Douglas KC-10 Extender tarafından desteklendi. Araştırmalar, bakım maliyetlerinin önemli ölçüde artmasına rağmen çoğu KC-135'in 2030 yılına kadar uçabileceğini göstermektedir. Bu uçaklar, kademeli olarak Boeing KC-46 Pegasus ile değiştirilecektir.

İncirlik, Adana'da bulunan 10. Tanker Üs Komutanlığı/101. HYİ Filo Komutanlığı bünyesinde yer alırlar. Filo isimleri Asena'dır.

KC-135A: 1956- 1964  732adet
KC-135B: 1963 17 adet
KC-135D: 1979 4 adet
KC-135E: 1982 160 adet
C-135F:  12 adet Fransa Hava Kuvvetleri
KC-135Q:  1961-1968 56 adet KC-135A  Lockheed SR-71havada yakıt ikmali için üretildi
KC-135R:   1982 365 adet
KC-135T:  1993 - 1995 54 adet

 ABD
 Fransa
 Şili
 Türkiye
 Rusya
Eski Kullanıcılar

 Singapur

 Wikimedia Commons'ta Boeing KC-135 Stratotanker ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

CASA/IPTN CN-235, İspanya'nın CASA ile Endonezya'nın IPTN şirketleri tarafından ortak geliştirilen, orta menzilli, çift motorlu bir askerî nakliye uçağıdır. Hem bölgesel yolcu taşımacılığında hem de askerî nakliye görevlerinde kullanılmakta olup, başlıca askerî görevleri arasında hava nakliyesi ve hava gözetimi yer alır.
CN-235'in geliştirilmesi, 17 Ekim 1979'da Airtech International ortak girişiminin kurulmasının ardından 1980 yılında resmen başladı. Uçak, 1981 Paris Havacılık Fuarı'nda kamuoyuna tanıtıldı. Prototip, 11 Kasım 1983'te ilk uçuşunu yaptı ve ilk seri üretim uçağı 19 Ağustos 1986'da tamamlandı. 1 Mart 1988'de ise düzenli hizmete girdi. Başlangıçta üretim paylaştırılmıştı: %65'i IPTN, %35'i CASA tarafından üretiliyordu. CN-235'lerin büyük çoğunluğu askerî müşteriler için üretildi, ancak birkaç havayolu sınırlı sayıda bölgesel hizmet için satın aldı. Standart konfigürasyonların yanı sıra bazı CN-235'ler silahlı saldırı ve deniz devriye görevleri gibi özel rollere uygun şekilde yapılandırıldı.
CN-235'in geliştirilmesi ve ilk üretimi ortak bir çalışma olarak yürütülse de, CASA ile IPTN arasındaki iş birliği yalnızca Seri 10 ve Seri 100/110 modellerini kapsıyordu. Sonraki versiyonlar her iki şirket tarafından bağımsız olarak geliştirildi. Bu doğrultuda, CASA uzatılmış EADS CASA C-295 modelini, IPTN ise yolcu taşımacılığına yönelik Indonesian Aerospace N-245 modelini üretti. En az 240 adet CN-235, hâlen hizmettedir ve bu uçakların toplamda 500.000'den fazla uçuş saati kaydettiği bildirilmektedir. En büyük kullanıcısı Türk Hava Kuvvetleri'dir.

Veri kaynağı Airbus MilitaryGenel özellikler
Mürettebat: iki, pilot ve yardımcı pilot
Kapasite: 51 yolcu, 35 paraşütçü, 18 sedye veya biri rampa üzerinde olmak üzere dört HCU-6/E palet; 6.000 kg (13.100 lb)
Uzunluk: 21,40 m (70 ft 2,5 in)
Kanat açıklığı: 25,81 m (84 ft 8 in)
Yükseklik: 8,18 m (26 ft 10 in)
Kanat alanı: 59,10 m2 (636,1 ft2)
Açıklık oranı: 11,27:1
Kanat profili: NACA 653-218
Boş ağırlık: 9.800 kg (21.605 lb)
Maksimum kalkış ağırlığı: 16.100 kg (35.420 lb)
Güç kaynağı: 2 × General Electric CT7-9C3 turboprop, her biri 1,305 kW (1,750 hp) (kalkış)
Performans

Seyir sürati: 450 km/sa (286 mph, 248 kn) 4,575 m (15,000 ft) irtifada
Perdövites sürati: 156 km/sa (97 mph, 84 kn) (flaplar inikken)
Menzil: 4.355 km (2.706 mi, 2.350 nmi)
Azami irtifa: 7.620 m (25.000 ft)
Tırmanma oranı: 7,8 m/s (1.780 ft/dak)

Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın uçak albümündeki CN-235 sayfası

Sazin (Boşnakça: Cazin), Bosna-Hersek'in Bosna-Hersek Federasyonu'nda Una-Sana Kantonu'na bağlı bir belediyedir.

Sazin'de 14. yüzyıldan kalma birçok tarihi yerler vardır. Ostrožac kalesi ve Radetina Kulesi Sazin'de bulunmaktadır. 1929'den itibaren 1941'e kadar Sazin, Vrbas Banovina'ya bağlı Yugoslavya Krallığı'nın bir parçasıydı.
1950 Sazin ayaklanması'nda, köylüler silahlanarak devlete karşı isyan başlattı. İsyan, Komünist Yugoslavya'nın parçası olan Velika Kladuša ve Slunj'da oluştu. Köylüler kendi ülkesinin çiftçilere Yugoslav hükûmeti tarafından zorla kolektifleştirmeye karşı ayaklandı. 1949 yılında bir kuraklık sonrasında, Yugoslav köylüler hükûmet tarafından belirlenen gerçekçi kotalar koyularak cezalandırıldı. Kuraklığı takiben yapılan isyan, cinayetler ve ayaklanmayı organize edenlerin zulümü, aynı zamanda birçok masum sivilin ölmesi ile sonuçlandı. Soğuk Savaş'ta Avrupa tarihininde yaşanan ilk köylü isyanı oldu.
Şehir başarıyla Bosna Savaşı sırasında Bosna Ordusu tarafından savunuldu.

Una-Sana Kantonu

Erciyes, İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan sönmüş bir yanardağ. Kayseri'nin 25 km güneybatısındaki Sultansazlığı ovaların'ın yanından yükselen büyük kütleli bir stratovolkandır.
Yüksek derecede aşınmaya uğramış olan volkanın son olarak, Roma dönemi madeni paralarındaki betimlemelere dayanarak, MÖ. 253 yılında püskürdüğü söylenebilir. Erciyes, 3.917 metreye ulaşan zirvesi ile İç Anadolu'nun en yüksek dağıdır. 3300 kilometrekarelik alanı kaplar. Torosların kuzeydoğu uzantısı olan Aladağlar'ın en yüksek noktası olduğu kabul edilmektedir ve Alpin kuşağına dahildir.
Dağ Türkçe' deki adını, Antik Yunancadaki adı olan Argaeus (Ἀργαῖος) kelimesinin okunuş şeklinden almıştır. Ünlü gezgin ve coğrafyacı Strabon, Geographika eserinde zirvesinin hiçbir zaman kardan arınmadığını ve açık bir günde zirvesinden Karadeniz ve Akdeniz'in görülebildiğini iddia etmiştir. Günümüzde zirvesinin sadece kuzey yamacında bir buzulu kalan Erciyes'in zirvesinden Dünya'nın yuvarlaklığı sebebi ile Akdeniz ve Karadeniz'i görmek mümkün değildir.

Erciyes Dağı, 3300 kilometrekarelik bir alanı kaplayan büyük kütleli bir stratovolkandır. Kenarlarında en az 64 monogenetik baca yer almaktadır. Zirvesi deniz seviyesinden 3.917 metre, etrafındaki Sultansazlığı havzasından ise yaklaşık 3.000 metre yüksekliktedir.

3917 m'lik yükseltisi ile Türkiye'nin beşinci, İç Anadolu Bölgesi'nin ise en yüksek dağıdır.
Erciyes Dağı, Neojen (Miyosen-Alt Pliyosen) döneminden günümüze kadar aktivitesini sürdüren İç Anadolu Volkanik Bölgesinin (CAVP) önemli bir üyesi, kuvaterner yaşlı bir stratovolkandır. Erciyes Volkanı, Ecemiş-Kayseri-Yukarı Kızılırmak-Sivas bölgelerinden geçen Neojen yaşlı İç Anadolu Fay Zonu üzerinde bulunmaktadır.
Jeologlar, Erciyes'in tarihini 20 milyon yıl öncesine kadar götürürler. Yapılan araştırmalara göre, bugünkü dağ ve çevresi 20 milyon yıl önce denizle kaplıydı. Zamanla yer kabuğundaki çatlamalar sonucu deniz çevresindeki kara parçaları oluştu ve çevre göl halini aldı. Bu iş için milyonlarca yıl geçti ve nihayet 15 milyon yıl kadar önce, bu gölde volkanik patlamalar oldu. "Neojen Dönemi" adı verilen bu devrede meydana gelen bu patlamalar, gölün ortasında bugünkü Erciyes'ten 400 metre daha yüksek koni şeklinde bir dağın oluşmasına sebep oldu. Tepede bulunan krateri iki baca beslediği için, buradan fışkıran lavların iri parçaları göl içerisinde tortullaşarak yeni bir tabaka; ince toz parçaları ise dağın 100 km ötesine kadar savrularak buralarda kül yığınları meydana getirdi.
Bu durum, bugünkü Kayseri'nin çevresindeki bulunan taş ocaklarının teşekkülüne ve Göreme çevresindeki Peri Bacalarının oluşmasına ve özellikle de bims dediğimiz krater küllerinin çevrede büyük kütleler halinde bulunmasına sebep oldu. Tomarza ve Develi bölgesindeki bims yatakları, Cırgalan, Güzelyurt, Gesi çevresindeki taş ocakları, Ürgüp ve Göreme'deki rüzgârın aşındırarak oluşturduğu Peri Bacaları, Erciyes Dağı'nın bu dönemde püskürttüğü lav ve küllerin sonucu meydana geldi.
Erciyes dağı, bu ilk oluşumundan sonra uzun bir sessizlik dönemine girdi. Bu dönemde, çevresindeki gölün suları çekildi ve kara parçası oluşarak bunda da kırılma ve kaymalar meydana geldi. Tekir Yaylası, Koç Dağı, Sultan Sazlığı teşekkül etti.
Dağ daha sonra yeniden faaliyete geçti. Bunun tarihi de takriben, 2 ya da 2,5 milyon yıl önceye rastlar. Bu yeni volkanik hareket, Ali Dağı, Yılanlı Dağı, Beşparmak Dağını meydana getirdi. Bu dönemdeki patlamalarda küçük taş parçaları dağın etrafındaki volkanik tepelerin oluşmasını sağladı. Artık çevre, tamamen kara parçasıdır. Sular çekilerek oluşan arazinin tek bekçisi ise Erciyes'tir.
Erciyes Dağı, bu ikinci hareketinden sonra derin bir sessizliğe büründü. Bundan takriben bir milyon yıl önceye rastlayan bu dönem buzul çağıdır. Erciyes'i de kalın bir buzul tabakası kapladı. Dağın buzullaşma dönemi dördüncü zamanın başlangıcıdır. İnsanoğlu da bu dönemde ortaya çıktı. Erciyes kendisini insanoğluna buzlarla kaplanmış bir halde takdim etti. Bugün o dönemden kalma buz parçalarının yükseklerdeki iki bazalt yatağında bulunduğu ifade edilir. Yer kabuğunun oluşumu üzerinde araştırma yapan uzmanlar, Erciyes dağının meydana gelişini böylece anlatırken, onun üçüncü defa ateş püskürttüğü ve bunun da oldukça yeni olduğunu söylerler. Bu konuda en önemli kaynakta Miladi takvimin başlangıç dönemine rastlayan yıllarda Kayseri'ye gelen Strabon adında bir coğrafyacı, Erciyes dağında kızgın ateş bacalarının bulunduğunu buradan geceleri lavların çevreye ateş yağdırdığını söyler. Araştırmacılar, bu söylenenlerin doğru olduğunu Erciyes'in volkanik yapısının bunu gösterdiğini ifade ederler. Bu dönemdeki püskürtmeler sonucu Büyük ve Küçük Kızıltepe’ler meydana gelir. Artık ''Sönmüş bir Volkan'' ya da ''İhtiyar bir Yanardağ'' olarak adlandırılan Erciyes ilk harekete geçtiği dönemin izlerini tamamen kaybetmiştir. İlk bacalar şimdiki iki büyük zirvenin bulunduğu yerde kaybolmuş ve dağ bugünkü şeklini üçüncü ve son faaliyet döneminde almıştır. Dağın, ilk oluşumundaki yüksekliğinden de takriben 400 metre kaybettiği sanılmaktadır. Bu durumun dağın tek bir volkan yerine çeşitli volkanlardan meydana gelen bir ''volkanlar topluluğu'' oluşundan kaynaklandığı ayrıca işaret edilmektedir. Günümüzde, heybetine rağmen cazip görünüşü, büyüleyici silueti Kayseri’yi kucaklayan ihtişamı onu tabiattan çok Kayseri'nin vazgeçilmez tek sembolü haline getirmektedir. Üzerine yazılan sayısız şiir de bunun en güzel göstergesidir.
Uzmanlar, son yıllarda dünyanın çeşitli bölgelerindeki yanardağlarda görülen volkan püskürtmelerinden hareket ederek Erciyes Dağı için de öyle bir durumun söz konusu olup olmayacağı sorusuna ''Çok uzak, hatta çok zayıf bir ihtimal'' diye cevap veriyorlar ve ilave ediyorlar: “Jeolojik araştırmalar, Erciyes'in tamamen sönmüş bir dağ olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.”

Erciyes'e "uzaklaştıkça yakınlaşan, yakınlaştıkça uzaklaşan dağ" yakıştırması yapılır. 2.150 m yükseklikte, Kayseri'den ulaşılabilen kış spor tesisleri bulunmaktadır.
Günümüzden 1,5-2 milyon yıl önce başlayan ve "Buzul Çağı" olarak da adlandırılan (Kuaterner) IV. Zamanın sonlarında yurdumuzdaki yüksek dağlarda olduğu gibi, Erciyes Dağı'nın yüksek kesimlerinde de buzullar oluşmuştur.
Erciyes Volkanı'nda buzullaşma iki ana ve üç tali vadide gelişmiştir. Ana vadiler kuzeybatıda Aksu Vadisi ve doğuya uzanan Üçker Vadisi'dir. Bu vadiler birbiri ardına sıralanmış iyi korunmuş morenler içerirler. Dağın kuzeydoğusunda, güney ve güneybatısında sırası ile Öksüzdere, Topaktaş ve Saraycık Vadileri bulunur. Bu vadiler diğer vadilerde olduğu gibi buzul çökellerine sahip olmalarına rağmen buzullaşmanın boyutu nispeten daha küçüktür. Ayrıca, Aksu Vadisi aktif bir buzulu, Üçker Vadisi ise bir kaya buzulunu barındırmaktadır.
Buzulların yerleştikleri doruk çevresinde aşındırma etkisiyle dokuz büyük sirk (buz yalağı) oluşmuştur. Bunların en büyüğü dağın doğu kesimindeki Tekir Yaylası'nın yukarısındaki Üçker Buzyalağı'dır. Doruk çevresine yerleşen buzullar, buz yalakları ve vadiler içerisinde daha alçak kesimlere doğru sarkmışlardır. Erciyes Dağı'nın buralardaki büyük krateri, buzulların aşındırması ile silinmiş, dağın, herhalde 400 metre kadar daha yüksekte bulunan doruk bölümü böylece yıpranmalara uğramıştır.

Erciyes Volkanı'nı da kapsayan bölge, yazları sıcak ve kuru, kışları soğuk ve orta nemli bir iklim ile temsil edilir. Denizden yüksekligi 1068 m olan Kayseri meteoroloji istasyonunda ölçülen ortalama sıcaklık yaz aylarında (Haziran, Temmuz ve Ağustos ortalaması) 19 °C olup, kış ortalaması (Aralık, Ocak ve Şubat) yaklaşık 0 °C'dir. Uzun yıllar (1961-1990) yıllık ortalama yağış toplamı ise aynı istasyonda 383 mm'dir. Bunun %85'i güz, kış ve bahar aylarında, geri kalan %15'i ise yazın oluşmaktadır.

Erciyes Kayak Merkezi
Kayseri'deki dağlar listesi
Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Kuzucuoğlu, Catherine; Çiner, Attila; Kazancı, Nizamettin (2019). "In the Footsteps of Strabon: Mount Erciyes Volcano—The Roof of Central Anatolia and Sultansazliği Basin". Landscapes and Landforms of Turkey. İsviçre: Springer Nature. ISBN 978-3-030-03515-0. 

Kültür Bakanlığı resmi websitesi  Kayseri - Erciyes 12 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kayseri Havalimanı, Kayseri ilinin Kocasinan ilçesinde bulunan havalimanı. IATA kodu ASR, ICAO kodu LTAU'dur. 1998 yılında sivil hava trafiğine açılmıştır. Daha önceden Kayseri Erkilet Havalimanı olarak bilinen havalimanın adı, 2025 yılında açılan yeni terminal ile birlikte Kayseri Havalimanı olarak değiştirilmiştir.
Kayseri Havalimanı'nın bitişiğinde 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı konuşludur. Bu birliğe bağlı C-130, C-160, CN-235 ve A-400M tipi askeri nakliye uçakları meydanı yoğun olarak kullanırlar. Bunun dışında meydanda yoğun bir sivil kargo trafiği de mevcuttur.
Kayseri Havalimanı, Boeing 747 gibi büyük uçakları da ağırlayacak kapasitededir. Zaman zaman KC-135 askeri yakıt ikmal uçakları da meydanı kullanır.
21 Kasım 2020'de yeni terminal binasının temeli atıldı. 2023'e kadar bitmesi planlansa da yeni terminalin faaliyete alınması 2025 yılını bulmuş, 17 Ocak 2025 tarihinde dönemin ulaştırma bakanı Abdulkadir Uraloğlu'nun katılımıyla faaliyete alınmıştır. Yeni terminal projesi ile havalimanı 132 bin 500 m² büyüklüğünde aprona, 18 uçak kapasiteli park alanı ve 6 adet yolcu köprüsüne kavuşmuştur. 

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

(*)Kaynak: https://www.dhmi.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler.aspx 

 OpenStreetMap'te Erkilet Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler

Felahiye, Kayseri ilinin bir ilçesidir.
İlçe tarihi Hititler dönemine kadar uzanır. Hititler dönemine ait çevrede birçok tarihî eser kalıntıları mevcuttur. Sonrasında Roma ve Osmanlı yönetimine girmiştir. İlçenin yüzölçümü 444 km²dir. Felahiye ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.304 metredir.

İlçe sınırları içinde bulunan eserlere göre tarihi Hititlere kadar uzanır. Hititlerden sonra ilçe ve çevresinde çeşitli medeniyetler hüküm sürmüş olup, bunlardan en belirgini Roma ve Osmanlı'dır.
İlçenin ilk adı Rumdiğin'dir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Yozgat İli Boğazlıyan İlçesine bağlı bir nahiye durumunda iken, 1925 yılında Yozgat İl Daimi Encümeni'nin kararı ile "Kurtuluş" anlamına gelen "Felâhiye" adını almıştır. İlçe 1926 yılında Kayseri ili merkez bucaklarından Güneşli “Mancusun”a bağlanmıştır. 1930'da bucak olmuş ve daha sonra 07.10.1957 tarihinde 7033 Sayılı yasa ile Kayseri'nin merkez ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

Gökmen Çiçek (1978, Gebze, Kocaeli), Türk bürokrat. 12 Mayıs 2022'de T.C. Resmî Gazete'de yayımlanan 2022/209 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Kayseri valisi olarak atandı.

1978 yılında Kocaeli'nin Gebze ilçesinde dünyaya gelen Çiçek; ilk, orta ve lise eğitimini Gebze'de tamamladı. 2001 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu.

2004 Yılında İçişleri Bakanlığı Kaymakam Adaylığı sınavını kazanarak Kaymakamlık mesleğine başlayan Çiçek; Düzköy (Trabzon), Beydağ (İzmir) Kaymakam Vekilliği görevlerinde bulundu. 2005-2006 yılları arasında İçişleri Bakanlığı tarafından eğitim amaçlı gönderildiği, İngiltere Sheffield Üniversitesi'nde dil eğitimi ve İngiltere idari sistemi üzerine çalışmalarda bulunan Çiçek, yüksek lisans eğitimini ise Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İşletme Ana Bilim Dalında tamamladı. 2007 yılında Akıncılar (Sivas), Kaymakamlığına atanmasını müteakiben; Kemah (Erzincan) ve Güneysu (Rize)'da Kaymakam olarak görev yaptı.
2014 yılında Türk İdareciler Derneği tarafından, Yılın İdarecisi seçilen Çiçek; sırasıyla İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğünde, Şube Müdürü, Personel Genel Müdürlüğünün çeşitli kademelerinde Şube Müdürü, Daire Başkanı ve Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.
26 Aralık 2018 tarihinde Personel Genel Müdürlüğü görevine atanan Çiçek, 9 Haziran 2020 tarih ve 2020/274 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla atandığı Afyonkarahisar Valiliği görevine 18/06/2020 tarihinde başladı. 12 Mayıs 2022'de T.C. Resmî Gazete'de yayımlanan 2022/209 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Kayseri valisi olarak atandı.

Evli ve 2 Çocuk babası olan Çiçek, iyi derecede İngilizce bilmektedir.

Hunat Hatun Külliyesi, I. Alaeddin Keykubad'ın eşi, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in annesi Mahperi Hunad Hatun tarafından 1238'de Kayseri şehir merkezinde yaptırılmış olan külliye.
Hunad Hatun, Bir hadis'ten ("İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç şey onun amel defterinin açık kalmasını sağlar: sadaka-i cârîye, (hayrı devam eden iyilikler) faydalanılan ilim, kendisine dua eden hayırlı evlât.") ve kayınpederi I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in genç yaşta ölen kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun'un vasiyetiyle 1206 yılında Kayseri'de inşa olunan ilk tıp okulu ve hastanesi, Şifâiyye olan Gevher Nesibe ve Gıyasiyye Şifaiyyesi'nden etkilenerek kendini hayır işlerine verdi.
Kesme taştan inşa edilmiş olan Hunad Hatun Külliyesi cami, medrese,hamam ve türbe bölümlerinden oluşur. Külliye camiinin minaresi II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Külliyenin dikdörtgen planlı medresesi bugün Kayseri Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılmaktadır. Külliyenin piramit külahlı sekizgen türbesinin içinde üç sanduka bulunmaktadır. Külliyenin hamamı çifte hamamdır. Hamamın hem erkerler bölümünün kubbesi hem de kadınlar bölümünün kubbesi tuğla ile inşa edilmiştir. Külliyenin hamam bölümünde yapılan son restorasyon sırasında bazı çiniler ortaya çıkarılmıştır.
Külliyenin merkez yapısı camidir. Giriş kapısının hemen üstündeki süslemelerin altında, Tevbe Sûresi'nin 18. âyeti yazılıdır ("Allah'ın mescitlerini ancak Allah'ı ve Âhiret'i tasdik eden, namazı gereği gibi kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden çekinmeyen müminler bina edip şenlendirir. İşte onlar Cennet'e ve bütün muratlarına kavuşmayı umabilirler.").
Batı ve doğu kapılarının üst kısmında bulunan mermer kitâbede, "Bu mübarek caminin inşasını Keykubad oğlu yüce sultân, din ve dünyanın koruyucusu, fetihler sahibi Keyhüsrev devrinde, Şevval 635 (Haziran 1238) yılında, büyük, âlim, kanaatkâr, dünya ve dinin yüz akı hayırlar fâtihi Melike (Mahperi Hatun) oğluna emretti -Allah onun yüce varlığını devamlı kılsın, gücünü artırsın." yazmaktadır.
Cami, mihraba paralel 8 sahından oluşmaktadır. Mihrap önü kubbesi bulunan cami Malatya Ulu cami planını yansıtmaktadır. Orijinal minaresi olmayan bu tarihî camiye sonradan Osmanlılar zamanında bir “köşk minare” yapılmıştır. II. Abdülhamid döneminde caminin şimdiki hacminin üçte biri kullanılmakta iken 1900(H. 1317) tarihinde Müslüman halktan toplanan paralarla cami genişletilmiş oradaki kubbe yapılmış ve bu arada giriş kapısının sağına bir minare yaptırılmıştır. Erzurum Ulu cami mihrapönü gibi bir genişleme söz konusudur. Yapının taç kapı ve mihrap kısmı süslemeli olup geometrik bezeme kullanılmıştır.
Medrese ise dıştan kale görünümünde iken zamanla burçları yıkılmıştır. Tek katlı iki eyvanlı açık avlulu medrese plan tipindedir. Ana eyvanı süsleme kuşağı çevrelemektedir. Medresede de geometrik süslemeler hakimdir. Aslan başı şeklinde çörtenlere sahiptir. Bütün külliyede kesme taş malzeme kullanılmıştır. 1929 yılından itibaren, Vali Fuad Beyin direktifiyle müze olarak kullanılmaya başlanmıştır. Uzun yıllar Arkeoloji müzesi olarak kullanılan Medrese, 1969 yılında Gültepe'de inşa edilen yeni Kayseri Arkeoloji Müzesi'nin hizmete girmesinden sonra, 1998 yılına kadar Etnografya Müzesi olarak kullanılmıştır. 1998 yılında müze Güpgüpoğlu Konağı'na taşınmış ve Medrese Kayseri Valiliği tarafından bakım ve onarımı yapıldıktan sonra Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne devredilmiş ve hediyelik eşya çarşısı olarak hizmete girmiştir. Halen hediyelik eşya çarşısı olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Türbede ise farklı bir özellik olan mukarnaslı kaidesi ilgi çelici özellik yansıtmaktadır.

Kayseri ilindeki taşınmaz kültür varlıkları

I. Baybars ya da tam künyesiyle el-Melikü'z-Zâhir Rüknüddîn Baybars el-Bundukdârî (Arapça: الملك‭ ‬الظاهر‭ ‬ركن‭ ‬الدين‭ ‬بيبرس‭ ‬البندقداري‎, d. 1223 - ö. 30 Haziran 1277), Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş Kıpçak asıllı Memlûk Devleti sultanıdır. Baybars, muhtemelen 15 yaşında köle olarak satın alınıp bir memlûk olarak yetiştirilmiş, yeteneği sayesinde hızla terfi ederek emirliğe kadar yükselmiştir. Mansure Muharebesi ve Ayn Calut Muharebesi'ni başarılı sevk ve idaresiyle bu muharebelerin kazanılmasında başrol oynamış ve ün kazanmıştır. Mısır Eyyûbî sultanı Turanşah'ı bir suikastla öldürmesinden sonra Kutuz sultan olmuş, Baybars çeşitli nedenlerle onu da öldürerek Memluk Sultanlığı hükümdarı olmuştur. Devletin gerçek anlamda kurucusu olarak kabul edilir. Pek çok Haçlı kalesini ve kentini ele geçirmiş, Levant'daki Haçlı varlığını birkaç sahil kentine kadar daraltmış, İlhanlılar'ın Kuzey Suriye'deki varlığına son vermiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'ni İlhanlı işgalinden kurtarmak için Anadolu'ya bir sefer düzenlemiş olmasına rağmen Anadolu Selçuklu yöneticilerinden vadedilen desteği göremeyince ülkesine geri dönmüştür.

Sultan Baybars 1233 yılında Karadeniz'in kuzeyinde doğmuş bir Kıpçak Türküdür. Muhtemelen on dört yaşındayken Moğollar tarafından esir alınmıştır. Esir olarak Sivas-Halep üzerinden Şam'a götürülmüş buradaki köle pazarında satılmıştır. Baybars'ı alan Eyyubi sultanı Salih Eyyub'un memluklarından olan Aytekin el-Bundukdarî'dir. Daha sonra 1246'da zekasının Salih Eyyub tarafından fark edilmesi üzerine onun tarafından satın alınmış, askeri kışlaya gönderilerek askeri eğitim alması sağlanmıştır. Eğitimini tamamlayan Baybars orduya katılmış, Haçlılarla girişilen bir dizi çatışmada ordusunda yer almış, kısa sürede terfi ederek emirliğe kadar yükselmiştir.

Baybars ilk büyük askeri başarısını birkaç yüz tapınak Şövalyesinin de dahil olduğu, Fransa kralı IX. Louis komutasındaki 1.500 kişilik haçlı ordusuna karşı, Eyyubi ordusunda bir komutan olarak kazandığı Mansure Muharebesi'nde (1250) elde etmiştir. Yedinci Haçlı Seferi sırasında Haçlı kuvvetleri Dimyat'da karaya asker çıkarmış, bölgedeki Memluk askerî birliği komutanı Fahreddin çıkarmayı önleyemeyerek geri çekilmiştir. Kent halkı da Memluk askerlerinin kenti savunmadığını görünce paniğe kapılarak terk etmişlerdir. Haçlı ordusu kenti işgal etmiş, ardından Kahire yönünde ilerleyişe geçmiştir. Gece Nil'in bir kıyısında kamp kurmuşlardır. Memluk ordusu da karşı kıyıdaki kampındadır. Sabaha karşı Haçlı ordusu öncü birlik komutanı Robert of Artois, ani bir baskın vermek amacıyla ordunun büyük kısmının nehri geçmesini beklemeden geçerek, Mansure'ye üç km. mesafedeki Eyyubi ordu karargahına çok hızlı bir şekilde şafakta saldırmıştır. Mısır askerleri silahlarını ellerine alamadan öldürülmüş, küçük bir kısmı Mansure'ye kaçabilmiştir. Robert bu başarıyı genişletip Mansure'ye yürümeye karar vererek Mısır kuvvetlerinin tamamını imha etmek için hızla Mansure'ye ilerlemiştir. Soğuk kanlılığını koruyan Baybars, baskında ölen komutan Fahreddin yerine komutayı ele almış, kaçan askerleri toplayıp komutası altına almış ve kenti savunmaya hazırlanmıştır. Baybars elindeki askerleri kentin merkezinde bizzat yerleştirerek gizlenmelerini emretmiş, bunu yaparken de kentin ana giriş kapısını açtırmıştır. Robert'in öncü kuvvetleri kent karşısına geldiklerinde Robert, kentin boşaltıldığını düşünmüş ve hızla kentin merkezine, iç kale surlarına doğru at sürmüşlerdir. Baybars'ın saldırı komutu vermesiyle dar sokak ve alanlarda dövüşemeyen Haçlı ağır süvarisi kıyıma uğratılmıştır. Çok azı yaya ya da atlı olarak şehirden kaçabilmeyi başardı. Fransa kralı IX. Louis'in kardeşi Robert, Guillaume de Sonnac gibi tanınmış Tapınak Şövalyesi ölenler arasındadır. Haçlı ordusunun büyük kısmı Mansure önlerine geldiğinde Baybars'ın 8-11 Şubat arasında art arda giriştiği huruç hareketleri ile onları püskürtmeyi başaramamıştır. Savunmada kalmış ve 5 Nisan 1250 tarihine kadar kenti başarıyla ve inatla savunmuştur. Sonuçta bu tarihte Haçlı ordusu Eyyubi ordusunun esas kuvvetlerinin de baskısıyla kuşatmayı kaldırmıştı. Sahile kadar geri çekilmeyi başaramamışlar ve Haçlı ordusunun tümü, komutanları Fransız kralı dahil olmak üzere pek çok Fransız soylusu esir alınmıştır.
Bu tarihlerde Mısır Eyyubi sultanı olan Muazzam Turanşah, memluk kuvvetlerinin söz konusu muharebedeki sonuç getirici çabalarını, onların beklendiği şekilde değerlendirmemiştir. Üstelik Turanşah'ın tahta geçmesinde memluklar onu desteklemişlerdi. Dahası babasının döneminden beri görev yapan memluk emirlerini görevlerinden alıp kendi yakınları atamaktadır. Memluk emirleri bu gelişmelerden doğal olarak fazlasıyla rahatsız olmaktaydılar. Sonuçta liderliğini Baybars'ın yaptığı bir grup Memluk subayı harekete geçerek Turanşah'ı bir suikast sonucu 30 Nisan 1250 tarihinde öldürmüştür. Böylece Mısır'da Eyyubi hanedanı hakimiyeti Turanşah'ın ölümüyle son bulmuştur.
Zaten güçlü durumda olan memluk emirleri artık devlet yönetimi üzerinde karar sahibidirler. Ancak sultan tayini için hepsi de gergindir. Hanedandan birinin değil de bir Memluk emirinin tahta geçmesi halk arasında huzursuzluk yaratacaktır. Sultan belirlenmesi üzerine Memluk emirleri bir süre görüştükten sonra Salih Eyyub’un eşi Şecerüddür’ü sultan seçmeye karar vermişlerdir. Bunda hanedandan birinin dul eşi olması, devlet işlerinden anlaması ve Memluklara yakın bir tutum izlemesi kuşkusuz etken olmuştur. Lakin kısa bir süre sonra bir kadının Müslüman bir toplumda hoş karşılanamayacağı anlaşılmıştır. Hem ülke halkı arasında, hem de diğer Müslüman ülke yöneticilerinden tepkiler yükselmeye başlamıştır. Özellikle Bağdat’taki Abbasi Mustasım Billâh’ın biraz ölçüsüz mektubu durumu içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Halife mektubunda “İçinizde sultan olacak erkek yoksa size Bağdat’tan erkek göndereyim” demektedir. Bunun üzerine Şecerüddür Memluk emiri Aybeg ile evlenip tahtı ona bırakmıştır. Böylece devletin başına bir Memluk geçmiş, Memluk Devleti resmen kurulmuştur.
Aybeg'in Şecerüddür ile evlenerek Memluk tahtına oturması, Bahri Memluklar'ı rahatsız etmiştir. Salih Eyyub ailesine güçlü bağlılıkları olan bir grup memluk, Aybeg'in devletin başına Eyyubiler'den bir meliki getirmesini şiddetle tercih ediyorlardı. Sonuçta memluklar içinde Bahrim Memluklar ile Oğuz grubu arasında bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştı. Aybeg'in kendine bağlı kölelerden bir memluk grubu oluşturması ve kendisine muhalefet eden Bahri Memlukları cezalandırması, bu memlukların Mısır dışına, Suriye'deki Eyyubi meliklerinin yanına, Kerek, Şam ve Filistin'e, 130 kadarı ise Anadolu Selçuklu'ya kaçmasına yol açmıştır. Bir süre sonra Aybeg'in, kendi pozisyonu için bir tehlike olarak gördüğü Memluk emiri Fariseddin Aktay'ı Seyfeddin Kutuz'a öldürtmesiyle Aktay'ın yandaşı olan kalabalık bir Memluk grubunu çok daha zor bir duruma düşürmüştür. Bir süredir Bahri Memlukları emiri olan Baybars, onlarla yaptığı bir toplantıda Aybeg'e karşı mücadele edilmesi gerektiğini anlatmış, ama çoğunluk tarafından desteklenmeyince Suriye Eyyubi sultanı Nasır Yusuf’a yazarak adamlarıyla birlikte emrine girmeyi önermiştir. Kabul edilince de Suriye’ye gitmiştir. Aybeg’in hamamda öldürülmesinde parmağı olduğu ileri sürülen Kutuz tahta hakim olmuş, oğuz ve Kıpçak memluklar arasında bir denge kurmuştur.
Baybars Suriye’de Nasır Yusuf’u Mısır’a saldırmaya teşvik ediyordu, bu arada kendi adamlarıyla Mısır hakimiyetindeki bölgelere talan akınlarında bulunmaktaydı. Aybeg, Abbasi halifesinden yardım istemiş, yardım göremeyince bir ordu hazırlayarak Suriye’ye göndermiştir. Nasır Yusuf ve Baybars yenilgiye uğramış, Abbasi halifesinin araya girmesiyle iki taraf arasında ateşkes sağlanmıştır. Bu antlaşmada Bahri Memlukların Mısır’a teslim edilmesi şartı bulunuyordu, diğer yandan Baybars’ın arası Nasır Yusuf’la açılmıştır. Bu yüzden Baybars Suriye’den ayrılarak Kerek (Ürdün'de bir bölge) naibinin himayesine girmiştir. Buradan aldığı bir takviye kuvvetiyle yakınlarda bir Mısır birliği üzerine gitmiş, fakat çatışmada yine yenilgiye uğramıştır. Mısır’da ise Aybeg Bahri Memluklar’a karşı tutumunu sürdürmekte, durumdan fazlasıyla rahatsız olan emirler ise Kerek’e, Baybars’ın yanına gitmektedir. Bir yandan da Aybeg’e karşı yürümek için Baybars’a baskı yapmaktadırlar. Baybars yine bir kısım takviyeler alarak Mısır üzerine yürümüştür. Aybeg ise Kutuz komutasında bir ordu sevk etmiş, Baybars bu kez de yenilgiye uğrayıp çekilmiştir. Kutuz, esir alınan Bahri Memlukları oyalanmadan kılıçtan geçirmiştir. Baybars ve yanındakiler bu kez de Kerek naibi tarafından kente alınmayınca tekrar Nasır Yusuf’a sığınmışlardır. Bahri Memlukları Aybeg’in baskısından kurtaran, Mısırlı tarihçi İbn Tağrıberdî tarafından “güzel, dindar ve akıllı bir kadın” olarak tanıtılan Şecerüddür olmuştur. Aybeg, hamamdayken görevlendirildiği bir adamı tarafından 1257 yılı içinde öldürülmüştür. Ne var ki hep desteklediği ve desteğini gördüğü Bahri Memluklar artık eski güçlerini yitirmişlerdi, Şecerüddür'ü korumayı başaramadılar ve bir süre sonra öldürüldü. Ardından Aybeg'e bağlı memluklar, onun 15 yaşındaki oğlunu tahta oturtmuşlar, yaşının küçük olması yüzünden Kutuz'u sultan naibi yapmışlardır. Çok geçmeden Kutuz genç sultanı ve annesini hapsettirmiş, ileri gelen Bahri Memluk emirlerini öldürtmüş ve tahta geçmiştir.
Moğollar 1258 yılında Bağdat'ı ele geçirerek Abbasi halifesi Müstasım ve ailesini öldürmüş, ardından yayılmaları Kuzey Suriye'ye kadar ilerlemişlerdi. Moğol istilası 1259 yılında Halep’i kuşatmış ve ele geçirmiştir. Daha sonra ilerleme yönünü 1260’da Mısır’a çevirmişlerdir. Nasır Yusuf’un ordusu ise Moğol ilerlemesini haber alınca dağılmıştır. Bu sırada Baybars, Sultan Kutuz’un savaş hazırlıkları içinde olduğunu öğrenmiş, haber göndererek emrine girmek istediğini bildirmiştir. Moğol yayılması karşısında sadece kendisine bağlı memluklarla tutunmasının olanaksız olduğunun, Bahri memlukları da seferber etmekten başka çaresi olmadığını anlayan Kutuz, onlar üzerinde güçlü bir otoritesi olduğunu bildiğ

Jül Sezar (Latince: Gaius Iulius Caesar, Latince telaffuz: [ˈɡajjʊs ˈjuːlɪ.ʊs ˈkae̯sar]; MÖ 12 Temmuz 100 - MÖ 15 Mart 44), Romalı asker ve Roma Cumhuriyeti'nin son diktatörü olan politik liderdir. Aynı zamanda iyi bir hatip ve güçlü bir yazar olan Sezar, dünya tarihinin en etkili insanlarından birisi olarak kabul edilir. Eylemleriyle Roma Cumhuriyeti'nin Roma İmparatorluğu'na dönüşmesinde ve evlatlığı Augustus'un ilk Roma imparatoru olmasını sağlayacak olayların başlamasında kritik bir rol oynamıştır.
Roma Senatosundaki optimates kliğine mensup muhalifleri Marcus Porcius Cato ve Marcus Calpurnius Bibulus'a karşı, populares kliğine mensup bir politikacı kimliğiyle, Marcus Licinius Crassus ve Gnaeus Pompeius Magnus'la birlikte gayri resmi olarak Roma politik yaşamına birkaç yıllığına yön verecek olan birinci üçlü yönetimi kurdu. Galya'yı fethederek Roma topraklarını Atlas Okyanusu'na kadar genişletti ve aynı zamanda MÖ 55 yılında Britanya'nın Romalılarca ilk işgalini gerçekleştirdi. Triumvirliğin yıkılmasıyla birlikte Pompey ve Senato ile arası açıldı. MÖ 49 yılında Lejyonlarının başında Rubicon nehrini geçmesiyle başlayan iç savaş sonucu Roma dünyasının tartışmasız hâkimi haline geldi.
Hükûmetin kontrolünü ele almasının ardından, Roma toplumu ve yönetimini kapsayan geniş bir reform hamlesi başlattı. Hayat boyu diktatör (dictator perpetuus) ilan edildi ve Cumhuriyet bürokrasisini merkezîleştirdi. Ancak Sezar'ın eski arkadaşlarından Marcus Junius Brutus'un önderliğindeki, Cumhuriyeti eski işleyişine kavuşturmayı hayal eden bir grup senatör tarafından MÖ 15 Mart 44 tarihinde öldürüldü. Suikastın ardından başlayan yeni bir iç savaş, vârisi Gaius Octavianus'un Roma dünyası üzerinde baskın bir otokratik güç haline gelmesine yol açtı. Sezar, suikastten iki yıl sonra, MÖ 42 yılında Senato tarafından resmen kutsanarak Roma tanrılarından biri ilan edildi. Ayrıca vasiyetiyle birlikte ölümünden sonra servetinin bir kısmını Roma halkına dağıttırdı ve her Roma vatandaşına 300.000 sestertius bıraktı.
Sezar'ın hayatı hakkındaki bilgilerin çoğu veya fazlası, askerî seferlerini anlattığı, kendisi tarafından yazılmış olan "Yorumlar" (Commentarii) adlı hatıralarından ve Cicero gibi politik rakiplerinin mektup ve söylevlerinden, Sallustius'un tarihsel yazılarından ve Catullus'un şiirleri gibi çağdaşı kaynaklardan elde edilmiştir. Hayatına dair pek çok ayrıntılı bilgi sonraki yüzyıllarda yaşamış olan Appian, Suetonius, Plutarkhos, Cassius Dio ve Strabon gibi tarihçiler tarafından aktarılmıştır.

Sezar, soylarının tanrıça Venüs'ün sözde oğlu Troyalı prens Aeneas'ın oğlu Iulus'tan geldiğini iddia eden ve patrici sınıfından bir aile olan Julia gens'ine mensuptur.
"Sezar" cognomen'i, Yaşlı Plinius'a göre sezaryenle doğmuş bir atasından gelir (Latince "kesmek" anlamına gelen caedo, caedere, cecidi, caesum fiilinden türemiştir). Historia Augusta'nın bu konu hakkındaki diğer üç iddiası ise sırasıyla şöyledir: İlki Sezar'ın saçının çok sık olması (Latince caesaries); diğeri gözlerinin parlak gri olması (Latince oculis caesiis); ya da savaşta bir fil öldürmüş olması (mağribi dilinde caesai) nedeniyle bu ünvanı almıştır. Sezar'ın bastırdığı sikkeler üzerinde fil bulunması adı geçen son iddiayı destekler niteliktedir.
Antik şecerelerine rağmen Julii Caesare'ler politik olarak etkili bir aile değildi ve mensuplarından sadece üçü konsül seçilebilmişti. Sezar'ın aynı adı taşıyan babası Cumhuriyetin seçimle iş başına gelen üst düzey magistraları arasında ikinci sırada yer alan praetorluk makamına kadar yükselme başarısı göstermiş, belki de ünlü kayınbiraderi Gaius Marius sayesinde Asya eyaleti valiliği yapmıştır. Annesi Aurelia Cotta birkaç konsül çıkarmış etkili bir aileden geliyordu. Sezar'ın vasisi olarak iyi bir hatip ve dil bilimci olan Galya kökenli Marcus Antonius Gnipho'nun atandığı bilinir. Sezar'ın her ikisinin de adı Julia olan iki kız kardeşi vardı. Sezar'ın çocukluğu ile ilgili kayıtlar çok azdır. Suetonius ve Plutarkhos'un biyografilerinde Sezar'ın hikâyesi birdenbire gençliğinden başlar ve her iki eserde de açılış paragrafları kayıptır.
Sezar'ın gelişim yıllarına tam bir kargaşa hâkimdi. Roma'nın müttefiklerine verilen Roma Yurttaşlığı hakkının geri alınmasının neden olduğu kargaşa, Roma ve İtalyan müttefikleri arasında Sosyal Savaş olarak adlandırılan bir savaşa neden olurken Pontuslu VI. Mithridates Roma'nın doğu eyaletlerini tehdit eder hale gelmişti. Roma siyaseti ana olarak iki hizip olarak bölünmüş, optimates adındaki birinci hizip Senato içerisinde aristokratik yönetimi savunurken, populares hizbi doğrudan seçimleri tercih etmekteydi. Sezar'ın amcası Marius, popularis hizbine mensupken rakibi Lucius Cornelius Sulla bir optimas idi. Hem Marius hem de Sulla Sosyal Savaş sırasında sivrilmişler, her ikisinin de Mithridates'e karşı yapılan seferi komuta etmek istemesine rağmen şans başlangıçta Sulla'ya gülmüştü. Ancak Sulla ordunun komutasını ele almak için şehir dışına çıktığında bir tribün tarafından geçirilen yasa ile komuta Marius'a tevdi edildi. Sulla'nın tepkisi ordusuyla Roma'ya dönmek ve komutanlığını ilan ederek Marius'u sürgüne göndermeyi denemek oldu ancak o sefere çıktığında Marius çoktan geçici bir ordunun başına geçmişti. Marius ve müttefiki Lucius Cornelius Cinna şehri ele geçirdi, Sulla "halk düşmanı" ilan edildi ve Marius'un birliklerinin Sulla'nın destekçilerinden intikamı kanlı oldu. Marius MÖ 86 yılının başlarında öldü ancak hizip etkin bir güç olarak kaldı.
MÖ 85 yılında, Sezar'ın babası bir sabah ayakkabılarını giyerken görünürde herhangi bir neden olmaksızın aniden ölünce  henüz on altı yaşında olan Sezar ailenin başına geçti. Ertesi yıl Marius'un tasfiyesi sırasında ölen eski Jüpiter yüksek rahibi Merula'nın yerine yeni Flamen Dialis olarak atandı. Ardından bu göreve seçilen kişilerin patrici olması zorunluluğuna ilaveten bu kişinin bir patrici ile evli olması gerektiği şeklindeki geleneği, çocukluğundan beri nişanlı olduğu varsıl bir Equestrian aileden gelen Cossutia adındaki kızdan ayrılarak Cinna'nın kızı Cornelia ile evlenmek suretiyle yıktı.
Mithridates ile barış yapan Sulla artık geri dönerek Marius'un destekçilerine karşı iç savaşa devam edebilirdi. Tüm İtalya boyunca süren çarpışmaların ardından MÖ 82 Kasım'ında yapılan Colline Geçidi Savaşını kazanarak Roma'yı ele geçirdi ve kendisini diktatör olarak atadı; her ne kadar bu makama atanan kişi geleneksel olarak sadece altı ay görev yapabilse de Sulla için bir limit belirlenmemişti. Marius'un heykelleri yıkıldı ve mezarı açılarak cesedi Tiber nehri'ne atıldı. Diğer rakibi Cinna ise askerlerinin isyanı sonucu zaten öldürülmüştü. Sulla'nın yasaklamalarının ardından politik düşmanlarının yüzlercesi öldürüldü ya da sürgüne gönderildi. Sezar, Marius'un yeğeni ve Cinna'nın damadı olarak artık hedefteydi. Önce amcasının kalan mirasından, ardından karısının çeyizinden ve son olarak rahiplik görevinden mahrum bırakıldı ancak karısından boşanmayı reddedince saklanmak için kaçmak zorunda kaldı. Kendisine yönelen tehditlerden, aralarında Sulla'nın destekçilerinin ve Vesta bakirelerinin de bulunduğu aile üyelerinin arabuluculuğu sayesinde, Sulla'nın isteksizce de olsa geri adım atmasıyla kurtulabildi. Sulla'nın "Sezar'da çok sayıda Marius gördüğünü" söylediği iddia edilir.

Sezar Roma'ya dönmek yerine orduya katıldı ve Asya'da Marcus Minucius Thermus ve Kilikya'da Servilius Sauricus'un emrinde görev yaptı. Midilli kuşatmasında gösterdiği üstün hizmetlerinden dolayı Corona Civica ile ödüllendirildi. Kral IV. Nikomedes'in donanmasına eşlik ederek güvenliğini sağlamak için gittiği Bitinya'da Kralın sarayında uzun süre kalınca tüm hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan Nikomedes'le bir ilişki yaşadığı söylentileri ortaya çıktı. Rahiplik görevinden alınması ironik biçimde ona askerî bir kariyer yapmanın yolunu açmıştı; çünkü geleneklere göre bir Flamen Dialis'in atlara dokunması, kendi yatağından başka bir yatakta üç günden fazla ya da Roma dışında bir günden fazla uyuması ya da bir orduya doğru bakması yasaktı.
İki yıl diktatör olarak görev yapan Sulla MÖ 80 yılında istifa etti ve yeniden konsülar bir hükûmet kurup bir yıl konsül olarak görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. Sezar sonradan Sulla'nın diktatörlük görevinden ayrılmasıyla alay edecek ve "Sulla politikanın abecesini bilmiyor" diyecekti. Sulla iki yıl sonra MÖ 78'de öldü ve cenazesi devlet töreniyle kaldırıldı. Sulla'nın öldüğünü duyan Sezar, kendisi için yeterince güvenli hale geldiğine inandığı Roma'ya geri döndü. Tüm mallarına el konulduğundan, Roma'nın dışında alt sınıftan insanların yaşadığı Subura'da mütevazı bir eve yerleşti. Sezar'ın geri dönüşü Marcus Aemilius Lepidus tarafından Sulla karşıtı bir darbe girişimi olarak değerlendirildi ancak Sezar Lepidus'un liderliğine güvenmediğinden bu plana katılmaktan kaçındı ve bunun yerine yeniden avukatlık yapmaya başladı. Olağanüstü hitabetine eşlik eden heyecanlı jestleri, ince sesi, irtikâp ve yolsuzluk'tan adı çıkmış eski valilerin ceza davalarındaki insafsızlığı sayesinde tanınan biri haline geldi. Retoriğini mükemmelleştirmek amacıyla MÖ 75 yılında Cicero'yu da eğitmiş olan Apollonius Molon'un yanına, Rodos'a gitti.
Sezar Ege Denizi'ni geçerken Kilikyalı korsanlar tarafından kaçırıldı ve Oniki Ada'lardan biri olan küçük Farmakos adasında tutsak edildi. Esareti boyunca gururlu bir tavır sergiledi. Korsanlar fidye olarak yirmi talent altın istemeye karar verince, Sezar elli talent altın istemeleri konusunda ısrar etti. Fidyenin ödenmesinden sonra serbest bırakılan Sezar bir donanma topladı ve korsanları kovalayarak yakaladıktan sonra Bergama'ya hapsetti. Asya eyaleti valisi korsanları idam etmeyi reddederek onları köle olarak satmayı tercih etti ancak Sezar kıyıya geri döndü ve tutsak olduğu zaman söz verdiği gibi korsanları çarmıha gerdirdi. Ardından Rodos'a doğru yelken açtı ancak bir süre sonra Pontus'tan gelen işgal tehdidine karşı koymak için orduya geri çağrıldı.
Roma'ya dönüşünde, Roma politik yaşamında cursus honorum'un ilk basamağı olan tribü

Kadı Burhâneddin (8 Ocak 1345, Kayseri - Temmuz 1398, Sivas), Türk devlet adamı, alim ve Azerbaycan edebiyatı ve Divan edebiyatı şairi. Anadolu'daki Eretna Beyliği'nde vezirlik yapmıştır. 1381 yılında Eretna topraklarını ele geçirerek kendi adıyla devletini kurarak kendisini sultan ilan etmiştir. Yaygın olarak, ilk mesleği olan İslami yargıçlık görevini belirten "Kadı" ünvanıyla anılır.
Beyliğinin bağımsızlığını koruyabilmek için Osmanlılar, Memlükler, Karamanoğulları ve Akkoyunlular ile 18 yıl boyunca mücadele etmiştir. Şiirlerini, modern Azerbaycan Türkçesine oldukça yakın bir dille kaleme almıştır. Türkçe şiirlerinin yanı sıra Farsça ve Arapça da yazmış, ayrıca İslam hukuku üzerine çalışmalar yapmıştır. Divanı, Türk diliyle yazılmış ilk divan olarak kabul edilir. Kadı Burhaneddin, modern Azerbaycan ve Türk edebiyatının kurucularından biri olarak görülmekte olup, özellikle Azerbaycan Türkçesinde şiirin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.
7 Mayıs 2019 tarihinde, Kadı Burhaneddin'in eserleri, Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu'nun 211 sayılı kararıyla, Azerbaycan Cumhuriyeti'nde kamu malı olarak ilan edilmiştir.

Asıl ismi Burhaneddin Ahmed'dir. 8 Ocak 1345 (Hicri 3 Ramazan 745) tarihinde Kayseri'de dünyaya geldi. XIII. yüzyıl başlarında Harezm'den Anadolu'ya göç edip önce Kastamonu'ya, sonra Kayseri'ye yerleşen Oğuzlar'ın Salur boyuna mensup bir aileden gelmektedir. Kadı Burhaneddin'in yaşadığı dönemde ona yakın olan ve onun Farsça "Bezm u Rezm" adlı biyografisini ve hükümdarlık döneminin tarihini yazan "Aziz bin Erdeşir-i Esterabadi", isimleri bilinen tüm cetlerinin alim-kadı olduklarını bildirmektedir.
Babası Kayseri Kadısı görevinde bulunan Şemseddin Mehmed idi. Annesi, Anadolu Selçuklular devletinde ileri gelen bir devlet adamı olan Celâleddin Mahmud Müstevfî'nin oğlu Abdullah Çelebi'nin kızı olup Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in akrabası idi. Dulkadiroğlu Beyi Süli Bey'in kızlarından biriyle evlenmiştir. 
Kadı Burhaneddin eğitimine 4 yaşında iken babasının yanında başlamış; kısa sürede Arapça ve Farsçayı öğrenmiş ve devrin orta eğitim kurumlarında okunan lûgat, sarf, nahif, maânî, beyan, arûz, hesap, mantık ve hikmet gibi bilimleri bilir duruma gelmiş, hatta öğretmenlik yapmaya başlamıştır. 1358 yılında 14 yaşında iken babası ile birlikte Mısır'a gitmiştir. Orada öğrenimine devamla fıkıh, usûl-i fıkıh, ferâiz, hadis, tefsir, heyet ve tıp gibi bilim derslerini takip ederek dört mezhep (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) hakkında bilgi edinmiştir. 1362 yılında Şam'a geçip; orada 1,5 yıl Mevlânâ Kutbedin Râzi'nin derslerine devam etmiştir. Oradan babası ile hacca gitmiş; Hicaz'dan dönerken babasını kaybetmiştir. 1 yıl Halep'te kalıp orada öğrenimini sürdürmüştür.
Burhaneddin 1364 yılında Kayseri'ye dönmüştür. Kayseri o zaman Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan ufak beyliklerden biri olan Sivas ve çevresinde kurulmuş olan Eretna Beyliği idaresi altındaydı ve hükümdar Giyasettin Mehmed Bey'di. Burhaneddin, babasının eski görevine tayin edilmede güçlük çekmiş ama 1365 yılında hükümdar Eretnaoğullarından Giyasettin Mehmed Bey tarafından Kayseri Kadısı olarak göreve atanmıştır. Kadı Burhaneddin bu hükümdarın yakın danışmanlığını yapmış ve kızı ile evlenip damadı olmuştur. Kısa süre sonra Giyasettin Mehmed'in öldürülmesiyle Eretna Beyliği hükümdarlığına oğlu Alâeddin Ali Bey geçmişti. Kadı Burhaneddin, başında olan eniştesi Alâeddin Ali Bey hükümdarlığı zamanında da giderek politik güç kazanarak kadılık görevine devam etmiş ve 1378'de vezirlik görevini yüklenmiştir. Kadı ve vezir olarak haksever tutumu, başarılı hükümleri ve adaletli idaresi ile halka kendini sevdirmiştir.
1381'de Alâeddin Ali Bey vebadan ölmüş ve Eretna Beyliği hükümdarlık tahtı 7 yaşındaki oğluna kalmıştır. Önce emirlerden Kılıç Aslan devlet naipliğine getirilmiştir ama emirler arasındaki siyasi güç rekabeti sürekli karışıklıklar ortaya çıkarmıştır. Kadı Burhaneddin, halkın da isteği ve ısrarı üzerine, beyliğin bu zayıflığından istifade edip 1381'de naip Kılıç Aslan'ı öldürüp onun yerine beylik naibi olmuştur.
Hemen sonra, aynı yıl 1381'de Sivas'ta istiklalini ilan ederek kendi adına hutbe okutup Sultanlık makamına geçip Kadı Burhaneddin Devleti adını taşıyan bir devlet kurmuştur. Bu devletin hükümdarlık makamında 18 yıl hüküm sürmüştür. Bir yandan kendi devletinin iç bütünlüğünü sağlayıcı politikalarla uğraşırken diğer taraftan komşu beylik ve devletler olan Akkoyunlular, Osmanlılar ve Memlûklular Devleti ile uğraşmak zorunda kalmıştır.
1392'de Kastamonu seferine çıkan Osmanlı Padişahı I. Bayezid'in eyalet askerinden kurulu öncü ordusu I. Bayezid'in büyük oğlu olan Şehzade Ertuğrul komutası altında, Kadı Burhaneddin'in askerî güçleri ile Çorum yakınlarında Kırkdilim mevkiinde savaşa girişmiş; Osmanlı ordusu yenik düşmüş ve Şehzade Ertuğrul bu savaşta ölmüştür. Bu galibiyetten sonra Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncı kuvvetleri Osmanlı topraklarını talana başlamıştır. Yıldırım Bayezid, Macar saldırılarını önlemek maksadıyla Rumeli'ye gitmek zorunda kaldığı için, 1393 baharında Anadolu geniş bir savaş ortamına dönmüştür. Türkmen Beyleri ve kent hakimleri, ya Yıldırım ya da Kadı Burhaneddin odaklı bağlaşmalar kurmuşlar ve yer yer savaş haline geçmişlerdir. 1393'te Yıldırım'ın Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kalelerini fethi ve bu bölgeye büyük yetkilerle oğlu Mehmed Çelebi'yi vali tayin etmesi sonucu bir barış dengesi sağlanabilmiştir.
Kadı Burhaneddin, kendisine isyan eden yeğeni Şeyh Müeyyed'i, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey'le yapmış olduğu anlaşmaya uymayarak öldürmesi üzerine, 1398 yılında Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşmüş ve Temmuz 1398'de öldürülmüştür. Kadı Burhaneddin Devleti de onun öldürülmesiyle birlikte son bulmuştur.

Kadı Burhaneddin Türbesi Sivas merkezde Kadıburhaneddin Mahallesi'nde bir park içerisinde bulunmaktadır. 1965 yılında dönemin valisi olan Ahmet Vefik Kitapçıgil tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan dört sütun üzerinde tek kubbesi bulunan bir yapıdır. Baldaken tarzında inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerince huzursuz evliliklerde eşlerin ayrılmadan önce bu türbeye ayrı ayrı gelip (veya bir yakınlarınca getirilip) dua ettikleri anlatılmaktadır. Türbenin dört tarafının duvarla örülerek kapalı bir mekana dönüştürüldüğü ama çeştli belirtilerle bunun mezardaki veli kişi tarafından istenmediğinin anlaşılması üzerine tekrar duvarların kaldırıldığı da söylenmektedir. Bazı mahalle sakinlerinin yanından geçerken türbeye selam verdiklerine tanık olunur. Türbenin hemen yanında yine aynı adı taşıyan Kadı Burhaneddin İlköğretim okulu yer alır. (Bu okulun adı 2018 yılında değiştirilmiş olsa da mahallede ve hatta daha geniş bir çevrede bu isimle bilinmektedir.)

Kadı Burhaneddin siyasal uğraşları yanında edebiyat ve özellikle şiir ile yakından meşgul olmuş ve özellikle gazel, tuyuğ ve rubailerden oluşan büyük bir Divan ortaya çıkarmıştır. Türk edebiyatında aruz veznini Türkçeye uygulayıp divan şiirinin ortaya çıkması sürecine öncülük etmiştir. Gazelleri ve tuyuğları ile ün kazanmıştır. Tuyuğ şeklini divan edebiyatına getiren Kadı Burhaneddin olmuştur. Gazellerinin gayet içten ve aşıkane oldukları görülür. Lirik şiirlerinde cesaret göze çarpar ve bu yönüyle de klasik şiirden ayrılır. Aşk şiirlerinin yanı sıra din ve tasavvuf ile ilgili şiirleri de vardır. Şiirlerinde ne mahlası ne de adı bulunmaktadır.
600 sayfa tutan bir divanı dolduracak kadar şiir yazmıştır. Bu divanında 1500 gazel, 119 tuyuğ ve 20 rubai bulunmaktadır ama hiç kasidesi bulunmamaktadır.
İran şiirini çok iyi bilen Kadı Burhaneddin divan şiirinin öğelerini Türkçeye mal etmede emeği geçen baş Türk şairlerdendir. Divan şiirinin ilk Türkçe örneklerini veren bir şair olarak Türkçeyi aruza uydurmakta güçlük çektiği görülür. Bu aruz vezin eksikliği o kadar önemlidir ki Kadı Burhaneddin'in şiirlerinin çoğunda kullanılan vezni tayin etmek güç ve hatta bazılarında imkânsız olur. Ancak bu eksiklik XIV. yüzyıl Türk divan edebiyatına katkısı bulunan şairlerin neredeyse hepsinde görülmektedir. Kadı Burhaneddin bu müşkülatını, canlı ve samimi edası ile giderir. Günlük konuşma dilini de şiirlerinde kullanması onun şiirlerine ayrı bir özellik verir. Edebî sanatlara, özellikle cinasa düşkündür. Bazı şiirlerinde tasavvuf izleri gayet açıkça görülmekle beraber Kadı Burhaneddin'i bir sûfî ve mutasavvıf bir şair olarak dünya işlerinden el etek çekmiş bir kişi saymak doğru olmaz. Kadı Burhaneddin'in gerçek yaşamında zevk ve safa alemleri düzenlediği bilinmektedir. Kadı Burhaneddin esas itibarıyla beşeri, maddi aşkı işlemiş ve maceracı, dövüşçü, savaşçı hayatının ve ruhunun izleri çok bariz olarak şiirlerinde yansımıştır. Doğayla ilgili tasvirler yapmış ve genellikle hayatını anlatmıştır.

Özün eş-şeyh bilen serdar boler
Enel-Hak diyen berdar boler
Yiğit oldur ger Hakk için baş oynaya
Döşekde ölen murdar boler.

Hakka şükür koçlarun devrânıdur.
Cümle âlem bu demün hayrânıdur.
Gün batardan gün toğan yire değün.
Işk erinün bir nefes seyrânidur.

Gönülüme ben didüm ki kandesin,
Gamzesinün oklarıyla kandesin
Gisusiyle bende düşdüm dir gönül,
Didüm ana nola çünkü bendesin
N'ola öpdüm gözüme sürdüm seni,
Sen dahi âlemde bir turvendesin
Bendesin sen bendeyim ben tapuna,
Bendeyim ben nice ki sen bendesin
Gözlerüm giryan ü biryândur gönül,
Leblerüm şekker özün pür-handesin

 Kadı Burhaneddin Divanı Yeni Tıpkıbasım (2019) Hazırlayan: Hatice Özdil, Bitlis Eren Üniversitesi Yayınları, Ankara. (British Library'de bulunun yegane nüsha aslına uygun ölçüde ve kalitede tıpkıbasım olarak hazırlanmıştır.)

Cengiz, Halil Erdoğan (1972), Divan Şiiri Antolojisi, Ankara: Bilgi Yayınevi.
Soysal, M. Orhan: (2002) Eski Türk Edebiyatı Metinleri, Ankara: Millî Eğitim Basımevi,.
Yücel, Yaşar (1989) Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar. Cilt:2 say. 36-230  Ankara
Hakkı Devrim  (15 Mayıs 2008) Köşe yazısı ("Bir Mısra" başlığı için). Radikal Gazetesi,
Alpaslan, Ali (1977), Kadı Burhaneddin Divanı’nda

Kayseray, 1 Ağustos 2009 tarihinde Kayseri'de hizmete başlayan bir tramvay sistemidir.
Kayseray'ın ilk etap çalışmaları 2004 yılında başlamıştır. 17,5 km'lik 28 istasyona sahip ilk etap, Organize Sanayi-Doğu Terminali 1 Ağustos 2009 tarihinde işletmeye açılmıştır. İkinci etap olan İldem-Doğu Terminali hattı çalışmaları Mart 2012'de başlamıştır. Hat Ekim 2013'te hizmete girmiştir. Böylelikle tramvay hattı İldem-Beyazşehir hattıyla şehrin doğusuna uzatılmıştır. Hat uzunluğu 27 km'ye, istasyon sayısı da 43'e yükselmiştir. 3. etap olan Talas - İpeksaray Kavşağı çalışmaları da Mart 2012'de başlamıştır. 14 Şubat 2014'te üçüncü etap Üniversite kısmı, Ekim 2014'te Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun katıldığı açılışla Talas Hattı hizmete girmiştir. Tüm etapların tamamlanmasıyla hat uzunluğu 34 km'ye, istasyon sayısı da 55'e yükselmiştir.
Dördüncü etap Anafartalar - Şehir Hastanesi - Kumsmall AVM hattının temeli 21 Kasım 2020 tarihinde atılmıştır. 2 Mart 2023 tarihinde hizmete girmiştir. 11 istasyonlu hattın uzunluğu 7 km'dir.
Beşinci etap Talas - Anayurt hattının ihalesi 30 Aralık 2020'de yapılmıştır. 28 Ekim 2023 tarihinde hizmete alınan etabın uzunluğu 5.5 km'dir. Bu hatla birlikte Kayseri'deki toplam raylı sistem uzunluğu 46 km'ye çıkmıştır. Plan aşamasındaki Anayurt'tan YHT Garına ve Kumsmall AVM'ye ve Havalimanına bağlanacak olan 13,4 km uzunluğunda diğer hatlarla bütünleşik bir hat planlanmaktadır. Bu hattın 1,9 km'si Havalimanı Kılçık Hattı olacaktır. Kent Meydanı'nın da altından geçecek olan 4,6 km'lik bir tünel planlanmaktadır.
Anayurt'tan YHT Garına kadar olacak orta vadeli proje tamamlandıktan sonra, uzun vadeli Erkilet hattı uzatma projesi ve Kadir Has Kongre Merkezi - Bekir Yıldız Bulvarı hattının yapılması planlanmaktadır.
Toplam 75 istasyon bulunan raylı sistem hattında sabah 06.00'dan gece 00.00'a kadar belirli aralıklarla sefer düzenlenmektedir. Tramvaylara binişte Kart38 kullanılmaktadır.

Gün içerisinde sefer sıklığı saatlere göre değişiklik göstermektedir.

Kayseri'deki ilk tramvay hattıdır. Çalışmaları 2004 yılında başlayan hattın ilk etabı Organize Sanayi - Doğu Terminali arası 2009 yılında işletmeye alınmıştır. İkinci etabı ise 2013 yılında Doğu Garajı - İldem arası hizmete alınmıştır. 27 km uzunluğundaki hatta 43 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 70 dakika olup ilk sefer en erken saat 05.20'de başlamakta ve son fer en geç 00.40'da bitmektedir. Hattın her iki ucunda da depo sahaları bulunmaktadır. 

2012 yılında mevcut tramvay hattından bir kılçık şeklinde ayrılarak inşaat çalışmaları başlamıştır. Şubat 2014'te Üniversite etabı, Ekim 2014'te ise Talas etabı tammalanmıştır. Bu sayede Cumhuriyet Meydanı - Talas tramvayı hizmete alınmıştır. 10 km uzunluğundaki hatta 18 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 30 dakika olup ilk sefer en erken saat 06.00'da başlamakta ve son fer en geç 00.06'da bitmektedir. 

2020 yılında Anafartalar - Kumsmall AVM etabının temeli atılmıştır. Mart 2023'te Kumsmall AVM etabı tamamlanmış ve İLDEM-5'e kadar işletilerek Kumsmall AVM - İldem 5 olarak hizmete alınmıştır. 30 km uzunluğundaki hatta 49 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 84 dakika olup ilk sefer en erken saat 05:45'te başlamakta ve son fer en geç 00.53'te bitmektedir. Hattın Kumsmall AVM'den sonra inşaat aşmasındaki Kayseri YHT Garı'na ve Erkilet Havalimanı'na uzatılması planlanmaktadır.

2020 yılında Talas tramvay hattından bir kılçık şeklinde ayrılarak inşaat çalışmaları başlamıştır. 28 Ekim 2023'te dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki'nin ilk sürüşü yaptığı seferle birlikte hem test sürüşü hem de açılışı yapılmıştır. 9,7 km uzunluğundaki hatta 18 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 29 dakika olup ilk sefer en erken saat 05.52'de başlamakta ve son fer en geç 23.24'te bitmektedir. Hattın son istasyonundan sonra tek hat üzerinden manevra yapmayı ve hat değiştirmeyi sağlayan kuyruk tüneli bulunmaktadır.

Tüm hatlar ortak altyapıyı, trenleri ve istasyonları kullanmaktadır. Özellikle Cumhuriyet Meydanı ile Tuna İstasyonları arasında tüm hatlar (T1, T2, T3 ve T4) arasında aktarma imkanı bulunmaktadır. T1 ve T3 hatları içinse Anafartalar ve İldem 5 arasında aktarma imkanı bulunmaktadır. T2 ve T4 hatları içinse Sema Yazar Parkı ve Şehit Mustafa Şimşek istasyonlarında aktarma imkanı bulunmaktadır.

İlk araçlar İtalyan menşeli AnsaldoBreda (yeni adıyla Hitachi Sirio) tarafından üretilmişti. 22 tramvaylık filo daha sonra toplam 38'e çıkarıldı. Mevcut filoyu büyütmek için Ağustos 2014'te Türk tramvay üreticisi Bozankaya'dan 30 ek tramvay siparişi verildi. İlk tramvay treni Mart 2016'da teslim edildi. 42 milyon Euro değerinde 30 adet tramvay aracı, 35 m uzunluğunda ve beş bölümden oluşmaktadır. Sipariş edilen araçların tamamı ise Nisan 2017'de hizmete girdi. Yapılan satın alımlar sonucu araç filosunda 38 Ansaldo Breda Sirio ve 31 Bozankaya üretimi olmak üzere toplam 69 adet araç bulunmaktadır.

2015-2017 yılları arasında Gaziantep Tramvayı'ndan, Kayseray'a 8 Alstom TFS (başlangıçta Rouen'da kullanılan) tramvay ödünç verildi.

Resmî site

Kayseri, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Kayseri şehridir. Türkiye'nin toplam nüfus bakımından en kalabalık 15., yüz ölçümü olarak en büyük 8. ilidir.
Orta Kızılırmak Bölümünde, Erciyes Dağı'nın eteklerinde bir ildir. Kuzey ve kuzeybatıda Yozgat, kuzey ve kuzeydoğuda Sivas, doğuda Kahramanmaraş, güneyde Adana, güneybatıda Niğde, batıda ise Nevşehir illeriyle çevrilidir.
Kayseri'nin trafik plaka kodu 38'dir.

Kayseri, İç Anadolu’nun güney bölümü ile Toros Dağları'nın birbirine yaklaştığı bir yerde Orta Kızılırmak bölümünde yer alır. 37 derece 45 dakika ile 38 derece 18 dakika kuzey enlemleri ve 34 derece 56 dakika ile 36 derece 58 dakika doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Doğu ve kuzeydoğusu Sivas, kuzeyi Yozgat, batısı Nevşehir, güneybatısı Niğde, güneyi ise Adana ve Kahramanmaraş illeri ile çevrilidir. Kayseri’nin deniz seviyesinden yüksekliği 1.054 metredir. 1929 yılında yapılan Haydarpaşa - Kars demiryolu idari sınırlarından geçmektedir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kayseri il nüfusu: 1.458.991 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 16.969 km2dir. İlde km2ye 86 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 888 kişi ile Melikgazi'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,45 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Hacılar (%3,25) - Sarız (-%6,50)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 16 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 711 mahalle bulunmaktadır.

İllerin sosyo-ekonomik gelişmişliklerinin takip edildiği indekse göre Kayseri 1996 yılında 15. sıradayken, en son 2003 yılında hazırlanan ve 2004 Mayıs'ında yayımlanan indekste ise 19.dur. Sıra değişimi -4'tür. Her iki indeks çalışmasında da Kayseri, 2. derece gelişmiş iller arasında yer almıştır.

Sanayi siteleri ve büyük organize sanayi bölgeleri sanayi sektörünün altyapısı olarak değerlendirilebilir. Kayseri'de KSS kapsamında 3500'e yakın iş yeri yapılmıştır. İlde 8 KSS faaliyet göstermektedir. Kayseri'de 3 organize sanayi bölgesi bulunmaktadır. 1. Organize Sanayi Bölgesi dışındaki Mimarsinan Organize Sanayi ve İncesu Organize Sanayi bölgeleri 2005 yılında faaliyete başlamıştır. Sanayi altyapısı çerçevesinde Kayseri Serbest Bölgesi de önemli bir yere sahiptir. Kayseri Serbest Bölgesi, Türkiye'nin en büyük serbest bölgesi alanına sahiptir. Kayseri Serbest Bölgesinde 2007 yılı verilerine göre yaklaşık 43 tesis faaliyet göstermektedir. Kayseri 1. Organize Sanayi Bölgesinde 2006 yılı itibarıyla 711 sanayi tesisi bulunmaktadır. Bu rakam 2013'te 816'ya ulaşmıştır.

Kayseri maden varlığı açısından zengin sayılabilecek bir ildir. Kayseri'nin maden ve diğer yer altı zenginlikleri şu şekildedir:
Asbest, altın, bakır, kurşun, çinko, demir, diyatomit, fosfat, jips, kaolen, krom, kum-çakıl, manganez, mermer, tuğla-kiremit ve turba.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayınlanan bir rapora göre şehir merkezine 65 km uzaklıkta, Himmetdede beldesinde, 28,2 milyon ton altın rezervi bulunduğu belirtilmiştir.

Kayseri, orman potansiyeli bakımından zengin değildir. Türkiye orman varlığının %0,5'i Kayseri'dedir. Kayseri'de 22.000 hektar normal ve 85.000 hektar bozuk olmak üzere 107.000 hektar orman arazisi bulunmaktadır.
Orman yapısının zayıflığı orman ürünleri üretimini de sınırlamaktadır.

Tarım; Kayseri ekonomisinde sanayi, ticaret, ulaştırma sektörlerinden sonra gelmektedir. 671.000 hektar arazi tarımda kullanılmaktadır. Bu miktar il topraklarının yaklaşık %36'sına karşılık gelmektedir. İl sanayisinin %13'ü tarım dışı, %6'sı çayır-mera, %41'i orman fundalıktır. Tarım arazisinin %48'i tahıl ekimine ayrılmakta %42'si ise nadasa bırakılmaktadır. Kalanı baklagillere, endüstriyel bitkilere, yağlı tohumlara, yumru bitkilere, sebzelere ve meyveciliğe ayrılmıştır.
607.000 hektar sulanabilir arazinin 150.000 hektarı ekonomik olarak sulanabilmektedir. Sulama kapasitesi artarken sulu tarımda verim 5-6 kat artacağından sulama projeleri inşaatları sürdürülmektedir.

Kayseri'de küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık Türkiye ortalamasına yakın olup küçükbaş potansiyeli büyükbaş potansiyeline göre daha fazla gelişmiş durumdadır. Kanatlı hayvan varlığı Türkiye ortalamasının iki katı seviyesindedir. Kayseri'nin Akkışla ilçesinde resmî rakamlarla 110.000 küçükbaş, 13.000 büyükbaş hayvan bulunmaktadır ki bu da nüfusu 7.000 olan bir ilçe için büyük rakamlardır.
Kayseri'de üretilen hayvansal ürünler içerisinde parasal değer olarak ilk sırayı et, ikinci sırayı süt, üçüncü sırayı da yumurta almaktadır. Beyaz et dördüncü ana üründür.
2024 tarihi itibari ile 5000 tona yakın Türk Somonu ihraç edilen Kayseri'de, aynı zamanda Türkiye alabalık yavru ihtiyacının da %40'ı karşılanmaktadır.

Kayseri ticaretinin ve ekonomisinin tarihi milattan öncesine dayanmaktadır. Şehrin isminin Mazaka olarak anıldığı dönemlerde, dünyada ekonominin ve ticaretin tek merkeziydi. Yeni keşfedilen belgelere göre de Türkiye ve dünyada ilk organize sanayi Kayseri'de Bacıyan-ı Rum (Ahi Evren)'in kurduğu Anadolu Bacıları) tarafından kurulmuştur. Bu bilgi, Bacıyan-ı Rum belgeselinin çekimlerini de Kayseri'de yapan, yapımcısı Nuh Mete Deniz tarafından belge ile belgelenmiş ve bilim adamlarına sunulmuştur. Aynı şekilde gerek sanayileşme ve kentleşme olgularıyla olan iki yönlü bağlantısı ve gerekse yarattığı gelir ve istihdam açısından Kayseri çok önemli bir ildir. Sanayi yapısı ile tarım ve hayvancılık potansiyeli Kayseri'deki mevcut ticari hayatın gelişmesinde önemli bir yer tutmaktadır.
Kayseri'nin sanayi üretim kapasitesi ve çeşitliliği dış ticareti de geliştirmiştir. Takribi iki milyar dolar ihracat gerçekleştirilmektedir. İlde 20.000'i aşkın ticaretle uğraşan iş yeri vardır. Ayrıca Kayseri'de bankacılık da gelişmiştir.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Kayseri, bir büyükşehirdir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Kayseri Valisi, 1978 Gebze doğumlu Gökmen Çiçek, 12.5.2022/209 sayılı kararla  Afyonkarahisar Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Kayseri'nin ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı, 1953 Develi doğumlu Dr. Memduh Büyükkılıç (AK Parti), 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde %63,39 ve 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %38,61 oy oranıyla seçilmiştir
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye Yerel Seçimleri'ne göre, dört değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 8'si AK Parti, 4'ü CHP'li, 3'ü MHP'li, 1'i İyi Parti'li  belediye başkanıdır.
Kayseri Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 70'dir. Üye yapısı Büyükşehir Belediye Başkanı, 16 ilçe belediye başkanı ve 53 üyeden oluşmaktadır. 2024 yerel seçimleri sonuçlarına göre meclis üyelerinin 33'ü AK Parti, 11'i, MHP, 9'u CHP, 6'sı YRP, 5'i İYİ Parti, 2'si BBP'lidir Bir önceki seçim olan 2019 Türkiye yerel seçimleri'nde ise meclis 47'si AK Parti, 3'ü CHP, 15'i, MHP, 4'ü İYİ Parti, 1'i BBP'li üyeden oluşmaktaydı.

Mantı,
pastırma,
sucuk,
sucuk içi, çemen, fırınağzı, pöç, Kayseri Ketesi, yağ mantısı, Pehli, yağlama (Şebit Mantısı)'dır. Kabak çiçeği dolması ile içli köfte de yapılır, yöre sarımsak ve baharatlı yemekleri ile tanınır. Ayrıca Nevzine tatlısı da Kayseri'ye özgü bir tatlı çeşididir.

Kayseri, Mimar Sinan'ın memleketi olarak mimaride olduğu kadar taş ve ahşap oymacılığında da oldukça ileridir. Sinan'dan önce 1238 yılında Selçuklu hükümdarı I. Alaeddin Keykubad'ın karısı Mahperi Hatun tarafından yaptırılan Hunat Camii ve Külliyesi'nin taş ve ahşap işlemeciliği orijinal halini korumaktadır. Ortasındaki kubbesi ve minaresi sonradan inşa edilen külliyenin doğu ve batısındaki tac kapıları Selçuklu taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. Hunat Camii Külliyesi sağlam kesme taş işçiliği ve kaleyi andıran duvarlarıyla dikkati çeker. 2006'da Kayseri'nin çeşitli yerleşim yerleri gezilerek kataloglama çalışması yapılmış ve 1'i  çini, 3'ü  ahşap  kaplama, 6'sı  alçı, 60'ı  taş  malzemeden  yapılmış toplam 70 adet mihrap tespit edilmiştir.
Kayseri ili sınırları içerisinde yer alan Sultanhanı'nda da aynı üslubun uygulandığı taş işçiliği görülür. Keza; İstasyon Caddesindeki Hacı Kılıç Camii ve Medresesi ise II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in oğlu II. İzzeddin Keykavus zamanında 1249 - 1250 tarihinde yaptırılmış olup, birbirine bitişik olan cami ve medresenin kapıları da tıpkı Hunat Hatun Külliyesinde olduğu gibi aynı ustaların elinden çıkmışçasına aynı zarafettedir.
17. yüzyılda yapılan, Cumhuriyetin ilk yıllarında tadilat edilen Güpgüpoğlu Konağında da yüzlerce yıl önceki desenlerin benzeri ağaç oyma bezemeler mevcuttur.

Kayseri Arkeoloji Müzesi
Atatürk Evi
Güpgüpoğlu Konağı Etnoğrafya Müzesi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Selçuklu Uygarlığı Müzesi (Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi)
Kayseri Lisesi Milli Mücadele Müzesi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahi Evran Sanatkârlar Müzesi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sites

Kayseri Büyükşehir Belediyesi, Kayseri'nin büyükşehir sınırlarının içinde belediye işlerini yürüten kamu kuruluşudur. Belediye başkanı Memduh Büyükkılıç'tır.

Kayseri Belediyesi Osmanlı İmparatorluğu devrinde 1871 yılında kurulmuştur ve ilk Belediye Başkanı Mollaoğlu Mustafa Ağa'dır.
Cumhuriyet devrinde de Kayseri bir il belediyesi olarak kalmıştır. 3508 sayılı yasa ile Kayseri büyükşehir statüsüne geçirildi. Kayseri'nin ismi Kocasinan ve Melikgazi olan iki metropoliten ilçesi vardı.
2004 yılında yeni çıkarılan yeni Büyükşehir kanunuyla sınırları valilik merkeze alınarak genişletildi ve sınırları Hacılar, İncesu ve Talas ilçelerine doğru genişledi.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yeni Büyükşehir kanunuyla Büyükşehir belediyesinin sınırları il sınırları ve kırsal bölgeleri kapsayacak şekilde genişledi.

Akkışla
Bünyan
Develi
Felahiye
Hacılar
İncesu
Kocasinan
Melikgazi
Özvatan
Pınarbaşı
Sarıoğlan
Sarız
Talas
Tomarza
Yahyalı
Yeşilhisar

Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin 10 anonim şirketi, kamu kuruluşu olarak ise KASKİ olmak üzere bir kuruluşu bulunmaktadır.

Kayseri Erciyes A.Ş.
Kayseri İmar A.Ş.
Kaymek A.Ş.
Kayseri Spor A.Ş.
Kay-Tur A.Ş.
Kayseri Ulaşım A.Ş.
Yaktaş A.Ş.
Kcetaş A.Ş.
KEPSAŞ A.Ş.
Kayserigaz A.Ş.

Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu, Türkiye'nin Kayseri şehrinde yer alan stadyum. Ülkenin uluslararası müsabakalara ev sahipliği yapması projesi kapsamında şehir merkezindeki Kayseri Atatürk Stadyumu arazisi karşılığı özel bir şirkete yaptırılan UEFA'nın 4 yıldızlı stadyumlarından biridir.
32.864 koltuk kapasiteli olarak planlanan stadyum 56.938.000 YTL ilk ihale bedeliyle inşa edilmeye başlanmış ancak ihaleyi kazanan firmanın şartları yerine getirememesi sebebiyle 11 Temmuz 2008 tarihinde ihale feshedilmiştir. Yeniden yapılan ihale sonucu inşasına devam edilen stadyum 8 Mart 2009'da Kayserispor - Fenerbahçe maçı ile hizmete açılmıştır. Stat ismini Kayserili iş insanı Kadir Has'tan almaktadır.

Yerel maçlarda 33,000 seyirci alabilecek özelliklere sahip olan Kadir Has Stadyumu, uluslararası maçlarda sadece koltuklu seyirciye izin verilmesi nedeniyle 32,864 seyirciye ev sahipliği yapacaktır. UEFA'nın yerel maçlarda ayaktaki izleyiciler için onay vermesinden sonra özellikle son yıllarda yeni inşa edilen stadyumlarda görülen koltuksuz alanlar stadyumda da mevcuttur. 1. kat ve 2. kat tribünler arasında kalan bölgelerin tamamı yaklaşık olarak 7.500 ayakta seyirci alabilecek özelliklere sahiptir.

Oyun alanı hariç tamamı kapalı olan stadyumda çelik tavanlara toplam 384 adet radyan ısıtıcı yerleştirilmiş ve seyircilerin soğuk hava ortamından asgari derecede etkilenmemesi amaçlanmıştır. Estetik yapısıyla dikkat çeken stadyumun alttan ısıtmalı ve otomatik olarak +4 dereceye sabitlenen zemini karın erimesini sağladığı gibi soğuk havalarda sahanın donmasını engellemektedir. Drenaj sistemi sayesinde de zeminde su birikintileri oluşmamaktadır. Stadın dış cephesinin önemli bir bölümü LED sistemi ile ışıklandırılarak dış cephenin istenilen renklere bürünebilmesi hedeflenmiştir.
Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nun da yer aldığı Atatürk Spor Kompleksi'nde ayrıca olimpik yüzme havuzu, 1.000 kişilik spor salonu, 1.500 koltuk kapasiteli çim futbol sahası, IAAF standartlarına uygun atletizm pisti ve 3 adet tenis kortu da bulunmaktadır.
Toplam 196.000 metre karelik bir alana kurulan spor kompleksinin içinde yer alan stadyumda 52 adet loca, 1 adet 80 kişilik cafe, 1 adet 100 kişilik restoran ve 5.000 metre kare alışveriş merkezi bulunmaktadır. Ayrıca stadyumda 3 tane jeneratör vardır.Bu jeneratörler elektrik kesildiği zaman devreye girip aydınlatmayı sağlayacaktır. Problem çıkması halinde ise 2. ve 3. jeneratörler devreye girecek, onların da enerjisi bittiğinde depolanan enerji sayesinde 10 dakika daha maç yapılabilecektir. Bu sistem dünyadaki statlarda nadir görülür ve Türkiye'de ilk olma özelliğine sahip tek staddır.

Türkiye'de ilk kez 600 ton ağırlığında ve 232 metre uzunluğunda bir çelik aks monte edilerek stadyumun çatısı yapılmıştır. Stadın 4 tarafında bulunan ve yine ara akslarla bağlanan sistemin üzerine ışıklandırma araçları, ısıtıcılar ve dış kaplama malzemeleri yerleştirilmiştir.

Stadın açılışı, 8 Mart 2009 tarihinde, Süper Lig 23. hafta karşılaşması olan Kayserispor - Fenerbahçe futbol müsabakası ile gerçekleştirilmiştir.

Kadir Has Stadyumu'nda daha önce 3 maç yapan millî takım, bu maçların tamamından da galibiyetle ayrılmıştır. Bu maçların sadece 2'si Dünya Kupası elemeleri çerçevesinde oynanmıştır. Millî takım, bu maçlarda 11 gol atarken, kalesinde de 2 gol görmüştür.

Toplam alan: 196.000 m2
Toplam inşaat alanı: 190.000 m2 (631.517 m2)
Kapasite: 32.864
2 adet 23 kişilik loca
1 adet 80 kişilik kafe
1 adet 100 kişilik restoran
26.867 m2 yeşil alan
5.000 m2 AVM
1.000 m2 Fun Club Alışveriş Merkezi
5.000 m2 idari büro VE UEFA büroları
52.317 m2 1.523 araçlık otopark

Çim saha ölçüleri: 68x105 m.
Tribün saha mesafeleri: Kale arkaları: 9 m. yan tribünler: 7 m.
Toplam 145 bin m2 arsa, 63 bin 517 m2 inşaat alanına kurulmuştur. Stadın etrafında 27 bin m2 yeşil alan bulunmaktadır. .
Kendisine ait kapalı otoparkı ve özel girişi olan çeşitli kapasitelere sahip 52 adet loca bulunmaktadır. Ayrıca kale arkalarında 2 adet sponsor grup locası yer almaktadır.
Stadın etrafındaki 53 bin m2 alanda yaklaşık bin 500 araçlık otopark yer almaktadır. Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nun hemen yanından geçen raylı sistem sayesinde şehir merkezinden stadyuma ulaşım imkânı da en kısa ve hızlı şekilde sağlanmıştır.
Stadda toplam 3 bin 500 ton çelik kullanılmıştır. Dört bir yönden çelik konstrüksiyonlarla çevrilen Stad da, 222 m. uzunluğunda çelik aks geçilmiştir.
Stat 69 m2 büyüklüğündeki dijital skorboarda sahiptir. Bu skorboard Türkiye'deki statlarda bulunan en büyük skorboard olma özelliğine sahiptir.
Her tribünün arkasında UEFA standartlarına uygun seyirciler için kapalı alanlar bulunmaktadır. 150 metrekarelik bu alanlar kafe, restoran olarak ve çeşitli toplantılar için kullanılmaktadır.
2'si takımlar için olmak üzere 350 m2 genişliğinde toplam 4 adet soyunma odası bulunmaktadır. Takım soyunma odalarında havuz ve masaj bölümleri yer almaktadır. Ayrıca futbolcuların iç mekanda ısınmasını sağlamak amacıyla ısınma koridorları bulunmaktadır.
Stadda 150 kişi kapasiteli basın toplantı salonu bulunmaktadır. Bunun yanı sıra çok amaçlı 3 tane basın çalışma salonu ile birlikte basın tribünü ve basın locaları her türlü teknolojik donanıma sahiptir.

Şehir merkezine 7 km uzaklıkta bulunmaktadır. Ayrıca tramvay ve otobüsle ulaşmak mümkündür.

Kayseri Kalesi Kayseri'de bulunan Türkiye'nin turistik kalelerinden biridir.

Kayseri tarihin her döneminde önemini korumuş, coğrafi ve stratejik konumu itibarıyla büyük akınlara ve işgallere maruz kalmış bir şehirdir.
Kayseri'nin bu özelliklerinden dolayı çeşitli kavimler ve devletler buranın müdafaası için birçok tedbir almışlardır. Bu tedbirlerden en önemlisi bugün şehir merkezinde bulunan Kayseri Kalesi'dir.
Şehir içinde Kayseri surları ve kalesi geniş bir alana sahiptir. Kayseri surları hakkında ilk bilgi Roma İmparatoru III. Gordian zamanına (MS 238-244) ait olan sikkelerde bulunmaktadır. Bu bilgilerden surların bu tarihte inşa edilmiştir bunun olduğu için 
anlaşılmaktadır.
İkinci bilgi ise, VI. yüzyılın ilk yarısına aittir. Bizanslı tarihçi Prokopios, Kayseri'nin kuruluşunda yapılmış olan surun, birbirinden uzak tepeleri, bahçeleri ve meraları çevirdiğini ve şehrin evlerinin buraları doldurmadığını Bizans İmparatoru I. Justinianus'ın (MS 527-565) şehri koruyabilmek için eskiye nazaran daha dar yaptırdığını yani esas suru daralttığını belirmektedir.
Bu iki belge ve kayda göre Kayseri surları ilk olarak III. yüzyıl ortalarında inşa edilmiş VI. yüzyıl ortalarında daraltılmış ve tamir edilmiştir. 
Surların bugün kalan bölümlerinin hangilerinin Roma, hangilerinin Bizans'a ait olduğu konusunda kesin bir kayıt bulunmamaktadır.
Kale günümüze kadar varlığını koruyan sonradan yapılan ekleriyle, tarihçilerin orta çağ diye adlandırdıkları bir devrin mimarisidir. XIV. yüzyılda inşa edilmiştir.
Şehir merkezinde iç kale ve onu çevreleyen surların meydana getirdiği dış kale olmak üzere iki kale bulunmaktadır.

Kayseri şehrinin tarihi dış kalesinde bugün bazı parçalar ayakta durmakla beraber birçok kısımları ancak izlerini işaret edecek durumda kalıp tahrip olmuştur. Sivas kapısı, Kiçikapı ve Boyacı kapısı gibi yapılarının ancak yerlerinde adları yaşanmaktadır. Bu kuruluşlar yok olmuş durumdadır. Dış kalenin Cumhuriyet Meydanı karşısından batıya, Düvenönü'ne doğru uzanan bir kolundan bazı sıra surları ile burç kısımları halâ ayaktadır. Düvenönü köşe burcundan doğu yönüne doğru köşe ve dönüşler yaparak Boyacı Kapısı, Kiçi Kapısı ve Yoğun burç kapısına doğru uzanan sur ve burçları sırasının birçok kısımları sağlam olmak üzere Sivas Kapısı ve Yeni Kapı yerlerinden geçerek iç kaleye bağlandığı kabul edilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalar neticesinde Dış Kale surları Yoğun Burç'tan batıya dönmektedir. Han Camisi'ne doğru devam etmektedir. Buradan ise nereye döndüğü bilinmemektedir. 
Kayseri şehrinin tarihi kalesinde dış kısmın sur ve burçlarında kuruluş itibarıyla farklı oluşlar vardır. İç kaleden, Düvenönü'ne ve Yoğun Burça doğru uzanan sur ve burçların arkaları (içleri) ayak, tonoz ve kemerli yüksek tutulmuş beden duvarlarıyla kademeli olarak kurulmuştur. Düvenönü ile Yoğun Burçlu kapı arasındaki sur, duvar ve burçları, yalın duvar ve masif gövdeli tesisler halindedir. Bu yapılış biçimi dış kalenin, Türk Çağından öteki yapı ve kuruluş şeklini de anlatmaktadır.
Dış kale surları bugün yok denecek kadar kalıntısı kalmış vaziyettedir. Bundan dolayı yeteri kadar bilgi mevcut değildir.

İç kale bugün başlı başına kale gibi duran ve tarihi bünyesinde geniş varlıklar taşıyan kalenin iç kısmıdır.
İç Kale Selçuklu sultanlarından I. Alaeddin Keykubad tarafından 1224 yılında büyük bir onarımdan geçirildi. Kalenin yapılış tarihini daha eskiye Bizans dönemine götürenler de vardır. Kurulduğundan beri ticari hûviyeti yüksek olan şehirde, tâcirler ve zenginler oturduğu için hemen her dönem işgal orduları Kayseri'ye göz dikmiştir.
Bu saldırılara karşı kesin çözümü kale sağlamaktaydı. Uzun yıllar Kayseri halkının oturduğu kale içerisinde 600 kadar ailenin barındığı rivayet edilir. Bu devirde kale içerisinde birkaç birkaç mahalle mevcuttu.
Kale kuzeyden güneye 800 metre, doğudan batıya 200 metre uzunluğundadır. 19 adet burcu bulunmaktadır. Bu burçların altından devriye yolu geçmektedir. İç kalenin biri kuzey doğusunda, diğeri de Kazancılar Çarşısına bakan güney batısında olmak üzere iki adet kapısı bulunmaktadır. Ancak sonradan Cumhuriyet Meydanı'na bakan kısmından içerideki inşaat nedeniyle üçüncü bir kapı daha açılmıştır.
Kalenin dış çevresinde su hendekleri bulunmaktaydı ancak son yıllarda bu su hendekleri doldurularak yeşil alan haline gelmiştir.
Kayseri coğrafi yapısı itibarıyla düz bir alandadır, bu düzlük içerisinde kalenin biraz daha yüksek kısımda olması gerekmektedir. Kayseri şehri iç kalesinde bu duruma karşılık kalenin çevrelediği orta alanın içinde yüksek kule durumunda, Dizdarlık tesisinin bulunabileceği lüzumu ortaya çıkmaktadır. Türk Çağında yapılan geniş değişiklikler sonucu kalenin sur ve burçları ile kapı kuleleri gereği ölçüsünde yükseltilmiştir.
Bugün yapı sağlam bir durumda bulunmaktadır. Bizans döneminde yapıldığı varsayılan kale Anadolu Selçuklu Devleti zamanında ve I. Alaeddin Keykubad döneminde onarılmıştır. Daha sonra Karamanoğulları ve Osmanlılar döneminde de onarılarak kullanılmıştır.
İç Kale 1950'li yıllarda sebze hali olarak kullanılmış daha sonra iç kısmına küçük dükkânlar yapılarak esnaflara tahsis edilmiş ve ticarete açılmıştır.

Güney kapısının önünde hücumu önleyecek birer mazgal göze çarpmaktadır. Kapı oturuş planında; bir kale kapısından ziyade han veya çarşı kapısı durumundadır. Yapı ve Mimari stilinde Türk Çağı özelliklerini taşır. Zemin kalın yapıda bir kitle oturmaktadır. Girişte ön kısmında, yüksek kemerli derin bir niş bulunmaktadır. Bu niş kapı önü koruması için güven verici değildir. Kapı üstünde mermer bloka işlenmiş iki satır halinde bir Farsça kitabe bulunmaktadır.

İç kale'nin doğu ve güney köşesine yakın karışık bir plan gösteren kapıdır. Türk yapı çağında mimari ekler yapılarak iç kalenin bu yüzü zenginleştirilmiş ve gösterişli bir şekilde dış şehre bağlanmıştır. Genel planda 10 ve 11 numaralı burçlar arasında iki sıralı beden duvarına açılmış iki girişi vardır. İçteki giriş eski tipte olup Bizans yapı karakterini göstermektedir. Bu iç Kapı biri kuzeyde (10) diğeri güneyde (11) nolu burcun arasında yer almaktadır. Dışa doğru ikinci giriş (Orta Giriş) bu iki burcun ön burçlarını birbirine bağlamak üzere ve orta kısmına yakın bir yerde kurulmuştur. 
Bu kapı tamamen Türk yapı çağı özelliklerini gösterir.

Kale burçlarının sayısını bazı kaynaklar 18 bazıları ise 19 adet olduğunu belirtmektedir. Mahmut Akok ve Ali Yeğen'nin kaynaklarından alınan notlara göre 18 adet burç olduğu kabul edilmektedir. 
İç kale ve kenar duvarlarında ve köşelerinde dikdörtgen planlı 18 adet burç bulunmaktadır. Bu burçlar bugün genel olarak sağlam bir durumdadır.
3 metre genişliğindeki duvarlara yaslanan burçların altlarından devriye yolu geçmektedir.
Burçların büyük bir kısmı eski burçların temelleri üzerinde otursalar da bir kısmı tamamen yeniden stratejiyle hesaplara göre kurulmuştur. Beden duvarlar ise, dış yüz itibarıyla tamamen yeni tanzim kalıntısı halindedir. Doğu ve Kuzey yönlerin alt kısım taş sıralarında eskiden (yani Bizanslı Çağından) kalan bazı örgüler görülür. Badenler üzerindeki dendanelerin hemen hepsi Türk yapı çağında yenilenmişti.
Bir Numaralı Burç
İç kale'nin panel planının batı-güney köşesinde yer almaktadır. Eski Bizans çağı yapı durumunu muhafaza eder durumdadır. Burcun üst kısmındaki etraf duvarları eski kuruluş yapısıdır. Kat bölmeleri kalın ağacı kiriş üzerinde toprak döşeme olarak yapılmıştır. Bu özelliği tamamen Türk yapı çağı özelliği gösterir.
İki Numaralı Burç
Bu burç Türk Yapı Çağı inşasıdır. İçindeki, eski Bizanslı çağından kalma üçgen planlı burç, arka duvar olarak bırakılmıştır. İç kısmı geniş bir boşluk halindedir. Vaktiyle buranın kat bölmelerinin ağaç çatkılı oldukları etraf duvarlarda görülen kiriş başı oyuklardan anlaşılmaktadır.
Üst dendane sıraları ve arkalarındaki seğirdim yerleri sağlam durumdadır. Zemin katlarından üst kata ve dendanlı kata ulaşan kağir basamaklı merdivenleri vardır.
Dört Numaralı Burç
Bu kule burcu temelden tepe dendanelerine kadar Türk Çağı yapısı bir kuruluştur. Geniş bir iç mekabi vardır. 
Bugün Kayseri Belediyesi tarafından onarılarak, dendanlı kat tabanı beton arme olarak yapılmıştır. Eskiden dört katlı olan taban döşemelerinin ağaç çatkılı olduğu tahmin edilir. Bu burcunda iç kalenin, doğu, güney köşesindeki (11 numaralı) burç gibi içe bakan yüzü duvarla kapalı olarak yapıldığı görülür.
Beş Numaralı Burç
İç kalenin kuzey yönünde, 4 ve 8 numaralı burçlar arasında sıralanmış üç burçtan ikisi 5 ve 7 numaralılarla hemen hemen aynı kuruluştadır. (7 nolu burcu son yıllarda belediye değiştirerek top atış yeri haline getirmiştir). 5 nolu burç alta dikdörtgen bir kaideye oturduğu halde, üstleri çok köşeli bir yüz ve plan özelliği göstermektedir. Bu burç bedeninin tümü Türk yapı çağı özelliği gösterir.
Sekiz Numaralı Burç
Kuzey yüzü suru ile doğu eğik oturuşlu duvarın köşesinde yer alan bu burç, dıştan kare plan kuruluşundadır. Büyüklüğü ve sağlam duruşuyla hala ayaktadır.
Burcun alt katları tamamen eski yapı özelliği gösterir. Üst kat seviyeleri Türk yapı çağı özelliğindedir. Eski bünyeye ait duvar örgülerinin yüz taşları, Türk Çağında yapılanlara nazaran daha iri ölçülerdedir.
Dokuz Numaralı Burç
İç kalenin doğu duvarı ortasında yer alan bu burcun temel ile zemin katı teşkil eden kısımları, eski yapı olarak görülmektedir. Alt bölmelerinin üstü, taş tonoz örgülüdür. Tonozun üstünden itibaren Türk Yapı Çağı'nın ek ve yeni kuruluşu başlar.
Onbir Numaralı Burç
Türk yapı çağından dış kaleyle bağlantılı bu kısmında olmasıyla ve yeniden tesis olunan kapı ile (giriş) ilgili olarak kurulmuş olmalıdır. İçe doğru arkasında eski çağın köşe burcundan mazgallı bir kısmı bulunmakta ve arka duvar gibi kullanılmaktadır.
Üste doğru yükseltilen beden duvarları, her taraf kapalı olarak kurulmuştur. İç kat bölmeleri ağaç çatkılıdır. İç kaleyi çevreleyen kalın beden duvarları yürüdümü seviyesinden, burcun içine ayrıca bir kapı ile girilmektedir. Üst katlarda doğu ve güney yönlerine vurgu yapan mazgal dişleri vardır. En üst kata ulaşan merdiven duvar içine yerleşt

Kocaeli, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde yer alır. Türkiye'nin en kalabalık 10. şehridir. İl, ülkenin en önemli sanayi ve ticaret kentlerinden biridir. Kocaeli; SEGE-2017 sıralamasına göre İstanbul, Ankara ve İzmir'den sonra en gelişmiş şehirdir. 2024 sonu itibarıyla 2.130.006 kişilik nüfusa sahiptir. Nüfus bakımından İstanbul ve Bursa'dan sonra Marmara Bölgesi'nin üçüncü büyük ilidir. Adını 1320 yılında İzmit yöresini fetheden Akça Koca'dan almaktadır. İstanbul, Bursa, Sakarya ve Yalova illeriyle komşudur. Kocaeli'nin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 4 metredir.
Kocaeli'nin trafik plaka kodu 41'dir.

Kocaeli, ilk çağlarda Bitinya adı verilen bölgede yer almaktadır. Megara ve Atinalılar, MÖ 712'de bugün Başiskele ilçesinin bulunduğu bölgede Astakus adlı bir yerleşim kurmuştur. Kent, daha sonra Skylax tarafından Olbia olarak anılmıştır. Pausanias, Astakus'u Trakyalı bir soylunun adı olarak anarken Yunan mitolojisinde deniz tanrısı Poseidon ile su perisi Olbia'nın oğlunun aynı adı taşıdığı bilinmektedir. Astokus halkı MÖ 262 yılında bugünkü İzmit ilçesinin yer aldığı bölgeye yerleşmiştir. I. Nikomidis tarafından kurulduğu için bu şehre Nicomedia adı verilmiştir. Bitinya Krallığı yıkılıncaya kadar ülkenin başkenti olarak kalmıştır.
İmparator Diocletian, 284 yılında Nicomedia'yı fethederek burayı imparatorluğun başkenti yaptı. Ancak İmparator Konstantin döneminde İstanbul başkent yapıldı ve şehir eski önemini yitirdi. 11. yüzyılın sonlarında Kocaeli, Selçuklu egemenliğine girmiştir. Ancak Haçlı Seferleri sırasında bölge Aleksios Komnenos tarafından ele geçirilmiştir. Kocaeli, Orhan Bey döneminde bir uç beyi olan Akçakoca tarafından fethedilmiştir. Osmanlı döneminde Nikomedya şehri önce İznikmid daha sonra İzmid (İzmit) adını almıştır. 19. yüzyılda demiryolunun kente ulaşmasından sonra Kocaeli'de ticari ve toplumsal yaşam canlanmıştır. 1888 yılında İzmit, bağımsız sancak yapılmıştır.
Kocaeli, önce İngilizler tarafından 6 Temmuz 1920'de daha sonra da Yunanlar tarafından 28 Nisan 1921'de işgal edilmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında 28 Haziran 1921'de şehir işgalden kurtulmuştur. Kocaeli, cumhuriyet döneminde sanayileşme sayesinde en hızlı gelişen iller arasına girmiştir. İstanbul'a yakınlığı ve ulaşım kolaylığı bölgenin sanayileşmesine etki etmiştir. 1934'te İzmit'te ilk kağıt fabrikası açılmıştır.
Kocaeli, 2 Eylül 1993'te çıkarılan 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile büyükşehir unvanı kazandı. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

Kocaeli ili, Marmara Bölgesi'nin Çatalca–Kocaeli Bölümü'nde, 29° 22'-30° 21' doğu boylamı, 40° 31'-41° 13' kuzey enlemi arasında yer alır. Doğu ve güneydoğusunda Sakarya, güneyinde Bursa illeri, batısında Yalova ili, İzmit Körfezi, Marmara Denizi ve İstanbul ili, kuzeyde de Karadeniz'le çevrilidir. İl merkezi İzmit'in doğusundan geçen 30° doğu boylamı Türkiye saati için esas kabul edilir. Kocaeli ilinin yüzölçümü 3.397 km²'dir. Yüzölçümü bakımından Türkiye'nin en küçük 7. ilidir. Asya ile Avrupa'yı birleştiren önemli bir yol kavşağında bulunmaktadır. Doğal bir liman olan İzmit Körfezi işlek bir deniz yoludur. İlin kuzeybatı yüzündeki İstanbul il sınırı, Darıca ile İstanbul arasında akan Kemiklidere'nin doğusundan geçer. Güneybatıda İstanbul–Kocaeli sınırı İzmit Körfezi'nin karşı kıyısında Yalova topraklarıyla son bulur. Bursa sınırını Samanlı Dağları'nın tepelerinden geçen hat oluşturmaktadır. Bu sınır ilin güneydoğusunda Sapanca gölü kıyısından Sakarya iline dayanır.

Sakarya Nehri'nin batısından Armutlu Yarımadası'na kadar uzanan Samanlı Dağları ilin güney kısmında yer alır. Kartepe eski adıyla Keltepe, 1601 metre yükseklik ile Samanlı Dağlarının ve Kocaeli'nin en yüksek noktasıdır.

İlde çok sayıda küçük dere vadisi vardır. Ovalar genellikle akarsuların yığıntılarıyla oluşmuş küçük alüvyal düzlükler niteliğindedir. Karadeniz'e dökülen akarsuların oluşturduğu vadiler, Kocaeli Yarımadası'nın yeni bir biçim almasına yol açan tektonik hareketlerin öncesinde ortaya çıkmış, buna karşılık Marmara Denizi'ne dökülen akarsu vadileri bu hareketlerin sonrasındadır.
Kocaeli Yarımadası'nın bugünkü biçimi, İzmit Körfezi ve Sapanca Gölü gibi tektonik çöküntüler, Karadeniz gibi çanaklaşmalar ve deniz yüzeyindeki değişmelerle belirlenmiş yarımadanın kıyı kesimlerinde denize taraça(teras)lar oluşmuştur. Bu arada akarsuların aşağı çığırlarında da genişleyen alüvyal dolgu tabakalar ve kıyı birikim kuşakları oluşmuştur. Daha önce de belirtildiği gibi yarımadadaki su bölümü çizgisi, İzmit Körfezi'ne çok yakın bir kesimden geçmektedir.

İl topraklarından kaynaklanan suların bir bölümü Ka­radeniz'e, bir bölümü de Marmara Denizi'ne ulaşır. Kocaeli Yarımadasında uzanan dağların sırtı İzmit Körfezi ve Mar­mara'ya daha yakın olduğundan Karadeniz'e dökülen akar­sular daha uzundur. Gebze'nin Tepecik Mahallesi yakınlarından doğan 71 km uzunluğundaki Riva (Çayağzı) Deresi İstanbul Boğazı girişinin doğusunda Karadeniz'e dökülür. Ağva Deresi de denen Göksu Deresi Karayakuplu Mahallesi yakınlarından çıkar ve Ağva'da Karadeniz'e ulaşır. Yine Karadeniz'e dökülen Yulaflı Deresi'nin uzunluğu 43 km'dir. Üzerinde İstanbul kentine su sağlayan Darlık Barajı bulunan Darlık Deresi de il topraklarından doğar. Denizli mahallesinden doğup Karadeniz'e dökülen Kocadere'nin uzunluğu 50 km'dir. İl topraklarından doğup, il sınırları içinde Karadeniz'e dökülen başlıca akarsu Kandıra ilçesindeki Sansu'dur. Sakarya Nehri'ne Karadeniz'e dökülmeden önce katılan son akarsu olan Kaynarca Deresi de Kandıra ilçesinden doğar. Samanlı Dağları'ndan doğan Kirazdere İzmit kentinde körfeze dökülür. Bu dere üzerindeki Kirazdere Barajı'nın yapımı 1997'de tamamlanmıştır. Gebze ilçesindeki Dilderesi'nin uzunluğu 12 km'dir. Pelitli köyünün güneyinden ve Tavşanlı mahallesinin kuzeyinden geçerek İzmit Körfezi'ne dökülür.

Batı bölümündeki 7 km'si Kocaeli sınırları içerisinde kalan Sapanca Gölü'nün yüzölçümü 47 km²'dir. Uzuntarla, Maşukiye ve Eşme Beldelerine sınırdır. İzmit kentine su sağlayan Kirazdere Barajı'nın ardında yer alan yapay göl ise 1,74 km²'lik bir alanı kaplar. Bir başka yapay göl de Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından kentin su ihtiyacını karşılamak için yaptırılan barajın ardında su toplanması sonucu oluşan Yuvacık Baraj Gölü'dür.

Körfez kıyılarıyla Karadeniz kıyısında ılıman, dağlık kesimlerde daha sert bir iklim hüküm sürer. Kocaeli ikliminin, Akdeniz iklimi ile Karadeniz iklimi arasında bir geçiş oluşturduğu söylenebilir. İl merkezinde yazlar sıcak ve az yağışlı, kışlar yağışlı, zaman zaman karlı ve soğuk geçer. Karlı günler sayısı ortalama 12 gündür. Kocaeli'nin Karadeniz'e bakan kıyıları ile İzmit Körfezi'ne bakan kıyılarının iklimi arasında bazı farklılıklar göze çarpar. Yazın körfez kıyılarında bazen bunaltıcı sıcaklar yaşanırken Karadeniz kıyıları daha serindir. İl merkezinde ölçülen en yüksek hava sıcaklığı 44,1 °C (13 Temmuz 2000), en düşük hava sıcaklığı -8,3 °C (23 Şubat 1985), yıllık ortalama sıcaklık ise 14,8 °C'dir. Karadeniz kıyısında yıllık ortalama yağış miktarı 1.000 mm'yi aşar. Bu miktarı güneye doğru gidildikçe azalır, İzmit'te 800 mm'nin de altına düşer (784,6 mm). Samanlı Dağları'nın körfeze bakan yamaçlarında iklim Karadeniz kıyılarına benzer. Yağış miktarı da bu kesimde farklıdır. Rüzgârlar kışın kuzey ve kuzeydoğudan, yazları ise kuzeydoğudan eser.

Kocaeli'nde bitki örtüsü, genelde Marmara Bölgesinin özelliğini taşımakla birlikte, kıyısıyla dağlık alanlar arasında önemli farklılıklar görülür. Ayrıca kuzeyden güneye doğru gidildikçe Karadeniz kıyısına özgü bitki topluluklarının yerini Akdeniz bitkileri almaya başlar. Samanlı Dağları ile Karadeniz kıyısı ardındaki alanlar sık ve nemcil ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlar daha çok kayından oluşur; bazı kesimlerde kayına gürgen, kestane ve meşe de karışır. Samanlı Dağları'nın yüksek kesimleri iğne yapraklılarla örtülüdür. İzmit Körfezi'nin kuzey ve doğusunda Akdeniz iklimine özgü makilere rastlanır. Eskiden körfezin kuzey kıyılarında yaygın olan zeytinlikler kent ve sanayi alanı elde edilmesi amacıyla yok edilmiş durumdadır. Tahrip edilen ormanlık alanlar step bitkileri ve yalancı makilerle kaplıdır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kocaeli il nüfusu: 2.161.171 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 3.398 km2dir. İlde km2ye 636 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 9.818 kişi ile Darıca'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %1,46 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Başiskele (%5,11) - Karamürsel(-%0,03).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 12 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 472 mahalle bulunmaktadır. 

Not: 1954 yılında Sakarya ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

Kocaeli ili, 2018 yılı verisine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺150,1 milyar ile ülkenin dördüncü büyük ilidir. Kişi başına düşen gelirde ise ₺79.254 ile ilk sırada yer almaktadır. Kocaeli'nin GSYİH'a yaptığı katkının yüzde 69,9'u sanayi sektöründedir. İlde Kocaeli Sanayi Odası'na bağlı yaklaşık 1300 sanayi kuruluşu vardır ve bu sanayi kuruluşları genelde Gebze, İzmit ve Körfez ilçelerinde toplanmıştır. TÜPRAŞ, Hyundai Assan, Ford Otosan, Honda, Anadolu Isuzu, Pirelli, Goodyear, Pakmaya, Aygaz, Milangaz, Petrol Ofisi, Kordsa, Çelikkord, Nuh Çimento, Marshall, Polisan, ÇBS, Mannesman Boru gibi önemli markaların fabrikaları il sınırları içinde bulunmaktadır. İldeki sanayi faaliyetleri arasında kimya sanayi yüzde 28 ile birinci sıradadır. Türkiye'de tüketilen toplam elektriğin yüzde 10'u Kocaeli'de üretilmektedir. Kocaeli'de 100 aşkın yabancı sermayeli sanayi kuruluşu vardır. Bu kuruluşlar ülkeye göre sıralandığında Almanya birinci sırada yer almaktadır. İlde 7'si faal olmak üzere 12 organize sanayi bölgesi vardır.
İhracat liginde İstanbul ve Bursa'nın ardından üçüncü sırada yer alan Kocaeli, 2020 yılında 184 ülkeye toplam 12,2 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirdi. Birleşik Krallık şehrin en büyük ihracat pazarı olurken otomotiv endüstrisi ve m

Kocasinan, Kayseri ilinin merkez ilçelerinden biridir. Nüfus bakımından Kayseri'nin en büyük 2. ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 1.471 km²dir. Kocasinan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.056 metredir.

Kocasinan ilçesinin müstakil bir tarihi yapılaşması yoktur. Çünkü Kayseri şehrinin bünyesinden doğduğu için Kayseri ilinin tarihi yapısı içindedir. Bu sebeple ilçenin tarihi yapısı şehir merkezi tarihi yapısı içinde ele alınmalıdır.
Kayseri şehri klasik çağlarda Kapadokya adı verilen bölgede olup, M.Ö. 2000-1750 tarihlerinde Hitit şehir devletlerinin hakimiyeti görülür. Sonraları (M.Ö. 1200-700) Geç Hitit Devri gelir. M.Ö. 600-500 yıllarında Med ve Pers hakimiyeti başlar. Daha sonra İskender ve Diyadoklar bölgede hakimdirler. İskender'in ölümünden sonra Anadolu toprakları Diyadoklar arasında paylaşılır. Kayseri, Bağımsız Kapadokya Krallığı'nın merkezi haline geldikten sonra bu Krallık, Roma tarafından yönetilir hale gelmiştir. 395 yılında Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan bölge günümüze kadar önemini koruyabilmiştir.
Bizanslılar'ın elindeyken 7. yüzyıldan itibaren kısa sürelerle Arap komutanları tarafından zapt edilmiştir. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Selçuklular tarafından fethedilen şehir, 1127 yılında Danişmentliler'den Emir Gazi'nin eline geçmiştir. Anadolu Selçuklularından Kılıçarslan 1176 yılında Danişmentliler'den şehri geri almış, Alaattin Keykubat zamanında önem kazanmış, Konya'dan sonra Selçukluların ikinci başkenti olmuştur. 1244 yılında İlhanlı hücumlarına maruz kalan şehir Moğol-İlhanlı valilerince idare edilmiş, bunlardan Emir Eretna'nın Kayseri'de büyük bir beylik kurması üzerine 1343 yılında beyliğin merkezi olmuştur. 1381 yılında Kadı Burhanettin Beyliği'ni görüyoruz. 1398 yılında Kadı Burhanettin'in ölümü ile beylik önemini kaybetmiş, Osmanlılar'dan Yıldırım Beyazıt şehri anlaşma yolu ile hakimiyetine almıştır. 2. Mahmut döneminde Karaman'ın livası olan Kayseri, 1846 yılında Yozgat'a, 1867 yılında Ankara'ya bağlı idi. Kayseri 2. Meşrutiyetin ilanından sonra bağımsız bir sancak olmuştur. Kültepe arkeolojik sit alanı bulunmaktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

Kocasinan Belediyesi
T.C. Kocasinan Kaymakamlığı23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Krefeld, Almanya'nın kuzeybatısında, Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde (Land) bir liman kenti.

Ren Irmağının sol yakasında, Düsseldorf’un kuzeybatısında, Duisburg’un ise güneybatısında yer alır. Nüfusu, 31 Aralık 2005 itibarıyla 237.701’dir. Türk Nüfusu 10.000'e yakındır.

1373'te berat alan kent, Oranje hanedanının yönetimi altına girdiği 1600'e değin Moers (Mors) kontlarına aitti. 1752'de Prusya'ya bağlandı. Braunschweig dükü Ferdinand, 1758'de Krefeld yakınlarında, Yedi Yıl Savaşı'nın (1756-63) en büyük çarpışmalarından birinde Fransızları yenilgiye uğrattı. Kentin hâlâ ünlü olan ipeklileri ve kadifeleri 17. ve 18. yüzyıllarda Protestan ve Mennonit mülteciler tarafından üretilmeye başladı. 1901-29 arasında, başta Uerdingen ve limanı olmak üzere, birçok komşu kent Krefeld'e bağlandı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İtilaf Devletleri ordularınca işgal edilen (1918-26) Krefeld II. Dünya Savaşı sırasında birçok kez bombalandı. Günümüzde bir demiryolu kavşağı ve dokumacılık merkezi olan Krefeld'de, dokumacılık eğitimi veren bir teknik okul vardır.

Kültürel kuruluşlar arasında Kaiser Wilhelm ve Haus Lange müzeleri ve dokumacılık müzesi sayılabilir.

Kentte çelik, makine, kumaş ve kimyasal madde üreten fabrikalarının yanı sıra basımevleri ve boyama tesisleri de vardır. Ayrıca ekonomik faaliyet olarak otomotiv sektörü yan sanayi üretimleri de yapılmaktadır. Örneğin Audi ve BMW araçlarının kapı fitilleri üretiminin tek yeridir.

 Venlo, Hollanda
 Leicester, Birleşik Krallık
 Dunkirk, Fransa
 Leiden, Hollanda
 Charlotte, North Carolina, Amerika Birleşik Devletleri
 Beeskow, Almanya
 Ulyanovsk, Rusya
 Kayseri, Türkiye

Krefeld Belediyesinin resmi sitesi 30 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
„Krefeld Almancası“ 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20061103235141/http://www.strassenmodenschau.de/ - "Sokak Moda-Şov"
http://www.flachsmarkt.de/ 3 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld-Linner Pazarı
http://www.krefeld-pinguine.de/ 4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld Buz Hokey Kulübü
http://www.kfc-online.de/ 13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld Futbol Kulübü
http://www.theater-krefeld.de/ 23 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Krefeld Şehir Tiyatroları
https://web.archive.org/web/20080803052254/http://www.krefeldtreffpunkt.de/ - Krefeld

Libya (Arapça: ليبيا, romanize: Lībīyā adıyla Libya Devleti, Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Akdeniz, doğuda Mısır, güneydoğuda Sudan, güneyde Çad, güneybatıda Nijer, batıda Cezayir ve kuzeybatıda Tunus ile sınır komşusudur. Yaklaşık 1,8 milyon km² (700.000 mil kare) yüzölçümüyle Libya, Afrika ve Arap dünyasının dördüncü, dünyanın ise 16. büyük ülkesidir. Ülke, Libya'nın Gat kasabasının güneyinde, Cezayir'in güneydoğusunda 32.000 kilometrekarelik bir alanı kendi toprakları olarak kabul etmektedir. Başkent ve en büyük şehir, kuzeybatıda yer alan ve Libya'nın yedi milyonluk nüfusunun bir milyondan fazlasını barındıran Trablus'tur.
Libya, Geç Bronz Çağı'ndan beri İberomaurus ve Kapsiyan kültürlerinin soyundan gelen Berberi halkı tarafından iskan edilmiştir. Klasik Antik Çağ'da, Fenikeliler batı Libya'da şehir devletleri ve ticaret merkezleri kurarken, doğuda da çeşitli Yunan şehirleri kurulmuştur. Libya'nın bazı bölgeleri, tüm bölge Roma İmparatorluğu'nun bir parçası olmadan önce Kartacalılar, Numidiyalılar, Persler ve Yunanlılar tarafından yönetildi. Libya, Hristiyanlığın erken merkezlerinden biriydi. Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından, Libya bölgesi, 7. yüzyıla kadar çoğunlukla Vandallar tarafından işgal edildi; bu yüzyıldaki istilalar bölgeye İslam'ı getirdi. O zamandan itibaren, yüzyıllarca süren Arap göçü Mağrip'e doğru Libya'nın demografik yapısını Araplar lehine değiştirdi. 16. yüzyılda, İspanyol İmparatorluğu ve Hospitalier Şövalyeleri, 1551'de Osmanlı yönetimi başlayana kadar Trablus'u işgal etti. Libya, 18. ve 19. yüzyıllardaki Berberi Savaşlarına karıştı. Osmanlı yönetimi, 1911'deki Trablusgarb Savaşı'na kadar devam etti; bu savaş, İtalya'nın Libya'yı işgal etmesi ve iki koloni kurmasıyla sonuçlandı: İtalyan Trablusgarp ve İtalyan Sirenaykası, daha sonra 1934-1943 yılları arasında İtalyan Libya kolonisi olarak birleştirildi.
II. Dünya Savaşı sırasında Libya, Kuzey Afrika Cephesi'nde savaş alanıydı. İtalyan nüfusu azaldı ve Libya 1951'de bağımsız bir krallık olarak kuruldu. Albay Muammer Kaddafi liderliğindeki bir koalisyonun başlattığı askeri darbe, 1969'da Kral I. İdris'i devirdi ve bir cumhuriyet kurdu. Kaddafi, eleştirmenler tarafından sık sık diktatör olarak tanımlandı ve dünyanın en uzun süre görev yapan kraliyet dışı liderlerinden biriydi. 2011'deki iç savaşta devrilip öldürülene kadar 42 yıl boyunca hüküm sürdü; bu savaş, daha geniş Arap Baharı'nın bir parçasıydı ve yetki önce Ulusal Geçiş Konseyi'ne, ardından da seçilmiş Genel Ulusal Kongre'ye devredildi.
2011'den beri Libya, siyasi ve insani bir krizin içinde yer alıyor ve 2014'te iki rakip otorite Libya'yı yönetme iddiasında bulundu; bu da ikinci bir iç savaşa yol açtı ve Libya'nın bazı bölgeleri, Trablus ve Tobruk merkezli ayrı hükümetler ile çeşitli aşiret ve İslamcı milisler arasında bölündü. İki ana savaşan taraf 2020'de kalıcı bir ateşkes imzaladı ve bir birlik hükümeti demokratik seçimler planlamak için yetki aldı, ancak siyasi rekabetler bunu geciktirmeye devam ediyor. Mart 2022'de Temsilciler Meclisi, Ulusal Birlik Hükümeti'ni tanımayı bıraktı ve alternatif bir hükümet olan Ulusal İstikrar Hükümeti'ni (GNS) ilan etti. O zamandan beri her iki hükümet de eş zamanlı olarak faaliyet gösteriyor ve bu da Libya'da ikili iktidara yol açtı. Uluslararası toplum, birlik hükümetini ülkenin meşru hükümeti olarak tanımaya devam ediyor. 
Libya, İnsani Gelişme Endeksi'nde 115. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir ve dünyanın en büyük 10. kanıtlanmış petrol rezervine sahiptir. Libya, Afrika'da kişi başına en yüksek sera gazı emisyonuna sahip ülkedir, ancak iklim taahhütleri geliştirme konusunda çok az ilerleme kaydetmiştir. Libya, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı ve OPEC üyesidir. Ülkenin resmi dini İslam'dır ve Libya nüfusunun %96,6'sı Sünni Müslümandır. Libya'nın resmi dili Arapçadır ve en yaygın konuşulan dil yerel Libya Arapçasıdır. Libya nüfusunun büyük çoğunluğu Araptır.

Ülkenin adı olan 'Libya', eski Mısırlıların Nil'in batısında yaşayan Berberiler için kullandıkları Libu sözcüğünden gelmektedir. Sözcük Eski Yunancaya 'Libya' olarak geçmiştir. 1969'da iktidara gelen Kaddafi Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesini kurdu. 2011 yılında iç savaşın sonunda Kaddafi öldükten sonra cemahiriyesi sona erdi. Ardından ülkenin adı olarak önce sadece Libya kullanılmış, yeni bir devlet kurulduktan sonra hükûmet aynı adı bırakma kararı vererek Libya Devleti adını almıştır.

Ana Madde: Libya tarihi 

Ülkenin asıl yerlileri Berberi kabilelerdir. Ancak antik çağlardan bu yana bilinen tarihinde ülkeye Fenikeliler, Kartacalılar, Büyük İskender'in orduları, Ptolemaus hanedanı ve Romalılar, Arap-İslam İmparatorluğu ile Osmanlılar hâkim olmuşlardır. Trablus, esas olarak Kartaca'ya bağlı Fenikeli bir grup koloni idi. Üç büyük şehir (Yunanca Tri: üç, polis: şehir) Oea, Sabrata ve Leptis Magna, Fenikelilerce kurulmuştu. MÖ 7. yüzyılda burası, Roma'nın Kartaca devletine son verdiği Punik savaşlarından (Fenike savaşları/Pön savaşları) sonra diğer Kartaca toprakları gibi Romalıların eline geçti. Doğu kıyılarındaki Sirenayka ise Roma İmparatorluğu hâkimiyetinden önce kurulmuş Yunan kolonisiydi. Büyük İskender'in fethinden sonra Ptolemilere, ondan sonra da Romalıların yönetimine geçti. Roma ikiye ayrılınca, Libya Doğru Roma'nın elinde kaldı.

647 yılında ise Abdullah ibn el-Sa’ad komutasındaki Arap İslam orduları Libya'ya girerek Bizanslıları mağlup etti. Trablus ve Sirenayka Halife'ye bağlanmakla birlikte Bizanslılara (İstanbul ve Şam) bağlı yöneticiler (eksarh) bölgeyi yönetmeye devam ettiler. 1146'da Sicilyalı Normanlar Trablus'u istila etti. 14. ve 15. yüzyıllarda İslam egemenliğinden sonra, 16. yüzyılda İspanyol yönetimine geçti.

Burası 1553'te, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Turgut Reis tarafından fethedildi. 1611 yılına kadar paşalar tarafından yönetildi. 1611 yılında dayılık sistemi geldi. Osmanlı Devleti'nin zayıflamasına paralel olarak, Dayılar daha bağımsız hareket etmeye başladı. Dayılar birer devlet başkanı gibi başka devletlerle ikili antlaşmalar bile yapabiliyorlardı. 19. yüzyıl başlarında Libya'daki dayılar da Tunus ve Cezayir dayıları gibi Akdeniz'de Amerika Birleşik Devletleri ile mücadele etmiştir. Osmanlılar 1835 yılında Libya'daki kontrolü yeniden sağlayarak burayı merkezî yönetime bağladılar (Birinci ve İkinci Berberi Savaşı).

Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıfladığı dönemde, 1911'de İtalyanlar bölgeyi işgal ettiler. Trablusgarp Savaşı akabinde yapılan Uşi Antlaşması ile Libya'daki fiilî Osmanlı hâkimiyeti sona ermekle birlikte, hukuken Osmanlı'ya bağlılığı benimsendi. Ülkeyi işgal eden İtalyanlara karşı Mustafa Kemal, Enver Paşa ve diğer kimi Osmanlı subaylarının örgütlediği milis kuvvetleri uzun zaman direnç gösterdi. Ancak her türlü üstünlüğe sahip olan İtalya ülkenin tamamını kontrol etmeyi başardı. Ardından İtalyan Libyası kuruldu.

Bu dönemde İtalyan sömürgeciliğine karşı Ömer Muhtar tarafından başlatılan direniş hareketi ise Ömer Muhtar'ın yakalanarak idam edilmesi sonucunda başarısızlığa uğradı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge Fransa ve Birleşik Krallık'a bırakıldı. Birleşmiş Milletler 1949'da Libya'nın bağımsız bir ülke olması gerektiği kararını aldı. Görüşmelerde Libya'yı, 1920'lerden beri İtalyanlarla mücadele etmiş olan, sonrasında Mısır'a sürgüne giden Şeyh İdris temsil etti.
1951'de Libya bağımsızlığını kazandı ve Birleşmiş Milletler aracılığıyla bağımsızlığa kavuşan ilk ülke oldu. İdris ülkenin kralı oldu.

1969'da, ordunun genç subaylarından Muammer Ebu Minyar El-Kaddafi bir grup subayla birlikte Kral İdris'e karşı bir darbe yaptı. Monarşi sona erdirildi ve Libya Arap Cemahiriyesi kuruldu. Kaddafi, o tarihten sonra kendisinin "Üçüncü Evrensel Teori" dediği, Sosyalizm ve İslam karışımı bir politik rejimi izledi. Bu sisteme İslami Sosyalizm ve Yeşil Sosyalizm gibi isimler verdi. 1990'lı yıllardan itibaren Lokerbie faciası gerekçesiyle Amerika'nın ve uluslararası toplumun sürdürdüğü ambargo 1969'dan itibaren sürdürülen kalkınma hamlesine darbe vurdu. Yönetim "Cemahiriye" tabirini kullanarak kitlelerin devleti olduğunu ifade etmektedir.
Londra-New York seferini yapan Pan Am 103 sefer sayılı Boeing 747 uçağı 21 Aralık 1988 tarihinde havada infilak etti ve İskoçya'nın Lockerbie kasabasına düştü. Uçak içindeki 259 kişi ve kasabadaki 11 kişiyle birlikte toplam 270 kişi hayatını kaybetti. Semtex adlı patlayıcıyı uçağa yerleştirenlerin Libya uyruklu olduğunun anlaşılmasından sonra, Libya'dan tazminat talep edildi. Libya her iki şüpheliyi de İskoçya'ya iade ederek kişi başı 10 milyon dolarla toplam 2,75 milyar dolar tazminat ödedi.
İskoç mahkemelerinde yargılanan şüphelilerden Lamin Khalifah Fhimah beraat etti. Libya gizli servisi üyesi olan Abdelbaset Ali al-Megrahi ise 2001 yılında ömür boyu hapse mahkûm edildi ve cezasını İskoçya'da çekmeye başladı. Yükümlü olduğu esnada prostat kanseri olan Megrahi 20 Ağustos 2009 tarihinde üç aylık ömrü kaldığı gerekçesiyle İskoç hükûmeti tarafından serbest bırakıldı. Olayda ölen yolcuların 189'u Amerikalı'ydı. Serbest bırakma kararı ABD başkanı Barack Obama tarafından "hata" olarak nitelendirildi. Megrahi 20 Mayıs 2012'de prostat kanserinden öldü. Dönemin Birleşik Krallık başbakanı Gordon Brown serbest bırakma kararının (özerk) İskoçya parlamentosuna ait olduğunu, Birleşik Krallık hükûmetinin kararı olmadığını açıklamıştı ancak daha sonradan basına sızan Wikileaks belgelerinde Birleşik Krallık hükûmetinin Libya ile ekonomik anlaşmalarının sürekliliğini sağlayabilmek için Libya'nın isteğine boyun eğerek Megrahi'nin serbest bırakılmasını teşvik ettiği ortaya çıktı.

Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi'nin kararına dayanarak Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nin önderliğinde Libya'ya karşı 18 Mart 2011 akşamı havadan askerî operasyon başlattı. Operasyonun gerekçesi, Libya lideri Muammer Kaddafi'ye bağlı birliklerin halka baskı ve şiddet uygulaması ile Libya'nın BM kara

Lockheed C-130 Hercules, Lockheed (günümüzde Lockheed Martin) tarafından tasarlanan ve üretilen dört motorlu turboprop askerî nakliye uçağıdır. Hazırlanmamış pistlere inip kalkabilen uçak, başlangıçta asker, kargo ve tıbbi tahliye için tasarlandı. Çok yönlü uçak gövdesi, silahlı helikopter (AC-130), hava indirme, arama ve kurtarma, bilimsel araştırma desteği, havadan keşif, havada yakıt ikmali, deniz devriyesi ve havadan yangın söndürme gibi diğer görevlerde de kullanılmaktadır. Günümüzde birçok ülkenin ana taktik nakliye uçağı konumundaki C-130'un, sivil kullanım için geliştirilen Lockheed L-100 modeli de dâhil olmak üzere 40'tan fazla varyantı, 60'tan fazla ülkede hizmet vermektedir.
C-130, 1956 yılında ABD'de hizmete girdi ve kısa süre sonra Avustralya başta olmak üzere birçok ülke tarafından kullanılmaya başlandı. Hizmet verdiği yıllar boyunca Hercules, çok sayıda askerî, sivil ve insani yardım operasyonuna katıldı. 2007 yılında orijinal müşterisi olan ABD Hava Kuvvetleri'ne 50 yıl kesintisiz hizmet veren beşinci uçak oldu. 2024 itibarıyla 70 yıllık üretim süresine ulaşarak en uzun süre kesintisiz üretilen askerî uçak olma özelliğini korumaktadır.

1950 yılında başlayan Kore Savaşı'nda C-119 Flying Boxcars, C-46 Commandos ve C-47 Skytrains gibi II. Dünya Savaşı nakliye platformlarının o gününün muharebe sahası ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını gören ABD Hava Kuvvetleri, 1951 yılında Boeing, Douglas, Fairchild, Lockheed, Martin, Chase Aircraft, North American, Northrop ve Airlifts firmalarına bir Genel Harekât İhtiyacı (GOR) bildirisi yayınlayarak yeni bir nakliye uçağı ihtiyacı olduğunu belirtti.
Bu yeni nakliye uçağının acele ile hazırlanmış ham pistlerden hareket edebilmesi, 92 yolcu / 72 tam teşekküllü asker / 64 paraşütçü kapasiteli olması, asgari 2,000 km uçuş menziline sahip olması ve bir motoru dursa dahi uçuşa devam edebilmesi istenmekteydi.
Üretici firmaların ABD Hava Kuvvetlerine sunduğu on farklı tasarımdan Lockheed firmasının Model 82 tasarımı kabul edildi ve 2 Temmuz 1951 tarihinde firma ile geliştirme sözleşmesi imzalandı. Willis M. Hawkins ve Clarence "Kelly" Johnson'ın liderliğindeki Lockheed ekibi tarafından ortaya konan ilk prototip YC-130 (#53-3397 seri numaralı) 23 Ağustos 1954 tarihinde ilk test uçuşunu gerçekleştirdi. Stanley Beltz ve Roy Wimmer'ın pilotajında Kaliforniya'daki Lockheed tesisleri ile Edwards Hava Üssü arasında gerçekleşen ve 61 dakika süren bu başarılı uçuşa Kelly Johnson da bir P2V Neptune uçağı ile eşlik etti.
Gelecek vadeden bir tasarım olan ve üretilen ilk prototipleri beklenenin üstünde başarı gösteren bu yeni nakliye uçağına Yunan mitolojisinde doğaüstü bir kuvvete sahip olan Herkül'e ithafen "Hercules" adı verildi ve ABD Hava Kuvvetleri tarafından 219 adetlik ilk sipariş verildi. İlk seri üretim C-130A Hercules 7 Nisan 1955 tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirdi ve uçaklar Aralık 1956'dan itibaren ABD Hava Kuvvetleri Taktik Hava Komutanlığında servise girmeye başladı.

Nakliye, havada yakıt ikmali, arama ve kurtarma, deniz karakol, silah platformu, yangın söndürme, kutup araştırmaları, meteoroloji, haritacılık, hedef çekici, füze izleyici, uzay kapsülü kurtarma, STOL araştırma, insansız hava aracı kumanda, VIP ve komuta kontrol gibi değişik görevlere yönelik 40'tan fazla versiyonda 2,300'den fazla C-130 Hercules üretilmiştir. Bunlara ilaveten uzatılmış gövdeli sivil kargo versiyonu da (L-100) vardır.

C-130 Hercules, her biri 4.508 beygir gücünde dört adet Allison T56-A15 propjet motoru ile güçlendirilmiştir. T56-A15 motorları uçağa sürat, kısa kalkış ve düşük bakım giderleri sağlamıştır. Hamilton Standart tarafından yapılan pervaneler motor başına dört adettir. Uçuşta pervaneler sabit hızla döner ve uçuş için gerekli kaldırmayı, yerde ise frenleme ve hareketi sağlar. Pervane kanatlarının uzunluğu bir uçtan bir uca 4,11 metredir.
Toplam 26.340 lt kapasiteli 6 adet iç kanat yakıt tankı, gerektiğinde eklenebilen 10.300 litrelik dış kanat altı tankları ile takviye edilir. Yakıt ayrımı gerekmez, her çeşit jet yakıtı ile uçabilir. Bütün yakıt tankları direkt olarak bitişik akıtma tipi bir doldurma-boşaltma sistemine bağlıdır. Uçağın yakıt çekme oranı 2.270 lt/dk, yakıt boşaltma oranı 2.800 lt/dk'dır.
C-130'un bakımı büyük bir kolaylık ve çabukluk arz etmektedir. Gövdesinin alçak olması uçağın bakımının yer seviyesinde yapılmasını sağlar. Basit ve özel bir takım aletler sayesinde bakım için büyük tesis ihtiyacı hemen hemen ortadan kaldırılmıştır.
C-130 Hercules havalandırma sistemli ve tazyik ayarlı 122 m³ hacminde bir kargo kompartımanına sahiptir. Çok pozisyonlu arka rampası tekerlekli araçların girebilmesi için yer seviyesine indirilebilir veya çeşitli yüklerin bir kaldıraç gerekmeden direkt olarak içeri alınabilmesi için yatay duruma getirilebilir. Kompartımanın iç yüzü yükleri zapt emek ve sabit bir yere bağlamak için tertibatlandırılmıştır. Gerektiği zaman zemine yerleştirilen bir ray sayesinde genişliği 3 metreye kadar olan parçalar kolaylıkla araçtan uçağa yüklenebilir. Kabin tazyik değiştirme oranı 7.5 psi'dir. Kabin irtifası ise uçak 10 metre iken 2.400 metredir.
C-130 Hercules, şartların yetersiz olduğu durumlarda yükünü paraşüt ile veya alçak irtifadan uçarak yer kablo bağlantısı ile bırakabilir. Uçağın sahip olduğu mekanik tahliye sistemi ağır teçhizatlı ve paketlenmiş kargoyu limitlenmiş bölgelerde alçak seviyeden kısa zamanda indirmeyi sağlamaktadır.
C-130'un kokpiti alet ve kontrol düğmelerinin gruplaştırılmış bir şekilde yerleştirilmesi ve rahat pilot koltukları ile dikkat çeker. 3.7 m²'ye yaklaşan pencere alanı ile C-130 arama-kurtarma ve hava araştırmalarında mükemmel bir görüşe olanak verir. Ayrıca özel yapım koruyucu kalkanlar pencere camlarının karlanmasını önler. Uzun uçuşlar sırasında mürettebatın dinlenmeleri ve yemek yemeleri için ayrı bölmeler mevcuttur.

Türkiye'nin Soğuk Savaş'ın etkisiyle 1952'de NATO'ya katılmasından sonra hızlı ve modern bir değişim yaşanmış, hava hareketliliği artmış, yeni platformlar hizmete girmeye başlamıştır. Değişime paralel olarak orta sınıf bir nakliye uçağı ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Buna ilaveten 1960'ların başında Kıbrıs'ta yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu Kıbrıs'a ve gerektiğinde de Yunanistan'a bir harekât yapılması ihtimali belirmiştir. Olası harekât planlarına göre böyle kapsamlı bir hava indirme için envanterdeki C-47 ve C-160 uçakları sayı ve nitelik olarak yetersiz kalmaktaydı. Bu ihtiyaçlara binaen 1963'te dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in direktifleri doğrultusunda nakliye ve paraşütçü kapasitesi yüksek modern bir uçak alımı gündeme gelmiş, Yarbay Abdurrahman Körezlioğlu'nun başkanlığında oluşturulan bir ekibin yaptığı değerlendirmeler sonucu C-130E Hercules'de karar kılınmış ve FMS (Yabancılara Askeri Satış) kapsamında 5 adet C-130E Hercules siparişi verilmiştir.
1963'te 5 adet C-130E siparişi verildikten sonra aynı yıl Kayseri Erkilet'te 224. Filo'ya bağlı Taktik Hava Ulaştırma Grubu oluşturulmuş ve eğitimlere başlanmıştır. 1964'te ABD'ye öğretmenlik kursu için Pilotlar, Bnb. Servet Kurt, Kd.Yzb. Erol Olguner, Kd.Yzb. Adem Uzer, Kd.Yzb. Nasır Yılmaz, Seyrüsefer Subayı Bnb. Faik Tuğrul, Uçuş Makinistleri Kd.Bçvş. Cevdet Yüksel ve Kd.Bçvş. Vefa Ündücü ile Yükleme Uzmanları Bçvş. Doğan Kümüken ve Bçvş. M.Ali Başkaya'dan oluşan bir ekip gönderilmiş, yapımı tamamlanan ilk C-130E (63-13186) bu personel tarafından Sweart, McQuire, Gender, Lakenheath yolu izlenerek 18 Eylül 1964'te Ankara Etimesgut'a getirilmiştir. 17 Ekim 1964'te Erkilet Üssü'nde nihai teslim gerçekleştirilerek ilk C-130E Türk Hava Kuvvetlerinde hizmete girmiştir.
Aynı yıl içinde 3 adet ve 1965'te de 1 adet C-130E nihai teslimatları tamamlanarak envantere dahil edilerek filodaki uçak sayısı beşe çıkmıştır. Aynı zamanda hızlı bir eğitim programıyla filo kısa sürede harbe hazır hale gelmiştir. 1971'de 224. Filonun adı 222. Filo olarak değiştirilmiştir. 1971'de 1 adet ve 1973'te 2 adet daha C-130E alınmış ve 222. Filo bünyesine dâhil edilmiştir. Aynı yıllarda ilave olarak 8 adet C-130E daha alınmak istenmişse de bu alım maddi sebeplerden ve ABD'nin böyle bir satışa sıcak yaklaşmamasından dolayı gerçekleşmemiştir.
C-130E Hercules uçakları Kıbrıs Harekâtı'nda büyük yararlılık göstermiştir. 20 Temmuz 1974 sabahı C-47 ve C-160 nakliye uçakları ile beraber Kayseri Erkilet Meydanından havalanan 6 adet C-130E, saat 05.45 civarında Kırnı bölgesine Hava İndirme Tugaylarımızı paraşütle atarak ilk dalga hava indirmesini başlatmıştır. Bu ilk indirmede bir C-130E hafif uçaksavar isabeti almış fakat görevine devam edebilmiştir. Aynı gün saat 12.55'te 6 adet C-130E ikinci bir hava indirme harekâtı gerçekleştirmiş, bunu takiben hava kararmadan 3 adet C-130E avcı uçakların desteğinde üçüncü dalga hava indirmesini gerçekleştirilmiştir. Harekâtın ilk ve en kritik gününde C-130E uçaklarımız 15 sortide yaklaşık 900 paraşütçüyü Kıbrıs'a indirerek büyük bir başarı göstermiştir. Kıbrıs Harekâtı boyunca C-130'lar Kıbrıs'a 2311 paraşütçü ve 1238 ton malzeme atmıştır.
I. Körfez Savaşı'ndan sonra US ANG (Amerikan Ulusal Hava Muhafızları) birliğinden 6 adet kullanılmış C-130B daha alınarak orta sınıf nakliye filosu büyütülmüştür. 12-949 seri numaralı C-130E bir eğitim uçuşu sırasında düşmüş olup diğer C-130B/E uçakları aktif olarak görev yapmaktadır.
Aralık 2006'da SSM ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii arasında imzalanan C-130E/B Aviyonik Modernizasyon (Erciyes) Sözleşmesi kapsamında, Hv.K.K.lığı envanterindeki 13 adet C-130E ve 6 adet C-130B nakliye uçağının Aviyonik Modernizasyonuna başlanmıştır.
Türk Hava Kuvvetleri, 1971'den beri kullandığı, 1960'larda Fransız-Alman işbirliğiyle geliştirilen C-160 Transall nakliye uçaklarının ekonomik ömrünün dolmaya başlamasıyla birlikte, yerini alması planlanan A-400M projesindeki gecikmeler nedeniyle bir ara çözüm arayışına girdi. Bu kapsamda, Orta Menzil Nakliye uçağı ihtiyacını karşılamak amacıyla bir satın alım projesi başlatıldı.
Bu proje neticesinde Türkiye, Suudi Arabistan Kraliyet Hava Kuvvetleri

Malazgirt Meydan Muharebesi, 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu hükümdarı Alp Arslan ile Bizans İmparatorluğu hükümdarı Romen Diyojen arasında Malazgirt Ovasında gerçekleşen muharebedir. Alp Arslan'ın kesin zaferi ile sonuçlanan bu muharebe, "Türklere Anadolu'nun kapılarını açan son muharebe" olarak bilinir ve savaşın ardından pek çok Türk Anadolu'ya yerleşmeye başlamıştır.
Malazgirt Muharebesi'nin kaybı, Bizanslılar için bir felaketti. Kayıp, iç çatışmalara ve İmparatorluğun sınır savunmasını ciddi şekilde zayıflatan bir ekonomik krize yol açtı. Sınırların korunamaması Türklerin Orta Anadolu'ya doğru gerçekleşen kitlesel hareketine yol açtı – 1080 yılına gelindiğinde Selçuklu Türkleri 78.000 kilometrekarelik bir alanı ele geçirmişti. I. Aleksios'un Bizans'ta istikrarı yeniden sağlaması ise otuz yıl kadar sürmüştü. Tarihçi Thomas Asbridge'in belirttiğine göre: "Malazgirt Bizans için acı verici bir başarısızlık" idi. Malazgirt, bir Bizans imparatorunun Müslüman bir komutana esir olduğu ilk olaydır.

1060'lı yıllarda Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Alp Arslan, Türk dostlarına bugünkü Ermenistan toprakları civarı ile Anadolu'ya doğru göç etmelerine izin verdi ve Türkler buralarda şehirlere ve tarım alanlarına yerleştiler. 1068 yılında Romen Diyojen, Türklere karşı bir sefer düzenledi, fakat Koçhisar şehrini geri almasına rağmen Türk atlılarına yetişemedi. 1070 yılında Türkler, Alparslan komutanlığında, günümüzde Muş'un bir ilçesi olan Malazgirt'te Manzikert (Orta Çağ Yunancasında Malazgirt) ve Erciş kalelerini ele geçirdi. Daha sonra Türk ordusu Diyarbakır'ı aldı ve Bizans yönetimindeki Urfa'yı kuşattı; ancak alamadı. Türk beylerinden Afşin Bey, güçleri arasına katıp Halep'i aldı.
Alp Arslan Halep'te konaklarken, Türk atlı birliklerinin bir kısmına ve akıncı beylere Bizans şehirlerine akınlar düzenlemesine izin verdi. Bu sırada da Türk akınlarından ve son gelen Türk ordusundan çok rahatsız olan Bizanslılar, tahta ünlü komutan Romen Diyojen'i çıkardılar. Romen Diyojen de büyük bir ordu kurup 13 Mart 1071'de Konstantinopolis'ten (bugünkü İstanbul) ayrıldı. Ordunun mevcudu 200.000 olarak tahmin edilmektedir. Bunun yanı sıra, 12. yüzyılda yaşamış Ermeni bir tarihçi olan Edessalı Matta, Bizans ordusunun sayısını 1 milyon olarak veriyor.
Bizans ordusu düzenli Rum ve Ermeni birlikleri dışında ücretli Slav, Got, Alman, Frank, Gürcü, Peçenek ve Uz askerlerinden oluşuyordu. Ordu ilk olarak Sivas'ta dinlendi. Burada halkın coşkuyla karşıladığı imparator, halkın dertlerini dinledi. Halkın Ermeni taşkınlığı ve barbarlığından yakınmaları üzerine kentin Ermeni mahallelerini yıktırdı. Pek çok Ermeni'yi öldürüp, önderlerini sürgüne yolladı. Haziran 1071'de Erzurum'a vardı. Orada, Diyojen'in generallerinden bazıları Selçuklu bölgesine ilerlemeyi sürdürmeyi ve Alp Arslan'ı hazırlıksız yakalamayı teklif etti. Bazıları da bulundukları yerde bekleyip pozisyonlarını güçlendirmeyi önerdi. Sonuç olarak ilerlemeye devam etme kararı verildi. Daha sonra Hınıs ilçesine geçmişlerdir. Malazgirt ovasına giden Bizans ordusu su ihtiyacını karşılamak için güzergah olarak kendine Hınıs içinde akmakta olan Kocasu Çayı yolunu seçmiştir ve ordu savaşta kullanılacak mızraklarını Hınıs ve çevresinde yetişen ağaçlardan imal etmiştir.
Diyojen, Alp Arslan'ın çok uzakta olduğunu veya hiç gelmeyeceğini düşünerek ve Malazgirt'i, hatta Malazgirt yakınındaki Ahlat Kalesi'ni hızlıca geri ele geçirebileceğini ümit ederek Van Gölü'ne doğru ilerledi. Öncü kuvvetlerini Malazgirt'e gönderen imparator, ana kuvvetleriyle yola çıktı.
Casuslarının verdiği bilgiyle Bizans ordusunun büyüklüğünü bilen Alp Arslan, Bizans imparatoru Diyojen'in gerçek hedefinin İsfahan'a (bugünkü İran) girmek ve Büyük Selçuklu Devleti'ni yıkmak olduğunu sezdi.
Ordusundaki yaşlı askerlerin yolda kalmasına neden olan cebri yürüyüşüyle Erzen ve Bitlis yolundan Malazgirt'e varan Alp Arslan, komutanlarıyla savaş taktiklerini görüşmek için savaş meclisini topladı. Romen Diyojen ise savaş planını hazırlamıştı. İlk saldırı Türklerden gelecek ve bu saldırıyı kırmaları durumunda da karşı saldırıya geçeceklerdi. Alp Arslan ise "Kurt Kapanı Taktiği" konusunda komutanlarıyla uzlaşmıştı.

26 Ağustos Cuma sabahı çadırından çıkan Alp Arslan, Malazgirt ile Ahlat arasındaki Malazgirt Ovası'nda, kendi ordugahının 7–8 km uzağında, ovaya yayılmış durumdaki düşman birliklerini gördü. Savaşı önlemek için imparatora elçiler göndererek barış teklifinde bulundu. İmparator, Sultan'ın bu önerisini ordusunun büyüklüğü karşısında bir korkaklık olarak yorumladı ve teklifi reddetti. Gelen elçileri, soydaşlarını Hristiyan topluluğuna geçmelerine ikna etmek üzere ellerine birer haç tutuşturarak geri yolladı.
Düşman ordusunun büyüklüğünün kendi ordusundan daha büyük olduğunu gören Sultan Alp Arslan, savaştan sağ çıkma ihtimalinin düşük olduğunu sezdi. Askerlerinin de hasımlarının sayı fazlalığı karşısında tedirginliğe düştüğünü fark eden Sultan, bir Türk-İslam adeti olarak kefene benzeyen beyaz kıyafetler giydi. Atının da kuyruğunu bağlattı. Yanındakilere şehit olduğu takdirde vurulduğu yere gömülmesini vasiyet etti. Komutanlarının savaş alanından kaçmayacağını anlayan askerlerin maneviyatı arttı. Askerlerinin cuma namazına imamlık eden Sultan, atına binip ordusunun önüne çıktı ve moral yükseltici, maneviyat artırıcı kısa ve etkili bir konuşma yaptı. Allah'ın Kur'an'da zafer vadettiği ayetleri okudu. Şehitlik ve gazilik makamlarına erişileneceğini söyledi. Müslüman Oğuzlar'dan oluşan Selçuklu ordusu savaş pozisyonuna geçti.

Bu sırada Bizans ordusunda dinsel ayinler yapılmakta ve papazlar askerleri kutsamaktaydı. Romen Diyojen de bu savaşı kazanması durumunda (buna inancı tamdı) ününün ve saygınlığının artacağından emindi. Bizans'ın eski ihtişamlı günlerine döneceğini hayal ediyordu. En ihtişamlı zırhını giydi ve atına bindi. Ordusuna zafer durumunda büyük vaatlerde bulundu. Tanrı tarafından şeref, şan, onur ve kutsal savaş sevapları verileceğini duyurdu. Alp Arslan'ın savaşı kaybetmesi durumunda her şeyini ve atalarından miras kalan Selçuklu Devleti'ni de kaybedeceğini çok iyi biliyordu. Romen Diyojen ise savaşı kaybetmesi halinde devletinin çok büyük güç, prestij ve toprak kaybedeceğini biliyordu. Her iki komutan da kaybetmeleri durumunda öleceklerinden emindi.
Romen Diyojen ordusunu geleneksel Bizans askerî kaidelerine göre düzenlemişti. Ortada birkaç sıra derinlikte çoğu zırhlı piyade birlikleri ve bunların sağ ve sol kollarında süvari birlikleri yerleştirilmişti. Romen Diyojen merkeze; General Bryennios sol kanada ve Kapadokyalı General Alyattes ise sağ kanadı komuta ediyordu. Bizans ordusunun gerisinde büyük bir rezerv bulunuyordu ve bu, özellikle taşra eyaletlerinde nüfuzlu kişilerin özel ordularının mensuplarından oluşuyordu. Geri rezerv ordusunun komutanı olarak genç Andronikos Dukas seçilmişti. Romen Diyojen'in bu tercihi biraz şaşırtıcıydı, çünkü bu genç komutan eski imparatorun yeğeni ve İoannis Dukas'ın oğlu olup, bu kişiler açıkça Romen Diyojen'in imparator olmasının aleyhindeydiler.
Savaş öğle saatlerinde Türk atlılarının toplu ok saldırısına geçmesiyle başladı. Türk ordusunun çok büyük çoğunluğu atlı birliklerden oluştuğundan ve neredeyse hepsinde de ok olduğundan bu saldırı Bizanslılar'da önemli miktarda asker kaybına neden olmuştu. Ama yine de Bizans ordusu saflarını bozmaksızın korudu. Bunun üzerine ordusuna yanıltıcı bir çekilme buyruğu veren Alp Arslan, gerilerde gizlediği küçük birliklerinin tarafına doğru çekilmeye başladı. Bu gizlediği birlikler az miktarda organize olmuş askerlerden oluşuyordu. Türk ordusu, arka saflarda bir hilâl biçiminde yayılmışlardı. Türklerin hızlıca çekildiğini gören Romen Diyojen, Türklerin saldırı gücünü yitirdiğini ve sayıca fazla olan Bizans ordusundan korktukları için kaçtıklarını düşündü. En baştan beri Türkler'i yeneceğine inanmış olan imparator, bu bozkır taktiğine kanıp, kaçan Türkler'i yakalamak için ordusuna saldırma emri verdi.
Çok az zırhları olduğu için hızlıca geri çekilebilen Türkler, zırh yığınına dönmüş Bizans süvarileri tarafından yakalanamayacak kadar hızlıydı. Ancak buna rağmen Bizans ordusu, Türkler'i kovalamaya başladı. Yan geçitlerde pusu kurmuş Türk okçuları tarafından ustaca vurulan ama buna aldırmayan Bizans ordusu saldırıya devam etti. Türkler'i iyice kovalayıp yakalayamayan, üstüne bir de çok yorulan (üstlerindeki ağır zırhların etkisi büyüktü) Bizans ordusunun hızı durma noktasına geldi. Türkler'i büyük bir hırsla kovalayan ve ordusunun yorulduğunu anlayamayan Romen Diyojen yine de takip etmeye çalıştı. Ancak bulundukları mevziden çok ileri gittiklerini ve çevreden saldıran Türk okçularını görüp kuşatıldığını çok geç zamanda anlayan Diyojen, geri çekilme buyruğu verme ikilemindeydi. Tam da bu ikilemdeyken, geri çekilen Türk süvarilerinin, yönlerini tam olarak Bizans ordusu üzerine geçip hücuma kalkmaları ve geri çekilme yollarının da Türkler tarafından kapatıldığını gören Diyojen, paniğe kapılarak çekilme buyruğu verdi. Ancak ordusu, çevrelerindeki Türk hatlarını yarıncaya kadar, yetişen Türk ordusunun ana kuvvetleri, Bizans ordusunda tam bir panik başlattı. Kaçmaya kalkan generalleri görüp daha da paniğe kapılan Bizans askerleri, en büyük savunma güçleri olan zırhlarını da atıp kaçmaya çalıştı. Ardından ustaca kılıç kullanan Türk kuvvetleriyle eşit duruma düşüp büyük çoğunluğu yok oldu.
Bunun yanı sıra, savaş esnasında Büyük Selçuklu Devleti'nin ordusuna Kürtlerin de katıldığına dair iddialar da vardır. Bu konunun ana kaynağı, 13. yüzyıl yazarı Sıbt İbnü'l-Cevzî'nin “Mir'âtü'z-Zaman Fi Tarihi'l-Ayan” adlı eserinde şöyle geçmektedir: 

Az önce 10.000 Kürt de Sultan'a katılmıştı. Bununla beraber Sultan, Tanrı'dan sonra buyruğundaki 4.000 kişilik hassa askerine güveniyordu.
Nick Holmes ise Selçuklu ordusuna katılan10.000 Kürt askerin zayıf rivayet olduğunu söylemektedir İbn Devâdâri, “Kenzü'd-dürer ve Câmiü'l-gurer” adlı eserinde Sıbt İbnü'l Cevzi'den farklı olarak Kürtler ve diğer kavimlerden olmak üzere on bin kadar insanın sava

Melikgazi, Kayseri ilinin merkez ilçelerinden biridir.
600.000'e yakın nüfusu ile Kayseri'nin en büyük ilçesidir. Şehrin tarih boyunca önemli kültür, sanayi ve ticaret faaliyetlerinin gerçekleştiği merkezidir. Modern yapılanmanın bulunduğu Erciyes yamaçlarına kadar olan bölümü kapsar.
İlçenin yüzölçümü 668 km²dir. Melikgazi ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.056 metredir.

Osmanlı mimarbaşı Mimar Sinan, Kayseri'nin Ağırnas Köyü'nde doğdu. Bu köy şu anda Melikgazi'nin Ağırnas Mahallesidir.
Melikgazi'de, Bizans döneminde inşa edilen ve Selçuklular tarafından genişletilen kentin kalesi, 13. yüzyıldan kalma Selçuklu Hatun Külliyesi, camiler, medrese ve hamamlar, saat kulesi ve bir yeraltı şehri bulunmaktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

Kayseri Valiliği Melikgazi sayfası
Melikgazi Belediyesi 6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Melikgazi Kaymakamlığı

Memduh Büyükkılıç (d. 25 Ekim 1953, Develi), Türk siyasetçi ve tıp doktorudur. Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı.

25 Ekim 1953 tarihinde Kayseri'nin Develi ilçesinin Şıhlı beldesinde doğdu. Kayseri İmam Hatip Ortaokulu ve Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesinden mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Nöroloji alanında uzmanlığını tamamladı. Niğde Devlet Hastanesi ve Kayseri SSK Hastanesi'nde uzman hekim olarak görev yaptı. Askerliğini Girne Asker Hastanesi'nde Tabib Teğmen olarak tamamladı. İzmir MTTB, Millî Gençlik Vakfı ve Hekimler Birliği vakfı gibi vakıflarda yöneticilik ve başkanlık görevleri üstlendi.

Siyasete 1993 yılında Refah Partisi ile girdi. Refah Partisi Kayseri il başkanlığı yaptıktan sonra 1995 genel seçimleri'nde 20. Dönem Kayseri milletvekili seçildi. 1998 yılında Melikgazi belediye başkanı seçildi. 1999 yerel seçimleri'nde Fazilet Partisi, 2004, 2009 ve 2014'nde AK Parti'den  4 kez aynı göreve seçildi. 2019 yerel seçimleri'nde AK Parti ve Cumhur ittifakı adayı olarak %63,39 oy oranı ile Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 2024 Türkiye yerel seçimlerinde AK Parti'den tekrar Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmuştur ve kazanmıştır.

Memlûk Devleti, Eyyûbîlerin çöküşü ile Osmanlıların Mısır'ı ele geçirmesi arasında geçen üç yüzyıla yakın zaman diliminde Mısır ve Suriye'de hüküm sürmüş olan devlet. Memlûk Devleti'ni 1250 ve 1382 yılları arasında kurucu aile Bahrî Memlûkler idare etmiş, 1517'ye dek ise Burcî Memlûkler yönetimi ele almıştır. Tarihyazınında devlet bu iki hâne başlıkları altında incelenmiş olup Bahrî Memlûklerin Türk kökenli olması dolayısıyla bu devirde yöneticiler daha çok Türklerden oluşurken daha sonraki dönemde Çerkesler asıl unsur olmuşlardır. Tarihçiler arasında Türk sultanlar döneminde askerî ve siyasi olarak doruğa ulaştığı, ardından ise Çerkesler döneminde uzun süreli bir gerileme dönemine girdiğine dair evrensel bir fikir birliği vardır.
Yönetici sınıfın Türk, halkın ise çoğunlukla Araplardan müteşekkil olduğu bir yapısı bulunan Memlûk Devleti en parlak devrini I. Muhammed'in sultan olduğu yıllarda yaşamış, Çerkes kökenli Burcî Memlûkler idaresindeyse çöküş dönemine girmiştir. İdareci unsur olan memlûklerin kökeni Kuman-Kıpçak, Çerkes, Abhaz, Oğuz ve Gürcü soylu asker kölelerdi. Bu köleler askerî amaçlarla satın alındıklarından sıradan kölelerden daha yüksek statüdeydiler ve silah taşıma izinleri vardı. Zamanla güçlenerek Memlûk Devleti'ni kuran bir sosyal sınıf hâline gelen bu köleler Mısır vatandaşlarının da üzerinde bir sosyal statüye erişmişlerdir. Sultanlık, zamanla güçten düşmesine karşın Orta Çağ Mısır ve Suriyesinde gerek siyasi gerek ekonomik ve gerekse de kültürel olarak İslam'ın Altın Çağı'nı temsil eden bir güç olarak görülmektedir.

Memlûk (Arapça: مملوك) kelimesi Arapça meleke (Arapça: ملك) fiil kökünden türemiş bir ism-i mefûl olup sözlük anlamı "mâlik olunan şey", "efendisinin temellükü altında bulunan köle" demektir. Bu kelimenin menşesi muhtemel olarak Kur'an'ın birçok ayetinde geçen ibareler olup burada cins ayırt edilmeksizin kadın-erkek bütün köleler ima edilmektedir. Çeşitli İslâm ülkelerinde memlûk yerine gulâm (Arapça: غلام) ve Kuzey Afrika'daki siyahiler için ise abîd (Arapça: عبيد) kelimeleri kullanılmıştır. Memlûk kelimesi zamanla İslam tarihinde terimsel bir anlam kazanmış ve "harplerde esir düşerek veya tüccarlardan satın alınarak köle yapılan beyaz insan"ı ifade eder olmuştur. Bu anlamı ile memlûk artık "hükümdar veya emirlerin muhafız birliklerinde görev yapan özel ve hukuki bir statüye sahip asker"i ifade etmektedir. Bunların kurdukları devlete de Devletü'l-Memâlîk (Arapça: دولة المماليك) yani günümüz Türkçesindeki karşılığıyla Memlûkler Devleti denilmiştir. Çeşitli kavimlere mensup olan ve Türk adları taşıyan memlûklerin konuştukları dil de Türkçeydi, dolayısıyla Türk veya Etrâk diye çağrılıyorlardı. Bu bağlamda Memlûk Devleti adının yanı sıra ed-Devletü't-Türkiyye (Arapça: الدولة التركية) ve Devletü'l-Etrâk (Arapça: دولة الاتراك) adları da kullanılmaktaydı.
Orta Çağ günlük yazışmalarında Devletü'l-Memâlîk adı daha çok tercih ediliyor ve modern tarihçilikte Memlûk Devleti adı oturmuş olsa da resmî yazışmalarda ed-Devletü't-Türkiyye ve Devletü'l-Etrâk adları kullanılmaktaydı. Bu bağlamda gerek Bahrî gerekse de Burcî aileler tarafından kullanılan ve belirli dönemlerde değil devletin tarihî sürecinin tamamı boyunca kullanılan bu adların resmî ad olduğu çıkarımı yapılmaktadır.
Ayrıca devlete hâkim olan ilk hanedana nispetle Devletü'l-Bahriyye (Arapça: الدولة البحرية), ikinci hanedana nispetle Devletü'l-Burciyye (Arapça: الدولة البرجية) adları da yer yer kullanılmıştır. Yine ikinci hanedanın Çerkes soyundan gelmesine nispetle Devletü'l-Çerâkise (Arapça: دولة الجراكسة) de resmen kullanılmıştır. Tüm bunların yanında Ketboğa devrindeki yönetime kendinin Moğol olmasına göndermeyle ed-Devletü'l-Moğoliyye (Arapça: الدولة المغولية), Kalavun soyunun hüküm devresine Devletü'l-Kalavun (Arapça: دولة قلاوون) ya da Devletü'l-Benî-Kalavun (Arapça: دولة بني قلاوون), I. Baybars soyunun tahtta kaldığı yönetime ise ed-Devletü'z-Zâhiriyye (Arapça: الدولة الظاهرية) denmektedir.

Muhafız birliklerinde görev yapan, kendilerine has içtimai ve hukuki statüye sahip memlûkler, bir tür profesyonel asker niteliğinde İslâm toplumuna girmişler ve zamanla siyasi iktidarları ele geçiren bir güç halini almışlardır. Bunu gerçekleştirirken köle olmalarını yadırgamamışlar hatta ulaştıkları konumu bir eleme ve seçilme sonucunda elde ettikleri için memlûk kimliğini bir imtiyaz ve asalet belirtisi olarak görmüşlerdir. Memlûk sınıfına dâhil olmak için bazı önemli kriterler bulunmaktadır. Bunların başta geleni, İslâm âlimlerinin uygun bulduğu kölelik statüsünde ve beyaz ırktan olmaktır. Memlûkler, genellikle Kafkasya'dan ve Orta Asya bozkırlarından gelen ve "Türk" diye adlandırılan kavimlerden seçilirdi. Habeş, Batı Afrikalı ve Hint hadımlar memlûk statüsünde olmayıp bunlar memlûklerin hizmetindeki unsurlardı.
Muhammed ve Dört Halife devirlerinde İslâm ordusu Arap asıllı askerlerden meydana geliyordu. Fetihlerle birlikte Araplar dışında İslâm'a girenlerin sayısında hızlı bir artış görüldü. Yeni Müslüman olanlardan İranlılar ve Kıptîler gönüllü veya ücretli asker konumunda orduya katıldılar. Emevîler döneminde başta Türk, Berberî ve İranî olmak üzere Arap dışı Müslüman askerlerin sayısı daha da arttı. Emevîler için en önemli asker kaynağı Horasan'dı. Öncelikle sınır boylarında yaşayanlar büyük ölçüde Müslümanların tarafına geçmişler ve "mevâlî" sıfatıyla Arap ordularına katılmışlardı. Ancak ordunun kumanda kademesinde Araplar yer alıyor ve mevâlî statüsünde bulunanlar onların kendilerine ikinci sınıf insan gözüyle bakmasını kabullenemiyordu.
Basra Valisi Ubeydullah bin Ziyâd, 674 yılında Buhara seferinden dönerken beraberinde getirdiği 2.000 kişilik bir Türk birliğini Basra'ya yerleştirmişti. Kuteybe bin Müslim'in emrindeki 12.000 askerin de yaklaşık 7.000 kadarı, çoğunluğu Türk olmak üzere Arap dışı Müslümanlardan oluşuyordu. Diğer taraftan Velîd bin Abdülmelik zamanında gerçekleştirilen Kuzey Afrika ve Endülüs'teki fetihlerden sonra İslâm ordusunda yer alan Berberî asıllı askerlerin sayısı da çok artmıştı.
750 yılında Emevîlerin yıkılmasına sebep olan Horasan kuvvetleri arasında Türk ve İranlı unsurlar çoğunluktaydı. Bu tarihten itibaren Horasanlılar yaklaşık iki nesil boyunca Abbâsî ordusunun en önemli birliklerini teşkil ettiler. Göçebe menşeli bu askerler Irak'taki yeni konumlarına çok çabuk uyum sağladılar ve kısa zamanda halife ve halk nezdinde büyük itibar kazandılar. Emîn ve Memûn arasındaki iç savaşta kardeşini yenen Memûn, Horasan dolaylarından topladığı kuvvetlerle iktidarı ele geçirmiş ve korumayı başarmıştı. İslâm ordusundaki Arap dışı unsurlar arasında Türkler kadar nüfuzlu olanlar yoktu. Mutasım zamanında memlûk sayısında çok hızlı ve önemli bir artış oldu, ordudaki memlûklerin sayısı kısa zamanda 30.000'e ulaştı. Bu birliklerin kumanda kademelerinde yine Türkler bulunuyordu. Mutasım, Türk birlikleri için Sâmerrâ şehrini kurarak onlara geniş iktalar verdi ve yerli halkla karışmalarını engellemek amacıyla Asya steplerinden evlenecekleri kızlar getirtti.
Memlûk sistemi kısa zamanda devletin hüküm sürdüğü bütün topraklara yayıldı. Artık halifelerin memlûkleri yanında eyalet valilerinin de memlûkleri vardı. Ancak bu durum ülke içinde devlet otoritesinin ortadan kalkmasına yol açtı. Başlangıçta vilayetlerdeki düzeni memlûkler sayesinde sağlayan halifeler ve valiler bu defa onların merkeze karşı bağımsızlık mücadeleleriyle karşılaştılar. Babası Memûn'un hizmetinde bir memlûk olan Mısır vali vekili Ahmed bin Tolun, soydaşı memlûklerin desteğini alarak 868 yılında Mısır'da ilk Müslüman-Türk devletini kurdu. Yine Tolunoğullarının yıkılmasından sonra Mısır valiliğine getirilen ve Abbâsîlerin hizmetindeki başka bir Türk memlûkunun oğlu olan Muhammed bin Toğaç emrindeki 8.000 memlûkun desteğiyle Mısır'da iktidarı ele geçirip İhşîdîleri tesis etti. 969 yılında bu devleti yıkan Fâtımîler de memlûk sistemini uygulamak durumunda kaldılar. Fâtımî ordusunda başlangıçta Berberî ve Zencî birlikleri bulunuyordu. Mustansır zamanından itibaren sadece Türklerden meydana gelen memlûk birlikleri kuruldu.
Selâhaddin Eyyûbî'den itibaren Mısır ve Suriye'de istihdam edilen memlûklerin sayısı çok arttı. Bu devirde memlûkler, emirlerin birliklerinin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Eyyûbî sultan ve meliklerinin her biri, kendi devletini korumak ve diğer bir melikin toprağı üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmek için yeni askerî birlikler kurmak zorunda kaldı. Hasımları karşısında kendilerini güçlü kılacak bir unsur olarak memlûk istihdam etmeye başladılar. 12. yüzyılın ortalarında Orta Doğu'daki irili ufaklı bütün İslâm devletlerinde memlûklerin sayısı ve nüfuzu hızlı bir şekilde arttı. Artık Türk memlûkleri bölgede siyasi ve askerî olaylarda belirleyici bir güç olmuş ve şehzadelerin tahta geçişlerini kontrolleri altına almışlardı.
Selâhaddîn Eyyûbî'nin ölümünden sonra Mısır ve Suriye'de memlûklerin sayı bakımından oldukça arttığı görülür. Çünkü Selâhaddîn'in varisleri devletini aralarında paylaşmışlar ve başta Mısır olmak üzere Dımaşk, Haleb, Hama, Hıms, Baalbek, Kerek gibi Suriye şehirleri Eyyûbî ailesinden şehzâdelerin hüküm sürdüğü önemli merkezler haline gelmişlerdi. Eyyûbî sultanları ve melikleri, hâkimiyetlerini sağlamlaştırmak ve düşmanlarına karşı koyabilmek maksadıyla Kıpçak ülkesinden ve Mâverâünnehir'den çok sayıda memlûk getirterek bunları mükemmel askerler olarak yetiştirmişlerdi.

Memlûk gruplarının daha düzenli olarak ortaya çıkması ve nüfuzlarının artması 13. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti. Memlûkler 1240 yılında II. Âdil'i bir darbe ile tahttan indirerek, el-Melik es-Sâlih Eyyûb'u hükümdar yaptılar. es-Sâlih Eyyûb, Moğol İstilası'nın sebep olduğu korku ve karışıklık sırasında binicilikleri, savaşçılıkları, sadakatleri, güzellikleri ve soyları gibi meziyetleri sebebiyle pek çok Kıpçak memlûku satın aldı ve onlara hususi bir itina gösterdi. Bu yüzden onun zamanında Türk memlûklerin nüfuzu daha da arttı. Dönem aktarımına göre; "es-Sâlih, Eyyûbîlerden hiçbir hükümdarın toplamadığı kadar çok sayıda Türk memlûku toplamıştı. Öyle k

Mesleme bin Abdülmelik (Arapça: مسلمة بن عبد الملك, Yunanca kaynaklarda Grekçe: Μασαλμᾶς, Masalmas; fl. 705 – 24 Aralık 738), Emevî prens ve 8. yüzyılın ilk on yıllarının en önde gelen Arap generallerinden biridir. Bizans İmparatorluğu ve Hazar Hanlığı'na karşı birçok sefer düzenlemiştir. Özellikle Bizans başkenti Konstantinopolis'in ikinci ve son Arap kuşatmasına liderlik ettiği için büyük ün kazanmıştır.

Mesleme, Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan'ın (h. 685-705) oğlu ve halifeler Velîd (h. 705-715), Süleyman (h. 715-717), Yezîd (h. 720-724) ve Hişâm'ın (h. 724-743) üvey kardeşidir. Annesi köle cariye olduğu için Mesleme tahtın miras hakkından çıkarıldı. Karkisiya'nin isyancı Kays lideri Zufar bin Haris el-Kilabi ile uzlaşmak için Abdülmelik, 691 yazında Mesleme ile Zufar'ın kızı Rabab arasında bir evlilik sözleşmesi ayarladı.
705'te Bizans İmparatorluğu'na karşı yeğeni Abbas bin Velid ile birlikte komuta ettiği yıllık yaz seferi (ṣawā'if) sırasında ilk olarak bahsedilir. İlk büyük seferi, bir önceki yıl seçkin general Merdei Maimun'un yenilgisine ve ölümüne misilleme olarak başlatılan, Küçük Asya'nın güneydoğusundaki Bizans şehri Tuvana'ya karşı başlatılan 707-708 seferidir. Kuşatma kış boyunca sürdü ve Arap ordusu büyük zorluklarla karşılaştı, ancak Arapların 708 baharında bir Bizans yardım gücünü yendikten sonra şehir teslim oldu. Birkaç ay sonra, yazın Küçük Asya'ya başka bir sefer düzenleyen Mesleme, Amorium yakınlarında bir Bizans ordusunu yenerken, 709'da İsaurya bölgesine baskın düzenledi.
Aynı yıl Mesleme, Ermenistan ve Azerbaycan askeri valisi olarak, amcası Muhammed bin Mervan'ın yerine atandı. Bu, halihazırda elinde bulundurduğu Kuzey Suriye'de bulunan Kinnesrin valiliğine ekti. Kinnesrin valiliği erken dönem Arap vakainüvisleri tarafından diğer görevleri kadar iyi belgelenmemesine rağmen tarihçi Jere L. Bacharach Mesleme'nin Halep Ulu Cami'nin büyük ihtimal koruyucusu ve muhtemelen Kinnesrin'de bazı inşaat çalışmalarının sorumlusu olduğunu iddia eder. Birlikte, bu vilayetlerin komutanlığı ona Halifeliğin tüm kuzeybatı sınırının tam kontrolünü etkin bir şekilde verdi. Bu konumdan Bizanslılara karşı birkaç sefer başlattı, Galatya'yı harap etti ve 712'de Amasya'yı yağmaladı ve 714'te Malatya'yı aldı. Aynı zamanda Kafkasya'nın kuzeyinde Halifeliğin varlığını ilk kuran kişidri ve Hazarlar ile doğrudan çatışmanın (İkinci Arap-Hazar Savaşı) başlamasına yol açtı. 710'da ordusunu, 714'te ikinci seferinde alıp yıktığı Bab 'l-Abwab'a (Derbent'in Arapça adı "Kapıların Kapısı") kadar yürüdü.

715'ten itibaren Mesleme, kardeşi Halife Süleyman'ın Bizans başkenti Konstantinopolis'i fethetme planlarının baş generaliydi, çünkü Süleyman bizzat seferber olamayacak kadar hastaydı. Mesleme, kaynakların 120.000 adam ve 1.800 gemiye sahip olduğunu bildiren devasa bir orduyu yönetti. 715'in sonlarında, Arap öncü kuvvetleri Toros Dağları'nı Bizans topraklarına geçti, Mesleme, 716 baharında ana ordu ve filo ile takip etti. Arapların planlarına, 695'ten beri Bizanslıları rahatsız eden iç çekişmelerin nüksetmesi yardımcı oldu; İmparator II. Anastasios, 715 yılında III. Theodosios tarafından devrildi ve Anatolikon Theması'nın Stratigos'u olan İsauryalı Leon karşı çıktı. Mesleme, Bizanslılar arasındaki bölünmeleri kendi çıkarları için kullanmayı umuyordu ve Leon ile temaslar başlattı, ancak Leon, müzakereleri Arap generali alt etmek için kullandı ve Mesleme'nin kış üssü olarak kullanmayı amaçladığı stratejik Amorium şehrini kendisi için işgal etti. Sonuç olarak Mesleme daha batıya, Thrakesion Theması'nın kıyı bölgelerine doğru yürüdü. Leon'un Theodosius'a karşı başlattığı ve Mart 717'de Konstantinopolis'e girmesiyle biten yürüyüşü sırasında Mesleme, kışı orada geçirdi.
717 yazının başlarında, Mesleme ordusuyla birlikte Asya'dan Çanakkale Boğazı üzerinden Avrupa'ya geçti ve Konstantinopolis'i karadan ve denizden kuşatmaya başladı. Ancak donanması kısa süre sonra Rum ateşinin kullanımıyla etkisiz hale geldi ve ordusu şehrin kara savunmasını aşamadığı için kuşatma, özellikle o yıl üç ay boyunca yerin karla kaplandığı şiddetli kışa kadar devam etti. Mesleme pek çok malzeme getirmişti, ama ya çok geçmeden tükendi ya da kayboldu - Arap kaynakları Leon'un müzakerelerin çoğunluğunda Arap generali istiflenmiş malzemelerinin önemli bir bölümünü teslim etmesi veya yok etmesi için bir kez daha kandırdığını söyler - ve ordu açlık ve hastalıktan acı çekmeye başladı.
İlkbaharda, takviyeler Mısır ve İfrikiye'den iki büyük filo şeklinde geldi, ancak çoğu Hristiyan olan mürettebatlarının büyük bir kısmı Bizanslıların tarıfına geçti ve Leon'un donanması Arap filolarını yok etmeyi veya ele geçirmeyi başardı. Bizanslılar ayrıca, Küçük Asya'daki kuşatma birliklerine yardım etmek için yürüyen bir Arap ordusunu yendi, Mesleme'nin adamları da Bulgarların saldırılarıyla mücadele etmek zorunda kaldı ve bu da onlara birçok adama mal oldu. Kuşatma açıkça başarısız olmuştu ve yeni Halife Ömer bin Abdülazîz (h. 717-720) Mesleme'nin geri çekilmesini emretti. 15 Ağustos 718'de on üç aylık kuşatmanın ardından Araplar oradan ayrıldı.

Konstantinopolis'teki başarısızlığından sonra Mesleme, Hâricîler'i bastırmak için Irak'a gönderildi. Ömer'in ölümü ve 720'de kardeşiII. Yezîd'in tahta çıkmasından sonra, Ağustos 720'de mağlup edip, öldürdüğü Yezid bin Mühelleb'in isyanını bastırmakla görevlendirildi. Yine de, her iki Irak'ın valisi olarak iktidarına kızan ve ondan korkan Halife'nin ve velihatlığa müdahale etmesinden dolayı gözden düştü: Mesleme, Yezid'in oğlu Velîd yerine kardeşi Hişam'ı tercih etti. Yezid kısa süre sonra, görünüşte eyaletlerinin vergi yükünü Şam'a teslim edemediği için görevinden Mesleme'yi geri çağırdı ve onun yerine onun himayesi Ömer bin Hubayra'yı atadı.

Mesleme daha sonra kaynaklardan kaybolur ve 725 yılında, Yezid'in ölümünden ve Kafkas cephesinde Hazarlara karşı Cerrah bin Abdullah'nin yerine Mesleme'yi gönderen Hişam'ın tahta çıkmasından kısa bir süre sonra yeniden ortaya çıkar. Başlangıçta, Mesleme çoğunlukla Bizans cephesinde aktifti ve Hazarlara karşı savaş el-Harith ibn Amr al-Ta'i'yi görevlendirdi. 725 kışında Mesleme, Malatya'dan Küçük Asya'ya karşı 13 Ocak 726'da Kayseri'nin yağmalanmasıyla sonuçlanan bir sefer düzenledi. Çankırı'nın Abdallah el-Battal tarafından 727'de ele geçirilmesiyle birlikte, 720'lerde Bizanslılara karşı Arap silahlı kuvvetlerinin en büyük başarılarından biriydi bu. Birkaç ay sonra, başka türlü dikkate değer olmayan kuzey yaz seferi de Bizans topraklarına öncülük etti. 727–728'de, Adharbaycan'ın derinliklerine kadar ulaşan Hazar saldırıları, dikkatini başka yöne çevirdi. Mesleme onları geri püskürtüp Daryal Boğazı'nin kontrolünü geri alabilse de Kafkasya'daki 728 seferberliği zor, kanlı ve kararsızdı. Maslama'nın birliklerinin çok kötü havalarda otuz ile kırk güne kadar sürekli savaştığı ve Hazar kağanına karşı bir savaşta zaferini iddia etmesine rağmen, seferde herhangi bir sonuç alınamadı ve yenilgiye yaklaşıldı. Kafkasya'nın güneyinde 729'da yeniden başlayan Hazar saldırılarını durdurmak için kesinlikle çok az şey yaptı. Aynı yıl Mesleme görevden alındı ve yerine Cerrah getirildi. Daha sonra Bizans vakainüvis Günah Çıkartıcı Theofanis tarafından 730'un sonlarında Harsianon kalesinin yağmalanmasından sorumlu olarak kaydedildi, ancak Arap kaynakları bu eylem için Muaviye bin Hişâm'a itibar ederler.

Kafkasya'da durum Meslame'nin ayrılmasının ardından hızla kötüleşti. Cerrah Kafkasya'nın kuzeyine seferler düzenlerken, Hazarlar onun arkasında saldırıp, ana üssü olan Erdebil saldırdı. Şehri kurtarmak için acele eden Cerrah yenildi ve öldürüldü ve ordusu 9 Aralık 730'da şehir dışında bir muharebede fiilen yok edildi. Bu kriz karşısında Halife, Meslame'yi Ermenistan ve Adharbaycan'ın yeni valisi olarak atadı, ancak bu arada, gazi general Said bin Amr el-Haraşi durumu düzeltmeyi ve Hazar ordusunu yenmeyi başardı. İddiaya göre Mesleme, Said'in başarılarını kıskanmasından ötürü, Hişam serbest bırakılmasını emredinceye kadar Said'i hapse atmıştır. 730 ve 731 boyunca Mesleme, emrinde büyük bir orduyla Hazarların Kafkasya'nın güneyindeki vilayetleri temizledi ve ardından dağların ötesine geçerek birkaç yerleşim yerini yağmaladı ve kağan meydan muharebesinde yenildi. Ayrıca Bâb el-Abvâb'ın stratejik kalesini su kaynağını zehirleyerek işgal eden Hazarlardan kurtardı ve askeri bir koloni (misr) olarak yeniden düzenleyerek 24.000 askerle yeniden yerleşti. Ancak görev süresinin yeterince başarılı olmadığına karar verildi ve 3 Mart 732'de yerine Mervan bin Muhammed atandı.
Mesleme daha sonra kamusal yaşamdan, muhtemelen Suriye'nin kuzeyindeki geniş mülklerine çekildi. 24 Aralık 738'de öldü.

9. yüzyılın başlarında yirmi yıldan fazla bir süredir Konstantinopolis'e yapılan büyük saldırının komutanı ve "İslami Derbent'in kurucusu" olarak, Douglas M. Dunlop'a göre Mesleme "Emevi iktidarının temel desteklerinden ve Doğu sahnesinin en önemli aktörlerden biriydi". Şöhreti Müslüman dünyasında her yere yayıldı ve kahramanlıkları ve şövalyeliği efsaneye geçti. Mesleme'nin özellikle Konstantinopolis'i ele geçirme girişimi, daha sonraki Müslüman edebiyatında, çoğu yarı kurgusal, tarihsel yenilginin bir tür zafere dönüştürüldüğü hayatta kalan birkaç anlatımla kutlandı: Mesleme'nin ancak sembolik olarak Bizans başkentine girdikten sonra ayrıldığı söyleniyordu. otuz süvari eşliğinde atında; Leon onu onurla karşıladı ve onu imparatorun Arap generaline saygı gösterdiği Ayasofya'ya götürdü. Kuşatma öyküleri, Arap epik edebiyatında benzer olayları etkiledi; burada Mesleme, Bizans'a karşı savaşların bir başka efsanevi Arap kahramanı Abdallah el-Battal ile ilişkilendirildi. Özellikle Konstantinopolis'e karşı yürüttüğü sefer, 13. yüzyıl Endülüs mistik Muhyiddin İbnü'l-Arabî'ye atfedilen Muhadarat al-Abrar 17. yüzyıl Osmanlı şairi Nergisi'nin Hamse gibi sonraki Müslüman yazarlara ilham vermeye devam etti.
Dahası, 10. yüzyılda De Administrando Imperio'da kaydedildiği gibi Bizans geleneği, Mesleme kuşatma sırasında Bizanslıları, şehrin Praetor

Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Türkiye için hava durumu tahminleri ve uyarıları yapan bir devlet kuruluşudur. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na bağlıdır.

Türkiye'deki ilk meteoroloji kuruluşu, 12 Kasım 1925'te Etlik'te kurulan Rasâdât-ı Cevviye Müessesesi'dir. İlerleyen dönemlerde meteorolojik hizmetlerin tek elden ve düzenli bir şekilde yürütülmesi istenmiş ve 10 Şubat 1937'de 3127 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'na bağlı olarak Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, o zamanki adıyla Meteoroloji Umum Müdürlüğü kurulmuştur. 15 Mayıs 1957'de 6967 sayılı kanunla kuruluş Tarım Bakanlığı'na bağlanmıştır. 8 Ocak 1986'da 3524 sayılı kanunla Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün organizasyon, yetki ve sorumlulukları yeniden düzenlenmiştir. 2 Kasım 2011'de yayımlanan bir kanun hükmünde kararname ile kuruluşun adı Meteoroloji Genel Müdürlüğü olarak değiştirilmiştir. 11 Ekim 2021 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na bağlanmıştır.

İç denetim birimi

Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı
Stratejik Yönetim ve Planlama Şube Müdürlüğü
Yönetim Bilgi Sistemleri ve Kesin Hesap Şube Müdürlüğü
Bütçe ve Yatırımlar Şube Müdürlüğü
İdareyi Geliştirme ve İç Kontrol Şube Müdürlüğü
Yardımcı birimler

İnsan Kaynakları ve Eğitim Dairesi Başkanlığı
Özlük İşleri Şube Müdürlüğü
Atama İşleri Şube Müdürlüğü
Değerlendirme ve Disiplin Şube Müdürlüğü
Eğitim ve Yayın Şube Müdürlüğü
Dış İlişkiler Şube Müdürlüğü
Özel Kalem Şube Müdürlüğü
Basın ve Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü
İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı
Sosyal İşler Şube Müdürlüğü
Levazım ve İkmal Şube Müdürlüğü
Muamelat Şube Müdürlüğü
Destek Hizmetleri Şube Müdürlüğü
Koruma ve Güvenlik Şube Müdürlüğü
Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü

Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nde 3 Nisan 2021'de 16. Bölge Müdürlüğü'nün kurulmasıyla birlikte toplam 16 bölge müdürlüğü bulunmaktadır.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından sivil ve askerî havacılık için havacılık meteorolojisi tahminleri ve raporları hazırlayan ve sunan bir internet servisi. Bazı sayfalara üyeliksiz erişim mümkün olmakla birlikte havacılık ile ilgili hizmetlerin önemli bir bölümü üyelik gerektirmektedir.

Havacılık meteorolojisi ya da aeronatik meteoroloji, her türlü hava taşımacılığında ihtiyaç duyulan  meteorolojik bilgilerle, bunların temin edilmesi için işletme ve planlama hizmetlerini kapsayan bir bilim dalıdır. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütünce (ICAO), FIR sahası sorumluluğunu kabul eden ülkelerin, bu FIR sahalarında meteorolojik hizmet vermeleri zorunludur.

Hezarfen tarafından sağlanan hizmetlerden bazıları şunlardır:

AIRMET
GAMET
TAF
METAR
SPECI
SIGMET
Meteogramlar
Skew-T Log P
MM5
Sinoptik yer kartları
Önemli hava kartları (Significant weather charts)
Meteoroloji kod çözümleri

Meteoroloji Müzesi

Meteoroloji Genel Müdürlüğü Resmi Sitesi 25 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mostar (Boşnakça: Mostar, Sırpça: Мостар, Osmanlıca Köprü Hisar), Bosna-Hersek'te Hersek bölgesinin en büyük şehri ve Bosna-Hersek Federasyonu'na bağlı Hersek-Neretva Kantonu'nun idarî merkezi olan şehir.
Neretva Nehri'nin kıyısında yer alan Mostar, Hersek'in başkentidir. 105.000 nüfuslu şehir, Bosna-Hersek'teki iç savaş sırasında büyük zarar gördü. Şehre ismini veren ünlü Mostar Köprüsü Hırvatlar tarafından yıkıldı. Savaş sırasında şehrin etnik yapısı değişti. Müslümanlar Mostar'ın doğusunda, Hırvatlar batısında yaşamaya başladı. Sırpların çoğu ise şehirden ayrıldı.
Savaştan sonra şehirde zarar gören binalar tamir, tarihî eserler restore edildi. Avrupa Birliği restorasyon çalışmaları için 15 milyon dolar harcadı. Bu arada yıkılan Mostar Köprüsü ABD, Türkiye, Hollanda, İtalya ve Hırvatistan'ın katkılarıyla Yapı Merkezi tarafından temel, beden duvarları ve zemini güçlendirilen köprü, ER-BU adlı diğer bir Türk şirketi tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. 2005 tarihinde eski Mostar şehri, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alındı. Kayseri ile, Mimar Sinan'ın Kayseri doğumlu olduğu için, kardeş şehir ilan edilmiştir.

Mostar'ın kardeş şehirleri:

Mostar21 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mostar ve mostar'a giderken
Fotoğraflı Mostar Rehberi

Nalçik (Rusça: На́льчик; Kabardeyce: Налшык/НалщӀэч; Karaçay-Balkarca: Налчыкъ), Rusya’nın güneyindeki Kuzey Kafkasya'da yer alan Kabardey-Balkarya Cumhuriyeti'nin başkentidir. Kafkas Dağları eteklerinde, 550 metre yükseklikte kurulmuştur. Kent, 150 km²’lik bir alana yayılır. Kentin 991 hektarlık bir yeşil alanı vardır. Nüfusu: 245.756 (2024).
Bugünkü Nalçik kentinin yerinde, bölgenin otokton halkı olan Çerkeslerin Kabardey boyu ve Türki bir halk olan Balkarlar yaşıyorlardı. Kent, 19. yüzyılda, 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bölgeyi ele geçiren Ruslar tarafından 1818 yılında bir askerî kale olarak kuruldu. Nalçik, 1 Eylül 1921'de kurulan Kabardey Özerk Oblastı'nın merkezi olarak kent statüsü aldı. Kuzey Kafkasya'daki ana yollardan Nalçik'e kara ve demiryolu uzantıları, ayrıca küçük bir havalimanı vardır.
Nalçik kenti adını, üzerinde kurulu olduğu Nalçik Irmağı'ndan alır. Ama bu ad, doğrudan Türkçedeki nal kelimesinden türemiş olarak kabul edilmektedir. Nalçik adı, Kuzeybatı Kafkas dillerinden Kabardeycede ve Türk dillerinden biri olan Karaçay-Balkarcada “küçük at nalı” anlamına gelir.
II. Dünya Savaşı'nda Nalçik, Nazi Almanyası tarafından işgal edildi (28 Ekim 1942-3 Ocak 1943) ve kent bu sırada büyük hasar gördü. Nalçik 2003'te "Rusya’nın ikinci en temiz kenti" seçildi.
Nalçik kent merkezi nüfusu içinde, 2002 sayımına göre, 130.121 Kabardey (%47,3), 87.444 Rus (%31,8) ve 31.308 Balkar (%11,4) bulunuyordu. Nalçik kentsel alanı nüfusu da, yine 2002 sayımına göre, 138.807 Kabardey (%46,2), 88.557 Rus (%29,4) ve 46.155 Balkar (%15,4) nüfustan oluşuyordu.

Roma İmparatorluğu, Roma Cumhuriyeti döneminde, Augustus'un cumhuriyeti tek başına yönetebilecek yetkiler alması ve cumhuriyet döneminde kimseye verilmemiş haklara sahip olmasıyla oluşan Antik Roma dönemidir. Augustus, MÖ 2 yılına kadar cumhuriyeti kendinden sonra da tek bir kişinin yönetebilmesini sağlayacak anayasal reformlar gerçekleştirdi ve Roma İmparatorluğu tam anlamıyla oluşmuş oldu.
Klasik dönemde Roma İmparatorluğu; Akdeniz'i ve Avrupa'nın, Batı Asya'nın ve Kuzey Afrika'nın büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. Romalılar bu toprakların çoğunu Cumhuriyet döneminde fethettiler ve MÖ 27'de Augustus'un iktidara gelmesinden sonra Roma senatosu daha geri plana çekildi ve Roma uygarlığı daha çok imparatorlar tarafından yönetilmeye başladı. MS 4. yüzyıl boyunca imparatorluk batı ve doğu olmak üzere ikiye ayrıldı. Batı İmparatorluğu MS 476'da çökerken, Doğu İmparatorluğu 1453'te İstanbul'un Fethi'ne kadar varlığını sürdürdü.
Uzun yıllar Akdeniz çevresinde hüküm süren imparatorluk, 375 yılındaki Kavimler Göçü'yle başlayan iç karışıklıklardan sonra 395 tarihinde doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldı, kuruluşundan ikiye ayrılışına kadar süper güç olarak kaldı. İmparatorluğun batıdaki kısmı olan Batı Roma İmparatorluğu Kavimler Göçü'yle Avrupa'ya gelen Hunların baskılamasıyla hareketlenen Cermen kavimlerinin Roma topraklarına saldırıları sonucu 476 yılında yıkılmış, doğu kısmıysa varlığını Doğu Roma İmparatorluğu veya Bizans İmparatorluğu olarak 1453'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci Padişahı II. Mehmet'in İstanbul'u fethine kadar sürdürmüştür.
"Roma İmparatorluğu" ünlü Latince Imperium Romanum'un Türkçesidir. Bu deyişte imperium sözcüğü bir bölge, vilayet anlamında kullanılmaktadır. Roma İmparatorluğu Avrupa'nın Romalıların egemenliği altında kalan kısmı için kullanılan bir isimdi, denilebilir. Aslında Roma kent sınırlarının aşılması ve yayılma politikası imparatorluk döneminden çok önce başlamıştı. Roma İmparatorluğu en geniş sınırlarına İmparator Trajan döneminde ulaşmış ve imparatorluk toprakları yaklaşık 5.900.000 km² büyüklüğündeydi. Avrupa tarihinin Klasik Antik Çağ'daki en geniş imparatorluğuydu.
Augustus'un hükümdarlığından yüzyıllar önce Roma (Roma Krallığı ve Roma Cumhuriyeti) zaten İtalyan Yarımadası'nı aşmış, önemli rakiplerini yenilgiye uğratmıştı. Augustus'un reformları Roma Devleti'ni bir imparatorluğa çevirmiş, 3. yüzyılın sonlarındaki Diokletian reformuna kadar sistem büyük oranda değişmeden devam etmiştir. Diokletian reformu imparatorluğu tetrarşiye dönüştürmüştür. Her ne kadar Diokletian'ın sunduğu politik sistem kısa bir süre boyunca varlığını korusa da, imparatorluğun ikiye bölünmesine yol açmıştır. Bu da Roma'nın egemenliğinin iki yüzyıl boyunca daha Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak sürdürmesine olanak sağlamıştır.
Batı Roma İmparatorluğu'nun geleneksel çöküş tarihi 4 Eylül 476'dır. Yaklaşık bin yıl sonra, 1453'te, daha çok Bizans İmparatorluğu olarak anılan Doğu Roma İmparatorluğu Osmanlı Türklerinin egemenliğine geçmiştir. Augustus'tan Batı Roma imparatorluğu'nun çöküşüne kadar Roma, Batı Avrasya'da egemen olmuş, nüfusun yarısını barındırmıştır.

 Roma, MÖ 6. yüzyılda Roma Cumhuriyeti'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra genişlemeye başlamış olsa da MÖ 3. yüzyıla kadar İtalyan Yarımadası dışına çıkmamıştır. Cumhuriyet, modern anlamda bir ulus-devlet olmanın aksine (yönetim açısından Senato'dan farklı düzeylerde bağımsızlığa sahip) kendi kendini yöneten şehirler ağı ve askeri komutanlarca idare edilen eyaletlerden oluşmaktaydı. Devlet, Senato ile eş güdümlü olarak, yıllık seçilen magistralar (en başta da Roma konsülleri) tarafından yönetiliyordu. MÖ 1. yüzyıl, nihayetinde imparatorların yönetimine yol açacak olan siyasi ve askeri çalkantıların yaşandığı bir dönemdi. Konsüllerin askeri gücü, Roma hukukunda "komuta" (genellikle askeri anlamda) manasına gelen imperium yetkisine dayanıyordu. Zaman zaman başarılı konsüllere veya generallere onursal imperator (komutan) ünvanı verilirdi. Bu ünvanın erken dönem imparatorlarına süresiz verilmesi nedeniyle "imparator" kelimesinin kökeni de buraya dayanır.
Geleneksel olarak tarihçiler, imparatorluğu Principatus ve Dominatus olarak iki döneme ayırırlar. Principatus Augustus'un iktidara gelmesinden Üçüncü Yüzyıl Krizi'ne kadarki dönemi, Dominatus ise Diocletianus'tan batı imparatorluğunun yıkılışına kadarki dönemi kapsar. Bu ayrıma göre Principate (Latince "birincil vatandaş" anlamına gelen princeps kelimesinden gelir) döneminde mutlakıyetin gerçekleri resmî olarak cumhuriyetçi yapının ardında saklanırken Dominate (Latince "sahip" ya da "efendi" anlamına gelen dominus kelimesinden gelir) döneminde altın taçlar ve ihtişamlı imparatorluk törenleriyle açıkça gözler önüne serilmiştir. Daha yakın dönemlerde tarihçiler aradaki farkın daha ince olduğuna karar vermişlerdir. Bazı tarihi yapılar bin yıldan uzun süre devam ederek Doğu Roma dönemine kadar sürmüş ve emperyal ihtişamın görüntüsü imparatorluğun ilk günlerinden itibaren yaygın olmuştur.
Roma, İtalya dışındaki gücünü büyük ölçüde genişletirken bir yandan da MÖ 2. yüzyılın sonlarından itibaren uzun süren iç karışıklık, komplo ve iç savaş dönemi yaşamıştır. MÖ 44'te Jül Sezar, gücü kendi elinde toplamasına karşı çıkan bir grup tarafından suikasta uğramadan önce kısa bir süreliğine ömür boyu diktatör olmuştur. Suikastı düzenleyen grup, Roma'dan sürülmüş ve MÖ 42'de Filippi Muharebesi'nde Mark Antony ve Sezar'ın evlatlık oğlu Oktavianus Augustus tarafından mağlup edilmiştir. Antony ve Oktavianus, Roma topraklarını kendi aralarında paylaşmışlarsa da Oktavianus'un yükselişiyle bu durum uzun sürmemiştir. Oktavianus'un kuvvetleri, MÖ 31'de Aktium Muharebesi'nde Mark Antony ve Kleopatra'nın kuvvetlerini yenilgiye uğratmıştır. MÖ 27'de Senato, Oktavianus'a Augustus ("kutsal/yüce") ünvanını vermiş ve prokonsüller onu imperium yetkisiyle princeps ("önde gelen") ilan ederek İmparatorluk döneminin ilk dönemi olan Principatus'u başlatmıştır. Cumhuriyet ismi kağıt üzerinde kalsa da tüm yetki Augustus'un elindeydi. Augustus'un 40 yıllık yönetimi boyunca yeni bir anayasal düzen ortaya çıkmış, böylece ölümü üzerine Tiberius, yeni de facto monark olarak onun yerini almıştır.

Augustus'un yönetimiyle başlayan 200 yıllık dönem, geleneksel olarak Roma Barışı (Latince: Pax Romana) olarak adlandırılır. İmparatorluğun toprak bütünlüğü, Roma'nın daha önce hiç deneyimlemediği derecedeki bir sosyal istikrar ve ekonomik refahla pekişmiştir. Eyaletlerdeki isyanlar nadirleşmişti ve "acımasız ve hızla" bastırılıyordu. Augustus'un hanedanlık veraset sistemini kurmadaki başarısı, birçok yetenekli varis adayından daha uzun yaşamasından dolayı çok başarılı olmamıştır. Julius-Claudius Hanedanı, yerini MS 69'daki çatışmalarla dolu Dört İmparator Yılı'na bırakana kadar Tiberius, Caligula, Claudius ve Nero olmak üzere dört imparator daha çıkarmıştır. Yönetim krizinden Vespasian galip olarak çıkmıştır. Vespasian, kısa süren Flavius Hanedanı'nın kurucusu olmuş, ardından "Beş İyi İmparator" olarak anılan imparatorları (Nerva, Trajan, Hadrian, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius) yetiştiren Nerva-Antoninus Hanedanı gelmiştir.
"Beş İyi İmparator" arasında Hadrian (MS 117-138), özellikle sınırları sağlamlaştırması ve eyaletler genelinde inşa projelerine girişmesiyle anılmaktadır. Yahudilerin o dönem yaşadığı Yahudiye'de (Judaea), onun saltanatı belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Roma yönetimine karşı daha önceki Yahudi isyanlarından sonra Hadrian, MS 129/130 yıllarında bölgeyi ziyaret etmiş ve Kudüs'e, kendi ailesinin adını vererek Aelia Capitolina adlı bir Roma kolonisi olarak yeniden yapılandırmıştır. Bu yeniden yapılandırma, yıkılan geçici Yahudi yerleşiminin üzerine yeni bir Roma şehir planı getirmiş ve eski Yahudi Tapınağı'nın bulunduğu yere bir Jüpiter Tapınağı'nı inşa ettirmiştir. Geç dönem gelenekleri ve arkeolojik kanıtlar, ayrıca Kutsal Kabir Kilisesi yakınlarında bir Venüs Tapınağı'nın varlığına işaret eder.
Hadrian'ın bu önlemleri, Yahudi ibadetlerine getirilen kısıtlamalarla birleşince Bar Kohba İsyanı'nı (MS 132-135) patlak vermiştir. İsyanı bastırdıktan sonra Roma kuvvetleri Yahudileri Kudüs'ten sürmüş, belirli günler dışında girişlerini yasaklamış ve şehri imparatorluk gücünün bir simgesi olarak yeniden inşa etmiştir. Çoğu bilim insanı, Hadrian dönemi Aelia'sının sursuz olduğunu, sürekli bir savunma hattından ziyade (bugünkü Şam Kapısı'nın altındaki kuzey kapısı gibi) bağımsız kapı komplekslerine sahip bir şehir olduğunu düşünmektedir.

Modern Yunan tarihçi Cassius Dio'ya göre, MS 180 yılında Commodus'un tahta çıkışı, "altın bir krallıktan pas demir krallığa" geçişi simgeler. Bu yorum, başta Edward Gibbon olmak üzere bazı tarihçilerin Commodus'un saltanatını İmparatorluğun çöküşünün başlangıcı olarak görmelerine yol açmıştır.
MS 212'de, Caracalla döneminde, Roma vatandaşlığı imparatorluğun tüm hür doğmuş sakinlerine verilmiştir. Severus Hanedanı son derece istikrarsız bir dönemdi; imparatorların saltanatı çoğu zaman suikast ya da idamla sona erdi. Hanedanın çöküşünün ardından İmparatorluk; istilalar, iç çatışmalar, hiperenflasyon ve veba ile dolu bir dönem olan Üçüncü Yüzyıl Krizi'ne sürüklenmiştir. Dünya tarihi dönemleri tanımlanırken bu kriz, bazen Klasik Antik Çağ'dan Geç Antik Çağ'a geçişi işaret eder. Aurelianus, imparatorluğu askeri olarak istikrara kavuşturmuş, Diocletian ise MS 285'te imparatorluk yapısını yeniden düzenleyerek büyük ölçüde eski hâline getirmiştir. Diocletian'ın saltanatı, imparatorluğun Hristiyanlık tehdidine karşı en koordineli çabası olan "Büyük Zulüm"ü beraberinde getirmiştir.
Diocletian, imparatorluğu her biri ayrı bir tetrarh tarafından yönetilen dört bölgeye ayırmıştır. Roma'yı kasıp kavuran düzensizliği düzelttiğinden emin olarak, ortak imparatoruyla birlikte tahttan çekilmiş ancak kurduğu Tetrarşi kısa süre sonra çökmüştür. Düzen nihayet, Hristiyanlığa geçen ilk imparator olan ve Konstantinopolis'i Doğu İmparatorluğu'nun yeni başkenti olarak kuran Büyük Konstantin tarafından yeniden tesi

Saarbrücken (Lüksemburgca: Saarbrécken; Fransızca: Sarrebruck), Almanya'nın batısında, Saarland eyaletinin başkentidir. Aynı zamanda Stadtverband Saarbrücken (Saarbrücken İli)´in merkezidir. Yüzölçümü 167,07 km²'yi bulan Saarbrücken'in 31 Mart 2006 itibarıyla nüfusu 178.412 olarak tespit edilmiştir. Km² başına 1.068 kişi düşmektedir.

Fransa-Almanya sınırının hemen yanında konumlanması dolayısıyla Fransa'nın "Sarreguemines" şehri ile bileşiktir. Saarbrücken ile Fransa'da bulunan eski sınır kapısı Forbach arası şehirleşmiş bir büyük metropol konumundadır ve bu "Saarbrücken-Forbach" metropol bölgesinin nüfusu 700.000 yakınlarındadır.
Saarbrücken  Berlin'den 728 km, Köln'den 258 km, Frankfurt'tan 184 km Mannheimdan 134 km uzaktadır. Diğer Avrupa ülkelerindeki şehirlerden Brüksel'e 308 km, Lüksemburg'a 99 km, Paris'e 392 km ve Strazburga 119 km uzakta bulunmaktadır. Saarbrücke Paris-Frankfurt TGV/ICE Hızlı tren hattı üzerindedir. ICE trenleri ile seyahat Frankfurt'a 2 saat ve Paris'e 1 saat 40 dakika almaktadır. Ayrıca Almanya'nın  ve Fransa'nın diğer şehirleri ile bölgesel tren demiryolu bağlantıları da bulunmaktadır. Saarbrücken şehri Avrupa otoyollarının da bir kavşak noktasıdır. Almanya otoyollarından A1 ile Köln'e ve A6 ile Mannheim ve Lüksemburg'a bağlı olup Fransa otoyollarından Paris'e giden A4 ve A320 Saarbrücken'den geçmektedir.

Kentte Saarland Teknik ve Ekonomi Yüksekokulu ve Saarland Üniversitesi yükseköğrenim hizmeti vermektedir. Saarland Üniversitesi'nin tıp bölümü (Homburg'da) dışında kalan diğer bölümleri Saarbrücken'daki yerleşkesinde bulunmaktadır.

Saarbrücken şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Malatya, Türkiye
 Kayseri, Türkiye
 Tiflis, Gürcistan
 Nantes, Fransa
 Pittsburgh, Pennsylvania, Amerika Birleşik Devletleri

Saarland Üniversitesi
Saarland Teknik ve Ekonomi Yüksekokulu

Saarbrücken Belediyesi 10 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sarıkamış, Doğu Anadolu Bölgesi'nde Kars iline bağlı bir ilçedir.

Sarıkamış adının nereden geldiğine dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan en yaygın olanlarından üçü şunlardır: Türk Beylerinden biri bu toprakları bir sarık ve biraz yiyecek karşılığında aldığından bölgenin adı Sarıkamış olarak söylenmiştir. İkinci rivayete göre ise, bölgede  bulunan bebek gölünde (kurumuş bir göl) yetişen kamışların sarı olmasından gelmiştir. Üçüncü rivayete göre ise, Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki Sarıkamış çukuru bölgesinden bir Türk boyunun bu bölgeye yerleşmesinden gelmektedir.

İlçede Rus hakimiyeti döneminden kalma çok sayıda tarihî eser bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çekeni Yukarı Sarıkamış'taki Çar Nikola Köşkü'dür. İlçenin tarihi Bizans dönemine kadar geri gitmektedir. Bölgenin Müslüman yöneticilerin hakimiyetine girişi Selçuklu döneminden başlamaktadır. Selçuklu komutanı Alparslan 16 Ağustos 1064 tarihinde Bizans kralı ile yaptığı savaşta bu bölgeyi ele geçirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında çıkan savaş sırasında yapılan Sarıkamış Harekâtı sonucu 90.000 Osmanlı askeri hayatını kaybetmiştir. 9. P. Tümeni 2005 yılında lağvedilerek yerine 9. Mot. P. Tug.kurulmuştur.
İlçeye bağlı Kızılçubuk köyü 1990'lı yıllarda terör olayları nedeniyle boşaltılmıştır.

2019 yılında yapılan yerel seçimlerde MHP'den Harun Hayali %42,2 oyla belediye başkanı seçildi. Belediye başkanı Harun Hayali 8 Aralık'ta geçirdiği kalp krizinin ardından 27 Aralık 2023 tarihinde öldü.

Sarıkamış, Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer almakta olup 2634 m yüksekliğindeki Kars'a 55 km uzaklıktadır. Sarıkamış doğusunda Selim ve Kağızman, batısında Şenkaya ve Horasan, güneyinde Horasan ve Eleşkirt, kuzeyinde ise Selim ve Şenkaya ilçe sınırları ile çevrilidir. Bir plato durumunda olan Sarıkamış ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 2.087 metredir.
Sarıkamış ilçesinin yüzölçümü 1732 km² olup, 30 bin hektarlık alanı Sarıçam ormanları ile kaplıdır. Sarıkamış karasal iklime sahip olup kışları çok uzun, soğuk ve sert, yazlar ise kısa ve serin geçmektedir. Sonbaharın genelde mevsimine göre kendisini erken hissettirdiği, ilkbaharın da yoğun yağışlarıyla uzun süren bir bahar havasının hakim olduğu Sarıkamış'ın kendisine has bir iklimi vardır. Sarıkamış'ta yıllık ortalama sıcaklık değeri 3,4 °C'dir. Sarıkamış'ta sıcaklık kış aylarında -35-40 °C'ye kadar düşmekte, yazları ise en fazla 31 °C'ye kadar çıkmaktadır.
Sarıkamış'ta rakım yüksek olduğundan, Türkiye'nin, basıncı en düşük yerlerinden biridir. Ortalama yıllık basınç değeri 790 milibardır. Hakim olan rüzgarın yönü Güneybatı olup, yıllık ortalama hızı ise 2,2 m/sec'dir. Bu da yaklaşık olarak 7–10 km demektir.

Sarıkamış, Türkiye'nin önemli kış turizmi bölgelerindendir. Sarıkamış'taki kar kristal olup 1 yılın 6 ayı karla geçmektedir.
Ayrıca, Micingirt Kalesi, Kızlar Kalesi, Yedi Kilise (Yenigazi) Kalesi, Zivin Kalesi, Köroğlu Kalesi, Zek (Sırataşlar) Köyü Kalesi ve özellikle Çar Nikola Köşkü Sarıkamış'ın belli başlı tarihi ve turistik yerleridir.
2024 yılının şubat ayında Türkiye Ralli Şampiyonasının ilk ayağı Kars Valiliği önünden başlamış ve Sarıkamış etabı koşulmuştur. Bu yarış Şampiyona tarihinde kar zeminde düzenlenen ilk yarıştır.

Sarıkamış Harekatı
Sarıkamış Kayak Merkezi

Bir Tabur Tabibinin Harp Hatıraları, Dr. Mehmet Derviş Kuntman

YerelNET13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sarıkamış Kaymakamlığı22 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram'da Sarıkamış
Sarıkamış hakkında detaylı bilgiler

Sivas, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan Sivas ilinin merkezi olan şehir ve bölgenin en eski ve önemli kentlerinden biridir. Doğusunda Hafik, güneyinde Ulaş ve Altınyayla, güneybatısında Şarkışla, batısında Yıldızeli ilçeleri; kuzeyden Tokat, Ordu, Giresun; doğudan Erzincan; güneyden Malatya, Kahramanmaraş ve Kayseri; batıdan da Yozgat illeriyle komşudur.
Sivas merkez ilçe nüfusu 2025 istatistiklerine göre 393.912 kişidir.

Eski adı (Latince: Sebastea, Grekçe: Σεβάστεια, Ermenice: Սեբաստիա) Sebastia, Sebasteia veya Samassia olan Sivas, Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Kazı ve araştırmalarda ele geçen buluntular, yörede ilk yerleşimin Cilalı Taş Devri'ne (MÖ 8000-5500) uzandığını göstermektedir. Kent, MÖ 2000'lerde değişik yerleşmelere sahne olmuştur. Kaynaklarda geçen yazılı tarihi MÖ 2000 yılı başlarında Hititler ile başlamakta olup merkez Tatlıcak köyü ile Uzuntepe köyündeki höyükler, Divriği ilçesine bağlı Maltepe köyünde bulunan höyük ve Gürün ilçesi sınırlarındaki Şuğul vadisindeki Hititçe yazılar başlıca Hitit yerleşim alanlarıdır. Maltepe Höyüğü kazıları, yörede ilk yerleşmenin MÖ 2600'lerde başlayıp MÖ 2000'lere kadar kesintisiz sürdüğünü göstermektedir. Coğrafya olarak İç Anadolu'da bulunmasına rağmen Şebinkarahisar'ın 1933 yılına kadar kazaları olan Suşehri, Akıncılar, Gölova ve Koyulhisar ilçeleri Doğu Karadeniz Bölgesi'nin kültürel hinterlandında yer almaktadır. Sivas'ın ilçelerini Karadeniz'deki Suşehri ovasına Geminbeli Geçidi bağlar. Divriği ve Gürün ilçeleri de Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alırken, Doğanşar ile Zara'nın kuzeyi de Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Sivas topraklarında İç Anadolu, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinin kültürleri de yer alır. Sivas merkez ve çevre ilçelerinde gırnata, zurna ile Sivas'a özgü halk oyunları oynanırken, Karadeniz'deki ilçelerinde kemençe ve zurna ile horonlar oynanır. Divriği ve Gürün yöresi Doğu Anadolu kültüründe yer alır. İç Anadolu bölgesindeki ilçeleri ise kültür olarak Sivas merkez bölgesinin kültür ve şivesine sahipken, Karadeniz'de kalan ilçeler büyük ölçüde Giresun ve Ordu ile aynı şiveyi kullanırlar.

MÖ 17. yüzyılda Hitit sınırları içinde yer alan kentin güney kesimi Geç Hitit devletleri döneminde Tilgarimmu adıyla anılmaya başladı. MÖ 8. yüzyılda Kimmer ve İskit istilalarına uğradı. MÖ 6. yüzyıl başlarında Medlerin, aynı yüzyılın ortalarında da Perslerin egemenliğine girdi. MÖ 4. yüzyılın ikinci yarısındaki kısa süreli yönetimin ardından Büyük İskender'in Makedonya Krallığı'na bağlandı. MS 17'de bütün Kapadokya ile birlikte Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi. Bu dönemde kısa sürelerle Partların ve Sasanilerin eline geçti. Bizans döneminde önce Armeniakon Theması'nın sınırları içindeydi. 12. yüzyılda Sebasteia Theması'na bağlandı.

Selçuklu Türkleri Malazgirt Meydan Muharebesi'nden önce Sivas'a kadar uzanmış ve 1059'a doğru bir ara kenti ele geçirmişlerdi. Ancak yörenin kesin olarak Türk egemenliğine girmesi Malazgirt Zaferi'nden kısa bir süre sonra gerçekleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın kumandanlarından Emir Danişment'in ele geçirdiği kent uzun bir süre Danişmentlilerin elinde kaldıktan sonra 1174'te II. Kılıç Arslan tarafından Selçuklu Devleti sınırları içine alındı. Selçuklular döneminde Sivas yeniden gelişti. Kentin surları 1221'e doğru, Sultan I. Alâeddin Keykubad tarafından onartıldı. Kısa bir süre sonra Moğolların saldırıları başladı ve Kösedağ Savaşı'ndan (1243) sonra Selçuklu topraklarıyla birlikte Sivas da Moğolların eline geçti.
Kentteki anıtların en önemlileri 13. yüzyılın ikinci yarısındaki İlhanlılar döneminde yapıldı. Sivas, Kayseri ile birlikte İlhanlıların Anadolu'ya gönderdikleri valiler tarafından merkez olarak kullanıldı. 14. yüzyılın ilk yarısında Sivas'a gelen İbn Battuta, burayı İlhanlıların Anadolu'daki en büyük şehri olarak tanımlar. İlhanlı valilerinden Alaeddin Eratna Bey, 1345'te bağımsızlığını ilan ederek önce devletine merkez olarak Sivas'ı seçti. Eretna'nın 1353'te ölümünden sonra Kadı Burhâneddin onun yerini aldı ancak Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman ile yaptığı bir savaşta öldü (1398). Bunun üzerine Sivaslılar topraklarını Osmanlı padişahı Yıldırım Beyazıd'a teslim ettiler. 1400 yazında Timur Sivas'ı ele geçirdi, şehri savunan askerleri öldürttü, halkı kılıçtan geçirtti, şehri yağmalattı ve surları yıktırttı. Timur istilasından sonra şehir bir süre Kadı Burhaneddin'in damadı Mezid Bey'in elinde kaldı. 1403-1408 arasında yeniden Osmanlı hakimiyetine geçti ve bir eyalet merkezi oldu.

Sivas'ta bulunan yapılar 17. ve 19. yüzyıllar arasında zaman zaman Anadolu'da meydana gelen ayaklanmalardan zarar gördü. 1649'da şehirden geçen Evliya Çelebi, surların kuşattığı alanda 44 mahalleye bölünmüş 4600 ev bulunduğunu ayrıca Yukarıkale adını verdiği İçkale ve Paşa kalesindekilerle bu sayının 6060'ı bulduğunu yazar. 19. yüzyıl gezginlerinin kent nüfusu için verdikleri rakamlar genellikle birbirini tutmaz. Bu yüzyılın sonuna doğru nüfusun 30.000-45.000 arasında değiştiği sanılmaktadır. Yine 19. yüzyıl başında bütün Osmanlı topraklarında Islahat Devri başlamıştır. Önce 7 sancak ve 72 kazadan oluşan Sivas, gittikçe daralmış ve önemini kaybetmiştir. Valiliğine bile mirimiranlar atanıyordu. 1813'te bu usulden vazgeçilerek yeniden vezir atanmasına başlandı. Bir yıl sonra şehirde büyük bir veba salgını baş gösterdi. Eyalet teşkilatı bazı küçük değişikliklerle XIX. yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. 1863'te uygulanmaya başlanan vilayetler teşkilatı içinde kurulan Sivas vilayeti; Sivas, Amasya, Tokat ve Şebinkarahisar (Karahisar-ı Şarkî) sancaklarına ayrıldı. Bu durum Cumhuriyet döneminde sancakların vilayet hâline getirilmesine kadar devam etti.

Sivas'ın Millî Mücadele'nin kazanılmasında önemli bir yeri vardır. Bu mücadelenin hazırlık döneminde Mustafa Kemal Paşa önce, 27 Haziran 1919'da Samsun'dan Erzurum Kongresi'ni takiben burada 4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'ni topladı ve 18 Aralık 1919'da Ankara'ya gitmek üzere şehirden ayrıldı. Gerek 1927'de Chicago Üniversitesinden gelen arkeologların ve gerekse 1945 yılında da Türk arkeologların yaptığı kazı ve araştırmalara göre Sivas tarihin ilk dönemlerinden itibaren yerleşim birimi ve şehir merkezidir. Ayrıca dünyanın en eski medeniyetlerinden olan Persler, Etiler, Hititler, Asurlar Sivas'ta hüküm sürmüşlerdir.
Karadeniz'in tek yolcu treni olan Samsun Postası Sivas'tan gönderiliyor. Ayrıca Sivas, tren istasyonu olarak büyük bir kavşak konumundadır. Bugün birçok ilin demiryolu bağlantısı direkt olarak Sivas üzerine kuruludur. Sultan II. Abdülhamid döneminden beri vardır. Cumhuriyet tarihinin de ilk vagon ve lokomotif fabrikası ve Cer atölyesi TÜDEMSAŞ 1939'da Sivas'ta kuruldu. TÜDEMSAŞ kurulduğunda dünyanın en ileri tesislerinden biriydi. 2003 yılında Irak Savaşı'nın başlarında TÜDEMSAŞ, Saddam yönetiminin başında bulunduğu Irak'a 300 vagonluk ihracat yaptı. Bugün hâlâ dünyanın değişik yerlerinden TÜDEMSAŞ'a gelen siparişler değerlendirilmektedir ve ihracatlar devam etmektedir. TÜDEMSAŞ, Sivas'ın geçim kaynağı ve bel kemiğidir.
Atatürk'ün 'Cumhuriyetin Temellerini Burada Attık' dediği Sivas'ta 4 Eylül 1919'da, Sivas Erkek Lisesinde toplanan Sivas Kongresi, alınan kararlar bakımından Türk Kurtuluş Savaşı öncesi toplanan en önemli kongredir. Hiçbir ülkenin manda ve himayesinin kabul olunmayacağı ve milletin istikbalinin yine milletin azim ve kararıyla kurtulacağı kararları bu kongrede alınmıştır.

MÖ 7000-5000 (Sivas'ta ilk yerleşim dönemi)
MÖ 1600-884 (Hititler dönemi)
MÖ 800-695 (Frigler dönemi)
MÖ 700-546 (Lidyalılar dönemi)
MÖ 550-332 (Persler dönemi)
MÖ 333-MS 17 (Kapadokya dönemi-Makedonyalilar)
17-395 (Romalılar dönemi)
395-1075 (Bizanslılar dönemi)

Sivas merkezin yüzölçümü 3.488 km2'dir. Sivas'ın deniz seviyesinden yüksekliği 1.285 metredir.

Sivas, sert bir karasal iklim yapısına sahiptir. Kışları soğuk ve sert geçer, kış aylarında bol kar yağışı görülür ve ortalama 4-5 ay karla örtülüdür. Yazları sıcak kurak ve kısa süreli, bahar ve güz mevsimleri yağmurlu geçer.
Yapılan gözlem ortalamalarına göre (son 50 yıl içinde gözlenen) en soğuk ay -34.6 derece ile Ocak ayıdır. En sıcak ay 38.3 derece ile Temmuz ayıdır, aylık yağış ortalaması en yüksek ay Mayıs, en düşük ay Ağustostur. 1992 yılında gözlenen en yüksek nem oranı %80.0 ile Aralık ayı; en düşük nem %55.2 ile Ağustos ayıdır. Aynı yılda en yüksek basınç 874.1 mb olarak Ocak ayı, en düşük basınç ise 868 mb olarak Şubat ayıdır.

Şehrin sakinleri çeşitli devirlerde bölgede hakim olmuş devletlerce yerleştirilen Türkmenlere dayanmaktadır. Sonraki dönemlerde yabancı unsur sayılabilecek yegane topluluk Kafkas Göçmenleri olmuş ve şehir topraklarına Osmanlı hükûmetince yerleştirilmişlerdir.

İlbeyliler (ya da Elbeyliler), Alkaevli (Alkarevli, Alkırevli) boyundan Sivas, Kilis, Kahramanmaraş ve Suriye (Halep) yörelerinde yaşayan yerleşik Türkmenlerdir Alevilik ya da Hanefi Sünnilik inancına mensupturlar.. "Sivas İlbeylileri" günümüzde kendisini İlbeyli (Elbeyli) olarak kabul eden ve ağırlıklı olarak Sivas şehir merkeziyle şehrin güneybatısında 42 köyden oluşan İlbeyli yöresi'nde yaşayan veya kökeni bu köylere dayanan Türkmenlerdir. Yaklaşık beş asırlık konar göçer hayatından sonra 18. asırda yerleşik düzene geçen İlbeylilerin meskun oldukları bölgede aynı isimle kaza teşkilatı oluşturulmuş; İlbeyli kazası bu statüsünü iki asra yakın korumuştur. Osmanlı'nın son döneminde nahiye hâline getirilen İlbeyli, daha sonra bu konumunu da kaybetmiştir. İlbeyli Yöresi halkın “Üst başı Kavlak, alt başı Yanalak” diyerek sınırını çizdiği ve Sivas'ın güney batısında iskân edilmiş 42 pare köyden oluşur. Bu köyler Şarkışla ve Sivas toprakları arasında yer alır ve hepsi de idari olarak Sivas merkez ilçeye bağlıdırlar. Kültürel olarak halk şairleri ile de öne çıkarlar.

Sivas'taki köyleri: Akçainiş, Akkuzulu, Apa, Aylı, Bedirli, Bostancık, Çallı, Çaypınar, Çongar, Damılı, Damlacık, Durdulu, Eskiapardı, Eskiköy, Gazibey, Gözmen, Güney, Hanlı, Haydarlı, Hayırbey, Herekli, Kabasakal, Kahyalı, Karalar, Karalı, Kartal

Strazburg (Fransızca telaffuz: [stʁazbuʁ], Almanca: Straßburg, Fransızca: Strasbourg, Almanca telaffuz: [ˈʃtʁaːsbʊɐ̯k]), Fransa'nın doğusundaki Grand Est bölgesinin en büyük şehri ve idari merkezidir; tarihi Alsas bölgesinde yer alır. Bas-Rhin departmanının idari merkezi ve Avrupa Parlamentosu'nun resmi merkezidir.
Şehrin yaklaşık üç yüz bin nüfusu vardır ve Büyük Strazburg ile Strazburg arrondissement'ı birlikte beş yüz binden fazla nüfusa sahiptir. Strazburg metropol alanının nüfusu 2020 yılında 860.744'tür ve bu da onu Fransa'nın sekizinci en büyük metropol alanı ve Grand Est bölgesinin nüfusunun %14'üne ev sahipliği yapan bir yer yapmaktadır. Uluslararası Eurodistrict Strazburg-Ortenau'nun nüfusu 2022 yılında yaklaşık 1.000.000'dur. Strazburg, Avrupa Birliği'nin fiili dört ana başkentinden biridir (Brüksel, Lüksemburg ve Frankfurt ile birlikte), çünkü Avrupa Parlamentosu, Eurocorps ve Avrupa Birliği Ombudsmanı gibi çeşitli Avrupa kurumlarının merkezidir. Avrupa Birliği'nden ayrı bir kuruluş olan Avrupa Konseyi (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İlaç Kalitesi Direktörlüğü (Fransızcada en yaygın olarak "Pharmacopée Européenne" olarak bilinir) ve Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi ile birlikte) de şehirde bulunmaktadır. 
Basel (Uluslararası Ödemeler Bankası), Cenevre (Birleşmiş Milletler), Lahey (Uluslararası Adalet Divanı) ve New York (Birleşmiş Milletler dünya genel merkezi) ile birlikte Strazburg, dünyada ulusal başkent olmayan ve birinci dereceden uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yapan az sayıdaki şehirden biridir. Şehir, Ren Nehri Seyirleri Merkezi Komisyonu ve Uluslararası İnsan Hakları Enstitüsü gibi birçok Avrupa dışı uluslararası kurumun merkezidir. Paris'ten sonra uluslararası kongre ve sempozyumlar açısından Fransa'nın ikinci büyük şehridir. Strazburg'un tarihi şehir merkezi olan Grande Île (Büyük Ada), 1988 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak sınıflandırılmış olup, daha yeni "Neustadt" ise 2017 yılında bu alana eklenmiştir. Strazburg, Fransız-Alman kültürüne derinden bağlıdır ve tarih boyunca şiddetli tartışmalara konu olmasına rağmen, özellikle Fransa'nın ikinci büyük üniversitesi olan Strasbourg Üniversitesi ve Katolik ve Protestan kültürlerinin bir arada yaşaması sayesinde yüzyıllardır Fransa ve Almanya arasında kültürel bir köprü olmuştur. Ayrıca Fransa'nın en büyük İslami ibadet yeri olan Strasbourg Ulu Camii'ne de ev sahipliği yapmaktadır.
Ekonomik olarak Strazburg, imalat ve mühendisliğin yanı sıra karayolu, demiryolu ve nehir taşımacılığının da önemli bir merkezidir. Strazburg limanı, Almanya'daki Duisburg'dan sonra Ren Nehri üzerindeki ikinci büyük liman ve Paris'ten sonra Fransa'daki ikinci büyük nehir limanıdır.

Strazburg, Fransa'nın Almanya ile doğu sınırındadır. Bu sınır, modern şehrin doğu sınırı da olan Ren nehrince oluşturulmuştur ve nehrin karşı tarafında Alman kasabası Kehl'e bakar. Ancak Strazburg'un tarihi merkezi, burada Strazburg'a paralel ve kabaca Ren‘den 4 km uzakta akan Ill nehrindeki Grande Île üzerindedir. İki nehrin doğal yolları, sonunda Strazburg'un aşağısında bir yerde birleşir ancak birkaç yapay su yolu onları şehrin içinde birbirine bağlar.

Strazburg, Roma imparatoru Augustus tarafından kurulmuştur. 1681 yılında Almanlardan Fransızlara geçmiştir. 1789 Fransız Devrimi ile de kent iyice Fransız kültürünün etkisi altına girmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Otto von Bismarck tarafından yeniden ele geçirilerek Alman İmparatorluğu'na dahil edilmiş ve Alsas-Loren eyaletinin başkenti yapılmıştır. Kent I. Dünya Savaşı'nın ardından 1919'da yeniden Fransa'ya katılmıştır.
Tarihte birçok önemli olaya tanıklık etmiştir. Fransa millî marşı La Marseillaise 1792'de Rouget de Lisle tarafından burada bestelenmiştir. Gutenberg matbaayı burada icat etmiştir. Ünlü Alman yazar Goethe de hayatının bir kısmını burada geçirmiş ve burada öğrencilik yapmıştır.

Fransa'nın en önemli üniversitesinden biri olan Strasbourg Üniversitesi burada yer almaktadır. Şehir aynı zamanda EM Strasbourg Business School karargahına da ev sahipliği yapmaktadır.

Kent 1988 yılından bu yana UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer almaktadır. Strazburg hem kent merkezi, hem de çevresindeki Orta Çağ ve Rönesans mimarisinin etkisiyle bir açık hava müzesini andırmaktadır. Şehrin çevreleri üzüm bağları ile çevrilidir. Şehirde çok sayıda park ve bahçe bulunmaktadır. Görülmesi gereken yerler ve müzelerin bazıları şunlardır:

Notre Dame Katedrali
La Petite France ve Ponts Couverts
Kleber Meydanı (Place Kleber)
Cumhuriyet Meydanı (Place de la République)
Kammerzell Evi, şehrin en eski evi
Botanik Bahçesi (Jardin Botanique)
Gutenberg Meydanı (La Place Gutenberg)
Rohan Sarayı (Le Palais Rohan)
Alsas Müzesi (Le Musée Alsacien)
Ill Nehri üzerinde kanal turu
Orangerie Parkı
Citadelle Parkı
Avrupa Parlamentosu
Avrupa Konseyi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Şehrin takımı Fransa 1. Ligi'nde oynayan Strazburg'dur.

Strazburg'un kardeş şehirleri:

 Boston, ABD, (1960)
 Leicester, Birleşik Krallık, (1960)
 Stuttgart, Almanya, (1962)
 Dresden, Almanya, (1990)
 Ramat Gan, İsrail, (1991)
Strazburg ile işbirliği anlaşması yapan şehirler:

 Jacmel, Haiti, (1991)
 Fes, Fas (1999)
 Douala, Kamerun, (2005)
 Vologda, Rusya, (2009)
 Vahran, Cezayir, (2015)
 Kayrevan, Tunus, (2015)
 Moskova, Rusya, (2016)
 Kampala, Uganda, (2018)
 Kagoshima (şehir), Japonya, Japonya, (2019)

Fransa'daki 20.000'den fazla nüfusa sahip şehirler listesi
Strazburg'un Yağmalanması (451)

Strasbourg Belediyesi 17 Temmuz 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strasbourg müzeleri24 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strasbourg fotoğrafları - Terra Galleria15 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Söğüt (Salix), söğütgiller (Salicaceae) familyasından Salix cinsini oluşturan boylu ağaç veya bodur çalı hâlinde, çoğunluğu kışın yaprak döken, ender olarak da her dem yeşil kalan odunsu bitkilerdir. Söğüt ağacının kabuğundan elde edilen salisin vücutta metabolize olarak Aspirin ilacının aktif maddesi olan salisilik asit'e dönüştürülür.

Tek bir pul ile örtülmüş olan tomurcuklar çoğunlukla sürgüne yatmıştır. Sürgünler üzerindeki dizilişleri çok sıralı sarmal birkaç türünde almaşıktır ve tepe tomurcukları pseudoterminaldir.
Yaprakları; parçalanmamış, sade ve uzun şerit hâlinde veya eliptik yapıdadır; kenarları tam veya bezeli ve ince dişli, kaba dişli, dilimli dişlidir. Genel olarak kısa saplıdır, çoğunlukla kulakçıkları vardır.
Yan durumlu çiçek kurulları başak hâlinde dik dururlar. Bazı türlerin çiçek açması yapraklanmadan önce, bazılarında ise aynı zamanda olur. Bir cinsli iki evcikli ve entomogamdırlar.
Söğütler gayet kolay kök yapabildiğinden, tohumları da kısa zamanda çimlenme özelliğini kaybettiğinden, üretilmelleri hemen her yerde çelikle ve kök sürgünü ile olur.

En eski arkeolojik kalıntıları Anadolu'daki Neolitik Çağ yerleşimlerinde bulunmuştur.
Anadolu'nun ilk yazılı metinlerinin sahibi olan Hititler, şişiyamma adını verdikleri söğüt ağacından ilaç elde etmişlerdir. Eski Sümer ve Mısır kayıtlarında söğüt ağacı kabuğunun ağrı ve ateş tedavisinde kullanıldığı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. MÖ 5. yüzyılda Yunan doktor Hipokrat söğüdün ilaç olarak kullanımından bahsetmiştir. Amerika yerlilerinin de söğüdü tedavi amacıyla sık sık kullandığı bilinmektedir.
MÖ 8. ve 7. yüzyıl topluluklarından İskitlerin yere koydukları söğüt dallarıyla geleceği gördüğünü iddia eden kâhinleri vardı. İki bin yıl sonrasında Mevlânâ'nın Mesnevi eserinde "Parlak güneş benimle tutulsun. Söğüdün sırrı açıklansın." denmiştir. Kehanetten sorumlu Anadolu tanrısının Apollon'un aynı zamanda güneşi sembolize etmesi, söğüt bağlantılı kehanet-güneş-Apollon kültüne işaret eder. Ayrıca Sepetçi söğüdü (Salix viminalis) ve Keçi söğüdü (Salix caprea) gibi söğüt türlerinin Anadolu'da antik dönemlerden beri sepet yapımında kullanılması, sepetin Antik Yunancasının mystica olması, söğüt ağaçları ile kehanet ve gizem kültleri arasındaki bağlantıyı gösterir. Nitekim kehanetin tanrısı Apollon ile ilgili ilahilerde söğütten söz edilir. Örneğin; Apollon, hırsızlığı saptanan Hermes'in ellerini, söğüt dallarından yapılan iplerle bağlamak ister. Ama ipler yere düşer, birbirine sarılır, çoğalır, yeniden söğüt ağaçlarına dönüşürler. Böylece Apollon, küçük kardeşinin tanrısal gücünü kabul eder. :
"Böyle konuştu Apollon ve ellerini bağladı Hermes'in
Söğütten yapılmış sağlam iplerle
Ama ipler düştü yere ve ayaklarının dibinde hızla büyüdüler
Birbirine dolanarak yere kök salan söğütler
Hızla sarıp sarmaladılar ve aldılar içlerine her şeyi."
Genellikle su kenarlarında bulunan salkım söğütlerin saklanmaya elverişli olmasının de gizem ve kehanetle ilişkilendirilmesinin nedeni olduğu ileri sürülür.
Söğüt ağacı kabuğundaki ilaç için kullanılan aktif madde salisindir. Kristal formu ilk olarak 1828'de Fransız eczacı Henri Leroux tarafından ayrıştırılmıştır. Saf formu İtalyan kimyager Raffaale Piria tarafından elde edilmiştir. Suda çözündüğü zaman asit özelliği gösterdiğinden (ph 2.4) Salisilik asit olarak adlandırılmıştır.
1897'de Felix Hoffmann sentetik olarak salisin maddesinin değiştirilmiş bir formunu elde etmeyi başardı. Yeni bileşik salisilik asitten daha az mide problemlerine yol açıyordu. Bu yeni ilaç, yani Asetil Salisilik Asit Hoffman'ın işvereni olan Bayer firması tarafından Aspirin olarak adlandırıldı ve dünyanın en çok kullanılan ilacı hâline geldi.

Arta (su) ve mis (kadın) kelimelerinden oluşan, vahşi doğa, avcılık, ay, su ve nemin tanrıçası Artemis'in doğum tarihi 6 Mayıs kabul edilir. Bu tarihte kutlanan Hıdırellez geleneklerinde de söğüt yer alır.
Söğüdün ve arıların da tanrıçası olan Artemis adına yapılan Efes'teki Artemis Tapınağı'nın tasarımı arı kovanı biçimindedir. Tanrıça Artemis'in, Melissai (arılar) denilen rahibeleri, Essenes (erkek arılar) denilen hadım rahipleri vardır. Arılar söğüt ağacından propolis (Yunanca kent için veya savunma için anlamına gelir) denen sakızımsı bir madde alırlar ve kovanlarının inşasında kullanırlar. (Bu maddeye özellikle Ege'de prebolu veya diribal denir.) Artemis'in kenti koruyucu özelliği ile arıların söğütten elde ettikleri propolis ile kovanlarını koruma özellikleri özdeşleştirilmektedir.
Orta Asya ve Anadolu Türk kültüründe de kutsal sayılan söğüt, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulduğu merkeze de adını vermiştir.Bu açıdan söğüdün Türk kültürü ve tarihindeki yeri büyüktür.
Türkülerde sık sık başvurulan bir ağaçtır. ("Söğüt de efem yar sensin", "Söğüdün erenleri, koyverin gidenleri")

Türkiye'de doğal olarak yetişen 27 söğüt türü bulunur.

Ak söğüt (Salix alba)
Acem söğüdü (Salix acmophylla)
Badem yapraklı söğüt (Salix triandra)
Boylu söğüt (Salix excelsa)
Boz söğüt (Salix cinerea)
Defne yapraklı söğüt (Salix pentandra)
Gevrek söğüt (Salix fragilis)
İğde yapraklı söğüt (Salix elaeagnos)
Karşılıklı yapraklı söğüt (Salix amplexicaulis)
Keçi söğüdü (Salix caprea)
Kafkas söğüdü (Salix caucasica)
Mersin yapraklı söğüt (Salix myrsinifolia)
Misk söğüdü (Salix aegyptiaca)
Salkım söğüt (Salix babylonica)
Sepetçi söğüdü (Salix viminalis)
Salix apoda
Salix armenorossica
Salix elbursensis
Salix pedicellata
Salix pentandroides
Salix pseudododepressa
Salix pseudomedewii
Salix wilhelmsiana

Anadolu söğüdü (Salix anatolica)
Erguvani söğüt (Salix purpurea) (Denizli söğüdü)
Rize söğüdü (Salix rizeensis)
Trabzon söğüdü (Salix trabzonica)

 Vikitür'de Salix ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Söğüt ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

T1 (İldem 5 - Organize Sanayi) Tramvay Hattı Kayseri'deki tramvay hatlarından biridir.

T1 Hattının ilk etap çalışmaları 2004 yılında başlamıştır. 17,5 km'lik 28 istasyona sahip ilk etap, Organize Sanayi-Doğu Terminali 1 Ağustos 2009 tarihinde işletmeye açılmıştır. İkinci etap olan İldem-Doğu Terminali hattı çalışmaları Mart 2012'de başlamıştır. Hat, Ekim 2013'te hizmete girmiştir. Böylelikle tramvay hattı İldem-Beyazşehir hattıyla şehrin doğusuna uzatılmıştır. Hat uzunluğu 27 km'ye, istasyon sayısı da 43'e yükselmiştir. 14 Şubat 2014'te ise üçüncü etap Üniversite hattı hizmete girmiştir.
2015'te dönemin belediye başkanı Mustafa Çelik, hattın İncesu banliyö hattı ile bağlantılı olacak şekilde Boğazköprü'ye Boğazköprü Tren İstasyonu'na kadar 4,8 km uzatılacağını belirtmiştir. Fakat banliyö hattı açılmayıp atıl hâlde bırakılınca proje şimdilik rafa kaldırılmıştır.

T2 (Talas Cemil Baba - Cumhuriyet Meydanı) Tramvay Hattı Kayseri'deki  tramvay hatlarından biridir.

2012 yılında mevcut tramvay hattından bir kılçık şeklinde ayrılarak inşaat çalışmaları başlamıştır. 14 Şubat 2014'te Üniversite etabı, 25 Ekim 2014'te ise Talas etabı tamamlanmıştır. Bu sayede Cumhuriyet Meydanı - Talas tramvayı hizmete alınmıştır. 10 km uzunluğundaki hatta 18 istasyon bulunmaktadır. Hat T4 Cumhuriyet Meydanı - Anayurt İzzet Bayraktar Camii inşası sebebiyle 18 Temmuz 2022 tarihinde kullanıma kapanmıştır 3 Ekim 2022'de geri kullanıma açılmıştır. Hattın sefer süresi 30 dakika olup ilk sefer en erken saat 06.00'da başlamakta ve son sefer en geç 00.06'da bitmektedir.

 T2B Sema Yazar Parkı - Talas Cemil Baba
Sivas Bulvarı trafiği kapandığı zaman kullanıma açılır,geçici bir hattır.

T4 (Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Cumhuriyet Meydanı) Tramvay Hattı Kayseri'deki hafif raylı sistem hatlarından biridir.

Kayseray T4 Hattı, 2012 yılında inşaatına başlanan ve 2014 yılında tamamlanan T2 hattının ikinci etabı olarak planlanmıştır. Başlangıçta, Eski Talas üzerinden Anayurt'a uzanması öngörülmüşken, 2016 yılında bu plan değiştirilmiş ve eski Talas bölümü nostaljik tramvay olarak ayrılmıştır. Anayurt'a ulaşacak hattın ise, mevcut T5 hattı olarak yeniden yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak, T5 hattının yüksek maliyeti nedeniyle, hattın Anayurt kısmının mevcut batı-doğu hatlarıyla entegrasyonu tercih edilmiştir.
İhalesi 30 Aralık 2020'de yapılmıştır. T4 hattı, T2 hattına Furkan Doğan Kavşağı üzerinden bağlanacak şekilde projelendirilmiş olup, bağlantı hattı geçici süreyle hizmete kapatılmıştır. Bu kavşağa, gelecekte yapılacak T5 hattı için kullanılacak düz devam eden raylar da eklenmiştir. Kılçık bölümü inşa edildikten sonra, T2 hattı tekrar hizmete alınmıştır.
T4 hattının test sürüşleri 2023 yılında başlamış ve 28 Ekim 2023 tarihinde hattın kullanıma açılmasıyla hizmetine sunulmuştur. Hat 9,7 km olup sadece bu hatta olan yeni 9 istasyon toplam 17 istasyon bulunmaktadır. Hattın sefer süresi 30 dakika olup ilk sefer en erken saat 06.00'da başlamakta ve son sefer en geç 23.30'da bitmektedir.

T5 (Anayurt İzzet Bayraktar Camii - Kumsmall AVM) Tramvay Hattı, Kayseri'deki planlanan hafif raylı sistem hatlarından biridir.

Kayseri T5 hattı, ilk olarak 2016 yılında AYTM hattı olarak tanıtılmış olup, üç etaplı bir hattın son etabı olarak planlanmıştır. Bu son etabın, Anayurt-Erkilet Bulvarı hattının planlanan Yüksek Hızlı Tren (YHT) Gar durağına bağlanması öngörülmüştür. Ancak, Kumsmall AVM'nin açılması nedeniyle YHT Gar durağı Kumsmall AVM olarak değiştirilmiştir. Gültepe istasyonundan yer altına girerek, Cumhuriyet Meydanı'nın altından ilerlemesi ve Yeni Emniyet Müdürlüğü'nün önünden çıkması planlanmıştır. Ayrıca, İnönü Bulvarı ile Devlet Hastanesi arasında geçecek ve Meydan'dan geçecek şekilde bir plan tasarlanmıştır. 2022 yılında T4 Şehit Furkan Doğan Kavşağı inşaatı sırasında T5 hattının başlangıç yolu tamamlanmıştır.
Memduh Büyükkılıç, Ulaştırma Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü'ne Erkilet'e tramvay hattı çekilmesine yönelik bir proje sunduklarını ve onay beklediklerini belirtmiştir. Proje kapsamında, Kumsmall hattından Erkilet Bulvarı'na yeni bir hat çıkacak, bu hat üzerinden Havaalanı ve Hulusi Akar Bulvarı'na uzatılarak ring oluşturulması planlanmaktadır. Ayrıca, Erkilet bölgesindeki yol yapım ve asfalt yenileme çalışmalarının tamamlandığı ve vatandaşlardan olumlu geri dönüşler alındığı ifade edilmiştir.

Video

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılmış; İslamî ilimler, İslam kültür ve medeniyeti ile ilgili terimler, İslam dünyasında din, ilim, siyaset, sanat ve edebiyat alanlarında yetişmiş önemli şahsiyetler ile İslam hayatına etkide bulunmuş eserler gibi İslam dünyasının birçok alanına değinen bir içeriğe sahip Türkçe ansiklopedi.
İlgili ilim kurulları tarafından yaklaşık 500 temel kaynaktan taranarak tespit edilen madde başlıkları, 15.441 maddeden oluşmakta, bazı maddelerin farklı ilim dallarınca yazılan alt bölümleri de eklenince bu rakam 16.915'e ulaşmaktadır. Atıf maddelerinin sayısı ise 6539'dur.
Ayrıca tüm ciltlerdeki içeriğe ve madde listesine ansiklopedinin internet sitesinden çevrimiçi erişilebilmekte, arama, kopyalama ve pdf formatında indirme yapılabilmektedir. Türkiye'deki gerçek anlamda ansiklopedi sayılacak sayılı eserlerden olduğu düşünülmektedir.

1983 yılında hazırlıklara başlanmış, 1988 yılında yayıma başlayan ansiklopedinin 1. cildi on iki, 2. cildi dokuz, 3. cildi yedi ayda tamamlanmış, 2013 yılında çıkarılan 44. cilt ile ansiklopedi 25 yılda tamamlanmıştır. 2016 yılında 2 ek cilt yayımlanarak toplam cilt sayısı 46'ya ulaşmıştır.

2014: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü

TDV İslam Ansiklopedisi İnternet Sitesi25 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Talas; Kayseri ilinin merkez ilçelerinden biridir.

Talas'ın tarihi MÖ 1500'lere kadar uzanmaktadır. İlçe, (MÖ 1500'lerde) Mazaklar, (MÖ 510'larda) Kapadokyalılar, (MÖ 312'de) Kayrus, (MÖ 335'te) İskender'in istilası, (MÖ 37'den 1107'ye) Romalılar, 1070'te Alpaslan'ın hâkim olduğu Talas ismi ilk kez Moutalaske olarak Aziz Sabbas'tan bahsederken geçmiştir.

1071-1168 Danişmentliler İdaresi
1077-1307 Anadolu Selçuklular İdaresi
1243'te Moğol İstilası
1312-1388 İlhanlılar İdaresi
1388-1446 Kadı Burhanettin Dönemi
1446-1467 Karahanlılar
1467+ Osmanlılar (Al-i Osman, Al-i Dulkadiriye, Ramazanoğulları, Mısır Memluku Etrakı (1835))
1510'da Safevi hükümdarı Şah İsmail'in baskısına maruz kalan Ermenilerden bir kısmı Talas çevresine yerleşmiş, Talas Osmanlı'nın son dönemlerine dek 1915'e kadar Anadolu'daki önemli Ermeni yerleşimlerinden biri olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu müteakiben bu yöredeki Rumlar, Türkiye - Yunanistan nüfus mübadelesi esnasında Tarsus ve Silifke üzerinden gemilerle Yunanistan'a sevk edilmiştir. Bugün ilçede Ermeni ve Rum nüfusu bulunmamaktadır.

İlçe, Kayseri'nin güneydoğusunda olup 7 km mesafede olan Erciyes Dağı'nın eteğinde yer alır. Talas ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.150 metredir. Engebeli bir coğrafi yapıya sahiptir.
Akarsu ve gölü yoktur. Aşağı Talas ortalama 1.100 metre rakıma sahip bir vadi, Yukarı Talas ise 1.191 metre rakımlı bir plato görünümündedir. İlçenin güneydoğusunda 1.870 metre yükseklikte Ali Dağı bulunmaktadır. Ali Dağı, Erciyes Dağı'nın püskürtmesi sonucu oluşan volkanik bir dağdır. İlçede kışları soğuk ve kar yağışlı yazları ise sıcak ve kurak geçer. Yağmur genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsiminde yağar. İlçede orman bulunmamaktadır, bitki örtüsü olarak çayır, mera ve otlaklarla kaplıdır. İlçenin Cebir, Çömlekçi ve Kepez köylerinde yaylalar bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 444 km²dir.

Talas'ta sıcaklık mart ayından itibaren yükselmeye başlar. Temmuz ve ağustos aylarında en yüksek değerine ulaşır. Bu aylarda sıcaklık 39-40 derecelere kadar ulaşır. Karasal iklimin etkisi ile gece sıcaklık 10 °C civarına düşebilir. Eylül ayından itibaren sıcaklık devamlı düşüş gösterir. Bu düşüş şubat sonlarına kadar devam eder. Yıllar arasında farklı bir sıcaklık farkı görülmez. Kış mevsimi siddetli soğuk ve kuru geçer. Kış mevsiminde ortalama sıcaklık -1, -2 °C kadardır. Nisan ayında bile kar yağışları görülebilir.

İlçenin iklimi karasal iklim özelligi gösterdiği için yağışlar genellikle kışın kar ve ilkbaharda yağmur şeklinde düşer. Son on yılın yıllık yağış ortalamasına bakıldığında, metrekareye 359,7 mm yağış düştüğü görülmektedir. Bu rakamlara bakıldığında Türkiye ortalaması olan (500–600 mm) yağış miktarından bile düşük olduğu görülmektedir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1907 öncesi Kayseri Livasına bağlı bir kasaba iken 1907'de belde teşkilatı kurulmuş ve 1911'de Kayseri'ye bağlı bir bucak olmuştur. 1987'de 3392 Sayılı Kanunla İlçe olmuştur. İlçe'nin 5 kasaba belediyesi ile 16 köyü mevcuttur. (23.07.2004 tarih ve 25531 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 5216 Sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu gereğince Talas ilçesi merkez ilçe olmuş ve 4 köy mahalleye dönüşmüştür. Bunlar Cebir, Akçakaya, Çatakdere ve Yazılı. Şu anda 12 köyü bulunmaktadır.)
2000 Yılı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre merkez nüfusu 34.879, köylerin nüfusu 20.630 olup, toplam nüfus 55.509'dur. Yıllık nüfus artış hızı şehir merkezinde binde 27,15, köylerde ise -7,86 olup, toplamda ise 12,67 nüfus artışı görülmektedir. 
Kayseri'ye yakın olması ve yüksek yer şekillerinden dolayı sayfiye olarak ünlüdür.
Türk Kurtuluş Savaşı'nda esir edilen Yunan Ordusu Başkomutanı Trikupis'i ve maiyetini de bir süre misafir eden ilçenin Ermeni nüfusu tehcirden önce bölgede önemli bir ticaret merkezi olduğu bilinmektedir.
Mahalleler
Merkez: Yenidoğan, Bahçelievler, kiçiköy, Tablakaya, Han, Harman, Mevlana, Yukarı, Reşadiye, Akcakaya, Zincidere
Kırsal: Başakpınar, Endürlük, Kuruköprü, Çatakdere, Kamber, Koçcağız, Mengücek, Kepez, Yazyurdu, Cebir, Çömlekci, Örencik, Yamaçlı, Sosun, Süleymanlı, Sakaltutan, Ardıç, Çevlik, Alaybeyli

İlçede küçük çaplı mobilya atölyeleri, hazır giyim üzerine kurulmuş tekstil fabrikası bulunmaktadır. Erciyes Üniversitesi'nin konumu dolasıyla öğrenci yoğunluğu bulunmaktadır.
Ayrıca Zincidere 1. Komando Tugayı buradadır.

Kayseri'nin mahalleleri
Talas Amerikan Okulu

Kayseri Valiliği Sitesi6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Taşıt kayıt plakası bir taşıtın devlet mercilerince tanınır, sorumluluğunun kimde olduğu bilinir ve trafiğe çıkabilir olduğunu belirten, şüphe oluşursa gerekli kayıtlara kolayca ulaşmak için gerekli bilgiyi kolay okunur şekilde teşhir eden, taşıta sağlam bir şekilde tutturulmuş küçük bir tabeladır. Genellikle araba tamponunun altında bulunur.
Araçlara plaka takılması uygulaması ilk olarak 14 Ağustos 1893 tarihinde Fransa'da başladı. Motorlu araçların kimlik kartı olan plakalar 1893 tarihinde kullanılmaya başladı. Türkiye ise plaka kullanımına 1962 yılında geçti. Kare ya da dikdörtgen şeklindeki plakalarda, farklı harf, rakam ve semboller yer alır. Fransa, saatte 30 kilometre hız yapan bütün motorlu araçların üzerinde ‘araç sahibinin adı, adresi ve ruhsat numarası’ yazılı bir plaka olması kuralını getirdi. Fransa'nın ardından kısa süre sonra Belçika, ardından da İngiltere ve bütün dünya bu uygulamayı benimsedi. Türkiye'de daha önce motorlu taşıt sayısı azlığının da etkisiyle yaygın bir plaka düzenlemesi yoktu. Şehirlerin adının kısaltılmış harfleri ve 3 ya da 4 rakam kullanılıyordu. Ancak 27 Eylül 1962'de yayınlanan yönetmelik uyarınca araçlara plaka uygulamasına geçildi. Yeni tarz plakalar Kasım 1962'den itibaren taşıtlara takılmaya başladı. Tüm illere ayrı bir kod verilerek plakalar belirlendi. Örneğin; 06 Ankara'nın, 34 İstanbul'un plaka sembolü oldu. Bugün Türkiye'de 81 şehir de, farklı rakam grupları ile plakalar vardır.

01'den 67'ye kadar olan plaka kodlarında iller alfabetik olarak sıralanırken 67 Zonguldak ise alfabetik biçimdeki son şehir oldu. Daha sonra bazı ilçeler il yapılınca alfabetik sıralama bozuldu. 67-81 arasındaki plakalar, ilçelerin il yapılma yıllarına göre verildi. Karayoluna çıkan her aracın trafik denetimi, hukuki ve cezai sorumluluğu olduğu için ‘tescil plakası’ adı verilen plakalar belli standart ölçülerde aracın önü ve arkasına takılır. Daha sonra yapılan düzenlemeler ile de resmi araç plakaları, diplomatik plakalar, kişiye özel plakalar ortaya çıktı. İtfaiye, polis, jandarma, askeri araçlar için de farklı biçimde dizayn edilmiş ve farklı renkteki plakalar hayata geçti. Taksiler ve okul servis araçlarında da farklı plakalar kullanılır. Bakan, Vali, Kaymakam gibi unvan taşıyan kişilerin makam araçları da, farklı renk ile dizayn edilmiş plakalardan oluşur. Türkiye'de sadece Cumhurbaşkanı'nın makam aracında plaka bulunmaz, bunun yerine fors yer alır.

Her ülkenin kendine has araba plaka kuralları vardır, kullanılışı yöresel çeşitlilikler gösterse de belli yanları ortaktır:

Tasarımı:
Şekli ve boyutları: Dikdörtgen, içinde ülke kurallarına uygun bir ya da birkaç satır yazıya yer olur.
Renkler ve yazı tipi: Her ülkenin kendi kurallarına uygun
Delikleri: Üretici firmalarca standartlaştırıldı
Malzemesi: Genellikle metal
Üstündeki yazılar ve resimler:
Taşıtın kimin sorumluluğunda olduğu: Birçok ülkede web üzerinden taşıtla ilgili bilgilere belli kısıtlamalarla ulaşılabilir.
Taşıtın mülk boyutu: Birçok ülkede web üzerinden taşıtın belli bir borcun garantisi olup olmadığı bulunabilir (satan borcunu ödemezse satın alan arabasız kalabilir).
Yabancı taşıtın hangi ülke kökenli olduğu: Bu sayede taşıt bilgilerini nerede ne kurallara göre aramak gerektiği anlaşılabilir.
Gerekli vergileri vermiş mi? Yetkililerce vergi kontrolünü kolaylaştırır.
Varsa hangi ayrıcalıklara sahip: Örneğin Norveç'te yakıt olarak sadece elektrik kullanan arabalar otobüs şeridinde de sürülebilir ve elektrikli oldukları plaka numaralarından bellidir.

Ülkelerin plaka kuralları (İngilizce) 10 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bu sayfada birçok ülkenin detaylı bilgi sayfalarına bağlantılar var. Ayrıca örnek plakaları da görülebilir.
Türkiye il plaka kodları

Uluslararası plaka işaretleri
Türkiye il plaka kodları

UN Economic Commission for Europe, Working Party on Road Transport (WP.11) 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Distinguishing Signs used on Vehicles in International Traffic31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.unece.org/trans/conventn/Distsigns_Sept2003.pdf 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Telefon numaralandırma planı, telekomünikasyonda abone telefonlarına veya diğer telefon uç noktalarına telefon numaraları atamak için kullanılan bir numaralandırma şemasıdır. Telefon numaraları, bir telefon şebekesindeki katılımcıların alan kodu yönlendirme sistemi ile erişilebilen adresleridir. Telefon numaralandırma planları, kamu telefon şebekesinin (PSTN) idari bölgelerinin her birinde tanımlanmaktadır ve ayrıca özel telefon ağlarında da bulunmaktadır. Halka açık numara sistemleri için, coğrafî konum her bir telefon abonesine atanan numara katarında rol oynamaktadır.
Birçok numaralandırma planı, hizmet alanlarını, bir telefon abonesine ulaşmak için arama sırasının en önemli bölümünü oluşturan bir numara dizisi olan, bölge kodu veya şehir kodu olarak adlandırılan önekle belirlenen coğrafî bölgelere ayırmaktadır.
Numaralandırma planları, genellikle bireysel telefon ağlarının tarihsel gelişimi ve yerel gereksinimlerden kaynaklanan çeşitli tasarım stratejilerini izleyebilmektedir. Kuzey Amerika'da da olduğu gibi sabit uzunluklu bölge kodları ve yerel numaralar içeren kapalı numaralandırma planları arasında geniş bir ayrım yapılırken, açık numaralandırma planları ise değişken bölge kodu ile yerel numara uzunluğu veya bir abone hattına atanan telefon numarasının her ikisini birden içerebilmektedir.
Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU), üye devletin veya bölgesel yönetimlerin ağlarının intizamlı bir şekilde birlikte işlerliği için E.164 olarak adlandırılan kapsamlı bir numaralandırma planı oluşturmuştur. Söz konusu plan açık bir numaralandırma planıdır, ancak telefon numaraları maksimum 15 basamak uzunluğundadır. Standart, her bir devlet veya bölgeye uluslararası varış yönlendirmesi için her bir ulusal numaralandırma planı telefon numarasının önüne bir arama kodu (ülke kodu) tanımlar.
Bir işletme veya kuruluş kampüsünde özel olarak işletilen telefon ağlarında özel numaralandırma planları bulunur. Bu tür sistemler, PSTN'ye merkezî erişim noktası sağlayan ve aynı zamanda telefon uzatmaları arasındaki iç aramaları kontrol eden özel telefon santrali (PBX) tarafından desteklenebilmektedir.
Abone istasyonlarına atanan telefon numaralarını belirleyen numaralandırma planlarının aksine, çevirme planları müşteri arama prosedürlerini, yani bir hedefe ulaşmak için çevrilecek basamakların veya simgelerin sırasını belirler. Numaralandırma planı bu yolla kullanılmaktadır. Kapalı numaralandırma planlarında bile, bir numaranın tüm rakamlarını çevirmek her zaman gerekli değildir. Örneğin, hedef çağrı istasyonu ile aynı alanda olduğunda bölge kodu sıklıkla atlanabilmektedir.

Çoğu ulusal telefon idaresi, uluslararası E.164 standardına uyan numaralandırma planlarını yürürlüğe koymuştur. E.164'e uygun telefon numaraları bir ülke arama kodu ve bir ulusal telefon numarasından oluşmaktadır. Ulusal telefon numaraları, Avrupa Telefon Numaralandırma Alanı, Kuzey Amerika Numaralandırma Planı (NANP) veya İngiltere numara planı gibi ulusal veya bölgesel numaralandırma planlarıyla tanımlanmaktadır.
Ulusal numaralandırma planı içinde, hedef telefon numarasının bütünü bir bölge kodu ve bir abone telefon numarasından oluşmaktadır. Abone numarası, müşteri ekipmanına bağlı bir hatta atanan numaradır. Abone numarasının ilk birkaç hanesi daha küçük coğrafî alanları veya bireysel telefon santrallerini gösterebilir. Mobil ağlarda ise ağ sağlayıcısını gösterebilir. Belirli bir bölgedeki veya ülkedeki arayanların bazen aynı alandan arama yaparken belirli alan öneklerini dahil etmeleri gerekmez. Telefon numaralarını otomatik olarak arayan cihazlar bölge ve erişim kodlarını da, yani numaranın tümünü içerebilir.

Ülke kodları, yalnızca kaynak telefonun olduğundan başka ülkelerdeki telefon numaralarını çevirirken gereklidir. Bunlar ulusal telefon numarasından önce çevrilir. Kural olarak, uluslararası telefon numaraları listelerde ülke kodunun önüne artı işareti (+) eklenerek gösterilir. Bu, aboneye, aramanın yapıldığı ülkedeki uluslararası öneki çevirmesini hatırlatır. Çoğu Avrupa ülkesinde 00 iken, örneğin Kuzey Amerika Numaralandırma Planı ülkelerinde uluslararası öneki veya erişim kodu 011'dir. Bazı GSM şebekelerinde uluslararası erişim kodu yerine şebeke operatörü tarafından otomatik olarak tanınabilecek +  işaretini çevirmek mümkün olabilir.

Birçok telefon numaralandırma planı, hizmet bölgesinin coğrafi bölgelere bölümlendirilmesi temel alınarak yapılandırılmıştır. Planda tanımlanan her alana bir sayısal yönlendirme kodu atanır. Bu kavram ilk olarak 1940'ların başlarında 1947 Kuzey Amerika Numaralandırma Planı'ndan önce, Bell Sistemi'nin Operatör Ücretli Arama'sı için geliştirilmiştir. Kuzey Amerika Numaralandırma Planı ile Kuzey Amerika hizmet bölgeleri numaralandırma planı bölgelerine bölündü ve her numaralandırma planı bölgesine kısaca bölge kodu olarak bilinen benzersiz bir sayısal önek, numaralandırma planı bölge kodu verildi. Bölge kodu, hizmet bölgesinde verilen her telefon numarasının önüne eklenir.
Ulusal telekomünikasyon otoriteleri bölge kodları için çeşitli formatlar ve çevirme kuralları kullanır. Bölge kodu öneklerinin boyutu sabit veya değişken olabilir. Kuzey Amerika Numaralandırma Planı bölge kodlarında üç basamak bulunurken, Brezilya'da iki basamak, Avustralya ve Yeni Zelanda'da bir basamak kullanılır. Değişken uzunluklu formatlar, Arjantin, Avusturya (1 ila 4), Almanya (2 ila 5 basamak), Japonya (1 ila 5), Meksika (2 veya 3 basamak), Peru (1 veya 2), Suriye (1 veya 2) ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere birçok ülkede mevcuttur. Rakam sayısına ek olarak, biçim belirli rakam desenleriyle sınırlandırılabilir. Örneğin, Kuzey Amerika Numaralandırma Sistemi zaman zaman üç konum için basamak aralığı üzerinde belirli kısıtlamalara sahipti ve karışıklık ile yanlış yönlendirmeyi önlemek için benzer bölge kodları olan yakın bölgelerden kaçınarak tahsis edilmesi gerekiyordu.
Uruguay gibi bazı ülkeler, değişken uzunluklu bölge kodlarını ve telefon numaralarını, her zaman konumdan bağımsız olarak çevrilmesi gereken sabit uzunluklu numaralarla birleştirmiştir. Bu tür idarelerde, bölge kodu telefon numarasında resmî olarak ayırt edilmemektedir.
İngiltere'de bölge kodları ilk olarak abone trank çevirme kodları olarak biliniyordu. Yerel arama planlarına bağlı olarak, genellikle yalnızca kod alanının dışından veya cep telefonlarından çevrildiğinde gereklidirler. Kuzey Amerika'da, çakışık planları olan alanlarda on haneli çevirme gerekir.
Bir telefonun bir coğrafî bölgeyle sıkı bir şekilde ilişkilendirilmesi yerel numara taşınabilirliği ve IP Üzerinden Ses hizmeti gibi teknik ilerlemeler nedeniyle bozulmuştur.
Bir telefon numarasını çevirirken, bölge kodundan önce gövde kodu (ulusal erişim kodu), uluslararası erişim kodu ve ülke kodu gelebilir.
Alan kodları genellikle ulusal erişim kodu dahil edilerek belirtilir. Örneğin, Londra'daki bir numara 020 7946 0321 olarak listelenebilir. Kullanıcılar 020'yi Londra'nın kodu olarak doğru şekilde yorumlamalıdır. Londra'daki başka bir istasyondan ararlarsa, sadece 7946 0321'i çevirebilirler. Başka bir ülkeden arama yapıyorlarsa, ilk 0 ülke kodu çevrildikten sonra atlanmalıdır.

Çevirme planı, abonenin telefonlar, özel santral (PBX) sistemleri veya diğer telefon anahtarları gibi sabit cihazlarında çevrilen rakamların beklenen sırasını; telefon aramalarının yönlendirilmesi ile telefon şebekelerine erişimi gerçekleştirmek veya yerel telefon şirketi tarafından 311 veya 411 hizmeti benzeri belirli hizmet özelliklerini etkinleştirmek veya etkilemek için belirler.
Bir numaralandırma planı içinde çeşitli arama planları bulunabilir ve bu planlar genellikle yerel telefon işleten şirketinin ağ mimarisine bağlıdır.

Kuzey Amerika Numaralandırma Planı (NANP) içinde yönetim, bölge kodu içinde yerel aramalar için aranacak zorunlu basamakların sayısını ve telefon numarasından önce 1 ön ekini ekleme gibi alternatif, isteğe bağlı dizileri belirleyerek standart ve izin verilen arama planlarını tanımlamaktadır.
Kuzey Amerika Numaralandırma Planı'ndaki kapalı numaralandırma planına rağmen, yerel ve şehirlerarası telefon görüşmeleri için birçok bölgede farklı arama prosedürleri bulunmaktadır. Bu farklılık aynı şehirdeki veya bölgedeki başka bir numarayı aramak için arayanların tam telefon numarasının yalnızca bir alt kümesini çevirmeleri gerektiği anlamına gelmektedir. Örneğin, Kuzey Amerika Numaralandırma Planı'nda yalnızca yedi haneli numaranın çevrilmesi gerekebilir, ancak yerel numaralandırma planı alanının dışındaki çağrılar için bölge kodunu içeren tam numara gereklidir. ITU-T Recommendation E.123, bazı durumlarda bölge kodunun isteğe bağlı olduğunu veya gerekmeyebileceğini belirtmek için parantez içinde listelenmesini önerir.
Uluslararası olarak, bir bölge kodu, bir ülkenin içinden arama yaparken genellikle bir yerel gövde erişim kodu (genellikle 0) ile başlar. Ancak, yerel gövde erişim kodu diğer ülkelerden arama yaparken gerekli değildir; İtalyan kara hatları gibi istisnalar vardır.
Örneğin, Sidney, Avustralya'da bir numarayı aramak için:

xxxx xxxx (Sidney içinde ve Yeni Güney Galler ve Avustralya Başkent Bölgesi içindeki diğer konumlar dahilinde - bölge kodu gerekmez)
(02) xxxx xxxx (Yeni Güney Galler ve Avustralya Başkent Bölgesi dışında, ancak yine de Avustralya dahilinde - bölge kodu gereklidir)
+61 2 xxxx xxxx (Avustralya dışında)
İşaretlemedeki artı işareti (+), artıdan sonraki rakamların ülke kodu olduğunu belirtir. Bazı telefonlar, özellikle cep telefonları, + işaretinin doğrudan girilmesine izin verir. Diğer cihazlar için kullanıcı + işaretini geçerli konumundaki uluslararası erişim koduyla değiştirmelidir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, çoğu operatör arayan kişinin hedef ülke kodundan önce 011'i aramasını gerektirir.
Yeni Zelanda'nın kendine has bir çevirme planı vardır. Çoğu ülke bölge kodunun yalnızca farklıysa çevrilmesini gerektirirken, Yeni Zelanda'da, telefon yerel çağrı alanının dışındaysa bölge kodunu çevirmek gerekir. Örneğin, Waikouaiti kasabası Dunedin Kent Konseyi yetki alanında olup telefon n

Timur (Çağatayca: تیمور - Temür) (8 Nisan 1336 - 18 Şubat 1405) sonrasında Timur Küregen (Çağatayca: تيمور کورگن Temür Küregen), Timurlu İmparatorluğu'nun kurucusu olan Türk asker ve komutandır. 1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu'nun büyük bir bölümünü ele geçirmiştir. Çağatay ulusunu oluşturan boylardan Barlaslar'ın önderi olan Taragay ile Tekina Hatun'un çocuğu olarak 1336'da Semerkant yakınlarındaki Şehrisebz'e bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya gelen Timur, 1370'te Çağatay Hanlığı'nın batısını denetim altına alan askeri bir lider olarak kendini göstermiştir.
Timur, katıldığı bir savaşta ayağı aksak kalacak biçimde darbe aldığından dolayı kendisine Aksak Timur anlamına gelen Farsça Timur-i leng, Türkçeleşmiş olarak Timurlenk, Batılılar tarafından ise Tamerlane denilmekteydi. Timur'un düşüncesi Cengiz Han'ın ölümünden sonra parçalanan ve onun torunları tarafından kurulan Çağatay Hanlığı, İlhanlılar ve Altın Orda kalıntıları üzerinde Cengiz İmparatorluğunu tek bir siyasal çatı altında yeniden ayağa kaldırmaktı. Seferleri de bu düşüncesini doğrular niteliktedir ve saltanatının sonuna doğru bunu büyük ölçüde başarmıştır. Ön­ce yeniden birleştirdiği Çağatay ulusunun başına geçti. Ardından batıda Hülagû Han topraklarını kendi hükümdarlığına kattıktan sonra kuzeye yönelip, Altın Orda'nın üzerinde ege­menlik sağladı. Ancak 1405 yılında Çin'i fethetmek üzere düzenlediği seferde yolda hastalanarak öldü. Timur, yaşamı boyunca Cengiz Han yasasına çok önem vermiştir. Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanım'ı nikâhına alarak damat anlamına gelen Küregen takma adını taşımaya hak kazanmıştır. Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için "Han" unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmıştır ve ölünceye kadar kukla bile olsa, Cengiz Han soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Timur bir yandan Cengiz yasasının uygulayıcısı olurken diğer taraftan kendine İslamın Kılıcı biçiminde atıfta bulunarak fetihlerini meşrulaştırmak amacıyla İslami simgeler kullanmıştır. 1398'de Hindistan'da Delhi Sultanlığı, 1401'de Suriye'de Memluk Devleti ve 1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne karşı kazandığı zaferlerden sonra İslam dünyasındaki en büyük güç konumuna geldi. Hristiyan Gürcüler, ateşe tapan Hindular ve İzmir'de Hristiyan Şövalyeleri'ne karşı hareket ederken gaza ödevini yerine getiren gazi hükümdar imajını üstlendi. Ancak kimi tarihçilere göre Timur için yasa, şeriattan önce gelmekteydi.
Seferlerinin en büyük ve uzunları Batı Asya'daki seferleridir. Birincisi üç, ikincisi beş ve üçüncüsü yedi yıl sürmüştür. Kanlı ve yıkıcı seferlerine karşın, ele geçirdiği ülkelerdeki bilgelere, ustalara ve sanatkârlara zarar verilmesine izin vermeyerek, onları başkentinde toplamış Semerkant'ın o dönemin en önemli bilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri olmasını sağlamıştır. Timur'un kurduğu devlet, Türk-Moğol devlet ilkeleri ve Türk­-Moğol askeri örgütlenme öğeleri ile İslam, özellikle İran medeniyeti öğelerinin kendine özel bir birleşimidir. Müslüman olmasının yanı sıra eski Türk-Moğol geleneklerini de yaşatmaya çalışmıştır.

Cengiz Han ölmeden önce imparatorluk topraklarını oğulları arasında paylaştırmıştı. Han, Kaşgar dolayı ile Maveraünnehir'in büyük bölümünü ikinci oğlu Çağatay'a vermiş, Moğol İmparatorluğu'nun 1294'te parçalanmasından sonra bu topraklara Çağatay'ın soyundan gelenlerin hükmettiği devlete Çağatay Hanlığı denilmekte idi. Çağatay hükümdarları Tengricilik inancını benimsiyorlardı. Ancak içlerinde Budist olanlar da vardı. Çağatay Hanlarının ciddi İslamlaşması ise Tarmaşirin'in İslam'ı kabul etmesinden sonra yaşanmıştır. 1331-1334 yılları arasında egemenlik süren ve Müslüman olduktan sonra Alaaddin adını alan Tarmaşirin, Müslümanlığı seçen ilk Çağatay Hanıdır. Bu dönemde Maveraünnehir'de yaşayan ve kent kültürüne uymuş olan Çağatay Hanlığı yapısındaki halk, kendilerine "Çağataylı" olarak hitap etmeye başlamıştır. Bu dince İslamlaşmış, dil olaraksa Türkleşmiş Çağataylılar tarihçiler tarafından Çağatay Türkleri ve kullandıkları dil de Çağatayca ya da Çağatay Türkçesi olarak adlandırılmıştır.
Timur, o dönemde Çağatay Hanlığı toprakları içerisinde yer alan Semerkant kenti ile Belh kenti arasında eski adı Keş olan Şehrisebz şehri sınırları içerisinde Hoca Ilgar köyünde dünyaya geldi. Şerefeddin Al-i Yezdi'nin Zafername adlı yapıtında Timur'un doğum tarihi 12 Nisan 1336 Perşembe, On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre Sıçan Yılı olarak verilmektedir. Söylentiye göre Timur, avucunda pıhtılaşmış kan ve yaşlı adam saçları gibi beyaz saçlarla doğmuştur. Avucunda kan ile doğması zamanın egemeni anlamına gelen sahip kıranlık belirtisi olmakla birlikte ileride çok kan dökeceği biçiminde yorumlanmıştır. Timur Sâhipkıran sanını ilerleyen yıllarda Cihangir sanı ile birlikte kullanmıştır. Saçlarının beyazlığı ise erken yaşta meydana gelen bir olgunluk görülüp onun ileride büyük işler başaracağına inanılmıştır.
Kaynaklarda Timur'un babasının adının Taragay, annesinin adının Tekira Hatun olduğu kaydedilmektedir. Çağatay ulusunu oluşturan Türk-Moğol boylarından Barlaslar'ın önderi olan Taragay, yalnızca kendi oymağında değil tüm Çağatay ulusunda saygın bir bey idi. Moğolların Gizli Tarihi adlı yapıtta belirtildiğine göre Barlaslar aynı zamanda Cengiz Han'ın da atası olan Moğolların efsanevi atası Alangoya'nın soyundan gelmektedir. Dul olduğu halde iki çocuk doğuran Moğolların büyük efsanevi atası ve büyük annesi olarak kabul edilen Alangoya yalnızca Cengiz Han'ı değil onunla birlikte “Nirun” yani ışığın çocukları adı verilen bir yığın boyu ilgilendirir. Cengiz Han'ın boyu Borciginler gibi Timur'un boyu Barlaslar da bunlar arasında sayılmaktadır. Barlaslar boyundan olan Timur'un 15. yüzyılın başına ilişkin mezar yazıtında da Alangoya'dan, tıpkı Meryem Ana gibi saygıyla sözedilir. Yine Timurlu dönemine ilişkin bir minyatürde Alangoya yanında bir kurt ile betimlenmiştir.
Timur'un doğduğu dönemde Barlaslar, İslam dininin dışında Şamanizm ve Budizm ile ilişkili insanları da barındırmaktaydı. Aynı zamanda bu yoğun halk hareketleri halkların kültürel olarak birbirlerini etkilemelerine ve karışmalarına neden olmuştur. Bunun doğurduğu sonuçlardan biri olarak bir Moğol boyu olan Barlaslar, Moğolcanın yanı sıra Türk dillerinin Uygur kökenli bir türü olan ve Farsçadan yoğun biçimde etkilenmiş olan Çağataycayı da kullanmaktaydılar. Avrupalı tarihçiler arasında Timur'un soyu tartışılmaktadır. Timur ile konuşmuş ve birebir olarak söyleşmiş bir tarihçi olan İbn Haldun, kendi kitabında Timur'u, Türk olarak tanımlamıştır. Elçi olarak Semerkant'a Timurun sarayına giden İspanyol asilzade Ruy Gonzales De Clavijo Timur'un Hayatı & Kadiz'den Semerkant'a Geziler kitabında Timur'un, Türk göçmenlerinin ırkından olup soylarıyla övünen asil bir soydan geldiğini belirtmiştir. Richard Bulliet, Barlasların Moğollukla ilgisi olmadığını söylerken Rene Grousset'de Timur'un kendi zamanında yazılan kitaplarda soyunun Cengiz'e dayandırıldığını, oysaki onun Moğollukla ilgisi olmadığını belirterek Timur'un Türk olduğunu söylemektedir. Zeki Velidi Togan'a göre Cengiz Han Türk'tür bu nedenle Timur da Cengiz ile aynı kökten olduğu için o da Türk'tür. Fransız Türkolog Jean-Paul Roux ise Timur'un Türkleşmiş bir Moğol olduğunu ileri sürmektedir. Türkiye'de Timur tarihinin önde gelen adlarından Prof. Dr. İsmail Aka, Timur ve Devleti adlı yapıtında, Timur ve Cengiz'in aynı soydan geldiklerini yazmaktadır ancak, Türk ya da Moğol olduğu konusunda bir şey söylememektedir. Ona göre Timur'un ilk evlilikleri ve kız kardeşlerinin yaptığı evlilikler onun soyunun sıradan bir yere bağlanmadığını göstermektedir. Prof. Dr. Hayrunisa Alan da Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular adlı yapıtında Timur ve Cengiz'in uzak atalarının bir olduğunu belirtmektedir. Ancak, o da İsmail Aka gibi Timur'un Türk ve Moğol olduğu konusunda bir şey söylememektedir.
Emir Timur'un soyu ölümünden sonra torunu Uluğ Bey tarafından Issık Göl dolayından getirilip Semerkant'ta yazılarak, Timur'un mezarı üzerine dikilen yeşim taşı üzerinde şu biçimde kaydedilmiştir: Emir Timur Küregan b. Emir Taragay b. Emir Berkel b. Emir İlengir b. Emir İtil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Suguçcin b. Emir Erdemci Barula b. Emir Kaçulay b. Emir Tummanay. Timur'un ceddi Tumanay'ın beşinci göbekten Cengiz Han'ın da atası olduğu düşünülmektedir. 

Çağatay Hanı Tuğluk Emir Timur 1360 yılında Maveraünnehir'e geldiği dönemde burada bulunan bazı beyler bölgeyi terk etmelerine karşın Timur akıllıca bir iş yaparak Çağatay hanına bağlılığını bildirdi. Bundan böyle, Çağatay Hanı'nın bendesi olacaktı. Karşılığında ise atalarının yurdu olan Keş ve çevresi kendisine bırakılmıştı. Yirmi dört yaşındaki Timur, Barlas boyunun başına geçmeyi başarmıştı. Timur, yeni durumunu pekiştirmek için Horasan'ın Belh kentinde bölgesel bir güç olarak ortaya çıkmış, soylu yönetici Kazakhan'ın torunu Emir Hüseyin'inin yanına giderek onunla bağlaşma kurdu. Timur'un, Hüseyin'in kız kardeşi Aliye Türkanağa'yla evliliği aralarındaki ilişkiyi pekiştirdi. Timur'un Çağatay Hanına bağlılığı uzun sürmedi, çünkü bazı boy beylerinin çı­kardığı kanlı bir ayaklanma sonucu, Çağatay Hanı oğlu İlyas Ho­ca' yı Maveraünnehir'e vali olarak atadı. Çağatay Hanı Tuğluk Timur, oğlu İlyas Hoca Oğlan'ı Maveraünehir'in yönetimine getirirken, Emir Begicek'i onun atabegliğine, Timur'u da hizmetine atamıştı. Timur, emir komuta zincirinde ikinciliğe razı olmadı. Tepki vermekte hiç gecikmedi. Timur ve Hüseyin o andan itibaren kanun kaçağı olup gizlenmek zorun­da kaldılar. Ondan sonraki birkaç yıl, iki arkadaş Timur ve Hüseyin geçimlerini eşkıyalık, yol kesicilik ve paralı askerlikten sağlayarak, Asya'nın yukarı taraflarında dolaşıp durdular. Kimi dönem şansları yaver gidi­yor ve hatırı sayılır bir ganimet ele geçiriyorlardı. Ancak Çağatay Hanına yerlerini belli etmemek için devamlı hareket etmek zo­rundaydılar. Tarihi kayıtlara göre, bir ara Timur'un maiyetinde yalnızca karısı ve bir tek adamı kalmıştı. 1362'

Timur İmparatorluğu, Timurlu Devleti, Timurlular veya Turan İmparatorluğu (Çağatayca: کورگن Küregen, tarihe geçtiği adı تیموریلر Temürīlār; Farsça: گوركانى Gurkānī), Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran Emir Timur tarafından kurulmuş bir devlettir.
Timurlu İmparatorluğu Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar'ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan'da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır. 15. yüzyılın sonlarından itibaren Türkistan, Harezm, Kırım, Kazan ve Azerbaycan'da Uygur alfabesi'yle yazılan Çağatay Türkçesi de yüksek bir kültür dili haline gelmiştir. Dinin, ilim ve sanatın koruyucusu olan Timur; Türkistan'da Türkçenin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önlemiş ve öne geçmesini sağlamış, Türk edebiyatı büyüme ve gelişme göstermiş, sanat, bilim ve edebiyat dünyası Timur Rönesansı'nı yaşamıştır.
Timur, Semerkant’ı imparatorluğunun başkenti yaptıktan sonra, şehri görkemli mimarî yapılarla donattırıp seferlerde ele geçirdiği şehirlerdeki alimleri, bilim adamlarını ve öğretmenleri Semerkant'a getirtmiştir. Timur, Türklerinin göçmen hayatı yaşadığı Mâverâünnehr’i şehirleştirmiş, obaları iskân etmiş, su kanalları inşasıyla milleti tarıma geçirmiş, büyük şehirleri ticâret yollarına bağlamış, pek çok kütüphane ve medrese yaptırmıştır. Bu nedenle, 14. ve 15. yüzyıllar Semerkand’ın altın dönemi olarak tarihe geçmiştir. Timur'dan sonra hükümdar olan oğulları ve torunları da aynı şekilde hareket ettiler. Timur ve halefleri döneminde gelişen sanat ve bilim dünyası nedeniyle bu dönem Timurlu Rönesansı olarak anılmaktadır. Timurluların Türkistan'a hakimiyeti Özbek, Kazak ve Türkmenlerin günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin önemli bir  noktasını teşkil eder. 1507'de Timurlular'ın Türkistan'daki hakimiyetine, Özbekler tarafından son verildi. Bu mücadeleler sırasında hanedandan etkinlik gösteren Babür, bir başarı sağlayamayınca önce Afganistan’a, sonra da Hindistan'a çekildi, orada Babür İmparatorluğu'nu  kurdu. Timur hanedanı, Babür'ün Hindistan'da kurduğu devlet ile varlığını koruyabildi.

Timur, Türk kimliğini gururla benimsemiş ve kendisine yakıştırılan "Moğol" ifadesinden nefret etmiştir. Timur'a atfedilen otobiyografide, Timur'un babasının Ebu'l-Atrak (Türklerin babası) soyundan geldiğini ifade ettiği yazılmıştır.
Timurlu hükümdarı Uluğ Bey'in Tārīkh-i arba' ulūs (Dört ulusun tarihi) adlı eserine ve bu eserden özetlenmiş Shajarat al-atrāk (Türklerin soyağacı) kaynaklarına göre, Timurlular, Yafes'in oğlu Türk'ün torunlarıydı. Şecere kayıtlarında "Türk" isimli karakter, yaygın bir şekilde "Türklerin Babası" olarak da anılırdı. Mughul ve Tatar adlı ikiz kardeşler, Türk'ün soyundan gelen Alyeh Han'ın çocuklarıydı ve bu nedenle Türk'ün beşinci nesil torunlarıydı.
Uluğ Bey'in eseri Moğolları Türk olarak sınıflandırırken savaşçı ruhlarını da övmüştür. Uluğ Bey, Börçigin ve Timurluların soy kayıtlarında Yāfas, Türk, Mughūl, Tātār ve Ughūz karakterlerini dahil etmiştir.

Timurlular dönemi tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi, Zafername adlı eserinde Timur Devleti'nin adının Turan olduğunu belirtmektedir. Timur, devletinin adının Turan olarak, Ulu Dağ yamacında (bugünkü Kazakistan) bulunan ve bugün Karsakpay Yazıtı olarak bilinen bir kaya parçasına yazılmasını bizzat emretmiştir. Orijinal metinde şu ifadeler yer alıyor:

"... Turan Sultanı Timur Bey, üç yüz bin askerle Bulgar Hanı Toktamış Han'ın üzerine İslam için yürüdü..."
Timurlular dönemi edebiyatında, ülke resmen İran ve Turan (Farsça: ایران و توران) adıyla anılırdı; tıpkı 'Türk' ve 'Tacik' kelimelerinin bir araya getirilmesi gibi. İki bölge arasındaki sınırın Ceyhun Nehri olduğu düşünülüyordu. Her iki terim de imparatorluk gelenekleriyle ilgiliydi; İran, Pers ve Pers-İslam kökenliyken, Turan, Türkler ve Moğolların bozkır imparatorluklarıyla ilişkiliydi. Maveraünnehir aynı zamanda bölgenin adı olarak da karşımıza çıkar. 
Şii yazarlara göre Timurluların yönetici hanedanına Gürkani adı verilmiştir. Gürkani, 'damat' anlamına gelir ve Timur'un Cengiz soyundan geldiğini iddia edemediği için yönetimini meşrulaştırmak amacıyla kullandığı bir unvandır. Bu amaçla Cengiz Han hanedanına mensup Saray Mülk Hanım adında soylu bir kadınla evlendi.

Timur, 1370-1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi Sultanlığı, Irak, Suriye, Altın Orda Devleti ve Osmanlı Devleti'nin de içinde bulunduğu topraklara hâkim olmuştur. Onun fetihleri, sonuçları açısından, Türk tarihini derinden etkilemiştir. Böylece, 16. yüzyıldan itibaren Rusya'nın Kafkaslar ve Deşt-i Kıpçak'a doğru yayılması söz konusu olacaktır.
Timur, 1401'e kadar yapılan dört seferle Irak ve Güney Anadolu, 1398-1399 seferleriyle Hindistan Delhi Sultanlığı'nı, 1401-1402'de Suriye'yi fethetti. 1402'de yapılan Ankara Savaşı'nda, Osmanlı Devleti'ni mağlup ederek fetret devrinin başlamasına neden oldu.
Timur'un Türkistan'a hâkimiyeti Özbek, Kazak ve Türkmenlerin günümüze kadar ulaşacak olan tarihlerinin de nirengi noktasını teşkil eder. 1398-1399'da Hindistan Delhi Sultanlığı'na düzenlediği sefer de bölgedeki siyasi ve kültürel yapının değişmesine sebep olmuştur. Ancak Timur'un 1399'da yedi yıl süren Anadolu Seferi'ne çıkıp, 1402 Ankara Savaşı ile I. Bayezid'i yenip, Anadolu'yu ele geçirmesi, Osmanlı tarihinde unutulmaz bir yer tutar. Anadolu'dan sonra Çin seferine çıkan Timur yolda hastalanarak ölmüştür. (1405)
Timur'un ölümünden hemen sonra devlet oğlu ve torunları arasında paylaşılmıştır. Buna göre; Torunu Pir Muhammed başkent Semerkant'ta tahta çıkarken diğer torunları Muhammed Mirza ile İskender İran'da, 3. oğlu Miranşah Bağdat ve Azerbaycan'da, en küçük oğlu Şahruh ise Horasan'da yerleşmişlerdir.
Şahruh, Maveraünnehir bölgesini de ele geçirerek, Herat şehri merkez olmak üzere devletini kurdu. Ardından İran ve Azerbaycan'ı da hâkimiyetine alan Şahruh dönemi (1407-1447), Türkistan'da parlak bir kültür hayatının başlangıcı olmuştur.
Şahruh merkezini Herat'ta kurduğu zaman 16 yaşında olan oğlu olan sonradan Uluğ Bey yani "Emir-i Kebir" olarak anılan Muhammed Taragay bin Şahruh'u 1402'de Timur'un başkenti ve çok önemli bir merkez olan Semerkant'e vali olarak atamıştı. Muhammed Taragay  bu şehirde ve Maveraünnehir bölgesinde 1411'den itibaren babasına bağlı ama çok bağımsız bir devlet idare etmeye başlamıştı. Bu dönemde Uluğ Bey bilimsel ve özellikle astronomi ve matematik ile ilgili çok önemli çalışmalar yapmış ve büyük bir alim olarak isim yapmıştı. Kurduğu Uluğ Bey Medresesi ile buna bağlı 1424-1429'de Semerkant'te kurdurduğu rasathane 1449'da dindar fanatikler tarafından yıkılmadan önce dünyanın en ileri gözlemevi idi. Sahruh'un 1447'de ölümü üzerine, tahta oğlu Muhammed Taragay geçti ve Arapça-Farsça "Emir-i Kebir" veya "Büyük Emir" unvanının Türkçesi olan Uluğ Bey olarak tarihlerde anılmaya başladı. Uluğ Bey'in 1411'den itibaren emirlik mücadeleler içinde geçmiştir. Bir hile ile oğlu Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürülmüştür ve ülke dahilinde büyük karışıklıklar çıkmıştır.
Miranşah'ın torunu Ebu Said'in Akkoyunlu Uzun Hasan'a yenilmesiyle (1469) Horasan'ın batısında kalan bütün topraklar Akkoyunluların eline geçti.
Timur hanedanından yalnız Hüseyin Baykara (1469-1506) Horasan'da tutunabilmiştir. Başkenti Herat, Orta Asya tarihinde sayılı kültür merkezlerinden biri oldu. Ünlü Türk şair ve ilim adamı Ali Şir Nevai burada yetişmiştir.
Baykara'nın oğlu Mirza'nın hükümdarlığı zamanında, Özbek hükümdarı Şeybânî Han'ın başkent Herat'ı ele geçirmesi (1507), Timurluların sonu olmuştur.
Hanedandan Babür Türkistan'da başarılı olamayınca, Hindistan'a giderek 1519'da Babür İmparatorluğu'nu kurmuştur.
Timur, Cengiz İmparatorluğu'nu yeniden kurmak amacıyla faaliyetlere başlamıştı. İran'ı almış, Hindistan'a da seferler düzenlemişti. Karakoyunlu emiri Kara Yusuf ve Bağdat Emiri Ahmet Celayir Yıldırım Bayezid'e sığındığı zaman. Celayir ve Karakoyunlu Beyleri Timur hakkında atıp tuttular. Erzincan'dan kaçan Mutahharten ise Timur'u Yıldırım Bayezid'e kışkırtmıştı. Bu yüzden Timur Emirleri geri istediyse de, Yıldırım Bayezid bunu reddetti ve bu olaydan dolayı Timur ile Yıldırım Bayezid'in araları açıldı. Anadolu'ya giren ve Sivas'ı yağmalayan Timur, seçme askerlerden oluşan ordusu ile birlikte Anadolu'da ilerlemeye devam etti. Osmanlı Ordusu da harekete geçti. İki ordu Ankara'da Çubuk Ovası'nda karşılaştılar.
Yapılan Ankara Savaşı'nda Yıldırım'ın kuvvetlerinden olan Kara Tatarlar gibi kuvvetlerin Timur tarafına geçmesi Osmanlı Ordusunun dağılmasına neden oldu. (20 Temmuz 1402)
Yıldırım Bayezid, Timur'a esir düştü. Bu savaş Osmanlı Devleti'nin 11 yıl kadar duraklamasına neden oldu. Anadolu Türk birliği dağıldı ve Anadolu'daki beylikler tekrar ortaya çıkarak güçlendi. Başsız kalan Osmanlı Devleti'nde karışıklıklar başladı.
Osmanlı Devleti'nin dört ayrı bölgesinde, şehzadeler tarafından dört ayrı devlet ilan edildi. Bursa, İznik ve İzmit, Timur tarafından yağmalanıp yakıldı, Aralık 1402'de İzmir Kuşatması sonucunda İzmir alındı. 1402'den 1413'e kadar sürecek olan bu iktidar boşluğu ve taht mücadeleleri dönemine Fetret Devri adı verildi.

Ebu Said'in ölümünden sonra oğulları Semerkand, Buhara, Hisar, Belh, Kabil ve Fergana'da ayrı ayrı hüküm sürmeye başladı.

Kaydu bin Pir Muhammed bin Cihangir H. 808-812
Ebu Bekir bin Miranşah 1405-07 (H. 807-09)
Pir Muhammed bin Ömer Şeyh H. 807-12
Rüstem H. 812-17
İskender H. 812-17
Alaüddevle H. 851
Ebu Bekir bin Muhammed H. 851
Sultan Muhammed H. 850-55
Muhammed bin Hüseyin H. 903-06
Ebu'l A'la Feridun Hüseyin H. 911-12
Muhammed Muhsin Han H. 911-12
Muhammed Zaman Han H. 920-23
II. Şahruh bin Ebu Said H. 896-97
II. Uluğ Bey H. 873-907
Sultan Üveys 1508-22 (H. 913-27)

Özel

Genel
Manz, Beatrice Forbes (1989). The Rise and Rule of Tamerlane. Cambridge University Press. 
Manz, Beatrice Forbes (2020). "The Local and the

Transall C-160, Fransız Aérospatiale ve Alman MBB (Messerschmitt-Bölkow-Blohm) firmaları tarafından geliştirilen hafif sınıf bir taktik nakliye uçağıdır.

1959 yılında Fransız ve Batı Alman Hava Kuvvetlerinin hafif sınıf nakliye filosu belkemiğini oluşturan Norad uçaklarının yerini alacak yeni bir nakliye uçağı geliştirilmesi için Alman ve Fransız havacılık firmaları tarafından Transport Allianz (TransAll) adlı bir konsorsiyum oluşturulmuştur. Müşterek yürütülen çalışmalarının ardından üç adet prototip üretilmiş ve ilk prototip uçak 25 Şubat 1963 tarihinde ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir.

 Fransa
Fransız Hava Kuvvetleri: 1967-1972 yılları arasında 50 adet C-160F ve 1977-1981 yılları arasında havada yakıt ikmali kabiliyetli 29 adet C-160NG (Yeni Nesil, Nouvelle Génération) tedarik etmiştir. C-160NG uçaklarından iki adedi ELINT elektronik harp sistemleriyle donatılarak C-160G (Gabriel); 4 adedi ise denizaltılarla haberleşmeyi sağlayan Rockwell/Collins üretimi TACAMO sistemi ile donatılarak C-160H olarak kodlanmıştır. 1994-1999 yılları arasında modernize edilen tüm filo, Mayıs 2022 tarihinde resmen envanter dışına çıkarılmıştır.
Air France: Fransız Hava Kuvvetlerinden posta hizmetlerinde kullanmak amacıyla satın alınan 4 adet C-160P uçağı emekli edilmiştir.
 Almanya
Alman Hava Kuvvetleri: 1967-1972 yılları arasında toplam 110 adet C-160D tedarik etmiştir. Bu uçakların 20 adeti 1971 yılında Türkiye'ye satılmış, kalan 90 uçaklık filo ise 2011 yılından itibaren kademeli olarak envanter dışına çıkarılmaya başlanmıştır. Yerini Airbus A400M Atlas ve C-130J Super Hercules uçaklarına bırakan Transall filosu, son olarak bünyesinde 4 uçak barındıran 63. Hava Nakliye Filosu'nun (Hohn Hava Üssü) 15 Aralık 2021 tarihinde lağvedilmesiyle tamamen envanter dışına çıkarılmıştır.
 Türkiye
Türk Hava Kuvvetleri: 1971-1972 yılları arasında Alman Hava Kuvvetlerinden 20 adet C-160D tedarik etmiş ve bu uçaklara C-160T kodlaması verilmiştir. 1974 yılında gerçekleştirilen Kıbrıs Harekâtı'na katılan C-160 uçakları, 12. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı'ndan (Kayseri Erkilet Hava Üssü) havalanarak adaya paraşütçü indirmede büyük yararlılık göstermiştir. 55 yıllık hizmet süresi ve toplam 285.000 uçuş saatinin ardından envanter dışına çıkarılmıştır.
Dünya genelinde askeri hizmetteki son uçak olan ve "Son Mohikan" olarak adlandırılan 69-029 kuyruk numaralı C-160T, elektronik savaş görevini tamamlayarak 26 Mart 2026'da Kayseri'de jübilesini gerçekleştirmiş ve resmen emekli olmuştur.
 Güney Afrika
Güney Afrika Hava Kuvvetleri: 1967-1972 yılları arasında 9 adet C-160Z tedarik etmiştir. Bu uçaklar envanter dışına çıkarılmıştır.

EADS, Transall C-160 (İngilizce)
The Aviation Zone, Transport Allianz C-160 Transall 6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Airforce-Technology, C-160 Transall Cargo and Tactical Transport Aircraft 4 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Deagel, C-160 Transall 10 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Tayyareci.com, Lockheed C-160 Transall 8 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Transall C-160 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Anadolu yarımadası ile Trakya toprakları üzerine kurulan Türkiye'nin 81 ili vardır. İller, Türkiye'nin en büyük idari bölümleridir. Bu seksen bir il, dokuz yüz yetmiş üç ilçeye bölünmüştür. Bu ilçeler, en küçük idari birim olan mahalle ve köyleri içinde barındırır. İllerde yönetme ve yürütme görevi, içişleri bakanı tarafından önerilen ve bakanlar kurulunun onayından sonra cumhurbaşkanı tarafından atanan valiler tarafından yerine getirilir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen kuruluşundan sonra idari sistemde değişikliklere gidildi. İki yıl sonra Ardahan, Beyoğlu, Çatalca, Dersim, Ergani, Gelibolu, Genç, Kozan, Oltu, Muş, Siverek ve Üsküdar illeri ilçeye dönüştürüldü. 1927'de ise Doğubayazıt ilçeye dönüştürüldü ve Ağrı'ya bağlandı. 1929'da Muş tekrar il oldu, Bitlis ilçe hâline getirildi. Dört yıl sonra Aksaray, Cebelibereket, Hakkâri ve Şebinkarahisar'ın ilçe olması, Mersin ile Silifke'nin birleştirilip İçel adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla ve Artvin ile Rize'nin birleştirilip Çoruh adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla sayı elli altıya düştü. 1936'da Rize, Tunceli ve Hakkâri tekrar il oldu, yine aynı yıl Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi; 1939'da Hatay Devleti, Türkiye'ye bağlanarak il oldu. 1953'te, Uşak'ın il, Kırşehir'in ilçe olması kararlaştırıldı, 1954'te Adıyaman, Nevşehir ve Sakarya il statüsü kazandı. 1956'da Çoruh ilinin ismi Artvin olarak değiştirildi, 1957'de Kırşehir'in il statüsü geri verildi. 1957'den 1989'a kadar il sayısında herhangi bir değişiklik olmadı. 1989'da Aksaray, Bayburt, Karaman ve Kırıkkale; 1990'da Batman ve Şırnak; 1991'de Bartın; 1992'de Ardahan ve Iğdır; 1995'te Karabük, Kilis ve Yalova; 1996'da Osmaniye ve 1999'da Düzce il oldu.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye'nin nüfusu 2019 yılı itibarıyla 83 milyon kişiye ulaştı. Bu rakamın 77 milyonunu il ve ilçe merkezlerinde yaşayanlar oluşturdu. Ülkedeki en fazla nüfusu barındıran il İstanbul, en az nüfusu barındıran il Bayburt'tur. Ayrıca en büyük yüzölçümüne sahip il Konya, en küçük yüzölçümüne sahip il Yalova'dır. Merkezi İzmit olan Kocaeli ili, merkezi Adapazarı olan Sakarya ili ve merkezi Antakya olan Hatay ili dışında büyükşehir olmayan tüm illerin merkez ilçelerinin adı, il ile aynı adı taşır.

Kuruluş tarihî bölümündeki kısaltma: C.ö. = Cumhuriyet öncesi

Doğubayazıt ili, Ağrı iline bağlandı.
Çatalca ili, İstanbul iline bağlandı.
Gelibolu ili, Çanakkale iline bağlandı.
Genç ili, Bingöl iline bağlandı.
Kozan ili, Adana iline bağlandı.
Şebinkarahisar ili, Giresun iline bağlandı.
Siverek ili, Şanlıurfa iline bağlandı.
Silifke ili, Mersin iline bağlandı.

Nüfusuna göre Türkiye'nin illeri
Türkiye'nin coğrafi bölgeleri
Türkiye'nin ilçeleri
Türkiye'nin köyleri
Türkiye'de büyükşehir belediyeleri
ISO 3166-2:TR

A ^ İçel'in adı, 2002 yılında resmen Mersin olarak değiştirildi.
B ^ İstanbul'da 212, Avrupa Yakası'nın; 216, Anadolu Yakası'nın telefon kodudur.

UTC+03:00, UTC'den 3 saat ileri zaman dilimi.

Belarus ile Rusya'nın Avrupa'daki topraklarının büyük kısmı (Moskova, Sankt-Peterburg, Rostov-na-Donu, Novaya Zemlya, Franz Josef Toprakları, Kaliningrad Oblastı) Eylül 2011 itibarıyla yaz saati uygulamasını sona erdirmeye ve daimi yaz saati uygulamasında kalmaya karar vermiştir.

 Belarus
 Rusya
 Türkiye (8 Eylül 2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye'de yaz saati uygulamasının daimi olarak devam ettirilmesi ön görülmüştür. Dolayısıyla ülkede tüm yıl boyunca bu saat dilimi kullanılmaktadır.)

 Cibuti
 Eritre
 Etiyopya
 Güney Sudan
 Kenya
 Komorlar
 Madagaskar
 Mayotte (Fransa) ve Îles Éparses (Bassas da India, Avrupa Adası, Juan de Nova Adası)
 Somali
 Sudan
 Tanzanya
 Uganda

 Bahreyn
 Irak
 Katar
 Kuveyt
 Suriye
 Suudi Arabistan
 Ürdün
 Yemen

 Bulgaristan
 Estonya
 Finlandiya (Åland dahil)
 Kıbrıs (Ağrotur ve Dikelya dahil)
 Letonya
 Litvanya
 Moldova
 Romanya
 Ukrayna
 Yunanistan

 Filistin
 İsrail
 Lübnan

Virtual International Authority File (VIAF), uluslararası sanal otorite dosyası. Çeşitli ulusal kütüphanelerin ortaklaşa oluşturduğu ve OCLC tarafından yönetilen bir projedir. Alman Ulusal Kütüphanesi ve Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından başlatılmıştır.
Amaç ulusal otorite dosyalarını (örneğin Alman İsim Otorite Dosyası) tek bir sanal otorite dosyasına bağlamaktır.
Bu numaralar Vikipedi'de yer alan biyografi maddelerinde kişileri tanımlama amaçlı kullanılmaktadır.

Ortak bir uluslararası otoriteye sahip olma tartışmaları 1990'ların sonlarında başladı. Benzersiz bir ortak otorite dosyası geliştirme yönündeki birkaç başarısız girişimin ardından, yeni fikir mevcut ulusal otoriteleri birbirine bağlamaktı. Bu, süreçte önemli bir zaman ve masraf yatırımı gerektirmeden standart bir dosyanın tüm avantajlarını sunacaktı.
Proje, Nisan 1998'de Amerikan Kongre Kütüphanesi (LC), Alman Ulusal Kütüphanesi (DNB) ve OCLC tarafından, yetki kayıtlarının birbirine bağlanabileceğinin kanıtı olarak başlatıldı. Kapsamlı testlerden sonra, VIAF konsorsiyumu, Uluslararası Kütüphane Dernekleri Federasyonu'nun ev sahipliği yaptığı 2003 Dünya Kütüphane ve Bilgi Kongresi'nde kuruldu. 6 Ağustos 2003'te ve Eylül ayına gelindiğinde OCLC web sitesinde kendi sayfası vardı. Fransa Ulusal Kütüphanesi (BnF) projeye 5 Ekim 2007'de katıldı.
Proje, 4 Nisan 2012'de OCLC'nin bir hizmeti haline geldi.
Amaç, ulusal otorite dosyalarını (örneğin Alman Entegre Otorite Dosyası ) tek bir sanal otorite dosyasına bağlamaktır. Bu dosyada, farklı veri kümelerindeki aynı kayıtlar birbirine bağlanır. Bir VIAF kaydı standart bir veri numarası alır, orijinal belgelerdeki birincil "bakınız" ve "ayrıca bakınız" kayıtlarını içerir ve orijinal otorite kayıtlarına atıfta bulunur. Veriler çevrimiçi olarak erişilebilir hale getirilir ve araştırma, veri alışverişi ve paylaşımı için kullanılabilir. Karşılıklı güncelleme, Açık Arşiv Girişimi Meta Veri Toplama Protokolü'nü (OAI-PMH) kullanır.
Dosya numaraları ayrıca Vikipedi biyografik makalelerine ekleniyor ve Wikidata'ya dahil ediliyor.
Christine L. Borgman, VIAF'ı Uluslararası Standart İsim Tanımlayıcısı ve ORCID sistemleriyle gruplandırıyor ve üçünü de "isim formlarını standartlaştırmak için gevşek bir şekilde koordine edilmiş çabalar" olarak tanımlıyor. Borgman, üç sistemi de veri miktarı arttıkça ölçeği büyüyen yazar ismi belirsizliğini giderme sorununu çözmeye yönelik girişimler olarak nitelendiriyor. Borgman, diğer iki sistemin aksine VIAF'ın bireysel yazarlar veya yaratıcılar yerine kütüphaneler tarafından yönetildiğini belirtiyor.

Resmi web sitesi 19 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VIAF'i anlatan bir broşür 2 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yayıncı: OCLC)

Vali ya da ilbay bir ili  ya da federal devletlerde bir eyaleti devlet tüzel kişisini temsilen yöneten en üst düzey idari amirdir. Valiler, yürütme erkinin bir organı olup, devlet hiyerarşisinde devlet başkanının hemen ardından gelir. Belediye başkanı gibi kendi özerk tüzel kişiliği yoktur, onun yerine devlet tüzel kişisine bağlıdır. Bir vali, seçimle ya da atamayla göreve gelebilir. Valilerin yetki alanları ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Bazı valiler, bölgesel hükûmetin tümü üzerinde topyekün kontrole sahipken kimilerinin göreviyse tamamen semboliktir. Kavram olarak eski Türklerdeki İlteber kavramı ile benzerlik göstermektedir.

Valiler, doğrudan cumhurbaşkanı tarafından, cumhurbaşkanı kararı ile atanırlar.
Vali, ilde cumhurbaşkanının temsilcisi ve idari yürütme vasıtasıdır.
Cumhuriyet tarihinde bugüne kadar sekiz kadın vali atanmıştır. 1991-1995 yılları arasında Muğla valiliği yapan Lale Aytaman vali olarak atanan ilk kadın olmuştur. 2011 yılında Yalova valiliğine atanan ve bu görevi 2014 yılına kadar sürdüren Esengül Civelek ikinci kadın vali olurken, 2014 yılında Kırklareli valiliğine, 2017 yılında ise Muğla valiliğine atanmıştır. 19 Şubat 2015 valiler kararnamesi ile Sinop valiliğine atanan Yasemin Özata Çetinkaya'nın ardından 31 Mayıs 2016 tarihinde açıklanan yeni valiler kararnamesi ile de Tuğba Yılmaz Yalova valisi olarak atanmış ve cumhuriyetin dördüncü kadın valisi olmuştur.
Afyonkarahisar valisi olarak atanan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı, ilk başörtülü  ve 5. kadın vali oldu.

Vali yardımcısı veya vali muavini, il idaresi kanunu çerçevesinde ilde valinin işlerini vali adına yapan mülki idare sınıfına mensup görevdeki kişilere verilen unvandır.

Vali, bir mahalli idare birimi olan il özel idaresinin başıdır.

Valiler her ülkede olmamakla birlikte aşağıdaki ülkelerde belirtilen şekilde görev yaparlar:

ABD'nin eyaletlerini
Rusya'da 89 federal bölgeyi
Arjantin'de illeri
Brezilya'da eyaletleri
Japonya'da illeri
Meksika'nın eyaletlerini
Türkiye'de illeri
valiler yönetir.

İngiliz Milletler Topluluğu'nda İngiltere dışındaki ülkelerde kral, bir genel vali tarafından temsil edilir.

(X) Vilayet-i celilesi, Vali-i alisi (x Bey)

Türkiye'de görevde olan valilerin listesi

5442 sayılı İl İdaresi Kanunu

WorldCat, OCLC küresel kooperatifine katılım sağlayan 123 ülke ve bölgeden 17.900 kütüphanenin arşivini listeleyen bir toplu katalogdur. OCLC, Inc. tarafından işletilmektedir. Dünyanın en büyük bibliyografik veritabanıdır ve üye olan kütüphaneler toplu olarak bu veritabanının bakımını üstlenmektedir.

OCLC 1967'de Fred Kilgour liderliğinde kuruldu. Aynı yıl OCLC sonradan WorldCat halini alacak bir toplu katalog teknolojisi geliştirmeye başladı ve ilk katalog tutanakları 1971'de eklendi.
2003'te OCLC, üye olan kütüphanelerin arşivlerinin erişilebilirliğini artırmak için WorldCat'teki kısaltılmış tutanakların bir kısmını web sitesi ve kitapçı ortaklarına açtı.
Ekim 2005'te OCLC, okurların herhangi bir WorldCat kaydı ile ilgili yorum ve yapılandırılmış alansal bilgi ekleyebilmesini sağlayan WikiD adında bir wiki projesi başlattı. Sonradan WikiD sona erdirilse de kullanıcının geliştirdiği içerik sistemi WorldCat'e daha sonradan farklı yollarla entegre edildi.
2006'da WorldCat, 10 yılı aşkın bir süredir kütüphanelere hizmet veren ve daha gelişmiş aramalara izin veren FirstSearch arayüzüne ek olarak herkesin arama yapabilmesine açık bir web sitesi haline geldi.
2007'de WorldCat Identities, 20 milyon "identity"e (ağırlıklı olarak yazarların ve basılı yayınların öznelerinin metaverileri) sayfalarda yer vermeye başladı.
Mayıs 2019 verilerine göre WorldCat'te 2.8 milyar fiziksel ve dijital kütüphane yayınına ait 484 dilde 450 milyondan fazla bibliyografik tutanak ve 100 milyondan fazla kişiyi bulunduran bir kişi veri kümesi bulunmaktadır.

Open Library

Yerköy – Kayseri yüksek standartlı demiryolu ya da kısaca Yerköy – Kayseri YSD, Yerköy YHT – Kayseri YHT arasında yapımı süren 142 km uzunluğunda, 250 km/saat hıza kadar, çift hatlı, elektrikli ve sinyalli yüksek standartlı demiryolu karma (Yük-Yolcu) işletmecilik yapılması planlanan projedir.
Hattın devreye girmesiyle Yerköy-Kayseri mevcut konvansiyonel demiryolu ile 3 buçuk saatte sağlanan ulaşım 1 saatin altına, Ankara - Kayseri arası mevcut konvansiyonel demiryolu ile 7 saatte sağlanan ulaşım süresi 2 saate ve İstanbul-Kayseri arası ise 5 saat 15 dakikaya düşmesi planlanmaktadır. Projede, Yerköy, Şefaatli, Yenifakılı ve Kayseri istasyonları vardır.

Kayseri Valiliği'nden yapılan duyuruya göre, TCDD tarafından 139 kilometre (86 mi) uzunluğundaki "Yerköy - Kayseri Arası Uygulama Hızlı Tren Projesi"nin hazırlanması amacıyla düzenlenen proje ihalesi 21 Kasım 2014'te yapılmış, 14 Ağustos 2015'te ihaleyi kazanan Altınok Müşavirlik Firması ile sözleşme imzalanmış ve 13 Ekim 2015'te ise yer teslimi yapılmıştır.
3 Ekim 2019'da Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan Yerköy - Kayseri Yüksek Hızlı Tren Projesi ile ilgili net bir tarih yok, ihale hazırlık çalışmalarımız devam ediyor. Önümüzdeki yıl projesi tamamlanıp bittiğinde netleştiğinde ihalesini yapmayı planlıyoruz. İnşallah hedefimiz 2023 demiştir.
16 Aralık 2021'de ise Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu; Yerköy-Kayseri Yüksek Hızlı Tren projesinin ihalesine başladıklarını ve Ankara-Yerköy-Kayseri hızlı tren projesini 4 yılda tamamlamayı hedeflediklerini söyledi.
Hattın temeli 23 Temmuz 2022'de atılmıştır. 24 Milyar TL yatırım ile gerçekleştirilmesi planlanan projenin 30 yıllık işletme sürecinde 10,5 milyar TL ekonomik katkı yapacağı ifade edilmiştir. Hattın başlangıç noktası olan Yerköy Yüksek Hızlı Tren Garı 23 Ağustos 2024 tarihinde açılmıştır.

Demiryolu hattı, Yozgat'ın Yerköy ilçesindeki Yerköy YHT Garı ile Kayseri'nin Kocasinan ilçesindeki Kayseri YHT Garı arasında inşa edilmektedir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yunanca (Yunanca: ελληνικά elliniká veya ελληνική γλώσσα ellinikí glóssa Yunanca, dünyada çoğunluğu Yunanistan'da olmakla beraber Avustralya, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan yaklaşık 13 milyon kişinin anadilidir. Türkiye'de anadili Yunanca olan yaklaşık 2.500 Rum Ortodoks olduğu tahmin edilmektedir. Bunların hemen hemen hepsi İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşar. Bunun yanında 15. ve 17. yüzyıllarda İslamlaşan Trabzonlu ahali tarafından konuşulmaktadır. 1965 nüfus sayımında 4.535 kişi anadilini Pontus lehçesi (Yunanca) olarak kaydettirmişti. Yunanistan, Girit ve Kıbrıs'tan Türkiye'ye göç eden Müslüman Helenler de Batı Anadolu ve Mersin gibi yörelerde dillerini kısmen devam ettirmektedir.

Yunanca, genel kabul edilen görüşe göre Hint-Avrupa dil ailesinde yer alır ve aile içinde kendi başına (ve bazen Antik Makedonca ile birlikte) Helenik diller kolunu oluşturur. Bazı dilbilimciler Yunanca ve Frigceyi Hint-Avrupa dil ailesi içinde varsayımsal Greko-Frig üst grubunda birleştirir. Bunun nedeni, Frigce ve Yunancanın diğer Hint-Avrupa dillerinde bulunmayan çeşitli özellikleri paylaşması olmaktadır. Ayrıca Greko-Ermeni ile Greko-Aryan teorileri, Yunancayı sırasıyla Ermenice ve Hint-Aryan dilleri ile birleştirmeyi öngören diğer teorilerdir, ancak çok desteklenmezler.

Yunanca, kesintisiz olarak kullanılmış ve tarihi belirlenmiş en eski dillerden biridir. Tarihin büyük bir kesiminin her devrinde önemli bir edebi eser verebilmiş sayılı dillerdendir. Yunan dilinin tarihi gelişimi şu bölümlerden oluşur:

Miken Yunancası, Dor istilası öncesi Yunancadır. Mora Yarımadası ve Girit bölgesinde konuşulmuş ve Fenike alfabesi adlı ebcedden türetilen Lineer B ile yazılmıştır. Hint-Avrupa dillerinin Helen kolunun bilinen en eski dilidir.

Klasik Yunanca, Dor istilası sonrasında Ege denizi’nin iki yanında konuşulan lehçelerin toplamıdır. Klasik Yunanca dört önemli lehçeye ayrılmaktaydı:
Dorik lehçe: Epir, Mora, Girit, Oniki Adalar, Bodrum-Gökova-Datça çevresinde
Aiolik lehçe: Teselya, Sporadlar ve Çanakkale-İzmir arası Batı Anadolu çevresinde
İonia-Attika lehçesi: Atina çevresi (Attika), Euboia, Kikladlar ve İzmir-Güllük arası
Arkadia-Kıbrıs lehçesi: Merkezi Mora ve Kıbrıs

Atina’nın siyasi üstünlüğü sonucu bu dört lehçe Attika lehçesi çevresinde birleşmiş ve Koine Yunancası adlı ortak dil oluşturulmuştur. Helenistik Yunanca Antik Çağ'ın sonunda Makedonya’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada konuşulmuş; Doğu Akdeniz havzasının, Orta Doğu’nun ve Kuzey Afrika’nın lingua franca’sı haline gelmiştir. Yeni Ahit Yunancası da Roma İmparatorluğu'nun resmi dili olan Yunanca da bu ortak dildir.
Koine, Yunanistan Ortodoks Kilisesi'nde, Kıbrıs Başpiskoposluğu'nda, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi, Antakya Patrikhanesi ve Kudüs Patrikhanesi'nde ayin dili olarak kullanılmaktadır.

Helenistik Yunanca’nın Erken Orta Çağ'dan itibaren Doğu Roma’nın halk diline dönüşmesi evresidir. Bütün Doğu Akdeniz havzasında, Karadeniz’in kuzeyi ve güneyinde, Orta Doğu’da “Rum-Romalı" denilen halkın gündelik dili haline gelmiştir.

Yunanistan'ın kurulmasıyla devletin resmi dili Katarevusa ilan edildi. Bu dil Eski Klasik Yunancanın diriltilmeye çalışılmış bir haliydi. Okullar ve resmî dairelerde sadece bu diyalekt kullanıldı; ancak halk bu diyalekte yabancı olduğundan evlerde ve sokaklarda Halk Yunancası (Demotiki) konuşulmaya devam edildi.
Demotiki'de birtakım bozulmalar olunca 1964'te okullarda Demotiki'nin de okutulmasına izin verildi.
Bu çift dillilik 1976 yılına kadar devam etti. 1976'da Yunanistan'da çıkan bir kanun ile Kathareuousa devletin resmi dili olmaktan çıkartıldı ve Demotiki resmi dil haline getirildi böylece okul, resmî daire ve evlerde konuşulan dilin aynı olması sağlandı.
1982 yılında kabul edilen ikinci bir kanunla politonik sistem terk edilip monotonik sisteme geçilmiştir. Yani sözcüklerin üzerinde vurgulu heceyi belirtmek için kullanılan aksan işaretleri üç çeşitten teke indirgenmiştir. Bu reform tutucu çevrelerce büyük bir tepkiyle karşılanmış ve "Yunancanın Katli" olarak yorumlanmıştır. Bugün dahi tutucu çevreler hala politonik sistemi kullanmakta ısrar etmektedirler. Fakat gazete, dergi, medya ve devlet yeni düzeni sürdürmektedir.

Demotiki (Dimotiki diye okunur), günümüzde Yunanca denilince anlaşılan; Yunanistan ve adalarında, ufak kelime ve telaffuz farklılıklarıyla; Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ise halkın konuştuğu lehçedir. Bu ülkelerde bugünkü resmî lehçe Demotiki olup; Kilise yazışmaları hariç; halk, eğitim, basın-yayın, devlet organları bu lehçeyi kullanırlar.

Katarevusa, 19. yüzyılda Adamantios Korais'in büyük çabalarıyla, Antik Yunanca ile Modern Yunanca arasındaki geçişi en iyi temsil eden, modern sözcüklere eski Yunancadan karşılıklar bulmak, Yunan dilini Avrupa ve özellikle Türkçe kökenli sözcüklerden arındırmak için hazırlanmış bir lehçedir.
Her ne kadar 1976'ya kadar devletin resmî dili olarak kabul edilse de, halkın Demotiki lehçesi konuşması engellenememiştir, 1976 yılında okullardaki zorunlu Katarevusa lehçesindeki eğitim kaldırılmış, devlet yazışmaları ve medyada da kullanımı durdurulup resmi dil olmaktan çıkarılmış, revize edilmiş Demotiki resmi lehçe ilan edilmiştir.
Günümüzde hala Yunanistan Ortodoks Kilisesi'nde, Kıbrıs Başpiskoposluğu'nda, Fener Rum Patrikhanesi, Antakya Patrikhanesi ve Kudüs Patrikhanesi'nde yazışma dili olarak kullanılan lehçe Kathareuousa'dır.

Demotiki lehçesinden ayrı bir dil olacak kadar farklı bir lehçedir. Köken olarak Yunancanın Dor lehçesinin devamıdır. Yunanistan'ın Mora Yarımadası'nda bulunan birkaç köydeki yaklaşık 3.000 kişinin anadilidir.

Pontos lehçesi, büyük çoğunluğu 1923 mübâdelesinde Yunanistan'a göçmüş olan ve bugün Kuzey Yunanistan'da varlığını sürdüren Karadenizliler, Trabzon ve Rize'nin bazı köylerinde yaşayan Müslümanlar ile başta Ukrayna olmak Karadeniz sahilinde yer alan eski Yunan kolonilerinde yaşayan Ortodoks Yunan azınlıklar konuşulmaktadır. Romeika en az 5.000'i 200.000'i Yunanistan'da olmak üzere toplam 500.000 kişi tarafından ana dil olarak konuşulduğu hesaplanmaktadır.
Türkiye'de bu lehçeyi konuşanlar, konuştukları dili çoğunlukla "Roma dili" anlamına gelen "Romeika" olarak adlandırırken, Yunanistan'da 19. yüzyıldan itibaren coğrafyaya vurgu yapılarak "Karadeniz'e özgü" anlamında "Pontiaka" olarak adlandırılmıştır ve günümüzde dil bilimciler tarafından da bu şekilde bilinmektedir. Türkiye ve Gürcistan'da yaşayan topluluklarca Pontiaka adı henüz pek bilinmemekte veya yeni duyulmakta olup, "Romeika" olarak adlandırmaya devam etmektedirler. Pontos lehçesi, bir yandan Türkçe, Farsça, Ermenice, Lazca ve diğer Kafkas dillerinden etkilenirken, başta Trabzon ağzı olmak üzere Türkçenin Karadeniz lehçelerinin tümünü, Lazca ve yerel Ermeniceyi de aynı oranda etkilemiştir. Özhan Öztürk'ün Karadeniz Ansiklopedisi'ne göre Türkiye'de (Karadeniz Bölgesi) Pontos lehçesinin ana dil olduğu yerler şunlardır:

Tonya (6 köy)
Köprübaşı (6 köy)
Çaykara (17 köy)
Dernekpazarı (13 köy)
Uzungöl (6 köy)
Bulancak (3 köy)
Maçka
Torul
Yağlıdere
Santa
Rize (21 köy)
Erzincan

Kapadokya lehçesi, Bizans Yunancasından doğmuş, Orta Anadolu'da konuşulmuş bugün ise ölmek üzere olan lehçelerden biridir. 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Kapadokya lehçesinin Yunanca konuşulan diğer yerlerle bağlantısı kesildiğinden, bu tarih, lehçenin gelişim sürecinin durmasının başlangıcıdır. Bununla birlikte, Türkçe çoğunluk dili hâlini almıştır. İki halk arasındaki hızlı kültürel etkileşim Yunancadan ayrılmaya başlamış olan Kapadokya lehçesini, daha da başka bir çehreye bürümüştür. Türkçe seslerden, sesli uyumlarına kadar birçok konuşma ve yazı kuralı bu dile girmiştir. Dimotiki lehçesinde hiç bulunmayan, Ü, Ö, Ş, Ç seslerinden, cümledeki öge dizilişine kadar birçok kural bu dile geçmiştir.

Kalabriya lehçesi, İtalya'nın Yunanistan'a en yakınlaştığı yerlerde, Apulia ve Kalabriya bölgelerinde konuşulan lehçedir. Çok öncelerde buralarda koloni kurmuş Yunanlar tarafından konuşulmaktadır ve Orta Çağ Yunancasından çok fazla etkilenmiştir.

Yevanik, (İbranice: Yevan = Yunan) artık konuşanı neredeyse bulunmayan Helen lehçelerinden biridir. Uzun yıllar Yahudiler tarafından konuşulmuştur. Lehçenin yazımı için çoğu zaman İbranî alfabesi kullanılmıştır. Konuşanlarının Yunan, Bulgar ve Türk toplulukları ile kaynaşmasından dolayı asimile olmaları, İsrail Devleti bağımsızlığını ilân edince, kişilerin buraya göç etmesinden ve Yahudilerce kutsal sayılan İbranîce'nin İsrail'de resmî dil olması ve Yahudi Soykırımı sonucu yok edilmelerinden dolayı, kullananların sayısı önemli ölçüde azalmıştır. 1987'de yapılan araştırmalar sonucu 35'i İsrail'de olmak üzere dünyada toplam 50 kişi Yevanik bilmektedir, ancak gelecek 15-20 yıl içinde bu dilin ölü bir dil olma ihtimali çok yüksektir.

Yunancada fiiller ve sıfatlar Almancadakine benzer bir şekilde çekimlenir. Üç ana fiil çekim türü vardır. Fakat bazı düzensiz fiiller bu üç kurala da uymayabilir. Türkçede olduğu gibi, çekimli fiilden önce özne kullanmaya gerek yoktur. Yâni; Ben gidiyorum yerine Gidiyorum denilebilir. Fakat Türkçedekinin aksine bu dilde sıfatlar da çekimlenir. Sıfatlar da çekimlenirken cinsiyet baz alınır. Yunancada isimler, eril, dişi ve nötr olarak üçe ayrılır. Dişi isimler η, eril isimler ο, nötr isimler ise το artikeli ile belirtilir. Bu kavram Türk diline yabancı bir kuraldır. Türkçe ve herhangi bir akrabasında isimlerden önce tanımlık kullanılmaz.

Yunancaya bakıldığında ilk göze çarpan sesli harfler üzerindeki vurgulardır. Yunancada Τόνος (tonos) olarak adlandırılan bu vurgu işaretleri, gerek sözcüğün telâffuzunu, gerek ise anlamını değiştirebilir. İki veya daha fazla heceye sahip tüm sözcüklerde vurgu olur. Aşağıdaki örnekte vurgu işaretinin önemi gösterilmiştir:

Είμαι γερός - eimai gerós : "sağlıklıyım" anlamına gelir; fakat vurguyu yanlış yerde kullanırsak, anlam tamamen değişir:
Είμαι γέρος - eimai géros: "ihtiyarım" anlamına gelmektedir.
Yunancada tek heceli sözcüklerde vurgu kullanılmaz, fakat bu kuralın üç istisnası vardır:



Yunancanın romanizasyonu, genelde Yunan alfabesi ile yazılan Yunanca metinlerin, Latin alfabesi ile temsili veya bunu yapmayı sağlayan bir sistemdir. Yunancanın romanizasyonu için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemler, kaynak metnin Eski Yunanca mı Modern Yunanca mı olduğuna ve arzu edilen dönüştürmenin transkripsiyon mu transliterasyon mu olduğuna bağlı olarak değişiklik göstermektedir.
Bilimsel amaçlarda transkripsiyon değil transliterasyon gereklidir çünkü orijinal sözcüğün yazılışına dair bilginin korunması gerekir. Örneğin Yunancada hem "ο" hem "ω" harfleri Türkçe "o" okunur ama ikisi de "o" olarak çevrilirse orijinal yazılışa geri dönüşte hataya kapı açılmış olur, çünkü ikilemden kaynaklanan bir belirsizlik meydana gelmektedir. Transliterasyonda harf veya harf gruplarının çevirileri birebirdir, bilgi kaybı olmadan her iki yöne doğru çeviri yapılabilir. Transkripsiyon, orijinal dildeki telaffuzun kendisine aktarma yapılan dilde yazılı olarak ifade edilmesidir. Transkripsiyon ya ortografik transkripsiyon ya da fonetik transkripsiyon şeklinde yapılır. Fonetik transkripsiyonda, orijinal dildeki her ses farklı bir karakterle belirtilir. Ortografik transkripsiyonda, orijinal dildeki telaffuz, aktarma yapılan dildeki harfler kullanılarak yapılır, özel karakterler kullanılmaz. Bu yüzden fonetik transkripsiyonda ses kaybı ya da değişmesi meydana gelmez, ancak ortografik transkripsiyonda ses kaybı ya da ses değişikliği gerçekleşebilir.

Bu tablo, Yunan alfabesinden Latin alfabesine geçiş için çeşitli transkripsiyon ve transliterasyon kuralları listelemektedir.

Türkçe transliterasyonla ilgili ek kurallar:

Yunancada "κσ" harf çifti Türkçeye "k.s" olarak ("ks" olarak değil) çevrilecektir. "ξ" harfi ise "ks" olarak yazılacaktır. Her ikisinin de okunuşu (transkripsiyonu) "ks" şeklinde olsa da, eğer Yunanca orijinaline geri gidişi mümkün kılmak amaçlanıyorsa bu farklılık gözetilimelidir.
Eski metinlerde kullanılan (῾) işareti (spiritus asper) yerine 'h' harfi gelir. Bu işaret çağdaş yazımdan kalkmıştır.
Türkçe transkripsiyonla ilgili ek kurallar: 

kelime sonundaki ν harfi, sonraki kelime π, τ, χ ile başlıyorsa, (ikisi bir arada) /mb/, /nd/, /ng/ okunur.
kelime sonundaki ν harfi, sonraki kelime ξ, ψ ile başlıyorsa, (ikisi bir arada) /ngz/, /nbz/ okunur.
γ harfi, χ önünde /n/ okunur.
çift sessizler (σσ ve χχ gibi) tek sesli gibi okunur ve yazılırlar.

Yunancanın geleneksel çok perdeli (politonik) yazımında Eski Yunanca'nın ses vurgulamasını temsil etmek için çeşitli farklı diaktirik işaretler ve kelime başında h 'nin varlığı veya yokluğu kullanılır. 1982'de modern Yunancada resmen tek perdeli (monotonik) yazıma geçildi. Geriye sadece iki diakritik kalmıştır, bunlar vurgu belirtmeye yarayan tiz aksan ve, ardışık iki sesli harfin birleştirilmemesini belirtmeye yarayan dieresistir. Tiz aksan ve dieresis hem BGN/PCGN hem de the UN/ELOT romanizasyon sistemlerinde korunmuştur. Bir istisna vardır: αυ, ευ ve ηυ sesli harf kombinasyonlarında aksan, (v veya f'ye dönüşen) υ'dan bir evvelki sesliye kayar.

Canlıların Yunanca kaynaklı adları için sistematik adlarda yaygın kullanılan Latince ve Yunanca sözcükler listesi for help with Greek-derived scientific names of organisms

Latin-dışı harflerin transliterasyonu 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Thomas T. Pedersen tarafından hazırlanmış yazı sistemleri ve transliterasyon tabloları koleksiyonu. Çoğu dilin transliterasyon sistemleri için referans tabloları da içermektedir.
Birleşmiş Milletler'in Romanizasyon Sistemleri için Çalışma Grubu 18 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kongre Kütüphanesi'nin Transliterasyon tablosu 13 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kongre Kütüphanesi Eski ve Orta Çağ Yunanca transliterasyon tablosu 10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'unda bilimsel transliterasyon tarif edilmiştir. (İngilizce)

Yüksek Hızlı Tren ya da kısaca YHT, Türkiye'de TCDD'ye ait yüksek hızlı demiryolu hatları üzerinde TCDD Taşımacılık tarafından işletilen yüksek hızlı tren setleri ile sunulan yüksek hızlı demiryolu hizmetidir. 2025 yılı itibarıyla 9 farklı tren hattı ile YHT seferleri sürdürülmektedir.

İlk hizmete giren YHT hattı olan Ankara – Eskişehir YHT'nin ilk seferi 13 Mart 2009'da saat 09.40'ta Ankara Garı'ndan Eskişehir Garı'na içinde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da bulunduğu yüksek hızlı trenle yapmıştır. Bu sefer ile Türkiye, Avrupa'da 6. ve dünyada 8. yüksek hızlı tren kullanan ülke olmuştur. İlk YHT hattını takiben 13 Haziran 2011'de Ankara – Konya YHT hattının ticarî sefer denemesi yapılmıştır. Trenin bu denemede 287 km/sa hıza ulaştığı ve Ankara – Konya arasını dönemin parasıyla 500 TL'lik bir enerji masrafıyla kat ettiği kaydedilmiştir. Hat, 23 Ağustos 2011'de hizmete girmiştir. Peşinden 25 Temmuz 2014'te Ankara – İstanbul YHT ve İstanbul – Konya YHT hatları (Pendik'e kadar) hizmete girmiştir. 12 Mart 2019 tarihinde ise Marmaray projesi kapsamında Gebze – Halkalı arasındaki demiryolu hattının tamamlanması ile YHT seferleri İstanbul Boğazı'nın altından geçerek Halkalı'ya kadar yapılmaya başlanmıştır. 8 Şubat 2022'de Konya – Yenice yüksek standartlı demiryolu'nun Konya – Karaman kesimiyle birlikte Ankara – Karaman YHT ve İstanbul – Karaman YHT hatları da hizmete girmiştir. 26 Nisan 2023'te Ankara – Sivas yüksek hızlı demiryolu hizmete girmiş ve beraberinde Ankara – Sivas YHT seferleri başlamıştır. Açıldıktan 1 yıl sonra da İstanbul – Sivas YHT seferleri başlamıştır.
TCDD hızlı tren servisinin adını belirlemek bir için anket yapmış, ankette yüksek oy alan "Türk Yıldızı", "Turkuaz", "Kardelen", "Yüksek Hızlı Tren", "Çelik Kanat", "Yıldırım" gibi isimler arasından Yüksek Hızlı Tren adında karar kılındığını açıklamıştır.

TCDD tarafından işletilen 9 adet YHT hattı bulunmaktadır. Aşağıdaki tabloda hatların teknik özet bilgileri gösterilmiştir.

Şu anda, YHT servisinde çalışan toplam 31 adet olmak üzere iki tip yüksek hızlı tren seti vardır:

12 adet CAF tarafından üretilen HT 65000 yüksek hızlı tren seti
19 adet Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka HT 80000 yüksek hızlı tren seti.
13 Nisan 2018'de on adet Velaro tren seti alımı için Siemens ile sözleşme imzalandı. Bu sözleşme ile Türk Velaro filosu 17 sete çıkacaktır.
Ayrıca Eskişehir – Ankara hattında test amaçlı kullanılmak üzere İtalya'dan iki adet ETR 500 Y2 tipi tren seti kiralanmıştır. Operasyon hızı 300 km/sa olan setler ile 14 Eylül 2007'deki test sürüşleri sırasında 303 km/sa hız yapılarak Türkiye rekoru oluşturulmuştur.

Her sette, önde ve arkada kontrol kabinli vagonlar, ekonomi sınıfı ve business sınıfı yolcu vagonları bulunur. Oturma düzenleri business sınıfta arka arkaya 3 koltuk (bir tarafta 1, diğer tarafta 2) ve ekonomi sınıfında arka arkaya 4 koltuk (her iki tarafta 2) şeklindedir. Toplamda 419 yolcu kapasiteli olan setlerde 55 business, 354 ekonomi sınıf, 8 kafeterya ve 2 tekerlekli sandalye bölümü bulunmaktadır. Ayrıca, HT80000 setlerinin bir vagonu içerisinde 4 koltuktan oluşan 3 adet loca odası vardır.
Otomatik kayar kapılar, vagonlar arasında geçiş sağlar. Bagaj, koltukların üstündeki üst kısımlara, vagon girişlerindeki özel bölümlere veya koltukların altına yerleştirilebilir. Birinci sınıf vagonlarda, Wi-Fi hizmeti ve dizüstü bilgisayar için güç girişleri mevcuttur. Tüm setlere tekerlekli sandalyeyle erişilebilir (yalnızca ekonomi sınıfında özel yer vardır). Ekonomi sınıfında koltuklar kumaş kaplıdır ve ses konnektörleri ve katlanabilir masalara sahiptir. Business sınıfta deri kaplı koltuklar ve 4 farklı kanalda en az 4 saat yayın yapabilen görsel ve işitsel yayın sistemi, tüm vagonlarda tavanda yol bilgisi ve reklam yayını yapan LCD ekranlar bulunmaktadır. Setlerde bulunan tuvaletler engelli yolcuların da ihtiyacının giderilmesini sağlayacak şekilde özel tasarlanmıştır. Tren ve platformlar, engellilerin rahat bir şekilde seyahat edebilecekleri şekilde tasarlanmıştır. Setler, yolculuk esnasında dışarıdan düşük gürültü gelmesini sağlayacak ses yalıtımına ve yolcuların olası kulak rahatsızlıklarının önlenmesi için basınç dengeleme sistemine sahiptir.
Güvenlik açısından, hız ve mesafe kontrol sinyal ekipmanları ve olası kazalarda vagonların üst üste tırmanmalarını önleyen dizayna sahiptirler. 1 tane makinistlerin bulunduğu bölümde 4 tane de tren dışı olmak üzere toplam 16 kameranın bulunduğu trende, uçaklardakine benzer şekilde "hadise kaydedici" de vardır. Ayrıca, makinistlerin ani bayılması ya da ani ölümlere karşı treni durduran 'Totman' cihazı ve arızaları anında tespit eden SICAS bilgisayarı mevcuttur. Tren hareket ettikten sonra giriş kapılarının otomatik olarak kilitleyen sistem, kızaklama önleme sistemi, acil durum freni, arıza ve bilgi aktarımı için GPRS modülü, giriş kapılarında sıkışmayı önleyen engel tespit sistemi ve yangın tespit sistemi de trenlerdeki diğer güvenlik sistemleridir.

TCDD Taşımacılık tarafından Konya, Eskişehir, Yıldızeli ve Sivas kalkış ve varışlı olarak çeşitli illere YHT saatleri ile uyumlu bağlantı tren ve otobüs seferleri düzenlenmektedir. Bunlar şu şekildedir:

Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar – Denizli – İzmir arasında tren bağlantısı
Eskişehir – Bursa arasında otobüs bağlantısı
Konya – Karaman arasında tren bağlantısı
Konya – Antalya – Alanya arasında otobüs bağlantısı
Yıldızeli – Tokat arasında otobüs bağlantısı
Sivas – Malatya arasında tren bağlantısı

YHT, Konya – Karaman YSD hattında azami 200 km/sa, Ankara – İstanbul YHD ve Ankara – Sivas YHD hatlarında azami 250 km/sa ve Polatlı – Konya YHD hattında azami 300 km/sa hızda çalışmaktadır. Ancak YHT, Ankara – İstanbul arasında yüksek hızlı demiryolunun henüz tamamlanmamış bazı kesimlerinde 160 km/sa hız ile çalışmaktadır. Bunun yanı sıra, özellikle Ankara ve İstanbul'da olmak üzere merkez istasyona yaklaşılırken ve bazı kentsel bölümlerde de hız kısıtlamaları uygulanmakta ve yolculuk süreleri artmaktadır. Aynı zamanda, operasyonel olarak Ankara'da Başkentray ve İstanbul'da Marmaray ile ortak raylar kullanılabilmekte ve dolayısıyla yolculuk süresi artabilmektedir.

YHT hizmetinde genellikle 1 tren mühendisi (bazı trenlerde 2), bir tren yöneticisi (bazı seyahatlerde yoktur), iki tren görevlisi ve bir kafe görevlisi vardır. Birinci sınıf yolculara, biletlerini alırken satın almaları durumunda koltuklarında yemek ikram edilir. Trenlere erişirken, yolcular havaalanlarında olduğu gibi bir güvenlik kontrolünden geçmelidir.

Setlerin bakımı Ankara Eryaman YHT Garı'nın bitişiğinde bulunan Etimesgut Yüksek Hızlı Tren Ana Bakım Deposu'nda yapılmaktadır. Tesis, 2017 yılında faaliyete geçmiş, 50 bin metrekaresi kapalı 300 bin metrekare alana kurulmuştur. YHT setlerine, rutin dışı bir durum gelişmezse, plan dahilinde 3 veya 4 gün arayla bakım yapılmaktadır.

13 Aralık 2018 tarihinde saat 06.30'da Ankara YHT Garı'ndan kalkan Konya yönüne doğru hareket eden yüksek hızlı trenin Ankara'nın Yenimahalle ve Etimesgut ilçelerinin arasında yer alan Marşandiz Tren İstasyonu'nda yol kontrolü yapan kılavuz lokomotifle çarpışması sonucu Marşandiz tren kazası meydana gelmiştir. 206 yolcunun bulunduğu trende 107 kişi yaralandı ve 9 kişi öldü.

Türkiye'de yüksek hızlı demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu liste, egemen devletlere genel bir bakış sağlamaktadır ve ülkelerin egemenliklerinin tanınması hakkında bilgi veren bir listedir.
Birleşmiş Milletler'in kayıtlarına göre dünya üzerinde toplamda 205 ülke yer almaktadır.
Listelenen 208 ülke, Birleşmiş Milletler'e (BM) üyelik durumlarına göre üç kategoriye ayrılabilir: 193 BM üye devleti, 2 BM gözlemci devleti ve diğer 11 devlet. BM üyesi olmayan ülkeler ise listede eğik gösterilmiştir.
Uluslararası ortamda tanınan, Birleşmiş Milletler'e üye olmayan ülkeler şunlardır:

1971'den itibaren Birleşmiş Milletler'e üye olmayan, ancak uluslararası hukuk ve Montevideo Konvansiyonu'na göre devlet olarak tanımlanan ülke: Çin Cumhuriyeti (Tayvan)
Birleşmiş Milletler üyesi olmayıp Birleşmiş devletler tarafından tanınan, Yeni Zelanda ile "ilişkili devlet" statüsündeki ülkeler: Cook Adaları, Niue
Birleşmiş Milletler'in 41 üyesi tarafından tanınan, fakat Birleşmiş Milletler tarafından tanınmayan ülke: Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti (Batı Sahra)
Birleşmiş Milletler'in 97 üyesi ve Çin Cumhuriyeti tarafından tanınan ülke: Kosova
Türkiye dışında herhangi bir Birleşmiş Milletler üyesi tarafından tanınmayan ülke: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Kıbrıs Cumhuriyeti)
Rusya, Venezuela ve Nikaragua dışındaki Birleşmiş Milletler üyeleri tarafından tanınmayan ülkeler: Abhazya (Gürcistan) ve Güney Osetya (Gürcistan)
Birleşmiş Milletler'in hiçbir üyesi tarafından tanınmayan fiilen bağımsız ülke: Transdinyester(Moldova)
Sadece İsrail tarafından tanınan ülke: Somaliland (Somali)

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Sayfa başı

Hükümran ülkeler dışında özerk yapıya ve özel statüye sahip pek çok ülke bulunmaktadır. Aşağıda bu bağımlı ülkelerin listesi verilmiştir:

Ülke
Tanınmayan devletler listesi
Ülke bayrakları listesi
Bulundukları kıtalara göre ülkeler

Büyük Atlas, Karatay Yayınları, Konya, 2010

Ürgüp, Nevşehir ilinin ilçesidir. 
Başlıca gelir kaynağı turizmdir. İlçenin yüzölçümü 587 km²dir. Ürgüp ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.068 metredir.

Ürgüp, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kapadokya bölgesinin önemli yerleşim merkezlerinden biridir. Antik çağlarda "Osiana" (Assiana) adıyla bilinen yerleşim, Bizans döneminde "Prokopi" olarak adlandırılmıştır. Bu adın, Bizans İmparatoru Maurikios'un oğlu Prokopios'tan geldiği düşünülmektedir.
Roma ve Bizans dönemlerinde Hristiyanlığın gelişmesiyle birlikte Ürgüp, dini bir merkez hâline gelmiştir. Bölgedeki kayalara oyulmuş kiliseler ve manastırlar, bu dönemin izlerini taşır. 1071 Malazgirt Savaşı sonrasında Selçuklular tarafından fethedilen Ürgüp, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde ticari ve kültürel olarak gelişmiş ve çeşitli vakıf eserleriyle donatılmıştır.
Osmanlı döneminde Ürgüp, Niğde sancağına bağlı bir kaza merkezi olarak önemini sürdürmüştür. 19. yüzyılda çok kültürlü yapısı ile dikkat çeken Ürgüp'te Türklerin yanı sıra Rum ve Ermeni topluluklar da yaşamıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte 1924 nüfus mübadelesi sonrasında Rum nüfus Yunanistan'a gönderilmiş, yerine Batı Trakya'dan gelen Türk göçmenler yerleştirilmiştir.
Niğde'ye bağlı olan Ürgüp, 1933'te Kayseri'ye bağlanmıştır. 1954 yılında Nevşehir ilinin kurulmasıyla birlikte Ürgüp, Nevşehir iline bağlı bir ilçe olmuştur. Cumhuriyet döneminde özellikle 1980'li yıllardan sonra gelişen turizm sektörü sayesinde bölgesel bir cazibe merkezi hâline gelmiştir.

Temenni Tepesi: Ürgüp şehir merkezine hâkim bir konumda yer alan bu tepe, panoramik şehir manzarası sunar. Tepede Selçuklu döneminden kalma türbeler ve seyir terası bulunur.
Turasan Şarap Evi: Ürgüp'ün köklü bağcılık geçmişinin bir yansıması olan Turasan, Kapadokya'nın en bilinen şarap üreticilerindendir. Şarap tadımı ve üretim sürecine dair turlar düzenlenmektedir.
Ürgüp Erhan Ayata At Müzesi ve Güzel Atlar Sergisi: Ürgüp Belediyesi tarafından kurulan bu özel müze, Kapadokya'nın "Güzel Atlar Ülkesi" kimliğini vurgulayan at temalı sanat eserleriyle dikkat çeker. Müze, yaklaşık 800 parçalık koleksiyona sahiptir.
Ürgüp Müzesi: Arkeolojik ve etnografik koleksiyonlarıyla Ürgüp ve çevresinin tarihsel gelişimini sergileyen küçük ama etkileyici bir müzedir.
Üç Güzeller Peribacaları: Kapadokya'nın sembolü hâline gelmiş olan bu üçlü peribacası oluşumu, Ürgüp'ün doğal güzellikleri arasında en çok fotoğraflanan noktalardandır.
Ürgüp Şehir Hamamı: Osmanlı döneminden kalma tarihi hamam, restore edilerek turizme açılmıştır. Geleneksel mimarisi ve işlevselliğiyle ziyaretçilerin ilgisini çeker.
Mazı Yeraltı Şehri: Ürgüp'e yaklaşık 15 km mesafede bulunan Mazı Yeraltı Şehri, Kapadokya bölgesindeki en iyi korunmuş yeraltı şehirlerinden biridir. Kayalara oyulmuş çok katlı yapılarıyla tarihî bir öneme sahiptir.
Gomeda Vadisi: Doğal yürüyüş parkurları, vadinin kendine has bitki örtüsü ve kaya oluşumları ile ziyaretçilere doğa ve tarih iç içe bir deneyim sunar.

Ürgüp Belediyesi, kültürel ve sosyal ilişkileri güçlendirmek amacıyla çeşitli şehirlerle kardeş şehir protokolleri imzalamıştır:

Larissa, Yunanistan – 18 Temmuz 1996 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Dillenburg, Almanya – 23 Ocak 1999 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Vitebsk, Belarus – 4 Ekim 2001 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Kireas (Prokopi), Yunanistan – 21 Ekim 2003 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Mtskheta, Gürcistan – 3 Haziran 2004 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Talas, Türkiye – Kayseri iline bağlı Talas ilçesi ile kardeş şehir olunmuştur.
Pamukkale, Türkiye – Temmuz 2020'de imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Matera, İtalya – 2 Aralık 2011 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Umnudelger, Khentii, Moğolistan – 1 Ağustos 2014 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Bayan-Adarga, Moğolistan – 5 Şubat 2016 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
San Miguel de Allende, Meksika – 8 Ocak 2021 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.
Kırıkhan, Türkiye – 3 Mart 2023 tarihinde imzalanan protokol ile kardeş şehir olunmuştur.

Ürgüp Rüştiye Mektebi

İlhanlılar ya da İlhanlı Devleti (Farsça: ایلخانیان, romanize: Īlkhāniyān veya Farsça: ‏سلسله یلخانی‎, romanize: Silsilaye Īlḫānī, Moğolca: Хүлэгийн улс, romanize: Hülegiyn Uls), Moğol İmparatorluğu'nun güneybatı topraklarında kurulmuş bir Moğol hanlığıydı. Resmî adıyla İran Ülkesi ya da kısaca İran olarak bilinen hanlık, Tuluy'un oğlu ve Cengiz Han'ın torunu Hülâgû tarafından kuruldu. Hülâgû, kardeşi Möngke Han'ın 1259'daki ölümünün ardından Moğol İmparatorluğu'nun Batı Asya ve Orta Asya'daki topraklarını miras alarak hanlığın temelini attı.
İlhanlıların ana toprakları günümüzde İran, Azerbaycan ve Türkiye olarak bilinen bölgeleri kapsıyordu. En geniş döneminde ise Irak, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, Afganistan, Türkmenistan, Pakistan, Tacikistan ve Rusya'nın Dağıstan bölgesinin bir kısmını da içine alıyordu. 1295 yılında tahta çıkan Gazan ile birlikte sonraki İlhanlı hükümdarları İslam'a geçip Müslüman oldular. 1330'larda Kara Veba salgını büyük yıkıma yol açtı. Son İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır Han'ın 1335'teki ölümüyle birlikte hanlık kısa sürede dağıldı.
İlhanlı Devleti, Moğollar arasında Hülâgû Ulusu olarak biliniyordu; çünkü bu topraklar Cengiz Han'ın torunlarına tahsis edilen uluslardan birinden türemişti. İlhanlı hükümdarları, İran kökenli olmamalarına karşın kendilerini İran'ın geçmişine bağlayarak otoritelerini pekiştirmeye çalıştılar; Moğolları, Sasani İmparatorluğu'nun mirasçıları olarak göstermek amacıyla tarihçiler görevlendirdiler. Yerli entelektüeller ise bu süreci, uzun zamandır kaybolmuş bir hanedan geleneğinin yeniden canlanması olarak yorumladılar. Böylece “İran Toprakları” (Īrān-zamin) kavramı önemli bir ideoloji haline geldi ve daha sonra Safevî İmparatorluğu (1501-1736) tarafından geliştirilerek sürdürüldü. Çin'de Yuan Hanedanı döneminde yaşanan benzer bir sürece paralel olarak, Moğolların doğrudan amaçlamadığı toprak bütünlüğü fikrinin yeniden canlanması, İran'da Moğol egemenliğinin kalıcı miraslarından biri oldu.

1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Savaşı'nda Anadolu Selçuklu Devleti'ni yenilgiye uğratan Moğollar, Karakurum merkezine bağlı olarak İran'a geçerek, 1256 yılında başkenti Tebriz olan İlhanlı yönetimini kurdular (İlhanlı: Han'a bağlı topraklar). Devletin başında da Hülagû Han bulunmaktaydı. 1256 yılında Alamut Kalesi'ni ele geçirerek Bâtınîlerin çalışmalarına son verdiler. 1258 yılında ise Bağdat'ı işgal ederek halifeliğe son verdiler. Bu orduyu Memlûk komutanı Baybars mağlup etmeyi başarmıştır. İkinci Humus Savaşı, Moğol baskısını sona erdirmiştir.
Azerbaycan'ı ele geçiren Hülagû Han, 1258'de Bağdat'ı alarak Abbasî Devleti'ne son vermiş, Anadolu Selçuklu Devleti'ni egemenliği altına almıştır. Moğollar, Anadolu'nun bilim, kültür ve ticaret merkezleri olan kentlerini yağmalamıştır. Yağmalama nedeniyle bu dönemde Anadolu'da ticaret gerilemiştir. 
İlhanlılar, Suriye ve Filistin'i işgalden sonra Mısır'a doğru ilerlemeye başladılar. Ancak Memlûkler, Ayn-ı Câlut Savaşı'nda İlhanlıları yenilgiye uğratarak Filistin ve Suriye'den çıkardılar (1260). Memlûk Sultanı Baybars, İlhanlıları ikinci kez Elbistan'da yenilgiye uğrattı (1277). Memlûkler tarafından uğradıkları yenilgiler dışında savaş kaybetmediler.
İlhanlılar, Gazan Mahmud Han (1295-1304) zamanında Müslümanlığı kabul ettiler. Aslında bu bölgede (İran'da) İslam zaten yaygındı. Bununla anlatılmak istenen idarecilerin görüş değişikliğidir. İlhanlı yöneticilerin tam anlamıyla İslam'ı seçtikleri söylenemez ancak bölgedeki halkın Müslüman olması fikir değişikliğini kısmen de olsa sağlamıştır. Yine de İlhanlıların İran topraklarındaki Müslüman çoğunluğu baskı altında yaşıyordu. Çünkü İlhanlı yöneticiler gelişmekte olan Tibet Budizmi'ni ve Diofizit'i (Nasturilik) teşvik ediyorlardı.
Gazan 1295'te Nevruz'un desteğiyle kuzeni Baydu'yu devirdi. Yardımının karşılığı olarak Nevruz, Gazan'ı Müslümanlığı kabul etmeye razı etti. İslam'a girmesiyle beraber Gazan, adını Mahmud olarak değiştirdi. Ancak çeşitli kaynaklar Müslüman olmasına rağmen Moğol Şamanizmi'ni sürdürdüğünü ve Tengri'ye taptığını belirtirler. Moğol şamanların İlhanlı İmparatorluğu'nda kalmalarına izin verilmiş ve nüfuzları hem Gazan hem de onun halefi Olcaytu saltanatında devam etmiş ama daha sonra gerilemeye yüz tutmuşlardır. Bundan önce Budizm'i benimsemişlerdi ve Müslümanlara karşı Hristiyanlarla ittifak kurmak istiyorlardı. 14. yüzyılın başlarında çıkan iç karışıklıklar sonucu İlhanlılar parçalandı (1336). İlhanlı topraklarının Azerbaycan bölümünde Çobanoğulları, geriye kalan büyük bölümü üzerinde ise Celâyirliler Devleti kuruldu.

İlhan Ebu Said Bahadır'in 1335'te ölümünden sonra İlhanlılar Devleti çözülmeye başlamıştır. İlhan unvanı, 1335-1336 döneminde Arık Böke soyundan Arpa Han'ın eline geçtikten sonra, 1336-1357 döneminde yine Hülagû Hanedanı mensupları tarafından taşınmıştır. Fakat bunlar İlhan unvanını bölgesel devletlere bağlı olarak devam ettirmişlerdir. Bunlardan Musa (1336–1337) Bağdat'ta bulunan Ali Padişah'ın etkisinde; Muhammed ile Cihan Timur (1339–1340) Celâyir Sultanlığı'nın etkisinde; Satıbey Hatun (1338–1339), Süleyman (1339–1343) ve Anuşirvan (1343–1356) Çobanoğullarının etkisinde kalarak İlhan unvanı taşımışlardır. Son olarak Tagay Timur 14. yüzyıl ortasında soyunun Cengiz Han ve İlhanlılardan geldiğini iddia ederek Horasan ve Doğu İran'da İlhan unvanını taşımıştır. Tagay Timur'un Serbedârîler tarafından öldürülmesi ile İlhanlılar sona ermiştir.

İlhanlıların kurucusu ve aynı zamanda Cengiz Han'ın torunu olan Hulagü Han devrinde tüm Müslümanların şer'i ve hukuki meselelerinde, müderris (günümüz öğretim üyesi) ve kadıların nakli ile ilgilenmek için kadi-l kudat görevi ile Şemsüddin Muhammed Kazvini görev yapardı. Kadi-l kudat sözcüğü Türkçede "Kadıların Kadısı" anlamına gelmektedir. Bu kadının günümüz eşdeğeri içişleri bakanı olarak düşünülebilir.
İlhanlılarda, Irak bölgesinde ayrı bir kadi-l kudatı bulunmaktaydı. Kadi-l kudat yönetimi hem ders verme, hem de hukuk işleriyle ilgilenirdi. Yargı ile ilgili görevleri içinde iki düşmanın mahkemesini görmek, mahkeme sicil ve zabıtlarını tutmak, dava ile ilgili hukuki anlamda yeterli ve tutarlı delilleri toplamak, iki tarafça kabul görmüş sözleşmeler ile ilgili tasarrufta bulunmak, evlenme, boşanma, nafaka gibi konularla ilgilenmek, miras, zekat ve yetim mallarını korumak gibi şer'i işler vardı. Kadi-l kudatın yerine bu işlere bakmak üzere merkez bölgesi ve merkez dışında kalan tüm yerlerde yeteri kadar vekaleten kadı da bulunurdu.
Bir kısım Moğolların İslam'ı seçmesi ile birlikte, İslam hukukunu ve aynı zamanda gelenek, görenek, adet bilen din alimlerinden görevliler görülmektedir. Bu görevli kişi her kim olursa olsun bütün davaların kararını şeriata göre verirdi. Verilen bu kararlar kesin olarak uygulanması zorunlu olan kararlardı ve itiraz etmek mümkün değildi.

Ayn Calut Muharebesi
Birinci Humus Muharebesi
Vâdi'l-Haznedar Muharebesi
Yakutiye Medresesi

Aṭā Malek Covayni, Tārih-r jahāngošā,
ed. Moḥammad Qazvini, 3 cilt., London and Leiden, 1912-37; Şablon:Farsca
(Ing. Çev. John A. Boyle) (1958) The History of the World Conqueror, 2 cilt., Manchester, (İngilizce)
Encyclopedia Iranica'da Ilhanlilar 16 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

İncesu, Kayseri iline bağlı bir ilçedir. Kayseri'nin yaklaşık 30 kilometre güneybatısında yer almaktadır.

Kayseri kuzeyinde, Melikgazi ve Hacılar doğusunda, Develi güneydoğu tarafında kalır. Kayseri'den Ulukışla'ya giden D-805 devlet yolu, şehir ve ilçenin içinden kuzey-güney istikametinde geçmektedir.
İlçenin yüzölçümü 874 km²dir. İncesu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.093 metredir.
İncesu, Hodul Dağı sıradağlarının kuzey ucunda yer almaktadır. Kuzeybatıda Kocasinan sınırı Kızılırmak Nehri'ni izler. Güneyde kurumuş Çöl Gölü, güneydoğuda Sarı Göl ve ilçenin batısında İncesu Barajı vardır. İlçenin içinden akan ve kuzeyde Kızılırmak'a dökülen Kışla Deresi vardır.

20. yüzyılın başında İncesu'da kısmen hala Rumlar yaşıyordu. Bunların büyük bölümü Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ile gitmiştir. İncesu'da 1660 yılında Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Kara Mustafapaşa Kervansarayı bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kayseri'nin mahalleleri

İncesu Belediyesi 9 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İncesu Kaymakamlığı 26 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İç Anadolu Bölgesi, Anadolu'nun orta kısmında yer alan, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Türkiye'de gelişmiş bölgeler arasında yer alır. Konumu sebe­biyle bu bölgeye "Orta Anadolu" da denir. İç Anadolu Bölgesi'nin yüzölçümü 151.000 km² olup bu alan Türkiye topraklarının %21'ini kaplar. Yüzölçümü bakımından Doğu Anadolu'dan sonra ikinci büyük bölgedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi dışında diğer bölgelerin hepsiyle komşudur. Aynı zamanda Türkiye'nin "tahıl ambarı" olarak da anımsanır. İç Anadolu Bölgesi'nde toplam 13 il vardır.

İl merkezleri temel alındığında, İç Anadolu Bölgesi sınırları içinde yer alan 13 il şunlardır:

Aksaray
Ankara
Çankırı
Eskişehir
Karaman
Kayseri
Kırıkkale
Kırşehir
Konya
Nevşehir
Niğde
Sivas
Yozgat
Bu illerden Ankara, Eskişehir, Çankırı ve Yozgat'ın bazı ilçeleri Karadeniz Bölgesi'ne, Sivas'ın bazı ilçeleri Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne, Konya, Karaman ve Niğde'nin güney ilçeleri Akdeniz Bölgesi'ne, Kayseri'nin bazı ilçeleri Akdeniz ve Doğu Anadolu Bölgeleri'ne girer. Ayrıca Afyonkarahisar, Bilecik, Çorum, Tokat ve Erzincan illerinin bazı ilçeleri bu bölgeye girer. Karasal iklim görülür.

İç Anadolu Bölgesi dört bölümden oluşmaktadır, bunlar:

Yukarı Sakarya Bölümü
Orta Kızılırmak Bölümü
Yukarı Kızılırmak Bölümü
Konya Bölümü

Aksaray'da: Mercedes-Benz Türk Kamyon Fabrikası, Sütaş Süt Fabrikası, Balküpü Şeker Fabrikası, Un fabrikaları,
Kırşehir'de: Petlas lastik fabrikası, Kırşehir Şeker Fabrikası ve Un Fabrikaları,
Sivas'ta: Lokomotif, benzin, motor, çimento ve inşaat malzemeleri sanayii ile devlet demir yollarının tren, vagon imalatı yapan TÜDEMSAŞ fabrikası vardır.
Ankara'da: Makine, uçak, savunma sanayi, elektrikli ev aletleri, elektronik, dokuma, gıda ve içki, tarım araçları, çimento, alçı ve mobilya sanayi, elektrik üretimi-kömür madeni, trona madeni üretimi ve soda külünün ihracatı
Konya'da: Tarım araçları, besin, motor, çimento, süt ürünleri ve inşaat malzemeleri sanayi, EREĞLİ ŞEKER, Çumra Şeker Fabrikası, ILGIN ŞEKER fabrikası ve Konya şeker fabrikası bulunmaktadır.
Niğde'de: Rot başı fabrikası, halı fabrikası, şeker fabrikası, gazoz fabrikası, beton santrali, otomotiv yan sanayi
Kayseri'de: Halıcılık, mobilya, şeker fabrikası, yem, savunma sanayi, kimyasal ürünler, elektronik, beyaz eşya, CNC tezgâh üretim sanayi, meyve suyu, pamuklu dokuma, pastırma ve sucuk üretim merkezleri gibi azami 1100 fabrika ile Anadolu'nun üretim lokomotifi.
Kırıkkale'de: Orta Anadolu petrol rafinerisi, silah fabrikası, demir-çelik endüstrisi, un fabrikaları,
Eskişehir'de: Besin, yem, çimento endüstrisi, raylı sistemler, lokomotif (TÜLOMSAŞ), hava sanayi (TUSAŞ, TEI) bisküvi, çikolata, şekerleme (Eti) süt fabrikası ve süt ürünleri (PINAR) Şeker Fabrikası ticari araç fabrikası (Otokoç İnönü)
Yozgat'ta: Çimento, linyit kömür madeni, şeker fabrikası, besin, tekstil
Karaman'da: Bisküvi (BİFA Bisküvi, ANİ Bisküvi, Saray Holding), gofret, şekerleme, süt fabrikası (Halk). Tahıl ürünleri, buğday, mısır, ayçekirdeği ve özellikle yurt dışına ihracı yapılan elma üretimi yapılmaktadır.

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Şuşa, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde yer alan bir şehir. Azerbaycan'ın kültür başkenti. Şuşa rayonunun idarî merkezi olan yerleşim. 1992'de Şuşa Muharebesi sonucu Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edildi ve hiçbir ülke tarafından tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin de facto yönetimi altına girdi. Şuşi ilinin merkezi oldu. 8 Kasım 2020'de ise şehir Şuşa Muharebesi sonucunda Azerbaycan kuvvetlerince ele geçirildi ve 28 yıllık fiili yönetim son buldu.
Şuşa, deniz seviyesinden 1300 ila 1600 metre yükseklikte bulunmakta olup, 2015 verilerine göre yaklaşık 4 bin kişilik bir nüfusa sahiptir. Şuşa Kalesi, Yukarı Gövher Ağa Camii, Revan Kapısı, Ağoğlan Kapısı, Hacı Kulular'ın mülkü, Hoca Mercanlı mahallesi, Karabüyük Hanım sarayı, Molla Panah Vagif Büstü, Safi Bey'in Evi, Şirinsu Hamamı, Şuşa Halı Müzesi, Şuşa Yerel Tarih Müzesi, Üzeyir Hacıbeyovun ev müzesi, Vagif Anıt mezarı, Zöhrapbeyov'un evi, Yeşil Kilise, Gazançetsots Katedrali ve Kanaç Zam Baptist Kilisesi şehirdeki önemli tarihi yapılardır.

Şuşa isminin Klasik Farsça kökenli olduğu ve bu dilde cam veya şişe manasına gelen Shīsha kelimesinden türediği düşünülmektedir. Oxford Concise Dictionary of World Place Names eserine göre şehir, Türk Kaçar Hanedanı kökenli İranlı yönetici Ağa Muhammed Şah'ın İbrahim Halil Han ile şehre girerken yaptığı konuşması üzerine bu ismi almıştır.
Şehrin eski ismi olan Penahabad ise Karabağ Hanlığı'nın ilk lideri olan Penah Ali Han'a atfen konulmuştur ve Penah şehri anlamına gelir.

Şuşa şehrinin güneyinde Kafkasya'nın en eski yerleşim bölgelerinden biri bulunmaktadır. 1970'lerde Şuşa Mağarası'nda yapılan arkeolojik kazılarda Paleolitik Çağ'a ait taş aletler bulunmuştur.
Şuşa'nın çevresinde bulunan araziler tarih boyunca Med İmparatorluğu, Ahameniş İmparatorluğu, Ermenistan Krallığı, Albanya, Ermeni Bagratuni Krallığı, Safevîler, Karabağ meliklikleri ve Karabağ Hanlığı gibi çeşitli devlet ve otoritelerin kontrolünde bulunmuştur.

Şuşa'dan bir yerleşim yeri olarak tarihte ilk olarak Orta Çağ'da, 15. yüzyıla ait bir Ermeni dini metinde bahsedildiği öne sürülmektedir. Bu metin Erivan'ın Matenadaran müzesinde sergilenmektedir. Bu yazıt, aynı zamanda bu şehirde üretilmiş ilk yazılı eser olmuş, Ter-Manuel tarafından 1428'de yazılmıştır. Ayrıca bazı kaynaklara göre bölgede Varanda Melikliği döneminde, Şahnazeryan ailesine ait Şuşi isimle antik bir Ermeni kalesi yer aldığı da belirtilmiştir.
Azerbaycanlı ve bazı 19. yüzyıl Ermeni kaynaklarına göre ise Şuşa şehrinin 1750-51 yıllarında Karabağ Hanlığı'nın banisi Penah Ali Han tarafından Penahabad ismi ile kurulduğu belirtilmiştir. Bu teori, Büyük Sovyet Ansiklopedisi ve İslam Ansiklopedisi gibi kaynaklar tarafından da desteklenir.  İbrahim Halil Han Şuşa'yı başkenti gibi genişletip, şehrin savunma kabiliyetini güçlendirmiştir.

1805 yılında Rus İmparatorluğunun Karabağ'ı ele geçirmesine kadar, Şuşa birkaç defa Kaçarlar tarafından kuşatılmıştır. Rus İmparatorluğu'nun yönetimi altında da Karabağ, Azerbaycan kültürünün, edebiyatının ve müziğinin merkezi olmuştur.
1851'de Şuşa'nın toplam nüfusu 15.194 olup, 1886'da 30.000, 1910'da 39.413, 1916'da 43.869 kişi ile önemli bir büyüme göstermiştir. 1916'da nüfusun çoğunluğunu 23.396 kişi ve %53 oran ile Ermeniler oluştururken, Azerbaycanlılar da 19.121 kişi ile halkın %44'ünü oluşturmuştur.
Rus İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bölgede Azerbaycan-Ermenistan Savaşı yaşanmıştır.

16 Temmuz 1923 tarihli AK(b)P Merkez Komitesi Başkanlık Divanı toplantısının özel kararıyla Şuşa, Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'na Şuşa Rayonu olarak dahil edildi. 1989'da kentin toplamda 23.156 kişilik olan nüfusunun %92'sini Azerbaycanlıların, geriye kalan azınlık nüfusunu ise 1.620 kişi ile (%7) büyük oranda Ermeniler oluşturmaktaydı.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra gerçekleşmiş Karabağ Savaşı sırasında 8-9 Mayıs 1992 tarihlerinde meydana gelen Şuşa Muharebesi'nin sonucu Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından bölge, Rus destekli Ermeniler tarafından işgal edilmiştir. İşgal sonrasında Şuşa kentinin nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Azerbaycanlılar şehirden göç etmeye mecbur bırakılmıştır.

2020 Dağlık Karabağ çatışmalarının bir parçası olan Şuşa Muharebesi çevresince şehirde 4 Kasım tarihinde Azerbaycan ve Ermenistan güçleri arasında çatışmalar baş gösterdi. Fransız medya kuruluşu Le Monde 6 Kasım'da çatışmaların Azerbaycan lehine devam ettiğini açıklayan bir haber yayımladı. Çatışmalar sonucunda şehirdeki sivillerin bir kısmının Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin başkenti olan Hankendi'ye kaçtığı bildirildi.
Şehirin, 8 Kasım 2020'de Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri tarafından ele geçirildiği öne sürüldü. Bu iddia, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından 8 Kasım 2020 tarihinde Şehitler Hiyabanında yapılan bir açıklamada duyuruldu. Bu ifadelerin ise Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri ile Ermenistan Savunma Bakanı tarafından doğru olmadığı iddia edildi. Dağlık Karabağ Kurtarma Servisi “Şuşa Azerbaycan için erişilemez bir rüya olmaya devam ediyor. Yoğun yıkıma rağmen kale şehir düşmanın saldırılarına karşı koyuyor" açıklamasında bulundu, fakat 9 Kasım'da Karabağlı yetkililer şehrin Azerbaycanlıların kontrolüne girdiğini onayladı. Azerbaycan Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı 9 Kasım 2020 tarihinde, şehirde Azerbaycan bayrağının çekilmiş olduğu bir video yayınladı. Şehrin diğer birimleri Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında imzalanan 2020 Dağlık Karabağ Ateşkes Antlaşması'na göre Rus barış gücü denetiminde Ermeni kontrolünde kaldı. 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonrası ilin kalan yerleşim birimleri, 26 Eylül 2023'te Azerbaycan kontrolüne devredilmiştir..

1823 Rus nüfus sayımına göre  Şuşa'da 1,111 (72.5%) Müslüman, 421 (27.5%) Ermeni aile yaşamaktaydı. Yedi yıl sonraki 1830 verilerine göre Şuşa'daki Müslüman ailelerin sayısı 963'e (55.8%) gerilemiş, Ermeni aile sayısı ise 762'ye (44.2%) çıkmıştır. Bölgeyi 1824'te ziyaret etmiş İngiliz general Albemarle earlü George Keppel Şuşa'nın 2000 ev ihtiva ettiğini, kasabada yaşayanların dörtte üçünün Tatar, geri kalanının da Ermeni olduğunu kaydetmiştir. 1826-1828 İran-Rus Savaşı sonucunda bu nüfus değişimi ve göçlerin gerçekleştiği düşünülmektedir.
1851'de Şuşa'nın nüfusu  15.194 kişi olup, 1886'da 30.000, 1910'da 39.413 ve 1916'da 43.869 kişiye yğkselmiştir. 1916'da  23.396 (53%) kişinin Ermeni, 19.121 (44%) kişinin Tatar olduğu tespit edilmiştir.
1920'de meydana gelmiş Şuşa katliamı sonucunda şehrin nüfusunda önemli bir azalma meydana gelmiş ve bölgedeki Ermeni sayısında ciddi bir düşüş yaşanmıştır. 1989 yılı nüfus verilerine göre Şuşa bölgesinin %91,7'si, Şuşa şehrinin ise %98'i Azeri kökenlidir. Bu dönemde şehir nüfusu 17.000, il nüfusu 23.000 kişi olarak kaydedilmiştir. Ermeni nüfus Karabağ'ın dağlık bölgelerinde yoğunlaşmıştı.
1992'de Şuşa'nın Ermeni güçlerince ele geçirilmesinin ardından bölgedeki Azeri nüfusu Şuşa'yı terk etmiştir. 1992'den 2020 Dağlık Karabağ Savaşı'na kadarki süreçte Şuşa'nın nüfusunun tamamını Ermeniler oluşturmuş, bu kişiler çoğunlukla Karabağ'ın ve Azerbaycan'ın bölgelerinden (Bakü) gelen savaş mültecileri olmuştur. 1992'den 2020 yılına kadar süren Ermeni işgali sırasında Şuşa'da Azeri nüfusu bulunmamaktaydı. 2020 Dağlık Karabağ Savaşı sırasında Şuşa'nın kontrolünün tekrar Azerbaycan güçlerine geçmesiyle birlikte Şuşa'daki Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı şehri terk etmiştir.

Şuşa'daki camilerin listesi
Şuşa'nın Kurtuluşu Madalyası
Füzuli–Şuşa Otoyolu
Şuşa Beyannamesi
Şuşa Devlet Tarih ve Mimari Koruma Alanı
Şuşa Katliamı
Şuşa Müzikal Drama Tiyatrosu
Şuşa Devlet Sanat Galerisi
Şuşa Yerel Tarih Müzesi

Chkeidze, Thea (2001). "GEORGIA v. LINGUISTIC CONTACTS WITH IRANIAN LANGUAGES". Encyclopaedia Iranica, Vol. X, Fasc. 5. ss. 486-490. 18 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Kasım 2020. 
Everett-Heath, John (2018). "Shusha". The Concise Dictionary of World Place-Names (4 bas.). Oxford University Press. ISBN 978-0191866326. 6 Mart 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Kasım 2020. 
Fisher, William Bayne; Avery, P.; Hambly, G. R. G; Melville, C. (1991). The Cambridge History of Iran. 7. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0521200954. 18 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Kasım 2020.

1989 Devrimleri, diğer adıyla Komünizmin Çöküşü, Doğu Bloku'nda ve dünyanın diğer bölgelerinde Marksist–Leninist hükûmetlerin çöküşüne yol açan bir dizi liberal demokrasi yanlısı harekettir. Bu dalga bazen Ulusların Sonbaharı olarak da adlandırılır ve Ulusların Baharı teriminin bir uyarlamasıdır.
1989 Devrimleri, Sovyetler Birliği'nin dağılmasında, komünist rejimlerin sona ermesinde ve Soğuk Savaş'ın bitmesinde belirleyici rol oynamıştır. Bu süreç, uluslararası ilişkilerde güç dengesini değiştirmiş ve Soğuk Savaş sonrası dönemi başlatmıştır.
İlk kıvılcım 14 Ağustos 1980'de Polonya Halk Cumhuriyeti'nde patlak veren büyük çaplı grevlerdi. Bu grevler Ağustos Anlaşmaları ile sonuçlandı ve Solidarność'un kurulmasına yol açtı. 1989'da başlayan dalga Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Romanya'ya yayıldı.
4 Haziran 1989'da Polonya'da yapılan seçimler, Doğu Bloku'ndaki ilk serbest seçimler oldu ve komünist yönetimin sona ermesini sağladı. Aynı yıl içinde Macaristan'da reform görüşmeleri yapıldı, Baltık Yolu ile milyonlarca kişi insan zinciri oluşturdu, Doğu Almanya'da Pazartesi gösterileri başladı ve Kasım ayında Berlin Duvarı'nın yıkılması ile süreç sembolik doruğa ulaştı.
Romanya'da ise süreç şiddetli oldu; Romanya Devrimi sırasında devlet başkanı Nikolay Çavuşesku devrildi ve idam edildi. 1991 sonunda Sovyetler Birliği resmen dağıldı, Yugoslavya ise parçalanarak yeni devletlere bölündü.

1980'de Polonya'daki işçi huzursuzluğu, bağımsız bir sendika olan Dayanışma'nın kurulmasına yol açtı. Lech Wałęsa liderliğindeki bu hareket zamanla siyasi bir güç haline geldi. Ancak 13 Aralık 1981'de Polonya başbakanı Wojciech Jaruzelski, Polonya'da sıkıyönetim ilan ederek Dayanışma'ya karşı baskı başlattı; sendikanın faaliyetlerini askıya aldı ve tüm liderlerini geçici olarak tutuklattı.

1950'lerden itibaren bazı Doğu Bloku ülkeleri sınırlı siyasi ve ekonomik reform girişimlerinde bulunmuştu (ör. 1956 Macar Devrimi, Prag Baharı). Ancak 1985'te reform yanlısı Sovyet lideri Mihail Gorbaçov'un iktidara gelişi, daha kapsamlı bir liberalleşme eğilimini başlattı. 1980'lerin ortasında Gorbaçov önderliğindeki genç kuşak Sovyet bürokratları, uzun süren Brejnev durgunluğunu tersine çevirmek için köklü reformların gerekli olduğunu savunmaya başladı.
Ekonomik büyümenin sona ermesiyle Sovyetler ağır bir krize girdi; Batı teknolojisine ve kredilerine duyulan ihtiyaç arttı. Ordunun, KGB'nin ve dış müttefiklere verilen sübvansiyonların maliyeti, zaten zayıflamış Sovyet ekonomisini daha da zorladı.

Gorbaçov 1985'te SBKP Genel Sekreteri oldu. İlk büyük reform adımları 1986'da başladı: glasnost (açıklık) ve perestroyka (ekonomik yeniden yapılanma) politikaları ilan edildi. 1989 baharında Sovyetler Birliği, canlı medya tartışmalarının yanı sıra, yeni kurulan SSCB Halk Vekilleri Kongresi için çok adaylı seçimlere sahne oldu. Ancak glasnost, siyasi eleştirilere yalnızca devletin izin verdiği sınırlı bir çerçevede imkân tanıyordu; Doğu Bloku halkları hâlâ gizli polis ve siyasal baskıya tabiydi.
Gorbaçov, Orta ve Güneydoğu Avrupa'daki komünist liderleri de benzer reformları uygulamaya çağırdı. Macaristan ve Polonya gibi ülkelerde reformist hareketler cesaretlenirken, Doğu Almanya lideri Erich Honecker, Bulgaristan'da Todor Jivkov, Çekoslovakya'da Gustáv Husák ve Romanya'da Nikolay Çavuşesku gibi sertlik yanlısı liderler bu çağrıları reddetti.

1980'lerin sonuna gelindiğinde Kafkasya ve Baltık ülkelerinde daha fazla özerklik talepleri yükseldi ve Moskova'nın kontrolü zayıflamaya başladı. İlk çatlaklardan biri Aralık 1986'da Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde görüldü: halk, parti liderliğine bir Rus'un atanmasını Jeltoqsan protestolarıyla reddetti.
Kasım 1988'de Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti egemenlik bildirgesi yayımladı, bu da diğer cumhuriyetlere örnek oldu.
Çernobil faciası (Nisan 1986), büyük siyasi ve toplumsal sonuçlar doğurdu. Felaket, glasnost politikasının önemini artırdı. Ekonomik maliyeti tam olarak bilinmemekle birlikte, Gorbaçov'a göre Sovyetler Birliği yalnızca temizleme ve dekontaminasyon için 18 milyar Sovyet rublesi (o dönemde yaklaşık 18 milyar ABD doları) harcadı ve bu süreç ülkeyi neredeyse iflas ettirdi.

1980'lerin ortalarından itibaren Dayanışma yalnızca yeraltında, Katolik Kilisesi'nin desteğiyle varlığını sürdürdü. Ancak 1980'lerin sonuna gelindiğinde hareket o kadar güçlendi ki, Wojciech Jaruzelski'nin reform girişimlerini boşa çıkardı. 1988 Polonya grevleri ülke çapında kitlesel protestolara dönüştü ve hükûmeti Dayanışma ile diyaloga zorladı.
9 Mart 1989'da taraflar, çift meclisli bir yasama organı kurulmasında anlaştılar (Polonya Yuvarlak Masa Görüşmeleri). Var olan Sejm alt meclis oldu; yeni kurulan Senato halk tarafından seçilecekti. Geleneksel olarak sembolik bir makam olan cumhurbaşkanlığı ise daha geniş yetkilerle donatıldı.
7 Temmuz 1989'da SBKP Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov, dolaylı biçimde Sovyetlerin diğer Doğu Bloku ülkelerine güç kullanarak müdahale etmeyeceğini ilan etti. Avrupa Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, doğrudan Brejnev Doktrini'ne atıf yapmadı, ancak şu ifadeyi kullandı: 
“İç işlerine herhangi bir müdahale ve devletlerin egemenliğini kısıtlamaya yönelik her girişim—ister dost, ister müttefik, ister başka bir ülke olsun—kabul edilemez.”
Bu yeni yaklaşım esprili bir şekilde Frank Sinatra'nın My Way şarkısına gönderme yapılarak Sinatra Doktrini olarak adlandırıldı. Böylece Polonya, Varşova Paktı içinde Sovyet hâkimiyetinden kurtulan ilk ülke oldu.

1980'lerde devrimler yalnızca Doğu Bloku'nda değil, bazı Batı Bloku rejimlerinde de gerçekleşti.
Şubat 1986'da Filipinler'deki Halk Gücü Devrimi, diktatör Ferdinand Marcos'u barışçıl bir şekilde devirdi ve Corazon Aquino'yu devlet başkanı yaptı.
1987'de Güney Kore'de Haziran Demokratik Ayaklanması, Chun Doo-hwan'ın halefi olarak Roh Tae-woo'nun seçim yapılmadan atanmasına karşı başladı. 1988 Seul Olimpiyatları öncesinde şiddeti tırmandırmak istemeyen hükûmet, protestocularla uzlaşarak serbest seçimleri kabul etti, siyasi tutuklulara af çıkardı, basın özgürlüğünü geri verdi ve anayasada reform yaptı (29 Haziran Bildirisi).
1990'larda Güney Afrika'daki apartheid, Pinochet rejimi, Suharto yönetimi gibi rejimler Batı'nın mali ve diplomatik desteğini çekmesiyle gerilemeye başladı. Birinci İntifada, Filistin topraklarındaki İsrail işgaline karşı patlak verdi ve Hamas hareketinin doğuşuna yol açtı. Aynı dönemde Arjantin, Gana, Paraguay, Surinam, Tayvan ve Yemen gibi birçok ülkede otoriter yönetimler sona ererek demokratik hükûmetler kuruldu.
Demokrasilerin sayısı kullanılan ölçütlere göre değişmekle birlikte, 1990'ların sonunda dünyada 100'den fazla demokratik ülke bulunuyordu. Bu sayı, birkaç on yıl öncesine göre kayda değer bir artıştı.

21 Nisan 1988'de başlayan ve Mayıs boyunca devam eden bir grev dalgası Polonya'yı sarstı. İkinci dalga 15 Ağustos'ta Jastrzębie-Zdrój'deki Temmuz Manifestosu kömür madeninde patlak verdi; işçiler, Dayanışma sendikasının yeniden yasallaştırılmasını talep ediyorlardı. Birkaç gün içinde on altı maden daha greve gitti; ardından birçok tersane, 22 Ağustos'ta da 1980'de Dayanışma'nın doğuşuna sahne olan Gdańsk Tersanesi greve katıldı. 31 Ağustos 1988'de Dayanışma lideri Lech Wałęsa, nihayet görüşmeyi kabul eden komünist yetkililer tarafından Varşova'ya davet edildi.
18 Ocak 1989'da iktidardaki Polonya Birleşik İşçi Partisi'nin Onuncu Genel Kurulunda sert tartışmalar yaşandı. Birinci Sekreter Wojciech Jaruzelski, Dayanışma ile resmî müzakereler başlatmak için parti desteğini alabildi; bunu da ancak engellenmesi halinde tüm parti liderliğinin istifa edeceğini söyleyerek sağladı. 6 Şubat 1989'da Varşova'daki Sütunlar Salonu'nda Yuvarlak Masa görüşmeleri başladı. 4 Nisan 1989'da imzalanan Polonya Yuvarlak Masa Anlaşması, Dayanışma'yı yasallaştırdı ve kısmen serbest parlamento seçimlerinin 4 Haziran'da yapılmasını kararlaştırdı. Bu tarih, aynı zamanda Pekin'de Tiananmen Meydanı katliamının ertesi gününe denk geliyordu.
Seçimlerin sonuçları siyasi bir deprem etkisi yarattı: Dayanışma adayları Sejm'de kendilerine ayrılan tüm sandalyeleri kazandı. Senato'da ise 100 sandalyenin 99'unu Dayanışma, kalanını bağımsız bir aday aldı. Buna karşılık birçok tanınmış komünist aday, kendilerine ayrılmış garantili koltukları kazanacak minimum oyu bile alamadı.

15 Ağustos 1989'da, komünistlerin iki uzun süreli koalisyon ortağı Polonya Birleşik Halk Partisi (ZSL) ve Polonya Demokratik Partisi (SD), PZPR ile ittifaklarını bozarak Dayanışma'yı desteklediklerini açıkladılar. Son komünist başbakan General Czesław Kiszczak, istifa ederek bir muhalifin hükûmet kurmasına imkân tanıyacağını söyledi. Böylece Dayanışma'nın başbakanlığı üstlenmesi kesinleşti.
19 Ağustos 1989'da Tadeusz Mazowiecki, Dayanışma destekçisi bir editör ve Katolik bir entelektüel, Polonya başbakanlığına aday gösterildi; Sovyetler Birliği bu adıma itiraz etmedi. Beş gün sonra, 24 Ağustos 1989'da Polonya parlamentosu 40 yılı aşkın tek parti yönetimine son vererek Mazowiecki'yi ülkenin ilk komünist olmayan başbakanı seçti. Mazowiecki, 378 kabul oyuna karşılık yalnızca 4 ret ve 41 çekimser oy aldı. 13 Eylül 1989'da parlamentoda Dayanışma öncülüğünde ilk komünist olmayan hükûmet resmen onaylandı.
17 Kasım 1989'da Feliks Dzerjinski'nin (Çeka'nın kurucusu ve komünist baskının sembolü) Varşova'daki heykeli yıkıldı. 29 Aralık 1989'da Sejm anayasayı değiştirerek ülkenin resmî adını “Polonya Halk Cumhuriyeti”nden “Polonya Cumhuriyeti”ne çevirdi. 29 Ocak 1990'da Polonya Birleşik İşçi Partisi kendini feshederek Polonya Cumhuriyeti Sosyal Demokrasisi'ne dönüştü.
1990'da Jaruzelski cumhurbaşkanlığından istifa etti ve yerine yapılan seçimlerde Lech Wałęsa geçti. Wałęsa'nın 21 Aralık 1990'daki göreve başlaması, birçok tarihçiye göre Polonya Halk Cumhuriyeti'nin fiilen sonu ve modern Polonya Cumhuriyeti'nin başlangıcı olarak kabul edilir. Varşova Paktı 1 Temmuz 1991'de feshedildi. 27 Ekim 1991'de ilk tamamen özgür parlamento seçimleri yapıldı. Bu gelişmeler Pol

Avrafrasya, Avrasika, Afrika-Avrasya ya da Afro-Avrasya Afrika ve Avrasya'yı tek bir kıta olarak tanımlayan terimlerdir. Bütünü oluşturan kıtalar Dünya nüfusunun yaklaşık %85'ini (yaklaşık 5,7 milyar insan) kapsar. Ayrıca bu kıta Eski Dünya olarak bilinir. Bazı akademisyenler Avrafrasya olarak bahsederler, buna rağmen bu terimler genel kullanıma geçmedi. Jeopolitikada, Afrika-Avrasya'nın anakarası (Britanya Adaları, Japonya ve Madagaskar gibi adalar hariç) Dünya Adası olarak bahsedilir. Bu gezegenin en büyük kıtasıdır.
Coğrafî olarak, Afrika ve Avrasya Süveyş Kanalı ile bölünmüştür. Avrasya, buna ilaveten, Avrupa ve Asya olmak üzere bölünmüştür (jeolojik olarak bölünmesinden çok kültürel olarak bölünmüştür). Ancak gelecekte jeolojik olarak Afrika-Avrasya, Afrikanın Avrupa'ya çarpmasıyla bir süperkıta olacaktır. Bu olay tahminen günümüzden 600.000 yıl sonra, İspanya'nın güney tepelerinin Afrika'ya eriştiğinde meydana gelecektir. Bu gerçekleştiğinde, Akdeniz, Atlas Okyanusu'ndan ayrılacaktır. Afrika'nın Avrupa'ya günümüzden 50 milyon yıl içinde tamamen çarpması, Akdeniz'in kapanması ve yeni sıradağların (Alpler'e eklenerek) meydana gelmesi beklenmektedir.

Eski Dünya Afrika-Avrasya ve çevresindeki adaları kapsar.

Avrasya
Asya
Kuzey Asya
Batı Asya
Orta Asya
Doğu Asya
Güney Asya
Güneydoğu Asya
Avrupa
Kuzey Avrupa
Batı Avrupa
Orta Avrupa
Doğu Avrupa
Güney Avrupa
Afrika
Kuzey Afrika
Batı Afrika
Orta Afrika
Doğu Afrika
Güney Afrika

Alaska (İngilizce telaffuz: [əˈlæskə]  ( dinle)), Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeybatı ucunda yer alan bir eyaletidir. Bir yarı-eksklav olan Alaska, doğuya Kanada'nın British Columbia ve Yukon bölgeleriyle sınırlanmıştır ve batıda Bering Boğazı'ndaki bir deniz sınırını Rusya Federasyonu'nun Chukotka Otonom Okrugu ile paylaşmaktadır. Kuzeyde Arktik Okyanus'un Chukchi ve Beaufort Denizleri, güneyde ve güneybatıda ise Pasifik Okyanusu yer almaktadır.
Alaska, alan bakımından ABD'nin en büyük eyaletidir. Teksas, Kaliforniya ve Montana eyaletlerinin toplam alanının üçte birinden daha fazla alana sahiptir ve dünya çapında yedinci büyük alt bölgesel bölümüdür. Popülasyon bakımından üçüncü az olan ABD eyaletidir, 60. paralelin kuzeyinde yer alan kıta ülkesinin en yüksek nüfuslu topraklarından biridir, 2020 yılında 736,081 kişi olarak kayıtlıdır. Kuzey Kanada ve Grönland'ın toplam nüfusunun dört katından fazladır. Eyaletin başkenti Juneau, alan bakımından ABD'nin ikinci büyük şehridir ve eski başkenti Alaska, Sitka alan bakımından ABD'nin en büyük şehridir. Yaklaşık Alaska nüfusunun yarısı Anchorage metropol alanı içinde yaşamaktadır.
Alaska'nın yerli halkı binlerce yıldır orada yaşamaktadır ve bölgenin Bering kara köprüsü aracılığıyla Kuzey Amerika'nın ilk yerleşiminin giriş noktası olduğu geniş ölçüde inanılmaktadır. 18. yüzyılda ilk olarak Rus İmparatorluğu bölgeyi aktif olarak fethetmiş ve sonunda Rus Amerika'yı oluşturmuştur, bu eyaletin çoğunu kapsamaktadır. Uzak bir mülkü sürdürmenin maliyeti ve lojistik zorluğu, 1867 yılında ABD'ye 7.2 milyon dolara satılmasına yol açmıştır (2021 yılı için 140 milyon dolara eşdeğer). Alan 11 Mayıs 1912 tarihinde bir bölge olarak düzenlendikten sonra birçok idari değişiklik geçirmiştir. ABD'nin 49. eyaleti olarak 3 Ocak 1959 tarihinde kabul edilmiştir.
Alaska'nın bol miktarda doğal kaynakları, birçok eyalet ekonomisinden daha küçük olan Alaska'nın yüksek kişi başına gelirlere sahip olmasına olanak tanımıştır. Ticari balıkçılık ve doğal gaz ve petrol çıkarımı, Alaska'nın ekonomisini belirlemektedir. ABD Silahlı Kuvvetleri üsleri ve turizm de ekonomiye katkıda bulunmaktadır. Eyaletin yarısından fazlası federal yönetimin sahip olduğu topraklar içermektedir, milli ormanlar, milli parklar ve doğal hayatı koruma alanları.
Alaska'nın yerli halkı, herhangi bir ABD eyaletinde oran olarak en yüksektir, yüzde 15'in üzerindedir. Farklı yerli diller konuşulur ve Alaska yerlileri yerel ve eyalet siyasetinde etkilidir.

"Alaska" adı (Rusça: Аля́ска, tr. Alyáska), Rus sömürge döneminde Alaska Yarımadası'na atıfta bulunmak için kullanılmaya başlandı. Aleut dilinden bir deyim olan alaxsxaq'dan türetilmiştir, anlamı "ana yer" veya daha açık bir şekilde "denizin eylemi yöneltilen nesne"dir. Aynı kökten türetilmiş olan bir Aleut kelimesi olan "Alyeska" olarak da bilinir, "büyük toprak" anlamına gelir.

Alaska eyalet bayrağının tasarımı; sadeliği, özgünlüğü ve sembolizmi nedeniyle seçilen mavi zemin üzerinde sekiz altın yıldızdan oluşmaktadır. Ulusal renklerden biri olan mavi; akşam gökyüzünü, denizin ve dağ göllerinin mavisini ve Alaska topraklarında yetişen yabani çiçekleri simgelerken altın ise zenginliğin simgesidir. Alaska eyalet bayrağında çeşitli yıldızlar bulunmaktadır. Bu yıldızlardan yedisi, kuzey gökyüzünün en göze çarpan takımyıldızı olan Büyük Ayı takımyıldızını oluşturur; bu takımyıldızı, bayraktaki sekizinci yıldız olan Polaris’e, yani Kuzey Yıldızı’na işaret eden “İşaretçiler” de dahil olmak üzere “Kepçe”yi oluşturan yıldızları barındırır. Polaris; denizciler, kaşifler, avcılar, tuzakçılar, maden arayıcıları, ormancılar ve arazi ölçümcüleri için her zaman sabit kalan yıldızdır.

Birçok yerli halk binlerce yıl boyunca Alaska'yı işgal etti. Avrupalıların bölgeye varışından önce. Burada yapılan dilbilimsel ve DNA çalışmaları, Kuzey Amerika'ya Bering kara köprüsü yoluyla yerleşmenin kanıtlarını sağladı. Alaska'nın Tanana Vadisi'nde Upward Sun River sitesinde, altı haftalık bir bebek kalıntıları bulundu. Bebeklerin DNA'sı, Pleistosen döneminin sonunda diğer yerli gruplarla genetik olarak ayrı bir nüfus olduğunu gösterdi. 2013 yılında Upward Sun River sitesinde kalıntıları çıkaran Alaska Fairbanks Üniversitesi arkeologu Ben Potter, bu yeni grubu Eski Beringyalılar olarak adlandırdı.
Tlingit halkı, bugün Güneydoğu Alaska, Britanya Kolumbiyası ve Yukon bölgelerinde mal varisiyeti ve mirası için matrilineal kinship sistemi oluşan bir toplum geliştirdi. Aynı zamanda Güneydoğuda Haida halkı da özgün sanatları ile tanınan bir halktı. Tsimshian halkı 1887 yılında Britanya Kolombiyasından Alaska'ya geldi. Başkan Grover Cleveland ve daha sonra ABD Kongresi tarafından Annette Adası'nda yerleşme ve Metlakatla kasabasını kurma izni verildi. Bu üç halk, ayrıca Pasifik Kuzeybatı Kıyısı'ndaki diğer yerli halklar, 18. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın ortasına kadar küçükpox salgınlarını yaşadı, en korkunç epidemiler 1830'lar ve 1860'lar yıllarında gerçekleşti, yüksek ölüm oranlarına ve sosyal bozulmalara neden oldu.
Aleut Adaları hala Aleut halkının denizciliği yapan toplumunun evi olarak kalmaktadır, ancak Ruslar tarafından ilk işletilen yerli Alaska halkıdırlar. Batı ve Güneybatı Alaska Yup'ik halkının evi olurken, kuzenleri Alutiiq ~ Sugpiaq Güneybatı Alaska'da yaşamaktadır. Kuzey İçbölge bölgesindeki Gwich'in halkı Athabaskan ve bugün çok tartışmalı Arctic Milli Doğal Hayatı Koruma Alanı içindeki karibuya bağımlılıkları ile bilinir. Kuzey Eğim ve Little Diomede Adası yaygın Inupiat halkı tarafından işgal edilir.

Bazı araştırmacılar, Rusların ilk Alaska yerleşimi 17. yüzyılda kurulmuş olduğuna inanmaktadır. Bu hipoteze göre, 1648 yılında Semyon Dezhnyov'un seferinin birkaç kochesi Alaska'da fırtına ile karaya vurdu ve bu yerleşimi kurdu. Bu hipotez, 1764-1765 yılları arasında Alaska'ya ziyaret etmiş olan Çukotka Coğrafyacısı Nikolai Daurkin'in ifadelerine dayanmaktadır. O Kheuveren Nehri boyunca bir köy görmüş ve "sakallı erkekler" tarafından "ikonlara dua edildiğini" bildirmiştir. Bazı modern araştırmacılar Kheuveren'i Koyuk Nehri ile ilişkilendirmektedir.
Alaska'ya ulaşan ilk Avrupalı gemi genellikle M. S. Gvozdev'in yetkilisi olarak St. Gabriel, I. Fyodorov'un yardımcı navigatörü olarak 21 Ağustos 1732 tarihinde, Sibirya Cossack A. F. Shestakov ve Rus keşifçisi Dmitry Pavlutsky (1729-1735) seferinde gerçekleştirilir. Alaska ile başka bir Avrupa teması 1741 yılında gerçekleşti, Vitus Bering St. Peter gemisi ile Rus Donanması için bir sefer liderliğinde gerçekleştirir. Gemi ekibi Rusya'ya geri döndüklerinde deniz otlarının postları dünyadaki en iyi kürk olarak değerlendirildi, kürk tüccarları küçük gruplar halinde Sibirya sahilinden Aleut Adaları'na doğru yelken açmaya başladı. İlk kalıcı Avrupalı yerleşim 1784 yılında kurulmuştur.
1774 ile 1800 yılları arasında, İspanya, Alaska'ya Pacifik Kuzeybatısının hak iddia etmek için birkaç sefer gönderdi. 1789 yılında, Nootka Sound'da bir İspanyol yerleşimi ve kalesi inşa edildi. Bu seferler Valdez, Bucareli Sound ve Cordova gibi yerlere isimler verdi. Daha sonra, Rus-Amerikan Şirketi, 19. yüzyılın başında ortasına doğru genişletilmiş bir sömürgeleştirme programı gerçekleştirdi. 1804-1867 yılları arasında New Archangel olarak yeniden adlandırılan Sitka, Alexander Archipelago'daki Baranof Adası'nda, bugün Güneydoğu Alaska'da, Rus Amerika'nın başkenti oldu. Koloni ABD'ye devredildiğinde de başkent olarak kaldı. Ruslar asla tam olarak Alaska'yı sömürgeleştirmedi ve koloni hiçbir zaman çok karlı olmadı. Rus yerleşiminin isimleri ve kiliselerinin izleri Güneydoğu Alaska'da hala var.
William H. Seward, 24. ABD Dışişleri Bakanı, 1867 yılında $7.2 milyon karşılığında Ruslar ile Alaska Satın Alma (Seward'ın Aptallığı olarak da bilinir) anlaşması yaptı. Rusya'nın o dönem hükümdarı Tsar Alexander II, Rus İmparatorluğu İmparatoru, Polonya Kralı ve Finlandiya Grand Duke'u, ayrıca satışı planladı. satın alma 30 Mart 1867'de yapıldı. Altı ay sonra komisyoncular Sitka'ya geldi ve formal transfer düzenlendi. Formal bayrak kaldırma işlemi 18 Ekim 1867 tarihinde Fort Sitka'da gerçekleşti. Törende 250 formaları olan ABD askerleri valinin evine "Castle Hill" e gitti, Rus birlikleri Rus bayrağını indirdi ve ABD bayrağı kaldırıldı. Bu olay Alaska Günü olarak kutlanır ve 18 Ekim tarihinde yasal bir tatil olarak kabul edilir.
Alaska, başlangıçta askeri olarak zayıfca yönetildi ve 1884 yılından itibaren bir vali tarafından atanmış bir bölge olarak yönetildi. Bir federal bölge mahkemesi Sitka'da kurulmuştu. ABD bayrağı altındaki Alaska'nın ilk on yılının çoğunda, Sitka, Amerikalı yerleşimciler tarafından yaşanan tek yerleşim yeriydi. Onlar "geçici bir şehir yönetimi" kurdular, bu Alaska'nın ilk belediye yönetimiydi ancak hukuki anlamda değildi. Alaska kasabalarının yasal olarak şehir olarak kurulmasına izin veren yasalar 1900 yılına kadar gelmedi ve şehirler için yerel yönetim sınırlı veya 1959 yılında devlet olunana kadar mevcut değildi.

1890'lardan başlayarak ve bazı yerlerde 1910'lara kadar uzanarak, Alaska ve yakın Yukon Bölgesi'ndeki altın koşulları binlerce madenci ve yerleşimciyi Alaska'ya getirdi. Alaska 1912 yılında organize bir toprak olarak resmen kurulmuştu. 1906 yılına kadar Sitka'da bulunan Alaska'nın başkenti, kuzeye Juneau'ya taşındı. Aynı yıl Alaska Vali Konağı'nın inşaatı başladı. Norveçli ve İsveçli göçmenler de Güneydoğu Alaska'ya yerleşti, orada balıkçılık ve ormancılık sektörlerine girdiler.
2. Dünya Savaşı sırasında, Aleut Adaları Muharebesi Attu, Agattu ve Kiska üzerinde odaklandı, bunların hepsi Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Japon işgali sırasında, Attu ve Kiska'da bir beyaz Amerikalı sivil ve iki ABD Deniz Kuvvetleri personeli öldürüldü ve yaklaşık toplam 50 Aleut sivili ve sekiz denizci Japonya'da muhafaza edildi. Aleutların yarısı muhafaza dönemi boyunca öldü. Unalaska/Dutch Harbor ve Adak, ABD Ordusu, ABD Hava Kuvvetleri ve ABD Deniz Kuvvetleri için önemli üsler haline geldi. ABD Lend-Lease programı, Amerikan savaş uçaklarının Kanada'dan 

Atlantis (Grekçe: Ἀτλαντὶς νῆσος, "Atlas'ın adası"), Platon'un Timaios ve Kritias diyaloglarında ulusların kibirlerini alegorik bir şekilde anlatmak için kullandığı efsanevi bir ada.
Platon'un hikâyesinde Atlantis, "Herkül Sütunları'nın ötesinde" yer alan, Batı Avrupa ve Afrika'nın birçok kısmını fetheden ve Solon'un zamanından 9000 yıl önce (yaklaşık MÖ 9500) Atina'yı fethetmeye çalışan; ancak başarılı olamayıp bir gecede okyanusa batan bir uygarlıktır.
Platon'un eserlerinde kayda değer bir öneme sahip olmamasına rağmen Atlantis'in edebiyat alanında önemli etkileri oldu. Atlantis'in alegorik yanı, Francis Bacon'ın Yeni Atlantis ve Thomas More'un Ütopya gibi eserlerinde de işlendi. Öte yandan, 19. yüzyılın amatör bilginleri Platon'un tarih anlatma üslubunu yanlış yorumlayarak bilimsel temeli olmayan pek çok spekülasyona neden oldular. Bu konudaki en ünlü eser, Ignatius L. Donnelly'nin Atlantis: The Antediluvian World kitabıdır. Bu spekülasyonlar sonucunda Atlantis, tarih öncesinde yaşamış ve ileri teknolojiye sahip sözde kayıp uygarlıkların ortak adı hâline geldi ve çok sayıda kurmaca esere, çizgi romana ve filme ilham verdi.
Platon'un diyaloglarında gömülü bir hikâye hâlinde olan Atlantis, genellikle Platon tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için yaratılmış bir efsane olarak görülür. Birçok akademisyen için Atlantis hikâyesinin amacı belirgin olmasına rağmen, Platon'un hikâyesinin ne kadarının eski hikâyelerden derlendiği bir tartışma konusudur. Bazı akademisyenler Platon'un hikâyeyi Thera yanardağ patlaması veya Truva Savaşı'ndaki bazı ögelerle oluşturduğunu savunurken, bazıları ise MÖ 373'te gerçekleşen Helike'nin yıkımı veya MÖ 415-413 yılları arasında gerçekleşen Atina'nın başarısız Sicilya işgali gibi olaylardan esinlendiğini savunurlar.
MÖ 421 yılında Sokrates'in evindeki bir felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kritias, dedesi Dropides'in kendisine naklettiği efsaneyi hikâye eder. Hikâyeyi dede Dropides'e nakleden ünlü Yunan şair Solon'dur. Solon'un gösterdiği kaynak ise Mısır'da bulunduğu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keşiştir ve keşişe göre Atlantis'e ilişkin olaylar MÖ 9000 yılında gerçekleşmiştir.
Plutarkhos'a göre Sais şehrinde Solon'la konuşan rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens'e göre bu aynı zamanda Pythagoras'a ders veren Mısırlı rahibin adıdır. Platon'un hem Kritias, hem de Solon'la akrabalığı vardır. Ayrıca, kendisi de Mısır'ı ziyaret ederek birkaç yıl yaşamış ve inisiye edilmişti. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konudaki bilgileri topladığı fikrindeler. Platon'a (Eflatun) göre bu kıta çok zengindi ve soylu insanlar tarafından yönetiliyordu. Bir felaket sonucu okyanusun sularına gömülmüştü.
James Churchward Atlantis'in efsanevi Mu uygarlığının bir kolonisi olduğunu belirtmiştir. İngiliz ordusunda görevli subay olarak Tibet'te bulunmuş, daha sonra dünyayı gezmiş ve araştırmalar yapmıştır. James Churchward 1883'te, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini bulduğunu iddia etmiştir. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düşmüş ve bu manastırın, Büyük Rahipler Kardeşliğinin önde gelen üyelerinden olan başrahibi Rishi, Churchward'a, 15 bin yıl önce yazılmış Naacal Tabletleri'ni göstermiştir.

III. Ramses'in yazdırdığı yazılarda, Atlantislilerin büyük su dairesi üzerindeki kara parçasından ve adalardan, dünyanın ucundan, dokuzuncu kuşaktan geldikleri anlatılıyor. 9. Kuşak da Antik Mısır, Yunan ve Roma'da kullanılan coğrafi bölümlere göre 52. ila 57. Kuzey enlemleri arasında kalan bölgedir.
Ünlü tarihçi Renan ise, şaşırtıcı bir şekilde Mısır sanatının gençlik dönemi olmadığı iddiasında bulunarak Mısır uygarlığı ile ilgili şüphelerini şöyle dile getiriyordu:

Mısır, sanki bu ülke gençlik dönemini hiç yaşamamış gibi, daha başlangıçta olgun, yaşlı ve mitolojik ve kahramanlık çağlarından tamamen yoksun gibi görünmektedir. Mısır uygarlığının bebeklik çağı ve sanatının da kadim dönemi yoktur. Mısır uygarlığı daha o zaman olgundu.
Herodot da 'Euterpe' adlı eserinde, Mısır rahiplerinin yazılı tarihinin kendi zamanından 12.000 yıl öncesine kadar gittiğini belirtiyor. Yani Atlantis'in batışına kadar.
5400 yıl önce Mısır'daki Siyen (Aswan) kentinin, tam olarak Yengeç Dönencesi'nin altına rastladığı dönemde inşa edilmiş olan Siyen Duvarları, tam güneşin gün dönümü anında, öğle vakti, güneş komple bir disk hâlinde bu duvarların üzerinden yansırken görülürdü. Günümüzde, Avrupa'nın bütün bilim adamları bir araya gelseler bunun bir benzerini yapamazlar diyor tarihçi Keneally Tanrının Kitabı adlı eserinde.

Amerikalı araştırmacı Robert Sarmast Platon'un ünlü diyalogları Kritias ve Timaios'ta ifade ettiği yaklaşık 50 fiziksel işaretten yola çıkarak, çalışmalarını Kıbrıs yayı ve Levantine havzası olarak tarif edilen Doğu Akdeniz kıyılarına kaydırdı. Bölge ile ilgili olarak Amerika Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresinin (NOAA) hazırlamış olduğu haritalardan ve veritabanlarından faydalanan Sarmast, bu bilgilerin yeterli olmadığını görünce dünyaca ünlü Jeofizikçi Dr. John K. Hall ile iş birliğine gitti. Dr. Hall, Sarmast'a 1980'li yıllarda bir Rus petrol gemisi tarafından Doğu Akdeniz'de deniz tabanından toplanan dijital verileri iletti. NOAA ve Dr. Hall'dan gelen verileri birleştiren Sarmast, bölgenin 3 boyutlu ve bathymetric (derinlik ölçü birimi) haritalarını çıkarttı. Sarmast'a göre Atlantis Kıbrıs, Suriye arasında idi ve batan kıtanın en üst noktası ise bugünkü Kıbrıs'tı.
Sarmast Discovery Of Atlantis isimli ünlü eserinde Atlantis'in bu bölgede olmasını güçlendiren bulguları ve nedenlerini açıkladı.

Atlas Okyanusu birçok volkanik hareketlerin sık sık yer aldığı bir yerdir. 1957'de yanardağlar eşliğinde yeni bir ada Azorların yakınlarında ortaya çıktı.
Paul ve Pauline Vayntsveyga Zalittski adlı Kanadalı bir çiftin öncülüğünde yapılan deniz dibi araştırmalarında, Bermuda Şeytan Üçgeni olarak adlandırılan bölgede batık bir şehir bulundu. Araştırmacılar, Küba kıyılarından 700 metre uzaklıkta ve 180 metre derinlikte, yolları, tünelleri, piramitleri ve başka yapıları olan büyük bir şehir keşfettiler. Elde edilen görüntülerde, batık şehirde sıradan piramitlerin yanı sıra camdan yapılmış piramitlerin, Sfenks şeklinde heykel, birçok monolitik yapılar ve bina duvarlarına oyulmuş yazıtların bulunduğu görüldü.

526 yılında Antakya'da 250.000 kişi, 1042 yılında Tebriz, İran'da 40.000 kişi, 1556'da Çin'de 830.000 kişi, 1908'de Messina, Sicilya'da 200.000 kişi, 1923 Tokyo civarlarında 200.000 kişi ve 1976'da Çin'de 700.000 kişi şiddetli depremlerle hayatlarını kaybettiler. Sellere gelince Çin'de 1887'de Huang Ho nehrinin taşması en az iki milyon insanın ölümüne yol açtı. Aynı nehrin 1931'de taşması ise 4 milyon insanın ölümüne yol açtı.
Okyanusları ve kıtaları çepeçevre saran yerkabuğu birçok tektonik plakalardan oluşmaktadır. Yerküre'nin çekirdeğindeki bu patlamalar tabakaların yer değiştirmesine, büyük depremlere ve yanardağ patlamalarına neden olur. Yerküre'nin katı dış katmanını oluşturan yerkabuğunun kalınlığının Yerküre'nin çapına oranı çok düşüktür. Yerkabuğu 6 ile 70 km'lik bir katmandır ve yüzeyden derine inildikçe, her bir kilometrede sıcaklık 30 derece daha artar. Çekirdeğin üstündeki manto tabakası sıcaklık nedeniyle yumuşak ve eriyik magma hâlindedir. Çekirdekten gelen patlamalar ve basınç manto tabakası tarafından kısmen yutulur. Eriyik hâldeki manto tabakasındaki esneklik, nispeten ince olan yerkabuğunu etkileyip karaların alçalıp yükselmesine neden olarak, bu şekilde dağların ve ovaların oluşmalarını sağlar. Bu değişimlerin oluşması için milyonlarca yıllık bir süreç gereklidir. Ancak Dünya'nın çekirdeğindeki faaliyetin arttığı ve bunun da yerkabuğunu daha fazla etkilediği aktif bir dönemin olabileceği göz önüne alındığında, bunun kısa bir süreçte yerkabuğunda büyük bir etkiye neden olduğu ve atmosferde de büyük bir değişikliğe yol açtığı düşünülebilir. Denizlerin karalara olan oranıyla uyumlu olarak, yanardağ patlamalarının %80'i okyanuslarda gerçekleşmektedir. Kıtaları ve okyanusları çevreleyerek Yerküre'yi saran Okyanus Ortası Sırtı iki farklı tektonik plakayı birbirinden ayırır. Bunların faaliyetleri kıtaların yer değiştirmelerine neden olur. Tufan'a ilişkin oluşumun anlatıldığı Başlangıç 7. bölümde geçen sözlere göre, bu olayda okyanusların kaynaklarında meydana gelen bir yarılma ve patlama ile oluşan bir fışkırma olayı sonucunda meydana gelmiştir. Ayrıca, bu olayların sonucunda karalarda yükseltilerin değişerek dağların yükseldiği, ovaların da alçaldığı kayıtlıdır.

Dağların üst kısımlarında deniz canlılarına ilişkin bulunan fosiller, yüksek dağların bir zamanlar denizle kaplı olduklarını gösteren kanıtları sunarlar. Burada ortaya çıkan sorun, yüksek dağları örtecek kadar suyun nereden gelmiş olacağıyla ilgilidir. Bu suların bir kısmı kutuplarda buzullar olarak depolanmıştır; ancak bu buzullar tamamen eriyecek olsalar bile, içerdiği su miktarı karaların yüksek kısımlarını örtmeye yetmeyecektir. Yakın zamanlarda yapılan bir keşif, okyanusların tabanının daha da altında bulunan büyük bir su kaynağının olduğunu açığa çıkarmıştır. Bu yer altındaki su kaynağı, yeryüzündeki okyanuslardan üç kat daha fazla büyüklükteki bir suyu içinde barındırmaktadır. Bu suların yerin tam 700 km altında bulunan "Ringwoodite" olarak adlandırılan mavi taşların içinde bulundukları keşfedilmiştir. Bu keşif, "işte o gün derin suların tüm kaynakları yarıldı [patladı-fışkırdı] sözleriyle uyumludur. Bu durum, karaları tümüyle kaplamaya yetecek ölçüdeki su kaynağının, yer altındaki bu sular olabileceğini akla getirmektedir.

Día de los Muertos: Ölüler Günü Meksika'da 31 Ekim ile 1 ve 2 Kasım günlerinde ölüleri anmak üzere yapılan etkinliklere verilen bir addır. Kitab-ı Mukaddes'e göre en eski takvim Eylül ayı ile başlar ve birinci ayın başlangıcı yaklaşık olarak Eylül ayının 14'ü veya 15'i dir. Buna göre "ikinci ayda, ayın o

Aurika, olası bir gelecekte oluşması tahmin edilen süperkıtalardan biridir. Tahmin edilen şekilde, 200 milyon yıl içerisinde oluşacağı düşünülen diğer dört süperkıta ise Pangaea Proxima, Amasia ve Novopangaea'dır. Aurika hipotezi, 2016 yılında Instituto Dom Luiz-FCUL, VU-Amsterdam ve Monash Üniversitesi'nde çalışan araştırmacılar tarafından ortaya atılmıştır. Araştırmaları Geological Magazine'de yayınlanan ekibe Portekizli deniz jeoloğu João C. Duarte liderlik etmiştir. Bu senaryo, Atlantik levha sınırları ve 1755 Lizbon depremi gibi sıra dışı sismik olaylar üzerine yapılan araştırmalara dayanarak önerilmiştir.

Aurika hipotezine göre, Atlantik ve Pasifik Okyanusları tektonik süreçler ile kapanacak ve her ikisinin de yerini alacak yeni bir okyanus oluşacaktır. Himalaya platosunun yerçekimi nedeni ile çökmesi ile Avrasya'nın ortasında Hindistan'dan Arktik'e uzanan bir yarık oluşup Avrasya kıtasını ikiye bölecektir. Hint Okyanusu ve Güney Okyanusu yarığa doğru genişleyecektir. Avustralya ve Antartika kıtaları, Asya Adaları ve ve Güney Amerika ile çarpışacak; Kuzey Avrupa ise Kuzey Amerika ile birleşerek Antanlik'i kapatacaktır. Oluşan süperkıtanın sonucunda Hint ve Güney Okyanusları onu çevreleyecek yeni, devasa bir okyanusa dönüşecektir.

Gelecekte oluşabileceği beklenilen diğer üç süperkıta hipotezleri ise şunlardır:
• Pangaea Proxima
• Amasia
• Novopangaea

Avrupa'da din olgusunun sanat, kültür, felsefe ve hukukun gelişimi üzerine önemli etkileri olmuştur. Avrupa'da son bin beş yüz yıl boyunca en çok mensubu olan din Hristiyanlıktır. Güney Doğu Avrupa'da Türkiye, Bosna-Hersek veya Arnavutluk gibi bazı ülkelerde halkın çoğunluğu İslam inancına mensuptur. Birçok Batı Avrupa ülkesinde ise genellikle göçmenlerden oluşan Müslüman azınlıklar bulunur. Avrupa'da küçük sayıda mensuplarla temsil edilen diğer dinler Musevilik, Budizm, Sıh dini ve Hinduizmdir, bunların en büyük toplulukları ise İngiltere ve Fransa'da yaşamaktadır.

Cilalı taş devri Avrupasında tarih öncesi din hakkında çok az şey bilinmektedir. Tunç ve Demir Çağlarında Avrupa'da dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi çok tanrılı dinler yaygındı (Antik Yunan İnancı, Antik Romalı İnancı, Kelt çok tanrılılığı, Germen Paganlığı vs.). Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı resmen M.S. 380 yılında kabul etmiştir.

Gallup şirketinin 2007 ve 2008 yıllarında Avrupa ülkelerinde uyguladığı ankette "Does religion occupy an important place in your life?" (Din, hayatınızda önemli bir yer tutuyor mu?) sorusu soruldu. (Tabloda "hayır" yanıtı verenlerin yüzdesi yer almaktadır.)

Avrupa Birliği'nde din

Avrupa Ekonomik Alanı ya da kısaca AEA (İngilizce: European Economic Area), 1 Ocak 1994 tarihinde, Avrupa Serbest Ticaret Birliği ve Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında yapılan bir anlaşma sonucunda oluşturulmuştur. Bu kurum Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi ülkelerin, Avrupa Birliği'ne girmeden, Avrupa tek pazarına katılmalarına olanak sağlar.

Avrupa Ekonomik Alanı, Avrupa Birliği'nin yirmi yedi üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi dört ülkeden üçü olan Norveç, İzlanda ve Lihtenştayn'ın katılımlarıyla oluşur.
Diğer Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi İsviçre, Avrupa Ekonomik Alanı dışında kalmıştır. Zira İsviçre Anayasasının öngördüğü bir halk oylaması sonucunda İsviçre halkı bu kuruma katılmayı reddetmiştir. Ancak İsviçre, Avrupa Ekonomik Alanı'nın dışında bazı karşılıklı anlaşmalarla Avrupa Birliği ile iş birliği yürütmektedir.

Avrupa Ekonomik Alanı, Avrupa Topluluğu gibi, dört özgürlük ilkesi üzerine kurulmuştur: insan, mal, hizmet ve anapara. Bu nedenle Avrupa Ekonomik Alanı'na üye olan Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyeleri Avrupa Birliği üyesi ülkelerde sanki birlik üyesiymiş gibi özgürce ticaret yapmaktadırlar.
Buna karşılık olarak bu ülkeler Avrupa Birliği hukukunun bir bölümünü de olsa kabul etmek durumundadırlar. Bu ülkeler Brüksel'deki karar alma sürecindeyse çok etkiye sahip değildir.
Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi ülkeler, Avrupa Birliği ile ilgili finansal harcamalara katılmazlar ancak malî olarak Avrupa tek pazarına katkıda bulunurlar. 2004 yılında Avrupa Birliği'ne ve dolaylı olarak Avrupa Ticaret Alanına giren on yeni ülkeyle birlikte kurumun finansman hisselerinde 10 kat artış gözlenmiştir. Bu kurumda Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkeler Avrupa Birliği'nin politika ve kalkındırma fonlarından ödenek alamazlar.

Ticaret bloku
Schengen Antlaşması
MERCOSUR

Avrupa Serbest Ticaret Birliği (kısaca EFTA), 3 Mayıs 1960 tarihinde Avrupa Birliği'ne bir alternatif olarak kurulmuş, günümüzde 4 Avrupa ülkesinin üye olduğu bir uluslararası ticaret örgütüdür. Kurucular dahil üyelerinin çoğu EFTA'dan ayrılarak AB'ye girmiştir.
Üye ülkeler: Norveç, İsviçre, İzlanda ve Liechtenstein'dir. Merkezi Cenevre'dedir. Norveç ve İsviçre EFTA'dan ayrılarak AB'ye girmek istememektedir.
Kurucu antlaşma Stockholm Konvansiyonu'nun yerini, Vaduz Antlaşması almıştır.

Organizasyon 1960'ta Stockholm'da kuruldu. Bu organizasyonda Birleşik Krallık, İsveç, Norveç, İsviçre, Danimarka, Portekiz, Avusturya kurucu üyeler oldu. 1970'te İzlanda, 1986'da Finlandiya, 1991'de ise Lihtenştayn katıldı.
1973'te Birleşik Krallık ve Danimarka; 1988'da Portekiz, 2000'de Avusturya-İsveç-Finlandiya bu örgütü terk etmiştir.
EFTA, üye devletlere ticaret liberalizasyonu sağlamaktadır. Anlaşmaya göre EFTA'nın üç ülkesi 1994'te Avrupa Ekonomik Alanı (EAA)'nde etkisi olan Avrupa Birliği'nin Dahili Pazarı'nın bir parçası oluyordu. Dördüncü ülke İsviçre Avrupa Birliği ile anlaşmaları karşılıklı olarak bitirmeyi tercih etmişti. İlave olarak EFTA ülkeleri topluca serbest ticaret anlaşmasını dünyada birkaç ülke ile sona erdirdiler.

EFTA, EFTA konseyi tarafından yönetilmektedir ve EFTA sekreteryası tarafından hizmet vermektedir.

Resmi EFTA sitesi resmi site
7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Norveç ve İzlanda Avrupa Komisyonu Delegasyonu
Avrupa Serbest Ticaret Örgütü 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Arabulucusu
Utenriksdepartementets Europaportal 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Avrupa Serbest Ticaret Birliği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Avrupa Siyasi Topluluğu (AST), Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından önerilen, AB ülkeleri, Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) ülkeleri, Batı Balkan ülkeleri, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, birlikten ayrılan Birleşik Krallık ve AB katılım müzakereleri dondurulan Türkiye'nin dahil olduğu ülkeleri içeren yeni bir siyasi gruptur.
Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi başkanı olarak Macron, projeyi resmi olarak 23 ve 24 Haziran 2022 tarihlerinde gerçekleşen Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi toplantısında sundu.
Macron'un önerisine göre projenin amacı, Avrupa ülkeleri için ortak çıkar konularını ele alıp, siyasi diyalog ve işbirliğini teşvik etmek ve böylece ülkelerin güvenliğini, istikrarını ve refahını güçlendirmektir.
Ekim ayında Avrupa Birliği üyesi ülkelerin temsilcileri ve bir dizi AB üyesi olmayan ülkenin temsilcilerinden oluşan bir "AB+ zirvesi" toplantısı planlanmaktadır. AB üyesi olmayan davetlilerin Azerbaycan, Birleşik Krallık, Ermenistan, Gürcistan, İsrail, İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn, Moldova, Norveç, Türkiye, Ukrayna ve Batı Balkan ülkeleri olması beklenmektedir.
6-7 Ekim 2022 tarihlerinde Çekya'nın başkenti Prag'da yapılan zirve, Eurovision tarafından canlı olarak yayınlandı.
29 Eylül'de Birleşik Krallık toplantıya katılacağını duyurdu ve bir sonraki toplantıya ev sahipliği yapmayı teklif etti.

Birleşik Krallık hükûmetinin talebi üzerine, Avrupa Siyasi Topluluğu, Avrupa Bayrağı veya Avrupa Birliği marşı gibi Avrupa Birliği ile ilişkili sembolleri kullanmaz. Ekim 2022'deki ilk zirvede, topluluğun İngilizce adının mavi büyük harflerle yazıldığı bir marka işareti kullanıldı. İkinci zirve öncesinde beyaz zemin üzerine mavi renkli "EPC" kısaltmasından oluşan yeni bir logo kabul edildi.

Avrupa Konseyi
Avrupa entegrasyonu
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
Pan-Avrupa kimliği
Avrupa'da siyaset

Avrupa Bayrağı, Avrupa Birliği'nin ve Avrupa Konseyi'nin bayrağı olarak kullanılan, tüm tüzel kişilik hakları Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği'ne ait, mavi zemin üzerindeki 12 sarı yıldızla Avrupa'nın birliğini ve bütünlüğünü temsil eden bayraktır.
Zannedilenin aksine "Avrupa Birliği Bayrağı" diye bir şey olmayıp, 12 yıldızlı bayrak, Avrupa Bayrağı'dır. Aynı şekilde, bayraktaki 12 yıldızın, Avrupa Birliği kuruluşuyla, ilk üyelerinin sayısıyla, sonradan genişlemesiyle hiçbir ilgisi söz konusu değildir. Çünkü bayrağın mazisinin de Avrupa Birliği ile bir ilgisi yoktur. Zaten Avrupa Bayrağı ortaya çıkışı itibarıyla, Avrupa Birliği'nden öncedir.
Avrupa Parlamentosu 1985 yılında Avrupa Bayrağı'nı o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun resmi bayrağı olarak kullanma kararı almıştır. Bayrak 29 Mayıs 1986'da Brüksel'de göndere çekilmiştir.

Avrupa bütünleşmesi, Avrupa'daki ülkelerin politik, yasal, ekonomik ve kimi durumlarda sosyal ve kültürel olarak birbirleriyle bütünleşmesini anlatmak için kullanılan terimdir. Günümüz koşullarında Avrupa bütünleşmesi büyük ölçüde Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi tarafından gerçekleştirilmektedir.
Bütünleşmenin hızlı bir biçimde yürütülebilmesi amacıyla bazı bölgesel birlikler kurularak bunlara birtakım görev ve sorumluluklar yüklenmektedir. Baltık Denizi Devletleri Konseyi, Benelüks birliği ve Orta Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması bunlara örnektir.
Avrupa bütünleşmesinin ekonomik alanda atılmış en büyük adımı Avrupa Serbest Ticaret Birliği, Euro bölgesi ve Avrupa ortak pazarı; politik alanda başarıya ulaşmış en önemli girişimi Avrupa Birliği ve toplumsal-kültürel düzeyde yürütülen adımları da Erasmus Programı, Schengen Antlaşması ve Avrupa Birliği vatandaşlığıdır. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve Batı Avrupa Birliği aracılığıyla askerî alanda ve Avrupa Uzay Ajansı aracılığıyla da bilimsel araştırmalarda iş birliği kurularak bütünleşme sürecine katkıda bulunulmuştur.

Avrupa Günü
Avrosfer
Pro-Avrupacılık

Avrupa geleneksel olarak Dünya'daki 7 kıtadan biri olarak düşünülmektedir. Oysa Avrupa ve Asya coğrafi açıdan birbirleriyle bağlantılı kıtalardır ve bazen Avrasya adı altında anılırlar. Avrupa'nın geleneksel tanımına göre Ural Dağları Avrupa'nın doğudaki sınırını oluştururlar. Güneydoğu'daki sınırını Ural Nehri oluşturur. Sınır Hazar denizi, Kafkas Dağlarının zirveleri boyunca devam eder, Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'yla belirlenir. Akdeniz Avrupa'nın güney sınırını, Atlas Okyanusu ise batı sınırını belirler. İzlanda Avrupa'dan çok Kuzey Amerika'ya yakın olmakla birlikte Avrupa'nın bir parçası olarak sayılmaktadır.

Avrupa'nın en önemli jeolojik özelliği, Güney Avrupa'nın yaylaları ve dağları ile batıda Büyük Britanya'dan doğuda Ural Dağları'na kadar uzanan geniş, kısmen su altındaki kuzey ovası arasındaki ikilemdir. Bu iki yarım Pireneler ve Alpler/Karpatların sıradağlarıyla ayrılır. Kuzey ovaları batıda İskandinav dağları ve Britanya Adaları'nın dağlık kısımlarıyla sınırlıdır. Kuzey ovalarının batık kısımlarındaki başlıca sığ su kütleleri Kelt Denizi, Kuzey Denizi, Baltık Denizi bloğu ve Barents Denizi'dir.
Kuzey ovası, eski jeolojik kıta Baltık'ı kapsar ve bu nedenle "asıl kıta" olarak kabul edilebilir, güney ve batıdaki çevre yaylalar ve dağlık bölgelerse başka jeolojik kıtaların parçalarıdır.
Avrupa'nın jeolojisi çok çeşitli ve karmaşıktır, İskoç Yaylaları'ndan Macaristan'ın inişli çıkışlı ova'larına kadar tüm kıtada çok çeşitli manzaralar oluşturur.

Avrupa nüfusu için rakamlar, Avrupa sınırlarının hangi tanımının kullanıldığına göre değişir. Birleşmiş Milletler'e göre, standart fiziksel coğrafi sınırlar içindeki nüfus 2005 yılında 701 milyondu. 2000 yılında Rusya ve Türkiye kıtalararası ülkelerinin tamamını kapsayan bir tanımla nüfus 857 milyondu. Nüfus artışı, dünyanın diğer kıtalarına kıyasla nispeten yavaş ve medyan yaş nispeten yüksektir.

Avrupa'daki en önemli nehirleri Tuna, Volga, Ren, Elbe, Oder ve Dinyeper'dir.

Yaklaşık uzunluklarıyla doğrudan Dünya Okyanusu'na veya Kapalı havzalara akan Avrupa'nın en uzun nehirleri ve geçtiği ülkeler şunlardır:

Volga(İdil) 3,690 km, Rusya
Tuna 2,860 km, Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna
Ural 2,428 km, Rusya Kazakistan
Dinyeper 2,290 km, Rusya, Belarus, Ukrayna
Don 1,950 km, Rusya
Peçora 1,809 km, Rusya
Kama 1,805 km, Rusya
Oka 1,500 km, Rusya
Ağizel 1,430 km, Rusya
Tisza 1,358 km, Ukrayna, Romanya, Slovakya, Macaristan, Sırbistan
Dinyester 1,352 km, Ukrayna, Moldova
Ren 1,320 km, İsviçre, Lihtenştayn, Avusturya, Almanya, Fransa, Hollanda
Elbe 1,091 km, Almanya, Çekya
Vistül 1,047 km, Polonya, Belarus, Ukrayna, Slovakya
Tagus(Tejo) 1,038 km, İspanya, Portekiz
Loire 1,012 km, Fransa
Ebro 960 km, İspanya
Sava 933 km, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan
Rhône 815 km, İsviçre, Fransa
Sen 776 km, Fransa
Po 652 km, İsviçre, İtalya

Yalnızca doğrudan Dünya Okyanusu'na veya Kapalı havza'lara akan nehirler dahil olmak üzere ortalama deşarja göre Avrupa'nın 15 nehri:

Volga - 8,087 m³/s (Doğu Avrupa'daki en büyük nehir)
Tuna - 6,450 m³/s (Orta Avrupa'daki en büyük nehir)
Peçora - 4,380m³/s
Kuzey Dvina Nehri - 3,330m³/s
Neva - 2,490 m³/s
Ren - 2,315 m³/s) (Batı Avrupa'nın en büyük nehri)
Rhône - 1,900 m³/s (Fransa'daki en büyük nehir)
Dinyeper - 1,700 m³/s
Po - 1,460 m³/s (İtalya'nın en büyük nehri)
Vistül - 1,080 m³/s (Polonya'daki en büyük nehir)
Don - 890 m³/s
Mezen - 890 m³/s
Loire - 889 m³/s (Fransa'nın en uzun nehri)
Elbe - 860 m³/s
Glomma - 709 m³/s (Norveç'in en uzun ve en hacimli nehri)

İzlanda, Faroe Adaları, Büyük Britanya, İrlanda Adası, diğer Britanya adaları, örneğin Azorlar, Madeira, Balear Adaları, Korsika, Sardinya, Sicilya, Malta, On İki Adalar, Girit, Ege Adaları, Åland, Gotland, Saaremaa, Kanarya Adaları, Kıbrıs, Svalbard, Hinnøya, Senja, Zealand, Fyn ve Kuzey Jutland Adası.

Avrupa'nın en büyük sıradağları ve en yüksek noktaları şunlardır:

Ural Dağları, Narodnaya Dağı (1895 m)
Kafkas Dağları, Elbruz Dağı (5642 m)
Karpat Dağları, Geristort Tepesi (2655 m)
Alpler, Mont Blanc Tepesi (4810 m)
Apenin Dağları, Corno Grande (2912 m)
Pirene Dağları, Aneto (3404 m)
Cantabria Dağları, Torre de Cerredo (2648 m)
İskandinav Dağları, Galdhøpiggen (2469 metre)
Dinar Alpleri, Maja Jezercë (2648 m)
Balkan Dağları, Botev (2376 m)

Avrupa'da coğrafi enleme ve denizlerin etkisine bağlı olarak sıcaklık ve yağışın değiştiği çok farklı iklim tipleri görülür. Avrupa ikliminin başlıca özelliği ılıman olmasıdır. Kuzeyde az bir alan hariç tamamı orta iklim kuşağında yer alır. Avrupa'da aşırı sıcaklıklar (Sahra'da olduğu gibi) ve aşırı soğuklar (Sibirya'da olduğu gibi) görülmez.
Kıtanın batısında denizel etki fazla görülürken doğuya gittikçe kısmen karasallaşır. Kuzeyde dar alanlı olarak soğuk iklim görülmesine karşılık güneyde de Akdeniz iklimi görülmektedir
Yıllık ortalama sıcaklık dereceleri, genel olarak kuzeyden güneye doğru artmaktadır. Termik genlik (fark) ise batıdan doğuya doğru artar ve dolayısıyla doğuda iklim sıcaklık yönünden kontinental bir hal alır.
Yağış miktarları yeryüzü şekillerine bağlıdır. Genel olarak dağ yamaçlarına fazla yağış düşerken, ovalara daha az yağış düşmektedir. Yıllık yağışlar batıdan doğuya doğru azalır ve bu azalma dağlık alanların yamaçlarında daha da belirginleşir. Yağışlar mevsimsel olarak, en fazla kuzey bölgelerinde ilkbahar ve yaz mevsiminde düşerken, güneyde Akdeniz kıyılarında kış mevsiminde düşer. Orta Avrupa'da ise, yağışın mevsimlere göre dağılışı düzenlidir.
Avrupa'da bulutluluk süresi, güneydoğudan kuzeybatıya doğru, kar yağışları güneyden kuzeye doğru, karın yerde kalma süresi ise ovalardan dağlara doğru artar. Yıllık güneşlenme süresi ise kuzeyden güneye doğru artış göstermektedir.
Kıtanın kuzeyinde kutup altı (Subarktik) veya Tundra iklimi hâkimdir. Burada yazlar çok kısa sürer. Bu dönemde gündüz süresi uzundur. Orta Avrupa'nın kuzeyinde gündüz süresi 20 saate yaklaşır. 66°33'tan geçen Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzey kesimine tekabül eden İskandinavya yarımadası ve Rusya Federasyonunun kuzey kesimlerinde devamlı gün düzlere geçilir.
Avrupa'nın batı sahillerinde Okyanusal İklim etkilidir. Buralarda kışlar ılık ve yazlar serin geçer. Kışların ılık geçmesi Gulf Stream sıcak su akıntısının etkisi ile olur. Atlas Okyanusunun orta kısmın da batı rüzgarları ile gelen bu akıntılar, kışın hava sıcaklığının düşmesini engeller. Bu nedenle sıcaklık Baltık ve İskandinavya ülkelerinde doğudaki sahalara göre birkaç derece yüksektir. Örneğin aynı paralelde Moskova'da Ocak ayı ortalama sıcaklığı -10 °C iken İskandinavya'nın Kuzey Buz Denizi kıyılarında 0 °C'dir. Başka bir ifade ile Gulf Stream sıcak su akıntısı, Batı Avrupa kıyılarında sıcaklığı karaların iç kısımlarına göre 10 °C daha yüksektir.
Karasal iklim, kıtanın denize uzak olan iç, doğu ve kuzey kesimlerinde görülür. Burada kış dönemi soğuk ve karlı, yazlar sıcak geçer. Yağış çoğunlukla ilkbahar ve yaz döneminde düşer.
Avrupa'nın Akdeniz'e komşu olan sahalarında yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi etkilidir. Bu sahalara düşen yıllık toplam yağış miktarı çok farklıdır. Dağların yüksek ve cephelerin geliş yönüne bakan kesimlerine bol miktarda yağış düşerken dağlar arasındaki oluklar ve İspanya'nın güney kesimi daha az (400–500 mm) yağış almaktadır.
Kıtanın dağlık kesimlerinde ise kışlan çok soğuk ve karlı, yazları serin ve kısa süren soğuk iklim görülür. Kar yağışı fazla alan İsviçre'nin Alp dağlarında kayak sporları yapılır.

Lüksemburg
Andorra
Vatikan
San Marino
Kuzey Makedonya
Sırbistan
İsviçre
Lihtenştayn
Avusturya
Macaristan
Çekya
Slovakya
Belarus
Moldova
Ermenistan
Kazakistan

İzlanda
Birleşik Krallık
İrlanda
Malta
Kıbrıs

Azerbaycan
Gürcistan
Kazakistan
Rusya
Türkiye

İspanya (Ceuta ve Melilla)

Lüksemburg
Monako
San Marino
Vatikan

Lihtenştayn (başkent: Vaduz; en büyük kent: Schaan)
Malta (başkent: Valletta; en büyük kent: Birkirkara)
San Marino (başkent: San Marino; en büyük kent: Serravalle)
İskoçya (başkent: Edinburgh; en büyük kent: Glasgow)
İsviçre (başkent: Bern; en büyük kent: Zürih)
Kazakistan (başkent: Astana; en büyük kent: Almatı)
Türkiye (başkent: Ankara; en büyük kent: İstanbul)

14: Rusya (Norveç, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Belarus, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore)
9: Almanya
8: Avusturya, Fransa, Sırbistan, Türkiye
7: Macaristan, Polonya, Ukrayna
6: İtalya
5: Bulgaristan, Hırvatistan, Romanya, İsviçre, Belarus, İspanya, Kazakistan, Slovakya, Kuzey Makedonya
4: Belçika, Yunanistan, Arnavutluk, Karadağ, Slovenya, Çekya, Letonya, Litvanya, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan
3: Finlandiya, Norveç, Lüksemburg, Bosna-Hersek
2: İsveç, Hollanda, Andorra, Lihtenştayn, Estonya, Moldova
1: Danimarka, İrlanda, Birleşik Krallık, Monako, Portekiz, Vatikan, San Marino
0: İzlanda, Malta, Kıbrıs

Avrupa demografisi ile ilgili net bir tanım yapmak, Avrupa'nın sınırlarının nasıl tanımlandığına konusunda bir uzlaşma olmadığı için oldukça zordur. 2005 yılında Birleşmiş Milletler’in fiziksel coğrafi sınırlara göre yaptığı araştırmaya göre Avrupa’nın nüfusu 825 milyon’dur. Rusya ve Türkiye gibi her iki kıtada yer alan ülkeler de buna dahil edildiğinde 2009 yılında yapılan hesaplamalar ile bu rakam 831.4 milyon’a çıkmıştır. Avrupa'da nüfus artış hızı, diğer kıtalar ile karşılatırıldığında oldukça düşüktür; ayrıca ortalama yaş oranı da tüm kıtalar arasında en yüksek olanıdır.
Rönesans’tan beri Avrupa kültür, ekonomi ve sosyal hareketler konusunda dünyanın geri kalanını da etkilemiş önemli bir bölge olduğu için, Avrupa’nın demografisindeki değişiklikler hem tarihsel bağlamda hem de uluslararası ilişkiler ve nüfus konuları bağlamında oldukça önemlidir.
Avrupa’da geçmişte ve günümüzde yaşanan demografik değişikliklerin dinsel, ırksal, ekonomik ve göçler bağlamında sonuçları olmuştur. Mesela Polonya’da kürtaja kısıtlama getirilmiş, İrlanda ve Malta’da istisnalar dışında yasaklanmıştır. Geçmişte doğum kontrol yöntemlerine de bazı ülkelerde kısıtlamalar getirilmişse de bugün bu durum geçerli değildir. Günümüzde Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İsviçre gibi ülkelerde ötanazi serbesttir. Belirtilen bu hususların Avrupa’nın demografisinde nasıl değişikliklere yol açacağı henüz belli değildir.

Diğer anakaralara göre, Avrupa'nın demografisinin dönüşüm hafiftir. 1950'lerden beri, Avrupa'nın nüfusunun önemi azalır.

Her ne kadar Avrupa’nın tanımlanması konusunda kesin bir uzlaşma yok ise de aşağıdaki liste bu bağlamda en kapsamlı olanıdır.

Çoğu Avrupa dili Hint-Avrupa dil ailesine üyedir. 2018'le birlikte 744 milyonluk toplam Avrupa nüfusunun %94'ü bir Hint-Avrupa dilini ana dili olarak konuşmaktadır. Her biri 200 milyon konuşanla Latin, Cermen ve Slav dilleri Avrupalıların %90'ını oluşturarak en büyük grubu oluşturmaktadır. Daha küçük Hint-Avrupa dillerine Helenik (Yunanca, 13 milyon), Baltık (7 milyon), Arnavutça (5 milyon), Hint-Aryan (Romanca, 1,5 milyon) ve Kelt (Galce de dahil, 1 milyon) dilleri örnek verilebilir.
Hint-Avrupa olmayan dilleri konuşan yaklaşık 45 milyon Avrupalıdan çoğu Ural veya Türk aileleri içindeki dilleri konuşmaktadır. Mâmâfih, daha küçük gruplar (Bask ve Kafkasya'nın çeşitli dilleri gibi) Avrupa nüfusunun %1'inden daha azını oluşturmaktadır. Göçler içinde en fazla Arapçanın konuşulduğu, yaklaşık toplam nüfusun %4'üne tekabül eden hatırı sayılır Afrika ve Asya dillerini konuşan topluluklar getirmiştir.
Beş dil Avrupa'da 50 milyondan fazla kişi tarafından ana dil olarak konuşulur: Fransızca, İtalyanca, Almanca, İngilizce ve Rusçadır. Rusça bunlardan en fazla ana dil olarak konuşulmasına rağmen (Avrupa'da 100 milyondan fazla), 200 milyona yakın yabancı dil olarak konuşan insanlar da eklenince İngilizce en büyük konuşana sahiptir.

Hint-Avrupa dil ailesi, Proto-Hint-Avrupa dili'nden gelmekte olup binlerce yıldır konuşulduğuna inanılmaktadır. Hint-Avrupa dillerinden türeyen dillerin ilk konuşmacıları, yaklaşık 4.000 yıl önce yeni başlayan Bronz Çağı ile Avrupa'ya genişlemiştir.

Kabaca 215 milyon Avrupalı (özellikle de Batı ve Güney Avrupa'da) ana dili olarak Romen dillerini konuşmaktadır. En büyük gruplara Fransızca (y. 72 milyon), İtalyanca (y. 65 milyon), İspanyolca (Kastilya) (y. 40 milyon), Rumence (y. 24 milyon), Portekizce (y. 10 milyon), Katalanca (y. 9 milyon), Sicilyaca (y. 5 milyon, ayrıca İtalyanca altında sınıflandırılır), Venedik dili (y. 4 milyon), Galiçyaca (y. 2 milyon), Sardunyaca (y. 1 milyon), Oksitanca (y. 500.000) örnek verilebilir.
Romen dilleri Geç Antik Çağ'da Roma İmparatorluğu'nun belli bölgelerinde konuşulan Halk Latincesi'nden türemiştir. Latince, ayrıca Hint-Avrupa'nın İtalik grubunun bir parçasıydı. Romen dilleri filogenetik olarak İtalyan-Batı, Doğu Romen (Rumence dahil) ve Sardunyaca'ya bölünmüştür. Avrupa'nın Romen dillerini konuşan bölgesine zaman zaman Latin Avrupa denir.

Cermen dilleri Batı, Kuzey ve Orta Avrupa'daki baskın dil ailesini oluşturur. Yaklaşık 210 milyon Avrupalı Cermen dillerini ana dili olarak konuşmaktadır; en büyük gruplara Almanca (y. 95 milyon), İngilizce (y. 70 milyon), Hollandaca (y. 24 milyon), İsveççe (y. 10 milyon), Danca (y. 6 milyon) ve Norveççe (y. 5 milyon) dilleri örnek verilebilir.
Cermen diller için güncel olarak iki tane alt grup bulunmaktadır: Batı Cermen dilleri ve Kuzey Cermen dilleri. Üçüncü bir grup olan Doğu Cermen dillerinin günümüzde soyu tükenmiştir. Bilinen kalan Doğu Cermence yazılar Gotça yazılmıştır. Batı Cermen dilleri; Anglo-Friz (İngilizce de dahil), Aşağı Almanca, Aşağı Frankoniyence (Felemenkçe de dahil) ve Yüksek Almanca (standart Almanca da dahil) dillerine bölünebilir.

Almanca; Almanya, Avusturya, Lihtenştayn, İsviçre'nin büyük bölümü (Almanya ve Avusturya sınırdaki kuzeydoğu bölgeleri dahil), Kuzey İtalya (Güney Tirol), Lüksemburg ve Belçika'nın doğu kantonlarında konuşulmaktadır.
Alman lehçelerinin birkaç grubu vardır:

Yüksek Almanca bazı diyalekt ailelerini içermektedir:
Standart Almanca
Lüksemburgca'nın da dahil olduğu orta Almanya'da konuşulan Merkez Almanca
Merkez ve Yukarı Yüksek Almanca arasında geçiş lehçeleri ailesi olan Yüksek Frankoniyence
Avusturya-Bavyera ve İsviçre Almancası dahil olmak üzere Yukarı Almanca
Almanya'da geliştirilen ve İbranice ve Yüksek Almancanın birçok özelliğini taşıyan Yahudi dili, Yidiş
Aşağı Almanca (Aşağı Sakson dahil) Kuzey Almanya'nın çeşitli bölgelerinde ve Hollanda'nın kuzey ve doğu bölgelerinde konuşulur. Almanya'nın resmi dillerinden biridir. Aşağı Sakson (Batı Aşağı Almanca) ve Doğu Aşağı Almanca olarak ayrılabilir.
Felemenkçe; Hollanda, Belçika'nın kuzey yarısında, aynı zamanda Fransa'nın Nord-Pas-de-Calais bölgesinde ve Almanya'da Düsseldorf'un etrafında konuşulur. Belçika ve Fransa kaynaklarında, Felemenkçe bazen Flamanca olarak adlandırılır. Felemenkçe lehçeleri çeşitlidir ve ulusal sınırlarca değişkenlik gösterir.

Anglo-Frizce dil ailesi artık çoğunlukla, Anglo-Saksonlar tarafından konuşulan Eski İngilizce dilinden gelen İngilizce (Anglic) ile temsil edilmektedir:

Birleşik Krallık'ın ana dili ve İngilizce konuşan Avrupa'da da kullanılan İngilizce
Ulster ve İskoçya'da konuşulan İskoçça
Frizce, Almanya ve Hollanda'da Kuzey Denizi'nin güney kıyısında yaşayan 500.000 Friz tarafından konuşulmaktadır. Frizce altında Batı Frizce, Saterland Frizcesi ve Kuzey Frizce de bulunmaktadır.

Kuzey Cermen dilleri, İskandinavya ülkelerinde konuşulmakta olup, Danca (Danimarka), Norveççe (Norveç), İsveççe (İsveç ve Finlandiya'nın bir kısmı), Elfdalian dili (orta İsveç'in küçük bir bölümünde), Faroece (Faroe Adaları) ve İzlandaca (İzlanda) dillerini kapsamaktadır. Bu sebeple bazen İskandinav dilleri olarak da adlandırılırlar.
İngiltere tarihinin erken dönemlerinde İskandinavya'dan olan göçler göz önüne alındığında İngilizce, İskandinav dilleri ile uzun bir etkileşim geçmişine sahiptir ve İskandinav dilleriyle çeşitli özellikleri paylaşmaktadır.

Slav dilleri, Güney, Merkez ve Doğu Avrupa'nın büyük bir bölümünde konuşulur. Yaklaşık 250 milyon Avrupalı Slav dillerini ana dili olarak konuşmaktadır. En büyük gruplara Rusça (y. 110 milyon Avrupa Rusyası'nda ve yapışığındaki Doğu Avrupa'da, Rusça, Avrupa'daki en büyük dil topluluğunu oluşturmaktadır), Lehçe (y. 55 milyon), Ukraynaca (y. 40 milyon) Sırp-Hırvatça (y. 21 milyon), Çekçe (y. 11 milyon), Bulgarca (y. 9 milyon), Slovakça (y. 5 milyon) Beyaz Rusça ve Slovence (her biri y. 3 milyon) ve Makedonca (y. 2 milyon) örnek verilebilir.
Filogenetik olarak, Slav dilleri üç alt gruba ayrılır:

Lehçe, Çekçe, Slovakça, Aşağı Sorbça, Yukarı Sorbça ve Kaşupça'yı içeren Batı Slav dilleri.
Rusça, Ukraynaca, Belarusça ve Rusince'yi içeren Doğu Slav dilleri.
Güney Slav dilleri, Güneydoğu Slav dilleri ve Güneybatı Slav dilleri gruplarına ayrılmıştır: Güneybatı Slav dilleri arasında her biri çok sayıda farklı lehçeye sahip Sırp-Hırvatça ve Slovence bulunmaktadır. Sırp-Hırvatça, hepsi Doğu Hersek lehçesine dayanan dört farklı ulusal standart olan Boşnakça, Hırvatça, Karadağca ve Sırpça şeklinde tanıtılır.

Yunanca (y. 13 milyon) Yunanistan ve Kıbrıs'ın resmi dilidir ve Arnavutluk, Bulgaristan, İtalya, Kuzey Makedonya, Romanya, Gürcistan, Ukrayna, Lübnan, Mısır, İsrail, Ürdün, Türkiye ve dünya çapındaki Yunan topluluklarında Yunanca konuşan yerleşim bölgeleri vardır. Attika Grekçesi'nden türeyen (önce Koini ve sonra Orta Çağ Yunancası aracılığıyla) modern Yunan lehçeleri; Kapadokya Yunancası, Pontus Rumcası, Girit Yunancası, Kıbrıs Rumcası, Katarevusa ve Yevanik'tir.
Kalabriya Yunancası, tartışmalı şekilde Yunancanın bir Dor lehçesidir. Sadece Güney İtalya'da, Güney Calabria bölgesinde (Grekanik olarak) ve Salento bölgesinde (Griko olarak) konuşulur. 1930 ve 1950'lerde Alman dilbilimci Gerhard Rohlfs tarafından incelenmiştir.
Tsakonca, Mora Yarımadası'nın Leonidio köyü çevresindeki Aşağı Arkadya bölgesinde konuşulan Yunancanın Dor lehçesidir.

Baltık Dilleri, Litvanya'da (Litvanca (y. 3 milyon), Samogitçe) and Letonya'da (Letonca (y. 2 milyon), Latgalyaca). Samogitçe ve Latgalyaca genellikle sırasıyla Litvanca ve Letonca'nın lehçeleri olarak kabul edilir.
Arnavutça (y. 5 milyon) Tosk Arnavutçası ve Geg Arnavutçası olmak üzere iki büyük lehçeye sahiptir.Arnavutluk ve Kosova'nın yanında aynı zamanda Kuzey Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, İtalya ve Karadağ'da da konuşulmaktadır. Arnavut diasporasında da büyük çapta konuşulmaktadır.
Şu anda altı tane yaşayan Kelt dili bulunmaktadır. Bu diller kuzeybatı Avrupa'da "Kelt halkları" tarafınca konuşulur. Altı dilin tamamı Ada Kelt dilleri ailesine ait olup, sırasıyla;
Briton ailesi: Galce (Galler, y. 700.000), Kernevekçe (Cornwall, y. 500) ve Bretonca (Breton, y. 200.000)
Gal ailesi: İrlandaca (İrlanda, y. 140.000), İskoçça (Kelt) (İskoçya, y. 50.000) ve Manca (Man Adası, 1.800)
Kıta Kelt dilleri, önceleri İber yarımadası ve Galya'dan Anadolu'ya Avrupa'da konuşulmuş olsa da milattan sonra ilk asırda soyu tükenmiştir.
Hint-Aryan dillerinin bir tane büyük temsilcisi vardır: Romanca (y. 1.5 milyon konuşan). Dil, Geç Orta Çağ Dönemi'nde Avrupa'ya tanıtılmıştır.
İran dilleri, Avrupa'da yerel olarak Kuzey Kafkasya'da temsil edilmektedir. Özellikle Osetçe (y. 600.000) örnek verilebilir.

Ural dilleri kuzey Avrasya'ya özgüdür. Fin-Ugor dilleri, Samoyed dilleri haricindeki diğer Ural dillerini içine alır. Baltık-Fin dilleri, Finceyi (y.5 million) ve Estoncayı (y. 1 million) kapsamaktadır. Sami dilleri ise (y. 30.000) Fin dilleriyle yakınlık göstermektedir.
Ugor dilleri, Avrupa'da tarihsel olarak 9. yüzyılda Macarların Karpat Havzası'nın fethi ile tanıtılan Macarca (y. 13 milyon) ile temsil edilmektedir.
Samoyedik Nenetsçe dili, Avrupa'nın uzak kuzeydoğu köşesinde bulunan Nenets Özerk Okrugu'nda konuşulur.

Avrupa'daki Oğuz dillerine Türkiye'de ve göçmen topluluklarda konuşulan Türkçe, Azerbaycan ve Güney Rusya'nın bir kısmında konuşulan Azerbaycanca ve Gagavuzya'da konuşulan Gagavuzca dahildir.
Avrupa'daki Kıpçak dillerine Kırım'da konuşulan Kırım Tatarcası, Tataristan'da konuşulan Tatarca, Başkurdistan'da konuşulan Başkurtça ve Kazakistan'da konuşulan Kazakça dahildir.
Ogur dilleri, tarihsel olarak Doğu Avrupa'ya özgü olsa da; günümüzde Çuvaşistan'da konuşulan Çuvaşça istisna olmak üzere birçoğunun soyu tükenmiştir.

Bask dili (ya da Euskara, y. 750.000), çoğunlukla kuzeydoğu İspanya ve kısmen güneybatı Fransa'da batı Pirene dağlarında yer alan Bask bölgesinde, Basklar tarafından konuşulan izole dildir. 750.000 kişi tarafından akıcı konuşulmasının yanında 1.5 milyon kişi tarafından anlaşılabilir. Eski Akuitanca diliyle direkt bağlantılı 

Avrupa kültürü, Avrupa anakarası üzerinde bulunan ulusların öz kültürlerinin birbirleriyle olan ortak noktaları ya da birbirine geçerek oluşturduğu ortak birikim olarak tanımlanabilir. Avrupa kültürü başlıbaşına Batı Kültürünün kendisi ya da kaynağı olarak nitelendirilebilir. Ortak bir Avrupa kültüründen söz edilebilmesini sağlayabilecek en önemli ölçüt, Avrupa'nın neredeyse tamamına yayılmış olan Hristiyanlık inancıdır. Geçmişte bu oluşum kendi içinde bölünerek ayrışmışsa da tarih boyunca Avrupa'yı birleştiren ve bütünleştiren en önemli öge olmuştur. Avrupa'da tarihin tüm çağları boyunca belirli ve çeşitli boyutlarda kültürel hareketler de yaşanmıştır. Haçlı birlikleri, rönesans ve reform hareketleri, sanayi devrimi bunlardan birkaçıdır.
Felsefe akımları, müzik türleri ve yakın müzik zevki, danslar ve folklorde yakınlık, Aynı dil ailesine mensup çeşitli lehçeler Avrupa içindeki uluslararasında birbirine yakınlık duygusu oluşturur. Avrupa genelinde ve özellikle Avrupa Birliği bünyesinde Avrupa'nın ortak kültürünü vurgulayan, kültürlerarası bütünleşme amaçlayan pek çok program uygulanır. Avrupa Birliği içinde kültürel etkinliklerin yaygınlaştırılması için atılan adımlar arasında en önemlileri yedi yıl sürmesi öngörülen Kültür 2000 programı, Avrupa Kültür Ayı etkinliği, Media Plus programı, Avrupa Birliği Gençlik Orkestrası gibi orkestralar ve Avrupa Kültür Başkenti düzenlemesidir.
Avrupa Birliği, kültürel politikalar için ayırdığı bütçe aracılığıyla birlik üyesi ülkelerde ortaya konan kültür olaylarına ödenekler verir. Kültürler ile ilgili politikalar genellikle her bir üye ülke tarafından bağımsız olarak belirlenir. Üye devletler arasında kültürel dayanışma ve iş birliği Maastricht Antlaşması'nda bir topluluk olarak tanımlanmasından beri Avrupa Birliği'nin ilgilendiği temel konulardan biri olmuştur.

Avrupa Birliği'nin simgeleri
Avrupa Birliği marşı
UEFA Şampiyonlar Ligi Marşı

Popüler müzik:

Dua Lipa, Little Mix, Coldplay, One Direction, Ellie Goulding, Skepta, Charli XCX, Stormzy, Tinie Tempah, Dizzee Rascal, Calvin Harris, Jax Jones (Birleşik Krallık)
Felix Jaehn, Nena, Kay One, Alex C, Alle Farben, Loredana, Xavier Naidoo, Toni Erdmann, Cascada, Eko Fresh, RAF Camora, Dagi Bee, Bausa, Capital Bra, Robin Schulz, Bushido, Namika, Scooter, Groove Coverage, MoTrip, Azet, Veysel, Dardan, Bibi H, Rammstein, Zedd, 187 Strassenbande, Bonez MC, Gzuz (Almanya)
Cleo, Doda, RTCN Chrzelice, Sitek, Ewelina Lisowska, Sokół, Bedoes, Tede, Donguralesko, Margaret, Donatan, Gromee, Tulia, Sławomir, C-BooL (Polonya)
Timati, Feduk, T.A.T.u., Gamora, Rasa, Hammali & Navai, Aleksey Vorobyev, Leningrad, Anna Semenovich, Dima Bilan, Mc Doni, Grebz, Oxxxymiron, Serebro, Rompasso, Filatov & Karas, Vremya i Steklo, Gorky Park, Pharaoh, Allj, Algie & Kravtsov (Rusya)
Álvaro Soler, Enrique Iglesias (İspanya)
Black M, Willy William, Stromae, Maître Gims, Indila, Kendji Girac, Daft Punk, Imany, David Guetta, Soprano, Martin Solveig (Fransa)
Andrea Bocelli, Gigi D'Agostino, Alex Gaudino, Francesco Gabbani, J Ax, Gue Pequeno, Tiziano Ferro, Benny Benassi, Fabio Rovazzi, Marracash, Ghali, Fedez, Sfera Ebbasta, Tacabro (İtalya)
Inna, Alexandra Stan, Elena, Dan Balan, G Girls, Lora, Akcent, Sandu Ciorba, Morandi (Romanya)
Preslava, Krisko, Malkata, Tsvetelina Yaneva, Galena, Deni, Suzanitta (Bulgaristan)
Seiler and speer, Christina Stürmer, Parov Stelar, Skero, Falco (Avusturya)
Ektor, Krystof, Rest, Slza, Atmo music, Helena Vondrackova (Çek Cumhuriyeti)
Kontrafakt, Celeste Buckingham, Rytmus, Majk Spirit (Slovakya)
Lofti Begi, Dj Szatmari, Follow the Flow, Essemm, Pixa x Hero, Mr.Busta, Farkasok (Macaristan)
Severina, Ceca, Ivana Selakov, Mile Kitic, Tanja Savic, Anastasija (Sırbistan)
Tima Belorusskih, Max Korzh, Iowa, Dmitry Koldun, Lsp (Bielorrusia)
Ruslana, Jamala, Pianoboy, Alekseev, Monatik, VovaZIL'Vova, TNMK, Seryoga, Max Barskih, Nastya Kamenskikh, Alina Grosu, Yarmak (Ukrayna)
ABBA, Zara Larsson, Swedish House Mafia, Danny Saucedo, Basshunter, Loreen, Galantis, Thrife, DJ Black Moose, Lykke Li (İsveç)
Kygo, Alan Walker, Sigrid, Marcus & Martinus, Madcon, Jesper Jenset (Norveç)
The Rasmus, Alma, Nightwish, Lordi (Finlandiya)
Tiësto, Afrojack, Hardwell, Martin Garrix, Armin van Buuren, Laidback Luke, Nicky Romero, Sbmg, Boef, Oliver Heldens, Natalie La Rose (Hollanda)

Arnavut kültürü
Alman kültürü
Andorra kültürü
Avusturya kültürü
Azerbaycan kültürü
Belarus kültürü
Belçika kültürü
Bosna Hersek kültürü
Bulgaristan kültürü
İngiltere kültürü
Çek kültürü
Danimarka kültürü
Estonya kültürü
Ermenistan kültürü
Fin kültürü
Fransız kültürü
Gürcü kültürü
İzlanda kültürü
İrlanda kültürü
İspanyol kültürü
İsveç kültürü
İsviçre kültürü
İtalyan kültürü
Kazakistan kültürü
Letonya kültürü
Lihtenştayn kültürü
Litvanya kültürü
Lüksemburg kültürü
Macar kültürü
Kuzey Makedonya kültürü
Malta kültürü
Moldova kültürü
Monako kültürü
Karadağ kültürü
Hollanda kültürü
Norveç kültürü
Polonya kültürü
Portekiz kültürü
Romen kültürü
Rus kültürü
San Marino kültürü
Sırp kültürü
Slovak kültürü
Sloven kültürü
Türk kültürü
Ukrayna kültürü
Hırvat kültürü
Yunan kültürü
Birleşik Krallık kültürü
Galler kültürü
İskoçya kültürü
Kuzey İrlanda kültürü
İngiliz kültürü

Avrupa tarihi, Avrupa'nın tarih öncesinden başlayarak günümüze kadar olan tarihini içerir. Arkeolojik kazılar Avrupa kıtasında MÖ 35.000 yılına kadar uzanan bir insan varlığının olduğunu doğrulamaktadır. Avrupa'da kayda geçmiş ilk yazılı belge olarak ise MÖ 700 yıllarında Antik Yunanistan'da Homeros'un yazdığı İlyada destanı gösterilebilir. Antik Yunanistan'ın yanı sıra, MÖ 8. yüzyılda kurulmuş olan Roma Krallığı, Avrupa'da kayda geçmiş ilk gelişmiş uygarlıklar arasındadır. Antik Yunanistan ve Antik Roma uygarlıkları MS 4. yüzyılda çökmüşler, aynı yüzyılda Hristiyanlık dini Avrupa kültürünü etkisi altına almaya başlamıştır.
Orta Çağ'ın başlarında Avrupa derin bir duraklama dönemine girmiş, Orta Doğu ve Asya'daki birçok gelişmiş uygarlığın gerisinde kalmıştır. Ancak Yeni Çağ'da başlayan Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra, Avrupa tekrar askeri, ekonomik, demokratik ve teknolojik bakımlardan dünyanın diğer bölgelerini yakalayabilmiş, daha sonra da önlerine geçmiştir. Bu üstünlüklerini kullanan Avrupa ülkeleri diğer kıtalarda koloniler kurmuş, bu kıtaların ekonomik kaynaklarını sömürerek kendi halklarına diğer kıtaların halklarından daha yüksek bir refah düzeyi sağlamışlardır.
20. yüzyıla kadar ekonomik ve askeri açılardan dünyaya egemen olan Avrupa ülkeleri, dünyanın ekonomik ve askeri liderliğini ABD'ye kaptırdılar. Ayrıca Asya kıtasındaki refah düzeyi birden yükselmeye başladı. Önce Japonya ve Kore, sonra da Çin ve Hindistan gibi Asya ülkeleri hızla büyüyerek Avrupa'ya rakip haline geldiler. Bu arada Avrupa ülkeleri güç birliğine giderek Avrupa Birliği'ni oluşturdular. Günümüzde 27 Avrupa ülkesini içinde barındıran Avrupa Birliği, topluca dikkate alındığında toplam ithalat, ihracat ve GSMH gibi açılardan dünyadaki en güçlü ekonomik birliktir.

İnsana benzer canlılar arasında Homo erectus ve Neandertal adı verilen varlıkların Avrupa'daki geçmişi milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır. Bu iki canlı türü zamanla ortadan kaybolmuş, bilimsel adı homo sapiens olan modern insanlar Avrupa'da yaklaşık MÖ 35.000 civarında ortaya çıkmıştır.
Avrupa'da tarihöncesi dönemde yaşayan kayda değer kültürler arasında Buzul Çağı'nın son dönemlerinde MÖ 20.000- 10.000 yılları arasında yaşamış Gravettien, Solutre ve Magdalen kültürlerini sayabiliriz. MÖ 12.500 civarında Buzul Çağı'nın sona ermesi üzerine Avrupa'da doğa ve iklim koşullarında olumlu bir değişiklik gözlendi. Ortalama sıcaklık hızla büyük bir artış gösterdi, deniz seviyesi giderek yükseldi. Avrupa'daki yerleşik toplumlar ilk olarak MÖ 7. milenyumda Balkanlar'da ortaya çıktı. Cilalı Taş Devri, 6. milenyumda Orta Avrupa'ya, 5. ve 4. milenyumlarda da Kuzey Avrupa'ya ulaştı. Başlangıcı MÖ 3000 yılına dayanan İngiltere'deki Stonehenge anıtları bu dönemden kalma en iyi korunmuş yapıların arasında sayılırlar.
Avrupa MÖ 3500-1700 arasında Bakır Çağına girdi. Günümüzde Avrupa'nın en büyük linguistik grubu oluşturan Hint-Avrupa halklarının bu dönemde Orta Asya'dan Avrupa'ya göç ettikleri düşünülmektedir. Anadolu'da MÖ 1300 yılı civarında başlayan Demir Çağı, Avrupa'ya oldukça gecikmeli olarak MÖ 1000 yılı civarında ulaştı. İtalya Yarımadası'daki Etrüsk uygarlığı bu dönemin Avrupa'daki en önemli örneklerinden birisidir.

Antik Yunanistan'ı kuran Yunanların MÖ 3000 yıllarında kitleler halinde Balkan Yarımadası'nın güneyine yerleştikleri düşünülmektedir. Antik Yunan uygarlığının filizlenmeye başladığı MÖ 23. ve 17. yüzyıllar, Proto-Grek dönemi olarak adlandırılır. MÖ 1600'den 1100'e kadar olan dönem ise, Homeros'un efsanelerinde masallaştırdığı Truva'ya karşı savaşan Kral Agememnon'un başında olduğu Miken Yunan Çağı'dır. MÖ 1100'den MÖ 8. yüzyıla kadar olan dönem, hiçbir yazılı eserin günümüze ulaşamadığı ve sadece yetersiz arkeolojik kalıntıların bulunduğu Yunan Karanlık Çağı olarak adlandırılır. Herodot'un Tarihler, Pausanias'ın Yunanistan'ın Tanımı, Diodorus'un Biblioteca ve Jerome'nin Kranikon adlı eserleri bu dönemle ilgili bazı kısa bilgiler ve dönemin kralları hakkında bilgi verir. Büyük İskender'in hükümdarlığının başlaması ile Antik Yunan Çağı sona ermiş, Helenistik çağ başlamıştır. Bu dönemde kurulan Yunan şehir devletleri, demokrasinin ilk temellerinin atıldığı yerlerdir. Eshilos, Aristofanes, Evripides, Sofokles, Aristo, Eflatun, Sokrates, Herodot ve Ksenofon gibi büyük filozofların yetiştiği Atina, Sparta, Tebai ve Nakşa şehirleri gerek birbirleriyle gerek o dönemin en önemli güçlerinden biri olan Persler ile üstünlük mücadelelerine girmişlerdir. MÖ 323'te ölen Büyük İskender Balkan yarımadasından Afganistan ve Pakistan'a kadar uzanan topraklarda büyük bir imparatorluk kurmuştur.

Antik Roma, MÖ 9. yüzyılda İtalya Yarımadası'nda kurulan Roma şehir devletinden doğarak tüm Akdeniz'i çevreleyen bir imparatorluk haline gelen medeniyetin adıdır. Roma'nın MÖ 27 Nisan 753 tarihinde Truva prensi Aeneas'ın torunları olan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşler tarafından kurulduğuna inanılır. Zamanla yarımadada yaşayan Etrüskler güçlerini yitirdiler. MÖ 509'da Roma uygarlığı monarşiden oligarşi ve cumhuriyetin bileşimi bir demokrasiye dönüştü. Bu dönemde Roma Cumhuriyeti bir halk meclisi tarafından seçilen Romalı konsüller ve Roma Senatosu tarafından yönetiliyordu.

MÖ 52'de Galya'yı Roma Cumhuriyeti topraklarına katan Jül Sezar diktatör ilan edildi. Caesar Augustus döneminde ise devlet Roma İmparatorluğu'na dönüştü. "Beş İyi İmparator" döneminde (96-180) imparatorluk toprak genişliği, ekonomi ve kültür bakımından doruk noktasına ulaştı. Pax Romana sırasında iç ve dış tehditlerden uzak Roma zenginleşti. Trajan döneminde Daçya'nın fethi ile imparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı. Roma toprakları 6,5 milyon km²'lik bir alanı kapsıyordu. İmparatorluğun yönettiği topraklarda Romalıların dili olan Latince, Avrupa'da Lingua franca (ortak dil) haline geldi. Latince günümüze kadar yaşayan bir dil olarak ulaşmıştır.
330'da İmparator Konstantin Byzantium kentini Yeni Roma adıyla başkent yaptı. 395'te I. Theodosius'un ölümünden sonra imparatorluk doğu ve batı olarak ikiye ayrıldı.

Roma İmparatorluğu doğu ve batı olarak ikiye bölününce gücünü önemli ölçüde yitirdi. Hispania, Galya ve İtalya'yı içine alan Batı Roma İmparatorluğu, imparatorluk sınırları dışında yaşayan Gotlar, Vandallar, Lombardlar, Franklar, Jütler ve Saksonlar gibi çoğu Germen kökenli barbar kavimlerin saldırılarına uğradı. Hun saldırıları karşısında Tuna Irmağı'nın güneyine itilen Vizigotlar 410'da Alarik'in önderliğinde Roma kentini ele geçirdiler. Batı Roma İmparatorluğu nihayet 476'da sona erdi. Roma'nın yıkılışı Orta Çağ'ın başlangıç tarihi kabul edilir.
Gotların batı kolu olan Vizigotlar, İtalya'dan sonra İspanya'ya yerleşerek burada güçlü bir krallık kurdular. Başka bir Germen halkı olan Vandallar da komutanları Genserik'in önderliğinde, 455'te Roma'yı ele geçirip yağmaladılar. Barbar halklarından sayılan Franklar da batıya doğru ilerleyerek Galya'nın içlerine kadar girdiler. Jütler ve Saksonlar ise, o dönemde Roma'nın eyaleti olan Britannia'ye akınlar düzenlediler.
Gotların doğu kolu olan Ostrogotlar da Roma topraklarını istila ettiler ve İtalya'da bir krallık kurdular. Ancak bu krallığın ömrü uzun olmadı ve 60 yıl sonra ortadan kalktı. Barbar akınları sırasında İtalya'da kalıcı bir yönetim oluşturulamadı. Bizans İmparatoru I. Justinianus, bu siyasal boşluktan yararlanarak İtalya'yı da bir süre imparatorluğunun topraklarına kattı. Ancak I. Justinianus'un 565'teki ölümünden sonra, İtalya Lombardlar tarafından istila edildi.

Germen kökenli barbar kavimlerden biri olan Franklar 6. yüzyılda Hristiyanlığı kabul ettiler. Karolenj hanedanına üye olan Frank kralları günümüzdeki Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İsviçre ve İtalya'nın kuzeyini kapsayan toprakları ellerine geçirerek Karolenj İmparatorluğu'nu kurdular. Günümüzdeki Fransa'nın adı Germen bir ırk olan Frankların kurduğu bu imparatorluğa dayanmaktadır.

768'de Frankların başına geçen Şarlman bu imparatorluğun sınırlarını en yüksek boyutlarına ulaştırdı. 25 Aralık 800 tarihinde Vatikan'daki Aziz Petrus Bazilikası'nda Papa III. Leo Şarlman'ı imparator ilan ederek 5. yüzyılda yıkılmış olan Roma İmparatorluğu'nun varisi yaptı. O zamana kadar Roma İmparatoru unvanını taşıyan tek hükümdarlar olan Bizanslılar 812'de Şarlman'ın imparatorluk unvanını istemeyerek kabullenmek zorunda kaldılar. Şarlman'ın 814'teki ölümünden sonra Karolenj İmparatorluğu zayıfladı. 10. yüzyılın ortalarında Cermen hükümdarlarından I. Otto, Şarlman'ın hüküm sürdüğü toprakların çoğunu ele geçirerek Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nu kurdu. 962'de Papa XII. Ioannes I. Otto'ya Roma imparatoru sıfatını verdi. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu 1806 yılına kadar ayakta kaldıysa da zamanla gücünü kaybederek önce Orta Avrupa'daki Alman devletçiklerin bir konfederasyonu haline geldi, sonra da yerini Avusturya İmparatorluğu'na bıraktı.

774 yılına kadar İtalya'nın kuzeyi bir Cermen halkı olan Lombardların elinde kaldı. 751'de Lombardlar güneye inerek Ravenna'yı ele geçirdiler. Papa Franklardan yardım istedi. Franklar Lombardları yenerek Orta İtalya'yı Papa'ya geri verdiler. Böylece Roma kenti civarında bağımsız bir Papalık Devleti kurulmuş oldu. Buna cevap olarak Papa III. Leo, Frankların kralı Şarlman'ı imparator ilan ederek Franklara saygınlık sağladı. 11. yüzyılda da Venedik Cumhuriyeti, Ceneviz Cumhuriyeti, Lombard Birliği, Napoli Krallığı ve Floransa Cumhuriyeti gibi şehir devletleri güç kazandı. Bu dönemde Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu iki büyük güç merkezi halindeydi. İtalya'daki kent devletlerinde bu iki güç merkezinin yanlıları arasında büyük çatışmalar çıktı. Bu iki siyasi grup Guelfolar ve Ghibellinolar olarak tanındı.

Büyük Britanya 55 - 410 arasında Roma İmparatorluğu'na bağlı Britannia eyaletiydi. 5. yüzyılda adada Hristiyanlık dini yayılmaya başladı. Adanın yerli halkı olan Keltlere 5. yüzyılda adaya göç eden bir Cermen halkı olan Anglosaksonlar katıldı. Fransa'dan gelerek adayı istila eden Normanlar 1066'da I. William'ın liderliği altında Hastings Muharebesini kazanar

Avustralya, anakara Avustralya, Tazmanya, Seram, Yeni Gine'nin büyük bölümü (en uç batı ve doğu bölümleri hariç) ve diğer komşu adaların bazılarından oluşan kıta. Kıta, bazen teknik kaynaklarda anakara olan Avustralya'dan ayrılması için Sahul, Avustralineya ya da Meganezya isimleriyle bilinir. İngiliz kavramındaki geleneksel yedi kıtanın en küçüğüdür. Yeni Zelanda Avustralya kıtasının bir parçası değildir, su altındaki ayrı Zelandiya kıtasının bir parçasıdır. Zelandiya da Avustralya da, Avustralasya ve Okyanusya olarak bilinen geniş bölgelerin parçasıdır.
Avustralya kıtası sığ denizlerle örtülü bir kıta sahanlığında uzanır. Son buzul çağının MÖ 18000 civarındaki zirvesinde deniz seviyesinin düşük olmasından dolayı kıta tek bir kara parçasından oluşmaktaydı. Son on bin yılda deniz düşük rakımlı bölgeleri sular altında bırakmış ve günümüzdeki kurak ve yarı-kurak Yeni Gine ile Tazmanya adalarını oluşturmuştur.

Basklar, İspanya'nın kuzeyi ve Fransa'nın güney batısındaki özerk bölgede yaşayan bir halktır.
Dilleri Baskçadır ve dil bilimcilerce Hint-Avrupa dilleri Avrupa'ya yayılmadan önce Avrupa'da konuşulan dillerden arta kalan tek dil olduğu söylenmektedir. Baskça, izole bir dil olmasından ötürü dünyada hiçbir dille yakın akrabalığı bulunmamaktadır.

Türkçede kullanılan Bask sözcüğü; Fransızca Basque'dan gelmiştir. Fransızcaya ise Pireneler'de konuşulan bir Latin dili olan Gaskoncadan geçmiştir. Çağdaş Baskçada Bask halkı kendine Euskaldunak adını vermektedir.

Basklar; Pirenelerin batısında yer alan, dört bölgesi İspanya'da, üç bölgesi Fransa'da bulunan ve Bask ülkesi olarak bilinen, çoğunluğu Kuzey Navara'da yaşayan yerli bir halktır. Kökenleri Akitanyalılara kadar gitmektedir. Bilinen ilk Bask devleti 9. yüzyılda kurulan Pamplona Krallığı'dır. Bu devlet daha sonra Navarra Krallığı adını almıştır. 1959 yılında kurulan ve bağımsızlık yanlısı örgüt olan ETA, bu bölgede yıllardır bağımsızlık için bir kampanya sürdürmektedir ancak bu başarılı olmamıştır. 1968'den bu yana dünyanın birçok yerinde düzenlediği kanlı eylemlerle 850 kişinin ölümüne neden olan ETA, İspanya'nın yanı sıra Avrupa Birliği ve ABD tarafından da terör örgütleri listesine yer almaktadır.

Bask Ülkesi idari olarak 1978 yılındaki Özerklik Yasası ile 3 ilin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bunlar Alava, Biskay ve Guipuzcoa'dır. Yalnız Bask Ülkesi terimi genellikle bu 3 ilin oluşturduğu idari yapıyla sınırlandırılmamaktadır. Navarra ve İparralde denen Fransa sınırları içindeki Pays Basque bölgesi de tarihi Bask ülkesinin kültür alanlarıdır.

Bask Ülkesi yaklaşık 2.123.000 kişilik bir nüfusa sahiptir. 279.000 Araba'da, 1.160.000 Bizkaia'da ve 684.000 Gipuzkoa'da yaşamaktadır. Bölgede resmi diller Baskça ve İspanyolcadır. Baskça konuşulan nüfus giderek gerilemekte olup Bölgede Baskça konuşan nüfus yalnızca %27'dir. Önemli şehirleri; Başkent Vitoria/Gasteiz, Bilbao/Bilbo ve San Sebastian/Donostia'dır. Navarra ise yaklaşık 560.000 kişilik bir nüfusa sahiptir. Bölgenin en önemli kenti Pamplona şehridir. Bölgede Baskça ve İspanyolca resmî dildir. Bölgede Baskça resmi dil olmasına karşın bu dili konuşan nüfus sadece kuzeyde yaşamaktadır ve toplam nüfusa oranları ise yalnızca %11'dir. Fransa sınırları içindeki Bask Bölgesi yaklaşık çeyrek milyon nüfusa sahiptir. Yerli halk bu bölgeye İparralde adını vermektedir. Bayonne,Biarritz ve Anglet bölgenin önemli şehirleridir.

Pek çok Bask ekonomik ve siyasi sorunları dolayısıyla bölgeden göç etmek zorunda kalmıştır. En büyük göç Arjantin'e olmuştur. Yaklaşık %10'unun Bask kökenli olduğu tahmin edilmektedir. Meksika'da Bask toplulukları genellikle Monterrey ve Durango eyaletlerine yerleşmişlerdir. Diğer bir önemli Bask topluluğu ise ABD'nin Idaho eyaletinde yaşamaktadır. Boise şehrinde bir Bask Müzesi ve Kültür Merkezi bulunmaktadır.

Kuzey Amerika Bask Cemiyeti
Euskara Kultur Elkargoa- Bask Kültür Vakfı7 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Age: Basklarla İlgili Uluslararası Genetik DNA Projeleri 8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NABO (Kuzey Amerika Bask Organizasyonu) Resmi İnternet Sitesi
Kuzey Amerika Bask Diasporası. 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arjantin'deki Bask Diasporası.
Bask Cemiyeti-Eusko Ikaskuntza. 6 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bask Kültür ve Tarihi Ansiklopedisi.6 Haziran 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Euskonews, Bask Kültürü ile ilgili dergi yayını. 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bask Özerk Bölge Hükümeti.
Buber'in Baskça İle İlgili Sayfası 28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MS 5. yüzyılda Akdeniz'de meydana gelen büyük değişiklik genelde Roma'nın çöküşü olarak adlandırılır. Yüzyılın başında Roma İmparatorluğu hâlâ Büyük Britanya'dan Büyük Sahra'ya, İspanya'dan Orta Doğu'ya kadar uzanmaktaydı.
Ancak yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu'nun batı eyaletleri barbar kralların eline geçmişti. Bu değişimin kesin nedenleri bilim insanlarını yüzyıllarca uğraştırmış olmasına rağmen bazı ipuçları seçilmektedir.
Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyıl başlarında özellikle batı eyaletlerine olmak üzere, Kavimler Göçü sonucunda Roma İmparatorluğu'nun topraklarını istila eden barbarların büyük göçleriyle karşılaşması, politik olarak parçalanmasına yol açmıştır. Roma'da çok yaygınlaşan ahlaksızlık, iç mücadele, Hristiyanlığın doğuşu, mezhep kavgaları ve Kavimler göçü sonucu imparatorluk topraklarını istila eden barbar kavimlerin saldırıları sebebiyle zayıflayıp 395 yılında ikiye ayrılan Roma İmparatorluğu'nun batı kısmı da bu gibi sebeplere bağlı olarak devamlı gerilemiştir.
Bunun sonucunda Batı Roma'da idare imparatorların elinden çıkıp, özel muhafızlara kumanda eden generallerin eline geçti. Alarik komutasında Vizigotlar, Adriyatik kıyılarını 397 yılında ele geçirdiler, bilahare 410 yılında Roma'yı yağmaladılar. Franklar, Kuzey Galya'yı (406); Burguntlar, Savoia'yı (443) işgal ettiler. Vandallar, Galya ve İspanya'yı kırıp geçirdikten sonra Afrika'ya geçtiler. Afrika'dan Roma'ya geçip şehri tekrar yağmaladılar. İtalya'ya giren Hunları, Papa I. Leo ancak haraç vererek durdurabildi (452). İtalya'da idare yerel aşiretlerin eline geçip, imparatorların hiçbir gücü kalmadı. Vizigotlardan Odoakr adlı bir aşiret reisi, İmparator Romulus Augustus'u 476'da tahtından indirdi. Odoakr, imparatorluk alametlerini Bizans'a göndererek, kendisini İtalya kralı ilan etti. Böylece Batı Roma İmparatorluğu da resmen tarihe karışmış oldu.

Benelüks; Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un coğrafi olarak birlikteliğini anlatan, politik ve ekonomik iş birliği temeline oturan uluslararası bir birliktir. "Benelüks" adı, bu üç ülkenin kendi dillerindeki adlarının ilk hecelerinin birleştirilmesiyle (BELGIË, NEDERLAND, LUXEMBURG) oluşur. Bu coğrafi bölge (2020'ye göre nüfusu 29,5 milyon) gerçek bir bütünü oluşturur. Ortak bir tarih, bu ülkelerin Escaut, Meuse ve Ren'in birbirine karışan deltaları çevresindeki konumları, topraklarının darlığı, yüksek nüfus yoğunluğu (1992 verilerine göre Hollanda'da km²ye 450 kişi, Belçika'da 328 kişi) ve karşılıklı alışverişe dayanan bir ekonomi, bu bütünün temel özellikleridir.

İş birliği 1944 yılında malların ve hizmetlerin, halklarının serbest dolaşımını sağlamak maksadıyla adı geçen üç ülkenin aralarındaki sınırları kaldırmaları sonucu başlamıştır. 3 Şubat 1958'de bu iş birliği Lahey kentinde imzalanan “Ekonomik Birlik” Antlaşması ile daha da güçlenerek Benelüks ülkeleri Avrupa'da güçlü bir oyuncu hâline gelmiştir. Elli yıllık bir süre için yapılan antlaşma, 2008'de süresiz olarak yenilenmiş ve adı da Ekonomik Benlüks Birliğinden Benelüks Birliğine çevrilmiştir.

Benelüks, sadece Avrupa Birliği'nin kurulmasında temel bir işlev olmakla kalmayıp, Avrupa'nın gelişmesine katkıda bulunan önemli girişimlere de ev sahipliği yapar. Avrupa‘nın gelişmesi, Benelüks iş birliğinin kapsamı ve şekli ile ifade olunur.

İskandinav Kurulu

Resmî siteler
Benelux resmi site 16 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Benelux Parlamentosu 16 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benelux Court of Justice 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benelux Office for Intellectual Property 2 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beringia, 10-12 bin yıl öncesine kadar var olmuş Kuzey Amerika'yı Asya'ya bağlayan ve insanların ilk kez Amerika kıtasına varmalarını mümkün eden kara bağlantısıydı.

Beringia bugün Bering denizinin kuzeyinde bulunan Bering Boğazı'nın olduğu bölgedeydi. Yani Alaska (ABD) ile Sibirya'nın (Rusya) arasındaydı.

10.000 yıl öncesine kadar (bazı daha modern araştırmalara göre 11.000 veya 12.000 yıl da olabilir) son buzul çağının sona ermesi ile denizler epey alçalmış ve böylece Kuzey Amerika ile Asya'yı bağlayan Beringia denizin üstünde kalmıştır.
Deniz seviyesinin 125 m alçalması ile 40–50 km genişliğinde ve yaklaşık 85 km uzunluğunda bir kara parçası ortaya çıkmıştır. Bu karanın üstünde yeşil kırlar gelişti. İnsanlar bu kara parçasına Asya'dan göç ile yayılıp üzerinde yaşamaya başladılar. Zamanla buradan Amerika'ya doğru yayıldılar.
Uzun süre tüm Amerika yerlilerinin bu kara bağlantısı üzerinden Amerika'ya ulaştıkları kabul ediliyordu ancak daha yeni araştırmalara göre 40.000 öncesine kadar da Amerika'da yaşayan insanlar olduğu tespit edilmiştir.
Henüz tüm dünya bilimcileri tarafından kabul edilmemiş New Jersey Rutgers Üniversitesi'nce yapılan başka bir araştırmaya göre bütün Amerika yerlileri 14.000 - 12.000 zamanlarında yaşamış olan 70 insandan türemiştir.

Berlin Duvarı (Almanca: Berliner Mauer), Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 tarihinde Berlin'de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar. Demokratik Almanya Cumhuriyeti açısından resmî adı Antifaschistischer Schutzwall (Anti-Faşist Savunma İstihkâmı) şeklindeydi.
Batı'da yıllarca "Utanç duvarı" (Schandmauer) olarak da anılan ve Batı Berlin'i abluka altına alan bu betondan sınır, 9 Kasım 1989'da Doğu Almanya'nın, isteyen vatandaşların Batı'ya gidebileceğini açıklamasının ardından tüm tesisleriyle birlikte yıkıldı.

II. Dünya Savaşı 'nın sonunda mağlup olan Almanya ve başkenti Berlin işgal kuvvetlerince Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet bölgesi olarak dörde bölündü. Kısa süre sonra Batı tarafı benzer şekilde olan yönetim birimlerini birleştirdi ve tek bir yönetim bölümüne dönüştü. Sovyetler Birliği ise bu birleşmeye karşı çıktı. Batılı işgal kuvvetleri Sovyetler'e karşı Almanya'yı tekrar inşaya girişip komünizme karşı karakol kurmayı amaçladı. Sovyetler de bu girişime karşı Doğu Almanya'da yeni bir rejim kurmaya girişti. Ekonomisi sosyalizme dayanan, siyasi yönetimi otoriter olan Doğu Almanya'dan Batı'ya kaçışlar büyük ölçüde Berlin'den gerçekleşiyordu. Doğu ile Batı Almanya arasındaki katı sınır 1952'de çizilmişti. Sadece Berlin metrosunu kullanarak 1955 yılına kadar 1950'lerin başında büyük bir ekonomik büyüme yakalayan Batı Almanya'ya 270 bin insan kaçmıştır. Zamanla tel örgü ve mevzuat değişiklikleri de Batı'ya kaçışı engelleyemez duruma gelmişti. Bunun üzerine bu kaçışları engelleyici bir duvar örme fikri, dönemin Sosyalist Birlik Partisi (SED) lideri Walter Ulbricht'in bir şeyler yapılması gerektiği konusunda Sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu ortaya atılmıştır. Nitekim Sovyetler Birliği, Batı Berlin'i Doğu Almanya sınırları içinde bir fesat yuvası, kapitalizmin kalesi, karşı propaganda merkezi olarak gördüğü için Berlin Duvarı'nı örmeyi çözüm olarak benimsedi.
Duvar Doğu Almanya'nın içinde ABD güdümünde kapitalist Batı Berlin'i çevrelemek için, Doğu Almanya meclisinin kararıyla 12-13 Ağustos 1961'de bir gecede örülmüştür. Planları tamamıyla gizlilik içinde gerçekleşmiştir. Öyle ki SED genel sekreteri Walter Ulbricht'in 15 Haziran 1961'de, Doğu Berlin'deki bir konferansta Batı Berlinli muhabir Annamarie Doherr'in sorusuna verdiği yanıtta geçen “Niemand hat die Absicht, eine Mauer zu errichten” (kimsenin bir duvar inşa etmeye niyeti yok) cümlesi bunun açık kanıtıdır. Duvarın ilk oluşturulan hali geçişleri engellemeyince yükseltilmiş; mayın tarlaları, köpekli askerler ve gözcü kuleleriyle geçiş tamamen engellenmiştir.

1961 yılında Berlin Duvarı'nın yerine önce sadece basit bir tel örgü çekildi. Daha sonra bu örgünün yerine adı kapitalist batıda "Utanç duvarı" olarak da bilinen Berlin Duvarı inşa edildi ve bu tel örgü duvarın üstünde yeniden yer aldı. Doğu ve Batı Berlin'in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 diğeri 4,5 metrelik iki çelik parçadan oluşuyordu. Doğu tarafına bakan duvar kaçmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı. Buna karşılık Batı Almanya'ya bakan taraf ise grafiti ve çizimlerle doluydu. Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu, 186 yüksek gözetleme kulesi ve yüzlerce lamba konmuştu. Doğu tarafında motosikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi. Duvar boyunca 25 adet karayolu, demiryolu ve suyolu sınır kapısı yer alıyordu. Kaçmak isteyen kişiler  kapanlara yakalanıp ağır derecede yaralanıyordu. Mayına basan kişiler ise hemen orada ölüyor ve böylece cezaları verilmiş oluyordu. Tüm bu kontrol ve gözetlemelere rağmen, yaklaşık 5 bin kişi tüneller, evde yaptıkları balonlar ve bunun gibi yollarla, Doğu'dan Batı'ya kaçmayı başardı.
Duvarla birlikte Doğu'dan Batı'ya kaçışlarda en büyük dramlardan biri de Bernauer Strasse'de yaşandı. Nitekim bu sokaktaki evler Doğu'da yer almalarına rağmen ön cepheleri Batı'daydı. İlk başlarda pencerelerden yaralanmayı ve sakatlanmayı göze alan kaçışlar oldu, sonraları bunu önlemek için evlerin pencereleri tuğlalandı. Kısa bir süre sonra ise bu evler tamamen yıkılarak yerlerine duvar örüldü. Doğu'dan Batı'ya kaçmak isterken ölen ilk kişi olarak bilinen Ida Siekmann, 22 Ağustos 1961'de işte burada can vermişti. Günümüzde eski Berlin duvarının bu bölgesinde duvarın bazı kalıntıları ve konuyla ilgili bir müze bulunmaktadır.
24 Ağustos 1961'de ise ilk kez silah gücüyle, 24 yaşındaki Günter Litfin'in Spree nehri üzerinden kaçışı ölümcül olarak engellendi. Sınır nöbetçilerin mermileriyle ölen son kişi ise, duvarın yıkılmasından 9 ay kadar önce 6 Şubat 1989'te kaçmaya çalışan Chris Gueffroy oldu. Berlin duvarını aşmak isterken can verenlerin sayısı hala kesin olarak bilinmemekle birlikte, en az 86 en fazla ise 238 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Duvar boyunca, burada ölenleri anımsatan pek çok küçük anıta rastlamak mümkündür.

Doğu Alman hükûmeti son dönemine kadar bu duvarı, sosyalist Doğu'yu kapitalist Batı'ya karşı koruyan bir kalkan olarak göstermiştir. 1989 yılı başlarında Alman Demokratik Cumhuriyeti Hükûmeti, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dahilindeki diğer Doğu Bloku ülkelerine geçiş yapabilmesine izin verdi. Bu iznin çıkmasıyla beraber binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya SFC gibi ülkelerin başkentlerine akın etti.
Doğu Alman hükûmeti, duvarın kaldırılmasına onay vermişti. 9 Kasım 1989'da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlendi. Karar açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye başladı. Gece yarısına doğru hükûmet ilk olarak Brandenburg Kapısı'ndan başlayarak barikatları ve geçiş önlemlerini kaldırdı. Her iki Almanya tarafından yaklaşan insanlar duvarın üzerinde buluştular. İnsan seli bir saat içinde yüz binlere ulaştı. Duvarın yıkımına resmi olarak 13 Haziran 1990'da, daha önce de burada adı geçen Bernauer Straße'de 300 Doğu Alman sınır askeri tarafından başlandı. Alman Demokratik Cumhuriyeti de duvarın yıkımından sonra çok fazla dayanamamış, 3 Ekim 1990'da resmen sona ermiştir. Duvarın şehrin içinden geçen kısmı aynı yılın kasım ayına kadar neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı. Nitekim Berlinliler onlarca yıl bölünmüşlüğün yara izlerini bir an önce bertaraf etmek istiyordu.

Günümüzde duvar, sosyal açıdan yer yer kendini fark ettiriyor olsa da, fiziksel olarak hemen hemen hiç algılanmamaktadır. Bir zamanlar duvarın şehrin tam ortasından geçtiği yerler, bugün yeniden imara açılmış, yerini bina, meydan ve sokaklara bırakmıştır, diğer yerler genelde yeniden kullanıma girmiş yol ya da yeşillendirilmiş park alanıdır. Duvarın kimi kesimleri anıtsal amaçlı olarak yerinde bırakılmıştır:

Bernauer Straße/Ackerstraße
Bernauer Straße/Gartenstraße
Bösebrücke, Bornholmer Straße
Checkpoint Charlie sınır geçiş kapısı, buradaki ABD sektörüne ait kontrol kulübesi orijinal değildir, orijinali Müttefikler Müzesi'ndedir.
Friedrichstraße/Zimmerstraße
Schützenstraße
East Side Gallery, Ostbahnhof ve Warschauer Platz arasında Spree ırmağı kıyısınca uzanır.
Invalidenfriedhof, Scharnhorststraße 25
Mauerpark, Eberswalder Straße/Schwedter Straße
Niederkirchner Straße/Wilhelmstraße
Parlament der Bäume, Konrad-Adenauer-Straße, buradaki duvar kalıntıları Berlin'in farklı kesimlerinden getirilmiştir. Sadece buradan geçen yol, gerçekten de iç ve dış duvarın arasında yer alıyordu.
Potsdamer Platz
Leipziger Platz (kuzey yarısında)
Stresemannstraße
Erna-Berger-Straße
Schwartzkopffstraße/Pflugstraße, evlerin arka bahçesinde.
St.-Hedwigs-Friedhof / Liesenstraße
Yukarıda adı geçen kalıntılardan bir kısmı önümüzdeki dönemde de yerlerinden sökülmeye devam edecektir. İç ve ama genelde daha çok dış duvarın geçtiği yerler, genel olarak asfalt ya da çimenler üzerinde özel taşlarla, ara ara da yere "Berliner Mauer 1961-1989" yazısı işlenmiş bronzdan levhalarla işaretlidir. Özel olarak dikilen tabelalar da, duvara ilişkin bilgiler içerir. Eski duvar hattı boyunca yer alan çok sayıda müzede duvar hakkında önemli belge, fotoğraf ve benzeri kaynaklar yer alır. Sokak köşelerindeki rastlanabilecek gri-beyaz "Mauerweg" levhaları da bir zamanlar buradan duvarın geçtiğine işaret eder.
43 kilometrelik duvarın kimi blok parçaları Brandenburg eyaletinde bir depodadır, ancak duvar kalıntılarının bir kısmı başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelere satılmıştır ve o ülkelerde birbirinden farklı amaçlı mekanlarda sergilenmektedir.
Budapeşte'de Terör Müzesi'nin önünde, Las Vegas'ta Main Street Station otelinin erkekler tuvaletinde, Brüksel'de Avrupa Parlamentosu binasının önünde, Montréal'de Dünya Ticaret Merkezi'nde, New York'ta 53. caddede, Vatikan bahçesinde, Strazburg'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi binasının önünde duvarın parçalarına rastlanabilir. 24 Mayıs 2009'dan bu yana Berlin'deki Axel Springer Verlag adlı yayınevinin merkez binası önünde 'Balanceakt' adlı bir anıt yer alır. Duvarın yıkılışını simgeleyen bu anıt aynı zamanda duvarın bazı kalıntılarını da kapsar.
Ayrıca duvar parçaları anı olarak şilt haline getirilerek satışa sunulmuştur. Bunun dışında, zamanında duvar boyunca yer alan 302 gözetleme kulesinden sadece beşi yine anıtsal amaçlı olarak ayakta durmaktadır:

Treptow ile Kreuzberg ilçeleri arasında, günümüzde park haline getirilmiş sınır bölgesinde, Puschkinallee'nin bitiminde.
Kieler Straße'de Federal Askeri Hastane'nin ziyaretçi otoparkı ile kanal arasındaki ara bölgede. Günter Litfin'e ithaf edilmiştir.
Potsdamer Platz'ın hemen yakınında Erna-Berger-Straße'de. Trafiği engellediği için asıl yerinden birkaç metre kaydırılmıştır.
Henningsdorf ilçesinde, Havel'in kuzey uzantısı Nieder Neuendorf gölünün doğu kıyısında. Burada iki Almanya arasındaki sınır tesislerini konu alan sürekli bir sergi vardır.
Berlin'in kuzeyindeki banliyölerinden Hohen Neuendorf'ta şehir sınırında, yeniden yeşillendirilen ve Alman çevreci gençler kulübüne ait park alanında.

'Der Himmel Über Berlin' (Berlin Üzerinde Gök

Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu (İngilizce:United Nations Interim Administration Mission in Kosovo (UNMIK)) Birleşmiş Milletler'in Kosova'daki geçici misyonudur. Misyonun amacı, Kosova vatandaşlarının barışçıl ve normal yaşam şartlarında yaşaması ve Balkanlar'ın batısında bölgesel istikrarın geliştirmesine yardımcı olmaktır.
UNMIK Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1244 sayılı kararı ile kuruldu. Karar 10 Haziran 1999 tarihinde kabul edilerek uygulamaya konuldu. Bu karar ile Kosova'da Birleşmiş Milletler himayesinde sivil ve güvenlikli bir alan oluşturuldu.
UNMIK, Kosova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra temsili düzeyde varlığını sürdürmektedir.

Genel Sekreter Özel Temsilcisi (GSÖT), Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu'na (UNMIK) önderlik etmesi için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından atanır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1244 sayılı kararı uyarınca misyonun en yetkili ismidir. Danimarkalı diplomat Peter N. Due, 10 Kasım 2025 tarihinden bu yana "Genel Sekreter Özel Temsilciliği" görevini yürütmektedir.

UNMIK resmî site 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kafkas Dağları, Kafkas Sıradağları Kafkasya'da Karadeniz ve Azak Denizi ile Hazar Denizi arasında, kuzeybatı ve güneydoğu doğrultusunda uzanan sıradağlar ve dağ sistemi. Bu dağlar kuzeybatıda Taman Yarımadası yakınlarında başlar ve güneydoğuda Abşeron Yarımadasına değin uzanır. Kafkas Dağları, Kuzey ve Güney Kafkaslar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kuzeyde kalan sıra dağlara Büyük Kafkas Dağları, Güney Kafkas Dağlarına ise Küçük Kafkas Dağları denir.
Büyük (Kuzey) Kafkas Sıradağları 1300 km kadar bir uzunluğa sahip olmakla birlikte, yüksekliği 2000 m'nin altına hiç düşmemektedir.
Küçük (Güney) Kafkas Sıradağları birçok küçük parçadan meydana gelmiş olup, dağlar üzerindeki tepelerin ortalama yüksekliği 3720 m civarındadır.
Güneyi dik yamaçlar biçiminde olan Kafkas Dağlarının kuzeyi, ana sıraya koşut ve gittikçe alçalan sıralarla düzlüklere kavuşarak son bulur. En yüksek doruk Kafkasya'nın Olimposu da sayılan Elbruz'dur (5642 m); Adigece: Oşhamafe, Kabartayca: Oşhamah'o/1уашъхьэмахуэ; Karaçay-Balkarca: Mingi Tav). Dikhtau (5.204 m), Koştantau (5.151), Şhara (5.068) ve Kazbek'tir (5.033 m). Başlıca geçitler Mamison ve Daryal'dır. Rusların ilk kez 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda bir yol da inşa ederek geçtiği Daryal Boğazı, Kuzey Osetya-Alaniya Cumhuriyeti başkenti Vladikavkaz'ı Gürcistan'ın başkenti Tiflis'e bağlar. Bu yola Gürcü Askeri Yolu da denir.
Kafkas Dağları üzerinde toplam 1.424 km karelik bir alan kaplayan 2.200 kadar dağ buzulu bulunur. Bu buzullar Karadeniz ve Hazar Denizi'ne dökülen çok sayıda akarsuyun beslendiği ana kaynaklardır, bu akarsuların başlıcaları Karadeniz'e dökülen Kuban, İngur ve Rioni ırmakları ile Hazar Denizi'ne dökülen Kuma, Terek ve Sulak ırmaklarıdır. Ayrıca Türkiye'de doğup gelen Kura Irmağı da Alazani gibi birçok kolunu Kafkas Dağlarından alır.
Kafkas Dağlarının en yüksek yerleri çıplak kayalar, daha aşağılarda kalıcı karlar ve buzullar, sonra sırasıyla Alp tipi çayırlar, iğne yapraklı, karışık yapraklı ve yaprak döken ormanlarla kaplıdır. Yamaçlarda çam, meşe, kayın, kestane, kızılağaç ve ıhlamur ağaçları yayılmıştır. Dağlarda yabanöküzü, elik, geyik, vaşak, gibi hayvanlar yaşar. Akarsularında bol miktarda alabalık bulunur. Alp (dağ) çayırları yazın hayvanların ve arı kovanlarının yayıldığı alanlardır. Buralarda dağ turizmi geliştirilmektedir. Maden kaynakları (kömür, demir cevheri, kurşun, çinko, bakır, molibden, manganez ve volfram vb.) zengindir. Krasnodar Kray, Stavropol Kray, Adigey Cumhuriyeti, Çeçenya ve Azerbaycan'da zengin petrol ve doğal gaz yatakları vardır, işletilir. Ayrıca zengin mineral su kaynakları da vardır.

Kafkas Dağları jeolojik olarak Avrasya ve Afrika-Arap levhaları arasındaki kavşakta yer alır ve dünyanın en sıra dışı dağ sıralarından birini oluşturur. Kafkas dağları Büyük Kafkas dağları ve Küçük Kafkas dağlarından oluşur, kuzeyde büyük sıra, güneyde küçük sıradağlar yer alır. Kafkas Kıvrım Kuşağı, temel olarak Arap levhasının Avrasya levhasına göre kuzey yönlemiş hareketi sonucu oluşur. Bu dağ oluşumu bir kıtaiçi tektonik sistemidir ve bu sistemin tektonik ifadesi Paleozoyik-Mezozoyik-Erken Senozoyik yay ardı havzasının Geç Senozoyik'te terslenmesiyle oluşmasıdır. Bu dağ sırası güneyde Transkafkasya masifiyle ve kuzeyde İskit platformuyla sınırlanır. Büyük Kafkas dağ sırası denizel paleontolojik kalıntılara dayanarak en erken Devoniyen devrinde gelişmeye başlamıştır ve Paleozoyik'ten Erken Senozoyik'e oluşumu sürmüştür. Bölge Geç Paleozoyik'te metamorfik ve magmatik olaylar, kıvrımlanma ve yükselme göstermez. Büyük kafkasya sıradağlarının kabuk kısmı kıtasaldır ve 55–60 km kalınlığa sahiptirler. Büyük Kafkasların granit tabakası onun ana sıradağ bölgesinde yüzlek vermiştir ve bu ana dağ sırası bölgesi kıvrım ve bindirme dağ kuşağının kristal çekirdeğini oluşturur. Büyük kafkasya dağ sırasının çökel örtüsü hem ana sıradağ bölgesinde hem de güney yamaçlarda (ki karasal kökenli deniz çökelleri ve hemipelajik çökellerle domine edilmiştir) yer almıştır. Ayrıca Kafkas dağlarını oluşturan yay ardı dizisinin en yaşlı çökelleri Devoniyen-Triyas dizisidir ve güney yamaçlarda yüzlek vermişlerdir.

Dünya üzerindeki en önemli biyoçeşitlilik noktalarından birisi de Kafkas sıradağlarıdır ve pek çok kuruluş tarafından sıcak nokta olarak belirlenmiştir. Sayısız bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapar ve bazıları bölgeye özgü yani endemiktir. Hazar Denizi ve Karadeniz arasında bir ekolojik koridor oluşturan bölge yaklaşık 500.000 km^2 alana sahiptir ve Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Rusya, Türkiye ve İran'ı kapsar. Farklı iklim tiplerini gösteren bölgede önemli bir bitki çeşitliliği görülür. Toplamda 1650 bitki ve hayvan grubu bu canlı bölgede farklı iklim kuşaklarında yaşamaktadır; ancak artık bu biyoçeşitlilik alarm vermektedir, zira insan aktiviteleri büyük oranda bölgede etkide bulunmaya başlamışlardır. Yetişmiş doğal ormanlar; tarım, inşaat ve ticari aktiviteleri dolayısıyla ormanlık alanların sadece çeyreği kaldı ve bunların da ancak yüzde 12'si saflığını korumuş durumdadır. Bölgenin biyolojik çeşitliliğine en büyük darbe kaçak ağaç kesimi, aşırı otlatma, kaçak balık avı ve su kirliliğidir. Panthera pardus saxicolor (kafkas leoparı), Kafkasya dağ keçisi, Kafkasya kızıl geyiği, Acem ceylanı, boz ayı ve Avrupa bizonu geniş Kafkas dağlarının faunasının yalnızca birkaç örneğidir. Özellikle Kafkas panteri ve Kafkas kızıl geyiğinin nesli büyük tehlike altındadır. Bugün sıradağ kuşağında 100'den az Kafkas leoparı kalmışken; binden az sayıda kızıl geyik bulunmaktadır ve kızıl geyiklerin yaklaşır yarısı sıradağların Azerbaycan kısmında yaşamaktadır.

Kafkas Dağı, Yunan ve Kafkas-Adige mitolojilerinde adı geçen dağ. Grek trajedi yazarı Aiskhylos'un "Zincire Vurulmuş Prometheus" adlı oyununda, Kafkas Dağı'nın Meot suyu (Adigece: Хы Мыут1; Azak Denizi) başında bulunduğu yazılmaktadır. Bu yer, buna göre Karadeniz kıyısında uzanan Kafkas Sıradağları üzerinde olmalıdır. Adige mitolojisine ve Nart destanlarına göre, bu yerin Kafkasya'nın en yüksek dağı Elbruz tepesi (1ошъхьамафэ; 5.642 m) ya da başka bir adla Haramoşha (Хьарам1уашъхьэ; Yasak Dağ) tepesi olduğu anlatılır. Ateşi ölümlülere yasaklayan tanrılara karşı geldikleri için Grek Prometheus ile Adige Nesren-jak'e'i (Несрэн-жак1э) Kafkas Dağına zincirlenmişlerdir. Prometheus'u Herakles, Nesren-jak'e'yi de Nart Peterez kurtarmıştır.

Adigey
Nart destanları

Demir Perde, II. Dünya Savaşı'nın sonu olan 1945 yılından Soğuk Savaş'ın sonu olan 1991 yılına kadar Avrupa'yı iki ayrı bölüme bölen ideolojik çatışma alanlarını ve fiziksel sınırları tanımlar.

"Demir perde" terimi daha önce de kullanılmış olsa da 5 Mart 1946 tarihinde Winston Churchill'in, ABD'nin Missouri eyaletindeki Fulton kentindeki Westminster Koleji'nde verdiği söylevle benimsenmiş ve Soğuk Savaş'ın habercisi olarak tanımlanmıştır.

Terim, Sovyetler Birliği'nin ve ona bağlı olan uydu devletlerinin, batı ülkeleri ve Sovyet kontrolünde olmayan ülkelerle açık temasını engelleme çabalarını sembolize eder. Demir Perde'nin doğu tarafında Sovyetler Birliği'ne bağlı veya Sovyetler Birliği'yle müttefik olan ülkeler yer almaktaydı. Demir Perde'nin iki tarafındaki devletler kendi uluslararası ekonomik ve askeri ittifaklarını geliştirmiştir:

Doğuda Sovyetler Birliği  liderliğinde Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi ve Varşova Paktı,
Batıda Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve/veya Avrupa Topluluğu kurulmuştur.
Demir Perde fiziksel olarak kıtanın ortasında Avrupa ülkeleri arasında savunma sınırı şeklini almıştır. Bir bütün olarak Perde'nin sembolü olan Berlin Duvarı ve Checkpoint Charlie, Doğu ve Batı arasındaki en önemli sınır kabul edilmiştir.
Bazı haritalarda Yugoslavya'da demir perde'de gösterilir. Fakat Yugoslavya devlet başkanı Josip Broz Tito Sovyetlerin Yugoslavya'da hakimiyet kurmasını istememiş ve bağımsız bir Yugoslavya istemiştir. Bu yüzden Yugoslavya doğu bloğunda tam olarak yer almamıştır.

Demir Perde'nin yıkılma süreci Polonya'daki hoşnutsuzluk ile başlamış, ve 
Macaristan, Doğu Almanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Romanya ile devam etmiştir. Romanya, Avrupa'da bir iç savaş sonucunda reel sosyalizmin devrildiği tek komünist devlet olmuştur.

Ayrıca 2014 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Batı'nın Rusya'ya yeni bir Demir Perde kurmak istediğini söyledi.

Beschloss, Michael R (2003), The Conquerors: Roosevelt, Truman and the Destruction of Hitler's Germany, 1941 – 1945, Simon and Schuster, ISBN 0-7432-6085-6 
Böcker, Anita (1998), Regulation of Migration: International Experiences, Het Spinhuis, ISBN 90-5589-095-2 
Churchill, Winston (1953), The Second World War, Houghton Mifflin Harcourt, ISBN 0-395-41056-8 
Cook, Bernard A. (2001), Europe Since 1945: An Encyclopedia, Taylor & Francis, ISBN 0-8153-4057-5 
Crampton, R. J. (1997), Eastern Europe in the twentieth century and after, Routledge, ISBN 0-415-16422-2 
Ericson, Edward E. (1999), Feeding the German Eagle: Soviet Economic Aid to Nazi Germany, 1933 – 1941, Greenwood Publishing Group, ISBN 0-275-96337-3 
Grenville, John Ashley Soames (2005), A History of the World from the 20th to the 21st Century, Routledge, ISBN 0-415-28954-8 
Grenville, John Ashley Soames; Wasserstein, Bernard (2001), The Major International Treaties of the Twentieth Century: A History and Guide with Texts, Taylor & Francis, ISBN 0-415-23798-X 
Henig, Ruth Beatrice (2005), The Origins of the Second World War, 1933 – 41, Routledge, ISBN 0-415-33262-1 
Krasnov, Vladislav (1985), Soviet Defectors: The KGB Wanted List, Hoover Press, ISBN 0-8179-8231-0 
Lewkowicz, N., (2008) The German Question and the Origins of the Cold War (IPOC:Milan)  ISBN 88-95145-27-5
Miller, Roger Gene (2000), To Save a City: The Berlin Airlift, 1948 – 1949, Texas A&M University Press, ISBN 0-89096-967-1 
Roberts, Geoffrey (2006), Stalin's Wars: From World War to Cold War, 1939 – 1953, Yale University Press, ISBN 0-300-11204-1 
Roberts, Geoffrey (2002), Stalin, the Pact with Nazi Germany, and the Origins of Postwar Soviet Diplomatic Historiography, 4 (4) 
Shirer, William L. (1990), The Rise and Fall of the Third Reich: A History of Nazi Germany, Simon and Schuster, ISBN 0-671-72868-7 
Soviet Information Bureau (1948), Falsifiers of History (Historical Survey), Moskova: Foreign Languages Publishing House, 272848 
Department of State (1948), Nazi-Soviet Relations, 1939 – 1941: Documents from the Archives of The German Foreign Office, Department of State, 4 Ekim 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Mayıs 2014 
Wettig, Gerhard (2008), Stalin and the Cold War in Europe, Rowman & Littlefield, ISBN 0-7425-5542-9 

Freedom Without Walls: German Missions in the United States Looking Back at the Fall of the Berlin Wall – official homepage in English
Information about the Iron Curtain with a detailed map and how to make it by bike5 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Peep under the Iron Curtain", a cartoon first published on 6 March 1946 in Daily Mail
Field research along the northern sections of the former German-German border, with detailed maps, diagrams, and photos.
The Lost Border: Photographs of the Iron Curtain29 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
S-175 "Gardina(The Curtain)" Main type of electronic security barrier on the Soviet borders or (in Russian).
Remnants of the Iron Curtain along the Greek-Bulgarian border, the Iron Curtain's Southernmost part
Iron Curtain7 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Iron Curtain Information2 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Historic film footage of Winston Churchill's "Iron Curtain" speech (from "Sinews of Peace" address) at Westminster College, 19462 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinsizlik ya da din dışılık, din kavramının var olmaması, reddedilmesi veya dikkate alınmaması durumudur. Tanrının varlığı tartışmasından bağımsız olarak, ritüelleriyle, anlatılarıyla, temsilcileriyle ve yöneticileriyle birlikte bütün olarak din kurumunun kabul edilmemesidir.
Dinsizlik, dinin dikkate alınmadığı apateizm ve seküler hümanizm gibi durumlara işaret edebileceği gibi, tanrının varlığı kavramına getirilen yaklaşımlara göre farklılık gösterebilmektedir. Diğer bir deyişle, tanrının var olduğuna inanan deizm, teizm ve panteizm gibi görüşler dinsizlik sınıfına girebileceği gibi, tanrının varlığının kesin olarak bilinemeyeceğini savunan agnostisizm ve tanrı olgusunun var olmadığını belirten ateizm, antiteizm ve nonteizm de dinsizlik tanımına dâhildir. Dinin gülünç olduğunu mizah yoluyla gösteren parodi din ve din olgusunu ortadan kaldırmayı savunan din karşıtlığı gibi görüşler de bu başlıkta ele alınabilmektedir.
Pew Araştırma Merkezi'nin 2012 yılında yaptığı bir çalışma, dünya nüfusunun yüzde 16'sının dinsiz olduğunu saptamıştır. KONDA tarafından 2022 yılında yapılan bir araştırma ise, Türkiye'deki dinsiz nüfus oranının yüzde 7 olduğunu göstermiştir.

PEW Araştırma Merkezinin 2012 yılında yaptığı araştırmaya göre hazırlanmış olan yukarıdaki tablo, ateistler, agnostikler ve herhangi bir din ile özdeşleşmeyen kişileri yansıtmaktadır. İnançlı kişiler arasında dindar olup olmamalarına göre bir ayrım yapılmamıştır.

Doğu Almanya veya resmî adıyla Demokratik Alman Cumhuriyeti (DAC veya Alman Demokratik Cumhuriyeti, ADC; Almanca: Deutsche Demokratische Republik, Almanca telaffuz: [ˈdɔʏtʃə demoˈkʁaːtɪʃə ʁepuˈbliːk]  ( dinle), DDR, Almanca telaffuz: [ˌdeːdeːˈʔɛʁ]  ( dinle)), günümüzdeki Almanya'nın doğu kısmında bulunmuş, 1949 ile 1990 yılları arasında var olmuş sosyalist cumhuriyet. ADC; 1945'te II. Dünya Savaşı'nın Nazilerin yenilgisiyle son bulması ve Almanya'nın işgal bölgelerine ayrılmasının ardından 1949'da Almanya Sosyalist Birlik Partisi'nin Sovyet işgal bölgesindeki topraklarda sosyalist bir devlet kurmasıyla ortaya çıkmış ve 1989 sonbaharında gerçekleşen Barışçıl Devrim ile Batı Almanya'yla yeniden birleşmesine kadar varlığını sürdürmüştür. Devletin resmî ideolojisi, Marksizm-Leninizm idi. Hükûmetin anlatısı ise Doğu Almanya'yı "işçi ve köylülerin sosyalist devleti" ve "barış Almanyası" olarak tanımlıyor, ülkenin savaşın ve faşizmin kökünü kazıdığını öne sürüyordu; öyle ki, antifaşizm ülkede bir devlet doktriniydi. Diğer sosyalist Doğu Bloku ülkeleri gibi, Doğu Almanya ve hükûmeti de 40 yıl kadar süren varlığı boyunca Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler ve karşılıklı etki içerisindeydi ve Varşova Paktı'nın bir parçasıydı.
Ülkenin ekonomisi büyük oranda kamu iktisadi teşebbüslerinden oluşuyor ve merkezî planlı bir model izliyordu. Konutların ve temel mal ve hizmetlerin fiyatları, arz ve talep ile bağlantılı olarak değişkenlik göstermek yerine merkezî hükûmet tarafından belirleniyor ve bu ürünlerin endüstrileri büyük ölçekte sübvanse ediliyordu. Para birimi Doğu Alman markıydı. Doğu Almanya; Sovyetlere büyük savaş tazminatları ödemek zorunda bırakılmasına, Almanya'nın endüstriyel olarak gelişmemiş ve tarih boyunca her zaman ekonomik olarak ülkenin batısına bağlı olmuş bölgesinde yer almasına, var olan zayıf endüstrisinin de II. Dünya Savaşı sırasında büyük ölçüde yok edilmesine ve hammaddelere sahip olmamasına rağmen kısa süre içerisinde Varşova Paktı'ndaki en başarılı ekonomi hâline geldi. 1950'lerin sonlarında savaş tazminatlarının Sovyetler tarafından silinmesi Alman ekonomisinin büyüme hızının artmasını sağladı; "Doğu Alman ekonomik mucizesi" ise 1961'de Berlin Duvarı'nın inşası ve diğer önlemler sayesinde doğudan batıya ve daha küçük, ancak yine de önemli bir ölçekte batıdan doğuya göç akınının durdurulması ile gerçek anlamda başladı. Kişi başına düşen millî gelir, 1950'de 11.029 $ iken 1989'a kadar 42.004 $'a yükselmişti; 1989'a gelindiğinde gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) 525.29 milyar $ kadardı. 1951 ve 1989 arasında Doğu Almanya, yıllık ortalama %4.5'lik bir GSYİH büyüme hızı yakalamıştı, Batı Almanya'da ise aynı oran %4.3'tü. Yeniden birleşmeden hemen öncesinin verilerine göre, ülke "çok yüksek gelişme" sınıfında tanımlanan ve neredeyse Amerika Birleşik Devletleri kadar yüksek olan bir İnsani Gelişme Endeksi'ne sahipti.
Doğu Almanya'nın toplam yüzölçümü 108.333 kilometrekare (41.828 sq mi) idi. Coğrafi olarak kuzeyinde Baltık Denizi, doğusunda Polonya, güneydoğusunda Çekoslavakya ve güneybatı ve batısında Batı Almanya yer alıyordu. Bunlara ek olarak, sınırlarının içerisinde, topluca Batı Berlin olarak bilinen, Müttefik işgali altındaki Berlin'in Amerikan, Fransız ve İngiliz sektörlerine de sınır komşuluğu yapıyordu; bu sektörler 1961 ve 1989 arasında varlığını sürdüren Berlin Duvarı ile izole edilmişti. İşgalin Sovyet sektörü olan Doğu Berlin; resmî olarak Sovyetler Birliği'nin bir parçası olmasına rağmen Doğu Almanya'nın ilan edilmiş ve de facto başkentiydi, ancak bu sınıflandırma uluslararası topluluk tarafından tam olarak tanınmıyordu. Ülke; 1950'de 18 milyon kadar bir nüfusa sahip idi, devletin son bulmasına kadar geçen sürede bu sayı 2 milyon kadar azaldı. En kalabalık şehir Doğu Berlin'di.

Mayıs 1945'te Üçüncü Reich'ın kayıtsız koşulsuz tesliminden sonra Potsdam Konferansı'nda (Haziran 1945), eski Almanya topraklarının Oder ve Neisse ırmaklarının doğusu ve Danzig kentinin Polonya'ya bırakılması kararlaştırıldı. Doğu Prusya'nın kuzey yarısı ise SSCB denetiminde olacaktı. Sonuçta Almanya, Bağlaşıklar (SSCB, ABD, Birleşik Krallık ve Fransa) arasında işgal bölgelerine ayrıldı. Ülkenin doğu kesiminin yönetimi Sovyet Askeri Yönetimi'ne bırakıldı. Yeni yönetim önce özel bankaları ve şirketleri tazminat ödemeksizin devletleştirdi. Herkesin elindeki paraları, külçe altınları, senetleri ve değerli eşyaları teslim etmesi istendi. Sökülen fabrikalar, vagonlar, lokomotifler ve hatta raylar savaş tazminatı olarak SSCB'ye götürüldü. Ayrıca 100 hektarın üzerindeki bütün topraklara karşılıksız olarak el kondu. Böylece eskiden yaklaşık 3 bin büyük toprak sahibinin elinde bulunan topraklar tarım işçilerinin, küçük işletmecilerin ve mültecilerin eline geçti.
1945 yazında bütün faşist karşıtı partiler serbest bırakıldı. Ekim 1946'da Almanya Komünist Partisi ve Sosyal Demokrat hiziplerin birleşmesiyle Almanya Sosyalist Birlik Partisi (Sozialistische Einheitspartei Deutschland - SED) kuruldu. SED'in 1948'de toplanan kongresinde yeni anayasayı hazırlamakla görevli bir Halk Konseyi (Volksrat) oluşturuldu.
Bağlaşıklar'ın yeni Almanya'nın biçimlendirilmesi üzerine görüşmeleri başarısızlığa uğrayınca; ABD, Fransa ve Birleşik Krallık kendi işgal bölgelerinde Batı Almanya'nın kurulduğunu açıkladılar (Eylül 1949). Bunun üzerine, 7 Ekim 1949'da da Sovyet bölgesinde DAC'ın kurulduğu açıklandı. Yeni anayasa Ekim 1949'da yürürlüğe girdi. Halk Konseyi Halk Meclisi (Volkskammer) adını aldı ve ayrıca bir Eyaletler Meclisi (Länderkammer) oluşturuldu. İlk genel seçimleri oyların %66,1'ini alan SED ve bağlaşıkları kazandı. Hristiyan Demokrat ve Liberal Demokrat ortaklığı %33,9 aldı. 11 Ekim 1949'da Wilhelm Pieck devlet başkanlığına getirildi. Ertesi gün Otto Grotewohl başbakanlığa seçildi. Bununla birlikte gerçek güç başbakan yardımcısı ve SED birinci sekreteri Walter Ulbricht'in elinde kaldı. 1950'de geniş kitle örgütleri ve politik partiler şemsiyesi altında Ulusal Cephe kuruldu. Ekim 1952'de ülkedeki beş eyalet (Lander) 15 ile (Bezirk) ayrıldı ve Eyalet Meclisleri kaldırıldı.
Bu dönemde ağır sanayiye öncelik tanıyan planlı bir ekonomi yürürlüğe kondu. Sanayi üretimi hızla artarken yaşam düzeyi Batı Almanya'dakinin çok gerisinde kaldı. Doğu Almanya 1952'de Batı Almanya ile olan sınırlarını kapattı. İşçilerin ulaşması gereken üretim hedeflerinin yükseltilmesi üzerine 17 Ekim 1953'te başlayan grev dalgası kısa zamanda bütün ülkeyi saran bir ayaklanmaya dönüştü. Sovyet birliklerinin yardımıyla bastırılan bu ayaklanma sırasında onlarca kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı.
Savaş ertesinde SSCB, tazminat olarak Potsdam Konferansı kararları uyarınca el koyduğu kimi ekipman, para vb. geri vermeye başladı ve Sovyetlere götürülen 200 dolayındaki sanayi kompleksi 1953'te geri verildi. 1954'te Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin (ADC) egemen bir ülke olduğu ilan edildi. Federal Almanya ile kıyaslandığında DAC, savaş borçlarını ödeme konusunda kararlıydı. 1950'de CMEA'nın üyesi oldu ve Batı Almanya'nın NATO'ya girmesi ertesi kurulan Varşova Paktı'nı (Mayıs 1955) imzaladı. Ekim 1955'te SSCB-DAC güvenlik antlaşmasını imzaladı. 1964'te imzalanan dostluk antlaşması 1975'te 25 yıl süreyle yenilendi. Öteki sosyalist ülkelerle de benzer antlaşmalar bağıtlandı.
1960'ta Pieck ölünce devlet başkanlığı kaldırıldı ve yerine Devlet Konseyi oluşturuldu. Devlet Konseyi başkanlığına da Ulbricht getirildi. Bu arada yönetimin yarattığı hoşnutsuzluk çok sayıda kişinin Batı'ya göç etmesine yol açmış ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaklaşık 3 milyon kişi Batı'ya kaçmıştı. Sonunda bu kaçışları önlemek için 13 Ağustos 1961 gecesi Doğu Berlin'i Batı'dan ayıran Berlin Duvarı inşa edildi. Doğu Almanya hükûmeti, üzeri dikenli tellerle çevrili bu beton duvarın nitelikli işgücünün Batı'ya kaçmasını engelleyeceğini düşünüyordu. Batı Almanya'ya karşı uzlaşmaz bir tutum takınan Ulbricht 1971'de SED birinci sekreterliğinden çekilmek zorunda kaldı ve yerine Erich Honecker geçti.
AFC'nin 1972'de Ostpolitik'i benimsemesinden sonra iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kurulması karara bağlandı. Mart 1974'te Bonn'da bağıtlanan uzun vadeli antlaşma; Bonn'da ve Berlin'de karşılıklı sürekli temsilcilikler kurulmasını öngörüyordu. Bu antlaşmaların ardından, kapitalist sisteme bağlı ülkelerin DAC ile diplomatik ilişki kurma dönemleri başladı. Doğu Almanya 1973'te Birleşmiş Milletler'e kabul edildi. DAC diplomatik yalnızlıktan çıktı. İki Almanya arasındaki ilişkiler gitgide yumuşarken DAC'deki seyahat kısıtlamaları da büyük ölçüde kaldırıldı. Eylül 1971'de Batı Berlin üstüne bölümlü bir antlaşma bağıtlandı; Batı Berlin konusunda kimi ayrıntılara açıklık getirildi ve Batı Berlinlilerin DAC'ı ziyaretleri başlatıldı. Böylece duvarın iki yanındaki parçalanmış aileler birbirlerini ziyaret etmeye başladılar. 1976'da Erich Honecker, Willi Stoph'un yerine Devlet Konseyi başkanlığına atandı ve Willi Stoph'u hükûmet başkanlığına getirdi. Honecker, NATO'dan çıkmasını istediği Federal Almanya'yla belirli bir yakınlaşmayı amaçladı.
Türkiye, DAC'ı 1 Haziran 1974'te tanıdı. 17 Haziran 1978'de iki ülke arasında, Ankara'da Ekonomik Teknik, Bilimsel ve sanayi İşbirliği Antlaşması imzalandı.
DAC, 1970-1980 yıllarında önemli ekonomik başarılar sağladı. Yürürlüğe konan ekonomik reformlar üretimin artmasına ve tüketim mallarının bollaşmasına yol açtı. Temel gereksinim mallarının fiyatları sabit kalırken ücretlerle birlikte annelik ve yaşlılık maaşları %25 arttı. ADC bunun sonucunda yaşam düzeyi en yüksek Doğu Avrupa ülkesi durumuna geldi.
1980'lerin başında ekonomik sorunlar belirmeye başladı. Temel gereksinim maddelerine yapılan zamlar ülkede huzursuzluk yarattı. Ayrıca 1980 Polonya olayları ve SSCB'nin Afganistan'a girmesi DAC'nin Federal Almanya ile ilişkilerini olumsuz etkiledi. Polonya'daki olayların kendi ülkelerine yansıma olasılığına karşı DAC, Polonya sınırını yasak bölge ilan ederek Batılılar'a kapattı. Dış politikada yeniden yalnızlığı seçerek Berlin'e gelen turistleri engellemek amacıyla kimi ekonom

Doğu Bloku, Komünist Blok, Sovyet Bloku ya da Demir Perde, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve onun Doğu ve Orta Avrupa'daki müttefiklerini tanımlamak üzere kullanılmış olan bir terimdir. 1947'de, başta Polonya Halk Cumhuriyeti, Romanya Sosyalist Cumhuriyeti, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Macaristan Halk Cumhuriyeti, Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti ve Doğu Almanya olmak üzere komünist rejim altına giren birçok ülke Moskova'dan yönetilen bir blok hâline gelmiş bulunuyordu.
"Demir Perde" tanımı 5 Mart 1946 tarihinde Fulton'da bir konferansta Winston Churchill tarafından yapılmıştır. Doğu Bloku terimi Varşova Paktı ve Comecon yerine de kullanılmaktadır.

II. Dünya Savaşı'nın ardından başlayan Soğuk Savaş ile birlikte ABD önderliğinde başlatılarak özellikle Avrupa'da sosyalizmin önünü kesmek amacını taşıyan Marshall Planı'na cevap olarak ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği'ne yapılan tehditlere karşı koyarak uluslararası komünizm faaliyetlerini yeniden örgütlemek üzere, Avrupa'nın önde gelen komünist partileri Sovyetler Birliği Komünist Partisi öncülüğünde Silezya'da bir konferansta toplandılar. Bu toplantının sonunda, 5 Ekim 1947'de Kominform'un kurulduğu ilan edildi.

İşçilerin yegâne vatanı olarak kabul edilen Sovyetler Birliği'nin savunulması ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından temsil edilen emperyalizme karşı mücadele edilmesi birliğin temel amaçları arasındadır. Kominform'un merkezi Belgrad şehri idi.

Yugoslavya SFC hiçbir zaman Varşova Paktı'nın bir parçası olmamıştır. Yugoslavya komünist bir ülke olmasına rağmen, dönemin lideri Mareşal Tito II. Dünya Savaşı esnasında direnç gösteren bir partizan olarak yönetime geldi ve bu yüzden Sovyetler Birliği ülkeyi birliğe katamadı. Soğuk Savaş esnasında Yugoslavya hükûmeti kendisini iki cephe arasında tarafsız bir noktaya yerleştirdi ve Tarafsız Müttefikler Hareketi'nin kurucularından birisi oldu.
Buna benzer olarak, Arnavutluk Emek Partisi önderliğindeki Arnavutluk, II. Dünya Savaşı'nın sonucunda Sovyet Kızıl Ordu'dan bağımsız bir şekilde yönetime geldi. Arnavutluk, Sovyetler Birliği ile bağlarını 1960'ların başlarında Çin-Sovyet ayrılığı sonucunda kopararak, Çin ile müttefik oldu.

 Arnavutluk (1946-1991, 1961'de Comecon ve Varşova Paktı faaliyetlerine katılmayı bıraktı, 1968'de Varşova Paktı'ndan ve 1987'de Comecon'dan resmî olarak çekildi)
 Bulgaristan (1946-1990)
 Çekoslovakya (1948-1989)
 Doğu Almanya (1949-1989; öncesinde Sovyetler Birliği'nin Almanya İşgal Bölgesi olarak biliniyordu, 1945-1949)
 Küba (1959'dan beri)
 Macaristan (1949-1989)
 Moğolistan (1924-1990)
 Polonya (1947-1989)
 Romanya (1947-1989, 1964'te Varşova Paktı faaliyetlerine katılımı sınırlandırdı)
 Sovyetler Birliği (1922-1991; öncesinde Rusya SFSC olarak biliniyordu (1917-1922))
 Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (1919-1991, 1945'ten itibaren BM üyesi)
 Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (1919-1991, 1945'ten itibaren BM üyesi)
 Vietnam (1976-1989 önceden Kuzey Vietnam (1945-1976) ve Güney Vietnam (1975-1976) olarak biliniyordu)

 Afganistan (1979-1989)
 Angola  (1975-1991)
 Benin Halk Cumhuriyeti (1975-1990)
 Çin (1949-1961)
 Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti (1987-1991 daha önce Etiyopya Geçici Askerî Hükûmeti olarak biliniyordu (1974-1987))
 Güney Yemen (1967-1990)
 Kampuçya Halk Cumhuriyeti (1979-1989)
 Kongo Halk Cumhuriyeti (1969-1991)
 Kuzey Kore (1948-1990 daha önce Sovyet Sivil İdaresi olarak biliniyordu (1945-1948))
 Laos (1975-1989)
  Mozambik Halk Cumhuriyeti (1975-1990)
 Somali Halk Cumhuriyeti (1969-1991)
 Suriye (1963'ten beri)
 Yeşil Burun Adaları (1975-1991)
 Yugoslavya (1945-1948)

Doğu Bloku ülkelerinde devlet ateizmi politikası izlenerek dini faaliyetler sona erdirildi. Bu devletlerden bazıları kültürel miraslarını ulusal kiliselerine bağladıklarından hem halklar hem de kiliseler Sovyetler tarafından hedef alındı.

Doğu Bloku'ndaki ülkeler kimi zaman Sovyetler Birliği'nin etki küresinin içinde Kızıl Ordu sayesinde tutuluyordu. Macaristan, Sovyet kaynaklı hükûmetini devirip bunun yerine Moskova'dan bağımsız bir yol izleyen başka bir partiyi iktidara getirmesinin hemen ardından 1956 yılında Kızıl Ordu tarafından işgal edildi.
Çekoslovakya da benzer şekilde Prag Baharı olarak da bilinen liberalizasyon sürecinin ardından 1968 yılında işgal edildi. Sonraları, bu müdahaleler Sovyet resmî yaşantısında Brejnev Doktrini olarak anıldı.

1980'lerde Sovyetler Birliği Doğu Bloku'ndaki ülkeler üzerindeki baskısını azaltarak, bu ülkelerin iç işlerindeki kararlarını belirlemesine izin verdi. Brejnev Doktrini'nin yürürlükten Sinatra Doktrini lehine kalkması Avrupa üzerinde dramatik bir etki yarattı. Doğu Bloku 1989 yılında Sovyet rejiminin Doğu Avrupa'da çökmesi ile birlikte sona ermiş oldu.

Barış içinde bir arada yaşama
Doğu Bloku ekonomileri

Doğum oranı, (kaba doğum hızı), bir yılda doğan canlı bebek sayısını yıl ortası nüfusa bölünmesi ve 1000 ile çarpılmasıyla bulunan oran. 1000 nüfus başına bir yıldaki doğum miktarını oransal olarak verir. Doğumlar göç ile birlikte bir mekandaki nüfusun artmasının sebebidir. Doğumlar ile ölümler arasındaki fark Doğal Nüfus Artışını verir.
Türkiye'de kaba doğum hızı 2012'de ‰17.1 iken, 2013 yılında ‰16.92'ye düşmüştür. 2013 yılı için kaba doğum hızının en yüksek olduğu iller; Şanlıurfa ‰33, Şırnak ‰29.9, Ağrı ‰29.3, Van ‰28.6 illeridir. Doğum oranının en düşük olduğu iller ise şunlardır: ‰10.1 Kırklareli, ‰10.6 Edirne, ‰10.6 Çanakkale, ‰11 Tunceli.
Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de doğum oranları azalmaktadır.
Dünya genelinde doğum oranlarında genel bir düşüş görülmektedir. Ortalama son 50 yılda 5.4 çocuktan, 2.1 çocuğa gerilemiştir. Yıllar itibarıyla Türkiye'deki doğum oranları şöyledir: 1980: ‰3.41, 1985: ‰2.59, 1990: ‰2.65, 2000: ‰2.53. Doğum oranı Fransa'da ‰13.1, Angola ve Mali'de ‰50, Hong Kong ve Ukrayna'da ‰8, Türkiye'de ‰17.3'tür.

Yavaş değişim: Ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesine bağlı olarak doğum oranının düşmesidir. Sanayileşme, kadının çalışma hayatına katılması, eğitim düzeyinde iyileşme, şehirleşme nedenler arasındadır.
Gönüllü değişim:Devletlerin uyguladığı nüfus politikalarının sonucunda doğum oranının hızla düşmesidir. Çin'de 1970'lerde başlanan tek çocuk siyaseti, 2002'de yasal hale getirilmiştir. Sert şekilde uygulanan nüfus planlaması doğum oranlarını önemli ölçütü düşürmüştür.
Kriz modeli: Sosyal ve siyasal sistemde insanları sıkıntıya düşüren genel olaylar neden olur. Savaş, ihtilal, kargaşa, terör, göç, afetler doğum oranlarında ani düşüşlere neden olur. Türkiye en düşük nüfus artışının 1945 yılında yaşamıştır. II. Dünya Savaşı'na Türkiye'nin girmemiş olmasına rağmen etkilenmiştir.

Dünya ülkeleri kendilerine özgü sebeplerle doğum oranlarına müdahale etmeye çalışırlar. Doğum oranları, ölüm oranlarıyla birlikte nüfus artış hızını belirler. Gelişmiş ülkeler  düşen nüfus artış hızlarını artırmaya çalışır. Gelişmekte olan ülkeler kalkınmayı yavaşlattığı düşüncesi ile doğumları azaltmaya çalışırlar.
Türkiye, dünyada Endonezya'dan sonra en hızlı yaşlanan ikinci ülkedir. Yaşlı nüfusun getireceği sıkıntılardan kurtulmak için belli bir nüfus artış hızının korunması gerektiği düşünülmektedir. Bu gerekçeyle devrin başbakanı Erdoğan tarafından uzun süre en az üç çocuk söylemi gündemde tutuldu. Eski zamanlara nazaran doğumları özendirmek amacıyla çeşitli teşvikler açıklandı Aynı zamanlarda Rusya Devlet Başkanı Putin, İran cumhurbaşkanı Ahmedinejat da doğumları teşvik eden politikalar uyguladılar.

Ölüm oranı
Demografi
Morbidite oranı
Doğum oranına göre egemen devletler ve bağımlı bölgelerin listesi

Dublin (İrlandaca: Baile Átha Cliath, Áth Cliath ya da Dubh Linn diye de bilinir), İrlanda’nın başkenti ve aynı zamanda en büyük şehri. Ülkenin doğu kıyısının ortasında, Liffey Nehri'nin ağzında, Dublin Kontluğu'nun merkezinde yer almaktadır. Viking yerleşimlerinin merkezi olarak kurulan şehir, Orta Çağ’dan beri İrlanda’nın başkentidir.
Dublin şehri dendiği zaman aslında Dublin Şehir Konseyi'ne bağlı bölge kastedilse de, halk arasında Dublin’den çevre bölgelerden bazılarını, (Dún Laoghaire, Fingal ve Güney Dublin gibi), kapsayacak şekilde de bahsedilmektedir. Bu bölgeye bazen Dublin metropolü ya da Dublin kenti de denmektedir.
BBC’nin 2003 yılında, Avrupa genelinde 112 kent ve kırsal kesimden, 11.200 kişiye uyguladığı bir ankette, Dublin, Avrupa’nın yaşanacak en iyi başkenti, İrlanda ise Avrupa’nın en mutlu ülkesi seçilmiştir.
Dublin, yılda dört milyonun üzerinde ziyaretçisiyle, Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’da en çok ziyaret edilen başkenttir.

Dublin ismi, İrlandaca'da "siyah havuz" anlamına gelen Dubh Linn kelimesinden gelmektedir. Tarihsel olarak, İrlandaca'da yazımında bh’deki b’nin üzerinde Duḃ Linn ya da Duḃlinn, şeklinde bir nokta bulunmaktadır. Fransızca konuşan Anglo-Norman’lar noktayı kaldırmışlar ve ismi Develyn ya da Dublin olarak yazmışlardır.
Bazı kaynaklarda Dublin isminin İskandinavya kökenli olduğuna dair de düşünceler bulunmaktadır. Yine de Dubh Linn ismi Viking’lerin İrlanda’ya gelmelerinden öncesine dayanır ve Eski Nors dilinde ve modern İzlandaca’da kısaca Dubh Linn kelimelerinin Eski Nors diliymiş gibi yazılmasıdır, yani Dyflinn (okunuşu "Düv-linn" şeklindedir, 'y' harfi Norveççe, İsveççe, Eski Nors dili gibi dillerde, ‘ü’ olarak okunurken İzlandaca'da yazılış aynı kalmış olsa da okunuşu /i/ sesini almıştır).
Modern İrlanda dilinde şehrin yaygın ismi Baile Átha Cliathtır. Bu isim, Türkçe’ye yaklaşık olarak “Sazlık engellerinin sığ olduğu yerdeki yerleşim yeri” şeklinde çevrilebilir. Bu kelimeyle 988 yılında II. Mael Sechnaill tarafından kurulan, Dubh Linn kasabası ve Siyah Göl ile birleşen yerleşim yeri kastedilmektedir.

Yunan astronom ve kartograf Ptolemy'nin yazıları Dublin ile ilgili en eski kaynaklardandır. M.S. 140 civarında Eblana Civitas adlı bir yerleşim yerinden bahsetmektedir. 'Dubh Linn'in yerleşim yeri olarak tarihi M.Ö. 1. yüzyıla kadar gitmektedir. Sonraları burada bir manastır inşa edilmiştir. Ama kasaba olarak 841 yılında Norse'lar tarafından kurulmuştur. 'Baile Átha Cliath' ya da kısaca 'Áth Cliath' 988 yılında kuruldu ve bir süre sonra bu iki kasaba birleşti.
Bugünkü şehir birinin İngilizceleştirilmiş ismini, diğerinin de özgün Galce ismini almıştır. Normanların İrlanda'yı işgalinden sonra Dublin başkent oldu ve iktidar, bağımsızlıklarına dek Dublin kalesinde toplandı. 14. yüzyıldan 16. yüzyılın sonlarına kadar Dublin ve çevresi (Pale, yani sınır, mıntıka olarak bilinir), İrlanda'nın hükûmet kontrolündeki en büyük alanını oluşturmaktaydı.
17. yüzyıldan itibaren, Geniş Caddeler Komisyonu'nun da desteğiyle, şehir hızla büyüdü. Kralları I. ve IV. George'lar arasındaki dönemde (yani Georgian dönemi), bir süre Londra'dan sonra Britanya İmparatorluğu'nun ikinci şehri konumundaydı. Dublin'in en ilgi çekici mimarisinin büyük bir bölümü bu dönemden kalmadır.
19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, Cumhuriyetçi devrimcilerin Birleşik Krallık'a karşı başlattıkları ayaklanmalar, 24 Nisan 1916'daki Postane Baskını ile harekât boyutuna ulaştı, ama 24-30 Nisan arasında süren Paskalya Ayaklanması, devrimcilerin teslim olmasıyla son buldu. Bu süreçte ön plana çıkan Michael Collins ayaklanmalar süresince kullandığı taktiklerle şehir içi gerilla savaşının ilk örneklerini sergiledi. Bu ayaklanmalar başkenti istikrarsız bir sürece soktu. İngiliz-İrlanda savaşı ile İrlanda iç savaşı kenti yıkıma uğrattı. Şehrin en güzel binaları bu savaşlar sırasında yıkıldı. İrlanda Bağımsız Eyaleti binaların çoğunu yeniden inşa etti. Parlamentoyu Leinster Sarayı'na taşıdı ama yeniden düzenlemek gibi büyük bir işe kalkışmadı.

Acil durum diye adlandırılan, II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Dublin zaman-dışı bir başkent olarak kaldı: modernleşme yavaş
gerçekleşiyordu ama sonunda 1960'larda değişim hızlanmaya başladı. Son yıllarda, yerleşim, ulaşım ve iş alanında yapılan özel ve devlet girişimleriyle, Dublin'in alt yapısı oldukça değişti. Bazı ünlü sokak köşeleri hala gelişim ve değişimden önce orada bulunan bar veya dükkânın ismiyle anılmaktadır.
12. yüzyılda başlayan İngiliz kontrolünden itibaren şehir İrlanda adasının başkentliğini yapmıştır. Bağlı olduğu hükûmetler şunlardır:

İrlanda Lordluğu (1171-1541)
İrlanda Krallığı (1541-1800)
Birleşik Krallık'ın bir parçası olarak İrlanda (1801-1922)
İrlanda (1919-1922)
1922'de İrlanda'nın bölünmesinden itibaren, İrlanda Bağımsız Eyaleti'nin başkenti olmaya devam etti (1922-1937) ve şu anda İrlanda'nın başkentidir. (Bu hükûmetlerin çoğu İngiliz hükûmetiyle aynı zamanda ve genellikle rekabet içinde var olmuşlardır.)

Dublin Avrupa'nın en önemli kültürel merkezlerinden biri ve Jonathan Swift, Maeve Binchy, Bram Stoker, Oscar Wilde, William Butler Yeats, James Joyce, J.M. Synge, George Bernard Shaw, Seán O'Casey, Samuel Beckett, Brendan Behan ve Roddy Doyle gibi, birçok ünlü yazarın çıktığı bir şehirdir. Burayla ilgili en ünlü eserlerden biri James Joyce'un Dublinliler başlıklı öykü kitabıdır. Bu eserinde, Joyce 20. yüzyılın başlarında şehirdeki yerli halkı ve yaşananları tiplemelerle anlatır. Ayrıca yine Joyce'un Ulysses, romanı Dublin'de geçmekte ve kentin topografik detaylarını içermektedir.
İrlanda Ulusal Basım Müzesi, Modern Sanat Müzesi, Ulusal Galerisi, Ulusal Kütüphanesi ve Ulusal Müzesi'nin üç merkezi; ayrıca Hugh Lane Belediye Galerisi ve Chester Beatty Kütüphanesi Dublin'de bulunmaktadır.
Şehrin merkezinde, Şehir Sanat Merkezi, Dört Galeri, Douglas Hyde Galerisi, Proje Sanat Merkezi ve İber Kraliyet Akademisi gibi, birçok galeri ve sanat merkezi vardır.
Temple Bar, özellikle haftasonları, Birleşik Krallık'tan ve başka birçok yerden turist çeken popüler bir gece hayatı mekanıdır.
Şehir Dünya'nın en genç nüfusuna sahip yerlerden biridir. Yaklaşık olarak %50'si 25 yaş altındadır.

1990'ların başlarına kadar İrlanda daha çok dışarı göç verse de, şu anda Dublin'de özellikle Çin, Polonya, Filipinler, Birleşik Krallık, Nijerya, Litvanya ve Romanya'dan çok sayıda göçmen bulunmaktadır. Ayrıca AB üyesi olmayan ülkelerden, Avustralya, Yeni Zelanda ve Rusya'dan da yoğun göç almaktadır. Buna ek olarak geçtiğimiz on yıl içinde ülke dışına göç eden İrlandalılar da geri dönüp tekrar ülkeye yerleşmişlerdir.

Dublin, üç üniversitesi ve birçok diğer yükseköğrenim kurumuyla, İrlanda'nın birincil eğitim merkezidir. Şehirde 20 adet üçüncü-seviye (bir çeşit devamlı, yükseköğrenim) enstitü ve kolej bulunmaktadır. Dublin Üniversitesi, 16. yüzyıla uzanan tarihiyle İrlanda'nın en eski üniversitesidir. Bir tek koleji vardır, Trinity Koleji ve Kraliyet onayıyla, I. Elizabeth döneminde kurulmuştur. Kolej Katoliklerin özgürleşmesine kadar Roma Katoliklerine kapalı kalmıştır. Daha sonra ise 1970'e kadar Roma Katoliklerinin katılımı, Katolik hiyerarşisi tarafından, yasaklanmıştır. Ulusal İrlanda Üniversitesi'nin Dublin'de Dublin Koleji ile paylaştığı bir kürsüsü bulunmaktadır. Aslında şehrin sınırlarının biraz dışında olan, Dun Laoghaire'de bulunan, Dublin Koleji, İrlanda'daki en büyük üniversitedir. Dublin Şehir Üniversitesi en yakın zamanda kurulmuş olan kurumdur ve özellikle işletme, mühendislik ve endüstriyle alakalı fen alanlarında ön plana çıkmaktadır. İrlanda Cerrahlar Kraliyet Koleji, Ulusal İrlanda Üniversitesi’ne bağlı bir tıp kolejidir ve şehir merkezindeki St. Stephen’s Green parkı içindedir. Ulusal İrlanda Üniversitesi, Maynooth da Ulusal İrlanda Üniversitesi’ne bağlıdır ve şehrin merkezine yaklaşık 25km uzaklıkta olan Kildare ilçesine bağlıdır.
Dublin Teknoloji Enstitüsü modern bir teknik kolej olup ülkenin en büyük, üniversite olmayan, üçüncü-seviye eğitim kurumudur. Teknik konularda uzmanlaşmış olsa da birçok sanat ve insan bilimleri dersleri de verilmektedir. Dublin’in kent dışı yerleşimlerinden Tallaght ve Blanchardstown’da teknoloji enstitüleri bulunmaktadır: Tallaght Teknoloji Enstitüsü ve Blanchardstown Teknoloji Enstitüsü.
Ulusal Sanat ve Tasarım Koleji ve Dun Laoghaire Sanat, Tasarım ve Teknoloji Enstitüsü sanat, tasarım ve medya teknolojisi alanlarında eğitim vermektedir.
Bunların dışında ayrıca birçok küçük uzmanlık kolejleri ve özel kurumlar da bulunmaktadır. Örneğin, The Gaiety Oyunculuk Okulu’nda hem iki yıllık yoğun oyunculuk kursu, hem de Dublin Şehir Üniversitesi ve Dublin İşletme Okulu ile ortak, üç yıllık lisans programı bulunmaktadır. Aungier caddesinde bulunan, bu okul aynı zamanda ülkedeki en büyük, bağımsız, üçüncü-seviye kurumudur.

1853 -; Büyük Sanayii Sergisi
1865 -; Uluslararası Sanat ve Üretim Sergisi
1874 -; Uluslararası Sanat ve Üretim Sergisi

Geleneksel olarak Dublin’de Liffey nehrinin ayırdığı bir kuzey-güney ayrımı bulunmaktadır. Bazıları kuzey yakasını işçi sınıfı ve güney yakasını da orta ve yüksek sınıf olarak görmektedir. Dublin posta sisteminde kuzeye tek numaralar, Phibsboro - Dublin 7 gibi, güneye ise çift numaralar, Sandymount - Dublin 4 gibi, ayrılmıştır. Yalnızca nehrin bankı boyunca geçen bölge Dublin 8 olarak bu kural dışında kalmaktadır.
Bu ayrım yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Mesela Kildare Kontu evini, o zamanlar çok da kabul görmeyen, güney yakasına inşa ettirmiştir. Bunu neden yaptığını soranları, “Ben nereye gitsem moda beni takip eder” diyerek yanıtlamıştır. Kısa süre içinde de bu bölgeye birçok başka asilzade yerleşmiştir.
Kuzey-güney ayrımı Dublin alt-kültürlerinin stereotiplerinde kendini göstermektedir. Üst sınıf üyeleri, güneydeki Dublin 4, yani Ross O'Carroll-Kelly'e özgü aksan ve tavırlarla nitelenirken işçi sınıfına ait kişiler Dublin şehir-içi mahallelerine özgü aksan ve tavırlarla ön plana çıkmaktadır. Elbette böyle bir sınıflandırma kesin ve sonlandırıcı değildir.
Dublin'in ekonomik ve toplumsal gruplar

Dünya Bankası, II. Dünya Savaşı'nın ardından 1945 yılında Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD=International Bank for Reconstruction and Development) adıyla kurulmuş, 1947 yılında Birleşmiş Milletler'in özerk uzman kuruluşlarından biri olma özelliği kazanmıştır.
Günümüzde dünya devletlerinin 188'i Banka üyesidir. Bunlardan 11'i, Banka sermayesinin %55'ine sahiptir. 
Dünya Bankası Guvernörler Kurulu, İcra Direktörleri Kurulu, Başkanlık organları tarafından yönetilmektedir. Guvernörler Kurulu, üye devletlerin atadıkları birer guvernör ve vekilinden oluşmakta ve yılda bir kez toplanmaktadır. İcra Direktörleri Kurulu iki yıl için görevlendirilen 24 üyeli ve sürekli karar organıdır.
Zaman içinde bir grup hâline gelerek Dünya Bankası Grubu (World Bank Group) adını alan kuruluşun bünyesinde beş ana kurum yer almaktadır.
Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası - IBRD 1945 yılında kurulmuş olan ve gelişmekte olan ülkelerin kamu sektörüne kredi açan bölümdür. Türkiye kuruma 1947 yılında üye olmuştur. Kişi başına GSMH'ye göre yapılan dört gruplu sınıflandırmada Türkiye 3. grupta yer almakta, böylece 5 yıl geri ödemesiz 17 yıla kadar vadeli kredi kullanabilmektedir. Türkiye'nin sermaye ve oy gücü %0,5 düzeyindedir.

Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA - International Development Association), 1960 yılında kurulmuştur. Kişi başına gelir bakımından yoksulluk çizgisinin altında kalan ülkelere kredi açmaktadır. Bu ülkelere genel olarak sıfır faizli ve 35-40 yıl vadeli kredi kullandırmaktadır. Türkiye IDA'ya 1960 yılında katılmıştır; toplam sermaye içindeki payı %0,9'dur ve bu fondan kredi kullanmamaktadır.

Uluslararası Finans Kurumu (IFC - International Finance Corporation), 1956 yılında kurulmuştur. Bu parça, gelişmekte olan ülkelerde özel sektöre kredi açmak ve özel sektörün gelişmesini sağlamak ile görevlidir. Türkiye, bu kuruma kurulduğu yıl katılmıştır ve toplam sermaye içinde %0,6 paya sahiptir.

Çok taraflı Yatırımlar Garanti Ajansı (MIGA - Multilateral Investment Guarantee Agency), 1985 yılında kurulmuştur. Gelişmekte olan ülkelerde yapılacak yabancı yatırımlara, ticari olmayan (döviz transfer zorluğu, kamulaştırma, millîleştirme vb.) riskleri karşılamaya dönük güvenceler sağlamak ile görevli parça olarak tasarlanmıştır. Türkiye MİGA'ya 1988 yılında katılmıştır. Bu kurum içinde sermaye payı ve oy gücü %0,4 düzeyindedir.

Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID - International Centre for Settlement of Investment Disputes), 1965 yılında kurulmuştur. Merkez, arabuluculuk ve hakemlik davalarına bakan bir organdır. Tahkim ve Uzlaşma Panellerine ilişkin kurallar geliştirmekte, uzlaştırma komisyonu olarak iş görmektedir. Türkiye bu kuruma 1987 yılında katılmıştır.

Çeşitli gelişmeler, bazı durumlarda 2015 yılı için Binyıl Kalkınma Hedefleri‘ne ulaşılmasını sağladı. Hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için şu altı kriterin karşılanması gerekmektedir: Afrika'da ve kırılgan ülkelerde daha güçlü ve daha kapsayıcı büyüme, sağlık ve eğitimde daha fazla çaba, kalkınma ve çevre gündemlerinin entegrasyonu, daha iyi yardımın yanı sıra ticaret müzakerelerinde hareket ve Dünya Bankası gibi çok taraflı kurumlardan daha güçlü ve daha odaklı destek.

Aşırı Yoksulluk ve Açlığın Ortadan Kaldırılması: 1990'dan 2004'e kadar, aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanların oranı neredeyse üçte birden beşte birin altına düştü. Sonuçlar bölgeler ve ülkeler arasında büyük farklılıklar gösterse de, eğilim, bir bütün olarak dünyanın yoksulluk içinde yaşayan insanların yüzdesini yarıya indirme hedefine ulaşabileceğini göstermektedir.
Ancak Afrika'nın yoksulluğunun artması beklenmektedir ve dünyadaki yetersiz beslenen çocukların %90'ının yaşadığı 36 ülkenin çoğu Afrika'dadır.

Evrensel İlköğretimin Gerçekleştirilmesi: Gelişmekte olan ülkelerde okula giden çocukların oranı 1991'de %80'den 2005'te %88'e yükseldi. Yine de, 2005 itibarıyla %57'si kız olmak üzere ilkokul çağındaki yaklaşık 72 milyon çocuk eğitim görmüyordu.
Cinsiyet Eşitliğinin Teşvik Edilmesi: İş gücü piyasasında kadınlar için gidişat yavaş ilerlemektedir ancak erkeklerden çok daha fazla kadın - dünya çapında %60'tan fazla - ücretsiz aile işçisi olarak katkıda bulunmaktadır. Dünya Bankası Grubu Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı, kadınların ekonomik olarak güçlenmesini ilerletmek ve ortak büyümeyi teşvik etmek için oluşturulmuştur.
Çocuk Ölümlerinin Azaltılması: Küresel olarak hayatta kalma oranlarında bir miktar iyileşme vardır; hızlandırılmış iyileştirmelere en acil olarak Güney Asya ve Sahra Altı Afrika'da ihtiyaç duyulmaktadır. 2005 yılında tahminen 10 milyondan fazla beş yaş altı çocuk öldü; ölümlerinin çoğu önlenebilir nedenlerdendi.
Anne Sağlığının İyileştirilmesi: Her yıl hamilelik veya doğumda ölen yarım milyon kadının neredeyse tamamı Sahra Altı Afrika ve Asya'da yaşamaktadır. Çeşitli sağlık müdahalelerinin büyük çapta erişilebilir olmasını gerektiren çok sayıda anne ölüm nedeni vardır.
HIV/AIDS, Sıtma ve Diğer Hastalıklarla Mücadele: Yıllık yeni HIV enfeksiyonları ve AIDS ölümleri azaldı ancak HIV ile yaşayan insanların sayısı artmaya devam etmektedir. En kötü etkilenen sekiz Güney Afrika ülkesinde yaygınlık yüzde 15'in üzerindedir. Tedavi küresel olarak arttı, ancak yine de ihtiyaçların yalnızca yüzde 30'unu karşılamaktadır. (ülkeler arasında büyük farklılıklar vardır). AIDS, Sahra Altı Afrika'da önde gelen ölüm nedeni olmaya devam etmektedir (2007'de 1,6 milyon ölüm). Her yıl 300 ila 500 milyon sıtma vakası olmakta ve bu da 1 milyondan fazla ölüme yol açmaktadır. Neredeyse tüm vakalar ve ölümlerin yüzde 95'inden fazlası Sahra Altı Afrika'da görülmektedir.
Çevresel Sürdürülebilirliğin Sağlanması: Ormansızlaşma, özellikle biyolojik çeşitliliğin azalmaya devam ettiği bölgelerde kritik bir sorun olmaya devam etmektedir. Sera gazı emisyonları, enerji teknolojisindeki ilerlemeden daha hızlı artmaktadır.
Kalkınma için Küresel Bir Ortaklık Geliştirilmesi: Bağışçı ülkeler taahhütlerini yenilediler. Bağışçılar, mevcut çekirdek program geliştirme hızına uymak için taahhütlerini yerine getirmelidir. Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin gerçekleştirilmesine yönelik ilerlemeyi hızlandırmak için Banka Grubu'nun çok taraflı ve yerel ortaklarla iş birliğine vurgu yapılmaktadır.

Dünya Bankası ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1950'de Türkiye'nin Dünya Bankası'na üye olmasıyla başlamıştır. İlk işbirlikleri, Türkiye'deki liman inşaatları ve gelişim projeleriyle başlamış, bu projeler Türkiye'nin ticari ekonomisini canlandırmak ve bölgesel istikrarı sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Zamanla, Dünya Bankası'nın Türkiye'deki projeleri genişlemiş ve çeşitlenmiştir. Banka, enerji, sağlık, kentsel istikrar ve özel yatırımlar gibi alanlarda önemli katkılar sağlamıştır. 2012-2015 dönemi için hazırlanan Ülke Ortaklık Stratejisi (CPS), Türkiye'nin ekonomik başarısını sürdürmek ve ulusal durgunluktan kaçınmak için gerekli eylemleri belirlemiştir.
Özellikle enerji sektörü, Dünya Bankası'nın Türkiye'deki projelerinde önemli bir rol oynamıştır. 2016 yılında onaylanan Jeotermal Enerji Geliştirme Projesi, 2022 yılına kadar tamamlanması planlanan ve sürdürülebilir enerji üretimine yönelik bir projedir.
2023 yılında meydana gelen depremler, Dünya Bankası'nın Türkiye'ye olan desteğinin önemli bir kısmını oluşturmuştur. Depremlerin ardından, Türkiye'nin yeniden inşa ve toparlanma ihtiyaçlarının 81,5 milyar dolar olduğu tahmin edilmiştir. Dünya Bankası, bu süreçte Türkiye'ye önemli finansal ve teknik destek sağlamaktadır.
Dünya Bankası'nın Türkiye ile olan ilişkisi, ekonomik büyüme, yoksulluğun azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine odaklanmaktadır. Banka, Türkiye'nin 2024-2028 dönemi için hazırlanan 12. Ulusal Kalkınma Planı ile uyumlu bir şekilde, ülkenin ekonomik direncini artırmayı ve kapsayıcı hizmetler ile iş olanaklarını geliştirmeyi hedeflemektedir.

Liberal uluslararası düzen

Düsseldorf, Almanya'nın en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren-Vestfalya'nın başkentidir. Köln'den sonra eyaletin ikinci büyük şehri ve 2024 nüfusu 618.685 olan Almanya'nın altıncı büyük şehridir. Düsseldorf'un büyük bir kısmı Ren Nehri'nin sağ kıyısında yer alır ve şehir, Neuss, Krefeld, Hilden, Langenfeld, Ratingen, Meerbusch, Dormagen, Erkrath, Solingen ve Monheim ile birlikte büyümüştür. Düsseldorf, Avrupa Birliği'nde GSYİH bakımından ikinci büyük metropol bölgesi olan ve Bonn'dan Köln ve Düsseldorf üzerinden Ruhr'a uzanan Ren-Ruhr'un merkez şehridir.
Düsseldorf, Düssel Nehri'nin ağzında küçük bir yerleşim yeri olarak başladı ve 1288'de Worringen Savaşı'ndan sonra şehir haklarını kazandı. Geç Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde, Berg Dükleri yönetiminde bölgesel bir siyasi ve kültürel merkez haline geldi ve daha sonra Jülich-Cleves-Berg Birleşik Dükalığı'nın başkenti oldu. 17. ve 18. yüzyıllarda sanat ve mimari gelişti ve Düsseldorf saray kültürü ve erken dönem sanat akademisiyle tanındı. Napolyon döneminde kısa bir süre Berg Büyük Dükalığı'nın bir parçası olduktan sonra 1815'te Prusya kontrolüne geçti ve 19. yüzyılda hızla sanayileşti. 20. yüzyılda Düsseldorf, Almanya'nın en önemli yönetim, ticaret ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. 1946'da yeni kurulan Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin başkenti oldu ve siyasi rolünü güçlendirdi. 
Düsseldorf, GaWC Alpha dünya şehri olarak sınıflandırılmıştır. Düsseldorf, moda ve ticaret fuarlarıyla tanınan uluslararası bir iş ve finans merkezidir ve iki Fortune Global 500 şirketinin (Uniper ve Metro) ve üç DAX şirketinin (Rheinmetall, Henkel ve GEA) genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Messe Düsseldorf, önde gelen ticaret fuarlarının yaklaşık beşte birini düzenlemektedir. Düsseldorf Havalimanı, Almanya'nın dördüncü en işlek havalimanıdır ve Almanya'nın en büyük kentsel alanı olan Ruhr'un ana uluslararası merkezi olarak hizmet vermektedir. Mercer'ın 2023 Yaşam Kalitesi anketi, Düsseldorf'u dünyanın en yaşanabilir onuncu şehri olarak sıralamıştır.
Düsseldorf şehrinde, Heinrich-Heine-Universität Düsseldorf, uygulamalı bilimler üniversitesi (Hochschule Düsseldorf), sanat akademisi (Kunstakademie Düsseldorf; üyeleri arasında Joseph Beuys, Emanuel Leutze, August Macke, Gerhard Richter, Sigmar Polke ve Andreas Gursky bulunmaktadır) ve müzik üniversitesi (Robert-Schumann-Musikhochschule Düsseldorf) dahil olmak üzere 22 yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Şehir ayrıca elektronik/deneysel müzik (Kraftwerk) üzerindeki etkisi ve Japon topluluğuyla da tanınmaktadır. Ren bölgesinin ikinci büyük şehri olan Düsseldorf, Şubat/Mart aylarında Almanya'da Köln ve Mainz'den sonra üçüncü en önemli Ren Karnavalı kutlamalarına ev sahipliği yapmaktadır.

1288 yılında, Düssel çayının Ren Nehri'ne döküldüğü yerde bulunan kasaba şehir hakkı aldı ve 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Berg Dükalığı'nın yönetim merkezi oldu.

Ağırlıklı olarak Ren Nehri'nin sağ tarafında bulunan şehir Ludenberg,Gerresheim ve Hubelrath istisna olmak üzere Aşağı Ren Ovası'nın orta kısmında bulunur.
Şehrin en yüksek noktası, Hubbelrath bölgesindeki Sandberg, deniz seviyesinden 165 metre yükseklikte, en alçak nokta ise, Wittlaer yakınlarında Schwarzbach'ın Ren Nehri'ne döküldüğü yer olan yerdir ve deniz seviyesinden 28 metre yüksekliktedir.

Şehrin en önemli kulüpleri, futbol dalında Fortuna Düsseldorf, buz hokeyi dalında DEG, Amerikan futbolu dalında Düsseldorf Rhein Fire'dır. Yıllarca futbol dalında Bundesliga'da yer alan Fortuna Düsseldorf, 1997-1998 futbol sezonunda küme düştü ve tekrar 2012-2013 futbol sezonunda Bundesliga'ya çıktı.
Buz hokeyi dalında mücadele eden DEG, Metro adlı şirketin sponsor olmasıyla ismini DEG Metrostars olarak değiştirdi. Alman 1. Ligi DEL'de 8 şampiyonluğu bulunan takım, 1992 senesinde Avrupa ikincisi olmuştur.
Rhein Fire, Avrupalı kulüplerin kendi aralarında NFL ortaklığıyla düzenledikleri Amerikan Futbol Ligi-Avrupa (NFL-Europe)'da 1998'de turnuvayı şampiyon olarak tamamladılar. Kulüp şu anda NFL'den kaynaklanan bazı sebeplerden dolayı faal değil.

Heinrich Heine Üniversitesi Düsseldorf, şehrin güney kesimindedir. Yaklaşık 30,000 öğrencisi ve doğa bilimleri, matematik, bilgisayar bilimleri, felsefe, sosyal bilimler, sanat, diller, tıp, eczacılık, ekonomi, hukuk ve diğer alanlarda geniş bir konu yelpazesi vardır.
Diğer akademik kurumlar şunlardır:

Clara Schumann Musikschule (müzik okulu)
Robert Schumann Hochschule
Joseph Beuys, Paul Klee, Nam June Paik, Gerhard Richter, the Bechers ve Andreas Gursky gibi yüksek profilli sanatçılarla ünlü Kunstakademie Düsseldorf (Güzel Sanatlar Akademisi)
Hochschule Düsseldorf (Uygulamalı Bilimler) üniversitesi)
AMD Moda ve Tasarım Akademisi
Max Planck Demir Araştırmaları Enstitüsü GmbH
Goethe Enstitüsü
Yönetim ve İşletme Akademisi Düsseldorf
WHU – Otto Beisheim Yönetim Okulu (Düsseldorf Kampüsü)
Uluslararası ilk ve orta dereceli okullar:

Uluslararası Düsseldorf Okulu
Lycée français de Düsseldorf
Düsseldorf'taki Uluslararası Japon Okulu

Düsseldorf'un kardeş şehirleri:

Resmî site (Almanca)

Elbruz Dağı (Karaçay-Balkarca: Минги тау, Mingi tau — Bengü dağ; Gürcüce: იალბუზი (ialbuzi) — Konik şekilde dağ; Çerkesçe: Oşhamaho/Oşhamaf — Kutlu [Uğurlu] Dağ; Rusça: Эльбрус), 5.642 m yükseklikle (batı zirvesi; doğu zirvesi: 5.621 m) Kafkasların, Rusya'nın  ve Avrupa'nın en yüksek dağı. Elbruz; şu sıralar faal olmayan, yoğun olarak buzullarla kaplı, çift zirveli bir stratovolkandır. İki zirve arasındaki mesafe 1.500 metre olup zirve noktası güney krater kenarında bulunur. 70'ten fazla buzul, Elbruz'dan aşağıya, vadiye akar. Toplam 145 km² buzla örtülüdür.
Araplar Orta Çağ'da, Cebelü'l-Elsina جبل ال السنة "Dillerin Dağı" diye adlandırırlardı. Elbruz, "Ruhların Kralı", "Tanrıların Tahtı", "Mutluların Yeri " ve "Kutsal Yükseklik" diye de adlandırılır.
Eğer Kafkaslar Avrupa'nın sınırı olarak kabul edilirse Elbruz Avrupa'nın en yüksek dağıdır.

Elbruz, Rusya Federasyonu Güney Federal Okrugu içindeki Kuzey Kafkasya ekonomik bölgesinde, Kabardey-Balkarya'da, Gürcistan sınırının 11 km kuzeyinde, Tiflis'in yaklaşık 270 km kuzey batısında yer alır.
Avrupa'ya mı yoksa Asya'ya mı dahil edilmesi gerektiği tartışmalıdır. Kimileri Kafkaslar'ın ve dolayısıyla Elbrus'un dahili Avrasya sınırını oluşturduğu teorisini öne sürerken, Kafkasların kuzeyi Kuma-Manych Depresyonu'nu(Kuma–Manych Depression) sınır olarak tanımlayan bir görüş de vardır.
Kıtalar sadece tek bir karasal alan oluşturduğundan, fiziksel ve coğrafi olarak bakıldığında sadece tek bir Avrasya mevcut olabilir. Bu yüzden, sınırın nerede olduğu meselesi tam olarak açıklığa kavuşamaz. Tarihi bağlamda sınır sıkça yer değiştirmiştir ve bir sınırın tarihi dayanakları olan yönlendiricisi de mevcut değildir.
Elbruz'un Avrupa veya Asya içinde konuşlandırılması, Avrupa'nın en yüksek dağı meselesiyle de bağlantılıdır. Buna göre bu unvana sahip dağ artık Mont Blanc olmayacaktır. Günümüzde, Strahlenberg'in (1676 - 1747) tespit ettiği Asya sınırı yaygın kabul görmektedir. Strahlenberg, aldığı jeodezi göreviyle, daha önce kabul edilen Avrupa sınırını Don Nehri'nden Ural Dağları'na çekmiştir. En güney doğudaki sınır olarak Kafkasların kuzeyindeki Kuma-Manych Depresyonu'nu(Kuma–Manych Depression) seçer. Bu anlayışa göre Elbruz Asyalıdır.

Elbruz Holosen devrinde 14x17 km boyutlarında bir kaldera içinde oluşmuş, andesit-dazit stratovolkandır. Son patlaması, yaklaşık 2000 yıl önce (MS 50 ± 50 yıl) olmuş, bir çeşit volkanik kayaç türü olan ignimbritler, patlamaların kül yığınları ve lav akıntıları 250 km² lik bir alana yayılmıştır. Doğu zirvesinde 250 m çapında yanardağ krateri kalmıştır. Bugün Elbruz, zirve yakınındaki solfatar (gaz faaliyeti) ve sıcak su kaynağı ile volkanik faaliyetlerin çok zayıf işaretlerini gösterir. Masif buz takkesinin hızla erimesi ve yeniden bir faaliyet artışında oluşan lahardan (yanardağ yamacından akan çamurlu akıntı), Elbruz ve çevresi için potansiyel tehlike oluşturmaktadır.

Doğu zirvesine ilk çıkış, 22 Temmuz 1829'da Kabardey Çerkes'i Killar Xhaçirov tarafından, Elbruz'un eteğindeki Rus general Emanuel'in kampından zirveye tırmanışla başarılmıştır. Kamp, Elbruz çevresini araştırmak için yapılan bilimsel keşif gezisinin (ekspedisyon) konaklama noktasıydı. Bu keşif gezisine akademisyenler Kupfer, Meyer ve Fransız Ménétries dahildi. Carl Anton Meyer, Elbruz ve çevresinin ilk yükseklik verilerini elde eder.
5.642 m yükseklikteki batı zirvesine ilk tırmanış ise, 28 Temmuz 1874'te İngiliz Frederick Gardiner, Florence Crauford Grove, Horace Walker ve ekspedisyonun İsviçreli lideri Peter Knubel tarafından başarılır.
Diğer başarılı tırmanışlar:

1868, Douglas William Freshfield
1868, Adolphus Warburton Moore ve C. C. Tucker
1884, M. v. Dèchy
1888, Albert Mummery
1891, Gottfried Merzbacher
1890/96, A.W. Pastuchow (askeri topoğraf), batı- ve doğu zirvesi. Elbruz Masifi'nin ilk fiziksel haritasını hazırlar. 4.690 metredeki bir kayalık grup bu dağcının adını almıştır.
1929 ilk kayak tırmanışı, Leopoldo Gasparotto ve Hugo Tomaschek

1. ve 2. dağ tümeninin 10.000 kişilik Alman dağ komandoları (Gebirgsjäger), 14 Ağustos 1942'de 4.000 metre yükseklikteki Khotiutau geçidini aşarak, sürprize uğrayıp savaşmadan geri çekilen Elbruz Kulübesi personelini gafil avlarlar. Aralarında Josef Martin Bauer'in de bulunduğu Alman dağ komandolarının 21 alpinisti 21 Ağustos 1942'de buradan yola çıkarak zor hava şartları altında batı zirvesine tırmanır ve buraya Reich'ın savaş bayrağını çekerler. Bu olay NS-propagandasınca, alpinistlerin usta işi başarısı olarak kutlanır. Elbruz Kulübesinin fethi hakkında Sovyetlerde, kulübenin başarılı bir şekilde bombalandığı yönünde yorumların da yer aldığı efsaneler oluşur. Ancak isabet alan sadece, kulübenin alt taraflarında bulunan yakıt deposudur. 27 Eylül 1942'de Elbruz'da, Alman ve Sovyet dağ komandoları arasında yüksek irtifada bir dağ muharebesi meydana gelir. Elbruz Kulübesi, Ocak 1943'ün başına kadar Alman işgali altında kalır. Bundan kısa süre sonra batı zirvesinde yeniden Sovyet bayrağı dalgalanır.

11 bilim insanı, 1929'da 4.160 m yükseklikte Prijut 11 (Barınma 11) adını verdikleri küçük bir kulübe kurarlar. 1932'de aynı yerde, 40 kişi alabilen daha büyük bir kulübe inşa edilir. 1939'da 4.200 metrenin biraz daha üst kısmında, Rus seyahat acentesı Intourist, döviz sağlamak için Elbruz'un zirvesine gidecek olan ve özellikle batıdan gelen turistleri barındırmak üzere alüminyum giydirmeli daha da büyük bir kulübe kurar.
Bu kulübe kısa zamanda yüksek dağ kışlasına dönüşür ve birbiri ardına Rus ve Alman birliklerine üs noktası olarak hizmet eder.
16 Ağustos 1998'de ocaktan çıkan yangınla kulübe tamamen yanar. 2001 yazında yeni Diesel Hut (Diesel Kulübesi) Prijut 11 harabesinin birkaç metre altında açılır.
1933 yılında iki zirve arasındaki belende kurulan acil durum barınağı, birkaç yıl sonra çöker. Bu kulübenin kalıntıları günümüze kadar gelmiştir. Bundan başka, kısa telesiyejin sonunda, teleferiğin ikinci sektörünün üst kısmında, eski fıçılardan bir kulübe kümesi (Barrel Huts) vardır. Bunlar bugün, birçok zirve tutkunu tarafından aklimatizasyon (iklime alışma, ortama alışma, iklimuyum) amacıyla ve tırmanış için destek noktası olarak kullanılır.

Elbruz Teleferiği, Elbruz'un eteklerinde, 2.300 metredeki vadi istasyonu Polana Asau'dan, iki sektörde 3.550 metre yükseklikteki bir kayak bölgesine götürür. 1968 yılında kurulan Elbruz Teleferiği'nin toplam uzunluğu 3.620 metredir. Bunun, Polana Asau ve Staryj Krugosor arasındaki ilk sektörü 1.860 metre uzunluğa sahipken, Staryj Krugosor ile Mir arasındaki ikinci sektör 1.760 metre uzunluğundadır. Üçüncü bir sektör planlanmış olup, ikinci sektörün dağ istasyonunda inşası şimdiden öngörülmüştü. Ancak bu planların gerçekleşmesi şüphesiz kestirilemez.

Peakware 12 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Elbrus - Avrupa'nın en yüksek dağı? 10 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(Almanca)
Elbrus Info Site (İngilizce)
'Priut 11' 'in tarihi 25 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Diesel Hut 14 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Erivan (Ermenice: Երևան, bazen "Երեվան" olarak da yazılır, /ˌjɛrɛˈvɑn/; Osmanlı döneminde Farsça: ﺭﺍﻭﻦ, Revan, Azerice: İrəvan), Ermenistan'ın başkenti ve en büyük şehri olan Erivan, aynı zamanda dünyanın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. Hrazdan Nehri kıyısında yer alan Erivan, ülkenin idari, kültürel ve endüstriyel merkezidir ve en önemli şehridir. 1918'den beri başkent olan Erivan, Ermenistan tarihinde on dördüncü, Ararat Ovası'nda veya çevresinde bulunan yedinci başkenttir. Şehir ayrıca, Ermeni Apostolik Kilisesi'nin en büyük piskoposluğu ve dünyanın en eski piskoposluklarından biri olan Ararat Papalık Piskoposluğu'nun da merkezidir.
Erivan'ın tarihi, MÖ 8. yüzyıla, Urartu Kralı I. Argişti'nin MÖ 782'de Ararat Ovası'nın batı ucunda Erebuni Kalesini kurmasına kadar uzanmaktadır. Erebuni, "büyük bir idari ve dini merkez, tam anlamıyla kraliyet başkenti olarak tasarlanmıştı." Geç Antik Ermeni Krallığı döneminde yeni başkentler kuruldu ve Erivan'ın önemi azaldı. Şehir, 1603-05 yıllarındaki Büyük Sürgün sırasında, Safevi İmparatorluğu'nun yüz binlerce Ermeniyi İran'a zorla sürgün etmesiyle büyük ölçüde nüfusunu kaybetti. 1679'da şehir büyük ölçüde bir depremle yıkıldı ve daha sonra daha küçük ölçekte yeniden inşa edildi. 1828'de Erivan, Rus İmparatorluğu'nun bir parçası oldu ve bu da ataları 17. yüzyılda zorla yerlerinden edilmiş Ermenilerin geri dönüşüne yol açtı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Erivan, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeni soykırımından kurtulan binlerce kişinin bölgeye gelmesiyle Birinci Ermenistan Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. Şehir, Sovyetler Birliği'nin bir parçasıyken 20. yüzyılda hızla genişledi. Birkaç on yılda Erivan, Rus İmparatorluğu içindeki bir taşra kasabasından Ermenistan'ın başlıca kültürel, sanatsal ve endüstriyel merkezine ve aynı zamanda ulusal hükûmetin merkezine dönüştü. Ermeni ekonomisinin büyümesiyle Erivan büyük bir dönüşüm geçirdi. 2000'li yılların başından beri şehir genelinde birçok inşaat yapıldı ve Sovyet döneminde nadir olan restoranlar, dükkanlar ve sokak kafeleri gibi perakende satış noktaları çoğaldı. 2011 yılı itibarıyla Erivan'ın nüfusu 1.060.138 olup, bu da Ermenistan'ın toplam nüfusunun %35'inden biraz fazlasını oluşturmaktadır. 2022 yılına gelindiğinde nüfus 1.086.677'ye yükseldi. Erivan, UNESCO tarafından 2012 Dünya Kitap Başkenti seçildi. Erivan, Eurocities'in ortak üyesidir.
Erivan'ın önemli simgelerinden Erebuni Kalesi şehrin doğum yeri olarak kabul edilir, Katoghike Tsiranavor Kilisesi Erivan'ın en eski ayakta kalan kilisesidir ve Aziz Gregory Katedrali dünyanın en büyük Ermeni katedralidir. Tsitsernakaberd, Ermeni soykırımının kurbanları için resmi anıtıdır. Şehirde birçok opera binası, tiyatro, müze, kütüphane ve diğer kültürel kurumlar bulunmaktadır. Erivan Opera Tiyatrosu, Ermenistan başkentinin ana gösteri salonudur, Ermenistan Ulusal Galerisi Ermenistan'ın en büyük sanat müzesidir ve Ermenistan Tarih Müzesi ile aynı binayı paylaşmaktadır, Matenadaran ise dünyanın en büyük eski kitap ve el yazması depolarından birini içermektedir.

Erivan adının kökeni, kent merkezinin yakınındaki Erebuni adlı Urartu kalesinden gelmektedir. Kale, yapıldığı zamanlarda Urartuların en önemli şehirlerinden biri idi, ancak bu kalenin günümüze kalan parçaları sadece yıkıntı halindedir. Harabeleri Erivan'ın on iki ilçesinden biri olan Erebuni'de bulunmaktadır.
Revan, bugün Ermenistan'ın başkenti olan Erivan'a Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen addır. Aynı zamanda bölgede Revan Hanlığı adı verilen bir hanlık da kurulmuştur. Farsça kökenli bir ad olan Revan, giden, yürüyen anlamlarına gelir.
Erivan'ın ana simgesi, Türkiye sınırları içinde bulunan ve açık havada şehrin her tarafından görülebilen Ağrı Dağı'dır.
Şehrin armasında, Ermenistan armasında olduğu gibi, kafasının üstünde tacı olan bir arslan bulunmaktadır. Bu arma, Kilikya'nın ilk kralı I. Leo tarafından kurulan Kilikya Ermeni Krallığı'nı betimlemektedir. Dünyanın hem doğusu hem de batısında kullanılan bu heraldik sembol, güç ve görkemi simgeleştirmektedir. Bu armada; Leo'nun aslanı, Ruben Hanedanı'nın her kralı gibi taç giyerek, ön-sağ patisinde bir kral asası ve göğsünün üstünde bir Ağrı Dağı deseni ile resmedilmektedir.
27 Eylül 2004'ten beri Erivan, Erebuni-Yerevan adlı kendi marşına sahiptir. Bu marş, Paruir Sevak tarafından yazılmış ve Edgar Hovhannisyan tarafından bestelenmiştir. Bu marş, kenti en iyi betimleyen marş ve bayrağı bulmak amacıyla yapılan bir yarışmada seçilmiştir. Beyaz fonda, ortasında bir aslan ile Erivan arması ve bunun etrafında Ermenistan'ın tarihî on iki başkentini simgeleştiren on iki üçgen bulunan bayrak, Erivan şehrini en iyi betimleyen bayrak olarak seçilmiştir.

Erivan, dünyanın en eski kentlerinden biri olup, MÖ 782 yılında I. Argişti'nin buyruğuna göre bir taşın üstüne çivi yazısı ile kazılan kendi "doğum sertifikası"na sahiptir. Bu yazılar, Kuzey Kafkasya'dan gelen hücumları önlemek için bir askerî kale yapıldığını ve bu kalenin "Erebuni" ("Erivan" adının kökeni) diye adlandırıldığını anlatmaktadır Bununla beraber daha erken işgaller olduğunu ima eden belirtiler bulunmaktadır. Urartuların en güçlü olduğu dönemde bir sulama kanalı ve su deposu kuruldu. Bir yüzyıl sonra, Erebuni'nin terk edilmesini tazmin etmek için kral II. Rusa otuz kilometre kuzeye Teişebaini kalesini yaptırdı. Ardından kent, kuzey ilinin başkenti oldu. Ancak, MÖ 590 yılında şehir Medler ve İskitler tarafından yağmalandı ve yakılıp kül edildi.
Urartular döneminin sonunda devleti idare eden Ervanduni ya da Orontes Hanedanı şehrin yeniden kalkınmasına büyük katkıda bulundu. MÖ 6. yüzyıldan MÖ 4. yüzyıla kadar Ahameniş İmparatorluğu'nun Ermeni ilinin, en önemli merkezlerinden biriydi.
MÖ 4. ile MS 3. yüzyıl arasındaki dönem hakkında bilgi, kanıt ya da tarihî izah bulunmaması nedeniyle, bu dönem Erivan'ın karanlık devri olarak adlandırılmaktadır.

Orta Çağın başlangıcında (5. ve 6. yüzyıl arası dönem), şehir etkileyici derecede gelişmekteydi. Nitekim Erivan'ın ilk kilisesi olan Aziz Peter ve Paul Kilisesi 5. yüzyılda kurulmuştur (Kilise 1931'de yıkılmıştır). 640'lı yıllar boyunca birçok denemeden sonra, 658 yılında Araplar kenti ele geçirdi. O dönemlerde Erivan, Ağrı Ovasının ekonomik merkezi olan Divin'den sonra bölgenin en önemli şehri sayılıyordu ki bu 11. yüzyıla kadar böyle devam etmiştir. Araplar, özellikle kitlesel din değiştirmeler ile Ermeni nüfusunu asimile etmeye çalıştıysa da, güçlü bir direniş gösteren Ermenilerle uzlaşmak zorunda kaldılar. Bu dönemden sonraki mütevali halifeler Hristiyanlığı hoşgörüp, Ermenilere büyük oranda özerklik vermiştir. 740 yılındaki ayaklanmalara kadar Erivan, barış ve refah dolu bir dönem yaşadı. Bu ayaklanmalarda şehir yağmalandı ve bazı bölgeler yakılıp kül edildi. Bunun sonucunda ileride Ermenistan kralı olacak olan I. Aşot başkanlığında, 850 yılına kadar özerkliğini geri kazanamadı. I. Aşot, "prenslerin prensi" unvanı ile vali olarak Ermenistan'ı idare etmeye başladı. Onun bu göreve başlaması Bagratlı Krallığı'nın başlangıcının bir işaretidir.
920 yılında Doğu Roma İmparatorluğu'nun desteği ile Kral II. Aşot Erivan'ı ve bölgesini krallığa geri verdi. 10. yüzyılda, askerî ve ekonomik gücü nedeniyle Erivan, Doğu Ermenistan'ın başkenti oldu. Kent, 11. yüzyıla kadar Bagratlı Krallığı'nın bir parçasıydı, Büyük Selçuklu Devleti kenti ele geçirmeden önce 1023 yılında Bizanslılara gizlice teklif edildi. 1041'de kralın ölümüyle, Bizans imparatoru V. Mihail Erivan, Ani ve Ağrı Ovasını ele geçirdi. Ancak, Büyük Selçuklu Devletinin bölgeye tekrar taarruz etmesiyle, Bizanslılar Ani şehrine geri çekildi. Selçuklular, Erivan'ı yakıp kül etti, sokaklar cesetlerle dolu olarak şehri kendi hâline bıraktı ve 1064'te bütün krallığın idaresini ele geçirdi. 12. yüzyılda Gürcistan bölgesel bir askerî güç hâline geldi ve Büyük Selçuklu Devleti'ni geri püskürtmek için Ermenilerle birleşmeyi kabul etti. Erivan 1201'de alınarak yeniden inşa edildi ve 21 yıl boyunca bir "altın çağ" yaşadı. 1225'ten itibaren Türkmen ve Moğol istilaları birbirini izledi; bunlar, Erivan halkının Hristiyan olmasına rağmen kenti belirli bir hoşgörüyle yönetti. 1256'da Erivan, Moğol İmparatorluğu'nun dört ulusundan birinin başkenti oldu. 13. yüzyılın sonuna doğru Mahmud Gazan'ın İslam dinine geçmesi ve Moğol göçebeliği, bölgenin gelişiminde duraklamaya neden oldu. Bütün ülke kıtlıktan kırıldı ve insanlar kaçarak Erivan'ı terk ettiler. Birkaç işgalden sonra 1387'de Timur, şehri ve bölgeyi talan ederek harap etti.

16. ve 17. yüzyıllar kent için kötü bir dönem idi; şehir Safeviler ve Osmanlılar arasında bir savaş meydanı oldu ve Araplar ve Moğollar tarafından sürekli yapılan saldırılara ek olarak, 1679 yılında gerçekleşen depremle neredeyse bütün kent yıkıldı. Günümüzde bazı nadir kalıntılara rastlanmaktadır.
Şehir Rus egemenliğine 13 Ekim 1827 tarihinde geçti. Ruslar tarafından yönetildiği dönemde, (aşağı yukarı 1827 yılında) şehrin nüfusu sadece 12.500 kişi idi ve bunun neredeyse yarısı Ermeni değildi. Barışın geri gelmesi sayesinde, şehrin nüfusu yavaşça çoğalmaya başladı ve şehir bölgenin ve daha sonra da valiliğin başkenti seçildi.

20. yüzyılın başlangıcında Erivan, Rus İmparatorluğu'nun sınırlarında bulunan 30.000 kişilik nüfusa sahip bir köy idi. 29 Mayıs 1918 tarihinde tarihsel Azerbaycan toprağı olan Erivan AXC tarafından Ermenistana verildi ve 1918 yılında yeni Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti olduğu ilân edildi ve 1920'ye kadar yeni bağımsız Ermenistan'ın merkezi oldu. Kentin baş kentbilimcisi Aleksandr Tamanyan, kenti tamamen yeniden biçimlendirerek bu cumhuriyeti gerçek bir değeri olan başkente dönüştürdü. Yeni alanlar, yollar, köprüler, bir uluslararası havalimanı ve 1980'lerde Erivan metrosunun inşa edilmesi ile bu büyüme, şehrin görünümünü tamamen değiştirdi.
29 Kasım 1920 tarihinde, Ermenistan'ın Sovyetleşmesinden sonra Erivan, hâlâ cumhuriyetin başkenti idi, ancak 1922 yılında Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte başkent Tiflis oldu. 193

Ermenistan (Ermenice: Հայաստան, romanize: Hayastan, Ermenice telaffuz: [hɑjɑsˈtɑn]), resmî adıyla Ermenistan Cumhuriyeti (Ermenice: Հայաստանի Հանրապետություն, romanize: Hayastani Hanrapetut‘yun, Ermenice telaffuz: [hɑjɑsˈtɑni hɑnɾɑpetuˈtʰjun]), Avrasya'nın Güney Kafkasya bölgesinde bulunan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Batı Asya'daki Ermeni Yaylaları üzerinde yer alan ülke, batısında Türkiye, kuzeyinde Gürcistan, doğusunda Azerbaycan, güneyinde ise İran ve Azerbaycan'ın bir parçası olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ile sınır komşusudur.
Ermenistan üniter, çok partili, demokratik bir ulus devlettir. Urartu MÖ 860 yılında kurulmuş ve MÖ 6. yüzyılda yerini Ermenistan Satraplığı almıştır. Ermenistan Krallığı MÖ 5. yüzyılda Büyük Dikran hükümdarlığı altında yüksekliğine ulaştı. Sonra da, Hristiyanlığı resmî din olarak kabul eden dünyadaki ilk devlet oldu. Hristiyanlığın devletin resmî dini olarak kabul edilme tarihi 301'dir. Eski Ermeni krallığı, 5. yüzyılın başlarında Bizans ve Sasani İmparatorlukları arasında bölündü. 9. yüzyılda Pakratuni Hanedanlığı döneminde Ermeni Bagratuni Krallığı restore edildi. Bizanslılara karşı yapılan savaşlar nedeniyle gerileyen krallık 1045 yılında düştü ve Ermenistan kısa süre sonra Selçuklu'nun bir parçası oldu. 11 ve 14. yüzyıllar arasında Akdeniz kıyısında bir beylik ve sonrasında da krallık olan Kilikya Ermeni Krallığı kuruldu.
16 ve 19. yüzyıllar arasında Ermenistan, defalarca Osmanlı ve Pers imparatorluklarının egemenliğine girdi. 19. yüzyılda Ermenistan Rus İmparatorluğu tarafından işgal edilirken geri kalan bölgeler Osmanlı egemenliği altında kalmıştır. 1 Haziran 1915 tarihinde Osmanlı hükûmeti tarafından Takvim-i Vekâyi'de yayımlanarak yürürlüğe giren Tehcir Kanunu ile yaklaşık 422.758 Ermeni zorunlu göçe tabi tutuldu. 1918'de, Rus Devrimi'nin ardından, Rus olmayan tüm ülkeler bağımsızlıklarını ilan ettiler ve bunun sonucunda Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. 1920'de devlet, Transkafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti'ne dâhil edildi ve 1922'de Sovyetler Birliği'nin kurucu üyesi oldu. 1936'da Transkafkasya devleti dağıldı ve Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere ortaya çıkan bu devletler Sovyetler Birliği cumhuriyetlerine dönüştü. Modern Ermenistan Cumhuriyeti, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası bağımsız oldu.
Ermenistan, gelişmekte olan bir ülkedir ve 2021 İnsani Gelişme Endeksi'nde 85. sırada yer almaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Erivan'dır; Gümrü, Vanadzor, Eçmiadzin ve Hrazdan ülkenin diğer önemli şehirlerindendir. Ekonomisi büyük oranda endüstri ve madenciliğe dayanmaktadır. Ermenistan coğrafi olarak Güney Kafkasya'da yer alırken, genellikle jeopolitik bakımdan Avrupa devleti olarak kabul edilir. Ermenistan jeopolitik olarak Avrupa ile pek çok açıdan uyum sağladığından Avrupa Konseyi, Doğu Ortaklığı, Eurocontrol ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası dâhil olmak üzere çok sayıda Avrupa kuruluşun; Asya Kalkınma Bankası, Toplu Güvenlik Anlaşması Örgütü, Avrasya Birliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Avrasya Kalkınma Bankası dâhil olmak üzere Avrasya'daki belirli bölgesel grupların üyesidir. Ermenistan ayrıca dünyanın en eski ulusal kilisesi olan Ermeni Apostolik Kilisesi'ni ülkenin birincil dinî kurumu olarak kabul etmektedir. Resmî dili Ermenice olan devletin kullandığı alfabe MS 405 yılında Mesrop Maştots tarafından yaratılmıştır. Ülke 1991 yılından beri Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesini fiilen işgal etmekte ve de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin varlığını desteklemekteyken 2020 yılındaki II. Dağlık Karabağ Savaşı ve 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonrası bölgenin hâkimiyeti Azerbaycan'a geçmiştir.

Ermenistan'ın günümüzdeki Ermenice ismi Hayastan (Ermenice: Հայաստան), Ermenilerin ülkeleri için eskiden kullanmış oldukları Հայք (Hayk’) kelimesine (Ermeni anlamına da gelen) Farsça ülke anlamına gelen -stan ekinin eklenmesi ile oluşturulmuştur. Ancak Hayastan isminin kökeni çok daha eski tarihlere dayanmaktadır ve ilk olarak Agathangelos, Bizantionlu Faustus, Gazar Parpetsi, Koryun ve Sebeos'un eserlerinde bu isim geçmiştir.
Ad, Ermeni patrik ve MS 5. yüzyıl yazarı Horenli Musa'ya göre Babil kralını yenen ve Ararat bölgesinde kendi milletini kuran Nuh'un büyük torunu Hayk'tan (Ermenice: Հայկ) türetilmiştir. İsmin daha ilerideki kökeni belirsizdir. Ayrıca, Hay adının Ermeni Yaylası'nda hüküm sürmüş iki krallıktan oluşan konfederasyon devleti Hayasa-Azzi'den (MÖ 1600–1200) geldiği ileri sürülmektedir.
Bir coğrafi tanım olarak Arminiya veya Armaniya (    ) adına en erken Ahameniş İmparatoru I. Darius'un yaklaşık MÖ 510 tarihli Eski Farsça yazılmış Behistun Anıtı'nda rastlanır. Antik Yunan terimleri Ἀρμενία (Armenía) ve Ἀρμένιοι (Arménioi, "Ermeniler") ilk kez Miletli Hekataios (MÖ 550 - MÖ 476) tarafından anılmıştır. Bazı Pers seferlerinde görev yapan bir Rum general olan Ksenophon, MÖ 401 yıllarında Ermeni köy yaşamının ve misafirperverliğinin birçok yönünü anlatmıştır.
Bazı bilim adamları, Armenia adını Erken Tunç Çağı eyaleti Armani (Armanum, Armi) veya Geç Bronz Çağı eyaleti Arme (Şupria) ile ilişkilendirmişlerdir. Bahsi geçen krallıklarda hangi dillerin konuşulduğu bilinmediği için bu bağlantılar kesin olarak kanıtlanamamıştır.
Hem Horenli Musa hem de İstanbullu Ermeni tarihçi Mikayel Çamçiyan'e göre Armenia ismi, Hayk'ın soyundan gelen Aram'ın adından gelmektedir.
Türkçe metinlerde eskiden Ermeniyye veya Ermen diyarı olarak bahsedilmiş bölge için bu adın ilk kullanımı 17. yüzyılda gözlemlenmiştir. Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme eserinde de bu isim adı altında ele alınmıştır.

Ermenistan, Ağrı dağlarını çevreleyen yaylalarda yer almaktadır. Ermenistan'ın kadim bir medeniyet olduğuna dair Tunç Çağı'na ve daha öncesinde, yaklaşık MÖ 4000'e kadar dayanan kanıtlar bulunmaktadır. Areni-1 mağara kompleksinde 2010 ve 2011 yıllarında yapılan arkeolojik araştırmalar, dünyanın bilinen en eski deri ayakkabısı, eteği ve şarap üretim tesisinin keşfedilmesiyle sonuçlandı.
Efsanelere göre Ermenistan'ın kurucusu Hayk'ın hikâyesine göre, MÖ 2107 dolaylarında Hayk, Babil'in Savaş Tanrısı Belus'a karşı Engil nehri kıyısındaki Çavuştepe'de ilk Ermeni devletini kurmak için savaşmıştır. Tarihsel olarak bu olay, Akad'ın MÖ 2115'te Sümer Guti Hanedanı tarafından yok edilmesiyle aynı zamana denk gelir. Bu, Hayk'ın efsanede anlatıldığı gibi "300'den fazla aile üyesi" ile birlikte ayrıldığı bir zaman ve ayrıca MÖ 2154'te Akad İmparatorluğu'nun düşüşü nedeniyle bir Mezopotamya Karanlık Çağı yaşanırken bu, efsanedeki Mezopotamya'yı terk etmesine neden olan olaylara zemin oluşturmuş olabilir.

Büyük Ermenistan bölgesinde Trialeti-Vanadzor kültürü, Hayasa-Azzi ve Mitanni (tarihî Ermenistan topraklarının güneybatısında yer alır) dâhil olmak üzere birçok Tunç Çağı kültürü ve devleti gelişti ve bunların hepsinin Hint-Avrupalı nüfusa sahip olduğuna inanılıyor. Nairi konfederasyonu ve halefi Urartu, Ermeni Yaylaları üzerinde art arda egemenliklerini kurdular. Adı geçen ulusların ve konfederasyonların her biri Ermeni etnogenezine katıldı. Erivan'da bulunan büyük bir çivi yazılı taş yazıt, Ermenistan'ın modern başkentinin MÖ 782 yazında Kral I. Argişti tarafından kurulduğunu ortaya koydu. Erivan, dünyada sürekli yerleşimin olduğu en eski şehirlerinden biridir.
MÖ 6. yüzyılın sonlarında, komşu halklar tarafından Ermenistan olarak adlandırılan ilk coğrafi varlık, Ahameniş İmparatorluğu'nun topraklarının bir parçası olarak Orontes Hanedanı altında kuruldu. Krallık, MÖ 190 yılında Kral I. Artaksias yönetiminde Seleukos İmparatorluğu'nun etki alanından tamamen bağımsız hâle geldi ve Artaksiad Hanedanı yönetimi altına girmeye başladı. Ermenistan, MÖ 95 ile MÖ 66 arasında Büyük Tigran döneminde altın çağına ulaştı ve Roma Cumhuriyeti'nin doğusunda zamanının en güçlü krallığı hâline geldi. Sonraki yüzyıllarda Ermenistan, Part İmparatorluğu'na bağlı Arşak Hanedanı'nın kurucusu I. Tiridatis döneminde Ahameniş İmparatorluğu'nun etki alanı içine girmişti. Tarihi boyunca Ermenistan Krallığı, hem bağımsızlık dönemlerini hem de çağdaş imparatorluklara bağlı olarak özerklik dönemlerini yaşadı. İki kıta arasındaki stratejik konumu, bölgenin tarih boyunca Asur (Asurbanipal yönetiminde, MÖ 669-627 civarında, Asur'un sınırları Ermenistan ve Kafkas Dağları'na kadar uzanıyordu.), Medler, Ahameniş İmparatorluğu, Yunanlılar, Partlar, Romalılar, Sasani İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Osmanlı İmparatorluğu, Safevîler, Afşar ve İran'ın Kaçar hanedanları ile Ruslar tarafından işgal edilmesine sebep oldu.
Antik Ermenistan'da din, tarihsel olarak İran'da Zerdüştlük inancının ortaya çıkmasına yol açan bir dizi inançla ilişkiliydi. İnançlar özellikle Mitra'ya tapınmaya odaklanılıyor ve ayrıca Aramazd, Vahagn, Anahit ve Astğik gibi bir tanrılar panteonunu da içeriyordu. 12 aydan oluşan güneş esaslı Ermeni takvimi kullanılıyordu.
Ülkede MS 40 gibi erken bir tarihte Hristiyanlık yayılmaya başladı. Ermenistan kralı III. Tiridatis (238-314) 301'de Hristiyanlık inancını devletin resmî dini yaparak Ermenistan'ı tarihte Hristiyanlığı resmî din olarak kabul eden ilk devlet yaptı. Bu, Roma İmparatorluğu'nun Galerius yönetiminde Hristiyanlığa resmî olarak bir hoşgörü tanımaya başlamasından on yıl önce ve Büyük Konstantin'in vaftiz edilmesinden 36 yıl önce gerçekleşti.
428'de Ermenistan Krallığı'nın düşüşünden sonra, Ermenistan'ın çoğu bir marzpanat olarak Sasani İmparatorluğu'na dâhil edildi. 451 yılındaki Avayr Savaşı'ndan sonra Hristiyan Ermeniler dinlerini devam ettirdiler ve Ermenistan özerklik kazandı.

Sasani döneminden (428-636) sonra Ermenistan, daha önce Bizans İmparatorluğu tarafından alınan Ermeni topraklarını yeniden birleştirerek Emevi Halifeliği altında özerk bir prenslik olan Arminiya olarak varlığını sürdürdü. Ermenistan Prensi tarafından yönetilen prenslik, Halife ve Bizans İmparatoru tarafından tanındı. Araplar tarafından oluşturulan, Gürcistan ve Albanya'nın bazı kısımlarını da içeren ve merkez

Essen, Almanya'nın en büyük kentsel alanı olan Ruhr'un merkezi ve Dortmund'dan sonra ikinci büyük şehridir. 574.682 nüfusuyla Köln, Düsseldorf ve Dortmund'dan sonra Kuzey Ren-Vestfalya'nın dördüncü büyük şehri ve Almanya'nın onuncu büyük şehridir. Essen, AB'nin GSYİH'si bakımından ikinci büyük metropol bölgesi olan daha geniş Ren-Ruhr metropol bölgesinde yer alır ve Ren bölgesinin kültürel alanının bir parçasıdır. Ruhr'daki merkezi konumu nedeniyle Essen, genellikle Ruhr'un "gizli başkenti" olarak kabul edilir.
Şehirden iki nehir geçer: kuzeyde Emscher ve güneyde Ruhr Nehri, Essen'de barajlanarak Baldeney ve Kettwig göllerinin rezervuarlarını oluşturur. Essen'in merkezi ve kuzey semtleri tarihsel olarak Aşağı Almanca Vestfalya lehçeleri bölgesine, şehrin güneyi ise Aşağı Frankonya Bergish bölgesine aittir. 
Essen, bölgenin birçok yetkili kurumunun yanı sıra, gelir bakımından en büyük 100 Alman halka açık şirketinden sekizinin (bunlardan üçü DAX endeksinde yer alan şirketlerdir) merkezi konumundadır. Essen, Almanya'nın en büyük enerji sağlayıcıları olan E.ON ve RWE'nin genel merkezlerinin burada bulunması nedeniyle genellikle Almanya'nın enerji başkenti olarak kabul edilir. 
Essen ayrıca, saygın Folkwang Sanat Üniversitesi, Zollverein Yönetim ve Tasarım Okulu ve Red Dot endüstriyel ürün tasarım ödülü aracılığıyla sanat alanındaki etkisiyle de bilinir. 2003 yılının başlarında, Essen ve yakındaki Duisburg şehirlerinin üniversiteleri, her iki şehirde de kampüsleri ve Essen'de bir üniversite hastanesi bulunan Duisburg-Essen Üniversitesi'nde birleştirildi. 1958'de Essen, genellikle Ruhr Piskoposluğu (Ruhrbistum) olarak anılan Essen Roma Katolik Piskoposluğu'nun merkezi olarak seçildi. 
Yaklaşık 845 yılında kurulan Essen, sanayileşmenin başlangıcına kadar önemli bir dini prensliğin, Essen Manastırı'nın etki alanında küçük bir kasaba olarak kaldı. Şehir daha sonra, özellikle Krupp ailesinin demir fabrikaları sayesinde, Almanya'nın en önemli kömür ve çelik merkezlerinden biri haline geldi. Essen, 1970'lere kadar ülkenin her yerinden işçi çekti; 1929 ile 1988 yılları arasında Almanya'nın beşinci büyük şehriydi ve 1962'de 730.000'i aşan nüfusuyla zirveye ulaştı. 20. yüzyılın son on yıllarında ağır sanayinin bölge genelinde gerilemesinin ardından, şehirde güçlü bir üçüncül sektör ekonomisi gelişti. Bu yapısal değişimin (Strukturwandel) en dikkat çekici tanığı, bir zamanlar Avrupa'nın en büyüklerinden biri olan Zollverein Kömür Madeni Sanayi Kompleksi'dir. Nihayetinde 1993'te kapatılan koklaştırma tesisi ve maden, 2001'den beri UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir. 
Şehrin son yıllardaki önemli başarıları arasında, 2010 yılında tüm Ruhr bölgesi adına Avrupa Kültür Başkenti unvanını alması ve 2017 için Avrupa Yeşil Başkenti seçilmesi yer almaktadır.

Zeche Zollverein, Villa Hügel, Philharmonie Essen, Museum Folkwang, Gruga, Borbeck Kalesi ve Baldeney Gölü önemli kültürel merkezlerindendir. Essen'de Borbecksch isimli bir dil de konuşulmaktadır.
Essen Işık Haftaları, her yıl Noel'e yakın zamanlarda Essen'de gerçekleştirilen ışıklandırma etkinlikleri ve toplumsal konulara dikkat çeken bir slogan eşliğinde dekoratif ışıklarla şehrin merkezini aydınlatmaktadır.

Essen şehri ve çevresi, ilk çağlardan itibaren birçok Cermen kabilesinin (mesela Chatten, Brukterer, Marser) yerleşim alanıydı. Bununla beraber bu kabilelerin yerleşke alan sınırlarını tasvir etme, elde edilen tarihî eser ve kalıntılara göre oldukça zordur.
Yaklaşık olarak 800 senesinde, bugünkü Essen şehrinin biraz daha güneyinde kalan (bugünkü ismiyle Werden) bölgesinde Werden Manastırı kurulmuştur. Bu manastır, Aziz Liudger tarafından, Hristiyanlığın Katolik inancına bağlı Benedikten tarikatına mensup olarak kuruldu. Benedikten tarikatına bağlı manastırların en önemli özelliği, her manastırın birbirinden bağımsız olma özelliğiydi.
845 senesinde soylular sınıfından bir aile, saksonyalı soyluların kız çocukları adına bir vakıf kurdu, ismi Stift Essen olan bu vakfın kurulduğu alan sonraları Hildesheim Piskoposluğu bölgesine (Hristiyanların bölgesel yönetimi) bağlı bir bölgede kurulmuştu. Stift Essen, Essen Vakfı manasına geliyordu. 804 senesinden 1803 yılına kadar varlığını sürdürmeyi başaran bu vakıf bir manada Essen şehrinin gelişmesinde merkezi bir rol üstlenmiştir. Essen Vakfı bir manastırdan ziyade, soylu ailelere mensup bekar ve dul hanımların eğitim ve barınma ihtiyaçlarına yönelik bir konut işlevindeydi.
Hem Essen Vakfı hem de Werden Manastırı, halihazırda tamamen Hristiyanlaşmış bir bölgede kurulmuştur.

Rot-Weiss Essen
SG Essen-Schönebeck
Moskitos Essen
ETB Wohnbau Baskets Essen
TUSEM Essen

 Tampere (Finlandiya)
 Grenoble (Fransa)
 Nijni Novgorod (Rusya)
 Zabrze (Polonya)

Estonca (), Estonya'nın resmî dilidir. 1,1 milyon Estonya vatandaşına ek olarak on binlerce Estonyalı göçmen tarafından konuşulan dil. Ural Dil Ailesi'nin Fin-Ugor dilleri'ne mensuptur. Dil, Finceye oldukça benzemektedir. Dili ailedeki diğer dillerden ayıran en önemli özellik, kısa, uzun ve çok uzun olmak üzere üç farklı tonlama barındırmasıdır.

Estonya'da 13. yüzyıldan 1918 yılına kadar hüküm süren Kuzey Haçlılarının etkisi nedeniyle ülke, Danimarka, Almanya, İsveç, Rusya gibi Cermen veya Slav halkların etkisinde kaldı. Bunun bir sonucu olarak geçmişte Estonca verilen eserler oldukça azdır. Bu dilde verilen eserlerin sayısındaki en belirgin artış, 19. yüzyıldaki Aydınlanma Çağı süreciyle başladı. Her ne kadar Baltık Cermenleri arasında, Estonya'yı Cermenlerle kaynaştırma düşüncesi yaygın olduysa da, Estonya'nın tarihi olarak aydınlanması ve Cermen istilası öncesindeki Eston kültürünün benimsenmeye başlanmasıyla Estonlar, Danlara ve Almanlara karşı bağımsızlık savaşlarına başladılar.
Estonya Bağımsızlık Savaşı'nın ardından, Estonca da hemen ülkenin resmî dili haline getirildi. II. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği tarafından ele geçirilen Estonya'nın resmî dilleri arasına Rusça da eklendi. Yetmişlerin ikinci yarısında, iki dil bilme baskısı nedeniyle, ülkede Rusça bilenlerin sayısı ivmeyle arttı. Rusça, Estonlara, diğer Sovyet ülkelerinde olduğu gibi kardeş halkların dili olarak tanıtıldı ve çocuklara erken yaşlarından itibaren bu dil öğretildi. Her ne kadar Eston olmayan Estonya vatandaşlarına okullarda Estonca öğretimi zorunlu olsa da, birçok kişi tarafından bu gereksiz görüldü. Perestroyka Dönemi sürecinde, Ocak 1989'da Estonca yasası kabul edildi. Sovyet Rusyası'nın dağılmasıyla beraber Estonya bağımsızlığını ilan etti ve Estonca, tekrar devletin tek resmî dili oldu.

Bilinen en eski Estonca yazıtlar 13. yüzyıldan kalmadır. Livonyalı Henry'nin vakayınamesi olan Originates Livoniae, Estonca yer isimleri, kelimeler ve cümle parçaları barındırır. Günümüze kadar gelen ve baştan sona Estonca olan en eski yazıtlar ise Kullamaa duaları olarak bilinen yazıtlar olup 1524 ve 1528 yıllarından kalmadır. 1525 yılında, Estonca yazılan ilk kitap basıldı. Kitap Luteran el yazmalarından biridir. Ancak bu kitabın alıcısına asla ulaşmadığı ve basımından kısa süre sonra yok edildiği bilinmektedir. Yine günümüze kadar gelen ilk Estonca kitap ise 1535 yılında S. Wanradt and J. Koell tarafından yazılan ve hem Almanca, hem Estonca olan Luteran soru cevap formatındaki kitaptır. Bunun dışında 1627'de din adamlarının kullanması için Almanca yazılan bir Estonca dilbilgisi kitabı basıldı. 1686'da Yeni Ahit'in bir kopyası Güney Estoncaya, 1715'te ise Estoncaya çevrildi. Daha sonra iki lehçe, Anton Thor Helle tarafından Kuzey Estonca lehçesi üzerine tekrar birleştirildi. Eston Edebiyatı'nda verilen en çok eser 19. yüzyılda, Estofili döneminde (1750-1840) yazılmıştır.
Milli Eston Edebiyatı ise 1810'dan sonra ortaya çıktı ve Kristjan Jaak Peterson gibi şairlerin felsefi şiirleri yayımlandı. 1525'ten 1917 yılına kadar 14.503 eser yayımlanırken, 1918 yılı ile 1940 yılları arasında 23,868 eser yayımlandı. Modern dönemde Jaan Kross ve Jaan Kaplinski Estoncadaki en bilinen ve kitapları en çok dile çevrilen sanatçılar olarak kaldı.

Estonca, Ural dillerinin Baltık-Fin dilleri koluna mensuptur. Bu nedenle Estonca, birçok özellik bakımından Fince ile oldukça yakın olduğu gibi, Avrupa'da Hint-Avrupa dillerine mensup olmayan birkaç dilden biridir. Her ne kadar kültürel sürecin etkisiyle Estoncada birçok komşu dillere ait sözcük bulunsa da, Estonca yine de yakın dillerden olan İsveççe, Letonca, Rusça gibi dillerin hiçbirine benzememektedir.
Estonca, Avrupa dillerinden Fince dışında Macarca ile yakın akrabadır. Ancak bu iki dil arasında da oldukça belirgin farklar mevcuttur. Estonca, Fince ve Macarca ile beraber sondan eklemeli bir dildir. Dilde sözcüklere birçok ek getirilerek oldukça uzun sözcük kurabilmek mümkündür. Ancak Estonca, diğer tüm Ural dillerinden farklı olarak ünlü uyumu özelliğini kaybetmiştir. Ancak eski Estonca metinlerde bu uyuma rastlamak mümkündür. Tüm bunların dışında Estonca, sözcük sonlarındaki seslerin aşınması özelliğine sahip olup, hemen hemen tüm günlük konuşmada bu durumla karşılaşmak olasıdır. Estonca, özne-yüklem sırası itibarıyla, Özne-Yüklem-Nesne düzenine sahiptir.

Estonca lehçeler Güney ve Kuzey lehçeleri olmak üzere iki gruba ayrılır. Kuzey Estonca lehçeleri başkent Tallinn çevresinde konuşulurken ülkenin de resmi dili olan Estonca bu lehçelerdendir. Güney Estonca lehçeleri ise Tartu ve çevresinde konuşulur. Bu ana lehçelerin dışında bir de ülkenin kuzeydoğusunda konuşulan kirderanniku lehçesi mevcuttur.
Kuzey lehçeleri kesk veya orta lehçesini de içine alır. Batı lehçeleri veya lääne, Läänemaa, Pärnumaa, Saaremaa ve Hiiumaa'nın bulunduğu saarte (adalar) ile kuzeybatı kıyılarının ida (doğu) lehçelerine karşılık gelir.
Güney grubu Tartu, Mulgi, Võro ve Seto lehçelerini kapsar. Bunlardan bazıları Güney Estonca lehçelerinin birer parçasıyken, bazıları başlı başına bir dildir. Özetle Võro başlı başına bir dilken Seto da bu dilin bir lehçesi durumuna gelmiştir.

Fincede olduğu gibi Estoncada da Latin alfabesi kullanılır ve 31 harften oluşur. Eston alfabesinin oluşumunda Alman alfabesinin büyük etkisi vardır. Bunun nedeni Estonyada 19. yüzyıla kadar üst tabakanın Almanca konuşmasıydı. Bundan dolayı ä, ö ve ü harfleri Eston alfabesine Alman alfabesinden geçmiştir.

Dile daha sonradan yabancı özel adların yazımında kolaylık sağlamak adına c, q , w, x ve y harflerinin de alfabeye eklenilmesine izin verilmiştir.

Š nin yerine sh ve ž nin yerine zh yazılabilir.
Yabancı kelimeler veya özel isimlerin dışında estoncada f, z, š ve ž harflerine bulunmaz.
Ö ve ü harfleri Almanca, İsveççe ve Türkçede olduğu gibi okunur. Ä harfi [æ] olarak okunduğu gibi a ve e seslerinin ortasına bir ses verir.
Õ harfinin verdiği ses başlı başına Estonca'ya özgü olup, /ɤ/ şeklinde okunmaktadır. Aynı harfin bulunduğu Portekizcede bu harf daha farklı okunmakla beraber, diğer dillerle karşılaştırıldığında Kazakçadaki ұ ve Vietnamcadaki ơ harflerinin verdiği seslere çok benzemektedir. Yine Türkçedeki "ı" harfi ile Rusçadaki "ы" harfleri de bu sese yaklaşık bir okunuşa sahiptir.

Estoncada farklı genişlikte ve seste on sekiz ünlü ses vardır.

Estoncada birçok durak mevcuttur. Üç farklı uzunluk mevcut olup b d g, p t k ve pp tt kk şeklinde yazılırlar. Diğer ünsüzlerin her biri ise farklı uzunluklara sahiptir. Ancak sadece kısa ve uzun ünsüzlere yazı dilinde yer verilir. Seslilerle beraber, iki segmental uzunluk bölümleri fonemiktir ve üçüncü bölüm ise kesitüstü fonemiktir. Örnekle; 'n' harfi için; lina (sayfa) sözcüğündeki n kısa; linna (kentin) sözcüğündeki n yarı uzun ve linna (kente) sözcüğündeki n ise çok uzundur. Sonuncu olanın uzunluğu dilbilgisi işareti -han ile izlenilebilirken, telaffuz ederken atlanılır.
Estonca'nın atası sayılan Proto-Fincede damaksıllaşma özelliği diğer Ural dilleri'nden farklı olarak kaybolmuştur. Ancak Estonca bu özelliği Slav dilleri'nden tekrar kazanmıştır. Bunun yanında Estoncadaki damaksıllaşma özelliği, Rusçadakinden farklıdır.

Estoncada seslerin değişmesi, farklı tonlamadaki ses uzunluklarının farklı dilbilgisi formlarıyla değişmesi yoluyla gerçekleşir.
Nicel değişiklikler (güçlü tonlama: güçsüz tonlama)

çok uzun ve uzun ünlülerin değişmesi aaa : aa, eee : ee, ooo : oo, uuu : uu (saal : saali, keelama : keelata, kool : kooli, suur : suure)
çok uzun ve uzun ünsüzlerin değişmesi nnn : nn, lll : ll (linn : linna, kallama : kallata)
uzun ve kısa ünsüzlerin değişmesi pp : p, tt : t, kk : k, ss : s (sepp : sepa, võtta : võtan, hakkan : hakata, kirss : kirsi)
güçlü ve güçsüz ünsüzlerin değişmesi p : b, t : d, k : g (kupja : kubjas, kartma : kardan, vilkuda : vilgub)
Nitel değişiklikler (güçlü tonlama: güçsüz tonlama)

uzun ve alçaltılmış uzun ünlülerin değişmesi iu : eo, ua : oa, ue : oe, uu : oo, üi : öe (pidu : peo, tuba : toa, lugema : loen, sugu : soo, süsi : söe)
güçsüz ve aşınmış güçsüz ünsüzlerin değişmesi b : m, d : n/l/r, s : r (hamba : hammas, kandma : kannan, vars : varre)
güçsüz ve yumuşamış güçsüz ünsüzlerin değişmesi b : v, d : j, g : j (kaebama : kaevata, rada : raja, märg : märja)
güçsüz ve yuvarlanmış güçsüz ünsüzlerin değişmesi b : Ø, d/t : Ø, g/k : Ø, s : Ø (tuba : toa, leht : lehe, arg : ara, mesi : mee)
Tonlamaların ad çekimiyle ayrılması

tekil yalın ve tekil tamlayan durumu zıt tonlamalara sahiptir (leht : lehe - güçlü: güçsüz, hammas : hamba - güçsüz: güçlü)
tekil yalın ve tekil parçasal tanımlık durumları aynı tonlamalara sahiptir (leht : lehte - güçlü: güçlü, hammas : hammast - güçsüz: güçsüz)
çoğul parçasal tanımlık durumu güçlü tonlamaya sahiptir (lehti - güçlü, hambaid - güçlü)
Tonlamaların eylem çekimiyle ayrılması 

-da mastar ve geniş zaman kipleri zıt tonlamalara sahiptir (lugeda : loen - güçlü: güçsüz, hakata : hakkan - güçsüz: güçlü)
-ma mastar durumu güçlü tonlamaya sahiptir (lugema - güçlü, hakkama - güçsüz)
-tud ortaçlar güçsüz tonlamaya sahiptir (loetud - güçsüz, hakatud - güçsüz)

Estoncada vurgu genelde ilk hecededir. Ancak kimi zamanlarda vurgu ikinci heceye kayabilmektedir. Aitäh "teşekkürler", sõbranna "kadın arkadaş" gibi sözcükler, vurgunun ikinci heceye kaydığı sözcüklere örnektir. Yabancı dillerden geçen sözcüklerde de genelde yine asıl dilindeki karşılığındaki vurgu alınır. İdeaal "ülkü", professor "uzman, profesör" gibi sözcükler bunlara örnektir. Vurgu, güçsüz olup, çoğu sözcük eşit vurguya sahiptir.

Tipolojik olarak Estonca, sondan eklemeli dillerle kaynaşmalı diller arasında bir geçiş görünümü vermektedir. Bunun baş nedenlerinden biri, Cermen halklarının ve dillerinin Estonca üzerinde sürekli etki bırakmasıdır. Estonca isimlerde ve adıllarda cinsiyet yoktur. Ancak birçok durum ekinin sayısı diğer Ural dillerine oranla nispeten az olup on dört tanedir.
Eylemlerin dolaysız nesneleri, yükleme durumu veya parçasal tanımlık durumu şeklinde bulunabilir. Yükleme durumu ayrıca

Estonya, resmî adıyla Estonya Cumhuriyeti (Estonca: Eesti Vabariik), Kuzey Avrupa'da bulunan bir Baltık devletidir. Kuzeyinde Finlandiya Körfezi ve Finlandiya, güneyinde Letonya, batısında Baltık Denizi ve İsveç, doğusunda Peipus Gölü ve Rusya bulunmaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Tallinn'dir. Estonya toprakları anakara ve Baltık Denizi'ndeki 2.222 adadan oluşur. Nemli karasal iklim görülür. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu bir Fin halkı olan Estonlar oluşturmaktadır. Ülkenin resmî dili, Finceden sonra dünyanın en çok konuşulan ikinci Baltık-Fin dili olan Estoncadır. Yapılan araştırmalara göre Estonya, Avrupa'nın; komşusu Finlandiya'dan sonra en temiz ikinci ülkesi, yaşam kalitesi en yüksek dokuzuncu ülkesi, en güvenli beşinci ülkesidir.
Estonya topraklarındaki ilk insan yerleşimleri en az MÖ 6500'e dayanır. Alman, Danimarka, İsveç ve Rus egemenliği altında kaldıktan sonra ülke Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru bir millî uyanış yaşamış ve 24 Şubat 1918'de Ruslardan bağımsızlığını kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1940 yılında Estonya Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiş, bundan bir yıl sonra Nazi Almanyası'nın işgaline uğramış, 1944 yılında yine Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmiştir. Yaklaşık 50 yıl boyunca kanundışı olarak Sovyet işgali altında kalmıştır. Estonya tam bağımsızlığını 20 Ağustos 1991 tarihinde kazanmıştır. Bağımsızlığın ilan edilmesinden bu yana Estonya üniter parlamenter cumhuriyet yapısını korumaktadır. Nüfusu 1.322.920 olan Estonya, Avrupa Birliği'nin, Euro Bölgesi'nin, NATO'nun, OECD'nin ve Schengen Bölgesi'nin en az nüfuslu ülkelerinden biridir. Tam bağımsızlığını elde ettikten sonra bir teknoloji devrimi gerçekleştirerek dijital dönüşümün dünyada en etkili uygulandığı ve devlet hizmetlerinin %99'unun e-Devlet aracılığıyla verildiği Estonya, teknolojik yatırımlar için gözde bir ülke konumuna gelmiştir. NATO'nun Siber Savunma Komutanlığı, Estonya'nın başkenti Tallinn'de faaliyetlerini sürdürmektedir.

Estonya'nın bilinen en eski yerleşim yeri Pärnu Nehri kıyısındaki Pulli yerleşim yeridir. 11,000 yıl öncesinde insanların yaşamış olduğu düşünülmektedir.
Tunç Çağı Estonya'da MÖ 1800'lü yıllarda başlamıştır ve bu dönemde yüksek tepelerin üzerinde korunaklı yerleşim yerleri inşa edilmiştir. Avcılık-balıkçılık-toplayıcılığa dayalı yaşamdan tarım toplumuna geçiş MÖ 1000 yılı civarında başlamış, MÖ 500 civarında, Demir Çağı'na gelindiğinde tarım toplumu tam olarak kendini gerçekleştirmiştir. Demir Çağı'nın ortalarında savaşa dayalı bir yaşam biçimi ortaya çıkmıştır.

Birçok İskandinav destanı Estonyalılarla karşılaşmadan söz eder. Bunlar arasındaki en önemli olay Estonyalıların İsveç kralı İngvar'ı öldürmesidir. 1030 yılında I. Yaroslav Estonyalıları mağlup etmiştir. 11. yüzyılda Estonyalılar çevre adalara ve İsveç'e deniz seferleri düzenlemişlerdir.
Estonya'nın pagan dini uygulamalarına dair çok az şey bilinmektedir. Ruhsal ayinlerin şamanlar tarafından yönetildiği, kutsal koruluklarda, özellikle meşe ağaçlarının bulunduğu yerlerde ibadet ettikleri bilinmektedir.
Estonya 1227'de Almanların Kılıç Kardeşliği ve Danimarkalılar tarafından fethedilmesiyle Hristiyanlaştırılmıştır. Estonya; tarihin değişik dönemlerinde Danimarka, İsveç, Polonya ve Rusya egemenliği altına girmiştir.
1700 yılında Büyük Kuzey Savaşı başlamış ve on yıl içinde Estonya'nın tamamı Rus İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. 19. yüzyılda aktif bir milliyetçilik akımı baş göstermiş, önce kültürel boyutlara ulaşmış, daha sonra Estonya millî kimliğinin oluşturulmasına kadar varmıştır.
Rusya'da 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi’yle Bolşeviklerin yönetimi ele geçirmesinden ve Alman ordularının Rus ordularına karşı zaferler kazanmasından sonra Rus Kızıl Ordu geri çekildi ve Alman birlikleri Estonya’ya ilerledi. Bu sırada, 23 Şubat 1918’de Estonya bağımsızlığını ilan etti. Alman birlikleri Estonya’yı ele geçirdi. Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalandı. Almanlar 1918 yılının Kasım ayına kadar Estonya’da kaldıktan sonra tamamen geri çekildi. Böylece Bolşevik birlikleri Estonya’ya ilerledi. Bu da 14 ay sürecek olan Estonya Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasına neden oldu.

Sovyet Rusya’ya karşı Estonya Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılmasından sonra 2 Şubat 1920’de Tartu Barış Anlaşması imzalandı.
Estonya bu tarihten itibaren bağımsızlığını yaklaşık yirmi yıl elinde tuttuktan sonra İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Estonya 6 Ağustos 1940 tarihinde Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiş, bundan yaklaşık bir yıl sonra Alman orduları Estonya’yı ele geçirmiş, 22 toplama kampı kurmuş, Estonyalı Yahudileri, Çingeneleri ve Sovyet savaş mahkûmlarını toplu kıyımdan geçirmiştir (bkz: Estonya'da Holokost). Almanların ve Sovyetlerin çekişmeleri sırasında Estonya nüfusunun %25’inin hayatını kaybettiği düşünülmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında 90.000 civarında Estonyalı ölmüştür.
1944 yılında Estonya yeniden Sovyetler Birliği’ne dâhil olmuştur. 20 Ağustos 1991 tarihinde, Sovyetler Birliği'nin çökmesi ile birlikte, Şarkı Devrimi ile bağımsızlığını tekrar ilan etmiştir. 20 Ağustos "Estonya Ulusal Bayramı" olarak kabul edilmektedir.
31 Ağustos 1994'te Rus askerlerinin ülkeden çekilmesi ile Estonya Batı Avrupa ve diğer bölgelerdeki ülkelerle ilişkilerini bağımsız olarak yönetme hakkını almıştır.
Ülke, 29 Mart 2004 tarihinde NATO'ya, 1 Mayıs 2004 tarihinde ise Avrupa Birliği'ne katılmıştır.

Estonya parlamenter yapıya sahip temsilî demokrasinin uygulandığı bir cumhuriyettir. Çok partili siyasi sistemin bulunduğu ülkede hükûmetin başında başbakan bulunur. Estonya'da politik kültür kendini koruyarak, değişmeden devam eder. Siyasi güç uzun süreden beri siyasette olan birkaç parti arasında paylaşılır. Bu durum diğer Kuzeybatı Avrupa ülkeleri için de benzer niteliktedir.

Estonya'da yasama yetkisine Estonya Parlamentosu (Riigikogu) sahiptir. Parlamento üyeleri 4 yıllık süre için seçilir. Estonya, temsili demokrasinin uygulandığı parlamenter bir cumhuriyettir. Estonya siyasi sistemi 1992 yılında tasarlanan anayasal metine uygun olarak işler. Estonya Parlamentosu'nda 101 milletvekili bulunur. Milletvekilleri hükûmeti devletin yönetiminde esas olarak etkiler. Parlamento aynı zamanda devlet bütçesini, vergileri, devletin gelir ve giderlerini belirleyen mekanizmadır.
Parlamento Cumhurbaşkanı da dâhil olmak üzere devletin üst kademe memurlarını seçer ve atamalarını yapar. Buna ilaveten Cumhurbaşkanından gelen teklifle Ulusal Mahkeme başkanının, Estonya Merkez Bankası'nın yönetim kurulu başkanının, Savunma Birlikleri Genelkurmay Başkanı'nın da atamalarını gerçekleştirir. Parlamento üyelerinin hükûmete soru önergesi sunma hakları vardır.
Estonya hükûmeti cumhurbaşkanının aday gösterdiği, parlamentonun onayladığı başbakan tarafından kurulur. Hükûmet başbakan dâhil on iki bakandan oluşur.
Estonya'da çok gelişmiş bir e-devlet ve e-hükûmet sistemi vardır. Seçimlerde internet oylaması sistemi kullanılmaktadır. İlk internet oylaması Estonya'da 2005 yılındaki yerel seçimlerde gerçekleştirilmiştir.

Estonya, 15 ayrı yönetim birimine bölünmüştür. Bu bölgeler iktisadî ve coğrafî yapılarına göre birbirinden ayrılmıştır.
Bu bölgeler, eyalet değil de, ayrı yönetim birimleri olarak değerlendirilmelidirler.
Estonca'da Maakond adı verilen bölgeler ülkenin en büyük idari alt birimleridir. Her bölge idaresinin başında bir bölge valisi bulunur. Bölge valileri Estonya Hükûmeti tarafından beş yıllık bir süre için atanır.

Harju (Estonca: Harjumaa)
Hiiu (Estonca: Hiiumaa)
Ida-Viru (Estonca: Ida-Virumaa)
Järva (Estonca: Järvamaa)
Jõgeva (Estonca: Jõgevamaa)
Lääne (Estonca: Läänemaa)
Lääne-Viru (Estonca: Lääne-Virumaa)
Pärnu (Estonca: Pärnumaa)
Põlva (Estonca: Põlvamaa)
Rapla (Estonca: Raplamaa)
Saare (Estonca: Saaremaa)
Tartu (Estonca: Tartumaa)
Valga (Estonca: Valgamaa)
Viljandi (Estonca: Viljandimaa)
Võru (Estonca: Võrumaa)

Estonya 57,3 enlem ve 59,5 boylamları arasında yer alır.
Estonya Baltık Denizi'nın doğu kıyılarında, rakımı 50 metre olan bir alandadır.
Çoğunluğu kireç taşı ile kaplı ülkenin %50'si ormanlardan oluşur. En yaygın ağaç türleri çam, ladin ve huş ağaçlarıdır. Estonya doğal kaynaklardan yoksun olan bir ülkedir. Estonya çoğunluğu çok küçük olan 1.400 göle sahiptir. Bunlardan en büyüğü 3.555 km² olan Peipus Gölü'dür. Denize, çoğunlukla bataklık olan, 3.794 kilometre kıyısı vardır. Ülkede 1.500'e yakın ada vardır ve bunlardan Saaremaa ve Hiiumaa en büyük olanlarıdır. Ülkede çok sayıda nehir de vardır. Bu nehirlerin en uzunları Võhandu (162 km), Pärnu (144 km) ve Põltsamaa (135 km) nehirleridir.
En yüksek noktası, ülkenin güneydoğu bölgesinde bulunan 318 metre yüksekliğindeki Suur Munamägi tepesidir.
Ülkenin en çok karla kaplı olan kesimi güneydoğusudur. Kar yağışı genellikle Aralık ortalarından Mart sonlarına kadar sürebilir. Estonya ılıman iklim alanının kuzey kısmında kalır ve deniz iklimi ile karasal iklim arasında bir iklime sahiptir. Mevsimlerin uzunlukları neredeyse birbirlerine eşittir.

Estonya, ılıman iklim kuşağının kuzey kesiminde ve deniz ve kara iklimi arasındaki geçiş bölgesinde yer almaktadır. İklim, ülkenin doğu kesimlerinde daha karasal, batı kesimlerinde, özellikle adalarda daha fazla denizcidir. Estonya'da neredeyse eşit uzunlukta dört mevsim vardır. Ortalama sıcaklıklar adalarda 17,8 °C (64,0 °F) ile en sıcak ay olan Temmuz ayında iç kesimlerde 18,4 °C (65.1 °F) ve adalarda -1,4 °C (29,5 °F) ile -5,3 ° arasında değişir. C (22,5 °F) iç kesimlerde, en soğuk ay olan Şubat'ta. Estonya'da yıllık ortalama sıcaklık 6,4 °C'dir (43,5 °F). Ülke yıl içinde ortalama 1.829,6 saat güneş ışığı alır. Güneşlenme süresi kıyı bölgelerinde en yüksek, iç kesimlerde ise en düşüktür.

Estonya Savunma Kuvvetleri kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri ve hava kuvvetlerinden oluşmaktadır. Mevcut ulusal askerlik hizmeti, 18 ila 28 yaş arasındaki sağlıklı erkekler için zorunludur ve askerler, eğitimlerine ve Savunma Kuvvetleri tarafından sağlanan pozisyona bağlı olarak 8 veya 11 aylık görev turlarına hizmet eder. Estonya Savunma Kuvvetleri'nin 

Euro (sembol: €; para birimi kodu: EUR), Avrupa Birliği'nin 27 üye ülkesinden 21'inin resmî para birimidir. Bu ülke grubu resmî olarak Euro bölgesi olarak bilinir.
Ayrıca dört Avrupa ülkesinde (Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan) daha kullanımda olan euro, yaklaşık 358 milyon Avrupalı tarafından kullanılmaktadır. Ek olarak 190 milyonu Afrika'da olmak üzere dünya genelinde 200 milyon insan, Euroya sabitlenmiş para birimlerini kullanmaktadır.
Euro, Amerikan dolarının ardından dünyada en büyük ikinci rezerv para ve en çok kullanılan ikinci para birimi konumundadır. Eylül 2018 itibarıyla dolaşımdaki yaklaşık 1,2 trilyon € değerindeki banknot ve madenî parayla birlikte euro, dünyadaki en büyük toplam değere sahip para birimidir.
Uluslararası Para Fonunun çeşitli para birimleri arasında yaptığı 2008 yılı GSYİH ve satın alma gücü paritesi tahminlerine göre euro bölgesi, dünyadaki ikinci büyük ekonomidir.
Euro adı, 16 Aralık 1995'te resmen kabul edildi. Euro, 1 Ocak 1999'da hesap birimi olarak dünya finans piyasalarına tanıtıldı ve 1:1 (ABD$1,1743) oranı ile ECU'nun yerini aldı. Euronun madenî para ve banknotları 1 Ocak 2002'de dolaşıma girdi.

Mikrodevletler olan Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan; AB üyesi olmamalarına karşın, yapılan antlaşmalar çerçevesinde euro kullanmaktadır. Karadağ ve Kosova ise AB ile herhangi bir antlaşma imzalamadan euro kullanmaktadır. Buna ek olarak AB üyesi ülkelere bağlı ancak kendileri AB'nin bir parçası olmayan beş denizaşırı bölgede (Saint Barthélemy, Saint Martin, Saint Pierre ve Miquelon, Fransız Güney ve Antarktika Toprakları ve Ağrotur ve Dikelya) euro kullanımı görülmektedir.
Küba'da 1998'den, Suriye'de 2006'dan, Venezuela'da ise 2018'den beri euro, dış ticaret için kullanmakta olup bu ülkeler Amerika Birleşik Devletleri'nin yaptırımları ve amborgoları sonucunda bu paranın kullanımına geçmiştir. 2009'da Zimbabve, yaşadığı hiperenflasyon nedeni ile yerli para birimini bırakarak euro ve ABD doları gibi para birimlerini kullanmaya başlamıştır.

Euro kabul edildiği zamandan beri ABD dolarının ardından en önemli uluslararası rezerv para birimini oluşturmaktadır. Gelişmiş ekonomilerde euronun rezerv olarak kullanımı, gelişmekte veya az gelişmiş olanlara göre daha azdır. IMF'ye göre 2008'de dünyadaki toplam rezerv euronun değeri 1,1 trilyon $ (850 milyon €) olmuş, euro gelişmiş ekonomilerin ulusal rezervlerinin %22'sini, gelişmekte veya az gelişmiş olanlarının ise %31'ini oluşturmuştur. Euronun ABD dolarının yerini alarak en çok kullanılan rezerv olup olamayacağı, ekonomistler arasında tartışılan bir konudur.

AB içerisinde Bulgar levi ve Danimarka kronu; ilgili ülkeler ERM II'ye üye olduklarından ötürü euroya sabitlenmiştir. Avrupa içerisinde bu ülkelere ek olarak Bosna-Hersek değiştirilebilir markı ve Makedon denarı da euroya sabitlidir.
Afrika'da ve bazı Pasifik adalarında euroya sabitlenmiş para birimlerinin kullanımı yaygındır. On dört ülkede kullanılan CFA frangı (Orta Afrika frangı ve Batı Afrika frangı), Fransız denizaşırı kolektivitelerinde kullanılan CFP frangı, Komor frangı, Yeşil Burun Adaları eskudosu ve São Tomé ve Príncipe dobrası, euroya sabitlenmiş para birimleridir. Bu ülkelerin kullandığı para birimleri (Portekiz kökenli eskudo ve dobra dışında), zamanında Fransız frangına sabitlenmiş olup bu para euro ile birlikte feshedilince euro kuruna sabitlenme meydana gelmiştir. 2013 yılında 182 milyon Afrikalının, 27 milyon euro bölgesi dışında yaşayan Avrupalının ve yarım milyonu aşkın Pasifik adalının euroya sabitlenmiş bir para birimi kullandığı rapor edilmiştir.

Euro, ABD dolarından sonra en çok kullanılan rezerv para birimidir. 4 Ocak 1999'da piyasaya sürülmesinden sonra diğer ana para birimleri karşısında değer kaybetmeye başlayan euro, 2000'de en düşük kuruna ulaştı (3 Mayıs'ta sterlin, 25 Ekim'de ABD doları, 26 Ekim'de Japon yeni karşısında). Daha sonra yeniden yükselmeye başlayan euro, 2008'de tarihî zirve noktasına ulaştı (15 Temmuz: ABD doları, 23 Temmuz: Japon yeni, 29 Aralık: sterlin). Küresel mali krizin ortaya çıkmasıyla birlikte euro, başlangıçta düşüş gösterdi ancak ilerleyen dönemlerde yeniden yükselişe geçti. 2009 yılının sonundan bu yana devam eden Avrupa borç krizinden kaynaklanan baskıya rağmen euro bu dönemde sabit kaldı.

Parasal birlik

Genel

Özel

Resmî siteler
Resmî site
The euro27 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Europa
Avrupa Merkez Bankası 16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Heiko Otto ((Ed.)). "Euro (banknotlar ve tarih)". 1 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ocak 2018.  (Almanca) (İngilizce)

Euro bölgesi, resmî adıyla euro alanı, ortak para birimi ve yasal ödeme aracı olarak euroyu (€) seçen 21 Avrupa Birliği (AB) üyesinin oluşturduğu ekonomik ve parasal birlik. 1 Ocak 2026 itibarıyla euro bölgesinde Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan bulunmaktadır. Diğer AB üyesi ülkeler Danimarka hariç kriterleri karşıladıkları zaman euro bölgesine katılmak zorundadır. Bugüne kadar hiçbir ülke bölgeden ayrılmadı; bu yönde herhangi bir hüküm de bulunmamaktadır.

Danimarka, Maastricht Antlaşması'nda yer alan ayrıcalıklara dayanarak euroya geçmeyen AB üyesidir. Bu ülkenin hükûmetleri ya da bir referandum sonucu halkı bu yönde karar vermedikçe AB tarafından yasal bir baskıyla karşılaşmaz. 28 Eylül 2000'de Danimarka'da yapılan referanduma göre, oy verenlerin %53,2'si euroya geçmeye karşı çıkmıştır.
İsveç'in avro konusunda bir ayrıcalığı olmamasına karşın, bu ülkede gerçekleştirilen referandumlar euroya geçişi engeller durumdadır. 14 Eylül 2003'teki referanduma göre, oy kullananların %56,1'i euroya 'hayır' demiştir. Kriterleri karşıladıktan sonra Çekya, Macaristan, Polonya ve Romanya da euroya geçmek zorundadır.

Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan AB üyesi olmamalarına karşın, yapılan antlaşmalar çerçevesinde euro kullanmaktadır. Karadağ ve Kosova ise AB ile herhangi bir antlaşma imzalamadan euro kullanmaktadır.

Avrupa Merkez Bankası17 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Komisyonu – Ekonomik ve Finansal İşler – Euro bölgesi27 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Faroe Adaları (Türkçe telaffuz: [farö] Faroece: Føroyar, Faroece telaffuz: [ˈfœɹjaɹ]; Danca: Færøerne), Danimarka Krallığı'na bağlıdır. İzlanda, Norveç ve İskoçya'nın Hebrid ve Shetland adaları arasında yer alan adaların nüfusu Kasım 2025 itibarıyla 54.870 olup, yüzölçümü 1.393 km2'dir (538 sq mi). Resmi dil, İzlandaca ile kısmen karşılıklı anlaşılabilir olan Faroece'dir. Arazi engebeli olup, seyrek bitki örtüsü ve az ağaç bulunan fiyortlar ve uçurumlarla kaplıdır. Kuzey Kutup Dairesi'ne yakınlığı nedeniyle, adalar yaz gecelerinde sürekli alacakaranlık ve çok kısa kış günleri yaşar; yine de, Körfez Akıntısı nedeniyle yıl boyunca ılıman sıcaklıklar ve kutup altı okyanus iklimi yaşarlar. Başkent Tórshavn, yılda sadece 840 saat ile dünyanın en az güneş ışığı alan şehridir.
Færeyinga sagası ve Dicuil'in yazıları, ilk İskandinav yerleşimini 9. yüzyılın başlarına tarihlendirir ve Grímur Kamban'ın ilk kalıcı yerleşimci olarak kaydedildiğini belirtir. İzlanda'nın sonraki yerleşiminde olduğu gibi, adaların çoğunlukla Norveçliler ve İskandinav-Gael halkı tarafından yerleşildiği ve ayrıca Gaelik kökenli köleler (yani köleler veya serfler) getirdikleri söylenir. Bununla birlikte, 2024 yılında yapılan bir çalışma, Faroe Adaları ve yakınlardaki İzlanda'nın Viking kolonizatörlerinin farklı kökenlere sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Başlangıçta Løgting yönetiminde bağımsız bir devlet olarak yönetilen adalar, Sigmundur Brestisson tarafından Hristiyanlığın getirilmesinden sonra 11. yüzyılın başlarında Norveç yönetimine girdi. Faroe Adaları, 1397'de Norveç'in Kalmar Birliği'ne katılmasıyla birlikte fiilen Danimarka yönetimine girdi ve 1523'te bu birliğin dağılmasının ardından da Danimarka yönetimi altına girdi. 1538'de Lüterciliğin getirilmesinin ardından Faroe dili kamu kurumlarında yasaklandı ve üç yüzyıldan fazla bir süre yazılı metinlerden kayboldu. Adalar, Grönland ve İzlanda ile birlikte 1814'te Kiel Antlaşması ile resmen Danimarka'ya devredildi ve Løgting (Danimarka Yüksek Mahkemesi) daha sonra Danimarka yargı sistemiyle değiştirildi.
Løgting'in yeniden kurulması ve resmi bir Faroe yazım sisteminin oluşturulmasının ardından, Faroe dili çatışması, 20. yüzyılın ilk yarısında kilise, kamu eğitimi ve hukuk dili olarak Danca'nın yerini yavaş yavaş Faroe dilinin almasına yol açtı. Adalar, II. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edildi ve İngilizler Faroe Adaları'nın iç işlerine karışmaktan kaçındı: Bu göreceli özerklik döneminden ve 1944'te İzlanda'nın cumhuriyet ilan edilmesinden ilham alan adalar, 1946'da bağımsızlık için dar bir çoğunlukla sonuçlanan bir referandum düzenledi. Sonuçlar Kral Christian X tarafından iptal edildi ve daha sonraki müzakereler, Faroe Adaları'na 1948'de özerklik verilmesine yol açtı. 
Bugüne kadar Danimarka Krallığı'nın bir parçası olarak kalan Faroe Adaları, askeri savunma, polislik, adalet ve para birimi dışında çoğu alanda geniş bir özerkliğe ve kontrole sahiptir ve dış ilişkiler üzerinde kısmi bir kontrole sahiptir. Faroe Adaları, Danimarka ile aynı gümrük bölgesinde olmadığı için bağımsız bir ticaret politikasına sahiptir ve diğer devletlerle kendi ticaret anlaşmalarını kurabilir. Adaların İzlanda ile Hoyvík Anlaşması olarak bilinen kapsamlı bir ikili serbest ticaret anlaşması vardır. Bazı spor dallarında Faroe Adaları kendi milli takımlarına sahiptir. İskandinav Konseyi ve Avrupa Konseyi'nde Danimarka delegasyonunun bir parçası olarak temsil edilmektedirler. 
Adaların balıkçılık sektörü ihracatlarının yaklaşık %90'ını oluştururken, turizm 2010'lardan beri giderek daha önemli hale gelmiştir. 1973'te Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) katılmamış, bunun yerine kendi balıkçılık suları üzerinde özerkliklerini korumuşlardır; sonuç olarak, Faroe Adaları bugün Avrupa Birliği'nin (AB) bir parçası değildir. 1816 ile 1852 yılları arasında faaliyetleri askıya alınmış olsa da, Løgting (Faroe Adaları Parlamentosu), dünyanın en eski sürekli faaliyet gösteren parlamentolarından biri olduğunu iddia etmektedir.

Faroe Adalarının ismi Faroece Føroyar'dır. Oyar, ada(Oy) kelimesinin çoğul halidir. Ses değişikliklerinden dolayı "ada" için modern Faroece kelime oyggj'dir. İlk element, før, Eski Norsça fær (koyun) kelimesinden geliyor olabilir, ancak bu analize bazen karşı gelinir, çünkü bugünkü Faroece, koyun için seyður (Eski Norsça sauðr) kelimesini kullanmaktadır. Başka bir ihtimal de ~625 yılında adaya ilk kez yerleşen İrlandalı keşişlerin adaya Eski İrlandaca fearrann ("toprak" ya da "arazi", "mülk") adını verdikleridir. Bu isim adaya yerleşen Norveçlilerle devam edip oyar (adaları) ekini aldığıdır. İsim böylelikle "Koyun Adaları" ya da "Fearrann Adaları" olarak çevrilir.
Danca, Færøerne, aynı elementleri taşır: øerne, "adalar"; ø, "ada".
Türkçe, "Faroe Adaları" İskandinav kökten gelen kelimenin transkripsiyonudur. Bazen İngilizcede yazıldığı gibi "Faroe Adaları" olarak da yazılır.

Faroe Adaları Köppen iklim sınıflandırmasına göre subpolar okyanus iklimi (Cfc) ve tundra iklimi (ET) özellikleri gösteren bir geçiş iklimine sahiptir. Adaların topoğrafik yapısı ve Kuzey Atlantik Akıntısını üreten Atlantik Okyanusu'nun güçlü ısınma etkisi yüzünden ülkede farklı mikroiklimler görülür. Adaların kuzey kısmını kapsayan, özellikle dağlarda tundra iklimi etkisi altındadır. Ülkenin kıyı bölgelerinde ise daha kuru ve sıcak bir iklime sahip olup, daha az yağış alır.
Adalar yıl boyunca rüzgarlı, bulutlu ve serindir; yılda ortalama 210 gün yağmurlu veya karlı geçer. Kasırgalar veya kasırga şiddetindeki rüzgarlar ülkede nadir olsa da 1996 yılında Faroe Adaları'nı etkileyen Hope Kasırgası'nın hızı saatte ülkede 160 km/saat olarak ölçüldü.

St. Brendan Vadedilmiş Azizler Ülkesi'ni bulmak için harita veya yön bulmak için bir alet kullanmadan sal vasıtasıyla yolculuk yapmış İrlandalı bir rahip ve dini liderdir. Bu şahıs Faroe Adaları'nın önünden geçerken iki büyük ada gördüğünü belirtmiş ve bunları Kuşlar Adası ve Koyunlar Adası olarak adlandırmıştır. Bu iki adanın Streymoy ve Suðuroy olduğunu düşünülmektedir.

Arkeolojik kanıtlar, Faroe Adaları üzerinde ilk olarak 300 ve 600 yılları arasında ve 600 ve 800 yılları arasında ikinci varıştan önce üst üste iki dönem yaşayan İskandinav yerleşimciler olduğunu gösterir. Bilim adamları Üniversitesi Aberdeen'da bulunan erken tahıl polen evcil bitkiler, daha fazla öneriyor insanlar olabilir yaşadı Adaları önce Vikingler geldi. Arkeolog Mike Kilise kaydetti Dicuil Orada yaşayan insanlar, İrlanda, İskoçya ve İskandinavya, belki oraya yerleşen tüm üç alanda gruplar olabileceğini de öne sürdü.
484-578 yıllarında yaşayan İrlandalı bir manastır aziz olan Brendan'ın yaptığı bir sefer keşfi, Faroe Adaları'nı andıran insulae (adalar) tanımını içermektedir. Ancak bu ilişki, açıklamasında kesinlikle kesin değildir.
9. yüzyılın başlarında İrlandalı bir keşiş olan Dicuil daha net bir keşif yazmıştı. Norveçli korsanların gelene kadar neredeyse yüz yıl boyunca İngiltere'nin kuzey adalarında yaşamış olan, De mensura orbis terrae, coğrafi eseri olan exem nostra Scotia'nın ("İrlanda topraklarımız / İskoçya emanetler") güvenilir bir yer olduğunu iddia etti.
Norse ve Norse-Gael yerleşimcileri muhtemelen doğrudan İskandinavya'dan gelmedi, daha çok İrlanda Denizi, Kuzey Adaları ve İskoçya'nın Outer Hebrides'lerini çevreleyen Norveç topluluklarından (Shetland ve Orkney adaları da dahil olmak üzere), İrlandalı adalar için geleneksel bir isim olan Na Scigirí, ada sakinlerine verilen (Eyja-) Skeggjar "(Island-) Beards" kelimesini ifade eder.

Faroe hükûmeti yerel yönetimde yürütme yetkisine sahiptir. Hükûmetin başkanı Løgmaður ("Baş Yargıç") ülkenin başbakanı olarak görev yapar. Başbakan'ın kabine üyelerinin, landsstýrismaður, dışında 33 milletvekili vardır. Viking zamanlarına dayanan Faroe parlamentosu, Løgting ("Hukuk Mahkemesi"), dünyanın en eski parlamentolarından biri olduğuna inanılıyor.
Ülkede seçimler belediye, ulusal (Løgting) ve krallık (Folketing) seviyelerinde yapılır. 2007 yılına kadar ülke her birinin eşit ağırlığı olan yedi seçim bölgesine ayrılmıştı. 25 Ekim 2007'de tüm ülke tek bir seçim bölgesine dönüştürülerek her oya eşit ağırlık veren bir sisteme geçildi.

Resmî site
Official tourist site
Flick photo set4 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Faroe Adaları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Fince (Fince, Ural dil ailesinin bir üyesidir ve tipolojik (tür bilimsel) olarak eklemeli bir dildir. Neredeyse tamamen sondan eklemelidir. Bükümlü bir özellik gösterir, bunun nedeni yüzyıllar içerisinde Hint-Avrupa kökenli dillerden (İsveççe, Rusça, Almanca) etkilenmiş olmasıdır. Fincede, cümledeki rollerine bağlı olarak isimler, sıfatlar, zamirler, sayılar ve fiiller çekimlenir. Cümleler normalde özne-fiil-nesne sırasıyla oluşturulur ancak çekim ve bükümün yoğun kullanımı kelime sıralamasının farklı şekillerde yapılmasına izin verir. Kelime sıralamasının değişimi vurgulanmak istenen öğeye bağlı olarak da değişir. Kelimeler İsveç alfabesinden türetilen Latin kökenli Fin alfabesiyle yazılır. Kelimeler büyük oranda yazıldığı gibi okunur. Her harf bir fonemi (sesbirim) temsil eder. Uzun ünlüler ve çift ünsüzler birbirinden ayırt edilebilir. Dilin fonetiği birçok çift ünlü içerir ancak ünlü uyumu çift ünlülerin çeşitliliğini sınırlandırır.
Fin alfabesi (aakkoset) a, b, c, d, e, f, g, h, i, j, k, l, m, n, o, p, q, r, s, t, u, v, w, x, y, z, å, ä, ö olmak üzere 29 harften oluşmaktadır. Fince j harfi Türkçedeki y harfi gibi, y harfi Türkçedeki ü harfi gibi okunur ve ä harfi ise a ve e arasında bir sestir, Azerbaycan dilindeki ə harfine eş değerdir. Tıpkı İngilizcedeki man ve cat sözcüklerindeki a'nın okunuşuna benzer.

Fince, Ural dil ailesinin Fin dilleri kolunun bir üyesidir. Fin dilleri kolu Estoncayı ve Baltık Denizi çevresinde konuşulan birkaç azınlık dilini de içerir. Fincenin diğer Ural dilleriyle (Macarca gibi) birçok bakımdan ortak yönleri vardır. Bunlar:

Hâl ekleri: Tamlayan hâlinde -n eki, belirtme hâlinde -a / -ä eki, koşul hâlinde -na / -nä eki gibi.
Çoğul eki -t ve -i.
Birinci tekil kişi sahiplik eki -ni ve ikinci tekil kişi sahiplik eki -si gibi.
Çeşitli yapım ekleri: Ettirgen -tta / -ttä yapım eki gibi.
Diğer Ural dilleriyle düzenli ses uyumları (benzerlikleri) gösteren ortak kelime dağarcığı. Örneğin kala (balık) kelimesi Kuzey Sami dilinde guolli, Macarcada hal'dır.
Fince ve diğer Ural dillerinin coğrafi kökeniyle ilgili çeşitli teoriler vardır. En yaygın görüş, Ural Dağları bölgesi etrafındaki kutupaltı orman kuşağında ve/veya orta Volga'nın kıvrımında bir yerde Proto Uralcanın ortaya çıkmış olduğudur. Ural dillerinin Proto Uralca'dan geldiğine dair en güçlü kanıt, ses benzerliklerinde belirli bir düzene sahip ortak kelime dağarcığının yanı sıra Ural dillerinin yapı ve dilbilgisinde birçok benzerliğe sahip olmalarıdır.

Fince, çoğunluğu Finlandiya'da yaşayan yaklaşık 5 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Ayrıca İsveç, Norveç, Rusya, Estonya, Brezilya, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nde dikkate değer seviyede Fince konuşan azınlıklar bulunmaktadır. Finlandiya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaklaşık % 90,37'sinin anadili (birinci dili) Fincedir. Nüfusun geri kalanı İsveççe (% 5,42), Sami dili (Kuzey, İnari, Skolt lehçeleri) ve diğer dilleri konuşmaktadır. Buna ek olarak Fince, Estonya'da yaklaşık 167,000 kişi tarafından ikinci dil olarak konuşulmaktadır. Norveç'in bazı bölgelerinde ve İsveç'in kuzeyinde konuşulan, Fincenin bir lehçesi olan 'Kven' bazılarınca ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir.

Fince, Finlandiya'nın iki resmi dilinden (diğeri İsveççe) birisidir ve 1995'ten bu yana Avrupa Birliği'nin de resmi dillerinden bir tanesidir. Fince, milliyetçi Fennoman hareketi ile birlikte Finlandiya Büyük Dükalığı yönetimi döneminde önem kazanmaya başlamış ve 1863'te Finlandiya Millet Meclisi tarafından resmi dil olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda Fince, İsveç'te hâlâ resmi azınlık dili konumundadır. Nordik Dil Anlaşması'nın hükümleri gereğince, Nordik ülkelerin (Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Norveç) Fince konuşan vatandaşları diğer Nordik ülkelerin resmi kuruluşlarıyla iletişim kurarken herhangi bir sözlü veya yazılı çeviri ücreti ödemeden doğrudan kendi anadillerini kullanma imkanına sahiptir. Bununla birlikte İsveç'te Fincenin gelecekteki durumu ile ilgili endişeler dile getirilmektedir. Örneğin, 2017 yılında İsveç hükûmeti hakkında hazırlanan raporlar, özellikle ülkede yerleşik hâlde yaşayan % 7 civarındaki Finler'e yönelik mevcut azınlık dil politikalarına uyulmadığını göstermektedir.

Fin dilleri, Sámi dili milattan önce 1500 1000 civarında Proto-Fin dilinden ayrıldıktan sonra Proto-Fin dilinden gelişmiştir. Günümüzdeki kuramlar milattan sonra ilk 1000 yıl boyunca üç veya daha fazla varsayımsal Proto-Fin lehçesinin ortaya çıkıp geliştiğini varsayar.

13. yüzyılın başlarına ait 292 numaralı Huş Ağacı Kabuğu Belgesi herhangi bir Fin kökenli dilde yazılmış bilinen en eski belgedir. Fincenin bilinen ilk yazılı örneği ise milattan sonra 1450 yılına tarihlenen Almanca bir gezi günlüğünde bulunmuştur. Günlüğe eski Fince ile "Mÿnna tachton gernast spuho sommen gelen Emÿna daÿda" yazılmıştır. Günümüz Fincesi ile bu ifade " Minä tahdon kernaasti puhua suomen kielen, ~mutta~ en minä taida (Fince konuşmak istiyorum ~ama~ yapamıyorum) " şeklindedir. Gezi günlüğünde yazan sözler adı bilinmeyen Fin bir rahibe aittir. Günlükteki 'gelen (dil) ' kelimesi belirtme durumunda (ismin -i hâli) yanlış şekilde kullanılmıştır ve 'mutta (ama)' bağlacının eksikliği günümüzde bile Finceyi yabancı bir dil olarak öğrenip konuşanların yaptığı tipik bir hatadır. Unutmamak gerekir ki o dönemde Finlandiya'daki rahiplerin çoğunluğu İsveççe konuşuyordu.
Orta Çağ boyunca Finlandiya'nın İsveç'in hakimiyeti altında olduğu dönemde Fince sadece bir konuşma diliydi. O sıralarda uluslararası ticaret dili Orta Aşağı Almanca, yönetim dili İsveççe ve dini törenlerin dili Latinceydi. Bu, Finlerin ana dillerini sadece günlük yaşamlarında kullanabildiği anlamına geliyordu. Fince, İsveççeden daha düşük görülmekteydi ve Finler toplumda ikinci sınıf vatandaş olarak görüldükleri için hiçbir resmi durumda kendi dillerini kullanamıyorlardı. Papaz yetiştirme okullarında İsveççe eğitim vererek, kilisede İsveççe konuşarak, İsveççe konuşan hizmetli ve hizmetçilerin Fince konuşulan bölgelere göç ettirilmesini sağlayarak, Fince konuşulmasını azaltma çabaları bile vardı.

Fince için ilk kapsamlı yazı sistemi 16. yüzyılda Fin bir rahip olan Mikael Agricola tarafından oluşturulmuştur. Agricola, yazı sistemini oluştururken İsveç, Alman ve Latin yazı sistemlerini temel almıştır. Onun asıl amacı Kitab-ı Mukaddes'i tercüme etmekti ancak öncelikle standart Fincenin bugün hâlâ dayandığı yazımla ilgili kuralları belirlemesi gerekiyordu. 
Agricola'nın yazı dili Fincenin batı lehçelerini esas alıyordu ve hedefi her sesin bir harfe karşılık gelecek şekilde ifade edilmesiydi. Fakat o bu uğraşısında birçok sorunla karşı karşıya kaldı ve istikrar elde etmede başarısız oldu. Bu nedenle duruma bağlı olarak aynı sesler için farklı işaretler kullandı. Örneğin O, 'ð' sesini ifade etmek için 'dh' veya 'd' harfini, 'θ' sesini ifade etmek için de 'tz' veya 'z' harfini kullandı. Ayrıca Agricola, 'ɣ' sesini ifade etmek için 'gh' veya 'g' harfini, /h/ sesini ifade etmek için de 'ch', 'c' veya 'h' harfini kullandı. Mesela, modern yazım sisteminde 'tehtiin' olarak yazılan kelimeyi 'techtin' şeklinde yazdı. 
Daha sonraları diğerleri Agricola'nın çalışmasını gözden geçirerek daha fonemik (tek sesi tek harfle ifade eden) bir sistem için çaba sarf ettiler. Bu sırada Fince bazı seslerini kaybetti. ð ve θ sesleri standart dilden kayboldu ve sadece Batı Finlandiya'daki küçük bir kırsal bölgede yaşamaya devam ettiler. Kaybolmaları Fincenin lehçelerine belirgin nitelikler kazandırdığı için bu seslerin izleri, başka yerlerde hâlâ bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, doğu ve bazı batı lehçelerinde 'θ' sesi 'ht' veya 'tt'ye dönüşmüştür. Bununla birlikte standart dilde kaybolmuş seslerin etkisi şu şekildedir:
ð, d'ye dönüşmüştür.
θ, ts'ye dönüşmüştür.
ɣ, v'ye dönüşmüştür.
Modern Fince noktalama işaretleri, İsveççe ile birlikte, çoğu alfabetik sistem kesme işareti kullandığı hâlde sözcüğün kökünü ve bazı durumlarda son ekini ayırmak için iki nokta üst üste işaretini kullanır (mesela kısaltmalardan sonra). Dilbilgisinde hata yapmamak için ekler önemlidir ve genellikle uygulanmaktadır. Mesela, EU:ssa (Avrupa Birliği'nde) örneğinde olduğu gibi.

19. yüzyılda Johan Vilhelm Snellman ve diğerleri Fincenin statüsünün iyileştirilmesi gerektiğini vurgulamaya başladılar. Mikael Agricola'nın yaşadığı zamandan beri, yazılı Fince neredeyse yalnızca dini amaçlarla kullanılmıştı. Fakat Snellman'ın, Fincenin tam teşekküllü ulusal bir dil olarak kullanılması hakkındaki milliyetçi düşünceleri önemli ölçüde destek topladı. Dilin durumunu iyileştirmek ve dili çağdaşlaştırmak için ortak çaba sarf edildi. Sonuç olarak 19. yüzyılın sonunda Fince, İsveççenin yanında yönetim, edebiyat, bilim ve sanat dili hâline geldi. 1853'te Daniel Europaeus ilk İsveççe - Fince sözlüğü yayımladı ve ardından 1866 - 1880 yılları arasında Elias Lönnrot ilk Fince - İsveççe sözlüğü derledi. Aynı dönemde Antero Warelius etnografik araştırmalar yaptı ve diğer konuların yanı sıra Fin lehçelerinin coğrafi dağılımını belgeledi.

Fincenin durumunun iyileştirilmesine dair en önemli katkılar Elias Lönnrot tarafından yapıldı. Fincenin çağdaş kelime dağarcığının oluşması ve gelişmesi üzerindeki etkisi özellikle önemliydi. Kalevala'yı derlemesine ek olarak, batı ve doğu lehçeleri savunucuları arasında gerçekleşen standart Fincenin geliştirilmesiyle ilgili anlaşmazlıklarda arabuluculuk yaptı ve Agricola tarafından tercih edilen batı lehçelerinin öncü konumunu devam ettirirken, orijinal olarak Doğu Finlandiya'daki lehçelerde bulunan kelimelerin standart dile girmesini sağladı ve böylece dil önemli ölçüde zenginleşti. Akabinde 1870 yılında Aleksis Kivi tarafından ' Seitsëman Veljestä (Yedi Kardeş)' ismiyle ilk Fince roman yayımlandı.

Fince, belirli lehçe özelliklerinin farkılılaşmasında görülebildiği gibi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra belirli şekillerde değişmeye başladı. Örneğin, Fincenin batı lehçelerindeki 'ts' sesinin 'tt'ye dönüşmesi gibi (metsä kelimesinin mettä hâline gelmesi) veya doğu lehçelerindeki 'd' sesinin yok olması gi

Fransız İhtilali veya Fransız Devrimi (1789-1799), Fransa'daki mutlak monarşinin devrilip yerine cumhuriyetin kurulması ve Katolik Kilisesi'nin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Milliyetçilik akımını ve Yakın Çağ'ı başlatmasıyla Dünya ve Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur.
Fransız halkı önceki döneme göre büyük bir evrim geçirmektedir. Halk bilinçlenmektedir ve sarayın, kralın, seçkinlerin denetiminden çıkmaya başlamıştır. Şehirlerde yaşayan pek çok burjuva, büyük bir atılım içindedir. Kitaplar yaygınlaşmakta, aileler çocuklarını üniversitelere göndererek sağlam bir gelecek kurma yolunu tutarak kültürel seviyeyi yükseltmektedir. Bağımsız yayıncıların çıkardıkları gazete, bildiri ve broşürler, kitlesel bilinçlenmeye yol açmaktadır. Bu koşullar da toplumsal değişim taleplerinin olgunlaşmasına yol açmıştır.
Toprak sahipleri ve soylular ayrıcalıklarını korumaya çalışmakta; bu sebeple burjuvaların soylu tabakasına geçmesini engelleyecek barikatlar yükseltilmektedir. Soylular statülerini koruma hevesindeyken, burjuvalar da ekonomik olarak güçlenmelerine rağmen toplumsal haklarda söz sahibi olamamaktan şikâyetçidirler. Kırsal nüfus ise üzerindeki vergi yükünün hafiflemesini istemektedir.
İhtilalci düşünce, ülkede köklü yapısal değişikliklere gitmesi gerektiğine inanan katmanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Merkezi otorite ülkenin içinde bulunduğu evrimsel süreci kavrayamamış ve eski yöntemlerle sorunları halletme yolunu seçmiştir. Oysa özellikle burjuva sınıfı, İngiliz devriminin etkisiyle geçici çözümle yetinmek değil, kitlesel olarak İngiliz modelindeki gibi ‘parlamenter monarşi rejimi’ altında yönetime katılmayı arzulamaktadır.

Toplum büyük bir hızla değişmekte, bunun altında da 'aydınlanma filozoflarının' büyük etkisi bulunmaktaydı. Aydınlanma felsefesi, mantığın, köklü gelenekleri ve siyasal rejimin mutlakiyetçi eğilimlerini ortadan kaldırmayı emrettiğine kanaat getirmiştir. Aydınlanmacılar özgürlüğün tüm alanlarda olması gerektiği fikrini savunmaktaydı. Descartes, daha XVII. yüzyılda, aklın ve eleştirel zihniyetin üstünlüğüne vurgu yapmış, Montesquieu ise yasama erkinin halkı temsil eden vekiller aracılığı ile kullanılmasını ve güçler ayrılığı ilkesinin hayata geçirilmesini önermiştir. Voltaire'e göre kral, filozoflardan kurulu danışmanların örgütüne uyarak toplumu aydınlatmayı hedeflemeli, İngiliz modelini benimseyerek, parlamenter bir sistemin kapılarını açmalıydı. Rousseau, insanların doğuştan eşit olduğuna inanmakta, çoğunluğun iradesinin (halk egemenliği) siyasal rejime hâkim olması gerektiğini vurgulamaktaydı. Diderot ile d’Alambert ise yasa önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi talepleri dillendirmekteydi.
Aydınlanma filozoflarının etkileri yanında İngiliz Halklar bildirgesi gibi metinler ve bunların temelini oluşturan John Locke'nin fikirleri ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nde dile getirilen demokratik ilkeler ve liberal ekonomi fikirleri burjuvaları hareketlendirmiştir. Fransızlar dışarıdan gelen fikir ve hareketleri içselleştirerek ihtilale zemin hazırlamışlardır.

İhtilalden önceki yıllar Fransız ekonomisi için pek de parlak sayılmamaktadır. Gelişen ticaret, savaşlar sebebiyle yavaşlama yönüne kaymış; köylü, mahsulünden beklenen verimi alamayarak büyük sıkıntılarla karşılaşmıştır. Ayrıca, tek kıtlıkla, açlığa kadar dayanan sorunlarla karşılaşmışlar tek çözüm yolu olarak kıta şehirlere göç etme yolunu tutmuşlardır, fakat şehirlerde de onları parlak bir yaşam beklememektedir; artan nüfusun ihtiyacını şehirler karşılayamaz duruma gelmiştir. Nüfus artması doyurulması gereken insanların çoğalmasına sebep olmuştur. Gelenlerin işsizlik sorunuyla da karşılaşması, istihdam olanağı bulamamaları toplumsal sorunların artmasına neden olmuştur. Aslında Fransa'nın ekonomisi pek çok çağdaş devlete göre ileri sayılmaktaydı; fakat önceki dönemlerle karşılaştırıldığında görülen fark edilir gerileme, halkı paniğe sokmuştur. Halkın içinde bulunduğu ekonomik sorunlar vergilerin düzenli olarak ödenmemesine yol açmış devletin en önemli gelir kaynağı olan vergilerin sekteye uğraması hazineyi büyük bir bunalıma sürüklemiş, uzayan savaş maliyetlerinin fazla olması ve teknolojinin gelişmesiyle savaş masraflarının artması, bir de saray masraflarının aşırılığı sebebi ile devlet iflasın eşiğine gelmiştir. Bu nedenle kral, vergilerin artırılması ve yeni vergiler konması yolunu tutmuş; bu plan dahilinde tüm toplumda vergilerin yaygınlaşması düşüncesi ortaya çıkmıştır. Paris Parlamentosu da bu yeni vergi aleyhine onay vermeyerek genel meclisin, Etats Generaux'un toplanmasını istemiştir.

Fransa, Kuzey Amerika'daki tüm kolonilerini 1763 tarihinde, Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere'ye kaptırmıştı. İngiltere, Yedi Yıl Savaşları'nın mali yükünü, yeni vergilerle kolonilerden çıkarmaya kalkışınca; bu durum Kuzey Amerika kolonilerinde huzursuzluk yaratmıştı. 1774 yılında On üç Koloni'nin başlattığı Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1776 yılında bağımsızlık ilanıyla sürmüştü. Fransa ise bu çatışmalara büyük boyutlarda mali destek vererek dolaylı olarak katılmıştır.
Bu harp harcamaları ve giderek artan saray masrafları dolayısıyla Fransız monarşisi de mali yönden tükenmişti.

1789 yılında XVI. Louis, soyluları toplayıp toprak mülkiyeti üzerinden vergi alınmasını istediğinde soylular meclisin toplanmasını istediler. 1614 yılından beri toplanmamış olan Genel Meclis, soylular, din adamları ve halktan seçilen üç kamaradan oluşuyordu.
Meclisin toplanması, toplumsal yapıdaki çelişkilerin de ortaya çıkmasına neden oldu. Bir yanda soyluların ve din adamlarının ayrıcalıklı durumu diğer yanda da burjuvazi ve halktan temsilciler arasında mecliste ciddi sorunlar ortaya çıktı.
18. yüzyılın başlarından beri Fransa dış ticaretinin kat kat artması, burjuva sınıfını oluşturmuştu. Bu sınıf, artık sahip oldukları ekonomik güce karşılık gelecek bir politik güç istiyorlardı. Feodal yapının ve monarşinin kaçınılmaz sonucu olan sosyo-ekonomik sınırlamaların kaldırılmasından yanaydılar.
17 Haziran 1789'da ise üçüncü sınıfın temsilcileri Emmanuel-Joseph Sieyès öncülüğünde toplanıp bir kurucu meclis kurdular. Diğer sınıflara da kendilerine katılmaları için mesaj gönderdiler ve ülkenin yönetimine onlarla ya da onlar olmadan katılacaklarını bildirdiler. Bu olanları engellemek için XVI. Louis meclisin toplandığı Salle des États'ın kapatılmasını emretti. Bunun üzerine meclis Versailles sarayının hemen yanındaki tenis kortlarında toplanmaya başladılar ve burada 20 Haziran'da Fransa'ya yeni bir düzen getirilene kadar ayrılmayacaklarını söyleyen Tenis Kortu Yemini'ni ettiler. Kısa sürede ruhban sınıfının çoğunluğu da onlara katıldı.

Meclisin toplanmasıyla orta sınıftan halk, özellikle varlıklı sınıflar, monarşiye karşı savaş açtılar. Bir anayasayla monarşinin yetkilerinin sınırlandırılmasını, iç gümrük duvarlarının kaldırılarak iç ticaretin serbestleştirilmesi, vergilerin yeniden düzenlenmesi ve yönetimde daha fazla hak elde etme talebinde bulundular.
Bu talepleri XVI. Louis kabul etmedi. Orta sınıf, peşine halktan diğer unsurları da katarak 14 Temmuz 1789 günü Bastille Hapishanesi’ne saldırdı. Hapishane ele geçirilip mahkûmlar salındı.
Fransız İhtilali 1789-1815 yılları arasında beş farklı dönem yaşayarak devam etti.

Fransız İhtilali'nde çok farklı kesimler rol almıştır. Paris yoksullarının temsilcileri kendilerine Enragee (öfkeliler) adını vermişlerdi. Heberistler de yoksullara yakın ve radikal bir kesimi oluşturuyordu. İhtilali bir halk hareketinden çok salt bir ilerleme olarak anlayan üst kesim temsilcileri iki kanada bölünmüştü. Jakobenler radikal ilerlemeci, Jirondenler ise liberal ve ılımlı ilerlemeciydi. Jakobenler de daha sonra bölündü ve Danton ayrı baş çekti. Jakobenlerin içindeki en sertlik yanlıları Robespierre ve San Just'tu. San Just, "Hürriyetin istibdadını istiyoruz." paradoksal sözleriyle ün salmıştır.

14 Temmuz 1789'da Parisliler Bastille Hapishanesi'ne hücum ettiler. Bu genel ayaklanmanın ardından toplanan kurucu meclis İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınladı (26 Ağustos 1789). 1789 Fransız İhtilali'nin ardından, insan haklarını korumak amacıyla Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayımlandı. 26 Ağustos 1789'da Fransa Ulusal Meclisi'nde kabul edilen 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 1791′de kabul edilen Fransız Anayasası'na önsöz olarak eklenmiştir. Ardından da ulusal egemenliğe dayanan bir anayasa hazırlayarak monarşinin yetkilerini sınırlandırdı. Bu anayasa, halk tarafından seçilecek bir parlamentonun yasama ve yürütme yetkilerini kralla paylaşmasını öngörmekteydi.
Kanunları hazırlamak, bütçeyi tasdik etmek ve hükûmetin icraatını kontrol etmek görevleri meclise verildi. Ayrıca İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin esasları uygulamaya konuldu.
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin uygulamaya konulması ve bir halk meclisinin yürütme erkini ele alması, Fransa'da feodalite kurumlarını yıktı. Zaten halk yığınlarındaki soylulara karşı gelişen öfke, pek çok soylunun topraklarını bırakarak diğer Avrupa ülkelerine kaçmalarına yol açtı.
Fransa'daki tüm bu gelişmeler, tüm Avrupa açısından çok önemli sonuçlar doğuracak, sadece gelecek yılların değil, yüzyılların da içsel dinamiklerini kökten değiştirecekti.
Avrupa'da herkes, feodal sınırlamalardan kurtulan bir Fransa ekonomisinin büyük bir gelişme göstereceğini, bunun ise Fransa'yı uluslararası ticaret alanında rekabet edilmesi çok zor bir güç haline getireceğini öngörebiliyordu. Üstelik böylesi bir ekonomik büyümenin, eskisinden çok daha güçlü bir Fransız askerî gücünü besleyebilecek durumda olması, kuvvetle muhtemeldi.
Öte yandan Fransa'da ortaya çıkan, insan haklarından, eşitlikten ve özgürlükten yana bu düşünce hareketinin tüm Avrupa'ya yayılması ve mevcut monarşilerin geleceğini tehdit etmesi kaçınılmazdı.

5 Ekim 1789'da, Fransa'da ekmek talebiyle Versay Sarayı'na doğru yürüyüşe geçen kadınlar, halkın saray yönetimine boyun eğmeyeceğini göstermişti. Versay Kadınların Yürüyüşü, Fransız Devrimi'ne giden yolda anl

GUAM Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü; Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova'yı kapsayan bir örgüttür. 10 Ekim 1997 yılında “GUAM Danışma Formu” adıyla hayata geçirilen örgüt, 7 Haziran 2001 tarihinde “GUAM Derneği” adını almış, 23 Mayıs 2006'dan itibaren “Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü-GUAM” ismi ile faaliyetlerine devam etmektedir. 1999-2005 yılları arasında Özbekistan da örgüt içinde yer almıştır.
Örgütün adı, üye ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşmaktadır. Özbekistan'ın üye olduğu dönemde örgüt GUUAM adını taşımıştır. Türkiye ve Letonya ise gözlemci ülkeler arasında bulunmaktadır. Son zamanlarda Azerbaycan ile Ukrayna arasındaki ortaklaşma artmış, Gürcistan da buna dahil olmuştur. Söz konusu ülkeler arasında ticari-siyasi ilişkiler gelişme göstermiş ve çeşitli antlaşmalar imzalanmıştır.

GUAM; Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna başkanlarının 10 Ekim 1997 tarihinde Strazburg'da ortak anlaşma imzalaması sonucu faaliyete başlamıştır. İlgili ülke cumhurbaşkanları bu anlaşmada egemenlik, toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı ilkeleri temelinde Avrupa'da istikrarın ve güvenliğin güçlendirilmesi amacıyla her türlü iş birliğinin öneminin altını çizmişlerdir. 7 Haziran 2001 tarihinde Yalta'da yapılan GUAM'ın ilk zirve toplantısı teşkilatın uluslararası alanda yapısal olarak şekillenmesi ve resmîleşmesinde büyük rol oynamıştır. Devlet başkanları tarafından imzalanan GUAM'ın "Yalta Şartı" taraf devletler arasında iş birliğinin amaçlarını, ilkelerini ve yönlerini belirlemiştir. 22 Mayıs 2005 tarihinde GUAM'ın Kişinev'de düzenlenen zirve toplantısı üye devletlerin demokratik toplum, Avrupa'ya entegrasyon, ekonomik gelişme, bölgede istikrar ve güvenlik konularına ilişkin bakışlarını ortaya koymalarını sağlamıştır. Devlet başkanları, GUAM temelinde uluslararası bir örgütün kurulması gerektiğine dair ortak görüş belirtmişler ve bu kapsamda "GUAM Dışişleri Bakanları Konseyi" oluşturulması kararı almışlardır. Devlet başkanlarının bu kararı 22-23 Mayıs 2006 tarihinde GUAM'ın Kiev Zirve Toplantısı ile gerçekleşmiş ve böylece 1997 yılında meydana gelmiş birlik temelinde GUAM tesis edilmiştir. Kiev Zirve toplantısında Cumhurbaşkanları GUAM'ın tüzüğünü kabul etmişlerdir. Ana sözleşmede; demokratik değerlerin egemen olması, sürekli gelişmenin teminatı, uluslararası ve bölgesel güvenliğin güçlendirilmesi, Avrupa'ya entegrasyon, üye devletlerin ekonomik, insani ve sosyal alanlarda iş birliğinin genişletilmesi örgütün başlıca amaçları olarak yer almıştır. Ayrıca, GUAM devlet başkanları tarafından Kiev zirve toplantısında kabul edilen GUAM'ın kurulmasına ilişkin Kiev Bildirisi'nde aşağıdaki hususlar ve görevler açıklanmıştır:

Demokrasinin güçlendirilmesi, temel insan hakları ve özgürlüklerinin korunması, devletlerin ekonomik gelişiminin, güvenliğinin ve istikrarın sağlanması,
GUAM devletlerinin sürekli gelişimi amacıyla, dinamik ekonomik büyüme, sosyal ahenk ve çevre aracılığıyla karşılıklı ilişkilerinin güçlendirilmesi,
Bu devletlerin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve özgürlüğünü tehlike altına sokan, tam ölçekli demokratik reformların hayata geçirilmesini ve bölgenin ekonomik gelişmesini zorlaştıran, euro uyumunu olumsuz etkileyen ve tüm dünya birliğinin sağlanmasını tehdit eden sorunların çözümü için etkin iş birliği,
Uluslararası terörizm, aşırıcılık ve agresif ihtilaflarla mücadele konularında iş birliğinin güçlendirilmesi,
Ekonomi, ticaret ve ulaşım alanında iş birliğinin derinleştirilmesi ve Serbest Ticaret bölgesi hakkında sözleşmenin uygulanması.

GUAM devletlerinin iş birliğinin pratik tezahürü olan Sanal Merkez ve Devletlerarası Bilgi ve Tahlil Sistemi (VM / DİTS) projesi ve Ticarete ve Ulaşım Yardım (TNY) projesi gerçekleştirilmektedir. TNY, GUAM ülkeleri arasında ticaret ve ulaşım alanında ilişkilerin genişletilmesi ve güçlenmesi amacını taşır. VM / DİTS bilgi alışverişi ve diğer işleri nitelikli önlemlerle hayata geçirmek aracılığıyla ticaret ve ulaşımın gelişmesi, etkin ve güvenli faaliyet gösterilmesi sağlanır. Her iki proje GUAM-ABD Çerçeve Programı'nın temel öğeleri olarak birbirini tamamlar ve paralel şekilde hayata geçirilmesini öngörür. VM / DİTS projesi kapsamında her GUAM devletinde Millî Bilgi ve Tahlil Merkezi ve İşçi grupları oluşturulmuş ve emniyet organlarının ilgili uzmanları bu yönde ilk bilgi alışverişi yaparlar. TNY projesinin hayata geçirilmesi amacıyla her GUAM devleti ulusal planları temelinde her türlü çalışmayı sürdürürler. Ayrıca, belirtilmelidir ki, GUAM devlet başkanları Kiev Zirve Toplantısı sırasında Serbest Ticaret bölgesi hakkındaki anlaşmanın gerçekleşmesi için çalışmalara başlandığını ilan etmişlerdir.

Alpha Kiev zirve toplantısında kabul edilen "Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma için Teşkilat-GUAM devlet başkanlarının anlaşmazlıkların çözümü üzere Ortak Deklarasyonu"nda aşağıdaki temel hususlar belirlenmiştir:

GUAM devletlerinin topraklarındaki  anlaşmazlıkların çözümü sadece egemenliğinin korunması, toprak bütünlüğü ve bu devletlerin uluslararası düzeyde tanınan sınırlarının dokunulmazlığı temelinde gerçekleştirilebilir ve bu GUAM çerçevesinde iş birliğinin temel prensibi kabul edilir;
Devletlerin toprakları asker işgaline maruz kalamaz;
Güç uygulaması, etnik temizleme deneyimi ve toprak işgali evrensel ve Avrupa değerlerine, barış, demokrasi, istikrar ve bölgesel iş birliği ilkelerine aykırıdır;
Kontrol edilmeyen bölgelerin ait oldukları devletler için topluma geri kazandırılmaları, zorunlu göçmenlerin daimi yerleşim yerlerine dönmeleri ve çeşitli etnik grupların devletlerin uluslararası düzeyde tanınmış sınırları çerçevesinde barış içinde birlikte yaşamaları, sivil toplumun gelişimi, bu bölgelerde tahrip edilmiş altyapının onarılması ve ayrıca iletişim tüm tarafların yararı için kullanılması yoluyla GUAM devletlerinin topraklarındaki anlaşmazlıkların çözümünde bu devletlerin ve uluslararası toplumun çabalarının birleştirilmesi;

Gagavuzya (Gagavuzca: Gagauziya veya Gagauz Yeri; Rumence: Găgăuzia; Rusça: Гагаузия) veya Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi (Moldovca/Rumence: Unitatea Teritorială Autonomă Găgăuzia), Moldova'ya bağlı bir özerk devlet. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar, Oğuz Türkü kökenlidir ve Gagavuz kelimesinin Gök-oğuzdan türediği düşünülmektedir.

Ana Madde: Gagavuzya tarihi
Şu an yaklaşık 250 bin Gagavuz, eski SSCB topraklarında yerleşiktir. Büyük bir kısmı Moldova güneyindeki Bucak yöresinde yaşamaktadır. Gagavuz köyleri Ukrayna'daki Odesa ve Zaporojye illerinde, Romanya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kabardey'da yer almaktadır. Moldova'da "Gagavuz Cumhuriyeti" dışında, Kişinev'de 8.000, Bender'de 1.600 ve Dinyester nehrinin kuzey yakasında 3.300, Balkanlar'daki Bulgaristan ve Yunanistan'da yaklaşık 20 bin Gagavuz yaşamaktadır.
Gagavuzlar, Ortodoks Hristiyan bir Türk halkıdır. Bizans yazılı kaynaklarında Oğuzlar 11. yüzyılda Tuna nehrini geçip Balkanlardaki Makedonya, Paristrione, Yunanistan ve Bulgaristan'da yerleşen göçebe boyları olarak kaydedilmiştir.
11. yüzyılda Balkanlara göç eden Gagavuzlar Ortodoks Hristyanlığını kabul etmişler ve daha sonra Osmanlı yönetimi altında kalmışlardır. 18. ve 19. yüzyıllarda Balkanlarda başlayan ve bağımsız olma hedefini güden hareketler sırasında Bulgarların baskısına dayanamayan Gagavuzlar, 1750-1846 yılları arasında Tuna nehri üzerinden Rusya'ya göç etmişler ve Tuna bölgelerine (1769-1791) ve Besarabya'ya (1801-1812) yerleşmişlerdir. Moldova'da yaşayan ve Türkçe konuşan, Ortodoks Hristiyan Gagavuz halkının bir bölümü 19. yüzyılın başında Türk-Rus savaşları sırasında Bulgaristan'dan Moldova'ya gelmiş ve 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlık dönemi dışında, sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet yönetimi altında yaşamışlardır.
Çok sayıda tarihçi, etnograf ve dil uzmanları 13. yüzyılda Dobruca topraklarında idari merkezi Korbuna şehri olan "Dobruca Prensliği" veya "Uzi Eyalet" adı altında kurularak iki yüzyıldan fazla yaşamış devlete sahip olan Gagavuzları Türk Dünyası'nın en orijinal halklarından biri olarak kabul etmektedirler.
Köylülerin ayaklanması sonunda Komrat Cumhuriyeti'nin ilan edildiği 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlığın dışında Gagavuz halkı, Rusya İmparatorluğu, Romanya, Almanya (II. Dünya Savaşı döneminde) ve Sovyetler Birliği'nin egemenliği altında kalmıştır.
Sovyetler Birliği'nde demokrasiye yönelik değişikliklerinin başlatıldığı 1980'lerin sonunda Gagavuz aydınları çevresinde yer alan millî bilinç yayılmaya başlamış olup Gagavuzların kültür ve ekonomik sorunlarının mevcudiyetini ileriye sürme imkânı ortaya çıkmıştır. Gagavuz aydınlarının faal üyeleri, diğer etnik azınlıklarının gayretlerini de birleştirip 1988 yılında "Gagavuz Halkı Hareketi"ni kurmuşlardır.
1989 Mayıs ayında ilk kongresini yapan "Gagavuz Halkı" adlı hareket, güney Moldova'da başkenti Komrat olmak üzere kurulacak özerk Gagavuz Cumhuriyeti'nin kendi kültürel ve ekonomik işlerini büyük ölçüde kontrol etmekle birlikte, yine Moldova'ya bağlı özerk bir yönetim talebiyle ilk önemli çıkışını yapmıştır.

Gagavuz Bölgesinde İlkokul, ortaokul ve lise düzeyinde eğitim veren 55 okul bulunmaktadır. Bu okullardan bir kısmı yalnız ilkokul, ortaokul, lise eğitimi verirken bir kısmı bu eğitimlerin tamamını vermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli ayni ve nakdi yardımlarda bulunmuş olduğu Komrat Üniversitesi bulunmaktadır.
Komrat'ta TİKA'nın kurduğu yöredeki en önemli kültür merkezi niteliğinde olan, Atatürk Kütüphanesi'nde bilimsel çalışma yapmak isteyenler için ilgili her türlü kaynak bulunmaktadır. Çadır-Lunga şehrinde bulunan Gagavuz anadilinde oyunların sahnelendiği Mihail Çakır Gagavuz Millî Tiyatrosu bulunmaktadır.
Gagavuz Bölgesi'nin idari merkezi olan Komrat şehrinde, Çadır-Lunga, Vulkaneşti şehirlerinde ve Komrat'a bağlı olan Beşalma köyünde, Gagavuz tarihi ile ilgili önemli bir kaynak niteliğinde olan Antropolojik bir kaynak niteliğinde olan müzeler bulunmaktadır. Gagavuz bölgesinde okul kütüphanelerinden bağımsız olarak 45 kütüphane bulunmaktadır.
Düz Ava ve "Kadınca" adlı Gagavuz millî şarkı ve oyun (folklor) toplulukları da faaliyette bulunmaktadır. Bunların dışında da diğer benzer topluluklar da mevcuttur.

2000 yılının Ocak - Kasım tarihleri arasındaki dönemde bir çalışanın ortalama aylık maaşı 285 ML olmuştur. Aralık 2000 tarihi itibarıyla maaş borcu 31,3 ML'dir.
Ocak-Eylül 2001 döneminde bir çalışanın ortalama aylık maaşı 329 ML olmuştur. 1 Eylül 2001 tarihi itibarıyla maaş borcu 27,4 milyon ML dir. (Devlet memurlarına 7,8 milyon ML).

Alt yapının yeniden yapılanması, devlet ve özel mülkiyet şekilleri ile birlikte yeni hukuki, ekonomik ve organizasyon ilkelerine dayanmaktadır. Gagavuzya'nın altyapısındaki en zayıf yeri içme suyu temini ve sulamadır. Alt yapının diğer dallarında olduğu gibi su temini de çok büyük sermaye gerektirmektedir. Fakat bu sorunun çözümü önceliklidir, çünkü bu bölgenin sosyo- ekonomik kalkınması ön şartı bu sorunların çözülmesinden geçmektedir.
Haziran 1994 yılında Türkiye Cumhuriyeti Gagavuz Bölgesinin içme suyu ve sulama projesinin gerçekleştirilmesi için 35 milyon dolarlık kredi açmış fakat, Moldova Parlamentosu söz konusu kredinin ancak 15 milyon dolarlık kısmını onaylamıştır. Bu miktar ile Komrat şehrindeki içme suyu projesi tamamen ve Çadır-Lunga projesi kısmen gerçekleştirilmiştir. Kredinin ikinci kısmının onaylanması ile ilgili çalışmalar hâlen devam etmektedir.
Son zamanlarda altyapıya yapılan yatırımların devlete ait kısımda azalma, özel sektöre ait kısımda ise artış kaydedilmektedir.
Kullanılmakta bulunan kara yollarının uzunluğu 451,5 km. Bunlardan 219,8 km ulusal karayolları, 192 km ise - mahalli karayollarıdır. Karayollarının % 86.sı asfalttır.
Gagavuz Bölgesi'ndeki şehirlerde 100 kişiye 18 telefon, köylerde ise 100 kişiye 8,5 telefon düşmektedir. Bütün bölge televizyon ve radyo yayınlarının kapsamı dahilidedir. TIKA nın teknik yardımı ile yenilenen Gagavuz radyosu şimdilik Komrat'ın tamamı ile Çadır-Lunga şehrinin bir kısmından izlenebilmektedir. Bu radyonun Gagavuzya'nın tamamında izlenebilmesi için çalışmalara devam edilmektedir. Radyodan Gagavuzca yayınlardan arta kalan dönemde TRT-FM yayınları verilmektedir.

Gagavuzya'da Yönetim, Moldova Cumhuriyeti Anayasası, "Gagavuz Yeri Özel Hukuki Statüsü" Kanunu, Gagavuz Ana Kanunu ve Gagavuz Halk Topluluğunun çıkardığı yerel kanunlara göre yürütülmektedir.
Moldova Cumhuriyeti'nin, bağımsız devlet olarak statüsü değiştirildiği takdirde, Gagavuz halkı kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Gagavuzya; siyaset, ekonomi ve kültür konuları ile ilgili sorunları Gagavuzya Özel Hukuki Statüsü Kanununun verdiği yetkiler çerçevesinde bağımsız olarak çözmektedir. Gagauzya, kendi millî simgelerine sahiptir, arması, bayrağı ve marşı vardır. Ancak Gagavuzya'nın muhtariyetin getirdiği tam yetkilere sahip olduğunu söylemek güçtür. Örneğin hâlen kendi bütçesini yapamamakta, harcamalarını merkezi bütçenin izni dahilinde yapabilmektedir.

Yürütme başında olan Gagavuzya'nın üst görevlisi başkandır.
Gagavuzya Başkanı seçimle dört sene için halk tarafından seçilir. Gagavuzya Başkanı, aynı zamanda Moldova Cumhurbaşkanı'nın kararı ile Moldova Cumhuriyeti Hükûmet Üyeliğine de yetkilidir.
Gagavuzya'nın daimi icraat organı İcraat Komitesidir. Gagavuzya Başkanı tarafından önerilerek Halk Meclisi tarafından dört sene için tayin edilir. İcraat Komitesi Halk Meclisine yasa taslağı gönderme veya o konuda yasa çıkarılmasını isteme hakkına sahiptir.
Gagavuzya'nın idari birimleri (bakanlık) Daire Başkanları, aynı zamanda Moldova Cumhuriyeti'nin ilgili Bakanlıkları ve makamları gibi kurumların üyeleridir.

Gagavuzya'nın üst temsil organı yerel kanunları çıkarma hakkına sahip Halk Topluşu (meclisi) dir. Gagavuzya'ya dahil olan her yerleşim yeri Halk Topluşu'nda en az bir millet vekili ile temsil edilmektedir. Halk topluşundaki milletvekili sayısı 34 tür.

Gagavuzlar, 21 Ağustos 1990'da Özerk Gagavuz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni, güneyde Gagavuzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan etmişlerdir. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edilmiştir. 25 Ekim 1990'da Gagavuzlar, Gagavuz Cumhuriyeti'ni oluşturmaya yönelik seçimler yapmış, ancak Moldova milliyetçileri bu girişimi, yöreye 50,000 silahlı gönüllü göndererek önlemeye çalışmış ve Rus askerlerinin müdahalesiyle şiddet önlenmiştir. Devam eden seçimler sonucunda 31 Ekim'de Komrat'ta yeni bir Gagavuz Yüksek Sovyeti kurulmuş, Stepan Topal Başkan seçilmiştir. Moldova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra (27 Ağustos 1991), Gagavuzlar da kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. Moldova Meclisi 23 Aralık 1994 tarihinde " Gagavuz Yeri " Özel Hukuki Statüsünü yasa olarak çıkarmıştır. Yasaya göre, Gagavuzlara Moldova Anayasası'na ters düşmemek şartıyla, çeşitli sahalarda yasa çıkarma hakkı verilmiştir. Gagauz Yeri'nin en yüksek mercii Başkandır ve Gagavuz Yeri'nin tüm makamları Başkan'a bağlıdır. Gagauz Yeri'nin Resmî dili Gagavuzca, Rumence ve Rusçadır. Gagavuzlara bu kanunla Geleceklik Hakkı tanınmıştır. Gagavuzlara özel statü tanıyan bu yasaya göre (Madde 113), Millet Kongresi, kültür, bilim, eğitim, iskan, belediye hizmetleri, sağlık, spor, bütçe, ekoloji, finans ve ekonomi alanlarında Moldova Anayasası'na ters düşmemek kaydıyla kanun yapmaya yetkili kılınmıştır.

Gagavuzya verimli toprakları dolayısıyla oldukça yüksek bir tarım potansiyeline sahiptir. Aşağıda belirtilen alanlarda yeni yatırımların yapılması ve çağdaş teknolojilerin kullanılması durumunda yüksek verim alınabileceği düşünülmektedir: Üzüm işleme, şarap üretimi 
meyve işleme (şeftali, kayısı, erik, elma, armut, ayva vb.); 
ayçiçeği, mısır, buğday, soya üretimi ve işleme; 
süt mamulleri üretimi; 
yün ve deri işleme; 
yün ve deri mamulleri üretimi; 
tütün ve tütün mamulleri üretimi 
Toprağın özel mülkiyetin elinde olması çiftliklerin gelişmesini teşvik etmektedir. Gagavuzya'nın, işletme sermayesi, kiralama (leasing) usulü öncelikli olmak üzere tarım makinelerine, çağdaş teknolojilere ve tarım ürünleri ambalajlama tekno

Gondvana (Gondwana), Prekambriyen dönemi sonunda Antarktika, Avustralya, Afrika, Güney Amerika, Hindistan, Arabistan ve Madagaskar'ın birleşmesinden oluşmuştur. Geç Prekambriyen dönemi sonunda birleşen bu jeolojik yapı (yaklaşık 600 milyon yıl önce), erken Jura döneminde ilk parçalanma aşamasına gelmiştir.Birkaç kratonun birikmesiyle oluşur. Gondwana paleozoyik dönemin en büyük kitasal kabuğudur. Dünya yüzeyinin beşte biri kadar bir alan kaplamaktadır. Süper kıta olabilmek için Euramercia ile birleşti. Mesozoyik doneminde Gondwana ve pangea yavaş yavaş ayrıldı. Gondwana kalıntıları Güney Amerika, Afrika, Antarktika, Avustralya, Hindistan yarımadası ve Arabistan'da dahil olmak üzere bugünün kıta alanının yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktadır. Gondvana (Gondwana) ismi Avusturyalı jeolog Eduard Suess tarafından üst Paleozoyik ve Mezozoyik yaşlı formasyonları bulunan merkez Hindistan'daki Gondwana bölgesine izafeten verilmiştir, zira bu bölge diğer güney kıtalarındaki bazı formasyonlara  jeolojik yaş ve litolojik özellikler yönünden benzemektedir. ”Gondwana” terimi, bazı bilim adamları tarafından bölge ve süper kıta arasında açık bir ayrım yapmak için tercih edilmektedir.

Kıtaların sınırlarının uyumlu olduğu düşüncesi ilk olarak Francis Bacon tarafından 1620 yılında ortaya konmuştur; ancak birleşik kıta konsepti 20. asrın ilk yarısında alman meteorolog Alfred Wegener tarafından ortaya atıldı. İlerleyen yıllarda süperkıta Pangaea'nın varlığı ortaya atılacaktı. Gondvana da bu süperkıtanın güney parçasıydı. Güney afrikalı jeolog Alexander Du Toit süperkıta konseptini çok daha genişletip Our Wandering Continents adlı eserinde birleşik kıtalar için coğrafik ve jeolojik kanıtlar ileri sürmüştür. Permo-Karbonifer buzul çökelleri, flora ve fauna benzerlikleri ve belki de benzer fosillerin bu kıtalarda bulunması gibi kanıtlar ortaya konmuştur. Süperkıta teorisi gözlem ve bazı kanıtlar ışığında ileri sürülse de sistematiği ortaya konamamıştı; 1960'larda levha tektoniği konsepti yeryüzünün jeolojik yapısına çok net bir açıklama getirip kıta kayması teorisine temel olmuştur.

Levha tektoniği teorisine göre Gondvana'nın meydana gelmesi yaklaşık 600 milyon önce (geç Prekambriyen) kıta levhalarının çarpışması neticesinde olmuştur. Daha sonra permiyen döneminde Kuzey Amerika, Avrupa ve Sibirya levhalarıyla çarpışarak Pangaea'yı meydana getirdi. Gondvana'nın parçalanışı aşamalı bir süreç ortaya koymuştu. 180 milyon yıl önce Jura dönemi'nde Gondvana batı ve doğu olmak üzere ayrılma yaşadı. Bugünkü Güney Amerika ve Afrika (Gondvana'nın batı yakası) ile Madagaskar, Hindistan, Avustralya ve Antarktika (Gondvana'nın doğu yakası) ayrılmıştı. Yaklaşık 140 milyon yıl önce Gondvana'nın batı yakasının da ayrılmasıyla Atlas Okyanusu oluşmuştu. Yaklaşık aynı zamanlarda Madagaskar ve Hindistan (birleşik kıtalardı) Antarktika ve Avustralya'dan ayrıldılar, bu jeolojik olay Hint Okyanusu'nun gelişimine yol açtı. Geç Kretase döneminde Hindistan Madagaskar'dan ayrıldı ve Avustralya ile Antarktika kısmen kopmaya başlamıştı. Hindistan nihayet yaklaşık 45-50 milyon yıl önce Asya kıtasına bindirdi ve Himalaya sıradağlarının oluşu başlamıştı, aşağı yukarı aynı zamanda Avustralya da güneydoğu Asya kıyılarına yaklaşmaya başlamıştır ki bugün hala bu hareket devam etmektedir.

 Pan-African orojenesi olarak bilinen birkaç orogani, çok daha eski bir süper kıta Rodinia 'nin kıtasal parçalarının çoğunun birleşmesine yol açtı. Bu orojenik kayışlardan biri olan Mozambik Kuşağını oluşturdu ve başlangıçta Doğu (Hindistan, Madagaskar, Antarktika ve Avustralya) ile Batı Gondwana (Afrika ve Güney Amerika) arasındaki sütür olarak tanımlandı. 1990 larda üç orogani tanındı: Doğu Afrika orojenesi, Kuunga orojenisi, Doğu Gondwana ve Doğu Afrika arasındaki çarpışmada oluşan orojenes Gondwana'nın son aşamaları Laurentia ve Batı Gondwana arasındaki lapetus okyanusunun açılmasıyla çakıştı. Bu aralıkta kambriyen patlaması meydana geldi. Mozambik Okyanusu, Orta Afrika'nın Kongo Banweulu Bloğunu Neoproterozoik Hindistan'dan ayrıldı. Azania kıtası Mozambik Okyanusunda bir adaydı.
Hindistan, Kuunga orojenisini (Pinjarra orojenisi olarak da bilinir) başlatan Gondwanan konumuna ulaşmıştı. Yeni oluşan Afrika'nın diğer tarafında Kalahari, Adamastor okyanusunu kapatan Kongo ve Ria Plata ile çarpıştı. Mozombik Okyanusunun kapatılması Hindistan'ı Avusturya-Doğu Antarktika'nın yanina getirdi ve hem Kuzey hem de güney Çin, Avusturalyanın yakınındaydı. Gondwana'nın doğu kısımlarını (Doğru Afrika, Arap-Nubai Kalkanı, Seyşeller, Madagaskar, Hindistan, Sri Lanka, Dogu Antarktika ve Avustralya) birleştiren bir dizi orojenik olayı, ilk olarak Arap-Nubai kalkanı doğu Afrika orojenesinde doğu Afrika (Kenya-Tanzanya) arasında çarpıştı. Ardından Avustralya ve Doğu Antarktika kalan Gondwana c. Kuunga Orogeny Daha sonra Madagaskarlı orojen, Madagaskar, doğu Doğu Afrika ve güney Hindistan'ı etkiledi. İçinde, Neoproterozoik Hindistan, Mozambik Kuşağı boyunca dikilen, halihazırda birleştirilmiş Azania ve Kongo-Tanzanya-Bangweulu Bloğu ile çarpıştı.
18.000 km uzunluğunda Terra Australis Orogen Gondwana'nın batı, güney ve doğu sınırlarında gelişti. Bu kenardan Proto-Gondwanan Kambriyen yay kemerleri doğu Avustralya, Tazmanya, Yeni Zelanda ve Antarktika'da bulunmuştur. Bu kayışlar sürekli bir ark zinciri oluştursa da, Avustralya-Tazmanya ve Yeni Zelanda-Antarktika ark segmentleri arasında batma yönü farklıydı.

Gondwana'nın varlığı sırasında çok sayıda teras Avrasya'ya verildi, ancak bu alanların çoğunun Kambriyen veya Prekambriyen kökenli belirsizliğini koruyor. Örneğin, şu anda Orta Asya'yı oluşturan ve genellikle "Kazak" ve "Moğol terranları" olarak adlandırılan bazı Paleozoyik terranlar ve mikro kıtalar, Geç Silüryan'daki kıta Kazakistanına kademeli olarak birleştirildi. Bu blokların Gondwana kıyılarında olup olmadığı bilinmemektedir. Paleozoyik'te Fransa'nın büyük bir kısmını oluşturan Armorican arazisi, Peri-Gondwana veya çekirdek Gondwana'nın bir parçasıydı Rheic Okyanusu önünde kapandı ve Palaeo-Tethys Okyanusu arkasından açıldı. İber Yarımadası'ndan gelen prekambriyen kayalar, muhtemelen Karbonifer-Permiyen sınırına yakın Variscan orojenisinde bir oroklin olarak ayrılmadan önce çekirdek Gondwana'nın bir parçasını oluşturduğunu ileri sürmektedir.
Güneydoğu Asya, Orta Paleozoik ve Senozoyik döneminde toplanan Gondwanan ve Cathaysian kıtasal parçalarından yapılmıştır. Bu süreç, Gondwana'nın kuzey marjı boyunca üç tiftik aşamasına bölünebilir: birincisi, Devoniyen, Kuzey ve Güney Çin'de, Tarim ve Quidam (kuzeybatı Çin) ile birlikte yırtılarak, arkasındaki Palaeo-Tethys açıldı. Bu terranlar Geç Devoniyen ve Permiyen sırasında Asya'ya akın etti. İkincisi, Geç Karbonifer'den Erken Permiyen'e kadar, Cimmerian terranları Meso-Tethys Okyanusunu açtı; Sibumasu ve Qiangtang, Geç Permiyen ve Erken Jura döneminde Güneydoğu Asya'ya eklendi. Üçüncüsü, Geç Juradan Geç Juraya, Lhasa, Batı Burma'da, Woyla terranes Neo-Tethys Okyanusunu açtı; Lhasa Erken Kretase döneminde Asya'ya, Geç Kretase döneminde Batı Burma ve Woyla ile çarpıştı. Gondwana'nın uzun, kuzey kenarı Paleozoyik boyunca çoğunlukla pasif bir marj olarak kaldı. Neo-Tetis Okyanusu'nun bu marj boyunca erken Permiyen açılışı, birçoğu Himalaya Orojenisinde deforme olan ve hala deforme olan uzun bir dizi terran üretti. Türkiye'den kuzeydoğu Hindistan'a: Türkiye'nin güneyindeki Tauridler; Gürcistan'daki Küçük Kafkasya Bölgesi; İran'daki Sanand, Alborz ve Lut terranları; Hazar Denizi'ndeki Mangysglak veya Kopetdag Terrane; Afgan Terranı; kuzey Pakistan'daki Karakorum Terrane; ve Tibet'teki Lhasa ve Qiangtang terranları. Neo-Tethys'in Permiyen-Triyas genişlemesi, tüm bu terranları Ekvator boyunca ve Avrasya'ya doğru itti.

Paleozoik sırasında Güney Amerika'nın Güney Koni bölümlerinin oluşturulmasına yardımcı olan bazı bloklar arasında Gondwana'nın batı kenarı Ordovisyen'de güneydoğu Laurentia'ya kazındığında Laurentia'dan aktarılan bir parça bulunmaktadır. Bu, kuzeybatı Arjantin'de, Appalachianların çizgisini güneye kadar devam ettirmiş olabilen Famatinian orojenisinin Cuyania veya Precordillera terranıdır. Patagonya arazisinin güneybatı Gondwanan ile çarpışması geç Paleozoyik'te meydana geldi. Kuzey Patagonya Masifi'nin altından batmaya bağlı magmatik kayaçlar 320-330 milyon yıllık olarak tarihlendirilmiştir, bu da batırma sürecinin erken Karbonifer'de başladığını göstermektedir. Bu nispeten kısa ömürlüdür (yaklaşık 20 milyon yıl sürmektedir) ve iki kara kütlesinin ilk teması, Karbonifer ortalarında erken Permiyen sırasında daha büyük çarpışma ile gerçekleşmiştir. Devoniyen'de Chaitenia adında bir ada arkı, şimdi Güney-orta Şili'de Patagonya'ya akın etti.

Gondwana ve Laurasia, Karbonifer sırasında Pangea süper kıvamını oluşturdular. Orta Atlantik açıldığında Pangea Orta Jura'da dağılmaya başladı. Pangea'nın batı ucunda, Gondwana ve Laurasia arasındaki çarpışma, Rheic ve Palaeo-Tethys okyanuslarını kapattı. Bu kapanışın eğikliği, sırasıyla Marathon, Ouachita, Alleghanian ve Variscan orogeni'lerinde bazı kuzey terranlarının yanaşmasıyla sonuçlandı. Chortis ve Oaxaca gibi güney terranları, Laurentia'nın güney kıyılarındaki çarpışmadan büyük ölçüde etkilenmedi. Yucatán ve Florida gibi bazı Peri-Gondwanan terranları, büyük burun yollarının çarpışmasından tamponlanmıştı. Carolina ve Meguma gibi diğer terranlar doğrudan çarpışmaya karıştı. Son çarpışma, bugünkü Meksika'dan güney Avrupa'ya uzanan Variscan-Appalachian Dağları ile sonuçlandı. Bu arada Baltica, Uralian orogeny ve Laurasia ile sonuçlanan Sibirya ve Kazakistan ile çarpıştı. Sonunda Geç Karbonifer-Erken Permiyende Pangea birleşti, ancak eğik kuvvetler Pangea Triyas'ta çatlamaya başlayana kadar devam etti. Doğu ucunda çarpışmalar daha sonra ortaya çıktı. Kuzey Çin, Güney Çin ve Çinhindi blokları orta Paleozoyik sırasında Gondwana'dan fırladı ve Proto-Tethys Okyanusunu açtı. Karbonifer-Permiyen sırasında Kuzey Çin, Moğolistan ve Sibirya ile demirledi, bunu Güney Çin izledi. Daha sonra Cimmerian blokları Geç 

Guernsey, resmi adı Bailiwick of Guernsey (Guernsey Kraliyet Muhafızlığı) (İngilizce telaffuz: [ˈɡɜrnzi] GURN-zee; Fransızca: Bailliage de Guernesey, Fransızca telaffuz: [bajaʒ də ɡɛʁnəzɛ]) Manş Denizi'nde Birleşik Krallık'a bağlı ada. Manş Adaları'ndan biridir, Normandiya'ya yakındır. Birleşik Krallık monarkının malı sayılmakla birlikte (kraliyete bağlılık, İngilizce: crown dependency) içişlerinde bağımsızdır. AB'ye üye değildir.

Yüzölçümü: 78 km²
Başkenti: St. Peter Port
Para Birimi: Guernsey Poundu
Dili: İngilizce ve Fransızca (Normanca)
Nüfusu: 64.587 kişi (2002 tahmini)
Ortalama Ömür: 79,9 yıl (2002 tahmini)
Kişi Başına Düşen Millî Gelir: 66.000 $ (2011 tahmini)
Muhafızlık hem Guernsey'in on ilçesini hem de Herm, Jethou, Burhou, Lihou adalarıyla onların adacıklarını, "Guernsey Kraliyet Muhafızlığı" da iki yakın kraliyete bağlı adaları, Alderney'le Sark'ın (Brecqhou ada dahil) bazı hususlarına hükmetmektedir.
Savunması Birleşik Krallık'ın sorumluluğunda olmasına rağmen Guernsey Kraliyet Muhafızlığı Birleşik Krallık'a bağlı değildir. Birleşik Krallık ve İrlanda ile pasaportsuz seyahat alanındadır ama AB'ye üye değildir.
Guernsey Muhafızlığı (ile Jersey Muhafızlığı) Manş Adaları'nı oluşturuyor.

Guernsey ile Jersey'in isimleri Nors Dili köklüdür. İkinci parçası (-ey) Norscada "ada" demek.

M.Ö. 6000 yıllarına kadar yükselen deniz seviyeleri Guernsey'i Avrupa'dan bölmüştür. Bu dönemde Cilalı Taş Devrisel çiftçiler sahillerde yaşayıp dolmenler ve menhirleri kurmuştur. Guernsey adasında üç önemli menhir heykeli vardır.
Bretanya'ya giderken Britonlar Manş Adaları - Sarnia veya Lisia (Guernsey) ve Angia (Jersey) dahil işgal ettiler. Sarnia hala Guernsey'in geleneksel adıdır. Gwent Krallığından gelen Aziz Sampson Hristiyanlık Guernsey'e getirdiği inanılıyor.
M.S. 933 yılında adalar Bretanya'dan Normandiya Düklüğü tarafından alınmıştır. Manş Adaları Orta Çağ Normandiya Düklüğünün son kalıntılarıdır. Adalarında III. Charles'ın geleneksel unvanı Normandiya Düküdür.
Orta Çağ döneminde adaya sık sık Avrupalı korsanlar ile askerlerin saldırısı olmuştur. Özellikle Yüz Yıl Savaşında Capetlilerden tarafından bir süreliğine işgale uğramıştır. 1372 yılında Owain Lawgoch altında Aragonlu paralı askerler ile adayı Fransız Kralı için işgal etmiştir. Lawgoch'un esmer paralı askerleri sonra deniz ötesinden şiddetli işgalcı periler olarak Guernsey mite gelmiştir.

16. yüzyılın ortasında Normandiya'dan Kalvenciler (Protestan çeşidi) gelmeye başladı. Üç yerli Protestan kadınlar Katolik çoğunluğundan yakılarak öldürülmüştür.
İngiliz İç Savaşı süresinde Guernsey Parlamento'yu destekledi, ama Jersey Kral'ı destekledi. Bu tercih bayağı dinle ilgiliymiş çünkü Guernsey'de daha çok Protestanlar vardı, ama Kral da birkaç Berberi Korsanları'ndan alınmış Guernseyli denizcileri yardım etmemişti. Cornet Kalesi ama Kral'ı destekledi.
18. yüzyılın başında Guernsey'den Kuzey Amerika'ya göçmenliği başlıyordu. 19. yüzyılda ada küresel denizcilik endüstri ve taş endüstriden çok zenginleşmiş. Bir ünlü Guernseyli, William Le Lacheur, Avrupa'yla Kosta Rika kahve ticaretini kurulmuştur.
I. Dünya Savaşı'nda 3.000 kadar adalı Birleşik Krallık için Fransa ve Belçika'da askerlik yapmıştır.
II. Dünya Savaşı'nda Guernsey Alman ordusu tarafından işgal edilmiştir. İşgalden önce Guernseyli çocukların çoğu akrabalar veya yabancılarla yaşamak için Britanya'ya gönderilmiştir. Bazısı aileleriyle hiç birleşmemiştir.

Victor Hugo, Les Misérables dahil, en önemli eserlerini Guernsey'de sürgündeyken yazmıştır. Evi St. Peter Port, Hauteville House, Paris şehri tarafından idare edilen bir müzeye dönüştürülmüştür.

Güney Konisi (İspanyolca: Cono Sur, Portekizce: Cone Sul) Güney Amerika kıtasının Oğlak Dönencesi'nin altında kalan güney kısmıdır. Yerbilimsel olarak bu bölge Güney ve Güneydoğu Brezilya'yı (São Paulo) tanımlıyor olsa da, politik coğrafyada Arjantin, Şili, Paraguay ve Uruguay da bu bölgedeki ülkelerdir. Pasifik Okyanusu ve Atlas Okyanusu'nu güneyden birbirine bağlayan bölge ayrıca kıtanın Antarktika'ya en yakın alanıdır (1000 km).
Bu coğrafyadaki yüksek ortalama yaşam süresi, Latin Amerika'nın en yüksek İnsani Gelişme Endeksi, yüksek yaşam standartları, küresel piyasalara önemli katılımı ve yükselen ekonomileri bu alanı Güney Amerika'nın en müreffeh bölgesi yapmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Güney Konisi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Pictures of the capital cities of the countries that compose the Southern Cone 23 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Osetya  (Osetçe: Хуссар Ирыстон, Hussar İreşton; Gürcüce: სამხრეთ ოსეთი, Samhreti Oseti; Rusça: Южная Осетия, Yujnaya Osetiya) veya Nisan 2017 tarihinde kabul edilen resmî adıyla Güney Osetya Cumhuriyeti - Alanya Devleti Kafkasların güneyinde ihtilaflı bölge ve kısmen tanınmış devlet. Sovyetler Birliği'ne bağlı Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bünyesinde kurulmuş Güney Osetya Otonom Oblastı topraklarında yer alır.
Resmen belirtilen nüfusu 53.000'dir, ancak diğer kaynaklar, Rus Kafkasya'nın güneyinde 3.900 km²'lik bir alanda yaşayan ve 30.000'i Tşhinvali'de yaşayan 26.000 ila 39.000 arasında daha düşük bir sayı olduğunu göstermektedir. Bölge, hem Gürcistan hem de tarafsızlık gerekli görüldüğünde uluslararası organizasyonlar tarafından -gayriresmî olarak- yasal olarak tanımlanmamış Tskhinvali Bölgesi olarak anılır.
1922'de kurulan Güney Osetya Özerk Bölgesi, 1991'de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nden bağımsızlığını ilan etti.
Güney Osetyalılar, 1991 yılında Gürcistan'dan bağımsızlık ilan ederek bölgeye Güney Osetya Cumhuriyeti adını verdiler. Gürcistan hükûmetinin cevabı, Güney Osetya'nın özerkliğini kaldırarak bölgeyi güçle geri almaya çalışmak oldu.
Bu durum, 1991-1992 Güney Osetya Savaşı'na yol açtı. Gürcistan, 2004 ve 2008 yıllarında iki defa daha güç kullanarak bölgeyi ele geçirmeye çalıştı. Son çatışmaların yaşandığı 2008 Güney Osetya Savaşı sonunda Oset ve Rus güçleri, bölge üzerinde tam kontrolü ele geçirerek bölgenin de facto bağımsızlığını sağladılar.
2008 Güney Osetya Savaşı sonrası geçen süreçte Rusya, Venezuela, Nikaragua, Nauru ve Tuvalu belirli aralıklarla Güney Osetya'yı bağımsız bir devlet olarak tanıdılar. Tuvalu 2011 yılında tanıdığı bağımsızlığı, Gürcistan ile 2014 yılında imzaladığı ikili anlaşmalar kapsamında geri çekerek, bölgenin Gürcistan'ın bir parçası olduğu beyan etmiştir.
Gürcistan, Güney Osetya'yı bir politik kavram olarak tanımıyor ve topraklarının çoğunu Rusya tarafından işgale uğramış, Gürcistan egemenliğindeki Şida Kartli bölgesi olarak kabul ediyor.

Osetlerin bir Sarmat kabilesi olan Alanların devamı olduğu düşünülür. Alanların bir kısmı, 13. yüzyıldaki Moğol istilaları sırasında Kafkas Dağlarının güneyine geçerek bugünkü Güney Osetya'ya yerleştiler.1299'da Gori, Moğolların Kuzey Kafkasya'daki asıl vatanlarını fethetmesinden kaçan Alan kabileleri tarafından ele geçirildi. Gürcü kralı V. George, 1320'de kasabayı kurtararak Alanlar'ı Kafkas dağlarına geri püskürttü. 15. yüzyıldan, 19. yüzyıldaki Rus işgaline gelene kadar, Güney Osetya topraklarının önemli bir kısmı Gürcü Machabeli prenslerinin mülkü sayılıyordu.17. yüzyılda Kabardey prenslerinin baskısıyla Osetliler Kuzey Kafkasya'dan Gürcistan'a ikinci bir göç dalgası başlattılar. Güney Kafkasya'nın dağlık bölgelerine göç eden Oset köylüleri, genellikle Gürcü feodal beylerinin topraklarına yerleştiler. Rus Çarlığı'nın işgaliyle 1801 yılında Güney Osetya Rus Çarlığı'na katılmış oldu. Gürcü bölgelerine Oset göçü, Gürcistan'ın Rus İmparatorluğunun bir parçası olduğu 19. ve 20. yüzyıllarda da devam etti. 
Ekim Devrimi'ni izleyen yıllarda, Gürcü Menşevik yönetiminin, Rus Bolşeviklerle işbirliği yapmakla suçladığı Osetler, bağımsız bir bölge kurma isteğiyle pek çok isyan çıkardılar. 1920'de Gürcü ordu güçlerinin isyanları bastırmak amacıyla Tshinvali'ye girmesi, kanlı olaylara yol açtı. Oset tarafının iddialarına göre, 5 bin kişi öldürüldü, 13 binden fazla kişi açlık ve salgın hastalık sonucu öldü.
1921'de, Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgaliyle Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu ve Nisan 1921'de Güney Osetya Otonom Oblastı kurularak bu cumhuriyete bağlandı.

1989 yılına gelindiğinde iki taraf arasında da milliyetçiliğin yükselmesiyle ilişkilerde gerilim başladı. 1918-1920 yıllarındaki olaylar dışında iki toplum birbiriyle barış içinde yaşamıştı. İki etnik grup arasında yüksek düzeyde etkileşim ve karşılıklı evlenmeler vardı. Güney Kafkasya'daki Oset halkının varlığına ilişkin anlaşmazlıklar, çatışmanın nedenlerinden biri olmuştur.
1988 yılında Oset Halk Cephesi; Ademon Nykhas kuruldu. 1989'da Güney Osetya Konseyi, Gürcistan Yüksek Konseyi'nden "Özerk Bölge" olan statüsünün "Özerk Cumhuriyet" seviyesine yükseltilmesini istedi. Aynı yıl, Gürcistan Yüksek Konseyi, Gürcüce'yi, ülke çapında temel dil olarak ilan etti.
1990 yılında Gürcistan Yüksek Konseyi, bölgesel partileri yasaklayan bir yasayı kabul etti. Bu, Osetler tarafından Ademon Nykhas'a karşı bir hamle olarak yorumlandı ve Güney Osetya'yı Sovyetler Birliği'ne bağlı "Güney Osetya Demokratik Cumhuriyeti" olarak ilan etmelerine neden oldu. Osetler, Gürcistan parlamento seçimlerini boykot ettiler ve kendi seçimlerini düzenlediler. Zviad Gamsakhurdia yönetimindeki Gürcistan hükûmeti, seçimlerin kanunsuz olduğunu ve Aralık 1990'da Güney Osetya'nın özerkliğini tamamen kaldırdığını ilan etti.
1990 yılının sonunda savaş patlak verdi. Güney Osetya, 1922'den beri elinde bulunan özerk bölge statüsünü 1990'da kaybetti. Pek çok Güney Osetya kasabası ve başkent Tshinvali harap olurken, binden fazla kişi öldü. 100 bin Oset, Güney Osetya ve Gürcistan'daki evlerini terk ederek Kuzey Osetya'ya sığındı. 20 binden fazla Gürcü de, Güney Osetya'dan kaçarak Gürcistan'a yerleşti. Sovyet ordusu, Ocak 1991'de Mikhail Gorbaçov'un emriyle ateşkesi kolaylaştırdı. Mart ve Nisan 1991'de, Sovyet iç birliklerinin her iki taraftaki milisleri silahsızlandırdığı ve etnik gruplar arası şiddeti caydırdığı bildirildi. Zviad Gamsakhurdia, Sovyet liderliğinin Gürcistan'ı Sovyetler Birliği'nden ayrılmamaya zorlamak için Güney Oset ayrılıkçılığını teşvik ettiğini iddia etti. Gürcistan bağımsızlığını Nisan 1991'de ilan etti. Rusya müdahale ederek çatışmaları durdurdu ve 24 Haziran 1992'de, ülkenin, Osetlerin hakim olduğu bölgelerinde de facto bir yönetim kurdukları bir ateşkes antlaşması imzalandı. Güney Osetya Cumhuriyeti hiçbir ülke tarafından tanınmadı ve bölge, de jure olarak Gürcistan'a bağlı kabul edildi. Zaman zaman sınır çatışmalarına varan karşılıklı gerilimin yaşandığı bu statüko yılları, Gürcistan'ın bölgeyi tekrar ele geçirmek isteğiyle kalkıştığı 2008'deki harekâta kadar sürdü.

Gürcistan ve Rusya arasındaki gerilim Nisan 2008'de tırmanmaya başladı. 1 Ağustos 2008'de meydana gelen bomba patlaması, Gürcü barış güçlerini taşıyan bir arabayı hedef aldı. Güney Osetliler, düşmanlıkların başlamasına neden olan ve beş Gürcü askerini yaralayan bu olayı kışkırtmaktan sorumluydu. Gürcistan cumhurbaşkanı Mikheil Saakashvili, 7 Ağustos 2008 günü saat 19.00 civarında tek taraflı ateşkes ilan etti ve barış görüşmeleri için çağrıda bulundu. Ancak, Gürcü köylerine (Güney Osetya çatışma bölgesinde yer alan) yönelik artan saldırılar, kısa süre sonra Gürcü birliklerinin silah seslerine karıştı ve daha sonra Güney Cumhuriyeti'nin başkenti olarak ilan edildi.
8 Ağustos 2008 tarihinde, Gürcü kuvvetleri, bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya topraklarına operasyon düzenlediler. Gece saatlerinden başlayarak devam eden topçu ateşi, şehrin ağır hasarına ve sivil ölümlerine yol açtı. Oset kaynaklara göre 2 bin, Rus kaynaklara göre 1600 kişi hayatını yitirdi. Gürcü birlikleri başkent Şinvali'nin çevresindeki 8 yerleşim birimini kontrol altına aldılar, iki Rus uçağı düşürdüklerini ve üç Rus askerini yaraladıklarını iddia ettiler. Rus kaynaklar ise, Barış Gücü bünyesinde görev yapan 12 askerin öldüğünü, 150'sinin yaralandığını öne sürdü. Rusya, 150 kadar tank ve zırhlı aracın bulunduğu güçlü bir birlikle Güney Osetya'ya girdi ve Gürcü ordusuyla savaşmaya başladı, bunun üzerine Gürcistan'da seferberlik ilan edildi.
Rus ordusu ve Oset milisler, Güney Osetya'da kontrolü ele geçirdi. 9 Ağustos'ta Gürcistan devlet başkanı Mihail Saakaşvili'nin yaptığı Güney Osetya'dan çekilme açıklaması üzerine Gürcistan ordusu çekilmeye başladığını bildirdi, ama bu çekilme Rusya tarafından yalanlanıp, Gürcistan'ın ateşkes önerisi reddedildi.
Rus tankları Güney Osetya sınırını geçip, güneydeki Gürcistan kenti Gori'ye girdi. Gürcü ordusunun geri çekilmesiyle Rus güçleri ve başkent Tiflis'le arasında yalnız birkaç saatlik mesafe kaldı. Gürcistan'ın ve dünya kamuoyunun endişesine rağmen Rus ordusu Tiflis'e ilerlemedi.
13 Ağustos'ta, AB Dönem Başkanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin arabuluculuğuyla bir ateşkes antlaşması kaleme alındı. Bu antlaşmaya göre:

Tüm taraflar şiddeti bırakacaktır.
Askeri eylemler duracaktır.
İnsani yardıma sorunsuz erişim sağlanacaktır.
Gürcü güçleri, kalıcı konumlarına dönecektir.
Rus güçleri çatışma çıkmadan önceki konumlarına dönecek ve Rusya, Güney Osetya sınırları içinde ilave güvenlik tedbirleri alacaktır.
17 Ağustos'ta Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, Rus kuvvetlerinin ertesi gün Gürcistan'dan çekilmeye başlayacağını duyurdu. Rusya 26 Ağustos'ta Abhazya ve Güney Osetya'yı ayrı cumhuriyetler olarak tanıdı. Rusya'nın tanımasına cevaben, Gürcistan hükûmeti Rusya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Rus kuvvetleri, 8 Ekim'de Abhazya ve Güney Osetya sınırındaki tampon bölgeleri terk etti ve Gürcistan'daki Avrupa Birliği İzleme Misyonu tampon bölgeler üzerinde yetkiyi devraldı. Savaştan bu yana Gürcistan, Abhazya ve Güney Osetya'nın Rus işgali altındaki Gürcü toprakları olduğunu savunmuştur.

2008 Güney Osetya savaşının ardından Rusya, Güney Osetya'yı bağımsız olarak tanıdı. Rusya tarafından bu tek taraflı tanıma, Gürcistan'ın toprak bütünlüğünün ihlali nedeniyle NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Konseyi gibi Batı Blokları tarafından kınanmıştır.
Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, NATO ve BM üyesi pek çok ülke, Güney Osetya'nın bağımsızlığını tanımamaktadır. Pek çok ülke tarafından geçerli sayılmayan 1992'deki ilk bağımsızlık referandumundan sonra, de facto Güney Osetya Cumhuriyeti'nin ayrılıkçı hükûmeti tarafından, 12 Kasım 2006'da ikinci bir referandum düzenlendi. Tshinvali seçim otoritelerine göre halkın %95'inin katıldığı bu referandumda, seçmenlerin %99'u bağımsızlıktan yana oy kullandı. Referandum; Almanya, Avusturya, Polonya ve İsveç gibi ülkelerden gelen 34 ulusla

Helsinki (İsveççe: Helsingfors), Finlandiya'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. Finlandiya Körfezi kıyısında yer alır ve Güney Finlandiya'nın Uusimaa bölgesinin merkezidir. Kentin belediye sınırları içinde yaklaşık 687.000 kişi yaşamakta olup, başkent bölgesinde bu sayı 1,3 milyona, metropol alanında ise 1,6 milyona ulaşmaktadır. Finlandiya'nın en büyük kentsel yerleşimi olan Helsinki, ülkenin siyaset, eğitim, finans, kültür ve araştırma alanlarındaki en önemli merkezidir. Şehir; Estonya'nın başkenti Tallinn'in 80 kilometre (50 mi) kuzeyinde, İsveç'in başkenti Stockholm'ün 400 kilometre (250 mi) doğusunda ve Rusya'nın Sankt-Peterburg kentinin 300 kilometre (190 mi) batısında yer alır. Helsinki'nin bu üç şehirle tarihî açıdan önemli bağları bulunmaktadır.
Espoo, Vantaa ve Kauniainen şehirleri ve doğudaki komşu Sipoo belediyesi de dâhil olmak üzere çevredeki banliyö kasabaları ile birlikte Helsinki bir metropol alanı oluşturmaktadır. Bu alan, genellikle Finlandiya'nın tek metropolü olarak kabul edilir ve bir milyondan fazla nüfusuyla dünyanın en kuzeydeki metropol alanıdır. Ayrıca, bir Avrupa Birliği üye ülkesinin en kuzeydeki başkentidir. Helsinki, Stockholm ve Oslo'dan sonra İskandinav ülkelerindeki en büyük üçüncü şehirdir. Kentsel alanı ise Stockholm ve Kopenhag'dan sonra İskandinav ülkelerindeki üçüncü en büyük alandır. Komşu şehir Vantaa'da bulunan Helsinki-Vantaa Havalimanı, Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya'daki çok sayıda noktaya sık uçuşlarla şehre hizmet vermektedir. Helsinki, resmî dilleri Fince ve İsveççe olan iki dilli bir şehirdir. Nüfusun %74'ü Fince, %5'i İsveççe ve %20'si diğer dilleri konuşmaktadır.
1952 Yaz Olimpiyatları'na, 1975'te ilk AGİT/AGİK (günümüzde OSCE) Zirvesi'ne, 1983'te ilk Dünya Atletizm Şampiyonası'na ve 2007'de 52. Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapan Helsinki, 2012 yılında Dünya Tasarım Başkenti seçildi. Şehir ayrıca, 2014 yılında UNESCO'nun Yaratıcı Şehirler Ağı'na “Tasarım Şehri” unvanıyla dâhil edildi. Helsinki, dünyadaki en yüksek kentsel yaşam standartlarından birine sahiptir. İngiliz Monocle dergisi 2011 yılında Helsinki'yi yaşanabilir şehirler endeksinde dünyanın en yaşanabilir şehri olarak seçti. Economist Intelligence Unit'in 2016 yaşanabilirlik araştırmasında Helsinki 140 şehir arasında dokuzuncu sırada yer aldı. Temmuz 2021'de Amerikan dergisi Time, Helsinki'yi dünyanın en harika yerlerinden biri, “gelecekte gelişen bir kültür yuvası haline gelebilecek” ve şimdiden bir çevre öncüsü olarak bilinen bir şehir olarak adlandırdı.

Helsinki, 1550 yılında İsveç Kralı I. Gustav tarafından, Hansa şehri olan Reval'e (günümüzde Tallinn) rakip olmayı hedefleyen bir ticaret kenti olarak kuruldu. Ancak bazı planların uygulanamamasından dolayı yoksulluk, savaşlar ve hastalıklarla anılan küçük bir kasaba olarak kaldı. 18. yüzyılda donanma kalesi Sveaborg'un inşaatı Helsinki'nin statüsünü iyileştirdi.

1809'da Finlandiya'nın Finlandiya Savaşı sonucunda Rus İmparatorluğu'na geçmesinin ardından Çar I. Aleksandr, yeni kurulan Finlandiya Grandüklüğü'nün başkentini Rusya'ya yakın olması nedeniyle 1812'de Turku'dan Helsinki'ye taşıdı. 1827'de Büyük Turku Yangını'nın ardından ülkenin tek üniversitesi olan Turku Kraliyet Akademisi de Helsinki'ye taşınarak günümüz Helsinki Üniversitesi adını aldı. Bu düzenlemeler kentin yeni rolünü pekiştirdi ve sürekli yeni bir yol izlemesine yardımcı oldu. Bu dönüşüm, çoğunlukla Alman mimar Carl Ludvig Engel'in planı doğrultusunda Sankt-Peterburg'u andırmak için neoklasik tarzda yeniden inşa edilen şehir merkezinde oldukça belirgindir. Başka yerlerde olduğu gibi, demiryolları ve sanayileşme gibi teknolojik gelişmeler kentin büyümesinin arkasındaki kilit unsurlardı.
Helsinki, 20. yüzyılın ilk yarısında Finlandiya İç Savaşı ve kentte iz bırakan Kış Savaşı da dahil olmak üzere Finlandiya tarihinin fırtınalı doğasına rağmen istikrarlı bir şekilde gelişmeye devam etti. Şehir 1952 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yaptı. 1970'lerde Finlandiya'nın hızlı bir şekilde kentleşmesi, Avrupa'nın diğer bölgelerine göre geç dönemlerde meydana geldi ve metropol bölgesinde nüfusu üç katına çıkardı. Helsinki'nin nispeten seyrek nüfus yoğunluğu ve alışagelmedik yapısı çoğunlukla büyümesinin gecikmesine atfedilir.

Helsniki "Baltık'ın Kızı" veya "Baltık Denizi'nin İncisi" denilir. Helsinki, Finlandiya'nın güneyinde Finlandiya Körfezi üzerindeki yarımadanın ucunda ve 315 ada üzerindedir. İç şehir, gerçek adı Vironniemi ("Estonya Burnu") ile nadiren anılan Helsinginniemi ("Helsinki Burnu") güney yarımadasındadır. Helsinki'nin şehir içi bölgesinin belirli bölgelerinde nüfus yoğunluğu özellikle Kallio bölgesinde 16.494 kişi/kilometrekare (42.720/sq mi)'ye ulaşırken, nispeten daha yüksektir. Ancak diğer Avrupa başkentlerine kıyasla 3.050/kilometrekare (7.900/sq mi) değeriyle Helsinki seyrek nüfusludur. Helsinki'nin kent merkezi dışında ve doğusunda çoğunlukla ormanlar ile ayrılan banliyöler vardır.

Helsinki'nin Başkent bölgesi denilen Helsinki metropol bölgesi (Fince: Pääkaupunkiseutu, İsveççe: Huvudstadsregionen) şu dört belediyeden oluşur: Helsinki, Espoo, Vantaa ve Kauniainen. Helsinki kent alanı, Finlandiya'nın tek metropolüdür. 1,1 milyondan daha çok nüfusu vardır ve Finlandiya'nın en yoğun nüfuslu yeridir. Başkent bölgesinin alanı 770 kilometrekare (300 sq mi)'dir. Nüfus yoğunluğu ise 1.418 kişi/kilometrekare (3.670/sq mi)'dir. Yüzölçümünün sadece yüzde 0,2'sinde ülke nüfusunun yüzde 20'sinden fazlasını kapsaması ile bölge konut yoğunluğu Fin standartlarına göre yüksektir.

Baltık Denizi ve Kuzey Atlantik Akıntısı'nın hafifletici etkisi nedeniyle, kışın sıcaklıklar kuzey mevkideki oranlardan daha yüksektir. Yine deniz etkisinden dolayı yaz aylarında günlük sıcaklıklar biraz daha serin ve iç kesimlere kıyasla gece sıcaklıkları daha yüksektir. Ocak ve Şubat aylarında ortalama sıcaklık -5 °C civarında olup Haziran ve Ağustos aylarında ortalama en yüksek sıcaklık 19-22 °C arasındadır. Şimdiye kadar şehir merkezinde kaydedilen en yüksek sıcaklık 18 Temmuz 1945'te 33.1 °C ve en düşük sıcaklık ise 10 Ocak 1987'de -34.3 °C idi.

Helsinki üç ana bölgeye ayrılmıştır: Helsinki Şehir Merkezi (Fince: Helsinki kantakaupunki, isveçce: Helsingfors innerstad), Kuzey Helsinki (Fince: Kuzey Helsinki, İsveçce: Norra Helsingfors) ve Doğu Helsinki (Fince: Itä-Helsinki, İsveçce: Östra Helsingfors). Bunlardan Helsinki Şehir Merkezi, banliyölerin aksine, sermayenin tanımsız çekirdek alanı manasındadır. İş merkezi ve şehir merkezi Kluuvi, Kamppi ve Punavuori'dedir.
Şehir merkezinin dışındaki diğer alt bölüm merkezleri arasında şehrin kuzeydoğu kesiminde yer alan Malmi (İsveçce: Malm), ve Itäkeskus (isveçce: Östra centrum), şehrin doğu kesimindedir.

Helsinki, dört yılda bir seçilen 85 üyeli bir belediye meclisi tarafından yönetilmektedir. Finlandiya'nın tüm diğer belediyelerinde olduğu gibi belediye meclisi, şehir planlaması, okullar, sağlık bakımı ve toplu taşımacılık gibi konularda temel karar verme organıdır.
Helsinki'nin günümüz belediye başkanı 2 Ağustos 2021 tarihinden bu yana Ulusal Koalisyon Partisi'nden Juhana Vartiainen'dir. Helsinki, 59 mahalleye ayrılır.

Büyük Helsinki bölgesi, Finlandiya GSYİH'inin yaklaşık üçte birini üretmektedir. Kişi başına düşen GSYİH, ulusal ortalamanın yaklaşık 1.3 kat daha fazladır. Ülkedeki 100 en büyük şirketten 83'ü Büyük Helsinki bölgesi merkezlidir. Helsinki Borsası ülkenin tek menkul kıymetler borsası olup OMX'in bir parçasıdır.

Büyük Helsinki, Finlandiya'nın GSYİH'sının yaklaşık üçte birini oluşturur. Kişi başına düşen GSYİH, ulusal ortalamanın kabaca 1,3 katıdır. Helsinki, hizmet verilen BT ve kamu sektörlerinden kâr eder. Ağır sanayi işlerinden taşınan denizcilik şirketleri de önemli sayıda insan istihdam etmektedir.
Metropol alanının kişi başına brüt katma değeri, 27 Avrupa metropol alanı ortalamasının 2 katı olup, Stockholm ve Paris'dekilere eşittir. Brüt katma değer yıllık büyüme %4 civarındadır.
En büyük 100 Fin şirketinden 83'ünün genel merkezi Büyük Helsinki'dedir. En yüksek ücretli 200 Fin yöneticinin üçte ikisi Büyük Helsinki'de ve %42'si Helsinki'de yaşıyor. En çok kazanan 50 kişinin ortalama geliri 1,65 milyon euro idi.
Musluk suyu mükemmel kalitededir ve dünyanın en uzun kesintisiz kaya tünellerinden biri olan 120 km Päijänne Su Tüneli tarafından sağlanır.

Fince ve İsveççe Helsinki'nin resmi dilleridir. Nüfusun %81.9'unun ana dili fince ve %6.2'si ise İsveççe konuşan kişilerdir.
Helsinki Finlandiya'nın en fazla yabancı nüfuslu şehridir. Helsinki'de 130'dan fazla ulusun insanı yaşamakta ve bu grubun büyük çoğunluğu Rusya, Estonya, İsveç, Somali, Sırbistan, Çin, Irak ve Almanya vatandaşlarıdır.

Birçok uluslararası limanın ve Finlandiya'nın en büyük havalimanının kavşağı olan Helsinki, Finlandiya'nın küresel geçiş kapısıdır. Şehir, Finlandiya'nın en büyük göçmen nüfusuna sahiptir. Helsinki'de 140'tan fazla millet vardır. Estonya dışında dünyada en çok Estonyalı buradadır. Estonyalı göçmenlerin sayısı 2015'ten bu yana her yıl azalarak 12.970'ten 2021'de 11.639'a düştü. 2020'de Somalili göçmenler, Helsinki'nin en büyük ikinci büyük göçmen grubu olarak Estonyalıları geride bıraktı. Helsinki'de yaklaşık 1.000 Sami yaşıyor. Yabancı uyruklular nüfusun %10,3'ünü, toplam göçmen nüfusu ise nüfusun %17,6'sını oluşturur.
Anadili yabancı olan insan sayısının 2035'te 196.500'e yani nüfusun %26'sına çıkması beklenmektedir. Nüfusun %15'ini oluşturan 114.000 kişi Avrupa dışı dilleri konuşacaktır.

Helsinki Finlandiya'nın geçiş yoludur. Kent işletme, finans, moda, tıp, eğlence, medya ve kültürde ülkenin can damarıdır. Çok sayıda çeşitli müzeler, sergi sarayları, galeriler ve sahneler mevcuttur. Finlandiya ve diğer Kuzey ülkelerinin en çok abonesi olduğu gazete - Helsingin Sanomat günlük olarak Helsinki'de basılıyor.

Helsinki'de 190 ilkokul, 41 ortaokul ve 15 meslek enstitüsü bulunmaktadır. 41 ortaokulunun yarısı özel veya devlete, diğer yarısı ise belediyelere aittir. Helsinki'de ayrıca altı üniversite ve dört politeknik okulu bulunmaktadır. Hel

Hinduizm (Sanātana Dharma - सनातन धर्म, "Ezeli-Ebedi Töre" veya Vaidika-Dharma - वैदिक धर्म, "Vedik Töre"), çok kapsamlı inanç ve yaşam felsefesinin toplamıdır. Özellikle Hindistan, Nepal, Bangladeş, Sri Lanka ve Mauritius'da yaygındır. Günümüzde yaklaşık 1,25 milyar takipçisi ile Hristiyanlık ve İslam'dan sonra üçüncü sırada yer alan Hinduizm inancının neredeyse tüm takipçileri Hindistan ve çevresinde bulunmaktadır. Bu dine mensup kişilere Hindu, Dharmi veya Sanatan denir.
Hinduizm, metinsel kaynaklarda teoloji, mitoloji ve diğer konuları ele alan bir dizi ortak kavramla işaretlenen çeşitli düşünce sistemlerini içerir. Hindu metinleri Śruti (lit. 'duyulmuş') ve Smṛti (lit. 'hatırlanmış') olarak sınıflandırılmıştır. Başlıca Hindu kutsal yazıtları Vedalar, Upanişadlar, Puranalar, Mahabharata (Bhagavad Gita da dahil), Ramayana ve Agamalardır. Hindu inançlarındaki önemli temalar arasında karma (eylem, niyet ve sonuçlar), saṃsāra (ölüm ve yeniden doğum döngüsü) ve dört Puruṣārtha, insan yaşamının uygun hedefleri veya amaçları, yani dharma (etik/görevler), artha (refah/çalışma), kama (arzular/tutkular) ve mokşa (tutkulardan ve nihayetinde saṃsāradan kurtuluş/özgürleşme) yer alır.
Hindu dinî uygulamaları arasında adanmışlık (bhakti), ibadet (puca), kurban törenleri (yacna), meditasyon (dhyana) ve yoga yer alır. Hinduizm'in merkezi bir doktrinel otoritesi yoktur ve birçok Hindu spesifik bir mezhebe inandığını iddia etmez. Ancak, akademisyenlere göre Hinduizm'in genel olarak dört büyük mezhebi vardır: Şaivizm (Şivacılık), Şaktizm (Şakticilik), Smartizm (Smartacılık) ve Vaişnavizm (Vişnuculuk).

Hindu kelimesi, Sanskritçe Sindhu kelimesinden türetilen bir egzonimdir (Hindulara dışarından verilen bir isimdir). Sindh, İndus Nehri'nin ve aynı zamanda Aşağı İndus havzasının adıdır. Antik kayıtlardaki Hindu terimi coğrafi bir terimdir ve bir dine atıfta bulunmaz. Arapça metinlerde, Farsça "Hindu" kelimesinin bir türevi olan "Hind", İndus'un ötesindeki toprakları ifade etmek için kullanılırdı ve bu nedenle, tarihçi Romila Thapar'a göre, o topraklardaki tüm insanlar "Hindu" idi. 13. yüzyılda, Hindustan kelimesi Hindistan'ın popüler bir alternatif adı olarak ortaya çıktı.
Geleneksel İtihasa-Purana ve ondan türetilmiş Epik-Puranik kronolojisi Hinduizm'i binlerce yıldır var olan bir gelenek olarak sunmasına rağmen, akademisyenler Hinduizm'i çeşitli Hint kültürleriyle ana akım Brahmanizm'in bir füzyonu veya sentezi olarak görürler. Hinduizm, İndus Vadisi Medeniyeti, Vedalar ve yerel gelenekler gibi farklı kökenlere sahiptir ve belirli bir kurucusu yoktur. Bu Hindu sentezi, Vedik dönemden sonra, yaklaşık MÖ 500 ila 200 ile yaklaşık MS 300 arasında, destanların ve ilk Purānaların yazıldığı Hinduizm'in ikinci kentleşme ve erken klasik döneminde ortaya çıkmıştır. Hindistan'da Hinduizm, Budizm'in gerilemesiyle birlikte Orta Çağ döneminde yaygınlaşmıştır. 19. yüzyıldan itibaren Batı kültüründen etkilenen modern Hinduizm, Batı'da büyük ilgi görmeye başlamıştır. Bu ilgi, özellikle yoganın ve Transandantal Meditasyon ve Hare Krishna hareketi gibi çeşitli mezheplerin popülerleşmesiyle kendisini göstermiştir.

Hindular, yaşam ve ölümün sürekli birbirini izlediğine, yani reenkarnasyona inanır. Din öğretmenleri "Guru"lar, onların inançlarında büyük önem taşırlar. Tanrı bilimleri ve felsefeleri bütünüyle ayrı olsa bile Hindular birlikte dua eder ve birlikte kutlama yaparlar. "Çeşitlilik içinde birlik" Çağdaş Hinduizm'de sıklıkla kullanılan bir kavramdır.
Hinduizm'de en önemli ilke dharmadır. Dharma, insanların toplumsal ve dinsel konumlarının gereği davranış biçimlerinden dinsel uygulama tarzlarına kadar uzanan ilkeler bütününe işaret eden bir kavramdır. En üstte bulunan gerçekliğe tapar ve bütün insanların gerçeği fark edeceğini belirtir. Hinduizm'in çoğu mezhebine ve inanışına göre sonsuz bir cehennem ve lanetlenme diye bir şey yoktur. Yalnız, MS 1300 yıllarında Madhva'nın kurmuş olduğu Vaişnavizm'in Dvaita inanışına göre sonsuz lanetlenme olgusu vardır. Madhva ruhları üçe bölmüştür:

Mokşa'ya ulaşabilecek ruhlar (Mukti-yogyas),
Sonsuza dek doğum ölüm döngüsünde kalacak olan ruhlar (Nitya-samsarins),
Sonsuza kadar lanetlenecek acı çekecek ve sonsuz cehenneme gidecek olan ruhlar (Tamo-Yogyas).
Hinduizm, tüm varlıkları biricik kaynağın açılımları kabul eden tekçi bakış açısından, ikiciliğe, Orta Doğu dinlerindeki gibi yüce bir Tanrı'ya dayalı monoteizmden, çok tanrıcılığa bütün ruhsal yolları kabul eder ve geçerli sayar.
Her varlık kendi yolunu seçmekte özgürdür; bunu ister duayla, ister içine kapanmayla, ister dalınçla yapar, isterse özverili davranışlarla. Tapınaklarda tapınmaya, kutsal metinlere ve guru disiplini geleneğine önem verir. Dinsel bayramlar, haç, kutsal ilahiler ve evlerde tapınak uygulanan geleneklerdir.
Hinduizm'de, ilk kez MÖ 800'lü yıllarda Brihadaranyaka Upanişad'ta ayrıntılı olarak açıklanan karma ve reenkarnasyon inançları bulunmaktadır.
Kişinin hayatında yaptığı, düşündüğü, duyumsadığı tüm olgular ve ussal nitelikler, kişinin gelecekteki hayatını ve bütün kişilik özelliklerini, alın yazısını biçimlendirir; başka bir deyişle Hinduizm'e göre kişi, farkında olarak veya olmayarak kendi yazgısını yaratmaktadır; Tanrı bu yazgıya "kötü" bir etki bırakacak bir şekilde karışmaz yani kişinin hayatında başına gelen kötü olayların hiçbirinin arkasında "Tanrı" yoktur ancak eğer kişi Tanrı'ya derin ve içten dua ederse Tanrı, kişinin karmasına iyi etki edebilir.

Hinduizm'in kabul ettiği inançlar genel olarak şunlardır:

Vedalar (Samhitalar, Brahmanalar, Aranyakalar ve Upanişadlar) Tanrı sözüdür, ileri düzey ruhsal varlıklar olan Rişilere vahiy yoluyla gelmiştir.
Aşkın ve içkin olan her yerde var olan, hem yaratıcı hem de yaratılışın kendisi olan ve pek çok biçimde belirebilen, ayrı biçimlerde adlandırılan, her şeyi, bütün canlıları ve evreni kapsayan, bütün canlıların yüreğinde "üst ruh" olarak var olan tek Tanrı.
Evrenin sürekli bir oluşma, korunma ve yok ediliş devrelerinden geçtiği, sonsuz olduğu.
Bütün canlıların yaptıkları, düşündükleri ve duyumsadıklarıyla kendi yazgısını yaratmaları, karma (etki tepki) yasası.
Bütün canlıların, ruhsal evrimlerini tamamlayıp Mokşa'ya ulaşıncaya dek yeniden bedenlendikleri reenkarnasyon inancı.
Bütün hayatın ve canlıların kutsal olduğu; saygıyı, sevgiyi hak ettikleri zararsızlık (ahimsa) ilkesi.
Sadece, tek bir dinin geçerli olmadığı, bütün dinlerin Tanrı'ya ulaşmada çeşitli yollar olarak kabul edilmeleri gerektiği.

Hinduizm'e göre insanın yaşamında başına gelen kötülükler ve yıkımların Tanrı ile ilgisi yoktur, Tanrı asla hiçbir şekilde kötülüğe ve yıkıma neden olmaz. Tanrı, doğa yasalarını yaratması gibi karma yasasını da var etmiştir; böylece kişi, kaderini kendisi yazmaktadır ancak "sevgi" olan Tanrı, eğer derin bir şekilde istenirse insanların karmalarına iyi etkiye neden olacak bir biçimde karışabilir. Hinduizm'de Karma üç çeşittir:

Kriyamana Karma
Prarabdha Karma
Sanchita Karma
Prarabdha Karma, karmanın değiştirilemez bölümüdür; dolayısıyla bir "sonuç"tur ve yaşanmak, katlanılmak zorundadır. Ok atanın attığı oka benzer: ok yaydan çıkmış ve okçunun artık elden çıkan ve "yazgısını yaşayacak" olan ok üzerinde yapabileceği bir şey yoktur. Tek yapacağı "Kriyamana Karma"yı, yani var olan durumunun karmasını en iyi şekilde yapıp yeni okunu en iyi şekilde kullanmaktır.
Kişi bütün karmaları temizleninceye ve ruh evrimini tamamlayıncaya dek doğum ölüm döngüsünde (samsara) kalır, artık öğrenilecek, geliştirilecek bir şey kalmayınca Mokşa adı verilen kurtuluşa ulaşılır ve artık yeniden doğum, samsara son bulur.

Hinduizm; günümüzde Hindistan, Nepal, Bangladeş, Sri Lanka, Bali ve hatta Mauritus, Güney Afrika, Fiji, Singapur, Malezya, Surinam, Trinidad ve Tobago'da ve ayrıca, özellikle İngiltere olmak üzere Avrupa'da yayılmaktadır. Bu yayılma, 19 ve 20. yüzyıllarda Hint tüccar ve işçilerin büyük bölümünün göç etmesiyle gerçekleşti. Sonraki yayılma ise, son on yıllık sürede Hint yabancı işçilerin Basra Körfezi'ne göç etmesiyle gerçekleşti.

Max Müller tarafından ortaya atılan bir teoriye göre, MÖ 2000 yılında, İndus Vadisi Uygarlığı'nın sona ermesinden sonra Kuzey Hindistan'dan gelen Aryan Kabilesi o dönemden sonraki kültürleri önemli ölçüde etkiledi. Bazı Hint tarihçilerine göre Aryanlar yerleşik kabile olsalardı günümüze kadar egemenliklerini sürdürürlerdi.
Bulunan en eski Hint yazıları Rigveda, Sama, Yajurveda ve bazı astronomik metinleri de içeren Atharvaveda'dır. Bu en eski Hint yazılarının hangi tarihte yazıldığına ilişkin kesin bilgiler yoktur. Bu yazılar; hayvan ve bitkilerin kurban edildiği eski dinî yaşam biçimi, abdest şekilleri, ilahiler ve tanrılar hakkında belirli bilgiler verir. O zamanlarda henüz ana tanrılardan sayılmayan Vişnu, Brahma ve Saraswati Tanrılarına günümüz Hinduizm'inde tapılmaktadır.

Rigveda; Tanrıları övmek ve onlara seslenmek için söylenen ilahilerden oluşur. Rigveda Vedalar arasında en eski ve en önemli olanıdır. Diğer üç Veda'da, Rigveda'nın içeriğinden birçok alıntı vardır.
Sama; kurban ayini sırasında çalınan şarkılardan oluşur.
Yajurveda; bu kurban ayinleri sırasında okunan şiirlerden oluşur.
Atharveda; kurban töreni sırasında, yapılan hataların affedilmesi amacıyla edilen dualar gibi, düşmanları yok etmek, hastalıklardan uzak kalmak için söylenen ağıt ve yakarışlardan oluşur.
Eski Vedik dininde tapınak ya da tanrının resmedilmesi geleneği yoktu. Tanrılara, kurbanların yakılmasıyla tapılırdı. Kutsal soma suyu, Ghi (tereyağı), süt, ekmek ve bazen de hayvan eti kurban edilirdi. Hinduizm, eski Hint dinlerinin ve muhtemelen kuzeyden göç eden Aryanların dininin farklı sistemlerinin bir araya gelmesidir. Tarihi karanlıkta kalmış Hindistan'a ilk yerleşen insanların büyük bir kısmı, zaman içinde güneye doğru yerleşmiştir. Lingam kültü, kutsal hayvanlar ve tanrıçalara tapma gibi unsurlar bu kültüre aittir.
Tarihi kesin olmamakla birlikte MÖ yaklaşık 1200 yıllarında Rigveda‘da Aryanların aksine Tanrıların kendilerine özgü doğa güçlerinin olduğu belirtilmiş ve yazılarda altın

Hyperboreios'lar; Uzak Kuzey'de, kuzey yelinin ötesinde oturan efsanevi ulus. Apollon, her on dokuz yılda bir yıldız değişiminde, Delphoi'ye gelmeden önce yaptığı yolculukların anısı olarak uğrardı. Hyperboreios'ların bu nedenle kimi Apollon kültlerinin menşeini oluşturdukları ve Delphoi kahinliğini kurdukları ileri sürülür.
Klasik çağda onların ülkesi iklim değişikliğinin örneği sayıldı. Burada topraktan yılda iki kez mahsul alınır, her zaman mavi gökyüzü altında uzun yıllar yaşanır, mutlu günler geçirilirdi.
Hyperboreios'lar iyilikleri sayesinde 'şifalı büyü' yapabilirler. Hyperboreios'lar ölmez, yalnızca daha iyi bir dünyaya göç ederlerdi.
Friedrich Nietzsche, eserlerinde bu terimi kullanmıştır. Yaşadığı çağda anlaşılmadığını sürekli dile getirmiş ve öldükten sonra, gelecek yüzyıllarda anlaşılacağını söylemiştir. Bunu kendisini "ölmeyen, daha iyi bir dünyaya göç eden" Hyperboreios'lara benzeterek en iyi biçimde anlatmıştır. Ayrıca filozofları birer Hyperboreios olarak tanımladığına da rastlanır.

"Şöyle bir yüz yüze bakalım. Biz, Hyperboreios'lar -ne kadar sıra dışı yaşadığımızı son derece iyi biliyoruz. "Ne karadan, ne de denizden bulabilirsin Hyperboreios'lara giden yolu." Bunu Pindaros biliyordu. Kuzeyin ötesinde, buzun ve ölümün ötesinde."

Jersey, Avrupa kıtasının batısında, Büyük Britanya'nın güneyinde yer alan ve Manş Denizi'nde bulunan Manş Adaları'ndan biridir. Adanın başkenti Saint Helier'dir. Jersey diğer Manş Denizi adaları gibi ne Birleşik Krallık'ın bir parçasıdır ne de bir taç kolonisidir. Jersey, doğrudan Britanya tacına doğrudan bağlı bir taç toprağıdır. Kendi malî, hukukî ve yargı sistemlerine ve kendi kaderini tayin etme gücüne sahip, anayasal bir monarşi altında özerk bir parlamenter demokrasidir. Adadaki vali, Kral'ın kişisel temsilcisidir. Jersey, Birleşik Krallık'ın bir parçası değildir ve Birleşik Krallık'tan ayrı bir uluslararası kimliği vardır, ancak Jersey'in savunmasından anayasal olarak Birleşik Krallık sorumludur. Birleşik Krallık'tan farklı olarak Jersey hiçbir zaman Avrupa Birliği'nin bir parçası olmamıştır.
Britanya kültürü, Jersey'i önemli biçimde etkilemiştir. Günümüzde ülkenin yerel dili olan Jèrriais dili hâlâ konuşulsa da, ana dil olarak İngilizce, para birimi olarak İngiliz sterlini kullanılmaktadır. Bunlara ek olarak, trafik soldan akmaktadır ve İngiliz okul müfredatı bu ülkede de geçerlidir.

Jersey, ıslah edilmiş arazi ve gelgit bölgesi dâhil 118,2 kilometre kare büyüklüğünde bir adadır. Manş Denizi'nde, Fransa, Normandiya'daki Cotentin Yarımadası'ndan yaklaşık 12 deniz mili ve Büyük Britanya'nın yaklaşık 87 deniz mili güneyinde yer alır. Manş Adaları'nın en büyüğü ve en güneydeki ada olarak Britanya Adaları'nın bir parçasıdır.
Ada, en büyüğü St. Ouen ve en küçüğü St. Clement olan on iki parishe bölünmüştür. Ada, Waterworks Vadisi, Grands Vaux, Mont les Vaux gibi genellikle kuzeyden güneye uzanan bir dizi vadi ile karakterizedir, ancak birkaçı Le Mourier Vadisi gibi başka yönlerde ilerler. Adanın en yüksek noktası 136m yüksekliğindeki Les Platons'tur.
Jersey Bailiwick'in parçası olan Les Minquiers ve Les Écrehous gibi birkaç küçük ada grubu vardır ancak Guernsey Bailiwick'in daha küçük adalarından farklı olarak, bunların hiçbirinde kalıcı olarak yerleşim yoktur.
Atlantik Okyanusu, Jersey'deki sıcaklık üzerinde ılımlı bir etkiye sahiptir, çünkü su havadan çok daha büyük bir özgül ısı kapasitesine sahiptir ve yıl boyunca yavaş yavaş ısınma ve soğuma eğilimindedir. Bunun kıyı kesimlerinde kışın ısınma etkisi ve yazın serinletici etkisi vardır. Kaydedilen en yüksek sıcaklık 9 Ağustos 2003 ve 23 Temmuz 2019'da 36.0°C ve kaydedilen en düşük sıcaklık 5 Ocak 1894'te -10.3°C olarak ölçülmüştür. Jersey'de nadiren kar yağar; bazı yıllar hiç kar yağmadan geçmektedir.

Jersey ekonomisi, 2019'da kişi başına 45,320£ GSYİH ile oldukça gelişmiş ve dinamiktir. Serbest piyasa ilkeleri ve gelişmiş bir sosyal güvenlik altyapısı ile bir karma piyasa ekonomisidir. Jersey'deki resmî para birimi sterlin olsa da Jersey poundu olarak bilinen kendi banknotları ve madenî paraları vardır. Jersey'nin para politikası İngiltere Bankası'na bağlıdır.
Jersey, en büyük denizaşırı finans merkezlerinden biridir. Bu durum sayesinde Birleşik Krallık ve Avrupa ülkeleri arasında finansal hizmetler için bir kanal görevi görmektedir.
Jersey ekonomisi finansal hizmetler, turizm ve otelcilik, perakende ve toptan inşaat ve tarıma dayanmaktadır.

Jersey hukuku, özellikle Norman teamül hukuku, İngiliz ortak hukuku ve modern Fransız medeni hukuku olmak üzere birkaç farklı hukuk geleneğinden etkilenmiştir. Jersey hukuk sistemi bu nedenle 'karma' veya 'çoğulcu' olarak tanımlanır ve ülkenin hukukunun kaynakları Fransızca ve İngilizcedir, ancak 1950'lerden beri hukuk sisteminin ana çalışma dili İngilizcedir.
Asıl mahkeme Kraliyet Mahkemesi'dir. İcra memuru, yargının başıdır; İcra memuru ve icra memuru vekili, Kraliyet tarafından atanır. Adanın yargı organının diğer üyeleri İcra Dairesi tarafından atanır.

Jersey'in tek kamaralı yasama organı Eyaletler Meclisi'dir. 49 seçilmiş üye içerir: 8 senatör (ada çapında seçilir), 12 Connétables (genellikle 'emniyet mensubu' olarak adlandırılır) ve 29 milletvekili (seçim bölgelerini temsil eder), hepsi dört yıllık dönemler için seçilirler.
Jersey'in 2005 yılındaki seçimlerinde katılım oranı %33'te kalmıştır. Bu rakam uluslararası alanda en düşük seçmen katılım oranlarından biridir ve bu rakam onu 2005'teki %77'lik Avrupa ortalamasının oldukça altında bırakmaktadır.

Jersey'nin dış ilişkileri Jersey Hükûmeti Dış İlişkiler Bakanı tarafından denetlenmektedir. 2007'de, Başbakan ve Birleşik Krallık Lord Şansölyesi, Jersey'nin uluslararası kimliğinin geliştirilmesi için bir çerçeve oluşturan bir anlaşma imzaladılar.
Jersey, Avrupa Birliği için üçüncü taraf bir Avrupa ülkesidir. AB ile ilişkileri, Birleşik Krallık tarafından müzakere edilen serbest ticaret anlaşması kapsamında işlemektedir. 1 Ocak 2021'den bu yana Jersey, mallar ve balıkçılık amacıyla İngiltere-AB Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın bir parçası olmuştur. Adadan Avrupa'ya ihraç edilen mallar gümrük vergisine tabî değildir ve Jersey karasularının yönetiminden tek başına sorumludur.

Jersey'de 1821'den beri nüfus sayımları yapılmaktadır. 2011 nüfus sayımında, toplam nüfusun 97.857 olduğu tahmin edilmektedir ve bunların %34'ü adanın tek kenti olan Saint Helier'de yaşamaktadır. Jersey halkına genellikle Adalılar veya kişisel terimlerle "Jerseyman" veya "Jerseywoman" denir. Jersey doğumlu bazı insanlar kendilerini İngiliz olarak tanımlıyor.
Nüfusun etnik dağılımı: İngiliz ve Norman-Fransız kökenliler. Adadaki dinler Anglikan, Roma Katolikleri, Baptist, Methodist, Prespiteryen'lerdir.

Kullanılan telefon hatları: 65.500 (1997)
Radyo yayın istasyonları: AM NA, FM 1, kısa dalga 0 (1998)
Televizyon yayını yapan istasyonlar: 1 (1997)

577 km karayoluna sahiptir.
Gorey, Saint Aubin, Saint Helier adlı 3 limana sahiptir.

Jersey'in ineği ve ineğinin sarımsı sütü ünlüdür.

Kalmukya veya Kalmıkya (Kalmukça: Хальмг Таңһч, Rusça: Респу́блика Калмы́кия), Rusya'ya bağlı bir cumhuriyettir. Kalmukya, Avrupa sınırları içinde Budizm'in en yaygın din olduğu tek bölgedir.

Kalmukların ataları Oyratlar, Güney Sibirya steplerindeki İrtiş Nehri kıyılarından Aşağı İdil bölgesine 1630 yıllarında gelmişlerdir. İdil deltası üzerinde kuzeyde Saratov’dan güneydeki Astrahan’a kadar olan geniş steplere yerleşmiş, burada Kalmuk Hanlığı'nı kurmuşlardır.
Yerleşmelerinden 25 yıl sonra Kalmuklar Rus Çarına bağlanmışlardır. Ruslarla anlaşma yaparak, Rusya’nın güney sınırını koruma karşılığında Rus sınır yerleşimlerinde ticaret yapma ayrıcalığı kazanmışlardı. Ancak bu bağlılık daha çok sembolik kalmıştır. Kalmuk hanları genellikle “Göçebelerin Büyük Yasası” (Iki Tsaadzhin Bichig) adını verdikleri kurallara göre kendi kendine yönetim uygulamışlardır.
18. yüzyılın ortalarına doğru Ruslar Kalmukların içişlerine daha fazla karışmaya başlar. Bunun üzerine 1770 yılında son Kalmuk hanı Ubashi Han halkını anayurtları Çungarya'ya geri götürme kararı alır. Yaklaşık 168.080 kadar Kalmuk Ubashi Han'ın liderliğinde Orta Asya'nın diğer ucundaki vatanlarına doğru yola çıkar. Yolda Kazaklar ve Kırgızlarla savaşan, bir taraftan da açlık ve susuzluğa maruz kalan Kalmukların çoğu ölür. Aylarca süren zorlu yolculuğun sonunda yalnızca 66.073 kadar Kalmuk, Mançuların denetimindeki Sincan'a ulaşır.
Çariçe Katerina Kalmuk Hanlığını feshederek bölgeyi Astrahan valisine bağlar. Rusya'da kalan Kalmuklar savaşlarda Rusya adına savaşmış, yavaş yavaş yerleşik bir yaşam tarzını benimsemişlerdir.

Ekim Devrimi'nden sonra çoğu Beyaz Ordu saflarında çatışan bazı Kalmuk gruplar yurt dışına kaçtı. Kalmuk diasporası Türkiye'de bir süre kaldıktan sonra, Yugoslavya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Fransa'ya dağıldı. Sovyet yönetimi geride kalanları sert bir şekilde cezalandırmış, çok sayıda kişiyi idam etmiştir.
Kalmukya 4 Kasım 1920'de, Sovyetler Birliği içinde özerk bir bölge (oblast) olarak ilan edildi; 1935'te ise, özerk bir cumhuriyet oldu. Stalin döneminde Budist manastırları kapatıldı; Kalmuk dini metinleri yakıldı; 1932-1933 yılları kollektivizasyon döneminde yaklaşık 60.000 kişi açlıktan öldü.
II. Dünya Savaşı sırasında Kalmukya Nazi işgaline uğradı. 1943'te Sovyetler bölgeyi geri aldı; Sovyet yönetimi Nazilerle iş birliği yaptıkları gerekçesiyle işbirlikçi Kalmukların Orta Asya ve Sibirya'ya sürdü. Yarısı, yolda; geriye kalanların büyük bir bölümü de Sibirya'da öldü. Ancak 1957'de Kruşçev'in izniyle yurtlarına geri dönebildi. 1958'de Kalmukya, yeniden özerk  Sovyet cumhuriyeti oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmektedir.

Kalmukya, Moskova zaman dilimindedir (MSK/MSD). UTC'e göre saat farkı +0300 (MSK)/+0400 (MSD)

Önemli nehirleri:

İdil Nehri
Kuma Nehri
Manych Nehri

Kalmukya, Hazar Denizi kıyısında yer alır. Bundan başka Kalmukya sınırları içinde birkaç göl bulunur. Bunlar: 

Manych-Gudilo Gölü
Sarpinskoye Gölü
Sostinskiye Gölleri
Tsagan-Khak Gölü

Kalmukya'nın doğal kaynakları kömür, petrol ve doğalgazdır.

Kalmukya karasal iklime sahiptir. Yazları çok sıcak ve kuru, kışları ise soğuk ve kar yağışlıdır.

Ocak Ayı Sıcaklık Ortalaması: -7 °C
Temmuz Ayı Sıcaklık Ortalaması: +24 °C
Yıllık Ortalama Yağış: 170mm (doğu bölgelerinde) - 400mm (batı bölgelerinde)

2002 istatistiklerine göre Kalmuklar nüfusun %53,3'nü oluşturmaktadır. Diğer gruplar Ruslar (%33,6), Darginler (7.295 ya da %2,5), Çeçenler (5.979 ya da %2), Kazaklar (5.011 ya da %1,7), Türkler (3.124 ya da %1,1), Ukraynalılar (2.505 ya da %0,9), Avarlar (2.305 ya da %0,8), Almanlar (1.643 ya da %0,6).

Halkın çoğunluğunu Tibet Budistleri ve Ortodoks Hristiyanlar oluşturur. Ayrıca önemli miktarda da ateist bulunmaktadır. 
Kalmuk disporası 1923'te Belgrad'da bir Budacı tapınağı kurmuş; ancak tapınak savaşta yıkılmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Belgrad'daki Kalmuklarının çoğu, Almanya ve ABD'ye göç etmiştir. Günümüzde Kalmuklar, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdadır. Kalmukların en yoğun yaşadığı Amerikan eyaleti olan New Jersey'de bir Kalmuk Budist tapınağı bulunmaktadır.
Kırgızistan’ın Karakol bölgesinde yaşayan "Sart Kalmuklar" ise Kırgız kültürüne uyum sağlayarak Müslümanlığa geçmişlerdir; Kırgızca konuşmaktadırlar.

News Agency of the Republic of Kalmykia(also in Russian22 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Kalmukya Cumhuriyeti resmî sitesi 25 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ayrıca Russian 8 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Official website of the Kalmyk diplomatic representation at the President of the Russian Federation(ayrıca Russian21 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi)
Official website of the Kalmyk State University
Ethnologue report on Kalmyk language7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Forum of Kalmyk Internet Community 2 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Web-Portal of the Interregional Not-for-Profit Organization "The Leaders of Kalmykia"
Mistaken Foreign Myths about Shambhala 22 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The man who bought chess 8 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Observer 29 October 2006
The Buddhist hordes of Kalmykia6 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Guardian September 19, 2006
Kalmyk Buddhist Temple in Belgrade (1929 - 1944)12 Aralık 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Earth to Kalmykia, Come In Please 16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Economist December 18, 1997

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) (İngilizce Black Sea Economic Cooperation Organization), 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul'da düzenlenen zirvede imzalanan anlaşma ile kurulan ve Karadeniz havzasındaki ülkelerin ekonomik iş birliğini amaçlayan uluslararası kuruluştur.

Kurucu üyeler

 Arnavutluk
 Azerbaycan
 Bulgaristan
 Ermenistan
 Gürcistan
 Moldova
 Romanya
 Rusya
 Türkiye
 Ukrayna
 Yunanistan
Sonradan katılan üyeler :

 Sırbistan
 Kuzey Makedonya
Üyelik başvurusu kabul edilmeyen ülkeler

 Kıbrıs Cumhuriyeti
Sırbistan-Karadağ ve Makedonya'nın üyelik müzakereleri 2002 yılında başladı. 2003 yılındaki Erivan zirvesine Sırbistan-Karadağ ve Makedonya davet edildi. Sırbistan-Karadağ 2004 yılında düzenlenen Bakü zirvesinde örgüte katıldı. 2006 yılındaki bölünmeye rağmen Sırbistan hala örgüt üyesi olarak kabul edilirken, Karadağ'ın statüsü ortak olarak değiştirildi. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin üyelik başvurusu ise Türkiye'nin vetosu (Kıbrıs sorunu) nedeniyle kabul edilmedi.

 Almanya
 Amerika Birleşik Devletleri
 Avusturya
 Belarus
 Çekya
 Fransa
 Hırvatistan
 İsrail
 İtalya
 Mısır
 Polonya
 Slovakya
 Tunus

Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikri, 1980'li yılların sonunda Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği'ndeki değişim sürecinin hızlandığı bir dönemde doğmuştur.
Hammadde ve enerji kaynakları yönünden çok zengin olan eski Sovyetler Birliği'nde savunma ve uzay sanayi gibi alanlara yatırım yapılmış, buna karşılık başta tüketim malları olmak üzere insana yönelik yatırımlar ihmal edilmiştir. Türkiye ise eski Sovyetler Birliği'nin çok fazla ihtiyaç duyduğu ve Batı ülkelerinde pazarlamada güçlük çekebileceği gıda ve tüketim mallarına sahip bulunmaktadır. Sanayileşmede önemli bir aşama kaydeden ve yeni bir atılıma hazırlanan Türkiye yanı başındaki bu hammadde ve enerji kaynaklarına, eski Sovyetler Birliği ise gıda ve tüketim mallarına ihtiyaç duymaktadır. Bütün bu yeni koşullar Karadeniz Havzası'ndaki diğer ülkeler için de geçerlidir. Üstelik Sovyetler Birliği'nde birçok Türk Cumhuriyetleri'nin bulunması, ilişkilerin geliştirilmesinde temel etken olabilmektedir.
Değinilen tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında ekonomik iş birliği ve bölgesel bütünleşme girişimi için uygun bir ortam oluşturmuştur. KEİ fikri böyle bir ortamda ortaya atılmıştır.
KEİ, dünyada küreselleşme ve bölgesel düzeyde uluslararası bütünleşme yönünde, siyasal ve ekonomik alanda yeniden yapılanma sürecinin bir ürünüdür. Doğu Avrupa'da, ekonomik boyutta serbest piyasa ekonomisine ve siyasal boyutta çoğulcu demokrasiye geçiş sürecinin yarattığı ortamda, konumunu ve zamanlamasını bulan KEİ fikri, öncülüğünü Türkiye'nin yaptığı bir bölgesel ekonomik iş birliği girişimidir.
Başlangıçta KEİ'nin amacının Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında aşamalı olarak bir "serbest ticaret bölgesi" kurulması olduğu belirtilmiş, ancak daha sonra yapılan toplantılarda bu girişimin "ekonomik iş birliği" çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirilmiştir.
KEİ'nin ilk kurucu üyeleri Karadeniz'e kıyısı olan Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'dır. Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu olarak Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova, Gürcistan ve Ermenistan kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır. Daha sonra Karadeniz'de kıyısı olmayan Yunanistan ve Arnavutluk kurucu üye olarak katılmıştır.
KEİ ile ilgili ilk toplantı Türkiye'nin girişimi ile 19 Aralık 1990'da Ankara'da yapılmıştır. Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'ın resmî delegelerinin yanı sıra, eski Sovyetler Birliği Heyeti içinde; Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ermenistan Cumhuriyetleri'nin Dışişleri Bakan Yardımcıları yer almıştır. Toplantıda taraflar, Türkiye tarafından hazırlanan ve önerilen iş birliğinin temel prensiplerini kapsayan taslak üzerinde çalışmışlar, sonuç bildirgesinde "Karadeniz Ekonomik İşbirliği" nin kurulmasında anlaşmaya vardıklarını resmen açıklamışlardır. 12-13 Mart 1991 tarihlerinde Bükreş'te, 23-24 Nisan 1991 tarihlerinde Sofya'da uzman düzeyinde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantılarda KEİ'nin amaçları ve prensipleri üzerinde ortak bir anlaşmaya varılmıştır. 11-12 Temmuz 1991 tarihlerinde yapılan toplantıda, KEİ Anlaşması metni üzerindeki çalışmalar sonuçlandırılarak, imzaya hazır hale getirilmiştir. Moskova toplantısında taraflar, KEİ Anlaşması'nın yakın bir gelecekte Türkiye'de yapılacak bir toplantıda imzalanması konusunda anlaşmaya varmışlardır.
3 Şubat 1992 tarihinde Türkiye'de; Türkiye, Rusya Federasyonu, Romanya, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Moldova Bakan düzeyinde, Ukrayna ve Bulgaristan ise Dışişleri düzeyinde katılarak, KEİ ile ilgili temel belgeyi parafe etmişlerdir.
KEİ Anlaşması, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul'da düzenlenen Zirve Toplantısı'nda dokuz üye ülkenin yanı sıra, Yunanistan ile Arnavutluk'un da kurucu üye olarak katıldığı on bir ülkenin devlet veya hükûmet başkanları tarafından imzalanarak, resmen işlerlik kazanmıştır.
KEİ, bundan böyle hükûmetler boyutunun yanı sıra, parlamenterler, özel sektörler, belediyeler ve hatta hükûmetler dışı kuruluşlar boyutuyla; çalışma organları, usulleri ve yöntemleriyle; bankası, İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi Koordinasyon Merkezi'yle somut projeleri sonuçlandırabilecek temel öğelere sahip olmuş bulunmaktadır. KEİ'nin uluslararası kimliği de giderek ağırlık kazanmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ni uluslararası bir örgüte dönüştüren KEİB Anlaşması, 5 Haziran 1998 tarihinde Yalta'da imzalanmıştır. KEİ, imzalanan anayasa ile bölgesel bir ekonomik teşkilata dönüşerek adı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı olmuştur. Yasayla kurumsallaşma dönemini kapatan KEİ, bundan sonra da program ve proje uygulamasına geçecektir.

KEİ'nin kuruluş aşamasındaki hazırlık çalışmalarında temel amaç olarak Katılan Devletler'in coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik iş birliğini geliştirmeleri ve Karadeniz Bölgesi'nin bir barış, iş birliği ve refah bölgesi haline gelmesi öngörülmektedir. Bu temel amaç doğrultusunda kısa dönemde bölge ülkeleriyle iş birliği için uygun ortam oluşturulması ve taraflar arasında mal ve hizmet ticaretinin arttırılması öngörülmüştür. Uzun dönemde ise amaç; bölge ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri daha fazla geliştirebilmek için kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uzun dönemde, aşamalı olarak Katılan Devletler arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulması amaçlanmıştır.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne Katılan Devletler, gerekli hükûmetler arası, parlamentolar arası, iş çevreleri arası ve finansal birimleri içine alan etkileyici bir organizasyon yapısı ortaya koymuştur. KEİ, bu yapı içinde, Katılan Devletler'in Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne ilişkin görüşlerini ve konumlarını koordine ve senkronize eden ve bürokratik olmayan, etkili bir araç halinde çalışacak tüm olanaklara sahip olmuştur.
Hükûmetlerarası birimler, Katılan Devletler'in Dışişleri Bakanları Toplantısı (DİBT)'nı, alfabetik sıraya göre seçilen ve altı ayda bir değişen Dönem Başkanı'nı, Üst Düzey Görevliler Toplantısı'nı, Çalışma Grupları'nı ve uzmanlardan oluşan geçici Özel Çalışma Grupları'nı içine almaktadır ve bu gruplar, Dışişleri Bakanları Toplantıları'nda oluşturulan ve KEİ faaliyetlerini ilgilendiren, somut konularda çalışmalar yürüten yan organlardır.

Bilim ve Teknoloji Konusunda İşbirliği, Bankacılık ve Finans, İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi, Ulaştırma, Ticaret ve Endüstriyel İşbirliği, İletişim, Çevre Koruma, Turizm alanında İşbirliği, Tarım ve Tarımsal Sanayi, Yasalara İlişkin Bilgi, Enerji

Yatırımların Teşviki ve Korunması Konusunda Uzmanlar
Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Uzmanlar
Ulaştırma Şebekesi Uzmanlar
İş Alemine Mensup Kişilerin Seyahatleri
Örgütsel Konular
DİBT tarafından alınan bir karar gereğince, merkezi İstanbul'da bulunan KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası kurulmuştur. Başlıca görevleri arasında, DİBT için gündem taslaklarının hazırlanması, Katlımcı Devletler tarafından verilen belgelerin dağıtımı, KEİ Toplantılarına idari destek sağlanması ve KEİ belgelerine ait arşiv hizmetlerinin yerine getirilmesi gibi konular bulunmaktadır.
Parlamentolar arası birim 1993 yılında Arnavutluk, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye ve Ukrayna temsilcilerinin KEİ Parlamenter Asamblesi (KEİPA) kurulmasına karar vermesi üzerine faaliyete geçmiştir.
26 Şubat 1993 tarihlerinde İstanbul'da imzalanan bir deklarasyon ile KEİPA oluşturulmuştur. Amaçları şunlardır;

KEİ'ye Katılan Devletler'in tarihinden gelen ortak değerlerinden de yararlanarak bu iş birliğinin hedef ve amaçlarını bu ülkelerin parlamenterleri aracılığıyla toplumlarına benimsetmek,
KEİ bünyesinde ekonomik, ticari, sosyal, kültürel ve siyasal iş birliği faaliyetlerine yasal dayanaklar sağlamak ve KEİ'nin amaçlarının gerçekleşmesine katkıda bulunmak,
KEİ'ye Katılan Devletler'in, devlet ya da hükûmet başkanları ile dışişleri bakanları toplantılarında alınan kararların uygulanması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek,
Karadeniz bölgesinde çoğulcu demokratik yapının ve siyasi istikrarın güçlendirilmesine yardımcı olmak,
Uluslararası ve bölgesel diğer kuruluşlar ve KEİ Ülkeleri arasındaki iş birliğini geliştirmektir.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirve Deklarasyonu amaçları doğrultusunda oluşturulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEİK), KEİ'ye Katılan Devletler'in iş çevrelerini temsil etmektedir. 31 Ağustos 1992 tarihinde İstanbul'da yapılan toplantıda, KEİ Ülkeleri özel sektörleri arasında bir mekanizmanın merkezinin İstanbul'da olması kararlaştırılmıştır. KEİK, iş konseyi sistemi üzerinde, on bir taraf ülke arasında ticari ve sınai iş birliğini geliştirme amacına yönelik olarak çalışmaktadır.
KEİ'nin finansal birimi, Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası'dır. KEİ Ticaret ve Kalkınma Bankası'nı kuran 

Kavimler Göçü, MS 350-800 yılları arasında Avrupa'ya yapılan şiddetli insan göçüdür. İlk dönem ve ikinci dönem olarak ikiye ayrılmaktadır. İlk dönemki kavimler göçü Batı Roma İmparatorluğu ve Hunlar arasındaki yoğun sınır değişikliklerini kapsar. İkinci dönem kavimler göçüyse ilk dönemkinin devamı niteliğindedir. İlk gelen göçmenler Hunlar, Slavlar, Ön Bulgarlar, Alanlar tarafından Batı'ya doğru sürülen Gotlar, Anglo-Saksonlar, Vandallar ve Franklar gibi Cermen kabileleriydi. İkinci dönem göçleri de (Arap, Türk, Macar, Viking göçleri ve Moğol istilaları) Kuzey Afrika, Anadolu ve Avrupa'da derin değişimlere sebep olmuştur. İlk Çağ sona ermiş ve Orta Çağ başlamıştır.

İlk Dönem Kavimler Göçü, 4. yüzyılın ortalarında Hunlar'ın Aral Gölü ile Hazar Denizi arasındaki bölgeden Don ve Volga nehirleri arasındaki bölgeye kaymaları ile başlamıştır.

Orta Asya'daki Çin egemenliğinden kurtulmak için MS. 350 yıllarında batıya hareket eden Hun grubu, Volga-Don nehirleri arasında yaşayan Hunların daha batıya göçmelerine neden oldu. O tarihlerde Karadeniz'in kuzeyindeki düzlüklerde Cermen kavimlerinden olan Gotlar ve günümüzdeki Slav halklarının ataları olan Ön Slavlar yaşamaktaydı. 375 yılında Hunlar, Gotlar ve Ön Slavlar'ın yaşadıkları bu bölgeye girdiler.
Hunların bu bölgeye yerleşmesiyle bu bölgede daha fazla tutunamayan ve çoğunluğu Cermen olan Vizigotlar, Ostrogotlar, Anglo-Saksonlar, Franklar, Gepidler, Lombardlar, Burgundlar, Vandallar ve Cermen olmayan Slavlar batıya doğru göç etmeye başladılar. Romalıların barbar olarak adlandırdığı bu kavimler önlerine çıkan diğer kavimleri de önlerine katarak İspanya'ya hatta Kuzey Afrika'ya kadar ilerlediler. Avrupa'da yıllarca süren bu döneme Kavimler Göçü denir. Kavimler Göçü, günümüz Avrupa devletlerinin temellerinin atıldığı önemli bir olaydır. Göçün temel sebebi siyasi etmenlerdir.
Göçün ilk yıllarında Cermen kabileleri Roma İmparatorluğu'nun batı kesimindeki birçok bölgeyi ele geçirmişti. 376'da Hunlarla savaşan Got kabilesi Tervingler, Roma topraklarına girdi. Ertesi yıl, Marcianopolis'te Tervinglerin lideri Fritigern, Romalı asker Lupicinus ile buluşmasında öldürüldü. Tervingiler ayaklandı ve Got kabilesi olan Vizigotlar 410'da İtalya'yı istila etti. Büyük Teoderik komutasındakı Ostrogotlar tarafından İtalya'nın içlerine kadar takip edildiler. Galya'da Franklar ağır ağır Roma topraklarına girdiler. Allemanni'deki savaşları kazanan Vizigotlar geleceğin Fransa ve Almanya'sı olacak Frank Krallığı'nı kurdular. Büyük Britanya'ya gelen Anglo-Saksonlar ise Roma'nın Britanya'daki sonunu getirdi.

İlk Çağ sona ermiş, Orta Çağ başlamıştır.
Roma İmparatorluğu 395'te Katolik Batı Roma İmparatorluğu ve Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) olarak ikiye ayrılmıştır.
Göçlere dayanamayan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkılmıştır.
Avrupa yüzyıla yakın bir süre karışıklıklar içerisinde kalmıştır.
Avrupa'da derebeylik (feodalite) rejimi ortaya çıkmıştır.
Barbar kavimlerin birbirleriyle ve Romalılarla kaynaşması sonucu yeni milletler ortaya çıkmıştır ve bunun sonucunda bugünkü Avrupa milletlerin etnik yapısının oluşumundaki katkısı çok fazla olmuştur.
Barbar kavimler arasında Hristiyanlık hızla yayılmıştır. Cermenler, Hristiyanlığı kabul ederek Orta Çağ Avrupa'sına damgalarını vurmuşlardır.
Bunun sonucunda Orta Çağ Avrupa'sında kilise, papalık ve skolastik düşünce güç kazanmaya başlamıştır.
Göçler sonunda bugünkü İspanya'ya Vizigotlar, Kuzey Afrika'ya Vandallar, İtalya'ya Ostrogotlar, bugünkü Fransa'ya ise Franklar yerleşmiştir.

567 yılında Avarlar ve Kuzey İtalya'daki Cermen kabilesi Lombardlar, Gepid Krallığı'nın büyük kısmını yok ettiler. Ön Bulgarlar yedinci yüzyılda Bizans'ın doğu Balkanlar'daki topraklarını ele geçirdiler.
Bizans-Arap Savaşları sırasında Arap 8. yüzyılın sonunda 9. yüzyılın başında(860-910), Anadolu üzerinden Balkanları ele geçirmeye çalıştılar ancak 718'de Ön Bulgarlar ve Bizans Orduları, Arapları Konstaninopolis Kuşatması sırasında yenilgiye uğrattılar. Arap-Hazar savaşlarında da Hazarlar Arapları Kafkaslar'da durdurdular. Aynı zamanlarda Emeviler, 732'de Franklar tarafından Puvatya Muharebesi'nde durdurulana dek Avrupa'yı Cebelitarık üzerinden fethetmeye başladılar.

Klasik tarih anlatısına dayanarak kavimler göçü siyasi ve askeri bir olaylar bütünü olarak açıklanmıştır ve üzerinde çokça durulmuştur zira Kavimler Göçü günümüz Avrupa'sının temelini atan, Akdeniz'in kaderini 1500 sene belirleyen bir adımdır. Çağlar boyunca bilgeler ve modern asırlardan bu yana tarihçiler Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne de neden olan bu olayı sadece tarihi kaynaklar ve arkeolojik materyaller üzerinden değerlendirmiş ve Batı Akdeniz'deki otorite kaybını ani bir çöküş, katastrofik son olarak adlandırdılar. Son yıllarda özellikle doğa bilimlerinin de toplum bilimleri ile ortak çalışması sonucu tarihçiler antik çağ sonunu ani bir yıkım, bir felaket olarak değil aşamalı bir geçiş öngörmektedirler. Doğal süreçlerin toplum yaşamı, insan medeniyeti üzerindeki etkisini hesaba katma eğilimi otaya çıkmıştır. Artık çok yönlü çalışmalar sonucu tarihçiler Kavimler Göçü'nün aşamalı bir çöküş dönemine sebep olduğu, ama daha da önemlisi kavimler göçü'nün de sadece askeri bir temelde gelişmediği ve sebeplerinin arkasında iklim değişikliğinin yattığı tezi ortaya atılmıştır. 18. asrın sonunda Edward Gibbon, anıtsal eseri 6 ciltlik “The history of the decline and fall of the Roman Empire" Batı Roma'nın yıkılışı için çok önemli bir bakış açısı ortaya koymuştur. Bu geniş ve yapısalcı bakış açısı sayesinde kavimler göçü'nün de altında yatan farklı ve dışsal nedenler gündeme getirildi. Giderek soğuyan Kuzey Doğu Avrasya bozkırlarının halklarının sistematik şekilde Akdeniz havzasına akın etmesi ve bu baskının gücü zaten Akdeniz'deki iklimsel dengesizlikle bozulan Roma'yı aşama aşama çöküşe götürmesi artık daha çok kabul gören bir yorum. Yaklaşık bir asır önce, İngiliz meteorolog Hubert Lamb, Akdeniz ve Kuzey Avrupa'yı kapsayan bir çalışma ile çok sayıda paleoklimatolojik bulgu topladı ve yorumladı. Sonuçlar bir hayli şaşırtıcıydı, zira geç Holosen'de yani son 3000-4000 yıl içinde iklimsel duraylılığın olmadığı göstermişti ve bu da yoğun olarak çevresel etkilere maruz kalındığını ortaya koymuştur. Özellikle yapılan çalışmaların tarihlendirilmesi ve tarihsel verilerle karşılaştırılması sonucu özellikle Roma'nın gücünün zirve yaptığı dönemlerin sıcak periyotlara rastladığı görülmüştür (Roman Warm Period). Yüksek ve stabil solar aktivite ve buna mukabil zayıf volkanik aktivite Roma için ciddi olarak istikrarlı bir hüküm dönemi sağlamış ve müreffeh bir toplum ortaya konmuştur. Son yıllarda tarihçiler bu paleoklimatik verileri değerlendirmeye başlamışlardır. Bu konuda bir örnek, Yaşlı Plinius'un notlarında yer almıştır. Romalı doğa bilimci Plinius, MS. 1.yy'da çevresel bir tasvirinde kayın ağaçlarıyla kaplı yüksek dağlardan bahseder ki kayın ağaçları alçak rakımlara özgüdür. Bu örnek bile iklimsel sıcak dönemi göstermesi açısından bir kanıttır. Paleoklimatik verilere göre, MS. 150-450 arası da iklimsel dengesizlik dönemi olarak kabul edilmiştir ve Kavimler Göçü'nün tetiklendiği dönemi kapsar, bu geçiş periyodu ise MS. 450 ile MS. 700 arasındaki mini buz çağı'na kavuşur ve sık sık kuzeyden ve doğudan göçer kitlelerin Avrupa içlerine girişine tanıklık edip klasik Orta Çağ'ı başlatacaktır. Uzun dönemli iklim değişikliği sonucu Kavimler Göçü denen kitlesel hareketler sık sık tekrarlanmıştır, zira Gotların göçünü müteakip, Alanlar, Alemanniler, Frank grupları bu kitlesel hareketi gerçekleştirmiştir. Kısacası disiplinler arası çalışmaların yoğunlaşmaya başladığı çağımızda kavimler göçü gibi tarihsel olaylara sadece siyasi ve askeri yönlerden değil de sosyal, ekonomik ve en temelde doğal etkiler üzerinden bakmak çok daha sağlıklı ve gerçeğe yakın yorumların önünü açabilir.

 Wikimedia Commons'ta Kavimler Göçü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kazakça veya Kazak Türkçesi (қазақ тілі / Qazaq tili, қазақша / Qazaqşa), Kıpçak öbeğine ait, Kazakistan'da konuşulan çağdaş Türk dillerinden biridir. Nogayca ve Kırgızcaya yakındır.
Dünyada yaklaşık 23 milyon kişi, Kazakistan'da da 13 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Moğolistan'ın batı bölgesindeki Bayan Ölke (diğer adı Bayan Ölgey) eyaletinde yaşayan Kazaklar, Kazakistan'ın kullandığı alfabeyi kullanarak Kazakça yazmaktadırlar. Bayan Ölgey'in nüfusunun %94'ünü Kazaklar oluşturur. Ayrıca Rusya'nın Astrahan Oblastı'nın %14,21'inin Kazak olduğu belirtilmektedir.

Eski Türkçe kökenli sözcüklerde; baştaki y'ler c'ye (yok → coq, yıl → cıl, yay → cay, yaman → caman, yan → can), ç'ler ş'ye (ağaç → ağaş, aç → aş, açık → aşıq), ş'ler s'ye (aş → as, boş → bos, baş → bas) dönüşmüştür. Eklerde de aynı değişme olur: Qazaqşa (Kazakça)... Yabancı kökenli sözcüklerde bu değişmeler görülmez: şükir, şahar, ğaşıq (şükür, şehr, aşık). Kazakça bir sözcük birleşik ya da alıntı bir sözcük değilse ikinci heceden sonra yuvarlak ünlü barındırmaz ve bu uyumu bazı alıntı sözcüklere uydurmuştur.
J ile başlayan sözcükler c olarak okunur.: Jasaymız (yapıyoruz, yapacağız)- casaymız. Kazakçadaki (J, j) harfi Türkçedeki gibi C sesini verir. Jalğız, Jaqsı, Jaman, Jañalıq (yazılış Kazakça); Calğız, Cahsı, Caman, Cañalık okunuş. Konuşmadaki Q(Қ) harfi, Q'den sonra bir ünsüz gelirse H(Х)'e dönüşür.
Ayrıca konuşma dilinde ilk hecede ö, u ya da ü gelirse ikinci ve üçüncü hecelerde de gelebilir. Bu yazıda olmaz. Bügin- bügün, tündiz- tündüz (tün - dün); durıs-durus(dürüst).
Örnek: Körgende (yazılış) - Körgöndö (okunuş) "gördüğünde"
Kazakçada üç ayrı şimdiki zaman vardır. Jalpı osı şak (genel şimdiki zaman), nak osı şak (kesin şimdiki zaman), negaybıl osı şak (belirsiz şimdiki zaman).

Kazakçanın eski şekilleri 38 harfli Orhun yazısıyla yazılmıştır. Günümüzdeyse Kazakça bazı ilâve harfler kullanılarak Latin alfabesi, Kiril alfabesi ve Arap alfabesiyle yazılabilmektedir.
Kiril alfabeli Kazakistan Alfabesi 42 harf olup şu işaretlerden oluşmaktadır: а (a), ә (a-e arası), б (b), в (v), г (ince g), ғ (kalın g), д (d), е (e), ё (yo), ж (c), з (z), и (iy), й (y), к (ince k), қ (kalın k, q), л (l), м (m), н (n), ң(nazal n, genizden n, ñ), о (o), ө (ö), п (p), р (r), с (s), т (t), у (uv), ұ (u), ү (ü), ф (f), х(hırıltılı h), һ (geniş h), ц (ts), ч (ç), ш (ş), щ (şç), ъ (kalın ün verir), ы (ı), і (i), ь (inceleştirir), э (é), ю (yu), я (ya).

Karakalpakça

Kazakça-Türkçe, Türkçe-Kazakça Sözlük 15 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Latin harfli fakat Kiril harfleriyle de aranabiliyor.)
Kazak Edebiyatı 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
РУССКО-КАЗАХСКИЙ СЛОВАРЬ ҚАЗАҚША-ОРЫСША СӨЗДIК 30 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Qazaq translit Kazak Kiril yazısını QazaAqparat Latin yazısına çevirmek için
VikiSözlük Kazakça Kelimeler Kategorisi 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazakistan Devlet Dil Portalı
Şakerim Kudayberdioğlu'nun Kazakça bir şiirinden örnek 2 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kelt Denizi (İrlandaca: An Mhuir Cheilteach, Galce: Y Môr Celtaidd, Kernevekçe: An Mor Keltek, Bretonca: Ar Mor Keltiek, Fransızca: La Mer Celtique, İngilizce: The Celtic Sea), İrlanda'nın güneyinde, Atlas Okyanusu'na bağlı olan deniz. Kuzeyi St. George Kanalı, güneyi Biskay Körfezi, doğusu ise Manş Denizi ve Bristol Kanalı ile çevrilidir. Batı kısmında ise Atlas Okyanusu uzanmaktadır.

Deniz; adını, bölgeye yerleşen Keltlerden almaktadır. Bu isim, ilk kez, 1921'de, Dublin'de yapılan ve İngiltere, İrlanda, İskoçya ve Fransa'dan gelen balıkçıların katıldığı bir toplantıda, Ernest William Lyons Holt tarafından ortaya atıldı.
Önceleri, denizin kuzey kısımları St. George Kanalı'nın, güney kısımları ise Southwest Approaches'ın birer parçası sayılmaktaydı. Fakat bölgenin deniz biyolojisi, jeolojisi ve hidrolojisi farklılık gösterdiğinden, bölgeye yeni bir isim koyma gereği duyuldu. Bu isim, İngilizce konuşan ülkelerde yaygınlaşmadan önce, Fransa'da yaygınlık gösterdi. Yeni isim; önce deniz biyologları, okyanus bilimcileri daha sonraları ise petrol firmaları tarafından yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. 1963'te yayımlanan Britanya atlasında yeni ismiyle yer alsa da, 1972'de yürürlüğe giren yasada; "İngiliz haritalarının Batı Deniz Sahanlığı ve petrol endüstrilerinin Kelt Denizi dediği yere (...) (Buyuk Britanya'nın) doğu kıyısında yaşayan sakinleri buna öyle dememektedirler."

Kelt Denizi'nin tabanı; Kelt sahanlığı olarak adlandırılır ve Avrupa kıta sahanlığının bir parçasıdır. Denizin kuzeydoğu kesimlerinde derinlik 90 - 100 metreye ulaşırken, Saint George Kanalı'na gidildikçe derinlik artar. Güneybatı kesimlerinde ise derinlik hemen hemen aynı olmakla birlikte 150 metreye kadar ulaşmaktadır. 50° kuzey enleminin güneyinde ise derinlikler daha düzensiz olarak dağılış göstermektedir.
Denizden, doğal gaz ve petrol çıkarımı kısıtlı olarak yapılmaktadır. 1980 ve 90'larda İrlanda'nın gaz ihtiyacının büyük bir kısmı, denizde bulunan Kinsale Head petrol kuyusundan sağlanmaktaydı.

Kimmerya, güney yarımkürede Gondvana'dan parçalanan ve Kuzey yarımkürede ise Avrasya'ya eklenen antik bir kıta veya mikrolevhaların ve mikrokıtaların bulunduğu bir çizgidir. Bugün ise Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, Tibet, Çin, Myanmar, Tayland ve Malezya'nın parçalarından oluşmaktadır. Kimmerya, Erken Permiyen sırasında Tetis Okyanusu'nun Gondvana tarafındaki kıyılarından parçalandı ve Yeni Tetis Okyanusu arkasında açıldığında, Permiyen sırasında Eski Tetis onun önünde kapandı. Kimmerya, Gondvana'dan doğudan batıya, Avustralya'dan ise Doğu Akdeniz'e kadar yükseldi. Birçok enlem boyunca uzandı ve çok çeşitli iklim bölgelerine yayıldı.

1883'te Avusturyalı Paleontolog Melchior Neumayr  tarafından "büyük, eski bir Akdeniz" önerildi. Jurassic faunaların dağılımını inceleyerek, Hindistan'dan Orta Amerika'ya uzanan bir Ekvator Okyanusunun Kuzey yarımkürede büyük bir kıtayı güney yarımkürede birinden ayırmış olması gerektiği sonucuna vardı. Avusturyalı jeolog Eduard Suess bu Mezozoik okyanusu "Tetis" olarak adlandırdı, gondwanaland, dil şeklindeki flora ev bir boreal kıtadan efsanevi bir kıta ayrılmış efsanevi okyanus. Alman jeofizikçi Alfred Wegener, aksine, tek, küresel bir kıta – süper kıta Pangea – onun görüşüne göre Ekvator Okyanusuna yer bırakmayan bir kavram geliştirdi. Pangea'daki kama şeklinde, doğuya bakan bir Tethys, yine de, 1958'de Avustralyalı jeolog Samuel Warren Carey tarafından önerildi. Bu okyanus daha sonra Kuzey göç eden mikrolevha veya kıtasal bloklarla ayrılmış bir okyanus dizisi olarak tanımlandı, bunlardan biri Kimmeriya idi.

1974'te, Orta Doğu'daki kapsamlı saha çalışmasından sonra, İsviçreli jeolog Jovan Stöcklin, Kuzey İran'daki Alborz aralığının Kuzey ayağını, Paleozoik 'de gondwana'nın Kuzey kıyısı ve Paleo-Tethys Okyanusunun kalıntıları olan sütun olarak tanımladı. Stöcklin ayrıca, erken bir Mezozoik veya geç Paleozoik yarığın İran plakasını Arap Plakasından ayırdığını ve başka bir Güney dikişinin Neo-Tetis Okyanusunun kalıntıları olması gerektiğini belirtti. Bu daha sonraki okyanusun açılması, Stöcklin fark etti, İran'ı bir mikro kıtaya dönüştürmüş olmalı. Bu gözlemler, Stöcklin'i daha sonra KİMMERİYA olarak bilinen şeyin küçük bir bölümünü tanımlayan ilk kişi yaptı.
Stöcklin ayrıca, teklifinin, kuzeyde angaraland ve güneyde gondwana olmak üzere iki kıtanın bulunduğu dünyanın eski konseptine benzediğini, uzun bir okyanus olan Tethys ile ayrıldığını belirtti. İran ne kıtaya aitti, ancak Tethys bölgesinin bir parçasıydı. Stöcklin'in Güney dikişi daha sonra, Karbonifer sırasında bir Gondwanan afinitesine sahip olan, ancak geç Triyas döneminde bir Avrasya afinitesine sahip olan İran'daki mikro floranın evrimi gözlemleriyle doğrulandı  İran açıkça Gondwana'dan Laurasia'ya sürüklendi.

Türk jeolog Celal Şengör nihayet Stöcklin'in İran mikro kıtası düşüncesini Türkiye'ye, daha doğuya Tibet ve uzak Doğu'ya kadar genişletti. Şengör, 1901 yılında Suess tarafından tanıtılan "Kimmerisches Gebirge"  "Kırım" veya "Kimmer Dağları" adını da yeniden kullandı.
Dağ silsilesi  alplerden Endonezya'ya  Şengör'ün tespit uzanır, Şengör'ün Tethysides süper orojenik sistemi denilen şeyi oluşturan, anastomoz dikişler çok sayıda içeren iki farklı ama üst üste orojenik sistemleri: eski Cimmerides ve genç Alpides birlikte basitleştirilmiş bir şeması. Bu iki orojenik sistem, böylece iki ana okyanus kapatma dönemi ile ilişkilidir: daha erken, Kuzey ve çok daha büyük Cimmerides ve daha sonra, Güney ve daha küçük Alpides. Cimmeria, Paleo-Tethys kapanmadan önce iki Okyanusu ayıran uzun kıta "takımadaları" idi.
Bu tethys bölgesi, böylece Avrasya'nın çoğunu ve geniş bir zaman aralığını (kuzeyden güneye) kapsar.

Laurasia, Permiyen - Kretase
Palaeo-Tethys, Erken Karbonifer - Orta Jura
Cimmeria, Triyas - Orta Jurasik
Yerel olarak hala mevcut olan Neo-Tethys, Permiyen veya Eosene Triyas
Gondvana, Ordovisiyen - Jurassic
Bununla birlikte, bu basit şema, Tetyan döngülerinin karmaşık doğasını kısmen gizler ve "Eokimmerian" ve "Neocimmerian" gibi terimler genellikle sırasıyla geç Trias ve geç Jura olayları için kullanılır. Ayrıca, iki yeni Tethyan alanı arasında bir ayrım yapılır: Alpine Tethys ve Neo-Tethys. Bu şemada Batı alanı olan Alp Tethys, güneybatı Avrupa'yı kuzey-batı Afrika'dan ayırdı ve Orta Atlantik'e bağlandı. Şimdi tamamen kapalı ve dikiş Maghrebides (Cebelitarık Sicilya uzanan) yanı sıra Apennines ve Alpler kapsar. Doğu bölgesi olan Neo-Tethys, Arabistan ve Kimmer terranes arasında açıldı. Doğu Akdeniz havzası ve Umman Körfezi, bu nedenle hala kapanmakta olan Neotethys'in kalıntıları olarak kabul edilir. Bu iki alan, Jurassic'in sonuna kadar Sicilya'nın doğusuna bağlandı.

Geç Paleozoik olarak, Kimmer blokları hala Gondwana Kuzey kenarında bulunan zaman, onlar uzakta herhangi bir aktif marjları ve orojenik kemerler vardı, ama onlar Paleo-Tethys siluran açılmasından bu yana ısıl çökme etkilenmişti. Tibet ve Kuzey-Doğu İran'daki sütür bölgeleri boyunca permiyen ofiyolitlere karbonifer, Paleo-Tethys'in aktif marjının burada bulunduğunu göstermektedir. Paleo-Tethys'de Cimmeria'yı gondwana'dan ayıran ve Neo-Tethys'i açan levha çekme kuvvetleriydi. Paleo-Tethys'deki orta okyanus sırtı, İran'daki Permiyen MORB'IN (orta okyanus sırtı bazalt) kanıtladığı gibi Avrasya'nın altına düştü. Paleo-Tethys'deki Slab roll-back, Avrasya marjı boyunca bir dizi arka ark havzasını açtı ve Variscan cordillera'nın çöküşüyle sonuçlandı. Paleo-Tethys Avrasya Güney marjı altında daldı gibi, arka ark okyanuslar Avusturya'dan Çin'e kurdu. Bu arka arklardan bazıları Kimmer Orojenezi sırasında kapandı (ör. Türkiye'deki arka ark okyanuslarının Karakaya Küre dizisi), Diğerleri açık kaldı (ör. Doğu Akdeniz'de Meliata-Maliac-Pindos arka ark okyanusları) genç arka ark okyanuslarının oluşumuna yol açar.

Türkiye, Permiyen boyunca Gondwana'nın kuzey sınırının bir parçası olan kıta bloklarının bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Permiyen-Triyas boyunca, Paleo Tetis'in kıtasal kenarın altına sokulmasıyla (günümüzde Türkiye'nin kuzeyinde) ayrık bir deniz oluşmuş ve hızlı bir şekilde çökeltilerle dolmuştur. Geç Triyas döneminde Neo-Tetis, Doğu Akdeniz'in ve iki Doğu kolunun Bitlis-Zagros Okyanusu'na açılmasıyla Kimmeriya'nın arkasında oluşmaya başladı.
Erken Jura Kimmeriya sırasında Paleo-Tethyan volkanik yayının arkasında parçalanmaya başladı. Bu olayın sonucunda Neo-Tetis'in kuzey kolu açıldı. Paleo Tetis'in Orta Jura'da kapanışı Anadolu'daki Kimmeriya takım adalarını azalttı. Kimmeriya bloklarının güneyinde artık Neo-Tetis'in iki dalı vardı, Kuzeyde bulunan kolu daha büyük ve daha karışıkken, güneyde bulunan kolu daha azdır; Anatolide-Tauride kıtası bu iki bölgeyi birbirinden ayırmıştır. Küçük Sakarya kıtası kuzey dalı içerisinde yer almaktaydı. Apulian kıtası, Anatolide-Tauride kıtasına bağlandı.
Bu Neo-Tethyan dalları Erken Kretase döneminde maksimum genişliklerine ulaştıktan sonra Avrasya altındaki yitim yavaş yavaş onları tüketmiştir. Orta-Geç Kretase sırasında bu yitim, Batı Karadeniz Havzası olarak adlandırılan bir havza oluşturdu. Bu havza batıda Balkanlara kadar, Kuzeyde Rodop-Pontid adalarına kadar uzanmaktaydı. Kretase'de, bu havza İstanbul terranını kuzey-batı Karadeniz'deki Odessa kaya tabakasından güneye doğru itti. Eosen'de bu Terran nihayet Kimmeriya ile çarpıştı ve böylece Batı Karadeniz'deki uzantı sona erdi. Doğu Karadeniz bloku saat yönünün tersine Kafkasya'ya doğru döndürüldüğünde Doğu Karadeniz Havzası eş zamanlı olarak açıldı.
Geç Kretase zamanında kuzeyde Neo-Tetis'in içinde bulunan okyanus içi yitim Türkiye'den Umman bölgesine kadar ofiyolitik örtünün Arabistan platformu üzerine çıkmasına sebep olmuştur. Bu yitim bölgesinin kuzeyinde, Neo-Tetis okyanusunun kalıntıları kuzeye doğru batmaya başlamış ve bu batışta Oligosen zamanında Tauride bloku ile Arabistan levhasının çarpışmasına neden olmuştur. Bu sistemlerin kuzeyinde, Tauride bloku, Kretase'nin sonuna kadar Avrasya'nın Güney sınırı ile çarpıştı. Birleşme Oligosen sonuna kadar devam etti. Geç Eosen sırasında Türkiye'nin doğusunda Arap-Avrasya çarpışması iki havzayı kapattı.
Paleojen sırasında, Afrika plakasına bağlı Neo-Tethyan okyanus kabuğu, Girit ve Kıbrıs siperleri boyunca daldı. Bu kuzey Neo-Tetis'in Ankara-Erzincan kollarını kapattı. Bu kapanış sırasında Eosen devresinde, levhanın geri çekilmesi ve kopması sonucunda Pontidler'de ters dönmeye ve Türkiye'nin kuzeyinde yaygın magmatizmaya neden oldu. Bunu takiben uzatma ve yüzeye doğru çıkış, Pontidlerin altındaki litosferik maddelerin erimesine neden oldu.
Türkiye'nin güneyinde, Bitlis-Zagros batma bölgesi boyunca Neo-tethys'in kuzeydeki batışı, Geç Kretase-Eosen sırasında Maden-Helete yayında (Türkiye'nin güneydoğu) magmatizması ve Tauridlerde arka yay magmatizması ile sonuçlanmıştır.

Avrasya'nın altındaki batı Neo-Tetis'in batması İran'ın kuzeyinde magmatizmaya neden olmuştur. Erken Jura'da bu magmatizma levha çekme kuvveti üretmiş, Pangea'nın parçalanmasına ve Atlantiğin açılışına neden olmuştur. Geç Jura-Erken Kretase sırasında Neo-Tethys okyanus ortası sırtının çökmesi Gondwana'nın parçalanmasına katkıda bulundu. Aynı zamanda  Avustralya'dan Argo-Burma terranının ayrılması da buna dahil edilebilir. Orta-Doğu İran mikro kıtası (CEIM), Kuzey İran'daki bölgesel "Eocimmerian" orojenik olayı sırasında geç Triyas'ta Avrasya ile birleşti, ancak İran birkaç kıtasal bloktan oluşmaktadır ve bölge geç Paleozoyik ve erken Mesozoyik olarak bir dizi okyanus kapanışı görmüş olmalıdır.

Büyük ve Küçük Kafkasya, Geç Prekambriyen'den Jurasik'e kadar Tethyan çerçevesi içinde bir dizi terran ve mikro kıtanın birikmesini içeren karmaşık bir jeolojik tarihe sahiptir. Bunların arasında Büyük Kafkasya, Karadeniz-Merkez Transkafkasya, Baiburt-Sevanian ve İran-Afganistan terranları ve ada yayları bulunmaktadır. Kafkasya bölgesinde Paleo-Tetis sütür kalıntıları, Gürcistan'ın merkezindeki Erken Jura dizilerini geride bırakan Dzirula Masifi'nde bulunabilir. Erken Kambriyen okyanus kayaları ve magmatik bir Arkın olası kalıntılarından oluşur; 

Kişinev (Rumence: Chișinău), Moldova'nın başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, Moldova'nın ana sanayi ve ticaret merkezidir. Ülkenin ortasında, Dinyester Nehri'nin bir kolu olan Bîc Nehri üzerinde yer almaktadır. 2024 Moldova nüfus sayımının sonuçlarına göre, şehrin nüfusu 567.000'den fazla iken, Kişinev Belediyesi'nin (şehrin kendisi ve diğer yakın yerleşim yerlerini içerir) nüfusu 720.000'den fazla kişidir. Kişinev, Moldova'nın ekonomik olarak en müreffeh yerleşim yeri ve ülkenin en büyük ulaşım merkezidir. Moldova nüfusunun neredeyse üçte biri metropol alanında yaşamaktadır.
Moldova'nın şarapçılık tarihi en az MÖ 3000 yılına kadar uzanmaktadır. Başkent Kişinev, her yıl ekim ayında ulusal şarap festivaline ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin binaları II. Dünya Savaşı ve depremler sırasında önemli ölçüde hasar görmüş olsa da, zengin bir mimari miras hala mevcuttur. Ayrıca, savaş sonrası Sosyalist gerçekçilik ve Brütalist mimari tarzlarında tasarlanmış çok sayıda bina bulunmaktadır. 
Şehrin merkez tren istasyonu, Rus-İmparatorluk mimari tarzına sahiptir ve Romanya'ya doğrudan demiryolu bağlantısı sağlamaktadır. İsviçre-İtalyan-Rus mimar Alexander Bernardazzi, Kişinev Belediye Binası, Aziz Theodore Kilisesi ve Aziz Panteleimon Kilisesi de dahil olmak üzere şehrin birçok binasını tasarlamıştır. Şehirde Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, Moldova Devlet Üniversitesi, Brancusi Galerisi ve 236.000'den fazla sergiye ev sahipliği yapan Moldova Ulusal Tarih Müzesi bulunmaktadır. 
Şehrin kuzeyinde, Rusya İmparatoru I. Alexander'dan sürgündeyken Alexander Puşkin'in yaşadığı evin de bulunduğu hareketli pazarlar vardır. Bu ev şimdi müze olarak düzenlenmiştir.

Moldov - %72,8
Rus - %13,7
Ukraynalı - %8,4
Bulgar - %1,2
Gagauz - %0,9
Diğerleri - %2,9

 Wikimedia Commons'ta Kişinev ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Konfederasyon, bağımsız kuruluşlar ve kurumlar tarafından, egemenliklerini muhafaza etmek şartıyla, ortak ve sınırlı menfaatlerini sağlamak maksadıyla, bir antlaşma ile kurulan topluluklardır. Federalizm tipi devlet yapısından farklı olarak, üye devletlerin istedikleri zaman ayrılma hakkı bulunur veya ayrılma durumlarında müdahale edilmeme durumu söz konusudur. Konfederasyon tipi devlette merkezi yapı, federal devletlerdeki kadar baskın değildir. Hızlıca gelişen bir savaş tehdidi sonucu ortak çıkarlar maksadıyla kurulan ve konfederasyon yapının geçici olup ne zaman biteceği önceden belirlenen konfederasyon devlet örnekleri vardır, en popüler örnek Amerika Konfedere Devletleri'dir.
Konfederasyon tipi devlet türleri geçiş aşaması olarak da değerlendirilir. Üye devletler, merkezi yapıyı güçlendirerek federal devlet halini alabilir veya konfederasyon dağılıp geriye kalan devletler üniter yapıyla devam edebilir. Günümüzde resmî olarak konfederasyon adını taşıyan tek devlet İsviçre'dir.

Konfederasyon, uluslararası bir anlaşmayla kurulur. Bu yüzden konfederasyondan ayrılma hakkı vardır. Konfederasyonda, kurum ve kuruluşlar ancak belli ve sınırlı maksatlarla birleşmişlerdir. Konfederasyonu meydana getiren konfedere kurum ve kuruluşlar vasıfları, konfederasyon halinde de devam eder. Konfederasyona üye devletler, iç ve dış ilişkilerinde bağımsız bir devlet niteliklerini korurlar. Ortak menfaatlerini gerçekleştirmeye yarayacak nisbette bir iş birliği yaparlar; bunun dışında müstakil kurum ve kuruluşlar sıfatlarını, hak ve vazifelerini tamamıyla korurlar.
Konfederasyona dahil konfedere kurum ve kuruluşlar gerek harici gerekse dahili bakımdan tam manasıyla hakimiyetlerine sahiptirler. Üye kurum ve kuruluş devlet ise diğer devletlerle her türlü diplomatik münasebetlerde bulunabilirler. Konfedere devletler, konfederasyona dahil devletleri hiçbir taahhüt altına sokmaksızın başka devletlerle savaşa giriştikleri gibi, aynı konfederasyonda üye olan bir devlet ile savaş yaptığı zaman, bu milletlerarası hukuk bakımından bir iç savaş sayılmaz; iki devletin harbi sayılır.
Konfederasyonda üye devletlerin temsilcilerinden meydana gelen bir meclisi vardır. Bu meclis tarafından alınan kararları üye devletlerin de tatbik edebilmesi için her devletin ayrı ayrı bizzat yetkili organınca benimsenerek tasdik edilmesi gerekmektedir.
Konfederasyon devlet topluluğu bir antlaşma ile meydana geldiği için, üye devletler istedikleri zaman konfederal devletten ayrılabilirler. Konfederasyon tipi devlet topluluğuna örnek olarak Bağımsız Devletler Topluluğu ve İngiliz Milletler Topluluğu verilebilir. Yalnız, çoğunlukta federasyon devlet tipini hazırladığı için, tarihi bir önemi vardır. Gerçekten bugün federasyon tipi devletler, bir zamanlar konfederasyon şeklinde idiler. Mesela, en eski konfederasyon örneği İsviçre, 1848 tarihine kadar konfederasyon halinde idi. Bu tarihte bugünkü federal devlet durumuna geldi. Bugün bir federasyon devlet şekli meydana getiren ABD, 1776'dan 1787 yılına kadar konfederasyon devlet şekli idi. Bugünkü Birleşik Almanya da 1870 yılına kadar konfederasyon devlet durumunda idi. Şu halde tarihi bakımdan konfederasyon, federal devlet şeklini hazırlayan bir merhaledir. Bkz. Arjantin, Küba, İspanya, Kolombiya, Meksika, Kanada Federal devletlere örnek olarak verilebilir.
Fakat tam tersi bir süreç olarak bir istisna, federasyon devleti olan Yugoslavya'nın son iki üyeleri Sırbistan ve Karadağ 2003 yılında Sırbistan ve Karadağ adında bir konfederasyon devletine dönüştü. Ama 2006 yılında bu konfederasyon iki üye ülkenin sonunda yollarını tamamıyla ayırıp bağımsız olunca son buldu.

Demokratik Konfederalizm

Afanasiyevo kültürü (Rusça: Афанасьевская культура) Altay Dağları ve Minusinsk ovası civarında görülen, MÖ 3300 ile MÖ 2500 yılları arasında Kalkolitik Çağ'da var olmuş, Güney Sibirya'da bulunmuş olan en eski arkeolojik kültür. Kültürün ismi bölgede bulunan Afanasiyeva Dağı'ndan (Rusça: Гора Афанасьева) gelmektedir. Altay ve Sayan Dağları'nın kuzeybatısındaki bozkırlarda gelişmiştir. Avcılık, hayvancılık, taştan ve bakırdan eşyalar yaptıkları kazılar sonucu ortaya çıkmıştır.

Toplu mezarlar bu kültürde yaygın olarak kullanılmamıştır. Afanasiyevo mezarları genellikle tek veya küçük kolektif gömülerden oluşmuş ve ölüler mezarların içerisinde oturur pozisyonda gömülmüşlerdir. Mezar çukurları dikdörtgen veya daire şeklinde kazılmış ve mezarlar çeşitli taşlarla işaretlenmiştir.
Afanasiyevo ekonomisi sığır, koyun ve keçi yetiştirmek üzerine kuruluydu. Aynı zamanda vahşi ve evcil at kalıntılarına da rastlanmıştır. Kültür bölgedeki ilk yemek üreten toplum olmaktadır. Arkeolojik çalışmalarda kemik iğneler, çakmak taşından yapılmış ok uçları ve çeşitli aletler ortaya çıkartılmıştır. Bunlara ek olarak altın, gümüş ve bakırdan oluşan küçük eşyalara rastlanmıştır.

O zamanlarda en çok erken Hint-Avrupa toplumlarında yaygın olan metal kullanımı, at biniciliği, tekerlekli araç kullanımı ve diğer kurgan step toplumlarıyla olan kültürel ilişkiler gibi nedenlerden ötürü Afanasiyevo kültürü genellikle kökensel ve dilsel olarak Hint-Avrupalı şeklinde sınıflandırılmaktadır. Allentoft & Haak'a göre Afanasiyevo halkı Kurgan hipotezinin de desteklediği üzere Proto-Hint-Avrupalılar olarak da tabir edilen Yamnaya halkı ile genetik açıdan ayırt edilemeyecek kadar yakın olmalıdır.
Günümüzde Afanasiyevo kültürüne mensup erkek bireylerden alınmış 3 adet Y-DNA analizi bulunmaktadır. 3 analizde sonuç olarak test edilmiş tüm bireylerin Yamnaya erkeklerinin çoğunluğunda görülen R1b haplogrubuna ait olduğunu bulmuştur. Buna ilaveten 2 bireyin aynı zamanda R1b haplogrubunun alt grubu olan M269 sekansına sahip olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu sekansın en yaygın olduğu toplumlar ise Yamnaya halkı ve modern Batı Avrupalılardır.
Pek çok kaynak, metal ve maden işlemeciliğinin Çin'e, Afanasiyevo kültürü vasıtasıyla geçtiğini öne sürmektedir.
Afanasiyevo kültürünün ilerleyen zamanlarda yerel, orman bazlı ve Hint-Avrupalı olmayan Okunev kültürü tarafından devam ettirildiği düşünülmektedir. Afanasiyevo kültürünün bulunduğu coğrafya ise Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık kültürü gibi diğer kültürler tarafından istila edilmiştir.
Allentoft aynı zamanda Andronovo kültürünün Tunç Çağı ve erken Demir Çağı arasında gerçekleşmiş ikinci akım Hint-Avrupa göçleri vasıtasıyla Afanasiyevo kültürünün yerine geçtiğini bulmuştur. Tarım havzasındaki mumyaların genetik olarak Yamnaya ve Afanasiyevo kültürü yerine Andronovo kültürüne daha yakın olması da bu savı destekler niteliktedir.

Anav kültürü
Kelteminar kültürü
Andronovo kültürü
Karasuk kültürü
Tagar kültürü
Taştık kültürü

Altay dağları (Kazak Türkçesi; "Al Tay" Al dağ), Orta ve Doğu Asya'da bulunan; Rusya, Çin, Moğolistan ve Kazakistan'ın birleştiği ve İrtiş ve Obi nehirlerinin kaynaklarının bulunduğu sıradağdır. Sıradağ, kuzeydoğuda Sayan Dağları ile birleşir ve güneydoğuda giderek alçalarak Gobi Çölü'nün yüksek platosuyla birleşir. Yaklaşık 45° ila 52° K ve yaklaşık 84° ila 99° D arasında uzanır.
Bölgede Ruslar, Kazaklar, Altaylar, Moğollar ve Volga Almanları da dahil olmak üzere seyrek ama etnik çeşitliliğe sahip bir nüfus yaşamaktadır, ancak ağırlıklı olarak yarı göçebe yerli etnik azınlıklar bulunmaktadır. Yerel ekonomi büyükbaş hayvan, koyun, at yetiştiriciliği, avcılık, tarım, ormancılık ve madenciliğe dayanmaktadır. Altay dil ailesi, adını bu sıradağlardan almaktadır.

"Al", Türk lehçelerinde "altın" anlamına gelir. Altay Dağı'nın adı aynı maksatla söylenmiş olup Al=altın, tay=tağ/dağ demek olup Al-tay = Altındağ anlamındadır.
Orhun Yazıtları'nda geçen Altun-Yış (Altın Ormanı), Altayların eski adıdır.

Altay Dağları, Orta Asya'da 845.000 kilometrekarelik (326.000 sq mi) bir alanı kaplayan uzak dağlar sistemidir. Dağlar kuzeybatıdan güneydoğuya 2,525 kilometre (1,569 mil) boyunca uzanır.
Bölgenin kuzeyinde, Kolyvan Altayları olarak da bilinen Sailughem Dağları yer alır. 49° K ve 86° D'den kuzeydoğuya, 51° 60' K ve 89° D'deki Sayan Dağları'nın batı ucuna doğru uzanır. Ortalama yükseklikleri 1.500 ila 1.750 m'dir. Kar sınırı kuzey tarafta 2.000 m'de, güney tarafta ise 2.400 m'de yer alır ve bunun üzerinde engebeli zirveler yaklaşık 1.000 m daha yükselir. Sıradağlar boyunca dağ geçitleri az sayıda ve zordur; bunların başlıcaları güneyde 2.827 metrelik (Kozlov'a göre 2.879 m) Ulan-daban ve kuzeyde 3.217 metrelik Çapçan-daban'dır. Doğu ve güneydoğuda bu sıradağlar Moğolistan'ın büyük platosuyla çevrilidir, geçiş Pazırık Vadisi, Çuya (1.830 m), Kendıktı (2.500 m), Kak (2.520 m), (2.590 m) ve (2.410 m) ile Ukok (2.380 m) gibi birkaç küçük plato aracılığıyla kademeli olarak etkilenir.

Altay sıradağlarının en yüksek dağı, Ust-Kamenogorsk adlı kazak şehrinin 300 km doğusunda bulunan, 4.506 m ile Beluça dağıdır.
İkinci yüksek dağı 4.374 m yüksekliğindeki Tavan Bogd Uul'dur. Rusya, Çin ve Moğolistan sınırlarının üçgeni üzerinde bulunur.
Altay'ın tanılan en yüksek dağları şunlardır:

Beluça (4.506 m) - Rus Altay'ı
Huyten Uul (4.374 m) - Moğol Altay'ı
Yoğyi Feng (4.356 m) - Rus Altay'ı
Mönh Hayırhan Uul (4.231 m) - Moğol Altay'ı
Kast Uul (4.208 m) - Moğol Altay'ı
Sast Uul (4.193 m) - Moğol Altay'ı
Sutay Uul (4.090 m) - Moğol Altay'ı
İh Bogd Uul (3.957 m) - Gobi Altay'ı

Gerhard Klotz u. al.: Hochgebirge der Erde und ihre Pflanzen und Tierwelt, Urania Verlag, 1989 ISBN 3-332-00209-0
Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, 1999 ISBN 0-8018-5789-9

TU Dresden- Altay araştırma projesi - Kartografi entitüsü
Rus Altayında koruma altında bulunan alanlar 20 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Altay dağlarında bulunan memelilerin listesi

Andronovo kültürü (Rusça: Андроновская культура), MÖ 2000-900 yılları arasında Altay ve Tanrı dağları, Batı Sibirya ve Hazar'ın kuzeydoğusuna kadar uzanan bölgede yaşamış Tunç Çağı toplumları için kullanılan terim. Afanasiyevo kültürü ile başlayan ve İskit, Hunlar, Moğollara devam eden bozkır konfederasyonu yönetiminin temsilcisidir.
Akademisyenlerin çoğu Andronovo kültürünü erken Hint-İran dilleri ile ilişkilendirmekle beraber, kuzey sınır bölgelerinde Ural dilleri konuşulmuş olabileceğini de belirtmektedirler.

Andronovo ismi Krasnoyarsk Krai bölgesinde bulunan Rus arkeolog Arkadi Tugarinov'un 1914 yılında kültür hakkındaki ilk kalıntıları yakınında bulduğu Andronovo (Андроново) isimli bir köyden gelmektedir. Bu keşifte seramik süslemeler ve çömelme pozisyonunda duran iskeletler barındıran mezarlar bulunmuştur. Andronovo kültürünün yeni bir kültür olabileceği ilk defa 1920 yılında Sergei Teploukhov tarafından anlaşılmıştır.

Andronovo kültürü hem çoğunluğu Orta Asya'da bulunan küçük köylerden, hem de göçebe halklardan oluşmuştur. Bu köylerde savunma amacıyla inşa edilmiş hendek, yığma tepe ve keresteden çitlere rastlanmıştır. Köyler genellikle 2 ila 20 ev içermiş ancak yaklaşık 100 ev içeren yerleşimler de bulunmuştur. Evler çam, sedir ve huş ağacından yapılmış ve genellikle tepe ve nehirlerin kenarına inşa edilmiştir. 80 ila 300 metrekare evlere de rastlanmış ve bu evlerin erken Hint-İran kavimlerinde sık görülen geniş aileler için olduğu düşünülmüştür.
Andronovo kültürünün bireyleri sığır, at, koyun, keçi ve develere sahip olmuştur. Diğer göçebe halklarda da görüldüğü gibi domuz evcilleştirilmemiştir. At, sürmek ve eşya taşımak için kullanılmıştır. Tarım da Andronovo ekonomisinde büyük rol oynamıştır. Bölgesel olarak metal üretiminde de gelişmiş bir toplum olduğu bilinmektedir. Bakır cevheri MÖ 14. yüzyıl civarında Altay Dağları'ndan çıkartılmaya başlanmıştır. Pek çok tunç obje de kazılarda bulunmuştur.

Andronovalıların fiziki açıdan Kafkas ırkları ile benzer olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalar Tunç Çağı ve Demir Çağı'nda Kazakistan ve Orta Asya'daki halkların Batı Avrasya kökenli (U, H, HV, T, I ve W mt-DNA haplogruplarına sahip) olduğunu ortaya koymuş ve MÖ 700 yılına kadar bu bölgeden yaşamış bireylerden alınmış her örneğin Kafkasî kökenli olduğuna değinmişlerdir. Y-DNA incelemeleri açısından 3 bireyi incelemiş bir araştırma, 1 C haplogrubu, 2 tane R1a1a haplogrubuna sahip olduğunu bulmuştur. R1a haplogrubu, erken Hint-Avrupalı göçleri ile ilişkilendirilmiştir. Kültür bölgelerinden alınmış 2 birey Mongoloid özellikler gösterirken, 7'sinin Kafkas ırklarına atfedilen, çoğunlukla açık ten, saç ve gözlere sahip olduğu bulunmuştur.

Araştırmacıların neredeyse tamamı Andronovo kültürünün Hint-İran kültürü olduğu konusunda hemfikirdir. Kültürün bulunduğu bölgelerde günümüzde İrani kökenli olduğu iddia edilen pek çok yer ismi bulunması ve yaşadıkları bölgelerin son dönemlerinde Sakalar ve İskitler gibi İrani olduğu iddia edilen halklar tarafından hükmedilmesi bu sava önemli bir kanıt olarak gösterilmektedir. Andronovo kültürü hakkında arkeolojik kanıtlar ve Hint-Aryanların metinleri de (Vedalar ve Avesta) bu kültürün Hint-İran kimliğini desteklemektedir. Hindistan ve Orta Asya'daki Pakistan, Afganistan gibi devletlerin Hint Avrupa dilleri konuşmaya başlaması da günümüzde büyük oranda Andronovo kültürünün genişlemesine bağlı olarak açıklanabilmektedir.
Bahaeddin Ögel, Altaylar bölgesinin MÖ 2. binyılın son çeyreğinde Andronovo kültürünün etkisine girdiğini, dolayısıyla Proto-Türklerin bu kültürden gelmiş olabileceğini söylemiştir.

Afanasyevo kültürü
Anav Kültürü
Hint-Avrupa dil ailesi
Karasuk kültürü
Kelteminar Kültürü

Arap atı, zekâsı, sadakati ve dayanıklılığı ile bilinen bir at cinsidir. Kökeni İlk Çağ'a kadar dayanır. Genellikle Türkçede "Küheylan" olarak adlandırılır.

Efsaneye göre Arap cinsinin dişisini Muhammed bin Abdullah seçmiştir. Çölde uzun bir seyahatten sonra susayan kervandaki hayvanların sadakatini ve dayanıklılığını ölçmek için bir su kaynağının yakınına kadar sürdüğü hayvanları geri çağırmış, bu çağrıya yalnızca beş tane dişi at karşılık vermiş. Suyu bırakarak sahiplerine geri dönecek kadar sadık olmaları sebebiyle bu beş at, Küheyle, Seklaviye, Übeyye, Hamdaniye, Manekiye el-Hamse, yani beş olarak adlandırılmış. Bu atların, beş Arap atı türünün ataları olduğu söylenir. Bir diğer efsane de Süleyman'a Arap atı Dehman ismi dayanmaktadır.

Günümüzde hemen hemen bütün yarış atlarında Arap atı kanı bulunur. Arap atı, genetik potansiyeli nedeniyle Endülüs atı, Kırma, American Quarter, Morgan, Amerikan bineği, Appoloosa, Oldenburg ve Trakehner gibi birçok sıcakkanlı at cinsine de genlerini vermiştir. Binek atlar dışında Parcheron ve Midilli'de de Arap atı geni görülür. Biçimli başları ve yüksek kuyrukları sayesinde diğer türlerden kolayca ayırt edilirler.
Günümüzde yetiştiriciler birçok at çeşidi için "Arap kırması" yerine yeni isimler türetmişlerdir. Quarab (Arap-Quarter), Welara (Arap-Welsh Midillisi) veya Morab (Arap-Morgan) bu yeni türlerden bazılarıdır.

Arap atının, profilden bakıldığında WV şeklinde bir kafası, geniş alnı, küçük burnu, geniş burun delikleri vardır. Arap atının gözlerinin arasında bedevilerin jibbah dediği, sıcak havada nefes almayı kolaylaştıran bir çıkıntı vardır. Boynu da oldukça geniştir. Altı yerine beş bel omuru bulunduğu için sırtı diğer cinslere göre daha küçüktür. Buna rağmen ağır binicileri kolaylıkla taşıyabilir. Bir diğer önemli özelliği de doğal olarak kalkık duran kuyruğudur.

Arap atları birçok at ırkına kıyasla daha küçüktür, 1,40 ile 1,52 metre arasında bir cidago yüksekliğine sahiptir. İnce ve orta kemikli olanları 360 ile 450 kg ağırlığındadır. Bazı Polonya kökenli Arap atları ise 1,60 metre yüksekliğindedir. Bu atlar farklı fiziksel özelliklere sahip olsalar dahi hepsi çok zariftir.

Arap atları yüzyıllardır çöllerde insanlarla yakın ilişki içinde olmuşlardır. Savaşlarda başarılı olan atlar bazen evlerde misafir edilmiştir. Çocuklarla olan iyi ilişkileri nedeniyle 18 yaş altındaki çocukların binmesine izin verilen tek çeşittir.
Arap atlarının çoğu zeki, çevresiyle iyi ilişkili ve hassastır. Kolay öğrenirler, sahiplerinden sevgi gördükleri zaman buna çok iyi karşılık verirler. Bu özellikleri onları hem evcil hem vahşi yapar. Çünkü düzensiz veya gereğinden fazla tekrarlanan eğitim Arap atlarını çok hırçınlaştırabilir.
Arap atı, hızlarıyla bilinen cinslerin bulunduğu sıcakkanlı atlar sınıfına girer. Eğitiminin zor olduğunu düşünenlerin, bunun kendi davranışlarından kaynaklandığını bilmesi gerekir, çünkü Arap atı, sahibinin davranışına çok hızlı cevap veren hassas bir cinstir. Yanlış yetiştirilen Arap atları kamuoyunda olumsuz bir imaj bırakmıştır.

Safkan Arap atları gri, fındık rengi veya kırmızıdır.
Birçok Arap atının beyaz gibi görünmesine rağmen, bu aslında gri tüy renginin doğal bir özelliğidir. Birçok Arap atı doğduğunda fındık rengi veya kırmızıdır. Mevsim, yaş gibi koşullara bağlı olarak tüy renkleri değişse de derileri hep siyahtır. Beyaz Arap atları aslında gridir.
Siyah Arap atı çok nadir bulunur. Bu renk genini taşıyanlar yanlış üretim sonucu sadece bazı kahverengi atlarda siyah beneklere dönüşmüştür. Bazı gelişmiş çiftlikler sipariş üzerine farklı renklerde çiftleştirme veya DNA üzerinde değişiklik yapmaktadır.
Safkan Arap atlarında beyaz veya krem rengi tüye rastlanmaz. Yaşamış hiçbir safkan Arap atında Appaloosa (gövdenin yalnız bir bölgesinde benekler olması, gerisinin düz renk olması) benzeri bir renk görülmemiştir. Bu da DNA üzerinde çalışılarak elde edilebilir.
At sahiplerinin, iyi atın aynı zamanda güzel renkte olmasını da istemeleri, Arap atının renklerine yüklenen anlamların sadece küçük bir parçasını oluşturur. Bedevi kültüründe her rengin, her tonun bir anlamı, sosyal statü üzerine etkisi vardır. Örneğin siyah Arap atları zor bulunduklarından, sahipleri zengin veya şanslı insanlar olarak bilinir. Üzerindeki en küçük bir beyaz benek Arap atının değerini düşürür, safkan olmadığı anlamına gelir.
Gövdesinde fındık renginin farklı tonlarını bulunduran kayıtlı çok az Arap atı vardır ve hâlâ tartışma konusudurlar. Bu atlardan birçoğunun renk değiştirerek aslında gerçek Arap atı renklerinden biri olduğu görülmüştür. Bu durum en çok gri tüy renginde görülür.

Arap atlarının tüy renkleri değişse de derileri hep siyahtır. Siyah deri güneş ışınlarına karşı koruma sağlar. Göğüs ve ayakları çok kaslıdır.
Çok dayanıklı olan Arap atı, yüksek süzülebilme kabiliyeti ile iyi yol tutuşu sağlar. Dengesi iyidir ve hızlı kalkış yeteneği vardır. Savaş atlarında olması gereken özelliklerin tümüne sahiptir.

Arap atı dünyanın en eski ırkı veya en eski ırklarından biridir. Günümüzdeki oryantal kökenli Arap atları, Arabistan Yarımadası'nda bulunan MÖ 2500'lü yıllardan kalma mağara resimlerindeki at figürleriyle aynıdır. Benzer yapıdaki at figürlerine bütün Anadolu, Kafkaslar ve Mezopotamya'daki mağara resimlerinde de rastlanır.

Arap atının atalarının nerede yaşadığı halâ tartışma konusudur. Çoğu uzman Güneybatı Arabistan veya Kuzey Mezopotamya üzerinde yoğunlaşır. Mezopotamya'da görülen at figürlerinin bölge dışında da görülmesi bu at cinsinin Orta Doğu'ya göç etmiş Ön Türkler tarafından getirilen at ırklarından biri olması ihtimalini de gündeme getirmektedir.
Arap atının ilk evcilleştirilmesi devenin kullanılmaya başlanmasıyla aynı dönemlere rastlar. Çölde yaşamaya uygun yapıdaki bu atlar kısa sürede çok tutulmuş, sağlıklı damızlıklar kullanılarak geleceğe yatırım yapılmıştır.
Arap atı ırkı geliştikçe Bedeviler atlarının ırk kayıtlarını dilden dile aktararak kaydetmeye başladılar. Her aile ve kabilenin atlarının geçmişi, geldikleri dişi at gibi özellikleri hep kayıt altındaydı.
"Arap atı" isminin geçtiği en eski yazılı kaynak MS 1330 yılına aittir. Irkının en kaliteli atları Asil olarak bilinirdi ve asil olmayan atların asillerle çiftleştirilmesi yasaktı. Bu atların dişileri daha değerliydi.
Bedeviler zamanla farklı özelliklerde alt ırklar ürettiler. İlk yedi çeşit Arap atı Küheylan, Seklavi, Übeyyan, Hamdani, Maneki, Dehman ve Hedban idi.

Başlarında zırhlarıyla savaşan güçlü Arap atları Eski Mısır, Mezopotamya, Roma İmparatorluğu ve Eski Yunan sanat eserlerinde sıkça görülür.

622 yılındaki Hicretle beraber İslam dünyası Arap atlarıyla tanışmıştır. 630'lu yıllarda Müslüman toplumlar Kuzey Afrika ve Orta Doğu'ya doğru genişleme çabasına girdi. Bu genişleme 711 yılında İspanya'ya kadar vararak 720'de bütün İspanya Yarımadasını kapladı. Arap ve Orta Doğu kökenli akıncıların atları en güçlü Avrupa kökenli atları ezip geçtiler. Endülüs atı bu sırada ortaya çıkmıştır. Amerika`yı keşfedenler de beraberlerinde Osmanlı İmparatorluğu sayesinde tanıştıkları Arap atlarını götürmüşlerdir. Osmanlı İmparatorluğu 1299 yılında yükselerek Orta Doğu'nun çoğunu kontrol altına aldı. Arap atlarını savaştan ticarete birçok alanda kullandılar ve Avrupa'ya da tanıttılar. İstanbul'un ilk Arap atı harası 1864'te Aziziye'de kuruldu.

Müslümanların yaptığı fetihler ve Osmanlı, Arap atının Avrupa'ya gelişinin tek sebebi değildir. 1095'te başlayan Haçlı Seferleriyle Filistin'i işgal eden Avrupalılar geriye ganimet olarak Arap atlarıyla döndüler.
15. yüzyılın başlarında ateşli silahların keşfiyle şövalyeler ve onları taşıyan zırhlı Arap atları birleşimi ortaya çıktı.
Arap atlarının Avrupa'ya girişinin en kalabalık örneklerinden biri de Osmanlı İmparatorluğunun 1522 yılında Macaristan'a 300.000 atlı asker göndermesidir. 1529'da Viyana'ya ulaşan Türkler Polonyalı ve Macar güçler tarafından önlendiğinde ele geçirilen atlar Avrupa'daki en kaliteli Arap atlarının temelini oluşturmuştur. Daha sonra İngiliz, Rus, Polonya gibi ülkelerin kralları sömürge döneminde çölden Arap atları getirterek özellikle kendi ahırlarına katmışlardır.

Bu liste Asya'daki gökdelenlerin listesidir. Binalar en az 240 m yüksekliğindedir. En yüksek bina 828 metrelik Burc Halife'dir. Bu binada 160 kat bulunmaktadır. Asya'nın ilk gökdeleni 1990 yılında yapılan Çin Bankası Kulesi'ydi. Bu bina 367 m yüksekliğindeydi ve 74 kat bulunmaktaydı. Kuzey Amerika'nın dışında yapılan tek gökdelen idi. Asya genelinde 50'den fazla gökdelen mevcuttur. 

SkyscraperCity25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emporis28 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Binaların uluslararası veritabanı ve galerisi
Structurae27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yapıların uluslararası veritabanı ve galerisi
World's Tallest Skyscrapers 23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Google Earth'te gökdelenlerin yerleri

Asya nehirlerinin takvimi - Asya'nın iç suları (nehirler)

Yangtze (Çin)
Obi nehri (Rusya)
Yenisey (Moğolistan)
Volga (Rusya)
Lena (Rusya)
Yana Nehri (Rusya)
İndigirka (Rusya)
Kolima Nehri (Rusya)
Amur Nehri (Rusya ve Çin)
Sarı Irmak (Çin)
Mekong (Çin, Tayland, Laos, Vietnam, Kamboçya)
Saluen (Tayland ve Myanmar)
İravadi Nehri (Myanmar)
Brahmaputra Nehri (Bangladeş, Hindistan)
Ganji Nehri (Hindistan)
Godavari Nehri (Hindistan)
Ceyhun (Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan)
Seyhun (Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan)
Ural Nehri (Kazakistan ve Rusya)
Etrak Nehri (Türkmenistan)
Terek (Rusya)
Samurçay (Rusya ve Azerbaycan)
Kura Nehri (Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan)
Aras (Türkiye, Ermenistan, İran, Azerbaycan)
Dicle (Türkiye, Irak)
Fırat (Suriye, Irak, Türkiye)
Şattülarap (Irak)
Kızılırmak (Türkiye)
Yeşilırmak (Türkiye)
Terter (Azerbaycan)

Asya Yüzyılı, belirli demografik ve ekonomik eğilimlerin devam edeceği varsayımıyla, Asya siyasetinin ve kültürünün 21. yüzyılda hakim olacağı öngörülen dönemdir. Asya Yüzyılı kavramı, 19. yüzyılın İngiltere'nin İmparatorluk Yüzyılı ve 20. yüzyılın Amerikan Yüzyılı olarak nitelendirilmesiyle paralellik göstermektedir.
Asya Kalkınma Bankası tarafından 2011 yılında yapılan bir çalışma, 3 milyar Asyalının (yani 2050 yılında Asya'nın tahmini 5,3 milyar toplam nüfusunun %56,6'sının) bugün Avrupa'dakine benzer yaşam standartlarına sahip olabileceğini ve bölgenin bu yüzyılın ortalarında küresel üretimin yarısından fazlasını oluşturabileceğini ortaya koymuştur.
Bazıları Asya'nın dayanışma konusundaki artan vurgusunun yanı sıra bölge ülkeleri arasındaki olgunlaşan ve ilerleyen ilişkilerin 21. Yüzyıl için daha fazla dayanak oluşturacağını ifade etmektedir. Ancak Çin ile Hindistan arasındaki ilişkiler, her iki ülkenin de Asya Yüzyılına liderlik etme umutlarının sona erdiğini göstermektedir.

1924'te Karl Haushofer, Japonya, Çin ve Hindistan'ın büyümesini öngörerek "Pasifik çağı" terimini kullandı: "Gözlerimizin önünde, içine akan güçlerle dev bir alan büyüyor... Pasifik çağının şafağını, Atlantik çağının takipçisini, yaşlanmış Akdeniz ve Avrupa çağını bekliyoruz."  Asya Yüzyılı ifadesi 1980'lerin ortasında ortaya çıktı ve 1988'de Çin'in Ulu lideri Deng Şiaoping ve Hindistan'ın Başbakanı Rajiv Gandhi ile yapılan bir toplantıya bu söz atfedildi. Gelecek yüzyılın Asya ve Pasifik yüzyılı olacağını söyleniyordu, Bunun üzerine Deng Şiaoping 'Son yıllarda insanlar sanki bu kesinmiş gibi önümüzdeki yüzyılın Asya ve Pasifik'in yüzyılı olacağını söylüyorlar. Ben bu görüşe katılmıyorum' ifadesini kullandı. Bundan önce, 1985 yılında ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi'nde yapılan bir oturumda yer almıştır. Bu terim daha sonra Asyalı siyasi liderler tarafından da tasdik edilmiş ve artık medyada yaygın olarak kullanılan bir terim haline gelmiştir.

Asya'nın 2010'dan önceki otuz yıl boyunca dünyanın geri kalanına kıyasla gösterdiği güçlü ekonomik performans, belki de bir Asya Yüzyılı olasılığı için şimdiye kadarki en güçlü durumu ortaya koymuştur. Ekonomik performanstaki bu farklılık bir süredir fark edilmesine rağmen, belirli bireysel gerilemeler (örneğin 1997 Asya mali krizi) geniş kapsamlı ve genel eğilimi gizleme eğiliminde olmuştur. Ancak 21. yüzyılın başlarına gelindiğinde, Asya'nın bu güçlü performansının sürdürülebilir olmakla kalmayıp, gezegendeki güç dağılımını önemli ölçüde değiştirebilecek bir güce ve büyüklüğe sahip olduğu yönünde güçlü bir görüş ortaya atıldı. Bunun sonucunda, uluslararası diplomasi, askerî güç, teknoloji ve yumuşak güç gibi bir dizi önemli alanda küresel liderlik de Asya'nın ulus devletlerinden biri ya da birkaçı tarafından üstlenilecektir.
Asya'nın önemli ölçüde gelişmesine katkıda bulunan faktörleri ortaya koyan pek çok akademisyen arasında Kishore Mahbubani, Asya ülkelerini üstün kılan ve kendilerine Batılı benzerleriyle uyumlu hale gelme imkanı sağlayan yedi sütun ortaya koymaktadır. Bu yedi sütun şunlardır: serbest piyasa ekonomisi, bilim ve teknoloji, meritokrasi, pragmatizm, barış kültürü, hukukun üstünlüğü ve eğitim.
Profesör John West, 'Asya Yüzyılı … Bıçak Sırtında' adlı kitabında  şunu ileri sürüyor:
"21. yüzyıl boyunca Hindistan, Asya'nın lider gücü olarak ortaya çıkması pekala mümkündür. Hindistan'ın ekonomisi şimdiden Çin'den daha hızlı büyümektedir ve Çin ekonomik reform konusunda ciddi bir adım atmazsa bu eğilim devam edebilir. Ayrıca, BM'ye göre Hindistan'ın nüfusu 2022'de Çin'i geçecek ve 2100 yılına kadar yaklaşık %50 daha fazla olacaktır." 
2019'da St Andrews Üniversitesi'nde Asya Güvenliği Öğretim Görevlisi olan profesör Chris Ogden şöyle yazmıştı : "Kişi başına düşen gelir ve altyapı açısından hala görece geride olsalar da, bu zenginlik askeri, siyasi ve kurumsal etkiye dönüştükçe (Birleşmiş Milletler ve yeni Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi kuruluşlar), Asya'nın en büyük iki gücü yapısal bir merkeziyet ve önem kazanacak ve bu da onları kritik küresel kilit noktaları haline getirecektir. Beklenti içindeki halklar ve sesini yükselten liderler bu kritik durumu hızlandırmakta ve desteklemekte ve -eğer mevcut çevre kirliliği ve yolsuzluk sorunlarının üstesinden gelinebilirse- önümüzdeki on yıllar boyunca uluslararası ilişkilerin temelini oluşturacak Asya merkezli ve Çin/Hindistan merkezli bir dünya düzeninin ortaya çıkacağını müjdelemektedir." 

Sonraki Onbir ( N-11 adıyla da bilinir), Goldman Sachs yatırım bankası ve ekonomisti tarafından tanımlanan on bir ülkedir (Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Meksika, Nijerya, Pakistan, Filipinler, Türkiye, Güney Kore ve Vietnam ). Jim O'Neill bir araştırma makalesinde BRIC / BRICS ile birlikte 21. yüzyılda dünyanın en büyük ekonomileri olma potansiyelinin yüksek olduğunu belirtiyor. Banka, 12 Aralık 2005 tarihinde yatırım ve gelecekteki büyüme açısından umut vadeden bu ülkeleri seçmiştir. 2011 yılı sonunda, MINT olarak da bilinen dört büyük ülke (Meksika, Endonezya, Nijerya ve Türkiye), Sonraki Onbir GSYH'sinin yüzde 73'ünü oluşturmaktaydı. BRIC GSYH'si 13.5 trilyon dolar iken MINT GSYH'si bunun neredeyse yüzde 30'u kadardı: 3.9 trilyon dolar.

Asya'nın büyümesi garanti değildir. Liderleri, özellikle çok sayıda risk ve zorluğu yönetmek zorunda kalacaktır:

Ülkeler içinde artan eşitsizlik, zenginlik ve fırsatların üst kademelerle sınırlı kalması. Bu durum sosyal bütünlüğü ve istikrarı baltalayabilir.
Pek çok Asya ülkesi , Orta Gelir Tuzağından kurtulmalarına yardımcı olacak altyapı, eğitim ve hükûmet politikalarına gerekli yatırımları yapamayacaktır.
Yeni zenginleşen Asyalıların daha yüksek yaşam standartları istemesi nedeniyle toprak, su, yakıt veya gıda gibi sınırlı doğal kaynaklar için yoğun bir rekabet ortaya çıkacaktır.
Tarımsal üretimi, sahillerdeki nüfusu ve çok sayıda büyük kentsel alanı tehdit edebilecek küresel ısınma ve iklim değişikliği.
Çin ve Hindistan arasındaki jeopolitik rekabet.
Birçok Asya hükûmetinin başına bela olan yaygın yolsuzluk.
Yaşlanan nüfusun sürekli ekonomik kalkınma üzerindeki doğrudan rolü

Asya'nın artan ekonomik ve siyasi gücünü öngören tahminlere rağmen, Asya Yüzyılı fikri eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştiriler arasında, devam eden yüksek büyüme oranının özellikle Çin anakarasında devrime, ekonomik çöküşe ve çevre sorunlarına yol açabileceği ihtimali de yer almaktadır.

Asyamerkezcilik
Asya Konseyi
Şanghay İşbirliği Örgütü
Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık
Güney Asya Bölgesel İşbirliği Derneği
Amerika Birleşik Devletleri-Çin ticaret savaşı
Çin Yüzyılı
Hindistan Yüzyılı
Pax Sinica
Hallyu
Çin'in barışçıl yükselişi
Asya Kaplanları
Cool Japan
Batı sonrası dönem
Alain Peyrefitte

Asyamenkul kıymetler borsaların bir listesidir. Asyanın birçok bölgesinde, birden fazla borsa var.

Kazakistan Borsası
Astana Uluslararası Borsası

Kırgızistan Borsası

Taşkent Borsası

Dalian Emtia Borsası
Shenzhen Menkul Kıymetler Borsası
Şanghay Menkul Kıymetler Borsası

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası
Hong Kong Exchanges and Clearing

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası
JASDAQ
Osaka Borsası
Nagoya Menkul Kıymetler Borsası
Fukuoka Borsası
Sapporo Borsası
Ambitious
Centrex

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası
Moğolistan Borsası
Moğolistan menkul kıymetler borsası

Chosun Borsası
Kore Borsası
Kore Menkul Kıymetler Borsası (KSE, KOSDAQ, KOFEX aracılığıyla Kore Borsası'na katıldı)
KOSDAQ

Tayvan Borsası
Taipei Borsası

İstanbul Borsası

Moskova Borsası

Afganistan Borsası

Chittagong Borsası
Chittagong Çay Müzayelesi
Dhaka Borsası

Butan Kraliyet Menkul Kıymetler Borsası

Hindistan Uluslararası Borsası
Kalküta Borsası
Bombay Borsası
Hindistan Uluslararası Borsası
Hindistan Emtia Borsası
Ulusal Emtia ve Türev Ürünler Borsası
Hindistan Ulusal Menkul Kıymetler Borsası

Maldivler Borsası

Nepal Borsası

Pakistan Borsası
Karaçi Borsası
Lahor Borsası
İslamabad Borsası

Kolombo Borsası

Nepal Borsası

Kamboçya Menkul Kıymetler Borsası

Endonezya Borsası
Jakarta Vadeli İşlem Borsası

Lao Menkul Kıymetler Borsası

Bursa Malaysia
MDEX
MESDAQ

Myanmar Menkul Kıymetler Borsası Merkezi
Yangon Borsası

Filipin İşlem Borsası
Filipinler Menkul Kıymetler Borsası
Manila Emtia Borsası

Singapur Borsası

Tayland Borsası
Alternatif Yatırım Pazarı

Ho Chi Minh City Menkul Kıymetler Borsası
Hanoi Borsası

Bahreyn Borsası

Tahran Borsası
İran Fara Borsası
İran Ticaret Borsası
İran Enerji Borsası
Tebriz Borsası
İran Petrol Borsası

Irak Borsası

Tel Aviv Menkul Kıymetler Borsası

Amman Borsası

Boursa Kuveyt

Beyrut Borsası

Muscat Menkul Kıymetler Piyasası

Filistin Borsası

Katar Borsası

Suudi Menkul Kıymetler Borsası

Şam Menkul Kıymetler Borsası

Abu Dabi Menkul Kıymetler Borsası
Dubai Finansal Piyasası
Dubai Gold & Commodities Exchange
NASDAQ Dubai

Borsalar olmayan ülkeler listesi
Borsalar listesi

Asya fili (Elephas maximus), yaşayan iki fil türünden biri, Elephas cinsinin yaşayan tek üyesidir. Aynı zamanda Asya'da yaşayan en iri hayvandır. Bu tür genelde Bangladeş, Hindistan, Sri Lanka, Çinhindi ve Endonezya'nın bazı yerlerinde görülür. Bu türün nesli tehlikededir, dünyada yalnızca 25.600 ila 32.750 arasında yabani Asya fili kaldığı düşünülmektedir.
Tarihi dönemlerde Amik ovasında, Antakya' dan Kırıkhan, Hassa, İslahiye ve Türkoğlu üzerinden Kahramanmaraş'a kadar uzanan vadideki göl ve bataklıklar civarındaki ormanlarda yaşamıştır.
1970 yılında Kahramanmaraş'ın Türkoğlu ilçesi Gâvur Gölü bataklığının kurutma çalışmaları sırasında, M.Ö 1400 yıllarına tarihlenen Asya Fili iskeleti kalıntıları bulunmuştur. Sonraki yıllarda devam eden kazılarda göl tabanından çıkarılan bütüne yakın 3 adet fil iskeleti bir araya getirilerek MTA Tabiat Tarihi Müzesi, Ege Üniversitesi Tabiat Tarihi Müzesi ve Kahramanmaraş Müzesi'nde sergilenmeye başlamıştır. Burada bulunan fil iskeletleri Türkiye açısından o kadar önemlidir ki; MTA Tabiat Tarihi Müzesi'nin logosunda Asya Fili iskeleti yer alır.
Bu türün çoğu üyesi evcildir ve taşıdığı yükü kaldırma yeteneğinden dolayı Güney ve Güneydoğu Asya'da ormancılıkta kullanılır. Tarihte bu hayvanın değirmenlerde kullanıldığı olmuştur. Yabâni filler turistlerin ne kadar ilgisini çekse de bazen köylere girip tarlaları yağmaladıkları olmaktadır.
Asya fili, daha küçük kulakları, sırtının kambur oluşu, hortumunda sadece 1 "parmak" olması, sadece erkeğinin fildişleri olması ve daha küçük oluşuyla yakın akrabası Afrika filinden hemen ayırt edilir.
Yabani Asya filinin ömrü 60, evcilinin ise 80 yıldır. Her gün vücut ağırlığının %10'u kadar yemek yerler (yani yetişkininin günde 170–200 kg. yemek yemesi gerekir). Ayrıca günde 80-200 litre su içmeleri ve suda yıkanmaları da gerekir.

Elephas maximus (Asya fili);
Elephas maximus indicus (Hint fili)
Elephas maximus maximus (Seylan fili)
Elephas maximus sumatranus (Sumatra fili)
Elephas maximus borneensis (Borneo fili) — önerilmiş ancak henüz kabul edilmemiştir.
Elephas maximus rubridens (Çin fili) †
Elephas maximus asurus (Suriye fili) †

Asya mutfağı, Asya kıtasına özgü yiyeceklerin genel adıdır. Bulundukları bölgenin adını alan bu mutfak türleri, geleneksel Çin İmparatorluğu mutfağıyla çağdaş Japon ve Kore Yarımadası mutfaklarının birleşiminden oluşan Doğu Asya; Kamboçya, Laos, Tayland, Vietnam, Brunei, Endonezya, Malezya, Singapur ve Filipinler mutfaklarını barındıran Güneydoğu Asya; bir zamanlar Britanya Hindistanı'nı oluşturan Myanmar, Hindistan, Sri Lanka ve Pakistan başta olmak üzere bölgede bulunan diğer ülkeleri içine alan Güney Asya, Orta Asya ve Orta Doğu mutfaklarıdır.

"Asya mutfağı" Birleşik Krallık'ta Güney Asya mutfağını belirtirken Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya'da Doğu (Çin, Japon), Güneydoğu ve Güney Asya mutfaklarını tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır.
Kavramın Asya ülkelerindeki kullanımı farklı mutfak türlerini kapsayacak biçimde genişlemiştir. Örneğin, Hong Kong ve Kıta Çini'nde Asya mutfağı, Japon, Kore, Filipinler, Tayland, Vietnam, Malezya, Singapur ve Endonezya mutfaklarını içermekte, ancak Çin ve Hint mutfakları bu tanımlamanın dışında bırakılmaktadır.

 Çin mutfağı
Pekin mutfağı
 Hong Kong mutfağı
 Makao mutfağı
Tibet mutfağı
Uygur mutfağı
 Japon mutfağı
  Kore mutfağı
 Moğol mutfağı
 Tayvan mutfağı

 Rus mutfağı

 Afgan mutfağı
 Bengal mutfağı
 Butan mutfağı
 Hint mutfağı
 Maldivler mutfağı
 Nepal mutfağı
 Pakistan mutfağı
 Sri Lanka mutfağı

 Burma mutfağı
 Endonezya mutfağı
 Filipinler mutfağı
 Kamboçya mutfağı
 Laos mutfağı
 Malezya mutfağı
 Singapur mutfağı
 Tayland mutfağı
 Vietnam mutfağı

 Azeri mutfağı
 Bahreyn mutfağı
 Ermeni mutfağı
 Gürcü mutfağı
 İran mutfağı
 Kıbrıs mutfağı
 Kuveyt mutfağı
 Kürt mutfağı
 Filistin mutfağı
 Irak mutfağı
 İsrail mutfağı
 Lübnan mutfağı
 Suriye mutfağı
 Suudi Arabistan mutfağı
 Türk mutfağı
 Yemen mutfağı

Kafkas mutfağı

Asya mutfağına ait yemek tarifleri20 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya tarihi, coğrafi olarak Asya kıtasının farklı bölgelerini kapsar. Bu tarih, özellikle merkezi Avrasya bozkırlarının konumu nedeniyle Doğu Asya, Güney Asya ve Orta Doğu (Batı Asya) gibi ana bölgelerde birbirleriyle değişen derecelerde bağlantılı gelişmeler göstermiştir.
Kıtada erken dönem medeniyetler, genellikle bereketli nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu vadiler, tarıma elverişli topraklar ve su kaynakları sayesinde yoğun yerleşimlere imkân tanımıştır. Dünyanın bilinen en eski medeniyetlerinden bazıları bu üç ana bölgede gelişmiştir: Mezopotamya (Orta Doğu), İndus Vadisi Uygarlığı (Güney Asya) ve eski Çin uygarlıkları (Doğu Asya). Bu medeniyetler arasında ticaret yolları, teknolojik ve kültürel etkileşimler bulunmaktaydı. Örneğin tekerlek, yazı sistemleri, matematik ve metalurji gibi alanlarda karşılıklı bilgi alışverişi yaşanmıştır.
Bu erken medeniyetlerin gelişimiyle birlikte şehirleşme, devlet oluşumları ve ardından büyük imparatorluklar ortaya çıkmıştır.

Asya kıtası, insan evriminin önemli merkezlerinden biridir. Afrika kökenli Homo erectus, Asya'da bulunan en eski insan türlerinden biridir. Yaklaşık 1,8 milyon yıl önce Afrika'dan çıkarak Asya'ya yayılmış, ateş kullanımını kontrol edebilen, toplu avcılık yapan ve daha gelişmiş taş alet teknolojisi (Acheulean kültürü) geliştiren bir tür olarak bilinir. Homo erectus kalıntıları, Güney Asya, Endonezya (Java), Çin, Levant ve Anadolu'da tespit edilmiştir.
Homo erectus ile çağdaş veya biraz daha geç dönemlerde Homo heidelbergensis de Asya'nın çeşitli bölgelerinde yaşamıştır. Neandertaller (Homo neanderthalensis) ise özellikle Orta Doğu'da (Levant) yaygındı ve modern insan (Homo sapiens) ile uzun süre aynı coğrafyalarda yaşamışlardır. Neandertallerin mezar kültürü, olası müzik aletleri ve temel tıbbi uygulamalara dair bulgulara rastlanmıştır. Genellikle mızrak kullanarak avlanıyorlardı.
Denisovanlar, özellikle Sibirya ve Doğu Asya'da (Çin ve çevresi) bilinen bir diğer insan grubudur. Homo floresiensis ("Hobbit" olarak da anılır) ise Endonezya'daki Flores Adası'nda yaşamış, küçük boyutlu bir türdür.
Asya'daki bilinen en eski anatomik olarak modern insan (Homo sapiens) kalıntıları yaklaşık 60.000 ila 40.000 yıl öncesine tarihlenmektedir. Buzul Çağı boyunca Asya, insan topluluklarının Amerika, Avrupa ve Avustralya kıtalarına yayılmasında köprü görevi görmüştür.

Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan Göbekli Tepe, MÖ yaklaşık 9600-8000 yıllarına tarihlenen, bilinen en eski anıtsal tapınak komplekslerinden biridir. Çevresinde kalıcı konut izine rastlanmaması, yapının göçebe avcı-toplayıcı topluluklar tarafından inşa edildiğini düşündürmektedir.
MÖ 8500-8000 yılları civarında tarım ve hayvancılık, Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Levant'ta giderek yayılmaya başlamıştır. Bu süreç, Bereketli Hilal olarak bilinen bölgede tarımsal devrimin temelini oluşturmuştur.

MÖ 6. binyılda Halaf kültürü, Levant, Suriye, Anadolu ve Kuzey Mezopotamya'da gelişmiştir. Bu kültür, kurak tarıma dayalı yerleşimleri ve karakteristik seramikleriyle bilinir. Güney Mezopotamya'da ise alüvyonlu ovalarda Ubaid kültürü (MÖ yaklaşık 5500’den itibaren) ortaya çıkmış ve sulama sistemlerinin gelişmesine öncülük etmiştir. Bu dönemde Sümer ve Elam gibi erken uygarlıkların temelleri atılmıştır.
Kalkolitik Dönem (Bakır Çağı), MÖ yaklaşık 4500’lerden itibaren Neolitik kültürlerin yerini almaya başlamış ve Tunç Çağı MÖ 3500’lere doğru Asya’nın birçok bölgesinde hâkim hâle gelmiştir.

Antik Çağ'da ilk büyük uygarlıkların ortaya çıktığı bölgeler arasında Mezopotamya, Anadolu, Mısır, İran, Hindistan ve Çin yer alır. Tarımın gelişmesi, kentleşme, yazının icadı ve devlet örgütlenmesinin ortaya çıkmasıyla birlikte bu bölgelerde birçok medeniyet kurulmuştur.
Mezopotamya, uygarlığın doğduğu bölgelerden biri olarak kabul edilir. Bilinen en eski yazılı belgeler, MÖ 4. binyılın sonlarına tarihlenen Sümer uygarlığına aittir. Sümerler yazıyı geliştirmiş, şehir devletleri kurmuş ve matematik, astronomi ile hukuk alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ay takviminin kullanımı ve tekerleğin yaygınlaşması da Sümerlerle ilişkilendirilen gelişmeler arasındadır. Sümerlerin ardından Mezopotamya'da Sargon tarafından kurulan Akad İmparatorluğu bölgedeki ilk büyük imparatorluklardan biri olmuştur. Daha sonraki dönemlerde Babil ve Asur devletleri Mezopotamya'nın başlıca siyasi güçleri hâline gelmiştir.
Anadolu ile Mezopotamya arasındaki coğrafi yakınlık, iki bölge arasında yoğun kültürel ve ticari etkileşime yol açmıştır. Anadolu'nun en eski halklarından biri Hattilerdir. MÖ 2. binyılda Hint-Avrupa dilleri konuşan toplulukların Anadolu'ya göç etmesiyle Hitit Devleti ortaya çıkmıştır. Hititler, Yakın Doğu'nun en güçlü devletlerinden biri hâline gelmiş ve Mısır ile yaptıkları Kadeş Savaşı'nın ardından tarihin bilinen en eski yazılı uluslararası antlaşmalarından biri olan Kadeş Antlaşması'nı imzalamıştır. Hitit Devleti'nin yıkılmasının ardından bölgede Geç Hitit devletleri kurulmuştur.
Demir Çağı'nda Anadolu'da Frigler, Lidyalılar ve Urartular gibi devletler ortaya çıkmıştır. Lidyalılar, madeni parayı sistemli biçimde kullanan ilk uygarlıklardan biri olarak ticaretin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Ermeniler ise daha sonraki dönemlerde Ermenistan Krallığı'nı kurmuştur.
Arabistan ve Levant bölgelerinde Sami halkları yaşamaktaydı. Bu topluluklar zamanla Araplar, Aramiler, Fenikeliler, İbraniler ve Asurlular gibi farklı halklara ayrılmıştır. İbraniler arasında Musevilik gelişmiş ve tek tanrılı dinlerin en eski örneklerinden biri hâline gelmiştir. Kutsal metinlere göre İsrailoğulları Musa önderliğinde Mısır'dan ayrılmış, daha sonra Davud döneminde Kudüs merkezli birleşik İsrail Krallığı kurulmuş, Süleyman döneminde ise devlet en güçlü dönemlerinden birini yaşamıştır. Süleyman'ın ölümünden sonra krallık İsrail ve Yahuda olmak üzere iki devlete ayrılmıştır.
İran Platosu'nda Elam Uygarlığı ilk büyük devletlerden biri olmuştur. MÖ 1. binyılda İranî halkların bölgeye yerleşmesiyle Medler güç kazanmış ve İran'ın büyük bölümünü birleştirmiştir. Medlerin ardından Büyük Kiros tarafından kurulan Ahameniş İmparatorluğu, Anadolu'dan Orta Asya'ya, Mısır'dan Hindistan sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya egemen olmuştur. Satraplık sistemi, gelişmiş posta teşkilatı ve merkezi yönetim anlayışı Ahameniş yönetiminin öne çıkan özellikleri arasında yer alır.
MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender, Ahameniş İmparatorluğu'nu yıkarak Anadolu'dan Hindistan'a kadar uzanan geniş bir bölgeyi fethetmiştir. Ölümünün ardından imparatorluğu generalleri arasında paylaşılmış ve Helenistik Dönem başlamıştır. Bu dönemde İran coğrafyasında sırasıyla Selevkos, Part ve Sasani devletleri hüküm sürmüştür.
Hint alt kıtasındaki ilk büyük uygarlık İndus Vadisi Uygarlığı'dır. MÖ 2. binyılın sonlarında Aryan göçleri sonucunda Vedik Dönem başlamış ve Hinduizmin temelleri atılmıştır. MÖ 4. yüzyılda Chandragupta Maurya tarafından kurulan Maurya İmparatorluğu, Hint alt kıtasındaki ilk büyük imparatorluk olmuştur. Daha sonraki yüzyıllarda Gupta İmparatorluğu, bilim, matematik, edebiyat ve sanat alanlarında önemli gelişmelerin yaşandığı bir altın çağ dönemi oluşturmuştur.
Çin tarihindeki en eski hanedan olarak Xia Hanedanı gösterilmekle birlikte tarihsel varlığı tartışmalıdır. Tarihsel olarak doğrulanabilen ilk hanedan Shang Hanedanı'dır. Onu izleyen Zhou Hanedanı döneminde Konfüçyüsçülük ve Taoizm ortaya çıkmış, Çin düşüncesi önemli ölçüde şekillenmiştir. MÖ 221 yılında Qin Hanedanı Çin'i siyasi olarak birleştirmiş, kısa süren egemenliğine rağmen merkezi devlet yapısının temellerini atmıştır. Ardından gelen Han Hanedanı döneminde Çin siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan önemli bir gelişme göstermiştir.
Çin'in kuzeyindeki göçebe topluluklar, uzun süre Çin devletleriyle mücadele etmiştir. Bunlar arasında Asya Hunları önemli bir yer tutar. Mete Han döneminde Hun Devleti güçlenmiş ve askerî teşkilatlanmasıyla tanınmıştır. Geçmişte Türk, Moğol ve Tunguz halklarının ortak kökenini açıklamak amacıyla ortaya atılan Altay Dil Teorisi ise günümüzde dil bilimcilerin çoğunluğu tarafından kabul görmemektedir.
Kore'nin ilk dönem tarihi büyük ölçüde Çin uygarlığından etkilenmiştir. Geleneksel anlatılarda Gojoseon'un kuruluşu farklı efsanelerle açıklanırken, tarihsel süreçte Kore'nin kuzey bölgeleri zaman zaman Çin hanedanlarının egemenliği altına girmiştir.
Roma İmparatorluğu, Antik Çağ'ın son dönemlerinde Batı Asya'nın bir bölümünü egemenliği altına almıştır. Aynı dönemde İsa'nın yaşamı ve öğretileri sonucunda Hristiyanlık ortaya çıkmış, sonraki yüzyıllarda Roma İmparatorluğu içinde yayılmıştır.
Antik Çağ boyunca Mezopotamya, Anadolu, İran, Hindistan, Çin, Mısır ve Akdeniz dünyası; ticaret yolları, savaşlar, göçler ve kültürel etkileşimler yoluyla birbirlerini etkilemiştir. Özellikle İpek Yolu, Doğu ile Batı arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Hinduizm, Budizm, Musevilik ve Hristiyanlık gibi dinler de ortaya çıktıkları bölgelerin ötesine yayılarak Asya ve Avrupa'nın tarihsel gelişimini etkilemiştir.

Orta Asya topaklarında hüküm süren Avarlar'ın içinde yaşayan Türkler aşağılanmanın üzerine Bumin Kağan liderliğinde ayaklanarak 1. Göktürk Kağanlığını kurdular. Çin o sıralar parçalanmış bir vaziyetteydi. Göktürk Kağanlığı, Çin'in üzerinde hakimiyet kurdu. Çin'nin Sui hanedanlığı etrafında birleşmesinden sonra Türkler gücünü kaybetti hatta Doğu ve Batı'ya bölündü. Daha sonrasında Tang hanedanlığı kuruldu. Tang hanedanlığı döneminde Çin 2. Altın çağını yaşadı. Göçebe halkları kontrolü altına alan Çin Talas savaşı ile birlikte gücü azalmaya ve Araplar güçlenmeye başladı.Batı Roma'nın yıkılmasının ardından geriye sadece Doğu Roma yani Bizans kaldı. Bizans, Roma'nın Batı Asya topraklarının varisi idi. Sasaniler (İran) ve Bizans arasında çekişmeler yaşanıyordu. 571 yılında Muhammet doğdu. 7. Yüzyılda İslam dini ortaya çıktı ve hızlı bir biçimde Arabistan'da yayıldı. İslam halifeliği ve diğer İslam devletleri 7. yüzyılda başlayıp tüm Orta Doğu'yu kontrol al

Avrasya Ekonomik Birliği (AEB), 29 Mayıs 2014'te Belarus, Kazakistan ve Rusya liderleri tarafından imzalanan bir antlaşma ile temelleri atılan siyasi ve ekonomik bir birliktir. AEB'ye Ermenistan'ı dahil eden antlaşma 9 Ekim 2014'te imzalandı. Birlik resmen 1 Ocak 2015'te kurulmuştur. 23 Aralık 2014'te anlaşmaya imza atan Kırgızistan'ın Avrasya Birliği'ne tam üyeliği, protokollerin onaylandığı 1 Mayıs 2015 tarihinden itibaren geçerliliğini kazanmıştır.
Birliğin temeli 1994 yılında atılmıştır.

 Belarus
 Ermenistan
 Kazakistan
 Kırgızistan
 Rusya

 Mısır
 Vietnam

 Çin
 Avrupa Birliği
 Hindistan
 İran
 Zimbabve
 Tunus
 Türkiye

EAC İşareti
Şanghay İşbirliği Örgütü
Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü
Orta Asya Birliği
Bağımsız Devletler Topluluğu
Bağımsız Devletler Topluluğu Serbest Ticaret Bölgesi

Avrasya bozkırları, Avrasya'nın ılıman otlaklar, savanlar ve çalılıkların biyolojisindeki engin bozkır ekosistemidir. Romanya ve Moldova'dan Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Moğolistan'dan Mançurya'ya uzanmaktadır. Ek olarak Macaristan'da yer alan Pannoniyen bozkırları Avrasya bozkırlarının bir uzantısı olarak kabul edilir.
Paleolitik çağdan beri, bozkırların güzergâhı Doğu Avrupa, Orta Asya, Çin, Güney Asya ve Orta Doğu'ya ekonomik, politik ve kültürel yollarla ticaret yollarını bağlamıştır. Yalnızca Antik Çağ'da ve Orta Çağ'da İpek Yolu'nun değil aynı zamanda Yakın Çağ'da Avrasya Kara Köprüsü'nün de öncüsüdür. Xiongnu, İskitler, Kimmerler, Sarmatlar, Hunlar, Harezm, Mavera-ün'nehir, Soğdlar, Siyenpiler, Moğol İmparatorluğu ve Göktürk Kağanlığı gibi tarih boyunca göçebe imparatorluklara ve birçok büyük kabile konfederasyonuna ve antik devletlere ev sahipliği yapmıştır.

Ayvacık, Türkiye'nin kuzeybatısında, Çanakkale iline bağlı bir ilçedir. Ege Denizi kıyısında yer almasıyla hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle öne çıkar.
İlçe, antik çağlardan beri önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Özellikle Assos Antik Kenti ve Kaz Dağları gibi tarihi ve doğal alanlarıyla tanınır. Assos, antik dönemde önemli bir liman kenti olup, günümüzde Athena Tapınağı ve antik tiyatrosuyla ziyaretçileri cezbeder. Kaz Dağları ise zengin bitki örtüsü ve oksijen seviyesiyle doğaseverlerin uğrak noktasıdır.
Ayvacık'ın ekonomisi ağırlıklı olarak tarım, hayvancılık ve turizme dayanır. Özellikle zeytincilik ilçenin önemli geçim kaynaklarından biridir. Ayrıca, ilçenin 83 km'lik sahil şeridi boyunca yer alan koylar ve plajlar, yaz aylarında turistlerin ilgisini çeker. Sivrice Plajı ve Küçükkuyu Sahili, deniz turizmi açısından popüler destinasyonlardır.
İlçenin yüzölçümü 880 km²dir. Bunun %52'si ormanlık alanlarla kaplıdır. Ayvacık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 301 metredir. İlçeye bağlı 64 köy bulunmaktadır.
Doğuda Balıkesir ili, batıda Ege Denizi, güneyde Edremit Körfezi, kuzeyde ise Bayramiç ve Ezine ilçeleri ile çevrilidir. 2024 yılı itibarıyla ilçe nüfusu 35.088, ilçe merkezinin nüfusu ise 10.575'tir.

Ayvacık, Çanakkale ilinin güneyinde yer alan ve tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış köklü bir yerleşim yeridir. Antik çağlardan itibaren önemli bir merkez olan Ayvacık, özellikle Assos Antik Kenti ve Kaz Dağları ile bilinmektedir.
Bölgenin bilinen en eski yerleşimlerinden biri olan Assos Antik Kenti, M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzanan geçmişiyle dikkat çeker. Assos, deniz ticareti ve kültürel faaliyetleriyle öne çıkmış, Arkaik Çağ'da inşa edilen Athena Tapınağı gibi yapılarıyla ün kazanmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ayvacık, stratejik konumu nedeniyle önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Özellikle Babakale, Osmanlı döneminde inşa edilen ve Anadolu'nun en batı ucunda yer alan bir kale olarak dikkat çeker. Babakale Kalesi, 1722-1729 yılları arasında Osmanlı padişahı III. Ahmed döneminde, Kaptan-ı derya Kaymak Mustafa Paşa tarafından Fransız korsanlarına karşı korunmak amacıyla inşa edilmiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında, 28 Mayıs 1919'da Yunan kuvvetleri Ayvacık'ı işgal etmeye başlamış ve 4 Temmuz 1920'de ilçe merkezini ele geçirmiştir. Ayvacıklılar, Hafız Ahmet Hamdi Efendi liderliğinde Ayvacık Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurarak direnişe geçmişlerdir. Büyük Taarruz sonrasında, 21 Eylül 1922'de Ayvacık, Türk kuvvetleri tarafından işgalden kurtarılmıştır.
Cumhuriyet döneminde, Ayvacık 1926'da Ezine ilçesine bağlanmış, ancak 1928'de Milli Mücadele'ye katkılarından dolayı tekrar müstakil ilçe statüsüne kavuşmuştur.
Günümüzde Ayvacık, tarihi ve doğal zenginlikleriyle hem kültürel geziler hem de doğa tatilleri için ideal bir destinasyon olarak öne çıkmaktadır. Assos Antik Kenti, Babakale Kalesi ve Kaz Dağları gibi önemli tarihi ve doğal alanlarıyla ziyaretçileri cezbetmektedir.

Ayvacık'ın 6 mahallesinin tamamı ilçe merkezinde yer almaktadır. Merkez mahalleleri dışında en kalabalık yerleşim yerlerinden biri, turistik ve ekonomik faaliyetleriyle öne çıkan Behram (Assos) köyüdür.

Ayvacık ilçesi, Çanakkale iline bağlı olup, toplamda 64 köy ve 1 beldeye sahiptir. Belde Küçükkuyu'dur. Aşağıda Ayvacık ilçesinin köylerinin alfabetik listesi bulunmaktadır:

Ayvacık, Çanakkale'nin eğitim altyapısı, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı kurumlar aracılığıyla yürütülmektedir. İlçede çeşitli seviyelerde eğitim veren devlet okullarının yanı sıra bazı özel eğitim kurumları da bulunmaktadır. İlköğretim ve ortaöğretim düzeyinde faaliyet gösteren okullar, hem merkezde hem de kırsal mahallelerde dağılmış durumdadır. Ayrıca ilçede bir Halk Eğitim Merkezi de bulunmaktadır. Bu merkezde, çeşitli yaş gruplarına yönelik mesleki ve kişisel gelişim kursları düzenlenmektedir.
Ayvacık İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü verilerine göre, ilçede toplam 30 okul/kurum bulunmaktadır. Bu kurumlarda 226 derslik, 370 öğretmen ve 4.016 öğrenci yer almaktadır.

Ayvacık ilçesinde hizmet veren ilkokullar şunlardır:

İlçede faaliyet gösteren ortaokullar şunlardır:

Ayvacık ilçesinde hizmet veren lise ve mesleki eğitim kurumları şunlardır:

İlçede okul öncesi eğitim ve diğer eğitim hizmetleri sunan kurumlar şunlardır:

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'ne (ÇOMÜ) bağlı Ayvacık Meslek Yüksekokulu, ilçede yükseköğretim hizmeti sunmaktadır. Bu yüksekokulda, yerel ihtiyaçlara uygun programlar kapsamında eğitim verilmektedir ve öğrencilere hem teorik hem de uygulamalı bilgi kazandırılmaktadır. Ayvacık MYO, bölgenin sosyoekonomik gelişimine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Ayvacık, zengin kültürel mirası, antik kentleri, doğal plajları ve geleneksel köyleriyle hem yerli hem de yabancı turistlerin ilgisini çekmektedir.

Assos Antik Kenti (Behramkale)

Assos, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Behramkale köyü sınırlarında yer alan, tarihi ve kültürel zenginlikleriyle öne çıkan önemli bir antik kenttir. M.Ö. 7. yüzyılda, Midilli Adası'ndan gelen Aiol kolonistleri tarafından kurulan Assos, tarih boyunca birçok medeniyetin etkisi altında kalmış ve önemli bir kültür merkezi olmuştur. Kent, M.Ö. 4. yüzyılda ünlü filozof Aristoteles'in üç yıl boyunca yaşamış ve burada bir felsefe okulu kurmuş olmasıyla da tarihi açıdan büyük bir öneme sahiptir. Assos, aynı zamanda Hristiyanlık tarihinde de önemli bir yer tutar; Aziz Pavlus'un bu kenti ziyaret ettiği bilinmektedir.
Assos Antik Kenti'nin en dikkat çekici yapılarından biri, kentin en yüksek noktasında bulunan ve M.Ö. 6. yüzyılda Dor üslubunda inşa edilen Athena Tapınağı'dır. Bu tapınak, Anadolu'da Dor tarzında inşa edilmiş tek tapınak olarak büyük bir öneme sahiptir. Tapınak, günümüzde büyük bir kısmı ayakta olmasa da, özellikle çevresindeki manzarası ile ziyaretçilere etkileyici bir görüntü sunmaktadır. Kentte ayrıca Agora, Gymnasium, Bouleuterion (meclis binası), Tiyatro ve Nekropol gibi yapılar da bulunmaktadır. Bu yapılar, antik kentin sosyal ve kültürel hayatı hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Assos'ta gerçekleştirilen ilk arkeolojik kazılar, 1881-1883 yılları arasında Amerikalı arkeologlar tarafından yapılmıştır. Ancak 1981 yılından itibaren Türk arkeologlar tarafından sürdürülen kazılar, kentin tarihine ışık tutmaya devam etmektedir. Son yıllarda yapılan kazılarda 2200 yıllık mozaikler ve 1800 yıllık anıt mezarlar gibi önemli buluntular keşfedilmiştir.
Assos günümüzde hem tarihi kalıntıları hem de doğal güzellikleriyle büyük bir turistik cazibe merkezidir. Behramkale köyü, taş evleri ve dar sokaklarıyla otantik bir atmosfer sunmakta olup, antik kentin yanı sıra ziyaretçilerine huzurlu bir köy yaşamı da sunmaktadır. Assos, tarih ve doğanın iç içe geçtiği, zengin kültürel mirasıyla keşfetmeye değer bir destinasyon olmaya devam etmektedir. Assos, 2017 yılından beri UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'nde bulunmaktadır.

Babakale Kalesi
Babakale Kalesi, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Babakale köyünde yer alan Osmanlı dönemine ait bir kaledir. Osmanlı padişahı III. Ahmed döneminde, 18. yüzyılın başlarında inşa edilmiştir. Kale, Osmanlı'nın inşa ettiği en son kale olma özelliğine sahiptir. Dönemin kaptan-ı deryası Kaymak Mustafa Paşa'nın emriyle, bölgedeki korsan saldırılarına karşı korunma amacıyla inşa edilmiştir.
Kale, dikdörtgen plana sahip olup surları denize doğru uzanmaktadır. Dört burç ve mazgallarla güçlendirilmiş yapının iç kısmında bir cami ve su sarnıçları bulunmaktadır. Stratejik konumu sayesinde Osmanlı denizciliğinde önemli bir nokta olmuştur. Günümüzde kale, ziyaretçilere açık olup bölgedeki en önemli tarihi turistik yerlerden biridir.
Apollon Smintheion Ören Yeri
Apollon Smintheion Ören Yeri, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar köyünde yer alan antik bir kutsal alandır. Tapınak, Anadolu'daki Helenistik dönem tapınakları arasında önemli bir yere sahiptir ve özellikle Troas bölgesinin dini merkezi olarak kabul edilmektedir.
Tapınağın adandığı Apollon Smintheios, "Farelerin Koruyucusu Apollon" anlamına gelmektedir. Bu unvanın, bölgedeki fare istilalarına karşı korunma amacı taşıdığı düşünülmektedir. Homeros'un İlyada destanında da Apollon'un "Smintheios" sıfatıyla anıldığı ve bu kutsal alanın Truva Savaşı bağlamında önemli bir rol oynadığı belirtilmektedir. Tapınak, MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiş olup İyon düzeninde tasarlanmıştır. Özellikle kabartmalarla süslenmiş frizleri, Truva Savaşı'nı anlatan betimlemeleriyle dikkat çekmektedir. Yapının büyük bir bölümü günümüze kadar korunmuş olup, kazı çalışmaları sayesinde önemli arkeolojik buluntular ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde Apollon Smintheion, tarih ve arkeoloji meraklıları için önemli bir ziyaret noktasıdır.

Kadırga Koyu
Kadırga Koyu, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Assos (Behramkale) bölgesinde yer alan, tertemiz denizi ve doğal güzellikleriyle öne çıkan bir koydur. Assos'a yaklaşık 2 kilometre mesafede bulunan koy, özellikle yaz aylarında hem yerli hem de yabancı turistler tarafından yoğun ilgi görmektedir.
Koy, adını Osmanlı donanmasının burada gemilerini demirlemesinden almıştır. Uzun ve geniş sahili ince çakıl taşlarıyla kaplıdır ve denizi berrak olup genellikle dalgasızdır. Bu özellikleri sayesinde özellikle dalış ve yüzme için oldukça elverişlidir. Koyun çevresi, zeytin ağaçları ve doğal bitki örtüsüyle çevrili olup huzurlu bir tatil ortamı sunmaktadır. Bölgedeki tesisler, doğayla uyumlu yapılarıyla dikkat çeker ve genellikle küçük oteller ve kamp alanları şeklinde hizmet vermektedir.

Mıhlı Şelalesi
Mıhlı Şelalesi, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Küçükkuyu beldesinde yer alan doğal bir güzelliktir. Kaz Dağları'nın eteklerinde bulunan şelale, temiz havası, yemyeşil doğası ve serin sularıyla doğaseverlerin ilgisini çeken popüler bir destinasyondur.
Şelale, Mıhlı Çayı üzerinde yer almakta olup, aynı zamanda antik dönemden kalma tarihi bir taş köprüye de ev sahipliği yapmaktadır. Roma dönemine ait olduğu düşünülen bu köprü, bölgenin tarihi dokusunu korumasına katkı sağlamaktadır. Şelalenin oluşturduğu 

Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi (İngilizce: Bactria–Margiana Archaeological Complex veya kısaca BMAC) günümüzde Türkmenistan, kuzey Afganistan, güney Özbekistan ve batı Tacikistan'da ve Ceyhun (Oxus) ırmağının üst kısımlarını kapsayan, MÖ 2200–1700 tarihleri arasında var olan, Orta Asya'nın Tunç Çağı kültürü için yapılan modern bir arkeolojik tanımlamadır. Yerleşim yerlerinin keşfi ve isimlendirmeleri Sovyet arkeolog Viktor Sarianidi tarafından (1976) yapıldı. Baktria bugün Afganistan'da bulunan Baktra denilen bölgenin Yunanca adıydı ve Margiyana bugün Türkmenistan'daki Merv şehrinin başkenti olduğu Pers satraplığı Margu'nun Yunanca adıydı.

Edwin Bryant (2001). The Quest for the Origins of Vedic Culture: The Indo-Aryan Migration Debate. Oxford University Press. ISBN 0-19-516947-6. 
CNRS, L'archéologie de la Bactriane ancienne. Paris: Editions du Centre National de la Recherche Scientifique, 1985
Fussman, G.; Kellens, J.; Francfort, H.-P.; Tremblay, X.: Aryas, Aryens et Iraniens en Asie Centrale. (2005) Institut Civilisation Indienne ISBN 2-86803-072-6
J. P. Mallory, "BMAC", Encyclopedia of Indo-European Culture, Fitzroy Dearborn, 1997 EIEC.
Lubotsky, A., "Indo-Iranian substratum" in Early Contacts between Uralic and Indo-European, ed. Carpelan et al., Helsinki (2001).
Sarianidi, V. I., Preface, in F.T. Hiebert, Origins of the Bronze Age Oasis Civilization of Central Asia, Peabody Museum, Harvard University, 1994 ISBN 0-87365-545-1
Sarianidi, V. I., "Soviet Excavations in Bactria: The Bronze Age," in G. Ligabue and S. Salvatori, editors, Bactria: An ancient oasis civilization from the sands of Afghanistan, Venice, 1990
Forizs, L. Apâm. Napât, Dîrghatamas and the Construction of the Brick Altar. Analysis of RV 1.143 (pdf, 386 kB), paper read at the Vedic Panel of the 12th World Sanskrit Conference, Motilal Banarsidass, 2007 (in preparation)

Adji Kui, Gonur Tepe findings
Dîrghatamas - An Application of the Generalization of Witzel's Grid (pdf, 706 kB)

Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT; Rusça: Содружество Независимых Государств, СНГ), 8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus arasında imzalanan anlaşma ile kurulmuş devletler topluluğudur. Anlaşma ile Sovyetler Birliği resmen yıkılmış oldu. 21 Aralık 1991 tarihinde de Estonya, Letonya, Litvanya, Ukrayna ve Gürcistan hariç tüm eski Sovyet Cumhuriyetleri bu anlaşmayı imzaladılar.
1993 yılında Gürcistan da bu anlaşmayı imzaladı (2008'de Gürcistan ayrıldı). Üye ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Belarus, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Rusya ve Tacikistan'dır.

İki kutuplu bir siyasi akım etkisinde olan Avrupa'da 1990 yılında Doğu Almanya ve Batı Almanya birleşince, Doğu Almanya NATO'ya alternatif olarak kurulmuş olan Varşova Paktı'ndan dolaylı olarak çekilmiş oldu. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasını ve üye devletlerde sosyalist rejimden çok partili parlamenter rejimlere geçilmesini takip eden 1 Temmuz 1991 tarihinde Varşova Paktı dağıtıldı. Rusya'nın bölge ve dünya siyasetindeki konumunu koruyabilmek için ihtiyacı olan yeni oluşum olan Bağımsız Devletler Topluluğu, Sovyetler Birliği'nde yer almış olan 15 devletin 11'inin katılımı ile aynı yılın aralık ayında kurulmuştur. 1993 yılında Gürcistan'ın da katılımı ile üye sayısı 12 olmuştur. 2005 yılında Türkmenistan'ın tam üyelikten çıkması, Ukrayna parlamentosunun anlaşmayı onaylamaması ve 2009 yılında Gürcistan ile 2014 yılında Ukrayna'nın topluluktan ayrılması sonucunda şu an 9 üye ülkesi bulunmaktadır.
2008 Güney Osetya Savaşı ile başlayan ve Rusya ile aralarında çıkan savaş sonrası Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, Bağımsız Devletler Topluluğundan (BDT) çıkmaya karar verdiklerini açıkladı. 15 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan meclisi, Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan ayrılma kararını onayladı. Gürcistan'ın Bağımsız Devletler Topluluğu üyeliği resmen 17 Ağustos 2009 tarihinde sona erdi.
Ukrayna, 2014 yılının Mart ayında Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesinden sonra topluluktan ayrıldı.

BDT'ye üye ülkelerin, çok yönlü iş birliğine yaklaşım farklılıkları ve gündemlerindeki sorunlara bölgesel çözüm arayışları gibi nedenlerden dolayı, katılımcıların sayısı ve daha etkin iş birliğinin sağlanması için bazı farklı devletler arası oluşumlara gidilmiştir. Söz konusu oluşumlar:

Ortak Ekonomik Alan Anlaşması (OEA): Belarus, Kazakistan, Rusya ve Ukrayna arasında Ortak Ekonomik Alan Kurulmasına Dair Anlaşma. Anılan ülkelerin devlet başkanları tarafından 19 Eylül 2003 tarihinde Ukrayna'nın Yalta şehrinde imzalanmıştır. Bu anlaşma üye ülkeler arasında serbest ticaret bölgeleri kurulmasını, mal ve hizmet ticaretinde sınırlamaların kaldırılarak ortak gümrük ve ticaret politikaları uygulanmasını hedeflemektedir.
Avrasya Ekonomik Topluluğu (AET): (Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan arasında gümrük birliğinin sağlanmasını takiben ortak ekonomik alanın kurulmasını hedef alınmıştr. Topluluğun kuruluş anlaşması 10 Ekim 2000 tarihinde imzalanmış, Mayıs 2001 yılında yürürlüğe girmiştir. Mayıs 2002'de Moldova ve Ukrayna, Nisan 2003'te ise Ermenistan AET'ye gözlemci olarak katıldılar. Entegrasyon Komitesi Rusya'nın başkenti Moskova'da ve Kazakistan'ın Almatı kentinde faaliyet göstermektedir. Mayıs 2002'de AET Devletlerarası Konseyi tarafından alınan karar gereğince (Gözlemci üye olan Türkmenistan ve DTÖ'ye üye olan Kırgızistan hariç olmak üzere) Topluluk üyeleri devlet başkanları seviyesinde Dünya Ticaret Örgütü'ne katılım konularını koordine etmektedirler.

Devlet Başkanları Konseyi
Hükûmet Başkanları Konseyi
Parlamentolar Arası Asamble
Dış İşleri Bakanları Konseyi
Ekonomik Konsey
İcra Komitesi
Savunma Bakanları Konseyi
Sınır Muhafız Komutanları Konseyi
Terörle Mücadele Merkezi
Devletler Arası Banka
Devletler Arası İstatistik Komitesi
İşbirliği Komiteleri

Bering Boğazı, Asya'nın en doğu noktası (169° 44' W) ile Amerika'nın en batı noktası (168° 05' W) arasında bir boğazdır. Günümüzde Rusya ile ABD (Alaska) arasında coğrafi bir sınır konumunda olması ile birlikte Amerika ve Asya kıtalarının birbirine en yakın olduğu yerdir.

Boğaz yaklaşık 92 km genişliğinde, 30-50 metre derinliğindedir ve kuzeyindeki Chukchi Denizi (Arktik Okyanusu) ile güneyindeki Bering Denizi'ni (Büyük Okyanus) birbirine bağlamaktadır. 1648 yılında Semyon Dezhnev tarafından geçildiği kabul edilmesine rağmen; ismini boğazı 1728 yılında geçen Rus asıllı Danimarkalı kâşif Vitus Bering'den almıştır. Buzul çağı sırasında boğazın bir kara köprüsü vazifesi gördüğü bilinmektedir. Bazı bilimadamları, bu çağlarda suların büyük kısmının buzula dönüşerek deniz seviyesini düşürdüğüne ve daha fazla kara parçasını göz önüne çıkardığına inanmaktayken; bazıları da boğazın tamamen donduğunu, böylelikle insanlarla hayvanların üzerinden geçmesinin mümkün olduğuna inanmaktadır. İki yaka arasında bir günlük tarih farkı vardır.

Türk Boğazları

Borneo yüzölçümü açısından dünyanın en büyük üçüncü adasıdır. Güneydoğu Asya'da bulunur ve Endonezya, Malezya ve Brunei tarafından paylaşılmıştır.
Borneo adı adaya ilk olarak Hollandalı kâşifler tarafından verilmiş olup Batı'da da yaygın olarak kullanılmaktadır. Ada, Endonezya'da Kalimantan adı ile bilinirken, Malezya'da Doğu Malezya olarak adlandırılmaktadır.
Dünyanın en büyük yer altı nehir koridoru burada bulunmaktadır.
Çok çeşitli hayvan ve bitki türlerini barındıran yağmur ormanlarıyla ünlüdür. "Rafflesia" isimli dünyanın en büyük çiçeği Borneo adasında yaşar. 3 milyon yarasaya ev sahipliği yapan Geyik Mağarası da Borneo'dadır. Dünyanın en küçük fil türü olan Borneo filleri bu bölgeye özgüdür.
Adada yaşayan ve bazıları endemik olan hayvan türleri şunlardır: Uzun burunlu maymun, Borneo orangutanı, Borneo cüce fili, boynuzgaga, cüce yalıçapkını, Atlas güvesi, fener böceği, Borneo bulutlu parsı.

Ada birçok isimle bilinir. Uluslararası olarak, keşif çağında 16. yüzyılda Brunei Krallığı ile Avrupa temasından kaynaklanan Borneo olarak bilinir ve yaklaşık 1601 antik haritasında Brunei şehrinin Borneo olarak adlandırıldığı ve tüm adanın da Borneo olarak adlandırıldığı çok açıktır. Brunei adı muhtemelen "su" anlamına gelen Sanskritçe váruṇa (वरुण) kelimesinden veya hindu yağmur tanrısı Varuna'dan türemiştir.
Yerel halk buna Klemantan veya Kalimantan diyordu, Sanskritçe Kalamanthana kelimesinden türemiştir ve muhtemelen sıcak ve nemli tropikal havasını tanımlamak için "yanan hava" anlamına gelir. Endonezyalı tarihçi Slamet Muljana, Kalamanthana isminin Sanskritçe kala (zaman veya mevsim) ve manthana (çalkalama, yanma veya sürtünme ile ateş oluşturma) terimlerinden türetildiğini öne sürüyor, muhtemelen havanın sıcaklığını tanımlıyor.
Daha önceleri ada başka isimlerle biliniyordu. 977'de Çin kayıtları, Borneo'ya atıfta bulunmak için Bo-ni terimini kullanmaya başladı. 1225'te Çinli resmi Chau Ju-Kua (趙汝 适) tarafından da bahsedildi. Majapahit saray şairi Mpu Prapanca tarafından 1365 yılında yazılan Cava el yazması Nagarakretagama, adadan Tanjungpura Krallığı adası anlamına gelen Nusa Tanjungnagara olarak bahsetmiştir. Bununla birlikte, aynı el yazması, Barune (Brunei) ve adadaki diğer devletlerden de bahsetti.

Botay kültürü veya Botai kültürü, Bakır Çağı'a ait MÖ 3700'lü yıllarda Kuzey Kazakistan'da oluşmuş bir kültürdür. Târihte bilinen ilk at evcilleştiren kültür, Botai kültürüdür.
Bu kültürün insanları büyük yerleşim birimlerinde yaşarlar ve ağırlığı atçılık da olan çok yönlü ticâretle meşgul olurlardı. Yaygın olan diğer uğraşlar avcılık ve balıkçılığın yanında kemik, tahta ve taş işlerini kapsayan zanaatlardı. Seramikler genelde geometrik şekilde sivri bir ucu batırarak, tarayan ya da bir sicim şeklindeki süslemelerle süslenirdi. Bir kap parçasında bulunan stilize edilmiş çizim, bu kültürün tekerleği Neolitik çağ'ın sonlarına doğru bulduklarını göstermektedir.

Bakır devrinde bir step ekonomisi kültür tipi oluşarak ufak değişikliklerle binlerle yıl devâm etmiştir. At yetiştiricilerinin bulunduğu bölgedeki tabiat farklıydı: Stepler, ağaçlı stepler, tepe ve vâdîler. İnsanların hayatlarını idâme ettirebilmeleri genelde ekonomik etkinliklerini mevsimlere göre düzenlemelerine bağlıydı. Botai gibi iskânlar kışı geçirmek içindi. Baharda insanların büyük bölümü, erken erimekte olan sudan kurtulan ve dolayısıyla çabuk yeşeren güneydoğu yönündeki kumlu topraklara doğru harekete geçerlerdi. Orada kısa zaman için konutlar yapar, avlanır ve kışlıkları sağlarlardı. Bu dönemde etnik kaynaşmalar ve evlilikler olurdu. Yerleşme yerleri, her birinin sürülerini kontrol edebilmek için geniş bir yaşama alanına ihtiyâcı olduğundan birbirlerinden 150–200 km uzakta bulunurdu.

Botai yerleşim yeri (takrîben 3700-3100) 1980'de Kazak arkeolog Viktor Seibert tarafından keşfedilip o târihten beri sistematik olarak araştırıldı. Burayı  özel kılan, bugüne kadar bilinen at evcilleştiren en eski yer olarak bilinmesidir. Yerleşim bulgu yeri 15 hektar büyüklüğünde bir düzlük üzerinde bulunup İman-Burluk ırmağının kıyısında bulunmaktadır. Birçok sayıda konutun zeminde oluşturduğu çukurlar yüzeyde seçik bir şekilde görülmektedir. Arkeolojik kazılarla bugüne kadar bu anıt bölgede 10.000 m²'den daha büyük bir bölge açıldı, 100 cıvârında konut, yaklaşık 300.000 artefakt ve %99,9'u atlara ait olan yüzbinlerce hayvan kemiği ortaya çıkarıldı. 4. binyılın sonunda step iklîmi daha nemli oldu ve daha zengin bir bitki örtüsü yetişti. Paleografların ve Pedogologların verdiği bilgilere göre ot, burada 2 m'ye kadar büyük olurdu.

Fin akademisyen Asko Parpola'ya göre kültür bölgesinde konuşulmuş dilin kesin bir şekilde belirlenmesi mümkün değildir. Parpola, Ugor dillerinde yer alan at ile ilişkili kelimelerin (Macarca: ló, Mansi lū, Hantı law) ne diğer Ural dillerinde, ne de Avrasya'da konuşulmuş diğer dillerde yer almamasını öne sürerek Proto-Ugor dilinde yer aldığı varsayılan ve at anlamına gelmiş *lox kelimesinin Botai kültüründe konuşulmuş alakasız bi dilden alıntı olduğuna değinmiştir, ancak Ugor dillerindeki bu kelimelerin kökeni için başka açıklamalar da öne sürülmüştür.
Çek tarihsel dilbilimci Václav Blažek, Botai kültüründe Yenisey dilleri ile ilgili bir dilin konuşulmuş olabileceğini öne sürmektedir. Blažek'e göre Botai kültürünün dilinde yer alan pastoral yaşam ve at ile ilişkili terimler Proto Hint-Avrupa diline alıntılanmıştır. Bu iddiaya kanıt olarak Blažek, Proto Yenisey dilinde yer aldığı varsayılan ve erkek at anlamına gelmiş *ʔɨʔχ-kuʔs kelimesi ile Proto-Hint-Avrupa dilinde evcil at anlamına gelen *H1ek̂u̯os kelimesinin yakınlığını gösterir ve *H1ek̂u̯os kelimesinin kökeni için önerilen diğer açıklamaları reddeder.

[1] Anthropology research. Prehistory of Kazakhstan
[2] Horse Domestication in the Botai Culture, Eneolithic Kazakhstan
[3] 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Krasnyi-Yar. A Chalcolithic Botai Culture Site, Kazakhstan
[4] The Earliest Horseback-Riding and its Relation to Chariotry and Warfare
[5] 8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ancient Horse Corral Unearthed in Kazakhstan

Boz ayı (Ursus arctos), Ursus cinsine bağlı Avrasya'nın kuzeyinin büyük bir kısmında ve Kuzey Amerika'da yaşayan bir ayı türüdür. Carnivora takımının karada yaşayan en büyük üyelerinden biridir ve boyut açısından tek rakibi ortalama boyutları kısmen daha büyük olan kutup ayısıdır. (Ursus maritimus).
Boz ayının ana dağılım alanı Rusya'nın bazı bölümleri, Orta Asya, Çin, Kanada, ABD, İskandinavya, özellikle Romanya olmak üzere Karpatlar, Anadolu ve Kafkaslar'dır. Boz ayı bazı Avrupa ülkelerinde ulusal sembol olarak kabul edilmiştir.
Boz ayının doğal yaşam alanının daralmış olmasına ve bazı bölgelerde yerel olarak soyunun tükenmesine rağmen 2012 yılı itibarıyla yaklaşık 200.000'lik popülasyonu ile boz ayı Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından asgari endişe altındaki türler arasında listelenmektedir ve boz ayı ile birlikte Ursus americanus IUCN tarafından türü tehdit altında olarak sınıflandırılmayan ayı türleridir. Ancak Kaliforniya, Kuzey Afrika ve Meksika alt türleri 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında aşırı avlanma sonucunda soyları tükenmiştir ve Asya'nın güneyinde yaşayan alt türlerin soyları da oldukça yüksek tehdit altındadır. Küçük gövdeli alt türlerden biri olan Ursus arctos isabellinus eski yaşam alanının yalnızca %2'si bir yerde kalmış ve çeşitli vücut parçaları için kontrolsüz kaçak avlanmaya maruz kaldığı için kritik tehlike altındadır. Avrasya boz ayı popülasyonunun günümüzde izole edilmiş birkaç popülasyonun biri olarak kabul edilen Ursus arctos marsicanus İtalya'nın ortasında çok kısıtlı bir bölgede yaşayan 30 ila 40 birey boz ayıdan ibaret bir popülasyona sahiptir.

Batılı dillerde kahverengi ayı olarak bilinen Ursus arctosa, Türkiye'deki boz ayı bireyleri daha açık renk olduğu için "toprak rengi" anlamında boz ayı denir.

Boz ayılar günümüzde yaşayan ayılar arasında gövde boyutları açısından en çok farklılık gösteren türdür. Tipik boyutları hangi popülasyondan olduğuna göre farklılık gösterdiği gibi kabul edilmiş alt türlerin çoğu da boyutsal açıdan farklıdır. Bunun nedeni kısmen eşeysel dimorfizmdir; erkek boz ayılar ortalama olarak dişilerden %30 daha büyüktür. Bireyler ise mevsimsel olarak farklı ağırlıklara sahip olabilirler; kış uykusundan çıktıktan sonra ilkbahar aylarında en düşük ağırlıklarında olurlarken sonbaharın da sonlarında kış uykusuna hazırlanmak için aşırı beslenme ile birlikte fazladan ağırlıkları artar. Dolayısıyla bir ayının hem ilkbaharda hem de sonbaharda ölçülmesi ile yıllık oratalamaağırlığı bulunabilir.
Boz ayı için normal fiziksel boyutlar 1,4 ila 2,8 m arasında baş-gövde uzunluğu ve 70 ila 153 cm. omuz yüksekliğidir. Tüm ayılarda olduğu gibi kuyrukları kısadır ve 6 ila 22 cm arasında uzunluktadır. En küçük boz ayılar, yani çorak topraklarda yaşayan dişi boz ayılar ilkbahar aylarında hemen hemen yaşayan en küçük ayı türü olan Malaya ayısı (Helarctos malayanus) ile aynı gövde ağırlığına sahip iken kıyısal bölgelerde yaşayan en büyük boz ayıların erkekleri yaşayan en büyük ayı türü olan kutup ayısı ile benzer ağırlık ve büyüklüklere ulaşırlar. İç bölgelerde yaşayan boz ayılar ise algılananın aksine genellikle küçük boyutludurlar ve ortalama bir aslan ile aynı boyutlarda olup erkekleri tahmini 180 kg civarında, dişileri ise tahmini 135 kg civarındadır; kıyılarda yaşayan boz ayılar ise bu ağırlıkların iki katı civarındadır. Dünya üzerinde farklı bölgelerde yaşayan farklı alt türlere ait 19 popülasyon üzerinde yapılan inceleme sonucunda erkek boz ayıların ortalama ağırlığı 217 kg. olarak bulunurken farklı 24 popülasyon üzerinde yapılan inceleme sonucu dişi boz ayıların ortalama ağırlığı 152 kg. olarak bulunmuştur.

Boz ayıların postları sıklıkla tam olarak kahverengi değildir. Postları uzun ve sık tüylerden oluşur, enselerinde orta uzunlukta görülen yeleleri alt türlere göre farklılık gösterir. Hindistan'da boz ayılar üçleri gümüşi kızılımsı tüylere sahip iken Çin'de boz ayılar boyun, göğüs ve omuzlarını kaplayan sarımsı-kahverengi ya da beyazımsı gerdanlıkları ile çift renklidirler. Çok iyi tanımlanmış alt türler içinde bile kahverenginin çok farklı tonlarına sahip olan bireyler görülebilmektedir. Kuzey Amerika boz ayıları neredeyse siyah sayılabilecek koyu kahverengi ile neredeyse beyaz sayılabilecek krem rengi ya da sarımsı kahverengi arasında farklı renklere sahiptir ve bacakları genellikle daha koyu renklidir. Ursus arctos horribilis sırtındaki tüylerin uçları beyazımsı kahverengi kökleri ise kahverengimsi siyah renktedir. Ursus americanusun tarçın renkli Ursus americanus cinnamomum alt türü dışında günümüzde yaşayan ayılar içinde tipik olarak kahverengi olarak görünen tek ayı türü boz ayıdır. Kış aylarında postları özellikle kuzeyde yaşayan alt türlerde çok uzun ve sık tüylerden oluşur ve tüyler omuz başında 11 ila 12 cm. uzunluğa erişir. Kış tüyleri ince olmasına rağmen dokunulduğunda sert olarak hissedilir. Yaz mevsimi postu ise daha kısa ve seyrek tüylerden oluşur, uzunluğu ve tüy yoğunluğu coğrafi dağılıma göre farklılık gösterir.

Boz ayıların pençeleri çok büyük ve eğridir. Ön pençeleri arka pençelerinden daha uzundur. Pençeler 5 ila 6 cm uzunluğa erişir ve eğri boyunca ölçüldüğünde 7 ila 10 cm'e ulaşırlar. Genellikle uçları açık renkli olmak üzere koyu renkli olan pençeler bazı alt türlerde tamamen açık renklidir. boz ayıların pençeleri Ursus americanusun pençelerinden daha uzun ve daha düzdür. boz ayıların pençelerinin ucu küt iken kara ayının pençelerinin ucu sivridir. Pençe yapıları ve aşırı ağırlıkları nedeniyle boz ayılar kara ayılar gibi ağaçlara tırmanamaz ancak nadir olarak dişi boz ayıların ağaçlara tırmandığı da görülmüştür. Kutup ayısının pençeleri de boz ve kara ayılara göre farklılık gösterir. Muhtemelen buz üzerinde hareket edebilmek ve hareketli avları yakalayabilmek için kutup ayılarının pençeleri daha kısa ama geniş ve daha kıvrık olarak evrimleşmiştir. boz ayıların ayakları da oldukça geniştir. Erişkin boz ayıların arka ayakları tipik olarak 21 ila 36 cm. uzunluğunda iken ön ayakları yaklaşık %40 daha kısadır. Orta boyutlardaki boz ayıların dört ayağının da genişliği ortalama 17,5 ila 20 cm.dir. Kıyılarda yaşayan büyük boz ayı alt türleri ile Alask boz ayılarında arka ayak uzunluğu 40 cm.'ye genişliği de 28,5 cm.'ye ulaşırken çok büyük Ursus arctos middendorffi arka ayak uzunluğu 46. cm'ye kadar ölçülmüştür. boz ayılar günümüzde yaşayan ayı türleri içinde omuzları üzerinde kamburu olan tek ayı türüdür. Tamamen kas dokusundan oluşan bu kambur besin ararken kullanılan yeri kazma işleminde daha fazla güç alabilmek için evrimleşmiş olabilir.

Bilim insanları tarafından ayı türlerini ve alt türlerini tanımlamak çok sayıda farklı yöntem kullanılmaktadır ancak bu yöntemlerin hiçbiri tek başına yeterli değildir. Aynı belirli alt tür kümesini listeleyen birkaç bilimsel otorite tarafından boz ayı taksonomisi ve alt tür sınıflandırması "zorlu ve çetrefilli" bir iş olarak betimlenmiştir. Günümüzde muhtemelen genetik analizler boz ayı alt türleri ve adlandırması için bilimsel olarak en önemli ve etkin yöntemdir. Genellikle genetik analizler tür sınıflandırmasından çok klâd terimini kullanır çünkü tek başına genetik analizler bir biyolojik türü tanımlayamamaktadır. Genetik incelemelerin çoğu ayıların ne kadar yakın akraba olduğunu ya da aralarındaki genetik mesafeyi gösterir. Günümüzde geçerliliği olmayan ve her birinin kendine özgü ismi olan yüzlerce boz ayı alt türü bulunmaktadır ve bu durum kafa karıştırıcı olabilmektedir: Hall (1981) 86 farklı ayı alt türünü listelerken 90 kadar farklı alt tür de önerilmiştir. Ancak son zamanlarda yapılan DNA analizleri yaşayan tüm boz ayıları içine alan beş klâd tanımlarken, 2017 yılında yapılan filogenetik bir araştırma bir tanesi kutup ayılarına ait olmak üzere dokuz klâd olduğunu ortaya çıkarmıştır. 2005 yılı itibarıyla ise hâlâ yaşayan ya da yakın geçmişte soyu tükenmiş 15 boz ayı alt türü bilimsel çevreler tarafından genel olarak tanınmaktadır.
Bütün boz ayı alt türlerinin sayısı üzerine olduğu kadar boz ayıların kutup ayısı ile olan tam ilişkisi de tartışmalı bir konudur. Kutup ayısı boz ayıdan görece yakın zamanda ayrılmış bir türdür. Tam olarak kutup ayısının türleşerek boz ayıdan ayrıldığı nokta belli değildir ancak genetik analizler ve fosiller üzerinde yapılan araştırmalar bu ayrım noktasını 400.000 ila 70.000 yıl öncesine koymaktaysa da son zamanlarda yapılan araştırmalar bu noktayı 250.000 ila 130.000 yıl öncesine koymaktadır. Bazı farklı tanımlamalara göre boz ayı, kutup ayısı için bir paratür olarak tanımlanabilir.
Yakın geçmişte insanların neden olduğu popülasyon parçalanması dışında, DNA analizleri Kuzey Amerika'da yaşayan boz ayı popülasyonunun birbirine bağlı tek bir popülasyon sisteminin parçası olduğunu gösterir ancak muhtemelen son Buzul Çağı'nın sonundan beri izole olmuş olduğu düşünülen Kodiak Takımadası'nda bulunan popülasyonlar ya da alt türler bu genellemenin istisnasıdır. Bu veriler U. a. gyas, U. a. horribilis, U. a. sitkensis ve U. a. stikeenensis alt türlerinin belirgin olarak ayrı ve kendi içinde birleşik gruplar oluşturmadığını ve daha doğru bir tanımlamanın ekotip olduğunu gösterir. Örneğin Alaska'nın herhangi bir bölgesinde bulunan boz ayılar daha uzaklarda bulunan boz ayı popülasyonlarından çok komşu olarak yaşadıkları Ursus arctos horribilis ile daha yakın akrabadır. Morfolojik farklılıkların daha çok boz ayıların zengin somon kaynaklarına erişimi ile ilgili olduğu görülmektedir. Ursus arctos horribilis daha yüksek rakımlarda ve bitkisel besinlerin diyetlerinin temelini oluşturduğu kıyıdan uzak bölgelerde yaşamaktadır. Alexander Takımadaları'nın ayılarının tarihçesi olağan dışıdır çünkü burada yaşayan boz ayılar kutup ayısı DNA'sına sahiptirler. Bunun kökeninin Pleistosen Çağı'nda burada kalan kutup ayısı popülasyonu olduğu sanılmaktadır ancak o zamandan beri takımadaların anakara ile bağlantısı açıldığından ve anakara popülasyonu ile erkeklerin karışmasından bu ayıların genomlarının %98'i boz ayı kökeni içermektedir.

Ursus arctos alt türleri aşağıdaki 

Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (kısaca BKEO; İngilizce: Regional Comprehensive Economic Partnership, kısaca RCEP) Asya-Pasifik bölgesinde on ASEAN ülkesi(Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland ve Vietnam) ve beş adet diğer ülke - Avustralya, Çin, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore -  arasında bir serbest ticaret anlaşmasıdır. 15 üye ülke, dünya nüfusunun ve GSYİH'nin yaklaşık %30'unu oluşturmakta ve bu da onu en büyük ticaret bloku yapmaktadır. 15 Kasım 2020'de Vietnam'ın ev sahipliği yaptığı sanal ASEAN Zirvesi'nde imzalandı ve üye ülkeler tarafından onaylandıktan sonra iki yıl içinde yürürlüğe girmesi bekleniyor.
Yüksek gelirli, orta gelirli ve düşük gelirli ülkelerin bir karışımını içeren ticaret anlaşması Bali'deki 2011 ASEAN Zirvesi'nde tasarlanırken, müzakereleri resmen Kamboçya'daki 2012 ASEAN Zirvesi sırasında başlatıldı.
BKEO; Çin, Japonya ve Güney Kore (Asya'daki en büyük dört ekonomiden üçü) arasındaki ilk serbest ticaret anlaşmasıdır ve Çin'i de içeren ilk çok taraflı serbest ticaret anlaşmasıdır. Anlaşmanın imzalandığı tarihte, analistler bunun COVID-19 salgını sırasında ekonomiyi canlandırmaya yardımcı olacağını, "ekonomik ağırlık merkezini Asya'ya doğru çekeceğini" ve Çin'in bölgedeki etkisini artıracağını tahmin ettiler.

ASEAN liderleri, Kasım 2019'da çıkmayı tercih eden Hindistan'ın daha sonra katılmayı seçmesi için kapının açık kaldığını belirtti.
Düzenleme, Orta Asya'daki ülkeler ve Asya-Pasifik'teki kalan ülkeler (Güney Asya, Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Okyanusya) gibi diğer tüm dış ekonomik ortaklara da açık olacak.

10 ASEAN üyesi
 Brunei
 Endonezya
 Filipinler
 Kamboçya
 Laos
 Malezya
 Myanmar
 Singapur
 Tayland
 Vietnam
Ayrıca üç ASEAN Plus Three üyesi
 Çin
 Güney Kore
 Japonya
Ayrıca
 Avustralya
 Yeni Zelanda

2016'da Electronic Frontier Foundation, BKEO'nun fikrî mülkiyet hükümlerinin ilk taslağının "bir ticaret anlaşmasında görülen telif hakkı ile ilgili en kötü hükümleri" içerdiğini açıkladı. Küresel sağlık aktivistleri anlaşmayı Hindistan'nın potansiyel olarak fakir ülkelere ucuz jenerik ilaç tedarikini sona erdirdiği konusunda eleştirdi.
Hindistan, Çin'den imal edilmiş malların ve Avustralya ile Yeni Zelanda'daki tarım ve süt ürünlerinin dampinginin potansiyel olarak kendi yerel sanayi ve çiftçilik sektörlerini etkilemesi ile ilgili endişeler nedeniyle Kasım 2019'da anlaşmadan çekildi. Hindistan'ın çekilmesi nedeniyle, Çin'in BKEO'ye hakim olabileceğine dair endişeler var.
BKEO imzalandığında, Çin başbakanı Li Keçiang anlaşmayı "çok taraflılığın ve serbest ticaretin bir zaferi" olarak ilan etti. Singapur başbakanı Lee Hsien Loong, anlaşmayı "bölgemiz için önemli bir adım" ve serbest ticaret ve ekonomik karşılıklı bağımlılığa verilen desteğin bir işareti olarak nitelendirdi.

Bıldırcın, sülüngiller (Phasianidae) familyasının Coturnix, Anurophasis, Perdicula, Ophrysia cinsinden küçük yapılı kuş türlerinin ortak adıdır. Yeni dünya bıldırcınları (Odontophoridae familyası) ve üç parmaklı bıldırcınlar (Turnicidae familyası) ise yakın olarak ilgili olmamalarına karşın görünüm ve davranış benzerlikleri sebebi ile bu şekilde adlandırılmışlardır.

Bıldırcınlar küçük, tıknaz yapıda karada yaşayan kuşlardır. Tohum yiyicilerdir, bunun yanında böcek ve benzeri küçük avlarla da beslenirler. Yerde yuva yaparlar, uçuşları kısa, ileri doğru hızlıcadır. Japon ve bayağı bıldırcın gibi bazı türler göçmendir ve uzun mesafelere uçarlar.
Bazı bıldırcınların yetiştiriciliği yapılır. İnsanlar tarafından yumurta üretmek için tutulurlar. Bıldırcınlar iyi şartlarda yıllık 250-300 yumurta yapabilirler ve jumbo olarak yetiştirilen ırklar normal bıldırcınlara göre 3 kat fazla et ağırlığa ulaşabilirler.
Bıldırcınların yavruları içmeleri için konulan suyun yavruları ıslatması sonucu veya ortam sıcaklığının düşük olması sebebiyle ölebilir. aynı zamanda ilk hafta şekerli su verilmediği içinde dışkılamada zorlanan yavru hastalanır ve ölebilir.

Coturnix
Coturnix coturnix
Coturnix japonica
Coturnix pectoralis
Coturnix novaezelandiae
Coturnix coromandelica
Coturnix delegorguei
Coturnix ypsilophora
Coturnix adansonii
Coturnix chinensis
Coturnix gomerae
Anurophasis
Anurophasis monorthonyx
Perdicula
Perdicula asiatica
Perdicula argoondah
Perdicula erythrorhyncha
Perdicula manipurensis
Ophrysia
Ophrysia superciliosa

 Wikimedia Commons'ta Bıldırcın ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bıldırcın ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Cakarta, Endonezya'nın fiili başkenti ve en büyük şehridir ve idari statüsü eyalete eşdeğer özerk bir bölgedir. Dünyanın en kalabalık adası olan Cava'nın kuzeybatı kıyısında yer alan şehir, Batı Cava ve Banten eyaletleriyle sınır komşusudur ve kuzeyde Cava Denizi'ne bakar. Cakarta yaklaşık 661,23 kilometrekare (255,30 mil kare) alanı kaplamasına rağmen, daha geniş Cakarta metropol alanı -genellikle Büyük Cakarta olarak bilinir- dünyanın en büyük kentsel yığılmalarından biridir. Şehir, Endonezya'nın siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi olarak hizmet vermekte ve çok sayıda ulusal kuruma, şirket genel merkezine ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) sekreterliğine ev sahipliği yapmaktadır.
Şimdiki Cakarta bölgesi, en azından MS ilk yüzyıllarından beri yerleşim yeri olmuştur ve tarihsel olarak Sunda Krallığı'na hizmet veren Sunda Kelapa limanıyla ilişkilidir. 1527'de, Demak Sultanlığı güçleri tarafından ele geçirilmesinin ardından yerleşim yeri Jayakarta olarak yeniden adlandırılmıştır. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi daha sonra 1619'da şehri ele geçirdi ve üç yüzyıldan fazla bir süre Hollanda Doğu Hint Adaları'nın idari merkezi olan Batavya olarak yeniden inşa etti. II. Dünya Savaşı sırasında Japon işgalinden ve Endonezya'nın 1945'te bağımsızlığını ilan etmesinden sonra şehir Cakarta adını aldı ve yeni bağımsız cumhuriyetin başkenti oldu. 
Endonezya'nın başlıca finans ve ticaret merkezi olarak Cakarta, ülkenin ekonomisinde ve Güneydoğu Asya'daki bölgesel ticarette merkezi bir rol oynamaktadır. Şehir, büyük Endonezya şirketlerinin, finans kurumlarının ve Endonezya Borsası'nın genel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır ve iş, medya ve uluslararası diplomasi için önemli bir merkez haline gelmiştir. 20. yüzyılın ortalarından bu yana hızlı kentleşme, Cakarta'yı Endonezya takımadalarının dört bir yanından göçmenleri çeken ve ülkenin en kalabalık şehri ve bölgedeki en büyük kentsel ekonomilerden biri olarak konumuna katkıda bulunan geniş bir metropol bölgesine dönüştürmüştür. 
Jakarta, tek bir baskın etnik gruba sahip olmayan son derece çeşitli bir şehirdir. Nüfusu, Cava, Betavi, Sunda, Çinli Endonezyalılar ve Endonezya'nın diğer birçok bölgesinden gelen göçmenlerden oluşan büyük toplulukları içerir. Endonezce resmi dil ve başlıca iletişim aracıdır; Betavi kültürü ise sömürge döneminde gelişen yerel, Çin, Arap ve Avrupa etkilerinin tarihsel karışımını yansıtır. Endonezya'nın başkenti ve en büyük metropolü olan Cakarta, trafik sıkışıklığı, hava kirliliği, sel ve toprak çökmesi gibi kentsel sorunlarla boğuşmaktadır; bu sorunlar, ulusal hükûmetin Endonezya'nın gelecekteki başkentini Doğu Kalimantan'daki Nusantara'ya taşıma kararına katkıda bulunmuştur.

Bu alana ve modern Cakarta'nın çevresine 4. yüzyılda ortaya çıkan Sunda insanlarının yaşadığı Tarumanagara Krallığı hakimdi. Tarumanagara Endonezya'daki en eski Hindu krallıklarından biriydi. Tarumanagara krallığının giderek zayıflamasıyla birlikte onun topraklarında ve Cakarta'yı da kapsayan alanda yeni bir krallık olarak Sunda Krallığı ön plana çıktı. Bu krallıkla beraber 7. yüzyıldan 13. yüzyılın başlarına kadar Sunda Limanı'nı egemenliği altına alan Srivijaya Deniz İmparatorluğu da ön planda idi. 1200 yılı dolaylarında yazılı olan Çin kaynağı, Chu-fan-chi'ye göre Srivijaya İmparatorluğu Sumatra, Malay Yarımadası ve Batı Java (Sunda) topraklarında 13. yüzyılın başlarına kadar hüküm sürmüştür. Kaynak raporlarında Sunda Limanı'ndan gelen biberlerin Sunda'daki en kaliteli biber olduğu yönündedir. O dönemde yaşayan insanlar tarım alanlarında ve ahşap kazıklarla evler inşa ettikleri biliniyor. Bununla beraber eski Tarumanagara Krallığının başkenti olan Sunda Pura'ya, Sunda Krallığı döneminde o dönemin büyük limanlarından olan Sunda Kelapa limanını inşa etmişlerdir.
İlk Avrupa filosu, 1513'te Portekizlerin yeni bir baharat yolu arayışı yüzünden Malakka'dan gelen gemilerdi. Bu ilk karşılaşmadan sonra Sunda Krallığı bölgede yükselen güç olmaya başlayan Demak Sultanlığı için 1522 yılında Portekizliler ile ittifak kurup Portekizlilerin Sunda'da bir liman kurmalarına göz yummuştur. Bu antlaşma ile birlikte 1527 yılında Portekizlilere ait olan Fatahillah Savaş Gemisine, Demaklı bir Cava generali saldırdı ve Sunda Kelapa'yı fethetti. Bu taarruzla beraber Portekiz gücü Endonezya'dan çekilmiştir. Bundan sonra Sunda Kelapa, Jayakarta adını aldı ve Banten Sultanlığı Beyliğinin altında Güneydoğu Asya'nın ticaret merkezi oldu.
Prens Jayawikarta'nın ilişkileri sayesinde 1596 yılında Hollanda gemileri Banten Sultanlığının egemenliğinde olan Jayakarta'ya geldi. Hollandalılardan sonra 1602 yılında Sir James Lancaster komutasındaki İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin ilk Aceh yolculuğuna ve Bantende bir ticaret sitesinin kurulmasına izin verildi. Kurulan ticaret sitesi 1682 yılına kadar İngilizlerin Endonezya'daki ticaret merkezi haline geldi.

Zamanla Prens Jayawikarta ile Hollonda arasında ilişkiler kötüleşti ve Jayawikarta'nın askerleri Hollanda kalelerine saldırdı. Bu saldırılara İngilizler de destek verdi fakat Hollandalılar, Prensi ve İngilizleri savaşta yendi. Savaşın kazanılmasında ise kısmen de olsa zamanında yetişen komutan J.P. Coen ön plandaydı. Onun gelişiyle Hollandalılar İngiliz kalelerini yakıp yıktılar ve İngilizleri kendi gemilerinden geri çekilmek zorunda bıraktılar. Birleşmiş Hollanda güçleri savaşı kazandı ve şehri yeniden adlandırarak adını Batavia olarak koydular. Hollanda'nın kurmuş olduğu koloni başkenti, Endonezya ve özellikle Çinli göçmenler için ticari bir fırsat oldu. Bir anda oluşan yüksek nüfus artışı şehirde yük oluşturdu. Sömürge hükûmeti tehcir yoluyla Çin göçünü kısıtlamaya çalışınca gerginlik arttı. Gerginliğin sonucunda 1740 yılında patlak veren bir isyan neticesinde Hollandalılar ve Endonezya yerlileri 5.000 Çinli'yi katletti. Olayların ilerleyen yıllarda da ilerlemesi üzerine Çinliler şehir duvarlarının dışına, Glodok'a taşındılar. 1835 ve 1870 yıllarında yaşanan salgınlarda birçok kişi limanı terk etti ve şehir güneye doğru genişletildi. Bu olaylar eşliğinde şimdiki Merdeka Meydanı'nın bulunduğu alanda 1818 yılında Koningsplein inşa edildi, 1913 yılında Menteng konut parkı inşasına başlandı ve son Kebayoran Baru adında Hollanda inşaat yerleşim bölgesi inşa edildi. Bu gibi gelişmelerle birlikte 1930'larda Batavia'da 37.067'si Avrupalı olmak üzere 500.000'den fazla insan yaşamaktaydı.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra 1946 yılında bağımsızlığını kazanan Endonezya'da Endonezyalı milliyetçiler tarafından Batavia şehrinin ismi "Jakarta" (Jayakarta'nın kısaltılmışı) olarak değiştirildi.

 Pekin Çin
 Berlin Almanya
 İstanbul Türkiye
 Cidde Suudi Arabistan
 Los Angeles Amerika Birleşik Devletleri
 Yeni Güney Galler Avustralya
 Paris Fransa
 Rotterdam Hollanda
 Seul Güney Kore
 Tokyo Japonya
 Manchester Birleşik Krallık
 New Mumbai Hindistan

Resmî site

Cava insanı ya da Cava adamı (Homo erectus erectus, eski ismiyle Anthropopithecus erectus veya Pithecanthropus erectus), 1891'de Endonezya'nın Java Adası'nda bulunan insan (Homo) fosillerine verilen isim. Eugène Dubois'in öncülük ettiği kazı grubu; diş, kafatası parçası ve uyluk kemiği keşfetti. Fosillerin, insanlar ve insansı maymunlar arasındaki "kayıp halka" olduğunu savunan Dubois, türe "Anthropopithecus erectus" ismini verdi, fakat sonra "Pithecanthropus erectus" olarak değiştirdi.
Fosil, keşfedildikten sonra çok tartışma yaratmıştı. 1891'den sonra on yıldan kısa bir süre içerisinde, Dubois'in bulgularını konu alan yaklaşık seksen kitap yayınlandı. Dubois'in görüşüne rağmen, az kişi Cava Adamı'nın insanlar ve insansı maymunlar arasındaki bir geçiş formu olduğunu kabul etti. Kimileri fosilleri insansı maymun olarak niteleyerek, bazıları da insan olarak niteleyerek reddetti. Oysa çoğu bilim insanı, Cava Adamı'nı, modern insan ile hiç ilgilendirmeden, evrimin ilkel yan dalı olarak dikkate almışlardı. Dubois, 1930'larda, Pithecanthropus'un "dev gibon" gibi olduğunu iddia etti.
Nihayet, "Pithecanthropus erectus (Java Adamı)" ve "Sinanthropus pekinensis" arasındaki benzerlik; Ernst Mayr'ın 1950'de ikisini de "Homo erectus" olarak isimlendirmesine ve direkt olarak insanın evrim ağacına yerleştirmesine olanak tanıdı. Cava insanını diğer Homo erectus popülasyonlarından ayırmak için, bazı bilim insanları bunu 1970'lerde "Homo erectus erectus" olarak nitelediler. Diğer fosiller, 20. yüzyılın ikinci yarısında Cava Adası'nda bulundular. Dubois'in bulduklarından daha eskiydiler ve ayrıca Homo erectus'un bir parçası olarak düşünüldüler. 700,000 ve 1,000,000 yıllık olduğu düşünülen Cava insanı, bulundukları zamanda, keşfedilen en eski hominin fosilleriydi. Cava insanının fosilleri 1900 yılından beri Hollanda'da bulunmaktadır.

Charles Darwin insanlığın Afrika'da evrildiğini düşünüyordu, çünkü orası goriller ve şempanzeler gibi büyük maymunların bulunduğu bölgeydi. Gerçi, Darwin'in iddiaları; fosil kayıtları ile doğrulanmadan önce, hiçbir fosil kaydı yok iken söylenmişti. Jeolog Charles Lyell ve Darwin ile evrim konusunda aynı fikre sahip Alfred Russel Wallace gibi diğer bilimsel yetkililer, onun gibi düşünmüyorlardı. Çünkü Lyell ve Wallace, insanın gibonlar ve orangutanlar ile daha ilgili olduğunu savundular ve Güneydoğu Asya'yı insanlığın beşiği olarak nitelediler. Hollandalı anatomist Eugène Dubois ikinci teoriyi benimsedi ve onu doğrulamaya çalıştı.[2]

Ekim 1887'de Dubois, akademik kariyerini, modern insanın atasının fosillerini bulmak umudu ile Hollanda Doğu Hint Adaları'na gitti.[3] Orduya, cerrah olarak katıldı. [4] İş görevleri yüzünden, arkeolojik kazılara sadece Temmuz 1888'de, Sumatra'da başlayabildi.[5] Çokça memeli fosili bulması ile hükûmet, onun yanına iki mühendis ve elli çalışan atadı.[6] Aradığı fosilleri bulamayınca 1890'da Cava'ya taşındı.[7]
Dubois, Ağustos 1891'de Solo Nehri kıyısındaki Trinil'de araştırmalarına başladı. Takımı, bir diş(Trinil 1) ve kafatası parçası(Trinil 2) ortaya çıkardı. Dubois, bu türe ilk olarak "Anthropopithecus" ismini verdi. Bu ismi verdi çünkü benzer bir diş 1878'de Hindistan'da bulumuş ve yine "Anthropopithecus" ismi verilmişti.
Ağustos 1892'de, Dubois'in takımı insanınkine benzeyen uzun bir uyluk kemiği buldu. "Çok yaşlı bir dişi" 'ye ait olduğunu düşünen Dubois, türün ismini "Anthropopithecus erectus" olarak değiştirdi.[9] Dubois, 1892'nin sonlarında, türün kafatası hacminin 900 santimetreküp olduğunu tespit edince, bu türün insanlar ve maymunlar arasındaki bir geçiş formu olduğuna kanaat getirdi.[10] 1894'te, türün ismini  "Pithecanthropus erectus" olarak değiştirdi

Java Adamı yaklaşık 170 cm uzunluğundaydı ve uyluk kemiklerinin gösterdiği üzere modern insan gibi yürüyordu. Kafatası kalın kemiklere, geri çekilen alına sahipti. İri bir çene yapısına ve çıkıntılı kaş sırtlarına sahipti. 900 santimetreküp ile kafatası kapasitesi diğer H.erectus türlerinden daha küçüktü. İnsan dişlerine büyük köpek dişleri ile birlikte sahipti. Java Adamı, diğer Homo erectus'lar gibi büyük ihtimalle nadir türlerden biriydi. Java Adamı'nın keskin kabuk gibi şeyler kullanarak eti kestiğinin bulguları vardır.

Homo erectus, çoğu arkeoloğa göre ateşi kontrol etti. Trinil'de Java Adamı'nı fosillerinin yanında, yaşları 500,000 ile 830,000 yıl arsında olan yanmış odunlar bulunuldu. Ancak, merkez Cava volkanik bir bölge olduğundan, bu bulgu Java Adamı'nın ateş kullandığının kesin bir kanıtı olarak kullanılamaz.

Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (Ermenice: Լեռնային Ղարաբաղի Հանրապետություն, Lerrnayin Gharabaghi Hanrapetut’yun) veya 2017-2023 yılları arasındaki resmî ismiyle Artsah Cumhuriyeti (Ermenice: Արցախի Հանրապետություն, Arts’akhi Hanrapetut’yun), Güney Kafkasya'da, Azerbaycan'ın uluslararası tanınmış sınırları içinde de facto devletti. Azerbaycan Devleti'nin 2023 yılında egemenliğini tesis etmesinin ardından lağvedilmiştir.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, varolduğu dönemde hukuken Azerbaycan'a ait Dağlık Karabağ ve çevresindeki yedi Azerbaycan ilini kapsayan topraklar üzerinde yer alan  devletin toprakları, uluslararası toplum tarafından Ermenistan işgali altında olarak niteleniyordu.
Şubat 2017'de gerçekleştirilen referandum ile Dağlık Karabağ Cumhuriyeti olan ülke ismi Artsah Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı bölgede, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yükselen etnik gerilim, Ermenistan'ın desteklediği Ermeni militanlarla Azerbaycan arasında çatışmaların çıkmasına neden oldu. Ermeni güçlerinin bölgeye girişiyle birlikte Azerbaycanlılara yönelik başlattıkları katliamlar halkı göçe zorladı ve Karabağ bölgesi tamamen işgal edildi. 10 Aralık 1991'de Azerbaycanlıların boykot ettiği ve yalnız Ermenilerin katıldığı referandum sonucuna göre bağımsızlık kararı alındı ve 6 Ocak 1992'de de bağımsızlık resmen ilan edildi. Ermenistan dahil hiçbir ülke veya uluslararası kuruluş, devletin bağımsızlığını tanımadı.
2020 Dağlık Karabağ Savaşı olarak adlandırılan çatışmaların sonunda varılan ateşkes ile Ermenistan, yenilgilerini resmi olarak kabul edip Dağlık Karabağ çevresinde Ermenistan tarafından işgal edilmiş Azerbaycan topraklarından da Ermeni ordusunu çekmiştir ve bu çekilmeye paralel olarak da bölgeye Rus Barış Güçleri yerleştirilmiştir. 10 Kasım 2020 tarihinde imzalanan ateşkes bildirisi ile bölgenin güneyi Azerbaycan Cumhuriyeti'ne teslim edilmiştir. Bölgeye Rus Barış Güçleri ile beraber Türk Barış Güçlerinin de gelmesi hala hem Türk hem de Rus taraflarınca tartışılmakta olup resmi bir sonucu henüz açıklanmamıştır.
2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonucunda Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri, Rus barışı koruma güçlerinin 20 Eylül saat 13.00'ten itibaren ateşkes sağlanması yönündeki teklifini kabul etti. Anlaşma şartlarına göre de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti hükûmeti silahsızlanmayı ve Azerbaycan hükûmetiyle bölgenin yeniden entegrasyonu konusunda görüşmelere başlamayı kabul etti.
Dağlık Karabağ Devlet Başkanı Samvel Şahramanyan tarafından 28 Eylül 2023 tarihinde yayınlanan bir kararnameye göre, ayrılıkçı devletin 1 Ocak 2024 itibarıyla sona ereceği açıklandı. Fakat 4 Ekim 2023'te Azerbaycan güçlerinin Hankendi'ye girmesiyle birlikte bölge üzerindeki egemenliği ele almasıyla Ermeniler bölge üzerindeki kontrolü kaybetti, DKC yetkilileri tutuklandı ve DKC'nin varlığı resmen sona erdi. 15 Ekim 2023'te Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından cumhurbaşkanlığının 20. yıldönümünde bina önüne Hankendi'deki DKC başkanlık binasına Azerbaycan armasının yerleştirilmesi ve Azerbaycan bayrağının göndere çekilmesiyle Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünü sağladığı cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna yapılan konuşmasında resmen duyuruldu. 1 Ocak 2024'te kendi feshi etmiştir.

Ermeni ve Batılı uzmanlara göre Urartu dönemine dayanan yazıtlarda bölgeden "Ardah", "Urdehe" ve "Atahuni" gibi çeşitli isimlerle bahsediyor. Ayrıca klasik tarihçi Strabon bölgeden "Orchistene" adıyla bahsetmiştir.
David M. Lang tarafından ortaya atılan başka bir hipoteze göre "Artsah" ismi Artaksiad Hanedanı'nın kurucusu ve Ermenistan Krallığı'nın kralı I. Artaksias'tan (MÖ 190–159) gelmiştir.
Halk etimolojisine göre isim "Ar" (Aran) ve "tsah" (odun, bahçe) (Aran Sisakean bahçeleri, Kuzeydoğu Ermenistan'ın ilk nahararı) kombinasyonundan türemiştir.

Dağlık Karabağ ile ilgili günümüzdeki sorunların kökleri, Josef Stalin ve Kafkasya Bürosu tarafından verilmiş kararlara dayanır. 1917 Rus Devrimi'nden sonra Karabağ, Transkafkasya Demokratik Federasyon Cumhuriyeti'nin bir parçası olmuş, ancak bu Cumhuriyet kısa bir süre sonra ayrı Ermeni, Azerbaycan ve Gürcistan devletlerine dönüştürülmüştür. Takip eden iki yıl boyunca (1918–1920), Ermenistan ve Azerbaycan arasında Karabağ da dahil olmak üzere birçok bölgede bir dizi kısa savaş yaşanmıştır.
1918 Temmuz'unda, Dağlık Karabağ Birinci Ermeni Meclisi bölge yönetimini ilan etti ve bir ulusal konsey ve hükûmet oluşturdu. Daha sonra Osmanlı askerleri Karabağ'ı ele geçirdi.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisinden sonra İngiliz kontrolüne geçmiş bölgeye geçici olarak Khosrov bey Sultanov'u (Azerbaycan hükûmeti desteğiyle) genel vali olarak atadı.
Şubat 1920'de, Karabağ Ulusal Konseyi, Azerbaycan'ın yargı yetkisini kabul etmesine rağmen, Karabağ'daki Ermeniler gerilla savaşına devam ederek anlaşmayı kabul etmediler. Anlaşma daha sonra Ermenistan'la birlik ilan eden Dokuzuncu Karabağ Meclisi tarafından iptal edildi.
Azerbaycan ordusu Karabağ'da savaşırken, Azerbaycan Bolşevikler tarafından işgal edildi. 1921'de Ermenistan ve Gürcistan, halkın desteğini almak için, Karabağ'ı Nahçıvan ve Zangezur ile birlikte Ermenistan'a tahsis edeceklerine söz veren Bolşevikler tarafından ele geçirildi. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği'nin, Türkiye'de de komünizmin gelişeceğini uman geniş kapsamlı planları vardı. Bu yüzden Sovyetler Birliği, 3 bölgede de Ermeni çoğunluk olmasına rağmen, Zengezur'un Ermenistan'ın kontrolü altına gireceği, Karabağ ve Nahçıvan'ın da Azerbaycan'ın kontrolü altında olacağı bir bölünmeye karar verdi.
Sonuç olarak, 7 Temmuz 1923'te Azerbaycan SSC'de kurulmuş Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'ndaki Sovyetler Birliği'nin sıkı kontrolü sayesinde, bölge üzerindeki çatışma on yıllar boyunca durmuştur.

1988 yılının başında Ermeniler ve Azeriler arasında bir dizi saldırı ve misilleme başlamıştır. Perestroyka ortamında Karabağ'daki Ermenilerin Azerbaycan rejimine karşı protestolar başlamıştır. Fakat bu muhalif hareket hızla siyasi örgütlenmeye dönüşmüş, demokrasi ve ulusal egemenliğini kazanmayı amaçlayan anti-komünist geniş bir ittifak olan Karabağ Komitesini oluşturulmuştur. 20 Şubat 1988'de Dağlık Karabağ Özerk Oblastı Ulusal Konseyinin Ermeni temsilcileri bölgenin Ermenistan ile birleşmesi için oy kullanmışlardır. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti resmî olarak buna yanıt vermemiştir. Fakat ulusal konseyin hareketi Sumgayıt'ta 26 ile 100'den fazla Ermeni'nin öldüğü pogroma yol açtı. Ermenistan'ın Spitak şehrinde ise Azerilere saldırıldı. Pogromlar başlayınca çok sayıda Ermeni ve Azeri göç etmek zorunda kalmıştır.
7 Aralık 1988'de Spitak civarında meydana gelen ve Ermenistan'ın kuzey kesimini tahrip eden depremin ardından gelen karışık ortamda Sovyet yetkilileri Karabağ Komitesinin önderlerini tutuklayarak karşı hareketin büyümesini engellemeye çalışmıştır.
Ancak Ermeni milliyetçilerinin desteği olmadan Ermenistan'ı yönetmek için Ermenistan Komünist Partisi'nin giriştiği uygulamalar siyasi krizi derinleştirmiştir. Mart 1989'da seçmenlerin çoğu, Sovyetler Birliği'nin Yüksek Halk Temsilciler Meclisi genel seçimini boykot etmiştir. Karabağ Komitesi üyelerinin serbest bırakılması için gösteriler düzenlenmiş ve Mayıs ayında yapılan Ermenistan Yüksek Sovyeti seçiminde Ermeni seçmenler Karabağ davasını destekleyen temsilcileri seçmişlerdir. Seçimden sonra Karabağ Komitesi üyeleri tahliye edilmişlerdir.
Mihail Gorbaçov Karabağ sorunu çözmek için Özel Yönetim Komitesi'ni kurmuş ve Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın özerklik haklarının artırılmasını önermiştir.
Haziran 1989'da Levon Ter-Petrosyan önderliğinde çok sayıda gayriresmî milliyetçi örgütler birleştirilerek Bütün Ermeni Hareketi (Հայոց Համազգային Շարժում Hayots Hamazgain Sharzhum) kurulmuş ve Ermenistan hükûmeti de resmen onaylamıştır. Hem Bütün Ermeni Hareketi hem de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde kurulan Azerbaycan Halk Cephesi, Özel Yönetim Komitesi'nin kaldırılmasını istemiştir. Ermeniler bölgenin Ermenistan'ın bir parçası olması gerektiğini, Azeriler ise Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın özerkliğinin kaldırılmasını savunmuştur.
Ağustos 1989'da Karabağ'daki Ermeniler kendi Ulusal Konseyi'ni seçmiş ve Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nden ayrılması ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'yle birleştiğini açıklamıştır.
Eylül 1989'da Azerbaycan, o zamana kadar Ermenistan'ın diğer Sovyet cumhuriyetlerinden yaptığı ithalatın %90'ını karşılamakta olan hayati yakıt ve besleme hatlarına karşı ekonomik abluka uygulamaya başlamıştır.
Kasım 1989'da SSCB Yüksek Sovyeti Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın özerkliğini kaldırılıp doğrudan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmasına dair karar almıştır. Fakat Sovyetlerin politikası ters etki yaratmış ve Aralık 1989'da Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti ile Karabağ Ulusal Konseyi'nin ortak oturumu, Moskova'nın kararını geçersiz sayarak Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Ermenistan ile birleştiğini açıklamıştır.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından kısa bir süre sonra patlak veren Birinci Dağlık Karabağ Savaşıyla o dönem Azerbaycan'daki siyasi karışıklıkları ve Azerbaycan ordusundaki zayıflığı fırsat bilen Dağlık Karabağ Ermenileri bağımsızlıklarını ilan ederek Ermenistan desteğiyle Karabağ bölgesi ve daha sonra çevredeki yedi rayonu işgal edip buralarda yaşayan Azerbaycan Türkleri'ni zorla sürerek ülke topraklarının %20'sini ele geçirip Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'ni kurmışlardır. Ancak Ermenistan dahil hiçbir BM üyesi ülke bu devleti tanımamış ve bölge de jure olarak Azerbaycan'ın bir parçası sayılmıştır. İşgal sonrası bölgede Azerbaycan'a ait birçok kültürel, dini ve tarihi yapı zarar görmüş ve birçok yerleşimin adı Azerbaycan türkçesinden Ermeniceye değiştirilmiştir.
Şubat 2017'de gerçekleştirilen 2017 Dağlık Karabağ Cumhuriyeti anayasa değişikliği referandumu ile seçmenin %90'ının onayı ile ülke ismi değiştirilmiş ve yarı başkanlık yönetim sisteminden tam başkanlık yönetim sistemine geçilmişt

Deve, devegiller (Camelidae) familyasının Camelus cinsini oluşturan iki evcil hayvan türünün ortak adı. Develer yük çeki ve binek hayvanı olarak kullanıldığı gibi, yünü, sütü, derisi ve eti için de beslenir. Yalnızca evcil türleriyle tanınan bu hayvanların yabanıl atalarından bu yana pek az değişikliğe uğradığı sanılmaktadır.
Devenin iki türü Hindistan, Pakistan, Afganistan, Mısır, İran, Suriye, Arabistan gibi Güney Asya ülkeleri ile Afrika'da yetiştirilen tek hörgüçlü deve (C. dromedarius) ve Orta Asya'da yetiştirilen çift hörgüçlü deve (C. bactrianus)dir.

En belirgin özelliği hörgüçlerinde yağ depolayabilme yeteneği olan bu hayvanın uzun bacakları, yumuşak yayvan iki toynaklı ayakları kumda ya da karda yürümesini kolaylaştırır. Aynı yandaki bacaklarını birlikte kaldırarak kendine özgü bir biçimde koşar. Ayrıca iki sırada üç tane koruyucu kirpiği, tüylü kulak delikleri, gereğinde kapanabilen burun
delikleri, keskin görme ve koku alma duyuları da kum fırtınası gibi elverişsiz çevre koşullarına uyum sağlamasına yardımcı olur. Gövdesini örten iki tip kıldan alttaki ince ve kısa olanlar bazı yumuşak ve dayanıklı kumaşların yapımında kullanılır. Genellikle çökerek dinlendiği ve bu konumdayken yüklendiği için gövdesinin yere değen bölümlerinde nasırlaşmış deri katmanları oluşur.

Deve, 50 °C sıcaklıkta 9 gün aç-susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının %22'sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun %12'sini kaybettiğinde ölürken, deve, vücudundaki suyun %40'ını kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut sıcaklığını 41 °C'ye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sayede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minimum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut sıcaklığı 30 °C'ye kadar düşürebilmektedir. Deve bir su kaynağı bulunca 80-90 litre su içer.

İyi bakıldığında ve eğitildiğinde deve aslında uysal hayvanlardır; ama çiftleşme (aşım) mevsiminde hırçınlaşır ve kızdırıldığında tükürür, tehlikeli biçimde ısırır ya da tekme atar. Ayrıca tek hörgüçlü türün erkeği kızdığı zaman ağzının yanından yumruk büyüklüğünde kırmızı renkli ve içi hava dolu sümüksü bir kese (kızgınlık kesesi) çıkarır.
Deve, diğer memelilerde olduğu gibi doğurarak çoğalır.

Deve güç iklim koşullarına dayanıklı, az besinle yetinebilen hayvandır. Gerektiğinde dikenli bitkiler ve kuru otlarla beslenebilir. Yeterli yiyecek bulamayınca hörgüçlerindeki yağı kullanır. Hörgüçte depolanan yağ ırka ve beslenme koşullarına göre değişmekle birlikte, iyi beslenen develerde 700–900 kg'ye kadar çıkabilir. İyi beslenmiş devenin yağla dolu olan hörgücü dik durur. Yağ azaldıkça daralır ve ucu bir yana doğru sarkar. Sanılanın tersine mide ve hörgüçlerinin su depolama özelliği yoktur. Ama susuzluğa günlerce dayanabilir. Vücut sularını yavaş yitirir ve 10 dakikada yaklaşık 60 litre su içerek kaybettiği ağırlığı yeniden kazanır.

Tek ve çift hörgüçlü deve çok geniş bir alana dağılmış olduğundan bazı bölgelerde damızlık seçimine bağlı olarak yer yer birbirinden farklı özellikler gösteren çeşitli ırklar türemiştir. Yalnızca Afrika’da 20 kadar tek hörgüçlü deve ırkı bulunmaktadır. Çift hörgüçlülere uygulanan bakım ve besleme genellikle daha yetersiz olduğundan bunlar arasında tek hörgüçlülerde rastlanan Mehari, Hecin ve Bikanir gibi seçme sonucu elde edilen ırklara rastlanmaz. Bununla birlikte çift hörgüçlüler arasında Türkistan, Moğol ve Kalmık gibi birbirinden az çok farklı tipler ortaya çıkmıştır. İklim koşulları çok değişken olan ve kışları sert geçen Türkiye, Mısır, Türkistan, İran gibi ülkelerde ise iki tür arasında melezleme yapılmaktadır. Çok eskiden beri bu yöntemle melez azmanlarının oluştuğu ve melez azmanı döllerin gövde yapısı, kemik sağlamlığı, kas gelişmesi, çevre koşullarına dayanıklılık ve iş verimi açısından söz konusu iki türe üstünlük sağladığı anlaşılmıştır.

Türkiye’de tek ve çift hörgüçlü develerin melezlenmesi ile elde edilen en önemli melezlerden biri Tüylü (ya da Tülü) devedir. Tüylü devenin erkeğine "Besrek", dişisine "Maya" denir. Soğuk bölgelerde kullanılan bu hayvanlar tek hörgüçlü ve uzun tüylüdür. Maya ile çift hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesinden elde edilen çift hörgüçlü "Tavsi" deve; "Besrek" ile tek hörgüçlü dişi devenin geriye melezlenmesinden elde edilen ve özellikle Aydın ile Adana arasındaki Yörükler tarafından yetiştirilen kısa tüylü "Teke devesi"; dişi "Tekenin" "Buhur" erkeği ile geriye melezlenmesinden elde edilen "Kerteles" devesi; "Maya" ile tek hörgüçlü erkek devenin geriye melezlenmesinden elde edilen "Yeğen" devesi öbür önemli melezlerdir.
Eskiden Türkiye'de ulaştırma ve özellikle ordu hizmetinde kullanılan devenin işlevi giderek azalmıştır. 1937'de 120 bine yaklaşan deve sayısı 1980'de 12 bine, 1984'te 3 bine kadar düşmüştür. Bugün deve özellikle Yörükler arasında göç zamanı eşya taşımakta, zeytincilik bölgelerinde ulaşımı güç yerlerde devşirilen ürünlerin taşınmasında, Güney ve Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki kurak ve yolu yetersiz bölgelerde yük hayvanı olarak kullanılmaktadır.

Encyclopaedia Britannica'nın İngilizce Deve başlığından Türkçeye çevrilmiştir.

Deve Yetiştiriciliği
Genel olarak deve türleri hakkında bilgiler içeren İngilizce bir site

Dili, Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti ve en büyük şehri.
Doğu Timor'un Kuzey kıyısında, Timor ve Ombai Boğazı boyunca uzanan dağ sıraları arasındaki ovalara kurulu bir şehirdir. İklim tropikal olup, yağışlı ve yağışsız mevsimleri vardır.
Şehir, 1769'da, bölgenin yönetimini o yıllarda elinde bulunduran Portekiz tarafından  başkent olarak belirlenmesinden bu yana, bölgenin ekonomik merkezi ve ana limanı olarak hizmet vermektedir. Ayrıca, şehrin kendisini oluşturan kentsel bölgelere ek olarak bazı kırsal alt bölümleri de içeren Dili Belediyesi'nin başkentidir. Dili'nin giderek artan nüfusu, çoğunlukla çalışma çağındaki gençlerden oluşmaktadır. Yerel dil Tetum'dur; ancak sakinleri arasında ülkenin farklı diller konuşulan bölgelerinden gelen birçok iç göçmen de bulunmaktadır.
Yüzyıllarca Portekiz egemenliğinde kalmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında  Müttefik ve Japon kuvvetleri arasında  savaş alanı haline geldi.  Savaşın ardından yeniden Portekiz egemenliğine döndü. 1975'te Timor'da bir iç savaş çıktı ve bu da, önce ülkede bağımsızlığın ilanına ve ardından Endonezya'nın işgaline yol açtı. Endonezya yönetimi altında, şehirde altyapı geliştirildi ve bu dönemde Dili'deki Meryem Ana Katedrali ve İsa Mesih gibi önemli yapılar inşa edildi. Nüfusu 100.000'i aştı ve coğrafi olarak genişledi.
Endonezya yönetimine karşı direniş yaşandı, ancak şiddetli baskıyla karşılık gördü. 1991'de Dili'de bir katliam yaşandı. Bu katliama karşı gösterilen uluslararası tepki üzerine 1999'da bağımsızlık oylamasına gidildi. Oylamanın ardından şehirde şiddet olayları patlak verdi, şehrin altyapısının büyük bir kısmı tahrip edildi ve mülteci akını yaşandı. Birleşmiş Milletler yönetimi devraldı. Bu dönemde uluslararası kuruluşlar şehrin yeniden inşasına başladı. Dili, 2002 yılında bağımsız Doğu Timor'un başkenti oldu.
2006 yılında rakip siyasi partiler, çeteler ve kabileler arasındaki çatışmalar ve ayaklanmalar sırasında başkent Dili ve diğer Doğu Timor kasabaları yakılarak ağır hasar gördü. 2009 yılında hükûmet, gerilimleri azaltmak için Barış Şehri kampanyasını başlattı. Nüfus artmaya devam ettikçe ve şehrin orijinal yerleşim alanı doldukça, kentsel alan ana şehrin doğusundaki ve batısındaki kıyı bölgelerine doğru genişledi.

Dili'deki altyapı gelişmeye devam etti. Şehir, Timor-Leste'de 24 saat elektrik sağlanan ilk yer oldu. Su altyapısı nispeten sınırlıdır. Şehir halkının eğitim seviyesi ulusal ortalamanın üzerindedir ve ülkenin üniversiteleri bu şehirde bulunmaktadır. Şehir sınırları içinde uluslararası bir liman ve havaalanı vardır. Ekonominn çoğu üçüncül sektöre ve kamu istihdamına dayanır. Ekonomiyi geliştirmek için hükûmet, kültürel, çevresel ve tarihi cazibe merkezlerine odaklanarak şehrin turizm potansiyelini artırmaya çalışmaktadır.

Doha (Arapça: الدوحة, ed-Devha), Katar'ın başkenti ve ana finans merkezidir. Ülkenin doğusunda, Basra Körfezi kıyısında, Vekre'nin kuzeyinde ve Havr ile Luseyl'in güneyinde yer alan şehir, ülke nüfusunun büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, ülke nüfusunun %80'inden fazlasının Doha'da veya çevresindeki banliyölerde (topluca Doha Metropol Alanı olarak bilinir) yaşadığı, Katar'ın en hızlı büyüyen şehridir.
Doha, 1820'lerde Al Bidda'nın bir kolu olarak kurulmuştur. Katar'ın İngiliz himayesinden bağımsızlığını kazandığı 1971 yılında resmi olarak ülkenin başkenti ilan edilmiştir. Katar'ın ticari başkenti ve Orta Doğu'daki yükselen finans merkezlerinden biri olarak Doha, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı'nın "dünya şehir ağına entegrasyon" ölçeğinde "beta+" olarak derecelendirilmiştir. Doha, araştırma ve eğitime ayrılmış bir alan olan Eğitim Şehri ve tıbbi bakımın idari bir alanı olan Hamad Tıp Şehri gibi Al Rayyan'ın bazı bölümlerini içermektedir. Ayrıca, Uluslararası Halife Stadyumu, Hamad Su Sporları Merkezi ve Aspire Dome'u içeren uluslararası bir spor merkezi olan Doha Spor Şehri veya Aspire Bölgesi'ni de içerir. 
Şehir, Dünya Ticaret Örgütü müzakerelerinin Doha Kalkınma Turu'nun ilk bakanlar düzeyindeki toplantısına ev sahipliği yapmıştır. Ayrıca, 2006 Asya Oyunları, 2011 Pan Arap Oyunları, 2019 Dünya Plaj Oyunları, Dünya Su Sporları Şampiyonası, FIVB Voleybol Kulüpleri Dünya Şampiyonası, WTA Finalleri ve 2011 AFC Asya Kupası'ndaki maçların çoğu da dahil olmak üzere birçok spor etkinliğine ev sahipliği yapmıştır. Aralık 2011'de Dünya Petrol Konseyi, 20. Dünya Petrol Konferansı'nı Doha'da düzenlemiştir. Ek olarak, şehir 2012 UNFCCC İklim Müzakerelerine ve 2022 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır. Şehir, 2027 FIBA ​​Basketbol Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacaktır. 
Şehir ayrıca Nisan 2019'da 140. Parlamentolararası Birlik Meclisi'ne ve 2012'de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 18. yıllık oturumuna ev sahipliği yaptı. Doha, Numbeo Şehirler Arası Suç Endeksi 2021'de dünyanın en güvenli ikinci şehri olarak adlandırıldı. Endeks, 431 şehirdeki güvenliği takip ediyor.

Haziran ayı ile başlayan ve 38-48 dereceye varan sıcaklık ekim ayı ile birlikte 25-30 derece olan en düşük sıcaklığa ulaşmaktadır. Ziyaret için en uygun zaman ideal sıcaklıkta bulunan Ocak ve Şubat aylarıdır. 
Monarşiyle yönetilen ülkede 2000'li yıllardan itibaren başlayan ve hâlen devam eden yoğun bir inşaat çalışması vardır. Nüfusun büyük çoğunluğunu hâlen devam etmekte olan inşaat sektöründe çalışan yabancı uyruklu işçiler oluşturur. 
Şehrin büyük bir ticaret ve alışveriş merkezine dönüştürülüp Orta Doğu'da Dubai ile yarışır bir şehir olması planlanmaktadır. Yapımı hâlen devam eden yeni Doha Uluslararası Havaalanı Projesi (NDIA) de buna en iyi örnektir. Proje, tamamlandığında bölgenin en büyük havaalanı olarak Orta Doğu'nun yeni aktarma ve bakım merkezi olması beklenmektedir.
2006 yılında 15. Asya Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştır.
Aga Khan ödülüne layık görülen Katar Ulusal Müzesi bu kenttedir.

Belediye ve Şehir Planlama Bakanlığı'na göre, 1963 yılında Katar'ın ilk belediyesi Katar Belediyesi, 11 nolu yasa ile kuruldu. Aynı yıl içerisinde ismi değişti, 15 nolu yasa ile Doha Belediyesi oldu. 2004 yılından beri Katar yedi belediyeye ayrılmakta olup Doha 2008 verilerine göre 998,651 kişilik nüfusu ile Katar'ın en büyük belediyesidir.
20. yüzyılın başında Doha dokuz ana semte ayrılmaktaydı. 2010 yılı itibarı ile Doha 60'tan fazla semte sahiptir.

Doha, Katar'ın ekonomik merkezidir. Şehir, ülkenin en büyük petrol ve doğalgaz şirketleri olan Qatar Petroleum, Qatargas ve RasGas'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda yerli ve yabancı kuruluşun merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Doha ekonomisi, öncelikli olarak ülkenin petrol ve doğal gaz endüstrilerinin oluşturduğu gelir üzerine kurulmuştur.

Doha, Katar Üniversitesi'nin yanı sıra Katar'daki HEC Paris'e ev sahipliği yapmaktadır.

Doha'da 2004 yılından bu yana yeni karayollarının açılması, 2014 yılında da Hamad Uluslararası Havalimanı'nın açılması ve halihazırda 85 km'lik bir metro sisteminin inşaatı da dahil olmak üzere ulaşım ağında büyük bir yatırım gerçekleştirilmektedir. Metro sisteminin ilk aşamasının açılışı, 2019 yılında olmuştur.

Doğu Avrupa Platosu (ya da diğer adıyla Rusya Platosu, ya da tarihte bilinen adıyla Sarmatik Platosu) Kuzey ve Orta Avrupa Ovası'nın doğusunda bulunan ve 25 derece boylamından doğuya doğru uzanan platoları içerir. En batısında Volhynian-Podolian Upland ve doğu sınırında Volga Yaylası bulunur. Ovada ayrıca Dnepr Havzası, Oka-Don Ovası ve Volga Havzası gibi büyük nehir havzaları bulunmaktadır. Doğu Avrupa Platosunun güney sınırlarını Kafkas ve Kırım Dağları oluşturur. Kuzeydoğu Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya'nın çoğunluğunu kapsayan Kuzey Avrupa Platosu ile birlikte, Avrupa Platosunu oluşturmaktadır.

Doğu Avrupa Platosu, Baltık ülkelerinin tamamını ya da çoğunu kapsar, Belarus, Ukrayna, Moldova, Romanya ve Rusya'nın Avrupa bölümü. Platonun yaklaşık alanı 4.000.000 km2 (2.000.000 sq mi) ve ortalama rakımı 170 m (560 ft)dir. Platonun en yüksek noktası Valdai Tepelerinde yer alır ve 3.469 metre (11.381,2 ft) yüksekliğindedir.

Batı: Baltık Denizi, Oder Nehri, Lusatian Neisse, Südet Krizi, Karpatlar
Güney: Balkan Dağları, Kırım Dağları, Kafkaslar. Karadeniz, Azak Denizi ve Hazar Denizi.
Doğu: Ural Dağları, Hazar Çöküntüsü
Kuzey: Beyazdeniz, Barents Denizi, Kara Denizi, İskandinav Dağları.

Romanya / Moldova
Moldova Platosu (Romanya, Moldova, Ukrayna)
Wallachian Platosu
Estonya
Letonya
Litvanya
Belarus
Belarus Tepesi
Polesiye (Belarus, Ukrayna)
Ukrayna
Sian Ovası
Volhynian-Podolian Yaylası
Podolian Platosu
Polesiye Ovası
Dnieper Yaylası
Kiev Dağları
Merkez Yaylası
Karadeniz Ovası
Azov Yaylası / Donetsk Tepeleri
Polonya
Roztocze
Mazovian Yaylası
Kazakistan (Avrupa bölgesi)
Rusya (Avrupa bölgesi)
Timan Tepeleri
Kuzey Tepeleri (Uvaly)
Mari Çöküntüsü
Valdai Tepeleri
Smolensk–Moskova Yaylası (Rusya, Belarus)
Merkezi Rusya Yaylası (Rusya, Ukrayna)
Oka-Don Ovası
Volga Yaylası
Obshchy Syrt
Hazar Çöküntüsü

Aşağıdakiler Doğu Avrupa Ovası'ndaki ana arazi şekilleridir (Kuzeyden güneye listelenmiştir). 

Kuzey Rus Ovası
Baltık Yaylası
Belarus Tepesi
Kuma–Manych Çöküntüsü
Bugulma-Belebey Yaylası
Vyatskie Uvaly

Volga Nehri (Volga Nehri)
Tuna
Ural Nehri
Vistül
Dinyeper
Don Nehri
Peçora Nehri
Kama Nehri
Oka Nehri
Ağizel Nehri
Daugava Nehri
Neman Nehri
Pregolya Nehri

Batı Sibirya Ovası

 Wikimedia Commons'ta Rusya Ovası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

East European Plain 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Ukrainian Soviet Encyclopedia
East European Plain 24 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Great Soviet Encyclopedia

Doğu Timor ya da resmî adıyla Doğu Timor Demokratik Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya'da Avustralya ile Endonezya arasında yer alan bir ada devleti. Tek komşusu Endonezya'ya bağlı Batı Timor'dur. 14,874 km² yüz ölçümüne sahip olan Doğu Timor'un başkenti Dili'dir.
16. yüzyılda Portekiz kolonisi olan Doğu Timor asırlarca Portekiz Timoru adıyla Portekiz'e bağlı kaldı. Endonezya tarafından işgal edilen Doğu Timor, 1975 yılında Endonezya'nın 27. vilayeti oldu. 1999 yılında Endonezya bölgenin kontrolü üzerindeki iddialarından vazgeçti ve Doğu Timor 20 Mayıs 2002'de bağımsız oldu. Doğu Timor Güneydoğu Asya'nın Katolik çoğunluklu nüfusuna sahip 2 devletinden biridir.
Kişi başına 800 $ millî geliri ile Doğu Timor gayri safi yurt içi hasıla ve satın alma gücü paritesi bakımından Asya'nın ve Dünya'nın en fakir ülkelerinden biridir. İnsani Gelişme Endeksine göre orta gelişmiş bir ülke olan Doğu Timor, dünya devletleri arasında gelişmişlik bakımından 142. gelmektedir.

"Timor" sözcüğünün kökeni Timur sözcüğüdür. Resmî olarak Portekizce adı Timor-Leste ([ti'moɾ 'lɛʃtɨ]), gayriresmî olarak Tetumca adı Timór Lorosa'e ve bazen İngilizce adı kullanılır. Birleşmiş Milletler Fransızca olan Timor-L'este'i kullanır. Lorosa (Tetumca'da dünyanın "doğu"su) harfi harfine "doğan güneş" anlamına gelir.

Timor halkının kökenleri Güneydoğu Asya'ya ve Avustralya'ya dayanır. İlk başlarda göçen çok küçük halk nesilden nesile dalga dalga büyümüş ve halk kalabalıklaşmıştır. İlk akrabaları Yeni Gine ve Avustralya, 40.000 yıl önce Doğu Timor'a göçmeyi başarmıştır. Milattan 3000 yıl önce doğuya doğru göçmeye başlayan Avustranasya'lılar Okyanusya adaları'na gelmişlerdir.
Bu halk Timor'da mümkün olduğunca tarımı geliştirmiştir. Son olarak gelişmiş, uygar Malay toplumu güney Çin ve kuzey Çinhindi'nden gelir.

Portekiz, Avrupa'nın ilk kolonilerini 16. yüzyılda Güneydoğu Asya'da kurdu. Başta Timor Adası'nı ve etrafındaki adaları yönetmeye çalışmalarına rağmen sonradan bir tek Doğu Timor'da kolonilerini sürdürebilmişlerdir. Bu sırada Portekiz'de Habsburg Hanedanı hüküm sürmekteydi.
Portekiz, 400 yıl kadar adayı idaresi altında tutmasının ardından, iç politikada yaşadığı sorunlarla birlikte bölgeden çekilmeye başlamıştır. Fretilin ve UDT'nin liderliğindeki bağımsızlık yanlısı hareket, aralarındaki rekabet nedeniyle bölünmüş ve üç hafta süren bir iç savaş yaşanmıştır. 28 Kasım 1975 tarihinde, iç savaşı kazanan Fretilin'in liderliğinde Doğu Timor bağımsızlığını ilan etmiştir.

Endonezya, bölge üzerindeki siyasi gücünü koruyabilmek ve ekonomik çıkarlarını sürdürebilmek için, dış politikada emperyalizme dayalı bir anlayış geliştirmiştir. Karanfil Devrimi'nin ardından Portekiz'in yönettiği sömürgelerde oluşan güç boşluğu, 28 Kasım 1975 tarihinde Doğu Timor'un bağımsızlığını elde etmesini sağlamıştır. Bu durumu egemenliğine karşı bir tehdit olarak algılayan Endonezya, dokuz gün sonra Doğu Timor'un işgal edilmesi gerektiği kararını almıştır. Timor Denizi'nde bulunan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarını enerji ihtiyacını karşılamak için kullanmayı amaçlayan Endonezya, aynı zamanda ülkenin tarım ve balıkçılık gibi geçim kaynaklarından yararlanmak istemiştir. ABD ve Avusturalya'yla kurulan yakın diplomatik ilişkiler, işgalin karşısındaki siyasi engelleri de kaldırmıştır. 7 Aralık 1975 tarihinde havadan ve denizden yapılan saldırılarla birlikte, Endonezya'nın Doğu Timor'u işgali başlamıştır. Dili'nin hızla alınması ve Bacau üzerinde hakimiyet kurulması, Doğu Timor tarafından etkili bir savunma yapılmasının önüne geçmiştir. Ardından ülke içerisindeki siyasi güçler, işgale karşı tavırlarını belirlemeye başlamışlardır. Fretilin, sahip olduğu iktidarı kaybetmek istememesinin yanı sıra, ideolojik olarak sosyalizm ve vatanseverliğe olan yakın duruşundan dolayı, işgale net bir şekilde karşı çıkmıştır. UDT başta olmak üzere daha sağcı politik pozisyonları temsil eden siyasi aktörler, kendi içlerinde bölünmüşlerdir. Endonezya'ya kaçan bazı üyeler Fretilin'i ciddi bir şekilde eleştirmişler, Doğu Timor'da kalan üyeler ise direniş göstermeyi tercih ederek Fretilin'le iş birliği yapmışlardır. Falintil'in kurulması sayesinde resmîleşen direniş güçleri, Sovyetler Birliği ve Çin'den aldıkları destekle birlikte dağlık bölgelerde gelişme göstermişlerdir. Endonezya ise bu süreçte saldırganlığını artırmış ve birçok sivilin ölümüne neden olmuştur. 17 Temmuz 1976 tarihinde Endonezya, Doğu Timor'u ilhak etmiştir. Fretilin ise bu süreçte verdiği mücadeleyi devam ettirmiş, UDT'nin işgale karşı çıkan grubu ve Katolik Kilisesi'yle birlikte hareket edebilmek için Marksizm-Leninizm'i terk etmiştir.
1999 yılını takiben Birleşmiş Milletler'in araya girmesiyle özerkliğin verilmesinin ardından Endonezya bölgenin kontrolü üzerindeki iddialarından vazgeçmiş ve 1999 yılında yapılan referandumun ardından 20 Mayıs 2002'de Doğu Timor yeniden bağımsızlığını kazanmıştır. 1999 yılında yapılan referandum sonrasında ve 2006 yılında rakip siyasi partiler, çeteler ve kabileler arasındaki çatışmalar ve ayaklanmalar sırasında başkent Dili ve diğer Doğu Timor kasabaları yakılarak ağır hasar görmüştür. Nüfusun çoğu mülteci kamplarına kaçmıştır ve gerginlik hâlâ devam etmektedir.

Doğu Timor'da 14 bölge vardır:

Bu 14 bölge 66 alt bölge, 452 sucos ve 2.233 kasaba, köy ve küçük köye ayrılır.

Malay Takımadalarına bağlı Küçük Sunda Adalarının bir parçası olan Timor adası bu takımadanın en büyük adasıdır. Kuzeydeki dağlık adalardan Ombai ve Wetar Boğazı ile ayrılan Timor Avustralya'dan güneydeki Timor Denizi ile ayrılır. Atauro Adası başkent Dili'nin 25 km kuzeyinde bulunur. Ülkenin batıdan Endonezya'ya bağlı olan Doğu Nusa Tenggara bölgesi ile komşudur. Doğu Timor'un en yüksek yeri Ramelau Dağı (ya da Tatamailau Dağı)'dır. 2.963 m
Ülkenin iklimi tropikal iklimdir. Ülke sıcak ve nemlidir. Ülkede kurak ve yağmurlu geçen 2 mevsim vardır. Başkent, en büyük şehir ve liman olan Dili'dir ve ülkenin kent denilebilecek tek şehridir. İkinci büyük şehir ise bir doğu kasabası olan Baucau'dur. Dili'de uluslararası bir havalimanı, Baucau, Suai ve Oecusse gibi daha küçük şehirlerde ise küçük havaalanları vardır.

Doğu Timor nüfusu yaklaşık 1 milyondur. Son zamanlarda yetişkin nüfus oranı, yüksek doğum oranları ile artmaya başlamıştır, nüfusun artmasında mültecilerin ülkelerine geri dönmesinin katkısı vardır. Nüfus özellikle başkent ve tek kenti Dili'de yoğunlaşmıştır.

Doğu Timor, Filipinler ile birlikte Asya'da Katolik nüfusun en yoğun olduğu 2 ülkeden biridir. Halkın %96,9'u Katolik, %2,2'si Protestan, %0,3'ü Müslüman ve geri kalanı Hinduizm, Budizm ile diğer yerel dinlere mensuptur.

Doğu Timor'da 2 resmî dil vardır. Bunlar, Portekizce ve Avustronezya dillerinden biri olan Tetum'dur. Halk arasında Tetum daha çok kullanılır. Bu iki dilden sonra Endonezce ve yerli dilleri konuşulmaktadır.
En önemli 15 yerli dil: Bekais, Bunak, Dawan, Fataluku, Galoli, Habun, Idalaka, Kawaimina, Kemak, Lovaia, Makalero, Makasai, Mambai, Tokodede ve Wetarese'dir.

Doğu Timor'da resmi tatiller tarihi olayları anmak, bağımsızlık ve din (Katoliklik ve Müslümanlık) için yapılır.Timor-Leste Law no. 10/2005 (16.7 KiB).

Resmi "Anısına tarihler" bunlar tatil değildir fakat iş zamanından kısıntılar yapar;

Doğu Timor Ulusal Üniversitesi

Duşanbe (Tacikçe: Душанбе) (1929'a kadar: Dyushambe; 1961'e kadar: Stalinabad), Tacikistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Şubat 2023 itibarıyla Duşanbe'nin nüfusu 1.228.400 olup, bu nüfusun büyük çoğunluğu Tacik'tir. 1929 yılına kadar şehir Rusça'da Dyushambe ve 1929-1961 yılları arasında Josef Stalin'in adından dolayı Stalinabad olarak biliniyordu. Duşanbe, kuzey ve doğuda Hisar Sıradağları, güneyde ise Babatag, Aktau, Rangontau ve Karatau dağları ile çevrili Hisar Vadisi'nde yer almakta olup, 750-930 metre rakımdadır. Şehir dört bölgeye ayrılmıştır: İsmail Samani, İbn Sina, Ferdowsi ve Şah Mansur.
Antik çağlarda, günümüz Duşanbe'sinin bulunduğu veya yakınındaki bölge, Mousterian alet kullanıcıları, çeşitli Neolitik kültürler, Ahameniş İmparatorluğu, Greko-Baktriya, Kuşan İmparatorluğu ve Ak Hun İmparatorluğu de dahil olmak üzere çeşitli imparatorluklar ve halklar tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Orta Çağ'da, Hulbuk ve ünlü sarayı gibi daha fazla yerleşim yeri günümüz Duşanbe'sinin yakınlarında kurulmaya başlandı. 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Duşanbe, zaman zaman Hisor Beyi, Belh ve nihayet Buhara tarafından kontrol edilen bir pazar köyüne dönüştü ve daha sonra Rus İmparatorluğu tarafından fethedildi. Duşanbe, 1922'de Bolşevikler tarafından ele geçirildi ve 1924'te Tacik Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti yapıldı; bu da Duşanbe'nin gelişimini ve Tacikistan İç Savaşı'na kadar devam eden hızlı nüfus artışını başlattı. Savaştan sonra şehir, bağımsız Tacikistan'ın başkenti oldu ve günümüzde birçok uluslararası konferansa ev sahipliği yapan modern bir şehir olarak büyümeye ve gelişmeye devam etti.
Duşanbe'nin eğitim sisteminin büyük bir kısmı Sovyet döneminden kalma ve devlet kontrolünün mirasını taşımaktadır; bugün Duşanbe'nin en büyük üniversitesi olan Tacikistan Ulusal Üniversitesi hükûmet tarafından finanse edilmektedir. Duşanbe Uluslararası Havalimanı, şehre hizmet veren başlıca havalimanıdır. Diğer ulaşım biçimleri arasında 1955 yılından kalma troleybüs sistemi, küçük raylı sistem ve şehri boydan boya geçen yollar bulunmaktadır. Duşanbe'nin elektriği esas olarak Nurek Barajı'ndan üretilen hidroelektrik enerjisidir ve eski su sistemi 1932 yılından kalmadır. Tacikistan'ın sağlık sistemi Duşanbe'de yoğunlaşmıştır, yani ülkenin büyük hastaneleri şehirdedir. Şehir, Tacikistan'ın GSYİH'sının %20'sini oluşturmakta ve büyük sanayi, finans, perakende ve turizm sektörlerine sahiptir. Şehrin parkları ve başlıca turistik yerleri arasında Zafer Parkı, Rudaki Parkı, Tacikistan Ulusal Müzesi, Duşanbe Bayrak Direği ve Tacikistan Ulusal Antik Eserler Müzesi bulunmaktadır.

 Ankara, Türkiye
 Moskova, Rusya
 Sankt Peterburg, Rusya
 Boulder, Kolorado, Amerika Birleşik Devletleri
 Klagenfurt, Avusturya
 Tahran, İran
 Lahor, Pakistan
 Sana, Yemen
 Lusaka, Zambiya

Özel

Genel
Akçalı, Pınar (2014). Türk Dünyası Başkentleri22 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. s. 405. ISBN 978-9944-237-25-3

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) Türkiye, İran, Pakistan tarafından kurulan ve Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasında diğer Türk Devletleri ile Tacikistan ve Afganistan'ın da üye olmasıyla toplam 10 üye ülkeye sahip olan uluslararasi ekonomik işbirligi örgütüdür. Kuzey Kibris Turk Cumhuriyeti EİT'nin gözlemci üyesidir. 
EİT, üyeleri arasinda ekonomik iş birliğini güclendirerek üyelerinin kalkınma süreclerini desteklemeyi hedeflemektedir. Ticaret, ulaştırma, enerji ve turizm oncelikli işbirligi alanlarıdır. 

1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulan EİT, 1964 yilinda kurulan Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği (Regional Cooperation for Development-RCD) örgütünün ardılıdır. 1992 yılında diğer Türk Devletleri ile Tacikistan ve Afganistan'ı da kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nin tarihi köklerinde Sadabat Paktı da vardır. EIT, uye ulkelerinin sahip oldugu ortak tarihi ve kültürel miras ile cografi yakınlıgı ekonomik katma degere donuşturmeye yonelik girişimler yürütmüştür. EİT'nin genel merkezi Tahran, İran'dadır. 

Zirve: Devlet ve hükûmet başkanları düzeyinde iki yılda bir toplanır.
Bakanlar Konseyi: Dışişleri Bakanları düzeyinde yılda bir kez toplanır. En üst düzey karar alma organıdır.
Bölgesel Planlama Konseyi: Uye ülkelerin planlama teskilatları başkanları düzeyinde yılda bir kez toplanır.
Daimi Temsilciler Konseyi: Büyükelçiler ve Iran temsilcisinden oluşur.
Genel Sekreterlik
Ticaret ve Yatırım Direktörlüğü
Enerji, Madenler ve Çevre Direktörlüğü
Ulaştırma ve İletişim Direktörlüğü
Sanayi ve Tarım Direktörlüğü
Turizm Direktörlüğü

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler, aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı'nın da (İİT) üyesidirler. EİT'in İİT'de  1995 yılından bu yana gözlemci statüsü bulunmaktadır.

Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT)
17. EİT Zirvesi
ECO Kupası
2006 Bakü Zirvesi

Resmi Website 8 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO Kültürel Enstitü 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO Ticaret ve Gelişim Bankası 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO Ticaret Teşvik Birimi 3 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECO postası 14 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) 17 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elmas, bilinen en sert maddelerden biridir ve değerli bir taştır. Karbon elementinin bir modifikasyonu grafit, diğeri ise elmastır.
Elmasın saf karbon olduğu ilk olarak Fransız kimyacı Lavoisier tarafından keşfedilmiştir. Lavoisier, elması yakmış ve yanma gazının sadece karbondioksit olduğunu görünce elmasın karbon olduğu hükmüne varmıştır.

Süs boncuklarını delmek için kullanılan elmasların süreci MÖ 2. binyıla kadar uzanır. Yemen'de çalışan arkeologlar, MÖ 1200'den MS 1. yüzyıla kadar, MÖ 1000'den 600'e kadar çift elmaslı sondaj yaparken, Hajar ar Rayhani bölgesinde elmas delme kanıtlarına sahip boncuklar kazdılar. Çift elmas matkap tekniği, MÖ 600'den (MÖ 7. yy) önce Batı Hindistan'da mevcuttu. Ayrıca Güney Tayland'dan M.Ö. 400'lere giden çift elmaslı delme tekniğine dair kanıtlar da vardır. 1700'lerde Brezilya'da elmas keşfedilmeden önce, elmasların çıkarıldığı tek yer Hindistan'dı. Hindistan'daki elmaslara yapılan ilk atıflar Sanskritçe metinlerden gelir. Kautilya'nın Arthashastrası Hindistan'daki elmas ticaretinden bahseder. MÖ 4. yy'a tarihlenen Budist eserler, pırlantayı tanınmış ve değerli bir taş olarak tanımlar, ancak elmas kesiminin detaylarından bahsetmez. 3. yüzyılın başlarında yazılan bir başka Hint tarifi, bir elmasın istenen nitelikleri olarak güç, düzenlilik, parlaklık, metalleri çizme yeteneği ve iyi kırılma özelliklerini belirtir. Kalkutta, Orta Hindistan'da elmas için önemli bir ticaret merkeziydi.

Elmas madenciliğinin modern çağı, 1860'larda Kimberley, Güney Afrika'daki ilk büyük ölçekli elmas madeninin açılmasıyla başladı. Oradaki ilk elmas 1866'da Orange River kıyısında bulundu ve Eureka Diamond olarak tanındı.

1869'da, De Beers kardeşlere ait Vooruitzigt çiftliğinde Colesberg Kopje'nin yamaçlarında daha da büyük 8.350-carat (1.670 g; 58,9 oz) elmas bulundu. Bu, ünlü "Yeni Rush"ı ateşledi ve bir ay içinde, iki ila üç bin adam tarafından çılgınca çalıştırılan tepeye 800 maden arazisi ayrıldı. Arazi alçaldıkça tepecik zamanla dünyaca ünlü Kimberley Madeni haline geldi. İngiliz hükûmetinin Orange Free State'e rakip arazi talepleri için tazminat ödenmesine ilişkin anlaşmasını takiben, Griqualand West 1877'de Cape Colony'ye ilhak edildi.

1871'den 1914'e kadar, 50,000 madenci kazma ve küreklerle Büyük Deliği kazdı ve 2.722 kg (6.001 lb) elmas çıkartıldı ve 1873'e kadar Kimberley Yaklaşık 40,000 nüfuslu Güney Afrika'nın en büyük ikinci şehriydi.
Çeşitli küçük madencilik şirketleri, İngiliz işadamları Cecil Rhodes ve Charles Rudd tarafından De Beers Madencilik Şirketi ve Barney Barnato tarafından Barnato Elmas Madencilik Şirketi olarak birleştirildi. 1888'de iki şirket birleşerek De Beers Consolidated Mines'i kurdu ve bu şirket dünya elmas piyasası üzerinde bir tekel kurmaya başladı.
Bu tekel, ABD'de açılan bir antitröst davası (De Beers'ın 295 milyon ABD doları tutarında bir anlaşmanın ödenmesi üzerine yanlış yaptığını kabul etmeden karara bağladığı) ve De Beers ile Avrupa Komisyonu arasındaki gönüllü bir anlaşmanın ardından 2005 yılına kadar sona ermişti.
İkinci anlaşma, Rus madencilik şirketi Alrosa'nın temyizi üzerine bozuldu, ancak Avrupa Adalet Divanı daha sonra kararı onayladı ve Avrupa Komisyonu daha sonra De Beers aleyhinde herhangi bir işlem yapılmadan soruşturmasını tamamladı.
Bugün, yıllık küresel ham elmas üretiminin yaklaşık 130 milyon carat (26 ton; 29 küçük ton), olduğu tahmin edilir ve bunun %92'si Hindistan'da, çoğunlukla Surat şehrinde kesilip parlatılır. Dünyadaki ham elmasların yaklaşık %85'i, kesme elmasların %50'si ve endüstriyel elmasların %40'ı dünyanın elmas merkezi olan Belçika'daki Antwerp’te ticareti yapılır. Antwerp şehri aynı zamanda 1929'da ham elmaslara adanmış ilk ve en büyük elmas borsası olması için oluşturulan Antwerpsche Diamantkring'e de ev sahipliği yapar. Antwerp'in elmaslarla ilişkisi, 15. yüzyılın sonlarında, bu şehirde taşları cilalamak ve şekillendirmek için yeni bir tekniğin gelişmesiyle başladı. Antwerp'in elmas kesicileri, yetenekleriyle dünyaca ünlüdür. Elmas Bölgesi'nde 380 atölyede 12,000'den fazla uzman kesici ve polisajcı çalışır, 1,500 firmaya ve 3,500 broker ve tüccara hizmet verir.
21. yüzyılda, mükemmel sentetik elmas üretme teknolojisi geliştirildi. En son teknolojilerle üretilen elmaslar, doğal olarak oluşan elmaslarla görsel olarak aynıdır. Geleneksel elmas endüstrisi, yerden çıkarılan elmaslar ile fabrikada yapılan elmaslar arasında ayrım yaratmaya çalışmak için adımlar atmış olsa da, kısmen, her iki kaynaktan elde edilen elmasların aslında görsel olarak aynı olduğu gerçeğini küçümseyerek, mücevher kalitesinde sentetik elmasların gelecekteki geniş bulunabilirliğinin elmas pazarındaki etkisini değerlendirmek için henüz çok erkendir. Sentetikler şu anda mücevher için kullanılan mücevher kalitesinde elmas arzının %2'sini, ancak aşındırıcı uygulamalar için kullanılan endüstriyel kalitede arzın %98'ini temsil etmektedir.

Günümüzde elmasların en bilinen kullanımı, antik çağ kadar uzanan süsleme için kullanılan değerli taşlardır. Beyaz ışığın spektral renklere dağılımı değerli taşların birincil gemolojik özelliğidir. Yirminci yüzyılda, gemologlar elmasları ve diğer değerli taşları bir mücevher olarak değerleri için en önemli olan özelliklere dayalı olarak derecelendirmek için yöntemler geliştirdiler. Gayrı resmi olarak "dört C" olarak (İngilizce: carat, cut, color, and clarity) bilinen dört özellik, artık elmasların temel tanımlayıcıları olarak yaygın olarak kullanılmaktadır: karat, kesim, renk ve berraklık. Bu sistem Amerika Gemoloji Enstitüsü (GIA - Gemological Institute of America) tarafından 1953 yılında elmas özelliklerini değerlendirmek için uluslararası kabul görmüş bir standart olarak geliştirilmiştir.
Değerli elmasların çoğu, dört C'nin her biri için tek değerlere dayalı olarak toptan satış piyasasında işlem görür; örneğin bir pırlantanın 15 carat (3.000 mg), VS2 berraklık, F renk, mükemmel kesim yuvarlak pırlanta olarak derecelendirildiğini bilmek, umulan fiyat aralığını makul şekilde belirlemek için yeterlidir. Bireysel taşlar için gerçek piyasa değeri belirlemek için her bir özelliğin içinden daha ayrıntılı bilgi kullanılır. Bireysel pırlanta satın alan tüketicilere kendileri için "doğru" olan pırlantayı seçmek için genellikle dört C'yi kullanmaları tavsiye edilir. 
Diğer özellikler de değerli bir pırlantanın değerini ve görünümünü etkiler. Bunlar, floresansın varlığı, elmasın kaynağı ve elmasın hangi gemoloji enstitüsünün değerlendirdiği gibi fiziksel özellikleri içerir. Temizlik de pırlantanın güzelliğini önemli ölçüde etkiler. 
Elmasları derecelendiren ve raporlar veren kâr amacı gütmeyen iki büyük gemolojik birlik vardır (birçok derecelendirme raporu için yanlış isim olan "sertifika" terimleriyle gayri resmi olarak anılır); karat ağırlığı ve kesim açıları matematiksel olarak tanımlanırken, netlik ve renk eğitimli insan gözü tarafından değerlendirilir ve bu nedenle yorumda hafif farklılıklara açıktır. 
Bu kurumlar aşağıda listelenmiştir.

Amerika Gemoloji Enstitüsü, Amerika'da modern elmas raporları yayınlayan ilk laboratuvardı, ve tutarlı, muhafazakar derecelendirmesi nedeniyle gemologlar arasında yüksek saygı görür.
Diamond High Council (HRD) Anvers’te bulunan Belçika elmas endüstrisinin resmi sertifikasyon laboratuvarı.
Son yirmi yılda, çoğu aynı zamanda Antwerp veya New York'ta bulunan bir dizi kar amaçlı gemolojik derecelendirme laboratuvarı da kurulmuştur. Bu kuruluşlar, yukarıdaki kâr amacı gütmeyen kurumlara benzer hizmetleri sağlamaya ancak daha ucuz ve daha zamanında bir şekilde hizmet eder. GIA'nınkine benzer sertifikalar üretirler.

Elmasın tartılmasında ölçü birimi olarak karat kullanılır (1 karat 200 miligrama eşittir). Bir karat, 200 miligram‘dır (yaklaşık 0,007 onssn avoirdupois olarak tanımlanır). Bir karatın yüzde birine (0.01 karat veya 2 mg) eşit olan "nokta" birimi, genellikle bir karattan küçük elmaslar için kullanılır. Diğer her şey eşit olduğunda, karat ağırlığı arttıkça karat başına fiyat artar, çünkü daha büyük elmaslar hem daha nadirdir hem de değerli taşlar olarak kullanım için daha çok arzu edilir.
Karat İngilizce olup Arapçası Kırat'tır. Kırat keçiboynuzu çekirdeğidir. Bu çekirdeklerin ağırlıkları birbirinin aynı olması sebebiyle 1 gr'dan küçük ağırlıkların ölçüsünde kullanılmaktaydı.
Karat başına fiyat, artan boyutla doğrusal olarak artmaz. Bunun yerine, taşın karat ağırlıkları etrafında keskin sıçramalar vardır çünkü bir referans taşından biraz daha ağır olan elmaslara talep, sadece daha hafif olanlardan çok daha yüksektir. Örneğin, 0.99 karatlık bir pırlantanın karat başına fiyatı, talep farklılıkları nedeniyle karşılaştırılabilir 1.01 karatlık pırlantadan önemli ölçüde daha az olabilir. 
Haftalık elmas fiyat listesi, Rapaport Elmas Raporu, New York, Rapaport Group CEO'su Martin Rapaport tarafından farklı elmas kesimleri, berraklıkları ve ağırlıkları için yayınlanır. Günümüzde fiili (İngilizce: de facto) perakende fiyat temel çizgisi olarak kabul edilir. Kuyumcular, elmasları genellikle Rapaport fiyatı üzerinden anlaşmalı indirimlerle takas eder (örneğin, "R -%3").
Mücevher pırlantalarının toptan ticaretinde, karat genellikle satılık çok sayıda pırlantayı belirtmek için kullanılır. Örneğin, bir alıcı 100 carat (20 g), 05-carat (1.000 mg), D–F, VS2-SI1, mükemmel kesimli elmasların siparişi verebilir, bu yaklaşık özelliklerde 200 (100 carat (20 g) toplam kütlede) elmas satın alma isteğini belirtir. Bu nedenle, elmas fiyatları (özellikle toptancılar ve diğer endüstri profesyonelleri arasında) genellikle taş başına değil karat başına verilir. 
Toplam karat ağırlığı (t.c.w.) birden fazla değerli taş kullanıldığında, bir mücevher parçasındaki toplam elmas veya diğer değerli taş kütlesini tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. Örneğin pırlanta tek taş küpeler genellikle t.c.w. satışa sunulduğunda, her bir pırlantanın değil, her iki küpedeki pırlantaların kütlesini gösterir. T.c.w. pırlanta kolyeler, bilezikler ve diğer benzer mücevher parçaları için de yaygın olarak kullanılmaktadır.

Berraklık

Filipinler, resmî adıyla Filipinler Cumhuriyeti (Filipince: Repúbliká ng Pilipinas), Pasifik Okyanusu'nun batısındaki coğrafyada konumlanan bir Güneydoğu Asya devletidir. Ülke irili ufaklı 7.641 adet ada ve adacıktan oluşur. Ancak ülkeyi oluşturan üç ana coğrafi kara parçası vardır. Bunlar Luzon, Visayas ve Mindanao'dur. Ülkenin başkenti Manila iken, en kalabalık şehri Quezon City'tir. Bu iki kent de Büyükşehir Manila yönetimsel birimine bağlıdır.
Filipinler'in deniz aşırı komşuları kuzeyde Tayvan ve Çin, batıda ise Vietnam'dır. Filipinler'i kuzeyde Luzon Boğazı, batıda ise Güney Çin Denizi çevrelemektedir. Ülkenin güneybatısında bulunan Sulu Denizi'nin karşı kıyılarında Borneo adası uzanır. Güneyde ise, Celebes Denizi ülkenin diğer adaları ile Endonezya'yı birbirinden ayırır. Filipinler'in doğusunda Filipin Denizi ve Palau ada ülkesi bulunur. Filipinler Pasifik Deprem Kuşağı'nda yer alır. Bunun için ülkede deprem sıklığı ve yıkıcılığı fazladır. Ayrıca ekvatora yakın yerleşim konumu, Filipinler'i tayfun felaketine eğilimli hâle getirmektedir. Bununla birlikte, ülke doğal kaynaklar açısından zengindir. Filipinler, dünyadaki biyolojik çeşitliliğin en fazla olduğu ülkelerden biri olup devlet sınırları dünya yüzeyindeki 342.353 km2lik alanı kaplar, Filipinler dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip 64. ülkesidir.
Ülke yaklaşık 100 milyonluk nüfusuyla, Asya kıtasının en kalabalık 8. ülkesidir. Dünyanın ise en çok nüfus barındıran 13. ülkesidir. Ek olarak 12 milyon Filipinlinin yabancı devletlerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu yönüyle Filipinliler dünyanın en büyük kopuntularından (diaspora) birini oluşturmaktadır. Filipinler çok kökenli ve mozaik kültürlü bir demografik yapıya sahiptir. Tarih öncesi devirlerde, ülkedeki ilk yerleşimleri Ön Avustralya ırklarından olan Negritoların başlattığı düşünülmektedir. Bu boyun başlattığı göç hareketini, diğer Avustronezyan ırktan olan boylar takip etmiş ve Filipinler Avustronezyan ırk için yeni bir yerleşim alanı olmuştur. Ülke topraklarında tarih boyunca, Çinliler ile Malay, Hint ve İslami kökenli hanedanlıkların egemenlik savaşı hüküm sürmüştür. MS 900-1521 yılları arasında ise Filipinler'de Datu, Rajah, Sultan ve Lakan boylarının kurduğu devletler hüküm sürmüştür.
1521'de Filipinler'e Ferdinand Magellan'nın gelmesi, ülkedeki İspanyol sömürgeciliğinin başlangıcı olmuştur. 1543'te İspanyol kâşif Ruy López de Villalobos bu takımadalara İspanyol kralı II. Felipe'nın onuruna Las Islas Filipinas adını vermiştir. Seyahatine Meksika'dan başlayarak 1565'te takımadalara ulaşan Miguel López de Legazpi, buradaki ilk İspanyol yerleşimini kurmuştur. Filipinler 300 yıldan daha fazla bir süre, İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kalmıştır. Bu durum, ülkede Katolikliğin baskın hâle gelmesiyle sonuçlanmıştır. Bu dönemde, Manila Asya ve Amerika kıtaları arasındaki ticaretin yönetildiği bir stratejik merkez hâline gelmiştir.
19. yüzyılın bitimiyle son dönemlerinde, Filipin Halk Uyanış Hareketi hızlı bir şekilde genişlemiştir. Bu hareket sonucunda ilk Filipin Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak bu devlet uzun ömürlü olmamış, Filipinlilerin bağımsızlık isteğine karşı Amerika Birleşik Devletleri bu ülkeye savaş ilan etmiştir. Filipin-Amerikan Savaşı, ABD'nin kesin galibiyeti ile sonuçlanmış, savaşta yaklaşık 1,5 milyon Filipinli ölmüştür. Bunu takip eden yıllarda, ülke Japon işgaline uğramıştır. Ancak Birleşik Devletler, takımadalardaki egemenliği yeniden sağlamıştır. Ülkedeki Amerikan egemenliği 1945'e kadar sürmüştür. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Filipinler'in bağımsızlığı dünya devletleri tarafından tanınmıştır. Bu zamandan beri, ülkede kargaşalı bir demokrasi deneyimi sürecine girilmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısında ülkedeki demokratik düzen bozulmuş ve Ferdinand Marcos ülkedeki tüm gücü ele geçirmiştir. Bunun üzerine 1986'daki "İnsanların Gücü Hareketi" olarak bilinen olaylardan sonra Marcos yönetimi devrilmiştir. Bugün Filipinler, kalabalık nüfusu ve ekonomik potansiyeli ile orta güç devletlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Ülke; Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, ASEAN ve Doğu Asya Zirvesi örgütlerine üyedir.

Ülkeye Filipinler adı, İspanyol kralı II. Felipe'nin onuruna verilmiştir. İspanyol kâşif Ruy López de Villalobos 1542'deki seferi sırasında, Leyte ve Samar adalarını Filipinler olarak adlandırdı. Sonuç olarak, Las Islas Filipinas adlandırması takımadanın tüm adalarını kapsar biçimde kullanılmaya başlandı. Bu ad yaygınlaşmadan önce, Islas del Poniente (Batıdaki Adalar) ve Magellan'ın ada için kullandığı tabir olan San Lázaroda İspanyollar tarafından ada için kullanılmıştır.
Filipinler'in resmî adı, ülke tarihi boyunca birçok kez değişmiştir. Filipin Halk Hareketi sürecinde yapılan Malolos Kongresi'nde ülkenin adı República Filipina ya da Philippine Republic olarak adlandırılması kararlaştırılmıştır. İspanyol-Amerikan Savaşı (1898) ve Filipin-Amerikan Savaşı'ndan (1899–1902) İngiliz Milletler Topluluğu'na dâhil olunan 1935-1946 dönemine kadar ülke resmî olarak, Philippine Islands (Filipin Adaları) olarak adlandırılmıştır. Bu adlandırma, ülkenin İspanyolcada kullanılan isminin çevirisi niteliği taşır. 1898 Paris Antlaşması'nda ülke için Filipinler adı kullanılmış ve bu ad günümüze kadar ülke için yaygın olarak kullanılan isim olmuştur. Ülkenin resmî adı, II. Dünya Savaşı'ndan beri "Filipinler Cumhuriyeti"dir.

Ülkede yapılan araştırmalarda Callao (Kalo) adı verilen ön insan modelinin metatarsal kemiklerine rastlanmıştır. Bu kemikler üzerinde Uranyum-toryum tarihlendirme tekniği ile yapılan değerlendirmede, ülkedeki ilk yerleşimlerin 67.000 yıl önceye kadar gittiği saptanmıştır. Bu keşiften önce ülkedeki ilk yerleşim gösteren insanların, Palawan'da bulunarak karbon testiyle 24.000 yıl önceye tarihlendirilen Tabonlar olduğu düşünülüyordu. Negritolar da yarımadaya gelen ilk yerleşimcilerdendir. Ancak onların Filipinler'e ne zaman geldiğine dair güvenilir bir kaynak yoktur.
Antik Filipinlilerin kökeni hakkında birçok karşıtlık içeren görüş vardır. Dilbilimsel ve arkeolojik kanıtlara dayanarak en yaygın olarak kabul edilen görüş "Tayvan'dan çıkış modeli" olarak bilinir. Bu varsayıma göre, Avustronezyanlar kitle olarak MÖ 4000'den başlayarak Filipinler'e göç etmeye başlamıştır. Ancak bundan daha önce takımadaya gelenler de vardır. MÖ 1000'e kadar takım adaya yerleşenler, dört ayrı kol toplumsal grup olarak gelişim göstermiştir. Avlayıcı-toplayıcı boylar, savaşçı topluluklar, plütokratlar ve sahil şeridi beylikleridir.

Ülkedeki bazı topluluklar dağınık bir yapı teşkil ederek kendi adalarında izole bir yaşam sürdürmüştür. Buna karşın, ülkede devlet teşkilatlanması kurarak Doğu, Kuzey ve Kuzeydoğu Asya ile önemli ticari ve kültürel ilişkiler oluşturan yapılanmalar oluştu. Bu dönemde, özellikle Brunei, Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya ve Japonya ülkenin dış ilişkilerinde önemli devletlerdir. Bunun yanında bölgedeki küçük ada devletleriyle de ticari ilişkiler gelişmiştir. Birinci binyılda ülkeyi oluşturan deniz beylikleri bu ticari ilişkilerin de yardımıyla önemli bir sosyoekonomik gelişim göstermiştir. Datular tarafından Malay Talassokrasi ile birlikte oluşturulan ittifak ve denizci beyliklerin katılımıyla İspanyolların önderliğinde kurulan bağımsız koloniler olan barangaylar bu gelişimin saç ayaklarını oluşturmuştur. Huanglar tarafından Çin himayesinde kurulan devletçikler. ve Rajahlar tarafından Hindistan hinterlandında oluşturulan krallık da ülkedeki ticari etkinliklerin gelişmesinde etkili olmuştur.
Filipinler'in millî devlet yapısındaki boy devleti hikâyesi çok eski değildir. Örneğin, Datu Puti, Atilerin yaşadığı bölgeyi satın alarak (Madja-as) Maca Emirliği'ni yönetmiştir. Maca Emirliği, kurulduğu Panay adasının adını alarak Panay Emirliği ismiyle tarih sahnesine çıkmıştır. Hint kökenli Rajah Sri Bata Shaja önderliğindeki Butuan Emirliği ülkede ticari ayrıcalıklar kazanmıştır. Lakandula hanedanlığının yönettiği Tondo Emirliği ve Cebu Emirliği de Filipinler'deki, Hint kökenli yönetimlere örnektir.
Filipinler'deki İslam bölgelerinin kurularak ülkenin İslam'dan haberdar olması 14. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. 1380'de, Kerîmü'l-Mahdûm ve Şerîfü'l-Hâşim-Ebu-Bekir adlı Johore doğumlu bir Arap, Malakka yoluyla Sulu'ya geldi ve burada Sulu racasının kızıyla evlenerek Sulu Sultanlığı'nı kurdu. 15. yüzyılın sonlarında Mindanao adası, Johoreli Şerîf Muhammed Kabungsuvan'ın çalışmalarıyla İslam'ı tanıdı. Şerîf Muhammed, bir İranun prensesi olan Paramisuli ile evlenerek Maguindanao Sultanlığı'nı kurdu. Bu sultanlık yönetimi, Lanao'yu da içerisine alan bir konfederasyon yapısına büründü.
İslam, Mindanao'nun dışına çıkarak, kuzeyde Luzon'un güneyine kadar yayıldı. Manila, 1485-1521^deki Sultan Bolkiah yönetiminde İslamlaşmaya başladı. Tondo Emirliği, Raca Salalila'nın animistik yerli dinden vazgeçerek İslam'ı seçmesiyle Müslümanlığın yayılım alanları içerisine girdi. Ancak buna rağmen, Animist İgorotlar, Malay Madja-aslar, Ma-iler ve Butuanlar gibi topluluklar kendi kültürlerini muhafaza etti. Bunun yanında bazı emirliklerde, İslam'a karşı bir tutum oluştu. Sonuç olarak, datular, racalar, huanglar, sultanlar ve kalanlar arasındaki mücadele, İspanya sömürge yönetimi ülkeye hâkim olana dek sürdü. İspanyol egemenliği yıllarında bu devletler İspanyol İmparatorluğu'na dâhil oldu. Böylece ülkenin İspanyollaşma ve Hristiyanlaşma süreci başlamış oldu.

1521'de Portekizli kâşif Ferdinand Magellan, Filipinler'e ulaşmıştır. Sömürge kolonileri ise, İspanyol kâşif Miguel López de Legazpi'nin Meksika yoluyla adaya ayak basmasıyla 1565'te kurulmaya başlanmıştır. Ülkedeki en eski İspanyol sömürge yerleşimi Cebu'da kurulmuştur. Buradaki koloni daha sonra Panay adasına taşınmış ve yerli Visayanlar ile İspanyol askerleri arasında kurulan ittifak ülkedeki İspanyol nüfuzunu daha da artırmıştır. Böylece, bazı yerli toplulukların da desteğini alan İspanyollar İslam etkisindeki Manila yerleşimleri kendi etkileri altına almıştır. İslami yapılanmaların Manila'daki gücünü kıran İspanyollar, Manila'

Firavun faresi (Herpestes ichneumon), kuyruksürengiller (Herpestesidae) familyasından Afrika dışında yaşayan bir kuyruksüren türü.
Firavun faresi kuyruğu ile birlikte 1 metre boyundadır. Çok hareketlidir ve korkunç bir hasımdır. İnatçıdır ve avını asla elinden bırakmaz. Kobranın yaman ve çekindiği en bilinen düşmanı olan firavun faresi kobra ile karşılaşmaktan hiç korkmaz. Mücadeleden de genel olarak galip çıkar. Yılanın, saldırılarından hızla kaçıp ataklarını savuşturur ve sonunda yılanın üstüne atlayarak ensesinden yakalar.
Derisi de, kalın postu da, zehre dayanıklılığı da onu korur. Firavunlar döneminde Firavun faresi Mısırlılar için kutsaldı. Piramitlerde bu hayvanın bazı mumyalarına rastlanmaktadır. Firavun faresi timsah yumurtalarını yemeyi çok sevdiği için timsahların çoğalmasını ve Nil Nehri'ni istila etmesini önlüyordu.
Orta Doğu, İber Yarımadası, Arap Yarımadası, Güney Asya, Sahra Çölü, Kongo ve Güney Afrika'nın doğusundaki dağlar dışında tüm Afrika'da yaşarlar. Orman, savana ve çalılıkların sudan uzak olmayan yerlerinde yaşarlar.
Firavun fareleri bazen tek, bazen 2 ila 7 hayvandan oluşan gruplar hâlinde gezerler. Sürü genelde 1 erkek, birçok dişi ve yavrudan oluşur. Erkekler genelde 1 yaşına ulaştıklarında sürüyü terk ederler.
Firavun fareleri küçük memeli, kuş, balık, yumurta, meyve, kertenkele, yılan, timsah yavrusu, kurbağa ve böceklerle beslenirler. Hatta firavun fareleri engerek ve kobra gibi zehirli yılanları avlamalarıyla ünlüdür. DNA yapıları nörotoksinlere dirençli olduğu için kral kobra gibi zehirli yılanların ısırıklarından etkilenmez, aksine kanlarındaki nörotoksinler sayesinde ısırdıkları canlıları etkisiz hâle getirirler.
Firavun fareleri Dünya Doğa Koruma Birliği tarafından ekosisteme zarar veren hayvan türleri kategorisindedir.

Gediz, Kütahya ilinin bir ilçesi. İlçe Kütahya'nın 90 kilometre güney batısında yer alır. Daha yakın bir il olan Uşak'a ise 45 km mesafededir. İlçe merkezinin nüfusu 31.12.2020 itibarıyla 24.669, kasaba ve köyler nüfusu ise 25.118 olmak üzere ilçenin toplam nüfusu 49.787'dir. İlçenin yüzölçümü 1.193 km²dir. Gediz ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 732 metredir. Kütahya ilinin genelinin aksine daha ılıman bir iklim görülür; Kütahya'nın sıcaklık ortalamaları en yüksek olan ilçesidir. İlçede Murat Dağı kaplıcaları ve Ilıca kaplıcaları bulunur.

MÖ 1000 ve MÖ 700'lü yıllarda (Yaklaşık 3000 yıl önce) Frigler tarafından kurulan ve antik adı "Kadoi" veya "Kodis"dir. Daha sonra Ünlü Hükümdar İskender'in Makedonya hükümdarlığında "Kadus", Roma Döneminde "Kadi" adını aldığını basılmış sikkelerden anlaşılmaktadır. Türklerin Selçuklu ve Germiyanoğulları hakimiyetinden sonra 1429'da Osmanlılar tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
Gediz yıllar boyunca doğal afetlerle anıla gelmiştir. Köprünün ve kalenin depremle ikiye bölünmesi ile göl suyunun sele dönüşmesi, çeşitli toprak kaymaları, resmî kayıtlara göre 1086 kişinin öldüğü 28 Mart 1970 Cumartesi saat 23.06'da gerçekleşen Gediz depremi ve 1911'de şehrin tamamen yanması ile sonuçlanan yangın bunlardan sadece bilinenleridir.
5 Ağustos 1970'te Bakanlar kurulu ile Gedizin yerleşim yeri 7 km güneybatıya doğru yeniden inşa edilmiştir. Günümüzde Eskigediz ve Gediz olmak üzere iki yerleşim yeri bulunmaktadır.
Çevre ilçe ve illerden getirilen ürünlerin (tarhana, peynir vb.) satıldığı Gediz Pazarı Gediz'in tarihinde türküsü ile ün kazanmıştır.

Gediz ilçe merkezi nüfusu 1935'te 5.549'dur.

Gediz Depremi
Gediz Muharebeleri

YerelNET
Gediz Belediyesi web sitesi

Geyik, geyikgiller (Latince: Cervidae) familyasında geviş getiren otobur memeli hayvanların ortak adıdır. Çift toynaklılar takımında bulunan akraba familyalardaki benzer hayvanlar da genel olarak geyik diye adlandırılmaktadır.

Geyikler Antarktika ve Avustralya dışındaki kıtalarda oldukça yaygın olarak dağılmıştır. Afrika kıtasında Kuzey bölümünde Tunus ve Cezayir'in Atlas Dağları'nda bir miktar kızıl geyik bulunmaktadır. Geyikler tundradan tropikal yağmur ormanlarına kadar çeşitli biyomlarda yaşar. Her ne kadar ormanlarla bağdaştırılsa da birçok geyik türü ekotondur yani ormanlar ve çalılıklar ile kırlık ve savanlar arasındaki geçiş bölgelerinde yaşar. Büyük geyik türlerinin çoğu tüm dünyada ılıman yaprak döken ağaç ormanlarında, dağlık karışık ibreli ağaç ormanlarında, tropikal mevsimlik/kuru ormanlarda ve savanlarda bulunur. Ormanlar içinde bazı bölgelerin kısmen ağaçlardan temizlenmesi aslında geyik popülasyonlarına yardımcı olur. Bu şekilde geyiklerin sevdiği ot tiplerinin yetişmesi için yer açılır. Yine de bu popülasyonların büyümesi ve hayatta kalması için gizlenmelerine yardımcı olacak uygun ve yeteri kadar ormanlık ve çalılık bulunması gereklidir. Orta ve Güney Amerika'nın broket ve pudusu ile Asya'nın munçağı gibi küçük geyikler ise genelde sık ormanlarda yaşar ve açık alanlarda pek görülmezler. Ayrıca yalnızca dağlarda, otlaklarda, bataklıklarda ve ıslak savanlarda ya da çöllerle sarılmış ırmak bölgelerinde yaşayan özelleşmiş geyik türleri de bulunur. Bazı geyikler kutup bölgesi çevresinde hem Kuzey Amerika hem de Avrasya'da yayılmıştır. Arktik tundra ve taygalarda yaşayan ren geyiği ile taygalar ve komşu bölgelerinde yaşayan sığın bunlara örnektir.
Asya'nın ılıman kesiminde geyiklerin en çok bulunduğu bölgeler Kuzey Kore, Mançurya (Kuzeydoğu Çin) ve Rusya'nın Ussuri bölgesindeki karışık yaprak döken ağaç ormanları, dağlık ibreli ağaç ormanları ve taygalardır. Bu dünyanın en zengin yaprak döken ve ibreli ağaç ormanlarından olan bölgede Sibirya karacası, sika geyiği, ren geyiği, Kanada geyiği ve sığın bulunur. Bu bölgenin hemen güneyinde Çin'de olağandışı olan Peder David geyiği ile karşılaşılır. Sika geyiği, beyaz dudaklı geyik, Orta Asya kızıl geyiği ve Kanada geyiği gibi geyikler tarih boyunca boynuzları için avlanmıştır. Ren geyiği de kısmen evcilleştirilerek sürüler hâlinde beslenmiştir.

Tropiklerde ise Güney ve Güneydoğu Asya'da Hindistan, Nepal ve bir zamanlar Tayland gibi ülkelerde büyük oranda geyiğe rastlanır. Kuzey Hindistan'ın Ganj Nehri Ovası'nın ve Nepal'in Terai bölgesinin tropikal mevsimlik nemli ve kuru yaprak döken ağaç ormanları ve hem nemli hem kuru savanlarında çital, domuz geyiği, barasinga, Hint sambar geyiği ve Hint munçağı yaşar. Ganj Ovası'nın hemen kuzeyindeki Keşmir Vadisi'nde Orta Asya kızıl geyiğinin nadir rastlanan bir alt türü olan Keşmir geyiğine rastlanır. Bir zamanlar tropikal mevsimlik nemli yaprak döken ağaç ormanları ve nemli savanları olan Tayland'ın Chao Praya Nehri Vadisi'nde domuz geyiği, Schomburgk geyiği (günümüzde soyu tükenmiştir), alından boynuzlu geyik, Hint sambar geyiği ve Hint munçağı yaşardı. Günümüzde hem barasinga hem de alından boynuzlu geyik türlerine nadiren rastlanır ve soyları tehdit altındadır. Tayland'taki domuz geyiği popülasyonu da enderdir. Çital ve barasingha büyük sürüler hâlinde yaşar, Hint sambar geyiği de büyük gruplar hâlinde bulunabilir. Bütün bu geyik türlerinin bir arada yaşamaları hepsinin beslenmek için değişik bitki türlerini tercih etmeleridir. Bu geyikler yaşam alanlarını aynı zamanda Asya filleri, çeşitli antilop türleri ve vahşi öküzler gibi diğer otçullarla paylaşırlar. Türkiye'de doğal olarak 5 geyik türü bulunur. Bunlar sığın, Mezopotamya geyiği, Algeyik, karaca ve kızıl geyiktir. Bu türlerden sığın ve Mezopotamya geyiği aşırı avlanma sonucu yok olup artık Türkiye'de görülmemektedir. Alageyik neredeyse tükenmek üzeredir, kızıl geyik tehlike altında küçük ve dağınık popülasyonlarda hayatını sürdürmektedir, karaca ise hala yaygındır fakat nüfusu azalmaktadır.
Kuzey Amerika'da en yoğun geyik popülasyonlarına Kanada Rocky Dağları ile Alberta ve British Kolombiya bölgeleri arasındaki Kolumbiya Dağları'nda rastlanır. Burada Kuzey Amerika'da yaşayan beş geyik türünün tamamına rastlanır: Ak kuyruklu geyik, katır geyiği, ren geyiği, Kanada geyiği ve sığın. Bu bölgede dağ eteklerinde nemli ibreli ağaç ormanları ve Alp tarzı otlaklar, ovalarda ise göllerin ve akarsuların yakınında tarım bölgeleri ile yaprak döken ormanlardan oluşan parklar bulunur. Ren geyiği daha yüksek rakımda subalpin otlaklar ve alpin tundralarda yaşar. Ak kuyruklu geyik, toprakların tarıma açılması ve ibreli ağaç ormanlarının açılarak yerine yaprak döken ağaçların yetişmesi nedeniyle yaşam alanlarını Kanada Rocky Dağlarının eteklerine kadar genişletmiştir.
Orta ve Güney Amerika'da çeşitli küçük broket türleri ve güneydoğu Asya'da da çeşitli küçük munçak türleri yaşar. Yukarıda belirtilen büyük geyik türlerinin aksine bu geyik türleri daha çok yalnız dolaşır ve sık ormanlarda saklanmayı tercih eder. Dolayısıyla da popülasyon yoğunlukları daha düşüktür.
Avustralya'ya 19. yüzyılda getirilen altı geyik türü buraya uyum sağlamayı başarabilmiştir. Bunlar alageyik, kızıl geyik, sambar geyiği, domuz geyiği, rusa geyiği ve benekli geyiktir. Yeni Zelanda'ya 1900'lerin başında sokulan kızıl geyik 1960'ların sonundan beri geyik çiftliklerinde evcilleştirilmiş olarak yetiştirilmektedir.

Geyik boynuzları diğer geviş getiren çift toynaklıların boynuzlarından farklıdır. Geyik boynuzları özellikle yazları olmak üzere her yıl gelişen kemiksi bir yapıya sahiptir ve genellikle yalnızca erkek geyiklerde oluşur. Genç bir geyiğin ilk boynuzları doğuştan itibaren başlarındaki iki küçük çıkıntıdan büyüyerek gelişir. Yeni çıkan boynuzlar kalın bir kadife tabakasının içinde gelişir ve bu tabaka içindeki kemik sertleşene kadar birkaç ay boynuz üzerinde kalır. Daha sonra bu kadife tabaka halk arasında inanıldığının aksine dökülmez ama yırtılarak parçalanır ve boynuzdan ayrılır. Geyiklerin izledikleri ana güzergâhların avcılar tarafından izlenebilmesinin bir yolu da geyiklerin "sürtünme"lerini izlemektir. Sürtünmeler geyiklerin bölgelerini belirlemek için göz kenarında ve alınlarındaki bezlerden salgılanan kokunun çevreye bırakılması için kullanılır. Çiftleşme mevsiminde erkekler, sürü içindeki dişileri çekebilmek için birbirleriyle boynuz boynuza dövüşür. Birbirinin etrafında dönen erkek geyikler bacaklarını büker, kafalarını eğer ve birbirlerinin üstüne saldırır.

Dişi geyik bir batında bir ya da iki yavru doğurur, üçüzlere çok az rastlanılabilir. Hamilelik süresi karaca için on ay kadardır. Yavruların çoğu kürklerinin üzerinde beyaz benekler ile doğar ancak yaşlandıkça bu lekeler kaybolur. Yalnızca alageyik bu benekleri yaşamı boyunca taşır. Geyik yavrusu doğumunu izleyen ilk yirmi dakika içinde ilk adımlarını atar. Anne geyik yavrusunu üzerinde koku kalmayıncaya kadar yalayarak temizler böylece avcı hayvanların yavruları bulmasını engeller. Yavru geyik bir hafta kadar otların içinde gizlenmiş olarak kaldıktan sonra annesi ile birlikte yürüyebilecek kadar güçlenir. Anne ve yavru yaklaşık bir yıl kadar birlikte kalır. Erkek yavru bir daha asla annesini görmez ama dişi yavru daha sonra bazen kendi yavrularıyla birlikte annesinin yanına gelerek küçük sürüler oluşturur.
Geyiklerin genellikle engebeli ormanlık araziye uygun uzun güçlü bacakları ve kıvrak, küçük gövdeleri vardır. Geyikler aynı zamanda mükemmel yüzücüdür. Alt çene dişlerinin üzerindeki yarımay şeklinde mineleri sayesinde oldukça farklı bitkileri çiğneyebilir. Geyikler geviş getirir ve mideleri dört odacıklıdır. Hemen hemen her geyiğin gözlerinin önünde bezcikler bulunur. Bu bezciklerde bölgelerini belirlemeye yarayan güçlü kokulu feromon bulunur. Birçok tür geyiğin erkekleri sinirlendiklerinde ya da heyecanlandıklarında bu bezleri geniş geniş açar. Tüm geyiklerin karaciğerinde safra kesesi bulunmaz. Boynuzu olmayan ve üst köpekdişleri fildişi gibi büyüyen su geyiği bu özellikleriyle diğer geyik türlerinden ayrılır.
Geyikler beslenmelerinde seçicidir. Yapraklarla beslenirler. Otçul standartlarında, özelleşmemiş küçük mideleri vardır. Besin gereksinimleri oldukça yüksektir. Koyun ve ineklerin yaptığı gibi düşük kalite, lifli besinlerden çok miktarda sindirmeye çalışmak yerine kolayca sindirilebilen tomurcukları, genç yaprakları, taze çimenleri, yumuşak ince dalları, meyve, mantar ve likenleri tercih eder.

Geyikler, Artiodactyla takımının Cervidae familyasını oluşturur. Bu familya ilk olarak Alman zoolog Georg August Goldfuss tarafından 1820'de yayımlanan Handbuch der Zoologie eserinde bilimsel olarak tanımlandı. Üç alt familya tanımlanmıştı: 1828 yılında İngiliz zoolog Joshua Brookes tarafından tanımlanan Capreolinae, Goldfuss tarafından tanımlanan Cervinae ve 1898 yılında Fransız zoolog Édouard Louis Trouessart tarafından tanımlanan Hydropotinae
Geyiklerin sınıflandırılmasına yönelik diğer öneriler morfolojik ve genetik farklar üzerine temellendirilmiştir. Doğa bilimci Victor Brooke 1878 yılında geyiklerin ön uzuvlarının ikinci ve beşinci metakarpal kemiklerinin özelliklerine göre iki sınıfa ayrılabileceğini önerdi: Plesiometacarpalia (Eski Dünya geyiklerinin çoğu) ve Telemetacarpalia (Yeni Dünya geyiklerinin çoğu). Misk geyiğini de Telemetacarpalia içinde Cervidae familyasına üye olarak kabul etti. Telemetacarpal geyikler yalnızca eklemden uzak olan ögelere shaip olsa da plesiometacarpal geyikler ekleme yakın ögelere de sahiptir. Yirminci yüzyılın sonuna doğru yapılmış olan ve kromozomların diploit sayılarını temel alan sınıflandırma ise içinde çeşitli tutarsızlıklar barındıran hatalı bir sınıflandırmadır.
1987 yılında zoolog Colin Groves ve Peter Grubb üç alt familya tanımladı: Cervinae, Hydropotinae ve Odocoileinae; hydropotinlerin boynuzsuz olduğunu ve diğer iki alt familyanın da iskeletsel morfolojilerinde farklılıkları olduğunu belirttiler. 2000 yılında ise bu sınıflandırmadan vazgeçtiler.
2000'lerin ikinci yarısınd

Göçebelik, bir topluluğun, bir toplumsal kümenin yaşamlarını ve soylarını sürdürebilmek için belirsiz süreli aralıklarla yer değiştirme geleneği ya da alışkanlığı. Konar göçer yaşam biçimi süren oba, boy, aşiret gibi genellikle kan bağına dayalı olarak oluşmuş toplumsal grupların bu yaşayışı göçebelik olarak adlandırılmaktadır.
Göçebelikte insanların ve hayvanların iklime, coğrafi şartlara  bağlı olarak ovaya inmesi ve dağa çıkması, daha doğrusu hayvanın doğal yaşantısına uyması (diğer bir deyişle hayvan içgüdüsüne), söz konusudur. Bu mevsimsel yer değiştirme ya da coğrafi şartlara uyum arayışı büyük oranda geçim kaynağı olan hayvancılığa bağımlığıdır. Tarıma dayalı yaşama geçilmeden önce hayvancılıkla uğraşılmakta ve bunun doğal sonucu olarak hayvanların bakım ve besleme şartları göçerliğin doğal yaşama uyumunu gerektirmektedir.

Türkler asker ve idareci olarak yerleşik düzene geçilmesi taraftarı olmamışlardır. Göçerlikten yerleşik hayata geçilmesinin siyasi egemenliklerinin ve hatta varlıklarının sonu olacağı fikrine sahiptiler. Ayrıca şehirleşmeyi tembellik olarak algılamışlardır. 11. yüzyılda göçebe Oğuzlar şehirlileri Yatuk yani tembel olarak nitelendirmektedirler.

Türk göçebeliği hiçbir yerde durmaksızın yaşamak değil mevsimsel doğal yaşama uyumdur. Hatta doğaya anlam yükleme süreci yaşayışa, geleneklere, inanışa yönelik içerikler taşıyabilmektedir. Örneğin, erkek keçi, Yörüklerde teke olarak adlandırılmaktadır ve makbul sayılmaktadır. Buna yönelik olarak Batı Akdeniz ve Güney Ege Yörüklerine ait halk oyunları bu yörenin de ismi olan Teke Yöresi oyunları olarak adlandırılmakta, hatta erkek keçiler arasındaki mücadeleyi anlatan bir halk oyunu olarak bu oyuna Teke Zortlatması denilmektedir.

Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı (İngilizce: South Asian Association for Regional Cooperation (SAARC)), Güney Asya ülkeleri arasında uluslararası örgüt ve jeopolitik bir birliktir. Örgüt 1985 yılında Dakka'da kurulmuş olup ekonomik ve bölgesel entegrasyonun gelişimini desteklemektedir. Merkezi Katmandu'da yer almaktadır.
SAARC 2015 yılı itibarıyla dünyanın yüzölçümünün %3'ünü, dünya nüfusunun %21'ini ve küresel ekonominin %9.12'sini oluşturmaktadır. Örgüt 2006 yılında Güney Asya Serbest Ticaret Bölgesi'nin kurmuştur.

 Afganistan
 Bangladeş
 Bhutan
 Hindistan
 Maldivler
   Nepal
 Pakistan
 Sri Lanka
Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Avustralya, Çin, Güney Kore, İran, Japonya, Mauritius ve Myanmar'ın örgütte gözlemci statüsü bulunmaktadır. Rusya ve Türkiye örgüte gözlemci üye olmak için başvurmuştur.

Resmî site

Halifeler listesi, İslam peygamberi Muhammed'in ölümünden sonra İslam Devleti'nin liderliğini devam ettirme iddiasında bulunan kişilerin listesidir. Hulefâ-yi Râşidîn, Emevî halifeleri, Abbâsî halifeleri, Fâtımî halifeleri (Sünniler tarafından kabul edilmezler), Memlûk Devleti himayesindeki halifeler, Osmanlı halifeleri ve son olarak 1924'te halifeliğin kaldırılmasından önce Türkiye Cumhuriyeti'nden bir halife (ki kendisi Osmanlı Hanedanı'ndandır) aşağıdaki tablolarda bulunmaktadır.

Bu ilk dört halife, Muhammed'in ölümünden hemen sonra seçimle göreve gelmişlerdir. İslam kültüründe bu halifelere "Hulefâ-yi Râşidîn" (doğru yolda olan halifeler) denmektedir. Dördüncü halife Ali'nin 661 yılında öldürülmesinin ardından, kısa bir süreliğine büyük oğlu Hasan halifelik mücadelesine dâhil olmuş; fakat İslam dünyasındaki fitneyi önlemek için Emevî ailesi ile olan hilâfet mücadelesinden çekilmiştir. 

Emevîler dönemindeki halifelerdir. Bu dönemde hilâfet ilk defa bir hanedanlığın kontrolüne girmiştir.

Abbâsîler dönemindeki halifelerdir:

Kahire'de hüküm sürmüş olan Şîa-Fâtımî halifeler. Ehl-i Sünnet tarafından halife olarak kabul edilmezler.

Abbâsî Hanedanı'nın Mısır'daki Memlûklar himayesi altında olduğu dönemdeki halifeleridir:

Osmanlı Devleti'nin Ridâniye Muharebesi'ni kazanarak Memlûk Devleti'ne son vermesinden sonra halife ünvanını üstlenen padişahlardır:

Padişah olmadığı halde halife olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından göreve seçilmiş bir Osmanlı Hanedanı üyesidir:

3 Mart 1924'te çıkarılan bir kanun ile halifelik resmî olarak kaldırılmıştır.

Osman b. Fûdî, İslam'ı yaymak ve reform etmek amacıyla Nijerya'da bir cihad başlattı ve bugünkü Nijer, Kamerun, Benin ve Burkina Faso topraklarına hâkim olarak Batı Afrika'da bir hilâfet oluşturdu.

Mirza Gulâm Ahmed'in liderliğinde 1889'da Hindistan'da kurulan Ahmedîlik, kendi içinde bir halifelik sistemi geliştirmiştir. Gulam Ahmed, Mehdi olduğunu iddia etmiş ve bu iddia üzerine kendi halifeliğini kurmuştur.

Ebu Simbel (Arapça: أبو سنبل ya da أبو سمبل), Güney Mısır'da bulunan antik tapınak.
Ramses-II, Nubya'daki isyancıları bastırmak için yaptığı sefer sırasında bir fili takip ederek Ebu Simbel'e ulaşır. Ramses, buraya iki tapınak yapmaya karar verir.
Büyük tapınak dağın içi oyularak, 20 yılda yapılır. Kapısında 4 dev boy Ramses heykeli vardır. Küçük tapınak kraliçe Nefertari ve tanrıça Hathor a adanmıştır.
Ebu arapça 'baba' anlamına gelmektedir. Tapınağın girişini açıp, içindekileri götüren Giovanni Belzoni ye yol gösteren çocuğun adı ile anılır.

Asvan Barajı yapımında Tapınak bulunduğu yerden şimdi olduğu yere taşınarak günümüzde adeta yeniden yapılmıştır.
Tapınak'ın şu anda olduğu yere taşınması, yekpare kayaların kesilip, sonra tekrar bir araya getirilmesiyle mümkün olmuştur. 
Kayaların kesilmesinin heykellerin görünüşlerine zarar vermemesi için estetik cerrahlarından bilgi alınmış, yüzlerde iz kalmaması için kesilecek yerler hassasiyetle belirlenmiştir. Yapılma gerekçesi ise Ramses'in karısına duyduğu aşkın ifadesi olmasının yanı sıra, ülkesi Mısır'ın düşmanlarına (Sudan) ne kadar güçlü olduğunu göstermek istemesidir. İçerisinde bulunan tapınma taşına senede bir gün, Ramses'in doğum gününde (21 haziran) günışığı doğrudan gelmekteyken, Asvan Barajı'nın yapımı sırasında şimdi olduğu yere taşınmasından sonra 20 Haziranda tapınma odasına günışığı doğrudan gelmekte. Baraj yapımı sırasında daha birçok tarihî eserin taşınması gerektiğinden, Mısır hükûmeti yardım eden ülkelere eserlerin bir bölümünü armağan etmişti. İspanya'ya armağan edilen Debod Tapınağı bunlardan birisidir. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardır.

Abuja (Yorubaca: Àbújá), Nijerya'nın başkentidir. Ülkenin orta kesimlerinde, Federal Başkent Bölgesi adı verilen bölgede yer alır. Abuja özel olarak planlanmış bir şehirdir ve büyük ölçüde 1980'li yıllarda imar edilmiştir. Bunun ardından 12 Aralık 1991 tarihinde daha önce Lagos olan ülke başkenti Abuja'ya taşınmıştır. Kent merkezi nüfusunun 405.000 dolaylarında olduğu tahmin edilmektedir.
Şehrin ziyaretçilerinin dikkatini çeken başlıca yerler; Nijerya Ulusal Camii, Nijerya Ulusal Hristiyan Merkezi ve bölge coğrafyasının önemli özelliklerinden biri olan Aso Kayası'dır. Şehirdeki pek çok kamu kuruluşu bu kayanın olduğu bölgenin güneyine kurulmuştur. Başkente hava ulaşımı Nnamdi Azikiwe Uluslararası Havaalanı ile sağlanır. Şehrin, devlet memuru ve düşük gelirli sakinlerinin yaşaması için kurulmuş kenar mahallelerinde insanlar içme suyu, elektrik ve temizlik hizmetleri olmadan yaşamaktadırlar.

Nijerya'nın bağımsızlığını kazanmasından sonra ülkenin çokkültürlü ve dinsel ayrılıkları göz önüne alınarak, ülkedeki tüm topluluklara eşit görülecek bir noktada başkent kurmak için öneriler ortaya koyuldu. Sonuç olarak tarafsızlığı ve ulusal birliği simgelediği düşüncesiyle 1970'li yılların başında başkentin buraya taşınması kararlaştırıldı. Lagos'ta o yıllarda yaşanan nüfus patlaması sonucu orada hizmetlerin yetersiz kalması da bu sürecin hızlanmasında etkili oldu.
1970'lerin başında ilk işlemler başlatıldı ve yine 70'li yılların sonuna doğru başkent hizmet vermeye başladı. Ancak ekonomik ve politik dengesizliklerden dolayı 1980'lerin sonuna kadar tam anlamıyla işlevini yerine getirememiştir.
Kamu binalarının da Abuja'ya taşınmasının ardından pek çok ülke büyükelçiliklerini buraya taşıdıysa da hâlâ ülke ticaretinin en büyük merkezi olan Lagos'taki şubelerini de kapatmamışlardır. Abuja hükûmet merkezinin yanı sıra Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu'nun merkez binasına ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün de bölgesel merkezi de bu şehirde açılmıştır.
Son yıllarda Abuja'da ve içinde bulunduğu Federal Başkent Bölgesi büyük bir nüfus patlaması yaşanmıştır. Abuja'nın çevresindeki semtlerin %20 ila 30 arasında büyüdüğü sanılmaktadır. Gecekondu ve baraka türü yapılar şehrin kaldırabileceğinin çok üstünde yayılmıştır. On binlerce kişi eski Federal Bölge Başkanı Nesir Ahmmed el-Rufai'nin görev süresince evlerinden çıkartılmış ve bu alanlar yıkılmıştır.
Kentte 26 Ağustos 2011 günü Birleşmiş Milletler binasına bombalı araçla saldırı düzenlenmiş, 18 kişi ölmüştür. İstihbarat kaynakları saldırıyı yapan örgütün Boko Haram ya da Mağrip el-Kaidesi adlı örgütler olabileceğini belirtmişlerdir.

Başkentin içinde yer aldığı Federal Başkent Bölgesi yıl boyunca 3 belirgin iklimsel dönem yaşar. Bu mevsimler ılık, nemli-yağmurlu ve kurak dönemlerdir. Yağmurlu dönemler Nisan'da başlar Ekim ayında sona erer. Bu dönemlerde gün boyu 28-30 derecelerdeyken gece vakti 22-23 derecelerde seyreder. Kurak dönemlerde gün boyu sıcaklık 40 dereceye erişebilir ancak bu geceleyin 12 dereceye kadar düşer. Bölgenin yüksek rakımı ve engebeli toprak yapısı iklimi büyük ölçüde yumuşatır. Yıllık ortalama yağış miktarı 1100 ila 1600 mm arasındadır.

 Brasília
 Detroit
 Kanpur

Şehrin resmî Internet sayfası
Abuja.Net12 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Abuja'dan resimler
Abujacity.com19 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika'daki açlık, Afrika genelinde egemen olan açlık sorunu.

Afrika kıtasındaki ülkeler 15. yüzyılda Portekizli denizcilerin kıtaya ayak basmasıyla Portekiz, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya gibi ülkelerin arasında sömürgeler olarak bölünmüş, bu durum çeşitli Afrika ülkelerinde 1970'lere kadar devam etmiştir.
Çoğu Afrika ülkesinin sınırları, sömürgeci devletler tarafından masa başında cetvelle çizilmiştir. Bu durum, Afrika'da yıllarca süren iç çatışmalar ve sınır savaşlarına sebep olmuş, bu da Afrika'daki açlığı ve yoksulluğu artırmıştır.
Sömürgeciler daha kolay yönetebilmek için Afrika ülkelerinde daima azınlıkları ve muhalefetleri desteklemiş, ayrımcılık yapmış (örn. Apartheid rejimi), bu da bir süre sonra soykırımlara neden olmuştur (örn. Ruanda soykırımı).
Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmelerine rağmen çoğu halk hala sömürüldükleri ülkenin dilini konuşmakta ve ekonomik olarak onlara bağlı yaşamaktadır. Ayrıca, "yeni sömürgecilik" bu ülkeleri çeşitli yollarla sömürgeci devletlere bağlı tutmakta ve dış borçlarını IMF yardımıyla artırmaktadır.

Afrika dünyanın ikinci büyük kıtasıdır.

Afrika Eyaleti, Kuzey Afrika bölümlerini içeren Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti
Afrika, Ohio, Orange İlçesinde bulunan bir yerleşim yeri

Afrika Bambaataa, hip hop sanatçısı
Afrikan Boy, Afro-beat-grime sanatçısı Olushola Ajose'nin takma adı
Afrika, Rus sanatçı Sergei Bugaev'in takma adı
Publius Cornelius Scipio Africanus (İÖ 236–183), Romalı general ve devlet adamı
The Africa '70, Afro-Beat müzisyen Fela Kuti'nin kurduğu grup

Dale Africa, (d. 1981), Virgin Adaları'ndan kriket oyuncusu
John Africa, (1931–1985), Amerikan zenci özgürlüğü hareketinin (MOVE) eylemcisi
Melrick Africa, (d. 1978), Namibyalı rugby oyuncusu
Cecil Afrika, (d. 1988), Güney Afrikalı rugby oyuncusu
Tatamkulu Afrika, Güney Afrikalı yazar ve şair

Africa, Francesco Petrarca'ın epik şiiri
Out of Africa Isak Dinesen adıyla yazan Karen Blixen'in anı kitabı

Africa, Miriam Makeba'nın "Miriam Makeba" albümünde (1960) yer alan şarkı
Africa, 2009 album by Perpetuum Jazzile'in "Perpetuum Jazzile" albümünde (2009) yer alan şarkı
"Africa", William Billings tarafından bestelenen ilahi (1770)
"Africa", Toto'nun şarkısı
"Africa", Karl Wolf'un, Toto'nun şarkısından temel alan şarkısı (2008)
"Africa", Fransız şarkıcı Rose Laurens'in şarkısı (1982)
"Africa", D'Angelo'nun Voodoo albümünde yer alan şarkısı (2000)
"Africa" Hall & Oates'un "Voices" albmünde yer alan şarkı (1980)
"Africa Fantasy", Camille Saint-Saëns'ın solo piyano ve orkestra için bestesi
"Afrika", Sırp new wave grubu Električni Orgazam'ın şarkısı
"It Began in Afrika", Chemical Brothers'ın şarkısı
New Africa (albüm), Amerikalı tromboncu Grachan Moncur III'ün albümü

Africa (BBC Belgeseli), Afrika jeolojisi ve biyolojisi hakkında BBC belgeseli
Africa (film), 1930 yapımı animasyon filmi
Africa, Basil Davidson'unun Afrika tarihi hakkında sekiz saatlik bir bilimsel video serisi
Benim Afrikam Özgün adı Out of Africa olan 1985 ABD yapımı otobiyografik film
A.F.R.I.K.A. 2002 Güney Kore yapımı film

Africa '70, İtalyan sivil toplum örgütü
Afrika Futbol Konfederasyonu, Afrika'da futbolu organize eden ve yöneten kuruluştur (CAF)
FIBA Afrika, FIBA üyesi 53 Afrika basketbol federasyonunun oluşturduğu konfederasyon
Out of Africa, Birleşik Krallık'ta afrikaya yardım için kurulan bir hayır kuruluşu
Republic of New Afrika, ABD'nin güneydoğusunda afro-amerikan çoğunluğa sahip ilçe ve şehirler için Yeni Afrika Devleti'ni teklif eden toplumsal hareket (RNA)

1193 Africa, Asteroid
Africa, Akademik dergi
Afrika, PlayStation 3 oyunu
Africa Twin, (Honda XRV750) motosiklet
HMS Africa, Africa isimli tüm İngiliz Kraliyet Donanması gemileri listesi
Afrika Korps, İkinci Dünya Savaşı sırasında Afrika'daki Alman ordusu

Afrika (Africa), Roma İmparatorluğuna bağlı bir eyalet. Kabaca günümüz Tunus topraklarının kuzeyini ve batı Libya'nın Gabes Körfezi boyunca uzanan Akdeniz kıyılarını içerirdi. Kıta Afrika adını bu Roma eyaletinden sonra almıştır. Aynı bölge, daha sonra Araplar tarafından da orijinal lisanına sadık kalınarak İfrikiye olarak adlandırılmıştır.

Eyalet sınırlarına, o çağların büyük şehirlerinden Byzacena'nın başkenti Hadrumetum (modern Sousse, Tunus) ve Hippo Regius (modern Annâbe, Cezayir) kentleri kadar antik Kartaca şehri de dahildi. Eyalet, Üçüncü Pön savaşı'nın ardından, daha önceki zaferlerde müsadere edilmemiş olan topraklarında dahil edilmesiyle MÖ 146 yılında kuruldu. Roma tarafından ilk olarak bir prokonsül tarafından yönetilen ve eski Kartaca topraklarının en verimli kısımlarından oluşan Afrika kolonisi olarak Africa Proconsularis ya da Africa Vetus (Eski Afrika) adıyla, Utica başkent olacak şekilde kuruldu. Geri kalan topraklar Numidya'nın müvekkil kralı Massinissa'nın idaresine bırakıldı. Bu dönemde Roma'nın Afrika politikası basitçe Sicilya'nın uzağında büyük bir gücün oluşmasını engellemekten ibaretti. MÖ 118'de Numidya prensi Jugurtha (Iugurtha), küçük krallıkları kendi idaresi altında birleştirmeye teşebbüs etti. Ancak Jugurtha'nın ölümü üzerine topraklarına Mauretanya'lı müvekkil kral Bocchus yerleştirildi ve böylece Afrikanın Romalılaştırılması kesinkes sağlanmış oldu. Jül Sezar ve Pompey arasındaki iç savaş, gözlerin kısa bir süre içinde olsa yeniden Kuzey Afrika'ya çevrilmesine neden oldu.

Augustus tarafından gerçekleştirilen birkaç politik ve eyaletsel reformu Caligula'nın reformları takip etti ancak nihai eyaletsel bölünme Claudius tarafından sonlandırıldı. Afrika bir senatoryal eyaletti. Diokletian'ın yönetimsel reformlarından sonra kuzey bölgesi, Africa Zeugitana (Africa Proconsularis adının ve prokonsül tarafından yönetilme geleneğinin kaldığı) ve güney bölgesi Afrika Byzacena olmak üzere ikiye bölündü. Bölge, 5. yüzyıldaki Germen istilasına kadar Roma İmparatorluğunun bir parçası olarak kaldı. Vandallar 429 yılında İspanya üzerinden Kuzey Afrika'ya geçtiler ve bölgeyi istila ederek Sicilya, Korsika, Sardinya ve Balear adaları'da dahil olmak üzere kendi krallıklarını kurdular. Vandallar bölgeyi savaşçı-elit olarak, sıkı bir bölme ve baskı politikası güderek ve Katolik inanç sahiplerini cezalandırarak kontrol altında tutmaya çalıştılar. 5. yüzyıl sonlarına doğru gittikçe zayıflayan Vandal devleti, topraklarının çoğunu Mauriler ve diğer çöl kabilelerine terk etmek zorunda kaldı.
533 yılında, Vandal hanedanı arasındaki anlaşmazlıkları bahane eden imparator I. Justinianus, büyük general Belisarius komutasındaki bir orduyu bölgeyi yeniden ele geçirmesi için Afrika'ya gönderdi. Kısa bir seferin ardından Belisarius Vandalları yendi ve zafer alayı ile Kartaca'ya girerek bölgede Roma hakimiyetinin yeniden sağlandığını ilan etmiş oldu. Yeniden düzenlenen Roma eyalet yönetimi çöl kabilelerinden gelen saldırıları durdurmada başarılı oldu ve tahkim edilmiş ulaşım ağı ile eyaletin iç kısımlarında da Roma hakimiyetini sağladı. Kuzey Afrika eyaletleri, İspanya'daki Roma mülkleriyle birlikte İmparator Mauricius tarafından tarafından Afrika Ortodoks Piskoposluğu olarak yeniden düzenlendi. Düzenleme başarılı oldu ve tiranik imparator Phocas 610 yılında Herakleios tarafından devrildi. 7. yüzyıl başlarında sahip olduğu İstikrar ve gücün önemi, Herakleios'un başkenti kısa bir süre içinde olsa Konstantinopolis'ten Kartaca'ya taşımasından anlaşılabilir. 640 yılıyla birlikte başlayan Müslüman saldırılarıyla karşı karşıya kalan bölge, ufak tefek aksiliklere rağmen saldırılara karşı koymayı başardı. Ancak 698 yılında Mısır'dan gelen Müslüman ordusu Kartaca'yı ele geçirerek bölgeyi fethedince, Kuzey Afrika'daki Roma ve Hristiyan saltanatı sona ermiş oldu.

Birçok kentin refahının kaynağı tarımdı. Kuzey Afrika, "İmparatorluğun tahıl ambarı" olarak adlandırılırdı. Tahminlere göre her yıl bir milyon ton hububat üretilir ve bunun da 1/4'i ihraç edilirdi. Başlıca tarım ürünleri fasulye, incir, üzüm ve diğer meyvelerdi. 2. yüzyılla birlikte zeytinyağı hububata rakip olmuş ve önemli bir ihraç kalemi haline gelmişti. İlave olarak köle yetiştiriciliği ve egzotik hayvanların yakalanması ve taşımacılığı işi yapılırdı. Ana üretim ve ihraç malları olarak tekstil, mermer, şarap, kereste, çömlekçilik ve yün öne çıkardı.

C. Hadrianus Fabius (MÖ 87—MÖ 84)

Lucius Aelius Lamia

Lucius Nonius Asprenas
Marcus Furius Camillus (17–19)
Lucius Apronius (19–21)
Quintus Junius Blaesus (21–23)
Publius Cornelius Dolabella (23–24)

Curtius Rufus

Lennox Manton, Roman North Africa (Roma Kuzey Afrikası), 1988, (İngilizce)

www.unrv.com sitesinde Roma Afrikası4 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 2008-20-02 tarihinde erişildi.

Afrika Ekonomik Topluluğu (AEC veya AEK), Afrika ülkelerinin çoğunluğunun ekonomik kalkınması için zemin oluşturan bir Afrika Birliği ülkeleri kuruluşudur. Örgütün belirtilen hedefleri arasında ticari bölgeleri, gümrük birlikleri, ortak bir piyasa ve merkez bankası ve ortak bir para birimi oluşturulması (bknz. Afrika Para Birliği) ve böylelikle ekonomik birlik sağlanması yer almaktadır.

1 Arap Mağrip Birliği şimdiye kadar Fas muhalefeti olduğundan mütevellit AEC'ye katılmıyor.

AEC'ye katılmayan diğer Afrika bölge blokları aşağıda belirtilmiştir.

Greater Arab Free Trade Area (GAFTA) (also includes most Middle Eastern states)
Economic Community of the Great Lakes Countries (CEPGL)
Indian Ocean Commission (COI)
Liptako-Gourma Authority (LGA)
Mano River Union (MRU)
Üyeleri aşağıdaki gibidir:

The AEC founded through the Abuja Treaty, signed in 1991 and entered into force in 1994
is envisioned to be created in six stages:

(to be completed in 1999) Creation of regional blocs in regions where such do not yet exist
(to be completed in 2007) Strengthening of intra-REC integration and inter-REC harmonisation
(to be completed in 2017) Establishing of a free trade area ve customs union in each regional bloc
(to be completed in 2019) Establishing of a continent-wide customs union (and thus also a free trade area)
(to be completed in 2023) Establishing of a continent-wide African Common Market (ACM)
(to be completed in 2028) Establishing of a continent-wide economic and monetary union (and thus also a currency union) and Parliament
End of all transition periods: 2034 at the latest

Eylül 2007'den itibaren

1. aşama: Tamamlandı, Sadece Arap Maghreb Birliği üyeleri ve Sahrawi Cumhuriyeti katılmadı. Somali katıldı.
2. aşama: Sürekli ilerlemektedir, kontrol edilmesi gereken hiçbir şey bulunmamaktadır.
3. aşama:

1 Members not yet participating: DR Congo (in talks to join), Eritre, Etiyopya, Seyşeller (in talks to join), Esvatini (on derogation until SACU gives permission for Svaziland to join the FTA), Uganda (to join very soon)[1]24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2 Members not yet participating: Angola, DR Congo, Seyşeller [2]

4. aşama: İlerleme yok
5. aşama: İlerleme yok
6. aşama: İlerleme yok

1 not all members participating yet
2 telecommunications, transport ve energy - proposed
3 sensitive goods to be covered from 2012

The African Free Trade Zone (AFTZ) was announced on Wednesday October 22, 2008 by the heads of Southern African Development Community (SADC), the Common Market for Eastern and Southern Africa (COMESA) and the East African Community (EAC).
In May 2012 the idea was extended to also include ECOWAS, ECCAS and AMU.

African Economic Outlook
Economy of Africa
Economy of the African Union
Şablon:African Economic Community

A single African currency in our time?
African leaders agree to form single market
African Union Official Website
South African webpage on RECs9 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pan-African Perspective11 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika Talanı, Afrika'nın talanı veya Afrika'nın kapışılması; Yeni Sömürgecilik (1870–1914) döneminde 1881-1914 yılları arasında emperyalist Avrupa sömürge imparatorlukları tarafından Afrika kıtasının işgal edilip paylaşılması ve sömürgeleştirilmesi talan ve yarışı.
Çin ve Hindistan'ın son yıllarda Afrika ülkelerine yönelmesi Yeni Afrika Talanı olarak da nitelendirilmektedir.

Afrika'ya uzanan ilk Avrupalılar 15. yüzyılda coğrafi keşifler çağının başından itibaren kıtada kalıcı yerleşim yerleri ile ticaret karakolları kuran Portekiz İmparatorluğudur. Fakat bundan sonraki iki asır boyunca Afrika fazla ilgi çekmemiş kıta üzerine bilgiler sınırlı kalmıştır.
Afrika içlerinin Avrupalılarca keşif süreci 18. yüzyılın sonlarında esas olarak başlamıştır. 1835 yılında kuzeybatı Afrika'nın çoğu Avrupalılarca haritalandırılmıştı. 19. yüzyılın ortalarında Avrupalı ünlü kâşiflerden David Livingstone ile H. M. Stanley Güney Afrika ile Orta Afrika'nın geniş bölgesini haritalandırmışlardır. 1850 ve 1860'larda Richard Burton, John Speke ve James Grant tarafından yapılan zorlu seferlerde merkezî büyük göller ve Nil nehrinin kaynağı bulunmuştur. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Nil ve onun kaynakları takip edilerek Nijer, Kongo ve Zambezi Nehri gibi büyük doğal kaynaklar tanınmıştır.
1870'lerin sonunda, Avrupa ülkeleri yalnızca kıtanın sahil kısımlarında yüzde 10 kadarını kontrol altında tutuyorlardı. Bunların içinde en önemlileri Portekiz'in sömürgesi Angola ve Mozambik, Birleşik Krallığın sömürgesi Cape Kolonisi ve Fransa'nın sömürgesi Cezayir olmuştur. 1914 yılında yalnızca Etiyopya, Liberya ve Derviş Devleti Avrupalıların kontrolünde olmayan bağımsız bölgelerdi.
Teknolojik ilerleme denizaşırı yayılmacılığı kolaylaştırmıştır. Sanayileşme sonucu ulaşım ve iletişim, özellikle de denizyolu, demiryolu ve telgraf hızlı gelişim göstermiştir. Tıbbî gelişme de tropikal hastalıklar için ilâçları geliştirmiştir. Sıtma tedavisinde kininin bulunmasıyla birlikte uçsuz bucaksız tropiklerin Avrupalılarca erişilmesini kolaylaşmıştır.

Afrika tarihi, Afrika kıtasında olan olayları kapsar. Afrika, modern insanın ilk ortaya çıktığı bilinen yerdir. Daha sonraki dönemlerde Kuzey Afrika'da Antik Çağ'da Mısır, Kartaca gibi medeniyetler ortaya çıkmış olmakla birlikte, kıtanın güney kısımlarında göçebe hayat devam etmiştir. Kıta, Roma'nın, Bizans'ın, Arapların, Osmanlı'nın ve en sonunda Avrupalıların işgaline uğramış, bu işgaller kıtanın sömürülmesine ve farklı fikirlerin ve dinlerin yayılmasında etkili olmuştur.

Afrika yaklaşık olarak 3,6 milyar yıl ila 2 milyar yıl önce oluştu. İnsanın evrimsel tarihi Afrika’da başladı. İlk defa Hominidler Afrika'da gelişti. İlk defa taş aletler 3.3 milyon yıl önce günümüz Kenya topraklarında kullanıldı. Bu taş aletleri Hominiler yapmıştı. Homo ergaster ilk olarak Afrika kıtasında ortaya çıktı. 1,5 milyon yıl önce ilk defa Homo erectus ortaya çıktı. Muhtemelen Homo ergesterden türemişti. Muhtemelen Homo Erectus ilk avcılardı.Homo erectus ateşi kontrol altına alabilen ve toplu avlanan bir türdü. Homo erectus ile birlikte taş teknoloji daha karmaşık bir hal aldı. Homo erectus Afrika'dan çıkan ilk insan türüydü.
İlk Homo sapiens şu anki keşifler ile Fas'ta bulundu ve yaklaşık 300.000 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Modern insan alet yapımındada gelişmişti. Kuzeydoğu Afrika'da MÖ 10.000 - 8000 yılları arasında tarım yapılmaya başlandı. MÖ 11. bin yılda Afrika'da çömlekçilik başladı. Afrika'da hayvanlar evcilleştirilmeye başlandı. 

Antik Çağ'da Afrika birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Günümüz Mısır coğrafyasında Mısır medeniyeti kurulmuştur. Aşağı ve Yukarı Mısır siyasi olarak Firavun Narmer veya Firavun Menes tarafından birleştirilmiş; böylece Eski Krallık dönemi başlamıştır. Antik Mısır piramitleri ile tanınmaktadır. Dini yapısı ise Akhenaton dönem hariç çok tanrılı olup, Akhenaton döneminde Aton'un merkezinde yer aldığı Atenizm adlı tek tanrılı inanç sistemi benzeri yapıya geçilmiştir. Akhenaton'un ölümü ardından eski çok tanrılı yapıya geri dönülmüştür.
Orta Krallık dönemi Mısır'ın kargaşa ile geçmiştir. Mısır, Yeni Krallık döneminde emperyalist bir politika izlemiştir. Yeni Krallık dönemi sonrasında Ptolemik hanedanlığına kadar Kuşit, Asur, Pers ve Makedonya işgalinde kalmıştır. Mısır ayrıca İbrahimî dinlerde Musa ve Yusuf gibi peygamberlerin hikâyelerinin geçtiği bir coğrafyadır. Ptolemaios Krallığı'nın lideri Kleopatra'nın intiharı ile Mısır Roma eyaleti oldu. Roma kontrolü sürecinde Mısır hanedanlığın malı oldu ayrıca Hristiyanlık Kuzey Afrika'da yayıldı.

Kuzey Afrika, Yunan ve Fenike kolonizasyonuna uğramıştır. Kartaca bir Fenike kolonisi olarak kurulmuştur. Kartaca; Kuzey Afrika, Sicilya, Güney İtalya ve İber Yarımadası'nda varlığını sürdürmüştür. Kartaca, ilk başlarda monarşi ile yönetilirken daha sonrasında oligarşik cumhuriyet ile yönetilmeye başlanmıştır. Devlet, Pön Savaşları sonucunda yıkılDI. Kuzey Afrika'da antik çağda Berberiler varlık gösteriyordu. Roma Pön savaşlarından sonra Kuzey Afrika'yı kontrol altına aldı. Kavimler göçü ile birlikte Kuzey Afrika Vandal işgaline uğradı.

Etiyopya coğrafyasında ise Aksum Krallığı vardı. Aksum Krallığı resmî din olarak Hristiyanlığı seçmiştir. Sudan'da ise Kuş Krallığı hüküm sürmüştür.

Bantu halkları, Antik dönemde Batı Afrika'dan kıtanın dört bir yanına doğru yayılmışlardır.

Vandal işgali sonrası kurulan Vandal Krallığı, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun Kuzey Afrika'ya seferler düzenlemesi ile ele geçirildi. İlerleyen dönemlerde EmevîAraplar Kuzey Afrika'yı ele geçirdi. Arap akınları sonrasında Afrika'da İslam yayıldı. İslamiyet sonrasında Afrika'da İslami devletler kuruldu ve takip eden dönemlerde Kuzey Afrika'ya Haçlı Seferleri gerçekleşti.

Afrika'da da çeşitli İslamî devletler kuruldu. Mali topraklarında Mali İmparatorluğu hüküm sürdü. Mali hükümdarı Mansa Musa, serveti sayesinde büyük bir ün elde etti. 
Uganda topraklarında  Buganda hakimiyeti gerçekleşti. Batı Afrika'daki en gelişmiş krallıklardan biri ise Benin'di. 

15. yüzyıldan itibaren Afrika, Avrupalılar tarafından kolonize edilmeye başlandı. Aynı dönemde Osmanlı'nın Kuzey Afrika'ya doğru genişlemesi gerçekleşti. Bartolomeu Dias tarafından Ümit Burnu Avrupalılarca keşfedildi. Yeni Dünya'daki denizaşırı Avrupa kolonilerindeki işgücü ihtiyacını karşılamak için Amerika ve Afrika arasında geniş çaplı bir köle ticareti gelişti. Afrika'daki Avrupalı devletlerin kontrolündeki topraklar 1800'lerin sonunda kıtanın sadece %10'unu kaplarken, 1914 senesinde %90'ından fazlasını kapsar hale gelmiş, bu olay Afrika Talanı olarak isimlendirilmiştir. 20. yüzyılda Afrika devletleri Avrupalı devletlerden bağımsızlıklarını kazanmıştır. 1963'te Afrika Birliği kurulmuştur.

Afrika, hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından Asya'dan sonra dünyanın en büyük ikinci kıtasıdır. Yaklaşık 30.065.000 km²lik alanı ile dünya topraklarının %20,4'ünü kapsamaktadır. 1.340.598.000 kişi yani Dünya nüfusunun %16.72'sini barındırmaktadır.
Afrika kıtası; kuzeyde Akdeniz, kuzeydoğuda Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz, doğu ve güneydoğuda Hint Okyanusu ve batıda Atlas Okyanusu tarafından sınırlandırılır.
Bu sayfa Afrika'nın coğrafî kapsamına giren ülkeleri; bayrakları, başkentleri, para birimleri, resmî dilleri, yüzölçümleri, nüfusları ve coğrafî konumunu gösteren haritalar ile listelemektedir. Bu liste Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devletleri ve diğer topraklara (BM tarafından tanınmayan devletler ve bağımlı topraklar) bölünmektedir.

Afrika Birliği
Afrika'daki büyük şehirler listesi

Wikimedia Atlas'da Afrika

Afrikaans, Afrikaanca veya Boer dili, esas olarak Güney Afrika'nın batısında ve Namibya'da konuşulan bir Batı Cermen dilidir. Dil, Felemenkçenin Hollandaca lehçesinden evrilmiştir. Daha az sayıda kişi tarafından Botsvana, Lesotho ve Esvatini'de de konuşulmaktadır.
Afrikaans, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin 11 resmi dilinden biridir. Ana dili Afrikaans olanların sayısı 7 milyon kişi kadardır ve dil Güney Afrika toplumunun %13,5'inin ana dilini oluşturur. İkinci dil olarak konuşanlar eklendiğinde dilin toplamda 15 ile 23 milyon arasında bir konuşur sayısına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Dil, Güney Afrika'da yaşayan çok ırklı Coloured ismi verilen halk (%75.8) ile Avrupa kökenli beyazlar tarafından (%60.8) en yüksek oranda konuşulmaktadır. Çoğunlukla Hollanda'dan göç etmiş Afrikaans konuşuru beyazlar Afrikaner olmaktadır.
Dil Almanca ve Khoisan dilleri gibi dillerden ödünçlemeler almış olmak ile birlikte söz varlığı açısından %90-95 oranında Felemenkçe kökenlidir. Bu nedenden ötürü Felemenkçe ile Afrikaans arasındaki farklar söz varlığından çok dilin analitik türde morfolojisi, grameri ve sözcüklerin yazımı ile telaffuzunda gözlemlenir. İki dil arasında yüksek bir karşılıklı anlaşılabilirlik vardır; bu oran diller yazılı olduğunda daha da artmaktadır.

Afrikaner (Boer, Felemenkçe: Afrikaander), Güney Afrika'da Hollanda kökenli, bir Hollandaca lehçesi olan Afrikaans konuşan halk.
Afrikaner, Felemenkçe Afrikalı demektir. Bu isim, Afrika'daki çoğu diğer Avrupalı yerleşimcilerin aksine, Güney Afrika'ya yerleşen Hollandalıların bu kıtayı anavatanları olarak kabul ettiklerinin ve Avrupalı köklerinden koptuklarının bir simgesidir. Boer (okunuşu: buğr) ise çiftçi demektir ve bu etnik grubun başlıca iktisadi faaliyetine işaret eder.
Güney Afrika'daki Hollanda yerleşimi, Endonezya'daki sömürgeye giden bir ikmal üssü sağlamak üzere 1652'de başladı. Güney Hint Adaları Şirketi tarafından gönderilen koyu Kalvinci Protestan yerleşimciler, yörede Hotantolar ve Boşimanlara karşı savaşarak onları kovdular. Zamanla Hollanda'dan yeni yerleşimciler geldi ve Boerların nüfusu arttı.
1707'de Afrikanerler Hollanda hükûmetinden bağımsızlık istediler. Resmen bir devlet kurulmasa da, Güney Afrika fiilen bağımsız bir idareye kavuştu. Güney Afrika, zencileri köle olarak kullanan zengin muhafazakâr Protestan beyaz çiftçilerin güç sahibi olduğu bir ülke hâline geldi.
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hint Okyanusu'nda artan Britanyalı etkisi sonucu Güney Afrika, Birleşik Krallık etkisine girmeye başladı. 1815'te Viyana Kongresi'yle İngiltere, yöredeki hâkimiyetini kabul ettirdi. 19. yüzyıl boyunca süren bir dizi savaş sonucu, Britanyalılar, Boerları Güney Afrika'nın içlerine doğru kovdular. Bu göç sonucu Boer nüfusu, ülkenin Orange ve Transvaal yörelerinde yoğunlaştı.

Afrikanerler, Avrupa ve Amerika'dan farklı olarak baskın şekilde Hristiyan Kalvinistlerden oluşmaktadır. Bu durum, Afrikanerleri, siyasal ve coğrafik bir izolasyona maruz bırakmış ve Aydınlanma Çağı'ndaki etkilerden uzaklaştırmıştır.
Avrupa'daki Protestan kültürünün 18. yüzyıldaki gelişmeleri, Afrikanerlerin dinsel yaşantılarına minimal seviyede etki etmiştir.
Afrikaner Kalvinizmi, Aydınlanma Çağı'ndan önceki orijinal Kalvinizmin özelliklerini taşımaktadır. Burada durum, yerli halkın dininin, Kalvinizmin kültürel özellikleriyle birleşmesi hâlidir.
Afrikanerlerin kiliseye olan katılımları 1985'te %80 civarındayken, günümüzde %49'a düştüğü tahmin edilmektedir.

İlk beyaz yerleşimciler olarak Hollandalılar geldiği için, kullanılan ilk dil de kendi dilleri olmuştur. Ancak 17. yüzyıl sonlarında Hollandalıların lisanlarında değişimler olmaya başladı. Daha sonra koloniye gelen Almanlar ve Fransızların Hollandalıların dillerine hâkim olmamaları ve kolonide bulunan yerli halk sebebiyle yerleşik olarak kullanılan Felemenkçede birtakım deformasyonlar başlamış oldu.
Daha sonra meydana gelen bu oluşuma Malayca, Zuluca, İngilizce, Portekizce ve ek olarak Khoi Khoilerin de dillerinden eklenmeler oldu. Böylelikle temel olarak ilk başta kullanılan Felemenkçe teknik olarak oldukça değişmiş oldu. 1925 yılında Parlamento, Güney Afrika'nın iki resmî dilinden biri olan Felemenkçeyi değiştirdi. Ancak, yeni bir lisan olarak Afrikaans dilinin oluşturulması ve denemesine çok fazla itiraz vardı. Marthinus Steyn, önde gelen bir hukukçu ve politikacıydı ve bu konuda muhalefetti. Karşıt fikirli kişiler, resmî bir dilin, Afrikanerlerin izole olmasına sebep olacağını; Afrikaans dilinin konuşabilecek yerli halkın zarar göreceğini düşünüyorlardı.
Günümüzde oluşturulan bu Afrikaans dili, Güney Afrika'nın 11 resmî dili içerisinde sayılmaktadır.

Afrikanerlerin geçmişe dayalı bir edebî gelenekleri vardır. Dikkate değer romancı ve şairleri; Eugene Marais, Uys Krige, Elisabeth Eybers, Breyten Breytenbach, André Brink ve Athol Fugard olarak gösterilebilir.

Gelişim Büyük Coğrafya Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, İstanbul (Genel Tanım)

Angola resmî adıyla Angola Cumhuriyeti (Portekizce: República de Angola), Güney Afrika'nın batı kıyısında yer alan bir ülkedir. Toplam yüzölçümü ve nüfusu bakımından Brezilya'dan sonra ikinci büyük Portekizce konuşan (Lusofon) ülkedir ve Afrika'nın yedinci büyük ülkesidir. Güneyde Namibya, kuzeyde Demokratik Kongo Cumhuriyeti, doğuda Zambiya ve batıda Atlantik Okyanusu ile çevrilidir. Angola'nın, Kongo Cumhuriyeti ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile sınır komşusu olan Cabinda eyaleti adında bir dış bölgesi bulunmaktadır. Başkenti ve en kalabalık şehri Luanda'dır.
Angola, Paleolitik Çağ'dan beri yerleşim görmüştür. Bantu genişlemesinin bölgeye ulaşmasından sonra, 13. yüzyılda devletler kurulmuş ve konfederasyonlar halinde örgütlenmiştir. Kongo Krallığı, 14. yüzyıldan itibaren diğer krallıklar arasında hegemonyayı elde etmiştir. Portekizli kaşifler 1483'te Kongo ile ilişkiler kurdu. Güneyde Ndongo ve Matamba krallıkları, daha güneyde Ovimbundu krallıkları ve doğuda Mbunda Krallığı bulunuyordu.
Portekizliler 16. yüzyılda kıyı şeridini kolonileştirmeye başladılar. Kongo, Portekizlilere karşı üç savaş verdi ve bu savaşlar Portekizlilerin Ndongo'yu fethiyle sonuçlandı. 19. yüzyılda köle ticaretinin yasaklanması Kongo'nun çeşitlenmemiş ekonomik sistemini bozdu ve Avrupalı ​​yerleşimciler yavaş yavaş bölgenin iç kesimlerinde varlıklarını kurmaya başladılar. Angola'ya dönüşen Portekiz kolonisi, 20. yüzyılın başlarına kadar bugünkü sınırlarına ulaşamadı ve Cuamato, Kwanyama ve Mbunda gibi yerli gruplardan güçlü bir direnişle karşılaştı.
Uzun süren sömürgecilik karşıtı mücadeleden (1961-1974) sonra Angola, 1975'te tek partili bir cumhuriyet olarak bağımsızlığını kazandı, ancak aynı yıl ülke, Sovyetler Birliği ve Küba tarafından desteklenen iktidardaki Angola Halk Kurtuluş Hareketi (MPLA); başlangıçta Maoist ve daha sonra ABD ve Güney Afrika tarafından desteklenen anti-komünist bir grup olan Angola Ulusal Bağımsızlık Birliği; Zaire tarafından desteklenen militan örgüt Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi; ve yine Zaire tarafından desteklenen ve Cabinda dış bölgesinin bağımsızlığını hedefleyen Cabinda Enklavı Kurtuluş Cephesi arasında yıkıcı bir iç savaşa sürüklendi.
2002'deki iç savaşın sona ermesinden bu yana Angola, nispeten istikrarlı bir anayasal cumhuriyet olarak ortaya çıkmış ve ekonomisi dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yer almaktadır; Çin, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ülkenin en büyük yatırım ve ticaret ortaklarıdır. Bununla birlikte, ekonomik büyüme oldukça dengesizdir; ülkenin zenginliğinin çoğu, nüfusun orantısız derecede küçük bir kesiminde yoğunlaşmıştır, çünkü Angolalıların çoğunun yaşam standardı düşüktür; yaşam beklentisi dünyanın en düşükleri arasındadır, bebek ölüm oranı ise en yüksekleri arasındadır.
Angola, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu ve Güney Afrika Kalkınma Topluluğu üyesidir. 2024 yılı itibarıyla Angola nüfusunun 36,6 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Angola kültürü, yüzyıllardır süregelen Portekiz etkisini, özellikle Portekiz dilinin ve Katolik Kilisesi'nin hakimiyetini, çeşitli yerel gelenek ve göreneklerle harmanlayarak yansıtmaktadır.

Angola bayrağındaki renkler şunları temsil etmektedir: Parlak kırmızı - Angolalıların sömürge baskısı sırasında döktüğü kan, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve Ülkenin Savunması. Siyah - Afrika kıtası. Ayrıca   bayrakta işçileri ve endüstriyel üretimi simgeleyen dişli çark, bir pala; köylüleri, tarımsal üretimi ve silahlı mücadeleyi simgeleyen bir yıldız bulunmaktadır. Dişli çark, pala ve yıldızın sarı renkte olması ülkenin zenginliğini ifade eder.

Ülkenin günümüzde kullanılan ismi geçmişte Angola'nın batı kesimlerinde kurulu olan ve bir Bantu krallığı olan Ndongo Krallığı'nda krala verilen unvandan gelmektedir. O dönem krallara verilen Ngola unvanı o dönem sömürge devleti olarak bölgeye gelen Portekizli denizciler tarafından önce Luanda ve çevresi için kullanılmış, daha sonraları da günümüzde başka bir ili olan Benguela'yı kapsayacak şekilde genişletilmiş, 19. yüzyıl itibarıyla de o dönem henüz sınırları tam belirlenmeyen ancak Portekiz'in hakimiyeti altına aldığı bugünkü Angola topraklarını tamamı için kullanılmıştır.

Günümüzde Angola'nın varlığını sürdürdüğü topraklarda yaşayan ilk topluluk Khoisan topluluğu olmuştur. Khoisan topluluğu ilerleyen yıllarda Bantu halkları tarafından bölgeden uzaklaştırılmıştır. 15. yüzyıl sonlarına doğru Avrupalılar ve özellikle de Portekizli denizciler ile başlayan temasın sonucunda Portekiz 1483 yılında, günümüzde Luanda'nın bulunduğu sahil kesiminde ve iç bölgelerde ticaret merkezleri oluşturmuştur. Angola'nın bugünkü sınırlarının sistematik olarak ele geçirilmesi ve işgal edilmesi ise 19. yüzyıl sonlarında başlatılmış olup, bu işgal 1920'li yıllara kadar sürdürülmüştür. Angola, 1975 yılında Portekiz'den bağımsızlığını kazanmıştır.
Angola 1920'li yılların ortasından 1960'lı yılların başına kadar 'klasik' sömürü sistemi içerisinde Portekiz tarafından yönetilmiştir. Bu dönemde koloni sahibi Portekiz, 1926 yılından Karanfil Devrimi'nin yaşandığı 1974 yılına kadar askerî cunta tarafından idare edilmiştir.
Koloni döneminde ülkenin en büyük ekonomik değerini tarım ve hayvancılık oluşturmaktaydı. Bu tür faaliyetler Avrupalı yerleşimciler tarafından büyük işletmelerde yapılmasının yanı sıra, Afrikalı yerliler tarafından da aile işletmelerinde gerçekleştirilmekteydi. Bunun haricinde koloni ülkesi için çıkartılan elmasın ihracatı, önemli bir kaynak oluşturmaktaydı.
1950'li yıllarda milliyetçi direnişin şekillenmesi ile başlayan süreç, 1961 yılında silahlı mücadeleye dönmüştür. Özellikle Afrika Yılı olarak adlandırılan 1960 yılında 18 Afrika ülkesinin sömürge sahibi ülkelerden bağımsızlığını ilan etmesi Angola'da da bu sürecin ilerlemesine neden olmuştur.
Portekiz, 1962 yılından itibaren ülkede köklü reformlar gerçekleştirerek geç sömürge dönemini devreye almıştır. Bu durum Angola'da niteliksel olarak yeni bir durum yaratsa da bağımsızlık mücadelesine herhangi bir etkisi olmamıştır. Bu mücadele dolaylı olarak Portekiz'de 25 Nisan 1974 tarihinde gerçekleştirilen Karanfil Devrimi neticesinde diktatör askerî cuntanın devrilerek yerine demokratik rejimin gelmesi sonucunda başarıya ulaşmış, yeni Portekiz Hükûmeti derhal sömürge ülkelerden çekilme sürecini başlatmıştır.

Portekiz'de gerçekleştirilen devrim, Angola'da bağımsızlık mücadelesi veren ve birbirinden farklı etnik kökenleri temsil eden FNLA (Türkçe: Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi), MPLA (Türkçe: Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi) ve UNITA (Portekizce: União Nacional para a Independência Total de Angola, Türkçe: Angola'nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik) özgürlük hareketleri arasında iktidarı ele geçirme amacıyla gerçekleşen silahlı çatışmaların yoğunlaşmasına sebep olmuştur.
ABD, ilerleyen zamanlarda Demokratik Kongo'ya dönüşen Zaire ve apartheid rejimiyle yönetilen Güney Afrika, bu çatışmalarda FNLA ve UNITA'yı desteklemiştir. Sovyetler Birliği ve Küba ise, MPLA'nın yanında yer almıştır.
MPLA mücadeleyi kazanan taraf olarak 1975 yılında Luanda'da bağımsızlığı ilan etmiştir. FNLA ve UNITA da aynı dönemde Huambo'da bağımsızlık açıklamasında bulunmuştur. Bu karşı hükûmet her ne kadar kısa süre içerisinde dağılsa da, bağımsızlık ilanından kısa bir süre sonra taraflar arasında Angola İç Savaşı'nın başlamasına neden olan çatışmalar şiddetlenmiştir.
FNLA kısa bir süre içerisinde bu mücadeleden elenmiş, UNITA ise 2002 yılında Jonas Savimbi'nin ölümüne kadar MPLA'ya karşı savaşmayı sürdürmüştür.
MPLA ülkenin yönetimini üstlenmesinin ardından, sosyalist ülkeleri rol model alarak ekonomik ve siyasi bir rejim oluşturmuştur. Marksizm-Leninizm ve sol milliyetçiliği ön plana çıkararak, tarım sosyalizmi üzerine kurulu bir siyasi ekonomi geliştirmişlerdir. Angola Halk Cumhuriyeti'nin ekonomik yapısında petrol ve elmas başta olmak üzere doğal kaynakların işlenmesi önemli bir yere sahip olmuştur. 1977 yılında gerçekleştirilen ilk kongrede MPLA'nın ismine "işçi partisi" tanımı eklenmiştir.

Bu sistem 1990/91 yılları arasında iç savaşta yaşanan kısa süreli duraklamada çok partili sistem lehine değiştirilmiştir. 1992 yılında gerçekleştirilen ve UNITA'nın da yer aldığı genel seçimlerde MPLA parti olarak parlamentoda mutlak çoğunluğu elde etse de, partinin cumhurbaşkanı adayı José Eduardo dos Santos cumhurbaşkanı olmak için Jonas Savimbi'ye karşı gereken çoğunluğu sağlayamayarak yasa gereği zorunlu olan ikinci seçim turuna girmek durumunda kalmıştır.
Yapılan bu seçimler ülkede 2002 yılına kadar sürecek karmaşık bir yapıya sebep olmuştur. Bir tarafta MPLA ve UNITA ortaklaşa parlamentoda hatta hükûmette yer alırken, UNITA'nın askeri kanadı seçimlerden hemen sonra silahlı mücadeleyi yeniden başlatmıştır. Ülkedeki siyasi gelişmeler neticesinde yönetimde otoriter bir devlet başkanlığı yönetimi benimsenmiş, ülke genelinde ciddi yıkımlar gerçekleştirilmiştir.
2002 yılında UNITA lideri Jonas Savimbi'nin ülkenin doğusunda ordu tarafından yakalanıp vurulmasından sonra UNITA silahlı mücadeleyi bıraktığını açıklamıştır. Bu olay neticesinde silahlı kanadını lav edilen UNITA'da buradaki güçlerin bir bölümünü Angola ordusu bünyesine alınmıştır. Yeni genel başkanları Isaias Samakuva önderliğinde normal bir muhalefet partisi görüntüsüne bürünen UNITA, 2008 yılında gerçekleştirilen ve MPLA'nın oyların %80'ini elde ettiği seçimlerde bir varlık gösterememiştir.
Son yıllarda özellikle ülkede var petrol rezervlerinden elde edilen gelirlerle tüm ülkede yeniden yapılanma gerçekleştirilmektedir.
Angola'da 2010 yılında kabul edilen yeni anayasa, iktidardaki MPLA'yı güçlendirmekte ve devlet başkanına otoriter bir yönetim imkânı sağlamaktadır.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 5.198 km sınırın 2.511 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti (bu sınırın 225 km'lik bölümünü Cabinda bölgesine olan sınır oluşturmaktadır), 1.376 km'si Namibya, 1.110 km'si Zambiya ve 201 km'si ise Kongo Cumhuriyeti devleti ile oluşmaktadır .Angola sahip olduğu 1.246.700 km² ile dünyada

Apartheid (Afrikaans telaffuz: [aˈpartɦəit], Türkçe: Ayrı olmak), Afrika'nın güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti ile bu devlete bağlı Güneybatı Afrika'da (Namibya) 1948-1994 yılları arasında resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından uygulanan ve bu doğrultuda yasalar çıkartarak ırksal ayrışmayı savunan sistemdir. Apartheid kelimesi Afrikaanca "ayrılık" anlamına gelmektedir. Bu süreç Avrupa kökenli beyazlar tarafından, baasskap adı da verilen ve beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan bir ideoloji ile yürütülmüştür.
Uzun yıllar boyunca beyaz ırkın yönetiminde olan Güney Afrika'da Siyahilere ve diğer beyaz olmayan etnik gruplara karşı uygulanan ayrımcılık, 1948 yılı genel seçimlerinden sonra resmîleşerek sürdü. 1958 yılından itibaren yasalarla da desteklenen Apartheid sistemi, insanların kökenlerine göre sınıflandırılmaları sonucu, beyaz azınlık dışında kalanların vatandaşlık hizmetlerinden daha az yararlanmaları, devletin sağladığı sağlık ve eğitim hizmetleri gibi sosyal hizmetlerden daha az yararlanmaları gibi ırkçı uygulamalara zemin olmuştur.
Güney Afrika'da apartheid sistemine karşı Anti-Apartheid Hareketi oluşturulmuş, ülkenin ilk siyahi devlet başkanı olarak bu makama gelen Nelson Mandela iktidarıyla ırkçı-ayrımcı uygulamalar durdurulunca Apartheid yönetiminin ortadan kalkmasıyla bu hareket de son bulmuştur.

Apartheid sistemine göre Beyazlar en üst kademede yer alırken, bu grubu Asyalılar, Renkliler (Coloured) ve Siyahiler takip etmekteydi.

Siyahiler, Apartheid rejimde en dezavantajlı konumda bulunan etnik grubu oluşturmaktaydı. Apartheid sisteminde, çoğunlukla Bantu olan Siyahi nüfusun şehirlerin bazı mahallelerinden kovulmaları ve sadece Siyahilerin yaşadığı mahallelerde ya da Bantustan adı verilen, devlet tarafından tasarlanmış özerk "kabile anavatanlarında" yaşamaları zorunlu kılınmaktaydı. Bantustan bölgelerine taşınmak, Güney Afrika vatandaşlığından men edilmek anlamına da geliyordu.

Renkliler veya Coloured halkı kökensel olarak, Avrupalılar ve Hindistan, Malezya ve diğer eski koloni bölgelerinden getirilmiş işçiler ile Afrikalı Siyahilerin melezleşmesine dayanan bir etnik gruptur. Siyahilerde olduğu gibi Renklilerin de özel mahallelerde yaşamaları beklenmiştir. Renklilere oy verme hakkı Hintler ile birlikte 1980'lerde, üç kamara sistemi adı verilen, her grubun kendine ait bir kamarasının olduğu bir parlamentonun kurulması ile verilmiştir.

Apartheid yönetiminin Doğu Asyalı halklara karşı tutumu değişkenlik göstermiştir. Yönetimin ekonomik ve diplomatik ilişkiler içinde bulunduğu Japonya, Tayvan ve Güney Kore kökenli Güney Afrikalılar genellikle Beyazlar ile eşit haklara sahip olmuş ve "Onursal Beyaz" olarak sınıflandırılmıştır. Bu halkların Beyazların aksine seçme ve seçilme hakkı bulunmamış, ancak zorunlu askerlik gibi Beyazların da dâhil olduğu diğer grupların katılması gereken uygulamalara katılmaları gerekmemiştir.

Hindistan Yarımadası kökenli Güney Afrikalılar pek çok ayrımcı yasaya tabi tutulmuştur. Bazen Renkliler ile bazen de ayrı olarak sınıflandırılan Hint kökenli Güney Afrikalılar genellikle Renkliler ile benzer haklara sahip olmuştur. Hintlere seçme ve seçilme hakkı 1980'lerde gerçekleştirilen bir referandum sonucunda, üç kamara sistemi adı verilen, her grubun kendine ait bir kamarasının olduğu bir parlamentonun kurulması ile verilmiştir.

Cry Freedom (Özgürlük Çığlığı), Richard Attenborough'nun yönetmenliğinde 1987'de çekilen epik biyografik bir dram filmidir. Senaryosu John Briley tarafından, gazeteci Donald Woods'un kitaplarına dayanarak yazılmıştır. Film, Güney Afrika'daki apartheid döneminde siyah aktivist Steve Biko ile beyaz gazeteci Donald Woods arasındaki dostluğu ve Biko'nun ölümüne giden süreci konu alır. Irkçılık, ayrımcılık, sosyoekonomik eşitsizlik ve devlet şiddeti gibi temaları işleyen yapım, Güney Afrika'da çekim izni verilmediği için Zimbabve'de gerçekleştirilmiştir. Başrollerde Denzel Washington (Biko) ve Kevin Kline (Woods) yer alırken, film 6 Kasım 1987'de ABD'de vizyona girmiştir

The United Nations: Birleşmiş Milletler resmî sitesi - BM'de Apartheid süreci Partner in the Struggle against Apartheid - www.un.org 28 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Australopithecus afarensis ("Australo" güneye ait, "pithecus" maymun, "afar"  Etiyopya'da bulunan Afar Bölgesi, " -ensis" eki ise türün bulunduğu yöre adına ithafen getirilen ektir), Pliyosen'de Doğu Afrika'da, yaklaşık 3.9 ila 2.9 milyon yıl önce yaşamış, soyu tükenmiş bir australopitesin türüdür.

Meyve, fıstık, tohum ve yaprak yiyerek beslenen ağaçsıl maymunlar, dört ayak (kuadropedalizm) üstünde yaşıyor ya da el desteğiyle yürüyorlardı. Belli bir süre sonra bu canlılardan bir grup, ağaçlardaki yaşamı terk edip yerde yaşamlarını devam ettirdiler. Zaman geçtikçe dört ayak üzerinde veya el desteği ile hareket kabiliyetini yitirip iki ayak (bipedalizm) üzerinde yürümeye başladılar. Kuraklık Teorisi'ne göre ağaçların yok olması bu canlıların dik yürümesine neden oldu. Bunun en erken örnekleri ise A. afarensis gibi australopitesinlerde görülür.
Bulunan ilk Australopithecus afarensis, 1974 yılında Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontolog Donald Johanson’un  Doğu Afrika'da Etyopya'nın Hadar bölgesinde bulduğu, yaklaşık 3,2 milyon yıl önce yaşamış olan 105 cm boyundaki Lucy adlı fosildir. Bulunduğu zaman, bipedalizme uyarlanmış iskelet özellikleri gösteren en eski insansı Australopithecus afarensis'ti.

A. afarensis'in uzun bir yüzü, hassas bir kaş çıkıntısı ve prognatizmi (dışa doğru çene çıkıntısı) vardı. En büyük kafataslarından biri olan AL 444–2, bir dişi goril kafatası büyüklüğündedir.
Lucy'nin beyin hacmi 365-417 cc idi, numune AL 822-1'in yaklaşık 374-392 cc, AL 333-45'in yaklaşık 486-492 cc ve AL 444-2'in yaklaşık 519-526 cc beyin hacmine sahip olduğu düşünülüyor. Bu da, türün ortalama beyin hacmini yaklaşık 445 cc yapar. Bebeklerin beyin hacimleri (yaklaşık 2,5 yaşında) DIK-1-1 ve AL 333-105 örneklerinde, sırasıyla 273–277 ve 310–315 cc'dir. Bu ölçümleri kullanarak, A. afarensis'in beyin büyüme hızı şempanzelerden daha yavaş olduğu çıkartılabilir. Beyin büyüme süresi uzamış olsa da, süre modern insanlardan çok daha kısaydı, bu yüzden yetişkin A. afarensis beyni modern insana göre çok daha küçüktü. A. afarensis'in beyni muhtemelen insan olmayan maymun beyinleri gibi organize olmuştu ve insan benzeri beyin konfigürasyonuna dair hiçbir kanıt yoktu.

A. afarensis örnekleri, görünüşe göre geniş bir çeşitlilik (varyasyon) yelpazesi sergilemektedir, bu da genellikle erkeklerde kadınlardan çok daha büyük olan belirgin eşeysel dimorfizm olarak açıklanmaktadır. 1991'de Amerikalı antropolog Henry McHenry, bacak kemiklerinin eklem boyutlarını ölçerek ve bir insanı bu boyutu karşılayacak şekilde küçülterek vücut boyutunu tahmin etti. Bu, varsayılan bir erkek (AL 333-3) için 151 cm verirken, Lucy 105 cm idi.
Laetoli fosil yollarının (S1, S2, G1, G2 ve G3) beş yapımcısı için, modern insanlarda ayak izi uzunluğu ile vücut boyutları arasındaki ilişkiye dayanarak, S1'in yaklaşık 165 cm boyunda ve 45 kg ağırlığında, S2'nin 145 cm boyunda ve 39.5 kg ağırlığında, G1'in 114 cm boyunda ve 30 kg  ağırlığında, G2'nin 142 cm boyunda ve 39 kg ağırlığında ve G3'ün 132 cm boyunda ve 35 kg ağırlığında olduğu düşünülüyor. Bunlara dayanarak, S1'in bir erkek olduğu ve geri kalanının (G1 ve G3 muhtemelen gençlerin) olduğu, A. afarensis'in oldukça dimorfik bir tür olduğuna yorumlanır.

Australopithecus africanus
İnsanın evrimi
Lucy

Australopithecus africanus ("Afrika'nın güney maymunu" anlamına gelir), yaklaşık 3.7 ila 2.1 milyon yıl önce Orta Pliyosen'den Erken Pleyistosen'e kadar Güney Afrika'da yaşamış, soyu tükenmiş bir australopitesin türüdür. A. africanus'un Homo ve Paranthropus'un, sadece Paranthropus'un veya sadece P. robustus'un atası olarak çeşitli şekillerde yerleştirildiği için diğer homininlerle nasıl bir ilişkisi olduğu açık değildir. "Küçük Ayak" örneği, iskeletinin %90'ı bozulmamış ve en eski Güney Afrika australopitesini olarak, en eksiksiz korunmuş erken hominindir. Bununla birlikte, bunun ve benzeri örneklerin "A. prometheus" olarak ayrılması tartışmalıdır.

Australopithecus africanus, anatomik olarak A. afarensis'e benziyordu. İnsan ve insansı maymun benzeri özelliklerin bir kombinasyonuna sahiplerdi. A. afarensis ile karşılaştırıldığında, A. africanus'un daha büyük bir beyni ve daha küçük dişleri barındıran daha yuvarlak bir kafatası vardı, ancak aynı zamanda nispeten uzun kolları ve belirgin bir çene ile beyin kabuğunun altından dışarı çıkan güçlü eğimli bir yüz gibi bazı insansı maymun benzeri özelliklere de sahipti. A. afarensis gibi olan leğen kemiği, femur (üst bacak) ve A. africanus'un ayak izleri; iki ayak üzerinde yürüdüğünü gösterir, ancak omuz ve el kemikleri de tırmanmaya adapte olduklarını göstergesidir. A. africanus'un dişleri ve çeneleri modern insan dişlerinden çok daha büyüktu. Üst ve alt çeneleri ise modern insanınki gibi önden tamamen yuvarlaktı ve köpek dişleri A. afarensis'inkinden ortalama olarak daha küçüktü. Türün bireyleri muhtemelen meyveler, tohumlar ve bitki kökleri için yiyecek arayacakları açık ormanlık alanlarda yaşıyorlardı. Yaklaşık 2.07 milyon yıl önce, P. robustus ve H. erectus'un gelişinden hemen önce, A. africanus, İnsanlığın beşiği'nde yok oldu.

1924'te, Güney Afrika,Taung'daki bir kireç ocağında işçiler tarafından toplanan, Taung çocuğu adlı fosil, keşfedilen ilk Australopithecus fosiliydi. Bilim topluluğu başlangıçta bu kısmi kafatasının tanımlanmasını reddetti ve erken bir hominid (günümüzde hominina) formundan ziyade bir tür soyu tükenmiş inasnı maymun türü olduğunu söyledi. 1925'te Dart tarafından, yeni bir tür olarak tanıtılan bu fosil 2.8 ila 3.3 milyon yıl öncesine tarihlendi. Bir insan olmayan insansı maymun ile karşılaştırıldığında, yaklaşık 4 yaşında ve bir insanla karşılaştırıldığında 5-7 yaşlarında olacaktı. Taung çocuğu, 105 santimetre boyundaydı ve 9 ila 11 kilogram  arasındaydı. 400-500 cc'lik bir kafatası hacmine sahipti.

 Vikitür'de Australopithecus africanus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Australopithecus africanus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Awash (bazen Hawash olarak yazılır; Afarca: We'ayot) Somalice: Webiga Dir, Etiyopya'nın önemli bir nehri. Tamamen Etiyopya sınırları içerisinde bulunur ve sularını Tadjourah Körfezi'nin yaklaşık 100 kilometre yakınlarındaki Gargori Gölü ile başlayıp, Cibuti sınırındaki Abbe Gölü (veya Abhe Bad) ile biten birbirine bağlı göller zincirine boşaltır. Amarara, Oromya ve Somali Bölgesinin yanı sıra Afar Bölgesinin güney yarısını kaplayan bir kapalı havzanın başlıca akarsuyudur. Huntingford'a göre, 16. yüzyılda Awash Nehrine Büyük Dir Nehri deniyordu ve Müslümanlar ülkesinde akıyordu. Bölge, 1980'de UNESCO Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Orta Awash Projesi websitesi 16 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zewdu Tememew Molla, "Dam Safety Evaluation on Koka Dam, Ethiopia". M.Sc. thesis, 2005. abstract

Aşağı Mısır (Arapça: الدلتا, al-Diltā) Mısır'ın en kuzeyinde bulunan bölgedir. Yukarı Mısır ile Akdeniz arasında kalan, El-'Aiyet, Kahire'nin güneyi ve Zavyeh Dehşur (دهشور) arasındaki verimli Nil Deltası alanıdır.

Bugün Nil Irmağı'nı deltaya taşıyan birisi batı yönündeki Raşit Kanalı, diğeri Damietta Kanalı olmak üzere başlıca iki kanal bulunmaktadır.
Yaşlı Plinius, Antik zamanlarda deltaya ulaşan Nil'in doğudan batı yönüne; Pelusiac, Tanitic, Mendesian, Phatnitic, Sebennytic, Bolbitine ve Canopic olmak üzere yedi kola ayrıldığını söylemektedir. Bugün delta bölgesi, mevcut kanal ve kanalet ağları ile oldukça iyi sulanmaktadır.
Aşağı Mısır'ın iklimi, etkisi altında bulunduğu Akdeniz iklimi nedeniyle Yukarı Mısır iklimine göre daha ılımandır. Yukarı Mısır'a göre sıcaklıkları daha az yüksek ve yağış daha fazladır.

Aşağı Mısır, Ta-Mehu yani Papirüs Ülkesi olarak bilinirdi. Nome olarak adlandırılan, ilkine el-Lişt denilen yirmi bölgeye ayrılmıştı. Aşağı Mısır büyük bir kısmı ile gelişmemiş makilik bir alan, insan yerleşimi için gelişmemiş ve sahip olduğu her çeşit çimen ve diğer bitki örtüsü ile dolu olduğundan bu nome 'lerin organizasyonu birtakım değişiklikler ile devam etti.
Aşağı Mısır'ın başkenti Memfis idi. Bu bölgenin baş tanrıçası, kobra tanrıçası olan ve firavunlarla papirüslerin koruyucu olarak kabul edilen Wadjet (Vedcet) idi. Aşağı Mısır, Aşağı Kırmızı Tacı Deşret (Deshret) ile bilinirdi ve sembolü papirüs ve arı idi.

Yukarı Mısır
Antik Mısır
Aşağı Mısır, Nil Irmağı güneyden kuzeye doğru akmakta olduğundan haritada Yukarı Mısır'ın yukarısında yer almaktadır. 

''en:Lower Egypt''

Bagirmi Krallığı, Baguirmi olarak da yazılır, 16. yüzyılda Çad Gölünün hemen hemen güneydoğusunda kurulmuş ve 1512'den 1935'e dek varlığını sürdürmüş devlet. Çad Cumhuriyeti'nin bugünkü Chari-Bagurimi iliyle kabaca örtüşüyordu. Avrupalılar, Bagirmi'nin ve öteki güçlü Orta Afrika devletlerinin (Ouaddai-Bornu-Kanem) varlığını, Dixon Denham 1823'te Çad Gölü bölgesine girdiğinde öğrendiler. Bölgeye ilişkin ayrıntılar, daha sonra özellikle Heinrich Barth ve Gustav Nachtigal'in keşifleriyle sağlandı.
Bagirmi hanedanı büyük olasılıkla 1512'de kuruldu.Mbang adı verilen Bagirmi kralı, devleti başkent Massenya'dan yönetirdi. Uyruklarının çoğu gibi hükümdarlar da 1600 dolaylarında, dördüncü sultan Abdullah döneminde İslam dinini benimsediler. 17. yüzyıl, köle ticaretinin sonucunda Bagirmilere büyük zenginlik getirdi. Ama Bagirmi Krallığı, batıda Bornu ile doğuda Ouaddai (Vaday) imparatorlukları arasında sürüp giden çekişmede bir piyon olarak kullanıldı. 17. ve 18. yüzyıllarda Bornu'ya bağımlı iken 19. yüzyıl başlarında Vaday Krallığı'nin eline düştü; sürekli yağmalanarak iki devlete de haraç vermeye zorlandı. Massenya, 1894'te Rabih üz-Zübeyr'in ordusunca yerle bir edildi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyıl başlarında yapılan bir dizi antlaşma, Bagirmi topraklarını Fransız denetimi altına soktu.

Bamako, nüfusu 1.690.471 olup (2006), Mali'nin en büyük şehri ve başkentidir. Günümüzde en hızlı gelişen Afrika ülkesi olarak tahmin edilir (Dünyada en hızlı gelişen 6.). Nijer Nehri üzerinde konumlanır ve ülkenin güney ucu parçasındaki Yukarı ve Orta Nijer vadisini bölen şiddetli nehir akıntısının yakınındadır. Bamako, Koulikoro yakınında yer alan nehir limanı ile ulusun yönetim merkezi ve büyük bir ticari bölge ve konferans mekezidir. Bamako, Lagos, Abidjan, Kano, Ibadan, Dakar ve Accra'dan sonra Batı Afrika'nın 7. en büyük şehre ait merkezidir. Üretimleri tekstil, İşlenmiş et ve metal mallardır. Nijer Nehri'nde ticari balıkçılık vardır. Bamako 12°39′N, 8°0′W. konumunda yer alır. Bamako ismi Bambara kelimesinden gelir anlamı "crocodile river" (Timsah Nehri)dir.

Şehir alanına yerleşim paleolitik zamanında başlar, fakat Bamako'nun kuruluşu onyedinci yüzyılda vuku bulmaktadır. Şehir pazar yeri olan kasaba olması bakımından önemliydi. 1883 yılında bölge Fransız orduları tarafından işgal edildi ve 1908 yılında Bamako Fransız Sudanı'nın başşehri oldu. Buranın nüfusu hızlı bir şekilde büyüdü ve 1960 yılında Bamako'nun nüfusu yaklaşık olarak 160.000 kişiye ulaştı.

 Angers, Fransa (since MQ 1974)
 Bobo Dioulasso, Burkina Faso
 Dakar, Senegal
 Leipzig, Almanya
 Rochester, Amerika Birleşik Devletleri (1975)
 São Paulo, Brezilya

Bangui, Afrika kıtasında bulunan Orta Afrika Cumhuriyeti'nin en büyük şehri ve başkentidir. Şehir Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile bu bölgede sınırı belirleyen Ubangi Nehri kıyısında kuruludur.
Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu başkent Bangui ve yakınındaki kentlerde yaşamaktadır. Bangui şehri ülke içerisinde özerk bir yönetim biçimine sahiptir. 67 km²'lik yüzölçümüyle Orta Afrika Cumhuriyeti'nin en küçük kenti olmasına karşın, 620.000'i aşan nüfusuyla aynı zamanda en kalabalık kentidir. Bangui'nin nehir kıyısına kurulmuş bir limanı, havayolu ulaşımını sağlayan bir havaalanı ve şehri Çad, Sudan ve Kamerun'a bağlayan karayolları vardır. Kentten geçen nehirden Brazzaville ve Zongo şehirlerine düzenli feribot seferleri vardır.

1887 yılında bölgede bulunan Fransız memur Pierre Savorgnan de Brazza bölgenin Fransız sömürge sistemine dahil edilecek ilgi alanlarından olduğu beyan etmiş, 1889 yılında ise o dönem verilen adı ile Haut-Oubangui (Yukarı Ubangi), günümüzde ise ülkenin başkenti olan Bangui'de ilk askerî  birlik oluşturulmuştur.1890 yılında buradan başlayarak ülkenin tamamının askerî  açıdan işgali başlatılmış, 1900 yılında kurulan Ubangi-Chari ile ülkenin tamamının Fransız askerî  bölgesi olduğu ilan edilmiştir. Ülkenin 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazanması neticesinde yeni ülkenin de başkenti olmuştur. Günümüzde başkent Bangui, hem ticari, hem siyasi hem de kültürel açıdan ülkenin en önemli noktasını oluşturmaktadır.
1986 yılında Bangui'de gerçekleşen bir uçak kazasında, o sıra şehir üzerinde uçan Fransa Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağı, yerleşim bölgesine düşerek 35 kişinin ölmesine neden olmuştur.

Bangui şehri, Ubangi Nehri'nin kuzey kıyılarında kurulu olup, nehrin güney kıyıları Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne aittir. Nehrin akım hızının yüksek olmasından dolayı ticari gemicilik büyük ölçüde sekteye uğramaktadır. Ubangi Nehri'nin gemi ile geçilebilir bölümleri Bangui'nin ilerisinde keskin bir dönüşle güneye yönelir ve Ekvator'un hemen güneyinde Brazzaville yakınlarında Kongo Nehri'yle birleşir. Nehir ayrıca Orta Afrika Cumhuriyeti ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti arasında hukuki sınırı da çizer. Kongo'da bir yerleşim bölgesi olan Zongo, Ubangi'nin diğer yakasında Bangui kentinin karşısında yer almaktadır.
Kent merkezi nehir kıyısına oldukça yakın yerdedir ve şehir merkezi Bokassa'ya adanmış büyük bir zafer takı, Cumhurbaşkanlığı Köşkü ve Merkez Borsa'sına ev sahipliği yapar. 5 kilometre kuzeyde yerleşim bölgelerinin yoğunlaştığı yerlerde engebeli araziler başlar.
Orta Afrika Cumhuriyeti, Ekvator'un hemen kuzeyinde yer almasından dolayı tüm ülkede günlük sıcaklıklar yıl boyu yüksek rakamlarda seyreder. Yağmurlu dönem Mayıs ile Ekim arasında sürer. Ülkenin güneyinde yer alan, yani Ekvator'a daha yakın bir noktada bulunan Bangui, ülkenin kuzey kentlerine oranla biraz daha sıcak ve biraz daha yağışlıdır.

Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki şehirler listesi

Bangui nüfus bilgileri29 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Banjul (eski adı: Bathurst), Afrika kıtasında bulunan Gambiya'nın başkentidir. Atlas Okyanusu kıyısında Gambiya Nehri'nin deniz ile birleştiği noktada ada üzerine kurulu olan şehir, 2012 tahmini nüfus verilerine göre merkez nüfusu ile ülkenin en büyük altıncı şehri konumundadır.

Şehir, ülkenin Atlas Okyanusu kıyısında, Gambiya Nehri ile birleştiği noktada zaman içerisinde oluşan kumluk alan üzerine kurulmuştur. Şehrin kurulu olduğu bölge henüz yerleşimin olmadığı dönemlerde sık ormanlık bir alan olup, yoğun bambu ağaçları bulunmaktaydı. Ülkenin yerel Mande dil ailesine üye dillerinde şehrin anlamı Bambu adası anlamına gelmektedir. Şehir bir ada üzerine kurulu olduğu için ve genişleyebileceği noktalarda da bataklıklar bulunduğu için büyütülmesi ve genişletilmesi imkânsız bir konumdadır. Şehrin böyle bir konumda olması dolayısıyla, şehrin batı bölümünde ana kara üzerinde bulunan Serekunda şehri yoğun yerleşim sonucu ülkenin en kalabalık şehri durumuna gelmiştir.
Şehir başkent olmasının yanı sıra ülkenin önemli idari bölgelerinden birini Banjul belediyesi olarak Kanifing belediyesi ile oluşturarak Greater Banjul Area bölgesini oluşturmaktadırlar.

Şehir merkezinde 2012 verilerine göre 31.928 kişi yaşarken, şehrin banliyöleri de dahil edildiğinde toplam nüfusu 357.238 kişiye ulaşmaktadır.
Nüfusun çoğunluğunu 1993 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre Wolof etnik grubu oluşturmaktadır. Wolof etnik grubunu, Mandinka ve Fula etnik grupları izlemektedir. Nüfusu oluşturan etnik gruplar ile ilgili detaylı bilgiler şu şekildedir: %31,1 Wolof, %28,9 Mandinka, %9,8 Fula, %8,1 Serer, %6,4 Diola, %5,9  Aku, %5,1 Serahule, %1,4 Bambara, %1,1 Manjago ve %2,1 diğer etnik gruplar.

Şehir ilk olarak bölgenin İngiliz sömürgesi olduğu dönemlerde kurulmuş olup, adı Bathurst olarak belirlenmiştir. O dönemki İngiliz bölge sömürge görevlisi olarak gören alan Henry Bathurst'un isminin verildiği şehir, önemli bir ticaret ve köle ticaretinin sona erdirilmesi adına askeri merkez konumuna getirilmiştir. Bölgeye günümüzde yıkıntıları 2003 yılından bu yana UNESCO tarafından dünya mirası olarak korunan kaleler ve mevziler yapılarak, köle ticaretinin bölgenin iç kesimlerinden getirilmesi muhtemel kölelerin önünün kesilmesi amaçlanmıştır. 18 Şubat 1965 tarihinde Gambiya'nın bağımsızlığını kazanması neticesinde yeni ülkenin başkenti olarak belirlenmiştir. Şehrin ismi 24 Nisan 1973 tarihinde Afrikalılaştırma politikası nedeniyle Banjul olarak değiştirilmiştir.

Bantu dilleri, Nijer-Kongo dillerinin Sahraaltı Afrika'da konuşulan 400'den fazla dili içeren önemli bir koludur.
Lingala, Kongoca, Svahili ve Zuluca; Bantu dilleri grubundandır. Aslında Bantu'yu bir dil ailesi olarak adlandırmak yanlış olur, çok farklı kurallar içeren diller de bu grubun bir üyesi olabilir. Bantu, bölgede konuşulan dillere verilen genel addır. Bantu sözcüğünün ne anlama geldiği konusunda ortak kabul görmüş bir görüş olmasa da "bantu" birçok Bantu dilinde "insan" anlamına gelir.

Bantu dillerinin (Svahili gibi münferit istisnalar hariç) neredeyse hepsi tonlu dillerdir. Bu dillerin hepsi eklemeli dillerdir. Bu dillerde neredeyse tüm ekler ön ektir, yani ekler mesela Türkçedekinin tam zıddı şekilde kelime köklerinden önce gelir. Ayrıca Bantu dillerinde ön eklerle gösterilen isim sınıfları vardır ki bunlar Hint-Avrupa ve Sami dillerindeki isim cinsiyetlerine benzer bir şekilde bir nesnenin canlı, cansız, keskin, yuvarlak, parlak ya da düz olmalarına göre (bazen belli bir kurala uymayarak) isimleri sınıflara ayırır. Bazı Bantu dillerinde 20'den fazla isim sınıfı olabilir.

Batı Sahra (Arapça: الصحراء الغربية, es-Sahrâu’l-Garbiyye, İspanyolca: Sahara Occidental, Berberice: Taneẓroft Tutrimt), Afrika kıtasının kuzeybatısında yer alan ve 1975 yılında koloni ülkesi İspanya tarafından terk edildikten sonra Fas tarafından hak iddia edilen ve günümüzde de üçte ikisini Fas'ın fiilen yönettiği bölgedir. Bölgenin tümü üzerinde 1976 yılında bağımsızlığı ilan edilen Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti'nin bu ilanı Fas tarafından kabul edilmemektedir. Bölgenin sınır komşusu olarak kuzeyinde Fas, kuzeydoğusunda Cezayir, doğu ve güneyinde Moritanya yer alırken, bölgenin batısında Atlas Okyanusu yer almaktadır.

Bölgenin toplamda sahip olduğu 2.049 km sınırın 41 km'si Cezayir, 1.564 km'si Moritanya ve 444 km'si bölgenin üçte ikisini ilhak ederek elinde bulunduran Fas ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu ile 1.110 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Toplamda 266.000 km² bir alana sahip olan Batı Sahra'da kıyı kesiminden iç kesimlere ilerledikçe 400 m'ye çıkan yükseltiler yer almaktadır. Bölgenin en yüksek noktasını 805 m ile Cezayir sınırına yakın konumda yer alan ve herhangi bir ismi bulunmayan nokta oluşturmaktadır.

Batı Sahra bölgesinde 2013 tahmini nüfus sonuçlarına göre 570.866 kişi yaşamaktadır.
Batı Sahra genç bir nüfusa sahip olup, 2015 tahmini verilerine göre nüfusun %57,46'sı 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,75'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %37.83 (erkek 109,147/kadın 106,789) 
15-24 yaş: %19.63 (erkek 56,412/kadın 55,624) 
25-54 yaş: %33.93 (erkek 95,296/kadın 98,391) 
55-64 yaş: %4.87 (erkek 12,974/kadın 14,829) 
65 yaş ve üzeri: %3.75 (erkek 9,406/kadın 11,998)

Asıl Batı Sahralılar Sahravi olarak bilinmektedir. Bunun haricinde bölgede Araplar ve Araplaşmış Berberiler yaşamaktadır.

Bölge genelinde Arapçanın yanı sıra belli bir kesim tarafından eski koloni ülkesi İspanya'dan miras kalan İspanyolca konuşulmaktadır.

Bölgede yaşayan nüfusun neredeyse tamamı Sünni İslam inancına göre yaşamını sürdürmektedir.

Fas kontrolü altında tuttuğu bölge üzerine kendi idari yapılanmasına uygun bir idari yönetim planlaması yapmaktadır. Buna göre Batı Sahra olarak adlandırılan bölgede Fas'ın on iki idari bölgelerinden olan Guelmim-Oued Noun bölgesinin küçük bir kısmı ile birlikte Laâyoune-Sakia El Hamra ve Dakhla-Oued Ed Dahab idari bölgeleri bulunmaktadır.
Fas bölgenin sadece üçte ikisini fiilen elinde tutmasına rağmen bölgenin tamamında hak iddia etmektedir. Bölgenin geri kalan üçte biri üzerinde yönetimi elinde tutan ve bu bölgeleri özgür bölge olarak adlandıran Polisario ise ilan ettiği Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti ile Batı Sahra üzerindeki iddiasını sürdürmektedir.

Wikimedia Atlas'da Western Sahara
János Besenyő: Western Sahara2 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Publikon Publishers, Pécs, 2009.
János Besenyő: The Occupation of Western Sahara by Morocco and Mauritania15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Periodical of the Scientific board of Military Security Office, 2010.
János Besenyő: Economy of Western Sahara10 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Periodical of the Scientific board of Military Security Office, 2011.
János Besenyő: Western Sahara and Migration4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., AARMS, Volume 13, Issue 2, 2014.

Benin ya da resmî adı ile Benin Cumhuriyeti, Afrika kıtasının batı bölümünde yer alan bir ülkedir. Ülkenin sınır komşularını (kuzeyden saat yönünde ilerlendiğinde) Nijer, Nijerya, Togo ve Burkina Faso oluşturmakta olup, ülkenin güneyinde Gine Körfezi içerisinde yer alan Benin Körfezi yer almaktadır. Geçmişte Fransa sömürgesi olan ülke 1960 yılında Dahomey Cumhuriyeti adı ile bağımsızlığa kavuşmuştur. 1975 yılında ülke içerisinde yaşanan siyasi gelişmeler neticesinde ülke adı Benin Halk Cumhuriyeti olarak değiştirilmiş, 1990 yılında da rejimin bir kez daha değişmesi ile ülkenin ismi günümüzde de kullanılan Benin Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Ülkenin başkenti Porto-Novo'dur.

Ülkenin kurulu olduğu topraklara Fransa sömürgesi olduğu dönemlerde Dahomey Krallığı'nın kurulu olduğu bölgelerde yer almasına istinaden Dahomey olarak adlandırılmış, bu isim bağımsızlık döneminde de yeni ülkenin ismi olarak benimsenmiştir. Ülke içerisinde yaşanan rejim değişiklikleri neticesinde Benin adını alan ülkenin bu isminin Benin'in hem güncel toprakları hem de tarihi açısından ilişkisi bulunmayan Benin Krallığı'ndan esinlenerek kullanılmıştır.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 2.123 km'lik kara sınırından 386 km'si Burkina Faso, 277 km'si Nijer, 809 km'si Nijerya, 651 km'si Togo ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 121 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Togo ile Nijerya arasına sıkışmış bir ülke olan Benin 125 km. uzunluğunda bir kıyı şeridine sahiptir. Kıyıdan kuzeye doğru gidildikçe doğu ile batı arasındaki mesafe 9. paralelden itibaren birden genişler ve Natitungu dağı hizasında 325 kilometreye ulaşır. Ülkenin en güney noktası ile en kuzey noktası arasındaki uzaklık 700 km. kadardır.
Güney kuzey yönünde uzun ince bir yapıya sahip olan ülkede, kıyı şeritide yer alan lagünlerin arkasından itibaren verimli, tarıma elverişli alanlar başlamaktadır. Bu alanlar Togo Sıradağları'nın bir parçası olan Atakora Sıradağları ile birleşmektedir. Ülkenin kuzeydoğu bölümlerinde ise coğrafi yapı Nijer nehrine yaklaştıkça alçalarak düz zemin oluşmaktadır.
Ülkenin en yüksek noktasını 658 m ile Atakora Sıradağları içerisinde yer alan ve Togo sınırına yakın bir konumda bulunan Sokbaro Dağı oluşturmaktadır. Ülkenin sahip olduğu toprakların %30'u dağlık orman arazisi konumunda olurken, %12'si tarımsal alan, %4'ü ise çimenlik alanlardan ve yaylalardan oluşmaktadır.

Ülke genelinde üç farklı iklim çeşidi görülmektedir. Ülkenin güney bölgelerinde tropikal ekvator iklim hakim konumdayken, ülkenin kuzeybatı ve orta kesimlerinde Sudan iklimi, Atakora Sıradağları'nın bulunduğu kesimlerde de Atakora iklimi görülmektedir. Tropikal iklimin hakim olduğu güney bölgelerde Nisan-Temmuz ve Ekim-Kasım dönemlerinde olmak üzere iki kere yağmur sezonu yaşanmakta olup, Ağustos-Eylül dönemlerinde ise yağmur yağmasa da hava genellikle kapalı konumdadır. Bu bölgelerde ortalama yıllık sıcaklık değerleri gündüz 30 °C, gece 23 °C düzeyinde, ortalama yıllık nem değerleri ise %90 düzeyinde bulunmaktadır. Yıl içerisinde bölgeye ortalama 2000 mm yağış düşmektedir. Sudan ikliminin hakim olduğu ülkenin kuzeybatı ve orta bölümlerinde yağmur sezonu Mart/Nisan döneminden itibaren başlayarak Ekim ayına kadar sürmektedir. Bu bölgelerde ortalama yıllık sıcaklık değerleri gündüz 29 °C - 38 °C arasında, gece ise 16 °C - 26 °C arasında yer almaktadır. Yıl içerisinde bölgeye tropikal iklimin hakim olduğu bölgelerin aksine daha az yağmur düşmekte olup bu oran yıllık ortalamada 1000 mm seviyesindedir. Atakora Sıradağları bölgesinde hakim olan Atakora iklimi, Sudan ikliminde sadece ortalama yıllık yağış oranlarında farklılık göstermekte olup, bölgenin coğrafi özellikleri neticesinde bölgeye yoğun şekilde yağmur yağışları gerçekleşmektedir.

Benin genelinde hakim olan bitki örtüsü türü geniş çayır alanları olan savanlardır. Sudan ve Gine bitki örtüsü bölgeleri arasında yer alan Benin'in ülke genelinde kurak dönemlerde yapraklarını döken ağaçlara sahip orman toplulukları da mevcuttur. Ayrıca ülkede bataklıklara sahip orman bölgesi olan Lokali'de yer almaktadır.
Yabah hayat açısında ülkenin kuzey bölgelerinde yer alan W Ulusal Parkı ve Pendjari Ulusal Parkı önemli bir konumda olup, fil, aslan gibi birçok batı Afrika çayırlık alanlarında görülebilen yaban hayvanlar ülkede bulunmaktadır.

Benin'de son olarak 2013 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 9,983,884 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumunda olup, 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre ülkede 11,340,504 nüfus belirlenmiştir. Ülke içerisindeki nüfus yoğunluğu 88,6 kişi/km2 düzeyindedir. Ülke nüfusunun büyük bölümü başkent Porto-Novo ile hükûmetin ve kamu kurumlarının merkezinin yerleşik bulunduğu Cotonou'da yaşamaktadır.
Benin genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %65,92'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,39'u 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %45.56 (erkek 2,955,396/kadın 2,906,079) 
15-24 yaş: %20.36 (erkek 1,300,453/kadın 1,318,880) 
25-54 yaş: %28.54 (erkek 1,735,229/kadın 1,935,839) 
55-64 yaş: %3.15 (erkek 193,548/kadın 211,427) 
65 yaş ve üzeri: %2.39 (erkek 140,513/kadın 167,270)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %49,5 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,34 düzeyindedir.

Ülke nüfusunun %39,2'si Fon etnik grubuna mensupturlar. Fon etnik grubu özellikle güney kesimlerde başta olmak üzere toplum içerisinde ağırlığı olan etnik grubudur. Nüfusun %15,2'si Adja etnik grubuna üye konumunda olup, ülke içerisindeki ikinci çoğunluğa sahip etnik grup konumundadır. En büyük üçüncü etnik grup %12,3 ile Yorubalar gibi Yoruboid dilini konuşan gruplardır.

Ülkenin Fransa sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını ilan etmesi sonucu ülkenin resmi dili koloni ülkesi Fransa'nın dili olan Fransızca seçilmiştir. Resmi dilin yanı sıra ülke genelinde yerel diller olan Gur dilleri, Hausa dilleri, Eve ve Mina dilleri konuşulmaktadır. Benin'in güneyinde Fon dili yaygın olarak iletişim dili olarak kullanılmakta olup, 1,7 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Ülke nüfusu genelinde ise nüfusun %47'si Fon dilini anadili olarak kullanmaktadır.

Benin genelinde yerel dinlere inananların oranı günümüzde de yüksek oranda gözlemlenebilmektedir. Vudu başta olmak üzere yerel dinlere inananların oranı %23,4 seviyesinde olup, sadece Vudu dinine inanların oranı %17,3 düzeyindedir. Yerel dinlerin dışında ülkede hakim olan din Hristiyan dinidir. Buna göre nüfusun %42,8'i Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Bu oran içerisinde Katolik mezhebine mensup Hristiyanların oranı %27,1 Protestan mezhebine mensup %10,4 ve diğer Hristiyan mezheplerine mensupların oranı da %5,3 düzeyindedir. İslamiyet ülke içerisinde en yaygın ikinci din konumunda olup, islami inancına göre yaşamlarını sürdürenlerin oranı %24,4 düzeyindedir. (İngilizce)

Benin genelinde gıda ve tıbbi malzeme ihtiyaç sıkıntısı yüksek düzeyde yaşanmaktadır. Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2012 tahmini verilere göre nüfusun %76'sı temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Nüfusun sadece %14,3'ü tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabilen ülkde, nüfusun %85,78'si daha ilkel şartlarda sağlık hizmetini alabilmektedir. Ülke içerisinde sıtma, menenjit, tifo, hepatit, malarya çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2012 verilerine göre %1,1 düzeyindedir.
2014 tahmini verilerine göre ülke genelinde ortalama yaşam 61.07 düzeyinde gözlemlenmekte olup, bu oran erkeklerde 59.75, kadınlarda ise 62.47 seviyesindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde olan nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı 2010 verilerine göre %42.4 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %55.2 iken, kadınlarda %30.3 seviyesindedir. Benin'de ilkokula gitme zorunlulu bulunmamakta olup, eğitim ve öğretim ücret karşılığında gerçekleştirilebilmektedir. Benin genelinde ücretsiz bir eğitim-öğretim Benin tarihi boyunca hiç uygulanmamıştır. İlkokul çağında okula giden erkek çocuklarının oranı tahmini %78, kız çocuklarının oranı ise tahmini %46 seviyesindedir. Benin hükûmeti bu oranları artırmak adına düzenlemeler gerçekleştirmekte olup, okula giden çocukların yüzdesini yükseltmeyi hedeflemektedir. Ülke genelinde 5-14 yaş aralığında bulunan çocukların 2006 verilerine göre %46'sı çocuk işçi olarak kullanılmaktadır.

Günümüzde Benin'in var olduğu topraklarda 17. yüzyılda Dahomey Krallığı'nın büyük bir bölümünü oluşturmaktaydı. Bu bölgeye 1805 yılında Napolyon Bonapart'ın emri doğrultusunda el koyan Fransa askerleri bölgeyi Fransa İmparatorluğu'na bağlı bir bölge konumuna getirdiler. 1814 yılında Birleşik Krallık ile sömürge bölgeleri hakimiyeti adına yaşanan çekişmenin kaybedilmesi neticesinde bölgeyi Birleşik Krallık'a bırakmak zorunda kalan Fransa, 1863 yılında ikinci imparatorluk dönemini yaşadığı bir dönemde bölgenin güneyinde yer alan Porto Novo Krallığı'nı himayesi altına alarak tekrar bölgede söz sahibi olmuştur. 1868 yılında Cotonou bölgesi için de himaye antlaşması yapan Fransa, 1879 yılından itibaren de söz konusu bölgelerin kuzey kısımlarına da el koyarak hakimiyet alanını genişletmiştir.
1890'lı yıllarda Dahomey Krallığı'nın varlığına son verilmesi ile birlikte günümüzde Benin'in olduğu bölge 1899 ile 1960 yılları arasında başkenti Dakar olan Fransız Batı Afrikası'nın bir parçası haline getirilmiştir. Dahomey'in tahtta olan son kralı Béhanzin bu olaylar neticesinde Karayip'te bulunan Martinik adasına sürgüne gönderilmiştir. Bölgenin ele geçirilmesi döneminde özellikle Fransa adına savaşan Senegal askerleri tarafında gerçekleştirilmiş, bölgenin hakimiyetini sağlamak adına da Cotonou'da liman inşa edilmiştir. II. Dünya Savaşı'nın yaşandığı dönemde önceleri Vichy Fransası'na bağlı kalan bölge 1942 yılında Charles de Gaulle önderliğindeki bağımsız Fransa'ya bağlanmıştır.
Dördüncü Fransa Cumhuriyeti anayasasının hazırlandığı dönemde denizaşırı bölgelerin de Fransız 

Berberiler (Berberi dilleri: ⵉⵎⴰⵣⵉⵖⵏ Imaziɣen, tekil ⴰⵎⴰⵣⵉⵖ Amaziɣ, ⵉⴱⴰⵔⴱⴰⵔⵉⵢⵏ Ibarbariyen, tekil ⴱⴰⵔⴱⴰⵔⵉ Barbari; Arapça: البربر‎‎ Al-Barbar, الأمازيغ Amazigh), bugünkü Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas'ı içine alan Kuzey Afrika'nın bilinen en eski yerli halkıdır. Bazı mağara resimlerinin bulunmuş olması, Berberiler'in bu paleolitik toplulukların soyundan gelmiş olabileceği tezini güçlendirmektedir.
Bu geniş coğrafyada göçebe ya da yarı-göçebe olarak yaşayan eski kabilelerdendir. Kuzey Afrika'ya egemen olan Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültürlerinden farklı biçimlerde etkilenmiştir. Berberiler Berberice adını verdikleri bir dile sahiptirler. Bu dilin alfabesi İbraniceye çok benzemektedir.

Berber kelimesinin kökeni olarak Latince barbarus, Yunanca barbaros ve İngilizce "barbary" gösterilmektedir. Roma dönemi askerî raporlarında Numidyalılardan barbarlar olarak bahsedilir. Berberi teriminin Vandal istilası sırasında yaygın olarak kullanıldığı görülmüştür. 8. yüzyıldan itibaren Emevilerin İspanya'yı ele geçirmesiyle beraber tüm Müslümanlara yanlış bir şekilde Morolar denilmeye başlanır. Berberi gruplarının kendilerine de Amazigh, Tizzit dedikleri bilinmektedir.

Berberiler, tarih öncesinden bu yana Kuzey Afrika'da yaşarlar. Berberiler arasında, Libya'daki Nasomonlar ve Psyller, Sahra Garamantları, Eski Afrika Numidyalıları, Gaetulları ve Mağripliler sayılabilir. Mağrip'in geniş toprakları ve dağlık engebelerin dağınık bir yapıda olması Berberiler'in bölgeye bağımsız ve kimi zaman birbirlerine düşman kabileler hâlinde yayılmalarını sağladı. Bu, aynı zamanda toplumsal örgütlemenin temelini oluşturan unsurdu. Bununla birlikte, İbn-i Haldun'un iki büyük halk topluluğuna (El-Berani ve El-Butr) böldüğü Berberiler, dıştan gelen istila tehditlerine karşı koymak için her zaman birlik içinde hareket ettiler. Önce Numidya sonra da Mauretanya kralı olan Masinissa'nın gerçekleştirdiği Berberi topluluklarının birliği kısa sürdü. Romalılar bu devletleri illere ya da protektoralara dönüştürdüler; ancak daha çok ovalarda etkin olan Romalılar, ne Sahra ve Moritanya kıyısındaki yüksek ova halklarına, ne de dağlılara boyun eğdirebildiler. İmparatorluk üzerindeki Roma etkisi azaldıkça, Berberiler'in ayaklanmaları giderek sıklaştı: Tacfarinas (17-24); Firmus ve Gildon başkaldırıları, çeşitli kavimler ve Berberi ırgatlarının ayaklanmaları Berberiler'in bağımsızlığa olan düşkünlüklerini gösterir. Bunun ortaya çıkmasında sert dinsel tartışmaların ve 4. yüzyıldaki Donatusçuluğun da etkisi vardır. Bu karışıklıklar Vandallar'ın ülkeyi istila etmesini kolaylaştırdı; ancak Vandallar ülkenin tümünü ele geçiremediler. Avras, Kabiliye, Moritanya ve Tripolitanya'ya girmediler. Doğu İmparatorluğu'na karşı direniş (533-642) daha güçlü oldu; Bizans ancak Byzakene, Tunus (eski Afrika ili) ile birkaç kenti ve müstahkem mevkiyi denetim altında tutabildi.
Araplar, 7. yüzyılın ortasına doğru Berberiler ile ilişki kurdular. Başlangıçta Berberiler gerilere sürüldüler. Kuseyle, Avras ve Tunus ile Konstantin'in yüksek yaylalarının bir bölümünü kapsayan bir Berberi krallığı kurdu (687- 690). Berberi kadın kahraman el-Kahine'ye ün kazandıran Avras direnişine karşın, Araplar'ın yeni saldırıları karşısında Berberi krallığı yıkıldı. Berberiler kitle hâlinde Müslümanlığı kabul ettiler ve Arap ordularına katıldılar. Kendilerine çok şey öğreten bir uygarlığın etkisinde kalmakla birlikte Berberiler bağımsızlıktan vazgeçmiş değillerdi; kısa süre sonra, büyük çoğunluğu Sünnilikten ayrılıp, kendi liberal geleneklerine daha yakın olan Haricilik mezhebini kabul etti. 740'ta bütün Berberi Mağrib ayaklandı; Kayravan'dan sürülen Araplar, Berberiler'i ancak 761'de Suriye birliklerini yardıma çağırdıktan sonra yenmeyi başardılar. Daha sonra Abbâsîler Doğu Mağrib'i ele geçirmek ve halkları Berberilerden oluşan, yönetim açısından kendilerine bağlı, bağımsız krallıklar (Tahert, Tilimsan, Fas, Kayveran Aglebiler krallığı) kurdurabilmek için 40 yıl mücadele ettiler.
Berberiler ile Araplar arasındaki bu uzlaşma hiçbir zaman tam olmadı ve uzun sürmedi. Sünniliğe tepki olarak Berberiler 9. yüzyılda, Haricilikle ters düşmesine karşın, Şii öğretilerini kabul ettiler. Fatımiler, Abbasiler'e karşı koyabilecek yeterli güce erişince, Berberilerin büyük çoğunluğunca desteklendi; buna karşılık küçük bir kesim, Zenateler, özerkliklerini ilan ederek Endülüs Emevî'lerine katıldılar. Fatımiler, Mısır'a yerleşince Mağrib'de karışıklıklar başladı. Ziri Hanedanını kuran Sanhaca Berberileri Doğu'da iktidarı ele geçirdiler; Zenateler Doğu Mağrib'i önce Emevîler adına yönettiler, sonra kendi hanedanlarını kurdular. 11. yüzyıldaki Hilali istilalarından sonra, dinsel bir reform hareketinden güç alan iki Berberi hanedanı, Murabıtlar ve Muvahhidler büyük imparatorluklar kurdular. Birinci imparatorluk Fas'tan Becaye'ye kadar uzayan alanca kuruldu; ikincisi tüm Mağrib'i ve Tripolitanya'yı içine aldı. Bu imparatorlukların yıkılmasından sonra, Berberiler Merini, Abdülvadi ve Hafsi krallıklarını kurdular; ancak bu krallıklar güçsüzlükleri yüzünden 14. yüzyıldan itibaren, yan yana dizilen, birbirinden kopuk birçok kent ve kabileden oluşan bir toplumsal yaşam biçimi egemen oldu. Mağrib'i kapsamamakla birlikte, önce Osmanlı egemenliği (16. yüzyıl - 19. yüzyıl), daha sonra Fransız Sömürgeciliği (19. yüzyıl-20. yüzyıl) Kuzey Afrika ülkelerini Arap ve Müslüman devletlere dönüştüren evrimi hızlandırdı; buna rağmen Berberiler, Rif ve Sahra arasında Avras ve Büyük Kabiliye dağlarına sığınarak dillerini ve geleneklerini günümüze kadar korumayı bildiler.

Kuzey Afrika bölgesinde Berberilerle Araplar arasında süregiden bir uzlaşamama sorunu vardır. Özellikle Arap milliyetçiliğinin hâkim olduğu rejimlerde Berberilerin baskı altına alındığı örnekler görülmüştür. 20. yüzyılın ikinci yarısıyla beraber sömürge konumlarına karşı mücadele başlatan Afrika halklarının mücadelesi Kuzey Afrika'da da görülmüştür. Bağımsızlıklarını kazanan ülkelerde sömürgecilerin kullandığı Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca yerine Arapça hâkim olmuştur. Berberiler Arapça öğrenmek zorunda kalmış, okullarda anadillerini konuşmak için 21. yüzyılı beklemek durumunda kalmışlardır. Bağımsızlığın ardından Berberilerden gelen varlıklarını tanıma talepleri özellikle Fas ve Cezayir'de karşılık bulmuş, anayasal olarak Berberi varlığı tanınmıştır. Günümüzde Cezayir'de Berberi dili tanınan ulusal bir dildir ve Berberi yoğunluğu yüksek olan bölgelerde seçmeli dil olarak öğretilmiştir. Fas'ta ise 2011 yılı anayasal reformun ardından Berberi dili resmî dil ilan edilmiş ve bölgenin etnik bileşiminden bağımsız olarak zorunlu dil olarak öğretilmektedir. Kuzey Afrika ülkelerinde Berberi kökenliler sosyal hayatta en üst seviyelere gelebilmiştir. Buna en iyi örnekler olarak Cezayir Başbakanı olmuş olan Liamine Zeroual ve Fas Başbakanı olmuş olan Driss Jettou sayılabilir. Libya'da ise Berberiler Libya İç Savaşı sırasında Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinde aktif rol almıştır.

Dış istilalara karşı Berberiler, özellikle kırsal kesimlerde, özgün bir geleneksel sanatı korumayı başardılar; ancak bu sanatta Berberilere özgü ögeleri belirlemek de çok güçtür. Taraçalı evin, Kaid'lerin dar'ı ya da ksar'ının ve özellikle Atlas kalelerinin (tigremt) üzerinde İslam sanatının etkisi çok azdır. Ayrıca, Berberi özellikleri, elde yapılmış ev eşyalarında da kendini gösterir. Gereçler çoğunlukla kabadır (seramik toprakları); süslemeler çok eski simgeleri andırır. Arap üslubundan uzak bu simgelerde üçgenler, eşkenar dörtgenler, kafesler gibi yalın geometrik biçimler, yalın ve uyumlu renkler egemendir.

Berberi dilleri Afro-Asya dillerinin bir kolunu oluşturur. Berberi dillerinin hangi bölgeden kaynaklandığı konusunda akademik çevrelerde üzerinde uzlaşılmış bir görüş yoktur. Berberi dilleri Afrika'da yaklaşık 30 ila 40 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Yoğun olarak kullanılan bölgeler sırasıyla Fas, Cezayir, Mali, Nijer ve Libya şeklindedir. Mısır ve Burkina Faso sınırları içinde Berberi dillerini konuşan küçük gruplar mevcuttur.

Çoğu Mağripli Berberi kökenli olmasına rağmen, sadece bazı dağınık etnik gruplar modern zamanlarda Berberi dilini korumayı başarmıştır. Aşağıdaki tablo bu grupları özetlemektedir.

Kuzey Afrika bölgesinin tarihteki Arap fethinin ardından günümüzde Berberilerin çoğu Sünni İslam esaslarına bağlıdır. Sahara'daki Mozabitler ise İbadilik mezhebine mensuptur.
Daha önceki dönemlerde Berberilerin dinî inançları çoktanrıcılık ve animizm bileşimidir. Zaman içinde temas edilen diğer Afrika, Antik Yunan, Musevilik dinlerinden etkilenmiş ve yerel olarak farklılık göstermiştir.
Berberilerin içinde azımsanmayacak bir Yahudi toplamı olmasına rağmen, Fransa ve İsrail'e yaşanan göçlerle bu sayı gözle görülür seviyede azalmıştır. Ayrıca özellikle son dönemde Cezayir topraklarındaki Hristiyan Berberi sayısında artış görülmüştür.

Berberi topluluklarda geleneksel olarak erkekler hayvancılıkla uğraşır. Mevsimsel olarak otlakların ve sulak bölgelerin durumuna göre göç ederler. Hayvancılıkla uğraşıldığı için yün, pamuk ve boya için kullanılan bitki kökleri çok miktarda bulunur. Kadınlar aileye bakmakla yükümlüdür, ayrıca el işiyle uğraşırlar. En bilinen örneği kilim olan bu ürünler önce kendi kullanımları için ayrılır, artan miktarlar da yerel pazarda satılmak üzere değerlendirilir. Berberi toplumu kabile yapısında örgütlenmiştir. Her kabilenin bir lideri vardır. Tarihte kadın kabile liderlerinin olduğu da görülmüştür. Kabileler anaerkil veya ataerkil olabilmekte, buna göre evliliklerde erkek veya kadın seçici konumunda olabilmektedir.

Arius (256 - 336), İskenderiye'de Baucalis Kilisesi'nde görev yapmış, Libya kökenli çileci Hristiyan bir din adamıdır.
Augustinus, 354 - 430 yılları arasında yaşamış olan ünlü Hristiyan düşünürdür.
İbn-i Batuta, Orta Çağ'ın en büyük Müslüman seyyahı.
Malika Oufkir, 1953 doğumlu Fas asıllı Berberi yazar.
Tarık bin Ziyad, Endülüs'ü fetheden Müslüman komutan
Yusuf bin Taşfin, 1061-1106 arasında Murabıt hükümdarı.
Idir, Berberi asıll

Mısır tarihi'ndeki Birinci Hanedan bünyesinde bulunan bilinen kralları içerir.
Antik Mısır'ın Birinci ve İkinci Hanedanları genellikle Mısır'ın Erken Hanedan Dönemi altında gruplanırlar. O tarihlerde başkent Thinis'tir.

Mısır'ın İlk Hanedan Dönemi hakkında bilgiler birkaç anıttan ve üzerinde kraliyet isimlerinin olduğu nesnelerden gelmektedir. En önemli nesnelerden bir tanesi Narmer Paleti'dir. İlk iki hanedan hakkında Palermo Taşı üzerinde korunmuş kısa liste haricinde ayrıntılı bilgi günümüze ulaşmamıştır. Hiyeroglif'ler bu döneme kadar gelişmişti ve şekilleri küçük değişikliklerle üç bin yıldan fazla süre kullanılmıştır.
Memphis yakınındaki Helouan mezarlıklarına ek olarak Abydos, Nakada ve Sakkara'da bulunan büyük firavun veya kral mezarları, duvarların ve zemin yapımında küçük oranda taş kullanılmasının dışında büyük oranda tahtadan ve çamur tuğladan yapılmış yapılar ortaya çıkartmıştır. Taş kaliteli ziynet, kap ve bazen heykellerin üretiminde kullanılmıştır.

Boksit için çok sayıda sınıflandırma şeması önerilmiş ama 1982'den beri bir fikir birliği sağlanamamıştır.
Vadász (1951), lateritik boksitlerini (silikat boksitleri) karst boksit cevherlerinden (karbonat boksitleri) ayırdı:
Karbonat boksitleri çoğunlukla Avrupa, Guyana, Surinam ve Jamaika'da lateritik ayrışma ve ara katman kil katmanlarının (kimyasal ayrışmasında çevredeki kireçtaşları yavaş yavaş çözündükçe toplanan dağınık killer) kalıntı birikimi ile oluştuğu karbonat kayalarının (kireçtaşı ve dolomit) üzerinde bulunur.

Lateritik boksitler çoğunlukla tropik ülkelerdedir. Bunlar granit, gnays, bazalt, siyenit ve şist gibi çeşitli silikat kayaçların lateritleşmesi ile oluşmuştur. Lateritleşme, içinde demir ve alüminyum silikat minerallerinin bulunduğu yerlerde bol yağış ve ısı altında silisin eriyip uzaklaşması sonucunda demir ve alüminyumun hidroksit hâlinde kalmasıdır.
Demir açısından zengin lateritlerle karşılaştırıldığında boksitlerin oluşumu, drenajı çok iyi olan yerlerde yoğun hava koşullarına bağlıdır. Bu, kaolinit'in çözünmesini ve gibsit'in çökelmesini sağlar. Yüksek alüminyum içerikli bölgeler sıklıkla demirli yüzey tabakalarının altındadır. Lateritik boksit yataklarındaki alüminyum hidroksit neredeyse tamamen gibsittir.
Jamaika örneğinde, toprakların yakın tarihli analizi çok miktarda kadmiyum gösterdi; bu ise Orta Amerika'daki boksitin önemli volkanizma bölümlerinden olan son Miyosen kül yataklarından kaynaklandığını düşündürür.

Genellikle oolitik, masif, toprağımsı ve kil hâlinde bulunur. Diyasporit, alümin, demir ve manganez hidroksitleri ve hidrarjirit gibi minerallerin karışımından oluşmuştur.
Beyaz, gri ve muhtelif sarı renklerde olabilir. Çizgi rengi de muhtelif renklerdedir.

Bir karışım minerali olup amorf yapıdadır.

Alüminyum elde edilmesinde ve elektrik oluşumunda kullanılır.

Botsvana, resmî adıyla Botsvana Cumhuriyeti (Setsvana: Lefatshe la Botswana; İngilizce: Republic of Botswana), Afrika kıtasının güneyinde bulunan ve denize kıyısı bulunmayan kara ülkesidir. Ülke güney ve güneydoğu bölümünde Güney Afrika Cumhuriyeti, kuzey ve batısında Namibya, kuzeydoğu bölümünde ise Zambiya ve Zimbabve ile komşu konumundadır. Ülkenin kuzey bölümünde, Kasane şehri yakınlarında dünyanın dört ülke sınırının kesiştiği tek nokta olarak kabul edilen, ancak söz konusu Botsvana, Zambiya, Zimbabve ve Namibya ülkelerinin sınır anlaşmaları ile sınırlarına karşılıklı olarak resmiyet kazandırmadıkları için kabul görmeyen bir sınır noktası mevcuttur. Botsvana, Afrika kıtası üzerinde demokrasi alanında en gelişmiş ülke olarak kabul görmektedir. 2011 yılında açıklanan İnsani Gelişme Endeksi verilerinde, Botsvana Afrika kıtasının güneyinde bulunan ülkeler içerisinde en yüksek verilere ulaşmıştır.

Ülke ismi Botsvana'da çoğunluğu oluşturan Tsvana etnik grubundan gelmektedir. Tsvana dilinde 'Tsvaların ülkesi' anlamında kullanılan kelimede bulunan Tsvana kelimesinin kökeni net olarak bilinmemekle birlikte David Livingstone tarafından Tsvana'da benzer, eşit anlamlarında kullanılan tshwana kelimesinden geldiğini tahmin etmiştir.

Botsvana kıta üzerinde yaklaşık 582.000 km²'lik bir yüz ölçümüne sahiptir. Ülke genelinde 2 milyonun üzerinde bir nüfus yaşamakta olup, bu veriler ile dünya üzerinde nüfus yoğunluğu az olan ve seyrek bir yerleşimi olan ülkelerden bir tanesidir. Afrika'nın çöllerinden biri olan Kalahari çölü, ülkenin güney bölümünde önemli bir kısmı kaplamaktadır. Bu bölümler Savan adı verilen geniş çayırlar ile kaplıdır. Ülkenin kuzeybatısında dünyada denize dökülmeyen iç deltalarından olan Okavango Deltası bulunmaktadır. Ayrıca Limpopo Nehri, Kuando Nehri ve Zambezi Nehri ülkenin diğer önemli nehirlerini oluşturmaktadır. Güney Afrika Platosu'nun bir parçasını oluşturan Botsvana, yüzey şekillerinin tepelik ve yer yer kırık olduğu güneydoğu kesimi dışında bir düzlük biçimindedir. En yüksek noktasını 1.489 m ile Tsodilo Tepelikleri oluşturmaktadır.
Ülkenin toplamda sahip olduğu 4.013 km'lik sınır hattının 1.360 km'si Namibya, 1.840 km'si Güney Afrika Cumhuriyeti, 813 km'si Zimbabve ve 1 km'den az olmak üzere de Zambiya ile oluşmaktadır. Ülke nüfusun büyük çoğunluğu ülkenin doğu bölümünde yaşamaktadır.

Ülke genelinde kurak ve yarı çöl iklimi hakim bir konumdadır. Sıcaklıklar yıl içerisinde yazın 25 °C, kışın ise 13-14 °C aralığında seyretmektedir. Özellikle kış aylarında ülke genelinde gece sıcaklıkları büyük oranda düşüş göstermekte olup, gece ile gündüz sıcaklık farkları 20 °C'ye ulaştığında don oluşumuna neden olabilir. Ülke yılın altı ila dokuz ayını kurak dönem olarak geçirmekte, en çok yağışlar Aralık ile Mart ayları arasında gerçekleşmektedir.

Ülke sınırları içerisinde birçok yaban hayvan bulunmaktadır. Filler, zürafalar, çeşitli antilop türleri, aslanlar, leoparlar, çitalar, su aygırları ve zebralar bu yaban hayatın bir parçası olarak Botsvana'da gözlemlenebilmektedir. Özellikle Okavango Deltası zengin yaban hayvan çeşitliliğine sahiptir.

Botsvana, Afrika kıtasında nüfus yoğunluğunun seyrek olduğu ülkelerden biri konumundadır. 2011 yılında gerçekleştirilen son resmi sayım sonuçlarına göre sahip olduğu nüfus yoğunluğuna göre bağımsız ülkeler arasında son sıralarda yer almaktadır. Ülkede son resmi sayıma göre 2.038.228 nüfusa sahip olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre 2.384.246 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Ülke genelinde 2022 tahmini verilerine göre ortalama yıllık nüfus artışı %1,40 seviyesindedir.
Botsvana birçok Afrika ülkesinde görüldüğü üzere genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %48,85'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %5,56'sı 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %30.54 (erkek 357,065/kadın 350,550) 
15-24 yaş: %18.31 (erkek 208,824/kadın 215,462) 
25-54 yaş: %39.67 (erkek 434,258/kadın 484,922) 
55-64 yaş: %5.92 (erkek 59,399/kadın 77,886) 
65 yaş ve üzeri: %5.56 (erkek 53,708/kadın 75,159)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %72,2 olan ülkede, nüfusun geri kalanı kırsal kesimde yaşamaktadır.

Tsvana etnik grubu ülkede çoğunluğu oluşturmaktadır. Nüfusun %79'u Tsvana etnik grubu üyesi konumundadır. Bunun haricinde Kalangalar (%11) ve Buşmanlar (diğer adı Basarwalar) (%3) diğer azınlık etnik grupları oluştururken %7 düzeyinde beyazlar ve diğer küçük etnik grupları oluşturan nüfus yaşamaktadır.

Ülkenin bağımsızlığını kazanması sonrası hızla artan nüfus, özellikle AIDS nedeniyle gerçekleşen ölümler nedeniyle önemli bir artışı beraberinde getirememiştir. 2008 yılında Zimbabve'de yaşanan kriz sonrası ülkenin nüfusu hızla artmış, o dönemde 800.000 Zimbabveli Botsvana'ya geçerek mülteci olarak yaşamını sürdürmüştür.

Botsvana'nın İngilizce ve Setsvana olmak üzere iki resmi dili mevcuttur.
Ülkenin parlamentoda konuşulan ve günlük gazetelerin dili İngilizce olup, orta öğretim seviyesinden itibaren dersler İngilizce öğretilmektedir. Halkın büyük çoğunluğu ise günlük hayatta Setsvana dili ile iletişim kurmaktadır. Öğrencilerin okula başladığı ilk öğretim seviyesinde dersler Setsvana dilinde verilmektedir.

Ülke genelinde Hristiyanlık dinine inananların oranı nüfusun neredeyse çoğunluğuna denk gelmektedir. Botsvana'da halkın %6'sı yerel dinlere inanırken, %70'i Hristiyan dininin Protestan mezhebine, %9'u Katolik mezhebine göre dini inançlarını yaşamaktadırlar. Avrupalılar tarafından misyonerlik faaliyetleri sonucu öğretilmeyen Afrika Hristiyanlığı dinine ise inananların oranı %12 civarındadır. Botsvana'da İslamiyet hemen hemen hiç görülmemekte olup, 5000 kişiden biraz fazla kişinin bu dine mensup olduğu bildirilmiştir.

Botsvana genelinde okuma yazma bilme oranı 2015 tahmini verilerine göre %88,5 olup, bu oran erkeklerde %88, kadınlar da ise %88,9 düzeyindedir.
Botsvana, Dünya üzerinde okul zorunluluğunun bulunmadığı çok az sayıda ülkelerden bir tanesi konumundadır. Ülke genelinde bulunan ilk ve orta öğretim okullarının yanı sıra başkent Gaborone'de bir üniversite bulunmaktadır. Ülke genelinde okula gitme süresi hem erkek hem de kız öğrencilerde on üç yıldır.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2015 tahmini verilerine göre nüfusun %96,2'si temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Bunun yanı sıra nüfusun %63,4'ü tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabildiği ülkede, nüfusun %36,6'sı ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, sıtma ve tifo çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının en yüksek oranlarından biri görülmekte olup, bu oran 2015 tahmini verilerine göre %22,21 düzeyindedir. Bir dönem %37 düzeyinde olan oran son yıllarda söz konusu oranlara indirilmiş olsa da ülke dünya üzerinde yetişkin nüfusun bu virüse sahip olduğu en yüksek ikinci ülke konumundadır.
Bağımsızlığını kazandıktan sonra sağlık konusunda önemli adımlar atan ülke, en küçük yerleşim bölgelerinde bile sağlık hekimliği bulundurmaktadır. Şehirlerde bulunan 17 sağlık merkezinin yanı sıra, gezici sağlık birimlerini de bulunduran ülke, bu sayede tüm nüfusa sağlık hizmetlerini verebilme olanağı yakalamaktadır.

Botsvana'nın bağımsızlığını kazanmadan önce hakim olduğu bölgeler Bechuanaland adı ile anılmaktaydı.
O dönemlerde Birleşik Krallık emperyalist güçlerinin kıtanın güneyinde ilerlemesi ve Boerlerin kurduğu Boer Cumhuriyetleri'nin bölgede art ardına kurdukları devletler ile sıkıntılı bir süreç yaşayan Batsvana halkı için bu durum bir tehdit oluşturmuş, bunun neticesinde güçlerini ve bölgelerini birleştirerek varlıklarını koruma yolunu seçmişlerdir.
Birleşik Krallık hükûmeti, Batsvana halkının birleşerek oluşturduğu bölgeyi 30 Eylül 1885 tarihinde himayesi altına aldığını açıklamıştır. Bu karar neticesinde yerel halk Boerlerin baskınlarına karşı İngiliz himayesini elde etmiştir. Britanya hükûmetinin himaye altına alma kararının arka planında bölgede son dönemde yaşanan siyasi değişimler ve başta altın olmak üzere bölgede bulunan zengin yeraltı madenleri yatmaktaydı.
Bölgede, 30 Eylül 1966 tarihinde Botsvana devletinin kurulması ile İngiliz hakimiyeti ve himayesi sona ermiştir. Botsvana bağımsızlığını kazandıktan sonra İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olmuştur.

Botsvana kendi içerisinde dokuz ayrı bölgeye ayrılmış durumdadır. District olarak adlandırılan bölgeler şu şekildedir:

Merkez Bölgesi
Ghanzi Bölgesi
Kgalagadi Bölgesi
Kgatleng Bölgesi
Kweneng Bölgesi
Kuzeydoğu Bölgesi
Kuzeybatı Bölgesi
Güneydoğu Bölgesi
Güney Bölgesi

Ülke nüfusunun büyük bir bölümü doğu bölgelerde yaşamakta olup, ülkenin en büyük şehri aynı zamanda başkent konumunda da bulunan Gaborone'dir. Ülkenin 2005 verilerine göre en büyük üç şehir merkezi sırasıyla Gaborone (214.412), Francistown (91.777) ve Molepolole'dir (65.570).

Ülke genelinde önemli yer altı madenleri mevcut olup, bu madenlerden elmasın toplamı ülke ihracatının %70'ini oluşturmaktadır. Elmasın yanı sıra bakır, nikel, tuz, gümüş, kömür ülkenin sahip olduğu diğer başlıca yer altı madenleridir.

Botsvana'da Madenler ve Mineral Kaynakları, Yeşil Teknoloji ve Enerji Güvenliği Bakanlığı ülke genelindeki madencilikle ilgili verileri muhafaza eder.
Botsvana'da faaliyet gösteren en büyük elmas madencilik şirketi olan Debswana, %50'si hükûmete ait olan ortak girişimdir.
Maden endüstrisi, tüm hükûmet gelirlerinin yaklaşık %40'ını sağlar..
Botsvana'da uranyum madenciliği henüz başlamamıştır, ancak Afrika'daki Letlhakane Uranyum Projesi, en büyük gelişmemiş uranyum projelerinden biridir. Hükûmet, 2009'un başlarında ekonomiyi çeşitlendirmeye ve elmaslara aşırı güvenmeye çalışacaklarını duyurdu.

Turizm gelirleri ülke için önemlidir. Botsvana'nın sahip olduğu önemli ulusal parklar turistlerin bu ülkeyi ziyaret etmesinde öncelikli sebeplerden biridir. Ülkede bulunan ulusal parklar şunlardır:

Chobe Ulusal Parkı
Gemsbok Ulusal Parkı, (Kgalagadi Transfrontier Ulusal Parkın bir parçası)
Makgadikgadi Pans Ulusal Parkı
Nxai Pan Ulusal Pa

Brazzaville, Afrika kıtasında bulunan Kongo Cumhuriyeti'nin hem başkenti hem de en büyük şehri konumunda olan on iki idari bölgesinden biridir. Şehir Kongo nehri kıyısında kuruludur.
Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu başkent Brazzaville'de yaşamaktadır. Brazzaville şehri ülke içerisinde ayrı bir belediye ile yönetilmektedir. 100 km²'lik yüzölçümüyle Kongo Cumhuriyeti'nin en küçük ikinci idari merkezi olmasına karşın, 1.400.000'i aşan nüfusuyla aynı zamanda en kalabalık kentidir.

Bölgeye ilk gelen ve üs kuran kişilerden biri olan İtalyan asıllı Fransız Pierre Savorgnan de Brazza'dan ismini alan şehir, 1883 yılında Fransız Kongosu bölgesinde kurulan üssün yıllar içerisinde gelişmesi ve daha büyük bir yerleşim alanı olması ile oluşmuştur. 1880 yılında o dönemin bölge liderlerinden Makoko bölgenin kullanımını Brazza'ya vermiş, Malebo Havuzu'nda, Kongo nehrinin kuzey yakasında elde edilen bu alanda ise üs oluşturulmuştur.
1898 yılında Fransız Kongosu'nun başkenti olan şehir, 1900 yılında 5.000 nüfusa sahip bir yerleşim alanı konumundaydı. 1950 yılında 100.000 nüfusa erişen şehir, Fransız Kongosu'nun II. Dünya Savaşı'nda yenilen Fransa'nın ardından Charles de Gaulle önderliğinde oluşturulan Özgür Fransa hareketine katılması ile bu hareketin başkenti olarak ilan edilmiş, bu görevini kısa bir süre sonra da Cezayir'e devretmiştir.
Ocak 1944 yılında de Gaulles liderliğinde Fransa koloni bölgelerinin geleceğinin tartışıldığı konferansa Brazzaville'de gerçekleştirilmiştir.
1960 yılında kazanılan bağımsızlık sonrası da şehir, yeni kurulan şehir Kongo Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur.

Brazzaville şehri ülke içerisinde var olan on iki idari bölgesinden biri konumundadır. Ülkede var olan on ilin haricinde başkent, Pointe-Noire ile birlikte belediye statüsü ile hiçbir ile bağlı bir konumda değildir.

Brazzaville şehri, ülkenin en güney bölgesinde yer almakta olup, Malebo Havuzu'nun batı bölümünde, Kongo nehri kuzey kıyısında kuruludur. Kongo Demokratik Cumhuriyeti başkenti olan ve Kongo nehrinin güney kıyısında kurulan Kinşasa ile aralarında sadece Kongo nehri bulunmaktadır. Kongo nehrinin her iki yakasında kurulu olan şehirler, bu özelliklerinden dolayı dünyanın birbirine en yakın başkentleri konumundadırlar. Başkent belediye bölgesi olarak kuzeyinde Pool güneyinde ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti yer almaktadır.

 Namibya / Windhoek ABD / Washington  Almanya / Dresden Senegal / Dakar Fransa / Reims

Kongo Cumhuriyeti'ndeki şehirler listesi

Brazzaville nüfus bilgileri
[1] 2 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bujumbura, Afrika ülkesi Burundi'nin eski başkentidir ve en büyük şehridir.
Başkent 2019 yılının başında Gitega şehrine taşınmıştır. Tanganika Gölü'nün kuzeydoğu köşesinde yer alan şehrin 1994 yılı tahminî nüfusu 300.000 kadardır. Ülkenin aynı zamanda ekonomi ve ticaret merkezidir. Şehirde üretilen başlıca ürünler tekstil malları ve sabundur. Denize çıkışı olmayan ülkede Tanganika Gölü'ne kurulmuş büyük limandan ülke genelinden gelen kahve, pamuk ve kalay da yurt dışına satılır.

Başlangıçta küçük bir köy olan Bujumbura, 1889 yılında Alman Doğu Afrikası'nda askerî bir merkez olunca hızla büyümeye başladı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Belçika'nın Milletler Cemiyeti antlaşması uyarınca himayesini üstlendiği Ruanda-Burundi bölgesinin merkezi durumuna getirildi. Bu dönemde kentin adı, Usumbura'dan bugünkü hâline, Bujumbura'ya çevrildi. O günden bu yana kent ülkedeki iki ana etnik grup Hutu milislerinin, Burundi ordusunda baskınlık sağlamış Tutsilere karşı verdiği sürekli çatışmalara sahne olmaktadır.
Kent merkezinde büyük bir ulusal stadyum, büyük bir camii, katedral, Burundi Yaşam ve Coğrafya Müzeleri ile Rusizi Millî Parkı bulunur. Tanganika Gölü içinde Bujumbura ve Tanzanya'nın Kigoma kenti arasında işleyen feribotların yanı sıra, şehir merkezinin biraz dışında uluslararası bir havaalanı da vardır. Şehirde kendi adıyla kurulmuş bir de üniversite bulunur.
3°23′G 29°22′D

Burkina Faso, Batı Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeybatıda Mali, kuzeydoğuda Nijer, güneydoğuda Benin, güneyde Togo ve Gana, güneybatıda ise Fildişi Sahili ile çevrilidir. 274.223 km² (105.878 mil²) alana sahiptir. 2024 yılında ülkenin tahmini nüfusu yaklaşık 23.286.000'dir. Bağımsızlığından sonra 1958'den 1984'e kadar Yukarı Volta Cumhuriyeti olarak adlandırılmıştır. O zamanki başkan Thomas Sankara tarafından Burkina Faso olarak yeniden adlandırılmıştır. Vatandaşları Burkinabe olarak bilinir ve başkenti ve en büyük şehri Vagadugu'dur.
Burkina Faso'daki en büyük etnik grup, 11. ve 13. yüzyıllarda bölgeye yerleşen Mossi halkıdır. Ouagadougou, Tenkodogo ve Yatenga gibi krallıklar kurmuşlardır. 1896'da Fransız Batı Afrikası'nın bir parçası olarak Fransızlar tarafından sömürgeleştirildi; 1958'de Yukarı Volta, Fransız Topluluğu içinde özerk bir koloni haline geldi.
1960'ta Maurice Yaméogo başkanlığında tam bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını kazandığından beri ülke siyasi istikrarsızlık, kuraklık, kıtlık ve yolsuzlukla mücadele etti. 1966, 1980, 1982, 1983, 1987 ve 2022'de (Ocak ve Eylül) iki kez olmak üzere çeşitli darbeler yaşandı. Ayrıca 1989, 2015 ve 2023'te başarısız darbe girişimleri oldu.
Burkina Faso, 2022'de 16,226 milyar dolarlık GSYİH ile dünyanın en az gelişmiş ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Nüfusunun yaklaşık %63,8'i İslam dinini, %26,3'ü ise Hristiyanlığı uyguluyor. Ülkenin resmi dilleri arasında Mooré, Dyula ve Fula (1998 itibarıyla) yer almaktadır ve Mooré, nüfusun yarısından fazlası tarafından konuşulmaktadır. 60'tan fazla yerel dil bulunmaktadır ve anayasa, diğer dillerin de yasa yoluyla resmi dil haline getirilmesini öngörmektedir. Eski hükümet ve iş dili, Ocak 2024'e kadar Fransızca idi; bu tarihte, anayasa değişikliğinin onaylanmasıyla statüsü İngilizce ile birlikte "çalışma dili" statüsüne düşürüldü.
Ülkenin toprakları coğrafi olarak biyolojik çeşitlilik açısından zengindir ve bol miktarda altın, manganez, bakır ve kireç taşı rezervi içermektedir. Çok kültürlü yapısı nedeniyle Burkina Faso sanatı zengin ve uzun bir tarihe sahiptir ve Ortodoks tarzıyla dünya çapında ünlüdür.
Ülke, yürütme, yasama ve yargı yetkilerine sahip yarı başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Birleşmiş Milletler, Frankofoni ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir. 18 Ocak 2024'te Burkina Faso, ECOWAS'tan ayrıldığını açıkladı ve Sahel Devletleri İttifakı'nın (AES) kurulmasına yardımcı olduktan sonra Afrika Birliği'nden askıya alındı.

Ülkenin kurulu olduğu bölümler Fransa sömürgesi olduğu dönemlerde Volta nehrinin üst bölümünde kaldığı için Fransızcada Haute-Volta (Yukarı Volta) olarak adlandırılmış, bu isim bağımsızlık kazanıldıktan sonra da ülke ismi olarak kullanılmaya devam edilmiştir. 1983 yılında Thomas Sankara önderliğinde gerçekleştirilen devrim neticesinde Yukarı Volta'nın ismini onurlu insanların yaşadığı anayurt anlamına gelen "Burkina Faso" olarak değiştirilmiştir. Burkina Mossilerin dili olan Mòoré dilinde onurlu, bozulmayan anlamında kullanılırken, faso kelimesi de Dioula dilinde 'anavatan, baba ocağı (fa: baba, so: ev, köy) anlamına gelmektedir. Bu iki kelimenin birleştirilmesi ile ülke ismi oluşturulmuş ve günümüzde de kullanılmaktadır.

Ülkenin kuzey bölümünde yer alan Markoye'de 400.000 yıl öncesine ait kesme işlemlerinde kullanılan araç gereçler bulunmuştur. Arkeolojik araştırmalar neticesinde Burkina Faso sınırları içerisinde 14.000 yıl öncesine dayanan yerleşim alanların olduğu belirlenmiştir. O dönem ülkenin özellikle kuzeybatı bölgelerinde yaşayan topluluklar avcı ve toplayıcı olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. O döneme ait keşifler 1973 yılında gerçekleştirilen kazı çalışmaları neticesinde belgelenmiştir. M.Ö. 3600 ile M.Ö. 2600 yılları arasında yerleşik hayata geçmeye başlayan topluluklar tarım alanında faaliyet göstermiş ve bu dönemlerde seramik ile demir objelerin kullanıldığı yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkarılmış ayrıca bölgede yer alan çok sayıda mağara çizimleri de gün yüzüne çıkartılmıştır.

Günümüzde Burkina Faso'da yaşayan etnik grupların bir bölümü milattan sonraki dönemlerde belli köy toplulukları oluşturarak Burkina Faso topraklarında yaşamışlardır. Bu gruplar arasında en uzun süreli yerleşik etnik grubu olan Yonyoose etnik grubu, Dogon etnik grubu en önemlileri arasında yer almıştır. Yonyoose etnik grubu 15. yüzyıldan sonra güney bölgelerden gelen Mossi etnik grubu ile birliktelik oluşturarak asimile olmuştur. Gana'nın kuzeyinde gelerek kraliçe Yennenga önderliğinde bu bölgelere ulaşan Mossiler, Yennenga'nın oğlu Ouédraogo önderliğinde bölgede kurulan ilk ve en eski krallık olan Tenkodogo Krallığı'nı kurmuşlardır. Bu dönemde Mossiler tarafından oluşturulan diğer krallıklar ise Ouagadougou Krallığı ve Yatenga Krallığı olmuştur.
Fulbe etnik grubuna mensup toplulukların 1810 yılında ülkenin kuzey bölgesinde kurdukları Liptako Emirliği, doğu bölgesinde Gulmancema etnik grubunun kurduğu Gulmu Krallığı Burkina Faso topraklarında kurulan diğer yönetim bölgeleri olmuştur.

Bugünkü Burkina Faso'nun kurulu olduğu bölgelere ilk gelen Avrupalı Alman Heinrich Barth olmuştur. Afrika kıtası üzerine yaptığı araştırmalar neticesinde kuzeyden gelerek Liptoko'ya ulaşmış, ziyaret ettiği Dori üzerinden Timbuktu'ya geçmiştir. 1884-1885 yılları arasında gerçekleştirilen Berlin Konferansı sırasında Fransa, Büyük Britanya ve Almanya'nın Sudan'ın batı bölgeleri için birbirleriyle girdikleri Afrika Talanı yarışı kapsamında Mossi yöneticileri ile gerçekleştirdikleri himaye altına alma çabaları sonuç vermemiş, bunun üzerine Fransa 1896 yılında askerî güçleri ile başkent Ouagadougou'yu alarak Mossi yöneticilerinin kaçmasını sağlamış ve bölgeyi kontrolü altına almıştır. Bu tarihten sonra yerel idareciler ile yapılan himaye anlaşmaları ile günden güne hakim olduğu bölgeleri çoğaltan Fransa günümüzde Burkina Faso'nun kurulu olduğu tüm bölgeyi kısa sürede sömürgesi olarak elde etmiştir. Bölge 1904 yılında Fransız Batı Afrikası içerisinde sömürge yönetim bölgesi olan Yukarı Senegal ve Nijer sömürge yönetiminin bir parçası olmuş, 1919 yılında ise Yukarı Volta adı altında bu yapıdan ayrılarak yine Fransız Batı Afrikası sömürge sistemine bağlı olarak yeni bir sömürge yönetim bölgesi olarak ilan edilmiştir. Yeni yönetim bölgesi vali Édouard Hesling başkanlığında gerekli ticari başarıları göstermeyerek 1932 yılında bölgenin komşu sömürge yönetim alanları olan Fransız Sudanı (günümüzde Mali), Nijer ve Fildişi Sahili sömürge yönetimleri arasında bölüştürülerek bu bölgelere ilave edilmiştir. Bölgenin bölüşülmesi neticesinde özellikle kıyı kesimlerinde ihtiyaç duyulan zorunlu iş gücünün, nüfus açısında yoğun olan Yukarı Volta nüfusu tarafından karşılanması planlanmıştır. Yukarı Volta askerleri I.Dünya Savaşı'nın yanı sıra II.Dünya Savaşı'nda da Fransız askeri olarak Tirailleurs sénégalais birliklerinde yer almışlardır.
Savaşların bitmesi neticesinde tıpkı diğer sömürge bölgeleri gibi Yukarı Volta'da Charles de Gaulle döneminde açıklanan yeni sömürge düzeni olan Fransız Birliği doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Özellikle Moogo naaba Koom II. önderliğindeki Mossiler Yukarı Volta'nın 1932 yılı sınırlarına yeniden kavuşturulması gerektiğini savunmuş, bölge 1947 yılında Fransa denizaşırı toprağı olarak kayda alınmıştır. Yıllar içerisinde siyasi hayatı şekillenen Yukarı Volta, 1948 yılından itibaren Paris'te yer alan parlamentoya vekil göndermiştir.
1950'li yıllar ile birlikte bağımsızlık düşünceleri dile getirilmeye başlanan Yukarı Volta'da, Fransa'nın 1956 yılında çıkardığı ve denizaşırı topraklarında reformları hedef alan loi-cadre Defferre yasası ile birlikte yerel hükûmetler daha fazla söz sahibi olur konuma gelmiştir. 1958 yılında gerçekleştirilen referandum neticesinde ülke Fransa ile işbirliği içerisinde olan özerk bir cumhuriyet statüsüne sahip olmuştur. Yukarı Volta 1960 yılında yaşanan Afrika Yılı kapsamında Fransa'dan bağımsızlığını ilan etmiştir.

5 Ağustos 1960 tarihinde bağımsızlığına kavuşan ülkede Maurice Yaméogo ilk devlet başkanı koltuğuna oturan isim olmuştur. Yaméogo, iktidarında kaynakların kullanımında savurgan bir siyaset izlemesi, ticari hedefleri yakalayamaması ve döneminde rüşvetin yaygınlaşması sonucu gerçekleşen halk ayaklanması sonucu Ocak 1966 yılında görevini bırakmıştır. O dönem için ordunun en tepesinde yer alan Sangoulé Lamizana ülkenin ikinci devlet başkanı olarak görevi devralmıştır. Askeri rejim idaresindeki Yukarı Volta'da 1970 yılında gerçekleştirilen referandum sonucu ülkede Ocak 1971 yılında yeni bir anayasa hayata geçirilerek ikinci cumhuriyet dönemi ilan edilmiştir. Bu olaydan sonra batı Afrika genelinde yapılan ilk çok partili parlamento seçimleri sonucu RDA partisinin temsilcisi Gérard Kango Ouédraogo başbakan olmuştur. İlerleyen dönemlerde yaşanan parti içi çekişmeler neticesinde yönetime yeniden el koyan ordu, Lamizana önderliğinde ulusal birlik hükûmetin oluşturulması ve yeni bir anayasanın hayata geçirilebilmesi için adımlar atmıştır. Bu gelişmeler neticesinde Lamizana 1978 yılında gerçekleştirilen seçimler neticesinde üçüncü cumhuriyet döneminin devlet başkanı olarak seçilmiştir. Lamizana devlet başkanı seçilmesinin sonrasında Joseph Conombo'yu başbakan olarak atamıştır. Ancak kurulan bu yeni hükûmette yaşanan iç sorunlar nedeniyle icraat gerçekleştirmekte sorunlar yaşamıştır. Ülke genelinde öğretmenlerin gerçekleştirdiği grev sonucu Saye Zerbo önderliğinde bir grup asker 25 Eylül 1980 tarihinde yönetime el koyarak darbe gerçekleştirmişler ve Lamizana'nın yerine Zerbo'yu devlet başkanı yapmışlardır.
Yukarı Volta'da 1980 yılında gerçekleştirilen askerî darbe neticesinde ordu içerisinde yer alan ve ülkenin bu durgun halinden memnun olmayan genç askerler ile kıdem olarak üstte yer alan ve iktidar mücadelesi veren daha eski askerler arasındaki iç çekişmeler sonucu kaos ortamı hakim olmuştur. Comité militaire de redressement pour le progrès national adını verdiği komite ile ülkeyi yöneten Zerbo, ülke içerisinde gösteri ve grev yapma ha

Burundi, resmî adı ile Burundi Cumhuriyeti, Doğu Afrika ile Afrika Büyük Gölleri'nin kesiştiği Büyük Rift Vadisi'nde denize kıyısı bulunmayan bir ülkedir. Kuzeyde Ruanda, doğu ve güneydoğuda Tanzanya, batıda Kongo Demokratik Cumhuriyeti, güneybatıda ise Tanganika Gölü ile çevrilidir. Ülkenin yönetsel başkenti Gitega, ekonomik başkenti ise Bujumbura'dır.
Tva, Hutu ve Tutsi halkları en az 500 yıldır Burundi'de yaşamaktadır. 20. yüzyılın başlarına dek Burundi bağımsız bir krallıktı, ardından Almanya tarafından sömürgeleştirildi. I. Dünya Savaşı'ndaki Alman yenilgisinin ardından bölge Belçika'ya devredildi. Tarihleri boyunca hep ayrı yönetimlere sahip olmuş Ruanda ve Burundi, Avrupalılarca birleştirilerek Ruanda-Urundi kolonisi haline getirildi.
Burundi Krallığı 1962'de bağımsızlığını yeniden kazandı. Ancak suikastler, darbeler ve bölgedeki genel istikrarsızlık iklimi; 1966'da monarşinin devrilerek tek parti rejiminin kurulmasına yol açtı. 1970 ve 1990'lardaki etnik temizlik ve iç savaşlar yüzbinlerce insanın ölümüne neden oldu ve Burundi'yi dünyanın en az gelişmiş ve en yoksul ülkelerinden biri haline getirdi. İkisi de Hutu olan Ruanda ve Burundi devlet başkanları 1994'te birlikte bindikleri uçağa füze atılarak öldürüldüler. Burundi İç Savaşı'nı sonlandıran Arusha Anlaşması ile 2000 yılında geçici hükûmet kuruldu. 2015'te Başkan Pierre Nkurunziza'nın üçüncü kez seçimlere katılmak istemesi üzerine büyük çaplı protestolar düzenlendi ve başarısız bir darbe girişimi gerçekleşti. Gerçekleşen seçimler uluslararası kuruluşlarca yoğun bir biçimde eleştirildi.
Burundi genel olarak kırsal bir topluma sahiptir, 2019 verilerine göre nüfusun yalnızca %13,4'ü şehirlerde yaşamaktadır. km² başına 315 kişi düşen ülke Sahra Altı Afrika'nın en yoğun nüfuslu ikinci ülkesidir. Nüfusun %85'ini Hutular, %15'ini Tutsiler, %1'den az bir bölümünü ise Tvalar oluşturmaktadır. Ülkenin resmi dilleri Rundice ve Fransızcadır. 2014'te İngilizce de resmî dil kabul edilmiştir.
Afrika'nın en küçük ülkelerinden biri olan Burundi'de artan nüfusla birlikte tarım alanlarının artması ormansızlaşma, erozyon ve habitat kaybına yol açmıştır. 2005'te ülkede orman alanlarının oranı %6'nın altına düşmüştür. Yoksulluğa ek olarak Burundi yolsuzluk, altyapı eksiklikleri, sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşımda zorluklar ve açlık sorunlarıyla uğraşmaktadır. 2018 Dünya Mutluluk Raporu'nda Burundi dünyanın en mutsuz ülkesi olmuştur. Burundi Afrika Birliği, Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA), Birleşmiş Milletler ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir.

Ülke ismi Bantu dilinde Rundiler'in yaşadığı ülke anlamına gelmektedir. Ön ek olan bu- (bu-rundi=Rundilerin yaşadığı ülke=Burundi) eki fiilerin önüne geliyor olup, bu ön ek ülke isimlerinde ku, ru hecelerinin yanı sıra u tanımlık hali eklenerek kullanılmaktadır. Rundilerin kullandığı dil olan Kirundi de aynı yapıdan gelmekte olup ki ön eki kullandığı dil anlamında kullanılmakta olup, Rundilerin kullandığı dil anlamına gelmektedir.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 1.140 km sınırın 315 km'si Ruanda, 589 km'si Tanzanya ve 236 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile oluşmaktadır.
Ülke genel olarak dağlık ve yaylalık bir ülkedir. Burundi'de yüksek yaylalar ortalama 1.400 ile 1.800 m yükseklikte yer almaktadır ve bu yüksek yaylalar ülkenin en yüksek noktasına kadar ulaşmaktadır. Ülkenin en yüksek noktasını 2.684 m ile başkent Bujumbura'nın 30 km güneydoğusunda bulunan ve Burundi yüksek yaylasının bir parçası olan Heha Dağı oluşturmaktadır.

Burundi konum olarak ekvatora yakın bir konumda olmasına rağmen yükseltilerin çok olması nedeniyle hafif nemli bir iklime sahiptir. Bölgede hakim olan sıcak ekvator iklimi dönemsel doğu Afrika iklimi ile üst üste gelmesi sonucu yükseltilerin de etkisi ile iklim yumuşamaktadır. Ülkenin orta bölümlerinde yer alan yaylarda sıcaklık ortalaması 20 °C düzeyinde olup, Tanganika gölü civarında yıllık sıcaklık ortalaması 23 °C, dağlık kesimlerde ise 16 °C seviyesindedir. Burundi genelinde yılda iki defa yağmur sezonları yaşanmaktadır. Bu yağmur sezonlarından kısa olanı Eylül-Kasım aylarında, uzun dönemi ise Şubat-Mayıs arasında yaşanmaktadır. Burundi genelinde ortalama yağış miktarı genellikle 1.300 mm ile 1.600 mm arasında gerçekleşmekte olup, genel olarak Burundi ortalaması 1.000 mm seviyesindedir. Yıllık yağışlardaki düzensizlik ve buna bağlı yaşanan kuraklık ve yoğun yağışların art arda gelebilmesi tarım üzerinde olumsuz etki yaratmakta olup, dönem dönem kıtlık yaşanmasına da neden olabilmektedir.

Ülkedeki belli bölgeler genel olarak tarımsal faaliyetler gerçekleştirmek adına tarım alanı olarak kullanılmaktadır. Ülkedeki yüksek kesimlerde mevcut olan nemli, sisli ve soğuk iklim emsalsiz bitki örtülerinin oluşmasında başlıca etkenler arasında yer almaktadır.
Burundi genelinde leopar, aslan, babun, zebra ve antilop çeşitleri görülebilmektedir. Bunlara ilaveten timsah ve su aygırı da sulak alanlarda yaşam sürdürmektedir.

Burundi'de son olarak 2008 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 8,053,574 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre 12,696,478 nüfus belirlenmiştir. Ülke içerisinde 379 kişi/km² nüfus yoğunluğu ile Burundi, Afrika kıtasının nüfus yoğunluğu en fazla ülkelerinden biri konumuna taşımaktadır. Ülke nüfusunun çoğunluğu eski başkent Bujumbura'da yaşamaktadır.
Burundi genç bir nüfusa sahip olup, 2018 tahmini verilerine göre nüfusun %63,59'u 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,06'sı 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %43.83 (erkek 2,618,868/kadın 2,581,597) 
15-24 yaş: %19.76 (erkek 1,172,858/kadın 1,171,966) 
25-54 yaş: %29.18 (erkek 1,713,985/kadın 1,748,167) 
55-64 yaş: %4.17 (erkek 231,088/kadın 264,131) 
65 yaş ve üzeri: %3.06 (erkek 155,262/kadın 207,899)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %14,4 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,63 düzeyindedir.

Burundi'de aynı dile, ekine sahip olan ve Rundi olarak tanımlanan bir toplum yaşamaktadır. Rundi toplumu özünde üç boy olan Tutsi, Hutu ve Twa boylarından oluşmaktadır.
Günümüzde Hutu boyu ülkede çoğunluğu oluşturmaktadır. Nüfusun %85'i bu boyun üyesi konumundadır. Tutsi nüfusu toplam nüfusun %15'i seviyesinde olup, Twa boyu %1 ile ülke içerisindeki en az nüfusa sahip boy konumundadır.

Ülkenin ulusal dili Kirundi dilidir. Rundi olarak da tanımlanan ve Bantu dillerinden biri konumunda olan bu dil Burundi nüfusunun %95'i tarafından anadil olarak konuşulmaktadır. Ulusal dilin yanı sıra Milletler Cemiyeti manda bölgesi olarak Belçika'ya bağlanması nedeniyle Fransızca da ülkenin bağımsızlığı sonrasında resmi dil olarak kullanılmıştır. Burundi meclisinin 2014 yılında aldığı karar gereği İngilizce de ülkenin resmi dilleri arasına alınmıştır.

Burundi genelinde hakim olan din Hristiyan dinidir. Buna göre nüfusun %84'ü Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Bu oran içerisinde katolik mezhebine mensup Hristiyanların oranı %62,1, protestan mezhebine mensup %21,6 ve diğer Hristiyan mezheplerine mensupların oranı da %2,3 düzeyindedir. İslamiyet ülke içerisinde en yaygın ikinci din konumunda olmasına rağmen nüfusun sadece %2,5'i islami inancına göre yaşamlarını sürdürmektedir. Bu iki dini haricinde diğer dinlere inanların oranı %3,6, herhangi bir din bildirimi bulunmayan nüfusun da oranı %7,9 seviyesindedir.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2012 tahmini verilerine göre nüfusun %75,3'ü temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanma oranının düşük olduğu ülkede, nüfusun %47,5'i bu yönde bir hizmet alabilirken, %52,5'i ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, tifo, sıtma, humma ve kuduz çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2013 tahmini verilerine göre %1,03 düzeyindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde okuma yazma bilenlerin oranı 2008 verilerine göre %86,9 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %88,8 iken, kadınlarda %84,6 seviyesindedir. Burundi genelinde altı yıllık ilkokul eğitimi bulunmakla birlikte, ilkokul çağındaki kız ve erkek çocuklar arasındaki okula gitmeme oranları ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. Burundi hükûmeti 6. sınıfa kadar olan masraflarının karşılanması yönünde faaliyetlerde bulunmaktadır. Ülkede University of Burundi adıyla devlet üniversitesi bulunmaktadır. Bunun haricinde ülke genelinde bulunan Hill University, Hope Africa University gibi üniversiteler ise özel üniversite olarak eğitim vermektedirler.
Ülke genelinde 5-14 yaş aralığında bulunan çocukların 2005 verilerine göre %19'u çocuk işçi olarak kullanılmaktadır.

Ruanda ve Burundi'nin kurulu olduğu topraklarda koloni öncesi dönemlerde ilk yerleşen toplulukların günümüzde bu ülkelerde azınlığı oluşturan Tvaların ataları olduğu tahmin edilmektedir. Bu topluluklar 8.yy'den itibaren güney kesimlerden gelen Hutu toplulukları tarafından bölgeden uzaklaştırılmışlardır. Bantu topluluklarından biri olan Hutular bölgede çiftçilik ile uğraşarak geçimlerini sağlamışlardır. 15.yy'den itibaren bölgenin kuzey kesimlerinden ilerleyen Tutsiler günümüzde Burundi'nin kurulu olduğu bölgelere gelerek yerleşmiş ve krallık kurmuşlardır. Bu krallıkta bölgede sayıca çoğunlukta olmalarına rağmen Hutular azınlığı oluşturmuş ve bu gruplar alt sınıf olarak görülmüştür. Krallığın en üst noktasında yer alan kral mwami olarak adlandırılmış ve aynı zamanda dini lider olarak da görevini yürütmüştür. Burundi Krallığı 19.yy sonlarında batılı ülkelerin Afrika'da oluşturduğu sömürge sistemlerinin bir parçası olarak Almanya'nın sömürge ülkesi konumuna gelerek varlığına son verilmiştir.

Bölge her ne kadar Almanya'nın sömürgesi haline gelmiş olsa da, Almanya ülkeye ilk başlarda el koymamış, ilk olarak 1885 yılında Kongo ile, 1886 yılında da Britanya'ya ait bölgeler ile sınırlar belirlenmiştir. 1892 yılında o dönem içerisinde Alman

Büyük insansı primatlar veya İnsangiller (Lat. Hominidae), primatlar (Primates) takımının insansılar (Hominoidea) üst familyasına ait bir familyadır. Familyanın dört cinsi iki ayrı alt familyaya bölünür; bunlar, Ponginae alt familyası bünyesinde gruplandırılan Pongo (orangutan) ile Homininae alt familyası bünyesinde gruplandırılan Gorilla (goril), Homo (insan) ve Pan (şempanze) cinsleridir.

Hominidae familyasının sınıflanması yıllar içinde çok defa değişikliğe uğramıştır. Bu familya başlarda yalnızca insan cinsini ve onun soyu tükenmiş akrabalarını içermiş, diğer büyük insansı primatlar ise Pongidae adlı ayrı bir familyada sınıflanmıştır. Bu tanım günümüzde pek çok antropoloji uzmanınca hâlâ kullanılsa da Pongidae familyasını kısmi soylu (parafiletik) bir grup durumuna sokmaktadır. Güncel taksonomi yaklaşımları ise tek soylu (monofiletik) grupların oluşturulmasını desteklemektedir. Bu doğrultuda da pek çok biyoloji uzmanı, Pongidae familyasının Ponginae alt familyası olarak Hominidae familyası içine dâhil edilmesini ve Ponginae alt familyasının da yalnızca Pongo (orangutan) cinsi ile onun Gigantopithecus gibi soyu tükenmiş akrabalarını içermesini desteklemektedir.
Hominidae familyasının Hominoidea üst familyasına ait güncel soy ağacındaki yeri aşağıda sunulmuştur:

Hominidae familyasının Hominoidea üst familyasındaki yeri ve alt türlere kadar olan ayrıntılı sınıflaması aşağıda sunulmuştur; soyu tükenmiş türler dâhil edilmemiştir:

Üst familya: Hominoidea - insansı primatlar
Familya: Hominidae - büyük insansı primatlar (hominidler)
Alt familya: Homininae
Cins: Gorilla - goril
Tür: Gorilla beringei - doğu gorili
Alt tür: Gorilla beringei beringei - dağ gorili
Alt tür: Gorilla beringei graueri - doğu ova gorili
Tür: Gorilla gorilla - batı gorili
Alt tür: Gorilla gorilla diehli - batı ova gorili
Alt tür: Gorilla gorilla gorilla - Cross Nehri gorili
Cins: Homo - insan ve yakın akrabaları
Tür: Homo sapiens - modern insanlar
Alt tür: Homo sapiens sapiens - modern insan
Cins: Pan - şempanze
Tür: Pan paniscus - bonobo (cüce şempanze)
Tür: Pan troglodytes - bayağı şempanze
Alt tür: Pan troglodytes schweinfurthii - doğu şempanzesi
Alt tür: Pan troglodytes troglodytes - merkezî şempanze
Alt tür: Pan troglodytes vellerosus - Nijerya şempanzesi
Alt tür: Pan troglodytes verus - Batı Afrika şempanzesi
Alt familya: Ponginae
Cins: Pongo - orangutan
Tür: Pongo abelii - Sumatra orangutanı
Tür: Pongo pygmaeus - Borneo orangutanı
Familya: Hylobatidae - küçük insansı primatlar

Mevcut ve soyu tükenmiş hominidlerin soy ağacı:

Cezayir, ülkenin kuzey-orta kesiminde Akdeniz kıyısında yer alan Cezayir'in başkentidir. 2025 yılında, kentsel alanda tahmini 4,325 milyon insan yaşamaktaydı. Cezayir, Cezayir'in en büyük şehri, Akdeniz'in üçüncü büyük şehri, Arap dünyasının altıncı büyük şehri ve nüfus bakımından Afrika'nın 29. büyük şehridir. Cezayir, Cezayir Eyaleti'nin başkentidir; kendi ayrı yönetim organına sahip olmadan birçok komünü kapsar. Cezayir Körfezi boyunca uzanır ve Mitidja Ovası ve büyük dağ sıralarıyla çevrilidir. Elverişli konumu, bölge için Osmanlı ve Fransız etkilerinin merkezi haline gelmesini sağlamış ve onu çeşitli bir metropol olarak şekillendirmiştir. 
Cezayir, resmi olarak MS 972'de Buluggin ibn Ziri tarafından kurulmuştur, ancak tarihi MÖ 1200 ile 250 yılları arasına kadar Fenikelilerin ticaret yerleşimi olarak uzanmaktadır. Zamanla Numidya, Roma İmparatorluğu ve çeşitli İslam halifelikleri de dahil olmak üzere birçok gücün kontrolü altına girdi. 1516'da Osmanlı Cezayir Naipliği'nin başkenti oldu ve bu statüsünü 1830'daki Fransız işgaline kadar korudu, ardından Fransız Cezayiri'nin başkenti olarak hizmet verdi. II. Dünya Savaşı sırasında, 1942'den 1944'e kadar kısa bir süre Özgür Fransa'nın idari merkezi olarak işlev gördükten sonra Fransız sömürge yönetimine geri döndü. 1962'deki Cezayir Devrimi'nden bu yana modern Cezayir devletinin başkenti olmaya devam etmektedir. 

Cezayir, çok sayıda müzesi, sanat galerisi ve kültürel kurumuyla bilinen Cezayir'in başlıca turistik destinasyonudur. En dikkat çekici olanı, geleneksel Cezayir, Osmanlı ve Endülüs mimarisine sahip UNESCO Dünya Mirası Alanı olan tarihi Kasbah'tır. Şehir ayrıca, çeşitli mimari stilleri ve eğilimleri sergileyen daha büyük bir Fransız yapımı bölüme de sahiptir. Beyaz badanalı binaları nedeniyle genellikle al bidha ("beyaz") olarak anılan Cezayir, sömürge ve yerli kentsel etkileri harmanlamaktadır. 1975 Akdeniz Oyunları'na ve çeşitli büyük uluslararası spor etkinliklerine ev sahipliği yapmış olan şehir, Arap Mağrip Birliği Danışma Konseyi'nin de merkezi konumundadır. Sonatrach Petrol Şirketi, Air Algérie ve Cezayir Bankası gibi çok sayıda Cezayirli çokuluslu şirket ve kurum şehirde bulunmaktadır.

Şehri Fenikeliler kurmuştur. Adı Ikosim'di. Şehir 1500'lü yılların başında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Yönetimi Barbaros Hayrettin Paşa'ya verilmiştir. 1830 yılında Osmanlı İmparatorluğu şehirden çekilirken burada tam 176 cami vardı. 1862 yılında ise 48 cami kaldı. Bu da Fransızların burada yaptığı tahribata bir örnektir.

 Amsterdam Hollanda
 Barselona İspanya
 Pekin Çin
 Berlin Almanya
 Bordeaux Fransa
 Cenevre İsviçre
 Dakar Senegal
 Dubai Birleşik Arap Emirlikleri
 Gaziantep Türkiye
 Kahire Mısır
 Kazablanka Fas
 Londra İngiltere
 Montreal Kanada
 Moskova Rusya
 Paris Fransa
 Roma İtalya
 Santiago Şili
 Sao Paulo Brezilya
 Sivas Türkiye
 Sofya Bulgaristan
 Şanghay Çin
 Trablus Libya
 Trabzon Türkiye
 Tunus Tunus
 Washington Amerika Birleşik Devletleri

Yeni Hayat Ansiklopedisi
Ch. André Julien: Histoire de l'Afrique du nord

Cibuti (Arapça: جيبوتي, Fransızca: Djibouti, Somalice: Jabuuti), resmî adı ile Cibuti Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu'nda yer alan ülke, güneyde Somali, güneybatıda Etiyopya, kuzeyde Eritre ve doğuda Kızıldeniz ve Aden Körfezi ile çevrilidir. Ülkenin yüzölçümü 23.200km² (8.958 mil kare)'dir.
Antik Çağ'da, bu bölge Etiyopya, Eritre ve Somaliland ile birlikte Punt Ülkesi'nin bir parçasıydı. Yakındaki Zeyla, şimdi Somaliland'da, Orta Çağ'daki Adal ve İfat Sultanlıklarının merkeziydi. 19. yüzyılın sonlarında, yönetici Dir-Somali ve Afar sultanlarının Fransızlarla anlaşmalar imzalamasının ardından Fransız Somaliland kolonisi kuruldu ve Dire Dawa'ya (ve daha sonra Addis Ababa'ya) uzanan demiryolu sayesinde, güney Etiyopya ve Ogaden için liman olarak Zeyla'nın yerini hızla aldı. 1967'de Fransız Afar ve İsa Bölgesi olarak yeniden adlandırıldı. On yıl sonra, Cibuti halkı bağımsızlık için oy kullandı. Bu, başkentinin adını taşıyan Cibuti Cumhuriyeti'nin resmi olarak kurulmasını işaret etti. Yeni devlet, ilk yılında Birleşmiş Milletler'e katıldı. 1990'ların başlarında, hükûmet temsili konusundaki gerilimler silahlı çatışmaya yol açtı ve bu çatışma, iktidardaki parti ile muhalefet arasında 2000 yılında bir güç paylaşımı anlaşmasıyla sona erdi.
Cibuti, 20 Mayıs 2024'te yapılan nüfus sayımına göre 1.066.809 nüfusa sahip çok etnikli bir ülkedir (Afrika anakarasındaki en küçük nüfus). Fransızca ve Arapça iki resmi dilidir; Afarca ve Somalice ulusal dilleridir. Cibutililerin yaklaşık %94'ü İslam dinine mensuptur ve bu din, bölgede 1000 yıldan fazla süredir baskın din olmuştur. Somaliler ve Afarlar, en büyük iki etnik grubu oluşturur ve Somaliler nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Her ikisi de Afroasyatik dillerin Kuşitçe koluna ait bir dil konuşur.
Cibuti, dünyanın en işlek denizcilik rotalarından bazılarına yakın olup Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'na erişimi kontrol etmektedir. Komşu Etiyopya'dan ithalat ve ihracat için önemli bir yakıt ikmal ve aktarma merkezi ve başlıca deniz limanı olarak hizmet vermektedir. Gelişen bir ticaret merkezi olan ülke, çeşitli yabancı askeri üslere ev sahipliği yapmaktadır. Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) bölgesel kuruluşunun genel merkezi de Cibuti şehrindedir.

Cibuti'ye bundan yaklaşık 1.000 yıl önce Arap Yarımadası'ndan göçen Müslüman Somalililer ve Afarlar yerleşmiştir.
Cibuti, 1883-1967 yılları arasında Fransız Somalilandı olarak adlandırılmaktaydı. 1967 yılında bölgenin adı Fransız Afar ve İssa Bölgesi adını almış ve sömürge kolonisi bağımsızlığını kazandığı 1977 yılına kadar bu isimle anılmıştır. Cibuti Cumhuriyeti 27 Haziran 1977 günü Fransa'dan bağımsızlığını ilan etti.

Ülkedeki iki büyük etnik grup Somalililerin İssa klanı ve Afarlar'dır. Ülkede Fransız sömürge dönemlerinden kalan insanlar olmakla birlikte büyük bir Arap nüfus da barındırmaktadır. 1990'lı yıllarda yapılan Cibuti İç Savaşı sırasında büyük bir Afar ve İssa kaybı yaşanmıştır.

Fransızca ve Arapça ülkenin resmi dilleri olmakla birlikte Somalice ve Afarca da geniş yayılım bulmuştur.

Cibuti'nin en önemli dini İslam'dır. Tıpkı diğer İslam ülkeleri gibi Cibuti'de de her köy ve kasabada bir cami bulunur. Cibuti halkının %94'ü (2012 tahminine göre 740.000) Müslümandır. Müslümanların çoğu Sünniliğin Şafiilik mezhebine bağlıdır. Müslümanlıktan sonra diğer önemli din Hristiyanlıktır.

Cibuti kuzeydoğu Afrika'da Umman Denizi'ne bağlı Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında bulunur. Ülkenin 314 kilometre kıyısı bulunmakla birlikte 113 kilometre Eritre ile, 337 kilometre Etiyopya ile ve 58 kilometre Somali ile (toplam 506 kilometre) sınırı vardır.Cibuti Büyük Rift Vadisi üzerinde yer alır.
Cibuti'nin, 23.200 km² gibi küçük bir yüz ölçümüne sâhip olmasına rağmen, üç farklı fizikî yapısı mevcuttur. Kıyı bölgesi ile yüksek yayla bölgesini en yüksek noktası 1500 m'yi bulan dağlık bölge ayırmaktadır. Yayla bölgesi yer yer derin vâdilerle bölünmüş vaziyettedir. Irmakların mevcut olmadığı Cibuti'de bir çöküntü sonucu meydana geldiği anlaşılan Hanle Ovasında mevcut iki göl vardır. Alalı ve Assal ismindeki göller tuz gölü olup, bunlardan Assal deniz seviyesinden 150 metre aşağıdadır.
Sıcak ve kurak bir iklime sâhip olan Cibuti'de senelik sıcaklık ortalaması 32 °C civârındadır. Yağış dağlık bölgelerde kıyı bölgesine nazaran biraz daha fazladır. Yıllık yağış ortalaması kıyı şeridinde 130 mm iken, dağlık bölgelerde 500 mm. civârındadır.
Bitki örtüsü çok cılızdır. Yer yer görülen fundalıklar ve otlaklar hâricinde dağlık bölgelerde az da olsa zayıf ormanlara rastlanır. Tuz göllerindeki tuz ülkenin sâhip olduğu en önemli kaynaktır. Tatlı su gölleri ve dereleri bulunmayan ülke başka hiçbir tabiî kaynağa sâhip değildir.

Cibuti 5 bölge, 1 şehir ve 11 ilden oluşmuştur.

Ali Sabieh Bölgesi (District d'Ali Sabieh)
Arta Bölgesi (District d'Arta)
Dikhil Bölgesi (District de Dikhil)
Cibuti şehri (Ville de Djibouti)
Obock Bölgesi (District d'Obock)
Tadjourah Bölgesi (District de Tadjourah)

Cibuti devletinin şu anki stratejisi sahip olduğu iyi jeostratejik konumundan faydalanmaktır. Ülkenin Bab'el Mandeb Boğaza açılımı ve istikrarlı oluşu başlıca avantajlarıdır. Özgürlüğünü ilan ettiğinden beri Cibuti, Fransa'nın dünyadaki en büyük askeri üssünü (yaklaşık 3000 asker) ve 2002'den beri de çok önemli bir Amerikan askeri üssünü barındırmaktadır. Devlet bu üslerden sırasıyla yıllık 30 milyon avro ve 30 milyon dolar gelir elde etmektedir. Devlet bu gelirlerin hemen hemen tamamını ülkenin en önemli gelir kaynağı olan limanın geliştirilmesine yönelik projeler için kullanmaktadır.
Cibuti limanı 1892'den beri faaliyet göstermektedir. Liman, 1998 yılında patlayan Etiyopya ile Eritre arasındaki savaş sırasında büyük değişim yaşadı. Eritre bağımsızlığını kazandıktan sonra Etiyopya kıyısız bir ülkeye dönüşmüş ve Assab Limanını kullanmaktaydı. Bu iki ülke arasında savaş patlayınca Etiyopya tüm alışverişini Cibuti Limanı üzerinden gerçekleştirmeye mecburdu. Ayrıca Birleşik Arap Emirleri ve Dubai Ports World (DPW) tan gelen büyük yatırımlar limanın geliştirmesinde büyük rol oynamıştır. Dubai Ports World(dünyanın 3. en büyük liman işletmecisi) 2000 yılından beri limanı yönetmektedir.
Ülke, Dorale'de daha gelişmiş ve 3. kuşak gemileri karşılayabilen yeni bir limanın inşaatını tamamlamıştır. Dorale limanı ayrıca 400 Milyon dolarlık yatırımla yapılan 20 hektarlık büyük bir serbest bölgesi içermektedir.USAID, Afrika' ya gönderilecek gıda yardımını bu bölgede depolamaktadır. 2006 yılında hizmete giren petrol terminali ise 153 milyon dolara mal olmuştur.
Ülkenin en önemli iş ortağı Fransa'dır, fakat Çin de diğer Afrika ülkelerine olduğu gibi Cibuti'ye büyük ilgi göstermektedir. Nisan 2008'de Cumhurbaşkanı İsmail Omar Geulleh Başkent Cibuti'den 15 km uzaklıkta bulunan Moucha Adalarında kumarhane ve lüks oteller inşa etmek isteyen Çin projesini açıklamıştır. Turizm bu ülkede hala az gelişmiştir.

Cibutililerin giydiği kıyafetler bölgenin sıcak ve kurak iklimini yansıtır. Batılı giyim tarzı olan kot pantolon ve t-shirt yerine erkekler genellikle beli saran sarong benzeri macawiis giyerler.

Cibuti'de LGBT hakları

(Fransızca) Resmî site

BBC News - Cibuti Ülke Profili12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CIA World Factbook - Cibuti2 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hint Okyanusu Newsletter - Cibuti18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- Cibuti fotoğrafları

Dakar, Senegal'in başkentidir.
Batı Afrika'nın en batı ucundaki yarımada üzerinde yer alır. Afrika'nın en kalabalık şehirlerinden biri olan Dakar Senegal'in siyasi, ekonomik, ticari, kültürel ve dinî merkezidir. Milletlerarası hava ve deniz ulaşımında da önemli bir yere sahiptir. Yüzyıllardır Avrupa-Afrika-Amerika üçgenindeki deniz trafiğinde önemli bir kilometre taşı olmuştur.

Dakar'da yaşayan halk çeşitli etnik gruplara mensuptur. Şehrin nüfusunun % 8'ini Avrupalılar oluşturur. Şehirde yaşayanların ancak dörtte biri Dakar doğumludur. 19. asrın sonlarında 2.000 olan şehir nüfusu günümüzde 2 milyonu aşmıştır.
Şehir nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman, % 8' ise Hristiyan'dır. Dakar'da 1963 yılında inşa edilen Dakar Ulu Camii ile birlikte çok sayıda cami, mescid ve dini eğitim kurumu bulunmaktadır. Dakar çevresinde bulunan tarikat merkezlerini her yıl binlerce kişi ziyaret etmektedir.
Dakar'a ilk gelen Avrupalı güç Portekizlilerdi. 1444 yılında Portekizlilerin Gorée Adası üzerinden ticarete başlamasıyla birlikte bir köy kurulur. Portekizlilerden sonra Hollandalılar en son olarak da Fransızlar bölgeyi ele geçirdi. 1862 yılında inşa edilen liman şehrin önemini daha da artırdı ve Avrupalı tüccarlar Dakar'a yerleşmeye başladı. Fransızların burada inşa ettiği deniz üssü şehrin askeri yönden de önemini artırdı. 1909 yılında Osmanlı Devleti Dakar'da fahri bir başkonsolosluk kurdu. 1924 yılında açılan Bamako Dakar Demiryolu şehrin ticari önemini daha da artırdı.
Dakar uzun süren Fransız sömürge yönetiminin ardından kısa bir süre Mali Federasyonunun, 20 mayıs 1960 tarihinden itibaren ise Senegal Cumhuriyetinin başkenti oldu.

Kedge Business School

 Ankara Türkiye
 Washington Amerika Birleşik Devletleri
 Ann Arbor Michigan Amerika Birleşik Devletleri
 Bakü Azerbaycan
 Cezayir Cezayir
 Rosario Arjantin

Darfur (Arapça: دارفور, Fur'ların Yurdu) Sudan'ın batısında bölge.
Bölge Libya, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile çevrilidir. Kendi içinde 3 ayrı eyalete bölünmüştür; Batı Darfur (Garbi Darfur), Güney Darfur (Cenubi Darfur) ve Kuzey Darfur (Şimali Darfur).
Darfur, şimdiki kuzey Sudan'ın batı tarafındaki bölgede uzun yıllardan beri yaşayan Arap olmayan Afrika kökenli Furların yaşadıkları yer anlamında Arapçada “Fur Vatanı” olarak bilinen bölgeyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Bu kavram tarihte bazı kesintiler hariç olmak üzere 1600 yılından 1916 yılına kadar hüküm sürmüş olan ayrı bir sultanlık niteliğindeki otonom devleti tanımlamakta kullanılmıştır.

Sudan'ın bugünkü Darfur Eyaleti'nin topraklarında 1640 yılından 1916'ya dek Osmanlı Devleti'ne bağlı olarak varlık gösteren Darfur Sultanlığı, 22 Mayıs 1916'da başkenti Faşir'deki muharebede İngilizler'e karşı alındığı yenilgi sonucu tarihe karıştı.

Sudan, genel olarak komşusu Çad'la çatışmalar kendi içinde iç savaşlar yaşarken, batısındaki Darfur bölgesinde yaşanmakta olan sorun, tüm dünyanın dikkatini çekmektedir. Çatışma, birkaç yıldan beri "etnik temizleme" ve katliamlara yol açarak devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Darfur'da 180.000 kişinin öldüğünü, 2 milyona yakın insanın evsiz kaldığını bildirmektedir. İngiltere Parlamento Raporu ise ölü sayısını 300.000 olarak bildirmektedir. Evsiz kalarak mülteci durumuna düşen insanların büyük çoğunluğu, Arap olmayanlardan oluşmaktadır ve Arap Janjaweed saldırılarına maruz kalmışlardır.
Başka kaynağa göre anlaşmazlık öncesi 4–7 milyonluk nüfustan 2004 Haziran'ı itibarıyla 1,3 milyon kişi Sudan'ın diğer bölgelerine, 150 bin kişi Çad'a göç etmek zorunda kalmıştır. 30 bin dolayında kişi ise öldürülmüştür.3 Uluslararası Af Örgütünün 2008 yılı itibarıyla verdiği bilgiye göre çatışma sonucunda 90 bin kişi öldürülmüş, yaklaşık 200 bin kişi çatışmanın yol açtığı kötü şartlar ve yerlerinden sürüklenmeden dolayı ölmüş ve 2,3 milyon kişi ise zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Sudan Hükûmeti ölenlerin sayısının 10 bin olduğunu ileri sürerken BM yaklaşık 300 bin kişinin öldüğünü belirtmektedir. Darfur'daki olaylarda ölenlerin sayısını veren raporlarda farklı rakamlar, bazı raporların sadece çatışmalarda ölenlerin sayısını vermesi ve açlık, hastalık vb. nedenlerle ölenlere yer vermemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Darfur olayları ile ilgili hazırlanan raporlar arasında farklılıkların başlangıçta göründüğü kadar büyük olmadığı, içeriklerindeki bu farklılık dikkate alındığında anlaşılabilecektir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Darfur'da işlenen suçlar ve suç failleriyle ilgili bir soruşturma komisyonunu görevlendirmiştir. Bu komisyonun hazırladığı rapora göre Darfur'da ciddi insanlık suçları işlenmiş olup, bu suçları işledikleri ileri sürülen gerek hükûmet yetkililerinin ve desteklediği grupların gerekse bazı ayaklanmacıların Uluslararası Ceza mahkemesinde Yargılanmaları gerekmektedir. Komisyon raporu üzere BM Güvenlik Konseyi'nin 31 Mart 2005 tarihinde aldığı 1593 sayılı kararla, Darfur'da yapılanların uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini, Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünün yürürlüğe girdiği 1 Temmuz 2002 tarihinden itibaren Darfur'daki olayların bu mahkemenin savcılığına intikal ettirilmesi, Sudan Hükûmetinin ve diğer tüm tarafların bu mahkeme ile işbirliği yapmalarını ve gerekli yardımda bulunmalarını öngörmüştür. İnsanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırımla suçlanan Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir ve diğer devlet yetkilileri hakkında tutuklama kararı verilmiş olmakla birlikte Mahkemece şimdiye kadar yayrgılanabilmiş değildirler.
Afrika Birliği ve BM'nin desteğiyle çatışmalara son vermek için hükûmet ile ayaklanmacı gruplar arasında barış görüşmeleri süreci başlatılmıştır. Yapılan görüşmelerden sonra 5 Mayıs 2006 tarihinde Nijerya'nın başkenti Abuja'da (Kuzey) Sudan hükûmeti ile Darfur'da büyük ayaklanmacı örgüt olan SML/A lideri Minni Minnawi arasında adı Abuja Antlaşması olan barış antlaşması imzalanmıştır. Bununla birlikte Darfur'daki diğer ayaklanmacı hareket olan JEM, antlaşmaya katılmayı reddetmiştir. Bu antlaşma Darfur'un geleceğiyle ilgili önemli hükümler getirmektedir. Antlaşmanın önemli hükümleri şunlardır: Hartum Hükûmeti 2006'nın Ekim ayına kadar Janjavid milislerini silahsızlandırıp dağıtacak, PDF güçlerinin bölgedeki hareketlerine kısıtlama getirecek ve onları küçültecektir. Afrika Birliği tarafından Janjavid ve diğer silahlı grupların silahsızlandırıldığının onaylandığı takdirde ayaklanmacı grupların da silahlarını bırakacağı öngörülmüştür. Dört bin eski savaşçı Sudan ordusuna, bin savaşçı polis gücüne entegre edilecek ve üç bin savaşçı da eğitim ve talim programlarına dahil edilecektir. Darfurluların kendi yöneticilerini ve bölgesel statülerini belirleyeceği demokratik süreçler başlatılacaktır. Antlaşmayı imzalayan ayaklanmacı yetkililere hükûmetin ulusal Birlik Hükûmetinde 4. en yüksek seviyede görev verilecektir. Kurulacak Geçici Darfur Bölgesel Yönetimi'nin (GDBY) başında devlet başkanı yardımcısı olacaktır. Ayaklanmacı hareketin etkin kontrol yapacak şekilde GDBY'ye barış antlaşmasının uygulanmasıyla ilgili sorumluluk verilecektir. Bununla birlikte taraflar arasında yaşanan anlaşmazlıktan dolayı, SML/A anlaşmadan çekiliş ve anlaşma uygulanamamıştır. Fakat daha sonra 23 Şubat 2010 tarihinde Darfur'daki on küçük ayaklanmacı grubun aralarında ittifak yaparak oluşturdukları Kurtuluş ve Adalet Hareketi (Liberation and Justice MovementLJM)'nin liderliğini yapan Dr. Tijani Sese (Sissi), 20 Mart 2010 tarihinde Hartum Hükûmeti'yle ateşkes antlaşmasını imzalayarak nihai barış antlaşmasının yapılmasıyla ilgili müzakerelerde bulunacağını bildirmiştir. Aralık 2010 ile Ocak 2011 döneminde Katar'ın Doha kentinde yapılan barış görüşmeleri sonucunda taraflar arasında uzlaşma sağlanmış ve 14 Temmuz 2011 tarihinde adı Doha Belgesi olan Darfur Barış Antlaşması imzalanmıştır.

Demokratikleşme, daha demokratik bir siyasi rejime doğru demokratik bir geçişi ifade eder ve demokratik yönde gerçekleşen önemli siyasi değişiklikleri içerir. Demokratikleşme süreci, otoriter bir rejimden tam anlamıyla demokrasiye, otoriter bir siyasi sistemden yarı-demokrasiye veya hibrit bir siyasi sistemden demokratik bir siyasi sisteme geçişi içeren bir durum olabilir.
Sonuç konsolide olabilir veya demokratikleşme sık sık geri gidişlerle karşılaşabilir. Farklı demokratikleşme modelleri, bir ülkenin savaşa gitmesi veya ekonominin büyümesi gibi diğer siyasi olguları açıklamak için sıklıkla kullanılır.
Demokratikleşmenin gerçekleşmesi ve derecesi, ekonomik gelişme, tarihsel miraslar, sivil toplum ve uluslararası süreçler gibi çeşitli faktörlere bağlanmıştır. Demokratikleşmenin bazı açıklamaları, elitlerin demokratikleşmeyi yönlendirdiğini vurgularken diğer açıklamalar ise tabandan yukarıya doğru süreçlere odaklanmaktadır.
Demokratikleşmenin zıttı olan süreç demokratik gerileme olarak bilinir.

Demokratikleşme teorileri, bir siyasi rejimin diktatörlük veya otoriterlikten demokrasiye geçiş gibi büyük ölçekli bir değişimi açıklamayı amaçlar. Akademisyenler arasındaki bazı anlaşmazlıklar demokrasi kavramıyla ilgilidir. Diğer farklılıklar ise demokrasinin nasıl ölçüleceği ve hangi demokrasi endeksinin kullanılması gerektiği konularını içerir.

Yaygın olarak kullanılan bazı demokrasi endeksleri arasında V-Dem Demokrasi Endeksleri ve Demokrasi Endeksi bulunur. Demokrasi endeksleri, seçimlere dayalı, liberal, katılımcı, müzakereci, eşitlikçi ve diğer demokrasi ilkeleri arasında fark yapabilir ve diğer göstergeleri içerir. Demokrasi endeksleri, nicel veya kategorik olabilir.

Demokratikleşme teorilerinin sonuçlarını açıklamak için kullanılan bir yöntem, demokratikleşme dalgaları kavramıyla özetlenebilir.
Samuel P. Huntington tarafından belirlenen üç demokratikelşme dalgası, tarih boyunca demokrasinin büyük bir yükselişini ifade eder. Samuel P. Huntington, tarih boyunca meydana gelen üç demokratikleşme dalgasını belirlemiştir. İlk dalgada 19. yüzyılda Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'ya demokrasi getirildi. Bu dalgayı takiben, I. Dünya Savaşı sonrasında diktatörlüklerin yükselişi yaşandı. İkinci dalga II. Dünya Savaşı sonrasında başladı, ancak 1962 ile 1970'lerin ortası arasında hız kaybetti. En son dalga ise 1974'te başladı ve hâlâ devam ediyor. Latin Amerika ve eski Doğu Bloku ülkelerinin demokratikleşmesi bu üçüncü dalga içinde yer almaktadır.
Demokratikleşme dalgaları ardından demokrasinin gerileme dalgaları da görülebilir. Bu nedenle, Huntington 1991 yılında aşağıdaki tasviri sunmuştur.

İlk demokratikleşme dalgası, 1828-1926
İlk demokrasinin gerileme dalgası, 1922-1942
İkinci demokratikleşme dalgası, 1943-1962
İkinci demokrasinin gerileme dalgası, 1958-1975
Üçüncü demokratikleşme dalgası, 1974-
Demokratikleşme dalgaları teorisi, Renske Doorenspleet, John Markoff, Seva Gunitsky ve Svend-Erik Skaaning gibi birçok başka yazar tarafından da kullanılmış ve incelenmiştir.
Seva Gunitsky'ye göre, 18. yüzyıldan Arap Baharı'na (2011-2012) kadar, 13 demokratik dalga tanımlanabilir.

Demokrasinin tarihi, demokratik gelişmenin genellikle yavaş, şiddetli ve sık sık geri dönüşlerle dolu olduğunu göstermektedir.

İngiltere'de, 17. yüzyılda Magna Carta'ya yeniden ilgi duyuldu. İngiltere Parlamentosu, 1628'de "Petition of Right"ı yürürlüğe koydu ve vatandaşlar için belirli özgürlükler sağlandı. İngiliz İç Savaşı (1642-1651), Kral ve oligarşik ancak seçilmiş bir Parlamento arasında yaşandı ve 1647'deki Putney Tartışmaları sırasında siyasi temsil hakları konusunda tartışmalar yapan gruplar arasında siyasi parti fikri şekillendi. Bunu takiben, Protectorate (1653-1659) ve İngiliz Restorasyonu (1660) daha otoriter bir yönetimi restore etti, ancak Parlamento 1679'da Habeas Corpus Kanunu'nu kabul etti ve yeterli sebep veya kanıt olmaksızın gözaltına almayı yasaklayan geleneksel uygulamayı güçlendirdi. 1688'deki Şanlı Devrim, bireylere belirli haklar ve özgürlükler kodlayan 1689 Haklar Bildirgesi'ni kabul eden güçlü bir Parlamento kurdu. Bununla birlikte, düzenli parlamentoların gerekliliğini, serbest seçimleri, Parlamento'da ifade özgürlüğü kurallarını ve monarşinin gücünü sınırlayarak, Avrupa'nın geri kalanından farklı olarak kraliyet mutlakıyetinin hakim olmayacağını belirledi. Sadece 1884'te Kabotaj Kanunu'nun kabulüyle çoğu erkek seçme hakkına sahip oldu.

Amerikan Devrimi (1765-1783), Amerika Birleşik Devletleri'ni oluşturdu. Yeni Anayasa, bir yürütme organı, ulusal bir yargı sistemi ve Senatoda eyaletleri, Temsilciler Meclisinde ise nüfusu temsil eden iki meclisli bir Kongre gibi nispeten güçlü bir federal ulusal hükûmet kurdu. İdeolojik anlamda bir başarı olan Amerikan Devrimi, hiçbir zaman tek bir diktatörü olmayan gerçek bir cumhuriyetin kurulmasını sağlamıştır; ancak oy kullanma hakları başlangıçta sadece beyaz erkek mülk sahiplerine (nüfusun yaklaşık %6'sı) kısıtlıydı. Kölelik, Amerikan İç Savaşı'nı (1861-1865) takip eden İnşa Dönemi anayasal düzenlemeleriyle Güney eyaletlerinde yasaklanmadı. Güney'deki Jim Crow ayrımcılığını aşmak için Afrika kökenli Amerikalılara sivil haklar sağlama süreci 1960'larda gerçekleşti.

Fransız Devrimi (1789), kısa bir süre geniş bir seçme hakkı sağladı. Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları yirmi yıldan daha uzun sürdü. Fransız Direktuvar daha çok oligarşikti. Birinci Fransız İmparatorluğu ve Bourbon Restorasyonu daha otoriter bir yönetimi geri getirdi. Fransız İkinci Cumhuriyet'te evrensel erkek oy hakkı vardı ancak onu Fransız İkinci İmparatorluğu izledi. Fransız-Prusya Savaşı (1870-71) Fransız Üçüncü Cumhuriyeti'ne yol açtı.

Almanya, 1919'da Weimar Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ilk demokrasisini oluşturdu. Bu parlamenter cumhuriyet, Alman İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinin ardından oluşturuldu. Weimar Cumhuriyeti sadece 14 yıl sürdü ve Nazi diktatörlüğü tarafından yıkıldı. Tarihçiler, Weimar Cumhuriyeti'nin demokratikleşme çabasının neden başarısız olduğu konusunda hâlâ tartışmaktadırlar. Almanya II. Dünya Savaşı'nda askeri olarak mağlup olduktan sonra, demokrasi ABD önderliğindeki işgal altındaki Batı Almanya'da yeniden kuruldu ve toplumun denazifikasyonu gerçekleştirildi.

1861'de İtalya'nın birleşmesinden sonra İtalya Krallığı, Kralın önemli yetkilere sahip olduğu anayasal bir monarşi idi. İtalyan Faşizmi, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir diktatörlüğe dönüştü. İkinci Dünya Savaşı, İtalyan Cumhuriyeti'ni ortaya çıkardı.

Japonya'da sınırlı demokratik reformlar Meiji dönemi (Japonya'nın endüstriyel modernizasyonunun başladığı dönem), Taishō dönemi (1912-1926) ve eski Shōwa dönemi boyunca uygulandı. Özgürlük ve Halkın Hakları Hareketi gibi demokrasi yanlısı hareketlerin ve bazı proto-demokratik kurumların varlığına rağmen, Japon toplumu son derece muhafazakar bir toplum ve bürokrasi tarafından sınırlanmıştı. Tarihçi Kent E. Calder, "Meiji liderliğinin, taktiksel nedenlerle bazı çoğulcu özelliklere sahip anayasal bir yönetimi benimsediğini" belirtmektedir ve II. Dünya Savaşı öncesi Japon toplumunun, "kırsal kökenli elitler, büyük işletmeler ve askeri" gibi "gevşek bir koalisyon" tarafından hâkim olduğunu ve çoğulculuğa ve reformculuğa karşı çıktığını ifade etmektedir. İmparatorluk Meclisi, Japon militarizmi, Büyük Buhran ve Pasifik Savaşı'nın etkilerine rağmen varlığını sürdürse de siyasi partiler gibi diğer çoğulcu kurumlar var olamamıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Müttefik işgali döneminde ise Japonya daha enerjik, çoğulcu bir demokrasiyi benimsemiştir.

Latin Amerika ülkeleri, 1810 ile 1825 yılları arasında bağımsızlık kazandı ve kısa süre sonra temsilî hükûmet ve seçimlerle ilgili erken deneyimler yaşadı. Tüm Latin Amerika ülkeleri, Kolombiya'nın 1810, Paraguay ve Venezuela'nın 1811 ve Şili'nin 1818'de kurduğu temsilî kurumları bağımsızlık sonrasında hızla oluşturdu. Adam Przeworski, Latin Amerika'da temsilî kurumlarla yapılan bazı deneylerin çoğu Avrupa ülkelerinden daha erken gerçekleştiğini göstermektedir. İşçi sınıfının oy kullanma hakkına sahip olduğu kitle demokrasisi ise ancak 1930'lar ve 1940'larda yaygınlaşmıştır.

Demokratikleşmeyi etkileyen faktörler (örneğin, teşvik eden veya sınırlayan) konusunda önemli tartışmalar vardır. Ekonomik, kültürel ve tarihsel faktörlerin sürece etki ettiği belirtilmiştir. Aynı şekilde, tarihsel ve uluslararası faktörler de etkili olmuştur. Dahası, bazı argümanlar daha çok yapısal nitelikteyken diğerleri liderlik ve eyleme odaklanır. Çeşitli argümanları farklı başlıklar altında düzenlemek faydalı olabilir.

Seymour Martin Lipset, Carles Boix ve Susan Stokes, Dietrich Rueschemeyer, Evelyne Stephens ve John Stephens gibi bilim insanları, ekonomik gelişmenin demokratikleşme olasılığını artırdığını savunmaktadır. Lipset tarafından 1959'da ortaya atılan bu teori daha sonra modernleşme teorisi olarak adlandırılmıştır. Daniel Treisman'a göre, "daha yüksek gelir ile hem demokratikleşme hem de demokratik süreklilik arasında orta vadeli (10-20 yıl) güçlü ve tutarlı bir ilişki bulunmaktadır, ancak kısa süreli zaman dilimlerinde bu ilişki her zaman geçerli olmayabilir." Robert Dahl ise piyasa ekonomilerinin demokratik kurumlar için uygun koşullar sağladığını savunmuştur.
Kişi başına düşen daha yüksek bir GSYİH, demokrasiyle ilişkilidir ve bazıları en zengin demokrasilerin hiçbir zaman otoriterliğe düşmediğini iddia etmektedir. Hitler'in ve Nazi Partisi'nin Weimar Almanya'sında yükselişi açık bir karşı örnek olarak görülebilir, ancak 1930'ların başında Almanya zaten gelişmiş bir ekonomi olmasına rağmen, ülke Birinci Dünya Savaşı'ndan (1910'ların başından itibaren) bu yana neredeyse sürekli bir ekonomik kriz içinde yaşıyordu ve bu kriz sonunda Büyük Buhran'ın etkileriyle daha da kötüleşti. Ayrıca, sanayi devriminden önce demokrasinin çok nadir olduğu genel bir gözlem vardır. Bu nedenle, deneysel araştırmalar birçok kişiyi ekonomik gelişmenin ya demokrasiye geçiş şansını artırdığına ya da yeni kurulan demokrasilerin sağlamlaşmasın

Denizaşırı Çinliler (Çince (basitleştirilmiş): 海外华人; Çince (geleneksel): 海外華人; pinyin: Hǎiwài Huárén), Çin Halk Cumhuriyeti (Çin anakarası, Hong Kong ve Makao) ya da Çin Cumhuriyeti (Tayvan)'nin dışında yaşayan Çin doğumlu ya da Çin kökenli insanlardır. Büyük Çin Bölgesi'nin dışında yaşayan kısmen Çin kökenli insanlar da kendilerini denizaşırı Çinli olarak sayabilir. Denizaşırı Çinliler, Çin'deki Han etnik çoğunluğundan ya da Çin'deki diğer etnik gruplardan olabilir. Kişi başına göre Singapur, Büyük Çin'in dışındaki en büyük denizaşırı Çinli nüfusuna sahip. Avustralya ise kişi başına Asya'nın dışındaki en büyük denizaşırı Çinli nüfusuna sahip.

Çincede "Denizaşırı Çinliler" anlamına gelen ve Çin dışındaki ülkelerde yaşayan Çin vatandaşlarını tanımlamak için kullanılan çeşitli ifadeler mevcuttur: Huáqiáo (Çince (basitleştirilmiş): 华侨; Çince (geleneksel): 華僑) ya da Hokkien dilinde Hoan-kheh (Çince: 番客). 19. yüzyılın sonunda Çin hükûmeti, denizaşırı Çinlilerin hem dış yatırım kaynağı hem de yabancı ülkelerle ilgili bilgilere bir köprü olarak çok değerli olduklarını fark etti; bu nedenle Huaqiao (華僑) teriminin kullanımını tanımaya başladı. "Haigui" (海归) terimi, Çin'e geri dönmüş denizaşırı Çinliler için, guīqiáo qiáojuàn (归侨侨眷) ise Çin'e geri dönmüş akrabalar için kullanılır.
Huáyì (Çince (basitleştirilmiş): 华裔; Çince (geleneksel): 華裔; Pe̍h-ōe-jī: Hôa-è), Çin'in dışında yaşayan etnik Çinliler için kullanılır. Hǎiwài Huárén (海外华人), sık kullanılan diğer bir terim ve denizaşırı Çinliler ifadesine daha yakın bir çeviridir; Çin Halk Cumhuriyeti hükûmeti tarafından, vatandaşlığı gözetilmeksizin Çin'in dışında yaşayan Çin etnik kökenli insanları tanımlak için sık kullanılan bir ifade.
Kantonlu, Fuzhoulu, Hoklo ya da Hakka gibi etnik Han Çinlisi olan denizaşırı Çinliler, diğer denizaşırı Çinlileri "Tangren" (Çince: 唐人; pinyin: Tángrén; Jyutping: tòhng yàn; Pe̍h-ōe-jī: Tn̂g-lâng; Hakkaca: tong nyin; Fuzhou lehçesi: toung ning) olarak tanımlar. Kelime anlamıyla Tang halkı anlamına gelir ve bir zamanlar Çin'i yöneten Tang Hanedanı'na bir göndermedir. Terimin bu eski hanedanla aslında çok az alakası olmasına rağmen, Kantonlular, Fuzhoulular, Hoklolar ve Hakkalar tarafından konuşma dilinde denizaşırı Çinlileri tanımlamak için yine sık kullanılan bir ifade.
Shǎoshù mínzú (少数民族) terimi, Çin diasporasında Çin'de etnik azınlık olarak sayılan bireyler için denizaşırı Çinlileri tanımlayan çeşitli ifadelerin önüne eklenir. Shǎoshù mínzú huáqiáo huárén, shǎoshù mínzú huáqiáo huárén ve shǎoshù mínzú hǎiwài qiáobāo (少数民族海外侨胞) terimleri hepsi kullanımdadır. Denizaşırı Çinli İşleri Bürosu, resmi politika amaçları için Han Çinlileri ile etnik azınlıkların arasında ayrım yapmamaktadır. Örneğin Tibet diasporası üyeleri, bazı denizaşırı Çinlilere verilen izinlerle Çin'e seyahat edebilir. Çin diasporasındaki etnik azınlıkların sayısına dair çeşitli tahminler mevcuttur: 3,1 milyon (1993), 3,4 milyon (2004), 5,7 milyon (2001, 2010), ya da tüm denizaşırı Çinlilerin yaklaşık onda biri (2006, 2011). Sınır ötesi etnik gruplar (跨境民族, kuàjìng mínzú), ancak Çin sınırında bağımsız bir devletin kuruluşunun ardından Çin'den gittikleri durumda denizaşırı Çinli sayılır.
Hmonglar ya da Moğollar gibi Çin ile tarihi bağlantısı olan bazı etnik gruplar, kendilerini "denizaşırı Çinli" olarak tanımlamayabilir.

50 milyondan fazla denizaşırı Çinli vardır. Denizaşırı Çinlilerin çoğu Güneydoğu Asya'da yaşamaktadır; Singapur nüfusunun çoğunu oluşturmanın yanı sıra Tayland (%14), Malezya (%23), Endonezya, Brunei (%10), Filipinler ve Vietnam'da büyük Çinli azınlık nüfusları mevcuttur.

 Wikimedia Commons'ta Çin diasporası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çin dış göçü
Çin mahallesi
Türkiye'deki Çinliler

Dodoma, Tanzanya'nın başkentidir. Kent, Tanzanya'nın orta kesiminde, bozkırların ortasında kurulmuştur.

Dodoma, Tanzanya'nın başkentidir. Kent, 325.000 nüfusa sahiptir. 1996 yılında başkent oldu ve Tanzanya'nın 3. büyük şehridir. Ancak birçok hükûmet ofisi, önceki ulusal başkent olan Darüsselam şehrindedir. Dodoma'da üç etnik gurp vardır.
Gogo veya Wagogo, Warangi ve Sandawe kabileleri. Dodoma'da bir adet uluslararası havaalanı da mevcuttur.
Dodoma, Tanzanya'nın iç kesimlerinde yer alır. Yer şekilleri engebeli değildir. Ama iklimi genelde sıcak ve kurak geçer.Dodoma'da iki üniversite vardır. Biri St. Johns University of Tanzania'dır. Diğer üniversite ise The University of Dodoma'dır. Her iki üniversite de 2007 Eylül'de açılmıştır. İki üniversitede toplam olarak 1500 öğrenci vardır. Yeni dersliklerin ve kampüslerin açılmasıyla beraber 3-4 yıl sonra 40.000 öğrenci olması bekleniyor. Dodoma şehri, Almanlar tarafından Tanzanya merkezî demir yolunun inşası için kuruldu.

Roman Catholic Diocese of Dodoma 28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anglican Diocese of Central Tanganyika
Dodoma Tanzania Health Development 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğu Afrika Topluluğu Doğu Afrika'da Afrika Büyük Göller bölgesinde beş ülkeden oluşan hükûmetler arası bir kuruluştur. Bu ülkeler: Burundi, Kenya, Ruanda, Tanzanya ve Uganda. Örgüt, 1967 yılında kuruldu, 1977 yılında çöktü ve 7 Temmuz 2000 tarihinde yeniden canlandırıldı. 2008 yılında, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) ve Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA) ile yapılan müzakerelerin ardından, Doğu Afrika Topluluğu her üç kuruluşun üye ülkelerin de dahil olmak üzere genişletilmiş bir serbest ticaret alanını kabul etti. Doğu Afrika Topluluğu, Afrika Ekonomik Topluluğu'nun ayrılmaz bir parçasıdır.
Doğu Afrika Topluluğu, Doğu Afrika Federasyonu, üyelerinin tek egemen bir devlet haline getirilmesini önerilen federasyonun kurulması için potansiyel bir öncüsüdür. 2010 yılında, ortak bir para birimi ve sonunda tam bir siyasi federasyon oluşturma hedefiyle, bölgede kendi ortak mallar, emek piyasasını ve sermayesini başlattı. 2013 yılında yapılan protokolle 10 yıl içinde parasal bir birliği başlatmak planlarını özetleyen bir anlaşma imzalandı. Eylül 2018'de bölgesel bir anayasa taslağı hazırlama sürecini başlatmak için bir komite kuruldu.
Doğu Afrika Topluluğu'nun kapsadığı coğrafi bölge, 4.810.363 kilometrekarelik bir alanı (1.857.292 sq mi) kapsar ve yaklaşık 312.362.653 lik bir nüfusa sahiptir. (2022 yılı tahimini) 

2012-2013  Yoweri Museveni
2013-2015  Uhuru Kenyatta
2015-2017 John Magufuli
2017-2019  Yoweri Museveni
2019-2021  Paul Kagame
2021–günümüz  Uhuru Kenyatta

2000-2001   Francis Muthaura
2001-2006   Amanya Mushega
2006-2011   Juma Mwapachu
2011-2016   Richard Sezibera
2016-2021   Libérat Mfumukeko
2021–günümüz   Peter Mathuki

Doğu Afrika Topluluğu
Avrupa'da Doğu Afrika Topluluğu 24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman ve Doğu Afrika Topluluğu İşbirliği 16 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğu Afrika Topluluğu Serbest Ticaret Anlaşması 4 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğu Afrika'da Tarım ticareti

Ekvator Ginesi ya da resmî adıyla Ekvator Ginesi Cumhuriyeti, Orta Afrika'nın batı kıyısında yer alan bir ülkedir. 28.000 kilometrekare (11.000 mil kare) alana sahiptir. Eskiden İspanyol Gine kolonisi olan ülke, bağımsızlık sonrası adını hem Ekvator'a yakınlığına hem de Afrika'nın Gine bölgesine atıfta bulunarak almıştır. 2025 yılı itibarıyla ülkenin nüfusu 1.853.559'dur ve bunların %85'inden fazlası ülkenin baskın etnik grubu olan Fang halkına mensuptur. Bioko'ya özgü Bubi halkı, nüfusun yaklaşık %6,5'ini oluşturan ikinci en büyük gruptur. Başkenti, 2026 yılında eski başkent Malabo'nun yerini alan Ciudad de la Paz'dır ve en büyük şehri Bata'dır.
Ekvator Ginesi iki bölümden oluşmaktadır. Anakara bölgesi Río Muni, kuzeyde Kamerun ve güneyde ve doğuda Gabon ile sınırlıdır. Nüfusun büyük çoğunluğunu barındırır ve Ekvator Ginesi'nin en büyük şehri Bata ile ülkenin başkenti Ciudad de la Paz'ın bulunduğu yerdir. Río Muni'nin küçük açık deniz adaları arasında Corisco, Elobey Grande ve Elobey Chico bulunur. Ada bölgesi, Gine Körfezi'ndeki Bioko (eski adıyla Fernando Po) ve Annobón adalarından oluşur. Bioko Adası, Ekvator Ginesi'nin en kuzeydeki kısmıdır ve ülkenin eski başkenti Malabo'nun bulunduğu yerdir. Portekizce konuşulan ada ülkesi São Tomé ve Príncipe, Bioko ve Annobón arasında yer almaktadır.
Günümüz Ekvator Ginesi bölgesine yerleşen ilk teyit edilmiş sakinler Pigme'lerdir; bunu MÖ 6. yüzyılda Bantu dili konuşan grupların göçü izlemiştir. Portekizli kaşif Fernando Pó, 1472'de bölgeyi keşfetti. 1778 El Pardo Antlaşması ile Portekiz, Biafra Körfezi'ndeki toprakları İspanya'ya devretti; yeni bölge, Afrika'nın paylaşımı sırasında İspanyol Gine'si olarak ilan edildi. Yaklaşık 200 yıl sonra, 1968'de Başkan Francisco Macías Nguema'nın kanlı diktatörlüğü altında bağımsızlığını kazandı. 1972'de kendisini ömür boyu başkan ilan etti, ancak 1979'da yeğeni Teodoro Obiang Nguema Mbasogo tarafından bir darbeyle devrildi ve o zamandan beri ülkenin başkanı olarak görev yapıyor. Obiang'ın rejimi, yabancı gözlemciler tarafından da yaygın olarak diktatörlük olarak nitelendirildi.
1990'ların ortalarından beri Ekvator Gine'si, Sahraaltı Afrika'nın en büyük petrol üreticilerinden biri haline geldi. Daha sonra Afrika'da kişi başına düşen gelir bakımından en zengin ülkelerden biri haline geldi; ancak zenginlik son derece eşitsiz dağılmış durumda ve petrol zenginliğinden çok az insan faydalanıyor. Ülke, 2023 İnsan Gelişme Endeksi'nde 133. sırada yer alıyor ve nüfusun yarısından azı temiz içme suyuna erişebiliyor ve çocukların %7,9'u beş yaşından önce ölüyor.
Ekvator Ginesi eski bir İspanyol kolonisi olduğu için İspanyolca ana resmi dildir. Fransızca ve (2010 itibarıyla) Portekizce de resmi diller arasına alınmıştır. İspanyolcanın resmi dil olduğu Afrika'daki tek egemen ülkedir. Ekvator Ginesi hükûmeti otoriter ve sultanisttir ve dünyanın en kötü insan hakları sicillerinden birine sahiptir ve Freedom House'un yıllık siyasi ve sivil haklar anketinde sürekli olarak "en kötülerin en kötüsü" arasında yer almaktadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Obiang'ı basın özgürlüğünün "yırtıcıları" arasında sıralıyor. İnsan ticareti önemli bir sorun olup, ABD İnsan Ticareti Raporu, Ekvator Ginesi'ni zorla çalıştırma ve cinsel ticaret için kaynak ve hedef ülke olarak tanımlıyor. Ülke, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Frankofoni, OPEC ve CPLP üyesidir.

Ülke Ekvator'a yakın bir konumda bulunmaktadır. Ülkenin isminde bulunan Gine bir Tuareg kelimesi olan aginaw sözcüğünden gelmekte olup, sözcük siyahi anlamına gelmektedir. Bu kelimeden yola çıkarak ülke ismi Ekvator'da siyahilerin yaşadığı ülke anlamında kullanılmaktadır.

Afrika kıtasının en küçük ülkelerinden biri olarak ülke 28.051 km²'lik bir alana yayılmış durumdadır. Bu alanlardan 26.000 km²'si anakarayı oluştururken, geri kalan yüzölçümü adaları kapsamaktadır. Adalar içerisinde de Bioko 2017 km² ile en büyük ada konumundadır. Mbini anakara kıyıdan başlayarak iç kesimlerde 1.200 m'ye kadar çıkan yükseltilere ulaşmaktadır.
Ülkenin 296 km'lik bir kıyı şeridi mevcut olup, diğer ülkelerle olan kara sınırının toplamı, 350 km'si Gabon, 189 km'si de Kamerun ile olmak üzere 539 km'dir.

Ülkeye bağlı adalarda tropikal yağmur ormanları iklimi hakim olup, yağmurun en fazla yağdığı dönem Ekim ayıdır. Anakara üzerinde ise çoğu zaman kuru, kapalı ve rüzgarlı bir hava hakimdir.
Adalarda var olan yağmur ormanları goril, şempanze, leopar ve orman filleri gibi birçok vahşi hayvana ev sahipliği yapmaktadır. Anakara kıyı kesiminde bataklıklar ve sık ormanlar görülmekte olup, adalarda ve özellikle de Bioko adasında var olan ormanlık alanlar tarım alanlarına dönüştürülerek tarım yapılmaktadır.

Ekvator Ginesi, Afrika kıtası üzerinde bulunan ülkeler içerisinde bir etnik grubun genel nüfus içerisinde çoğunluğu bu kadar yüksek oranda oluşturduğu nadir ülkelerden bir tanesidir. Ülke içerisinde Fang etnik grubu %85,7 ile nüfusun dörtte üçünden daha fazla bir bölümünü oluşturmaktadır. Fanglar'dan sonra en kalabalık topluluğu Bubiler oluşturmaktadır. Bioko adasında, dağlık iç kesimlerinde çoğu kolay ulaşılamayan köylerde yaşayan Bantu grubuna dahil Bubiler, ülke nüfusunun %6,5 'ini meydana getirmektedir. Günümüzde bu bölgelerde de Fangların ağırlığının hissedilmesi ile oranları gün geçtikçe düşen Bubiler, bir dönem ülkenin %20'sini oluşturmaktaydı. Özellikle ülkeyi diktatör bir rejim ile yöneten Francisco Macías Nguemas döneminde Bubiler, etnik kimliklerinden dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle başka ülkelere göç etmişlerdir.
Ülkenin toplam nüfusu hakkında net bir bilgi mevcut değildir. Ülkenin hükûmeti resmi sitelerinde nüfusu 1.622.000 kişi (2010 verileri) olarak açıklarken, Dünya Bankası 720.000 kişi (2011 verileri), Almanya Dışişleri Bakanlığı resmi internet sitesi 693.000 kişi (2010 verileri) ve CIA The World Factbook sitesi ise 1.679.172 kişi olarak açıklamıştır. (Temmuz 2022 tahmini verileri)
Ekvator Ginesi genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %58,67'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,92'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %38,73 (erkek 164.417/kadın 159.400) 
15-24 yaş: %19,94 (erkek 84.820/kadın 81.880) 
25-54 yaş: %32,72 (erkek 137.632/kadın 135.973) 
55-64 yaş: %4,69 (erkek 17.252/kadın 22.006) 
65 yaş ve üzeri: %3,92 (erkek 13.464/kadın 19.334)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %74 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,50 düzeyindedir.

İspanya'nın ülkede sömürge döneminden sonra bıraktığı özelliklerinden bir tanesi de dini olmuştur. Ekvator Ginesi halkının %87'si Katolik Hristiyan inancına mensuptur. Nüfusun %5'i Protestan Hristiyan iken, ülkede 1.000 civarında Yehova'nın Şahitleri 'ne inanan bir grup vardır. Yerel dinlere inananların oranı hemen hemen yok denecek kadar az bir konumdadır.

Ekvator Ginesi, tam bağımsız bir devlet statüsü konumunda olmayan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti ile birlikte Afrika kıtasında resmi dili İspanyolca olan iki ülkeden bir tanesidir. Ülkenin çoğunluğu tarafından bu dil konuşulmasa da, ülkede eğitimler İspanyolca olarak verilmektedir.
Ülke içerisinde nüfusun %80'i Bantu grubuna dahil Fang dilini konuşuyor olsa da, ülkenin anayasada da belirtildiği gibi resmi dili İspanyolca (Ekvator Gine İspanyolcası) ve Fransızca olarak belirlenmiştir. Ülke 2006 yılından bu yana Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu içerisinde gözlemci statüsüne sahiptir. Bu durumdan dolayı ve ayrıca ülkesinin bu topluluğa tam üye olabilmesi adına 2010 yılında Ekvator Ginesi devlet başkanı Portekizce dilini de ülkesinin resmi dillerinden bir tanesi olarak görmek istediğini açıklamış ancak 2012 yılına kadar konu ile ilgili ciddi adımlar atılmamıştır. Ülke bu yönde atımlar atmamasına rağmen 2012 yılında topluluğa tam üye olabilmek için başvuruda bulunmuş, ancak Portekizcenin resmi dil olmaması ve insan hakları ile demokraside ilerlemeler kaydedilemediği için üyelik başvurusu kabul edilmemiştir.
Ülkede resmi dillerin yanı sıra 14 farklı yerel dil konuşulmaktadır.
Ülke 1997 yılında bu yana Frankofon Devletler Topluluğu üyesi konumundadır.

Ülke eğitim sisteminde devletin neredeyse yok denecek kadar az katkısı bulunmaktadır. Devlet okullarının olmadığı Ekvator Ginesi'nde misyoner dini okullar ile İspanyol özel okullar mevcuttur. Geçtiğimiz dönemlerde içerisinde İspanya ve Fransa kültür merkezlerinin de bulunduğu ülkenin ilk üniversitesi başkent Malabo'da açılmıştır. Anakara şehirlerinde Bata'da da ayrıca İspanya kültür merkezi mevcuttur.
Ülke genelinde UNESCO verilerine göre okuma yazma oranı %93 dolaylarındadır. Bu oran Sahraaltı Afrika bölgesinde yer alan ülkeler içerisinde en yüksek oranı teşkil etmektedir.

Bugün Ekvator Ginesi olan ülke toprakları ilk olarak 16. yüzyıl başlarında Portekiz tarafından Fernando Póo ismi ile elde edilmiştir. 1778 yılında Portekiz bölgeden İspanya lehine çekilerek, İspanya'nın Sahraaltı Afrika'sındaki tek sömürge ve koloni sisteminin kurulmasının önünü açmıştır. İspanya her ne kadar 19. yüzyılda Bioko adasında Plantasyon kursa da, bölgenin kolonileşmesine ve sömürge sisteminin kurulmasına 1926 yılında başlamıştır ve 20. yüzyıl başlarında Mbini, Bioko ve Annobón adalarının oluşturduğu İspanyol Gine Körfezi Toprakları (Territorios Españoles del Golfo de Guinea) kolonisi kurulmuştur.
Bölge 1963 yılında Ekvator Ginesi (İspanyolca: Guinea Ecuatorial) adı ile özerkliğini kazanmış, 12 Kasım 1968 tarihinde ise bağımsızlığına kavuşmuştur. Bağımsızlık ilanından üç hafta önce Francisco Macías Nguema ülkenin devlet başkanı olarak seçilerek göreve başlamıştır.
1968 baharında ülke içerisinde yaşanan huzursuzluklar anayasanın askıya alınmasına ve devlet başkanı Nguema'nın ülkeyi diktatör bir rejim ile yönetmesine olanak sağlamış, bu rejim Afrika kıtasının en kanlı rejimlerinden biri olmuştur. Bu rejim esnasında ülke nüfusun üçte biri yurt dışına kaçmış, binlerce kişi de rejim yanlıları tarafından öldürülmüştür. 4 Ağustos 1973 tarihinde oluşturulan yeni anayasanın yürürlüğe girmesi ile o güne kadar özerk bölg

Encemine ya da N'Djamena (etimolojik olarak« Dinlendik » Arapça انجمينا  veya 1973'ten önceki adıyla Fort-Lamy), Çad'ın başkenti ve en büyük şehridir.

Chari Nehri'nin Logon Nehri ile birleştiği yerde kuruludur. Komşu ülke Kamerun'un Kousséri kentine bir köprü ile bağlanır. Arrondisment adı verilen 10 yönetim birimine ayrılmış olup, özel bir yönetim statüsü vardır.

Ham pamuk üretimi, sığır yetiştiriciliği ve balıkçıklık yaygındır. Küçük ve orta büyüklükteki sanayi işletmeleriyle Çad'ın en önemli iç pazarıdır.
Toplumun yüzde 80'ini müslümanlar, yüzde 20'sini hristiyanlar ve yerel inançlar oluşturur.

Şehirde Ulusal İnsan Bilimleri Enstitüsü (1961) ve Ulusal İdare Okulu (1963) üzerine kurulmuş Çad Üniversitesi (1971) bulunur.

Çad Uluslararası Havaalanı ve Logon Gölü ile Chari Nehri arasında işleyen feribotlar mevcuttur. Ulaşım büyük ölçüde kara yolu ile sağlanmaktadır. Nijerya, Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ne kara yolu bağlantıları vardır.
Turistik olarak görülebilecek alanlar Encemine Büyük Camii, Notre-Dame Katedrali, Çad Ulusal Müzesi ve el yapımı hediyelik eşyalar satılan şehir pazarıdır.

Yıllara göre nüfus değişimi aşağıda gösterildiği gibidir:

1937: 9,976
1940: 12,552
1947: 18,375
1968: 126,483
1993: 529,555
2005: 721,000
2009: 951,418
2010: 993,492

Toulouse, Fransa, (1980'den beri)

Eritre veya Eritre Devleti (IPA: /ˌɛrɨˈtreɪə/, /ˌɛrɨˈtriːə/) (Ge'ez: ኤርትራ ʾErtrā, Arapça: إرتريا Iritriya), Doğu Afrika'nın Afrika Boynuzu bölgesinde yer alan bir ülkedir. Başkenti ve en büyük şehri Asmara'dır. Ülke güneyde Etiyopya, batıda Sudan ve güneydoğuda Cibuti ile sınırlıdır. Eritre'nin kuzeydoğu ve doğu kısımları Kızıldeniz boyunca uzanan geniş bir kıyı şeridine sahiptir. Ülkenin toplam alanı yaklaşık 117.600km² (45.406 mil kare) olup, Dahlak Takımadaları ve Haniş Adaları'nın birçoğunu içermektedir.
Eritre'de bulunan hominid kalıntıları 1 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir ve antropolojik araştırmalar, bölgenin insan evrimiyle ilgili önemli kayıtlar içerebileceğini göstermektedir. Eritre ve kuzey Etiyopya merkezli Aksum Krallığı, MS 1. veya 2. yüzyılda kurulmuş ve Maniheizm'in kurucusu Mani tarafından dünyanın dört büyük gücünden biri olarak kabul edilmiştir. Dördüncü yüzyılın ortalarında Hristiyanlığı benimsemiştir. 12. yüzyıldan itibaren Zagwe ve Solomonid hanedanlıkları, tüm platoyu ve Kızıldeniz kıyılarını değişken bir şekilde kontrol altında tuttu. Eritre'nin Mereb Melash ("Mereb'in Ötesi") olarak bilinen merkezi yaylaları, Etiyopya krallıklarının kuzey sınır bölgesiydi ve Bahr Negus ("Deniz Kralı") unvanına sahip bir vali tarafından yönetiliyordu.
16. yüzyılda, Osmanlıların yaylaları fethetme girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı ve Osmanlılar, Eritre kıyı şeridiyle sınırlı kalacakları bir barış antlaşması imzalamak zorunda kaldılar. Mayıs 1865'te, kıyı ovalarının büyük bir kısmı Mısır Hidivliği'nin yönetimine girdi ve Şubat 1885'te İtalya'ya devredildi. 1885-1890 yılları arasında İtalyan birlikleri sistematik olarak Massawa'dan yaylalara doğru yayıldı ve sonunda 1889'da İtalyan Eritre kolonisinin kurulmasına ve ülkenin bugünkü sınırlarının belirlenmesine yol açtı. İtalyan yönetimi 1942 yılına kadar devam etti; bu tarihte Eritre, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Askeri Yönetimi altına alındı; 1952'de BM Genel Kurulu kararıyla Eritre, yerel bir Eritre parlamentosuyla kendi kendini yönetecek, ancak dış ilişkiler ve savunma konularında on yıl boyunca Etiyopya ile federal bir statüye girecekti. Ancak 1962'de Etiyopya hükûmeti Eritre parlamentosunu feshetti ve Eritre'yi resmen ilhak etti. Eritre ayrılıkçı hareketi 1961'de Eritre Kurtuluş Cephesi'ni kurdu ve Eritre 1991'de fiili bağımsızlığını kazanana kadar Eritre Bağımsızlık Savaşı'nı yürüttü. Eritre, 1993'te bir bağımsızlık referandumunun ardından hukuken bağımsızlığını kazandı.
Günümüz Eritre'si, her birinin kendine özgü bir dili olan dokuz tanınmış etnik gruba sahip çok etnikli bir ülkedir. En yaygın konuşulan dil Tigrinya'dır. Diğerleri Tigre, Saho, Kunama, Nara, Afar, Beja, Bilen ve Arapça'dır. Tigrinya, Arapça ve İngilizce, üç çalışma dili olarak hizmet vermektedir. Çoğu sakin, Etiyopya Semitik dillerinden veya Kuşit dallarından Afro-Asyatik ailesinden diller konuşmaktadır. Eritre'de etnik Tigrinyalar nüfusun yaklaşık %50'sini oluştururken, Tigre halkı nüfusun yaklaşık %30'unu oluşturmaktadır. Buna ek olarak, Nilo-Sahara dillerini konuşan çeşitli Nilotik etnik gruplar da bulunmaktadır. Ülkedeki insanların çoğu Hristiyanlık veya İslam dinine mensuptur, küçük bir azınlık ise geleneksel inançlara bağlıdır.
Eritre, dünyanın en az gelişmiş ülkelerinden biridir. Üniter, tek partili başkanlık cumhuriyeti ve fiilen totaliter bir diktatörlüktür; ulusal yasama ve başkanlık seçimleri hiçbir zaman yapılmamıştır. Isaias Afwerki, 1993'teki resmi bağımsızlığından bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürütmektedir. Ülkenin insan hakları sicili dünyanın en kötüleri arasındadır. Eritre hükûmeti bu iddiaları siyasi amaçlı olarak reddetmiştir. Eritre, Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler üyesidir ayrıca Brezilya ve Venezuela ile birlikte Arap Birliği'nde gözlemci devlettir. Aralık 2025'te "kendisi gibi ülkelere karşı bir araç haline geldiği" gerekçesiyle çekilene kadar Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi'nin bir parçasıydı.
Asmara, İtalyan sömürgeci şehir planlaması ve tasarımının etkisini yansıtan iyi korunmuş modernist mimarisi nedeniyle 2017 yılında Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiştir.

Bölgeyle alakalı en eski referans Punt (veya Ta Netjeru, İlah'ın toprağı anlamındadır) Antik Mısırlar tarafından MÖ 12. ile 5. yüzyıllar arasında yazılmıştır.
Modern Eritre ismi ilk kez İtalyan sömürgeciler tarafından 19. yüzyılın sonlarında kullanıldı. O Yunanca Erithrá thálassa (Ἐρυθρὰ Θάλασσα) kelimelerinden Kızıldeniz için türetilen Erythraîa (Ερυθραία) isminin İtalyanca formudur.

1995'te İtalyan araştırmacılar tarafından Buya (Eritrean Danakal)'de bulunan en eski insan yapıları biri Homo erectus ve eski Homo sapiens arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Kafatasının 1 milyon yıldan daha eski olduğu görülüyor. Ayrıca Eritreli, Kanadalı, Amerikalı, Hollandalı bilim adamlarından oluşan Eritre Proje Araştırma Takımı 1999'da dünyadaki ilk kalıntıları Massawa'nın güneyindeki Zula bölgesinin yakınlarındaki bir yerde insanların ürün için kullanılan araçları, deniz kaynakları olduğunu keşfettiler.

Eritre'deki tarıma, kırsal yerleşimlere ve ticarete ait en eski kanıtlar, ülkenin batı bölgesindeki arkeolojik oluşum MÖ. 3500 yılında Gash Grup olarak adlandırılan yerde bulunmuştur.

Orta Çağ zamanında Aksum Krallığının parçalanmasıyla Eritre  toprakları bazı devletler ve kabileler arasında bölündü. 8. ve 13. yüzyıllar arasında kuzey ve batı Eritre Müslüman Beca halkının kontrolündeydi. Kalan topraklar Nagis, Baglin, Bazin, Carin ve Kata adlarında beş bağımsız krallık arasında bölüşülmüştü. Beca halkı, İslam'ı Eritre'nin büyük bölümüne getirdi ve bölgede Emevî Halifeliği'ne bağlı büyük İslam topluluğu oluşturdular. Sonrasında Abbasiler (ve Memlûklar) ve daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim oldu. Emevîler 702'de Dahlak Takımadasını almıştır.

1517'de Osmanlılar Medri Bahri'yi fethetti. Eritre'nin kuzeydoğusunu ele geçiren Türkler, Sudan'a inerek otoritelerini kabul ettirdiler ve Habeş Eyaleti'ni kurdular. Massava ve Sevakin Türk yönetimine geçti. Massava eyaletin başkenti oldu.
Osmanlılar 1800'lerin sonundaki İtalyan işgaline kadar Eritre'ye hakim oldular.

Giuseppe Sapetto adında bir Roma Katolik papazı, 1869'da Cenovalı bir gemi şirketi olan Rubattino adına Assab bölgesini savaş yoluyla Osmanlı'ya bağlı Obock Afar Sultanlığından ele geçirdi. Bu savaş Süveyş Kanalı'nın açıldığı yıl yaşandı.

Eritre'liler Eritre Kurtuluş Cephesini (EKC) oluşturdular ve ayaklandılar. Suriye ve Mısır gibi Arap sosyalist hükûmetlerden destek alındı. Etiyopya Devleti Birleşik Devletler'in desteğini alarak Eritre'nin Etiyopyalı halkın başkenti Asmara'da bir radyo kanalı kurmuştu. EKC içindeki dini, etnik köken, klan ve bazen de kişisel ve ideolojik bölünmeler sebebiyle EKC'nin Eritre Halkı Kurtuluş Cephesiyle (EHKC) olan ilişkilerinin zayıflamasına ve araya nifak girmesine yol açtı.
EHKC, Marksizm ile siyasal ve sosyal eşitliğe inandıklarını yanlısı olduklarını ilan etti. Başkanları Çin'de eğitim gördü. O Eritre yanlılarına destek vermek için geldi. Eritre hakimiyetini elde bulundurmak için 1970'lerin sonları ve 1980'lerdeki şiddetli kavgalar EKC ile EHKC'in arasını açtı. EKC, bağımsızlık için yapılan iç çatışmada sosyal devrimin monarşiye karşı galip geldiği 1970'lere kadar Eritre hakimiyetini elinde tutmaya devam etti.

Eritre bağımsızlığını açıkladıktan sonra EHKC lideri Isaias Afewerki, Eritre'nin ilk yönetici Cumhurbaşkanı oldu. Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (daha sonra Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi (DAHC) adını aldı) bir hükûmet kurdu.
Sınırlı ekonomik kaynaklarla yüzleşen ve savaşlarla onlarca kat harap olan bir ülkeyi hükûmet yeniden yapılandırmak ve korumak için Warsai Yikalo Programı olarak adlandırılan ulusal işgücü sistemini kurdular. Askerlik, sağlık hizmetleri, eğitim-öğretim ve tarımsal alanda hizmetlere hala devam ediyor.

Eritre altı bölgeye (zobas) ve bunlarda ilçelere ("sub-zobas") bölünür. Bölgelerin coğrafi konumu kendilerine has hidrolojiksel özelliklerinden kaynaklanır. Eritre hükûmetinin iki amacı: her yönetime kaldırabileceği yeteri miktarda tarımsal alan vermek ve tarihi iç bölge karmaşalarını ortadan kaldırmaktır.
Bölgeler, şu alt bölgelere sahiptir:

Eritre, Halkın Adalet ve Demokrasi Partisi (PFDJ) adında tek partili bir sisteme sahip devlettir. Her ne kadar çok partili politika 1997 kanunlarıyla kabul edilmiş olsa bile örgütlenme için başka politik grup yoktur. 75'ini EPLF gerilla üyelerinin yerel adayları ve rejime az veya çok karşı gelenler oluşturduğu 150 tane ulusal meclisin sandalyesi 1993 bağımsızlığından kısa bir süre sonra, "seçilen" şu anki cumhurbaşkanı, Isaias Afewerki tarafından şekillendirildi. Yapı geçici hükûmet başkanı tarafından hiçbir zaman duyurulmadı. Ulusal seçimler periyot zamanda belirlendi ve iptal edildi; ülkenin gündemini hiçbir zaman işgal etmedi. Eritre iç politikacıların politik danışmanların bağımsız yerel kaynakları azdır; Eylül 2001'de hükûmet kendine ait bütün ulusal basın organlarını kapattı ve hükûmeti açıkça eleştirenler tutuklandı. 2004'te Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı, Eritre'yi "kaygı uyandıran ülke" ilan etti.

Eritre Ulusal seçimleri 1995'te yapılacak şekilde ayarlandı, fakat daha sonra 2001'e kadar ertelendi. Bunun sebebi Eritre topraklarının %20'sinin Etiyopya işgali altında olmasından dolayıydı. Yine de Eritre'de yerel seçimler yapılmaya devam edildi. En son yapılan yerel hükûmet seçimleri Mayıs 2004'teydi. Devlet Başkanı Danışmanı Yemane Gebremeskel seçimlerle alakalı olarak söyle konuştu. 

Seçim komisyonu toprakların geri alınana kadar seçimleri uzatma kararı aldı. Ulusal meclis seçim komisyondan seçim tarihini belirlemesini istedi. Bu sebeple ne olursa olsun seçim komisyonu ulusal seçim tarihini belirleyecek. Bu bölgesel seçimlere bağlı değildir.

Eritre, Afrika Birliği ve Afrika Birliği Örgütü'nün bir üyesiydi. Fakat Afrika Birliği ile olan temsilciliğini bıraktı.

Eritre'de eskiden çok sayıda fil yaşardı. Mısır Batlamyus kralları M.Ö. 3. yüzyılda onları savaş aracı olarak kullandı. 1955 ile 

Eski Krallık MÖ 3. bin yıllık döneme verilen addır. Mısır ilk defa bu dönemde medeniyet gelişmişliği ve başarıları açısından devamlı zirvededir. Bu dönem "Krallık" dönemleri olarak adlandırılan üç dönemden ilkidir, bunlar Nil Vadisi'nde medeniyetin en yüksek olduğu dönemlerdir (diğerleri Orta Krallık ve Yeni Krallık'tır). Eski Krallık genellikle Mısır'ın Üçüncü Hanedan'dan Altıncı Hanedan'a (MÖ 2575–MÖ 2134) kadar yönetildiği zaman aralığından bahseder. Ayrıca birçok mısırbilimci, Memphisli yedinci ve sekizinci hanedanları Memphis merkezi idari yapılanmasının devamı olması nedeniyle Eski Krallık içinde sayar. Eski Krallık dönemini, mısırbilimciler tarafından Birinci Ara Dönemi olarak adlandırılan ayrılık ve göreli kültürel düşüş dönemi takip eder.
Eski Krallık döneminde Mısır'ın kraliyet başkenti Zoser'in sarayını kurduğu Memphis'te bulunmaktaydı. Eski Krallık fazla sayıda yapılan piramit, yapıldıkları zamanda firavunlara ait gömü yerleri olarak yapılmışlardır, nedeniyle en iyi bilinen dönemdir. Bu nedenle, Eski Krallık sık sık "Piramitler Çağı" olarak adlandırılır.

Eski Krallık'ın ilk ünlü firavunu ilk piramitini Memphis'in yeni mezarlığı Sakkara'da yaptıran Üçüncü Hanedan'dan Djoser'dir (2630–MÖ 2611). Zoser'in hükmünde önemli bir kişi mezarlığın yapını denetlemiş olan vezir Imhotep'tir.

Antik Mısır'ın eskiden bağımsız olan eyaletlerinin nome olarak adlandırıldığı ve yalnızca firavun tarafından yönetildiği dönem bu dönemdir. Sonradan sonraki yöneticiler valilerin görevini zorla saymak zorunda kalmışlardır veya aksi halde vergi toplamak için çalışmak zorunda kalacaklardı. Bu çağda Antik Mısırlılar firavunun ekinleri için Nil'in yıllık taşmasını sağladığına kesin olarak inanıyorlardı. Ayrıca kendilerini özellikle seçilmiş insanlar olarak görmekteydiler, "dünyadaki tek gerçek insanoğulları".

Eski Krallık ve onun kraliyet gücü zirvesine Sneferu (2575–MÖ 2551) ile başlayan Dördüncü Hanedan yönetiminde ulaşır. Diğer tüm firavunlardan daha büyük boyutlarda taşlar kullanarak üç piramit yapmıştır: Meidum'da esrarengiz bir piramit (bir başarısızlık), ünlü Dahşur'da Bent Piramiti (diğer bir başarısızlık) ve Daşur'daki küçük Kızıl Piramit.
Sneferu'nun ardından Keops Piramiti'ni yaptırmış olan oğlu Khufu 2551–MÖ 2528) firavun olmuştur. Sonraları Mısırlılar edebiyatlarında onu zalim bir tiran olarak anlatmışlardır çünkü piramidinin tamamlanması için işçileri zorla çalıştırmıştır. Khufu'nun ölümünden sonra oğlu Djedefra (2528–MÖ 2520) ve Khafra (2520–MÖ 2494) münakaşa etmiş olabilirler. Daha sonra ikinci piramiti ve Gize'deki Sfenks'i yapmışlardır. Kanıtların yeniden incelenmesi sonucunda Sfenks'in Djedefra tarafından Khufu için yapılmış bir anıt olduğu fikri öne sürülmüştür.
Dördüncü Hanedan'ın diğer kralları Gize'daki en küçük piramiti yapmış olan Menkaura (2494–MÖ 2472) ve Şepseskaf'tır (2472–MÖ 2467).

Beşinci Hanedan Firavun'u ve merkezi hükûmeti zayıflatan reformlar başlatan Userkhaf (2465–2458 BC) ile başlar. Hükmünden sonra güçlü nomarşların (bölgesel yöneticiler) kraliyet ailesine bağlı olmaması nedeniyle iç savaşlar çıkmıştır. Kötüleşen iç savaş birliğe ve faal yönetime zarar verdi ve ayrıca kıtlığa neden oldu. Fakat düşüşün tek nedenleri bölgesel otonomi ve iç savaşlar değildi. Dördüncü Hanedan'ın çok büyük yapı projeleri hazinenin ve halkın kapasitesini aşmıştı, bundan dolayı Krallık köklerinden zayıflamıştı.
Son darbe ise bölgedeki ani ve kısa süreli soğuma ile olmuştur ve sonucunda MÖ 2200 - MÖ 2100 yılları arasında yağmur yağışında sert bir düşüş olmuştur bu da Nil'in normal taşmasını engellemiştir. Sonuç olarak onyıllarca süren kıtlık ve çatışmalar olmuştur. Ankhtifi'nin mezarındaki bir yazıtta, Birinci Ara Dönem'den bir lider Eski Krallık'ın son yıllarındaki devletin durumunu şu sözlerle anlatır: Yukarı Mısır'ın tümü açlıktan ölüyordu ve insanlar çocuklarını yiyorlardı...

Jaromir Malek, In the Shadow of the Pyramids: Egypt During the Old Kingdom, University of Oklahoma Press, 1986. ISBN 0-8061-2027-4
Egyptian Art in the Age of the Pyramids, New York, Metropolitan Museum of Art, 1999. ISBN 0-87099-906-0 (aynı isimli gezi sergisi için katalog)
Mısır Eski Krallık'ının Çöküşü17 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Fekri Hassan'ın makalesi

On the Matrix'de Orta Doğu: Mısır, Eski Krallık — Eski Krallık'tan birçok tarihi kazı alanından fotoğraflar

Esvatini, resmî adıyla Esvatini Krallığı (Swati: Umbuso weSwatini, İngilizce: Kingdom of Eswatini) ya da eski adıyla Svaziland, Güney Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeydoğusunda Mozambik ile sınır komşusu olduğu yer hariç, her tarafı Güney Afrika ile çevrilidir. Kuzeyden güneye 200 km'den (120 mil) ve doğudan batıya 130 km'den (81 mil) fazla olmayan uzunluğuyla Esvatini, Afrika'nın en küçük ülkelerinden biridir. Bununla birlikte, iklimi ve topoğrafyası, serin ve dağlık yüksek platolardan sıcak ve kuru alçak platolara kadar çeşitlilik göstermektedir. Yürütme başkenti ve en büyük şehir Mbabane, yasama ve ikinci başkent ise Lobamba'dır.
Nüfusun büyük çoğunluğunu etnik Svaziler oluşturmaktadır. Yaygın dil Svazi dilidir (yerel biçimde siSwati). Swaziler, 18. yüzyılın ortalarında Ngwane III'ün liderliğinde krallıklarını kurmuşlardır. Ülke ve Svaziler, adlarını, ülkenin genişletildiği ve birleştirildiği 19. yüzyıl kralı Mswati II'den almaktadır. Sınırları, Avrupa'nın Afrika'yı paylaşması sırasında 1881'de çizilmiştir.
İkinci Boer Savaşı'ndan sonra, Svaziland adı altında krallık, 1903'ten 6 Eylül 1968'de tam bağımsızlığını yeniden kazanana kadar bir İngiliz yüksek komisyon bölgesiydi. Nisan 2018'de kral, resmi adı Svaziland Krallığı'ndan Swazi dilinde yaygın olarak kullanılan isim olan Esvatini Krallığı'na değiştirdi.
Esvatini, alt orta gelirli bir ekonomiye sahip olarak sınıflandırılan gelişmekte olan bir ülkedir. Güney Afrika Gümrük Birliği ve Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı üyesi olarak, ana yerel ticaret ortağı Güney Afrika'dır; ekonomik istikrarı sağlamak için Esvatini'nin para birimi lilangeni, Güney Afrika randına sabitlenmiştir. Esvatini'nin başlıca denizaşırı ticaret ortakları Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'dir. Ülkenin istihdamının büyük çoğunluğu tarım ve imalat sektörleri tarafından sağlanmaktadır. Esvatini, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, Afrika Birliği, Milletler Topluluğu ve Birleşmiş Milletler üyesidir.
Esvatini hükûmeti, Afrika'daki son örneği olan mutlak monarşidir. Ülke, 1986'dan beri Kral Mswati III tarafından yönetilmektedir. Meclis ve Senato çoğunluğunu belirlemek için her beş yılda bir seçimler yapılır, ancak siyasi partilerin seçimlere katılması yasaktır. Esvatini anayasası 2005 yılında kabul edilmiştir.
Svazi halkı büyük sağlık sorunlarıyla karşı karşıyadır: HIV/AIDS ve (daha az ölçüde) tüberküloz yaygındır. Yetişkin nüfusun %28'i HIV pozitiftir. 2018 itibarıyla Esvatini, 58 yıl ile dünyanın en düşük 12. yaşam beklentisine sahiptir. Ayrıca 2018 itibarıyla, 14 yaş ve altındaki kişiler ülke nüfusunun %35'ini oluşturmaktadır; ortalama yaş ise 22'dir.

Ülkenin eski ismi olan Svaziland, Svazilerin yaşadığı ülke anlamını taşımaktadır. Ülke bağımsızlığına kavuşmadan önce düşünülen ilk isim olan Ngwane ismi ise Svaziland'ın ilk kralı olarak kabul edilen III. Ngwane'den gelmektedir. 18. yüzyılda yaşayan ve 1780 yılında kadar hükümdarlığını sürdüren III. Ngwane hükümdarlığı altındaki bölgelere kaNgwane adını vermiştir. Ngwane'nin sahip olduğu/yer aldığı ülke anlamına gelen bu ifadeden yola çıkarak verilmesi planlanan ülke isim daha sonra gerçekleştirilememiştir. Günümüzde de ülkede birçok kişi kendisini insan olarak tanımlamak adına Ngwane ismini kullanmaktadır.
19 Nisan 2018'de Kral III. Mswati, ülkenin adını Esvatini Krallığı olarak değiştirdi. Kral bu kararın özellikle ülkesinin yurt dışında Switzerland (İsviçre'nin İngilizce ismi) olarak telaffuz edilmesi ve bu ülke ile karıştırılması olduğunu açıklamış ve bu yüzden Svazilerin yurdu anlamına gelen ve son birkaç yıldır yaptığı konuşmalarda kullandığı Esvatini ismini ülkenin yeni ismi olarak belirlediğini açıklamıştır.

1750 yıllarında Afrika kıtasının güneyine gelen Bantu etnik grubunun bir kolu olan Nguni topluluğu bu bölgeye gelerek çiftçi ve çoban olarak bu bölgelere yerleşmişlerdir.
19. yüzyılın ilk dönemlerinde özerklikleri Büyük Britanya tarafından garanti altınan alınan Svazi topluluğu, Boerlerin 19. yüzyılda bölgeye gelmesi ile risk altına girmiştir. 1894 yılında Boer Cumhuriyeti ülkelerinde biri olarak kurulan Transvaal Cumhuriyeti Londra'nın da onayı ile Svaziland üzerinde büyük oranda hakimiyet kurmuştur. 1899 ile 1902 yılları arasında gerçekleşen II. Boer Savaşı neticesinde bölge üzerinde hakimiyeti sağlayan Britanya, 6 Temmuz 1902 tarihinde Svaziland'ın koruyuculuğunu üstlendiğini bildirmiştir. 1906 yılına kadar Büyük Britanya Güney Afrika Yüksek Komiserliği'ne bağlı olarak yönetilen Svaziland, bu tarihten itibaren bölgede yerleşik Britanyalı bir komiser atanmıştır. Ülkede idareyi Britanya adına Dlamini hanedanlığının yaptığı Svaziland'da hem 1921 yılından bu yana tahtta olan II.Sobhuza'nın, hem aşiret reislerinin hem de halkın Britanyalılara karşı olumsuz tutum ve düşünceleri olmaması ve iyi ilişkiler kurması sebebiyle mandacı ülkeye karşı kayda değer bir olumsuz durum yaşanmamıştır. 1960 yılında ülkenin ilk partisi olan Swaziland Progressive Party (SPP) kurulmuştur. Bu oluşumdan üç yıl sonra gerçekleşen bölünme ile daha radikal ve Pan-Afrikanizm ideolojisine sahip olan ve aralarında entelektüellerin, sendikacıların ve bağımsızlık yanlıların olduğu bir grup Ngwane National Liberatory Congress (NNLC) kurmuşlardır. Bu dönemde Kral II. Sobhuza'nın onaylamamasına rağmen İngiliz hükûmeti, Britanya modeline uygun olarak bir anayasa çalışması başlatmış, yapılan mitinglere ve çağrılara rağmen 1 Ocak 1964 itibarıyla anayasayı yürürlüğe sokmuştur. Bunun üzerine kral kendi partisini, Imbokodwo National Movement (INM) partisini kurarak kraliyet yanlılarını bir çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bu parti muhafazakâr beyaz azınlık tarafından kurulan United Swaziland Association (USA) ile SPP ve NNLC partilerine karşı işbirliği yoluna gidilmiştir.
Büyük Britanya ülkeye 25 Nisan 1967 tarihinde Krallık Korumasında adı ile iç işlerinde özerkliğini vermiş, 25 Haziran 1967 tarihinde gerçekleştirilen ilk seçimlerde INM oyların %80'ini alarak mecliste mümkün olan tüm sandalyelerin sahibi olmuştur. USA'nın INM ile ortak seçimlere girmesi sonucu beyaz göçmenlere ayrılan 8 koltukta USA üyeleri tarafından kazanılmıştır. Yaşanan bu gelişme sonucu Afrikalılar arasında artan öz güven ile dile getirilmeye başlanan bağımsızlık söylemleri sonucu Büyük Britanya 6 Eylül 1968 tarihinde Svaziland'ın bağımsızlığını tanımıştır. Kral II.Sobhuza'nın büyük oğlu Makhosini Dlamini tarafından Ngwane adı ile bağımsızlığa kavuşturulması düşünülen ülke, bu adımın gerçekleşmemesiyle Svaziland adı ile bağımsız olmuştur.
Bağımsızlık sonrası ülkenin en yetkili ismi II.Sobhuza olurken, başbakanlık koltuğuna büyük oğlu Prens Makhosini Dlamini getirilmiştir. İlk seçimler sonrası USA partisi kendisini feshetmiş, 1972 yılında gerçekleştirilen yeni seçimlerde muhalefette bulunan NNLC'nin mümkün olan 24 sandalyeden 3 sandalyeyi alması sonucu kral olağanüstü durum ilan ederek parlamentoyu feshettiğini açıklamış ve 12 Nisan 1973 tarihi itibarıyla da tüm siyasi partilere yasak getirmiştir. Parlamentoyu fesheden, konuşma ve toplantı yapma özgürlüklerini kısıtlayan ve anayasayı askıya alan II.Sobhuza bu konular ile ilgili olumsuz beyanda bulunanları da tutuklatmıştır. II.Sobhuza, Güney Afrika'nın da desteği ile oluşturduğu ordu ve askeri düzendeki polis gücü ile muhalefeti bastırmıştır. 1978 yılında yeni bir anayasanın yürürlüğe girdiği ülkede yeni kurulan iki kademeli meclise Swaziland National Council ya da Libandla adı verilmiştir.
1982 yılında Sobhuza'nın ölümü sonrası ülkede uzun bir süre muhafazakâr ve reformcu kanatlar kendi istek ve arzuları yönünde iktidar mücadelesine girişmiştir. Kraliyet ailesi henüz küçük yaşlarda olan Prens Makhosetive Dlamini'yi yeni Ngwenyama (Türkçe:Aslan) olarak atamış, 18 yaşına kadar annesi kraliçe Dzeliwe yönetimi elinde tutmuştur. 1986 yılında III. Mswati olarak tahta geçen Makhosetive Dlamini ile birlikte annesi Ndlovukati (Türkçe: Dişi fil) olarak ülke yönetimini ele almışlardır.
1986 yılından bu yana iktidarda bulunan kral yaşam tarzı nedeniyle sık sık eleştirilmektedir. En yoksul ülkelerden biri konumunda olan Svaziland'da bu tür bir lüks yaşam uluslararası alanda kabul görülen bir durum olarak algılanmamaktadır. Özellikle 1996 yılından sonra ailesine ve monarşiye karşı çok sık protesto ve mitingler düzenlenmektedir. Svaziland, günümüzde Afrika kıtasında mutlak monarşi ile yönetilen tek ülke konumundadır.

Svaziland dört idari bölgeye ayrılmıştır. Her bir il 40 ilçeden oluşmakta olup, bu ilçelerin her biri bir kabile reisi tarafından yönetilmektedir.

İngiliz Milletler Cemiyeti ülkeler içerisinde mutlak monarşi ile yönetilen bir ülke olan Svaziland'da, Ngwenyana (Türkçe:Aslan) unvanına sahip kral siyasette çok önemli bir etkiye sahiptir. Ndlovukati (Türkçe:Dişi fil) unvanına sahip kralın annesi, kraliçe olarak kralın yerine vekaleten devlet yönetimi görevini üstlenebilmektedir. Ndlovukati olma koşulu kralın annesi olma şartını getirmemekte olup, farklı bir kişi de bu göreve atanabilmektedir. 1986 yılında bu yana III. Mswati'nin annesi olan Ntombi bu görevi yürütmektedir. Kraliyet sarayı ülkenin iki büyük şehri olan Manzini ve Mbabane arasında yer alan Lobamba'da yer almaktadır. Kral ve Ndlovukati'nin ülkede birçok para ve pul üzerinde resimleri bulunmaktadır.

Lobamba'da Libandla olarak adlandırılan parlamento binası da yer almaktadır. Senatoda yer alan 30 üyenin 20 tanesi kral tarafından atanmakta olup, geriye kalan 10 üye ise iki kanatlı parlamentonun diğer kanadı olan House of Assembly tarafından belirlenmektedir. 66 adet sandalyesi bulunan House of Assembly'de ise 55 üye Tinkhundla olarak adlandırılan seçim bölgelerinden seçilerek gelmektedir. Bu meclise 10 kişi yine kral tarafından atanırken, bir sandalye ise Attorney General olarak adlandırılan Başsavcılık üyesine ayrılmıştır. Her beş yılda bir yapılan seçimler ile hem Senato hem de House of Assembly üyeleri seçilmekte/atanmaktadır. En son Ağustos/Eylül 2013 döneminde yapılan seçimler ile parlamento üyeleri seçilmiştir.
1973 yılında itibaren yasak olan siyasi parti

Etiyopya veya Etyopya, resmî adıyla Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti (Amharca: Ityopp'ya Federalawi Demokrasiyawi Ripeblik), Doğu Afrika'nın Afrika Boynuzu bölgesinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeyde Eritre, kuzeydoğuda Cibuti, doğuda Somali, güneyde Kenya, batıda Güney Sudan ve kuzeybatıda Sudan ile sınır komşusudur. Etiyopya 1.104.300 kilometrekare (426.400 mil kare) yüzölçümüne sahiptir. 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 135 milyon nüfusa sahip olup, 14. en kalabalık ülkedir. Ulusal başkent ve en büyük şehir olan Addis Ababa, ülkeyi Afrika ve Somali tektonik plakalarına ayıran Doğu Afrika Rifti'nin birkaç kilometre batısında yer almaktadır.
Anatomik olarak modern insanlar günümüz Etiyopya'sından ortaya çıkmıştır. MÖ 980'de Damot Krallığı, Eritre ve Etiyopya'nın kuzey bölgesini de kapsayan bir alana yayıldı; Aksum Krallığı ise bölgede 900 yıl boyunca birleşik bir medeniyet sürdürdü. Hristiyanlık MS 330'da krallığa ulaştı, İslam ise 615'teki ilk Hicret sırasında etkisini gösterdi. 960'ta Aksum'un çöküşünden sonra, Zagve hanedanı Etiyopya'nın kuzey-orta bölgelerini yönetti. Shewan gaspçısı Yekuno Amlak, 1270'te Ansata Muharebesi'nde hanedanı devirerek Etiyopya İmparatorluğu'nu ve Süleyman Hanedanı'nı kurdu; bu hanedan, İncil'deki Süleyman ve Saba Kraliçesi aracılığıyla Aksum'un meşruiyetini ileri sürdü ve Menelik I ilk imparator oldu. 14. yüzyıla gelindiğinde, imparatorluk toprak genişlemesi ve komşu bölgelerle savaşarak prestijini artırmıştı; En önemlisi, Etiyopya-Adal Savaşı (1529-1543), imparatorluğun parçalanmasına katkıda bulundu ve bu durum nihayetinde 18. yüzyılın ortalarında Zemene Mesafint olarak bilinen bir merkeziyetçilikten uzaklaşmaya yol açtı. İmparator II. Tewodros, 1855'te saltanatının başında Zemene Mesafint'i sona erdirerek Etiyopya'nın yeniden birleşmesini ve modernleşmesini sağladı.
19. yüzyılın sonlarından itibaren, yabancı istilalara direndi ve İmparator II. Menelik döneminde topraklarını genişletti, Afrika'nın paylaşımı sırasında bağımsızlığını korudu ve mevcut sınırlarını oluşturdu. Etiyopya, 1936'da faşist İtalya'nın işgal edip eski Eritre ve Somaliland kolonisiyle birlikte ilhak etmesiyle egemenliğini kaybetti ve daha sonra İtalyan Doğu Afrika'sını oluşturdu. 1941'de, II. Dünya Savaşı sırasında, İngiliz Ordusu tarafından işgal edildi ve 1944'te tam egemenliği geri verildi. Sovyet destekli bir askeri cunta olan Derg, İmparator Haile Selassie ve Solomonic hanedanını devirdikten sonra 1974'te iktidara geldi ve Etiyopya İç Savaşı sırasında yaklaşık 17 yıl boyunca ülkeyi yönetti. 1991'de Derg'in dağılmasının ardından, Etiyopya Halk Devrimci Demokratik Cephesi (EPRDF), yeni bir anayasa ve etnik temelli federalizmle ülkeye hakim oldu. O zamandan beri Etiyopya, uzun süreli ve çözülememiş etnik çatışmalar ve otoriterlikle damgalanmış siyasi istikrarsızlıktan muzdarip olmuştur. 2018'den itibaren, bölgesel ve etnik temelli gruplar, Etiyopya genelinde devam eden birçok savaşta silahlı saldırılar düzenledi.
Etiyopya, 80'den fazla farklı etnik gruba sahip çok etnikli bir devlettir. Ülkede en yaygın olarak benimsenen din Hristiyanlıktır ve en büyük mezhep Etiyopya Ortodoks Tevhidi Kilisesi'dir; bunu İslam ve az sayıda geleneksel inanç takip etmektedir. Ülke, BM'nin kurucu üyesi, Afrika Birliği Komisyonu'nun merkezi ve Afrika'ya odaklanan birçok küresel sivil toplum kuruluşunun merkezidir ve 2024 yılında BRICS'in tam üyesi olmuştur. Etiyopya, en az gelişmiş ülkelerden biridir, ancak bazen yükselen bir güç olarak kabul edilir; tarım ve imalat sanayilerinin genişlemesine yönelik yabancı doğrudan yatırımlar sayesinde Sahraaltı Afrika ülkeleri arasında en hızlı ekonomik büyümeyi göstermiştir; tarım, 2022 itibarıyla gayri safi yurtiçi hasılanın %37'sinden fazlasını oluşturan ülkenin en büyük ekonomik sektörüdür. Etiyopya ekonomisi sürekli büyüme gösterse de, kişi başına gelir ve İnsani Gelişme Endeksi açısından ülke Afrika'nın en yoksulları arasında yer almaktadır. Etiyopya, yüksek yoksulluk oranları, insan hakları ihlalleri, yaygın etnik ayrımcılık ve %60'lık okuryazarlık oranı da dahil olmak üzere birçok zorlukla karşı karşıyadır.

Bilim insanları tarafından Afar bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda 3 milyon yıllık insan iskeleti kalıntılarına rastlanılması, tarihî çağların başlamasından çok önceleri bile bölgenin, insan toplulukları için bir yaşam sahası olarak kullanıldığını gösterir. Etiyopya'dan bahseden ilk tarihî belgeleri yaklaşık MÖ 5000 yılına kadar götürebilmek mümkündür. İlk Çağ'da kuzeydeki Mısır Krallığı'nın yöneticisi olan firavunların altın, fildişi, tütsü ve köle aramak üzere Kızıldeniz kıyılarını takip ederek bu bölgeye geldikleri sanılmaktadır. Etiyopya topraklarında modern anlamda ilk kurulan devlet MÖ 8. yüzyılda ortaya çıkan D'mt Krallığı'dır. D'mt Krallığı'nın MÖ 1. yüzyılda çöküşü ile beraber bölgede, yine aynı yüzyılda Aksum Krallığı ortaya çıktı. Aksum Krallığı zamanla güçlenerek sınırlarını Habeşistan dışında bugünkü Eritre, Cibuti, Sudan, Somali ve Arabistan yarımadasında yer alan Yemen'i içine alacak şekilde genişletti.
Etiyopya devleti, 1936-1941 arasındaki Mussolini İtalya'sının istila ve işgal hareketi dâhil edilmediği takdirde, tarihi boyunca bağımsızlığını koruyabilmiş ve Afrika kıtasının bazı Avrupa devletlerince sömürge yapılamamış tek ülkesidir.
Etiyopya İmparatorluğu'na karşı 1974 yılında Derg (Türkçe: Etiyopya Geçici Askeri Hükümeti) tarafından yapılan darbenin başarılı olmasıyla, ülkede sosyalist bir yönetim kurulmuştur. Bu süreçte eğitim ve sağlık başta olmak üzere, birçok alanda reformlar gerçekleştirilmiştir.
Somali'de yakın zamanlarda kurulmuş olan Siad Barre yönetimiyle, Batı Somali'nin kontrolü üzerine yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle, 1977 yılında iki ülke arasında Ogaden Savaşı başlamıştır.
WSLF (Türkçe: Batı Somali Kurtuluş Cephesi) ve Somali, gerçekleştirdikleri işgal sırasında hızlı bir ilerleme göstererek Dire Dawa'ya kadar ilerlemiştir. Sovyetler Birliği, Güney Yemen, Küba ve Doğu Almanya'dan aldığı desteğin etkisiyle Etiyopya ilerlemeyi durdurarak büyük bir karşı saldırı başlatmıştır. Somali'nin geri çekilmesi ve WSLF'nin ağır bir yenilgi almasıyla, savaş sona ermiştir.
Derg'in giderek güçlenmesi ve ülkede otoriter bir yönetim kurması karşısında, muhalif gruplar kendi aralarındaki rekabeti bir kenara bırakarak büyük bir ittifak kurmuştur. EPRDF ve EPRP başta olmak üzere Marksizm-Leninizm'i benimseyen siyasi partilerle Oromia, Afar ve Ogaden'deki bölgesel kurtuluş hareketlerinin birleşiminden oluşan ittifak, Etiyopya İç Savaşı'nın başlamasına yol açmıştır. ELF ve EPLF'nin başlattığı Eritre Bağımsızlık Savaşı ilerleyen süreçte başarıya ulaşmış, ancak yaşadıkları sorunlar nedeniyle yerini Eritre İç Savaşı'na bırakmıştır.
Etiyopya ve Somali arasındaki rekabet, 1982 Etiyopya-Somali Sınır Savaşı başta olmak üzere birçok olayda kendisini göstermeye devam etmiştir. SSDF'nin liderliğinde Somali'ye karşı savaşan isyancı gruplar, Etiyopya tarafından desteklenmiştir.
Derg'in sivilleşme çalışmalarının sonucunda, WPE (Türkçe: Etiyopya İşçi Partisi) kurulmuş ve 1987 yılında Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Doğu Bloku'ndaki ülkelerle oldukça yakın diplomatik ilişkiler kurulmuştur. Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Küba, Güney Yemen ve Libya Arap Cemahiriyesi gibi ideolojik yakınlık gösterdiği ülkelerle iş birliği içerisinde bulunan Etiyopya, İsrail'le de diğer Batı Bloku ülkelerine göre daha iyi diplomatik ilişkiler kurmuştur. Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ve Somali gibi ülkelerle kurulan uluslararası ilişkiler, gergin bir yapıya sahip olmuştur.
Etiyopya, Rodezya İç Savaşı sırasında ZANU'yu ve Zimbabve halkının bağımsızlık mücadelesini desteklemiştir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından birçok siyasi parti sosyal demokrasi ve demokratik sosyalizme yönelirken, WPE ideolojik değişime uğramamıştır. Etiyopya İç Savaşı şiddetlenmeye devam etmiş, 1991 yılında EPRDF liderliğindeki muhalif gruplar Addis Ababa'yı işgal etmiştir. Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti dağıtılmış ve geçici bir hükûmet kurulmuştur.
WPE’nin bazı eski üyeleri, 1993 yılında EUPF adı altında bir araya gelmiştir. OLF’yle birlikte hareket ederek Oromia’da gerçekleşen çatışmalarda hükûmete karşı savaşmış ve Güney Sudan’daki gruplarla çıkarları doğrultusunda iş birliği içerisinde bulunmuşlar, ancak kayda değer bir başarı elde edememişlerdir.

Etiyopya yaklaşık 1,2 milyon kilometrekarelik bir yüz ölçümüne sahiptir. Kuzeyinde Eritre, Cibuti ve doğusunda Somali bulunurken, batıda Sudan, Güney Sudan ve güneyde Kenya komşu ülkelerdir. Etiyopya’nın denize sınırı yoktur. Ülkede birkaç sismik bölge olmasına rağmen aktif hâlde bulunan volkanlar yoktur. Dağlık bölgeler ülkenin kuzey kesimlerinde yer almaktadır (4500 metre yüksekliğe sahip Ras Dashen'in bulunduğu Semien Dağları). Orta bölgelerdeki yüksek alanlarda 4300 metreden daha yüksek olan Batu ve Karra dağlarının olduğu ikinci dağlık alan bulunmaktadır.
Etiyopya, yüksekliği 2000 ve 3000 metre arasında değişen yüksek bir platoya sahiptir. Ülkenin kuzeydoğusundan başlayan ve merkezden güneybatıya doğru genişleyen Rift Vadisi ülkeyi iki parçaya ayırmaktadır. Rift Vadisi bölgesinde daha çok bölgenin güney ve güneybatısında birçok göl bulunmaktadır. Etiyopya’da Abay olarak bilinen Nil Nehri ülkeyi kuzeybatıdan keserek ülkede yaklaşık 800 km'lik bir yol almaktadır. Etiyopya’daki en uzun iki nehir güneydoğu istikametinde akan ve yüksek bölgelerden düşük rakımlı bölgelere doğru ilerleyen Awash ve Wabishebelle nehirleridir. Ülkede 2 milyar MW hidroelektrik üretimini mümkün kılan birçok irili ufaklı nehir bulunmaktadır.

Etiyopya, etnik kökene dayalı 9 yönetim bölgesine ayrılmıştır. Bu bölgelerin yerel ismi kilildir. (çoğulu: kililoch). Bu bölgelerden ayrı iki özel yönetimli şehir bölgesi de yönetim bölgeleri içinde sayılır ve aşağıda eğik olarak gösterilmiştir. Bu 11 bölge şunlardır:

1990'lı yılların başından itibaren Etiyopya serbest pazar ekonomisine dayalı stratejiler izlemiş ve yapısal reformlar başlatmıştır.

Fildişi Sahili ya da resmî adı ile Fildişi Sahili Cumhuriyeti (Fransızca: Côte d'Ivoire, Fransızca telaffuz: [kot diˈvwaʀ]), Batı Afrika'nın güney kıyısında yer alan bir ülkedir. Başkenti Yamoussoukro ülkenin merkezinde yer alırken, en büyük şehri ve ekonomik merkezi liman kenti Abidjan'dır. Kuzeybatıda Gine, batıda Liberya, kuzeybatıda Mali, kuzeydoğuda Burkina Faso, doğuda Gana ve güneyde Atlantik Okyanusu'ndaki Gine Körfezi ile sınır komşusudur. 2024 yılında 31,5 milyon nüfusuyla Fildişi Sahili, Batı Afrika'nın en kalabalık üçüncü ülkesidir. Resmi dili Fransızcadır ve Bété, Baoulé, Dyula, Dan, Anyin ve Cebaara Senufo gibi yerel diller de yaygın olarak kullanılmaktadır. Toplamda Fildişi Sahili'nde yaklaşık 78 dil konuşulmaktadır. Ülke, İslam, Hristiyanlık ve genellikle Animizmi içeren geleneksel inançların çok sayıda takipçisi de dahil olmak üzere dini açıdan çeşitlilik barındıran bir nüfusa sahiptir.
Sömürgeleştirme öncesinde Fildişi Sahili, Gyaaman, Kong İmparatorluğu ve Baoulé dahil olmak üzere çeşitli devletlere ev sahipliği yapıyordu. Bölge 1843'te Fransa'nın himayesi altına girdi ve Afrika'nın paylaşımı sırasında 1893'te Fransız kolonisi olarak birleştirildi. 1960 yılında, 1993 yılına kadar ülkeyi yöneten Félix Houphouët-Boigny önderliğinde bağımsızlığını kazandı. Bölgesel standartlara göre nispeten istikrarlı olan Fildişi Sahili, Batı Afrika komşularıyla yakın siyasi-ekonomik bağlar kurarken, özellikle Fransa ile yakın ilişkilerini sürdürdü. İstikrarı, 1999'daki bir darbe ve iki iç savaşla (ilki 2002-2007 ve ikincisi 2010-2011 yılları arasında) azaldı. Ülkede 2016'da yeni bir anayasa kabul edildi.
Fildişi Sahili, cumhurbaşkanına verilen güçlü yürütme yetkisine sahip bir cumhuriyettir. 1960'lar ve 1970'lerde Batı Afrika'da kahve ve kakao üretimiyle ekonomik bir güç merkezi olan Fildişi Sahili, 1980'lerde bir ekonomik kriz yaşadı ve bunun neticesinde ülkede 2011 yılına kadar süren siyasi ve sosyal bir karışıklık yaşandı. Fildişi Sahili, 2011'de barış ve siyasi istikrarın geri dönmesinden bu yana tekrar yüksek ekonomik büyüme kaydetti. 2012'den 2023'e kadar ekonomi, reel olarak yılda ortalama %7,1 oranında büyüdü; bu, Afrika'daki en hızlı ikinci ve dünyadaki en hızlı dördüncü ekonomik büyüme oranıdır. 2023 yılında Fildişi Sahili, Yeşil Burun Adaları'nın ardından Batı Afrika'da kişi başına düşen GSYİH'de ikinci sırada yer aldı. Buna rağmen, 2016'daki en son araştırmaya göre, nüfusun %46,1'i çok boyutlu yoksulluktan etkilenmeye devam ediyor. 2023 yılı itibarıyla Fildişi Sahili, dünyanın en büyük kakao çekirdeği ihracatçısıdır ve bölgesi için yüksek gelir seviyelerine sahiptir. Ekonomi hala büyük ölçüde tarıma dayanmaktadır ve küçük ölçekli nakit ürün üretimi ağırlıklı olarak yapılmaktadır.

Ülkenin kurulu olduğu bölgelerde sahip olduğu çok sayıda fil nedeniyle 16.yüzyılda Portekiz Krallığı tarafından fildişi elde edebilmek ve ticaretini gerçekleştirebilmek adına fil avı gerçekleştirilmiş ve birçok fil avcılar tarafından öldürülmüştür. Bu olay nedeniyle ülkenin ismi Fransızca Fildişi Sahili anlamına gelen Côte d’Ivoire olarak belirlenmiş, fildişi uzun yıllar ülkenin en önemli ihracat kaynaklarından birini oluşturmuştur. Ancak ülke isminin her bir dilde farklı versiyonlarda söylenmesi (Fildişi Sahili, Elfenbeinküste, Ivory Coast, Costa de Marfil vb.) ve uluslararası alanlarda karışıklıklara neden olması nedeniyle 1985 yılında dönemin devlet başkanı Félix Houphouët-Boigny aldığı karar ile ülke isminin bundan sonra sadece Fransızca hâli ile kullanılabileceğini ve diğer dillere birebir çevrilemeyeceğini belirtmiştir.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 3.458 km sınırın 545 km'si Burkina Faso, 720 km'si Gana, 816 km'si Gine, 778 km'si Liberya ve 599 km'si Mali ile paylaşılmakta olup, ülkenin ayrıca Gine Körfezi'nin batısında Atlas Okyanusu'na 515 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Ülkenin yüzey şekilleri genel itibarıyla yassı bir görünüme sahip olmakla birlikte ülkenin yüzeyi çoğunlukla yayla ve ovalardan oluşmaktadır. Ülkenin sadece batı kesimleri deniz seviyesinden ortalama 1.000 m daha yüksekte yer almaktadır. Ülkenin en yüksek noktasının Gine sınırına yakın konumda bulunan 1.752 m yüksekliğe sahip olan Nimba Dağı oluşturmaktadır. Ülkenin kuzey kesimlerinin bir bölümü Yukarı Gine Yaylaları olarak adlandırılan oluşumun içerisinde yer almaktadır. Bunun dışında kalan bölgelerde ortalama yükseklik 200 m ila 350 m arasında yer almaktadır.
Ülkenin yüksek kesimlerinde yer alan yaylalar engebeli bir arazi yapısına sahip olup, zemin sert bir yapıdadır. Alçak kesimlerde yer alan bölgelerde zemin daha yumuşak bir yapıya sahip olup, daha düz bir arazi yapısı mevcuttur. Ülke içerisinde birçok akarsu bulunmaktadır. Bunlardan en önemli dört tanesi Cavallah Nehri (700 km), Sassandra Nehri (650 km), Bandama Nehri (1050 km) ve Comoé Nehri'dir (1160 km). Fildişi Sahilinin en önemli gölleri baraj yapımı sonucu ortaya çıkmış olup, Kossou Gölü, Buyo Gölü ve Ayamé Gölü bu göllere örnek olarak verilebilmektedir.

Fildişi Sahili konum olarak 4° ve 10° kuzey enlemleri arasında yer almakta olup, Ekvator ülkenin güney sahiline 400 km uzaktadır. Ülkenin güney kesimlerinde bu yüzden nemli tropikal iklim gözlemlenmekte olup, ülkenin en kuzey bölgelerinde kurak bir iklim hakimdir. Ülke genelinde ortalama sıcaklık değerleri 28 °C düzeyinde yer alsa da, ülkenin kuzey kesimleri ile güney kesimleri arasında keskin sıcaklık değerleri gözlemlenebilmektedir.
Fildişi Sahili genelinde rüzgarlar iklim üzerinde önemli bir etkene sahiptir. Özellikle kuzeydoğu yönünde esen Alizeler ve güneybatı yönünde esen muson rüzgarları ülkede etkendir. Alizeler kış aylarında sıcak, kurak ve Sahra tozu içeren bir havanın hakim olmasına neden olmakta ve ülkede kuraklığa neden olabilmektedir. Ülkenin güney kesimlerinde ise Gine Körfezi'nden gelen Batı Afrika muson rüzgarının etkisi gözlemlenmekte olup, nemli ve sıcak bir ortamın oluşmasına neden olmaktadır. Bu rüzgarlar ülkenin güney kesimlerindeki iklimini belirlemekte olup, kuzey kesimlerinde yaz yağmurlarına neden olmaktadır.

Fildişi Sahili bitki örtüsü ve yaban hayat çeşitlilik arz etmektedir. Ülke güneyde Gine Bölgesi, kuzeyde ise Sudan Bölgesi olarak iki farklı bölgenin etkisi altındadır. Ülkenin güney kesimlerinde her daim yeşil olan yağmur ormanları ve mangrov ormanları yer alırken, kuzey kesimlerinde kurak dönemlerde yapraklarını döken ağaçları içeren ormanlar ve sahra yer almaktadır. Burada özellikle kurak ormanlar, yağmur ormanları ile sahra arasındaki geçişte arada yer almaktadır.
Ülke genelinde ağaç türü olarak Baobab ağaç türleri, dutgiller ailesine mensup ağaçlar, epifit ve salepgiller ailesine mensup ağaçlar sıklıkla gözlemlenebilmektedir.
Fildişi Sahili genelinde yaban hayatta çeşitlilik göstermektedir. Ülkeye ismini de veren fil bir dönem hem ormanlık alanlarda hem de sahrada yoğunlukla bulunmasına rağmen, yıllar içerisinde yaşanan kaçak avcılık ve yaşam alanlarının daraltılması gibi nedenlerde nüfusu azalmış, günümüzde de çoğunlukla oluşturulan rezerv alanlarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Ülke genelinde fil harici su aygırı, yaban domuzu, duiker, primat üyeleri, kemiriciler, peygamberdevesi ailesi üyeleri ile leopar gibi kedigiller üyesi, kuyruksürengiller ailesine mensup hayvanlar ile naja, kara mamba, şişen engerek, gabon engereği, çıngıraklı yılanlar, Afrika kaya pitonu gibi yılan türleri gözlemlenebilmektedir. Ayrıca ülkenin steplerinde asıl sırtlanlar ve çakallar, nehir gibi sulak alanlarda da timsah yaşamaktadır. Dünya genelinde az sayıda bulunan Cüce suaygırı da ülkenin güneybatı bölgelerinde yaşam sürdürmektedir. Ülke genelinde bulunan şempanze gibi birçok hayvan ya çok az görülmekte ya da nesli tükenmek üzere bir konumdadır.

Fildişi Sahili'nde son olarak 2014 yılında gerçekleştirilen resmi nüfus sayım sonuçlarına göre 22.671.331 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup, 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre ülkede 26,260,582 nüfus yaşadığı tahmin edilmektedir.
Fildişi Sahili genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %58,74'ü 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,85'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %38.53 (erkek 5,311,971/kadın 5,276,219) 
15-24 yaş: %20.21 (erkek 2,774,374/kadın 2,779,012) 
25-54 yaş: %34.88 (erkek 4,866,957/kadın 4,719,286) 
55-64 yaş: %3.53 (erkek 494,000/kadın 476,060) 
65 yaş ve üzeri: %2.85 (erkek 349,822/kadın 433,385)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %52,7 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,19 düzeyindedir.

Fildişi Sahili genelinde yaklaşık olarak 60 etnik grup yaşamaktadır. Ülke genelinde etnik gruplar kültür ve dil açısından dört grupta toplanmaktadır:

Ülke sınırları içerisinde en büyük etnik grup olan ve çoğunlukla ülkenin orta bölgelerinde yaşayan Kwalar bu gruplandırmanın bir tanesidir. Kwalar içerisinde de çoğunluğu %42 ile Akalar oluşturmaktadır. Fildişi Sahili genelinde siyasi açıdan en etkili grup olan Bauleler %23 ile bu grubun ikinci çoğul topluluğunu oluşturmaktadır. Bunların yanında %11 ile Agniler ile daha az sayıda bulunan Abeler ve Akieler de Kwalar etnik grubunun temsilci etnik grupları olarak ülkede yaşam sürdürmektedirler.
Ülkenin güneybatı kesimlerinde komşu ülke Liberya'da da yaşayan Krular etnik grubuna mensup Beteler, Krular ve Wehler yaşamaktadır. Krular güney kesimlerinde de yer almakla birlikte ülke nüfusunun %11'ini oluşturmaktadır.
Fildişi Sahilinin kuzey kesimlerinde yaşayan Voltaicler ülke nüfusunun %17,6'sını oluşturmaktadır. Bu etnik grup içerisinde ise çoğunluğu %15 ile Senufolar oluşturmaktadır.
Ülkenin kuzeybatı bölgelerinde yerleşmiş olan Mande etnik grupları içerisinde toplumun %16,5'ini oluşturan Kuzey Mandeler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu grubun haricinde Güney Mandeler %10 ile de diğer çoğunluğu oluşturan Mande grubudur.
Afrika kökenli etnik gruplarda çoğunluğu %77 düzeyinde Fildişi Sahili vatandaşı olarak yaşarken, %20 düzeyinde Liberya, Burkina Faso ve Gine gibi diğer Afrika ülkelerinden bu ülkeye çalışmak i

Firavun (Arapça فرعون Fir'awn; İbranice פַּרְעֹה Parʻō) Antik Mısır'da hükümdarlara verilen isim. "Büyük Ev, Saray" anlamını taşıyan kelime daha sonraları hükümdardan bahsetmek şeklini almıştır. Firavunlar aynı zamanda tanrı Horus'un yeryüzündeki simgesi ve beşinci hanedandan sonra da güneş tanrısı Ra'nın oğlu olarak da kabul ediliyordu.
Mısır toplumunda din günlük yaşamın merkeziydi. Firavun, tanrılar ve insanların aracısıydı. Böylece firavun tanrılara vekalet ederdi. Mısır'daki tüm topraklara sahipti, yasalar çıkarır vergiler toplardı ve Mısır'ı ordunun başkomutanı olarak işgalcilerden korurdu. Dini olarak, firavun dini törenleri üstlendi ve yeni tapınakları seçti. Ma'at'ı veya kozmik düzeni, dengeyi ve adaleti korumaktan sorumluydu ve bunun bir kısmı, gerektiğinde ülkeyi savunmak için savaşa girmeyi veya bunun Ma'at'a katkıda bulunacağına inanıldığında başkalarına saldırmayı içeriyordu.
Firavun olmak için anne tarafından soylu kan taşımanın daha önemli olduğuna inanılırdı. Böylece halktan kimi erkekler tam kan soylu bir kadınla evlenerek tahta çıkabilmişlerdi. Firavunların kutsal ve gizemli kabul edilen birçok adları vardır. Bunların sonuncusunu tahta çıktıkları zaman alıyorlardı ve genellikle bu ad, o firavunun izleyeceği politikanın bir habercisi olarak görülüyordu. Mesela savaş tanrısı Mantu'nun adını kullanarak Mantuhotep (Mantu hoştur) ismini alan bir firavun askeri seferler yapacağını ilan etmiş oluyordu.
Firavunlar ölene dek idarede kalıyorlardı. Bilinen en uzun iktidar 92 yılla Eski Krallık'taki son hükümdar Pepi II Neferkare'ye aittir. Uzun süre tahtta kalabilmek için her 30 yılda bir sihirli bir tören olan gençleşme festivali (heb-set) yapılıyordu. Firavun öldüğü zaman iç organları çıkarılıyor, cesedi mumyalanıyor, 70 günlük yastan sonra dirilince kullanmak üzere, özel eşyalarıyla birlikte bir lahde konuluyor ve mezar kapatılıyordu.

Antik Mısır'da Firavun, genellikle tanrısal bir varlık olarak kabul edilirdi. Bu anlayış MÖ 3000 civarında ortaya çıkmış ve Mısır'ın ilahi krallık makamı, diğer birçok toplumu ve krallığı etkileyerek modern çağa kadar varlığını sürdürmüştür. Firavun, tanrılar ve insanlar arasında aracı olarak kabul edilmiştir. Bu makam, Sümer şehir devletlerindeki duruma göre bir yenilik teşkil etmektedir; çünkü Sümer'de kral, halk ile tanrılar arasında aracılık yapmasına rağmen, yeryüzünde bir tanrıyı temsil etmezdi. Sümerlerde bunun birkaç istisnası, bu uygulamanın antik Mısır'da ortaya çıkmasından sonraya denk gelmektedir. Örneğin, Mısır hükümdarı Zoser'in çağdaşı olduğu düşünülen efsanevi kral Gılgamış'ın annesi Mezopotamya tanrıçası Ninsun, babası ise önceki Uruk hükümdarıydı. Mezopotamya'daki bir başka tanrı-kral örneği de Akadlı Naram-Sin'dir. Erken Hanedanlık Dönemi boyunca Firavun, Horus'un ilahi vücut bulmuş hali ve Yukarı ve Aşağı Mısır'ın birleştiricisi olarak temsil edilmiştir. Djedefre zamanında (MÖ 26. yüzyıl), annesi güneş tanrısı Ra tarafından sihirli bir şekilde hamile bırakıldığı için Firavun'un da bir babası yoktur. Piramit Metni 571'e göre: “... Kral, babası Atum tarafından gökyüzü var olmadan önce, dünya var olmadan önce, insanlar var olmadan önce, tanrılar doğmadan önce, ölüm var olmadan önce yaratıldı...” Horemheb heykeli üzerindeki bir yazıta göre (MÖ 14-13. yüzyıllar): “O [Horemheb] zaten annesinin koynundan şerefle ve ilahi renklerle bezenmiş olarak çıkmıştı...” Firavun, yazıtlarda düzenli olarak “iyi tanrı” ya da “mükemmel tanrı” olarak tanımlanırdı. Yeni Krallık döneminde kralın tanrısallığı, tanrı Amon-Ra'nın tezahürü olarak kabul edilmiştir. Firavun'un tanrısallığı, Mısır'ın Pers egemenliği döneminde de devam etmiştir. Pers imparatoru Büyük Darius (MÖ 522-486), Mısır tapınak metinlerinde ilahi bir varlık olarak anılmıştır. Bu tür tanımlamalar, Mısır'ı fethinden sonra Büyük İskender'e ve daha sonra da İskender'in yönetimini takip eden Ptolemaios Krallığı'nın yöneticilerine de yapılmıştır.

Firavun'un tanrısallığına dair tanımlamalar Klasik Yunan kaynaklarında daha nadirdir. Ptolemaios dönemine ait bir ilahide Firavun'un tanrısallığı anlatılır; fakat bu, Mısırlıların olduğu kadar Yunanların da tanrısal krallık kavramlarını yansıtıyor olabilir. Tarihçi Herodot, Mısırlı rahiplerin kralların tanrısallığı kavramını reddettiklerini söylemektedir. Firavun'un tanrısallığını anlatan yegâne klasik Yunan kaynağı, Diodorus Siculus'un MÖ 1. yüzyıldaki yazılarında yer almakta ve bilgi kaynağı olarak Abderalı Hekataios'a dayanmaktadır. Diodorus, I. Darius'un Mısır'da kral olarak onurlandırılan ilk hükümdar olduğunu iddia ettiği başka bir bölümde kendisiyle biraz çelişmektedir.

Mısır krallarının ve firavunlarının saltanatından sonra bile, Firavun'un kendini ilahi bir varlık gibi görmesi fikri varlığını sürdürmüş ve dini kaynaklarda anlatılmıştır. Bu kaynaklarda, Firavun kibirli bir şekilde kendi tanrısallığını iddia ederken, tek gerçek Tanrı ile kıyaslandığında aciz bir insan olduğu vurgulanır. Yaratılış Rabbah 89:3'te Firavun kendisini Nil Nehri'nin üzerindeki tanrı olarak tanımlar. Çıkış Rabbah 10:2'de ise Firavun, Nil'in yaratıcısı ve sahibi olduğunu söyleyerek övünür. Bunun üzerine Tanrı, Firavun'a Nil'in kime ait olduğu konusunda meydan okuyarak cevap verir ve ardından Nil Nehri'nden Mısır'ın tarımını mahveden kurbağalar çıkartarak bir felaket yaratır. Diğer midraş metinlerinde Firavun, kendisini evrenin ve hatta kendisinin yaratıcısı olarak görmektedir. Tanhuma'da, Hezekiel 29:9'un tefsirinde, Firavun'un kendisini evrenin efendisi olarak ilan ettiği söylenmektedir. Kendini ilahi olarak sunan Firavun, sapkın bir figür olarak temsil edilir. Bu metinlerde, Firavun'un tuvalet ihtiyacını gidermek için Nil'e gitmek zorunda kaldığında iddialarının açığa çıktığı belirtilir.

Fizân (Arapça: فزان), Libya'yı oluşturan üç eski bölgeden biridir. Diğer ikisi Trablusgarp Bölgesi ve Sirenayka'dır. Merkezi Sebha'dır. Bugünkü Libya'nın güneybatısında bulunur.
Romalılar'ın Phasania adını verdikleri bölgenin adı, bazı kaynaklarda Fezzan şeklinde geçmektedir. Fizan'da kurulan ilk devlet Fizan Kanim Sultanlığı'dır. Bu devlet daha sonra Mısırlılar'ın egemenliğine girmiştir.

1551'de Turgut Reis, Trablusgarp'ı fethedince Fizan da fiilen Osmanlı Devleti'ne katılmış ve Trablusgarp Beylerbeyliği'ne bağlı Fizan Sancağı kurulmuştur. 1556-1577 yılları arasında Osmanlı askerleri Fizan'daki şehirleri de ele geçirerek bölgedeki Osmanlı hakimiyetini kesinleştirmişlerdir. Bu sayede Sahra ticaret yollarının Akdeniz'e açılan bölümü de Osmanlı denetimine girmiş, bu da Trablusgarp eyaletinin gelirlerini önemli ölçüde artırmıştır. Osmanlı Devleti'nin sınırlarının güneye doğru genişlemesi bu devletin Çad Gölü Havzası'nda hüküm süren Bornu Sultanlığı ve Nijer Nehri havzasında kurulu Songhay Devleti ile komşu olması sonucunu doğurdu ve bu devletlerle ilk kez diplomatik ilişki kuruldu.
17. yüzyılda Cezayir ve Tunus vilayetleri gibi Trablusgarp vilayetinin de merkezi yönetim ile bağlarının gevşemesi neticesinde, Fizan'daki Osmanlı hakimiyeti de şekilsel bir hale geldi. 1711'de vilayetin İstanbul'a sözde bağlı ama fiiliyatta özerk Karamanlı Sülâlesi'nin eline geçmesiyle bölgenin devletle bağlantısı iyice koptu.
II. Mahmud döneminde (1808-1839) başına buyruk hale gelmiş bulunan eyaletlerin tekrar merkezi idareye bağlanması çabaları çerçevesinde 1835'te Trablusgarp'a gönderilen Osmanlı donanması Karamanlı Hanedanı'na son vererek vilayeti tekrar doğrudan İstanbul'a bağlanmıştır. Eyaletin 16. yüzyılda olduğu gibi gelirlerinin giderlerinden fazla olabilmesi için Sahra ticaret yollarının denetim altına alınmasına ihtiyaç duyan Osmanlı yönetimi 1850'li yıllardan itibaren güneye yayılma siyaseti takip etmiş, 1875 yılında Fizan'ın en güney ucundaki Gat kasabasının da zaptedilmesiyle bölgenin yeniden fethi tamamlanmıştır. Bu çerçevede Fizan ve Güney Cezayir'de yerleşik Tuareg kabilesi (Osmanlı kaynaklarında Tevârik) denetim altına alınmıştır.
II. Abdülhamid döneminde ise devletin en uzak vilayeti olması bağlamında, siyasi sürgün yeri olarak da kullanılmıştır. Günümüz Türkçesinde bile, bir diğer uç vilayet olan Yemen gibi, Fizan ismi de uzak mekanları anlatan bir ifade olarak kullanılmaktadır. II. Abdülhamid döneminde Fransız sömürgecilerin Sahra çölünü hakimiyet alma niyetlerinin karşısında daha güçlü durabilmek için Osmanlı Devleti yerli halkın da desteğini almaya gereksinim duydu. Bu bağlamda, bölgedeki en geniş teşkilatlanmaya sahip Senusilik hareketi ile Osmanlı Devleti arasında ittifakı andıran bir dayanışma ilişkisi kuruldu.
1911 yılında İtalya'nın Trablusgarp'a asker çıkarmasıyla bölge savaş ortamına girmiş, Fizan'da Senusiler'in de yardımıyla bir avuç Türk subayı tarafından örgütlenmiş yerli kuvvetler İtalyanların sahil kentlerinden güneye doğru yayılmasına direnmişlerdir. Ancak başarılı direniş sürerken 8 Ekim 1912'de Balkan Savaşı'nın patlak vermesiyle Osmanlı Devleti'nin tüm dikkati Rumeli topraklarının müdaafasına yoğunlaştı ve 18 Ekim 1912'de İtalya ile apar topar bir barış anlaşması imzalandı. Uşi Anlaşması ile tüm Trablusgarp vilayeti İtalya'ya bırakıldığı için Fizan da Osmanlı Devleti'nin elinden çıkmış oldu. Buna rağmen bölgede kalan Türk subaylarının yerel kuvvetlerle birlikte İtalya'ya karşı direnişi devam etti.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti Şehzade Ömer Faruk Efendi'yi bölgeye göndererek direnişi sürdürdü. İtalyan işgal bölgesi sadece birkaç limanla kısıtlı kaldı.
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros Mütarekesi'nin 17. maddesi "Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır" ifadesiyle Osmanlı Devleti'nin Fizan'ı da boşaltmasını öngörmekteydi.
Söz konusu maddeye rağmen direniş devam ettiyse de kendi canının derdine düşen Türk devletinin Fizan'a herhangi bir şekilde yardım etmesi mümkün olamadığından bölge ile ilişkileri de koptu.
10 Ağustos 1920'de imzalanan ancak hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen Sevr Anlaşması'nın 121. maddesi Osmanlı Devleti'ni Libya üzerindeki tüm haklarından feragat etmeye mecbur etti. Anlaşma yürürlüğe girmese de Fizan'da fiiliyattaki durum esasen buydu.
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Anlaşması'nın "Türkiye, (...), 18 Ekim 1912 tarihli Lausanne Andlaşması (Uşi Anlaşması) ve bu Andlaşmaya ilişkin senetler uyarınca, ne nitelikte olursa olsun, Libya'da yararlandığı bütün haklarının ve ayrıcalıklarının kesin olarak sona erdiğini tanıdığını bildirir." hükmünü amir 22. maddesi ile Türkiye, Libya (dolayısıyla Fizan) üzerindeki haklarından kesin olarak vazgeçtiğini kabul etti.
Fizan'daki Arap birliklerinin İtalyanlara direnişi ise 1930'lara kadar devam etti.
İtalyan ve Fransız işgallerinden sonra Trablusgarp, Fizan ve Sirenayka birleşip Libya Birleşik Krallığı'nı kurdular

Türk kültüründe Fizan, uzaklığı ve ıssızlığıyla bir sembol olmuştur. Bu yüzden Fizan'a sürülmek deyimi doğmuştur. Osmanlı döneminde padişahın veya üst kademe yöneticilerin bunu bir tehdit unsuru olarak kullandığı söylenir.

Trablusgarp vilayeti
Trablusgarp
Sirenayka

Freetown, Sierra Leone'nin en büyük şehri ve başkentidir. 2004 yılı nüfus sayımına göre 772.873 olan şehir nüfusunun bugün 1.070.000 aştığı sanılmaktadır. Sierra Leone yarımadasının batı bölgesinde, Afrika'nın Atlas Okyanusu'nda yer alan en önemli limanıdır. Freetown, hükûmet binalarına ev sahipliği yapmasının yanı sıra, ülkenin finans, eğitim, ulaşım, iletişim, kültür merkezi ve en büyük limanıdır.

İlk olarak 1787'de 400 kadar özgür bırakılmış köle ve siyahî Amerikan görevlilerinin yerleşmesiyle kurulan kentin önceleri bir köle pazarı olarak kullanıldığı söylenmektedir. Buraya yerleşen grup, satın aldıkları topraklarda Freetown İli'ni kurdular. 1794'te Fransızların istilasıyla sarsıldıktan sonra toparlanmaya çalışan şehir bölgedeki yerlilerin 1800'lü yıllarda ayaklanmasıyla yeniden hareketli günler yaşadı. İngilizler bölgenin denetimini ele geçirdikten sonra genişleme politikası izleyerek bugünkü Sierra Leone'nin temellerini attılar. Kent uzun süre Kraliyet Donanması'nın bölgesel üssü olarak hizmet verdi. Bunun bölgedeki köle ticaretini durdurduğu söylenmektedir. Bu pazarlarda özgür bırakılan köleler Sierra Leone'de yerleşmeye karar vermişler ve özellikle Freetown ve çevresini seçmişlerdir. Batı Afrika kıyılarından getirilmiş pek çok köle ve İngiltere için Napolyon Savaşları'nda çarpışmış askerler de burada yerleşince şehir hızlı bir büyüme süreci içine girmiştir. II. Dünya Savaşı boyunca da Freetown İngiltere'nin bir donanma üssü olmuştur.

Sierra Leone'deki genel iklim gibi, Freetown'da da baskın iklim türü tropikal iklimdir. Yıl boyunca Mayıs ile ekim ayları arası yağmurlu sezon yaşanırken genel olarak iklim tablosu kuraktır. Yağmurlu dönemlerin başlanıç ve bitişleri gökgürültülü fırtınalarla geçer. Buna tropikal savan iklimi denir.
Kasımdan şubat ayında dek olan serin dönemde kentin havasına yumuşatan en önemli etmen nemli hava ve Harmattan adı verilen ve Sahra Çölü'nden ülkeye doğru esen ılık rüzgârlardır. Yıl boyunca ortalama sıcaklıklar 21 ila 31 derece arasında değişir.

Freetown, bir belediye başkanı tarafından şehir konseyi ile yönetilir. Başkan şehrin genel yönetiminden ve yasaların uygulanıp uygulamadığından sorumludur. Belediye başkanı şehrin sakinleri tarafından doğrudan seçilir. Şehrin mevcut başkanı 2008 yılının haziranında iş başına gelen Herbert George-Williams'dır. Kentte 2002 yılında sona eren iç savaşın ardından büyük bir suç patlaması yaşanmıştır. Yankesicilik ve kapkaç ülkenin diğer kesimlerine oranla oldukça yaygındır.

Ülkedeki büyük yerel kurum ve kuruluşların genel merkezlerinin yanı sıra uluslararası pek çok şirketinde merkezleri Freetown'dadır. Şehrin ekonomisi büyük ölçüde doğal limanının etrafında döner. Bu liman dünyadaki en büyük dördünce doğal limandır. Okyanusa açılacak gemilere elverişli limanda Sierra Leone'nin ürettiği ürünler yurt dışına gönderilir ve ülke gereksinimleri buradan yurda girer. Ülkenin dışarıya, yiyecek ve içecek sanayii, balıkçılık, ayakkabıcılık, biracılık, sigara ve elmas üreticiği gibi alanlarda ürettiği malları satar.

 Kansas City, Missouri, ABD,
 New Haven, Connecticut, ABD
 Kingston upon Hull, İngiltere

Gabon ya da resmî adıyla Gabon Cumhuriyeti (Fransızca: République Gabonaise), Orta Afrika'nın Atlantik kıyısında, ekvator üzerinde yer alan, kuzeybatıda Ekvator Ginesi, kuzeyde Kamerun, doğu ve güneyde Kongo Cumhuriyeti ve batıda Gine Körfezi ile çevrili bir ülkedir. 270.000 kilometrekare (100.000 mil kare) alana ve 2,3 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Kıyı ovaları, dağlar (merkezde Kristal Dağları ve Chaillu Masifi) ve doğuda bir savana bulunur. Libreville, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
Gabon'un asıl sakinleri Bambanga halkıydı. 14. yüzyılda Bantu göçmenleri de bölgeye yerleşmeye başladı. Orungu Krallığı yaklaşık 1700 yılında kuruldu. Fransa, 19. yüzyılın sonlarında bölgeyi sömürgeleştirdi. 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazandığından beri Gabon'un dört cumhurbaşkanı olmuştur. 1990'larda, daha şeffaf bir seçim sürecini hedefleyen ve bazı devlet kurumlarını reforme eden çok partili bir sistem ve demokratik bir anayasa getirdi. Buna rağmen, Gabon Demokratik Partisi (PDG), 2023 Gabon darbesi sırasında iktidardan uzaklaştırılana kadar baskın parti olarak kaldı. 
Gabon, İnsan Gelişme Endeksi'nde 108. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir. Kişi başına gelir açısından Afrika'nın en zengin ülkelerinden biridir; ancak nüfusun büyük bir kısmı çok yoksuldur. Omar Bongo 1967'de iktidara geldi ve Françafrique adlı bir müşteri ağı aracılığıyla gücünü istikrara kavuşturan bir hanedan kurdu.
Gabon'un resmi dili Fransızcadır ve Bantu etnik grupları ülke nüfusunun yaklaşık %95'ini oluşturmaktadır. Hristiyanlık, nüfusun yaklaşık %80'i tarafından uygulanan ülkenin baskın dinidir. Petrol ve yabancı özel yatırımlarla, Sahraaltı Afrika ülkeleri arasında dördüncü en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne (Mauritius, Seyşeller ve Güney Afrika'dan sonra) ve beşinci en yüksek kişi başına düşen GSYİH'ye (PPP) (Seyşeller, Mauritius, Ekvator Ginesi ve Botsvana'dan sonra) sahiptir. OPEC'e göre Gabon'un nominal kişi başına düşen GSYİH'si 2023 yılında 10.149 dolardır.

Ülkenin ismi Portekizce bir kelime olan gabão (Türkçe: Şapka) kelimesinden gelmektedir. Bu bölgelere ilk defa gelen Portekizli denizciler gördükleri ilk nehir olan Mbe Nehrinin şekli itibarıyla bu bölgeye verdikleri bu isim yıllar içerisinde tüm ülke için kullanılmıştır.

Konum olarak Afrika kıtasının orta kesiminde batı Atlas Okyanusu kıyılarından doğuya doğru Kongo Havzası'na kadar uzanan bir bölgede yer alan Gabon, toplamda 267.667 km²'lik bir yüz ölçümüne sahiptir. Ülkenin toplamda sahip olduğu 2.251 km'lik kara sınırından 298 km'si Kamerun, 350 km'si Ekvator Ginesi ve 1.903 km'si ise Kongo Cumhuriyeti ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 885 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır. Batı bölgelerindeki sahil kısımlarında alçak vadilere sahip olan ülke iç kesimlere doğru ilerledikçe 200 km'nin sonunda kademeli olarak yükselerek doğu kesimlerinde yüksek rakımlara ulaşmaktadır.
Ülkenin en büyük nehri konumunda olan Ogowe toplamda 1.200 km'lik bir uzunluğa sahiptir. Kongo Cumhuriyeti'nde kaynağından çıkan ve Gabon'a doğru akan nehir ülkenin batısında Gine Körfezi'nde Atlas Okyanusu ile birleştiği noktada delta oluşturmaktadır. Günümüzde Gabon'un en yüksek noktası hakkında kaynaklar arasında 500 m'ye kadar farklılıklar içeren değişik veriler mevcuttur. Genel olarak 1.575 m yüksekliğe sahip olan Iboundji Dağı ülkenin en yüksek noktası olarak kabul görmektedir. Ülkenin kuzeydoğu ve güney bölgelerinde yer alan önemli yükseltiler ise deniz seviyesinden 1.000 m yüksekliktedir.
Gabon'un farklı bölgelerinde günümüzden yaklaşık olarak iki milyar yıl öncesi olan Proterozoik Devir dönemlerine kadar uzanan eski dönemlere ait kayalar bulunmaktadır. Bu kayalarda yine çok eski dönemlere ait fosiller ve içerisinde en meşhuru oklo olan doğal nükleer reaktörler bulunmuştur.

Ülke genelinde nemli tropikal iklim şartları hakimdir. Ocak ayı en sıcak ay olurken, Libreville'de bu dönemde ortalama 31 °C sıcaklık değerleri ölçülürken, en düşük sıcaklıklar ise ortalama 23 °C düzeyindedir. Temmuz ayında ortalama sıcaklık değerleri en yüksek 28 °C, en düşük 20 °C değerlerindedir. Haziran-Eylül dönemlerinde ülke en kurak ve yağışsız dönemlerini yaşamakta olup, bu dönemde nem değerleri yüksek oranlarda seyretmektedir. Gabon genelinde yağışların en yoğun yaşandığı dönem Aralık ve Ocak aylarında gerçekleşmektedir. Ülke genelinde yıllık yağış ortalaması 2.540 mm seviyesinde olup, bu oran özellikle kıyıya yakın kuzey kesimlerde 3.810 mm'ye kadar çıkabilmektedir.

Gabon'da doğal yeraltı zenginlikler açısından petrolün yanı sıra doğalgaz, elmas, niyobyum, manganez, uranyum, altın, kereste ve demir bulunurken, hidrolik enerji üretiminde de önemli bir konumdadır.

Gabon, Afrika kıtasında nüfus yoğunluğunun çok az olduğu ülkelerden biri konumundadır. Ülke nüfusunun neredeyse yarısı ülkenin üç büyük şehrinde yaşamakta olup, diğer yarısı da geri kalan bölgelerde ikamet etmektedir. Ülkenin özellikle iç kesimleri ile kuzey bölgeleri neredeyse insansız bölge konumundadır.
Gabon genç bir nüfusa sahip olup, 2018 tahmini verilerine göre %59,53'ü 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,91'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %37.45 (erkek 405,676/kadın 387,900) 
15-24 yaş: %22.08 (erkek 245,490/kadın 222,343) 
25-54 yaş: %31.6 (erkek 355,348/kadın 314,344) 
55-64 yaş: %4.96 (erkek 54,679/kadın 50,356) 
65 yaş ve üzeri: %3.91 (erkek 40,721/kadın 42,179)
Şehirde yaşayanların oranı 2019 verilerine göre %89,7 olan ülkede, nüfusun geri kalan %10,3 düzeyindeki düşük bir kesimi ülkenin geri kalan büyük bölümünde yaşamaktadır. Ülkede nüfusun yıllık artış oranı 2018 tahmini verilerine göre %2,73 düzeyindedir.

Gabon'da günümüzde 40 farklı etnik grup yaşamaktadır. Bu etnik gruplar içerisinde çoğunluğu Bantu etnik grupları oluşturmakta olup, Bantu grupları içerisinde de en büyüğü ve siyasi açıdan en etkili grubu ise Mpongwe-Fang grubudur. Ülke nüfusunun üçte birini oluşturan grupta üyelerin %31'i Mpongwe, %7'si ise Fang olarak kendini ifade etmektedir. Bu grubun haricinde ülkede bulunan diğer etnik gruplar ise Mbete (%15,5), Bapunu (%15), Tsabatis (%14), Batazis (%9,5), Bateke (%4) ve %1,5 ile ülkenin ve bölgenin en eski toplulukları olarak Pigmelerdir. Bu grupların haricinde ülkede çoğunluğunu Fransızların (~60.000) oluşturduğu ve büyük şehirlerde yaşayan Avrupalılar yaşamaktadır.

Ülkenin resmi dili Fransızcadır. Bunun dışında Gabon genelinde Bantu dillerinin hakimiyeti gözlenebilmektedir. Ülkede 42 farklı dil konuşulmakta olup, bu diller son yıllarda birçok Gabonlu'nun Fransızcayı tercih etmesi ile tehdit altında bulunmaktadır. Gabon eğitim sisteminde sadece Fransızca ile eğitim verilmekte olup, diğer diller kullanımı yasaklanmıştır. Gabon nüfusunun %32'lik bir kesimi ise Fang dilini anadil olarak kullanmaktadır. Bu dilin haricinde Punu, Mbere, Teke ve Njebi dilleri de yerel olarak yoğun olarak kullanılan diller arasındadır.

Ülke genelinde nüfusun %80'i Hristiyan dinine mensuptur. Burada Katolik mezhebine göre inancını yaşayanların oranı %60 olarak ifade edilirken, Protestan mezhebine inananların oranı %20 düzeyindedir. İslamiyet dinine inananlar Gabon'da azınlıkta bulunmakta olup, çoğunluğunu yabancı nüfusun oluşturduğu sadece %10'u İslam inancına sahiptir. Bu azınlıktan Ali Bongo Ondimba Devlet Başkanlığı görevinde bulunmuştur. 26 Ağustos 2023 tarihinde yapılan genel seçimleri %64.27 oranında oy alarak yeniden devlet başkanı seçilen Ali Bongo Ondimba, 30 Ağustos 2023'te askeri darbe sonucu devrildi. Gabon'da nüfusun geri kalan kısmı da başta Bwiti olmak üzere Afrika yerel dinlerine inanmaktadır. Ayrıca hem Hristiyan dininin hem de yerel dinlerin gereksinimlerini bir arada yapan nüfus da bulunmaktadır.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup 2012 tahmini verilerine göre nüfusun %92,2'si temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanma oranının düşük olduğu ülkede, nüfusun %41,4'ü bu yönde bir hizmet alabilirken %58,6'sı ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, tifo, sıtma, humma ve kuduz çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2013 tahmini verilerine göre %3,9 düzeyindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde okuma yazma bilenlerin oranı 2015 verilerine göre %83,2 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %85,3 iken, kadınlarda %81 seviyesindedir. Gabon genelinde yasal olarak on yıl okuma gitme zorunluluğu bulunmaktadır. Ülkede bulunan okulların neredeyse yarısı mezhepsel ya da özel denetime tabi okullar konumundadır.
Gabon'da üç adet üniversite bulunmaktadır. Université Omar Bongo hukuki, ekonomik ve beşeri bilimler alanında, Université des Sciences de la Santé tıp ve tıbbi konular alanında ve Université des Sciences et Techniques de Masuku de doğa bilimleri ve teknik konularda eğitim vermektedir.

Gabon sınırları içerisinde gerçekleştirilen arkeolojik kazı çalışmalarında MÖ 5. yüzyıla uzanan kalıntılar ve eserler bulunmuştur. Bu bölgede gerçekleştirilen kazı çalışmalarında demirin MÖ 4. - 1. yüzyıl arasında işlendiği Radyokarbon tarihleme yöntemi ile ortaya çıkarılmıştır.
Bölgede yer alan diğer ülkelerde de olduğu gibi Gabon'un ilk yerleşimcilerinin pigmeler olduğu tahmin edilmektedir. Avcı ve toplayıcı olarak yaşamlarını sürdüren pigmeler yaklaşık 1000 yıl önce bölgeye gelen Bantu toplulukları tarafından yerlerinden edilerek bölgeden sürülmüşlerdir. O dönem bölgeye yerleşen Bantu topluluklarının bugünkü Mpongwe etnik grubunun ataları olduğu düşünülmektedir. Bunların haricinde 19. yüzyıl sonlarında Fang etnik grubuna mensup kişiler kuzey bölgelerden gelerek günümüzdeki Gabon sınırları içerisine yerleşmişlerdir.
Erken tarih dönemlerinde de ülkenin büyük bir kısmı sık yağmur ormanları ile kaplı olması nedeniyle bölgede büyük devlet kurulamamış, sadece Loanga Krallığı'nın en uç kuzey kesimleri günümüzdeki Gabon toprakları içerisinde devlet yapısı olarak yer almıştır.

Bölgeyi ilk keşfeden Avrupa

Gaborone, Botsvana'nın başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, ülkenin güneydoğusunda Güney Afrika Cumhuriyeti sınırına 15 kilometre uzakta Notwane Nehri kıyılarında yer almakta olup Kgali ve Oodi Tepeleri olarak adlandırılan dağların arasında düz bir vadide kuruludur. Şehrin nüfusu 2011 yılı itibarıyla 231.626'dır.

1969 yılına dek şehir Gaberones adıyla anılıyordu. İngiltere'nin kurduğu Bechuanaland Himaye Bölgesi (Hamiliği)'nin başkenti olan Mafeking buraya taşınmıştı. Bugün Mafikeng olarak olarak anılan bu kent, eski dönemlerden kalan bir düzenleme olarak o zamanlarda Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Kuzeybatı Bölgesi'nin sınırları içinde kalıyordu. Ancak Hamilik bağımsızlığını kazanınca ülkenin başkenti için ülke sınırları içinde bir yer gerekti. İlk ortaya atılan önerilerde başkentin Lobatse olması söz konusu olmuşsa da bunun yeterli olmayacağına karar verildi ve küçük bir sömürge şehri olan Gaberones'e bitişik bir noktada yeni bir başkent kurulmaya başlandı.
Şehrin merkezi 3 yıl içinde inşa edildi. Parlamento binaları, devlet dairleri, enerji santrali, hastaneler, okullar, radyo istasyonu, pois merkezleri, postaneler, radyoevleri ve yaklaşık 1000 ev ilk inşa edilen yapılar arasındaydı. Bachuanaland, İngiltere'den bağımsızlığını alarak ayrılan 11. Afrika Devleti olarak bu ulusal günü kutladığı 30 Ekim 1966'da altyapı tesisleri de büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bunun üzerine Reverend J. D. Jones şehrin ilk belediye başkanı olmuş ve şehir için pek çok proje hayata geçirmiştir. Eski Gaborones şehri, bugün Gaborone'nin bir semti durumuna gelmiş ve kısaca The Village (Köy) olarak anılmaktadır.

Uzun yıllar boyunca Gaborone, dünyanın en hızlı büyüyen şehri oldu. Günümüzde de Afrika'nın en hızlı büyüyen şehirlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Her yıl, ülke bütçesinin önemli bir bölümü başkent Gaborone'nin yollarını, kamu binalarını ve altyapı hizmetlerini geliştirmeye yönelik ayrılmaktadır. Devlete ait binalar genelde yeni olduğundan, modern bir mimari ile inşa edilmekte.

Şehrin yeni bölümlerine nispeten daha iyi içme suyu sağlanmaktadır. Şehrin içinden demiryolu geçmektedir. Goborone'daki önemli semtler Broadhurst, Gaborone West, The Village ve Naledi'dir. Afrika'daki diğer başkentlerle karşılaştırıldığında toplu taşımacılık sistemi iyi bir düzeydedir. Çevredeki köy ve semtlere düzenli otobüs seferleri yapılmaktadır. Phakalene adlı yeni kurulmuş semtte 5 yıldızlı oteller, restoranlar ve gece kulüpleri bulunabilir. Kentin hızla artan nüfusuna su sağlaması amacıyla şehre yakın yerlerde barajlar kurulmuştur. Kent merkezinin 40 kilometre kuzeyinde Sir Seretse Khama Uluslararası Havalimanı vardır ve şehri Johannesburg, Cape Town, Harare, Francistown ve Maun gibi bölgenin önemli merkezleriyle birbirine bağlar.
Ağır sanayi tesisinin bulunmadığı başkent Goborone'da fabrikalar genelde demiryolu hattı boyunca sıralanmıştır. Hyundai şirketine ait bir üretim merkezi ulaşım sorunları nedeniyle buradaki fabrikasını kapatmıştır. 1980 yılında bölgedeki ekonomik etkinlikler artırmak ve dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla kurulan Güney Afrika Geliştirme Topluluğu (Southern African Development Community 'SADC')'nun genel merkezleri bu şehirdedir. Botsvana Üniversitesi'nin ana yerleşkesi de Gaborone da yer alır.

J. D. Jones
Serara T. Ketlogetswe
Botsalo Bagwasi
Nelson Ramaotwana
Paul Rantao
Harry Mothei

 Burbank, ABD
 Sorong, Endonezya
 Västerås, İsveç
 Zhejiang eyaleti, Çin

Botsvana Turizm Bakalnlığı Resmî Sitesi
Gaborone hakkında bir turizm sitesi 23 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gana, resmî adıyla Gana Cumhuriyeti, Batı Afrika'da yer alan bir ülkedir. Güneyde Gine Körfezi ve Atlas Okyanusu'na kıyısı bulunan Gana, batıda Fildişi Sahili, kuzeyde Burkina Faso ve doğuda Togo ile sınır komşusudur. 239.567 km²'lik bir yüzölçümüne sahip olan ülke, kıyı savanlarından tropikal yağmur ormanlarına kadar uzanan çeşitli ekosistemleri barındırır. Yaklaşık 35 milyonluk nüfusuyla Batı Afrika'nın en kalabalık ikinci ülkesi olan Gana'nın başkenti ve en büyük şehri Akra'dır. Diğer önemli şehirleri ise Tema, Kumasi, Sunyani, Wa, Cape Coast, Techiman, Tamale ve Sekondi-Takoradi'dir. Gana, 1957 yılında Büyük Altılı olarak bilinen liderlerin önderliğinde Sahra Altı Afrika'da bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmuştur. Ülke sınırları içerisinde yer alan zengin maden yataklarının en önemli parçasını oluşturan maden olan altın nedeniyle eski koloni sahibi Birleşik Krallık ülkeye koloni döneminde Altın Sahili ismini vermiştir.
Gana topraklarında kurulan en eski krallıklardan güneyde Bonoman ve kuzeyde Dagbon Krallığı, tarih sahnesine ilk defa 11. yüzyılda çıkmıştır. Yüzyıllar içinde Aşanti İmparatorluğu ve diğer Akan krallıkları güneyde yükselmiştir. 15. yüzyıldan itibaren Portekiz İmparatorluğu başta olmak üzere Avrupalı güçler bölgedeki ticaret hakları için mücadele etmiş, nihayetinde 19. yüzyılda İngilizler kıyı bölgesinde tam hakimiyeti ele geçirmiştir. Bir asırdan fazla süren sömürgecilik karşıtı direnişlerin ardından Gana'nın bugünkü sınırları oluşmuş ve bölge dört farklı İngiliz sömürge toprağını kapsamıştır: Altın Sahili, Aşanti, Kuzey Bölgeleri ve Britanya Togoland. Bu bölgeler birleştirilerek Milletler Topluluğu (Commonwealth) içinde bağımsız bir yönetim olarak tanınmıştır. Böylece Gana, 6 Mart 1957'de Sahra Altı Afrika'da bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmuştur. Ülkenin ilk devlet başkanı Kwame Nkrumah liderliğinde Gana, sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerde ve Pan-Afrikanizm hareketinde önemli bir rol oynamıştır.
Gana, çok etnikli bir yapıya sahip olup, farklı dil ve din gruplarına ev sahipliği yapmaktadır. Ülkedeki en büyük etnik grup Akanlar olsa da, nüfusun tamamı içinde çeşitli topluluklar mevcuttur. Gana halkının büyük çoğunluğu Hristiyandır (%71,3); Müslümanlar nüfusun yaklaşık beşte birini, geleneksel inanışlara sahip olanlar veya herhangi bir dine mensup olmayanlar ise yaklaşık onda birini oluşturur. Gana, başkanlık sistemiyle yönetilen üniter bir anayasal demokrasidir ve devletin başı aynı zamanda hükûmetin başkanıdır. Gana, 2012'de Afrika Yönetim Endeksi'nde kıtanın en istikrarlı yedinci ülkesi, Kırılgan Devletler Endeksi'nde ise beşinci ülke olarak gösterilmiştir. 1993 yılından bu yana Afrika kıtasındaki en özgür ve istikrarlı yönetimlerden birine sahip olup sağlık, ekonomik büyüme ve insani gelişim (HDI) alanlarında kayda değer ilerlemeler kaydetmiştir. Bu özellikleri sayesinde Gana, hem Batı Afrika'da hem de kıta genelinde önemli bir etkiye sahiptir.

Ülkeye verilen Gana ismi ile Batı Afrika'da kanıtlanabilen ilk büyük imparatorluk olan Gana İmparatorluğu'na atıfta bulunulmuştur. İlk Arap tüccarların 9. yüzyıldaki yazışmalarında söz edilen ve o dönem sadece kuzey Afrikalı tüccarlar tarafından bu ismi ile anılan imparatorluğa, kendi halkı Wagadu ya da Ta'rikh al-Sudan demekteydi.

Günümüzde Gana'nın varlığını sürdürdüğü topraklara insanlar ilk olarak 150.000 ila 200.000 yıl önce gelmişlerdir. O dönemki iklimi günümüz iklimi ile aynı olduğundan tarım ve hayvancılık için şartlar elverişli bir konumdaydı. Sangoan kültürüne mensup toplulukların oluşturduğu bu gruplar 25.000 yıl önce başlayan ve 13.000 yıl öncesine kadar süren şiddetli kuraklık ve buna bağlı olarak tarımsal faaliyetlerin sürdürülememesi nedeniyle bölgeyi terk etmişlerdir. Bu tarihten itibaren bölgenin bir daha ne zaman yerleşime sahne olduğundan tam emin olunmamakla birlikte bulunan en eski kalıtınlar 5.800 yıl öncesine ait çanak çömlek kalıntıları olmuştur.

Ülke tarihindeki büyük krallık ve imparatorluklar günümüzde Gana'nın kuzeyinde bulunan bölgelerde kurulmuştur. 15. yüzyılın başlarında Dagombalar Dagomba Krallığı'nı, 16. yüzyılda Mamprusiler, 17. yüzyılda Gonjalar da kendi krallıklarını bu bölgelerde ilan etmişlerdir. Tüm bu krallıklar kültürel ve yaşam biçimi açısından günümüzde Burkina Faso'da bulunan Mossi etnik grubundan etkilenmiş, oluşturdukları atlı süvariler ile de güvenliklerini sağlamışlardır. Orta Gana'nın yağmur ormanlarına kadar dayandırdıkları sınırlarını, bölgede başta at yetiştiriciliği olmak üzere hayvancılığı ve tarımı etkileyen çeçe sineği varlığı nedeniyle daha da ileriye taşıyamamışlardır.
1200'li yıllara kadar herhangi bir yerleşime sahip olmayan Gana'nın orta bölümleri, bu tarihte kuzeyden daha da aşağılara inerek gelen Akan toplulukları ile birlikte yerleşim almaya başlamıştır. Özellikle 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında hızlı bir göçe sahne olan bölgede birbiriyle kopuk Akan toplulukları birleşerek Bono Krallığı gibi krallıklar oluşturmuşlardır. 1680 yılında kurulan Ashanti Krallığı ile birlikte dağınık krallıklara son verilmiş, Ashanti tüm Akan krallıklarını hakimiyeti altına alarak birleştirmiş, bu dönemden sonra da Avrupalılar ile sık sık karşı karşıya gelmiştir.
Ülkenin güney bölgelerinde ise günümüzde de bu bölgelerde yaşayan Fantiler, Galar, Eveler ve diğer küçük etnik gruplar yaşamaktaydı. 15. yüzyıl ile 16. yüzyıl döneminde bu bölgeden yaşayan bu topluluklar, merkezi bir yönetim oluşturamamış ve devlet yapısı oluşturamamışlardır. Avrupalıların bu bölgeye sahil kesiminden ilk defa giriş yaptıklarında bu küçük gruplar ile karşılaşmışlardır.

Bölgenin kıyı şeritlerinde yaşayan halk çok erken tarihlerde Avrupalılar ile tanışmışlardır. Özellikle 1471 yılından itibaren gelen ilk Avrupalılar olan Portekizli tüccar ve askerlerin bu bölgeye uğramaları Avrupalılar ile olan münasebetleri üst seviyelere çıkarmıştır. Bu bölgeye gelmelerinden sadece 11 yıl sonra 1482'de yerli kabile reisleri ile anlaşarak sahilde üs olarak kullanabilecekleri Elmina Kalesi'ni yapmışlardır. Portekizlilerden sonra bölgeye Danimarkalılar, İsveçliler, Hollandalılar, Britanyalılar ve Fransızlar başta olmak üzere birçok Avrupalı daha gelmiş, yerliler ile anlaşarak kaleler yapmışlar ve zaman içerisinde birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Afrika kıtasının hiçbir sahil bölgesinde, Gana'nın bu bölgesinde olduğu kadar sık ve birbirine yakın Avrupalıların oluşturduğu kaleler ve üsler bulunmamaktadır. Bu yakınlık bazı kaleler arasında görüş mesafesi uzaklığında yapılmaktaydı. Bu kaleler Avrupalıların mülkü olarak yapılmamaktaydı, kalelerin yapıldığı alanlar ücreti karşılığı kabile reisi tarafından kiralanmaktaydı. Kaleler o dönem için sömürge düşüncesi ile oluşturulmamış, ticari üs olarak inşa edilmiştir. Avrupalılar ilk yıllarında baharat ve altın madeni ilgisi nedeniyle bu bölgede bulunmuş daha sonraki yıllarda buna özellikle Amerika'ya gönderilme üzerine kurgulanmış köle ticareti de eklenmiştir. Afrikalılar bu ticaret karşılığında silah, mühimmat ve malzeme elde etmekteydi. Avrupalılar ile gerçekleşen bu ilk temaslar daha sonraki yıllarda oluşacak koloni sömürge sisteminden farklı olarak ilerlemekte, Afrikalılar ile Avrupalılar eşit şartlarda ticaret yapmaktaydı. Avrupalılara o dönem verilen kölelerde zengin yerliler tarafından ücreti karşılığı verilmekte ve herhangi bir Avrupalıları zorlamasını ya da baskınını içermemekteydi.
1800'lü yıllara gelindiğinde Britanyalılar ve Hollandalılar diğer Avrupalılara karşı üstünlük kurarak bölgeye daha çok hakim olmaya başlamışlardır.

1680 yılında dağınık olarak yaşayan Akan krallıklarını tek çatı altında toplayarak oluşturulan Ashanti Krallığı mevcudiyetini 1896 yılına kadar sürdürmüştür.
Sınırlarının büyük bir bölümünü günümüzde var olan Gana devletinin oluşturduğu krallık, bünyesine kattığı ülkelerin iç işlerine pek müdahalede bulunmaması nedeniyle Ashanti Federasyonu olarak da anılmaktadır. 
Sömürge sisteminin yoğunlaştığı dönemlere kadar özellikle Hollandalılar ile ticari ilişkilerini sorunsuz ilerleten krallık, altın rezervlerinin yoğun olduğu bölgeye İngilizlerin ilgi duyması ile sorunlar yaşamaya başlamış, Afrikalı yerliler ile Avrupalılar arasındaki güvene dayalı eşit ticaret anlayışı yerini askeri alanda daha güçlü olan Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin yerel halk üzerindeki baskıcı bir anlayışına bırakmıştı.
19. yüzyıl içerisinde yaşanan dört farklı Ashanti Savaşları ile Ashanti güçleri ile Birleşik Krallık güçleri karşı karşıya gelmiş, bunların sonuncusu olan ve 1894 ile 1896 yılları arasında olanı neticesinde Ashanti Krallığı'nın varlığına son verilmiş ve bölge Birleşik Krallık'ın himayesi altına alınmıştır. Bu son savaş öncesi Ashanti kralı, tahtını kaybetmemek adına İngiliz himayesi altına girmeyi kabul etmiş, ancak İngilizler ilerleyen dönemlerde altın açısından zengin olan bölgenin Fransız ve Alman sömürge yönetimleri tarafından ilhak edilmesi ihtimaline karşı bu öneriyi reddederek ülkenin varlığına tamamen son vererek toprakların tek hakimi olmuştur. Bu olaydan sonra Ashanti Savaşlarının devamı ve beşincisi olarak Altın Taht Savaşı meydana gelmiş, Ashantililerin kutsal olarak gördükleri ve Ashanti kralının oturduğu altın kaplı tahtın İngilizler tarafından talep edilmesi neticesinde Mart 1900 ile Eylül 1900 yılları arasında yaşanmıştır. 
Yurtdışına sürgüne gönderilmeyen az sayıda Ashantili söz konusu tahttı, İngilizlere teslim etmeyerek sık ormanlık alana saklamış, bu taht ancak 1920 yılında İngilizler tarafından bulunabilmiştir. 
Birleşik Krallık 1896 yılından bu yana hakim olduğu toprakları 1 Ocak 1902 tarihinden itibaren Altın Sahili sömürgecilik sisteminin bir parçası olarak tam anlamıyla kendi bünyesine dahil etmiştir.

19. yüzyılın başında bölgede ticari faaliyetler münasebetiyle üsleri bulunan üç ülke kalmıştı. Britanyalı, Hollandalı ve Danimarkalı tüccarlar Altın Sahil de sahip oldukları şahsi ticari kaleler ile bağlarını bu bölgeden koparmamışlardı. 1821 yılında Britanya hükûmeti önemli bir adım atarak, var olan Britanya kalelerini esnafın ve y

Gine ya da resmî adı ile Gine Cumhuriyeti, Batı Afrika'da bir kıyı ülkesidir. Batıda Atlantik Okyanusu, kuzeybatıda Gine-Bissau, kuzeyde Senegal, kuzeydoğuda Mali, güneydoğuda Fildişi Sahili ve güneyde Sierra Leone ve Liberya ile sınır komşusudur. Başkenti Konakri'den dolayı bazen Gine-Konakri olarak da anılır; bu, Gine-Bissau ve Ekvator Ginesi gibi aynı adı taşıyan bölgedeki diğer bölgelerden ayırt etmek içindir. Gine'nin nüfusu 14 milyon ve yüzölçümü 245.857 kilometrekaredir (94.926 mil kare).
Eski adıyla Fransız Ginesi olan ülke, 1958'de bağımsızlığını kazandı. Gine'nin askeri darbelerle dolu bir geçmişi vardır. On yıllarca süren otoriter yönetimden sonra, 2010 yılında ilk demokratik seçimlerini gerçekleştirdi. Çok partili seçimler yapmaya devam ederken, ülke hâlâ etnik çatışmalar, yolsuzluk ve ordu ile polisin suistimalleriyle karşı karşıya. 2011 yılında, Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, güvenlik güçleri tarafından yapılan işkence ve kadın ve çocuklara yönelik istismarın (kadın sünneti de dahil olmak üzere) devam eden insan hakları sorunları olduğunu iddia etti. 2021 yılında, bir askeri fraksiyon Cumhurbaşkanı Alpha Condé'yi devirdi ve anayasayı askıya aldı.
Gine, Birleşmiş Milletler, ECOWAS, Güney Atlantik Barış ve İşbirliği Bölgesi, İslam İşbirliği Teşkilatı, Frankofoni ve Afrika Birliği üyesidir. Afrika Birliği üyeliği, 2021 darbesi nedeniyle 2021 yılında askıya alındı, ancak Ocak 2026'da yeniden sağlandı. Nüfusun %90'ını Müslümanlar oluşturmaktadır. Ülke dört coğrafi bölgeye ayrılmıştır: Atlantik kıyısındaki Deniz Ginesi, Fouta Djallon veya Orta Gine yaylaları, kuzeydoğudaki Yukarı Gine savana bölgesi ve tropikal ormanlardan oluşan Guinée forestière bölgesi. Gine'nin resmi dili olan Fransızca, okullarda, devlet yönetiminde ve medyada iletişim dilidir. 24'ten fazla yerel dil konuşulmaktadır ve en büyükleri sırasıyla Deniz Ginesi, Fouta Djallon ve Yukarı Gine'de baskın olan Susu, Pular ve Maninka dilleridir; Guinée forestière ise etnolinguistik açıdan çeşitlidir. Gine ekonomisi çoğunlukla tarım ve maden üretimine bağlıdır. Dünyanın ikinci büyük boksit üreticisidir ve elmas ve altın yataklarına sahiptir. 2018'deki son araştırmaya göre, nüfusun %66,2'si çok boyutlu yoksulluktan etkilenirken, %16,4'ü de bu duruma karşı savunmasız durumda.

Ülkenin ismi bir Tuareg kelimesi olan aginaw sözcüğünden gelmekte olup, sözcük siyahi anlamına gelmektedir. Bu kelimeden yola çıkarak ülke ismi siyahilerin yaşadığı ülke anlamında kullanılmaktadır.
Gine sousou dilinde kadın demektir ve Gine'nin paralarında bile sembolü kadındır.

Günümüzde Gine'nin kurulu olduğu bölgeler erken dönemde Avrupalıların Batı Afrika'da kullandığı ticaret yolların dışında kalmaktaydı. Avrupalıların kullandığı "Trans-Sahra Ticaret Yolları" Gine kuzeyinde ya da batısında sona ermekteydi, bunun haricinde kıyısı bulunan Atlas Okyanusu ticari amaçlı kullanılmamaktaydı. Bu dönemde bölgede yaşayan topluluklar genel olarak küçük topluluklar olarak yaşamaktaydı. XII. yy'da Futa Djalon'un yaylalarında Susu Krallığı kurulmuş, Krallık XIII. yy'da Gana Krallığı'nın varlığına son verilmesi ile hakimiyet alanını genişletmiştir.
1235 yılında Susu Kralı'nın Mali İmparatorluğu Kralı tarafından "Kirina Muharebesi"nde yenilgiye uğratılması sonucu bölgenin kuzeydoğu bölgeleri Mali hakimiyeti altına girmiştir.
Mali İmparatorluğu'nun sona ermesi sonrası bölgede hakimiyeti ele alan Songhay İmparatorluğu'da merkezi yönetimi Gine bölgesinin çok dışında yer almasına rağmen günümüzde Gine'nin bulunduğu bölgelerde de hakimiyet kurmuşlardır.
Susular ilerleyen dönemlerde göçebe Fulbeler tarafından Futa-Djalon'dan uzaklaştırılmış, bunun sonucunda da diğer göçebe Fulbelerin aksine yerleşik düzene geçerek bu bölgede yaşamaya başlamışlardır. Fulbeler, 1735 yılında dini önderleri imam önderliğinde bölgede dini temeller esasına dayalı bir devlet kurmuşlar. Bu devlette, 1896 yılında Fransa tarafından yıkılana kadar varlığını sürdürmüştür.

XV. yy'ın ortalarında günümüzdeki Gine kıyılarına gelen ilk Avrupalılar olan Portekizli tüccarlar ve kaşifler, buradaki halktan ziyada Gambiya Nehri ağzında bulunan topluluklar ile ticaret yapmışlardır. Özellikle Portekizli denizci António Fernandes'in 1445-1446 yılları arasında gerçekleştirdiği gözlemler ile Gine kıyıları hakkında bilgi sahibi olunmuştur.
Avrupalılar ilk olarak 16. yüzyıl içerisinde günümüzde Gine'nin başkenti konumunda olan Conakry açıklarında yer alan küçük adaları ticaret merkezi olarak kullanmaya başlamışlar, adaları da "Ilhas dos Idolos" (Türkçe: İlahiler Adası) olarak adlandırmışlardır. Bu duruma rağmen Gine sahilleri 19. yüzyıl ortalarına kadar Avrupalılar tarafından kalıcı olarak kullanılmamıştır.

1850 yılından itibaren Fransızlar bölgede hakimiyet kurmaya çalışarak bölgeyi kolonileştirmeye başlamışlardır. Fransa, Portekiz'in kuzeyde sahip olduğu kıyı şeridi ile güneyde Britanyalılar'ın sahip olduğu kıyı şeridi arasında kalan küçük bir kıyı şeridini işgal etmeye çalışarak iç kısımlara doğru ilerlemeye çalışmışlardır. Bu bölgede başlatılan işgal faaliyetleri "kölelik karşıtı hareket" adı altında gerçekleştirilmiş, Fransız deniz memurları buradaki yerel yöneticiler ile anlaşmalar imzalanmış, bu imzalar neticesinde de köle ticaretine son vererek onun yerine altın, mum, fildişi ve hayvan kürkü ticareti gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Fransa tarafından atılan bu adımlara 1880'li yıllardan itibaren özellikle bölgenin iç kısımlarında bulunan ve ilerleyen yıllarda Gine'nin ulusal kahramanı olacak olan Samori Ture önderliğinde yaşayan topluluklar muhalif bir tutum sergilemiş, 1882 yılında da Fransızlara ilk askeri yenilgiyi yaşatmışlardır. Bu süreçte Sudan (günümüzdeki Senegal ile Sudan arasındaki bölge) olarak adlandırılan bölgede büyük bir hakimiyet elde ederek imparatorluk oluşturan Ture, günümüzde Gine'nin doğu kısımlarını da hükümdarlığı altına almıştır. Bunun haricinde günümüzdeki Mali'nin güneyi, Fildişi Sahili'nin kuzey kesimleri ile Burkina Faso'nun belli bir bölümü bu imparatorluk içerisinde yer almaktaydı. Ture tarafından oluşturulan bu imparatorluk 1875 yılından 1893 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. 1891 yılına kadar Fransa ile arasında bulunan antlaşma gereği herhangi bir fiili saldırı olmasa da, Fransa bu süreçte askeri yöntemlerin yanı sıra yerel grup liderleri ile yaptığı antlaşmalar ile bu bölgedeki varlığını genişletmiştir. Bu yaşananlar neticesinde Ture, 1894 yılında imparatorluğunu o anki konumundan 600 km doğuya taşıyarak, günümüzdeki Gine topraklarından tamamen çıkmıştır. Bu doğuya kayma işlemi sonucu "İkinci Samori Ture İmparatorluğu"nu kuran Ture, bıraktıkları bölgelerde Fransa'nın egemenlik kurmasını engelleyememiştir. Yaşanan bu gelişmeler nedeniyle 1891 yılından itibaren Ture ile sürekli doğu yönünde ilerleyen ve kendilerini de bu yönde ilerlemesine neden olan Fransa arasında çatışmalar yaşanmıştır. 1881 yılından Fransa'nın Fulbe Krallığı ile yaptığı "Koruma Antlaşması" 15 yıl boyunca devam etmiş, 1896 yılında bu antlaşmaya son vermiş, ülkenin kralını öldürerek bölgeyi kukla yönetime emanet ederek dolaylı yoldan elde etmişlerdir.

1885 yılında Conakry, Fransa Valisi'nin Gine'deki ilk yerleşim yeri olmuş, burada bulunan valilik 1893 yılına kadar Fildişi Sahili'nde bulunan Dahomey için de sorumlu olmuştur. Almanya'nın bu bölgede hak sahibi olduğu Kapitaï ve Koba bölgelerinden 24 Aralık 1885 tarihinde Fransa lehine çekilmesi ile bölgede tam bir hakimiyet kuran Fransa, Berlin Konferansı sonucu 15 Mayıs 1886 tarihinde Portekiz ile anlaşarak bölgedeki sınırların tam olarak çizilmesine olanak sağlamıştır. Bölge, 1892-1893 döneminde Fransız Batı Afrikası içerisinde yer alan bir koloni olduğu ilan edilmiştir. 1897 yılından itibaren her bir kişiden alınan vergiler, o dönem ki yönetimin en önemli vergi gelir kaynağını oluşturmaktaydı. Fransa yönetimi altındaki bölgelerde hakimiyeti tam olarak sağlama amacını hedeflemiş, bölgelerindeki liderleri bu konuda yeterli gördüğü takdirde yönetime devam etmesini sağlıyor, yeterli kapasitede görmediği liderleri de hemen değiştiriyordu.
Fransa, diğer birçok Afrika sömürge bölgelerinde olduğu gibi Gine'de de elde edilen her toprağı kendilerinin kazandığı ve sahip olduğu toprak olarak görmekteydi. 1904 yılında bölgede bulunan tüm boş yani kullanılmayan ya da üzerinde herhangi bir yapı bulunmayan tüm toprak parçalarını Fransa toprağı ilan etmiştir.
1925 yılından itibaren bölgedeki yerel halkın da koloni yönetiminde yer alması konusunda adımlar atılmış lakin bu girişim herhangi bir etki yaratmamıştır.

Fransa anakarasının Almanya tarafından işgal edilmesi sonucu Fransız Batı Afrika'sı üyeleri, Almanya ile işbirliği içerisinde olan Vichy hükûmeti ile Londra'da Özgür Fransa'nın sürgündeki hükûmetinin lideri Charles de Gaulle arasında tercih yapmak zorunda kalmış, Charles de Gaulle hükûmetini destekleyen Fransız Ekvatoral Afrikası hariç, Fransız Ginesi'nin de dahil olduğu diğer tüm bölgeler Vichy yönetimini destekleme kararı almışlardır. Bu gelişmeler neticesinde Gine'de de Almanya'da sürdürülen politikaların bir yansıması olarak sömürge bölgelerinde ırkçı yasalar kabul edilmiş, "sadece beyazlar" ibaresinin olduğu tabelalar bölge genelinde asılmış, siyahilere yönelik ayrımcı bir politika izlenmiştir. Almanya'nın ve böylece Vichy rejiminin savaşı kaybetmesi neticesinde de bu tür ırkçı ve ayrımcı faaliyetlere bölgede son verilerek eski düzene geri dönülmüştür.

1958 yılında Charles de Gaulle'un önemli yetkiler ile Fransa'da başbakan olması sonrasında, bu yetkilerini ilk olarak yeni bir anayasanın kabulünü referanduma götürerek kullanmıştır. Bu referandumda ayrıca Fransa'ya bağlı bulunan sömürge bölgeleri kendi gelecekleri hakkında da seçim yapma durumundaydılar. Buna göre sömürgeler ya Fransa'ya daha sıkı ve tamamen bağlanmayı ya da derhal bağımsızlık ile Fransa'nın tüm desteğinden yoksun kalmayı oylamış olacaklardı. Bu dönemde Fransız Batı Afrikası'nın en önemli ve güçlü partisi olan ve gelecekte Afrika'daki frankofon ülkelerde başa gelecek kişilerin içerisinden çıktığı "

Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, merkezi Botsvana'nın başkenti Gaborone'da bulunan, hükûmetler arası bir uluslararası örgüt. Kuruluşun hedefi, daha sosyo-ekonomik iş birliği ve entegrasyon gibi 15 güney Afrikalı devlet arasındaki siyasi ve güvenlik iş birliğini sağlamaktır. Afrika Birliği'nin rolünü tamamlar.

 Angola
 Botsvana
 Kongo DC – 08 Eylül 1997 yılından bu yana
 Lesotho
 Madagaskar – 30 Ocak 2014 tarihinde yeniden üye oldu after an imposed suspension in 2009
 Malavi
 Mauritius – 28 Ağustos 1995 yılından bu yana
 Mozambik
 Namibya –  21 Mart 1990 (bağımsızlıktan beri)
 Seyşeller – Ayrıca, daha önce 8 Eylül 1997'den 1 Temmuz 2004 tarihine kadar kuruluşun üyesi daha sonra 2008 yılında tekrar katıldı.
 Güney Afrika –  30 Ağustos 1994 yılından bu yana
 Esvatini
 Tanzanya
 Zambiya
 Zimbabve

Güney Sudan (İngilizce: South Sudan), resmî adıyla Güney Sudan Cumhuriyeti, Yukarı Nil havzasında denize kıyısı olmayan bir Doğu Afrika ülkesidir. Doğuda Etiyopya, kuzeyde Sudan, batıda Orta Afrika Cumhuriyeti, güneybatıda Kongo Demokratik Cumhuriyeti, güneyde Uganda ve güneydoğuda Kenya ile komşudur.
2011'de Sudan'dan ayrılarak bağımsızlığını kazanan ülke, uluslararası tanınırlığı bulunan en genç ülkedir. Ülkenin başkenti Cuba'dır. Güney Sudan'ın orta bölgesinde Beyaz Nil'in  Bahr-el Cebel (Arapça: بحر الجبل, dağ nehri) adı verilen bölümünün oluşturduğu geniş bir bataklık olan Sudd bulunur.
Sudan Kavalalılar hanedanı döneminde Mısır Hidivliği tarafından işgal edildi ve 1956'daki bağımsızlığa dek Britanya-Mısır Sudanı adı altında iki ülke tarafından ortaklaşa yönetildi. Birinci Sudan İç Savaşı'nın ardından 1972'de Güney Sudan Özerk Bölgesi kuruldu. Ancak 1983'te Sudan hükûmeti bölgenin özerkliğini lağvetti ve İkinci Sudan İç Savaşı başladı. Savaş 2005'te Kapsamlı Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla son buldu. Aynı yıl Güney Sudan Özerk Hükûmeti kurularak savaş öncesi duruma dönüldü. 2011'deki bağımsızlık referandumunda halk bağımsızlığa %98,83 oranında destek verdi ve 9 Temmuz 2011'de bağımsız bir ülke oldu. Bağımsızlığın ardından ülke kendini etnik şiddet ve iç savaşın içinde buldu. Çok sayıda insan hakkı ihlali, etnik katliam ve gazeteci cinayetine sahne olan savaş 2013'ten başlayarak iki ana taraf olan Başkan Salva Kiir Mayardit ile dönemin eski Başkan Yardımcısı Riek Machar arasında barış anlaşmasının imzalandığı 2020'ye dek sürdü. Anlaşmaya göre taraflar arasında bir koalisyon hükûmeti kuruldu ve savaşın yarattığı mültecilerin ülkeye geri dönmelerine olanak sağlandı.
Güney Sudan'ın nüfusu yaklaşık 12 milyondur, çoğunlukla Nil halklarından oluşur. Nüfusun yaklaşık yarısı 18 yaşın altındadır, bu da Güney Sudan'ı demografik olarak da en genç ülkelerden biri yapmaktadır. Halkın çoğu Hristiyanlık ve geleneksel dinlere inanır.
Güney Sudan Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Doğu Afrika Topluluğu ve Hükûmetler Arası Kalkınma Otoritesi üyesidir. 2019 BM Dünya Mutluluk Raporu'na göre en mutsuz üçüncü ülkedir. Kırılgan Ülkeler Endeksi'nde de üçüncü sıradadır.

Güney Sudan 3°, 12° kuzey enlemleri ve 24°, 36° doğu boylamları arasında yer alır. Ülke bitki örtüsü olarak tropikal orman, bataklık ve geniş çayırlarla kaplıdır. Nil Nehri'nin yukarı havzalarında bulunan ve Nil'in iki büyük kolundan biri olan Beyaz Nil Nehri Güney Sudan'dan doğmaktadır. Coğrafi olarak batısında Bahr-el Gazel, güneyinde Ekvator ve Bahr-el Cebel bölgeleri, kuzeyinde Yukarı Nil, doğusunda Jonglei, merkezinde ise Göller bölgesi olarak ayrılmıştır.
Güney Sudan'da koruma altında olan geniş doğal alanlara sahip. Dünyanın 2. en büyük vahşi yaşam ve göç alanına ev sahipliği yapan ülke, Etiyopya sınırındaki Boma Ulusal Parkı ve Sudd sulak alanı ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti sınırı yakınındaki Güney Ulusal Parkı ile zengin bir doğal yaşamı barındırıyor. Ulusal park ve çayırlık-ormanlık alanlarında sayısız kuş çeşidiyle birlikte, Afrika'ya özgü antilop, aslan, manda, fil, maymun, zebra ve zürafaların yoğun popülasyonu ve göç alanı bulunmakta. Özellikle 2005 yılında başlayan çalışmalar ile azalan yaban hayatı popülasyonları için önemli kazanımlar elde edildi. Ülkenin güneydoğusunda 1,3 milyon antilopun geniş göç alanı ve yollarının büyük ölçüde koruma altına alınması buna en önemli örneklerden.
Ülke geniş ve zengin doğal hayat alanlarına sahip olmasına rağmen nüfus artışı, Batı ülkelerinin artan endüstriyel yatırımları ile çevre ve yok olan doğal yaşam sorunlarını da yaşamakta. 2006 yılında Güney Sudan federal yönetimi, bölgenin fauna ve florasının korunması ve yaygınlaşması için mümkün olan her şeyi yapma, bunun yanında olası orman yangınlarının etkilerini azaltmak, atık boşaltma ve su kirliliği ile mücadele kararını açıkladı.

Güney Sudan'ın bağımsızlığı 9 Temmuz 2011'de resmî olarak ilan edildi.
22 yıllık iç savaşa son veren 2005'teki anlaşma uyarınca Güney Sudanlılar, Ocak'taki referandum sonucunda Hartum'dan ayrılma kararı almıştı.

Güney Sudan bağımsızlaşmadan önce Sudan ile birçok savaşa katılmıştır.Bağımsızlık mücadelesi veren Sudan Halk Kurtuluş Ordusu, Birinci Sudan İç Savaşı ve İkinci Sudan İç Savaşı'nda militan grup olarak, 2012 Sudan-Güney Sudan Sınır Çatışmaları'nda ise silahlı hükûmet güçleri olarak girmiştir..

Sudan

Güney Sudan Hükümeti Web Sitesi
Political information site
Site for Southern Independence 7 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UN Mission in Sudan 4 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Comprehensive Peace Agreement
Resolving the Boundary Dispute in Sudan's Abyei Region 14 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Introduction to the Laws of New Sudan
The Juba Post 31 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AIDS, ilk kez 1980'lerin başında Orta ve Güney Afrika'da gündeme gelen ve giderek ürkütücü boyutlara ulaşan, etkeni HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / Türkçe: İnsan bağışıklık yetmezliği virüsü) olan bir enfeksiyon hastalığıdır. HIV, bağışıklık sistemindeki akyuvarların (özellikle CD4+ lenfositler) yapısını bozarak ve sayısını azaltarak vücudun enfeksiyonlara karşı direncini ortadan kaldırır.
Bir retrovirüs olan HIV'nin, farklı coğrafyalarda değişik moleküler yapı ve klinik bulgularla ortaya çıkan 2 türü vardır;

HIV-1: Afrika'nın orta, güney ve doğu kesimleri ile Avrupa ve Asya etkindir.
HIV-2: Batı Afrika'da (Liberya ve Sierra Leone) etkindir. Virülansı HIV-1'den düşüktür.
HIV-1'in en önemli etkisi, makrofajlarda ve lenfositlerde (TH-lenfositlerinde) görülür. HIV ile bağışıklık sistemi arasında oldukça karmaşık antijen-reseptör bağlantıları vardır. Bunlar arasındaki en somut ilişki gp120 ile CD4+ ilişkisidir. Virüs kökenli bir madde (antijen) olan gp120, T-lenfositlerinin ve makrofajların CD4+ reseptörlerine yapışır, hücrelerin enzim sistemini bozar. Virüsten etkilenen makrofajlar ve TH-lenfositleri HIV antijenlerini algılayamaz ve tepkisiz kalırlar. Böylece bağışıklık sisteminin tüm düzeni bozulur. HIV, girdiği hücrelerde üremeye başlar. Yeni virüslerin gen yapıları da farklılaşmıştır. Ölen hücrelerden kana dökülen yeni virüsler sağlıklı hücrelere girer. T-lenfosit üretimi azalır. Sıvısal bağışıklık sistemi çalışır ve virüs antijenlerine karşı antikor üretilir. Ancak hücre içinde yaşayan virüs, hücrelerde saklanarak sıvısal bağışıklık sisteminin antikorlarından korunduğu için bu antikorlar hastalığın iyileşmesini sağlayamaz. Bağışıklık sistemi etkilenmelerini somut olarak sıralamak gerekirse: lenfosit sayısında azalma (lenfopeni), T-lenfositlerinde işlev bozuklukları, B-lenfosit sayısında artış, makrofaj tembelliği en önemli 4 bulgudur.
HIV-2'nin neden olduğu AIDS'in gidişi görece yavaştır; ancak bulgular ve sonuç değişmemektedir.
HIV erkeninin bağışıklık sistemini çökerterek bireyi çeşitli hastalıklara karşı korumasız hale getirmesine ve ölümüne neden olabilen tabloya AIDS nitelemesi yapılmıştır. AIDS sözcüğü, İngilizce “Acquired Immune Deficiency Syndrome” kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır; Türkçe çevirisi “Edinsel Bağışıklık Eksikliği Sendromu”dur. AIDS, HIV enfeksiyonunun son aşamasıdır ve bu süreçte çıkarcı enfeksiyonlara ve kanserlere sıklıkla rastlanır. Kanında HIV taşıyan kişiye "HIV pozitif" veya "HIV ile yaşayan kişi" denir. Kavram bütünlüğü sağlamak açısından yaygın olarak HIV/AIDS birleşik terimi kullanılır. HIV kana bulaştıktan sonra uzun yıllar belirti vermeyebilir ve kişi kendini iyi hissedebilir. Bazı olgularda, HIV pozitif bir kimsenin 8-10 yıl klasik AIDS tablosuna geçmediği görülmüştür. Bulaşma kuşkusunu izleyen 3. aydan sonra yapılan ELISA testlerinin sonucu bireyin enfekte olup olmadığının kesin kanıtıdır.

Bilinen ilk AIDS vakaları 1981'de ABD'nin New York ve Kaliforniya eyaletlerinde rapor edildi. AIDS teşhisi konulan ilk şahısların çoğu virüs ile cinsel yolla enfekte olan eşcinsel erkekler ve şırıngaları ortak kullanan damardan alınan uyuşturucu bağımlılarıydı. 1983 yılında Amerikalı ve Fransız araştırmacılar hastalığın nedeninin HIV olduğunu buldular ve 1985'e gelindiğinde bu virüsü tespit eden serolojik kan testleri geliştirildi.
AIDS, 1980'lerin başında Orta ve Güney Afrika'da ortaya çıktı ve başta Afrika olmak üzere AIDS vakalarında salgın düzeyinde artış görüldü. Bu hızlı artışta, Afrika'da şehirleşmenin çoğalması, uzun yolculukların ve uluslararası seyahatlerin artması, seks alışkanlıklarının değişmesi, damar içi uyuşturucu kullanımının artması önemli rol oynadı. Birleşmiş Milletler'in 2004 raporuna göre dünyada 38 milyon kişi HIV ile yaşıyor, her yıl 5 milyon kişi virüs ile enfekte oluyor ve 3 milyon kişi AIDS'ten ölüyordu. 1981-2008 yılları arasında, 20 milyon kişi AIDS nedeniyle öldü. 2005 yılı başlarında yapılan istatistiksel araştırmalar 40 milyonun üzerinde HIV+ hasta bulunduğunu; 2010 yılındaki istatistikler ise AIDS'ten ölenlerin sayısının ise 1.5 milyonu aştığını göstermiştir.
Tüm dünyadaki HIV pozitif vakalarının %70'i Sahra Altı Afrika'dadır. Afrika'daki bazı ülkelerde nüfusun %10'undan fazlası HIV ile yaşamaktadır. Bu oranlar dünyanın diğer bölgelerinde bu kadar yüksek oranda olmasa da Doğu Avrupa, Hindistan, Güney Asya, Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Karayipler'de hızlı bir artış görülmektedir. Oranlar Batı Avrupa ve ABD'de de artmaktadır. ABD'de yaklaşık 1 milyon kişi HIV ile yaşamaktadır. Asya ülkelerinde en keskin artış Çin, Endonezya ve Vietnam'da görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre HIV antiretroviral tedavisine gereksinim duyan insanların 10 da 9'u tedavi görememektedir.

AIDS zoonoz bir enfeksiyondur. İnsanlar ve aşağı omurgalı (İngilizce: lower vertebrate) hayvanlarda görülür. Genetik olarak HIV'e çok benzer bir virüs, Batı Afrika'da ekvatora yakın bölgelerde yaşayan şempanzelerde bulunmuştur. Maymun bağışıklık yetmezliği virüsü (SIV) olarak adlandırılan bu virüs, henüz şempanzelerde hastalığa neden olmamaktadır. HIV'nin muhtemelen 20. yüzyılın ilk yarısında, maymunların etleri için avlanması ve doğranması sırasında insanlara bulaştığı düşünülmektedir. Afrika yeşil maymunlarında görülen ve SIV'in farklı bir çeşidi olan virüsün ise HIV-2'ye neden olduğu düşünülmektedir. HIV-2 de AIDS'e neden olabilir ancak bu süreç HIV-1'e göre çok daha yavaş gerçekleşir. Şu an dünyada en yaygın insan bağışıklık yetmezliği virüsü HIV-1'dir. HIV-2, başlıca Batı Afrika'da görülür.

Önceleri yalnızca cinsel yolla bulaştığı sanılan HIV'nin, orofaringeal ve gastrointestinal mukoza, kan yolu, plasenta, emzirme gibi başka yollarla da bulaşabileceği saptanmıştır. HIV, kan ve kan ürünleri, ejakülat veya diğer cinsel sıvılar üzerinden insandan insana bulaşır. Ayrıca plasenta ya da süt yoluyla anneden bebeğine bulaşabilir. Öksürükle, hapşırıkla ya da el sıkışmak gibi olağan temaslarla bulaşmaz. Bu virüs oldukça hassastır ve vücut dışında havada ve suda uzun süre yaşayamaz. Bu nedenle bulaşması için vücut sıvılarının doğrudan teması gerekir. Frengi, genital herpes (uçuk, bel soğukluğu (gonore)) ve klamidya gibi cinsel hastalıkların cinsel bölgelerde yol açtığı yaralar ve doku bozulmaları, HIV bulaşma riskini artırır.

HIV, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri gibi, kan nakliyle bulaşan virüslerdendir. Özellikle hemofili ve Akdeniz anemisi hastaları büyük risk taşır. Yinelenen transfüzyonlar sırasında taşıyıcılardan alınmış HIV+ kan verilebilmektedir. Vericiden alının kan ve kan ürünlerinin kontrol edilmeden tüketildiği sağlık sistemlerinde oldukça önemli bir sorundur.

Virüsün bulaşması vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebilir. Bununla birlikte HIV öpüşme ile bulaşmaz çünkü tükürükteki HIV miktarı çok düşüktür. Dünyada kayıtlı milyonlarca bulaştan yalnızca 'bir' tanesinde öpüşme ile bulaş geçekleşmiştir; ancak bu olguda her iki tarafın da aşırı dişeti kanaması olduğu, bulaşmanın nedeninin tükürük ile değil kan ile olduğu belirlenmiştir. Enfekte partnerlerle homoseksüel ya da heteroseksüel ilişkilerde HIV alma riski çok yüksektir. Kadınların erozyonlu genital hastalıklarında, HIV ile karşılaşma riski artar. Kondom kullanılması, AIDS riskini oldukça azaltır. Vajina ve serviks mukozaları, penis sünnet derisinin içyüzü ile anüs ve rektum mukozaları HIV'in bulaşmasının en kolay olduğu epitel yüzeyleridir.
Doğru prezervatif kullanımı HIV bulaşmasını %80 oranında engeller. HIV hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV bulaşma ihtimalini artırır. HIV'in iki tipi mevcuttur. Tip II'de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I'de ise erkekten kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Korunmasız anal ilişki esnasında HIV bulaşma riski, korunmasız vajinal ilişkiden daha yüksektir.

Eroin gibi damar içine enjekte edilen maddelere bağımlı olan bireylerin %60'ı aşan bir bölümü HIV+'tir. Ortaklaşa kullanılan enjektörler, enfeksiyonun yayılmasında kan transfüzyonu ve cinsel ilişki kadar önemli vektördür.

Asepsi ve antisepsi kurallarının uygulanmadığı kliniklerde hastalar kadar hekimler ve sağlık çalışanları da risk altındadır. Sağlık çalışanlarının enfekte enjektör ya da benzeri batıcı-kesici araçlarla yaralanmaları bulaşmalara neden olabilmektedir.

Gebelik ve laktasyon fetüs için önemlidir. AIDS'li annenin kanındaki virüs yüklü lenfositlerin plasenta ve anne sütü aracılığıyla fetüse geçmesi olasılığı yüksektir. Doğumdan sonraki ilk yıl içinde belirtiler başlar ve çocuklar 10 yaşına ulaşmadan erişkinlerde saptanan komplikasyonlarla kaybedilirler. Memelerin epitel hücreleri HIV için saklanma ve çoğalma alanları olabilmektedir. Anne sütündeki HIV ve HIV fagosite etmiş makrofajlar fetüsün ağız mukozasını ve bağırsak epiteli engelini kolaylıkla aşabilmektedir. Günümüzde doğuma yakın dönemlerde anneye ve bebeğe uygulanan antiretroviral ilaç tedavileriyle bebeğin virüse yakalanma riskini %0.5′lere kadar indirebilmektedirler.

HIV/AIDS gündelik temaslarla, aynı odada bulunma, aynı okulda okuma, aynı havayı soluma gibi yollarla bulaşmaz. HIV sağlıklı deriden geçmez. Bunun dışında HIV/AIDS şu yollarla da bulaşmaz:

El sıkışma, deriye dokunma, okşama, kucaklama, sosyal öpüşme,
Tükürük, gözyaşı, ter, aksırık, öksürük, idrar, dışkı,
Yiyecekler, içecekler, çatal, kaşık, bardak, tabak, telefon,
Tuvalet, duş, musluk, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamam,
Sivrisinek ve diğer böceklerin sokması,
HIV pozitif bir kimse ile aynı ortamda kedi, köpek ve diğer hayvanlarla birlikte yaşamak.

HIV'nin organizmaya girmesinden sonraki 2.-6. haftalar arasında “primer HIV enfeksiyonu (akut retroviral sendrom)” tablosu ortaya çıkar. Primer HIV enfeksiyonu evresinde karşılaşılan başlıca bulgular şunlardır; ateş, bitkinlik, gece terlemeleri, kilo kaybı, baş ağrıları, eklem ve kas ağrıları, farenjit, deri döküntüleri, lenfadenopati, diyare, kusma. Bu bulgular gribal bir enfeksiyonu ve enfeksiyöz mononükleozis hastalığını anımsatır. Primer HIV en

Harare (1982 yılına kadar resmî olarak Salisbury), Afrika kıtasında bulunan Zimbabve'nin başkenti ve aynı zamanda en büyük şehri konumundadır.
Şehirde 2012 resmî nüfus sayım verilerine göre 1,485,231 kişi yaşamaktadır. Ülkenin aynı isimli ilinin de merkez şehri konumunda bulunan şehirde, 2002 resmî nüfus sayım sonuçlarına göre 1,435,784 kişi yaşamaktaydı. İl statüsüne sahip olan Harare'nin tüm il sınırları genelinde ise 2012 resmî sayım sonuçlarına göre 2.123.132 nüfus yaşamaktadır.

Şehir, ülkenin kuzeydoğu bölgesinde yer almaktadır. Deniz seviyesinde 1.490 m yükseklikte bulunan şehir, kuru savan iklimi etkisi altındadır.

Şehir, Cecil Rhodes'in başlattığı batılı sömürge istilaları sonunda, 1890'da bir sığınak ve kale olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şehir bir süre sonra "Salisbury" adını almıştır. Şehir 1897'de belediye olarak ilan edilmiştir. Daha sonra, bölge tam bir sanayi ve ticaret merkezi olmaya başlamıştır. Şehir, 1900'lü yıllar boyunca devamlı sömürülmüştür.
Gerek altın, gerek demir madenleri nedeniyle önemli bir sömürge kenti olan Salisbury, 11 Kasım 1965'te İngiltere'ye karşı "Rodezya Devleti" adıyla bağımsızlık ilan etmiş olsa da, ülke hiçbir başka ülke tarafından tanınmamıştır. Ancak 18 Nisan 1980'de tam bağımsızlık ilan eden Zimbabve, 1982'de Salisbury'yi başkent ilan etmiş ve ismini Harare olarak değiştirmiştir.

Şehir, ekonomik hayatın oldukça canlı olduğu bir şehirdir. Bu ülkeden tüm dünyaya, tütün, mısır, pamuk ve turunçgil satılmaktadır. Ülkede tekstil sanayisi gelişmiştir. Ayrıca ülkede yoğun olarak demir-çelik ve kimyasal madde fabrikaları bulunur. Ülkenin en önemli madeni kaynaklarının başında altın bulunmaktadır. Bölgede üretilen tüm ürünler, demiryolu ve havayolu aracılığıyla satılmaktadır.

Harare'nin iklimi oldukça ılık ve düzenli bir iklimdir. Şehir ve çevresinde, Kasım ve Nisan arasında ılık ve nemli bir hava hakimken; Mayıs ve Ağustos arasında serin ve kuru bir hava hakimdir. Ayrıca Eylül-Ekim arasında şehir ve çevresinde sıcak ve kuru bir hava hakimdir. Bölgenin bitki örtüsü ise oldukça yeşildir. Çöl veya karasal iklim görülmez.

 Nottingham, İngiltere
 Münih, Almanya
 Cincinnati, Ohio, ABD
 Prato, İtalya
 Lago, İtalya
 Mingeçevir, Azerbaycan

Zimbabve'deki şehirler listesi
Zimbabve'nin illeri
Charles Prince Havalimanı

Hartum, Sudan'ın başkenti ve en büyük ikinci şehridir. Şehir, Beyaz Nil ile Mavi Nil'in birleştiği yerde kuruludur.

Hartum şehrinin güneydoğusunda, Mavi Nil'in kıyısında Alve Devleti'nin başşehri Sûbâ bulunmaktaydı. Günümüz şehri 1821 yılında Kavalalı İbrahim Paşa tarafından kuruldu. 1824 idare merkezi haline getirildi. İlk zamanlarda Mısır ordusu için bir karakol görev yapan yerleşim zamanla bölgesel ticaret merkezi haline geldi. Nil üzerinde kurulu limanı, köle ve ticaret kervanları güzergahında konaklama merkezi olması nedeniyle gelişimini sürdürdü. Mısır Hidivliği döneminde yerleşim yabancı idareciler tarafından yönetilmeye başladı. Sudan eyaletinde 1881 yılında Mehdi'nin başlattığı isyan büyümüş ve Sudan eyaletinin İngiliz genel valisi Charles George Gordon'un bulunduğu Hartum şehri 13 Mart 1884 tarihinde kuşatılmıştır. uzun bir kuşatmadan sonra 26 Ocak 1885'te Mehdi tarafından ele geçirilmiştir. Bir süre Mehdi'nin denetiminde kalan yerleşim 1898 yılında İngiliz güçlerinde ele geçirildi. Bundan sonra İngiliz sömürgesi olarak eyaletin merkezi şehri olma özelliği koruyan yerleşim, 1 Ocak 1956'da Sudan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle yeni kurulan bu devletin başkenti oldu.
İsmi Nil Nehri'nin fil hortumunu andıran şeklinden Arapça Al-kartoūm(الخرطوم)'dan gelmektedir.

 İstanbul Türkiye
 Sankt-Peterburg Rusya
 Vuhan Çin
 Kahire Mısır
 Ankara Türkiye
 Amman Ürdün
 Asmara Eritre

Hint Okyanusu'ndaki Dağınık Adalar (Fransızca: Îles Éparses de l'océan Indien) ya da kısaca Dağınık Adalar (Fransızca: Îles Éparses), Hint Okyanusu'nda dört küçük mercan adası ve bir büyük adadan oluşan Fransa idaresindeki bölge. Adaların sürekli bir nüfusu yoktur. Yılın çoğu zamanı ıssızdır. Adalar, Juan de Nova Adası, Glorioso Adası, Bassas da India, Tromelin Adası, Avrupa Adası'ndan oluşurlar. Bu adalar Madagaskar'ın 200 mil doğusunda bulunurlar.
Adaların dördü Mozambik Kanalı'nda bulunurken, Tromelin Adası Hint Okyanusu'nda yer almaktadır.

Bassas da India
İsimsiz on kaya adacığı
Avrupa Adası
Île Europa
Sekiz isimsiz kaya adacığı
Glorioso Adaları
Banc du Geyser
Grande Glorieuse
Île du Lys
Güney Kayası
Verte Kayalıkları (üç küçük ada)
Batık Kayası
Üç isimsiz adacık
Juan de Nova Adası
Tromelin Adası

3 Ocak 2005'ten beri, Dağınık Adalar, Fransız devleti adına, Réunion'da bulunan Fransız Güney ve Antarktika Toprakları kıdemli yöneticisi tarafından yönetilmektedir. Dağınık Adalar, Madagaskar'ın 1960'taki bağımsızlığından beri daha önce Réunion valisinin yönetimi altındaydı  Fransa, Madagaskar tarafından hak iddia edilen Mozambik Kanalı'ndaki adaların her birinde yaklaşık 14 askerden oluşan bir askerî garnizon bulundurmaktadır. Birlikler, Réunion'da konuşlanmış Fransız donanma gemileri tarafından destekleniyor ve yılda yaklaşık dört kez devriye görevleri ve ikmal operasyonları yürütüyor.  Madagaskar'ın hak iddialarının yanı sıra Glorioso Adaları'nda Komorlar, Tromelin Adası'nda da Mauritius hak iddia etmektedir. 
Fransa, Dağınık Adalar'daki küçük adaların her birinin etrafında 200 deniz mili (370 km) genişliğinde münhasır ekonomik bölgeye (MEB) sahiptir. Bu bölge, Mayotte ve Réunion adaları için MEB talepleriyle birlikte, batı Hint Okyanusu'nda bir milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsar. Bu ilan edilen MEB'in komşu devletlerle önemli ölçüde örtüşmesi söz konusudur. 

Mauritius, Madagaskar ve Komorlar, Fransa'nın bu adalar üzerindeki egemenliğine itiraz etmektedir. Mauritius, Tromelin Adası'nı kendi toprağı olarak iddia etmekte ve 1722'de Fransa tarafından keşfedilen adanın, 1814 Paris Antlaşması ile Fransa'ya devredilmediğini belirtmektedir. Madagaskar, Glorioso Adaları (Banc du Geyser dâhil) üzerinde egemenlik iddiasında bulunmaktadır. Ancak ada grubu hiçbir zaman Madagaskar Koruma Bölgesi'nin bir parçası olmamış, Mayotte Kolonisi ve bağlı bölgelerinin bir parçası olmuş, daha sonra 1946'da Madagaskar'dan ayrı yönetilen bir koloni hâline gelen Fransız Komorlar'ın bir parçası olmuştur. Komorlar da tartışmalı Fransız Mayotte bölgesinin bir parçası olan Glorioso Adaları'nı (Banc du Geyser dâhil) kendi toprağı olarak iddia etmektedir. Ayrıca Madagaskar, 1972'den beri Bassas da India, Avrupa Adası ve Juan de Nova Adası'nı da sahiplenmiş,  1979 tarihli bir Birleşmiş Milletler kararı (bağlayıcı gücü olmaksızın) bu adaların Madagaskar'a devredilmesini talep etmiştir.   Seyşeller de Fransa-Seyşeller Deniz Sınırı Anlaşması imzalanmadan önce Dağınık Adalar'ın bir kısmını sahiplenmiştir. Kasım 2020'de Fransa ve Madagaskar arasında bir müzakere oturumu gerçekleşmiş,  Nisan 2025'te de Fransa ve Madagaskar, anlaşmazlığa barışçıl bir çözüm bulmak için Haziran 2025'te bir araya geleceklerini açıklamışlardır.  Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, iade yerine Madagaskar ile ortak yönetim biçimini tercih ettiğini ifade etmiştir.  20 Haziran 2025'te Madagaskar Dışişleri Bakanı Rasata Rafaravavitafika, Madagaskar'ın Dağınık Adalar üzerindeki iddiasına adanmış bilimsel komitenin bir toplantısına başkanlık etti. Bu toplantının amacı, Fransa ile görüşmelerde ilerleme kaydederken, Madagaskar'ın Dağınık Adalar üzerindeki egemenliğini korumak için argümanlar geliştirmekti.  24 Haziran 2025'te Madagaskar platformu "Sehatry ny Raiamandreny" (Sera), Madagaskar'ın Dağınık Adalar toprakları üzerindeki hak iddialarına ilişkin iddiasının yılmazlığını teyit etti.  Fransa ve Madagaskar arasında ikinci komisyon, 30 Haziran 2025'te, Dağınık Adaların Madagaskar'a iadesi veya geri verilmesi konusunda ikili görüşmeler için toplandı.  26 Haziran 2025'te Fransa, Madagaskar ve Fransa arasında 30 Haziran 2025'te yapılan toplantıdaki müzakerecilerin listelerini yayınladı. 

Official site28 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Homo ergaster (Çalışan insan), Erken Pleyistosen'de Afrika'da yaşamış arkaik insanların nesli tükenmiş bir türü veya alt türüdür. H. ergaster'in kendine ait bir tür olup olmadığı veya H. erectus kapsamına alınması, paleoantropoloji içinde devam eden ve çözülmemiş bir tartışmadır. Eşanlamlılığı savunanlar, H. ergaster'i tipik olarak Afrikalı Homo erectus olarak ya da  Homo erectus ergaster olarak tanımlar. H. ergaster'ın fosil buluntuları genellikle 1,7 ila 1,4 milyon yıl öncesine tarihlenmekle birlikte, daha geniş bir zaman aralığı da mümkün görülmektedir. Doğu ve Güney Afrika genelinde fosillerine rastlanmış olsa da, H. ergaster fosillerinin çoğu Kenya'daki Turkana Gölü kıyılarında bulunmuştur. 1 milyon yıl öncesine kadar tarihlenen, uzun süreli anatomik süreklilik gösteren daha geç döneme ait Afrika fosilleri de bilinmektedir. Ancak bu fosillerin resmî olarak H. ergaster olarak sınıflandırılıp sınıflandırılamayacağı belirsizdir. Bir ardıltür (chronospecies) olarak H. ergaster, Afrika'da yeni Homo soylarının ortaya çıktığı 600.000 yıl öncesine kadar varlığını sürdürmüş olabilir.

H. ergaster'in H. erectus'a dahil edilmesi gerektiğine inananlar, ikisi arasında onları farklı türlere ayırmak için çok az fark olduğunu düşünürler. İki türü ayrı tutma taraftarları, Afrika fosilleri ile Asya'daki H. erectus fosilleri arasındaki morfolojik farklılıkların yanı sıra erken Homo evriminin, H. ergaster gibi türleri H. erectus'a dahil etmenin ima ettiğinden daha karmaşık olduğunu belirtiyorlar. Ek olarak, yaygın olarak H. ergaster'i oluşturduğu görülen örnekler arasındaki morfolojik farklılıklar, H. ergaster'in kendisinin kohezif bir türü temsil etmediğini düşündürebilir. En doğru sınıflandırmalarına bakılmaksızın, H. ergaster daha sonra H. erectus'ta ifade edilen özelliklerin ilkel versiyonlarını sergiler ve bu nedenle muhtemelen Asya'da yaşamış daha sonraki H. erectus popülasyonlarının doğrudan atasıdır. Ek olarak, H. ergaster muhtemelen modern insanlar ve Neandertaller gibi Avrupa ve Afrika'daki sonraki homininlerin de atasıdır. H. ergaster'i australopitesine'lerden ve ayrıca H. habilis gibi daha eski ve daha bazal Homo türlerinden ayıran çeşitli özellikler vardır. Bu özellikler arasında, daha büyük vücut kütleleri, nispeten uzun bacakları, zorunlu iki ayaklılıkları, nispeten küçük çeneleri ve dişleri (diyette büyük bir değişikliği gösterir), ayrıca vücut oranları ile daha önceki ve çağdaş homininlerden ziyade modern insanlara benzeyen yaşam tarzları vardır. Bu özellikleri göz önünde bulundurarak, bazı araştırmacılar H. ergaster'i Homo cinsinin en eski gerçek temsilcisi olarak görmektedir. H. ergaster, birçok yeni ve farklı davranışa ihtiyaç duyulmasına neden olacak zorluklarla dolu benzersiz bir ortam olan Afrika'daki savanda yaşadı. Daha önceki Homo türleri, avcıları uzak tutmak için muhtemelen modern primatlar gibi karşı saldırı taktikleri kullandı. H. ergaster zamanında, bu davranış muhtemelen primatlar arasında bir ilk olan gerçek avcı-toplayıcı davranışının gelişmesiyle sonuçlanmıştı. İlk olarak H. ergaster'de ortaya çıkmış olabilecek diğer davranışlar arasında yiyecek aramanın erkek-dişi bölünmeleri ve gerçek tek eşli çift bağları sayılabilir. H. ergaster ayrıca, bilinen en eski el baltaları da dahil olmak üzere, Aşölyen endüstrisinin daha gelişmiş araçlarının görünümünü de işaret ediyor. Tartışmasız kanıtlar eksik olsa da, H. ergaster aynı zamanda ateşi kontrol etmekte ustalaşan en eski hominin olabilir.

H. ergaster'in iyi korunmuş tek kafatası sonrası kalıntıları Turkana Çocuğu fosilinden gelmektedir. Turkana Çocuğu'nun kolları, australopitesinelerin aksine, bacaklarına göre yaşayan insanların kollarından daha uzun değildi ve atalarının koni şeklindeki gövdesi, dar kalçalar üzerinde daha fıçı şeklinde bir göğse dönüşmüştü. Turkana Çocuğu'nun kafatası hacmi'nin yetişkinlikte 880 cm³ civarında olacağı hesaplanmıştır. Tüm H. ergaster kafatasları göz önüne alındığında, türün beyin hacmi çoğunlukla 600 ile 910 cc arasında değişirken, bazı küçük örneklerin hacmi yalnızca 508-580 cc'dir. Beyinleri modern insanınkinden daha küçük olduğu için, H. ergaster'in kafatası hemen göz yuvalarının arkasında daralmış halde idi.

Fosil iskeleti ve Aşölyen taş aletleri gibi diğer fosil kanıtları, bilim adamlarının çoğunluğunu, Homo ergaster ve Homo erectus'un - daha ilkel atalarının aksine - verimli avcılar oldukları sonucuna varmasına neden oldu. Sosyal yapı muhtemelen daha büyük bir beyin hacmiyle daha karmaşık hale gelirdi; Broca'nın beynin hacmi konuşmaya izin verir ve kafatasında hafif bir eğimle belirtilir. Turkana Çocuğu'nun torasik omurları Homo sapiens'tekinden daha dardır. Bu, modern insanlarda solunumu değiştirmek için kullanılan göğüs kasları üzerinde daha az motor kontrolüne izin verecek ve karmaşık vokalizasyonların tekli soluklar ile sıralanmasını mümkün kılacaktı.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Arkaik sapiens

Handbook of paleoanthropology. Second edition. Winfried Henke, Ian Tattersall. New York. 2015. ISBN 978-3-642-39979-4. OCLC 900727331. 

 Wikimedia Commons'ta Homo ergaster ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Homo ergaster ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Homo habilis ("becerikli insan"), yaklaşık 2.3 ila 1.65 milyon yıl önce Doğu ve Güney Afrika'nın Erken Pleistosen'inden soyu tükenmiş bir arkaik insan türüdür. 1964'te türün tanımlaması üzerine, H. habilis oldukça tartışmalıydı ve birçok araştırmacı, o zamanlar bilinen diğer tek erken hominin olan Australopithecus africanus ile sinonim (eşdeğer) olmasını önerdi; ancak H. habilis, zaman geçtikçe ve ilişkili daha çok keşif yapıldıkça daha çok kabul gördü. 1980'lere gelindiğinde, H. habilis'in bir insan atası olduğu ve doğrudan modern insanlara yol açan Homo erectus'a evrimleştiği öne sürüldü. Bu bakış açısı şimdi tartışılıyor. Güvensiz tür tanımlamasına sahip birkaç örnek H. habilis'e atanmış, bu da türün bölünmesi için argümanlara, yani yalnızca ilkinin geniş destek aldığı "H. rudolfensis" ve "H. gautengensis" adlı yeni türlerin önerilmesine neden olmuştur.
Kendisi ile çağdaş Homo türleri gibi, H. habilis'in beyin büyüklüğü genellikle 500–900 cm3 arasında değişiyordu. H. habilis'in vücut oranları, yalnızca oldukça parçalı iki iskeletten bilinmektedir ve büyük ölçüde daha önceki australopitesinlere (iki ayaklı insansılar) benzer bir anatominin öngörülmesine dayanmaktadır. Bu nedenle H. habilis'in Australopithecus cinsine Australopithecus habilis olarak taşınması da önerilmiştir. Bununla birlikte, H. habilis'in verimsiz uzun mesafe yolculuk yetenekleri olan küçük yapılı bir insan olarak yorumlanmasına meydan okunmuştur. Varsayılan dişi örnek OH 62, geleneksel olarak australopitesinlere benzer oranlar varsayılarak 100–120 cm boyunda ve 20–37 kg ağırlığında olduğu şeklinde yorumlanır ancak modern insan benzeri oranlarda olduğu varsayıldığında, yaklaşık 148 cm ve 35 kg olacağı varsayılır. Bununla birlikte, H. habilis, en azından kısmen, australopitesinler için varsayıldığı gibi ağaçta yaşıyor olabilir. Göreceli erkek ve dişi boyutu kesin olarak bilinmemekle birlikte, erken homininler tipik olarak kalın kıllara ve dişilerden çok daha büyük erkeklerle, belirgin eşeysel dimorfizme sahip olarak yeniden yapılandırılmıştır.
H. habilis, Oldowan taş alet endüstrisini üretti ve esas olarak kasaplık aletlerini kullandı. Australopitesinler ile karşılaştırıldığında, erken Homo'nun genellikle yüksek miktarlarda et tükettiği ve özellikle H. habilis'in leşlerle beslendiği düşünülmektedir. Tipik olarak, erken homininler çok eşli toplumlarda yaşamış olarak yorumlanır ancak bu oldukça kurgusaldır. H. habilis toplumunun günümüz savana şempanzeleri ve babunlarınkine benzer olduğunu varsayarsak, grupların büyük kediler, sırtlanlar ve timsahlar gibi açık savan yırtıcılarına karşı savunmak için birden fazla erkekle birlikte 70-85 üyeli olabilir. H. habilis, H. rudolfensis, H. ergaster /H. erectus ve Paranthropus boisei ile aynı dönemde yaşamıştır.

Tanınan ilk kalıntılar - OH 7, 1,75 milyon yıl öncesine tarihlenen kısmi çocuk kafatası, el ve ayak kemikleri - 1960 yılında Tanzanya'nın Olduvai Gorge kentinde Jonathan Leakey tarafından keşfedildi. Bununla birlikte, gerçek ilk kalıntılar - OH 4, bir azı dişi - 1959'da Louis ve Mary Leakey'in (Jonathan'ın ebeveynleri) kıdemli asistanı Heselon Mukiri tarafından keşfedildi, ancak bu o sırada fark edilmedi. Bu zamana kadar, Louis ve Mary 29 yıllarını Olduvai Gorge'da erken hominin kalıntıları için kazı yaparak geçirdiler, ancak bunun yerine Oldowan taş alet endüstrisinin yanı sıra esas olarak diğer hayvan kalıntılarını da buldular. Endüstri, 1959'da Paranthropus boisei'ye (döneminin ismiyle "Zinjanthropus") bölgede bulunan ilk ve tek hominin olduğu için atfedildi, ancak bu, OH 7'nin keşfi üzerine revize edildi. 1964'te Louis, Güney Afrikalı paleoantropolog Phillip V. Tobias ve İngiliz primatolog John R. Napier, Avustralyalı antropolog Raymond Dart'ın tavsiyesi üzerine kalıntıları resmen Homo cinsine –Homo habilis ismiyle– atadı. H. habilis, Latince'de yetenekli, kullanışlı, zihinsel olarak becerikli, güçlü anlamına gelir. Numunenin Oldowan ile ilişkisi (daha sonra gelişmiş bilişsel yeteneğin kanıtı olarak kabul edildi), onu Homo olarak sınıflandırmak için gerekçe olarak kullanıldı. OH 7, türün holotip numunesi olarak belirlendi.
Tanımlamadan sonra, H. habilis'in kalıntılarının Australopithecus africanus'a ait olarak (o sırada bilinen diğer tek erken hominin) yeniden sınıflandırılıp sınıflandırılmayacağı, kısmen kalıntıların çok eski olması ve Homo'nun Asya'da evrimleştiği tahmin edildiğinden hararetle tartışıldı. Ayrıca beyin boyutu, 1955'te Wilfrid Le Gros Clark'ın türün Homo cinsi içerisinde değerlendirdiği zamanki boyut önermesinden daha küçüktü. H. habilis sınıflandırması, daha fazla fosil örneği ve tür ortaya çıktıkça daha geniş kabul görmeye başladı. 1983'te Tobias, A. africanus'un Paranthropus ve Homo'nun (ikisi kardeş taksonlardı) doğrudan bir atası olduğunu ve A. africanus'un (aşağıda görülebileceği gibi) modern insanlara evrimleşmiş H. erectus'a evrimleşen H. habilis'e evrimleştiğini öne sürdü (bir kladogenez süreci ile). Ayrıca A. africanus ve H. habilis arasında büyük bir evrimsel sıçrama olduğunu ve bunun üzerine insan evriminin yavaş yavaş ilerlediğini, çünkü H. habilis'in beyin boyutunun australopitesin öncüllerine kıyasla neredeyse iki katına çıktığını söyledi.

Birçoğu Tobias'ın modelini kabul etmiş ve Geç Pliyosen'den Erken Pleistosen hominin kalıntılarını Paranthropus ve H. erectus aralığının dışında H. habilis'e atamıştı. Kafatası olmayan elemanlar için bu, net tanısal özellikler olmadığı için boyut bazında yapıldı. Bu uygulamalar nedeniyle, türler için varyasyon aralığı oldukça genişledi ve H. habilis sensu stricto ("dar anlamda") ve H. habilis sensu lato ("geniş anlamda") terimleri kullanılmaya başlandı. Bunu çözmek için 1985 yılında İngiliz paleoantropolog Bernard Wood, 1972'de Kenya'nın Turkana Gölü'nde bulunan ve H. habilis'e atanan nispeten büyük kafatası KNM-ER 1470'in aslında şimdi Homo rudolfensis olarak adlandırılan farklı bir türü temsil ettiğini öne sürdü. Bunun yerine erkek bir örneği temsil ettiği, diğer H. habilis örneklerinin ise dişi olduğu iddia edilmektedir. Güney Afrika'daki Erken Homo örnekleri, çeşitli şekillerde H. habilis veya H. ergaster / H. erectus'a atanmıştır, ancak tür tanımı büyük ölçüde belirsizdir. 2010 yılında, Avustralyalı arkeolog Darren Curoe, Güney Afrikalı erken Homo'yu yeni bir tür olan "Homo gautengensis"e bölmeyi önerdi.
1986'da, parça parça bir iskelet olan OH 62, Amerikalı antropolog Tim D. White tarafından H. habilis kafatası parçalarıyla birlikte keşfedildi, ilk kez H. habilis iskelet anatomisinin özelliklerini kesin olarak belirledi ve Homo benzerinden daha fazla Australopithecus benzeri özellikleri olduğunu ortaya çıkardı. Bu nedenle, diş adaptasyonlarındaki benzerliklerin yanı sıra, Wood ve biyolojik antropolog Mark Collard, türün 1999'da Australopithecus'a taşınmasını önerdi. Bununla birlikte, OH 62'nin daha insansı bir fizyolojiyle yeniden değerlendirilmesi, eğer doğruysa, bu konuda şüphe uyandırır. 2000'lerin başlarında, erken Homo ile bazı benzerlikler sergileyen 1.8 milyon yıllık Gürcü Dmanisi kafataslarının keşfi, H. habilis ve H. rudolfensis de dahil olmak üzere Afrika'daki tüm çağdaş erken Homo gruplarının, H. erectus'a atanması gerekebileceğini gösterdi.

H. habilis'in H. ergaster / H. erectus'un atası olup olmadığı veya insan (Homo) soyunun bir dalı olup olmadığı ve H. habilis'e atanan tüm örneklerin – farklı Australopithecus ve Homo türlerinin bir topluluğuna ait olabilir – doğru bir şekilde atanıp atanmadığı konusunda hala geniş bir fikir birliği yoktur. Bununla birlikte, H. habilis ve H. rudolfensis genellikle, eşanlamlılaştırma veya cinsten çıkarma argümanları yaygın olarak benimsenmeyen, aile ağacının tabanındaki, cinsin tanınmış üyeleridir.
Homo'nun Australopithecus'tan evrimleştiği konusunda büyük ölçüde fikir birliğine varılsa da, bu bölünmenin zamanlaması ve yerleşimi çok tartışıldı ve birçok Australopithecus türü ata olarak öne sürüldü. Etiyopya'nın Afar Bölgesi'nde 2,8 myö'ye tarihlenen en eski Homo örneği olan LD 350-1'in keşfi, cinsin bu zamanlarda A. afarensis'ten evrimleştiğini gösterebilir. LD 350-1'in ait olduğu tür, H. habilis'in atası olabilir, ancak bu belirsizdir. En eski H. habilis örneği, AL 666-1, 2.3 myö'ye tarihlenir, ancak anatomik olarak daha genç OH 7'den daha fazla türetilmiştir (daha az bazal özelliklere sahiptir). Türetilmiş ve bazal formların aynı anda yaşadığı dönemde, H. habilis soyu 2.3 milyon yıl önce başladı. Çin'in Shangchen kentinden gelen 2,1 milyon yıllık taş aletlere dayanarak, H. habilis veya bir ata türü Asya'ya dağılmış olabilir. En genç H. habilis örneği, OH 13, yaklaşık 1.65 myö'ye tarihlenmektedir.

Homo habilis'in beyin boyutunun Homo erectus ve Homo ergaster'dan daha küçük olmasıyla birlikte, beyin boyutunun insan evrimi çizgisi boyunca türler arasındaki geçişte özellikle hızlı bir şekilde arttığı düşünülmüştür. Homo habilis'te yaklaşık 600-650 cc'den beyin büyüklüğü, H. ergaster ve H. erectus'ta yaklaşık 900-1.000 cc'ye sıçramaktadır. Bununla birlikte, 2015 yılında yapılan bir araştırma, OH 7'nin beyin hacmi 647-687 cc'den 729-824 cc'ye yeniden değerlendirildikten sonra H. habilis, H. rudolfensis ve H. ergaster'in beyin boyutlarının genellikle 500-900 cc arasında değiştiğini göstermiştir.  Yine de bu, genellikle 400-500 cc arasında değişen australopithecine beyin büyüklüğünden bir sıçramayı gösterir.
Tüm Homo türlerinin beyin anatomisi, australopitesinlere kıyasla genişlemiş bir uç beyine sahiptir. OH 65'in sağa eğik dişlerinde, kişinin bir et parçasını sağ elini kullanarak bir taş aletle kesmeye çalışırken dişleri ve sol eliyle çekmesi sırasında yanlışlıkla kendi kendine oluşmuş olabilecek çizgi deseni bulunmaktadır. Doğruysa, bu sağlaklığı gösterebilir ve ellilik, beynin büyük yeniden düzenlenmesi ve sol ve sağ beyin yarımküreleri arasındaki beyin fonksiyonunun yanallaşması ile ilişkilidir. Bu senaryo, bazı Neandertal örnekleri için de varsayılmıştır. Yanallaşma, alet kullanımıyla ilişkilendirilebilir. Modern insanlarda yanallaşma dil ile zayıf bir şekilde ilişkili

II. Ramses (MÖ 1303 – MÖ 1212), Mısır'ın 19. Hanedanının üçüncü firavunuydu. II. Ramses, Antik Mısır'ın en güçlü dönemi olan Yeni Krallık'ın en büyük, en ünlü ve en güçlü firavunu olarak kabul edilir.Ayrıca, Antik Mısır'ın en başarılı savaşçı firavunlarından biri olarak kabul edilir ve Kadeş Savaşı hariç (ki bu savaşta da yenilmemiştir, iki tarafın berabere kaldığı kabul edilir) 15'ten fazla askeri sefer düzenlemiş ve bunların hepsinde zafer kazanmıştır.
Ramses ismi çeşitli şekillerde telaffuz edilir /ˈræməsiːz, ˈræmsiːz, ˈræmziːz/. Koini Grekçesi: ααμέσσης: Rhaméssēs. Yunan kaynaklarında Ozymandias olarak bilinir (Koini Grekçesi: Οσυμανδύας: Osymandıas), Ramses'in regnal adı Usermaatre Setepenre'nin ilk bölümünden "Ra'nın Ma'atı güçlüdür, Ra'dan Seçilmiştir". Ayrıca Büyük Ramses olarak da adlandırılır. Halefleri ve daha sonra Mısırlılar ona "Büyük Ata" adını verdiler.
14 yaşındayken babası I. Setı tarafından prens naibi olarak atandı. Bugün Mısırbilimcilerin çoğu, hasadın III. Sezonu olan 27. Gün'ün bilinen katılım tarihine dayanarak MÖ 31 Mayıs 1279'da tahta geçtiğine inanıyor. Dünya'nın en uzun süre boyunca saltanat süren hükümdarlarından birisi olmuştur.
Saltanatının ilk kısmı şehirler, tapınaklar ve anıtlar inşa etmeye odaklandı. Nil Deltası'ndaki Pi-Ramses şehrini yeni başkenti olarak kurdu ve Suriye'deki seferleri için ana üs olarak kullandı.

Yasa'nın çok sevdiği güçlü boğa
Yabancı ülkeleri kıskıvrak bağlayan Mısır'ın koruyucusu
Işığın seçtiği kişi, çünkü Yasa güçlüdür.
Büyük zaferler elde etmiş ordulardan yana zengin
Işığın Oğlu Ramses
Büyük Ramses

II. Ramses 19. hanedanın 3. firavunudur. I. Seti ve Kraliçe Tuya'nin ikinci oğludur.

Ramses'in en çok tanınan ve hatırlanan eşi Kraliçe Nefertari olmuştur. Nefertari dışında Büyük Kral Eşi unvanına sahip olan diğer eşler sırasıyla İsetnofret (Güzel İset); anneleri Nefertari ve İsetnofret'in yerine geçen Ramses'in kızları Bintanath, Meritamon; Nebettawy, Henutmire, Maathorneferure ve Mat-Hor (eski Mısır dilinde Mat-Hor-neferu-Ra) adında bir Hitit prensesidir.
II. Ramses'in 1000 kız ve 1000 oğlu olduğu düşünülmektedir. Ancak Ramses Krallık Çocukları olarak bilinen bir kurum kurmuştur ve burada 110'a yakın çocuğu olduğu tahmin edilmektedir. Bu çocuklar arasında, evlendiği iki kızı Bintanath ve Meritamen, kralın ilk oğlu Amun-her-khepeshef, ikinci oğlu Kha-em-waset, Sethkaneth ve kraldan sonra onun yerine geçen 13. oğlu Güzel İset'ten Merenptah bulunmaktadır. Ramses'in ilk çocuğu Kha, ikincisi Meritamon ve Merenptah'tır. Ramses'in hayatında Kadeş Savaşı gibi birçok önemli olayla beraber yaptığı şehir ve tapınaklar da çok önemli bir yer tutmaktadır. Kurduğu Per-Ramses şehri ülkenin yeni başkenti olmuştur. Yaptığı en önemli tapınak ise Kraliçe Nefertari'ye adadığı Ebu Simbel'deki dağın içine oyulmuş büyük tapınaktır.

Zamanla yaşlanan Ramses önce yerini ilk oğlu Kha'ya bırakmıştır. Fakat Kha 60 yaşına geldiğinde ölünce taht Merenptah'a kalmıştır. Ancak o da hala hayatta olan babasına sürekli danışmıştır. Ramses hükümdarlığının ikinci yılında Milyonlarca Yılın Tapınağı Ramesseum'a temel atma sırasında diktiği akasya ağacı altında dostu Kralın Baş Katipi ve Sandalet Taşıyıcısı Ameni'nin yanında 90 yaşında ölmüştür. O andan itibaren Kralın dostu Ameni, kendini hayatının sonuna kadar Ramses'in hayatını yazmaya adamıştır.

Kadeş Savaşı Hitit kralı II. Muvatallis ve Mısır firavunu II. Ramses önderliğinde, Hitit ordusu ve Mısır ordusu arasında gerçekleşmiştir. MÖ 1274'te yapılan savaş, eski zamanlarda en çok atlı savaş arabası kullanılan savaş olarak bilinmektedir. Savaşın çıkma nedeni o zamanki Suriye sınırlarında bulunan Amurru ve Amka gibi içinde ticaret yollarını bulunduran toprakları ele geçirmektir.
Hitit ordusunun 20.000 asker, 3.000 atlı savaş arabasına ve imparator II. Muvatalli ve kardeşi III. Hattuşili komutasındaki koalisyon ordusuna karşılık Mısır ordusunun 20.000 askeri ve 2.000 atlı savaş arabası vardı. Mısır ordusu dört tanrının ismini almış dört kumandandan oluşuyordu: Amon, Ptah, Ra, Seth. Firavun II. Ramses en ön bölük olan Amon kıt'asını yönetmekteydi.
Hitit casuslarının Mısır ordusunun içine sızdığı, Mısır ordusunun savaşı kaybettiği söylenmekle birlikte, II. Ramses Kadeş Savaşı'nı tapınaklarına ve şehirlere kazandığı bir zafer olarak betimletmiştir.
Anlaşmazlıklar II. Ramses'in krallığının yirmi birinci yılında III. Hattuşili ile imzaladığı Kadeş Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Kadeş Anlaşması kil üzerine Hitit dilinde yazılmış bir örneği İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır.

Diğer birçok firavunun yapılarının tersine II. Ramses'in inşa ettirmiş olduğu birçok yapı ve tapınak günümüze kadar başarıyla korunmuştur. Bunlara örnek olarak Ebu Simbel tapınağı ve eski Per-Ramses şehrinde yer alan Ramesseum tapınağı örnek verilebilir. Per-Ramses demek Ramses'in kenti demektir. Per-Ramses'in eski adı Avaris'tir. Ve Avaris'in uğursuz olduğu söylenir. Çünkü daha önce Hiksoslar yani yabancılar orada yaşayıp halka zarar vermiştir. Yaşadığı dönemde II. Ramses'in bir tanrı olduğuna bazı insanlar inanırdı. Kraliçe Nefertari Per-Ramses'e Turkuaz Kent adını takmıştır ve bu isim bütün Mısırda ünlü olmuştur

Özel

Genel
Ramses hakkında mevcut bilgi Christian Jacq'nun RAMSES serisi 5 kitap
Işığın oğlu, Milyonlarca Yılın Tapınağı, Kadeş Savaşı, Ebu Simbel'in Kraliçesi ve Batı Akasyasının Altında
Ramses'in Hayatı ve Sırları, Firavunlar Hanedanın En Yücesi Işığın Oğlu

Idi Amin Dada Oumee (d. 17 Mayıs 1925 - ö. 16 Ağustos 2003), 1971-1979 arasında devlet başkanlığı yapmış olan Ugandalı asker ve diktatördür. Dünya tarihinin en acımasız despotlarından biri olarak kabul edilir.
Idi Amin'in yönetimi sırasında politik baskı, etnik ayrımcılığın yanı sıra insan hakları ihlalleri yoğun şekilde gözlemlendi. Uluslararası gözlemciler ve insan hakları gruplarının tahminlerine göre, 100.000 ila 500.000 insan Idi Amin'in yönetimde olduğu dönemde öldürüldü.

Uganda'nın kuzeyindeki Kakwa kabilesinden gelen Amin, 1946'da İngiliz sömürge ordusuna bağlı Afrika Kraliyet Tüfekli Birliği'ne (King's African Rifles - KAR) katıldı. İngilizlerin Kenya'daki Mau Mau Ayaklanması'na (1952-1956) karşı giriştiği harekâtta görev aldı. 1951-60 yılları arasında Uganda ağır sıklet boks şampiyonluğunu elinde tuttu. Ayrıca ünlü bir ragbi oyuncusuydu. Uganda'nın 1962'de bağımsızlığına kavuşmasından önce subay rütbesi alan birkaç Ugandalı askerden biri olan Amin, ülkenin yeni devlet başkanı ve başbakanı Apolo Milton Obote ile yakın dostluk kurdu. 1965'te Zaire'deki ayaklanmacılarla kurduğu ilişkinin skandala yol açması, 1966'da ordu ve hava kuvvetleri komutanlığına getirilmesini engellemedi. Obote ile arasının açılması üzerine 1970'te bu görevinden alındı.

25 Ocak 1971'de Devlet Başkanı Obote'nin bir gezi için Singapur'da bulunduğu sırada, askerî darbe yaparak devlet başkanı ve silahlı kuvvetler başkomutanı oldu. 1972'de Uganda'da yaşayan bütün Asyalıların (özellikle Hintler) 90 gün içinde ülkeyi terk etmelerini sağlayarak onları sınır dışı etti. Onların yerine ülkedeki Müslüman azınlığı ve akrabalarını, Hintlerden kalan üretim araçlarının başına getirdi. Uganda'yla İsrail arasındaki ilişkilere son vererek Libya ve Filistin'in yanında yer aldı. Bu duruma tepki olarak 1973'te ABD ve 1976'da İngiltere Uganda'daki temsilciliklerini kapattılar. 1976'da da kendisini ömür boyu devlet başkanı ilan etti. Genellikle aşırı milliyetçi bir tutum takındı. Temmuz 1976'da Filistinliler tarafından kaçırılan ve içinde İsrailli ve başka Yahudi yolcuların bulunduğu bir Fransız yolcu uçağının Uganda'ya inmesine izin vererek olaya doğrudan karıştı. İsrailli özel kuvvetlerin düzenlediği operasyonda biri dışında tüm rehinelerin kurtarılması İdi Amin'in prestijini büyük ölçüde zedeledi.

Ekim 1978'de Tanzanya tarafından desteklenen Uganda Ulusal Kurtuluş Ordusu adlı gerillaların saldırıları başladı. Sonunda 13 Nisan 1979'da isyancı gerillalar başkent Kampala'ya ulaşmadan önce, ülke dışına kaçtı. Önce Libya'ya geçti, ardından Suudi Arabistan'a yerleşti kısa bir süre sonra eşlerinden ikisi ve 22 çocuğu da yanına yerleşti. 1989'da gizlice Uganda'ya geçmek üzere geldiği Zaire ile Uganda arasında krize yol açtı. Kongo hükûmeti Amin'i Uganda'ya teslim etmeyi reddetti ve Suudi Arabistan'a dönmesini sağladı. 20 Temmuz 2003 tarihinde, Amin'in eşlerinden birisi olan Madina, böbrek yetmezliği nedeniyle Cidde'de Kral Faysal Mütehassıs Hastanesi'nde komada olduğunu ve ölüme yakın olduğunu bildirdi. İdi Amin, 16 Ağustos 2003 tarihinde, Cidde'de, hastanede öldü ve Cidde Ruwais Mezarlığı'na gömüldü.

1976 yılında çekilen ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi militanları tarafından kaçırılarak Entebbe Uluslararası Havalimanı'na indirilen Air France uçağını konu alan Raid on Entebbe filminde Yaphet Kotto tarafından canlandırılmıştır. 2006 yılında Last King of Scotland filminde hayatının iktidar ve yıkılış dönemi gözler önüne serilmiş ve onu canlandıran Forest Whitaker en iyi erkek oyuncu dalında Akademi Ödülüne ulaşmıştır.

Johannesburg, Güney Afrika'nın en kalabalık şehridir. Johannesburg şehrinin nüfusu 5.538.596 iken, Johannesburg Büyükşehir Belediyesi'nin nüfusu 6.599.190'dır ve bu da onu dünyanın en büyük 100 kentsel alanından biri yapmaktadır. Johannesburg, Güney Afrika'nın en zengin eyaleti olan Gauteng'in eyalet başkenti ve ülkenin en yüksek mahkemesi olan Anayasa Mahkemesi'nin merkezidir. Mineral bakımından zengin Witwatersrand tepelerinde yer alan şehir, uzun zamandır uluslararası mineral ve altın ticaretinin merkezinde yer almaktadır. Afrika'nın GSYİH ve özel servet bakımından en zengin şehri olan Johannesburg, Güney Afrika'nın ekonomik başkenti olarak işlev görür ve kıtanın en büyük borsası olan Johannesburg Borsası'na ev sahipliği yapar.
Johannesburg, bir zamanlar tarım arazisi olan yerde altın keşfedilmesinin ardından 1886 yılında kurulmuştur. On yıl içinde, Witwatersrand boyunca bulunan büyük altın yataklarının etkisiyle nüfus 100.000'i aştı. Modern Johannesburg, apartheid dönemi mekânsal ayrımcılık politikalarını yansıtan, eskiden ayrı olan şehirlerin, kasabaların ve yerleşim yerlerinin birleşmesinden oluşmaktadır. 1994 yılına kadar "sadece siyahlar için" şehir olarak belirlenen Soweto ("Güneybatı Kasabaları"), modern Güney Afrika için tarihsel olarak en önemli bölgelerden biridir. Nelson Mandela ve Desmond Tutu da dahil olmak üzere önemli apartheid karşıtı liderlere ev sahipliği yapan bu bölge, barışçıl öğrenci protestolarının acımasız bir güçle karşılandığı 1976 Soweto Ayaklanması'nın merkez üssü haline geldi. Buna karşılık, Lenasia ağırlıklı olarak İngilizce konuşan Hint-Güney Afrikalılar (Hint ve Güney Asya kökenli insanlar) tarafından iskan edilmektedir. Eskiden "sadece beyazlar için" olan bölgeler arasında "Afrika'nın en zengin bir mil karesi" olarak bilinen Sandton, Randburg ve Roodeport bulunmaktadır.

 Addis Ababa, Etiyopya
 Pekin, Çin
 Birmingham, Birleşik Krallık
 Montreal, Kanada
 New York, Amerika Birleşik Devletleri
 Ramallah, Filistin
 Rio de Janeiro, Brezilya
 Şanghay, Çin
 Windhoek, Namibya

Titus Flavius Josephus veya doğum ismiyle Yosef ben Matityahu (İbranice: יוסף בן מתתיהו‎; Grekçe: Ἰώσηπος Ματθίου παῖς; 37 – y. 100), Kudüs'te rahip kökenli bir baba ve kraliyet soyundan geldiğini iddia eden bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve Roma İmparatorluğu'nda, tarih alanında önemli bir etki yaratmış Yahudi tarihçi.
Başlangıçta, İlk Yahudi-Roma Savaşı'nda, günümüz İsrail topraklarının kuzeyinde bulunan Celile bölgesinde Yahudi güçlerinin komutanı olarak Roma İmparatorluğu'na karşı savaşmıştır, ta ki MS 67'de komutan Vespasian tarafından sevkedilen Roma ordusuna altı hafta süren Yodfat kuşatmasının ardından yenilip teslim olana kadar. Josephus, İlk Yahudi-Roma Savaşını başlatan Yahudi mesih kehanetlerinin sonradan İmparator olan Vespasian'a işaret ettiğini iddia etmiştir. Buna karşılık olarak Vespasian onu bir köle ve muhtemelen tercüman olarak tutmaya karar vermiştir. Vespasian MS 69'da imparator olduktan sonra Josephus'u serbest bırakmış ve Josephus İmparator'un aile adı “Flavius” ismini almıştır.
Josephus Flavius tamamen Roma tarafına geçmiş ve kendisine Roma vatandaşlığı verilmiştir. MS 70'teki Kudüs kuşatmasını idare ettiği seferde kendisine tercümanlık hizmeti yaparak Vespasian'ın oğlu Titus'a danışman ve dost olmuştur. Kuşatma Yahudi isyanını bastırmakta başarısız olunca bunu Kudüs'ün yağmalanması ve Hirodes'in Tapınağının (İkinci Tapınak) yıkılması olayları takip etti.
Josephus, Masada kuşatması dahil Büyük Yahudi isyanını (MS 66-70) yazmıştır. Onun en önemli eserleri Yahudi Savaşı (yaklaşık 75) ve Yahudilerin Eski Eserleri'dir (yaklaşık 95). Yahudi Savaşı Yahudilerin Roma işgaline karşı nasıl isyan ettiklerini anlatır. Yahudilerin Eski Eserleri ise görünürde Yunan ve Romalı muhatap kitleye bir Yahudi'nin bakış açısından dünya tarihini anlatmaktadır. Bu eserler birinci yüzyıl Yahudiliği ve Erken Hristiyanlığın arka planına ilişkin önemli bilgiler sunmaktadır. Josephus'un eserleri eski İsrail tarihini anlatmak için Kutsal Kitabın hemen yanında başlıca kaynak olmakta ve Pontuslu Pilatus, Büyük Herod, Vaftizci Yahya, Yakup, İsa'nın kardeşi ve Nasıralı İsa gibi figürler hakkında ciddi miktarda Kutsal Kitap harici bağımsız rivayetler sunmaktadır.

Josephus Yunanlara  kendini Celile'de Birinci Yahudi-Roma savaşında (66-73) bir Yahudi komutanı olarak savaşmış Kudüslü bir İbrani rahip, "Iosepos (Ιώσηπος) (Matta'nın oğlu) olarak tanıttı. Yodfat'ın kuşatılmasından sonra Roma ordusu bölgeyi istila ederek binlerce kişiyi öldürdü. Hayatta kalmayı başaranlar intihar saldırılarını yönettiler. 67'nin Temmuzunda koşullar tam olarak netleşmeden Josephus ve askerlerinden biri Celile'yi istilâ eden Roma ordusuna teslim oldular. Bir mahkûm oldu ve Romalılara süregiden isyan hakkında fikirler verdi. Roma ordusu, Vespasianus ve oğlu Titus'a yönetimindeydi. 69'da Josephus kendi fikrine göre 70'teki Kudüs kuşatmasında işgal altındakilerle arabuluculuk yapması için serbest bırakıldı.
71'de Titus ile birlikte Flavian hanedanına mensup bir Roma vatandaşı olarak Roma'ya geldi. Roma vatandaşı olarak -makul ve tutumlu olmadı, karşılığında maaş da bağlanarak- fethedilen Yahudiye'de kalmayı kabul etti. Bugün bilinen eserlerini Roma ve Flavian hanedanlığının hükümranlığında vermiştir.
Kendisini önceleri Josephus olarak tanıtırken Roma vatandaşlığından sonra Hükümranlarının adını alarak Titus önadını ve Flavius adını kullandı. Bu tüm vatandaşlar için geçerliydi.
Josephus'un ilk karısı ailesi ile birlikte Kudüs'te kuşatma sırasında öldü. Vespasianus Romalılar tarafından esir alınmış olan başka bir Yahudi kadın evlenmesine yardım etti. Bu kadın Josephus'u terk etti ve 70'te İskenderiyeli başka bir Yahudi kadınla evlendi. Bu kadından üç oğlu oldu. Çocuklardan yalnız biri (Flavius Hyrcanus) çocukluk dönemini sağ olarak tamamlayabildi. Üçüncü karısından da boşanarak 75'te Giritli seçkin bir Yahudi ailenin kızı ile dördüncü kez evlendi.Son evliliğinden iki oğlu (Flavius Justus ve Simonides Agrippa) oldu.
Josephus'un hayatı belirsizlikler ile çevriliydi. Kendi yorumu ile Yahudiye için savaştığı yıllarda yaptıklarını, Celile'de 67'deki intihar saldırılarında neden başarısız olduğunu, esir düştükten sonra Romalılarla neden işbirliği yaptığını hiçbir zaman tatmin edici bir şekilde açıklamadı.
Josephus şüphesiz Roma'da Yahudi insanlarının ve kültürünün özellikle anlaşmazlıklardaki gerilimin arttığı zamanlarda önemli bir savunucusuydu. Eusebius Josephus'un Roma'da bir heykelinin dikildiğini bildirir. Eserleri İlk Roma-Yahudi Savaşı'nın can alıcı noktaları konusunda bilgiler vermesi açısından tarihsel önemi büyüktür.

(y. 75) Yahudi Savaşı, Jewish War veya Jewish Wars veya History of the Jewish War (sıklıkla JW, BJ veya War olarak kısaltılır)
(tarih bilinmiyor) Josephus's Discourse to the Greeks concerning Hades (spurious; adaptation of "Against Plato, on the Cause of the Universe" by Hippolytus of Rome)
(y. 94) Yahudilerin Eski Eserleri, Jewish Antiquities veya Antiquities of the Jews/Jewish Archeology (sıklıkla AJ, AotJ veya Ant. veya Antiq. olarak kısaltılır)
(y. 97) Flavius Josephus Against Apion, or Against Apion, or Contra Apionem, or Against the Greeks, on the antiquity of the Jewish people (usually abbreviated CA)
(y. 99) The Life of Flavius Josephus, or Autobiography of Flavius Josephus (abbreviated Life or Vita)

(İngilizce)The Josephus Trilogy, a novel by Lion Feuchtwanger
(Almanca)Der jüdische Krieg (Josephus), 1932
(Almanca)Die Söhne (The Jews of Rome), 1935
(Almanca)Der Tag wird kommen (The day will come, Josephus and the Emperor), 1942
(İngilizce)Flavius Josephus Eyewitness to Rome's first-century conquest of Judea, Mireille Hadas-lebel, Macmillan 1993, Simon and Schuster 2001
(İngilizce)The 2000 Year Old Middle East Policy Expert, Give War A Chance, P J O'Rourke

The Works of Josephus, Complete and Unabridged New Updated Edition Translated by William Whiston, A.M., Peabody, MA: Hendrickson Publishers, Inc., 1987. ISBN 0-913573-86-8 (Hardcover). ISBN 1-56563-167-6 (Paperback).
O'Rourke, P.J. Give War a Chance. Vintage, 1993.
Per Bilde. Flavius Josephus between Jerusalem and Rome: his Life, his Works and their Importance. Sheffield, 1998.
Shaye J. D. Cohen. "Josephus in Galilee and Rome. His Vita and development as a historian." Columbia Studies in the Classical tradition 8 (1979 Leiden).
Louis Feldman. "Flavius Josephus revisited. The man, his writings, and his significance." Aufstieg und Niedergang der Römischen Welt 21.2 (1984).

(İngilizce)Resources > Second Temple and Talmudic Era > Flavius Josephus The Jewish History Resource Center - Project of the Dinur Center for Research in Jewish History, The Hebrew University of Jerusalem
(İngilizce)The Works of Flavius Josephus Translated by William Whiston 9 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)Flavius Josephus, Judaea and Rome: A Question of Context
(İngilizce)Scholarship on Josephus at York University
(İngilizce)Flavius Josephus5 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at livius.org
(İngilizce)Josephus Flavius 21 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Jewish Virtual Library
(İngilizce)Josephus24 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Early Jewish Writings
(İngilizce)The Flavius Josephus Home Page 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Josephus.org

Alan Shaw Taylor (d. 1955 Portland, Maine), eski Amerikan tarihi üzerinde uzmanlaşmış tarihçi. Sömürgeci Amerika, Amerikan Devrimi ve Eski Amerikan Cumhuriyeti hakkında bir dizi kitap yazdı. Çalışmalarından dolayı Pulitzer Ödülü ve Bancroft Ödülü'nü kazandı.

1996 Bancroft Ödülü
1996 Beveridge Ödülü
1996 Pulitzer Ödülü

Liberty Men and Great Proprietors: the Revolutionary Settlement on the Maine Frontier 1760-1820, Chapel Hill: University of North Carolina Press 1990. ISBN 0807819093 OCLC 20421513
William Cooper's Town: Power and Persuasion on the Frontier of the Early American Republic, New York: Alfred A. Knopf, 1995. ISBN 0394580540 OCLC 32665643
American Colonies, New York: Viking/Penguin, 2001. ISBN 0670872822 OCLC 45804613
Writing Early American History, Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2005. ISBN 0812238834 OCLC 57429326
The Divided Ground: Indians, Settlers, and the Northern Borderland of the American Revolution, New York: Alfred A. Knopf, 2006. ISBN
0679454713 OCLC 58043162

The Civil War of 1812: American Citizens, British Subjects, Irish Rebels, & Indian Allies, New York: Alfred A. Knopf, 2010. ISBN 1400042658 OCLC 503042145
Colonial America: A Very Short Introduction, Oxford University Press,USA: 2012. ISBN 9780199766239 OCLC 781680690
The Internal Enemy: Slavery and War in Virginia, 1772-1832, New York: W. W. Norton & Company, 2013. ISBN 9780393073713 OCLC 840934500

"The Pulitzer Guy", Colby College Colby Magazine, Winter 2002 21 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History Department profile 17 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of California, Davis
Lecture on The Civil War of

Güney Amerika'da bulunan Amazon nehri (İspanyolca: Río Amazonas, Portekizce: Amazonas), Afrika'daki Nil Nehri'nden sonra dünyanın en uzun ikinci nehridir. Büyük Okyanus'a 160 km. mesafede, Peru'daki And Dağları'nın doruklarından doğarak doğuya doğru bir seyir izleyip Atlas Okyanusu'na dökülür. 6.400 km uzunluğundaki Amazon'un taşıdığı su miktarı Mississippi, Nil ve Yangtze nehirlerinin taşıdıkları suların toplamından fazladır (tüm dünya nehirlerinin taşıdığı suyun yaklaşık % 20-25'ini taşıdığı sanılmaktadır). Amazon, yıllık ortalama 180.000 m³/sn olan debisiyle ve suladığı Amazon Havzası'nın büyüklüğü itibarıyla en büyük nehirdir. Denize döküldüğü Atlas Okyanusu kıyılarında genişliği yaklaşık 240 km'dir.

Amazon'un ağzı 1500 yılında Vicente Pinzon tarafından keşfedilmiş, nehrin kaynaklarıysa ancak 1941'de Bertrand Flornoy'un yönettigi ekip tarafından bulunmuştur.

Dünyanın en uzun nehirleri

Amerikan Devrimi, 18. yüzyılın ikinci yarısında On Üç Koloni'nin Britanya İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazanarak Amerika Birleşik Devletleri adını aldığı dönemi içine alır. Amerika kıtasına ilk göç eden Virjinya kolonisinden sonra 1772 yılına kadar kolonilerin sayısı 13'ü buldu. Kolonilerde yönetim biçimi, baştaki valinin ya yerel olarak seçilmesine ya da kraliyetçe veya doğrudan krallıkça atanması esasına dayanır. Yasama organı da atanmış veya seçilmiş kişilerden oluşmaktadır.
Bu dönemde koloniler Britanya İmparatorluğu'na karşı ayaklandı ve 1773 ile 1783 yılları arasında Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı başlattılar. 1776'da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yayımlandı ve 19 Ekim 1781'de de savaş alanında zafer elde edildi. Fransa yeni ulus Amerikalılara para ve mühimmat sağlanmasında önemli bir rol oynamış, Britanya'ya karşı bir koalisyon örgütlemiş ve savaşı sona erdiren Yorktown'daki muharebede belirleyici bir rol oynayan bir ordu ve filo göndermiştir. Öte yandan Amerikalılar kraliyet ve aristokrasiye karşı ayaklanmışlardı ve Fransa'yı bir model olarak almadılar.
Amerikan Devrimi Amerikan halkını saran yeni cumhuriyetçi idealler gibi bir dizi entelektüel ve sosyal değişikliği de içinde barındırıyordu. Bazı eyaletlerde demokrasinin devlet idaresindeki rolü hakkında ateşli tartışmalar yaşanıyordu. Cumhuriyetçiliğe kayış ve giderek yayılan demokrasi geleneksel sosyal hiyerarşide karışıklıklara neden oldu ve Amerikan siyasi değerlerinin temelini oluşturan siyasi ahlâkı yarattı. Devrim dönemi Fransa'nın Amerika'daki kolonilere yönelik askerî tehdidinin sona erdiği 1763 yılında başladı. Britanya kolonilerin savunulması için yapılan harcamalarının büyük bir bölümünün yine koloniler tarafından ödenilmesi gerektiğine karar vererek kolonicilerin hiç de hoş karşılamadığı vergiler dayattı.
Parlamento, 1765 yılında Pul Yasasını kabul etti ve bu yasa, kağıt almak için vergi pullarının satın alınmasının gerektiriyordu. Bu durum kolonilerde büyük tepkilere yol açtı. Ayrıca kolonilerin Britanya parlamentosunda temsilcisi olmadığından birçok kolonici hareketi yasa dışı kabul etti. Boston'daki protestolardan sonra Britanya buraya savaş birlikleri gönderdi. Buna karşılık olarak kendi milislerini seferber etti ve 1775'te savaş başladı. Nüfusun yüzde 15-20 kadarı Britanya'ya sadık olsa da savaş boyunca Vatanseverler savaş boyunca genellikle toprakların yüzde 80-90 kadarını ellerinde bulundurmuşlardır. Öte yandan Britanya, yalnızca birkaç kıyı şehrini kontrol etmekteydi.
1776 yılında 13 koloninin temsilcileri oy birliğiyle Amerika Birleşik Devletleri'ni kuran bir bağımsızlık bildirgesi kabul ettiler. 1778'de Amerikalılar Fransa ile asker ve donanma gücünü dengeleyen bir ittifak kurdular. 1777'de Saratoga'da ve 19 Ekim 1781'de de Yorktown'da iki Britanya ordusu esir alındı ve bunların sonucunda 1783'te Paris Antlaşması ile barış sağlandı. Birleşik Devletler'in kuzeyinde Britanya Kanadası, güneyinde İspanyol Floridası ve batısında da Mississipi Nehri bulunuyordu.

Antiller (Fransızca Antilles, İngilizce Antilles, İspanyolca Antillas, Felemenkçe Antillen), Karayipler'deki Batı Hint Adaları'nın esas bölümünü oluşturur. Antiller, kuzeyde Büyük Antiller, guneydoğuda Küçük Antiller olarak iki ana gruba bölünürler.
Antiller sözcüğü 'Antilia' olarak Yeni Dünya'nın keşfinden önceki dönemlere ait, yeri Kanarya Adaları ile Hindistan arasında bir yerde olduğu hayal edilen efsanevî bir kara parçasının adıydı. Kristof Kolomb'un Batı Hint Adalarını keşfi ve bunların Karayip Denizi'ni çevrelediklerinin anlaşılmasından sonra İspanyolca 'Antillas' adı bu bölgeye verildi. Çoğu Batı dilinde Karayip Denizi için "Antil Denizi" ismi kullanılır.
Antiller batıdan, Büyük Antillerin dört adasının en büyüğü olan Küba ile başlar. Küba'nın kuzeyinde, uzun bir ada olan Bahamalar, Antiller Adaları'na dahil edilmemiştir, çünkü doğrudan okyanustadır, Karayip Denizi'nde değildir. Küba'nın doğusunda Windward Boğazı ile ayrılmış Haiti veya Hispaniola, en büyük ikinci adadır. Jamaika, Küba'nın güney doğusunda ve tamamen Karayip Denizi içerisinde yer almaktadır. Dördüncü en büyük Antil adası olan Porto Riko, Haiti'nin doğusundadır. Küçük Antiller zinciri Porto Riko'nun güneydoğusunda başlar.
Kuzeyden Güneye, Venezuela sahiline doğru adalar: Virgin, St. Kitts, St. Christofer, Barbuda, Antigua, Guadeloupe, Dominika, Martinik, Santa Lucia, Barbados, St. Vincent, Grenada, Tobago, Trinidad. Birkaç tane daha küçük ada bulunuyor.

Büyük Antiller
Küçük Antiller
Air Antilles

Batı yarımküre, Dünya'nın Greenwich'ten geçen Baş meridyenle ikiye bölündüğünde batıda kalan kısmıdır. Jeopolitik anlamda genellikle Amerika kıtalarını kastetmek amacıyla Yeni Dünya tabiri ile eş anlamlı olarak kullanılır.
Batı yarımküre adı, Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti gibi bazı kişi ve kurumlarca tüm Amerika için bir mecâz-ı mürsel olarak kullanılır.

Batı Yarımküre, Amerika kıtasının yanı sıra Avrupa ve Afrika'nın batılarını, Sibirya'nin en uç noktası olan Dejnev Burnu'nu, Okyanusya'nın bazı bölgelerini ve Antarktika'nın bir kısmını kapsarken Alaska'nın güneybatısındaki Aleut Adaları'nı içermez.
Batı Yarımküre'nin merkezi Büyük Okyanus'ta, 90. batı meridyeniyle Ekvator'un kesişim noktasında, Galápagos Adaları'nın arasındadır. Oraya en yakın kara parçası, 0°19′00″N 89°57′00″W koordinatlarında bulunan Genovesa Adası'dır.
Batı yarımküre'deki en yüksek dağ, 6.960,8 metre (22.837 ft) ile Arjantin Andları'ndaki Aconcagua'dır.
Batı Yarımküre'de bir insanın girebileceği en uzun binaysa Toronto'daki CN Tower'dır. (43°38′33.22″K 79°23′13.41″B).

Eski Dünya
Yeni Dünya
Yarımküre
Doğu yarımküre
Güney yarımküre
Kuzey yarımküre

Bogota, resmi olarak Bogotá, Distrito Capital ve Bogotá, D.C. olarak kısaltılır ve eski adıyla Santa Fe de Bogotá olarak bilinir. İspanyol İmparatorluk dönemi boyunca ve 1991 ile 2000 yılları arasında Kolombiya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, Başkent Bölgesi olarak yönetilir ve aynı zamanda siyasi olarak bir parçası olmasa da, çevredeki Cundinamarca departmanının başkentidir. Bogotá, Kolombiya departmanlarıyla aynı idari statüye sahip birinci dereceden bir bölgesel varlıktır. Ülkenin ve Güney Amerika'nın ana siyasi, ekonomik, idari, endüstriyel, kültürel, havacılık, teknolojik, bilimsel, tıbbi, eğitim ve havaalanı merkezidir.
Bogotá, 6 Ağustos 1538'de İspanyol fatih Gonzalo Jiménez de Quesada tarafından, Altiplano'nun yerli halkı olan Muiska'ları fethetmek için And Dağları'na yaptığı sert bir seferin ardından Yeni Granada Krallığı'nın başkenti olarak kurulmuştur. Santafé (1540'tan sonraki adı), 1550'de kurulan Yeni Granada Krallığı'nın İspanyol Kraliyet Audiencia'sının hükûmet merkezi oldu ve 1717'den sonra Yeni Granada Genel Valiliği'nin başkenti oldu. 7 Ağustos 1819'daki Boyacá Savaşı'ndan sonra Bogotá, bağımsız Gran Kolombiya ulusunun başkenti oldu. Muiska halkını onurlandırmak ve İspanyol tacına karşı bir özgürleşme eylemi olarak şehre Bogotá adını veren Simón Bolívar'dı. Bu nedenle, Yeni Granada Genel Valiliği'nin İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlığından ve günümüz Kolombiya'sının oluşumu sırasında Bogotá, bu bölgenin başkenti olarak kaldı. 
Şehir, Kolombiya'nın merkezinde, And Dağları'nın Doğu Kordilera'sında bulunan Altiplano Cundiboyacense'nin bir parçası olan Bogotá savanası olarak bilinen yüksek bir platoda yer almaktadır. Deniz seviyesinden ortalama 2.640 metre (8.660 ft) yükseklikte bulunan Bogotá, dünyanın en yüksek üçüncü başkentidir. 20 bölgeye ayrılan Bogotá, 1.587 kilometrekare (613 mil kare) alanı kaplamakta ve yıl boyunca sürekli serin bir iklime sahiptir. 
Şehir, Kolombiya hükûmetinin yürütme organının (Cumhurbaşkanlığı Ofisi), yasama organının (Kolombiya Kongresi) ve yargı organının (Yüksek Adalet Divanı, Anayasa Mahkemesi, Devlet Konseyi ve Yüksek Yargı Konseyi) merkez ofislerine ev sahipliği yapmaktadır. Bogotá, ekonomik gücü ve buna bağlı finansal olgunluğu, küresel şirketler için cazibesi ve insan sermayesinin kalitesiyle öne çıkmaktadır. Kolombiya'nın finansal ve ticari kalbidir ve ülkedeki herhangi bir şehre göre en fazla ticari faaliyete sahiptir. Başkent, Kolombiya ve And doğal bölgesindeki ana finans piyasasına ev sahipliği yapmakta ve Latin Amerika ve Kolombiya'ya gelen yeni yabancı doğrudan yatırım projeleri için önde gelen destinasyondur. Ülkenin en yüksek nominal GSYİH'sine sahip olup, ulusal toplamın neredeyse dörtte birinden (24,7%) sorumludur. 
Şehrin havaalanı, efsanevi El Dorado'nun adını taşıyan El Dorado Uluslararası Havaalanı, Latin Amerika'da en büyük kargo hacmini karşılıyor ve yolcu sayısı bakımından üçüncü sırada yer alıyor. Bogotá, ülkedeki en fazla sayıda üniversite ve araştırma merkezine ev sahipliği yapıyor ve birçok tiyatro, kütüphane (Virgilio Barco, Tintal ve Tunal of BibloRed, BLAA, Ulusal Kütüphane, 1000'den fazla kütüphane arasında) ve müze ile önemli bir kültür merkezidir. Bogotá, 2014 Küresel Şehirler Endeksi'nde 52. sırada yer alıyor ve GaWC tarafından "Alfa-" tipi küresel bir şehir olarak kabul ediliyor.

29 Ekim 1971'de, Bogotá şehri aşağıdaki şehirle bir şehir kardeşleşmesi antlaşmasını imzaladı:

 Miami, Amerika Birleşik Devletleri
14 Haziran 1982'de şehir, aşağıdaki şehirle uluslararası işbirliği için bir şehir kardeşleşmesi antlaşmasını imzaladı:

 Seul, Güney Kore
Ayrıca 12 Ekim 1982'de her Latin ülkenin (Latin Amerika, İspanya ve Portekiz) başkentleri arasında bir şehir kardeşleşmesi ilânına katılarak, aşağıdaki her şehir ile kardeş şehir statüsünü paylaşmaktadır:

Bağımsızlık Parkı (Bogotá)

Şehrin resmî sitesi31 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca) ve (İngilizce)
Bogotá Turizm8 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca) ve (İngilizce)

Bristol, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Güney Batı bölgesinde bulunan bir törensel kontluk ve tek-seviyeli-yerel-idare-bölgesi ve bir şehirdir. Bristol'a şehir olma krallık beratı 1155'te ve idari kontluk olma beratı ise 1373'te verilmiştir. 13. yüzyıldan beri 500 yıl Bristol, İngiltere'nin en büyük üç şehri arasında bulunmuş ve sıralamada yerini ancak 18. yüzyıl sonlarında Kuzey ve Kuzey-Batı İngiltere'deki sanayi şehirlerinin gayet hızla gelişmeleri sonucu kaybetmiştir.
Şehir Avon Nehri kenarında kurulmuştur ve Atlantik Okyanusu'na Bristol Körfezi'nde katılan Severn Nehri Halici kenarlarında da bulunmaktadır. Bu nedenle yüzyıllarca Bristol, İngiltere'nin en büyük limanlarından biri olmuştur. Ticarî Bristol Limanı önce yüzyıllarca şehir merkezindeyken günümüzde Severn Halicinin ağzına doğru yer değiştirmiş ve şehir sınırlarının hemen batı kenarında bulunan Avonmouth ve Royal Portbury Doklarına geçmiştir. Bristol şehri Somerset ve Gloucestershire kontlukları ile sınırlıdır ve güney-batısında Bath şehri ve kuzeyinde Gloucester şehri bulunmaktadır.
2009 tahminine göre tek-seviyeli-yerel-idare sınırları içinde nüfusu 433.100 kişi ve etrafındaki şehirleşmiş bölgedeki varoşlar, kasabalar ve köyler katılmasıyla tanımlanan "Büyük Şehirsel Bölge (LUZ)" nüfusu 1.006.600 olarak tahmin edilmektedir. Bristol nüfus bakımından Birleşik Krallık'ın altıncı büyük şehri ve Güney-Batı İngiltere bölgesinin en büyük şehirdir.
Bristol bölgesinde ticaret, kültür ve eğitim açısından liderdir. Şehrin ekonomik gücü, mühendislik, havacılık, finansal servisler, medya ve turizm gibi alanlardan gelmektedir.
Şehir birçok eğlence, spor ve alışveriş aktivitesini gerçekleştirebileceğiniz bir yer olduğu gibi aynı zamanda büyük şehirlerde olmayan topluluk hissini de vermektedir. Bristol, karnavalları, festivalleri, barları, müzeleri, sanatçıları ile hem hareketli bir şehirdir hem de dinlenmek isteyenler için birçok olanak sunar.
Şehir 1000 yıllık bir limana sahiptir ama bu tarihi limanlar kapanmış ve eğlence ve sanat aktiviteleri için tekrar düzenlenmiştir. Şehir nüfusuna göre yaşayan insanlar için çok fazla açık alana sahiptir.
Aynı zamanda çok iyi bir ulaşım ağı vardır. Londra ve sahil kentlerine günü birlik gitmek mümkündür. Bristol Uluslararası Havalimanı'nın genişletilmesi ile birlikte daha uzak yerlere gitmek oldukça kolaydır.

Bristol'un sınırları, şehrin kendi, gelişmiş bölge veya Greater Bristol dahil olmak üzere birkaç şekilde tanımlanabilir.
Şehir konsey sınırı şehrin en dar tanımıdır. Ancak, batıdaki Severn Estuary'in Flat Holm adalarında (Cardiff, Galler ve Steep Holm'de) biten geniş, kabaca dikdörtgen bir bölümünü içerir. Bu "deniz kenarı uzantı", 1373'te III. Edward tarafından şehre verilen tüzükte belirtilmiş Bristol ilçesi asıl sınırına kadar izlenebilir.
Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), Kingswood, Mangotsfield, Stoke Gifford, Winterbourne, Almondsbury, Gordono/ Easton, Whitchurch köyü, Filton, Patchway ve Bradley Stoke gibi Bristol'e bitişik ancak şehir konsey sınırları dışında gelişmiş alanları içeren bir Bristol kentsel alanı tanımlamıştır ancak bu sınır içindeki gelişmemiş alanlar hariç tutulmuştur.

Bristol'de çok eskiden beri ticaret yapılır. Eskiden yünlü kumaş ihraç edilir ve balık, şarap, tahıl ve süt ürünleri ithal edilirken sonraları ise tütün, tropik meyveler ve tarla ürünleri ithal edildi. Motorlu taşıtlar, tahıl, kereste, tarım ve petrol ürünleri başlıca ithal edilen ürünlerdi.
13. yüzyıldan beri nehirler rıhtım yapımı için değiştirildi. 1240'larda Frome, Avon Nehri'ne dökülen derin, insan yapımı bir kanala (Aziz Augustine'nin Menzili olarak bilinir) yönlendirildi.
1420'lerde gemiler zaman zaman Bristol'den İzlanda’ya gidiyorlardı. Bristol'dan gelen denizcilerin (Kanada kıyılarına avlarını tuzlamak/tütsülemek için karaya çıkan balıkçılar) Kristof Kolomb veya John Cabot'tan önce Amerika'ya vardıkları tahmin edilmektedir. 1480'lerin başından itibaren Bristol Tüccar Girişimciler Derneği ticaret fırsatları aramak için Kuzey Atlantik'in keşfine mali destek oldu.
1552'de VI. Edward limanı yönetmek için Merchant Venturers'a Kraliyet imtiyaznamesi verdi. Cabot'tan sonra limandan ayrılan kaşifler arasında Martin Frobisher, James Koyu’na adını veren kaptan Thomas James ve 1603'te Cod Burnu ve güney New England kıyılarını keşfeden Martin Pring de vardı.
1670'e gelindiğinde şehrin 6.000 tonluk nakliye tonajı vardı ve bunun yarısı ithal tütündü.
17. yüzyılın sonları ve 18. yüzyılın başlarında ise ticaret filosu köle ticaretine hizmet etti.
18. yüzyılda, Bristol Britanya'nın ikinci en işlek limanıydı ve ticaret Corn Street'teki The Exchange civarındaki ticaret alanında "Nails" (Türkçe: çiviler) denilen bronz masalarda yürütülürdü. Nails kelimesinin "çivi üzerinde nakit" (hemen ödeme) ibaresinden kaynaklandığı belirtilse de, bu tabir muhtemelen kurulumlarından daha önce de kullanılıyordu.
Şehrin ekonomisi havacılık, savunma, medya, bilgi teknolojisi, finansal hizmetler ve turizm endüstrilerine de dayanır.
İngiltere'nin en popüler turistik yerlerinden birisi olan Bristol, 2009 yılında uluslararası seyahat yayıncıları Dorling Kindersley tarafından yetişkin gençlere yönelik Eyewitness rehberlerinde Bristol dünyanın ilk on şehrinden birisi seçildi.
Bristol, Core Cities Group'u oluşturan en büyük sekiz İngiliz şehrinden birisidir. Şehir, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağınca Gama seviyeli küresel şehir ve dördüncü en yüksek sıradaki İngiliz şehri olarak derecelendirilir.
2017'de Bristol'ün gayri safi yurtiçi hasıla değeri 88.448 £ milyardı. Kişi başına GSYİH 46.000 £ (65.106 $, 57.794 €) idi. Bu miktar ulusal ortalamanın %65 üzerinde olup Londra ve Nottingham'dan sonra üçüncü en yüksek GSYİH'dır. Bristol, Birleşik Krallık'taki Londra, Edinburgh, Glasgow, Belfast ve Nottingham'ın arkasından altıncı en yüksek kişi başına GSYİH‘ı olan şehirdir.
2011 nüfus sayımına göre Güney Batı İngiltere için yüzde iki ve ulusal ortalama olan yüzde dört işsizlik yüzdesi ile karşılaştırıldığında, Bristol'ün işsizlik yüzdesi yüzde üç idi.
Artık Bristol ekonomisi 1870'lerde olduğu gibi Avonmouth'taki rıhtımlara ve gemilerin büyüklükleri arttığı için 1977'de Royal Portbury Rıhtımı'na taşınan Bristol Limanı'na bağlı olmamasına rağmen, Bristol İngiltere'ye en çok araba ithalatının yapıldığı yerdir. 1991 yılına kadar kamuya ait olan liman 330 milyon sterlinlik yatırımla kiralandı ve yıllık tonajı 3,9 milyon uzun tondan (4 milyon ton) 11,8 milyona (12 milyon tona) yükseldi. Tütün ithalatı ve sigara üretimi durduruldu ancak şarap ve alkollü içecek ithalatı devam etmektedir.
Mali hizmetler sektörü şehirde 59.000 kişiye ve 50 mikro elektronik ve silikon tasarım şirketi ise yaklaşık 5.000 kişiyi istihdam etmektedir.
1983'te Hewlett-Packard Bristol'de ulusal bir araştırma laboratuvarını açtı.
2014'te ise şehir, TripAdvisor tarafından "İngiltere'deki en iyi 10 turistik yer" arasında yedinci oldu.

Resmî turizm sitesi6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Curlie'de Bristol (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Buenos Aires (İspanyolca telaffuz: /ˈbwenos ˈajɾes/), resmî adıyla Buenos Aires Özerk Şehri, Arjantin'in başkenti ve en büyük şehridir. "Güney yarımkürenin Paris'i" olarak anılan şehir, Río de la Plata'nın güneybatı kıyısında yer almaktadır. Şehir merkezinin nüfusu yaklaşık 3,1 milyon, kentsel alanının nüfusu ise 16,7 milyondur; bu da Buenos Aires'i dünyanın en kalabalık 21. metropol alanı hâline getirmektedir.
Şehir, iyi korunmuş eklektik Avrupa mimarisi ve zengin kültürel yaşamıyla tanınır. Birçok etnik ve dinî grubun bir arada yaşadığı çok kültürlü yapısı, hem kentin kültürüne hem de şehirde ve ülkenin diğer bölgelerinde konuşulan lehçeye katkı sağladı. 19. yüzyıldan bu yana hem şehir hem de ülke, dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca göçmeni kabul ederek farklı toplulukların bir arada yaşadığı bir kültürel karışım hâline geldi. Buenos Aires, Amerika kıtasının en çeşitli ve çok kültürlü şehirlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Buenos Aires şehri, özerk bir idari bölgedir; Buenos Aires eyaletinin bir parçası ya da başkenti değildir. 1880 yılında Arjantin İç Savaşı'nın ardından federal statüye kavuşturularak eyaletten ayrıldı. Daha sonra kent sınırları Belgrano ve Flores yerleşimlerini kapsayacak şekilde genişletildi, bu yerler günümüzde şehrin mahalleleri hâline geldi. 1994 Anayasa değişikliğiyle kente özerklik tanındı ve bu nedenle resmî adı Buenos Aires Özerk Şehri oldu. Kent sakinleri ilk kez 1996'da hükûmet başkanını seçti; bu tarihe kadar belediye başkanları doğrudan Arjantin devlet başkanı tarafından atanmaktaydı.
Büyük Buenos Aires metropol alanı, Buenos Aires eyaletine bağlı komşu bölgelerde yer alan birçok çevre şehri kapsar ve Amerika kıtasının en kalabalık dördüncü metropol bölgesini oluşturur. Aynı zamanda Oğlak Dönencesi'nin güneyindeki en büyük ikinci şehirleşmiş alandır. Buenos Aires, Arjantin'deki idari birimler arasında en yüksek insani gelişmişlik düzeyine sahiptir. 2024 yılında yaşam kalitesi bakımından dünya genelinde 97. sırada yer aldı ve Latin Amerika'nın en iyi şehirleri arasında gösterildi.

Juan Díaz de Solís, Río de la Plata'yı 1516 yılında keşfetti, fakat seferi bugünkü Tigre yakınlarında Kızılderilileri tarafından uğradığı bir saldırı sonucunda kanlı bir şekilde bitti, öyle ki bu saldırı sırasında Solís de ölmüştür.
Buenos Aires 2 Şubat 1536 tarihinde Pedro de Mendoza tarafından Puerto de Nuestra Señora Santa María del Buen Ayre (Sevgili Anamız Güzel Hava Bakiresi Meryem'in Limanı) adıyla kurulmuştur. İsmi, Cagliari'nin Virgen de Bonaria'sına (Güzel Hava Bakiresi) tapan Papaz Mendoza seçmiştir. Başka bir rivayete göre ise isim, Río de la Plata'daki havanın güzel oluşundan dolayı seçildiği yönündedir. Mendoza'nın şehri kurduğu yer bugünkü San Telmo bölgesinin bulunduğu yerdir.
Mendoza'nın emrinde 16 gemiyle birlikte gelen 1600 adam vardı. Yaz sonunda geldikleri için tahıl ekmek için çok geç bir dönemdi. Yerli Querandí Kızılderilileri avcılık ve toplayıcılık yapıyorlardı ve İspanyollar tarafından Mendoza'nın birliklerine yiyecek sağlamaya zorlandılar. Bunun üzerine onlar da sürekli olarak İspanyollara saldırdılar. Mendoza'nın sömürgecileri 1541 yılında bölgeyi terk etmek zorunda kaldılar.
Şehir 1580 yılında Juan de Garay tarafından Ciudad de la Santísima Trinidad y Puerto Santa María de los Buenos Aires (Kutsal Teslis'in Şehri ve Kutsal Güzel Hava Bakiresi Meryem'in Limanı) adıyla tekrar kuruldu. Bu sırada bugünkü Arjantin sınırları içinde, hepsi kuzeybatıda bulunan birçok şehir daha kuruldu. Bunlardan en eskisi bugünkü Arjantin'in kuzeydoğusunda bulunan Santiago del Estero'dur.
Buenos Aires kurulduğu ilk zamanlardan beri şehrin etrafındaki Pampa bölgesinde beslenen hayvanlar ve İspanya ile yapılan ticaretle geçimini sağlamıştır. Ama 17. ve 18. yüzyılda İspanyol yönetimi Avrupa'ya gelecek bütün malların vergilendirilebilmesi için öncelikle Peru'daki Lima şehrine gönderilmesini zorunlu kıldı. Malların yollanmasını zorlaştıran bu olay Buenos Airesli tüccarların İspanya'ya karşı hoşnutsuzluklarını gitgide artırdı ve kaçakçılık günden güne arttı. İspanya Kralı III. Karl otoritesinin gitgide azaldığını fark etti ve tahtta olduğu dönemde (1759-1788) önce ticari yaptırımları hafifletti ve en sonunda da Buenos Aires'i serbest bir liman şehri olarak tanıdı.

Buenos Aires, nihayet 1776 yılında Peru Eyaleti'nden ayrılıp Río de la Plata Eyaleti'nin başkenti oldu. Şehrin nüfusu Afrika'dan getirilen kölelerle birlikte büyük ölçüde arttı, 1778-1815 yılları arasında nüfusun hemen hemen üçte birini siyahlar oluşturuyordu.
İspanyolların Birleşik Krallık'a karşı Fransızların müttefiki olarak girdiği Río de la Plata'nın İngiliz işgali sırasında General William Beresford yönetimindeki İngiliz birlikleri iki gün süren bir savaş sonunda şehri işgal ettiler. Şehir halkı İngilizlere karşı direndi ve Santiago de Liniers emrindeki yerel güçler 4 Ağustos'ta şehri tekrar ele geçirdiler. Liniers, bir İngiliz kuşatmasını daha başarıyla savuşturdu, bu da 7 Haziran 1807 tarihinde General John Whitelock'un kapitülasyonu ile sonuçlandı.
Kuşatmaların İspanyol birliklerinin değil de, kızgın halkın direnmesi sonucu başarısızlığa uğraması milliyetçileri cesaretlendirdi. Kral Naili'ne Cabildos Abiertos adı verilen yerel birliklere gitgide artan tavizler verdirerek ülkenin bağımsızlığa giden yolunu da açmış oldular.

25 Mayıs 1810 tarihinde Buenos Airesli silahlı güçler, Kral Naili Baltasar Hidalgo de Cisteros y la Torre'yi şehirden attılar. 9 Haziran 1816'da Tucumán Kongresi resmî olarak 'Birleşik Río de la Plata Eyaletleri'nin bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlığın ilanından sonra Buenos Aires merkezli bir yönetimi savunan merkeziyetçiler ve eyaletlerin bağımsızlığından yana olan federalistler arasında tartışmalar yaşandı.
1829 yılında federalist Juan Manuel de Rosas vali olarak Buenos Aires'te yönetimin başına geçti. Mart 1835'te tekrar Vali ve Başkumandan seçildi. Rosas'ın gücü zamanla inanılmaz derecede arttı ve bu onu bir diktatöre çevirdi. Brezilya, Uruguay ve Don Justo José de Urquiza'nın birliklerine karşı savaşırken öldüğü 1852 yılına kadar ülkeye hükmetti. Rosas'ın ölümüyle şehir kapılarını Avrupalı göçmenlere açtı.
Buenos Aires eyaleti 1853 yılında eyalet kongresine katılmayı reddetti ve Arjantin'den ayrıldı. 1859 yılında ise 1853'te kurulan Arjantin Birliği'ne (Federación Argentina) katıldı.

Buenos Aires 1880 yılında Julio Argentino Roca yönetiminde aynı ismi taşıyan eyaletten ayrılıp başkent ilan edildi. Buenos Aires, 1890 yılında Latin Amerika'daki en büyük ve en önemli şehir konumundaydı. Yüzyıl başında nüfusu hemen hemen bir milyona yakındı.
1913 yılında Mayo Bulvarı yönetiminde ilk metro hattı açıldı. Buenos Aires Metrosu, 1969 yılında Meksiko'da açılan metroya kadar Latin Amerika'daki ilk ve tek metro olarak hizmet verdi.
1919 yılında Hipólito Yrigoyen yönetimi sırasında askerî güç kullanılarak bastırılan bir işçi ayaklanması yaşandı. Olaylar Trajik Hafta ismiyle tarihe geçti. 1930'lu yıllarda şehrin bugün can damarlarını oluşturan Santa Fe, Córdoba ve Corrientes bulvarları yapıldı. II. Dünya Savaşı'ndan itibaren şehir büyüyerek eski birçok varoşu da sınırlarına dahil etti. Bu tarihlerde Arjantin nüfusunun hemen hemen üçte biri Buenos Aires'te yaşıyordu.
1976 yılında Isabel Martínez de Perón'un baştan indirilmesiyle Arjantin'de askeri rejim başladı. Bu rejim sırasında askeri rejime karşı çıkan ya da askeri hükûmete karşı şüpheli yaklaşan on binlerce insan ortadan kayboldu.
1976 yılından 1983 yılına kadar süren askeri diktatörlüğün tutuklamaları ilk başladığında askeri diktatörlük rejimi sırasında kaybolan insanların anneleri Plaza de Mayo'daki (Mayıs Meydanı) Başkanlık Sarayı Casa Rosada'nın önünde toplanarak protesto gösterileri yapmaya başladılar.
Kaybedilen Falkland Savaşı'ndan sonra askeri rejimi sürdürmek imkânsızdı, böylece tekrar demokratik seçimler yapıldı. Bu yeni dönemin ilk başkanı olarak Raúl Alfonsín seçildi. Arjantin'de yeniden demokrasiye geçişle birlikte 1 Arjantin Pesosu, 1 Amerikan Dolarına eşdeğer olurken Carlos Menem'in Başkanlığı döneminde yapılan neoliberal reformlar sonucunda Arjantin ekonomisi büyük bir atılım gerçekleştirdi ve bu atılım sonucunda Buenos Aires şehrinde yapılanma büyük ölçüde arttı. Özellikle Retiro bölgesinde birçok yeni yüksek binalar inşa edildi.
17 Mart 1992 tarihinde Retiro bölgesinde İsrail Konsolosluğu'na bırakılan bir saatli bomba, 29 kişinin ölümüne ve 242 kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu olayı 18 Temmuz 1994'te 86 (1'i saldırgan) kişinin ölümüne ve 300'den fazla kişinin de yaralanmasına yol açan bir Yahudi Kültür Merkezi'ne yönelik bir saldırı yaşandı. AMIA (Asociación Mutual Israelita Argentina İsrail-Arjantin Birliği)'ne karşı düzenlenen bu saldırı hakkında yıllarca herhangi bir bilgi verilmedi. Bu durum her yıl saldırının yapıldığı gün, devlet kurumlarını konuya olan ilgisizliklerinden dolayı suçlayan protestolara yol açtı. 25 Ekim 2006 tarihinde savcılık tarafından yayınlanan raporda olayın Hizbullah tarafından gerçekleştirdiği iddia edildi; eski İran Hükûmeti'ndeki sekiz kişi için uluslararası tutuklama kararı istendi. İki olay da şehirde büyük yaralar açtı ve yönetim binalarından sonra şehirde en iyi korunan binalar Yahudi kurumları haline geldi. Buenos Aires, 180.000 kişilik Yahudi ile Latin Amerika'daki en büyük Yahudi nüfusuna sahip şehirdir.

1994 Arjantin Anayasası reformunun ardından, 1996 yılında şehir yeni statüye göre ilk belediye seçimlerini gerçekleştirdi ve belediye başkanının unvanı resmî olarak "hükûmet başkanı" olarak değiştirildi. Seçimi kazanan Fernando de la Rúa, daha sonra 1999-2001 yılları arasında Arjantin devlet başkanı olarak görev yaptı. De la Rúa'nın halefi olan Aníbal Ibarra, iki kez halk oylamasıyla seçildi; ancak República Cromagnon gece kulübünde çıkan yangının ardından görevden alınma süreci başlatıldı ve 6 Mart 2006'da görevden uzaklaştırıldı. Bu süreçte, vekil belediye başkanı olan Jorge Telerman göreve getirildi. 2007 seçimlerinde, Cumhuriyetçi Çözüm (PRO) partisinden Mauricio Macri, ikinci turda Za

Dekolonizasyon veya sömürgesizleşme; bir devletin, bir başka ülke halkı ve kurumları üzerindeki kontrolünü sona erdirmesi. Diğer bir deyişle sömürgeciliğin sonlandırılmasıdır. Politik ve kültürel anlamda gerçekleştirilebilir. Bu Kavram  özellikle  I. Dünya Savaşı'ndan önce kurulan sömürge imparatorluklarının parçalanması için kullanılır. Akademisyenler konuya ilişkin incelemelerinde özellikle bağımsızlık talep eden kolonilerdeki Creole Milliyetçiliği gibi halk hareketleri ve fikirler üzerinde yoğunlaşıyorlar. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı Birleşmiş Milletler tarafından Dekolonizasyonun özü olarak tanımlanır. Birleşmiş Milletler'e bağlı Özel Dekolonizasyon Komitesi, Dekolonizayon Süreci içerisinde Kolonici ulusun süreci iptal gibi bir hakkı bulunmadığına ancak sürecin yönlendirilmesinde söz sahibi olabileceğine karar vermiştir. Buna örnek olarak:Hindistan'ın bölünmesi gösterilebilir. Bağımsız Devletler, bir bölge hakkında dekolonizasyon talep edebilse de bu orada yaşayan ulusun referandumuna bırakılır.

Dekolonizayon süreçleri Hindistan'da olduğu gibi pasif ve kansız bir biçimde, bağımsızlık yanlısı gruplar tarafından yürütülen Bağımsızlık savaşları ile veya uluslararası ortamda Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen süreçler ile neticelenmiştir. Dekolonizasyonun ilk örneklerine Thukididis'in yazılarında rastlanmıştır. Modern anlamdaki ilk büyük çaplı dekolonizasyonlar ise İspanyol İmparatorluğu'nun 19.Yüzyılda dağılması ile gerçekleşmiştir. Bu olayların ardından I. Dünya Savaşı sonunda Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu; II. Dünya Savaşı sonu ve Soğuk Savaş'ın ilk yarısında Britanya İmparatorluğu, Fransız sömürge imparatorluğu, Hollanda İmparatorluğu, Belçika sömürge imparatorluğu, Japon İmparatorluğu, Portekiz İmparatorluğu, İtalyan İmparatorluğu; Soğuk Savaş sonunda ise Sovyetler Birliği(Rus İmparatorluğu'nun Ardılı) gibi Sömürge İmparatorlukları dağılmıştır.
Dekolonizasyon zaman zaman sömürge yönetimi altındaki Entelektüellerin desteği ile daha geniş kitlelere ulaşmıştır.
Günümüzde Hala Latin Amerika ve Afrika Bölgelerindeki ülkelerin De facto olarak Bağımlı bölge olduklarına yönelik doğruluğu kanıtlanamamış iddialar bulunmaktadır.

Dekolonizasyon 1770'lerde modern anlamda başlamış I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonlarında büyük sömürge imparatorluklarının yaşadığı büyük yıkımlar ve parasal kayıplardan dolayı kolonileriyle ilgilenememesinden dolayı hız kazanmıştır. Soğuk Savaş Döneminde iki kutuplu dünya yapısında süper güçler SSCB ve ABD dekolonizasyona destek vermişlerdir. SSCB baskısı altında ABD'den destek bekleyen imparatorluklar bekledikleri desteği bulamamış ve bastırılan isyanlar başarılı askerî müdahaleler olsalar da politik olarak kolonilerinin bağımsızlıklarına engel olamamışlardır.

Britanya İmparatorluğuna bağlı Kuzey Amerika'daki on üç koloni 1776 yılında artan vergiler ve demokratik yönetim isteğiyle bir bildiri yayınlayarak bağımsızlığını ilan etti. Ardından başlayan savaş sonucu 1778 yılında Fransa ve 1783 yılında Paris Antlaşması ile Britanya tarafından tanınarak bağımsızlığını resmen ilan etti ve Amerika Birleşik Devletleri adını aldı.

Fransız Devrimi ile beraber oluşan boşlukta 1791 yılında Fransa'ya bağlı Hispanyola(Haiti) Adasında Çıkan Köle İsyanı Sonucu Bir Savaş Patlak Vermiştir. Ülkede 1789-99 Arası Süren Kargaşa Durumundan Dolayı Fransızlar bölgeyle ilgilenememişlerdir. 1803 yılında Napolyon Bonapart, Lousiana'yı ABD'ye satarak sömürgeler ile ilgilenmediğini açıkça belli etmiştir bunun sonucu 1804 yılında isyancılar adanın kontrolünü De facto olarak ele almışlar ve Haiti İmparatorluğunu kurmuşlardır (Sonraki Süreçte Cumhuriyet İlan Edilmiştir). Fransa tarafından resmen tanınması ise 1834 yılındadır. 1862 yılında ABD tarafından tanınması ile De jure olarak bağımsızlığına kavuşmuştur.

Napolyon Savaşları Sonucu İspanya ve kolonileri arasındaki bağlantı kesildi. Bu Boşluktan istifade eden Latin Amerikalı Milliyetçiler Özellikle Yarımada Savaşının Ardından Bağımsızlık Hareketlerini Başlattılar.
Kral VII. Ferdinand Döneminde Koloniler Krala Bağlılığını İlan Ettiler Ancak Daha Sonra Antlaşmayı Bozdular. 1809 yılında İlk İsyan Bolivya'nın La Paz İlinde Patlak Verdi. Britanya İmparatorluğunun  La Plata Genel Valiliğini İşgali İle İspanya İle Kıta Arasındaki Bağlantı Tamamıyla Koptu. 1810 Yılı Mayısında Buenos Aires'te Askeri Cunta Kuruldu Ve Yönetimi Devraldı Bunun Sonucu Tüm Kıta Kolonilerde İsyan Patlak Verdi (Küba, Porto Riko Ve Filipinler Hariç). En Büyük Koloni Olan Meksikada 15 Yıl İçinde Halkın Bazı Kesimleri Kraliyetten Yana Ve Bazı Kesimleri İse Bağımsızlıktan yana olmak üzere bölündü. İsyanlar Bastırılamadı. Orta Amerika Ülkeleri Ve Meksika Bağımsızlığını kazandı. Onları Güney Amerika Ülkeleri İzledi. Son Olarak 1824 Yılında Ayacucho Muharebesinde Perulu İsyancılar tarafından Bozguna Uğratılan İspanya Amerikan Anakarasından Çekildi. 1898 Amerikan-İspanyol Savaşı İle Porto Riko, Küba Ve Filipinler de Elden Çıktı (Porto Riko Ve Filipinler Amerikan İdaresinde Kalırken Küba 1902 Yılında Bağımsız Olmuştur). Böylece İspanya Fas ve Batı Sahra'daki Küçük Koloniler, Gine'de Küçük Bir Toprak Parçası Ve Atlantik Okyanusundaki Küçük Adalar Dışında Tüm Kolonilerini Kaybetti. 1968 Yılında Ekvatoral Gine, 1975 Yılında Batı Sahra da Kaybedildi Ancak İspanya Fas'taki Ceuta Ve Melila Şehirlerini terk etmedi.

Gerardus Mercator (5 Mart 1512 - 2 Aralık 1594), 16. yüzyıl Alman-Flemenk haritacı, coğrafyacı ve kozmograftır.
Sabit kerterizli gemi rotalarını yani kerte hattını doğrularla gösteren ve günümüzde seyrüsefer haritalarında hâlâ kullanılmakta olan yeni bir projeksiyon ile yaptığı 1569 dünya haritası ile tanınmıştır.
Mercator, Hollanda haritacılık ekolünün kurucularından biridir ve ekolün altın çağını yaşadığı 16. ve 17. yüzyıllardaki en önemli temsilcisi sayılmaktadır. Yaşadığı dönemde dünyanın en tanınmış coğrafyacısıydı ancak buna ek olarak teoloji, felsefe, tarih, matematik ve manyetizma ile de ilgileniyordu ve aynı zamanda usta bir hakkak ve hattattı, ayrıca dünya küreleri ve bilimsel enstrümanlar da yapmaktaydı.
Döneminin büyük âlimlerinin aksine çok az seyahat eden Mercator'un coğrafya bilgisi binden fazla kitap ve haritadan oluşan kütüphanesine, ziyaretçilerine ve diğer âlimlerle, devlet adamlarıyla, seyyahlarla, tüccarlarla ve denizcilerle altı farklı dilde yaptığı çok sayıda yazışmalarına dayanmaktadır. Mercator'un ilk haritaları duvara asmaya uygun büyük formatlıydı ancak yaşamının ikinci yarısında daha küçük formatlı 100'den fazla yeni bölgesel harita yaptı ve bunları 1595 yılında Atlas'ında topladı. Bu eseri Atlas kelimesinin coğrafya bağlamında ilk kullanılışıdır. Mercator aslında bu kelimeyi yalnızca harita koleksiyonu anlamında değil evrenin yaratılışı, tarihi ve tanımı üzerine olan Cosmologia adlı bilimsel eseri için kullanmıştır. Bu kelimeyi seçmesinin nedeni, ilk büyük coğrafyacı olarak nitelediği Mauretania Kralı Atlas'a ithaf etmektir. Mitolojiye göre Kral Atlas, Titan Atlas'ın oğludur ancak bu iki mit kısa sürede birleşmiştir.
Mercator'un gelirinin çoğu dünya ve gökküre kürelerinin satışında gelmekteydi. Altmış yıl boyunca dünyanın en kaliteli küreleri olarak kabul edilen bu küreler o kadar çok sayıda satılmıştır ki günümüze kadar çok sayıda kalabilmiştir. Bu girişimi kürelerin yapılması, haritaların basılması, kürelerin durduğu dayanakların üretilmesi, paketlenmesi ve Avrupa'nın tamamına dağıtılmasını içeren büyük bir girişimdi. Aynı zamanda özellikle astronomi ve astroloji geometrisini incelemek üzere kullanılan annuli astronomici (astronomi halkaları) ile usturlap olmak üzere bilimsel enstrümanları ile de tanınmıştır.
Mercator coğrafya, felsefe, kronoloji ve teoloji üzerine eserler yazmıştır. Duvar haritalarının tamamında gösterdiği bölgelerle ilgili ayrıntılı metinler bulunmaktadır. Örneğin 1569 tarihli meşhur haritasında on beş lejantta 5,000'den fazla kelimelik açıklama bulunur. 1595 tarihli Atlas'ında 120 sayfa kadar harita ve desenli başlık sayfası olmakla beraber daha fazla sayıda sayfa evrenin yaratılışına dair görüşleri ile haritalarda gösterilen tüm ülkelerin tanımlamalarına ayrılmıştır. Kronoloji tablosu 400 sayfa kadar tutmakta ve yaratılıştan itibaren hanedanların, başlıca siyasal ve askerî olayların, yanardağ patlamalarının, depremlerin ve tutulmaların tarihini vermektedir. Aynı zamanda Yeni ve Eski Ahit üzerine de yazmıştır.
Katolik bir ailenin oğlu olan Mercator, Martin Luther'in Protestanlık akımının geliştiği dönemde koyu bir Hristiyandı. Kendini hiçbir zaman Lutherci olarak tanımlamamış olsa da Protestanlığa açıkça sempati beslemekteydi ve bu nedenle sapkınlıkla (Lutheranye) suçlanmıştı. Altı ay kaldığı hapishaneden yara bere almadan kurtulmuştur. Zulüm gördüğü bu dönem muhtemelen Katolik Leuven'den (Louvain) ayrılıp daha toleranslı Duisburg'a taşınmasının başlıca nedenidir. Yaşamının son otuz yılını Dusiburg'da geçirir. Mercator'un arkadaşı ve ilk biyografisini yazan Walter Ghim, onu ağırbaşlı ama arkadaş ortamında güleryüzlü ve nüktedan olarak tanımlar. Diğer âlimlerle tartışmaktan büyük haz duyan Mercator dindardı ve ölümüne kadar çalışkandı.

Gerardus Mercator Hubert de Kremer ve eşi Emerance'ın yedinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğduğunda Geert De Kremer (ya da Gerhard De Cremer) adı verildi. Evleri günümüz Almanya'sında bulunan Jülich Dükalığı'nın Gangelt kentiydi ancak doğduğu sırada ailesi günümüz Belçika'sında bulunan Flandra Kontluğu'nun Rupelmonde adlı kasabasında yaşayan Hubert'in abisi (ya da amcası) Gisbert De Kremer'i ziyaret ediyordu. Yoksul bir ayakkabıcı olan Hubert'in aksine rahip olan Gisbert yaşadığı toplulukta önde gelen kişilerden birisiydi. Aile Rupelmonde'da altı ay kadar kısa bir süre kaldıktan sonra Mercator'un çocukluğunun ilk yıllarını geçirdiği Gangelt'e geri döndü.
Altı yıl sonra 1518'de aile muhtemelen Gangelt'te kıtlık, veba ve kanunsuzluk yüzünden kötüleşen koşullar nedeniyle Rupelmonde'ataşındı. Mercator, Gangelt'ten sonra geldiği Rupelmonde'da muhtemelen yedi yaşında yerel okula gitti ve burada okuma, yazma, aritmetik ve Latince üzerine temel bilgileri aldı.

Mercator'un milliyeti ihtilâflı bir konudur. 1868 yılında, meşhur 1569 dünya haritasının 300. yılı nedeniyle yapılan hazırlıkların bir parçası olarak Belçikalı Jean Van Raemdonck, Flemenk coğrafyacı Mercator'un yayımladığı biyografisinde atalarını Rupelmonde'a dayandıran spekülatif bir De Kremer aile ağacı da bulunmaktaydı. 1869 yılında Duisburg'da Alman Arthur Breusing Alman coğrafyacı Mercator üzerine yayımladığı kitapta ailesinin Jülich'ten olduğu, ana rahmine Jülich'te düştüğü ve ailesinin Rupelmonde'u ziyareti sırasında doğmuş olmasının Alman milliyetinden olması gerçeğini geçersiz saymadığını iddia etmiştir. Tartışma 1914 yılında Heinrich Averdunk'un Van Raemdonck'un kurgularına saldırması ve 16. yüzyılda Jülich'te Kremer adının çok sayıda bulunmasını öne sürerek Breusing'in Mercator'un Alman olduğu iddiasını desteklemesiyle devam etmektedir.
Günümüzde, babası Hubert'in doğum yerine ya da geçmişine dair herhangi bir kanıtın bulunmamasına rağmen çok sayıda Belçikalı ve Alman Mercator'un kendi milliyetlerinden olduğunu iddia etmeye devam etmektedir. Günümüz bilim insanlarının çoğu tarafsız bir tutum takınarak Mercator'un milliyeti konusunda sessiz kalmakta ancak popüler eserler herhangi bir kanıt göstermeden milliyetini bazen Belçikalı bazen de Alman diye göstermektedir.

Hubert'in 1526'da ölümünden sonra Gisbert Mercator'un vasisi oldu. Mercator'un kendisi gibi rahip olacağı umuduyla 15 yaşındaki Geert'i Brabant Düklüğü'nde 's-Hertogenbosch'da bulunan Fratres Vitae Communis tarikatının okuluna gönderir. Tarikat ve okul, İncil'e büyük vurgu yapan ama aynı zamanda da Katolik Kilisesi'nin dogmalarını açıkça onaylamadığını belirten karizmatik Geert Groote tarafından kurulmuştur. Bu iki özellik de birkaç yıl önce Martin Luther tarafından önerilen yeni "itizaller"di. Yaşamında benzer düsturları izleyen Mercator bunun ceremesini de çekti.
Okulda bulunduğu sıralarda okul Georgius Macropedius tarafından idare ediliyordu ve Geert onun rehberliğinde İncil, trivium (Latince, mantık ve belâgat) ve Aristoteles'ten felsefe, Yaşlı Plinius'tan doğa tarihi ile Batlamyus'tan coğrafya gibi klâsikleri çalıştı. Okulda yapılan tüm eğitim Latinceydi ve Latince okuyup yazabilen ve konuşabilen Geert kendine Latince yeni bir isim de almıştır: Gerardus Mercator Rupelmundanus. Mercator, tüccar anlamına gelen Kremer'in Latince çevirisidir. Tarikatın "scriptorium"u (hattatlar odası) çok tanınmıştı ve Mercator burada daha sonraki eserlerinde kullanacağı italik yazıyı öğrenmişti. Mercator'dan kırk yıl önce aynı okula giden Erasmus'un da tanıklık ettiği üzere tarikat aynı zamanda mükemmeliyetçiliği ve disiplini ile de tanınmıştı.

Mercator daha sonra tanınmış Leuven Üniversitesi'ne gitti. Latince tam adı üniversitenin 1530 yılına ait kayıtlarında yer almaktadır. Yoksul olarak kaydedilmesine karşın üniversitenin zengin öğrencileri ile birlikte yatılı olarak kaldı. Bu öğrenciler arasında daha sonradan ünlenecek ve Mercator'un yaşamı boyunca arkadaşı olacak olan anatomici Andreas Vesalius, devlet adamı Antoine Perrenot ile teolog George Cassander sayılabilir.

Üniversitede verilen ilk genel akademik derece olan Magister derecesi Aristoteles'in doğruluğunu kabul etmiş olan muhafazakâr skolastik felsefenin etkisi altında felsefe, teoloji ve Antik Yunanca eğitimi üzerine şekillendirilmişti. Her ne kadar trivium'dan sonra quadrivium (aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) da öğretilse de teoloji ve felsefe ile kıyaslandığında kapsamları sınırlıdır. Mercator ilk üç konuyu sonraki yıllarda daha da detaylı olarak çalışacaktır. Mercator üniversiteden Magister derecesiyle 1532 yılında mezun oldu.

Magister derecesi almış bir kişi normalde Leuven'in Teoloji, Tıp, Kilise hukuku ve Roma hukuku'ndan oluşan dört fakültesinden birinde eğitimine devam etmesiydi. Gisbert Mercator'un teoloji üzerine eğitimine devam edip rahip olmasını ummuş olsa da yirmi yaşına gelmiş çoğu delikanlı gibi ilk ciddi şüphelerini yaşayan Mercator bu yolda devam etmedi. Sorun üniversiteye hâkim olan Aristoteles'in öğretileri ile kendi İncil etütleri ve bilimsel gözlemleri arasındaki özellikle yaratılış ve dünyanın tanımlanması üzerine olan çelişkiydi. Bu tarz şüpheler üniversitede sapkınlık sayılmaktaydı ve muhtemelen sınıfta yapılan tartışmalarda söyledikleriyle çoktan yetkililerin dikkatini çekmişti bereket versin ki hissettiklerini yazıya dökmemiştir. Leuven'den ayrılıp Anvers'e giderek orada zamanını felsefe konuları üzerine düşünmeye ayırdı. Yaşamının bu dönemi kayıtlarda belirsizlik içindedir. Muhtemelen çok sayıda eser okumuş ancak İncil'de yazan dünya ile coğrafi dünya arasında daha da fazla çelişkiyi fark etmiştir ki bu farklılıklar yaşamının geri kalanında onu sürekli meşgul edecektir. Kendi çalışmaları ile Aristoteles'in dünyası arasında bir uzlaşma sağlayamamıştır.
Bu dönemde Mercator Mechelen manastırında yaşayan Fransisken keşiş Monachus ile görüşüyordu. Hümanist görüşü ve Aristoteles'in öğretilerinden ayrılışı ile zaman zaman kilise yetkilileriyle çatışmaya düşen Monachus'un coğrafya üzerine olan görüşleri araştırma ve gözleme dayanmaktaydı. Mercator harita koleksiyonu ve V. Karl'ın baş danışmanı Jean Carondelet için hazırladığı ünlü yerküresi ile Monachus'tan etkilenmiş olmalıdır. Bu yerküre Mercator'un yanına çırak olarak girece

Uluslararası Para Fonu (İngilizce: International Monetary Fund, IMF), küresel finansal düzeni takip etmek, borsa, döviz kurları, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak gibi görevleri bulunan uluslararası bir organizasyondur.
1944 yılında ABD'nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods'ta kurulan ve 1947'de fiilen çalışmaya başlayan milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşan bir teşkilattır. IMF küresel para iş birliği, finansal istikrarı sağlamak, uluslararası ticareti kolaylaştırmak, yüksek istihdam ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi teşvik ve dünya çapında yoksulluğu azaltmayı teşvik etmek için çalışan, 189 ülkenin üye olduğu organizasyondur.
Kuruluşun belirtilen hedeflerinde, ödemeler dengesi ihtiyaçlarını karşılamak için üye ülkelerin mali kaynaklarını kullanılabilir hale getirmek de dahil olmak üzere uluslararası ekonomik iş birliği, uluslararası ticaret, istihdam ve döviz kuru istikrarını teşvik edilmesi olarak tanımlanmaktadır. IMF'nin merkezi ABD'de, Washington, DC'de bulunmaktadır.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra milletlerarası ekonomik problemler karmaşık hale gelmiş, I. Dünya Savaşı'ndan sonra düşülen ekonomik buhranla savaş sonrası ekonomik depresyonlar da ekonomik ilişkileri tehdit eder bir vaziyet almıştı. Avrupa devletlerinin II. Dünya Savaşı sonrası bozuk ve depresyon içindeki ekonomik durumlarının aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin savaş boyunca ihracatının altın stoklarının artması, ekonomik bakımdan yardım yapacak tek ülke durumuna gelmesine sebep oldu.
ABD, Avrupa devletlerine doğrudan yardım yapmak yerine mali kurumlar kurarak yardım yapılması taraftarı oldu ve 1944 yılında Bretton Woods'ta 45 devletin katılımıyla birtakım kararlar alındı. Bretton Woods Antlaşması'nda; birisi, Milletlerarası Para Fonu, diğeri, Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) yahut kısaca Dünya Bankası isimleriyle iki ekonomik kurumun kurulması kararlaştırılmıştır.
IMF, Avrupa devletlerinin ödeme bilançolarında ortaya çıkabilecek geçici (kısa vadeli) ödeme güçlüklerinde kredi vererek milletlerarası ticaretin bu yüzden daralmasını önlemek; Dünya Bankası da uzun vadeli yatırım kredileri vermek suretiyle, Avrupa devletlerinin yeniden imarını sağlamak, ödeme bilançolarındaki yapısal dengesizlikleri gidermek için kurulmuştur.
Her iki kurumun, sermaye ve kaynaklarının önemli bir kısmı ABD tarafından temin edilmiştir. Bu kurumlara üye olan ülkelerin prensip olarak, içeride enflasyonu önleyici para politikaları takip etmeleri, dış ticareti ise tek taraflı devalüasyonlar ve ithal sınırlamalar yüzünden daraltmamaları, aksine bu tehditleri olabildiğince kaldırmaları gerekecekti.

IMF kendisini 190 üyeli bir organizasyon olarak tanımlar (Sırbistan-Karadağ 18 Ocak 2007 tarihi itibarıyla 185. üyesidir).
Kuzey Kore, Küba, Andorra, Lihtenştayn, Tuvalu ve Nauru hariç bütün Birleşmiş Milletler üye devletleri IMF'ye doğrudan olarak katılır.
Vatikan, Tayvan (Çin Cumhuriyeti), Filistin Otoritesi (IMF'nin teknik yardımını almasına rağmen) ve Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti (Batı Sahra) Birleşmiş Milletler tam üyesi değillerdir.

Milletlerarası ticaretin dengeli şekilde gelişmesini üye devletlerin tam istihdama ve yüksek büyüme hızına ulaşmasına imkân hazırlamak;
Ödemeler dengesi güçlüklerinin çözümünde yardımcı olmak;
Kambiyo istikrarını kurmak ve tek taraflı değer düşürmelerine mani olmak;
Çok taraflı dış ödemeler sisteminin kurulmasını sağlamak.
Bu gayeleri sağlamak için fona üye ülkelerin girmiş olduğu bazı taahhütler de şunlardır:

Dış turizm de dahil olmak üzere dış ticaret muamelelerinde döviz kontrol ve tahditlerini önlemek;
Millî para biriminin altın veya dolar olarak paritesini tespit ve fona tescil ettirmek;
Fona tescil edilen pariteyi değiştirmemek ve ancak tediye bilançolarındaki bünyevi değişikliklerde, çok zaruri hallerde değer düşürmeye gitmek (% 10'a kadarki develüasyonlar da muhtar kılınmış, aşan miktarlardaki değer düşürmeler için izin alma keyfiyeti getirilmiştir.);
Üye ülkelerin altın mukabilinde döviz alıp satabilmeleri, müstahsil ülkelerin altın satmaları serbest bırakılmıştır.
IMF'nin, tediye bilançoları açık veya fazlalık veren ülkelere düzenleyici müdahale yapma imkânı vardır. Fonun en yetkili organı, üye ülkelerin mümessillerinden teşekkül eden Güvernörler Heyeti dir. Yılda bir toplanır. Bu heyet kendi arasından 12 kişilik bir Müdürler Meclisi seçerek yetkisini bunlara devreder. Güvernörler Heyetinde her üye ülke, sabit bir oy sayısı yanında fona iştirak hissesiyle oranlı bir oy sayısına da sahiptir. Buna göre en fazla oy hakkına sahip ülke, en fazla sermayeyle iştirak eden ABD'dir.
Herhangi bir ülke mutlaka hem Milletlerarası Para Fonuna (IMF) ve hem de Dünya Bankası'na (IBRD) bir arada üye olmak durumundadır. Fona üye devletlerin hisselerine kota denmektedir. Kotaların % 25'i altın ile, kalan% 75'i milli para ile ödenmiş veya taahhüt edilmiştir. Başlangıçta 8 milyar dolar olan sermayesi diğer yıllarda çok artmıştır. Bunun yanında serbest dövizli ülkelerde tahvil satmak suretiyle fon ve kaynaklarını artırma imkânı da mevcuttur. Fon, her üyeye kotasının % 25'i tutarında krediyi talep vukuunda, otomatik olarak vermekle mükelleftir. Fonun verdiği kredilerde vade 5 yılı geçemez.
Dünya Bankası'nın teşkilatı, IMF'nin teşkilatı gibidir. Başlangıçta 8 milyar dolar sermaye ile kurulan banka 1959 yılında bu sermayesini 20 milyar dolara yükseltmiş, daha sonraki senelerde bu miktar çok artmıştır.
Banka, kredi açarken aşağıdaki şartları gözönünde bulundurmaktadır:

Borç almak isteyen ülkenin, özel piyasadan ve makul şartlarla kredi alamayacağı belli olmalıdır.
Banka tarafından verilen kredinin kullanılacağı projenin bankaya sunulması ve kabul edilmesi gerekmektedir.
Banka; üye ülkelerle sadece hazine, merkez bankası, istikrar fonu idaresi ve diğer resmi veya yarı resmi müesseselerle temas eder ve üye devletlere kamu yatırımları için bu kanallardan kredi sağlar.
Borçlanan doğrudan üye devlet değil de, üye ülkedeki özel teşebbüs ise, Banka projeleri tetkik etmekle beraber krediyi doğrudan teşebbüse açmaz; mutlaka üye devletin kefaleti ile merkez bankası veya başka bir resmi yahut yarı resmi teşekkülün tavassutunu alır. Mesela Türkiye'de özel teşebbüse Türkiye Sınai Kalkınma Bankası kanalıyla ikrazda bulunmaktadır.
IMF verilerine göre (2006) fonun borç verme kaynağı 174 milyar dolar. Alacakları ise 75 ülkeden 34 milyar dolardır. 2010 verilerine göre IMF'ye en çok borcu olan ülkeler sıralaması şöyledir: Yunanistan (30 milyar), Romanya (13,9 milyar), Ukrayna (12,66 milyar), Macaristan (11.7 milyar) dolardır.

Bretton Woods enstitülerinin dünya ekonomisine özellikle soğuk savaş yıllarındaki etkisi çok tartışılmıştır. IMF'nin kasıtlı olarak Amerika ve Avrupa menşeli şirketlerle iyi ilişkiler kuran askerî diktatörlükleri desteklediği iddia edilmektedir. Hatta bazı eleştirmenler IMF'nin demokrasi, insan hakları, işçi hakları konularına olumsuz hatta saldırgan bir tutum sergilediğini iddia etmektedirler.
Bu düşünceler dünyadaki küresellik karşıtı harekete ivme kazandırmıştır. IMF taraftarları ise IMF'nin asıl gücünün veya görevinin demokrasi değil ekonomik istikrar olduğunu, ekonomik istikrarın da demokrasinin temel taşı olduğunu iddia etmektedirler.
IMF ve Dünya Bankası'na üyeyken askerî diktatörlüklerce yönetilen ülkeler (çeşitli kaynaklardan borçlanmalar - milyar $):

Dipnot: Rejim başlangıcında ülke borcu; Dünya Bankası'nın en eski kayıtlar 1970 yılından kalmadır. Pakistan'da iki farklı dönemde askeri rejim iktidara gelmiştir. Bu tablo 1996 yılında hazırlandığı için son borç olarak 1996'yı baz almaktadır.

Bretton Woods Anlaşması
Liberal uluslararası düzen

Jan Joost Teunissen and Age Akkerman (eds.)(2005). Helping the Poor?The IMF and How-Income Countries [1] FONDAD.ISBN 90-74208-25-8
Dreher, Axel (2002). The Development and Implementation of IMF and World Bank Conditionality [2] HWWA.ISSN 1616-4814
The IMF and The World Bank:How do they differ? [3]7 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Kanada (İngilizce Northern Canada ya da kısaca The North), Kanada'nın coğrafi ve siyasi farklı farklı tanımlanan en geniş ve en kuzey bölgesi. Siyasi olarak Yukon Toprakları, Kuzeybatı Toprakları ve Nunavut'tan oluşan üçlü Kanada bölgesidir ve güneyde Batı Kanada bölgesinden bir çizgiyle ayrılır. Coğrafi olarak Kanada'nın batısında bulunduğu için bu Batı Kanada eyaletleri ile Kuzey Kanada toprakları birlikte Batı Kanada coğrafi adını da alır. Benzer şekilde, Far North Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde kalan ve Arktik Kanada denen Kanada topraklarını, diğer kısımları ise Nunavik ve Nunatsiavut'u içerebilir.
Kanada'nın %39,3 kadarına denk gelen Kuzey Kanada tanımı siyasi olarak yapıldığında kuzeyin üç territory denen bölgesinin (Yukon, Kuzeybatı ve Nunavut) alanı 3.921.739 km² tutar ve 3.287.263 km² olan Hindistan'ın yüzölçümünden daha büyüktür.

Siyasi bölgeden ziyade, sosyal bölge gibi, Kuzey Kanada genellikle iklime dayalı iki ayrı alt bölgeye ayrılır: Yakın Kuzey Kanada (Near North) ile Uzak Kuzey Kanada (Far North). Birbirinden oldukça farklı bitki örtüsüne ve bu sebeple farklı ekonomilere, yerleşim biçimlerine, kültürlerine ve tarihlerine sahiptir.

Yakın Kuzey Kanada (Near North): Subarktik Kanada'dır ve subarktik iklime sahip yaprak dökmeyen ağaçlardan oluşan ormanları bulunur ve çoğunlukla da Kanada kuzey ormanı ile eş anlamlıdır. Ana yerli halkı sığın avlayan, tatlısu balıklarını tutan ve tuzaklarla kürk hayvanı yakalayan Subarktik Kızılderilileri kültür grubundan Kanada Kızılderilileridir (yasal olarak adları: First Nations). Bu bölge ağırlıklı olarak Kuzey Amerika kürk ticaretine ve bu ticarette aktif aracı olan Métislere evsahipliği yapmıştır. Bölge daha sonra numaralı antlaşmaların (Numbered Treaties) yapıldığı alan olarak öne çıktı ve sonra da yerli olmayan Kanadalıların ve göçmenlerin yerleşimine açıldı. Peşinden de ormancılık, madencilik, petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine sahne oldu. Bugün Kanada nüfusunun %15 kadarına tekabül eden birkaç milyon insanı barındırmaktadır. Yakın Kuzey bölgesinin büyük bir kısmı Kanada'nın territory denen yerli çoğunluğa sahip idari yapılanmasına dahil değil; daha çok yerli olmayanların (Avrupalıların) ezici çoğunlukta olduğu province denen idari yapılanmanın kuzeydeki kısımlarıdır.

Uzak Kuzey Kanada (Far North): Arktik Kanada'dır ve arktik iklime sahip tundra bozkırı (barren grounds) ve tundradan oluşur ve çoğunlukla da ağaç hattının kuzeyi ile eş anlamlıdır. Ana yerli halkı balina ve fok gibi deniz memelileri ile rengeyiği (Rangifer tarandus groenlandicus) avlayan, tatlısu balıklarını tutan ve tuzaklarla kürk hayvanı yakalayan Kanada İnuitlerinin değişik alt gruplarından Eskimolardır (yasal olarak adları: Inuit). İnuit Toprakları (Inuit Nunaat) olarak da bilinen bu bölge bir dönem kısa süreli Kuzey Amerika kürk ticaretine sahne olsa da sonradan esas olarak balina avcılığı sanayiine evsahipliği yapmaya başlamıştır. Bu bölge 20. yüzyılın başlarında güneydeki Kızılderililerle Kanada hükûmeti arasında cereyan eden ve özerk topraklar oluşturulmasını sağlayan numaralı anlaşmalar sürecinin parçası değildi ve aboriginal başlığıyla kabul edilmiştir. Bugün Kanada nüfusunun ancak %1 kadarı bölgede yaşamaktadır. Uzak Kuzey Kanada genellikle Doğu Arktik ve Batı Arktik olmak üzere iki yarıma ayrılır. Doğu Arktik Kanada kendi yönetimine sahip Kuzey Kutup Dairesinin kuzeyindeki Nunavut, Quebec eyaletinin arktik kuzeyinde ona bağlı özerk Nunavik ve Newfoundland and Labrador eyaletine bağlı özerk Nunatsiavut toprakları ile belki de Ontario eyaletinin Hudson Körfezi kıyıları ile Manitoba eyaletinin birazcık kısmını içerir. Batı Arktik Kanada Kuzeybatı Toprakları'nın kabaca İnuvik Bölgesi'ne denk gelen en kuzey kısmını ile Yukon Toprakları'nın Yukon North Slope denen ufak bir kısmını içerir ve birlikte Inuvialuit Nunangit Sannaiqtuaq bölgesini oluşturur.

Kâşif ya da bulucu, var olan ancak bilinmeyen bir şeyi bulan, ortaya çıkaran, keşfeden kimsedir. Daha çok coğrafî keşifleri yapan kişiler için kullanılmaktadır.

Piteas (380 – c. 310 MÖ) - Antik Yunan kâşifi. İngiltere ve Almanya'da dolaştı. Shetland Adaları ve İzlanda'ya ulaştı.
Kızıl Erik (950 - 1003) - Norveçli bir Viking'di. İzlanda'dan sürülünce Grönland' a yelken açmış ve oraya yerleşmişti.
Leif Ericson (980 - 1020) - İzlandalı kâşif. Kuzey Amerika'ya giden ilk Avrupalı olduğu sanılmaktadır.
Friar Julian, yolculuğunu 1235'te yapmış Macar bir Dominiken papazı idi.
Marco Polo (1254 - 1324) - ünlü İtalyan kâşif.
İbn-i Battuta (1304 -1377) - Fas
Zheng He (1371 - 1433) - Çin
João Fernandes Lavrador (1445? - 1501) - Portekizli kâşif. Newfoundland'daki Labrador' a ulaşan ilk Avrupalıydı. Grönland'ın güneybatısı ve Kuzey Amerika'nın kuzeydoğusuna kadar gitti. 1501'de yeni keşifler için yeniden denize açıldı; ancak bir daha haber alınamadı.
John Cabot (c. 1450 - 1499) - İngiltere için keşifler yapan bir İtalyandı. Newfoundland'ı keşfetti.
Bartolomeu Dias (c. 1450 - 1500) - ünlü Portekizli kâşif Portekiz'den yola çıkıp Ümit Burnu'na gitmişti.
Kristof Kolomb (1451 - 1506) - İspanya adına keşifler yapan bir İtalyan olan Kolomb, 1492'de Yeni Dünyayı keşfi ile gelmiş geçmiş en ünlü kâşif oldu.
Amerigo Vespucci (c. 1454 - 1512) - İspanya adına çalışan bir İtalyan bir kâşifti. 1499 ve 1502' deki gezilerinde Güney Amerika'nın doğusuna ulaştı.
Juan Ponce de León (c. 1460 - 1521) - İspanyol kâşif. Ölümsüzlük çeşmesini ararken Florida' yı keşfetti.
Piri Reis (c. 1465/1470 – 1554/1555) - Osmanlı döneminin haritalarıyla ünlü kâşifi.
Pedro Álvares Cabral (c. 1467 - c. 1520) - Brezilya'yı keşfettiği kabul edilen Portekizli kâşif.
Vasco da Gama (c. 1469 - 1524) - Ümit Burnu'nu aşarak deniz yoluyla Hindistan'a ulaşan ilk Avrupalı kâşifti. Portekizlidir.
Francisco Pizarro (c. 1475 - 1541) - İnkaların kentlerini ele geçiren İspanyol kâşif.
Juan Sebastián Elcano (1476 - 1526) - İspanyol kâşif. Keşif gezisinin kaptanı olan Magellan'ın öldürülmesinin ardından bu geziyi tamamlayarak dünyanın çevresini dolaşan ilk kişi oldu.
Ferdinand Magellan (1480 - 1521) - İspanya adına çalışan bir Portekizliydi. Dünyanın çevresini dolaşmak için yola çıktı; fakat Filipinler'de öldürüldü.
Giovanni da Verrazzano (c. 1485 - 1528) - Fransa adına keşifler yapan bir İtalyandı. Amerika'nın kuzeydoğu kıyılarını keşfetti.
Hernán Cortés (1485 - 1545) - Bir İspanyol olan Cortez, Aztek imparatorluğunu İspanya adına ele geçirmişti.
Jacques Cartier (1491 – 1557) - Kanada'yı keşfeden Fransız kâşif.
Hernando de Soto (c. 1496 - 1542) - Kuzeybatı Florida ve Misisipi Nehri'ni keşfetden İspanyol kâşif.
Francisco Vásquez de Coronado (c. 1510 - 1554) - Seven Cities of Goldu ararken Büyük Kanyon'u bulan İspanyol kâşif.
Pedro Sarmiento de Gamboa (1532 - 1592) İspanyol- Büyük Okyanus'u dolaşmıştı.
Sir Francis Drake (c. 1540 - 1596) - Dünyanın çevresini dolaşmayı başaran ilk İngilizdir.
Alvaro de Mendaña de Neyra (541-1596) Büyük Okyanus'ta keşifler yapan İspanyollardan biriydi.
Willem Barentsz 1550-1597 Hollandalı denizci ve kâşif. Kuzey yönüne yapılan keşiflerde önderlik yapmıştı.
Pedro Fernandes de Queirós 1565-1614 Portekizli denizci. İspanya tahtı adına Büyük Okyanus'ta keşifler yaptı.
Luis Váez de Torres (1565- ?) İspanyol yahut Portekizli olduğu düşünülen kâşif.İspanya tahtı adına Büyük Okyanus'ta keşifler yapmıştı.
Henry Hudson (1570 - 1611) - Labrador, Grönland kıyıları ve Hudson Körfezi dahil olmak üzere Kuzey Atlantik' te pek çok keşif yapmış olan bir İngilizdi. 1611'de Kendi tayfalarının çıkardığı bir ayaklanmada öldüğü tahmin edilmektedir.
Father António de Andrade (1580 - 1634) - Portekizli kâşif. Tibet'e ulaşan ilk Avrupalıdır. Onun bu gezilerde tuttuğu notlar 18. yüzyılın ikinci yarısına dek Tibet'in kültürü ve coğrafyasına ait tek kaynak oldu.
Abel Tasman (1603 - 1659) - Yeni Zelanda ve Tazmanya'da keşiler yapan Hollandalı kâşif.
Evliya Çelebi (1611 - 1682) - Seyahatinde tuttuğu günlükleri ile tanınan ünlü Osmanlı gezgini.
Vitus Bering (1681 - 1741) - Rusya adına Sibirya'nın uzak doğusunu ve Alaska'yı keşfeden Danimarkalı gezgin.
James Cook (1728 - 1779) - Bir denizci olan Cook Yeni Zelanda, Avustralya ve Hawai'nin bir kısmını keşfetmişti. İngilizdi.
Jean François La Pérouse (1741–1788) Okyanusya'daki keşiflerinin birisinde ortadan kaybolan La Pérouse, bir Fransızdı.
Alessandro Malaspina (1754-1810) - Kuzey Amerika' nın batı kıyıları ve Büyük Okyanus'ta İspanya tahtı adına keşifler yapan bir İtalyandı.
Alexander MacKenzie (1764-1820) İskoç asıllı Kanadalı gezgin. Günümüzde kendi adıyla anılan ırmağı geçip Arktik Okyanusu'ne ulaşmıştı. 1793'te Büyük Okyanus' a ulaşmayı başardı.
Alexander von Humboldt (1769 - 1859) - Alman gezgin ve bilim insanı. Botanik dalındaki çalışmaları biyocoğrafya alanına temel oluşturmuştur.
Kaptan Meriwether Lewis (1774 - 1809) - Amerikalı kâşif ve alan araştırmacısı.
Charles Wilkes (3 Nisan 1798 – 8 Şubat 1877) - Amerika Birleşik Devletleri keşiflerini kumanda etmişti.
Pierre-Jean De Smet (1801 - 1873) - Kuzey Amerika'da çalışan Belçikalı bir misyonerdi.
David Livingstone (1813 – 1873) - Orta Afrika' yı keşfeden İskoç bir misyonerdi. Victorya Şelaleleri'ni gören ilk Avrupalıydı. Orayı Kraliçe Victoria onuruna adlandırmıştı.
Henry Morton Stanley (1841 – 1904) - Galli bir gazeteci ve gezgin olan Stanley, Orta Afrika'da Dr. Livingstone'u bulmak için yaptığı gezi ile hatırlanmaktadır.
George Comer (1858 - 1937) - Amerikalı kutup kâşifi. Kuzey Southampton Adaları'ndaki Comer Strait ve Gough Island Moorhen ile uçamayan bir kuş türü olan Gough Island kuşu adını ondan almıştır.
Fridtjof Nansen (1861 - 1930) - Norveçli gezgin, bilim insanı ve diplomat. 1888'deki gezisi ile Grönland'daki buzulları aşmaya çalışan ilk kişiydi. 1893-1896 arasında, Hjalmar Johansen eşliğinde Fram ile birlikte sürüklenirken Kuzey Kutbu'na ulaşmaya çalışmıştı.
Otto Sverdrup (1854 - 1930) - Norveçli kâşif. 1888'de Fridtjof Nansen ve ekibine katılıp 1893-1896 arasındaki yolculukta Fram' a kaptanlık yaptı. 1898 - 1902 arasında düzenlenen 2.ci Fram gezisine de katılmıştı. Bu yolculuk sırasında Kanada'nın kuzey bölgelerinin büyük bir kısmının haritasını çıkardı.
Roald Amundsen (1872 - 1928) - Norveçli kâşif. 1910 - 1912 arasında yapılan ilk başarılı Antarktika keşif gezisinin lideriydi. Aynı zamanda Kuzeybatı Geçidi olarak bilinen zorlu deniz yolunu başarıyla aşan ilk kişidir.
Ernest Shackleton (1874 - 1922) - Antarktika yönüne yapılan Imperial Trans-Antarctic Expedition'daki talihsizliği ile hatırlanan İngiliz gezgin.
Hiram Bingham III (1875 - 1956) - Connecticutlu bir senatördü. Machu Picchu'yu keşfetti.
Robert Bartlett (1875 - 1946) -Newfoundlandlı kaptan. Kuzey Kutbu'na yapılan 40'tan fazla sefere görev aldı. Kuzeydeki 88. enleme yelken açan ilk kâşifti.
Knud Rasmussen (1879 - 1933) - Grönlandlı antropolog ve kutup kâşifi.
Auguste Piccard (1884-1962) Stratosfer ve denizaltı araştırmalarıyla ünlü fizikçi, hidronat ve physicist, balon pilotu ve su bilimcisi.
Ahmed Hassanein (1889 - 1946) - Mısırlı kâşif, yazar, sporcu, fotoğrafçı ve diplomat. 1924'te Royal Geographical Society'nin altın madalyasını alan Avrupalı olmayan iki kişiden biridir.
Albay Noel Andrew Croft (1906 - 1998) - 1930'larda kendi kaynaklarını kullanarak başladığı ve 60 yıl boyunca sürdürdüğü Kuzey Kutbu gezisi ile bu alandaki rekoru elinde bulundurmaktadır.
Sir Edmund Percival Hillary (1919–2008) - Yeni Zelanda ve Tenzing Norgay kâşifi. 29 Mayıs 1953 itibarıyla Everest' e tırmanan ilk kişidir.
Yuri Gagarin (9 Mayıs 1934 – 27 Mart 1968) - SSCBli kozmonot. 12 Nisan 1961 tarihli gezisi ile uzaya giden ilk kişi olmuştur.
Neil Armstrong (5 Ağustos 1930) - Amerikalı astronot -20 Temmuz 1969'da aya ayak basan ilk insan oldu.
Robert Ballard - 1942 doğumlu sualtı kâşifi. Titanik' in kalıntılarını bulmuştu.
Dr. E. Lee Spence (1947-) - Sualtı kâşifi ve arkeoloğu. Pek çok batık geminin kalıntısını buldu.
Reinhold Messner (17 Eylül 1944) - İtalyan dağcı. 8000 metreden yüksek 14 zirveye tırmanmayı başaran ilk kişi.
Frank Cole (1954 - 2000) - Kanadalı kâşif ve film yapımcısı. 1990 yılındaki yolculuğu ile Sahra Çölü' nü deve sırtında ve yalnız başına geçen ilk Kuzey Amerikalı olmuştu. 2000 yılında aynı yolu tekrar geçmek istemiş ancak haydutlar tarafından öldürülmüştür.

Kölelik, bir insanın başka birinin malı ve mülkü olması. Başka bir kişinin malı ve mülkü olan kişiye köle, memlûk veya kul; köle sahibine ise efendi veya mevla denir.
Çok eski tarihlerden beri savaşta esir düşenler, ağır suç işleyenler, borcunu ödeyemeyenler, korsanlar tarafından kaçırılanlar köle kabul edilir, köle pazarlarında satılırdı.
Erkek kölelerin çocukları da köle olur. Cariyelerin efendilerinden oğulları Yahudi ve Arap toplumları gibi bazı toplumlarda köle kabul edilmemişlerdir. Ziraat ve ticaretle uğraşan bütün toplumlarda köleliğin çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Mezopotamya'da, eski Mısır'da Yunan'da, Roma'da, İslam öncesi İran, Orta Asya ve Anadolu'da yaşayan kavimlerde kölelik son derece doğal sosyal bir olgu olarak kabul edilirdi.

Köle kelimesinin kökeni belirsizdir. Nişanyan Sözlük, Arapça köle anlamına gelen ġulām, Farsça piç manasındaki kola veya Türkçe kul kelimesinin sözcüğün kökenini oluşturabileceğinin belirtir. Diğer yandan kelime yük hayvanı anlamına gelen Türkçe kölük kelimesiyle de karşılaştırılmıştır. Türkçede ilk kullanım 15. yüzyılın sonlarında kaydedilmiştir. Meninski'nin Thesaurus eserinde de yer almaktadır.
Köle kelimesi yerine Türkçede bazen kul, bende, halayık, esir ve kadın köle için de cariye veya odalık tabirlerinin kullanıldığı görülmektedir.

Kölelik, yazılı tarihten daha eski olup, pek çok farklı kültürde yer almıştır. Avcı-toplayıcı toplumlarda, kölelik için üretici rantı ile toplumsal tabakalaşmaya olan ihtiyaçtan dolayı köleliğin nadir olduğu tespit edilmiştir. Buna karşın çok zengin kaynaklara sahip bölgelerde yaşayan avcı-toplayıcı halklarda (örneğin somon avcılığı yapan bazı Kızılderili halkları) yer almıştır. Yaklaşık 11.000 yıl önce meydana gelmiş tarım devrimiyle beraber kölelik yaygın bir kurum haline gelmiştir.
İlk yazılı kaynaklara göre kölelik topluma çoktan yerleşmiş bir kurum olarak ele alınmıştır. Yaklaşık olarak MÖ 1760'de yazılmış Hammurabi Kanunları, bir kölenin kaçmasına yardım eden veya kaçak bir köleyi barındıran kişiler için ölüm cezası hükmetmektedir. Antik Çağ medeniyetlerinin hemen hemen hepsinde kölelik var olmuştur. Köleler, borçların ödenememesi, bir suça ceza olarak, savaş esirleri, çocukların terk edilmesi veya kölelerin çocuklarının da köleleştirilmesi gibi farklı metotlar vasıtasıyla elde edilmiştir.

Kölelik, Orta Çağ'ın bitimine değin, Batı toplumunun iktisadî ve sosyal açıdan ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Batı dünyasında; feodalizmin tarih sahnesinden çekilerek yerini burjuva ekonomik sistemine bırakmaya başladığı ana kadar kölelik kurumu, emek veriminin düşük ve teknik imkânların son derece kısıtlı olması sebebiyle en önemli üretim aracı olagelmiştir. Son derece ağır şartları haiz olan köle hayatında ancak 19. yüzyıl sonlarından itibaren bir miktar düzelme meydana gelmiştir.

Kölelik, İslam öncesi Arabistan'da yaygın bir kurum olmuştur. İslam öncesi ve sonrası devirde diğer coğrafyalarda olduğu gibi Araplarda da kölelik sistemi mevcuttu.
Teorik olarak, İslami yasalar köleliği bir sınıf veya ırka göre ayırmamakla birlikte, pratikte genellikle böyle olmamıştır. Köleler, İslami devletlerde alt sınıf işlerden, Padişah'ın yanındaki üst sınıf işlere kadar çeşitli sosyal ve ekonomik rolleri üstlenmişlerdir. Buna ek olarak kölelerden orduda yararlanılmış, Gazneliler, Harezmşahlar, Delhi Sultanlığı ve Memlükler gibi devletler köleler tarafından kurulmuştur. Bazı durumlarda, kölelere davranılan kötü muameleden ötürü Zenc İsyanı gibi çeşitli ayaklanmalar meydana gelmiştir. Ülke içi köle nüfusu artan talebi karşılayamadığından ötürü, çeşitli devletler tarafından Müslüman olmayan bölgelerden köle ithalatı yapılmış, kölelerin tutsak edilmesi ve taşınması sırasında çok miktarda ölüm gerçekleşmiştir.
Arap köle ticareti, Batı Asya ile Kuzey ve Güneydoğu Afrika'da yoğunlaşmıştı. Tarihçilere göre Arap köle ticareti bin yıldan fazla sürmüştür. Bu zarfta Hint Okyanusu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın kıyı bölgelerine Arap tüccarlar tarafından yaklaşık 17 milyon köle taşınmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kölelik Müslüman bölgelerde, bölgede genişleyen Fransa ve Birleşik Krallık gibi devletlerin baskı ve teşviki ile yasaklanmaya başlanmıştır.

Osmanlı'da köleliğe Osman Bey zamanında da rastlanmakla beraber, kölelik kurumu Orhan Bey zamanında yerleşmiştir. Osmanlı devletinde köle kaynakları genel olarak iki ana başlık altında toplanmaktaydı. Bunlardan birisi savaşlar, diğeri de ticaret yoluyla ortaya çıkan kölelikti. Haremin ortaya çıkması ise Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir. Bunda artan fetihler ve genişleyen topraklar önemli bir rol oynamaktaydı. Bu tarihlerden sonra kölelik ve bununla birlikte köle ticareti Osmanlı Devleti'nde yerini alıyor ve köle ticareti devletin de dolaylı olarak destek verdiği bir uygulama oluyordu. Ancak ilerleyen yıllarda kölelerin belirli bir çalışma süresi sonunda azat edilmesi, kölelerin evlenme haklarının sahiplerince karşılanması gibi düzenlemelerle, köle ticaretini kısıtlamaya ve kölelere yapılan kötü muameleleri önlemeye çalıştı.
Sultan Abdülmecid döneminde 1847'de yayınlanan fermanla köle ticareti resmi olarak kaldırılmıştır. Ancak uygulamanın önüne ancak imparatorluğun son yıllarında geçilebilmiştir. Osmanlı'dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti de köleliğe ilişkin bütün uluslararası antlaşmaların altına imza atmış ve Türkiye Cumhuriyeti'nde kölelik hiçbir zaman hukuken var olmamıştır.

İlk kanunlar İngiltere'de ve ABD'de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir.
Osmanlı'da kölelik, Sultan Abdülmecid döneminde 1847'de bir fermanla yasaklanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kölelik Müslüman bölgelerde, bölgede genişleyen Fransa ve Birleşik Krallık gibi devletlerin baskı ve teşviki ile yasaklanmaya başlanmıştır. Suudi Arabistan, Yemen ile birlikte, Birleşik Krallık'ın baskısı altında köleliği 1962 yılında kaldırmıştır. 60'larda Suudi Arabistan'daki köle nüfusu 300.000 olarak tespit edilmiştir. Bunu 1970 yılında Umman takip etmiştir. Moritanya'da köleliğe karşı ilk yasa Fransızlar tarafından 1905'te çıkartılmış, ancak devlet daha sonra, 1981 yılında, köleliği yasaklayan son devlet olana kadar kölelik karşıtı bir yasa çıkarmamıştır. Moritanya'da köleliğe karşı herhangi bir yaptırım uygulan ilk yasa ise 2007 yılında çıkmıştır. Günümüzde Müslüman çoğunluğun yaşadığı Çad, Moritanya, Nijer, Mali ve Sudan gibi ülkelerde kölelik hala yaygın bir kurumdur.
1926'da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyit etmiştir.

İslam'da kölelik, tarih boyunca birbirinden farklı şekillerde ve görüşlerde ele alınmış bir konudur. Kur'an ve hadislerde kölelikle ilgili ifadeler aşağıda verilmiştir:

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır. Hür kişiye karşılık hür, köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi. Kim kardeşi tarafından herhangi bir şekilde affa uğrarsa, bu durumda örfü izlemek ve affedene en güzel biçimde bir ödeme yapmak gerekir. (2/178)
Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız? (Rum Suresi 28)
"Herhangi bir köle kaçarsa, korunma ve güvenlik hakkını yitirmiş olur." "Bir köle kaçtığı zaman, onun hiçbir namazı kabul edilmez." (Müslim, İman 123-124)
Şeriata göre insanlar satın alma, savaştan geri kalanların esir edilmeleri ve ganimet olarak cihat yapanlara dağıtılmaları ve ayrıca bu esir ve kölelerin yine esir veya köle olan insanlardan yaptıkları çocukların köle veya cariye sayılmaları yoluyla köleleştirilebilir. Muâmelât bakımından köle mal gibidir. Alınıp satılabilir, hibe edilebilir, kiralanabilir, ortak mülkiyete konu olabilir. Kazandıkları efendisine ait olur. Kendisine karşı yapılacak haksız fiilden elde edilecek tazminatları efendisi alır. Başkasına karşı işleyeceği haksız fiillerde ise zararı ya efendisi öder ya da köleyi zarar görene devreder.
İslam'a göre bir Müslüman çok sayıda cariyeye diğer bir deyişle kadın kölelere sahip olabilir ve Müslüman bir erkeğin bu cariyelerle nikahsız ilişkileri helal sayılır. İslam hukukuna göre bir köle veya cariye, efendisine belli bir özgürlük bedeli ödemek koşuluyla özgür kalabilir. Köle veya cariyenin efendisine ücret ödemesi ile özgür kalmasına mükatebe denir ve Kur'an'da Nur Suresi'nin 33. ayetinde bu husus kısmen detaylandırılmıştır. Ayrıca sahibinden çocuğu olan bir köle, sahibinin ölümü ile özgür duruma gelir.
Kısas uygulamalarında: Kısas aşirete dayalı toplum düzeninde misilleme olarak anlaşılan ve toplumsal denklik şartı üzerinden yürütülen bir uygulamadır. Öldürülen kişinin kadın, erkek, köle-hür insan, seçkin ya da sıradan olması göz önüne alınarak katilin aşiretinden öldürülene denk birisi öldürülür. Örneğin köleye karşılık ancak bir köle, kadına karşılık bir kadın öldürülebilirdi. Kısasta sosyal denklik şartı, sosyal olarak alt sınıfta bulunanların üst sınıftan birini öldürmelerinde kısasın uygulanacağı, üst sınıftan birinin alt sınıftan birini öldürmesi durumunda kısas uygulanamayacağı, ancak diyet ödenebileceği anlamına gelmektedir. Kur'an'da kısas toplumsal denklik şartı ile birlikte (Bakara 178) ele alınır. Hanefilere göre bir köleyi öldüren hür kimse de kısas yoluyla öldürülür. Diğer mezheplere göre, bu durumda kısas uygulanmaz. Köle ve cariyelere zina ve zina iftirası suçunda hürlere verilen cezânın yarısı hırsızlık ve irtidad suçlarında tam cezâ uygulanır. (Nisa Suresi, 25)
İslam fıkhına göre kölenin şahitliği kabul edilmez.

Köle gemisi
Senetli kölelik
Zevce satışı
2015 Modern Kölelik Yasası

 Vikisöz'de Kölelik ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Kölelik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kıta sahanlığı, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır. Kıta sahanlığı, kara platformu olarak da bilinir, bir kıtayı ya da kara parçasını çevreleyen görece sığ ve eğimli deniz tabanına verilen addır.
Sahanlıklar, pasif kıta kenarlarında geniş ve nispeten düz, aktif kıta kenarlarında ise dar ve düzensizdir. Kıta sahanlıklarının sığ derinliklerde yer almaları nedeni ile, deniz suyu seviyesinin değişiminden yakından etkilenirler. Pleistosen (1,8 milyon – 10.000 yıl arası) zamanındaki buzul devrinde, bugün 100 metreye kadar olan sahanlık kesimlerinin su üstünde yer alması ve şekillenmesi buna örnektir. Bazı kıyılarda kıta sahanlığının 200 m hatta 400 m ve daha fazla derinliğe kadar açılmış olduğu görülmektedir. Bunun gibi durumların tektonik depresyonlarla alakalı olabileceği düşünülmektedir. Kuzey enlemlerinde sahanlıklar buzul aşınmasına maruz kalırken, daha sıcak güney enlemleri, akarsu vadilerinin etkisi altında kalmışlardır.
Kıta sahanlıklarının eni bölgelere göre oldukça değişmekle birlikte jeolojik açıdan ortalama 75 km olarak kabul edilir. Çoğu yerde kıta sahanlığı, kara kütlesinin deniz sınırından sonraki uzantısı biçimindedir. Derinlikleri bölgelere göre değişmekle birlikte, 150 metreden fazla olmayan derinliklere sahiptirler.

Kıta sahanlıklarının genişliği önemli ölçüde değişkenlik gösterir. Özellikle de ilerlemekte olan bir okyanus kabuğunun uç köşesinin Şili kıyıları ya da Sumatra'nın batı kıyısı gibi kıtasal kabukların altına dalması gibi durumlarda bir alanın herhangi bir sahanlığa sahip olmaması sıklıkla görülen bir durumdur. En büyük kıta sahanlığı olan Arktik Okyanusu'ndaki Sibirya Sahanlığı, 1.500 kilometre (yaklaşık 930 mil) genişliğe kadar uzanmaktadır. Güney Çin Denizi, Borneo, Sumatra ve Cava'yı Asya anakarasına bağlayan bir başka geniş kıta sahanlığı olan Sunda Sahanlığı üzerinde uzanır. Kıta sahanlıklarını kaplayan diğer bilindik su kütleleri Kuzey Denizi ve Basra Körfezi'dir. Kıta sahanlıklarının ortalama genişliği yaklaşık 80 km'dir (50 mi). Sahanlıkların derinliği değişken olmakla beraber genellikle 100 m'den (330 ft) daha sığ sularla sınırlıdırlar. Eğimleriyse genellikle 0,5° civarında olup oldukça düşüktür.

Kıta sahanlığındaki tortulların büyük kısmı (%60-70'i) son buzul çağında, deniz seviyesi 100-120 metre düşükken, akarsular tarafından depolanmış kalıntı çökellerden oluşmaktadır.

Hukuki olarak ilk kez, ABD Başkanı Harry S. Truman'ın (1945'te) beyanıyla formüle edilen kıta sahanlığı, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile köklü bir değişim geçirmiştir. Kıta sahanlığı kıyılara bitişik deniz bölgelerinin deniz tabanı ve altı olarak tanımlanmıştır. Başka bir deyişle, bir kıyı devletinin kıta sahanlığı, karasal alanın doğal uzantısı olan deniz tabanı ve altını kapsar ve dış sınırları kıta kenarının dış kenarı tarafından belirlenir ya da bu dış kenar daha kısa bir mesafede ise, esas hatlardan itibaren 200 deniz miline kadar uzanır. Bu durumda sınırı, kıyı devletinin sular, deniz tabanı ve altındaki tüm ekonomik kaynakları kullanma hakkına sahip olduğu münhasır ekonomik bölgenin maksimum uzantısının sınırı ile çakışır. Münhasır ekonomik bölge gibi bu sınır, iki devletin kıyılarının bitişik veya karşı karşıya olduğu durumlarda 200 deniz milinden daha kısa olabilir: bu durumda, her kıyı devletinin yargı yetkisi altındaki bölgeleri tanımlamak için bir deniz sınırlandırması gereklidir.
Kıta kenarı 200 milin ötesine uzandığında, devletler, belirli jeolojik kriterlere bağlı olarak, esas hatlardan itibaren ya 350 deniz miline ya da 2.500 metre izobatından 100 miline kadar yargı yetkilerini kullanma iddiasında bulunabilirler. Buna karşılık, kıyı devleti, 200 mil sınırının ötesindeki mineral kaynaklarının işletilmesinden elde edilen gelirlerin paylaşım sistemine katkıda bulunmak zorundadır. Bu sistem, Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi tarafından yönetilir.

Biyolojik çeşitliliğin fazla olması, yani genel bir tabirle ekonomik değeri yüksek türlerin bu bölgelerde yaşam sürdürmeleri, kıta sahanlığında münhasır ekonomik bölgesini ilan etmiş olan ülkelerin ekonomisine avlanma ve yetiştirme faaliyetleri sonucunda gelecek katkının büyüklüğü su götürmez bir gerçektir. Kıta sahanlığının bir diğer ticari boyutu ise deniz ve okyanus dibinin (bentik bölge) altında yatan fosil yakıtların varlığı veyahut olabilme ihtimalidir.

Abisal bölge
Batiyal zon
Epilimnion

Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969)
Libya-Malta Kıta Sahanlığı Davası (1985)

Özey, Ramazan (2002). Kıta sahanlığı ve Türkiye. İstanbul: aktif yayınevi. ss. 262-263. ISBN 9789756755594.

Kızılderili soykırımları (İngilizce: American Indian genocides; İspanyolca: Genocidios de indios americanos), Kristof Kolomb'un 1492'de Amerika Kıtası'na ulaşmasından sonraki beş asır boyunca Avrupalılar tarafından kıtanın yerlileri olan Kızılderililere karşı yapılan soykırımlardır.
Doğrudan Kızılderili katliamları gibi katliam ve etnik temizlik yapılması, Kızılderili Tehciri gibi geleneksel topraklarından apayrı başka topraklara tehcir (zorunlu göç) edilip Kızılderili rezervasyonu ile Kızılderili rezervi gibi alanlara kapatılmaları, bağışıklık sistemlerine yabancı olan çiçek hastalığı gibi Eski Dünya hastalıklarının bilinçli olarak Kızılderililere bulaştırılması (çiçek soykırımı ya da smallpox genocide), Uzun süre Hristiyan misyonerlerince eğitim verilen Kanada yerli yatılı okulları ile ABD yerli yatılı okulları gibi okullarda ailelerinden koparılan Kızılderili çocuklarının anadilleri dışında eğitim almaları ve anadillerini konuşamamaları (dil soykırımı ve kültürel soykırım ya da linguistic genocide, linguicide ve cultural genocide, culturicide) gibi soykırım türleri görülür. Kızılderilileri soykırıma uğratma yöntemleri arasında onların fiziksel imhası, topraklarının gaspedilmesi, kültürel baskıya uğramaları, «imha» (extermination/termination), tehcir ve zorla kısırlaştırma (forced sterilization) görülmektedir. Ekonomik kaynakların kontrolünü elde etmeyi amaçlayan soykırıma faydacı soykırım (utilitarian genocide) denir ve örneklerine günümüzde Brezilya Kızılderilileri ve Paraguay Kızılderililerine (özellikle de Aché) yapılan soykırımlarda rastlanmaktadır. Günümüzde bazı Kızılderili gruplarında işsizlik oranı yüksek olup % 50-70 arasında değişmektedir.
12 Ekim 1492 tarihi Kızılderililer için trajik bir gündür ve o günü Kolomb Günü olarak kutlamak, soykırım, kölelik, tecavüz ve yağma (plunder) mirasını kutlamak demektir. Benzer şekilde Şükran Günü kutlamaları ABD Kızılderililerine karşı yapılan soykırımın kutlaması olarak görülmektedir.
ABD'de Kızılderili İşleri Bürosu başkanı Batılıların uyguladığı "etnik temizlik" hareketinde büronun katkılarından dolayı 8 Eylül 2000 günü resmen özür dilemiştir.
Birleşmiş Milletler'in 1948'deki Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre soykırım tanımlaması: ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.
Kızılderililere önyargılı yaklaşan ve yaşamı boyunca onları düşman olarak gören General Philip Sheridan'a mal edilen söz:

Hemen hemen bütün bilginlerin ortak olduğu konu Kızılderili nüfusundaki büyük nüfus azalmasının ana sebebi olarak onların bağışıklık sistemine yabancı olan ve Eski Dünya'dan Yeni Dünya'ya Avrupalılarca getirilen çiçek hastalığı gibi salgın hastalıkları görmeleridir. Avrupalılarla ilk temastan sonra Yeni Dünya'daki yerli nüfusunun % 90–95 kadarı Eski Dünya'dan getirilen hastalıklar sonucu ölmüştür. Bu yeni hastalıklar içinde en ölümcülü çiçek hastalığıdır ve hastalıktan ölümlerin neredeyse tamamı bundan kaynaklanır. 16 yüzyılın başlarındaki ilk temastan 1754-1767 yıllarındaki Fransız ve Kızılderili savaşlarının sonlarına kadar 200 yıldan daha fazla sürede, çoğu Avrupalıların kasıtlı iletimi olmadan, bütün yerliler çiçek hastalığından etkilenmiştir.
Teksas'taki Kızılderili Soykırım Müzesi'nde korunan bir belgeye göre, çiçek hastalığı ile enfekte olmuş battaniyeler Lenape Kızılderililerine Teksas-Kızılderili savaşları sırasında Teksas askerleri tarafından verilmiştir.

Karayiplerdeki Hispaniola adasında ilk çiçek salgını Aralık 1518 ya da Ocak 1519 tarihinde çıkmıştır. 1518–1519 salgınında bölge yerlilerin nüfusu önemli ölçüde azalmıştır.
İspanyol kâşif ve asker Hernán Cortés 1519 Şubat ayında Meksika'daki Aztek İmparatorluğunu işgal etmiştir. 1520 yılında bir başka İspanyol işgal grubu Hispaniola adasından Meksikaya gelmiş, gelirken de adada iki yıl salgın olarak süren çiçek hastalığını anakıtaya bulaştırmıştır. Diğer grubu duyan Cortés gider ve onları yener, ancak bu temasta adamlarından biri de çiçeğe yakalanır. 21 Mayıs 1520 tarihinde Tenochtitlan'da bulunan Templo Mayor tapınağında Azteklerin İspanyollarca öldürülmesi Tóxcatl Katliamı olarak bilinir. Cortés 1521 Ağustosuna kadar başkente dönmemiştir. Bu arada Aztek nüfusunun çoğu asker % 25 kadarı çiçek salgınından ölmüştür. Fransiskan tarikatından İspanyol misyoneri Toribio de Benavente Motolinia Azteklerdeki bu çiçek salgınını şöyle tasvir eder: Hastalığın çaresini bilmeyen Kızılderililer tahtakuruları gibi yığınlar hâlinde öldüler. Birçok yerde hane halkının hepsi öldü ve ölü sayısının çokluğundan onları gömmek olanaksızdı. Evleri mezarları hâline geldi. Geri dönen Cortés çiçekten henüz ölmeyen Aztek askerlerinin ise oldukça zayıf olduğu görür ve 13 Ağustos 1521 tarihinde ise Aztek İmparatorluğunu yıkar.

Çiçek hastalığı salgınının İnka İmparatorluğu Tahuantinsuyu üzerindeki etkisi ise Azteklerinkinden daha da yıkıcı olmuştur. İspanyol işgalcilerin imparatorluğu gelmesinden önce çiçek salgını Kolombiya'dan başlayarak yayılmıştır. Salgının böylesine hızla yayılmasında muhtemelen işlek İnka yol sistemi yardımcı olmuştur. Ay içerisinde, hastalıktan Sapa Inca Huayna Capac, halefi ve diğer liderlerin çoğu ölmüştür. Hayatta kalan oğullarından ikisi güç savaşına girer ve kanlı pahalı bir savaştan sonra Atahualpa yeni Sapa Inca olur. Başkent Cusco'ya dönen Atahualpa ile onun en iyi generalini İspanyol işgalci Francisco Pizarro bir dizi aldatmayla yakalar ve İmparatorluk ele geçirilir. Birkaç yıl içerisinde İnkaların % 60-90 kadarı çiçek ve diğer Avrupa hastalıklarından dolayı kırılmıştır. Bazı tarihçiler Bartonella cinsinden bakterilerin yaptığı bartonelloz hastalığının sorumlu olduğunu iddia ederler, ancak bu görüş bilim dünyasında azınlıkta kalmıştır. Antik Peru'daki Moche kültürüne ait seramiklerde bartonellanın etkileri tasvir edilmiştir.
Yeni Dünya'daki iki büyük imparatorluğu salgınla yerle bir eden çiçek hastalığı ölümcül ilerleyişine devam eder. 1561 yılında yeni vali Francisco de Villagra'yı taşıyan geminin La Serena'ya yanaşmasıyla çiçek hastalığı Şili'ye de ulaşmış olur. Peru'dan Atakama Çölü ve And Dağlarıyla izole olan Şili'deki yerli Kızılderililer 1561 sonları ile 1562 başlarında çiçek salgınından kırılırlar. Vakanüvisler ölü sayısı üzerine kesin bir rakam vermeseler de, yeni tahminlere göre Şili'deki Kızılderili nüfusun % 20-25 kadarının öldüğü yolundadır. İspanyol tarihçi Alonso de Góngora Marmolejoy'a göre İspanyol altın madenlerinde çalıştırılan Kızılderililerin hepsi ölmüş ve maden kapanmak zorunda kalmıştır. Araukanya (Araucanía) bölgesinde yerli Mapuçe Kızılderilileriyle İspanyol işgalciler arasındaki Arauco Savaşı'nda onları yenmenin mümkün olmadığını gören yeni vali Francisco de Villagra çiçek hastalığı salgınını sihirli bir girişim olarak kabul etmiştir.

1633 yılında Kuzeydoğu ABD'de Plymouth, Massachusetts'te çiçek hastalığı virüsü Kızılderililere bulaşmış ve diğer yerlerde olduğu gibi burada da yerli nüfus yok olmuştur. 1634 yılında Mohavklara ulaşan çiçek hastalığı 1636'da Ontario Gölü'ne ve 1679'da da İrokuaların topraklarına ulaşmıştır. 1770 lerde ABD'nin Batı Kıyılarındaki Kızılderililerin % 30 kadarı çiçek hastalığı salgınında ölmüştür. 1780-1782 yılları arasındaki çiçek salgını ise Ova Kızılderililerini kırmış ve nüfuslarında ciddi azalma meydana getirmiştir. Bu çiçek hastalığı salgını Avrupalılardaki bağışıklık ile Avrupalı olmayanlardaki bağışık olmama durumunun klasik bir örneğidir. Muhtemelen Mississippi'deki Yılan Kızılderililerinden (Snake Indians) yerliler hastalığa yakalanmıştır. Oradan da doğuya ve kuzeye Saskatchewan Nehri'ne yayılmıştır. David Thompson'un hesabına göre, 15 Ekim 1781 tarihinde Hudson's House'dan kürk tüccarları hastalığı ilk kez duymuşlardır. Bir hafta sonra bu hastalığı Hudson’s Bay Company şirketinin Hudson ve Cumberland ticaret karakolları sorumluları olan William Walker ve William Tomison rapor etmiştir. Şubat ayında hastalık Basquia Tribe (günümüzde yer adı: Basquia, Saskatchewan) kabilesine kadar yayılmıştır. Çiçek salgınına bütün kabileler yakalanmış ve birkaç kurtulan kalmıştır. E. E. Rich salgını şöyle tarif eder: aileler çadırlarında gömülmeden yatarken, kurtulan birkaçı da kaçarak hastalığı yaymıştır Houston and Houston, Hudson ve Cumberland evlerindeki yerlilerin % 95 kadarının öldüğünü hesaplamıştır. Paul Hackett Anişinabelerden Grand Portage'daki Ojibvaların üçte birinin çiçekten öldüğünü kaydetmiştir. Bataklık Krileri de benzer biçimde çiçekten yaklaşık % 75 kayıp vermişlerdir. 1785 yılında Büyük Ovalar'daki Siyu Kızılderilileri de salgından etkilenmiştir. Çiçek salgınında yalnızca Kızılderililer ölmemiş, diğerleri de etkilenmiştir. William Walker çiçek salgınını şöyle tarif eder: the Indians [are] all Dying by this Distemper … lying Dead about the Barren Ground like a rotten sheep, their Tents left standing & the Wild beast Devouring them.
Boston, Massachusetts'te bir dizi çiçek salgını olmuştur. 1636 yılından 1698 yılına kadar, Boston'ta altı salgın görülmüştür. 1721 yılındaki salgın en ağırı olmuştur. Şehirdeki bütün nüfus kaçmış ve salgını On Üç Koloni'nin geri kalanına taşımıştır.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında, 1770 lerin sonunda, çiçek hastalığı bir kere daha gelmiş ve yaklaşık 125.000 kişi ölmüştür. Pehr Kalm'in Travels in North America adlı gezi yazısında, ölmekte olan Kızılderili köylerinin cesetlerle dolduğunu ve bu cesetler ve henüz ölmemiş zayıflamış mağdurlar üzerinde kurtların şölen yaptığını yazmıştır.
1832 yılında ABD federal hükûmeti Kızılderililer için çiçek aşısı programı başlatmıştır.
Kanada'da 1702-1703 yılları arasında, Québec şehri

Laramidya, Batı İç Denizyolunun Kuzey Amerika kıtasını ikiye böldüğü Geç Kretase döneminde (99.6-66 milyon yıl önce) var olan bir ada kıtasıydı. Mesozoyik çağda Laramidya, Appalachia'dan doğuda Batı İç Deniz Yolu ile ayrılan bir ada kara kütlesiydi. Deniz yolu sonunda daraldı, Dakotalar boyunca bölündü ve Meksika Körfezi ile Hudson Körfezi'ne doğru çekildi. Kütleler birleşerek Kuzey Amerika kıtasını oluşturdu.
Laramidya, adını Laramid orojenezinden almıştır. Ad, 1996 yılında J. David Archibald tarafından icat edildi.

Laramidya, günümüz Alaska'sından Meksika'ya kadar uzanıyordu. Bölge dinozor fosilleri açısından oldukça zengindir. Tyrannosaurlar, dromaeosauridler, troodontidler, hadrosaurlar, ceratopsianlar (Kosmoceratops ve Utahceratops dahil), pachycephalosaurlar ve titanosaur sauropodlar, bu kara kütlesinde yaşayan dinozor gruplarından bazılarıdır. Kretase'nin son 15 milyon yılında kara kütlesi üzerinde güçlü bir enlemsel iklim değişimi vardı ve bu, dinozor faunasının bölgesel taşralılığını yönlendirmeye yardımcı oldu.

Alaska'dan Coahuila'ya kadar olan bölgede omurgalı fosilleri bulunmuştur.

Geç Kretase'nin Turoniyen çağından Paleosen'in başlarına kadar Laramidya, Appalachia'dan doğuya doğru ayrılmıştır. Sonuç olarak, fauna o zaman içinde her kara kütlesinde farklı şekilde evrimleşti. Jeolojik koşullar, Laramidya'daki fosillerin korunması için genellikle elverişliydi ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısını dünyanın en verimli fosil bölgelerinden biri haline getirdi. Kretase'deki Apalaş biyoçeşitliliği hakkında daha az şey biliniyor çünkü bugün bölgede çok az fosilli yatak var ve Appalachia'daki fosil yataklarının yarısı Pleistosen buzul çağında yok edildi. Bununla birlikte, henüz keşfedilmemiş fosil yatakları, eski Appalachian kıtasının bölgelerinde bulunabilir.
Kretase döneminde Kuzey Amerika'nın batısında baskın teropodlar, avlarından et koparmak için yapılmış orantılı olarak büyük kafaları olan devasa yırtıcı dinozorlar olan tiranozorlardı. Laramidya'da Tyrannosaurus rex, Nanuqsaurus hoglundi, Daspletosaurus, Teratophoneus gibi Tyrannosaurinae teropodları ve Albertosaurus ve Gorgosaurus gibi Albertosaurinae teropodları vardı ve hepsi aynı Tyrannosauridae familyasına dahildi ve hepsi çağdaş değildi. Tiranozorların bedenleri, orantılı olarak küçük kolların tersine, devasa kafalar ve bacaklar sergiliyordu. Bu ailede sergilenen dişler, demiryolu çivisi boyutundalardır ve avlara büyük zarar vermeye yardımcı olabilirlerdi.
Kuzey Amerika dinozorlarının bir başka yaygın grubu, sözde "ördek gagalı" dinozorlar olan hadrosaurlardı. Fosil kayıtları, Laramidya'da şaşırtıcı çeşitlilikte hadrosaur formları gösteriyor.
Cinslerdeki diğer farklılıklar, ada kara kütleleri arasında görülür. Sauropodlar görünüşe göre Appalachia'da yok olduktan sonra Kretase döneminde Laramidya'da dolaştılar. Nodosaurların, yine de, Appalachia'da daha bol olduğu görünüyor. Nodosaurlar, batılı akrabalarının dev sopa kuyruğundan yoksun, büyük, otçul zırhlı dinozorlardı. Geç Kretase döneminde Laramidya'da kıttılar, yalnızca Edmontonia ve Panoplosaurus gibi özel formlarda bulunurken, Appalachia'da nodosaurlar gelişiyorlardı.

Kuzey Amerika Kratonu veya Laurentia, Kuzey Amerika'nın eski jeolojik çekirdeğini oluşturan büyük bir kıtasal kratondur. Laurentia, başlangıçta Grönland'ın kratonik bölgelerini ve İskoçya'nın Hebridean Mikrolevhası olarak bilinen kuzeybatı bölümünü de içermesine rağmen, günümüzde Kuzey Amerika biçiminde olduğu gibi geçmişinde de birçok defa tek başına bir kıtaydı. Geçmişindeki diğer zamanlarda, Laurentia daha büyük kıtaların ve süper kıtaların bir parçası olmuştur. Laurentia'nın kendisi de Erken Proterozoyik orojenik kuşaklardan oluşan bir ağ üzerinde toplanmış birçok küçük mikrolevhadan oluşur. Küçük mikrokıtalar ve okyanus adaları, sürekli büyüyen Laurentia ile çarpışarak üzerine kenetlendi. Kenetlenen bu parçalarla birlikte bugün görülen stabil Prekambriyen kratonu oluştu.
Kuzey Amerika kratonunun diğer ismi olan Laurentia, adını Romalı Lawrence'ın adını taşıyan Saint Lawrence Nehri'nden alan ve Laurentian Dağları'ndan geçen Laurentian Kalkanı'ndan almıştır.

Kuzey Atlantik Kratonu – Grönland, Labrador ve kuzeybatı İskoçya'da ortaya çıkan Arkeen kratonu

Paleogeography of the Southwestern US, paleogeographic history of southwestern Laurentia, goes back to 1.7 billion years ago.
Mesozoic Paleogeography and Tectonic History, Western North America – Paleogeographic history of western Laurentia, goes back to the Permian period.
USGS Interior Plains Region web site
The Dynamic Earth, United Plates of America 6 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from The Smithsonian National Museum of Natural History
Map of Laurentia 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lavrasya (Laurasia), süperkıta Pangea'nın parçalanmasından sonra kuzeyde kalan kısım. Pangea öncesi 510 milyon yıl ile 280 milyon yıl ve Pangea sonrası 250 milyon yıl ile 55 milyon yıl önce var olmuştur. Günümüzde Kuzey Yarımküre'de bulunan Kuzey Amerika, Avrupa, 300 milyon yıl önce Lavrasya ve Gondvana çarpışarak Pangea'yı oluşturmuştur. 250 milyon yıl önce Pangea parçalanmaya başlayınca kuzeyde Lavrasya ve Gondvana kıtaları olmuştur. Ayrıca aralarında bugünkü Atlas Okyanusu görülmeye başlamıştır. 142 milyon yıl önce Lavrasya ve Gondvana da parçalanarak bugünkü kara parçaları oluşmuştur.

Lavrentiya, Kuzey Amerika'nın Paleozoyik çekirdeği ve şimdi Avrupa'nın bir bölümünü oluşturan kıta parçaları, Kaledonya orojeninde Baltık ve Avalonia ile çarpıştı. Böylece 430-420 milyon yıl önce Lavrasya'nın şeklini verir.
Eski Karbonifer Lavrasya ve Gondvana Pangea'da kuruldu. Sibirya ve Kazakistan Lavrasya'nın şeklini vermek için Permiyen'de Baltık ile çarpıştılar. Böylece Doğu ve Güneydoğu Asya'yı oluşturan bir sürü kıta bloku daha sonra Lavrasya'ya katıldı.
Avusturyalı jeolog Eduard Suess 1904-1909 yılları arasındaki konuşmalarda Güney Yarım Küre'deki kıtaların bir zamanlar Gondvana adı verilen daha büyük bir kıtada birleşmesini önerdi. 1915'te Alman meteoroloji uzmanı Alfred Wegener Pangea adında bir süper kıta'nın varoluşunu önerdi.
1937'de Güney Afrikalı jeolog Alexander du Toit Pangea'nın Tethys Okyanusu ile ayrılmış, iki yarım kürede Lavrasya ve Güney Yarım kürede Gondvana olmak üzere iki kara parçasına bölünmesini önerdi.
Lavrasya, 1988'de İsviçreli jeolog Peter Ziegler tarafından Kuzey Kaledonya sınırı boyunca Lavrentiya ve Baltık arasında birleşme olarak tanımlanmıştır. 'Eski kırmızı kıta' Lavrasya'nın merkez topraklarında Silürya-Karbonifer yatakları için genellikle kullanılan resmi olmayan bir adıdır.
Bazı önceki süper kıtalar 1990'larda önerildi ve tartışıldı ve sonra Lavrasya, Baltık ve Sibirya arasındaki önceki bağlandılar dahil edildi. Görünüşte bu orijinal bağlantılar bir muhtemelen iki Wilson döngüsünde hayatta kaldı ama aralıklı süreleri ve tekrarlayan uyumları tartışıldı.

Lavrentiya ve Baltık ilk olarak, bilinen tüm Arkeolojik kıta bloklarını kapsayacak şekilde 2,100-1,800 milyon yıl önce arasında toplanan süper kıta Kolombiya'nın bir parçası olarak ilk Lavrasya olarak bilinen bir kıta kütlesi oluşturdu.
Bunu bir araya getirmeden Lavrentiya'daki Trans-Hudson orojeni Grönland'daki Nagssugtoqidian orojeni, Baltık'daki Kola-Karelian ve merkez Rusya ve Pachelma orojenleri ve Sibirya'daki Akitkan orojeni günümüzde bir araya gelenlerdir.
Fazladan Proterozoik kabuk, özellikle Lavrentiya, Grönland, Baltık marjı boyunca 1,800-1,300 milyon yıl önce toplandı.
Lavrentiya ve Baltık, güney Grönland ve labrodon ve Baltık Denizi'nin kutup sınırına bitişik bağlantılı bir kıta kütlesi oluşturdu. Kolombiya'nın dağılması Lavrentiya'nın batı kenarı ve Baltık'ın kuzey kenarı dahil olmak üzere 1600 milyon yıl önce başladı ve 1,300-1,200 milyon yıl önce Mackenzie ve Sudbury da dahil olmak üzere mafikli kanal yığınlarının yerleştiği bir dönem olarak tamamlandı.
İzler büyük magmatik eyaletler tarafından ayrıldı bu dönemde kıta birleşmeleri için kanıt sağlar.

Baltık, Ukrayna, Güney Sibirya, Kuzey Lavrentiya ve batı Afrika'daki 1,750 milyon yıl önce geniş magmatizması bu kraterlerin birbirlerine bağlı olduğunu göstermektedir.
Sibirya, Lavrentiya ve Baltık'tan oluşan 1,630-1,640 milyon yıl öncesinin yaşındaki bir kıta, güney Sibirya'daki batı Grönland'daki Melville koyu kanalına bağlanabilen sınır olarak önerilmektedir ve Nuna-Kolombiya süper kıtasının dağılması sırasında büyük bir magmatik eyalet 1,380 milyon yıl önce Lavrentiya, Baltık Sibirya, Kongo ve Batı Afrika'yı birbirine bağlar.

Plaka tektonik yeniden yapılandırmasının rekanstrüksiyonlarının büyük çoğunluğunda Lavrentiya Kuzey Amerika Craton, Kuzey Amerika'nın eski jeolojik çekirdeğini oluşturan büyük bir kıta kratonudur. Süper kıta ile adlandırılan Rodinyo Kıtası'nın çekirdeğini oluşturdu ama Rodinya'nın diğer çeşitli kıtaların tam uyumu tartışılmalıdır. Amazon, Baltık'ın Tornquist marjı boyunca demirliyken bazı yeni yapılandırmalarda, Baltık onun İskandinav ve Kaledonid marjı boyunca Grönland'a bağlandı. Avustralya ve Doğu Antarktika, Lavrentiya'nın batı sınırında bulunuyordu. Sibirya yakın mesafe ama yeni yapılandırmalarda Lavrentiya, Kuzey marjı biraz mesafede yer aldı. Bazı Rus coğrafyacıların yeniden yapılandırmalarında, Sibirya'nın Güney marjı Lavrentiya'nın Kuzey marjı ile birleşti ve bu iki kıta şu anda 3.000 km (1.900 mil) uzunluğundaki Orta Asya kıvrımı boyunca en geç 570 milyon sene önce ayrıldı ve bu kıvrımların izleri hala bulunabilir. Kuzey Kanada'daki Franklin Dike Swarm ve Sibirya'daki Alden Shield.
Proto-Pasifik açıldı ve Rodinya, Neoproterozoik çağ sırasında Avustralya-Antarktika Lavrentiya'nın Batı kenarından yükselirken, Rodinya'nın geri kalanı saat yönünde dönerken güneye sürüklendi. Dünya sonradan buzullaşma dizisi geçirdi. The Varanger 1 milyon sene önce 650 bilinen adıyla Kartopu Dünya ve Rapitan ve İce brook buzullaşmaları (milyon sene önce 610-590 yılları) hem Lavrentiya ve Baltık, Güney Kutbu Doğu Baltık'da bulunan 30°S,'nin güneyinde bulunuyordu ve bu dönemden itibaren Buzul Yatakları Lavrentiya ve Baltık'da bulundu ancak Sibirya'da bulunmadı.
Manto Yükselmesi Lavrentiya ve Baltık'ı milyon sene önce yaklaşık 600-650 yıllarında ayırmaya zorladı ve aralarında Lepetus Okyanusu açıldı. Lavrentiya daha sonra hızlı bir şekilde kuzeyden Ekvatora doğru hareket etmeye başladı ve burada Proto-Pasifik'te soğuk bir noktaya saplandı. Baltık, Güney enlemlerinde Gondvana yakınlarında Ordovician (Ordovisyen) de kaldı.

Bir dizi kıta bloku Asya'nın bi kısmını oluşturan Cathaysian blokları, Kuzey Çin ve Güney Çin Kimmerian blokları Sibumasu, Qiangtang, Lhasa, Afganistan, İran ve Türkiye Hint-Avustralya marjına bağlıydı. Güneybatı Avrupa da bulunan İngiltere ve Kuzey Amerika da bulunan Florida blokları hala Gondvana'nın Afrika ve Güney Amerika'nın marjına bağlıydı. Kuzey'deki bu sürüklenme Tethis üzerinden Avrupa'dan Çin'e yayılan Hunic bloklarını içeriyordu. Panotya geç Kambriyen döneminde Lavrentiya, Baltık, Sibirya ve Gondvana bloklarından ayrıldı.

Lavrentiya, Baltık'tan 3.000 km (1.900 mil) genişliğindeki Lapetus Okyanusu ile ayrılan Paleozoyik dönem boyunca Ekvatorun yakınında neredeyse sabit kaldı.Geç Kambriyen'de, Lapetus Okyanusundaki orta okyanus sırtı büyük bir havzanın açılmasıyla sonuçlandı ve bunun sonucunda Gondvana altında kaldı.

Ordovisiyen sırasında, bu havzalar Gondvana'dan Avalonia, Carolinia ve Armorica - ayıran yeni bir okyanus olan Rheic Okyanusu'na dönüştü. Avalonia erken Ordovisiyen de Gondvana'dan çekildi ve Ordovisiyen-Silüriyen sınırı(480-420 milyon yıl önce)yakınında Baltık ile çarpıştı. Baltık-Avalonia daha sonra döndürüldü ve kuzeye Laventiya' ya doğru itildi. Bu kıtalar arasındaki çarpışma Lapetus Okyanusu'nu kapattı ve Euramerica veya eski kırmızı kıta olarak da bilinen Lavrasya'yı ortaya çıkardı, daha sonra birkaç büyük Arktik kıta bloku da dahil olmak üzere 37.000.000 km(14.000.000)' yi kapladı.
Kaledonya orojenezi tamamlandığında Lavrasya tarafından şunlar ortaya çıktı:

Doğu marjı Barents Shelf ve Moskova Platformu
Batı marjı Lavrentiya blokları vardı, daha sonra Antler orojenisinden etkilenen:
Kuzey marjı, Lavrentiya ve Arktik Kraton arasındaki çarpışma işaretlenmiş Innuitian-Lomonosov orojenesi olmuştur.
Güney marjı. Gondvana ve Lavrentiya arasındaki Okyanus tabanının kuzeye yöneldiği Pasifik tarzı bir aktif marjdı ve kıta parçalarına doğru itildi.
359-416 milyon yıl önce Devoniyen sırasında Lavrasya, Ekvatorun yakınında sabit kalan Lavrentiya etrafında döndü. Lavrentiya sıcak, sığ denizleri aşan en büyük trilobitler de dahil olmak üzere çeşitli bir Benthos toplulukları gelişti. Eski kırmızı kumtaşı kıta Kuzey Lavrentiya genelinde ve Avalonia ve Baltık içinde Devoniyen'deki balıklardan, Grönland'dan bilinen en eski fosillerle birlikte gelişti. Lavrentiya'da Kıtalararası Kemer, brachiopodları iki bölgeye ayırdı, bunlardan biri Appalaşyanların batısındaki büyük bir yerleşimle sınırlıydı. Orta Devoniyen tarafından, bu iki il birleştirilmiş ve Rheic Okyanusunun kapanması nihayet Lavrasya genelinde faunları birleştirmiştir. Devoniyen-Karbonifer sınırından yüksek plankton verimliliği, Lavrentiya havzalarında siyah şeyler bırakan anoksik olaylarla sonuçlandı.

Lapetus Okyanusu'nun çökmesi, Geç Devoniyen'de Laurussia ve Gondvana arasındaki ilk temasla sonuçlandı. Tam çarpışmada ya da erken Karbonifer'de Hercynian/Variscan orojenisi ile sona erdi (340 Mya). Variscan orojenisi Rheic Okyanusu'nu (Avalonia ve Armorica arasında) ve Proto Tethys Okyanusu'nu (Armorica ve Gondvana arasında) kapattı. Böylece süper kıta Pangaea'yı oluşturdu. Variscan orojenisi karmaşıktır. İlgili mikro kıtalar arasında kesin zamanlama ve çarpışmaların sırası yıllardır tartışılmaktadır.
Pangae, Asya blokları hariç Permiyen tarafından tamamen toplandı. Süper kıta, Pangaean megamonsoon'un ortaya çıktığı Triassic ve Jurassic döneminde Ekvator üzerinde merkezlendi. Şiddetli yağışlar yüksek yeraltı suları oluşturmuştur. Bunun sonucunda turba oluşumu ve kapsamlı kömür yatakları ortaya çıkmıştır.
Kambriyen ve Erken Ordovisiyen dönemlerinde, geniş Okyanuslar bütün kıtaları ayırdığında, sadece Pelajik deniz organizmaları, örneğin; plakton gibi organizmalar açık okyanusta serbestçe hareket edebildi. Bu nedenle kıtalar arasındaki okyanus boşluklarında deniz dibinde yaşayanların ve deniz dışı türlerin fosillerine kolayca erişilebilir. Geç Ordovisiyen tarafından, okyanuslar arasındaki boşlukları kapatmak için kıtalar birbirlerine doğru itelerken, benthoslar (brakiyopadlar ve trilobitler) kıtalar arasında yayılırken, ostrokadlar ve balıklar izole kalabilir. Devoniyen ve Pangea sırasında Laurussia'nın oluşmasıyla, hem Laurussia hem de Gondvana'daki balık türleri kıtalar arasında göç etmeye başladı ve Devonian'da benzer türlerin sona ermesinden önce Variscan bariyerinin

Leif Ericson, (Eski İskandinavca: Leif Erícsson) (970 – 1020), İzlandalı kâşif ve Amerika'ya ilk ayak basan Avrupalıdır. Bugün Kanada sınırları içinde kalan Newfoundland'i bulmak için yola çıkmış ve kıtanın farklı bölümlerini keşfetmiştir.

Leif Ericson'ın 970 yılında İzlanda'da Kızıl Erik (Eski İskandinavca: Eiríkr rauði) ve Thorhild'in (Eski İskandinavca:Þjóðhildr) oğlu olarak dünyaya geldiği rivayet edilir. Babası da Norveçli bir denizci olan Ericson'ın iki erkek ve bir de kız kardeşi vardır. Thorgunna adında bir kadın ile evlenmiş ve bir oğlu olmuştur.

Norveç'te kaldığı süre içerisinde o dönemdeki birçok Norveçli gibi o da dinini değiştirerek Hristiyan oldu. Norveç Kralı'na giderek hizmete hazır olduğunu söyledi. Kraldan aldığı görev doğrultusunda Grönland'ın batı kısımlarını görmek için keşif gezisine çıktı. Aslında Amerika kıtasını ilk kez gören ve rapor eden Bjarni Herjólfsson'dan satın almış olduğu gemi ile bu toprakları kendisi de görmek için yola çıktı. Bu topraklar büyük olasılıkla Kanada'nın Newfoundland bölgesiydi.

Keşfini derinleştirmek için yoluna devam etmekte olan Ericson'ın karşılaştığı yer, düz kayalıklara sahip bir bölgeydi. Muhtemelen bugünkü Baffin Adası’na çıkan Ericson bu bölgeye Helluland adını verdi Hellur Eski İskandinav dilinde düz kayalık anlamına gelir. Kâşif bir sonraki durağında ormanlık ve kumluk topraklar ile karşılaştı. Bugünkü Labrador olduğu düşünülen bu bölgeye de ‘’ormanlık’’ anlamına gelen Markland adını vererek, yeni bir kıta bulduğundan habersiz buradan ayrıldı.

Leif Ericson ve mürettebatı bir süre sonra bu bölgeye tekrar geldiklerinde ırmaklarda yaşayan oldukça iri somon balıklarının fazlalığı, iklimin Norveç’inkine kıyasla çok daha yumuşak olması, kışın çok az miktar buzun olması ve yıl boyunca yeşil otların görülebilmesinden etkilenmişler ve birkaç da ev inşâ etmişlerdir. Ericson’ın Tırkır adındaki adamı – Tırkır o dönemde bir Türk ismidir, fakat Türklerin o dönemde o coğrafyaya olan uzaklıkları nedeni ile bu kişinin o dönemde hâlâ Türk isimleri almakta olan bir kavim olan Macarlar’dan olması kuvvetle muhtemeldir- bölgede yaban üzümleri bulmuş ve Leif bunun ardından bölgenin adını ‘’Vinland’’ olarak değiştirmiştir.

Leif Ericson'ın hayatının genelinde olduğu gibi nerede, ne zaman, ne şartlarda öldüğü hakkında da yeterli bilgi yoktur. Sadece 1020 yılında öldüğü rivayet edilir. Kâşifin ölümünden sonra, bugün, dünyanın pek çok yerinde onun ya da koyduğu isimler ile anılan birçok yer, kuruluş ve mekân vardır. İzlanda’daki Leifur Eiríksson Havaalanı ve adına dikilmiş heykeller bunlardan sadece birkaçıdır. 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Baines Johnson 9 Ekim gününü Amerika Birleşik Devletleri’nde Leif Ericson Günü olarak ilân etmiştir. Günümüzde kendisi hakkında ortaya atılan iddialardan biri de Ericson’ın Hudson Körfezi ya da Büyük Göller yolu ile Minnesota ‘ya kadar ulaştığıdır.

SüngerBob KareŞort'un bir bölümünde (Dostum Köpük) Süngerbob, "Leif Erikson" gününü kutlamaktadır.
2022 yılında Netflix'te yayınlanan Vikings: Valhalla dizisinde kendisini Sam Corlett canlandırmaktadır.
Makoto Yukimura'nın yazdığı Vinland Saga mangasında yer almaktadır.
Interpol grubunun Turn On The Bright Lights adlı albümündeki 11. parçanın adı "Leif Erikson" olarak ondan esinlenilmiştir.

(İngilizce) A reconstructed portrait of Leif Ericsson7 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Biography at the Dictionary of Canadian Biography Online 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Leif Ericson Homepage27 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lemurya, eskiden Hint ve Pasifik okyanusları arasında yer aldığına inanılmış, ancak günümüzde bilimsel olarak kabul görmeyen ve sözdebilim olarak sınıflandırılan efsanevi bir kıtadır. Lemurya kıtası, bilimsel çevreler tarafından tektonik levha gibi kavramlar yaygınca kabul görmeye başlandığı zaman aldığı desteği kaybetmiştir.
Tamil edebiyatında ve kültüründe Lemurya, bu kültürde önemli bir yeri olan efsanevi Kumari Kandam bölgesi ile bağdaşlaştırılmıştır. Bir zamanlar Hindistan, Sri Lanka ve Madagaskar bir bütün oluşturmuş olmalarına rağmen, ayrılmaları iddia edilenin aksine batan bir kıta ile değil, tektonik hareketlerin Gondwana'yı parçalaması vasıtası ile gerçekleşmiştir. Bu olay ise milyonlarca yıl önce, dünya üzerinde herhangi bir medeniyet veya insan yaşamı yok iken olmuştur.

İngilizce Vikipedi'deki Lemuria maddesi

Lima (İspanyolca telaffuz: [ˈlima]), Peru'nun başkenti ve en büyük şehridir. Şehir, ülkenin siyasal, kültürel, finansal ve ticari merkezi konumundadır. Aynı zamanda bir "primat şehir" niteliği taşıyan şehir, ülkenin orta kıyı kesimindeki çöl kuşağında, Chillón, Rímac ve Lurín nehirlerinin oluşturduğu vadilerde yer almakta ve Pasifik Okyanusu kıyısına uzanmaktadır. Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından "beta" düzeyinde küresel şehir olarak sınıflandırılmaktadır. İdari olarak Lima ili sınırları içinde yer alırken, daha küçük bir kısmı batıda, liman ve Jorge Chávez Havalimanı'nın bulunduğu Callao sınırlarına da uzanır. Her iki il, 2002 yılından bu yana bölgesel özerkliğe sahiptir.
2023 nüfus tahminine göre Lima şehrinin nüfusu yaklaşık 10.092.000 kişi olup, bu özelliğiyle Güney Amerika'nın en kalabalık ikinci şehri ve şehir merkezi nüfusu bakımından dünyanın en büyük İspanyolca konuşulan şehridir. Callao kıyı şehriyle birleşik bir kentsel alan oluşturan Lima Metropol Bölgesi'nin nüfusu 10.151.200'dür. Callao sınırları içindeki ek altı ilçeyi de dahil edince, toplam kentsel alan nüfusu 11.342.100'e ulaşmakta ve bu da onu dünyanın en kalabalık şehirleşmiş bölgelerinden biri yapmaktadır. Lima, yerliler tarafından Limaq olarak bilinen tarım bölgesinden adını almaktadır. Şehir, Peru Kral Vekilliği'nin başkenti ve en önemli kenti oldu. Peru Bağımsızlık Savaşı'nın ardından, Peru Cumhuriyeti'nin başkenti haline geldi. Günümüzde ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri metropol alanında yaşamaktadır.
And Milletler Topluluğu'nun merkezi olarak Lima, bölgesel diplomasi ve ticari entegrasyonda önemli bir rol oynamaktadır. Ekim 2013'te Lima, 2019 Panamerikan Oyunları'na ev sahipliği yapmak üzere seçildi; bu oyunlar Lima ve çevresindeki tesislerde gerçekleştirildi ve ülkenin şimdiye kadar düzenlediği en büyük spor etkinliği oldu. Şehir, 2027'de oyunlara ikinci kez ev sahipliği yapacaktır. Lima ayrıca 2008, 2016 ve 2024 yıllarında Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği'ne; Ekim 2015'te Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası Grubu toplantılarına; Aralık 2014'te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'na ve 1982 Miss Universe yarışmasına ev sahipliği yaptı.

Kentsel alan yaklaşık 800 kilometrekareyi kaplamaktadır. Şehir, Peru'nun kıyı ovasında, çoğunlukla düz arazide, Chillón, Rímac ve Lurín nehirlerinin vadileri içinde yer alır. Lima, Pasifik Okyanusu kıyısından vadilere ve deniz seviyesinden 1.550 metreye kadar yükselen dağ yamaçlarına doğru yavaş bir eğimle uzanır. Şehir içinde, çevresindeki tepe zincirleriyle bağlantısı olmayan El Agustino, San Cosme, El Pino, La Milla, Muleria ve Pro gibi izole tepeler bulunur. Rímac ilçesindeki San Cristobal Tepesi, şehir merkezinin doğrudan kuzeyinde yer alır ve And Dağları'nın bir tepe uzantısının yerel ucu niteliğindedir.
Lima'nın metropoliten alanı, 267.228 kilometrekare (103.177 sq mi) alanı kaplamaktadır; bunun 825,88 kilometrekarelik kısmı (%31) şehir merkezi, 1.846,40 kilometrekarelik kısmı (%69) ise çevre yerleşim alanlarını oluşturur. Kentsel alan kuzey-güney yönünde yaklaşık 60 km (37 mi), batı-doğu yönünde yaklaşık 30 km (19 mi) genişliğe sahiptir. Şehir merkezi, Rímac Nehri kıyısında, denizden 15 km (9,3 mi) içeride yer alır; bu nehir, kentin içme suyu ihtiyacını karşılayan ve bölgeye elektrik sağlayan hidroelektrik barajlarını besleyen hayati bir kaynaktır. Resmî bir idari tanımı olmasa da, genellikle Lima ilinin 43 ilçesinden merkezdeki 30 ilçeyi kapsayan ve tarihi Cercado de Lima ilçesi etrafında şekillenen kentsel alan olarak kabul edilir. Şehir, Amerika kıtasının en büyük on metropol alanından biri olan Lima Metro Bölgesi'nin merkezini oluşturur ve Karaçi, Pakistan ile Kahire, Mısır'dan sonra dünyanın üçüncü büyük çöl şehridir.

Lima, tropikal bir bölgede ve çölde yer almasına rağmen ılıman bir iklime sahiptir. Şehrin Pasifik Okyanusu'na yakınlığı, sıcaklıkların deniz etkisiyle dengelenmesini sağlar ve böylece iklim, tipik bir tropikal çöl iklimine göre çok daha ılımandır; bu nedenle Lima, subtropikal sıcaklık aralıklarına sahip çöl iklimi olarak sınıflandırılır. Sıcaklıklar nadiren 12 °C (54 °F)'nin altına düşer veya 30 °C (86 °F)'nin üzerine çıkar. İki belirgin mevsim vardır: Aralık-Nisan arası yaz ve Haziran-Eylül/Ekim arası kış. Mayıs ile Ekim/Kasım genellikle geçiş aylarıdır ve geç Mayıs ile erken Haziran arasında sıcaklıkta belirgin bir değişim yaşanır. Soğuk okyanus sularına yakın konumu nedeniyle Lima'da yağış oldukça nadirdir.

 Wikimedia Commons'ta Lima ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Los Angeles, Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaletinin en kalabalık şehri ve Güney Kaliforniya'nın ticaret, finans ve kültür merkezidir. 2024 itibarıyla şehir sınırları içinde yaklaşık 3,88 milyon kişi yaşamakta olup ABD'nin New York'un ardından ikinci en kalabalık şehri ve Batı Amerika'nın en büyük kentidir. Los Angeles etnik ve kültürel açıdan son derece çeşitli bir nüfusa sahip olup 12,9 milyonluk bir metropolitan alanın merkezidir. Büyük Los Angeles Alanı ise Los Angeles ve Riverside–San Bernardino metropolitan alanlarını kapsayan birleşik istatistiksel bir alan olarak 18,5 milyondan fazla nüfusa sahip geniş bir metropol alanı oluşturur.
Şehrin büyük bir kısmı Batı’da Pasifik Okyanusu'na bitişik Los Angeles Havzası'nda yer alır ve kısmen Santa Monica Dağları'ndan geçerek kuzeyde San Fernando Vadisi'ne kadar uzanır. Yaklaşık 1.210 km² alan kaplayan Los Angeles, Los Angeles County'nin merkezi ve en kalabalık şehridir. Los Angeles County 2022 itibarıyla yaklaşık 9,86 milyon nüfusuyla ABD'nin en kalabalık ilçesidir. Ayrıca şehir 2023 verilerine göre 2,7 milyondan fazla ziyaretçi ile ABD'de New York ve Miami'den sonra en çok ziyaret edilen üçüncü şehir konumundadır.
Los Angeles bölgesi başlangıçta yerli Tongva halkı tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. 1542'de Juan Rodríguez Cabrillo tarafından İspanya adına keşfedilmiş ve hak iddia edilmiştir. Şehir 4 Eylül 1781'de İspanyol valisi Felipe de Neve yönetiminde, Yaanga köyü üzerinde kurulmuştur. 1821'de Meksika Bağımsızlık Savaşı'nın ardından Birinci Meksika İmparatorluğu'nun bir parçası olmuştur. 1848'de Meksika-Amerika Savaşı'nın sona ermesiyle Los Angeles ve Kaliforniya'nın geri kalanı Guadalupe Hidalgo Antlaşması kapsamında ABD tarafından satın alınmıştır. Los Angeles 4 Nisan 1850'de belediye olarak resmen kurulmuştur. 1890'larda petrolün keşfi şehrin hızlı bir şekilde büyümesini sağlamıştır. Şehrin genişlemesi 1913'te tamamlanan Los Angeles Su Kanalı ile hız kazanmıştır.
Los Angeles geniş bir sanayi yelpazesine sahip çeşitli bir ekonomiye sahiptir. Şehir film ve televizyon üretiminin küresel merkezi olarak bilinir ancak COVID-19 pandemisi sonrasında bu alandaki payı tarihi düşüşler yaşamıştır. 2024 itibarıyla Büyük Los Angeles Alanının gayrisafi metropol ürünü 1,295 trilyon doları aşmış olup New York ve Tokyo'nun ardından dünyanın üçüncü en büyük GSYİH'sine sahip şehir konumundadır. Los Angeles 1932 ve 1984 Yaz Olimpiyatları’nı düzenlemiş olup, 2028 Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapacaktır.

4 Eylül 1781 tarihinde İspanya kontrolündeki Meksika tarafından keşfedilen şehir (her ne kadar Kızılderililer uzun süredir orada yaşasa da) Los Angeles 4 Nisan 1850 tarihinde Kaliforniya'nın bir parçası olmuştur. İsmi İspanyolcadan gelmektedir ve Melekler Şehri manasını taşımaktadır. 2 Ağustos 1769'da, Fernando Rivera Y Moncado'nun kaptanı olduğu Kaliforniya'ya gelen ilk Avrupalı yerleşimciler içindeki Fransisken papazı Peder Juan Crespi, 2 Ağustos dini bir şölen olan Perdono'ya denk düştüğü ve Assisili Francesco adına anıldığı ve bu yere İtalya'da "ülkenin çok küçük parseli" anlamında "porziuncola" denmesi yüzünden, buraya "Nuestra Señora de los Angeles de la Porciúncula", sonra da bu Assisi'deki şapelde Bakire Meryem'in meleklerle çevrili freski bulunduğundan "El Pueblo de Nuestra Señora la Reina de los Angeles de Porciúncula" dendi, sonra da kısaca "El Pueblo de la Reina de Los Angeles" dendi.
1876 yıllarına kadar nüfusu on bin dolaylarında olan Los Angeles, petrol yataklarının keşfedilmesi, Kaliforniya kuzeylerindeki altın madenlerinin bulunması ve gerek doğal güzelliği açısından birçok insanın rüyalarını süsledi.
1920'li yıllarda sanat ve eğlencenin de tüm ülke genelinde öncüsü olmaya başlamıştır. New York'un klasik Broadway'ine karşı Hollywood sineması gelişen yıllarda da çok daha güçlü olur; günümüzde de Broadway'in büyük bir geliri Hollywood'dan gelmektedir.

Büyük Los Angeles Alanı, Los Angeles, San Bernardino, Riverside, Ventura ve Orange şehirlerini ve 16 milyonun üzerinde değişik etnik ve ekonomik geçmişe sahip insanları barındırmaktadır. Los Angeles yanlış olarak birçok kez "Güney Kaliforniya" olarak adlandırılmaktadır, ancak coğrafi olarak San Diego ve Imperial şehirleri de başta olmak üzere birçok bölüm göz ardı edilmektedir.
Los Angeles'ın da büyümesiyle komşusu olarak gelişen şehirler de vardır. Los Angeles diye bilinen bölge aslında 88 tane küçük şehrin oluşturduğu bölgedir.
Venice Beach, Marina del Rey, Beverly Hills, Santa Monica ve West Hollywood gibi dünyaca meşhur şehirleri de içinde barındıran Los Angeles'ın içinde bulunduğu Kaliforniya'nın eski valisi ünlü film yıldızı Arnold Schwarzenegger'dir.

Los Angeles ekonomisi, uluslararası ticaret, eğlence (televizyon, sinema filmleri, video oyunları, müzik kayıt ve prodüksiyon), havacılık, teknoloji, petrol, moda, giyim ve turizm tarafından yönlendirilir. Finans, telekomünikasyon, hukuk, sağlık ve ulaşım diğer önemli sektörlerdir.
2022 Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde Los Angeles dünyanın en rekabetçi 5. finans merkezine ve Amerika Birleşik Devletleri'nde New York Şehrinden sonra en rekabetçi ikinci finans merkezine sahip olarak sıralandı.
Beş büyük film stüdyosundan biri olan Paramount Pictures, şehrin sınırları içinde olup konumu Güney Kaliforniya'daki eğlence merkezlerinin "Otuz Mil Bölgesi" denilen yerdedir.
Los Angeles, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük üretim merkezidir.

Bitişikteki Los Angeles limanları ve Long Beach Limanı ile birlikte bazı kıstaslara göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en işlek limandır ve Pasifik kıyılarında ticaret yapmak için hayati önem taşıyan, dünyanın en işlek beşinci limanıdır.
Los Angeles metropol alanı, Tokyo ve New York'dan sonra dünyanın üçüncü büyük ekonomik metropol alanı yapan 1.0 trilyon doların üzerinde brüt metropolitan ürüne sahiptir (2018 itibarıyla). Los Angeles, Loughborough Üniversitesindeki bir grup tarafından 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre "alfa dünya şehri" olarak sınıflandırıldı.
Esrar Düzenleme Departmanı, 2016 yılında esrar satış ve dağıtımının yasallaştırılmasından sonra esrar mevzuatını uygular. Ekim 2019 itibarıyla 300'den fazla mevcut esrar işletmesine (hem perakendeci hem de tedarikçi olarak) ülkenin en büyük pazarı olarak kabul edilen alanda faaliyet gösterme onayı verildi.
2018 itibarıyla Los Angeles'ta Fortune 500 şirketinden şu üçü vardır: AECOM, CBRE Group ve Reliance Steel & Aluminium Co.

Los Angeles sıklıkla dünyanın yaratıcı başkenti olarak anılır çünkü her altı sakinden biri yaratıcı bir endüstride çalışmaktadır. Los Angeles'ta yaşayan ve çalışan sanatçı, yazar, film yapımcısı, aktör, dansçı ve müzisyenin sayısı, dünya tarihinin herhangi bir zamanındaki herhangi bir şehirden daha fazladır. Şehir aynı zamanda üretken duvar resimleriyle de tanınır.
Los Angeles ABD'nin en dinamik metropollerindendir. Hollywood sinema film endüstrisine, Anaheim'de Disneyland'a ev sahipliği yapar. ABD'nin en eski film ve sinema okulu bu şehirdedir[?]. Medya ve ilgi çeşitliliği nedeniyle spor ve kültürel aktivitelerde iç içedir. New York'tan sonraki ikinci büyük VHF medya marketine sahiptir. Artistler, yazarlar ve yapımcılar ya da ünlü sanatçıların en fazla bu şehirde bulunması nedeniyle "Kreatif Başkent" olarak da adlandırılır.

Şehri NBA'de Los Angeles Lakers ve Los Angeles Clippers, WNBA'de Los Angeles Sparks, futbolda ise Los Angeles Galaxy ve Los Angeles FC temsil eder.

Los Angeles şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Wikimedia Commons'ta Los Angeles ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Los Angeles Resmî Sitesi 29 Şubat 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projecy "Los Angeles" maddesi (İngilizce)
Wikivoyage websitesi "Los Angeles" maddesi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Madagaskar ya da resmî adıyla Madagaskar Cumhuriyeti, Hint Okyanusu'nda yer alan Madagaskar adası ve çevresindeki birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir. Afrika'nın güneydoğu kıyısında yer alan ülke, dünyanın dördüncü büyük adası, ikinci büyük ada ülkesi ve genel olarak 46. büyük ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Antananarivo'dur.
Tarih öncesi dönemde süper kıta Gondvana'nın parçalanmasının ardından, Madagaskar yaklaşık 180 milyon yıl önce Erken Jura döneminde Afrika'dan ve yaklaşık 90 milyon yıl önce Hint alt kıtasından ayrılmıştır. Bu izolasyon, yerli bitki ve hayvanların nispeten izole bir şekilde evrimleşmesine olanak sağlamıştır. Sonuç olarak, Madagaskar bir biyoçeşitlilik merkezi ve dünyanın 17 mega çeşitli ülkesinden biridir; vahşi yaşamının %90'ından fazlası endemiktir. Ada, subtropikalden tropikal deniz iklimine sahiptir.
Madagaskar, ilk olarak MS 1. milenyumun ortalarında veya öncesinde (yaklaşık 500-700 yılları arasında) günümüz Endonezya'sından gelen ve muhtemelen kano ile gelen Avustronezya halkları tarafından kalıcı olarak yerleşime açılmıştır. Bunlara, dokuzuncu yüzyıl civarında Doğu Afrika'dan Mozambik Kanalı'nı geçen Bantu grupları da katılmıştır. Zamanla diğer gruplar da Madagaskar'a yerleşmeye devam etmiş ve her biri Malagasy kültürel yaşamına kalıcı katkılarda bulunmuştur. Sonuç olarak, Madagaskar'da 18 veya daha fazla sınıflandırılmış halk bulunmaktadır ve bunların en kalabalık olanı merkezi yaylaların Merina halkıdır.
18. yüzyılın sonlarına kadar Madagaskar adası, değişen sosyopolitik ittifakların parçalı bir karışımı tarafından yönetilmiştir. 19. yüzyılın başlarından itibaren, adanın büyük bir kısmı birleşmiş ve bir dizi Merina soylusu tarafından Madagaskar Krallığı olarak yönetilmiştir. Monarşi, 1897'de Fransa'nın Madagaskar'ı ilhak etmesiyle sona erdi ve ülke 1960'ta bağımsızlığını kazandı. O zamandan beri cumhuriyet olarak adlandırılan dört büyük anayasal dönemden geçti ve 1992'den beri anayasal demokrasi olarak yönetiliyor. 2009'daki siyasi kriz ve askeri darbenin ardından Madagaskar, dördüncü ve mevcut cumhuriyetine doğru uzun bir geçiş süreci yaşadı ve Ocak 2014'te anayasal yönetim yeniden tesis edildi. 2025'te bir dizi kitlesel protesto, askeri darbeye ve Michael Randrianirina'nın geçici hükûmetin başkanı olarak atanmasına yol açtı.
Madagaskar, Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AU), Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC) ve Uluslararası Frankofoni Örgütü üyesidir. Malgaşça ve Fransızca, devletin resmi dilleridir. Hristiyanlık ülkenin baskın dinidir, ancak önemli bir azınlık hala geleneksel inançlarını uygulamaktadır.
Madagaskar, BM tarafından en az gelişmiş ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Ekoturizm ve tarım, eğitim, sağlık ve özel girişimciliğe yapılan daha büyük yatırımlarla birlikte, kalkınma stratejisinin temel unsurlarıdır. 2000'li yılların başından bu yana önemli ekonomik büyümeye rağmen, gelir eşitsizlikleri artmış ve nüfusun büyük çoğunluğu için yaşam kalitesi düşük kalmıştır. 2021 itibarıyla nüfusun %68,4'ü çok boyutlu yoksulluk içinde yaşamaktadır.

Ülke ismi olan Madagaskar herhangi bir yerel dilden ortaya çıkmış bir isim konumunda değildir. Marco Polo anılarında dolaylı yollardan bilgi edindiği ve Afrika'da tarifsiz zenginliğe sahip bir ada olarak tanımladığı adadan karışıklık sonucu Somali'de bulunan Mogadişu şehrinin isminin farklı bir formu olan Madageiscar olarak bahsetmiş, bu isimde daha sonraları Orta Çağ Avrupa'sında karşılık bularak sık bir şekilde kullanılmıştır. Her ne kadar Portekizli kâşif Diogo Dias 1500 yılında Aziz Laurentius kutlamalarına denk gelen gün adaya çıkan ilk Avrupalı olarak adanın ismini São Lourenço olarak değiştirmiş olsa da, Polo tarafından kullanılan isim daha fazla benimsenerek rönesans dönemi haritalarında kullanılmıştır.

Madagaskar kıyıları Afrika anakarasının doğu kıyılarına yakın bir konumda bulunmasına rağmen, dünya üzerinde insanlar tarafından yerleşilen en son bölgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Adada ilk insan varlığı muhafazakâr tahminlere göre MÖ 350 yıllarına dair belirtilmektedir. Adaya ilk defa gelen yerleşimcilerin ilk olarak nereden geldikleri tam olarak bilinmese de, dilsel ve genetik bulgular Madagaskar'a ilk gelen kişilerin Afrika'nın doğusundan, güney ve güneydoğu Asya'dan ve Ortadoğu'dan geldiğini işaret etmektedir.
İlk dönemlerde yerleşimin az olduğu Madagaskar'da, nüfusun artması ile birlikte Sakalavalar, Merinalar ve Betsileolar tarafından krallıklar kurulmuştur.

10 Ağustos 1500 tarihinde Portekizli denizci Diogo Dias adaya ilk ayak basan Avrupalı olarak adaya o günün de Aziz Laurentius kutlamalarına denk gelmesi nedeniyle São Lorenço adını vermiştir. Adanın ismi ilerleyen dönemlerde özellikle Portekiz haritalarında Santa Apolonia, France occidentale ve île Dauphine gibi farklı isimlerle de belirtilmiş olsa da, Avrupa genelinde Polo'nun kullandığı isim benimsenmiş ve bu isimden yola çıkarak adanın ismi Madagaskar olarak ifade edilmiştir. Avrupa'nın ticaret merkezlerini Hint Okyanusu üzerinden bulunan güzergahta konumlandırmasından dolayı Madagaskar ilk dönemlerde ticari güzergâh olarak pek bir önem arz etmemiştir. Ada ilk olarak 1641 yılında ilk önce Hollandalılar tarafından ve daha sonraki dönemlerde de Britanyalı ve Amerikalı tüccarlar adına dolaşan gemiler tarafından uğrak yeri olarak kullanılmış, burada elde edilen köleler de sömürge bölgesi Mauritius'a götürülmek üzere gemilere alınmıştır. 1643 ile 1672 yılları arasında Fransa'nın ada üzerinde kurmaya çalıştığı ilk sömürge düzeni başarıya ulaşamamış, 17. ve 18. yüzyıl genelinde de ada korsanlar tarafından da üs olarak kullanılmıştır.

Ada üzerinde 1787 yılından itibaren Andrianampoinimerina önderliğinde birleşen Merina etnik grubu adada kurulan ilk modern devlet yapısının temelini atmıştır. 1810 yılındaki ölümüne kadar krallığı yöneten Andrianampoinimerinas, 1794 yılına kadar küçük bir krallık olan Ambohimanga'nın hükumdarlığını yapmış, 1794 yılında yine küçük bir krallık olan Antananarivo Krallığı'nı fethederek krallık merkezini günümüzde de ülkenin başkenti olan Antananarivo'ya taşımıştır. İlerleyen yıllarda da adanın neredeyse tamamını elde eden Andrianampoinimerina, karşılaştığı direnç nedeniyle adanın güneyini elde edememiş ve kurduğu devleti tam anlamıyla sağlamlaştıramamıştır. Andrianampoinimerina'nın otokratik iktidarı boyunca devlet modernleştirilmiş, yeni bir ceza yasası yayımlanmıştır. İktidarı döneminde çalışanlarını kast sistemine benzer bir sistem ile gruplara ayırmış ve böylece keskin ve eşit olmayan bir tabakalaşma oluşturmuştur.
Andrianampoinimerina'nın ölümünden sonra tahta geçen oğlu I. Radama adayı yurt dışına açmış ve özellikle Fransa ile birlikte Hint Okyanusu üzerinde hakimiyeti genişletme çabalarında olan Büyük Britanya ile ikili ilişkilerini geliştirme gayreti içerisinde olmuştur. Krallık birliklerini Britanya askeri modeline göre yeniden düzenleyen I.Radama iktidarında ilk İngilizler de endüstriyel faaliyetlerde bulunmak adına ülkenin doğu kıyılarına yerleşmişlerdir. İngiliz misyonerler bu dönemde incili Malgaşça'ya çevirmiş, latin alfabesinin kullanımı ve yaygınlaşması adına faaliyetlerde bulunmuşlardır. I.Radama 1824 yılında İngilizlerin de askeri desteği ile tüm ada üzerinde de kontrolü ele geçirmiştir.

I.Radama'nın 1828 yılında hayatını kaybetmesi ile tahta geçen eşi, I. Ranavalona unvanı ile ülkeyi 1861 yılına kadar yönetmiştir. Ada ülkesi kendi yönetiminde aydınlanma çağından izolasyonizme keskin bir dönüş gerçekleştirmiş, ilerleyen dönemlerde kendisine rakip olmaması adına eşinin tüm aile üyelerini öldürtmüş, Hristiyan dinini yasaklamış ve 1835-1836 döneminde tüm yabancıları ülke dışına çıkartmış ve dış ülkeler ile ikili ilişkileri en aza indirmiştir.
1861 ile 1863 yılları arasında krallığın başına geçen I. Ranavalona'nın oğlu II. Radama iktidarı boyunca diğer ülkeler ile yeniden ilişkileri canlandırma yolunu izlemiş, Fransa'ya Lambert Yasası ile imtiyazlar tanımış, din özgürlüğünü yeniden serbest bırakmış ve liberal bir siyaset izlemiştir. II.Radama'nın izlediği bu siyasi yol belli bir kesim tarafından hoş karşılanmamış ve iktidarının ikinci yılında boğularak öldürülmüş ve iktidarına son verilmiştir.
1863 ile 1868 yılları arasında iktidarda olan Rasoherina, II. Radama'nın ilk eşiydi. İktidarı döneminde İngilizler ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmaya gayret gösteren Rasoherina, dönemin başbakanı olan ve o dönem de gücü elinde bulunduran ve kendisinden sonra gelecek olan iki kraliçe ile de aynı şekilde evlilik gerçekleştirecek olan Rainilaiarivony ile evlenmiştir.
II. Radama'nın ikinci eşi olan II. Ranavalona 1868 yılından 1883 yılları arasında ülkenin kraliçesi olarak tahta bulunmuştur. İktidarı döneminde Protestan mezhebini ülkenin resmi dini olarak kabul etmiştir. II. Radama iktidarında Fransızlar 1883 yılında adaya zorla sahip olmaya çalışmışlar ve iki yıl sürecek olan kanlı bir savaşın başlangıcını tetiklemişlerdir.
Merina Krallığı'nın son kraliçesi olarak 1883 yılında tahta çıkan III. Ranavalona II. Ranavalona'nın yeğeniydi. Ülkesi Fransa tarafından işgal edildiği bir süreçte tahta çıkmış, kısa bir süre Madagaskar ordusu işgalcileri geri püskürtmeyi başarmış olsa da, 1896 yılında Fransız saldırılarına direnememiş ve ada ülkesi Fransa'nın himayesi altına giren bir bölge hâline getirilmiştir. III. Ranavalona 1897 yılına kadar resmiyette kraliçe olarak tahtta kalmış ancak daha sonra 28 Şubat 1897 tarihinde Fransız general Joseph Gallieni tarafından tahtı bırakmaya zorlanmış ve 1917 yılında da hayatını kaybedeceği Cezayir'e sürgüne gönderilmiştir.

Madagaskar'ın 1885 yılında gerçekleştirilen Berlin Konferansı'nda Fransa'nın ilgi alanı olarak belirlenmesinden sonra 1896 yılında Madagaskar toplumunun karşı çabalarına rağmen adaya sömürge devleti olarak sahip olmuştur. Yaşanan bu süreçte Merina Krallığı 1883 yılında Alman İmparatorluğu ile gerçekleşen ilk diplomatik ilişkiler sonucunda varılan barış antlaşmasını Fransa'ya karşı devreye almaya çalışmış ancak bunda başarılı olamamıştır. Ada üzerind

Martin Waldseemüller Latince ismi ile Martinus Ilacomilus veya Hylacomylus (y. 1470 veya 1472/1475, Freiburg - 16 Mart 1520, Sankt Didel) Alman rahip, hümanist ve kartograftır.

Radolfzell'de doğdu (Katolik Ansiklopedisine göre Wolfenweiler, Freiburg'a yakın) ve Freiburg Üniversitesi'nde öğrenim gördü. 1507 tarihli "Universalis Cosmographia" ya da diğer ismiyle "Waldseemüller Haritası" isimli dünya haritasını yapmıştır. Bu harita Amerika kelimesinin geçtiği ilk haritadır, ancak haritada Kuzey Amerika Kıtası eksiktir.
Amerigo Vespucci, Latince yazdığı yazılarını kendi adının Latincesi olarak düşündüğü "Americus Vespucius" adıyla imzalamıştı. Waldseemüller bu sebeple yeni keşfedilmiş Güney Amerika Kıtası'na, Vespucci'nin ilk adının Latince formundan yola çıkarak, 1507 tarihli dünya haritasında America ismini koydu; ancak 1513 tarihli kendisine ait başka bir dünya haritasında "America" ismini verdiği bölgeye "bilinmeyen topraklar" anlamına gelen "Terra Incognita" ismini vererek "America" ifadesinde değişikliğe gitmiştir. Bu değişikliğin sebebi kimi tarihçilere göre Waldeseemüller'in Cabot'un haritalarında gördüğü bir ismin kökenini açıklamaya çalışma kaygısıyla "America" ismini kullanması ve bu sebeple daha önce kullanılmış ismin bölgesinden emin olmaması şeklinde yorumlanmaktadır.

Meksika, resmî adıyla Birleşik Meksika Devletleri, Kuzey Amerika'da bir ülkedir. Kuzeyde Amerika Birleşik Devletleri; güney ve batıda Büyük Okyanus; güneydoğuda Guatemala, Belize ve Karayip Denizi; doğuda ise Meksika Körfezi ile komşudur. 1.972.550 km² yüzölçümü ile Amerika kıtasındaki altıncı, dünyada ise 13. en büyük bağımsız ülke konumundadır. Worldometer en son Birleşmiş Milletler verilerinin detaylandırılmasına göre Haziran 2026'da 132,997,658 kişilik nüfusa sahip olan Meksika, nüfus bakımından dünyanın 11. büyük ülkesidir. Federal seviyede resmî bir dil olmasa da ülkede en çok konuşulan dil ve hükûmetin fiilen dili İspanyolcadır. Ülke, 31 eyalet ile aynı zamanda ülkenin başkenti ve nüfus bakımından en büyük şehri olan federal bölge statüsündeki Meksiko (İspanyolca, Ciudad de México) olmak üzere 32 birinci seviye idari bölümden meydana gelir. Guadalajara, Monterrey, Puebla, Toluca, Tijuana ve León, ülkedeki diğer metropoliten alanlardır.
Kolomb öncesi Meksika; Olmek, Toltek, Teotihuacan, Zapotek, Maya ve Aztek başta olmak üzere çeşitli gelişmiş Mezoamerikan uygarlıklara ev sahipliği yapmaktaydı. 1519'da İspanyol İmparatorluğu'nun, Yeni İspanya adıyla hüküm sürmeye başladığı Tenochtitlan'daki merkezinden başlayarak bölgeyi fethetme ve kolonileştirme faaliyetleri 1521'de tamamlandı. Üç yüz yıl kadar İspanyol kolonisi olan bölge, 1821'de koloninin zaferiyle sonuçlanan Meksika Bağımsızlık Savaşı sonrasında Meksika adıyla bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlık sonrası dönem ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarla geçti. 1846-48 yılları arasındaki Meksika-Amerika Savaşı sonrasında, ülke topraklarının üçte birine denk gelen kuzeydeki bölgelerden çekilmek ve buraları Amerika Birleşik Devletleri'ne bırakmak zorunda kaldı. Ülke, 19. yüzyıl boyunca Birinci Fransa-Meksika Savaşı, Meksika'ya Fransız müdahalesi, Reform Savaşı, iki farklı dönemde imparatorluk ve bir diktatörlük gördü. 1910'da gerçekleştirilen Meksika Devrimi ile diktatörlük rejimine son verildiği ve günümüzde de yürürlükte olan 1917 Anayasası oluşturularak ülke yönetimi günümüzdeki hâlini aldı.
Meksika, ülkelerin nominal gayri safi yurt içi hasıla sıralamasında 15., satın alma gücü paritesi sıralamasında ise 11. sırada yer alır. Ülke ekonomisi en çok, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, üyesi olduğu Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nın (NAFTA) diğer üyeleriyle ilişkilidir. 1994'te katıldığı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütünün (OECD) Latin Amerika'dan ilk üyesi olan Meksika; aynı zamanda Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, G8+5, G20, Uzlaşma için Birlik üyesi olup, 2014'ten beri Frankofon'da gözlemci konumundadır. Dünya Bankası tarafından üst-orta seviyede gelire sahip olarak sınıflandırılmakta olup, çoğu analizciye göre yeni sanayileşen ülkeler arasında gösterilir. Ülke, bölgesel güç ve orta güç olarak kabul edilir. UNESCO'nun Dünya Mirası olarak tanımladığı bölgeler, ülkeyi Amerika kıtasında birinci, dünyada ise yedinci sıraya koymaktadır. 2015 verilerine göre yıllık 32,1 milyon turist ile dünyanın en çok ziyaret edilen dokuzuncu ülkesi olmuştur.

Orta Meksika'da, Olmekler ve daha sonra gelişen Aztekler, özellikle Yucatan Yarımadasında ve Meksika´nın güney bölgesiyle Guatemala ve Belize de var olmuş Mayalar, Meksika'nın önemli İspanyol işgali öncesi uygarlıklarıdır.

1519 yılında, Meksika'nın yerli uygarlıkları İspanya tarafından işgal edildi. İki sene sonra 1521'de Aztek başkenti olan Tenochtitlan işgal edildi. Francisco Hernández de Córdoba, 1517 senesinde Güney Meksika kıyılarını araştırdı, onu 1518'de Juan de Grijalva izledi.
Erken dönem Conquistador'larının en önemlisi, 1519 yılında yerli bir kıyı yerleşimi olan "Puerto de la Villa Rica de la Vera Cruz"dan ülkeye giren Hernán Cortés'di. Burası günümüzün Veracruz şehridir.
Yaygın kanının aksine İspanya, Cortes'in 1521 yılında Tenochtitlan şehrini ele geçirmesiyle Meksika'yı işgal etmiş olmadı.Tenochtitlan kuşatmasından sonra işgalin tamamlanması için diğer bir iki yüz senenin geçmesi gerekti. 
Bu süre zarfında yerli halk tarafından İspanya'ya karşı isyanlar, saldırılar ve savaşlar sürmeye devam etti.

Meksika'da nüfusun %60'ı mestizo, %10'u beyaz, geri kalanlar ise yerli halktır. Resmî dil İspanyolcadır ayrıca bunun dışında Meksika'da hâlen 68 farklı yerli dili konuşulmaktadır ve Meksika dünya üzerinde anadili olarak İspanyolca konuşan insan sayısının en yüksek olduğu ülkedir. Ülkedeki inançlar; Katolikler %89, Protestan %6 ve diğer %5 şeklinde özetlenebilir. Toplam nüfus içinde okuma yazma oranı %92,2'dir.

Meksika, 14° ve 33° kuzey enlemleri ile 86° ve 119° batı boylamları arasında, Kuzey Amerika'nın güneyinde yer alır. Ülke topraklarının neredeyse tamamı Kuzey Amerika levhasında bulunurken, Baja California Yarımadası'nda bulunan görece küçük kısımları Pasifik ve Cocos levhaları üzerindedir. Jeofiziksel olarak, bazı coğrafyacılar, Tehuantepec Kıstağı'nın doğusundaki, ülkenin toplam yüzölçümünün yaklaşık %12'sine gelen kısmı Orta Amerika'ya dahil kabul etmektedir. Jeopolitik olarak ise Meksika, tamamıyla Kuzey Amerika'da kabul edilmektedir.
Toplam 1.972.550 km²'lik yüzölçümüyle Meksika, toplam yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük 14. ülkesi konumundadır. Ülke topraklarında birbirine en uzak iki nokta arasındaki mesafe 3.219 km'den fazladır. Kuzeyde, Amerika Birleşik Devletleri ile 3.141 km uzunluğunda sınırı bulunur. Ciudad Juárez'den Meksika Körfezi'nin doğusuna olan kısımdaki sınırı Rio Grande belirler. Ciudad Juárez'in batısı ile Büyük Okyanus arasında kalan sınır ise çeşitli doğan ya da yapay işaretlerle belirlenmiştir. Meksika, güneyde ise Guatemala ile 871 km, Belize ile 251 km uzunluğunda sınır paylaşmaktadır.
Ülkenin kuzey-güney doğrultusunda, Sierra Madre Oriental ve Sierra Madre Occidental olmak üzere iki ana sıradağ uzanır. Ülkenin merkez kısmında, doğudan batıya doğru uzanan Trans Meksika Yanardağ Kemeri yer alır. Ülkedeki dördüncü ana sıradağ ise, Michoacán-Oaxaca arasında yer alan Sierra Madre del Sur'dur. Ülkenin orta ve kuzey bölümlerinin çoğu yüksek takımlı olup, en yüksek noktalar Trans Meksika Yanardağ Kuşağı üzerinde yer alan Pico de Orizaba (5.700 m), Popocatépetl (5.462 m), Iztaccihuatl (5286 m) ve Nevado de Toluca (4.577 m)'dır. Üç ana şehir yerleşmesi; Toluca, Büyük Meksiko ve Puebla da bu dört yükselti arasında bulunan vadilerde yer almaktadır.

Ülkeden geçen Yengeç Dönencesi, ülkeyi iklim açısından sıcak ve tropik bölgeler olarak ikiye ayırır. 24. enlemin kuzeyinde kalan bölümler, kış aylarında diğer bölgelere oranla daha soğuk olur. 24. enlemin güneyindeki bölümlerdeki sıcaklık ise yıl içerisinde genel olarak sabitken yalnızca rakıma bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bu bölümde yer alan ve 1.000 m'den az rakıma sahip bölgelerde (her iki kıyı bölgesinin güney kısımları ile Yucatán Yarımadası), yıl içerisindeki ortalama sıcaklık 24-28 °C (75,2-82,4 °F) arasında değişkenlik gösterir. Yıl içerisindeki yaz ile kış mevsimleri arasındaki ortalama sıcaklık farkı en fazla 5 °C (9 °F) kadar değişim göstermektedir. Ülkenin her iki kıyı şeridin de (Campeche Körfezi'nin güney kıyıları ile Baja'nın kuzeyi hariç), yaz ve sonbahar aylarında kasırgalar etkili olur. 24. enlemin kuzeyinde bulunan düşük rakımlı bölgeler, yaz aylarında görece daha sıcak ve nemli havaya sahip olup, kış aylarında yine güneydeki bölgelere göre daha soğuk olduğundan yıllık sıcaklık ortalaması 20-24 °C (68,0-75,2 °F) arasında değişkenlik göstermektedir. Meksika'daki en büyük şehirlerin çoğu Meksika Vadisi'nde veya çevresindeki vadilerde, 2.000 m (6.562 ft)'den düşük rakımda yer aldığından yıllık ortalama sıcaklıkları 16-18 °C (60,8-64,4 °F) arasında değişiklik gösterir ve yıl boyunca gece sıcaklıkları, gündüz vaktine göre oldukça düşüktür.Başta kuzey bölümleri olmak üzere Meksika'nın çoğu bölgesi kurak bir iklim yapısına sahiptir.

Meksika ekonomisi, Uluslararası Para Fonu'na göre, nominal olarak dünyanın en büyük 15. ve satın alma gücü paritesine göre 11. büyük ekonomisidir. 1994 krizinden bu yana, idareler ülkenin makroekonomik temellerini iyileştirmiştir. Meksika, 2002 Güney Amerika krizinden önemli ölçüde etkilenmemiş ve 2001'de kısa bir süre durgunluktan sonra, büyüme hızının düşük olmasına rağmen pozitifliğini korumuştur. Bununla birlikte, Meksika, 2008 durgunluğundan en çok etkilenen Latin Amerika ülkelerinden biriydi ve gayri safi yurt içi hasıla o yıl %6'dan fazla azalış göstermiştir.
Meksika ekonomisi görülmemiş bir makroekonomik istikrâra sahipti, bu da enflasyonu ve faiz oranlarını düşük seviyelere indirmiş ve kişi başına düşen geliri artırmıştı. Buna rağmen, kentsel ve kırsal nüfus ile kuzey ve güney eyaletlerinde zengin ve fakir arasında büyük boşluklar belirgindir. Çözülmemiş konulardan bazıları, altyapının iyileştirilmesi, vergi sisteminin çağdaşlaştırılması ve iş yasaları ve gelir eşitsizliğinin azaltılmasını içerir. 2013 yılında GSYİH'nın yüzde 19,6'sı olan tüm vergi gelirleri 34 OECD ülkesi arasında en düşük olanıydı.

Meksika 1 federal bölge ile 31 eyaletten oluşmaktadır.

Tarihsel, etkin, toplumsal ve ekonomik etkenlerden kaynaklanan bölgesel farklılaşmalara karşın, yerel halk sanatlarının yanı sıra Avrupa kaynaklı klasik sanatlara dayanan özgün bir Meksika kültüründen bahsedilebilir. 1930'larda güçlenen Indigenismo akımı Yerli kültür mirasına ilgiyi canlandırmıştır.
Daha çok kırsal kesimde yaygın olan ve hem günlük kullanıma, hem de süslemeye dönük işlevler taşıyan geleneksel halk sanatları ülke çapında çok tutulur. En ilginç örnekler arasında Oaxaca Vadisine özgü kil çömleklerle Tomala köyünde üretilen kuş ve hayvan figürleri sayılabilir. Renkli süslemeler taşıyan pamuk giysilere, pamuk ya da yünden yapılan omuz atkılarına (rebozo) ve serape'lere, renkli sepetlere ve değişik desenli kilimlere ülkenin hemen her yanında rastlanır. Halk müziği Meksika tarihi boyunca en önemli sanat biçimlerinden biri olmuştur. Eski charro'lar (sığır çobanı) gibi giyinen şarkıcılar, günümüzde de şenliklerde ve özel günlerde gitar ve davul eşliğinde şarkı söyler.
Meksika Dev

Meksiko (İspanyolca: Ciudad de México, İspanyolca telaffuz: [sjuˈða(ð) ðe ˈmexiko]), Meksika'nın başkenti ve en büyük şehridir ve aynı zamanda Kuzey Amerika'nın en kalabalık şehridir. Dünyanın en önemli kültürel ve finansal merkezlerinden biridir ve Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) 2024 sıralamasına göre Alfa dünya şehri olarak sınıflandırılmıştır. Meksika Şehri, Meksika'nın yüksek merkezi platosundaki Meksika Vadisi'nde, 2.240 metre (7.350 fit) rakımda yer almaktadır. Şehrin 16 ilçesi veya demarcaciones territoriales'i vardır ve bunlar da mahallelere veya colonias'lara ayrılmıştır.
Şehrin 2020 nüfusu 9.209.944'tür ve 1.495 kilometrekarelik (577 mil kare) bir yüzölçümüne sahiptir; bu da onu dünyanın en büyük ikinci İspanyolca konuşan şehri yapmaktadır. Federal ve eyalet hükûmetleri tarafından kabul edilen en son tanıma göre, Büyük Meksika Şehri'nin nüfusu 21.804.515'tir; bu da onu dünyanın altıncı büyük metropol alanı ve Batı yarımküre'deki ikinci büyük kentsel yığılma (Brezilya'daki São Paulo'nun ardından) yapmaktadır. Büyük Meksika Şehri'nin 2011 yılında 411 milyar dolarlık GSYİH'si vardır; bu da onu dünyanın en üretken kentsel alanlarından biri yapmaktadır. Şehir, Meksika'nın GSYİH'sının %15,8'ini oluşturmaktan sorumluydu ve metropol alanı ülkenin GSYİH'sının yaklaşık %22'sini oluşturuyordu. Eğer 2013 yılında bağımsız bir ülke olsaydı, Meksika Şehri Latin Amerika'nın beşinci büyük ekonomisi olurdu. 
Meksika Şehri, Amerika kıtasındaki en eski başkenttir ve yerli halklar tarafından kurulan iki başkentten biridir. Şehir, aslen 1325 civarında Mexica halkı tarafından Texcoco Gölü'ndeki bir ada grubu üzerine Tenoçtitlan adıyla inşa edilmiştir. 1521 Tenoçtitlan kuşatmasında neredeyse tamamen yıkılmış ve daha sonra İspanyol şehir standartlarına uygun olarak yeniden tasarlanıp inşa edilmiştir. 1524'te, México Tenochtitlán olarak bilinen Meksika Şehri belediyesi kurulmuş ve 1585'ten itibaren resmi olarak Ciudad de México (Meksika Şehri) olarak anılmaya başlanmıştır. Meksika Şehri, İspanyol İmparatorluğu'nda siyasi, idari ve finansal bir merkez olarak önemli bir rol oynamıştır. İspanya'dan bağımsızlığın ardından, şehrin çevresindeki ve şehri de içeren bölge, 1824 yılında yeni ve tek Meksika federal bölgesi (İspanyolca: Distrito Federal veya DF) olarak kuruldu. 
Yıllarca daha fazla siyasi özerklik talep ettikten sonra, 1997 yılında sakinlere nihayet hem hükûmet başkanını hem de tek meclisli Yasama Meclisi temsilcilerini seçimle seçme hakkı verildi. O zamandan beri, sol partiler (önce Demokratik Devrim Partisi ve daha sonra Ulusal Yeniden Doğuş Hareketi) her ikisini de kontrol etti. Şehir, isteğe bağlı kürtaj, sınırlı bir ötenazi biçimi, kusursuz boşanma, eşcinsel evlilik ve yasal cinsiyet değiştirme gibi çeşitli ilerici politikalara sahiptir. 29 Ocak 2016'da Federal Bölge (DF) olmaktan çıktı ve artık resmi olarak Ciudad de México (CDMX) olarak biliniyor. Bu 2016 reformları şehre daha fazla özerklik kazandırdı ve yönetim ve siyasi güç yapılarında değişiklikler yaptı. Ancak Meksika Anayasası'ndaki bir madde, ülkenin başkenti olarak kaldığı sürece Meksika federasyonu içinde bir eyalet haline gelmesini engelliyor.

Gustavo A. Madero'daki San Bartolo Atepehuacan'da bulunan ve karbon-14 yöntemiyle 10.755±75 yıllık olduğu belirlenen "Peñon kadını", Meksiko'da varlığı tespit edilen en eski insan kalıntısıdır. Bulunan kemiklerin mitokondriyal DNA'sı üzerinde yapılan çalışmalar, kendisinin Asya, Batı Avrupalılara benzer bir görünüşe sahip Kafkas ırkından ya da Avustralya Aborjini olduğunu gösterir.

Toltek İmparatorluğu'nun yıkılması sonrasında Azteklerin yanı sıra çeşitli Nahuatl konuşan topluluklar, Meksika Vadisi'ne göç etti. Buraya göç edenler arasındaki Meşikalılar 1325 yılında, vadide yer alan Texcoco Gölü üzerindeki bir adada Tenoçtitlan adlı şehri kurdular. Azteklerin, ana tanrıları Huitzilopochtli'nin kendilerini adaya yönlendirmesi sonrasında bu şehri kurduklarına dair bir anlatısı vardır. Hikâyeye göre tanrı, bir nopal kaktüsüne türemiş ve gagasında yılan tutan bir kartalla yeni evlerini işaret etmiştir.
1325 ile 1521 yılları arasında genişleyen ve güçlenen Tenoçtitlan, Texcoco Gölü ile Meksika Vadisi çevresinde kurulan altepetl'lerin en baskını hâline geldi. İspanyolların bölgeye ulaştığı dönemde Aztek İmparatorluğu'nun sınırları doğuda Meksika Körfezi'ne, batıda ise Büyük Okyanus'a kadar uzanmaktaydı.

Veracruz'da karaya çıkmasının ardından Hernán Cortés ve beraberindekiler, bazı yerlilerin de yardımıyla Tenoçtitlan'a doğru hareket etti ve 8 Kasım 1519'da buraya ulaştı. Iztapalapa tarafından şehre giriş yapan Cortés önderliğindeki birimler, şehrin hükümdarı II. Montezuma tarafından barışçıl bir şekilde karşılansa da bir süre sonra bu barışçıl ortam bozularak Cortés, şehrin kontrolünü sağlama amacıyla Montezuma'yı ev hapsinde tuttu. Zaman içerisinde artan gerilim, La Noche Triste olarak adlandırılan 30 Haziran 1520 gecesindeki, İspanyollar ile Tlaşkalalı müttefiklerinin bölgeden atılmasıyla sonuçlanan Aztek isyanına kadar sürdü. Sonrasında Aztekler, yeni kralları olarak Kuitlauak'ı seçseler de kendisinin aynı yıl içerisinde ölmesinin ardından yeni kral Cuauhtémoc oldu.
Tlaşkala'da tekrar toplanan Cortés'in önderliğindeki birlikler, Mayıs 1521'de şehri kuşattı. Üç ay süren çatışmaların ardından Cuauhtémoc, 31 Ağustos 1521'de teslim olarak şehri İspanyol hakimiyetine bıraktı.
İlk olarak Coyoacán'a yerleşen Cortés, şehrin tamamını yıkarak baştan inşa etmeye başladı. İspanyol İmparatorluğu'na sadık bir şekilde faaliyetlerin sürdürüldüğü şehir, tekrar bir şehir devleti hâline gelerek hakimiyet alanlarını şehrin dışına doğru genişletmeye başladı. Bu dönemde Aztek tapınakları yıkılarak bunların yerine Katolik kiliseleri yapılmaktaydı. İspanyollar tarafından telaffuzunun daha kolay olduğu gerekçesiyle şehrin adı "Meksiko" olarak değiştirildi.

İspanyol hakimiyeti altında şehir, İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçası olan Yeni İspanya'nın da başkenti oldu. Yeni İspanya genel valileri, Zócalo olarak adlandırılan şehir merkezindeki sarayda ikamet etmekteydi. Bu meydana Meksiko Metropol Katedrali, Yeni İspanya Başpiskoposluğunun merkezi ve şehir konseyi binası inşe edildi.

1810-1821 yılları arasında gerçekleşen Meksika Bağımsızlık Savaşı'nı Meksikalı milliyetçilerin kazanmasının ardından ülke, İspanyol İmparatorluğu'ndan ayrılarak bağımsızlığını kazandı. Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'ndan uyarlanan 1824 Anayasası ile birlikte şehir, federal bölge statüsünü elde ederek ülkenin başkenti oldu. Bu tanımlama öncesinde Meksiko, hem Meksika eyaletinin hem de ülkenin hükûmet merkezi konumundaydı.

19. yüzyıl boyunca şehir sırasıyla ilk imparatorluğun (1821-1823), geçiş hükûmeti (1823-1824) ile ardındaki ilk cumhuriyetin (1824-1835), merkezci cumhuriyetin (1835-1846), ikinci cumhuriyetin (1846-1863), ikinci imparatorluğun (1864-1867) ve son olarak günümüzde varlığını sürdüren federal cumhuriyetin başkenti oldu. Öte yandan şehir, 1861-1867 yılları arasında Fransız askerî müdahalesine, Meksika-Amerika Savaşı kapsamında ise 1847 yılında Amerikan işgaline maruz kalırken 2 Şubat 1848'de imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması'na kadar bu işgal sürdü.

Şehir; ülkenin orta-güney kısımlarında yer alan Trans Meksika Yanardağ Kuşağı'nın bir parçası olan Meksika Vadisi'nde konumlanmıştır. En düşük rakımı ortalama deniz seviyesinden yüksekliği 2,200 metre (7,22 fit) olan şehir, yüksekliği 5,000 metre (16,404 fit)'yi aşan dağ ve yanardağlarla çevrilidir. Kendisini çevreleyen dağlardan gelen suların drenajı için doğal bir sisteme sahip olmayan vadi sebebiyle şehir, gerçekleşebilecek sellere müsait bir durumdadır. Bu sebeple 17. yüzyıldan itibaren drenaj amacıyla çeşitli kanallar ve tüneller yapılmıştır.
Meksiko'nun büyük bir kısmı, 17. yüzyılda başlayan süreç sonrasında günümüz itibarıyla tamamen kurumuş olan Texcoco Gölü'nün yer aldığı alan üzerine kurulmuştur. Sismik aktivitelerin yoğun olarak yaşandığı bir bölgedir. Göl yatağının bulunduğu kısımların zemini doygun kilden meydana geldiğinden dolayı, yeraltı sularının aşırı miktarda çekilmesine ve bu da zeminin çökmesine yol açmaktadır. 20. yüzyılın başlarından itibaren şehir, bazı noktalarda 9 metre (30 fit)'ye ulaşan boyutlarda çökmüştür. Bu çökme, yüzey akışı ve atık suyun tahliyesinde sorunla yol açmakta, özellikle yağışlı mevsimde su baskınlarının meydana gelmesine sebebiyet vermektedir. Günümüzde göl yatağının bulunduğu bölgede doğal yeşil alan kalmamış olup, ağaçlık alanların büyük bir kısmı güneyde: Milpa Alta, Tlalpan ve Xochimilco belediyelerinde bulunmaktadır.

Meksiko'da, tropikal kuşakta bulunmasına karşın yüksek rakımlı bir şehir olmasından ötürü subtropikal dağ iklimi (Köppen iklim sınıflandırmasında Cwb), görülmektedir. Vadinin alçak kısımları, güneydeki yüksek kısımlarına göre daha az yağış alır.
Yıllık ortalama sıcaklık, bölgenin yüksekliğine göre 12 ila 16 °C (54 ila 61 °F) arasında değişmektedir. Sıcaklık, nadiren 3 °C (37 °F)'nin altına düşer veya 30 °C (86 °F)'nin üstüne çıkar. Şehir tarihinde ölçülen en düşük sıcaklık 13 Şubat 1960'ta -4,4 °C (24,1 °F) ile gerçekleşirken en yüksek sıcaklık 9 Mayıs 1998'de 33,9 °C (93,0 °F) ile gerçekleşmiştir.
Meksika Vadisi, yüksek basınçlı sistemlerin etkisine maruz kalır. Bu sistemlerin oluşturduğu zayıf rüzgârlar, şehirdeki kirli havanın vadi dışına dağılmamasına sebep olur.
Şehir her yıl, ortalama 820 milimetre (32,3 in) yağış alır. Haziran ayından eylül-ekim aylarına kadarki dönem, yağışların en yoğun yaşandığı dönemdir ve yılın kalan kısmında bu döneme kıyasla çok az yağış görülür. Yağmurun yanı sıra dolu yağışı da görülebilirken kış aylarında nadiren kar yağışı gerçekleşir ki şehirde kaydedilen son kar yağışı 12 Ocak 1967'dedir. Rüzgârların etkisiyle denizden gelen nemli havanın yol açtığı yağışlarla, haziran-ekim arasında yaşanan yağışlı mevsim ile yılın geri kalan kısmında görülen ve yağışlı mevsime kıyasla çok az yağış görülen kurak mevsim, Meksiko'da görülen iki ana mevsimdir. En çok yağış alan ay temmuz

Mississippi Nehri, Kuzey Amerika'nın en uzun nehridir. Çok büyük bir kısmı ABD (%98.5) ve birazı da Kanada sınırları içinde akar. Kolları olan Missouri ve Jefferson nehirleriyle birlikte toplam uzunluğu 6.275 km'yi bulur ve bu haliyle Nil, Amazon ve Yangtze nehirlerinden sonra dünyanın en büyük 4. nehridir.

Adı, Kızılderili dilinde "büyük ırmak" demektir. Nehrin ismi Ojibya yerlileri tarafından konmuştur. ’Missi’ ve ’Sippi’ kelimeleri, bu kabilenin dilinde, ’Büyük Nehir’ anlamına gelir.

Taştığı zaman milyonlarca dekar araziyi kaplaması sebebiyle bazı yerlilerce de ’Suların Babası’ olarak adlandırılan Mississippi, Minnesota eyaletinin kuzeyindeki Hasca Gölü'nden doğar. Ancak, Missuri'yi meydana getiren üç ayrı ırmağın birleştiği Montana, nehrin asıl kaynağı olarak kabul edilir. Nil Nehri'nden biraz kısa olan Mississippi yaklaşık 3.220.000 km2lik bir alanı sular. Nehrin 250 civarında kolu vardır. Bu kolların 45'inde ulaşım yapılmaktadır. Nehrin en önemli kolları Missouri, Ohio, Arkansas, Red River ve Des Moines'tir.
Nehrin uzunluğu ile ilgili olarak değişik rakamlar verilmiştir. Bunlardan Mississippi Nehri Komisyonunun bildirdiği rakam 6415 km'dir. Kaynağından denize döküldüğü yer arası 3779 km'dir.

Mississippi Nehri'nin ülke ulaşımında ve ziraatta ve diğer alanlarda sağladığı sayısız faydalı yönünün yanında, bir de zararlı tarafı bulunmaktadır. Her yıl 400 milyon ton verimli toprağı New Orleans yakınlarında, Meksika Körfezi ağzındaki deltaya yığar. Mississippi birkaç defa taşmıştır. 1929 ve 1937 yılında meydana gelen taşkınlarda büyük hasar meydana gelmiştir. Taşkınları önlemek için nehir üzerinde barajlar, pompalama istasyonları ve tali kanallar yapılmıştır. Mississippi Nehri dünyanın en işlek ticari su yollarındandır. Nehirde petrol, petrol ürünleri, demir, çelik, kömür, kum ve çakıl başlıca taşınan yüklerdir.

Dünyanın en uzun nehirleri
 Wikimedia Commons'ta Mississippi (nehir) ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Mu kıtası veya kısaca Mu, ilk olarak 19. yüzyılda yaşamış yazar ve gezgin Augustus Le Plongeon tarafından Büyük Okyanus'ta yer aldığı ve 14 bin yıl önce batarak yok olduğu ileri sürülmüş, günümüzde bilim çevrelerinde sözdebilimsel bir iddia olduğu kabul gören efsanevi kıtadır. Le Plongeon, kıtada Antik Mısır ve Mezoamerika toplumlarının atalarının yaşadığını iddia etmiştir. Kavram daha sonra, kıtanın bir zamanlar Pasifik Okyanus'unda var olmuş olduğunu iddia etmiş James Churchward tarafından popülarize edilmiştir.
Mu'nun ve benzer şekilde kayıp bir kıta olduğu iddia edilmiş Lemurya'nın varlığına dair iddialar, iddianın yaratıcısı Le Plong'un zamanından beri destek görmemiştir. Günümüzde de bilim dünyasındaki fikir birliği, Mu kıtasının var olmuş olmasının fiziksel olarak mümkün olmadığı ve iddianın herhangi bir bilimsel dayanağı olmadığı yönündedir.

Mu efsanesi ilk olarak Yukatan'daki Maya kalıntılarına yaptığı incelemelerden sonra, Augustus Le Plongeon'un (1825-1908) eserlerinde ortaya çıkmıştır. Le Plongeon, Yucatán'daki Maya medeniyetinin Yunanistan ve Mısır'dakilerden daha eski olduğunu gösteren Maya yazıları bulduğunu ve yazıtta daha eski bir kıtanın hikâyesinin anlatıldığını iddia etmiştir.
Le Plongeon "Mu" adını, 1864 yılında da Landa alfabesini kullanarak Troano Kodeksi'ni yanlış bir şekilde çevirmiş Charles Étienne Brasseur de Bourbourg'dan almıştır. Brasseur, Mu olarak okuduğu bu kelimenin, bir felaketin batırdığı bir ülkeye atıfta bulunduğuna inanıyordu. Le Plongeon daha sonra bu kayıp toprakları Atlantis ile bağdaştırmış ve Atlantik Okyanusu'nda batmış olan sözde bir kıtaya dönüştürmüştür.
Le Plongeon, eski Mısır medeniyetinin, kıtanın batması yüzünden mülteci olmuş Kraliçe Moo tarafından kurulduğunu iddia etti. İddiasına göre diğer mülteciler Orta Amerika'ya kaçmış ve Maya uygarlığını yaratmışlardır.

Mu'yu, Pasifik Okyanusu'nda bulunan kayıp bir kıta olarak yaygınlaştırılan James Churchward (1851-1936), daha sonra yeniden Kayıp Kıta Mu (1931) adıyla yayımlanacak Kayıp Kıta Mu, İnsanın Anavatanı (1926) isimli kitabıyla başlayan bir kitap dizisi yayımlamıştır. Dizideki diğer popüler kitaplar Mu Çocukları (1931) ve Mu'nun Kutsal Sembolleri'dir (1933).
Churchward, elli yıldan daha uzun bir süre önce Hindistan'da bir askerken, üst düzey bir tapınak rahibinin ona uzun zamandır ölü sayılan ve Hindistan'da sadece iki kişinin okuyabildiği "Naga-Maya dilinde" yazılmış eski kil tabletleri gösterdiğini iddia etti. Dilin kendisinde ustalaştığını iddia etmiş Churchward, tabletlerde ilk insanın ortaya çıktığı yer olan Mu'dan bahsedildiğini ileri sürdü.
Churchward, 50.000 ile 12.000 yıl önce Mu'da gelişmiş olduğunu savunduğu Naacal halkının, “beyaz ırktan” oluşmasına ve günümüzdeki toplumlardan pek çok alanda üstün olmuş olmasına dair iddialarda bulundu. Yaklaşık 12.000 yıl önce yok oluşu sırasında Mu'nun, 64.000.000 kişilik bir nüfusa, birçok büyük şehre ve diğer kıtalarda kolonilere sahip olduğunu ileri sürdü.
Churchward'un Mu, kara parçası Pasifik Okyanusu'nda bulunan ve gelen doğu-batı gergin iddia Mariana adalarından Paskalya Adası ve kuzey-güney gelen Hawaii için Mangaia. Hint tabletlerinde okuduğu efsaneye göre, Mu'nun yer altı volkanik gazlarının yayılmasıyla deniz seviyesinin üstüne çıktığını iddia etti ve Mu'nun bir dizi deprem ve volkanik patlamadan sonrasında neredeyse tek bir gecede tamamen yok edildiğini yazdı.
Churchward, Mu'nun Mısır, Yunanistan, Orta Amerika, Hindistan, Burma ve Paskalya Adası dahil büyük medeniyetlerinin ve özellikle antik megalitik mimarinin ortak kaynağı olduğunu iddia etti. İddiaları için kanıtlarını, kuş ve güneş sembollerinin bu kültürlerde ortak olduğu savına dayandırmıştır. Churchward, Mu Kralı'nın Ra olarak adlandırıldığını ve bunu Mısır'ın güneş tanrısı Ra ve Rapa Nui dilindeki Güneş için kullanılan “ra'a” kelimesi ile bağlantısı olduğunu iddia etmiştir, ancak ''ra'a'' kelimesinin okunuşunu yanlış bir şekilde ''raa'' olarak çevirmiştir. Güneş sembollerini Mısır, Babil, Peru ve eski ülkelerde bulunan, evrensel bir sembol olduğunu öne sürmüştür.
Churchward, Polinezya'daki bütün megalitik sanatı Mu halkına bağladı. Paskalya adasının dev moai heykellerinin tepesindeki taş şapkaları (pukao), Mu kıtasının güneş sembollerinin "Polinezya taşlarındaki tasviri'' olduğunu iddia etti. Churchward, WJ Johnson'dan alıntı yaparak silindirik şapkaları "uzak mesafeden kırmızı görünen küreler" olarak tanımlar ve "Güneş'i Ra olarak temsil ettiklerini" iddia eder. Ayrıca Churchward, hatalı bir şekilde bu heykellerin adada bulunmayan “kırmızı kum taşından” yapılma olduğunu iddia etti.

Heykellerin dayandığı platformlar (ahu), Churchward tarafından diğer bölgelerdeki tapınak ve saray inşası için bırakılmış gönderilmeyi bekleyen taştan yapılar olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, bu kayıp uygarlığın el işlerinin bir örneği olarak Yeni Zelanda Māorileri tarafından dikilmiş direklerden de bahseder. Churchward'un görüşüne göre günümüzdeki Polinezyalılar, bu çalışmalardan sorumlu kayıp Mu uygarlığı yerlilerinin soyundan değil, felaketten kurtulmuş ve dünyadaki “ilk yamyamlık ve vahşiliği” benimsemiş halkların soyundan gelmektedirler.

James Bramwell ve William Scott-Elliott, Mu'daki felaket olaylarının 800.000 yıl önce başlamış olduğunu ve kesin olarak MÖ 9564'te meydana gelmiş son felakete kadar devam ettiğini iddia etmişlerdir.
1930'larda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Atatürk, Churchward'un çalışmalarıyla ilgilendi ve Mu'yu Türklerin orijinal anavatanının olası bir yeri olarak gördü. Öte yandan bazı görüşlere göre Atatürk'ün Mu kıtasına dair ilgisi iddiaları incelemiş olmaktan öteye geçmemiştir. Tahsin Mayatepek'in tekliflerine rağmen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde bir Mu Dili Bölümü kurulmasına gerek görmedi. Mu kıtasına dair yazılmış kitapların ilgi çekmesi sebebiyle Atatürk ve Mu kıtası arasındaki ilişki abartılmıştır.
Masaaki Kimur, Japonya'daki Yonaguni buluntularının, Mu kıtasının kalıntıları olduğunu iddia etmiştir.

Modern jeolojik kanıtlar, herhangi bir kayda değer büyüklüğe sahip bir “kayıp kıtanın” var olamayacağını göstermektedir. 1970'li yıllardan bu yana yoğun olarak destek gören levha tektoniği teorisine göre, Dünya'nın kabuğu, daha ağır "sima" kayaları (magnezyum silikat bakımından zengin olan okyanus kabuğu) üzerinde yüzen hafif "sial" kayalarından (alüminyum silikatlar bakımından zengin olan karasal kabuk) oluşmaktadır. Sial genellikle kabuğun birkaç kilometre kalınlığında olduğu okyanus tabanında bulunmazken, kıtalar onlarca kilometre kalınlığındaki sial katmanları içerir. Kıtaların sima üzerinde ''yüzdüğü'' gibi, buz dağları da su üzerinde yüzdüğü için, bir kıta basitçe okyanusun altında "batamaz".
Kıtasal kayma ve deniz dibi yayılmasının kıtaların şeklini ve konumunu değiştirebildiği ve zaman zaman bir kıtayı iki veya daha fazla parçaya böldüğü (Pangea'da olduğu gibi) doğrudur. Ancak, bunlar jeolojik zaman ölçeğinde (yüz milyonlarca yıl) meydana gelen çok yavaş süreçlerdir. Tarihî ölçeklerde (on binlerce yıl), kıtasal kabuğun altındaki sima stabil olarak kabul edilebilir ve kıtaların temellerinde kabuğa bağlı olduğu kabul edilir. Kıtaların ve okyanus tabanlarının, tüm insan varlığı boyunca mevcut konumlarını ve şekillerini korudukları neredeyse kesindir.
Bir kıtayı “yok edebilecek” bir jeolojik gücün varlığına dair mantıklı bir açıklama yoktur. Ayrıca yok edilmiş herhangi bir kıtanın devasa kaya kütlelerinin okyanus tabanında bulunması gerekirken, okyanusların dibinde buna dair hiçbir iz bulunmamaktadır. Pasifik Okyanusu adaları batık bir kara kütlesinin parçası değil, izole volkanların bir sonucudur. Bu volkanik güçler, derin okyanuslarla çevrili yeni bir volkanik tepe olan Paskalya Adası'nın oluşumunda da etkili olmuştur. 1930'larda adayı ziyaret ettikten sonra Alfred Metraux, moai platformlarının adanın mevcut kıyıları boyunca yoğunlaştığını gözlemlemiştir. Bu, adanın şeklinin heykeller inşa edildiğinden bu yana çok az değiştiğini göstermektedir. Dahası, Pierre Loti'nin bildirdiği adadan su altındaki topraklara kadar uzanan "Zafer Yolu", aslında doğal bir lav akıntısıdır. Churchward'un tespiti olan, adada kum taşı ya da çökel kaya bulunmaması doğru olsa da, bu nokta önemsizdir. Bunun nedeni tüm pukao'ların adada bulunan volkanik cüruftan üretilmiş olmasıdır.

Amerika ve Eski Dünya uygarlıklarının birbirlerinden bağımsız olarak geliştiğine dair kanıtlar vardır. Tarımın ve kent topluluklarının ilk olarak Buzul Çağı'nın sona ermesinden sonra, 10.000 yıllarında Levant bölgesi civarında geliştiği ve buradan yavaş yavaş Eski Dünya'nın geri kalanına yayıldığı fikri yaygınca desteklenir. Çatalhöyük gibi bilinen en eski şehirlerin gelişimi, "üstün bir medeniyetten" mültecilerin gelmesinden ziyade, yerel ve kademeli evrime daha kolay bağlanabilir.
Paskalya Adası'nda ilk defa on binlerce yıl önce değil, MS 300 civarında yerleşim başlamıştır ve pukao ve moai törensel açıdan veya geleneksel bir başlık türü olarak sınıflandırılmaktadır. Adada daha önce yaşamış çok gelişmiş bir medeniyetin varlığına dair bir ize rastlanmamıştır.

İlk iddianın ve Mu kelimesinin kökeni oluşturmuş olan de Landa alfabesi kullanılarak çevrilmiş Kodeks'in, bu alfabe kullanılarak çevrildiği takdirde sadece anlamsız kelimeler ürettiği tespit edilmiştir. Maya “alfabesi” üzerine yapılan son araştırmalar Maya yazısının bir alfabede bulunan harflerden değil logogramlardan oluştuğunu göstermiştir. Troano Kodeksi'nin son çevirileri Mu kıtası yerine astrolojiyle ilgili bir yazıt olduğunu ortaya koymuştur.

Atlantis
Doggerland
Lemurya (kıta)
Agarta
Zelandiya
Hyperboreios
James Churchward

James Churchward, Books of the Golden Age (1927)
James Churchward, The Lost Continent of Mu (1931)
Türkçe çevirisi: Kayıp Kıta Mu, Ege Meta Yayınları (2000)
James Churchward, The Children of Mu (1931)
Türkçe çevirisi: Batık Kıta Mu'nun Çocukları, Ege Meta Yayınları (2001)
James Churchward, The Sacred Symbols of Mu29 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1933)
Türkçe çevirisi: Mu'nu

Na-Dene dilleri, Kuzey Amerika'da Na-Dene Kızılderilileri tarafından, ABD (Alaska, Washington, Oregon, Kaliforniya, Utah, Kolorado, Arizona, New Mexico, Oklahoma, Teksas), Kanada (Yukon, Kuzeybatı Toprakları, Nunavut, Britanya Kolombiyası, Alberta, Saskatchewan, Manitoba) ve ufak bir kısmı da Meksika'da konuşulan diller ailesidir.
Asya kökenli olduğu 2008 yılında Edward Vajda başta olmak üzere uzmanlarınca teyid edilen tek Kızılderili dilleri budur. Daha önce bu grupta yer alan Haydaca, şimdi grup dışında izole bir dil olarak sınıflandırılmaktadır. Kalan diller (Tlingitçe, Eyakça, Atabask dilleri) Sibirya'daki Yenisey dilleri ile birlikte Denesey (Dene-Yenisey) adı altında yeni bir grup oluşturur. Türkiye'de en çok tanınan ve Kızılderili dendiğinde ilk akla gelen Apaçilerin dili bu gruptandır. Na-Dene adının kaynağı halk anlamına gelen Tlingitçe na ile  Atabask dillerindeki dene sözleridir.

Na-Dene dilleri [İngilizce Na-Dene languages, Athabaskan-Eyak-Tlingit; Rusça Языки на-дене, атабаскско-эякско-тлинкитские языки]

Tlingitçe  [kendilerince Lingít Yoo X̲'atángi; İngilizce Tlingit; Rusça тлингитский, тлинкитский, колошский]. ABD (Alaska: Yakutat'tan Dixon Entrance'a kadar) ve Kanada'da (Britanya Kolombiyası, Yukon) konuşulur. Bu dildeki Rusça alıntılar, Alaska'nın Rus döneminden kalmadır.
Kuzey Tlingitçesi [İngilizce Northern Tlingit]
Büyük Kuzey Tlingitçesi [İngilizce Greater Northern Tlingit, Northern Tlingit (sensu stricto)]
Uzak Kuzey Tlingitçesi [İngilizce Far Northern Tlingit, Gulf Coast Tlingit]. Haines, Yakutat ve Hoona yörelerinde konuşulur.
İçbölge Tlingitçesi [İngilizce Interior Tlingit, Inland Tlingit]. Kanada'da (Britanya Kolombiyası ile Yukon) konuşulur. Dakh-Ka Tlingit Nation adı altında konfederatif kabile birliği oluştururlar.
Atlin Tlingitleri [kendilerince Áa Tlein Kwáan, Tʼaaḵu Ḵwáan]. Britanya Kolombiyası bölgesindeki Atlin gölü civarında yaşarlar. Günümüzde Taku River Tlingit First Nation adı altında idari birlik oluştururlar.
Teslin Tlingitleri [kendilerince Deisleen Kwáan]. Yukon bölgesindeki Teslin gölü civarında yaşarlar. Günümüzde Teslin Tlingit Council adı altında idari birlik oluştururlar.
Carcross Tlingitleri. Yukon bölgesindeki Carcross yöresinde Tagiş Atabaskları ile birlikte Carcross/Tagish First Nation adı altında idari birlik oluştururlar.
Güney Tlingitçesi [İngilizce Southern Tlingit]
Asıl Güney Tlingitçesi [İngilizce Transitional Southern Tlingit]. Kake (Khéixh' ), Wrangell (Khaachxhana.áak'w)  ve Petersburg (Gántiyaakw Séedi) yörelerinde konuşulur.
Sanya-Henya Tlingitçesi [İngilizce Sanya-Henya Tlingit, Sanya-Henya Southern Tlingit]. Ketchikan'dan Klawock'a kadar olan bölgede konuşulur.
Tongass Tlingitçesi [İngilizce Tongass Tlingit]. Cape Fox yöresinde konuşulur. Yok olmak üzeredir. Bir iki konuşanı kalmıştır.
Eyak-Atabask dilleri [İngilizce Athabaskan-Eyak languages; Rusça атабаскско-эякские языки]
Eyakça [kendilerince I·ya·q; İngilizce Eyak; Rusça эякский]. Alaska'nın Pasifik kıyılarında Eskimo dillerinden Batı Supikçesi (Chugach Alutiiq) ile Tlingit dil sahası arasında kalan bölgede konuşulmuş ve son konuşanı Marie Smith Jones'un 21 Ocak 2008'de ölmesiyle de yok olmuştur.
Atabask dilleri [İngilizce Athabaskan, Athabascan, Athapaskan, Athapascan languages; Rusça атапаскские или атабаскские языки]. Dene dilleri olarak da bilinir.
Kuzey Atabask dilleri [İngilizce Northern Athabaskan; Rusça северные атабаскские языки]
Güney Alaska Atabask dilleri [İngilizce Southern Alaskan subgroup, Tanaina-Ahtna]
Ahtnaca [kendilerince Atnahwt’aene; İngilizce Ahtna, Ahtena, Atna, Copper River]. Alaska'da konuşulur. Bu dildeki Rusça alıntılar, Alaska'nın Rus döneminden kalmadır.
Aşağı Ahtnaca [kendilerince Atnahwt’aene; İngilizce Lower Ahtna]. Chitina ve kısmen Copper Center yöresinde Chitina/Taral band ile Tonsina/Klutina band kabilelerince konuşulur.
Merkezî Ahtnaca [kendilerince Atnahwt’aene; İngilizce Central Ahtna, Middle Ahtna]. Copper Center, Tazlina, Glennallen, Gulkona ve Gakona yörelerinde Gulkona/Gakona band kabilesince konuşulur.
Batı Ahtnacası [kendilerince Tsaay Hwt’aene; İngilizce Western Ahtna]. Cantwell yöresinde Tyone/Mendeltna band ile Cantwell/Denali band kabilelerince konuşulur.
Yukarı Ahtnaca [kendilerince Tatl’ahwt’aene; İngilizce Upper Ahtna]. Mentasta yöresinde Sanford River/Chistochina band, Slana/Batzulnetas band ile Mentasta band kabilelerince konuşulur.
Denağinaca [kendilerince Dena’ina Qenaga; İngilizce Dena’ina, Tanaina]. Alaska'da konuşulur. Bu dildeki Rusça alıntılar, Alaska'nın Rus döneminden kalmadır. Ruslaşmanın en yoğun olduğu Kızılderililerdir.
Yukarı Denağinaca [İngilizce Upper Inlet dialect]. Eklutna, Knik, Susitna ve Tyonek yörelerinde konuşulur.
Aşağı Denağinaca [kendilerince Kahtnuht’ana Qenaga; İngilizce Outer Inlet dialect, Kenaitze]. Kenai, Kustatan ve Seldovia yörelerinde konuşulur.
İliamna Denağinacası [İngilizce Iliamna dialect]. Pedro Bay, Old Iliamna ve Lake Iliamna yörelerinde konuşulur.
İçbölge Denağinacası [İngilizce Inland dialect]. Nondalton ve Lime Village yörelerinde konuşulur.
Orta Alaska-Yukon Atabask dilleri [İngilizce Central Alaska–Yukon subgroup]
Değinak-Koyukon dilleri [İngilizce Koyukon-Ingalik or Ingalik-Koyukon]
Değinakça [kendilerince Deg Xinag (dil), Deg Hitʼan (halk); İngilizce Deg Xinag, Deg Hitʼan, Kaiyuhkhotana, Ingalik]. Alaska'da Yukon-Koyukuk Census Area bölgesinin Shageluk ile Anvik yörelerinde konuşulur. Eskiden Eskimo Yupik komşularının verdiği İngalik adıyla anılırlardı.
Koyukon-Holikaçuk dilleri [İngilizce Koyukon-Holikachuk]
Holikaçukça [kendilerince Doogh Hit'an (halk); İngilizce Holikachuk, Innoko]. Alaska'da Dishkaket yöresinde 180 kişilik nüfustan ancak 5 tanesi dili konuşabiliyor.
Koyukonca [kendilerince Denaakkʼe (dil), Tenʼa (halk); İngilizce Koyukon, Unakhotana]. Alaska'da Koyukuk ile Yukon ırmakları yakınlarında konuşulur.
Aşağı Koyukonca [İngilizce Lower Koyukon]. Kaltag ve Nulato yörelerinde konuşulur.
Merkezî Koyukonca [İngilizce Central Koyukon]. Koyukuk, Huslia, Hughes, Allakaket, Galena ve Ruby yörelerinde konuşulur.
Yukarı Koyukonca [İngilizce Upper Koyukon]. Rampart, Stevens Village ve Manley Hot Springs yörelerinde konuşulur.
Tanana-Tuçon dilleri [İngilizce Tanana-Tutchone]
Tanana-Kuskokvim dilleri [İngilizce Tanana-Upper Kuskokwim]
Kuskokvimce [kendilerince Dinakʼi; İngilizce Upper Kuskokwim, Kolchan, Goltsan, Tundra Kolosh, McGrath Ingalik].
Tanana dilleri [İngilizce Tanana]
Aşağı Tananaca [kendilerince Menhti Kenaga; İngilizce Lower Tanana, Tanana, Minto]. Alaska'da konuşulur.
Minto-Nenana şivesi [İngilizce Minto Flats-Nenana River dialect]
Chena şivesi [İngilizce Chena River dialect]
Salcha şivesi [İngilizce Salcha River dialect]
Tanakrosça [kendilerince Neeʼaanděg; İngilizce Tanacross]. Alaska'da konuşulur
Mansfield-Kechumstuk şivesi [İngilizce Mansfield-Kechumstuk dialect]. Konuşanı 32 kişidir.
Healy gölü şivesi [İngilizce Healy Lake dialect]. Konuşanı 3 kişidir.
Yukarı Tananaca [kendilerince Neeʼaaneegn; İngilizce Upper Tanana, Nabesna]. Alaska'da ve Kanada'nın Yukon bölgesinde konuşulur. Kanada'da White River First Nations adıyla idari birlik oluştururlar.
Tuçon dilleri [İngilizce Tutchone, Tuchone, Tutchonekutchin]. Kanada'da Yukon bölgesinde konuşulur.
Kuzey Tuçoncası [İngilizce Northern Tutchone]. Mayo, Pelly Crossing ve Carmacks yörelerinde konuşulur. Selkirk First Nation, Little Salmon Carmacks First Nation  ve Na-Cho Ny’a'k Dun First Nation adlarıyla idari birlik oluştururlar.
Güney Tuçoncası [İngilizce Southern Tutchone]. Kwanlin Dun First Nation, Champagne Aishihik First Nation, Ta’an Kwach'an Council ve Kluane Tribal Council adlarıyla idari birlik oluştururlar.
Han-Guçin dilleri [İngilizce Gwich’in-Hän]
Guçince [İngilizce Gwich’in, Kutchin]. Alaska ve Kanada'da Kuzeybatı Toprakları ile Yukon bölgelerinde konuşulur.
Neetsʼaii Gwich’in. Alaska'da Arctic Village yöresinde yaşarlar.
Dendu Gwich’in. Alaska'da Birch Creek yöresinde yaşarlar.
Draan’jik Gwich’in. Alaska'da Chalkyitinsk yöresinde yaşarlar.
Danzhit Hanlaik Gwich’in. Alaska'da Circle yöresinde yaşarlar.
Gwich’yaa Gwich’in. Alaska'da Fort Yukon yöresinde yaşarlar.
Vuntut Gwich’in. Kanada'da Yukon bölgesinin  Old Crow yöresinde yaşarlar.
Teetl’it Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin Fort McPherson yöresinde yaşarlar.
Gwich’ya Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin Arctic red River yöresinde yaşarlar.
Edhiitat Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin Aklavik yöresinde yaşarlar.
Nihtat Gwich’in. Kanada'da Kuzeybatı Toprakları bölgesinin İnuvik yöresinde yaşarlar.
Hanca [İngilizce Hän]
Alaska Hancası [kendilerince Hän Hwëch’in; İngilizce Eagle dialect]. Alaska'da Eagle yöresinde konuşulur.
Kanada Hancası [kendilerince Tr’ondëk Hwëch’in; İngilizce Dawson dialect, Mooseheide dialect]. Kanada'da Dawson yöresinde konuşulur.
Kuzeybatı Kanada Atabask dilleri [İngilizce Northwestern Canada subgroup]
Tahltan-Kaska dilleri [İngilizce Tahltan-Kaska, Tahltan-Tagish-Kaska, Central Cordillera]
Tagişçe [kendilerince Tāgish; İngilizce Tagish]. Konuşanı 2 kişidir. Tagişler, Yukon bölgesindeki Carcross yöresinde Tlingitler ile birlikte Carcross/Tagish First Nation adı altında idari birlik oluştururlar.
Tahltanca [İngilizce Tahltan, Nahanni]. Kanada'da Britanya Kolombiyası bölgesinde Telegraph Creek, Dease Lake ve İskut yörelerinde 35 kişi tarafından konuşulur.
Kaskaca [kendilerince Dene K’éh, Dene Zágé; İngilizce Kaska, Nahanni, Eastern Nahane]. Kanada'da Yukon bölgesinde Liard First Nation ve Ross River-Dena Council adları altında idari birlik oluştururlar.
Liard şivesi [İngilizce Liard dialect]
Pelly Banks şivesi [İngilizce Pelly Banks dialect]
Ross River şivesi [İngilizce Ross River dialect]
Daneza-Sekani dilleri [İngilizce Beaver-Sekani, Southeastern Cordillera]
Danezaca [kendilerince Dane-ẕaa Ẕáágé ᑕᓀᖚ; İngilizce Dunneza, Beaver]. Kanada'da Britanya kolombiyası bölgesinde konuşulur.
Sekanice [kendilerince Tsekʼehne; İngilizce Sekani]. Kanada'da Britanya kolombiyası bölgesinde konuşulur. Carrie

Nikaragua, resmî adıyla Nikaragua Cumhuriyeti (İspanyolca: República de Nicaragua), 130.370 km2 (50.340 mil kare) yüzölçümüyle Orta Amerika'nın coğrafi olarak en büyük ülkesidir. 2024 yılı itibarıyla 7.142.529 nüfusuyla Guatemala ve Honduras'tan sonra Orta Amerika'nın en kalabalık üçüncü ülkesidir ve tüm Orta Amerika'nın yüzölçümü bakımından en büyük ülkesidir.
Nikaragua, kuzeyde Honduras, doğuda Karayip Denizi veya Atlantik Okyanusu, güneyde Kosta Rika ve batıda Pasifik Okyanusu ile çevrilidir. Ülke ayrıca batıda El Salvador ve doğuda Kolombiya ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Nikaragua'nın en büyük şehri ve başkenti, Aralık 2020 itibarıyla 1.055.247 nüfusuyla Orta Amerika'nın dördüncü büyük şehri olan Managua'dır. Nikaragua, Orta Amerika'nın en verimli topraklarına ve ekilebilir arazilerine sahip olması nedeniyle "Orta Amerika'nın tahıl ambarı" olarak bilinir. Resmi dil İspanyolcadır, ancak Sivrisinek Kıyısı'ndaki yerli kabileler kendi dillerini ve İngilizceyi konuşmaktadır. Kültürel geleneklerin karışımı, Rubén Darío gibi Nikaragualı şair ve yazarların katkıları da dahil olmak üzere folklor, mutfak, müzik ve edebiyatta önemli bir çeşitlilik yaratmıştır. 
Başlangıçta eski çağlardan beri çeşitli yerli kültürler tarafından iskan edilen bölge, 16. yüzyılda İspanyol İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. Nikaragua, 1821 yılında İspanya'dan bağımsızlığını kazandı. Sivrisinek Sahili ise farklı bir tarihsel yol izleyerek 17. yüzyılda İngilizler tarafından sömürgeleştirildi ve daha sonra İngiliz yönetimi altına girdi. 1860 yılında Nikaragua'nın özerk bir bölgesi haline geldi ve en kuzeydeki kısmı 1960 yılında Honduras'a devredildi. Bağımsızlığından bu yana Nikaragua, siyasi huzursuzluk, diktatörlük, Amerikan işgali ve mali kriz dönemlerinin yanı sıra 1960'lar ve 1970'lerdeki Nikaragua Devrimi ve 1980'lerdeki Kontra Savaşı'nı da yaşadı. 
Nominal olarak üniter başkanlık cumhuriyeti olmasına rağmen, Nikaragua, Daniel Ortega'nın başkanlığı döneminde 2007'den bu yana önemli bir demokratik gerileme yaşadı ve bu da 2018'de büyük protestolara ve ardından gelen baskılara yol açtı. 2021 seçimlerinin ardından, yaygın olarak otoriter bir diktatörlük olarak tanımlandı. Nikaragua, gelişmekte olan bir ülkedir ve Latin Amerika ve Karayip ülkeleri arasında kişi başına düşen GSYİH (nominal) bakımından ikinci, satın alma gücü paritesi (PPP) bakımından ise dördüncü en düşük seviyededir. 2025 yılında, Yolsuzluk Algılama Endeksi'ne göre Nikaragua, Venezuela'dan sonra Latin Amerika'nın en yolsuz ikinci ülkesi olarak sıralanmıştır. Nikaragua'nın çok etnikli nüfusu, melez, yerli, Avrupalı ​​ve Afrikalı kökenli insanları içermektedir. 
"Göller ve volkanlar ülkesi" olarak bilinen Nikaragua, aynı zamanda Amerika kıtasının ikinci en büyük tropikal yağmur ormanı olan Bosawás Biyosfer Rezervi'ne de ev sahipliği yapmaktadır. Biyolojik çeşitlilik, sıcak tropikal iklim ve aktif volkanlar, Nikaragua'yı giderek daha popüler bir turizm merkezi haline getirmiştir. Nikaragua, Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesidir ve aynı zamanda Bağlantısızlar Hareketi'nin, Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak'ın ve Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu'nun da üyesidir.

Christopher Columbus tarafından 1502 yılında Nikaragua kıyıları keşfedildiğinde ülkede Miskitolar gibi birçok yerli kabile vardı. Konkistador Francisco Hernández de Córdoba Garanada ve Léon'de 1524'te bir yerleşme merkezleri kurdu. 17. ve 18. yüzyıllarda İspanyollar Nikaragua'nın büyük bölümünü sömürge hâline getirmişlerdir.
1821'de bağımsızlığını kazanan Nikaragua, bir süre Meksika ile daha sonra Orta Amerika Birleşik Devletleri ile birleşti. Nihayet 1838'de bağımsız ayrı bir cumhuriyet oldu.
Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri, yirminci yüzyıl başlarında son olarak 1926 ve 1933 yılları arasında olmak üzere defalarca ülkeyi işgal etti. Amerikan birliklerinin 1925'te çekilmesinin hemen ardından bir iç savaş patlak verdi. Liberal önderlerden Augusto César Sandino silahlı mücadeleyi sürdürürken; öteki Liberal önderler Amerika Birleşik Devletleri denetiminde yapılacak seçimlere katılmayı kabul ettiler. 1928 ve 1932'deki seçimlerin ikisini de liberal adaylar kazandı. Bu arada, ABD subaylarının gözetiminde Nikaragua Ulusal Muhafızları adlı bir askerî birlik oluşturuldu. ABD kuvvetlerinin 1933'te ülkeyi terk etmeleri üzerine Sandino da silahlı mücadeleyi bıraktı.
Ulusal Muhafızların komutanı Anastasio Somoza Garcia 1934'te Sandino'yu öldürterek liberal başkan Sacasa'yı başkanlıktan uzaklaştırdı. 1936'da kendini başkan seçtirdi ve elinde topladığı geniş yetkilerle baskıcı bir yönetim kurdu. Somoza Garcia'nın 1956'da öldürülmesi üzerine başkanlığa oğlu Luis Somoza Debayle getirildi. 1962'de Somoza rejimini hedef alan en büyük muhalefet gruplarından (FSLN) Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi gerilla örgütü ortaya çıktı. Luis Somoza'nın 1967'de kalp krizi geçirerek ölmesinin ardından kardeşi Anastasio Somoza Debayle başkan oldu. 1972'de Managua'da 6 bin kişinin ölümüne ve 300 bin kişinin evsiz kalmasına yol açan deprem nedeniyle gönderilen uluslararası yardımları el altından kendisinin ve ailesinin hesaplarına aktardığı ortaya çıktı. 1974'te de anayasayı değiştirerek ikinci kez başkan seçilmesini sağladı. Aynı dönemde, gerilla savaşında önemli kayıplara uğrayan Sandinistalar (FSLN), bu gelişme üzerine liberal çevreler ve orta sınıfla ittifaka yöneldiler. Ocak 1978'de, Demokratik Kurtuluş Birliği (UDEL) adlı güçlü bir muhalefet hareketinin lideri olan gazeteci Pedro Joaquin Chamorro'nun öldürülmesiyle bir genel grev dalgası ve yaygın şiddet hareketleri başladı. Yeniden silahlı mücadeleye başlayan Sandinistalar, başkent hariç tüm ülkenin kontrolünü ele geçirdiler. Başkan Somoza, 17 Temmuz 1979'da istifa ederek, yönetimi Francisco Urcuyo'ya devretti ve Miami'ye kaçtı. Francisco Urcuyo da iki gün sonra Guatemala'ya kaçtı. 19 Temmuz 1979'da FSLN Ordusu, başkent Managua'ya girdi ve 45 yıllık Somoza rejimine son verdi.
Yeni yönetim Somoza ailesinin mülklerini kamulaştırarak; bir dizi devletleştirmeye girişti ve sosyalist ülkelerle yakın ilişkiler kurdu. Bunun üzerine ABD, Nikaragua'ya yaptığı ekonomik yaptırımı keserek yönetime karşı gerilla mücadelesi yürüten sağcı Kontralar'a geniş çaplı destek vermeye başladı. Ekonomisi ağır bir bunalıma giren Nikaragua'nın bazı Orta Amerika ülkeleriyle ilişkileri de bozdu. Şubat 1989'da Orta Amerika ülkeleri başkanlarının El Salvador'da yaptığı toplantıda serbest seçimlere gidilmesi ve Somoza'ya bağlı Ulusal Muhafız örgütünde görev yapmış 1.900 kadar mahkûmun serbest bırakılması karşılığında contra birliklerinin dağıtılması konusunda anlaşmaya varıldı. Aynı yıl, basın özgürlüğünü güvence altına alan ve seçim sistemini yeniden düzenleyen yasalar çıkarıldı. Yine aynı yıl ABD Nikaragua'ya karşı beş yıldır uyguladığı ambargoyu kaldırdı.
1990'da yapılan serbest seçimlerde Ulusal Muhalefet Birliği (UNO) Ulusal Meclisteki 92 sandalyeden 51'ini kazandı ve UNO'nun adayı Violeto Barrios de Chamorro başkan oldu.1996 ve 2001'deki seçimlerde de Anayasacı Liberal Parti (PLC), FSLN'ye karşı üstünlük sağladı. Kasım 2006'da yapılan başkanlık seçiminde Daniel Ortega yüzde 37,99 oyla, 17 yıl aradan sonra başkanlık görevine getirildi.

Nikaragua'nın batı yarısı havzaların ve verimli vadilerin birbirinden ayırdığı bir dizi sarp ve engebeli sıradağla kaplıdır. Ülkenin en yüksek noktası Mogoton Dağı'dır. (2.107 m). Sismik hareketlerin sık görüldüğü batı bölgesinde bazen büyük yıkıma yol açan depremler olur. Hafif bir eğimle Antil denizine doğru alçalan doğu yarısını geniş düzlükler kaplar. Nikaragua'da tropik bir iklim vardır. 
Yağış mevsimi ocaktan mayıs ayına değin sürer. Ülkenin doğu yarısı batıya göre biraz daha serin ve çok daha fazla yağışlıdır. Tropik yağmur ormanları batı kıyılarında yoğunlaşmıştır.
Ülkenin batısında ovalar geniş, sıcak, verimli düzlüklerden oluşur. Bu ovaların etrafında, León yakınlarındaki Momotombo gibi Cordillera Los Maribios sıradağlarının birkaç büyük yanardağını ve Granada'nın hemen dışındaki Mombacho'yı görmek mümkündür. Ova alanı, Fonseca Körfezi'nden Nikaragua Gölü'nün güneyinde Kosta Rika ile Nikaragua'nın Pasifik sınırına kadar uzanır. Nikaragua Gölü, Orta Amerika'daki (dünyanın 20. büyük) en büyük tatlı su gölüdür ve dünyanın nadir tatlı su köpek balıklarına (Nikaragua köpekbalığı) ev sahipliği yapmaktadır. Pasifik ovaları bölgesi, nüfusun yarısından fazlası ile en kalabalık bölgedir.

Toplam nüfusun %86'sını Mestizolar (%69) ve beyazlar (%17) oluşturur. Öteki melez gruplar Zambolar (Afrikalı-Yerli karışımı) ve Mulattolardır (Avrupalı-Afrikalı karışımı). Toplam nüfus içindeki oranları ancak %5 olan Amerikan Yerlileri günümüzde yalnızca Sumo,Miskito ve Ramakiye kabilelerini kapsar. Nüfusun büyük kısmı batı kıyısında yaşar. Kentlerde oturanların toplam nüfus içindeki oranı %54'ü bulur. Toplam nüfus 5.891.199'dir.

Nikaragua büyük ölçüde tarım ve hizmet sektörlerine dayanan gelişmekte olan bir ekonomidir. Tarım ürünleri toplam ihracat içinde yüzde 60'lık bir paya sahiptir (muz, kahve, şeker, sığır eti ve tütün).1980'li yıllarda ülkede yaşanan iç çekişmeler, altyapı tesislerine büyük ölçüde zarar verdi. ABD'nin, Sandinista yönetimi sırasında uyguladığı ekonomik ambargo nedeniyle, 1980 enflasyon oranı %13,500'e (1988) kadar ulaştı. 1990'lı yıllarda yapılan özelleştirmeler sonucunda enflasyon oranı tek sayılı hanelere indirilmiştir. Halkın yarıya yakını yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Nikaragua, Batı yarımkürenin en yoksul ülkelerindendir.

İran-Kontra skandalı

Okyanusya, Büyük Okyanus'a dağılmış adaları kapsayan ülkelerden ve Avustralya'dan oluşan coğrafi bölgedir. Asya'nın güney ve güneydoğusunda, Antarktika'nın kuzeyinde ve Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu'nun arasında yer alır. Yüzölçümü 9.037.695  km², nüfusu 35.669.267'dir.

Büyük Okyanus'taki adaların hepsi Okyanusya'ya bağlı değildir. Asya ve Amerika yakınındaki takımadalar, bu kıtaların parçasıdır. Amerika kıyıları açığındaki adalar, Aleut Adaları ve özellikle Uzak Doğu'daki Japon takımadaları, Endonezya ve Filipinler Okyanusya'ya katılmazlar. Malezya takımadaları zaman zaman Okyanusya'ya bağlı sayılmışsa da, halkları, medeniyetleri ve tüm faaliyetleri bakımından Güneydoğu Asya'ya daha yakındır.

Okyanusya dört kısma bölünür: Avustralya, Melanezya, Polinezya ve Mikronezya. Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu arasında yer alan Avustralya (7.704.000 km²), en kalabalık bölgeleri Büyük Okyanus'a dönük olduğu için bir Okyanusya toprağıdır. Diğer yandan, tarihi de Avrupalıların Okyanusya'yı keşfetmeleri ve yerleşmeleriyle ilgilidir. Melanezya, Avustralya ve Endonezya'nın doğusundaki adaları içine alır. Bu adalara genellikle Yeni Gine de dâhildir. Polinezya, Yeni Zelanda takımadaları ile Ekvator'un kuzey ve güneyindeki Orta Büyük Okyanus adalarını kapsar. Mikronezya, Malezya'nın kuzeyindeki takımadaları içine alır. Çeşitli takımadaların adaları genellikle kuzeybatıdan güneydoğuya doğru uzanır ve çoğunlukla yay şeklinde dizilmiştir.

Avustralya dışında, Okyanusya adaları başlıca üç türdür.

Yeni Zelanda, Yeni Gine ve Melanezya'nın bazı adaları dağlık yüzey şekillerini ve bugünkü biçimlerini toprak hareketleri sonucunda almıştır. Kıvrılmalar ve kırılmalar genellikle çok yenidir ve bu adalarda sık sık deprem olur, yanardağlar püskürür.
Polinezya, Melanezya ve Mikronezya takımadalarının çoğu yüzeyden az çok uzak bir denizaltı tabanının üzerindeki volkanik akıntıların sonucudur. Bazıları hâlâ etkin olan yanardağlar çok yüksektir. Hawaii takımadalarında bu yükseklik 2.400 m'yi bulmaktadır.
Dönenceler bölgesinde yer aldıklarından, adaların çoğu mercan kayalıklarıyla çevrilidir. Örneğin, Avustralya'nın kuzeydoğusundaki Büyük Set. Fakat, Yeni Zelanda'da Avustralya'nın güneyinde ve bazı takımadalarda mercan kayalıkları yoktur. Örneğin, Markiz Adaları. Üstelik denizaltı sığlıkları bazı mercan oluşumlarına taban yerine geçmiş ve bazı takımadalar tamamıyla atollerden oluşmuştur. Örneğin, Tuamotu, Gilbert vb.

Okyanusya adalarının hemen hepsi tropikal bölgededir. Yeni Zelanda takımadalarında, Tazmanya'da ve Avustralya'nın güneydoğusu ile güneybatısında okyanus veya Akdeniz tipinde ılıman iklim hüküm sürer. Diğer kısımlarda sıcaklık yılın her ayı yüksektir. Fakat, birçok adanın iklimini doğudan batıya doğru esen alizeler ile kara ve deniz meltemleri yumuşatır. Adaların alizelere açık dağlık yamaçları, rüzgâraltı olan koruntulu yamaçlardan ve düz mercan adalarından daha çok yağış alır. Melanezya adalarının bazılarında güç katlanılan bir ekvator iklimi hüküm sürer. Yeni Gine, Salomon Adaları ve Yeni Hebrides adalarının alçak topraklarını sıtma kırıp geçirir. Büyük Okyanus'taki diğer adalarda bu hastalığa rastlanmaz.

Büyük Okyanus'un tüm takımadalarına yüzyıllar boyunca cüretli deniz seferlerine çıkan batı halkları yerleşti. Örneğin, Melanezyalılar, Polinezyalılar. Okyanusya'nın yerli halkı, 3.100.000 kişi (2.500.000'i Malinezya'da) olarak hesaplanmıştır. Avustralya'daki çok ilkel yerli halkların nüfusu az (50.000 kişi) ve dağınıktır. Diğer tüm adalarda, salgınların ve 19. yüzyıl sonunda geleneksel yaşayışın bozulmasının sonucu olarak gerileyen yerli halkların nüfusu bugün, giderek azalmaktadır. Bu yenilenme özellikle Yeni Zelanda Maori'lerinde (130.000 kişi) ilgi çekicidir. Ayrıca ılıman iklime de sahiptir.

Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri, Okyanusya'nın üç büyük devletidir. Avrupalılar, Okyanusya'nın çeşitli kısımlarını siyasi bakımdan kontrol etmekle yetinmeyerek iklimi elverişli topraklara yerleştiler. Örneğin, Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Kaledonya ve Hawaii. Dönenceler arasındaki diğer adalarda özellikle hindistan cevizi içi, takımadaların çoğunun başlıca gelir kaynağıdır. Bazı maden yatakları çok önemlidir. Örneğin, Yeni Kaledonya'da nikel, fosfatlar vb.

Okyanusya'ya hiçbir zaman büyük ölçüde yerleşme olmamıştır. Eski tarihlerdeki yerleşme, göç dalgalarının değil, kısa mesafelerde yer değiştiren, sürekli olarak birbiriyle kaynaşan ve ayrılan küçük grupların sonucudur. Bölgenin ilk halkı oldukları sanılan Papuzlar ve Pigmeler, Yeni Gine'ye, Salomon Adaları'na ve Yeni Hebrides Adaları'na yerleştiler. Tarımla geçinen bu halklardan bazı gruplar, balıkçılık ve gemicilikle uğraştı. Sayısız yasak koyan gizli derneklerin hâkim olduğu bu toplumda, önderlerin görevi sınırlıydı. Sonra, Tazmanyalılar, Avustralyalı ilkel halklar tarafından püskürtülmeden önce Avustralya'yı işgal ettiler. Çok geri olan Tazmanyalılar sadece avcılık ve devşirmecilikle geçiniyorlardı. Avustralya yerlilerinin de başka geçim kaynağı yoktu ama teknikleri daha gelişmişti. Daha sonra gelen Melanezyalılar, Yeni Gine'ye Salomon Adaları'na ve Yeni Hebrides Adaları'nın bir kısmına yerleştikten sonra, Yeni Kaledonya, Fiji Adaları ve Mikronezya'ya geçtiler. Medeniyetleri çok yakından ilgili oldukları Papuların medeniyetine benziyordu. Polinezyalılar geldikleri sırada Fiji Adaları'nda ve Yeni Kaledonya'da Melanezyalılar yerleşmişti. Malezya asıllı olduğu sanılan Polinezyalılar, birdenbire çoğaldığı için veya iç savaşlar yüzünden Büyük Okyanus'un her yanına dağıldı. Mikronezya'yı aştıktan sonra, Hawaii, Cemiyet, Samoa ve Tanga Adaları'na, Paskalya Adası'na ve Yeni Zelanda'ya 14. yüzyılda yerleşti. Yeni Hebrides Adaları'nda ve Yeni Kaledonya'da Melanezyalılarla karıştı. Polinezyalıların sağlam bir hiyerarşiye dayanan toplumlarını çok eski çağdan beri veraset yoluyla işbaşına gelen önderler yönetiyordu. Balıkçılık ve tarımla geçinen Polinezyalılar, Paskalya Adası'ndaki heykeller ve taraçalar gibi çok büyük işler başardılar.

Okyanusya kıtasında baskın din %73 ile Hristiyanlıktır. 2011 yılında yapılan bir ankette, Melanezya'da %92, Mikronezya'da %93, Polinezya'da %96'lık kesimin kendilerini Hristiyan olarak tanımlamıştır. Geleneksel dinler genellikle animizm ve geleneksel kabileler arasında yaygın olan, doğal güçleri temsil eden ruhlar olan inançtır. 2018 nüfus sayımında, Yeni Zelandalıların %37'si Hristiyan, %48'i dinsiz idi. 2016 nüfus sayımında ise Avustralya nüfusunun %52'si Hristiyan, %30'u dinsiz idi.

Avustralasya
Okyanusya bayrakları
Pasifik Birliği
Pasifik Topluluğu

Curlie'de Oceania (DMOZ tabanlı)
"Avustralya ve Okyanusya" 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., National Geographic 31 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Okyanusya 13 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. fotoğrafları, kayıtları ve dijital nesneler, öncelikle Kaliforniya Üniversitesi, San Diego Kütüphanesi'ndeki "Melanezya Antropolojisi için Tuzin Arşivi"nden alınmıştır.

Oxford English Dictionary (OED) [Oxford İngilizce Sözlüğü]; İngilizceden İngilizceye açıklamalı sözlük. İlk sürümü, A New English Dictionary on Historical Principles'ın (Tarihî Prensiplere Dayanan İngilizce Sözlük) düzeltilmiş ve geliştirilmiş halidir. İlk kez 1 Şubat 1884'te yayımlanmaya başladı. 19 Nisan 1928'e kadar, 12. yüzyıldan günümüze kadar kullanılan İngilizce kelimelerin yer aldığı 10 cilt yayımlandı. 1933'te the New English Dictionary (NED) olan adı Oxford English Dictionary'ye (OED) çevrildi ve 12 cilt artı ilaveler cildi ile birlikte Oxford'daki Clarendon Press tarafından yeniden yayımlandı.
1998 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanmaya başlayan the New Oxford Dictionary of English (sonradan sadece the Oxford Dictionary of English [ODE]), OED'yi baz almaz ve aynı serinin devamı değildir. Bununla birlikte OED 350 binden fazla sözcük ile günümüzdeki en kapsamlı İngilizce sözlüktür.

Oxford University Press (OUP), üniversite basını dünyasının en büyük ve ikinci en eski yayımcısıdır. Oxford Üniversitesi'nin bir departmanı olup Basın Delegeleri olarak bilinen ve Rektör Yardımcısı tarafından atanan 15 akademisyenden oluşan grup tarafından yönetilmektedir. Grupta bulunanlar OUP yöneticisi olarak ve diğer üniversite organlarının da birer temsilcisi olarak görev yaparlar. Oxford Üniversitesi, 17'nci yüzyıldan bu yana basını denetlemek için benzer sistemler kullanmış ve kullanmaktadır.

2021 yılında satışların azalması gerekçesiyle matbaasını kapatma kararı aldı.

Resmî site
Oxford Journals websitesi13 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oxford University Press kısa tarihçesi9 Mayıs 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oxford University Press Müzesi8 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pangea Ultima (II. Pangea veya Pangea Proxima olarak da adlandırılabilir), kıtaların gelecek 250 milyon yıl içinde bir arada toplanacağı bir süperkıtadır. Olay gerçekleştiğinde kayda değer mevsim değişimleri (yakıcı yazlar, dondurucu kışlar, vb.) olması beklenmektedir.

1 milyon yıl sonra: Atlas Okyanusu genişleyecek.
10 milyon yıl sonra: Kıtanın doğu tarafı ayrılmış olacak.
50 milyon yıl sonra: Akdeniz kapanacak, Caretta caretta'ların soyu tükenmiş olacak.
100 milyon yıl sonra: Yeryüzü tanınamaz hale gelecek.
150 milyon yıl sonra: Atlas Okyanusu küçülecek.
200 milyon yıl sonra: Amerika, Avrupa ve Afrika ile birleşecek.
250 milyon yıl sonra: Pangea Ultima adında bir süperkıta olacak. Atlas Okyanusu kıtalar arasında sıkışarak bir iç denize dönüşecek. Antarktika, Avustralya ile birleşecek.

İnsan nesli tükenecek.
Kıyıdaki devletler yavaşça yok olacak.
Eski eşyalar fosil kayıtlarına geçecek.
Toplu ölümler hızlanacak.

Pangea, Paleozoyik sonları ile Mezozoyik başlarında var olmuş dördüncü ve son süperkıtadır. Yaklaşık 335 milyon yıl önce daha önceki erken kıta parçalarından toplanarak bir araya geldi ve yaklaşık 200 milyon yıl önce ayrılmaya başladı. Günümüzdeki yeryüzünün aksine, bu süperkıtanın daha fazla bir kısmı güney yarımkürede bulunuyordu ve etrafı süper okyanus Panthalassa ile çevriliydi. Pangea magma tabakasındaki konveksiyonel hareketler sonucunda güneyde Gondvana ve kuzeyde Laurasia (Lavrasya) olarak ikiye bölünmüştür. İlerleyen evrelerde bu 2 kıta daha fazla parçaya ayrılarak günümüzdeki kıtalara dönüşmüştür. Pangea, günümüze kadar var olan süperkıtaların sonuncusu ve jeologlarca biçimi ortaya çıkarılanların ilkidir.
Gondvana'nın parçalanmasıyla Antarktika, Güney Amerika, Avustralya ve Afrika kıtaları; Laurasia'nın parçalanmasıyla Kuzey Amerika ve Avrasya (Asya ve Avrupa) kıtaları ortaya çıkmıştır.
Bu parçalanma süreci içinde Kuzey Amerika ile Güney Amerika ve Avrasya ile Afrika kıtaları birbirine oldukça yaklaşırken, Hindistan levhası ile Avrasya çarpışmış ve sonucunda Himalaya Dağları oluşmuştur. Ayrıca bu süreç içinde Okyanusya kıtası da Antarktika'dan ayrılmıştır.
Pangea günümüzdeki kıtalar ortaya çıkana kadar çeşitli evrelerden geçmiştir.

Sözcük Grekçe'de "tüm, bütün, yekün" anlamlarına gelen pan ve yeryüzünü simgeleyen "Ana Tanrıça" Gaia sözcüklerinin birleşiminden oluşturulmuştur. Kavram, ilk kez kıtasal sürüklenme kuramını oluşturan Alfred Lothar Wegener tarafından 1912'de yayımlanan Kıtaların Doğuşu adlı kitabında öne sürülmüştür. Wegener'in hipotezinin temelini 1915'te basılan Kıtaların ve Okyanusların Doğuşu adlı kitabında geliştirerek öne sürdüğü var olan bütün kıtaların sürüklenmeden önce Urkontinet adını verdiği tek bir süperkıta biçiminde oldukları düşüncesi oluşturmaktaydı.

Süperkıtaların biçimlenmesi ve ardından ayrışmaları Yeryüzü tarihinde döngüsel olarak tekrar etmektedir. Kolombiya veya Nuna adı verilen süperkıta yaklaşık 2,0 – 1.8 milyar yıl önce oluşmuş ve ardılı olan Rodinya onun parçalarından yaklaşık 1,1 milyar yıl öncesinden 750 milyon yıl öncesine değin bir araya gelmiş olup tam biçimlenmesi ve jeodinamik süreci ardılları olan Panotya ve Pangea kadar net değildir.
Rodinya ayrıştığında; Proto-Lavrasya, Proto-Gondvana ve daha küçük bir parça olan Kongo Kratonu olmak üzere 3 parçaya bölündü. Proto-Lavrasya ve Proto-Gondvana, Proto-Tetis Okyanusu ile birbirinden ayrılmaktaydı. Ardından Proto-Lavrasya; Lavrentiya (Laurentia), Sibirya ve Baltık parçalarına bölündü. Baltık; Lavrentiya'nın doğusuna, Sibirya ise Lavrentiya'nın kuzeydoğusuna hareket etti. Bölünme İapetus ve Paleoasian adı verilen iki okyanus oluşturdu. Bu parçaların büyük bir kısmı Panotya adı verilen bir süperkıtada yeniden birleştiler. Panotya süperkıtasının topraklarının büyük bir kısmı Güney Kutbu ile Ekvator yakınlarında bulunmaktaydı. Kutup parçalarını çok küçük bir şerit birbirine bağlamaktaydı. Panotya'nın varlığı yaklaşık 540 milyon yıl öncesine kadar sürdü. Kambriyen dönemin başlamasına yakın bir zamanda ayrışarak yerini Lavrentiya, Baltık ve güney süperkıtası Gondvana'ya bıraktı.
Daha sonradan Kuzey Amerika kıtasına dönüşecek olan Lavrentiya Kıtası, Ekvator'un üzerinde bulunuyordu ve kuzey ve batı yönünde Panthalassa Okyanusu, güneyinde İapetus Okyanusu ve doğusunda Khanty Okyanusu ile çevriliydi. Ordovisyenin ilk başlarında, yaklaşık olarak 480 myö. Newfoundland, Güney Britanya Adaları ve Belçika parçaları, Kuzey Fransa, Yeni İskoçya, İberya ve Kuzeybatı Afrika haline gelecek olan Avalonya mikrokıtası Gondvana'dan ayrışarak Lavrentiya'ya doğru yolculuğa başladı. Baltık, Lavrentiya ve Avalonya; Ordovisyen'in sonunda buluşarak Lavrasya (Euramerika) adı verilen İapetus Okyanusu'na yakın bir kıta biçimine dönüştüler. Çarpışmanın sonuçlarından birisi de Kuzey Apalaş Dağları'nın Lavrasya yakınlarında oluşmasıydı. İki kıta arasında Khanty Okyanusu yer almaktaydı. Gondvana yavaşça Güney Kutbu'na doğru sürüklendi ki bu Pangea'nın biçimlenmesinin ilk adımıydı.
Pangea'nın oluşmasında ikinci adım Gondvana ve Euramerika'nın çarpışması oldu. Baltica, 440 myö Silüryen döneminde Laurantia ile çarpıştı ama Avalonya'nın yavaş ve kararlı bir biçimde Laurentia'ya doğru ilerlemesiyle iki kıta arasında İapetus Okyanusu'nda bir denizkanalı oluştu. Bu arada Güney Avrupa Gondvana'dan ayrıldı ve Euramerika'ya doğru yeni biçimlenen Rheic Okyanusu boyunca ilerledi ve Devoniyen döneminde Güney Baltica ile çarpıştı. İapetus Okyanusunun kardeş okyanusu olan ve Baltica ile Siberia kıtaları arasında yer alan Khanty Okyanusu Siberia'nın doğu Baltica ile çarpışmasından bir Ada yayıyla küçüldü. Bu Ada Yayı'nın arkasında yeni bir okyanus olarak Ural Okyanusu yer aldı.
Geç Silüryen döneminde Kuzey ve Güney Çin kuzeye doğru ilerleyerek ve yolundaki Tethis Okyanusu'nu açarak ve kuzeye doğru ilerledi ve güneylerinde yeni Paeo-Tetis Okyanusunu açtı. Gondvana devoniyen döneminde Rheic Okyansunun küçülmesine yol açarak Euramerika'ya doğru ilerledi. Kuzeybatı Afrika Erken Karbonifer'de Apalaş Dağları, Meseta Dağları ve Mauritanide Dağlarının güney kısmını oluşturarak Lavrasya'nın güneydoğu kıyısına erişti. Güney Amerika, Lavrasya'nın güneyine doğru yöneldi. Bu arada Gondvana'nın doğu bölümü (Hindistan, Antarktika ve Avustralya) ekvatordan Güney Kutbu'na doğru yönelirken Kuzey ve Güney Çin bağımsız birer kıtaydılar. Kazakistania mikrokıtası Sibirya ile çarpışmıştı. (Sibirya kıtası, orta karboniferde Panotya süperkıtası bozulduğundan beri milyonlarca yıldır ayrı bir kıtaydı.)
Geç Karbonifer'de Batı Kazakistan aralarındaki Ural Okyanusu ve Batı Proto-Tetis'i kapatarak Baltık ile çarpıştı. Bu çarpışma Ural Dağları ve Lavrasya süperkıtasını oluşturdu. Bu da Pangea'nın oluşumundaki son adım oldu. Bu arada Güney Amerika, Rheic Okyanusunu kapatarak ve Apalaşya Dağları ile Ouachita Dağlarının en güney kısımlarını oluşturarak Laurentia'yla çarpıştı. Bu esnada, Gondvana; Antarktika, Hindistan Avustralya, Güney Afrika ve Güney Amerika buzullar oluşarak Güney Kutbu'nda yer aldı. Geç Karbonifer'de Kuzey Çin bloğu Proto-Tetis Okyanusu'nu kapatarak Sibirya ile çarpıştı.
Erken Permiyen'de Kimmerya plakası Gondvana'dan ayrıldı ve bu da Güney Kutbu'nda yeni Tethis Okyanusu'nu oluşturdu. Kara parçalarının çoğunluğu böylece bütünlendi. Triyas Devri döneminde Pangea kendi çevresinde bir miktar döndü ve Cimmerian plakası "Orta Jura Devri" dönemine kadar küçülen Paleo-Tetis'e doğru yol aldı. Paleo-Tetis batısından doğusuna doğru kapandı ve Kimmerya dağoluşumunu meydana getirdi. C biçimine benzeyen ve bu C'nin içinde yer alan yeni Tetis Okyanusu ile birlikte Orta Jura döneminde sürüklendi ve deformasyona uğrayarak yarıldı.

Fosillerin farklı kıtalarda bir hat biçiminde dağılımı Pangea'nın varlığına işaret eden bir kanıt olarak değerlendirilmektedir. Şu anda birbirlerinden çok uzak aralıklarda bulunan fosil kanıtları benzer ve saptayıcı türleri içermektedir. Örneğin, Terapsid Lystrosaurus fosilleri Güney Afrika, Hindistan ve Antarktika'da Glassopteris faunası boyunca bulunmuştur ki bu alan Güney Kutup Dairesi'nden ekvatora kadar bir genişliğe sahiptir. Benzer biçimde tatlısu sürüngeni Mesosaurus Brezilya ve güneybatı Afrika kıyılarında bulunmuştur.
Pangeanın varlığına bir diğer kanıt Güney Amerika'nın doğu kıyısı ve Afrika'nın batı kıyısının jeolojik sınır uyumu olarak değerlendirilmektedir. Karbonifer dönemi boyunca sınırını kutup buzul örtüsü kaplamaktadır. Pangea'da bir bütün oldukları döneme ait aynı yaşta ve aynı yapıda buzul artıkları farklı kıtalarda bulunmuştur.

Pangea'nın parçalanması üç temel evre ile açıklanmaktadır: İlk evre olarak, Erken Orta Jura döneminde Pangea doğuda Tethis Okyanusundan batıda Pasifik Okyanusu'na doğru sürüklenmeye başladı. Kuzey Amerika ve Afrika arasında meydana gelen çatlamalar neticesinde Kuzey Atlas Okyanusu meydana geldi. Atlas Okyanusu tek bir biçimlenme içinde oluşmadı. Çatlak, Kuzey Orta Atlantik alanında başladı. Güney Atlantik alanı; Lavrasya'nın saat yönünde ve Kuzey Amerika'yla birlikte kuzey yönüne ve Eurasya'nın güney yönüne doğru dönmeye başladığı Cretaceous'a değin açılmadı. Lavrasya'nın saat yönünde dönmesi sonradan Tethis Okyanusu'nun kapanmasına neden oldu. Bu arada, Afrika'nın diğer tarafı ve Afrika'nın doğu uçları Antarktika ve Madagaskar'da meydana gelen yarılmalar Kretase döneminde güneybatı Hint Okyanusu'nun biçimlenmesine yol açtı.
Pangea'nın parçalanmasının ikinci evresi küçük süperkıta Gondvana'nın (Afrika, Güney Amerika, Hindistan, Antarktika ve Avustralya) sonrasında pek çok parçaya ayrıştığı Erken Kretase (150-140 myö) döneminde başlar.
Tethis Sukanalının yitimi Afrika, Hindistan ve Avustralya'nın kuzeye hareket etmesine ve Güney Hint Okyanusu'nun açılmasına neden olmuş olabilir. Sonunda, Erken Kretase döneminde bugünkü Güney Amerika ve Afrika Gondvana'dan ayrıldı. Ardından orta Kretase'de Güney Amerika'nın Afrika'dan batı yönüne doğru ayrılmaya başlamasıyla Atlas Okyanusu açılmaya başlayarak Gondvana parçalandı. Güney Atlantik yeknesak biçimde genişlemese de güneyden kuzeye ayrıldı.
Aynı zamanda Madagaskar ve Hindistan Antarktika'dan kuzey yönüne doğru uzaklaşarak ayrıldı ve Hint Okyanusu açıldı. Madagaskar ve Hindistan Geç Kretase döneminde 100-90 myö birbirinden ayrıldı. Hindistan yılda 15 cm.'lik bir hızla (bir tektonik plaka verisine göre) kuzeyindeki Avrasya'ya doğru yöneldiğinde doğu Tethis Okyanusu kapanmaya başladı. Madagaskar ise sabit kalarak Afrika plakasına kilitlendi.
Yeni Zelanda, Yeni Kaledonya ve geriye kalan Yeni Zelanda Pasifiğin doğusuna doğru ilerleyip Mercan Denizi ve Tasman Denizini açarak Avustralya'dan ayrıldı.
Pangea'nın parçalanmasında üçüncü ve son evre Erken Paleosen'den Oligosen'e kadar Senozoik döneminde gerçekleşti. Kuzey Amerika/Grönland (Lavrentiya da denir) Avrasya'dan 60-55 myö Norveç Denizini açarak ayrıldığında Lavrasya bölündü. Tethis Okyanusu kapanarak Atlas ve Hint Okyanusları genişlemeyi sürdürdü.
Bu arada 40 myö Avustralya Antarktika'dan ayrılarak Hindistan gibi hızla kuzeye 

Portekiz, resmî adıyla Portekiz Cumhuriyeti, Güneybatı Avrupa'da yer alan bir ülkedir. İber Yarımadası'nın güneybatı kesiminde yer alan ve kuzey ve doğuda İspanya ile Atlantik Okyanusu'ndaki Madeira ve Azor takımadaları ile çevrili Portekiz anakarası'dan oluşan üniter bir cumhuriyettir. Ülkenin nüfusu 11,4 milyondan fazladır ve başkenti Lizbon en büyük şehridir. Portekiz'in iç suları ve karasuları birlikte topraklarının beşte ikisini oluştururken, münhasır ekonomik bölgesi Avrupa'nın en büyüklerinden biridir ve arazisi çeşitli manzaralar ve bölgesel iklimler içerir.
Batı İber Yarımadası, tarih öncesi dönemden beri yerleşim görmüştür ve en eski yerleşim izleri MÖ 5500 ile MÖ 5300 yılları arasına tarihlenmektedir. Portekiz, 868 yılında León Krallığı'nın bir kontluğu olarak kurulmuş ve 1179 yılında, 711 yılından beri İber Yarımadası'nı işgal eden Müslümanlara karşı yapılan Reconquista'nın sonucu olarak resmen krallık haline gelmiştir. Keşifler Çağı'nda, krallık denizcilik biliminde ve deniz keşiflerinde yeni topraklar ve deniz yolları keşfetmek için çeşitli ilerlemeler kaydetmiş ve bu da Portekiz İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açmıştır. Krallık 1910 yılında cumhuriyet olmuş ve 1926'dan 1974'te diktatörlüğün devrilmesine kadar diktatörlükle yönetilmiştir; bu da 1976'da demokrasinin tam olarak kurulmasını sağlamıştır. 
Portekiz, yarı başkanlık sistemine sahip, anayasal, üniter bir cumhuriyet ve dört ayrı egemenlik organına sahip çok partili temsili bir demokrasidir: cumhurbaşkanı, hükümet, parlamento ve yargı. Cumhuriyet Meclisi olarak bilinen tek meclisli bir ulusal yasama organına sahiptir. Portekiz, iki özerk bölgeye ve anakarada yedi bölgeye ayrılmıştır, ancak oldukça merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. 
Gelişmiş bir ülke olan Portekiz, esas olarak hizmetler, sanayi ve turizme dayanan gelişmiş bir ekonomiye sahiptir. Topraklarında yaşamış çeşitli medeniyetlerin şekillendirdiği Portekiz, Portekizcenin 250 milyondan fazla anadili konuşanıyla dünyanın en çok konuşulan beşinci anadili olmasını sağlayan, dünya çapında etkiye sahip bir kültür geliştirmiştir. Sömürge ve diplomatik tarihi ve coğrafi konumuyla şekillenen istikrarlı bir dış politikaya sahip olan Portekiz, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir.

Portekiz, 5 Ekim 1143'te Kastilya ve León Kralı VII. Alfonso'nun Portekiz Kontluğu'nun bağımsızlığını tanıması ve I. Afonso'yu Portekiz Kralı olarak kabul etmesiyle bağımsız bir ülke olarak kurulmuştur. Günümüzdeki topraklarının yarısı kadar bir alanda kurulduktan sonra Afonso ve kendisinden sonra gelen krallar Hristiyan tarikatlarının askerî desteğiyle Endülüslüler'den daha fazla toprak koparabilmek için sürekli güneye doğru ilerlemişlerdir. 1249 yılında Algarve'nin güney kıyılarına ulaştıktan sonra Portekiz Reconquistası (Fetih) sona ermiştir.
1383 yılında erkek vâris bırakmadan ölen Portekiz Kralı'nın kızıyla evli olan Kastilya Kralı Portekiz tahtında hak iddia edince ortaya çıkan halk ayaklanması 1383-1385 Krizi'ne yol açtı. Sonradan I. João olarak Portekiz tahtına geçen Avizli João ve general Nuno Álvares Pereira yönetimindeki bir kısım soyludan ve halktan oluşan birlikler Aljubarrota Muharebesi'nde Kastilya birliklerini yendi. Bu savaş hâlâ komşu İspanya ile olan bağımsızlık mücadelesinin bir sembolü olarak görülmekte ve Portekiz tarihinin en ünlü savaşı olarak değerlendirilmektedir.
1373 yılında İngiltere ile yapılan ittifak günümüzde de devam etmekte ve muhtemelen tarihin en uzun ittifakı sayılmaktadır. Bu ittifakı izleyen yıllarda Portekiz Dünya'nın keşfi için öncülük yapmış ve Keşif Çağı'nı başlatmıştır. Kral I. João'nun oğlu Prens Infante Henrique o Navegador (Denizci Henrique), bu çağın başlangıcında büyük rol oynamış ve keşif gezilerinin ana destekleyicisi olmuştur.
1415 yılında bir Portekiz filosunun Kuzey Afrika'daki zengin ticaret merkezi Ceuta'yı ele geçirmesiyle Portekiz İmparatorluğu başlamıştır. Bunu Atlas Okyanusu'ndaki ilk keşifler izlemiş, Azorlar ve Madeira'nın keşfiyle ilk sömürgecilik hareketleri başlamıştır.
15. yüzyıl boyunca Portekizli kâşifler, Avrupa'da çok aranan değerli baharatların ülkesi Hindistan yolunu ararken Afrika kıyıları boyunca güneye doğru seyahat ettiler ve yol boyunca ticaret noktaları kurdular. Sonunda 1498 yılında Vasco da Gama deniz yoluyla Hindistan'a ulaştı ve günümüzün onda biri olan bir milyon nüfusa sahip Portekiz için refah dönemi başladı.

1500 yılında Brezilya'ya ayak basan Pedro Álvares Cabral burayı Portekiz topraklarına kattı. On yıl sonra Afonso de Albuquerque, Hindistan'daki Goa'yı, Basra Körfezi'ndeki Hürmüz'ü ve günümüz Malezya'sındaki Malakka'yı işgal etti. Dolayısıyla Portekiz İmparatorluğu Hint Okyanusu ve Güney Atlas Okyanusu'ndaki ticaret yollarının egemenliğini eline geçirdi.
1580 yılından 1640 yılına kadar Portekiz'in bağımsızlığı bir süre sekteye uğradı. Fas'taki Osmanlı Fas kuvvetleriyle yaptığı Vadisseyl Muharebesi sırasında ölen Portekiz Kralı I. Sebastião ardında erkek vâris bırakmayınca İspanya Kralı II. Felipe taht üzerinde hak iddia etti ve Portekiz Kralı I. Filipe olarak tahta geçti. Bu savaş Portekiz'i büyük devletler sınıfından çıkardığı gibi Kuzey Afrika'ya ve Fas'a tehdidi ortadan kaldırmış, Osmanlı devletini Kuzey Afrika'nın tartışmasız hâkimi hâline getirmiştir. Ancak bundan hoşnut kalmayan Portekiz soylularının desteğiyle ayaklanma başlatan IV. João 1640 yılında kral ilan edilerek Bragança Hanedanını başlattı. Aynı dönemde Büyük Britanya ve Hollanda, Portekiz İmparatorluğu'nun denizaşırı topraklarını ele geçirmek için saldırmaktaydı ve Portekiz özellikle 1822'de Brezilya'nın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, 20. yüzyıla kadar sürecek olan bir çöküş dönemine girdi.
5 Ekim 1910 tarihindeki cumhuriyetçi devrim Portekiz monarşisini ortadan kaldırdı. Ama devam eden kaos ortamı ve I. Dünya Savaşı'na askerî katılımın artırdığı önemli ekonomik problemler 28 Mayıs 1926'daki askerî darbeye neden oldu. Bu darbe sonucunda António de Oliveira Salazar ekonomik dengeyi ve toplumsal düzeni sağlayarak 1933 yılına kadar sürecek olan sağ eğilimli askerî diktatörlük tarafından başa getirildi. Gelenekçi otoriter bir rejim olan ve faşizme yakınlığıyla tanınan Estado Novo (Yeni Devlet) yeni bir anayasanın kabulüyle Salazar tarafından kuruldu. II. Dünya Savaşı'nda İttifak Devletleri'ne yaptığı yardımlar nedeniyle bu rejim ayakta kalmaya devam etti. 1961 yılında Angola'da, 1963 yılında Portekiz Ginesi'nde ve 1964 yılında Mozambik'te başlayan bağımsızlık hareketleri Portekiz Sömürge Savaşları'na yol açarak yönetimdeki rejimi zayıflattı. 1968 yılında Salazar yönetimden ayrıldı ve yerine Marcelo Caetano geçti. 25 Nisan 1974 tarihindeki kansız solcu askerî darbe Afrika sömürgelerine bağımsızlıklarını verdiği gibi günümüzün demokratik rejiminin kurulmasına da önayak oldu. Avrupa Birliği'ne tam üyeliğe 1986 yılında kabul edilen Portekiz 1999 yılında da Euro para birimini kullanmaya başladı.

Portekiz 1976 yılında kabul edilen anayasaya göre yönetilen demokratik bir cumhuriyettir.
Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Meclisi (Assembleia da República), Hükûmet ve Mahkemeler; Portekiz devletinin dört ana organını oluşturur. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı; Portekiz Anayasası'nda temel alınmıştır.
Beş yıllık görev süresi için halk oylamasıyla seçilen Cumhurbaşkanı'nın yürütme görevi yoktur ve Devlet Başkanlığı görevini yerine getirir. Cumhuriyet Meclisi; dört yıllık görev süresi için halk oylamasıyla seçilen 230 milletvekilinden oluşan yasama organı görevini icra eden parlamentodur.
Yürütme organı olan hükûmet; kendi Bakanlar Kurulunu ve onların müsteşarlarını seçen başbakan tarafından yönetilir. Ulusal ve bölgesel hükûmetlerde iki siyasi partinin çoğunluğu görülmektedir: Sosyalist Parti ve Sosyal Demokrat Parti.
Mahkemeler; ceza, idari ve mali olarak üçe ayrılır. Yüksek Mahkeme, temyiz kararlarında son karar verici mekanizmadır. Dokuz üyeli Anayasa Mahkemesi, yasaların anayasaya uygunluğunu gözetir.

Portekiz 1949 yılından beri NATO’ya, 1986’dan beri Avrupa Birliği’ne ve 1996’dan itibaren de Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu’na üyedir. Brezilya ile dostluk ve çifte vatandaşlık antlaşması vardır. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Çin ile (Makao nedeniyle) olduğu gibi Latin Avrupa ülkeleriyle (İspanya, İtalya, Fransa ve Romanya) de iyi ilişkilere sahiptir. Fas ile yüzyıllardan beri süregelen yakın diplomatik bağları bulunur.
Portekiz’in tek uluslararası anlaşmazlığı, Badajoz Antlaşması sonucunda 1801 yılında İspanya buyruğu altına giren Olivenza belediyesi ile ilgilidir. 1814-1815 yılları arasında yapılan Viyana Kongresi’ne istinaden Portekiz tarafından bu belediye geri alınmak istenmektedir. Yine de Avrupa Birliği üyesi iki ülke arasındaki ilişkiler gergin değildir.
Portekiz Silahlı Kuvvetleri üç ana kuvvetten oluşur: Ordu, Donanma ve Hava Kuvvetleri. Portekiz 20. yüzyılda iki önemli askerî harekâta katılmıştır: I. Dünya Savaşı ve Sömürge Savaşı (1961-1974). Portekiz kendi sınırları dışında birçok barış gücüne asker göndermiştir: Doğu Timor, Bosna, Kosova, Afganistan, Irak ve Lübnan. Zorunlu askerlik hizmeti 2003 yılında kaldırılmıştır.

Portekiz idarî yapısı temel olarak 308 belediyeye (Portekizce: concelho) dayanır. Bu belediyeler bucak adı verilen (Portekizce: freguesia) 4.000'den fazla bölüme ayrılır. Belediyeler idarî açıdan alt bölge ve bölgelere bağlanır. 1976 yılından beri en üst idari yapı “Anakara Portekizi” ile Azorlar ve Madeira özerk bölgeleridir.

Portekiz toprakları, İber Yarımadası üzerindeki alanı (Portekizlerin çoğu tarafından kıta olarak anılır) ve Atlantik Okyanusu'ndaki iki takımadayı içerir: Madeira ve Azor takımadaları. Portekiz, 30° ve 42° K enlemleri ile 32° ve 6° B boylamları arasındadır.
Azor Adaları ve Madeira Orta Atlas Okyanusu üzerindedir. Bu adaların bazıları 1957 yılı gibi yakın geçmişe kadar volkanik olarak etkindi.
Portekiz'in anakaradaki toprakları, en büyük nehri olan Tejo Nehri ile ikiye bölünür. Kuzey kısmı içeride düzlükler barındıran ve dört yerde kesintiye uğrayarak tarıma elverişli ala

Portekizce, iki yüz milyonun üzerinde insan tarafından ana dil olarak konuşulan Hint-Avrupa dili. Dünya üzerinde en yaygın altıncı dildir. Beş kıtada konuşulmaktadır. Güney Amerika'da yaklaşık 190 milyon (nüfusun %51'i) kişi tarafından, Latin Amerika'da ise nüfusun % 34'ü tarafından konuşulmaktadır. Hint-Avrupa dil ailesinin İtalo-Keltik alt grubunun Latin dilleri koluna bağlıdır. İspanyolcaya çok yakın olmakla birlikte İspanyolcadan daha yumuşak ve melodiktir. Sözcük hazneleri %70 ortak olsa da İspanyolcada kullanılmayan burundan seslere Portekizcede çokça rastlanır. Bu sesler aksanlı olduklarında, ã (coração: kalp), õ (corações: kalpler) harfleriyle; aksansız olduğunda ise sözcük sonuna konan m (bem: iyi) harfi ile gösterilir. İtalyanca, Fransızca ve Rumence ile de oldukça benzerlik taşır. Portekizceye en yakın dil ise İspanya'nın Galiçya bölgesinde konuşulan Galiçyaca'dır (Gallego). Dünya üzerinde yayılımı 15. ve 16. yüzyılda Portekiz'in sömürgeleştirme sürecinde hız kazanmıştır.
Brezilya ve Portekiz'de konuşulan şiveler telaffuz açısından pek çok farklılık taşısa da iki ülkede yaşayanlar birbirlerini en ufak bir zorluk olmadan anlayabilirler. Az sayıda da olsa bazı kelimeler iki ülkede değişik biçimde söylenir. Portekiz'de "ananas", Brezilya'da "abacaxi"dir.

Portekizce sesli harflerinde ayrıca à, á, â, ã, é, ê, í, ó, ô, ú işaretlerini ve ch, lh, nh, rr, ss, qu, gu digraflarını kullanır.

Sıfır- zero
Bir- um
İki- dois
Üç- três
Dört- quatro
Beş- cinco
Altı- seis
Yedi- sete
Sekiz- oito
Dokuz- nove

Nasılsınız?- Como você está?
Teşekkür ederim, iyiyim- Bem, obrigado / Bem, obrigada
Siz nasılsınız?- E tu? (Portekiz'de) E você? (Brezilya'da)
Lütfen- Por favor
Lütfen- Se faz favor (kullanımı daha yaygındır!) (Portekiz'de)
Teşekkür ederim- Obrigada (Kadınlar teşekkür ederken kullanır)
Teşekkür ederim- Obrigado (Erkekler teşekkür ederken kullanır)
Bir şey değil- De nada
Şerefe- Saúde (Aynı zamanda "Çok yaşa!" anlamında da kullanılır.)
Evet- Sim
Hayır- Não
Var mı?- Tem? (Soru sormak için ek yok ancak soru vurgusuyla okumak gerekiyor.)
Var- Tem/Há
Yok- Não tem/Não Há
Bugün- Hoje
Yarın- Amanhã
Bilmiyorum- Não sei
Çok insan- muita gente
Seni seviyorum- Amo-te (Portekiz'de) Te amo (Brezilya'da)
Sonra- depois
Önce- antes
Merhaba- oi (Brezilya'da)
Merhaba- olá
Ne haber?- Tudo bem? (yanıt da aynıdır.)
Öptüm- beijo(s)
Güle güle- tchau (genelde 'xau' diye kullanırlar), adeus
Ben ... - eu sou ...
.... severim- eu amo ...
.... sevmem- eu não amo ...
Ben- eu
Sen- tu (Portekiz'de), você (Brezilya'da)
O (kadın)- ela
O (erkek)- ele
Biz- nós
Siz- vocês
Onlar (kadınlar)- elas
Onlar (erkekler)- eles
İçin- para (cümlenin içeriğine göre farklı kelimeler de kullanılmaktadır)
Benim için- para mim
Senin için- para ti (Portekiz'de), para você (Brezilya'da)
Sonsuza kadar- para sempre
Anlaştık- combinado, fechou
Sabah- manhã
Öğle- tarde
Akşam, gece- noite
Sevgi- amor
Portekizcede Renkler 

Branco: Beyaz
Preto: Siyah
Verde: Yeşil
Marrom: Kahverengi
Amarelo: Sarı
Laranja: Turuncu
Vermelho: Kırmızı
Cinza: Gri
Azul: Mavi
Rosa: Pembe
Roxo: Mor
Ciano: Açık mavi (cam göbeği)
Azul-marinho: Lacivert
Portekizce Günler

Segunda-feira: Pazartesi
Terça-feira: Salı
Quarta-feira: Çarşamba
Quinta-feira: Perşembe
Sexta-Feira: Cuma
Sábado: Cumartesi
Domingo: Pazar

Avrupa Portekizcesi
Brezilya Portekizcesi
Makao Portekizcesi
Lusofon

Uluslararası Portekizce Dili Enstitüsü (CPLP)19 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ielanguages - Portekizce temel bilgiler 18 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
BBC'nin Portekizce kursu 4 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Çevrimiçi Portekizce kursu
Portekizce-Türkçe Sözlük, Portekizce-Türkçe karşılıklı çeviri yapan çevrimiçi sözlük.

Rio de Janeiro kısaca Rio olarak da bilinen Rio de Janeiro, Rio de Janeiro eyaletinin başkentidir. São Paulo'dan sonra Brezilya'nın en kalabalık ikinci şehri ve Amerika kıtasının en kalabalık altıncı şehridir.
1565 yılında kurulan şehir, başlangıçta Portekiz İmparatorluğu'nun bir bölgesi olan Rio de Janeiro Kaptanlığı'nın merkeziydi. 1763'te Brezilya Eyaleti'nin başkenti oldu. 1808'de Portekiz Kraliyet Sarayı Brezilya'ya taşındığında, Rio de Janeiro Portekiz Kraliçesi I. Maria'nın sarayının merkezi oldu. Oğlu, prens naip VI. João'nun liderliğinde Maria, Brezilya'yı Portekiz, Brezilya ve Algarve Birleşik Krallığı içinde bir krallık statüsüne yükseltti. Rio, Brezilya Bağımsızlık Savaşı'nın başladığı 1822 yılına kadar çok kıtasal monarşinin başkenti olarak kaldı. Bu, tarihte sömürgeci bir ülkenin başkentinin resmi olarak sömürgelerinden birindeki bir şehre taşındığı nadir örneklerden biridir. Rio de Janeiro, 1889 yılına kadar Brezilya İmparatorluğu'nun başkenti, daha sonra da 1960 yılında başkent Brasília'ya taşınana kadar Brezilya Cumhuriyeti'nin başkenti olarak hizmet vermiştir.
Rio de Janeiro, ülkenin en büyük ikinci belediye GSYİH'sine ve 2008 yılı itibarıyla dünyanın 30. en büyük GSYİH'sine sahiptir ve bu GSYİH 343 milyar R$ olarak tahmin edilmektedir. Ülkenin en büyük iki şirketi Petrobras ve Vale ile Latin Amerika'nın en büyük telemedya holdingi Grupo Globo da dahil olmak üzere, büyük Brezilya petrol, madencilik ve telekomünikasyon şirketlerinin genel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Birçok üniversite ve enstitüye ev sahipliği yapan şehir, 2005 verilerine göre ulusal bilimsel çıktının %17'sini oluşturan Brezilya'nın en büyük ikinci araştırma ve geliştirme merkezidir. Yüksek suç oranı algısına rağmen, şehir aslında Brezilya'daki çoğu eyalet başkentinden daha düşük bir suç oranına sahiptir.
Rio de Janeiro, Güney yarımküre'nin en çok ziyaret edilen şehirlerinden biridir ve doğal güzellikleri, karnavalı, sambası, bossa novası ve Barra da Tijuca, Copacabana, Ipanema ve Leblon gibi plajlarıyla bilinir. Plajlara ek olarak, diğer önemli yerler arasında, Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak adlandırılan Corcovado Dağı'nın tepesindeki Kurtarıcı İsa heykeli; teleferiğiyle Kesmeşeker Dağı; Karnaval sırasında kullanılan kalıcı tribünlü geçit töreni caddesi Sambódromo; ve dünyanın en büyük futbol stadyumlarından biri olan Maracanã Stadyumu yer almaktadır. Rio de Janeiro, 2016 Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunlarına ev sahipliği yaparak, bu etkinliklere ev sahipliği yapan ilk Güney Amerika ve Portekizce konuşan şehir ve Olimpiyatların Güney yarımküre'de üçüncü kez düzenlendiği şehir oldu. Maracanã Stadyumu, 1950 ve 2014 FIFA Dünya Kupaları ile 2013 FIFA Konfederasyon Kupası finallerine ev sahipliği yaptı. Şehir ayrıca 2007'de XV Pan Amerikan Oyunlarına ve 2024'te G20 zirvesine ev sahipliği yaptı.

Pedro Álvares Cabral'ın filosundaki bir geminin kaptanı olan Gaspar de Lemos komutasındaki Portekizli gezginciler 1 Ocak 1502'de Guanabara Körfezi'ne ayak basan ilk Avrupalılar oldu. Bu tarihten sonra bu körfeze Rio de Janeiro denildi. Bir iddiaya göre, Floransalı kâşif Amerigo Vespucci de bu seyahate Kral Birinci Manuel'in davetiyle katılmıştır. Portekizliler karaya ayak bastığında bu topraklarda Tupi (Amazon halkı), Puri, Botocudo ve Maxakali halkları yaşamaktaydı.
Guanabara Körfezi'nin adalarından biri olan Villegagnon 1555'te Fransız amiral Nicolas Durand de Villegaignon komutasındaki 500 asker tarafından işgal edildi. Amiral, bu bölgede Fransız kolonisi (France Antarctique) kurmak için çabalamış ve adaya Fort Coligny denilen kaleyi inşa ettirmiştir.
Rio de Janeiro şehri 1 Mart 1565 tarihinde Aziz Sebastian'a ithafen São Sebastião do Rio de Janeiro adıyla kurulmuştur. Aynı zamanda dönemin Portekiz kralı da aziz ile aynı ismi taşımaktaydı. Rio de Janeiro, Guanabara Körfezi'nin adıydı. 18. yüzyılın başlarına kadar, şehir Fransızlar ve korsanlar tarafından birçok defa saldırıya uğramış ve istila edilmiştir. François Duclerc ve René Duguay-Trouin bu istilacılardan bazılarıdır.
17. yüzyılın sonlarında, Bandeirantes'in komşu eyalet Minas Gerais'te altın ve elmas bulmasıyla  Rio de Janeiro kuzeydoğu kıyılarına çok uzak olan Salvador, Bahia şehrinin yerini alarak ihracat için çok daha işlevsel bir limana dönüşmüştür. (Altın, değerli taş ve şeker ihracatı yapılmaktaydı.) 27 Ocak 1763'te Portekiz Amerikası koloni başkenti Salvador'dan Rio de Janeiro'ya taşınmış ve bu konumunu 1808'e kadar korumuştur. Napolyon'un Portekiz'i istila etmesiyle kraliyet ailesi ve birçok soylu aile Lizbon'dan Rio de Janeiro'ya kaçtı. Bu zamandan sonra şehir krallığın başkenti statüsünü elde etti ve Avrupa dışında bulunan tek  Avrupa başkenti oldu. Ancak, aniden çıkıp gelen yüzlerce asilzadenin yerleşmesi için şehirde uygun hiçbir yapı yoktu. Bu yüzden birçok yerli halk evlerinden çıkarıldı ve bu mülkler soylulara teslim edildi.
Afrika kökenli kölelerin Rio de Janeiro'ya büyük bir akını vardı. 1819'da 145.000 olan köle sayısı 1840'ta 220.000'e ulaşmıştır.
1822'de Prens Pedro Brazilya'nın bağımsızlığını ilan ettiğinde Rio de Janeiro'nun başkent statüsünü sürdürmesine karar verdi. 1889'dan sonra monarşinin yerini cumhuriyete devretmesinden sonra bile Rio başkent olarak kalmaya devam etti.
20. yüzyılın başlarına kadar Rio, tarihi şehir merkezi olarak bilinen Guanabara Körfezi'nin ağız kısmıyla sınırlıydı. Yine bu yüzyılın başlarında şehir merkezi güney ve batı yönlerinde Zone Sul'a (Güney Bölgesi) doğru kaymaya başladı.  Daha sonra dağların altından geçen ilk tünelin yapımıyla  Botafogo ve bugün Copacabana diye bilinen bölge birbirine bağlandı. 1905'ten sonra Rio'nun tramvay sisteminin yenilenmesi ve elektrikleştirilmesiyle, şehir kuzey güney hattında genişleme imkânı elde etti.
1930'da Botafogo'nun doğal güzelliği, Amerikalıların lüks Capacabana Palas Oteli'nin ünüyle birlikte anılmaya başlandı ve Rio'nun plaj partisi şehri (beach party town) olarak ün yapmasını sağladı. (Günümüzde bu ün gecekondu bölgelerindeki uyuşturucu ticaretinden kaynaklanan şiddet olayları yüzünden bir miktar kırılmıştır.)
Başkenti ülkenin daha merkezi bir bölgesine taşıma planları zaman zaman tartışma konusu olmuştur. 1955'te Juscelino Kubitschek'in yeni bir başkent inşa etme vaadi devlet başkanı seçilmesinde etkili oldu. Birçok kişinin bunu sadece seçimi kazanmak için öne atılan bir söz olduğunu düşünmesine rağmen, Kubitschek büyük bir masrafla yeni başkent Brazilya'yı 1960'ta inşa ettirdi. Aynı yıl, 21 Nisan’da Brezilya'nın başkenti resmi olarak Brazilya'ya (Brasilia) taşındı.
1960 ve 1975 tarihleri arasında  Rio, Guanabara Eyalet'i adı altında bir şehir devletiydi. Ancak yönetimsel ve politik nedenlerle, "The Fusion" olarak bilinen başkanlık kararnamesiyle şehrin federal yapısı ortadan kaldırıldı  ve şehri çevreleyen ve başkenti Niteroi olan Rio de Janeiro Eyaleti (State of Rio de Janeiro) ile 1975'te birleştirildi. Bugün bile Rio'nun eskide kalan şehirsel özerkliğini savunanlar vardır.
Şehir 2007 Panamerikan Oyunları'na ve 2014 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır. 2 Ekim 2009'da Uluslararası Olimpiyat Komitesi Rio de Janeiro'nun 2016 Olimpiyat Oyunları ve Paralimpik Oyunları'na ev sahipliği yapacağını duyurdu. Rio, diğer finalist şehirler Chicago, Tokyo ve Madrid'in arasından seçildi ve böylelikle şehir Olimpik oyunlara ev sahipliği yapan ilk Güney Amerika şehri ve ikinci Latin Amerika şehri konumuna erişti. Ayrıca şehir Brazilya'da ilk olarak 2013'te Dünya Gençlik Günü'ne ev sahipliği yaptı.

Zengin ve fakir arasındaki ciddi eşitsizlik, sosyo ekonomik grupların çoğunlukla şehrin farklı bölgelerinde yaşamalarına sebep olmuştur. Rio dünyanın başlıca metropolleri arasında anılmasına rağmen, nüfusun oldukça büyük bir bölümü favelas denilen kenar mahallelerde yaşamaktadır. Bu gecekondu mahallelerinde yaşayan halkın %95'i yoksulluk çekmektedir ve bu oran Rio popülasyonunun %40'ına denk gelmektedir. Hükûmet birtakım konut projeleriyle bu yoksul bölge halkının yaşam koşullarını düzeltmeyi, buradaki yaşamı şehrin diğer kesimleriyle birleştirmeyi hedeflemektedir. Bu kopukluğun giderilmesi kaynakların daha etkili kullanılabilmesi için de önem arz etmektedir.
Rio'nun koordinatları 22° 54' güney, 43° 14' batıdır. Rio de Janeiro'nun kent nüfusu 6.136.652'dur. Alanı ise 1.182,3 kilometrekaredir.

Ekvatoral iklimin görüldüğü Brezilya'da, Rio tropikal iklime sahiptir. Rio de Janeiro'da görülen en yüksek sıcaklık 43,2 °C'dir (110 °F). Ocak 1984'te görülmüştür.

Rio de Janeiro Resimleri

Senetli kölelik, özellikle gençlerin Yeni Dünya'ya geçiş karşılığında belirli bir süre, bir işveren için çalışmak zorunda olduğu çalışma rejimiydi. Başta Kuzey Amerika olmak üzere 18. yüzyılda Britanya İmparatorluğu sömürgelerinde çok yaygındı. Britanya ve Almanya'daki yoksul gençler için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Belirli bir süre zorunlu çalışmanın ardından kişi istediği yerde çalışma hakkını kazanabiliyordu. İşyeri sahibi patron gençleri geldikleri gemi kaptanından satın almaktaydı. Gelişen imalat sanayisinin yanı sıra çiftliklerde yoğun bir işgücü talebi bulunmaktaydı. Her iki taraf da sözleşmenin şartlarını yerini getirmekle mesuldü, bu konuda Amerikan mahkemeleri yetkiliydi. İşyerinden kaçanlar yakalanıp geri getirilirdi. 17 ve 18. yüzyılda Amerikan sömürgelerine gelen beyazların neredeyse yarısı bu şekilde senetli köleydi. İngiltere ve Fransa çocuk yaşta yoksul gençleri kaçırıp Karayipler'de senetli köle olarak satan suç örgütleri mevcuttu, sözleşmeleri alınıp satılarak sürekli el değiştiren bu çocukların bazıları özgürlüklerine hiç kavuşamazdı.

1630'lu yıllarla Amerikan Devrimi arasındaki dönemde Amerika'daki sömürgelere gelen beyaz göçmenlerin yarısından fazlası senetli kölelikle gelmiştir. On Üç Koloni'ye göç eden beyazların yarısı senetli köleyken, bölgedeki özgür işgücü sayısı onlardan çoktur. Sömürgelerde Avrupalılar için belirleyici çalışma biçiminin serbest çalışma koşullarında olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Senetli kölelik özellikle Virginia ile New Jersey arasındaki bölgede yaygın ve yaşamsaldır. Senetli köle olarak gelenlerin %75'i 25 yaşının altındadır. Avrupalıların bazıları gönüllü gelmemiştir, kaçırılan kişilerin varlığı aslında beyaz kölelik olarak adlandırılan bir kölelik türünün örneğidir. Bu kişiler gönüllü olarak senetli köle olmuş gibi değerlendirilirlerdi. Senetli kölelerin patronlarının bilgisi dışında evlenmeleri yasaktı, fiziksel ceza uygulanabilirdi. Kadın senetli kölelerde hamilelik halinde hizmet süresi uzatılırdı. Ancak gerçek kölelerden farklı olarak hizmet süresinin sonunda özgürlüklerinin verilmesi garanti altına alınmıştı. Süre dolunca belirli bir ilave ödeme olarak toplumun özgür bir parçası olurlardı. Senetli kölelerin hizmeti alını satılsa da kendileri alınıp satılamazdı.
Amerikan Devrimi, Amerika'ya olan göçü sekteye uğrattı. Savaş ve devrim süresince yaşanan ekonomik kriz uzun dönemli işgücü antlaşmalarını cazip hale getirmekten uzaktı. Savaşın ardından özellikle Britanya kaynaklı senetli kölelikte gözle görülür bir düşüş yaşansa da bunun yerini kıta Avrupası'ndan gönüllüler almıştır. Sonraki dönemde ABD'ye göç edilmesine karşı getirilen yüksek vergiler ve ABD'de kabul edilen borç yüzünden hapis cezasının kaldırılması gibi kaçak senetli kölelerin yakalanmasını zorlaştıran uygulamalarla bu işleyişin sonu gelmiş oldu.

1840 yılından önce Karayipler'deki Trinidad ve Tobago, Fransız Guyanası, Surinam başta olmak üzere adalara 500 bin Avrupalının senetli köle olarak geldiği tahmin edilmektedir. 17. yüzyılda İngiltere ve İrlanda'da da yaygın olan uygulamanın en bilineni Üç Krallık Savaşları sırasında İrlanda'nın Cromwell tarafından fethini izleyen dönemde esir edilen İskoç ve İrlandalıların başta Barbados olmak üzere sömürgelere senetli köle olarak gönderilmesidir.

1840'lı yıllardan önce Avustralya sömürgelerine gönderilen suçlular kendilerini senetli kölelik benzeri bir iş aktinin içinde bulurlardı. Kraliyet emriyle kurulan ve Londra'ya yün ihraç eden Van Diemen's Land Company adlı şirket genellikle 7 yıllık kontratlar yapardı. 1860'ı yıllarda ise Avustralya, Fiji, Yeni Kaledonya ve Samoa'da işgücüne ihtiyacı olan çiftlik sahipleri uzun süreli çalışma akitleri önerirlerdi. 19. yüzyılın ortasından 20. yüzyılın başlarına kadar Avustralya Queensland'deki şekerkamışı tarlalarında çalışmaları için 62 bin yerel işçi senetli kölelik usulünce işe alınmıştır. Senetli köleler arasında kandırılan, kaçırılan örnekler hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Avustralya'da 1901 yılında yasalaşan kurallara göre bu dönemde senetli köle olarak çalışan kişiler memleketlerine gönderilmiştir.

Doğu ve Güney Afrika'daki Britanya kaynaklı bazı büyük çaplı inşaat projelerinde ortaya çıkan muazzam işgücü açığı yerel kaynaklardan kapatılmayınca Hindistan'dan çoğu senetli köle olarak işçi getirilmiştir. Örneğin Uganda demiryolları bu şekilde inşa edilmiştir. Çiftliklerde, madenlerde ve inşaatlarda çalışan bu kişiler ve onların çocukları zamanla Kenya ve Uganda ekonomisinde önemli söz sahibi olmuştur. 1970'li yıllarda Uganda Devlet Başkanı İdi Amin tarafından başlatılan ülkedeki Asyalıların ülkeden zorla atılması siyasetince göçe zorlanan bu topluluktur.

1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 4. maddesinde hiçbir insanın köle olamayacağı veya zorla çalıştırılamayacağı; kölelik ve köle ticaretinin her şeklinin engelleneceği yazar. Uluslararası yasalarda yasa dışı olsa da senetli kölelik benzeri uygulamaların yasa dışı olması ancak ulusal mahkemelerce tespit edilebilmektedir.

Sibirya (Angaraland veya kısaca Angara ve Angarida olarak da bilinir), Sibirya'nın merkezindeki eski bir kratondur. Günümüzde Orta Sibirya Platosu'nu oluşturan bu bölge, Geç Karbonifer-Permiyen'de Pangea ile kaynaşmadan önce tek başına bir kara kütlesiydi. Pasif bir kıta kenarı olan Verkhoyansk Denizi, bugün Doğu Sibirya Ovası olarak bilinen yerde, Sibirya Kratonu'nun doğusunu çevreliyordu.
Angaraland ismi, Paleozoyik sırasında Kuzey Yarımküre'de yanlış bir şekilde iki büyük kıta olduğuna inanan Avusturyalı jeolog Eduard Suess 1880'lerde seçildi. Bunlar sırasıyla Kuzey Amerika ve Avrupa'nın bir yarımadayla bağlı olduğu (=Grönland ve İzlanda) "Atlantis" ve adını Sibirya'daki Angara Nehri'nden alan "Angara-land", yani Doğu Asya'ydı.

Sibirya, Karbonifer Dönemi boyunca küçük bir kıta olan Kazakistanya ile çarpışana kadar, Erken Paleozoyik sırasında tek başına bir kıtaydı. Kazakistanya ile çarpışmasını takiben Geç Karbonifer - Permiyen sırasında Avroamerika/Lavrusya ile çarpışarak Pangea'yı meydana getirdi.

Blakey, R. "Global Earth History: Sedimentation, Tectonics, and Paleogeography of Asia". Northern Arizona University. 16 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ekim 2015.  (Asya'nın diğer kısımları dahil Sibirya tarihi)

Saint Lawrence Nehri ya da Aziz Lawrence Nehri (İngilizce: Saint Lawrence River; Fransızca: fleuve Saint-Laurent), Kuzey Amerika'nın doğusunda yer alan ve Büyük Göller'i Atlantik Okyanusu'na bağlayan önemli bir su yoludur.
Nehir, Büyük Göller'i Atlas Okyanusu'na bağlar. Kanada'nın eyaletleri olan Québec ve Ontario boyunca ilerleyen nehir, aynı zamanda iki eyaletin sınırının bir bölümünü de oluşturur. Nehir, güneyde Ontario (Kanada) ile New York (ABD) arasında doğal uluslararası sınırı da belirler.
St. Lawrence Nehri, Kuzey Amerika'nın en önemli su yollarından biridir ve Büyük Göller'i Atlantik Okyanusu'na bağlar. Bu nehrin uzunluğu ve kaynakları, coğrafi ve hidrolojik olarak büyük bir öneme sahiptir.

St. Lawrence Nehri'nin toplam uzunluğu, en uzak kaynaktan ağzına kadar 3.058 kilometre (1.900 mil) olarak ölçülmüştür. Bu uzunluk, nehrin geniş haliç bölgesini de içerir. Ontario Gölü'nün çıkışından itibaren nehrin uzunluğu ise 1.197 kilometre (743,8 mil) olarak hesaplanır. Haliç bölgesi hariç tutulduğunda, Ontario Gölü'nden nehrin Atlantik Okyanusu'na kadar olan uzunluğu yaklaşık 500 kilometre (300 mil) civarındadır.
Kaynaklar
St. Lawrence Nehri'nin en uzak kaynağı, Minnesota'da bulunan Mesabi Sıradağları'ndaki Kuzey Nehri'dir. Bu küçük su kaynağı, nehrin büyük ve geniş yapısına katkıda bulunarak Büyük Göller'e kadar ulaşır ve oradan da St. Lawrence Nehri olarak akmaya devam eder.
Başlangıç Noktası: Mesabi Sıradağları, Minnesota

Büyük Göller: St. Lawrence Nehri, Büyük Göller'in doğu ucundan, özellikle Ontario Gölü'nden çıkarak Atlantik Okyanusu'na kadar uzanır.

St. Lawrence Nehri, Kanada ve ABD arasında doğal bir sınır oluşturur. Büyük Göller'den başlayarak kuzeydoğu yönünde akarak Atlantik Okyanusu'na ulaşır. Nehir, Montreal, Quebec City ve Toronto gibi büyük Kanada şehirlerine yakın bir konumda bulunur ve bu şehirler için önemli bir ulaşım ve ticaret yolu sağlar. Ayrıca, nehir boyunca yer alan pek çok küçük kasaba ve köy, tarih boyunca bu su yolundan ekonomik ve sosyal olarak faydalanmıştır.

Büyük Göller'den gelen suyun Atlantik Okyanusu'na taşınmasını sağlayan St. Lawrence Nehri, bu göllerin su seviyelerinin düzenlenmesinde de önemli bir rol oynar. Nehir, geniş sulak alanlar ve ekosistemler barındırır ve bu alanlar birçok tür için yaşamsal habitatlar sağlar. Ayrıca, nehrin suyu tarım, endüstri ve içme suyu temini gibi çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır.

St. Lawrence Nehri ve St. Lawrence Denizyolu, Kuzey Amerika'nın iç kesimlerindeki şehirlerin dünya deniz ticaretine erişimini sağlar. Yılda milyonlarca ton yük bu su yolu üzerinden taşınır. Bu ticaret hacmi, bölge ekonomisi için kritik bir taşıma ve ticaret hattı oluşturur. Özellikle demir-çelik, tahıl, kömür ve petrol gibi temel ürünlerin taşınmasında büyük rol oynar.
Ek olarak, nehir boyunca turizm ve balıkçılık gibi ekonomik faaliyetler de önemli yer tutar. Nehir üzerinde yapılan kruvaziyer turları ve nehir kıyısındaki doğal ve tarihi alanlar, turizm açısından cazip destinasyonlardır. Balıkçılık sektörü de nehrin sunduğu biyolojik çeşitlilikten faydalanır.

St. Lawrence Nehri, Avrupa'nın Kuzey Amerika'ya ilk yerleşimlerinden itibaren önemli bir ulaşım ve keşif yolu olmuştur. 16. yüzyılda Fransız kaşif Jacques Cartier, nehrin ağzına ulaşarak bölgenin keşfine öncülük etmiştir. Daha sonra, nehir boyunca kurulan yerleşim yerleri ve ticaret noktaları, Fransız ve İngiliz kolonizasyonunda stratejik öneme sahip olmuştur.

St. Lawrence Nehri, endüstriyel faaliyetler ve kentsel gelişim nedeniyle çeşitli çevresel tehditlerle karşı karşıyadır. Su kirliliği, habitat kaybı ve istilacı türlerin yayılması gibi sorunlar, nehrin ekolojik dengesini tehdit etmektedir. Kanada ve ABD, nehrin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için ortak projeler ve politikalar geliştirmektedir.
St. Lawrence Nehri, geniş coğrafi, hidrolojik ve ekonomik önemi ile Kuzey Amerika'nın en önemli su yollarından biridir. Hem tarihsel hem de günümüz koşullarında büyük bir değere sahip olan bu nehir, bölgenin gelişimi ve refahı için hayati bir rol oynamaya devam etmektedir.

Dünyanın en uzun nehirleri
Howe Adası

São Paulo, São Paulo eyaletinin başkenti ve aynı zamanda Brezilya, Güney Amerika, Amerika kıtası ve Batı ve Güney yarımküre'nin en kalabalık şehridir. Şehir, ticaret, finans, kültür, gastronomi, sanat, moda, teknoloji, eğlence ve medya alanlarında uluslararası etkiye sahiptir ve UNESCO'nun Yaratıcı Şehirler Ağı tarafından "Film Şehri" ve "Dünya Gastronomi Başkenti" olarak, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) tarafından ise alfa küresel şehir olarak listelenmiştir. Asya dışında nüfus bakımından en büyük kentsel alandır ve dünyanın en kalabalık Portekizce konuşan şehridir. Şehrin adı "São Paulo", Havari Pavlus'u onurlandırır ve şehir halkı paulistanos olarak bilinir. Şehrin Latince sloganı Non ducor, duco'dur ve "Yönlendirilmiyorum, ben yönlendiriyorum" anlamına gelir.
1554 yılında Cizvit rahipleri tarafından kurulan São Paulo, Amerika kıtasındaki en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. Brezilya sömürge döneminde stratejik bir rol oynamış, ülkenin toprak ve ekonomik genişlemesi için Paulista bandeirantes (öncüler) yerleşimcilerinin seferlerinin merkezi ve başlangıç ​​noktası olmuştur; ancak ekonomik zenginliği, 19. yüzyılın ortalarındaki Brezilya kahve döngüsü sırasında pekişmiştir. Bu dönemden itibaren, Ipiranga Çığlığı, Modern Sanat Haftası, 1932 Devrimi ve Diretas Já (Hemen Doğrudan Seçimler) hareketi gibi Brezilya tarihinin dönüm noktası olaylarına sahne olmuştur. 20. yüzyılda, Brezilya'daki sanayileşmeyle birlikte ana ulusal ekonomik merkez rolünü pekiştirdi ve bu da şehri, dünyanın en büyük Arap, İtalyan ve Japon diasporalarına ev sahipliği yapan, Bixiga, Bom Retiro ve Liberdade gibi etnik mahalleleri ve 200'den fazla farklı ülkeden insanı barındıran kozmopolit bir kaynaşma noktası haline getirdi. Şehrin metropol alanı olan Büyük São Paulo, 20 milyondan fazla sakiniyle Brezilya'nın en kalabalık ve dünyanın en kalabalık metropol alanlarından biridir. Büyük São Paulo çevresindeki metropol alanları arasındaki birleşme süreci, Güney Yarımküre'nin ilk mega kenti olan ve 30 milyondan fazla sakini bulunan São Paulo Makrometropolis'ini de oluşturdu.
São Paulo, Latin Amerika'nın en büyük kentsel ekonomisi ve dünyanın önemli finans merkezlerinden biridir, Brezilya GSYİH'sının yaklaşık %10'unu ve São Paulo eyaletinin GSYİH'sının üçte birinden biraz fazlasını temsil etmektedir (GSYİH'sı 1 trilyon reais sınırını aşan tek Brezilya şehri). Şehir, piyasa değeri bakımından Latin Amerika'nın en büyük borsası olan B3'ün genel merkezidir ve çoğunlukla Paulista, Faria Lima ve Berrini caddeleri çevresindeki bölgelerde çeşitli finans bölgelerine sahiptir. Brezilya'daki yerleşik çokuluslu şirketlerin %63'üne ve Brezilya bilimsel üretiminin yaklaşık üçte birinin kaynağına ev sahipliği yapan São Paulo, dünyanın en iyi 50 bilim ve teknoloji kümesi arasında yer almaktadır. Ana üniversitesi olan São Paulo Üniversitesi, genellikle Brezilya ve Latin Amerika'nın en iyisi olarak kabul edilir ve şehir, QS Dünya Üniversite Sıralamalarında düzenli olarak üniversite öğrencisi olmak için dünyanın en iyi şehirlerinden biri olarak sıralanır. Metropol ayrıca, Alto das Nações, Platina 220, Figueira Altos do Tatuapé, Mirante do Vale, Edifício Itália, Altino Arantes Building, North Tower ve daha birçokları dahil olmak üzere Brezilya'nın en yüksek gökdelenlerinden birkaçına ev sahipliği yapmaktadır. En iyi temel sanitasyona sahip eyalet başkentidir, FIRJAN Belediyeler Kalkınma Endeksi'ne (2025) göre ikinci en gelişmiş şehirdir, Brezilya'da Sosyal İlerleme Endeksi'nde (IPS) altıncı sıradadır ve ülkenin en ağaçlık dokuzuncu şehridir, bu da ona Birleşmiş Milletler'den (BM) "Dünyanın Ağaç Şehri" ve "İbero-Amerikan Yeşil Başkenti" uluslararası unvanlarını kazandırmıştır, ayrıca Guinness Dünya Rekorları tarafından "dünyanın en büyük gıda güvenliği programı" olarak da tanınmıştır. 
Caipira kültürü ve mutfağı, sertanejo müziği, Brezilya hip-hop ve rock müziği, samba paulista gibi sayısız sanatsal, kültürel ve gastronomik ifadenin ve bauru, beirute, calabresa, coxinha, dadinho, parmegiana, pastel de feira ve picanha gibi yemeklerin doğduğu ve yayıldığı yer olan şehir, dünyanın en önemli kültürel, gastronomik ve eğlence merkezlerinden biridir. Latin Amerika Anıtı, Ibirapuera Parkı, São Paulo Sanat Müzesi, Pinacoteca, Cinemateca, Itaú Kültür Merkezi, Ipiranga Müzesi, Catavento Müzesi, Futbol Müzesi, Portekiz Dili Müzesi ve Görüntü ve Ses Müzesi gibi anıtlar, parklar ve müzeler burada bulunmaktadır. São Paulo ayrıca São Paulo Sanat Bienali, São Paulo Moda Haftası, Lollapalooza, Primavera Sound, Comic Con Experience ve New York Şehri Onur Yürüyüşü'nden sonra dünyanın en büyük ikinci LGBT etkinliği olan São Paulo Gay Pride Geçit Töreni gibi ilgili kültürel etkinlikler de düzenlemektedir. São Paulo ayrıca 1950 ve 2014 FIFA Dünya Kupaları, 1963 Pan Amerikan Oyunları, São Paulo Indy 300 ve NFL Brezilya Oyunları gibi birçok spor etkinliğine ev sahipliği yapmış, bunun yanı sıra yıllık Brezilya Formula 1 Grand Prix'sine ve Saint Silvester Yol Yarışına da ev sahipliği yapmıştır.

1554'te Manuel da Nóbrega ve José de Anchieta tarafından Cizvit misyonerler için bir tür karakol olarak kurulan São Paulo, 17. yüzyılda altın aramaya gelen öncü bandeirante'lerin yaşadığı şehir olarak ön plana çıkmaya başladı. Brezilya'nın iç kesimlerinde 1694'ten başlanarak altın bulunmasıyla São Paulo öncü ve kaşifler için bir durak noktası olmasıyla ekonomisi gelişmeye başladı.
Minas Gerais'te, Ouro Preto'da (1694), Mato Grosso'da (1718) ve Goiás'ta (1725) altın bulunması üzerine, XVIII. yüzyılda altın ve değerli taş peşine düştüler. O zamanlar Brezilya dünyanın en büyük altın üreticisiydi: madenlerin yanı başında fazenda denilen ve yerleşim bölgelerinin yakınında yer alan büyük tarım alanları besin tarımına ayrıldı. Bunun üzerine São Paulo nüfusunda ciddi bir azalma meydana geldi.
1840'ta imparatorluk tacını giyen Pedro II, özellikle 1854'ten sonra (Paraná hükûmeti) büyük toprak sahipleri yararına geniş bir iktisadi gelişme siyaseti başlattı (kara ve demiryollarının yapımı). Büyük toprak sahipleri, 1860'tan sonra geniş çaplı bir kahve tarımına giriştiler. Bu Guyana kökenli tarım XVIII. yüzyıl sonunda Para'ya, daha sonra Rio ve São Paulo bölgelerine yayıldı, oradan da 1880'den 1929'a dek kesintisiz biçimde, São Paulo yaylalarını kapladı.
Pedro II, ülkenin değerlendirilmesini hızlandırmak için, 1860'tan sonra, Brezilya'nın güney kesimine Avrupa'dan göçmen (alman göçmenler) gelmesini destekledi.
Bununla birlikte gerçek iktidar, topraklara ve insanlara egemen olan oligarşilerin; "coronel"lerin elindeydi. Kahve tarımının, yani São Paulo eyaletinin Brezilya iktisadındaki öneminin günden güne artması, hükûmet üyelerinin çoğunluğunun Nordeste halkından değil, São Paulo eyaleti halkından seçilmesine ve 1906'daki aşırı üretim bunalımı sırasında devletin kahve üreticilerine para yardımı yapmasına yol açtı.
çok sayıda göçmenin gelmesiyle (İtalyanlar, İspanyollar, Portekizliler) şehrin nüfusu hızla artmaya başladı.
18.'in yüzyıl sonu ve 19. yüzyılda bölgedeki şeker ve kahve ekiminden kaynaklanan zenginleşme, önce Avrupalı ve daha sonra da Japon göçmen akımına neden oldu. 20. yüzyılda ise, kent Brezilya'nın her köşesinden göç almaya başladı.
Brezilya'nın 1822'de bağımsızlığını kazanmasından sonra bir süre önemli bir gelişme olmadı, ancak 19. yüzyılın ortalarından sonra kahve ekimi yaygınlaştıkça bir toplama alanı olarak hızla gelişmeye başladı. Sao Paulo çevresinde kahve ekimi faaliyete geçtiğinde ve kahve Brezilya ekonomisinin merkezi haline geldiğinde, yakınlardaki bir kahve ihracat limanı olan Santos ile birlikte büyüdü. 20. yüzyılın başında, São Paulo'nun nüfusu, o zamanın başkenti olan Rio de Janeiro'dan çok daha küçüktü, ancak bundan sonra, Brezilya'nın her yerinden ve diğer ülkelerden gelen göçmenler akın ettikçe nüfus arttı.

São Paulo, Brezilya Dağlık Bölgesi'nin güney ucunda, Seha Dumar Dağları'nın eteğinde, deniz seviyesinden 800 m yükseklikte bulunan bir şehirdir. Atlantik Okyanusu, Sehadumar Dağları'nın karşısında yer alır ve Atlantik kıyısına olan mesafe sadece 70 km'dir. Atlantik Okyanusu'nun kıyı şeridi sarptır, ancak São Paulo şehri ve çevresi, yayla düz arazileri, vadiler ve nehirlerle birbirine bağlıdır. Sulu tee te Nehri'ne ait olan Parana Nehri yakınında, şehrin kaynaklarına heureuna, tee Te nehri su taşımacılığından yararlanamıyor çünkü Atlantik Okyanusu çevresindeki akıntı uzaklara doğru akıyor.

São Paulo, Oğlak Dönencesi'nin hemen güneyinde, 23° 33' güney enleminde yer alır, ancak yüksek rakımı nedeniyle yaz aylarında bile çok sıcak olmaz ve tüm yıl boyunca nispeten hoş bir iklime sahiptir. Ortalama sıcaklık, Ocak ayında 22 °C, en sıcak ve Temmuz ayında 15 °C, en soğuk ve yıl boyunca çok az değişiklik gösterir. Yıllık ortalama yağış 1.376 mm'dir ve yaz aylarında (Aralık-Şubat) çok yağmur yağar.

São Paulo'nun ekonomisi dünyanın 11. en büyük şehridir ve bu nedenle Brezilya ve Latin Amerika'daki en büyük ekonomiye sahiptir. Brezilya'nın GSYİH'sının yaklaşık %10,7'sini oluşturan bir metropoldür.
2013 yılına kadar Sao Paulo vatandaşlarının kişi başına GSYİH'si 48.275,45 Real olarak kaydedildi.

São Paulo şehir merkezinde ve banliyölerinde, yakın bir şehir içi otobüs, metro ve demiryolları ağı vardır ve taksiler de popüler bir ulaşım aracıdır. Rio de Janeiro gibi diğer bölgelerdeki büyük şehirlere seyahat ederken, uzun mesafe ekspres otobüsleri ve otoyolları kullanan yolcu uçakları ana dayanak noktasıdır.

2013 verilerine göre São Paulo, Brezilya'nın yanı sıra Güney Amerika'nın da en büyük şehridir. Brezilya Ulusal İstatistik Bürosu'nun (IBGE) 2010 nüfus sayımına göre, São Paulo'da yaşayan insan sayısı yaklaşık 11.244.369 idi. Bu ırka göre ayrılırsa, beyaz (%60,6), Pardo (%30,5), siyah (%6,5), Doğu Asya (%2,2) ve Hint (%0,2) olarak sınıflandırılır. Cinsiyet oranı %52.6 kadın, kalan %47.4 erkektir.
São Paulo'da toplanan yaklaşık 2.3 milyon kişi göçmendir. 1870 yılından 2010 yılına kadar dünyanın her yerinden akın eden göçmenler, İtalya, Portekiz, Almanya, İspanya

Sömürgecilik; kolonicilik, kolonyalizm ya da müstemlekecilik, genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesidir.
Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dinî değerlerine baskı uygularlar. Sömürgecilik ile emperyalizm kimi zaman birbirleri yerine kullanılan terimler olmakla birlikte emperyalizm, şekli olduğu kadar şekli olmayan alanlarda da kontrolün hakim gücün elinde bulunduğu durumlarda kullanılmaktadır. Sömürgecilik terimi aynı zamanda bu sistemi meşrulaştırmak veya yaymak için kullanılan bir dizi inanca da işaret etmektedir, zira Sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar. Sömürdükleri insanları gelişmemiş toplumlardan seçerler. Dünya bu sömürgecileri, gelişmemiş toplumları refaha kavuşturmak ve gelişmelerinde katkıda bulunmak amacıyla baskı altında tuttukları şeklinde algılar veya algılanması sağlanır. Bir bakıma iyimserlik havası estirilir. Sözde bilimsel teorilerle de desteklenmeye çalışılan bu tip inançlar daha çok 19. yüzyılda Avrupa'da yayılmış ve Avrupalıların tüm dünyada sömürgeci güç olarak yayılmasının da sözde meşru dayanağı olmuştur.
Avrupa sömürgeciliği kabaca iki büyük dalgaya ayrılabilir. İlki keşiflerle başlamış ikincisi de 19.yüzyılın ikinci yarısında başlayan dönemidir.

Sömürgecilerin büyük kentlerdeki halkları sömürdükleri topraklara taşıdıkları tipe örnek ABD'nin ilk on üç eyaleti, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Arjantin ve Sovyet döneminde Sibirya'da gerçekleştirilmiştir. Sömürgeciler sömürdükleri topraklardaki yerli halkı kontrol etmesi veya güçle tehdit etmesi için İngilizlerin Hindistan'da, Mısır'da, Hollandalıların uzak doğuda ve Japonların sömürge imparatorluklarında yaptıkları gibi yöneticiler atarlar. Bazen Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi sömürgeci gücün kendi topraklarından getirdiği halklar yerli halklarla karışır ki çoğunlukla olan budur; Fransa'nın yönetimi altındaki Cezayir'de veya Güney Rodezya'da olduğu gibi ırken ayrı topluluklar halinde yaşamaya devam ederler.
Bir başka türde de Barbados, Saint-Domingue ve Jamaika gibi ülkelerdeki geniş çiftliklere (plantasyon) beyaz sömürgeciler siyah köleler getirerek çalıştırırlar. Bir diğer sömürge türünde ise sömürgenin asıl amacı bölgenin daha geniş bir şekilde kolonize edilmesi değil ticarettir.

Doğu ve Batı yarımkürelerindeki Avrupa sömürgeciliğinin kökleri, baharat ticareti için kaynak bulmak ve masalsı krallıkların varlığını keşfetmek isteyen Portekiz kaşiflere kadar geri gider. Avrupa dışındaki ilk ayak izi Ceuta'nın 1415'te fethedilmesiyle atılır. On beşinci yüzyılda Portekizli denizciler 1488'de Bartolomeu Dias'ın Ümit Burnu'nun çevresinden dolanarak Afrika kıtasının aşılabildiğini gösterip Vasco da Gama'nın 1498'de Hindistan'a ulaşmasına yol açana dek Atlantik adalarını ve tüm Afrika sahillerini keşfetmişlerdir.
Portekizli denizcilerin başarıları Kristof Kolomb'un 1492'de İspanyol finansmanıyla batı kıyılarına doğru yeni bir keşif rotasına çıkmasının önünü açmıştır. Kolomb Japon sahillerine vardığı inancıyla günümüzde Bahamalar denilen yere ulaşmış ancak gerçekte Amerika denilen yeni bir kıta keşfetmişti.

Batı sömürgeciliği başından bu yana kamu-özel girişimin ortaklığıyla yürütülmüştür. Kolomb'un Amerika seyahatlerinin masrafı kısmen İtalyan yatırımcıları tarafından karşılanmıştır. İngiltere, Fransa ve Hollanda sömürgelerde ticari yatırım gerçekleştiren Doğu Hindistan Şirketleri ve Hudson's Bay Şirketine ticari tekel hakkı tanımış ve ticaret, sömürgedeki zenginlikleri sömüren ve Avrupa ülkelerine taşınması şeklinde gerçekleştirilmiştir.

Afrika'nın Sömürgeleştirilmesi, 15. yüzyılda köle ticareti ile başlamış ve uzun yıllar sürmüştür. Bunu en iyi anlatan terim İngilizce bir deyim olan "Afrika'ya hücum"dur.
Afrika'yı bir köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı, hem de pazar olarak ilgilenmeye başladılar. Ama bunun için Afrika'da çalıştıracak işgücüne ihtiyaçları vardı. Köleciliğin yasaklanması doğrudan bununla ilişkiliydi. Afrikalıların kurtuluşu olarak ilan edilen bu yeni süreç, köleliğin yeni bir biçiminden başka bir şey değildi. Köle tacirleri, madenlere ya da çiftliklere işçi temin eden kuruluşlar halinde örgütlendi.

Kuzey ve Güney Amerika başta Güney Amerika'nın pek çok bölgesi, Orta Amerika, Meksika, Karayiplerin bazı bölgeleri ve ABD'nin büyük bir kesimi olmak üzere İspanya'nın hakimiyeti altına girmişti.
İlk dönemde Konkistadorlar (İspanyolca bir kelimedir ve sömürge askerleri, kaşifleri vs. ifade etmektedir) ile kraliyet otoritesi arasında çekişme yaşanmıştır. Konkistador asker ve memurlara ücret karşılığı olarak geniş topraklar ve yerli işçi çalıştırma hakkı verilmişti.

Britanya İmparatorluğunun denizaşırı bölgelere yerleşmesinin kökleri 1485-1509 tarihleri arasında tahtta bulunan İngiliz Kralı VII. Henry'nin denizcilik alanıyla ilgili politikalarında yer almaktadır. Selefi Kral III.Richard'ın başlattığı ve 1707 sonrası Britanya sömürgeciliği için büyük önemi olan British East India Company gibi şirketlere de öncülük eden yün ticaretine yönelik deniz ticareti sistemi kurmuştu. Henry aynı zamanda küçük deniz kuvvetlerini genişletmiş ve Britanya'nın İlk denizaşırı kolonisini kuran İtalyan denizci John Cabot'un -Kral Henry adına Newfoundland'da koloni kurmuştur 1496 ve 1497 yılındaki seyahatlerinin de sponsorluğunu yapmıştı.
VIII. Henry babasının başlattığı işi devam ettirmiş ve Britanya deniz kuvvetlerini geliştirmeye devam etmişti.
Kraliçe I. Elizabeth döneminde Sir Francis Drake kuzey California'ya ayak basmış ve İngiliz Kraliyeti adına buraya Nova Albion (Albion İngiltere için kullanılan antik bir isimdi) adıyla yönetimi altına almıştı. İngiltere'nin Avrupa dışındaki bölgelere ilgisi gittikçe artmış ve ilk defa John Dee tarafından "Britanya İmparatorluğu" ifadesi öne sürülmüştü. Denizcilik konusunda uzman olan John Dee imparatorluk kavramına ilişkin bakış açısını Dante'nin "Monarchia" kitabından almıştı.
Humphrey Gilbert Cabot'u izlemiş ve 1583'te Newfoundland'ı sefer düzenlemiş ve 5 Ağustos'ta bölgenin Britanya kolonisi olduğunu ilan etmişti. Sir Walter Raleigh ise Kuzey Carolina'da Roanoke Adalarında 1587'de ilk koloniyi kurmuştu. Gilbert'in Newfoundland ve Roanoke'deki kolonilerinin ömrü yiyecek kıtlığı, hava koşulları gibi sebeplerle kısa olmuştu.

Fransız sömürge imparatorluğu 17.yüzyılda başlar ve 1960'lara kadar sürer. 19.ve 20 yüzyıllarda Fransız sömürge imparatorluğu İngiliz İmparatorluğu'nun ardından gelen ikinci büyük sömürge imparatorluğuydu ve en geniş sınırlarına 1919 ve 1939 arasında ulaşmış, ikinci Fransız sömürge imparatorluğu 13.000.000 km²'yi aşmıştı. Bu rakam dünya toprağının 8.7%'dir.
Fransız sömürge yayılmacılığı 16.yüzyılın başlarında Giovanni da Verrazzano ve Jacques Cartier'in seyahatleriyle başlar. Ancak İspanya'nın Amerika kıtası üzerindeki tekelini koruması ve Din Savaşları Fransa'nın koloniler kurma çabalarını engellemişti. Fransa'nın ilk koloni kurma teşebbüsü 1555'te Brezilya'da Rio de Janeiro'dadır (o dönemde Fransız Antarktiki olarak adlandırılıyordu). 1612'de São Luís'de Portekiz ve İspanyol engeliyle karşılaştığı için başarısız olan Fransa Florida'da da benzer teşebbüslere girişmişti.

Fransızlar sömürdükleri bölgelerdeki halklara çok daha acımasız davranırken İngilizlerin kolonilerine bir müttefik gibi davranması Fransızları sömürge savaşında geri düşürmüştür.
Fransızların sömürge halklarına alt sınıf muamelesi yapmaları sömürgeleri fakirleştirmiştir ve fakirleştikleri için Fransa'ya daha az yarar sağlamışlardır. Örneğin eski İngiliz sömürgeleri olan Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada bugün gayet zengin devletlerken Fransız sömürüsüne maruz kalan Cezayir, Suriye, Vietnam oldukça yoksul durumdadır.

ABD'nin yayılmacı siyasetinin arkasında şu nedenlerin yattığı gösterilmektedir:

ABD'nin endüstri ve ziraatı ihtiyacın ötesinde büyümüştü. James G. Blaine gibi iş camiası ve siyasetin önde gelen figürleri daha fazla ekonomik büyüme için yabancı pazarların gerekli olduğu ve bunun için de saldırgan bir dış politika izlenmesi gerektiğine inanmaktaydılar.
Ernst Haeckel'in "biyogenik yasa"sına dikkat çeken John Fiske, Anglo-Saxon ırki üstünlüğü teorisini öne sürmüş, Josiah Strong ise geri ulusları "medenileştirmek ve Hristiyanlaştırmak" gerektiği çağrısını yapmıştı. Bunlar Amerikan siyaset düşüncesinde bazı gruplarda giderek büyüyen Sosyal Darwinizm ve ırkçılığın da tezahürleriydi aynı zamanda.
Frederick Jackson Turner'in geliştirdiği "Öncülük Tezi". Amerika'nın öncülüğü medeniyet için gereken yaratıcılık ve gücü (virility) taşımaktaydı. Çoğu insan Amerikan ruhunun sürdürülmesi için denizaşırı yayılmacılığının hayati olduğuna inanmaktaydı.
Alfred T. Mahan'ın 1890'da yayımlanan "The Influence of Sea Power upon History" adlı eseri ABD'nin "dünya gücü" konumunun yükselmesi için gereken üç unsur olduğunu öne sürmüştü: Güney Amerika'da bir kanal inşası (Panama Kanalının inşası fikrinin de kaynağıdır), ABD deniz gücünün genişletilmesi ve Pasifik'te Çin ile ticareti geliştirmek için ticari/askeri bir yapı, karakol inşası. Bu yayın Roosevelt gibi başkanların politikaları ve daha güçlü bir deniz kuvvetlerinin kurulması konusunda etkili olmuştu.

Sömürge ülkelerde I. Dünya Savaşı sonrasında ulusal özgürlük hareketleri başlamasına karşın II. Dünya Savaşının sonuna kadar bu hareketler başarıya ulaşamamışlardı.
1952'de nüfus bilimci Alfred Sauvy, Soğuk Savaş sırasında Batı ile ittifak içinde olmamakla birlikte Sovyet Bloğuna da dahil olmayan ülkeleri tanımlamak için "Üçüncü Dünya" terimini ortaya attı. Bunu takip eden yıllarda sömürgelikten kurtulan ulusların sayısında artış oldu ve bu grup Birleşmiş Milletler'de temsil edilmeye başladı. Üçüncü Dünya'nın ilk uluslararası hareketi Hindistan'dan Nehru, Mısır'dan Nasır ve Yugoslavya'dan Tito'nun başını çektiği, 1955 yılında dünya nüfusunun yarısından fazlasına sahip ol

Tropikal yağmur ormanı ekvatoral bölgede yer alan, sıcaklık ortalaması 20-30 derece arasında değişilik gösteren, yıllık yağış ortalaması 2000-4000 milimetre arasında değişen bir yağmur ormanları türlüdür. Latin Amerika, Orta Afrika ve Güneydoğu Asya'da geniş alan kaplarlar.
Milyonlarca yıl önce ortaya çıkan ve yeryüzünde yaşayan hayvanların yüzde 80'ini barındıran tropik yağmur ormanları günümüzde yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ekolojik sistemler bozulurken, pek çok canlının yaşam alanı yok edilmektedir. Bitki örtüsünün yoğunluğu nedeniyle tropik yağmur ormanları gezegenimizin en önemli oksijen kaynaklarından biri durumdadır. Ayrıca kıtalar üstündeki en büyük su deposu işlevini görürler. Bu nedenle onların yok edilmesi büyük ekolojik felaketlere yol açabilir.
Bitki türü geniş yapraklı ormanlardır ve yıl boyunca yeşil kalırlar.
Tropikal yağmur ormanları esas olarak 23,5°K (Yengeç Dönencesi) ve 23,5°G (Oğlak Dönencesi) enlemleri arasında yer alır. Tropikal yağmur ormanları Orta ve Güney Amerika, batı ve orta Afrika, batı Hindistan, Güneydoğu Asya, Yeni Gine adası ve Avustralya'da bulunur. Deniz seviyesinden 3000 metre yüksekliğe kadar görülebilirler. Tropikal yağmurlarını diğer yağmur ormanları türünden ayıran özellik, metrekare başına düşen yağmurun 1500 milimetreden fazla olmasıdır. Yağış ve sıcaklıkların fazla olması nedeniyle yıl boyunca nem oranı yüksektir. Bunun yanı sıra, yıllık sıcaklık 18 °C'nin altına düşmez.
Kakao, orkide, kauçuk gibi malzemelerin anavatanıdır. Bitki türlerinin yaklaşık üçte ikisi burada bulunur. Ayrıca burada yetişen bitkilerin bir kısmı ilaç sanayisinde de kullanılmaktadır. Tropikal Yağmur Ormanlarının bitki örtüsü geniş yapraklı ve yıl boyunca yeşil kalan ağaçlardır. Bu ağaçların tepeleri zayıf, dallanma geçmek ve gövde şekilleri düzensizdir.
Hayvan türleri arasında orangutan, goril, şempanze, yılan, yarasa, kertenkele, maymun, geyik ve kertenkele bulunur. 
Topraklarının yaklaşık 2/3'ü asidiktir ve besin elementlerle yetersizdir. Topraktaki fosfor bitkilerin kullanamayacağı bileşikler teşkil etmek üzere demir ve alüminyumla birleşme eğilimindedir. Toksik derecede alüminyum içerirler.

Ur, günümüzden 3 milyar yıl önce var olmuş süperkıtadır.

Ur parçalanınca günümüz Afrika, Avustralya ve Hindistan oluştu.

3 milyar yıl önce, Ur kıtası oldu.
2.8 milyar yıl önce, Ur süper kıta Kenorland'ın parçasıydı.
2 milyar yıl önce, Ur süper kıta Kolombiya'nın parçasıydı.
1 milyar yıl önce, Ur süper kıta Rodinya'ın parçasıydı.
550 milyon yıl önce, Ur süper kıta Panotya'ın parçasıydı.
300 milyon yıl önce, Ur süper kıta Pangea'ın parçasıydı.
208 milyon yıl önce, Ur Laurasia ve Gondvana kıtalarının parçası haline geldi.
65 milyon yıl önce, Ur'un Afrika kısmı Hindistan'dan koparak meydana geldi.
Bugün ise, Avustralya ve Madagaskar, Ur kıtasının parçalarındandır.

Lerner, K. Lee ve Lerner, harv (2003).  Lerner, Brenda Wilmoth (Ed.). "Süperkıtalar". Gale Cengage/eNotes.com. 1 Kasım 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mart 2012.

Vikingler ya da Norslar, İskandinavyalı korsan ve tüccar kavimlerdir. Aslında "Viking" veya "Nors" bir millet adı değildir; Danlara, Norveçlilere, İsveçlilere ve diğer İskandinavlara (Kuzey Cermenleri) kim olduklarına bakmaksızın verilen isimdir. Bu adlandırma Eski Norsçadaki Vikingr (yağmacı) sözcüğünden gelir ve Viking Çağı boyunca tüm Kuzey Cermenleri bu adla anılmıştır. Vikinglerin ataları antik Cermen halkları, konuştukları dil(ler) ise Cermen dil ailesine bağlı İskandinav dilleridir. Vikingler ömürlerinin büyük bir kısmını denizlerde geçirmiş olan savaşçı bir halktır. 8 - 11. yüzyıllar arasında kuzeybatı Avrupa'da birçok yeri ele geçirmişlerdir. Viking akınları ile birlikte birçok manastır yok olmuştur. Olaya tanıklık eden ve hayatta kalarak Avrupa'nın çeşitli bölgelerine dağılan keşişlerin dramatik ve trajik anlatımları, yüzyıllarca sürecek bir Viking korkusu ve düşmanlığı yaratmıştır. Vikingleri kaba, ilkel, medeniyetten uzak bir kavim olarak betimlemişlerdir. Bu anlatımların etkisiyle, Avrupalıların Viking kültürüne uzun süre kayıtsız kaldıkları anlaşılmaktadır. Göçebe ve savaşçı bir kavim olan Vikinglerin yazılı geleneği olmayışı, kültür izlerinin sürülmesini güçleştirmektedir. Yazılı kaynakların zayıflığına ve Batılı kaynaklardaki olumsuz Viking imajına karşılık, arkeolojik veriler, incelikli bir Viking maddi kültürünün varlığına işaret etmektedir.

Viking adı muhtemelen Eski Norsça vik (dere) sözcüğünden ya da Eski İngilizce wic (kamp) sözcüğünden türemiştir. Nors ise Eski Norsça noord (kuzey) sözcüğünden türemiştir. Erken dönem İskandinav dillerinde "vikingr" [sic] sözcüğü "korsan" anlamına gelir. Diğer bir görüşe göre ise vík (koy, kıyı girintisi) kelimesinden türemiş olup “koy insanı” ya da “kıyı sakini” anlamına geldiği kabul edilir.

Viking toplumunda üç ana sosyal sınıf bulunmaktaydı: köleler (thralls), özgür köylüler ve zanaatkârlar (karls) ve aristokrat sınıf olan jarls. Toplumsal hareketlilik tamamen kapalı değildi; savaşta gösterilen başarı veya ticaret yoluyla zenginlik elde eden bireyler sınıf atlayabilmekteydi. Hane yapısı, akrabalık bağları ve yerel şeyhliklerin (chieftains) otoritesi toplumun temel örgütlenme biçimiydi.

Vikingler Eski Norsça konuşuyor; runik alfabenin bir çeşidi olan Younger Futhark ile yazıtlar kazıyordu. Runik yazıtlar çoğunlukla anma taşları, mülkiyet işaretleri ve tılsım amaçlı kısa metinlerden oluşur. Dil, İskandinav göçlerinin yoğun olduğu Britanya ve Normandiya gibi bölgelerde yerel diller üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır.

İsveçli olan Varyaglar doğuya doğru yayılmış, 11. yüzyılda Karadeniz'e, hatta İran'a kadar uzanmışlardı. Bunların çoğu Rusya'da Novgorod ve Ukrayna'da ise Kiev'e yerleştiler, barışçı ticaret erbabı olarak ipek karşılığında kürk ve köle alışverişi yaptılar. Bunların içinden prens Ryurik Hanedanı, Rusya'da 16. yüzyıla kadar hüküm sürdü.

Normanlar, Danimarka ve Norveç Vikinglerinin Fransa'nın Normandiya bölgesine yerleşmiş ve Fransızca dilini benimsemiş olan kısmıdır.
Danimarkalı ve Norveçli olan Normanlar («kuzey adamları») batıya doğru denizleri ele geçirmeye giriştiler. Usta gemici ve korkunç savaşçı olan bu insanlar; İzlanda ile Grönland'ı ve Kanada kıyılarını sömürgeleştirdiler. Pruvası ejderha başı biçiminde olan, yelkenle ve kürekle yol alan, dibi hemen hemen düz inşa ettikleri uzun teknelerin üstünde Büyük Britanya'ya çıktılar; zengin manastırları yağmalayıp ağır fidyeler alarak her yere korku ve dehşet saldılar. Aynı hızlı akın tekniği, anakarada da uygulandı.
Sen Nehri boyunca denizden yukarı çıkan Normanlar; 845 ve 885 senelerinde iki kez Paris'e saldırdılar. Luvar vadisi, Bordeaux, Toulouse, Lizbon, Sevilla, hatta İtalya bile onların saldırısına uğradı (Robert Guiscard, 11. yüzyılda Sicilya'yı ele geçirecektir). Ragnar ve 911 yılında Rollo, sonraları Normandiya adını alan bölgeye yerleşti ve yüz yıl kadar sonra buradan yola çıkan I. William İngiltere'yi işgalle girişti.

Viking Çağı genellikle 8. yüzyılın sonlarında Lindisfarne'a yapılan saldırı (793) ile başlar ve 1066 yılındaki Stamford Köprüsü Muharebesi ile sona erer. Bu dönem, İskandinav toplumlarının siyasi yapılarında, ticaret ağlarında ve askeri örgütlenmelerinde önemli dönüşümlerin yaşandığı bir çağdır. İskandinav dünyası bu dönemde Atlantik, Baltık ve Doğu Avrupa nehir sistemlerine doğru genişleyerek hem yerleşim hem ticaret hem de akın faaliyetlerinde bulunmuştur.

Vikinglerin büyük bir kısmı batıya doğru ilerlerken, Bizans'ın batısını koruyan Vareg Vikingleri de doğuya doğru ilerlemişlerdir. Vikinglerin İstanbul'a geldiğine dair çok ciddi araştırmalar yapılmaktadır. 8. ve 11. yüzyıllar arasında Avrupa'da yaşanan bu döneme, tarihte Viking Devri denir.
Şu anki İsveç, Norveç, Danimarka, İzlanda ve Faroe Adaları Viking kökenlidir.

Vikingler, özellikle 8. ve 11. yüzyıllar arasında geniş bir coğrafyaya yayıldılar. Batıda İzlanda, Grönland ve Kuzey Amerika'daki Vinland'a kadar ulaşırken; doğuda Volga ve Dinyeper nehirlerini izleyerek Hazar Denizi ile Bizans topraklarına kadar ilerlediler. Bu yayılım yalnızca askeri akınlarla değil, aynı zamanda ticaret kolonileri ve kalıcı yerleşimlerle gerçekleşti. Rusya'daki erken devlet oluşumları ile İskandinav göçleri arasında bağlantı olduğu, arkeolojik ve yazılı kaynaklarla desteklenmektedir.
Viking soyundan gelen Normanlar; 11. yüzyılda Büyük Britanya'yı ele geçirmiş ve İngiltere'nin en güçlü hanedanı olmuşlardır. Norman işgali, Britanya'nın son uğradığı son işgaldir.

Viking denizciliğinin temel aracı uzun gemiler idi. Hem sığ sularda ilerleyebiliyor hem de okyanus geçişlerine uygun dayanıklılık gösteriyorlardı. Ticaret amacıyla ise daha geniş ve yüksek bordalı knarr türü gemiler kullanılıyordu. Bu teknolojik üstünlük, Viking yayılmasının en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilir.

Viking ticareti Baltık, Kuzey Denizi ve Rus nehir sistemlerini kapsayan geniş bir ağ üzerine kuruluydu. Kürk, balina ürünleri, demir, kehribar ve köle ticareti önemli gelir kaynaklarıydı. Doğuya uzanan ticaret yolları üzerinden İslam dünyasıyla temas kurulmuş; Abbâsî dirhemleri İskandinavya'da bol miktarda bulunmuştur.

Vikingler cenaze törenlerini, ölülerini tahtadan ve içi toprakla doldurulmuş bir kayığa koyup yakarak gerçekleştirirlerdi.
Viking cenaze gelenekleri bölgeden bölgeye farklılık gösterir; ancak gemi mezarları, höyükler, yakma ritüelleri ve mezar eşyaları ortak unsurlardandır. Bu uygulamalar, ölüm sonrası yaşam inancının güçlü olduğunu göstermektedir. Ayrıca savaşçıların ölümlerinin Valhalla'da devam ettiğine dair Eski Nors destanlarında geniş betimlemeler bulunur. Sanılanın aksine Vikingler başlarına boynuzlu ya da kanatlı kasklar takmamışlardır. Aslında Vikinglerin hemen hemen yarısı savaş meydanlarında kask bile takmamışlardır ve başları korumasız savaşmışlardır. Kask kullanan Vikingler ise muhtemelen rütbeli ve zengin olanlarıdır ve taktıkları kasklar herhangi bir ayırt edici özelliği olmayan kubbeli ve konik kasklardır. Bunların sayısı da oldukça sınırlı olduğundandır ki günümüze kadar ulaşabilen Viking kasklarının sayısı bir hayli azdır. Ayrıca Vikinglerin yalnızca yağmacılardan ibaret olduğu görüşü modern araştırmalarca terk edilmiştir; ticaret, zanaat, yerleşim ve politik ittifaklar Viking faaliyetlerinin önemli bir bölümünü oluşturur.

Normanlar
Eski Nors dili

Ancient Warriors - The Viking (2003)
Vikings (2013)
The Last Kingdom (dizi)
Assassin's Creed Valhalla

'The Vikings', (1958) Fragman23 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vikingler (Çizgi Dizi) 'Chiisana Viking Vikke (小さなバイキングビッケ) (İngilizce: Vicky the Viking, Almanca: Wickie und die starken Männer, Fransızca: Vic le Viking, İspanyolca: Wickie el Vikingo)', (Anime, 1974-75) Japonca Op.5 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Almanca Ep.110 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Fransızca Op.10 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İspanyolca Op.10 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
13. Savaşçı (The 13th Warrior), (1999)
Tarkan Viking Kanı
Vikings 2013 yılı yapımı Kanada-İrlanda ortak dizisi

Viking Heritage Viking tarihi dergisi
Lofotr Viking müzesi
Oslo'daki Viking gemi müzesi
Roskilde'deki Viking gemi müzesi
Århus'taki Moesgård Müzesi

Webster Sözlüğü, 19. yüzyılın başlarında Amerikalı sözlükbilimci Noah Webster (1758-1843) tarafından düzenlenen İngilizce sözlüklerin yanı sıra Webster'ın adını onun namına benimseyen çok sayıda kendisiyle ilgili veya ilgisiz sözlüktür. " Webster's " o zamandan beri Amerika Birleşik Devletleri'nde İngilizce sözlükler için jenerik bir ticari marka haline gelmiş ve sözlük başlıklarında yaygın olarak kullanılmıştır.
Merriam-Webster, Noah Webster'ın kamu malı olan orijinal çalışmalarının kurumsal varisidir.

American Dictionary of the English Language'ın 1828 baskısı (2 cilt; New York: S. Converse) şu adreste çevrimiçi olarak aranabilir:

1828.mshaffer.com 8 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
webstersdictionary1828.com 18 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DjVu ve PDF sürümleri İnternet Arşivinde görüntülenebilir:

Cilt 1 (A'dan I'e kadar olan kelimeleri içerir)
Cilt 2 (J'den Z'ye başlayan kelimeleri içerir)

İlkokullar İçin Sözlük (1833), Noah Webster tarafından, İnternet Arşivinde
İnternet Arşivinde İlkokul Sözlüğü (1867), 1871 baskısı, 1874 baskısı
İnternet Arşivinde Webster'ın İlkokul Sözlüğü (1892)
İnternet Arşivinde Webster'ın İlkokul Sözlüğü (1914)
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webster's Secondary-School Dictionary (1913), İnternet Arşivinde
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Common-School Dictionary (1867), İnternet Arşivinde
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webster's Common School Dictionary (1892)
İnternet Arşivinde Lise Sözlüğü (1868)
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webster's High School Dictionary (1892), İnternet Arşivinde, İnternet Arşivinde
İnternet Arşivinde Webster'ın Akademik Sözlüğü (1895)

1. baskı (1898), HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İnternet Arşivinde, HathiTrust'ta 1909 baskısı 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2. baskı (1910), HathiTrust üzerine 1914 baskısı 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
3. baskı (1916)
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1916 baskısı, İnternet Arşivinde
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1917 baskısı
HathiTrust'ta 7 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1919 baskısı, İnternet Arşivinde
11. Baskı 22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2003), şirketin web sitesinde çevrimiçi olarak bulunan Merriam-Webster's Collegiate Dictionary'nin en son baskısı

Zelandiya (İngilizce: Zealandia), dünyanın sekizinci kıtası olarak önerilmektedir. Yunan filozof Aristoteles, astronom Batlamyus ve coğrafyacı Eratosthenes'in tarif ettiği hayali kıtaya, kartograflar Latince "güneydeki bilinmeyen toprak" anlamına gelen Terra Australis Incognita adını vermişlerdi. Bilim insanları yer kabuğu çatlakları konusunda yaptıkları çalışmalarla Avustralya'nın doğusunda yeni bir kıtanın varlığını iddia etti ama henüz bu öneri bilim çevrelerince kabul edilmemiştir. Bu ismi ilk olarak Bruce Luyendyk icat ederken, kıta olarak öneren ilk bilim insanı ise Hamish Campbell oldu. Campbell'ın tezi Zelandiya'nın aslında tamamen su altında iken, kıtalar arasındaki çarpışmalar nedeniyle  Yeni Zelanda gibi büyük yüzölçümlü kısımlarının su üstüne çıktığı şeklindedir. Son çalışmalar Amerikan Jeoloji Topluluğu dergisinde yayınlanmıştır. Bu çalışmalara göre, Zelandiya coğrafi bir kıtadır (mikro kıta veya kıta parçası değildir.) ve yüzde 94'lük su iken %6'lık kısmı Yeni Zelanda'ya ait Kuzey ve Güney Adaları, Yeni Kaledonya ve diğer adalardan ibaret kara kısmından oluşan yaklaşık 4.9 milyon kilometrekarelik alan kaplar. Dört farklı nedenle Zelandiya ayrı bir kıta olarak düşünülmektedir.

Yer tabanının okyanus tavanına göre yüksek olması.
Kaya tiplerindeki çeşitlilik.
Okyanus tavanını çevreleyen daha ince yarıklar.
Alanı çevreleyen sınırların mikro kıtadan çok kıtaya işaret etmesi.

Zelandiya'da üzerinde yerleşim bulunan bölümler şunlardır : 

Yeni Zelanda, 286,655 km2  ve 4,735,600 kişi
Yeni Kaledonya, 18,576 km2  ve 252,000 kişi
Norfolk Adası, 35 km2 ve 2,302 kişi
Lord Howe Adası,  56 km2  ve 347 kişi

İngilizce (Modern İngilizce, ana dili farklı olan insanların konuştuğu ilk "küresel ortak dil" olarak tanımlanmaktadır. İngilizce iletişim, bilim, ticaret, havacılık, eğlence, radyo ve diplomasi alanlarında egemen uluslararası yardımcı dildir. Dilin Britanya Adaları'ndan öteye yayılarak benimsenmesinde, Britanya İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri'nin II. Dünya Savaşı sonrasında artan ekonomik ve kültürel etkisi rol oynamıştır.

İngilizce adı, Eski İngilizcedeki Englisc (yakl. [ˈeŋɡliʃ]) sözcüğünden gelir. Englisc, Britanya'ya yerleşen Germen topluluklarından Anglusların (Lat. Angli) adından türetilmiştir. Anglus adının kökeni çoğu kez Schleswig-Holstein’daki Angeln yarımadasıyla ilişkilendirilir. Ülke adı England, Eski İngilizcedeki Engla land “Anglusların ülkesi” bileşiminden evrilmiştir.
Orta İngilizce döneminde yazım varyantları yaygındır. Kaynaklarda Englissh, Englysshe ve English biçimleri görülür. İskoçya'da 16. yüzyıldan itibaren yerel yazı dili için Scottis/Scots adlandırması yerleşmiştir. Böylece Inglis adı İngiltere'ye atıf yapan daha dar bir kapsama çekilmiştir. Güncel otoglotonim Englishtir. Başka dillerdeki karşılıklar çoğunlukla Latince–Fransızca çizgisi üzerinden türemiş biçimlerdir. Örnek olarak Fransızca anglais, İtalyanca inglese, İspanyolca inglés ve Türkçe İngilizce sayılabilir. Türkçedeki İngiliz etnonimi ve İngilizce dil adı, Osmanlı metinlerinde İngiliz/İngilizce biçimleriyle kullanılagelmiş ve modernleşme döneminde standartlaşmıştır.
Adlandırmada iki ayrım öne çıkar. Birincisi, halk adı (English/İngiliz) ile dil adı (English/İngilizce) eş kökenlidir ancak kullanım bağlamları farklıdır. İkincisi, Kelt dilleri İngilizceye çoğu kez Sakson ekseninden ad verir. Galce Saesneg “Saksonca, İngilizce” anlamındadır. İrlandaca Béarla özgün olarak “söz, konuşma” anlamından gelmiştir ve güncel kullanımda çoğunlukla İngilizceyi belirtir. İskoç Galcesi Beurla için de benzer bir gelişme söz konusudur. Standartlama ve teknik sınıflandırma bağlamında dilin otoglotonimi English ISO 639-1 kodu en ile gösterilir. Bu kod, dilbilim ve bilişim uygulamalarında temel tanımlayıcıdır.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Cermen dilleri alt ailesinin bir üyesidir. Diğer Cermen dillerinden Almanca ve Felemenkçe ile birlikte bu alt ailenin batı koluna mensup olan dil, bu grup içerisinde Friz dilleri ile beraber Anglo-Friz dilleri grubuna bağlıdır. Modern İngilizce ve tarihi İngilizce formları ile İngilizce ile çok yakın bir ilişkide olan Scots (Kelt İskoççası ile karıştırılmamalıdır) İngiliz dilleri alt grubunu oluşturmaktadır.
İzlandaca ve Faroece dillerinde olduğu gibi İngilizcenin bir ada grubunda konuşulmasının yarattığı izolasyon, dilin Kıta Avrupası'ndaki diğer Cermen dillerinden etkilenmesini engellemiş ve farklılaşmasına neden olmuştur. Modern İngilizce, en yakın akrabası olduğu Friz dilleri de dahil olmak üzere hiçbir Anakara Cermen dili ile karşılıklı anlaşılabilirlik göstermemektedir. Eski İngilizce ise Felemenkçe ve Frizce ile bazı güçlü benzerliklere sahiptir.
İngilizce diğer Cermen dilleri ile birlikte ortak Proto Cermence dilinden türediği ve bazı temel özelliklerini diğer Cermen dilleri ile paylaştığı için bir Cermen dili olarak sınıflandırılmaktadır. Buna rağmen İngilizce konuşulan bölgeler çeşitli diğer halkların işgaline ve fethine uğradıkları için dil özellikle Norman Fransızcası ile Eski Norsça gibi dillerden büyük oranda etkilenmiştir. Latince ve Grekçe de İngilizce üzerinde söz varlığı açısından yoğun etkilere sahiptir.

İngilizcenin atası olacak dil, Kavimler Göçü sırasında yer değiştiren Cermen kavimlerinin Britanya Adaları’ndaki Kelt topluluklarını gerileterek bölgeye yerleşmesiyle yaygınlaştı. Adını Angluslardan alan Anglosaksonlar ile Saksonların karışımı sonucu ortaya çıkan bu dil, konuşurları tarafından “Anglik” olarak da anıldı. Roma İmparatorluğu döneminde adalara gönderilen rahipler aracılığıyla İncil çeviri geleneği ve Latince yazı kültürü güç kazandı; 9.–10. yüzyıllarda ise İskandinav kökenli akınlar ve yerleşimler sonucunda Eski Norsça kaynaklı çok sayıda temel sözcük dile girdi ve çekim sisteminde sadeleşme görüldü.

1066'daki Hastings Savaşı ve Fâtih William'ın fethiyle yönetici sınıfın dili Norman Fransızcası oldu. Latince idari ve hukuki alanlarda egemenliğini sürdürürken halk gündelik yaşamda İngilizce konuşmaya devam etti. Bu iki dillilik süreci, saray, hukuk ve yönetim başta olmak üzere binlerce Fransızca–Latince kökenli alıntının İngilizceye yerleşmesini sağladı. Aynı dönemde isim ve sıfat çekimleri yalınlaştı, dilbilgisel cins sistemi çözüldü ve söz dizimi daha sabit söz sırasına yöneldi. 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer’ın eserleri ve 15. yüzyıl idari yazışmalarında görülen Chancery Standard, Londra temelli bir yazı normunun yükselişine zemin hazırladı.

1476’da William Caxton’ın Londra’da matbaayı kurması, yazımda görece bir tutarlılık sağladı ve Londra normunun yayılmasına katkıda bulundu. 15.–17. yüzyıllar arasında gerçekleşen Büyük Ünlü Kayması (Great Vowel Shift), günümüz yazım–ses eşleşmesindeki düzensizliklerin büyük bölümünü açıklayan kapsamlı bir ses değişimidir. Shakespeare’ın oyunları ve Kral James İncili (1611), ortak sözvarlığın ve ifade olanaklarının genişlemesinde kalıcı rol oynadı. 18. yüzyılda standartlaşma, Samuel Johnson’ın A Dictionary of the English Language (1755) ve Robert Lowth’ın A Short Introduction to English Grammar (1762) gibi eserlerle güçlendi. Sonraki yüzyıllarda Britanya İmparatorluğunun yayılması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel–ekonomik etkisi, dilin dünya geneline yayılmasını hızlandırdı. Günümüzde İngilizce, ana dil sayısı bakımından Çince ve İspanyolca ile birlikte dünyanın en geniş topluluklarına sahip diller arasındadır. Küresel ölçekte ise bilim, iletişim ve popüler kültürde bir lingua franca olarak işlev görmektedir.

İngilizce, dünya üzerinde ana dil ve ikinci dil olarak toplamda 1,8 milyar insan tarafından konuşulur. Ana dili İngilizce olanlar daha çok Amerika, Avustralya ve Büyük Britanya adalarında bulunmaktadır. Ana dili İngilizce olanların en fazla olduğu yer Amerika Birleşik Devletleri'dir. Ayrıca Okyanusya'da da çok konuşulan bir dildir. Dünya üzerinde birçok ülkede resmî dil İngilizcedir.

Hint dil bilimci Braj Kachru, İngilizce konuşulan ülkeleri üç daire modeliyle ayırmıştır. Onun modelinde,

"iç halka" ülkeleri, ana dili İngilizce olan geniş topluluklara sahiptir,
"dış çevre" ülkeleri, ana dili İngilizce olan küçük topluluklara sahiptir, ancak eğitimde veya yayında veya yerel resmî amaçlar için İngilizceyi ikinci dil olarak yaygın şekilde kullanır.
"genişleyen daire" ülkeleri, birçok kişinin İngilizceyi yabancı dil olarak öğrendiği ülkelerdir.
Kachru, modelini İngilizcenin farklı ülkelerde nasıl yayıldığının, kullanıcıların İngilizceyi nasıl edindiğinin ve İngilizcenin her ülkede kullanım alanlarının geçmişine dayandırdı. Üç daire üyeliği zamanla değiştirir.
Ana dili İngilizce olan geniş topluluklara sahip ülkeler (iç halka), çoğunluğun İngilizce konuştuğu İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Kanada, İrlanda ve Yeni Zelanda ile önemli bir azınlığın İngilizce konuştuğu Güney Afrika'yı içerir. En çok ana dili İngilizce olan ülkeler, azalan sırayla Amerika Birleşik Devletleri (en az 231 milyon), Birleşik Krallık (60 milyon), Kanada (19 milyon), Avustralya (en az 17 milyon), Güney Afrika (4,8 milyon), İrlanda (4,2 milyon) ve Yeni Zelanda (3,7 milyon). Bu ülkelerde, ana dili İngilizce olanların çocukları, ebeveynlerinden İngilizce öğrenirler ve diğer dilleri konuşan yerel halk ve yeni göçmenler, mahallelerinde ve işyerlerinde iletişim kurmak için İngilizce öğrenirler. İç çevre ülkeleri, İngilizcenin dünyadaki diğer ülkelere yayıldığı temeli sağlar.
İkinci dili ve yabancı dili İngilizce konuşanların sayısına ilişkin tahminler, yeterliliğin nasıl tanımlandığına bağlı olarak 470 milyondan 1 milyarın üzerine kadar büyük farklılıklar gösteriyor. Dilbilimci David Crystal, ana dili olmayanların sayısının artık ana dili konuşanlardan 3'e 1 oranında daha fazla olduğunu tahmin ediyor. Kachru'nun üç daire modelinde, "dış daire" ülkeleri Filipinler, Jamaika, Hindistan, Pakistan, Singapur, Malezya ve Nijerya gibi ülkelerdir.
Bu ülkelerde, İngilizce temelli bir kreolden daha standart bir İngilizce versiyonuna kadar değişen milyonlarca ana dili lehçesi vardır. Özellikle eğitim dilinin İngilizce olduğu okullara gidiyorlarsa, büyüdükçe ve günlük kullanımla ve yayınları dinleyerek İngilizce öğrenen çok daha fazla İngilizce konuşmacısı var. Ana dili İngilizce olmayan ve İngilizce konuşan ebeveynlerden doğanların öğrendiği İngilizce çeşitleri, özellikle gramerlerinde, bu öğrenciler tarafından konuşulan diğer dillerden etkilenebilir. Bu İngilizce çeşitlerinin çoğu, iç çevre ülkelerde ana dili İngilizce olan kişiler tarafından çok az kullanılan kelimeleri içerir, dil bilgisi ve fonolojik olarak iç çember çeşitlerinden de farklılıklar gösterebilirler. İç çevre ülkelerinin standart İngilizcesi, genellikle dış çevre ülkelerdeki İngilizcenin kullanımı için bir norm olarak alınır.
Üç daire modelinde Polonya, Çin, Brezilya, Almanya, Japonya, Endonezya, Mısır gibi ülkeler ve İngilizcenin yabancı dil olarak öğretildiği diğer ülkeler "genişleyen daire"yi oluşturmaktadır. Birinci dil, ikinci dil ve yabancı dil olarak İngilizce arasındaki farklar genellikle tartışmalıdır ve belirli ülkelerde zaman içinde değişebilir. Örneğin, Hollanda'da ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde, ikinci dil olarak İngilizce bilgisi neredeyse evrenseldir ve nüfusun yüzde 80'inden fazlası İngilizceyi kullanabilir, ve bu nedenle İngilizce rutin olarak yabancılarla ve genellikle yüksek öğrenimde iletişim kurmak için kullanılır. Bu ülkelerde, İngilizce devlet işleri için kullanılmasa da, yaygın kullanımı onları "dış daire" ile "genişleyen daire" arasındaki sınıra yerleştirir. İngilizce, kullanıcılarının kaçının ana dili değil, ikinci veya yabancı dil olarak İngilizce konuşanlar olması nedeniyle dünya dilleri arasında sıra dışıdır.
Genişleyen çevredeki 

İnuitler ya da Kanada İnuitleri (kendilerince ᐃᓄᒃ Inuk tekil ᐃᓅᒃ Inuuk ikil ᐃᓄᐃᑦ Inuit çoğul; harfiyen 'insan'), Kanada'nın Kuzey Kanada denen bölümünde yaşayan İnuit kolundan Eskimo halklarının ortak adı. Alaska Yerli Dil Merkezine göre 30.500 kişilik nüfustan 24.500 kadarı anadillerini konuşabiliyor.
Diline göre:

Batı Kanada İnuitleri
Doğu Kanada İnuitleri
İdari bölgelerine göre:

Yukon İnuitleri
Kuzeybatı Toprakları İnuitleri
Nunavut İnuitleri

İnuit kelimesi Doğu Kanada İnuitçesinde insan anlamına gelen inuk kelimesinin çoğulu olan inuit («insanlar») sözüne dayanır.

Mackenzie Deltası İnuitleri (İngilizce Mackenzie Delta Inuit; eskiden Mackenzie Eskimo)
Banks Adası İnuitleri (Banks Island Inuit)
Merkezî Kanada İnuitleri (Central Inuit; eskiden Central Eskimo)
Bakır İnuitleri (Copper Inuit; eskiden Copper Eskimo)
Netsilik İnuitleri (Netsilik)
Rengeyiği İnuitleri (Caribou Inuit; eskiden Caribou Eskimo)
? Sallirmiut İnuitleri (Dorset kültüründen olması muhtemeldir)
İglulik İnuitleri (Iglulik Eskimo)
Baffinland İnuitleri (Baffinland Eskimo)
Labrador İnuitleri (Labrador Eskimo) (sensu lato)
Quebec İnuitleri (Inuit of Quebec, Quebec Inuit, Quebec Eskimo, Ungava Inuit)
Labrador İnuitleri (Labrador Coast Inuit; eskiden Labrador Eskimo) (sensu stricto)

Batı Kanada İnuitçesi (Inuvialuktun) ve Batı Kanada İnuitleri (Inuvialuit)
Siglit İnuitçesi (Siglitun)  ve Siglitler : Qikiqtaruqmiut, Kupugmiut, Kittegaryumiut, Nuvuraqmiut, Avvagmiut, Nuunatahmiut
İnuinnaq İnuitçesi (ᐃᓄᐃᓐᓇᖅᑐᓐ)
Kangiryuarmiut İnuitçesi ve konuşan kabileler (Kangiryuarmiut) : Kanghiryuatjagmiut, Kanghirjuarmiut, ?Haneragmiut, ?Puivlirmiut, ?Nagyuktomiut
İqaluktuuttiaq şivesi ve konuşan kabileler: Ekaluktomiut, Kiglinirmiut
Qurluqtuq şivesi ve konuşan kabileler: Akkuliakattangmiut, Noahognirmiut, Kogluktomiut, Wallirmiut, Asiagmiut, Pingangnaktomiut
Umingmaktuuq şivesi ve konuşan kabileler: Nennitagmiut, Kilusiktomiut
Natsilik İnuitçesi (Inuktitun)
Nattilik İnuitçesi (Nattilingmiutut) ve konuşan kabileler: # Arvertormiut, Netsilingmiut, Kuungmiut
Arviligjuaq İnuitçesi ve konuşan kabileler: Arviligjuarmiut
Sinimiut
Utkuhiksalik İnuitçesi (Utkuhiksalingmiutitut) ve konuşan kabileler: ?Ahagmiut, ?Hanningařuqmiut, ?Ilivilermiut, Ugyulingmiut, Qeqertarmiut, Utkuhiksalingmiut
Doğu Kanada İnuitçesi (ᐃᓄᒃᑎᑐᑦ Inuktitut) ve Doğu Kanada İnuitleri (Inuit)
Kivalliq İnuitçesi (Kivallirmiutut, Kivallirmiutun, Inuktitun) ve Kivalliq İnuitleri (ᑭᕙᓪᓕᕐᒥᐅᑦ Kivallirmiut)
Qaernermiut şivesi ve konuşan kabileler: Qaernermiut, ?Harvaqtormiut
Hauneqtormiut ya da Kangiqliniqmiut şivesi
Padlermiut şivesi
Ahiarmiut şivesi ve Ahiarmiutlar
Aivilik İnuitçesi (Aivilingmiutut, Inuktitut) ve Aivilik İnuitleri
Sallirmiut şivesi
Rankin şivesi ve konuşan kabileler: Aivilingmiut, ?Amitormiut
Kuzey Qikiqtaaluk İnuitçesi (Qikiqtaaluk uannangani, Inuktitut)
Tununirmiut şivesi ve konuşan kabileler: Nedlungmiut, Tununirusirmiut, Tununermiut, Mittimatalingmiut, Aggomiut, ?Pilingmiut
Iglulirmiut şivesi
Güney Qikiqtaaluk İnuitçesi (Qikiqtaaluk nigiani, Inuttitut)
Güneydoğu şivesi ve konuşan kabileler: Akudnirmiut, Padlimiut, Qinguamiut, Saumingmiut, Kingnaitmiut, Qinguamiut, Okomiut, Talirpingmiut
Güneybatı şivesi ve konuşan kabileler: Kingarmiut ya da Sikosuilarmiut, Akuliarmiut, Nugumiut, Qaumauangmiut
Nunavik İnuitçesi (Inuttitut, Nunavimmiutitut) ve Nunavik İnuitleri
Tarramiutut ya da Taqramiutut şivesi ve konuşan kabileler (Tahagmiut ya da Tarramiut) : Nuvugmiut, Ungavamiut, Tahagmiut
Siqinirmiut : Koksoakmiut, Kangiqsualujjuamiut, Kidlinungmiut
Itivimiut
Qikirtamiut
Nunatsiavut İnuitçesi (Inuttut, Inuttitut, Nunatsiavummiutut, Labradorimiutut)
Kuzey Nunatsiavut şivesi ve konuşan kabileler: Kongithlushuamiut, Chuckbuckmiut, Nunenumiut, Avitumniut
Rigolet şivesi ve konuşan kabileler: Aivitumiut, ?Netcetumiut, ?Puthlavamiut

Kanada'da İnuit Toprakları (Inuit Nunaat) birbirinden bağımsız 4 idari bölgeden oluşur ve Inuit Tapiriit Kanatami tarafından temsil edilir:

Nunatsiavut («güzel topraklarımız»): Kanada İnuit topraklarının en doğusunu içerir. Labrador'un kuzeyinde 2005 yılında Labrador Inuit Land Claim Agreement gereği kurulmuştur. Yaklaşık 72,500 kilometre kare alanı kapsar. Doğu Kanada İnuitçesi dilinin Latin alfabesi sistemini kullanan Nunatsiavut İnuitçesi lehçesini konuşan Nunatsiavummiut («Nunatsiavut ahalisi») halkının topraklarıdır.
Nunavik («büyük toprak»): Kanada İnuit topraklarının en güneyini içerir. Québec'in kuzeyinde 1975 yılında James Bay and Northern Quebec Agreement gereği kurulmuştur. Yakın zamanlarda ise Nunavik Inuit Land Claims Agreement gereği kıyıdaki birçok adanın yönetimini de devralmıştır. Yaklaşık 660,000 kilometre kare alanı kapsar. Doğu Kanada İnuitçesi dilinin İnuit hece yazısı sistemini kullanan Nunavik İnuitçesi lehçesini konuşan Nunavimmiut («Nunavik ahalisi») halkının topraklarıdır.
Nunavut («toprağımız»): Kanada İnuit topraklarının en orta ve kuzeyini içerir. Kuzeybatı Toprakları'nın doğusundaki toprakların 1993 yılında imzalanan Nunavut Land Claims Agreement  gereği  ayrılmasıyla 1999 yılında kurulmuştur. Bu anlaşma dünyadaki devlet ile yerliler arasındaki müzareke sonucu elde edilen en büyük toprak talebidir. Yaklaşık 2 milyon kilometre kare alanı kapsar. Qikiqtaaluk Bölgesi, Kivalliq Bölgesi ve Kitikmeot Bölgesi olmak üzere üç alt bölgeye ayrılır. Doğu Kanada İnuitçesi ile Batı Kanada İnuitçesi dillerinin İnuit hece yazısı sistemini kullanan değişik lehçelerini konuşan Nunavummiut («Nunavut ahalisi») halkının topraklarıdır.
Inuvialuit Nunangit Sannaiqtuaq («Inuvialuit Settlement Region»): Kanada İnuit topraklarının en batısını içerir. Kuzeybatı Toprakları'nın kuzeyindeki topraklarda 1984 yılında Inuvialuit Final Agreement gereği kurulmuştur. Yaklaşık 90,650 kilometre kare alanı kapsar. Batı Kanada İnuitçesi dilinin Latin alfabesi sistemini kullanan iki resmî  lehçesini (Inuvialuktun ile Inuinnaqtun) konuşan İnuvialuit halkının topraklarıdır.

Source: Statistics Canada, 2006 Census Profile of Federal Electoral Districts (2003 Representation Order): Language, Mobility and Migration and Immigration and Citizenship Ottawa, 2007, pp. 2, 6, 10.
2006 sayımında Kanada İnuitlerinin yerleşim yerlerine göre nüfusu:

Igunaq (Inuktitut: ᐃᒍᓇᖅ)  Yazın yakalanan mors gibi hayvanların avuç büyüklüğünde etleri toprağa gömülerek, sonbahar boyunca fermente olması sağlanır ve kış bitince  eşilerek çıkartılır ve tüketime sunulur. Bir yılda tüketilen İgunaq'lar oldukça değerlidir.

Inuit Tapiriit Kanatami
Inuit Circumpolar Council
İglo
Skræling
Kolomb öncesi Amerika
Martin Frobisher
Kanada'da insan hakları
Yüksek Arktik tehciri

İspanya-Amerika Savaşı, ABD ile İspanya arasında 1898'de başlayan savaş. İspanya'nın Amerika kıtasındaki kolonilerini yitirmesi, ABD'nin de Büyük Okyanus'un batısında ve Latin Amerika'da yeni bölgeler elde etmesiyle sonuçlanmıştır.
Küba'nın Şubat 1895'te başlayan bağımsızlık mücadelesi İspanyol-Amerikan Savaşı'nın çıkmasında önemli rol oynadı. İspanya'nın ayaklanmayı bastırmak için uyguladığı acımasız yöntemlerin basın aracılığıyla ABD kamuoyuna ayrıntılı biçimde yansıtılması, ABD halkının isyancılara yakınlık duymasını sağlamıştı. Ayaklanmanın başlamasının ardından Küba'daki ABD vatandaşlarını ve mülklerini korumak için Havana'ya gönderilen savaş gemisi USS Maine 15 Şubat 1898'de Havana limanında belirlenemeyen bir nedenden dolayı battı. Böylece, ABD kamuoyunun Küba'ya müdahale edilmesi yolundaki istekleri daha da güç kazandı. İspanya 9 Nisan 1898'de ateşkes ilan etti ve Küba'ya sınırlı biçimde kendi kendini yönetme hakkını tanıyan yeni programın uygulanmasını hızlandırdı. Bunun hemen ardından ABD Kongresi, Küba'nın bağımsızlık hakkını tanıyan, İspanyol askerlerinin adadan çekilmesi isteğini dile getiren ve ABD'nin Küba'yı ilhak etmek gibi bir amacının olmadığını belirtmekle birlikte, İspanya'nın adadan çekilmesini sağlamada başkana güç kullanma yetkisi tanıyan karar tasarılarını onayladı.
İspanya, 24 Nisan'da ABD'ye savaş ilan etti; 25 Nisan'da da ABD savaş ilan ettiğini açıkladı. Ama İspanya, kendi topraklarından çok uzaktaki büyük bir güçle mücadele etmeye hazırlıklı olmadığından savaşta başarı gösteremedi. Tuğamiral George Away komutasındaki bir ABD filosu 1 Mayıs 1898'de Filipinler'in Manila Körfezinde demirli bulunan İspanyol filosunu tümüyle yok etti. Manila kenti de Ağustos'ta ABD birliklerince işgal edildi.

İspanya'nın, Küba'nın Santiago limanında bulunan Antiller Filosu da, 3 Temmuz'da General William Shafter komutasındaki ABD birliklerinin açtığı ateş sonucunda imha edildi. Santiago kentinin 17 Temmuz'da General Shafter'a teslim olmasıyla savaş sona erdi.
10 Ağustos 1898'de imzalanan Paris Antlaşması'yla İspanya, Küba üzerindeki bütün haklarından vazgeçti; Guam ve Porto Riko'yu ABD'ye bıraktı ve Filipinler üzerindeki egemenlik hakkını 20 milyon $ karşılığında ABD'ye devretti. İspanyol-Amerikan Savaşı, her iki ülkenin tarihinde de bir dönüm noktası sayılır. İspanya uğradığı bu yenilgiden sonra yeni sömürge arayışlarından vazgeçerek kendi iç sorunları üzerinde yoğunlaştı. Bu süreç içinde ülkede kültür ve edebiyat ortamı yeniden canlandığı gibi 20 yıl süren bir ekonomik gelişme dönemi yaşandı. Öte yandan, önemli bir zafer elde eden ABD geniş bir alana yayılmış deniz aşırı toprakları olan büyük bir güç haline geldi. Uluslararası siyaset sahnesindeki bu yeni konumu ABD'ye Avrupa'da belirleyici bir rol oynama olanağı verdi.

Küba Bağımsızlık Savaşı

İspanyolca (español) veya Kastilyaca (castellano), Latin dillerinden biri. Kökeni İspanya'nın Kastilya bölgesine dayanır. 480 milyona yakın kişinin ana dili olarak konuştuğu İspanyolca, ana dil olarak Çinceden sonra en çok konuşulan ikinci dildir. En çok konuşulan diller sıralamasında ise İngilizce, Çince ve Hintçe dilinden sonra dördüncü sıradadır. İnternette ise İngilizce ve Çinceden sonra en çok kullanılan üçüncü dildir. İspanyolca, Portekizce ve Katalanca ile birlikte, Latin dillerinin güneybatı kolunu temsil eden üç dilden biridir.

Günümüzde dünyada 470 milyon ila 500 milyon kişinin İspanyolca konuştuğu tahmin edilmektedir.
İspanyolca dünyada en çok ülkede resmî dil olarak kabul edilen dildir. Resmî dil olarak İspanyolcayı kullanan ülkeler: İspanya, Küba, Arjantin, Bolivya, Kolombiya, Kosta Rika, Şili, Ekvador, Guatemala, Ekvator Ginesi, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Porto Riko, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Uruguay ve Venezuela'dır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin anayasası bir resmî dil tanımlamamakla birlikte, ülkenin genelinde İngilizceden sonra en çok konuşulan ikinci dil İspanyolcadır. Ülke içinde ana dili İspanyolca olan 41 milyon kişi vardır.
Özellikle güney bölgelerinde sadece İspanyolca konuşarak yaşanabilir.
İspanyolca; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü, İbero-Amerikan Devletleri Örgütü, Afrika Birliği, UNASUR, Antarktika Anlaşması Sekreterliği, Latin Birliği, Karayip Ortak Pazarı ve NAFTA gibi uluslararası ve bölgelerarası organizasyonlarda resmî dil olarak kullanılmaktadır. 

Avrupa'da İspanyolca sadece İspanya'da resmî dildir. Cebelitarık'ta resmî dil İngilizce olmasına rağmen İspanyolca yoğun şekilde konuşulur. Benzer şekilde Andorra'da da Katalanca resmî dil olmasına rağmen, İspanyolca büyük halk kesimleri tarafından konuşulan dil olma özelliğini taşır.
İspanyolca dünyada 20 ülkede yoğun biçimde konuşulmaktadır. Ayrıca Avrupa'da Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya'da küçük topluluklar da bu dili konuşmaktadır. İspanyolca Avrupa Birliği'nin de resmî dillerinden bir tanesidir. İsviçre'de nüfusun %1,7'sinin ilk dili İspanyolcadır ve bu 4 resmî dilin ardından en çok konuşulan dildir.
İspanyolca; Avrupa'da İngilizce, Fransızca ve Almancanın ardından en çok konuşulan dördüncü dildir.

İspanyolca konuşulan ülkeler arasında İspanya ve Ekvador Ginesi haricinde, resmî dili İspanyolca olan tüm ülkeler Amerika kıtasında bulunur. İspanyolcanın en çok konuşulduğu ülkelerin başında Meksika gelir. Arjantin, Bolivya (Keçuva dili ve Aymara ile birlikte), Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Guatemala, Honduras, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay (Guarani dili ile birlikte), Ekvador (Keçuva dili ve Aymara), Peru (Keçuva dili ve Aymara), Uruguay, Venezuela ve Porto Riko'da (İngilizce ile birlikte) İspanyolca resmî dildir.
İspanyolcanın, eski İngiliz kolonisi Belize'de resmî dil olmamasına rağmen, 2000 yılı nüfus sayımında halkın %43'ü tarafından konuşulan dil olduğu ortaya çıkmıştır.
İspanyolca, İspanyol Kolonisi Trinidad ve Tobago'da 1498'de yerli halk olan Karaiplere gösterilmiş, daha sonra Trinidad ve Tobago'da etnik kökenleri Venezuelalı olan işçilerin oluşturduğu bir grup olan Kakao Panyols (İspanyolcadaki poteis ve español kelimelerinden türetilmiştir) tarafından kullanılmış ve kültürlerine entegre edilmiştir. Parang müziğinin de adada yayılması bu sayede olmuştur. Trinidad ve Tobago'nun Güney Amerika kıyılarına yakın olması nedeni ile ülke İspanyolca konuşan komşularından oldukça etkilenmiştir. Son nüfus sayımları göstermektedir ki İspanyolca konuşan nüfus 1.500 kişidir.
Brezilya için İspanyolca, İspanyolca konuşan komşularıyla artan ticareti, Mercosur ticaret bloku ve UNASUR üyelikleri nedeni ile çok önemlidir. 2005 yılında Brezilya Ulusal Kongresi, Cumhurbaşkanı tarafından da imzalanan bir kanun ile İspanyol dilinin ikinci dil olarak kamu ve özel okullarda zorunlu şekilde okutulmasını yasalaştırdı. Brezilya'da çoğu sınır kasabalarında (Uruguay-Brezilya ve Paraguay-Brezilya sınırları) İspanyolca-Portekizce karışımı bir dil konuşulmaktadır ve bu dile Portunyol denmektedir.

2006 nüfus sayımına göre 44.3 milyon ABD'linin ya İspanik ya da Latin kökenli olduğu ortaya çıkmıştır. Nüfusun %12.2'sini oluşturan 5 yaşından büyük 34 milyon kişi evinde öncelikle İspanyolca konuşmaktadır. İspanyolcanın ABD'de uzun bir geçmişi vardır. Bunun nedeni bazı güneybatı Amerikan eyaletlerinin daha önce Meksika'dan ayrılmış olması ve Florida'nın da geçmişte İspanya'nın bir parçası olmasındandır. İspanyolca, İngilizceden sonra ülkede konuşulan 2. büyük lisandır. İspanyolca, ABD'de resmî olarak federal düzeyde 2. dil olarak kabul edilmese de, nüfusun %40'ının İspanyolca konuştuğu New Mexico eyaletinde resmî dillerden biri olarak tanınmıştır. İspanyolca, ABD'nin büyük şehirleri olan Los Angeles, Miami, San Antonio, New York, Tampa, Las Vegas, San Francisco ve Chicago'da yoğun etkiye sahiptir ve son on yılda Atlanta, Baltimore, Boston, Charlotte, Cleveland, Dallas, Detroit, Houston, Phoenix, Philadelphia, Richmond, Washington, DC ve Missouri gibi yerlerde de giderek genişleyerek ABD Nüfus İdaresi'ne göre 33.701.181 kişinin konuştuğu bir dil olmuştur. Ayrıca ABD toprağı olan Porto Riko'da da İspanyolca en baskın dildir.

İspanyolca, Afrika kıtasında Ekvator Ginesi'nde Fransızca ve Portekizce ile birlikte resmî dil olup, Afrika Birliği'nin de resmî dillerinden biridir. Ekvator Ginesi'nde Fang dilinden sonra en çok konuşulan dil olup, toplam konuşan sayısı 500.000 civarındadır.
Bugün eski İspanyol kolonisi olan Batı Sahra'da Sahravilerin önemli bir kısmı İspanyolca yazabilmekte ve konuşabilmekte olup birçoğu Küba ve İspanya gibi ülkelerde üniversite eğitimi almaktadır. 2001'den beri faaliyetine devam eden Batı Sahra Sahravi Arap Demokratik Cumhuriyeti resmî haber ajansı olan Sahravi Basın Bürosu'nun resmî sitesi İspanyolca olup, resmî TV kanalı RASD TV, İspanyolca yayın yapmaktadır. Batı Sahra'nın tek film festivali olan Sahra Film Festivali'nde İspanyolca dili konuşulan filmler ağırlıktadır. Sahravi şiiri ve edebiyatında da İspanyolcanın etkinliği söz konusudur. İspanyolca, Sahraviler tarafından Batı Sahra ve Cezayir'deki Sahravi mülteci kamplarında yoğun olarak kullanılmasına rağmen, Cervantes Enstitüsü'nün desteğinden mahrumdur. "Generación de la Amistad saharaui" olarak da bilinen bir grup Sahravi şairi Sahravi edebiyatına İspanyolca katkılar vermektedir.
İspanyolca ayrıca Kuzey Afrika'da Ceuta ve Melilla gibi İspanyol şehirlerinde ve Kanarya Adaları özerk bölgesinde konuşulmaktadır. Bununla birlikte Fas'ın kuzeyinde 200.000 kişi İspanyolcayı ikinci dil olarak konuşmaktadır. Bundan başka Gabon, Kamerun, Nijerya ve Sudan'ın güneyinde de bazı küçük topluluklar bu dili konuşmaktadır.

İspanyolca, Filipinler, Guam ve Kuzey Mariana Adaları gibi İspanyol Doğu İndilerinde (1565-1898 yılları arasında Asya-Pasifikteki İspanyol toprakları) eski koloni hükûmetleri ve eğitimli sınıf tarafından kullanılmıştır. Filipinler'de 1565'ten 1973'e kadar resmî dil olarak kalmıştır. 1899'a kadar hükûmet dili, ticaret dili, eğitim dili ve ana dil olarak İspanyollar ve eğitimli Filipinliler tarafından konuşulan bu dil 19. yüzyılın ortalarında koloni hükûmeti tarafından parasız halk okullarına da sokulmuştur. Bu İspanyolcanın yaygınlaşmasını hızlandırmış ve ilustrado adı verilen entelektüel sınıfın adada oluşmasına zemin hazırlamıştır. Her ne kadar İspanyolca, halkın çoğunluğu tarafından en çok konuşulan lisan olmasa da, Filipin edebiyat dünyası ve Filipinler basını 1940'lara kadar bu dili birincil dil olarak kullanmıştır. 1973'teki anayasa değişikliğine kadar dil, resmî dil olarak tanınmıştır. 1899'daki Amerikan işgalinin ardından gelen yönetimle beraber İngilizce özellikle de 1920'lerden sonra adaya empoze edilmiştir. Amerikalı yetkililer okullarda, üniversitelerde ve kamu dairelerinde dilin İngilizce olması için İspanyolcaya yasak getirmişlerdir.
Ülke bağımsızlığını 1946'da kazandıktan sonra İspanyolca, İngilizce ve Tagalog bazlı Filipince ile birlikte resmî dil olarak kalmıştır. Ancak 1973'te İspanyolca resmî dil olma özelliğini Ferdinand Marcos rejimi esnasında kaybetmiştir. 2007 yılında Arroyo, İspanyolcanın eğitim dili olabilmesi için gerekli çalışmaların başladığını halka duyurmuştur. 2010 yılında İspanya ve Filipinler hükûmetleri arasında buna ilişkin anlaşma imzalanmıştır. Bugün Radyo Manila günlük İspanyolca yayın yapmaktadır.
Filipinler'in yerli dilleri de İspanyolcanın yoğun etkisine maruz kalmış, çok fazla kelime İspanya İspanyolcası ve Meksika İspanyolcasından dile entegre olmuştur.

Okyanusya'da Şili toprağı olan Paskalya Adası'nda İspanyolca konuşulmaktadır. Amerikan toprağı olan Guam, Kuzey Mariana Adaları, Palau'nun bağımsız eyaletlerinde, Marshall Adaları'nda ve Mikronezya Federal Devletleri'nde 19. yüzyıla kadar İspanyolca yoğun biçimde konuşulmaktaydı.

Antarktika Antlaşması Antarktika ile ilgili uluslararası ilişkileri düzenleyen bir antlaşmadır. Bu antlaşmaya taraf olan Arjantin ve Şili gibi İspanyolca konuşulan ülkeler burada toprak sahibi olma iddiasındadır. 1999'da kışın Arjantin-Antarktik bölgesinde bulunan Arjantinli sayısı 169 olup, Şili-Antarktik bölgesindeki Şilili sayısı ise 2002 nüfus sayımına göre 130'dur.

1713'te kurulan Real Academia Española (Kraliyet İspanyol Akademisi), diğer 21 ulusal dil akademisi (İspanyol Dili Akademileri Birliği'ne bağlı) ile beraber İspanyolcayı standartlaştırma amacı ile sözlükler, gramer kitapları, yazım biçimleri ile ilgili kitaplar yayımlayan düzenleyici kurumdur. Akademi tarafından kabul edilen Standart İspanyolca; edebiyat, medya sektörü ve akademik metinlerde kullanılır.

İspanyol Dili Akademileri Birliği (İspanyolca: Asociación de Academias de la Lengua Española), İspanyol dilinin standartlarını belirlemek için kurulmuş akademileri bir çatı altında toplayan birliğin ismidir. 1951 yılında Meksika'da faaliyetine başlamıştır.
Meksika Cumhurbaşkanı Miguel Alemán Valdes'in inisiyatifi ile ilk a

1848 Devrimleri veya bazı ülkelerdeki kullanımıyla Halkların Baharı, 1848'den 1849'a kadar bir yıldan fazla bir süre boyunca Avrupa çapında gerçekleşen bir dizi devrimdir. Avrupa tarihinde bugüne kadarki en yaygın devrimci dalga olmaya devam etmektedir.
Devrimler esasen demokratik ve liberal nitelikte olup, eski monarşik yapıları ortadan kaldırmayı ve romantik milliyetçiliğin öngördüğü gibi bağımsız ulus devletler yaratmayı amaçlıyordu. Ocak 1848'de İtalya'da başlayan ilk devrimin ardından devrimler tüm Avrupa'ya yayıldı. Devrimden 50'den fazla ülke etkilendi ancak devrimciler arasında kayda değer bir koordinasyon ya da işbirliği yoktu. Siyasi liderlikten duyulan yaygın memnuniyetsizlik, yönetime ve demokrasiye daha fazla katılım talepleri, basın özgürlüğü talepleri, işçi sınıfının ekonomik haklar için yaptığı diğer talepler, milliyetçiliğin yükselişi ve kitlesel açlık, göç ve sivil huzursuzluğu tetikleyen Avrupa'daki patates kıtlığı devrime katkıda bulunan başlıca faktörlerden bazılarıydı.
Ayaklanmalar, reformcular, orta sınıflar, üst sınıflar (burjuvazi) ve işçilerden oluşan geçici koalisyonlar tarafından yönetildi; ancak koalisyonlar uzun süre bir arada kalamadı. Devrimlerin çoğu hızla bastırıldı, on binlerce insan öldürüldü ve daha da fazlası sürgüne zorlandı. Önemli kalıcı reformlar arasında Avusturya ve Macaristan'da serfliğin kaldırılması, Danimarka'da mutlak monarşinin sona ermesi ve Hollanda'da temsili demokrasinin getirilmesi yer alıyordu. Devrimler en çok Fransa, Hollanda, İtalya, Avusturya İmparatorluğu ve 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Alman İmparatorluğu'nu oluşturacak olan Alman Konfederasyonu devletlerinde etkili oldu. Ayaklanma dalgası, Ekim 1849'da sona erdi.

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa'da Sanayi Devrimi büyük ölçüde tamamlanmış, sanayicilerin ve şirketlerin gelirlerinde büyük bir artış görülmesine karşılık köylerde ve kentlerde yaşayan fakir halk bu zenginlikten nasibini almamıştı. İşçiler günde 13-15 saat çalışıyorlar, sağlıksız ve kirli konutlarda zor koşullarda yaşamaya devam ediyorlardı. Köylerde artan nüfus işsizliğe ve toprak yetersizliğine yol açmış, altyapının yetersiz kalmasına neden olmuştu. 1845 ve 1846 hasat mevsimlerinde Belçika'da ortaya çıkarak diğer Avrupa ülkelerine yayılan Patates Hastalığı (Phytophthora infestans) Avrupa'da büyük bir açlık salgınına yol açmış toplumun yoksul kesimlerinde büyük bir tatminsizlik duygusuna neden olmuştu.
Aynı yıllarda Alman Karl Marx ve Friedrich Engels'in birlikte yazdığı ve 1 Şubat 1848 tarihinde yayınlanan Komünist Manifesto, özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırarak sınıfsız ve devletsiz bir toplum düzenini gerçekleştirmesi gerektiğini iddia etmekteydi. Bu koşullar altında devrim düşüncesi toplumun çeşitli kesimlerinde çok sayıda taraftar bulmuş ve sonunda 1848 yılında bu devrimler bütün şiddetiyle patlak vermiştir.

1848 devrimleri 19. yüzyılın en yaygın kitlesel huzursuzluklarının sonucudur. Bu kitlesel hareketlerin Fransa, Alman Konfederasyonu, Prusya, Habsburg İmparatorluğu, İtalya, Eflak eyaleti, Moldova üzerinde önemli etkileri oldu. Rusya bunların dışında kaldı.
1848 devrimleri, Kıta Avrupası'ndaki çoğu ülkede toplumun büyük çoğunluğundaki büyük hayal kırıklığının ve yaygın huzursuzluk sürecinde farklı toplumsal sınıflar ile meslek kollarının üyeleri arasındaki geçici iş birliğinin bir sonucudur. İşçiler, öğrenciler ve zanaatkârlar Paris, Berlin ve Viyana'da barikatları kuran eylemciler ve sokak savaşçılarıydılar. Toplumun daha sağlıklı ve daha etkili unsurları olan iş adamları ve hukukçular ilk başlarda, eylemcilerin kendiliğinden giriştikleri ayaklanmaya sempati ile yaklaştılar, zaman geçtikçe tehlikeli derecede irrasyonel olarak gördükleri güçleri kontrol altına almanın ve devrimleri daha sınırlı ve özel hedeflerin elde edilmesine yönlendirmenin bir yolunu aramaya başladılar. 1848'de çeşitli geçici hükûmetlerin kurulması yönündeki görüşlerini açıkça ifade etmişler ve bu süreci etkilemişlerdir.
1848 itibarıyla kitlesel hareketlerin başını çeken devrimci militanların çoğu zanaatkardı, özellikle Paris'te metal işçileri ve Berlin'de dokumacılardı. Son birkaç on yıldır, toplumun patlamaya en hazır unsurlarıydılar, çünkü her yerde iktisadi değişimlerin getirdiği sorunlarla karşı karşıya idiler. Avrupa'nın belli başlı devletlerinde artan üretim vasıflı emek üzerindeki vurgunun azalmasına neden oldu ve ustalar ile yöneticilerin iyice arasını açtı. Kuvvetli bir devrimci faktör de, önceden tahammül edilebilir olan koşulların kötüleşmesi ve uzun bir süre sonucunda oluşturulabilmiş olan toplumsal ve iktisadi yukarı hareketlilik imkânlarının ortadan kalkmasıydı; 19. yüzyılın ortalarında bu durum giderek yaygınlaşmaktaydı; çünkü sanayileşme ustalıktan yöneticiliğe geçmeyi daha zorlaştırmış ve vasıflı işçiyi vasıfsız işçi düzeyine indirgemekle tehdit ederek huzursuzluğa neden olmuştur. Çoğu ülkede işleri daha da kötüleştiren nüfus artışının taşradan şehirlere göçe neden olmasından dolayı zanaatkarlar, aşağıdan daha çok baskı görür oldu. Hükûmetler, zanaatkarların çıkarlarını göz önünde bulundurma konusunda isteksizdiler. Gerçekten de, onların çıkarlarına karşı gelen yasalar yaptılar ve Fransa'da, Kuzey İtalya'da ve Alman Konfederasyonu'nun batı bölümünde loncaların sağladığı korumalar kaldırıldı. 1840'larda kimi Alman şehirlerinde ve aynı zamanda Paris, Lyon ve Marsilya'da zanaatkarların huzursuzluğu, nüfusun bu kesiminin hemen harekete geçmeye mecbur kalacak derecede çaresiz kaldığını gösterdi.1848 bu hareketlerin doruk noktasına ulaştığı bir yıl idi. Zanaatkarlar, 22 şubatta Paris, 11 Mart'ta Viyana ve Prag ve 17 Mart'tan sonra da Berlin sokaklarına çıktılar, Paris'teki geçici hükûmetin siyasallarına ve Frankfurt Meclisi'nin telkinlerine karşı geldiler.
1848 İhtilali, Fransa'da ilk bakışta önceden görülmemiş ve kaza eseri olmuş bir olay gibi gelir. Çok ani olmuştur. Büyük ziyafetler kampanyası ile kendini göstermiş olan Parlamento muhalefetinin, olaylar üzerinde söylenmiş olan büyük bir etkisi olmamıştır. Tümüyle yürümüş olan Paris halkıdır, askerî birliklerin direnmesi düşünüldüğünden, daha şiddetli olduğundan sert çarpışmalar yapmıştır; zaferi kazanmışsa bu, milli muhafızların ona manevi, hatta maddi desteklik yapmasındadır. Kısacası, muhafazakâr krallığa karşı dikilen-işçi ve burjuva-bütün Paris halkıdır. Sosyalist ve demokrat propagandası Şubat Devrimi'nin kaynaklarından biri olarak kabul edilebilir. Başka bir nedeni belki de sonuç alıcı olanı, 1848'den beri hüküm süren, işçi halkın ağır bir şekilde duyduğu, doğmakta olan büyük endüstrinin 1830'dan beri durumunu daha da kötüleştirdiği ekonomik krizdir.
1848 devrimlerinin çoğu örgütlenmemiş hareketlerdi ve hatta hepsinin de rastlantı sonucu olmuştu. 3 Mart'ta Kossuth, Pressburg'ta, tüm Habsburg İmparatorluğu için bir anayasa talep etti; bu arada, Viyana, izleyen haftalarda kitlesel başkaldırıya dönüşecek olan öğrenci gösterilerine sahne oldu. 17 Mart itibarıyla Berlin de aynı süreçlerde etkilenmeye başladı ve nisanda barikatlar kuruldu. İtalyan eyaletleri de karışmıştı: ocak ayında Avrupa'da ilk hareketlenen yer Sicilya olmuş ve ardından mart ayı içinde Piomonte, Roma, Venedik ve Milano'da olaylar patlak vermişti. Otorite, her yerde, dikkate değer derecede az direnç göstererek çökmüştü diğer rejimler, bir yıl önce herkese inanılmaz gibi görünecek bir şekilde davranarak, alelacele tavizler vermişlerdi. Habsburg monarşisi, Macaristan için martta, Avusturya, Bohemya ve Morevia için nisanda anayasa vaadinde bulundu 4. Friedrich Wilhelm de Prusya'ya benzer bir garanti verdi ve sonunda mayıs ayı içinde Berlin'de bir meclis toplandı. Aynı zamanda, daha küçük Alman ve İtalyan eyaletlerinin yöneticileri rejimlerini liberalleştirmede birbirleriyle yarışıyorlardı.
1848 in sonu itibarıyla devrimler karmaşa içindeydi ve 1848-51 dönemiyle birlikte gerici hareket daha da güçlendi. Habsburglar, Windischgratz'ın Haziran 1848'de Prag'ı, Ekimde de Viyana'yı bombalamasıyla kendilerini toparlamaya başladılar. Aralıkta Ferdinand'ın ardından imparator olan Franz Joseph, Mart 1849'da Avusturya Meclisini kapatarak baskıya devam ederken Radetzky, Mart ve Ağustos ayları arasında kuzey İtalya'nın Lombardiya ve Venedik eyaletlerini egemenlik altına aldı. Son tehdit olan Macar ayrılıkçıları, Rus ordularının yardımıyla alt edildi. Bu arada, dördüncü Friedrich Wilhelm, kendisini Prusya'daki anayasal gelişmeleri sekteye uğratmaya kalkışacak, Alman birliği için yapılan liberal tasarılara karşı çıkacak ve Rus ordularını Dresten'deki ve Baden'deki görüş ayrılıklarına karşı harekete geçirmek için toparlamıştı. Fransa'nın eski rejimi yeniden yapılandırılması sürecine girmekten ziyade kendine özgü gerici hareketin etkisine girdiği görülür. Temmuz 1849'da oy hakkının kapsamı daraltıldı ve Eylül ayı içinde de basın üzerinde sansür uygulamaya başladı. Aynı zamanda, Fransa da, Temmuz 1849'da Frank ordularının Roma Cumhuriyeti’ni yıkmak için kullanılmasıyla başlayan ve Napolyon’un 1851’deki darbesi ve ikinci imparatorluğun 1852’deki ilanıyla doruk noktasına ulaşan cumhuriyetçilik karşıtı bir dalgada vardı. Tüm bu devletlerdeki dramatik değişim, devrimcilerin giderek zayıflamasıyla ve Avrupa’nın çeşitli merkezlerindeki yürütme erklerinin yeniden canlanmasıyla açıklanabilir.
Devrimcilerin başlangıçtaki avantajları beklenmediklik ve ayaklanmaların aynı zamana rastlamalarıydı. Açıkça konmuş bir amaç ve planlanmış bir kalkışma buna eşlik etmiyordu. Mazzini 1831’de başarılı komplo için temel gereksinimleri şu şekilde belirlemişti: ”güvenlik, istenen sonucu verebilme yeteneği ve iş birliğinin hızla ilerlemesi, her zaman için, bir komplonun amaçlarının belirlenmesi, açıklığı ve kesinliğiyle orantılıdır.”eşit derece önemli olan şey de, devrimci unsurların “homojenliği” ve “takip edilecek yol olarak kusursuz bir uyumdu.”aynı zamanda ,yakıp yıkarken ki uyumun sonunda tehlikeli bir “görüş ayrılığı” tarafından baltalanabileceği uyarısında da bulunmuştu onun en ciddi korkuları, 1848 devrimci hareketlerini

1936 Yaz Olimpiyatları (Almanca: Olympische Sommerspiele 1936) ya da resmî adıyla XI. Olimpiyat Oyunları (Almanca: Spiele der XI. Olympiade), II. Dünya Savaşı öncesinde, 1936 yılında Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenmiş uluslararası çok sporlu etkinlik. 26 Nisan 1931 tarihinde Berlin, Barselona'daki 29. IOC Oturumu'nda, Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği için teklif aldı ve bu teklif kabul edildi. O dönemde olimpiyat oyunları için yarışan diğer şehirler İskenderiye, Barselona, Buenos Aires, Köln, Dublin, Frankfurt, Helsinki, Lozan, Nürnberg, Rio de Janeiro ve Roma idi.

Jesse Owens ve Lutz Long'un arkadaşlığı bu olimpiyatlarda olmuştur. Lutz Long iki kere çizgiyi geçmiş ve kötü bir başlangıç yapmış ve Amerikalı atlet Jesse Owens altın madalya kazanmıştır. Owens'i ilk alkışlayan arkadaşı Lutz Long olmuştur. Bu olay birçok kitapta anılır.
Olimpiyat oyunları Adolf Hitler tarafından filme aldırılmıştır.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Berlin-Mitte'deki Adlon Oteli'nde bulunuyordu. Organizasyon komitesi koltuğu Charlottenburger Hardenbergstrasse'deydi. Sporcular ayrıca Charlottenburg'daki Alman Spor Forumu'nda konaklama imkanı buldular. Bazı erkek sporcular, kaledeki Köpenick'te, polis memurlarının okulunda ve Dorothee okulunda ağırlandı.

1936 Yaz Olimpiyatları'na toplam 49 ülkenin sporcuları katıldı. Afganistan, Bermuda, Bolivya, Kosta Rika ve Lihtenştayn, tarihinde ilk kez bir Olimpiyat Oyunları'nda mücadele etti.

 Haiti de bir sporcuyla birlikte açılış töreninde yer almış; ancak bu sporcu yarışmalardan çekilmiş ve mücadelelerde yer almamıştı.

1936 Kış Olimpiyatları

United States Holocaust Memorial Museum - Online Exhibition: Nazi Olympics: Berlin 193611 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United States Holocaust Memorial Museum - Library Bibliography: 1936 Olympics5 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1974 FIFA Dünya Kupası, FIFA'nın 4 yılda bir uluslararasında düzenlediği dünya şampiyonalarının onuncusudur. 13 Haziran ile 7 Temmuz 1974 tarihleri arasında Batı Almanya'da düzenlenmiştir.
16 ülke karmasının katılımıyla gerçekleştirilen turnuvada, toplam 38 maç oynandı. Turnuvanın ikinci aşamasında, bir üst tura yükselen 8 takım arasında A ve B grupları oluşturuldu. Kendi gruplarında birinci olan takımlar finale yükselirken ikinci sırayı alan takımlar ise aralarında üçüncülük maçı oynadı.
Turnuvanın ev sahibi olan Batı Almanya, A grubunun birincisi olarak finale yükselmeye hak kazandı. Rakip, B grubunun birincisi olarak tarihinde ilk kez final oynayan Hollanda'ydı. Münih'te oynanan final maçını 2-1'lik sonuçla Batı Almanya kazandı. Batı Almanya bu şampiyonlukla beraber, 1954'ten sonra ikinci kez FIFA Dünya Kupası şampiyonluğu elde etti. Turnuvanın üçüncüsü olan Polonya'nın oyuncusu Grzegorz Lato, turnuva boyunca atmış olduğu 7 golle turnuvanın gol kralı oldu. Önceki şampiyonanın gol kralı Gerd Müller ise bu turnuvada attığı 4 golle birlikte dünya kupalarındaki toplam gol sayısını 14'e çıkardı. İlk kez bir FIFA Dünya Kupasında mücadele etme hakkı elde eden dört takımdan Avustralya, Zaire ve Haiti gruplarını son sırada tamamlarken, Doğu Almanya birinci turu geçmeyi başardı.
Almanya, ilk kez bir FIFA Dünya Kupası organizasyonunda ev sahibi görevini üstlendi. 1990 yılında birleşen Doğu ve Batı Almanya, 32 yıl sonra, 2006 yılında bir kez daha FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptı.
Yapılan araştırmalara göre ise turnuvada yapılan 38 maç, stadyumlara gelen toplam 1,77 milyon kişi tarafından izlenmişti. Öte yandan Brezilya, 1970 FIFA Dünya Kupası'ndaki şampiyonlukla birlikte kupayı üçüncü kez kazanarak Jules Rimet Kupası'nın sahibi olma hakkını etmiş olduğundan bu organizasyon için yeni bir kupa üretildi. İtalyan heykeltıraş Silvio Gazzaniga'nın yaptığı bu yeni tasarım, hâlen FIFA Dünya Kupası organizasyonlarında kullanılmaktadır.

Turnuvaya ev sahipliği yapmak isteyen bazı ülkelerin başarısız olan başvurularından sonra, 6 Temmuz 1966'da Londra'da düzenlenen FIFA Kongresi'nde, 1974 FIFA Dünya Kupası'nı düzenleme hakkı Batı Almanya'ya verildi. Demokratik bir şekilde yapılan oylamada Arjantin 1978 FIFA Dünya Kupası'nı, İspanya ise 1982 FIFA Dünya Kupası'nı düzenlemeye hak kazandı.
1974 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak ülkenin belirlenmesinden 3 ay önce, 16 Nisan 1966 tarihinde Bavyera eyaletinin başkenti Münih'e 1972 Yaz Olimpiyatları'nı düzenleme hakkı verilmişti. Bavyera eyalet meclisi tarafından turnuvada ırkçılık yapılması ise kesinlikle yasaklanmıştı.

Maçlar, Batı Almanya'nın 9 farklı şehrinde oynandı:

Berlin: Berlin Olimpiyat Stadı, 85.000 kişilik kapasitesi ile (61.800 koltuklu) Almanya'nın ayrıca 1974 FIFA Dünya Kupası'nın en büyük stadyumuydu. Stadyumun geliştirilmesi için 25 milyon mark harcanmıştı. Turnuvanın ilk turunda bulunan 1. gruptaki 3 maç bu statta oynanmıştır.
Dortmund: Bu şehirde bulunan Westfalenstadion stadyumunun yeniden yapılandırılması için 33 milyon mark harcanmıştır. Stadyum, Borussia Dortmund kulübünün üzerine kayıtlıdır. Borussia Dortmund, Bundesliga 2'de oynarken stadyumun kapasitesi 53.600 kişilikti, fakat 16.500 koltuk bulunmaktaydı. Bu stadyum sadece futbol müsabakaları için kullanılmaktaydı. Daha sonradan kapasitesi, 60.000'e çıkarılmıştı. Bu stadyum turnuvanın en küçük stadyumuydu. Turnuvanın ilk turunda 3 maç, 2. Turunda ise 1 maç bu statta oynanmıştır.
Düsseldorf: Fortuna Düsseldorf kulübünün stadyumu olan Ren Stadyumu'nda 2 tane 1.tur maçı, 3 tane 2.tur maçı oynanmıştır. 70.100 kapasiteli (31.600 koltuklu) bu stadyumun geliştirilmesi için 24 milyon mark harcanmıştır.
Frankfurt: 13 Haziran 1974 tarihinde Brezilya-Yugoslavya, 1. Tur 2. Grup açılış maçına ev sahipliği yapan Waldstadion, Eintracht Frankfurt takımının stadyumudur. 62.200 kişilik bu stadyum (29.200 koltuklu) 1. Turdaki 3 maça ve 2. Turdaki 1 maça ev sahipliği yapmıştır. Stadyumun gelişmesi için 27 milyon mark harcanmıştır.
Gelsenkirchen: Schalke 04 kulübünün stadyumu olan Parkstadion'un yeniden kurulabilmesi için 55 milyon mark harcanmıştır. 70.000 kişilik olan bu stadyum (36.000 koltuklu) 1. Turda 2 maça, 2. Turda ise 3 maça ev sahipliği yapmıştır.
Hamburg: Bu şehirde bulunan Volksparkstadion'un geliştirilmesi için 17 milyon mark harcanmıştır. Stat, turnuvada 3 tane 1.tur maçına ev sahipliği yapmıştır. Hamburg takımının iç saha maçlarına ev sahipliği yapan bu stadyumun kapasitesi 65.000 kişiliktir. Fakat 28.000 koltuk bulunmaktadır.
Hannover: Hannover 96 kulübünün stadyumu olan Niedersachsenstadion'da ilk turda ve ikinci turdaki 2 maç oynanmıştır. 60.400 kişi kapasitesi olan bu stadyumun (40.850 koltuklu) geliştirilmesi için 26 milyon mark harcanmıştır.
Münih: 1972 Olimpiyat Oyunları için toplam 85 milyon mark harcanan (çatısıyla beraber) Olympiastadion'da 1.turda 2 maç, 2.turda 1 maç, üçüncülük ve final maçları oynanmıştır. Bayern Münih takımının o zamanlarda kıracı olarak kullandığı bu stat 76.000 seyirci kapasiteliydi (44.200 koltuklu).
Stuttgart: VfB Stuttgart takımının stadyumu olan Neckarstadion 1. turda 3 maça, 2. turda ise 1 maça ev sahipliği yapmıştır. Stadyumun geliştirilmesi için 22 milyon mark harcanmıştır. 72.200 kişi kapasitelidir (34.400 koltuklu).

1974 FIFA Dünya Kupası'nın elemelerine katılım için son başvuru günü 30 Haziran 1971 tarihiydi. Eleme gruplarının kura çekilişi 17 Haziran 1971 tarihinde Almanya'nın Düsseldorf kentinde yapıldı. Kayıtlı 99 ülkeden ikisi doğrudan şampiyonanın katılma hakkına sahipti. Ayrıca, yedi takımın katılım isteklerini geri çekmesi sonrası geri kalan 90 takım elemelere katılmıştı. Son Dünya Şampiyonu olan Brezilya'nın yanı sıra ev sahipliği yapan Batı Almanya da turnuvaya direkt olarak katılan ülkelerden olurken, onlara elemeleri başarıyla geçen 14 millî takım daha eşlik etmiştir.
Elemeler sürecinde eski şampiyonlardan biri olan İngiltere'nin o tarihe kadar dünya kupalarına sadece bir kez katılan ve dereceye giremeyen Polonya'ya yenilerek şampiyonaya katılma hakkını elde edememişti. Böylelikle, 1974 FIFA Dünya Kupası'na eski şampiyonlardan biri katılmamıştı. Bulgaristan ise Eusebio'lu kadrosuyla 1966 FIFA Dünya Kupası'nda üçüncülük elde eden Portekiz millî takımına karşı başarılı olarak kupaya tekrar katılma hakkı elde etmişti. 1950 FIFA Dünya Kupası'nda dördüncü olan ve 1964 Avrupa Uluslar Kupası'nı kazanan İspanya da Yugoslavya'ya kaybederek elenmişti. Meksika ise eleme turunda Haiti ve Trinidad ve Tobago'nun gerisinde kalarak kendi grubunda üçüncülüğü elde edebilmişti. Karayiplerden gelip şampiyonaya ilk kez katılacak bu futbolcuların yanı sıra, ilk kez katılacak diğer ülkelerin arasında Doğu Almanya, Avustralya ve ilk Afrikalı siyahî bir ülkenin takımı olarak Zaire de bulunmaktaydı. İspanya gibi Fransa da turnuvaya katılmaya hak kazanamayan ülkeler arasına girerken, Polonya ve Hollanda da, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ilk kez bir FIFA Dünya Kupası'na katılmaktaydı.
Diğer eleme gruplarının liderleri doğrudan FIFA Dünya Kupasına katılmaya hak kazanırken, Sovyetler Birliği 9. Avrupa Grubu'nun galibi olarak, FIFA Dünya Kupasına katılım için 3. Güney Amerika Grubu'nun galibi olan Şili takımına karşı rövanşlı eleme maçı oynamak zorunda kalmıştı. Moskova'da oynanan ilk maçta iki takımdan da gol sesi çıkmamıştı. Şili'de oynanması gereken deplasman maçına, 1973 yılında yapılan askerî darbe esnasında komünist muhaliflerin tutuklandığı Santiago'daki Şili Ulusal Stadyumu'nda çıkılacak olmasından ötürü, Sovyetler Birliği takımı maça çıkmayı ve bu nedenle Şili'ye gelmeyi reddetmişti. Sahaya sadece Şili takımının çıkmasına rağmen, hakem maçı başlatmış ve Şili başlama vuruşu yapıp topu boş kaleye göndererek maçı kazandı. Çünkü, kurallar gereği başlama vuruşunu diğer takım yapması gerektiğinden, maç yarıda kaldı ve Sovyetler Birliği şampiyonadan elendi.

1974 Futbol FIFA Dünya Kupasında, ilk kez yeni bir düzen uygulandı. Önceki turnuvalarda olduğu gibi 16 takımın arasından, her biri 4 takımdan oluşan 4 ayrı grup oluşturuldu. Ayrıca, bu gruplardan ilk iki sırayı alacak takımlar bir sonraki tura çıkmaya hak kazanmış olacaktı. Ancak, turnuvada bu sefer yenilen takım elenir sistemi uygulanmayarak, iki ara tur düzenlenecekti. İkinci final turunun galipleri kupanın final maçında karşılaşacak, ikinci sırada yer alan takımlar ise üçüncülük maçında mücadele edecekti.
Birden fazla takımın grup maçlarında aynı puana sahip olmaları halinde, sıralamayı belirlemek için öncelikle gol averajı ve daha sonra da gol sayısına bakılacaktı. Gol ve puan durumu birden fazla takımda aynı olduğu takdirde, takımların puan cetvelindeki sıralaması birinci final turunda kura ile, ikinci final turunda öncelikle önceki tur sonuçları ve daha sonra yine kura ile belirlenecekti.
Final ve üçüncülük maçlarında berabere kalındığında, kurallar gereği önce maç süresi uzatılacaktı. Uzatmada da bir skor farkı meydana gelmediği takdirde, üçüncülük maçının galibi doğrudan penaltı ile belirlenecekti. Final maçı ise, takip eden günler içinde yeniden oynatılacaktı. Böylece oynanan ikinci bir final maçında uzatma sonrası da bir skor farkı meydana gelmeseydi, 1974 FIFA Dünya Kupası şampiyonu penaltı ile belirlenecekti.
Coupe Jules Rimet isimli eski kupa Meksika'da düzenlenen 1970 FIFA Dünya Kupası'nda Brezilya'nın üçüncü kez şampiyon olmasıyla kalıcı olarak Güney Amerikalı futbolculara geçtikten sonra, FIFA gelecek turnuvalar için yeni bir FIFA Dünya Kupası yapmaya karar verdi. Yeni kupa için Atina'da toplanan FIFA kurulunun başlattığı yarışmayı, sunulan 53 tasarım içinden İtalyan sanatçı Silvio Gazzaniga'nın kollarını uzatarak yerküreyi elinde tutan iki futbolcuyu tasvir eden tasarımı kazandı.
1974 FIFA Dünya Futbol Turnuvası'nda ilk kez verilen kupa, 18 ayar masif altından yapılmış olup 36,8 santimetre yüksekliğinde ve 6.175 gram ağırlığındadır. Alt tarafındaki şampiyon takımların isimleri yazılan kaidesine, yarı değerli taş olan malakit taşından iki halka yerleştirilmiştir. 1971 yılında bu kupaya 100.000 İsviçre frang

1988 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10 Haziran ile 25 Haziran tarihleri arasında Batı Almanya'da düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Avrupa Futbol Şampiyonaları'nın sekizincisi olan turnuvaya son Avrupa şampiyonu ve 1986 FIFA Dünya Kupası'nın 3.'sü Fransa ile yine son dünya kupasında 4. olan Belçika elemeleri geçemedikleri için katılamadılar.
1988 Avrupa Futbol Şampiyonası, yarı final ve final aşamasındaki karşılaşmaların uzatmalara veya penaltılara gitmeden normal süreleri içinde tamamlanmasıyla büyük turnuvalar arasında dikkat çekici olmuştur. 25 Haziran 1988 tarihinde Münih'te oynanan final karşılaşmasında Sovyetler Birliği'ni 2-0'lık skorla mağlup eden Hollanda tarihindeki ilk Avrupa şampiyonluğunu elde etti.
Turnuva Batı Almanya ve Sovyetler Birliği takımlarının katıldıkları son şampiyona oldu.

Elemeler ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz., 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri

Aşağıdaki sekiz takım final turnuvasına katıldı:

 Danimarka
 İngiltere
 İtalya
 Hollanda
 İrlanda (İlk katılım)
 İspanya
 Sovyetler Birliği
 Batı Almanya (Ev sahibi)

 Horst Brummeier
 Alexis Ponnet
 Siegfried Kirschen
 Keith Hackett
 Michel Vautrot
 Paolo Casarin
 Albert Thomas
 José Rosa dos Santos
 Ioan Igna
 Bob Valentine
 Emilio Soriano Aladren
 Erik Fredriksson
 Bruno Galler
 Dieter Pauly

Tüm saatler yerel OAYS/UTC+02.00 şeklindedir.

3. dakika
Sergey Aleynikov (SSCB vs İngiltere)

2006 FIFA Dünya Kupası, dört yılda bir tekrarlanan uluslararası futbol şampiyonası turnuvası olan FIFA Dünya Kupası'nın 18. ayağıdır. 9 Haziran ila 9 Temmuz 2006 tarihleri arasında; ev sahipliği hakkını Temmuz 2000'de kazanan Almanya'da yapılmıştır ve İtalya kazanmıştır.
Takımlar 6 kıtadan 198 millî futbol federasyonunu temsilen, Kasım 2003'te elemelere başlamasıyla katılım göstermiştir. 32 takım bu elemeler sonrasında turnuva finaline hak kazanmıştır.
Şampiyonayı İtalya; 4. kez şampiyon olarak kazanmıştır. Finalde Fransa karşısında normal süresi 1-1 biten maç sonunda penaltı atışlarında 5-3 yenmiştir. Ev sahibi Almanya ise Portekiz'i 3-1 yenerek 3. olmuştur.
2006 Dünya Kupası televizyon tarihinde en fazla izlenilen gösteri olmuş, turnuva süresince 30 milyar tekil olmayan izleyici tarafından izlenilmiştir.
Bu dünya kupasında ilk kez uygulanan "Green Goal" projesi ile organizasyon sonucu ortaya çıkacak 100 bin ton karbon emisyonunun telefisi için Almanya gelişmekte olan ülkelerde uygulanacak çevre projelerinde kullanılmak üzere bir milyon euro hibe etmiştir.

2000 yılında, Almanya FIFA oylamasında az bir farkla Güney Afrika'yı yenerek 2006'da ev sahibi olmuştur. Diğer teklifler İngiltere ve Fas tarafından yapılmış; Brezilya da adaylıktan çekilmiştir.
Oylama 7 Temmuz 2000 tarihinde, Zürih'te altıncı kez gerçekleşmiştir. Brezilya oylamadan 3 gün önce çekilmiş ve yarışma 4 katılımcı arasında olmuştur. İlk oylama sonucunda Fas elenmiş, ikinci oylama sonucunda İngiltere elenmiş; son oylama sonucunda da Almanya Güney Afrika'yı 12'ye 11 oyla yenmiştir.

198 takım 2006 Dünya Kupası'na katılmak için yarışmıştır. Ev sahibi Almanya otomatik olarak bu elemeleri geçmiş, geriye kalan 31 finalist ise kıtalararası yarışmalara tabi tutulmuştur. 13 takım UEFA'dan (Avrupa), 5 takım CAF'tan (Afrika), 4 takım CONMEBOL'den (Güney Amerika), 4 takım AFC'den (Asya) ve 3 takım da CONCACAF'tan (Kuzey ve Orta Amerika ve Karayipler) seçilmiştir. Diğer iki takım da AFC ve CONCACAF takımları ile CONBEMOL ve OFC (Okyanusya) arasındaki playoff karşılaşmaları sonucunda seçilmiştir.
8 takım ilk defa finallere kalmıştır: Angola, Fildişi Sahili, Çekya, Gana, Togo, Trinidad ve Tobago, Ukrayna ve Sırbistan. Çek Cumhuriyeti ve Ukrayna bağımsız bir devlet olarak ilk kez katılmaktadır, ancak daha önceden Çekoslovakya ve Sovyetler Birliği olarak temsil edilmişlerdir. 1982'den bu yana ilk kez 6 konfederasyon temsil edilmiştir.

Dünya Kupası finallerini sunmak için toplam 12 Alman şehri seçilmiştir. Belirtilen stadyum kapasiteleri oturma kapasitelerini gösteriyor.

Almanya 2006'dan başlayarak, geçmiş Dünya Kupasını kazanan ülke finallere katılma hakkını kazanmak zorunda kalmıştır. Sadece ev sahipliği yapan ülke 2006 itibarıyla finallerde otomatik olarak yer alabilir.
Aşağıda bölgelere ayrılmış ülkeler finallerde yer almışlardır. Parantez içindeki numaralar ülkelerin turnuvadaki derecelerini belirtir. Bu dereceler son iki Dünya Kupası (2002, 1998) sonuçları ve son üç yılın (2003-2005) FIFA Dünya Dereceleri'nden hesaplanmıştır.

Avrupa playoff maçlarında sürpriz elenenler (İsviçre'ye olaylı şekilde yenilen) 2002 FIFA Dünya Kupası üçüncüsü Türkiye, (Ukrayna'ya yenilen) 2004 Avrupa Şampiyonu Yunanistan, (yine Ukrayna'ya yenilen) Danimarka, (Portekiz'e yenilen) Rusya, (Sırbistan-Karadağ ve İspanya'ya yenilen) Belçika. Afrika'da (Togo'ya yenilen) 2002 çeyrek finalisti Senegal, (Gana'ya yenilen) Güney Afrika, (Fildişi Sahili'ne yenilen) Kamerun ve (Angola'ya yenilen) Nijerya.
Avustralya Okyanusya'yı temsil etmesine rağmen 1 Ocak 2006 itibarıyla Asya Konfederasyonu'nun parçası olmuştur ve ileriki Dünya Kupaları'nda Asya'yı temsil etmiştir.
Millî takımlar 15 Mayıs 2006'ya kadar takımlarında oynayacak yirmi üç futbolcuyu belirlemek zorundalar. Bu yirmi üç kişiden üçünün kaleci olması şarttır. Sakatlık esnasında, takımın ilk maçından yirmi dört saat önce yeni oyuncu bulunabilir [1].

Grup çekilişi 9 Aralık 2005 tarihinde Frankfurt şehrinde gerçekleşti.
Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

Yerel zaman (UTC+2)

2006 FIFA World Cup (video oyunu)

FIFA Dünya Kupası resmî sitesi 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIFA Dünya Kupası resmî çizelgesi 21 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Kupası Resmî stadyum listesi 16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2006 FIFA Dünya Kupası Istatistikleri
Dünya Kupası resmî hayır kurumu

2008 Yaz Olimpiyatları, 8-24 Ağustos 2008 tarihleri arasında Çin'de düzenlenen 29. Yaz Olimpiyat Oyunları. 28 spor dalının yer aldığı organizasyonda, 302 karşılaşmada toplam 11.028 sporcu yarıştı. Müsabakaların büyük kısmı başkent Pekin'de gerçekleşirken, futbol ve yelkencilik gibi bazı branşlar başka şehirlerde de düzenlendi.

2008 Pekin Yaz Olimpiyatlarının amblemi (logosu) Dans Eden Pekin olarak bilinmektedir. Logonun ortasındaki çizim 'çok sayı' olmasını, Jīng karakterine benzetmesiyle Pekin, hedef noktasına ulaşan sporcuya benzetmesiyle Olimpiyat ruhunu ifade etmektedir. Şarkıları söyleyerek dans eden insana benzetmesiyle Çin'de yaşayan 1.300.000.000 insanın Olimpiyatlara duyduğu saygı, özlem ve dünya ülkelerden gelen misafirlere karşı hoş karşılamasını ifade etmektedir.

Pekin Oyunlarının programı Atina'da düzenlenen 2004 Yaz Olimpiyatlarına oldukça benzemektedir. 2008 Oyunlarında 28 spor dalı ve 302 etkinlik vardı. Aralarında yeni bisiklet disiplini BMX'in de bulunduğu dokuz yeni etkinlik düzenlenmiştir. Kadınlar ilk kez 3,000 metrelik engelli koşuda yarıştı. Yüzme disiplinine erkekler ve kadınlar için 10 kilometre mesafeli açık su yüzme etkinlikleri eklendi. Masa tenisinde takım etkinlikleri (erkekler ve kadınlar) çiftler etkinliklerinin yerini almıştır.
Eskrimde kadınlar takım flöre ve kadınlar takım kılıç, erkekler takım flöre ve kadınlar takım épée'nin yerini aldı. Beyzbol ve boks olmak üzere iki spor dalı sadece erkeklere yönelikken, softbol ve senkronize yüzme olmak üzere bir spor dalı ve bir disiplin sadece kadınlara yönelik olmuştur. Binicilik ve karma badminton, kadın ve erkeklerin birlikte yarıştığı tek spor dallarıdır, ancak Yelken'deki üç etkinlik hem erkek hem de kadın katılımcılara fırsat tanımıştır. Ancak, her üç etkinlikte de sadece erkek katılımcılar yer almıştır.
Oyunlarda 28 spor dalında 302 müsabaka gerçekleştirilmiştir. Her spor dalında yarışılan etkinlik sayısı parantez içinde belirtilmiştir (“Uluslararası Olimpiyat Komitesi” (IOC) tarafından belirlenen birden fazla disiplini olan spor dallarında, bunlar da belirtilmiştir).
Resmi Olimpiyat sporlarına ek olarak, Pekin Organizasyon Komitesi'ne Olimpiyat Oyunları ile birlikte bir Wushu yarışması düzenlemesi için Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından özel izin verilmiştir. 2008 Pekin Wushu Turnuvası'na 43 ülkeden 128 sporcu katılmış ve 15 ayrı etkinlikte madalya kazanılmıştır; ancak Wushu 2008 Yaz Olimpiyatları'nın resmi programında yer almadığı için bu madalyalar resmi madalya listesine eklenmemiştir.

Pekin'e Hoş geldiniz

Resmî site (İngilizce)

Almanya Radyo ve Televizyon Kurumları Kamusal İşbirliği örgütü ARD, örgütün Almanca ismi Arbeitsgemeinschaft der öffentlich-rechtlichen Rundfunkanstalten der Bundesrepublik Deutschland'ın kısaltmasıdır.
9 eyalet radyo ve televizyon kurumu ile Deutsche Welle'den oluşan ARD, 1950'de kuruldu ve ZDF ve Deutschlandradio ile birlikte Almanya'nın kamusal radyo ve televizyon kurumunu oluşturdu. ARD, masraflarının büyük bölümünü radyo-televizyon harçlarıyla karşılar. Radyo-televizyon harcı, Almanya'da ikamet eden her hanenin ödemekle yükümlü olduğu bir çeşit vergidir.

Almanya, federal bir cumhuriyettir ve özerk eyaletlerden oluşmaktadır. Her federal eyaletin, bir radyo-televizyon kurumuna sahip olma hakkı vardır. Almanya'da radyo ve televizyon yayıncılığının tarihi, 1920'li yıllarda başladı. Prusya, Saksonya, Bavyera ve Württemberg'de müstakil kurumlar oluşturulmuştu. Bu kurumlar Reichs-Rundfunk-Gesellschaft adlı çatı kurum altında toplandı. Reichs-Rundfunk-Gesellschaft, Almanya'daki bölgesel yayın şirketlerinin çatı kuruluşu olarak 15 Mayıs 1925'te Berlin'de kuruldu ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tasfiye edilinceye kadar varlığını sürdürdü. Nasyonal Sosyalist rejim döneminde, 1933'ten itibaren radyo-televizyon yayınlarını bir merkezden idare edildi ve federal yapı büyük ölçüde bozuldu. ARD, 9 Haziran 1950'de Bayerischer Rundfunk (BR), Hessischer Rundfunk (HR), Radio Bremen, Süddeutscher Rundfunk (SDR), Südwestfunk (SWF) ve Nordwestdeutscher Rundfunk (NWDR) ve RIAS Berlin'in bir araya gelmesi ile kuruldu.
1950'li yıllarda, Batı Almanya'nın ilk ortak televizyon kanalı yayına başladı. Sender Freies Berlin'in (SFB) kuruluşundan ve NWDR'nin Westdeutscher Rundfunk Köln (WDR) ve Norddeutscher Rundfunk'a (NDR) bölünmesinden ve Saarländischer Rundfunk'ın (SR) kurulmasından sonra 1959 yılına gelindiğinde, ARD'nin dokuz üyesi vardı. Bu 9 eyalet kurumu, ARD çatısı ve Deutsches Fernsehen adı altında, Almanya'nın ilk ulusal televizyon kanalını faaliyete geçirdiler. 1962'de ulusal bir radyo kanalı olan Deutschlandwelle (DW) ve Deutschlandfunk kuruldu. 1992'de Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra, yeni devlet yayın kuruluşları Mitteldeutscher Rundfunk (MDR) ve Ostdeutscher Rundfunk Brandenburg (ORB) kuruldu ve böylece ARD'ye yeni üyeler katıldı.
1994 yılında Deutschlandfunk ve RIAS, Deutschlandradio adı altında birleştirildi ve ARD örgütünden ayrıldı. 1998'de Südwestrundfunk (SWR) ve 2003'te Rundfunk Berlin-Brandenburg (RBB) kuruldu.
Bugün, bu dokuz eyalet kurumu, ARD'yi oluşturuyor ve Almanya'nın birinci ulusal televizyon kanalı Das Erste ortaklaşa işletiyorlar. Das Erste dışında, her eyalet kendi müstakil radyo ve televizyon yayınlarını da yürütüyor. ARD'nin onuncu üyesi ise, Alman uluslararası yayın kurumu Deutsche Welle'dir.

Resmî site (Almanca)

Abitur (kısaca Abi), Alman ortaöğretim sisteminde eyalete göre 12 veya 13 yıl eğitim ve son sınıfta yapılan beş ayrı merkezi sınav sonrasında ulaşılabilen en yüksek lise diplomasıdır. Almanya'da yüksekokul veya üniversite eğitimini mümkün kılan bu diploma, Avrupa Birliği'ndeki başka ülkelerde de (İngiltere, Avusturya, İsviçre vb.) tanınmış, üniversite eğitimi için yerel diplomalara (Matura, A-level, IB vb.) denk tutulmuştur. Kelime anlamı olarak başarılı öğrenim dışında, yetişkinlik anlamına da gelmektedir.
Abitur diplomasına sahip öğrenciler, tabi oldukları uyruğa bakılmaksızın, Avrupa Birliği vatandaşı öğrencilerle aynı haklara sahip olur (EU-Bildungsinländer). Bu bağlamda henüz tam üye sıfatını alamamış Türkiye sınırlarında doğup, sadece bu uyruğa sahip öğrenciler, Avrupa'daki eğitimleri süresince herhangi bir zorlukla karşılaşmamaktadır. Abitur'un Avrupa'daki bu geniş çaplı avantajlarının yanında ABD'deki birçok üniversite de başvuru aşamasında Abitur'u bir artı puan olarak değerlendirmekte, Abitur derslerinin notlarına göre kredi muafiyeti de vermektedir. Türkiye'deki çeşitli vakıf üniversiteleri de son yıllarda benzer bir tavır içine girmiştir (ek burs, kredi muafiyeti, hazırlık atlama vb.).

Abitur aslen ikiye ayrılmaktadır: Bağımsız Abitur (allgemeine Hochschulreife) ve Bağımlı Abitur (fachgebundene Hochschulreife). Türkiye'de, seçmeli olarak sadece İstanbul Özel Alman Lisesi'nde ve İstanbul Erkek Lisesi'nde verilmekte olan Abitur diplomaları bağımsızdır. Almanya'da ise öğrenciler, Bağımlı diploma sayesinde istedikleri derste (Beden Eğitimi, Müzik, Tarih, Resim vb.) uzmanlaşarak, Abiturlarını bu derse bağımlı alabilirler.

Bağımsız Abitur diplomasına hak kazanmak için bir dizi yazılı ve sözlü sınavları başarılı bir şekilde geçmek gerekmektedir. Türkiye'de zorunlu Almanca, İngilizce ve matematik temel derslerinin dışında; fizik, kimya, biyoloji dersleri arasından seçilecek bir dersten toplam 4 yazılı sınav yapılmaktadır. Bu seçimin dışında kalan derslerden biri sözlü sınavlardan ilkidir. Diğer sözlü sınav ise, Abitur yazılı sonuçlarında önceki yıllara göre en büyük değişme (artış veya azalış) görülen derse göre belirlenir. Bu sistem Türkiye'de Abitur diplomasını verebilen İstanbul Erkek ve İstanbul Alman Liseleri ile Dubai, Tehran ve doğu bölgesindeki diğer DS'ler ile aynıdır.
Türkiye'de yazılı sınavlar Şubat ayı dolaylarında olmakla beraber, sözlü sınavların gerçekleşmesi ise, Mayıs ayını bulmaktadır.
Yazılı sınavların süreleri birbirinden farklı olmakla beraber, dört ila altı saat arasında değişmektedir. Sözlü sınavlar ise, belirli bir ön hazırlık süresiyle başlar (20 dakika civarı).
Almanya'da eyaletler kendi yöresinin kültürel değerleri ışığında Abitur sınavlarını hazırlamaktadır. Almanya'nın 16 eyaletinden dokuzu Abitur merkezi olarak tanımlanmıştır. Türkiye'deki Abitur sınavları, Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti'nin hazırladığı çerçevede gerçekleşmektedir. Bu sebeple okutulan ders kitapları da, bu eyaletin Eğitim Bakanlığınca onaylıdır.

İlk olarak kendi ders öğretmeni tarafından değerlendirilen Abitur yazılı sınavları, ikinci bir defa okuldaki aynı branştan başka bir öğretmen tarafından değerlendirilir. Bu sınav kâğıtlarından bazıları Almanya'ya gönderilerek bir kez de oradaki heyet tarafından değerlendirilir. Yerine göre üç kez titizce değerlendirilen kâğıtlara son notları verilir. Sözlü sınavlarda ise, kendi öğretmeni dışında okuldan başka bir öğretmen ve bir de okul dışından görevlendirilmiş başka bir heyet görevlisi, yapılan sözlü sınav akabinde öğrenciye notunu verirler.
Alman not sistemine göre verilen Abitur notu, bir ile altı arasında değişmektedir. En başarılı not 1,0 sayılırken; 4,0 üzeri (4,0 hariç) alan öğrenciler, Abitur diplomasını almaya hak kazanamazlar. 1,0 ile 2,0 arasındaki Abiturlar çok yüksek bir başarıyı gösterir.

Abiturient
Kolej giriş sınavı
Matura

İstanbul Lisesi - Almanca Bölümü Web Sitesi31 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman Lisesi'nin Web Sitesi
Almanya'da Üniversite ve Sağlık Bölümleri27 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adidas AG (Almanca telaffuz: [ˈʔadiˌdas]; 1949'dan beri küçük harflerle yazılmaktadır), merkezi Herzogenaurach, Bavyera, Almanya'da bulunan bir Alman atletik giyim ve ayakkabı şirketidir. Avrupa'nın en büyük, dünyanın ise Nike'tan sonra ikinci büyük spor giyim üreticisidir. Adidas Group, futbol kulübü Bayern Münih'in %8,33 hissesine ve Avusturyalı fitness teknolojisi şirketi Runtastic'e de sahip olan holding şirketidir. Adidas'ın 2018 yılı geliri 21,915 milyar Avro olarak listelenmiştir.
Şirket Adolf Dassler tarafından annesinin evinde kuruldu. Kendisine 1924 yılında ağabeyi Rudolf da katıldı ve Gebrüder Dassler Schuhfabrik (“Dassler Brothers Shoe Factory”) adını aldı. Dassler, birçok atletizm etkinliği için çivili koşu ayakkabılarının (çiviler) geliştirilmesine yardımcı oldu. Çivili atletik ayakkabıların kalitesini artırmak için, daha önceki ağır metal çivili modelden kanvas ve kauçuk kullanımına geçiş yaptı. Dassler, ABD'li sprinter Jesse Owens'ı 1936 Yaz Olimpiyatları'nda el yapımı çivilerini kullanmaya ikna etti. 1949 yılında kardeşler arasındaki ilişkinin bozulmasının ardından Adolf Adidas'ı, Rudolf ise Adidas'ın ticari rakibi haline gelen Puma'yı kurdu.
Üç şerit Adidas'ın kimlik işaretidir ve şirketin giysi ve ayakkabı tasarımlarında pazarlama yardımı olarak kullanılmıştır. Adidas'ın 1952 yılında Finlandiyalı spor şirketi Karhu Sports'tan 1.600 Avro ve iki şişe viski karşılığında satın aldığı marka o kadar başarılı oldu ki Dassler Adidas'ı “Üç çizgili şirket” olarak tanımladı.

Şirket, I. Dünya Savaşı'ndan döndükten sonra Almanya'nın Herzogenaurach kentinde annesinin bulaşıkhanesinde spor ayakkabı yapan Adolf “Adi” Dassler tarafından kuruldu. 1924 yılının Temmuz ayında ağabeyi Rudolf da şirkete katıldı ve şirket “Dassler Kardeşler Ayakkabı Fabrikası” (Gebrüder Dassler Schuhfabrik) adını aldı. Herzogenaurach'taki elektrik kaynağı güvenilmezdi, bu nedenle kardeşler bazen ekipmanlarını çalıştırmak için sabit bir bisikletin pedal gücünü kullanmak zorunda kalıyorlardı.
Dassler, birçok atletizm etkinliği için çivili koşu ayakkabılarının (çiviler) geliştirilmesine yardımcı oldu. Çivili atletik ayakkabıların kalitesini artırmak için, daha önceki ağır metal çivili modelden kanvas ve kauçuk kullanımına geçiş yaptı. 1936 yılında Dassler, ABD'li sprinter Jesse Owens'ı 1936 Yaz Olimpiyatları'nda el yapımı kramponlarını kullanmaya ikna etti. Owens'ın dört altın madalyasının ardından Dassler ayakkabılarının adı ve ünü dünya sporcuları ve antrenörleri tarafından bilinir hale geldi. İşler başarılıydı ve Dassler'ler İkinci Dünya Savaşı'ndan önce her yıl 200.000 çift ayakkabı satıyordu.
Her iki Dassler kardeş de Mayıs 1933'te Nazi Partisi'ne (NSDAP) katıldı ve Nasyonal Sosyalist Motor Birliği'nin üyesi oldu. Adolf, 1935'ten savaşın sonuna kadar Hitler Gençliği'nde Sportwart rütbesini aldı. Savaş sırasında şirket Almanya'daki son spor ayakkabı fabrikasını işletiyordu ve ağırlıklı olarak Wehrmacht'a ayakkabı tedarik ediyordu. 1943 yılında ayakkabı üretimi durdurulmak zorunda kalındı ve şirketin tesisleri ve işgücü tanksavar silahları üretmek için kullanıldı. 1942'den 1945'e kadar şirketin her iki tesisinde de en az dokuz zorunlu işçi çalışmıştır.
Dünya Savaşı sırasında tanksavar silahları üretimi için kullanılan Dassler fabrikası, 1945 yılında ABD güçleri tarafından neredeyse yok ediliyordu. Adolf Dassler'in eşinin Amerikan askerlerini şirketin ve çalışanlarının sadece spor ayakkabı üretimiyle ilgilendiğine ikna etmesiyle kurtuldu. Amerikan işgal kuvvetleri daha sonra Dassler kardeşlerin ayakkabılarının büyük alıcıları haline geldi.

Aralarındaki ilişkilerin bozulmasının ardından 1947 yılında ayrılan kardeşlerden Adolf, 18 Ağustos 1949 tarihinde Adi Dassler'den Adidas AG adıyla bir şirket kurmuş, Rudolf ise Rudolf Dassler'den Ruda adını verdiği ve daha sonra Puma adını alan yeni bir firma kurmuştur. Şehir efsaneleri “Adidas” ismi için iki yanlış geri dönüşü popüler hale getirmiştir: All Day I Dream About Sports ve All Day I Dream About Sex.
Adidas ve Puma SE ayrıldıktan sonra şiddetli ve sert bir iş rekabetine girdi. Herzogenaurach kasabası bu konuda ikiye bölündü ve “boynu bükük kasaba” lakabını aldı - insanlar yabancıların hangi ayakkabıyı giydiğini görmek için aşağı bakıyordu. Kasabanın iki futbol kulübü bile bölünmüştü: ASV Herzogenaurach kulübü Adidas tarafından desteklenirken, 1 FC Herzogenaurach Rudolf'un ayakkabılarını onayladı. Tamirciler Rudolf'un evine çağrıldıklarında kasıtlı olarak Adidas ayakkabı giyerlerdi. Rudolf onlara bodruma inmelerini ve bir çift bedava Puma seçmelerini söylerdi. İki kardeş hiçbir zaman barışmadı ve şimdi aynı mezarlığa gömülseler de mümkün olduğunca birbirinden uzakta gömüldüler.
Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk futbol maçı olan 1948'de, Batı Almanya'nın savaş sonrası ilk golünü atan Herbert Burdenski de dahil olmak üzere Batı Almanya milli futbol takımının birçok üyesi Puma kramponları giydi. Dört yıl sonra, 1952 Yaz Olimpiyatları'nda Lüksemburglu 1500 metre koşucusu Josy Barthel, Finlandiya'nın Helsinki kentinde Puma'nın ilk Olimpiyat altınını kazandı.
1960 Yaz Olimpiyatları'nda Puma, Alman sprinter Armin Hary'ye 100 metre sprint finalinde Puma giymesi için ödeme yaptı. Hary daha önce Adidas giymişti ve Adolf'tan ödeme istedi, ancak Adidas bu talebi reddetti. Alman sporcu Pumas ile altın madalya kazandı, ancak daha sonra madalya töreni için Adidas'ı bağladı ve iki Dassler kardeş şok oldu. Hary her ikisinden de para kazanmayı umuyordu, ancak Adi o kadar öfkelendi ki Olimpiyat şampiyonunu yasakladı.
“Pelé Paktı”, Adidas ve Puma'nın sahiplerinin, dünyanın en ünlü sporcusu için yapılacak bir teklif savaşının çok pahalıya mal olacağını düşünerek 1970 FIFA Dünya Kupası için Pelé ile sponsorluk anlaşması imzalamamayı kabul ettikleri, ancak Puma'nın anlaşmayı bozarak Pelé ile sözleşme imzaladığı, Dassler kardeşler arasındaki en önemli olaydı. Birçok iş uzmanı, spor giysilerini milyarlarca sterlinlik bir sektöre dönüştürdükleri için kardeşlerin rekabetini ve çekişmesini takdir ediyor.

1952 yılında, 1952 Yaz Olimpiyatları'nın ardından Adidas, imzası haline gelen 3 şeritli logosunu Finlandiyalı atletik ayakkabı markası Karhu Sports'tan iki şişe viski ve 1600 Avro karşılığında satın aldı.
Trefoil logosu 1971 yılında tasarlanmış ve 1972 yılında, Münih'te düzenlenen 1972 Yaz Olimpiyatları için tam zamanında piyasaya sürülmüştür. Bu logo 1997 yılında şirketin “üç çubuk” logosunu (o zamanki Kreatif Direktör Peter Moore tarafından tasarlanmıştı) tanıtmasına kadar sürdü ve ilk olarak Equipment ürün yelpazesinde kullanıldı.

Bir sıkıntı döneminden sonra, 1987'de Adolf Dassler'in oğlu Horst Dassler'in ölümünden sonra, şirket Fransız sanayici Bernard Tapie tarafından 1989'da 1.6 milyar dolar'a (Şimdi € 243.918 milyon) satın alındı. Tapie, iflas eden şirketleri kurtarmanın ünlü bir uzmanı olduğu için, bu onun servetini inşa ettiği bir zamandır. Tapie Asya'ya üretimi dışarıdan yapmayı kararlaştırdı. Bu terfi için Madonna'yı işe aldı. Şubat 1993'te Crédit Lyonnais, Robert Louis Dreyfus'a Adidas'ı sattı. Şirketin yeni CEO'su Robert Louis Dreyfus oldu. O ise Marseille futbol takımının başkanıdır. Tapie 1993'e kadar takımın sahibi olmuştur. Tapie, 1994'te kişisel iflasını dosyaladı. Tapie'nin aynı zamanda birkaç davası daha vardı bunların en önemlisi de futbol kulübünde olan rüşvet olayıydı. 1997'de 18 ay hapis cezası aldı ve Paris, La Santé hapishanesinde 6 ay boyunca yattı. 2005'te Fransız mahkemeler Tapie'ye € 135 milyon tazminat verdi (Yaklaşık 886 milyon Frank).

1994 yılında FIFA Gençlik Grubu ile birlikte SOS Çocuk Köyleri ana yararlanıcı haline geldi.
1997 yılında Adidas AG, kayak kıyafetleri konusunda uzmanlaşmış Salomon Group'u satın aldı ve resmi kurumsal adı Adidas-Salomon AG olarak değiştirildi. Bu satın alma ile Adidas ayrıca TaylorMade golf şirketini ve Maxfli'yi de satın alarak Nike Golf ile rekabet etmesini sağladı.
1998 yılında Adidas, takım formaları ve takım kıyafetleri üzerindeki ticari logoların boyutunu ve sayısını sınırlayan kuralları nedeniyle NCAA'e dava açtı. Adidas davayı geri çekti ve iki grup hangi üç şeritli tasarımların Adidas ticari markasının kullanımı olarak kabul edileceğine dair kurallar belirledi.
Louis-Dreyfus, Adidas'ın CEO'su olarak 1993-2000 yılları arasında gelirini dört kat artırarak 5,84 milyar Avro'ya (7,5 milyar $) yükseltti. 2000 yılında, ertesi yıl hastalık nedeniyle istifa edeceğini açıkladı.
2003 yılında Adidas, Fitness World Trading'in Adidas'ın üç çizgisine benzer iki çizgili bir motif kullanmasına itiraz ederek bir İngiliz mahkemesinde dava açtı. Mahkeme, markanın basitliğine rağmen, Fitness World'ün kullanımının ihlal edici olduğuna, çünkü halkın bu kullanım ile Adidas'ın markası arasında bir bağlantı kurabileceğine karar verdi.
Eylül 2004'te İngiliz moda tasarımcısı Stella McCartney, Adidas ile uzun vadeli bir ortaklık kurarak ortak bir girişim hattı başlattı. Bu seri, kadınlar için “Adidas by Stella McCartney” adlı bir spor performans koleksiyonudur.
3 Mayıs 2005 tarihinde Adidas, ortak şirketi Salomon Group'u 485 milyon Avro karşılığında Finlandiyalı Amer Sports'a sattığını kamuoyuna bildirdi.
Ağustos 2005'te Adidas, Reebok'ı 3,8 milyar dolara (ABD Doları) satın alma niyetini açıkladı. Bu satın alma Ocak 2006'da ortaklıkla tamamlandı ve şirketin Kuzey Amerika'da Nike'ınkine yakın ticari satışlara sahip olduğu anlamına geliyordu. Reebok'ın satın alınması aynı zamanda Adidas'ın dünyanın iki numaralı atletik ayakkabı üreticisi olarak Nike ile dünya çapında rekabet etmesini sağladı.
2005 yılında Adidas, mikroişlemci kullanan ilk üretim ayakkabısı olan Adidas 1'i tanıttı. Şirket tarafından “Dünyanın İlk Akıllı Ayakkabısı” olarak adlandırılan bu ayakkabı, saniyede 5 milyon hesaplama yapabilen ve ayakkabının yastıklama seviyesini bulunduğu ortama göre otomatik olarak ayarlayan bir mikroişlemciye sahiptir. Ayakkabı, yaklaşık 100 saatlik koşu için küçük, kullanıcı tarafından değiştirilebilir bir pil gerektirmektedir. 25 Kasım 2005'te Adidas, Adidas 1'in ayakkabının

Adolf Hitler'in iktidara yükselişi, Almanya'da Eylül 1919'da Hitler'in daha sonra Deutsche Arbeiterpartei - DAP (Alman İşçi Partisi) olarak bilinen siyasi partiye katılmasıyla başladı. İsim 1920'de Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei - NSDAP (Nazi Partisi olarak bilinen Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirildi. Anti-Marksistti ve Weimar Cumhuriyeti'nin savaş sonrası demokratik hükûmetine ve Versay Antlaşması'na karşıydı, aşırı milliyetçiliği (Pancermenizmi) ve aynı zamanda antisemitizmi savunuyordu. Hitler, Reichstag'ın o ay 1933 Yetki Kanununu kabul etmesinden sonra Mart 1933'te iktidara geldi ve genişletilmiş yetkiler aldı. Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, bir dizi parlamento seçimleri ve ilgili arka oda entrikalarından sonra 30 Ocak 1933'te Hitler'i Şansölye olarak atadı. Yetki Kanunu - acımasızca ve otoriterce kullanıldığında - Hitler'in bundan sonra anayasal olarak yasal itiraz olmaksızın diktatörlük yetkisini kullanabileceği imkanına kavuştu.
Hitler, partinin ilk yıllarında önemli bir yere yükseldi. En iyi hitabet yeteneğine sahip biri olarak, partiden ayrılmakla tehdit ettikten sonra partinin yeni lideri oldu. Siyasi hedeflerini ilerletmek için şiddet kullanma ve aynısını yapmaya istekli olan parti üyelerini işe alma konusundaki istekliliği ona kısmen yardımcı oldu. 1923 Kasım'ındaki Birahane Darbesi ve Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabının daha sonra yayınlanması Hitler'in izleyici kitlesini genişletti. 1920'lerin ortalarında parti, Hitler'in konuşmacı ve organizatör olarak katıldığı seçim savaşlarının yanı sıra, Rotfrontkämpferbund ile Nazilerin Sturmabteilung (SA) arasındaki sokak savaşları ve şiddete katıldı. 1920'lerin sonları ve 1930'ların başlarında Naziler, Reichstag'daki en büyük siyasi parti olmaya yetecek kadar seçim desteği topladı ve Hitler'in siyasi keskinliği, aldatıcılığı ve kurnazlığı partinin çoğunluk olmamasını dönüştürdü, ancak 1933 yılındaki hasta Weimar Cumhuriyeti'nde etkili yönetim gücüne dönüştü.
Naziler iktidara geldikten sonra iktidara yükselişlerini çevreleyen bir mitoloji yarattılar ve bu makalenin kapsamına kabaca karşılık gelen dönemi ya Kampfzeit (mücadele zamanı) ya da Kampfjahre (mücadele yılları) olarak tanımladılar.

Adolf Hitler, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yeni doğan Nazi Partisi'ne dahil oldu ve Sturmabteilung (SA) paramiliterini kurarak hareketin şiddetli tonunu erkenden belirledi. Katolik Bavyera, Protestan Berlin'in merkezi yönetimine kızdı ve Hitler ilk başta Bavyera'da devrimi bir iktidar aracı olarak gördü - ancak erken bir girişim sonuçsuz kaldı ve 1923 Münih Birahane Darbesi'nden sonra hapsedildi. Zamanını, kadınsı Yahudi-Hristiyan ahlakının Avrupa'yı güçsüzleştirdiğini savunduğu Mein Kampf'ı yazmak için kullandı ve Almanya'nın kendini yeniden kurması ve bir imparatorluk kurması için demirden bir adama ihtiyacı olduğunu söyledi. Hukuki yollarla iktidarı elde etme taktiğine karar verdi.

25 yaşındaki Avusturya doğumlu Hitler, Bavyera Kralı III. Ludwig'den izin aldıktan sonra, henüz bir Alman vatandaşı olmamasına rağmen, Alman Ordusu'nun bir Bavyera alayına katıldı. Almanya, dört yıldan fazla bir süredir (Ağustos 1914 - Kasım 1918), Batı Cephesinde I. Dünya Savaşı'na katılan başlıca ulus oldu. Cephedeki çatışmalar Kasım 1918'de 19 Kasım'da sona erdikten sonra Hitler, Pasewalk hastanesinden taburcu edildi ve o zamanlar sosyalist bir karışıklık içinde olan Münih'e döndü. 21 Kasım'da vardığında, 2. Piyade Alayı 1. Yedek Tabur 7. Bölüğüne atandı. Aralık ayında Traunstein'daki bir Savaş Esiri kampına gardiyan olarak atandı. Ocak 1919'da kamp dağılıncaya kadar orada kalacaktı.
Münih'e döndü ve yeniden görevlendirilmeyi bekleyerek birkaç ay kışlada kaldı. Münih'te kaldığı bu süre zarfında, 21 Şubat 1919'da bir Alman milliyetçisi tarafından vurularak öldürülen sosyalist Kurt Eisner de dahil olmak üzere bir dizi suikastler düzenlendi. Rakibi Erhard Auer de bir saldırıda yaralandı. Diğer şiddet eylemlerinde, hem Binbaşı Paul Ritter von Jahreiß hem de muhafazakar milletvekili Heinrich Osel öldürüldüler. Berlin, komünistler tarafından "Kapitalizmin Beyaz Muhafızları" olarak adlandırılan orduya gönderilen bu siyasi kaos içindeydi. 3 Nisan 1919'da Hitler, askeri taburunun irtibat sorumlusu olarak 15 Nisan'da tekrar seçildi. Bu süre zarfında birimini çatışmanın dışında kalmaya ve iki tarafa da katılmamaya çağırdı. Bavyera Sovyet Cumhuriyeti, 6 Mayıs 1919'da, Korgeneral Burghard von Oven ve güçlerinin kentin güvenliğini ilan etmesiyle resmen çöktü. Tutuklamaların ve infazların ardından Hitler, bir diğer irtibat görevlisi olan Georg Dufter'ı Sovyetlerin "radikal ayağı" diyerek kınadı. Askeri soruşturma kuruluna verdiği ifadelerde, "ordudaki diğer üyeler devrimci coşkuyla enfekte olmuştur" dedi. Anti-komünist görüşlerinden dolayı terhis edilmesine izin verilerek, Mayıs 1919'da birim dağıtıldı.
Haziran 1919'da Hitler, 2. Piyade Alayı'nın terhis bürosuna taşındı. Bu zaman zarfında Alman askeri komutanlığı, ordunun ana önceliğinin "polisle birlikte, halkı daha sıkı bir şekilde gözetlemek ... böylece herhangi bir yeni kargaşanın ateşlenmesinin keşfedilip söndürülebilmesi" olduğuna dair bir bildiri yayınladı. Mayıs 1919'da Karl Mayr, Münih'teki 6. Muhafız Alayı Taburu'nun komutanı oldu ve 30 Mayıs'tan itibaren, General von Oven ve 4. Grup Komutanlığı'nın (Bölüm Ib) "Eğitim ve Propaganda Dairesi" başkanı oldu. Bu sıfatla istihbarat departmanı başkanı olan Mayr, Hitler'i Haziran 1919'un başlarında gizli ajan olarak işe aldı. Yüzbaşı Mayr'ın altında Augsburg yakınlarındaki Reichswehrlager Lechfeld'de "ulusal düşünce" kursları düzenlendi. Hitler 10–19 Temmuz tarihleri arasında kursa katıldı. Bu süre zarfında Hitler, Mayr'ı o kadar etkiledi ki, onu 1919 yazında 26 eğitmenden 1'i olarak anti-bolşevik "eğitim komandolarına" atadı.
Temmuz 1919'da Hitler, hem diğer askerleri etkilemek hem de Alman İşçi Partisi'ne (DAP) sızmak için Reichswehr'in Aufklärungskommando'suna (keşif komando) Verbindungsmann (istihbarat ajanı) olarak atandı. DAP, Anton Drexler, Karl Harrer ve diğer kişiler tarafından, 5 Ocak 1919'da Münih'teki Fuerstenfelder Hof restoranında küçük bir toplantıda diğer grupların birleşmesi yoluyla oluşturuldu. DAP'ın faaliyetlerini inceleyen Hitler, Drexler'in antisemitik, milliyetçi, anti-kapitalist ve anti-Marksist fikirlerinden etkilenmişti.

12 Eylül 1919 toplantısında Hitler, bir seyirci üyesinin yaptığı yorumlarla öfkelendi. Seyirci (Mein Kampf'ta Hitler onu küçümseyici bir şekilde "profesör" olarak adlandırdı), Bavyera'nın Almanya'dan tamamen bağımsız olması ve yeni bir Güney Alman ulusu oluşturmak için Avusturya ile birleşmesi gerektiğini ileri sürdü. Hitler ayağa kalktı ve talihsiz Profesör Baumann'ı hitabet yeteneklerini kullanarak azarladı ve sonunda Baumann'ın toplantıyı ertelemeden önce terk etmesine neden oldu. Hitler'in hitabet becerilerinden etkilenen Drexler, onun DAP'a katılmasını ısrarla istedi. Ordu amirlerinin emri üzerine Hitler partiye katılmak için başvurdu. Bir hafta içinde Hitler, resmi olarak üye olarak kabul edildiğini ve bunu görüşmek için bir "komite" toplantısına gelmesi gerektiğini belirten bir posta kartı aldı. Hitler, Alte Rosenbad birahanesinde yapılan "komite" toplantısına katıldı. Daha sonra Hitler Mein Kampf kitabında, yeni doğan bu partiye katılmanın "... hayatının en belirleyici kararı olduğunu yazdı. Buradan geri dönüş olmazdı ve olamazdı. ... Alman İşçi Partisi'ne üye olarak kaydoldu ve geçici 7 "numaralı üyelik kartını aldı. Normalde askere alınmış ordu personelinin siyasi partilere katılmasına izin verilmiyordu. Ancak bu durumda Yüzbaşı Mayr, Hitler DAP'a katılmasına izin verdi. Dahası, Hitler'in orduda kalmasına ve haftalık 20 altınlık maaşını almasına da izin verildi.

1920 başlarında, DAP 101'den fazla üyeye ulaştı ve Hitler, 555 numaralı üye olarak üyelik kartını aldı. Hitler'in hatırı sayılır hitabet ve propaganda becerileri parti liderliği tarafından takdir edildi. Anton Drexler'in desteğiyle Hitler, 1920'nin başlarında parti propagandasının başına geçti ve eylemleri partiyi dönüştürmeye başladı. O güne kadarki en büyük dinleyici buluşmasını 24 Şubat 1920'de Münih'deki Staatliches Hofbräuhaus'ta düzenledi. Orada Hitler, partinin 25 maddelik programını açıkladı. DAP'nin isim değişikliğini Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei - NSDAP (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi (Dünyanın geri kalanı tarafından genellikle Nazi Partisi olarak bilinen). Hitler, partinin kırmızı zemin üzerine beyaz bir daire içinde gamalı haç bayrağını tasarladı. Hitler daha sonra Mart 1920'de ordudan terhis edildi ve Nazi Partisi için tam zamanlı çalışmaya başladı.
1920'de Emil Maurice'in çevresinde küçük bir "salon koruma" ekibi oluşturuldu. Grup ilk olarak "Sipariş birlikleri" (Ordnertruppen) olarak adlandırıldı. Daha sonra Ağustos 1921'de Hitler, partinin "Jimnastik ve Spor Bölümü" (Turn- und Sportabteilung) olarak bilinen grubu yeniden tanımladı. 1921 sonbaharında gruba Sturmabteilung (Fırtına Kıtası) veya SA adı verildi ve Kasım 1921'de grup artık resmi olarak bu adla biliniyordu.
1920'de Hitler ayrıca Münih bira salonlarında, özellikle Hofbräuhaus, Sterneckerbräu ve Bürgerbräukeller'de konferans vermeye başladı. Parti konuşmaları ve toplantıları için kalabalığı sadece Hitler getirebildi. Bu zamana kadar, polis konuşmaları zaten izliyordu ve hayatta kalan kendi kayıtları, Hitler'in Yahudiler ve Versailles Antlaşması gibi başlıklarla konferanslar verdiğini ortaya koyuyor. Yıl sonunda parti üyeliği 2.000 olarak kaydedildi.
Haziran 1921'de, Hitler ve Dietrich Eckart, Berlin'e bağış toplama gezisindeyken, örgütsel evi olan Münih'teki Nazi Partisi içinde bir isyan patlak verdi. Yürütme komitesi üyeleri rakip Alman Sosyalist Partisi (DSP) ile birleşmek istedi. Hitler 11 Temmuz'da Münih'e döndü ve öfkeyle istifasını sundu. Komite üyeleri, önde gelen halk figürü ve sözcüsünün istifasının partinin sonu anlamına geleceğini fark etti. Hitler, parti başkanı olarak Anton Drexler'in yerine geçmesini ve parti 

Nowhere in Africa (Almanca:Nirgendwo in Afrika) 2001 yapımı epik Alman filmidir. Caroline Link tarafından yönetilmiştir. II.Dünya Savaşı, Nazilerden sırasında Kenya'ya göç eden Yahudi bir ailenin hikâyesini anlatmaktadır. Film 2002 yılında Akademi ödüllerinde; Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'nü kazanmıştır.

1938'de Redlich ailesi, Yahudilere yönelik artan zulümden kaçmak için Nazi Almanyası'nda, Silezya'daki Leobschütz'den Kenya'ya kaçar. Eski bir avukat olan Walter, bir çiftlik yöneticisi olarak iş bulur ve daha sonra ailesini yanına alır. Eşi Jettel, Afrika'daki yaşama alışmakta güçlük çeker, ancak kızı Regina yeni çevresine hızla adapte olur, ülkenin dilini kolayca öğrenir ve yerel kültüre ilgi gösterir. Regina kısa süre sonra, sıtmaya yakalandığında Walter'ın hayatını kurtarmaya yardım eden çiftliğin aşçısı Owuor ile yakın bir arkadaşlık kurar. Jettel'in tek Alman bağlantısı, yıllarca Afrika'da yaşamış eski bir Alman olan Walter's Süsskind'ın arkadaşıdır. Jettel, Süsskind'a neden hiç evlenmediğini sorar ve evli kadınlara aşık olma alışkanlığı olduğunu söyler.
Savaş patlak verdiğinde, İngiliz yetkililer tüm Alman vatandaşlarını toplar ve ister Yahudi ister Yahudi olmayanlar olsun, erkekleri kadınlardan ayırarak onları tutuklar. Redlich'lerin evliliği kötü gitmeye başlar ve Walter, Jettel'i sadece bir çiftçi olduğu için onunla yatmak istememekle suçlar. Jettel, işi güvence altına almak için Almanca bilen bir İngiliz askeriyle ve ailesi için bir çiftlikte bir evde yatar ve Regina ve Walter bunu öğrenir.
Walter, İngiliz Ordusu'na katılmaya karar verir ve Jettel'in onunla Nairobi'ye gitmesini ister, ancak o reddeder ve Owuor ile çiftliği yönetmeyi sürdürür. Regina bir İngiliz yatılı okuluna gönderilir ve orada yıllarca kalır, ancak hasat mevsiminde ara sıra geri gelebilmektedir. Jettel, Swahili dilinde akıcı konuşabilecek şekilde kendini geliştirir ve çiftliği yetkin bir şekilde yönetir, Afrika kültürü ve daha önce sahip olmadığı sıkı çalışma için bir takdir kazanır. Bu süre zarfında Jettel ve Süsskind bir ilişki geliştirir; onu öper, ancak bir ilişkiye girmeyi reddeder gibi görünür (birlikte yatıp yatmadıkları belirsizliğini korur).
Walter savaştan döner ve çok sevinen Jettel onunla yatar. Daha sonra babasının dövülerek öldürüldüğünü ve kız kardeşinin toplama kampında öldüğünü söyler. Almanya'da bir hukuk firmasında çalışmak için başvurur ve derhal yargıç olarak yerleştirilebileceğine dair söz alır. İngiliz Ordusunun politikasının tüm askerleri ve ailelerini eve geri göndermek olduğunu belirtir. Jettel, çiftliğin ona ihtiyacı olduğunu ve onu takip etmekten yorulduğunu söyleyerek onunla gitmeyi reddeder. Ayrıca akrabalarını öldüren bir ülkenin gerçekten evi olarak kabul edilebileceğine inanmayı da reddeder. Walter öfkelenir, başta Afrika'dan nefret ettiğini ve Almanya'ya dönmek için sabırsızlandığını ve bencil davrandığını söyler. Walter, Regina'ya onunla gitmek isteyip istemediğini sorar ama Regina, Owuor'dan ayrılmak istemez.
Walter artık onu rahat bırakmaya hazırlanırken, bir çekirge sürüsü belirir ve hasadı tehdit eder. Jettel, Walter'ın çekirgeler ile savaşmak için geri döndüğünü görür ve kendisini aileye adamasından etkilenir. Sonunda çekirgeler ekinlere ciddi bir zarar vermeden ayrılır ve çiftçiler kutlama yapar. Jettel ve Walter sevişir ve uzlaşır ve ona çocuğuna hamile olduğunu söyler ve onu Süsskind ile yatmadığı sonucuna götürür. Owuor, Redlich'lerin Almanya'ya geri döneceğini fark ederek bir yolculuğa çıkmaya karar verir ve o ve Regina ağlayarak vedalaşır. Jettel, Walter'ın ayrılmaları gerekip gerekmediğine karar vermesine izin verir ve Almanya'ya dönüş biletleri alır.
Son sahnede Walter, Regina ve Jettel bir Afrika treniyle seyahat eder. Tren yavaşlarken bir Afrikalı kadın Jettel'e bir muz ikram eder. Bir anlatımda Regina, erkek kardeşinin sağlıklı doğduğunu ve babasının dedesinin adını taşıyan Max adını verdiğini belirtir.

Juliane Köhler – Jettel Redlich
Merab Ninidze – Walter Redlich
Sidede Onyulo – Owuor
Matthias Habich – Süsskind
Lea Kurka – Regina (genç)
Karoline Eckertz – Regina (yaşlı)
Gerd Heinz – Max
Hildegard Schmahl – Ina
Maritta Horwarth – Liesel
Regine Zimmermann – Käthe
Gabrielle Odinis – Hizmetçi Klara
Bettina Redlich – Bayan Sadler
Julia Leidl – Inge
Mechthild Grossmann – Elsa Konrad
Joel Wajsberg – Hubert

Zeitgeist Film sayfası
IMDb'de Afrika'nın Hiçbir Yerinde

Alamanlar, birçok Cermen kabilesinin bir araya gelerek kurdukları savaşçı topluluğun adı. Gotlar ve Slavlar tarafından Brandenburg'dan kovulduktan sonra 3. yüzyılın başlarında Main nehri üzerinde görüldüler. Önce Caracalla (213), sonra 3. yüzyıl imparatorları, daha sonra da Valerius Constantius tarafından (301) Roma İmparatorluğu topraklarından püskürtülünce 4. yüzyıl ortalarına kadar Ren nehrinin sağ kıyısında Main ile Konstanz gölü arasına yerleşip kaldılar. İşgal ettikleri yer Würtemberg, Bade ve Alman İsviçresi'ni kapsıyordu. 5. yüzyıl ortalarında burada bir krallık kurdular. Sonraları Ren'i geçerek Köln ile Konstanz arasında Alsace'da yerleşmeye çalıştılar ancak önce Julianus (Strasbourg, 357) ve Valentinianus, sonra da Attila'nın Hun baskını sırasında Aetius tarafından (453) Ren'in ötesine atıldılar. Güneybatıda Burgundiler ile kuzeybatıda Franklar ile çarpıştılar. 496'da krallıkları Franklar tarafından işgal edildi.

Chrocus

Meydan Larousse

Albrecht Dürer (d. 21 Mayıs 1471 - ö. 6 Nisan 1528), Alman ressam, matematikçi ve matbaacı. Geç gotik Flaman sanatı uygular. Rembrandt ve Goya ile birlikte eski basımların en önemli isimlerinden biridir.

Dürer'in babası, 1455'te Macaristan'dan gelerek Nürnberg'e yerleşen bir kuyumcuydu. Dürer, çocukluğunu babasının kuyumcu dükkânında çalışarak geçirdi. 1486'da babasının girişimiyle ressam ve ağaç baskı ustası Michael Wolgemut'un (1434-1519) atölyesine çırak olarak girdi. 1489'da işinden ayrılarak seyahat etmeye başladı. O yıllarda sık sık seyahat ederek Basel, Alsace ve Felemenk'te bulundu. 1493/94 yıllarında kısa süre Strazburg'da kaldı. Sonra Basel'e döndü. 

Mayıs 1494'te Nürnberg'e dönerek bir tüccarın kızı olan Agnes Frey ile evlenen Dürer, 1494 sonbaharında İtalya'ya ilk gezisini yaptı. Gezi 1495 ilkbaharına değin sürdü. İtalya gezisinden çok hoşlanan Dürer, Venedik'te bulunduğu sırada Orta İtalyalı sanatçıların oymabaskılarını gördü. Floransalı ressam Antonio Pollaiuolo'nun eserlerinden etkilendi.
1505 sonbaharında 2. kez İtalya'ya giden Dürer, İtalya'da 1507 kışına dek kaldı. Zamanının büyük bir bölümünü Venedik'te geçirdi. Venedikli ressamlardan en çok Giovanni Bellini'den etkilendi. 1507'de İtalya'dan döndükten sonra Nürnberg'de gösterişli bir ev aldı.
Kutsal Roma-Cermen İmparatoru I. Maximillian 1512'de Nürnberg'de bulunduğu sırada Dürer'i koruması altına aldı. Dürer, onun hizmetinde 1519'da Maximillian ölene dek çalıştı.1519'da I. Maximillian'ın ölümü üzerine görev süresi biten Dürer, 1520'de karısıyla birlikte Felemenk'e son kez gitti. Felemenk'teyken Nijmegen ve Köln yoluyla Anvers'e gitti, orada 1521 yazına dek kaldı. Aralık 1520'de Zeeland'a gitti, Nisan 1521'de Brugge ve Gent'i ziyaret etti. Felemenk'te de resim yapmayı sürdürerek bir dizi çizim ve Felemenk resimlerinden etkilenen birçok resim yaptı. Bunlar "Anna Selbdritt Portresi", Aziz Hieronymus'un yarım boy portresi (1521), Bernhard von Resten'in küçük boy portresi gibi yapıtlardır.
Temmuz 1521'de karısıyla Nürnberg'e dönen Dürer, orada iken hastalandı. 6 Nisan 1528'de ölen Dürer, Nürnberg'de Johannesfriedhof'a (Yuhanna Mezarlığı) gömüldü. Yetiştirdiği sanatçıların da gösterdiği gibi, çağının en etkili ressamlarından ve oyma baskı ustalarından biriydi. Nitekim Floransalı sanatçı Giorgi Vasari, Le Vite de' piu eccellenti architelli, pittori, e scultori Italiani (1550; Ünlü İtalyan Mimar, Ressam ve Heykelcilerin Yaşamları) adlı kitabında Dürer'den övgüyle söz etti.

13 yaşındayken kendi portresini, 14 yaşındayken "Madonna ve Müzik Melekleri" portresini yaparak erken gelişen resim yeteneğini kanıtladı.
İtalya'dayken de resim yapmaya devam eden Dürer, Güney Tirol Alplerini resmettiği bir dizi suluboya yaptı; bu yapıtlar, en güzel yapıtlarından sayılırlar. Ayrıca "Hercules ve Stymphalis Kuşları" adlı yapıtını yaptı.
1490'da ilk yağlı boya eseri olan babasının portresini yaptı. "Aziz Hieronymus Aslanı İyileştiriyor" adlı ilk ağaç baskısını Basel'de yaptı. Strasbourg'dayken, parşömen üzerine yaptığı kendi portresiyle ilk başyapıtlarından birini verdi (1493). Yine Strasbourg'dayken küçük boyutlu dinsel resimler de yaptı.

1490'ların sonları, Dürer'in eser verme sayısının arttığı yıllar oldu. 1497'de "Sampson ve Aslan", 1498'de "Hercules ve Stymphalis Kuşları"'ndaki Herakles'e benzeyen bir üslupla "Dresden Altar Panosu" resminden başka aynı yıl bir tane daha kendi portresini yaptı. Aynı yıl bir başka yapıtı olan "Mahşer" adlı ağaç baskısını yaptı. 1499'da Oswolt Krel'in yarım boy portrelerini yaptı; aynı yıl Nürnbergli Tucher ailesinden üç aristokratın portrelerini yaptı.
16. yüzyıla girerken Dürer, birkaç resim daha yaptı. Bunlar; 1500 tarihli yeni "Kendi Portresi", 1500-10 yılları arasında yaptığı "Meryem'in Yaşamı", yine 1500 tarihli ve Nürnbergli Tucher ailesinden birini resmettiği "Genç Bir Adamın Potresi" Dürer'in bu dönemde verdiği eserlerden bazılarıdır.
1504'te "Adem ve Havva" adlı ünlü oymabaskısını yapan Dürer, aynı yıl öğrencilerinin de yardımıyla "Üç Kral Altarı" adlı resmini yaptı. Bu "Üç Kral Altarı" yapıtı, Dürer'in "Müneccim Kralların Tapınması", "Davulcu ve Kavalcı", "Eyüb ve Karısı" gibi resimlerinden etkilenmişti.
Venedik'te iken birçok yapıt verdi. Bunlar; "Genç İsa Doktorlar Arasında" (1506), birçok yarım boy resim (1505-07), "Gül Çelenkler Şenliği" (1506; büyük altar pano) gibi yapıtlar sayılabilir. Ayrıca 2. bir "Adem ve Havva" (1507), "On Binlerin Şehit Olması" (1508), "Kutsal Üçlünün Tapınması" (1511) gibi resimlerden başka 1507-13 yılları arasında İsa'nın çektiklerini anlatan bir dizi bakır oymabaskı ve ağaç oymabaskı yaptı.
1512'de Nürnberg'de bulunduğu sırada "Şövalye, Ölüm ve Şeytan", "Aziz Hieronymus Çalışma Odasında", "Melankoli I" gibi en ünlü bakır oymabaskılarını yaptı (1513-14). İmparatorun dua kitabının kenarlarının süslenmesi için ünlü Alman sanatçılarla iş birliği yaptı. 1515-18 yılları arasında demir levha ve bir dizi aside yedirme demir baskı da gerçekleştirdi. 10 yıl içinde imparatorun iki portresini (1519) ve "Lucretia" (1518) gibi ünlü resimlerini yaptı.
Zeeland'a iken "Anna Selbdritt Portresi", Aziz Hieronymus'un yarım boy portresi (1521), Bernhard von Resten'in küçük boy portresi gibi yapıtlardır.
En ünlü yapıtlarından olan "Dört Havari" yapıtını hasta döneminde yaptı.

Aldi (Albrecht-Diskont), dünya çapında faaliyet gösteren Alman ucuz gıda marketleri zinciridir. Aldi Süd ve Aldi Nord olarak iki ayrı merkezden yönetilir. Adındaki Albrecht kurucu ailenin soyadı, Diskont ise indirim anlamındadır.

1913 yılında Almanya'nın Essen kentinde kurulan 35 m² büyüklükteki bir dükkânın Karl Albrecht ve Theo Albrecht kardeşlerin anneleri tarafından işletilmesiyle başladı. Savaş sonrası iki kardeş annelerinden dükkânın işletmesini devraldı. Daha sonra Essen-Schonnebeck semtinde daha büyük bir dükkân açarak büyümeye devam ettiler. 1950 yılında açtıkları dükkân sayısı on üçü buldu. 1960 yılında iki kardeş ayrılarak Aldi Nord (Kuzey) ve Aldi Süd (Güney) olmak üzere dükkânları paylaştıklarında 300 dükkân ve 90 milyon Mark tutarında ciroları vardı.

Albrecht kardeşlerin başarısının sırrı o dönemlerde izin verilen % 3 indirim yapma iznini hemen kullanıyor, bu yüzdeyi sattıkları malın fiyatından düşüyorlardı. Ayrıca halk arasında "dükkânın lüks dekorasyonu satılan mallara yansıyor" inancı hakim olduğu için, hiçbir dekorasyon yapmıyorlardı. Pahalı reklamlardan da uzak duruyorlardı. Bu şekilde masrafları düşürüyor, gıda maddelerini olabildiğince ucuza satıyorlardı.

2008 yılı itibarıyla Aldi Nord'un 35 merkezden yönetilen 2.500 şubesi bulunuyor. Aldi Süd'ün ise 31 merkezden yönetilen 1.700 şubesi var.

Avrupa çapında yaklaşık 7000 mağazası olan Aldi Avrupa dışında da olmak 18 ülkede hizmet veriyor.

Almanya
Belçika
Danimarka
Fransa
Hollanda
Lüksemburg
İspanya
Portekiz
Polonya

Almanya
Amerika Birleşik Devletleri
Avusturya
Avustralya
İngiltere
İrlanda
İsviçre
Macaristan
Slovenya
Yunanistan
Çin

Dieter Brandes: Die 11 Geheimnisse des ALDI-Erfolgs. Campus, Frankfurt/Main 2003, ISBN 3-593-37294-0
Hannes Hintermeier: Die Aldi-Welt. Nachforschungen im Reich der Discount-Milliardäre. Goldmann, Münih 2000, ISBN 3-442-15063-9
Astrid Paprotta, Regina Schneider: Aldidente. 30 Tage preiswert schlemmen. Ein Discounter wird erforscht. Eichborn, Frankfurt/Main 1998, ISBN 3-8218-1589-2
Klaus Werner: Das neue Schwarzbuch Markenfirmen. Die Machenschaften der Weltkonzerne. Deuticke Verlag, Viyana 2003, ISBN 3-216-30715-8
Franz Kotteder: Die Billig-Lüge. Die Tricks und Machenschaften der Discounter. Droemer/Knaur, Münih 2005, ISBN 3-426-27371-3
Hans Weiss, Ernst Schmiederer: Asoziale Marktwirtschaft. Insider aus Politik und Wirtschaft enthüllen, wie die Konzerne den Staat ausplündern. Kiepenheuer und Witsch, Köln 2005, ISBN 3-462-03643-2
Wolfgang Fritz (Wirtschaftswissenschaftler)|Wolfgang Fritz: Die Aldisierung der Gesellschaft – Eine ökonomische Perspektive. Braunschweig 2005, ISBN 3-933628-60-1

Bu maddeyle ilgili Wikipedia'nın Almanca versiyonunda yer alan bilgiler. 26 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
aldi.com resmi sitesi3 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman basınında Aldi 21 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haritada Aldi Nord ve Aldi Süd arasındaki fark 24 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Allianz SE, merkezi Almanya'nın Münih kentinde bulunan dünyanın en büyük sigorta ve finansal yatırım şirketlerinden birisidir. Almanya'nın en önemli 30 şirketinin kayıtlı bulunduğu borsa endeksi DAX'ta listelenmektedir. 2006 yılı itibarıyla 101,129 milyar Euro ciro ve 7,021 milyar euro net kazanç yapan bir şirkettir. Dünya çapında faaliyet gösteren bu holding Allianz Group olarak tanınır. Yönetim kurulu başkanlığını 2003 yılı itibarıyla Michael Diekmann yapmaktadır.

1890 yılında Carl von Thieme ve Wilhelm von Finck isimli iki arkadaş Berlin'de Allianz Versicherungs-AG isimli bir sigorta şirketi kurarlar. Bu şirket ilk başlarda Merck Finck & Co ve Dresdner Bank AG ve daha önce kurdukları Münchener Rückversicherung tarafından finanse edilir. 1893 yılında İngiltere'nin Londra kentinde ilk şubesini açar. 1895 yılında ilk defa borsaya girerek hisse senetlerini satışa çıkarırlar. Borsaya açılmak, büyümenin ilk adımlarını oluşturur.
Allianz, ilk sarsıntısını 1906 San Francisco depreminde yaşadı. Ekonomik krizi tam atlatmışken, 1912 yılında batan ünlü Titanic gemisi batınca, Allianz yüklü miktarda tazminat ödemek zorunda kaldı.

Aralık 2006 [1]27 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gerald D. Feldman: Die Allianz und die deutsche Versicherungswirtschaft 1933-1945. München, Verlag C. H. Beck, 2001 - ISBN 3-406-48255-4
Christiane Lang: Für die Allianz beginnt eine neue Zeitrechnung, in: Börsen-Zeitung 18. August 2005, S. 5

Allianz Almanya internet sitesi 21 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allianz Avusturya internet sitesi 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allianz Group internet sitesi
Allianz Türkiye internet sitesi 8 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı veya Molotov - Ribbentrop Paktı, Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında Doğu Avrupa'yı aralarında paylaşan bir saldırmazlık paktıydı. Pakt 23 Ağustos 1939'da Moskova'da Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov tarafından imzalandı ve resmi olarak Almanya ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Arasında Saldırmazlık Antlaşması olarak biliniyordu. Gayri resmi olarak; Hitler-Stalin Paktı, Nazi-Sovyet Paktı veya Nazi-Sovyet İttifakı olarak da anıldı.
Adolf Hitler iktidarı ele geçirdikten sonra ülkesini Milletler Cemiyeti'nden çıkardı. Versay Antlaşması'nın birçok yükümlülüğünü ihlal etmeye başladı. Bunlardan en dikkat çekici olanları Alman ordusunun büyütülmesi ve hava gücü elde etmesiydi. Hitler daha sonra Avusturya'yı ilhak etti, bu hamlesinin akabinde Versay Antlaşması ile kurulmuş Çekoslavakya'nın Südetler bölgesi üstünde hak iddia etmeye başladı. Hitler'in Versay Antlaşması'nın yükümlülüklerini uygulamaması, Avusturya'yı ilhak etmesi gibi konularda İngiltere'den veyahut Fransa'dan caydırıcı bir tepki gelmemişti. Hitler'in Çekoslovakya ile yaşadığı krizde durum farklı seyretti. İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain arabulucu olmak istedi. Chamberlain'e göre Hitler'i yatıştırmak gerekiyordu, bunun için Südetler bölgesi Hitler'e verilebilirdi fakat Hitler de ilhakın Südetler ile sınırlı kalacağı konusunda güvence vermeliydi. Taraflar uzlaştı. Hitler ilhakın Südetler ile sınırlı kalacağına dair söz verdi ve Münih Antlaşması yapıldı. Chamberlain barışı sağladığı hususunda çok emindi, Chamberlain'e göre Berlin'de yapılan antlaşma barış için çok önemliydi fakat Hitler böyle düşünmüyordu. Südetler ile başlayan ilhakı Çekoslavakya'nın bütününün işgali takip etti. Hitler verdiği sözü tutmamış, Chamberlain'i küçük düşürmüş ve Polonya ile sınırlarını birçok yerde kesiştirmişti. Chamberlain bu aşağılama sonrası Hitler'in Polonya'ya karşı bir adım atması durumunda İngiltere'nin Polonya'nın bağımsızlığını koruyacağını söyledi. Hitler bu durumu yatıştırma politikasının bittiğine yoruyordu, her ne kadar İngiltere ile savaş istemese bile Polonya'nın işgali sonrası savaş çıkması durumunda doğu kanadının güvende olmasını istiyordu. Bu yüzden Stalin ile anlaşma zemini bulmak için Joachim von Ribbentrop'u görevlendirdi. Ribbentrop Berlin'de bulunan Rus diplomatlar ile bir dizi görüşme gerçekleştirdi, yapılacak görüşmenin altyapısını oluşturdu, bu görüşmelerde ilk kez Polonya'nın bölünmesi gündeme geldi ve nihayetinde Moskova'da bir görüşme yapılması planlandı.
Ribbentrop 22 Ağustos'ta, Sovyetlerin daha önce İngiltere ve Fransa'yla yapmaya çalıştığı anlaşmayı sonuçlandırmak üzere Moskova'ya uçtu. Bizzat Stalin tarafından görkemli bir törenle karşılandı. Ertesi gün imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı taraflar arasında barışı garanti altına alıyor ve hiçbir hükûmetin diğerinin düşmanına yardım etmeyeceğini ya da onunla ittifak kurmayacağını taahhüt ediyordu. Kamuoyuna açıklanan saldırmazlık hükümlerine ek olarak, antlaşma Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya'daki Sovyet ve Alman nüfuz alanlarının sınırlarını belirleyen Gizli Protokolü de içeriyordu. Bu gizli protokole göre Almanya ve Sovyetler Birliği Polonya'yı ortadan kaldıracak, Baltık ülkeleri ve Finlandiya'ysa Sovyetler Birliği'ne bırakılacak, Sovyetler Birliği'nin bu bölgelerde uygulayacağı politikalara Almanya'dan bir karşıtlık gelmeyecekti. Gizli Protokolün varlığına dair söylentiler ancak Nürnberg duruşmaları sırasında kanıtlanmıştır.
Anlaşmadan kısa bir süre sonra Almanya 1 Eylül 1939'da Polonya'yı işgal etti. Sovyet lideri Josef Stalin, Halhin Gol Muharebesi sonrasında Sovyet-Japon ateşkesinin yürürlüğe girmesinden ve Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti'nin Molotov-Ribbentrop Paktı'nı onaylamasından bir gün sonra, 17 Eylül'de Polonya'nın Sovyetler tarafından işgal edilmesi emrini verdi. İşgallerin ardından iki ülke arasındaki yeni sınır, Alman-Sovyet Sınır Antlaşması'nın ek protokolüyle teyit edildi. Mart 1940'ta Finlandiya'daki Karelia ve Salla bölgelerinin bir kısmı Kış Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği tarafından ilhak edildi. Bunu Estonya, Letonya, Litvanya ve Romanya'nın bazı bölgelerinin (Besarabya, Kuzey Bukovina ve Hertsa bölgesi) Sovyetler tarafından ilhakı izledi. Sovyetler, Polonya sınırı içinde bulunan etnik Ukraynalılar ve Belaruslular konusundaki endişelerini Polonya'yı işgal etmek için bahane olarak kullandı.

Polonya'nın 1939 Sovyet işgalinin ardından Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilen Curzon Hattı'nın doğusundaki toprakları savaştan sonra Sovyetler Birliği'nde kaldı ve şu anda Ukrayna ve Belarus sınırları içinde bulunmaktadır. Vilnius Litvanya'ya verildi. Sadece Podlaskie ve Galiçya'nın San Nehri'nin doğusunda, Przemyśl civarındaki küçük bir kısmı Polonya'ya iade edildi. 1939-1940 yıllarında Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilen diğer tüm topraklardan Finlandiya (Batı Karelya, Petsamo), Estonya (Estonya Ingria ve Petseri İlçesi) ve Letonya'dan (Abrene) koparılanlar, 1991 yılında SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya SFSC ve Sovyetler Birliği'nin halef devleti olan Rusya'nın bir parçası olarak kaldı. Romanya'dan ilhak edilen bölgeler de Sovyetler Birliği'ne entegre edilmiştir (Moldova SSC veya Ukrayna SSC oblastları gibi). Besarabya'nın bir kısmı şimdi Moldova'yı oluşturmaktadır. Kuzey Besarabya, Kuzey Bukovina ve Hertsa bölgesi günümüzde Ukrayna'nın Çernivtsi Oblastı'nı oluşturmaktadır. Güney Besarabya ise şu anda Ukrayna'da bulunan Odessa Oblastı'nın bir parçasıdır.
Anlaşma 22 Haziran 1941'de Almanya'nın Lebensraum ideolojik hedefi doğrultusunda Barbarossa Harekâtı'nı başlatıp Sovyetler Birliği'ni işgal etmesiyle sona ermiş, ve Sovyetler hemen ardından yeni bir ittifak amacıyla 12 Temmuz 1941 tarihinde İngiliz-Sovyet Anlaşması yapmıştır. Savaştan sonra Ribbentrop Nürnberg mahkemelerinde savaş suçlarından hüküm giydi ve idam edildi. Molotov ise 1986 yılında Moskova'da öldü.

Antlaşmanın odak noktasını Doğu Avrupa'nın paylaşımına dair gizli protokol oluşturuyordu. (Antlaşmanın "gizli maddeleri" olduğu iddiası antlaşmanın imzacısı Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov tarafından yalanlanmıştır) Ribbentrop Polonya'nın 1914 sınırları doğrultusunda etki alanlarına bölünmesini önerdi. Tek fark Varşova'nın Almanya'ya bırakılan batı bölümünde yer alması olacaktı. Bu etki alanlarında ayrı bir Polonya devletinin varlığının sürdürülüp sürdürülmeyeceği veya bu alanların Almanlar veya Sovyetlerce işgal edilip edilmeyeceği konusu protokole dahil edilmedi. Baltık devletleri konusunda Ribbentrop'un önerisi Finlandiya ve Estonya'nın Sovyet etki alanı, Litvanya'nın Alman etki alanına dahil edilmesi; Letonya'nın ise bölüşülmesi idi.

Almanya 22 Haziran 1941'de Sovyetler Birliği'ne saldırarak bu paktı çiğnemiştir. Alman yanlısı kaynaklara göre saldırının nedeninin Sovyetler Birliği'nin Almanya sınırına çok fazla asker koyduğu iddia edilir. Ancak Sovyetler Birliğinin saldırının daha ilk altı ayında 4 milyon askerini kaybetmesi ve Sovyet rejiminin Almanya'nın saldıracağına yönelik gelen istihbaratı karşı-istihbarat faaliyeti olarak görmesi Stalin ile Sovyet rejiminin Almanya'nın saldırısını beklemediğini, bunu gerektirecek hareketlerden kaçındığının göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Komintern üzerinden Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ne bağlı olan kardeş komünist partilerde bu antlaşma ölümcül sarsıntılara yol açacaktır. Örneğin işgal altındaki Yunanistan'da faaliyet gösteren Yunanistan Komünist Partisi dağılmanın eşiğine gelecektir. 1941 yılında Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla komünist partiler Avrupa çapında işgale karşı direniş mücadelesine önderlik edeceklerdir.

Alman Deniz Kuvvetleri (Almanca: Deutsche Marine), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin deniz kuvvetlerinin genel adıdır.
Batı Almanya, NATO'ya dahil olduktan sonra deniz kuvvetlerinde yeni bir yapılanmaya gitti. 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesi ile Doğu Almanya'nın deniz kuvvetleri Bundesmarine'ye katıldı ve Alman Deniz Kuvvetleri bugünkü şeklini aldı.

Toplamda, Alman Donanması'nda aşağıdakiler dahil olmak üzere yaklaşık 65 görevli gemi bulunmaktadır; 10 fırkateyn, 5 korvet, 2 mayın tarama gemisi, 10 mayın avcısı, 6 denizaltı, 11 ikmal gemisi ve 20 çeşitli yardımcı gemi. Donanmanın deplasmanı 220.000 tondur.
Alman Donanması gemileri şunları içerir:

4 Baden-Württemberg sınıfı fırkateyn F125
3 Sachsen sınıfı fırkateyn F124
4 Brandenburg sınıfı fırkateyn F123
5 K130 Braunschweig sınıfı korvetler (üretimde 5 ek ünite, 2026 yılına kadar devreye alınması planlanıyor)
6 Tip 212 denizaltı

Alman Deniz Kuvvetleri, Rostock'taki Donanma Komutanlığı'ndaki (Marinekommando) Donanma Müfettişi (Inspekteur der Marine) tarafından denetlenmektedir.

Alman Donanma Karargâhı (Marinekommando), Rostock
Flotilla 1 (Einsatzflottille 1) (Karargâh Kiel)
1. Korvet Filosu (1. Korvettengeschwader), Warnemünde
1. Denizaltı Filosu (1. Ubootgeschwader), Eckernförde
Denizaltı Eğitim Merkezi (Ausbildungszentrum Unterseeboote), Eckernförde
3. Mayın Tarama Filosu (3. Minensuchgeschwader), Kiel
Deniz Kuvvetleri Koruma Taburu, (Seebataillon), Eckernförde
Donanma Özel Kuvvetler Komutanlığı, (Kommando Spezialkräfte Marine), Eckernförde
Destek Filosu (Unterstützungsgeschwader) Kiel
Kiel Deniz Üs Komutanlığı (Marinestützpunktkommando Kiel)
Eckernförde Deniz Üs Komutanlığı
Warnemünde Deniz Üs Komutanlığı
Flotilla 2 (Einsatzflottille 2), (Karargâh Wilhelmshaven)
2. Fırkateyn Filosu (2. Fregattengeschwader), Wilhelmshaven
4. Fırkateyn Filosu (4. Fregattengeschwader), Wilhelmshaven
Yardımcı Filo (Trossgeschwader), Wilhelmshaven
Wilhelmshaven Deniz Üs Komutanlığı
Deniz Havacılık Komutanlığı (Marinefliegerkommando), Nordholz
3. Donanma Hava Filosu (Marinefliegergeschwader 3), Nordholz
5. Donanma Hava Filosu (Marinefliegergeschwader 5), Nordholz
Donanma Destek Komutanlığı (Marineunterstützungskommando — MUKdo)
Donanma Tıp Enstitüsü (Schiffahrtsmedizinisches Institut), Kiel
Donanma Akademisi (Marineschule Mürwik), Flensburg
Astsubay Okulu (Marineunteroffiziersschule), Plön
Mühendislik Okulu (Marinetechnikschule), Parow, Stralsund yakınları
Deniz Operasyonları Okulu (Marineoperationsschule), Bremerhaven
Deniz Hasar Kontrolü Eğitim Merkezi (Ausbildungszentrum für Schiffssicherung), Neustadt in Holstein

Almanya Donanması mayın tarama gemileri listesi

www.marine.de - Resmi site (Almanca)27 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Doğu Afrikası (Almanca: Deutsch-Ostafrika), Afrika'daki eski bir Alman sömürgesi. Ruanda'nın büyük bir kesimini, Burundi'yi, Tanzanya'yı ve Mozambik'in bir parçasını içeren sömürge, I. Dünya Savaşı'nın Almanya'nın yenilgisiyle sona ermesiyle büyük ölçüde İngiltere'nin himayesine girdi.

Alman Kolonizasyon Derneği'ni kuran Carl Peters'ın birkaç yerli kabile reisi ile anlaşmalar imzalamasıyla ortaya çıkan Alman Doğu Afrikası, Otto von Bismarck'ın imzaladığı, bölgede hakimiyet kurmayı amaçlayan bir tüzüğün Carl Peters'a verilmesinden sonra Rufiji Nehri, Witu ve Lamu'ya doğru yayılmaya başladı. Zanzibar Sultanlığı, bu bölgeler üzerinde hak iddia ederek Alman Doğu Afrikası'nın yayılmasına karşı çıktı. Ardından Otto von Bismarck, beş savaş gemisi göndererek silahlarını Zanzibar Sultanlığı'na doğrulttu. Almanya ve İngiltere'nin anakaranın paylaşımı konusunda anlaşmasından sonra Zanzibar Sultanlığı, Carl Peters'ın gerçekleştirdiği yayılmayı kabul etmek zorunda kaldı. Alman Doğu Afrikası, Bagamoyo, Darüsselam ve Kilwa üzerinde hızla egemenlik kurdu. Arap ve Swahili kabilelerinin başlattığı Abuşiri İsyanı, bir yıl içerisinde bastırıldı. 1890'da Almanya ve İngiltere, bölgedeki sömürgeleri arasındaki sınırı belirleyen Heligoland-Zanzibar Antlaşması'nı imzaladı. Charles Stewart Smith ve George Edward Smith, ilerleyen yıllarda daha detaylı bir şekilde sınırı araştırdı. 1891'de Şef Mkwawa'nın liderliğini yaptığı Hehe kabileleri bir isyan başlattı, ancak rakip kabileler Alman Doğu Afrikası'yla birlikte hareket edince üç yıl içerisinde isyan bastırıldı. Maji Maji İsyanı'nın da şiddetle bastırılmasından sonra, Bernhard Dernburg sömürge yönetiminde reformlar yapması için bölgeye atandı.
I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Alman Güneybatı Afrikası ve Kamerun'da görev yapmış olan Paul von Lettow-Vorbeck, Alman Doğu Afrikası'ndaki birliklerin başına geçti. Tanga Savaşı'nda Alman Doğu Afrikası, İngiltere'ye karşı büyük bir başarı elde etti. Ancak Tabora Savaşı'ndan sonra erzak sıkıntısı yaşayan birlikler, İngiltere'nin Belçika Kongosu'ndan takviye almasıyla Mozambik'e çekildi. Ateşkesin sağlanmasından sonra Paul von Lettow-Vorbeck ve kalan birlikler, Kuzey Rodezya'ya çekildi.
1920'de Versay Barış Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle Alman Doğu Afrikası, İngiltere, Belçika ve Portekiz'e devredildi.

Alman sömürge imparatorluğu

Alman Dışavurumculuğu, I. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da ortaya çıkan bir sinema akımıdır.
Savaş sonrası Almanya Sineması ekonomik zorluklar yüzünden Hollywood'un gösterişli ve pahalı yapımlarıyla yarışmaları çok zordu. UFA stüdyosunun sinemacıları sembolizm ve mizansenin olanaklarını kullanarak kendi özgün stillerini yarattılar.
İlk dışavurumcu filmler, Golem (1915), Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (1920), Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (1922), Fantom (1922)'dur. Bu filmler gerçek-dışı ve çoğunlukla absürt dekorlarıyla, çarpıtılmış perspektifleriyle, ışığın ve gölgelerin abartılı kullanımıyla akıma uygun biçimsel özellikler taşıyordu.
Dışavurumculuğun aşırı gerçek dışılığı kısa ömürlüydü. Birkaç yıl içinde gelip geçti ancak temaları ve dekorun, ışığın ve gölgenin anlam yaratmak amacıyla abartılı kullanımı 1920 ve 1930'ların daha sonraki filmlerinde sıkça kullanıldı.
Bu karanlık ve karamsar akım, Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesi ve birçok Alman sinemacının Hollywood'a göç etmesiyle Amerika'ya taşındı. Özellikle iki tür, dışavurumculuk akımından bariz biçimde etkilenmiştir: Korku sineması ve kara film.

Özel

Genel
Hayward, Susan (2012). Sinemanın Temel Kavramları. Es Yayınları. ss. 29-37. ISBN 978-605-5664-22-0.

Alman Federal Meclisi (Almanca: Deutscher Bundestag), Almanya'nın yasama organıdır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Batı Almanya Federal Cumhuriyeti'nin Parlamentosudur. Bonn şehrinde faaliyete geçmiş ve her iki Almanya'nın 1990'da tekrar birleşmesine kadar burada faaliyet göstermiştir.
1990'da tekrar birleşen Almanya'nın parlamentosu, alınan oy birliği kararı ile başkenti Bonn'dan Berlin'e taşıdı. Bugün Berlin'de eski Reichstag (II. Dünya Savaşı'nda ağır hasar görmüş Alman İmparatorluğu Parlamentosu) binasının temelden onarımı sonucunda buraya taşındı. Berlin'de bulunan parlamentonun mensupları, doğrudan Alman halkı tarafından seçilir. Milletvekili sayısı 630, yasama dönemi ise toplam 4 yıldır.

*Tıbbi nedenlerle istifa
**Görevdeyken vefat
***Siyasi nedenlerle istifa
†Göreve gelen ilk kadın
§ Almanya cumhurbaşkanı olunca istifa

Bundestag resmî sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Hava Kuvvetleri (Almanca: Luftwaffe), Alman Silahlı Kuvvetleri'nin hava kuvvetleri koludur. 31 Mart 2025 itibarıyla 27.741 kişilik bir güce sahip olarak, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya Hava Kuvvetleri'nden sonra Avrupa Birliği içindeki dördüncü en büyük hava kuvvetidir. 1989-1990 yıllarında Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana bütçesi önemli ölçüde azalmış olsa da, hâlâ dünyanın en iyi donanımlı hava kuvvetleri arasında yer almaktadır.
Alman Hava Kuvvetleri (Bundeswehr'in bir parçası olarak), 1956'da Soğuk Savaş döneminde Batı Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin hava savaşı şubesi olarak kuruldu. Batı ve Doğu Almanya'nın 1990'da yeniden birleşmesinden sonra, 1956'da Ulusal Halk Ordusu'nun bir parçası olarak kurulan eski Alman Demokratik Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri'nin bir bölümünü kendi bünyesine aldı. Bundeswehr'in mevcut Luftwaffe'si ile 1935 yılında kurulan ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1945-46'da tamamen dağılan Wehrmacht'a bağlı Luftwaffe arasında örgütsel bir süreklilik yoktur. Hem tarihi hem de bugünkü Alman Hava Kuvvetleri için kullanılan Luftwaffe terimi, herhangi bir hava kuvvetinin Almancadaki tanımlamasıdır.
Alman Hava Kuvvetleri komutanı Korgeneral Karl Müllner'dir. Hava Kuvvetleri, ikisi uçan birime ev sahipliği yapan 11 hava üssü kullanmaktadır. Ayrıca Hava Kuvvetleri'nin üç sivil havalimanında kuvveti vardır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Alman havacılığı ağır kısıtlamalara tabi tutuldu ve Müttefik Kontrol Komisyonu, Ağustos 1946'da Nazi döneminden kalan Luftwaffe'yi resmen lağvederek askerî havacılığı tamamen yasakladı. Ancak bu durum, Batı Müttefikleri'nin, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı'nın büyüyen askerî tehdidine karşı Almanya'nın yeniden silahlanmasının gerekli olduğunu düşünmesiyle değişti. Batı Almanya'nın 1955'te NATO'ya katılmasının ardından, 9 Ocak 1956'da yeni Bundeswehr'in bir kolu olarak Luftwaffe adıyla yeni Alman Hava Kuvvetleri kuruldu.
Wehrmacht'ın Luftwaffe'sinde görev yapan birçok tanınmış savaş pilotu, savaş sonrasında kurulan yeni hava kuvvetlerine katıldı. Batı Almanya'ya dönmeden önce ABD'de yenileme eğitiminden geçirildiler ve ABD'nin sağladığı modern teçhizatı kullanmayı öğrendiler. Bu pilotlar arasında Erich Hartmann, Gerhard Barkhorn, Günther Rall ve Johannes Steinhoff yer alıyordu. Steinhoff yeni Luftwaffe'nin başkomutanı oldu; Rall ise onun ardından ikinci komutanlık görevine getirildi. İkinci Dünya Savaşı'nın bir diğer pilotu olan Josef Kammhuber de savaş sonrası Luftwaffe'de önemli bir kariyer yürüttü ve 1962'de Hava Kuvvetleri Başmüfettişi olarak emekliye ayrıldı.

2012 yılında Hava Kuvvetleri'nin onaylı personel gücü 44.565 aktif hava personeli ve 4.914 yedek subaydan oluşuyordu. Sivil personel sayısı ise 5.950 memur ve çalışana düşürülmekteydi. Bu sivillerin çoğu bakım birimlerinde ve Hava Kuvvetleri İtfaiye Teşkilatı'nda görev yapıyordu. 20 Eylül 2011'de Savunma Bakanı Thomas de Maizière, Hava Kuvvetleri personelinin 23.000 hava personeline indirileceğini açıkladı.

Alman İmparatorluğu Dönemi

Nazi Almanyası Dönemi

Doğu ve Batı Almanya Dönemi

Luftstreitkräfte
Luftwaffe (Wehrmacht)

Alman Kara Kuvvetleri (Almanca: Heer), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kara kuvvetleridir. Geleneksel Alman Ordusu 1955 yılında yeni yapılanmaya gitti ve Batı Almanya'nın ordusu olan Bundeswehr bünyesinde kara kuvvetleri kuruldu. Daha öncesinde hava kuvvetleri ve kara kuvvetleri aynı branş içindeydi. Almanya'nın Yeniden Birleşmesi'nden sonra Doğu Almanya Ordusu Batı Almanya Ordusu'na katıldı ve bugünkü Alman Kara Kuvvetleri oluştu.

Alman Ordusu, Berlin yakınlarındaki Strausberg'de konuşlu Ordu Komutanlığı'ndaki (Kommando Heer) Ordu Müfettişi (Inspekteur des Heeres) tarafından komuta edilmektedir. Eğitim merkezleri Leipzig Ordu Eğitim Komutanlığı tarafından denetlenmektedir.
Ordunun muharip birlikleri, her biri üç tugaya sahip iki zırhlı tümen, bir hızlı kuvvetler tümeni ve Ordu Komutanlığının doğrudan gözetimi altındaki Fransız-Alman Tugayı'ndan oluşur. Komşu ülke Fransa gibi diğer Avrupa ordularının aksine, alaylar ortak bir örgüt biçimi değildir ve bu nedenle Alman ordusunda alay yoktur. Taburlar doğrudan tugaylara veya tümenlere bölünme birliklerine bağlıdır. Çoğu diğer NATO üyesinin aksine, Alman piyade taburları, 1.000 askere, yani ABD Ordusu taburlarının iki katı büyüklüktedir.

 1. Panzerdivision (Hannover)
Tümen birlikleri
Panzerlehrbrigade 9 (9. Zırhlı Eğitim Tugayı)
Panzerbrigade 21 (21. Zırhlı Tugay) Lipperland
Panzergrenadierbrigade 41 (41. Mekanize Piyade Tugayı) Vorpommern
43. Mekanize Tugay, Havelte, Hollanda. Eğitim ve oluşumu için 1. Zırhlı Tümen'e bağlı.
 10. Panzerdivision (Veitshöchheim)
Tümen birlikleri
Panzerbrigade 12 (12. Zırhlı Tugay) Oberpfalz
Gebirgsjägerbrigade 23 (23. Dağ Piyade Tugayı) Bayern
Panzergrenadierbrigade 37 (37. Mekanize Piyade Tugayı) Freistaat Sachsen
 Division Schnelle Kräfte (Hızlı Kuvvetler Tümeni) (Stadtallendorf)
Tümen birlikleri
Kommando Spezialkräfte (Özel Kuvvetler Komutanlığı) (KSK)
Luftlandebrigade 1
11 Luchtmobiele Brigade (NATO görevleri için tümene bağlanabilir)
 Eurocorps (Straßburg)
Komuta Destek Tugayı
İki daimi taburda Alman unsurları ve bir kurmay bölüğü
 1 (Alman/Hollanda) Kolordusu (Münster)
İki daimi taburda Alman unsurları ve bir kurmay bölüğü
 Kuzey Doğu Çok Uluslu Kolordular (Stettin)
Fernmeldebataillon 610 (610. Muhabere Taburu)
Alman unsurları
 Deutsch-Französische Brigade (Fransız-Alman Tugayı), Müllheim
  Zentrales Langzeitlager (Ordu Merkez Deposu), Herongen
  Zentrales Langzeitlager (Ordu Merkez Deposu), Pirmasens
 Zentraler Mobilmachungsstützpunkt  (Merkezi Seferberlik Üssü), Brück

Alman Ordusu'nun askerleri için Truppengattungen diye adlandırılan on bir farklı birimi bulunmaktadır. Her Truppengattung birimi, kendi okul ve mükemmeliyet merkezlerinde verilen eğitim ve göreve hazırlıktan sorumludur. Optik olarak bu ayrım, "Waffenfarbe" olarak adlandırılan birim rengi ile yapılabilir ve bunlar rütbeli işarete bağlı bir kordon ve belirli bir rozet takılı berelerin rengiyle gösterilir.
Bere Rengi (Sadece Ordu ve Donanma ve Hava Kuvvetleri Güvenlik Birimleri)

Siyah: Zırhlı Birlik, Keşif Birliği
Yeşil: Mekanize Piyade ve Tüfekler Birliği
Koyu Kırmızı: Havacı Birlik, Hava İndirme Birliği, Özel Kuvvetler, Hava indirme tümenlerine atanmış birlikler
Açık Kırmızı: Savaş Destek Gücü ve Askeri Polis
Koyu Mavi: Tıp Birliği
Lacivert: Çok Uluslu Birimler, Subay Adayı Taburları, Donanma ve Hava Kuvvetleri Güvenlik Birimleri
Açık Mavi: Birleşmiş Milletler Misyonlarındaki Birlikler
Gri mountain cap (Bergmütze): Dağ askerleri Gebirgsjäger
Waffenfarbe (Sadece ordu ve ordu destek birimleri)

Parlak kırmızı: General rütbesi (sadece "Kragenspiegel", "Litze" yok),
Koyu kırmızı: Genelkurmay

Resmî site14 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Konfederasyonu (Almanca: Deutscher Bund) Orta Avrupa'da, 1806'da yıkılan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun boşluğunu doldurmak amacıyla 1815 Viyana Kongresi ile kurulan konfederasyondur. 1848'te, liberal ve milliyetçi ihtilalciler birleşmiş bir Alman Devleti kurmaya çalıştılar. Fakat Alman eyaletleri arasındaki görüşmeler olumsuz sonuçlanınca konfederasyon 1848'de dağıldı. Buna karşın 1850'de tekrar kuruldu. İki üstün ülke, Prusya ve Avusturya arasındaki Alman devletçiklerinin lideri olma konusundaki çekişme, 1866 Avusturya-Prusya Savaşı'nın çıkmasına neden oldu ve konfederasyon dağıldı. Böylece 1866'da, kuzey Almanya'da, Kuzey Almanya Konfederasyonu ve birçok devletçik kuruldu ve bunlar 1871 yılına kadar varlıklarını sürdürdü. Bu sürecin sonunda Prusya'nın önderliğinde Alman İmparatorluğu kuruldu.

Viyana Kongresi'nde imzası olan ve Alman Konfederasyonu'na katılan devletler şunlardır:

Avusturya
Prusya
Bavyera
Saksonya
Hannover Krallığı
Württemberg
Baden
Hessen Elektörlüğü
Hessen Büyük Dükalığı
Holstein adına Danimarka
Lüksemburg adına Hollanda
Braunschweig
Mecklenburg-Schwerin
Nassau
Saksonya Weimar
Saksonya Gotha
Saksonya Coburg
Saksonya Meiningen
Saksonya Hildburghausen
Mecklenburg-Strelitz
Holstein-Oldenburg
Anhalt-Dessau
Anhalt-Bernburg
Anhalt-Kothen
Swartzburg-Sondershausen
Swartzburg-Rudolstadt
Hohenzollern-Hechingen
Lihtenştayn
Hohenzollern-Sigmaringen
Waldeck
Reuss, yaşlı kolu
Reuss, genç kolu
Schaumburg-Lippe
Lippe-Detmold
Bu devletler de sonradan konfederasyona katılmıştır:

Hessen-Homburg
Lübeck
Frankfurt
Bremen
Hamburg

Almanya'nın birleşmesi

Alman Konfederasyonu'nun anayasası, 8 Haziran 181513 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Krallığı (Latince: Regnum Teutonicum), Karolenj İmparatorluğu'nun doğusundaki toprakları içine alan bir devlettir. Anglosakson İngiltere ve Orta Çağ Fransası'nda olduğu gibi bağımsız halk ve krallıkların bir araya gelmesiyle kurulmuştur. 843 tarihli Verdun Antlaşması'yla ortaya çıkan Doğu Frank Krallığı'nın ardılı olan devlet 911 yılına dek Karolenj Hanedanı tarafından yönetilmiş, 962'de I. Otto'nun tahta geçmesiyle Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun omurgası durumuna gelmiştir.

843 tarihli Verdun Antlaşması sonucunda Karolenj İmparatorluğu üçe bölünmüş ve bu bölünmenin doğusunda kalan topraklarda Doğu Frank Krallığı ortaya çıkmıştır. Bu krallık, 911 yılına kadar Karolenj Hanedanı tarafından yönetilmiş; hanedanın sona ermesiyle birlikte Saksonya dükü I. Heinrich (Kuş Avcısı) 919 yılında kral seçilmiştir. Bu gelişme, krallığın başına ilk kez bir Alman soylusunun geçmesini sağlamış ve "Alman Krallığı" (Regnum Teutonicum) olarak anılmasına zemin hazırlamıştır.

936 yılında tahta çıkan I. Otto, krallığın merkezi otoritesini güçlendirmeye çalışmış ve 955 yılında Macarları Lechfeld Muharebesi'nde mağlup ederek önemli bir askerî zafer kazanmıştır. 962 yılında Papa tarafından imparator ilan edilerek Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun ilk hükümdarı olmuştur. Bu olay, Alman Krallığı'nın, imparatorluğun çekirdeğini oluşturmasını sağlamıştır.

Alman Krallığı, büyük ölçüde feodal bir yapıya sahipti. Saksonya, Frankonya, Bavyera ve Svabya gibi büyük dükalıklar krallık içinde özerk bir konuma sahipti. Kral, bu dükalıkların liderlerinin desteğini almak zorundaydı ve krallık, seçimle belirlenen bir monarşi hâline gelmişti. Bu sistem zamanla seçici prensler kurumunun gelişmesine yol açmıştır.

Hristiyanlık, Alman Krallığı'nın sosyal ve siyasal yaşamında belirleyici bir rol oynamıştır. Krallar, kilise kurumlarını kendi yönetim sistemlerine entegre etmiş ve özellikle piskoposluk atamaları üzerinden nüfuzlarını artırmaya çalışmışlardır. Manastırlar, Latince eğitim veren merkezler hâline gelmiş ve kültürel üretimin odak noktası olmuştur.

Alman Krallığı, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun en önemli parçası olmuş ve imparatorluk tahtına oturmak isteyen her hükümdarın öncelikle Alman kralı olarak seçilmesi bir gelenek hâline gelmiştir. 13. yüzyıldan itibaren merkezi otoritenin zayıflamasıyla krallık, çok sayıda özerk prensliğe bölünmüş ve siyasi gücü giderek azalmıştır.

Gillingham, John (1991). The Kingdoms of Europe. Oxford University Press.
Reuter, Timothy (1991). Germany in the Early Middle Ages 800–1056. Longman.
Fouracre, Paul (ed.) (2005). The New Cambridge Medieval History: Volume 1. Cambridge University Press.

Alman işgali altındaki Avrupa, 1939 ve 1945 arasını kapsayan bir dönemde Nazi Rejimi tarafından yönetilen Alman güçleri tarafından tamamen veya kısmen işgal edilmiş veya politik olarak işgal edilmiş (kukla hükûmetler) devletleri içeren Avrupa'yı ifade eder. Wehrmacht, kabaca şu bölgeleri işgal etti:

Almanlar doğuda, Kafkasya'daki Mozdok kasabasına kadar
kuzeyde, Svalbard'taki Barentsburg'a kadar
güneyde Gavdos adasına kadar
batıda Ushant adasına kadar ilerlediler.

Alman işgali altındaki birçok ülke, ya Birleşik Krallık ya da Sovyetler Birliği müttefiki olarak İkinci Dünya Savaşı'na girmek zorunda kaldı. Bazıları (Çekoslovakya gibi) savaş patlak vermeden Almanlara teslim oldu; bazılarıysa başlarındaki meşru hükûmetleri sürgüne göndererek Almanların kukla devleti olmak zorunda kaldı. Bazı ülkelerse tarafsız olduğu halde Nazi Almanyası tarafından işgal edilenler arasına girdi.

Drang nach Osten ("Doğuya Doğru Sürüş")
Lebensraum ("Yaşam Sahası")
Büyük Cermen Reich'ı
Alman Reich
Pan-Cermenizm

Bank, Jan. Churches and Religion in the Second World War (Occupation in Europe) (2016)
Gildea, Robert and Olivier Wieviorka. Surviving Hitler and Mussolini: Daily Life in Occupied Europe (2007).
Klemann, Hein A.M. and Sergei Kudryashov, eds. Occupied Economies: An Economic History of Nazi-Occupied Europe, 1939–1945 (2011).
Lagrou, Pieter. The Legacy of Nazi Occupation: Patriotic Memory and National Recovery in Western Europe, 1945–1965 (1999)
Mazower, Mark (2008). Hitler's Empire: Nazi Rule in Occupied Europe. Londra: Allen Lane. ISBN 9780713996814. 
Scheck, Raffael; Fabien Théofilakis; and Julia S. Torrie, eds. German-occupied Europe in the Second World War (Routledge, 2019). 276 ss. online review 23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Timothy D. Snyder (2 Ekim 2012). Bloodlands: Europe Between Hitler and Stalin (İngilizce). Basic Books. ISBN 978-0-465-03297-6. 
Toynbee, Arnold, ed. Survey of International Affairs, 1939–1946: Hitler's Europe (Oxford University Press. 1954) ss.730. online review 23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; full text online free
Carlyle Margaret, ed. Documents on International Affairs, 1939–1946. Volume II, Hitler's Europe (Oxford University Press. 1954) ss. 362)

Map of Europe in 1942 14 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.worldwar2history.info/war/Allies.html 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.bbc.co.uk/history/events/germany_advances_through_europe 2 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.holocaustresearchproject.org/nazioccupationʘ

Almanya genellikle das Land der Dichter und Denker (şairlerin ve düşünürlerin ülkesi) diye anılır. Alman kültürü, Almanya'nın ulus devlet olarak doğmasından çok önceleri ortaya çıkmıştır ve Almanca konuşulan tüm coğrafyayı etkisi altına almıştır.

Alman edebiyatının izleri Orta Çağ'a kadar dayanır. Bu dönemin unutulmaz edebiyatçıları Walther von der Vogelweide ve Wolfram von Eschenbach'tır. Yazarı belli olmayan Nibelungenlied, yazıldığı devrin en önemli eseri olarak bilinir. Jacob ve Wilhelm Grimm tarafından yazılan peri hikâyeleri dünya çapında ün kazanmıştır. İncil'i Almancaya çeviren din adamı Luther, modern "yüksek Almanca"nın temelini atmıştır. Lessing, Goethe, Schiller, Kleist, Hoffmann, Brecht ve Schmidt Alman edebiyatındaki önemli şair ve yazarlardandır. 20. yüzyılda dört Alman Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Bunlar: Thomas Mann, Hermann Hesse, Heinrich Böll ve Günter Grass'tır.

Almanya'nın felsefeye etkisi Orta Çağ'dan günümüze kadar önemli olmuş, Batı felsefesi'ni önemli ölçüde etkilemiştir (Albertus Magnus). Leibniz (17. Yüzyıl) ve Kant, felsefe tarihinde merkezi rol oynamışlardır. Kantianizm, Schopenhauer ve Alman idealizmi'ne ilham kaynağı olmuştur. Bu düşünce by Fichte ve Hegel tarafından savunulmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısında Marx ve Engels, Komünist teoriyi geliştirirken 20. yüzyılda Nietzsche, Heidegger ve Gadamer geleneksel Alman felsefesini takip etmiştir. Yine birçok Alman entelektüel sosyoloji alanında önemli katkılarda bulunmuştur. Bu kişilerin en önemlileri Habermas, Horkheimer, Adorno (Frankfurt Okulu'nun üç merkezi ismi), Tönnies, Simmel, Weber ve Luhmann'dır. Berlin Üniversitesi, dilbilimci ve felsefeci Wilhelm von Humboldt tarafından 1810 yılında kurulmuştur ve bu üniversite birçok modern batı üniversitesi için esinlenme kaynağı olmuştur.

Müzik alanında Almanya, Bach ve Beethoven gibi klasik müzik alanında büyük üne sahip kişileri yetiştirmiştir. Uluslararası alanda tanınmış diğer bestekârlar Händel, Telemann, Mendelssohn Bartholdy, Brahms, Schumann, Wagner, Strauss ve Orff'tur.
2006 yılı verilerine göre Almanya, dünyanın beşinci büyük müzik pazarı konumunda yer almıştır. Herbert Grönemeyer, Scorpions, Rammstein, Nena, Dieter Bohlen, Tokio Hotel ve Modern Talking gibi müzik grupları uluslararası üne kavuşmuşlardır. Alman müzisyenler ve Tangerine Dream, Kraftwerk gibi gruplar elektronik müziğin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Almanya her yıl birçok büyük müzik festivaline ev sahipliği yapmaktadır. Rock am Ring müzik festivali hem Almanya'nın, hem de dünyanın en büyük müzik festivalidir.

Önemli Alman rönesans ressamları Albrecht Altdorfer, Yaşlı Lucas Cranach, Matthias Grünewald ve Hans Holbein the Younger'dir. Fakat en çok bilinenleri Albrecht Dürer'dir. Almanya'nın bilinen en ünlü Barok sanatçısı Cosmas Damian Asam'dur. En çok bilinen sanatçılar romantizmde Caspar David Friedrich, gerçeküstücülükte Max Ernst, the kavramcılıkta Joseph Beuys ve dışavurumcu Georg Baselitz'tir.

Mimari alanında Almanya'nın katkıları ilk olarak Karolenj ve Otto mimarisi içinde incelenebilir. Bu mimari tarzlar Romanesk mimari'nin habercisi olmuştur. Bölge daha sonra Gotik, Rönesans ve Barok mimarilerinin etkisi altında kalmıştır. Ülke daha sonra Walter Gropius tarafında şekillendirilen Bauhaus ve Deutscher Werkbund ile modern mimariye katkılarda bulunmuştur. II.Dünya Savaşı'ndan beri Berlin'e birçok modern bina yapılmıştır.

Almanya, Avrupa'nın birçok kaliteli akademik kuruluşuna ev sahipliği yapmaktadır. Birçok ünlü üniversite Berlin ve Münih'te bulunmaktadır. Bununla beraber ülkenin çeşitli yerlerinde bulunan dünyaca ünlü eğitim kurumlarından bazıları: Tübingen Üniversitesi, Göttingen Üniversitesi, Marburg Philipps Üniversitesi, Berlin Humboldt Üniversitesi, Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi ve Freiburg Üniversitesi'dir.

Goethe Enstitüsü
Alman şarabı
Almanya'da spor
Alman mutfağı
Almanya'da din
Alman sineması
Alman kültür tarihi

Almanya hakkında: kültür9 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Almanya Büyükelçiliği, Washington, DC: Kültür
Goethe Institute17 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman mutfağı, Alman ulusunun yemek tarzından ileri gelmektedir. Yüzyıllar boyunca bölgeden bölgeye gerçekleşen sosyal ve politik değişiklikler etkisiyle mutfak gelişimini sürdürmüştür. Almanya'nın güney bölgeleri olan Bavyera ve Svabya, birçok ortak yemek kültürünü paylaşmaktadır. Malzeme ve yemekler eyaletlere göre değişmektedir. Hem ulusal, hem bölgesel nitelikte birçok önemli yöresel yemek bulunmaktadır. İlk zamanlar yöresel haldeki birçok yemek, günümüzde değişiklikler geçirerek ülke çapına yayılmışlardır. Alman mutfağı heterojen toplum yapısı ve karışık kültürü ile çeşitlilik göstermektedir.

Eyaletin yarısının tarım için kullanılmasından, Thüringiya için tarımın ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Eyaletin merkezi olan Erfurt civarlarında Buğday, şalgam, şeker pancarı ve arpa gibi birçok değişik tarımsal ürün yetiştirilmektedir. Karnabahar (740 dönüm), lahana (kıvırcık, kırmızı, beyaz)(25 dönüm), yer lahanası (37 dönüm), brokoli (37 dönüm) Erfurt bölgesinde geleneksel anlamda yetiştirilmektedir. Domates, marul, bakla, soğan ve hıyar, Jena yakınlarındaki bölgenin doğu bölümünde cam merkezlerinin alt kısmında 12 dönümlük alanda yetiştirilmektedir. Thüringiya, Almanya'da şifalı bitki yetiştiriciliğinde ikinci büyük bölge konumundadır, Kolleda kenti ise "nane kenti" olarak anılıp, nane yetiştiricileri burada nane tarımının nasıl daha iyi yapılacağı konusunda çalışmalarda bulunmak üzere bir araya gelmektedir.
Thüringiya bölgesinin üçte biri ormanlarla kaplıdır ve bu bölgenin Almanya'nın en iyi avcılık mekanlarından biri olduğu düşünülmektedir. Doğu ve Batı Almanya'nın birleşimine kadar avcılık müsabakalarından elde edilen etler, lüks otellere satılmak veya ihraç edilmek üzere saklanırdı. Günümüzde avcılık iznine sahip herhangi bir kişi; kızıl geyik, karaca, yaban domuzu, tavşan, ördek ve muflon (yabani koyun) avlayabilmektedir. Sülün, yabani tavuk ve siyah keklik ise, tümüyle koruma altına alınmışlardır ve avlanılmaları yasaktır. Ormanlık alanlar kestane mantarı, çörek mantarı ve chantrelle gibi çok değişik türlerde yenilebilen mantarlarla birlikte, geleneksel katık haline gelmiş yaban mersini, kızılcık, ahududu ve böğürtlen gibi yaban çileklerini barındırmaktadır.
Thüringiya'nın en ünlü yemekleri Thuringian sausage ve Thuringian dumplingdir. Eyalet ayrıca sosislerinin, buğulanmış, ayıklanmış ve tütsülenmiş şekilde hazırlanan çeşitleriyle de bilinmektedir. Ünlü çeşitler arasında Thüringer mettwurst (yayılmış ayıklanmış bir sosis), Feldkieker (tütsülenmiş, sekiz saate kadar havada kurumaya bırakılmış), Thüringer leberwurst (buğulanmış bir domuz sosisi), Thüringer rotwurst (buğulanmış, mesane veya doğal bir kılıfla paketlenmiş sosis) bulunmaktadır.

Saksonya'da sebzeler, Elbe Vadisinde oldukça yüksek fiyata yetiştirilmektedir. Bu bölgede yetiştirilen sebzeler; yer lahanası, hıyar, domates, marul, fasulye, ıspanak, beyaz ve kırmızı lahana, yabanturpu, pırasa, turp, kuzumantarı ile Leipziger Allerleiye (Leipzig karışık sebzeler) hammadde durumunda olan kuşkonmaz, bezelye ve havuçtur. Saxony'de çevresel bakımdan sıkı sebze tarımı denetiminden geçirilen 1.100'ün üzerinde sebze yetiştiricisi bulunmaktadır.
Kahve, Saksonya'da oldukça popülerdir. 17. yüzyıl boyunca kahve, "halk içeceği" olarak biranın yerini almıştır. 18. yüzyılda kahve "Alman değil" şeklinde lanse edilmiş ve bira yeniden ününü geri almıştır. 1908 yılında bir tencerenin ağzına bir tane süzgeç kağıdı yerleştirerek ilk kahve filtresini icat eden, Saxon bir kadın olan Melitta Bentz'dir. Kahve telvesi cezvenin içine yerleştirildi ve sıcak su ile üst seviyeye kadar dolduruldu. Saxonlar kahvelerini tatlı içmekten hoşlanırlardı; popüler kahve içekleri buzlu kahve (vanilyalı dondurma ve çırpılmış krema ile soğuk kahve), kara orman kahvesi (tek veya iki içimlik, kiraz rakısı ve parça buzlu soğuk kahve), baharatlı kahve (karanfil, kakule, tarçın ve krem şanti ile sıcak kahve) ve Dithmarsch kahvesi'dir (yumurta sarısı, rom ve krema ile sıcak kahve).

Hububatlar Saksonya-Anhalt'ın ekili alanlarının yüzde altmış ikisini oluşturmaktadır. Buğday, arpa, yulaf ve çavdar temel yetiştirilen ürünlerdir ve Borde dolaylarında 1931 yılından beri yetiştirilen çavdar, Burger Knackebrot yapımında kullanılmaktadır. Yetiştirildikten sonra şekere dönüştürülen şekerpancarı, ekili alanların yüzde onunu kaplamaktadır ve bölgede 19. yüzyılda yaşanan ekonomik patlamadan sonra popülerlik kazanmıştır.
Bir balıkçının 110 yıl önce Arendsee'ye Alabalık'ı getirmesiyle bu ürün bölgesel bir yemek özelliği kazanmıştır. Balıkçılık, bölgede bulunan balık türlerinin 40'ından 33'ünü barındırması dolayısıyla bir zamanlar Elbe nehrinde oldukça önemliydi. Cıva, hekzaklorobenzen ve DDT bileşikleri ve heptaklor Elbe nehrinin kirlenmesine yol açmış ve 1989 yılından beri nehirde ticari balıkçılık yapılması yasaklanmıştır.
Würchwitzer Spinnenkäse (Milbenkäse), kesmik peynirinin, binlerce toz zerresi içine yatırılarak elde edilen, üretiminin Würchwitz'de yapıldığı bir peynirdir. Bu tozlar peyniri olgunlaştıran bir enzim salgılarlar ve bir ay sonra peynir sarımsı bir renk alır, üç ay sonra rengi kızıla döner, bir yıl sonra ise meraklıları için çok çekici hale gelen siyahımsı hale gelir. Tadını acımsı olmasından alır ve ayrıca peynirin, tüketen insanları ev tozlarının alerjik etkilerine karşı koruyucu etkileri olduğu da bildirilmiştir. Belli tozlar mayalanmasından ileri gelerek peynirin tüketilmesi esnasında da alınmaktadır.

Domuz, biftek ve kümes hayvanları, domuz en fazla olmak üzere Almanya'da başlıca tüketilen et çeşitleridir. Yılda kişi başına düşen et tüketimi miktarı 33 kg. (72 lbs.)'dır. Kümes hayvanları arasında tavuk en yaygını olmakla birlikte ördek, kaz ve hindi de ayrıca sevilen ürünler arasındadır. Av etleri, özellikle domuz, tavşan ve geyik tüm yıl boyunca bulunabilecek ürünlerdendir. Kuzu ve keçi etleri de bulunabilmektedir fakat çok fazla rağbet görmemektedir.
Etler genellikle rosto şeklinde yenilmesine rağmen; tavada pişirme de mevcuttur fakat bu tariflerin kaynağı Fransa'dır. Almanya genelinde etler çoğunlukla sosis şeklinde yenmektedir. Almanya'da yaklaşık olarak 1500 farklı sosis tipi bulunmaktadır. (Wurst)

Alabalık, Alman menülerinde en yaygın olarak tüketilen tatlı su balığı olmakla birlikte bunun yanında turna balığı ve sazan da oldukça sevilmektedir. Levrek de ayrıca sıklıkla tüketilir. Deniz yemekleri geleneksel olarak ringa balığı salamurası (ringa salamurası yuvarlanarak turşu salatası veya soğan etrafında silindirik hale getirilir) şeklinde sunulan ringalar haricinde kuzey kıyı bölgeleriyle sınırlıdır. Günümüzde taze ringa, ton balığı, uskumru, somon balığı ve sardalya gibi deniz balıklarına ülke çapında ulaşılabilmektedir. Sanayi devrimi ve ardından gelen nehir kirliliği öncesinde, somon balığı Rhine, Elbe ve Oder nehirlerinde yaygın olarak bulunmaktaydı.

Sebzeler çoğunlukla yahni veya sebze çorbalarında kullanılır fakat aynı zamanda garnitür olarak da servis edilir. Havuç, şalgam, ıspanak, bezelye, fasulye ve lahananın birçok çeşitleri yaygındır. Kızarmış soğanlar ülke genelinde birçok et yemeğinin yanında yaygın olarak kullanılan bir aperitiftir. Kuşkonmaz, özellikle beyaz olanı, yaygın kullanılan bir garnitürdür veya ana yemek olarak da hazırlanmaktadır. Restoranların mevsimi olduğu zamanlar tüm menülerini beyaz kuşkonmaz yemeklerine ayırdıkları olmaktadır. Kuşkonmaz mevsimi (Almanca: Spargelzeit veya Spargelsaison) Mayıs'ın ortasında başlayıp, 24 haziran'a karşılık gelen St. John's Day'de bitmektedir.
Alman mutfağında önemli bir yere sahip olan patates, Almanlar tarafından bir sebze olarak görülmemektedir.

Erişte, İtalyan makarnasından daha incedir ve genellikle yumurta sarısı içermektedir. Özellikle ülkenin güney batı kısmında, Spätzle denilen eriştenin en fazla tüketilen çeşidi, içine fazla miktarda yumurta sarısı konularak hazırlanır. Ayrıca ravioliyi anımsatan Maultaschen adında geleneksel olarak doldurulmuş erişte bulunmaktadır. Eriştenin yanında, patates ve hamur köftesi de (Klöße veya Knödel) özellikle güneyde oldukça yaygındır. Patates Alman mutfağına 18. yüzyılın sonlarında girmiştir ve 19. ve 20. yüzyıllarda ülkenin her yerinde bulunabilir hale gelmiştir. Patateslerin en fazla sunulma biçimi tuzlu suda kaynatılaraktır fakat püre ve kızartılmış patateste önemli yer tutmaktadır ve Pommes Frites (patates kızartması) günümüzde oldukça yaygın olmuştur. "Pommes Frites"ın daha kısası olan Pommes, Amerikan tarzı bir "patates kızartması" olup, McDonalds ve Burger King gibi Amerikan fastfood mağazaları dışında pek yaygın bulunmamaktadır, daha fazla tercih edilenleri ise ketçap veya mayonezle veya "Pommes rot-weiß" de olduğu gibi her ikisiyle beraber servis edilen Hollanda ve Danimarka tarzı kızartmalardır.

Genel olarak sosisler için hardalı bir kenarda tutarsak, Alman yemekleri nadiren acı ve baharatlıdır — en popüler baharatlar maydanoz, defne, kekik, frenk soğanı, karabiber (çok az miktarda), ardıç meyvesı ve kimyon'dur.
Yılbaşı zamanlarında yapılan tatlı keklerde ve bazen de sosislerin hazırlanmasında çoğunlukla kakule, anason tohumu ve tarçın kullanılır fakat bu baharatların Alman yemeklerinde kullanımı ise çok nadirdir. Reyhan, adaçayı, keklik otu ve kırmızı biber gibi diğer baharat ve otlar da son zamanlarda popülerlik kazanmaktadır.
Hardal ("Senf") sosisle çok uyumludur ve birçok çeşidi vardır, en yaygın olanı ise İngiliz ve Fransız hardalı arası olan "Mittelscharf"dır. Düsseldorf ve etrafındaki bölgeler kendilerine has hem masa sosu, hem de Senfrostbraten gibi yöresel yemek olarak bilinen baharatlı hardalları ile bilinmektedir (hardal ile kavrulmuş biftek). Ülkenin güney bölgelerinde, özellikle Bavyeran usulü Weißwurst ile servis edilen hardalın tatlı bir çeşidi yapılmaktadır. Alman hardalı, Amerikan çeşitlerine göre daha az asidik özellikte bulunmaktadır.
Yabanturpu, sos olarak kullanılmasının yanında, krema ile zenginleştirilerek ("Sahnemeerettich") veya hardal ile yoğurularak hamur şeklinde de servis edilebilmektedir. Almanya'nın bazı bölgelerinde, hard

Orta Avrupa'nın Almanca konuşulan ülkelerinde yaşayan besteciler Orta Çağ'dan 20. yüzyılın ortalarına dek, Batı Sanatı Müzik Uygarlığının omurgası sayılan zengin ve çeşitli bir müzik üretmişlerdir. Açıkçası, diğer besteciler de önemli ve kendine özgü besteler yapmışlar ve Alman üslubunu etkilemişlerdir. Örneğin İtalya sadece opera alanında değil, enstrümantal sonatlar, konçertolar ve vokal şarkılar alanında da hatırı sayılır bir merkez olmuştur. Fransızlar, bu İtalyan biçimlerinin bazılarını kullanmışlar, bunlara saraya özgü bir şıklık vererek yerel motiflerle süslemişler ve Fransa'ya özgü temaları hemen göze çarpacak biçimde kullanmışlardır. İtalyan ve Hollandalı bestecilerle birlikte Fransız müzisyenler polifonik üslupta, bütündeki melodik parçaların kendiliğinden öne çıkmasının temellerini atmışlardır.
Almanlar, başlangıçta yabancı ülkelerde meydana gelen bu gelişmelerin pek çoğunu reddettilerse de, kendi bünyelerine uyarladıkları öğeleri seçkinliğin en üst basamaklarına yükselttiler. 19.yüzyılın başlarında Alman ve Avusturyalı besteciler kendilerine ait yeni biçimler ve türler üretmeye başlamışlardı. Klasik üslup modern konser repertuvarının içindeki sanat ve senfonileri besleyen temasal ve armonik materyalleri organize etmede oranlı bir yakınlaşma geliştirmiştir. Bu klasisizm, Romantizme dönüştüğünde Almanlar ve Avusturyalılar tarihseli girişim üstünlüğünü ele geçirip, 20. yüzyıla taşımışlardır.

I. ve II. Dünya Savaşları arasında Alman müziği daha liberal ve daha bağımsız tarzda türlere doğru genişleme gösterdi.

Alman pop müziğine ilk örnek olarak Kabare verilebilir. Kabare adı verilen müzik türü, 1920'lerde gece kulüplerinde duygusal parçalar ile birlikte ortaya çıkmış ve daha sonralarında da etkisini daha geniş alanlarda göstermiştir. Bu kategoride, zamanının en ünlü müzisyenleri Marlene Dietrich ve Margo Lion'dur. Bu türe örnek olarak verilebilecek bir beste olan Wenn die beste Freundin aynı zamanda eşcinsel temalı bestelerinde ilk örneği sayılabilir.

Nazi Almanyası’ndaki genç kültürdeki sert ayrımlar, zamanla birer tepki olarak illegal protesto müziklerinin oluşmasına ortam hazırladı. Kişilerin bağımsızlıklarını savunma çabaları bu tür müziğin etkinliğini artırmasında önemli pay sahibiydiler. Kendilerini ifade edebilmek için müziği bir yol olarak seçen Alman muhalifler, bu tür müziğin yaygınlaşmasını ve de böylece toplumun Nazi dayatmasına başkaldırmasını sağlamayı amaçladılar. Bu durum aynı zamanda müziğin direniş psikolojisindeki motivasyon ve birliktelik oluşturmasına çok önemli bir örnek olarak gösterilebilir.
Asıl olarak bu temele dayanan ve de tepkilerini müzik tercihlerine de yansıtan üst ve orta sınıfta sayılan gençlik halk müziğini reddederek Amerika’da o dönemlerde çok popüler bir müzik türü olan Caz müziğini, özellikle de “Swing”i tercih etmişlerdir. O dönemdeki müzik tercihleri gençliğin asi duruşunu desteklemekle birlikte Nazi hiyerarşisine ve cinsiyet ayrımcılığına karşı bir anlam da taşıyordu. Alman tarihinde o dönemdeki cinsiyet ve hiyerarşi karmaşası kendini çok yoğun bir şekilde belli etmekteydi ve halk bu durumdan hiç de hoşnut değildi. Elbette ki müziklerin türleri de dönemin eğilimlerine göre şekillenmekteydi. Nazi Almanya’sına bir tepki olarak dinlenen müzik türleri arasında olan caz, II. Dünya Savaşı'nda Normandiya Çıkarması ile Almanya’ya çok büyük bir darbe vurarak Almanya’nın yayılmacı politikasını durduran Amerika Birleşik Devletleri’nden geldiği için potansiyel bir düşman olan Amerika’nın müzikleri de Nazi Almanya’sında haliyle pek de iyi karşılanmamaktaydı. Ayrıca caz, Amerika Birleşik Devletleri’nde özellikle Afrikalı ırkından temsilciler tarafından ortaya çıktığı için kendilerini üstün bir ırk olarak gören Nazi Almanya’sı için “Zenci müziği” olarak görülmekteydi.
Diğer yandan da, Joseph Goebbels o dönemde Almanya'da işsiz olan bazı müzisyenleri bir araya topladı, Charlie ve Orkestrası adıyla kurulan bu grup popüler “Swing”i propaganda yayını olarak kullanarak Almanya dışındaki ülkeleri fethetti.

II. Dünya Savaşı'nın ardından Alman pop müziği daha çok ABD ve İngiltere'nin etkisinde kaldı. Schlager ve Liedermacher dışında değişik alanlara yönelen Doğu ve Batı Almanya'daki pop müziği ayırt etmek gerekir. Batı Almanya'nın Pop müziği Doğu'da sık dinlenen bir türdü. Ayrıca Batı'da yapılan Pop Müzik çeşitliliğe sahipti, bu çeşitlilik bu türün günümüzde hâlen dinlenir olmasına imkân sağlamıştır. Buna nazaran Doğu Alman müziğinin etkisi pek fazla olamamıştır.
Batı Almanya'da İngiliz sözlü müzik giderek daha önemli bir hale geldi. Günümüzde de radyolarda çalınan müziklerin birçoğu İngilizcedir. Bununla birlikte Almanca Pop Müzikte de büyük çeşitlilik gözlemlenebilmektedir. Almanya Pop Müziği'nde İngilizce sözlü müzik yapan gruplardan bazıları uluslararası başarılar da elde etmeyi başarabilmişlerdir. Buna örnek olarak The Scorpions gösterilebilir. Ama çoğu Almanya dışına çıkmayı başaramamışlardır.
Almanya'da savaş sonrası dönemde İngilizce sözlü olarak yapılan müzikler Avrupa ve Amerika müzik listelerine girebilmeyi başarmışlardır. Bununla beraber Alman müzisyenler de belli bir ilerleme kaydetmişlerdir. 90'larda ve 2000'lerde de Sarah Connor, Marc Terenzi, No Angels, Monrose ve US5 gibi İngilizce müzik yapan Avrupalı müzik grupları Avrupa ve Asya’da büyük başarılar elde etmiş hatta Amerikan pazarına da açılabilmişlerdir.

Schlager birkaç türü olan (Modern Schlager, Schlager-Gold ve halkın Schlager’i) ve daha çok duygusal yerel şarkıları içine alan bir vokal Pop Müzik çeşididir. Schlager/Halk müziği kesin bir şekilde uluslararası pop müzikten ayrıdır (örnek olarak türkülerimiz gösterilebilir) ve radyo istasyonlarında özel biçimlerde çalınmaktadır (bazen klasik olmuş şarkılarla mix yapılarak).
Schlager’in önemli bir bölümü halk müziğidir ve hâlen geleneksel Alman Folkunda, özellikle yaşlı nesilde popüler bir durumdadır.

Liedermacher (Şarkı Yazarı) karmaşık şarkı sözlerine sahip olan ve en az enstrümanla söylenen (örneğin akustik gitar) bir türdür. Bazı şarkılar yoğun şekilde politik içeriklidir. Bu açıdan Amerikan Folk’u ve Fransız Chanson’una benzetilebilir.
Ünlü Batı Alman “Liedermacher”lerinden bazıları Reinhard Mey, Hannes Wader ve Konstantin Wecker’dir. Ünlü Doğu Alman “Liedermacher”lerinden bazıları ise Gerhard Schöne ve Barbara Thalheim’dir.
Aynı zamanda Hollandalı olan Herman van Veen de Almanya’da çok popülerdir. Bunun yanı sıra birçok “Liedermacher” çocuklar için özel albümler hazırlamışlardır.

Gerçek Alman Rock'u ilk kez 1968 sıralarında, ABD ve İngiltere'de hippi (toplumdan ve yaşam biçiminden kopuk ve sınırsız özgürlüğü savunan bir akım) anti-kültürel patlamalarının zirveye ulaştığı dönemde ilk kez ortaya çıkmıştır. O dönemdeki önde gelen Alman müzik temsilcileri on yıl kadar öncelerde ortaya çıkan elektronik müziği denemekteydiler. İlk Alman Rock müzik temsilcileri de elektronik müzikle işe koyulmuşlardı. Bunu takip eden birkaç yılda “Krautrock veya Kosmische Musik” olarak bilinen müziği benimseyen gruplar sahneye çıktılar. Bunlardan bazıları Tangerine Dream, Popol Vuh, Neu! ve Faust'tur. Alman Rock'u belli bir süre zarfında Alman müziğinde çok popüler bir tür hâline geldi. O dönemde Alman Rock'unun “sound”unu dinlemekten büyük heyecan duyan birçok insan bu türden etkilendi. Bu gelişimden önce Rock Müzik Almanya’da; Little Richard ve Bill Haley’nin Rock-n-Roll eserlerini Almanca’ya çevirerek yorumlayan Peter Kraus ve Ted Herold gibi Schlager tarzını andıran şarkıcılar tarafından yapılmakta ve çok önemsiz bir yer tutmaktaydı.
Savaş sonrası dönemde bir Amerikan askeri radyo istasyonu olan Amerikan Kuvvetleri Ağı (AFN) Alman Rock ve Caz’ının gelişiminde büyük etki sahibidir. 1953'te AFN’de baş yapımcı olan ve anavatanı olan Ohio’da neredeyse hiç tanınmayan Bill Ramsey daha sonralarda Caz müziğinde ve Schlager tarzında büyük kariyer elde etmiştir.

İngiliz punk rock’unun etkisinde gelişen ve yeni bir dalga olan “Neue Deutsche Welle” 1970'lerin ortası ile sonu arasında ortaya çıkmıştır. NDW tür becerisi açısından pek yeterli olamamıştır ancak özgün Alman müziğinin ilk başarılı örneğidir (eğlenceli şarkı sözleri, sürreal beste ve yapımlarla). NDW, 1980'lerde Almanya'da büyük bir başarı elde etmesine karşın, reklam fazlalığından dolayı uzun ömürlü olmayı başaramamıştır. Ancak bazıları uluslararası alanda ün sahibi olabilmişlerdir:
Nena
Falco (Avusturya)
Joachim Witt (NDW'nin en önemli isimlerinden)

1980'lerde Almanca birçok şarkı erkek sanatçılar tarafından seslendirilmiştir Bunlardan bazıları şöyledir:

Udo Lindenberg
Herbert Grönemeyer
Marius Müller-Westernhagen
Peter Maffay
Yalnızca Herbert Grönemeyer günümüze kadar ününü devam ettirmeyi başarmıştır. Maffay Schlager'den Rock'a adaptasyonlar yapmış ancak bu eylem daha önceki geniş hayran kitlesini sınırlandırmasına neden olmuştur.

Hamburger Schule (Hamburg Lisesi) 1980'lerin sonlarında yer altı bir müzik hareketi olarak başlamış ve etkisini 90'ların ortalarına kadar sürdürmeyi başarabilmiştir. Bu hareket Neue Deutsche Welle'nin geleneklerine benzer olarak punk ve grunge müzik ile karışık bir yapıya sahiptir. Hamburger Schule Alman gençliği üzerinde önemli bir etki yaratmış ve “Pop”a yeni bir terimsel mana kazandırmıştır (“ok” ve “cool” sözcüklerini de Almanca şarkılarda ilk kullanan bu harekettir). Hamburger Schule aynı zamanda postmodern teorileri ve sosyal eleştirel entelektüel şarkı sözlerini de kullanmıştır.
Önemli sanatçılar şunlardır:

Blumfeld
Die Sterne
Tocotronic

Doğu Almanya'da çok popüler olan bazı gruplar yer almıştır.

1970'lerin başlarında, Batı Almanya'da denenen rock türleri sınırları aşarak Doğu Almanya'ya da geçmiş ve Ostrock gibi Doğu Alman rock hareketlerinin oluşmasında etkili olmuştur. Duvarın diğer tarafında, bu tür gruplar tarz olarak batıdakilere göre, klasik ve geleneksel yapıyı korumak aynı zamanda da eski tabanlı bir yapı oluşturabilmek amacıyla (1920'lerin Kurt Weill ve Bertolt Brecht tarafından bestelenen Berlin tiyatro şarkıları gibi), daha muhafazakâr eğilimlidir. Bu gruplar şarkılar

Alman Pasaportu, Almanya vatandaşlarına uluslararası seyahatler için verilen resmî belgedir. Bir Alman pasaportu, Alman kimlik kartının yanında, Alman (ve diğer birçok AB) yetkilileri tarafından da rutin olarak Alman vatandaşlarının kimliğinin kanıtı olarak kabul edeceği diğer tek resmi olarak tanınan bir belgedir. Pasaport, kimlik ve Alman uyruklu karinesinin delili olarak hizmetinin yanında, yurt dışında Alman konsolosluk görevlileri (ya da bir Alman konsolosluğunun bulunmadığı bu durumda diğer AB üye ülkeleri) yapacakları yardımların güvence sürecini kolaylaştırır. Pasaport Almanya için benzersiz bir sert kapaklı da olsa, standart düzeni ile diğer AB pasaportları ile bordo tasarımı paylaşmaktadır.
Alman pasaportlarının bordo renkli kapağı ve ön kapağın ortasına Alman Kartalı arması konularak 1 Ocak 1988'den bu yana Avrupa Birliği pasaportları standartlarına uygundur. Pasaporttaki bilgiler İngilizce, Almanca ve Fransızcadır.
23 Şubat 2017'de Almanya, 1 Mart 2017'den itibaren kullanılmak üzere yeni bir pasaport tasarımını sundu.
Alman pasaportu normalde 32 sayfadır fakat sık seyahat edenler için 48 sayfalık sürümü istek üzerine verilebilir.

1949'dan 1950'ye kadar Batı Alman pasaportlarının çıkarılması, esas olarak o sırada Batı Almanya'yı yöneten Müttefik Yüksek Komisyonunun yetkisi altındaydı.
1 Ocak 1950'de Alman Giriş ve Çıkış İşleri Ofisi, Batı Alman pasaportlarının düzenlenmesinde ana otorite oldu fakat yine de Müttefik Yüksek Komisyonun kontrolü altındaydı. Sadece 1 Şubat 1951'de Batı Almanya, Müttefik işgal güçlerinden bağımsız olarak kendi pasaportlarını verme konusunda tam hak elde etti. O sırada Batı Alman pasaportlarında pasaport sahibinin "İş Tanımı" alanı vardı; Müttefik işgal güçleri 1955 yılına kadar seyahat vizesi almak için Batı Alman vatandaşlarını onaylama hakkını saklı tutarken başlangıçta bu gerekliydi. 12 Haziran 1967'de yapılan bir pasaport yönetmeliği değişikliğinden sonra "İş Tanımı" alanı kaldırıldı.
Almanya'nın 1990'da yeniden birleşmesinden sonra, eski Doğu Almanya sakinlerinin 31 Aralık 1995 tarihine kadar yurt dışı seyahatleri için geçerli Doğu Alman pasaportlarını kullanmalarına izin verildi, fakat daha sonra otomatik olarak geçersiz sayıldılar ve bu insanlar yurt dışına seyahat etmek için bir Alman pasaportu için başvuruda bulundular.

Bir Alman pasaportunun işlem süresi genellikle dört ila altı haftadır, ancak saat 11.00'den önce işlenirse Express servisi kullanılarak üç gün içinde verilebilir.

Alman pasaportu tıpkı Alman kimlik kartları gibi yerel belediye kayıt büroları tarafından verilir. Başvuru sahipleri yeni bir pasaport başvurusunda bulunmak zorundadırlar ve yeni çıkarılan pasaportların verileri aslında yerel olarak saklanan kayıt belgelerinde bulunan kişisel verilerin kimlik doğrulamalı bir kopyasıdır. Pasaportlar daha sonra merkezi Berlin'de Bundesdruckerei'de üretilir.
Gereklilik ispatlanabiliyorsa, örtüşen geçerlilik ile birden fazla pasaport verilebilir (örneğin, pasaportta İsrailli bir damga ile Arap ülkelerine seyahat ederken ya da profesyonel nedenlerden ötürü ihtiyaç duyulduğunda). Teorik olarak, bir kişi aynı anda en fazla on adet pasaport tutabilir. Ek pasaportların geçerlilik süresi on yıl yerine altıdır. Fotoğraf tek başına kişiyi göstermeli, arka planda başka nesne veya kişi olmamalı.
Bir Alman pasaportu (32 sayfa, bir ay içinde teslim edilir, 24 yaş ve üstü bir kişiye verilir) ücreti 60 €'dur. 24 yaşından küçük ve altı yıllık bir pasaport 37.50 € tutarındadır. 48 sayfalık bir pasaportun fiyatı 22 €, ekspres teslimat için 32 € dur.

Hem Alman pasaportunu hem de yabancı pasaportu aynı anda (çifte vatandaşlık) tutma hakkı, yürürlükteki Alman vatandaşlığı kanunu kapsamında kısıtlanmıştır. Almanya, diğer AB ülkeleri ve İsviçre ile çifte vatandaşlığa izin veriyor; diğer ülkelerle çifte vatandaşlık özel izinle veya doğumda alınırsa (örneğin, bir Alman ebeveyn ve bir yabancı ebeveyn veya bir çocuk, Amerika Birleşik Devletleri gibi bir jus soli ülkesindeki Alman ebeveynlerden doğarsa) mümkündür. 116. madde uyarınca 30 Ocak 1933 ve 8 Mayıs 1945 arasında eski Alman vatandaşları olan Temel Yasanın (Grundgesetz) 2'si, Alman vatandaşlıklarından siyasi, ırksal veya dini gerekçelerle yoksun bırakıldılar ve vatandaşlıklarını tekrar alabilirler ve aynı şey torunları için de geçerlidir ve çifte (veya çoklu) vatandaşlık sahibi olmalarına izin verilir.
Alman olmayan ebeveynlerden 1 Ocak 2000 tarihinde veya daha sonra doğan çocuklar, en az bir ebeveynin daimi oturma iznine sahip olması (ve en az üç yıl boyunca bu statüye sahip olması) ve ebeveynin en az sekiz yıldır Almanya'da ikamet etmesi durumunda doğumda Alman vatandaşlığı kazanır. Çocuklar en az sekiz yıldır Almanya'da yaşamış olmalı veya 21 yaşına kadar altı yıl okula gitmiş olmalıdır.
Yurt dışında doğan ve büyüyen AB üyesi olmayan ve İsviçre vatandaşı olmayan ebeveynler genellikle çift vatandaşlığa sahip olamazlar (ancak vatandaşlığın feragat edilmesine izin vermeyen veya çok pahalı / zor / aşağılayıcı feragat prosedürleri olan ülkelerin vatandaşları ve 116 (2) maddesi uyarınca vatandaşlığı restore edilen vatandaşlar için istisnalar söz konusudur).
Haziran 2019'da kabul edilen bir yasa, IŞİD gibi bir terör milisine katılan veya bunu destekleyen ve en az 18 yaşında olan çifte vatandaşların Alman vatandaşlığının iptaline izin veriyor.

Henley Pasaport Endeksi'nin 2026 yayınına göre Alman vatandaşları sınır kapısında vize alarak veya vizesiz 185 ülkeye seyahat edebilirler. Yine bu rapora göre Alman vatandaşları Dünya'da seyahat özgürlüğü açısından 4. sırada yer almaktadır.

Alman İşçi Partisi (Almanca: Deutsche Arbeiterpartei; DAP), I. Dünya Savaşı'ndan sonra Weimar Almanya'sında kurulan kısa ömürlü aşırı sağcı bir siyasi partiydi. Resmî olarak Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Almanca: Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei, NSDAP) olarak bilinen Nazi Partisi'nin öncüsüydü. DAP sadece 5 Ocak 1919'dan 24 Şubat 1920'ye kadar varlığını sürdürmüştür.

Thule Cemiyeti'nin kurucusu Rudolf von Sebottendorf tarafından, cemiyetin iki üyesi olan gazeteci Karl Harrer ve çilingir Anton Drexler’e bu siyasi topluluğun etkisini işçiler arasında artırmak için özel siyasi dernek oluşturmaları söylenir. Bunun üzerine Drexler Alman İşçi Partisini (DAP) kurar. 12 Eylül 1919 tarihli parti toplantısında yer alan Adolf Hitler de partinin sloganları beğenir. Ardından Hitler ile tanışan Ernst Röhm, Hitler’e Alman İşçi Partisine dahil olması ve parti yönetimini kendi eline alması konusunda görüş bildirir. Hitler ilk defa 16 Ekim 1919′da 111 kişiden oluşan izleyici karşısında görülür. Öncelikle Hitler kendi “Büyük Almanya” hakkındaki görüşlerini bildirir, sonra ise Almanya'nın mağlubiyetinden Marksistleri, sosyalistleri ve Yahudileri itham eder. Bu konuşmasında Hitler “Biz affetmiyoruz, biz intikam istiyoruz” demiştir. 13 Kasım 1919 tarihindeki konuşmasında bildirdi ki, “Almanların fakirliğini, Alman silahı ile yok etmek gerekir. Bu makam galibiyete ulaşmalıdır.” Hitler, Alman İşçi Partisinin toplantılarında Versay Antlaşması’nın Almanya’ya kaybettirdiği toprakların geri alınması gerektiğini ve antlaşmanın barbarlık olduğunu bildirmiştir.

Alman İşçi Partisi siyasi görüş olarak; milliyetçilik temellerine dayalı bir sosyalizm fikrini benimsemiş, sosyalist fikirlerin Marksizm ve enternasyonalizm çatısı altından çıkarılması gerektiğini savunmuştur. Parti, sosyalizmin Alman halkının refahı için gerekli bir sistem olduğunu, ancak bu sistemin; Alman halkının milli benliğini ve kültürel özelliklerini kaybetmesine bir aracı olmaması gerektiğini ileri sürmüştür.
Enternasyonalizm kimliğini reddeden ve milliyetçi bir görüş üzerine sosyalizm ile yola çıkan Alman İşçi Partisi, birbirine benzeyen Marksist-Leninist partilerden çok daha farklı bir ideolojiye sahip olduğu için; farklılığı ile dikkatleri kısa sürede üzerine çekmiştir.

Parti üyeleri, ağırlıklı olarak; Marksizmi ve enternasyonalizmi reddeden işçilerden ve aşağı tabakadan gelen insanlardan oluşmaktaydı.
En bilinen bazı parti üyeleri:

Adolf Hitler
Anton Drexler
Karl Harrer
Ernst Röhm
Rudolf Hess
Dietrich Eckart
Gottfried Feder
Hans Frank
Alfred Rosenberg

Alman İşçi Partisinin adı 24 Şubat 1920 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda Adolf Hitler tarafından “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” (Nationalsozialitische Deutsche Arbeiterpartei) olarak değiştirilmiştir.
Hitler, ilk başlarda partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirmek istememiştir, çünkü bu ad Avusturya'daki Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisinin (Deutsche Nationalsozialistische Arbeiterpartei, DNSAP) adına çok benzemekteydi. Hitler, partinin adını “Sosyal Devrimci Parti” olarak değiştirmekte niyetliydi ancak Alman İşçi Partisi üyelerinden olan Rudolf Jung, Hitler'i Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi adı için ikna etti.

Almanya'da eşcinsellik, açıklık ve tolerans ile baskı ve toplu katliâm arasında değişen olay, durum ve tavırlara şahit olmuş çalkantılı bir tarihe sahiptir.
1871'de Alman İmparatorluğu'nun kuruluşunun ardından tasarlanan yeni yasalar, Alman İmparatorluğu'ndan önceki erkekler arası cinsel ilişki (sodomi)yi zaten yasaklamış Prusya yasaları ile neredeyse aynı idi. Alman Ceza Kanunu'nun erkekler arası cinsel ilişkiyi yasaklayan 175. maddesi, 15 Mayıs 1871'de uygulanmasından 11 Haziran 1994'te feshedilmesine kadar aşağı yukarı 140.000 erkeğin hüküm giymesine neden olmuştur.
19. yüzyıl boyunca bu yasal kısıtlamalara rağmen Almanya, seksoloji dalında öncü ülke olmuştu. Asıl "homoseksüel" (homosexual) ile "heteroseksüel" (heterosexual) kelimeleri Avusturya doğumlu romancı Karl-Maria Kertenby tarafından, Prusya'nın sodomi yasaları aleyhine onun anonim olarak yazdığı Almanca bir kitapçıkta türetilmişti. Bu dönemde hızla yayılan sanayileşme bir eşcinsel altkültürünün oluşmasına yol verdi. 1897'de Alman hekim ve seksolog Magnus Hirschfeld, 175. maddeye karşı mücadele etmek amacıyla dünyanın ilk eşcinsel ve transgender hakları örgütü olarak sayılan Wissenschaftlich-humanitäres Komitee ("Bilimsel İnsancıl Komite")'yi kurdu.
Weimar döneminde Almanya, heteroseksüel olmayan ya da cinsiyet uyumsuzluğu gösteren kişilere ait dünyanın en canlı topluluğuna sahipti. Birinci Dünya Savaşı sonucu olarak kurulan Weimar Cumhuriyeti'nde ifade özgürlüğünün sağlanmasının yanı sıra eşcinsel temalı tiyatro ve film gelişti, eşcinsellere yönelik yayınlar kuruldu ve dans mekânları, gece kulüpleri, barlar ile kabareler çiçeklendi. Institut für Sexualwissenschaft ("Cinsellikbilim Enstitüsü") 1919 yılında Magnus Hirschfeld tarafından kurulup büyük kütüphanesi ile cinsellik hakkında çalışmaların önemli bir merkezi oldu. Ayrıca 175. madde karşıtı hareket ivme kazanıyordu. Bu hareketin erkeklerin egemenliği altında olmasına rağmen bu dönem, görünebilir bir lezbiyen altkültürünün oluşması için yine önemli sayılır. Eşcinsel hayatının en çok Berlin'de hareketlilik göstermesi ile beraber diğer kentlerde de eşcinsellere yönelik mekânlar kuruluyordu.
Nazi dönemi boyunca eşcinseller, nasyonal sosyalizmin ırksal ideallerine aykırı olarak sayılıp zulüm ve baskıya uğradılar. Nazi Partisi'nin iktidara gelmesinin ardından eşcinsel barları ve kulüpleri kapatıldı. Institut für Sexualwissenschaft'ın barındırdığı tüm belge ve kitaplar Naziler tarafından yakıldı, enstitünün kendisi de yok edildi. 1933-45 yılları arasında 100.000 erkeğin eşcinsellik şüphesi ile tutuklanmasına ek olarak bunların 50.000'i resmi olarak hüküm giymiştir. Yüzlerce erkek mahkeme kararı doğrultusunda kısırlaştırılmış, birçok da akıl hastanelerine yatırılmıştır. Toplama kamplarına gönderilen eşcinsel erkeklere takılan pembe üçgen, günümüzde eşcinsellerce sembol olarak benimsenmiştir. Lezbiyenler, eşcinsel erkeklere kıyasla çok daha az açık baskı ve ölüme maruz kalsalar da Nazi ırk politikaları doğrultusunda siyah üçgen ile "asosyal" (Asoziale) olarak etiketlenip toplama kamplarına gönderilen lezbiyenlerin var olduğu kaydedilmiştir. Buna ek olarak Nazi dönemi öncesi gelişmiş lezbiyen altkültürü Nazi iktidarı altında neredeyse tamamen yıkılmıştı.
II. Dünya Savaşı'nın ardından, Nazi Holokostu kapsamında zulmedilmiş eşcinseller tazminat görmedi. Aksine, Nazi iktidarı altında eşcinsellik şüphesi gerekçesi ile hüküm giymiş kişiler yine suçlu olarak sayılıp onların hükümleri sukut edilmedi. 175. madde hem Doğu Almanya hem de Batı Almanya'da hâlâ yürürlükte idi. Doğu Almanya'da bu yasa 1967 yılında sonunda kaldırılmıştı. Batı Almanya'da ise yasanın Nazi sürümü 1969'da kaldırılmış olsa bile Almanya'nın yeniden birleşmesine dek erkekler arası cinsel ilişki hâlâ suçtu. Buna rağmen Batı Alman görevlileri gizli olarak yer alan eşcinsel eylemlerine genel olarak göz ardı ediyordu ve eşcinsel barlarının işletilmesi serbest idi. Bu mekânlar bir altkültürün yeniden oluşmasına yol verdi. Onyıllar boyunca eşcinseller anma törenlerinden hariç tutulmuşlardı. Naziler tarafından öldürülen eşcinsellerin anısına düzenlenen ilk kamu tören ancak 1985 yılında, yani savaşın sona ermesinden 40 sene sonra yer almıştı. Mayıs 2002'de Alman Parlamentosu, Nazi dönemi boyunca 175. madde doğrultusunda hüküm giymiş tüm eşcinselleri suçtan bağışlayan bir yasayı kabul etti. Haziran 2008'de Nazilere kurban giden gey ve lezbiyenleri anan Denkmal für die im Nationalsozialismus verfolgten Homosexuellen, Berlin Tiergarten'da halka açıldı.
Almanya'da yaşayan eşcinsellerin günümüzdeki durumu özellikle daha büyük kentlerde eşitlik ve tolerans yönündedir. Eşcinselliği hedef olarak alan artık herhangi bir yasa yoktur. İş verme ile iş yeri dallarında ayrımcılık karşıtı yasalar uygulanmış ve 2001'den beri medeni birliktelik statüsü, evlilik haklarının çoğunu barındıran "Lebenspartnerschaft" ("hayat birlikteliği") şeklinde hemcins çiftlerine mevcuttur. "Christopher Street Day" (CSD) olarak tanınan LGBT Onur etkinlikleri her sene tüm ülke çapında, çok sayıda kentte yer alır. Özellikle Berlin ile Köln'ün etkin ve çeşitli eşcinsel ve queer altkültürleri vardır.
Lesben- und Schwulenverband in Deutschland (LSVD), 3.300'den fazla üye sayısı ile ülkedeki en güçlü ve en nüfuzlu LGBT örgütüdür. GLADT, Türkiye kökenliler başta olmak üzere Almanya'daki göçmen topluluklarından LGBT kişilere özgü sorunları karşılayan diğer bir örgüttür.

Alman Ceza Kanunu 175. maddesi
Berlin'de eşcinselliğin tarihi
Nazi Almanyası'nda eşcinsellere yönelik zulüm ve Holokost
Schwules Museum; Berlin'de Almanya eşcinsel tarihi ve kültürünü sergileyen bir müze.

Kitaplar
Allinson, Mark (2002). Germany and Austria 1814-2000. Modern History for Modern Languages (İngilizce). Londra: Hodder Education. ISBN 9780340760222. 
Dee, Hannah (2010). The Red in the Rainbow. Sexuality, Socialism & LGBT Liberation (İngilizce). Londra: Bookmarks Publications. ISBN 9781905192700. 
Schulte-Peevers, Andrea (2011). Berlin City Guide (İngilizce). Londra: Lonely Planet. ISBN 978-1-74179-701-5. 
Kitap atıfları ve diğer kaynaklar

Almanya'nın bilim ve teknoloji alanındaki başarısı ülke ekonomisinin ileri düzeyde olmasını sağlayan önemli bir parçadır. Almanya birçok önemli bilim disiplininde öne çıkmıştır; özellikle de fizik, matematik, kimya ve mühendislik alanlarında. Ülkedeki bilimsel araştırmalar; endüstri ve üniversiteler ve Max Planck Topluluğu gibi özel araştırma enstitüleri tarafından desteklenir.

Modern Almanya'nın 1871 yılında kurulmasında rağmen, ülkedeki bilimsel araştırmalar çok da eskiye dayanır. Almanya; Leipzig, Heidelberg, Freiburg, Tübingen gibi Avrupa'nın en eski üniversitelerinden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Bu merkezler, kuruluşlarından günümüze felsefe, din, hukuk ve fen bilimleri alanında önemli katkılar gerçekleştirmiştir.

Albert Einstein ve Max Planck'ın çalışmaları modern fiziğin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu çalışmalar daha sonra Werner Heisenberg ve Erwin Schrödinger tarafından geliştirilmiştir. Bu isimler Hermann von Helmholtz, Joseph von Fraunhofer ve Daniel Gabriel Fahrenheit gibi diğer önemli fizikçilerden önde gelmektedir. Wilhelm Conrad Röntgen, X ışınlarını bulmuş ve bu başarısı onu 1901 yılında ilk Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi yapmıştır ve sonraları anısına röntgenyuma ismi verilmiştir. Heinrich Rudolf Hertz'in elektromanyetik ışın alanındaki çalışmaları, modern telekomünikasyonun oluşturulmasına öncülük etmiştir.

20. yüzyılın başından itibaren, Almanya, verilen ilk otuz bir Nobel Kimya Ödülü'nün on dördünü kazanmıştır. İlk olarak 1901 yılında Hermann Emil Fischer tarafından alınan bu ödül, otuz bir yıllık periyodun sonunda 1931'de Carl Bosch ve Friedrich Bergius taradfından alınmıştır.
Otto Hahn'ın radyoaktivite ve radyokimyaya öncülük ettiği düşünülmektedir.

Almanya; Gauss, Hilbert, Riemann, Weierstrass, Dirichlet ve Weyl gibi çok önemli matematikçiler yetiştirmiştir. Gottfried Leibniz, göze batan bir Alman felsefecisi, bağımsız olarak kalkülüsü bulmuştur.

Almanya birçok ünlü mucit ve mühendis yetiştirmiştir. Örneğin; Johannes Gutenberg, Avrupa'ya matbaayı getirmiştir; Hans Geiger, Geiger sayacını icat etmiştir; Konrad Zuse, ilk bilgisayarı yapmıştır. Zeppelin, Daimler, Diesel, Otto, Wankel, Von Braun ve Benz gibi Alman mühendisler, mucitler, iş adamları; otomotiv ve hava taşımacılığı teknolojilerinin başlamasına ve geliştirilmesine öncülük etmiştirler.

Mikrobiyolojiyi kuran üç kişiden ikisi Almanya doğumludur. Bunlar: Ferdinand Cohn ve Robert Koch'dur.
Alexander von Humboldt'un doğal bir bilim insanı olarak yaptığı çalışmaları ve buluşları sayesinde biyocoğrafya bilimi kurulmuştur.
Rusya doğumlu bir Alman olan Wladimir Köppen (1846-1940), botanik ve iklimbilim alanında uğraşmıştır. Köppen; iklim, flora ve toprak arasındaki ilişkiyi inceleyerek günümüzde de kullanılan bir iklim sınıflandırması yapmıştır.
Alfred Wegener (1880-1930), interdisipliner bir bilim insanı olarak Kıta Kayması Kuramı'nı teorileştiren ilk insandır. Kuramı daha sonraları yapılan araştırmalarla bir jeolojik teori olan levha hareketleri'ne öncülük etmiştir.

Wilhelm Wundt psikoloji alanında tarihteki ilk laboratuvarı kurmuş. Laboratuvar 1879 yılında Leipzig Üniversitesi'nde kurulmuştur.

Alman araştırmacılar, diğer bilimlerde olduğu gibi insani bilimler alanına da önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda yaşamış örneklerden bazıları; felsefeci Jürgen Habermas, Mısır bilimci Jan Assmann, sosyolog Niklas Luhmann, tarihçi Reinhart Koselleck ve yasal tarihçi Michael Stolleis'dir.

Karl Marx, Friedrich Engels ve Max Weber önemli sosyal bilimcilerdir.

Almanya'da baskın din Hristiyanlık olmaktadır ve din 4. yüzyılda modern Almanya'nın kapladığı bölgelerdeki Cermen kabilelerinin bu dini benimsemesi ile yayılmıştır. 8. ve 9. yüzyılda, Şarlman'ın hakimiyetine kadar bölge tamamen Hristiyanlaşmıştır. 16. yüzyılda Martin Luther tarafından başlatılan Reform hareketi ve Katolik Kilisesi ile yarattığı bölünme sonucunda yöre halkının önemli bir kısmı Lütercilik ve Kalvinizm başta olmak üzere Protestanlığı benimsemiştir.
Günümüzde Almanya nüfusunun yaklaşık yarısı kendini Hristiyan olarak tanımlamakta olup, bu kişilerin yaklaşık yarısı ülkenin güney ve batısında daha yoğun olacak şekilde Katolik Kilisesi'ne, diğer yarısı ise ülkenin kuzeyinde daha yaygın olan Alman Evanjelik Kilisesi'ne (Alman Protestan Kilisesi) bağlıdır. Geri kalan küçük Hristiyan mezhepleri arasında Özgür Lüterci Evanjelik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi ve Yehova'nın Şahitleri yer alır. Nüfusun yaklaşık %5'iyse Müslüman olup, daha küçük Budist, Yahudi ve Hindu azınlık grupları da ülkede yer almaktadır. Toplumun yaklaşık %46'sıysa herhangi bir dini kuruma bağlı olmayıp, ateist, agnostik veya diğer dini inanç sahibi olmayan gruplardan oluşmaktadır.
Dini inancı olmayanlar, Berlin, Hamburg, Frankfurt, Münih ve Ren-Ruhr Bölgesi gibi gibi büyük şehirlerde çoğunluğu oluşturur. Büyük şehirlerin yanı sıra, eskiden Doğu Almanya yönetiminde kalmış bölgelerde de dinsel aidiyeti olmayanlar, salt çoğunluğu teşkil eder. Batı Almanya yönetiminde kalmış kırsal bölgelerdeyse dindarlık yaygındır.

Almanya'da İslam

Almanya'da Din (almanca)25 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya'daki enerji sektörü, Dünya'nın en büyüklerindendir.
Alman ekonomisi, oldukça gelişmiş ve dünyanın beşinci büyük ekonomisi konumuna erişmiştir. Bu sebepten ötürü Almanya, kişi bşına enerji tüketimi açısından Dünya'da beşinci sırada bulunmaktadır.
2002'de, Almanya Avrupa'nın en büyük enerji tüketen ülkesiydi ve elektrik tüketimi o yıl 512.9 milyar kilowatt saat olarak gerçekleşti.

Hükûmet politikası, enerjinin tutumlu kullanılmasını vurgulamaktadır. Yine devlet; güneş, rüzgâr, biyokütle, su ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynakların kullanımının artması konusunda çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmaların başladığı 1970'lerden beri olumlu sonuçlar alınmaktadır. Hükûmetin en önemli hedefi 2050 yılında tüm enerji tüketiminin yarısının alternatif enerji kaynaklarından karşılanmasıdır. Günümüzde Almanya; dünyanın dördüncü büyük nükleer enerji kullanan ülkesidir. Fakat 2000 yılında hükûmet ve Almanya nükleer güç endüstrisi arasında yapılan antlaşma çerçevesince 2021 yılına kadar tüm nükleer enerji santrallerinin kapatılması kararlaştırılmıştır.

Almanya dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden biridir. Ülke enerji kaynaklarının çoğunu ithal etmektedir; çünkü ülke büyük bir kömür rezervine sahip değildir. 2006'ya göre ülkenin başlıca enerji üretim kaynakları şunlardır: petrol (%35.7), kömür (%23.9), doğal gaz (%22.8), nükleer (%12.6), su ve rüzgâr enerjisi (%1.3) ve diğerleri (%3.7).
Almanya, dünyanın beşinci büyük petrol tüketicisidir. Rusya, Norveç ve Birleşik Krallık; Almanya'ya petrol ihraç eden ana ülkeler konumundadır.
Almanya dünyada en çok doğal gaz tüketen üçüncü, en çok kömür tüketen dördüncü ülkesi konumundadır.

Almanya enerji profili Enerji bilgi merkezi

Almanya'da eğitim konusunda genel olarak yetkili kurum eyalet yönetimleridir, Federal hükümetin eğitim konusunda küçük sorumluluğu vardır.  İsteğe bağlı olmak üzere anaokulu eğitimi üç ve altı yaş arasındaki tüm çocuklar için sağlanmaktadır, sonrasında ise on iki yıl sürecek zorunlu eğitim hayatı başlayacaktır. Almanya'da öğrenciler birden altıya kadar olan bir sistemle notlandırırlar; bir en yüksek, altı ise en düşük veya geçersiz not konumundadır. Bir çocuğun okula devamını engelleyecek şekilde hasta veya engelli olmasının dışına Alman eyaletlerinin hiçbirinde evden eğitime izin verilmemektedir. Almanya'da kısa bir süreliğine yaşayacak olan yabancı ailelerin çocukların ev ortamında kendi dillerinde eğitime tutulmak suretiyle zorunlu eğitimden muaf tutulabileceklerine dair istisna kararlar da vardır. İlköğretim genel olarak dört yıl sürmektedir (Berlin ve Brandenburg'da 6) ve devlet okulları bu aşamada yer almazlar.
Orta öğretimde ise eğitimcilerin tavsiyeleriyle karar verilebilecek öğrencilerin yeteneklerine göre ayrıldıkları dört tip okul bulunmaktadır: Gymnasium, en yetenekli öğrencileri bünyesinde barındırır ve onları üniversiteye hazırlar; Realschule, orta düzeydeki öğrenciler için yaygın olan öğretim kurumlarıdır; Hauptschule, öğrencileri mesleki eğitime hazırlar ve Gesamtschule veya kapsamlı okul her üç uygulamayı da bünyesinde bulundurur. Ayrıca Förderschulen (fiziksel veya zihinsel engelliler için) adında okullar da bulunmaktadır. Her 21 öğrenciden biri Förderschule okuluna devam etmektedir.
Üniversiteye girmek için, lise öğrencilerinin Abitur sınavını başarıyla geçmeleri gerekmektedir; fakat bunun yanında mesleki okul diplomasına sahip öğrenciler de giriş için başvuruda bulunabilmektedirler.Duale Ausbildung adı verilen özel bir staj sistemi, mesleki eğitim öğrencilerine okullarına devam ederken bir şirket bünyesinde çalışmalarına imkân tanımaktadır. Almanya güçlü bir eğitim sistemi geçmişine sahip olmasına rağmen, son PISA öğrenci değerlendirmelerinde güncel konularda zayıf bir performans sergilemişlerdir. 2000 yılında yapılan 43 ülkenin katıldığı testte, Almanya okumada 21. sırada yer alırken matematik ve doğal bilimlerin her ikisinde de 20. sırada bulunmuştur ve bu gelişmeler üzerine reform çağrısında bulunulmuştur.

Grundschule (ilkokul), gidilmesi mecburi olmayan anaokulu veya Vorschulklassenden (ilkokula hazırlık sınıfları) sonra gelir ve bulunduğu eyalete bağlı olarak dört veya altı yıl sürer. Bazı eyaletlerde 13 yaşın gelindiğinde sona erer.
Çocukları için uygun bir okul arayan ebeveynlerin önünde günümüz Almanya'sında ilkokul adına önemli seçenekler bulunmaktadır:

eyalet okulları. Eyalet okulları ücretsizdir. Alman öğrencilerden büyük çoğunluğu kendi yakınlarındaki eyalet okullarına devam etmektedirler. Zengin muhitlerdeki okullar, fakir olanlara nazaran daha iyi durumdadırlar. Çocuklar okul çağına ulaştıklarında, birçok orta sınıf ve işçi sınıfı aileler alt sınıf bölgelerden taşınırlar.
veya alternatif olarak;
Waldorf eğitim (2007 yılında 206 tane)
Montessori yöntemi okul (272)
Freie Alternativschule (Serbest Alternatif Okullar) (65)
Protestan (63) ve Katolik (114) kilise okulları
Grundschuledan sonra (Berlin ve Brandenburg'da 12, diğer eyaletlerde 10 yaş civarı), orta okul için dört seçenek bulunmaktadır:

Hauptschule (en düşük akademik düzey, daha çok gelişmiş Volksschule [ilkokul]) 9. seviyeye kadar (mezuniyet sınavı olarak Hauptschulabschluss);
Realschule 10. seviyeye kadar (mezuniyet sınavı olarak Mittlere Reife (Realschulabschluss));
Gymnasium (Dilbilgisi okulu) 12 veya 13. seviyeye kadar (mezuniyet sınavı olarak Abitur ve üniversiteye girmek için de gereklidir); ve
Gesamtschule (kapsamlı okul), diğer üç okulun özelliklerini sunmaktadır fakat Realschule ve Hauptschule arasında bir okuldur, Abitur'a girme imkânı bulunmamaktadır.
Bunların dışında, Berufsschuleda (mesleki okul) uygulanan staj sistemiyle mezuniyetten sonra profesyonel iş hayatı başlayabilmektedir. Berufsschule, normalde iki, üç veya üç buçuk yıllık bir stajla haftada iki kere olmak üzere uygulanır; diğer günler bir şirkette çalışarak geçirilir. Bu uygulama öğrencilerin teorik bilgilerini pratik beceri ile birleştirmesini sağlar. Şirket, stajın başlaması için stajyer öğrenciyi kabul etmesi gerekir. Bundan sonra öğrenci Industrie- und Handelskammer IHK (ticaret kurulu) listesine kaydedilir. Staj dönemi boyunca öğrenci, şirketin yarı zamanlı çalışanı konumundadır ve şirketten bir maaş almaktadır. Berufsschule ve mezuniyet sınavı olan IHK'yi başarılı bir şekilde geçtikten sonra, öğrenciye bir sertifika verilir ve düşük yönetim düzeyine kadar bir profesyonel kariyere başlamaya hazırdır. Bazı bölgelerde öğrencilere yasaların gerektirdiği şekilde eğitimler de verilir. (bankada özel bir konum, hukuk görevlisi).
5 ve 6. sınıfta bulunan öğrencilere ebeveyn ve öğretmenleri tarafından yukarıda bahsedilen eğitim basamaklarından hangisini seçmeleri konusunda bir oryantasyon aşaması (Orientierunsstufe) verilmektedir. Berlin ve Brandenburg dışında tüm eyaletlerde, bu oryantasyon aşaması orta okulların programına koyulmuştur. Berlin ve Brandenburg'da, oryantasyon ilkokul düzeyinde yapılmaktadır. Öğretmenler ana derslerden (Matematik, Almanca, bilim, yabancı dil) alınan notlara bağlı olarak detayları ve eyalete göre değişe yasal gereklilikleriyle eğitim önerisi vermektedir.
Almanya'da 16 eyaletin eğitim alanında özel sorumlulukları vardır. Federal parlamento ve federal hükûmet eğitim sistemini yalnızca mali yardım konusunda etkileyebilmektedir (eyalete göre). Bu nedenle birçok farklı okul sistemi bulunmaktadır; fakat, her eyalette başlangıç noktası olan Grundschule (ilk okul) dört yıllık bir eğitim sunmaktadır (Berlin ve Brandenburg'da altı).
Bütün Alman eyaletlerinde yetenekli öğrenciler için Gymnasium bulunmaktadır ve tüm eyaletlerde - Baden-Württemberg, Bavyera, Saksonya hariç - farklı şekillerde de olsa Gesamtschule vardır. Doğu eyaletleri Saxony, Saxony-Anhalt ve Thuringia, Hauptschule ve Realschule'u bir araya getirerek Sekundarschule, Mittelschule ve Regelschule okullarını oluşturmuşlarıdr. Diğer tüm eyaletler bu okul türlerini ayırmaktadır.
İngilizce eyalet ortaokullarında zorunludur. Bazı eyaletlerde, yabancı dil eğitimi Grundschule düzeyinde başlar. Örneğin Kuzey Ren-Vestfalya'da, İngilizce eğitimi okulun üçüncü yılında başlar; Brandenburg hem İngilizceye hem de Polonya diline ve Baden-Württemberg de İngilizceye ilk yılda başlar. Zorunlu yabancı dillerin yanında mevcut ikinci yabancı dil listesi, eyaletten eyalete farklılık gösterir. Fransızca, İspanyolca ve Latince en sık ikinci yabancı dil olarak alınan dillerdir. Pek çok okul da diğer dillerin öğrenimi adına gönüllü çalışma grupları sunmaktadır.
Ailelerin çocuklarının okulları gerekçesiyle bir eyaletten diğerine taşınmaları sorun olabilmektedir çünkü neredeyse tüm derslerin müfredatları oldukça farklılık göstermektedir.
Eğitimini tamamlama konusunda sorun yaşamış yetişkinler, ileriki zamanlarda Abendgymnasium veya Abendrealschulee (gece okulu) kayıt olma olanağına sahiptirler.

II. Dünya Savaşının bitiminden beri, üniversiteye giren gençlerin sayısı üç kat artmasına rağmen üniversiteye devam hala pek çok Avrupa ülkesinin arkasında kalmaktadır. Bunun nedeni kısmen yüksek önem arzeden staj uygulamalı ikili eğitim sistemidir (Ayrıca bkz. Alman modeli).
Almanya'da üniversiteler özgür eyalet eğitim sisteminin bir parçasıdır ve çok az özel üniversite ve kolej bulunmaktadır. Organizasyonel yapı 19. yüzyılın başlarında Wilhelm von Humboldt tarafından yapılan üniversite reformuna dönüşü savunsa da, bu uygulama da bazıları tarafından (Alman doğumlu, Stanford Üniversitesi başkanı Gerhard Casper) eğitime önem verip araştırmayı önemsemeyen dengesiz bakış açısı ve eyalete bağımlılık dolayısıyla eleştirilmektedir. Günümüzde Alman devlet üniversitelerinin çoğu orijinal Humboldt vizyonundan çok tipik Amerikan kurumlarına benzemektedir.
Alman üniversite öğrencileri çoğunlukla okuyacakları programları kendileri seçmekte ve profesörler de araştırma ve öğretme konularına kendileri karar vermeketedir. Bu seçmeli sistem çoğunlukla öğrencilerin mezun olmadan önce birçok yılını üniversitede harcamasına nede olmakta ve şu anda inceleme altında bulunmaktadır. Beraber okuyup beraber mezun olan öğrencilerin sabit bulunduğu br sınıf bulunmamaktadır. Öğrenciler kendi isteklerine ve üniversitelerin güçlerine göre okudukları okulları değiştirebilmektedir. Bazen öğrenciler çalışmaları sırasında farklı üniversitelerden iki, üç veya daha fazla derse katılırlar. Alman üniversitelerindeki bu hareketliliğin manası, ABD, İngilte veya Fransa'da olmayan bir özgürlük ve bireyselciliğin olduğudur.
Okuldan ayrıldıktan sonra öğrenciler üniversiteye devam etmeyi tercih edebilirler; fakat öncesinde erkek öğrenciler dokuz aylık askerlik veya alternatif hizmette (Zivildienst) bulunmak zorundadırlar.
Gymnasium mezuniyeti (Abitur) tüm üniversitelerin kapısını açmaktadır; ayrıca giriş sınavına gerek yoktur. (Üniversiteye giriş hakkını elde etmenin diğer yolu; Berufsoberschule bağlantılı Abiturdurchschnittsnote (ABD'deki GPA benzeri veya İngiltere'deki A-Level) sınavı üniversiteye seçilmek için gereklidir; bir kurum belli bir ders için giriş şartı açıklayabilmektedir. Bu uygulama numerus clausus ("sınırlı sayı") adını almaktadır fakat sadece talebi yüksek dersler için geçerlidir; örneğin bir tıp dersi için Abitur sınavından 1.0 ve 1.5 arasında bir not almak gereklidir.
Gymnasiumdayken bir öğrenci üniversitedeki kredi sistemi gibi ders alamaz. Bunun nedeni Almanya'da, eğitimde birlik ve EU'da olduğu şekliyle notlandırmayı sağlamak adına Bologna sürecinin uygulamaya konmasına rağmen henüz kredi sisteminin bilinmiyor olması muhtemeldir. Bir dersin sonunda, profesörler tarafından verilen gerekli derslerin (veya sınavların) başarıyla tamamlandığına dair sertifikalar bütünü ("Scheine") geçerliliğe sahiptir. Birkaç istisna haricinde öğrenciler hernekdar devamlılıkları sayılıyor gibi olsalar da üniversiteye resmi olarak kayıtlı olmadan

Almanya 2005 yılına kadar 18 aktif nükleer reaktörü ile yılda yaklaşık 21 GigaWatt  enerji üretmektedir. Bu üretim Almanya'daki toplam enerji ihtiyacının %28'ini karşılamaktadır.
2023 yılında aktif olan 3 nükleer reaktörü kapatarak nükleer enerji kullanımına tamamen son vermiştir.

Ağır su gaz soğutmalı reaktör
Ağır su soğutmalı reaktör
Akışkan yataklı reaktör
Basınçlı ağır su reaktörü
Basınçlı su reaktörü
Hızlı nötron reaktörü
Kaynayan su reaktörü
Süperkritik su reaktörü
Yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktör

Aktif reaktör bulunmamaktadır.

Diğer Bilinenler:

Kalkar (SNR-300), 300 MW (Hızlı nötron reaktörü) hiçbir zaman kullanılmadı. Şu an bulunduğu alanda Kalkar Harikalar Diyarı adında lunapark işletilmektedir.
Stendal 4x1000 MW (Süperkritik su reaktörü) hiçbir zaman kullanılmadı. Almanya'nın yeniden birleşmesi sonrası Sovyet tasarımının güvenliği sorgulandı ve tüm işletme ve inşaat planları durduruldu.

CEA : 2005 yılı nükleer santral verileri
IAEA : Dünyadaki Nükleer Güç Reaktörleri
IAEA : Dünyadaki Nükleer Güç Reaktörleri (Sayfa 56-57)
Nükleer Reaktör Veritabanı

Almanya'da siyaset, çok partili bir parlamenter cumhuriyet çerçevesinde yürütülmektedir. Almanya, federal yasama yetkisinin Federal Meclis ve Federal Konsey'e verildiği demokratik ve federal bir parlamenter cumhuriyettir.
Federal sisteme 1949'dan beri Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Partisi (SPD) hakimdir. Almanya'da yargı, yürütme ve yasama organından bağımsızdır, yürütmenin önde gelen üyelerinin de yasama organı üyesi olması yaygındır. Siyasi sistem, 1990'da Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra küçük değişikliklerle yürürlükte kalan Grundgesetz (Temel Yasa) adlı 1949 anayasasında düzenlenmiştir.
Anayasa, geniş bir insan ve medeni haklar kataloğunda bireysel özgürlüğün korunmasını vurgulamakta ve yetkileri hem federal ve eyalet düzeyleri hem de yasama, yürütme ve yargı organları arasında ayırmaktadır.
Batı Almanya, 1958'de günümüzde Avrupa Birliği olan Avrupa Topluluğu'nun kurucu üyesiydi. Almanya, Schengen Bölgesi'nin ve 1999'dan beri Euro bölgesinin bir parçasıdır. Almanya aynı zamanda Birleşmiş Milletler, NATO, G7, G20 ve OECD üyesidir.

Official Site of the Bundesregierung 3 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in English
Official source of election results 6 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde Almanya'nın spor durumunu inceler.

Almanya, Dünya üzerinde motor sporlarında önde gelen bir ülkedir. Sayısız Alman yarış pilotu, birçok yarış kazanmasına rağmen Michael Schumacher dışında hiçbiri F1 pilotlar şampiyonluğunu kazanamamıştır. Buna en çok yaklaşan pilot Wolfgang Von Trips olmuştur fakat Trips Monza'da, 1961 yılında gerçekleştirilen yarışta kaza geçirerek ölmüştür. Schumacher 1950 yılından beri düzenlenen Formula 1 şampiyonasını yedi kereyle en çok kazanan pilottur. Yine Schumacher en çok yarış kazanan pilot olma unvanını da elinde bulundurmaktadır. Ayrıca Schumacher tarihte en çok para kazanan sporcudur. Ferrari'den yıllık 70 milyon $ almış olan Schumacher yaklaşık 25-30 milyon $'da sponsorlarından kazanmıştır. 2005 yılında Eurobusiness Dergisi'ne göre dolar milyarderi olan ilk sporcu olmuştur.
DTM (Deutsche Tourenwagen Masters) ulusal araba yarışları serisidir. DTM'nin dünyanın en iyisi olduğu düşünülmektedir. Mika Häkkinen, Jean Alesi ve birçok F1 pilotu zamanında DTM için F1'i bırakmışlardır. 1995'ten beri sadece Alman markası olan arabalar bu seride yer almaktadır. Şu anda sadece Audi ve Mercedes-Benz yarış dahilindedir. Tarihte bu turnuvada yarışmış diğer markalar BMW, Opel ve Alfa Romeo'dur. Yarışların çoğunlupu Almanya'da yapılırken bazı yarışlar Avrupa'nın çeşitli ülkelerine de yayılmıştır. Yarış günlerinde önemli bir kalabalık bu yarışı izlemek için toplanır, yarış yayınları TV ratinglerinden önemli bir pay alır.
Prestijli bir turnuva olan ve Fransa'da düzenlenen Le Mans 24 Saatini Porsche takımı 16 kere kazanmıştır.

Tüm Olimpiyatlar için madalya sıralaması yapıldığında 2006 yılına göre Almanya beşinci, Doğu Almanya yedinci ve Batı Almanya yirmi birinci sıradadır. Tüm madalyaların Almanya'nın hanesinde değerlendirilmesi durumunda ülke en fazla madalya kazanan üçüncü ülke konumuna ulaşır. Almanya Olimpiyat Oyunları'na iki kere ev sahipliği yapmıştır. İlki 1936 yılında Berlin'de gerçekleştirilmiştir. Yine 1972'te Münih, olimpiyatlara ev sahipliği yapmıştır. Almanya ayrıca bir kere de 1936 yılında; Bavyera'nın ikiz şehri Garmisch ve Partenkirchen'de Kış Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır. Almanya, Torino'da gerçekleştirilen 2006 Kış Olimpiyatları'nda en çok altın madalyaya ve toplamda en çok madalyaya ulaşan ülke olmuştur.

Almanya'nın Bundesliga olarak bilinen ulusal futbol ligi, Dünya'da stadyumlara en çok ortalama taraftar çeken spor ligidir. 2005 yılına göre Bundesliga, UEFA katsayıları'na göre 4. sırada yer almıştır.
FC Bayern München (Almanca: Bayern München) 32 ulusal lig ve 6 UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ile en başarılı Alman takımıdır. Birçok diğer Alman kulübü gibi FC Bayern'in de sadece futbolda değil diğer spor branşlarında da şubesi vardır.
Almanya millî futbol takımı uluslararası alanda oldukça başarılı bir takımdır. FIFA Dünya Kupası'nı 1954, 1974, 1990 ve 2014'te olmak üzere dört kez; Avrupa Futbol Şampiyonası'nı 1972, 1980 ve 1996'da olmak üzere üç kez müzesine götürmüştür. Gerd Müller 68 golle ülkesi adına en çok gol atmış futbolcudur. Fakat başarısı; hem teknik direktör olarak hem de oyuncu olarak Dünya kupasını kazanmış Franz Beckenbauer'in gölgesinde kalmıştır. Almanya 1974 FIFA Dünya Kupası ve 2006 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmıştır.

Bisiklet sporu, Almanya'da oldukça popülerdir ve gelmiş geçmiş en iyi bisikletçilerden biri olan Jan Ullrich 1997 yılında Fransa Bisiklet Turu'nu domine etmiştir. Ullrich, yarışı ikinci sırada tamamlayan Richard Virenque'ye tam dokuz dakika fark atmıştır. Jan'a Lance Armstrong'un tek rakibi gözüyle bakılmaktadır.

Almanya'daki diğer önemli takım sporları arasında çim hokeyi, buz hokeyi, basketbol, hentbol, voleybol, beyzbol ve Amerikan futbolu sayılabilir. Ülkede Amerikan futbolu ligi 1979 yılında kurulmuştur. Futbol dışında ülkesini yurtdışında temsil eden en popüler kişi basketbolcu Dirk Nowitzki ve Chris Kaman 'dır. Nowitzki, Dallas Mavericks adına NBA'de ter dökmektedir.

Almanya, 2012 yılında toplam 407,26 milyon geceleme ile dünyanın en çok ziyaret edilen sekizinci ülkesidir. Bu sayı, yabancı ziyaretçiler tarafından 68.83 milyon geceyi, 2009 yılında Hollanda, İngiltere ve İsviçre'den gelen yabancı turistlerin çoğunu içermektedir. Ayrıca, Almanların % 30'undan fazlası tatillerini kendi ülkelerinde geçirmektedir. Seyahat ve Turizm Rekabet Raporlarına göre, 2017 raporunda Almanya 136 ülke arasında 3. sırada yer alıyor ve dünya çapında en güvenli seyahat noktalarından biri olarak değerlendiriliyor.
2012 yılında Almanya'ya 30,4 milyondan fazla turist geldi ve 38 milyar ABD dolar tutarında ki turizm gelirini ülkeye getirdi. Yurt içi ve yurt dışı seyahat ve turizm, Alman GSYİH'sına 43,2 milyar Euro'nun üzerinde doğrudan katkıda bulunmuştur. Endirekt ve kaynaklı etkiler de dahil olmak üzere, turizm sanayi Alman GSYİH'sının % 4,5'ine katkıda bulunmakta ve 2 milyon işi desteklemektedir (toplam istihdamın % 4,8'i). ITB Berlin dünyanın önde gelen turizm ticaret fuarıdır.
Anketlere göre, turistlerin Almanya'ya gelmesinin en önemli üç nedeni Alman kültürü, açık hava etkinlikleri ve kırsal alan ve Alman şehirleridir.

Almanya'da turizmin tarihi, eğitim ve rekreasyon için ziyaret edilen şehirlere ve manzaralara sahip olmasıyla ivme kazanmıştır. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Dresden, Münih, Weimar ve Berlin gibi şehirler Avrupa Büyük turunda önemli duraklardı.
Kuzey ve Baltık Denizi'ndeki kaplıcalar ve sahil tatil köyleri (örneğin Rugia ve Usedom adaları, Heiligendamm, Norderney ve Sylt adaları), özellikle sahil kaplıcalarını kentsel merkezlere bağlanmak için büyük tren güzergahları inşa edilerek 19. ve 20. yüzyılın başlarında gelişmiştir. 1900'lü yıllarda Almanya'da geniş bir kaplıca ve rekreasyon endüstrisi gerçekleşti. Nehirlerde ve doğal manzaralara yakın (örneğin Orta Ren vadisi ve Sakson İsviçre'de) 19. yüzyıldan beri birçok sağlık spaları, oteller ve dinlenme tesisleri kuruldu.
II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana, birçok turist Avrupa tarihi ve çeşitli Alman manzarasını görebilmek için Almanya'yı ziyaret etmiş ve turizm büyük ölçüde genişlemiştir. Ülke, Jasmund Ulusal Parkı, Vorpommern Lagün Alanı Milli Parkı, Müritz Ulusal Parkı, Wadden Denizi Ulusal Parkları, Harz Ulusal Parkı, Hainich Ulusal Parkı, Sakson İsviçre Ulusal Parkı, Bavyera Ormanı ve Berchtesgaden Milli Parkı gibi 14 milli parka sahiptir. Ayrıca 14 Biyosfer Rezervi ve 98 doğa parkı bulunmaktadır.
Kırsal alan pastoral bir havaya sahipken, büyük şehirler hem modern hem de klasik bir his sergiler. Küçük ve orta ölçekli şehirler genellikle tarihi görünümlerini korumuş ve dikkate değer mimari mirasa sahip eski kasabalara sahiplerdir - bunlara Almanca Altstadt denir.

Almanya'ya kısa vadede gelen çoğu ziyaretçi aşağıdaki ülkelerin ziyaretçilerindendir:

Almanya'da turizmin resmi organı, 29 ülkede Ulusal Turist Büroları tarafından dünya çapında temsil edilen Alman Ulusal Turist Kurulu'dur (GNTB). GNTB tarafından yapılan anketler, Almanya'da tatil için algılanan nedenleri ve nedenleri içerir: kültür (% 75), açık hava / kırsal (% 59), şehirler (% 59), temizlik (% 47), güvenlik (% 41), modernite (% 36), iyi oteller (% 35), iyi gastronomi / mutfak (% 34), iyi erişilebilirlik (% 30), kozmopolitlik / misafirperverlik (% 27), iyi alışveriş fırsatları (% 21), heyecan verici gece hayatı (17% ) ve iyi fiyat / performans oranı (% 10) (çoklu cevaplar mümkün).

Almanya'daki otellerde geçirilen yaklaşık 242 milyon gece veya bütün gecelerin üçte ikisi kaplıca kasabalarında geçmektedir. Almanya sağlık turizmi ile ünlüdür, çok sayıda kaplıca kasabasının çoğu kaplıcada kurulmuş olup, maden suyu ve / veya diğer kaplıca tedavisi yoluyla iyileşme (Almanca: Kur) veya önleyici bakım sunmaktadır. Spa kasabaları ve sahil beldeleri Mineral ve çamur kaplıcaları (Mineral- und Moorbäder), Sağlıklı iklim tatil köyleri (Heilklimatische Kurorte), Kneipp tedavi tatil köyleri (Kneippkurorte = su terapi tatil köyleri), Sahil tatil köyleri (Seebäder), İklim tatil köyleri (Kneippkurorte = su terapi tatil köyleri), İklim tatil köyleri (Luftkurorte) ) ve Rekreasyon merkezleri (Erholungsorte). En büyük ve en tanınmış tatil köyleri, özellikle Bad Wiessee, Baden-Baden (Kurhaus), Wiesbaden (Kurhaus), Aachen, Travemünde ve Westerland (Kurhaus) 'da casinolara sahiptir.

Almanya'daki ana kış spor bölgeleri, Bavyera Alpleri ve Kuzey Kireçtaşı Alpleri ile Orta Dağlık Bölgelerdeki Cevher Dağları, Harz Dağları, Fichtel Dağları ve Bavyera Ormanıdır. Alp disiplini ve snowboard, kızak ve kros kayağı için birinci sınıf kış sporları altyapısı mevcuttur.
Çoğu bölgede kış sporları, kasımdan şubat ayına kadar olan kış aylarıyla sınırlıdır. Advent sezonunda birçok Alman kasaba ve şehri Noel pazarlarına ev sahipliği yapıyor.

Berlin'in yıllık toplam yaklaşık 135 milyon günlük ziyaretçisi var ve bu da onu Avrupa Birliği'nde en çok ziyaret edilen şehirler arasında üçüncü sırada yer alıyor. Berlin, Haziran 2012'de 125.000'den fazla yatağı olan 781 otele sahipti. Şehir 2010 yılında 20,8 milyon gecelik otel konaklama ve 9,1 milyon otel misafirine ulaştı. 2012'nin ilk yarısında, bir önceki yılın aynı dönemine göre % 10'un üzerinde bir artış oldu.

2007 yılında 7.402.423 gece konaklama ile 3.985.105'ten fazla ziyaretçi şehri ziyaret etmiştir. Turizm sektörü tam zamanlı olarak 175.000'den fazla kişiyi istihdam etmekte ve 9.3 milyar Euro gelir getirerek turizm sektörünü Hamburg Büyükşehir Bölgesi'nde önemli bir ekonomik güç haline getirmektedir. Hamburg, Almanya'nın en hızlı büyüyen turizm sektörlerinden birine sahiptir. 2001'den 2007'ye kadar şehirde geceleme% 55,2 arttı (Berlin +% 52,7, Mecklenburg-Batı Pomeranya +% 33).
Tipik bir Hamburg ziyareti, belediye binası ve büyük kilise St. Michaelis (Michel olarak adlandırılır) turunu ve eski depo bölgesini (Speicherstadt) ve liman gezinti yolunu (Landungsbrücken) ziyaret etmeyi içerir. Gezi otobüsleri bu ilgi noktalarını birleştirir. Hamburg dünyanın en büyük limanlarından biri olduğundan, birçok ziyaretçi Landungsbrücken'den başlayan liman ve / veya kanal tekne turlarından birine (Große Hafenrundfahrt, Fleetfahrt) katılıyor. Başlıca destinasyonlar arasında müzeler de bulunmaktadır.
Pauli semtindeki Reeperbahn bölgesi Avrupa'nın en büyük kırmızı ışık bölgesi ve striptiz kulüpleri, genelevler, barlar ve gece kulüplerine ev sahipliği yapmaktadır. Beatles, kariyerlerinin başlarında Reeperbahn'da izler taşıyordu. Diğerleri sokak kafeleriyle rahat bir semt olan Schanze'yi veya Elbe nehri boyunca uzanan plajlardan birinde barbeküyü tercih ediyor. Hamburg'un ünlü hayvanat bahçesi Tierpark Hagenbeck 1907 yılında Carl Hagenbeck tarafından moated, barless muhafazalara sahip ilk hayvanat bahçesi olarak kuruldu.

 Wikimedia Commons'ta Almanya'da turizm ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmi Almanya turizm sitesi 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Almanya Seyahat ve Turizm (DMOZ tabanlı)
Almanya Seyahat Rehberi (tourism.de) 12 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu sayfa Federal Almanya Cumhuriyeti'nin ulaşım altyapısı durumu ile ilgilidir.

Almanya, Avrupa içindeki merkezi konumu nedeniyle, ülkelerarası ticari mal taşıma hacminde yeri oldukça yüksek seviyededir. Karayolu taşımacılığının, ulaşımdaki rolü hayli fazladır.
Almanya, tarihteki ilk yüksek hıza izin veren otoyolların (Autobahn) yapıldığı ülkedir. Yine dünyadaki ilk otomobil Almanya'da geliştirilmiştir. Alman otoyolları, herhangi bir hız limitine sahip değildir.
Avrupa Birliği tarafından da desteklenen eski Doğu bloku ülkelerine ulaşımın kolaylaştırılması için birçok proje hazırlanmaktadır ve uygulamaya konulmuştur.

Toplam: 656,140 km
Taşla döşeli yol: 650,891 km

Toplam araba sayısı: 53,600,000
100 kişiye düşen araba sayısı: 65

Volkswagen
Audi
Bentley (İngiliz)
Bugatti (Fransız)
Lamborghini (İtalyan)
Škoda Auto (Çek)
SEAT (İspanyol)
Volkswagen
Daimler AG
Mercedes-Benz
Smart
Maybach
Bayerische Motorenwerke
BMW
Rolls-Royce (İngiliz)
MINI (İngiliz)
Porsche
Opel (General Motors'a ait)
Alpina
Gumpert
Wiesmann
Yes! Roadster

Demiryolları:

Toplam: 40,826 km
Deutsche Bahn (Alman Demiryolları) ülkedeki ana demiryolu altyapı hazırlayıcısı ve operatörüdür. Deutsche Bahn özel bir kurum olmasına rağmen, bütün hisseleri devletin elindedir.
InterCityExpress ya da diğer adıyla ICE, Deutsche Bahn tarafından kontrol edilen bir hızlı tren grubudur. Bu trenler Almanya'da büyük şehirler arasında ya da ülkeler arasında seferler düzenlemektedir. Sefer düzenlenen şehirlerden bazıları Zürih, Viyana, Paris, Amsterdam, Liège ve Brüksel'dir. Demiryolu sistemi küçük şehirler arasında da yaygındır. Küçük şehirlerden de en az her iki saatte bir düzenli olarak trenler geçmektedir. Bununla beraber bütün büyük kent alanlarında S-Bahn, U-Bahn ve Strassenbahn hizmet vermektedir.

Almanya'nın bazı bölgelerinde, banliyölara ulaşımı sağlayan S-Bahn adında bir demiryolu sistemi mevcuttur. Bu trenler büyük yerleşim yerleriyle olan ulaşımı sağlar. Bununla beraber büyük metropolitan bölgeleri içindeki büyük şehirler arasında da ulaşım bu sistemle sağlanır.

Almanya'nın birçok şehrinde yeraltı ulaşım sistemi U-Bahn ve S-Bahn (banliyö ulaşım sistemi) mevcuttur. Bazı büyük şehirler, tramway sistemlerini geliştirmiştir ve standartlara ulaştırmıştır. Bunlar S-Bahn ile karıştırılmamalıdır.
U-Bahn sistemine sahip şehirler

Berlin (U-Bahn)
Hamburg (U-Bahn)
Frankfurt (U-Bahn)
Münih (U-Bahn)
Nürnberg/Fürth (U-Bahn)

7,500 km (1999); Rhine ve Elbe ana nehirlerdir; Kiel Kanalı, Baltık Denizi ve Kuzey Denizi arasında önemli bir bağlantı noktasıdır, Rhine-Main-Danube Kanalı Rotterdam'a bağlantıyı sağlar.

işlenmemiş petrol 2,500 km (1998)

Berlin, Bonn, Brake, Bremen, Bremerhaven, Köln, Dortmund, Dresden, Duisburg, Emden, Hamburg, Karlsruhe, Kiel, Lübeck, Magdeburg, Mannheim, Oldenburg, Rostock, Stuttgart
Hamburg Limanı; Almanya'nın 1., Avrupa'nın 2., Dünya'nın 7. büyük konteyner trafik noktasıdır.

Almanya'da havayolu ulaşımı; kara ve demiryolu ulaşımının gelişmiş olması sebebiyle oldukça düşük seviyededir. Fakat günümüzde fiyatların düşmesi ile artış göstermektedir.

Liste der Autobahnen in Deutschland
Liste der deutschen Bundesstraßen
Rhein-Main-Donau-Kanal

Bu, Kuzey ve Baltık Denizlerinde bulunan ve Almanya'ya ait olan adaların listesidir.

Fehmarn
Poel
Walfisch
Langenwerder
Hiddensee
Rügen
Dänholm
Vilm
Greifswalder Oie
Ruden
Ummanz
Usedom (Bir kısmı Polonya'ya ait)

Heligoland
Doğu Frizya Adaları
Borkum
Buise (Eski bir adadır, sular altında kaldı.)
Lütje Hörn
Kachelotplate
Memmert
Juist
Norderney
Baltrum
Langeoog
Spiekeroog
Wangerooge
Mellum
Neuwerk
Scharhörn
Nigehörn
Kuzey Frizya Adaları
Sylt
Föhr
Amrum
Pellworm
Nordstrand (Şu an bir yarımadadır.)
Halligen (Bir kısmı Kuzey Frizya Adaları'ndadır.)
Langeneß
Norderoog
Süderoog
Nordstrandischmoor
Oland
Südfall
Gröde-Appelland
Hooge
Hallig Habel
Hamburger Hallig

Lühesand

Harriersand

Mainau Adası
Reichenau Adası
Lindau

Herrenchiemsee
Frauenchiemsee
Krautinsel

Baltık Denizi'ndeki adalar listesi

Islands - Germany Tourism 9 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Müzeler listesi ülkeler bazında alfabetik sıra ile verilmiştir. Kültürel, sanatsal, bilimsel veya tarihsel bir ilgi konusu olabilecek objeleri bir araya getiren ve halka sergileyen her çeşit kamu ve özel kuruluşlar müze olarak kabul edilmiştir. 

Boston–Cambridge, Massachusetts

Los Angeles

New York

Philadelphia

Washington, D.C.

Diğer

Kâbil

Berlin–Potsdam

Münih

Diğer

Buenos Aires

Córdoba

Diğer

Melbourne

Sidney

Diğer

Salzburg

Residenzgalerie
Viyana

Bakü

Diğer

Anvers

Brüksel

Diğer

İskoçya

Londra

Liverpool

Diğer

Rio de Janeiro

São Paulo

Diğer

Filibe

Sofya 

Diğer

Prag

Diğer

Hong Kong

Pekin

Şanghay

Diğer

Revan

Ulusal Eritre Müzesi (National Museum of Eritrea)

Helsinki

Espoo

Tampere

Turku

Diğer

Grenoble

Île de France (Paris dışında)

Lyon

Paris

Strasbourg

Diğer

Kapstadt

Pretoria

Diğer

Seul

Diğer

Zagreb

Diğer

Amsterdam

Groningen

Lahey

Leiden

Rotterdam

Utrecht

Diğer

İsfahan

Kaşan

Şiraz

Tahran

Tebriz

Diğer

Barselona ve Katalonya

Bilbao 

Madrid

Sevilla

Valencia

Hayfa

Kudüs

Tel Aviv

Diğer

Göteborg

Stockholm

Diğer

Basel

Bern

Cenevre

Zürih

Diğer

Bologna ve Emilia-Romagna

Cenova

Floransa ve Toskana

Milano

Napoli

Roma ve Lazio

Torino

Venedik

Diğer

Chūbu

Chūgoku

Hokkaido

Kansai

Kantoo (Tokyo dışında)

Kyushu

Okinawa

Shikoku

Tohoku

Tokyo

Andafiavaratra Sarayı (Andafiavaratra Palace)

Mali Müzesi (National Museum of Mali)

Meksiko

Diğer

İskenderiye

Kahire

Diğer

Sossus Vlei (Sossusvlei)

Hanuman Dhoka

Bergen ve Hordaland

Kristiansand ve Vest-Agder

Lillehammer ve Oppland

Lotofen ve Nordland

Oslo

Stavanger ve Rogaland

Svalbard

Tromsø ve Troms

Trondheim ve Sør-Trøndelag

Diğer

Cusco

Lima

Diğer

Kraków

Varşova

Diğer

Lizbon

Diğer

Moskova

Sankt Peterburg 

Diğer

IFAN Afrika Sanat Eserleri Müzesi (IFAN Museum of African Arts)

Ulusal Kolombo Müzesi (National Museum of Colombo)

Halep

Şam

Diğer

Santiago

Diğer

Kiev

Lviv

Diğer

Umman Ulusal Müzesi (National Museum (Oman))

Atina

Selanik

Diğer

Ulusal müzeler listesi
En büyük müzeler listesi
Kütüphaneler listesi
En çok ziyaret edilen sanat müzeleri listesi
Binalar ve yapılar listesi
Türkiye'deki müzeler listesi

Almanya'daki şehirler listesi, 1 Ocak 2017 itibarıyla Almanya'da bulunan 2060 şehir ve ilçenin alfabetik olarak sıralanmış bir listesidir.
Şehirler eyaletler bazında aşağıdaki listedeki gibi dağılmıştır. 

Aslında Almanya'da 79 şehir vardır. Çoğu Alman ilçeleri şehir saymaktadır. Bu liste de ona göre hazırlanmıştır.

Stuttgart (588.617)
Heidelberg (142.575)
Mannheim (306.729)
Karlsruhe (278.558)
Ulm (117.232)
Heilbronn (119.304)
Tübingen (81.911)
Reutlingen (110.650)
Konstanz (78.504)

Amberg (44.443)
Ansbach (40.537)
Aschaffenburg (68.682)
Augsburg (259.231)
Bamberg (69.726)
Bayreuth (73.661)
Coburg (42.629)
Erlangen (102.198)
Fürth (111.784)
Hof (121.805)
Ingolstadt (121.805)
Kaufbeuren (42.665)
Kempten (61.609)
Landshut (60.075)
Memmingen (41.132)
Münih (1.234.692)
Nürnberg (488.400)
Passau (50.810)
Regensburg (125.676)
Rosenheim (59.820)
Schwabach (38.633)
Schweinfurt (54.670)
Straubing (44.634)
Weiden (42.821)
Würzburg (131.582)

Brandenburg (75.752)
Cottbus (105.288)
Frankfurt (68.351)
Potsdam (131.414)

Bremen (662.098)
Bremerhaven (119.111)

Hamburg (1.728.806)

Darmstadt (138.959)
Frankfurt (643.726)
Kassel (194.146)
Offenbach (119.233)
Wiesbaden (271.553)

Greifswald (52.994)
Neubrandenburg (70.241)
Rostock (198.259)
Schwerin (98.742)
Stralsund (59.290)
Wismar (46.170)

Braunschweig (245.392)
Delmenhorst (76.083)
Emden (51.351)
Hannover (515.001)
Oldenburg (157.437)
Osnabrück (164.561)
Salzgitter (110.817)
Wilhelmshaven (84.751)
Wolfsburg (122.331)

Aachen
Bielefeld
Bochum
Bonn
Bottrop
Dortmund
Duisburg
Düsseldorf
Essen
Gelsenkirchen
Hagen
Hamm
Herne
Köln
Krefeld
Leverkusen
Mönchengladbach
Münster
Oberhausen
Remscheid
Solingen
Wuppertal

Frankenthal
Kaiserslautern
Koblenz
Landau
Ludwigshafen
Mainz
Neudsadt
Pirmasens
Speyer
Trier
Worms
Zweibrücken

Kreis Merzig-Wadern
Kreis Neunkirchenpirmasens

Kreis Saarlouis
Kreis Sankt Wendel
Saarpfalz-Kreis
Saarbrücken

Chemnitz
Dresden
Görlitz
Hoyerswerda
Leipzig
Plauen
Zwickau

Dessau
Halle
Magdeburg

Flensburg
Kiel
Lübeck
Neumünster
Husum
Pinneberg

Eisenach
Erfurt
Gera
Jena
Suhl
Weimar

Almanya'da nüfusu 100.000'in üzerindeki şehirler listesi

Resmî olarak Almanya'nın birleşmesi ile siyasi ve idarî olarak birleşik bir ulus devletin ortaya çıkması 18 Ocak 1871'de Fransa'daki Versay Sarayı'nın Aynalar Galerisi'nde gerçekleşti. Fransa-Prusya Savaşı sonrası Fransızların silah bırakmasının ardından, Alman devletlerinin prensleri Prusyalı I. Wilhelm'i Alman İmparatoru ilan etmek için bir araya geldi. Pratikte, Almanca konuşan halkların çoğunluğunun birleşik bir devlet altında toplanması, resmî ve soylu yöneticiler arasındaki gayriresmî ittifaklar sayesinde bir süredir düzensiz olarak gelişmekteydi. Ancak birleşme fikirleri, tarafların kendi çıkarları yüzünden Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun 1806'da dağılması ve Napolyon Savaşları'nın gerçekleşmesi üzerine kuvvetlenen milliyetçilik hareketlerine kadar neredeyse yüz yıl gecikerek aristokratik bir deneme olmaktan öteye gidemedi.
Yeni ulusun din, dil, sosyal ve kültürel açılardan çeşitli radikal değişimlere uğramasına sebep olan birleşme ise 1871 tarihinin, geniş çaplı birleşme sürecinin sadece küçük bir parçası olduğu izlenimi vermektedir. Kutsal Roma Cermen İmparatoru sık sık "Tüm Almanların İmparatoru" olarak anılmakta ve soylu sınıf üyelerine "Alman Prensleri" ya da "Almanya'nın Prensleri" denilmekteydi.
500'den fazla bağımsız devlet barındıran Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, imparator II. Franz, Üçüncü Koalisyon Savaşı sırasında 6 Ağustos 1806 tarihinde tahttan çekildiğinde fiilen sona erdi. İmparatorluğun çöküşüyle gelen yasal, idarî ve siyasi karmaşaya rağmen, eski imparatorluğun Almanca konuşulan bölgelerindeki halkın dil, kültür ve hukukî gelenekler konularındaki ortak noktaları Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları sırasında paylaşılan tecrübelerle daha da kuvvetlendi. Hanedan ve mutlakiyete meydan okuyan Avrupa liberalizmi, birleşme için zihinsel bir temel oluşturdu. Alman liberalizmi ise bunun dışında bir coğrafî bölgedeki halkın gelenek, eğitim ve dil konularında birleşmesinin önemini vurguladı. Ekonomik açıdan, Prusya'nın gümrük birliği olan Zollverein'in oluşturulması ve ardından Alman Konfederasyonu'ndaki diğer devletleri de içerecek şekilde genişlemesi devletler arasındaki ve içindeki rekabeti azalttı. Yeni ortaya çıkan ulaşım imkânları iş ve eğlence seyahatlerini kolaylaştırarak orta Avrupa'ya yayılmış Almanca konuşan halkların birbiri ile iletişim içinde bulunmasını kolaylaştırdı.
1814-1815 Napolyon Savaşları sonrasındaki Viyana Kongresi'nin sonucu olarak ortaya çıkan etki alanı diplomatik modeli, Orta Avrupa'daki Avusturya egemenliğini güçlendirdi. Fakat, Viyana'daki arabulucular Prusya'nın Alman devletleri arasında ve içinde artan gücünü hesaba katmayarak, Prusya'nın Alman devletleri içinde Avusturya ile liderlik mücadelesine girebileceğini öngöremediler. Bu Alman ikiliği birleşme sorununa iki farklı çözüm getirdi: Kleindeutsche Lösung, küçük Almanya çözümü (Avusturyasız Almanya) ya da Großdeutsche Lösung, büyük Almanya çözümü (Avusturyalı Almanya).

Tarihçiler, Prusya başbakanı Otto von Bismarck'ın 1866'daki Kuzey Almanya Konfederasyonu'nu geri kalan bağımsız Alman devletlerini de içerecek bir şekilde genişletmek için baştan beri bir planının mı olduğu yoksa sadece Prusya Krallığı'nın gücünü genişletmek amacında mı olduğu konusunda anlaşamamıştır. 19. yüzyılda Bismarck'ın Realpolitik'inin gücüne ek olarak bazı dış etkenlerin de erken dönem modern devletlerinin siyasi, ekonomik, askerî ve diplomatik ilişkilerini yeniden düzenlemesine neden olduğu sonucuna varmışlardır. Danimarka ve Fransız milliyetçiliğine tepkiler, dikkatleri Alman birleşmesiyle ilgili ifadelere çekti. Üç bölgesel savaşta kazanılan askerî zaferler -özellikle Prusya'nın kazandıkları- politikacıların birleşmeyi desteklemek için kullanabilecekleri bir coşku ve gurur kaynağı oldu. Bu tecrübe Napolyon Savaşları'nda özellikle de 1813-1814'teki Altıncı Koalisyon Savaşı'ndaki iki yönlü başarıyı yansıtıyordu. Avusturyasız bir Almanya'nın kurulmasıyla, 1871 yılındaki siyasi ve idarî birleşme, en azından ikilik sorununu çözdü.

1804: Kendini Fransız İmparatoru ilan eden Napolyon Bonapart, Ren'in doğusundaki Alman devletlerini ele geçirmeye başladı.
1805: Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu dağıldı. Kral II. Franz, yeni Avusturya İmparatoru unvanını aldı.
1805: Napolyon, Alman devletlerini Ren Konfederasyonu adıyla Fransa'nın uydu devletleri olarak gruplandırdı.
1815: Napolyon'un yenilmesinden sonra toplanan Viyana Kongresi, Alman devletlerini Avusturya İmparatorluğu liderliğinde tekrar Alman Konfederasyonu'na dahil etti.
1819: Karlsbad Kararnamesi, gelişen pan-Cermen hareketlerini bir 'Alman devleti' kurulması olasılığına karşı bastırdı. Ancak Prusya Krallığı diğer Konfederasyon devletleriyle gümrük birliği başlattı.
1834: Prusya liderliğindeki gümrük birliği, Avusturya İmparatorluğu hariç tüm Konfederasyon devletlerini kapsayan Zollverein'a dönüştü.
1848: Berlin, Dresden ve Frankfurt dahil olmak üzere Alman Konfederasyonu'nun pek çok yerinde isyanlar patlak verdi. Konfederasyon, Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm'i anayasa ilan etmesi için zorladı. Bu arada 1848'de Frankfurt Meclisi kuruldu ve Almanya'yı birleştirmeye çalıştı; ancak bu IV. Wilhelm tarafından reddedildi. Bunun üzerine Kleindeutsch (Avusturyasız "Küçük Almanya Çözümü") çözümü ve Großdeutsch (Avusturya'nın da olduğu "Büyük Almanya Çözümü") çözümü ortaya çıktı.
1861: I. Wilhelm, Prusya Kralı oldu ve daha sonra Otto von Bismarck'ı şansölye olarak atadı. Bismarck, 'kan ve demir' politikasını oluşturdu.

1806 öncesinde, Almanca konuşan Orta Avrupa, çoğu Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun bir parçası olan ya da Habsburg Hanedanı'na bağlı 300'den fazla siyasi otorite içeriyordu. Bu bölgeler küçük topraklardan, Hohenlohe prensliği gibi karmaşık bölgelere ve Bavyera Krallığı, Prusya Krallığı gibi sınırları tanımlanmış yönetimlere kadar değişiklik gösteriyordu. Bunların yönetim şekilleri de değişiklik gösteriyordu: güçlü Augsburg ve küçük Weil der Stadt gibi özgür imparatorluk şehirlerini, zengin Reichenau Manastırı ve güçlü Köln Başpiskoposluğu gibi dinî bölgeleri ve Württemberg Dükalığı gibi hanedan devletlerini kapsıyordu. Bu bölgeler (ya da bazı parçaları - hem Habsburg hem de Hohenzollern'in İmparatorluk dışındaki bölgelerde de toprakları bulunuyordu) Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun o zamanlar 1.000'den fazla yönetim içeren topraklarını oluşturuyordu. 15. yüzyıldan beri İmparatorluğun elektörleri, birkaç istisna dışında, Kutsal Roma Cermen İmparatoru olarak art arda Habsburg Hanedanı'na mensup kişileri seçtiler. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu idarî ve yasal mekanizmaları, Almanca konuşulan devletler içinde, köylüler ve toprak sahipleri ile farklı yargı mekanizmaları arasındaki anlaşmazlıkların çözüldüğü bir yerdi. İmparatorluk çemberleri (Reichskreise) örgütlenmesi ile devlet grupları kaynaklarını birleştirdi ve aralarında ekonomik işbirliği, askerî koruma gibi bölgesel ve örgütsel çıkarlar oluşturdular.
İkinci Koalisyon Savaşı (1799–1802), imparatorluk ve müttefik kuvvetlerinin Napolyon Bonapart tarafından mağlup edilmesiyle sonuçlandı; Lunéville (1801), Amiens (1802) antlaşmaları ve 1803 İlhakı ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu topraklarının büyük bölümünü hanedan devletlerine devredildi; seküler kilise arazileri ve imparatorluk şehirlerinin büyük bölümü siyasi ve yasal sahneden uzaklaştı, bu bölgelerde yaşayan halk yeni düklere ve krallara bağlandı. Bu devirde özellikle Württemberg ve Baden topraklarını genişletti. 1806'da Prusya'nın işgali ve Prusya ile Rusya'nın Jena-Auerstedt Muharebesi'ndeki yenilgileri sonrası Napolyon, imparatorluğu Pressburg Barışı'nı kabul etmeye zorladı. Bu antlaşma ile imparator Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nu sona erdirmiş oldu.

Fransa İmparatorluğu hegemonyası altında (1804-1814), yeniden yapılanan Alman devletleri arasında Alman milliyetçiliği daha da yükseldi. Fransız egemenliğine rağmen, ortak geçmişe dayanarak "Almanya"nın tek bir devlet olarak tanımlanması için çeşitli gerekçeler sunulmuştur. Alman filozof Johann Gottlieb Fichte'e göre,

Devletlerin ilk, orijinal ve gerçek doğal sınırları şüphesiz iç sınırlardır. Aynı dili konuşan insanlar, henüz insan sanatları ortaya çıkmadan önce, doğa tarafından görünmez ve güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır; birbirlerini anlarlar ve birbirlerini gittikçe daha da iyi anlamaya devam etme gücüne sahiptirler; birbirlerine aittirler, tektirler ve ayrılmaz bir bütündürler.

Ortak bir dil, bir ulusun temeli olarak görülebilir fakat, çağdaş ondokuzuncu yüzyıl Almanyası tarihçileri bu yüzlerce insanın bir araya gelmesinin sebeplerinin dil benzerliğinden ibaret olmadığını belirtmişlerdir. Fransız hegemonyası altındaki yıllarda Almanca konuşulan Orta Avrupa tecrübesi, Fransız işgalcileri kovarak tekrar kendi topraklarının kontrolünü ele geçirme fikrini güçlendirdi. Napolyon'un Polonya seferi'ndeki zorlu Yarımada Savaşı ve felaketle sonuçlanan Rusya seferi sonrası Almanların gözü açıldı. Napolyon'un Kıta Ablukası sistemi Orta Avrupa'nın ekonomisini çöküntüye uğrattı. Rusya'nın işgali Alman topraklarından 125.000'e yakın asker içeriyordu. Bu ordunun kaybedilmesi, yüksek ve alçak kademelerden birçok Alman'ı Napolyonsuz bir Orta Avrupa planı için cesaretlendirdi. Lützowsches Freikorps gibi öğrencilerin oluşturduğu birlikler bu eğilimin örnekleridir.

Rusya'da yaşanan fiyasko, Alman prenslerinin Fransa'ya bağlılığının zayıflamasına sebep oldu. 1813'te Napolyon, Alman devletlerini tekrar Fransız yörüngesine almak için bir sefer düzenledi; ardından gelen Altıncı Koalisyon Savaşı, Uluslar Muharebesi olarak da bilinen Leipzig Muharebesi ile sonuçlandı. Ekim 1813'te 500.000'den fazla savaşçı üç günden fazla süren bu muharebeye katıldı. Savaş, 19. yüzyılda Avrupa'daki en büyük kara savaşı olarak tarihe geçti ve Avusturya, İsveç, Prusya, Rusya ve Saksonya'dan oluşan Altıncı Koalisyon'un zaferi ve Fransız güçlerinin Ren Nehri batısına çekilmesiyle sonuçlandı. Zafer, Koalisyon kuvvetlerine Napolyon'u Ren'in diğer yanına sürmek için cesaret verdi. Napolyon'un ordusu dağıldı ve devleti yık

Almanya'nın yeniden birleşmesi (Deutsche Wiedervereinigung), 3 Ekim 1990 tarihinde eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (genellikle "Doğu Almanya" olarak anılır) topraklarının Almanya Federal Cumhuriyeti'nin (genellikle "Batı Almanya" olarak anılır) topraklarına dâhil olmasıdır.
Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin 18 Mart 1990'da yaptığı ilk serbest seçimlerden sonra, Alman Demokratik Cumhuriyeti ve Almanya Federal Cumhuriyeti arasındaki görüşmeler Birleşme Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Alman Demokratik Cumhuriyeti, Almanya Federal Cumhuriyeti ve dört işgalci gücün "İki Artı Dört Antlaşması" olarak anılan anlaşma ile birleşmiş Alman devletine tam özgürlük bağışlamaktadır.
Yeniden birleşmiş Almanya Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (sonra Avrupa Birliği) ve NATO'nun bir üyesi olarak kalmaya devam etmiştir. 1990 yılında yaşanan olayların "yeniden birleşme" olarak mı yoksa "birleşme" olarak mı isimlendirilmesi hakkında tartışma vardır. Birinci halini öneren kişiler Almanya'nın 1871 yılındaki ilk birleşmesini neden göstermektedirler. Diğerleri ise 1990 yılında iki Alman devletinin büyük bir yapıda "birleşmesi" olarak görmektedirler, son şekilde bir birleşmenin Alman tarihinde hiçbir zaman olmadığını savunmaktadırlar. Politik ve diplomatik nedenleri için, Batı Alman politikacıları önemle "yeniden birleşme" terimini Almanların die Wende dediği olay öncesindeki çalışma süresince kullanmaktan kaçınmışlardır, genellikle "Deutsche Einheit" veya "Alman Birliği" terimini kullanılmışlardır. Alman Birliği Hans-Dietrich Genscher'in uluslararası gazetecilerin önünde ona 1990'da olan "yeniden birleşme" hakkında sorulan soruya vermiş olduğu cevapta kullandığı terimdir.

1990'dan sonra "die Wende" terimi daha yaygın hale gelmiştir; terim genellikle birleşmeye yol açan olayları tanımlamak için kullanılır. Alışılmış bağlamda, başka bir anlam içermeksizin "(etrafında) dönme" olarak çevrilebilir. Alman yeniden birleşmesi ile ilgili olaylara istinaden, Alman tarihindeki bu "dönüş" ile ilgili olayların kültürel imasını da taşımaktadır.

Almanya'nın yeni eyaletleri

Almanya'nın Doğu Yükü: Başarısız Yeniden Birleşmenin Bedeli
Doğu Almanya'nın Sonu 20 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman Elçilik Yayımı, Infocus: Alman Birlik Günü
Yeniden birleşme ve kötü sonuçları2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya Federal Cumhuriyeti için Temel Yasa (Almanca: Grundgesetz), Almanya'nın mevcut anayasasıdır. Bir önceki Weimar Cumhuriyeti anayasasının nasyonal sosyalizm döneminde fiilen devre dışı kalmasından sonra Müttefik Devletler'in gözetiminde 1949 yılında Batı Almanya bölgesinde yürürlüğe girmiştir. Weimar dönemindeki kötü tecrübeler nedeniyle Cumhurbaşkanı'na sembolik haklar tanınmış ve federal bir yapı oluşturmaya özen gösterilmiştir. İlk 19 maddesi temel hak ve özgürlükleri içerir.

1949 tarihine kadar anayasa kelimesinin birebir tercümesi olan "Verfassung" kelimesinin kullanılmış olmasına rağmen "Grundgesetz", yani "temel yasa" teriminin kullanımı tesadüf değildir. Müttefik Devletler'in baskısıyla hızlı bir şekilde anayasa çalışmalarını bitirmek zorunda kalan Alman vekilleri, aslında Doğu Almanya'yı da kapsayacak bir şekilde çalışmak istiyorlardı. Ancak Sovyet kontrolündeki Doğu Almanya'yı gözden çıkaran Müttefikler sadece Batı Almanya'yı kapsayacak bir anayasada ısrarlıydılar. Bu anayasaya geçici olma özelliğini verme amacıyla ismini anayasa yerine temel yasa koymayı uygun gören vekiller böylelikle tüm Almanya'nın birleşmesiyle beraber yeni bir anayasa belirleme dileklerini ortaya koydular. Ancak 1990 yılında iki Alman devleti birleştikten sonra da aynı anayasa geçerliliğini korumakla beraber aynı zamanda Doğu Almanya'da da yürürlüğe girdi.

Grundgesetz'e göre parlamento iki meclisten oluşur. Bunlardan biri Bundestag, diğeri de Bundesrat olmaktadır. Bundestag meclisi tüm Almanya halkı tarafından eşit şartlarda seçilir ve Alman halkını temsil eder. Bundesrat ise Federal Almanya'nın eyaletlerinin temsilcilerini barındırır ve bu eyaletleri temsil eder. Eyaletlerin nüfuslara göre oy hakları vardır ve bu oy hakları eyaletlerin hükûmetleri tarafından kullanılır. Temel yasama ve denetim organı Bundestag olsa da Bundesrat başta eyaletleri etkileyen yasalar olmak üzere önemli yasaları ve anayasa değişikliklerini onaylayabilir ya da geri çevirebilir.

Almanya Futbol Federasyonu (DFB) (Almanca: Deutscher Fußball-Bund), Almanya'da faaliyet gösteren 26 eyalet futbol federasyonunun bir araya gelerek oluşturduğu çatı kuruluştur. Kamu yararına faaliyet gösteren bir dernek statüsündeki kuruluşun yönetim merkezi Frankfurt'tadır.
Almanya Futbol Birliği'nin üyeleri, lig birliği ile 5 bölgesel ve 21 eyalet federasyonunda oluşur ve toplam yaklaşık 7 milyon kayıtlı üye ile dünyanın en büyük ulusal spor kuruluşudur.
Ülkedeki bütün Alman futbol ligleri ve Almanya erkek futbol takımı ile Almanya kadın futbol takımı'ndan sorumludur. FIFA ve UEFA'nın kurucu üyelerindendir.

28 Ocak 1900 tarihinde 86 kulüp tarafından Leipzig'de kuruldu. II. Dünya Savaşı'ndaki ağır mağlubiyet ve DFB'nin 1945 yılında feshedilmesinden sonra, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin futbol kulüpleri 10 Temmuz 1949 tarihinde Stuttgart'ta yeniden bir araya geldiler.
Almanya Futbol Birliği, bugün yaklaşık 26.000 kayıtlı kulüp, toplam 170.000 futbol takımı ve 2 milyondan fazla lisanslı futbolcu ile ve toplamda 6.696.494 üye barındıran dünyanın en büyük spor kuruluşudur. DFB çatısı altında 870.000 kadın üye ve 8600 kadın futbol takımı bulunmaktadır.
1945 ve 1990 yılları arasında Almanya'nın ikiye ayrılması nedeniyle, Batı Almanya'da DFB'nin yanı sıra, "Doğu Almanya" olarak bilinen Almanya Demokratik Cumhuriyeti'nde de bu dönemde "Deutscher Fußball Verband der DDR (DFV)" kuruluşu faaliyet gösterdi. Bu durum, Batı Alman ve Doğu Alman futbol birliklerinin DFB çatısı altında yeniden birleşmesine kadar devam etti.
Resmi maskotu, siyah tüyleri ve sarı gagası olan Paule adında bir kartaldır (26 Mart 2006'dan beri). Belki bu durum, Paul Breitner'e bir ima olabilir.

Ferdinand Hueppe (1900-1904)
Friedrich Wilhelm Nohe (1904-1905)
Gottfried Hinze (1905-1925)
Felix Linnemann (1925-1945)
Peco Bauwens (1949-1962)
Hermann Gösmann (1962-1975)
Hermann Neuberger (1975-1992)
Egidius Braun (1992-2001)
Gerhard Mayer-Vorfelder (2001-2004)
Gerhard Mayer-Vorfelder ve Theo Zwanziger (2004-2006)
Theo Zwanziger (2006-2012)
Wolfgang Niersbach (2012-2015)
Reinhard Grindel (2016-2019)
Fritz Keller (2019-2021)
Bernd Neuendorf (2022-)

(Almanca) (İngilizce) Resmî Web Sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya Komünist Partisi (Almanca: Kommunistische Partei Deutschlands, KPD), 1918-1933 yılları arasında önde gelen Alman siyasi parti. KPD, 1918'in sonunda Spartakusbund'un daha küçük radikal sol gruplarla birleşmesinden ortaya çıktı. Bu birleşmenin amacı, Almanya'da komünizmin hakim rejim hâline getirilmesiydi. 30 Aralık 1918'den 1 Ocak 1919'a kadar aşırı solcuların hakim olduğu kurucu parti kongresi, partinin Alman Ulusal Meclisi seçimlerine katılmasını reddetti. 1919'daki ocak ayaklanmasının ardından rejim güçleri, önce KPD liderleri Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg'u, kısa bir süre sonra da kurucu üye Leo Jogiches'i öldürdü. Aralık 1920'de KPD, (Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands) Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi'nin sol çoğunluğuyla birleşti ve geçici olarak Birleşik KPD adını aldı. KPD, kuruluşundan itibaren SPD'nin devrimci alternatifi olarak görüldü. Weimar Cumhuriyeti döneminde sosyalist üretim koşulları ve Sovyetler Birliği'ni model alan bir proletarya diktatörlüğünü savundu. Parlamentarizm ve demokrasi hakkındaki görüşleri, “burjuva demokrasisini” parti liderliğinde bir sosyalist konsey cumhuriyeti ile değiştirmek istedikleri için bölünmüştü, ancak yine de seçimlere katıldılar. 1919'dan itibaren Lenin'in ve daha sonra Stalin'in egemen olduğu Komünist Enternasyonal'in bir üyesiydi. KPD, işçi hareketinde sosyal demokrasiye karşı mücadele etmek için, 1928'den itibaren SPD'yi sosyal faşist ve baş düşman ilan ederek Nasyonal Sosyalizm'e karşı ortak bir mücadeleyi engelledi. 1929'dan itibaren KPD, otoriterleşti. Parti, Stalin ve Ernst Thälmann etrafında giderek bir şahıs kültü hâline geldi.
28 Şubat 1933 gecesi Reichstag Yangını'ndan sonra hakimiyeti eline geçiren Nasyonal Sosyalist diktatörlük, KPD'yi yeraltına itti. Partinin ileri gelenleri Almanya dışına gitti. 1935'te Komintern'in yedinci kongresi, halk cephesi politikası lehine sosyal faşizm tezinin terk edilmesine neden oldu. Yıllar boyunca yasadışı olarak varlığını sürdüren KPD'nin birçok üyesi, Hitler'e karşı direnişte öldürüldü ya da yurtdışına kaçtı. Sovyetler Birliği'nin büyük bir kısmı Stalinist tasfiyelerin mağduru oldu. Moskova'da sürgünde yaşayan Walter Ulbricht, partinin idaresinde artan bir nüfuz elde etti.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra partinin yeniden inşâ süreci başladı. Almanya'nın Sovyet kontrolünde kalan bölgede, SPD ve KPD birleştirildi. Almanya Sosyalist Birlik Partisi ile birlikte Doğu Almanya'yı diktatoryal bir baskı rejimi ile idare edecek iktidar partisi ortaya çıktı.
Batı Almanya'da 1949 yılında gerçekleşen ilk federal seçimlerde KPD, yüzde 5.7 oranında oy aldı. 1953'te gerçekleşen bir sonraki seçimde ise yüzde beşlik seçim barajının altında kaldı. 1950'de Adenauer hükûmeti KPD üyelerinin kamu hizmetinde çalışmasını yasakladı. Federal Mecliste grubu bulunan partiler, Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünde, KPD'yi Sovyetler Birliği'nin ve SED'nin suç ortağı olarak görüyordu ve bu nedenle anayasaya aykırı ilan ettiler. Federal Hükûmetin 17 Ağustos 1956 tarihli talebi üzerine Federal Anayasa Mahkemesi, KPD'yi yasakladı.
Yasaklanan KPD'den ayrılan üyeler, 1968 yılında Federal Almanya'da Alman Komünist Partisi'ni kurdular. 1968'den sonraki yıllarda Maocu, komünist küçük gruplar, KPD'nin halefi olduğunu iddia eden parti geliştirme örgütleri, sendikalar veya partiler kurdu. Almanya Demokratik Cumhuriyeti'nde hayal kırıklığına uğrayan komünistler, Sosyalist Birlik Partisi'nin Demokratik Sosyalizm Partisi'ne dönüşmesiyle karşı karşıya kaldılar ve Ocak 1990'da Almanya Komünist Partisi'nde bir araya geldiler.

Almanya Komünist Partisi KPD, 30 Aralık 1918'den 1 Ocak 1919'a kadar Prusya eyalet parlamentosunun balo salonunda düzenlenen üç günlük kuruluş konferansı sırasında, daha önce Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands ile arası bozulan Spartakusbund'un Bremenli Radikal Solcular ile birleşmesiyle kuruldu. Partiye verilen isim tartışmalıydı. Konferansta bulunan Karl Radek'in yaptığı konuşma, KPD ile Sovyet Rusya arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koydu.
I. Dünya Savaşı'ndan önce Sosyal Demokrat Parti (SPD) Almanya'daki en büyük sosyalist partidir. Hâlâ Marksist olduğunu iddia etse de parti 1914 yılında artık reformist olmuştur. Yaklaşmakta olan dünya savaşına karşı II. Enternasyonal üyesi partiler işçi eylemleriyle savaşa engel olmak için uluslararası mitingler düzenlemiş ve savaşacak taraflardaki işçilerin birbirleriyle bir alıp veremedikleri olmadığı, hükûmetlerin halklar arasında düşmanlığı körüklediği anlatılmaya çalışılmıştır. Buna rağmen savaşta taraf olan ülkelerdeki sosyalist ve işçi partileri burjuva hükûmetlerinin savaş bütçelerine onay verecektir. Bu partilere SPD de dahildir. Partinin savaş yanlısı tutumunu protesto eden Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğinde sol kanat üyeleri partiden ayrılacaktır. Ayrılan grup içindeki komünistler Spartakusbund (Spartakistler Birliği) örgütünü kuracaklardır. Savaş yılları sırasında savaşa karşı sosyalist partilerin topladığı Zimmerwald ve Kienthal Konferanslarında yer alır. I. Dünya Savaşının sona ermesinden sonra yenilginin sebebini askeri yönetimde gören askerler ve savaşın çilesini çeken halk isyan edcek ve Kasım 1918'de bütün Almanya'da ayaklanmalar başlayacaktır. Aralık 1918'de Spartakusbund Almanya Komünist Partisi – KPD adını alacaktır. Liebknecht ve Luxemburg önderliğindeki KPD 1919 ve 1920 yıllarında Almanya'da sosyalist devrim için ayaklanacaktır. İmparatorluğun çöküşünden sonra başa gelen Sosyal Demokrat Partisi sosyalizme karşıdır ve ayaklanmaları şiddetle bastırmak için örgütlenecektir. Bolşeviklerin Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliğinde iktidarı almasından sonra iyice korkuya kapılan sosyal demokratlar Savunma Bakanı Gustav Noske önderliğinde “Freikorps” adıyla anılacak savaştan dönen askerlerden oluşan silahlı milisler örgütleyecektir. Berlin'de Ocak 1919'da başarısız olacak Spartakist Ayaklanmadan sonra Liebknecht ve Luxemburg yargısız infaz edilecektir. Parti bundan sonra ikiye bölünecektir; partinin içinden Almanya Komünist İşçi Partisi (KAPD) çıkacaktır. Leo Jogiches'in öldürülmesinden sonra Paul Levi partinin başına geçecektir. Önde gelen üyeler arasında Clara Zetkin, Paul Frolich, Hugo Eberlein, Franz Mehring, August Thalheimer ve Ernst Meyer sayılabilir. Parti sosyal-demokrat işçi ve sendikaları kazanmak amacıyla acil devrimci ayaklanma siyasetinden vazgeçecektir. Bu yeni siyasetle beraber parti büyümeye başlayacak ve partiden ayrılan gruplar tekrar partiye dönecektir. 1920'li yıllar boyunca KPD Moskova'da Zinoviev ile Stalin arasındaki siyaset farklılıklarının yansımalarını hissedecek ve iç çekişmelerle boğuşacaktır. Ekim Devrimi açsından bakıldığında Almanya Devrimi çok önem taşımaktadır. Ekim Devriminin mimarı Lenin sanayi olarak geri bir ülke olan Rusya'daki devrimin öncelikle ancak Batıdaki kapitalist ülkelerdeki devrimler sayesinde ayakta kalabileceğini düşünürken, Batıda beklenen devrim gerçekleşmeyince Sovyetler Birliği kendi ayakları üzerinde durmaya çalışacak ve Stalin'in tek ülkede sosyalizm açılımını benimseyecektir. Moskova'nın bu siyasetiyle görüş ayrılığına düşen parti başkanı Levi 1921 yılında Komintern tarafından görevden alınacaktır. 1920'li yıllarda çeşitli parti üyeleri Troçkist oldukları iddiasıyla partiden uzaklaştırılacak, içlerinde Heinrich Brandler, August Thalheimer ve Paul Frolich gibi isimler olan partiye muhalif gruplar ise ayrı bir örgüt kurmaya çalışacaklardır.

1923 yılında Sovyetler Birliğinin istekleri doğrultusunda yeni bir KPD liderliği seçilecektir. Partinin başındaki Ernst Thälmann, acil devrim siyasetinin bırakıldığını açıklamış, KPD 1924 yılından itibaren ise parlamento seçimlerine katılmış ve başarı kazanmıştır. Bu yıllarda KPD Avrupa'daki en güçlü komünist partisidir ve Sovyetler Birliği haricinde öncü bir rolü bulunmaktadır. Genelde farklılık göstermekle beraber en az %10 oranında oy alan parti 1932 seçimlerinde 100 vekil çıkartacaktır. Aynı yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Thälmann %13.2 oy alacaktır. KPD politikalarını eleştirenler yapılan sekter davranışların ve sosyal-demokratların sosyal faşist olarak adlandırılmasının bir hata olduğunu ve yükselen Nazi iktidarına karşı sosyal demokrasiyle beraber bir ittifak kurulma ihtimalinin imkânsız hale geldiğini belirtirler. Ancak benzer şekilde SPD yönetimi de yükselen Nazilere karşı komünistlerle ittifak yapmak istememektedir. Hitler'e iktidarı verecek olan ve daha sonra Nazi Almanyası'nın Türkiye elçisi olan Franz von Papen başa geldiğinde KPD tarafından gerçekleştirilen genel greve SPD katılmayacaktır.

Hitler'in Başbakan seçilmesinden sonra Reichstag binası ateşe verilmiş ve bu şaibeli kundaklama olayında komünistler suçlu bulunmuş, Hollandalı komünist Marinus van der Lubbe idam edilmiştir. Gergin siyasi ortam sürecinde Hitler'e olağanüstü yetkilerin verildiği kararnamenin onaylanmasının ardından tüm komünist milletvekilleri tutuklandı ve hapishaneye atıldı. Bu sayede KPD Nazilerce başarıyla bastırılmış olacaktır. Parti lideri Thälmann dahil olmak üzere binlerce komünist toplama kamplarına götürülür. Tutuklamalardan kaçmayı başaracak olan KPD liderleri Wilhelm Pieck ve Walter Ulbricht Sovyetler Birliğine gideceklerdir. Tüm Nazi iktidarı boyunca KPD gizli yeraltı örgütünü koruyacak ancak Nazilere karşı verilen direniş mücadelesinde çok büyük kayıplar verilecektir. Ayrıca başkent Berlin'de 1 Mayıs afişlemesi yapılacak, kurulan gizli istihbarat grubu Kızıl Orkestra sayesinde çok değerli bilgiler Sovyetler Birliği'ne ulaştırılacaktır.

KPD liderlerinden Sovyetler Birliğinde bulunanlar 1937-38 yıllarındaki Tasfiye Hareketi sırasında siyasi ortamdan etkileneceklerdir. Eberlein, Heinz Neumann, Hermann Remmele, Fritz Schulte ve Hermann Schubert idam edilecek, bazıları da Margarete Buber-Neumann gibi çalışma kamplarına gönderilecektir.

Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde Pieck ve Ulbricht liderliğindeki KPD Sosyal Demokrat Partinin doğudaki unsurlarıyla birleşerek Sosyalist Birlik Partisi'ni (SED) kuracak ve Doğuda iktidarda kalacaktır. 

Almanya Sosyal Demokrat Partisi (Almanca: Sozialdemokratische Partei Deutschlands), Almanya'nın en eski siyasal partisi.
Avrupa'nın işçi sınıfına dayanan en köklü siyasal partilerinden biridir. Sosyalist Enternasyonal'in başlıca kurucuları ve en etkili partileri arasında yer alır. Başlıca yayın organı Vorwärts gazetesidir.
Başkanlığını Sigmar Gabriel yürütmektedir. 1998'den 2005'e kadar iktidarda kalmış, 2005 yılındaki genel seçimler sonrasında Angela Merkel başbakanlığında CDU ile koalisyon hükûmeti kurma konusunda anlaşmaya varmıştır.
Ferdinand Lassalle'nin Alman İşçi Birliği (ADAV) ile Marksist siyaset adamları August Bebel ve Wilhelm Liebknecht'in Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SDAP)'nin 1875'te Gotha'da birleşmesiyle kurulan Sosyalist İşçi Partisi'nin adı 1890'dan sonra Almanya Sosyal Demokrat Partisi olarak değiştirildi.

Almanya bayrağı, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin bayrağıdır. Enlemesine 3 eşit parça olan siyah, kırmızı ve altın sarısı renklerden oluşur.
Bayrağı oluşturan renklerin tarihi 1813 yıllarında Napolyon'a karşı verilen savaşta Prusya’nın hem para hem de asker yönünden yaşadığı sıkıntılardan dolayı Lützow önderliğinde çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan gönüllü Freikorps birliği kurulmasına dek dayanmaktadır. Parasızlıktan dolayı çeşitli renklerde olan askerî üniformalar baştan aşağıya siyaha boyanınca sarı düğmelerin altlarındaki bez parçasının kırmızı kalması bugün Almanya bayrağını oluşturan renklerin geçmişi olarak kabul edilir.
7 Haziran 1950'de alınan karar ile renklerin anlamı Beraberlik, Hak ve Özgürlük olarak belirlenmiş ve 3:5 boyutunda yasallaşarak devletin resmî bayrağı olmuştur.
Alman bayrağı, millî bayrak ve resmî bayrak olarak ikiye ayrılmaktadır. 23 Mayıs 1949'da kullanıma giren millî bayrak, ülkenin sivil bayrağıdır. Ortasında kartal motifinin bulunduğu resmî bayrak ise devlete bağlı kurumlarca kullanılmaktadır.

Siyah, kırmızı ve altın renklerle Alman Birliği, Napolyon'un yenilgisinden sonra kurulan muhafazakar Avrupa düzenine karşı hareketi sembolize etmek için siyah-kırmızı-altın bayrağının kullanıldığı radikal 1840'larda ortaya çıktı.
1848 bayrağında kullanılan renk şemasının kökeni ile ilgili dolaşımda birçok teori var. Renkler Jena Öğrencilerin Metternich tarafından Carlsbad Kararname yasaklı radikal fikirli Burschenschaften Ligi (Jenaer Burschenschaft), bir idi önerilmiştir; renkler kurallı sırada Academic Festival Overture onun Johannes Brahms aktardığı ("Jena'yı Öğrencileri Birliği'nin Dağılması Üzerine") Ağustos Daniel von Binzer öğrenci şarkı Zur çözünürlük * 100,000 der Jenaer Burschenschaft yedinci ayetinde vardır. Başka bir iddia, çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluşan ve Napolyon'un işgalci güçlerine karşı mücadele sırasında oluşan Lutzow Free Corps'un üniformalarına (çoğunlukla kırmızı yüzlü ve altın düğmeli siyah) geri dönüyor. Gerçek açıklama ne olursa olsun, bu renkler kısa bir süre sonra bu kısa dönemde Almanya'nın ulusal renkleri olarak kabul edildi ve özellikle Weimar döneminde yeniden tanıtıldıktan sonra, genel olarak liberalizm ile eşanlamlı hale geldi. Bu renkler Orta Çağ Reichsadler'de de görülür.

Yalnızca siyah-kırmızı-altın üç renkli içeren Alman ulusal bayrağı veya Bundesflagge (Türkçe: Federal bayrak), 1949'da (Batı) Alman anayasasının bir parçası olarak tanıtıldı. Daha sonraki yıllarda ayrı hükûmet ve askeri bayrakların oluşturulmasının ardından, düz üç renkli artık Alman sivil bayrağı ve sivil bayrak olarak kullanılıyor. Bu bayrak ayrıca federal olmayan yetkililer tarafından federal hükûmetle olan bağlantılarını göstermek için kullanılır, örneğin Alman devletlerinin yetkilileri, Alman ulusal bayrağını kendi bayraklarıyla birlikte kullanır.

Almanya hükûmet bayrağı resmi olarak Dienstflagge der Bundesbehörden (federal yetkililerin devlet bayrağı) veya kısaca Bundesdienstflagge olarak bilinir. 1950'de tanıtılan hükûmet bayrağı, siyah ve altın bantların beşte biriyle örtüşen Bundesschild ("Federal Kalkan") ile tahrif edilen sivil bayraktır. Bundesschild, ana farklılıkları kartalın illüstrasyonu ve kalkanın şekli olan Almanya'nın armasının bir çeşididir: Bundesschild tabanda yuvarlanır, standart arma ise işaret edilir. Hükûmet bayrağı sadece federal hükûmet yetkilileri tarafından kullanılabilir ve başkaları tarafından kullanılması para cezası ile cezalandırılan bir suçtur. Bununla birlikte, Bundesdienstflagge benzer bayrakların kamu kullanımı (örneğin, Bundesschild yerine gerçek arma kullanarak) tolere edilir ve bu tür bayraklar bazen uluslararası spor etkinliklerinde görülür.

Normal yatay formata ek olarak, Almanya'daki birçok kamu binası dikey bayraklar kullanıyor. Çoğu Belediye Binası, şehir bayrağını ulusal bayrakla birlikte bu şekilde uçurur; Almanya'daki birçok şehir bayrağı sadece dikey olarak bulunur. Bu dikey bayrakların oranları belirtilmedi. 1996 yılında, 1806-1918 yılları arasında Reuss-Gera Prensliği'nin "geleneksel" siyah-kırmızı-altın bayrağının deseniyle tesadüfen eşleşen hükûmet bayrağının dikey versiyonu için bir düzen kuruldu: Bundesschild bayrağın merkezinde, siyah ve altın bantların beşte biri ile örtüşüyor. Bir afiş gibi asıldığında veya bol dökümlü olduğunda, siyah bant resimde gösterildiği gibi solda olmalıdır. Dikey bir bayrak direğinden uçtuğunda, siyah bant personelle yüzleşmelidir.

Alman silahlı kuvvetleri (Bundeswehr) federal bir otorite olduğundan, Bundesdienstflagge aynı zamanda karada Alman savaş bayrağı olarak da kullanılmaktadır. 1956 yılında, Dienstflagge der Seestreitkräfte der Bundeswehr (Alman Donanması Bayrağı) tanıtıldı: hükûmet bayrağı kırlangıç kuyruğu ile bitiyor. Bu deniz bayrağı aynı zamanda donanma krikosu olarak da kullanılır.

Alman Anayasasının 22. maddesi, Federal Almanya Cumhuriyeti için temel yasa, devletler:Federal bayrak siyah, kırmızı ve altın olacaktır.1950'de Batı Alman hükûmeti tarafından belirlenen spesifikasyonları takiben, bayrak eşit genişlikte üç çubuk görüntüler ve 3:5 genişlik–uzunluk oranına sahiptir; Weimar Cumhuriyeti sırasında kullanılan üç renk 2:3 oranına sahipti. Bayrağın kabulü sırasında "Siyah-Kırmızı-Altın" dışında kesin renk özellikleri yoktu. Bununla birlikte, 2 Haziran 1999'da federal kabine, Alman hükûmeti için resmi renklerin özelliklerini aşağıdaki gibi tanımlayan kurumsal bir tasarım başlattı:

Bakınız: Alman bayrakları listesi

Almanya arması

Bu madde Almanya coğrafyasını anlatmaktadır.

Almanya Orta Avrupa'da, Alpler'den, Kuzey Avrupa Ovasına; Kuzey Denizi ve Baltık Denizi'ne ulaşan geniş bir ülkedir. Almanya, Rusya'nın Avrupa'da kalan parçasından sonra, Avrupa'nın en çok nüfusa sahip ülkesidir. Almanya'nın sınırları; 349223 km² kara parçası, 7798 km²si su kaynağı olan toplam 357021 km²'lik bir alanı kaplar. Yükseklik olarak en yüksek noktası Alpler'deki Zugspitze (2962 m.) noktasıdır. Ülkenin düşük rakımlı noktaları ise nehirler üzerindeki noktalardır. Neuendorf-Sachsenbande yakınlarındaki bir noktada yükseklik deniz seviyesinden 3.54 m.'ye kadar düşer. Almanya'nın merkezi konumu sayesinde, başka hiçbir kıta ülkesinde olmayan sayıda komşu sayısı vardır. Kuzeyinde Danimarka; doğusunda Polonya ve Çekya; güneyinde Avusturya ve İsviçre; ve batısında Fransa, Lüksemburg, Belçika ve Hollanda bulunur.

Almanya'nın geneli, nemli batı rüzgarlarının üstünlük kurduğu ılımlı bir iklime sahiptir. İklim; Gulf Stream'in etkisi altındaki Kuzey Atlantik Akıntıları tarafından etkilenmektedir. Bu ısıtıcı sular, Kuzey Denizi sınırlarındaki Jutland Yarımadası ve Ren Bölgesi dahil olmak üzere birçok bölgeyi etkilemektedir. Sonuç olarak kuzeybatı ve kuzey bölgelerinde iklim okyanusal iklimdir; yağış yaz boyunca maksimuma çıkmak üzere her dönem sürer.
Kışları ılımlı ve yazları serindir, buna karşın sıcaklık çoğu zaman 30°C'yi (86°F) aşabilmektedir. Doğuda ise iklim daha karasaldır; kışlar çok soğuk, yazlar çok sıcak ve kuru olabilmektedir. Orta ve güney Almanya ise farklı olarak karasal ve okyanusal iklim arasında bir geçiş bölgesidir. Yine, en yüksek sıcaklık yazın 30°C'yi (86°F) aşabilmektedir.

Almanya 357,021 km²'lik bir alan kaplar. Bunun 4,750 km²'si Sulamaya ayrılmıştır ve 7,798 km²'si sularla kaplıdır. Ülkenin en büyük gölü, Konstanz Gölü'dür (toplam alanı 536 km²dir ve %62'si Almanya sınırları içindedir). Diğer önemli göller Müritz Gölü (117 km²) ve Chiemsee (80 km²)'dir. Ülke topraklarının %33'ü tarıma elverişlidir ve %31'lik bölümü ya Silvikültür'dür ya da ormandır. Sadece %15'lik kalıcı çayırlarla kaplıdır.
Almanya 2,389 km.lik bir sahil şeridine sahiptir. Ayrıca 3,621 km'lik sınırı vardır. Bunların 68 km.si Danimarka'yla, 456 km.si Polonya'yla, 646 km.si Çekya'yla, 784 km'si Avusturya'yla, 334 km.si İsviçre'yle, 451 km.si Fransa'yla, 138 km.si Lüksemburg'la, 167 km.si Belçika'yla, 577 km.si Hollanda'yladır. Almanya-Belçika sınırı 5 adettir çünkü Vennbahn, bu sınırı 5 kere keser.

Almanya'da üç ana nehir vardır:

Ren 865 km.liktir ve Neckar, Main ve Moselle Nehri'ni kapsar.
Elbe 727 km.likdir (Kuzey Denizi'ne akar); ve,
Tuna Nehri (Donau) 687 km.lik bir uzunluğa sahiptir.
Diğer önemli nehirler, güneydoğudaki Isar Nehri, Orta Almanya'daki Main, kuzeybatıdaki Neckar ve kuzeydeki Weser Nehri'dir.

Kıta sahanlığı: 200 m derinliğinde
Özel Ekonomi Bölgesi: 200 Deniz mili (Komşuların durumuna bağlı)
Bölgesel deniz: 12 Deniz mili

Demir cevheri, kömür, potas, kereste, linyit, uranyum, bakır, doğalgaz, tuz, nikel, tarıma uygun alan, su

Bu liste Almanya'nın enlem ve boylam olarak en uç noktalarını göstermektedir:

En kuzey: List, Sylt, Schleswig-Holstein 55°03′K 8°24′D
En güney: Haldenwanger Eck, Oberstdorf, Bavyera 47°16′12.39″K 10°10′41.95″D
En batı: Isenbruch, Millen yakınlarında, Kuzey Ren-Vestfalya 51°1′K 5°53′D
En doğu: Deschka, Saksonya 51°16′K 15°2′D

Almanya cumhurbaşkanı ya da resmî adıyla Almanya Federal Cumhuriyeti federal cumhurbaşkanı (Almanca: Bundespräsident der Bundesrepublik Deutschland), Almanya Federal Cumhuriyeti devletinin başıdır.
Federal Kongre tarafından beş yıllık bir dönem için seçilen Federal Cumhurbaşkanı, Almanya devletini uluslararası alanda temsil eder. 19 Mart 2017 tarihinden beri Federal Cumhurbaşkanlığı görevini Frank-Walter Steinmeier yürütmektedir.

Federal Cumhurbaşkanı, Federal Kongre tarafından, 40 yaşını doldurmuş ve Federal Meclis seçimlerinde oy hakkı bulunan Alman vatandaşı adaylar arasından, görüşmesiz olarak seçilir. Beş yıllık görev süresi dolan Cumhurbaşkanı art arda bir kez yeniden seçilebilir.
Federal Kongre, yalnızca Federal Cumhurbaşkanını seçmek üzere toplanır ve Federal Meclis üyelerinin tamamı ile eyalet parlamentolarından seçilecek aynı sayıda üyeden oluşur. Kongre, Federal Cumhurbaşkanının görev süresi sona ermeden en geç otuz gün önce veya Cumhurbaşkanının görev süresi dolmadan görevinden ayrılması halinde bu tarihten en geç otuz gün sonra Federal Meclis Başkanının çağrısıyla toplanır.

Federal Cumhurbaşkanı, devletin başı olarak devleti uluslararası alanda temsil eder, kanunları onaylar, hükûmeti ve federal görevlileri atar, meclisi fesheder, özel af yetkisini kullanır.

Federal Cumhurbaşkanı, Federal Şansölye seçilmesi için adaylardan birini Meclise önerir. Milletvekillerinin oylarının çoğunluğunu alan adayı Federal Şansölye atar ve Şansölyenin Federal Meclisten güvensizlik oyu alması durumunda onu görevden azleder.

Federal Cumhurbaşkanı, Federal Şansölyenin önerisiyle federal bakanları atar ve görevden alır.

Federal Cumhurbaşkanı, Anayasa'ya göre uluslararası alanda devleti temsil yetkisine sahiptir. Bu vasıfla, yabancı devletlerle Almanya adına antlaşmalar imzalar; elçileri ve itimatnamelerini kabul eder. Devletin siyasal ilişkilerini düzenleyen veya federal yasamayla ilgili olan antlaşmalar, federal yasaları kabule yetkili organların, federal bir yasayla onayını veya iştirakini gerektirir.

Federal Cumhurbaşkanı, Anayasa hükümlerine göre kabul edilen kanunları imzalayarak onaylar. Bu kanunlar Federal Resmî Gazete'de yayımlanarak ilan edilir.

Federal Cumhurbaşkanı, aksine bir yasa hükmü olmadıkça federal hâkimleri, federal memurları ve subaylarla astsubayları atar ve görevden alır. Cumhurbaşkanı bu yetkisini başka makamlara devredebilir.

Federal Şansölye nitelikli çoğunlukla değil de salt çoğunlukla seçilmişse, Federal Cumhurbaşkanı seçilen Federal Şansölyeyi atama ya da Federal Meclisi feshetme hakkına sahiptir.
Anayasa'nın altmış sekizinci maddesine göre Federal Şansölyenin kendisine güvenoyu verilmesi hakkındaki önergesi, Federal Meclis üyelerinin çoğunluğunun oylarıyla kabul edilmemişse, Federal Cumhurbaşkanı, Şansölyenin önerisi üzerine, 21 gün içinde Federal Meclisi feshedebilir. Federal Meclisin, milletvekillerinin çoğunluğuyla yeni bir Federal Şansölyeyi seçmesi durumunda fesih hakkı düşer.

Federal Meclis, Anayasa'nın altmış sekizinci maddesinde yazılan halde feshedilmiyorsa; Federal Cumhurbaşkanı, Federal Hükûmetin istemi ve Federal Konseyin onayıyla; Federal Hükûmet tarafından ivedi olarak nitelendirilmiş olunmasına rağmen Federal Meclis tarafından reddedilen bir yasa tasarısı hakkında yasama tıkanıklığını ilan edebilir. Yasama tıkanıklığı ilanına rağmen, Federal Meclis, yasa tasarısını yeniden reddediyor veya Federal Hükûmetçe kabul edilemez bir içerikle kabul ediyorsa, yasa Federal Konseyin onayı üzere kabul edilmiş sayılır.

Federal Cumhurbaşkanı, münferit hallerde devlet adına özel af hakkını kullanır. Bu yetki başka makamlara da devredilebilir.

Federal Cumhurbaşkanı, federal devletin veya bir eyaletin hükûmetine ya da yasama ile görevli bir organına üye olamaz; hiçbir ücretli görevi, sanat veya mesleği icra edemez ve kâr gayesi güden bir işletmenin ne yönetimine ne de denetim kuruluna katılamaz.

Federal Cumhurbaşkanı, görevine başlarken, Federal Meclis ve Federal Konsey üyelerinin önünde şu şekilde ant içer:

Gücümü Alman ulusunun mutluluğuna adayacağıma, onun refahını arttıracağıma, ona gelebilecek zararları önleyeceğime, Anayasa'ya ve federal yasalara saygı gösterip onları savunacağıma, yükümlülüklerimi titizlikle yerine getireceğime ve herkese karşı adaletli davranacağıma ant içerim.
İsteyen cumhurbaşkanları, yeminin sonunda "Tanrı yardımcım olsun" diyebilirler.

Federal Cumhurbaşkanının bir engeli çıkması veya Federal Cumhurbaşkanlığı makamının süresinden önce boş kalması halinde, Cumhurbaşkanına Federal Konsey Başkanı vekalet eder.

Federal Cumhurbaşkanının karar ve işlemlerinin geçerli olabilmeleri için, Federal Başbakan veya ilgili federal bakan tarafından tasdiken imzalanmaları gerekir. Federal Başbakanın atanması ve görevden azli ile Federal Meclisin feshi bu Anayasa hükmünün dışındadır.

Almanya ekonomisi son derece gelişmiş bir sosyal piyasa ekonomisidir. Almanya, dolar kuru üzerinden yapılan hesaplamalara göre dünyanın üçüncü büyük ekonomisine sahiptir. Avrupa'daki en büyük ulusal ekonomiye sahip olan bu ülke, dünyadaki nominal GSYİH'ya göre dördüncü ve SAGP GSYİH açısından beşinci büyüklüğe sahiptir. 2017 yılında, ülke IMF'ye göre Euro bölgesi ekonomisinin %28'ini oluşturmaktaydı. Almanya ayrıca, Avrupa Birliği ve Euro Bölgesi'nin kurucu üyesidir.
2016 yılında Almanya, 310 milyar dolar değeriyle dünyanın en yüksek ticaret fazlasını gerçekleştirerek en büyük sermaye ihracatçısı olmuştur.
Alman ekonomisindeki ana güç unsuru, yüksek dış satım girdisidir. Almanya, 2016 yılında dış satım mal ve hizmetlerde 1,21 trilyon euro (1,27 trilyon dolar) ile dünyanın üçüncü büyük ihracatçısı konumundadır. Ülke, Euro para birimini kullanarak para politikalarında Frankfurt'ta bulunan Avrupa Merkez Bankası'na bağlıdır. Toplam GSYİH'nın %70'ini hizmetler işkolu, %29,1'ini sanayi işkolu ve %0.9'unu da tarım işkolu oluşturmaktadır.
Almanya'nın en büyük 10 ihracat kalemini; taşıtlar, makineler, kimyasal ürünler, elektronik ürünler, elektrikli cihazlar, eczacılık ürünleri, ulaşım araçları, temel metaller, gıda ürünleri ve kauçuk ve plastik ürünler oluşturur. Almanya ekonomisi, Avrupa'daki en büyük üretim ekonomisidir ve mali bunalımlardan etkilenme olasılığı diğerlerine göre daha azdır; uygulamalı araştırmaları iş bitirici endüstriyel değerle yürütür ve kendini en son üniversite anlayışları ile işkollarına özgü ürün ve süreç iyileştirmeleri arasında bir köprü olarak görür ve kendi laboratuvarlarında da çok fazla bilgi üretebilir. Uluslararası Para Fonu, Temmuz 2017'de ülke ekonomisine "yine bir başka sağlıklılık bildirgesi" sundu ve bu seviyeyi uzun vadede sürdürmek için atılması gereken adımlar konusunda tavsiyelerde bulundu.
Almanya kereste, alkali potasyum bileşiği, tuz, uranyum, bakır ve doğalgaz açısından zengindir. Almanya'daki enerji ağırlıklı olarak fosil yakıtlar (%50), ardından ikinci olarak nükleer güç, ardından gaz, rüzgâr, biyokütle (odun ve biyoyakıtlar), hidro ve güneş enerjisi ile sağlanmaktadır. Almanya, Enerji devrimi (Energiewende) olarak adlandırılan yenilenebilir enerji geçişini üstlenen ilk büyük sanayileşmiş ülkedir. Almanya, dünyada önde gelen bir rüzgâr türbini üreticisidir. Yenilenebilir enerji artık Almanya'da tüketilen elektriğin %27'sini karşılamaktadır.
Tüm Alman şirketlerinin yüzde 99'u, çoğunlukla küçük ve orta ölçekli işletme (Mittelstand) şeklinde yapılanmış ailelere ait kuruluşlardan oluşmaktadır. Gelire göre ölçülen dünyanın en büyük 2000 halka açık şirketi sıralaması olan Fortune Global 2000'de, merkezi Almanya'da bulunan 53 kuruluş yer almıştır ve Almanya'nın en iyi 10 şirketi Allianz, Daimler, Volkswagen, Siemens, BMW, Deutsche Telekom, Bayer, BASF, Munich Re ve SAP'tan oluşmaktadır. Avrupa'daki en büyük yazılım şirketi olan SAP, 2021 yılının Mayıs ayı itibarıyla Alman ekonomisinin zirvesindeki firma olarak bulunmaktadır.
Almanya ticari fuarlar için dünyada en iyi konumda bulunur. Dünyanın önde gelen ticaret fuarlarının yaklaşık üçte ikisi Almanya'da gerçekleşmektedir. En büyük yıllık uluslararası fuar ve kongreler Hannover, Frankfurt, Köln, Leipzig ve Düsseldorf gibi birçok Alman kentinde gerçekleştirilmektedir. Berlin'deki Alman Küresel Ticaret Forumu; yerel ekonominin teşviki, kendi kamu veyahut özel yetkinizin küresel ölçekte etkin hâle getirilmesi için bir irtibat, proje ortağı ya da yalnızca uluslararası rekabette bir ortak olarak tavsiye edilir. Dünya çapında ulusal ekonomik kalkınmanın güncel konularını ele alan projeler üretilmektedir.
Almanya'da bireyler ve işletmeler için kredi değerlendirme süreçlerinin önemli bir parçasını SCHUFA (Schutzgemeinschaft für allgemeine Kreditsicherung) oluşturur. 1927 yılında kurulan bu kurum, bankalar ve diğer finans kuruluşları tarafından kullanılan kredi bilgilerini merkezi olarak toplar ve risk değerlendirmesi yapılmasına yardımcı olur. Ekonomik sistem içinde SCHUFA, tüketici kredileri, kira sözleşmeleri ve finansal işlemlerde güvenilirlik değerlendirmesinin standart bir parçası hâline gelmiş olup Almanya'daki kredi piyasasının işleyişinde önemli bir rol oynar.

Birkaç endeks, Almanya'nın yüksek konum kalitesini ve uluslararası rekabet gücü'nü doğrulamaktadır:

Ernst & Young Avrupa Çekicilik Anketi (2013): Avrupa'da 1. sırada, dünya çapında 6. sırada
A.T.Kearney DYY Güven Endeksi (2013): Avrupa'da 1 numarada, dünya genelinde 7 numarada
UNCTAD Dünya Yatırım Beklentileri Anketi (2013): Avrupa'da 1. sırada, küresel olarak 3. sırada
Deloitte Küresel İmalat Rekabetçiliği Endeksi (2013): Avrupa'da 1. sırada, dünya çapında 2. sırada
Institut der Deutschen Wirtschaft: Sanayi konum kalite sıralaması: Avrupa'da 4., dünya çapında 5.

Almanya'da çalışanların neredeyse dörtte üçü (%74,5) hizmet sektöründe istihdam edilmektedir (2019 itibarıyla). Sosyal, eğitim ve sağlık sistemleri, ulaşım, konaklama endüstrisi, konut ve finans sektörü en önemlileri arasındadır. İmalat sanayii (Endüstri) işgücünün %24.1'ini istihdam etmektedir; Balıkçılık, Tarım ve Ormancılık ise %1.3 işgücünde payı vardır.

Almanya, özellikle kömür yatakları (taş kömürü ve linyit), potas tuzu, yapı malzemesi ve taş ve toprakta önemli hammadde yatakları vardır. Niedersachsen'de de doğal gaz yatakları vardır. Dünyanın en büyük beşinci enerji tüketen (ABD, Çin, Japonya ve Hindistan'dan sonra) yoğun nüfuslu sanayi ülkesi olmasına rağmen yine de hammadde de ithalata bağımlıdır. Ruhr bölgesi ve Saarland'dan gelen yerel taşkömürünün yanında Saksonya ve Saksonya-Anhalt'daki linyitin önemi de son on yılda azaldı.
2005 yılındaki elektriğin yaklaşık %47'si ve toplam enerji tüketiminin %24'ü kömürden üretildi. Taşkömürü ve bundan üretilen kok artık yerel çelik endüstrisi ve metal işleme endüstrisi için özel önem taşımaktadır. 1960'larda Almanya'daki petrol üretimi iç talebin yüzde 30'unu karşılarken artık sadece yüzde 3'ünü karşılamaktadır.

Almanya'daki Sanayi Devrimi, kısmen, İngiltere, Fransa ve Belçika'dan bir asır sonra gerçekleşti, çünkü Almanya sadece 1871'de birleşik bir ülkeydi.

Deutscher Zollverein'in (Alman Gümrük Birliği) kurulması ve demiryolu sistemlerinin genişletilmesi, Almanya'nın sanayi devrimi ve politik birliğinin temel itici güçleriydi. 1834'te, Alman devletleri arasındaki tarife engelleri ortadan kaldırıldı. 1835'te Frankonya'nın Nürnberg ve Fürth kentlerini birbirine bağlayan ilk Alman demiryolu inşa edildi ve 1840'lı yıllar, bütün Alman eyaletlerinde "demiryolu çılgınlığı" zamanlarıydı. 1845-1870 arası, 8045 km daha ray inşa edilmişti ve 1850 yılında Almanya kendi lokomotiflerini imal edebiliyordu. Zamanla, diğer Alman devletleri gümrük birliğine katılmış ve Almanya'nın köşelerini birbirine bağlamaya başlayan demiryollarının yapımı ilerlemekteydi. Almanya genelinde serbest ticaret ve bir demiryolu sisteminin kurulması, yerel ürünler için yeni pazarlar açan, orta düzey yöneticilerden oluşan bir havuz yaratmış; bu da mühendisler, mimarlar ve yetenekli makinistlere olan talebi artırarak, kömür ve demir yatırımlarını canlandırmıştı.
Alman sanayisini ileriye taşıyan bir diğer etmen ise, parasal sistemin birleşmesinin, kısmen siyasi birleşme ile mümkün kılınmasıydı. Alman Markı ile 1871'de altın tarafından desteklenen yeni bir parasal tahvil sistemi uygulamaya kondu. Buna karşın, 1907'ye kadar gümüş sikke değerleri korunarak bu sistem tam olarak kullanılmadı.

Prusya'nın III. Napolyon'a karşı Fransa-Prusya Savaşı'ndaki zaferi, Avrupa'daki Fransız hegemonyasının sonunu getirmiş ve 1871'de Alman İmparatorluğunun yaratılmasını belirginleştirmiştir. İmparatorluğun kuruluşu, Avrupa'yı, dikkate değer ve inkâr edilemez biçimde artan ekonomik ve siyasi varlığa sahip yeni bir halkla ve sanayileşme politikasının gerçekliği ile doğal olarak karşılaşmaya hazırladı. Fransız ekonomik ilkelerinin etkisi, Almanya'da büyük toprak mülklerinin satışı, feodal kısıtlamaların kaldırılması, loncaların kentlerdeki gücünün azaltılması ve yeni, daha verimli bir ticaret kanununun getirilmesi dâhil, önemli kurumsal yenileşme politikaları üretmiştir. Bununla birlikte, imparatorluğun ekonomisine dair siyasi kararlar hâlâ büyük ölçüde "çavdar ve demir" koalisyonu, yani doğunun Prusyalı Junker (Genç soylu) toprak sahipleri ve batının Ruhr ağır sanayi koalisyonu tarafından kontrol edilmekteydi.
Politika ve toplum ile ilgili olarak, 1881-1889 yılları arasında Başbakan Otto von Bismarck, sosyal sigorta ve iyileştirilmiş çalışma koşulları sağlayan yasaları teşvik etmişti. Dünyanın ilk refah devletinin kurulmasını sağlamıştı. Almanya'ya, genel sağlık, zorunlu eğitim, hastalık sigortası, kaza sigortası, maluliyet sigortası ve emeklilik maaşı gibi sosyal sigorta programlarını ilk tanıtan kişi olmuştur. Dahası, hükûmetin evrensel eğitim politikası, dünyanın en yüksek okur yazarlık oranıyla - %99 - ulusa daha fazla insanla ulaşan eğitim düzeyleri ile sayıları işlemede iyi daha fazla mühendis, kimyager, gözlükçü, fabrikalar için vasıflı işçi, yetenekli yönetici, bilgili çiftçi ve yetenekli askerî personelle Almanya'da meyve vermişti.
Almanya, 1900 yılına gelindiğinde, Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri'ni çelik üretiminde geçti. Alman ekonomik mucizesi aynı zamanda, 1850'de 35 milyondan 1913'te 67 milyona ulaşan eşi görülmemiş bir nüfus artışıyla destekliydi. 1895'ten 1907'ye kadar, makine yapımında çalışan işçilerin sayısı yarım milyondan bir milyona ulaştı. Almanların sadece yüzde 40'ı kırsal alanlarda 1910 yılına kadar yaşadı; İmparatorluğun doğumundan sonra %67'lik bir düşüş kaydedildi. Sanayi, 1913'te gayri safi millî hasılanın yüzde 60'ını oluşturmaktaydı. Alman kimya endüstrisi dünyanın en gelişmişi haline gelmişti ve 1914'te ülke dünyanın elektrikli aygıtlarının yarısını üretmekteydi. Endüstriyel olgunluğa doğru hızlı ilerleme, Alman ekonomisinde, kırsal ekonomik biçimden, mamul malların önemli bir dış satımcısı konumuna doğru büyük bir kaymaya yol açmıştı. Tamamlanmış ürünün toplam ihracata oran

Almanya millî futbol takımı, (Almanca: Deutsche Fußballnationalmannschaft), Almanya'yı ulusal seviyede temsil eden ve Almanya Futbol Federasyonu tarafından yönetilen erkek millî futbol takımıdır. 
Takım, futbolda dünyanın en başarılı millî takımları arasında yer alır. Almanya millî futbol takımı, FIFA Dünya Kupası'nı 4 kez, Avrupa Şampiyonası'nı ise 3 kez kazanma başarısı göstererek Avrupa'nın ve Dünya futbolunun en güçlü takımlarından biri olmuştur.

II. Dünya Savaşı sırasında, çoğu oyuncusu silahlı kuvvetlere katılmak zorunda kalan Almanya millî futbol takımının maçları askıya alındı. Eylül 1939 ve Kasım 1942 arasında 30 uluslararası maç oynamıştır. Millî takım oyuncuları çoğu en tehlikeli savaş hizmetinden dolayı futbolcu korumaya çalışan sempatik hava kuvvetleri yetkilisinin çabalarıyla Rote Jäger olarak teknik direktör Herberger'in altında toplandılar.
1954 yılında İsviçre'de düzenlenen FIFA Dünya Kupası finalinde Macaristan'ı 3-2 yenerek tarihinde ilk defa Dünya şampiyonu olmuştur. İngiltere'nin evsahipliğini yaptığı 1966 FIFA Dünya Kupası'nda ise finale kadar çıkmış, fakat finalde evsahibi İngiltere'ye uzatma dakikalarında 4-2 kaybetmiştir. 1972 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finalde Sovyetler'i 3-0 yenerek ilk şampiyonluğunu yaşayan takım, 1974 FIFA Dünya Kupası'nda da finalde Hollanda'yı yenerek 2. kez Dünya şampiyonluğu yaşamıştır. 
Avrupa Futbol Şampiyonalarında üç kere üst üste final oynayan takım, kazandığı 1972 Avrupa Futbol Şampiyonası sonrası düzenlenen 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finale kadar çıkmış, fakat finalde Çekya'ya 3-2 yenilmiş, 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda ise Belçika'yı yenerek ikinci Avrupa şampiyonluğunu yaşamıştır. 
1990 yılında İtalya'da düzenlenen FIFA Dünya Kupası'nda Arjantin'i yenerek 3. kez Dünya Şampiyonu oldular. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda finalde Danimarka'ya mağlup olan takım, sonraki 1996 yılında İngiltere'de düzenlenen Avrupa Şampiyonası'nda yarı finalde İngiltere'yi, finalde ise altın golle Çekya'yı 2-1 deviren Almanlar üçüncü Avrupa şampiyonluğunu kazandı. 2002 FIFA Dünya Kupası'nda ise finale kadar yükselen Panzerler finalde Brezilya'ya 2-0 yenilmişlerdir.
Evsahipliğini yaptığı 2006 FIFA Dünya Kupası'nda yarı finale kadar çıkan Panzerler, yarı finalin uzatma dakikalarında İtalya'ya 2-0 yenilerek final şansını kaybetti. Portekiz'nı 3-1 ile geçerek Dünya Üçüncüsü oldu. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda ise finalde İspanya'ya 1-0 yenilerek ikinci oldu.
Güney Afrika'da düzenlenen 2010 FIFA Dünya Kupası'nda yine yarı finale kadar fırtınalı bir şekilde çıkan ve son 16'da Arjantin'e, çeyrek finalde ise İngiltere'ye 4 gol atan Panzerler yarı finalde İspanya'ya 1-0 yenilmiş ve üçüncülük maçında Uruguay'ı 3-2 yenerek üçüncü olmuştur.
Brezilya'da düzenlenen 2014 FIFA Dünya Kupası'nın final maçında Arjantin'i uzatmalarda 1-0 mağlup ederek 4. FIFA Dünya Kupası şampiyonluğuna ulaştı. Almanya, aynı zamanda, Amerika kıtalarında FIFA Dünya Kupası kazanan ilk Avrupa ülkesi oldu. Yarı finalde ev sahibi olan Brezilya'ya karşı aldıkları 7-1 lik skor kupanın unutulmaz maçlarından biri olmuştur.
Rusya'da son kez düzenlenen 2017 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Şili'yi 1-0 yenerek ilk ve tek şampiyonluğunu kazanmışlardır. 2018'de düzenlenen Dünya kupasında ise grubunu sonuncu bitirerek turnuvaya grup aşamasında veda eden ekip, 2022'de düzenlenen turnuvada ise grubu 2. bitirip play-off'lara kalan İspanya ile grubu aynı puanda bitirmesine rağmen averajla 3. sırada bitirerek turnuvaya veda etmiştir.

Almanya'nın ulusal bir stadı bulunmamaktadır. Millî takım maçları ülkedeki çeşitli stadyumlarda oynanır.
Millî takım maçları çoğunlukla Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda yapmaktadır. Statta 74.500 koltuk bulunmaktadır.

Almanya'nın eleme ve hazırlık maçlarını ARD ve ZDF yayınlamaktadır.

FIFA Dünya Kupası
Şampiyon (4): 1954, 1974, 1990, 2014
Finalist (4): 1966, 1982, 1986, 2002
Üçüncü (4): 1934, 1970, 2006, 2010
Avrupa Futbol Şampiyonası
Şampiyon (3): 1972, 1980, 1996
Finalist (3): 1976, 1992, 2008
FIFA Konfederasyonlar Kupası
Şampiyon (1): 2017
Üçüncü (1): 2005

1988 Yaz Olimpiyatları
Futbol bronz madalya (1): 1988

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü   Yükseldi   Ligde kaldı   Düştü     Ev sahibi

1950'li yıllardan beri millî takımın forma sponsoru olan Adidas'ın, 2027 yılında, 70 yılı aşkın bir süreden sonra, yerini Nike'a bırakacağı açıklandı.
İç saha forması

Deplasman

2026 FIFA Dünya Kupası kadrosu 21 Mayıs 2026 tarihinde duyuruldu. Lennart Karl'ın sakalatması üzerine, 5 Haziran'da Assan Ouédraogo kadroya davet edildi.

Transfermarkt'ta Almanya millî futbol takımı

Almanya şansölyesi (Almanca: Bundeskanzler), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin hükûmet başkanlığını temsil eden makamdır. Orta Çağdan kalma bu terim Latin terimlerinden türetilmiştir.
Alman siyasetinde Başbakan, diğer birçok ülkede bir başbakana eşdeğerdir. Almancanın, Başbakan Premierminister ve Ministerpräsident'in iki eşdeğer çevirisi vardır. Premierminister çoğunlukla yabancı ülkelerin hükûmet başkanlarına (Birleşik Krallık Başbakanı gibi) atıfta bulunurken, Ministerpräsident ayrıca birçok Alman devletinin hükûmet başkanına atıfta bulunabilir.

1949 Alman Anayasası, (Grundgesetz), hükûmet politikasını başlatmak için şansölyeyi (Almanca: Bundeskanzler) tarifler. Bu nedenledir ki, bazı gözlemciler Alman siyasal sistemine “şansölye demokrasi” olarak tariflerler. Federal seçimlerde, mevcut şansölyenin adayı olmadığı büyük parti (CDU / CSU veya SPD) genellikle "şansölye adayı" (Kanzlerkandidat) olarak önde gelenini (genellikle parti başkanını) belirler. Federal hükûmet (Bundesregierung), şansölye ve kabine bakanlarından oluşur.
Şansölyelik makamı, Anayasa hükümlerinde ve uygulamada, Federal Meclis'te (federal parlamento) sandalyelerin çoğunluğunu elinde bulunduran parti lideri (veya parti koalisyonu lideri) olur. Helmut Schmidt hariç, şansölye aynı zamanda kendi partisinin de başkanlığını yaptı. Bu durum, Şansölye Gerhard Schröder için de 1999'da SPD başkanlığından istifa edene kadar bu kaideye uygun idi.Şansölye bir erkek ise, Almanya Şansölyesi resmen "Herr Bundeskanzler" olarak adlandırılır. Angela Merkel gibi kadın ise, (Forbes tarafından gezegenin en etkili kadını olarak kabul edilmektedir) resmi unvanın Almanca dişi formu olan "Frau Bundeskanzlerin" olarak adlandırılır. "Frau Bundeskanzler" şeklindeki feminen formun kullanılması, 2004 yılında hükûmet tarafından onaylanmıştı, çünkü bu Merkel'e karşı nezaketsizlik olarak görüldü ve Merkel'in gelecekteki liderliğini kabul etmenin bir işareti olarak düşünüldü. Uluslararası yazışmalarda, şansölye, "Federal Almanya Cumhuriyeti Şansölyesi, Ekselansları" olarak anılır ("Seiner / Ihrer Exzellenz dem / der Bundeskanler / in Bundesrepublik Deutschland").

Almanya şansölyeleri listesi
Şansölye

Alt Paleolitik, Eski Taş Devri'nin ilk alt devridir. Çok geniş anlamda 3.3 milyon ila 300.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Mevcut arkeolojik kayıtlara göre taştan yapılan aletlerin üretimi ve insanlar tarafından kullanımı için ilk kanıtlar bu döneme aittir.

Günümüzden 2.5 ilâ 1.5 milyon yıl öncesinde Güney ve Doğu Afrika'da yaşamış olan Homo genusunun ilk üyesi yani ilk insan türüdür. Bununla beraber Homo habilisler morfolojik özellikleri bakımından insandan çok Australopithecus'lara benzerler. Homo habilisler ortalama 1.3 metre boyunda ufak canlılardır, beyin hacimleriyse Australopithecus'larınkinden sadece biraz fazladır (590-650cm3).
2.5 milyon ilâ 1.8 milyon yıl öncesine tarihlendirilen bir grup fosil, bazı araştırmacılar tarafından Homo rudolfensis adıyla ayrı bir tür olarak tanımlanmaktadır. Homo rudolfensisler, Homo habilislerden bazı anatomik özellikleri bakımından, örneğin daha büyük bir beyin ve dişlere sahip olmalarıyla ayrılmakta ancak bunun dışında Homo habilislere benzemektedirler.
Homo habilisler taş aletler yapmışlardır ve bu nedenle ilk insan türü olarak kabul edilmektedirler. Homo habilis "becerikli insan" anlamına gelmektedir. İnsan elinden çıkan en eski taş aletler, diğer bir deyişle insan yaratıcılığının en eski ürünleri, yaklaşık olarak 2.5 milyon yıllıktır. Bu taş aletler Afrika, Tanzanya, Etiyopya, Zaire ve Malavi'de bulunmuştur. Homo habilislerin yaptığı taş aletler, Oldovan taş alet teknolojisi olarak adlandırılmaktadır. Bu aletler çakıl taşlarının basit bir yöntemle yontulması esasına dayanır.

Homo erectus, günümüzden 1.9 milyon yıl öncesinden 100 bin yıl öncesine kadar Afrika, Asya ve Avrupa'da yaşamış bir insan türüdür. Fosiller Afrika'da, Çin'de, Endonezya'nın Java Adası'nda, Fransa'da ve İspanya'da bulunmuştur. 1.9 ilâ 1.6 milyon yıl arasına tarihlenen Homo erectus fosilleri, genellikle ayrı bir tür olarak tanımlanmakta ve Homo ergaster olarak adlandırılmaktadır. Homo ergasterlerin Homo erectusların öncülleri veya erken Homo erectuslar oldukları söylenebilir. Homo ergasterlerin beyin hacimleri 700 ve 850 cm3 arasında değişmektedir.
Homo erectusların beyin hacimleri, Homo ergasterlerin daha da büyüktür (950-1100 cm3). Homo erectusların boyları uzun olup bölgesel farklılıklar göstermekle birlikte ortalama 1.60-1.70 cm olduğu söylenebilir.
Homo erectus fosilleri, Afrika kıtası dışında bulunan ilk insan kalıntılarını temsil eder. Gürcistan'da bulunan erken Homo erectus (Homo ergaster) fosilleri 1.8 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Homo erectusların Afrika'da evrimleştikleri ve sonra Asya ve Avrupa'ya doğru yayıldıkları kabul edilmektedir.
Homo erectuslar, Aşölyen teknolojisi adı verilen taş aletler yapmışlardır. İsmini Fransa'da ilk bulunduğu yerden alan Aşölyen teknolojisi, günümüzden 1.4 milyon yıl önce başlar ve 500 bin yıl önceye dek varlık gösterir. Aşölyen teknolojisi bir baltanın uç kısmını hatırlattığı için el baltası denen, iki yüzü de işlenmiş, simetrik, genellikle damla biçimli aletlerden oluşmaktadır. Çok işlevli olan bu el baltaları kesmek, kazımak, parçalamak gibi pek çok iş için kullanılmıştır.
Homo erectusların bir grup halinde örgütlenerek avcılık yaptıklarını gösteren kanıtlar vardır. Bu sayede bir avcının tek başına avlayamayacağı büyük hayvanları avlamışlardır.
Homo erectus'un büyük beyni ve gelişmiş alet teknolojisi, ayrıca büyük hayvanları avladıkları örgütlü bir grup avcılığı tekniği geliştirmiş olmaları, bu insanların iletişim becerilerinin gelişmiş olduğunu göstermektedir. Büyük ihtimalle Homo erectuslar konuşabiliyorlardı. Ancak konuşma dilinin ne zaman geliştiğini belirlemek günümüzde mümkün olmamakla birlikte dilin gelişimi, beynin gelişiminde itici bir güç yaratmıştır.
Homo erectuslara özgü çok önemli bir yenilik de ateşin insanlar tarafından bilinçli olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Homo erectuslar tarafından bilinçli olarak kullanılmış en eski ateş izleri, yaklaşık 1.5 milyon yıllıktır ve Afrika'da bulunmuştur.

Günümüzden 500 bin ilâ 200 bin yıl öncesine tarihlendirilen Homo heidelbergensis fosilleri Avrupa, Asya ve Afrika'da bulunmuştur. Homo heidelbergensislerin beyin hacimleri oldukça büyüktür. 1100-1400 cm3 arasındaki beyin hacmi, modern insanınkiyle neredeyse aynıdır. Homo heidelbergensis, uzun boylu bir tür olup anatomik açıdan kısmen Homo erectus'a kısmen de Homo sapiens'e benzemektedir. Geyik, mamut, at, gergedan gibi o dönem Avrupasında yaşayan hayvanları avlayıp yedikleri, bu hayvanların kemiklerindeki kesik izlerinden anlaşılmaktadır. Homo heidelbergensislerin kullandığı taş aletler, Homo erectusların Aşölyen alet endüstrisine çok benzemektedir. Avrupa'da bulunan Homo heidelbergensislerin Homo neanderthalensis'in atası olduğu kabul edilmektedir.

 İşbu madde Kozan Uzun tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

Angela Dorothea Merkel (Almanca telaffuz: [aŋˈɡeːla doʁoˈteːa ˈmɛʁkl̩]; evlilik öncesi soyadı: Kasner; d. 17 Temmuz 1954), Alman siyasetçi ve akademisyendir. 2002-2005 yılları arasında muhalefet lideri, 2000-2018 yılları arasında Hristiyan Demokrat Birliği lideri ve 2005-2021 yılları arasında Almanya şansölyesi olarak görev yapmıştır.
CDU üyesi olan Merkel, Almanya'nın ilk kadın şansölyesidir. Şansölye olarak görev yaptığı süre boyunca  dünyanın en güçlü kadınlarından biri kabul edilen Merkel, sık sık Avrupa'nın ve Avrupa Birliği'nin de facto lideri olarak anılmıştır.
O zamanlar Batı Almanya'ya bağlı Hamburg'da doğan Merkel, Lüterci bir din adamı olan babası Perleberg'de bir papazlık alıp Doğu Almanya'ya taşındıklarında bebekti. 1986 yılında kuantum kimyası alanında doktora yaptı ve 1989 yılına kadar araştırma bilimcisi olarak çalıştı. Merkel, 1989 Devrimlerinin ardından siyasete girdi ve kısa bir süreliğine Lothar de Maizière liderliğindeki demokratik olarak ilk kez seçilmiş Doğu Almanya Hükûmeti'nin sözcü yardımcısı olarak görev yaptı. 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından Merkel, Mecklenburg-Vorpommern eyaleti için Federal Meclis'e seçildi. Şansölye Helmut Kohl'un himayesindeki Merkel, 1991 yılında Kadınlar ve Gençlik Bakanı olarak atandıktan sonra, 1994 yılında Çevre, Doğa Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı oldu. CDU'nun 1998 federal seçimlerini kaybetmesinden sonra, CDU Genel Sekreteri seçilerek partinin ilk kadın lideri ve iki yıl sonra Wolfgang Schäuble'yi deviren bir bağış skandalı sonrasında ilk kadın Muhalefet Lideri oldu.
2005 federal seçimlerinin ardından Merkel, Gerhard Schröder'in yerine Almanya Şansölyesi olarak atandı ve CDU, Bavyera'daki kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nden (SPD) oluşan büyük bir koalisyona liderlik etti. Merkel, Şansölye olarak seçilen ilk kadın ve Alman yeniden birleşmesinden bu yana eski Doğu Almanya'dan yetiştirilen ilk Şansölye oldu. 2009 federal seçimlerinde CDU, oyların en büyük payını aldı ve Merkel, Hür Demokratik Parti (FDP) ile bir koalisyon hükûmeti kurmayı başardı. 2013 federal seçimlerinde Merkel'in CDU'su oyların %41,5'ini alarak üstünlük kurdu ve FDP'nin Federal Meclis'teki tüm temsil hakkını kaybetmesinin ardından SPD ile ikinci bir büyük koalisyon kurdu. 2017 federal seçimlerinde Merkel, CDU'nun dördüncü kez en büyük parti seçilmesine öncülük etti ve SPD ile üçüncü bir büyük koalisyon kurdu. 14 Mart 2018 tarihinde Şansölye olarak dördüncü dönemi için yemin etti.
Dış politikada Merkel, hem Avrupa Birliği hem de NATO bağlamında uluslararası işbirliğine ve transatlantik ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine vurgu yaptı. 2008 yılında Avrupa Konseyi Başkanı olarak görev yaptı ve Lizbon Antlaşması ile Berlin Deklarasyonu müzakerelerinde merkezî bir rol oynadı. 2007-2008 finansal krizi ve Avrupa borç krizinin yönetiminde önemli bir rol oynadı. Büyük Durgunluğa karşı koymak için altyapı harcamalarına ve kamu yatırımlarına odaklanan 2008 Avrupa Birliği teşvik planını müzakere etti. İç politikada Merkel'in Energiewende programı, Almanya'daki nükleer gücü aşamalı olarak durdurmayı, sera gazı emisyonlarını azaltmayı ve yenilenebilir enerji kaynaklarını artırmayı amaçlayan gelecekteki enerji gelişimine odaklandı. Zorunlu askerliği kaldıran Bundeswehr reformları, sağlık reformu ve hükûmetinin 2010'lardaki Avrupa sığınmacı krizine ve Almanya'da COVID-19 pandemisine verdiği yanıt, şansölyeliği sırasında önemli sorunlardı. 2014 yılından beri (daha önce 2011-2012 yıllarında da yaptı) kıdemli G7 lideri olarak görev yapmaktadır. 2014 yılında Avrupa Birliği'nde en uzun süre görev yapan hükûmet başkanı oldu. Ekim 2018'de Merkel, parti toplantısında CDU liderliğinden çekileceğini ve 2021 federal seçimlerinde Şansölye beşinci dönem adayı olmayacağını açıkladı.  Merkel 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini kınadı. 26 Kasım 2024 tarihinde anılarını anlattığı Özgürlük isimli kitap ABD'de yayımlandı.

Angela Dorothea Kasner, 1954 yılında Hamburg, Batı Almanya'da; Berlin yerlisi Lüterci bir papaz olan Horst Kasner (1926-2011, önceki soyadı Kaźmierczak) ve Danzig (günümüzde Gdańsk, Polonya) doğumlu İngilizce ve Latince öğretmeni eşi Herlind'in (1928-2019, doğumdaki soyadı Jentzsch) kızı olarak dünyaya geldi. Kardeşleri Marcus Kasner bir fizikçi ve Irene Kasner bir ergoterapist idi. Merkel, çocukluğunda ve gençliğinde yaşıtları arasında soyadı Kasner'den türetilen "Kasi" takma adıyla biliniyordu.
Merkel, Alman ve Polonya asıllıdır. Baba tarafından dedesi Ludwik Kaźmierczak, 20. yüzyılın başlarında Polonya'nın bağımsızlık mücadelesinde yer almış, Polonya etnik kökenli bir Alman polisti. Merkel'in Berlinli bir Alman olan babaannesi Margarethe ile evlendi ve Kaźmierczak'ın polis olarak çalıştığı memleketine taşındı. 1930 yılında Kaźmierczak olan Polonya kökenli soyadlarını Almanca Kasner olarak değiştirdiler. Merkel'in anne tarafından dedesi, Danzigli siyasetçi Willi Jentzsch idi ve anneannesi, Elbing (günümüzde Elbląg, Polonya) şehir memuru Emil Drange'ın kızı Gertrud Alma (doğumdaki soyadı Drange) idi. 1990'ların ortalarından bu yana Merkel, Polonya mirasından birkaç kez halka açık bir şekilde bahsetti ve kendisini çeyrek Polonyalı olarak tanımladı, ancak Polonyalı kökleri 2013 biyografisinin bir sonucu olarak daha iyi tanındı.
Kasner ailesinin Batı Almanya'dan Doğu Almanya'ya göçünde din kilit rol oynadı. Merkel'in baba tarafından dedesi aslen Katolikti, ancak daha sonra Heidelberg ve Hamburg'da Lüter teolojisi okuyan babasının çocukluğunda tüm aile Lüterciye dönüştü. 1954 yılında Angela henüz üç aylıkken babası, o zamanlar Doğu Almanya'da bulunan Quitzow'daki (Brandenburg'da Perleberg'in çeyreği) bir kilisede papazlık yaptı. Aile Templin'e taşındı ve Merkel, Doğu Berlin'in 90 km (56 mi) kuzeyindeki kırsalda büyüdü.
1968 yılında Merkel, iktidarda bulunan Marksist-Leninist Almanya Sosyalist Birlik Partisi tarafından desteklenen resmî komünist gençlik hareketi olan Özgür Alman Gençliği'ne (FDJ) katıldı. Üyelik ismen gönüllüydü, ancak katılmayanlar yüksek öğrenime kabul edilmeyi zor buldular. Ancak Doğu Almanya'da yaygın olan laik Jugendweihe reşit olma törenine katılmadı. Bunun yerine vaftizlendi. Bu süre zarfında Marksizm-Leninizm üzerine birkaç zorunlu derse katıldı ve notları sadece "yeterli" olarak görüldü. Merkel daha sonra, "Doğu Almanya'da yaşam bazen belirli bir şekilde neredeyse rahattı, çünkü bazı şeyler basitçe etkilenemezdi" dedi.

Okulda akıcı şekilde Rusça konuşmayı öğrendi ve Rusça ile matematikteki başarısından dolayı ödüller aldı. Matematik ve Rusça dersinde sınıfının en iyisiydi ve okul eğitimini mümkün olan en iyi Abitur not ortalaması 1.0 ile tamamladı.
Merkel, eğitimine 1973 yılından 1978 yılına kadar fizik okuduğu Karl Marx Üniversitesi, Leipzig'de devam etti. Öğrenciyken, öğrencilerin kampüste kendi kulüp ve rekreasyon tesislerini oluşturmak için başlattıkları bir proje olan Moritzbastei harabesinin yeniden inşasına katıldı. Böyle bir girişim, o dönemin DAC'sinde daha önce görülmemişti ve başlangıçta üniversite buna karşı çıktı. SED partisinin yerel liderliğinin desteğiyle projenin ilerlemesine izin verildi.
Eğitiminin sonuna doğru Merkel, bir mühendislik okulunda yardımcı doçentlik istedi. İşi alabilmesi için Merkel'e meslektaşları hakkında Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı memurlarına rapor vermeyi kabul etmesi gerektiğini söyledi. Merkel, etkili bir casus olmak için yeterince iyi sır tutamadığını bahane ederek bunu reddetti.
Merkel, 1978'den 1990'a kadar Berlin-Adlershof'taki Bilimler Akademisi'nin Fiziksel Kimya Merkezî Enstitüsü'nde okudu ve çalıştı. İlk başta o ve eşi Mitte'de bulundu. Bilimler Akademisi'nde, FDJ sekreteryasının bir üyesi oldu. Eski meslektaşlarına göre, "Ajitasyon ve Propaganda" sekreteri olarak açıkça Marksizmi yayıyordu. Ancak Merkel bu iddiayı yalanladı ve kendisinin kültür sekreteri olduğunu, bu sekreterliğin ise tiyatro biletleri temin etmek ve Sovyet yazarlarını ziyaret ederek söyleşiler düzenlemek gibi faaliyetleri içerdiğini belirtti. Bu konuyla ilgili olarak, "Sadece hafızama güvenebilirim, eğer bir şeylerin farklı olduğu ortaya çıkarsa, bununla yaşayabilirim," dedi.
1986 yılında kuantum kimyası üzerine yazdığı tezi için doktora derecesini (Dr. rer. nat.) kazandıktan sonra, araştırmacı olarak çalıştı ve birkaç makale yayımladı. 1986'da bir kongreye katılmak için Batı Almanya'ya serbestçe seyahat edebildi; ayrıca o zamanki Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki Donetsk'te haftalık bir dil kursuna katıldı.

Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, Merkel'in siyasi kariyerini hızlandırdı. Duvarın yıkıldığı gece kalabalık kutlamalara katılmasa da, bir ay sonra büyüyen demokrasi hareketine dâhil oldu ve yeni Demokratik Başlangıç partisine katıldı.

Doğu Almanya'daki ilk (ve tek) çok partili seçimin ardından Merkel, Lothar de Maizière yönetimindeki yeni birleşme öncesi geçici hükûmetin sözcü yardımcısı oldu. Maiziere'in, bir parti lideri Wolfgang Schnur'un iç güvenlik servislerinde "gayri resmî bir iş arkadaşı" olarak rolünü sorgulayan gazetecilerle ustaca baş etmesinden etkilenmişti.
Nisan 1990'da Doğu Almanya Hristiyan Demokrat Birliği ile birleşen Demokratik Uyanış, iki ülkenin yeniden birleşmesi sonrası batıdaki muadili ile birleşti.

Yeniden birleşmenin ardından yapılan ilk seçim olan 1990 Almanya federal seçimlerinde Merkel, Kuzey Mecklenburg-Vorpommern'deki Stralsund - Nordvorpommern - Rügen parlamenter seçim bölgesinde Federal Meclis'e başarıyla girdi. O zamandan beri yapılan yedi federal seçimde bu seçim bölgesinden (biraz düzeltilmiş sınırlarla, 2003 yılında Vorpommern-Rügen - Vorpommern-Greifswald I olarak yeniden adlandırıldı) tekrar seçildi. Parlamentoya girmesinin hemen ardından Merkel, Şansölye Helmut Kohl tarafından federal kabineye Kadınlar ve Gençlik Bakanı olarak atandı. Bakanlık, eski Sağlık, Yaşlılar, Aile ve Gençlik Bakanlığı'ndan oluşturulan üç bakanlıktan en küçük ve en az güçlü olanıydı.
Kasım 1991'de Merkel, Brandenburg'daki komşu CDU'nun 

Arthur Schopenhauer (d. 22 Şubat 1788, ö. 21 Eylül 1860); Alman filozof, yazar ve eğitmendir. 1818'de çıkan ve 1844'de içeriği genişletilen İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseriyle bilinir. Başeserinde fenomenal yani deneyimsel dünyanın anlaşılmaz, nedensiz bir numenin yani kendinde şeyin tezahürü olduğunu söyleyerek dikkat çekmiştir. Kendi felsefesini Immanuel Kant'ın transandantal idealizmi üzerine inşa eden Schopenhauer; döneminin Alman idealizmi fikirlerini reddeden, ateizme dayalı bir metafizik ve ahlak sistemi geliştirdi. Ayrıca Nietzsche'nin ilk akıl hocasıdır.

Babası Heinrich Floris Schopenhauer, Danzigli tüccar bir ailenin soyundan gelmektedir. Annesi ise daha sonra tanıdık bir yazar olan Johanna Schopenhauer'dır. Schopenhauer ailesi, Polonya'nın bölünmesiyle otonomisini kaybeden Danzig'i 1793 yılında terk eder ve Hamburg'a yerleşir, burada yeni bir işyeri açar. Ailesinin ticari geçmişine gelenekselliğiyle sadık kalan Arthur, babasının desteğiyle Hamburg'daki özel bir okula (Hamburger Rungesche Privatschule) yazılır. Burada öğrendikleriyle yetinemeyen Arthur, babasından kendisini acilen alt yapısı daha iyi olan liseye (Gymnasium) kayıt etmesini rica eder. Babası bunu gereksiz bulduğunu ve kendisine Avrupa ülkelerinde genel bir eğitim seyahati yapmasını ve bu seyahat sonrasında karar vermesi gerektiğini söyleyerek daha iyi bir öneride bulunur. Arthur bu öneriyi kabul eder ve nihayetinde de en çok Wimbledon'da İngilizce pratiği için zaman geçirdiği bu seyahati 1803'ten 1804'e kadar Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç, İsviçre, Silezya ve Prusya arasında dönüşümlenir.
1804 Eylülden Aralık ayına kadar babasının isteğiyle Danzig'de yine babasının bir arkadaşı olan Jacob Kabrun'a ait şirkette ticaret eğitimi stajyerliği yapar. Annesi bu dönemde Arthur'la beraber kalır. 1805'te Hamburg'a geri dönen Arthur, Jenisch adlı bir şirkette staj eğitimine devam eder. Babası, açıklığa kavuşmayan bir nedenle 20 Nisan 1805'te geçirdiği kazada hayatını kaybeder. Babasının ölümüyle kapanan firmadan sonra annesi Johanna, Arthur'un kız kardeşi Adele'yi yanına alarak Weimar'a taşınır. Arthur, Hamburg'da yalnız kalır ve artık baba mesleğini okuyarak devam ettirmek ya da yatkın olduğu felsefi meslekten vazgeçmek kararını özgür olarak verebilecektir.
Haziran 1807'de Gotha şehrinde Doering Lisesi'nin müdürü olan Carl Ludwig Fernows'un tavsiyesi üzerine öğrencisi olur. 1807'de Weimar'ın yakınlarında bir yere nakil olur ve hayatındaki en önemli eğitmeni Franz Passow ile tanışır. Çevresini bu anlamda genişletmeye devam eder, Johannes Daniel Falk, Zacharias Werner ve tutkuyla bağlandığı Karoline Jagemann ile tanışır. Genç yaşta kendisinden 11 yaş büyük Karoline ile yaşadığı erotik kargaşa Arthur'u ruhsal anlamda şiddetli bunalımlara sokar.
Reşit olduğunda babasından payına düşen mirası alır. Babasından kalan miras ile artık maddi anlamda bir sorunu kalmamıştı. 1809'da Göttingen Üniversitesi'nde tıp öğrenimine başladı fakat hemen sonra, lehine olacak bir karar ile, felsefeye geçti. 18 Ekim 1813'te Jena Üniversitesi'nden felsefe doktorasını Über die vierfache Wurzel des Satzes vom zureichenden Grunde (Yeterli Temel İlkesinin Dörtlü Kökü Üzerine) adlı çalışmasıyla aldı. (Bu çalışmanın ilk okuyucularından biri de Johann Wolfgang von Goethe'dir.)
Goethe, daha önceden Arthur'un annesini Weimar'daki bir edebiyat salonundaki buluşmadan tanıyordu ve onun üzerinden de tanıştığı Arthur o zaman da dikkatini çekmişti. Daha sık görüşmeler esnasında Goethe'nin Farbenlehre (Renk Bilgisi) adlı eseri yayımlandı. Goethe Schopenhauer'e hayranlık duyuyordu fakat bu hayranlık gitgide Schopenhauer'ın Newton'u karşısına alan söylemleri yüzünden kaygı duyurucu bir ilişki hâline dönüştü ve böylelikle aralarındaki sıcak ilişki bozuldu.
Friedrich Majer sayesinde Schopenhauer eski Hindistan felsefesini yani Brahmanizmi tanıdı. 1814'te annesiyle birlikte Dresden'e gitti ve orada edebiyatçılarla görüşüp paylaşımlarda bulundu, şehrin zengin kütüphanesinden faydalandı.
1815 yılında kendi renk bilgisi üzerine yoğunlaşarak yazdığı Über das Sehn und die Farben (Bakmak ve Renkler Üzerine) 1816 yılında basılan kitabı aynı zamanda Goethe ile aralarında bir mektuplaşma olarak nitelendirilmiştir.
Schopenhauer'in en önemli eseri olan Die Welt als Wille und Vorstellung (İstenç ve Tasarım Olarak Dünya) kitabı 1819 yılı başlangıcında Friedrich Arnold Brockhaus yayınevince basıldı ve yayımlandı. Daha sonra Schopenhauer'ın bu eserini oldukça genişlettiği varsayılmaktadır. Schopenhauer, eserlerine tinsel bağıntı tarihselliğinde tamamıyla açıktır ama kitaplarının okunması boyutunda hayatta kaldığı süre boyunca bu başarıyı elde edememiştir.
Schopenhauer, 1819'da İtalya'ya yaptığı bir seyahatte Venedik, Roma, Napoli, Paestum, Milano şehirlerinde bir süre kaldı ve bu esnada aldığı bir haber seyahatini yarıda kesmesine ve dönmesine neden oldu. Söz konusu haber, babasından kalan servetin bir kısmını yatırdığı banka olan Danziger Bankhauses L. A. Muhl'ün iflasıydı. Annesiyle arasında yeni tetiklemeler yaratacak olan bu mesele yüzünden müşkül kaldığı durumu düzeltmek amacıyla Berlin Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmak üzere başvuru yaptı.
Başvurusu kabul gören Schopenhauer, 1820'de Berlin Üniversitesi'nde eğitmenlik yapmaya başladı. Bu zamanda Hegel ile olan meşhur kavgası baş gösterdi. Schopenhauer dersliklerde az katılımcının olduğu konuşmalarını aynı zamanda Hegel ile de paylaşıyordu ki Hegel bunu öncelikli olarak algılıyordu. Kısa zamanda üniversitedeki felsefeyi boşlamaya başladı. İflas eden bankadan talep ettiği ödeme 1821'de gerçekleşince üniversiteyi terk etti ve İtalya seyahatine kaldığı yerden devam etti. Uzun süren sağlık sorunları ve Berlin'deki, Bad Gastein ve Dresden'deki hastane tedavilerinden sonra 1825'te tekrar Berlin'e dönerek hiçbir büyük beklentisi olmaksızın yine eğitmen olarak çalışmak üzere üniversiteye başvuruda bulundu.
Jean Paul'ün övgü dolu konuşmalarına rağmen Schopenhauer'in Die Welt als Wille und Vorstellung (İstenç ve Tasarım Olarak Dünya) kitabı, fikirleri kimseyi etkilemiyor ve henüz talep görmüyordu.
Kolera hastalığı salgını yüzünden (ki Hegel bu hastalığa yakalanarak ölmüştü) Schopenhauer 1831 kış mevsimini kaçtığı Frankfurt'ta geçirdi. 1832'ye kadar devam edecek olan Mannheim yerleşikliğinden sonra nihayet 1833'te hayatının geri kalan kısmını geçireceği Frankfurt'a yerleşti. Bu döneme dair yazdıkları dikkate değer:
"Sağlıklı bir atmosfer, güzel bir yöre. Beğeni görebilen şeyler bunlar büyük bir şehirde. Daha iyi bir okuma odası. Doğal tarihiyle Müze. Daha iyi sahne oyunları, opera, konserler... Daha fazla İngilizler. Daha iyi kafeler. Kötü olmayan şehir suyu. Senckenberg tarzı kütüphane (Frankfurt Üniversitesi'nde). Taşma yok. Çok az görülmüş. Çevrenin sevecenliği, samimiyeti, dostluğu... Mahir bir diş doktoru ve daha az kötü doktorlar. Şikâyetsiz yaz sıcaklığı." Arthur Schopenhauer
Arthur Schopenhauer, yalnız yürüyen; kronikçilerin tahminine göre Frankfurt'ta kenara itilmiş bir "hiç kimse" idi. Bir anlamda kendi kendine ve nehir kenarında yürüyüşlere çıktığı köpeğiyle mimikler, el kol hareketleri yaparak konuşan, bunun yanı sıra yöresel şair Friedrich Stoltze ile tesadüfleşen biri olmak gibi.
Bu uzun suskunluktan sonra 1836'da günlük yaşayışı Über den Willen in der Natur (Tabiattaki İrade Üstüne) adlı eseriyle felsefe dünyasında tekrar varolmak için okunacaktı. Bu kitabı kesin kurallarla doluydu. Sabahları çalışma masasındaki iş, öğlen yemeğinden önce düzenli olarak flüt üflemesi... Frankfurt'ta kaldığı süre boyunca kirada oturan 55 yaşındaki Schopenhauer'ın, kendine ait nehre bakan taşındığı ve orada öldüğü 17 numaralı evi, 16 numaralı kiracı olarak aksak şekilde tarihe kazınacaktı.
Schopenhauer, 1837'de Immanuel Kant'ın toplu yazılarına el attı ve Kritik der Reinen Vernunft (Salt Akıl Anlayışının Eleştirisi) kitabının birinci oluşumunu destekledi. 1838'de Schopenhauer'ın annesi öldü.
Friedrich Dorguth, Die falsche Wurzel des Idealrealismus (İdealizmin Yanlış Kökleri) adlı 1843'te yayımladığı yazısında henüz az tanınmış Schopenhauer'ın dünya tarihindeki anlamına vurgu yapmaktaydı. Schopenhauer, 1844'te Die Welt als Wille und Vorstellung adlı ana eserinin eklemelerini ikinci kısım olarak yayımladı.
1851'de Parerga und Paralipomena, diğer adıyla Aphorismen (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar) adlı kitabı kayda geçiyordu. Ve Richard Wagner, Schopenhauer'ın onurlandırdığı Der Ring des Nibelungen (Cüceliğin Yüzüğü) adlı eserini icra ediyordu. Julius Frauenstädts'ın Schopenhauer tarzı felsefe üzerine yazdığı mektup yayımlanıyordu. 9 Eylül 1860'tan itibaren Schopenhauer akciğer iltihaplanmasına maruz kaldı. 21 Eylül 1860 tarihinde Frankfurt'ta, o 16 numaralı güzel görünümlü apartman dairesinde koltuğunda dışarıya bakarken öldü. 26 Eylül günü de Frankfurt şehir mezarlığında toprağa verildi.

Schopenhauer, Platon'un ve Immanuel Kant'ın etkisinde idealizmin teorisini kendince anladığı boyutunda temsil ederken, bu genel bakışı subjektif idealizmin sınırlarından taşıramamış ve Hegel'in felsefesini de reddetmiştir. Hegel, Schelling ve Fichte'ye ve daha sonrasında kendisini fikirlerinden dolayı öven Schleiermacher'e karşı etkileyici polemikler yazmaktan çekinmemiştir.
Felsefesinin ilkesel bir kavramı irade kavramıdır. Dünyanın özü ve gerçekliği irade iken, fenomenlerden oluşan dünya, tasarımdan başka bir şey değildir. İrade, Schopenhauer felsefesinde kendini bir zorunluluk olarak gösterir ki onun düşüncesindeki kötümserliğin ve karamsarlığın kaynağı da esas olarak budur. İnsan, tamamen kurtulamayacak olsa da istencin emrine boyun eğerek acı ve kederden kısmen kurtulabilir. Bu noktada Schopenhauer'ın düşüncelerinin belirli ölçüde, kaderciliğin ağır bastığı doğu felsefelerine yakınlaştığı söylenebilir.
Schopenhauer'a göre; birbirlerini en çok büyüleyenler, birbirlerini en çok tamamlayanlardır.
Schopenhauer, görünen dünyanın ardında yatan esas gerçekliğin istenç olduğunu ileri sürdü. Schopenhauer'a göre bu istenç akılsız, bilinçsiz bir öze sahip

Ateşkes, savaşan taraflar arasındaki her türlü saldırının geçici veya kalıcı olarak durdurulmasıdır. Ateşkes, tek taraflı veya antlaşma ile çok taraflı olarak ilan edilebilir.
Silah bırakma ile ateşkes terimleri birbirine karıştırılmamalıdır. Silah bırakma terimi; bir zümrenin tehlike gördüğü başka bir zümreden mevcut silahlarını bırakma isteğini belirten bir terimdir.

Marksist literatürde bu terim, burjuvazinin kendi iktidarına karşıt gördüğü durumlarda, buna ek olarak çeşitli ulusal ve sınıfsal durumlarda ezilenlerin egemen sınıflara karşı mücadele durumlarında ortaya çıkmaktadır.

1789'de başlayan Fransız Devrimi patlak verdiğinde gelişen burjuvazi, kendi iktidarına karşıt gördüğü için devrime katılan tüm işçileri silahsızlandırmıştır.
Marksist bakış açısına sahip olan Sovyetler Birliği lideri Lenin, burjuva devrimlerinde görülen bu durumu "Bütün burjuva devrimlerin sonucu şudur: Önce proletaryayı silahlandır, sonra da daha fazla ileri gitmesini önlemek için onu silahsızlandır." şekilde yorumlamıştır.

1917'deki Şubat Devrimi sonunda II. Nikolay'ın tahttan indirilmiş ve Geçici Hükûmet adında bir yönetim komitesi ortaya çıkmıştır. Bu hükûmetin burjuvazi ve işçi sınıfını aynı anda temsil etmeye çalıştığını ve çelişkili olduğunu düşünen Lenin önderliğindeki Bolşevikler, hükûmete karşı, burjuvaziyi alt etmek için polisi silahsızlandırmaya yönelik kararlar almaya başlamışlardır. Böylece gerçekleşecek Ekim Devrimi'nin önünü açmışlardır. Ekim Devrimi ile birlikte iktidarı alan bolşevikler, Geçici Hükûmet'in yaklaşık sekiz aylık iktidarına son vermiştir.

Mütareke

Atlantikçilik, Kuzey Amerika (Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada) ile Avrupa'daki (Avrupa Birliği ülkeleri, Birleşik Krallık, İsviçre, Norveç, İzlanda, Türkiye vb.) insanlar ve hükûmetler arasındaki daha yakın ilişkilere destek verme ideolojik inancıdır. Bu ilişkiler, siyasi, ekonomik ve savunma konularında işbirliğini amaçlayarak katılımcı ülkelerin güvenliğini ve refahını korumak, liberal demokrasiyi ve çokkültürlülüğü birleştiren açık bir toplumun ilerici değerlerini korumak amacıyla kurulur. Terim, Kuzey Amerika ve Avrupa tarafından çevrelenen Atlantik Okyanusu'ndan türetilmiştir.
"Atlantikçilik" terimi, Sovyetler Birliği'ne karşı Kuzey Atlantik askeri ittifaklarına destek verme anlamında daha spesifik bir şekilde kullanılabileceği gibi, daha geniş bir işbirliğini, derin paylaşılan değerleri, diplomatik kültürlerin birleşmesini ve Kuzey Amerika ile Avrupa arasında bir topluluk hissi ve bir dereceye kadar entegrasyonu ima etmek için daha geniş anlamda da kullanılabilir. Uygulamada, Atlantikçilik felsefesi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'ni içeren Kuzey Amerika'nın aktif bir şekilde Avrupa'ya katılımını ve okyanusun her iki tarafındaki devletler arasında yakın işbirliğini teşvik eder. Atlantikçilik, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Soğuk Savaş döneminde, özellikle NATO ve Marshall Planı gibi çeşitli Avro-Atlantik kuruluşlarının kurulmasıyla en güçlü şekilde ortaya çıkmıştır.
Atlantikçilik görüşünün, bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye çeşitli tarihsel ve kültürel faktörlere bağlı olarak farklılık gösterir. Genellikle Doğu Avrupa, Orta Avrupa, İrlanda ve Birleşik Krallık gibi bölgelerde özellikle güçlü olduğu kabul edilir. Siyasi olarak, Avrupa'da klasik liberaller veya sağ siyasetle sıkı bir şekilde ilişkilendirilmiş olmasına rağmen, yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Atlantikçilik genellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasi veya sosyal kültürüne ya da Kuzey Amerika'da Avrupa'ya olan yakınlığa, ayrıca iki kıta arasındaki tarihsel bağlara bir yakınlığı ima eder.
Atlantikçilik ve kıtasalcılık arasında Atlantik'in her iki tarafında da bazı gerilimler bulunmakta ve bazı kişiler transatlantik işbirliği yerine artan bölgesel işbirliği veya entegrasyonu vurgulamaktadır. Atlantikçilik ile Kuzey Amerika veya Avrupa entegrasyonu arasındaki ilişki karmaşıktır ve birçok yorumcuya göre doğrudan çelişmezler. Uluslararasıcılık, hem Atlantikçilik hem de kıtasalcılığı birleştiren bir dış politika inancıdır.

Dünya Savaşları öncesinde, Batı Avrupa ülkeleri genellikle kıtasal konularla ve Afrika ve Asya'da sömürge imparatorlukları kurma konularıyla meşguldüler ve Kuzey Amerika ile ilişkileriyle ilgilenmiyorlardı. Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri iç meselelerle ve Latin Amerika'ya müdahalelerle meşguldü, ancak Avrupa meselelerine ilgi duymuyordu ve Kanada, 1867'de Konfederasyon yoluyla özyönetimli dominion statüsünü elde etmesine rağmen, İngiliz İmparatorluğu'nun bir parçası olarak tam bir dış politika bağımsızlığını henüz kullanmamıştı.
I. Dünya Savaşı'nı takiben, New Yorklu avukat Paul D. Cravath, Amerika Birleşik Devletleri'nde Atlantikçiliği kurma konusunda dikkate değer bir liderdi. Cravath, savaş sırasında uluslararası konulara adanmıştı ve daha sonra Dış İlişkiler Konseyi'nin kurucu ortağı ve yöneticisi oldu. I. Dünya Savaşı'nın ardından, ABD Senatosu Versay Antlaşması'nı onaylayıp onaylamama konusunu tartışırken, bazı Kongre üyesi Cumhuriyetçiler, ABD'nin İngiltere ve Fransa ile yasal olarak bağlayıcı bir ittifaka desteklerini dile getirdiler ve bu, Milletler Cemiyeti'nin ve özellikle 10. Madde'nin sınırsız taahhütlerine bir alternatif olarak sunuldu; ancak ABD Başkanı Woodrow Wilson, tekliflerini ciddi şekilde araştırmadı ve bunun yerine Amerika Birleşik Devletleri'ni Milletler Cemiyeti'ne girmeye yönelik mücadelesine odaklanmayı tercih etti.

Amerikan ve Kanadalı askerlerin Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında İngiliz, Fransız ve diğer Avrupalılarla birlikte Avrupa'da savaşmaları, bu durumu temel olarak değiştirmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce ABD (ve kısmen Kanada) daha izolasyonist bir tutum benimsemesine rağmen, Normandiya çıkarmaları döneminde Müttefikler her konuda iyi bir entegrasyona sahipti. 1941'de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından ilan edilen Atlantik Bildirisi, Müttefiklerin savaş sonrası dünya için hedeflerini belirledi ve daha sonra Batı müttefikleri tarafından benimsendi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Batı Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliği'nin olası saldırganlığını caydırmak için ABD'nin Avrupa işlerine angaje olmaya devam etmesi konusunda endişe duyuyordu. Bu durum, 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması'nın imzalanmasına yol açtı ve bu antlaşma, Atlantikçiliğin temel kurumsal sonucu olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kurarak üyeleri birbirlerine askeri olarak bağlıyordu. Bu durum Amerikan ve Kanadalı askerlerin uzun süreli olarak Batı Avrupa'da konuşlandırılmasına yol açtı.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa arasındaki ilişki köklü bir şekilde değişti ve her iki taraf da birbirine olan ilgisini kaybetti. Sovyetler Birliği'nin Avrupa'yı domine etme tehdidi olmadan, kıta Amerika Birleşik Devletleri için askeri bir öncelik olmaktan çıktı ve benzer şekilde, Avrupa da artık Amerika Birleşik Devletleri'nden askeri korumaya olan ihtiyacı hissetmedi. Sonuç olarak, ilişki stratejik önemini büyük ölçüde kaybetti.
Ancak, eski Varşova Paktı ülkelerinin yeni demokrasileri ve parçalanmış Yugoslavya'nın bazı parçaları farklı bir görüşe sahipti ve Atlantikçiliği, Sovyetler Birliği'nden ayrılmış en büyük ülke olan Rusya'nın devam eden tehdidine karşı bir savunma olarak istekle benimsediler.
21. yüzyılda, terörizm ve Irak Savaşı ışığında Atlantikçilik önemli değişikliklere uğramıştır ve bunun net etkisi, fikrin kendisinin yeniden sorgulanması ve ilgili ülkelerin güvenliğinin Kuzey Atlantik bölgesi dışında ittifak eylemlerini gerektirebileceği yeni bir anlayış olmuştur. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra NATO, ilk kez 5. Madde'yi devreye soktu; bu maddeye göre bir üye devlete yapılan saldırı, tüm üye grubuna karşı yapılan bir saldırı olarak kabul edilecektir. NATO'nun çok uluslu AWACS birimi uçakları ABD havada devriye gezerken, Avrupa ülkeleri personel ve ekipman gönderdi. Ancak, Irak Savaşı NATO içinde çatlaklara neden oldu ve işgali destekleyen ABD önderliğindeki taraftarlar ile karşıt görüşlü olanlar arasındaki keskin farklılık ittifakı zorladı. Robert Kagan ve Ivo Daalder gibi bazı yorumcular, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ittifakın artık geçerli olmadığı derecede ayrıştığını sorguladılar. Daha sonra, 2018'de Kagan, "aslında Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'yı desteklemek ve güçlendirmek için aktif bir şekilde çalışmasına ihtiyacımız var" dedi.
NATO'nun önemi Barack Obama yönetimi sırasında yeniden teyit edildi, ancak bazıları onu önceki liderlere kıyasla nispeten az Atlantikçi olarak nitelendirdi. Obama Doktrini'nin bir parçası olarak, Washington Avrupa'daki müttefiklerle çok taraflılığı destekledi. Obama, Rusya'nın Kırım'daki ilk Ukrayna işgalinden sonra Avrupa (ve Pasifik) müttefikleriyle birlikte Rusya'ya yaptırımlar uyguladı. Başkanlığından sonra, Obama ayrıca Trump yönetimi sırasında Atlantik ittifakının önemini vurgulayarak, dolaylı olarak Trump'a karşı durdu.
Trump döneminde, Türkiye'de demokratik gerileme ve Trump'ın NATO üyeleri ve ittifak hakkındaki açıklamaları nedeniyle NATO içinde gerilimler arttı. Robert Kagan, Trump'ın ittifakı zayıflattığı yönündeki yaygın eleştirileri yineledi. Buna rağmen, NATO o dönemde iki yeni üye ülke (Karadağ ve Kuzey Makedonya) kazandı. NATO'nun Avrupa'daki önemi, Rus askeri ve istihbarat teşkilatının sürekli tehdidi ve eski Sovyet Birliği ülkelerinde Rusya'nın eylemlerine dair belirsizlik, Orta Doğu'daki çeşitli tehditler nedeniyle arttı. Almanya-Rusya ekonomik ilişkileri, Nord Stream 2 gibi konular nedeniyle Atlantik ilişkisinde bir sorun haline geldi, ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği arasındaki ticaret anlaşmazlıkları gibi diğer anlaşmazlıklar da yaşandı.
Biden yönetimi başladığında, Avrupa Birliği'nin üst düzey yetkilileri Atlantik ilişkisi hakkında iyimserliklerini dile getirdi. Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından, gazeteciler Rus saldırganlığının Avrupa Birliği'nden birleşik bir siyasi tepki aldığını ve Atlantik ittifakının savunma açısından daha geniş bir şekilde önemli olduğunun daha yaygın olarak bilinmesini sağladığını ve İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerde NATO'ya katılımın popülaritesini artırdığını belirttiler. Finlandiya Nisan 2023'te NATO'ya katıldı.

Atlantikçilik, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki işbirliğinin gerekliliğine inanma düşüncesidir. Bu terim, özellikle güvenlik konularında, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ikili ilişkinin, özellikle intra-Avrupa işbirliğinden daha önemli olduğuna inanmayı ima edebilir. Terim ayrıca "transatlantik güvenlik mimarisi için kısaltma olarak da kullanılabilir."
Kuzey Atlantik bölgesinin üst ulusal entegrasyonu, 19. yüzyılın sonlarında Atlantik'in her iki tarafındaki entelektüeller arasında düşünce odaklarından biri olarak ortaya çıktı. O dönemde Atlantikçilik olarak adlandırılmamış olsa da (terim 1950'lerde türetilmiştir), bu yaklaşım, yumuşak ve sert gücü birleştiren bir yaklaşım geliştirmiştir ve bir ölçüde Atlantik'in iki tarafını entegre etmiştir. Çekici bir "çekirdek" birliğinin fikri en büyük yumuşak güç unsuru idi; böyle bir birliğin sahip olacağı hegemonik küresel gücün gerçek faktörü ise sert güç unsuru idi. Bu yaklaşım, sonunda NATO, G7 grubu ve diğer Atlantikçi kurumlar şeklinde belirli bir ölçüde uygulanmıştır. 20. yüzyılda Atlantikçilik ve eleştirmenleri arasındaki uzun süren tartışmada, ana argüman derin ve resmi Atlantik entegrasyonun hala dışında olanları çekmek için hizmet edip etmeyeceği, Atlantikçilerin iddia ettiği gibi ya da dünyanın geri 

Audi, Alman menşeli bir otomobil şirketi ve Volkswagen grubunun bir markasıdır. Şirketin merkezi Ingolstadt, Bavyera'da bulunmaktadır.
Audi'nin geçmişi 20. yüzyılın başlarına, mühendis August Horch tarafından kurulan Horch ve Audiwerke girişimlerine kadar uzanmaktadır. Modern Audi dönemi ise 1960'larda Volkswagen'in Auto Union'u Daimler-Benz'den satın almasıyla başlamıştır. Volkswagen 1965'te Audi F103 serisini tanıtarak markayı yeniden başlatmış ve 1969'da Auto Union'u NSU Motorenwerke ile birleştirerek şirketin günümüzdeki halini oluşturmuştur.
Şirketin adı, kurucusu August Horch'un soyadının Latince çevirisine dayanmaktadır. Almancada "dinle" anlamına gelen Horch, Latincede audi olarak kullanılmaktadır. Audi logosundaki dört halka, Audi'nin öncülü olan Auto Union'u kurmak için bir araya gelen dört otomobil şirketini temsil etmektedir. Audi'nin sloganı Vorsprung durch Technik, yani "Teknoloji ile bir adım önde" olarak çevrilmektedir. Audi 2012 yılında Volkswagen Grubu'nun Porsche AG'yi %100 satın almasının ardından Porsche ile kardeş şirket haline gelmiş ve Alman markaları BMW ve Mercedes-Benz ile birlikte dünyanın en çok satan lüks otomobil markalarından biri olmuştur.

Şirketin geçmişi 1899 yılına ve August Horch'a dayanmaktadır. İlk Horch otomobili kendisi tarafından 1901 yılında tasarlanmıştı. 1910 yılında Horsche, şirket dışına atılmış ve kendi adını, eski ortaklarıyla olan anlaşmazlıklar nedeniyle yaptığı tasarımlarda kullanamayacak hale gelmişti. Eski Almancada anlamı "Dinle!" olan "Horch", Latincede aynı anlama gelen Audi'yi kendi markası olarak kullanmaya başladı.
1932 yılında Audi, Auto Union'ı oluşturmak üzere Horch, DKW ve Wanderer şirketleri ile birleşti. Auto Union'ın kullandığı birbirine bağlı dört halka da bugün Audi'nin logosu olarak kullanılmaktadır.
II. Dünya Savaşı sonrasında şirket, DKW etrafında ürünlerini sunmaya çalıştı; ancak iki çekişli motoru o kadar ünlü olamadı. Eylül 1965'te Audi, dünyanın en modern motorlarından biriyle tekrar bir çıkış yaparak 72 beygirlik 4 kapılı sedanını piyasaya sundu.
1970'lerde Audi, 1950 yıllarında dünyanın en büyük motosiklet üreten şirket olan NSU ile birleşti. Bu şirket Neckarsulm, Stuttgart yakınında bulunmaktaydı. NSU daha küçük arabalar yapmayı öngörüyordu. Daha sonrasında yeni rotasyon motorları Felix Wankel'in fikirleriyle kullanılmaya başlandı. 1967'de çıkartılan yeni NSU Ro 80 bir uzay çağı arabasıydı ve o gün irtibarıyla sunduğu aerodinamik, ağırlık ve güvenlik donanımları açısından kusursuzdu; ancak motorlardaki rotasyon hatası NSU için pahalıya patlamıştı. Yine de, günümüzde hâlâ Audi'nin bazı modelleri Neckarsulm'da üretilmektedir.
Geçen 30 yıl içerisinde Audi, yüksek güce sahip birçok model üretti. 1980'de piyasaya sunulan ünlü "Quattro" modeli, İngiliz üretici Jensen'ın 1966 yılında ürettiği FF modelinden beri dünyada ilk kez üretilen 4 çekerli binek araçtır. Adı Audi Quattro olarak lanse edilen bu model, 5 silindirli turbo motorlu, coupé karoserli bir spor otomobildi. Ayrıca bu modelle birlikte Audi rallilere katılarak yarışlarda 4 çeker sistemini kullanarak ralli tarihinde yeni bir çığır açtı. Üst üste yarışlarda kazandığı başarılar yüzünden Audi yarışlardan çıkarıldı. Audi, bu atılımla teknolojide zirveye oturdu. (Bu teknoloji daha sonra dünyanın hemen hemen bütün otomobil şirketleri tarafından kullanılmıştır.)
Audi 80 modeli ile beraber, tüm modeller "Quattro" özelliğini kazandı. Audi 80, her ne kadar 1986 yılında "dede arabası" imajına sahip olsa da 1991 yılında yapılan makyaj çalışmasıyla unutulmaz bir tasarım piyasaya sunuldu. Bu model oldukça iyi satış rakamlarına ulaştı.
Gelişen teknoloji ile, Audi dünyanın en gelişmiş motorunu kullanmaya başladı. 1995'te S4 modelinde kullanılan dört çekerli motoru bu döneme damgasını vurdu.
1994'te de dünyanın tamamen alüminyumdan yapılmış ilk seri üretim otomobili olan A8 modelini tanıtan Audi, bu modelinde ASF olarak adlandırılan "Alüminyum uzay kafesi" teknolojisini kullanmaya başladığı ilk araçtır. Şu anda bu teknolojiye sahip bir diğer aracı olan R8, tamamen ASF teknolojisi ile üretilmektedir. Ayrıca ortadan konumlu motor ile otomobil tarihinde binek araçlarda çığır açmıştır. 90'ların ortasında yeni serilerini piyasaya süren Audi, dünyanın en kaliteli otomobilleri arasında yerini aldı.
2000 yılı itibarıyla yarış dünyasının en zorlu ve prestijli yarışlarından olan 24 saatlik Le Mans yarışını 4 kez art arda kazanan Audi, 2003'te de VW grubunun başka bir markası olan Bentley ile tamamen Audi kadrosu altında bu başarıya imza attı.

2006 yılında piyasaya sunulan SUV sınıfındaki Q7 modeli, aynı yıl piyasaya çıkan yeni nesil TT modeli ve ortadan motorlu süper spor otomobil R8 ile birlikte Audi'nin model gamı, 2007 Cenevre Otomobil Fuarında dünya prömiyeri gerçekleşen A5 Coupé ile daha da genişlemiştir.
Audi, SUV segmentine bir ekleme daha yaparak Q5'i piyasaya sundu. Farklı motor seçenekleri ile Q5, piyasada bulunan ve liderliği elinde tutan BMW X3'e rakip olarak getirildi. Abisi Q7'nin özelliklerinin yanında ayrıca kişisel kullanım ayarlarının sürücü tarafından seçilmesini sağlayan Audi Drive Select adlı bir sistem ile donatıldı. Bunun yanında üçüncü nesil MMI sistemini yükleyerek 3 boyutlu navigasyonu piyasaya sundu. Bu ve buna benzer artı özellikleri ile Q5 rakiplerinden farklı olmayı başarmıştır.

Audi TT
Audi TTS
Audi TT RS 
Audi R8 
Audi 80
Audi 100
Audi A2
Audi V8

Audi Quattro

Audi A1 Metroproject Quattro
Audi Cross Coupe
Audi Q5 Concept
Audi Q7 V12
Audi R8 V12
Audi Rosemayer
Audi e-tron

Audi Resmi İnternet Sitesi5 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audi Türkiye Resmi İnternet Sitesi1 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrobarometre 1973 yılında Avrupa Birliği içinde kurulmuş; Avrupa Komisyonu'na bağlı bir kurumdur. Kurumun amacı; Avrupa Birliği vatandaşlarına çeşitli alanlarda sorular sormak ve bu yanıtlara göre raporlar hazırlayıp Avrupa Komisyonu'na vermektir.

Avrobarometre, aşağıdaki alanlarda kamuoyu araştırması yapmaktadır:

Sosyal Durum
Sağlık
Kültür
Bilgilendirme Teknolojileri
Çevre ve Doğa
Avrupa
Savunma

1970 ve 1971 yıllarında, Avrupa Komisyonu o dönemdeki altı üye ülke olan Belçika, Fransa, Batı Almanya, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda'da anketler yapmıştır. Bu anketler, hem ulusal öncelikler hem de ortak pazar ve entegrasyon gibi Avrupa düzeyindeki konular hakkında halkın görüşlerini ölçmüştür.
1973 Eylül'ünde, Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere düzenli olarak yarı yıllık anketler yapılmaya başlanmış; 1974 yılında bu anket serisine Avrobarometre adı verilmiştir. İlk saha çalışması 1974 Nisan-Mayıs döneminde yapılmış ve sonuçları Temmuz'da yayımlanmıştır.
Avrupa Birliği bütünleşmesine yönelik ilk uluslararası tutum araştırması ise 1962 yılında, Avrupa Toplulukları Basın ve Enformasyon Servisi tarafından orijinal altı üye ülkede gerçekleştirilmiştir.

Standart Avrobarometre: 1974'ten beri düzenli olarak yapılan genel kamuoyu araştırmaları.
Flash Avrobarometre: Belirli AB politikalarına yönelik kısa süreli tematik anketler.
Orta ve Doğu Avrobarometre: 1990-1997 arasında, 20'ye kadar Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde ekonomik ve siyasi gelişmeleri izlemek amacıyla yapılan yıllık anketler.
Aday ülkeler Avrobarometre: 2001'den itibaren AB aday ülkeleri için başlayan, daha sonra standart seriye entegre edilen anketlerdir. 2024 itibarıyla Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya, Moldova, Karadağ, Sırbistan, Türkiye, Kıbrıs Türk Toplumu ve Birleşik Krallık verilerini içermektedir.

Son yapılan anketlerde Avrupa Birliği'ne ilişkin genel olumlu, nötr ya da olumsuz duygular; Avrupa Komisyonu'na duyulan güven ve Euro para birimine destek ya da karşıtlık gibi konular ele alınmıştır.

Afrobarometre
Avrupa Sosyal Araştırması (European Social Survey)
Latin Amerika Kamuoyu Projesi (LAPOP)
Arap Barometresi
Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey)

AB Komisyonu'nda Eurobarometre16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce, Fransızca)
Eurobarometre Dökümanları 2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nın sonlanması, Almanya'nın Nisan ayında başlayarak Mayıs ortalarına kadar Sovyetler Birliği ve Batılı Müttefiklerine teslim olmasıyla savaşın sona ermesidir.

Müttefikler, çok sayıda Mihver Askerini esir almaya başlıyor: Nisan 1945'te Batılı Müttefikler Batı Cephesinde 1.500.000 Mihver askerini esir aldı. Nisan ayında, İtalya Cephesi'ndeki son savaşlarda Batılı Müttefikler, en az 120.000 Alman askerini esir almıştı. Nisan ayı sonlarında 800.000'den fazla Alman askeri Doğu Cephesi'nde teslim oldu.
Almanlar Finlandiya'yı terk etti: 25 Nisan 1945'te, Almanlar 1944 yılından beri savaşta olduğu Finler'in baskısıyla Norveç'e çekildiler.
Mussolini'nin ölümü: 25 Nisan 1945'te İtalyan partizanlar, Milano ve Torino'yu kurtardı. Bu sırada İtalyan diktatörü Benito Mussolini, Alman uçaksavarı taburuyla, Splügen Geçidi yoluyla İsviçre'ye kaçıyordu. İsviçre'den de İspanya'ya kaçacaktı. Ancak İtalyan partizanlar tarafından yakalandı. 28 Nisan'da Mussolini, Giulino'da idam edildi. Onunla birlikte yakalanan diğer faşistler Dongo'ya götürülerek orada idam edildi. Benito Mussolini ve eşinin bedenleri Milano'ya götürüldü ve şehrin merkezinde sergilendi. 29 Nisan'da İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'nde Savunma Bakanı olarak görev yapan Rodolfo Graziani, Caserta'daki tüm Faşist kuvvetleri ile birlikte teslim oldu (Buna Liguria Ordu Grubu'da dahildi).

Hitler'in ölümü: Berlin Muharebesi devam ederken, Adolf Hitler, savaşın kaybedildiğini fark etmiş ve sonunun Benito Mussolini gibi olmaması için intihar etme kararı almıştı. İntihardan 40 saat önce, halktan sakladığı ve birlikte olduğu Eva Braun'la evlendi. Eva Braun, 30 Nisan'da Adolf Hitler ile birlikte intihar etti. Adolf Hitler, intihar etmeden önce, Berlin Muharebesi ile kendisine ihanet eden Heinrich Himmler'i ve Hermann Göring'i görevlerinden aldı. Adolf Hitler'in halefleri konumundaki bu iki ismin yerine Karl Dönitz ve Joseph Goebbels halef tayin edildi. Ancak Joseph Goebbels, Hitler'in intiharından kısa bir süre sonra eşi ile birlikte intihar etmesi ile Karl Dönitz, tek lider oldu.
İtalya'daki Alman kuvvetler teslim oluyor: General Heinrich von Vietinghoff ve SS-Obergruppenführer Karl Wolff, 29 Nisan'da Adolf Hitler'in intiharından önceki gün Caserta'da, Batı Müttefikleri ile gizli görüşmelerin sonucunda bir belge yayınladı. Belgeye göre, Almanlar, 2 Mayıs saat 22:00'de Vietinghoff'un komutasındaki tüm kuvvetlerin teslim olacaktı. İtalya ve Avusturya'daki yaklaşık 1.000.000 asker, 2 Mayıs 02:00'de İngiliz Mareşal Sir Harold Alexander'a koşulsuz olarak teslim oldu.
Berlin'deki Alman kuvvetleri teslim oluyor: Berlin Muharebesi 2 Mayıs'ta bitti. Berlin Savunma komutanı General Helmuth Weidling, şehri koşulsuz olarak Sovyet ordusunun Generali Vasili Çuykov'a teslim etti. Berlin'de bulunan ordu, Sovyetler Birliği'ne teslim oldu. Hitler Gençliği örgütünün liderliğini yapan Artur Axmann, Adolf Hitler'in sekreteri Martin Bormann'ın şehrin düşmesiyle Bahnhof tren istasyonunda intihar ettiğini söylemiştir. Lehrter Bahnhof is close to where the remains of Bormann, confirmed as his by a DNA test in 1998, Ancak cesedi bulunamamıştı. Ceset, 7 Aralık 1972'de Artur Axmann'ın belirttiği yerde bulundu.
Kuzey Batı Almanya, Danimarka ve Hollanda'daki Alman kuvvetler teslim oluyor: 4 Mayıs 1945'te İngiliz Komutan Bernard Montgomery, Lüneburg'daki Hans-Georg von Friedeburg ve General Eberhard Kinzel liderliğindeki orduyu teslim aldı. Böylece Frizyan Adaları, Heligoland ve Schleswig-Holstein bölgelerini Danimarka'nın tamamını, Timeloberg, Lüneburg, Hamburg, Hannover ve Bremen'i kapsayan alanı ve buralarda bulunan donanma ile birlikte teslim aldı. 5 Mayıs'ta Alman Donanımların başkanı Karl Dönitz, tüm U-Boot gemilerine saldırıları durdurmalarını ve üslerine dönmelerini emretti. Aynı günde, saat 16:00'da, Hollanda'nın Alman Kuvvetlerinin başkomutanı General Johannes Blaskowitz, Kanadalı komutan General Charles Foulkes'e teslim oldu.
Alman kuvvetleri Bavyera'da teslim oluyor: 4 Mayıs 1945'te saat 14:30'da General Hermann Foertsch, Bohem dağları ile Orta Avrupa arasında bulunan bütün Alman Kuvvetlerini teslim etti. 
5 Mayıs 1945'te Çek Direnişçileri, Prag Ayaklanması'nı başlattı. Ertesi gün Kızıl Ordu, Prag Taarruzunu başlattı. Prag'da direniş gösteren Alman ordusu, Kızıl Ordu tarafından mağlubiyete uğratıldı. Ve buradaki birlikler esir alındı. 
Dresden'deki Alman Kuvvetlerinin komutanı Gauleiter Martin Mutschmann, şehre Kızıl Ordu saldırısı olacağını haber alınca şehri terk etmek istedi. Ancak kaçmaya çalışırken Sovyet birlikleri tarafından yakalandı.
Hermann Göring'in teslim olması: Reichsmarschall ve Hitler'in ikinci komutanı Göring, Hitler'in önceden imzaladığı kararnameye dayanarak Hitler'den vekalet istemiş fakat Martin Bormann'ın dolduruşuna gelen Hitler ise Göring'i "vatan haini" olarak tanımlamıştı. Martin Bormann ise SS Karargâhına bir radyo mesajı göndererek Göring'in tutuklanması emrini verdi. Tutuklama işlemi ertesi sabah gerçekleştirildi. Ancak oradan geçen bir Luftwaffe birimi tarafından 5 Mayıs'ta ev hapsinden kurtarıldı. Ardından Göring, karısı ve çocuğu ile birlikte ABD Ordusunun 36. Piyade Tümeni karargâhına gidip teslim oldu ve gözaltına alındı. 8 Mayıs'ta tutuklandı.
Breslau'daki Alman kuvvetler teslim oldu: 6 Mayıs 18:00'da aylarca kuşatılmış ve kaleler sayesinde uzun zaman direnebilmiş Breslau'daki ordu komutanı General Hermann Niehoff, Kızıl Ordu'ya teslim oldu.
Jodl ve Keitel, Alman silahlı kuvvetlerini koşulsuz olarak teslim ettiler: Breslau'nun düşmesinden otuz dakika sonra General Alfred Jodl, Reims'e geldi ve Dönitz'in talimatları uyarınca, Batı Müttefikleri ile savaşan tüm Alman Kuvvetlerinin teslim etmeyi teklif etti. Montgomery ve Dwight D. Eisenhower, Almanlar koşulsuz teslim olmayı kabul etmedikçe tüm müzakereleri durdurma tehdidinde bulundu. Eisenhower açıkça Jodl'a, Batılı Müttefikelrin kapalı yat politikası izleyerek, Alman Askerlerini, intikam için savaşan Kızıl Ordu'ya teslim olmalarına zorlamakla tehdit etti. Jodl, Flensburg'da bulunan Karl Dönitz'e Eisenhower'ın mesajını iletti. Gece yarısından hemen sonra, Karl Dönitz, kaçınılmaz olanı kabul ederek, Jodl'a tüm Alman kuvvetlerinin eksiksiz ve koşulsuz teslim olmasına izin vermesi için emir verdi.
7 Mayıs sabahı Fransa'nın Reims kentindeki Yüksek Karargâh Müttefik Seferi Kuvveti karargâhında 02:41'de Alman Silahlı Kuvvetlerinin başkanı olan Alfred Jodl, tüm Alman kuvvetlerinin koşulsuz teslim olduklarını belgeleyen metni imzaladı. Bunun üzerine Norveç'teki Alman Birliklerinin komutanı olan General Franz Böhme, 7 Mayıs'ta koşulsuz olarak Alman Birliklerinin teslim olduğunu ilan etti. Ertesi gün, Mareşal Wilhelm Keitel ve diğer Alman üst düzey komutanlar Berlin'e gitti ve General Georgi Jukov'un huzurunda Sovyet kuvvetlerine teslim olunduğunu belgeleyen metni imzaladılar. İmza töreni, Berlin'in Karlshorst bölgesinde bulunan eski bir Alman Ordusu Mühendislik Okulunda gerçekleşti. Orası şu an bir müzedir.
Kanal Adaları'ndaki Alman kuvvetler teslim olur: 8 Mayıs saat 10: 00'da, Kanal Adalıları'nda bulunan Alman yetkililere savaşın bittiği haberi verildi. İngiliz Başbakanı Winston Churchill saat 15:00'de bir radyo yayını yaparak Kanal Adalıları'nın özgürlüğüne kavuşacağını belirtti. Adaların teslimiyetti 9 Mayıs'ta başlayıp 16 Mayıs'a kadar sona erdi.
8 Mayıs'ta teslim olmayan diğer kuvvetler, teslim oldu: 

General Von Saucken komutasındaki İkinci Ordu, Vistula Deltası'nda bulunan Hel Yarımadası'ndaki Heiligenbeil ve Danzig sahil şeridinde Kızıl Ordu'ya, Yunan adalarında bulunan kuvvetler ve Fransa'daki Saint-Nazaire, La Rochelle ve Lorient'de bulunan Alman birlikler Batılı Müttefiklere 9 Mayıs'ta teslim oldu
Çekoslovakya'daki son savaş 12 Mayıs'ta gerçekleşti. 13 Mayıs'ta Kızıl Ordu Avrupa'daki tüm saldırılarını durdurdu.
Yugoslavya'da (bugünkü Slovenya kısmında), 14 Mayıs ve 15 Mayıs'ta Poljana Muharebesi olarak bilinen çatışmalar yaşandı.
Gürcü Lejyonu, Hollanda'da bulunan Texel'de Hollandalı yerlilerin de yardım alarak isyan etti (5 Nisan - 20 Mayıs). II. Dünya Savaşı'nda son çatışmanın ardından Alman birlikleri ayaklanmayı bastırmış şekilde Müttefik Devletler'e teslim oldu.
Eylül 1944 yılında bir Alman birliği hava istasyonu kurmak için Haudegen Operasyonu kapsamında Svalbard'da bulunuyordu. Ancak bu birlik Mayıs 1945'te radyo bağlantısını kaybetti ve Japonya'nın Teslimi'nden iki gün sonra, 4 Eylül'de bölgede bulunan Norveçli fok balık avcılarına teslim oldu.
Dönitz hükûmeti Eisenhower tarafından feshedildi: Ordu koşulsuz teslim olmuştu ama sorun hala çözülememişti. Bir sorun vardı. Flensburg Hükûmeti, Yüksek Karargâh Müttefik Seferi Kuvveti tarafından hazırlanan belgeyi kullanmadığı ve bu nedenle sivil Alman hükûmetinin resmi olarak teslim olamadığı fark edilmişti. Bu çok önemli bir mesele olarak görülüyordu, çünkü 1918'de askeri olarak teslim olunduysa da, sivil olarak teslim olunmamış bu da bir argüman olarak kullanılarak II. Dünya Savaşı'na neden olmuştu. Karl Dönitz, Almanya'nın devlet başkanıymış gibi davranıyordu, fakat Flensburg Hükûmeti Müttefikler tarafından tanınmadı. 12 Mayıs'ta Müttefik bir irtibat ekibi Flensburg'a  Patria isimli bir gemi ile gelip oraya demirledi. İrtibat memurları ve Müttefik temsilcileri, Flensburg Hükûmeti temsilcilerine, kendileri ile hareket etmeye ihtiyaç duymadıklarını ve üyelerinin tutuklanması gerektiğini ifade etti. 23 Mayıs'ta Yüksek Karargâh Müttefik Seferi Kuvvetinin emirlerine ve Sovyetler Birliği'nin onayı ile hareket eden Amerikalı Tümgeneral Rooks, Karl Dönitz'i Patria'ya çağırdı ve ona, kendisiyle birlikte Flensburg Hükûmeti üyelerinin hepsinin tutuklandığına ve hükûmetinin feshedildiğine dair bilgi verdi.

22 Kasım 1949'da yapılan Petersberg Anlaşması ile Batı Almanya hükûmeti, yasal olarak devam eden savaş durumuna son verilmesini istediğini belirtti. 12 Eylül - 19 Aralık 1950 tarihleri arasında Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri New York'taki Dışişleri Bakanları toplantısını gerçekleştirdi. Burada alınan kararla Almany

Avrupa Birliği üyesi ülkeler, 1958 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu adıyla kurulan Avrupa Birliği'nin yirmi yedi üyesini ifade eder. Başlangıçta altı üyesi olan topluluk birbirini izleyen genişlemelerle 1 Mayıs 2004 tarihinde yirmi beş üyeye ulaştı.
AB'nin diğer devletlerle görüşmeleri devam etmektedir. Genişleme usulleri bazen Avrupa bütünleşmesi olarak adlandırılır. Avrupa Birliği'ne katılıma izin verilmesinden önce bir devletin genel olarak Kopenhag Kriterleri olarak bilinen ekonomik ve politik koşulları tamamıyla gerçekleştirmesi istenir.
Romanya ve Bulgaristan'ın 2007 yılında AB'ye üyeliğiyle bu sayı 27'ye ulaşmıştı. Bu iki ülkenin 1 Ocak 2007 tarihindeki üyeliğe kabulü ile AB'nin beşinci genişlemesi yapılmıştır. Bu tarih Yunanistan'ın Selanik şehrindeki 2003 yılında yapılan toplantıda alınan kararla belirlenmiş, 18 Ocak 2004 tarihinde Brüksel'de teyit edilmiştir. Final raporu ise 26 Eylül 2006 tarihinde teslim edilmiştir. Bulgaristan ve Romanya kendi antlaşmalarını 25 Nisan 2005 tarihinde imzalamışlar, bunun seremonisi Lüksemburg'un Neumünster Manastır Kilisesi'nde yapılmıştır.
AB'nin altıncı genişlemesi kapsamında, 2003 yılında AB üyeliğine adaylığı kabul edilen ve 3 Ekim 2005'te üyelik müzakerelerine başlayan Hırvatistan ile müzakereler 2011 yılında tamamlanmıştır. 1 Temmuz 2013 tarihinde 28'e ulaşan üye sayısı 31 Ocak 2020 tarihinde Birleşik Krallık'ın ayrılması ile 27'ye düşmüştür.

Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi
Avrupa Birliği'nin genişlemesi
Nüfusa göre Avrupa Birliği üye devletler listesi

Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) (İngilizce: European Economic Community), üyelerinin ekonomik entegrasyonunu hedefleyen bölgesel bir kuruluş. 1957'de Roma Antlaşması ile kuruldu. 1993'te Avrupa Birliği'nin (AB) kurulmasıyla Avrupa Topluluğu (AT) adını aldı ve AB'ye dâhil edildi. 2009'da ise tamamen AB'ye devredildi ve varlığı sona erdi.
Topluluğun başlangıçtaki hedefi tek pazar ve gümrük birliği de dâhil olmak üzere altı kurucu üyesi Batı Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg'u ekonomik açıdan bütünleştirmekti. 1965 tarihli Brüksel Antlaşması sonucunda Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) ile birlikte Avrupa Topluluklarından bir tanesi olarak bazı kurumlara sahip oldu. 1993'te AET içerisindeki eşyaların, sermayenin, hizmetlerin ve kişilerin serbest dolaşımına olanak tanıyan ve iç pazar olarak da anılan tam bir tek pazar oluşturuldu. İç pazar, 1994'te AEA Anlaşması ile resmiyet kazandı. Bu anlaşma iç pazarı Avrupa Serbest Ticaret Birliği üyesi ülkelerin çoğunu kapsayacak şekilde genişletti ve on beş ülkeden oluşan Avrupa Ekonomik Alanı'nı kurdu.
1993'te Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle AET, ekonomik politikalardan daha geniş bir alanı ele aldığını yansıtmak amacıyla Avrupa Topluluğu adını aldı. Ayrıca antlaşma ile AT, Avrupa Birliği'nin üç sütununundan birincisini oluşturan Avrupa Toplulukları arasındaki yerini aldı. Bu şekilde varlığını sürdürmeye devam eden AT, 2009 tarihli Lizbon Antlaşması ile tamamen AB'ye devredildi ve sona erdi.

Lüksemburg Uzlaşısı

EEC hakkında bilgi için 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Europedia: Guide to European policies and legislation 16 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Futbol Şampiyonası, 1960'tan beri UEFA tarafından 4 yılda bir düzenlenen uluslararası bir futbol turnuvasıdır. Turnuvanın orijinal adı Avrupa Uluslar Kupası adıyla kurulmuş olup, 1968 yılında şu anki ismini almıştır.
Günümüze kadar düzenlenen 17 turnuvayı 10 farklı millî takım kazanırken, İspanya kazandığı 4 şampiyonluk ile bu alanda lider konumdadır. İspanya'yı 3 şampiyonlukla Almanya, 2'şer şampiyonlukla Fransa ve İtalya, birer şampiyonlukla ise SSCB, Çekoslovakya, Hollanda, Danimarka, Yunanistan ve Portekiz takip etmektedir. Ayrıca İspanya, 2008 ve 2012 yıllarında düzenlenen turnuvayı üst üste iki kez kazanma başarısı göstererek bunu başarabilen ilk ve tek takım olma unvanını da taşımaktadır.
Turnuvanın son şampiyonu, 2024'te düzenlenen turnuvada finalde İngiltere'yi 2-1 yenen İspanya'dır.

Avrupa'da bir futbol turnuvası düzenleme fikri ilk olarak 1927 yılında Fransa Futbol Federasyonu genel sekreteri Henri Delaunay tarafından ortaya atılmış ancak bu fikrin hayata geçirilmesi Henri Delaunay'ın ölümünden çok sonra 1958 yılında gerçekleşmiştir. 1960 Avrupa Uluslar Kupası, Avrupa kıtasında millî takımlar bazında düzenlenen ilk uluslararası şampiyonadır. Avrupa Futbol Şampiyonası'nın öncülü ve ilki olarak kabul edilen bu organizasyon dönem konjonktürü nedeniyle bazı ülkelerin turnuvaya katılmaması üzerine Avrupa Uluslar Kupası adıyla düzenlenmiştir. Turnuvaya toplam 17 ülke katılmış, yarı final ve final maçları Fransa'da oynanmıştır. Final maçında Yugoslavya'yı, uzatmalarda attığı golle deviren SSCB ilk Avrupa şampiyonu olmuştur. Turnuvanın en dikkat çeken olayı ise, çeyrek finalde Sovyetler Birliği ile eşleşen İspanya'nın siyasi nedenlerle turnuvadan çekilmesi ve SSCB'nin doğrudan yarı finale çıkmasıydı.
1964 Avrupa Uluslar Kupası İspanya'da 17-21 Haziran tarihlerinde yapılmıştır. Bu turnuvayı finalde SSCB'yi 2-1 yenen İspanya kazanmıştır.
1968 Avrupa Futbol Şampiyonası İtalya'da 5-10 Haziran tarihlerinde yapılmıştır. Bu şampiyona Avrupa Futbol Şampiyonası'nın üçüncüsüdür. Bu yılda beraber biten maçların sonunda seri penaltı atışları uygulaması henüz başlamadığından, İtalya ve SSCB arasındaki 0-0 biten yarı final maçı ardından para atışı yapılmış ve İtalya finale çıkmıştır. Final maçında bu kez İtalya ile Yugoslavya 1-1 berabere kalmış, uzatmalar sonunda da sonuç değişmeyince iki gün sonra bir tekrar maçı oynanmıştır. İkinci kez oynanan final maçını 2-0 kazanan İtalya şampiyon olmuştur.
1972 Avrupa Futbol Şampiyonası, 14 Haziran 1972 ile 18 Haziran 1972 tarihleri arasında Belçika'da düzenlendi. Elemelerine toplam 32 takım katılmış, çeyrek finali geçen 4 takım final turnuvasına katılmaya hak kazanmıştır. Şampiyonluk, final maçında SSCB'yi 3-0'la geçen Batı Almanya'nın olmuş, bu aynı zamanda Almanya'nın ilk Avrupa şampiyonluğudur.
1976 Avrupa Futbol Şampiyonası, 16 Haziran 1976 ile 20 Haziran 1976 tarihleri arasında Yugoslavya'da düzenlenen futbol turnuvasıdır. Turnuvayı finalde penaltı vuruşları sonunda Batı Almanya'yı 5-3 mağlup eden Çekoslovakya kazanmıştır.

1980 yılından itibaren turnuvaya katılma hakkı 8 takıma çıkarılmış iki gruba bölünen takımlar arasındaki mücadele sonunda gruplarını lider tamamlayan takımlar final oynamaya hak kazanmışlardır. 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası 11 Haziran 1980 ile 22 Haziran 1980 tarihleri arasında İtalya'da düzenlenmiştir. Final karşılaşmasında Belçika'yı 2-1 mağlup eden Batı Almanya kazanmıştır.
1984 Avrupa Futbol Şampiyonası 12 Haziran 1984 ile 27 Haziran 1984 tarihleri arasında Fransa'da düzenlenmiştir. Turnuvayı finalde İspanya'yı 2-0 mağlup eden Fransa kazanmıştır.
1988 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10-25 Haziran 1988 tarihleri arasında Batı Almanya'da düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Son şampiyon Fransa elemeleri geçemezken, Belçika, 1986 FIFA Dünya Kupası'nın ardından Euro 1988 için de vize almayı başarmıştı. Finalde SSCB'yi 2-0 mağlıp eden Hollanda kazanmıştır.
1992 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10-26 Haziran 1992 tarihleri arasında İsveç'te düzenlenmiştir. 4 farklı şehirde oynanan 15 maçta, maç başına ortalama 2,13 gol atılmıştı. Ev sahibi İsveç dışında 33 takım elemelerine katıldı ve finaller son kez 8 takımla oynandı. SSCB ülke dağılmadan kısa süre önce turnuvaya katılmaya hak kazanmıştı. Takım turnuvaya BDT adı altında turnuvaya katıldı. BDT, Rusya, Ukrayna, Belarus, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Ermenistan, Moldova ve Tacikistan ülkelerini temsil ediyordu. Bağımsız Devletler Topluluğu'nun içinde yer almayan 5 cumhuriyet ise futbolcularını göndermedi. Bu ülkeler Azerbaycan, Estonya, Gürcistan, Litvanya ve Letonya'ydı.
Yugoslavya turnuvaya katılmaya hak kazandı ama Yugoslavya’nın Dağılması nedeniyle diskalifiye edildi. Onun yerine çağrılan grup ikincisi Danimarka sürpriz biçimde şampiyon olmuştur. Diğer bir tabirle tatilden gelerek şampiyon olmuştur.
Turnuvanın resmi marşı Towe Jaarnek ve Peter Jöback tarafından yazılan "More Than a Game"'di. Turnuva, ülkenin bayrağı ile UEFA yazısının son kez logo olarak kullanıldığı ve kısaca "Euro" adı verilmeden, "Avrupa Futbol Şampiyonası" adıyla oynanan son turnuvadır. Ayrıca futbolcu isimlerinin formanın arkasına yazıldığı ilk büyük futbol yarışmasıdır.

1996 Avrupa Futbol Şampiyonası, 8-30 Haziran 1996 tarihleri arasında İngiltere'de düzenlenmiştir. Turnuva toplam 8 şehirde oynanmış, oynanan 31 maçta toplam 64 gol atılmıştır. Turnuvanın final karşılaşmasında Çek Cumhuriyeti'ni 2-1 mağlup eden Almanya kazanmıştır.
2000 Avrupa Futbol Şampiyonası, 10 Haziran-2 Temmuz 2000 tarihlerinde Hollanda ve Belçika'nın ortaklığı ile düzenlenmiş olan futbol turnuvasıdır. Finalde Fransa ve İtalya karşılaşmış uzatma dakikalarında bulduğu golle karşılaşmayı 2-1 kazanan Fransa şampiyon olmuştur.

2004 Avrupa Futbol Şampiyonası, 12 Haziran ile 4 Temmuz 2004 tarihleri arasında Portekiz'de düzenlenen futbol turnuvasıdır. Organizasyon tarihinde ilk kez açılış ve final maçları aynı takımlar arasında oynandı. Turnuvanın hatırda kalan özelliği neredeyse hiç şans verilmeyen Yunanistan'ın favorilerin formsuzluğundan da yararlanarak oynadığı savunma futboluna rağmen şampiyon olmasıdır. Aynı savunma taktiğiyle oynayıp finalde ev sahibi Portekiz'i 1-0'la geçen Yunanistan ilk şampiyonluğunu yaşadı.
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası, Avusturya ve İsviçre'nin ev sahipliğinde, 7-29 Haziran 2008 tarihleri arasında düzenlendi. Finalde Almanya'yı 1-0 yenen İspanya şampiyon olarak tamamladı. Şampiyona kapsamında oynadığı tüm maçlardan galip ayrılan İspanya, 1984'te Fransa, 1996'da ise Almanya'nın ardından tüm maçları kazanan üçüncü takım oldu. İspanya, bu başarısı ile ilk kez 1964'te kazanmış olduğu kupayı, 44 yıl aradan sonra tekrar elde etti.
Turnuvaya katılan 16 takım, dörder takımdan oluşan 4 grupta mücadele etti. Ev sahipleri Avusturya ve İsviçre turnuvaya eleme maçları oynamadan katıldı. Diğer 14 takım ise, 16 Ağustos 2006'da 21 Kasım 2007'ye kadar süren elemelerde yer aldı. Son turnuvanın şampiyonu Yunanistan ise oynadığı üç maçtan da mağlubiyetle ayrılarak takımlar arasındaki en kötü performansı sergiledi. Avusturya ve Polonya, tarihlerinde ilk kez bir Avrupa Futbol Şampiyonası'na katıldı. Şampiyonayı kazanan takım olan İspanya, 2009 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenen FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda Avrupa'yı temsil etti.
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası, UEFA tarafından organize edilen ve millî futbol takımlarının katıldığı 14. Avrupa Futbol Şampiyonası. Ukrayna ve Polonya'nın ortak ev sahibi olduğu turnuva 8 Haziran ve 1 Temmuz 2012 tarihleri arasında düzenlenmiştir. Turnuvayı düzenleyecek ülkeler oylama sistemi ile 2007 yılında UEFA İcra Komitesi tarafından seçilmiştir. Bu şampiyona 1996'dan beri düzenlenen on altı takım formatlı şampiyonalar arasında maç başına (46.481) ve toplamda (1.440.896) en fazla biletli seyircinin izlediği şampiyona olmuştur.
Turnuvaya katılacak olan takımlar Ağustos 2010 ile Ekim 2011 arasında yapılan eleme maçları sonucunda belli olmuştur. Ayrıca bu turnuva on altı ülkenin katıldığı son Avrupa Futbol Şampiyonası'dır. Bir sonraki şampiyona olan 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na yirmidört ülke katılım sağlayacaktır.
Şampiyona her iki ülkeden dörder tane olmak üzere sekiz stadyumda düzenlenmiş ve bu stadyumların beş tanesi bu turnuva için inşa edilmiştir. Ayrıca UEFA'nın talebi üzerine bu stadyumların etrafındaki otoyollar ve demiryollarında altyapı çalışmaları yapılmış, konaklayacak mekanlarda iyileştirmeler yapılmıştır.

Şampiyonanın ev sahipleri Ukrayna ve Polonya millî futbol takımları gruptan çıkamayarak 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ev sahipleri Avusturya ve İsviçre'den sonra çeyrek final aşamasını göremeyen ikinci Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahipleri olmuşlardır.
Turnuvanın final maçı Ukrayna'nın başkenti Kiev'de bulunan Olimpiyat Stadyumu'nda oynanmıştır. Son şampiyon İspanya ile İtalya'nın karşılaştığı finalde İspanyollar İtalyanları 4-0 mağlup ederek unvanlarını korumuştur. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2010 FIFA Dünya Kupası'nın da şampiyonu olan İspanya bu turnuvayı da kazanarak üst üste üç büyük turnuvayı kazanan tek takım unvanını da elde etmiştir. Turnuva şampiyonuna verilen 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası'na direkt katılım hakkı ise İspanya'nın FIFA Dünya Kupası şampiyonluğu nedeniyle zaten katılım hakkı olması dolayısıyla finalist İtalya'ya verilmiştir.

Fransa'da düzenlenen 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'yla birlikte turnuvada mücadele eden takım sayısı 24'e çıkarılmıştır.

uz. - Uzatma süresi
ag. - Altın gol
p. - Penaltı vuruşları

* = Turnuvanın ev sahibi.

2 = 1920-1993 yılları arasında Çekoslovakya adıyla.

Avrupa Futbol Şampiyonası istatistikleri ve rekorları listesi
Avrupa Futbol Şampiyonası açılış maçları listesi

Avrupa Komisyonu (İngilizce: European Commission), Avrupa Birliği'nin birincil yürütme organıdır. Mevzuat önerileri hazırlayıp, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi'ne sunar. Bu organlarca hazırlanan bütçe ve programları uygulamakla yükümlüdür.
Mevcut komiser sayısı başkan da dahil olmak üzere 27'dir. Komisyon yaklaşık 32.000 Avrupa memurundan oluşan bir idari yapıyı da kapsar. Komisyon, Genel Müdürlükler olarak bilinen bölümlere ayrılmıştır. Bunlar her biri bir komisere bağlı olan bir genel müdür tarafından yönetilen bakanlık veya departmanlara benzetilebilir.
Komisyon topluluk antlaşmalarının koruyucusudur ve Avrupa Adalet Divanı ile birlikte Avrupa birlik hukukunun doğru uygulanmasını sağlar. Uluslararası platformlarda ve uluslararası antlaşmaların müzakerelerinde bilhassa ticaret ve iş birliği alanında Avrupa Birliği'ni temsil eder. Komisyon üyelerinin her biri farklı bir politika alanından sorumlu bir genel müdürlüğe başkanlık eder. Bu üyeler kendi ulusal hükûmetlerinin isteklerinden bağımsız hareket etmek zorundadırlar.
Komisyonun başkanlığına, 2004 yılı Kasım ayında Avrupa Parlamento'sunda yapılan güvenoylaması sonrasında 5 yıllığına Jose Manuel Barroso getirilmiştir. Başkan ve Komisyon üyeleri üye ülke hükûmetleri tarafından uzlaşma yoluyla atanır ve ancak Avrupa Parlamentosu tarafından görevinden alınabilir.
Komisyonun başkanlığına, 1 Kasım 2014'te Jean-Claude Juncker getirilmiştir. Juncker, 1 Aralık 2019'da görevini Ursula von der Leyen'e devretti.

Avrupa Merkez Bankası (İngilizce: European Central Bank - ECB, Almanca: Europäische Zentralbank - EZB), Euro bölgesi içinde bulunan 21 ülkenin para politikasını yönetmekle yükümlü olan dünyanın en önemli merkez bankalarından biridir. 1 Haziran 1998 tarihinde Almanya, Frankfurt genel merkez olmak üzere kurulmuştur. Banka'nın temel görevi, avronun alım gücünü korumak ve avro bölgesinde fiyat istikrarını sağlamaktır. 1 Kasım 2019 tarihinden itibaren başkanlığını Fransız politikacı Christine Lagarde yapmaktadır.
Avrupa Para Birliğine üye olan devletlerin ortak bir para otoritesidir ve Avrupa Birliği ülkelerinin millî merkez bankaları ile merkez bankalarının Avrupa sistemini kurar. Avrupa Birliği kapsamında kendi usulünü kuran bir organdır. Kişilik haklarıyla beraber uluslararası üstü bir kurumdur. 1998 yılında Avrupa ekonomisi ve para birliği kapsamında kurulmuştur. Merkezi ise Frankfurt'ta Euro kulesindedir.
Avrupa merkez bankasının işi ve görevleri 1992'de imzalanan Maastricht Anlaşması'nda çeşitli protokollerle düzenlenmiştir. Düzgün ve verimli bir çalışma için Avrupa Merkez Bankasının siyasi etkiden bağımsız olarak çalışması gerekmektedir.

Bir merkez bankası bankacılık sisteminin denetim ve bir ekonomide para arzının düzenlenmesinden sorumlu kurumdur. Avrupa Merkez Bankası, Euro alanında Frankfurt'taki merkeziyle bu görevi üstlenmiştir. Avrupa uyumu bağlamında, Avrupa Birliği'nin bazı ülkeleri Euro'yu bazı ülkelerde ortak para birimi olarak tanıtmaya karar vermiştir. Tek bir para biriminin oluşturulmasında ortak para ve para politikası için koşullar oluşturulmalıydı. Bu amaçla merkez bankasının Avrupa sistemi kurulmuştur. Bu sistem içinde bütün devletlerin eski millî merkez bankaları ve yeni kurulan Avrupa Merkez Bankası bulunmaktadır.
Avrupa Birliği ülkelerinin tümü bu para birliğine katılmamıştır, Avrupa Merkez Bankası'nın yanı sıra ülkelerin millî merkez bankaları Euro ile tanıştı. Merkez Bankası Avrupa sistemi görevlerinin çoğunluğu Avrupa Merkez Bankası tarafından icra edilir. Ana hedefi ise fiyat istikrarıdır. Bu amaca saklı kalmak mümkündür, merkez bankası Avrupa sistemi içindeki genel ekonomik politikaları desteklemek zorundadır.

Avrupa içinde çıkan birçok savaştan sonra 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun kuruluşu ile yeni bir dönem başladı. 1957'de yapılan Roma Antlaşmasının Avrupa entegrasyonu yolunda bir adımı daha vardı. O zamanki hedef sendika ve ortak tarım pazarı idi; fakat para birliği için bu gerekli görülmedi. Bunun yanı sıra Bretton-woods sistemi ile iyi işleyen uluslararası para sistemi kuruldu. Parasal alanda bir grup, Avrupa Komisyonu Marjolin Memorandumu diye adlandırılan kuruluşta tartışılmıştır.
O zamanların Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun üye ülkelerinin millî merkez bankalarının birlikte çalışmaları için ilk kurum 1964 yılında kurulan yönetim komitesidir. Avrupa para birliğinin tarihi 1970 yılında Werner Planı ile başlamıştır. Bu plan ilk kez bir Avrupa Para Birliği kurulması için sağlanmıştır. 1972 yılında bazı Avrupa devletlerinin kurları arasında kambiyo rayici ile Avrupa Döviz Kuru Mekanizması başlamıştır ve maksimum +/- 2,25 % varyasyona izin verilmiştir. 1979 yılında Avrupa para sistemi ile ilişkisi çözülmüş ve bu durum, hedefleri olan parasal birliğe yol açmıştır. Burada döviz kuru ile dalgalanmalar için bir bant genişliği kurulmuş, ulusal merkez bankaları bu müdahale yoluyla döviz piyasası ve döviz kurunu yedeklemek zorunda kalmıştır. Avrupa para sistemi için aitlik para birliğine kabul olunmak için bir ön koşuldu ve para sisteminin kurulması ile sona ermiştir.

Tek tip Avrupa senedi, parasal birliği hedeflemiş ve parasal konular da Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun sorumluluğuna girmiştir. 1989 yılında, o zamanların komisyon başkanı Jacques Delors Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği temeline dayalı bir plan sunmuştur. 1991 yılında politik birliğin oluşumuyla paralel olan bir hükûmet konferansında, para birliği için (AET) anlaşmasının değişmesiyle kurumsal bir yapı oluşmuştur. Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası Enstitüsünün yönetmeliği, Avrupa Para Değeri Kurumunun tüzüğüne ilişkin protokol, 1992'nin parçası olarak Avrupa Birliği antlaşmasında imzalandı.
1 Ocak 1994 tarihinde Avrupa Para Enstitüsünün kuruluşuyla, para birliğinin ikinci aşaması başlamıştır. Enstitünün görevleri, tek bir para politikası ve para biriminin uygulanması için ulusal merkez bankaları arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, Merkez Bankası Avrupa Sistemi'nin kurulması için hazırlık çalışmasının uygulanmasıdır. Kurum bir forum olarak para politikası için danışma imkânı sunar. İkinci aşama da yapılması gereken şey yönetim kurulunun hiçbir uluslararası Merkez Bankası ya da kamusal kuruluşa kredi vermemesi gerektiğidir. Bunların dışında, ikinci aşamanın sonuna kadar bütün merkez bankaları siyasi ve diğer tüm etkilerden bağımsız olmalıdır.
1995 yılının Aralık ayında Avrupa Konseyi, hangi hazırlık çalışmalarına dayalı bir işlem planı ve 1999 yılında adını teyit ettiren, şimdi “Euro” olarak adlandırılan yeni para birimini duyurdu. Avrupa Kur Enstitüsü yeni görev olarak döviz kuru mekanizması hazırlamayı destekledi. 1996 yılında, Avrupa Merkez Bankası üzerinde doğrudan etkisi olmayan, Euro istikrarı hedefiyle oluşturulan İstikrar ve Büyüme Paktı ortaya çıktı. 1998 yılının Mayıs ayında, Bakanlar Kurulu on bir devletin parasal birliğe katılma kriterlerine karar verdi. Bu ülkeler özellikle Belçika, Almanya, Finlandiya, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Avusturya, Portekiz ve İspanya idi. Aynı zamanda yönetim kurulu Avrupa Merkez Bankası'nın önermek istediği bir kişi üzerinde anlaşmaya karar verdiler. 25 Mayıs'ta 1 Hazirandaki hükûmetin etkisiyle atamalar gerçekleşti. Avrupa Merkez Bankası 1 Haziran 1998'de kurulmuş ve Avrupa Para Enstitüsünün hedefleri yerine getirilmiştir. Ekim ayında AMB para politikası stratejisini saptadı, bu strateji AMB'ye istikrar, Euro'ya güven sağlamak yönünde şekillendi.
1999 yılında üçüncü ve son aşamayla tek bir para politikası uygulamasına ECB geçmiş oldu. 2002 yılının Ocak ayında son aşama gerçekleşti ve Euro ortak para birimi olarak kabul edildi.
1998 yılında Wim Duisenberg, Avrupa Merkez Bankasına başkan olarak seçilen Fransız Jean-Claude Trichet'e rakip oldu. Ayrıca, muhtemelen sekiz yıl görevde kalamayacağını açıkladı.

AMB, 5 Ocak 2003 tarihinde, derin bir zihinsel sarsıntı geçiren bir kişi küçük bir uçakla AMB binasına bir saldırı düzenleyeceği tehdidini ortaya atınca tekrar dünya gündemine geldi. Birkaç saat için AMB tamamen tahliye edildi. Bu tiyatro oyunu kazasız bir şekilde sonuçlandı.
9 Temmuz 2003'te 68 yaşındayken Wim Duisenberg cumhurbaşkanlığına istifasını verdi. AB maliye bakanları isteğini reddedip 2003 yılının bahar ayına kadar görevde kalmasını istediler. 1 Kasım 2003'ten 31 Ekim 2011'e kadar eski rakibi Jean Claude Trichet AMB'nin başkanı olarak görev yaptı. 1 Kasım itibarıyla Mario Draghi bu görevi devraldı.
3 Haziran 2009'da 10 yıllık AMB tarihinde ilk kez uyarı grevi yapıldı. Çalışanlar Uluslararası ve Avrupa Kamu Hizmetleri Organizasyonu tarafından temsil edildi, Frankfurt'ta ana bina önünde bir araya geldiler ve yanlış işçi haklarına dikkat çekmek için 90 dakika beklediler, emeklilik değişikliklerine karşı bir aydan önceden karar verilmiş bir gösteri yürüyüşü yaptılar. Aynı zamanda AMB, sendika ile birlikte toplu görüşmeler için, banka tarafından şimdiye kadar reddedilen bir topluluğa kabul edilmiştir.

Bir ülkenin para politikasını yürüten Merkez Bankasının iki önemli hedefi vardır. Merkez Bankasının birinci/temel hedefi, fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu hedef doğrultusunda Merkez Bankası para değerindeki büyük dalgalanmaları önlemekle görevlidir. Bu yolda enflasyon (enflasyon oranı) büyük öneme sahiptir. Merkez Bankasının ikinci hedefi ise ülkede istikrarlı konjonktürsel bir gelişim oluşturmaktır. Para politikasının bu önemli alt hedefi durgunluktan kaçınmayı amaçlar. Konjonktürsel gelişim, millî ekonomi kapasitesinin tam olarak kullanılmasıyla ölçülür. Merkez Bankası kredi fiyatlarını yükselterek ya da düşürerek (belirleyici faiz oranını değiştirmek) bu hedefleri takip ederler, yani ekonomiye nüfuz ederler. Böylece Merkez Bankası hem enflasyonu hem de konjonktürsel gelişimi etkiler. Avrupa Merkez Bankaları Sistemi (AMBS), Avrupa Merkez Bankası ve temel organlarının hedefleri ve görevleri Avrupa Birliği Kuruluş Sözleşmesinde açıkça belirtilmiştir. Avrupa Birliği sözleşmesi tutanağının da eklendiği Avrupa Merkez Bankaları Sistemi ve Avrupa Merkez Bankası ana sözleşmesinde, bu ödev ve görevlerden birkaçının açıklaması yer almaktadır. Öncelikli hedef Avro Bölgesinde fiyat düzeyi konusundaki istikrardır; bir başka hedef ise yüksek iş dereceleri ve devamlı büyüme amacıyla Avrupa Birliği'ndeki ekonomik politikanın desteklenmesidir. Bu da fiyat istikrarı tehlikeye düşmedikçe gerçekleştirilir.
Anlaşmanın 105.maddesinin 2. fıkrasına göre temel ödevler:

Para politikasının belirlenmesi ve uygulanması
Döviz alım satımının sağlanması
Üye ülkelerin para kaynaklarının yönetimi (Portföy yönetimi)
Millî ekonomideki para dolaşımı, özellikle de sorunsuz işleyen bir ödemeler sistemi teşviki
Avrupa Merkez Bankasının diğer görevleri:

Avro banknotlarının ihraç izni, ulusal merkez bankaları aracılığıyla ihracın bizzat gerçekleştirilmesi
Kredi kuruluşlarını denetleme, finans piyasası istikrarını kontrol etme
Topluluk ve ulusal makamların danışmanlığı, diğer uluslararası kurumlar ve Avrupa kurumlarıyla iş birliği
Görevini yerine getirebilmesi için gererken istatistiksel bilgilerinin toplanması
Merkez Bankası bilançosunun hazırlanması

Katılımcı ülkelerin ulusal Merkez Bankaları da nihai organlardır. Bunlar Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin kontrolündedir. Burada ulusal hükûmetlerin talimatlarından bağımsızlık ve sadece Avrupa Merkez Bankasına bağlılık önemlidir. AMB bu konsey ve gelişmiş konsey ile karar alma organına sahip iken, direktörlük makamı bir icra organı işlevini görmektedir.

SHAPE (Supreme Headquarters Allied Powers Europe), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün Müttefik Harekât Komutanlığı'nın (ACO) karargahıdır. 1967'den beri Belçika'nın Mons şehrinin kuzeyindeki Casteau'da bulunmaktadır. Ancak daha önce 1953'ten Fransa'nın Versay kentinin yanındaki Rocquencourt'ta bulunuyordu. 1951'den 2003'e kadar SHAPE, Müttefik Avrupa Komutanlığı'nın (ACE) merkeziydi. 2003 yılından bu yana Müttefik Harekât Harekâtları'nın merkezidir ve dünya çapındaki tüm NATO operasyonlarını kontrol etmektedir.

SHAPE, faaliyetlerinin coğrafi kapsamı 2003 yılında genişletilmesine rağmen, yasal nedenlerle Avrupa'ya atıfta bulunarak geleneksel adını korumuştur. O tarihte NATO'nun tarihsel olarak Atlantik Müttefik Komutanlığı'nın bir parçası olan Lizbon'daki ACO komutası yeniden bağlandı. Müttefik Harekât Harekâtları komutanı ayrıca "Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı" (SACEUR) unvanını korudu ve aynı zamanda ABD Avrupa Komutanı Komutanı olarak da görev yapan ABD dört yıldızlı bir genel subay ya da bayrak subayı olmaya devam ediyor.

http://www.nato.int/shape/10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa sığınmacı krizi, çok sayıda göçmen ve sığınmacının Avrupa Birliği ülkelerinden sığınma talep etmek amacıyla Akdeniz ve Balkanlar üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalışmasıyla 2015'te başlayan kriz. Bu kişiler Orta Doğu (Suriye, Irak), Afrika (Eritre, Nijerya, Somali, Sudan, Gambiya), Güney Asya (Afganistan, Pakistan, Bangladeş) ve Batı Balkanlar'dan (Sırbistan, Kosova, Arnavutluk) gelmektedir.
20. yüzyılın ortalarından itibaren diğer kıtalardan Avrupa'ya olan göçün artmasıyla meydana gelmiştir. Bu göç artışı birçok Avrupa ülkesi tarafından direnişle karşılanmıştır. Mart 2019'da Avrupa Komisyonu göçmen krizinin bittiğini ilan etti.
Avrupa dışından gelen göçmenler sığınmacıları ve ekonomik göçmenleri kapsar. “Göçmen” terimi Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa Birliği vatandaşı olmayan fakat yaşam alanı Avrupa Birliği'nde bulunan bir bireyi tasvir etmek için kullanılan bir terim. Göçmenlerin çoğunluğu Güney ve Doğu Avrupa'dan, Orta Doğu'dan ve Afrika'dan nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden oluşuyor.
Afrika ve Orta Doğu'daki nüfus artışı krizin baş nedenlerinden bir tanesiyken, küresel ısınmanın gelecekte göçmen sayılarını artıracağı düşünülmekte. United Nations High Commissioner for Refugees raporuna göre Ocak 2015 ve Mart 2016 arasında, Akdeniz yoluyla 1 milyon sığınmacı Avrupa'ya giriş yaptı. Giriş yapanlar arasında en fazla bulunan ırklar Suriyeli (%46), Afgan (%20.9) ve Iraklı (%9.4) bulunmakta.
2015'te Avrupa'ya deniz yoluyla ulaşan göçmenler arasında yüzde 58'i 18 yaşından büyük erkek (yüzde 77'si yetişkin), yüzde 17'si kadın (yüzde 22'si yetişkin), geri kalan yüzde 25 kesim ise 18 yaşından küçüktür. Nisan 2015'te iki bin göçmen taşıyan beş tane geminin batmasıyla, tahminen 1200 kişinin ölmesi sonucu denizde yaşanan ölümler rekor seviyelere ulaşmıştır. Kazalar, bazı Asya ve Avrupa ülkeleri arasında yaşanan bazı anlaşmazlıklar ve mülteci krizleri sonucu gerçekleşmiştir. 2014 sonunda dünya çapında zorla yerinden edilen insan sayısı, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri en yüksek sayıya ulaşmıştır. AB sınırlarını yasal olmayan yollarla aşan insan sayısı 2015'te 1.8 milyondan 2017'de 204,219'a düşmüştür.

Ağustos 2019'da 270'ten fazla Avrupa'ya gitmek isteyen göçmen Libya sahil güvenlik tarafından Trablus'un Akdeniz sahilinden kurtarıldı; dört farklı teknede seyahat ediyorlardı ve 18 kadın ve iki çocuk bulunuyordu. Bir BM raporuna göre, Ağustos ayına kadar 45.000 göçmenin Avrupa'ya deniz yoluyla ulaştığı bildirildi ve bunun 859'u yolda öldü. Eylül 2019'da Libya'nın sahil güvenlik bölgesi, Akdeniz kıyılarında Avrupa'ya giden 108 göçmeni daha ele geçirdi; 13'ü kadın, yedi'si çocuktu. 8 Ekim'de İtalyan makamları Avrupa'ya bağlı 22 göçmeni yaklaşık 50 kişilik bir tekneden kurtardı. Bu kurtarma sırasında, 13 kadının cesetlerinin de bulunduğu bildirildi ve daha sonra başka göçmenlerinde hala eksik olduğu ortaya çıktı. 16 Ekim'de İtalyan makamları, olayda ölen en az 12 kişinin cesetlerini buldular. Kasım ayında İtalyan sahil güvenlik görevlileri, tekneleri alabora olduktan sonra Avrupa'ya giden 149 göçmeni kurtardı. İtalyan sahil güvenlik görevlileri daha sonra beş ceset buldu ve olaydan ölenlerin en az 18 kişi olduğunu doğruladı.

Geri Kabul Anlaşması

Main migratory routes into the EU20 Mart 2016 tarihinde  at Archive-It sitesinde arşivlendi (İngilizce)

Axel Springer SE, 30'un üzerindeki ülkede 150'den fazla gazete ve dergiye sahip Avrupa'daki en büyük basım şirketlerinden biridir. Şirket 10.000'in üzerinde çalışana sahiptir. Yıllık karı 1 milyar Euro olarak açıklanmıştır. Şirket 1946/1947 yılında Axel Springer tarafından kurulmuştur. 
Axel Springer, Almanya'da kurmuş olduğu büyük bir gazetenin sahibiydi. Naziler bu gazeteyi savaş boyunca kapattı. Springer ise, Almanya'dan ayrılmadı ve kamplara da gönderilmedi. Savaştan sonra yayın hayatına yeniden başlayarak, Axel Springer AG'yi kurdu ve İsrail'in en büyük destekçilerinden birisi haline geldi. Alman solcular ve müslümanlar, İsrail'i açıktan desteklediği için şirketi eleştiriyorlar. Şu anki CEO'su Mathias Döpfner'dir. Axel Springer Şirketi Avrupa'nın en büyük basımcısıdır ve Almanya'da günlük gazete pazarının %23'6'sını elinde bulundurmaktadır.

Şirket Türkiye'de Doğan Yayın Holding'in dörtte birini elinde bulundurmaktadır.
Axel Springer SE'nin resmî göreve atanmış Türkiye temsilcisi ve stratejik ortağı Global Connection'dur.

Axel Springer Şirket Sitesi

Aşağı Oder Vadisi Ulusal Parkı Almanya ve Polonya'ya yayılmış bulunan doğal parktır. Park, Oder Nehri'nin batı tümseğindedir; Almanya sınırları içindeki Brandenburg eyaletinde ve Polonya'nın kuzey sınırları içinde bulunur. Alman sınırları içindeki bölge parklaştırılarak Nationalpark Unteres Odertal (Aşağı Oder Vadisi Milli Parkı) adı verilmiştir. Polonya sınırlarındaki alan da parklaştırılmış ve Park Krajobrazowy Dolina Dolnej Odry adını almıştır. Uluslararası park 165 km² yer kaplarken (Almanya 105 km², Polonya 60 km²); çevredeki diğer doğal alanların da birleşimi ile uluslararası park 1,172 km² alan kaplar. Park, iki ülkenin ortak kararı ile 1992 yılında açılmıştır.
Bölgede nadir rastlanan hayvan türleri kara leylek, sarı kamışçın, bıldırcın kılavuzu, Susamuru ve Avrupa kunduzudur.

Tourism Association 31 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Aşağı Saksonya (Almanca: Niedersachsen), kuzeybatı Almanya'da başkenti Hannover olan bir eyalettir. Diğer önemli kentleri ise, Wolfsburg, Salzgitter, Celle, Goslar, Göttingen, Osnabrück ve Braunschweig'tir. Yüksek Almancanın (Almanca: Hochdeutsch) konuşulduğu bölgelerden biridir.

Aşağı Saksonya, kuzeyde Kuzey Denizi ve Elbe ırmağıyla sınırlanıyor. Eyaletin içinde sadece Bremen ve Bremen limanı özgür şehir eyaleti olarak Hannover hükûmetinden bağımsızdır. Aşağı Saksonya'nın güneydoğusunda Almanya'nın en kuzey dağ bölgesi Harz Dağları'nın batı bölgesi bulunuyor.
Aşağı Saksonya'nın en yüksek dağı, yüksekliği 970 metre olan Harz´daki Wurmberg'dir. Harz-Dağları'nın en yüksek dağı Brocken, Aşağı Saksonya ve Saksonya-Anhalt sınır bölgesinde bulunur.

Ayrıca eyalette 10 adet kentsel bölge vardır. Bunlar:

Braunschweig
Delmenhorst
Emden
Göttingen
Hannover
Oldenburg
Osnabrück
Salzgitter
Wilhelmshaven
Wolfsburg

2014'ün sonunda Aşağı Saksonya'da yaklaşık 571,000 Alman vatandaşı olmayan vatandaş vardı. Aşağıdaki tablo Aşağı Saksonya'daki en büyük azınlık gruplarını gösterir:

Devletin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH)'si 2018'de 229.5 milyar avroydu ve Alman ekonomik üretiminin %8.7'sine eşitti. Satın alma gücüne endeksli kişi başına GSYİH aynı yıl 33,700 avro veya AB27 ortalamasının %112'siydi. Çalışan başına GSYİH ise AB ortalamasının %100'üydü.
Aşağı Saksonya'da hayvancılık sektörünün baskın olduğu tarım her zaman çok önemli ekonomik bir faktördür. Aşağı Saksonya'nın kuzeyi ve kuzeybatısı esasen tarla çiftçiliğini zorlaştıran kaba kumlu topraklardan oluşur ve bu yüzden bu bölgelerde otlak ve sığır yetiştiriciliği daha yaygındır. 2017'de Aşağı Saksonya, Almanya'daki sığır'ın beşte birini, domuz'un üçte birini ve tavuk'ların da %50'sini barındırır. Buğday, patates, çavdar ve yulaf, eyaletin günümüz ekilebilir mahsulleri arasındadır. Güney ve güneydoğuya doğru, son buz devri tarafından geride bırakılan topraktaki geniş lösler katmanları, çok verimli mahsul tarımına imkan verir. Başlıca mahsullerden biri şeker pancarı'dır. Sonuçta Ülke, çoğunlukla küçük ve orta ölçekli işletmelerde (KOBİ) örgütlenmiş büyük bir gıda sanayine sahiptir. Büyük piyasa oyuncuları Deutsches Milchkontor ve PHW Group 'tur (en büyük Alman kümes hayvanı çiftçisi ve üreticisi).
Madencilik de yüzyıllardır Aşağı Saksonya'da önemli bir gelir kaynağıdır. 12. yüzyılın başlarında gümüş cevheri, Harz Dağları'nda refahın temeli olurken Salzgitter bölgesinde demir madenciliği ve eyaletin çeşitli bölgelerindeki tuz madenciliği de başka bir ekonomik omurga oldu. Toplam verim nispeten az olmasına rağmen, Aşağı Saksonya aynı zamanda Avrupa Birliği'nde önemli bir ham petrol tedarikçisidir. Bugün hala çıkarılan mineral ürünler arasında demir ve linyit vardır.
Wolfenbüttel bölgesindeki Schacht Asse II ile Lindwedel ve Höfer arasındaki Schacht Konrad derin jeolojik deposu için Salzgitter şehrindeki alana sıklıkla radyoaktif atık taşınır.

Aşağı Saksonya'da dört tane Dünya Mirası Alanı vardır.

Almanya'nın en büyük ikinci eczane zinciri Rossmann'ın kurucusu Dirk Rossmann Aşağı Saksonya'da yaşar.

Resmi web sitesi 2 Ağustos 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayerische Motoren Werke AG (Türkçe: Bavyera Motor Fabrikaları Anonim Şirketi) genellikle anılan kısaltmasıyla BMW, 1916 yılında kurulan Alman otomobil, motosiklet, motor ve bisiklet üreticisidir. BMW ayrıca, Mini ve Rolls-Royce, otomobil şirketlerinin sahibidir. BMW, 2024'te 2,45 milyon araç üretmiştir. Bu üretimin 2.200.177 adedi BMW markası altındadır. Ayrıca aynı yıl motosiklet üretimi 210.385 adettir. Sadece motor sporlarına özel BMW M'i de bünyesinde bulundurur.
Şirketin sloganı ve resmî kurumsal dili İngilizcedir. Sloganı 'Sheer Driving Pleasure' (Gerçek Sürüş Keyfi). Bu sloganla, ünlü Alman teknolojisini ve Ar-Ge'deki kendine güveni vurgulamaktadır.

Şirket, 1913 yılında Karl Friedrich Rapp tarafından Almanya'nın Münih kentinde kurulmuştur ve mimari yönden meşhur merkezi hâlen oradadır. İlk zamanlarda sadece uçak motoru üreten şirket, 1928 yılında satın aldığı Fahrzeugfabrik Eisenach A.G. otomobil şirketinden sonra otomobil üretimine girmiştir. BMW ilk otomobil seri üretimini 1929'da 3/15 PS ismindeki otomobil ile yapmıştır. 1945 yılında 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesi ile birlikte müttefik kuvvetler firmanın fabrikalarını kullanılamaz hale getirmiş ve BMW 1948 yılında daha ucuz motosiklet üretimine geçene kadar mutfak ve bahçe malzemeleri üretmiştir. BMW'nin otomobil piyasasına dönüşü 1950'li yıllarda olmuş olsa da düşük satışlar pek iç açıcı olmamış ama firma 1960'lı yıllarda muhtelif spor sedan yapan bir firmaydı. Bu yüzden parçalı amblemin mavi kısmı gökyüzünü beyaz kısmı da uçak pervanesini temsil etmektedir. Başka bir iddia ise amblemdeki mavi beyaz renklerin Bavyera eyaletinin renklerinden geldiğidir.

BMW motosiklet ve motosiklet motoru üretimine I. Dünya Savaşından sonra başlamıştır. İlk başarılı motosiklet üretimleri "BMW R32" modeli ile 1923'te gerçekleşmiştir. Bu ayrıca BMW'nin ürettiği ilk ikiz boksör tipli motor tipli hava soğutmalı motorudur. Bu motor tipi birçok revizyondan geçmekle birlikte prensipte aynı olacak şekilde günümüzde tüm R tipi BMW motosikletlerde kullanılmaktadır.
II. Dünya Savaşı süresince BMW R75 tipi motosikletine sepet de ekleyerek personel ve mühimmat taşıma amacı ile orduya çok miktarda motosiklet satmıştır. Zündapp KS750 motosikletinden esinlenerek imal edilen bu motorlarda sepetin tekerleği de motordan tahrik almaktaydı.
1983'te su soğutmalı ve gerek üç gerekse de dört sıralı silindirden oluşan K serisi spor motorları piyasaya lanse etti. Kısa bir süre sonra da zincir tahrikli ve tek veya çift silindirli F ve G serisi motorları da piyasaya sürdü.

Elektronik süspansiyon sertlik kontrolü, sürüş konforunu olabilecek en iyi sürüş güvenliği ile birleştirir. Ek olarak bu sistem sayesinde otomobilin yük durumuna bağlı kalmaksızın her zaman aynı kalan süspansiyon özellikleri sağlanır. Ayrıca otomobilin sürüşünü etkileyecek her türlü hareketi sezicilerle sürekli gözlenir. Tüm değerler bir mikroişlemci tarafından değerlendirilir ve çıkan sonuçlara göre amortisörlere komutlar gönderilir. Amortisörlerde bulunan valfler sayesinde sertlik kademesiz olarak ayarlanır ve değişen yol, yük ve sürüş şartlarına göre uyum sağlanır. Frenlemelerde, yol sathından veya virajlı yollarda kullanımdan ya da hızlanmalar sonucunda oluşan gövde hareketleri hissedilir derecede azalır. Ayrıca sürücü, Controller vasıtası ile "Sport" programı yani daha sportif bir süspansiyon ayarını seçebilir.

iDrive, sürücünün otomobili sezgisel ve interaktif olarak kullanmasını sağlayan, yenilikçi bir kavramdır. Sayıları azaltılmış düğmeler ve kumanda elemanları sayesinde, sürücü gözünü yoldan neredeyse hiç ayırmaz ve otomobilin iç mekânı sadeleşir. Böylece sürüş ve konfor alanları birbirinden ayrılır. Sürücünün yola konsantre olabilmesi için, Start/Stop kontrol düğmesi gibi önemli tuşlar sürücünün etrafındaki alana yerleştirilmiştir. Ayrıca otomatik klima tuşları gibi konfor fonksiyonlarına yönelik elemanlar ise hem sürücü hem de ön yolcunun ulaşabileceği şekilde ortadadır. Kontrol Ekranı ve bu ekrana giriş yapmayı sağlayan ve sezgisel olarak tek el ile kullanılabilen Controller da bu bölgededir. Controller, sekiz yöne hareket ettirilebilir. Menüler ise bir rüzgâr gülü mantığında yerleştirilmiştir. Tüm fonksiyonlar hiyerarşik bir şekilde birincil ve ikincil olmak üzere sıralanmıştır. Radyo ses seviyesi, silecekler, ısı ayarı veya arka cam rezistansı gibi birincil fonksiyonlar alışıldığı gibi birer kontrol düğmesi vasıtası ile kullanılır. Anlık tüketim gibi ikincil fonksiyonlar ise Kontrol Ekranı üzerinden Controller ile kumanda edilir. Böylece sürücü gerçekten dikkat etmesi gereken şeylere konsantre olur.

Aktif hız kontrolü, klasik hız sabitleyicisinin (Cruise Control) geliştirilmiş bir fonksiyonudur. Bu sistemle radar vasıtası ile önceden seçilmiş bir hızın sabit tutulması sağlanır. Radar sezici ve kontrol ünitesi birleştirilmiş ve ön tamponun altında bulunan bir bölgeye yerleştirilmiştir. Bu donanım sayesinde BMW'niz önde giden bir araca yaklaştığında, sistem aracı otomatik olarak fark eder ve önceden belirlenmiş bir mesafeyi (üç değişik ayar mümkün) sabit tutar. Otomobilin önü açıldığında, hafızada bulunan hıza ulaşmak için otomatik olarak hızlanır. Fren ve gaz pedalına yapılacak küçük bir dokunuş, sistemin devre dışı kalması için yeterlidir. Bu sistem ile sürücü tamamen trafiğe konsantre olabilir ve böylece sürüş konforu artar. Ancak trafik durumuna göre sürüş şekli doğal olarak sürücünün sorumluluk alanı içindedir.

Bu Hi-fi sistemi, tüm bilinen ses formatlarının 13 hoparlör üzerinden çok kaliteli bir şekilde verilmesini sağlar. 7 orta frekans hoparlör (mid-range), 4 tiz hoparlör (tweeter) ve 2 adet merkezi yerleştirilmiş subwoofer ile hiçbir sistemle kıyaslanamayacak bir ses elde edilir. Tiz hoparlörler ve orta frekans hoparlörler (100 mm çaplı) alüminyum membranlara sahip olup, subwooferlar seramik alaşımlıdır. 6 orta frekans hoparlörü dört kapıya ve arka cam önüne yerleştirilmiştir. Bu hoparlörlerin sonuncusu ise kokpitin tam ortasına monte edilmiştir. Subwoofer'lar (217 mm çaplı) ise ön koltukların altında bulunmaktadır. Bu merkezi bas kavramı ile bas seslerin tüm iç mekâna eşit dağılımı sağlanmıştır. Bunu sağlamak için yüksek performanslı hoparlörler aracın tabanına yerleştirilmiştir. Böylece eşiklerde bulunan tüm boşluklar hacimli ses üretimi için kullanılmıştır. Bu düzenleme ile bagaj hacmi daraltılmamış, arka cam önünde oluşan titreşimler önlenmiş ve bas seslerin çok net bir şekilde elde edilmesi sağlanmıştır.

Adaptif far çalışma sisteminde, virajlar alınırken, sensörler araç hızını, savrulma oranını ve direksiyon açısını tespit ederler. Daha sonra elektromekanik bir sistem, virajın yerleşimine uygun bir biçimde xenon farların yönünü ayarlayarak yolun ileri kısımlarında azami düzeyde aydınlanma sağlar. Ayrıca Bixenon farlarda uzun hüzmelerde xenon olduğu için iç taraftaki farlar Curve Light olarak sinyal verildiğinde veya direksiyon açısına göre 90 derece yanları aydınlatmaktadır. Sizin açınızdan bunun anlamı, gece yolculuklarında güvenliğinizin belirgin bir biçimde artmasıdır.

Nasıl Servotronic, klasik hidrolik direksiyon yumuşaklığını hıza göre ayarlayarak konfor ve güvenliği birleştiriyorsa, Aktif Direksiyon (Active Steering) da direksiyonun tur sayısını hıza göre ayarlar. Bu olağanüstü özelliğe sahip bir otomobilde, düşük hızlarda çok kısa turlu bir direksiyona sahip olur ve hafif direksiyonunuzu çok az çevirerek park ve manevra kolaylığı yaşarsınız; yüksek hızlarda ise tur sayısı artarak otomobilin yön tutuş dengesini artırılmış, güvenli ve rahat kullanımı garantiye alınmış olur.

Kalkışlarda veya buzlu 'kaygan' yollarda viraj dönüşlerinde, tahrik tekerleklerinde ambalaj (birinde veya her ikisinde, farklı oranlarda dönüş sayısı artışı) oluşur. Sistem ABS sensörlerinden devir uyarısı alarak 'tahrik tekerlekleri' serbest tekerleklerden gelen devir sinyaliyle karşılaştırır. Belli bir değerin üzerinde ambalaj söz konusu olursa ambele olmuş tekerlekleri bu durumdan kurtarmak için DME (Digital Motor Electronic) ile haberleşerek motordan gelen torku azaltma yoluna gider. DME, bu talebi yerine getirmek için: ateşleme zamanını geciktirir, enjektörlerdeki yakıt miktarını azaltır, gaz kelebeğini kısma işlemlerini yapar. Buna ek olarak sistem ambalaj oranları arasında sağ ve solda fark varsa, sağ ve/veya sol tekerlekleri ABS sistemine komut verilerek frenler. Böylece enlemesine kararlılık korunmuş olur ve araç boylamasına hareketine devam eder.

Aracın frenlenmesi sırasında, yol yüzeyinde lastiklerin tutunabilme gücüne göre belirli bir fren dozajı aşıldığında tekerlekler bloke olurlar. Frenlenen tekerlekte oluşan blokaj sorununu çözebilmek için ABS fren sistemi, hidrolik sıvı basıncını belirli bir aralıkta azaltır veya çoğaltır. Bunun için ABS sistemi 4 tekerlekte de bulunan tekerlek devir sensörlerinden uyarı alır ve fren hidroliği basıncını düzenler. Bu durum frenleme sırasında aracın savrulmasını engeller ve kararlığı artırır. Aracın frenlenmesi sırasında boylamasına kararlılık kaybolmaz; tekerlekler bloke olmazlar, maksimum frenleme sırasında bile direksiyon hakimiyeti kaybolmaz, düşük sürtünme katsayılı yollarda frenleme sırasında tekerleklerde blokaj oluşumu engellenir. Sistemin patent sahibi ve üreticisi ''BOSCH'' firmasıdır. Otomobilde ilk kez Mercedes-Benz S modeline uygulandığı söylense bile yaklaşık 2 ay içerisinde BMW 7 serisinde kullanılmıştır. (aynı yıl 1978)

Klasik hidrolik direksiyon sistemine sahip araçlarda düşük hızlarda sürüş kolaylığı ve konfor sağlanırken yüksek hızlarda direksiyon cevabının yumuşak olması nedeniyle aktif güvenlik azaltır. Bu yüzden servotronic sistem hidrolik direksiyon sisteminin güç desteğini araç hızına bağımlı kılar. Park manevralarında maksimum konfor, yüksek hızda aktif güvenlik standardizasyonu ve direksiyon cevabının daha net hissedilmesini sağlar.

Otomotiv literatüründe ESP (Elektronik Stabilite Programı) olarak bilinen donanımın BMW uyarlamasıdır. Belli bir hızın üzerinde viraja girildiğinde araçta oluşan oversteer "arkadan kayma" ve understeer "önde

Babelsberg Stüdyoları, Potsdam-Almanya'da bulunan, Dünya'nın en eski büyük ölçekli film stüdyosudur. 1911 yılında kurulmuştur. Yaklaşık 270.000 m² alan kaplamaktadır. Fritz Lang'ın Metropolisi ve Mavi Melek filmlerinin de dahil olduğu yüzlerce film bu stüdyoda çekilmiştir.
Günümüzde, Babelsberg Stüdyoları film ve televizyon yapımlarına merkezliğini sürdürmektedir. Stüdyo Babelsberg Filmparkı'nı da içermektedir.

Metropolis (1927)
Der Blaue Engel (1930)
La Habanera (1936)
The Pianist (2002 film)
Around the World in 80 Days (2004)
V for Vendetta (2005)
Flightplan (2005)
Valkyrie (2008)
Speed Racer (2008)
The Reader (2007-2008)

Babelsberg Film Parkı Babelsberg kampusuna konuşlanmış bir film tema parkıdır. Altı farklı tema ve yirmi farklı eğlence programına ayrılmıştır. Popüler eğlence programları 4 byutlu Metropolis-sineması, bir U-Boot-Ride, farklı filmlerden senaryolar, hayvan şovları ve akrobatik şovlardır. Film Parkı Almanya'nın yeniden birleşmesiyle 1991 yılında açılmıştır.

Resmi site18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Filmpark Resmi site7 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baden Württemberg Güneybatı Almanya'da bir eyalettir. Nüfusa ve alana göre üçüncüdür. Başkenti Stuttgart'tır. Diğer önemli kentleri ise Konstanz, Freiburg, Karlsruhe, Mannheim, Tübingen ve Heidelberg'dir. Almanya'nın en zengin eyaletlerinden birisidir ve işsizlik oranı %5'in altındadır. Almanya'nın otomobil endüstrisinin büyük bir bölümünü oluşturan firmalar bu eyalette bulunmaktadırlar. Ayrıca eğitim kalitesinin en yüksek olduğu eyaletlerden biridir. Yoğun şivenin konuşulduğu bir eyalettir. Özellikle, Badisch ve Schwäbisch konuşulur. Eyalet batıda Fransa ve Rheinland-Pfalz, güneyde İsviçre, kuzeyde Hessen, doğuda ise Bavyera ile komşudur. Kara Orman (Schwarzwald) ilin ana ormanını teşkil etmektedir.
Baden-Württemberg, özellikle otomobil imalatı, elektrik mühendisliği, makine mühendisliği, hizmet sektörü ve daha fazlası olan çeşitli endüstrilerdeki güçlü ekonomisiyle tanınır.
Almanya'da üçüncü en yüksek brüt bölgesel ürün (GRP) sahibidir. “Avrupa için Dört Motor”'un parçası en büyük Alman şirketlerinin bazılarının merkezi Baden-Württemberg'dedir, bunlara Mercedes-Benz Group, Schwarz Group (Lidl, Kaufland), Porsche, Bosch ve SAP dahildir.

Baden-Württemberg, Rheinland-Pfalz, Hessen ve Bavyera Alman eyaletleriyle sınır komşusudur ve ayrıca Fransa (Grand Est bölgesi) ve İsviçre (Basel-Landschaft, Basel-Stadt, Aargau, Zürih, Schaffhausen kantonları ve Thurgau) ile de komşudur.
Baden-Württemberg'in büyük şehirlerinin çoğu, Tübingen, Stuttgart, Heilbronn, Heidelberg ve Mannheim eyaletinden geçerek aşağı yönde (güneybatıdan merkeze, sonra kuzeybatıya) akan Neckar Nehri kıyılarındadır.
Ren batı sınırını ve güney sınırının büyük bölümlerini oluşturur. Eyaletin merkezi sıradağları olan Kara Orman (Schwarzwald), Yukarı Ren vadisi'nin doğusunda yükselir. Neckar, Kara Orman ve Tuna arasındaki Swabian Alb yüksek platosu, önemli bir Avrupa havzasıdır.
Baden-Württemberg, Konstanz Gölü'nü (Bodensee, bölgesel olarak Swabian Denizi olarak da bilinir) İsviçre, Avusturya ve Bavyera ile paylaşır, sularındaki uluslararası sınırlar açıkça tanımlanmamıştır.
Alp'lerin (Allgäu olarak bilinir) eteklerini Bavyera ve Avusturya Vorarlberg ile paylaşır ancak Baden-Württemberg'in Avusturya ile anakarada sınırı yoktur.
Tuna'nın geleneksel olarak Brigach ve Breg nehrinin Donaueschingen'in hemen doğusunda birleşmesiyle oluştuğu kabul edilir.
Donaueschingen'de Tuna'ya akan Donaubach'ın kaynağı genellikle "Tuna'nın kaynağı" (Donauquelle) olarak anılır. Hidrolojik olarak, Tuna'nın kaynağı, Furtwangen yakınında yükselen iki biçimlendirici nehirden daha büyük olan Breg'in kaynağıdır.

Baden-Württemberg Almanya'daki Freiburg, Heidelberg ve Tübingen gibi birçok eski, prestijli ve meşhur üniversitelerin merkezidir.
Diğer üniversiteler Konstanz, Karlsruhe, Mannheim ve Ulm şehirlerinde bulunur. Ayrıca başkent eyalet olan Stuttgart da iki üniversite bulunur. Bunlar, Hohenheim Üniversitesi ve Stuttgart Üniversitesi. Ludwigsburg meşhur ulusal film okulu Filmakademie Baden-Württembergin merkezidir.

Baden-Württemberg'in çoğu yerlerinde, Svabyacanın farklı lehçesi (Schwäbisch) ve 'Badisch'/Allemanic kullanılır. Fakat kuzey Almanların çoğu bu lehçeleri anlayamaz. Bu lehçeler kırsal kesimlerde daha yoğun kullanılır.

Devlet Baden-Württemberg parlamentosu, eyalet meclisidir (Almanca: Landtag).
Baden-Württemberg'in seçmeni komşusu Bavyera gibi muhafazakârdır. 
Baden-Württemberg siyasetine geleneksel olarak, Nisan 1952'de devletin kuruluşundan bu yana 2011'e kadar tek bir hükûmet dışında hepsini yöneten başkanlar muhafazakar Hristiyan Demokrat Birliği üyesiydi.
27 Mart 2011'de yapılan “eyalet meclisi“ seçimlerde, seçmenler Hristiyan Demokratlar ve merkez sağ Hür Demokratlar koalisyonunun yerine eyalet parlamentosunda dört sandalyeli çoğunluğu kazanan Yeşiller ve Sosyal Demokratlar‘ı seçti. Yeşiller şaşırtıcı şekilde Sosyal Demokratların 35 sandalyesinden bir tane daha fazla olan 36 sandalye kazandığından Yeşiller liderliğinde hükûmet kuruldu. Winfried Kretschmann, Almanya genelinde Yeşiller üyesi ilk eyalet başkanı oldu.
2016'da Yeşiller, Winfried Kretschmann ile seçmenlerce seçildi ve en iyi sonuçla Alman tarihinde ilk kez birinciliği kazandı. Ancak Sosyal Demokratların ağır kayıplar vermesi yüzünden Hristiyan Demokrat hasımları ile büyük bir koalisyon hükûmeti kurmak zorunda kaldılar.
1992'den 2001'e kadar, Cumhuriyetçi partinin Eyalet meclisinde sandalyeleri vardı.

Baden-Württemberg 35 ilçeye (Landkreise) ve 9 bağımsız şehre (Stadtkreise), ayrıca her biri Freiburg, Karlsruhe, Stuttgart ve Tübingen olmak üzere dört Yönetimsel Bölgede Regierungsbezirk) gruplanmıştır.
 Map
Map

Baden-Württemberg'te herhangi bir bölgeye ait olmayan şu dokuz bağımsız şehir vardır:

Baden-Baden
Freiburg
Heidelberg
Heilbronn
Karlsruhe
Mannheim
Pforzheim
Stuttgart
Ulm

Baden-Württemberg Genel Denetleme Ofisi, kamu dairelerinin kamu fonlarını doğru şekilde kullandığını denetlemek için bağımsız bir organ olarak hareket eder.

Stuttgart
Mannheim
Karlsruhe
Freiburg
Heidelberg
Heilbronn
Ulm
Pforzheim
Reutlingen
Esslingen a.N.
Ludwigsburg
Tübingen
Konstanz
Villingen-Schwenningen

1952 - 1953: Reinhold Maier (Hür Demokrat Parti Liberaller)
1953 - 1958: Gebhard Müller (CDU)
1958 - 1966: Kurt Georg Kiesinger (CDU)
1966 - 1978: Hans Karl Filbinger (CDU)
1978 - 1991: Lothar Späth (CDU)
1991 - 2005: Erwin Teufel (CDU)
2005 - 2010: Günther Oettinger (CDU)
2010 - 2011: Stefan Mappus (CDU)
2011 - 2026: Winfried Kretschmann (Yeşiller)
2026 itibarıyla: Cem Özdemir (Yeşiller)

Baden-Württemberg, Almanya'nın diğer bölgelerine kıyasla nispeten az doğal kaynağı olmasına rağmen, eyalet tarihsel olarak genelde az işsizlik oranıyla Avrupa'nın en müreffeh ve en zengin bölgelerindendir.
Eyaletin ekonomik performansı, gelişmiş altyapısından yararlanır. Berlin, Bremen ve Hamburg şehir devletlerinin yanı sıra Baden-Württemberg tüm Alman eyaletleri arasında ortalama tren ve otobüs güzergahlarının en kısa dördüncüsü geçer.
Baden-Württemberg, en yüksek ihracata (2019) ve üçüncü en yüksek ithalata (2020), %4.3 ile ikinci en düşük işsizlik oranına (Mart 2021), kişi başına en fazla bekleyen patente (2020), "gizli şampiyonlar" olarak kabul edilen en yüksek ikinci mutlak ve en yüksek nisbi şirket sayısına, ve Almanya'daki tüm eyaletler arasında en yüksek mutlak ve nisbi araştırma ve geliştirme harcamasına (2017) ve en yüksek ölçülen inovasyon endeksine (2012) GRP'ye göre (Kuzey Ren-Vestfalya ve Bavyera‘nın arkasından) 524,325 milyar Euro (yaklaşık 636,268 milyar ABD Doları) ile üçüncü en yüksek Gayri safi yurt içi hasılaya (GRP) (2019 itibarıyla) sahiptir.
2018 itibarıyla, Baden-Württemberg tüm Alman eyaletleri arasında otomotiv sanayinde en çok çalışana (233,296), ve tüm Alman eyaletlerinin en çok üçüncü motorlu taşıt sayısına sahiptir (2020). Baden-Württemberg egemen bir ülke olsaydı (2020), nominal gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) açısından İsveç'inki ile karşılaştırılabilir bir ekonomisi olurdu.
Bir dizi tanınmış şirketin merkezi, örneğin Mercedes-Benz Group, Porsche, Robert Bosch GmbH (otomobil sanayi), Carl Zeiss AG (optik), SAP (Avrupa'nın en değerli markası ve en büyük Amerikan olmayan yazılım kuruluşu) ve Heidelberger Druckmaschinen AG (hassas makine mühendisliği) bu eyalettedir. Buna rağmen, Baden-Württemberg ekonomisine küçük ve orta ölçekli işletmeler hakimdir. İşlenebilir doğal kaynaklar (önceden kurşun, çinko, demir, gümüş, bakır ve tuzlar) açısından fakir ve birçok alanda hala kırsal olmasına rağmen, bölge yoğun bir şekilde sanayileşmiştir.
2003 yılında 20'den fazla çalışanı olan yaklaşık 8,800 imalat işletmesi vardı ancak sadece 384'ünün 500'den fazla çalışanı vardı. Baden-Württemberg kurumsal ailesinde toplamda 1,000-5,000 çalışanı olan 3,779 şirket vardır.
İkinci kategori, sektörde istihdam edilen 1.2 milyon kişinin %43'ünü oluşturur. Orta ölçekli şirketler, Baden-Württemberg ekonomisinin bel kemiğidir. Orta ölçekli işletmeler ve farklı endüstriyel sektörlere dallanma geleneği, geniş bir yelpazede uzmanlaşmayı sağlamıştır. "Eski" Federal Cumhuriyet'in endüstriyel brüt katma değerinin beşte biri Baden-Württemberg tarafından üretilir.
2003 yılında imalat cirosu, %43'ü ihracattan geldi ve 240,000 milyonu aştı. Bölge ekonomisinin büyük uyum kabiliyeti genelde krizlere yardımcı olmasına rağmen, bölge bir dereceye kadar küresel ekonomik gelişmelere bağlıdır. İmalat sanayinde çalışanların yarısı makine ve elektrik mühendisliği ve otomobil yapımında çalışmaktadır. Burası aynı zamanda en büyük işletmelerin bulunduğu yerdir. Hassas mekanik endüstrisinin önemi, optik, saat yapımı, oyuncak, metalurji ve elektronik sanayii gibi bölge sınırlarının ötesine de uzanır. Eskiden bölgenin çoğuna hakim olan tekstil endüstrisi, Baden-Württemberg'den kayboldu.
Araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) Devlet ve sanayi tarafından ortaklaşa finanse edilir. 2001 yılında, Almanya'da Ar-Ge alanında çalışan 100,000'den fazla kişinin beşte birinden fazlası Baden-Württemberg'deydi ve bunların çoğu Stuttgart bölgesindeydi.
Baden-Württemberg aynı zamanda en yüksek GSYİH'ye sahip bölgedir.
2007'de "Initiative for New Social Market Economy" (Almanca: Initiative Neue Soziale Marktwirtschaft) (INSM)) adlı halkla ilişkiler kampanyası ve  Wirtschaftswoche, 16 eyalet arasında "ekonomik açıdan en başarılı ve en dinamik eyalet" olduğu için Baden-Württemberg'i ödüllendirdi.
İşsizlik oranı Ekim 2018'de %3 seviyesindeydi ve Almanya'da yalnızca Bavyera'nın ardından en az ikinci ve Avrupa Birliği'nde ise en azıydı.

Baden-Württemberg popüler bir tatil yeridir. Şehir mimarisi ve atmosferi (meşhur şehir parkları ve tarihi Wilhelma hayvanat bahçesi) ile aynı zamanda hem modern hem de tarihi başkent, en büyük şehir Stuttgart, kaleler (Solitude sarayı gibi), araba ve sanat müzelerinin yanı sıra zengin kültürel program (tiyatro, opera), Stuttgart-Bad Cannstatt'taki mineral kaynağı hamamlar ve Almanya'daki kentsel bir bölgede üzüm bağları olan tek büyük şehir (aynı zamanda Roma tapınak yeri) olan Kastra görülecek yerler arasındadır.
Ludwigsburg ve Karlsruhe (saray)

Bakan, bir bakanlığın başında bulunan ve diğer bakanlarla birlikte politika kararlarını alıp uygulayan bir siyasetçidir. Bazı yargı bölgelerinde hükûmet başkanı da bir bakan olup "başbakan", "şansölye" veya başka bir unvanla tanımlanır.
Westminster modeli kullanan ülkelerde, bakanlar genellikle Parlamento veya yasama organının bir üyesi olmak zorunda ve genellikle yasama organının alt kanadında çoğunluğu elinde tutan siyasi partiden olurlar. Belçika, Meksika, Hollanda, Filipinler, Slovenya ve Nijerya gibi diğer parlamenter sistem kullanılan ülkelerde ise kabine düzeyindeki bir görev veya diğer hükûmet yetkilisi, yasama organının bir üyesi olamaz. Her devletteki idari düzenlemelere bağlı olarak, bakanlar genellikle bir hükûmet departmanının başı ve hükûmetin bakanlar kurulu ve belki de bir bakanlar komitesinin üyeleridir. Bazı bakanlar diğerlerinden daha üst düzey olabilir ve bazıları "yardımcı bakan" veya "devlet bakanı" unvanını taşıyabilir. Birçok bakanın bulunduğu bazı yargı bölgelerinde, bakanlar iç veya dış kabine üyesi olarak atanabilir.
Hong Kong, Meksika, Filipinler, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde, eşdeğer kabine düzeyindeki görevliler "sekreterler" olarak adlandırılırlar (örneğin, Birleşik Krallık'ta Home Secretary, Amerika Birleşik Devletleri'nde Secretary of State). Bazı kabine düzeyindeki görevlilerin başka bir unvanı olabilir, örneğin "Attorney-General" veya "Postmaster-General".

İngilizcede bakan, "Minister" terimi ayrıca diplomatik alanda da kullanılır ve birinci sınıf diplomat olan "Minister Plenipotentiary" unvanında olduğu gibi bir Büyükelçi ile bir Elçi Arasında yer alan bir diplomat için kullanılır.
"Minister" terimi, Orta İngilizceden gelmektedir ve köken olarak Latincede "hizmetkâr, yardımcı" anlamına gelen "minister" kelimesinden türetilmiş olan Eski Fransızca "ministre" kelimesinden gelmektedir. Bu ise "daha az" anlamına gelen "minus" kelimesinden türetilmiştir.
"Bakan" kelimesi Türkiye Türkçesi, "bak-" fiilinden Yeni Türkçe +(g)An ekiyle türetilmiştir. Arapça ve Osmanlıca kökenli olan "nazır" kelimesi ise "bakan" anlamına gelir. Yeni terminoloji 21 Kasım 1934 tarihli bir yasayla resmi olarak kabul edilerek kullanıma başlanmıştır.
Westminster sistemi gibi hükûmet sistemini kullanan yargı bölgelerinde, örneğin Birleşik Krallık ve Avustralya, bakanlar veya eşdeğerlerini genellikle yasama organından ve genellikle yasama organının alt meclisinde çoğunluğu elinde tutan siyasi partiden seçilir. Belçika, Meksika, Hollanda, Filipinler ve Amerika Birleşik Devletleri gibi yetkilerin kesin olarak ayrıldığı yargı bölgelerinde ise bakanlar yasama organının üyesi olamaz ve bakan olmaya seçilen bir yasama organı üyesi, yasama organından istifa etmek zorundadır.
Normalde çoğunluk partisinin lideri başbakan veya eşdeğer bir görevi üstlenir ve diğer bakanları seçer. Westminster sisteminde bu bakanlar hükûmetin bir parçası olurken parlamentoda seçim bölgesini temsil etmeye devam eder. Parlamentoda bulunmayan bireyler özel yetenekleri hükûmete getirmek amacıyla bakan olarak atanabilir.

Birleşik Krallık'ta bir hükûmet bakanının, ne Temsilciler Meclisine ne de Lordlar Kamarası'na üye olması gerekmez. Ancak uygulamada, bakanların Parlamento'ya karşı sorumlu olabilmeleri için Temsilciler Meclisi veya Lordlar Kamarası üyesi olmaları gerektiği konusunda gelenek vardır. Son yıllarda, bu gibi bakanlar Lordlar Kamarası'na atanmışlardır.

Barbarossa Harekâtı, II. Dünya Savaşı sırasında, 22 Haziran 1941 Pazar günü, Nazi Almanyası ve birkaç müttefik Mihver Devleti tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı başlatılan istiladır. 3.8 milyondan fazla Mihver askeri, 2.900 kilometre (1.800 mil) genişliğindeki bir cephe boyunca batı Sovyetler Birliği'ne saldırdı; ana hedef, Arhangelsk ile Astrahan arasındaki, A-A hattı olarak bilinen çizgiye kadar toprak ele geçirmekti. Saldırı, insanlık tarihindeki en büyük ve en maliyetli askeri taarruz haline geldi; açılış aşamasında yaklaşık 10 milyon muharip yer aldı ve harekâtın 5 Aralık 1941'de sona ermesiyle toplam 8 milyondan fazla kayıp verildi. Bu saldırı, II. Dünya Savaşı'nda büyük bir tırmanışa yol açtı, tarihin en büyük ve en ölümcül kara savaşı olan Doğu Cephesi'ni açtı ve Sovyetler Birliği'ni Müttefiklerin safına kattı.

Mihver Devletleri'ne bağlı 4,5 milyonun üzerinde asker, 2.900 km'lik bir cephe hattı üzerinden Sovyetler Birliği'ni istilaya girişti. Bu birliklerin yanı sıra harekâta 600 bin motorlu araç ve 625 bin at katılmıştır. Barbarossa Harekâtı'nın planlamasına 18 Aralık 1940 tarihinde başlandı. Alman ordularının 22 Haziran 1941 günü Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla başlayan ve 5 Aralık 1941 gününe kadar süren çatışmalarda Alman orduları neredeyse kesintisiz olarak ilerlemişlerdir. Gizlilik içinde devam ettirilen hazırlıklar ve harekâtın kendisi, neredeyse bir yıl sürmüştür. Kızıl Ordu Wehrmacht'ın güçlü darbeleri karşısında Moskova önlerine ve Leningrad'a kadar geriledi. Alman ilerleyişi 5 Aralık 1941 tarihinde ilk kez Moskova önlerinde durduruldu ve Alman ordularının geri çekilmelerine sebep oldu. Bu tarihten itibaren 1942 ilk üç ayı boyunca cephedeki durum, art ardına gelen Kızıl Ordu karşı taarruzlarıyla bunlara göğüs germeye çalışan Alman ordu birlikleri arasındaki amansız çatışmalar olarak sürmüştür. Sonuç itibarıyla Hitler, umduğu zafere erişemedi, Kızıl Ordu Wehrmacht'ın ileri hareketini durdurmayı başarmıştı. Alman kuvvetleri taktik olarak parlak zaferler de kazandı. Sovyetler Birliği'nin Ukrayna da dahil olmak üzere ekonomik yönden en önemli bölgelerinden bir kısmında geniş toprakları işgal etmeyi başardı. Bununla birlikte harekâtın operatif hedefleri olan Sovyet kuvvetlerinin ülkenin batı kesiminde imha edilmesi ve Moskova'nın alınması gerçekleştirilemedi. Alman ve müttefiklerine bağlı kuvvetler, cephenin genelinde, izleyen yılın ortalarına kadar yaygın bir taarruza bir daha girişemediler. 1942 yılının baharından itibaren ise Alman ilerleyişi yeniden başlayacak ve SSCB topraklarında derin ve geniş ilerlemeler sağlayacaktır. Barbarossa Harekâtı'nın başarısızlığı Hitler'i, Sovyet topraklarında daha sonraki başarısız harekâtlara yöneltmiştir, Leningrad Kuşatması, Nordlicht Harekâtı, Stalingrad Muharebesi ve Sovyet topraklarındaki diğer harekâtlar gibi.
Barbarossa Harekâtı, katılan insan gücü ve sonuçları itibarıyla askeri tarihteki en büyük çaplı askerî harekât olmuştur. Başarısızlıkla sonuçlanması, III. Reich tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. En önemlisi de harekâtın Doğu Cephesi'ni açmış olmasıdır. Bu cephede, başlangıçta ve süreç içinde tüm dünya tarihi savaş alanlarının hepsinden daha fazla kuvvet savaşa sürülmüştür. Barbarossa Harekâtı ve etkisi altına aldığı bölgelerde ve kentlerde gerçekleşen en büyük muharebelerden bazılarının ölümcül yırtıcılığıyla, yüksek kayıplarıyla ve her iki taraf için de çok zor koşularıyla, tüm bunlar 20. yüzyılda ve II. Dünya Savaşı'nda tarihin akışını etkilemiştir. Hitler, genelkurmay tarafından "Batı Rusya" yı işgal etmenin "Almanya'nın ekonomik durumu için bir rahatlamadan çok bir tahliye" yaratacağı konusunda uyarılmışsa da, Almanya'daki akut işçi kıtlığını gidermek için tüm bölümlerin hareketsiz hale getirilmesi gibi telafi edici faydalar bekliyordu. endüstri; Ukrayna'nın güvenilir ve muazzam bir tarımsal ürün kaynağı olarak sömürülmesi; Almanya'nın genel ekonomisini canlandırmak için zorla çalıştırma ve Almanya'nın Birleşik Krallık'ı izole etme çabalarını iyileştirmek için toprakların genişletilmesi. Hitler, Almanlar Sovyetler Birliği'ne karşı zafer kazandığında, İngiltere'nin barış için dava açacağına ve aksi takdirde Doğu'daki mevcut kaynakları Britanya İmparatorluğunu yenmek için kullanacağına inanıyordu.

Sadece kapıyı tekmelememiz gerekiyor ve tüm çürümüş yapı yıkılacak.
—Adolf Hitler
5 Aralık 1940'ta Hitler, Alman Yüksek Komutanlığının Temmuz 1940'tan beri üzerinde çalıştığı işgal için nihai askeri planlarını "Otto Operasyonu" kod adıyla aldı. Ancak Hitler, bu planlardan memnun değildi ve 18 Aralık'ta, kod adı "Barbarossa Operasyonu" olan yeni bir savaş planı çağrısında bulunan Führer Direktifi 21'i yayınladı. Operasyon, 12. yüzyılda Üçüncü Haçlı Seferi'nin lideri olan Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Orta Çağ İmparatoru Frederick Barbarossa'nın adını almıştır. 30 Mart 1941'de Barbarossa kararnamesi, savaşın bir imha olacağını ilan etti ve tüm siyasi ve entelektüel elitlerin ortadan kaldırılmasını savundu. İstila tarihi 15 Mayıs 1941 olarak belirlendi, ancak daha fazla hazırlık ve muhtemelen daha iyi hava koşulları için bir aydan fazla ertelendi. (Gecikme nedenlerine bakın.)
Alman tarihçi Andreas Hillgruber'in 1978 tarihli bir makalesine göre, Alman askeri elitinin hazırladığı işgal planları, Fransa'nın "yenilmez" Wehrmacht'ın elindeki hızlı yenilgisinden kaynaklanan kibir ve Rusya'nın geleneksel Alman stereotipleriyle renklendi. ilkel, geri "Asya" ülkesi. Kızıl Ordu askerleri cesur ve sert kabul edildi, ancak subay kolordu hor görüldü. Wehrmacht'ın liderliği, çok dar bir askeri görüş lehine, siyasete, kültüre ve Sovyetler Birliği'nin hatırı sayılır endüstriyel kapasitesine çok az ilgi gösterdi. Hillgruber, bu varsayımlar tüm askeri seçkinler tarafından paylaşıldığı için, Hitler'in, "birkaç askeri liderin" suç ortaklığı ile mümkün olan en insanlık dışı bir şekilde yürütülecek bir "imha savaşı" ile başa çıkabildiğini savundu. bunun kabul edilen tüm savaş normlarını ihlal edeceği oldukça açıktı.

Alman ve Sovyet kuvvetlerinin 1939 yılı Eylül ayında Polonya'yı işgalinin ardından Almanya, 1940 yılı Nisan'ında Danimarka ve Norveç'i işgal etti. Aynı yılın Mayıs ayında da Hollanda üzerinden Fransa'ya saldırdı. Paris, 14 Haziran'da düştü ve Fransa, 16 Haziran'da mütareke istedi. General Erwin Rommel'in ve Afrika Kolordusu'nun Şubat 1941'de bölgeye intikali ile Almanya Kuzey Afrika'da harekâta başlamış oldu.

Alman orduları Paris'i işgal ettiği gün Sovyet Hükûmeti Litvanya'ya dokuz saatlik bir ültimatom verdi ve hemen ertesi gün, 15 Haziran 1940'ta Kızıl Ordu Litvanya'yı işgal etti. Birkaç gün içinde Estonya ve Letonya da işgale uğradı. Bu üç ülkede de 18 Temmuz'da Kızıl Ordu gölgesinde seçimler yapıldı, yeni hükûmet derhal Sovyetler Birliği'ne katılma kararı aldı. Litvanya 3 Ağustos'ta, Letonya 5 Ağustos'ta, Estonya ise 6 Ağustos'ta Sovyetler Birliği'ne katıldılar. Bu üç Baltık ülkesinin Sovyetler Birliği'ne katılmasıyla Sovyetler Birliği, Polonya topraklarından sonra kuzeyde de Almanya ile ortak sınıra gelmişti.
Aynı yılın Haziran ayının 26'sında Stalin, Romanya'dan Besarabya ve kuzey Bukovina'yı boşaltmasını isteyen bir ültimatom verdi. Bir günlük süre tanınmıştı. Aslında Besarabya, Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı'nda Sovyetler Birliği'nin etki alanında kabul edilmişti ama, Bukovina için bir madde yoktu. İngiliz ablukası nedeniyle petrolü deniz yoluyla getiremeyen Almanya, Romanya'dan ithal ettiği petrole bağımlı olmak dolayısıyla, Sovyetler Birliği'nin Romanya petrol sahasına bu denli yaklaşmasından ciddi endişe duymak durumundaydı. Besarabya ve Kuzey Bukovina 28 Haziran 1941 tarihinde Sovyet birliklerince işgal edildi.

Molotov-Ribbentrop Paktı (Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı), Almanya'nın ve Sovyetler Birliği'nin 1939'da Polonya'yı işgalinden kısa bir süre önce imzalanmıştı. Görünüşte bir saldırmazlık anlaşması olmasına karşın geri plandaki gizli protokoller, ana hatlarıyla III. Reich ile Sovyetler Birliği'nin arasındaki sınır devletlerin paylaşılmasını içeriyordu. Pakt, her iki ülke arasındaki karşılıklı düşmanlık ve ideolojik çekişme nedeniyle tüm dünya için bir sürpriz oldu. Paktın bir sonucu olarak Almanya ile Sovyetler Birliği arasında görece sıkı diplomatik ilişkiler ve önemli boyutlarda ekonomik ilişkiler oluştu. İki ülke arasında 1940'ta bir ticaret anlaşması imzalandı. Sovyetler Birliği, bu ticaret antlaşmasıyla bir bakıma Alman ekonomisini rahatlatmıştır. Askeri ve endüstriyel malzeme karşılığında Almanya'ya başta petrol olmak üzere hammaddeler satılmıştır. Bu durum, İngiliz ablukasının Alman ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletti.

Fransa'nın çöküşünün bir başka etkisi de Balkanlar'ın kuzeyinde ortaya çıktı. Macaristan ve Bulgaristan, 1940 yılı yazında Romanya'dan toprak talebinde bulunmaya başladılar. Özellikle Macaristan, I. Dünya Savaşı sonrasında kaybettiği Transilvanya'yı geri alma çabasına girmişti. Bu bölgede çıkabilecek bir çatışma Hitler açısından çok ciddi bir krize yol açabilecektir. Konu yine Romanya petrollerine dayanmaktadır. Gelişmeleri izleyen Hitler, 28 Ağustos'ta durum iyiden iyiye kritik bir hal alınca, öncelikle beş panzer ve üç mekanize tümene (paraşütçülerin de dahil olduğu bazı hava kuvvetlerine bağlı birlikler dahil), Romanya petrol bölgesini 1 Eylül'de işgal için hazır olmaları emri vermiştir. Aynı zamanda kendi Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop'la İtalya Dışişleri Bakanı Galeazzo Ciano'yu Viyana'ya gönderdi. İki dışişleri bakanı, taraflara arabuluculuklarını ve Hitler'in düzenlemesini kabul ettirdiler. Buna göre Rumenler, Transilvanya'nın yarısını Macaristan'a, Güney Dobruca'yı da Bulgaristan'a bıraktılar. İtalya ve Almanya, Romanya'nın geri kalanı için bir garanti verdiler. Romanya'ya verilen bu garanti Stalin'in tepkisini çekmiş, iki ülke arasındaki ilişkileri giderek gerginleştiren bir süreci körüklemiştir.

İtalyan kuvvetleri 28 Ekim 1940 tarihinde Yunanistan - Arnavutluk sınırını geçtiler. Her ne kadar bir hafta içinde bozguna uğradılarsa da bu durum, Balkanlar'da Almanya'nın durumunu t

Barok mimari, 16. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve kademeli olarak Avrupa geneline yayılan oldukça dekoratif ve teatral bir stildir. Başlangıçta Katolik Kilisesi tarafından, özellikle Cizvitler tarafından, Reform hareketine ve Protestan kilisesine karşı şaşkınlık ve hayranlık uyandıran yeni bir mimariyle mücadele etme aracı olarak tanıtılmıştır. Yüksek Barok döneminde (1625-1675) zirvesine ulaşmış ve İtalya, İspanya, Portekiz, Fransa, Bavyera ve Avusturya'daki kilise ve saraylarında kullanılmıştır. Geç Barok döneminde (1675-1750), Rusya'ya, Osmanlı İmparatorluğu'na ve Latin Amerika'daki İspanyol ve Portekiz kolonilerine kadar ulaşmıştır. Yaklaşık 1730'da, Rokoko adı verilen daha da süslü bir varyant ortaya çıkmış ve Orta Avrupa'da gelişmiştir. Barok mimarları Rönesans mimarisinin temel unsurlarını, kubbeler ve kolonat da dahil olmak üzere, alıp onları daha yüksek, daha görkemli, daha süslü ve daha dramatik hale getirmişlerdir. İç mekân etkileri genellikle quadratura (yani heykelle birleştirilmiş trompe-l'œil resim) kullanımıyla elde edilmiştir: göz yukarıya çekilir ve kişi göklere baktığı yanılsaması yaratılır. Heykelli melek kümeleri ve boyalı figürler tavanı doldurur. Işık da dramatik etki için kullanılmıştır. Kubbelerden aşağıya akıtılmış ve bol miktardaki yaldızdan yansıtılmıştır. Burmalı sütunlar da sıklıkla kullanılarak yukarı doğru hareket yanılsaması yaratılmış ve kartuşlar ile diğer dekoratif unsurlar mevcut her alanı kaplamıştır. Barok saraylarında görkemli merdivenler merkezi bir unsur haline gelmiştir.
Erken Barok (1584-1625) büyük ölçüde Romalı mimarların çalışmalarıyla şekillenmiştir, özellikle Giacomo della Porta tarafından yapılan Gesù Kilisesi (1584'te kutsanmış) cephesi ve Carlo Maderno tarafından yapılan Aziz Petrus Bazilikası sütunlu koridoru (1612'de tamamlanmış) ve Pietro da Cortona tarafından yapılan görkemli Barberini Sarayı iç mekânları (1633-1639) ve Carlo Maderno tarafından yapılan Santa Susanna (1603). Fransa'da, Salomon de Brosse tarafından Marie de' Medici için inşa edilen Lüksemburg Sarayı (1615-45) stilin erken bir örneğiydi.
Yüksek Barok (1625-1675) Roma'da Pietro da Cortona tarafından yapılan büyük eserler üretmiştir, bunlar arasında (Santi Luca e Martina Kilisesi) (1635-50), Francesco Borromini tarafından yapılan (San Carlo alle Quattro Fontane (1634-1646)) ve Gian Lorenzo Bernini tarafından yapılan (Aziz Petrus Meydanının sütunlu koridoru) (1656-57) bulunmaktadır. Venedik'te, Yüksek Barok eserleri arasında Baldassare Longhena tarafından yapılan Santa Maria della Salute yer almaktadır. Fransa'daki örnekler arasında Jacques Lemercier tarafından yapılan Louvre Sarayı'nın Pavillon de l'Horloge'u (1624-1645), Jacques Lemercier tarafından yapılan Sorbonne Şapeli (1626-35) ve François Mansart tarafından yapılan Château de Maisons (1630-1651) bulunmaktadır.
Geç Barok (1675-1750) stilin Avrupa'nın tüm bölgelerine ve Yeni Dünya'daki İspanya ve Portekiz kolonilerine yayıldığını görmüştür. Ulusal stiller daha çeşitli ve belirgin hale gelmiştir. Fransa'da XIV. Louis dönemindeki Geç Barok daha düzenli ve klasikti. Örnekler arasında Versay Sarayı'nın Aynalar Salonu ve Fransızca: Les Invalides'in kubbesi yer almaktadır. 18. yüzyılın başlarında özellikle süslü bir varyant ortaya çıkmıştır; ilk olarak Fransa'da Rocaille adıyla anılmış, sonra İspanya ve Orta Avrupa'da Rokoko olarak bilinmiştir. Heykelli ve boyalı süsleme duvarlar ve tavandaki her alanı kaplamıştır. En ünlü mimarı Balthasar Neumann'dı ve On Dört Kutsal Yardımcı Bazilikası ve Würzburg Rezidansı (1749-51) ile tanınmıştır.

Michelangelo'nun geç dönem Romen yapıları, özellikle de St. Peter's Bazilikası, Barok mimarisinin dikkate değer öncülerinden sayılabilir. Öğrencisi Giacomo della Porta Roma'da bu eser üzerinde çalışmaya devam etmiş, özellikle de erken dönem Barok'un en önemli kilise dış cephesi örneklerinden sayılan Carlo Maderno'nun Santa Susanna (1603)'sına yol açan Cizvit kilisesi Il Gesu'ya imza atmıştır.
Barok mimarisinin karakteristik özellikleri şöyle sıralanabilir:

Kiliselerde kimi zaman oval formlu ve daha geniş sahınlar
Tamamlanmamış veya kasten yarım bırakılmış mimari ögeler
Işığın dramatik kullanımı; güçlü aydınlık ve gölge kontrastları (chiaroscuro etkileri) veya değişik pencereler aracılığıyla düzenli bir aydınlatma. (bkz. Weingarten Manastırı kilisesi)
Süs ve renklerin zengin kullanımı (putti veya çoğu zaman altınla kaplanmış, ahşaptan figürler)
Geniş skalalı tavan freskleri
Sıklıkla dramatik bir merkezi projeksiyonla karakterize edilmiş harici cepheler
İçeride resim, heykel ve sıva (özellikle geç dönem Barok'ta) için uygun bir kabuk
Trompe l'oeil (tasvir edilen objelerin 3 boyutlu görsel illüzyon yaratması için fazlasıyla gerçekçi görüntüler içeren resim tekniği) gibi yanıltıcı efektler ve resimle heykelin harmanlanması
Bavyera, Çek, Polonya ve Ukrayna Baroku'nda armut şekilli kubbeler
Katolik ülkelerde özellikle veba salgınının bitişine şükretmek amacıyla dikilmiş Veba Sütunları

Barok yapı listesi

Batı Almanya, Federal Almanya ya da resmî adıyla Almanya Federal Cumhuriyeti  (Almanca: Bundesrepublik Deutschland), II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Fransa kontrolü altındaki bölgede kurulmuş devlet. "Batı Almanya", 15. yüzyıldan beridir Almanya diye adlandırılan ülkenin, II. Dünya Savaşı'ndan sonra politik ve coğrafi olarak ikiye ayrılması sonucu oluşmuştur ve bu ad, 1949'dan 1990'a kadar (Batı Almanya ile Doğu Almanya'nın birleşmesine kadar) ABD ve Birleşik Krallık'ın sebebiyet verdiği politik arenada kullanılan bir ad olarak kalmıştır.
Şimdiki Almanya, yani Almanya Federal Cumhuriyeti, 1949'dan günümüze değin varlığını sürdüren bir ülkedir ve "Batı Almanya" adı 1949–90 arasını kastetmek için kullanılan bir dönem adıdır; Alman Demokratik Cumhuriyeti (Almanca: Deutsche Demokratische Republik), 1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra 1990 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti tarafından ilhak edilmiştir. 1949 ile 1990 yılları arasındaki dönemde Batı Almanya'ya Bonn şehri federal başkentlik (Bundeshauptstadt) yapmıştır.

II. Dünya Savaşı ertesinde Avrupa'nın siyasal sınırları, ABD, SSCB ve İngitere'nin katıldığı Yalta (Şubat 1945) ve Potsdam (Temmuz - Ağustos 1945) konferanslarıyla belirlenmişti. Almanya'nın askersizleştirilmesini, Naziliğin kökünün kazınmasını ve ülkenin demokratikleştirilmesinin öngören konferans kararlarına göre Almanya toprakları üç işgal bölgesine (ABD, SSCB ve İngiliz işgal bölgeleri) ayrılıyordu. Daha sonra, ABD ve İngiliz bölgeleri içinde bir Fransız işgal bölgesi oluşturulacaktı. Barış antlaşması imzalanıncaya dek, bu üç işgal bölgesi, her kuvvetin başkomutanı kendi bölgesinden sorumlu olacak biçimde yönetilecekti. Bu bölgeleri eşgüdümünü ve dolayısıyla Almanya'nın bütünlüğünden, Berlin'deki Müttefiklerarası Denetim Kurulu sorumluydu. Berlin kenti de aynı biçimde üç yönetim bölgesine ayrılıyordu. ABD ve İngiliz bölgeleri, Almanya'nın bütününde öngörülen benzer biçimde, daha sonra Fransız işgal bölgesi oluşturacaktı.
Başlangıçta tarafların amaçladıkları asıl amaç; tek ve demokratik Almanya devleti, gittikçe tehlikeye girmeye başladı. Haziran 1946'da, ABD ve Birleşik Krallık Berlin'deki işgal bölgelerini, Potsdam kararlarına aykırı olarak birleştirdiler (Bizone). Haziran 1948'de Fransa'nın da katılmasıyla Trizone (Üçlü Bölge) oluştu. Bu girişimler Almanya'nın parçalanmasının başlangıcı oldu.

Eylül 1948'de, bu üçlü bir adım daha atarak, barış görüşmelerinin sonuçlanmasını beklemeden, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kurulduğunu açıkladılar. Batı Almanya'daki on bir eyaletin (Länder) yöneticilerinden bir kurucu meclis toplandı. Meclisin hazırladığı anayasa 8 Mayıs 1949'da Bonn'da toplanan parlamento konseyine sunularak onaylandı. Anayasa; federal ve cumhuriyetçi; ama eyaletlere daha çok yetki veren bir yapıdaydı. Ülkeyi Bundestag ve Bundesrat adında iki meclis yönetecekti. Bundestag tüm ülkenin temsilcilerinden, Bundesrat eyalet hükûmetlerinin üyelerinden oluşmaktaydı.
Federal hükûmet 20 Eylül 1949'da işe başladı. Theodor Heuss, cumhurbaşkanı; Konrad Adenauer da başbakan seçildi. İlk hükûmet, Hristiyan Demokrat Birliği, Hür Demokrat Parti ve Alman Partisi üyelerinden kurulu bir koalisyon kabinesiydi. ABD, Birleşik Krallık ve Fransa, 5 Mayıs 1955'te Federal Almanya'nın tam egemenliğini tanıdılar. Ülkede 1949'dan 1969'a dek Hristiyan Demokrat Birliği başta kaldı. Bu dönem içinde Federal Almanya, 1950'de AKÇT'ye, 1955'te NATO'ya, 1957'de AET'ye girdi. Dış politikası ABD ile tam bir iş birliği, NATO'nun desteklenmesi ve Fransa ile barışın sürdürülmesi ilkelerine dayanıyordu. Adenauer 1963'te başbakanlıktan çekildi. Marshall Yardımı'yla Alman "ekonomi mucizesi"ni yaratan Ekonomi Bakanı Ludwig Erhard başbakanlığa getirildi. Erhard da Adenauer'ın dış ve iç politika çizgisini sürdürdü.

28 Eylül 1969'daki seçimler sonunda Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Hür Demokrat Parti (FDP) koalisyon hükûmeti kurdu. Başbakanlığa Willy Brandt getirildi. Brandt Almanya'nın dış politikasında bir değişiklik yaparak sosyalist ülkelerle ilişkileri yumuşatmaya girişti. 1970'te SSCB ve Polonya'yla sınır güvenliği için görüşmelere başlandı. 19 Mayıs 1972'de Alman parlamentosu iki ülke ile yapılan antlaşmaları onayladı. Federal ve Demoratik Almanya arasındaki ilk resmî antlaşma 17 Ekim 1972'de yürürlüğe girdi. Kasım 1972'de Brandt'ın koalisyon partileri seçimleri yeniden kazandı. 21 Aralık 1972'de Demokratik Almanya ile diplomatik ilişkileri başlatan yeni antlaşma imzalandı ve 21 Haziran 1973'te yürürlüğe girdi. Eylül 1973'te her iki Almanya'da BM'ye katıldı. 6 Mayıs 1974 Willy Brandt başbakanlıktan istifa etti. Yerine 55 yaşındaki Maliye Bakanı Helmut Schmidt geldi. Aynı günlerde başbakan yardımcısı ve Dışişleri bakanı Walter Scheel cumhurbaşkanı seçildi. Schmidt dış politikadaki ağırlığı sosyalist ülkelerden Batı'ya çevirdi. 20 Haziran 1974'te imzalanan, Çekoslovakya ile ilişkileri normale döndüren Brandt'in başlattığı dönemin son antlaşması oldu. 3 Ekim 1976'da Başbakan Schmidt'in koalisyon partileri olan Sosyal Demokrat Parti ile Hür Demokrat Parti, seçimleri az bir farkla kazandılar. 1977'de ülkede terörist eylemler başladı. 6 Mayıs 1978'de Schmidt ve SSCB lideri Leonid Brejnev, 25 yıllık ekomomik iş birliği antlaşmasını imzaladılar. 23 Mayıs 1979'da Scheel'in yerine 64 yaşındaki eski Nazi Partisi üyesi ve Bundestag Meclisi sözcüsü Karl Carstens seçildi. Batı ve Doğu Almanya arasındaki ilişkiler 1980'de de gelişmeye devam etti. Fakat Polonya olayları nedeniyle Schmidt'in Doğu Almanya'ya yapacağı gezi ertelendi.
5 Ekim 1980 seçimlerini yeniden kazanan koalisyon partileri arasında çıkan anlaşmazlık erken seçime yol açtı. Ekim 1982'de yapılan erken seçimlerden SPD gerileyerek çıktı. Yeni koalisyon hükûmetini, Hristiyan Demokrat Parti başkanı Helmut Kohl, Hür Demokratlar ve Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ortaklığıyla kurdu. 1983'te yapılan devlet başkanlığı seçimini Hristiyan Demokrat Richard von Weizsacker kazandı. Aynı yıl gerçekleştirilen genel seçimlerden Kohl'u başbakan adayı olarak gösteren koalisyon partileri önde çıktı. Aralık ayı içinde ABD'nin Federal Almanya topraklarına Pershing II füzelerini yerleştirmesi başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkelerle ilişkilerin gerginleşmesine neden oldu. 1984 sonunda yapılan yerel seçimlerde Yeşiller ülkenin en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren-Vestfalya'da üçüncü parti durumuna geldi. 1985'teki eyalet seçimlerinde ise koalisyon ortağı partilerin oyları düştü. Ayrıca bu seçimlerden sonra ilk Sosyal Demokrat-Yeşiller Koalisyonu Hessen'de kuruldu. Ancak bu koalisyon iki partinin nükleer enerji konusunda anlaşamamaları üzerine dağıldı. 1987 başında yapılan genel seçimler sonunda iktidardaki koalisyon meclisteki çoğunluğunu korudu. Ancak koalisyon'un en büyük ortağı CDU büyük oy kaybına uğradı. Seçimlerden Yeşiller ile koalisyon küçük ortağı FDP en kârlı çıkan partiler oldular. 25 Mart günü parti içindeki bir anlaşmazlık nedeniyle Willy Brandt SPD başkanlığından istifa etti. Yerine Hans Jachen Vopel seçildi. Yıl sonunda yapılan eyalet seçimlerinde de CDU önemli ölçüde oy kaybına uğradı. Yeşiller ile FDP oy oranlarını yükselttiler. Bu arada neo-Nazi parti de Bremen eyalet meclisine bir kişi sokmayı başardı.

1989 sonunda Demokratik Almanya'da gelişen politik olaylar 1990 başında iki Almanya'nın birleşmesini gündeme getirdi. NATO üyeliği, Polonya ile sınır anlaşmazlığı gibi birçok çözüm bekleyen sorun olmasına karşın bu konuda önemli adımlar atıldı. 10 Mart 1990'da İki Almanya'nın üst düzey bürokratları arasında bu konuda ilk görüşme DAC başkenti Doğu Berlin'de gerçekleştirildi. Tek Almanya sorununda çözüm bulabilmek için "2+4 formülü" adı verilen iki Almanya ile II. Dünya Savaşı'nın galibi dört devletin birlikte toplanması kararlaştırıldı. Başbakan Kohl, iki Almanya'nın birleştirilmesi amacıyla kasım ayında bir plan teklif etti; 1990'da birleşme sürecini hızlandırdı ve para birliğini sağladı. Doğu Almanya'da yapılan çok partili seçimleri (mart 1990) muhalefet kazandı ve ADC parlamentosu kendini feshederek Almanya Federal Cumhuriyeti'ne katılma kararı aldı. 2/3 ekim 1990 gece yarısı iki Almanya fiilen birleşti.

Federal Almanya 1949'dan bu yana Marshall yardımıyla hızlı bir ekonomik gelişme gösterdi. Ulusal gelirin %41'inin geldiği sanayi kesiminde çalışan nüfusun %40,5'u çalışırdı. Almanya'nın bölünmesiyle kömür yataklarının hemen hemen tümü (Ruhr, Aix la Chapeller ve Saar) Federal Cumhuriyet'te kaldı. Linyit yataklarının nitelik bakımından en iyileri (Köln, Hessen), hidroelektrik tesislerinin, demir sanayinin ve sanayinin en büyük payı yine Federal Cumhuriyet'te kaldı. Almanya'nın bölünmesinden sonra ekonomik bünyesi fazla değişmeyen Federal Almanya sanayisini hızla yeniledi. Nazi döneminin sanayi yöneticileri, iki-üç yıllık cezalardan sonra yeniden işleri başına döndüler. Tarım alanında da gerçek anlamda bir değişiklik olmadı. Potsdam'da kararlaştırılan toprak reformu birkaç büyük işletme dışında uygulanmadı.

Batı Berlin, siyasi unsurlar yüzünden oluşmuş ve 1949'dan 1990'a kadar var olmuş bir eksklavdı. Batı Berlin sadece bugünkü Berlin'in batısındaki bölgeyi kapsıyordu ve Doğu Berlin ve Alman Demokratik Cumhuriyeti ile sınırlarını paylaşıyordu. Şehrin batısı 1945'te oluşan Amerikan, İngiliz ve Fransız sektöründen oluşuyordu. Siyasal olarak bu sektörler Batı Almanya'ya bağlıydı ama yine de bu bölgeler özel statülere sahipti, çünkü bu bölgelerin yönetimi Müttefik Devletler tarafından yapılıyordu. Doğu-Berlin de Sovyetler tarafından işgal edilmişti ve böylece Sovyet sektörü olmuştu, Doğu Berlin böylece Sovyetler yönetimi altına girdi ve bütün Berlin'in Doğu Almanya'nın başkenti olması talep edildi. Bu talep Batılı Müttefikler tarafından reddedildi ve Berlin'in yönetiminin dört işgalci güçleri tarafından gerçekleştirilmesi istendi. Sovyetler'in ve Batılı Müttefikler'in siyasal nedenler yüzünden anlaşamaması nedeniyle kent bölündü ve Berlin Duvarı'nın 1961'de yapılmasıyla şehir resmen duvarlar tarafından bölünmüş oldu. Berlin duvarı'nın 1989'da yıkılmasıyla şehir yeniden birleşti. 
Ortalama iki milyon gibi bir nüfusla, Batı Berlin Almanya'da Soğuk Savaş döneminden en çok nüfus barındıran şehirdi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Potsdam Antlaşması Berlin'in yasal olarak işgale uğramasını sağladı. Bu antlaşma, Almanya'nın dört büyük Müttefik devletin yönetimi altında kalmasını öngörüyordu. Bu devletler Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa ve Sovyetler Birliği'ydi. Bu yönetim şekli bütün partilerin tatmin olacağı bir hükûmet oluşana kadar kalmasını planlıyordu. Almanya'nın 1937'deki gibi toprak bütünlüğü eskisine nazaran değişecekti, Almanya'nın özellikle doğu bölgesinde bulunan topraklardan vazgeçmesi gerekiyordu. Geri kalan topraklar dörde bölünüp birer sektör oluşmasına karar verildi, bu sektörlerin yönetimini dört büyük Müttefik Devletler'in elindeydi. Berlin kenti Sovyet işgal bölgesi ile çevriliydi ve neredeyse bu sektörün ortasındaydı. Verilen karara göre Berlin de Almanya gibi dört sektöre bölünecekti. Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nin sektörleri Berlin'in batı kısmında kalıyordu ve bir ekslav oluşturuyordu böylece. Anlaşmaya göre Berlin işgalinin sonu dörtlü bir anlaşma sonucu sona erecekti. Batılı Müttefik Devletler'ine Berlin'deki sektörlerine üç hava koridoru garantisi verildi ve Sovyetler ayrıca resmi olmayan bir şekilde Batı Almanya ve Batı Berlin arasında kara ve demir yolları trafiğine izin vermişti. Yapılan antlaşmalar resmi bir şekilde bu idari sisteminin sadece geçici bir idari şekli olmasını  ön görüyordu, bütün taraflar Almanya'nın ve Berlin'in ileride birleşmesini bekliyordu. Ancak Batılı Devletlerin ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla ve Soğuk Savaşın başlamasıyla birleşik bir Almanya'ya yönetimi planları bozuldu. Sovyetler'in işgal ettiği Berlin ve Batılı devletlerin işgal ettiği Berlin arasındaki şehir yönetimi değişikti. 1948'de Sovyetler Batılı devletlerin Berlin'i terk etmesi için baskı kurmaya başladı, batıdaki sektörlere her türlü kara yolu ve demir yolu bağlantısını kesti ve böylece ablukaya aldı, Sovyetler'in bu girişimi Berlin Ablukası olarak biliniyor. Batı'nın buna cevabı kendilerine verilen hava koridorunu kullanarak Berlin'in batısına ulaşımı sağlayarak oldu, bu ulaşım sonucu Batı Berlin'in ihtiyaçları yemek ve diğer mallar konusunda karşılanıyordu. Berlin hava köprüsü olarak bilinen bu olay Berlin'in birleşimine kadar Batı Berlin'in ihtiyacını karşılıyordu. Mayıs ayının 1949 senesinde Sovyetler ablukayı kaldırdı ve Batı Berlin ayrı bir kent olarak kendi yasalarını böylece korumuş oldu. 1949'un sonlarında işgale uğramış Almanya'da iki tane devlet kuruldu. Batı'da Almanya Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya) ve doğuda Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya). Batı Berlin böylece Batı Almanya'nın bir ekslavı oldu.

Batı Berlin 481 kilometrekare gibi bir büyüklükteyken bugünkü Berlin'in yarısından biraz daha büyüktü. Şehir üç sektöre bölünmüştü ve bu sektörler Batılı Müttefikler'in yönetimi altındaydı.

Batı Berlin'deki ilçeler

Batı Berlinliler Batı Almanya'ya, Batılı devletlere ve Bağlantısızlar Hareketi'ne üye olan devletlere her zaman seyahat edebiliyorlardı. Sadece Sovyetler Birliği tarafından uygulanan Berlin ablukası döneminde diğer bölgelere seyahatler gerçekleştirilemiyordu. Bu seyahat edememe dönemi 24 Haziran 1948'den 12 Mayıs 1949'a kadar geçerliydi. Bunun nedeni hava köprüsünde uçuş kapasitesinin kısıtlı olmasıydı. Batı Berlin'e ve Batı Almanya'ya kara yollarından ve demir yolları trafiği ile seyahat etmek isteyenler her zaman Doğu Almanya'nın sınır kontrollerinden geçmesi zorundaydı, çünkü Batı Berlin Almanya Federal Cumhuriyeti'nin bir ekslavıydı ve Doğu Almanya ve Doğu Berlin sınırları ile çevriliydi.

Batı Berlin'den Doğu Almanya'ya ve Batı Almanya'ya kara yollarından ve demir yollarından seyahat etmek için geçerli Batı Almanya ve diğer Batılı Devletlerin pasaportu gerekliydi. Doğu Almanya'nın sınır kontrollerinden geçmek için, Batı Berlinliler sadece kimlik kartlarını göstermek zorundaydı ve böylece Doğu Almanya'ya giriş izini veriliyordu. Batı Berlin'den Danimarka'ya, Batı Almanya'ya veya İsveç'e gitmek için Doğu Almanya'da transit geçiş yolları vardı (Almanca: Transitstrecke). Bu transit yolları kullanmak için Doğu Alman sınır muhafızlarından 5 Batı Alman Markına transit vizesi alma zorunluluğu vardı. Batı Berlin'den Polonya'ya veya Çekoslovakya'ya da yolculuk yapmak isteyen bir kimse aynı ücreti ödemek zorundaydı.
Transit yolları Batı Berlin'i genelde diğer istikametlere bağlıyordu. Bu transit yolları çoğunlukla otoyollardan oluşuyordu ve "Transit" tabelaları ile işaretliydi. Transit yolcuların (Almanca: Transitreisende) transit yollarını terk etmesi kesinlikle yasaktı ve trafik kontrol noktaları bu kuralı ihlal edilmemesi için kontrol ediyordu.
Batı Berlin ve Batı Almanya arasında dört tane transit yolları vardı:

Transit yollarından biri Batı Berlin'in Heerstaße'sinde ve 1951'e kadar Doğu Almanya'nın kontrol noktası Dallgow'te başlıyordu, sonraki seneler Doğu Alman kontrol noktası Staaken tarafına değiştirildi, bunun nedeni Kuzey Almanya'ya  (aslen F 5 otoyolu ile) Doğu Alman kontrol noktası Horst (bugünlerde Nostorf'un bir parçası) ve Batı Almanya'nın Lauenburg/Elbe kentine ulaşımı sağlamak içindi. 20 Kasım 1982'de Horst ve Lauenburg/Elbe sınır kapısı yerine Zarrentin (Doğu)/Gudow (Batı) sınır kapıları faaliyete geçti. 1 Ocak 1988 tarihinde yeni Stolpe  kontrol noktası açıldı Batı Berlin'e bu güzergahta. Bu kontrol noktası bugün Hohen Neuendorf (Doğu)/Berlin-Heiligensee'de (Batı) bulunuyordu.
Diğer transit yolundan biri Batı Almanya'nın kuzeybatısını ve batısını ile Berlin'le birleştiriyordu. Bu transit yolun güzergâhı bugünkü A 2 otoyoluydu ve Alman İç sınırını Marienborn (Doğu) ve Helmstedt'te (Batı) kesiyordu. Sınır kontrol noktası aynı zamanda Checkpoint Alpha olarak adlandırılıyordu.
Transit yolun üçüncüsü bugünkü A 9 ve A 4 otoyolları güzergâhı üzerinden geçiyordu ve Batı Berlin'i Batı Almanya'nın güneybatısı ile birleştiriyordu 8Wartha (Doğu)/Herleshausen'deki sınır kapısında.
Dördüncü transit yolu (bugünkü A 9) Güney Almanya'ya gidiyordu Juchhöh (D)/Töpen (B) ve sonraki seneler Hirschberg (Saale) (D)/,Rudolphstein (B) sınır kontrol noktalarından Batı Almanya'ya giriş sağlanabiliyordu.

Berlin 1969 - In the forgotten midpoint of the Cold War7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Exclaves29 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of the Western Allies in Berlin1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bauhaus; 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni akımlar yaratmış bir okuldur. Kurulduğu zaman dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirerek, yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi ve tüm bunların konuşulup tartışıldığı bir yer haline gelmiştir.
Günümüzde iki şehirde eğitime devam edilmektedir: Berlin ve Münih.

Bauhaus mimaride olduğu kadar endüstriyel tasarım ve şehir planlama gibi konularda yenilikler getirmiş, yeni bir mimari akım yaratarak, sanatın tüm dallarını etkilemiştir.
Bauhaus'un kuruluşundaki ilk hedef kombine bir mimarlık okulu, zanaat okulu ve güzel sanatlar akademisi yaratmaktı. Savaş sonrası Gropius'a göre yeni bir mimari stil başlamalıydı. Daha fonksiyonel, ucuz ve kalıcı ürünlerin üretildiği bir stil. Böylece Gropius sanat ve zanaatı birleştirerek, fonksiyonel ve sanatsal ürünler yaratmak istiyordu.
Bauhaus'a göre mimarlık, ressamlık, heykeltıraşlık ve zanaatkârlık iç içe olmalıydı. Walter Gropius; sanatçıyı, zanaatkarın yücesi olarak görürdü.
Makina Bauhausçular tarafından pozitif bir eleman olarak değerlendiriliyordu. Bu sebeple endüstri ürünleri tasarımına da önem veriyorlardı.
Temel tasarım dersi fikri ilk burada oluşmuş ve günümüzde dünyadaki çoğu mimarlık okullarınca benimsenmiştir.
Bauhausta öznel yaklaşım benimsenmişti. Okula gelen öğrencilerin öğretmenlerini, birini ya da bir stili taklit etmeleri yerine kendi yollarını bulmaya teşvik ediyorlardı.

Bauhaus Sanat ve Tasarım Okulu mimar Walter Gropius tarafından kurulmuş olan 1919 - 1933 yıllarında Almanya'da var olan bir tasarım, mimarlık ve uygulamalı sanatlar okulu. Kuruluşundan 1925'e kadar Weimar'da, 1932'ye kadar Dessau'da ve son aylarında Berlin'de eğitim hayatına devam etmiştir.
Bauhaus, öğrencileri eşit derecede sanat ve teknik olarak uzman işçilik konusunda eğiterek ikisi arasındaki ayrılığı sona erdirmeye çalışmıştır. Bauhaus'un en temelinde sanatsal ve uygulamalı öğretim yatıyordu. Her öğrenci kendi seçtiği çalışma atölyesine katılıp bitirdikten sonra, mecburi hazırlık kursunu tamamlamak zorundaydı. Böylelikle temel zanaat bilgisi, tasarım parametreleri ve uygulama bir araya getirilmişti. Bauhaus'un amaçlarından birisi de sanayileşme sonrası girilen modernleşme sürecinde sanatçıya, aslında bir zanaatkar olduğunu ve zanaatı olmadan sanatının bir anlam ifade etmediğini hatırlatır. Sanatçıyı, zanaatkarlar loncasının en üst seviyesinde konumlandırır. Atölye çalışmalarına kabul edilmeden önce, Bauhaus'taki öğrencilerin Johannes Itten, Josef Albers ve László Moholy-Nagy tarafından çeşitli şekillerde öğretilen altı aylık bir ön kursu almaları gerekiyordu. Üç yıllık atölye eğitiminin ardından ise öğrenciler kalfalık diplomasına layık görülüyordu.

Bauhaus bildirisine göre tüm sanatların birleştiği en yüksek nokta binalardı. Bauhausun Weimar'daki ilk yıllarında dersler Walter Gropius'un ortağı Adolf Meyer tarafından kısa dersler olarak veriliyordu. Bauhaus'un çalışma atölyeleri ise Gropius'un kendi mimarlık ofisinde gerçekleşmekteydi. Burada yeni bir mimarlık stili yaratılmakla kalınmamış yeni yaşama biçimleride geliştirilmişti. 1927'de Walter Gropius, Hannes Meyer'a mimarlık bölümünün başına geçmesini teklif etti. Hannes Meyer içinde tasarım, yapı, planlama, şehir tasarımı ve teknik ressamlığın bulunduğu bir eğitim sistemi oluşturdu.

1930'dan 1933'e kadar Ludwig Mies Van der Rohe başkanlığa geldi. Mies Van der Rohe'ye göre bir öğrencinin Bauhaus'a girebilmesi için bir takım dersleri almış ve belirli bir yetkinliğe ulaşmış olması gerekiyordu. Böylelikle Bauhaus'u doktora eğitimi veren bir okul haline getirdi.

Bauhaus'taki ilk öğretmenler sanatçılardı. Modern resimle ilgili çok sayıda fikir üretildi. Wassily Kandinsky, Elisabeth Kadow, Paul Klee ve diğer Bauhaus sanatçıları resimlerin geleneksel kavramlarından uzaklaşarak, soyutlamaya ve sanatsal tasarımın teorilerini ve yasalarını analiz etmeye yöneldiler.

Uygulamalı çalışmalar Bauhaus'ta çok önemliydi.
Atölyelerden bazıları:

Baskı
Seramik
Tekstil
Ahşap
Metal
Duvar
Boyama
Mobilya
Marangozluk
Çömlekçilik
Vitray
Tipografi
Sahne sanatı

Bavyera (Almanca: Bayern), resmî adıyla Özgür Bavyera Devleti (Almanca: Freistaat Bayern), Almanya'nın güneydoğusunda bir eyalet. Yüzölçümü bakımından Almanya'nın en büyük eyaletidir. Başkenti Münih'tir. Diğer önemli kentleri ise Nürnberg, Augsburg, Regensburg, Ingolstadt, Bamberg ve Würzburg'dur. Batıda Baden-Württemberg ve Hessen eyaletleri, kuzeyde Türingiya ve Saksonya eyaletleri, doğuda Çekya, güney ve güneybatıda Avusturya ile çevrilidir.

Bölgenin bilinen ilk halkı Keltlerdi. M.Ö. 10'dan sonra Keltler kuzeydeki Töton kavimleri ile güneydeki Romalıların arasında sıkışmaya başladı. Romalılar bölgenin güneyini Raetia ve Noricum olarak ikiye böldüler ve Tötonların akınlarını önlemek için kuzey sınırı boyunca kaleler kurdular. Güneyde Augusta Vindelicorum (Augsburg), Cambodunum (Kempten), Castra Batava (Passau), Castra Regina (Regensburg) gibi giderek gelişen Roma kolonileri kuruldu.
5. yüzyıldaki sürekli Germen saldırıları sonucundaki bölgedeki Roma etkisi silindi. Zamanla Elbe yöresinden, Bohemya, Moravya ve Macaristan'dan gelip bölgeye yerleşen kabileler Keltler ve Romalılarla kaynaştılar. Bölgeye adını veren kavim Baiuvariler (Bavyeralılar) M.S. 500-800 arasında güneye yerleştiler. Bölgenin güneybatı kesimi Almanların, kuzeyi de Franklar'ın ve Thüringenliler'in eline geçti.
Bavyera 7. ve 8. yüzyıllarda İrlandalı ve İskoçyalı keşişlerin (Aziz Boniface, Aziz Korbinian, Aziz Emmeram ve Aziz Rupert) çabalarıyla Hristiyanlaştı. 555-758 arasında bölgeyi yöneten Agilolfing ailesinden gelen Frank düklerinin son temsilcisi III. Tassilo, Şarlman'a yenilince Bavyera, Karolenj İmparatorluğu'na katıldı.
817'de imparatorluğun bölünmesi üzerine, merkezi Regensburg olan Bavyera düklüğü, Doğu Frank toprakları içinde yer aldı. 1180'de Kutsal Roma-Germen imparatoru I. Friedrich (Barbarossa) Bavyera'yı Kont Otto von Wittelsbach'a verdi. Bavyera 1918'e değin bu ailenin yönetiminde kaldı. Wittelsbachlar başlangıçta bugünkü Bavyera'nın yalnızca güneydoğu kesiminde egemendi. Geri kalan topraklar sayısız imparatorluk kentleri (Reichsstadte), manastır mülkleri ve aile malikaneleri biçiminde bölünmüştü. 1214'te Pfalz toprakları Bavyera'ya katıldı.14. ve 15. yüzyıllarda bölünmeler yüzünden dükler güçlerini yitirdiler; sonunda IV. Albrecht Bavyera'yı yeniden birleştirerek Münih'i başkent yaptı.

IV. Wilhelm reform hareketine karşı koydu; onun ardılı V. Albrecht döneminde Bavyera koyu bir Katolik bölgesi oldu. I. Maximilian Otuz Yıl Savaşları'nda (1618-1648) Habsburgların yanında yer aldı ve yeni topraklar ilhak ederek Bavyera'nın konumunu güçlendirdi. Kendisi de elektör unvanını aldı. 18. yüzyılda ülke, İspanya, Avusturya ve Bavyera veraset savaşları nedeniyle harabeye döndü.
1800'de Fransız orduları Münih'i işgal etti. Bavyera ertesi yıl Fransa'nın müttefiki oldu ve Avusturya'nın zararına topraklarını genişletti. Böylece 1806'ya doğru aşağı yukarı bugünkü sınırlarına ulaştı ve krallığa dönüştü. 1813'te Leipzig Çarpışması'ndan kısa bir süre önce Napolyon ile ilişikilerini kesen Bavyera, 1815'te Alman Konfederasyonu'na katıldı. I. Maximilian ve I. Ludwig dönemlerinde sağlam temellere kavuşan Bavyera'da ilk anayasa ilan edilerek parlamento ve yerel yönetim oluşturuldu, vergi reformu gerçekleştirildi. 1848'de bütün Almanya'yı saran ayaklanmalar sırasında Ludwig tahttan çekilerek yerine oğlu II. Maximilian'a bıraktı.

II. Maximilian iç reformları sürdürerek güzel sanatları ve bilimsel çalışmaları destekledi. Yerine geçen II. Ludwig, Bismarck'ın yaptığı, Prusya önderliğindeki nir Alman birliğine katılma önerisini reddetti ve 1866'daki Avusturya-Prusya Savaşı'nda Avusturya'nın yanında yer aldı. Prusya'nın kazandığı kolay zafer ve izlediği ılımlı politika, Bavyera'yı 1870-1871 Fransız-Alman Savaşı'nda Prusya'yı desteklemeye ve daha sonra Prusya kralı I. Wilhelm'in yönetimi altında Alman İmparatorluğu'nun kurulması çalışmalarına katılmaya yöneltti.
Bavyera, 1871 Alman Anayasası uyarınca diplomasi, ordu, demiryolu ve posta hizmetleri alanında özerk kalmakla birlikte, genelde Alman İmparatorluğu'nun yönetimi altına girdi. I. Dünya Savaşı sonunda Kral III. Ludwig çekilmek zorunda bırakıldı ve cumhuriyet ilan edildi. Bundan sonraki beş yıl sürekli karışıklıklarla geçti. 1919'da sosyalist önder Kurt Eisner öldürüldü ve kısa ömürlü bir Sovyet cumhuriyeti kuruldu. 1920 ve 1921'de sağ darbeler oldu; 1923'te Adolf Hitler ve General Erich Ludendorff Münih'te başarısız bir darbe girişiminde bulundular.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Bavyera, Almanya'nın ABD işgali altındaki bölgesinde kaldı. Pfalz bölgesi yeni oluşturulan Renanya-Palatina eyaletine bağlandı. 1948 Anayasası (Grundgesetz) ile Bavyera, Almanya'nın bir eyaleti oldu.

Bavyera yüksek platolardan ve orta yükseklikte dağlardan oluşmuş bir bölgedir. Kuzeybatısında Spessart'ın ağaçlıklı kumtaşı tepeleri, kuzeyinde yüksek platolar ve bazalt tepecikler yer alır. Kuzeybatı kesimi, Ren Irmağıyla birleşen Main Irmağının akaçlama alanıdır.Güneydoğusunda değişik topoğrafik özellikler görülür. Schwaben-Franken bölgesinde katmanlaşmış topraklar, kabuklu kireçtaşı ve kırmızı marn toprakları, Franken-Rednitz Havzasında da tepelikler görülür. Bavyera'yı kuzey ve güneye ayıran Tuna boyunca Franken Jura'sının kireçtaşlı dağları uzanır. Bavyera'nın doğusunda Çekya sınırında Bohemya Ormanı (Böhmerwald), kuzeyinde ise Franken Ormanı (Frankenwald) bulunur. Tuna'nın güneyi, Münih'i de içine alan bir platodur. Daha güneyde Bavyera Alpleri uzanır. Alpler'in Bavyera bölümü 1.000 m'yi geçen ormanlık tepelerden oluşur. Bu tepelerin arkasına dik sırtlar ve platolar (batıda Allgau Alpleri, doğuda Berchtesgaden Alpleri) yükselir. Bavyera Alpleri'nin en yüksek noktası Wetterstein Dağları'ndaki Zugspitze'dir (2.962 m). Zugspitze aynı zamanda Federal Almanya'nın da en yüksek noktasıdır. Bavyera'da Aşağı Main Vadisi gibi bazı yerler dışında Orta Avrupa için sert sayılabilecek bir kara iklimi görülür.

1946'daki eyalet yasasına göre Bavyera, demokratik parlamenter kurumları olan özerk bir eyalettir (Freistaat). Üyeleri beş yılda bir doğrudan seçimle belirlenen eyalet meclisi (Landtag), kendi içinde bir başbakan ve bir kabine seçer. Ayrıca ekonomik, toplumsal, kültürel ve dinsel örgütlerin temsilcilerinden oluşan bir senato vardır.
1962 yılından günümüze kadar Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) Partisi Bavyera Eyalet meclisinde milletvekillerin %50 çoğunluğunu korumuştur. Eyalet başkanı 17 Temmuz 1993'ten 8 Ekim'e kadar Edmund Stoiber (CSU). 8 Ekim 2007'den beri Stoiber'in dönemindeki Bavyera İçişleri Bakanı Günther Beckstein Eyalet Başkanı olarak seçilmiştir.

Günümüzde eyaletin güneydoğusunda eski Bavyeralılar, güneybatısında Bavyera-Schwaben kökenliler ve kuzeyde Frank kökenliler yaşar. Geleneksel farklılıklar köylerde varlığını sürdürmektedir. Eski Frank köyleri oldukça büyük ev kümelerinden oluşmuştur. Tarlalar ise dar ve uzun şeritler biçiminde sıralanmıştır. Evlerin bazısı kumtaşından, bazısı da taş ve ahşaptan yapılmıştır. Bazı yörelerde taş döşemeli sıra evlere de rastlanır. Eski Bavyera ve Schwaben'de hem kümelenmiş, hem de tek bir sokaktan oluşan köyler vardır. Buralardaki evlerin döşemeleri genelde ahşaptandır. Kentler daha da belirgin farklılıklar gösterir. Schwaben'de ve özellikle Frankların bulunduğu yörelerde toprak sahiplerince kurulmuş çok sayıda kasaba vardır; bunların çoğu hiç büyümeden kaldıkları için cüce kasabalar olarak bilinir. Surların koruduğu toplu evlerden oluşan bu Orta Çağ kasabaları, özellikle Rothenburg, Nördlingen, Dinkelsbühl ile Nürnberg ve Regensburg'un bazı kesimlerinde, ince işlemeli kiliseler, kamu binaları ve evleriyle turistlerin her zaman ilgisini çeken yerlerdir.
Bavyeraca (Alm. Bairisch) adında bir Almanca lehçesi konuşulur.

Savaş sonrası Bavyera'ya çok sayıda Protestan'ın yerleşmesiyle dinsel bileşimde büyük değişiklikler olmuştur. Çoğunluğu oluşturan Katoliklerin Münih-Freising, Augsburg, Regensburg, Passau, Bamberg, Eichstätt ve Würzburg'da piskoposlukları vardır.

Bavyera halkının hemen hemen yarısı, nüfusu az olan kentlerde yaşamaktadır. Münih, Bavyera'nın en büyük, Almanya'nın üçüncü büyük kentidir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Bavyera'ya, Sudetenland'dan ve Almanların uzun yıllardan beri yaşadığı Doğu Avrupa'dan büyük bir göçmen akını olmuştur. Bavyera'nın bugünkü nüfusunun yaklaşık beşte birini bu göçmenler oluşturmaktadır. 1960'lardan sonra da Güney Avrupa'dan büyük bir göçmen akını görülmüştür.

Resmi site 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Başkalarının Hayatı (Özgün adı: Das Leben der Anderen), 2006 Almanya yapımı dramatik dönem filmidir.
Senaryosunu Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazdığı ve yönettiği filmin önemli rollerinde Martina Gedeck, Ulrich Mühe ve Sebastian Koch oynamışlardır. Başkalarının Hayatı yönetmenin kendi başına çektiği ilk uzun metrajlı sinema filmidir.
1984 yılının Doğu Almanya'sında geçen bu politik gerilim filminde, ülkenin güçlü gizli polis örgütü Stasi'nin yetenekli istihbarat elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler'in (Ulrich Mühe) rejim karşıtı olabilecekleri düşünülen bir sanatçı çifti gizlice dinleyip takip ederken yavaş yavaş yaptığı işten pişmanlık duyması anlatılmaktadır. Konusu ve mesajı açısından film 1974 tarihli Francis Ford Coppola filmi Konuşma'yı andırır. Tıpkı o film gibi, "Başkalarının Hayatı" da bir politik rejim eleştirisinden daha çok, kişilerin ruh hallerini derinlemesine inceleyen, karakter tahlilleri yapan bir filmdir.
Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'nü ve aynı dalda BAFTA, Bodil ve César Ödülleri'ni kazandı. Bunlardan başka çeşitli yarışma ve festivallerde filme 58 ödül daha verildi. "Başkalarının Hayatı" IMDb'nin en iyi 250 Film listesinde bulunmakta ve sıralamada üst sıralarda yer almaktadır.
BBC  tarafından 23 Ağustos 2016'da yayınlanan ve dünya genelinde 36 ülkeden 177 sinema eleştirmeninin görüşü değerlendirilerek oluşturulan "21. Yüzyılın En İyi Filmleri" listesinde 32. sırada yer aldı.

Filmde olaylar şimdi artık mevcut olmayan bir ülke olan Doğu Almanya (DDR)'da 1984 yılında başlar ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasından ve iki Almanya'nın birleşmesinden iki yıl sonra sonra, yani 1991 yılında  biter. Totaliter rejimin korunabilmesi için devlet ülkede Stasi adında çok güçlü ve yaygın bir güvenlik ve istihbarat ağı kurmuştur ve bünyesinde yüzbinlerce istihbarat elemanı çalıştırmaktadır. Bunlardan biri de aynı zamanda bu örgütün akademisinde dersler de veren üst düzey kıdemli eleman Yüzbaşı Gerd Wiesler'dir (Ulrich Mühe). Wiesler'e akademiden sınıf arkadaşı ve şimdiki amiri Yarbay Grubitz'le (Ulrich Tukur) birlikte davet edildikleri oyunun galasında, Kültür Bakanı Bruno Hempf (Thomas Thieme) tarafından rejim muhalifi olabileceğinden kuşkulanılan oyun yazarı Georg Dreyman'ı (Sebastian Koch) takibe almaları görevi verilir. Aslında Dreyman sanatçılar arasında rejime en sadık olanıdır.
Ancak bakanın alttan alta bir gizli emeli daha vardır, Dreyman'ın birlikte yaşadığı sevgilisi, tiyatro oyuncusu Christa-Maria Sieland'da (Martina Gedeck) gözü vardır. Kariyerinde ilerlemesine yardımcı olacağını hesaplayarak Grubitz ülkede henüz takip altına alınmamış ender sanatçılardan olan Dreyman'ı da takibe almaya karar verir ve en iyi elemanı olan Yüzbaşı Gerd Wiesler'ı bu işle görevlendirir. Weisler ekibiyle birlikte yazarın evine dinleme cihazları yerleştirerek binanın çatı katına da tam teşekküllü bir dinleme istasyonu kurarlar. Evin çatısında kamp kurmuş olan Weisler artık 24 saat Dreyman'ın hayatının içindedir. Yazarın her konuşmasını kaydeder, her alışkanlığını not eder. Başlarda rejime bütün kalbiyle bağlı olan Dreyman uyuşturucu ilaç alışkanlığı olan kız arkadaşına şantaj yapılarak Bakan Hempf'le cinsel ilişkiye zorlanması ve yedi yıldır iş verilmeyen muhalif sahne yönetmeni arkadaşının intihara sürüklenmesi üzerine Batı Almanya'da çıkan Der Spiegel dergisine isimsiz bir yazı yazar. Bu yazı üzerine çileden çıkan yetkililerin Dreyman hakkındaki kuşkuları artar. Ancak çiftin hayatına çok fazla girmiş olan Yüzbaşı Wiesler, artık empati kurmaya başlamıştır, yazar evde yokken eve girer onun okuduğu kitapları alır okur vb. İhbar etmek şöyle dursun artık elinin altındaki teknik imkânları da kullanarak çifte yardım bile etmeye başlar. Artık Wiesler bir anlamda yazarın koruyucu meleği olmuştur. Mesela Dreyman'a yazılarını yazması için Batı Almanya'dan gizlice gönderilmiş minyatür daktiloyu (Doğu almanya'daki bütün daktilolar kayıt altındadır ve hangi yazının kimin daktilosundan çıktığı hemen anlaşılabilmektedir) sakladığı yeri kız arkadaşına zorla söyleten Stasi eve baskın yapar ama yazı makinesini yerinde bulamazlar, çünkü evi 24 saat dinleyen yeni koruyucu melek onu alıp saklamıştır.
Nihayet Wiesler'in ihanetini sezen ama elinde kesin kanıt olmayan Yarbay Grubitz onu görevden alır ve ceza olarak angarya bir iş olan mektupların gizlice açılıp kontrol edildiği bir bölüme verir. Aradan 4 yıl geçmiştir, Berlin Duvarı yıkılır, iki Almanya birleşir. Stasi'nin bütün arşivleri halka açılır. Bu arşive başvuran yazar Dreyman hakkında tutulan belgeleri okudukça kendine yardım eden insanın Wiesler olduğunu öğrenir, onu arar bulur ama onunla konuşamaz. "İyi Bir İnsan İçin Sonat" adını verdiği yeni kitabını kod adıyla ona ithaf eder. Kitabı bir kitapçıda görüp bir kopyasını satın alan Wiesler bu ithaf satırını görür görmez yıllar önce yapmış olduğu iyiliğin farkına varılmış olduğunu anlar.

Film ve başlıca oyuncuları birçok ödül kazandılar. En prestijli olanları arasında şunlar bulunmaktadır:
79. Akademi Ödülleri
En İyi Uluslararası Film
61. İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi Ödülleri
İngilizce Olmayan En İyi Film
César Ödülleri
En İyi Yabancı Film
Avrupa Film Ödülleri
En İyi Film
En İyi Erkek Oyuncu: Ulrich Mühe
En İyi Senarist: Florian Henckel von Donnersmarck
Alman Film Ödülleri
En İyi Film
En İyi Erkek Oyuncu
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
En İyi Yönetmen
En İyi Sinematografi
En İyi Prodüksiyon Tasarımı
En İyi Senaryo
Bavyera Film Ödülleri 2006
En İyi Erkek Oyuncu: Ulrich Mühe
En İyi Yeni Gelen Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
En İyi Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Vilnius Uluslararası Film Festivali
İzleyici Ödülü
The Lives of Others ayrıca 2007'nin en iyi on filmi listesinde birçok eleştirmenin yerini aldı.

1st: James Berardinelli, ReelViews
1st: Shawn Levy, The Oregonian
2nd: Empire
2nd: Marjorie Baumgarten, The Austin Chronicle
2nd: Michael Sragow, The Baltimore Sun
2nd: Richard Corliss, TIME magazine
3rd: Rene Rodriguez, The Miami Herald
4th: David Ansen, Newsweek
4th: Stephen Holden, The New York Times
5th: Roger Ebert, Chicago Sun Times
5th: Richard Roeper, Chicago Sun Times
5th: Liam Lacey and Rick Groen, The Globe and Mail
5th: Owen Gleiberman, Entertainment Weekly
7th: Christy Lemire, Associated Press[28]
7th: Tasha Robinson, The A.V. Club
8th: A.O. Scott, The New York Times (tied with Michael Clayton)
8th: Kyle Smith, New York Post

Dünya ölçeğinde başarı kazanan "Başkalarının Hayatı" filminin, Amerikalı yönetmen Sydney Pollack tarafından bir Hollywood versiyonunun çekilmesi planlanıyordu, ancak yönetmenin ölümüyle şimdilik bu proje rafa kalkmış gözükmektedir.
Filmde kullanılan elektronik dinleme ve kayıt cihazları gereçekten Stasi istihbarat teşkilatı tarafından o tarihlerde kullanılmış cihazlardır ve çekimler için özel olarak müzelerden ve özel koleksiyonculardan temin edilmişlerdir.

Filmde Stasi Ajanı Yüzbaşı Gerd Wiesler'in değişim göstermesinin başlangıcını temsil eden ve Dreyman tarafından çalınan piyano sonatı "İyi Bir İnsan İçin Sonat" Gabriel Yared tarafından bu film için bestelenmişti. Filmde intihar eden sahne yönetmeni arkadaşı tarafından bu sonatın nota kitabı Dreyman'a hediye ediliyordu ve onun ölüm haberini aldığı zaman Dreyman bu parçayı piyanoda çalmaya başlıyor, evi dinleyen Wiesler de göz yaşlarını tutamıyordu. Filmin sonunda Dreyman yeni yazdığı ve Wiesler'e ithaf ettiği kitabının adını da "İyi Bir İnsan İçin Sonat" koymuştu.

IMDb'de Başkalarının Hayatı

Beklenen yaşam süresi bir canlının ortalama ne kadar yaşadığını ortaya koyan istatistiki bir ölçüttür.
Beklenen yaşam süresi genel olarak farklı cinsiyetler ve coğrafyalar için ayrı ayrı hesaplanır. Bu ölçüt genel olarak doğumda bir insanın ortalama ne kadar yaşayabileceğini belirtmek için kullanılır ve bu değer ölüm anındaki yaşa eşittir. Bununla beraber "beklenen yaşam süresi" teknik olarak her yaş için hesaplanabilir ve insanın kalan yaşam süresini verebilir.
Beklenen yaşam süresi, hesaplamak için seçilen gruba göre büyük değişiklik gösterebilir. Örneğin yüksek çocuk ölümlerinin yaşandığı bir ülkede beklenen yaşam süresi yaşamın ilk birkaç senesinde çok hassastır. Bundan dolayı 5 yaşından sonrası için hesaplanan beklenen yaşam süresi kullanılabilir ve bu ölçüt çocuk ölümleri haricindeki etkilerin incelenmesinde kolaylık sağlar.
Terim genellikle insan bağlamında ama aynı zamanda bitki veya hayvanlar için de  kullanılır. Üretilen nesneler için de kullanılan terim gıdalarda raf ömrü olarak da anılmaktadır.

İnsanlarda ortalama yaşam süresi ülkelere göre farklılıklar gösterebilmektedir. Esvatini'de 39,5 yıl  olan yaşam süresi Japonya'da 81 yıldır. Andorra ise 83,5 yıl ile dünyanın en uzun ortalama yaşam süresine sahip ülkesidir. Türkiye'de ise 2008 yılı itibarıyla beklenen yaşam süresi TÜİK tarafından 73.6 yıl olarak açıklanmıştır.
Bilinen en uzun yaşamış insan ise 128 yıl ile Türk  kadın Halim Solmaz'dır. Dünyada yaşam süresi, çoğunlukla halk sağlığı, tıbbi bakım ve diyetlere göre  ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterir. Ölümler yoksul ülkelerde çoğunlukla savaş, açlık ve hastalıklardan (AIDS, Sıtma, vb) kaynaklanmaktadır.

Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji (Yaşlılık Bilimi) bölümünce sürdürülen araştırmalara göre, il ve ilçelere göre yapılan değerlendirmede Türkiye'de en uzun ömürlülerin Nazilli'de, en kısa ömürlülerin ise Yozgat'ta olduğu ortaya çıkmıştır.
Türkiye'nin en uzun ömürlü ama en sağlıklı insanlarının büyük çoğunlukta yaşadığı ilin Aydın, ilçenin ise Nazilli olduğu ortaya çıkmıştır. 2009 yılı itibarıyla her 100 kişiden 23'ü 60 yaş üzerinde, 90 yaş üzeri 161 sağlıklı yaşlı bulunmaktadır.
Aynı araştırmaya göre, TÜİK verilerine göre Yozgat ve çevresinde 65-75 yaş aralığında ölümlere daha sık rastlandığını, 80-90 ve üzeri yaş gruplarına çok yoğun rastlanmadığı ortaya çıkmıştır. Bölgelerin yaşam sürelerine göre yapılan ölçümlerde en uzun ömürlülerin Karadeniz Bölgesi'nde, en kısa ömürlülerin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde olduğu görülmüştür.

Aşağıdaki bilgiler 1961 Encyclopædia Britannica ve diğer kaynaklardan elde edilmiş olup bazıları şüpheli doğruluktadır. Aksi belirtilmediği sürece bir bütün olarak dünya nüfusunun yaşam beklentilerini temsil eder. Çoğu durumda yaşam beklentisi, sınıf ve cinsiyete göre önemli ölçüde değişmiştir.
Doğumda beklenen yaşam süresi bebek ölüm oranı hesaba katılır ancak doğum öncesi ölüm oranını dikkate almaz.

.eu, Avrupa Birliği'nin üst seviye alan adıdır. 7 Aralık 2005'te kullanıma açılan bu alan adı, Avrupa Birliği'nde bulunan herhangi bir kişi, kurum veya kuruluş tarafından kullanılabilir. Bu sınırlamaya 2014 yılında Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) dahil edilerek İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'te bulunan kişi, şirket veya kuruluşlar için de geçerli hâle gelmesi sağlanmıştır. Alan adı önceden Belçika, İsveç ve İtalya'nın ulusal ccTLD sicil operatörlerinden oluşan bir konsorsiyum olan EURid tarafından yönetilmekteydi. Daha sonra Çekya'nın ulusal sicil operatörü de katıldı. Ticari marka sahipleri, siber spekülasyonu önlemek amacıyla bir öncelik süreci aracılığıyla kayıt başvurularında bulunabilirler. Tam kayıt, 7 Nisan 2006'da başlamıştır. 27 Mart 2024 itibarıyla 3.687.760 kayıtlı alan adı barındırır.

29 Mart 2018'de, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması sonucunda "Çıkış tarihinden itibaren Avrupa Birliği'nde yerleşik olmayan ancak Birleşik Krallık'ta bulunan kuruluşlar ve Birleşik Krallık'ta ikamet eden gerçek kişiler, .eu alan adlarını kaydedemeyecek veya eğer.eu alan adı sahipleriyse çıkış tarihinden önce kaydedilen .eu alan adlarını yenileyemeyecekler." şeklinde bir duyuru yapıldı. Komisyon, 27 Nisan 2018'de, kayıt işlemlerinin AB ve AEA dışındaki vatandaşlar da dahil olmak üzere tüm AB ve AEA vatandaşlarına açılmasını önerdiğini duyurdu. Parlamento, konsey ve komisyon; Aralık 2018'de bu konuda bir anlaşmaya vardı ve ilgili düzenleme 31 Ocak 2019'da Parlamento tarafından kabul edildi.
317 bin İngiliz .eu alan adı, Brexit nedeniyle Avrupa Birliği kullanımına ayrıldı. .eu Brexit'i, 30 Mart 2020'de herhangi bir anlaşma olmaması durumunda gerçekleşecekti ancak daha sonra Ocak 2021'e ertelendi. Birleşik Krallık-AB serbest ticaret anlaşması .eu alan adlarını kapsamamaktadır.
Birleşik Krallık Hükûmeti, Ekim 2020'de İngiliz vatandaşlarına .eu alan adları hakkında rehberlik sundu, ve İngiliz ikâmetine sahip .eu sahipleri, alan adlarıyla ilgili olarak iki kez (bir kez Ekim 2020'de, bir kez Aralık 2020'de) alan adı sicili tarafından bilgilendirildi.
İngiliz vatandaşlarının .eu alan adını kullanan siteleri 1 Ocak 2021'de üç ay süreyle askıya alındı ve ardından Mart 2021'de AB/AEA vatandaşlarının kayıt bilgilerini güncelleyerek İngiliz olmayan adreslerini gösterebilmeleri için verilen bir süre sonunda silindi. Bu, bir internet üst düzey alan adı yöneten bir kurumun bir ülke için topluca alan adlarını geri çektiği ilk örnektir.

.europa.eu ikinci seviye alan adı AB kurumlarının siteleri için ayrılmıştır. Kurumlar ve ajanslar, 9 Mayıs 2006'daki Avrupa Günü'nde .eu.int'den .europa.eu alan adlarına geçiş yapmıştır.

.ею, Kiril alfabesi kullanan bir üst düzey alan adıdır. 1 Haziran 2016'da kullanıma açıldı. AB üyesi olan Bulgaristan için Kiril alfabesini kullandığı için bir Kiril alfabesi alan adına ihtiyaç duyuldu. Bulgaristan'da kullanılan fiziksel klavyeler ve akıllı telefonlarda yazı tipini değiştirmek için özel tuş kombinasyonları bulunur, ancak buna rağmen Kiril harflerini kullanan bir alan adına ihtiyaç duyulmuştur. AB, Bulgar Kiril alfabesinde Европейски Съюз (EC) olarak geçer ancak .ес (Kiril yazısıyla) Ekvador'un mevcut üst düzey alan adı olan .ec (Latin yazısıyla) ile çok fazla benzerlik göstermektedir, bu yüzden .ею seçildi. (Bazı Kiril ve Latin harfleri aynı veya çok benzer şekilde yazılsa da farklı karakter kodlamasına sahip olabilir. Bu da bazı internet sitelerinin taklit edilmesine yol açabilirdi.)
EURid, ikinci düzey alan adının üst düzey alan adı ile aynı yazı tipinde olması gerektiği kuralına sahiptir, bu nedenle Kiril ikinci düzey alan adları .eu yerine .ею altında olmalıdır ve .ею altındaki tüm alan adları Kiril alfabesi kullanılarak yazılmalıdır. .eu altında bulunan eski Kiril alan adları, .ею'nun lansmanında transfer edildi.
Mart 2024 itibarıyla .ею altında 1.486 kayıtlı alan adı bulunmaktadır.

Yunan harfleri kullanılarak yazılan .ευ alan adı için bir üst seviye alan adı başvurusu 2016 yılında yapılmıştır. Başvuru, başlangıçta .eu'ya görsel olarak çok benzer olduğu gerekçesiyle reddedildi.
AB'nin Yunanca adı Ευρωπαϊκή Ένωση (ΕΕ) idi ve .εε ise Estonya'nın üst seviye alan adı olan .ee ile çok benzer olacaktı.
2019 yılında .ευ alan adının onaylanması yönünde adımlar atıldı. Öneri, .eu, .eю ve .ευ alan adlarının aynı kayıt yöneticisine sahip olmasıydı; bu, ikinci seviye alan adlarının görsel olarak benzer olmamasını sağlayacak ve uzun vadede tüm Kiril alfabesiyle yazılmış alan adlarıni.eu altına .eю'ya ve tüm Yunanca harflerle yazılmış alan adlarıni.ευ'ya atayacaktı. .ευ alan adları resmî olarak Kasım 2019'da kullanıma açıldı.
Mart 2024 itibarıyla, .ευ altında kayıtlı 2.595 alan adı bulunmaktadır.

.fr Fransa'nın internet ülke üst seviye alan adıdır (ccTLD). AFNIC tarafından işletilmektedir. 1986 yılında ortaya çıkmıştır. Kişi ve organizasyonlar tarafından kaydedilebilir.
2004 yılından beri .fr uzantılı tüm siteler Fransa Millî Kütüphanesi tarafından arşivlenmektedir.

.fr alan adını kaydetmek isteyen kişi ve kuruluşların Avrupa Serbest Ticaret Birliği bölgesinde yani Avrupa Birliği, İsviçre, Lihtenştayn, Norveç veya İzlanda'da bulunması gerekmektedir.
Brexit (Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılması) sebebiyle BK vatandaşları yeni .fr uzantılı alan adları kaydedememektedir ancak eskiden kaydedilen alan adları varlığına devam edebilir. 31 Aralık 2020 öncesi kayıtlar hâlâ geçerliliğini korur.

.fr alan adı üzerine kayıtlı ikinci seviye alan adları aşağıda listelenmiştir.

.bl: Saint Barthélemy
.gf: Fransız Guyanası
.gp: Guadeloupe
.mf: Saint Martin
.mq: Martinique
.nc: Yeni Kaledonya
.pf: Fransız Polinezyası
.pm: Saint Pierre ve Miquelon
.re: Réunion
.tf: Fransız Güney ve Antarktika Toprakları
.yt: Mayotte

.tf, Fransız Güney ve Antarktika Toprakları'nın İnternet ülke kodu üst seviye alan adıdır (ccTLD). .fr, .pm, .re, .wf ve .yt ile birlikte AFNIC tarafından yönetilmektedir. 23 Ekim 2004'ten önce bu alan adı, Cambridge, Birleşik Krallık merkezli Adamsnames tarafından yönetiliyordu.
Fransız Güney ve Antarktika Toprakları, duruma göre Fransız toprağı olarak tanınan veya Fransa tarafından hak iddia edilen ancak Antarktika Antlaşması kapsamında askıya alınan bölgelerdir ve alan adı, toprakların Fransızca ismi olan Terres australes et antarctiques françaises'den gelmektedir. Fransız iddiasının bir kısmı Antarktika kıtasının bir bölümünü içerir ve bu iddia .tf ile genel Antarktika alanı .aq arasında bir örtüşme yaratır.

.tf alan adı, Team Fortress 2 (TF2) video oyunuyla ilgili sitelerde popüler bir kullanıma sahiptir. Bu sitelerin çoğu, Team Fortress 2'den ve dolayısıyla Steam Topluluk Pazarından ortaya çıkan sanal ürünlerin pazarlanması için yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu sitelere örnek olarak tümü TF2 öğeleri ve mallarıyla ilgili ticareti kolaylaştıran siteler olan backpack.tf, scrap.tf ve market.tf verilebilir.

Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması nedeniyle, 1 Ocak 2021 itibarıyla Birleşik Krallık'ta ikamet edenler yeni .tf alan adları kaydettirememektedir. Ancak AFNIC, Britanya sakinleri tarafından 31 Aralık 2020'den önce kaydedilen tüm alan adlarının bundan etkilenmeyeceğini belirtti.

.fr, Fransa'nın alan adı
.eu, Avrupa Birliği'nin alan adı

IANA .tf kimdir bilgisi 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AFNIC 2 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fransız Güney ve Antarktika Toprakları'nın resmi web sitesi 1 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski .tf resmi bilgi sitesi

1960 (MCMLX) cuma günü başlayan bir artık yıldır.

1 Ocak
Kamerun BM yönetiminden bağımsızlığını kazandı.
İlk meteorolojik uydu 'Tiros' Amerika Birleşik Devletleri tarafından fırlatıldı.
8 Ocak - Hirfanlı Barajı hizmete girdi
16 Ocak - İşçi Sigortalıları Kurumu İstanbul Hastanesi Cumhurbaşkanı Celâl Bayar tarafından hizmete açıldı.
22 Ocak - Cezayir'deki Fransız birliklerinin başkomutanı Jacques Massu Fransa Cumhurbaşkanı tarafından
görevinden azledildi.

13 Şubat - Fransa ilk atom bombasını Cezayir'in Sahra Çölü topraklarında denedi.

5 Mart - Alberto Korda, Havana'da Che Guevara'nın, Guerrillero Heroico isimli ikonik fotoğrafını çekti.
21 Mart - Shapville Katliamı 69'dan fazla kişinin ölümüne ve 300 kişinin yaralnmasına neden oldu.

4 Nisan - 32. Akademi Ödülleri töreninde Ben-Hur, en iyi film de dahil olmak üzere rekor sayıda Oscar kazandı.
28 Nisan - İstanbul ve Ankara'da meydana gelen olaylar üzerine iki şehirde de sıkıyönetim ilan edildi.

1 Mayıs - Sovyet havasahasında keşif görevini yapan U2 uçağı Sovyet hava savunma füzeleri tarafından düşürüldü, Pilot Francis Gary Powers esir alındı.
15 Mayıs - Sputnik 4 uydusu Sovyetler Birliği tarafından yörüngeye fırlatıldı.
22 Mayıs - Büyük Şili Depremi: tüm zamanların richter skalasıyla ölçülmüş en büyük depremidir. 9.4-9.6 Mw büyüklüğündeki deprem Şili'yi vurmuş yaklaşık 6.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.
27 Mayıs - 27 Mayıs 1960 Darbesi: Türkiye'de başarılı bir askerî darbe gerçekleşti. Başkanlığını Cemal Gürsel'in yaptığı ve Millî Birlik Komitesi adı altında toplanan subaylar grubu, emirleri altındaki askerî birliklerle birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime doğrudan el koydu. Celâl Bayar'ın cumhurbaşkanlığı sona erdirildi ve yerine Cemal Gürsel geçti.
Eichmann Operasyonu: Eichmann Operasyonu, Mossad tarafından 1960 yılında Arjantin'de gerçekleştirilen gizli bir yakalama operasyonudur. Adolf Eichmann’ı İsrail'e getirmek amacıyla düzenlenen bu operasyon, Nazi savaş suçlularının adalete teslim edilmesinde bir dönüm noktası olmuştur.
16 Mayıs 1960 -  Theodore Maiman'ın Lazer Başarısı: Theodore Maiman’ın lazer başarısı, 16 Mayıs 1960'ta ilk çalışan lazerin (ışık amplifikasyonu ile uyarılmış radyasyon yayımı) geliştirilmesini ifade eder. Bu olay, optik fiziğinde devrim niteliğinde bir dönüm noktası olmuş ve modern lazer teknolojisinin temelini atmıştır.

7 Ağustos - Fildişi Sahili bağımsızlığını ilan etti.
16 Ağustos - Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Zürih ve Londra Antlaşmaları'na dayanılarak bir Türk Alayı büyük bir törenle Kıbrıs'a çıktı. 82 yıl sonra ilk defa Türk askeri Kıbrıs'a ayak bastı.

14 Ekim - Yassıada Duruşmaları başladı.
23 Ekim - Genel Nüfus sayımı yapıldı. Türkiye'nin nüfusu 27.754.820 olarak tespit edildi.
30 Ekim - Dünyadaki ilk başarılı böbrek nakli, Michael Woodruff tarafından Edinburgh, İskoçya'da yapıldı.

13 Aralık
Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün Cezayir ziyareti olaylı geçti. Fransız milliyetçilerinin çıkardığı olaylarda 123 kişi öldü.
Etiyopya imparatoru Haile Selasie Brezilya ziyaretindeyken, kişisel muhafızı tarafından bir darbe düzenlendi Darbe sonucunda Veliaht prensi tahta geçti.
14 Aralık - Türkiye, 18 Batılı ülke ile İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Antlaşması'nı imzaladı.
15 Aralık - I. Baudouin kraliçe Fabiola adını alan Fabiola de Mora y Aragón ile evlendi. Evlilik töreni Brüksel'deki Saint-Michel-et-Gudule katedralinde yapıldı ve Belçika'da ilk kez olmak üzere televizyonda yayınlandı.

1 Ocak
Lale Orta, ilk Türk kadın futbolcu ve doktor
Faruk Turgut, Türk yapımcı, yönetmen ve senarist
Reha Muhtar, Türk televizyoncu ve sunucu
4 Ocak - Michael Stipe, Amerikalı şarkıcı, R.E.M. grubu.
5 Ocak - Phil Thornalley, İngiliz müzisyen ve yapımcı
22 Ocak - Michael Hutchence, Avustralyalı müzisyen
29 Ocak - Gia Carangi, ABD'nin ilk süpermodeli (ö 1986

13 Şubat - Pierluigi Collina, İtalyan futbol hakemi.
15 Şubat - Armen Mazmanyan, Ermeni yönetmen (ö. 2014)
19 Şubat - Andrew Mountbatten-Windsor, Kraliçe II. Elizabeth'in ikinci oğlu.

4 Mart - Chonda Pierce, Amerikalı şarkıcı, komedyen, yazar, sunucu ve aktris
7 Mart - Bruno Maccallini, İtalyan oyuncu
13 Mart - Adam Clayton, İrlandalı müzisyen, U2 grubunun bas gitaristi.
21 Mart - Ayrton Senna, Brezilyalı araba yarışçısı, üç kez Formula 1 dünya şampiyonu.
24 Mart - Nena, Alman şarkıcı.

1 Nisan - Yalçın Menteş, Türk oyuncu (ö. 2019)
2 Nisan - Muhammed Micarul Kayes, Bangladeşli bürokrat ve diplomat (ö. 2017)
13 Nisan - Rudi Völler, Alman futbolcu
14 Nisan - Brad Garrett, Amerikalı oyuncu ve komedyen
25 Nisan - Ramón Vilalta, Katalan mimar

10 Mayıs
Bono, İrlandalı U2 grubunun solisti
Merlene Ottey, Jamaikalı atlet
24 Mayıs - Kristin Scott Thomas, İngiliz aktris.
31 Mayıs - Chris Elliott, Amerikalı komedyen ve oyuncu

5 Haziran - Kerem Alışık, Türk oyuncu ve tiyatrocu
11 Haziran - Mehmet Öz, Türk Kalp Damar Cerrahı
16 Haziran - Tuğrul Asi Balkar, Türk şair

1 Temmuz - Evelyn "Champagne" King, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve plak yapımcısı
12 Temmuz - Ahmet Ümit, Türk şair ve yazar

7 Ağustos - David Duchovny, Amerikalı oyuncu.
10 Ağustos
Antonio Banderas, İspanyol oyuncu.
Vladimir Kozlov, Kazak gazeteci ve politikacı
11 Ağustos - Nathalie Coupal, Kanadalı oyuncu
14 Ağustos - Sarah Brightman, İngiliz güfte yazarı ve şarkıcı
16 Ağustos - Timothy Hutton, Amerikalı oyuncu.
17 Ağustos - Sean Penn, Amerikalı oyuncu.

7 Eylül
Bob Hartley, Kanadalı buz hokeyi koçu
Ersin Tatar, Kıbrıs Türkü iktisatçı, siyasetçi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı
Rebi Yasin, Mısırlı milli futbolcu
8 Eylül - Aguri Suzuki, Japon yarışçı
9 Eylül
Nurullah Genç, Türk iktisatçı ve şair
Urmas Sisask, Eston besteci
Hugh Grant, İngiliz oyuncu
17 Eylül - Damon Hill, İngiliz araba yarışçısı, Formula 1 eski dünya şampiyonu.
25 Eylül - İgor Bilanov, Ukraynalı futbolcu.

16 Ekim - Bob Mould, Amerikalı müzisyen
18 Ekim - Jean-Claude Van Damme, Belçikalı oyuncu
29 Ekim - Mustafa Koç, Türk iş insanı (ö. 2016)
30 Ekim - Diego Maradona, Arjantinli futbolcu ve teknik direktör (ö. 2020)
31 Ekim - Sedat Edip Bucak, Eski DYP milletvekili

10 Kasım - Neil Gaiman, İngiliz yazar
18 Kasım :
Kim Wilde, İngiliz şarkıcı
Elizabeth Perkins, Amerikalı oyuncu.
22 Kasım - Leos Carax, Fransız yönetmen ve senarist
25 Kasım :
Amy Grant, Amerikalı müzisyen, şarkıcı
25 Kasım - John F. Kennedy, Jr., Amerikalı avukat ve gazeteci, eski ABD başkanı John F. Kennedy'nin oğlu (d. 1999)
27 Kasım - Yuliya Timoşenko, Ukrayna'nın ilk kadın başbakanı
30 Kasım - Gary Lineker, İngiliz futbol oyuncusu

3 Aralık - Julianne Moore, Amerikalı oyuncu.
5 Aralık - Jack Russell, Amerikalı şarkıcı (ö. 2024)
8 Aralık - Aaron Allston, Amerikalı yazar ve oyun programcısı (ö. 2014)

4 Ocak - Albert Camus, Nobel ödüllü Fransız yazar (d. 1913)
12 Ocak - Nevil Shute, İngiliz yazar (d. 1899)
28 Ocak - Zora Neale Hurston, Amerikalı folklorcu, antropolog ve yazar (d. 1891)

6 Şubat - Selahattin Pınar, Klasik Türk müziği bestecisi (d. 1902)
16 Şubat - Dr. Bedri Ruhselman, İstanbul), hekim, keman virtüözü ve neo-spiritüalizm'in ya da Türkçedeki adıyla, deneysel yeni-ruhçuluğun (neo-spiritualisme expérimental) kurucusu. (d. 1898)

18 Mart - Aleksandr V. Kuprin, Rus ressam (d. 1880)
23 Mart - Risale-i Nur Külliyatı'nın müellifi Said Nursi (d. 1878)

11 Mayıs - John D. Rockefeller Jr., Amerikalı hayırsever (d. 1874)
22 Mayıs - İbrahim Çallı, Türk ressam (d. 1882)
30 Mayıs - Boris Pasternak, Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1890)

7 Haziran - Bogoljub Jevtić, Yugoslavya Krallığı'nda başbakanlık görevi görev yapan Sırp politikacı ve diplomat (d. 1886)

13 Temmuz - Kasım Kurt, Türk uzun mesafe yüzücüsü (d. 1896)
29 Temmuz - Hasan Saka, Türkiye'nin 7. Başbakanı (d. 1885)

29 Ağustos - David Diop, Senegalli şair (d. 1927)

22 Eylül - Melanie Klein, Britanyalı psikalanist (d. 1882)
30 Eylül - John Philby, Seylan asıllı İngiliz oryantalist (d. 1885)

5 Ekim - Alfred L. Kroeber, Amerikalı antropolog (d. 1876)
14 Ekim - Abram Ioffe, Sovyet fizikçi (d. 1903)

16 Kasım - Clark Gable, Amerikalı oyuncu. (d. 1901)

5 Aralık - Haşim el-Etâsî, Suriyeli devlet adamı, Suriye'nin 2. başbakanı ve 4. cumhurbaşkanı (d. 1875)

Barış - Albert Lutuli
Edebiyat - Saint-John Perse
Ekonomi -
Fizik - Donald A. Glaser
Kimya - Willard Libby
Tıp - Frank Macfarlane Burnet, Peter Brian Medawar

2024 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi seçimleri, 6 Haziran 2024 tarihinde New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda düzenlecek olan 78. oturumda yapılacaktır. BM Güvenlik Konseyi'nde daimi olmayan beş ülke için yapılacak olan seçimler, 1 Ocak 2025 tarihinde başlayacak iki yıllık görevli olan üye ülkeleri belirleyecektir. BM Güvenlik Konseyi rotasyon kuralları, BM üye devletlerinin oylama ve temsil için geleneksel olarak kendilerini böldükleri bölgesel gruplara daimi olmayan on sandalyeyi aşağıdaki şekilde dağıtmıştır:

Afrika için bir sandalye,
Asya - Pasifik Grubu için bir sandalye,
Latin Amerika ve Karayipler için bir sandalye,
Batı Avrupa ve Diğer Devletler Grubu için iki sandalye.
Seçilen beş üye ülke, 2025–2026 döneminde Güvenlik Konseyi'nde görev yapacak.

 Somali
 Mauritius

 Pakistan

 Danimarka
 Yunanistan

 Panama

Adelie Toprakları (Fransızca: Terre Adélie), Fransa tarafından 21 Kasım 1924 tarihinden bu yana hak iddia edilen ve 1 Nisan 1938 tarihinden itibaren de günümüzdeki sınırları belirlenen Antarktika kıtasının bir kısmına verilen isimdir.
20 Ocak 1840 tarihinde Fransız Jules Dumont d'Urville tarafından keşfedilen bölgeye d'Urville eşinin ismi olan Adelie ismini vermiştir. Hemen güneyinde ise Güney Okyanusu bulunmaktadır. Bu bölge 1955 yılından bu yana Fransa'nın Fransız Güney ve Antarktika Toprakları iline bağlıdır.
5 Aralık 1912'de bu bölgede keşfedilen ve adını bölgenin adından alan Adelie Land göktaşı Antarktika'da bulunan ilk meteorittir.
Antarktika üzerinde iddia edilen haklar imzalanan Antarktika Antlaşması kapsamında göz ardı edilmektedir.

Adelie Toprakları hakkında bilgiler 30 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ain ([ɛ̃]), Fransa'nın illerinden birisidir. Ain, "Bresse", "Dombes", "Bugey" ve Gex olmak üzere 4 farklı bölgeden oluşmaktadır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İlin nüfusu 2019 itibarıyla 653.688'dir. Fransa'nın en önemli jeopolitik bölgelerinden birine sahiptir. Yöre, Demiryolu ve kara yolu ağlarının merkezinde yer almaktadır. Ayrıca ilin Cenevre ve Lyon şehirlerine olan yakınlığı nedeniyle, kentin uluslararası havalimanlarından yararlanması için gereken coğrafi artılara sahiptir.
Ain, ayrıca Fransa topraklarında, en eski insan yaşamına rastlanan toprakları arasındadır. Bölgede MÖ 15000 yılına dayanan bir insan hakimiyeti söz konusudur. Tarihte Jül Sezar gibi önemli liderlerin hedefi haline gelen topraklar, Fransa'nın bağımsızlığına kadar sürekli ele geçirilmeye çalışılmıştır.

İlin, başlıca yerleşimleri, belediye başkanları ve partileri aşağıda yer almaktadır.

Aisne (/eɪn/ AYN, ayrıca US /ɛn/ EN, Fransızca telaffuz: [ɛːn]), Fransa'nın illerinden birisidir. Aisne, "Laon", "Saint-Quentin", "Soissons", "Château-Thierry", "Tergnier" olmak üzere 5 yerleşime ayrılmıştır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. Nüfusu 2019 itibarıyla 528.016'dır. Şehir, o günden bugüne, siyasi çekişmelerin merkezi olmuş ve bölgedeki ormanlar başta olmak üzere bölgenin çoğu her iki Dünya Savaşı sırasında tahrip edilmiştir. Ayrıca önemli yapılar ve anıt mezarlar yıkılmıştır.
Bunlar haricinde, bölgede ekonomi, tarıma dayalı bir grafik çizmektedir. Ancak diğer sanayi dalları da gelişme göstermektedir. Bölgede şeker pancarı üretimi yapılmaktadır. Aisne ilinde, 500 ile 750 mm arası bir ortalama yağış söz konusudur.

Laon, nüf. 26.000 (başkent)
Saint-Quentin, nüf. 60.000
Soissons, nüf. 30.000
Château-Thierry
Tergnier, nüf. 15.000

Akitanya (Fransızca: Aquitaine [[akiˈtɛn]], Gaskonca ve Oksitanca: Aquitània, Baskça: Akitania, Poitevin-Saintongeais: Aguiéne), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Fransa'nın güneybatısında bulunan bölgenin Atlas Okyanusu'na kıyısı bulunmakta (Biskay Körfezi) ve Pireneler boyunca İspanya ile sınır oluşturmaktadır.  Bölgeden geçip Atlas Okyanusu'na dökülen iki nehir şunlardır: Dordogne ve Garonne. En büyük ve merkez şehri Bordeaux'dur. Yörede ünlü Bordeaux şarabı üretilmektedir.

Akitanya Bölgesi 41.308 km²'lik yüzölçümü ile Fransa topraklarının % 7,6'sını kapsamaktadır. Güneyde İspanya, doğuda Midi-Pyrénées, kuzeyde Poitou-Charentes ve Limousin batıda ise Atlas Okyanusu ile çevrilidir.

Romalılar zamanında bölgede Gallia Aquitania ili bulunmaktaydı. MS 4. yüzyılda bölge Romalılar tarafından dört bölgeye ayrılmıştır. 5. yüzyılda ise Vizigotların istilası sonrası bölgede Roma hakimiyeti sona ermiştir. 507 yılında ise bölgeye Franklar hakim olmuştur. 1361'de İngilizlerin bölgeye gelmesiyle Akitanya Prensliği kurulmuş, bölge 1453 yılına kadar İngilizlerin elinde kalmıştır. 1453 yılından itibaren Akitanya Fransa'nın tarihî ve coğrafî bir bölgesidir.

Fransızca bölgede hakim olan dildir. Diğer konuşulan diller ise; güneyde Baskça, bölgenin büyük bölümünde Oksitanca (Gaskonca ve Périgord lehçeleri dahil) ve büyük şehirlere gelen göçmenlerin konuştuğu Portekizce ve Arapçadır.

Bask
Bask Bölgesi
Oksitanya
Oksitanca
Gaskonca

Visits : Tarihi Anıtlar 9 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Allier ([aˈlje]), Fransa'nın illerinden birisidir. Allier, "Montluçon" ve "Vichy" olmak üzere 2 yerleşime ayrılmıştır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir.
Nüfusu 2019 itibarıyla 333.065'tir. Şehir nüfus itibarıyla gerilerde olsa da, Vichy şehri bu bölgeye dahil edilmektedir. 1940'ta, o zamanın belediye başkanı Marshal Philippe Pétain, bu ilin başkenti olarak Vichy'yi seçmiştir.
Bunlar haricinde, ekonomi, tarıma dayalı bir grafik çizmektedir, bu sebeple yöre halkı Auvergne adlı tarımsal yörede toplanmıştır. Ancak diğer sanayi dalları da gelişme göstermektedir. Ayrıca Vichy'de şişelenen su, dünya çapında satılmaktadır.

Allier ili, içinde akarsu akaçlarının yer aldığı bir bölgede bulunmaktadır. Allier'deki akarsular aşağıdaki gibidir;

Allier
Loire
Cher
Besbre
Sioule
Aumance

Montluçon
Vichy

Alpes-de-Haute-Provence ([ˌalpdəotpʀɔˈvɑ̃s]), Fransa'nın illerinden birisidir. Alpes-de-Haute-Provence, "Barcelonnette", "Castellane" ve "Forcalquier" olmak üzere 3 yerleşime ayrılmıştır. Bu yörelerin her birinin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. İlk başta ismi "Nord-de-Provence" olan il, sonrasında, önce "Haute-Provence", sonra "Basses-Alpes" olarak adlandırılmıştır. Günümüzde ise Alpes-de-Haute-Provence ismini almıştır. İlin nüfusu Fransa'nın en düşük nüfuslu illeri arasındadır.
Bunlar haricinde, ekonomi, turizme dayalı bir grafik çizmektedir. Alpler'de yer alması, "Alpes-de-Haute-Provence" ilini bir turizm merkezi haline getirmektedir.

Barcelonnette
Castellane
Forcalquier

Senez Piskoposluğu

Altı Ulus Şampiyonası (İngilizce: Six Nations Championship); Fransa, Galler, İngiltere, İrlanda, İskoçya ve İtalya arasında her yıl düzenlenen uluslararası ragbi birliği şampiyonasıdır. 1883 yılında kurulmuş olup, altı katılımcı ülkenin birlikleri tarafından Six Nations Rugby bayrağı altında düzenlenmektedir.
Six Nations Championship'e katılan takımlar geleneksel olarak Kuzey Yarımküre'deki en yüksek sıralamaya sahip altı millî takımdır.

Dünya tarihindeki ilk uluslararası ragbi maçı 1871'de İngiltere ile İskoçya arasında oynandı. 12 yıl boyunca millî takımlar, 1883'te ilk Home Championship turnuvası düzenlenene kadar yalnızca ara sıra hazırlık maçları oynadı. Turnuvaya Britanya Adaları'ndan İngiltere, İrlanda, İskoçya ve Galler olmak üzere dört millî takım katıldı. 1910'da Fransa turnuvaya resmi olarak katıldı ve adı Five Nations Championship olarak değiştirildi. Bununla birlikte Fransa 1930-1939 yıllarında katılmadı.
1970'lere gelindiğinde turnuva, Kuzey Yarımküre'deki en popüler ragbi etkinliği haline geldi. Turnuvada 1993 yılına kadar herhangi bir kupa veya kupa verilmedi. 2000 yılında şampiyonaya İtalya da katıldı ve adı şu anki Six Nations Championship olarak değiştirildi.

Her takım birbiriyle bir kez karşılaşmaktadır. İç saha avantajı yıldan yıla değişmektedir. Galibiyete iki, beraberliğe bir, mağlubiyete sıfır puan verilir.
1994'ten önce, en iyi takımların berabere kalması durumunda şampiyonluk paylaşılıyordu. Günümüzde bu durumda şampiyonluk, atılan veya yenilen puanlara göre belirlenmektedir.

Şampiyonanın galibi, 1993 yılında tanıtılan Şampiyonluk Kupası'nı alır. Kupa gümüştür ve James Brent-Ward tarafından tasarlanmıştır.
Bununla birlikte turnuvada takımlar arasındaki maçlara göre çok sayıda ödül verilmektedir:

Calcutta Cup – 1879'dan itibaren İngiltere ile İskoçya arasındaki maçlar için verilmektedir.
Centenary Quaich – 1899'dan itibaren İskoçya ve İrlanda arasındaki maçlar için verilmektedir.
Giuseppe Garibaldi Trophy – 2000'den itibaren Fransa ve İtalya arasındaki maçlar için verilmektedir.
Grand Slam – diğer beş takımı da yenen takıma verilir.
Millennium Trophy – 1988'den itibaren İngiltere ve İrlanda arasındaki maçlar için verilmektedir.
Triple Crown – takımlardan birinin diğer üçünü yenmesi durumunda İngiltere, İrlanda, İskoçya veya Galler'den bir takıma verilir.

Home Championship (1883-1909)

Beş Ulus Şampiyonası (1910-1931)

Home Championship (1932-1939)

Beş Ulus Şampiyonası (1940-1999)

Altı Ulus Şampiyonası (2000-)

Godwin, Terry (1984). The International Rugby Championship 1883–1983. Londra: Willows Books. ISBN 978-0-00-218060-3. 
Starmer-Smith, Nigel, (Ed.) (1986). Rugby – A Way of Life, An Illustrated History of Rugby. Lennard Books. ISBN 978-0-7126-2662-0. 
Narz, Naomi, (Ed.) (2019). Rugby – Wales and United States Connection, A showing of LDR feats in sport. Rich Books. 

Resmî site (İngilizce)

Amboise Şatosu (Fransızca: Château d'Amboise), Fransa'nın Loire Vadisi'nde bulunan Indre-et-Loire ilinde yer alan bir şatodur. 15. yüzyılda krallık tarafından müsadere edilen yapı, tercih edilen bir kraliyet ikametgahı haline gelmiş ve kapsamlı bir şekilde yeniden inşa edilmiştir. Kral VIII. Charles 1498'de bir kapı lentosunun kafasına çarpması sonucu yaralanarak şatoda ölmüştür. Şato 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren harabe haline gelmiş ve iç binalar büyük ölçüde yıkılmış olsa da, bazıları günümüze kadar sağlam kalmış ve kulelerin ve duvarların dış savunma hattı ile birlikte restore edilmiştir. 1840'tan beri Fransız Kültür Bakanlığı tarafından tarihi anıt statüsü tanınmıştır.

Château de Amboise, Loire Nehri üzerindeki bir çıkıntıya inşa edilmiştir. Kalenin inşasından önce Orta Çağ'da bölgenin stratejik önemi fark edilmiş ve yerine bir Galya oppidum'u inşa edilmiştir. 9. yüzyılın sonlarında Orléans Vikontu olan Ingelger, annesi aracılığıyla Fransa krallarının yaveri olan Abbot Hugo ile akraba idi. Ingelger, Château de Amboise'ı yöneten seçkin ailenin bir üyesi olan Adelaise ile evlendi (piskopos ve başpiskopos bu ailenin üyeleriydi ve Ingelger'in evlendiği kızın amcalarıydı). Daha sonra Angers Kontu oldu ve Ingelger'in kariyerindeki yükselişi aile bağları ve askeri itibarıyla açıklanabilir. Mirasın bir sonucu olarak Château de Amboise, Ingelger ve Adelaise'in oğlu I. Fulk'a geçti. Fulk I topraklarını genişletmeye başladıkça, Amboise, Loches ve Villentrois onun egemenlik alanının merkezini oluşturdu. Amboise, Angevin egemenliğinin doğu sınırını oluşturdu.
Amboise ve kalesi, 987'de aile mirası yoluyla III. Fulk'a geçti. III. Fulk, topraklarını Anjou'ya doğru genişletmek isteyen Blois Kontu I. Odo'nun hırslarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. I. Odo'nun takipçilerinin yardımıyla, Bretonya Dükü I. Conan, Saumurlu Gelduin ve Saint-Florent-de-Saumur Başrahibi Robert, III. Fulk'un mülklerini denetlemekle görevlendirildi. Conan, Anjou'nun batı sınırında savaşırken, Gelduin ve Robert doğudaki Amboise ve Loches kalelerini izole etmeye çalıştılar. Chaumont ve Monsoreau kaleleri, Amboise'ı tehdit altında tutmak için inşa edildi ve Saint-Aignan garnizon olarak kullanıldı.

Yüzyıllar boyunca, Château de Amboise geliştirildi ve genişletildi; sahibi Louis de Amboise, Toir Vikontu (1392-1469) 1431'de Louis XI'e karşı komplo kurmak suçundan idam edildikten sonra, Kral VII. Charles onu affetti ancak Château de Amboise'ye el koydu. Fransız krallarının eline geçtikten sonra, şato XI. Louis'den I. Francis'e kadar sarayın gözde mekanı oldu  VIII. Charles şatoyu genişletmeye karar verdi ve 1492'den itibaren şato ilk olarak Fransız Gotik'inin son dönemi olan Flamboyant Gotik tarzında inşa edildi ve 1495'ten sonra İtalyan mimarlar Domenico da Cortona ve Fra Giacondo Fransız mimarisindeki ilk Rönesans mimari öğelerini ve dekorasyonlarını ekledi. Belgeler, bu inşaata katılan üç Fransız mimarın adını koruyor: Colin Biart, Guillaume Senot ve Louis Armandart.
1494-1495 İtalyan Savaşı'ndan sonra Charles, İtalyan mimarları ve zanaatkarları Fransa'ya davet ederek şatoyu "Fransa'daki ilk İtalyan tarzı saray" a dönüştürdü. Charles'ın İtalya'dan getirdiği adamlar arasında Pacello da Merogliano da vardı; tasarımları Amboise ve Blois kalelerinin bahçelerinin inşasında kullanıldı; çalışmaları Fransız peyzaj tasarımcılarının sonraki çalışmaları üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Charles, 1498'de kalede öldü ve kafasını bir kapının kenarına çarptı. Ölümünden önce, kalenin üst terasını bir parterre'e yer açacak şekilde genişletmiş ve etrafını bir hendekle çevirdi. Halefi XII. Louis tarafından terasın etrafına inşa edilen dairesel galeri , Jacques-André du Serson'un 1576'da yarattığı Les plus excellens bastimens de France gravüründe görülebilir. 20. yüzyılda parterler resmi ağaç bosquetleri ve kare çimler olarak restore edildi.Annesi Savoylu Louise'e ait olan Château de Amboise'de büyüyen da Vinci, Kral I. François'in saltanatının ilk yıllarında şöhretinin zirvesine ulaştı. Aralık 1515'te kralın daveti üzerine Leonardo da Vinci, Château de Amboise'ye geldi ve hayatının sonuna kadar yeraltı tüneliyle şatoya bağlı olan yakındaki Château de Clos-Luce'de yaşadı ve çalıştı. Belgeler, da Vinci'nin ölümünden sonra 2 Mayıs 1519'da Saint-Hubert Şapeli'ne 100 metre mesafede bulunan Saint-Florentin Şapeli'ne gömüldüğünü gösteriyor. Saint-Florentin Şapeli 18. yüzyılın sonlarında yıkıldı ve da Vinci'nin mezarı Saint-Hubert Şapeli'ne taşındı. Amboise Şatosu arazisinde bulunan Saint-Florentin Şapeli, bir zamanlar şatonun mülküydü. Amboise arazisinde bulunan ancak şatonun mülkiyetinde olmayan Saint-Florentin Şapeli ile karıştırılmamalıdır.
Fransız Devrimi'nden (1789-1799) sonra, kale arazisindeki Saint-Florentin Şapeli o kadar harap olmuştu ki, I. Napolyon tarafından atanan mühendis onu kurtarmanın imkânsız olduğunu düşünerek tamamen yıkmaya karar verdi. Şapelin yıkımından elde edilen taşlar, Amboise Şatosu'nun yıkılan kısımlarının yeniden inşasında kullanıldı. Altmış yıl sonra (veya Leonardo'nun ölümünden ve gömülmesinden 330 yıl sonra), Saint-Florentin Şapeli'nin temelleri üzerinde kazılar yapıldı; şapelin bulunduğu yerde tam bir erkek iskeleti ve üzerinde da Vinci adının baş harfleri bulunan bir taş levhanın parçaları bulunduğu bildirilmektedir. Diğer kaynaklarda ise insan kemiklerinden yapılmış bir höyükten (Fransa'daki diğer şapellerde olduğu gibi) ve çocukların eğlenmek için kafataslarıyla oynadığından bahsedilmektedir. Ayrıca, bu insan kemikleri ve alışılmadık derecede büyük bir insan kafatası Saint-Hubert Şapeli'ne gömülmüştür. Mezarın üzerine zemin seviyesinde büyük bir taş levha yerleştirilmişti ve levhanın üzerinde Da Vinci'nin metal bir kabartma portresi (Metzi'nin çizdiği bir portreden esinlenerek) ve Leonardo da Vinci yazısı vardı.

II. Henry ve Catherine de' Medici, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart ile birlikte çocuklarını Amboise Şatosu'nda büyüttüler. Stuart, II. François ile nişanlıydı.

1560 yılında, Fransız Din Savaşları sırasında genç II. François adına Fransa'yı yöneten Guise ailesine karşı bir Huguenot Bourbon suikasy planı ortaya çıkarıldı ve Guise Kontu tarafından engellendi. Operasyonun tamamlanması bir ay sürdü ve bu süre zarfında 1.200 Protestan şehir surlarına asıldı. Cesetlerin kötü kokusu, saray mensuplarını kısa sürede şehri terk etmeye zorladı.
12 Mart 1563'te, kral ile Catherine de' Medici'yi kaçırma planına karışan Condé Prensi I. Louis arasında başarısız Amboise Barışı imzalandı. "Af Fermanı" olarak bilinen bu belge, lordların ve sulh hakimlerinin özel şapellerinde Protestan ayinleri yapılmasını yasaklıyor ve bu tür ayinlerin yalnızca şehir surları içinde yapılabileceğini belirtiyordu. Ancak, her iki taraf da bu karardan memnun kalmadı ve sonuç olarak ferman yaygın olarak kabul görmedi.

Yaşanan olaylardan sonra Amboise Şatosu kralların gözüne bir daha giremedi. 17. yüzyılda Bourbon Kralı XIII. Louis'in kardeşi Orleanslı Gaston'a kalan devasa şato terk edilmiş bir duruma düştü. Onun ölümünden sonra Amboise Şatosu tekrar taht mülkiyeti haline geldi ve Fronde iç savaşları sırasında hapishane olarak kullanıldı. XIV. Louis döneminde, kötü şöhretli bakan Nicolas Fouquet ve Antoine Nompard de Caumont-Lozen Amboise Şatosu'nda tutuldular. XV. Louis, Amboise Şatosu'nu, yakın zamanda batıdaki Château de Chantelup'u ele geçiren bakanı Choiseul Dükü Étienne François de Choiseul'a hediye etti. Fransız Devrimi sırasında Amboise Şatosu ciddi şekilde hasar gördü ve şato arazisindeki binaların büyük bir kısmı yıkıldı. İmparator Napolyon Bonapart'ın emriyle yaptırılan mühendislik değerlendirmesi sonucunda kalenin büyük bir bölümü kullanılamaz hale gelerek yıkılmasına karar verildi.
1840 yılında, Château de Amboise Fransız Kültür Bakanlığı tarafından tarihi anıt olarak tescil edildi.  Kale, Kral Louis-Philippe döneminde restore edildi, ancak 1848'de tahttan indirilmesinden sonra, kale hükümet tarafından müsadere edildi. Kasım 1848'de, Cezayir'in Fransa tarafından sömürgeleştirilmesine karşı çıkan Emir Abdelkader, ailesi ve akrabalarıyla birlikte Château de Amboise'a sürüldü. 1852'de, Bentley's Miscellany, kalenin Emir'in ailesi tarafından işgal edilene kadar popüler bir turistik cazibe merkezi olduğunu bildirdi.
Aynı yılın ilerleyen zamanlarında, Başkan Louis-Napoleon Bonaparte, Abdelkader'i Château de Amboise'da ziyaret etti ve serbest bırakıldığını duyurdu. 1873'te şatonun mülkiyeti Louis-Philippe'in mirasçılarına devredildi ve Eugène Violle-le-Duc yönetiminde kapsamlı restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi. 1940'ta Nazilerin Fransa'yı işgalinden sonra şato hasar gördü. Modern zamanlarda, Louis-Philippe'in varisi olan Paris Kontu, şatoyu kademeli olarak restore etti ve korudu.

Resmi web sitesi
Rönesans'ın beşiği   Arxivləşdirilib
Château d'Amboise için Kültür Bakanlığı veritabanı girişi

Amedeo Clemente Modigliani (12 Temmuz 1884, Livorno - 24 Ocak 1920, Paris), Yahudi kökenli İtalyan ressam ve heykeltıraş.

Ressamın Yahudi kökenli ailesi, 18. yüzyılın başlarında göçmen olarak gelip Livorno'ya yerleşmişti. Amadeo, ailenin dördüncü ve son çocuğuydu. 1895 yılında geçirdiği veremin ardından 1898 yılında tifoya yakalanınca lise eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Bu yüzden sanata yönelerek resim dersleri almaya başladı. 1901'de ikinci kez verem geçiren Amadeo, annesi tarafından Napoli'ye götürüldü, tedavisine bu şehirde devam edildi.
Ders aldığı Guglielmo Micheli, onun akademik eğitim alması gerektiğini söyleyince Modigliani, 1902'de Floransa'daki Güzel Sanatlar Okulu'na başladı ve bir yıl sonra da Venedik'teki Güzel Sanatlar Akademisi'ne kaydoldu. Ayrıca Venedik'te uyuşturucuyla tanıştı. 1906'da Paris'e gitti ve Montmartre'deki beş parasız sanatçıların toplandığı Le Bateau-Lavoir'a yerleşti. Orada komşuluk yaptığı ressamlardan biri de Pablo Picasso idi. Paris'in bohem yaşamına ayak uydurarak alkol ve içki bağımlısı oldu. Bitkin düştüğü için ailesinin yanına Livorno'ya döndü. Tekrar sağlığına kavuştuğunda Paris'e dönüp Montparnasse'da bir stüdyo kiraladı. Romanyalı heykeltıraş Constantin Brancusi ile tanışınca resmi bırakıp heykeltıraşlık yapmaya başladı ve bu alanda da başarılı oldu. 1912 yılında Salon d'Automne'da sergilediği yapıtları ilgi görmesine rağmen 1914'te heykel çalışmalarını tümüyle bitirip tekrar resme döndü. I. Dünya Savaşı çıkınca orduya katılmak istese de sağlık sorunları nedeniyle kabul edilmedi. 1916 yılında Polonyalı şair Leopold Zborovski ve eşi Anna ile tanıştı. Modigliani çiftin birçok tablosunu yaptı. 1917 yılında Academie Colarossi'de çizim çalışmaları yaparken ve yapmayı düşündüğü bir tablosu için model ararken arkadaşı olan Rus heykeltıraş Chana Orloff, onu 19 yaşındaki güzel sanatlar öğrencisi Jeanne Hébuterne ile tanıştırdı. Jeanne Hébuterne'in tablosunu bitirdikten sonra çiftin aralarındaki ilişki bitmedi ve beraber yaşamaya başladılar. Koyu Katolik bir aileden gelen Jeanne'nin, bir Yahudi olan Modigliani ile olan ilişkisine ailesi karşı çıkmasına rağmen birliktelikleri sürdü.
Ressam, arkadaşı Leopold Zborovski'nin de cesaretlendirmesiyle 3 Aralık 1917'de Paris'te Berthe Weill Galeri'de 32 tablodan oluşan ilk kişisel sergisini açsa da sergi, çok sayıda çıplak kadın çalışması barındırdığı gerekçesiyle Paris polisi tarafından kapatıldı.

Bir ressam olan alt kat komşuları Manuel Ortiz de Zárate, bir akşam Modigliani'yi ziyarete geldiğinde onu baş ağrıları içerisinde bularak doktor çağırdı. Gelen doktor hastanın tüberküloz ve menenjit nedeniyle umutsuz bir durumda olduğunu söyledi. 24 Temmuz 1920'de öldükten sonra düzenlenen törenle toprağa verilişinden 2 gün sonra ikinci çocuğuna hamile olan karısı Jeanne, kendini beşinci kattaki odasının penceresinden atarak intihar etti. Jeanne ve Modigliani ayrı mezarlıklarda toprağa verilse de 1930 yılında Jeanne'in ailesi, onun Modigliani'nin yanına gömülmesine razı oldu. Her ikisi de ölünce 15 aylık kızlarını Modigliani'nin kız kardeşi Florence evlatlık alarak yetiştirdi.

www.modigliani-foundation.org 6 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amedeo Modigliani'nin 316 tablosu
[1] www.claudiobarontini.com arşivlerindeki fotoğraflar
Hecht Müzesi
Modigliani: Beyond the Myth, Yahudi Müzesi, New York 2004
Modigliani ve modelleri, Kraliyet Sanat Akademisi, Londra 2006
Sergiyle ilgili yorumlar 10 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Modigliani Kraliyet Sanat Akademisi'nde, Londra
Mick Davis tarafından yazılıp yönetilmiş biyografi filmi 14 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Amerika'ya ilk gelen Avrupalılar, Kızıl Erik'in 985'te bir yerleşim kurduğu Grönland'dan batıya seyahat eden İskandinavlardı. Oğlu Leif'in, 1001 yılında günümüzde Kanada olarak bilinen bölgenin kuzeydoğu kıyılarını keşfettiği ve orada bir kış geçirdiği sanılmaktadır.
İskandinav destanları, Viking denizcilerin Kuzey Amerika'dan Bahama adalarına kadar uzanan Atlantik kıyılarını keşfettiklerini belirtmekle birlikte anılan iddialar bugüne kadar kanıtlanmamıştır. Buna karşın, 1963'te Newfoundland'ın kuzeyinde L'Anse-aux-Meadows'da anılan döneme ait belirli İskandinav ev yıkıntıları bulunmuş ve böylelikle İskandinav destanlarda ileri sürülenlerin hiç olmazsa bir kısmı doğrulanmıştır.
Asya'ya batıdan giden bir yol arayan Kristof Kolomb'un Karayipler'de karaya çıkmasından sadece beş yıl sonra 1497'de, İngiltere Kralı tarafından görevlendirilen Venedikli denizci John Cabot, Newfoundland'a ayak basması, İngilizlerin ilerideki yıllarda Kuzey Amerika üzerinde hak iddia etmesine temel oluşturacaktı.

Hernando de Soto adındaki savaş gazisinin düzenlediği sefer, İspanyol keşif seyahatlerinin en önemlileri arasında yer almaktadır. De Soto grubu seferine 1539'da Havana'da başladı, Florida'da karaya çıkıldı ve güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri boyunca Mississippi Nehri'ne kadar servet peşinde dolaşıldı.
Bir başka İspanyol kaşifi olan Francisco Coronado, hayal ürünü Cibola'nın Yedi Kenti'ni aramak için 1540'ta Meksika'dan hareket etmesiyle Büyük Kanyon ve Kansas'ı keşfetti.
Buna karşın Coronado ve beraberindekiler, farkında olmadan, bölgedeki Kızılderilileri atçılık ile tanıştırdılar: Coronado'nun elinden kaçan çok sayıda at Büyük Düzlükler (İngilizce: Great Plains) bölgesinde üremeye başladı. Birkaç kuşak sonra, bölgedeki Kızılderililer binicilik ustası oldular ve çalışma alanlarını genişletip çeşitlendirdiler.
İspanyollar güneyden yukarı yayılırken, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzey kesimi de Fransızlar adına seyahat eden Giovanni da Verrazano, 1524'te Kuzey Karolina 'da karayı gördü ve Atlantik kıyısı boyunca kuzeye giderek bugünkü New York limanının yukarısına geçti.
On yıl sonra, Fransız Jacques Cartier, kendinden önceki Avrupalılar gibi, Asya'ya giden geçidi bulmak umuduyla yola çıktı. Cartier'in St. Lawrence Nehri kıyılarındaki keşifleri, Fransızların Kuzey Amerika üzerinde 1763'e kadar sürecek olan hak iddialarının temelini oluşturdu.
İngilizler 1585'te, Kuzey Karolina'da, iki yıl içinde başarısızlıkla sonuçlanan Roanoke Kolonisi'ni kurduktan sonra, İngilizler 1607'de Jamestown'da başarıyla yeni bir koloni kurdu.

Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya 1600'lerin ilk yıllarında büyük bir göç dalgası başladı.
Meksika, Batı Hint Adaları ve Güney Amerika'da zengin İspanyol kolonileri kurulduktan çok sonra, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri olan bu topraklara, ilk İngiliz göçmenleri Atlantik'i aşarak ayak bastılar.
Avrupalı göçmenlerin çoğu, siyasal baskılardan kaçmak, dinsel inançlarını özgürce yerine getirebilmek, maceraya atılmak ya da özellikle İngiltere'deki 1620-1635 yıllarındaki büyük ekonomik güçlerden kaçmak için Amerika kolonilerine göç ettiler.
Kıyı boyunca sayısız koylar ve limanlar vardı. Yalnız iki bölgede, Kuzey Karolina ve New Jersey'de, gemilere elverişli liman yoktu.
Kennebec, Hudson, Delaware Nehri, Susquehanna, Potomac ve diğer çok sayıda büyük nehir, Appalachian Dağları ile kıyı arasında kalan bölgeyi denize bağlıyordu. Yalnız bir nehir, Kanada'da Fransızların elinde olan St. Lawrence, Büyük Göllere ve kıtanın merkezine erişimi sağlayan bir su yoluydu. Sık ormanlar, bazı Kızılderili kabilelerin direnmesi ve Appalachian Dağları, kıyı bölgesinden daha içerilere yerleşmeyi güçleştiriyordu.
Siyasal yaklaşımlar pek çok kişinin Amerika'ya gitmesine yol açtı. İngiltere'de I. Charles'in keyfi yönetimi, 1630'larda Yeni Dünya'ya göçü hızlandırdı. Avrupa'nın Almanca konuşulan kesimlerinde, uzun süreli savaşların yarattığı yıkım, 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılda Amerika'ya olan akımı güçlendirdi.

Kuzey Amerika'da tutunan ilk İngiliz kolonisi Jamestown'dı. Kral I. James tarafından Virginia Şirketi'ne verilen bir imtiyaza dayanarak, yaklaşık 100 kişiden oluşan bir grup 1607'de Chesapeake Körfezi'ne doğru yola çıktı. İspanyollarla çatışmaya girmekten kaçınmak amacıyla, James Nehri kenarında körfezden 60 kilometre kadar yukarıda bir yer seçtiler.
John Smith anlaşmazlıklara, açlığa ve Kızılderili saldırılarına karşın, disiplin uygulama yeteneği sayesinde küçük koloniyi ilk yıl süresince bir arada tuttu.
Smith 1609'da İngiltere'ye döndü ve onun yokluğunda koloni karışıklığa boğuldu. 1609-1610 kışında kolonicilerin pek çoğu hastalığa yenildiler. Mayıs 1610'a gelindiğinde, ilk 300 yerleşimciden yalnız 60'ı hayatta kalmıştı. Aynı yıl içinde, James Nehri'nden biraz daha yukarıda Henrico (günümüzde Richmond) kenti kuruldu.
Ancak çok geçmeden, Virginia ekonomisinde devrim yaratacak bir gelişme ortaya çıktı. John Rolfe 1612'de Batı Hint Adaları'ndan ithal edilen tütün tohumlarını yerli bitkilerle melezledi. İçimi Avrupalıların hoşuna giden yeni tür tütün, ilk defa 1614'te Londra'ya ulaştı. Bu tütün, on yıl içinde Virginia'nın temel gelir kaynağı haline geldi.
Hastalık ve Kızılderili saldırıları sonucu ölüm sayısı olağanüstü oranda yüksek kaldı. 1607'den 1624'e kadar koloniye yaklaşık 14.000 kişi göç etmişti; fakat, 1624'te orada ancak 1.132 kişi yaşamını sürdürüyordu. 1624'te, bir kraliyet komisyonunun önerisine uyan Kral, Virginia Şirketi'ni feshetti ve onu bir kraliyet kolonisi yaptı.

XVI. yüzyıldaki dinsel ayaklanmalar sırasında, Püritenler olarak tanınan bir grup, Anglikan Kilisesi'nde içerden reform yapmaya çalıştılar. Temelde, Katolikliğe özgü törenlerin ve yapılanmaların, daha basit olan Protestan inanç ve tapınma biçimleriyle değiştirilmesini istiyorlardı. Püritenlerin reformcu görüşleri, devlet kilisesinin birliğini yıkarak, halkın bölünmesi ve krallık otoritesinin bozulması tehdidi taşıyordu.
Kurulu Kilise'de hiçbir zaman reform yapılamayacağına inanan Ayrılıkçılar (İngilizce: Separatists), 1607'de Hollanda'nın Leiden kentine sığınmacı olarak gittiler. Buna karşın, Kalvenci Hollandalılar, sığınmacılara yalnız düşük ücretli işler verdiler. Grubun bazı mensupları bu ayırımcılıktan bunaldılar ve Yeni Dünya'ya göç etmeyi kararlaştırdılar.
Leiden Püritenlerinden bir kesimi 1620'de Virginia Şirketi'nden bir toprak imtiyazı sağladı ve 101 kadın, erkek ve çocuktan oluşan bir grup Mayflower gemisiyle Virginia'ya hareket etti. Bir fırtına onları kuzeye sürükledi ve Cape Cod'da karaya çıktılar. Kendilerinin herhangi bir hükûmetin yetki alanı dışında olduğuna inandıkları için, adil ve eşit yasalara uymayı kabul eden "Mayflower Sözleşmesi" adındaki resmî belgeyi hazırladılar.
Mayflower, Aralık ayında Plymouth limanına geldi; yolcular süresince yerleşim birimlerini kurmaya başladılar.
1630'da, Kral I. Charles'tan koloni kurma imtiyazı almış bulunan yeni bir göçmen dalgası Massachusetts Körfezi'ne geldi. Bunların pek çoğu, İngiltere'de dinsel inançlarının gereğini yapmaları giderek daha çok engellenen Püritenlerdi. Önderleri John Winthrop, Yeni Dünya'da açıkça "tepenin üzerindeki kent" yaratmaya girişti. Böylelikle anlatmak istediği, Püritenlerin kesinlikle kendi dinsel inançları uyarınca yaşayacaklarıydı.
Massachusetts Körfez Kolonisi tüm New England bölgesinin kalkınmasında önemli bir rol oynadı ve bunun bir nedeni de, Winthrop ve onun Püriten meslektaşlarının imtiyaz belgelerini beraberlerinde getirebilmiş olmalarıydı. Böylece, koloninin yönetimi İngiltere'de değil Massachusetts'te yerleşik oluyordu.
İmtiyazın hükümlerine göre, güç Yüksek Kurul'un (General Court) elindeydi ve kurulun üyeleri, Püriten Kilisesi üyesi olmaları gerekli "özgür yerleşimciler"den (İngilizce: freemen) oluşuyordu. Bu yöntem, Püritenlerin kolonideki hem siyasal hem de dinsel egemen güç olmalarını güvence altına alıyordu. Valiyi Yüksek Kurul seçiyordu. Bir sonraki kuşak döneminin büyük kesiminde John Winthrop vali olmuştu.
Püritenlerin katı yönetimine baş kaldıranlardan Roger Williams, koloniden kovulduktan sonra 1636'da, günümüzde Providence, Rhode Island olan bölgede Narragansett Kızılderililerinden toprak satın aldı. Orada, kilise ile devletin kesinlikle ayrı olduğu ve dinsel özgürlüğün uygulandığı ilk Amerikan kolonisini kurdu.
Massachusetts'ten ayrılanlar yalnız Williams gibi kilise karşıtları değildi. Daha verimli topraklar arayan Püritenler, Massachusetts Körfez Kolonisi'ni Connecticut Nehri Vadisi'ne, New Hempshire ve Maine kıyılarına yeni yerleşim birimleri kurmak için göç ettiler.

Hollanda Batı Hindistan Şirketi tarafından görevlendirilen Henry Hudson, 1606'da, günümüzde New York kentinin bulunduğu bölge çevresinde ve kendi adının verildiği nehrin kıyılarında, olasılıkla New York'un Albany kentinin kuzeyinde bir noktaya kadar uzanan keşiflerde bulundu. Hollandalıların bölgeye bundan sonra yaptıkları seyahatler, gelecek yıllardaki hak iddialarına ve ilk yerleşimlere temel oluşturdu.
Kuzeydeki Fransızlar gibi, Hollandalılar da başlangıçta kürk ticaretiyle ilgilendiler. Bu amaçla, kürk sağlanabilecek bölgeye erişimde anahtar rol oynayan Iroquois Kızılderililerinin Beş Ulusu ile yakın ilişkiler geliştirdiler. Hollandalı yerleşimciler 1617'de, Hudson ve Mohawk nehirlerinin birleştiği noktada, şimdi Albany kentinin bulunduğu yerde bir kale kurdular.
Manhattan adasında yerleşim 1620'lerin ilk yıllarında başladı. Rivayete göre, ada 1624'te bölgedeki Kızılderililerden 24 dolar karşılığında satın alındı. Hemen ardından da adaya New Amsterdam adı verildi.
Hollandalılar, Hudson Nehri bölgesinde yerleşimleri çekici kılmak için, efendi (Felemenkçe: patroon) sistemi denilen bir tür feodal aristokrasi geliştirdiler. Bu çok büyük malikanelerin ilki 1630'da Hudson Nehri kıyılarında kuruldu.
Daha güneyde, Hollandalılarla bağlantısı olan bir İsveç ticaret şirketi, bundan üç yıl sonra, Delaware Nehri kıyısında ilk yerleşim bölgesini kurmayı denedi. Konumunu pekiştirecek kaynakları bulunmayan Yeni İsveç, giderek Yeni Hollanda ve daha sonra da P

Amiens Katedrali (Fransızca: Basilique Cathédrale Notre-Dame d'Amiens), Picardie'de yer alan 13. yüzyıla ait Gotik tarz kiliselerin en büyüklerindendir. Katedral 1152'de Romanesk tarzında inşa edildiyse de 1218'deki yangında tahrip olmuş ve 1220-1245 yılları arasında yeni tarzıyla yeniden yapılmıştır. İç planındaki uyumluluk üç kademeli iç eğimi ile özellikle ön cephedeki ve güney taşıyıcı koldaki heykellerin incelikli gösterişi vardır.
Katedral, büyük bir güç timsaliydi ve ne de olsa bir geç dönem 16. yüzyıl hisarını bünyesinde bulundurmaktaydı; ancak, çevresini saran surlar zamanla etkileyici konakların sınırını çizdiği bulvarlarla yer değiştirdi. Eski ve daha görselliği yüksek olan bölüm doğrudan Somme Nehri'ne konumlandırılmıştır. Dar ve düzensiz sokaklar nehrin on bir adet kolu ile kesişmekte ve bunlardan türeyen kanallarca kuzeyde sonlanmaktadır.
1981 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Anayasa hukuku, ulus devletlerin ve diğer siyasi organizasyonların kurucu ve temel yasaları hakkındaki çalışmaları içermektedir. Anayasalar hükûmetler için bir çatı oluşturur, otorite, yeni yasa ve düzenlemelerin yapılmasında siyasi yapıların işlevlerini sınırlandırabilir veya tanımlayabilir.

Bütün ulus devletlerin bir anayasası olmamasına rağmen, bu tür bütün devletler zorunluluk ve üzerinde hemfikir olunan çeşitli yasaları içeren bir jus commune'ye (Kamu hukukuna) veya ülkeye has bir hukuka sahiptir. Bunlar örfi hukuk, sözleşmeler, yazılı hukuk, yargı hukuku veya Uluslararası hukuk konularıdır.
Anayasa incelemesinde anayasa hukukunun kaynakları, anayasa hukuku kavramı, anayasa kavramı, kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi:anayasal yargı, devletin unsurları, kurucu iktidar (asli kurucu tali kurucu, devlet kavramı, devlet şekilleri (monarşi, cumhuriyet, tek ve bileşik devlet), hükûmet sistemleri, demokrasi, seçimler, temel haklar ve özgürlükler konuları incelenir. Bunların yanı sıra hukuk fakültelerinde ders kapsamı içerisinde genel esaslar başlığı adı altında incelenen bu konulardan başka Türk Anayasa Hukuku da incelenmektedir.

Devletin, temel organlarının kuruluşunu, işleyişini belirleyen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Maddi anlamda anayasa tanımına göre bir kuralın anayasa olup olmadığına karar verebilmek için o kuralın içeriğine, neleri düzenlediğine bakılır. Eğer bir kural, içerik itibarıyla devletin temel hususlarıyla ilgili ise o kural anayasal niteliktedir.

Kanunlardan daha farklı ve daha zor bir yöntemle konulup, değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre bir kuralın anayasal olup olmadığına karar verebilmek için kuralın bulunduğu yere, yapılış ve değiştiriliş şekline bakılarak karar verilir. İçerik, şekli anlamda anayasa için önemsizdir.

Anayasa kavramı temel yasayla özdeşleştirilebilse de aslında yerine göre farklı şekillerde kullanılabilir. Terim olarak hukuk terimleri içerisinde hiyerarşik tablonun en üstünde bulunduğundan dolayı böyle bir sonuca varılabilir. Tabi bu çerçeve içerisinde ele alındığında anayasa ile anayasa hukuku kavramlarını ayrı düşünmek gerekir; tabi böyle bir ayrımı kavramsal ya da terimsel farklılıklara dayandığı için yaparız.
Anayasa hukuku temelde devletin temel işleyiş biçimlerine değinir, yani yasama (yasa koyucu, yaratıcı güç), yürütme organı (idare biçimleri, hükûmet görevleri, başbakan ve bakanların görevleri), yargı organı (mahkemeler, yargıcın takdir yetkisi veya yarattığı hukuk vb.) bunlara temel oluştururken aslında bunları bir yandan da denetleyen sistem anayasa hukukunun ta kendisidir. Tabi sadece devletin temeline dayanan bu oluşumlarla ilgili değildir, bunların yanı sıra kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin kurallar, güvenceler ve yaratımları da içerir.
Anayasa hukukunun, diğer hukuk dallarından ayrılığı hiyerarşik yapıdan dolayıdır ki bu anayasanın yapısıyla ilgili bir durumdur. Yani burada asıl olarak anlatılmak istenen anayasanın katılığı veya yumuşaklığına dayanan yapısıdır. Bir anayasanın sert, katı ya da otoriter olması veya yumuşak, değiştirilebilir olması bununla alakalıdır.

Anayasa kavramı, 1700'lerin sonunda ortaya çıkmıştır. Yeryüzünün ilk Anayasası, 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'dır. Tarihlerine göre oluşturulan Anayasa sıralaması şöyledir;

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası (1787)
Fransız Anayasası (1791)
İsveç Anayasası (1809)
İspanyol Anayasası (1812)
Norveç Anayasası (1814)
Belçika Anayasası (1831)
İsviçre Anayasası (1848)
İtalyan Anayasası (1848)
Prusya Anayasası (1848-1850)
Danimarka Anayasası (1849)
Lüksemburg Anayasası (1849)
Yunan Anayasası (1864)
Romanya Anayasası (1866)
Osmanlı Anayasası (1876)
Hollanda Anayasası (1887)
Japon Anayasası (1889)

GÖZLER, Kemal, Anayasa Hukukuna Giriş, Ekin Kitabevi, 21. baskı, 2013.

Ancien Régime ("Eski Düzen"), Fransa Krallığı'nın Geç Orta Çağ'dan (15. yüzyıl sonları) 1789'daki Fransız Devrimi'ne dek süren siyasi ve sosyal sistemi. Yönetimin giderek merkezileştiği bu dönemde yönetim şekli XIV. Louis devrinde mutlak monarşi seviyesine ulaştı. Bu süre zarfında Valois hanedanı, yerini Bourbon hanedanına bıraktığı 1589 yılına kadar hüküm sürmüştür. Ancien Régime, IV. Henri, XIII. Louis ve XIV. Louis'nin ilk yılları da dahil olmak üzere bir dizi reform ve merkezileşme girişimiyle öne çıkmıştır. Merkezi bir devlet yaratma çabalarına rağmen, Ancien Régime Fransa'sı sistemik düzensizlikler ve çatışmalar ülkesi olarak kaldı. Merkezileşme dürtüsü, savaş yürütmek için fon ihtiyacı ve kişisel himaye sistemlerinin kurumsal sistemlerle değiştirilmesiyle körüklendi. Yargıçlar ve kraliyet danışmanları olarak intendants ve noblesse de robe'un devreye girmesi bölgesel soyluların kontrolünü zayıflatırken, bölgesel parlamentoların kurulması başlangıçta kraliyet gücünün yeni bölgelere girmesini kolaylaştırdı ancak daha sonra ayrılık kaynağı haline geldi. Ancien Régime terimi zaman zaman Avrupa'nın diğer bölgelerindeki benzer feodal sistemleri tanımlamak için de kullanılmaktadır.

Fransız Devrimi sırasında, ancien régime terimi Fransa'daki gazeteciler ve kanun yapıcılar tarafından ülkenin devrim öncesi kurumlarını ifade etmek için kullanılmıştır. Terim İngilizcede ilk kez 1794 yılında, Birinci Fransız Cumhuriyeti'nin açılışından sonra ortaya çıktı ve başlangıçta olumsuz anlamda kullanıldı. Simon Schama'ya göre, 'eski rejim' terimi kısa sürede gelenekçilik ve yaşlılıkla ilişkilendirilmiş, geçmişe takılıp kalmış ve değişime dirençli bir toplumu çağrıştırır hale gelmiştir. 'Eski rejim' kurumsal olarak durgun, ekonomik olarak statik, kültürel olarak durgun ve sosyal olarak bölünmüş olarak görülüyordu ve sadece şiddetli bir şok gerekli modernleşmeyi sağlayabilirdi.

1789'da Fransız Devrimi Ancien Régime'i şiddetle devirdi. Fransa, Avrupa'nın en zengin ve en güçlü ulusları arasında yer almasına rağmen, vergilendirme konusunda ekonomik zorluklarla karşı karşıyaydı. Diğer Avrupalılara kıyasla daha fazla siyasi özgürlüğe ve daha az keyfi cezalandırmaya sahip olmasına rağmen, XVI. Louis, bakanları ve Fransız soyluları, köylülere ve burjuvaziye yük olan yüksek vergiler nedeniyle son derece itibarsızdı. Tarihçiler Ancien Régime'in çöküşünü onun katılığına ve Aydınlanma filozoflarından etkilenen tüccar sınıfı, çiftçiler ve entelektüellerin yükselen hırslarına bağlamaktadır.
Zaman içinde pek çok Fransız, hükûmetlerinin demokrasi açığına meydan okumaya, ifade özgürlüğü için bastırmaya, Katolik Kilisesi'ne meydan okumaya ve soyluların ayrıcalıklarını eleştirmeye başladı. Devrime tek bir olay değil, siyasi iktidarın örgütlenmesini, toplumu ve bireysel özgürlükleri geri dönülmez bir şekilde değiştiren bir dizi olay neden oldu.
Devrim ilerledikçe, iktidar monarşiden ve ayrıcalıklı soylulardan yasama meclisleri gibi daha temsili siyasi organlara kaymıştır. Ancak cumhuriyetçi gruplar arasındaki çatışmalar anlaşmazlıklara ve kan dökülmesine neden oldu. Birçok Fransız, Aydınlanma filozofları tarafından savunulan "eşitlik" ve "bireyin özgürlüğü" fikirlerini benimsemişti. Amerikan Devrimi bu fikirlerin hayata geçirilebileceğini gösterdi ve Amerikalı devrimciler ile Fransız askerleri arasındaki temas devrimci ideallerin Fransa'da daha da yayılmasını sağladı.

André Derain (10 Haziran 1880, Chatou, Yvelines, Fransa – 8 Eylül 1954, Garches, Hauts-de-Seine, Fransa), Henri Matisse ile birlikte Fovizm'in kurucusu olan Fransız ressam ve heykeltıraş.

Derain 1880'de Paris'in hemen dışındaki Chatou, Yvelines, Île-de-France'ta doğdu. 1898'de Académie Camillo'da mühendislik eğitimi alırken Eugène Carrière'in resim derslerine katıldı ve burada Matisse ile tanıştı. 1900'de tanıştığı Maurice de Vlaminck ile aynı stüdyoyu paylaşmaya başladı ve ilk peyzajlarını çizdi. Fransız ordusunda silah altına alındığı 1901 ile 1904 yılları arasında çalışmalarına ara verdi. Terhisinin ardından Matisse, Derain'in anne ve babasını, ressamın mühendislik eğitimini bırakmasına izin vermeleri için ikna etti. Böylece tüm zamanını resim yapmaya ayırabilen Derain Académie Julian'a katıldı.

Derain ve Matisse 1905 yazı boyunca Akdeniz kıyısındaki bir kasaba olan Collioure'da birlikte çalıştılar ve aynı yılın sonlarında oldukça yenilikçi tablolarını Salon d'Automne'da sergilediler. Tablolar, çok parlak ve doğal olmayan renkleri sebebiyle eleştirmen Louis Vauxcelles tarafından alaycı biçimde les Fauves (vahşi hayvanlar) olarak adlandırıldı ve böylece Fovizm hareketi başlamış oldu. Mart 1906'da ünlü sanat simsarı Ambroise Vollard Derain'i şehir hakkında bir dizi tablo yapması için Londra'ya gönderdi. 29'u halen var olan bu 30 tabloda Derain Londra'yı, daha önce Whistler veya Monet gibi ressamların yaptıklarıdan oldukça değişik bir şekilde resmetti. Cesur renkler ve kompozisyonlar kullanan ressam Thames'ın ve Tower Bridge'in birçok resmini çizdi. Bazı Thames resimlerinde noktacılık tekniklerini kullanmıştı ancak noktalar çok büyük olduğundan divisionism tekniğine yaklaşıyordu ve böylece hareket eden suyun üzerindeki güneş ışığının yarattığı renk dağılımı etkili biçimde gösterilebiliyordu.

1907'de sanat simsarı Daniel-Henry Kahnweiler Derain'in tüm stüdyosunu satın alarak ressama maddi istikrar sağladı. Derain taş heykelciliği üzerine denemeler yaptı. Arkadaşı Pablo Picasso ve diğer önemli ressamlara yakın olabilmek için Montmartre'a taşındı. Buraya taşındıktan sonra ressam, Fovizm'in parlak renklerinden uzaklaşarak daha mat renkler kullanmaya, eserlerinde Kübizm ve Paul Cézanne etkileri göstermeye başladı. Gertrude Stein'a göre Derain, Afrika heykelciliğini Kübistlerden daha önce keşfetmiş ve esinlenmişti. Derain, Guillaume Apollinaire'in 1909'da yayımlanan L'enchanteur pourrissant eseri için primitif tarzda tahtabaskılar hazırladı. Eserlerini 1909'da Münih'teki Neue Künstlervereinigung'da, 1912'de Der Blaue Reiter'de ve 1913'te New York'taki Armory Show'da sergiledi. 1912'de Max Jacob'un şiir derlemesi için illüstrasyonlar yaptı.

Bu dönemde Derain'in eserleri, Eski Ustalar üzerine yaptığı incelemeleri gitgide daha fazla yansıtmaya başladı. Eserlerde rengin rolü azalırken formlar keskinleşti; öyle ki 1911-1914 yılları arası ressamın gotik dönemi olarak adlandırıldı. Ressamın 1914'te I. Dünya Savaşı için askere gitti ve 1919'da terhis olana dek çok az resim çizdi. Ancak 1916'da André Breton'un ilk kitabı Mont de Piete için bir set illüstrasyon hazırladı.
Savaşın ardından Derain yenilenen klasizm akımının lideri oldu. Fovizm'in vahşiliği uzun yıllar geride kalmıştı ve ressam artık geleneğin koruyucusu olarak saygı görüyordu. 1919'da Ballets Russes'in lideri Diaghilev için La Boutique fantasque balesini tasarladı. Başarılı olan bu denemenin ardından ressam birçok bale tasarımı yarattı. 1920'ler, Derain'in başarısının doruğunda olduğu dönemdi. 1928'de Carnegie Ödülü'nü kazandı ve Fransa dışında, Londra, Berlin, Frankfurt, Düsseldorf, New York ve Cincinnati gibi birçok yerde sergiler açtı.
II. Dünya Savaşı'nda Fransa'nın Almanlar tarafından işgali sırasında Derain genelde Paris'te yaşadı ve Almanlardan ilgi gördü çünkü Fransız kültürünün prestijini temsil ediyordu. 1941'de Almanya'ya resmî bir ziyaret yapması için gelen teklifi kabul etti, başka Fransız sanatçılarla birlikte Nazi heykeltıraş Arno Breker'in Berlin'deki bir sergisine katıldı. Derain'in bu ziyareti Nazi propagandasında doğal olarak oldukça fazla yer bulmuştu. Savaşın sona ermesinin ardından ressam iş birlikçi olarak görülmeye başladı ve daha önceki birçok destekçisi tarafından dışlandı.
Ölümünden bir sene önce, tam olarak iyileşemeyen bir göz iltihabına yakalandı. 1954'te bir aracın çarpması sonucu Garches, Hauts-de-Seine'de öldü.

Clement, Russell (1994). Les Fauves: A Sourcebook. Greenwood Press. ISBN 0-313-28333-8. (İngilizce)
Cowling, Elizabeth; Mundy, Jennifer (1990). On Classic Ground: Picasso, Léger, de Chirico and the New Classicism 1910–1930. London: Tate Gallery. ISBN 1-85437-043-X (İngilizce)
Hamilton, George Heard (1993). Painting and Sculpture in Europe, 1880–1940. Yale University Press. ISBN 0-300-05649-4.
Sotriffer, Kristian (1972). Expressionism and Fauvism. McGraw-Hill. OCLC 1149407. (İngilizce)

André Derain: Sanal Sanat Galerisi8 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Derain, André
Ten Dreams Galerileri 15 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelett Burgess, The Wild Men of Paris, Matisse, Picasso and Les Fauves, 191028 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Angers, kuzey-batı Fransa'da Pays de la Loire bölgesinde Maine-et-Loire departmanında bir şehirdir. Fransa başkenti Paris'in 300 km güney-batısına düşer. Angers'ın bağlı bulunduğu Pays de la Loire bölgesinin merkezi olan Nantes şehri 90 km uzaklıktadır. Angers şehri sonradan Loire Irmağı ile (Angers'e pek yakın La Pointe adli bir mevkide) birleşen Maine Nehrinin her iki yakasında kurulmuştur ve nehrin üzerinden şehrin iki yakasını bağlayan altı köprü bulunmaktadır.
Belediye sınırları içinde Angers şehri nüfusu 2017'de 152.960 ve şehrin metropol bölgesinde nüfus 422.654'tür.
Angers şehri kuruluşu antik Roma döneminden öncelere erişir. Antik Romalılar tarafından "Juliomagus" ismi ile anılmaktaydı. Fransız Devrimi'ne o kadar Angers'ın bulunduğu Fransa bölgesi Anjou ismiyle bilinmekteydi ve bu bölgede yaşayanlara "Angevin" adı verilirdi. 10. yüzyılda Angers Anju Kontlarının merkezi oldu. 12. yüzyılda İngiltere'de hüküm süren Angevin Plantaganet hanedanı Anjou bölgesini ellerine geçirmişlerdi ve şehirde hala bulunan Hopital Saint-Jean binası 1175'te İngiltere Kralı II. Henry tarafından yaptırılmıştır. Ama sonradan Angers şehri İngilizlerden geri alınmıştır. Şehrin meşhur şatosu 1232-1242 tarihlerinde (katıldığı Haçlı Seferleriyle ün yapmış ve evliyalık kazanmış olan) Kral IX. Louis ve karısı Kastıl'li Blanche tarafından yaptırılmıştır.
Şehir birçok eski bina ile süslüdür. Maine Nehri kıyısında masif duvarları içinde eski Angers Şatosu çok ve 12. yüzyılda yapılmış ve iki yüksek kulesi bulunan Saint-Maurice Katedrali çok ilgi çekicidir.
Angers şehri eskiden çatı kaplamak için kullanılan "arduvaz" üretimi ile ünlüydü ve şehrin eski binalarının çatılarının bu siyah taş olan arduvazlarla kaplı olduğu için "siyah şehir" olarak bilinmekteydi.
Angers dokunmuş duvar halısı ("tapestrie") yapımı için tarihsel bir merkezdir. 14. yüzyılda Anjou Kontu I. Louis için yapılmış olan "Apocalypse Duvar Halisi" çok ünlü olup Angers Şatosu'nda halka gösterilmektedir. Dokunmuş duvar halısı yapımı Angers'te hala önemli bir sanayi durumundadır.
Angers şehri 20. yüzyılda birçok eski önemli sanayilerini kaybetmiştir, ama hala bir sanayi şehridir. Ünlü portakal likörü olan "Cointreau" hala sadece Angers'te damıtılarak üretilmektedir. 
Şehirde Scania kamyonlarını üreten bir büyük fabrika bulunmaktadır. Yeni endüstrilerden olan elektronik ve aeronotik sanayiler de şehirde bulunmaktadır. Şehirde tarımsal sanayi de çok gelişmiştir ve tarıma dayanan besin fabrikaları, meyve, sebze ve çiçekçilik yetiştiricilik ve dağıtımı alanında Fransa'daki önemli merkezlerden biri Angers'tir.
Angers şehri kendini "Avrupa'nın en çok çiçekli şehri" olarak ilan etmektedir. Gerçekten de şehirde gösterilen dikili çiçekler ve kesilip gösterilen çiçekler çok göz alıcıdır.Şehirde tarihsel iki ünlü botanik bahçe bulunmaktadır: "Jardin des Plantes d'Angers (Angers Bitkiler Bahçesi)" ve "Jardin botanıque de la Faculté de Pharmacie d'Angers (Angers Eczacılık Fakültesi Botanik Bahçesi)" ve şehrin ağaç bahçesi "Arboretum Gaston Allard" 20.000 ağaç göstermekte ve bu kurumda ("herbarıum" adı verilen) 19. yüzyıldan beri toplanıp kurutulup saklanan 100.000 kadar değişik ot tipi bitki stoku bulunmaktadır.
Angers şehri, 2001'de yapılan Saint-Laud Tren Garı'ndan Fransa'nın hızlı demiryolu TGV şebekesine bağlı olduğu için hızlı demiryolu ile Paris 1 saat 300 dakika, Brüksel 3 saat 40 dakika, Lyon 4 saat ve Akdeniz sahillerinde olan Marsilya 5 saat 45 dakika almaktadır.

Angers okyanusal ve karasal iklim arasındaki konumu nedeniyle çok ılıman bir iklime sahiptir. Kışın az miktarlı donları ve kar yağışları ile, genellikle ıslak geçerken; yazları sıcak ve güneşli geçer.

Angers 3 otoyolun kesişim noktasında bulunur: Paris, Nantes arasındaki (ulusal seviyedeki ana aks olan) A 11, La Roche-sur-Yon'a giden A 87 ve Cholet'ten A 85 ile Tours. Rennes şehri, Breton ilçesi ve Mayenne'e RD 775 yoluyla erişimi inşaat halindedir. RD 761 sırasıyla Angers, Poitiers'den; Poitou-Charentes'e oradan da Niort, Deux-Sèvres'e geçer.
2008 yılına dek, A11 otoyolu Anger'den geçmekteydi. Bu nehir boyunca yollar - Eski RN 23 - Angers - Nantes ve Angers - Paris otoyolları arasındaki yol bağlantısını kuran otoyol bölümleridir. Tamamlanan 1700 metrelik karayolu yapımı ile Angers çevreyolu tamamlandı bu yol aracılığıyla, kentin kuzeyden bypass'ı devreye alındı. Ama nehir boyunca devam eden yollar, mevcut RD 323, kenti ikiye ayırmaya devam ediyor. Bu yolların tekrar düzenlenmesi için planlanan proje 2014'te yarıda bırakıldı.
1976'dan bu yana güney bypass'ı da tartışılıyordu. Böylece çevre otoyolu tamamlanmış olacaktı. Bu da 2014 yılında terk edilen projelerden oldu.
Şehir 1515 yola sahiptir. Ana yol şebekesi üç ana tip yolu içerir. İlki, şehir merkezinin çevrelediği tarihi bulvarlardır, ana omurga Ayrault bulvarı, Carnot, Foch, Roi-René; ikinci tip şehir çevresindeki radyol yollardır, (Kuzey-doğu) Pasteur caddeleri, Patton (batı) ve De Lattre de Tassigny (güney) iken sonuncusu şehrin güneyinde bypass olarak hizmet veren boulevard Sud'tür, isimleri ile South Boulevard (Barrangé boulevards, Bedier d'Estienne-d'Orves)'dir.

École supérieure des sciences commerciales d'Angers

Angers şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Haarlem, Hollanda 1964
 Osnabrück, Almanya 1964
 Bamako, Mali 1974
 Pisa, İtalya 1982
 Wigan, İngiltere 1988
 Södertälje, İsveç 1998
 Seville, İspanya 2000
 Yantai, Çin 2006

"Angers şehri resmî web sitesi". 
"Angers şehri resmî turizm web sitesi".

Jean-Antoine Watteau (d. 10 Ekim 1684 - ö. 18 Temmuz 1721), Fransız ressam.

Paris'te, kendisine İtalyan komedisinin kişilerini tanıtan ressam Gillot'nun, daha sonra Luxembourg Sarayı'nın dekoratörlüğünü yapan Audran'ın öğrencisi oldu.
İlk yapıtları, küçük esnafın ya da askerlerin günlük yaşantısından sahneleri işleyen gerçekçi tablolardır (Müfrezenin Molası, Uçan Ordugâh gibi). Sonraları, tiyatronun, Venedikli ressamların ve Rubens'in etkisi Watteau'yu kır eğlencelerinin ve şenliklerin ressamı yaptı.
En çok tanınan yapıtları Mezzetin, Gilles ve Fransız Komedyenler'dir. En meşhur resmi 1717 yılında yaptığı, aşk yolculuğuna çıkmayı bekleyen çiftleri resmettiği l'embarquement pour l'ile de cythere'dir.
Şiir dolu manzaraların içine, birbirleriyle tatlı tatlı sohbet eden, bir köşede oturup düş kuran, müzik çalan zarif tavırlı insanlar yerleştirir; kişilerin en içten duygularını yansıtmakta son derece ustadır. Bütün bu görüntülerin üstüne düşen melankoli havası ise mutluluğun geçiciliğini göstermek ister gibidir.

Arpitanca (İtalyanca: francoprovenzale, arpitano, patoa; Fransızca: francoprovençal, arpitan, patois), Franko-Provensal dilinin en önemli lehçesidir. Yaklaşık 115,000 kişi tarafından konuşulmaktadır. Aosta bölgesinde resmi olarak kullanılır. 18 tane lehçeye sahip zengin bir dildir. En önemli lehçeleri Savoyard, Dauphinois, Lyonnais, Neuchâtelois, Genevois, Valdôtain'dır.

Dil, Fransa'nın İsviçre'nin ve İtalya'nın kesiştiği Alpler yöresinde konuşulmaktadır. Yöredeki yerleşik halk, dili yeni nesillere anadili olarak öğretmediğinden ve konuşan halkın giderek azalmasından dolayı, dil, nesli tükenme eşiğine gelmiştir. Dil bu nedenle 1995'te UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır. Günümüzde anadili Arpitanca olan halkın büyük çoğunluğu Kuzey İtalya'da yaşamaktadır. Alpler'in bölgeyi dışa kapatmasının bir sonucu olarak, dil tarihin hiçbir döneminde Fransızca, Oksitanca, İtalyanca gibi komşu diller kadar yayılamamıştır.

Arpitanca, dışa her ne kadar kapalı bir dil olsa da, kimi önemli şair ve yazarların yetişmesinde önayak olmuştur. Bernardin Uchard (1575–1624), Bresse'de doğan ünlü bir yazar ve oyun yazarıdır. Aynı şekilde Henri Perrin, Lyon doğumlu ünlü bir mizah yazarıdır. Jean Millet (1600?–1675), tanınmış bir yazar, şair ve komedi yazarıdır. Jacques Brossard de Montaney (1638–1702), Bresse doğumlu bir komedi yazarıdır; Jean Chapelon (1647–1694), Saint-Étienne doğumlu, ilahi ve deneme yazmış bir rahiptir. Aynı şekilde François Blanc dit la Goutte (1690–1742), "Grenoblo maléirou" adlı "1733 Gronoble seli" temalı şiirin şairidir.
19. yüzyılda da kendini belli eden Arpitanca edebiyatında, Guillaume Roquille (1804–1860), Joseph Béard (1805–1872) ve Louis Bornet (1818–1880) gibi şairlerin yanı sıra; Clair Tisseur (1827-1896), gibi ünlü bir yazar da yer almaktadır.
Aşağıda 1603 yılında yazılmış, şairi bilinmeyen bir Arpitanca şiir yer almaktadır:

Cé qu'è lainô, le Maitre dé bataille,
Que se moqué et se ri dé canaille;
A bin fai vi, pè on desande nai,
Qu'il étivé patron dé Genevoi.
I son vegnu le doze de dessanbro
Pè onna nai asse naire que d'ancro;
Y étivé l'an mil si san et dou,
Qu'i veniron parla ou pou troi tou.
Pè onna nai qu'étive la pe naire
I veniron; y n'étai pas pè bairè;
Y étivé pè pilli nou maison,
Et no tüa sans aucuna raison.

Aryanizm, sözde Ari ırkını ayrı ve üstün olarak gören bir ırksal üstünlük ideolojisidir. İnsanlığın geri kalanını yönetme hakkına sahip ırksal grup. Başlangıçta Arthur de Gobineau ve Houston Stewart Chamberlain gibi ırkçı teorisyenler tarafından desteklenen Aryanizm, Nazi Almanyası'nda etkisinin zirvesine ulaşmıştır. Rejim 1930'lu ve 40'lı yıllarda bu ideolojiyi tüm gücüyle uyguladı ve Aryan halkı için Lebensraum ya da yaşam alanı arayışıyla 1939 Polonya'nın İşgali ile İkinci Dünya Savaşı'nı ateşledi. 1930'larda Naziler tarafından uygulanan ırk politikaları,  Avrupa ve Sovyetler Birliğinin işgali sırasında doruğa ulaşmış ve günümüzde Holokost olarak bilinen, altı milyon Yahudi ve on bir milyon diğer kurbanın endüstriyel toplu katliamı ile sonuçlanmıştır.

Nazi Almanyası'nın 1945'te Müttefikler tarafından askeri yenilgiye uğratılmasından bu yana, bazı neo-Naziler daha kapsayıcı bir "Ari" tanımı geliştirmiş ve Batı Avrupa halklarının eski Arilerin en yakın torunları olduğunu, Nordik ve Germen halklarının en "ırksal olarak saf" halklar olduğunu iddia etmiştir."
Nicholas Goodrick-Clarke'a göre birçok Neo-Nazi, Nazi Almanyası'nı örnek alarak Batı İmparatorluğu olarak adlandırılacak bir otokratik devlet kurmak istemektedir. Önerilen bu devletin, dört büyük Aryan dünya gücü olan ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya'nın nükleer cephaneliklerini tek bir askeri komuta altında birleştirerek dünya hakimiyeti elde edebileceğine inanılmaktadır.
Önerilen bu devlet, "Vindex" adı verilen "Führer" benzeri bir figür tarafından yönetilecek ve Neo-Naziler tarafından tasarlandığı şekliyle "Ari ırkın" yaşadığı tüm bölgeleri kapsayacaktır. Sadece Ari ırktan olanlar devletin tam vatandaşı olacaktı. "Batı İmparatorluğu" güçlü ve dinamik bir uzay keşfi programı başlatacak, ardından genetik mühendisliği ile Homo Galactica adı verilen bir süper ırk yaratılacaktı. Önceki üç cümlede özetlenen "Batı Imperium" kavramı, 1947 tarihli "Imperium" kitabında özetlenen orijinal "Imperium" kavramına dayanmaktadır: Francis Parker Yockey tarafından yazılan ve 1990'ların başında David Myatt tarafından yayınlanan broşürlerde daha da güncellenen, genişletilen ve rafine edilen Tarih ve Siyaset Felsefesi adlı kitapta belirtilen orijinal Imperium kavramına dayanmaktadır.

François-Auguste Rodin (d. 12 Kasım 1840, Paris - ö. 17 Kasım 1917, Meudon), Fransız heykeltıraştır.
Paris'te 12 Kasım 1840 tarihinde doğan François-Auguste-René Rodin, La Petite École (Küçük Okul) isimli Özel Desen ve Matematik Okulu'na girdiğinde heykeli keşfetti ve desen becerisini geliştirmeye başladı.
1864'te ilk atölyesini tuttu ve 20 yaşındaki Rose Beuret'yle tanıştı. 1871'de Belçika'da ilk kez yapıtlarını sergiledi. Gerçek boyutlu bir insan bedeni çalışması olan eseri tamamladıktan birkaç ay sonra Tunç Çağı adını verdiği bronz heykeline 1875'te başladı.
1882'de ise Adem, Havva ve Düşünen Adam adlı figürlerini yaptı. Bir süre sonra sevgili, daha sonra da en büyük rakibi olacak Camille Claudel'le tanıştı. 1883'te Victor Hugo büstünü yaptı, iki yıl sonra Calais Belediyesi, Calais Burjuvaları anıtını ısmarladı. 1888'de devlet, Uluslararası Sergi için Öpüşme'nin mermerini ısmarladı ve Rodin bu eser üzerinde çalışmaya başladı. 1889'da empresyonizmin öncülerinden Fransız ressam Claude Monet'yle birlikte sergi açtı. 1895'te Meudon'daki Villa des Brillants'ı satın alarak resim ve antik heykel koleksiyonunu oluşturmaya başladı.
1900'de, Uluslararası Sergi vesilesiyle Paris'teki Alma Meydanı'nda yer alan pavyonda, 1902'de ise Prag'da büyük sergi açtı. 1904'te alçıdan yapılmış büyük boy Düşünen Adam heykeli ilk kez Londra'daki International Society'de, bronz versiyonu ise Salon de Paris'te sergilendi. Düşünen Adam 1906'da Panthéon'un önüne yerleştirildi.
Fransa Ulusal Meclisi, arka arkaya yaptığı üç bağışla koleksiyonlarını devlete bırakan sanatçının anısına, Biron Konağı'nı Rodin Müzesi yapma kararı aldı. 29 Ocak 1917'de Rodin ve Rose Beuret evlendi. Rose, 14 Şubat'ta yaşama veda etti. Aynı yıl, 17 Kasım'da ölen Rodin, Meudon'daki Villa des Brillants'ın bahçesine, Rose'un yanına gömüldü. Mezarlarının başında bir Düşünen Adam heykeli yer alıyor.

1882'de yazar ve ressam arkadaşlarından oluşan bir büst-heykel serisine başlayan heykeltıraş bir yıl sonra safiye ile tanıştı ve aralarında bir ilişki başladı. 1891'de kendisine "Balzac Anıtı" sipariş edildi. Fakat Victor Hugo projesi reddedildi. 1893'te Société Nationale des Beaux-Arts Heykel Bölümü'nün başkanı oldu. 1895'te "Calias’in Sakinleri" adlı çalışmasına başladı. Daha sonra Puvis de Chavanne cemiyetinin başkanı oldu.
1898'de "Balzac" ve "Öpüşme adlı eserler Champ-de-Mars’deki Galérie des Machines’de sergilendi. Fakat Société des Gens de Lettres, Balzac çalışmasını reddetti. 1900'de "Place de l'Alma'da Pavilion Rodin"i açtı. Bu girişim çok başarılı oldu ve sergilenen 150 yapıt ona uluslararası bir ün getirdi. 1901'de Venedik Bienali'nde ve Üçüncü Berlin Secession’unda yer aldı.
1903'te Légion d'honneur'un başına geçti. "Uluslararası Ressam, Heykeltıraş ve Baskı Sanatçıları Derneği"nin başkanı oldu. Berlin, Londra, Venedik ve New York’ta sergileri sunuldu. "Düşünen Adam" adlı eseri 1906'da Panteon'un önüne yerleştirildi.
1908'de İngiltere Kralı VII. Edward, Rodin'i ziyaret etti. New York'taki Metropolitan Müzesi, Rodin'in birçok eserini koleksiyonuna dahil etti. 1914'te Charles Maurice'in yardımıyla "Fransa’nın Katedralleri" adlı kitabı yayınlandı ve çok takdir topladı. Rodin 1916'da eserlerini Fransız hükûmetine bağışladı, böylece etrafında olan ve mirasıyla ilgilenen kadınların ilgisinden de kurtulmuş oldu.

1880 yılında Fransız devleti yeni açılacak Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi için Rodin'e bir kapı ısmarladığında Rodin 40 yaşında idi. Müze açıldığında kapının yetişmemesinden dolayı bir skandal meydana geldi. Dante'nin İlahi Komedi'sinden esinlendiği Cehennem Kapısı üzerinde 10 yıl boyunca çalışmıştı. Kapının üzerindeki 200 figürü tek tek, birbirinden bağımsız da ele almıştı. Bu eserde "Düşünen Adam" kapının en tepede yapılmıştı. Adem ve Havva ise kapının iki yanında idi. Kapı, Rodin'in ölümünden sonra bronza döküldü.
En büyük skandal Balzac heykeli ve Victor Hugo anıtıdır. Rodin'in, Victor Hugo'yu anadan doğma, çıplak, bir kayaya oturtarak şekillendirmesi Fransızları şoka uğratmıştır.
Balzac heykelinin öyküsü daha da çetrefillidir. Edebiyatçılar Birliği'nin ısmarladığı heykele, Rodin sonunda bir palto giydirmiştir, ancak koca göbeğiyle ve tepeden bakışlarıyla bu heykel, Fransız sanat çevrelerini ikiye ayırmıştı. Rodin'i savunanların başında Emile Zola gelmektedir. Ancak çok geçmeden bu ayrışma, heykeli beğenenler ve beğenmeyenler olmaktan çıkıp Dreyfusçüler ve Dreyfüs karşıtlarına dönüşünce, yani olay sanatsal arenadan politik arenaya geçince, Rodin heykelini sergilemekten vazgeçti.
Rodin yazışmalarında, "Balzac"ın, en beğendiği eseri olduğunu vurgular. Herkesin bayıldığı "Öpüşme" eserini ise "eğlenceli ama sıradan" diye niteler. Bütün bu skandal ya da çatışmalarda, Rodin her seferinde yalnızlığa ve çalışmaya gömülür. "Nasılsa zaman beni haklı çıkaracak" der.

Rodin düşünce adamıdır ve eline matkap çekiç alıp hiç taş ya da mermer yontmamıştır. O tasarlamış ve araştırmıştır. (Örneğin, Balzac heykeli için 6 yıl araştırma yapmıştır). Antika eser ve belge toplamış, sürekli çizim yapmış, sonra ulaştığı sentezi, üç boyutlu kilden, alçıdan yaratmıştır. Taşı yontmak, mermeri işlemek, bronzu dökmek atölyede çalışanların işidir. Her eserini farklı boyutlarda, farklı ölçeklerde gerçekleştirdiği gibi, bunlar üzerine çeşitlemeler uygulamıştır. "Parçaları ayrıştırmaya, yeniden birleştirmeye çalışıyorum, prova yapan bir terzi gibi..." der.
Rodin heykel sanatını akademicilikten kurtarmış, heykeli süslemelerden arındırmış ve anıtsallığın yerine insancıllığı yeğlemiştir. Heykele dramatik gerilimi katması, insan trajedisini, duyguların ve tutkuların yoğunluğunu katması farklılığıdır. Heykelleri anlatımcıydı. Heykel sanatına özgün sorunlarla, tekniklerle, çizimlerle, biçimlendirmelerle boğuşurken, yarattığı kişiliklerden ve öykülerden asla vazgeçmemiştir.

Rodin'in yaşamında kadınların hep çok önemli bir yeri olmuştur. Rose Beuret ile tanıştığında Rodin 24 yaşındaydı. 1864'te atölyesini yeni tutmuştu. Rose 20 yaşındaydı ve Rodin'e modellik, hizmetkarlık ve eşlik etti. İki yıl sonra oğulları oldu. Rose onu hep sevdi, Rodin hep dehasının ve dehasına hizmet edenin peşinden koştu. Tam 53 yıl sonra 1917'de evlendiler. 15 gün sonra Rose, 6 ay sonra Rodin öldü. Bugün ikisi de yan yana Meudon'daki atölye evin, müzenin muhteşem bahçesinde birlikte yatmaktadırlar. Üstlerinde yemyeşil çimenler ve Düşünen Adam heykeli ile...
Camille Claudel, Rodin'i 1883'te tanıdı. 19 yaşındaydı, çok yetenekliydi, aydındı, bilgiliydi, güzeldi ve “Usta”ya hayrandı. Rodin’in sevgilisi ve asistanı oldu. Yıllarca onun için çalıştı. 1888’e dek birlikte yaşadılar. Fırtınalarla dolu yıllar, Rodin’in en verimli, Camile Claudel’in Rodin'den kaynaklanan, sonu akıl hastanesine varan en acılı yılları oldu.
Ressam Helene Wahl-Porges, 1890’larda sanatçıya, tüm yolculuklarda eşlik etti.
İngiliz generalin kızı Eve Fairfax'la Rodin’in yaşadığı aşktan (1902-1903) geriye bugün Londra’daki Tate Galeri’de enfes bir bronz heykel kaldı.
İngiliz ressam Gwen John, Rodin’le aşkını 1906-1907 yıllarında, tam 2000 mektuba döktü. Alman yazar Helene von Nostitz- Hindenburg’la Rodin 1901-1914 yılları arasında tutkulu biçimde mektuplaştılar, birlikte İtalya yolculuklarına çıktılar.
1917 yılında Rodin, Rose Beuret ile evlendi. Meudon’da paraları yetmediğinden dolayı, yetersiz ısıtılan evlerinde yaşadı. 14 Şubat’ta Rose zatürreeden öldü. Rodin ise 24 Kasım’da öldü. İkisi de Düşünen Adam adlı heykelin altına gömüldü.
Rodin'in çok fazla kadınla beraber olduğu, gününün neredeyse tamamını kadınlara, uyuşturucuya ve sanata ayırdığı söylenir.

Auguste Rodin Yaşam Hikayesi ve Eserleri - Türkçe9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin Müzesi, Paris9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin Müzesi, Philadelphia5 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin Müzesinden görüntüler17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rodin-Web.org: Rodin akademik sitesi13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Auguste Rodin

Auvergne ([oˈvɛʀɲ]) (Oksitanca: Auvèrnhe ya da Auvèrnha), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Fransa'nın merkezinin güneyinde, Massif Central üzerinde bulunur. En büyük ve merkez şehri Clermont-Ferrand'dır.
Bölge adını Galyalı bir halk olan Arverniler'den almaktadır. Bu Galya halkının en tanınmış ismi Roma işgaline karşı en son büyük ayaklanmayı başlatan ama Alesia'da MÖ 52 yılında yenilen Vercingetorix'tir.
Bölge de bulunan Vichy şehri, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa'nın Nazi Almanyası tarafından işgalinden sonra kurulan işbirlikçi Vichy hükûmetine ev sahipliği yapmıştır.
16. yüzyılda Avrupa'dan gelen soylular konuştukları dillere göre TONQUE olarak adlandırılan sekiz gruba ayrılmaktaydı. Bunlardan biri de Auvergne'dir.
Diğer yedi tanesi; Provence, Fransa, Aragon, Kastil, İngiltere (ve İrlanda), Almanya ve İtalya'dır.

Avrupa Birliği Anayasası veya Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hükûmetlerince, 29 Ekim 2004 tarihinde İtalya'nın başkenti Roma'da imzalanan uluslararası bir antlaşma sonucu, Avrupa Birliği için oluşturulması öngörülen anayasadır.
Kimi Avrupa Birliği üyesi ülkelerde halkoylamasına sunulan anayasa taslağı ilk birkaç ülkede reddedilince yürürlüğe sokulamadı. Anayasa eğer yürürlüğe girmiş olsaydı Avrupa Birliği'nin bugüne dek yapmış olduğu tüm antlaşmaları tek bir metin içinde birleştirecek ve anayasa taslağına sokulmuş olan Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'ni uygulamaya koymuş olacaktı.
Anayasa taslağının kabul edilerek yürürlüğe girmesi için tüm üye ülkelerin onayından geçmesi gerekiyordu ve bu bağlamda on üç üye ülke halkoylaması sürecini tamamladı. Bunlar içinde Mayıs ve Haziran 2005'te Hollanda ile Fransa'nın halkoylamasında olumsuz görüş ağır basınca sürecin geleceği belirsizleşti. Bu gelişmeler ışığında üç üye ülke; Finlandiya, Slovakya ve Almanya kısmen tamamlanmış olan halkoylaması sürecini iptal etme kararı aldı. Yedi üye ülke de oylama sürecini daha sonra herhangi bir tarihte yapılmak üzere erteledi.
Anayasa taslağının halk görüşüne sunulması başarısızlığa uğrayınca, Haziran 2007 Avrupa Zirvesi'nde bu anayasanın yerini alması amacıyla bir anlaşma oluşturmak amacıyla görüşmelere başlanması kararı alındı. Süreç sonunda Lizbon Antlaşması imzalandı ve o da anayasa taslağında olduğu gibi halkoylamasına sunuldu. Pek çok ülkede oylanmasının ardından bu kez İrlanda'da reddedilince o da yürürlüğe giremedi ve üzerinde düzenlemeler yapıldıktan sonra yeniden oylanana dek uzun bir bekleme sürecine girdi.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) (İngilizce: Organization for Security and Co-operation in Europe, OSCE), Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı adı altında 1970'li yılların başında, Soğuk Savaş koşullarındaki Avrupa'nın bölünmüşlüğüne son verilmesi, güvenlik ve istikrarın sağlanması ve katılan devletler arasında bu amaca yönelik iş birliğinin geliştirilmesi düşüncesiyle kurulmuş teşkilattır.
AGİT'in görevi Doğu ve Batı arasında çok taraflı bir müzakere ve diyalog forumu olarak belirlenmiştir. 1975'ten 1990'a kadar AGİT, yeni yükümlülüklerin ele alındığı ve uygulamaların gözden geçirildiği bir dizi konferans ve toplantılar şeklinde devam etmiştir. 1990 yılında yapılan Paris Zirvesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan tehlikeleri karşılamayı amaçlayan bir kurumsallaşmanın başlangıcını işaret etmiştir.
Avrupa'da güvenlik ve istikrar, 1950'lerin ortasından itibaren Doğu Bloku tarafından ortaya atılan bir fikirdir. Almanya'nın bölünmüşlüğü ve Berlin sorunu soğuk savaş döneminde Avrupa'nın sınırlarını yasallaştırma girişimine neden olmuştur.
Bu çerçevede 1955'lerde Varşova Paktı tarafından yapılan Avrupa güvenliği anlaşma önerisi Batılılar tarafından kabul edilmemiştir. Doğu Blokunun bu yöndeki önerileri 1970'lerin başında ABD ile SSCB arasında imzalanan SALT 1 Antlaşması ve Batı Almanya'nın, Polonya ve Çekoslovakya ile olan Doğu sınırlarını tanıması ve Doğu Almanya ile ilişkiye girmeyi kabul etmesi sonucu meydana gelen yumuşama ortamı ile değer kazanmaya başlamıştır. Bu koşullarda Batı Avrupa güvenliği konusunda görüşmelere girişmeyi kabul etmiştir. Avrupa Güvenlik ve İş birliği Konferansı, 15 Ocak 1973 tarihinde Helsinki'de çalışmalarına başlamıştır. İki yılı aşkın bir süre devam eden konferans 1 Ağustos 1975'te Helsinki Nihai Senedi'nin 33 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada tarafından Devlet ve Hükûmet Başkanları düzeyinde imzalanmasıyla sonuçlanmıştır.

35 imzacı devlet arasındaki ilişkilere rehberlik edecek 10 temel ilke ortaya konmuştur. Bunlar:

Egemen eşitlik ve egemenliğe saygı,
Kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinden kaçınma,
Sınırların ihlâl edilmezliği,
Devletlerin toprak bütünlüğünün korunması,
Anlaşmazlıkların barışçıl yollardan çözümü,
İçişlerine karışmama,
İnsan hakları ve temel özgürlüklere saygı,
Halkların eşit haklardan ve kendi kaderlerini tayin hakkından yararlanması,
Devletler arasında iş birliği,
Uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi.
AGİT'in temelini oluşturan Helsinki Nihai Senedi'nde; katılımcı devletlerin karşılıklı ilişkilerinde izleyecekleri temel ilkelerdir. Bunların başında devletlerin egemen eşitliği, sınırların dokunulmazlığı, içişlerine karışmama, toprak bütünlüğüne ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı yer almaktadır. İnsan hakları ve temel özgürlüklere saygının, güvenliğinde bir unsuru haline getirilmesi, Sovyetler Birliği’nin ve komünist sistemin çözülmesinde etkili bir araç olmuştur.
Helsinki Nihai Senedi üç temel bölüme ayrılmıştır:

Avrupa güvenliği ile ilgili sorunlar
Çevre, teknoloji, bilim ve ekonomi alanlarında iş birliği
İnsan haklarının geliştirilmesi

Nihai Sened, siyasi diyaloğu sürdürmek, iş birliğini geliştirmek için yeni standart ve normlar koyacak AGİT andlaşmalarının uygulanmasını gözden geçirecek düzenli olarak izleme toplantıları düzenlenmesini de karara bağlamıştır. İzleme toplantıları Belgrad, Madrid ve Viyana'da yapılmıştır. Bu toplantılara katılan devletler, insan hakları ve devletler arasında güveni artırıcı önlemler konusunda yeni yükümlülükleri kabul etmişlerdir. Bu toplantılara ilave olarak demokratik kurumlar, insan hakları, sorunların barışçıl çözümü, çevre, medya, bilim, kültür ve ekonomik iş birliği gibi spesifik konularda uzmanlar toplantısı gerçekleştirilmiştir.
Helsinki toplantısından sonra AGİT diplomatik bir konferans olmaktan ileri gitmemiştir. Bu konferansı esnek tutabilmek için daimi bir yapılanmaya gidilmemiş, 1989-1990 yıllarında devletler, AGİT organlarının oluşturulması gerektiği üzerinde anlaşmışlardır.
1970-1980 yılları arasında AGİT’in en büyük avantajı sorunlara kapsamlı yaklaşma yeteneği olmuştur. AGİT insan hakları ile genel güvenlik ve iş birliği arasındaki bağa önem vermiştir. Bu nedenle AGİT kendi vatandaşlarının temel özgürlüklerini sistematik olarak ihlâl eden devleti uluslararası alanda güvenilemeyen ve hatta diğer ülkelerinin güvenliklerine potansiyel bir tehdit olarak değerlendirmiştir.
Nihai Senet “sosyalist” sistemi ortadan kaldırıcı sihirli bir formül taşımamaktadır. AGİT kompleks ve kapsamlı bir sürecin bir unsuru olarak görülmüştür. AGİT'in sağladığı gelişmeler değişen gerçekliğin bir sonucudur. AGİT Varşova Paktı ülkelerinde yaşanan demokratik değişikliklere moral desteği ve siyasi bir platform sağlamıştır. Nihai Senet, uluslararası hukuk açısından bağlayıcı bir belge olarak görülmemekte, siyasi bağlayıcılığı bulunduğu ileri sürülmektedir. AGİT'in Nihai Senet'te ifadesini bulan, güvenlik, insani boyut ve ekonomik konulardan ilk ikisi büyük bir gelişme göstermiştir.
AGİT'e taraf devletler arasında itimadın geliştirilmesi ve askerî faaliyetlerde şeffaflığın sağlanması ve böylece askerî çatışma tehlikesinin giderilmesi düşüncesiyle kabul edilen güven ve güvenlik artırıcı önlemler Nihai Senet'te yer almış ve bunlar daha sonra Avrupa Silahsızlanma Konferansı (1986) ve Güven ve Güvenlik Artırıcı önlemler müzakerelerinin temelini oluşturmuştur. Bu sürecin en önemli sonucu Avrupa'da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Andlaşması'nın imzalanmasıdır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da meydana gelen bloklaşmanın koşullarında başlatılan AGİT süreci, 1975 yılından soğuk savaş bitimine kadar Doğu-Batı ilişkilerinin en önemli forumu haline gelmiştir. AGİT süreci bu dönemde Doğu ile Batı arasında bir ölçüde sürtüşme ve çatışma forumu niteliğinde cereyan ederken, Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Doğu Avrupa'daki demokratikleşme hareketlerinin başladığı 1989'dan itibaren farklı bir niteliğe bürünmüştür. Bu tarihten sonra AGİT toplantılarında, çatışma ve sürtüşmelerin yerini önemli ölçüde iş birliği ve diyalog almıştır.
AGİT geleneksel bloklararası siyasetin geride kalmaya başlamasıyla ortaya çıkan geçiş dönemine uygun, geniş katılımlı, çok boyutlu ve tecrübe edilmiş bir sürece dayanan yeni bir düzenin kurulmasına yardımcı olabilecek bir forum olarak görülmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri, Arnavutluk, Andorra, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna Hersek, Bulgaristan, Kanada, Hırvatistan, Kıbrıs, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Kazakistan, Kırgızistan, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Lüksemburg, Kuzey Makedonya, Malta, Moldova, Monako, Karadağ, Moğolistan, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, İngiltere, İspanya, İsveç, İsviçre, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan, Ukrayna, Özbekistan ve Vatikan.

https://web.archive.org/web/20070625085904/http://www.tbmm.gov.tr/agitpa/sil3/osce/www.osce.at/osze/agit.html

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (İngilizce: The Committee of Ministers of the Council of Europe, Fransızca: Comité des ministres du Conseil de l'Europe) veya Bakanlar Komitesi (Fransızca: Comité des ministres), Avrupa Konseyi'nin karar alma organıdır. Tüm üye devletlerin Dışişleri Bakanlarından veya bunların Strazburg'daki daimi diplomatik temsilcilerinden oluşur. Hem Avrupa toplumunun karşı karşıya olduğu sorunlara ulusal yaklaşımların eşit düzeyde tartışılabileceği bir hükûmet organı hem de bu tür zorluklara Avrupa çapında yanıtların formüle edildiği kolektif bir forumdur. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ile işbirliği içinde, Konseyin temel değerlerinin koruyucusudur ve üye devletlerin taahhütlerine uyumunu izler.

Her Avrupa Konseyi üye devletinin Dışişleri Bakanı Bakanlar Komitesinde yer alır. Mayıs 1951'de Bakanlar Komitesi, her üye devleti, örgütle sürekli temas halinde olacak bir Daimi Temsilci atamaya davet etti. Tüm Daimi Temsilciler Strazburg'da ikamet etmektedir. Genellikle büyükelçilik rütbesine sahip üst düzey diplomatlar, bazen maslahatgüzar.
1952'de Bakanlar Komitesi, her Bakanın bir Milletvekili atayabileceğine karar verdi. Bakan Yardımcıları, Bakanlarla aynı karar alma yetkisine sahiptir. Bir Milletvekili aynı zamanda üye Devletin Daimi Temsilcisidir.

Komite, Mayıs veya Kasım aylarında yılda bir kez bakanlar düzeyinde toplanır. "Oturumlar" olarak bilinen toplantılar normalde Strazburg'da yapılır ve genellikle bir tam gün veya iki yarım gün sürer. Her oturumun büyük bir kısmı genellikle siyasi diyaloğa ayrılmış olsa da, Bakanlar ulusal savunma haricinde karşılıklı çıkarları ilgilendiren tüm konuları tartışabilirler. Oturum kayıtları gizli olmakla birlikte, her toplantının sonunda bir nihai tebliğ yayınlanır. Bakanlar ayrıca bir veya daha fazla beyanname verebilir.
"Bakan Yardımcıları Toplantıları" genellikle haftada bir Bakanlar Komitesi toplantı salonunda yapılır. Milletvekilleri ayrıca yan gruplarda haftada birkaç kez toplanır.

Bakanlar Komitesinin çalışmaları ve faaliyetleri arasında siyasi diyalog, Avrupa Konseyi sözleşmeleri yoluyla uluslararası kamu hukukunun geliştirilmesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ile etkileşim, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi ile etkileşim yer almaktadır.

Bakanlar Komitesi Anasayfası 18 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri (İngilizce: The Secretary General of the Council of Europe (Fransızca: Secrétaire général du Conseil de l'Europe), (Almanca: Generalsekretär des Europarates) beş yıllık bir süre için Bakanlar Komitesinin önerisi üzerine Parlamenterler Meclisi tarafından atanır. Avrupa Konseyi'nin 5 Mayıs 1949'da Londra'da oluşturulduğu amacın yerine getirilmesi, yani ideallerin, ilkelerin korunması ve gerçekleştirilmesi ve de ekonomik ve sosyal ilerlemelerini kolaylaştırmak amacıyla Üye Devletler arasında daha fazla birliği sağlamaktan sorumludur.
Genel Sekreterin yetkileri açıkça tanımlanmamış olsa da, uygulamada Avrupa Konseyi'nin çalışma programının ve bütçesinin stratejik yönetiminden genel olarak sorumludur ve Örgüt ve Sekreterya'nın günlük işleyişini denetler.

12 Mayıs 2009 tarihinde Bakanlar Komitesi, Parlamenterler Meclisine Genel Sekreterlik için sadece iki adayın olacağını bildirdi: Thorbjørn Jagland (Norveç eski Başbakanı) ve Włodzimierz Cimoszewicz (Polonya'nın eski Başbakanı) Belçika'nın aday listesine iki kişi daha eklemesi için çağrıda bulundu. Tesadüfen, her iki aday da aynı anda Başbakandı (1996-1997) ve her ikisi de sosyal demokrattı. 23 Haziran'da, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi seçimleri en azından Eylül oturumuna kadar ertelemeye karar verdi ve böylece grnel sekreterlik koltuğunu 1 Eylül 2009'dan itibaren boş bıraktı.
Parlamenter Asamble, Bakanlar Komitesinin dört adaydan ikisini kısa listeden çıkarma kararına tepki göstersi: Belçikalı senatör Luc Van den Brande ve her ikisi de Parlamenter Asamblesi üyesi olan Macar parlamenter Mátyás Eörsi. 11 Eylül 2009'da, seçim tartışması hakkında rapor veren Le Monde, gelecekteki Genel Sekreterin krizde olan bir kurumu miras alacağını bildirdi.
30 Eylül 2009'da Thorbjørn Jagland Genel Sekreter seçildi. 24 Haziran 2014 tarihinde, 1 Ekim 2014 tarihinde başlamak üzere ikinci, beş yıllık bir dönem için tekrar seçildi.

Dört üye ülke, daha sonra Bakanlar Komitesi tarafından değerlendirildiği 10 Ocak 2019'a kadar adaylar önerdi. Bunlar arasında, Parlamenterler Meclisi tarafından oylanmak üzere ilerlemek için seçilen iki kişi Belçika dışişleri bakanı Didier Reynders ve Hırvatistan'ın dışişleri bakanı Marija Pejčinović Burić idi. Adaylardan Pejčinvoić Burić 54 oyla seçildi ve 15 Ekim 2019'da göreve başladı.

Bakanlar Komitesi tarafından değerlendirmeye atananlar

Didier Reynders (Belçika)
Andrius Kubilius (Litvanya)
Dora Bakoyanni (Yunanistan)
Marija Pejčinović Burić (Hırvatistan)
Parlamenterler Meclisi tarafından oylanacak Komite tarafından seçilir

Parlamenter Asamblesi 26 Haziran 2019'da adaylara oy verdi

Marija Pejčinović Burić: 159 oy
Didier Reynders: 105 oy

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri 30 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ('AKPM), Avrupa Konseyi'nin parlamenter kolu ve insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmaya adanmış ve 46 ülkenin üye olduğu uluslararası bir kuruluştur.
Meclis, Avrupa Konseyi üye devletlerinin ulusal parlamentolarından seçilen 306 üyeden oluşur ve genellikle yılda dört kez, bir hafta süren genel kurul toplantıları için Strasbourg'da toplanır.
Hükûmetleri temsil eden yürütme organı olan ve sürekli diyalog içinde olduğu Bakanlar Komitesi ile birlikte Avrupa Konseyi'nin iki yasal organından biridir. Bununla birlikte, genellikle örgütün "motoru" olarak kabul edilen, hükûmetleri insan hakları konularında sorumlu tutan, devletleri demokratik standartları korumaya zorlayan, yeni fikirler öneren ve reform için ivme yaratan Meclistir.
Meclisin ana hedefleri arasında şunlar yer almaktadır:

yeni üye devletlere üyelik şartı olarak tüm infazların sona erdirilmesini zorunlu tutarak Avrupa'da ölüm cezasına son verilmesi;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni mümkün kılmak ve bunun için bir plan sağlamak;
Avrupa Konseyi üye devletlerinde insan hakları ihlallerini açığa çıkaran yüksek profilli raporlar hazırlamak;
1989'dan bu yana eski Sovyet ülkelerinin demokrasiyi benimsemelerine yardımcı olmak;
birçok ilerici yeni ulusal yasaya ilham vermek ve bunları şekillendirmeye yardımcı olmak; ve
üye devletlerin çatışmayı aşmasına veya bölücü siyasi veya sosyal konularda fikir birliğine varmasına yardımcı olmak.

Avrupa Konseyi'nin resmi dilleri İngilizce ve Fransızcadır, ancak Meclis çalışma dilleri olarak Almanca ve İtalyancayı da kullanır. Her milletvekilinin ayrı bir kulaklığı ve üzerinde dinlemek istedikleri dili seçebilecekleri bir masası vardır. Yabancı konuklar, Meclisin çalışma dillerinden farklı bir dilde hitap etmek istediklerinde, kendi tercümanlarını getirmelidirler.

Meclisin, her üye devletin parlamentoları tarafından atanan veya seçilen 306 asil ve 306 yedek  olmak üzere toplam 612 üyesi vardır. Delegasyonlar ulusal parlamentodaki dengeyi yansıtmalıdır, dolayısıyla hem iktidar partilerinin hem de muhalefetin üyelerini içermelidir. Her ülkenin nüfusu, temsilci sayısını ve oy sayısını belirler. Bu, her ülkenin bir oya sahip olduğu Avrupa Konseyi'nin yürütme organı olan Bakanlar Komitesi'nin tersidir. Kırgızistan, Ürdün, Fas ve Filistin parlamentoları tam üye olmasalar da Meclis ile "Demokrasi için Ortak" statüsüne sahiptir - bu, delegasyonlarının Meclis çalışmalarına oy hakkı olmadan katılmasına izin verir - ve ayrıca Kanada, İsrail ve Meksika parlamentolarından gözlemci delegeler de vardır.
Meclise katılım masrafları – esas olarak seyahat ve konaklama masrafları – ilgili delegasyonun ulusal parlamentosu tarafından karşılanır. Raportör olarak atanan az sayıdaki üye, Meclis çalışmalarını yürütürken masrafları Avrupa Konseyi tarafından karşılanmaktadır.
AKPM'nin bazı önemli eski üyeleri şunlardır:

Birleşik Krallık Başbakanı Sir Winston Churchill, eski Almanya Şansölyesi Helmut Kohl, eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, eski Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Kıbrıs Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Tarja Halonen, eski Gürcistan Cumhurbaşkanı Mikhail gibi eski devlet veya hükûmet başkanları Saakashvili, eski Arnavutluk Cumhurbaşkanı Sali Berisha ve diğerleri.

Belarus Ulusal Meclisi'nin özel konuk statüsü 13 Ocak 1997'de askıya alındı.
Rusya Federasyonu, 16 Mart 2022'de Avrupa Konseyi üyesi olmaktan çıktı.
Azerbaycan'ın AKPM'deki yetkileri, AKPM'nin Azerbaycan parlamento heyetinin akreditasyonunu reddetmesinin ardından, 25 Ocak 2024'te askıya alındı, ancak Avrupa Konseyi üyeliği askıya alınmadı.

Demokrasi Ortağı statüsüne sahip parlamentolar, Avrupa Konseyi'nin belirli temel değerlerine yönelik çalışma taahhüdünde bulunur ve ilerlemelerinin ara sıra değerlendirilmesini kabul eder. Buna karşılık, Meclis ve komitelerinin çalışmalarına katılmak üzere heyetler gönderebilirler, ancak oy hakkı yoktur.

Kosova Meclisi, Meclis ve komitelerinin çalışmalarına katılmak üzere bir delegasyon belirlemeye davet edildi, ancak oy hakkı yoktur. Meclisin çalışmaları kapsamında Kosova ve kurumlarına yapılan tüm atıflar, Kosova'nın statüsüne halel getirmez.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin iki temsilcisi meclis görüşmelerine katılmak üzere davet edilmiştir.

Meclis'te altı siyasi grup vardır.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanları:

Ocak 2021'de Meclis, Despina Chatzivassiliou-Tsovilis'i Meclis Genel Sekreteri olarak seçti ve Mart 2021'den itibaren beş yıllık bir dönem için görev yaptı.
Strasbourg merkezli 80 kişilik çok uluslu bir sekreterliğin başında bulunuyor ve 1949'da Meclisin kurulmasından bu yana bu göreve gelen ilk kadın ve aynı zamanda Yunan uyruklu ilk kişidir.

Avrupa Kültür Sözleşmesi
Avrupa İnsan Hakları Ödülü
Václav Havel İnsan Hakları Ödülü

Avrupa Konseyi, 5 Mayıs 1949'da on Batı ve Kuzey Avrupa ülkesi tarafından kuruldu. Kuruluşundan üç ay sonra Yunanistan; bir yıl sonra ise İzlanda, Türkiye ve Batı Almanya dahil oldu. Şu anda 46 üye ülkesi bulunmakta ve en son katılan ülke Karadağ'dır.

Avrupa Konseyi Tüzüğü'nün 4. Maddesi, belirli demokratik ve insan hakları standartlarını karşılamaları koşuluyla üyeliğin herhangi bir Avrupa ülkesine açık olduğunu belirtir. Belarus, Rusya, Kazakistan ve Vatikan'ın yanı sıra sınırlı tanınmaya sahip ülkeler dışında, Avrupa'da toprakları olan neredeyse tüm ülkeler Avrupa Konseyine üyedir.

Parlamenterler Meclisi ile özel konuk statüsü, Avrupa Konseyine üyelik için başvuran Avrupa üyesi olmayan devletlerin parlamentolarına katılım sürecinde geçici bir statü olarak 1989 yılında kurulmuştur. Özel konuk statüsünün amacı, özellikle katılım koşullarının belirlenmesinde ilgili parlamentonun Mecliste temsil edilmesini ve Meclis ile birlikte çalışmasını sağlayarak, Avrupa'daki üye olmayan devletlerin ulusal parlamentoları ile daha yakın ilişkiler geliştirmektir.

Belarus, 12 Mart 1993'te tam üyelik için başvurdu ve parlamentosu Eylül 1992'den Ocak 1997'ye kadar Parlamenterler Meclisinde özel konuk statüsüne sahipti. Ancak özel konuk statüsü, ölüm cezasını onaylayan Kasım 1996 anayasa referandumu ve Avrupa Konseyi tarafından demokratik olmadığı tespit edilen parlamento ara seçimlerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko'nun yönetimi altında ifade özgürlüğü gibi demokratik özgürlüklere getirilen sınırlamaların bir sonucu olarak askıya alındı (bkz. Belarus medyası). Belarus Anayasası'nda Ekim 2004'te yapılan ikinci bir değişiklik, ayrıca "asgari demokratik standartlara saygı göstermemekte ve kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerini ihlal etmektedir". Haziran 2009'da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, Belarus Parlamentosunun Meclisteki özel konuk statüsünün askıya alınmasının, ancak hükûmetin ölüm cezasına moratoryum getirmesi koşuluyla kaldırılacağına karar verdi. Mayıs 2013 itibarıyla bu koşul yerine getirilmemiştir.

Kazakistan, 1999 yılında Parlamenterler Meclisine özel konuk statüsü için başvurmuştur. Meclis, Kazakistan'ın Ural nehrinin batısındaki topraklarının %4'ünün Avrupa'da bulunması nedeniyle tam üyelik başvurusunda bulunabileceğini, ancak özel konuk statüsü verilmesi için demokrasi ve insan hakları alanlarında iyileştirmeler yapılması gerektiğini tespit etti. Kazakistan, Nisan 2004'te Meclis ile bir işbirliği anlaşması imzaladı.
Kasım 2006'da Kazakistan Parlamentosu, Meclisten gözlemci statüsü verilmesini resmen talep etti, ancak bu statü, AK'nin tüm temel değer ve ilkelerine önceden uyulmasını gerektirdiği için hiçbir zaman verilmedi. Ülke, 24 Şubat 2010 tarihinde Avrupa Konseyinin Avrupa Kültür Konvansiyonuna katılmıştır. 15-16 Mart 2010 tarihlerinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Başkanı Kazakistan'a resmi bir ziyarette bulundu, bunun sonucunda Avrupa Konseyi ve Kazakistan'ın ilişkilerini güçlendirdiği sonucuna varıldı. Bu dönüm noktası, Kazakistan'ın 2008'de Astana'da Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in ana hatlarıyla belirttiği “Path to Europe” programını cesaretlendiriyor.
Aralık 2013'te, Kazakistan'ın ceza adaleti alanındaki Avrupa Konseyinin çok sayıda sözleşmesine katılımının önünü açmak amacıyla 2014-15 yıllarında Kazakistan ve Avrupa Konseyi arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesine ilişkin Ortak Deklarasyon imzalandı.

Kosova Meclisi, 2016 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve komisyonlarının çalışmalarına gözlemci olarak katılmaya davet edilmiştir.
Kosova Dışişleri Bakanı Hashim Thaçi, Aralık 2014'te Avrupa Konseyine üyelik başvurusunun 2015 yılının ilk çeyreğinde yapılmasının planlandığını belirtti. Dışişleri Bakanı Donika Gervalla-Schwarz, 12 Mayıs 2022 tarihinde Strazburg'da Konsey yönetimiyle yapılan bir toplantıda üyelik başvurusunu sundu. Kosova zaten fiili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisi altındadır. 20 Mart 2023 tarihinde Kosova Başbakanı Albin Kurti, Priştine'de yabancı diplomatlarla yaptığı toplantıda, Kosova ve Sırbistan tarafından iki gün önce onaylanan AB'nin önerdiği anlaşmanın bir sonucu olarak, Kosova'nın Avrupa Konseyine katılma yolunun artık açık olduğunu söyledi. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 24 Nisan 2023 tarihinde Kosova'nın üyelik başvurusunu 33 lehte, 7 aleyhte ve 5 çekimser oyla onaylayarak başvurunun Parlamenterler Meclisine gitmesine izin vermişti.

Avrupa'da olmasına rağmen Vatikan, Avrupa Konseyi üyeliği için hiçbir zaman başvuruda bulunmamış, bunun yerine gözlemci olmayı tercih etmiştir. Bununla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olmak için başvuruda bulunması yönünde çağrılar yapılmıştır.

Gözlemci statüsü, Avrupa'daki demokratik geçişlere katkıda bulunmak isteyen Avrupalı olmayan demokrasiler için tasarlanmıştır.
Kanada, Japonya, Meksika, ABD ve Vatikan Avrupa Konseyinde gözlemci statüsüne sahiptir ve Bakanlar Komitesine ve tüm hükûmetler arası komitelere katılabilir. Avrupa Konseyinin faaliyetlerine gönüllü olarak mali olarak katkıda bulunabilirler.
Kanada, İsrail ve Meksika parlamentoları, Parlamenterler Meclisinde gözlemci statüsünde olup, heyetleri Meclis oturumlarına ve komite toplantılarına katılabilmektedir. Filistin Yasama Meclisi temsilcileri, Orta Doğu ile ilgili Meclis tartışmalarına ve Kuzey Kıbrıs'tan Kıbrıs Türkü temsilcileri Kıbrıs Adası'na ilişkin tartışmalara katılabilirler.
Her iki ülke de ölüm cezası uyguladığı için Japonya ve ABD'nin gözlemci statüsüyle ilgili eleştiriler var. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, ABD ve Japonya'nın ölüm cezasını kaldırması veya gözlemci statüsünü kaybetmesi için kulis yapıyor. Konsey ayrıca Belarus'un ölüm cezasına ilişkin bir moratoryum ilan etmesi şartıyla Belarus'a özel konuk statüsünü geri vermek için oy kullandı.

Mayıs 2009'da Parlamenterler Meclisi, demokratik geçişlerinde Parlamenterler Meclisi tarafından desteklenmek ve ortak zorluklarla ilgili siyasi tartışmalara katılmak isteyen komşu bölgelerdeki üye olmayan devletlerin parlamentoları ile kurumsal işbirliği için yeni bir statü oluşturdu.
Yeni statü "demokrasinin ortağı" olarak adlandırılıyor ve ilgilenen devletler; çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, infazların ertelenmesini teşvik, ölüm cezasını kaldırmak, özgür ve adil seçimler düzenlemek, ilgili AK sözleşmelerine taraf olmak, Meclisin ve Venedik Komisyonunun uzmanlığından kurumsal ve yasama çalışmalarında yararlanmak gibi Avrupa Konseyinin değerlerini benimsemeyi taahhüt ederlerse bunu elde edebilirler.
AK, güney Akdeniz'in komşu bölgeleri, Orta Doğu ve Orta Asya ile evrensel insan haklarına saygı temelinde diyalog politikasını benimsemiştir. Bu politikanın ardından Meclis, AK Gözlemcileri dışındaki komşu ülkelerin parlamentoları ile çalışma temasları kurmuştur: Cezayir, Kazakistan, Fas, Tunus ve Filistin Yasama Konseyi. Bu parlamentoların birçoğu, mevcut işbirliğinin statüsünü yükseltmek ve kalıcı bir ilişki kurmakla ilgilendiklerini ifade ettiler.
1994 yılından bu yana, Avrupa Konseyine üye devletlerin parlamentoları, Meclis ile özel işbirliği anlaşmaları akdetme olanağına sahiptir, ancak ilgili parlamentolar arasında fazla ilgi uyandırmamıştır, bu da yeterli açıklık ve netlik sağlamadığını göstermektedir. Şimdiye kadar sadece Kazakistan Parlamentosu 2004'ten beri bundan yararlanmıştır.
Kasım 2006'da, Kazakistan Parlamentosu resmen Meclise gözlemci statüsü verilmesini istedi. Bu tür resmi veya gayriresmi talepler, halihazırda onunla işbirliği yapan ancak bu işbirliğinin kurumsallaşmış tanınmasının onu daha görünür, daha tutarlı ve daha etkili hale getirebileceğini düşünen bir dizi parlamento tarafından yapılmaktadır. Bununla birlikte, gözlemci statüsü bu durumlarda uygun görülmemektedir, çünkü onu alan devletin halihazırda AK'nin temel değer ve ilkelerine uymasını gerektirdiğinden, demokratik geçişin ilk aşamalarında olan ve şu anda talep eden devletler için durum böyle değildir.
Yeni kurulan "Demokrasi Ortağı" statüsü, AB'nin Avrupa Komşuluk Politikası, AGİT işbirliği ortakları, NATO üyesi olmayan devletlerle işbirliği gibi çoğunlukla Avrupa devletlerinin diğer hükûmetlerarası kuruluşlarının işbirliği girişimlerine benzer.
"Demokrasi ortağı" statüsü talep etmeye uygun ulusal parlamentolar aşağıdaki ülkelerdir:

Akdeniz için Birliğe Güney Akdeniz ve Orta Doğu katılımcıları:  Moritanya,  Fas,  Cezayir,  Tunus,  Mısır,  Ürdün,  Suriye,  Lübnan,  Filistin ve belki  Libya (Libya, Akdeniz için Birlik'in gözlemcisidir)
AGİT Orta Asya katılımcıları:  Kazakistan,  Kırgızistan,  Tacikistan,  Türkmenistan ve  Özbekistan
Diğer ülkeler, eğer Meclis Bürosu böyle bir karar verirse
2015 itibarıyla aşağıdaki parlamentolara "demokrasi ortağı" statüsü verilmiştir:

Fas - Haziran 2011
Filistin Ulusal Konseyi - 4 Ekim 2011
Kırgızistan - 8 Nisan 2014

Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Avrupa Konseyi içinde mahalli yönetimleri (yerel yönetimler) temsil eden kurumdur. Biri Yerel yönetimler odası, diğeri de Bölgesel yönetimler odası olmak üzere iki meclise bölünmüştür, bir sekreterlik ve kongre tarafından 5 yılda bir seçilen bir genel sekretere sahiptir.

1994 yılına kadar “daimi konferans” statüsünde olan Kongre, 14 Ocak 1994'te Bakanlar Komitesinde alınan bir kararla Kongreye dönüşmüştür ve böylece hem yerel hem bölgesel düzeyde özerkliğin tanınmasında ilerleme sağlanmıştır.
1953 itibarıyla Avrupa Konseyinin danışman organı bir Avrupa yerel yönetimler konferansının düzenlenmesini istemiştir. 1956'da Bakanlar Komitesi konferansın düzenlenmesini kabul etmiştir ancak konferansın ilk toplantısı Jacques Chaban-Delmas başkanlığında, 12 Ocak 1957'de Strazburg'da yapılmıştır.
Kurumsallaşma isteğinde olan Konferans 1960'ta bir antlaşma projesi kabul etti ve 13 Eylül 1961'de Bakanlar Komitesi projeyi onayladı, böylece Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı kurulmuş oldu.
19 şubat 1975'te Bakanlar Komitesi, yetkisini bölge temsilcilerine genişletmek amacıyla Konferans Antlaşmasında değişikliğe gitti. Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konferansı olarak adlandırılan konferansa 1979'da Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Daimi Konferansı adı verildi. Konferansın en önemli kararlarından biri 15 Ekim 1985'te Mahalli İdareler Avrupa Antlaşması'nı (diğer adıyla Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı)kabul etmiş olmaktır. Böylece 9 Eylül 1988 yılında yürürlüğe giren antlaşmaya imzalarını koyan devletler iç hukuk sistemlerinde yerel özerklik ilkesini kabul etmişlerdir.
Avrupa Konseyi 9 Ekim 1993'te Varşova zirve toplantısında, üye ülkeler devlet ve hükûmet başkanları yerel ve bölgesel yönetimleri temsil eden bir danışman organın kurulmasına karar verdiler ve 1994'te bağlayıcı niteliği olan bir kararla Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi kuruldu.

Kongre Avrupa yörelerinin ve bölgelerinin sesi niteliğindedir ve seçilmiş temsilcilerin ortak kaygılarını tartışmak, deneyimlerini paylaşmak ve politikalar geliştirmeyi sağlayan bir forumdur. Kongre yerel yönetimi ve demokrasiyi geliştirmeyi amaçlamaktadır, üye ve aday ülkelerin yerel ve bölgesel demokrasilerini inceler, yerel ve bölgesel düzeyde vatandaşların demokrasiye katılımını destekleyen girişimlerde bulunur, Avrupa politikalarının geliştirilmesinde yerel ve bölgesel yönetimlerin çıkarlarını temsil eder, bölgesel ve sınır ötesi işbirliğini destekler, Avro-bölgelerin kurulmasını sağlar ve talepte bulunan ülkelerin bölgesel ve yerel seçimlerini izler. Kongre görevlerini değişik kuruluşların katılımıyla yerine getirir, bu kuruluşlar arasında ulusal dernekler 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., uluslararası dernekler 5 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., gözlemciler ve diğer kuruluşlar 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vardır.
Yerel ve bölgesel demokrasiyi destekleme faaliyetleri çerçevesinde Avrupa Konseyi birçok rapor hazırlar.
Yerel demokrasiyi izleme faaliyetini yürütmek amacıyla Kongre iki ayrı tür rapor hazırlar:

Yerel demokrasiyi izleme raporları her ülke için ayrı ayrı hazırlanır ve Avrupa Konseyi üyesi ülkelerindeki yerel demokrasinin takibi için yazılır. İzleme faaliyeti, yerel ve bölgesel demokrasi ile ilişkili üye ülkelerin yönetimleriyle yapıcı siyasi bir diyaloğa girmeyi sağlayan temel unsurdur. Bu faaliyetler Kongrenin yerel ve bölgesel kurumsal konularla ilgili olan antlaşmaları ve hukuki araçlarını, hükûmetlere, parlamentolara, derneklere ve seçilmiş vekillere tanıtmayı sağlar. Bu raporların ışığında üye ülkeler birçok yasama reformu gerçekleştirdi. Tavsiye karalarının uygulanmasını hızlandıracak yeni bir prosedür öngörüldü, buna göre üye ülkeler tavsiye kararlarını uygulamaya yönelik alınan karaları yazılı olarak Kongreye bildirmeleri gerekmektedir. Hazırlanan izleme raporlarının ve tavsiye kararlarının İngilizce ve Fransızca versiyonları Kongrenin sitesinde 17 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. mevcuttur.
Genel raporlar Mahalli İdareler Antlaşmasının üye ve aday ülkelerde uygulanmasının genel analizini yaparlar. Antlaşmanın uygulanması hakkında genel bilgi verme zorunluluğu çerçevesinde, Kongre genel raporlar hazırlar.
Seçim gözlem misyonları çerçevesinde ise Kongre seçim gözlem raporları hazırlar. Kongre düzenli olarak üye ve aday ülkelerde yerel ve bölgesel demokrasi gözlem misyonları düzenler, bu faaliyet yerel ve bölgesel demokrasinin durumunun ve gelişiminin izlenmesi yolunda kilit unsurdur. Gözlem misyonu seçim gününün yanı sıra seçim kampanyasını inceler ve parti vekilleri, seçimlere itiraz eden gruplar, seçim komisyonları, siyasi hakları savunucu gruplar ve medya gibi yüksek makamlarla görüşmeler gerektirir. Genelde gözlem misyonu bir basın açıklamasıyla ve basın bildirisiyle sona erer. Gözlem misyonu sonrasında bir seçim gözlem raporu hazırlanır ve Kongre bürosuna arz edilir, bu rapor seçim kampanyasını ve seçim gününü değerlendirir, ayrıca iyileştirme sağlayacak tavsiyelerde bulunur.

Bir yöre ya da bölgede seçilmiş temsilcilerden oluşan Kongre yerel yönetim ve bölge oda meclisleri 150.000 yerel ve bölgesel yönetimi temsilen 306 asil ve 306 yedek üyeden oluşmaktadır. Hizmet süreleri 5 yıldır, kongre üyeleri ulusal gruplara ve siyasi gruplara ayrılırlar, EPP/CCE (Avrupa Halk Partisi), SOC/G/PD (Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar grubu), ILDG (Bağımsız ve liberal demokrat grup), ECR (Avrupa Muhafazakârlar ve Reformistler grubu) ve NR (Avrupa Konseyinin hiçbir siyasi grubundan olmayanlar).
Kongre yılda iki kez Strazburg'da toplanır (kasımda ve martta) ve Avrupa örgütlerini ve gözlemci veya özel davetli olan birkaç üye ülke olmayan devletlerin örgütlerini kabul eder. Her iki odanın toplantıları Kongrenin yıllık olağan toplantısını müteakiben gerçekleşir.
Kongre başkanını oda (meclis) temsilcileri arasından seçer ve Kongre başkanının görev süresi iki yıldır. Kongrenin diğer organları Kongre başkanı tarafından başkanlığı yapılan ve iki Oda'nın bürolarından oluşan Büro, toplantılar arasında Kongre adına iş gören Daimi Komisyon, tüzükte belirlenmiş dört komisyon ve çalışma gruplarıdır.

http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/guncelleme/aksoz/T122.doc
http://www.coe.int/T/Congress/Default_en.asp7 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM), uluslararası bir teşkilat olan Avrupa Konseyi'ne bağlı olarak 1959 yılında kurulmuş uluslararası bir mahkemedir. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleriyle güvence altına alınmış olan temel hakların çiğnenmesi durumunda bireylerin, toplulukların, tüzel kişilerin ve diğer devletlerin, belirli usul ve kurallar dahilinde başvurabileceği bir yargı merciidir. 46 Avrupa Konseyi üyesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini tanımaktadır. Mahkeme, Fransa'nın Strazburg şehrinde bulunmaktadır.
Avrupa Birliği'nin günümüzde Avrupa Konseyi'ne ait bayrağı kullanıyor olması çeşitli kafa karışıklıklarına yol açıyorsa da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa Birliği'nin değil, hemen hemen tüm Avrupa devletlerinin üyesi olduğu ayrı bir uluslararası teşkilat olan Avrupa Konseyi'nin organıdır. Ancak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı, Avrupa Birliği için de olmazsa olmaz asgarî standartları oluşturmaktadır.

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler, insan haklarını uluslararası düzeyde korumayı güçlendirmek amacıyla orada belirtilen hakların evrensel tanınmasını teşvik etmeyi amaçlayan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'ni kabul etti. Bu bildiri ilk kez küresel bir standart belirlemede büyük öneme sahip olsa da, temelde hedef belirleyici bir belgeydi ve yargısal bir yaptırım mekanizması yoktu. 1949'da, yeni oluşturulan Avrupa Konseyi'nin on iki üye ülkesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi üzerinde çalışmaya başladı ve bu Sözleşme, Bildirge'de zaten belirtilen haklardan ilham alırken, ona imza atan Avrupa ülkeleri için vatandaşlarının temel haklarına saygı göstermelerini sağlamak için bir yargı mekanizması olacağı kritik farkla birlikteydi.
Mahkeme, ilk üyeleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 19. maddesi temelinde, 21 Ocak 1959'da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından seçildiğinde kuruldu. Başlangıçta, mahkemeye Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından sınırlı erişim sağlanıyordu, bu komisyon 1998 yılında kaldırıldı. Mahkeme, ilk yıllarında düşük bir profilde kalmış ve fazla bir dava almamış, ancak ilk kez bir ihlal tespitini Neumeister v. Avusturya (1968) davasında yapmıştır. Sözleşme, mahkemeye Avrupa Konseyi üye devletlerinin Sözleşme ve protokollerine ilişkin taahhütlerinin gözlemlenmesini sağlamakla yükümlüdür, yani Avrupa Konseyi üyesi devletlerde Avrupa Sözleşmesi'nin uygulanmasını ve yürürlüğe konulmasını sağlamaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni uygulayan Avrupa Konseyi'nin en bilinen kurumudur. Avrupa Konseyi (AK) (CdE), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bir uluslararası kuruluş olup Avrupa'da insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü koruma amacını taşımaktadır. 1949 yılında kurulan mahkeme, şu an 46 üye ülkeye sahiptir ve yaklaşık 700 milyon nüfusu kapsamaktadır. Ayrıca yıllık yaklaşık 500 milyon avroluk bir bütçe ile faaliyet göstermektedir.
AİHM, 27 üyeli Avrupa Birliği'nden (AB) farklı bir kuruluştur, bazen onunla karıştırılır, AB'nin 1955 yılında Avrupa Konseyi tarafından oluşturulan orijinal Avrupa bayrağını ve Avrupa'nın marşını benimsemesi bu durumu oluşturmuştur. Hiçbir ülke, Avrupa Konseyi'ne üye olmadan AB'ye katılmamıştır. Avrupa Konseyi, resmi Birleşmiş Milletler gözlemcisidir.

Avrupa Konseyi'nin 46 üye devleti tarafından bugüne kadar mahkemenin yargı yetkisi tanınmıştır. 1 Kasım 1998'de mahkeme tam zamanlı bir kurum haline geldi ve başvuruların kabul edilebilirliğini kararlaştıran Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, 11. Protokol tarafından kaldırıldı.
1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasını takiben yeni devletlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne katılması, mahkemeye yapılan başvurularda büyük bir artışa neden oldu. Mahkemenin verimliliği, birikmiş başvuruların büyük birikmesi nedeniyle ciddi şekilde tehdit altındaydı.
1999 yılında 8.400 başvuru inceleme için ayrıldı. 2003 yılında 27.200 dava açıldı ve bekleyen dosyaların sayısı yaklaşık 65.000'e yükseldi. 2005 yılında mahkeme 45.500 dosya açtı. 2009 yılında 57.200 başvuru incelemeye alındı ve 119.300 başvuru bekliyordu. Bu dönem, başvuruların yüzde 90'ından fazlasının kabul edilemez ilan edildiği ve mahkemenin verdiği kararların büyük kısmının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırılık tespit edilen ya da benzer davalar hakkında yerleşik içtihatlara dayanan tekrarlayan vakalara ilişkin olduğu bir dönemdi.
11. Protokol, bekleyen dava dosyalarının birikmesiyle başa çıkabilmek için mahkemeyi ve yargıçlarını tam zamanlı bir kurum olarak kurarak, işlemi basitleştirerek ve sürecin uzunluğunu azaltarak tasarlanmıştı. Ancak, mahkemenin iş yükü artmaya devam ettikçe, katılan devletler daha fazla reformun gerekliliğine karar verdiler ve Mayıs 2004'te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne 14. Protokol'ü kabul etti. 14. Protokol, mahkemenin iş yükünü ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin, kararların uygulanmasını denetleyen kurumun iş yükünü azaltma amacıyla hazırlandı, böylece mahkeme önemli insan hakları sorunları gündeme getiren davalar üzerinde odaklanabilirdi.

Bir kişinin AİHM'ye başvurabilmesi için öncelikle kendi ülkesinde hakkını araması, yani iç hukuk yollarını tüketmesi gerekmektedir. Kişiler, iç hukukta haklarını aradıktan sonra ve bu konuda olumsuz nihaî karar alındıktan sonraki 4 ay zarfında yazılı olarak Strazburg'da bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmalıdır. (Eskiden başvuru süresi 6 aydı. Ancak internet üzerinden başvuruların alınmaya başlamasından sonra, herkesin bu imkâna sahip olduğu düşünüldüğü için, başvuru süresi kısaltıldı.) Mahkemenin yargı dili İngilizce veya Fransızcadır. Ancak başvuru, konsey üyesi devletlerin birinin diliyle (örn. Türkçe) de yapılabilir. Mahkeme, yapılan başvuruların ön koşullarının yerine getirilip getirilmediğini inceler, bir eksiklik görmezse başvurunun esastan incelenmesine karar verir. Ön koşulları taşımayan başvuruların reddine karar verilir. Bu karar kesindir, karşı başvuru yolu yoktur. Mahkeme, ön koşullar açısından kabul edilebilirlik kararı verdikten sonra esas hakkında karar vermeden önce, taraflara "uzlaşma" önerebilir. Taraflar kendi aralarında uzlaşır ve bu uzlaşı da mahkemece teyîd edilir ise, başvuru sonuçlanmış olur. Dostâne çözüm yoluyla da bir sonuca ulaşılamamışsa, mahkeme başvuruyu yeniden inceler, tarafların yazılı görüşlerini alır. Gerekli görürse duruşma yapar, tanık dinler, soruşturma ve araştırma yapar. Mahkeme, başvuru sahibinin sözleşmede tanınan bir hakkının devlet tarafından ihlâl edildiği kararına varırsa, "hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder". Yâni Mahkeme, devletin tazminat ödemesine karar verir. Mahkemenin kararlarının uygulanıp uygulanmadığı Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından denetlenir.
AİHM'sinin baktığı şikayet konuları belirlidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan kabul edilebilirlik kriterleri kapsamında değerlendirilen koşulların uygun olup olmadığı başvuru sırasında kontrol edilir. Mahkeme genel olarak bir veya birden fazla temel hakkın ihlaline ilişkin şikayetleri dikkate almaktadır. Genel anlamda, temel haklar dediğimiz bu başlıkları özetleyecek olursak; yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı, ayrımcılık, işkence ve kötü muamele yasağı gibi temel insani haklara karşı yukarıda belirtilen süreler içerisinde Mahkemeye başvuru yapılabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin şu anki idarî düzeni Sözleşme'de ve 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe giren "AİHM İç Tüzüğü"nde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Buna göre AİHM'deki oluşum şöyledir;

Genel Kurul: En önemli görevi Mahkeme içtüzüğünün kabul edilmesidir. Dairelerin oluşumu, Mahkeme'nin yönetici kadrosunun, daire başkanlarının, yazı işleri müdürü ve yardımcılarının seçimi de Genel Kurul'un görevleri arasındadır (Sözleşme, md. 25).
Tek yargıç: Ek inceleme gerektirmeyecek nitelikte açıkça kabul edilemez ve açıkça dayanaktan yoksun başvurular hakkında kesin olarak karar verme yetkisi bulunan yargıçtır (Sözleşme, md. 27).
Komite: 3 yargıçtan oluşur. Komiteler, özellikle Mahkeme'nin yerleşik içtihadının konusu olan olan başvuruları karara bağlar. Komite ayrıca, ek inceleme gerektirmeyecek nitelikteki kabul edilemezlik veya işlemden kaldırma kararlarını da verebilir (Sözleşme, md. 28).
Daire: 7 yargıçtan oluşur. Daire, tek yargıç veya komite tarafından esasa ilişkin karar verilmediği durumlarda, bireysel başvuruların kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar verir (Sözleşme, md. 29). Başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi seçildiği ülkeye karşı açılan her davada yer alır.
Büyük Daire: 17 yargıçtan oluşur. Büyük Daire, Sözleşme'nin uygulanması ve yorumlanması açısından ciddi sorunlar içeren başvurulara bakmaktadır (Sözleşme, md. 31). Daireler, görülmekte olan davada, Sözleşme ve Protokollerinin yorumu konusunda ciddi bir sorun görürse ya da bir sorunun çözümü Mahkeme tarafından daha önceden verilmiş bir karar ile çelişki oluşturabilecekse Büyük Daire lehine yargılama yetkisinden el çekebilirlerSözleşme, md. 30).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme'ye taraf olan devletlerin sayısına eşit sayıdaki hâkimlerden oluşmaktadır. Hâkimler, geldikleri devlet adına değil, kendi adlarına Mahkeme'ye katılma hakkına sahip olurlar. 9 yıllık bir süre için seçilen hâkimler yalnızca bir dönem görev yapabilirler. Ancak hâkimler, her durumda yetmiş yaşında emekli olurlar. Mahkeme'nin çalışmasında bir aksaklık olmaması amacıyla her hâkimin yenisi gelene kadar görev yapması esası da benimsenmiştir (Sözleşme, md. 20-23).

Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığı'nın raporunda AİHM'e yapılan derdest başvurularının ülkelere göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

31 Aralık 2024 Tarihi itibarıyla AİHM önünde 60.350 tane derdest dosyası bulunmaktadır. 1959-2024 tarihleri arasında Türkiye hakkında toplam 3612 hak ihlali kararı verilmiştir. Son olarak AİHM Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihli kararında başvur

Ayırıcı im, fonetik işaret veya diyakritik; telaffuz, ton ve diğer ayırıcı unsurları belirtmek için gliflere eklenen imdir. Örneğin Latin harflerine geçiş döneminde Türkçedeki ötümsüz artdişyuvasıl sürtünmeli ünsüz sesini karşılamak için yeni arayışlara gidilmiş ve mevcut S harfine sedil eklenerek Ş harfi elde edilmiştir. O > Ö  veya A > Â ya da Y > Ý gibi harflerde ayırıcı imlere örnekler görülebilir.

Eski İngilizce = ā, æ, ǣ, ē, ī, ō, ð/þ, ū, ƿ, ȳ
Livonca = ā, ä, ǟ, ḑ, ē, ī, ļ, ņ, ō, ȯ, ȱ, õ, ȭ, ŗ, š, ț, ū, ž
Latince = Döneme bağlı (Orta Çağ Latincesinde æ, œ ve ſ. "Æ" ve "œ"'nün kullanılmadığı zamanlarda, "ae" ve "oe"nün ayrı okunuşunu göstermek için ë harfi kullanılır, örneğin: aëdes, aër, israël, ayrıca ā, ē, ī, ō, ū harfleri aksan için kullanılabilir)
Orta Yüksek Almanca (1050 ile 1500'lü yıllar arası) = ä, â, æ, aͤ, ë, ê, î, ö, ô, œ, ü, û, ʒ 

Almanca (1941 yılına kadar) = ä, ö, ſ, ß, ü (ayrıca æ, œ)
Brezilya Portekizcesi (1943-1990) = á, à, â, ã, ç, é, ê, í, ó, ô, õ, ú, ü (reform ile ü harfi çıkarılmıştır)
Endonezce (1901-1947) = ä, é, (ē), ï, ö (Van Ophuijsen Yazı Sistemi adı altında bilinir.)
Kazakça (2017 yılına kadar) = ä, ğ, ï, ñ, ö, ü, ç, ş, ı, İ
Kırgızca (1928-1940) = ƣ, ç, ŋ, ɵ, ş, ь
Moğolca (1931-1939)= ç, ө, ş, ƶ
Moğolca (1939-1941)= ö, ü
Rumence (1904'ten önce)= â, ă, ḑ, é, ê, ĕ, î, ĭ, ó, ș, ț, û, ŭ

Áá Éé Íí Óó Úú Ćć Śś Ńń Ýý Źź
Vurgu imi (´): Sağa yatık olarak kullanılır. Aslında sesli-sessiz bütün harflerin üzerine gelebilmesi mümkündür. Kimi zaman işaretli harf üzerinde bir duraksama veya hece bölünmesiyle ortaya çıkar. Türk dillerinde iki işlevi vardır:

Vurgunun hangi hecede olduğunu işaretler. Bazen eş sesli kelimeleri birbirinden ayırmaya yarar. Mesela Rusçada ve Yunancada hemen her kelimede kullanılır çünkü vurgunun hangi hecede yer aldığını göstermeye yarar. Böylece aynı yazılışa sahip kelimeler de birbirinden ayrılabilir. Böyle bir vurgu uygulaması Türkçede pek mümkün değildir çünkü hece vurgusu, Türk dilinin yapısı gereği çok fazla değiştirilemez ve başka heceye kaydırılamaz. Vurgunun değiştirilmesi ile kelimenin manası değişmez. Konuşma dilinde bunu ayırt edebilmek için özel bir çaba sarf edilmez. Bu nedenle de vurgunun ayrıca gösterilmesine gerek yoktur. Türki Kiril alfabelerinde Rusçadan gelen kelimelerde kullanılır.
Üzerinde bulunduğu harfin ses değerini vurgulayarak değiştiren bir işarettir. Seslerin (harflerin) aslında biraz uzatılmasını sağlar.
Sessiz harflerde: Sert ve vurgulu bir söyleyiş kazandırır. Ý Türkmen alfabesinde bir harf olarak bulunur ve Türkçedeki Y sesini karşılar. Çünkü işaretsiz yalın Y harfi pek çok dilde Türkçedeki I sesine denk düşer (Kyrgyz: Kırgız gibi). Ć ise Boşnakçada yer alır ve Ç sesine yakın sert bir C sesi verir. Yeni Başkurt alfabesinde Ź harfi peltek Z sesini göstermek için kullanılır. Tüm sessiz harflere uygulamak mümkündür. Mesela; Ý, Ć, Ś, Ź, Ŕ, Ĺ, Ń, Ḱ, Ẃ, Ḿ, Ṕ harfleri gibi... Böylece aslında vurgu iminin birinci işlevi olan vurgulama sağlanmış olur. Örneğin hać (hacc), haḱ (hakk)... Ayrıca sessiz harflerde bir duraksama yaptırır. Örneğin: Aý Han ve Ayhan sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıkta olduğu gibi. Ayrıca eḱmek ve ekmek sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıklar yine örnek olarak verilebilir. Anadolu Türkçesinde kesme işareti biçiminde yabancı dillerden -özellikle Arapçadan- gelen bazı kelimelerin aksanlı (duraklayarak) okunmasını sağlar. Burada asıl yapılan şey üzerine geldiği sessiz harfte bir duraklama sağlayıp, diğer heceye sesli harf ile başlamaktır. Örneğin kıt́a, kuŕa, meĺun... Türk alfabesinde bu kelimeleri bu biçimde yazabilmek için aksan işareti yerine, -belki de birbirlerine çok benzedikleri için- kesme işareti (‘) kullanılmıştır. Fakat Türkçede heceyi sessiz harfle bitirip sesli harfle başlamak Anadolu Türkçesinin yapısına uygun olmadığı için zaten söyleyişte de bu biçimler genelde tercih edilmez ve heceler kesintisiz düz okunur.
Sesli harflerde: Üzerine geldiği sesli harfin vurgulanarak (inceltilmeden) uzatılmasını sağlar. Mesela Tatar alfabesinde Í harfi uzatılan bir İ sesi verir. Türkçedeki sesli harflerle örnek verilirse ánında, bázen, nádiren…
Á, É, Í, Ó, Ú: Bazı Türk alfabelerinde ve Macarcada bulunan vurgulu sesli harflerdir. Vurgu işareti, Macarcada sesli harfleri biraz uzatır. Örnek verilirse Türkçedeki hánım ve hanım sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılık.

Àà Èè Ìì Ùù Òò 
Aksan imi (ˋ): Sola yatık olarak kullanılır. Sözcüğün aksanlı olarak seslendirilmesine imkân tanır. Türkçede aksanlı okuyuş ancak bazı harflerin inceltilmesiyle mümkündür. Batı dillerinin aksine bu işareti Türkçede yalnızca sessiz harflerde kullanmak mümkündür. Daha çok diksiyona dayalı bir farklılığı gösterir.

Sessiz harflerde: Türkçede fonetik gösterge olarak sessiz harflerde kullanılabilir. K, G, L gibi harflerin inceltilmesini sağlar. Örneğin rüzg̀ar, derg̀ah, tezg̀ah, yadig̀ar, g̀ah, lal̀, hal̀, rol̀, gol̀. Ancak bazı dillerde harfin ses değerini de değiştiren bir göstergedir. Türkçede ise yalnızca kelimelerdeki ses değerini göstermeye yarayan ve aslında etkisiz olan bir işarettir.
Sesli harflerde: Aksanlı harflerin normalde, işaretsiz (yalın) biçimleriyle aralarında okunuş farklılığı bulunmaz. Yalnızca kelimenin ses değerindeki bir değişikliği gösterir ya da yöresel söyleyiş farklılıkları bu duruma neden olur. Buna karşın Avrupa dillerindeki kimi örneklerde ölü sesli harflerin gösterilmesine yarar. Örneğin Türkçedeki ortàokul -ortokul gibi okunur- veya Karàağaç -Karağaç gibi okunur- sözcüklerindeki aksana bağlı olarak telaffuz edilmeyen harfleri işaretler. Buna karşın bu harfleri telaffuz edenler de bulunur, zaten aksandan kastedilen de bu durumdur. Bu durum, nadiren de olsa peş peşe okunan kalıplaşmış kelimelerdeki veya birleşik sözcüklerdeki sesli bir harften sonra tekrar yeni bir sesli harf geldiğinde ortaya çıkar. Böylesi bir durumda ilk sesli harf çok kısa olacak biçimde, iki sesli harf kaynaşarak veya bazen de baştaki sesli harfi tamamen kaybolarak okunur, bu nedenle de çoğu zaman bu sesin fark edilmesi bile mümkün olmaz: Nè edeceksin? (halk ağzında Neydeceksin? Niydeceksin?), Nè olacak? (N'olacak?), Nè olur? (N'olur?) gibi. Hatta araya sesli harf girse bile bu sesin ortaya çıktığı görülebilir. Nè yapacaksın? (halk ağzında N'apacaksın?) gibi.

Ââ Êê Îî Ôô Ûû Ĵĵ Ŝŝ Ĝĝ Ĉĉ Ĥĥ Ŷŷ Ŵŵ
Düzeltme İmi (ˆ): Türkçede yalnızca sesli harflerin üzerine gelir. Harfin ince okunmasını sağlar. Örneğin kar (yağış türü) ve kâr (kazanç).

Â: Türkçede kullanılır. Hafif uzun, ince bir a sesidir. Kural olarak bu inceliğin tam olarak sağlanabilmesi için biraz uzatılması gerekir. Örneğin kâr, hâlâ, Kâzım, Nâzım, âlem, kâğıt…
Û: Türkçede kullanılır. Hafif uzatılarak okunan ince bir "u" sesidir. Doğru kullanım için kural olarak biraz uzatılması gerekir. Örneğin sükûnet, mûris, mûzip, sûni…
Î: Türkçede kullanılır. Uzatılarak okunan ince bir "i" sesidir. Kullanımda İ harfindeki noktanın üzerine işaret koyulması çift noktalama gerektirdiğinden yalnızca düzeltme imi kullanılır, nokta düşer. Örneğin millî, dînî, çîdem, Dîdem, îzan, mîde…
Ê: Gagavuzcada kullanılır. Uzatılarak okunan ince bir "e" sesidir. Kürtçe kelimelerde yine yoğun olarak rastlanır. Türkçede sadece birkaç kelimede mevcut olduğu için kullanımı öngörülmemiştir. Ancak yine de Türkçede bir iki kelimenin okunuşu ile bir fikir edinilmesi mümkündür. Örneğin mêmur, poêtika, nêyzen, têlif...
Ô: Uzatılarak okunan ince bir o sesidir. Normal O sesinden farklıdır. Türkçede sadece birkaç kelimede mevcut olduğu için kullanımı öngörülmemiştir. Örneğin bôlero, Lôkman, âlô, rôl, gôl...
İnceltme İşareti, sesli harfleri incelttiği gibi aslında kalın sessiz harfleri de gizli olarak inceltir. Özellikle L harflerinde bu durum çok belirgindir. Örneğin ļânet, ļâℓe, hâℓ̗â, hâℓ̗ ... İnceltme İmi ile yazılan bazı sözcüklerin okunuşunda aslında K harfinin de incelmesi söz konusudur. Örneğin ⱪar ve kâr.
Türkçede sessiz harflerde kullanımı öngörülmemiştir.

Öö Üü Ää Ëë Ïï Ÿÿ
Türkçede ve pek çok dilde yalnızca sesli harflerde kullanılır. Ÿÿ ise pek çok dilde Türkçedeki İ sesine denk gelir. Çünkü bu dillerde Y, Türkçedeki "I" sesini gösterir. Örneğin Kyrgyz (Kırgız okunur.). Bu durumda Türkçedeki İ sesi ise Ÿ olarak da gösterilir. Örneğin ÿkÿ (iki).

Ä: Almanca, İsveççe, Fince, Estonca, Slovakça, Tatarca, Gagavuzca ve Türkmencede kullanılır. Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. Azericede yoğun olarak kullanılır. İnce bir harf olduğu halde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında Büyük Ünlü Uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin incä. Türkçede "Selçuk" ismi diğer Türk dillerinde “Sälçuk”, "akçe" sözcüğü ise “akçä” olarak yazılır. Türkçede her ikisi de "ben" olarak yazılan bän (Azerice mən, biinci teklik şahıs zamiri) ve ben (Azerice ben, "deri kabartısı)" sözcükleri birbirinden farklı anlamlar içerir ve ses değerleri de farklıdır. Kimi Latin alfabelerinde, özellikle el yazılarında Эə biçiminde de kullanılır (Kiril Э harfinden farklıdır).
Ë: Türkçede günümüzde kullanılmayan İ-E arasında seslendirilen bir harftir. Bu ses Rusçada bulunur (Kiril: Є) ve bu dilde sıklıkla kullanılır. Bu harfe İe (Ye) adı verilir ve çevirilerde bu ses değeri ile gösterilir ancak bu kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bu harf arda arda gelen İ ve E seslerini ifade etmez. Tamamen İ-E arası farklı bir sestir. Anadolu Türkçesinde ise gerçekte mevcut olan ancak ölü bir ses olduğu bile söylenebilir. Rusçada ise yoğun olarak kullanılan ve açık olarak işitilen bir harftir. Ancak Türkçedeki gibi kaynaşan harflerin arasında değil, herhangi bir koşula bağlı olmadan ortaya çıkan ve Ruslar tarafından diğer seslerden rahatlıkla ayırt edilebilen belirgin bir sestir. Bu sese Türkçede verilebilecek başka bir örnek ise el (organ) ve ël (yurt) sözcüklerinin 

Barok, Avrupa'da yaygınlaşan sanatta bir anlatım biçimidir. Barok kelimesi, Portekizce düzensiz inci anlamına gelen barroco sözcüğünden türemiştir. Barok sözcüğü, birbirinden ayrı iki şeyi tanımlar; sanat tarihinde, Rönesans ile klasikçilik arasında kalan bir dönemi ve bütün çağlarda verilmiş bazı eserlerin tarzını, başlangıcı ve bitişi için kesin bir tarih verilememekle birlikte 17. ve 18. yüzyıllar arasında oluşup şeklini almış bir dönemdir. Mimarlık, müzik, resim ve heykelin etkileyici temalar altında birleştirilmesi amacını güder. Abartılı hareket duygusu ve net gözüken detayları ile dönemin müzik ve edebiyatında da kendini gösterir. Yoğun bir etki bırakan bu anlatım biçimi, kendi alanında fazla eser verildiğinden dolayı bir dönem adı olarak anılmaya başlanmıştır. 1699'da İtalya'da kilise etkisinde doğmuş ve tüm Avrupa'ya yayılmıştır.
Mimaride Mimar Louis Le Vau ve bahçeci André Le Nôtre tarafından yapılan Versay Sarayı, Barok mimarisinin en tipik örneklerindendir. Bunun yanında resimde Caravaggio, Rembrandt, Rubens, Vermeer; heykelde Gian Lorenzo Bernini; müzikte Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi, Domenico Scarlatti, George Frideric Handel, Georg Philipp Telemann Barok tarzında eser vermiş kişilere örnek olarak gösterilebilir.
Ayrıca günümüzde de hâlen Barok tarzda eserler veren müzisyenler vardır. Örnek olarak ünlü gitar virtüözü Yngwie J. Malmsteen verilebilir. Barok tarzını en çok yansıttığı albümü ise Concerto Suite for Electric Guitar and Orchestra'dır.

1600'lü yıllarda Almanya'da edebiyat konu ve üslup yönünden karışıklık içindedir. Bununla bağıntılı olarak da bu durumu ortadan kaldırıp düzene sokmak çabaları vardır. Bu dönemde Barok edebiyatçıları bu bağlamda büyük uğraş vermişlerdir. Özellikle özgün yapıtlar ortaya çıkarmak, Almancayı edebi bir dil boyutuna getirmek, taklitçiliğin dışına çıkarak özgün eserler verebilmek için çaba harcamışlardır. Bu edebiyatçıların başında Martin Opitz gelir ki, Almanya’da Barok devri asıl olarak onunla başlar diyebiliriz. Barok devri kendinden önce dine, kendinden sonra ise felsefeye dayalı, reformasyon ve aydınlanma arasında gelişmiş bir devirdir. Edebiyatta ağırlık nazım ve dramdadır. Barok devrinde nazımda(lirik) genel olarak konu ölüm düşüncesidir. Bu döneme göre ölüm kaçınılmazdır ve hayat fanilikten ibarettir. Sone bu dönemde etkin olan lirik biçimidir. Özellikle bu alanda Andrea Gryphius ve İtalyan Petrus de Vinea Barok dönemi sonesinin belirleyici isimleridir. Andrea Gryphius'un sone tarzındaki eserleri kayda değerdir. Dinsel boyutta çok fazla sayıda eseri vardır ve bunları "Sonn- und Feiertagsonette" adlı kitabında toplamıştır. Şiirlerinin çoğu da yine dini boyuttadır ve duayı andırır. Gryphius eserlerini genelde dini mistik bir tarzda ve ölüm korkusu, öte dünya konularını ele alarak işler.
Roman ise daha çok burjuva konularına yönelen humarist roman doğrultusunda ilerler. Özellikle romanda epik kahramanlar yerini, kendisi, hayat tarzı ve dünya hakkında düşünen onları alaya alan bir anlatıcıya bırakır. Bu bağlamda İspanyol edebiyatında ün salmış olan komik roman (Schelmenroman) Cervantes'in Don Kişot'u Alman romanına örnek olur.

Öte yandan Barok devrinde Almancayı yabancı dillerin etkisinden (İspanyolca, Fransızca, Latince vb.) kurtarmak için seferberlik başlatılmıştır. Bu bağlantıda Almanca yazmak ve Almancayı arılaştırmak düşüncesiyle hareket edilmiştir. Bu amaca yönelik olarak dil cemiyetleri kurulmuştur. 1617'de kurulan "Die Fruchtbringende Gesellschaft", "Palmenarden", 1644'te kurulan "Pegnitzschäfer" ve "Gekränte Blumenorden" bunlara örnek olarak verilebilir. Bunların içinden önemli olarak bahsedebileceğimiz “Die Fruchtbringende Gesellschaft” üyelerini asillerden ve burjuvalardan almıştır. Palmenarden dil kurumu Almancanın Fransızca etkisinden kurtulmasını, onu arı bir dil sayesinde kültür dili seviyesine yükseltmek niyetindeydi. 1642 yılında "Deutschgesinnte Genossenschaft" dil cemiyetinin kurucusu olan Zesen Yunan Tanrıça adlarına Almanca adlar vermiştir. Bundan başka Martin Opitz ise bu konuda bir de kuramsal kitap yazarak edebi dilin Almanca olması için uğraşlar vermiştir. Bu devirde Almanca edebi duygudan yoksundu ve çoğu edebi eserler taklitten ibaretti, ilkel ve çocuksu eserler ortaya konuluyordu. Bu dil çalışmalarıyla birlikte özgün eserler verilmeye çalışıldı. Bu dönemde yapılan poetik çalışmaları barok devrinde kayda değer çalışmalardı. Bu çalışmalarda edebiyatın tekniğini saptamış ve bunları bir ders kitabı olarak hizmete sunmuş önemli poetikçiler vardır. Bunlar:
Martn Opitz - Buch von der deutschen Poeterei
Harsdörfer - Poetischer Trichter
Zesen - Hochdeutscher helikon
Buchner - Verskunst
Schottel - Teutsche Sprachkunstdir.

Bastille Baskını veya Bastille Hapishanesi Baskını (Fransızca: Prise de la Bastille), 14 Temmuz 1789'da Fransa'nın başkenti Paris'te devrimci isyancıların Bastille olarak bilinen Orta Çağ'dan kalma cephanelik, kale ve siyasi hapishaneyi basarak kontrolü ele geçirmeye çalışmasıyla meydana gelmiş baskın.
Dört saat süren çatışmalar sonucunda 94 kişi öldü, sonunda isyancılar Bastille'e girmeyi başardı. İsyancılar Bastille'ye girdikten sonra Vali de Launay ve garnizonun birkaç üyesi teslim oldu ve öldürüldü. Bastille artık Paris'in merkezinde kraliyet otoritesini temsil ediyordu. Baskın sırasında sadece yedi mahkûmun bulunduğu ve yıkılması planlanan hapishane, devrimciler tarafından monarşinin gücünü kötüye kullanmasının bir sembolü olarak görülmekteydi. Düşüşü Fransız Devrimi'nin parlama noktası oldu.
Fransa'da 14 Temmuz, Fête nationale française adı verilen ve hem Bastille Baskını'nın yıldönümünü hem de 1790'daki ilk yıldönümünde gerçekleşen Fête de la Fédération'u anan ulusal bir bayram. İngilizcede bu bayram genellikle Bastille Günü olarak anılmakta.

XVI. Louis döneminde, Fransa büyük bir ekonomik buhran geçirdi. Amerikan Devrimi ile de alakalı olan bu dönemde, ağır vergilendirme nedeniyle yoksulluk oluştu. Bastille Baskını ve ardından gerçekleşen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi bu devrimin üçüncü ayağıydı. İlki, soyluların XVI. Louis'ye vergi ödemelerini reddetmesiyle başladı, ikinci de meclisin kurulmasını sağlayan Tenis Kortu Yemini idi. Dahası, Louis XVI'nın Necker'in yerine getirdiği Maliye Bakanı Calonne, monarşiyi zengin göstererek savurgan harcamaların kredi sağlayacağını düşünüyordu. Bu sadece Louis'nin mali sıkıntılarını artırmıştı. 5 Mayıs 1789'da Genel Meclis konuyu ele almak üzere toplanmış ancak arkaik protokoller ve Fransa nüfusunun %2'sinden azını oluşturan soyluları temsil eden İkinci Meclis'in muhafazakârlığı tarafından engellenmişti. 17 Haziran 1789'da Üçüncü Meclis, halktan seçilen temsilcileriyle birlikte, amacı bir Fransız anayasası oluşturmak olan Ulusal Meclis olarak yeniden kuruldu. Kral başlangıçta bu gelişmeye karşı çıktı ancak 9 Temmuz'da adını Ulusal Kurucu Meclis olarak değiştiren meclisin yetkisini kabul etmek zorunda kaldı. Ayaklanmaya yakın ve François Mignet'nin deyimiyle "özgürlük ve coşku sarhoşu” Paris, Meclis'e geniş destek vermişti. Basın tartışmaları yayınlanmış ve siyasi tartışmalar Meclis'in ötesine geçerek başkentin meydanlarına ve salonlarına yayılmıştı. Palais-Royal ve arazisi sürekli bir toplantı alanı haline gelmişti.
Kalabalık, Palais-Royal'deki toplantının yetkisiyle, halka ateş açmayı reddettikleri için hapsedildikleri bildirilen Fransız muhafızlarından bazı el bombacılarını serbest bırakmak için Abbaye Hapishanelerini kırmıştı. Meclis, hapisteki muhafızların kralın merhametine mazhar olmalarını, bir günlük göstermelik bir süre için hapishaneye dönmelerini ve affedilmelerini tavsiye etmişti. Güvenilir olduğu düşünülen alayın rütbeli askerleri artık halkın davasına yönelmişti.

Louis, 11 Temmuz 1789'da, özel konseyindeki muhafazakar soyluların etkisiyle hareket ederek, maliye bakanı Jacques Necker'i görevden alarak sürgüne göndermiş ve bakanlığı yeniden kurmuştu. Mareşaller Victor-François, Broglie dükü, La Galissonnière, la Vauguyon dükü, Baron Louis de Breteuil ve intendant Joseph Foullon de Doué, Puységur, Armand Marc, Montmorin kontu, La Luzerne, Saint-Priest ve Necker'in görevlerini devralmışlardı.

Necker'in görevden alınmasının haberi 12 Temmuz Pazar günü öğleden sonra Paris'e ulaştı. Parisliler genel olarak bu görevden almanın muhafazakar unsurlar tarafından gerçekleştirilecek bir darbenin başlangıcı olduğunu düşünmekteydi. Liberal Parisliler, sınır garnizonlarından Versailles, Sèvres, Champ de Mars ve Saint-Denis'e getirilen Kraliyet birliklerinin Versailles'da toplanmakta olan Ulusal Kurucu Meclisi kapatmaya çalışacağı korkusuyla daha da öfkelenmişti. Palais-Royal'de on binden fazla kişi olmak üzere Paris'in dört bir yanında kalabalıklar toplanmış. Camille Desmoulins, "elinde tabancasıyla bir masanın üzerine çıkarak, 'Yurttaşlar, kaybedecek zamanımız yok; Necker'in görevden alınması vatanseverler için Aziz Bartholomeos'un çanıdır! Bu gece tüm İsviçre ve Alman taburları hepimizi katletmek üzere Champ de Mars'tan ayrılacak; geriye tek bir kaynak kalıyor; silahlanmak!"
Sözü edilen İsviçre ve Alman taburları, devrim öncesi Kraliyet Ordusunun önemli bir bölümünü oluşturan ve sıradan Fransız askerlerine kıyasla halkın davasına daha az sempati duydukları düşünülen yabancı paralı asker birlikleri arasındaydı. Temmuz ayı başlarında Paris ve Versailles'daki 25.000 düzenli askerin yaklaşık yarısı bu yabancı alaylardan oluşuyordu. Toplama dahil edilen Fransız alaylarının ya garnizonlarının Paris'e yakınlığı ya da albaylarının reforma karşı çıkan gerici "saray partisi" destekçileri olması nedeniyle seçildiği anlaşılmaktadı.
Necker'in ve Orléans Dükü Louis Philippe II'nin büstlerini sergileyen kalabalık, 12 Temmuz'da başlayan gösteriler sırasında Palais Royal'den tiyatro bölgesine doğru yürüyüşe geçti ve ardından bulvarlar boyunca batıya doğru ilerledi. Kalabalık Place Vendôme ile Tuileries Sarayı arasında Alman Kraliyet Süvari Alayı ile çatıştı. Champs-Élysées'nin tepesinden, Lambesc Prensi Charles Eugene (Kamp Mareşali, Kraliyet Allemand Süvarilerinin Sahibi), Place Louis XV'de (şimdiki Place de la Concorde) kalan protestocuları dağıtan bir süvari hücumu başlatmıştı. Kraliyet komutanı Baron de Besenval, kötü silahlanmış kalabalıklar arasında bir kan banyosunun ya da kendi adamları arasında firarların sonuçlarından korkarak süvarileri Sèvres'e doğru geri çekmişti.
Yiyecek ve şarap fiyatlarının artmasına neden olmakla suçlanan gümrük noktalarına saldırarak devlet yetkililerine karşı düşmanlıklarını ifade eden Paris halkı arasında huzursuzluk artmaktaydı. Paris halkı yiyecek, silah ve erzak istiflenmiş olabilecek her yeri yağmalamaya başlamıştı. O gece, manastır, hastane, okul ve hatta hapishane olarak işlev gören, din adamlarına ait büyük bir mülk olan Saint-Lazare'de erzak istiflendiği söylentileri yayılmıştı. Öfkeli bir kalabalık içeri girerek mülkü yağmalamış, halk pazarına götürülen 52 vagon buğdaya el koymuştu. Aynı gün çok sayıda insan silah cephanelikleri de dahil olmak üzere birçok yeri yağmalamıştı. Kraliyet birlikleri o günlerde Paris'te toplumsal kaosun yayılmasını durdurmak için hiçbir şey yapmamıştı.

Gardes Françaises (Fransız Muhafızları) alayı Paris'in daimi garnizonunu oluşturuyordu ve pek çok yerel bağa sahip olduğundan halkın davasına sıcak bakıyordu. Alay Temmuz ortasındaki karışıklıkların ilk aşamalarında kışlasına kapanmıştı. Paris'in genel bir ayaklanmaya sahne olmasıyla birlikte, Charles Eugene alayın emrine itaat edeceğine güvenmeyerek, Chaussée d'Antin'deki deponun önüne konuşlanmaları için altmış ejderha gönderdi. Fransız Muhafızlarının subayları adamlarını toparlamak için etkisiz girişimlerde bulunmuştu. İsyancı yurttaşlar artık eğitimli bir askerî birlik edinmişlerdi. Bu haber yayıldıkça, Champ de Mars'ta kamp kurmuş olan kraliyet kuvvetlerinin komutanları yabancı alayların bile güvenilirliğinden kuşku duymaya başlamıştı.

Geleceğin "Yurttaş Kralı" Louis-Philippe, duc d'Orléans, genç bir subay olarak bu olaylara tanık olmuş ve askerlerin sınanmaları halinde emirlere itaat edecekleri görüşündeydi. Ayrıca geriye dönüp baktığında, Fransız Muhafızlarının subaylarının ayaklanmadan önceki dönemde sorumluluklarını ihmal ettikleri ve alayı astsubaylarının kontrolüne çok fazla bıraktıkları yorumunu yapmıştı.
13 Temmuz sabahı Paris seçmenleri bir araya gelerek düzeni sağlamak üzere Paris'in altmış seçim bölgesinden 48.000 kişilik bir "burjuva milisi" kurulmasına karar verdiler. Bu milislerin kokartları Paris'in renkleri olan mavi ve kırmızıydı. Lafayette 14 Temmuz'da bu grubun komutanı seçildi ve daha sonra adını Ulusal Muhafızlar olarak değiştirdi. Kralın rengi olan beyazı da 27 Temmuz'da kokartına ekleyerek ünlü Fransız üç rengini oluşturdu.

14 Temmuz 1789 sabahı Paris şehri alarm durumundaydı. Artık Paris Burjuva Milisleri'nin (kısa süre sonra Devrimci Fransa'nın Ulusal Muhafızları olacaklardı) kontrolü altında olan Fransa'daki Üçüncü Mülk partizanları, daha önce önemli bir muhalefetle karşılaşmadan Hôtel des Invalides'e saldırmışlardı. Niyetleri burada bulunan silahları (29.000 ila 32.000 tüfek, ancak barut veya saçma olmadan) toplamaktı. Invalides'deki komutan önceki birkaç gün içinde 250 varil barutu daha güvenli bir şekilde saklanması için Bastille'e nakletme önlemini almıştı.

Bu noktada Bastille neredeyse boştu ve sadece yedi mahkûm barındırıyordu. Grand Châtelet mahkemesi tarafından çıkarılan tutuklama emri uyarınca tutuklanan dört kalpazan; 

James F.X. Whyte, casusluk yaptığından şüphelenilen ve ailesinin isteği üzerine hapsedilen İrlanda doğumlu bir "deli".
otuz yıl önce Louis XV'e suikast girişiminde bulunan Auguste-Claude Tavernier cinayetten şüphelenilen bir "sapkın" aristokrat.
Comte de Solages, babası tarafından bir lettre de cachet kullanılarak hapsedilmişti.
Bir önceki mahkûm Marquis de Sade, yoldan geçenlere mahkûmların katledildiğini haykırdıktan sonra on gün önce dışarı nakledilmişti.

Sınırlı bir amaca hizmet ettiği düşünülen bir Orta Çağ kalesinin bakımının yüksek maliyeti, karışıklıklar başlamadan kısa bir süre önce yerine açık bir kamusal alan yapılması kararının alınmasına yol açmıştı. Temmuz 1789'daki gerginliklerin ortasında bina kraliyet tiranlığının bir sembolü olarak kaldı.
Düzenli garnizon, 82 invalides'ten (artık sahada hizmet vermeye uygun olmayan eski askerler) oluşuyordu. Ancak 7 Temmuz'da Champ de Mars'taki düzenli birliklere, İsviçre Salis-Samade Alayı'nın 32 el bombacısı ile takviye edilmişti. Duvarlara 18 adet sekiz kiloluk top ve 12 adet daha küçük top yerleştirilmişti. Vali Bernard-René de Launay, önceki bir valinin oğluydu ve aslında Bastille'de doğmuştu.

Daha sonra derlenen resmi vainqueurs de la Bastille (Bastille fatihleri) listesinde 954 isim bulunmaktadı ve kalabalığın toplamı muhtemelen bind

Orta çağ tarihinde, Batı Frank Krallığı veya Batı Fransa (Latince: Francia occidentalis) veya Batı Fransa Krallığı (regnum Francorum occidentalium), erken Fransa tarihini oluşturan Cermen Fransızlar tarafından yönetilen bir krallıktır. Dindar Ludwig'in ölümünden sonra doğu-batı ayrılığı farklı krallıkların kurulması sonucu derinleşmiştir. Bu krallıklardan batıda olanı Batı Fransa Krallığıdır.
Batı Fransa Krallığı, modern Fransa'ya nazaran daha çok güneye yayılmıştı fakat bu durum Lorraine, Burgonya, Alsas ve Provence gibi doğu bölgeleri için geçerli değildi. Bretonya ve Katalonya'da ise kralın nüfuzu yok denecek kadar azdı. İlk dönemlerde Batı Fransa kralları sivil ileri gelenler tarafından belirleniyordu. 888-936 yılları arasında yaklaşık yarım asır krallar dönüşümlü olarak Karolenj ve Robertines hanedaları içerisinden seçildi.

Belçika Silahlı Kuvvetleri, Belçika'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli askeri güçtür. Belçika'nın Ekim 1830 tarihinde bağımsız olmasından hemen sonra kuruldu. Belçika Silahlı Kuvvetleri kurulduğundan bu yana I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı ve Kosova Savaşı'nda (Almanya ile birlikte) aktif olarak görev aldı. Silahlı kuvvetlere bağlı Belçika Komando Tugayı, Belçikalı yerlilerin kamu düzenini korumak için, Orta Afrika'da birkaç kez askeri anlamda müdahalede bulundu. Bu noktada silahlı kuvvetler, Lübnan, Afganistan ve Aden Körfezi'nde aktif olarak görev yapmaya devam etmektedir.

2002 yılında Kral II. Albert, Silahlı 3 bağımsız kuvveti tek bir çatı altında topladı. Silahlı kuvvetlerin toplam mevcudu 47,000 askerdir. Bunlar aşağıdaki gibi yapılandırılmıştır:

Kara Kuvvetleri, (Force Terrestre / Landmacht / Heer);
Hava Kuvvetleri, (Force Aérienne / Luchtmacht / Luftmacht);
Deniz Kuvvetleri, (Force Navale / Zeemacht / Seemacht),
Askeri Tıp Servisi, (Service Médicale / Medische dienst / Sanitätsdienst).

Beşinci Cumhuriyet (Fr. Cinquième République ya da Vème République), Fransa'da 4 Ekim 1958 (1958-10-04)'den bu yana devam etmekte olan cumhuriyet yönetimidir.
1958'de Fransa'da toplumsal olaylar başladı. Cezayir Bağımsızlık Savaşı yüzünden bir iç savaş tehlikesi baş gösterdi. Tehlikelerin önlenmesi için General Charles de Gaulle'ün yeniden göreve çağrılması düşünüldü. Politikacılar, kurumlar ve toplumsal örgütler arasında bu konuda görüş birliği oluştu.
De Gaulle görevi, cumhurbaşkanının yetkilerini artıran yeni bir anayasanın kabulü koşuluyla kabul edebileceğini bildirince, bunun gereği yerine getirildi. Yarı başkanlık düzeni diye adlandırılan bugünkü düzeni kuran anayasa hazırlandı ve halk oyuyla kabul edildi.

De Gaulle cumhurbaşkanı olarak 1969'a kadar görevde kaldı. Onu sırasıyla Georges Pompidou (1969-1974), Valéry Giscard d'Estaing (1974-1981), François Mitterrand (1981-1995), Jacques Chirac (1995-2007) ve Nicolas Sarkozy'nin (2007-2012) cumhurbaşkanlıkları izlemiştir. Ardından ise François Hollande 2012-2017 arasında bu görevi sürdürmüştür. Şu anki cumhurbaşkanı ise 14 Mayıs 2017 tarihinden beri Emmanuel Macron'dur.

Fransa

Birinci Cumhuriyet, resmî adıyla Fransız Cumhuriyeti, tarihçilerin Eylül 1792'den Mayıs 1804'e kadar Fransa'da uygulanan tüm cumhuriyet rejimlerine verdikleri isimdir. Fransız Devrimi'yle gelen gelen Birinci Cumhuriyet, 10 Ağustos 1792'de Tuileries Sarayı'nın Baldırı Çıplaklar tarafından ele geçirilmesinden sonra anayasal monarşinin yerine geldi ve Avrupa'da güç kullanımında yeni bir mücadelenin habercisi oldu. Bu cumhuriyet, egemenliğini Fransa'nın mevcut toprakları üzerinde ve Ren'in sol kıyısında bulunan ve bugünkü Belçika, Lüksemburg ve günümüz Almanya'sının bir bölümünü oluşturan Kutsal Roma İmparatorluğu'nun tüm eyaletleri üzerinde sürdürdü.
21 Eylül 1792'de ilk kez bir araya gelen milletvekilleri, oy birliğiyle Fransa'da anayasal monarşiyi kaldırma kararı aldılar.
Cumhuriyet hiçbir zaman resmen ilan edilmese de 22 Eylül 1792'de Cumhuriyetin I. Yılı eylemlerinin tarihe not edilmesine karar verildi. 1792'den 1802'ye kadar Fransa, tüm Avrupa ile savaş içindeydi ve tabii Vendée Savaşı ile kendi içinde de.
Fransız Cumhuriyeti, İmparatorluk'tan önce 3 farklı hükûmet ve yönetim biçiminden geçti:

Ulusal Kongre, gücün çoğunun Montagnardlar'ın (6 Nisan 1793 - 27 Temmuz 1794) elinde tuttuğu Kamu Güvenliği Komitesi'nde (6 Nisan) bulunduğu Terör Dönemi'ni (1793-1794) içerir. 5 Ekim 1793'ten itibaren Fransız cumhuriyetçi takvimi resmen kullanılmaya başlandı. "6 Messidor an I"da (24 Haziran 1793) 1791 Anayasası'nın yerine I. Yıl Anayasası ilan edildi ama hiçbir zaman uygulanmadı. Robespierre'in düşüşü, Terör Dönemi'ni sona erdirdi.
III. Yıl Anayasası'yla ilan edilen Direktuvar, 26 Ekim 1795 ile 9 Kasım 1799 arasına uzanır.
10 Kasım 1799 ile 18 Mayıs 1804 arasında Konsül Rejimi, 18 Brumaire Darbesi'nden kaynaklanır ve VIII. Yıl Anayasası ile tanımlanır. Rejim, Birinci Fransız İmparatorluğu'nun kurulmasıyla sona erdi. XII. Yıl Anayasası'nda cumhuriyet hükûmetinin kalıtsal bir imparatora emanet edildiği belirtilmiştir. Latince "devlet" ya da "devlet organizasyonu" anlamına gelen cumhuriyet isminin kullanımı, Jean Bodin'ın kraliyet için geçerli olan bu kelimeye verdiği anlam, daha sonra 1808'de ortadan kaybolarak tamamen kullanılmaz hale geldi.

Kraliçe Marie-Antoinette'in kardeşi İmparator II. Leopold -öncelikli olarak Osmanlı İmparatorluğu'na karşı çatışmalar ve Lehistan'ın paylaştırılmasıyla meşguldü- Fransa'nın iç sıkıntılarıyla yeterince ilgilenmedi, ta ki 20 Nisan 1792'de -cumhuriyetin ilanından çok önce- Ulusal Yasama Meclisi'nin tüm vekillerince Bohemya ve Macaristan yönetimine -yani imparatoruna- karşı savaş açılmasına "zevkle" ve tek taraflı olarak karar verildi. Bu savaş ilanına iç siyasi sıkıntılar veya devrime karşı olan komşu ülkeleri istikrarsızlaştırma isteği sebep oldu.

Birinci İmparatorluk, Fransa'da Napoléon Bonaparte'ın imparatorluk dönemidir. 2 Aralık 1804'te Bonaparte kendisini imparator (resmî olarak Empeureur des Français) ilan etti. Takip eden süreçte Fransa Koalisyon Savaşları sonucu Avrupa'nın önemli bir kısmını kontrolü altına aldı.

2 Aralık 1805'te Rusya ve Avusturya'yı Austerlitz Muharebesi'nde yenen Napoléon 1806 Ekim ayında Jena ve Auerstedt'teki savaşlarda Prusya ordusunu yok etti. Fransız birlikleri Berlin'e girdi. Napoléon Polonya'ya girdi ve Rus Çarı I. Alexander ile Avrupa'yı paylaşan bir antlaşma yaptı. Ayrıca İngiltere'ye karşı Avrupa çapında bir ticaret boykotu getirdi. İspanya'da tahta yeni bir kral çıkarttıysa da, çıkan isyanı bastıramadı.
1809'da yeniden Avusturya'ya karşı savaş başladı. Viyana'ya kadar yürüyen Napoléon Aspern'deki savaşta durduruldu. Ancak iki gün sonra Wagram'daki savaşta Napoléon galip geldi ve Viyana'ya girdi.
Aynı yıl Napoléon kendisine çocuk veremeyen Joséphine'den ayrıldı. 1810'da Marie-Louise von Habsburg ile evlendi. 1812'de Rusya'ya karşı alınan başarısızlıkla birlikte imparatorluk sallanmaya başladı. 1813'teki Leipzig Muharebesi'nde Fransa mutlak olarak yenildi. Yenilginin üzerine Napoléon Elba Adasına sürgüne gitti. XVIII. Louis tahta çıktı ve Restorasyon'un ilk dönemi başladı. Ancak Napoléon Yüz Gün olarak bilinen dönemde yeniden Fransa'ya döndü, ordunun desteğiyle Paris'i ve iktidarı ele geçirdi. Ancak Brüksel yakınlarında Waterloo Muharebesi'nde kesin olarak yenildi. Fransa ele geçirdiği toprakları bırakmak zorunda kaldı. XVIII. Louis yeniden tahta çıktı ve Restorasyon dönemi yüz günlük kesintiden sonra devam etti.

Napolyon, Fransız halkının bazı ortak endişelerine hitap ederek destek kazandı. Bunlar arasında baskıdan kaçan göçmen soylulardan duyulan hoşnutsuzluk, bazılarının Ancien Régime'in yeniden kurulmasından duyduğu endişe, Devrimi tersine çevirmeye çalışan yabancı ülkelerden duyulan kuşku ve Jakobenlerin Fransa'nın devrimci ideallerini genişletme arzusu yer almaktaydı.
Napolyon güç ve imparatorluk statüsü kazanarak, Katolik Kilisesi'ni Fransa'nın hakim kilisesi olarak onaylayan ve sivil statüsünün bir kısmını geri getiren 1801 Konkordatosu gibi Fransız kurumlarında yaptığı değişiklikler için destek topladı. Ancak Napolyon bu zamana kadar kendisini daha çok aydınlanmış bir despot olarak görmekteydi. Siyasi özgürlüğü kısıtlarken Devrim'in pek çok sosyal kazanımını korudu. Verimliliğe ve güce hayranlık duyuyor, feodalizmden, dini hoşgörüsüzlükten ve sivil eşitsizlikten nefret ediyordu.
Devrimin ilk günlerinde radikal Jakobenleri pragmatizm nedeniyle desteklemiş olsa da, Napolyon siyasi kariyeri ilerledikçe giderek daha otokratik hale geldi ve iktidara geldikten sonra hem liberalizmin hem de otoriterliğin bazı yönlerini benimsedi, örneğin kamusal eğitim, Fransız hukuk sisteminin genel olarak liberal bir şekilde yeniden yapılandırılması ve Yahudilerin özgürleştirilmesi, ancak aynı zamanda seçim yoluyla demokrasiyi ve basın özgürlüğünü reddetti.

Fransız Devrimi
Fransa tarihi
Napolyon Savaşları

Napolyon, Orduları ve Savaşları

Birinci Çinhindi Savaşı ya da Fransa-Vietnam Savaşı, 1946 ile 1954 yılları arasında, Fransa ve destekçileri ile Kuzey Vietnam ve destekçileri arasında, Çinhindi'nde meydana gelen savaştır. 1954'teki Cenevre Konferansı sonucunda Fransa; Vietnam, Kamboçya ve Laos'tan çekilmiş ve bu devletler bağımsızlıklarına kavuşurken Vietnam, 17. Enlem sınır olmak üzere Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünmüştür.
Temmuz 1945'teki Potsdam Konferansı'nda Birleşik Genelkurmay Başkanları, 16° kuzey enleminin güneyindeki Çinhindi'nin İngiliz Amiral Mountbatten komutasındaki Güneydoğu Asya Komutanlığı'na dahil edilmesine karar verdi. Bu hattın güneyinde bulunan Japon kuvvetleri ona, kuzeydekiler Generalissimo Chiang Kai-shek'e teslim oldu. Eylül 1945'te Çin kuvvetleri Tonkin'e girdi ve küçük bir İngiliz görev gücü Saygon şehrine (Cochinchina'nın başkenti) çıkarma yaptı. Çinliler, Hồ Chí Minh yönetiminde, daha sonra Hanoi'de (Tonkin) iktidarda olan bir Vietnam hükûmetini kabul etti.başkenti). İngilizler Saygon'da aynı şeyi yapmayı reddetti ve Amerikan OSS temsilcileri tarafından Việt Minh yetkililerinin görünürdeki desteğine karşı başlangıçtan itibaren Fransızlara erteledi. 2 Eylül VJ Günü'nde, Hồ Chí Minh Hanoi'de Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin (DRV) kurulduğunu ilan etmişti. DRV, Japon yönetimi altında hüküm süren İmparator Bảo Đại'nin tahttan çekilmesinden sonra, yaklaşık 20 günlük bir süre boyunca tüm Vietnam'daki tek sivil hükûmet olarak hüküm sürdü. 23 Eylül 1945'te Saygon'daki İngiliz komutanının bilgisi ile Fransız kuvvetleri yerel DRV hükûmetini devirdi ve Cochinchina'da Fransız otoritesinin restore edildiğini ilan etti. Gerilla savaşıhemen Saygon çevresinde başladı,  ancak Fransızlar yavaş yavaş Çinhindi'nin Güney ve Kuzeyinin kontrolünü yeniden ele geçirdi. Hồ Chí Minh, Vietnam'ın gelecekteki statüsünü müzakere etmeyi kabul etti, ancak Fransa'da yapılan görüşmeler bir çözüm üretemedi. Bir yıldan fazla süren gizli çatışmadan sonra, Hồ Chí Minh ve hükûmeti yeraltına inerken, Aralık 1946'da Fransız ve Việt Minh güçleri arasında topyekün savaş patlak verdi. Fransızlar Çinhindi'yi İlişkili Devletler Federasyonu olarak yeniden düzenleyerek istikrara kavuşturmaya çalıştılar. 1949'da, yeni kurulan Vietnam Devletinin hükümdarı olarak eski İmparator Bảo Đại'yi tekrar iktidara getirdiler.
Savaşın ilk birkaç yılı, Fransızlara karşı düşük seviyeli bir kırsal ayaklanmayı içeriyordu. 1949'da çatışma, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Sovyetler Birliği tarafından sağlanan modern silahlarla donatılmış iki ordu arasında konvansiyonel bir savaşa dönüştü.  Fransız Birliği güçleri, sömürge imparatorluklarından - Faslı, Cezayirli ve Tunuslu Araplar/Berberiler - sömürge birliklerini içeriyordu; Laos, Kamboçyalı ve Vietnamlı etnik azınlıklar; Siyah Afrikalılar - ve Fransız profesyonel birlikleri, Avrupalı gönüllüler ve Yabancı Lejyon birimleri. Savaşın ülke içinde daha da sevilmeyen hale gelmesini önlemek için metropoliten askerlerin kullanılması hükûmet tarafından yasaklandı. Buna "kirli savaş" (la sale guerre ) deniyordu.) Fransa'daki solcular tarafından.
Việt Minh'i lojistik yollarının sonunda ülkenin uzak bölgelerindeki iyi korunan üslere saldırmaya zorlama stratejisi, beton ve çelik eksikliği nedeniyle üs nispeten zayıf olmasına rağmen Nà Sản Savaşı'nda doğrulandı. Bir orman ortamında zırhlı tankların sınırlı kullanışlılığı, hava örtüsü ve halı bombalama için güçlü hava kuvvetlerinin olmaması nedeniyle Fransız çabaları daha zor hale getirildi.ve diğer Fransız kolonilerinden (çoğunlukla Cezayir, Fas ve hatta Vietnam'dan) yabancı askerlerin kullanılması. Bununla birlikte, Võ Nguyên Giáp, karadan ve havadan ikmal teslimatlarını engellemek için doğrudan ateşli topçu, konvoy pusuları ve kitlesel uçaksavar silahları gibi verimli ve yeni taktikler kullanarak, geniş bir halk desteği, bir gerilla tarafından kolaylaştırılan oldukça büyük bir düzenli orduyu toplamaya dayalı bir strateji ile birlikte kullandı. Çin'de geliştirilen savaş doktrini ve talimatı ve Sovyetler Birliği tarafından sağlanan basit ve güvenilir savaş malzemelerinin kullanımı. Bu kombinasyon, üslerin savunması için ölümcül olduğunu kanıtladı ve Dien Bien Phu Savaşı'nda kesin bir Fransız yenilgisiyle sonuçlandı.
21 Temmuz 1954'teki Uluslararası Cenevre Konferansında, yeni sosyalist Fransız hükûmeti ve Việt Minh, Việt Minh'e Kuzey Vietnam'ın kontrolünü 17. paralelin üzerinde etkin bir şekilde veren bir anlaşma yaptı. Güney Bảo Đại altında devam etti. Anlaşma Vietnam Eyaleti ve ABD tarafından kınandı. Bir yıl sonra, Bảo Đại başbakanı Ngô Đình Diệm tarafından görevden alınarak Vietnam Cumhuriyeti'ni (Güney Vietnam) oluşturacaktı.

Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri, resmi adıyla Majestelerinin Silahlı Kuvvetleri, diğer adı Kraliyet Silahlı Kuvvetleri, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı'nı dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Silahlı Kuvvetler, Donanma, Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri'nden oluşur. Bu üç birim de profesyonel askerlerden oluşmaktadır.
Mevcut Başkomutan, İngiliz Kraliyeti adına III. Charles'tır Bu kraliyet üyeleri tarafından da kabul edilmektedir. 
İngiliz anayasa hukukunda Silahlı Kuvvetler direkt olarak Kraliyet'e bağlıdır. Silahlı kuvvetlerin bütçesi parlamento onayı ile oluşturulur. 1689 yılında kabul edilen bir yasaya göre, Silahlı kuvvetlere savaşma yetkisini ancak Meclis verebilir. Kraliyet bunu tek başına yapamaz. Uzun süredir devam eden anayasa kuralı ile uyumlu olarak Başbakan, fiilen silahlı kuvvetlerin kullanımı üzerinde kesin yetki sahibidir.
Silahlı kuvvetler, Savunma Konseyi, Savunma Bakanlığı ve Savunmadan Sorumlu Devlet Bakanı tarafından müşterek bir şekilde yönetilmektedir. Silahlı kuvvetlerin asli görevi İngiliz anavatanını korumakla birlikte krallığa bağlı denizaşırı topraklarda da güvenliği sağlamak ve uluslararası barışı koruma çabalarını desteklemekle de görevlidir. Silahlı kuvvetlere bağlı birlikler, NATO ve diğer koalisyon operasyonlarında aktif ve düzenli olarak görev alır.
Silahlı Kuvvetler, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Kosova Savaşı ve Falkland Savaşı'nda etkin olarak görev yapmış olup bu savaşların sonuçlarında da önemli rol oynamıştır.
Silahlı kuvvetler, 2000 yılından sonra ABD'nin yanında Afganistan Savaşı ve Irak Savaşı'nda görev aldı.
Ayrıca Silahlı kuvvetlerin İngiltere dışında, Ascension Adaları, Belize, Brunei, Kanada, Diego Garcia, Falkland Adaları, Almanya, Cebelitarık, Kenya, Katar ve Kıbrıs'ta askeri üsleri bulunmaktadır.
Birleşik Krallık 1952 yılında yeraltında ilk nükleer silah denemesi olan Kasırga Operasyonu ile ABD ve SSCB'den sonra Dünya'da nükleer güç elde eden üçüncü ülke oldu. Bugün Birleşik Krallık, Dünya'da nükleer silaha sahip 9 ülkeden biri olmakla birlikte toplam 215 tane nükleer savaş başlığına sahiptir. Bunlardan 120 tanesi etkin olarak belli bölgelere konuşlandırılmıştır. Ayrıca Donanmanın elinde nükleer başlıklı denizaltı füzesi bulunmaktadır. Bu yönüyle ABD Deniz Kuvvetleri'nden sonra 2. sıradadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Birleşmiş Milletler'in üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumakla yükümlü en güçlü organı. Birleşmiş Milletler'in diğer organları sadece tavsiye kararı alabilirken, Uluslararası Adalet Divanı ile birlikte bağlayıcı karar alma yetkisine sahip iki Birleşmiş Milletler organından biridir. Bu bağlayıcılık, üye ülkelerin tamamına yakını tarafından imzalanmış olan Birleşmiş Milletler Antlaşması'nda açık bir şekilde belirtilmiştir.
Güvenlik Konseyi, beşi daimi olmak üzere on beş üyeden oluşmaktadır: Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu ülkeler, II. Dünya Savaşı'nın galipleri olan büyük devletler ya da onların halefi olan devletlerdir. Daimi üyeler, Birleşmiş Milletler'e yeni üye devletlerin kabulü ya da Genel Sekreter adayları da dahil olmak üzere, Güvenlik Konseyi'nin her türlü önemli kararını veto edebilir. Bu veto hakkı, Genel Kurul ya da Genel Kurul'un acil özel oturumları ya da oylamaları için geçerli değildir. Diğer on üye bölgesel bazda iki yıllık bir dönem için seçilir. Konseyin başkanlığı, üyeleri arasında aylık olarak dönüşümlüdür.
Güvenlik Konseyi kararları genellikle üye devletler tarafından gönüllü olarak sağlanan ve BM ana bütçesinden bağımsız olarak finanse edilen askerî güçlerden oluşan Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından uygulanmaktadır. Kasım 2021 itibarıyla, 121 ülkeden 87.000'den fazla personelin görev yaptığı ve toplam bütçesi yaklaşık 6,3 milyar dolar olan 12 barışı koruma heyeti bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 15 üye ülkeye sahiptir. Bu ülkelerden beş tanesi daimi üye, on tanesi ise seçilmiş üyelerdir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri, aynı zamanda Birleşmiş Milletler'in kurucu üyeleri olan Rusya ve Çin, SSCB ve Çin Cumhuriyeti'nin halefleri olarak, konsey tarafından tanınmışlardır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde, kararları veto etme hakkı bulunan daimi üyeler Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya ile on geçici üye ülke bulunur. Dönüşümlü 10 üye ülke her iki yılda bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yapılan seçimlerle belirlenir. Konsey Başkanlığı ise ayda bir üye ülkeler arasında el değiştirir.
Birleşmiş Milletler'in üyeleri, örgütün hızlı ve etkili hareket etmesini sağlamak için, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca sorumluluğu Güvenlik Konseyi'ne bırakırlar ve bu sorumluluk gereğince görevlerini yerine getirirken Güvenlik Konseyi'nin kendi adlarına hareket ettiğini kabul ederler.
Güvenlik Konseyi, bu görevleri yerine getirirken Birleşmiş Milletler'in Amaç ve İlkeleri'ne uygun hareket eder. Bu görevleri yerine getirebilmesi için Güvenlik Konseyi'ne verilmiş belirli yetkiler VI-VIII. ve XII. bölümlerde gösterilmiştir.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları, üye ülkeler tarafından verilen bir önergenin, 15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması şartıyla alınır.

Veto yetkisine sahip beş daimi ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan ülkeleridir. Dünya silah ticaretinin baş aktörlerinden oluşan Güvenlik Konseyi Ülkeleri'nin dünya barışına kalıcı katkıda bulunacak kararlar verebileceğine bazı çevreler şüpheyle bakmaktadır.
Kore Savaşı (1950) ve Körfez Savaşı kararları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından onaylanmıştır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 67 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2016 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2034 sayılı kararı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları listesi (2101-2200)

Resmî site21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1946-2007 Arasında Kullanılmış Tüm Vetolar ve Açıklamaları - İngilizce17 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri (Kalıcı Beş, Büyük Beş veya P5 olarak da bilinir), Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde kalıcı koltuk verdiği beş egemen devlettir: Çin Halk Cumhuriyeti (eski adıyla Çin Cumhuriyeti ), Fransa Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu (eski adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği), Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri.
Daimi üyelerin hepsi II.Dünya Savaşı'nda müttefik (ve bu savaşın galipleri) ve aynı zamanda nükleer silahlara sahip devletlerdir (ancak beşinin tümü Birleşmiş Milletler kurulmadan önce nükleer silah geliştirmemişti). Konseyin kalan 10 üyesi, toplam 15 BM üye devleti olacak şekilde Genel Kurul tarafından seçilir. Beş daimi üyenin tümü, uluslararası destek düzeyine bakılmaksızın herhangi bir "esaslı" Konsey kararı taslağının kabul edilmesini engelleyebilecek veto hakkına sahiptir.

Aşağıda BM Güvenlik Konseyi'nin mevcut daimi üyelerinin bir tablosu bulunmaktadır.

Aşağıdakiler, güncel olarak BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerini temsil eden devlet ve hükümet başkanlarıdır:

Nico J. Schrijver and Niels M. Blokker (eds.). 2020. Elected Members of the Security Council: Lame Ducks or Key Players? 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brill.com.
"Security Council Expansion—A Regional Model" (PDF). GlobalPolicy.org. Global Policy Forum. Nisan 2005. 19 Mayıs 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 3 Ekim 2020.  This is referred to by some as the "Italian Model".

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi veto yetkisi, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 27. Maddesi gereğince güvenlik konseyinin mevcut beş daimi üyesi olan Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve ABD'ye alınan kararları veto etme yetkisi vermesidir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde alınan bir karar sırasında daimi üyelerin çekimser durumu veto olarak sayılmaz. Veto yetkisi ayrıca genel sekterer seçimi sırasında da kullanılmaktadır. Ama Birleşmiş Milletlerin genel sekreter seçimleri sırasında kapalı oylama yapmasından kaynaklı bu hak kullanılamamaktadır.
Birleşmiş Milletler veto yetkisi yalnızca güvenlik konseyi için geçerlidir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gibi yerlerde daimi üyelerin veto yetkisi bulunmamaktadır.

Birleşmiş Milletlerin veto yetkisi vermesi birçok kesim tarafından adaletsiz olması nedeni ile eleştirildi. Nedeni olarak veto yetkisine sahip olan bir ülke konseyin ortak kararını tek başına veto edip bozabilir. Geçmişte Amerika Birleşik Devletleri sıklıkla İsrail'i eleştiren kararları tek başına veto etti. Ayrıca eleştirinin diğer bir sebebi daimi üyelerin yaptığı barışa ters durumlara karşı alınabilecek kararları veto etmesi. Geçmişte Rusya Kırım'ın ilhakını kınayan bir kararı veto etti. Uluslararası Af Örgütü beş daimi üyenin vetolarını "sivilleri koruma çıkarlarının üzerinde kendi siyasi çıkarlarını veya jeopolitik çıkarlarını desteklemek" için kullandıklarını iddia etti.

Birleşmiş Milletler Komutanlığı (İngilizce: United Nations Command (UNC)), Kore Savaşı sırasında ve sonrasında Kore Cumhuriyeti'ni (Güney Kore) desteklemek amacıyla kurulmuş çok uluslu askerî güçtür. Bu, tarihteki ilk uluslararası birleşik komuta ve Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca kolektif güvenliğe yönelik ilk girişimdi.
Birleşmiş Milletler Komutanlığı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye yönelik saldırganlığını tanımasının ardından 7 Temmuz 1950'de kuruldu. 1953'ten beri Birleşmiş Milletler Komutanlığı'nın temel görevleri ateşkesi sürdürmek ve Kuzey ile Güney Kore arasındaki diplomasiyi kolaylaştırmaktı. Her ne kadar Askeri Mütareke Komisyonu toplantıları 1994'ten bu yana gerçekleşmese de, BM Komutanlığı temsilcileri düzenli olarak Kore Halk Ordusu üyelerini resmi ve gayri resmi toplantılara dahil etmektedir.

Grey, Jeffrey. The Commonwealth Armies and the Korean War: An Alliance Study. Manchester University Press, 1990.

Resmî site
United Nations Peace Memorial Hall

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu(İngilizce: United Nations High Commissioner for Refugees), 14 Aralık 1950'de Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından kurulmuştur. Kuruluşu bu mecliste kabul edilen iç tüzüğüne dayanmaktadır  ve görevleri Mültecilerin Hukuki Statüsüne ilişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi ve sözleşmenin mültecilik tanımını genişleten 1967 protokolünde belirlenmiştir.
BMMYK, mültecileri korumak amacıyla yapılan uluslararası hareketleri düzenlemek, onlara liderlik etmek ve dünya çapındaki mülteci sorunlarını çözmekle yetkilendirilmiştir. Asıl amacı, mültecilerin haklarını ve refahını savunmaktır.
Herkesin sığınma talebi ve diğer bir devlette gönüllü geri dönüş, yerel bütünleşme ve üçüncü ülkeye yerleştirilme seçenekleri ile güvenli bir şekilde barınma haklarını garantilemek için mücadele eder. BMMYK, yaklaşık elli yıllık bir sürede, 50 milyon kadar insanın hayatlarına yeniden başlamasına yardım etmiştir.
BMMYK, insan haklarının korunmasında ve tartışmaların barışçıl bir şekilde çözülmesinde etken olan koşulların yaratılması için devletler ve diğer kurumları destekleyerek zorla yerinden edilme vakalarını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda BMMYK, kendi ülkelerine dönmekte olan mültecilerin yeniden kaynaşmalarını güçlendirmek arayışında olup mülteci yaratan olayların tekrarlanmasını önlemektedir.
BMMYK, ırk, din, politik düşünce ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın ve tarafsız bir şekilde mültecilere ve diğer insanlara ihtiyaçları doğrultusunda koruma ve yardım sağlamaktadır. BMMYK, bütün faaliyetleri arasında en çok çocukların ihtiyaçlarını karşılama ve kadın haklarını yükseltme çabası içindedir.

Birleşmiş Milletler Türkiye Ofisi, 1 Eylül 1960 tarihinde, dönemin Başbakan Vekili Alparslan Türkeş'in kararına dayanarak kurulmuş, 1 Eylül 2016'da Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanan ev sahibi ülke anlaşması ile tam resmiyete kavuşmuştur. Ankara'da yer alan merkez ofisi ve türkiyenin tüm illerine dört farklı bölgede hizmet sağlayan dört saha ofisleri ile operasyonlarına devam etmektedir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Türkiye Resmi Sitesi 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bordeaux veya Bordo (Okunuşu: [bɔʀˈdo]), Fransa'nın güneybatısındaki Gironde departmanında, Garonne Nehri üzerinde yer alan bir şehirdir. Bir liman şehri olan Bordeaux, Yeni Akitanya bölgesinin başkenti ve Gironde departmanının merkezidir. Şehrin sakinlerine "Bordelais" (erkek) veya "Bordelaises" (kadın) denir. "Bordelais" terimi ayrıca şehri ve çevresindeki bölgeyi de ifade edebilir.
Bordeaux şehrinin nüfusu, 49 km2'lik (19 sq mi) küçük belediye sınırları içinde 2020 yılında 259.809 iken, banliyöleri ve dış mahalleleriyle birlikte Bordeaux metropol alanı aynı yıl (Ocak 2020 nüfus sayımı) 1.376.375 nüfusa sahipti ve Paris, Lyon, Marsilya, Lille ve Toulouse'dan sonra Fransa'nın en kalabalık altıncı şehriydi.
Bordeaux ve 27 banliyö belediyesi, dolaylı olarak seçilmiş bir metropol otoritesi olan ve artık daha geniş metropol meselelerinden sorumlu olan Bordeaux Metropolünü oluşturmaktadır. Ocak 2020 nüfus sayımına göre 819.604 nüfusa sahip olan Bordeaux Metropolü, Paris, Marsilya, Lyon ve Lille'den sonra Fransa'nın en kalabalık beşinci metropol konseyidir.
Bordeaux, dünyanın şarap başkentidir: Gironde'nin yamaçlarında birçok şato ve bağ bulunmaktadır ve şehir, dünyanın en önemli şarap fuarı olan Vinexpo'ya ev sahipliği yapmaktadır. Bordeaux aynı zamanda gastronomi ve uluslararası kongrelerin düzenlenmesi için iş turizmi merkezlerinden biridir. Dassault Aviation, ArianeGroup, Safran ve Thales gibi büyük şirketlere ev sahipliği yapan havacılık, askeri ve uzay sektörü için merkezi ve stratejik bir merkezdir. Havacılıkla olan bağlantı, ilk uçağın şehir üzerinden uçtuğu 1910 yılına kadar uzanmaktadır. Üniversite araştırmaları yoluyla bilginin kavşağı olan bu şehir, dünyadaki yalnızca iki megajoule lazerden birine ve Bordeaux Metropolü içinde 130.000'den fazla öğrenciden oluşan bir üniversite nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır.
Bordeaux, 362'den fazla tarihi anıtıyla mimari ve kültürel mirasıyla uluslararası bir turizm merkezidir ve bu da onu Paris'ten sonra Fransa'da en çok tescilli veya kayıtlı anıta sahip şehir yapmaktadır. "Aquitaine'in İncisi" olarak bilinen şehir, 2015 yılında çevrimiçi bir ankette Yılın Avrupa Destinasyonu seçilmiştir. Metropol ayrıca, Avrupa idealini aktarma çabaları nedeniyle 1957 Avrupa Ödülü gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ödüller ve sıralamalar almıştır. 
Haziran 2007'de, tarihi Bordeaux'daki Ay Limanı, olağanüstü mimarisi ve kentsel topluluğu nedeniyle ve Bordeaux'nun son 2000 yıldaki uluslararası öneminin tanınması amacıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edildi. Bordeaux ayrıca Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Yeterlilik şehri olarak da sıralanmaktadır.

Bourges bölgesinden gelme, Galya halklarından olan Bituriges Vivisque’ler Bordeaux şehrini MÖ 3. yüzyılda kurmuşlardır. Roma döneminde şehrin ilk ismi Burdigala olarak geçmektedir. Demir anlamına gelen “burdi” ve eritme anlamına gelen “gala” kelimeleri şehrin eski adını oluşturmuştur. Oldukça parlak dönemler geçirmiş olan Bordeaux, her zengin şehrin başına gelen gibi pek çok istilaya tanıklık etmiştir ki bunların başında 5. yüzyılda Franklar’ın ve 10. yüzyılda Normandiyalıların düzenlediği akınlar gelmektedir.
1154 yılında, II. Henry ile Eleanor evlenmiş ve bu evliliği takip eden yıllar Bordeaux’nun İngiliz ellerinde kaldığı dönem olmuştur ve Akitanya’dan Guyenne’e geçiş de böyle olmuştur.
13. yüzyılın tam da başlarında Bordeaux kenti artık şarabı sadece tüketen değil, aynı zamanda ticaretini yapan bir kent olmuştur.
Bu yüzyılda yine şehrin önemli yapılarından olan Saint-André katedrali inşa edilmiştir. 1453’e gelindiğinde ise Castillon Muharebesi'nin ardından “Yüz Yıl Savaşları” başlamış ve sonunda da şehir tekrar Fransız hakimiyeti altına girmiştir. Fransa Kralı VII. Charles'ın yaptırdığı Trompettte Şatosu'ndan geriye bugün pek bir şey kalmamış olsa da şehrin kaderinde önemli yeri vardır. Bu yüzyılda şarap ticareti durmuş ve şehrin refahı düşmüştür.
Montaigne'in başkanlığı ile şarap ticareti başta olmak üzere şeker ticareti başlamış bunun yanında köle ticareti de devam etmiştir. Nante ile birlikte Bordeaux, en önemli köle ticaret limanları olmuşlar ve bu da şehri gittikçe daha da zenginleştirmiş, hatta öyle ki Bourse meydanı ve çeşitli parklar ve bahçeler bu şekilde kurulmuştur.
Fransız devrimi boyunca şehrin Atlantik ile ticareti yasaklanmış ve yeniden bir kriz baş göstermiştir. 1840'tan itibaren ise yeniden Afrikalı köle ticaretinin önemli limanlarından olmuş, tekrar büyümüştür.
Fransız Tarihi'nin önemli süreçlerinden olan I. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından tehdit edilen Paris hükûmeti, şehri terk edip Bordeaux’ya sığınmıştır.
II. Dünya Savaşı ise şehrin tarihine kara bir leke olarak geçmiştir: 1940 yılında Almanlar ile imzalanan ateşkes ile hükûmetin yerleşkesi olan Bordeaux, Naziler ile birlikte Maurice Papon gibi karanlık kişilerin karargahı olarak kullanılmıştır. Binlerce Yahudi’nin ölüm kamplarına gönderilmesinden yine bu kişi sorumludur.

Bordeaux, Fransa'nın en büyük altıncı metropol nüfusuna sahip olması nedeniyle Fransa'da iş dünyası için önemli bir merkezdir. Ticaret, yönetim, hizmetler ve sanayi için önemli bir bölgesel merkez olarak hizmet vermektedir. Ayrıca Güneybatı Fransa'nın başlıca ticaret merkezi ve limanıdır.
Şehir görünüm olarak yarım ay biçimindedir. Bulunduğu nokta Garonne'un Atlas Okyanusu'na döküldüğü noktadan 98 km uzaklıkta olup şarap üretimi ile meşhur olan Bordelais bölgesinin içerisindedir. Bölge üzüm yetiştirilmesine çok elverişlidir. Meşhur beyaz ve kırmızı bordo şarapları burada yapılır.
Önemli olan diğer bir endüstri kolu ise gemi yapımıdır. Garonne nehrinin üzerindeki ulaşım nedeniyle, Fransa'nın alım satım limanı görevini de yapar. Buradan dışarıya şarap, kanyak, cam, halı, kâğıt, şişe satılır. Dışarıdan kömür, petrol, fosfat getirilir ve alınır.

Bordeaux; Paris, Lyon, Toulouse, Lille ve Marsilya şehirlerindeki üniversitelerden sonra Fransa'da 6. büyük sayıda üniversite öğrencisi bulunan şehirdir.
Bordeaux Üniversitesi ilk defa 1441'de başpiskopos "Pey Berland" kurulmuştur. Ama Fransız Devrimi sırasında 1793'te lağvedilmiştir. 1808'de I. Napolyon imparatorluk döneminde tekrar açılmıştır. 235 hektar büyüklükteki alanı ve yaklaşık 77.000 öğrencisi ile Bordeaux Üniversitesi Avrupa'da en büyük üniversitelerden biridir. Bordeaux Üniversitesi idari bakımdan dörde bölünmüştür:

Bordeaux Üniversitesi I: Fiziksel bilimler ve teknoloji. 2009-2010'da 9.800 öğrenci
Bordeaux Victor Segalen Üniversitesi II: Tip, biyoloji, insan bilimleri ve spor. 2009-2010'da 17.897 öğrenci
Bordeaux Michel de Montaigne Üniversitesi III: Edebiyat, dil, tarih ve insancıl bilimler. 2009-2010'da 15,247 öğrenci
Bordeaux Montesquieu Üniversitesi IV: Hukuk, politik bilimler, sosyal bilimler, iktisat ve işletme. 2009-2010'da 18.198 öğrenci
Bordeaux'da daha çok sayıda yüksek eğitim kurumu da bulunmaktadır.

Bordeaux şehrinin 2010 itibarıyla şu kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Münih, Almanya (1964)
 Los Angeles, California, Amerika Birleşik Devletleri (1968)
 Fukuoka, Japonya (1982)
 Madrid, İspanya (1984)
 Kazablanka, Fas (1988)
 Krakow, Polonya (1965)
 Bükreş, Romanya (2010)
Bunun yanında, Bordeaux belediyesi son 50 yıl içinde çeşitli yabancı şehirlerle 150 iş birliği kontratı da imzalamıştır.

Fransa'daki şehirler listesi

"Bordeaux şehri resmî web sitesi". 29 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (Fransızca).

Bordo şarabı güneybatı Fransa‘da Bordo bölgesi'nde üretilen bir şaraptır. Bordo, Garonne Nehri üzerindeki Bordo şehrinde merkezlenmiştir. Şehrin kuzeyinde Dordogne Nehri Garonne ile birleşerek Gironde adlı geniş haliç ve Gironde bölümü 120,000 hektardan fazla  toplam bağ alanıyla Fransa'nın en büyük şarap üretim alanıdır.
Ortalama bağbozumları sofra şarabından dünyanın en pahalı ve prestijli şaraplarından bazılarına kadar her gün 700 milyon şişeden fazla Bordo şarabı üretir.
Bordo'da üretilen şarabın çoğunluğu kırmızıdır (İngiltere'de bazen "claret" yani "bordo" denir) gerisi tatlı beyaz şaraplardan (en önemlisi Sauternes), sek beyazlardan ve (çok daha az miktarda) rozelerden ve köpüklü şaraplardan (Crémant de Bordeaux) oluşur.
Bordo şarabı 8,500'den fazla üretici veya "château x" tarafından üretilir. Bordo şarabının 54 Kontrollü menşe ünvanı vardır.

Bordo bölgesinde şarap yapımının başarısının nedeni üzüm yetiştirmek için mükemmel bir ortam olmasıdır. Bölgenin jeolojik temeli kireçtaşıdır ve bu da kalsiyumca zengin toprak demektir. Gironde Haliçi kollarıyla, Garonne ve Dordogne nehirleriyle birlikte bölgeye hakimdir ve bunlar birlikte toprağa sulama ve bölgeye okyanus iklimi olarak da bilinen Atlantik İklimi sağlar. 
Bordo Gironde'ye akan Dordogne ve Garonne Nehirlerinin kesişme noktasındadır.
Bu nehirler bölgenin ana coğrafi alt bölümlerini tanımlar:

Bölgenin kuzey kesimlerinde Libourne şehri çevresinde Dordogne'nin sağ kıyısında yer alan "sağ sahil" dir.
Entre-Deux-Mers Fransızca "iki deniz arasında" anlamına gelir ki bölgenin ortasında her ikisi de gelgit olan Dordogne ve Garonne nehirleri arasındaki alandır.
Garonne'nin sol yakasında, bölgenin batısında ve güneyinde, Bordo şehri çevresinde yer alan "sol sahil" dir. Sol yaka ayrıca şu alt bölümlere ayrılır:
Graves, Bordo şehrinin yukarısındaki bölge.
Médoc, Gironde ile Atlantik arasındaki bir yarımadada, Gironde'nin Sol Yakasında yer alan Bordo şehrinin akım yönü alanındaki bölge.
Bordeaux'da terroir kavramı şarap üretiminde çok önemli bir rol oynar ve geldikleri en iyi arazileri yansıtan ve genellikle tek üzüm bağından toplanan terroir kaynaklı şaraplar yapmayı hedefler. 
Bordo toprağı çakıl, kum lu taş ve kilden oluşur. Bölgenin en iyi üzüm bağları Gironde nehri yakınlarında sık bulunan iyi drene edilmiş çakıllı topraklardadır. Bordo'daki eski bir atasöz “üzüm bağlarından "nehri görebilen en iyi arazilerdir” der. Nehre bakan arazinin çoğu sınıflandırılmış araziler ile doludur.

Kırmızı Bordo genellikle üzüm karışımından yapılır. İzin verilen üzümler: Cabernet Sauvignon, Cabernet Franc, Merlot, Petit Verdot, Malbec ve nadiren Carménère.
Bugün Carménère Château Clerc Milon, beşinci büyüme Bordo ile nadiren kullanılır ve Carménère üzümlerini hala elinde tutan birkaçından biridir. Temmuz 2019 itibarıyla Bordo şarap imalathaneleri Bordo'daki sıcaklık artışlarıyla mücadele etmek için dört yeni kırmızı üzüm kullanımına izin verdi. Bu yeni onaylı üzümler Marselan, Touriga Nacional, Castets ve Arinarnoa'dır.
Geniş bir genellemeye göre Cabernet Sauvignon (Bordo'nun en çok ekilen ikinci üzüm çeşididir), Médoc'ta ve Gironde Haliçinin sol yakasının geri kalanında üretilen kırmızı şaraplardaki harmana hakimdir. Tipik en kaliteli Châteaux karışımları %70 Cabernet Sauvignon, %15 Cabernet Frangı ve %15 Merlot'dur. Buna genelde "Bordo karışımı" denir. Merlot, Saint-Émilion, Pomerol ve diğer sağ yaka unvanlarında baskın olma eğilimindedir. En kaliteli Châteaux'dan elde edilen bu sağ yaka karışımları genellikle %70 Merlot, %15 Cabernet Franc ve %15 Cabernet Sauvignon'dur.

Beyaz Bordo ağırlıklı olarak ve yalnızca tatlı Sauternes şarabı söz konusu olduğunda Sémillon, Sauvignon blanc ve Muscadelle'den yapılır. Tipik karışımlar %80 Sémillon ve %20 Sauvignon blanc'dir. Kırmızılarda olduğu gibi beyaz Bordo şarapları da genellikle Sémillon ve daha küçük oranda Sauvignon blanc karışımlarıdır. İzin verilen diğer üzüm çeşitleri Sauvignon gris, Ugni blanc, Colombard, Merlot blanc, Ondenc ve Mauzac 'dır. Yakın zamanda Bordo şarap imalathaneleri tarafından izin verilen üç yeni beyaz üzüm eklendi. Bu üzümler Alvarinho, Petit Manseng ve Liliorila 'dır.
1960'ların sonlarında Sémillon Bordo'da en çok yetiştirilen üzümdü. O zamandan beri Bordeaux'nun beyaz üzümlerinin en yaygını olmasına rağmen sürekli azalmaktadır. Öte yandan Sauvignon blanc'ın popülaritesi artıyor, 1980'lerin sonunda en çok ekilen ikinci beyaz Bordo üzümü olarak Ugni blanc'ı geride bıraktı ve şimdi düşük verimli Sémillon'un yarısından daha büyük bir alanda yetiştirilmektedir.
Dünyanın dört bir yanındaki şarap imalathaneleri Bordo tarzı şarap üretmeyi hedefliyor. 1988 yılında bir grup Amerikalı bağcı bu şekilde yapılan şarapları belirlemek için Meritage Derneği'ni kurdu. Çoğu Meritage şarapları Kaliforniya'dan gelse de 18 eyalette ve Arjantin, Avustralya, Kanada, İsrail ve Meksika dahil olmak üzere diğer beş ülkede Meritage Derneği'nin üyeleri vardır.

Bordo şarap etiketi genellikle şunları içerir:

Arazinin adı (Resim örneği: Château L'Angelus)
Arazinin sınıflandırması (Resim örneği: Grand Cru Classé) Bu 1855 Bordeaux sınıflandırmasına veya Cru Bourgeois 'dan birine atıfta bulunabilir.
(Resim örneği: Saint-Émilion) Appellation d'origine contrôlée yasaları, bu unvanın etikette görünmesi için tüm üzümlerin belirli bir unvan 'dan hasat edilmesi gerektiğini belirtir. Ad şişedeki şarap türünün önemli bir göstergesidir. Resim örneğiyle, Pauillac şarapları her zaman kırmızıdır ve genellikle Cabernet Sauvignon baskın üzüm çeşididir.
Şarabın şatoda (Resim örneği: Mis en Bouteille au Château) veya Négociant tarafından şişelenip şişelenmediği.
Bağbozumu (Resim örneği: 1978)
Alkol içeriği (görselde gösterilmemiştir)

Claret (/ˈklærɪt/ KLARR-it) kırmızı Bordo için öncelikle İngiliz İngilizcesi'nde kullanılan şarap adıdır.
Claret Fransızlardan clairet artık alışılmadık koyu rosé'den türetilmiştir. İsim, Dük Aquitaine'nin Angevin İmparatorluğu'nun bir parçası olduğu ve bir süre İngiltere Kralları tarafından kontrol edilmeye devam edildiği Angevinler'den sonra 12.–15. yüzyıllarda "claret" olarak İngilizceleştirildi. Bu Avrupa Birliği içinde korunan bir isimdir ve İngiliz şarap ticaret terimin 300 yıldan fazla bir süredir kullanıldığını gösterdikten sonra kabul edilen kırmızı Bordo şarabını tanımlar.
Claret Birleşik Devletler'de bazen Bordo'da izin verilenle aynı üzümden olmak üzere Bordeaux tarzındaki kırmızı şarap için yarı jenerik etiket olarak kullanılır. Fransızlar ihracat amacı dışında bu terimi kullanmazlar.
"Claret" kelimesinin anlamı zamanla sek, koyu kırmızı bir Bordo'yu ifade edecek şekilde değişmiştir. Bu, İngilizce üst sınıf ile ilişkili bir terim olarak kaldı ve sonuç olarak piyasadaki statülerini yükseltmek amacıyla genel kırmızı Bordo şişelerinde göründü.
Kasım 2011'de Union des Maisons de Négoce de Bordeaux başkanı "hafif ve meyveli, içmesi kolay, orijinal bordo ile aynı tarzda şaraplar için eski yüzyıllarda İngilizler tarafından ödüllendirildiği asıl claret tarzında "claret de Bordeaux" terimini kullanma niyetini açıkladı.
"Bordo" bazen koyu, morumsu-kırmızı Bordo şarabının rengi için renk adı olarak da kullanılır.
İngiltere ve Avustralya'da "bordo" kan için kullanılan bir argo terimidir.

Bouches-du-Rhône ([buʃdyˈʀoːn]), Fransa'nın illerinden birisidir. Bouches-du-Rhône, "Aix-en-Provence", "Arles" ve "Istres" olmak üzere 3 yerleşime ayrılmıştır. Her bölgenin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. Bölge Fransa'nın güney kuşağında, Akdeniz kıyısında yer almaktadır. Bölge, Fransa'nın en önemli yerleşimlerinden biridir. Nüfus bakımından 3. en büyük Fransa ili olan "Bouches-du-Rhône", Marsilya gibi önemli bir Akdeniz limanına da sahiptir.
Bölge turistik açıdan gelişmiştir. Ayrıca Marsilya tam bir sanayi ve ticaret merkezidir. Şehir, ülkenin Akdeniz'e açılan en önemli kapılarından biridir. Bölgede Akdeniz İklimi görülür, yağış miktarı yıl içinde yüksektir.

Aix-en-Provence
Arles
Istres

Bourbon Hanedanı, Avrupa'nın önemli kraliyet ailelerinden biri ve Capetlerin bir alt koludur. Bourbon kralları ilk olarak Navarra Krallığı ve Fransa Krallığı'nı 16. yüzyılda hükmettiler. 18. yüzyılla beraber Bourbon hanedanı üyeleri İspanya, Napoli, Sicilya ve Parma'da da saltanatı ele geçirmiş bulunmaktaydı. İspanya ve Lüksemburg hâlâ bu ailenin alt kollarının üyelerinin yönetici olduğu monarşilerle yönetilmektedir.
Bourbon monarşisi Navarra'da 1555'te ve Fransa'da 1589'da başladı. İki krallıktaki hâkimiyetleri 1792'de Fransız İhtilali arkasından sekteye uğradı. 1814'te saltanatlarını tekrar tesis ettiler ve 1815'te ilk Fransa İmparatoru'nun düşmesinin ardından saltanatı tekrar ele geçirdiler. Nihayet, 1830'da Temmuz Devrimi ile tahttan uzaklaştırıldılar. Ailenin bir dalı olan Orléans Hanedanı 1830 - 1848 arasında yönetimi ele aldı. Daha sonra onlar da tahttan indirildi ve Fransa'da cumhuriyet ilan edildi.
İspanya'nın ilk Bourbon kralı 1700'de tahta geçen V. Philip oldu. İspanyol Bourbonları birçok kere tahttan indirildiler ve geri döndüler. 1700 - 1808 arası ülkeyi yönettikten sonra 1813'te bir daha dönüp 1868'e kadar yönetmeye devam ettiler. Bundan sonra krallığın bir başka Bourbon kralı görme yılı 1874 oldu. 1874 - 1931 arasındaki monarşiden sonra ise 1975'ten bugüne kadar süren bir saltanatları oldu. İspanya'daki aileden aynı zamanda Sicilyateyn'in kraliyet ailesi de çıkmıştır (1734 - 1806, 1815 - 1860 ve sadece Sicilya'da 1806 - 1816). Bu ailelere Bourbon-Sicilya ailesi ismi verildi.
Lüksemburg Düşesi Charlotte da ailenin Bourbon-Parma ayağından bir asil ile evlendiği için Lüksemburg'u yöneten çocukları da bu aileden sayılmaktadır. Charlotte'un tahtı bıraktığı 1964 yılından beri Lüksemburg'un yönetimi de Bourbonlardadır.
Eğer Brezilya İmparatorluğu 1889 yılında askerî darbe ile son bulmasa idi, veliaht prenses Isabel Orléans ailesinden bir prens Gaston ile evlenmiş olduğu için bu imparatorluğu da aile yönetiyor olacaktı.

Bourbon Hanedanı, kökenleri onüçüncü yüzyıla kadar uzanan asil bir ailedir. Ailenin ilk kökenleri Fransa Kralı'na bağlı olan ve Bourbon bölgesinin sahibi olan bir lorda dayanır.
1268 yılında, Fransa Kralı IX. Louis'nin altıncı oğlu olan Clermontlu Kont Robert, Bourbon Lordluğu'nun varisi Bourbonlu Béatrice ile evlendi. Oğulları Louis, 1327 yılında, Bourbon'un birinci dükü oldu. Bu soyun en sonuncu elemanı Bourbon Dükü III. Charles oldu. Charles, 1527 yılında öldüğünde aile bir anlamda sona erdi. III. Charles, Kutsal Roma İmparatoru için savaşmayı tercih ettiğinden hayatını sürgünde geçirmişti ve bu yüzden de unvanı devam etmedi.
Fakat, ailenin bir başka kolu olan La Marche-Vendôme kalmıştı ve Vendôme Düklüğü'ne hükmetmeye devam etti. Bourbon-Vendôme kolu önce Navarra Krallığı'nın başına geldiler (1555) ve daha sonra Navarra'nın III. Henry'si, Fransa Kralı IV. Henri olarak 1589 yılında Fransa'nın başına geçti.

Bergamini, John D. The Spanish Bourbons: The History of a Tenacious Dynasty. Putnam, 1974.
Petrie, Sir Charles. The Spanish Royal House. Geoffrey Bles, 1958.
Seward, Desmond. The Bourbon Kings of France. Barnes & Noble, 1976.
Van Kerrebrouck, Patrick. La Maison de Bourbon, 1256-1987.v. Villeneuve d'Ascq, France: The Author, 1987–2000.

Bretonca (Bretonca: brezhoneg), Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt koluna ait bir dildir. Fransa'nın Bretonya bölgesinin resmî dilidir. Fransa'daki Bretanya ve tarihî bakımdan Bretanya'nın bir parçası olan Loire-Atlantik bölgesinin bazı sakinleri tarafından konuşulmaktadır.

Bretonca her ne kadar, medyada, okullarda, günlük yaşamda sıkça kendini belli etse de, Fransa'da resmi bir dil değildir. Temmuz 2008'de Fransız anayasasının 75. maddesinin, ilk fıkrasına göre Bretonca, tüm diğer bölgesel-etnik Fransa dilleri gibi, Fransa mirasından sayılmaya başlanmıştır. Bu maddeye göre, Bretonca gibi dillerin statüsü değişse de bu diller henüz resmî bir statüde güç sağlayamamıştır. Fransa genelinde tanınmasa da, Bretonya bölgesinde, Fransızca tabelaların altında Bretonca açıklamalar yer almaktadır.
Bretonca, kendi altında, iki farklı ana dil yapısına ayrılır. Doğuda Fransızca ile karışık olan Gallo dili, batıda ise sıradan Bretonca konuşulur. Bunların dışında dil, farklı lehçelere ayrılmaktadır. Bu lehçeler;

Leoneg - Léonard
Tregerieg - Trégorrois
Gwenedeg - Vannetais
Kerneveg - Cornouaillais

Bretonya veya Bretanya (Bretonca: Breizh), günümüzde Fransa sınırları içinde kalan, geçmişte bağımsız krallık ve dükalık olan bölge. Kavram ayrıca 6 Kelt halkından biri olan Bretonları tanımlamak için de kullanılır. Bretonca, günümüzde sınırlı bir konuşur kitlesi tarafından kullanılmakta olup, yapılan araştırmalara göre dilin kullanım oranının yakın gelecekte daha da azalması beklenmektedir.
Bretonya bölgesi, kuzeyde Manş Denizi (İngilizler tarafından İngiliz Kanalı olarak adlandırılır.) ve güneyde Biscay Körfezi ile çevrili Fransa'nın kuzey bölgesindeki büyük bir yarımadadır. Bölgenin yüzölçümü 34.034 km2dir. İdari olarak merkezi Rennes olan Ille-et-Vilaine, merkezi Saint Brieuc (Bretonca Sant-Brieg) Côtes-d'Armor, merkezi Vannes (Bretonca Gwened) ve merkezi Brest olan Finistere adlı 4 ile bölünmüştür.
1 Ocak 2022 yılı itibarı ile Bretonya'nın nüfusu 3.423.000'dir. Nüfusun %72'si Bretanya Bölgesinde diğer %28'i ise Pays de la Loire bölgesinde yaşamaktadır. 1999 nüfus sayımına göre en büyük yerleşim bölgeleri şunlardır: Nantes (Bretonca Naoned) (711.120 kişi), Rennes (Bretonca Roazhon) (521.188 kişi) ve Brest (Bretonca Brest) (303.484 kişi). Tarihi olarak bölge sınırları içinde olan Nantes, 1941'den bu yana Pays de la Loire bölgesinin ve bu bölgeye bağlı Loire-Atlantique ilinin merkezidir. Bunu nedeni Rennes ve Nantes arasındaki il merkezi olma çekişmesidir.

Günümüzde Bretonya denilen bölgedeki insan yerleşimlerinin tarihi geç Paleolitik veya Epi-paleolitik döneme kadar geri gitmektedir. Bölgede Neolitik dönemden kalma megalitler bulunmaktadır. Roma kaynakları Demir Çağı'nda bölgede Veneti, Osismii, Namneti, Coriosoliti ve Riedoni kabilelerinin bulunduğunu kaydetmektedirler.
Bretonya bölgesi MÖ 56'da Julius Caesar yönetimindeki Romalılar tarafından ele geçirildiğinde "Armorika" (Kelt dilinde "sahil bölgesi" anlamına gelen terimin Latinceleşmişi) olarak adlandırılmıştır.

Keltler

Bulgaristan Silahlı Kuvvetleri (Bulgarca: Българска армия), Bulgaristan'ı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Bulgaristan Cumhurbaşkanı aynı zamanda Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanıdır. Askeri komuta Genelkurmay Başkanlığında iken, Siyasi liderlikten Savunma Bakanlığı sorumludur. Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri olmak üzere 3 ana birimden oluşur.
Tarih boyunca ordu, ülkenin savunulmasında önemli bir rol oynamıştır. 1878 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra, Bulgaristan bölgesel bir askeri güç haline geldi ve birçok büyük savaşa katıldı - Sırp-Bulgar Savaşı (1885), Birinci Balkan Savaşı (1912-13), İkinci Balkan Savaşı (1913), I. Dünya Savaşı (1915-1918) ve II. Dünya Savaşı (1941-1944). Ordu bu savaşlarla önemli deneyim kazandı. Sırasında 1988 yılında Soğuk Savaş sırasında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Varşova Paktı'nda yaklaşık 152.000 askeri bulunmaktaydı. Ülkede Komünist rejimin çökmesinden sonra ordunun mevcudu hızla aşağıya düşürüldü ve NATO yanlısı politikalar takip edilmeye başlandı. Bulgaristan 2004 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne katıldı ve şu anda üç ülkede toplam 776 askeri bulunmaktadır.

Bundeswehr (Türkçe anlamı: Federal Savunma), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin silahlı kuvvetlerine verilen addır. Ülke eyaletlerinin kendilerine ait bir ordusu yoktur ve ordu, doğrudan federal hükûmetin emri altındadır.
Şu anki aktif personel sayısı 186.221'dir.
Bundeswehr'in Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius'dur. Almanya'nın 2025 yılındaki savunma harcamaları GSYİH'nin %2,39'sine denk gelmiştir.

Alman Kara Kuvvetleri (Heer), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin kara kuvvetleridir. 1955 yılında, Batı Almanya'nın ordusu olan Bundeswehr bünyesinde kuruldu.

Alman Deniz Kuvvetleri (Deutsche Marine), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin deniz kuvvetlerinin genel adıdır. Batı Almanya, NATO üyesi olunca yeniden yapılandırıldı. 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesi ile Doğu Almanya deniz kuvvetleri de katıldı.

Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe), Alman Silahlı Kuvvetleri'nin hava kuvvetleridir. 1956'da Batı Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin hava savaşı şubesi olarak kuruldu. 1990'da Almanya'nın birleşmesinden sonra, eski Alman Demokratik Cumhuriyeti hava kuvvetlerinin de bir bölümünü kendi bünyesine aldı.

Resmi site2 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burgonya (Fransızca: Bourgogne [[buʀˈgɔɲ]], Provensal: Borgogne), Côte-d'Or, Nièvre, Saône-et-Loire ve Yonne departmanlarından oluşan Fransız bölgesidir. Dijon, Nevers, Mâcon ve Auxerre, Burgonya'nın büyük şehirleri arasında yer alırlar. Fransa'nın eski bölgelerinden olup Kuzeyde Champagne, Doğuda Franche-Comté, Batıda Allier ve Nivernais, güneyde ise Lyonnais ile çevrilidir.
Bölgeden geçen Sen Nehri, Yonne Nehri ve Saône Nehrinin yarattığı verimli vadi, Chablis gibi tanınmış Bourgogne şaraplarının burada üretilmesine olanak sağlamıştır. Ayrıca Dijon şehri de hardalın başkenti sayılmaktadır. Geleneksel yemekleri arasında Boeuf bourguignon bulunmaktadır.

Galyalılar zamanında Eduenler tarafından işgal edilen bölge, MÖ 52'de Jül Sezar'a karşı yapılan direnişlerin merkezi olmuştur. Bölge, adını Cermenlerden olan Burgundlar'dan almaktadır. MÖ 475-480'e doğru Burgundlar bölgeye (Burgundya) yerleşmiştir. Bölgenin büyük bir kısmı Orta Çağ'da art arda gelen değişik Burgon krallıklarının dışında kalmıştır. 877'den beri bağımsız olmuş olan Burgonya Düklüğü 1477'de  Fransız kralı XI. Louis tarafından Fransa'ya bağlanmıştır.

1. Burgonya Krallığı: Burgondların krallığı adı altında anılır 534'te Franklar tarafından fethedilmiştir.
2. Burgonya Krallığı: Merovenj prensi I. Clotaire'in oğlu Gontran tarafından 561'de kurulmuştur. Charles Martel tarafından Austrasie'ye bağlanmıştır.
3. Burgonya Krallığı: Burgonya Sijuran Krallığı adı altında anılır ve 879'da Mantaille toplantısında, Kel Charles'ın eniştesi olan Boson'a verilmiştir.
4. Burgonya Krallığı: 888'de Burgonya Transjuran'da Auxerre kontu Rudolf tarafından kurulup, oğlu II. Rudolf tarafından Boson Krallığı'nın 934'te satın alınmasıyla genişlemiştir. Böylece iki Burgonya krallığı birleşip Arles Krallığı ya da Burgonya-Provans Krallığı adını almıştır. 1032'de imparator II. Konrad tarafından Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğuna bağlanmıştır.

Duché de Bourgogne (Fransızca) veya Hertogdom Bourgondië (Felemenkçe) olarak bilinen Burgonya Dukalığı, Frank Krallığı'nın parçalanmasıyla 877'de bağımsız siyasi bir yapıya kavuşmuş ve 1477'ye kadar bağımsızlığını muhafaza edebilmiştir. Bu süre zarfında farklı hanedanlar dukalığı yönetmiştir. Dokuzuncu yüzyılın sonunda kurulan üçüncü Burgonya Krallığı'nı yöneten hanedanlık 956'da sona erdikten sonra bir Robertiyen ailesi tarafından yönetilen Burgonya, bu ailenin 1361'de sona ermesiyle birlikte, 1364'te Fransız kralı II. Jean'ın dördüncü oğlu Cesur Philippe'e verilmiştir. 1364'ten itibaren Valois hanedanın idaresine giren Burgonya düklük toprakları bugünkü coğrafî Burgonya'yı aşıp 15. yüzyıl Batı Avrupa'sının en zengin ve güçlü devletlerinden biri olmuştur. Valois-Burgonya dükleri, toprakları günümüzde Belçika, Lüksemburg ve Hollanda'nın tamamına, kuzey ve doğu Fransa'da bazı bölgelere ve Almanya’nın batısına kadar uzanan bir devlet kurmuşlardır.
Burgonya Dukalığı'nın 1369 ve 1530 yılları arasındaki siyasi tarihi, Avrupa'da ortaçağ devlet inşasının en iyi örneklerinden birini sunmaktadır. Fransa Krallığı'na bağlı vasal statüsündeki Burgonya Dukalığı, esasen Dük III. Filip'in (Philippe le Bon, saltanatı 1419-1467) ve oğlu I. Şarl'ın (Charles le Téméraire, saltanatı 1467-1477) saltanatları süresinde merkezi bir idare biçimine kavuşmuştur. Bu dönemde Valois hanedanından olan Burgonya dükleri, savaş ve evlilikler yoluyla güçlü ve bileşik bir siyasi yapı kurmayı başarmışlardır. Burgonya Devleti'nin ağırlık merkezi, Alçak Ülkeler (Low Countries) olarak tabir edilen Flander, Brabant ve Hollanda gibi Kuzey Denizi havzasındaki ticarete hâkim en zengin vilayetlerinde bulunmaktaydı. Burgonya dükleri, iktidarlarını güçlendirmek için hukuki ve mali işleri merkezi otoritenin denetimine bağlayarak Gent ve Bruges gibi zengin ve bağımsız büyük şehirlerin gücünü baltalamaya yönelik bir siyasi program yürütmüşlerdir.
Cesur Philippe (1364-1404) ve Korkusuz Jean (1404-1419) VI. Charles'ın krizlerle geçen taht döneminin Fransasında ön planda rollerini oynamışlardır; İyi Philippe (1419-1467) bu politikayı devam ettirerek açıkça İngilizlerle, Fransaya karşı anlaşmıştır, ama VII. Charles'a imzalattırdığı Arras Antlaşması'yla (1435) bağımsızlığını kesinleştirdikten sonra Fransız-İngiliz ilişkilerinden uzaklaşıp enerjisini tamamen Burgonya'nın birliği ve güvencesi için harcamıştır. Çok akıllıca bir evlenme politikası, zengin miraslar, hacizler ve çok nadiren savaş ile Burgonya dükleri ardı ardına Flamanya, Artois, Franche-Comté kontluklarını 1384'te, Namur kontluğunu 1421'de, Brabant ve Limbourg'u 1430'da, Hainaut, Zeelanda, Hollanda ve Frisyayı 1428-1433 arasında ve Lüksemburg düklüğünü 1431'de olmak üzere Kuzey Denizi'nden İsviçre Alplerine uzanan bir devlet kurmuşlardır.

Merkezî İstihbarat Teşkilatı (İngilizce: Central Intelligence Agency) veya kısaca CIA, Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmetinin bir dış istihbarat servisidir. Dünyanın dört bir yanından istihbarat toplayıp analiz ederek ve gizli operasyonlar yürüterek ulusal güvenliği korumakla görevli olan teşkilatın merkezi Langley, Virginia'daki George Bush İstihbarat Merkezi'nde bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri İstihbarat Topluluğu'nun (IC) önemli bir üyesi olan CIA, 2004 yılından bu yana ulusal istihbarat direktörüne bağlı olarak çalışmaktadır ve başkan ile hükûmeti için istihbarat sağlamaya odaklanmıştır.
ABD başkanı Harry Truman döneminde kurulan, ABD'nin birimleri için gereken ABD dışı ülkelerle ilgili istihbarat bilgilerini toplayan kurum. Merkezi Virginia eyaletindeki Langley'de bulunmaktadır. CIA yasasına göre kurum, organizasyonunu, görevlerini, personelinin sayısını ve maaşlarını saklı tutmak hakkına sahiptir. Soğuk Savaş yıllarında ve sonrasında CIA pek çok gizli operasyonda rol alarak çeşitli sebepler dolayısıyla siyasi rejimleri zayıflatmaya ve hükûmetleri devirmeye çalışmıştır. Terör saldırıları ve yabancı liderlere yönelik planlı suikastların gerçekleştirilmesinde de yer aldı.
1947'de Kongre tarafından, Ulusal Güvenlik Konseyi (National Security Council, NSC) ile bu konseyin yönetimi altında çalışmak üzere kuruldu. CIA, NSC'ye millî güvenliği ilgilendiren konularda bilgi toplayıp verecek, elde edilen bilgileri değerlendirdikten sonra, hükûmetle ilgili yerlere ulaştırılmasını sağlayacaktı. CIA; NSC'nin vereceği emirler doğrultusunda, güvenlikle ilgili istihbarat işlerini yerine getiriyordu.
Değişik kesimlerden seçilen CIA direktörleri arasında, ABD'ye başkanlık yapan George W. Bush'un babası George H. W. Bush da bulunmaktaydı.

CIA dört direktörlük halinde çalışmaktadır:

İstihbarat Direktörlüğü
NCS'in toplamış olduğu ham istihbaratların analiz edilip işlenmiş istihbarat haline getirildiği direktörlüktür. Entelektüel bir karaktere sahiptir. Tüm birimleri CIA merkezindedir. Görevleri istihbarat toplamak değildir. Gizli Servis NCS'nin toplamış olduğu istihbaratı değerlendirip analiz etmektir. Havadan çekilen (uydu, uçak vs.) resimleri, radyo, telefon, televizyon, telgraf, telsiz gibi ulaştırma araçları ile toplanan bilgileri değerlendirir. Bu değerlendirmeler, raporlar halinde, ilgili makamlara gönderilir. Karşı haber alma daire başkanlığı ile koordineli olarak çalışır. İstihbarat Direktörlüğü'nde çalışan kişiler analist olarak adlandırılır. Politik, ekonomik, askeri, psikolojik analist gibi çeşitli dalları vardır. Yapısı ihtiyaçlara göre değişmekle birlikte on dört birimden oluşmaktadır. Bu birimler şunlardır:
Suç ve Narkotik Merkezi
Karşı-İstihbarat Merkezi/Analiz Grubu
Bilgi Operasyonları Merkezi/Analitik Grup
Asya-Pasifik, Latin Amerika ve Afrika Analiz
Koleksiyon (Toplama) Stratejileri ve Analiz
Tüzel Araştırmalar
Irak Analiz
Yakın Doğu ve Güney Asya Analiz
Politika Desteği
Rusya ve Avrupa Analiz
Terörizm Analiz
Uluslararası Sorunlar
Silah İstihbaratları, Karşı-Silahlanma ve Silah Kontrol Merkezi
İstihbarat Analizi için Okul
Ulusal Gizli Servis (National Clandestine Service-NCS) Direktörlüğü
Operasyon Direktörlüğü olarak da bilinir. Eski adlarından biri de Planlama Direktörlüğüdür. Başta insan istihbaratı (HUMINT) olmak üzere elektronik (ELINT) ve sinyal (SIGINT) istihbaratını toplayan direktörlüktür. Her türlü bilgi ve haberi toplamakla görevlidir. Bu bilgileri elde etmek için casuslar ve ajanlar bulmaya çalışır. CIA'nın dış ülkelerdeki tüm istasyon ve üsleri NCS tarafından yönetilir. Elçiliklerdeki birimlere istasyon, konsolosluklardaki birimlere üs adı verilir. Bu birimler şefler tarafından yönetilir. NCS'de operasyon subayı, koleksiyon (toplama) subayı, dil uzmanı gibi unvanlara sahip personel görev yapar. Operasyon subayının çeşitli ajan ve casuslardan elde ettiği bilgiler koleksiyon subayları tarafından değerlendirilerek analiz edilmesi için İstihbarat Direktörlüğü'ne gönderilir. NCS, Başkan'ın onayladığı karar direktifleriyle dış ülkelerde suikast, bombalama, rehin alma, şantaj, psikolojik ve fizyolojik işkence, gizli silah desteği gibi gizli operasyonlar yapabilir. NCS iki yardımcı direktörlüğe ayrılır.
Yardımcı Direktör NCS
Karşı-Silahlanma Bölümü
Karşı-Terörizm Merkezi
Karşı-İstihbarat Merkezi
Bölgesel ve Uluslararası Sorunlar Bölümü
Teknoloji Desteği Bölümü
HUMINT (İnsan İstihbaratı) İletişimi için Yardımcı Direktör NCS
HUMINT İletişimi Koordinasyon Merkezi
Bilim ve Teknoloji Direktörlüğü
Teşkilat elemanlarını, son teknolojik gelişmelerde eğitmek, kullanmasını öğretmek. Kullanılan araçları geliştirmek, yapılan operasyonlara bilimsel ve teknik destek sağlamak, bu direktörlüğün görevidir. Bilim ve Teknoloji Direktörlüğü çalışanları genellikle yetenekli bilim adamlarıdır. On iki birimden oluşmaktadır:
İş Stratejileri ve Kaynakları Merkezi
Teknoloji Yönetimi için Merkez
Bilim Adamı Şefliği
Geliştirme ve Mühendislik
Küresel Erişim
Görev Yöneticileri
Özel Faaliyetler (CIA'in gizli askerî eylem birimi olarak bilinir. İnsansız hava aracı saldırılarını yönetir.)
Özel İletişimler Programları
Sistemler Mühendisliği ve Analiz
Teknik Koleksiyon
Teknik Hızlılık
Teknik Servis
Destek Direktörlüğü
Eski adı Yönetim Direktörlüğü'dür. Teşkilat personelinin, toplanan bilgilerin, tesislerin güvenliğini sağlar. Destek Direktörlüğü şu birimlerden oluşur:
Stratejik Kaynaklar Yatırımı
Kritik Görev Sigortası
Destek Koleji
Geleneksel Olmayan Destek
NRO Program Yöneticisi
DNI Program Yöneticisi
Kurum İşleri
Küresel Altyapı
Küresel Servisler
Tıbbı Servisler
Görev Entegrasyonu
Personel Kaynakları
Güvenlik

Analiz
Analitik Metodolojisti
Karşı-İstihbarat Tehdit Analisti
Terörle Mücadele Analisti
Ekonomik Analist
İstihbarat Toplama Analist
Liderlik Analisti
Askeri Analist
Açık Kaynak Subayı
Politik Analist
Hedefleme Analisti
Gizli Servis
Operasyonlar Subayı
Toplama Yönetimi Subayı
Personel Operasyonları Subayı
Özel Beceriler-Hedefleme Subayı
Paramiliter Operasyonlar Subayı
NCS Dil Subayı
Genel Müfettiş- Özel Ajan/Soruşturmacı
Poligraf (Yalan Makinesi) Uzmanı
Koruma Ajanı
Teknik Güvenlik Subayı
Yardımcı Müsteşar Yardımcısı
Yardımcı Müsteşar
Müsteşar Yardımcısı
Müsteşar
CIA'nın şimdiye kadar başka devletlerde birçok operasyon yaptığı meydana çıkarıldı. Bütün bu işleri yapabilmek için, CIA'ya geniş bir maddi imkân tahsis edilmektedir. Kadrolarında devamlı memur şeklinde on altı bin kişi (tahmini) çalışmaktadır.
CIA'nın faaliyetleri çeşitli dedikodulara sebep olduğundan son yıllarda ABD Kongresinde durumu incelenmiş, Pike Raporu hazırlanmış, kamuoyuna açıklamalar yapılmıştır.
Bazı devlet başkanlarını, devlet ileri gelenlerini suikast düzenleyerek öldürtmek, ülkeler içinde bazı etnik grupları teşvik ve tahrik ederek karışıklıklar çıkarmak, hükûmetleri devirmek gibi işleri CIA'nın yaptığı ortaya çıkarılmıştır.
CIA, ABD içinde olduğu gibi, bütün dünyada ve özellikle Orta Doğu'da faaliyet gösterir.
CIA, 30 Eylül 2007 tarihinde İran parlamentosunun aldığı bir kararla terörist örgüt ilan edildi.
CIA, 6 Mayıs 2014 tarihinde @CIA kullanıcı adı ile sosyal paylaşım ağı Twitter'a katılmıştır.

CIA dahil Amerika Birleşik Devletleri merkezli istihbarat servislerinin gelir gider ve bütçe bilgileri halka açık olarak açıklanmamaktadır. 1948 tarihli Merkezi İstihbarat Teşkilatı yasası uyarınca Direktör Örtülü ödenek adı altında devletin limitsiz olarak tüm parasını harcayabilen tek devlet yetkilisidir. Amerika Birleşik Devletleri Hükûmetinin 2013 yılı mali raporunun toplam rakamının 52,6 milyar dolar olduğu ve Küresel izleme ifşası araştırmalarına göre ise bu bütçenin 14,7 milyar doları CIA tarafından harcanmıştır. Ayrıca bu bütçe Amerika Birleşik Devletlerinin ana istihbarat ağı olan Ulusal Güvenlik Teşkilatının %50 oranında daha fazlasıdır. Saha yani insan kaynaklı istihbaratlar için 2,3 milyar dolar, elektronik istihbarat için 1,7 milyar dolar, Operasyonlar için 2,5 milyar dolar ve "gizli eylem programları (Silahlı insansız hava aracı ve İran'ın nükleer programı adına eylemler vb.)" adı altında yürütülen şeyler için 2,6 milyar dolar Bütçe CIA tarafından harcanmıştır.

CIA, Amerika Birleşik Devletleri İstihbarat Topluluğu'nun 16 üyeden oluşan teşkilatına üyedir. Bu nedenle Ulusal İstihbarat Direktörüne bağlıdır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde insan kaynaklı istihbarat ve genel analiz konularında birinci teşkilat olarak hizmet vermektedir.

CIA personeli Amerika Birleşik Devletleri ordusuna ait casus uyduları yönetmektedir ve CIA ile Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ve bir takım diğer ortaklar ile ortak girişimi olarak Ulusal Keşif Ofisi kurulmuştur.
Ulusal Güvenlik Ajansı ve CIA girişimi olarak Özel Bilgi Toplama Servisi (SCS) yabancı ülkelerin büyükelçilikleri ve iletişim merkezleri gibi ulaşılması zor yerlere gizlice dinleme ekipmanı yerleştirmekle görevli kurumu kurdular.

CIA, Amerika Birleşik Devletleri ile müttefik olan birçok ülkede istihbarat teşkilatlarının kurulmasında öncül olmuştur. Almanya'nın ulusal istihbarat teşkilatı olan Almanya Federal Haber Alma Servisi (BND) CIA yardımları ile kurulmuştur. Ayrıca Anglosfer ülkeleri ile istihbarat alanında bilgi paylaşımı yapılabilmekteydi.
Almanya Federal Haber Alma Servisi'nin "Verbindungsstelle 61" adlı birimi Wiesbaden'deki CIA ofisi ile iletişim halindedir.

Central Intelligence Agency (CIA) Sitesi 21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Central Intelligence Agency (CIA) Sitesi14 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CIA Dünya Gerçekleri Kitabı14 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Camargue, Fransa'nın güneyinde Akdeniz ve Rhône Nehri deltasının iki kolu arasında yer alan bir bölgedir. Bölge 930 km² yüzölçümü ile Batı Avrupa'nın en büyük nehir deltasıdır. Camargue, büyük tuzlu lagünler veya étang 'lardan oluşmaktadır ve sazlı bataklıklar ile çevrilidir.

Camargue bölgesi, daha ziyade İspanya'da yaygın olan boğa güreşlerinin kansız bir versiyonu olan Course camarguaise ile ünlüdür. Pirinç ve kamış ekimi yapılan bölgenin güneyinde flamingolar kendi doğal çevrelerinde gözlemlenebilmektedir. Sahip olduğu fazla sayıda lagün sebebiyle çok sayıda kuş çeşidine ev sahipliği yapan Camargue bölgesinde kuşların gözlemlenebileceği bir ornitoloji merkezi bulunmaktadır. Camargue bölgesinin tanınır olmasının bir diğer nedeni ise sadece bu bölgede olan kısa boylu ve bembeyaz tüylere sahip Camargue atlarıdır.
Camargue, 1 Aralık 1986 tarihinde Ramsar alanı ilan edildi.

Russell, Richard Joel (1942). "Geomorphology of the Rhone Delta". ANNAL. 32 (2). Association of American Geographers. ss. 149-255. 27 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Temmuz 2017. 

Documentary on Camargue (video) 18 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nacioun Gardians 3 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Cultural association, Camargue, France)
Parc naturel de Camargue4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca) (İngilizce) (İtalyanca)
Tourism Office of Saintes-Maries de la Mer 4 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jacob-Abraham-Camille Pissarro, (10 Temmuz 1830, St. Thomas, Charlotte Amalie, ABD Virgin Adaları - 13 Kasım 1903, Paris, Fransa) izlenimci Fransız ressam. İzlenimcilik ve Art izlenimcilik akımlarına yaptığı katkıların dışında meslektaşlarına özellikle de Paul Cézanne ve Paul Gauguin'e verdiği destekle tanınır.
Akımın diğer önemli isimleri olan Claude Monet ve Alfred Sisley gibi isimlerin aksine su ve ışığın sudaki yansımalarının etkisi yerine kuru yerleri resmeden ressam renkten çok yapı ve biçim üzerinde durdu. Köy ve kırsal yaşam ise tablolarındaki ana temalardı.

Jacob Abraham Camille Pissarro 10 Temmuz 1830'da Frederick ve Rachel Manzano de Pissarro'nun çocuğu olarak Virgin Adaları'nın başkenti olan Charlotte Amalie'de dünyaya geldi. Babası Portekiz kökenli Fransız bir seferad olan Abraham Gabriel Pissarro, annesi ise Dominik Cumhuriyeti vatandaşı St. Thomas adasından Fransız-Yahudi bir ailesinden Rachel Manzano-Pomié idi. Babası ölen amcası Isaac Petit'in hırdavat dükkânıyla uğraşmak için Fransa'dan adaya gelen ve dul eşiyle evlenen bir tüccardı. Evlilik, St. Thomas'ın küçük Yahudi cemaatinde heyecan yarattı çünkü daha önce karısı Frederick'in amcasıyla evliydi ve Yahudi yasalarına göre bir erkeğin teyzesiyle evlenmesi yasaktı. Sonraki yıllarda dört çocuğu siyahların ilkokuluna gitti. Ölümü üzerine vasiyetinde, mülkünün sinagog ile St. Thomas'ın Protestan kilisesi arasında eşit olarak bölüneceğini belirtmişti. Camille on iki yaşındayken babası onu Fransa'daki yatılı okula gönderdi. Paris yakınlarındaki Passy 'deki Savary Academy'de okudu. Tatillerini ise Charlotte Amalie'de geçirmeye devam etti. 
Genç bir öğrenciyken erkenden Fransız sanat ustalarının takdirini kazandı. Mösyö Savary, ona çizim ve resim konusunda güçlü bir zemin sağladı, on yedi yaşındayken ona St.Thomas'a döndüğünde doğa resimleri çizmesini önerdi. 
Ancak geri döndüğünde babası onun kendi işinde çalışmasını tercih edip ona kargo memuru olarak iş verdi. Önündeki beş yılda, molalarda ve iş bitiminde çizim alıştırması yapmak için her fırsatı değerlendirdi.
Pissarro yirmi bir yaşına geldiğinde, o zamanlar St. Thomas'ta yaşayan Danimarkalı ressam Fritz Melbye ona tam zamanlı bir meslek olarak resim yapmaya, öğretmeni ve arkadaşı olması için ilham verdi. Pissarro daha sonra ailesini ve işini bırakıp Venezuela 'da yaşamayı seçti ve burada Melbye ile birlikte sonraki iki yılı Karakas ve La Guaira' da sanatçı olarak çalışarak geçirdiler. Manzaralar, köy sahneleri ve çok sayıda eskiz dahil elinden gelen her şeyi birden fazla eskiz defteri doldurmaya yetecek kadar çizdi. 1855'te Paris'e geri döndü ve burada Fritz Melbye'nin kardeşi Anton Melbye için asistan olarak çalışmaya başladı.

Paris'te Danimarkalı ressamın Anton Melbye asistanı olarak çalıştı. Ayrıca tarzı kendisini etkileyen Courbet, Charles-François Daubigny, Jean-François Millet ve Corot adlı sanatçıların resimlerini de inceledi. Ayrıca École des Beaux-Arts ve Académie Suisse gibi okullarda Jean-Baptiste-Camille Corot, Gustave Courbet ve Charles-François Daubigny gibi ustalar tarafından verilen çeşitli eğitim ve öğretim sınıflarına kaydoldu. Ancak sanat tarihçisi John Rewald, Pissarro sonunda öğretim yöntemlerini "boğucu" bulduğunu söyler. Bu, onu Corot'tan talep ettiği ve aldığı alternatif öğrenimi aramaya yöneltti.
Corot, Pissarro'yu sanat yaşamının ilk günlerinde en çok etkileyen isim oldu. Pissarro 1864 ve 1865 Paris Salonu kataloglarında kendisini Corot'nun öğrencileri arasında saydı.

İlk resimleri akademik gelenekleri kabul edilebilir sanat türünü dikte eden resmi kurum olan Paris'te Salon sergilenecek o zamanki standartlarla uyumluydu. Salon'un yıllık sergisi, aslında genç sanatçıların ortaya çıktığı tek pazardı. Sonuçta, Pissarro resmi komitenin zevklerini tatmin etmek için geleneksel ve öngörülen şekilde çalıştı.
1859'da ilk resmi kabul edildi ve sergilendi. O dönemdeki diğer resimleri kendisine ders veren Camille Corot tarafından etkilendi.
O ve Corot, doğadan boyanmış kırsal manzaraları sevdiler. Corot, Pissarro'ya "plein air" olarak da adlandırılan dış mekanlarda resim yapmak için ilham verdi. Rewald, Pissarro'nun Corot'u Gustave Courbet 'in çalışmalarıyla birlikte "resimsel gerçeğin beyanları" olarak gördüğünü yazar. Sık sık çalışmalarını tartışırdı. Jean-François Millet eserlerine, özellikle de "kırsal yaşamın duygusal yorumlarına" hayran olduğu bir diğer sanatçıydı.
İlk dönem çalışmalarının en başarılıları (bazen bir palet bıçağının yardımıyla) genişçe boyanmış, çoğunlukla Courbet'den esinlenerek çizilmiş doğa manzaralarıydı. Gene de bu eserlerde izlenimciliğin başlangıç aşamaları fark edilebilir.

Bu dönemde Pissarro, doğanın güzelliklerini tuvale karıştırmadan ifade etmenin önemini anlamaya ve takdir etmeye başladı. 
Paris'te bir yıl geçirdikten sonra, köy hayatının günlük gerçekliğini yakalamak için şehri terk etmeye ve kırsalda manzaralar çizmeye başladı. Fransız kırsalını "pitoresk" ve resmedilmeye değer buldu. Hala çoğunlukla tarımsaldı ve bazen "köylülüğün altın çağı" olarak adlandırılıyordu. 
Pissarro daha sonra bir öğrenciye açık havada resim yapma tekniğini açıkladı:

"Aynı anda gökyüzü, su, dallar, zemin üzerinde çalışın, her şeyi eşit şekilde devam ettirin ve elde edene kadar durmaksızın yeniden çalışın. Cömert ve tereddüt etmeden boyayın, çünkü en iyisi ilk izlenimi kaybetmemek."
Corot, resimlerini stüdyosunda tamamlayacak ve sık sık önyargılarına göre revize edecekti. Bununla birlikte Pissarro, resimlerini dışarıda, genellikle tek oturuşta bitirmeyi tercih etti ve bu da işine daha gerçekçi bir his verdi. Sonuç olarak, sanatı bazen "kaba" olmakla eleştirildi, çünkü gördüğü şeyi resmetti: "Gelişimin çeşitli aşamalarındaki çalılar, toprak yığınları ve ağaçlardan oluşan çukur ve kenarlı karışımı". Bir kaynağa göre bu tür ayrıntılar bir sokağın kenarında çöp kutuları veya bira şişeleri gösteren günümüz sanatına eşdeğerdi. Tarzdaki bu farklılık Pissarro ve Corot arasında anlaşmazlıklar yarattı.

1859'da Pissarro, bedava olan Académie Suisse 'e giderken benzer şekilde daha gerçekçi bir tarzda resim yapmayı seçen bir dizi genç sanatçı ile arkadaş oldu. Bunların arasında Claude Monet, Armand Guillaumin ve Paul Cézanne vardı. Ortak olarak paylaştıkları şey Salon'un emirlerinden duydukları memnuniyetsizlikti. Cézanne'ın çalışması o zamanlar okuldaki diğerleri tarafından alay edilmişti ve Rewald daha sonraki yıllarda Cézanne "Pissarro'nun onu teşvik ettiği sempati ve anlayışı asla unutmadı" diye yazar. Grubun bir parçası olarak Pissarro, yalnız olmadığını ve başkalarının da benzer şekilde kendi sanatlarıyla mücadele ettiğini bildiği için rahatladı.
Pissarro, bireyleri doğal ortamlarda tasvir etmenin önemi konusunda grupla hemfikir oldu ve Salon'un sergiler için istemesine rağmen, eserlerindeki herhangi bir hüner veya ihtişamdan hoşlanmadığını ifade etti. 1863'te grubun neredeyse tüm resimleri Salon tarafından reddedildi ve Fransız İmparatoru Napolyon III bunun yerine resimlerini ayrı bir sergi salonu olan Reddedilenler Salonu (Fransızca: Salon des Refusés) 'e yerleştirmeye karar verdi. Ancak, yalnızca Pissarro ve Cézanne'ın çalışmaları dahil edildi ve ayrı sergi hem Salon yetkilileri hem de halktan düşmanca bir yanıt getirdi.
Daha sonraki 1865 ve 1866 Salon sergilerinde Pissarro, katalogda ustaları olarak listelediği Melbye ve Corot'tan etkilendiğini kabul etti. Ancak 1868 sergisinde artık diğer sanatçıları bir etki olarak göstermedi, aslında bir ressam olarak bağımsızlığını ilan etti. Bu, o dönemde görüşünü sunan sanat eleştirmeni ve yazar Émile Zola tarafından not edildi:

"Camille Pissarro günümüzün ... üç veya dört gerçek ressamından biri   ... Bu kadar kesin olan bir teknikle nadiren karşılaştım."

Başka bir yazar, Pissarro'nun tarzının unsurlarını şöyle açıklamaya çalışır:

"Paletinin parlaklığı atmosferdeki ... nesneleri sarar  Toprağın kokusunu boyar."
Ve askı komitesinin ve Marquis de Chennevières emriyle Pissarro'nun Pontoise resimleri gökyüzüne, tavana  yakın asılmış olsa da bu Jules-Antoine Castagnary resimlerinin niteliklerinin sanatseverler tarafından gözlemlendiğini belirtmesine engel olmadı.
Otuz sekiz yaşında, Pissarro, Corot ve Daubigny'ye rakip olacak bir peyzajcı olarak ün kazanmaya başlamıştı.
1860'ların sonlarında veya 1870'lerin başında Pissarro, yeni kompozisyonlar deneme arzusunu etkileyen Japon baskıları ile büyülendi. Sanatı oğluna Lucien anlattı:

"Harika. Bu şaşırtıcı insanların sanatında gördüğüm şey bu  ... göze sıçrayan hiçbir şey, sakinlik, ihtişam, olağanüstü bir birlik, oldukça bastırılmış bir parlaklık ..."

1871'de Croydon 'da daha sonra ondan yedi çocuğu olacak bir bağcının kızı ve annesinin hizmetçisi Julie Vellay ile evlendi. Çiftin çocuklarından birisi doğumda, biri ise dokuz yaşındayken öldü. Diğer çocukların hepsi büyüdüklerinde resimle ilgilendiler. En büyük oğlu olan Lucien, William Morris'in takipçilerinden biri oldu. Paris'in dışında Pontoise ve daha sonra Louveciennes 'de yaşadılar. Her ikisi de nehirler, ormanlar ve işyerindeki insanların yanı sıra köy hayatı sahneleri de dahil olmak üzere birçok resmine ilham verdi. Ayrıca önceki grubundaki diğer sanatçılarla, özellikle Monet, Renoir, Cézanne ve Frédéric Bazille ile iletişimini sürdürdü.

1870-71 Fransa-Prusya Savaşı 'nın patlak vermesinden sonra Louveciennes'teki evinden Eylül 1870'te ayrıldı. Sadece Danimarka vatandaşı olan ve orduya katılamayarak ailesini Norwood'a o sırada Londra'nın kıyısındaki bir köye taşıdı. Ancak daha sonra "İzlenimcilik" olarak adlandırılan şeyin öncüsü olan resim tarzı iyi sonuç vermedi. Arkadaşına Théodore Duret şöyle yazdı: "Benim resmim hiç tutmuyor, hiç ..."
Aile, evlerini ilk terk ettiğinde Montfoucault'da yaşayan bir ressamın yanında misafir olarak kaldı. Aralık 1870'te ise Londra'ya giderek Westow Hill'de yaşamaya başladılar.
Pissarro, Londra'daki günlerinde hayatının büyük bir bölümünde sanatının satılmasına yardım eden satıcı olan Parisli sanat tüccarı Paul Durand-Ruel ile tanıştı. Tüccar, sanatçının iki adet Londra tablosunu satın al

Capet Hanedanı (Fransızca: Maison capétienne) veya Fransa Hanedanı (Fransızca: la maison de France), Doğrudan Capetler veya sadece Capetler, 987'den 1328'e kadar Fransa Krallığı'nı yöneten bir Fransız hanedanıydı. Bu, Capet hanedanının ana koluydu ve Robertian Hanedanı'nın bir alt koluydu. Hanedanın atası Hugh Capet idi. Capetler bazen Üçüncü Kral Irkı olarak da adlandırılır (Merovenjler ve Karolenjler'in ardından). Hanedanın adı olan Capet adı, Hugh Capet'in lakabı olan Capet'ten gelmiştir.
Capet Hanedanı'nın doğrudan soyu, IV. Philippe'in üç oğlunun (hüküm yılları: 1285-1314) Fransız tahtına hayatta kalan erkek mirasçılarının olmamasıyla 1328'de sona erdi. Hanedanın soyunun tükenmesiyle, hanedanın alt kollarından biri olan Valois Hanedanı'ndan VI. Charles tahta geçirildi. Valois Hanedanının alt kollarıyla birlikte 1589'da tükenmesinin ardından başka bir alt kol olan Bourbon Ailesi Fransa tahtına geçti. Bourbon Hanedanı ilk olarak 1589-1792 yıllarında hüküm sürdü. Sonrasında ise 1814-1815 yıllarında Restorasyon döneminde hüküm sürdüler. Napoyon'un 100 günlük geri dönüşünün bitişi sonrasında 1815-1830 yıllarında hüküm sürmeye devam ettiler. 1830 Devrimi sonrasında Bourbon Hanedanının bir alt kolu olan Orléans Hanedanı tahta geçti. 1848'de ise İkinci Fransız Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla hanedanın hükmü sona erdi.
Hanedanın alt kolları ise günümüzde İspanya ve Lüksemburg`u yönetmeye devam etmektedirler.

Carcassonne (Oksitanca: [karka'suno]), Fransa'nın Languedoc-Roussillon bölgesine bağlı Aude département (il)'ında yer alan belediye. Carcassonne'da ikamet edenlere Carcassonnais (e) diye hitap edilir. Eski kale şehri olan ville haute (yukarı şehir) ile Aude Nehri karşısındaki ville basse (aşağı şehir)'dan ibarettir.

MÖ 6. yüzyılda Galyalılar (Romalılara göre Keltler)ın yerleştiği Carcas antik Roma döneminde kale şehri (cité) olan ville haute (yukarı şehir) oppidum (Roma döneminde Keltler tarafından kurulmuş kale şehri) Carcaso olarak gelişti.
Rivayete göre, Şarlman bu şehri kuşattığında müslüman şehrinin yöneticisi Bayan Carcas liderliğinde direnişle karşılanmış ve şehri fethetmekten vazgeçerek geri dönmüş. Bu zafer üzerine Bayan Carcas trampet çalmış (Fransızca'da çalımak sonner demektir). Ondan sonra şehrin adı Carcassonne (Carcas + Sonner) olmuş. Ancak tarihî gerçeğe bakılırsa, Şarlman döneminden önce Pépin le Bref (Küçük Pépin) döneminde Frank Krallığı tarafından yeniden fethedildi.

20. yüzyılda mimar Eugène Viollet-le-Duc tarafından onarılan şehrin merkezi bölgesi (ville), 1997 yılında Ville fortifiée historique de Carcassonne adıyla UNESCO Dünya Mirası listesi listesine eklendi.

Merkez-Loire Vadisi (Fransızca: Centre-Val de Loire [[sɑ̃ːtʀ]]), Fransa'nın 18 bölgesinden biridir. Fransa'nın kuzeybatısına doğru yerleşmiştir. Merkez şehri Orléans'dır. Bölge'nin en önemli özelliği verimli topraklarıyla Loire Vadisi ve üzerindeki nehirleridir: Cher Nehri, Indre Nehri, Eure Nehri, vd. Bölgeye birçok turist çeken ünlü Loire vadisi şatoları bu bölgede yer almaktadır.
Bölgenin çok sade olan ismi birçok Fransız tarafından eleştirilmektedir. Bu isim merkezî hükûmet tarafından tamamen coğrafî olarak seçilmiştir çünkü bölge birçok tarihî bölgenin birleşiminden oluşturulduğu için ismi seçilememiştir. Bölge aslında Fransa'nın merkezinde de değildir. İsminin "Val de Loire" olarak değiştirilmesi önerildiyse de resmî olarak kabul edilmemiştir. Zaman zaman bölge adına birleşik olarak kullanıldığı ("Centre - Val de Loire") görülmektedir.

Bölge Avrupa'da tahıl üretiminde birinci sıradadır ve Fransa'nın beşinci sanayileşmiş bölgesidir.
2004 yılında Fransa'da:

İlaç üretiminde birinci,
Kozmetik ürünler üretiminde ikinci,
Kauçuk üzerine yapılan üretimde ikinci,
Elektrik üretiminde ikinci bölgedir.

Orléans-Chartres ekseni yoğun kozmetik ürünleri üretimi yapıldığından Kozmetik Vadisi diye adlandırılır. Shisheido, Hermès, Gemey, Guerlain ve Dior gibi kozmetik ürünleri üreticileri bu bölgede yerleşmiştir. Bu sektör 2005 yılında yaklaşık 16.000 kişi istihdam etmiş ve 2,5 milyar avroluk ciro yapmıştır.

2,4 milyon hektar üzerine yayılmış 29.700 ziraî işletme bulunmaktadır. Beauce ve Berry'de buğday başta olmak üzere tahıl ekimi yapılmaktadır. Bölge kolza diester (alternatif yakıt) üretiminde ikincidir.

Bölge meclisi sitesi 11 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bölgesel turizm komitesi sitesi 3 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Cosmetic Valley" sitesi (Fransızca-İngilizce) 8 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cermenler, bugünkü Almanya, Avusturya, Bohemya ve Cermanya'da MÖ 3. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar yaşayan halk veya bu halktan olan kimse.
Avrupa Hun İmparatorluğu'nun Kavimler Göçü ile Cermen halkı da Avrupa'ya yol almıştır. Bugün Hollandalılar, Almanlar ve Avusturyalılar başta olmak üzere; İngilizler, Flamanlar, İskandinav halkları (Danimarkalılar - Danlar, Norveçliler, İsveçliler, İzlandalılar, Faroeliler), Almanca konuşan İsviçreliler ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki Afrikaans halkı Cermen halklardandır.

Geç Bronz Çağı'nda İsveç'in güneyinde, Danimarka Yarımadası'nda ve Kuzey Almanya'nın Ems ve Oder ırmakları ile Harz Dağları arasında yaşayan kabilelerin Cermenler olduğu kabul edilir. Vandallar, Gepidler ve Gotlar Güney İsveç'ten göç edip Oder ve Vistül ırmakları arasındaki Güney Baltık kıyılarını ele geçirdiler. Daha sonraları yeniden güney ve batıya doğru göçederek Keltleri Batı Cermanya'nın büyük bölümünden sürdüler. Roma İmparatorluğu, Keltler ile Cermenler arasındaki ayrımın farkına Julius Caesar döneminde vardı. O zamanlar Ren Irmağı ile Tuna Irmağı'na kadar olan topraklarda Cermenler yaşıyordu.
Cermenler ile Romalılar arasındaki ilk büyük çatışma MÖ 2. yüzyıl sonlarına rastlar. MÖ 9'da Romalılar sınırlarını Ren Irmağı'nın ötesine, Elbeye dek götürdüler; fakat MÖ 9'da Arminius'un başını çektiği Cermenler başkaldırdı. ve Publius Quinctilius Varus yönetimindeki Roma işgal ordusunu yenilgiye uğratarak Roma sınırlarını Ren Irmağı'nın gerisine attılar. Bu işgal yılları ve MS 1. yüzyıl boyunca Romalılar ile Cermenler arasında çok sayıda savaşlar oldu. Bu dönem  Cermenlerine ilişkin birçok bilgi MS 98'de Roma'da yayımlanan Tacitus'un Germania kitabında yer alır.
MS. 3. yüzyıl sonlarında önemli değişiklikler oldu. Ren Irmağı'nın doğusunda artık üç büyük insan topluluğu yaşıyordu: Burgundlar, Main Vadisinde, Gotlar Ukrayna ve Daçya'da (bugünkü Romanya'da), Gepidler ise Vandallar'la batıdan komşu olarak Transilvanya'nın kuzeyinde yaşıyorlardı. Cermenler iki yüzyıl boyunca Roma İmparatorluğu'na asker ve tarımda çalıştırılacak köle olarak katılmışlardı; fakat yığınsal katılımları Hunların batıya doğru hareketinin Avrupa'da yola açtığı göçler sırasında oldu. MS 375'te Ostrogot Krallığı Hunlar tarafından yıkıldı ve Cermen kabilelerinin birçoğu Roma İmparatorluğu topraklarına sığındı. MS 5. yüzyılın ilk yarısında Hun İmparatorluğu Cermanya'nın hemen hemen bütününü denetim altına aldı. MS 451'de Hunlar, Romalılar ve Vizigotlar tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu dönem boyunca Batı'da Cermen kabilelerinin durumu berraklaştı. Galya'da Franklar, Burgundlar ve Alamanlar ortaya çıktı. Vizigotlar, Roma İmparatorluğu içinde yağmalar yaptıktan sonra 5. yüzyıl sonlarında Güneybatı Galya'yı ve tüm İspanya'yı kapsayan bir krallık kurdular. Anadolu'da Gotlar ayaklandı (399), fakat yenilgiye uğratıldılar Cermenler'in eski tarihi, Clovis ve oğullarının yönetiminde Frankların gitgide genişlemesiyle kapanır.

Cermen kabileleri önceleri hayvancılık daha sonra tarımla geçindiler. Toprakta özel mülkiyet yoktu, toprak parçaları, özellikle sulak topraklar topluluk üyeleri arasında dönerli işlendirdi. Madencilik ve çömlekçilik de Cermen kabilelerinde gelişmişti. Demir, özellikle silah yapımında kullanılan değerli bir maden olarak kalmıştır.
Cermenlerde barış zamanlarında bir merkezi otorite yoktu. Cermen kabileleri iç işlerinde ve hatta dış ilişkilerinde bağımsızdı. Cermen kabilelerinde şefliğe MS 4. yüzyılda rastlanır. Askersel önderler ise seçimle işbaşına gelirdi ve önderlik hiçbir biçimde babadan oğula geçmezdi. Bu önderlik, seçilen kimseye herhangi bir otokratik hak tanımadığı gibi, her an görevden alınabilirdi. Askersel önderlerin, savaş zamanı bile, herhangi bir zor kullanma gücü yoktu, yalnızca örnek davranışları ve öğütleriyle yönlendiricilik rolünü oynayabilirlerdi.
Cermen kabileleri doğa tanrıları Wodan, Tiwaz, Donar ve Frigg'e taparlardı. Bu tanrılar Cermen paganizminin en önemli tanrılarıdır fakat bu mitolojiyi ve tanrıları dünyaya çoğunlukla Kuzey Cermenleri yani İskandinavlar tanıtmıştır. Anglosakson ve Kıta Cermen mitolojilerindeki bilgiler (Cermen tanrıları hakkındaki) İskandinav mitolojisinden edinilen bilgiler yanında pek kayda değer değildir. Ayrıca Cermen kabilelerinde din adamı bulunmazdı. Ölümle yok olunacağına inanmaz, savaşçılarını silah ve diğer gereçleriyle birlikte gömerlerdi. Cermen kabileleri MS 5. yüzyıldan başlayarak Hristiyanlığı benimsediler. Ülkeleri birçok istilaya uğradığı için kültürlerinden günümüze pek fazla maddi buluntu kalmadı. Yalnız içkili şölenlerde okudukları destanların bir bölümü, çağlar boyu ağızdan ağza aktarılarak günümüze dek ulaşmış Beowulf ve Nibelungenlied'de yazılı edebiyata girmiştir.

Germania Inferior
Vercellae Savaşı
Segestes

Tacitus'un Cermenleri konu alan Germania adlı eseri 15 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Cezayir Bağımsızlık Savaşı, Cezayirli Müslüman Araplar ile Avrupalı Cezayirlilerin arasındaki sürtüşmenin, 130 yıllık koloni yönetimine karşı bir isyana dönüşmesiyle başladı. Demokratik Özgürlüklerin Zaferi Hareketi (MTLD) adını alan Cezayir Halk Partisi 1950'de Fransız yönetimine karşı eylemlere başladı. 1952'de önemsiz bir suçtan yargılanan Ferhat Abbas'ın davası yönetimi hedef alan bir propaganda aracına dönüştü. MTLD ve Cezayir Ulema Cemiyeti yöneticileri de Arap devletlerinden destek sağlama çabalarını yoğunlaştırdı.
Messali Hac'ın önderliğinden hoşnut olmayan bir grup gencin oluşturduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin (FLN) 1 Kasım 1954'te Betna ve Aures'te başlattığı ayaklanma yoğun bir tutuklama kampanyasına yol açtı. Ertesi yıl Ayn Abid'de ve el-Alia madenlerinde patlak veren ayaklanma, Avrupalılara yönelik bir kıyım hareketine dönüştü; yönetim buna idamlarla karşılık verdi. 1956'da Fransa'da iktidara gelen hükûmetin valiliğe atadığı Robert Lacoste, direnişi zorla bastırma politikasına yöneldi. Ülkenin iç kesimlerinde giderek denetimi sağlayan FLN'nin etkisini kırmak amacıyla Cezayir'e 500 bin kişilik bir Fransız ordusu gönderildi. Bu sırada daha önce silahlı mücadeleye karşı çıkan milliyetçi önderlerin çoğu FLN'ye katılmaya başladılar.
Bağımsızlığına yeni kavuşan Fas ve Tunus'un Cezayir sorununa bir çözüm bulmak amacıyla 1956'da görüşmeye çağırdığı Cezayirli önderlerin yakalanarak hapse atılması, ayaklanmanın daha da genişlemesine neden oldu. Ertesi yıl direnişçiler şiddet eylemlerine başladı. Cezayir'e gönderilen Fransız paraşütçü birlikleri bu girişimleri engelledi ve yoğun işkence uygulaması başladı. Direnişçilerin sızmalarını engellemek amacıyla Cezayir'in Tunus ve Fas sınırına dikenli tel örgüler çekildi. Bu engelin gerisinde kalan 30 bin kişilik Cezayir ordusunun saldırılarını sürdürmesi üzerine, Fransızlar Şubat 1958'de bir Tunus sınır köyünü bombaladı. Bu olay Fransa - Tunus ilişkilerinin gerginleşmesine ve Birleşik Krallık ile ABD'nin ara buluculuk girişimlerine yol açtı.
Nisan 1958'de Tanca'da toplanan Mağrip Birliği Kongresi'nde alınan bir kararla Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükûmeti (GPRA) oluşturuldu. Bu sırada Avrupalı Cezayirlilerin Fransa ile birleşme amacıyla yürüttüğü mücadele de kızıştı. Gerginliğin Fransa'da yol açtığı bunalım sonucunda geniş yetkilerle iktidara gelen Charles de Gaulle, Cezayirli Fransızların baskısına karşın, soruna siyasi bir çözüm bulmaya yöneldi. Arap devletleri ile sosyalist ülkelerden destek gören GPRA ile Mayıs 1961'de resmi görüşmelerin başlamasından sonra, Fransız göçmenlerin kurduğu Gizli Ordu Örgütü (Organisation Armée Secrète, OAS) sivil halka yönelik acımasız şiddet eylemlerine girişti. Altı aylık bir aradan sonra yeniden başlayan görüşmeler 18 Mart 1962'de anlaşmayla sonuçlandı. Geçici bir hükûmetin gözetiminde yapılacak bir bağımsızlık referandumunda onaylanmak koşuluyla, Cezayir'in bağımsızlığı tanındı. Ayrıca bağımsızlıktan sonra Fransa ile ilişkilerin sürdürülmesi ve Avrupalıların uyruk belirlemede serbest bırakılması öngörüldü. 1 Temmuz 1962'de yapılan referandumda 6 milyon kişi bağımsızlık lehinde, 16 bin kişi aleyhte oy kullandı.
8 yıl süren savaşta 2 milyon köylü toprağını terk etmek zorunda kalırken, 250 bin Müslüman Cezayirli öldü.

Hem Müslüman hem de Avrupalı Cezayirliler II.Dünya Savaşı'na katıldı ve Fransa için savaştı. Cezayirli Müslümanlar tirailleurs olarak hizmet ettiler (bu tür alaylar 1842 gibi erken bir tarihte kuruldu.) ve spahiler; ve Zouaves veya Chasseurs d'Afrique olarak Fransız yerleşimciler. ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın 1918 On Dört İlkesinin beşincisi şuydu: "Tüm sömürge iddialarının özgür, açık fikirli ve kesinlikle tarafsız bir şekilde uyarlanması, bu tür egemenlik sorularını belirlerken halkın çıkarlarını belirleyen ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalınması. ilgili, unvanı belirlenecek hükûmetin hakkaniyetli talepleri ile eşit ağırlığa sahip olmalıdır. " Oulémas olarak adlandırılan bazı Cezayirli entelektüeller bağımsızlık arzusunu ya da en azından özerklik ve özerkliği beslemeye başladılar.
Bu bağlamda, 20. yüzyılın ilk yarısında Fransızlara karşı direnişe Abdülkadir'in bir torunu öncülük etmiş ve Fransız Komünist Partisi'nin yönetim kurulu üyesidir. 1926'da, aynı zamanda Komünist Parti ve bağlı sendika üyesi Messali Hadj'in, Confédération générale du travail unitaire (CGTU) üyesi olduğu Étoile Nord-Africaine'i ("Kuzey Afrika Yıldızı") kurdu ve aşağıdakilere katıldı yıl.
Fransız Çinhindi'ni yeni kaybetmiş olan Fransa, Fransız yasalarına göre (bir sömürge yerine) Metropolitan Fransa'nın bir parçası olarak kabul edilen özellikle en eski ve en yakın büyük kolonisinde bir sonraki sömürge savaşını kaybetmemeye kararlıydı.

Chambord Şatosu ya da Chambord Sarayı (Fransızca: Château de Chambord), Fransa'da Loire bölgesinin en büyük şatosudur. Blois şehrinin 15 kilometre doğusunda bulunmaktadır. 16. yüzyılın 2. yarısında Kral I. François'ın av köşkü olarak inşa ettirdiği saray Loire saraylarının en görkemlisidir.

İtalya'da ortaya çıkan, ardından tüm Avrupa'ya yayılan Rönesans sanatı Kral I. François (Fransuva) döneminde Loire bölgesinde hayat bulmuş ve yine bu dönemde sayısız mimari eseri arkasında bırakarak bölgenin bugünkü kimliğine kavuşmasında en büyük paya sahip olmuştur.
Kral I. François 1519 yılında sarayın inşaatına başladığında henüz 25 yaşında idi. O dönemde 5 büyük güç Avrupa'nın hâkimiyeti için kıyasıya savaş veriyordu. Fransa, Papa'nın ülkesi İtalya, İngiltere, Osmanlı imparatorluğu ve V. Karls İmparatorluğu arasındaki dostluklar, kurulduğu hızla tekrar bozuluyordu.
1515 yılında tekrar tahta çıkan I. François, kendinden önce tahtta olan XII. Louis (Lui)’nin elinde tutmayı başaramadığı İtalyan vilayeti Milano’yu tekrar fethetti. Kral I. François bu fetih sırasında İtalyan Rönesans mimarisinden çok etkilenmişti. Ülkesine döndükten dört yıl sonra sarayın inşaatını başlattı. Daha sonra V. Karl ile Avrupa'nın hakimiyeti üzerinde rekabete girince sarayın inşaatı durma noktasına gelmiştir. 1525'te Pavia Muharebesi'nde Fransa yenilince, I. François de esir alınıp hapse düşmüştür. Daha sonra 1526'da hapisten çıkınca Chateu de Chambord'un inşasına devam edilmiştir. Özellikle esaret altındaki aşağılayıcı günlerin ardından I. François bu saraya artık içinde yaşanacak bir saray değil, Fransız Hanedanı'nın ihtişamını yansıtacak bir sembol gözüyle bakmaya başlamıştır. Ve bu şekilde bu sarayın görkemi ve göz alıcılığı ile V. Karl'dan intikam alabileceğini düşünür. Nitekim 1539'da henüz şatonun inşaatı tamamlanmamışken, V. Karl'ı şatoya davet eder ve ona şatosunu sergiler.
Saray I. François’nın en masraflı projesi olmuştur. Mimari açıdan abartılı sayılabilecek saray hiçbir Fransız hükümdarının sürekli kalabildiği bir saray olamamıştır. I. François sarayda sadece 72 gün kalabilmiş ve sarayın tamamlanmasına şahit olamamıştır.
Le Roi-Soleil (Güneş Kral) XIV. Louis’yi sarayı sıklıkla gösterişli partileri için kullanmıştır. Yine onun döneminde Moliere'in Kibarlık Budalası oyununun ilk temsili bu sarayda yapılmıştır.
Versay Sarayı'nın aksine Chambord Sarayı sürekli olarak mobilyalı değildi. Av ya da kutlama yapılacağı zaman kraliyet depolarından mobilyalar saraya götürülürdü.

1725 ve 1733 yılları arasında sarayı sürgündeki Polonya kralı, aynı zamanda Fransa kralı XV. Louis’nin kayınpederi olan Stanislaus I. Leszczyński kullanmıştır. Sarayı daha sonra 1748 yılından 1750’ deki ölümüne kadar olan süreçte Fransız komutan saksonyalı mareşal Moritz kullanmıştır. Askerleri tarafından da çok sevilen komutan bir av meraklısıydı. 1738'de Saksonya elektöründen 100 adet ceylan yollamasını rica etmişti. Hamburg’dan gemi ile Paris’e  gönderilen ceylanlar  sarayın avlanmak amaçlı 5433 hektarlık duvarlarla çevrili av alanına konulmuştu.
Chambord Sarayı Fransız Devrimi sırasında yağmalanmıştır.

Şair Gustave Flaubert 19. yüzyılda sarayın odalarını dolaşırken, onun tuhaf kaderi üzerine derin düşüncelere dalmıştı: “Sanki kimse ona sahip olmasın, elinde tutmasın diye her şey yapılmış. Sanki hiç kullanılmamış gibi, ihtiyaç duyulandan çok daha büyük gibi gözüküyor her şey. Ziyaretçilerin duvarlarına bir kez dahi ismini yazmadığı terk edilmiş bir otel gibi.”
Napoléon sarayı 19. yüzyılın başlarında Louis-Alexandre Berthier'e teslim etti.
1870 ve 1871 yılları arasındaki Alman-Fransız savaşı sırasında saray askerî hastane olarak kullanıldı. İkinci dünya savaşı esnasında ise Louvre müzesi koleksiyonun bir kısmı buraya taşınmıştı. Güvenlik amaçlı getirilen eserler arasında Mona Lisa ve Venus de Milo'da vardı.
Saray Schwerin Sarayı'na model olmuştur. Loire sarayları arasında en büyüğü ve en meşhurudur. Saray ziyarete açıktır.

Chambord Sarayı'nın mimari bilinmemektedir. Leonardo da Vinci ya da Domenico Cortona'nun planını çizdiğine dair tahminlerde henüz kesinlik kazanamamıştır. Sarayın inşaatına 1519'da başlanmış, 1539 yılında finansal sorunlardan dolayı ara verilmiştir. İnşaat çalışmaları çok uğraştırıcı ve masraflı olmuştur. Saray 5 metre uzunluğundaki tahta kazıkların üzerinde, bataklık bir alanda inşa edilmiştir. Sarayın temel çalışmalarında 1800 işçi çalışmıştır. Duvarların örülmesi 15 yıl sürmüştür. Saray 156 metre uzunluğunda, 56 metre yüksekliğindedir. Sarayın 6 yüksek kulesi, 426 odası, 365 zarif bacası ve 77 adet merdiveni mevcuttur. İnşaatı toplam 25 yıl sürmüş, eklemeleri ve düzeltmeleri ile bu süre daha da uzundur.

Sarayın mimari konsepti bir yandan Orta Çağ kalelerinin mimari özelliklerini içinde barındırırken (merkezinde, duvarlarla çevrili olan, dört adet köşe kuleleri ve iki kanadı bulunan bir Donjon bulunmaktadır), diğer yandan İtalyan Rönesansı sanatının yaratıcı mimarisinin en güzel örneklerini (Localar, Teraslar) içine almıştır. Bu anlamda Saray Rönesans sanatının ve kendinden önceki yüzyılların mimari özelliklerinin en güzel sentezlerinden biridir.
Bu formda neredeyse benzersiz olan olağanüstü zenginlikteki çatısı sarayın en dikkat çekici özelliğidir. Saray kare şeklindedir. Karenin her köşesinde koni biçiminde kuleler yükselmektedir. Bu kulelerin arasında sayısız bacalar ve çatının orta kısmında ise bir ışık kulesi bulunmaktadır. Çatı teras şeklinde düzenlenmiştir.
Yapının merkezinde, Donjon ortasında üst üste iki sarmal olarak inşa edilen bir çiftli merdiven bulunmaktadır. Merdiven öyle inşa edilmiştir ki, bir sarmaldan yukarı çıkan kişiler, diğer merdiveni kullanan kişilerle hiçbir şekilde karşılaşmamaktadırlar. Merdivenleri, o dönem Kral I. François’nın hizmetinde olan ve mezarı Loire Vadisi’ndeki bir diğer kraliyet şatosu Amboise’da bulunan Leonardo da Vinci'nin tasarladığı tahmin edilmektedir.
Merdivenin çevresinde dört adet koridor yer alır. Her koridorun sağ ve sol taraflarında bir kişinin kalabileceği apartmanlar bulunmaktadır. Her katta toplam 8 adet apartman mevcuttur.

Chambord Sarayı’nın pek çok yerinde sembolik anlamı olan "F" harfi bulunur. F harfi I. François ve Fransa’yı sembolize etmektedir. Sarayda göze çarpan bir diğer sembol ise ateş püskürten ve ateşle çevrili Semender’dir. „Kendimi onunla besliyorum ve onu kendim söndürüyorum“ (Lat. Nutrisco et extinguo, Fr. Je m’en nourris et je l’éteins) anlamını taşır.

Chambord Sarayı Loire Irmağı'nın yan kolu olan Cosson Irmağı'nın kanalaştırılmış halinin kenarındadır. Park 32 kilometre uzunluğunda bir duvarla çevrilidir. Parkın 6 kapısı vardır. Av Alanı 5.433 Hektar büyüklüğündedir. Bu Paris'in yüz ölçümüne denk gelmektedir. Günümüzde, Park, Avrupa'nın etrafı çevrilmiş en büyük parkı unvanını elinde bulundurur. 
Parkta sayısız yaban hayvanı yaşamaktadır. Gezinti sırasında yaban domuzu ya da ceylanları görmek mümkündür.

Chambord Sarayı, 1981 tarihinden bu yana kültürel varlık olarak Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.

Domaine national de Chambord 29 Kasım 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Champagne-Ardenne ([ʃɑ̃ˌpaɲaʀˈdɛn]), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Fransa'nın kuzeydoğusundadır ve Belçika ile komşudur. 1790 senesinde Fransa'daki yeni idari yapılaşmaya kadar, bu bölgenin büyük bir bölümü Champagne olarak adlandırılırdı. Bu bölge I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı'nda önemli çarpışmalara sahne olmuştur. Merkez şehri Châlons-en-Champagne olmasına rağmen en önemli ve büyük şehri Reims'tır. Bu bölgede üretilen köpüklü beyaz şaraba bölgenin adı verilmiştir: Şampanya. 2001 yılında 263 milyon şişe şampanya satılmıştır. 1982'den beri dönemsel göç nedeniyle nüfusu azalmaktadır. 52/km² nüfus yoğunluğu ve 1,3 milyonluk nüfusuyla Fransa'nın en az nüfuslu bölgelerinden biridir.

Champagne-Ardenne bölgesi antik çağlardan beri zengin bir tarihe sahiptir.

Roma döneminde, Reims şehri (Latince: Durocortorum) bir kavşak yeriydi ve Roma'nın kuzeyindeki en büyük nüfusa sahip şehirdi.
Orta Çağ'ın başında, 496'da, Fransa kralı I. Clovis Saint Remi tarafından Reims'teki Saint Remi Bazilikası'nda vaftiz edildi. Bu nedenle X. Charles'a kadar Reims Fransa krallarının kutsal şehri olmuştur.
1000 yılına doğru Reims başpiskoposu Gerbert d'Aurillac, II. Sylvestre adı ile papa oldu. Germen imparatoru III. Othon'un arkadaşıydı.
1871'de Ardennes'te Sedan Muharebesi yapıldı.
I. Dünya Savaşı sırasında, Champagne bölgesi Paris yakınlarındaki I. Marne Muharebesi (6-9 Eylül 1914) 1917 ilkbaharında Chemin des Dames'a 1918'de de İkinci Marne çarpışmasına sahne oldu.
Ardennes bölgesi 1940'ta II. Dünya Savaşı sırasında Fransa Seferi'nde, Müttefiklerin yenilgisi ve Fransa'nın işgaliyle sonuçlanan çetin çarpışmalarla, 1944'teki Müttefiklerin Ardennes karşı saldırısına sahne olmuştur.
1962 senesinde Fransa ile Almanya arasındaki barış ve uzlaşma töreni General Charles de Gaulle ve Alman şansölyesi Konrad Adenauer arasında Reims Katedrali'nde yapılmış ve Kardinal François Marty töreni yönetmiştir.
1996'da, Papa II. Jean-Paul Reims'a gelerek I. Clovis'in Saint Remi tarafından vaftiz edilmesinin 1500ncü yıldönümünü kutladı.

Champagne-Ardenne'de dört il (Fr. département-altbölge) bulunmaktadır: Aube, Ardennes, Haute-Marne ve Marne.
Bölgedeki nehirler batıya doğru akar ve aralarında Seine Nehri, Marne Nehri ve Aisne Nehri sayılabilir.
Bölgede toplam 460 km olmak üzere üç otoyol bulunmaktadır:

A4 Otoyolu Paris'i Strazburg'a bağlar ve Reims metropolitan bölgesine hizmet verir.
A5 Otoyolu Paris'i Dijon'a bağlar ve Troyes ile Chaumont'a hizmet verir.
A26 Otoyolu Calais'yi Dijon'a bağlar ve Reims ile Châlons-en-Champagne'a hizmet verir.
Demiryolu ağı içinde Marne Vadisi'ni takip ederek Épernay, Châlons-en-Champagne ve Vitry-le-François'tan geçen Paris-Strazburg hattı bulunmaktadır. Paris'i Strazburg'a bağlayacak olan LGV Est TGV hattı 2007 yılında hizmete girecektir.
Bölgenin suyolları arasında Marne Nehri'nden Ren Nehri'ne olan kanal ile, Marne Nehri'ne yatay olan kanal bulunmaktadır. Bu kanallar küçük ölçekli kanallardır.
Vatry Uluslararası Havaalanı ana olarak hava kargo taşımacılığı için ayrılan 3650 m.lik piste sahiptir ancak sık olarak kullanılmamaktadır. Havaalanı Paris'e yalnızca 150 km. uzaklıkta az nüfus yoğunluğu olan bir bölgede kurulmuştur. Bazıları burasının Paris'in üçüncü havaalanı olmak için iyi bir aday olduğunu düşünmektedir. Fransa Yeşiller Partisi de ses kirliliğinden daha az insanın etkileneceği böyle bir öneriyi desteklemektedir.

Topraklarının % 61,4'ünde tarım yapılmaktadır.
Fransa'da arpa ve alfalfa üretiminde birinci sıradadır.
Fransa'da şeker pancarı, soğan ve bezelye üretiminde ikinci sıradadır.
Fransa'da buğday ve kolza tohumu üretiminde üçüncü sıradadır.
282.37 km² lik üzüm bağları vardır.
2001 Şampanya satışı: 263 milyon şişe (2000'e göre %4 artış) %37,6 ihraç edilmiştir.
Fransız çorap/iç çamaşırı üretiminin %25'i.
Fransa'daki üçüncü metalürji bölgesi.

Champagne-Ardenne e-devlet portalı (Fransızca) 4 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Champagne-Ardenne bölgesi turizm sitesi (Fransızca)

1707 Birlik Yasaları (İngilizce: Acts of Union 1707), İngiltere Parlamentosu'nda kabul edilen 1706 İskoçya ile Birlik Yasası (İngilizce: Union with Scotland Act 1706) ile İskoçya Parlamentosu'nda kabul edilen 1707 İngiltere ile Birlik Yasası (İngilizce: Union with Scotland Act 1706) olmak üzere iki farklı yasadır. Aynı hükümdara bağlı olmalarına karşın farklı devletler olan ve farklı yasama organlarına sahip İngiltere Krallığı ile İskoçya Krallığı'nın birleşmesi amacıyla 22 Temmuz 1706'da imzalanan Birlik Antlaşması, bu yasalarla yürürlüğe girmiştir.
İskoç Parlamentosu antlaşmayı, yalnızca bazı küçük değişikliklerle Ocak 1707'de kabul etti, hemen ardından da İngiliz Parlamentosu antlaşmayı onayladı. 6 Mart'taki krallık onayından sonra birleşme 1 Mayıs 1707'de yürürlüğe girdi.
Birleşme Kanunları (İngilizce: The Acts of Union, İskoç dili: Achd on Aonaidh) iki farklı parlamentonun kabul etmiş olduğu kanunlardır: İngiltere Parlamentosu’nun kabul ettiği 1706 tarihli İskoçya ile Birleşme Kanunu ve İskoçya Parlamentosu'nun kabul ettiği 1707 tarihli İngiltere ile Birleşme Kanunu. Geçirilen bu kanunlarla, parlamento temsilcileri arasında görüşülen ve iki ülkenin 22 Haziran 1706 tarihinde kabul etmiş oldukları Birleşme Antlaşması'nın (İngilizce: Treaty of Union) hükümlerini yürürlüğe konmuş oldu. Hükümler uyarınca İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı, öncesinde aynı monark tarafından yönetilen fakat farklı yasaları olan iki ayrı krallık, Büyük Britanya adı altında tek bir krallık oluşturdular.
İki ülke 1603 tarihinde kabul edilen Tahtların Birleşmesi ile, İskoçya Kralı VI. James’in İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth sonrasında İngiltere'nin başına geçmesi, aynı monark tarafından yönetilmeye başlandı. Antlaşmanın tahtların birleşmesi olarak adlandırılmasına ve VI. James tarafından kabul edilmesine rağmen İngiltere ve İskoçya 1707 tarihinde tek bir krallıkta birleşmelerine kadar resmi olarak iki ayrı ülke olarak kaldılar. Birleşme Kanunları kabulünden önce iki ülkeyi parlamento kararları ile birleştirmek için üç girişimde bulunuldu (1606, 1667, 1689) fakat 18.yüzyıl başlarına kadar farklı nedenler dolayısıyla iki ülke bu kararlara sıcak bakmadı.
Kanun 1 Mayıs 1707'de yürürlüğe girdi. Bu tarihte, İskoç Parlamentosu ve İngiliz Parlamentosu Londra’daki Westminster Sarayı’nda, İngiliz Parlamentosu'nun toplanma yeri, Büyük Britanya Parlamentosu'nu oluşturmak için birleştiler. Gerçekleştirilen bu birleşme, İskoçya'da “ Parlamentoların Birleşmesi (İngilizce: Union of the Parliaments)” olarak da bilinir.

1603 öncesinde İngiltere ve İskoçya ayrı hükümdarlarca yönetilmekteydiler. Kraliçe Elizabeth'in yönetimi boyunca hiç evlenmemesi ve bu nedenle varisi olmadığı için James, kral VII. Henry'nin büyük torunu ve Stuart Hanedanı üyesi prostestan İskoçya Kralı, İngiltere tahtına varis olmuş oldu. I. Elizabeth'in ölümü sonrası iki taht James'in birleşik yönetimine geçti, İngiltere'de I. James ve İskoçya'da VI. James. İki krallığı tek bir taç altında birleştirmek, Büyük Britanya unvanını almak ve yönetimine ve kendisine Britanya Kültürü'nü benimsetmeye çalıştı.
1603 İngiltere ve İskoçya Birliği Yasası şartlarını kabul etmek için ortak bir komisyon kurdu. Ancak İngiliz Parlamentosu, bunun İskoçya'nınkine benzer bir mutlakiyetçi yapının empoze edilmesine yol açacağından endişeliydi. James önerilerini geri çekmek zorunda kaldı ve 1610 yılında bu eylemlerini tekrarlaması çok sert karşılandı.
Bunun yerine, merkezi ve birleşik bir yapı kurma amacına yönelik bir adım olarak birleşmiş bir İngiliz-İskoç kilisesi kurdu. İki kilise de yapısal olarak piskoposluk olsa da doktrin anlamında farklıydılar. İskoçya Kilisesi, kirk olarak da bilinir, kalvinistti ve birçok İngiltere Kilisesi uygulamalarını Katolik Kilisesi'nden biraz daha iyi olarak yorumluyorlardı. Bunun bir sonucu olarak da James ve oğlu I. Charles tarafından uygulanmak istenen dini politikalar, 1639-1651 yılları arasında gerçekleşen İngiltere İç Savaşı'na neden oldu.
1639–1640 Piskopos Savaşları, İngiltere İç Savaşı'nın ilk çatışmalarından sayılır, kirk'in önceliğini kabul etti ve İskoçya'da bir Covenanter hükûmeti kurdu. İskoçlar, 1642 yılında başlayan ilk çatışmalarda kraliyetçi bir zaferin İskoçya üzerinde yaratabileceği etkiden çekinmelerine kadarki sürede tarafsız kalmayı tercih ettiler. Argyll gibi Presbiteryen liderler, birleşmeyi İngiltere ve İskoçya arasındaki serbest ticareti sağlamanın ve Presbiteryen Kilisesi'nin korunmasının bir yolu olarak gördüler.
1643 Solemn League and Covenant metni hükmünce Covenanterler, dini birlik karşılığında İngiltere Parlamentosu'na askeri destekte bulunma konusunda anlaştılar. Antlaşma defalarca İngiltere, İskoçya ve İrlanda arasındaki 'birliğe' atıfta bulunsa da, siyasi birliğin Kirk Partisi dışında çok az desteği vardı. İngiltere Kilisesi'ndeki Piskoposluk çoğunluğu ve Yeni Ordu'ya hakim olan Oliver Cromwell gibi Bağımsızlar dini birliğe bile karşı çıktı.
İngiliz ve İskoç Presbiteryenler, bağımsızları ve Düzleyiciler gibi radikal grupları Kraliyetçiler'den daha büyük bir tehdit olarak gören siyasi muhafazakarlardı. Kraliyetçiler ve Presbiteryenler, monarşinin tanrısal olarak düzenlendiğini fakat Kilise'nin doğal ve geniş otoritesi üzerindeki etkisinin doğru olmadığını kabul ettiler. Presbiteryenler, I. Charles 1646'da teslim olduğunda, onu İngiliz tahtına geri getirmek için eski düşmanlarıyla ittifak kurdular.
1647-1648 yılları arasında gerçekleşen İkinci İngiltere İç Savaşı'ndaki yenilgiden sonra İskoçya, İngiliz birlikleri tarafından işgal edildi. Aralık 1648'de yaşanan Gurur Tasfiyesi, Presbiteryen milletvekillerini Parlamento'dan çıkararak ve Ocak 1649'da Charles'ı idam ederek Cromwell'in İngiltere'deki siyasi kontrolünü sağlamlaştırdı. Bunu saygısızlık olarak gören Kirk Partisi, II Charles'ı İskoçya ve Büyük Britanya Kralı ilan etti ve onu İngiltere tahtına geçirmek için ittifak kurdular.
1649-1651 Üçüncü İngiliz İç Savaşı veya Anglo-İskoç Savaşı'ndaki yenilgi, İskoçya'nın İngiltere, İskoçya ve İrlanda Topluluğu'na katılmasıyla sonuçlandı, Bu büyük ölçüde Cromwell'in Anglo-İskoç Savaşı'ndan sorumlu tuttuğu Kirk Partisi'nin gücünü kırmaya yönelik bir karardı. 1652 Birlik Teklifi'ni 12 Nisan 1654'te Oliver Cromwell, İngiltere'nin Koruyucusu, tarafından kabul edilen bir kararname izledi. Kararname 26 Haziran 1657'de İkinci Koruyucu Parlamento tarafından onaylandı ve Westminster'da mevcut İngiliz üyelere İskoçya ve İrlanda'dan 30'ar temsilcinin eklendiği tek bir Parlamento oluşturuldu.

Entegrayson sırasında İngiltere ve İskoçya arasında serbest ticaret kurulmak amaçlanırken, askeri müdahale ekonomik çıkarları sekteye uğrattı. İki ülke de birleşmenin yüksek vergi oranlarına ve sıkı askeri denetime neden olacağını düşündüklerinden birleşme fikrine sıcak bakmadılar. Var olan yetersiz desteğin yanında 1660 yılında Stuart Hanedanı'nın restore edilip II. Charles'ın tahta geçmesiyle birlik yönünde atılan adımlar rafa kaldırıldı.
İskoçya ekonomisi, İngiliz Ticaret - Navigasyon Yasaları ve İngiltere'nin İskoçya'nın en büyük ihracat ortağı olan Hollanda ile 1660-1663 yıllarındaki savaşları nedeniyle büyük zarara uğradı. Ocak 1668'de Anglo-Sakson bir ticaret komisyonu kuruldu fakat gerek komisyonun imtiyaz vermeme yönündeki tavırları gerek de İskoçya'nın karşılığında sunabileceği pek bir varlığı olmadığından dolayı bu eylem de uzun soluklu olmadı. 1669 yılında kral II. Charles, İskoçya'nın Hollanda ile olan politik ve ticari bağlarını zayıflatmak için iki ülkenin siyasi anlamda birleşmelerini destekleyen görüşlerini yeniden dile getirmeye başladıysa da devam eden muhalif görüşler ve bunlara olan desteğin hız kesmeden artması halihazırda devam eden görüşmelerin aynı yıl içinde son bulmasına neden oldu.
1688'deki muhteşem devrimi takiben İskoç piskoposlarının katılımıyla oluşturulan bir Kongre, İskoç piskoposlarının, kirk üzerindeki Piskoposluk kontrolünü korumak amacıyla önerilen bir birliği destekledikleri bir zamanda, anayasal bir çözüm üzerinde anlaşmak üzere Nisan 1689 yılında Edinburgh'da toplanma kararı aldı. III. William ve Kraliçe Mary fikrin savunucuları konumundaydılar lakin bahsedilen görüşmeler İskoçya'daki Presbiteryen çoğunluk ve İngiliz Parlamentosu'nun oluşturdukları muhalefet neticesinde sonuçsuz kaldı. 1690 yılında piskoposluk İskoçya'da kaldırıldı. Beklenen etkinin tersine, siyasi kanadı güçlü bir sınıfı yönetimden yabancılaştırmak, ilerleyen tarihlerde birliğin kurulmasına karşı olan muhalefet tarafının temelini oluşturmuştu.
1690'lı yıllar Avrupa ve özellikle İskoçya için zorlu ekonomik krizlerin yaşandığı bir dönemdi. Örneğin, İskoçya'da bahsedilen yıllarda yaşanılan büyük ekonomik krizler ve İskoç halkının maruz kaldığı etkisi uzun yıllar devam eden kıtlıklar, İngiltere ile yaşanan gerginliklerin sebebi olmuştu. 1698'de İskoç Afrika ve Güneydoğu Asya Ticaret Şirketi, halkın sermayesini artırmaya yönelik açık abonelik sistemi oluşturmak için bir tüzük aldı. Şirket, neredeyse tamamı İskoç yatırımcılarca desteklenen ve Doğu Asya ile ticareti geliştirmek amacıyla Panama'da bir İskoç kolonisi kurmayı hedefleyen Darién Projesi'ni hazırladı. Plan tam anlamıyla bir felaketti. İngiltere'nin Doğu Hindistan Şirketi ile olan gizli anlaşmaları ve İspanya İmparatorluğu'nun askeri baskısı neticesinde bölge terk edildi. İskoçya Şirketi, İskoçya Krallığı'ndaki para akışının %20-25 kadarlık kısmıyla finanse edilmekteydi. Bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında tüm İskoçya'nın maddi bir çöküş içine girmesine neden oldu. Bu çöküş, 1707 Birlik Yasaları'nın imzalanmasına zemin hazırladı. Darien kolonisinin kurulmuş olduğu arazide ise günümüzde herhangi bir yerleşim bulunmamaktadır.

1908 Yaz Olimpiyatları ya da resmî adıyla IV. Olimpiyat Oyunları, 1908 yılında Büyük Britanya'nın başkenti Londra'da düzenlenmiş uluslararası çok sporlu etkinlik. Aslında Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından 1904 yılında oyunların Roma'da düzenlenmesi kararlaştırılmıştı, fakat 7 Nisan 1906'da gerçekleşen Vezüv Yanardağı'nın patlamasının yarattığı felaket, İtalya'nın olimpiyatlar için ayırdığı fonu felaket bölgelerine aktarmasına ve akabinde İtalya'nın ev sahipliğini kaybetmesine yol açtı.

Oyunlar, 1906 Ara Olimpiyatları'nda olduğu gibi her ülkenin sporcusunun kendi millî bayrakları ile bir geçit töreninde yürümesi ile başladı. Ancak, yaşanan bazı ihtilaflar oyunların başlangıcında krize neden oldu:

Olimpiyatlara ilk kez katılan Finlandiya'nın Rus Çarlığı egemenliği altında olmasından ötürü geçit töreninde Finlerin ayrı bir bayrak altında yürümesine Rus yetkililerin girişimleriyle izin verilmedi.
Oyunlara 3. kez katılan İsveç'in bayrağı törenin yapıldığı stadyuma asılmadığı için bu durumunu protesto eden İsveçli sporcular açılış törenini terk etti.

Stadyuma İsveç bayrağının yanı sıra ABD bayrağı da asılmamıştı. Geleneksel olarak açılış töreni, ev sahibi ülkenin devlet başkanı tarafında ve ulusal takımlar bayrak ile önlerinden geçerken devlet başkanı onuruna bayraklarını eğmektedirler. ABD bayrağını taşıyan gülle atıcı Ralph Rose, Kral VII. Edward'ın önünden geçerken bu rutini yapmayı reddedip ve ABD bayrağını eğmedi. Ancak İngiliz Kraliyet Ailesi onuruna tüm ulusal bayrakların bir arada gerçekleştirdiği toplu selamlama sırasında ABD bayrağı da diğer bayraklar gibi eğilerek selamlama yaptı. ABD takım kaptanı ve İrlandalı Amerikan Atletler Kulübü üyesi Martin Sheridan bu durumu sonradan, "Bu bayrak hiçbir ölümlü kralın önünde eğilmez." ifadesini kullandı. Bu ifade, iki eski sömürge olan ABD ile İrlanda'nın İngiliz Monarşisi'ne meydan okuması olarak değerlendirildi. Ancak, bu söz ilk kez, Sheridan'ın ölümünden 24 yıl sonra, 1952'de kayıtlara geçti.

1950 Britanya Grand Prix ya da resmi adıyla The Royal Automobile Club Grand Prix d'Europe Incorporating The British Grand Prix, 13 Mayıs 1950'de düzenlenen Formula 1 Dünya Şampiyonası tarihinin ilk yarışıdır.
70 tur üzerinden düzenlenen yarışı Alfa Romeo takımının sürücüsü Nino Farina kazanmıştır. Takım arkadaşlarından Luigi Fagioli ikinci ve Reg Parnell ise üçüncü olmuştur.

^1 - Luigi Fagioli Sıralamalarda ve yarışın 70 turunda #3 numaralı Alfa Romeo'yu kullandı. Gianbattista Guidotti yedek sürücüydü ancak yarışta aracı kullanmadı.
^2 - Sıralamalarda ve yarışın 2 turunda #9 numaralı ERA'yı Peter Walker kullanmıştır. Tony Rolt aracı devralmış ve 3 tur boyunca yarışmıştır.
^3 - Sıralamalarda turlarında ve yarışın 45 turunda #10 numaralı Maserati'yi Joe Fry kullanmıştır. Brian Shawe-Taylor aracı devralmış ve 19 tur boyunca yarışmıştır.
^4 - Yarıştan önce katılımı iptal olmuştur.

^5 Yarış galibiyeti için 8, En Hızlı Tur için 1 puan verilir.

1966 FIFA Dünya Kupası, FIFA Dünya Kupası organizasyonun sekizincisidir. 11 Temmuz-30 Temmuz tarihlerinde İngiltere'de düzenlenmiştir. İngiltere finalde Batı Almanya ekibini 4-2 yenerek kupayı kaldırmıştır. İlk kez birinci gelmelerinin yanı sıra Uruguay ve İtalya'dan sonra kupayı kaldıran üçüncü ev sahibi olmuşlardır. Bu turnuva ayrıca televizyondan canlı yayınlanan ilk Dünya Kupası olmuştur.

İngiltere 22 Ağustos 1960 tarihinde Roma, İtalya'da, Batı Almanya ve İspanya'yı geride bırakarak 1966 Dünya Kupası'nı düzenleme hakkı kazandı.

1966 Dünya Kupası daha müsabakalar başlamadan acı bir anlaşmazlık konusu oldu. 16 Afrika ülkesi, 1964 FIFA'nın aldığı Afrika şampiyonunun finallere gidebilmek için Asya veya Okyanusya şampiyonlarından biriyle ön eleme müsabakası oynamasını öngören kararını protesto için turnuvayı boykot etti. Afrikalılara göre kıta şampiyonu takım finallere direkt olarak katılmayı hak etmekteydi.
Afrika ülkeleri katılmamasına rağmen, 70 ülke ile o zamana kadarki en yüksek katılım rekoru kırıldı. Bütün tartışmalardan sonra, FIFA kupaya Avrupa'dan 10, Güney Amerika'dan 4, Asya ve Orta-Kuzey Amerika'dan ise birer takımın katılmasına karar verdi.
Portekiz ve Kuzey Kore ilk kez finallere katılmayı başardı. İki ülkeden Portekiz buradan sonra 1986 ya kadar, Kuzey Kore ise 2010 yılına kadar finallerde boy göstermeyi başaramadı. Bu ülkelere ek olarak İsviçre 1966'dan sonra finallere 1994 yılına kadar kupada yer alamadı. Turnuvaya katılamayan en önemli ülkelerden bazıları Yugoslavya ve 1962'de finalisti olan Çekoslovakya olmuştur.

1966 finalleri 1962 ile aynı sistemde yapılmıştır. Buna göre 16 takım dörderli 4 grupta mücadele etmiş, her galibiyet için 2 ve her beraberlik için 1 puan verilmiş, aynı puandaki takımların sıralanması için gol averajı uygulanmıştır. Grupta ilk iki sırayı alan takımlar bir üst tura yükselmiştir.
Eleme turlarında eğer 90 dakika boyunca eşitlik bozulmamış ise 30 dakika uzatma bölümüne geçilmiştir. Final dışındaki karşılaşmalarda uzatma dakikalarından da beraberlik çıkarsa kazanan kura ile belirlenecek, finalde beraberlik durumunda ise karşılaşma tekrar oynanacaktı. Bu kurala karşın turnuvada herhangi bir tekrar maçı veya kura çekimine gerek duyulmamıştır.

Willie, FIFA Dünya Kupası tarihindeki turnuvaların maskotu olan ilk karakterdir. World Cup Willie isimli karakter bir aslandı ve üzerinde Birleşik Krallık'ın bayrağı olan bir giysi giymişti. Bayrak üzerindeki yatay hat üzerinde "WORLD CUP" (Dünya Kupası) yazmaktaydı.

Londra'daki White City Stadyumu yalnızca Grup 1'deki Uruguay-Fransa maçında kullanıldı. Cuma günü Wembley'de oynanması planlanan bu maç, aynı gün stadyumda düzenli olarak Greyhound yarışı olarak anılan köpek yarışlarının yapılması ve Wembley'in sahibinin bu yarışları ertelemeyi kabul etmemesi üzerine, alternatif olarak bu stadyuma alınmıştır.

Avrupa

A Grubu'nda ev sahibi İngiltere, ilk maçında 2 Dünya Kupası kazanmış Uruguay ile karşılaştı. İki takım da kontrollü oyun sergiledikleri maçta birbirlerine karşı gol atma başarısı gösteremeyerek sahadan 0-0 berabere ayrıldılar. Grubun diğer maçı Fransa ile Meksika arasında oynandı. Sahadan her iki takım da 1-1'lik beraberlikle ayrılırken Meksika kalecisi Antonio Carbajal beşinci kez finallere katılma başarısını göstererek bu alandaki rekoru uzun yıllar elinde tuttu. Bu rekoru, 32 yıl sonra 1998 FIFA Dünya Kupası'na katılan Alman futbolcu Lothar Matthäus egale etti. İkinci maçlarda, Uruguay geriye düştüğü maçta Fransa'yı 2-1 mağlup ederken İngilizler, Meksika karşısında Bobby Charlton ve Hunt ile sonuca gitti. İngilizler, Fransa'yı son maçta Hunt'ın ayağından gelen 2 golle evlerine gönderirken, Uruguay, Meksika karşısında kontrollü futbol ile 0-0 berabere kalarak grup ikincisi oldu ve çeyrek final vizesini kaptı. Meksika ise, bir kez daha katıldığı kupada çeyrek final yüzü göremezken, Fransa 1 puan ile grubunu sonuncu sırada tamamladı ve Dünya Kupası başarısızlıklarına bir yenisini daha ekledi.

Batı Almanya, grubun açılış maçında İsviçre'yi 5-0'la geçerken, golcü Haller ile birlikte genç yıldız Franz Beckenbauer attıkları goller ile takımını farka taşıyan isimler oldular. Grubun diğer maçında Arjantin ile 1964 Avrupa Şampiyonu İspanya karşı karşıya geldi. Oldukça çekişmeli geçen ve sertliğin üst seviyede olduğu maçta Artime attığı iki gol ile Tangocuları Boğalar karşısında galibiyete taşıdı. İkinci maçlarda, Arjantin-Batı Almanya maçından gol sesi çıkmazken, Boğalar İsviçre engelini 2-1 ile geçti. Batı Almanya, Uwe Seeler'in son dakikalarda attığı gol ile İspanyolları 2-1 yenip turnuvanın dışına itti ve grubunu lider tamamlayarak çeyrek final vizesini aldı. Arjantin de grubun zayıf takımı İsviçre engelini 2-0 ile geçti ve averaj ile ikinci sırada yer alarak çeyrek finale çıkan diğer takım oldu.

Grubun açılış maçında Brezilya, Bulgaristan karşısında zorlanmadı ve yıldızları Pelé ve Garrincha ile 2-0'lık bir galibiyet aldı. Diğer maçta Portekiz, Macaristan'ı 3-1 ile geçerek turnuvaya galibiyetle başladı. Portekiz, ikinci maçında Bulgaristan'ı 3-0 ile rahat geçti ve gruptan çıkmayı garantiledi. Brezilya'nın Macaristan'ı geçmesi beklense de, Tostão ile öne geçen Sambacılar, ikinci yarıda karşılarında beklemedikleri bir Macaristan bularak maçı 3-1 kaybettiler ve çeyrek final şanslarını zora soktular. Macaristan son maçında Bulgaristan'ı 3-1 yenerek çeyrek final vizesi alırken, Eusébio'nun 2 gol kaydettiği maçta Portekiz, 3-1'lik galibiyetle Sambacıları henüz ilk turda evlerine gönderdi.

D Grubu'ndaki ilk maçlar sonucunda, Sovyetler Birliği, Kuzey Kore'yi 3-0 ile geçerken, İtalya da Şili engelini 2-0'la geçerek Santiago Savaşı'nın intikamını almış oldu. Sovyetler, mücadeleli geçen maçta İtalyanları 1-0'la geçerek grup birinciliğini garantilerken, Kuzey Kore de Şili karşısında 1-1 berabere kalarak sürpriz bir skora imza attı. Sovyetler, son maçta, Şili'yi 2-1 ile geçerken, Kuzey Kore-İtalya maçında, İtalya'nın maçı rahat bir şekilde alarak gruptan çıkması bekleniyordu. Ancak, maç beklenenin aksine Pak Doo Ik'in 42. dakikada gelen golü ile 1-0 Kuzey Kore lehine bitti ve İtalyanlar kupadan erken elendi.

İlk çeyrek final maçında, turnuvanın sürpriz takımı Kuzey Kore ile Portekiz karşı karşıya geldi. Maça fırtına gibi başlayan Uzak Doğu ülkesi, ilk dakikalarda bulduğu goller ile skor tabelasını 25. dakikada 3-0'a taşıdı. Ancak, sahneye çıkan Eusébio, attığı 4 golle maçın 5-3 Portekiz lehine kazanılmasında ve yarı finale çıkılmasında büyük pay sahibi oldu. Sovyetler Birliği ise, Macaristan karşısında kalecisi Lev Yaşin'in yıldızlaştığı maçta 2-1'lik galibiyet aldı.
Panzerler, Güney Amerika temsilcisi Uruguay'ı gol yağmuruna tuttu. Haller, Beckenbauer ve Seeler gollerine devam ederken maçın sonucu 4-0 olarak neticelendi. Alf Ramsey ve öğrencileri, çeyrek finalde Arjantin ile eşleşti. Oldukça gergin geçen maçta, hakemin Arjantin kaptanını oyundan atması tartışmalara neden oldu. 10 kişi kalan Arjantin karşısında 78. dakikada Hurst ile öne geçen İngilizler, zor da olsa yarı finale çıkan taraf oldu.

Yarı final maçlarında, Batı Almanya'da Haller ve Beckenbauer attıkları gollerle takımlarını finalist yaparken, Sovyetler Birliği'nde Yaşin'in kurtarışları takımını finale taşımaya yetmedi. Wembley'de İngilizlerin karşısında bu kez Eusébio'nun takımı Portekiz vardı. Baştan sona üstün oynayan ve Arjantin maçındaki tutuk futbolunu üzerinden atan İngilizler, Portekiz'e karşı 2 gol kaydettiler. Son dakikalarda Eusébio'nun ayağından gelen penaltı golü sonucu değiştirmeye yetmedi.

Üçüncülük maçında Portekiz, Sovyetler'i 2-1 ile geçerek üçüncülük elde ederken, Kara Panter attığı 9 gol ile turnuvayı gol kralı olarak tamamladı.

9 gol
 Eusébio
6 gol
 Helmut Haller
4 gol
 Geoff Hurst
 Franz Beckenbauer
 Ferenc Bene
 Valeriy Porkujan
3 gol

2 gol

1 gol

Kendi kalesine
 Ivan Davidov (Macaristan maçında)
 Ivan Vutsov (Portekiz maçında)

FIFA'nın 1966 Dünya Kupası arşivi 15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF'deki turnuva detayları3 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1996 Dünya Kupası bilgileri
Planet World Cup - İngiltere 1966 11 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
British Pathe'de 1966 Dünya Kupası'ndan görüntüler 10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC'de Kuzey Kore'nin 1966 Dünya Kupası değerlendirmesi17 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Life'da Never-Seen: 1966 Dünya Kupası

2012 Yaz Olimpiyatları (resmî: XXX. Olimpiyat oyunları), 27 Temmuz-12 Ağustos 2012 tarihleri arasında Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da düzenlenen yaz olimpiyatlarıdır.
Bu olimpiyat ile birlikte Londra, 1908 ve 1948 yıllarında düzenlediği olimpiyatlardan sonra üçüncü kez ev sahipliği yapmıştır.

Başvuru tarihinin sonu olan 15 Haziran 2003 tarihi itibarıyla 30. Yaz Olimpiyatları için 9 şehir başvurmuş idi. Bunlar,
Havana, İstanbul, Leipzig, Londra, Madrid, Moskova, New York, Paris ve Rio de Janeiro'ydu.
18 Mayıs 2004 tarihinde, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), elemeler sonucunda bu şehirlerin sayısını Londra, Madrid, Moskova, New York ve Paris olarak beşe düşürdü.
19 Kasım 2004 tarihinde kalan beş aday şehir de IOC'ye adaylık dosyalarını teslim ettiler. IOC teftiş ekibi beş şehri Şubat ve Mart 2005 tarihleri arasında inceledi. Bu incelemeler sırasında Paris, iki durumdan dolayı ekipten kötü notlar aldı. İlki incelemelere denk gelen gösteri ve grevler, ikincisi ise hem IOC üyesi hem de Paris'in adaylığı için çalışanlardan Guy Drut hakkındaki suçlamalardı.
6 Haziran 2005 tarihinde IOC beş aday şehir hakkındaki gelişim raporunu açıkladı. Raporlara göre en olumlu şehir olan Paris'i artık 2004 incelemelerinden sonra açığı iyice kapatan Londra takip ediyordu. Ayrıca New York ve Madrid de olumlu notlar almışlardı. Moskova için ise "adaylık dosyasında detay eksiklikleri" bulunduğu söylendi.
Oylamaya doğru, tarihinde üçüncü adaylığını yapan Paris, açık ara favori gösteriliyordu. Aslında Paris Londra'nın hatırı sayılır bir şekilde önünde gözüküyordu, ancak 19 Mayıs 2004'te Londra 2012'nin başına Sebastian Coe atanınca Londra gelişmeye başladı. 2004 Ağustos'unun sonlarında son raporlar Paris ve Londra'nın 2012 oylamasında berabere olduğunu gösteriyordu.
Ardından Singapur'da yapılan seçimlerde önce Moskova, ardından da New York elendi. Üçüncü turda elenen Madrid ile birlikte son tura Londra ve Paris kaldı. Son turu da Londra Paris'in dört oy önünde kazanarak 2012 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmaya hak kazandı.

2012 Yaz Olimpiyatları'nda müsabakalar, toplamda 39 disiplinde 26 spor dalında yapıldı. Londra adaylığında var olan sporlarla birlikte 28 spor öngörülmesinde rağmen, Milletlerarası Olimpiyat Komitesi (IOC); beyzbol ve softbol oyunlarını, Londra'nın seçilmesinden iki gün sonra kaldırdı. Ancak bu sporların yerine seçilen karate ve squash dalları, son oylamada gerekli olan üçte iki çoğunluk desteğini alamayınca beyzbol ve softbol sporları, olimpik spor olarak kaldı.
Pekin Olimpiyatları'nda yapılmayan kadınlar boks müsabakaları; ilk defa 2012 Londra Olimpiyatlarında yer almıştır. Böylece boks dalının, Yaz Olimpiyatları'nda kadınlar branşını içermeyen tek spor dalı olma özelliği kalmamıştır.

Olimpik Stadyum: 2012 Olimpiyatları için inşa edilecek 80.000 kişi kapasiteli stadyumdur. Olimpik Park'ın güneyinde bulunacak stadyumun kapasitesi olimpiyatlardan sonra 35.000 kişiye düşürülecektir.
Su Sporları Binası: Olimpik Park'ın güneydoğusunda bulunacaktır. Oyunlar süresince Su Sporları Binası, Olimpik Park'a giriş için geçiş yeri olacaktır. İçerisinde 50m'lik yarış havuzu, 25m'lik dalış havuzu ve 50m'lik ısınma ve antrenman havuzu bulunur. Dalış ve yüzme dalları için izleyici kapasitesi 17.500 kişi, su topu içinse 5.000 kişidir. Olimpiyatlar için yapılan bu binada bulunan havuzlarda bulunan suyun tuvaletlerin sifonlarında kullanılabilme özelliği vardır.
VeloPark: Olimpik Park'ın kuzeyinde buluncak olan VeloPark, veledrom ve BMX yarışlarına ev sahipliği yapacaktır. Her iki yarış türü için altı biner kişilik kapasite bulunacaktır.
Hokey Merkezi: Olimpik Park'ın kuzeybatısında bulunan hokey merkezi, basın merkezinin yanında bulunacaktır. 20.000 kişilik kapasiteli olarak planlanmaktadır. İnşasına 2010'da başlanılması düşünülen stadyumun 2011'de bitirlimesi planlanmaktadır.
Basketbol Arenası: Olimpik Park'ın kuzeyinde bulunan arena, geçici olarak olimpiyatlar için kurulacaktır. Basketbolda grup maçları ve çeyrek finaller ve hentbolda yarı finaller ve final maçları oynanacaktır. 12.000 kişilik kapasiteye sahip olması düşünülmektedir.
Hentbol Arenası: Olimpik Park'ın batısında bulunacak olan arena, olimpiyat köyüne dört dakika yürüyüş mesafesinde olacaktır. Hentbol grup maçları ve çeyrek finallerin yanı sıra, bazı modern pentatlon yarışlarının da burada düzenlenmesi düşünülmektedir. Arenanın 6-7.000 kişilik kapasitesi olacaktır.
Olimpiyat Köyü: Sporcuların ve delegelerin barınacağı yaklaşık 17,320 yataklı köydür. Oyunlardan sonra köy, Stratford Şehri'nin gelişimi için bu şehrin bir semti olacaktır.
Bunların yanında bir tenis çalışma sahası ve basın merkezi bulunacaktır.

Bu bölge Thames Nehri'nin yanındaki binaları kapsar.

ExCeL Gösteri Merkezi: ExCeL, Londra Şehir Havaalanı'nın yakınında, Kraliyet Victoria Rıhtımı'nın doğusunda bulunur. Boks, Eskrim, Judo, Masa Tenisi, Tekvando, Halter ve Güreş oyunları için kullanılacaktır. Yaklaşık 400.000 m²'lik bir alana sahiptir.
O2 Arena: (IOC sponsorluk kurallarından dolayı: Kuzey Greenwich Arena 1) Milenyum eğlencesi için kurulan bu arena 2012 Olimpiyatlarında jimnastik müsabakalarına ve basketbolda final maçına ev sahipliği yapacaktır. Jimnastik için 16.500, basketbol için 20.000 kişilik kapasiteye sahiptir.
Greenwich Park: Binicilik yarışları için kullanılacak olan alandır. Biniciliğin yanı sıra bazı modern pentatlon dallarına ev sahipliği yapacak olan park, 23.000 kişi kapasiteli olacaktır.
Kraliyet Topçu Kışlası: 1776 yılında kurulan kışla olimpiyat oyunları sırasında atıcılık oyunlarına ev sahipliği yapacaktır. 7.500 kişi kapasitelidir.

Bu bölge Londra metropolitan alanı içerisinde kalan diğer tesisleri kapsar. Daha çok, batı Londra'da yoğunlaşmıştır.

Wembley Stadyumu: 2003 yılında yıkılıp yenilenen bu stadyum futbol finallerine ev sahipliği yapmıştır.
All England Lawn Tennis and Croquet Club: Tenis oyunları için kullanılacak olan asırlık tenis kulübü.
Lord's Cricket Ground: 1814 yılından bu yana kriket oyunlarına ev sahipliği yapan tesis, 2012 olimpiyatlarında okçuluk yarışlarına ev sahipliği yapmıştır. 6.500 kişilik kapasiteye sahiptir.
Regent's Park: 1845'ten beri açık olan park, bir hayvanat bahçesi ve açık hava tiyatrosu olmasının yanı sıra, spor olaylarına ev sahipliği yapmaktadır. Olimpiyatlarda yol bisikleti yarışlarına ev sahipliği yapmıştır. Geçici olan bu tesis 3.000 kişi kapasitelidir.
Atlı Muhafız Alayı (Horse Guards Parade): 1745'yılında kurulmuş bu tesis, plaj voleybolu oyunlarına ev sahipliği yapmıştır. 15.000 kişi kapasitelidir.
Hyde Park: Londra'nın en büyük kraliyet parkı olan Hyde Park, 2012 olimpiyatlarında triatlon müsabakalarına ve 3.000 kişiye ev sahipliği yapmıştır.
Earls Court Gösteri Merkezi: Voleybol maçlarına ev sahipliği yapan bu tesis, 15.000 kişinin bu maçları izlemesine olanak tanımıştır.
Ayrıca maraton yarışlarının büyük bölümü merkez bölgesinden geçmiştir.

Londra'nın dışında üç tesis bulunacaktır:

Broxbourne Kano Merkezi: Kano/kayak slalom müsabakalarına ev sahipliği yapacak olan bu merkez, 100m ısınma ve 300m yarış alanına sahiptir.
Dorney Gölü: Kano/kayak durgun su ve kürek yarışlarına ev sahipliği yapacak olan bu göl, 20.000 izleyici kapasiteli olacaktır.
Dağ bisikleti yarışları için Weald Country Park'ın yetersiz olduğu düşüncesiyle, Hadleigh Country Park' uygun görülmüştür.

Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için gerekli en önemli şartlardan biri olan toplu taşıma, IOC'nin ilk gelişme raporunda yeterli puan alamamıştı. Bu yüzden de Londra Metrosu'nun doğu kısmının ve Docklands Hafif Tren Hattı'nın geliştirilmesini ve "Cirit" adı verilen yeni yüksek hızlı tren servisini de içine alan bir takım düzenlemeler gerekiyordu.
Ayrıca atletlerin %80'inin yarışmalarına 20 dakikadan az bir süre içinde gitmelerini sağlamak amacıyla çalışılmaktadır. Bununla birlikte oyunlar sırasında trafik seviyesinin azaltılması amaçlanmaktadır.
Metronun yanı sıra diğer ulaşım yollarında da gelişim planlanmaktadır. Bisiklet ve yürüyüş yollarının yapımı ve geliştirilmesi, nehir ulaşımının geliştirilmesi ve otobüs hizmetlerinde dakiklik ile dil sorunlarının ortadan kalkması bunlardan bazılarıdır.

Olimpiyat oyunlarına harcanacak para, binaları, altyapıyı veya olimpiyat parkını yapanlara ayrı ayrı bölünmüştür. Oyunlar özel şirketler tarafından finanse edilirken, Olimpik Park ve tesislerin yapımı kamu tarafından finanse edilmektedir.
15 Mart 2007 tarihinde Britanyalı milletvekili Tessa Jowell, meclise binalar, tesisler ve altyapı için 5.3 milyar £ yeteceğini bildirmiştir. Ayrıca Lee Nehri'nin gelişimi için de ayrıcas 1.7 milyar £ harcanması gerektiğini söylemiştir.
Bunların yanında, acil durum fonu için 2.7 milyar £, güvenliği sağlamak için 600 milyon £, katma değer vergisi için 800 milyon £ ve üstün sporlar ile Paralimpik oyunlar için yaklaşık 400 milyon £ harcanması gerektiği bildirilmiştir. Bu rakamlara göre Oyunlara harcanacak para 9.345 milyar £'dır. Bundan sonra ise Belediye başkanı Ken Livingstone Oyun Organizasyon Komitesi'nin kâr edebileceğini söyledi.
Oyunların sahnelenmesi için gerekli olan para (2 milyar £) özel kaynaklardan sağlanmaktadır. Bu para Londra 2012 Organizasyon komitesi tarafından düzenlenmektedir. Organizatörlere göre bu bütçe ana olarak şu şekilde ayrılıyor:

Merkezi yönetim:%63
Ulusal loto:%23
Londra Belediyesi ve Londra Gelişim Teşkilatı:%13

Londra 2012 Organizasyon Komitesi Lloyds TSB, EDF Energy, BT, British Airways, BP, Nortel ve Adidas ile sponsorluk anlaşmaları imzalanacağını duyurmuştur.

Organizatörler, yaklaşık 7.7 milyon, Paralimpik oyunlar içinse 1.5 milyon biletin satışa çıkarılabileceğini duyurmuştur. 2011'de satışa başlanılması planlanan biletlerin %50'sinin fiyatı 20£'in altındadır. Trafiği azaltmak için yapılan çalışmada, bilet sahipleri toplu taşıma araçlarını, satın aldıkları biletlerin gününde ücretsiz kullanıabilecekler. Tahminler Olimpik Oyunların biletlerinin %82'nin, Paralimpik Oyunların biletlerinin %63'ünün satılacağını göstermektedir. Maraton, triatlon ve yol bisikleti gibi müsabakalar ücretisiz olacaktır.


2019 Kriket Dünya Kupası, Kriket Dünya Kupası'nın 12. turnuvasıdır. Turnuva, 30 Mayıs ile 14 Temmuz tarihleri arasında İngiltere'de 10, Galler'de ise tek bir mekanda düzenlendi. Bu, İngiltere'nin Dünya Kupası'na beşinci kez, Galler'in ise üçüncü kez ev sahipliği yapmasıydı.
Turnuvaya 10 takım katıldı ve turnuvanın formatı, ilk dört takımın eleme aşamasına yükseleceği tek turlu bir gruba dönüştü. Dört maçın sonuçsuz kaldığı altı hafta süren eşleştirme maçlarının ardından Hindistan, Avustralya, İngiltere ve Yeni Zelanda ilk dörtte yer alırken, Pakistan net run oranını kaçırdı.
Eleme aşamasında İngiltere ve Yeni Zelanda, Londra'daki Lord's Cricket Ground'da oynanan finale yükselmek için kendi yarı finallerini kazandılar. Final, maçın her iki takımın da 241 run atmasıyla sona ermesinin ardından beraberlikle sona erdi ve ardından ODI'de ilk Super Over geldi; İngiltere, Super Over'ın da seviyeyi bitirmesinin ardından sınır geri sayım kuralına göre ilk şampiyonluğunu kazandı.
2019 Kriket Dünya Kupası boyunca toplam katılım 752.000 oldu. Genel olarak, grup aşamalarının videoları dünyanın dört bir yanından 2,6 milyardan fazla izlendi ve bu, onu 2019 itibarıyla en çok izlenen kriket yarışması haline getirdi.

ICC Cricket World Cup 2019 Playing Conditions, International Cricket Council
Tournament home at ESPNcricinfo

2023 FA Cup finali, 3 Haziran 2023'te İngiltere'nin Londra kentindeki Wembley Stadyumu'nda Manchester City ve Manchester United takımları arasında oynanan futbol maçıdır. Böylece FA Cup finalinde ilk kez Manchester derbisi oynanmıştır. Manchester City, Manchester United'ı 2-1 yenerek kupayı kazandı.

Manchester City; turnuvaya 3. turda dahil oldu ve evinde Chelsea'yi 4-0, 4. turda yine evinde Arsenal'i 3-0 yendi. 5. turda deplasmanda Bristol City'i 3-0, çeyrek finalde Burnley'i evinde 6-0 ve yarı finalde Wembley Stadyumu'nda Sheffield United'i 3-0 yenerek finale ulaştı.

Manchester United; turnuvaya 3. turda dahil oldu ve evinde sırasıyla 3. turda Everton, 4. turda Reading, 5. turda West Ham United ve çeyrek finalde Fulham'ı 3-1 ve yarı finalde Wembley Stadyumu'nda Brighton & Hova Albion'ı normal süresi ve uzatmaları 0-0 biten maçta penaltılarla 7-6 yenerek finale ulaştı.

35. Akademi Ödülleri, 1962'nin en iyi filmlerini ödüllendirmek amacıyla 8 Nisan 1963'te, Frank Sinatra'nın ev sahipliğinde , Santa Monica, California'daki Santa Monica Civic Oditoryumu'nda gerçekleştirildi.
En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı, Joan Crawford ve Bette Davis arasında uzun süredir devam eden rekabetin son perdesine sahne oldu. Önceki yılın sürpriz hitlerineen biri olan Küçük Bebeğe Ne Oldu? 'da ilk kez birlikte rol almışlardı. Davis, tekerlekli sandalye kullanan ve yetişkinliğinde onun ününü gölgede bırakan kız kardeşini küçük düşüren bir çocuk yıldız olan ana karakter rolüyle Oscar'a aday gösterildi, oysa Crawford aday değildi.
Crawford, aday gösterilen diğer aktrislere, tören gecesi müsait olmadıkları takdirde nezaketen onların yerine ödüllerini kabul edeceğini söyledi. Davis, rakibi bunu sık sık yaptığı için itiraz etmedi, ancak tören gecesi Crawford, Broadway’de olan Anne Bancroft adına ödülü neşeyle kabul etmek için sahneye çıktığında kızdı. Davis, Crawford'un diğer Oscar seçmenlerine onu gölgede bırakmak için The Miracle Worker yıldızına oy vermelerini söylediğine inanıyordu. İkisi arasında yeniden alevlenen husumet, Crawford'un Hush...Hush, Sweet Charlotte kadrosundan ayrılmasına neden oldu. Hush...Hush, Sweet Charlotte, Küçük Bebeğe Ne Oldu?’nun planlı bir devamıydı; ve bir daha asla büyük roller almayacaktı.
16 yaşındaki Patty Duke, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı ve o zamanlar için ödülü kazanan en genç kişi oldu. (Bu rekor daha sonra kırılacaktı) 

Adaylıklar 25 Şubat 1963'te açıklandı. Her kategoride kazananlar ilk olarak listelenir ve kalın metinle vurgulanır.

Steve Brody

George Chakiris (Sunucu: En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu)
Wendell Corey (Sunucu: Yabancı Dilde En İyi Film)
Joan Crawford (Sunucu: En İyi Yönetmen)
Bette Davis (Sunucu: Senaryo Ödülleri)
Olivia de Havilland (Sunucu: En İyi Film)
Van Heflin (Sunucu: Kısa Film Ödülleri)
Audrey Hepburn ve Eva Marie Saint (Sunucu: En İyi Kostüm Tasarımı)
Gene Kelly (Sunucu: En İyi Sanat Yönetimi)
Sophia Loren (Sunucu: En İyi Erkek Oyuncu)
Karl Malden (Sunucu: En İyi Kurgu)
Rita Moreno (Sunucu: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu)
Donna Reed (Sunucu: En İyi Görüntü Yönetimi)
Ginger Rogers (Sunucu: En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Orijinal Şarkı)
Maximilian Schell (Sunucu: En İyi Kadın Oyuncu)
Miyoshi Umeki (Sunucu: Belgesel Ödülleri)
Shelley Winters (Sunucu: En İyi Ses Kaydı ve En İyi Özel Efektler)

A^: Arabistanlı Lawrence'ın ön prodüksiyonu sırasında yapımcı Sam Spiegel ve yönetmen David Lean, Michael Wilson'ın orijinal senaryosundan memnun değildi, bu nedenle Spiegel, Bolt'un A oyununun film haklarını almak istediği için Spiegel oyun yazarı Robert Bolt'tan senaryoyu yeniden yazmasını istedi. Her Mevsimin Adamı . Bolt, senaryoyu iyi diyalog ve karakter derinliğinden yoksun buldu. Esasen tüm senaryoyu TE Lawrence'ın kitabı The Seven Pillars of Wisdom'ı başlangıç noktası olarak kullanarak yazdı. Bolt tüm senaryoyu yeniden yazarken, Wilson'ın orijinal senaryosunda bulunan tüm karakterlerin karakterizasyonunu hala korudu. O sırada kara listeye alındığı için Bolt'un Arabistanlı Lawrence'ın tek yazarı olarak kabul edilmesine karar verildi, Wilson değil. Wilson'a adaylık, 26 Eylül 1995'te Akademi Yönetim Kurulu tarafından verildi ve WGA'da o zamanlar kara listeye alınan yazarın senaryo kredisini Bolt ile paylaştığını tespit ettikten sonra.

IMDb'de 35. Yıllık Akademi Ödülleri Özeti 4 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de The 35th Annual Academy Awards "Episode"

Acid house veya kısaca acid, 1980'lerin ortalarında Chicagolu DJ'ler tarafından geliştirilen house müziğin bir alt türüdür. Tarz, esasen, 1986 dolaylarında Chicagolu sanatçılar Phuture ve Sleezy D'ye atfedilen bir yenilik olan Roland TB-303 elektronik bas sentezleyici-sıralayıcının susturucu sesleri ve bas çizgileriyle tanımlanır.
Acid house kısa süre sonra Birleşik Krallık'ta ve kıta Avrupası'nda popüler hale geldi; burada acid hoyse DJ'ler tarafından çalındı ve daha sonra çılgın sahneler yapıldı. 1980'lerin sonlarına gelindiğinde acid house, pop ve dans tarzları üzerinde bir miktar etkiye sahip olduğu İngiliz ana akımına girdi.
Acid house house müziğini dünya çapındaki bir izleyici kitlesine ulaştırdı. Acid house etkisi, trans, hardcore, jungle, büyük ritim, tekno ve trip hop gibi daha sonraki dans müziği tarzlarında duyulabilir.

Phil Cheeseman: The History of House – Article from DJ Magazine, also touching on acid house
A bibliography of acid house references in 1988–1989 periodicals
8411 Centre, Moss Side, Manchester 1986, earliest known footage of people dancing to house music (Farley "Jackmaster" Funk's "Love Can't Turn Around". See from 3:10)

Ada sanatı veya Hibernosakson sanatı, Büyük Britanya ve İrlanda'nın Roma sonrası döneminde ortaya çıkan bir sanattır. Terim, Latincede "ada" anlamına gelen insula teriminden türemiştir; bu dönemde Britanya ve İrlanda, Avrupa'nın geri kalanından farklı, büyük ölçüde ortak bir tarzı paylaşıyorlardı. Sanat tarihçileri genellikle ada sanatını Göç Dönemi sanat hareketinin yanı sıra Erken Orta Çağ Batı sanatının bir parçası olarak gruplandırır ve stile özel karakterini veren de bu iki geleneğin birleşimidir.

Treasures of Early Irish Art, 1500 B.C. to 1500 A.D.: From the Collections of the National Museum of Ireland, Royal Irish Academy, Trinity College, Dublin. New York: The Metropolitan Museum of Art. 1977. ISBN 9780870991646. 

Book of Kells  - images of manuscript
Book of Mulling  - images of manuscript
"Lindisfarne Gospels" - images from the British Library
Irish Brooches of the Early Medieval Celtic Period  - exhibition 23 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lichfield Gospels  - instructive Features page for the manuscript; interactive 3D renderings; interactive Reflectance Transformation Imaging (RTI) for viewing dry-point; overlaid historical images (going back 125 years) to examine how the manuscript is aging
3D for Presenting Insular Manuscripts - Explains 3D modeling for the 8th-century illuminated St Chad Gospels

Londra'da bulunan Adalet Yüksek Mahkemesi, Temyiz Mahkemesi ve Kraliyet Mahkemesi ile birlikte İngiltere ve Galler Yüksek Mahkemeleri'ni oluşturur. Adı hukukî atıf amacıyla EWHC olarak kısaltılmıştır.
Mahkeme, tüm yüksek değerli ve büyük önem içeren davalarla ilk derece mahkemesi olarak ilgilenir ve ayrıca birkaç yasal istisna dışında, tüm alt mahkemeler ve hâkimlikler üzerinde denetleme yetkisine sahiptir.
Yüksek Mahkeme üç bölümden oluşur: Kraliçe'nin Kürsüsü, Temyiz ve Aile Bölümü. Bazı durumlarda yargı yetkileri çakışmaktadır ve bir bölümde başlatılan davalar mahkeme kararıyla diğer mahkemeye aktarılabilmektedir. Bölümler arasındaki usûl ve uygulama farklılıkları kısmen tarihseldir, 19. yüzyıl hâkimlik yasaları tarafından tek Yüksek Mahkemede birleştirilen ayrı mahkemelerden kaynaklanmıştır. Ancak esas olarak çalışmalarının olağan yapısından süregelmiştir. Örneğin gerçeğe ilişkin karşılıklı kanıtlar genellikle Kraliçe'nin Kürsüsü'nde şahsen sunulur, ancak yeminli ifadeye dayanan kanıtlar, esas olarak hukukî kısımla ilgilenen Temyiz Bölümünde daha yaygındır.
Yüksek Mahkeme işlemlerinin çoğu tek bir hâkim tarafından dinlenir, ancak özellikle Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümünde olmak üzere belirli türden işlemler, bir bölüm mahkemesine, iki veya daha fazla hâkimden oluşan bir kürsüye atanır. İstisnai olarak mahkeme bir jüri ile birlikte olabilir. Ancak uygulamada normalde yalnızca karalama veya polise karşı açılan davalarda jüri bulunur. Taraflar normalde avukat tarafından temsil edilir, ancak izleyici hakkına sahip olan başka avukatlar tarafından da temsil edilebilir veya bizzat hareket edebilirler.
Prensip olarak, Yüksek Mahkeme önceki kararlarına bağlıdır, ancak bunun ne ölçüde olduğu konusunda makamlar arasında çatışma bulunmaktadır. Hukuk davalarında Yüksek Mahkemeden temyiz normalde Temyiz Mahkemesine, önemli durumlarda oradan Birleşik Krallık Yüksek Mahkeme'sine (2009'dan önce Lordlar Kamarası'na); bazı durumlarda ise doğrudan Yüksek Mahkemeye "doğrudan" temyiz başvurusu yapılabilir. Ceza davalarında, Kraliçe'nin Kürsüsü bölümünden temyiz başvurusu doğrudan Yüksek Mahkeme'ye yapılır.
Yüksek Mahkeme; Westminster, Londra'da bulunan Strand Caddesinde bulunur. İngiltere ve Galler'de çeşitli yerlerde başvuru kayıt yerleri bulunmaktadır. Ayrıca mahkemenin neredeyse bütün işlemleri bu kayıt yerlerinde yapılabilmektedir.

Adalet Yüksek Mahkemesi, 1875 yılında 1873 Yüksek Mahkeme Hâkimliği Kanununa dayanarak kurulmuştur. Kanun, mevcut sekiz İngiliz mahkemesini —Temyiz, Kraliçe'nin Kürsüsü, Özel Hukuk, Maliye, Deniz Hukuku, Miras Hukuku, Boşanma ve Evlilik Davaları ve Londra İflas Mahkemeleri— yeni bir Yüksek Mahkeme olarak birleştirdi (şimdiki adı İngiltere ve Galler Yüksek Mahkemeleri). Bu üst mahkeme de iki bölüme ayrılmıştır; Yüksek Mahkeme, esas yargılamayı yaparken Temyiz Mahkemesi de Yüksek Mahkeme kararlarına karşı yapılan temyiz başvurularını inceler.
Başlangıçta, Yüksek Mahkeme beş bölümden oluşuyordu: Kral'ın Kürsüsü, Özel Hukuk, Maliye, Temyiz ve Miras, Boşanma ve Deniz Hukuku Mahkemeleri. 1880 yılında Özel Hukuk ve Maliye bölümleri kaldırıldı ve geriye üç bölüm kaldı. Miras, Boşanma ve Deniz Hukuku Bölümü ise 1970 Adliye Kanunu ile Aile Bölümü olarak yeniden adlandırıldı ve yargı yetkisi de kanunla bağlantılı olarak yeniden düzenlendi.

Yüksek Mahkeme üç bölüme ayrılmıştır: Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü, Temyiz Bölümü ve Aile Bölümü. Yüksek Mahkemenin bölümlerindeki duruşmaların listesi günlük olarak yayınlanmaktadır.

Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü'nün (veya hükümdarın erkek olduğu dönem için, Kral'ın Kürsüsü Bölümü) iki işlevi vardır. Çok çeşitli ortak hukuk davalarını görür ve denetim mahkemesi olarak özel bir sorumluluğa sahiptir. 2005 yılına kadar, mahkeme başkanı Yüksek Mahkeme Kraliyet Dairesi Başkanı idi. Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü Başkanı'nın görevlendirilmesi, 2005 tarihli Anayasal Reform Yasası ile düzenlendi ve Kraliyet Dairesi Başkanı'nı İngiltere ve Galler Mahkemelerinin Başkanı, İngiltere ve Galler Yargı Başkanı ve Ceza Muhakemesi Başkanı olarak tayin etti. Ekim 2005'te bu göreve atanan ilk kişi Sir Igor Judge idi.
Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü, alt mahkemeler üzerinde denetleme yetkisine sahiptir ve İdare Mahkemesi genellikle resmî kararların geçerliliğine itiraz edilebileceği uygun yasal mercidir (ancak en azından prensipte esasen değildir). Genel olarak, özel temyiz süreçleri sağlanmadıkça, bir hükûmet bakanının, alt mahkemenin, hâkimlik, yerel makam veya resmî organın herhangi bir kararının geçerliliği, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü İdari Mahkemesinde adli inceleme yoluyla yeterli ilgiye sahip biri tarafından itiraz edilebilir. Tek bir yargıç ilk olarak konunun mahkemeye getirilmesi için uygun olup olmadığına (önemsiz veya çatışmasız davaları ayırmak için) karar verir. Konu mahkemenin incelemesi için uygunsa, konunun bir veya daha fazla hakimle bütün unsurlarıyla hukukî olarak incelenmesine devam etmesine karar verilir.
Buna ek olarak, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölüm Mahkemesi, sulh ceza mahkemelerinden  ve Kraliyet Mahkemesi'nden hukuk davalarına yapılan itirazları inceler.  Hukukun sorunlarının yalnızca bulunan gerçekler temelinde ve denetim altındaki otoritelerce tespit edilebileceği dikkate alındığında, bunlar belirli davalar yoluyla temyiz yolları olarak bilinirler.
Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümünün diğer ihtisas mahkemeleri arasında Teknoloji ve İnşaat Mahkemesi, Ticaret Mahkemesi ve Deniz Hukuku Mahkemesi bulunmaktadır. Bu mahkemelerin ihtisas hâkimleri ve prosedürleri kendi iş türlerine göre düzenlenmiştir, ancak esasen bölümün diğer mahkemelerinden farklı değildir.

Özel hukuk konularında Yüksek Mahkemeden yapılan temyiz, Temyiz Mahkemesine (Hukuk Bölümü) yapılır; ceza davalarında bölge mahkemesinden temyiz sadece Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesine yapılır. 

Temyiz Bölümü (Rolls Binası'nda yer alır); equity sorunları ile ilişkili iş hukuku, tröst hukuku, miras hukuku, iflas ve mülkiyet hukuku davalarına bakmaktadır. Bölümün sırasıyla patent ve kayıtlı marka ile şirketler hukuku konularına bakan ihtisas mahkemeleri (Patent Mahkemesi ile Şirketler Mahkemesi) bulunmaktadır. Bütün vergi itirazları Temyiz Bölümü'ne yapılmaktadır. Bu bölümün başkanı Ekim 2005'e kadar Hâkim Yardımcısı olarak biliniyordu, o tarihte çıkarılan Anayasal Reform Kanunu ile adı Yüksek Mahkeme Baş Hâkimi olarak değiştirildi. İlk baş hâkim (yani son hâkim yardımcısı), 2013 yılında emekliye ayrılan Sir Andrew Morritt idi. Halefi ise Sir Terence Etherton oldu. 2016 yılında Sir Geoffrey Vos, ikinci Temyiz Mahkemesi Hâkimi atanması kararıyla birlikte Sir Terence'ın halefi oldu. Davalar Temyiz Bölümü hukuk raporlarına yazılmadan önce açılır. Uygulamada, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümü ile bazı görev uyuşmazlıkları yaşanabilmektedir.
Ekim 2015'ten itibaren, Temyiz Bölümü ve Ticaret Mahkemesi, finansal pazarlardaki uygun uzmanlık ve tecrübeye sahip hâkimlerce açılması hâlinde yararlanabilecekleri ya da bu pazarlar için genel önem taşıyan konuların ileri sürülmesi gibi davalar için Finansal Liste'yi sürdürmektedirler. Bu usûl, finansal pazarlara ilişkin kazanımların hızlı, etkili ve yüksek kaliteli bir uyuşmazlık çözümünü mümkün kılmak için düzenlenmiştir.

İngiltere ve Galler Ticaret ve Mülkiyet Mahkemeleri Yüksek Mahkemesi'ndeki oluşum Mart 2017'de açıklandı  ve Temmuz 2017'de Londra'da hizmete girdi. Mahkemeler, Kraliçe'nin Kürsüsü Bölümünde önceden Deniz Hukuku, İş ve Teknoloji ile İnşaat Mahkemesi adı altında yönetilen ihtisas mahkemelerini idare edebilecektir. Aynı şey Temyiz Bölümü'nde İş, Şirketler ve İflas, Rekabet, Maliye, Fikrî Haklar, Vergi ve Tröst ile Miras listeleri için geçerlidir. Değişiklik; ilgili davalar şu anda görülmekte iken, ihtisas mahkemelerinde yer almak amacıyla çapraz yerleştirilmek için özel iş kollarında ve mülkiyet yargılamalarında uygun uzmanlık ve tecrübeye sahip hâkimler bulundurabilmektir.

Aile Bölümü; boşanma, çocuk hukuku, miras ve tıbbî tedavi gibi kişisel meselelerden doğan davalara bakmaktadır. Kararları genellikle sadece taraflar için büyük önem taşır, ancak yaşam ve ölümle ilgili olabilir ve belki de kaçınılmaz olarak tartışmalı olarak kabul edilir. Örneğin, bir hastanenin yapışık ikizleri ebeveynlerinin rızası olmadan ayırmasına izin verdi; ve bir kadının hayat destek makinelerini kapatmasına izin verirken, bir kocanın ağır engelli karısına rızasıyla ölümcül bir enjeksiyon yapmasına izin vermiyordu..Aile Bölümü çocukların menfaatleri ile ilgili tüm davalarda faaliyet gösterir. Ayrıca vesayet davalarında da münhasır yargı yetkisine sahiptir. Mahkemenin başkanı şu anda Sir Andrew McFarlane'dir. Aile Bölümü Yüksek Mahkeme hâkimleri Kraliye Adalet Mahkemesi'nde bulunmaktadırlar, Bölümün bölge hâkimleri ise Holborn, Londra'daki First Avenue House'da bulunmaktadır.
Aile Bölümü nispeten moderndir. Yargı Yasaları ilk önce Miras, Boşanma ve Evlilik ile Deniz Yüksek Mahkemelerini Yüksek Mahkeme Miras, Boşanma ve Deniz Bölümü (gayriresmî adı Wills, Wives & Wrecks) adı altında birleştirmiştir. Bu isim, 1971 yılında, deniz hukuku ve çekişmeli miras davaları başka bir yere aktarılınca Aile Bölümü olarak değiştirilmiştir.
Aile Bölümü iddiaya göre tacizci ortakların eski ortaklarını çapraz sorguya almalarına müsaade etmesi nedeniyle eleştiriler aldı. Bu usûl ceza yargılamasında zaten yasaklı olan bir usûldü. Hove Milletvekili Peter Kyle bunun "kötüye kullanım ve acımasızlık" olduğunu iddia etti ve sistemin değiştirilmesini istedi. Liz Truss, Lordlar Kamarası başkanı olduğu zaman bu uygulamayı sona erdirmeyi planladığını açıkladı. Teklifler, Parlamento 2017 Genel Seçimi için protesto edilmeden önce Hapishaneler ve Mahkemeler için Kanun teklifinin 47. maddesinde yer aldı.

Yüksek Mahkeme, yıl içerisinde sadece sadece dört geleneksel dönemde faaliyet gösterir, bu dönemler birleşimler olarak bilinir:

Michaelmas : 1 Ekim - 21 Aralık
Hilary : 11 Ocak - Paskalya öncesi çarşamba
Easter : Paskalyadan sonraki ikinci salı, Bahar banka tatilinden önceki cumaya (Mayıs ayının son pazartesisi)
Trinity : ahar tatilinden sonraki 

Tam adı Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mallowan olan Agatha Christie (15 Eylül 1890 – 12 Ocak 1976), İngiliz yazar, polisiye edebiyatın en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot karakterinin yaratıcısıdır. Mary Westmacott takma adıyla aşk romanları da yazmıştır. Ancak asıl ününü, yazdığı 80 dedektif romanına ve West End tiyatrolarında sahnelenen oyunlarına borçludur.

Babası Frederick Alvah Miller, Agatha henüz küçük yaştayken öldü. Annesi tarafından evde eğitilen küçük kız, yalnız bir çocukluk geçirdi. Küçük yaşta öyküler yazmaya başladı. 16 yaşında, şan öğrenimi görmek üzere Paris’e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçti. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal konuları ele alan öyküler oldu. 1914'te pilot albay Archibald Christie ile evlendi ve yeniden Fransa’ya gitti. Dislektik olmasına rağmen öykü, roman okumayı çok seviyordu. Fransa'dayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polis romanı olan The Mysterous Affair at Styles’ı (Styles’daki Esrarengiz Olay) yazdı. Kitap çeşitli yayınevlerince geri çevrildikten sonra 1920’de Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi. Bu roman, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’lu romanıdır.

Agatha Christie 1926’da 11 gün boyunca kaybolur. Kocası onu boşamak isteyince yazar bir anda ortadan kayboldu. Arabası dik bir yamaçta terk edilmişti. Araba ağaçlara çarpmış, bavulları yerlere saçılmış vaziyette raporlandı. Kendisinden bir iz yoktu. İntihar olasılığı da düşünülerek yaklaşık 15.000 kişinin katıldığı insan avı başlatıldı. Dostu Arthur Conan Doyle bulunsun diye medyumlara kadar gitti. Ancak yapılan tüm aramalara rağmen bulunamadı. 2 hafta sonra bir otelde sağlıklı ve güvenli bir şekilde bulundu. Otele giriş kaydını kocasının metresi Theresa Neele adıyla yapmıştı. Lakin kendisi son 2 haftayı hatırlamıyordu. Christie hiçbir açıklama yapmadı. Bu olayın kaza süsü verilmiş bir senaryo olduğu düşünülür. Yazar A. N. Wilson göre ise Agatha Christie psikojenik amnezi yaşamıştı. Bir çeşit geçici trans halinde bir hafıza kaybına uğramıştır. Bir iddiaya göre ise Agatha Christie kocasının sevgilisini öldürme planları yapmıştır.

Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı nezaketi ile dikkat çeken Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır. Agatha Christie'nin arka arkaya yazmaya başladığı polis romanları Poirot tipine uluslararası ün kazandırdı. Yazar ayrıca Miss Marple adını verdiği bir tip daha yarattı. Sevimli bir yaşlı kadın olan amatör dedektif Miss Marple da çok tutuldu. 1928'de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan ile evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie'nin romanları 1930'larda çoğunlukla uluslararası mekânlarda geçmeye başladı.
Hayranlarınca her kitabı beğenilmekle birlikte, Agatha Christie'nin edebi kaygılarla yazdığı bazı romanlar eleştirmenlerin de dikkatini çekti. On Küçük Zenci ise polis romanının klasikleri arasındadır. Agatha Christie, İngiliz töre romanı geleneğinde yazdığı polis romanları ile dünya edebiyatında kendine özgü bir yerin sahibi olmuştur.
Christie 1971 yılında, İngiltere'nin en yüksek onur unvanı olan Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı unvanını almıştır. Yazar, 12 Ocak 1976 tarihinde yaşama veda etmiştir.

Christie'nin polisiye eserleri, Agatha Christie: Orient Ekspresinde Cinayet adlı bir video oyununa da konu olmuştur.

Agatha Christie Türkiye fan forum sitesi
Türkiye'de yayımlanmış Agatha Christie romanlarının Türkçe adları
Agatha Christie kitaplarinin bazilarinin okur degerlendirmeleri

Agincourt Muharebesi  (/ˈæʒɪnkɔːr(t), -kʊər/; Fransızca: Azincourt [azɛ̃kuʁ]) 25 Ekim 1415'te (Aziz Crispin gününde), kuzey Fransa'da Yüz Yıl Savaşları'nın bir parçası olarak gerçekleşen ve İngiliz zaferiyle sonuçlanan muharebedir.
Sayıca üstün olan Fransız Ordusuna karşı yaşanan beklenmedik İngiliz zaferi İngilizlerin moralini ve prestijini artırmış, Fransa'yı zor durumda bırakmış ve Yüz Yıl Savaşları'nda (1337-1453) İngiliz egemenliğinde olan yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. İngiltere Fransa'da geniş topraklar elde etmiş ve Fransa kralıyla 1420 yılında imzalanan Troyes Antlaşması ile VI. Charles'ın ölümünün ardından Fransa tahtının İngiltere kralı V. Henry'ye geçeceği üzerinde anlaşılmıştır.
Agincourt öncesi sefer sırasında muharebenin öncesinde çok sayıda İngiliz askeri hastalanmış ve ölmüş, ordunun gücü zayıflamıştır. Sayısı azalan İngilizler bir ara ellerinde tuttukları Calais üzerinden İngiltere'ye dönmeye niyetlenseler de bu güzergâhın Fransız Ordusu tarafından kapatılmış olması üzerine Fransa içlerine ilerlemek durumunda kalmışlardır.
İngiliz kralı V. Henry muharebede bizzat savaşmış, yakın mesafe çarpışmalarında yer almıştır. Fransız kralı VI. Charles ise psikolojik rahatsızlığından dolayı muharebeye katılmamıştır. Onun yerine ordularını valisi Charles d'Albret ve Armagnac partisi üyesi, oldukça önemli bir grup Fransız soylusu yönetti. Savaş ünlü İngiliz Uzun Yayının başarılı kullanımıyla tarihe geçti. Zaten İngiliz ordusunun çoğunluğu bu yaylardan oluşuyordu. Savaş ayrıca William Shakespeare'in V. Henry oyununda kurgulanarak ölümsüzleştirildi.

V. Henry, 1415 yılında Harfleur'u aldı ve yaklaşık 9.000 askerle beraber Calais'e ilerledi. Ancak söz konusu ordu, Ekim 1415 tarihinde Agincourt'ta 30.000'den fazla Fransız askeri İngilizlerin yolunu kesti ve savaş düzeni aldı.Ancak Fransızlar savaş meydanını çok yanlış seçmişlerdi, yanlışın sebebi alanın konumu değil darlığıydı.İki ağaçlık bölge arasında kalan bu dar alana askerler sığmamış ve çok yakın saf almak zorunda kalmışlardı.Ayrıca ekim yağmurlarının etkisi sebebiyle alan resmen bir çamur havuzuna dönmüştü, atlarından inen şövalyeler neredeyse dizlerine kadar çamura batıyorlardı.Zırhlardan dolayı zaten ağır olan askerler çamur sayesinde dahada çok yavaşlayacaktı.25 Ekim'in sabah saatlerinde Kral V.Henry ordusunu savaş meydanının en dar noktasına kadar ilerletti.Fransızların en büyük umudu ise süvari hücumuydu, soldaki süvariler okçulara saldırırken sağdaki süvariler arka tarafa, karargaha saldıracak, yaya şövalyeler ise merkezden saldıracaktı.Henry bu planı bir şekilde öğrenmiş ve Fransızlara bir sürpriz hazırlamıştı.Kral Henry okçularına önceden hazırlattığı taşınabilir kazıkları toprağa çakmalarını emretmişti.Böylece süvari saldırılarına karşılık vermek için kullanılan en etkili yöntemlerden biri olan Mızrak Duvarı taktiği kullanılacaktı.(Kral Henry bu taktiği 1396 yılında Niğbolu Muharebesi'nde Yıldırım Bâyezid'a esir düşmüş bir Dük'ün hatıralarını yazdığı kitaptan öğrenmişti ve bu Dük ise o anda karşısındaki Fransız ordusunda yer alıyordu.Gün sonunda zafer V.Henry'nin olmuştu.Zafer kazanan İngilizler hazırlanmak ve daha güçlü dönmek adına ülkelerinin yolunu tutmuştu.Ayrıca bu savaş daha sonrasında Troyes antlaşmasına neden oldu.

Kazanılan zaferin ardından kral Henry V, dağılmış haldeki Fransız kılıç artıklarının toplanarak saldırıya geçmeleri olasılığından korkuya kapılır. Gesta Henrici bu durumu İngiliz birliklerinin Fransız ana gövdesini yendikten sonra hala taze ve yine sayıca İngiliz Ordusundan büyük durumundaki yedek birliklerini görmelerine bağlar. Konuyla ilgili yorumlarını aktaran tarihçiler Le Fevre ve Wavrin ise Fransız yedek birliklerinin toparlanmaya başladığı ve yürüyüşe geçtiğinin görüldüğünü belirtirler. İngilizler varlıklarını tehlikede gördükten sonra ele geçirdikleri Fransız savaş esirlerinin infaz edilmesine başlarlar. O dönemde yazılı olmayan şövalyelik usulüne göre esir edilen şövalyelerin infaz edilmesi adet olmadığı için bu kararı bizzat kralın vermiş olması muhtemeldir. İnfazlara katılmak istemeyen İngiliz asillerin pasif direnişini kral Henry V, karşı gelenlerin asılacağını bildirerek kırar. Sonunda Henry V binli rakamlarla ifade edilen Fransız savaş esirini idam ettirir, bu süreçte sadece en değerli az sayıda şövalye fidye için infaz edilmemiştir. Çoğu tarihçi, sayıları galiplerin sayısından çok olan Fransızların sayıca üstün olduklarını anlayıp muharebe meydanındaki silahlar sayesinde bir direniş başlatabileceğini ve zaten yorgun düşmüş İngiliz Ordusunun yenilebileceğini söylemektedir. Dolayısıyla modern uzmanlar bu kararı eleştirmemektedir. Tarihçi John Keegan, Fransız savaş esirlerinin infaz edilmesinin ardındaki sebebi tüm esirlerin boyun eğmesini sağlamak ve Fransız yedek birlikleriyle çarpışma yaşanması durumuna karşı önlem almak olduğunu belirtir. Bu kadar çok sayıda esiri kısa sürede infaz etmek zor olduğu için kimi kaynaklarda iddia edildiği gibi abartılı rakamların infaz edilmediğini savunur. Fransız yedek birliklerinin saldırıya geçmeden dağılması üzerine infazlar durdurulur.

Muharebede yenilgi Fransa'ya inanılmaz bir öldürücü darbe indirmiştir. Toplamda 6 bin seçkin savaşçısını kaybeden Fransız Ordusundaki kayıplara bakıldığında o dönemde önemli olan üst düzey askeri ve siyasal liderlerden olmayan yoktur. Bir nesil önemli bir komuta kademesi alışılmadık bir biçimde ortadan kalkmıştır. Toplamda 90 ila 120 lord öldürülmüştür. Bu sayıya 3 dük (Alençon, Bar ve Brabant), 9 kont (Blâmont, Dreux, Fauquembergue, Grandpré, Marle, Nevers, Roucy, Vaucourt, Vaudémont), 1 vikont (Puisaye) ve 1 başpiskopos dahildir. Ele geçen sancaklara ve ölülerin üzerinden çıkan armalara göre öldürülen şövalye sayısı 3 binin üzerindedir. Erkek üyeleri tamamen öldürülmüş olan çok sayıda asil aileler ortadan kalkmış, bazı bölgelerde toprak sahibi asil aile bireyi kalmamıştır. Alınan esirlerin sayısının 700 ila 2200 arasında olduğu öne sürülmektedir, bunlar arasında Orleans ve Bourbon dükleri, Eu Kontu, Vendôme, Richemont ve Harcourt kontları bulunmaktadır. İngiliz kayıpları çift haneli rakamlarla ifade edilse de en azından 112 kişinin öldüğü bilinmektedir. Ölenler arasında York Dükü, Suffolk Earl'ü de bulunmaktadır.
Kazanılan zafer askerî anlamda belirleyici olduysa da, muharebenin siyasal sonuçları karmaşıktır. Muharebenin hemen ardından Fransa toprakları İngiliz işgaliyle karşılaşmamıştır çünkü kral V. Henry'nin önceliği bir an önce İngiltere'ye dönmekti. 16 Kasım günü adaya ayak basan kral 23 Kasım günü Londra'da törenle karşılandı. Zafer sayesinde İngiliz halkına güven telkin ederken, Avrupa'daki düşmanlarına gözdağı vermiştir. Zaferin ardından Lancaster hanedanının Fransa'da çıkarını korumak için varlığı resmiyet kazanmıştır. İngiltere'nin uzun vadeli kazançlarının arasında ise Fransa'daki asillerin birbirleriyle savaşa tutuşmalarıdır. Armagnac ve Burgondiya hanedanları arasındaki kırılgan barış dönemi sona ermiş ve çatışmalar başlamıştır. Fransa'nın içine düştüğü bu karışıklık Henry'ye yeni seferi için askerî hazırlık yapmak için süre kazandırmıştır.

Muharebe, Bernard Cornwell'in Azincourt adlı eserinde etraflıca işlenmiştir.
Netflix, 2019 yılında The King adında savaşı ve savaş öncesini konu alan bir film çıkarmıştır.

Aidan (İrlandaca: Naomh Aodhán; MS 590-31 Ağustos MS 651), Northumbria'da Anglosaksonları Hristiyanlığa dönüştürmesiyle tanınan İrlandalı bir keşiş ve misyonerdi. Lindisfarne adasında Lindisfarne Manastırı olarak bilinen bir manastır katedrali kurdu, ilk piskoposu olarak hizmet etti ve kırsal kesimde aralıksız seyahat ederek müjdeyi hem Anglosakson soylularına hem de sosyal olarak haklarından mahrum bırakılmışlara (çocuklar ve köleler dahil) yaydı.
Aidan, Northumbria Havarisi olarak bilinir ve Katolik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi, Anglikan Komünyonu ve diğerleri tarafından bir aziz olarak tanınır.

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Aidan 1
St. Aidan's Anglican, Hurstville Grove, Sydney
St. Aidan Anglican Church, Moose Jaw, SK 2 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
St. Aidan's Eastern-Orthodox Church, Manchester UK

Alban (Latince: Albanus; ö. 22 Haziran MS 209, 251 veya 304), Roma Britanyası'nda yaşamış bir aziz. Alban, diğer Julius ve Aaron'la birlikte, erken bir tarihte Roma Britanyası'nda kaydedilen üç şehitten biridir. Kaydedilen ilk İngiliz Hristiyan şehidi olarak saygı görüyor, bu nedenle de İngilizlerin ilk şehidi olarak kabul edilir. Geleneksel olarak Verulamium'da (modern St Albans) 3. veya 4. yüzyılda başının kesildiğine inanılıyor ve kültü antik çağlardan beri burada anılmaktadır.

Niblett, Rosalind (2001). Verulamium: The Roman City of St Albans. Tempus Publishing Ltd. ISBN 0-7524-1915-3. 

Bede, Ecclesiastical History Book i.vii: the story of Saint Alban
The Story of Alban on the Cathedral and Abbey Church of St Alban's website
The Latin Text of Bede's chapter on Alban at www.earlychurchtexts.com – also links to online dictionaries
An English translation of Bede's chapter on Alban at www.earlychurchtexts.com

Alcuin (Latince: Flaccus Albinus Alcuinus;d. y. MS 735, York - ö. 19 Mayıs MS 804, Tours), Northumbria'dan bilim adamı, din adamı, şair ve öğretmendi. 

York'ta Başpiskopos Ecgbert'in öğrencisi oldu. Şarlman'ın daveti üzerine Karolenj sarayında önde gelen bir bilim adamı ve öğretmen oldu; 780'ler ve 790'larda da burada önemli bir figür olarak kaldı. Bundan önce aynı zamanda Aachen'de saray şansölyesi olarak görev yapıyordu. Einhard'ın Şarlman'ın Hayatı adlı eserine göre "her yerde bulunabilecek en bilgili adam", Karolenj Rönesansı'nın en önemli entelektüel mimarları arasında sayılmaktadır. Öğrencileri arasında Karolenj döneminin önde gelen entelektüellerinin çoğu vardı.
Alcuin birçok teolojik ve dogmatik incelemenin yanı sıra birkaç gramer eseri ve bir dizi şiir yazdı. MS 796'da Tours'daki Marmoutier Manastırı'nın başrahibi oldu ve burada Karolenj'in küçük yazısını mükemmelleştirmeye çalıştı. Ölümüne kadar orada kaldı.

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Alcuin 1
Alcuin's book, Problems for the Quickening of the Minds of the Young
Introduction to Alcuin's writings by Robert Levine and Whitney Bolton
The Alcuin Society
Anglo-Saxon York on History of York site
Corpus Christianorum, Continuatio Mediaevalis: new critical editions in preparation

Büyük Alfred (İngilizce: Alfred the Great, Eski İngilizce: Ælfrǣd, Eski İngilizce telaffuz: [ˈæɫvˌræːd]; y. 849 - 26 Ekim 899), 871-886 yılları arasında Batı Saksonların, 886'dan ölümüne kadar ise Anglo-Saksonların kralı olarak hüküm sürdü. Kral Æthelwulf ile onun ilk eşi Osburh'un en küçük oğluydu; anne ve babası Alfred henüz gençken öldü. Alfred'den önce üç ağabeyi Æthelbald, Æthelberht ve Æthelred sırayla tahta çıktı. Alfred'in hükümdarlığı döneminde İngiltere'de kalıcı etkiler bırakan önemli idarî ve askerî reformlar gerçekleştirildi.
Tahta çıktıktan sonra Alfred, Viking istilalarına karşı yıllarca mücadele etti. 878'de Edington Muharebesi'nde kesin bir zafer kazandı ve Vikinglerle anlaşma yaparak İngiltere'yi Anglo-Sakson toprakları ile Viking yönetimindeki Danelaw arasında böldü; bu bölge, İskandinav kontrolündeki York'u, kuzeydoğu Midlands'i ve Doğu Anglia'yı kapsıyordu. Alfred ayrıca Viking lideri Guthrum'un Hristiyanlığa geçmesini sağladı. Vikinglerin fetih girişimlerine karşı krallığını savunarak İngiltere'de baskın hükümdar hâline geldi. 886'da Londra'yı Vikinglerden geri aldıktan sonra kendisini "Anglo-Saksonların Kralı" olarak adlandırmaya başladı. Hayatına dair ayrıntılar, 9. yüzyıl Galli bilgin ve piskopos Asser'in eserlerinde anlatılmaktadır.
Alfred, bilgili ve merhametli kişiliğiyle tanınan, sakin ve ölçülü karaktere sahip bir hükümdar olarak kabul edildi. Eğitimi teşvik ederek hem soyluların hem de halktan kişilerin İngilizce ve Latince öğrenebileceği bir saray okulu kurdu. Ayrıca hukuk sistemini, askerî yapıyı ve halkın yaşam koşullarını geliştirdi. "Büyük" lakabı kendisine en geç 13. yüzyıldan itibaren verilmeye başlandı, ancak bu unvanın yaygınlaşması 16. yüzyılda gerçekleşti. Alfred, bu şekilde anılan tek yerli İngiliz hükümdarıdır.

Alfred, Wessex Kralı Æthelwulf ile eşi Osburh'un en küçük oğluydu. Biyografisini yazan Asser, 893 yılında Alfred'in "Tanrı'nın enkarnasyonunun 849. yılında" Wessex'teki Wantage kraliyet arazisinde doğduğunu belirtir ve burayı Berkshire bölgesinde, Berroc Ormanı yakınlarında konumlandırır. Bu tarih Simon Keynes, Michael Lapidge, David Dumville, Justin Pollard ve Richard Huscroft gibi tarihçiler tarafından genel olarak kabul edildi. Ancak Batı Sakson soy listeleri, Alfred'in Nisan 871'de tahta çıktığında 23 yaşında olduğunu gösterir; bu da doğum tarihini 847 ile 848 arasına yerleştirir. Alfred Smyth, Asser’in biyografisinin güvenilir olmadığını savunarak daha farklı bir tarihlemeyi benimserken, diğer tarihçiler bu iddiayı reddeder. Richard Abels kesin bir tarih vermek yerine 847-849 aralığını kullanır; Patrick Wormald ise 848-849 aralığını tercih eder. Berkshire bölgesi uzun süre Wessex ile Mercia arasında tartışmalı bir alan olmuş, 844 tarihli bir belgede Mercia'ya ait görünürken Alfred'in burada doğmuş olması 840'ların sonlarında bölgenin Wessex kontrolüne geçtiğini göstermektedir.
Alfred altı çocuğun en küçüğüydü. En büyük kardeşi Æthelstan, 839'da Kent'in alt-kralı olarak atanacak kadar büyüktü ve Alfred'in doğumundan yaklaşık on yıl önce hayattaydı; 850'lerin başında öldü. Alfred'in diğer üç erkek kardeşi sırasıyla Wessex tahtına geçti. Æthelbald (858-860) ve Æthelberht (860-865) Alfred'den oldukça büyüktü, ancak Æthelred (865-871) yalnızca birkaç yaş daha büyüktü. Alfred'in bilinen tek kız kardeşi Æthelswith, 853 yılında Mercia Kralı Burgred ile evlendi. Çoğu tarihçi Osburh'un Æthelwulf'un tüm çocuklarının annesi olduğunu düşünürken, bazıları daha büyük çocukların adı bilinmeyen ilk bir eşten doğmuş olabileceğini ileri sürer. Osburh, Wight Adası yöneticilerinin soyundan geliyordu ve Asser tarafından "çok dindar, soylu karakterli ve soylu bir soydan gelen bir kadın" olarak tanımlandı. 856 yılındaki Osburh'un ölümünden sonra Æthelwulf, Frank Kralı Charles the Bald'un kızı Judith ile evlendi.

Alfred, 880'lerin sonu veya 890'ların başında, kendi yasalarını ve 7. yüzyıldaki Wessex Kralı Ine tarafından çıkarılan yasaları içeren uzun bir kanun metni yayımladı. Toplam 120 bölüm halinde düzenlenen bu yasalar, Alfred'in hukuki reformlarının temelini oluşturdu. Giriş bölümünde Alfred, çeşitli "sinod kitapları"ndan topladığı yasaları bir araya getirdiğini ve atalarının uyguladığı birçok kuralı seçerek yazdırdığını açıklar. Kendisine uygun bulmadığı bazı yasaları ise danışmanlarının tavsiyesiyle reddettiğini ve farklı şekilde uygulanmalarını emrettiğini belirtir.
Alfred, özellikle akrabası Wessex Kralı Ine döneminde, Mercia Kralı Offa zamanında ve İngiliz halkı arasında ilk kez vaftiz olan Kent Kralı Æthelberht döneminde bulduğu yasalara dikkat çekti. Ine'nin yasalarını kendi kanunlarına entegre etmek yerine eklemeyi tercih etti ve Æthelberht gibi, vücudun çeşitli bölgelerine verilen zararlar için tazminat öngören bir ödeme sistemi de dahil etti; ancak iki yaralanma tazminat sistemi birbiriyle tam olarak örtüşmüyordu. Offa'nın bilinen bir kanun kodu olmaması nedeniyle tarihçi Patrick Wormald, Alfred'in burada 786 yılında Papa'nın Ostia elçisi George tarafından Offa'ya sunulan lejyoner kapitülerini kastetmiş olabileceğini ileri sürdü.
Kanun metninin yaklaşık beşte biri Alfred'in giriş bölümünden oluşur. Bu bölümde On Emir'in İngilizce çevirisi, Çıkış Kitabı'ndan bazı bölümler ve Elçilerin İşleri'ndeki Apostolik Mektup yer alır. Giriş, Alfred'in Hristiyan hukukunun anlamı üzerine yaptığı bir tür düşünsel yorum olarak değerlendirilebilir. Metin, Tanrı'nın Musa'ya verdiği yasadan Alfred'in Batı Sakson halkı için yasa koymasına uzanan bir süreklilik kurar. Böylece kutsal geçmiş ile tarihsel şimdiki zaman arasında bir bağ kurulur ve Alfred'in yasa koyma süreci ilahi bir yasa koyma eylemi gibi sunulur.

Somerset bölgesine sığındıktan sonra Alfred’in, kim olduğunu bilmeyen bir köylü kadın tarafından evine kabul edildiği anlatılır. Kadın, ateşin yanında pişmeye bıraktığı ekmeklere göz kulak olmasını ister; ancak Alfred, krallığının sorunlarına dalıp gider ve ekmeklerin yanmasına engel olamaz. Kadın geri döndüğünde, ekmekleri yaktığı için Alfred’i sert bir şekilde azarladığı söylenir. Bu efsanenin bilinen ilk yazılı kaydı, Alfred’in ölümünden yaklaşık yüzyıl sonra ortaya çıkar; ancak öykünün kökeninin daha eski folklor anlatılarına dayandığı düşünülmektedir.

İngiltere Kralı VI. Henry, 1441'de Alfred'in Papa IV. Eugenius tarafından aziz ilan edilmesini sağlamaya çalıştı; ancak bu girişim başarısız oldu. Günümüzdeki Roma Şehitler Kitabı'nda Alfred'in adına yer verilmemektedir. Anglikan Komünyonu ise onu Hristiyan bir kahraman olarak yüceltir ve 26 Ekim'de Lesser Festival ile anar. Ayrıca İngiltere Kilisesi'ne bağlı birçok kilisenin vitraylarında Alfred tasvirlerine rastlanabilir. 2007 yılında Rus Ortodoks Kilisesi'nin Kutsal Sinodu, Kral Alfred'i de kapsayan "Britanya Adaları'nın Tüm Azizlerini" aziz ilan etti. Alfred, Britanya Adaları'nın Tüm Azizleri Yortusu kapsamında Pentekost'tan sonraki üçüncü pazar günü ve ayrıca kendi yortu günü olan 26 Ekim'de anılmaktadır.
Alfred, kendi biyografisini yazması için Piskopos Asser'i görevlendirdi ve bu eser doğal olarak Alfred'in olumlu yönlerini ön plana çıkardı. Daha sonraki Orta Çağ tarihçileri, özellikle Galfridus Monemutensis gibi yazarlar da Alfred'in olumlu imajını güçlendirdi. Reformasyon dönemine gelindiğinde Alfred, İngilizceyi Latinceye tercih eden ve dindar bir Hristiyan hükümdar olarak görülüyordu; bu nedenle onun yaptırdığı çeviriler, Normanlar sonrası Roma Katolik etkilerinden uzak ve "saf" kabul edildi. Bu sebeple "Büyük" lakabı 13. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlasa da 16. yüzyılda yaygınlaştı. Alfred'in çağdaşlarının bu lakabı kullandığına dair bir kanıt bulunmamaktadır. Bu unvan, onun vatanseverliği, "barbarlığa" karşı başarısı, eğitimi teşvik etmesi ve hukuk düzenini kurması nedeniyle sonraki nesiller tarafından korundu.

İngiltere hükümdarları listesi

Pollard, Justin (2006) Alfred the Great: the man who made England, ISBN 0-7195-6666-5 (İngilizce)
Reuter, Timothy (ed.), (2003)  Alfred the Great (Studies in early medieval Britain),, ISBN 978-0-7546-0957-5 (İngilizce)
Britanyalı Kraliyet resmi web sitesi "Alfred 'The Great' (r. 871-899)" maddesi. [1] 28 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Sir Alfred Joseph Hitchcock CBE (13 Ağustos 1899 - 29 Nisan 1980), Birleşik Krallık doğumlu Amerikalı gerilim filmleri yönetmenidir. Londra'da dünyaya gelen ve mühendislik eğitimi gören Hitchcock; Psycho, North by Northwest, Vertigo, Rear Window ve The Birds gibi klasikleşmiş filmleriyle tanınır. Tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. Gerilim ve cinayet filmleri ustası Hitchcock'un 70'e yakın filmi mevcuttur.

Hitchcock 13 Ağustos 1899'da Londra'nın doğusundaki (sonradan Essex'in bir parçası olan) Leytonstone 517 High Road'da ailesinin kiraladığı bir manav dükkânının üstündeki dairede üç kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Diğer kardeşleri William Daniel (1890-1943) ve Ellen Kathleen ("Nellie") (1892-1979) idi. Annesi Emma Jane Hitchcock (1863-1942) ile babası William Edgar Hitchcock (1862-1914) kısmen İrlanda kökenli katolik kilisesine bağlı kişilerdi.  Babası William da kendi babası gibi manav idi.
Hitchcockların Campion Road, Putney'deki beş yatak odalı Viktorya tarzı evi, ebeveyn ve çocuklar dışında amca John Hitchcock, hizmetçi, aşçı, şoför ve bahçıvanın da yaşadığı kalabalık bir evdi. Amca John her yaz aile için Cliftonville, Kent tarafında deniz kenarında bir sayfiye evi kiralardı. Hitchcock, turistler ve yerliler arasındaki sınıf farklılıklarına ilk olarak orada tanık olduğunu söyler.
Hitchcock, iyi huylu bir çocuk olduğunu, babasının ona "ışık saçmayan küçük lambam" dediğini ve hiç oyun arkadaşı olduğunu hatırlamadığını söylemiştir. Onunla röportaj yapanlara anlatmayı en sevdiği hikâyelerden birisi beş yaşındayken babasının eline kısa bir not tutuşturup bir polis karakoluna göndermesi idi. Polis şefi kağıdı okuyup Alfred'i beş on dakikalığına bir hücreye kapatmış ve "biz yaramaz çocuklara böyle yaparız" demişti. Bu deneyimin onda ömrü boyunca polis korkusu yarattığını 1973'te Tom Snyder'e şöyle ifade etmişti: "kanunla ilgili her şeyden o kadar korkardım ki, park cezası alırım diye araba bile süremezdim".
Alfred altı yaşındayken aile Limehouse'a taşındı ve 130 ve 175 Salmon Lane'de fish and chips ve balık satışı için kullandıkları iki dükkân kiraladı; üst katlarında da kendileri oturdular. Hitchcock muhtemelen 1907 yılında Howrah House Manastırı'ndaki ilkokula başladı. Patrick McGilligan'a göre Howrah House'da en fazla iki yıl kaldı. Aynı zamanda evin yakınında ve "İsa'nın sadık dostları" adındaki bir dini cemaat tarafından çalıştırılan "beyefendilerin kızları ve küçük oğlanlar için" olan Wode Streer School'a gitti. 9 yaşında ise Battersea'deki Salesian kolejinde yatılı olarak kalmaya başladı.
Hitchcock 11 yaşına geldiğinde aile bu kez Stepney'e taşındı ve Hitchcock 5 Ekim 1910'da Stanford Hill, Tottenham'da (şimdiki Haringey) sıkı disiplini ile tanınan bir cizvit dil okulu olan St. Ignatius Kolejine gönderildi. Hitchcock'un anlatımına göre o zamanlar Cizvit rahipler sert lastikten yapılmış bir sopa kullanırdı ve ceza almış olan çocuğa dersten sonra başrahibi görmeye çıkması söylenirdi. Çocuk bütün bir günü bu cezanın infaz edilmesini bekleyerek geçirirdi. Hitchcock bu yüzden fiziksel cezalardan hep korkuğunu söylemiştir. Okul kayıtlarına göre Hitchcock 1899 değil, 1900 doğumludur; Spoto'ya göre eğitiminden bir yıl geride olduğu için kasıtlı olarak 10 yaşında şeklinde kayda geçirilmiş olabilir.
Biyografi yazarı Gene Adair, Hitchcock'un "ortalama veya ortalamanın biraz üstünde bir öğrenci" olduğunu yazarken, kendisi "sınıftaki ilk beş öğrencinin arasında, genellikle de dördüncü ya da beşinci en iyi notu alan" öğrenci olduğunu söyler. İlk yılın sonunda Latince, İngilizce, Fransızca ve din eğitimi derslerinde başarılı olduğu fark edildi. Taylor'a göre en sevdiği ders coğrafya idi ve haritalarla, tren yolları ve otobüs zaman çizelgeleriyle çok ilgilenirdi, öyle ki Orient Express'in tüm duraklarını ezbere söyleyebilirdi. Peter Bogdanovich'e şöyle demişti: "Cizvitler bana organizasyon, kontrol ve bir dereceye kadar analizi öğrettiler".

Hitchcock ailesine mühendis olmak istediğini söyledi. Ailesi bunu ciddiye aldı ve onu St. İgnatius'taki okuldan alarak 23 Temmuz 1913'te Poplar'daki Mühendislik ve Navigasyon okuluna kaydettirdi. 1962'de Truffaut ile yaptığı ve sonradan kitap haline getirilen söyleşide "mekanik, elektrik, akustik ve navigasyon üzerine eğitim" aldığını söyler. 12 Aralık 1914'te babası anfizem ve böbrek hastalığından dolayı 52 yaşında öldü. Annesine ve evin ihtiyaçlarına destek olmak için (kendisinden büyük kardeşleri evden daha önce ayrılmışlardı) Londra duvarı yakınlarındaki Henley Telgraf ve Kablo Şirketi'nde haftalık 15 şilin karşılığında işe başladı. Çalışırken bir taraftan da sanat tarihi, resim, ekonomi ve politik bilimler üzerine dersler aldığı akşam okuluna devam ediyordu. Annesiyle birlikte Salmon Lane'de yaşamlarına devam ederken, aile dükkânlarını kardeşleri çalıştırıyordu.
1914'te Birinci Dünya Savaşı patladığında Hitchcock askere alınamayacak yaştaydı, 1917'de 18 yaşına geldiğinde "ciddi organik rahatsızlıklarının olmadığı; ancak sadece hafif işleri yapabileceği, garnizondaki bazı hizmet işlerine dayanabileceği" şeklinde bir rapor aldı. Kraliyet ordusunun mühendis alayına alındı ve bazı teorik brifinglere, hafta sonu tatbikatlarına ve talimlere katıldı. John Russel Taylor'ın aktardığına göre Hyde Park'ta yapılan bir talimde Hitchcock'tan ayaklarına dolak takması istendi. Ancak Hitchcock dolağı bir türlü ayağının etrafına sarmayı başaramadı ve sürekli yere düşürdü.
Savaştan sonra Hitchcock yaratıcı yazarlık yapma fırsatları elde etmeye başladı. Haziran 1919'da çalıştığı şirketin iç yayını olan Henley Telegraph'a gönderdiği birkaç kısa öykü sayesinde bu yayının kurucu editörü ve işletme yöneticisi yapıldı. Henley'de elektrik kabloları konusunda uzmanlaşmıştı ve Londra Üniversitesindeki sanat derslerinde devam etmeye başlayınca şirket Hitchcock'u reklam bölümüne transfer etti. Böylece elektrik kablolarıyla ilgili reklamların tasarımlarını ve çizimlerini yapma imkanı doğmuş oldu. İşini seviyordu ve bazen geç saatlere kadar ofiste çalışıyordu; daha sonra Truffaut'ya "bu çalışmalarım, sinemaya doğru ilk adımlarım olarak, bu alana kaymamda büyük yardım sağladı" demişti. Yine Truffaut'ya aynı dönemde sık sık sinemaya gittiğini, özellikle Amerikan filmlerini çekici bulduğunu, Chaplin'in, D. W. Griffith'in ve Buster Keaton'un filmlerini izlediğini, Fritz Lang'in "Der müde Tod" filmini (1921) çok beğendiğini söylemişti.

Hitchcock henüz Henley'de çalışıyorken, Paramount Pictures'ın yapım kolu olan Famous Players-Lasky'nin Londra'da bir stüdyo açacağını okudu. Burada Maria Corelli'nin "The Sorrows of Satan" adlı filmini çekmeyi planlıyorlardı. Sessiz filmlerde kullanılan ara yazılar için hazırladığı bazı kartları ve çizimleri stüdyoya gönderdi. İşe alındı ve 1919'da Hoxton, Poole caddesindeki Islington stüdyolarında  "Arayazı kartları tasarımcısı" olarak işe başladı.
Donald Spoto'nun belirttiğine göre stüdyoda çalışan personelin çoğu hangi işleri yapacakları oldukça katı şekilde tanımlanmış olan Amerikalılardı ama İngiliz çalışanlar her konuyla ilgilenmeleri için teşvik ediliyordu; bu da Hitchcock'un yazar, sanat yönetmeni ve yapım yöneticisi olarak en az 18 sessiz filmde deneyim kazanmasına imkan tanıdı. The Times, Şubat 1922'de "Mr. A. J. Hitchcock'un nezareti altında bulunan özel başlık sanatları bölümü"nden bahsediyordu. Bu dönemde finansal nedenlerden dolayı çekilmesinden vazgeçilen, çekilmiş olan bölümlerinin de kayıp olduğu 13 Numara (1922) (Mrs. Peabody olarak da bilinir) ve Seymour Hicks'in oynadığı "Always Tell Your Wife"ın (1923) yönetmenliğini yaptı. Hicks filmin yönetmeni ile kavga edince Hitchcock'a "gel bu filmi birlikte bitirelim" demiş ve Hitchcock da filmin tamamlanmasına yardım etmişti.  Hicks daha sonra "malzeme odasından sorumlu olan şişman bir gencin yardımıyla (ki bu kişi Alfred Hitchcock'tan başkası değildi.) filmi bitirdiklerini yazmıştı.

Paramount, Londra'da yaptığı filmler Amerika'da tutmadığı için stüdyoyu İngilizlere kiralamaya başladı ve 1922'de tamamen çekildi. Stüdyoyu Michael Balcon tarafından kurulan, daha sonra adı Gainsborough Pictures olacak olan şirket kiraladı ve Hitchcock bu yeni şirkette yardımcı yönetmen olarak işe başladı. 1923'te Graham Cutts ile birlikte "Woman to Woman" filmi üzerine çalışmaya başladı, seti tasarladı, senaryoyu yazdı, sanat yönetmenliğini üstlendi ve yapıma yardımlarda bulundu. Daha sonraları bu film için "gerçekten elimden çıkan ilk filmdi" demiştir. Filmin editörlüğünü ve script-girllüğünü ise daha sonra eşi olacak olan Alma Reville yapmıştı. Daha sonra Cutts'ın The White Shadow (1924) (Beyaz Gölge), The Passionate Adventure (İhtiraslı Serüven) (1924), The Blackguard (Siyah Muhafız) (1925) ve The Prude's Fall (İffetin Düşüşü) (1925) filmlerinde de yönetmen yardımcılığı yaptı. Siyah Muhafız Postdam'daki Babelsberg Stüdyolarında çekilmişti ki Hitchcock burada daha önce F. W. Murnau'nun "Son Adam" (1924) filmini çekimini kısmen izlemişti. Murnau'nun çalışmasından etkilenmiş ve daha sonra kendi çalışmalarında da ondan gördüğü birçok tekniği kullanmıştı.
1925 yazında Balcon, Hitchcock'tan Virginia Valli'nin oynayacağı, bir Alman firması olan Emelka'nın Münih yakınlarındaki Geiselgasteig stüdyolarının ve Gainsborough stüdyolarının ortak yapımı olacak olan "Zevk Bahçesi"ni (The Pleasure Garden) (1925) çekmesini istedi. Hitchcock'un nişanlısı Alma Reville de yardımcı yönetmen ve editör idi. Film ticari bir başarısızlık yaşasa da, Balcon Hitchcock'un çalışmasından memnundu; Daily Express onun hakkında "genç bir usta" diye manşet attı". Balcon Hitchcock'tan ikinci bir filmi, "Fear o 'God" adlı bir hikâyeden Münih'te filme çekilecek olan Dağ Kartalı'nı (The Mountain Eagle) (1926) yönetmesini istedi. Film kayıptır; Hitchcock bu filmi için "çok kötü bir filmdi" demiştir.
Hitchcock'un talihi ilk gerilim filmi olan Kiracı (The Lodger: A Story of the London Fog) (1927) ile güldü. Film siyah palto giyen, siyan bir çanta taşıyan ve sadece salı günleri Londra'da sarışın genç kadınları öldüren bir katil üzerine idi.

Alis Harikalar Diyarında, The Walt Disney Company tarafından üretilen ve Lewis Carroll'un Alice kitaplarına dayanan 1951 yapımı Amerikan animasyon müzikal fantastik-macera filmidir. Disney'in 13. animasyon filmi olarak 26 Temmuz 1951'de New York City'de galası yapıldı. Alice'i Kathryn Beaumont, Yürek Kraliçesi'ni Verna Felton, Şapkacı'yı Ed Wynn seslendirmiştir.
Walt Disney'in 1930'larda Alice'i animasyon filmi olarak canlandırma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak, 1940'larda fikri yeniden canlandırdı. Film aslında canlı aksiyonn/animasyon film olarak tasarlandı ancak Disney, 1946'da tümüyle animasyon bir film yapmaya karar verdi. Aynı adla tema şarkısı, standart bir caz hâline gelmiştir. Film ilk yayınında eleştirilmesine rağmen günümüzde Disney'in en iyi animasyon klasiklerinden biri ve animasyon ortamında en büyük kült klasiklerinden biri olarak görülmektedir.

Amfitiyatro, Roma uygarlığında gösteriler, gladyatör ve vahşi hayvan oyunları için kullanılan, daire ya da elips biçimli, yükselen tribünlerden oluşan bir kamu yapısıdır. Modern anlamdaki en eski örnekleri Etruria ve Campania'da MÖ 1.yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. Arena, kanlı gösterilerin sergilendiği alanlardır. Vahşi hayvanlar birbirlerini parçalar, insanlar birbirleriyle ya da vahşi hayvanlarla dövüşürlerdi. Genellikle ölümle sonuçlanan bu acımasız dövüşlerin büyük bir izleyici kitlesi vardı. Arena ayrıca suyla doldurularak çeşitli gösteriler yapılırdı.
"Amfi" kelime anlamı olarak "çevresinde/iki yönden/çift" demektir. Bu nedenle, amfitiyatroyu işlevinden başka yapı şekli de tiyatrodan ayırır. Tiyatro, yarım daire bir yapı iken, amfitiyatro “çift” tiyatro yani dairesel ya da elips şeklindedir. Amfitiyatroları yine elips şeklinde kullanış amaçları ve formları farklı olan stadyumlar ile de karıştırmamak gerekir.
Roma uygarlığı döneminde ortaya çıkan amfitiyatroların eski Yunan ve Anadolu'da örnekleri yoktur. Örneğin Türkiye'de Efes ve Aspendos'da örneği bulunan yapılar amfitiyatro değildir. Dünyada en tanınmış örneği Roma'da bulunan Colosseum'dur.
Latince olan arena sözcüğü kumluk anlamına gelir. Çünkü bu alanlar, dövüş sırasında akan kanları kolaylıkla dibe sızdırması için kumlarla kaplı olurdu. Tribünlerin altında karanlık odalar, gladyatörler için barakalar, zindanlar, vahşi hayvanlar için kafesler bulunurdu. Arena, parmaklıklarla çevrili olurdu. Arenada dövüşen kişilere gladyatör denirdi. Gladyatörlerin çoğu suçlular ya da köleler arasından yetişirdi. Dövüşler gladyatörlerden birinin, bazen her ikisinin ölümüyle sonuçlanırdı.
İlk amfitiyatroların dayanıksız tahta yapılar olduğu bilinmektedir. Taşlarla yapılan amfitiyatrolar MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında yapılmaya başlanmış, Augustus döneminde çoğalmaya başlamıştır. Taşlarla inşa edilmiş bilinen en eski amfitiyatro, MÖ 80 yılında Pompeii antik kentinde inşa edildiği hesaplanan Pompeii Amfitiyatrosudur.
Roma'daki Kolezyum (Flavianus Amfitiyatrosu), amfitiyatroların en ünlüsüdür. Daha sonra Colosseum olarak adlandırılan bu amfitiyatronun eski kaynaklarda yaklaşık 80 bin izleyici aldığı belirtilir. Ama günümüz ölçümleri ancak 50 bin kişi olabileceğini göstermiştir. Günümüze ulaşan diğer ünlü amfitiyatrolar İtalya'da Verona, Pompeii ve Puteoli'deki (bugünkü Pozzuoli); Hırvatistan'da İstriya'nın merkezi Pula'daki; Fransa'da Nîmes ve Arles'daki amfitiyatrolardır.
Tunus'un El Jem şehrinde bulunan amfitiyatro da günümüze oldukça iyi korunmuş olarak gelmiştir.
2012 yılındaki arkeolojik araştırmalar sonunda, antik çağdaki ilk amfitiyatronun Ürdün'ün Faynan Vadisi'nde MÖ 9600 yılı civarında yapıldığı ortaya çıkmıştır. Kömünal binaların bulunduğu bir köy de bulunmuştur.

Meşrutiyet, meşruti monarşi, anayasal monarşi, anayasal tekerki ya da parlamenter monarşi, hükümdarın yetkilerinin anayasa ve halk oyuyla seçilen meclis tarafından kısıtlandığı yönetim biçimi. Arapça şart kökünden türemiş olan meşrutiyet 19. asırdan itibaren Osmanlı Devleti'nde meclisli saltanat-hilafet anlamında kullanılmıştır. Daha genel ifadesiyle; meşrutiyet, bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan yönetim biçimidir.
Tarihi çağlarda pek çok örneği verilebilirse de(senato-imparator ikilemindeki Roma, İtalyan şehirleri gibi) İngiltere'de 1215 yılında Magna Carta ile kurulan siyasi düzen tarihteki ilk meşruti monarşi rejimi olarak anılır. Fransa'da 1830 Devrimi'nden sonra kurulan Anayasal Monarşi, cumhuriyet ile mutlak krallık arasında bir "orta yol" olarak benimsenmiştir. Osmanlı Devlet hayatında özellikle Abdülaziz döneminde nazırlık yapmış mısır hıdiv ailesinden Mustafa Fazıl Paşa tarafından padişaha yazılan bir mektupta anayasal monarşi anlamında nizam-ı serbestane kelimesi geçmiştir. Bu tabir sonraları yerini daha İslami bir meşrutiyet tabirine bırakmış ve usul-i meşveret denmiştir. Özellikle 1876'ya giderken; ulemanın da bu kavrama ısındığı ve usul-i meşveret tabirinin bir siyasi hamle olduğu görülüyor.
Osmanlı Devleti'nde anayasa (Kanun-ı Esasî) ve parlamenter rejim (Meclis-i Mebûsan) tartışmaları 1830'larda başlayıp 1860'larda yoğunlaşmış ve özellikle 1875 sonrası ulema ve bürokrasi arasında ciddi bir fikir tartışması ortaya çıkmıştır. Tersane Konferansı sırasında Avrupalılarca gayrı müslim Osmanlı tebaasına ciddi ve geniş haklar tanınması isteğine karşı Meclis-i Umumi'de Mithat paşa ve devlet ricali genel bir meşruti ıslahatla devletin dengesinin bozulmadan ıslahatlara girişilebileceğinden bahsetmiştir. Ulema arasında zıt fikirler mevcuttu. Anadolu kazaskeri Seyfeddin Efendi, şavirhüm fi'l-emr ayeti gereğince meşrutiyetin şeriata uygun olduğunu savunurken; ekseri ulema ise gayrimüslimlerin meclise girmesinin caiz olmadığı yönünde ısrarlıydı. Tüm bu şartlar altında bir yandan batılılarca siyasi baskılar yapılırken; diğer yanda da Abdülaziz'in tahtan indirilişi sonrası Çerkez Hasan olayıyla tanzimatçı bürokrasi yönetimde baskın bir siyaset izledi ve V. Murat'ı halletti, akabinde veliaht Abdülhamit Efendi'yi meşrutiyeti ilan etmesi şartıyla tahta çıkardılar. Namık Kemal, Ziya Paşa ve tabii ki Mithat Paşa'nın önderliğinde 23 Aralık 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. 1878'de II. Abdülhamid tarafından, 93 Harbi'nin çıkmasına neden olduğu için Meclis kapatılmış ve Anayasa'nın bazı bölümleri askıya alınmış ise de, teorik olarak Meşruti rejimin devam ettiği kabul edilmiştir, zira devletin her sene düzenli olarak çıkardığı salnamelerde Kanun-ı Esasi'ye yer verilmiş olması şeklen de rejimin devam ettiği görüşünü destekler.
24 Temmuz 1908'de yapılan ihtilalle Kanun-ı Esasi'nin yeniden yürürlüğe konması İkinci Meşrutiyet döneminin başlangıcı sayılır. Bu dönem, Meclis-i Mebusan'ın Vahdeddin tarafınca kapatıldığı 11 Nisan 1920 tarihine kadar sürmüştür.
Monarşi bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Bu hükümdar, Türkçede han, kağan, hakan ile başka dillerden geçmiş kral, imparator, şah, padişah, prens, emir gibi çeşitli adlar alabilir. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir.
“Monarşi” sözcüğü Türkçeye Fransızca "Monarchie" kelimesinden girmiştir. Monarchie kelimesi ise Yunanca “tek şef” anlamına gelen "Monos Archein" kelimelerinden türemiştir. O halde monarşi, etimolojik olarak, “tek kişinin yönetimi” anlamına gelmektedir.
Birçok ülkede toplumsal ve siyasal gelişim, özellikle 18. yy. sonların­da, «meşrutî» adı verilen yeni bir tür monarşinin doğmasına yol açtı. Bu monarşi tipinde hükümdarın yetkileri, yazılı bir Anayasa ile tanımlanmış ve sınırlanmıştır. Bu monarşi genellikle «parlamenter»dir ve demokrasiye pek yakın olabilir: Kral devletin simgesi olarak kalır, ancak yürütme yetkisini bir hükûmete bırakır; hükü­met de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uyma­ya zorunludur. Hollanda, Danimarka, Birleşik Krallık, Japonya, İsveç ve Belçika'da durum böyledir Avrupa'da mutlakiyetçi kraliyet rejiminden parlamenterizme geçiş, Birleşik Krallık'ta başlamıştır. Kıran kırana geçen siyasi mücadelenin sonucunda İngiliz soylular, Kral Yurtsuz John'a 1215 yılında Magna Carta (Magna Karta) adı verilen bir fermanı kabul ettirerek, parlamento yönetimini kurdular. Buna göre:
1. Kral halkın onayını almadan vergi toplayamayacaktı.
2. Kanuni dayanağı olmadan kimse tutuklanamayacak, hapis ve sürgün edilemeyecekti.
3. Ülkeye giriş ve çıkış serbest olacak, tam ticaret serbestliği tanınacaktı.
Parlamenter sistem bazen işletilerek, bazen askıya alınarak, 17. yüzyıla gelinmiş olundu. Bu yüzyıl Mutlakiyetçilerle, Özgürlükçü hareketlerin mücadelesine sahne olmuştur.
Kral I. Charles'ın parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa'ya savaş ilan etmesi ve bu savaşların maliyetini karşılayabilmek için vergileri arttırması üzerine, İngiliz Parlamentosu 1628 yılında Haklar Bildirisi (Petition of Rights) adı verilen belgeyi yayınladı. Bu bildiride, kralın yetkileri sınırlanarak hukuksal süreçten geçmeden kralın kimseyi suçlayamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı kullanamayacağı belirtiliyordu. Kral buna tepki göstererek parlamentoyu dağıttı. Ancak vergi izni alabilmek için, 1640 yılında parlamentoyu tekrar toplanmaya çağırmak zorunda kaldı.
Aradan geçen kırk yıllık süreç sonunda, 1689 yılında İngiliz Parlamentosu'nun Haklar Kanunu (Bill of Rights) yayınlamasıyla, egemenlik parlamentonun denetimine geçmiştir. Bu bildiriye göre;
1. Parlamento seçimleri serbestçe yapılabilecektir.
2. Parlamento üyeleri tam bir ifade özgürlüğüne sahip olacaktır.
3. Parlamentonun kabul ettiği kanunlar kral dahil herkesi bağlayacaktır.
4. Parlamentonun izni alınmadan asker ve vergi toplanamayacaktır.
Bu kanun ile parlamenter demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler Avrupa'da ve tüm dünyada ilk önce İngiltere'de uygulanmıştır
Temsili demokrasiler içerisinde Parlamenter rejimin temel özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

Parlamenter rejimde yasama ve yürütme organları hukuken birbirinden bağımsızdır, ancak aralarında bir takım iş birliği ve etkileşim mekanizmaları vardır.
Bu rejimde yürütme iki-başlıdır. Devlet başkanı, yürütmenin sorumsuz başını oluşturur. Yürütmenin sorumlu organının başında ise başbakan bulunur. Başbakanın parlamenter olması şartı bulunmaktadır; buna karşın bakanların parlamenter olması şartı aranmamaktadır.
Devlet başkanının siyasal açıdan sorumluluğu bulunmamaktadır.
Bakanlar kurulunun parlamentoya karşı sorumluluğu bulunmaktadır
Devlet başkanı hükûmet etmez.
Devlet başkanının uzlaştırıcı ve uyarıcı bir rolü bulunmaktadır.
Yürütmenin diğer başını oluşturan Bakanlar Kurulu, yasama organına karşı sorumludur.
Parlamenter sistemlerde çoğunluk ilkesi genel olarak esastır. Mecliste çoğunluğu sağlayan parti hükûmet eder ve bu partinin başkanı başbakan olur.
Hükûmet yasama organına karşı sorumludur.
Parlamenter sistem tek meclisli ya da iki meclisli olabilir.
Parlamenter sistemde yasama ve yürütme arasındaki ilişki, iş birliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.
Yasama, yürütmeyi çeşitli yollarla denetler ve gözetim altında bulundurur. Meclise güvensizlik oyu vererek hükûmeti düşürebilir. Meclis güvensizlik oyu vererek hükûmeti düşürebilir. Buna karşılık, yürütme de meclisi feshetme olanağına sahip bulunmaktadır. Fesih yetkisi, parlamenter sistemde, istikrarın sağlanmasında önemli yeri olan bir kurumdur.
Yukarıda özetlediğimiz özelliklere sahip parlamenter rejim hâlen çeşitli ülkelerde uygulama olanağı bulmaktadır. Parlamenter rejimin doğduğu ve hâlen uygulandığı tipik örnek Birleşik Krallık'tadır. Buradaki parlamenter rejime “Westminster Modeli” adı da verilmektedir.

Meşrutiyet Osmanlı Devleti'nde anayasa (Kanun-ı Esasi) ve parlamenter rejim (Meclis-i Mebusan) tartışmaları 1830'larda başlayıp 1860'larda yoğunlaşmış ve nihayet 23 Aralık 1876'da Meşrutiyet ilan edilmiştir. 1878'de II. Abdülhamit tarafından Meclis kapatılmış ve Anayasa'nın bazı bölümleri askıya alınmış ise de, teorik olarak Meşruti rejimin devam ettiği kabul edilmiştir.
24 Temmuz 1908'de yapılan ihtilalle Kanun-ı Esasi'nin yeniden yürürlüğe konması İkinci Meşrutiyet döneminin başlangıcı sayılır. Bu dönem Meclis-i Mebusan'ın 11 Nisan 1920'de Mehmet Vahdettin tarafından kapatılmasına kadar sürmüştür.

İstanbul'un Beyoğlu semtindeki Meşrutiyet Caddesi'nin adı eskiden (Padişah Abdülaziz onuruna) Aziziye Caddesi iken, 1908 ihtilalinden birkaç gün sonra "Meşrutiyet Caddesi" olarak değiştirilmiştir.
Tarihçi Mahmut Goloğlu, 23 Nisan 1920 - 29 Ekim 1923 arasında süren Türkiye Büyük Millet Meclisi rejimini "Üçüncü Meşrutiyet" olarak adlandırır.

İran Meşrutiyet İnkılabı

Andrew Lloyd Webber, Baron Lloyd-Webber (d. 22 Mart 1948), İngiliz besteci ve müzikal tiyatro emprezaryosu. Kariyeri boyunca 17 müzikale imza atmıştır. 2001'de New York Times tarafından "ticari açıdan tarihin en başarılı bestecisi" olarak gösterilmiştir. Müzikallerinden bazıları West End'de ve Broadway'de 10 yılı aşkın süre sahnelenmiştir.
The Phantom of the Opera müzikalinin The Music of the Night, Jesus Christ Superstar müzikalinin I Don't Know How to Love Him, Evita müzikalinin Don't Cry for Me, Argentina, Joseph and the Amazing Technicolor Dreamcoat müzikalinin Any Dream Will Do ve Cats müzikalinin Memory şarkıları müzikallerinin dışına çıkarak hit olmuş ve farklı sanatçılar tarafından kaydedilmiş şarkılarından bazılardır.
7 Tony ödülü, üç Grammy ödülü, bir Oscar ödülü, bir Emmy ödülü, 6 Olivier ödülü ve bir Altın Küre ödülü sahibidir. 1992 yılında müziğe katkılarından ötürü Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye ilan edilmiştir.
Really Useful Group adlı şirketi, Londra'nın en büyük tiyatro işletmecilerindendir. Bazı yapımcılar, Lloyd Webber müzikallerini Really Useful Group lisansıyla İngiltere'nin farklı yerlerinde sahnelemekte ve turnelere çıkmaktadır. Lloyd Webber ayrıca sahne sanatları eğitimi veren Arts Educational Schools, London adlı özel kuruluşun başkanıdır.

The Likes of Us (1965)
Sözyazarı: Tim Rice
2005 yılına kadar sahnelenmedi

Joseph and the Amazing Technicolor Dreamcoat (1968)
Sözyazarı: Tim Rice

Jesus Christ Superstar (1970)
Sözyazarı: Tim Rice

Jeeves (1975)
Sözyazarı: Alan Ayckbourn

Evita (1976)
Sözyazarı: Tim Rice

Tell Me on a Sunday (1979)
Sözyazarı: Don Black

Cats (1981)
Sözyazarı: T. S. Eliot

Song and Dance (1982)
Sözyazarı: Don Black
Variations (1978) ve Tell Me On A Sunday (1979) in kombinasyonu

Starlight Express (1984)
Sözyazarı: Richard Stilgoe

Cricket (1986)
Sözyazarı: Tim Rice
İlk olarak Kraliçe Elizabeth'in 60. doğumgününde sahnelendi

The Phantom of the Opera (1986)
Sözyazarı: Charles Hart
Gaston Leroux romanından uyarlanmıştır

Aspects of Love (1989)
Sözyazarı: Don Black ve Charles Hart
David Garnett romanından uyarlanmıştır

Sunset Boulevard (1993)
Sözyazarı: Christopher Hampton and Don Black

Whistle Down the Wind (1996)
Sözyazarı: Jim Steinman

The Beautiful Game (2000)
Sözyazarı: Ben Elton
The Boys in the Photograph (2009) olarak değiştirildi

The Woman in White (2004)
Sözyazarı: David Zippel
Wilkie Collins romanından uyarlanmıştır

Love Never Dies (2010)
Sözyazarı: Glenn Slater

24 yaşındayken ilk eşi Sarah Hugill ile 24 Temmuz 1972'de evlendi. Imogen Lloyd Webber (d. 31 Mart 1978) ve Nicholas Lloyd Webber (d. 2 Temmuz 1979) olmak üzere iki çocukları oldu. 14 Kasım 1983'te Lloyd Webber ile Hugill boşandılar. İkinci eşi şarkıcı/dansçı Sarah Brightman ile 22 Mart 1984'te Hampshire'da evlendi ve onu The Phantom of the Opera müzikalinde başrole yerleştirdi. 3 Ocak 1990'da boşandılar. Üçüncü eşi Madeleine Gurdon ile 9 Şubat 1991'de Westminister, Londra'da evlendi. Alastair Adam (d. 3 Mayıs 1992), William Richard (d. 24 Ağustos 1993) ve Isabella Aurora (d. 30 Nisan 1996) olmak üzere 3 çocukları oldu.

Andrew Lloyd Webber Resmi Sitesi15 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SBGMusic.com sitesinden Andrew Lloyd Webber'in biyografisi26 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrew Lloyd Webber Wikipedia Sayfası28 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrew Marvell (31 Mart 1621-16 Ağustos 1678), 1659 ile 1678 yılları arasında çeşitli zamanlarda Avam Kamarası'nda görev yapmış İngiliz metafizik şairi, hicivci ve siyasetçi. Topluluk döneminde John Milton'ın meslektaşı ve arkadaşıydı. Şiirleri, aşk şarkısı "To His Coy Mistress"ten, "Upon Appleton House"daki aristokrat bir kır evi ve bahçeyi çağrıştıranlara ve "Bahçe"ye, "Cromwell'in İrlanda'dan Dönüşü Üzerine Bir Horatian Ode" ve daha sonraki kişisel ve politik hicivler olan "Flecknoe" ve "Hollanda'nın Karakteri"'ne kadar uzanır.

Andrew Marvell çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Andrew Marvell tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Andrew Marvell çalışmaları (kamu malı sesli kitaplar) 
Poems: Luminarium
Correspondence and prose works: in Grosart's edition (via Google Books)
Biography: Poetry Foundation;
Gutenberg Projesi'nde  Andrew Marvell  by Augustine Birrell
Andrew Marvell's Grave
Andrew Marvell, Sir Thomas Widdrington and Appleton House (Notes and Queries 1996); www.phoenixlodger.co.uk
Andrew Marvell at Nun Appleton (TLS 1994); www.phoenixlodger.co.uk

Sir Andrew John Wiles, , (d. 11 Nisan 1953), İngiliz matematikçi. Oxford Üniversitesi'nde Royal Society araştırma profesörüdür.
11 Nisan 1953 tarihinde Cambridge - İngiltere'de doğmuştur. 1974 yılında Cambridge Üniversitesi'nde tamamladığı lisans eğitiminin ardından, 1979'da yine aynı okulda doktora çalışmasını yaptı. Hâlen ABD'de Princeton Üniversitesi'nde profesör olarak görev yapmaktadır.
"Herhangi x, y ve z pozitif tamsayıları için, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}}
  
 ifadesini sağlayan ve 2'den büyük bir n doğal sayısı  yoktur" biçimindeki Fermat'ın Son Teoremi olarak bilinen matematik problemini, 1637 yılında ortaya atılmasından 357 yıl sonra, 1994'te Richard Taylor ile birlikte çözmesiyle ünlenmiştir.
10 yaşındayken yerel halk kütüphanesinde bir matematik kitabında karşılaştığı Fermat'ın Son Teoremi çok ilgisini çekmişti. Belki de matematikçi olmasına yol açan bu problemi çözmek için çalışmaya daha o yıllarda başladı.

Schock Ödülü (1995)
Royal Society of London tarafından verilen Madalya - (1996)
Cole Ödülü (1996)
Wolf Ödülü (1996)
Kral Faysal Ödülü (1998)
Clay Araştırma Ödülü (1999)
Britanya İmparatorluğu Şövalyeliği (2000)
Shaw Ödülü (2005)
Abel Ödülü (2016)
Copley Madalyası (2017)

Princeton Üniversitesinde "Wiles" (PDF). 16 Mart 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Andy Serkis (d. 20 Nisan 1964, İngiltere), İngiliz oyuncu. En çok Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinde (2001-2003) ve Hobbit: Beklenmedik Yolculuk'ta (2012) Gollum, 2005 yapımı aynı adı taşıyan filmde King Kong, Maymunlar Cehennemi yeniden başlatma serisinde Caesar (2011-2017), Steven Spielberg'in Tenten'in Maceraları (2011) filminde Kaptan Haddock / Sir Francis Haddock ve Yıldız Savaşları devam üçlemesi filmleri Star Wars: Güç Uyanıyor (2015) ve Star Wars: Son Jedi'da (2017) Yüce Lider Snoke gibi bilgisayar tarafından oluşturulan karakterler için hareket yakalama oyunculuğu, animasyon ve ses çalışmasını içeren hareket yakalama rolleriyle tanınır. 2018 yılında kendi yönettiği Mogli: Orman Çocuğu filminde Baloo karakterini canlandırdı. 2022'de Star Wars Disney+ dizisi Andor'da Kino Loy karakterine hayat verdi.
Serkis tüm zamanların en çok kazanan sekizinci oyuncusudur ve hareket yakalama alanındaki film çalışmaları eleştirmenlerce beğenilmiştir. Hareket yakalama oyunculuğuyla bir Empire Ödülü ve iki Saturn Ödülü aldı. İngiliz televizyon filmi Longford'da (2006) canlandırdığı seri katil Ian Brady rolüyle Altın Küre adaylığı kazandı ve biyografik film Sex & Drugs & Rock & Roll'da (2010) canlandırdığı yeni dalga ve punk rock müzisyeni Ian Dury rolüyle BAFTA'ya aday gösterildi. Serkis, 2020 yılında BAFTA Britanya Sinemasına Katkı Özel Ödülü'nü aldı. 2021'de The Letter for the King (2020) dizisiyle Daytime Emmy Ödülü kazandı.
Serkis, Marvel Sinematik Evreni filmleri Yenilmezler: Ultron Çağı (2015) ve Black Panther'de (2018) Ulysses Klaue'yi canlandırdı. The Batman (2022) filminde Alfred Pennyworth'ü oynadı. Serkis'in kendi yapım şirketi ve hareket yakalama atölyesi olan Londra'daki The Imaginarium'u Mogli: Orman Çocuğu için kullandı. Imaginarium'un 2017 tarihli filmi Breathe ile ilk yönetmenlik denemesini yaptı. Sony'nin Örümcek Adam Evreni'nde geçen Venom: Zehirli Öfke 2'yi (2021) yönetti.
76. Akademi Ödüllerinde kırmızı halıda No war for oil isimli bir pankart açmıştır.

Angevin İmparatorluğu veya Anjulu İmparatorluğu (Fransızca: Empire Plantagenêt), 12. ve 13. yüzyıllar arasında Plantagenet Hanedanı'nın yönetimi altında İngiltere Krallığı ile Fransa'nın batı bölgelerini kapsayan siyasi yapıya verilen modern tarihsel addır. Dönemin hükümdarları bu birliği hiçbir zaman resmî bir “imparatorluk” olarak tanımlamamış, kavram tarihçiler tarafından geriye dönük olarak kullanılmıştır. Başkenti yoktu ancak Angers ve Chinon merkezdi. 1189 yılında en geniş sınırları Akitanyalı Eleanor döneminde oldu. Fransa'dan İngiltere ve İrlanda'ya kadar toprak sahibiydiler. 4 Aralık 1259'da yıkıldı. Son hükümdarı III. Henry'dir.

Angevin İmparatorluğu'nun temelleri, 1154 yılında II. Henry Plantagenet'in İngiltere tahtına çıkmasıyla atıldı. II. Henry, babası V. Geoffrey'den Anjou Dükalığı'nı, annesi İmparatoriçe Matilda'dan Normandiya Dükalığı üzerindeki hak iddialarını devralmıştı. Ayrıca 1152'de Akitanya Düşesi Eleanor ile evlenerek Akvitanya Dükalığı'nı da yönetimine kattı.
Bu evlilik ve miraslar sonucunda Plantagenetler, İngiltere Krallığı'nın yanı sıra Anjou, Maine, Touraine, Normandiya, Poitou ve Akitanya üzerinde doğrudan hâkimiyet kurdu. Bretonya Dükalığı ve Gaskonya ise imparatorluğun etkisi altındaki bölgelerdi.

Angevin hükümdarlarının çoğu, Fransa Kralı'nın teorik olarak üstünlüğünü kabul etmek zorundaydı. Bu durum, II. Henry ile Fransa kralı II. Philippe (Philippe Auguste) arasında sık sık gerilimlere yol açtı. II. Henry'nin oğulları arasında çıkan taht kavgaları da imparatorluğun bütünlüğünü sarstı. 1173–1174 yıllarında patlak veren Oğulların İsyanı bunun en bilinen örneğidir.
I. Richard döneminde (1189–1199) imparatorluk deniz aşırı bir güç hâline gelse de, Haçlı Seferleri ve Fransa ile yapılan savaşlar mali kaynakları tüketti. Richard'ın 1199'da ölümüyle kardeşi Yurtsuz John tahta geçti. Ancak 1204'te Fransa Kralı Philippe Auguste, Normandiya ve Anjou'yu ele geçirerek Angevin İmparatorluğu'nun büyük bölümüne son verdi.

1204'ten sonra İngiltere Kralları yalnızca Gaskonya'da tutunabildi. Bu durum, ilerleyen dönemde Yüzyıl Savaşları'na zemin hazırladı. "Anjulu İmparatorluğu" kavramı tarihçiler tarafından farklı şekillerde değerlendirilmiştir. Bazıları bu yapıyı gevşek bir feodal birlik olarak, bazıları ise erken bir İngiliz-Fransız ikili monarşi denemesi olarak yorumlar.
Plantagenet Hanedanı'nın bu dönemde yaptığı hukuk ve yönetim reformları, İngiltere'nin kurumsal yapısını derinden etkilemiş ve kıta Avrupası'nda kalıcı izler bırakmıştır.

Angevin yöneticileri, yerel dükalıkların özerkliğini korurken güçlü bir kraliyet idaresi oluşturmayı başardı. Feodal beylerin bağlılığı genellikle kişisel çıkarlara ve bölgesel güç dengelerine dayanıyordu. İngiltere'de ise bu dönemde Ortak hukuk sisteminin temelleri atıldı.

II. Henry ve oğlu I. Richard dönemlerinde imparatorluk, Avrupa'nın en güçlü donanmalarından birine sahipti. Richard'ın Akdeniz seferleri sırasında inşa edilen filo, hem Haçlı seferlerinde hem de Fransa'ya karşı mücadelede stratejik rol oynadı.  Bunun yanında, Anjulu kaleleri (özellikle Chinon Kalesi, Rouen Kalesi ve Château Gaillard) dönemin en gelişmiş savunma yapıları arasındaydı.

Anjulu döneminde saraylar, Fransız şövalyelik kültürünün merkezleri hâline geldi. Marie de France ve Chrétien de Troyes gibi yazarlar bu dönemde faaliyet göstermiştir. Eleanor'un sarayı, özellikle trubadur şiirinin ve aşk romansları geleneğinin yayılmasında etkili olmuştur.

II. Henry (1154–1189)
I. Richard (1189–1199)
Yurtsuz John (1199–1216)

İngiltere Krallığı
Normandiya Dükalığı
Anjou Dükalığı
Maine ve Touraine
Poitou ve Akitanya Dükalığı
İrlanda Lordluğu (1171 sonrası)
Gaskonya
Bretonya Dükalığı

Anglikan Komünyonu (İngilizce: Anglican Communion), İngiltere Kilisesi ile tam birlik içinde olan tüm Anglikan kiliselerinin oluşturduğu bir birliktir. 1867'de kurulmuş olup 85 milyondan fazla üyesi ile Roma Katolik ve Doğu Ortodoks kiliselerinden sonra üçüncü büyük Hristiyan cemaatidir. Anglikan doktrininin geleneksel kökenleri Otuz Dokuz Makale'de (1571) özetlenmiştir. İngiltere'deki Canterbury başpiskoposu, "eşitler arasında birinci" olarak tanınan birliğin odağı olarak hareket eder, ancak İngiltere Kilisesi dışındaki Anglikan vilayetlerinde yetki kullanmaz. Cemaatin üye kiliselerinin hepsi olmasa da çoğu, tarihi ulusal veya bölgesel Anglikan kiliseleridir.

Resmî site
Anglo-Catholics: What they believe by Leonard Prestige (Project Canterbury)
Anglicans Online
Project Canterbury Anglican historical documents from around the world
Brief description and history of the Anglican Communion 1997 article from the Anglican Communion Office

Anglikanizm, İngiltere'nin resmî kilisesi olan İngiltere Kilisesi'ne has ilke, doktrin ve kurumlar. İngiltere Kralı VIII. Henry'nin kurduğu bir Hristiyan mezhebidir. İngiliz Reformu, Katoliklik ve Protestanlık arasında bir orta yol olarak görüldüğü için Latince Via Media olarak adlandırılmıştır.
Anglikan kilisesini teoloji ve ibadet şekilleri (litürji) bakımdan bir Protestan mezhebi olarak görmektense, bağımsız otonom bir Batı Kilisesi olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Diğer Reform sonrası kurulan kiliselerde farklı olarak, kendisini Apostolik; yani kökenini havarilere dayandıran olarak tanımlar ve ayinsel uygulamalarında Katolik mirası öne çıkarır.
Piskoposluk sistemini muhafaza etmiştir ve ruhani merkezi İngiltere'nin Kent bölgesinde bulunan Canterbury Başpiskoposluğu'dur ve sinod meclisi Londra'da bulunan Lambeth Sarayı'nda Birleşik Krallık hükümdarı başkanlığında toplanır.
Canterbury başpiskoposu'nun diğer Anglikan cemaatler üzerinde mutlak hakimiyeti bulunmamakla beraber, eşitler arasında birinci (Primus inter pares) sıfatıyla, Anglikan Kiliseler topluluğunun ruhani önderi konumundadır.
İngiltere'nin büyük bir kısmı Anglikan kilisesi mensupları olarak, Kanada'da bir azınlık ile Kuzey Amerika'daki bir kısım halk 'Episkopal Kilise' adı altında bu mezhebi benimsedi. Birleşik Krallık'ın monarşi soyu bu mezhebi benimsemiş ve mezhepten ayrılmamıştır.
Ayin sistemi ve inanç bildirgesinde Book of Common Prayer adlı kitabı izler ve dünyanın her neresine gidilirse gidilsin, Anglikan Birliği'ne bağlı olan her kilise, teolojik ve litürjik uygulamalarda bu kitabı esas alır.
Anglikan kelimesi Latince bir ibare olan Ecclesia Anglicana’dan gelir ve İngiliz Kilisesi anlamına gelir ve kökeni 1246 yılına kadar götürülebilir. Anglikanizm’e mensup olanlara Anglikan denir.
Anglikan geleneğindeki Protestan ve  Katoliksel ibadet arasındaki ayrım, bazı Anglikan Kiliseleri’nin ve Anglikan Mezhebi üyelerinin tartışma konusudur.
Her Anglikan kilisesi kendi içinde özerktir. Anglikan Mezhebi bütün bu özerk kiliselerin İngiltere’deki ‘Canterbury Başpiskoposluğu’ çatısı altında bir araya gelmesiyle oluşur. Anglikan Mezhebi, Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks kilisesinden sonra dünyadaki en büyük üçüncü Hristiyan mezhebidir.

Anglikanlar Eski ve Yeni Ahit’i (New and Old Testament) ‘günahlardan kurtulmak için gerekli olan her şeyi kapsayan’ ve inancın esaslarını kapsayan hüküm olarak kabul ettiler. Anglikanlar Apostles' Creed’i (Havari İnancı) vaftiz sembolü ve İznik İnancı'nı (Birinci İznik Konsili'nde alınan kararlar) Hristiyanlık inancının temeli olarak gördüler. Anglikanlar geleneksel ayinlerini Son Akşam Yemeği’ne (Holy Eucharist) özel bir ilgi göstererek yaparlar. Son Akşam Yemeği Ayini (Holy Eucharist) Anglikanlar için toplu ibadet yeridir ve bu ayin sırasında ‘yaşam, ölüm ve İsa’nın yeniden dirilişi dile getirilir, İncil okunur ve İsa’nın son yemeği olan şarap ve ekmek tüketilir. Anglikanların çoğu bu ayini Katolik geleneğine uygun olarak kutlar ancak ibadet şekillerinin farklı olmasına izin verilmiştir.
‘Book of Common Prayer’ yüzyıllardır birçok Anglikan kilisesinde kullanılan kaynaktır. Bu kaynağı bütün Anglikan kiliseleri kullandığı için ‘common prayer’ de denilir. İlk kitap olan Book of Common Prayer dönemin Canterbury Başpisikoposu olan Thomas Cranmer tarafından derlenmiştir. Bu derleme sırasında bazı sorunlar çıktığından her ülke kendi anlayışlarına göre farklı kitaplar geliştirdi. Anglikanlar Katolik ve Apostolik inancı desteklediler ve İsa'nın öğretilerini izlediler. Anglikanlar inançlarının temelinin İncil'de, Katolik inancında belirtildiğine inandı ve inançlarını Hristiyanlık geleneği, kilise, alimlik, mantık ve deneyim ışığında yorumladılar.

İngiltere Kralı VIII. Henry döneminde Anglikanizm, dini anlaşmazlıklardan öte yargılama sorunları –özellikle kralın her ülkenin kilisesinin özerk olması gerektiği düşüncesi- üzerine kuruluydu. Yasal yollardan Protestanlığın bazı öğreti ve ayin inançlarını içeren milli kilise yaratma ve kurumu farklı dini gruplardan olanlara mümkün olduğunca hoşgörülü hale getirme çabaları birleştirilerek toplumsal bağlılık ve barışı sağlamak hedeflendi. Sonuç diğer Hristiyan hareketlerinden farklı özellikler taşıyordu. Genellikle sorun Anglikan Mezhebi'nin bir Protestan veya Katolik kilisesi olarak mı yoksa Hristiyanlığın bir araya getirici bir bağı olarak mı tanımlanmalı sorusundan çıkıyordu. Anglikan Mezhebi'nin resmî durumu Roma Katolik ve Ortodoksları gibi İsa'nın ortaya koyduğu gibi ‘Tek, Kutsal, Katolik, Apostolik Kilise’ kavramlarının farklı bir dalıydı. Katolik ve Protestan arasındaki ayrım ve benzerlik bazı Anglikan Kiliseleri'nde ve mezhep üyeleri arasında tartışma konusuydu. 19.yüzyıl ortalarındaki Oxford Hareketi (Oxford Movement) birçok Anglikan Kilisesi ayin ve ibadet şekillerini tekrar gözden geçirerek Protestan (Reformed) geleneklerinden farklılaştırdılar. Bu farklılık adak törenleri ve Katolik öğeleri içeren ayinleri de kapsadı. Ayinlerle ilgili birçok değişiklik yapılmasına rağmen Anglikanizm inanç bakımından Protestanlıktan birçok iz taşır.

Anglikan öğretileri yargıdan, dini bir kavim kurucusundan (Luther ya da Calvin gibi) ya da bir inançtan doğmadı. Onlara göre en eski Anglikan dini belge ve inancın anahtarı olan, dini en iyi anlatan kitap olarak gördükleri Book of Common Prayer'dır. Yol gösterici olarak dua kitabını esas almaları Latince ‘lex orandi, lex credendi’ (inanların hukuku inancın hukukudur) şeklinde ifade edilir. Dua kitabında Anglikanizm'in temel öğretileri olarak Havariler, Birinci İznik Konsili'nde alınan kararlar, ‘Baba, Oğul, Kutsal Ruh Üçlemesi’ (trinity), İncil, adak törenleri, günlük ibadetler, Yeni Ahit öğretileri olarak belirtilir.
Muhafazakâr Anglikanlar Roma Katoliklerine olan karşıtlıklarından dolayı Thirty Nine Articles’a (39 makale)yöneldi. Bir süre sonra Anglikan ruhban sınıfının tümü bu makaleleri temel aldı. Ancak günümüzde bu makaleler artık sadece Anglikan kimliğini şekillendiren tarihi belgeler olarak görülüyor.
Anglikanlar ‘belli kutsallıklar’(standard divines) üzerinde itibar sahibi olmak istiyorlardı. Bunların en etkili olanlarından biri 16.yüzyılda bir rahip ve teolog olan ve 1660'tan sonra Anglikanizm'in kurucusu sayılan Richard Hooker’dır. Hooker Anglikanizm’in öğretilerinin oluşmasında İncil’den ve geleneklerden daha fazla etkili bir şey olmadığını söyler.
Son olarak Anglikanizm’in İngiltere dışına yayılması, dua kitaplarının çeşitlenmesi ve kiliselerin bir çatı altında toplanması hakkındaki görüşlerin artması, Anglikan kimliğinin daha belirginleşmesine neden oldu. Özetle İncil’in inançla ilgili her şeyi kapsadığına inandılar ve Birinci İznik Konsili'nde alınan kararlara ve Havarilere olan bağlılığa büyük önem verdiler.

Anglikan geleneğinde bazı yazarların eserleri inanç için standart kutsalların belirlenmesinde, ibadet şekillerinde ve öğretilerin oluşmasında önemli rol oynadı. Anglikan rahipleri hakkında kesin bir liste olmamasına rağmen bu kişilerin adı azizlerle birlikte anıldı ve çalışmaları bir araya getirildi. Anglikan rahipleri genellikle ‘via media’yı (orta yol) Tanrı ve Tanrı’nın krallığının evrensel olduğunun kanıtı  olarak yorumladı. Bu din adamları İncil’i hadislere göre mantık çerçevesinde yorumladılar. Tanrı-doğa ve Tanrı-insan arasındaki dünyevi ve ruhani ilişkilerde görev aldılar. 16 ve 17.yüzyıllardaki Anglikan rahipleri Thomas Cranmer, John Jewel, Richard Hooker, Lancelot Andrewes ve Jeremy Taylor etkili olan isimlerdi. Bu dönemde etkili bir isim olan Hooker 1593 yılında kilise ve devlet yönetimi arasındaki ilişkiyi inceleyen eseri Of the Laws of Ecclesiastical Polity’i yayımladı. Bu eserde ayrıca etik, kutsama törenleri, İncil’in yorumlanması ve İsa’nın kurtuluşu gibi konulara geniş yer verdi. Hooker teolojinin ibadeti ve kilisenin topluma karşı görevlerini de kapsadığını açıklamaya çalıştı.
19.yüzyılda Anglikanizm’de iki önemli hareket belirdi: Ahitleri ‘İsa’nın ışığı’ olarak gören Cambridge Platonism (Cambridge Üniversitesinde bir birkaç felsefeciden oluşan bir grup) ile Kutsal Ruh'un kişisel deneyimlerine vurgu yapan Evangelical Revival (Protestan Uyanışı. Cambridge Platonist hareketi Latitudinarianism adında bir okulda gelişti. Evangelical Revival hareketi insanlardaki değişikliği ve inançtaki adilliğin önemini vurgulayan John Wesley ve Charles Simeon etkisinde gelişti. Wesley ve George Whitefield İlk Büyük Uyanış'ı (First Great Awakening) tetikledikleri yolunda Birleşik Devletler'den bir mesaj aldı ve metodizm diye adlandırılan ancak Amerikan Devrimi'nden sonra yıkılacak olan Anglo-Amerikan hareketini başlattılar.
19. yüzyılda önceki Anglikan rahiplerinin öğretilerinde yeni bir vurgu vardı: John Keble, Edward Bouverie Pusey ve John Henry Newman gibi din adamları eski kilise geleneklerini reddederek Anglikan ve Protestan geleneklerinden de öte eski gelenekler yerleştirdiler. Onların bu değişiklik çalışmaları Katolik kimliğini Anglikan kilisesine sokmak isteyen Oxford Movement (Oxford Hareketi) tarafından ilgi gördü. Frederick Denison Maurice'in The Kingdom of Christ (İsa’nın Krallığı) adlı eseri diğer bir hareket olan Hristiyan Sosyalizmi'nde (Christian socialism) önemli rol oynadı. Maurice bu eserinde Hooker'ın bahsettiği Anglikanizm'in canlı maneviyatı vurgusunu sosyal adalet için zorunlu hale getirdi.

İngiltere Kilisesi
St. Paul Anglikan Kilisesi

Angloromanca (Normanca: Anglo-Normaund), Anglonorman döneminde Eski Normancanın İngiltere'de konuşulan bir lehçesiydi. Norman fethinden sonra İngiltere'nin resmi dili haline geldi ve daha sonra şimdi Anglonorman olarak bilinen benzersiz dar görüşlü lehçeye dönüştü. Dil, Eski Fransızcaya büyük ölçüde benzemekteydi.
Anglonormanca, Norman soylularının konuşma diliydi ve aynı zamanda saray dili olarak da kullanılıyordu.

The Revised Anglo-Norman Dictionary (A-S), with the entries from the first edition, for T-Z  is freely available online. The site, formerly known as The Anglo-Norman hub, also provides a searchable textbase of more than 70 Anglo-Norman texts, selected publications by the editorial team, a general introduction to Anglo-Norman and a bibliography off all Anglo-Norman primary sources.
The Anglo-Norman Text Society publishes a wide range of works written in Anglo-Norman

Anglosakson mimarisi, İngiltere'deki mimarlık tarihinde 5. yüzyılın ortalarından 1066'daki Norman Fethi'ne kadar olan bir dönemdi. Britanya'daki Anglosakson laik binaları genellikle basitti ve çatı kaplaması için esas olarak sazlı ahşap kullanılarak inşa edilmişti. Evrensel olarak kabul edilen hiçbir örnek yer üstünde günümüze ulaşamamıştır. Genellikle eski Roma şehirlerine yerleşmeyi tercih etmeyen Anglo-Saksonlar, tarım merkezlerinin yakınında, nehirlerdeki sığ yerlerde veya liman görevi görecek küçük kasabalar inşa ettiler. Her kasabanın merkezinde, merkezi bir ocakla donatılmış bir ana koridor bulunmaktaydı.
Anglosakson kilise mimarisinin birçok kalıntısı var. En az elli kilise, Anglosakson kökenli olup, önemli Anglosakson mimari özelliklerine sahiptir; birçok kişi öyle olduğunu iddia etmektedir, ancak bazı durumlarda Anglosakson kısmı küçük ve çok değişmiştir. Çoğu parçasının daha sonra ilave edildiği veya değiştirildiği binalarda, fetih öncesi ve sonrası 11. yüzyıl çalışmalarını güvenilir bir şekilde ayırt etmek genellikle imkansızdır. Yuvarlak kuleli kilise ve kule nefli kilise, belirgin Anglosakson türleridir. Bir ahşap kilise dışında hayatta kalan tüm kiliseler taş veya tuğladan yapılmıştır ve bazı durumlarda yeniden kullanılmış Roma eserlerinin kanıtlarını göstermektedir.
Anglosakson dini yapılarının mimari karakteri, erken dönem Kelt etkisindeki mimariden farklıdır; Erken Hristiyan bazilikası mimariyi etkiledi; ve daha sonraki Anglosakson döneminde, pilaster şeritleri, boş kemerler, korkuluk direkleri ve üçgen başlı açıklıklarla karakterize edilen bir mimari. Anglosakson krallıklarının son on yıllarında, Westminster Abbey'e 1050'den itibaren yapılan ve halihazırda Norman tarzından etkilenen eklemelerde olduğu gibi, kıtadan daha genel bir Romanesk tarz tanıtıldı. Son yıllarda, mimarlık tarihçileri, belgelenmemiş tüm küçük "Romanesk" özelliklerin Norman Fethi sonrasına ait olduğundan daha az emin olmaya başladılar. Bir zamanlar yaygın olmasına rağmen, Britanya'daki ilk yerleşim döneminden sonraki Anglosakson herhangi bir şey için basit "Sakson" terimini kullanmak birkaç on yıldır yanlış olarak kabul edilmektedir.

Hamerow, Helena; Hinton, David A.; Crawford, Sally, (Ed.) (2011), The Oxford Handbook of Anglo-Saxon Archaeology., Oxford: OUP, ISBN 978-0-19-921214-9 
Bede, Ecclesiastical History of the English People
Clapham, A. W. (1930) English Romanesque Architecture Before the Conquest, Oxford.
Fernie, E. (1983) The Architecture of the Anglo-Saxons, London.
Pevsner, N. (1963) An Outline of European Architecture, Harmondsworth.
Savage, A. (1983) The Anglo-Saxon Chronicles, London.
Taylor, H. M. and J. (1965–1978) Anglo-Saxon Architecture, Cambridge.

Anglo-Saxon Houses and Furniture on Regia Anglorum
Blockley K. and Bennett P. (1993) Canterbury Cathedral, Canterbury Archaeological Trust Ltd

Anglosakson paganizmi, MS 5. ve 8. yüzyıllar arasında  Erken Orta Çağ İngiltere'sinin başlangıç döneminde, Anglosaksonların izlediği dini inanç ve uygulamaları ifade eder. Kuzeybatı Avrupa'nın büyük bir kısmında bulunan Cermen paganizminin bir çeşidi olan bu paganizm, birçok bölgesel varyasyona sahip, heterojen bir inanç ve kült uygulama çeşitliliğini kapsıyordu.
Anglosakson paganizmi, ése olarak bilinen tanrılara olan inanca odaklanan çok tanrılı bir inanç sistemiydi. Bu tanrıların en öne çıkanı muhtemelen Woden'dı; diğer öne çıkan tanrılar arasında Thunor ve Tiw bulunmaktaydı. Ayrıca elfler, nikorlar ve ejderhalar da dahil olmak üzere bu coğrafyada yaşayan çeşitli başka doğaüstü varlıklara da inanç vardı. Kült uygulamalar büyük ölçüde, özellikle yıl boyunca belirli dini bayramlarda cansız nesnelerin ve hayvanların bu tanrılara kurban edilmesi de dahil olmak üzere bağlılık gösterileri etrafında dönüyordu.
Bu dinin tanrıları İngilizcede haftanın günlerinin isimlerinin temelini oluşturdu. Din ve ona eşlik eden mitoloji hakkında bilinenler o zamandan beri hem edebiyatı hem de modern paganizmi etkilemiştir.

Bishop, Chris. ""ÞYRS, ENT, EOTEN, GIGANS" - ANGLO-SAXON ONTOLOGIES OF 'GIANT'." Neuphilologische Mitteilungen 107, no. 3 (2006): 259-70. DOI:10.2307/43344231.
Cameron, M. L. "Anglo-Saxon Medicine and Magic." Anglo-Saxon England 17 (1988): 191–215. www.jstor.org/stable/44510843.
Grendon, Felix. "The Anglo-Saxon Charms." The Journal of American Folklore 22, no. 84 (1909): 105–237. DOI:10.2307/534353.
Hooke, Della. "Rivers, Wells and Springs in Anglo-Saxon England: Water in Sacred and Mystical Contexts." In Water and the Environment in the Anglo-Saxon World, edited by Hooke Della and Hyer Maren Clegg, by Dalwood Hal, Frederick Jill, Gardiner Mark, Reynolds Rebecca, Rippon Stephen, Watts Martin, and Wickham-Crowley Kelley M., 107–35. Liverpool: Liverpool University Press, 2017. www.jstor.org/stable/j.ctt1ps31q2.11.
Remly, Lynn L. "The Anglo-Saxon Gnomes as Sacred Poetry." Folklore 82, no. 2 (1971): 147–58. www.jstor.org/stable/1258773.
Tornaghi, Paola. "ANGLO-SAXON CHARMS AND THE LANGUAGE OF MAGIC." Aevum 84, no. 2 (2010): 439–64. www.jstor.org/stable/20862333.
Vaughan-Sterling, Judith A. "The Anglo-Saxon "Metrical Charms": Poetry as Ritual." The Journal of English and Germanic Philology 82, no. 2 (1983): 186–200. www.jstor.org/stable/27709147.

Anguilla, Karayipler'de bulunan bir Britanya Denizaşırı Toprakları bölgesidir. Adanın başkenti The Valley'dir.

Anguilla adı pek çok Latin dilinde (İspanyolca: anguila; Fransızca: anguille, İtalyanca: anguilla, Portekizce: enguia) yılanbalığından türetilmiştir. Sebebi adanın yılanbalığı şeklinde olmasından gelir.

Küçük Antiller'deki Rüzgâraltı Adaları'nın en kuzeyinde bulunan ada devleti, Porto Riko ve Virgin Adaları'nın doğusunda ve Saint Martin'in de kuzeyinde yer almaktadır. Anguilla'nın ana adasının boyutları yaklaşık olarak 16 mil (26 km) uzunluğunda ve 3 mil (5 km) genişliğinde olup, bu ada dışında pek çok ufak adadan ve kalıcı yaşamın olmadığı kayalıklardan oluşur. Toplam olarak tüm adalarla yüzölçümü 90 km²'dir. 2006 yılı tahminlerine göre nüfus ise 13.500'dir.

Adadaki mağaralarda tespit edilen resimler ile birlikte keşfi yapılan arkeolojik buluntular, Aravaklar'ın ada üzerinde uzun yüzyıllardır yaşadığını ortaya koymuştur.
Sömürge döneminde, Kristof Kolomb'un 1493-1496 arası yaptığı ikinci keşif yolculuğunda gözlemlenmesine rağmen ilk kolonileşme 1650 yılında yaşanmıştır. Söz konusu yıl Saint Kitts adasından gelen İrlandalılar ve Britanyalılar adanın ilk Avrupalı yerleşimciler olmuştur. Fransa kısa bir süre ada üzerinde hakimiyet kurmaya çalışsa da bunda başarılı olamamıştır. 1667'deki Breda Antlaşması ile ada İngilizler tarafından geri alındı. Ada 19. yüzyıla kadar Britanya sömürge bölgesi olarak direkt Büyük Britanya tarafından yönetildi. 1825 yılında Saint Christopher, Nevis adaları ile birleştirilerek Saint Christopher-Nevis-Anguilla kolonisi olarak yönetilmiştir. Sömürge bölgesinin yönetimi Saint Christopher adası üzerinden yürütülmekteydi. Anguilla, bu birliktelikte adalarının göz ardı edildiğini düşündükleri için 1872 ve 1958 yıllarında olmak üzere iki defa birliğin lav edilmesini talep etti ancak bu talep kabul edilmedi. Adalar birliği 1958 yılında kısa bir süre varlığını sürdüren Batı Hint Adaları Federasyonu'nun bir parçası haline getirildi. Federasyon, 1962 yılında lağvedilince adalar birliği ilişkili devlet statüsü alarak Büyük Britanya ile ilişkili devlet konumuna getirilmiştir.1967 yılında adada çıkan huzursuzluklar sonucu Saint Christopher tarafından atanan polis memurları adadan kovularak adada referandum düzenlenmiş ve referandum sonucuna göre de Anguilla, birlikten ayrıldığını ilan etmiştir. Bu adımın ardından direkt Büyük Britanya himayesi altına alınırız düşüncesinin gerçekleşmemesinin ardından ada 12 Temmuz 1967 tarihinde Anguilla Cumhuriyeti ile bağımsızlığını ilan etti. Britanya kabul etmediği bu adıma karşılık adaya asker gönderme kararı aldı.
Anguilla, Britanya ile yaptığı görüşmelerde 1971 Anguilla Yasası ile adanın birlikten kesin olarak ayrılmasını sağlamış, 1980 Anguilla Yasası ile de resmî olarak birlikten ayrılmıştır. Anguilla, 1982 yılında Britanya Denizaşırı Toprakları statüsünü elde etmiştir.
Büyük Britanya'nın Brexit sonucu Avrupa Birliği'nden ayrılmasının ardından adadaki bağımsızlık yanlılarının oylarının artışta olduğu ifade edilmektedir. Adanın, AB üyesi Hollanda ve Fransa hakimiyeti altındaki komşu ada Saint Martin ile ticaretinin kısıtlamalara tâbi tutulmasının yanı sıra Brexit sürecinde ada halkına oy hakkı tanınmaması adada genel bir memnuniyetsizlik oluşturmuştur.

2006 verilene göre Anguilla'nın nüfusu 13.477'dir. Toplumun %90,08'i kölelerin soyundan Afrika'dan nakledilen siyahidir. Artan oranda olan beyaz ırk mensupları %3,74 ile ve melez topluluk %4,65 ile Anguilla toplumunu oluşturur. (değerler 2001 sayımından alınmıştır).
2001 sayımına göre nüfusun %72'si Anguillian halkı iken %28'i başka yerlerden göç etmiş insanlardır. Bu göç eden insanlar arasında Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, St Kitts & Nevis, Dominik Cumhuriyeti, Jamaika ve Nijerya vatandaşları vardır.
2006 ve 2007 yıllarında büyük turizm yatırımlarının devreye girmesi sonucu ortaya çıkan iş gücü eksikliğinden dolayı çok sayıda Çin, Hindistan ve Meksika'dan gelen işçi ülkeye göç etmiştir.

Anguilla'nın başkenti The Valley'dir. Her yıl 30 Mayıs günü Anguilla Günü adıyla millî bayram olarak kutlanır. Ülkenin anayasası 1 Nisan 1982'de kabul edilmiş ve 1990'da değişikliğe uğramıştır. Hukuk sistemi, İngiliz hukuku temel alınarak düzenlenmiştir.

Anguilla, CARICOM (Karayipler Topluluğu ve Ortak Pazarı), CDB (Karayipler Kalkınma Bankası), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), OECS (Doğu Karayip Devletleri Örgütü) ve ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu) üyesidir.

Anguilla'nın ince plaj kumu ülke topraklarının büyük bölümünü kapsadığından tarım için uygun değildir ve ülke doğal kaynaklar yönünden de zengin değildir. Ana ekonomik kaynağı turizm, "offshore" şirketler ve bankalar ile birlikte balıkçılıktır. Vergi avantajları nedeniyle pek çok sigorta ve finans kurumlarının genel merkezleri Anguilla kurulmuştur.
2008 yılındaki Dünya çapındaki büyük ekonomik krizden önce Anguilla'nın ekonomisi hızlı bir şekilde büyümekteydi. Özellikle turizm sektörü uluslararası şirketlerin yatırımları ile birlikte bu büyümenin öncülerindendi.
Anguilla'nın para birimi Doğu Karayip doları olmasına rağmen ülke çapında Amerikan doları da yaygın olarak kullanılır. Ülkenin para birimi 1 ABD doları = 2.68 EC$ olacak şekilde sabitlenmiştir.
Ülkenin ekonomisi, özellikle turizm sektörü, 1995 yılının sonlarında Luis Kasırgası'nın etkisiyle gerileme yaşamıştır ancak 1996 yılında bunu telafi etmiştir. Bu dönemde özellikle oteller ekonomik krize girmiştir. Bir başka ekonomik gerileme 2000 yılında Lenny Kasırgası sonrası yaşandı.
Anguilla hiçbir kurum veya kişiyi, sermaye, mülk, kâr veya başka bir kazancından dolayı vergiye tâbi tutmaması ile "vergi cenneti" olarak bilinir. Nisan 2011'de, bir açığa karşı konulan %3'lük "Geçici İstikrar Vergisi", Anguilla'nın ilk gelir vergisi olarak tarihe geçti.
Ülkeye ait olan .ai alan adı uzantısı gelişen yapay zeka teknolojisi ve bu domaine ilginin artması sonucu ülke 2023 yılında milli gelirinin %10'una karşılık gelen 32 milyon dolar gelir elde ettiğini açıkladı. Bu geliri ise ücretsiz sağlık hizmetlerinde kullanıldığını belirttiler.

Anguilla'da ulaşım büyük ölçüde Clayton J. Lloyd Uluslararası Havalimanı ile sağlanmaktadır. (4 Temmuz 2010 öncesi Wallblake Havaalanı olarak bilinmekteydi). Havaalanının ana pisti 5.462 fit (1.665 m) uzunluktadır ve orta büyüklükte uçaklara hizmet verebilir. Havaalanı aynı zamanda çevredeki diğer Karayip Adaları'na hizmet vermekte, bölgesel havayolu firması LIAT ile diğer yerel charter havayolları da buradan hizmet vermektedir. Amerika veya Avrupa'dan direkt tarifeli seferler olmasa da Cape Air firması San Juan, Porto Riko'dan tarifeli seferler düzenlemektedir.

Adada taksiler dışında halk taşımacılığı yoktur. Pek çok ada ülkesinde olduğu gibi trafik soldan akar.

Saint Martin ile Anguilla arasında düzenli feribot seferleri vardır. Marigot, St. Martin'den Anguilla'ya denizyolu ile ulaşım 20 dakika sürmektedir. Ayrıca feribot iskelesinden direkt havaalanına servisler bulunmaktadır. Bu ulaşım Anguilla ile St. Martin veya St. Maarten arasında en çok kullanılan ulaşım yöntemidir.

Resmi siteler
Government of Anguilla 5 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official government website
Genel bilgiler
"Anguilla". The World Factbook (2026 bas.). CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
UCB Libraries GovPubs - Anguilla
Wikimedia Atlas'da Anguilla
Gezi
Anguilla Turist Rehberi - Turizm Bakanlığı Resmi sitesi 16 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antarktika Antlaşması ya da Antarktik Antlaşma Sistemi, yerli halkı olmayan Antarktika ile alakalı uluslararası ilişkileri kontrol eden antlaşma. Antlaşmada "Antarktika", 60°'den daha güneyde bulunan kara ve buz sahanlıkları olarak tanımlanır. Antlaşma, 1961'de devreye girdi ve 53 ülke Antlaşmayı kabul etti. Antlaşma, Antarktika'yı bilimsel bölge olarak tesis eder ve bilimsel araştırmamın özgürlüğünü sağlar; kıtada askeri aktiviteyi yasaklar. Antlaşma, eski Soğuk Savaş antarktik silahlanma kontrolü anlaşması üzerine geliştirilen Antlaşmalar Sistemidir. 2004'ten beri, Antarktik Antlaşma Sistemi Yönetim Merkezi (Antarctic Treaty Secretariat) Buenos Aires, Arjantin'de bulunur.
Ana antlaşma imza için 1 Aralık 1959'da açıldı ve 23 Haziran 1961'de devreye girdi. Antlaşmayı orijinal olarak imzalayan 12 ülke, Uluslararası Jeofizik Yılı (IGY)'nın katılımcılarıydı. On iki ülke (Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Japonya, Norveç, Güney Afrika, Sovyetler Birliği, Şili ve Yeni Zelanda) Antarktika'ya büyük oranda ilgi duyuyordu. Bu ülkeler IGY için toplamda 55 Antarktika araştırma istasyonu kurmuştur. Antlaşma, kıtada yapılan operasyonel ve bilimsel işbirliğinin kağıda dökülmesidir.

Antlaşmanın 10. yıldönümü olan 23 Haziran 1971'de, Amerika Birleşik Devletleri Posta Ofisi Departmanı tarafından bir posta pulu yayımlandı. Amerika Birleşik Devletleri'ne ek olarak Antarktika Antlaşması'na taraf olan diğer devletler de 10. yıldönümünde hatıra posta pulları çıkardı.
1991'de, Antarktika Antlaşması'nın 50. yıldönümünde Amerika Birleşik Devletleri, Antarktika Antlaşması'nın anısına bir başka pul daha çıkardı. Howard Koslow, Ross Adası yakınlarındaki USCGC Glacier'i tasvir eden, 50 sentlik hava postası pulu için tasarıma geri döndü.

Sir Anthony van Dyck (Flamanca: Antoon Van Dijck; 22 Mart 1599, Anvers - 9 Aralık 1641, Londra), Flaman ressam. Anversli bir tacirin oğlu olarak dünyaya geldi. Sanat yaşamı kısa; fakat göz kamaştırıcıdır. Prenslerin ve kralların gözdesiydi. İngiliz portre okulunu kurdu ve bir renge adını verdi (Van Dyck kahverengisi). 1609'dan 1612'ye kadar Hendrick Van Balen'in yanında çıraklık yaptı. İhtiyar adlı bir resmi 1613 tarihini taşır. Jacop Jordaens ve Peter Paul Rubens ile çalıştı, 1618'de usta oldu. 1620'de koleksiyoncu Thomas Howard tarafından saraya sokuldu ve Howard'ın sayesinde Venedik resim sanatıyla tanıştı. 1622'den 1627'ye kadar İtalya'da oturdu; Roma'da Kardinal Bentivoglio'nun misafiri oldu, sonra Cenova'ya yerleşti ve özellikle portreler çizdi.
1627-1632 arasında Ansver'de kiliseler için çalıştı ve portreler yaptı. 1630'da Paris'e gitti, meşhur kemerlerin gravürlerini yaptı. 1632'de I. Charles, ona şövalye unvanı verdi, lütuflara ve paraya boğdu. Van Dyck o tarihten sonra İngiliz soylularının resimlerini çizdi ve Blackfriars veya Eltham'daki kır evinde lüks bir hayat yaşadı.

Sanatçı önceleri Caravaggio ile Jordaens'in etkisi arasında kararsız kaldıktan sonra, yaygın fırça vuruşunu ve parlak renklerini benimsediği Peter Paul Rubens'in üslubuna kendini kaptırdı; fakat bu üslubu değiştirerek kendi mizacına uydurmayı başardı. Rubens gibi edebî ve mitolojik konuları işledi. Su perilerinin yıkanması, Diana ve Endymion, Amaryllis ve Myrtila, Renald ile Armida adlı eserleri, ressamın bu dönemine örnek olarak gösterilir. Anthony van Dyck aynı zamanda büyük bir katolik ressamdır; Valon Brabant ve Flandre kiliseleri için hazırladığı geniş tuvallerde, ölçülü ve yumuşak, yepyeni bir barok anlayışı görülür. Dindarlığı sonsuz, bitkin bir üzüntüyü yansıtan ince ayrıntılarla doludur. Kutsal Aile, Pieta gibi tablolarında görülen bu özellik, resimlerinin beğenilmesinde büyük bir rol oynadı. Fakat Anthony van Dyck asıl başarısını eşsiz portreciliğine borçludur. Cenova'da, Rubens'in gösterişli portrelerini örnek alarak, Spinolalar, Durazzolar gibi en büyük aileleri olanca haşmetleriyle resmetmeyi başardı. Şahlanan atlarını zaptetmeye çalışan binicilerin, ağır kumaştan giysileri içinde dimdik duran mağrur kadınların boy resimlerinde anıtsal bir görünüş elde etmek için Anthony van Dyck'in bulduğu yol, ufuk çizgisini aşağıdan almak, yüzleri aşağıdan yukarıya doğru bakılıyormuş gibi göstermekti. Bu alanda en başarılı eserleri olan Balbi Markizi, Paola Adorno, Marki Catttaneo, beyaz atı üstünde Tommaso di Carignano ve bir kırmızılar cümbüşü içinde Roma'da yaptığı Kardinal Bentivoglio'nun portreleridir.

Brüksel'de ise, müşterilerinin çoğu burjuva, dost veya sanatçı olduğu için, Van Dyck Flaman üslubuna has yarı boy portrelerine döndü, sadeliğe, uçuk renklere, yuvarlak biçimlere daha çok önem verdi, kişisel ayrıntılar üstünde titizlikle durdu. Ressamlardan Jan J. de Waele ve G. de Grayer'in, heykeltıraş Colijns de Nole'ın ve özellikle Marie - Louise de Taxis'in portreleri, sanatçının bu dönem verdiği eserler arasındadır. Buna karşılık, İngiltere'de yaptığı dört yüz portrede Van Dyck bir siluetin, bir yüzün sadece en ayırt edici çizgilerini yakalamakla yetinmedi, her kişinin yüzünde o kişinin peşinden koştuğu ideali de yansıtmaya çalıştı. Bu resimlerde boyanın çok ince tabakalarla sürülmesi, en ince ayrıntıların bile belirmesine imkân verir; sıcak renklerle işlenen gölgeler, yaldızlı veya gümüş rengi ışığın etkisini daha da arttırır; kadife, ipekli ve saten gibi kumaşların şaşırtıcı gerçekçiliği, hepsi de seçme tonlarıyla ele alınan mavi, mor, beyaz gibi renklerin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlar. Bedford kontesi 'Anne Carr'ın, George ve Francis Villiers'nin, Mary Ruthven'in portreleri ile yeşillikler ortasında, atını dizgininden tutan, siyah şapkalı, beyaz ipek ceketli, kırmızı pantolonlu Charles I'in portreleri ve bunlara benzer daha nice resim, bir milletin imtiyazlı sınıfı açısından çizilmiş kocaman bir portresi gibidir.
Van Dyck'in portrelerinden bazıları, Chesterfield ve Darnley kontlarının, Mountbatten ve Norfolk lordlarının, Devonshire dükünün ve özellikle İngiltere kraliçesinin koleksiyonlarındadır. Dini tablolarının bir kısmı Meschelen'de Saint-Rombaut, Grand'da Saint Michel, Dendermonde'de Notre-Dame, Courtrai'de Notre-Dame, Anvers'de Augustinus kiliselerinde ve Seventhem'dedir.

Anthony van Dyck Biyografi, Stili ve Eserleri 10 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Londra National Galleri'de Van Dyck 31 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC "Yourpaintings" websitesinde "Anthony-van-Dyck" maddesinde 581 eserinin reprodüksiyonu 23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antik Roma mimarisi, MÖ 1. ve MS 4. yüzyıllar arasında merkezi İtalya olmak üzere Roma İmparatorluğu'nun egemen olduğu Akdeniz havzası ve çevresini etkileyen bir mimaridir. Kökeni Etrüsk mimarisine dayanan bu mimari tür, MS 4. yüzyılda Hristiyanlığın resmen kabulü ile bir "Hristiyan mimarisi" halini almış, Roma İmparatoluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra 15. yüzyıla kadar yaşayan Doğu Roma mimarisi ise Bizans mimarisi adı ile tanınmıştır.
Soyut güzellik ve nispet arayan Yunan mimarisine karşılık, Roma mimarisi faydacılık ve anıtsallık gibi, özellikleri ile dikkati çeker. Yunan mimarisinin en önemli eseri mâbed iken roma mimarisinin en gösterişli eserleri tiyatrolar ve hamamlar olmuştur.
Malzeme olarak beton ve tuğlanın, strüktür olarak, kemer ve kubbenin kullanılması roma mimarisinin başlıca özelliklerindendir. Bu özellikler Romalılara çok katlı ve büyük iç mekanlara sahip anıtsal yapılar inşa etme imkânını vermiştir.

Agger

Antik Roma yolları Roma İmparatorluğu'nun büyüyüp gelişmesinde zorunlu bir unsur olmuştu. Bu yollar nedeniyle Romalılar orduları için emniyetle ve hızla büyük alanlar içinde hareket alanı sağlamışlardır. Bu yollar aynı zamanda haberleşme ve iletişim için elzem olmuşlardır. İktisadi bakımdan ise Antik Roma yolları, Roma'ya yiyecek ve emtia ticaretinin gelişmesinde ve çok geniş bir alanda Roma mallarının yayılıp dağıtılabilmesini sağlamıştır. Roma İmparatorluğunun en parlak zamanlarında antik Roma yolları ağı 85.004 km kara yolunu kapsamaktaydı ve 372 bağlantıdan oluşmaktaydı.
Latince viae adı verilen Antik Roma yollarının yapımı askeri, ticari ve siyasal nedenlerle gerekmiş ve Romalılar bu yollar ağ sistemini yapıp ve sonra bakımını sağlamakta büyük deneyim kazanmışlardır. Antik Roma yolları bir mahalden diğer mahale asker ve askeri malzeme taşımak için yapılmakla beraber bu yollar ana taşıt olarak atlı araba için yapılmıştı. Roma askeri lejyonları bu yollar sayesinde çabuk ve emniyetli olarak ülke içinden Roma sınırlarına gidebilmekteydiler. Böylelikle bu yollar imparatorluğun emniyetini ve istikrarını sağlamak için en büyük unsur olmuşlardır. Diğer taraftan Orta Çaglara girmeden Roma İmpartorluğu'nun çöküşüne de sebep olmuşlardır. Romalıların düşmanları olan barbar kavimler bu yollardan Roma topraklarına gelip yerleşip idaresini ellerine geçirmişlerdir. Roma İmparatorluğu'nun ortadan kalkması ile birlikte bu yolların çoğu bin, iki bin yıl aynı güzergahtan iletişimi sağlamaya devam etmişlerdir.

Antik Roma yolları Latince "viae" olarak tanımlanmaktaydı. Latince vehere yani taşıma, getirme ve götürme anlamına gelen sözcükten türetilmişti. Belirli Antik Roma yolları bir özel yol isimi taşımaktaydı. Özel yol ismi, çok kere yolu yapmak için devlet emirini veren censor unvanlı yüksek Romalı devlet memuruna atfen verilmiştir. Bu yol yapmaya izin veren memur Roma Cumhuriyeti zamanında en yüksek devlet rütbesi olan konsül’ün altındaydı. Bazı yollar isim veren kişiler sonradan konsül rütbesini de taşımışlardır ama yol isim censor rütbesinde iken verdikleri emire dayanmaktaydı. Bazı Antik Roma yollar daha censor rütbesi ortaya çıkmadan yapılmış iseler o zaman ya vardıkları son merhale veya içinden geçtikleri bölgelerden en büyüğü ismin almışlardır. Eğer Antik Roma yolunda büyük bir değişme (yani yolun sathını tümünü değiştirilmesi veya yol güzergah değişmesi) halinde yeniden isim verilirdi.

Roma köprüleri listesi

Genel makaleler

Roman Roads 18 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Road Map
Viae - Article by William Ramsay 22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Traianus - Technical investigation of Roman public works
Antik yolların tanımları

[1] 22 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Akdeniz etrafında bulunan ülkelerde Roma yolları (İngilizce)
[2] 1 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fransa'da bulunan Antik Roma yolları (Fransızca)
[3] 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Antik Raetia Eyaletinde bulunan Roma yollarının fotoları (Almanca)
Amme ve özel sahışlar hakkında Roma hukuku

Servitutes
Antik Roma yol yapımı

Antik Roma yol yapımı (İngilizce)
Antik Roma yol yapımı 9 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Antik Roma yol yapımı 13 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Siculus Flaccus, 'De condicionibus agrorum' cap. XIX
Isidori Hispalensis Episcopi Etymologiarum sive Originum Liber XV, 15-16
Codex Theodosianus:
8.5 De cursu publico angariis et parangariis;
15.3 De itinere muniendo
Corpus Iuris Civilis
C.12.50 De cursu publico angariis et parangariis
D.8.3.0 De servitutibus praediorum rusticorum.
D.8.6.2
D.43.7 De locis et itineribus publicis
D.43.8 Ne quid in loco publico vel itinere fiat.
D.43.10 De via publica et si quid in ea factum esse dicatur.
D.43.11 De via publica et itinere publico reficiendo.
D.43.19 De itinere actuque privato.

Von Hagen, Victor W., The Roads That Led To Rome, The World Publishing Company, Cleveland and New York, 1967

Arabistanlı Lawrence (Özgün adı: Lawrence of Arabia), 1962 yapımı Oscarlı filmdir. T. E. Lawrence'ın Bilgeliğin Yedi Sütunu kitabından uyarlanmıştır. Filmin yönetmenliğini David Lean, yapımcılığını Sam Spiegel yapmıştır. Başrolünde Peter O'Toole vardır. Ömer Şerif ve Alec Guinness filmde rol almıştır. Amerikan Film Enstitüsü'nün hazırladığı AFI's 100 Yılı... 100 Film listesinde 1998'de beşinci, 2007'de yedinci sırada yer almaktadır. Ayrıca Peter O'Toole'un Arabistanlı Lawrence rolünde gösterdiği  Premiere Magazine'in Tüm zamanların en iyi 100 performansı listesinin ilk sırasındadır.
Arabistanlı Lawrence, 1991 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.

Filmin Türkiye'de gösterimi 1962'de yasaklandı. Türkiye'nin ilk özel televizyon kanalı olan Star TV, Türkiye'de ilk kez 1990 yılında Türkçe dublajlı olarak yayınladı.

İngiliz Lawrence hem bir bilim insanı ve hem de İngiliz devleti için çalışan bir ajandır. Bu çift kimlikli hayatı ona ajanlık hayatında büyük kolaylıklar sağlamaktadır.Bu özelliğini çok iyi bilen İngiliz İstihbarat Müdürlüğü Lawrence'ı uzman olduğu Arapların yanına gönderir. Bedeviler, Lawrence'ın ve İngilizlerin Osmanlı'ya karşı savaşma teklifini hemen kabul edecek ve aldığı desteğe sımsıkı sarılacaktır. Amacı Osmanlı'dan hoşnut olmayan aşiretleri de kendi safına çekerek Osmanlı askerlerine saldırmaktır. Amacına ulaşsa da Lawrence, savaştan sonra Araplara verdiği tek bir Arap devleti sözünü tutmadığını ve bunun yerine onlarca Arap devletinin kurulduğunu görecek, Ait olduğu İngilizlerin, Arapları nasıl kandırdığını ve kendi amacı için kullandıktan sonra nasıl onları bölüp kaderine terk ettiğini görecektir.

Peter O'Toole - T. E. Lawrence
Alec Guinness - I. Faysal
Anthony Quinn - Auda abu Tayi
Jack Hawkins - Edmund Allenby
Omar Sharif - Şerif Ali
José Ferrer - Türk Beyi
Anthony Quayle - Albay Harry Brighton
Claude Rains - Mr. Dryden
Arthur Kennedy - Jackson Bentley
Donald Wolfit - General Murray
I. S. Johar- Gasim
Gamil Ratib - Macid
Michel Ray - Farraj
John Dimech - Daud
Zia Mohyeddin - Tafas
Howard Marion-Crawford - Sıhhıye subayı
Jack Gwillim - Kulüp sekreteri
Peter Burton - Şam şeyhi
Kenneth Fortescue - General Allenby'nin yardımcısı
Harry Fowler - Onbaşı Potter
Jack Hedley - Muhabir
Ian MacNaughton - Michael George Hartley, O'Toole'un ilk sahnesinde Lawrence'ın arkadaşı
Henry Oscar - Silliam, Faysal'ın hizmetçisi
Norman Rossington - Albay Jenkins
John Ruddock - Elder Harith
Fernando Sancho - Türk çavuşu
Stuart Saunders - Alay başçavuşu
Bryan Pringle - Filmin sonunda Lawrence'ı alıp götüren arabanın sürücüsü

Film, Horizon Pictures tarafından yapıldı ve Columbia Pictures tarafından dağıtıldı. Ana çekimler 15 Mayıs 1961'de başladı ve 21 Eylül 1962'de sona erdi.
Çöl sahneleri Ürdün ve Fas'ta, ayrıca İspanya'da Almería ve Doñana'da çekildi. Başlangıçta tamamen Ürdün'de çekilecekti; Kral Hüseyin hükûmeti lojistik yardım, yer keşfi, ulaşım ve ilave masraflar sağlamada son derece yardımcı oldu. Hüseyin, yapım sırasında seti birkaç kez ziyaret etti ve oyuncular ve ekiple samimi ilişkiler kurdu. Tek gerginlik Ürdünlü yetkililerin İngiliz aktör Henry Oscar'ın Arapça bilmediğini ve Kuran okurken filme alınacağını öğrendiğinde yaşandı. Herhangi bir yanlış alıntı olmamasını sağlamak için bir imamın hazır bulunması şartıyla izin verildi.
Filmin yönetmeni David Lean, Akabe'de ve Lawrence'ın bir çalışma yeri olarak düşkün olduğu Petra'daki arkeolojik alanda film çekmeyi planladı. Ancak, bu sahneler çekilemeden önce, yapım maliyeti ve oyuncular ve ekip arasında salgın hastalıklar nedeniyle İspanya'ya taşınmak zorunda kaldı.
Gasim'in infazı, tren saldırıları ve Dera'nın dış çekimleri Almería bölgesinde çekildi ve bazı çekimler sel nedeniyle ertelendi. Sevilla şehri, Casa de Pilatos, Alcázar, Sevilla ve Plaza de España'nın görünümüyle Kahire, Kudüs ve Şam'ı temsil etmek için kullanıldı. Lawrence'ın Faysal ile ilk buluşması ve Auda'nın çadırındaki sahne de dahil olmak üzere tüm iç mekanlar İspanya'da çekildi. Tafas katliamı, Fas'ın Varzazat kentinde, Türk ordusunun yerine Fas ordusu askerleri ile çekildi; ancak, askerler işbirliği yapmadıkları ve sabırsız oldukları için yönetmen David Lean istediği kadar çekim yapamadı.
O'Toole deveye binmeye alışık değildi ve eyeri rahatsız edici buluyordu. Çekimlere ara verildiği sırada pazardan bir parça köpük kauçuk aldı ve eyerine ekledi. Filmde köpük tabakaları birçok at ve deve eyerinde görülebilir. Akabe sahnesinin çekimleri sırasında, O'Toole devesinden düştüğünde neredeyse ölüyordu, ama neyse ki üzerinde devenin üstünde durdu ve figüranların atları tarafından ezilmekten kurtuldu. Tesadüfen, 1917'de Akabe Savaşı'nda gerçek Lawrence'ın başına da çok benzer bir talihsizlik geldi.
Ürdün, Arap kültürüne saygısızlık yapıldığını düşünerek filmi yasakladı. Ömer Şerif'in anavatanı olan Mısır, filmin geniş çapta vizyona giren tek Arap ülkesiydi ve Arap milliyetçiliği tasvirini takdir eden devlet başkanı Cemal Abdünnâsır'ın desteğiyle film başarılı oldu.
Filmi çekmek için Süper Panavision teknolojisi kullanıldı, yani anamorfik lensler yerine küresel lensler kullanıldı ve görüntü 65 mm negatif üzerine pozlandı, ardından film müziklerine yer bırakmak için 70 mm pozitif üzerine basıldı. Hızlı kesim, geniş ekranda daha rahatsız ediciydi, bu nedenle film yapımcıları daha uzun ve daha akıcı çekimler uygulamak zorunda kaldı. Bu kadar geniş bir oranın çekilmesi, projeksiyon sırasında tuhaf bir "çarpıntı" efekti, görüntünün belirli kısımlarının bulanıklaşması gibi bazı istenmeyen etkiler üretti. Sorundan kaçınmak için, yönetmen genellikle engellemeyi değiştirmek zorunda kaldı ve oyuncuya çarpıntının meydana gelme olasılığının daha düşük olduğu daha çapraz bir hareket verdi.

2001 / PGA Altın Laurel Ödülleri: PGA Ünlüler Birliği - Sinema
1964 / David: En İyi Yabancı Film (Miglior Film Straniero)
1964 / Gümüş Kurdele: En İyi Yönetmen - Yabancı Film (Regista del Miglior Film Straniero)
1963 / BAFTA Film Ödülü: En İyi Britanyalı Aktör
1963 / BAFTA Film Ödülü: En İyi Britanya Filmi
1963 / BAFTA Film Ödülü: En İyi Britanya Senaryosu
1963 / BAFTA Film Ödülü: Kaynak Gösterilmeden En İyi Film
1963 / DGA Ödülü: Üstün Yönetmen Başarısı
1963 / Altın Küre: En İyi Sinematografi - Color
1963 / Altın Küre: En İyi Film - Dram
1963 / Altın Küre: En İyi Film Yönetmeni
1963 / Altın Küre: En İyi Yardımcı Aktör
1963 / Altın Küre: En İyi Çıkış Yapan Oyuncu - Erkek
1963 / Altın Laurel: En İyi Tanıtım
1963 / Kinema Junpo Ödülü: En İyi Yabancı Dilde Film
1963 / Oscar: En İyi Sanat Direktörlüğü-Sahne Dekorasyonu, Color
1963 / Oscar: En İyi Sinematografi, Color
1963 / Oscar: En İyi Yönetmen
1963 / Oscar: En İyi Uyarlama Film
1963 / Oscar: En İyi Müzik, Score - Substantially Original
1963 / Oscar: En İyi Resim
1963 / Oscar: En İyi Ses
1963 / Büyük Britanya Yazarlar Birliği Ödülü: En İyi Senaryo
1962 / İngiliz Sinematograflar Derneği: En İyi Sinematografi Ödülü
1962 / NBR Ödülü: En İyi Yönetmen

IMDb'de Arabistanlı Lawrence

Aramatyalı Yusuf (Fransızca: Joseph d'Arimathie, İngilizce: Joseph of Arimathea), Kanonik İnciller'e göre İsa'nın gizli bir öğrencisi ve takipçisi. Kendisi için hazırlattığı kaya mezara İsa'yı koymuştur. Aramatyalı Yusuf'un, yaklaşık olarak MS 30 yılında çarmıha gerilen İsa'nın damlayan kanını Kutsal Kâse'ye koyduğuna inanılır. Hristiyanlığa göre azizdir. Batı Kiliselerinde 17 Mart, Doğu Kiliselerinde 31 Temmuz "Aziz Aramatyalı Yusuf Günü" olarak kutlanır.
Aramatyalı Yusuf, Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinin Aramatya kasabasındandı. İncillere göre Kudüs belediye meclisinin üyelerindendi. Yüksek mevkiiden, zengin ve erdemli bir kimseydi. Yahudiye Valisi Pontius Pilatus'tan İsa'nın cansız bedenini isteme cesaretini göstermişti. Markos İncili'ne göre "Tanrının krallığının peşinde" idi. Yusuf, İsa'nın bedeninin gece boyunca çarmıhta asılı kalmasını istememiş, İsa'nın onuruna layık bir cenaze töreni ile gömülmesini arzulamıştı. Bunu yaparak Yahudi yasalarına karşı gelmişti, zira asılan suçluların onursuz bir şekilde gömülmeleri gerekiyordu.

Yusuf, sanat ve edebiyata uzun yıllar konu olmuştur. Petrus'un apokrif İncilinde (2. yy) İsa'nın ve Pontius Pilatus'un arkadaşı olduğu iddia edilir. Nikodemus'un apokrif İnciline göre (Pilatus'un İşleri, 4-5. yy) İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra Yusuf tutuklanır. Dirilen İsa tarafından serbest bırakılır. Bundan dolayı İsa'nın dirilmesinin de ilk şahididir.
Robert de Boron'un 1200'li yıllarda yazdığı eseri Joseph d'Arimathie'de, Son Akşam Yemeği'nde İsa'nın kullandığı Kutsal Kase'nin Aramatyalı Yusuf'ta olduğu söylenir. Bu destana 13. yüzyılda yapılan ilavelerde Yusuf'un İngiltere'deki Glastonbury kasabasına gittiği söylenir. Yusuf Glatonbury'nin baş azizidir. Buraya Havari Filipus tarafından 12 misyonerin başında gönderildiği iddia edilir.
Sör Thomas Malory'nin Morte Darthur isimli eserinde (15. yy.) Kutsal Kase eserin kahramanı Galahad'a göründüğünde Yusuf da Kutsal Kase'nin yanındadır ve sunağın başında, piskopos kıyafetleri içerisindedir.

Mary Germaine Finlay, Joseph of Arimathea and the Grail (1951).

"of Arimathea, Saint Aramatyalı Yusuf." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc.

Arthur Wellesley, lakabı Demir Dük (1 Mayıs 1769 - 14 Eylül 1852), Napolyon Savaşları sırasında Britanya ordusu komutanlığı ve sonradan başbakanlık (1828-1830) yapan asker ve devlet adamı.

İlk askeri başarılarını Hindistan'da ve İspanya'daki Yarımada Savaşı'nda (1808-1814) kazanmış ve Napolyon'un Waterloo Savaşı'nda kesin yenilgiye uğratılmasında belirleyici rol oynamıştır (1815).
Mornington 1. kontu Garret Wesley'nin beşinci oğluydu. Eton'da ve Angers'deki askeri akademide öğrenim gördü. 1787'de orduya katıldı ve hızla yükselerek İrlanda kral vekilinin yaverliğine atandı. Daha sonra İrlanda Avam Kamarası'na girdi. 1796'da, Hindistan'a gönderildi. IV. Mysore Savaşı'nda (1799) tümen komutanı olarak deneyim kazandı. II. Maratha Savaşı (1803-1805) arasında Assaye ve Argaon'da önemli zaferler elde etti. Sindhia ailesini ve Berar racasını barışa zorladı. Bu başarılarından dolayı sir unvanı aldı (1804). Hindistan'dan döndükten sonra Kopenhag'a karşı düzenlenen bir seferde (1807) görev aldı ve Kioge'de Danimarka birliklerini yenilgiye uğrattı. 1808'de başlayan Yarımada Savaşı'na katılmak üzere küçük bir kuvvetle gittiği Portekiz'de Lizbon yakınlarında General A. Junot'yu yenilgiye uğrattı. Ertesi yıl bir kez daha Portekiz'e geçerek Fransızları bu ülkeden çıkardı. Başarısından dolayı Wellington vikontu unvanıyla ödüllendirildi. Madrid'e doğru ilerlediği Şubat 1812'de, kont unvanı aldı. Salamanca'da Mareşal Marmont'u yenerek Madrid'i ele geçirdi. Ekim 1812'de marki unvanını aldıktan sonra Vitoria'da Fransızları bozguna uğrattı. Harekât sona ermeden, sınırı aşarak Fransa'yı girdi. Yarımada Savaşı'nın son çarpışması Napolyon'un çekilme haberinin henüz ulaşmadığı Güney Fransa'da Nisan 1814'te yapıldı.
1813'te mareşalliğe yükseltilmiş olan Wellington, ülkesine döndüğünde dük unvanıyla ödüllendirildi. Paris Antlaşması'nın (1814) imzalanmasının ardından Fransa'ya Briton büyükelçisi olarak atandı.Bir süre bu görevi yürüttükten sonra İngiltere adına Viyana Kongresi'ne (1814-1815) katılmak üzere Paris'ten ayrıldı. Viyana'da bulunduğu sırada, Napolyon'un Elba'dan kaçtığı haberini aldı. Müttefiklerin Napolyon'a karşı düzenledikleri yeni harekât çerçevesinde Mareşal von Blücher ile birlikte Belçika üzerinden Fransa'ya karşı harekete geçti. Kısa sürede zaferle sonuçlanan harekâtın getirdiği saygınlıkla Avrupa'nın önde gelen kişilikleri arasına girdi. Müttefikler tarafından oybirliğiyle Fransa'nın kuzeyindeki işgal ordusunun komutanlığına seçildi ve üç yıl bu görevde kaldı. İngiltere dışişleri bakanı Lord Castlereagh'ın da yardımıyla Fransa'nın Yüz Gün'den sonra parçalanmasını önledi.
Wellington İngiltere'nin siyasi karışıklıklar içinde olduğu 1828'de başbakan oldu. Ama Katoliklere özgürlük tanınmasını öngören yasa tasarısını benimsemesi ve seçim reformuna karşı çıkması yüzünden 1830'da hükûmeti düştü. Öldükten sonra Saint Paul Katedrali'nde Lord Nelson'un yanına gömüldü.
Mareşal Arthur Wellesley, 1. Wellington Dükü, KG, GCB, GCH, PC, FRS (1 Mayıs 1769 - 14 Eylül 1852), Anglo-İrlandalı bir asker ve 19. yüzyılın önde gelen askeri ve politik figürlerinden biri olan Tory devlet adamıydı. 19. yüzyılda Britanya'da, iki kez başbakan olarak görev yaptı. Napolyon Savaşlarını 1815'te Waterloo Muharebesi'nde Napolyon'u mağlup ederek bitirdi.
Wellesley, Dublin'de İrlanda'da Protestan Yükselişinde doğdu. 1787'de İngiliz Ordusunda bir teğmen olarak görevlendirildi ve İrlanda'da İrlanda'nın iki ardışık lord teğmenine yardımcı kamp olarak hizmet etti. Ayrıca İrlanda Avam Kamarası'nda Parlamento üyesi olarak seçildi. 1796'da bir albaydı ve Seringapatam Savaşı'nda Dördüncü Anglo-Mysore Savaşı'nda savaştığı Hollanda ve Hindistan'da eylem gördü. 1799'da Seringapatam ve Mysore valiliğine atandı ve yeni atanan bir tümgeneral olarak 1803'te Assaye Savaşı'nda Maratha Konfederasyonuna karşı kesin bir zafer kazandı.
Wellesley, Napolyon Savaşları'nın Yarımada seferi sırasında general olarak öne çıktı ve 1813'teki Vitoria Savaşı'nda müttefik güçleri Fransız İmparatorluğu'na karşı zafere taşıdıktan sonra mareşal rütbesine terfi etti. Napolyon'un 1814'teki sürgününün ardından, Fransa Büyükelçisi olarak görev yaptı ve kendisine düklük verildi. 1815'teki Yüz Gün boyunca, müttefik ordusuna komuta etti ve Blücher komutasındaki bir Prusya Ordusu ile birlikte Napolyon'u Waterloo'da mağlup etti. Wellington'un savaş rekoru örnek niteliğindedir; nihayetinde askeri kariyeri boyunca yaklaşık 60 savaşa katıldı.
Wellington, uyarlanabilir savunma savaş tarzıyla ünlüdür ve kendi kayıplarını en aza indirirken sayısal olarak üstün güçlere karşı birçok zafer kazanmıştır. Tüm zamanların en büyük savunma komutanlarından biri olarak kabul edilir ve taktiklerinin ve savaş planlarının çoğu hala dünyanın dört bir yanındaki askeri akademilerde incelenmektedir. Aktif askeri kariyerinin sona ermesinden sonra siyasete döndü. 1828'den 1830'a kadar Muhafazakâr Parti'nin bir üyesi olarak iki kez İngiliz başbakanıydı ve 1834'te bir aydan biraz daha kısa bir süre için oldu. 1829 Roma Katolik Yardım Yasası'nın geçişini denetledi, ancak Reform Yasası 1832'ye karşı çıktı. Lordlar Kamarası'nın emekli olana kadar önde gelen isimlerinden biri ve ölümüne kadar İngiliz Ordusu Başkomutanı olarak kaldı.

Wellesley, İrlanda'da The Hon adıyla, Protestan Yükselişine mensup aristokrat bir Anglo-İrlandalı ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Arthur Wesley. Wellesley, Anne Wellesley, Mornington Kontesi ve Mornington 1. Kontu Garret Wesley'in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Garret Wesley, 1. Baron Mornington Richard Wesley'in oğluydu ve 1758'de babasını 2. Baron Mornington olarak değiştirmeden önce İrlanda Avam Kamarası'nda seçim bölgesi Trim'i temsil eden kısa bir siyaset kariyeri vardı. Garret Wesley de başarılıydı. besteci ve müzikal ve hayırsever başarılarının tanınmasıyla 1760 yılında Earl of Mornington rütbesine yükseltildi. Wellesley'nin annesi, Wellesley'in adını aldığı 1. Viscount Dungannon olan Arthur Hill-Trevor'ın en büyük kızıydı.
Wellesley, Earl ve Mornington Kontesi'nde doğan dokuz çocuğun altıncısıydı. Kardeşleri arasında Richard, Viscount Wellesley (20 Haziran 1760 - 26 Eylül 1842); daha sonra 1. Marki Wellesley, 2. Mornington Kontu ve The Hon. William Wellesley (20 Mayıs 1763 - 22 Şubat 1845); daha sonra William Wellesley-Pole, 3. Mornington Kontu, 1. Baron Maryborough.

Wellesley'in doğumunun kesin tarihi ve nerede olduğu bilinmemektedir, ancak biyografi yazarları, Dublin'deki St Peters Kilisesi'nde vaftiz edilmesinden bir gün önce 1 Mayıs 1769'da doğduğunu söylerken çoğunlukla aynı çağdaş gazete kanıtlarını izlerler. Wellesley'in doğumunun nerede olduğuna gelince, büyük olasılıkla ebeveynlerinin şehir evinde, 24 Upper Merrion Street, Dublin, şimdi Merrion Hotel'de doğmuştu. Bu, annesi Anne Anne'in 1815'te Dublin, 6 Merrion Caddesi'nde doğduğunu hatırladığı raporlarına aykırıdır. Babasının iddia ettiği gibi Mornington House (Yukarı Merrion'daki yan taraftaki ev) dahil olmak üzere başka yerler onun doğum yeri olarak öne sürüldü; Dublin paket teknesi; ve Dük'ün 1851 nüfus sayımına geri döndüğü anlaşılan Athy'nin aile malikanesindeki (1916 yangınlarında tüketilen) konak.

Wellesley, erken çocukluğunun çoğunu ailesinin atalarının evi olan County Meath, İrlanda'daki Dangan Kalesi'nde geçirdi (gravür, 1842).
Wellesley, çocukluğunun çoğunu ailesinin iki evinde geçirdi; ilki Dublin'de büyük bir evde ve ikinci Dangan Kalesi, County Meath'te Summerhill'in 3 mil (5 km) kuzeyinde. 1781'de Arthur'un babası öldü ve en büyük erkek kardeşi Richard, babasının tapusunu miras aldı.
Dangan'dayken Trim'deki piskoposluk okuluna, Dublin'de Bay Whyte's Academy'ye ve Londra'dayken Chelsea'deki Brown's School'a gitti. Daha sonra 1781'den 1784'e kadar okuduğu Eton Koleji'ne kaydoldu. Oradaki yalnızlığı ondan nefret etmesine neden oldu ve aslında "Waterloo Muharebesi Eton'un oyun alanlarında kazanıldı" demesi pek olası değil. bu genellikle ona atfedilir. Dahası, Eton'un o zamanlar oyun alanı yoktu. 1785'te, Eton'daki başarısızlık, babasının ölümü nedeniyle aile fonlarının yetersizliği ile birleşince, genç Wellesley ve annesini Brüksel'e taşınmaya zorladı. Yirmili yaşlarının başına kadar, Arthur çok az bir ayrım işareti gösterdi ve annesi onun aylaklığına giderek daha fazla endişelenmeye başladı ve "Garip oğlum Arthur ile ne yapacağımı bilmiyorum" dedi.
Bir yıl sonra, Arthur, önemli ölçüde ilerleme kaydettiği, iyi bir atlı olduğu ve daha sonra çok faydalı olduğu anlaşılan Fransızca öğrenen Angers'deki Fransız Kraliyet Eşitlik Akademisi'ne kaydoldu. 1786'nın sonlarında İngiltere'ye döndükten sonra, gelişmesiyle annesini şaşkına çevirdi.

1787'den itibaren Wellesley, Dublin Kalesi'nde (resimde) İrlanda'nın iki ardışık Lord Teğmenine yardımcı olarak görev yaptı.
Yeni sözüne rağmen, henüz bir iş bulamamıştı ve ailesinin hala parası yoktu, bu yüzden annesinin tavsiyesi üzerine kardeşi Richard, arkadaşı Rutland Dükü'nden (o zamanki İrlanda Lord Teğmeni) Arthur'u düşünmesini istedi. Orduda bir komisyon. Kısa bir süre sonra, 7 Mart 1787'de 73. Foot of Foot'da resmen ilan edildi. Ekim ayında, erkek kardeşinin yardımıyla, günde on şilinle (bir sancak olarak maaşının iki katı), İrlanda'nın yeni Lord Teğmeni Lord Buckingham'a yardımcısı olarak atandı. Ayrıca İrlanda'da kurulan yeni 76. Alay'a transfer edildi ve 1787 Noel Günü'nde teğmen olarak terfi ettirildi. Dublin'de bulunduğu süre boyunca görevleri çoğunlukla sosyaldi; balolara katılmak, konukları eğlendirmek ve Buckingham'a tavsiyelerde bulunmak. İrlanda'dayken, ara sıra kumar oynadığı için borçlanmada kendini aşırı genişletti, ancak savunmasında "Para ihtiyacının ne olduğunu sık sık biliyordum ama asla çaresizce borçlanmadım" dedi.
23 Ocak 1788'de 41.Ayak Alayına, ardından 25 Haziran 1789'da yine teğmen olarak, 12. (Galler Prensi) Ejderhalar Alayı'na transfer oldu ve askeri tarihçi Richard Holmes'a göre, ayrıca siyasete gönülsüz bir şekilde ayak bastı. 1789 genel seçimlerinden kısa bir süre önce, İrlanda Vatanseverler Partisi'nin parlamento lideri Henry Grattan'a Dublin'i

Augustine (MS 6. yüzyıl-26 Mayıs MS 604), MS 597 yılında Canterbury'nin ilk başpiskoposu olan Hristiyan bir keşişti. "İngilizlerin Havarisi" olarak kabul edilir.
Augustine, Papa I. Gregorius'un MS 595 yılında, Kral Æthelberht'i ve Kent Krallığı'nı Anglosakson paganizminden Hristiyanlaştırmak üzere İngiltere'ye, genellikle Gregoryen misyonu olarak bilinen bir misyonu yönetmesi için onu seçtiği Roma'daki bir manastırın başrahibiydi. Kent muhtemelen Æthelberht'in, kocası üzerinde bir miktar etki yaratması beklenen Frank prensesi Bertha ile evliliğinin yanı sıra komşu Anglosakson krallıkları üzerinde büyük nüfuza sahip olması nedeniyle seçilmişti. Misyonerler Kent'e ulaşmadan önce geri dönmeyi düşünmüşlerdi, ancak Gregorius onları teşvik etti ve MS 597'de Augustine Thanet Adası'na çıktı ve Æthelberht'in ana kasabası Canterbury'ye doğru ilerledi.
Kral Æthelberht Hristiyanlığa geçti ve misyonerlerin özgürce vaaz vermelerine izin vererek onlara şehir surlarının dışında bir manastır kurmaları için arazi verdi. Augustine bir piskopos olarak kutsandı ve MS 597'de Noel Günü'nde yapılan toplu vaftiz sırasında binlerce kişi de dahil olmak üzere kralın tebaasının çoğunu dönüştürdü. Papa Gregorius MS 601'de daha fazla misyoner gönderdi, ayrıca kiliselere teşvik edici mektuplar ve hediyeler gönderdi, ancak yerli halkı ikna etme girişimlerine rağmen İngiliz piskoposlarının Augustine'in otoritesine boyun eğmeleri başarısız oldu. 604 yılında Londra ve Rochester'da Romalı piskoposlar kuruldu ve Anglosakson rahipleri ve misyonerleri eğitmek için bir okul kuruldu. Augustine ayrıca halefi Laurence'ın kutsanmasını da düzenledi. Başpiskopos muhtemelen MS 604'te öldü ve kısa süre sonra bir aziz olarak saygı görmeye başladı.

Chaplais, P. (1965–1969). "Who Introduced Charters into England? The Case for Augustine". Journal of the Society of Archivists. 3 (10). ss. 526-542. doi:10.1080/00379816509513917. 
Deanesly, Margaret (1964). Augustine of Canterbury. Stanford, CA: Stanford University Press. OCLC 1244215331. 
Sharpe, R. (1995). "The Setting to St Augustine's Translation, 1091".  Eales, R.; Sharpe, R. (Ed.). Canterbury and the Norman Conquest. Londra: Hambledon Press. ss. 1-13. ISBN 978-1-85285-068-5. 

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Augustine 1

Avam Kamarası (House of Commons), Birleşik Krallık'ta üyeleri (en çok) beşer yıllık dönemler için seçimle işbaşına gelen milletvekillerinden oluşan alt meclistir. Kamaranın toplanma yeri, Birleşik Krallık'ın üst meclisi olan Lordlar Kamarası ile aynı yer olan Westminster Sarayı'dır. Bu meclisi oluşturan 650 üye, parlamento dağılana kadar, ülkedeki her seçim bölgesinden oy çokluğu sistemi ile seçilip, seçildikleri bölgeyi temsil ederler.
İngiltere Avam Kamarası 13. ve 14. yüzyılda oluşmaya başlamıştır. 1707 yılında İskoçya ile siyasi birlik sağlandıktan sonra adı Büyük Britanya Avam Kamarası olarak değiştirilmiştir. 19. yüzyılda İrlanda ile siyasi birliğin sağlanmasından sonra adı "Büyük Britanya ve İrlanda Avam Kamarası" olmuştur. "Birleşik Krallık" kavramı 1800 yılından sonra Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallık için kullanılırken, 1922'den sonra Özgür İrlanda Devleti'nin bağımsızlığından sonra Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı adını almıştır. Günümüzde de bu isim kullanılmaktadır.
1911 Parlamento Yasası'ndan sonra Lordlar Kamarası'nın, Avamlardan gelen yasayı reddetme gücü geciktirme ile düşürülmüştür. Hükûmet sadece Avam Kamarası'na karşı sorumludur ve başbakan da kamarada çoğunluğun desteğini sağladığı müddetçe makamında kalabilir.
Seçim sistemine göre 18 yaş ve üzeri Birleşik Krallık ve İrlanda vatandaşlarıyla İngiltere'de ikamet etmekte olan İngiliz Uluslar Topluluğu vatandaşları oy kullanabilirler.

Lordlar Kamarası

Avam Kamarası Başkanı, Birleşik Krallık Parlamentosu'nun alt meclisi olan Avam Kamarası'nın en yüksek otoritesidir.

Başkan, hangi üyelerin konuşabileceğini ve hangi değişikliklerin değerlendirilmek veya oylanmak üzere gündeme geleceğini belirleyerek, Meclis oturumlarına başkanlık eder. Başkan, aynı zamanda görüşmeler sırasında düzeni sağlamaktan sorumludur ve Meclisin kurallarını ihlal eden üyeleri cezalandırabilir. Diğer pek çok ülkedeki Meclis başkanlarının aksine, Avam Kamarası Başkanları kesinlikle parti üyesi olmayıp görevlerine başladıkları anda ve sonrasında eski siyasi partileriyle olan tüm ilişkilerinden vazgeçmiş sayılırlar. Tarafsızlık ilkesi içerisinde partiler üstü saylan Avam Kamarası Başkanları, seçim bölgelerinde tek adaydırlar. Avam Kamarası Başkanı'nın seçim bölgesine, hiçbir siyasi parti, Başkan'a olan saygının gereği olarak aday göstermezler. Başkan tartışmalara kesinlikle katılmaz. Oylama durumunda ise Başkan sadece beraberlik durumunda oy kullanır. Meclis başkanlığına ilişkin görevlerinin yanı sıra, Başkan Avam Kamarası ile ilgili idari görevleri de yerine getirir. Avam Kamarası Komisyonu'na, Bağımsız Parlamento Standartları Otoritesi Konuşmacı Komitesi'ne (SCIPSA), Seçim Komisyonu Konuşmacı Komitesi'ne (SCEC) başkanlık eder. Ayrıca, Özel Konseyin bir parçasıdır ve direkt olarak Monark'a bağlıdır. Başkan, Westminster Sarayı'ndaki Başkanlık Konutunda ikamet etme hakkına ve yükümlülüğüne sahiptir.

Resmî site

Avebury, İngiltere'nin Wiltshire kontluğuna bağlı Avebury köyünün çevresinde bulunan üç taş daire içeren Neolitik bir henge anıtıdır. Britanya'nın en iyi bilinen tarih öncesi alanlarından biri olan bu bölge, dünyadaki en büyük megalitik taş çemberi içermektedir. Hem turistik bir cazibe merkezi hem de çağdaş paganlar için dini öneme sahip bir yerdir.
MÖ 3. binyılda, Cilalı Taş Devri'nde birkaç yüzyıl boyunca inşa edilen anıt, büyük bir dış taş dairesi ve ortasında yer alan iki ayrı küçük taş dairesi olan büyük bir hengeden (bir kıyı ve bir hendek) oluşur. Arkeologlar büyük olasılıkla bir çeşit ritüel veya tören için kullanıldığına inansa da, asıl amacı bilinmemektedir. Avebury anıtı, yakınlarda West Kennet Long Barrow, Windmill Hill ve Silbury Hill dahil olmak üzere birçok eski anıtın bulunduğu daha büyük bir tarih öncesi arazinin bir parçasıdır.
Avebury, National Trust tarafından yönetilmektedir. Planlanmış Antik Anıt ve Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiş olup, bu ikinci sıfatla Stonehenge, Avebury ve Bağlantılı Siteler olarak bilinen Wiltshire'ın daha geniş tarih öncesi manzarasının bir parçası olarak görülmektedir.

Avebury information at the National Trust
Day Out: Avebury and Marlborough – A 30-minute BBC TV programme made in 1983 of a day spent exploring Avebury and Marlborough
Alexander Keiller Museum – English Heritage

BBC Senfoni Orkestrası (İngilizce: BBC Symphony Orchestra (BBC SO)), Londra merkezli bir Britanya senfoni orkestrasıdır. 1930'da kurulmuş olup British Broadcasting Corporation'ın (BBC) ana yayın orkestrasıdır.

Orkestra ilk olarak 1928'de BBC ve şef Sir Thomas Beecham tarafından ortak bir girişim olarak tasarlandı, ancak ikincisi ertesi yıl geri çekildi ve orkestrayı kurma ve eğitme görevi BBC'nin müzik direktörü Adrian Boult'a düştü. İlk yıllarında konuk şefler arasında, orkestrayı şimdiye kadar yönettiği en iyi orkestra olarak değerlendiren Arturo Toscanini de vardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Boult standartları korumaya çalıştı, ancak savaş sonrası BBC'nin üst yönetimi, orkestraya yeni ve iyi finanse edilen rakiplerin rekabetini karşılayacak kaynakları tahsis etmedi.
Boult'un 1950'de BBC'den emekli olmasının ardından orkestra bir nadas döneminden geçti. Boult'un halefi Malcolm Sargent halk arasında popülerdi ancak oyuncularıyla arası zayıftı ve orkestranın morali düştü. Sargent'ın halefi Rudolf Schwarz nispeten az bir etki yarattı ve BBC'nin 1960'larda ve 1970'lerde Antal Doráti, Colin Davis, Pierre Boulez ve Gennadi Rojdestvenski gibi yüksek profilli şef şefler atamasına rağmen BBC SO'nun finansmanı yetersiz kaldı. Bununla birlikte, Londra'da oyuncularına tam zamanlı sözleşmeler sunan tek senfoni orkestrası olduğundan, Alan Civil (korno) ve John Wilbraham (trompet) gibi yüksek itibarlı oyuncular düzenli üye olarak kaydoldu.
BBC müzik kontrolörü William Glock'un 1960'larda başlattığı girişimler sonucunda performans standartları gözle görülür biçimde arttı. 1990'larda Andrew Davis ve 2000'lerde Jiří Bělohlávek yönetiminde orkestra zenginleşti. 21. yüzyılın ikinci on yılında BBC SO, eleştirmenler tarafından birinci sınıf statüde görülüyordu. Orkestra, başından beri yeni müziğe öncülük etmesiyle bilinir ve bunu Proms'ta, Barbican Center'daki konserlerde ve BBC Maida Vale stüdyolarındaki üssündeki stüdyo konserlerinde yapmaya devam etmektedir.

Resmî site

1999'da British Film Institute (Britanya Film Enstitüsü), Birleşik Krallık film ve televizyon dünyasından 1000 kişi arasında 20. yy.'ın en iyi 100 Britanya filmini içeren bir BFI 100 listesi oluşturmak amacıyla bir araştırma yaptı.
Araştırmaya katılanlardan, en fazla 100 'kültürel olarak Britanyalı' film seçmeleri istendi. Seçilen filmlerin birkaçı tamamen ya da kısmen BK dışından şirketlerce yapılmış olsa da, katılımcılarca önemli ölçüde Britanya'ya bağlı kabul edilmiştir.
1960'lar 26 filmle en popüler on yıl, 1963 ve 1971 yılları ise dörder filmle en popüler yıllar oldu. Seçilen en eski film, 1935 yapımıdır (The 39 Steps). 1930'lardan bunun dışında iki film daha yer almaktadır. 1935'ten sonra 1974-78 yılları arası, hiçbir filmin seçilmediği bir yıldan uzun tek periyottur.
En popüler yönetmen 7 filmiyle listede yer alan David Lean'dir. Listede Powell and Pressburger ("The Archers") ile John Schlesinger'in dörder, Alexander Mackendrick ile Tony Richardson'ın ise üçer filmi bulunmaktadır. Filmlerden altısının yapımcısı Ealing Studios'tur.

The Third Man (1949), @ The BFI
Brief Encounter (1945), @ The BFI
Lawrence of Arabia (1962), @ The BFI
The 39 Steps (1935), @ The BFI
Great Expectations (1946), @ The BFI
Kind Hearts and Coronets (1949), @ The BFI
Kes (1969), @ The BFI
Don't Look Now (1973), @ The BFI
The Red Shoes (1948), @ The BFI
Trainspotting (1996), @ The BFI
The Bridge on the River Kwai (1957), @ The BFI
if.... (1968), @ The BFI
The Ladykillers (1955), @ The BFI
Saturday Night and Sunday Morning (1960), @ The BFI
Brighton Rock (1947), @ The BFI
Get Carter (1971), @ The BFI
The Lavender Hill Mob (1951), @ The BFI
Henry V (1944), @ The BFI
Chariots of Fire (1981), @ The BFI
A Matter of Life and Death (1946), @ The BFI
The Long Good Friday (1980), @ The BFI
The Servant (1963), @ The BFI
Four Weddings and a Funeral (1994), @ The BFI
Whisky Galore! (1949), @ The BFI
The Full Monty (1997), @ The BFI
The Crying Game (1992), @ The BFI
Doctor Zhivago (1965), @ The BFI (a US production)
Monty Python's Life of Brian  (1979), @ The BFI
Withnail and I (1987), @ The BFI
Gregory's Girl (1980), @ The BFI
Zulu (1964), @ The BFI
Room at the Top (1958), @ The BFI
Alfie (1966), @ The BFI
Gandhi (1982), @ The BFI
The Lady Vanishes (1938), @ The BFI
The Italian Job (1969), @ The BFI
Local Hero (1983)
The Commitments (1991)
A Fish Called Wanda (1988)
Secrets & Lies (1996)
Dr. No (1962)
The Madness of King George (1994)
A Man for All Seasons (1966)
Black Narcissus (1947)
The Life and Death of Colonel Blimp (1943)
Oliver Twist (1948)
I'm All Right Jack (1959)
Performance (1970)
Shakespeare in Love (1998)
My Beautiful Laundrette (1985)
Tom Jones (1963)
This Sporting Life (1963)
My Left Foot (1989)
Brazil (1985)
The English Patient (1996) (a US production)
A Taste of Honey (1961)
The Go-Between (1971)
The Man in the White Suit (1951)
The Ipcress File (Ani Tehlike) (1965)
Blowup (1966)
The Loneliness of the Long Distance Runner (1962)
Sense and Sensibility (1995)
Passport to Pimlico (1949)
The Remains of the Day (1993)
Sunday Bloody Sunday (1971)
The Railway Children (1970)
Mona Lisa (1986)
The Dam Busters (1955)
Hamlet (1948)
Goldfinger (1964) (a joint UK-US production)
Elizabeth (1998)
Goodbye, Mr. Chips (1939)
A Room with a View (1985)
The Day of the Jackal (1973)
The Cruel Sea (1952)
Billy Liar (1963)
Oliver! (1968)
Peeping Tom (1960)
Far from the Madding Crowd (1967)
The Draughtsman's Contract (1982)
A Clockwork Orange (1971)
Distant Voices, Still Lives (1988)
Darling (1965)
Educating Rita (1983)
Brassed Off (1996)
Genevieve (1953)
Women in Love (1969)
A Hard Day's Night (1964)
Fires Were Started (1943)
Hope and Glory (1987)
My Name Is Joe (1998)
In Which We Serve (1942)
Caravaggio (1986)
The Belles of St. Trinian's (1954)
Life is Sweet (1990)
The Wicker Man (1973)
Nil by Mouth (1997)
Small Faces (1995)
Carry On up the Khyber (1968)
The Killing Fields (1984)

AFI's 100 Years... 100 Movies

A selection of the favourite British films of the 20th century

Badon Dağı Muharebesi veya Mons Badonicus Muharebesi, MS 5. yüzyılın sonlarında veya 6. yüzyılın başlarında Roma sonrası Britonlar ve Anglosaksonlar arasında meydana geldiği düşünülen bir muharebedir. Muharebe, Anglosakson krallıklarının batıya doğru ilerlemesini bir süreliğine durduran Britonlar için büyük bir zafer olarak kabul edildi.
Briton din adamı Gildas'ın savaşla ilgili bilinen en eski referansları 6. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bugün esas olarak, daha sonra efsanevi Kral Arthur olarak hatırlanacak olan efsanevi komutanın katılımıyla bilinmektedir; Arthur'un tarihi bir kişi olduğu kabul edilmese de, adı ilk olarak 9. yüzyıl Historia Brittonum eserinde geçmektedir; burada Brittonik kralların yanında savaş komutanı olarak savaşa katıldığından bahsediliyor, ancak bir kral olarak tanımlanmamaktadır. Kaynakların sınırlı olması nedeniyle çatışmanın tarihi, yeri ve detayları konusunda kesinlik bulunmamaktadır.
Hemen hemen tüm bilim adamları bu muharebenin gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Ancak Gildas bunu gerçek bir savaş değil, kuşatma olarak adlandırmaktadır. Saksonların mı Britanyalıları kuşattığı yoksa Britanyalıların mı Saksonları kuşattığı belli değildir.

Green, Thomas. Concepts of Arthur. Tempus (Stroud, Gloucestershire), 2007. 9780752444611.

The Battle of Mount Badon at The Camelot Project (including various modern depictions)

Fish and chips, bulamaç kaplı kızarmış balığın patates kızartması ile servis edildiği sıcak yemektir. Yemek İngiltere'de ortaya çıkmıştır ve iki ana bileşeni göçmenler tarafından getirildiği için füzyon mutfağının bir örneğidir. Fish and chips, Birleşik Krallık'ta ve diğer birçok ülkede, özellikle de İngilizce konuşulan ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde yaygın tüketilir.
Fish and chips ilk olarak 1860'larda İngiltere'de ortaya çıktı ve 1910'da Birleşik Krallık'ta 25.000'den fazla fish and chips satan dükkân vardı. 1930'larda dükkân sayısı 35.000'e çıktı ancak sonrasında eğilim tersine döndü ve 2009'da yalnızca 10.000 dükkân fish and chips satıyordu.
Britanya Hükûmeti, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında fish and chips tedarikini güvence altına aldı. Bu yemek savaş sırasında Birleşik Krallık'ta karneye tabi olmayan birkaç yemekten biriydi.

Birleşik Krallık'ta kaplanmış ve yağda kızartılmış balık geleneğinin, Hollanda'dan gelen Batı Sefarad Yahudi göçmenlerine dayandığı düşünülür. İspanya ve Portekiz'den gelip ve 16. yüzyılın başlarında İngiltere'ye yerleşen göçmenler, unla kaplandıktan sonra yağda kızartılan pescado frito'ya benzer bir şekilde kızarmış balık yapıyorlardı. Cuma akşamları Şabat için kızartılmış balık, ertesi gün öğleden sonra shalosh seudot için soğuk yenebilir, bu yüzden tereyağı gibi katı yağ yerine sıvı bitkisel yağ kullanılırdı. Charles Dickens, Oliver Twist'te (1838) "kızarmış balık depolarından" bahseder ve 1845'te Alexis Soyer, A Shilling Cookery for the People'ın ilk baskısında "Yahudi usulü kızarmış balık" tarifi verir. Tarifte balık un ve su karışımı ile kaplanır. 

İlk fish and chips dükkânının tam yeri belli değildir. Bilinen en eski dükkânlar 1860'larda Londra'da Joseph Mali ve Oldham, Lancashire yakınlarındaki Mossley'de John Lees tarafından açıldı. Bununla birlikte, kızarmış balık ve patates kızartması en az elli yıldır birbirinden bağımsız olarak var olmuştu, bu nedenle daha erken bir zamanda birleştirilme olasılığı bulunmaktadır.
Kuzey Denizi'ndeki trol balıkçılığının hızla gelişmesi ve 19. yüzyılın ikinci yarısında limanları büyük sanayi şehirlerine bağlayan demiryollarının gelişmesi ve bu sayede taze balığın yoğun nüfuslu yerleşim yerlerine hızlıca taşınabilmesi sayesinde İngiltere'deki işçi sınıfları arasında fish and chips çok yaygın bir yiyecek haline geldi.
Bir yemek olarak derin yağda kızartılmış patatesin (ince veya kalın dilimlenmiş) İngiltere'de ilk olarak yaklaşık aynı dönemde ortaya çıkmış olabilir: Oxford English Dictionary, bu anlamda "cips"in ilk kullanımının Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi (1859) kitabında yer aldığını belirtmektedir: "biraz isteksiz yağ damlalarıyla kızartılmış, kavrulmuş patates cipsi".
Avrupa çapında yaygın olarak kızarmış yiyecek satan mağazalar olmasına rağmen, modern fish and chips dükkânı (modern İngiliz argosunda "chippy") Birleşik Krallık'ta kuruldu. İlk fish and chips dükkânları sadece çok temel olanaklara sahipti. Genellikle bu dükkânlarda sadece kömür ateşi ile ısıtılan büyük bir kazan kızartma yağı oluyordu. Fish and chips dükkânı ilerleyen yıllarda oldukça standart bir biçim aldı ve yiyecekler fritözlerin önündeki bir tezgahta sıraya giren müşterilere kağıt ambalajlarda servis edilmeye başlandı. Alfred Hitchcock çocukluğunu Londra'da ailesinin fish and chips dükkânının üstündeki dairede geçirdi. Fish and Chips and the British Working Class (Fish and Chips ve Britanya İşçi Sınıfı) kitabının yazarı Profesör John Walton'a göre, Britanya hükûmeti I. Dünya Savaşı sırasında balık ve patates kızartması tedarikinin korunmasını bir öncelik haline getirdi: "Kabine, ev cephesindeki aileleri iyi durumda tutmanın hayati olduğunu biliyordu. Aksine Alman rejimi halkını iyi besleyemiyordu".
1928'de Harry Ramsden ilk fish and chips dükkânını Guiseley, West Yorkshire'da açtı. 1952'de dükkân tek bir günde 10.000 porsiyon fish and chips servis ederek Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi. George Orwell'in İngiltere'nin kuzeyindeki işçi sınıfı yaşamına ilişkin deneyimini anlattığı The Road to Wigan Pier (1937) adlı eserinde yazar, işçi sınıfına her derde deva gibi görülen 'ev ortamı' arasında fish and chips yemeğinin önemli bir yeri olduğunu belirtti.
II. Dünya Savaşı sırasında, işçi sınıfının temel gıdasını oluşturan fish and chips Birleşik Krallık'ta karneye tabi olmayan birkaç yiyecekten biri oldu. Başbakan Winston Churchill, balık ve patates kızartması kombinasyonunu "iyi arkadaşlar" olarak nitelendirdi. John Lennonfish and chips'i ketçaba bulanmış şekilde severdi.
Britanya usulü fish and chips eskiden eski gazetelere sarılarak verilirdi ancak bu uygulama artık büyük ölçüde sona erdi. Bunun yerine serviste düz kağıt, karton veya plastik kullanılıyor. Birleşik Krallık'ta, Balık Etiketleme Yönetmelikleri 2003 ve İrlanda'da Avrupa Toplulukları (Balıkçılık ve Su Ürünleri Ürünlerinin Etiketlenmesi) Düzenlemeleri 2003 uyarınca "balık" belirli ticari ad kullanılarak veya balık türü belirtilerek satılabilir; bu nedenle, örneğin, menülerde daha belirsiz "balık ve patates kızartması" yerine "morina ve patates kızartması" kullanılıyor. Birleşik Krallık'ta Gıda Standartları Ajansı catering hizmetlerini bundan muaf tuttu; ancak bazı yerel Ticaret Standartları yetkilileri ve diğer yetkililer sadece "balık ve patates kızartması" adının kullanılamayacağını savunuyor.

İngiliz kültüründe önemli bir yemek olan fish and chips, 19. yüzyılın ortalarında Londra ve Güney Doğu İngiltere'de daha geniş çevrelerde popüler hale geldi: Charles Dickens, ilk kez 1838'de yayınlanan Oliver Twist'te bir "kızarmış balık deposu"ndan bahseder. Bu sırada İngiltere'nin kuzeyinde derin yağda kızartılmış patates kızartması gelişti. İlk patates kızartması dükkânı, Oldham'daki Tommyfield Market'in şu an bulunduğu yerinde duruyordu. Bu iki yemeğin tam olarak ne zaman ve nerede birleşerek modern fish and chips dükkânı endüstrisi haline geldiği belirsizliğini koruyor. Yahudi bir göçmen olan Joseph Malin, kaydedilen ilk fish and chips dükkânını 1860'ta Londra'da açtı; Bay Lees adında biri 1863 yılında Kuzey İngiltere'deki Mossley'de konseptin öncülüğünü yaptı.
Paket servisin aksine bir balık restoranı konsepti, Londra ve Güney İngiltere genelinde gelişen toptan ve perakende balık ticareti yapan Samuel Isaacs (1856'da Whitechapel, Londra'da doğdu; 1939'da Brighton, Sussex'de öldü) tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya kondu. Isaacs'ın 1896'da Londra'da açılan ve dokuz peni karşılığında fish and chips, ekmek ve tereyağı, çay sunan ilk restoranı ve popülaritesi, zincirin hızlı bir şekilde genişlemesini sağladı.

Restoranlar halı kaplıydı, masalar servis, örtü, çiçekler, porselen ve çatal-bıçak takımları vardı ve birinci sınıf yemek deneyimini işçi sınıfları için ilk kez  ulaşılabilir hale getirdi. Restoranlar Londra, Clacton, Brighton, Ramsgate, Margate ve İngiltere'nin güneyindeki diğer sahil beldelerinde bulunuyorlardı. 20. yüzyılın başlarında restoranların popülerliği artıp 30. restoran da açılınca menü et yemekleri ve diğer çeşit yemekleri de içerecek şekilde genişletildi. Sam Isaacs'ın alameti farikası, söz konusu balığın bir resmini de içeren "This is the Plaice" ifadesiydi. Burada Plaice, pisi balığı gibi balıkları ifade eden bir sözcüktür ve İngilizce yer, mekan anlamına gelen "place" sözcüğü ile benzerliğinden yararlanılarak "Burası Mekan" anlamına gelen kelime oyunu yapılıyor. Oldham's Tommyfield Market'teki mavi bir plaka, 1860 yılında İngiltere'de kızartılan ilk patatesleri ve fish and chips dükkânının ve fast food endüstrilerinin kökenini anıyor.
Dundee Şehir Meclisi, patates kızartmasının ilk olarak 1870'lerde şehrin Greenmarket'inde Belçikalı bir göçmen olan Edward De Gernier tarafından satıldığını iddia ediyor.

Geleneksel kızartmada donyağı veya domuz yağı kullanılır; ancak günümüzde palm yağı, kanola veya yer fıstığı yağı gibi bitkisel yağlar (nispeten yüksek yanma noktası nedeniyle) yaygın olarak kullanılır. Kuzey İngiltere ve İskoçya'daki satıcıların azınlığı ve Kuzey İrlanda'daki satıcıların çoğu, yemeğe farklı bir tat kattığı için donyağı veya domuz yağı kullanıyor, ancak bu kızarmış patatesleri vejetaryenler ve çeşitli dini inançlara sahip kişiler için uygunsuz hale getiriyor. Domuz yağı, Black Country Living Museum gibi bazı canlı endüstriyel tarih müzelerinde kullanılmaktadır. Balıkların tamamı filetolanır ve balıkta kemik bulunmamalıdır. 

İngiliz patates kızartması genellikle Amerikan usulü patates kızartmasından daha kalındır. ABD'de İngiliz varyantına daha çok benzeyen, bazen biftek kızartması olarak adlandırılan kalın bir patates kızartması türü tüketilir.

Britanya ve İrlanda'da, fish and chips dükkânları geleneksel olarak basit bir su ve undan oluşan kaplama kullanır ve bulamacın kabarcıklar oluşturması için biraz sodyum bikarbonat (kabartma tozu) ve biraz sirke eklenir. Başka tariflerde su yerine bira veya süt kullanabilir. Biradaki karbondioksit, hamura daha hafif bir doku kazandırır. Bira ile yapılmış bulamaç turuncu-kahverengi bir renge sahiptir. Basit bir bira bulamacı, hacimce 2:3 oranında un-biradan oluşabilir. Biranın türü, hamurun tadını değiştirir; bazıları lager tercih ederken diğerleri stout veya bitter kullanır.

Britanya ve İrlanda'da fish and chipste en çok morina ve mezgit kullanılır ancak pisi balığı, vatoz balığıgiller (vatoz özellikle İrlanda'da popüler) ve kaya somonu (birkaç köpek balığı ve benzeri balık türlerini kapsayan bir terim) kullanılır. Geleneksel fish and chips dükkânlarında, adlarına göre çeşitli balık türleri sunulur ("mezgit ve patates kızartması"), ancak bazı restoranlarda ve tezgahlarda belirtilmemiş "balık ve patates kızartması" sunulur. 

Britanya ve İrlanda'nın çoğu bölgesindeki patates kızartması dükkânlarında, servis sırasında geleneksel olarak fish and chips üzerine tuz ve sirke serpilir. Bazı yerlerde, özellikle Edinburgh'da, "sos" ("tuz ve sos"ta olduğu gibi) sirkeye göre daha gelenekseldir - "sos" kahverengi sos anlamına gelir. İngiltere'de bezelye püresi popüler bir garnitüdür. Tipik olara

Barut komplosu, bir grup yönetim karşıtı İngiliz Katolik tarafından, İngiltere Kralı I. James ve diğer aristokratları öldürmek için 5 Kasım 1605'te yapılan, Parlamento binasını havaya uçurma girişimidir. Robert Catesby ve Guy Fawkes öncülüğünde planlanmıştır.
Komplocular ayrıca kraliyet çocuklarını kaçırmayı ve Midlands'da bir halk ayaklanmasına öncülük etmeyi planlamışlardır.
Barut komplosunun Karşı-Reform hareketi olduğunu ve baskıcı yönetime karşı anarşi hareketlerinin öncüsü olduğunu kabul eden gruplar vardır.

Eylem, 1603 tarihli ilk komplo ve veda komplosunu takiben 1605 yılında, her sene ekim ya da kasım ayında tekrarlanan aristokrasi zirvesine denk getirilmiştir. 5 Kasım 1605 tarihli bu girişim yalnızca Kral I. James'e karşı düzenlenen bir suikast değil, tüm Kraliyet ailesini, Protestan devlet adamlarının büyük bölümünü etkisiz hâle getirmeyi ve halkı ayaklandırmayı hedef alan bir eylemdir.Robert Catesby, Mayıs 1604'te başlayan komplonun planlanmasına öncülük etti. Ona yardım eden insanlar ya zengin Katolikler ya da çok fazla etkiye sahip olan seçkin ailelerdi. Catesby, Büyük Britanya'nın Kral I. James yönetimi altında Roma Katoliklerine karşı daha hoşgörülü olacağına dair çok az umut olduğunu görünce komployu bulmuş olabileceği düşünülüyor, bu durum karşısında birçok Katolik, durum hakkında hayal kırıklığına uğramıştı. Ancak Catesby'nin İngiltere'deki Katoliklere bir şans vermek istemesi daha olasıdır: Komplo, bir isyanın ilk adımı olacaktı. Daha sonra, James'in dokuz yaşındaki kızı (Prenses Elizabeth) Katolik bir devlet başkanı olarak atanabilirdi.
Diğer komplocular Thomas Winter (Wintour olarak da yazılır), Robert Winter, John Wright, Christopher Wright, Robert Keyes, Thomas Percy (Percye olarak da yazılır), John Grant, Ambrose Rokewood, Sör Everard Digby, Francis Tresham ve Thomas Bates (Catesby'nin hizmetkarı) idi. Patlayıcılar, 10 yıllık askeri deneyimi olan Guy "Guido" Fawkes tarafından hazırlandı. Fawkes, İspanyol Hollanda'sında, Hollandalılara karşı İspanyollarla savaşmıştı.

İngiltere'deki ana Cizvit Peder Henry Garnet'in komplonun ayrıntılarını bildiği söyleniyordu. Yine Cizvit olan bir arkadaşı Oswald Tesimond ona söylemişti. Robert Catesby olanları Tesimond'a itiraf etmişti ve ona Garnet'e da bunları söylemesi için izin vermişti. Sonradan suçlu bulunmasına rağmen, o zamandan beri Garnet'in gerçekte ne kadar şey bildiği konusunda bazı tartışmalar oldu. Komplonun detayları günah çıkarma yoluyla bilindiği için Garnet'in bunları yetkililere açıklamasına izni yoktu. Garnet bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyordu ama yine de plan devam etti. Garnet'in buna karşı çıkması, onu 1606'da vatana ihanetten asılmaktan, sürüklenmekten ve parçalanmaktan kurtarmadı.

17. yüzyılda Westminster Sarayı, geniş bir alana yayılmış birçok binadan oluşuyordu. Binalar, eski kraliyet sarayının ortaçağ odaları, şapelleri ve salonları etrafında gruplandırılmışlardı. Bu saray hem Parlamento'yu hem de çeşitli mahkemeleri barındırıyordu. Saraya ulaşım da bugün olduğundan daha kolaydı. Tüccarlar, avukatlar ve diğer insanlar saray arazisinde yaşıyor ve çalışıyorlardı.
Kralın Korumasının bir üyesi olarak Percy, Mayıs 1604'te Lordlar Kamarası'nın yanındaki odaları kiralayabildi. Komplocuların orijinal fikri, barutu oraya koymak için Lordlar odasının temellerinin altını kazmaktı. Ana fikir James'i öldürmekti, ancak Protestan soylularının çoğu ve İngiltere Kilisesi'nin kıdemli piskoposları da dahil olmak üzere diğer birçok önemli hedef de orada mevcut olacaktı. Guy Fawkes, Percy'nin hizmetkarı "John Johnson" kılığında rol yaptığı, bu binanın sorumlusu yapıldı. Catesby'nin Lambeth'teki evi, kazma aletleriyle birlikte barutu depolamak için kullanılıyordu.
Ancak Kara Veba, 1604 yazında tüm şiddetiyle Londra'ya geri döndü. Bu nedenle Parlamento'nun açılış tarihi 1605 olarak değiştirildi. Noel arifesinde komplocu madenciler hala Parlamento binalarına ulaşmamışlardı ve tam 1605'in başlarında yeniden işe başladıklarında, Parlamento'nun açılışının 3 Ekim'e ertelendiğini öğrendiler
Eylemcilerden biri olan Francis Tresham'ın, bir yakını olan Lord Monteagle'yi eylem günü sarayda olmaması yönündeki uyarısının kraliyete sızması sonucunda, Guy Fawkes eyleme giderken yakalanmış ve ağır işkencelerle alınan itiraf sonucunda diğer eylemciler de yakalanmıştır. Sonuçta eylem başarısızlıkla sonuçlanmış, Fawkes ve diğer eylemciler idam edilmiştir.
Her yıl 5 Kasım gecesinde, Birleşik Krallık ve krallığa ait diğer eyaletlerde kraliyet öncülüğünde Eylemin (Komplonun) başarısızlığa uğratılması şenliklerle kutlanır. Bu kutlama gecesine Guy Fawkes Gecesi, Kutlama Ateşi Gecesi, Havai Fişek Gecesi, Barut Gecesi ve Komplo Gecesi denir. Günümüzde politikadan çok, eğlence amaçlı yapılan bir kutlamadır.

Guy Fawkes
Guy Fawkes Gecesi
V for Vendetta

Batı Midlands, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Batı Midlands bölgesinde bir "metropoliten" kontluktur.
Bu metropoliten kontluk 1974'te resmen yürürlüğe giren "1972 Yerel İdare Reformu Kanunu" ile kurulmuştur. Kurulduğu dönemde birinci seviyede seçilmiş bir konsey ve konseyin yürütülmesi için bir yerel bürokrasi idaresi vardı. Batı Midlands Metropoliten Kontluğu  altında şu ikinci seviyeli yedi şehir ve metropoliten borough bulunmaktaydı: Birmingham Şehri, Coventry Şehri, Wolverhampton Şehri, Dudley Metropoliten Borough, Sandwell Metropoliten Borough, Solihull Metropoliten Borough ve Walsall Metropoliten Borough. 1989'da "Batı Midlands Metropoliten Kontluğu" konseyi ve buna bağlı bürokratik idare lağvedilip kapatıldı. Bu idarenin altında bulunan 7 şehir ve metropoliten "borough" tek seviyeli yerel idare statüsü kazandılar. Ama "Batı Midlands Metropoliten Kontluğu" hâlen bir törensel kontluk statüsü taşımakta ve ayrıca kuruluş kanunu kaldırılmadığı için hukuken hâlen yürürlükte olan bir kamu kuruluşu statüsüne haizdir. Bunun yanında coğrafyacılar ve coğrafya istatistikleri tarafından kullanılan bir tanımdır.
Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu'nun merkezinin Birmingham olduğu kabul edilmektedir. Kontluğun yüzölçümü 902 km²; 2019 tahminine göre nüfusu 2.916.458 kişi ve nüfus yoğunluğu 3.235 kişi/km² dir.
"Batı Midlands" ismi bazen anlam karışıklığı yaratmaktadır. Bu maddede işlenen konu "Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu"'dur. Ama bu törensel kontluk resmî olarak İngiltere'nin Batı Midlands Bölgesine bağlıdır. Avrupa Birliği istatistiksel kavramlarına göre Kontluk "NUTS 2 bölge" olup daha geniş olan "NUTS 2 bölge" olan İngiltere'nin "Batı Midlands Bölgesi"  içindedir. Bunlardan başka bir sıra coğrafi ve istatistiksel kavramlara da "Batı Midlands" ismi verilmektedir. "Batı Midlands şehirleşmiş bölgesi (West Midlands conurbatıon)" önceki iki kavramdan değişiktir ve değişik sınırlar içindedir. Örneğin, bu şehirleşmiş bölge, kontluk içinde bulunan Coventry şehrini ihtiva etmez.

Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu'nun Warwickshire, Worcestershire ve Staffordshire törensel kontlukları ile sınırları vardır. West Midlands törensel kontluğunun hiçbir deniz sahili bulunmaz.

Törensel Batı Midlands Metropoliten Kontluğu'na bağlı şu metropoliten yerel idare bölgeleri bulunur:

Batı Midlands Metropoliten Kontluğu içinde 7 tane "tek-seviyeli-yerel-idare konseyi" statülü "şehir" ve "metropoliten borough" idare birimi; idare merkezleri; içlerinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve birer görüntü şöyle verilmiştir:

Aston Hall: Birmingham'da 1618'de yapılmış büyük bir kırsal malikane. Günümüzde sahibi Birmingham Şehri belediyesidir ve yaz ayları halka açık bir müzedir.
Bescot Stadyumu: Walsall FC takımının stadyumu.
Birmingham Botanıcal Gardens: - Edgbaston, Birmingham'da halka açık botanik bahçe
Birmingham Bullring: Birmingham'ın Orta Çağ'dan kalma çarşı merkezi. 1953'te ve 2003'te yapılan iki büyük kapalı alışveriş merkezi de ihtiva etmektedir. 2004 yılında 36,5 milyar ziyaretçi ile Birleşik Krallık'ın en işlek alışveriş merkezi olduğu belgelenmiştir.
Birmingham Museum and Art Gallery:- Birmingham şehri güzel sanatlar galerisi ve müzesi. Geçici özel sergiler hariç giriş parasızdır. Güzel sanatlar, seramik, metal işleme, takılar ve mücevherat, arkeoloji, etnografya, yerel tarih ve sanayi tarihi alanlarında uluslararası öneme haiz eserler sergilenmektedir.
Birmingham Hippodrome: Birmingham'da yaklaşık 1900 seyircilik bir tiyatro salonu. Birmingham Kraliyet Balesi'nin ana sahnesidir. Ayrıca Birleşik Krallık'ta gezici opera, bale, tiyatro, müzikal ve gösteriler için Batı Midlands gösterim salonudur.
Black Country Living Museum:Dudley'de bulunan 105.000 m² alana yayılmış bir açık hava müzesi. Bu müze alanında günlük hayatın yaşandığı eski evler, dükkanlar ve yapılar, hatta eski köy ve kasaba çarşıları ve kamu yapıları (okul, postane vb.) kurulmuştur. Eski şehirsel kamu taşım araçları (kanal dar mavnaları; atlı araba, otobüsler ve tramvaylar; elektrikli tramvay ve troleybüsler; şehir otobüsleri) sergilenmektedir. Dudley'in ortasında bulunduğu eski "Black Country (Kara Ülke)" adı verilen sanayi merkezinde üretilen sanayi eşyaları (örneğin cam, metal vb.) sergileri de vardır. Sergiler devamlı değiştirilmektedir.
Blakesley Hall: Yardley, Birmingham'da 1590'dan itibaren yapılan ve Tudor dönemi mimariyi iyi gösteren bir kırsal malikane.
Cadbury World: Bournville, Birmingham'da Cadbury çikolata şirketi tarafından kurulup işletilen ve çikolata üretimi hakkında konuları sergileyen bir turist çekici ziyaret merkezi.
Coventry Katedrali: II. Dünya Savaşı sırasında Alman hava bombardımanı ile yıkılmış eski katedral ve yerine 1956-1962 yıllarda yapılmış yeni bir Anglikan katedrali.
Coventry SkyDome Arena: Coventry'de 1999'da yapılan ve 3000-seyircilik çok-amaçlı arena kapalı salonu.
Coventry Transport Museum: İngiltere'nin eski otomobil üretim merkezi olan Coventry'de motorlu ulaşım araçları müzesi.
Dudley Castle: Dudley şehri orasında 11.yy. eski Norman döneminden kalma bir taştan şato-kale.
Dudley Zoo: Dudley Kalesi etrafında bulunan parkta kurulmuş olan bir hayvanat bahçesi.
Edgbaston kriket sahası: Edgaston, Birmingham'da "Warwickshire County Kriket Kulübü" sahası. uluslararası normal 5-gün süren ve ayrıca 1-gün süren kriket karşılaşmaları yapılmaktadır.,
International Convention Centre: Birmingham'da uluslararası konferans merkezi. İrili ufaklı toplantı, gösteri salonları ve Birmingham Senfoni Orkestrası Konser salonunu ihtiva eder.
Molineux Stadı: Wolverhampton Wanderers futbol kulübünün Wolverhampton'daki stadı.
National Exhibition Centre: İngiltere için büyük millî ve uluslararası sergiler için (2.54 km² alan ihtiva eden sergi ve gösteri merkezi.
National Indoor Arena (NİA): Birmingham'da 1991 kurulmuş 12.700 kadar seyirci alabilen bir kapalı spor salonu,
Sea Life Centre: Birmingham'da denizde hayatı gösterip sergileyen büyük bir akvaryum
Netherton Tüneli: Dar mavnalar taşımı ve ulaşımı bir kanal üzerinde 1855-1858'de yapılmış olan 2.768 m. uzunlukta bir tünel.
Perrott's Folly: Edğbaston, Birmingham bulunan, 1756'de tuğladan yapılmış 29m yükseklikte bir kule.
Ricoh Arena: Coventry City FC'in 2005'te yapılıp açılmış 32.600 kişilik futbol stadı ve yan tesisleri.
Sarehole Mill: 1542 yapılıp en son 1969'da restore edilen bir un yapma ve metal ve metal tel çekmek için kullanılmış olan su değirmeni. Günümüzde Birmingham Şehri belediyesinin bir sanayi müzesidir.
St Andrew's Stadı: 1906 yapılıp 1990'li yıllarda renove edilen 30.000 kapasiteli Birmingham City FC futbol stadı.
The Hawthorns:- 1900'da kurulmuş en son 2008'de yenileştirilmiş yaklaşık 26.500 kapasiteli West Bromwich Albion futbol stadı.
Millennium Point Kompleksi: - Birmingham'da ana maksadı eğitim olan, çok maksatlı kullanış için kapalı gösteri salonları bulunan 2002'de açılan bir kompleks. Bir İMAX sinema salonu, "ThinkTank Bilim ve Teknoloji Müzesi", çeşitli müzik-tiyatro prova ve gösteri salonları bulunur.
Tyseley Locomotive Fabrikası:- Birmingham'da eski bir lokomotif tamir fabrika ve atölyesinde kurulmuş ve istim ve dizel lokomotiflerinin gösterisi ve sergisi için bir turizm merkezi.
Birmingham Üniversitesi Kampüsü
Villa Park: Wittin, Birmingham'da bulunan; ilk defa 1897'de açılıp çok renovasyon gören 42.000 seyirci kapasiteli Aston Villa futbol stadı.
Walsall Art Gallery: Walsall'da 2000 açılan 5 bin m² sergi alanı bulunan güzel sanatlar galerisi.
Wightwick Manor Wolverhampton şehir merkezine yakın bulunan 19.yy sonları "Arts-and-Crafts (Sanat-ve-Zanaat)" akımının yapı ve iç dekprasyon eserlerinin en iyi örneklerini içinde bulunduran ve halka açık bir büyük konak ve bahçesi.

Curlie'de Midlands/ Batı Midlands (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Birmingham ve West Midlands fotoğrafları (İngilizce)

Batı Sussex (İngilizce: West Sussex), İngiltere'nin Güney Doğu bölgesinde idari bakımdan "shire" tipi metropoliten-olmayan bir kontluk (county). Kontluğun idari merkezi Chichester'de bulunmaktadır.

Törensel Batı Sussex Kontluğu Hampshire, Surrey, Kent ve East Sussex törensel kontlukları ile komşudur ve uzun Manş Denizi ve Solent sahilleri bulunur.

Batı Sussex kontluğu, kapladığı 1,991 km2 alanla itibarıyla İngiltere'de kontluklar arasında 30'uncu sırada gelir. Yerel idare olarak iki seviyeli metropoliten olmayan kontluktur, yani "shire" tipi kontluktur. İkinci seviyede olan 7 metropoliten olmayan yerel idare bölgesi (district) veya borough Batı Sussex Kontluğu'na bağlıdır. Bunlar Worthing, Arun, Chichester, Horsham, Crawley, Mid Sussex ve Adur'dur.

Batı Sussex Kontluğu'ndaki cari fiyatlarla gayrisafi toplam katma değer ve önemli sektörlerin gayrisafi katam değerleri şu tabloda gösterilir.

Curlie'de Batı Sussex (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Batı Yorkshire (İngilizce: West Yorkshire), Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Yorkshire ve Humber bölgesinde 1974-1989 döneminde iki seviyeli bir metropolitan kontluk ve 1989'dan sonra da  bir törensel metropolitan kontluktur. 1974'te kurulduğu zaman merkezi Leeds olması düşünülmüşken, o tarihte ilga edilen "West Riding Yorkshire Kontluğu" idari binalarına yerleşmiş ve böylece merkezi Wakefield olmuştur. Ama 1989'da "Batı Yorkshire Metropolitan Kontluğu" lağvedilince bu idare binaları "Wakefield Şehri Metropolitan Yerel Bölgesi" idaresine devredilmiştir.
"1972 Yerel İdare Kanunu" ile hukuksal olarak 1974'te fiilen birinci seviyeli metropoliten kontluk ve yetkileriyle kurulmuştur. Bu stratejik yerel idarenin altında  ikinci seviyede yerel idare olan Bradford Şehri, Leeds Şehri, Wakefield Şehri, Calderdale Metropoliten Borough ve Kirklees Metropoliten Borough  metropoliten bölgeleri bağlı olarak bulunmaktaydı. 1986'da Margaret Thatcher Muhafazakâr Parti hükûmeti birinci seviyede metropoliten kontlukların (bu arada "Batı Yorkshire"'in) meclis ve idarelerini lağvetmiştir. Metropoliten bölgelerdeki yerel idare sistemi eski "ikinci seviyedeki metropoliten bölgeler"'in statüleri "bağımsız tek seviyeli metropoliten yerel idare bölgesi"ne değiştirilmiştir. Ve bu şekil hâlen yürürlüktedir. "Batı Yorkshire Metropoliten Kontluğu" yerel idare bakımdan lağvedilmiş bulunmakla beraber, hukuken tamamıyla ortadan kaldırılmamıştır. Özellikle geleneksel olarak ve 1997'den itibaren "1997 Lieutenancies Act" adli kanunla, kraliçeyi ilgilendiren idare ve merasimlerde törensel kontluk olarak yürütülmektedir ve Kraliçe tarafından tayin edilen "Kraliçe Temsilcisi Lord (Lord Lieutenant)" ve "Yüksek Şerif" unvanlı idarecileri bulunmaktadır.

Törensel Batı Yorkshire Kontluğu Derbyshire, Greater Manchester, Lancashire, Kuzey Yorkshire ve Güney Yorkshire törensel kontlukları ile komşudur:

Törensel Batı Yorkshire altında bulunan yerel idareler 1972-1986 arasında metropoliten bölge olarak ikinci seviyede yerel idare iken 1986'dan sonra tek-seviyeli yerel idare olmuşlardır. Batı Yorkshire Törensel Kontluğu'nun bir özelliği bu tek seviyeli metropoliten idarelerinden üçünün (Leeds Şehri, Wakefield Şehri ve Bradford Şehri), ayrıca "Şehir" şerefsel unvanı taşımakta olması ve bu nedenle isimlerinin "metropoliten yerel bölge/borough" değil, merkezlerinde bulunan şehir anısına "Şehir" olmaktadır.

Bu törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli metropoliten bölge ve şehirler içinde bulunan önemli yerleşkelerin bir listesi şöyle verilebilir:

Batı Yorkshire Törensel Kontluğu'ndaki cari fiyatlarla gayrisafi toplam katma değer ve önemli sektörlerin gayrisafi katma değerleri şu tabloda gösterilir.

Yorkshire ve Humber
Aberford

Curlie'de Batı Yorkshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Âdî çit kuşu ya da (bayağı) çit kuşu (Troglodytes troglodytes), çit kuşugiller (Troglodytidae) familyasından bir kuştur.
9–10 cm boyunda ormanlar, dere kıyıları ve parklarda yaşayan, Türkiye ve Avrupa'daki en küçük kuşlardan biridir. Kalkık kuyruğu sayesinde kolayca tanınır. Ötüşü, gür ve şakımalıdır. Rahatsız edildiğinde tıkırtıya benzer bir ses çıkarır.

Başlıca besinleri küçük eklem bacaklılardır, beslenmenin zorlaştığı kış vakti aniden soğuktan ölen tatarcıkla beslenirler, tatarcık sivrisineğe benzeyen saf proteinden oluşan bir böcek türüdür, soğukta yaşaması için vücudunun en ihtiyacı olduğu besinlerin başında gelir.

Çitkuşları1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
çit19 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC çitkuşu9 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
İngilltere çitkuşları sayfası
Çitkuşu sesleri
Çit kuşuları hakkında10 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bazilika, eski Roma kentlerinde forumun yanında bulunan, içinde mahkemelerin veya diğer resmi hizmetlerin görüldüğü büyük çatılı kamusal binalara; Erken Hristiyanlık ve Orta Çağ dönemlerinde ise yan geçitleri bulunan (yan nef), galerili veya galerisiz olabilen kiliselere verilen isimdir.
İlk olarak Atina pazar yerinde baş yargıç Basile'nin adli davalara baktığı yapı bazilika (Yunanca basilike) olarak adlandırılmış, bu ad eski Roma kentlerinde yönetsel ve adli işlerin görüldüğü tüm binalara genellenmiştir. Roma Döneminde, yargıçların davalara bakabilmesi, davacıların sıra beklemesi ve halkın mahkemeleri izleyebilmesi için geniş kamusal kapalı alanların yapılmasına ihtiyaç duyulması üzerine bazilikalar tasarlanmıştır. Bu yapılar, iki ucunda yargıçların oturması için tasarlanmış yarım daire şeklindeki çıkıntıları olan ince uzun dikdörtgen bir biçime sahiptir. Yarım dairenin merkezinde, imparatorun tinsel varlığını temsil eden bir sunak bulunur. Bu sunakların varlığı, davaların simgesel olarak imparatorun huzurunda görülmesini sağlardı. Hristiyanlığa geçildiğinde, bazilikalar dinsel amaçla kullanılmaya başlamıştır. Paganlık dönemindeki dini yapılar, geniş kitlelerin birlikte ibadet etmesine uygun değildi ve içleri pagan tanrılarına ve Roma İmparatoruna ait simgelerle doluydu. Bu nedenle ibadet için bazilikalar kullanılmaya başlandı.
Bazilika planlı kiliselerde ölçü birimi genellikle transept karesidir. Pek çok romanesk kilise bu ilke üzerine kurulmuştur. Transept karesinin ölçülerine -bazen küçük sapmalarla- koronun, transept kollarının, naos (orta nefin), kemer gözlerinin ölçülerinde rastlanır. Bazilika plan tipi, Gotik sanat döneminde doruk noktasına ulaşmıştır.
Bazilika planlı kiliselerde, uzun dikdörtgen yapı, iki sütun dizisi ile 3 nefe ayrılmıştır. Bazilikaların ortasında uzun ve yüksek bir koridor, yanlarında ise daha alçak iki koridor vardır. Batı ucunda narteks denilen bir giriş, doğu uzunda ise yarım yuvarlak şeklinde dışarı taşan bir apsis vardır. Bazilika planlı kliliselerin çatıları kiremit kaplı ve ahşaptandır. Türkiye'de bazilika planlı kiliselerin başlıca örnekleri: İstanbul'da bulunan, Justinianus devri yapıtı Aya İrini kilisesi, İstanbul Studios Manastır Kilisesi (İmrahor İlyas Bey Camii). Demre (Antalya) Aziz Nikolas Kilisesi, Efes (İzmir) Meryem Ana Kilisesi.
Bazilika Tipleri:

Merkezi Plan Tipli Bazilikalar: Kare ce çokgen planlı bazilikalardır. Yuvarlak bir ana mekan oluşturacak şekilde tasarlanmıştır ve yapının tamamını örten bir kubbesi vardır. İstanbul'daki Küçük Ayasofya Camii, bu tip bazilikalara örnektir.
Kubbeli Bazilikalar: Orta nefin üzerinin kubbe ile kapalı olduğu bazilikalardır. İstanbul'daki Aya Sofya (Hagia Sophia) ve Aya İrini Kiliseleri kubbeli bazilikalardır.
Haç Planlı Bazilikalar: Orta nefin üzeri, dört ayaklı bir kubbe ile örtülüdür. Kubbenin dört tarafında haç şeklinde tonozlarla örtülü birbirine eşit mekanlar vardır. Kariye Camii (Khora Manastırı) ve Atik Mustafa Paşa Camii (Hagia Thekla Manastırı)
Düzme Bazilikalar: Orta nefi doğrudan ışıklandıran penceresi olmayan bazilikalardır.

Çevre koridorlu bazilika

Bede (672/673 - 25 Mayıs 735) (İngilizce: Bede, Beda veya Baeda), Anglosakson dünyasının ilk tarih yazarı, teolog, tarihçi ve kronoloğu. Batılı kaynaklarda çoğunlukla Muhterem Bede olarak geçer. Hristiyanlıkta her yıl 25 Mayıs, "Aziz Bede Günü" olarak kutlanır.
1899'da Kilise Babası Bede Papa XIII. Leo tarafından Evrensel Kilise Doktoru ilan edilmiştir.

Bede, Wearmouth keşişleri tarafından eğitilmiş ve tüm hayatını manastırlarında geçirmiştir. Her ne kadar Northumbria'nın dışına hiç çıkmamış olsa da latin kültürüne hakimdir.
Bede üretken bir yazardı. Çalışmaları çoğunlukla seküler alanlar olan gramer, ölçübilim ve kronoloji üzerinedir. Kutsal yazılara ilişkin çok sayıda yorumlama metinleri yazmış ve bu eserleri çağdaşları ve tüm Orta Çağ boyunca tarafından değerli bulunmuştur. Bu yazılarındaki amacı latin kültürüne uzak İngiliz Hristiyanlarına  Augustinius, Hieronymus, Ambrosius and Papa Büyük Gregorius gibi seçenekleri sunmak olmuştur.

Bede hayatı boyunca 60'tan fazla kitabı kaleme almıştır.
- 708 yılında De Temporibus (Zaman Üzerine)’yi yazmış, bunu De Temporum Ratione (Zamanın Hesaplanması Üzerine) takip etmiştir. Bu kitaplarda Bede dünyanın yaşını hesaplamış ve teologların yaygınca kabul ettiği 5,000 yıl yerine Mesih’in dünyanın yaratılışından 3,952 yıl sonra geldiği sonucuna ulaşmıştır.
- Bede'nin en önemli yapıtı "Historia Ecclesiastica Gentis Anglorum"dur (Anglus Halkının Kilisevî Tarihi). Bu kitap, Anglosakson kabilelerin Hristiyanlığa geçişlerini anlatan önemli bir yapıttır.

- Bede’nin çalışmaları hitabeler, İncil tefsirleri, De Arte Metrica ya da De orthographia gibi yorumlama ve eğitim konularını da içermektedir.

"Bede the Venerable, Saint." Encyclopædia Britannica. Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2008.

Bedfordshire, İngiltere'nin Doğu bölgesinde bulunan ve 1 Nisan 2009'dan itibaren sadece kraliyetle ilgili seremoniler için bir törensel county'dir.
1 Nisan 2009'dan önce iki seviyeli bir yerel idare sisteminde üst seviyede county'di ve altında metropoliten olmayan bölgeler bulunmaktaydı. Bu county, 1889'da kurulmuştu ve merkezi Bedford'da idi. Bu eski yerel idare kontluğundan üç tane tek-seviyeli-yerel idare ortaya çıkartılmıştır: Bedford Borough, Bedfordshire (eski Mid Bedfordshire ve South Bedfordshire bölgelerinin birleşmesinden kurulu) ve Luton Borough.
Eski ve törensel Bedfordshire'ın yüzölçümü 1.235 km², 2014 yılı ortası tahmini nüfusu 617,000 kişi; ve nüfus yoğunluğu km2 başına 499 kişiydi.

Eski ve törensel Bedfordshire Kontluğunun kuzeyinde Northamptonshire, kuzeydoğusunda Cambridgeshire, güneydoğusunda Hertfordshire ve batısında Buckinghamshire törensel kontlukları bulunur. Eskiden Buckinghamshire'ın bir parçası olan şimdi tek-seviyeli-yerel-idare olan Milton Keynes kenti ile komşudur.

Bedfordshire Kontluğu, İngiltere ülkesinde bulunan törensel kontluklar arasında nüfus yoğunluğu bakımdan 14. sıradadır. Bu törensel kontluk içinde nüfusun büyük bir kısmı iki önemli kentsel bölge, Bedford ve Luton merkezli kentsel bölgeler, içinde yaşamaktadırlar.
Bedfordishire Kontluğu arazisi içinde rakımı en yüksek olan mevkii, 243 metre rakımlı Chiltern Tepeleri üzerinde bulunan "Dunstable Downs"dır.

2009'da "shire" kontluğu olarak lağvedilen Bedfordshire Kontluğu yine de törensel kontluk olarak kabul edilmektedir ve törensel olarak Bedfordshire'a bağlı olan tek-seviyeli-yerel-idare bölgeleri haritası şudur:

Bedfordshire törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli yerel idareler; idare merkezleri; içinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve bir görüntü şöyle verilebilir:

Curlie'de Bedfordshire (DMOZ tabanlı)

Jonson Ben, (gerçek ismi Benjamin Jonson) (11 Haziran 1572 -  6 Ağustos 1637), 17. yüzyıl İngiliz oyun yazarı, şair, oyuncu ve eleştirmen.
İngiltere'nin ikinci büyük tiyatro adamı (Shakespeare'dan sonra) olarak kabul edilir. Yaşamının İngiltere'de oyuncu ve yazar olarak adını duyurana kadarki bölümü hakkında pek fazla bir şey bilinmemektedir. 1598 yılında Every man in his humour adlı komedisi William Shakespeare'in kurduğu tiyatro topluluğu tarafından oynanmıştır. Shakespeare ile Jonson özel yaşamlarında da birbirlerinin yakın arkadaşlarındandır. 1604 yılında I. James tarafından saraya çağrılmış bu işte 20 yılını harcamıştır, artık sarayda gözden düşünce yeni komediler yazmaya karar vermişse de eski gücünü yitirdiğini fark etmiştir. Hayatının bir kısmına 2011 yapımı Anonymous filminde değinilmiştir.

A Tale of a Tub, komedi 1640)
The Case is Altered komedi 1597-8
Every Man in His Humour komedi
Every Man out of His Humour komedi
Cynthia's Revels
The Poetaster,
Sejanus: His Fall, trajedi
Eastward Ho, komedi
Volpone, comedy
Epicoene, or the Silent Woman, komedi
The Alchemist, komedi
Catiline: His Conspiracy, trajedi
Bartholomew Fair, komedi
The Devil is an Ass, komedi
The Staple of News, komedi
The New Inn, or The Light Heart, komedi
The Magnetic Lady, or Humors Reconciled, komedi
The Sad Shepherd,  pastoral (tamamlanmamış)
Mortimer his Fall, tarih

The Coronation Triumph, or The King's Entertainment (performed March 15, 1604; printed 1604); with Thomas Dekker
A Private Entertainment of the King and Queen on May-Day (The Penates) (May 1, 1604; printed 1616)
The Entertainment of the Queen and Prince Henry at Althorp (The Satyr) (June 25, 1603; printed 1604)
The Masque of Blackness (Jan. 6, 1605; printed ca. 1608)
Hymenaei (Jan. 5, 1606; printed 1606)
The Entertainment of the Kings of Great Britain and Denmark (The Hours) (July 24, 1606; printed 1616)
The Masque of Beauty (Jan. 10, 1608; printed ca. 1608)
The Masque of Queens (Feb. 2, 1609; printed 1609)
Hue and Cry after Cupid, or The Masque at Lord Haddington's Marriage (Feb. 9, 1608; printed ca. 1608)
The Speeches at Prince Henry's Barriers, or The Lady of the Lake (Jan. 6, 1610; printed 1616)
Oberon, the Faery Prince (Jan. 1, 1611; printed 1616)
Love Freed from Ignorance and Folly (Feb. 3, 1611; printed 1616)
Love Restored (Jan. 6, 1612; printed 1616)
A Challenge at Tilt, at a Marriage (Dec. 27, 1613/Jan. 1, 1614; Printed 1616)
The Irish Masque at Court (Dec. 29, 1613; printed 1616)
Christmas, his Masque (Christmas 1616; printed 1641)
The Vision of Delight (Jan. 6, 1617; printed 1641)
Lovers Made Men, or The Masque of Lethe, or The Masque at Lord Hay's (Feb. 22, 1617; printed 1617)
Pleasure Reconciled to Virtue (Jan. 6, 1618; printed 1641) The masque was a failure; Jonson revised it by placing the anti-masque first, turning it into:
For the Honor of Wales (Feb. 17, 1618; printed 1641)
News from the New World Discovered in the Moon (Jan. 7, 1620: printed 1641)
The Entertainment at Blackfriars, or The Newcastle Entertainment (May 1620?; MS)
Pan's Anniversary, or The Shepherds' Holy-Day (June 19, 1620?; printed 1641)
The Gypsies Metamorphosed (Aug 3 and 5, 1621; printed 1640)
The Masque of Augurs (Jan. 6, 1622; printed 1622)
Time Vindicated to Himself, and to his Honors (Jan. 19, 1623; printed 1623)
Neptune's Triumph for the Return of Albion (Jan. 26, 1624; printed 1624)
The Masque of Owls at Kenilworth (Aug. 19, 1624; printed 1641)
The Fortunate Isles and their Union (Jan. 9, 1625; printed 1625)
Love's Triumph Through Callipolis (Jan. 9, 1631; printed 1631)
Chloridia: Rites to Chloris and Her Nymphs (Feb. 22, 1631; printed 1631)
The King's Entertainment at Welbeck in Nottinghamshire (May 21, 1633; printed 1641)
Love's Welcome at Balsover (July 30, 1634; printed 1641)

Epigrams (1612)
The Forest (1616)
A Discourse of Love (1618)
Barclay's Argenis, (1623)
The Execration against Vulcan with Epigrams (1640)
Horace's Art of Poetry(1640)
Underwoods (1640)
Timber or Discoveries

Benedict Timothy Carlton Cumberbatch CBE (d. 19 Temmuz 1976, Londra), İngiliz dizi, tiyatro ve sinema oyuncusudur. Cumberbatch, Manchester Üniversitesinden mezun oldu ve eğitimine Londra Müzik ve Dramatik Sanatlar Akademisinde devam ederek klasik oyunculukta yüksek lisans kazandı.
Cumberbatch, 2004 yılında Hawking adlı televizyon filminde Stephen Hawking'i oynadı. 2010 yılından beri Sherlock dizisinde Sherlock Holmes'i canlandırmaktadır. Sinemada, 2006'da Amazing Grace filminde, Genç William Pitt, 2013'te Bilinmeze Doğru: Star Trek filminde Khan, 12 Yıllık Esaret filminde William Prens Ford, Wikileaks: Beşinci Kuvvet filminde Julian Assange ve Enigma filminde Alan Turing rolleriyle başrol oynadı. 2012'den 2014'e kadar Hobbit film serisinde -ses ve hareket yakalama yoluyla- Smaug ve Necromancer karakterlerini, 2016 yılında Doktor Strange filminde Dr. Stephen Strange karakterini oynadı.
KwaZulu-Natal, Güney Afrika'da, 2005 yılında, araçlarının lastiği  patladıktan sonra Cumberbatch ve iki arkadaşı kaçırıldı ve bir grup yerli halk tarafından silah zoruyla tutuldu. Sonunda kaçıranlar onları ıssız bölgelere sürdü ve açıklama yapmadan serbest bıraktılar. Cumberbatch olaydan sonra şöyle dedi: "Bana bu dünyaya geldiğimiz gibi ayrılacağımızı öğretti. Tamamen kendi başımıza ve bana daha az sıradan bir hayat yaşama isteği verdi." Kaçırılma olayından hemen önce Radiohead tarafından "How to Disappear Completly?" adlı şarkıyı dinliyorlardı. Bu deneyimi takiben Cumberbatch şarkıyı her duyduğunda ona bir gerçeklik hissi ve umut nedeni hatırlatır.
Cumberbatch, Sherlock dizisindeki oyunculuğuyla Mini dizi ya da Filmlerde En İyi Erkek Oyuncu Emmy Ödülü'nü kazandı. Buna ek olarak üç Altın Küre, altı Primetime Emmy Ödülleri adaylığı ve yedi BAFTA adaylığı bulunan Cumberbatch, Enigma filmindeki oyunculuğuyla Akademi Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu adaylığı elde etti. Patrick Melrose adlı mini dizide canlandırdığı "Patrick Melrose" karakteri ile BAFTA ödüllerinde 2019 yılında en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı.
2015 yılında 17 yıllık arkadaşı, İngiliz tiyatro yönetmeni olan Sophie Hunter ile İngiltere, Isle of Wight'ta Church of St.Peter and St.Paul'da 14 Şubat 2015 tarihinde evlendi. 2015 yılında ilk oğulları Christopher Carlton Cumberbatch, 2017 yılında ikinci oğulları Hal Auden Cumberbatch dünyaya geldi.
Kendisini Budist olarak tanımlar ve meditasyona olan ilgisini dile getirir. Aynı zamanda uzun yıllardır vegandır.

Benedict Cumberbatch, 19 Temmuz 1976'da, İngiltere'nin başkenti Londra'da, ikisi de oyuncu olan bir anne babadan dünyaya geldi. Annesinin ilk eşinden Tracy Peacock adında bir üvey kız kardeşi vardır. Dedesi Henry Carlton Cumberbatch, Dünya Savaşlarında denizaltı memuru ve yüksek toplumunun önemli bir şahsiyetiydi. Büyük büyük babası Henry Arnold Cumberbatch ise Kraliçe Victoria'nın Türkiye ve Lübnan'daki konsolosuydu.
Cumberbatch 8 yaşından itibaren yatılı okullara gitti. 12 yaşında Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunuyla ilk sahne deneyimini yaşadı. Manchester Üniversitesinde tiyatro eğitimi aldı. Eğitimine Londra Müzik ve Dramatik Sanatlar Akademisinde oyuncu olarak devam etti ve klasik oyunculukta yüksek lisans ile mezun oldu.
Harrow'dan mezun olduktan sonra bir yıl boyunca Darjeeling, Hindistan'da bir Tibet manastırında gönüllü olarak İngilizce eğitimi vermiştir.
16 Ocak 2018 tarihinde London Academy of Music and Dramatic Art Başkanı olmuştur.

Cumberbatch 2006'da Amazing Grace filminde Genç William Pitt rolünü oynadı. Buradaki oyunculuğuyla Londra Film Eleştirmenleri Dairesinde İngiliz Çıkış Yapan Oyunculuk Ödülü'nde adaylık elde etti. 2011'de John le Carré'ın romanından uyarlanan Köstebek filminde oynadı. Aynı sene Steven Spielberg'ün Savaş Atı filminde Binbaşı Jamie Stewart'ı oynadı.
2012'de Beklenmedik Yolculuk filminde, ses ve hareket yakalama yoluyla, Smaug ve Necromancer karakterlerini oynadı. Cumberbatch rollerini serinin diğer iki filminde de tekrarladı.
2013'te J.J. Abrams'ın Bilinmeze Doğru: Star Trek filminde Khan rolünü oynadı. Aynı sene Wikileaks: Beşinci Kuvvet filminde WikiLeaks'ın kurucusu Julian Assange rolünü ve 12 Yıllık Esaret filminde William Prens Ford rolünü oynadı.
2014 yılında gösterime giren Madagaskar Penguenleri animasyon filminde seslendirme yaptı. Aynı sene Enigma filminde Alan Turing rolünü oynadı ve Altın Küre, BAFTA ve Akademi adaylığı elde etti. 2016 yılında Doktor Strange filminde Dr. Stephen Strange karakterini oynadı.

Beyazperde'de Benedict Cumberbatch 12 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edward Benjamin Britten (22 Kasım 1913, Lowestoft, Suffolk, İngiltere – 4 Aralık 1976, Aldeburgh, Suffolk, İngiltere), piyanist, orkestra şefi ve Grammy Ödülü sahibi İngiliz modern dönem bestecilerden birisidir. Vokal eserleri ile ün kazanmıştır.

Diş doktoru bir babanın ve amatör müzisyen annenin oğlu olan Edward Benjamin Britten, ailenin 4 çocuğunun en küçüğü ono ve keman dersleri aldı. 6 yaşından itibaren beste yapmaya başladı ve 9 yaşından ölümüne kadar düzenli olarak beste yapmayı hiç bırakmadı. 1927'de izlediği bir konserde orkestra şefi olan besteci Frank Bridge ile tanıştı ve onun özel öğrencisi oldu. Bir süre sonra Londra'daki Kraliyet Müzik Okulu'na girerek eğitim gördü ve besteleriyle çeşitli ödüller kazandı. 1933'te şaşırtıcı bir başarı kazanan A Boy was Born eserini yazdı; eserin BBC Şarkıcıları tarafından seslendirildiği bir yayın programının provasında tenor Peter Pears ile tanıştı ve böylece ömür boyu sürecek bir dostluk ve iş ilişkisi başladı. Britten'in solo şarkılarının, koral ve opera yapıtlarının çoğu tenor sesi için yazılmıştır ve Pears çoğunun ilk gösterimlerinde solist olmuştur.
1935'ten II. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar BBC Radyosu, GPO Film Şirketi’nin çektiği belgeseller ve Londra’daki sol kanattan pek çok küçük tiyatro topluluğu için çok sayıda eser besteledi. Bu dönemde çoğunlukla eserlerine W.H. Auden söz yazdı.
1939’da Britten, Auden ve Pears birlikte ABD’ye gitti ve Long Island, New York’a yerleşti. 1940’ta Auden ile liselerde sahnelenmek üzere geleneksel Amerikan Halk tiplerine dayanan Paul Bunyan adlı operet üzerinde çalıştı. 1942’de Boston Senfoni Orkestrası Sinfonia de Requiem adlı eserinin prömiyerini yaptı. Bu eserin başarısı üzerine gelen Boston Senfoni Orkestrası efsanevi müzik direktörü Serge Koussevitzky’nin desteğini alarak İngiliz şair George Crabbe’in bir şiirinden esinlendiği yeni operasını yazmaya başladı. Birlikte İngiltere’ye dönmeye karar veren Britten ve Pears, dönüş yolunda bu eserin senaryosu üzerinde çalıştılar; liberettoyu Montagu Slater yazdı. İngiltere’de Aldeburgh’a yerleşen sanatçı, İngiliz müziği için çok önemli bir eser olan Peter Grimes operasını 1945'te tamamladı. Bu eserden sonra opera ve diğer formatlarda çok sayıda opera besteledi. Özellikle çocuk ve gençlik orkestraları için eserler yazdı. 1976’da kraliçenin doğum gününde kendisine soyluluk unvanı verildi. Bir kalp rahatsızlığı sonucu 4 Aralık 1976’da öldü ve Aldeburgh Mezarlığı’na gömüldü. Bu mezarlıkta, Aldeburg Festivali’nin yaratılmasında kendisi ile birlikte emek veren arkadaşları Peter Pears ve Imogene Holst ile yan yana yatmaktadır.
Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyaretler sonrasında tanışıp, arkadaş olduğu Shostakovich, Britten’e 14. Senfonisi’ni adamıştır.

Paul Bunyan op. 17, (1941 rev.1974), opera veya operet libretto:W. H. Auden Kaynak dev bir oduncu hakkında popüler masal.
Peter Grimes op. 33,  (1945),  Kaynak: "George Crabbe" bir Suffolk balıkçısı hakkında "The Borough" adlı şiiri.
The Rape of Lucretia (Lucretia'ya tecavüz) op. 37, (1946), libretto:"Ronald Duncan:.
Albert Herring op. 39, (1947),  Kaynak:Guy de Maupassant, "Le Rosier de madame Husson"
The Beggar's Opera op. 43, (1948)
Let’s Make an Opera (Bir Opera Yapalım)(1949)
Billy Budd op. 50, (1951 rev.1960), libretto: "Edward Morgan Forster\" ve "Eric Crozier" Kaynak:Herman Melville Billy Budd romanı
Gloriana op. 53, (1953), libretto:"William Plome" Kraliçe II. Elizabeth taç giyme töreni için
The Turn of the Screw (Kötülüğün Döngüsü) ) op. 54, (1954), kaynak:Henry James.
Noye's Fludde (Noye'un flütü) op. 59, (1958).
A Midsummer Night's Dream (Bir Yaz Gecesi Rüyası) op. 64, (1960), Kaynak:Shakespeare.
Owen Wingrave op. 85, 1971 Kaynak:Henry James.
Death in Venice (Venedik'te ölüm) op. 88, (1973), kaynak: Thomas Mann romanı.

The Prince of the Pagodas Op. 57, (1956) koreografi:"John Cranko".

Hymn to the Virgin (1930 rev. 1934])
A Boy Was Born Op. 3, (1933 rev. 1955)
Friday Afternoons Op. 7, (1935), çocuk korosu için
Advance Democracy (1938) ve Ballad of Heroes Op. 14 (1939)
Ceremony of Carols (1942), arp ve kadınlar korosu için
Hymn to St Cecilia Op. 27, (1942)
Rejoice in the Lamb Op. 30, (1943), kantata, metin;"Christopher Smart"
Festival Te Deum Op. 32, (1944)
St Nicolas Op. 42, (1945)
Spring Symphony Op. 44, (1949)
Five Flower Songs (1950)
Missa Brevis (1959), çocuk korosu için
Cantata Academica Op. 62, (1959)
War Requiem Op. 66, (1961)
Cantata Misericordium Op. 69, {1964)
Voices for Today Op. 75, (1965)
The Golden Vanity (1966), çocuk korosu için
Children’s Crusade Op. 82, (1968)
Sacred and Profane Op. 91, (1975)
Welcome Ode Op. 95, (1976), çocuk korosu ve orkestra için
Ballad of Green Broom Op. 47, No:5

Sinfonietta Op. 1, (1932)
Simple Symphony Op. 4, (1934)
Soirées musicales Op. 9, (1936), aranjman kaynağı: Rossini
Night Mail dokümenter filmi için müzik (1936), sözler W. H. Auden
Variations sur un thème de Frank Bridge Op. 10, (1937)
Mont Juic Op. 12, (1937), Dans suiti, Lennox Berkeley birlikte Katalan danslarindan uyarlama
Canadian Carnival Op. 19, (1939)
Young Apollo piyano, yaylısazlar kuartet ve orkestra için Op. 16, (1939)
Sinfonia da Requiem Op. 20, (1940)
Matinées musicales Op. 24, (1941]), aranjman Rossini
Prélude and Fugue yaylısazlar orkestrası için Op. 29, (1943)
Four Sea Interludes Op. 33a, (1944), Peter Grimes operasından parçalar
The Young Person's Guide to the Orchestra Op. 34, (1946), Henry Purcell'dan bir tema üzerine fug ve varyasyonlar
Variations on an Elizabethan Theme (1953)
Gloriana Op. 53a, (1954), aynı adlı operadan senfonik süit
The Building of the House Op. 79, (1967), uvertür
Suite on English Folk Tunes Op. 90, (1974)
The Prince of the Pagodas Op. 57, (1979), aynı adlı baleden konser süiti

Fantazi kuarteti Op. 2, (1932)
Insect Pieces, obua ve piyano (Opus posthume 1935)
Keman ve piyano suiti (Op. 6, (1935)
Yaylısazlar kuarteti No.1 Op. 25, (1941)
Yaylısazlar kuarteti No.2 Op. 36, (1945)
Yaylısazlar kuarteti No.3 Op. 94, (1975)
Lachrymae, alto ses ve piyano Op. 48, (1950)
Metamorphoses Ovidius Oboa Op. 49, (1951)
Fanfare for St Edmundsbury (1959) Uc trompetli politonik kisa parca
Viyolonsel ve piyano icin Sonate Op. 65, (1961)
Viyolonsel Suiti No.1 Op. 72, (1964)
Viyolonsel Suiti No.2 Op. 80, (1967)
Viyolonsel Suiti No.3 Op. 87, (1971)
Flüt, keman ve dört elle piyano için Gemini Varyasyonlari Op. 73, (1965)

Bes vals(1925 rev. 1969)
Sonatina romantica (1940)
Introduction and Rondo alla burlesca Op. 23, (1940), iki piyano için
Mazurka Elegiaca Op. 23, (1941),iki piyano için
Night Piece (1963), noktürn

Ünlü operalar listesi
Opera bestecileri listesi

"Musique Contemporaine (Günümüzdeki Müzik)" websitesinde Benjamin Britten eserlerinden örnekler 15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca) (Erişim: 21.10.2010)

Beowulf, bir Anglosakson destanıdır. Ancak Anglosaksonlardan değil, İskandinavyalılardan bahseder. İngilizler'in en eski destanı olarak bilinir. Beowulf adındaki güçlü bir İskandinav (Geat) savaşçısını konu alır. Şiirsel bir anlatım tercih edilmiştir. Epik şiirdir.
Destan, 3,182 dizeden oluşur ve tüm Eski İngiliz şiirleri gibi adsızdır. 11. yüzyılda yazıya geçirilen Beowulf destanı, adını 1805 yılında almış ve 1815 yılında ilk kez basılmıştır.

Danimarkalılar, Grendel adında bir canavarla mücadele etmektedirler. Grendel, gürültüye tahammül edemediğinden insanları öldürmektedir. Grendel'i öldürebilecek bir kahraman aranmaktadır. Geatler'in ünlü savaşçısı Beowulf, Grendel'in ününü duyar ve Danimarka'ya gider. Grendel'i öldürür. Ancak Grendel'in annesi de vardır. Beowulf onu da öldürmeye gider ve Beowulf ülkesi Geatland'a döndüğünde, oranın kralı olur.

1930'lu yıllarda İngiliz edebiyat tarihi Profesörü J. R. R. Tolkien Beowulf destanı üstündeki çalışmalarıyla destanın İngiliz edebiyatı için önemini kanıtlar. Destan üstüne olan çalışmasını Beowulf; Monsters and Critics adıyla yayınlar ve Beowulf'tan esinlenerek Hobbit'i yazar. 1981 yılında Avustralya'da Grendel, Grendel, Grendel isimli bir çizgi film uyarlaması çekildi. 1998 yılında başka bir çizgi film çekilir. 1998 yılında baş rolünü Christopher Lambert'ın oynadığı bir bilimkurgu versiyonu çekilir. 2004 yılında Başrolünü Gerard Butler ve Stellan Skarsgård'ın oynadığı İzlanda yapımı Beowulf & Grendel  çekilir.2007 yılında yönetmen Robert Zemeckis, başrolünü Ray Winstone'a emanet ederek, motion capture tekniğiyle Beowulf: Ölümsüz Savaşçı'yı çeker. 2008 yılında Beowulf Geatlerin Prensi isimli başka bir uyarlama çekilir. 2024 yılında Beowulf the Musical isimli bir tiyatro oyunu olarak uyarlanır ve Edinburgh Fringe Festivalinde sergilenmektedir.

Beowulf Grendel'in annesinin büyüsüne kapılır ve ona bir oğul vererek isteğini yerine getirir. Orijinal destanda bu olmamaktadır. 50 yıl sonra Geatland'ın başına bir ejderha bela olur. İşte bu ejderha, filme göre onun oğludur ama destanda değildir tabii ki. Yaşlı Beowulf, ejderhayı öldürür ama kendi de ölür (yaklaşık MS 580 yılında). Yerine akrabası olan Wiglaf Geatland kralı olur.

Berkshire, Birleşik Krallık İngiltere ülkesinin Güney Doğu bölgesinde bulunan törensel kontluk. Londra'nın hemen batısında yer almaktadır. 1989'dan itibaren sadece kraliyetle ilgili seremoniler için bir törensel kontluktur. 1974-1989 döneminde iki seviyeli bir yerel idare sisteminin birinci seviyesinde bir "shire" kontluğu şeklinde organize edilmişti ve merkezi Reading idi.
Berkshire törensel kontluğu Thames'in orta vadisiyle kolu Kennet'in vadisinde 1.256 km² bir alanı kaplar.

Törensel Berkshire Kontluğu Oxfordshire, Buckinghamshire, Büyük Londra, Surrey, Hampshire ve Wiltshire törensel kontlukları ile komşudur

Bu törensel kontluk içinde Reading, Bracknell, Newbury, Slough, Windsor, Maidenhead ve Wokingham adlı İngiltere'de önemli kentler vardır. 1998'dan beri yerel idare açısından hepsi tek-seviyeli özerk yerel idare bölgesi merkezi olarak Berkshire törensel kontluğu içinde bulunurlar.

Berkshire törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli yerel idareler; idare merkezleri; içinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve bir görüntü şöyle verilebilir:

Curlie'de Berkshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

  (İngilizce)
Royal Berkshire tarihi 21 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
BBC Berkshire websitesi 22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Berkshire fotoğrafları  (İngilizce)

Bermuda, tam adıyla Bermuda Adaları (diğer adıyla Somers Adaları), Atlas Okyanusu'nda, ABD'nin doğu (Kuzey Carolina eyaletindeki Hatteras Burnu'nun yaklaşık 900 km doğusunda) ve Karayipler'in kuzey açıklarında bir takımadadır. Birleşik Krallık'ın denizaşırı topraklarından biridir. Ana ada olan Bermuda adası dâhil yedi ana ada ile 150 küçük ada ve kayalıktan oluşur.
Toplam yüzölçümü 53,3 km²'dir. Başkenti Hamilton'dur, nüfus 65.000 civarındadır.

1515'te bölgeden geçen İspanyol doğabilimci Fernandez de Oviedo'nun keşfini vatandaşı Juan de Bermúdez'e dayandırdığı Bermuda'nın ne zaman keşfedildiği kesin olarak bilinmemektedir. 1609'da, İngiliz amiral George Somers'in gelişine değin, adalara kimse yerleşmemişti. 1612'de bir beratla Londra Kumpanyası'nın malı oldu ve 60 İngiliz, göçmen olarak buraya gönderildi. 1616'dan başlayarak adaya getirilen Afrikalı ve yerli köleler çok geçmeden nüfusça beyazlardan üstün duruma geldiler.
1684'te kraliyet kolonisi statüsü alarak doğrudan kraliyet yönetimine girdi. 1815'te başkenti, St. George'dan, Hamilton'a taşındı. 1834'te kölelik kaldırıldı. Bermuda, uzun yıllar özel ticaret gemilerinin sağladığı zenginliğe dayandı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki içki yasağı döneminde (1919-33) bir rom kaçakçılığı merkezi olarak belirli bir zenginliğe ulaştı. 20. yüzyılda ise önemli bir turizm merkezi olarak yeni bir gelir kaynağı kazandı. A.B.D. hükûmeti, 1941'de ülkedeki bir deniz ve hava üssünü 99 yıllığına kiraladı. 1797'de kurulan İngiliz garnizonu 1957'de adadan çekildiyse de, adada küçük bir deniz üssü kaldı. 1968'de, yürütme yetkisini büyük ölçüde yerel hükûmete veren yeni bir anayasa hazırlandı.
1968'deki genel seçimlerden önce, ülke, tarihinde ilk kez ırk çatışmasından kaynaklanan şiddet olaylarına sahne oldu. Siyasi gerginlik, 1973'te vali Sir Richard Sharples'in öldürülmesiyle doruğa çıktı. Yaşanan şiddet olayları, 1977'de devletin, fiilî ırk ayrımına son verme konusunda çaba göstermesini sağladı.
1970'lerde başlayan bağımsızlık görüşmeleri kısa süre sonra askıya alındı. 1995'te yapılan referandumda ada halkının büyük bölümü bağımsızlık aleyhinde oy kullandı.Günümüzde, hem bir offshore finans merkezi, hem de bir turizm merkezi olması nedeniyle, Bermuda halkı bağımsızlıkla birlikte gelecek ekonomik gerilemeden çekinerek, konuya ilgisiz kalmaktadır.

Kuzey Amerika'da, Kuzey Atlas Okyanusu'nun batısında, ABD'nin Kuzey Karolina eyaletindeki Hatteras Burnu'nun yaklaşık 900 km doğusunda yer alan adalar topluluğudur. İklimi ılıman ve nemlidir; kış ayları sert ve güçlü rüzgarlarla geçer. Şubat en soğuk aydır. Mercan resifleriyle çevrili olan adalarda, bataklıklar ve acı su gölleri, alçak tepeler vardır.

Bermuda, yeryüzündeki mercanadaları içinde, Kuzey Kutbu'na en yakın olanları içinde yer alır. Takımadadaki en yüksek nokta, deniz seviyesinden 79 m yükseklikteki Town Hill'dir. İklim ılıman, nemli ve yumuşaktır. En sıcak ay olan Ağustos'ta gündüz sıcaklığı ortalama 30 °C'ye çıkar, en soğuk ay şubatta ise sıcaklık ortalama 20 °C'dir. Yağış, yıl içinde düzenli bir biçimde dağılmışsa da, içme suyu bütünüyle yağmurlardan sağlandığı için, zaman zaman baş gösteren kuraklık tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir. Nem oranı yüksektir.

Bermuda'nın nüfusu 1931-70 arasında hızlı bir artış göstermiş, ancak 1970'lerin sonunda bu gelişmenin yavaşlaması ve başka ülkelere göçün ortaya çıkmasıyla yıllık nüfus artışı yavaşlamıştır. Nüfusun % 54.8'ini siyahlar, % 34.1'ni beyazlar oluşturur. Beyazlar İngilizler ile 19. yüzyılda adaya getirilen Portekizli işçilerin soyundandır.

Bermuda'da büyük ölçüde turizm ve uluslararası finans hizmetlerine dayanan piyasa ekonomisi egemendir. 2005 yılında 4.857.000.000$ GSMH'ya ulaşan Bermuda, kişi başına GSMH'sı 76,403$ ile Dünya'nın en yüksek kişi başına GSMH'sine sahip ülkesidir. Para birimi Bermuda dolarıdır (BD$).
Bermuda, coğrafi konum avantajını en iyi şekilde kullanmıştır. Uluslararası firmalara finansal servis ve yılda yaklaşık 360,000 ziyaretçiye konfor turizmi fırsatları sağlamıştır. Bu girişimlerin sonucunda dünyadaki kişi başına gelirin en yüksek oranda olduğu ülkelerden biri haline gelmiştir. Turizm sektörü gayri safi millî hasılanın %28'ini karşılamaktadır. Endüstri sektörü küçüktür ve elverişli toprak sıkıntısı yüzünden tarım sektörü de limitlidir. Gıda maddesi ihtiyacının %80'i ithal edilmektedir. Bermuda'nın ekonomik kazancının %60'ını uluslararası ticaret sağlamaktadır.

Bernard Arthur Owen Williams (21 Eylül 1929 - 10 Haziran 2003), bir İngiliz ahlak filozofuydu. Yayınları arasında Benlik Sorunları (1973), Etik ve Felsefenin Sınırları (1985), Utanç ve Gereklilik (1993) ve Doğruluk ve Doğru Sözlülük (2002) yer almaktadır. 1999 yılında şövalye ilan edilerek Sir unvanı verilmiştir.
Cambridge Üniversitesi'nde ve Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde Felsefe Profesörü olarak çalışan Williams, ahlaki felsefe çalışmalarını psikoloji, tarih ve özellikle de Yunanlara yönlendirme çabalarıyla tanındı.
Williams kadın akademisyenlerin güçlü bir destekçisiydi; Nussbaum'a göre, "kuşağının güçlü bir adamı olarak, olabileceği kadar bir feminist olmaya çok yakındı." Ayrıca tartışmlardaki keskin konuşmsıyla tanınırdı. Williams'ın Oxford'daki akıl hocalarından Gilbert Ryle, "Daha siz kendi cümlenizin sonuna gelmeden, sizin anladığınızdan daha iyi ne söyleyeceğinizi anladığını ve olası tüm itirazları ve olası tüm itirazlara olası tüm cevapları daha önceden öngördüğünü söylemiştir."

Big Ben (resmi adıyla Elizabeth Kulesi), Londra'da Westminster Sarayı'nın yanındaki ünlü saat kulesi. Dünyanın en büyük ikinci dört yüzlü saatidir. "Big Ben" aslında saat kulesinin çanının adıdır, ancak zamanla halk tarafından tüm yapıyı belirtmek için kullanılır olmuştur. 26 Haziran 2012 tarihinde kulenin ismi kraliçenin tahta çıkışının 60. yılı onuruna parlamentonun aldığı kararla "Elizabeth Kulesi" olarak değiştirilmiştir.
Kule, Augustus Pugin tarafından neo-Gotik tarzda tasarlanmıştır. 1859'da tamamlandığında, saati dünyadaki en büyük saatiydi. Kule 316 fit (96 m) yüksekliğindedir ve zemin seviyesinden çan kulesine tırmanma 334 adımdır. Tabanı kare şeklindedir ve her iki tarafta 40 fit (12 m) boyutundadır. Saatin kadranları 22,5 fit (6,9 m) çapındadır. İngiltere'nin dört ülkesi de kulede İngiltere için bir gül, İskoçya için devedikeni, Kuzey İrlanda için yonca ve Galler için pırasa içeren kalkanlarda temsil ediliyor. 31 Mayıs 2009'da kulenin 150. yıl dönümü kutlamaları düzenlendi.
Big Ben, kulenin beş çanının en büyüğüdür ve 13,5 uzun ton (13,7 ton; 15,1 kısa ton) ağırlığındadır. 23 yıldır Birleşik Krallık'ın en büyük çanıydı. Zilin takma adının kökeni sorgulanabilir; adını, kurulumunu yöneten Sir Benjamin Hall veya ağır sıklet boks şampiyonu Benjamin Caunt'tan alıyor olabilir. Dört çeyrek çan, saati 15, 30 ve 45 geçe ve Big Ben gişelerinden hemen önce çalar.
Kule, tüm dünyada tanınan bir İngiliz kültürel simgesidir. Birleşik Krallık'ın ve parlamenter demokrasinin en önemli sembollerinden biridir ve genellikle Londra'da çekilen filmlerin çekimlerinde kullanılır. Saat kulesi, 1970'ten beri I. Derece koruma altındaki bir binanın ve 1987'den beri UNESCO Dünya Mirası Sit Alanı'nın bir parçasıdır.
Yapılan bir ankete katılan 2000 kişinin verdiği oylara göre Big Ben Birleşik Krallık'ın en önemli simgesidir.

Başlangıçta Saat Kulesi olarak anılan, ancak daha popüler olarak Big Ben olarak bilinen Elizabeth Kulesi, Charles Barry'nin 16 Ekim'de eski sarayın büyük ölçüde yangınla tahrip edilmesinden sonra, yeni Westminster Sarayı tasarımının bir parçası olarak yükseltildi. 1834. Barry neo-gotik sarayın baş mimarı olmasına rağmen, Lancashire'daki Scarisbrick Hall için bir tane de dahil olmak üzere daha önceki Pugin tasarımlarına benzeyen Saat Kulesi'nin tasarımı için Augustus Pugin'e başvurdu.Kulenin inşası 28 Eylül 1845'te başladı. İnşaat müteahhitleri Thomas Grissell ve Morton Peto idi. Bu Pugin'in 1852'de akıl hastalığına ve ölümüne inişinden önceki son tasarımıydı.

Kraliçe Victoria döneminde gazeteciler ona Aziz Stephen Kulesi adını verdiler. Parlamento üyeleri aslen Aziz Stephen'ın Salonunda otururken, bu gazeteciler Avam Kamarası ile ilgili her şeyi "Aziz Stephen'dan haberler" olarak adlandırdılar. 2 Haziran 2012'de Avam Kamarası, büyük batı kulesinden bu yana elmas yıldönümü yılında, adının Saat Kulesi'nden Elizabeth Kulesi'ne, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'e haraç olarak değiştirilmesi önerisini desteklemek için oy kullandı. Victoria Kulesi, elmas yıldönümü vesilesiyle Kraliçe Victoria'ya ithafen yeniden adlandırılmıştı. 26 Haziran 2012'de Avam Kamarası isim değişikliğinin devam edebileceğini doğruladı. Dönemin Başbakanı David Cameron, 12 Eylül 2012'de isim değişikliğini resmen duyurdu.

Kulenin içinde, kule girişinden değil, yalnızca Avam Kamarası'ndan erişilebilen meşe panelli bir Hapishane Odası var. En son 1880'de, Northampton Parlamentosu'na yeni seçilen Charles Bradlaugh, Kraliçe Victoria'ya dini bir bağlılık yemini etmesini protesto ettikten sonra Silahlı Kuvvetler tarafından tutuklandığında kullanıldı. Silahlı Serjeant, 1415'ten beri yapma yetkisine sahip olduğu gibi resmi olarak hala tutuklama yapabilir. Ancak oda şu anda Parlamentoya sunulan dilekçeleri denetleyen Dilekçe Komitesi tarafından kullanılmaktadır.

Kule adını muhtemelen büyük çanın yerleştirilmesinden sorumlu Sör Benjamin Hall'dan almıştır. Hall'un adı çana da kazınmış durumdadır. Bir başka popüler teoriye göre ise adını şampiyon boksör Ben Caunt'tan alır.

Kule eski Westminster Sarayı'nın 16 Ekim 1834'te bir yangın ile tahrip olmasından sonra Charles Barry'nin yeni saray tasarımının bir parçası olarak dikildi. Kule Victoria Gotik stilinde ve 96.3 metre yüksekliğindedir. Kule üzerinde bulunan saatin ağırlığı 5,5 ton, çanın ağırlığı ise 13,5 tondur ve çan çaldığı zaman sesi 14 km uzak mesafeden duyulabilir.

Bir Yaz Gecesi Rüyası (İngilizce: A Midsummer Night's Dream), William Shakespeare'in gençlik döneminde yazdığı, romantik komedi türündeki  oyunu. İlk basımı 1600 yılında gerçekleşmiş olmasına rağmen, eserin tamamlanışının ve ilk sahnelenişinin 1594 ya da 1595 yılında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Ana teması aşk ve evliliktir. Kadın ve erkek arasındaki ilişkiler üzerinden bu iki kavramın çocuksu ve gülünç taraflarına vurgu yapılmaktadır. Olaylar Antik Yunanistan'da bir düğün esnasında geçmektedir.
Belgelere göre ilk oynanışı 1604 yılında "A Play of Robin Goodfellow" adıyla gerçekleştirildi. Oyunda Ovidius'un Dönüşümler'inden ve İngiliz halk masallarından izlere rastlanmakla birlikte olay örgüsünün büyük ölçüde Shakespeare tarafından kurgulandığı tahmin edilmektedir.
1970 yılında Peter Brook'un sahneye koyduğu yapım, oyunun önemli yorumlarından biridir.
Oyun Türkçede genellikle Bir Yaz Gecesi Rüyası ve benzeri adlarla bilinse de, Can Yücel'in Bahar Noktası adıyla yaptığı bir tercümesi de bulunmaktadır.
Oyunun sonunda "Yaramaz" peri Puck aşağıdaki sözlerle başladığı repliğiyle oyunun kapanışını yapar:

Biz gölgeler, kusur işlediysek eğer,Şöyle düşünün ve bizi hoşgörün:Bu hayaller görünürken sahnemizde,Siz de biraz kestirdiniz yerinizde.

Theseus - Atina Dükü
Hippolyta - Amazonlar Kraliçesi, Theseus'un nişanlısı
Egeus - Hermia'nın babası
Hermia - Egeus'un kızı, Lysander'a âşık
Lysander - Hermia'nın sevdiği genç ve Hermia'ya âşık olan genç (sonradan Puck sayesinde Helena'ya âşık olur)
Demetrius - Hermia ile evlenmek isteyen genç
Helena - Demetrius'a âşık
Philostrate - Theseus'un şenlikçibaşısı
Oberon - Periler Kralı
Titania - Periler Kraliçesi
Puck (ya da Robin Goodfellow) - Peri
Bezelye Çiçeği, Örümcek Ağı, Pervane, Hardal Tohumu - Diğer periler
Peter Quince - Marangoz, ara oyunda Önsöz
Nick Bottom - Dokumacı, ara oyunda Pyramus
Francis Flute - Körükçü, ara oyunda Thisbe
Tom Snout - Tenekeci, ara oyunda Duvar
Snug - Doğramacı, ara oyunda Aslan
Robin Starveling - Terzi, ara oyunda Ay Işığı
Oberon ve Titania'nın hizmetindeki periler
Theseus ve Hippolyta'nın yanındaki lordlar
Saraylılar ve yardımcılar

Theseus ve Hippolyta'nın düğün töreni hazırlıkları yapılmaktadır. Bu sırada Demetrius ve Lysander Hermia'yı sevmektedir... Hermia'nın ise gözü Lysander'dan başka kimseyi görmemektedir.
(1) Ne vardır ki Hermia'nın babası Egeus kendine damat olarak Demetrius'u seçmiştir.
(2) Hermia ile Lysander bu kargaşadan kurtulmak için gece oradan kaçmaya karar verirler.
(3) Lysander Helena'ya bu planı anlatır!!
(4) Helena'nın Demetrius'a âşık olması sonucu Helena da Demetrius'a hemen gidip Lysander'ın ona anlattıklarını anlatır... Gece Hermia ile Lysander kaçarlarken Demetrius onların peşine düşer Helena ise Demetrius'un peşindedir... Yolda giderken bir gezici amatör tiyatro grubu (The Mechanicals (Makineciler) adı altında) tiyatro yapmaktadır. Giderken bir peri sarayına ulaşırlar. Orada dururlar.
(5) Helena Demetrius'a aşkını ilen eder fakat Demetrius onu reddeder.
(6) Periler kraliçesi (Titania) ve kralı (Oberon) her şeyden habersiz Oberon'un kıskançlığı yüzünden tartışmaktadırlar. Oberon'un baş belası hâline gelen Puck ise göze konulan yeni bir aşk iksiri üzerine çalışmaktadır. Bu planlanan aşk iksiri göze konulunca ilk göz açılmasında görülen ilk şeye âşık olmayı içermektedir.
(7) Oberon Titania'ya çok kızgındır ve intikam için bir plan yapar. Puck'dan yeni yaptığı iksiri Titania'nın üzerinde kullanmasını ister. Kendisi ise birbirlerine aşık olması için Helena ile Demetrius'un üzerinde kullanacaktır bu iksiri... Ama Puck aynı zamanda ortalığı karıştırır ve aynı zamanda iksiri Hermia ile Lysander'ın üzerinde kullanır.
(8) O sabah Lysander'ı Helena uyandırır ve ne yazık ki Lysander bu iksir sayesinde gerçek aşkı Hermia'yı unutup Helena'ya âşık olur.
(9) Helena ise Lysander'ın onunla eğlendiğini düşünür.
(10) Bu sırada Hermia bunu öğrenir ve Lysander'a neyin değiştiğini sorar. Daha sonra Puck Bottom'ı eşeğe çevirir.
(11) Bottom oturur ve bekler...
(12) Bu sırada Titania uyanır ve Bottom'a âşık olur. Oberon Puck'ın raporunu duyar. Rapor şöyledir: 1. Titania Battom'a âşıktır. 2. Lysander ise Helena'ya âşıktır. Helena bir yanlıştır çünkü o ismin Hermia olması gerekmektedir.
(13) Oberon Puck'a görevini kötüye kullandığını söyler. Oberon bunu duyunca iksiri hemen Demetrius'un üzerinde kullanır ve
(14) Puck'ı da Helena'yı bulması için yollar. Lysander ve Demetrius Helena'ya aşklarını itiraf ederler.
(15) Ama Helena hâlâ onların şaka yaptığını düşünmektedir. Hermia ve Helena birbirlerine çok sinirlidirler.
(16) Hermia Lysander'ın neden böyle yaptığına bir anlam veremez. Lysander ile Demetrius birbirlerini dövmek istemektedirler... Oberon Puck'a ormanda göz gözü görmeyecek kadar koyu bir sis yapmasını ister. Bu arada Demetrius Lysander'dan bir yumruk yer. Sis sayesinde bir anda çok yorgun olduklarını hissederek Hermia, Helena, Lysander Demetrius, Titania ve Bottom uykuya dalarlar.
(17) Oberon ve Puck bütün uyuyanların üstüne sihirli tozu serperler. Bu toz her şeyin eski hâline gelmesini sağlayacaktır. Bütün uyuyanlar uykularından uyanır. Fakat Bottom onlardan daha sonra uyanır. Demetrius uyandıktan sonra Hermia'ya olan aşkının bittiğini ve şimdi sadece aşkının Helena'ya olduğunu açıklar. The mechanicals (Makineciler) gezici tiyatro grubu (Bottom, Quince, Snug, Flute, Robin, Snout) kutlama için görevlerini yerine getirirler. Oberon ve Titania bütün courd'ları (Hippolyta, Theseus, Egeus, Philostarate) kutsaması için perileri çağırır. Puck bütün dinleyicilere şunu anons eder...
(18) Hepiniz “Bottom’ın rüyası’na” şahitlik ettiniz. {“Yani tüm bu yaşananlar sadece Bottom’ın rüyasıdır.”}

Yaz Ortasında Bir Gecelik Rüya. Çev. Nureddin Sevin. İstanbul: Hilmi Kitabevi, 1936.
Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası. Çev. Nureddin Sevin. Ankara: Maarif Matbaası, 1944
Bahar Noktası. Çev. Can Yücel. 1981. İstanbul: Papirüs Yayınları, 1996.
Bir Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Bülent Bozkurt. 1987. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1999.
Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Can Doğan. 2005. İstanbul: Mitos Boyut, 2005.
Bir Yaz Gecesi Rüyası. Çev. Özdemir Nutku. 2010. İzmir: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012

Vikikaynak'ta Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunu tam metni 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme tarihi: 29.06.2009)
HTML versiyonu 14 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Open Source Shakespeare(İngilizce) (Erişme tarihi:29.06.2009)
MIT html versiyonu (İngilizce) (Erişme tarihi:29.06.2009)

Birleşik Krallık'ta siyaset, çok partili iki meclisli parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşi çerçevesinde yürütülmektedir. Kral veya kraliçe unvanına sahip olan hükümdar sembolik olarak devletin başı olup Başbakan ise hükûmetin ve Bakanlar Kurulunun başıdır.
Yürütme erki, hükümdarın onayı ve adına hükûmet tarafından yerine getirilir. Yürütme aynı zamanda İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda hükûmetleri tarafından da yerine getirilir. Yasama organı ise Avam Kamarası ile Lordlar Kamarası'ndan oluşan Birleşik Krallık Parlamentosu olup bu görev aynı zamanda İskoçya Parlamentosu, Galler Ulusal Meclisi ve Kuzey İrlanda Meclisi tarafından da yerine getirilir. Yargı yürütme ve yasama organından bağımsızdır ve en yüksek mahkeme Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi'dir.

Directgov, main entry point for citizens to the UK government23 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official UK parliament website23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1972 yılında imzalanan UNESCO Dünya Mirası Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), kültürel veya doğal miras açısından önem taşıyan yerler olan Dünya Mirasları kavramını tanımladı. Doğal özellikler (fiziksel ve biyolojik oluşumlardan oluşur), jeolojik ve fizyografik oluşumlar (tehdit altındaki hayvan ve bitki türlerinin yaşam alanları dahil) ve bilim, koruma veya doğal güzellik açısından önemli olan doğal alanlar doğal miras olarak tanımlanır. Birleşik Krallık'ın, Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına İlişkin Sözleşme'yi 29 Mayıs 1984'te onaylamasıyla ülkedeki alanlar listeye dahil edilmiştir.
Birleşik Krallık'taki 35 alan Dünya Mirası listesinde, beş alan ise ise geçici listede bulunur. Listeye eklenen ilk yerler 1986'da Dünya Miras Komitesinin 10. oturumunda kayıt altına alınan Devlet Kaldırımı ve Kaldırım Sahili, Durham Kalesi ve Katedrali, Ironbridge Vadisi, Fountains Manastırı Kalıntıları da dahil olmak üzere Studley Kraliyet Parkı, Stonehenge, Avebury ve Bağlantılı Alanlar ve Gwynedd'deki Kral Edward'ın Kaleleri ve Kent Surları'ydı. En son olarak 2024'te Moravya Kilisesi Yerleşimleri'nin bir parçası olarak Gracehill listeye dâhil edildi. 35 yer arasında 29'u kültürel önemi, beşi doğal önemi, St Kilda ise hem kültürel hem de doğal önemi nedeniyle listelenmiştir. Roma İmparatorluğu'nun Surları Almanya ile, Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri altı Avrupa ülkesi ile, Moravya Kilisesi Yerleşimleri dört ülke ile paylaşılır.
2012 yılında Dünya Miras Komitesi, planlanan kentsel gelişim projelerinden kaynaklanan tehditler nedeniyle Liverpool Deniz Ticareti Şehri'ni Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine ekledi. Aslen kültürel önemi nedeniyle 2004 yılında listeye alınan site, sonunda 2021 yılında listeden çıkarıldı ve böylece Dünya Mirası listesinden çıkarılan dünyadaki üç alandan biri oldu.

UNESCO, alanları on kritere göre listelemektedir; Her alan kriterlerden en az birini karşılaması gerekir. i'den vi'ye kadar olan kriterler kültüreldir ve vii'den x'e kadar olan kriterler doğaldır.

Dünya Mirası listesinde yer alan alanlara ek olarak, üye devletler aday göstermeyi düşünebilecekleri geçici alanların bir listesini de tutabilirler. Dünya Mirası listesine aday göstermeler, yalnızca alanın daha önce geçici listede yer alması durumunda kabul edilir. Birleşik Krallık, 2023 itibarıyla geçici listesine beş alan kaydetti.

UNESCO - United Kingdom (İngilizce)

Birleşik Krallık'ın idari bölümleri, Birleşik Krallık topraklarının kurumsal ve idari yapısıdır. Birleşik Krallık'ın idari coğrafyası karmaşık ve çok katmanlı olup tek tip değildir. Kıta Avrupası'nın kuzeybatısında egemen bir devlet olan Birleşik Krallık, İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda'dan oluşmaktadır. Birleşik Krallık'ta yerel yönetim için İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler'in her birinin kendi idari ve coğrafi sınırlama sistemi bulunmaktadır. Sonuç olarak, Birleşik Krallık'ı kapsayan ortak bir idari birim katmanı bulunmamaktadır.
Birleşik Krallık Anayasası'nı kapsamlı bir şekilde kapsayan yazılı bir belge olmadığı ve Birleşik Krallık'ın dolambaçlı bir kuruluş tarihi nedeniyle, bazen Birleşik Krallık'ın dört ülkesi olarak adlandırılan kurucu parçalarına atıfta bulunmak için çeşitli terimler kullanılmaktadır. Dördü bazen toplu olarak, özellikle spor bağlamlarında, Ana Uluslar olarak adlandırılır. Dört ülke yasal ve idari amaçlar için önemli olsalar da, diğer çoğu ülkenin idari alt bölümleriyle karşılaştırılamazlar.
Birleşik Krallık ayrıca resmi olarak Birleşik Krallık'ın bir parçası olmayan, ancak Birleşik Krallık tarafından Birleşmiş Milletler gibi yerlerde temsil edilen 17 bağımlı toprağı içerir.

Browsable list of all UK local authorities' contact details and websites on the Business Link website
Beginners' guide to UK geography – administrative geography 11 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşik Krallık (BK) dört ülkeden oluşur: Galler, İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda.
Üniter bir egemen devlet olan Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda bir süreç dâhilinde bir şekil özerklik edinmişlerdir. Birleşik Krallık Parlamentosu ve Birleşik Krallık hükûmeti belirlenen konular dâhilinde ülkelerin yönetimini sürdürmesine rağmen bu ülkelerde içişlerinin büyük bölümü Kuzey İrlanda Meclisi, İskoçya Parlamentosu ve Galler Ulusal Meclisi tarafından yönetilmektedir. Buna ek olarak Kuzey İrlanda'nın yönetim yetkileri için Kuzey İrlanda Yönetimi ve İrlanda Hükümeti iş birliğine gider ve Britanya hükûmeti, İrlanda hükûmetine yönetimin kendi elinde olduğu konularda danışır. İngiltere, Birleşik Krallık'ın en kalabalık ve büyük ülkesidir ve yönetimi tamamıyla Londra'da bulunan BK Parlamentosu'nun sorumluluğundadır.

Birleşik Krallık Parlamentosu (İngilizce: Parliament of the United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland veya kısaca UK Parliament), Birleşik Krallık'ın en üst anayasal organıdır. Çift meclisli bir sistemi olan ülkede parlamento iki bölümden oluşur: Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası. Her iki meclis de Londra'da bulunan Westminster Sarayı'nda toplanır. Bu iki meclise, sınırlı şekilde kanun yapma yetkisi olan ve bu yüzden parlamentonun üçüncü bir parçası sayılabilecek olan monarşinin temsilcisi kral/kraliçeyi (2022'den beri III. Charles) de eklemek mümkündür.

Bugünkü parlamento kökenini İngiltere Parlamentosundan, o da daha eski Anglosakson konseyi Witenagemot'dan alır.
İngiliz parlamentosu kavramı 1707 Birleşme Yasasından beri kullanılmaktadır. Bu yasa ile İngiltere ve İskoçya, Büyük Britanya Krallığı adı altında birleşti ve Edinburgh'da bulunan İskoçya Parlamentosu dağıtılarak tüm yetkilerini yeni kurulan yeni parlamentoya devretti. (Özerk bir İskoç parlamentosu daha sonra 1999 yılında yeniden kuruldu.) Birleşik Krallık Parlamentosu ilk oturumunu 23 Ekim 1707'de yaptı. 1800'deki yeni bir birleşme yasası ile İrlanda Parlamentosu da dağıtıldı.

Parlamento'nun hizmet süresi 1694'te 3 yıl olarak saptanmıştı. 1716'daki Septennial Act ile bu süre 7 yıla çıkarıldı ancak 1911'de 5 yıla düşürüldü. II. Dünya Savaşı'nda geçici olarak 10 yıla çıkarıldı, ancak savaştan sonra tekrar 5 yıla düşürüldü.

Üyelerin en önemli dokunulmazlık hakkı, münazaralarda ifade özgürlüğü hakkıdır; hem Lordlar Kamarasında hem de Avam Kamarasında yapılan konuşmalar hiçbir şekilde mahkemelerde yargı konusu olamaz. Bir diğer dokunulmazlık ise üyelerin tutuklanmasının olanaksız olmasıdır. Sadece vatana ihanet (treason), ağır suçlar (felony) ve açık şekilde asayişi bozma (breach of the peace) gibi istisnalar söz konusudur. Bu dokunulmazlıklar parlamentonun oturumlarının başlamasından 40 gün önce başlar ve 40 gün sonra biter.

Birleşik Krallık Parlamentosu resmi web sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı başbakanı, Birleşik Krallık Hükûmeti'nin başında bulunan isimdir.
Birleşik Krallık'ın fiilen en yüksek siyasi yöneticisidir. Başbakan, hükûmet birimlerinin politikaları ve faaliyetlerini koordine eder. Başbakan ve Bakanlar Kurulu, kendi politikaları ve eylemlerinden, kendi siyasi partisine ve nihayetinde seçmenlere Meclis'e ve Hükümdar'a karşı toplu olarak sorumludur. Hükümdar tarafından atanan başbakan, Avam Kamarası'ndan mutlaka güvenoyu almak zorundadır. Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı'nın yasal olarak Hükümdar olmasına rağmen, anayasal uygulama kapsamında başbakan savaş ilanı ilan edebilme yetkisine sahiptir. Başbakan, Savunma Bakanı (Savunma Konseyi Başkanı olarak) aracılığıyla yeni bir Başkomutan tayin edebilir. Savunma Konseyi, İngiliz kuvvetlerinin konuşlandırılmasını ve düzenini belirleyen konseydir. Başbakan fiili Başkomutan sıfatıyla, nükleer silah alımı ve kullanımı için yetkilendirilebilir.

Birleşik Krallık ekonomisi, oldukça gelişmiş bir sosyal pazar ve piyasa odaklı bir ekonomidir. Nominal olarak dünyanın beşinci büyük ve SAGP bakımından dokuzuncu büyük ekonomisi ve IMF'ye göre kişi başına GSYİH'ye göre yirmi birinci en büyük ekonomi olup dünya GSYİH'sinin %3.3'ünü oluşturur.
Birleşik Krallık, en küreselleşmiş ekonomilerden biridir ve İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'yı kapsar. 2019 yılında İngiltere, dünyanın beşinci en büyük ihracatçısı ve beşinci en büyük ithalatçısı oldu. Aynı zamanda üçüncü en büyük iç doğrudan yabancı yatırıma ve beşinci en büyük dış doğrudan yabancı yatırıma sahipti. 2020 yılında, İngiltere'nin 27 Avrupa Birliği üye ülkesiyle olan ticareti, ülkenin ihracatının %49'unu ve ithalatının %52'sini oluşturuyordu.
Ekonominin geneline hizmetler işkolu hakimdir ve GSYİH'nın yaklaşık %80'ine katkıda bulunur; finansal hizmetler endüstrisi özellikle önemlidir ve Londra dünyanın en büyük ikinci finans merkezidir. Edinburgh, 2020 yılında finansal hizmetler endüstrisinde dünyada 17. ve Avrupa'da 6. sırada yer almaktaydı. İngiltere'nin havacılık ve uzay endüstrisi, dünyada en büyük ikinci ulusal havacılık ve uzay endüstrisidir. Dünyanın en büyük onuncu ilaç endüstrisi ekonomide önemli bir rol oynamaktadır. Dünyanın en büyük 500 şirketinden 26'sının merkezi İngiltere'de bulunmaktadır. Ekonomi, Kuzey Denizi petrol ve gaz üretimi ile desteklenmektedir; 2005'ten bu yana net bir petrol ithalatçısı olmasına rağmen, rezervlerinin 2016 yılında 2.8 milyar varil olduğu tahmin edilmiştir. Güney Doğu İngiltere ve Kuzey Doğu İskoçya kişi başına düşen en zengin alanlar olmak üzere refahta önemli bölgesel farklılıklar vardır. Londra ekonomisinin büyüklüğü, onu Avrupa'da kişi başına GSYİH açısından en büyük kent haline getirmektedir.
18. yüzyılda İngiltere sanayileşen ilk ülkeydi, 19. yüzyılda küresel ekonomide baskın bir role sahipti ve 1870'te dünya GSYİH'sının %9.1'ini oluşturuyordu. İkinci Sanayi Devrimi, Amerika Birleşik Devletleri ve Alman İmparatorluğu'nda da hızla gerçekleşiyordu; bu, Birleşik Krallık için artan bir ekonomik zorluk doğurdu. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı ile boğuşmanın maliyeti, İngiltere'nin göreceli konumunu daha da zayıflattı. Artık bir süper güç olarak görülmeyen Birleşik Krallık, dünya çapında nominal güç ve etki yaratma yeteneğini korumaktadır.
Hükûmet katılımı öncelikle Hazine Şansölyesi (Maliye Bakanı) ve İşletme, Enerji ve Endüstriyel Strateji Dairesi başkanlığındaki Kraliyet Hazinesi tarafından yürütülür. 1979'dan beri ekonominin yönetimi geniş bir bırakınız yapsınlar yaklaşımı izlemiştir. İngiltere Bankası, İngiltere'nin merkez bankasıdır ve 1997'den beri Para Politikası Komitesi, faiz oranlarını, niceliksel genişlemeyi ve ileriye dönük rehberliği belirlemekten sorumludur.
Birleşik Krallık'ın para birimi, Amerikan doları, Euro ve Japon yeni'nden sonra dünyanın dördüncü en büyük rezerv para birimi olan ve aynı zamanda dünyanın en değerli 10 para biriminden biri olan İngiliz sterlini'dir.
İngiltere, Commonwealth, G7, G20, Uluslararası Para Fonu, AGİT, NATO, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Dünya Bankası, DTÖ, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve BM'nin bir üyesidir.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, yeni bir çalışma hükümeti İngiltere Merkez Bankası'nı, sivil havacılığı, telefon şebekelerini, demiryollarını, gazı, elektriği ve kömür, demir çelik endüstrilerini tamamen kamulaştırarak 2.3 milyon işçiyi etkilemiştir. Savaş sonrası, Birleşik Krallık büyük bir durgunluk olmadan uzun bir dönem geçirdi; 1950'lerde ve 1960'larda refahta hızlı bir büyüme vardı, işsizlik düşük kalıyordu ve 1970'lerin başına kadar %3.5'i geçmiyordu. 1960 ve 1973 arasındaki yıllık büyüme oranı ortalama %2.9 idi, ancak bu rakam Fransa, Batı Almanya ve İtalya gibi diğer Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kalıyordu.
Sanayisizleşme, madencilik, ağır sanayi ve imalat alanındaki operasyonların kapatılması anlamına geliyordu ve bu da yüksek ücretli işçi sınıfı işlerinin kaybıyla sonuçlanıyordu. İngiltere'nin imalat çıktısı payı, Sanayi Devrimi sırasında 1830'da %9.5'ten 1870'lerde %22.9'a yükseldi. 1913 yılına kadar %13.6, 1938 yılına kadar %10.7 ve 1973 yılına kadar %4.9'a düştü. Denizaşırı rekabet, yenilikçilik eksikliği, sendikacılık, refah devleti, Britanya İmparatorluğu'nun kaybı ve kültürel tutumlar açıklama olarak öne sürülmüştür. 1970'lerde dünya çapında bir enerji krizi, yüksek enflasyon ve Asya'dan düşük maliyetli mamul malların dramatik bir akını karşısında kriz noktasına ulaştı.

1973 Petrol Krizi, 1973-1974 borsa çöküşü ve 1973-1975 ikincil bankacılık krizi sırasında, İngiliz ekonomisi 1973-75 arası durgunluğa düşmüş ve Edward Heath hükümeti, daha önce 1964'ten 1970'e kadar yönetilen Harold Wilson'ın altındaki İşçi Partisi tarafından devrilmiştir. Wilson, Mart 1974'te, 28 Şubat'taki genel seçimlerin askıda kalan bir parlamentoda sona ermesinin ardından bir azınlık hükûmeti kurdu. Wilson, aynı yılın Ekim ayında yapılan ikinci seçimlerde üç sandalyeli bir genel çoğunluk elde etti.
Birleşik Krallık, 1970'lerde diğer birçok Avrupa ülkesinden daha zayıf bir büyüme kaydetti; durgunluktan sonra bile, ekonomi, 1973'ten sonra %20'yi birden fazla kez aşan ve nadiren %10'un altına düşen, artan işsizlik ve çift haneli enflasyonla çalkalandı.
1976'da Birleşik Krallık, Uluslararası Para Fonu'ndan 2.3 milyar sterlinlik bir kredi başvurusunda bulunmak zorunda kaldı. Daha sonra Hazine Şansölyesi olan Denis Healey, krediyi güvence altına almak için kamu harcamalarını ve diğer ekonomik reformları azaltmak zorunda kaldı ve bir süre için İngiliz ekonomisi 1979'un başlarında %4.3'lük bir büyüme ile iyileşti. Bununla birlikte, Hoşnutsuzluk Kışının ardından, çok sayıda kamu kesimi grevine maruz kaldığında, James Callaghan hükûmeti Mart 1979'da Birleşik Krallık'ta güven oyunu kaybetti. Bu, 3 Mayıs 1979'da Margaret Thatcher'ın Muhafazakâr Partisinin yeni bir hükûmet kurmasıyla sonuçlanan genel seçimleri tetikledi.

Bu seçimle birlikte yeni bir neo-liberal ekonomi dönemi başladı. 1980'lerde, devlete ait birçok sanayi ve kamu hizmeti özelleştirilmiş, vergiler indirilmiş, sendika reformları kabul edilmiş ve piyasalar kuralsızlaştırılmıştı. GSYİH başlangıçta %5.9 düştü, ancak büyüme daha sonra geri döndü ve 1988'de zirvede yıllık %5'e kadar yükseldi, bu da Avrupa'daki herhangi bir ülkenin en yüksek oranlarından biri oldu.

Thatcher'ın ekonominin modernizasyonu sorunsuz olmaktan uzaktı; 1980'de %21.9'a yükselen enflasyonla olan savaşı, işsizlikte önemli bir artışa neden oldu; 1979'da %5.3'ten 1982'nin başına kadar %10.4'ün üzerine çıktı ve 1984'te yaklaşık %11.9'a ulaştı - Büyük Buhran'dan bu yana İngiltere'de görülmeyen bir seviye. İşsizlikteki artış, 1980'lerin başlarındaki küresel durgunluğa denk geldi ve bundan sonra İngiltere GSYİH'sı 1983'e kadar durgunluk öncesi değerine ulaşmadı. Buna rağmen, Thatcher Haziran 1983'te heyelan çoğunluk ile yeniden seçildi. Enflasyon %3.7'ye düşerken, faiz oranları %9.56 ile görece yüksekti.
İşsizliğin artması büyük ölçüde hükûmetin eski fabrikaların ve kömür ocaklarının kapanmasına neden olan ekonomi politikasından kaynaklanıyordu. İngiltere ve Galler'de üretim 1961'de işlerin yaklaşık %38'inden 1981'de yaklaşık %22'ye geriledi. Bu eğilim, daha yeni endüstriler ve hizmet işkolunun önemli ölçüde büyümesiyle 1980'lerin çoğunda devam etti. Üretim daha verimli hale geldikçe ve sektörde daha az kişinin çalışması gerektiğinden birçok iş de kaybedildi. Thatcher'ın Haziran 1987'de art arda üçüncü seçim zaferine gelindiğinde işsizlik 3 milyonun altına düşmüştü; ve işsizlik 1989'un sonunda 1.6 milyona geriledi.
Britanya ekonomisi 1990 yılının sonlarında başka bir küresel durgunluğa girdi; zirveden düşüşe kadar toplam %6 azalmış ve işsizlik 1990 baharında yaklaşık %6.9'dan 1993 yılı sonuna kadar yaklaşık %10.7'ye yükselmişti. Bununla birlikte, enflasyon 1990'daki %10.9'dan üç yıl sonra %1.3'e düştü. Sonraki ekonomik toparlanma son derece güçlüydü ve 1980'lerin başlarındaki durgunluğun aksine, muhafazakâr hükûmetin popülerliği ekonomik yükselişle birlikte iyileşemese de, 1997 yılına kadar %7.2'ye düşen işsizlikte hızlı ve önemli bir düşüş yaşadı. Hükûmet, Kasım 1990'da Thatcher'ın yerine geçen John Major yönetiminde 1992'de art arda dördüncü bir seçim kazandı, ancak kısa bir süre sonra, Muhafazakâr hükûmetin ekonomik yeterlilik konusundaki itibarını zedeleyen Kara Çarşamba gerçekleşti ve bu aşamadan itibaren, özellikle Tony Blair'in Temmuz 1994'te selefi John Smith'in ani ölümünden sonra parti lideri seçilmesinin hemen ardından, İşçi Partisi kamuoyu yoklamalarında yükseldi.
İki resesyona rağmen, ücretler 1980'den 1997'ye kadar reel olarak yılda yaklaşık %2 arttı ve ve 2008'e kadar artmaya devam etti.

Mayıs 1997'de Tony Blair liderliğindeki İngiliz İşçi Partisi, 18 yıllık muhafazakâr hükûmetin ardından genel seçimleri kazandı. İşçi partisi hükûmeti, düşük enflasyon, düşen işsizlik ve cari hesap fazlası ile güçlü bir ekonomi devraldı. Blair, büyük ölçüde neoliberal ekonomik politikaların devam etmesiyle karakterize edilen, aynı zamanda güçlü bir refah devletini destekleyen yeni bir emek platformu üzerinde ilerledi. Bu durum Britanya'da büyük ölçüde sosyalist ve kapitalist politikaların bir kombinasyonu olarak görülüyordu ve 'Üçüncü yol' olarak adlandırılıyordu. Seçimden dört gün sonra, yeni Hazine Şansölyesi Gordon Brown, İngiltere Merkez Bankası'na o zamana kadar hükûmet tarafından yönlendirilen para politikasını kontrol etme özgürlüğü verdi.
Blair'in görevdeki 10 yılı boyunca, 2008'in ikinci çeyreğine kadar süren ardışık 40 çeyrek ekonomik büyüme yaşandı. 1990'ların başında yılda %4'e ulaşan ve daha sonra yavaşça düşen GSYİH büyümesi, 1970'lerin başında yılda %6.5'lik bir zirve gibi önceki on yıllara kıyasla nispeten anemikti (solgun, cansız), ancak büyüme daha yumuşak ve daha tutarlıydı. Yıllık büyüme oranları, 1992 ve 2007 yılları arasında ortalama %2.68 iken, finans kesimi öncekinden daha büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Dönem, herhangi bir gelişmiş ekonominin en yük

Birleşik Krallık Monarşisi ya da kısaca Britanya Monarşisi, Birleşik Krallık ve Britanya Denizaşırı Toprakları'nın yönetildiği meşrutî monarşiye verilen ad. Bu monarşide hükümdar "Kral" ya da "Kraliçe" olarak adlandırılır. Günümüzdeki hükümdar III. Charles'dir.
Hükümdar ve ailesi törensel, diplomatik ve temsili görevlere sahiptir. Monarşi anayasal olduğundan hükümdar siyasi yetkilerinden arındırılmıştır ve madalya ve nişan takdimi ile başbakan atanması gibi yetkileri içerir. Hükümdar aynı zamanda geleneksel olarak Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanıdır.

Windsor Hanedanı

Resmi internet sitesi17 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Resmi YouTube kanalı15 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Resmi Facebook sayfası22 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı (UN DESA), Birleşmiş Milletler Sekreterliği'ne bağlı bir departmandır. Önemli Birleşmiş Milletler Zirveleri ve Konferanslarının takibinden ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyine ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İkinci ve Üçüncü Komitelerine verilen hizmetlerden sorumludur. UN DESA, dünyanın dört bir yanındaki ülkelere ekonomik, sosyal ve çevresel zorluklarını aşma amacıyla gündem belirleme ve karar alma süreçlerinde yardımcı olur. 25 Eylül 2015'te BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) temelinde herkes için sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek için uluslararası işbirliğini destekler. Geniş bir yelpazede analitik ürünler, politika tavsiyesi ve teknik yardım sağlayan UN DESA, ekonomik, sosyal ve çevresel alanlardaki küresel taahhütleri etkili bir şekilde ulusal politikalara ve eylemlere dönüştürür ve uluslararası düzeyde üzerinde anlaşmaya varılan ilerlemeye yönelik eylemlerin izlenmesinde kilit bir rol oynamaya devam eder. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu üyesidir.

2017

Okyanus Konferansı 10 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2016

Mülteciler ve Göçmenler 19 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zirvesi
Küresel Sürdürülebilir Taşımacılık Konferansı 11 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2015

Kalkınma için Finansman Konulu Üçüncü Uluslararası Konferans 3 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi 9 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilgi Toplumu Dünya Zirvesi 9 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Genel Kurul Üst Düzey Toplantısı (WSIS +10)
2014

Yerli Halklar Dünya Konferansı 8 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri Üçüncü Uluslararası Konferansı 14 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2013

Birleşmiş Milletler Orman Forumu 10 14 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2012

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı 6 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rio+20).
2011

Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı 20 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2010

Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri 4 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zirvesi.
2009

Birleşmiş Milletler Dünya Mali ve Ekonomik Krizi ve Kalkınma Üzerindeki Etkisi Konferansı 4 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2008

Monterrey Mutabakatının Uygulanmasını Gözden Geçirmek İçin Kalkınmanın Finansmanı Konulu Uluslararası Takip Konferansı 15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2008 Binyıl Kalkınma Hedefleri 14 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile ilgili Üst Düzey Etkinlik.
2006

Uluslararası Göç ve Kalkınma 20 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konusunda Üst Düzey Diyalog.
2005

2005 Dünya Zirvesi 27 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kopenhag Deklarasyonu 3 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Eylem Programının 10 Yıllık Değerlendirmesi.
Pekin Deklarasyonu 3 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Eylem Platformunun 10 Yıllık Değerlendirmesi.
Bilgi Toplumu 4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya Zirvesi'nin İkinci Aşaması.
2004

Barbados Eylem Programının 10 Yıllık Değerlendirmesi.
2003

Karayla çevrili ve Transit Gelişmekte Olan Ülkeler Uluslararası Bakanlar Konferansı.
Bilgi Toplumu 4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya Zirvesi'nin Birinci Aşaması.
2002

Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı.
Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi.
Yaşlanma Üzerine İkinci Dünya Asamblesi.
Genel Kurulun Çocuklara İlişkin Özel Oturumu 2 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Dünya Gıda Zirvesi 25 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. : Beş Yıl Sonra.
2001

En Az Gelişmiş Ülkeler 19 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. konulu Üçüncü BM Konferansı.
Habitat Gündeminin Uygulanmasına İlişkin Genel Kurul Özel Toplantısı ve Genel Gözden Geçirme ve Değerlendirme.
Genel Kurulun HIV/AIDS Özel Oturumu 7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
2000

Milenyum Zirvesi 2 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Dünya Eğitim Forumu.
Sosyal Zirve +5.
Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformunun 5 Yıllık Gözden Geçirilmesi 12 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için Genel Kurul Özel Oturumu.
1999

Uluslararası Nüfus ve Kalkınma 8 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konferansı Genel Kurulunun Yirmi Birinci Özel Oturumu.
1996

İkinci BM İnsan Yerleşimi Konferansı (HABITAT II).
Dünya Gıda Zirvesi.
1995

Pekin Eylem Platformu da dahil olmak üzere Dördüncü Dünya Kadın Konferansı.
Dünya Sosyal Kalkınma 22 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zirvesi.
1994

Uluslararası Nüfus ve Kalkınma 6 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konferansı.
Küçük Ada Kalkınma Devletlerinin Sürdürülebilir Kalkınmasına İlişkin Küresel Konferans.
1993

Dünya İnsan Hakları Konferansı.
1992

Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı.
Uluslararası Beslenme Konferansı.
1990

Çocuklar için Dünya Zirvesi.
Herkes için Eğitim Dünya Konferansı.
En Az Gelişmiş Ülkeler konulu İkinci BM Konferansı.

UN DESA, BM Sekreterliği'nin baş "yazar" departmanıdır ve departman, BM müzakereleri ve küresel politika kararları için gerekli olan bir dizi önemli yayın ve hükûmetler arası raporlar hazırlamaktadır. Yayınlar dünya çapında basılı ve elektronik formatlarda dağıtılmaktadır. UN DESA'nın raporlarına buradan 8 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ulaşılabilir.

Yerli Halkların Hakları Bildirgesi
Kalkınma için Finansman
İnsani gelişme (insanlık)
Yerli fikrî mülkiyet
Uluslararası Yaşlanma Evleri ve Hizmetleri Derneği
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı
Birleşmiş Milletler Orman Forumu
Birleşmiş Milletler Yönetişim Proje Ofisi

Resmî site

Birlik Antlaşması (İngilizce: Treaty of Union), İngiltere ile İskoçya'nın Büyük Britanya adı altında birleşmesini sağlayan anlaşmadır.
1603'ten başlayarak İngiltere ve İskoçya aynı hükümdarca yönetilmekteydi. 1688 Devrimi'nden sonra 1702-1703'te gündeme gelen daha yakın bir birlik oluşturma tasarıları sonuçsuz kaldı. 1703-1704'te uluslararası alandaki gerginlik, İngiltere ve İskoçya'nın birbirinden bağımsız parlamentoları arasında yasama alanında tehlikeli bir savaşa neden oldu. Ancak, sınırın her iki yanındaki devlet adamları, böyle bir birleşmenin, birdenbire ivedilik kazanan bir sorunun karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözümü olduğunu kavramaya başlıyorlardı: İskoçya'nın ekonomik güvenliğe ve maddi desteğe, İngiltere'nin ise Fransız saldırılarına ve II. James yanlılarının yeniden iktidarı ele geçirme olasılığına karşı siyasal güvencelere gereksinimi vardı ve İskoçya açık bir arka kapı işlevi görebilirdi.
İngiltere'nin pazarlık için kullandığı koz ticaret serbestisi, İskoçya'nınkiyse Hanover hanedanının sürmesine rıza göstermekti. Birleşmeyi görüşmek üzere Kraliçe Anne tarafından atanan komisyon üyeleri her iki noktayı da çabucak benimsediler ve üç ay içinde (Nisan-Temmuz 1706) ayrıntılı bir antlaşma metni üzerinde anlaştılar.
Antlaşmaya göre iki krallık birleşecek, Protestan hanedan sürecek ve Büyük Britanya ile dominyonlarında ticaret serbest olarak ve eşitlik altında yürütülecekti. Belirli bazı geçici ayrıcalıklar dışında, dolaysız ve dolaylı vergilendirme her yerde aynı biçimde uygulanacaktı. İngiltere, İskoçya'nın İngiltere'nin ulusal borç sorumluluğunu paylaşmasına karşılık, 398,085 sterlin 10 şilin tazminat ödeyecekti. İskoç hukuk sistemi ve mahkemeleri korunacaktı. Göreli yoksulluğundan ötürü İskoçya'ya, Avam Kamarası'ndan 45, Lordlar Kamarası'ndan 16 üyelik gibi yetersiz bir temsil hakkı tanındı. Antlaşmanın ek maddeleriyle İskoçya Presbiteryen Kilisesi ile İngiltere Episkopal Kilisesi'nin durumlarında bir değişiklik olmayacağı güvence altına alındı.
İskoç Parlamentosu antlaşmayı, yalnızca bazı küçük değişikliklerle Ocak 1707'de kabul etti, hemen ardından da İngiliz Parlamentosu antlaşmayı onayladı. 6 Mart'taki krallık onayından sonra birleşme 1 Mayıs 1707'de yürürlüğe girdi.

Birmingham ([ˈbɜːmɪŋəm]), İngiltere'nin daha geniş Batı Midlands bölgesinde, Batı Midlands metropol ilçesinde yer alan bir şehir ve metropol şehridir. Nüfus bakımından İngiltere'nin en büyük yerel yönetim bölgesidir ve Britanya'nın ikinci büyük şehridir – genellikle Birleşik Krallık'ın ikinci şehri olarak anılır – 2024 yılında şehir merkezinde 1,2 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Birmingham, batısında Black Country ile sınır komşusudur ve Wolverhampton şehri ile Dudley ve Solihull gibi kasabalarla birlikte Batı Midlands kentsel alanını oluşturur. Kraliyet kasabası Sutton Coldfield, kuzeydoğuda şehir sınırları içine dahil edilmiştir. Birmingham'ın kentsel alanının nüfusu 2,7 milyon, daha geniş metropol alanının nüfusu ise 4,3 milyondur.
İngiltere'nin Batı Midlands bölgesinde yer alan Birmingham, Midlands'ın sosyal, kültürel, finansal ve ticari merkezi olarak kabul edilir. İngiltere'nin geleneksel merkez noktası olan Meriden'in hemen batısında yer alır ve ülkenin en iç kesimindeki büyük şehridir, Cotswolds'un kuzeyinde ve Shropshire Tepeleri'nin doğusunda bulunur. Özgünlüğüyle, Birmingham'dan sadece küçük nehirler akar; başlıca Tame Nehri ve kolları olan Rea ve Cole Nehirleri – en yakın ana nehirlerden biri, şehir merkezinin yaklaşık 32 km batısında bulunan Severn Nehri'dir. Bununla birlikte, şehirde topluca Birmingham Kanal Navigasyonları olarak adlandırılan çok sayıda kanal bulunmaktadır.
Tarihsel olarak Orta Çağ döneminde Warwickshire'da bir pazar kasabası olan Birmingham, 18. yüzyılda Midlands Aydınlanması ve Sanayi Devrimi sırasında büyüdü; bu dönemde bilim, teknoloji ve ekonomik kalkınmada ilerlemeler görüldü ve modern sanayi toplumunun temellerinin çoğunu oluşturan bir dizi yenilik ortaya çıktı. 1791 yılına gelindiğinde, "dünyanın ilk imalat şehri" olarak anılmaya başlanmıştı. Binlerce küçük atölyenin çeşitli uzmanlaşmış ve yüksek vasıflı meslekleri icra ettiği Birmingham'ın kendine özgü ekonomik profili, olağanüstü düzeyde yaratıcılık ve yenilikçiliği teşvik etti; bu da 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sürecek bir refah için ekonomik bir temel sağladı.
Ortaya çıkan yüksek sosyal hareketlilik düzeyi, Thomas Attwood'dan Joseph Chamberlain'e kadar uzanan liderler altında, Londra dışında Britanya'da eşi benzeri olmayan bir siyasi etki ve Britanya demokrasisinin gelişiminde önemli bir rol oynayacak bir siyasi radikalizm kültürünü de besledi. 1940 yazından 1943 baharına kadar Birmingham, Birmingham Blitz olarak bilinen olayda Alman Luftwaffe tarafından ağır bombardımana tutuldu. Şehrin altyapısına verilen hasar, planlamacıların kasıtlı yıkım ve yeni inşaat politikasıyla birlikte, sonraki on yıllarda kapsamlı kentsel yenilenmeye yol açtı. 
Birmingham'ın ekonomisine artık hizmet sektörü hakimdir. Şehir, önemli bir uluslararası ticaret merkezi ve önemli bir ulaşım, perakende, etkinlik ve konferans merkezidir. Metropol ekonomisi, 95,94 milyar sterlinlik (2014) GSYİH'si ile Birleşik Krallık'ın ikinci en büyük ekonomisidir. Birmingham Üniversitesi de dahil olmak üzere beş üniversitesi, onu Londra dışında ülkenin en büyük yükseköğretim merkezi yapmaktadır. Birmingham'ın önemli kültürel kurumları – Birmingham Şehir Senfoni Orkestrası, Birmingham Kraliyet Balesi, Birmingham Repertuar Tiyatrosu, Birmingham Kütüphanesi ve Barber Güzel Sanatlar Enstitüsü – uluslararası üne sahiptir ve şehirde canlı ve etkili yerel sanat, müzik, edebiyat ve mutfak sahneleri bulunmaktadır. Birmingham, 2022 Commonwealth Oyunlarına ev sahipliği yapmıştır. 2021 yılında Birmingham, yabancı ülkelerden gelen ziyaretçiler tarafından Birleşik Krallık'ta en çok ziyaret edilen üçüncü şehir oldu.

Birmingham Orta Çağlarda orta büyüklükte olan bir pazar kurulan şehirlerden biri idi. Birmingham İngiltere'nin "Orta İç Bölgesi"'nin tam merkezi olması dolayısıyla, bu bölgenin önce iktisaden birden parlaması ve bundan sonra Sanayi Devrimi ortaya çıkması dolayısıyla uluslararası önem kazandı. Birmingham modern sanayi cemiyeti oluşmasında öncülük etti. Şehirde bir seri yenilikler getirilmesi ile birlikte; bilim, teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişme alanlarında uluslararası alanda hissedilir hızla değişmesi suretiyle Birmingham'da modern sanayi cemiyeti oluşmasının temelleri kuruldu. 1791 yılına erişildiği zaman şehir "dünyada birinci olarak ortaya çıkan imalat sanayi şehri" olarak anılmakta idi. Birmingham çok iyi seçilebilir şekilde yeni bir ekonomik profil göstermekte idi. Şehirde binlerce küçük imalat atölyesi bulunmakta idi; bunlar çok geniş alanlarda çok spesialize olmuşlardı ve çok beceri ve ustalık gerektiren sanayi üretimi yapmakta idiler. Bu gelişme çok istisnai yaratıcılık ve yenilik getiricilik yeteneklerine dayanmakta idi. Şehrin sanayi alanında zenginliği ve bunun getirdiği refah bu iktisadi bünyenin çok geniş alanlara yayılmasına yol açıp; şehre iktisadi darbelere karşı dayanıklı olan bir ekonomik temel sağlamakta idi. Bu özel üstün ekonomik nitelik 20. yüzyılın son çeyreğine kadar Birmingham şehrinin refahına büyük etkisi oldu.
Birmingham'ın bu devam eden refahlı gelişmesi şehirde geniş kapsamlı bir radikal politika kültürünün gelişmesine de neden oldu. Thomas Attwood, Joseph Chamberlain ve benzer radikal düşünceli Birmingham yörel ve yerel politikacılar Birleşik Krallık iktisadi, sosyal ve politik yapısına, Londra dışında, Britanya'de paraleli ve misli görülmemiş radikal kökene bağlı politik etkiler yapabildiler. O zamandan günümüze kadar, modern Britanya tarihinde hiçbir taşra bölge ve şehrinin Britanya demokrasisine ve Britanya ülkesinin merkezi devlet idaresine Birmingham şehri kadar tesir yaptığı görülmemiştir.

Birmingham Birleşik Krallık, İngiltere ülkesinin West Midlands Bölgesi'nde "Birmingham Platosu"'nda konumlanmış bir kentsel bölgedir. "Birmingham Platosu" deniz yüzeyinden rakımı 150 m ile 300 m arasından bulunan nispeten yüksekçe bir arazidir. Bu plato Britanya adasını ikiz su havzasına bölmekte ve kuzeyinde kuzeye yönelik Trent Nehri havzası; güneyinde ise güneye yönelik Severn Nehri havzası bulunmaktadır. Şehrin güney-batısında nispeten düşük rakımlı "Lickey Tepeleri", "Clent Tepeleri" ve "Walton Tepesi" bulunmakta; bunların rakımı maksimum 315 metreye yetişmekle beraber bu tepelerden şehrin geniş manzaralı görülebilmektedir.
Birmingham şehri arazisinde bulunan akarsular sadece küçük debili dere ve çaylar olup bunlar "Tame Çayı" ve onun yan dalları ölen "Çöle Çayı" ve "Rea Çayı"'dir.
"Birmingham Şehri Yerel İdare Konseyi"'sine bağlı araziler genellikle özel ikemetgahlar ile kaplı kentsel araziler olup bu araziler etrafında diğer yerel idarelere bağlı kentsel varoş arazileri bulunmakta ve bunların tümüne "Batı Midlands Şehirsel Bölgesi" ismi verilmektedir. Bu kentsel varoş yerel idareleri güneydoğuda Solihull Metropoliten Brough'du, kuzeybatıda Wolverhampton ve etrafındaki "Black Country (Kara Araziler)"'i oluşturan sanayi kentler ve kasabaları olup bu arazilerinin yüzölçümü yaklaşık 600 km2 olmaktadır. "Batı Midlands Şehirsel Bölgesi" arazilerinin etrafında bu Birmingham metropoliten bölgesine iktisaden yakın ekonomik ilişkileri (örneğin ev ile çalışma iş merkezi için günlük seyahat ilişkileri) bulunan bir diğer şehirleşmiş bölge bulunmaktadır. Bu bölgede kuzeyde antik tarihsel Mercia Krallığı'nın merkezi bulunan Tamworth kenti ve Staffordshire Kontluğu'na bağlı eski katedral kenti olan Litchfield; doğuda sanayi kenti olan Coventry ve Warwickshire Kontluğu'na dahil olan Nuneaton, Warwick ve Leamington Spa küçük kentleri ve güney batıda Worcestershire Kontluğu'na bağlı Redditch ve Bromsgrove küçük kentleri bulunmaktadır.
Birmingham şehri ve varoşlarının günümüzde bulunduğu arazilerin büyük bir alanı antik çağlarda antik Arden Ormanı ile kaplı idi. Bu eski ormandan kalan nişaneler şehir alanında bulunan çok sayıda ve yoğunca meşe ağaçlıklı araziler ve "Eski İngilizce"'de kullanılan ve o dilde ormandan kazanılmış arazi anlamına gelen "-ley (Eski İngilizcede "-leah")" takısı olan isimleri taşıyan mevkilerdir; örneğin "Meseley", "Saltley", "Yardley", "Strichley" ve "Hockley".

Jeoloji bakımından önemli olarak, Birmingham şehrinin üzerinde kurulduğu arazi üzerinde "Birmingham Kırığı" adı verilen ve şehrin güneydoğusundaki "Lickey Tepeleri"nden başlayıp diyagonal olarak"Edbaston" semtini; şehir merkezi "Bull Ring"i, "Erdington"'u katedip kuzeydoğuda "Sutton Coldfield"de sona eren bir jeolojik kırık bulunmaktadır. Bu jeolojik kırığın güneyinde ve doğusunda toprak genellikle "Mercia Çamurtaşları" ve "Bunter Tipi Çakıltaşları" ile kaplı olup nispeten yumuşak niteliklidir. Bu arazi üzerinden "Tame Çayı", "Rea Çayı" ve "Cole Çayı" ve bunlara katılan dereler geçmektedir. Bu kırığın kuzeyinde ve batısında yakınındaki şehir merkezi arazisinden 45–180 m. daha yüksek rakımı olan daha sert "keuper Kumtaşı"" ile kaplı bir tepe sırtı vardır. Birmingham şehrinin altında bulunan ana taban kayaları Permiyen ve Trias Devri jeolojik zaman diliminde araziye yayılmışlardır. 

Birmingham'da, Britanya adasının çoğunluğunda olduğu gibi ılıman okyanusal iklim bulunmaktadır. Ortalama maksimum sıcaklık yaz için Temmuz'da yaklaşık 21.3 °C ve kış için Ocak'ta yaklaşık 6.7 °C. olmaktadır.
1971-2000 döneminden gözlemlenen en yüksek ısıların ortalaması 28.8 °C olmuştur. Tipik olarak en soğuk gece ısı -9.0 °C olarak gözlemlenmiştir. Ortalama olarak her yıl isi 11.2 gün 25.1 °C'yi aşmıştır ve ortalama 51.6 gece hava ısısı donma derecesi göstermiştir. Bu dönemde gözlemlenen en yüksek ısı derecesi 8 Ağustos 1990'da 34.9 °C olarak kaydedilmiştir.
Diğer büyük metropoliten şehirler gibi Birmingham kenti de yerel iklime kentsel ısı adası etkisi yapmaktadır. 14 Ocak 2077'de Birmingham'da gözlemlenen en düşük ısı olayi sırasında, şehir dışında konumlu olan Birmingham Havaalanı gözlem evindeki ısı kaydı -20.8 °C iken, Birmingham şehir merkezi yakınındaki Edgebaston semtindeki meteoroloji gözlem evinde ısı kaydı -12.9 °C olmuştu.
Birmingham Birleşik Krallık'ta bulunan diğer büyük şehirsel bölgelere kıyasla, konum mevkinin nispeten denizden daha uzak kara içinde bulunduğu ve n

Aromatik bitter (ya da kısaca, bitter) geleneksel olarak buruk (bitter) bir tat elde etmek için bitkisel maddelerle tatlandırılmış alkollü veya alkolsüz bir karışımdır. Uzun süredir var olan birçok aromatik bitter markası, esasen patentli ilaç olarak geliştirilmiş olsa da günümüzde dijestif ve kokteyl aromaları olarak satılmaktadırlar.
Kokteyller genellikle ekşi ve tatlı tatlar içerdiğinden, bitterler üçüncü bir temel tadı devreye sokarak içeceğin tat profilini dengeleyip daha katmanlı bir hale getirmek için kullanılır.

Tarihsel olarak aromatik bitterlerin hazırlanmasında kullanılan bitkisel içerikler, lezzet ve tıbbi özellikleri nedeniyle aromatik otlar, ağaç kabukları, kökler ve/veya meyvelerden oluşmuştur. İçeriğinde en sık kullanılan malzemeler arasında cascarilla, cassia (Çin tarçını), centiyan, portakal kabuğu ve kınakına ağacı kabuğu bulunur.
Çoğu bitter hem su, hem de alkol içerir; alkol, bitkisel özler için çözücü ve koruyucu olarak işlev görür. Bitterlerin alkol oranı marka ve türe göre büyük farklılıklar gösterir. Bazı modern bitterler bitkisel gliserinle yapılır ve bu sayede alkol kullanmayan kişiler de bitterlerin tadını çıkarabilir.

Aromatik bitterlerin kökeni, şifalı otları şarap kavanozlarında demlemiş olabilecek eski Mısırlılara kadar uzanır. Orta Çağ'da damıtılmış alkolün yaygınlaşması ve farmakognozideki yeniden canlanma, daha konsantre bitkisel bitter ve toniklerin üretilmesini sağladı. Günümüzdeki birçok sindirime yardımcı bitter markası ve türü, köklerini Rönesans dönemi farmakope ve geleneklerine dayandıran bitkisel mide ve tonik preparatlarını yansıtır.
19. yüzyıla gelindiğinde, İngilizlerin Kanarya şarabına önleyici ilaç olarak bitkisel bitterlerin eklenmesi, eski Amerikan kolonilerinde oldukça popüler hale gelmişti. 1806'da artık Amerikan yayınlarında, "herhangi bir tür içki, şeker, su ve bitterden oluşan uyarıcı bir içki" olarak tanımlanan ve kokteyl adı verilen yeni bir içeceğin popülerliğinden bahsediliyordu.
Bu dönemde ortaya çıkan ticari aromatik bitterlerin en tanınmışı Angostura bitteridir. Adına rağmen, bu preparat angostura ağacının kabuğunu içermez. Adını Venezuela'daki Angostura kasabasından (günümüzde Ciudad Bolívar) alır. Fabrika 1875'te buradan Trinidad'daki İspanya Limanı'na taşınmıştır. Alman doktor Johann Gottlieb Benjamin Siegert, bu bitteri deniz tutması ve mide rahatsızlıkları gibi sağlık sorunları için geliştirmiş ve daha sonra House of Angostura adlı şirketi kurarak denizcilere satışını yapmıştır.
19. yüzyıla dayanan bir diğer ünlü aromatik bitter ise Peychaud's Bitters'tir. İlk olarak Louisiana, New Orleans'ta eczacı Antoine Amédée Peychaud tarafından geliştirilmiştir. Genellikle Sazerac kokteyli ile ilişkilendirilir.
Bu dönemde ortaya çıkan bir diğer popüler bitter türü de, kuru aromatikten meyveliye kadar değişen bir tada sahip olan ve çoğunlukla turunç kabukları ve baharatlardan yapılan portakal bitteridir ve genellikle eski kokteyl tariflerinde adı geçer.
Antimalaryal kinin içeren ağaç kabuklarından hazırlanan bitterler zaman zaman tarihi kokteyl tariflerine dahil edilmiştir. İlacın yoğun acı tadını maskeliyorlardı. Günümüzde, çoğunlukla cin kokteyllerinde kullanılan toniklerde tatlandırıcı olarak eser miktarda kinin hâlâ bulunmaktadır.

Dijestif bitterler genellikle birçok Avrupa ve Güney Amerika ülkesinde yemeklerin ardından buzlu veya buzsuz olarak tüketilir. İtalyan tarzı amarolar ve Alman
tarzı Kräuterlikörler de dahil olmak üzere birçok kokteylde sıklıkla kullanılır.
Günümüzde öne çıkan bazı dijestif bitter örnekleri şunlardır:

Kokteyl bitterleri, kokteyllere tat vermek için damlatılarak kullanılır.
Bazı önemli kokteyl bitterleri şunlardır:

Angostura bitteri – aslen 1830'da Venezuela'dan, şu anda Trinidad ve Tobago'dan
Boker's Bitters – Jerry Thomas'ın içecek rehberinde birçok kokteylde adı geçer ve Martinez kokteyli için olmazsa olmazdır.
Meinhard's Bitters – Venezuela kökenli artık üretilmeyen bir bitter
Peychaud's Bitters – aslen New Orleans, Louisiana'dan geliyor, ancak şu anda Kentucky'de üretilmektedir.

Likör
Likörler listesi

Bizon, boynuzlugiller (Bovidae) familyasının sığırlar (Bovinae) alt familyasında yer alan Bison cinsine dahil 6 tür canlının ortak adıdır. Bu türlerden yalnızca Amerika bizonu (Bison bison) ile Avrupa bizonu (Bison bonasus) günümüzde soyunu sürdürmektedir (bakınız: Türler). Amerika kıtasında bilinçsizce avlanılması sonucu birçok türünün nesli tükenmiş, birçok türününse tükenme tehlikesi sürmektedir. Bizonlara önceden tüm Avrupa ve Anadolu'da rastlanırken artık sadece Rusya, Ukrayna, Belarus ve Polonya'nın bazı milli parklarında rastlanabilmektedir. Türkiye'de 19. yüzyılda neslinin tükendiği düşünülmektedir.

Bilinen bizon türleri şunlardır (soyu tükenmiş olanlar "(st)" ifadesiyle gösterilmiştir):

Bison antiquus (st)
Bison bison - Amerika bizonu
Bison bonasus - Avrupa bizonu
Bison latifrons (st)
Bison occidentalis (st)
Bison priscus (st)

Bison. Wikispecies. (Sürüm: 26 Şubat 2007)

Blenheim Sarayı (İngilizce: Blenheim Palace), İngiltere'nin Oxfordshire şehrinde Woodstock'ta bulunan anıtsal bir kırsal  malikane evidir. Marlborough Düklerinin başlıca ikametgâhıdır ve kraliyetle ve piskoposlukla ilgili olmadığı halde İngiltere'de saray unvanını elinde bulunduran tek kırsal malikane evidir. İngiltere'nin en büyük malikane evlerinden biri olan saray 1705-1722 yılları arasında inşa edilmiştir. Blenheim Sarayı 1987'de UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir. Bir aile malikane  evi, mezarlığı ve ulusal anıt olarak kullanımı ile eşsizdir. Saray Sir Winston Churchill'in doğum yeri ve baba evi olarak da dikkat çekicidir.

Vanderbilt Balsan, Consuelo (1953). The Glitter and the Gold. New York: St. Martin's Press. ISBN 978-1250017185.  (İngilizce)
Cooper, Dana (2014), Informal Ambassadors: American Women, Transatlantic Marriages, and Anglo-American Relations, 1865–1945., The Kent State University Press, 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Mayıs 2017  – Project MUSE vasıtasıyla  (İngilizce)
Cropplestone, Trewin (1963). World Architecture. Londra: Hamlyn.  (İngilizce)
Dal Lago, Adalbert (1966). Ville Antiche. Milan: Fratelli Fabbri Editori.  (İngilizce)
Downes, Kerry (1987). Sir John Vanbrugh: A Biography. Londra: Sidgwick & Jackson.  (İngilizce)
Downes, Kerry (1979). Hawksmoor. Londra: Thames & Hudson.  (İngilizce)
Girouard, Mark (1978). Life in the English Country House. New Haven: Yale University Press.  (İngilizce)
Green, David (1982). Blenheim Palace. Oxford: Alden Press. 
Halliday, E. E. (1967). Cultural History of England. Londra: Thames & Hudson.  (İngilizce)
Harlin, Robert (1969). Historic Houses. Londra: Condé Nast Publications.  (İngilizce)
Pevsner, Nikolaus; Sherwood, Jennifer (1974). The Buildings of England: Oxfordshire. Harmondsworth: Penguin Books. ss. 459-475. ISBN 0-14-071045-0.  (İngilizce)
Spencer-Churchill, The Lady Henrietta (2013). Blenheim and the Churchill Family – A personal portrait of one of the most important buildings in Europe. CICO Books. ISBN 978-1782490593.  (İngilizce)
Tintner, Adeline R. (2015). Edith Wharton in Context: Essays on Intertextuality. University of Alabama Press. ISBN 978-0-8173-5840-2.  (İngilizce)
Turner, Roger (1999). Capability Brown and the Eighteenth century English Landscape (2 bas.). Chichester: Phillimore.  (İngilizce)
Vanderbilt, Arthur II (1989). Fortune's Children: The fall of the house of Vanderbilt. Londra: Michael Joseph.  (İngilizce)
Watkin, David (1979). English Architecture. Londra: Thames & Hudson.  (İngilizce)

Resmî site
Blenheim Sanat Vakfı 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blenheim Sarayı hakkında bilgi 14 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sarayın Tarihi Fotoğrafları
Blenheim Sarayı, DiCamillo Companion'dan İngiliz ve İrlandalı Kır Evlerine Giriş
Blenheim Sarayı hakkında bir makale Smithsonian Dergisi
Consuelo Vanderbilt'in hazinesi 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blenheim Sarayı 28 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. British History Online

Bodiam Kalesi (İngilizce: Bodiam Castle), İngiltere'nin Doğu Sussex kontluğuna bağlı Robertsbridge köyünde bulunan bir kaledir. Kale, 14. yüzyılda Kral III. Edward'ın eski şovalyesi Edward Dalyngrigge tarafından Yüz Yıl Savaşı sırasında Fransızlara karşı savunma amacıyla inşa edildi.
Kalenin dört köşesinde üç katlı yuvarlak bir kule bulunurken, güney, doğu ve batı cephelerinin ortasında da kare kuleler yer almaktadır. Güney kulesinde, hendeğin güney kıyısına bir asma köprü ile bağlanan bir kapı bulunmaktaydı.

Everson, Paul (1996). "Bodiam Castle, East Sussex: castle and its designed landscape". Château Gaillard: Études de castellologie médiévale. Cilt 17. ss. 70-84. ISBN 9782902685158. 21 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Nisan 2024. 
Spencer, Dan (2014). "Edward Dallingridge: Builder of Bodiam Castle" (PDF). Ex Historia. Cilt 6. ss. 81-98. ISSN 2041-0824. 29 Nisan 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Nisan 2024. 

Information at the National Trust

Boks, iki kişinin boks hakemi gözetiminde karşılıklı yumruklaştıkları ve birbirlerini nakavtla ya da puanla yenmeye çalıştıkları spor müsabakasıdır. Belden aşağıya ve enseye vurmak, sporcunun kendi etrafında 180  derece dönmesi, avuç içi (boks eldiveni'n beyaz boyalı bölgesi harici) vurmak, ses çıkarmak uyarı almasına neden olur, üç uyarı bir ihtar (-1 puan) alınmasına neden olur. Amatör boksörler 227 gr ağırlığında, profesyonel boksörler ise ağırlığı 170-283 gr arasında değişen eldivenler kullanırlar. Profesyonel boksörler yalnızca şort, amatör boksörler ise şort ve atlet giyer. Hem amatör hem de profesyonel boksörler karşılaşmada diş ve kasık koruyucuları kullanırlar. Amatör boksörler ayrıca koruyucu başlık da takarlar.

Boks karşılaşmaları boks ringi'nde yapılır. Ring, üç veya dört sıra halatla çevrili ve yerden yüksekliği en az 91 cm en fazla 122 cm olan kare biçiminde bir alandır. Halat aralıkları en az 40 cm olmalıdır. Ringte kırmızı, mavi ve tarafsız beyaz köşeler vardır. Sporcular ait oldukları köşeden, hakem ve doktor ise jüri masasına yakın olan beyaz köşeden ringe çıkar.
Profesyonel boks'ta ringin büyüklüğü 5–6 m², amatör boks'ta ise en az 3–6 m²'dir. Boks karşılaşmalarında, her iki boksörün de aynı sıklette (ağırlık aralığında) olması gerekir.

Boks, zor ve çok yorucu bir spordur. Boksörler antrenman yaparak karşılaşmaya hazırlanırlar. Boks antrenmanı bir başka boksörle yapılan çalışmanın yanı sıra, gölge boksu, antrenman torbası ve kum torbasıyla çalışma, ip atlama ve kondisyon için koşu gibi başka çalışmaları da kapsar.
Boksta duruş çok önemlidir. Çünkü bir boksörün saldırı ve savunma gücü ile hızı, dengesine ve harekete her an hazır olmasına bağlıdır. Boksörün duruşu rahat olmalıdır. İyi bir duruşta sağ ayak, biraz öndeki sol ayakla bir denge oluşturacak biçimde sağa doğru biraz açılmalıdır. Her iki ayağın ucu da hafifçe sağa dönük olmalıdır. Böylece bedenin yalnızca sol yanı rakibe açık tutulur. Hafifçe sıkılmış sol yumruk biraz ileride ve çene hizasında olmalıdır. Sağ kol da çene hizasında, ama çeneden yaklaşık 15 cm önde tutulur. Her iki kolun dirseği, bedeni korumak için içe doğru çekilmelidir. Bedenin öne doğru biraz eğik tutulması, rakibin yumruğu karşısında denge yitirilmeksizin geriye kaçmayı kolaylaştırır.
Doğru vuruş boksun temelini oluşturur. Bu temel boksun en önemli koşuludur. Rakibe atılan yumruğun eldivenin içinde iyice sıkılmış olması gerekir. Başlıca vuruş biçimleri şunlardır:

direkt yumruk (straight punch)
sağ direkt (right straight punch)
sol direkt (left straight punch)
sağ kroşe (right hook punch)
sol kroşe (left hook punch)
aparkat (uppercut punch)
swing
dış el yumruk (backfist)
sağ dış el yumruk
sol dış el yumruk
Direkt vuruş adından da anlaşılacağı gibi düz bir şekilde atılır. Sol kroşe ise sol kol ile gövde arasında 45-90 derece arasında açı yapılarak atılan vuruştur. (Aynı durumun tersi sağ kroşe için geçerlidir). Aparkat çok fazla kullanılmayan, yani genelde vurma fırsatı bulunmayan bir vuruş türüdür. Fakat böyle bir durum yakalandığında çok sert etki bırakır. Genelde çeneyi hedef alır. Swing ise kroşelerin uzatılmış şeklidir. Devamlı hareketlerle rakibi şuursuz bir hücuma zorlamak ve hemen kontraataklara geçmek üzere yapılır.

Belden aşağıya ve enseye vurmak
Sporcunun kendi etrafında 360 derece dönerek rakibine vurması
Avuç içi (eldivenin beyaz boyalı bölgesi harici) ile vurmak
Dirsekle rakibe vurmak
Kulağın arka tarafına vurmak
Arkadan vurmak
Tekme atmak
Kafa atmak
Rakip yerdeyken vurmak
Yasak olan kurallardan bazılarıdır. Eğer oyuncu bunlardan birini uygularsa ihtar alır. Ve -1 puan kesilir.

Maçların kararları genelde ya ringdeki hakem tarafından verilir ya da kenarda oturan üç 	yan hakem tarafından. Maçlar alttaki kararlardan biri ile sonuçlanır:

Teknik nakavt (technical knockout): maç esnasında ring içindeki hakem boksörün sağlıklı bir şekilde maç'a devam edemeyeceğine karar verir ve maçı bitirir.
Nakavt (knockout): maç esnasında boksör yere serilir ve ayağa kalkamaz, boksör ayık ise hakem 10'a kadar sayar.
Hakemin teknik kararı/Köşe çekilir (referee technical decision/corner retirement): raund arası dinlenme esnasında ringdeki hakem maçı kendi veya doktor kararı ile veya boksör devam edemeyeceğini belirttikten sonra bitirir.

Karar oy birliği (unanimous decision): maç sonu üç yan hakemden üçü de aynı boksör'ü kazanan olarak seçer
Karar çoğunluğu (majority decision): maç sonu iki yan hakem aynı boksör'ü kazanan olarak seçer, üçüncü ise berabere kararı verir
Karar ayrılığı (split decision): maç sonu iki yan hakem aynı boksör'ü kazanan olarak seçer, üçüncü ise rakip boksör'ü seçer
Teknik karar (technical decision): maç esnasında kazara yaralanma nedeni ile ringdeki hakem maçı erken bitirir ve yan hakemler kazanan boksor'ü seçer
Berabere (draw): maç sonu üç yan hakemden üçü de berabere kararı vermiştir
Çoğunluk berabere (majority draw): maç sonu iki yan hakem berabere kararı vermiştir, üçüncü yan hakem kazanan bir boksör'ü seçmiştir
Ayrık berabere (split draw): maç sonu iki yan hakem farklı bir boksör'ü kazanan olarak seçer, üçüncü yan hakem ise maç berabere bitti diye karar verir
Teknik berabere (technical draw): maç esnasında kazara yaralanma nedeni ile ringdeki hakem maçı erken bitirir ve yan hakemlerin oylaması berabere kalır (genelde bu karar artık verilmiyor, onun yerine böyle karar çıktığında maç sonuçsuz olarak kararlanıyor)

Diskalifiye (disqualification): maç esnasında boksörlerden biri kuralları tekrarlı çiğnediği için maçı kaybeder
Sonuçsuz (no contest): maç esnasında genelde farklı sebeplerden dolayı kazanan veya kaybeden seçilemez
Puan kararı (points decision): maç sonu ringdeki hakem kimin kazandığını seçer

Eski Yunan'da ve Roma'da boks önemli sporlardan biriydi. Ama bu spor acımasız bir biçimde yapılırdı ve dövüş genellikle boksörlerden biri ölünceye kadar sürerdi. Daha sonra yasaklanan boks, 18. yüzyılın başlarında İngiltere'de yeniden ortaya çıktı. 1719'da James Fig, Londra'da bir ring kurarak hem ders verdi, hem de bütün rakipleriyle dövüştü. Çıplak yumrukla yapılan bu dövüşlerin kuralları yoktu ve çok acımasız biçimde bazen saatlerce sürüyordu. İngiltere'de 1866'da Amatör Spor Kulübü kuruldu. John Chambers ve VIII. Queensburg markisinin yönlendirmesiyle eldivenle yapılan maçlar için kurallar getirildi. Böylece çağdaş boksun temelleri atılmış oldu.
ABD'de ise boks 19. yüzyıl başlarında ortaya çıktı ve boksa olan ilgi 1880'lerde John L. Sullivan'la birlikte arttı. Sullivan, Paddy Ryan'ı 1882'de nakavtla yenerek eldivensiz boksun tartışmasız şampiyonu oldu. Daha sonra eldivenli olarak pek çok maç yaptı. Dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu kazanan ilk siyah boksör Jack Johnson’dı. 1937'de ağır sıklet şampiyonu olan Joe Louis, bu unvanı kazanan ikinci siyah boksör oldu. Louis, bu unvanını 25 kez korudu ve 1949'da yenilmeyen şampiyon olarak emekliye ayrıldı.
ABD’de 1950'lerin en ünlü şampiyonu olan Rocky Marciano, boks tarihine en sert yumruklara sahip boksörlerden biri olarak geçti. Hiçbir profesyonel maçta yenilgi almamış tek boksör olarak 1956'da boksu bıraktı. Böylece Slyvester Stallone'ye ilham vererek "Rocky" filmi çekilmiş oldu. 1960'larda ve 1970'lerde dünya ağır sıklet boksunun efsanevi kişisi Muhammed Ali'ydi. ABD'de ağır sıklet dışındaki sıkletlerde de önemli boksörler yetişti. Henry Armstrong, George Dixon, Willie Pep, Joe Gans ve Benny Leonard bunların başında gelir.

Nörologlar, boksun olimpiyat sporlarından çıkarılması ve açık gösterimden yasaklanması yönünde görüşler belirtmektedirler. Boksun, beyinde hasara yol açtığını belirtiyorlar. Kafatasına alınan darbe sonucunda beyin dokusunda meydana gelebilecek bozulmalar olarak tanımlanan travmatik beyin hasarı, akla hemen, başta boks olmak üzere, dövüş sporlarını getiriyor.

Çıplak el boksu
Türkiye Kulüplerarası Boks Şampiyonası
Ağır sıklet boks şampiyonları listesi
Uluslararası Şöhretli Boksörler Salonu
Dünya Boks Birliği
Uluslararası Boks Federasyonu
Dünya Boks Konseyi
Dünya Boks Organizasyonu
Uluslararası Boks Organizasyonu
Türkiye Kulüplerarası Boks Şampiyonası
Akdeniz Oyunları'nda boks
Uluslararası Boks Sıralaması Kurulu
Yaz Olimpiyatları'nda boks
Dünya Amatör Boks Şampiyonası
Türkiye'de boks
Şampiyon kemeri
Düz gard

Bosworth Muharebesi, 22 Ağustos 1485 tarihinde Güller Savaşı sırasında York ve Tudor hanedanlıkları arasında meydana gelen bir muharebedir. Richmond kontu Henry Tudor kazandığı zafer ve ardından Yorklu bir prensesle evlenmesiyle Tudor Hanedanı'dan ilk İngiliz hükümdarı oldu. Rakibi, York Hanedanı'nın son kralı III. Richard, savaşta ölen son İngiliz hükümdarıdır.
Tarihçiler, Bosworth Muharebesi'nin Plantagenet Hanedanı'nın sonunu işaret ettiğini ve bu da onu İngiliz tarihinin belirleyici olaylardan biri yaptığı görüşündedir.

 "Bosworth". The New Student's Reference Work. 1914. 
Bosworth Battlefield Heritage Centre and Country Park: website for the museum, contains information and photos about the current state of the battlefield
Richard III Society 9 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: history society, which contains photos and articles that present several competing theories about the location of the battle
Bosworth Field – The Battle of 1485: on website The History Notes

Boudica (Boudicca ya da eski adıyla Boadicea olarak da bilinir) (ö. MS 60 ya da 61), MS 61 yılında Romalıların Büyük Britanya'daki işgalci güçlerine karşı bir isyan başlatan, Kuzey Britanya'nın Norfolk bölgesinde yaşayan Iceni kabilesinin kraliçesi.
Boudica'nın kocası ve varlıklı bir ön-Romalı olan Iceni kralı Prasutagus ölünce, İmparatorluğa bağlı müvekkil krallıkların yaptığı gibi krallığını Roma'ya bırakmak yerine kızları ve Roma imparatoruna ortaklaşa olarak miras bıraktı. Roma kanunlarına göre kadınlar varis olamadığından İmparatorluk bu kararı reddetti ve procurator Catus Decianus tüm mülkünü haczettirdi. Krallık fethedilmiş varsayılarak İmparatorluğa katıldı. Prasutagus'un dulu Boudica kırbaçlatıldı, kızlarına tecavüz edildi.
60 ya da 61 yılında Roma eyalet valisi Gaius Suetonius Paulinus'un Gallere doğru bir sefere çıkmasını fırsat bilen Iceni, Trinovanteler ve diğerlerini Boudica liderliğinde ayaklandılar. Vali Suetonius Paulinus ve Lejyonları tarafından kesin olarak yenilgiye uğratılmadan önce, Camulodunum (Colchester), Londinium (Londra) ve Verulamium (St Albans) şehirlerini yıkıp, talan ettiler. (Yıkılıp talan edilen üç şehirde ölenlerin toplamı aşağı yukarı 70.000-80.000 kişi arasındadır.) Britonlar sayıca Romalılardan fazla olduğu halde, Roma lejyonlarının mükemmel disiplin ve taktiği onlara mutlak bir zafer kazandırdı. Roma İmparatoru Nero'nun ortaya çıkan bu kriz karşısında adada bulunan tüm birlikleri geri çekmeyi tasarladığı sırada gelen Suetonius'un bu zaferi, adadaki Roma varlığını sağlamlaştırmıştır.
Bu olayların kayıtları, tarihçiler Tacitus ve Cassius Dio'nun, eserlerinden Rönesans döneminde yeniden öğrenildi ve Victoria devrinde, Kraliçe I. Victoria tarafından adaşı olarak ilan edilmesiyle birlikte Boudica'nın efsanevi ünü ortaya çıktı. Boudica, bu dönemden sonra Birleşik Krallık'ta önemli bir kültürel sembol olarak kalmıştır.

Vanessa Collingridge; Boudica, Ebury, Londra, 2004
Richard Hingley & Christina Unwin, Boudica: Iron Age Warrior Queen (Boudica: Demir Çağının Savaşçı kraliçesi), 2004
Manfred Böckl: Die letzte Königin der Kelten. (Keltlerin son Kraliçesi). (Boudica'nın hayatının anlatan Almanca kitap). (Yasal hakları: Aufbau Verlag, Berlin, Almanya, 2005.)

Roman-Britain.co.uk 29 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  adlı sitede Iceni hakkında bilgi 19 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), 2008-02-08 tarihinde erişildi.
PBS Boudica / Savaşçı Kraliçenin web sitesi 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 2008-02-08 tarihinde erişildi.

Bradford, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Yorkshire ve Humberside bölgesinde bulunan bir kentsel yerleşke ve tek-seviyeli bir metropoliten bölge olan City of Bradford yerel idaresinin merkezidir.
Bradford'a 1847'de "belediye beldesi (municipal borough)" statüsü verilmiş ve 1897'de ise Kraliçe Victoria beratı ile şehir olma statüsü verilmiştir. Fakat 1974 İngiltere yerel idare reformundan sonra, "şehir" statüsü kentten daha geniş alanlı olan ve "West Yorkshire Metropoliten Kontluğu"na ikinci seviye olarak bağlı olan "City of Bradford" metropoliten bölgeye geçirilmiştir. West Yorkshire Metropoliten Kontluğu lağvedilince de şehir statüsü tek-seviyeli metropoliten bölge olan "City Of Bradford" yerel idaresine devredilmiştir.
Bradford Britanya adasının İngiltere ülkesinin orta kuzeyinde  bulunan Penine Dağları'nın eteklerinde, Leeds şehrinin 13,8 km kuzeyinde, Manchester şehrinin 75 km batısında ve Londra'nın 328 km kuzeyinde bulunmaktadır.

Bradford ilk defa Saksonlar tarafından yerleşke olarak kurulmuştur ve Orta Çağ'da şu anda şehrin sokakları olan Fortygate, Westgate ve Ivegate arasında bir küçük  kasaba olmuştu. Normanların İngiltere'yi fethinden sonra onlar aleyhinde olan bir isyandan sonra bu kasaba yıktırılmıştır. Sonraki iki yüzyılda, İngiltere'de yün sanayiinin gelişmesini takip ederek, yavaş yavaş önem kazanmaya başlamıştır. 17. yüzyılda İngiliz İç Savaşında Bradford ve yün sanayii gerileme göstermiştir. Fakat 1689'da Hollanda Kralı William ve Kraliçe Mary saltanatı eline geçirince tekrar şehir ve sanayii gelişmeye tekrar başlamıştır. 18. yüzyıllar başlarında imalat sanayiinin önem kazanması şehrin de hızla gelişmeye başladı ve şehir ve civarına  yapılan yeni kanal ve paralı atlı araba yolları da ticaretin gelişmesine bir sağlam temel sağladı.
19. yüzyılın başlarında Bradford 16.000 nüfuslu küçük kırsal bir pazar şehri idi ve yün iplik yapımı ve kumaş dokuması evlerde ve çiftliklerde bulunan küçük atölyelerde yapılmaktaydı. Sanayi Devrimi şehrin ve yünlü imalatının çok hızla büyümesine neden oldu ve Bradford'un uzmanlaştığı uzun elyaflı yünlü elbise kumaşı ("worsted") imalatı için çok büyük miktarda ham yün ithalatı gerekti. Bradford şehri dünyanın yün başkenti oldu. Bradford'un civarında ham yünü temizlemek için gereken kireçsiz şu ve makina gücünün sağlanması için gerekli olan kömür yerel olarak üretilmekteydi. Bradford şehrinde birçok büyük tekstil fabrikası yerel taşlar kullanılarak bina edildi. 1850'de şehrin nüfusu 182.000 olmuştu. Şehir geliştikçe tekstil fabrikalarında çalışmak için şehre büyük bir işçi göçü oldu. Fakat bu hızlı gelişme ile ortaya çıkan ve devamlı çok kirli kükürtlü kömür yakan 200 fabrika büyük bir çevre kirlilik sorunu ortaya çıkardı ve Bradford İngiltere'nin en kirli şehri olarak ün yaptı. Şehirde büyük kamu sağlığı sorunları ortaya çıktı; şehirde devamlı kolera ve tifo salgını ortaya çıkmaktaydı ve tekstil işçilerinin çocuklarının ancak %30'u 15 yaşına erişmekteydi ve ortalama hayat uzunluğu tüm İngiltere'de en düşük olarak 18 idi.

Çok büyük sayıda olan tekstil fabrikalarına destek sağlamak için şehirde büyük bir tekstil makineleri sanayii ve buna destek veren yan sanayiler gelişti. Bu arada 1894-1960 döneminde imalatta bulunan Jowett Otomobil Fabrikası bulunmaktaydı.
20. yüzyılda tekstil sanayii çökmeye başladı ve yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalktı. Bradford ekonomisi devamlı yeniliğe bağlı idi ve 21. yüzyılda da bu yenilikçi görüşün önem kazanacağı beklenmektedir ve şehirde gelişen otomobil dizayn firmaları, elektronik firmalar ve büyük bir perakende süpermarket şirketi olan Morrison şirketinin Bradford'da bulunması buna örnekler olarak gösterilmektedir.
19. yüzyılda ikinci yarısında 200'den çok sayıda uzun tuğla bacalı kömür yakan tekstil fabrikaları ile gelişen Bradford şehrinde 21. yüzyılda tekstil üretimi kalkmış görülmektedir. Tekstil fabrikalarının en büyüklerinden biri olan Lister Fabrikası'nda çoktan tekstil üretimi kaldırılmıştır. Ama bu fabrikanın uzun tuğladan bacası kalmıştır ve bu Bradford'un her tarafından görülmektedir. Son zamanlarda 100.000 sterlinlik yenileştirme ve tamirat yatırımı ile bu uzun baca şehrin tarihine ve yenileştilmesine bir anıt olmaktadır.
21. yüzyılda önemli bir tarihsel anıt olarak "Salts-Tekstil Fabrikası"  Kompleksi görülmüştür. Saltaire adı verilen bu fabrikalar ve fabrikalarda çalışan işçilere sağlanan sosyal binalar ve sosyal avantaj sağlayan tesisler Bradford şehrinden 4,8 km kuzeyinde bulunmaktadır. Tekstil fabrikası olarak kapanan bu komplekste günümüzde yüksek teknoloji sanayileri, çağdaş dizayn atölye ve dükkanları ve sanatkarlar için atölyeler ve galeriler geliştirilmiştir. Bu Saltaire Kompleksi UNESCO Dünya Mirası listesi listesine konulmuştur.

Bradford'un coğrafik konumu enlem ve boylam olarak  K 53°45′ B 1°50′ şeklinde verilir. Topografi olarak Güney Penines tepelik bölgesinin doğusundaki ağaçsız kirlik (moor) bölgesinde konumlanmıştır. Bradford herhangi bir önemli gol veya büyük nehir veya birikmiş şu alanı kenarında konumlanmamakla beraber şehir üç akarsu vadisinin birbirine kavuştukları bir mevkide konumludur. Bunlardan birisi olan "Bradford Beck Suyu" batıda buluna ağaçsız kirlik arazilerde doğmakta Horton Beck, Westbrook, Bowling Beck ve Eastbrook adlı akarsu dereleri buna kol katılmaktadır. Bu akarsu insan ve hayvanların geçilebileceği derinlikte olan eski bir nehir geçiş mevkiiden sonra kuzeye yönelmekte ve Shipley kenti civarında "Aire Nehri"'ne katılmaktadır. Bu akarsu vadisine Bradforddale adı verilmektedir. Bu akarsu şehrin içinden de geçmektedir. Fakat şehrin içinden geçmekte iken günümüzde açıkta görülmemektedir; 19. yüzyılda yapılan şehir kanalizasyon sistemine bağlanıp üzeri kapatılmıştır.
Şehir İngiltere'de 18. yüzyılda yapılmış olan dar kanallar ulaşım sistemine bağlıdır. Ana kanal olan İngiltere'nin kuzeyinde genellikle doğu-batı yönlü Leeds ve Liverpool Kanalı'na 1774'te yapılmış olan "Bradford Kanalı" ile bağlanmıştır. Bradford Kanalı suyunu "Bradford Beck Suyu" ve onun yan kollarından almakta idi. Fakat bu kanal üzerinde bulunan "lok"ların işlemesi için bu akarsu sağladığı şu yeterli olmadığı için  kanal 1866'da kapatıldı. Sonra daha az mavna trafiğiyle çalışmak üzere açıldıysa da  20. yüzyılın başlarında tren sistemi ile rekabet edemediği için tümüyle ulaşıma kapatıldı.

Elde bulunan en son Birleşik Krallık 2001 nüfus sayımına göre Bradford Metropoliten Bölgesi sınırları içinde 106.680 hanehalkı bulunmaktadır ve nüfus 293.717 kişidir. Buna göre Bradford şehri, Birleşik Krallık'taki resmi yerel idare sınırları içindeki yerleşkelerin nüfus bakımından sıralandırılmasında 13. yeri tutmaktadır ve Bradford'da nüfus yoğunluğu kilometre kare başına 4.650 kişiye gelmektedir.
Fakat bu istatistikler coğrafik şehirleşmeyi iyi yansıtmamaktadır. Şehirleşen alan olarak bakılırsa Bradford "Batı Yorkshire Şehirsel Bölgesi (West Yorkshire Urban Area)"'nin anack bir kısmını oluşturduğu görülür ve 2001'de Batı Yorkshire Şehirsel Bölgesi nüfusu yaklaşık 1,5 milyon kişidir.  Ama diğer coğrafyacılar ise şehirleşme alanı olarak daha büyük olan "Leeds-Bradford Büyük Şehirleşme Kuşağı'nı (Leeds-Bradford Larger Urban Zone )" tanımlamaktadırlar. Birleşik Krallık'taki değişik "Büyük Şehirleşme Kuşakları - LUZ" karşılaştırılırsa Bradford'un dahil olduğu Leeds-Bradford-LUZ (2004 tahmini) 2,4 milyon olan nüfusu ile  Londra-LUZ ve Manchester-LUZ'dan sonra üçüncü sırayı almaktadır.
Yine istatistikler gösterir ki Londra dışında en genç ve en hızlı büyüyen şehirsel nüfus Bradford'dadır.
Tekrar 2001 Nüfus Sayımı'na göre Bradford nüfusunun ırksal profili diğer Birleşik Krallık yerel şehir alanlarından değişiktir. 2001 sayımına göre Bradford nüfusunun %69,3'ü beyaz, %1,9'u karışık ırktan, %26,1 Güney Asya asıllı, %1,3'ü siyahi ve %1,4'ü diğer ırktandır. Buna göre, Londra'da bulunan Tower Hamlets metropoliten bölgesi dışında en yüksek Güney Asya asıllı oranı Bradford'da bulunmaktadır.
2001 sayımı göstermiştir ki din hakkında bir soruya yanıt verirken Bradford nüfusunun %60,14'ü Hristiyan, %16.08'i Müslüman, %1,02 Sih, %0,95'i Hindu ve %13,3'ü ise hiçbir dine inanmaz olduklarını belirtmişlerdir.

Haziran 2009'da yapılan bir araştırma ya göre Bradford şehrinin nüfusunun büyükçe bir bölümü büyük bir fakirlik içinde ve devamlı olarak asgari yaşama haddi seviyesi altında yaşamaktadır. Çocuk ölüm oranı Birleşik Krallık'ın oranında iki misli yüksektir; ortalama yaşam süresi ülkenin birçok bölgesinden oldukça çok düşüktür. Bradford İngiltere'de en yüksek işsizlik seviyesi gösteren şehirdir ve bazı azınlık etnik gruplar içinde bu işsizlik seviyesi yaklaşık %60 olduğu gösterilmiştir.
Bradford'da ölçülen suçluluk oranı millî ortalamanın çok üstünde bulunmaktadır. 2006'da yapılan ve büyük şehirsel alanlarda yapılan karşılaştırmalı bir araştırmada Bradford'un ciddi suçlar için suçluluk oranı 1000 kişide 98,3 olarak gösterilmiştir ve sadece Nottingham şehri için oran daha yüksektir.

Bradford'nin şu resmî kardeş şehir anlaşması vardır:

 Üsküp, Makedonya
 Roubaix, Fransa
 Verviers, Belçika
 Foncquevillers, Almanya
 Mönchengladbach, Almanya
 Galway, İrlanda
 Mirpur, Pakistan

Curlie'de Bradford (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Brian'ın Hayatı (özgün adı: Monty Python's Life of Brian), yönetmenliğini Terry Jones'un yaptığı, İngiliz komedi grubu Monty Python'ın 1979 yapımı komedi filmi. Brian'ın Hayatı, yıllarca İncil'den dini konuları işleyen cıvık Hollywood filmlerinin parodisi niteliğinde bir filmdir. Bu filmlerin karikatürü olarak, dini veya politik fanatiklik gibi toplumun temel konularını işlemiştir. Brian'ın Hayatı zaman içinde kült film olarak kabul edilmiştir.
Film, İsa'yla aynı gün ve onun komşusu olarak doğan ve daha sonra Mesih sanılan genç Yahudi-Romalı Brian Cohen'in (Chapman'ın canlandırdığı) hikâyesini anlatıyor.
Yapımın başlamasına birkaç gün kala EMI Films'in finansmanını ɡeri çekmesinin ardından, müzisyen George Harrison ve iş ortağı Denis O'Brien, HandMade Films şirketlerini kurarak Life of Brian'ın finansmanını ayarladı.
Filmin dini hiciv temaları, vizyona girdiği sırada tartışmalıydı ve bazı dini grupların küfür suçlamalarına ve protestolarına yol açtı. Birleşik Krallık'taki 39 yerel otorite ya doğrudan yasaklama ya da X (18 yıl) sertifikası uyguladı. İrlanda ve Norveç de dahil olmak üzere bazı ülkeler filmin gösterimini yasakladı ve İtalya gibi bunlardan birkaçında yasaklar on yıldan fazla sürdü. Film yapımcıları bu kötü şöhreti filmi tanıtmak için kullandılar ve İsveç'teki posterlerde "Norveç'te yasaklanması çok komik!" yazıyordu.
Film bir gişe başarısı yakaladı, 1979'da Birleşik Krallık'ta en yüksek hasılat yapan dördüncü film oldu ve o yıl Amerika Birleşik Devletleri'ndeki herhangi bir İngiliz filmi arasında en yüksek hasılat yapan film oldu. Popülerliğini korudu ve çeşitli dergiler ve televizyon ağları tarafından tüm zamanların en iyi komedi filmi olarak adlandırıldı ve daha sonra Rotten Tomatoes'da "Dünyanın en ileri filmlerinden biri" şeklindeki görüş birliğiyle %96'lık bir derecelendirme aldı. 1970'lerin klasik komedi grubunun bu dinsel komedisi, komik ve hicivli olduğu kadar da dokunaklı" şeklinde yorum yapıldı. 2006 Channel 4 anketinde Life of Brian, En İyi 50 Komedi Filmi listesinde birinci sırada yer aldı.

IMDb'de Brian'ın Hayatı

Brighton ve Hove Şehri, Birleşik Krallık'ta İngiltere ülkesinin Güney-Doğu bölgesinde bulunan iki Manş Denizi kıyısı plaj kentleri olan Brighton ve Hove kentlerinin birleştirilmesi ile ülke yerel idaresine göre 1997'de tek-seviyeli yörel idare (unitary authority) statüsü verilerek ortaya çıkan ve 2000'de kraliyet beratı ile Şehir statüsü alan bir yerel idare ve yerleşim birimidir. Resmen idare açısından East Sussex kontluğuna bağlı olmamakla beraber, coğrafi görüşle ve törensel olarak East Sussex kontluğun bir parçası olduğu kabul edilmektedir. "Brighton ve Hove Şehri Tek-Seviyeli Yerel İdaresi" için idari merkez binası Hove kentinde yerleşiktir.

Brighton ve Hove Şehri sınırları içindeki nüfus (2001 sayımına göre) 114.479 hanehalkından %48,4 erkek ve %51,5 kadın nüfustan oluşup 247.817 kişi olduğu; ama bunun 2008 tahminlerine göre 256.600'e çıktığı bildirilmiştir. Yine 2001 sayımına göre bu nüfusta %83,9 beyaz Britanyalı asıllı, %1,4 beyaz İrlandalı asıllı ve %5,5 diğer beyaz asıllı bulunup %3,2 güney Asya asıllı, %1,7 Afro-Karayipli asıllı, %2.0 Çinli ve %2.3 karışık ırka mensuptur.
Brighton ve Hove Şehri'nin hemen batısındaki "Shoreham-by-Sea" adlı belde; hemen doğusundaki "Peacehaven" ve "New Haven" adlı beldeler ve kuzeyindeki kırsal bölge yörel idare olarak East Sussex ve West Sussex Kontluklarına bağlıdır. Fakat coğrafi şehirleşme bakımdan bu yanıltıcı olabilir çünkü Brighton ve Hove Şehri'nin bulunduğu Güney-doğu İngiltere'nin Manş Denizi kıyısı şehirleşmiş olup burada kasaba, belde, kent ve şehir adları taşıyan yerleşim birimlerinin arasında hiçbir kırsal boşluk bulunmamaktadır. Bu kıyısal şehirsel bölgeye "Brighton/Worthing/Littlehampton" adı verilmektedir ve 2001 sayımına göre yaklaşık 480,000 nüfuslu bu şehirsel bölge Birleşik Krallık içinde nüfus bakımından 12. büyüklükte şehirsel bölge olmaktadır.

Brighton ve Hove Şehri'nde en önemli istihdam alanı turizmdir. 2002'den itibaren Mayıs ortasında organize edilen ve Birleşik Krallık'ta Edinburg Festivali'nden sonra ikinci büyük sanat festivali olan Brighton Festivali sırasında bu turizm akımı daha da kesif olmaktadır. Şehirde genellikle turist çeken yaz aylarında plajlar olmakla beraber, Brighton ve Hove şehrinde birçok turist çekmek için atraksiyon da bulunmaktadır. Bunlar arasında Brighton'da bulunan egzotik görünüşlü "Kraliyet Pavyonu (Royal Pavilion)", "Brighton Pier", "Brighton Marina" adlı Avrupa'nın en büyük yat marinası, sayıları 300'ü aşan publar başta gelenleridir. Brighton'da her Ağustos'ta yapılan gay ve lezbiyenler için "Gay Pride"  da büyük bir turistik atraksiyon olmaktadır.
Brighton ve Hove şehri 1990'lı yıllardan itibaren dijital veya "yeni medya" adı verilen medya dolayısıyla önem kazanmış ve "Silikon Plajı" adı ile anılmaya başlamıştır. Bir ABD şehir yenileştirme eksperi olan Richard Florida'nın hazırladığı ve bir şehir alanında buluna yaratıcı sınıfın önemini ölçen yaratıcılık endeksine göre İngiltere'de bulunan 66 kent arasında bu endekse göre Brighton ve Hove 6. sırayı almıştır.

Brighton ve Hove şehri sınırları içinde üçüncü raydan elektrikle demiryolu sistemi içinde Brighton, Preston Park, Hove, Aldrington, Portslade, London Road, Moülsecoomb ve Falmer istasyonları bulunmaktadır. Bunlardan en çok kullanılanı (2008/2009'da 4,176 milyon yolcu ile) 1840'ta açılan Brighton istasyonudur. Brighton ve Londra arasında genellikle "Southern" şirketi için Londra Victoria istasyonuna ve "First Capital Connect" şirketi için Thameslink rotası ile London Bridge istasyona çok düzgün ve sık tren seferleri yapılmaktadır. Bu nedenle Brighton ve Hove'da yaşayan ve bu şehri Londra'nın bir banliyö şehri olarak kabul eden ve her çalışma günü Londra'ya gidip gelen çok büyük sayıda çalışan bulunmakta ve bu nedenle Brighton ve Hove şehri Londra'nın bir "yatakhane şehri" unvanını da taşımaktadır.

Brighton ve Hove Şehri yakınlarında otoyol bulunmamakta ama şehre gelen ve etrafında bulunan  büyük karayolları bulunmaktadır. Brighton ve Hove şehri Birleşik Krallık kara yolu numaralama sisteminde 3.Bölge (3.zone) içinde bulunmaktadır. İki-sayılı A-tipi yollarda A23 Londra-Brighton yolu ve A27 Brighton çevre yolu; üç-sayılı ve dört-sayılı A-tipi karayollarından A259 güney sahil yolu, A2038  Brighton ve Hove'dan geçerler.

Brighton ve Hove Şehri yerel idaresine bağlı olarak ilk ve ikinci derecede 80 tane kamu okulu bulunmaktadır. Bunların yanında genellikle Brighton'da isimleri iyi okul olarak bilinen paralı özel okullar (örneğin kızlar için tanınmış "Roedean Okulu") bulunmaktadır.
Brighton'da 1961'de kurulan ve "camekanlı üniversite (plate-glass university)" niteliği taşıyan 10.000 küsur öğrencisi ile Sussex Üniversitesi kent merkezinden 6 kilometre uzakta kırsal bir alanda özel bir kampüste yüksek eğitim sağlamaktadır.
1992'den önce "Brighton Polytechnic" unvanı ile tedrisat yapan ve şimdi 20.000 küsurdan büyük sayıda öğrenciye yükseköğrenim sağlayan Brighton Üniversitesi ana kampüsü de Brighton ve Hove şehrindedir.
Sussex Üniversitesi ve Brighton Üniversitesi birlikte 2003'te Brighton ve Sussex Tıp Okulu adlı bir tıp öğrenim kurumu açmışlardır.

Birçok kurumlar için şehri oluşturan iki kent ayrı değişik kurumlara sahip olmakla beraber profesyonel futbol sporu için şehrin tek bir futbol takımı bulunmaktadır: Brighton & Hove Albion. Bu takım İngiltere Futbol Ligi'nin en üst seviyesinde olan Premier Lig'de bulunmaktadır. Bu takım için 22,500 kişilik "Falmer Stadyumu" adlı yeni bir stadyum yapılmasına 2008'de başlanmıştır ve 2011-2012 sezonunda hizmete girmiştir.
İngiltere'de önemli bir kriket takımı olan "Sussex County Kriket Kulübü"nün ana kriket sahası da Hove'da "County Cricket Ground" adlı sahadadır. Burada seyirciler için oturma yerleri başka hiçbir spor sahasında eşi bulunmaz şekilde olarak bu kriket kulübünün renklerinde olan şezlonglardır.

Brighton ve Hove Şehrinin yerel idare meclisinde ve millî parlamento Avam Kamerası'nda üyelik temsili bazı özellikler göstermektedir.
"Tek-Seviyeli Yerel İdare Meclisi"'nde 1983'te beridir tek bir parti ekseriyetle kontrolde değildir. Ama en son yerel seçim (5 Mayıs 2011'de) sonuçlarından sonra Yerel İdare Konsey Meclisinde Yeşiller 21 üye, Muhafazkar Parti'nin 18 üye ve İşçi Partisi 14 üye ve Bağımsız 1 üye ile temsil edilmektedir. Yeşillerin en büyük sayıda konsey meclisi üyesi olduğu için Konsey Lideri bu partiden, ama Belediye Reisi Muhafazakâr Parti'dendir.
2010 Parlamento Avam Kamarası seçimleri sonucu Brighton ve Hove Şehrinde bulunan üç parlamento üyeliğinden ikisini Muhafazakâr Parti kazanmış ve biri de Birleşik Krallık tarihinde ilk defa olarak Yeşil Parti'den seçilmiştir.

Brighton
East Sussex

Curlie'de Brighton ve Hove (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Britanya'da Roma hakimiyetinin sonu, Roma İmparatorluğu'nun Büyük Britanya'dan çekilmesi üzerine başlayan tarihi dönemi anlatır. Bu dönem tek bir tarihle ifade edilemeyecek kadar karmaşık olmuştur. Adada farklı yerlerdeki Roma hakimiyeti farklı zamanlarda ve farklı mekanizmalarla sona ermiştir.
Tarihçiler arasında genel olarak MS 410 yılı önemli bir tarih olarak kabul edilir. Bu yıl Roma İmparatoru Honorius kendinden yardım isteyen Britanyalı Romalılara kendi başlarının çaresine bakmaları yolunda bir cevap kaleme alır. Bazı tarihçiler de Romalı yöneticilerin şehirlerden atıldığı MS 409 yılını başlangıç olarak kabul eder.
Britanya'nın Roma ile bağı sadece askeri işgal düzeyinde olduğu için 383 yılında önemli ölçüde Roma birliklerinin adalardan çekilmesiyle beraber Roma'nın Britanya üzerindeki  toplumsal etkisi hızla kaybolacaktır.

MS 4. yüzyılın sonları ve 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu artık kendisini iç ayaklanmalara ve özellikle Cermen kabilelerinin Avrupa'nın kuzey ve doğusundan gerçekleştirdiği dış saldırılara karşı koruyamaz durumdadır. Bu durum Britanya'nın imparatorluktan kopmasına yol açacaktır.
Bu dönemde imparatorluğun başında olan imparator I. Theodosius ve hanedanına karşı girişilen saray içi muhalefet iktidar kavgasına dönüşmüş ve hem askeri hem de toplumsal kaynakları tüketmiştir.
İmparatorluğun Cermen kabileleriyle ilişkisi ise bazen düşmanca bazen işbirlikçi şekilde olsa da Romalılar bu kalabalık ve savaşçı kabilelerin gelişmesine engel olamayacaktır. 4. yüzyılın sonuna gelindiğinde artık Batı Roma Ordusunda Cermenler önemli bir ağırlık oluşturmakta, Romalılaşmış Cermenler siyasette önemli yerlere gelmişlerdi. Doğudaki Cermen kabileler ise Roma'nın güçsüz durumundan faydalanarak halklarını Roma topraklarına doğru yönlendirmeye başlamıştır.

383 yılında Britanya'ya atanan Romalı general Magnus Maximus idari bir krizin içinde olan Roma İmparatorluğunda imparatorluğu almak için ordusuyla beraber Galya'ya geçecektir. Karşısına çıkan Batı Roma İmparatoru Gratianus'u öldürerek kendisini imparator ilan eder. 383 yılındaki Roma Ordusu bu dönemde adadaki en son büyük askeri varlığı olacaktır.
Bu dönemde adaya Saksonlar, Piktler ve İrlanda'dan gelen Scotilerin saldırılarının arttığı bilinmektedir. Ayrıca Galler bölgesinde İrlandalıların yerleşimlerinin arttığı görülür. Adada Piktler ve Scotilerle savaşan Maximus 388 yılında Alp Dağları üzerinden İtalya'ya yürümüş ve Roma'yı ele geçirmeyi amaçlamıştır. Ancak Poetovio Muharebesi ile Doğu Roma İmparatoru I. Theodosius'a yenilince öldürülmüştür.

İktidarını pekiştiren I. Theodosius'un 395 yılında ölmesiyle Roma'da yeniden taht kavgası başlar. Theodosius'un 10 yaşındaki oğlu Honorius tahta geçse de gerçek iktidar Vandal general Stilicho'dadır. Stilicho 398 yılında Britanya'ya saldıran Piktlere karşı bir deniz seferi düzenler. Bu sefer Romalıların adaya düzenledikleri son sefer olacaktır. 401 veya 402 yılında artık Roma kapılarına dayanmış olan Alaric önderliğindeki Vizigotlar ve Radagaisus komutasındaki Ostrogotlara karşı ordusunu güçlendirmek için Britanya'daki Hadrian Duvarı'nı koruyan birlikleri de geri çağırır.

406 yılının Aralık ayında donmuş olan Ren Nehrini geçen Alanlar, Vandallar ve Süevler Galya'ya girerek Roma topraklarını istila ederler.
Roma Ordusu bu geniş çaplı istila karşısında çaresiz kalmıştır. Saldırıyı takip eden Britanya'daki Roma birlikleri ise hem adanın istila tehlikesi belirmesi hem de uzun bir süredir maaşlarının ödenmemesi yüzünden ayaklanır. Romalı askerler geleceklerini güvenceye alacağına inandıkları komutanı başlarına getirmeden önce iki komutanı öldürürler. Sonunda III. Constantinus olarak anılacak komutan başa geçer.
407 yılında Britanya'daki tüm Roma birliklerini bir araya getiren Constantinus denizi geçerek Galya'ya çıkar ve kendisini Batı Roma İmparatoru ilan eder. Alp Dağlarının güneyinde Vizigotların istilasıyla uğraşan Roma, Constantinus'un egemenliğindeki bölgelerin genişleyerek İspanya topraklarına kadar uzanmasına engel olamaz.
409 yılına gelindiğinde Constantinus'un hakimiyeti zayıflamıştır. İspanya'da bulunan birliklerinin desteğinden yoksun olan İmparator Galya'daki direnişle başa çıkamaz. Roma yanlısı ayaklanmalara bazı Cermen kabileler de katılır.
Britanya'da durumu izleyen yerli halk Romalıları ve Romalılaşmış Britonları adadan kovar. Durumdan haberdar olan Batı Roma İmparatoru Honorius'un adadaki Romalı valilere yazdığı ve başlarının çaresine bakmalarını salık veren mektup çok önemli bir tarihi belge olarak değerlendirilmektedir.
Britanya'ya mektup gönderen Honorius yeni başkenti Ravenna'ya çekilmiş ve Vizigotların Roma'yı yağmalamasına engel olamamıştır. Constantinus da Roma yanlılarına karşı başarısız olacak ve bir suikast sonucu öldürülecektir.

Özellikle tarihçiler arasında Britanya'daki Roma egemenliğinin sona ermesi hakkında farklı yorumlar bulunmaktadır. Thedor Mommsen Britanya'nın Roma'dan değil Roma'nın Britanya'dan vazgeçtiğini belirtmiştir. Bu dönemde Roma çıkarlarının Britanya'da olmadığını öne süren Mommsen'e karşı çıkan Michael Jones Britanya'nın Roma'yı istemediğini savunur. Jones, adadaki Romalı yöneticilerin yaptığı yolsuzluk ve baskılar sonucu halkın kötü yönetime karşı ayaklandığını iddia eder.

Boudica
Yedi krallık
Demir Çağı Britanya kabileleri

Britanya'ya Anglosakson yerleşimi, MS 5. ve 6. yüzyıllarda Anglosaksonların Büyük Britanya'ya yerleşmesidir. Büyük Britanya'ya, sonunda Anglosaksonlar olarak ortak bir kültürel kimlik geliştiren çeşitli Cermen halklarının yerleşmesi, İngiltere haline gelen çoğu bölgenin dilini ve kültürünü Roman-Briton'dan Cermen diline değiştirdi. Bu süreç esas olarak 5. yüzyılın ortalarından yedinci yüzyılın başlarına kadar, Britanya'daki Roma egemenliğinin MS 410 yılı civarında sona ermesini takiben meydana geldi. Yerleşimi, Britanya'nın güneyinde ve doğusunda ve daha sonra modern İngiltere'nin geri kalanı ve modern İskoçya'nın güneydoğusunda yedi krallık adı verilen Anglosakson krallıklarının kurulması izledi.
Bu değişikliğin kesin doğası devam eden bir araştırma konusudur. Yerleşimlerin ölçeği, zamanlaması ve doğasının yanı sıra, şu anda İngiltere olan bölgenin önceki sakinlerine ne olduğu hakkında da sorular devam etmektedir.

Channel 4 (2004), Britain AD: King Arthur's Britain 
Hamerow, Helena; Hinton, David A.; Crawford, Sally, (Ed.) (2011), The Oxford Handbook of Anglo-Saxon Archaeology., Oxford: OUP, ISBN 978-0-19-921214-9 
Gransden, Antonia (1974), Historical Writing in England c 550 - c1307, London: Routledge, ISBN 0-203-44203-2 
Higham, Nicholas J.; Ryan, Martin J. (2013), The Anglo-Saxon World, Yale University Press, ISBN 978-0-300-12534-4 
Hills, Catherine (2003), Origins of the English, London: Duckworth, ISBN 978-0-7156-3191-1 
Koch, John T. (2006), Celtic Culture: A Historical Encyclopedia, Santa Barbara and Oxford: ABC-CLIO, ISBN 978-1-85109-440-0 
Pryor, Francis (2005), Britain AD: A Quest for Arthur, England and the Anglo-Saxons, London: Harper Perennial (2001 tarihinde yayınlandı), s. 320, ISBN 978-0-00-718187-2

Britanya Antarktika Toprakları, Birleşik Krallık'ın Antarktika'da hak iddia ettiği ancak uluslararası alanda kabul görmeyen bölgedir. Ana üssü Rothera olup Birleşik Krallık'ın 14 deniz aşırı toprağından biridir. Bölgede görevli üs personeli hariç yaşam bulunmamaktadır.

Büyük Britanya, bölge üzerinde 21 Temmuz 1908 tarihinden bu yana resmen hak iddia etmekte, 1962 yılında bu yana da Falkland Adaları'na bağlı bir bölge olarak konumlandırmaktadır. 1 Aralık 1959 tarihinde imzalanan Antarktika Antlaşması'nın ardından Falkland Adaları Bağımlı Bölgeleri olarak adlandırılan Graham Toprakları, Güney Orkney Adaları ve Güney Shetland Adaları 3 Mart 1962 tarihi itibarıyla yeni idarî yönetim şekli olarak Britanya Antarktika Toprakları oluşturulmuştur.
20. boylamdan 80. boylama kadar uzanan bölgenin 25. ile 74. boylamlar arasında Arjantin ve Şili de hak iddia etmektedir.

Uluslararası alanda karşılık bulmayan hak iddialarına karşılık Büyük Britanya bölgenin yönetimini Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi üzerinden gerçekleştirmektedir. 1959 imzalanan ve 1961 yılında yürürlüğe giren Antarktika Antlaşması kapsamında tüm ulusların 'barışçıl' amaçlı ziyaretlerine açık konumdadır. Bölgede yıl boyu personelin bulunduğu Rothera ve Halley araştırma üsleri bulunmaktadır. Kral George Adası ve Hope Körfezi'ndeki Şili ve Arjantin'in ana üslerine yakın iki küçük sivil yerleşim dışında, ıssız durumdadır.

Britanya Denizaşırı Toprakları ya da Birleşik Krallık Denizaşırı Toprakları, Birleşik Krallık'ın bir parçasını oluşturmamakla birlikte Birleşik Krallık hâkimiyeti altında bulunan on dört bölgedir.
Britanya Tabiyeti Kanunu 1981 ile "Britanya Bağımlı Toprakları" olarak adlandırılmış olan bölgeler günümüzdeki ismini Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu 2002 ile almıştır. Bunların öncesinde ise bu topraklar Krallık Kolonileri olarak bilinmekteydi. İngiliz denizaşırı toprakları ayrıca Birleşik Krallık'ın deniz aşırı toprakları, BK denizaşırı toprakları, veya aşikar durumlarda sadece denizaşırı topraklar olarak da adlandırılırlar.
Nisan 2018 itibarıyla Falkland Adaları, Cebelitarık ve Ağrotur ve Dikelya Egemen Üs Bölgesi, Avrupa ve Amerika'dan Sorumlu Devlet Bakanlığı sorumluluğundadır. Bu üç bölgenin dışında kalan diğer bölgeler ise Dışişleri Bakanlığı'na bağlı olarak Denizaşırı Bölgeler ve Sürdürülebilir Kalkınma Devlet Bakanlığı sorumluluğundadır.
Jersey ve Guernsey (birlikte Manş Adaları olarak da bilinir) ve Man Adası, Birleşik Krallık hâkimiyeti altında olsalar da, Birleşik Krallık ile farklı anayasal ilişkileri mevcuttur ve Taç Toprakları olarak sınıflandırılmışlardır. Britanya Denizaşırı Toprakları ve Taç Toprakları; İngiliz İmparatorluğu ile üye devletlerden Mozambik hâricinde, tarihî bağları bulunan ülkelerin gönüllü olarak kurmuş oldukları İngiliz Milletler Topluluğu'ndan farklıdır.
2021 yılı itibarıyla Cayman Adaları sahip olduğu 69.656 nüfus ile en kalabalık denizaşırı toprağı konumundadır.

Yeni Dünya'daki ilk İngiliz kolonileri, o zamana kadar Krallık sömürgeleri dışında kalan topraklarda bulunan İngiliz uyruklu kişilere ait ekim alanlarından oluşmaktaydı. Bu şekildeki ilk alanlar, İngiliz balıkçılarının 16. yüzyılda düzenli bir şekilde mevsimsel kamplar kurdukları Newfoundland'da bulunmaktaydı.
"Virginia"'da (o zamanlar Kuzey Amerika bölgesine verilen genel ad) ilk başarılı daimi koloni olan Jamestown yerleşiminin 1607'de kurulumu ile başlayan kolonileşme sonrasında bölge "Eski İmparatorluk" olarak bilinir. 1776 yılında, Amerika kolonilerinin kaybı ile birlikte, hâlen mevcut en eski Britanya kolonisi olan Bermuda (Virginia'nın uzantısı olarak) kasıtsız bir şekilde ikinci bir koloni olarak 1609'da kurulmuştur (İngiltere ve İskoçya'nın Büyük Britanya Krallığı'nı oluşturmak üzere 1707 yılında birleşmesi ile birlikte "İngiliz" kolonileri "Britanya" kolonileri olmuştur).
19. yüzyılda İngiliz İmparatorluğu'nun büyüyerek 1920'lerde en geniş haline ulaşmasıyla Birleşik Krallık, Asya ve Afrika'da sömürge amaçlarından çok ticarî ve stratejik nedenlerden dolayı tutulan üstünde büyük yerel halkların yaşadığı topraklar dahil olmak üzere dünyanın kara kitlesinin dörtte birinden fazlasını kontrol eder olmuştur. 19. yüzyılın sonlarında — Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika'da — daha büyük sömürge kolonileri özerk koloniler olmaya başlamış ve dış politika, savunma ve ticaret haricindeki tüm konularda bağımsızlıklarını kazanmaya başlamışlardır. Müstakil özerk koloniler 1867'de Kanada ve 1901'de Avustralya Milletler Topluluğu olmak üzere federasyon oluşturmuşlardır. 1920'lerde bu ve diğer büyük özerk koloniler Dominyon olarak bilinmeye başlamıştır. Dominyonlar 1931 Westminster Yasası ile tam bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu değişiklikleri yansıtmak üzere İmparatorluk adı Britanya Milletler Topluluğu olarak değiştirilmiş ve 1949'da İngiliz Milletler Topluluğu olarak bilinmeye başlanmıştır. Afrika, Asya ve Karayipler'deki çoğu Britanya kolonisi bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bazı koloniler Britanya Kraliçesi'ni devlet başkanı olarak tutarak İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi'nu oluşturmuş diğer koloniler ise Kraliçe 2. Elizabeth'i İngiliz Milletler Topluluğu'nun başkanı olarak kabul ederek cumhuriyet olmuşlardır.

1980'de Afrika'da Güney Rodezya'nın (şimdiki Zimbabve) ve 1981'de Orta Amerika'da bulunan Britanya Hondurası'nın (şimdiki Belize) bağımsızlığını kazanmasından sonra kalan son başlıca koloni 5 milyondan fazla nüfusu bulunan Hong Kong'tu. Diğer bölgelerden farklı olarak Hong Kong bölgesi iki farklı düzene sahipti:

Hong Kong Adası ve Kowloon Yarımadası Britanya'ya Nanking Anlaşması ve Pekin Konvansiyonu ile daimî olarak devredilmişti.
Hong Kong'un büyüyen nüfusunu barındırmak amacıyla 1898 yılından itibaren 99 yıllığına Britanya'ya kiralanan, daha sonra Yeni Bölgeler olarak bilinen Çin anakarasındaki alan.
1997 yılı yaklaşırken, Birleşik Krallık ve Çin, Hong Kong'un kapitalist ekonomisi ve Britanya yönetimi sırasındaki hayat tarzının devir teslimi takip edecek olan en az 50 yıl süresince muhafazasını sağlamaya yönelik çeşitli koşullar içeren ve tüm Hong Kong'un 1997 yılında Çin'in "özel bir idari bölgesi" olarak tanımlanmasına yönelik Çin-Britanya Ortak Bildirisi'nde anlaşmaya vardılar. Bunun sebebi, Hong Kong'un altyapısının Guangdong İli ile bütünleşik olmasından dolayı neredeyse tüm gereksinimlerinin ithal edilmemesi halinde daimî olarak devredilmiş bölgelerin bekasının imkânsız olmasıydı.
Hong Kong'un iadesi ile geriye kalan Britanya denizaşırı varlıkları çoğunlukla küçük nüfusa sahip olan küçük ada ülkelerinden oluşmaktadır – ciddi alana sahip olan tek bölge olarak üzerinde insan yaşamı bulunmayan Britanya Antarktika Bölgesi kalmıştır. Bu bölgelerin bağımsızlıklarını kazanmama nedenleri farklıdır ve şu faktörleri içerir:

yerel halkın bağımsızlık için destek vermemesi;
düşük nüfusun bağımsız bir ülke olarak başarılı olmayı zorlaştırması;
Birleşik Krallık'ın ekonomik yardımına bağımlı olmak;
üzerinde insan yaşamı bulunmayan bölgelerin bilimsel ve askerî amaçlarla kullanılması;
hasım komşulara karşı savunma için Britanya askeri mevcudiyetine ihtiyaç duyulması;
bağımsızlık için ekonomik veya politik bir gerekçenin bulunmaması.
2002 yılında, Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu Birleşik Krallık Parlamentosu'nda kabul edilmiştir. Böylece Birleşik Krallık'ın bağımlı bölgeleri "denizaşırı topraklar" olarak yeniden sınıflandırılmıştır ve sadece Kıbrıs'ta bulunan Bağımsız Üs Alanları'na bağlı kişiler haricinde bu bölgelerde yaşayanlara tam Britanya vatandaşlığı verilmiştir.
Bir zamanlar "Üzerinde güneş batmayan İmparatorluk" olarak adlandırılırdı, hâlen de Kuzey Amerika'da bulunan Karayip Denizaşırı Toprakları, Güney Amerika'da bulunan Falkland Adaları, Afrika'da bulunan Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha, Okyanusya'da bulunan Pitcairn Adaları, Avrupa'da bulunan Cebelitarık, Asya'da bulunan Britanya Hint Okyanusu Toprakları, Antarktika'da bulunan Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları ve Britanya Antarktika Bölgesi ile Britanya Denizaşırı Toprakları dünyadaki tüm coğrafî bölgelere yayılmıştır.

Birleşik Krallık ve bağlı bölgelerdeki mevcut hükûmet başkanlarının listesi

Britanya Hint Okyanusu Toprakları, Birleşik Krallık'ın Hint Okyanusu üzerinde bulunan denizaşırı bölgelerinden bir tanesidir. Birleşik Krallık'ın sahip olduğu bu bölge günümüzde sadece Chagos Takımadaları'ndan oluşmaktadır.
Takımadaların Diego Garcia adası 1966 yılında yapılan anlaşma ile 50 yıl süre ile ABD'nin kullanımı için bu ülkeye kiralanmıştır.
Ekim 2024'te Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı David Lammy yaptığı açıklamada, ada üzerindeki egemenliğin Mauritius'a devredilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını duyurdu. Açıklamada üzerinde üs de bulunan Diego Garcia adasının da bu kapsamda Mauritius'a geri verileceği ancak üssün konumunda ve statüsünde bir değişiklik olmayacağı bildirildi. Bu anlaşma ile birlikte Mauritius, Chagos adasına da daha önce Birleşik Krallık tarafından adadan sürülen yerliler olmak üzere yeniden nüfus konumlandırabilecek.

Chagos Takımadaları birçoğunda hayat olmayan 60'a yakın adanın bir araya geldiği toplamda altı adet mercan adasından oluşmaktadır. Bölgedeki en büyük ada aynı ada sahip mercan adası üzerinde bulunan Diego Garcia adasıdır. Bu adanın haricinde Büyük Chagosbank, Peros Banhos, Solomon, Egmont ile düşük su seviyesinde sadece deniz suyunun yüzeyinde görülebilen Blenheim resifi bu takımadalara mensup diğer adalardır. Bütün ada topluluğu deniz üzerinde toplamda 54.400 km² bir alana yayılmış olsa da, adaların yüzölçümü 60 km²'dir.

Adanın gerçek yerlileri olan Chagoslular, 1966 yılında Büyük Britanya hükûmeti tarafından zorla göçe tabi tutularak, Mauritius, Seyşeller ve Büyük Britanya'ya gönderilmiştir. Günümüzde hiçbir yerlinin yaşamadığı bölgede sadece askeri amaçlarla bölgede bulunan 3.500 dolayında Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya askerleri bulunmaktadır.
Yerli halk yıllar içerisinde Büyük Britanya tarafından gerçekleştirilen zorunlu göçe karşılık İngiliz mahkemelerinde hukuk mücadelesi başlatmış, birçok kez haklı bulunmalarına karşılık hükûmet karşı adımlar atarak yerlilerin dönüşüne izin vermemiştir. Son olarak İngiliz Lordlar Kamarası hükûmeti haklı bularak yerlilerin geri dönüşlerine günümüzde de devam eden dönüş yasağını koyarak izin vermemiştir.

İngiliz Sömürge İmparatorluğu
Birleşik Krallık

Ayıbın yaşandığı ada adlı gazete makalesi 28 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Britanya Virjin Adaları, Karayipler'de Küçük Antiller'in bir parçası olan ve Britanya Denizaşırı Toprakları olarak Birleşik Krallık'a bağlı olan adalar topluluğudur. Virjin Adaları'nda, ABD Virjin Adaları ve İspanyol Virjin Adalarının dışında kalan adalar topluluğudur. Başkenti Road Town olan Britanya Virjin Adaları, toplamda Tortola, Virjin Gorda, Anegada ve Jost Van Dyke gibi yerleşimin olduğu dört büyük ve irili ufaklı yaklaşık elli adacıktan meydana gelmektedir. Bu dört büyük ada dışında yaklaşık on beş adada da küçük yerleşimler görülebilmektedir. Britanya Virjin Adaları'na bağlı en büyük ada başkent Road Town'ın da bulunduğu Tortola adasıdır.

Virjin Adaları ilk kayıtlara göre M.Ö. 100 yıllarında, Aravak toplumunun üzerinde yaşadığı toprak parçalarıydı. 15. yüzyıla gelindiğinde Karayip Denizi'ne adına veren Karib halkı adaya gelerek yerleşim yerleri kurmaya başladı.
Adanın varlığını fark eden ilk Avrupalı 1493 yılında ikinci Amerika Seferine çıkan Kristof Kolomb oldu. Kolomb görmüş olduğu bu adalara Azize Ursula'ya ithafen Santa Ursula y las Once Mil Vírgenes (Türkçe: Azize Ursula'nın 11 bin bakiresi) adını verdi.
İspanyol İmparatorluğu önceleri bu adanın varlığını pek önemsemediysede, Karayipli korsanların uğrak yeri haline gelen bu adayı kontrol altına almak bölge için hayati önem teşkil etmekteydi. Bu sebeple, 16 yy.'da Virjin Adaları, İspanyol İmparatorluğu topraklarına katıldı. İspanyollar dışında İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar ve Danimarkalılar da adalar topluluğunun diğer adalarını kontrolleri altına alarak yerleşim yerleri kurmaya başladılar.
Britanya Virjin Adaları önceleri stratejik amaçlı kullanıldıysa da, bölgede yetişen şeker kamışı nedeniyle önemini ekonomik alanda geliştirdi. O dönemde Birleşik Krallık'ın en önemli dış ticaret ürünü haline gelen şeker kamışı tarlalarında Afrika'dan bölgeye getirilen köleler çalıştırıldı.
Adada 1871 yılında kurulan ancak kısa ömürlü olan Rüzgâraltı Adaları Federasyonu, 1956 yılında lav edildi. 1960 yılından itibaren tek başına taç kolonisi olan adalar, 1967 yılında açıklanan yeni anayasa ile iç işlerinde özerklik elde etti. Adalar 1946 yılından bu yana Birleşmiş Milletler kendi kendini yönetemeyen bölgeler listesinde yer almaktadır.

Britanya Virjin Adaları'nın ekonomisi genel olarak turizme dayanmaktadır. Ekvatoral bölgede olması nedeniyle ülke yıl boyu turist çekmektedir. Bunun yanında küçük çaplı tropikal meyve ihracatları da ülkenin ekonomisine katkı sağlayan etkenlerdendir. Düşük gelir vergisi ve görece yüksek mevduat getirisi ile uluslararası birçok şirketin mevduatlarını bu ülkenin offshore şirketlerine aktarmaktadır. Böylece şirketler kendi ülkelerindeki yüksek gelir vergisinden kaçınmış, ülke de büyük para girdilerinin sahibi oluyor.

153 km²'lik bir yüzölçümüne sahip olan Britanya Virjin Adaları, kuzeyinde Atlantik, güneyinde Karayip Denizi ile çevrili yaklaşık elli adadan oluşmaktadır. Adalardan en büyüğü 20 km'ye 5 km kıyı şeridi ölçülerine sahip olan Tortola adasıdır.

Britanya Virjin Adaları, Birleşik Krallık tarafından atanan Genel Vali tarafından yönetilir. Britanya hükûmetinin almış olduğu karar sonucu, adanın en yüksek yürütme otoritesi olan krala tavsiye etmiş olduğu vali adayı saray tarafından onaylandıktan sonra göreve başlar.
Britanya Virjin Adaları, Karayip Ortak Pazarı ve Doğu Karayip Devletleri Örgütü'nün ortak üyesidir. Adaların dış politikası ve savunmasından Birleşik Krallık sorumludur. En son 2007 yılında düzenlenen anayasaya göre hükûmetin başı 2007 yılına kadar Şef Bakan unvanına sahip olan başbakandır. Başbakan ve hükûmetin dört üyesi, Yasama Konseyi üyeleri arasından vali tarafından atanmaktadır. Yasama Konseyi, halk tarafından seçilmiş 13 temsilciden, meclis başkanından ve oy hakkı bulunmayan başsavcıdan oluşmaktadır.

2003 yılında alınan verilere göre ülke nüfusu 21,700 civarındadır. Britanya Virjin Adaları'nda nüfusun %83'lık kısmını kölelik sona erdikten sonra bu topraklarda kalan siyahiler, %7'sini Birleşik Krallık vatandaşları ve diğer Avrupalılar ve son olarak %10'luk kısmını ise bölge yerlileri oluşturmaktadır.
Ülke nüfusunun %86'lık bölümü Protestan kalan kısmı ise diğer dinlere mensup kişilerdir.

British Virgin Islands from UCB Libraries GovPubs
Curlie'de Britanya Virjin Adaları (DMOZ tabanlı)

Britanya edebiyatı, Birleşik Krallık, Man Adası ve Kanal Adaları'nın edebiyatıdır. Bu edebiyat başlıca İngilizce yazılmış olmakla beraber Galce, İskoçça, İrlandaca ve diğer dillerin de edebiyatlarını da kapsar.

Keltik dili edebiyatı Avrupa'nın en eski halk dili edebiyatıdır. Bu dil grubuna ait olan Galcen'n edebiyat geleneği 6. yüzyıldan beri sürmektedir. En eski örnekleri günümüz Galler Bölgesinde değil, kuzey İngiltere ve güney İskoçya'da bulunmuştur. Keltik grubunun bir diğer dili olan İrlandaca şiirler 6. yüzyıldan günümüze kesintisiz devam etmiş bir gelenektir.

Anglo-Saxonlar, Almanya'da yaşarken kendilerine özgü bir edebiyatları vardı ve İngiltere'ye bu edebiyatı getirmişlerdir. ilk İngiliz edebiyatını Anglo-Saksonların Almanya'dan getirdiği edebiyatları oluşturmaktadır. Anglo-Saksonlar pagan (putperest) insanlardı. Eski İngilizcenin en ünlü eseri Beowulf adlı epik şiirdir. Metnin tam tarihi tartışmalıdır ama çoğu tahmin yaklaşık 1000 yılı civarındadır.

İngilizcenin yazı diline dönüşmesinde büyük katkıları olan ve Canterbury Hikâyeleri adlı eseri bulunan Chaucer (1340-1400) İngiliz edebiyatında Rönesans'a zemin hazırlayan yazarlardan birisidir. "Elizabeth Dönemi" adı verilen 16. yüzyılda tiyatro ve şiir türlerinde önemli eserler ortaya konmuştur.
Rönesans dönemi İngiliz edebiyatının en önemli tiyatro yazarı William Shakespeare (1564-1616)'dir. Shakespeare dram ve komedya türlerinde hem nazım, hem düzyazı, hem de her ikisini birlikte kullanarak başarılı oyunlar yazmıştır. Oyunlarının tamamı beşer perdeden oluşur. Kin, aşk, dostluk, yükselme, öç alma gibi hemen hemen tüm insanî boyutları derinlemesine irdelemiştir. Başlıca dramları arasında Romeo ve Juliet, Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear; en önemli komedyaları arasında da Venedik Taciri, Yanlışlıklar Komedyası  sayılabilir
Marlowe (1564-1593) ve Ben Jonson (1573-1637) da dönemin önemli tiyatro yazarları arasında yer alırlar. İlk büyük İngiliz şairi olan Edmund Spenser (1552-1599) ise pastoral türde yazdığı şiirlerini Çoban Takvimi, alegorik olarak yazdığı bir destanını da Peri Kraliçesi adlı eserlerinde topladı.
Tasvir ve ruh çözümlemelerinde başarılı olan ve üslûba önem veren dönemin son büyük şairi John Milton (1608-1674)'un en önemli eseri Kaybolmuş Cennet adlı konusunu Tevrat'tan aldığı dinî destanıdır. Michel de Montaigne gibi deneme türünde başarılı ürünler veren Francis Bacon (1561-1626)'un en önemli eseri ise Denemeler'dir.

Neoklasisizm akımı'nın Restorasyon donemi İngiltere'de çok kısa sürmüştür. Bu akımın İngiliz edebiyatında en önemli temsilcisi şiir ve oyunlarıyla John Dryden (1631-1700) olur. Yazdıkları gayet detaylı günlükler ile Londra hayatını ve dönemin kültürel akımlarını iyice ortaya çıkartan Samuel Pepys (1633–1703) ve John Evelyn (1620–1706) bu dönemde önemli yazarlardandır.
Protestan Puritan Hristiyan şahsi yasam idealini bir hacının hac gezisi olarak alegori seklinde ele alan John Bunyan (1628–88)'in (Birinci kısmı 1678'de, ikinci kısmı ise birinci kısmın devamı olarak 1684'te yayınlanan) Çarmıh Yolcusu, İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.

17. ve 18. yüzyıl başları (1689–1750) edebiyat tarihçileri tarafından "Augustuscu Dönem" olarak tanımlanmaktadır. Buna baş neden bu dönemde Britanya edebiyatına katkı veren yazarların çok kere Roma İmparatorluğu'nun ilk döneminde hazırlanan eserleri taklit etmeye çalışmaları ve devamlı olarak bu eserlere paralel eserler hazırlamalarıdır. Bu dönemde en önemli yazarlar Jonathan Swift (1667–1745), William Congreve, (1670–1729), Joseph Addison (1672–1719), Richard Steele (1672–1729), Alexander Pope (1688–1744), Henry Fielding (1707–54), Samuel Johnson (1709–84) olarak sayılabilir.

1707'de İskoçya ve İngiltere parlamentolarını birleştirme kanunu ile tek bir Birleşik Krallık kurulması İngiliz asıllı yazarlar arasında önemli bir değişmeye neden olmamıştır ve bu nedenle İngiliz asıllı yazarların edebiyata katkısında bu değişmenin izleri nispeten çok zayıf olarak görülmektedir. Buna karşılık İskoçya'da durum gayet değişik olmuştur. Bir İskoç kültürel hüviyetini korumak ve aynı zamanda standart İngilizce edebi dilini kullanıp İngiltere'de bulunan geniş edebiyat eserleri piyasasının avantajlarından yararlanmak İskoç asıllı yazarlar tarafından gayet ciddi bir ikilem olarak ele alınmıştır.

İngiltere'nin kuzeybatısında yer alan Göller Bölgesinde bir süre yaşamış olan ve bundan dolayı kendilerine "Gölcüler" denilen Wordsworth (1770-1850), Coleridge (1772-1834) gibi şair sanatçılar, ayrıca Lord Byron (1788-1824), Percy Bysshe Shelley (1792-1822) ve John Keats (1795-1821) gibi şairler bu akımın başlıca temsilcileri arasında yer alırlar.

Avrupa edebiyatında 1790-1610 döneminde tek tek kısa öyküler hazırlanıp yayınlanmakla beraber gerçekte bir koleksiyon olarak hazırlanıp yayımlanan kısa hikâyeler 1810-1836'de geliştirilmiştir. Britanya edebiyatından ilk kısa hikâyeler koleksiyonları gotik hikâyelerden oluşmakta olup 18. yüzyılın sonundadır. . Viktorya döneminin önemli roman yazarlarından olan Walter Scott ve Charles Dickens'de kısa öyküler hazırlamışlardır. Fakat öykülerin popüler olarak hazırlanıp yayımlanması 19. yüzyılın başlarında gayet popüler olarak yayımlanan edebi dergilerin gelişmesine bağlıdır. Bu edebi dergilerin gelişmesi ayni dönemde genel olarak kitapların, dergilerin ve akademik yazıların gelişmesi ile birlikte olmuştur. Bu edebi dergiler başlarında edebi tenkitçiler olan Francis Jeffrey, Henry Brougham ve Sydney Smith tarafından 1820'de kurulan "Edinburh Review"; Westminster Review (1824); The Spectator (1828); ve Athenaeum (1828) anılabilir.

Kraliçe Viktorya Dönemi edebiyatının önemli şairleri olarak Alfred, Lord Tennyson (1809–1892), Robert Browning (1812–1889), Elizabeth Barrett Browning (1806–1861) ve Matthew Arnold (1822–1888) sayılabilir.

20. yüzyılda Britanya edebiyatı en çok roman türünde başarılı ürünler vermiştir. Eser veren ünlü yazarlardan Joseph Conrad (1857-1941) macera ve deniz romanları yazmıştır.

İrlandalı romancı James Joyce (1882-1941) ise klasik roman kurallarını bir tarafa bırakarak, modern roman tarzının örneklerini vermiştir. Kronolojik zaman akışını değil, insanın bilinçaltının belirlediği zaman sistemini esas almıştır. İnsanın iç dünyasını kendi mantıkî gerçekliği içinde olduğu gibi sunmaya çalışır. Bir olaydan başka bir olaya, bir zamandan başka bir zamana atlar, kalemini çağrışımların emrine verir, bazen dilin gramatikal sistemini bozar, başka dillerden alıntılar yapar, kahramanların iç konuşmalarına geniş yer verir. Onun romanları alışılmış klasik roman kurgusuna uymaz. Dublinliler (1914) adlı eserinde on beş hikâye yer almaktadır. Üçü çocukluk, dördü gençlik, dördü orta yaşlılık, dördü de sosyal hayatla ilgilidir. Kitap, bütün bir roman olarak da okunabilir. Diğer önemli eseri ise Ulysses (1922) adlı romanıdır. O bu romanında Dublin özelinde çağdaş dünyanın bir destanını verirken, asıl olarak modern bireyin zihinsel hayatını tüm yoğunluğu ve düşünce karmaşıklığı ile sunmaktadır. Eserleri genellikle Dublin kenti etrafında yoğunlaşır.
Virginia Woolf (1882-1941) önemli bir İngiliz kadın roman yazarıdır. O da James Joyce gibi bilinç akımı tekniğine başvurmuştur. "Acı" ve "yalnızlık", "kadın sorunları" temalarına ağırlık vermiştir. Romanlarında insan zihninin herhangi bir günde algıladığı şeyleri aktarmaya çalışır. Eserlerinin başlıcaları Jacob'ın Odası (1922), Perde Arkası (1941), Mrs. Dalloway, Orlando, Dalgalar, Yıllar'dır.

Bu liste Büyük Britanya Krallığı (1707-1801), Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı (1801-1922) ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı (1922-günümüze) hükümdarlarının listesidir. İngiltere hükümdarları listesi ve İskoçya hükümdarları listesinin devamıdır.

İngiltere ve İskoçya 1 Mayıs 1707 tarihinde Birleşme Kanunları ile yasama ve yönetme birliğine girdi. İngiliz devlet memurları ve hükûmet organları Britanyalılar gibi devam ettiler ve hükümdarların hüküm numaraları İngiltere hükümdarlarından devam etti.

İngiltere parlamentosunda yürürlüğe giren 1701 Veraset Yasası ile tahta çıkacak hükümdarların Hanoverli Sophia'nın soyundan gelmesi kararlaştırıldı. Bu karara karşı çıkan İskoçlara İngiltere tarafından ekonomik ambargo uygulandı ve 1707 Birleşme Kanunları vesilesiyle karar İskoçya'ya empoze edildi.

I. Victoria'nın oğlu ve veliahtı olmasına rağmen, VII. Edward babasının adını taşıdığı için yeni bir hanedanı başlattı.

Windsor adı 1917 yılında, I. Dünya Savaşı sırasında benimsendi. Savaş zamanında gelişen Alman karşıtı hassasiyetler nedeniyle Saxe-Coburg-Gotha'dan değiştirildi. Yasal soyadları Mountbatten-Windsor olmasına rağmen, II. Elizabeth'in veliahtları resmî kraliyet beyannamesi ile Windsor Hanedanı'na bağlı kalacaklar.

2026 itibarıyla yaşayan eski hükümdar bulunmamaktadır.
II. Elizabeth (1926-2022), 8 Eylül 2022'de 96 yaşında hayatını kaybederek ölen son eski hükümdar olmuştur.

Büyük Britanya Krallığı
Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı
Birleşik Krallık
İngiltere hükümdarları listesi
Britanya hükümdarlarının defnedildikleri yerler listesi
Britanya hükümdarlarının taç giyme törenleri listesi

(İngilizce) İngiliz Hükümdarlar 23 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Britannia: Britanya Hükümdarları
(İngilizce) Archontology 13 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) İngiltere Kralları

Britanya konulu romanslar, Orta Çağ edebiyatı ve efsanevi romansları Büyük Britanya ve Bretonya ile ilişkilendiren, ana teması Kral Arthur olan efsanevi kral ve kahramanları içerir.
Genellikle Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri efsanesi ile ilişkilendirilir, ancak geniş anlamıyla İngiliz mitolojisi ve tarihi ile ilgili konuları kapsar. Bu terim Monmouthlu Geoffrey, Chrétien de Troyes, Sir Thomas Malory gibi yazarlar tarafından kaleme alınan eserlerde sıkça kullanılır. Bu eserlerde, Kral Arthur'un kılıç Ekskalibur'u çekmesi, Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin maceraları, Merlin büyücüsünün hikâyeleri gibi unsurlar "Britanya konulu romanslar" (İngilizce: Matter of Britain) olarak adlandırılır.
Ancak, sadece Kral Arthur efsanesi ile sınırlı değildir. Britanya'nın antik tarihine ve Britanya Adaları'nın diğer efsanelerine, mitlerine ve tarihine de atıfta bulunabilir. Bu terim, İngiliz edebiyatının ve kültürünün temel taşlarından biridir ve Britanya'nın mitolojik ve tarihi zenginliğini anlamak için önemlidir.
Britanya konulu romansların en önemli unsurlarından biri Kral Arthur ve şövalyelerinin hikâyesidir. Bu hikâye kitaplar, filmler ve televizyon şovları dahil olmak üzere çeşitli medya türlerinde sayısız uyarlamaya ve yeniden anlatıma ilham vererek İngiliz edebiyatı ve kültürünün önemli bir parçası haline geldi. Britanya konulu romansların diğer önemli unsurları arasında Merlin, Guinevere, Lancelot'un hikâyeleri ve Kutsal Kase arayışı yer alıyor. Bu masallar yüzyıllardır insanların hayal gücünü meşgul etmiş ve günümüzde de popüler olmaya devam etmektedir.
Britanya konulu romanslarının mirası, bu efsanevi anlatılardan ilham alan geniş edebiyat ve kültür yelpazesinde görülebilir. Shakespeare'in Kral Lear'ından, T.H. White'ın Bir Zamanların ve Geleceğin Kralı örnek verilebilir. Britanya konulu romanslar, İngiliz kimliğinin önemli bir parçası haline geldi ve dünyanın her yerindeki insanlara ilham vermeye ve onları etkilemeye devam ediyor.

Britanyalılar, Britonlar ya da Britanlar (İngilizce: British people ya da Britons), Birleşik Krallık, Britanya Denizaşırı Toprakları ya da Taç Toprakları vatandaşları veya kökenlilerdir.
Britanyalı tanımlamasına Orta Çağ'ın sonlarında rastlansa da 1707'de birleşik Büyük Britanya Krallığı'nın kuruluşu Britanyalı kimliğinin doğuşundaki tetikleyici unsurdur. Britanyalılık bilinci Britanya ve Birinci Fransa İmparatorluğu arasında yapılan Napolyon Savaşları'nda önem kazanıp Victoria döneminde daha da gelişmiştir.

Adams, Ian (1993). Political Ideology Today (2.2 yayıncı = Manchester University Press bas.). ISBN 978-0-7190-3347-6. 
Cunliffe, Barry (2005). Iron Age communities in Britain: an account of England, Scotland and Wales from the seventh century BC until the Roman conquest (4.4 yayıncı = Routledge bas.). ISBN 978-0-415-34779-2. 
Gottlieb, Julie V.; Linehan, Thomas P. (2004). The Culture of Fascism: Visions of the Far Right in Britain. I.B.Tauris. ISBN 978-1-86064-799-4. 
McLean, Iain (2001). Rational Choice and British Politics. Oxford, Oxfordshire: Oxford University Press. ISBN 0-19-829529-4. 
Woodward, Kath (2000). Questioning Identity: Gender, Class and Nation. Routledge. ISBN 978-0-415-22287-7.

Britonlar (Latince: Britanni), en azından Britanya Demir Çağı'ndan Yüksek Orta Çağ'a kadar Büyük Britanya'da yaşayan yerli Kelt halkını ifade eder. Bu dönemde, Galler, Cornish ve Bretonlar gibi farklı gruplara ayrılmışlardır. Modern Brittonik dillerin atası olan Ortak Brittonik dilini konuşuyorlardı.
Antik Britanya'ya dair en eski yazılı kayıtlar Greko-Romen yazarlarına dayanır ve Demir Çağı'na kadar uzanır. Antik Britanya, birçok kabile ve krallıktan oluşan çeşitli tepe kaleleriyle tanımlanıyordu. Britonlar, Antik Kelt dinini druidler tarafından yönetilen bir din olarak takip ediyorlardı. Özellikle güneydeki kabileler, özellikle Galya ve Belçika ile güçlü bağlara sahipken, kendi sikkelerini bile basıyorlardı.
MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu, Britanya'nın büyük bir bölümünü fethederek Britanya eyaletini kurdu. Roma, kuzey Britanya'yı işgal etti, ancak kuzeydeki Britonlar ve Kaledonyalılar fethedilemedi ve Hadrian Duvarı Roma İmparatorluğu'nun sınırı haline geldi. Bu dönemde özellikle güneydoğuda bir Romano-İngiliz kültürü ortaya çıktı ve Britanya Latincesi ile birlikte Brittonca da varlığını sürdürdü.
Britonların kuzey Britanya'da imparatorluğun dışında yaşayan Piktlerle ilişkisi hala belirsizdir, ancak çoğu akademisyen Pikt dilinin Ortak Brittonik diline yakından bağlı olduğunu kabul etmektedir.
Roma egemenliği 5. yüzyılda sona erdikten sonra, doğu ve güney Britanya'ya Anglosakson yerleşimi başladı. Bu dönemde Britonların kültürü ve dili parçalandı ve topraklarının büyük bir kısmı Anglosaksonlaşırken, kuzey İrlanda'dan gelen Galce konuşan İskoçlar tarafından benzer bir yerleşim sürecine maruz kaldı. Bu kültürel değişim sırasında toplu nüfus hareketlerinin ne kadar etkili olduğu hala tartışma konusudur. Aynı dönemde Britonlar Avrupa anakarasına göç etti ve Brittany (şu anda Fransa'nın bir parçası), Manş Adaları ve Britonia'da (şu anda İspanya'nın Galiçya bölgesi) önemli koloniler kurdu.
1.yüzyıla gelindiğinde Brittonca konuşan halklar farklı gruplara ayrılmıştı: Galler'de Gallerliler, Cornwall'da Cornishler, Brittany'de Bretonlar, güney İskoçya ve kuzey İngiltere'de Hen Ogledd ("Eski Kuzey") Kumbrialıları ve kuzey İskoçya'da Pikt halkının kalıntıları bulunmaktaydı. Ortak Brittonca, farklı Britton dillerine evrildi: Galce, Cumbrric, Cornish ve Bretonca.

Kelt çalışmalarında "Britonlar," antik ve Orta Çağ dönemlerinde Britanya'da Brittonik dillerini anadili olarak konuşanları ifade eder. Bu dönemlerdeki ilk kanıtlardan Orta Çağ'ın ortalarına kadar bu dilleri konuşan insanlara atıfta bulunur.
Britanya'da yaşayanlara dair en eski kaynak, M.Ö. 330-320 yıllarında Britanya Adaları'na keşif gezisi yapan Yunan coğrafyacısı Pytheas'a aittir. Pytheas'ın yazıları günümüze ulaşmasa da, sonraki yüzyıllarda yazarlar sıkça Britanyalılara referans yapmışlardır. Antik Yunanlar Britanya halkını "Pretanoí" veya "Bretanoí" olarak adlandırırlardı. Plinius'un "Doğa Tarihi" (MS 77) adanın eski adının "Albion" olduğunu belirtir ve Avienius, adayı "Albionların Adası" olarak anar. Bu isim muhtemelen Pytheas aracılığıyla Galyalılardan gelmiş olabilir. Britanyalıların Latince adı ise "Britanni" idi.
"P-Kelt" etnonimi, Eski İrlandaca "cruth" ve Eski Galce "pryd" olarak dönüşen Ortak Keltçe "*kʷritu'dan" "*Pritanī" olarak yeniden şekillendirildi. Bu terim muhtemelen "formların insanları" anlamına gelir ve genellikle Latince "Picti" (Pictler) adıyla ifade edilen "boyalı insanlar" anlamıyla ilişkilendirilebilir. Piktlerin Eski Galce adı "Prydyn"dır. Dilbilimci Kim McCone, bu adın Cymry'nin (Galler ve Kumbria halkı) adını aldıktan sonra uzak kuzeyde yaşayanlarla sınırlı kaldığını öne sürmektedir. "Gelgelelim, Galce "prydydd," "formların yapımcısı" anlamına gelir ve aynı zamanda en yüksek dereceli ozan için kullanılan bir terimdi.
Latince "Britanni" teriminin Orta Çağ Galce formu "Brython"du, hem tekil hem de çoğul hallerde. "Brython," 1884 yılında John Rhys tarafından Büyük Britanya'nın P-Keltçe konuşanlarına açıkça atıfta bulunmak için "Goidel"i tamamlamak amacıyla İngilizceye dahil edildi. Bu nedenle, bu dil grubunu ifade eden "Brythonic" sıfatı oluşturuldu. "Brittonik diller" terimi daha yakın bir tarihî kullanımdır; Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre ilk kez 1923'te görüldü.
Orta Çağ'ın başlarında, Anglo-Saksonlar Britanya'ya yerleştikten sonra, Anglo-Saksonlar tüm Britanyalıları "Bryttas" veya "Wealas" (Galler) olarak adlandırırken, Orta Çağ Latincesinde hâlâ "Britanni" veya "Brittones" olarak adlandırıldılar. 11. yüzyıldan itibaren, farklı siyasi tarihleri nedeniyle Galler, Kumbralılar, Cornishler ve Bretonlar olarak ayrı ayrı anıldılar.
1.yüzyılın başlarından itibaren ve özellikle 1707 Birlik Yasaları'ndan sonra, "Britanyalı" ve "Briton" terimleri İngiliz, İskoç ve belirli İrlandalılar da dahil olmak üzere Büyük Britanya Krallığı'nın tüm sakinleri veya genel olarak Britanya İmparatorluğu'nun vatandaşları için kullanılabiliyordu.

Britanyalılar, Insular Kelt dili olarak bilinen Ortak Brittonca'yı konuşuyordu. Erken Orta Çağ tarihi kaynaklarına göre, Armorica'nın Roma sonrası dönemindeki Kelt dilini konuşanlar, Britanya'dan gelen göçmenlerdi ve bu göçler sonucunda erken dönemde Galce ile benzer olan ve günümüzde hala kullanılan Breton dili ortaya çıktı. Bu nedenle bölge günümüzde Brittany (Br. Breizh, Fr. Bretagne; adı Britannia'dan türetilmiştir) olarak adlandırılmaktadır.
Ortak Brittonca, MÖ 7. yüzyılda Britanya Adaları'na gelen göçmenlerin Proto-Kelt dilinin Insular kolundan türemiştir. Dil daha sonra farklılaşmaya başlamış ve bazı dilbilimciler sonraki gelişmeleri Batı ve Güneybatı Brittonik dilleri olarak sınıflandırmıştır. Batı Brittonik, Galler'de Galce'ye ve Britanya'nın Hen Ogledd bölgesinde (şu anda modern kuzey İngiltere ve güney İskoçya) Cumbric diline evrilirken, Güneybatı lehçesi Cornwall ve Güney Batı İngiltere'de Cornish ve Armorica'da Bretonca olarak gelişmiştir. Piktçe'nin artık ayrı bir Kelt dilinden ziyade Ortak Brittonca'dan türediği genellikle kabul edilmektedir. Galce ve Bretonca günümüzde hala yaşayan dillerdir; ancak Kümbric ve Piktçe 12. yüzyılda yok olmuştur. Cornish ise 19. yüzyılda neredeyse yok olmuş ancak 20. yüzyıldan itibaren dilin yeniden canlandırılması çabalarına tabi tutulmuştur.

Kelt halklarının ve Kelt dillerinin Britanya'ya ilk ne zaman ulaştığına dair birbiriyle yarışan hipotezler vardır ve bunların hiçbiri üzerinde uzlaşma sağlanamamıştır. Yirminci yüzyılın büyük bölümünde geleneksel görüş, Kelt kültürünün Orta Avrupa Hallstatt kültüründen doğduğu ve Keltlerin ve dillerinin MÖ birinci binyılın ikinci yarısında Britanya'ya ulaştığı yönündeydi. Daha yakın zamanlarda John Koch ve Barry Cunliffe, Kelt dillerinin doğuya doğru yayılmadan önce Atlantik Bronz Çağı kültür bölgesinde bir deniz ticaret dili olarak geliştiğini savunan 'Batıdan Kelt' teorileriyle buna karşı çıkmıştır. Alternatif olarak, Patrick Sims-Williams bu iki hipotezi de eleştirerek Keltçenin Galya'da ortaya çıktığını ve MÖ birinci binyıl boyunca yayılarak bu dönemin sonlarına doğru Britanya'ya ulaştığını öne süren 'Merkezden Keltçe' teorisini önermiştir.
2021 yılında yapılan büyük bir arkeogenetik çalışması, Bronz Çağı sırasında MÖ 1.300'den MÖ 800'e kadar 500 yıllık bir süre boyunca güney Britanya'ya bir göç olduğunu ortaya çıkarmıştır.Göçmenler "genetik olarak en çok Fransa'daki eski bireylere benziyordu" ve daha yüksek düzeyde Erken Avrupalı Çiftçi soyuna sahipti. MÖ 1000'den 875'e kadar, genetik işaretleri hızla güney Britanya'ya yayıldı, bu bölgedeki sonraki Demir Çağı insanlarının soyunun yaklaşık yarısını oluşturdu, ancak kuzey Britanya'da değil. "Kanıtlar, şiddetli bir istila veya tek bir göç olayından ziyade, nüfusun genetik yapısının, tüccarların hareketi, evlilikler ve aile gruplarının küçük ölçekli hareketleri gibi birkaç yüzyıl boyunca Britanya anakarası ile Avrupa arasındaki sürekli temaslar yoluyla değiştiğini göstermektedir". Yazarlar bunu "erken Kelt dillerinin Britanya'ya yayılması için makul bir vektör" olarak tanımlamaktadır. Sonraki Demir Çağı boyunca Britanya'ya çok daha az göç olmuştur, bu nedenle Keltçenin Britanya'ya daha önce ulaşmış olması daha olasıdır. Barry Cunliffe, Britanya'da Keltçenin bir kolunun zaten konuşulduğunu ve Bronz Çağı göçünün Brittonik kolu ortaya çıkardığını öne sürmektedir.
Yaklaşık 890 yılında Kral Büyük Alfred'in emriyle derlenen Anglo-Sakson Kroniği bu cümleyle başlar: "Britanya adası 800 mil uzunluğunda ve 200 mil genişliğindedir. Ve adada beş ulus vardır; İngiliz, Galli (ya da Britanyalı), İskoç, Pikt ve Latin. Adanın ilk sakinleri Ermenistan'dan gelen ve Britanya'yı güneye doğru ilk kez iskân eden Britonlardır" ("Ermenistan" muhtemelen Armorica'nın yanlış transkripsiyonudur, kuzeybatı Galya'da modern Bretanya'yı da içeren bir bölge).

Romalıların ayrılışından otuz yıl kadar sonra, Germen dilini konuşan Anglosaksonlar Britanya'nın güneydoğu kıyılarına göç etmeye ve burada kendi krallıklarını kurmaya başladılar ve Dál nAraidi'den (modern Kuzey İrlanda) göç eden Galce konuşan İskoçlar da İskoçya'nın batı kıyısında ve Man Adası'nda aynı şeyi yaptılar.
Aynı zamanda Britanyalılar bugün Brittany ve Manş Adaları olarak adlandırılan bölgeye yerleştiler. Burada kendi küçük krallıklarını kurdular ve Breton dili Galce ya da Frankça'dan ziyade Brittonik Insular Keltçe'den gelişti. Bu dönemde kuzeybatı İspanya'daki Gallaecia'da Britonia adında bir Britton kolonisi daha kurulmuştur.
Eski Britton krallıklarının çoğu Anglosakson ve İskoç Gal istilalarından sonraki yüzyıllarda yok olmaya başladı; modern Doğu Anglia, Doğu Midlands, Kuzey Doğu İngiltere, Argyll ve Güney Doğu İngiltere bölgelerinin bir kısmı cermen ve Gal İskoç istilalarına ilk yenik düşenlerdi.
Ceint (modern Kent) krallığı MS 456'da düştü. Linnuis (modern Lincolnshire ve Nottinghamshire'ın ortasında yer alıyordu) MS 500 gibi erken bir tarihte ele geçirildi ve İngiliz Lindsey Krallığı oldu.
Regni (esasen modern Sussex ve doğu Hampshire) muhtemelen MS 510'da tamamen fethedilmiştir. Ynys Weith (Wight Adası) MS 530'da, Caer Colun (esasen 

Britpop, kökü British ve pop kelimelerinden gelmekte olan bir müzik tarzıdır.
Birleşik Krallık'ta Pop tarzı müziğin gelişmesiyle oluşmuştur. Özellikle 1990'lı yıllarda büyümüştür. The Stone Roses, Blur, Pulp, Suede,Coldplay, Oasis, Keane grupları bu türü en iyi temsil edecek örneklerdir. 1990'lı yılların ilk yarısı itibarıyla ABD'de ortaya çıkan Grunge akımına tepki olarak ortaya çıktığı söylense de kökleri daha eskilere, The Stone Roses'a dayanır. 1990'lı yılların başında Bluejean dergisinin 'Britanyalı gitarlı popu' olarak lanse ettiği bu akım, şu anki birçok alternative-brit-indie gruplarına ilham kaynağı olmuştur. Ayrıca dönemin britpop grupları, Britanyalı medyasına da büyük malzeme olmuştur. Gruplar arasındaki sözlü atışmalar, albümlerin hitleri, gruplardaki elemanlar arasındaki tatlı rekabetler, britpop döneminin unutulmazlarıdır. Özellikle, Oasis ve Blur atışmaları hâlâ da britpop seven insanlar arasında devam etmektedir ve edecektir. Lakin Oasis'in saf overdrive gitarları sert trompetli davulları ve Liam Gallagher'ın köşeli vokalleri, dönemin marş niteliğindeki hitlerinin ana kaynaklarıdır.

Tunç ya da bronz, bakırın önemli bir alaşımıdır. Tarihi bağlamda bakır ile kalay ve/veya arsenik'den oluşan bakır alaşımlarına tunç denir. Bununla birlikte günümüzde bronz kavramı çağdaş kullanımda bakırın bakır-nikel, bakır-berilyum ve bakır-çinko (pirinç) alaşımı dışındaki bütün alaşımları için kullanılmaktadır. Pirinç bakırın çinkoyla yaptığı alaşımdır. %10 çinko bulunduran pirince, ticari bronz da denilmektedir.
Bronz bakırdan daha serttir, daha kolay erir ve kalıba daha kolay dökülür. Bazı bronzlar demirden de serttir. Bu tür bronzlar silah namlusu ve makine yataklarının imalinde kullanılır. Alet ve silahlarda demir alaşımlarının daha çok kullanılmakta olması, demirin bakır ve kalaya oranla daha bol bulunmasındandır. Bakırın içinde bazı metallerin çözünebilme sınırları vardır. Mesela berilyum %2, silisyum %5, kalay %15 ve çinko %38 nispetinde çözünebilir. Bir metalin miktarı çözünme sınırının üzerinde olduğu zaman alaşım homojen olmaz. Bunun yanında nikel ve alüminyum gibi sınırsız olarak bakırla karışabilen metaller de vardır.
Silisyum, alüminyum ve kalay bronzda en fazla bulunan elementlerdir. Bu metallerin nispeti arttıkça alaşımın sertlik ve direnci artar; ancak parlaklığı azalır. Bronzda az bir miktarda bulunabilen diğer mühim elementler de mangan, demir, kurşun ve fosfordur. Fosfor bronzu, pompaların, vanaların ve burçların yapımında kullanılır. Bronzun çok kullanıldığı alanlardan biri de metal para imalidir.

Tunç, Ana Türkçe aynı anlama gelmiş *tūč sözcüğünden evrilmiştir. Yazılı olarak ilk Eski Türkçe yazıtlarda 𐱅𐰆𐰲 olarak belirmiştir ancak bunun okunuşu "tuç" değil "artuç" da olabilir. Eğer öyleyse, ilk Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk eserinde, aş-şabahu'l-aṣfar (sarı bronz) sözcüğünün karşılığı olarak verilmiştir.
Bronz sözcüğü Fransızca aynı anlama gelen bronze sözcüğünden alıntıdır. Bu Fransızca sözcük İtalyanca aynı anlama gelen bronzo, Orta Latince bronzium sözcüğünden alıntıdır. Çeşitli öne sürümlere göre Bizans Yunancası βροντησίον brontesion (Birindisi) sözcüğünden, Farsça piring (پرنگ : bakır), Türkçe pırınç, pirinç (birincil) sözcüklerinden alıntı olabilir. (Günümüz metalurjisinde %4~5 kalay içeren kararlı, nem çekici olmayan ve büyük eşdeğer ağırlığında bakır alaşımı primer standart maddeye halen "alpha bronze" denmektedir.)

Tunç büyük bir tarihi öneme sahiptir, öyle ki Tunç Çağı'na adını vermiştir. Bilinen en eski alaşımlardandır. Eldeki tarihi bilgilere göre ilk defa MÖ 3500 yıllarında Anadolu'da üretilmiştir. Bu devirde tunç, silah ve alet yapımında (özellikle bıçaklar, makaslar, çekiçler vs.) ve sanat eserlerinde ve süslemelerde kullanılmıştır.

Buckinghamshire, İngiltere'nin Güney Doğu bölgesinde metropoliten olmayan resmî bir törensel ve shire tipi bir county'dir. İdarî merkezi, Aylesbury şehridir.

Bölgeye dair bilinen en eski kayıtlar, Anglosaksonlar dönemine aittir. Anglosaksonlar bu bölgede belki en büyük etkiye sahiptiler. Bölgenin Kelt ve Roma dönemlerinden başlayarak zengin bir geçmişi vardır.
Daha sonra, 16. yüzyılda Bucks, yerel siyaset arenası haline geldi. İngiliz İç Savaşı başladığında, John Hampden, güvenlik komitesi üyesi olarak atandı. Parlamento nedeniyle Buckinghamshire'de adamlarının bir alayını topladı, burada parlamentoya ait milis hükmünü tamamladı.

Törensel Buckinghamshire County, Northamptonshire, Bedfordshire, Hertfordshire, Greater Londra, Berkshire, Oxfordshire ve Northamptonshire törensel county ile komşudur

Buckinghamshire Kontluğu iki-seviyeli bir "shire"-kontluğu olarak organize edilmiştir ve altında ikinci seviyeli 4 tane yerel bölge/borough yerel idare birimi bulunmaktadır. Milton Keynes Borough tek-seviyeli yerel idare birimi için de törensel kontluktur.

Buckinghamshire Kontluğu içinde bulunan ikinci seviyeli yerel bölge/boroughlar ve bir tek seviyeli yerel idare birimi; idare merkezleri; içlerinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve birer görüntü şöyle verilmiştir:

Güney Doğu İngiltere
Aylesbury

Curlie'de Buckinghamshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Buckinghamshire Kontluk Konseyi resmi websitesi6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buckinghamshire Kutuphareleri 21 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buckinghamshire  resmi turizm rehberi22 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bucks Kontluk ve Bolgeleri yerel idare  portali
Buckinghamshire fotograf arsivi
Sharing Wycombe's Buckinghamshire eski fotograflar arsivi cogu High Wycombe bolgesi hakkinda

Buhar makinesi, buharın içinde var olan ısı enerjisini, mekanik enerjiye dönüştüren bir dıştan yanmalı motordur. Buhar makineleri, lokomotifler, buharlı gemiler, pompalar, buharlı traktörler ve endüstriyel devreler olabilir.
Bir buhar makinesi basınç altında buhar üretmek için suyu kaynatacak bir kazana ihtiyaç duyar. Herhangi bir ısı kaynağı kullanılabilir, fakat genelde odun, kömür veya petrol türevi yakıtların yakılmasından elde edilen ateş kullanılır.
Çalışma prensibi olarak, ısı enerjisini alan su buharlaşarak genişler ve bir odacığa alınır, odacık soğutulduğunda sıvı hale geçen buhar vakum yaratır böylece mekanizmaların hareket alması ile mekanik enerjiye yani işe dönüşür.

Bilinen ilk buhar makinesi diyebileceğimiz örnek Mısırlı mühendis Heron'nun birinci yüzyılda 50 yıllarına doğru Mısır İskenderiye'de uçları birbirlerine göre zıt yönleri gösteren iki eğik tüpün yerleştirildiği oyuk bir küreden yaptığı türbin'dir. Kürede su kaynatıldığında buhar borulardan dışarı çıkmakta günümüzde etki tepki kanunu dediğimiz şeyin sonucunda kürenin dönmesine yol açmakta idi. Hero buharlı bir türbin ya da motor icat etmesine rağmen toplumda bir etki yaratmadığından bunu motor aygıtının icadı olarak görülmemektedir

Buhar gücünün Heron tarafından uygulamasından sonra 1679 yılında ilk faydalı uygulama Fransız fizikçi Denis Papin'den (1647-1712) geldi. İçinde suyun kaynadığı ve biriken buharın suyun kaynama noktasını yükselttiği sıkıca kapanan bir kapağı olan düdüklü tencere icat edilmişti. Papin'in dikkat ettiği şey daha yüksek ısıda kemikler yumuşuyor ve et daha çabuk pişiyordu. Tencereye buhar basıncının çok yükselmesine karşın bir de güvenlik vanası eklenmişti.

1698 yılında, İngiliz mühendis Thomas Savery (1650-1715), ilk ticari olarak satılan buhar makinesini yapmıştır. Bu makine maden ocağından suyu dışarı atmak amacıyla kullanılmıştır. Madencinin Arkadaşı olarak tanınmaktaydı.
Çalışma prensibi ise şöyledir:
Buhar kazanından gelen buhar odacığa dolar. Odacık buhar ile doluyken üzerine soğuk su döküldüğünde suya dönüşen buhar vakum yaratır; böylece odacıktaki su seviyesi yükselir. Vana yardımıyla odaya buhar dolduğunda iş yapılmış olur yani madenden su çekilmiş olur. Bu makinede vanalar insan gücüyle sırayla kapatılıp açılması gerekmektedir.
Yüksek basınçla çalıştığından o günün teknolojisine göre bu tip bir buharı güvenli biçimde kullanacak düzeyde değildi. Ayrıca gerekli buharı oluşturmak için suyu ısıtmada çok fazla yakıt gerekliydi. Bu tip makinelerin öncülü olan Savery'nin makinesi verimi düşük olduğundan fazla kullanılmadı fakat kendinden sonra gelen makineler için temel teşkil etti.Makinenin çalışma şeması

1712 ‘de İngiliz mühendis Thomas Newcomen (1663-1729) yeni bir tür buhar makinesi geliştirdi. Bu makinenin Savery Makinesinden en büyük avantajı pistonun bir zincir yardımıyla tahterevalli benzeri bir tür kaldıraca tutturulmuş olmasıydı. Bu kaldıracın diğer ucu ise bir tür tulumbaya bağlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içine gönderilen soğuk su buharı yoğunlaştırıyordu. Böylece atmosferik basınç pistona aşağıya doğru kuvvet uyguladığı anda su madenden yükseliyordu. Buhar pistona dolunca bu çevrim tekrar ediyordu.
Ayrıca daha az tehlikeliydi. Yine de makine istenilen verime ulaşamamış ve yakıt tüketimi azalmamıştı.

1764 yılında bozulan Newcomen makinelerinden biri onarılması için İskoçyalı mühendis James Watt'a verildi. makineyi onaran Watt aynı zamanda randımanı düşük bu makineyi geliştirmek de istedi. Arkadaşı İskoç kimyacı Joseph Black'tan gizli ısıyı  öğrenmiş olan Watt aynı odayı sürekli ısıtıp soğutmanın ne kadar israflı bir şey olduğunu anladı ve aklına iki oda yapma fikri geldi. Biri sürekli sıcak, diğeri de sürekli soğuk tutulacaktı. Buhar işini yaparken sıcak odada bulunacaktı ve su haline getirilmesi gerektiğinde supaplar sistemiyle soğuk odaya alınacaktı.
Watt 1781 yılına gelindiğinde makinesini iyice geliştirmiş ve pistonun ileri geri hareketini ustalıkla bir tekerleğin dönme hareketine çeviren mekanik aletleri de icat etmişti. Watt'ın makine tarihi ve makine mühendisliğine katkıları çok büyük önem taşır.

1884 yılında İngiliz mühendis Charles Algernon Parsons (1854-1931) ilk başarılı buhar türbinini yapmıştır. Bu sayede yüksek hızlı gemi yapımı kolaylaşmış. Jeneratörlerin de kullanılması kolaylaşmıştır.

James Watt'ın geliştirmesine rağmen buhar makinelerinin verimi hâlen %7 civarında idi kalan %93 boşa giden ısı olarak kayboluyordu.
Buhar makinesinin verimini inceleyen ilk kişi Fransız fizikçi Nicolas Leonard Sadi Carnot'tur. (1796-1832) 1824 yılında yayımladığı Ateşin Tahrik Kuvveti Üzerine isimli kitabında buhar makinesinin maksimum veriminin en sıcak halindeki buhar ile en soğuk halindeki suyun sıcaklığı arasındaki farka bağlı olduğunu gösterdi. Carnot ısı ve işin birbirlerine dönüşmesi yolunu ilk olarak ele alan kişi olduğundan Termodinamik biliminin kurucusu kabul edilmektedir.

1787 yılına kadar buharlı motorlar sadece su pompalarını ve tekstil makinelerini çalıştırmak için kullanılmıştı. 22 Ağustos 1787 tarihinde ise Amerikalı mucit John Fitch (1743-1798) ilk vapuru Delaware Nehri'ne indirmiştir. Bir süre Philadelphia ile Trenton arasında düzenli vapur yolculuğu yapılmasını sağlamıştır.Fakat Fitch ticari anlamda başarı kazanamamıştır. 1807 yılına gelindiğinde ise yine Amerikalı mucit olan Robert Fulton saatte 8 km hızla giden adını Clermont koyduğu kırk metre uzunluğundaki vapurları Hudson Nehri'nde işletmeye başladı. Bu sefer Fitch'in tersine ticari başarı kazanıldığından Fulton vapuların mucidi kabul edilmektedir. 1809 yılında ise Moses Rogers komutası altındaki Phoenix okyanusa açılan ilk buharlı vapur oldu. 1811 yılında Mississippi Nehri üzerinde işleyen ilk gemi New Orleans faaliyete geçti.
Okyanusu aşan ilk gemi ise 1819 yılında Georgia Savannah'tan İngiltere'deki Liverpool'a beşbuçuk haftada ulaşan Savannah isimli gemi oldu. Yolculuğun büyük kısmı yelkenlerin açılması ile bitirildiğinden aslında buharlı gemi sayılmazdı.
1827 yılında Türbinlerin ve gemi pervanesinin keşfedilmesi sonucu, pervanenin yan çarktan daha etkili olduğu anlaşıldı ve gemi teknolojisi hızla gelişti 

İlk buharlı motorların gemilerde kullanılmasından sonra 1804 yılında Richard Trevithick bir vagonun şasesi üzerine sabit bir buhar motoru yerleştirerek dünyanın ilk buharlı lokomotifini üretti. Yaptığı özel yolda lokomotifini hareket ettirerek gösteri düzenlemiş fakat bundan ticari bir kazanç elde edememiştir.
1825 yılına gelindiğinde ise İngiliz mucit George Stephenson geliştirilmiş buharlı motorlardan faydalanarak ilk buharlı lokomotif denebilecek ve adına Rocket dediği aracı yaptı.

Bilinen ilk örnek Fransız mühendis Nicolas Joseph Cugnot tarafından yapılan Fardier'dir. Nicholas Joseph Cugnot küçük ölçekte yaptığı iki kazanlı Newcomen makinesini üç tekerlekli bir arabaya yükleyerek 1769 yılında deneme yapmıştır. Fakat buharlaşma yoluyla azalan kazan suyunu yenileyecek bir sistem olmadığından araç 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp suyun kaynamasını beklemek gerekmekteydi.

Buhar makineleri iki ana başlıkta sınıflandırılabilir.

1) Teknoloji kullanımına göre
1.1) Pistonlu buhar makineleri
1.2) Türbinli buhar makineleri
2) Uygulama alanlarına göre
2.1) Durağan (Sabit) buhar makineleri
2.1.1) Sarımlı,dönen milli motorlar ve frekanslı olarak duran ve tersine hareket edebilen basit uygulamalar.
2.1.2) Nadiren duran ve tersine hareket ihtiyacı olmayan güç sağlayan motorlar.(Tüm termal güç istasyonları, değirmenler, fabrikalar.)
2.2) Araç Motorları
2.2.1) Buharlı bot ve gemiler
2.2.2) Buharlı lokomotif
2.2.3) Buharlı otomobil
2.2.4) Buharlı iş makineleri
2.2.4.1) Buharlı yol silindiri
2.2.4.2) Buharlı traktör

Buharlı lokomotif, buhar gücü ile çalışan lokomotiflerdir. Buharlı lokomotifler 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl ortalarına kadar kullanılmışlardır.
1500'lü yılların ortalarında Almanya'da kullanılmaya başlanan vagon yollarında lokomotifler atlar tarafından çekilmeye başlanmıştır. 1700'lerin başında buharlı makinenin icadı ile bu yollar demiryoluna dönüştürülmeye başlanmış ve ilk buharlı lokomotif 1804 yılında İngiltere'de Richard Trevithick ve Andrew Vivian tarafından üretilmiştir. Lokomotif Galler'de demiryolu ölçülerine yakın ölçüde olan "Penydarren" (Merthyr Tydfil) tramvay hattında çalışmıştır. Bunu izleyen dönemde Matthew Murray tarafında ikiz silindir lokomotif 1812 yılında Vagonyolu işletmecisi Middleton Railway için yapılmıştır.
İngiltere'deki bu gelişmeler ABD'nin de çalışmalara başlamasını hızlandırmış ve 1829 yılında Baltimore-Ohio Demiryolu'nda çalışan ilk Amerikan buharlı lokomotifi Tom Thumb bu hatta çalışmaya başlamakla birlikte Thumb bir deneme modeliydi ve Amerika'da Güney Karolina Demiryolu'nun açılış töreninde hizmete giren Best Friend of Charleston başarılı ilk demiryolu lokomotifi olmuştur.

Trevithick lokomotifinin yapımını izleyen 25 yıl içinde, kömür taşınan demiryollarında, sınırlı sayıda buharlı lokomotif başarıyla kullanıldı. Bunda, Napolyon savaşlarının sonlarına doğru, yem fiyatlarındaki bu yükselişin de önemli etkisi oldu. Dökme demirde yapılan Ievha yollar, buharlı lokomotifin ağırlığını çekecek güçte olmadıklarından, vagon tekerleklerini ne oturduğu "L" kesitli bu yolların yerini kısa bir süre sonra düz yüzeyli raylar ve flanşlı tekerlekler aldı.

George Stephenson, 1814'te kendinden önceki tasarımcıların deneyimlerinden yararlanarak, düz yüzeyi raylar üstünde hareket eden lokomotifler yapmaya başladı. Daha önceki lokomotiflerin aşağı yukarı tümünde, silindirler dikey durumda yerleştiriliyor ve kısmen kazanın içine daldırılıyordu. Stephenson ve Losh, 1815'te tahrik gücünü pistondan ana tahrik tekerleğine dişli çarklarla iletmek yerine, ana tahrik tekerlekleri üst önde bulunan kranklar aracılığıyla, doğrudan doğruya silindirlerden iletme düşüncesinin patentini aldılar. Tahrik gücünü dişli çarklarla ileten düzenek, özellikle büyük dişlerde aşınma ortaya çıktığında, sarsıntılı bir harekete neden oluyordu. Gücü doğrudan silindirden ileten mekanizma, daha yalın olduğundan, tasarımcılara daha geniş bir serbestlik sağladı.

Lokomotif kazanları da, eskiden yalın bir boru biçimindeyken, önce dönüşlü bir boru biçimine, sonra da birçok borunun bir arada bulunduğu ve böylece daha geniş bir ısıtma yüzeyi sağladığı borulu biçime dönüşmüştür. Bu son biçimde, bir dizi boru, ocağın yandığı yanda ulunan benzer bir plakaya bağlanmıştı. Silindirlerden gelen egzoz buharı, borulardan geçip dumanın çıktığı uçtan bacaya giderken bir patlamaya neden oluyor, öylece, lokomotifin hareket olduğu sırada ateşi canlı tutuyordu. Lokomotif olduğu yerde dururken de, bir örük kullanılıyordu. Liverpool and Manchester Şirketi'nin muhasebecisi Henry Booth, 1827'de, daha ileri bir gelişme olan çokborulu kazanın patentini aldı. Stephenson da bu buluşu, Rocket adlı lokomotifinde kullandı (ama önce, bakır boruların bağlandığı uç plakalarındaki bağlantı bileziklerinin su sızdırmaması için, oldukça uzun denemeler yapması gerekmişti).
1830'dan sonra buharlı lokomotif, günümüzde bilinen biçimini aldı. Silindirler, dumanın çıktığı uca ya yatay ya da hafifçe eğik durumda yerleştiriliyor, ateşçinin yeriyse, ocağın yandığı uçta yer alıyordu.

Silindirlerin ve dingillerin kazana bağlı olmaktan ya da kazanın tam altına yerleştirilmekten çıkmasıyla birlikte, çeşitli parçaları bir arada tutacak bir çerçevenin yapılması gerekti. İlk kez İngiliz lokomotiflerinde kullanılan çubuk çerçeve, çok geçmeden ABD’de de uygulandı ve dövme demir yapımından, dökme çelik yapımına geçildi. Silindirler, çerçevenin dışına monte ediliyordu. İngiltere’deyse, çubuk çerçevenin yerini plaka çerçeve aldı. Bunda, silindirler çerçevenin içinde yer alıyor ve çerçeveler için yaylı süspansiyonlar (sarmal ya da yaprak biçimli), dingilleri tutmak içinse dingil yatakları (yağlanmış yatak)bulunuyordu.
1860’tan sonra çeliğin kazan yapımında kullanılma a başlanmasıyla, daha yüksek basınçlarda çalışma olanağı bulundu. 19. yüzyıl sonuna doğru, 12 bar basınç, lokomotiflerde yaygınlaştı; bileşik lokomotiflerdeyse, 3,8 bar basınç kullanılmaya başlandı. Bu basınç, bu har çağında 17,2 bara çıktı. 1890 yıllarında ekspres lokomotiflerinin silindirleri, 51 cm çapında ve 66cm strokunda yapıldı. Daha sonraları ABD gibi ülkelerde silindir çapı 81 cm ye yükseldi ve hem lokomotifler, hem de vagonlar daha büyük yapılmaya başlandı.
İlk lokomotifçilerde, akstan güç alarak çalışan pompalar vardı. Ne var ki, bunlar, yalnızca motor işlerken çalışıyordu. 1859’da enjektör bulundu. Kazandan gelen, buhar (ya da daha sonraları egzoz buharı), koni biçimli iri memeden (difüzör)fışkırarak, suyu, daha yüksek bir basınçta bulunan kazana dolduruyordu. Bir "çek valf" (tek yönde çalışan vana), buharı, kazanın içinde tutuyordu.
Kuru buhar, ya kazanın tepesinden alınıp delikli bir boru içinde ya da kazanın tepesindeki bir noktadan alınıp buhar damı içinde toplanıyordu. Bu kuru buhar, daha sonra bir regülatöre aktarılıyor ve regülatör, kuru buharın dağıtımını denetliyordu. Buharlı lokomotiflerde ortaya çıkan en önemli gelişme, aşırı ısıtmanın kullanılmaya başlanması oldu.
Bir gaz borusu aracılığıyla buharı önce ocağa, daha sonra da kazanın ön ucundaki bir toplayıcıya taşıyan eğimli boru, Wilhelm Schmidt tarafından bulundu ve başka mühendisler tarafından da kullanıldı. Yakıtta, özellikle de suda elde edilen tasarruf, hemen kendini gösterdi. Sözgelimi, 12 bar basınçta ve 188 °C sıcaklıkta ‘doymuş” buhar üretiliyordu; bu buhar, 93 °C daha ısıtılarak, silindirlerde hızla genleşiyordu. Böylece, 20. yüzyılda lokomotifler, %15 gibi kısa kesme zamanlarında bile yüksek hızlarda çalışabilecek hale geldi. Çelik tekerlekler, fiberglas kazan kaplamaları, uzun adımlı piston supapları, dolaysız buhar geçitleri ve aşırı ısıtma gibi gelişmeler, buharlı lokomotif uygulamasının son aşamasına katkıda bulundu.
Kazandan gelen buhar, başka amaçlarla da kullanılıyordu. Çekiş gücünü artırma amacıyla, akıtma yerine, 1887'de sürtünme kuvvetini artıran buharla “kumlanma” kullanılmaya başlandı. Ana frenler, makineden elde edilen bir vakumla ya da bir buhar pompasının sağladığı basınçlı havayla çalıştırıldı. Ayrıca, borularla vagonlara taşınan buharla ısıtma sağlanıyor ve buharlı dinamolardan (jeneratör) elektrik ışığı elde ediliyordu.

Eski Büyük Britanya Krallığı, bazen 'Büyük Britanya Birleşik Krallığı' da denir, 1707-1801 yılları arasında Kuzeybatı Avrupa'da egemen olan bir devlet. 1 Mayıs 1707'de İskoçya Krallığı ve İngiltere Krallığı'nın (Galler dahil) siyasi birleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. 1706 Birlik Antlaşması ile tüm Büyük Britanya adasını kapsayacak ve İrlanda'yı dışarıda bırakacak bir birleşik krallık oluşturulması kararına varılmıştır. Westminster Sarayı'na bağlı bir meclis ve hükûmet yeni krallığı yönetecekti. Eski krallıklar zaten İskoç Kralı I. James'in 1603'te I. Elizabeth'in ölümü üzerine İngiltere Kralı olmasından beri aynı hükümdar tarafından yönetiliyordu.
Büyük Britanya Krallığı, 1798 İrlanda Ayaklanması sonrası çıkarılan Birleşme Kanunları ile 1 Ocak 1801'de İrlanda Krallığı ile birleşerek yerini Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'na bıraktı. 1922'de İrlanda'nın büyük kısmı birlikten ayrıldı ve ülkenin adı tekrar değişerek Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı haline geldi.

Büyük Londra Yangını, 2 Eylül 1666 Pazar günü Londra'nın orta kesimlerinde başlayarak 5 Eylül Çarşamba gününe kadar kenti etkisi altına alan, kentin tarihindeki en büyük yangın felaketidir.
Yangın, Romalılar döneminden kalma kent duvarlarının içinde kalan Orta Çağ Londrası'nı tahrip etmiştir. Soyluların yaşadığı bölge olan Westminster'ı, dönemin kralı II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'nı ve gecekondu mahallelerini tehdit etmişse de yangın bu bölgelerde yıkıma neden olmamıştır.
Yangın 13.200 evi, 87 mahalle kilisesini, St Paul Katedrali'ni ve birçok resmî kurumun binasını kül etmiştir. Kentin 80.000 sakininin yaklaşık 70.000'inin bu yangında evini kaybettiği sanılmaktadır. Yangında ölenlerin sayısına ilişkin kesin bir bilgi yoktur, ölenlerin sadece birkaçı kayda geçirilmiştir. Orta sınıfa mensup kişiler ile yoksulların ölümleri hiçbir zaman kaydedilmediği ve ateşin sıcaklığının insan vücudundan kalıntı bırakmayacak derecede yüksek olduğu göz önüne alındığından, son dönemlerde ölü sayısının oldukça az olduğunun doğruluğu hakkında görüş ayrılıkları vardır.
Yangın, 2 Eylül günü gece yarısından hemen sonra, Thomas Farriner adlı bir kişinin işlettiği, Pudding Sokağı'nda bulunan bir ekmek fırınında başladı ve hızla çevreye yayıldı. Dönemin başlıca yangın söndürme yöntemlerinin kullanılması ve belirli bölgelere set çekilme işlemi, dönemin Londra Belediye Başkanı Thomas Bloodworth'un kararsızlığı nedeni ile büyük ölçüde gecikti. Pazar gününün gecesi harekete geçilmeye karar verildiğinde rüzgârın etkisiyle fırının olduğu bölgedeki ateşler fırtına ile birlikte hızla yayılmaya başlamıştı. Yangın pazartesi sabahı yönünü kuzeye, kentin kalbinin attığı noktaya çevirdi. Kentin sokaklarındaki asayiş ve durgunluk, şüpheli yabancıların yangını kasten başlattıkları söylentisinden dolayı bozuldu. Eşzamanlı olarak sürmekte olan II. İngiltere-Hollanda Savaşı'nın etkisiyle kentte meydana çıkacak evsizler korkusu Fransızlar ve Hollandalılar üzerinde yoğunlaştı ve bu dönemde bu azınlık gruplar sokak saldırılarına uğradı. Salı günü yangın kentin hemen her yanına yayıldı. Ateşler St Paul Katedrali'ni kül ederek II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'na dayandı. Kapsamlı bir işbirliği ile yangının saraya sıçraması önlendi. Yangına karşı verilen mücadelenin kazanılmasında en önemli iki etkenin doğudan esen rüzgarların dinmesi ve Londra Kulesi Garnizonu'nun ateşi durdurmak için barut kullanarak aldığı önlemler olduğu düşünülmektedir.
Felaketin Londra'ya ve Londra halkına etkileri oldukça ağır olmuştur. Felaketten zarar görmüş olan kişilerin Londra'dan tahliye edilmesi ve bir başka yere yerleştirilmesi, evsiz kalanların çıkaracağı ayaklanmadan korkan Kral II. Charles tarafından kuvvetle desteklenmiştir. Yangından sonra köklü değişiklikler içeren birçok önergeye karşın Londra, afetten önceki biçimine uygun olarak, aynı cadde ve sokak planlarıyla yeniden imar edilmiştir.

1660'lara kadar Londra, tahminî yarım milyonluk nüfusu ile Birleşik Krallık'taki 50 şehir arasında en büyük olanıydı. Londra'yı, Paris'in barok ihtişamı ile karşılaştıran John Evelyn, kenti "kuzeyde, tahtadan ve doğal sıkışık evleri olan bir yer" olarak nitelemiş, ahşap yapılı ve birbirine oldukça yakın inşa edilmiş evlerde olası bir yangın tehlikesini dile getirmiştir. Doğal sözcüğü ile Evelyn plansız ve önlemsiz olarak, kentin çarpık bir kentleşme ile büyüdüğünü kastetmiştir. Dört yüzyıl boyunca bir Roma şehri olarak kalan Londra, şehir duvarlarının içinde gün geçtikçe daha da büyüdü ve nüfus da bir o kadar arttı. Şehir duvarlarını çoktan aşmış olan Londra; Shoreditch, Holborn ve Southwark gibi dönemin çevre semtlerine doğru büyümeye başladı ve sonuçta bağımsız bir şehir olan Westminster ile görünüşte birleşti.
17. yüzyıl sonlarına kadar şehrin merkezi — Thames Nehri ve şehir duvarları ile çevrili olan alan – 2.8 km² alana sahip olan ve Londra nüfusunun altıda birine denk gelen 80.000 kent sakinini barındıran tek bölümdü. Şehrin merkezi genellikle Londralıların yaşadığı diğer semtler ile çevriliydi. Londra o dönemde, bugün de olduğu gibi İngiltere'de ticaretin kalbinin attığı yerdi. Tüccar ve imalatçılar sınıfının tekelinde en büyük market ve en işlek limandı. Soylular sınıfı daima şehrin bu bölümünden uzak dururlardı; ya varoş mahallelerinden de ötede, kırsal kesime yakın yerlerdeki konaklarda ya da herkese açık olmayan, II. Charles'ın Whitehall Sarayı'nın bulunduğu Westminster bölgesinin batısındaki mevkide yaşarlardı. Varlıklı aileler yoğun tempolu, kirli havalı ve sağlıksız şehir merkezinden, özellikle de 1665 yılında baş gösteren ve Londra'yı vuran hıyarcıklı veba hastalığı salgınından sonra mümkün olduğunda kaçındılar.
Bu dönemde yönetim ile toplum arasındaki ilişkiler oldukça gergin geçiyordu. 1642 - 1651 yılları arasında İngiliz İç Savaşı boyunca Londra şehri cumhuriyetçilerin kalesi durumuna geldi. Ekonomik bakımdan gelişmiş, gönenç başkentin gücü, 1660'ların başlarında cumhuriyetçilerin gerçekleştirdiği birçok başkaldırıya ev sahipliği yaptığı için Kral II. Charles için bir tehdit oldu. Şehrin belediye amirleri iç savaşta çarpışmış olan kişilerden oluşuyordu ve önceki kral I. Charles'ın mutlakiyet için yapmış olduklarının nasıl bir ulusal travmaya neden olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle oğlundan da benzer bir hareket gelecek olursa bunu engellemeye kararlılardı ve yangın başlayıp kenti tehdit etmeye başladığında II. Charles'ın askerlere ve diğer birimlere verdiği tüm emirlere karşı çıktılar. Böyle acil bir durumda bile, istenmeyen kraliyet askerlerini şehirde görevlendirmek olası bir tehlikeye zemin hazırlamaktı. Bu nedenle Charles harekete geçip belediye başkanını görevden azletti ve yönetimi devraldı fakat yangın o zamana kadar kontrol edilemeyecek bir düzeye ulaşmıştı.

Londra, aşırı kalabalık, dolambaçlı ve taş döşeli dar sokaklarıyla tam bir Orta Çağ kentiydi. Dar sokaklarda, en yakını 1632 yılında gerçekleşmiş birçok yangın felaketi yaşandı. Ahşap yapılar ve saman - çamur karışımı çatılar yüzyıllar boyunca yasaklanmış olmasına karşın, bu ucuz yapı malzemeleri her zaman kullanılmaya devam etti Kentte bulunan yegâne taş yapılar tüccar ve tefecilere ait, etrafı sıkışık ve aşırı kalabalık mahalleler ile çevrili geniş araziler üzerine kurulmuş olan konaklardı. En ufak boşluğu bile hızla büyüyen nüfusa kalacak yer sağlamak amacıyla değerlendirilmiş olan bu varoş bölgelerinde büyük yangın tehlikesi teşkil eden nalbantlar, perdahçılar ve dökümcüler vardı. Esasen şehirde faaliyet göstermeleri yasak olan bu kişilere yine de göz yumulurdu.
Nehir kıyısı kentte çıkan yangınlar için kilit bir noktaydı. Thames Nehri hem itfaiye çalışmaları için su sağlar hem de nehir kenarında yaşayanların hızla bölgeden kaçmasına olanak verirdi. Fakat nehir boyunca sıralanan, yanıcı maddelerin tutulduğu depo ve mahzenlerin olduğu yoksul semtler diğer yerlere göre en yüksek riski taşırdı. İskele boyunca büyük miktarlarda katran, reçine, zift, kenevir ve keten köhne kulübe ve depolara stoklanmıştı. Londra'da nehir kıyısındaki depolar başta olmak üzere birçok yerde büyük miktarda barut da bulunurdu. Londra Köprüsü'nün kuzey bitimindeki Londra Kulesi'nde 500 ila 600 ton arasında barut saklanıyordu. Bunların büyük bir bölümü iç savaş döneminde Oliver Cromwell'in kurduğu ordunun eski üyelerinin o dönemki misket tüfeklerini ve tüfekleri kullanırken gerekecek barutu hâlâ tutmalarından dolayı kalmıştır.
Londra şehri ile Thames Nehri'nin güney kıyılarını birbirine bağlayan tek yapı olan Londra Köprüsü 1632 yılında çıkan yangında, üstüne evler inşa edilmiş olduğu için ağır can kayıplarının yaşandığı bir alan olmuştu. Pazar günü şafak sökmeye başladığında yanmaya başlayan bu evleri Londra Kulesi'nden izlemekte olan parlamento üyesi Samuel Pepys tutmuş olduğu günlüğünde köprüde yaşayan dost ve akrabaları için duyduğu kaygıları yazmıştır. Köprü üzerindeki bu evlerdeki yangının güneydeki Southwark semtine sıçrayacağından korkulduysa da bu, köprünün üzerindeki evlerin arasında bulunan ve bir set görevi gören boşluklar nedeni ile önlenmiştir.
5.5 metre yüksekliğindeki Roma şehir duvarları yangından kaçanları alevlerin tam ortasında bırakma riskini taşırdı. Nehir kıyılarında bir yer yanmaya başladığı zaman tekne ile kaçma yolu kapalı ise şehirden tek çıkış duvarların belirli yerlerinde bulunan 8 çıkış kapısıydı. Şehirde itfaiye çalışmalarına engel olan en büyük etmen cadde ve sokakların darlığıydı. Normal günlerde bile at arabalarının, yük taşıma araçlarının ve yayaların aşırı dar sokaklarda, düzensiz bir biçimde park etmeleri büyük bir karışıklığa neden olurdu. Büyük Yangın süresince de sokakları bağlayan üstü kapalı pasajlar, felaketten kaçan ve kurtarabildikleri mal ve eşyalarını buralara yığan evsizler tarafından işgal edildi. Yangına müdahale etmeye çalışan itfaiye ekipleri bu bölgelerde boşuna vakit kaybettiği için yangınların meydana getirdiği tahribat da bir o kadar arttı.

Yangınlar, mumlu aydınlatmaların kullanıldığı, açık ocak ve şöminelerin bulunduğu tahta evleri ile yanıcı maddelerin istiflenmiş olduğu depoları olan Londra'da oldukça alışılmış olaylardı. Adından söz edilecek bir polis ya da itfaiye örgütünün bulunmadığı Londra'da Trained Bands adı verilen yerel askerlerin oluşturduğu, acil durumlar için hazır bulunan bir devriye grubu vardı. Yaklaşık 1.000 gözcü ve tellaldan oluşan bu grubun bir görevi de geceleri sokak ve caddelerde gezerek güvenliğin yanı sıra yangınları kontrol etmekti.
Halkın yangınlarla mücadele yöntemleri oldukça yerinde ve etkili olurdu. Çevre ev ve sokaklarda yaşayan kişiler kilisenin çanları ile alarma geçirilir, halk alelacele olay yerinde toplanarak mevcut imkânlar dahilinde imece usulüyle yangını söndürmeye çalışırdı. Yasalara göre tüm mahalle kiliseleri bu tür acil durumlara hazırlık amacıyla; yüksek, taşınabilir merdivenler, kovalar, baltalar ve gerektiğinde duvarlara asılıp çekerek yıkabilmek için kullanılan yangın kancaları gibi birtakım donanımı bulundurmak zorundaydı. Erişilmesi zor, yüksek binalarda ise kontrollü biçimde barut ya da bir

Cambridge, İngiltere'de bir şehirdir. Özellikle dünyanın en iyi beş üniversitesinden biri olan Cambridge Üniversitesi ile bilinir. Cambridge şehri, Birleşik Krallık'ta Cambridgeshire vilayetinin idari merkezidir.

Londra'nın kuzeyinde olup yaklaşık 65 mil (105 km) uzaklıktadır. Çok sayıda küçük kasaba ve köylerle çevrilir. Ayrıca, Silicon Fen olarak bilinen yüksek teknoloji bölgesinin kalbidir.
Cambridge, en çok Cambridge Üniversitesi ile bilinir. Üniversite ünlü Cavendish Laboratuvarı, King's College Şapeli ve Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ni içerir. Cambridge silüeti son iki şey ile tamamlanır: şehrin güney ucundaki Addenbrooke Hastanesi'nin bacası ve merkezdeki St John's Koleji Şapel Kulesi.
2001 yılı Birleşik Krallık nüfus sayımına göre şehrin nüfusu 22.153 öğrenci ile birlikte 108.863 kişi idi. Ama şehirsel alan güney Cambridgeshire bölgesinin bir kısmını içine alır ve şehirsel alan nüfusu yaklaşık 130.000'e ulaşır.

Cambridge'de pek çok tıbbi merkezde sağlık hizmetleri verilir. Birleşik Krallık'ın en büyük ve geniş hastanelerinden biri olan Addenbrooke Hastanesi eğitim ve öğretim hastanesidir. Ayrıca araştırma merkezi görevini de yapar.

Cambridge aktif Hristiyan nüfusa ve pek çok kiliseye sahiptir. Bu kiliselerin bazıları şehrin büyüleyici mimari manzarasının bir kısmını şekillendirir.
Cambridge aile ve gençlik organizasyonu esaslıdır. Romsy Town'da Romsey Mill adlı gençlik ve cemiyet merkezi yer alır. Bu yer tekrar düzenlenmesinden sonra Şubat 2007'de yeniden açılmıştır. 29 Mayıs 2007 tarihinde ise York başpiskoposu Dr John Sentamu tarafından özel bir servise vakfedilmiştir.

Cambridge 2004 yılında ticari sergi şehir statüsünü garantiledi.

Cambridge aşağıdaki ülke şehirleri ile kardeş şehirlik bağlantısı yapmıştır:

 Heidelberg, Almanya, 1957
 Szeged, Macaristan, 1987

  (İngilizce)
Resmî turizm sitesi (İngilizce)
Curlie'de Cambridge (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Cambridge Rehberi - Cambridge hakkında Türkler için yapılmış bir site

Cambridgeshire, İngiltere'nin Doğu bölgesinde bir "shire" tipi county'dir. İdarî merkezi Cambridge şehridir.
Törensel Cambridgeshire County'nin yüzölçümü 3.389km²; 2008 tibarıyla göre nüfusu 769,100 kişi ve nüfus yoğunluğu 227 kişi/km² dir.

Törensel Cambridgeshire Kontluğu Lincolnshire, Norfolk, Suffolk, Essex, Hertfordshire, Bedfordshire, Northamptonshire ve Rutland kontlukları ile komşudur.

Törensel Cambridgeshire Kontluğu'na bağlı şu metropoliten olmayan yerel idare bölgeleri vardır ve törensel olarak bağlı şu tek-seviyeli yerel idare birimi bulunur:

Doğu İngiltere
Cambridge

Curlie'de Cambridgeshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Cambridgeshire Kontluk resmi websitesi18 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Cambridgeshireshir-news" websitesinde yerel haberler
Cambridgeshire.net toplum haberleri rehberi
Cambridge Çarşısı'ndaki Webcam 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Camelot, Kral Arthur efsanesiyle ilişkilendirilen ünlü kale ve saraydır. Arthur'un erken dönemdeki hikâyelerinde adı geçmeyen Camelot, ilk kez 12. yüzyıl Fransız şövalyelik efsanelerinde ortaya çıktı. Zaman içinde Arthur diyarının fantastik başkenti ve sembolü hâline dönüştü. Hikâyeler, Camelot'un Britanya'da bir yer olduğunu anlatırken, bazen de gerçek şehirlerle ilişkilendiriyor; fakat tam konumunu açığa çıkarmıyor. Çağdaş araştırmacıların çoğu Camelot'un tamamıyla kurgusal bir yer olduğu ve coğrafyasının romantik yazarlar için çok uygun olduğu görüşünü paylaşıyorlar. Kral Arthur efsanesi araştırmacılarından Norris J. Lacy'ye göre "Camelot, bilhassa hiçbir yerde olmadığı için her yerde olabilir." Buna rağmen, 15. yüzyıldan beri "gerçek" Camelot'un tam olarak nerede olduğuna dair çeşitli savlar öne sürülmüştür. Günümüzde ise popüler kültür ve turizm amacıyla bu iddialara yenileri eklenmektedir.

Canary Wharf, Londra'nın Tower Hamlets ilçesinde Köpekler Adası'nda yer alan merkezi iş alanıdır. City of London ile birlikte Birleşik Krallık'ın iki büyük finans merkezinden biridir.
Canary Wharf'ta yaklaşık 105,000 kişi çalışmakta olup Barclays, Citigroup, Clifford Chance, Credit Suisse, Infosys, Fitch Ratings, HSBC, J.P. Morgan, KPMG, MetLife, Moody's, Morgan Stanley, RBC, Skadden, State Street and Thomson Reuters dahil olmak üzere büyük bankalar, profesyonel hizmet firmaları ve medya kuruluşlarının merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Canary Wharf, 1802 yılından itibaren dünyanın en işlek limanlarından biriydi. 1960'lı yıllarda liman endüstrisi gerilemeye başlamış olup tüm limanlar 1981 yılında kapatılmıştır. Daha sonradan Birleşik Krallık hükûmeti, bölgenin yeniden geliştirilmesini teşvik etmek için bir dizi politikalar benimsedi. 1988 yılında Kanada şirketi Olympia ve York tarafından, Köpekler Adası üzerinde büyük bir iş merkezi projesi inşaatı başlandı ve 1991 yılında zamanında Birleşik Krallık'ın en yüksek binası olan One Canada Square dahil olmak üzere ilk binalar tamamlandı.
Ancak, bölge Londra'nın iş hayatı tarafından uzak konumu nedeniyle ilk başta kabul görmedi ve Olympia and York şirketi 1992 yılında iflas etti.

Canary Wharf Group plc8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Canterbury Başpiskoposluğu, İngiltere Kilisesinin lideri ve en yetkili piskoposu olan Canterbury Başpiskoposu'nun (İngilizce: Archbishop of Canterbury) makamı. Dünya çapındaki Anglikan Kiliseler Topluluğu'nun sembolik lideri olup (resmî önder bulunmamakla beraber denk başpiskoposlar arasında en kıdemlisi Canterbury kabul edilir) Canterbury Piskoposluğu'nu da idare eder. 2017 yılı itibarıyla bu makamda Justin Welby bulunur. 105. başpiskopos olan Welby 2013 yılında Canterbury Katedrali'ndeki törenle göreve başladı. İlk Canterbury Başpiskoposu olan Augustinus, 597 yılında Papa I. Gregorius tarafından Roma'dan gönderildi.
Canterbury'deki saray ve Londra'da Lambeth Sarayı Başpiskoposluğun faaliyet gösterdiği yerlerdir.

Canterbury Başpiskoposluğu9 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Canterbury Hikâyeleri, 14. yüzyılda Geoffrey Chaucer tarafından yazılan eserdir. İngilizcenin yazılı ilk eserlerinden biri olması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Londra dolaylarından Canterbury'deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi'ne doğru hac yolculuğuna çıkanların, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşur.

Chaucer'in en başarılı ve ünlü eseridir. Yazarın bu hikâyeleri yazarken daha evvel İtalya'ya yaptığı bir seyahatte okuduğunu söylediği Decameron Hikâyeleri'nden büyük ölçüde etkilendiği ve kitabındaki hikâyelerin yapısı ile Decameron'dakilerin benzeştiği düşünülmektedir.
Chaucer aslında 120 hikâye yazmayı planlanmış ancak bunların sadece 24 tanesini gerçekleştirmiş olarak görünse de 4 tanesi hala eksiktir. 20 tanesi tam olarak yazılmıştır. Manzum bir şekilde yazılan hikâyelerin sadece iki tanesi mensurdur. Kitap Orta Çağ İngilizcesi ile yazılmıştır.

A Canterbury Tale 1944 İngiltere yapımı sinema filmi.
The Canterbury Tales 1972 İtalya yapımı, yönetmenliğini Pier Paolo Pasolini'nin gerçekleştirdiği sinema filmi.
The Canterbury Tales 2003 İngiltere yapımı televizyon dizisi.
Ayrıca esinlenme içeren film ve diziler de bulunmaktadır.
Yedi (Se7en) 1995 ABD yapımı, David Fincher'ın yönettiği sinema filmi.
Trinity Tales 1975 İngiliz yapımı televizyon dizisi.

Hyperion (1989) Dan Simmons (1990 yılında Hugo Ödülünü kazanmıştır)
The Canterbury Trail (2001) Angie Abdou

Ataların Hikayesi (2004) Richard Dawkins
The Canterbury Puzzles Henry Dudeney

Fabliau

Japonya'nın internet ülke alan adıdır. Japan Registry Services Co., Ltd. tarafından yönetilir.

.ac.jp: Yükseköğretim kurumları.
.ad.jp: Japonya Ağ Bilgi Merkezi (JABM) üyeleri.
.co.jp: Japonya'da kayıtlı Anonim şirketler (yabancı şirketlerde dahil)
.ed.jp: 18 yaşından küçüklerin okuduğu eğitim kurumları. (lise, ilköğretim gibi)
.go.jp: Japon bakanlıkları.
.gr.jp: İki veya daha fazla kişilik gruplar ve kayıtlı şirket grupları.
.lg.jp: Yerel hükûmet yetkilileri.
.ne.jp: Servis sağlayıcıları.
.or.jp: Kayıtlı kuruluşlar ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar.
 Diğerleri:

(organizasyon).(şehir ismi).(valilik ismi).jp:
metro.tokyo.jp: Tokyo hükûmeti için ayrılmış olan alan adı.
pref.(valilik ismi).jp: Valilikler için ayrılmış olan alan adı.
city.(şehir ismi).jp: Şehir hükûmetleri için.
city.(şehir ismi).(valilik ismi).jp:
town.(şehir ismi).(valilik ismi).jp: Şehirler için.
vill.(köy ismi).(valilik ismi).jp: Köyler için.

15 Mayıs Olayı (Japonca: 五・一五事件, romanize: Goichigo Jiken), 15 Mayıs 1932 tarihinde Japonya'da, Japon İmparatorluk Donanması'nın radikal unsurları tarafından başlatılan, Japon İmparatorluk Ordusu'ndaki öğrenciler ve aşırı milliyetçi Kan Birliği'nin (Ketsumei-dan) sivil kalıntıları tarafından desteklenen bir darbe girişimiydi.
Olay sırasında başbakan Inukai Tsuyoshi, 11 genç deniz subayı tarafından öldürüldü. Darbeye halkın desteği sonraki duruşmada suikastçıların son derece hafif cezalara çarptırılmasına, Japon militarizminin artan gücünün güçlenmesine ve ülkede demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün zayıflamasına yol açtı.

Beasley, W.G. (2000). The Rise of Modern Japan, 3rd Edition: Political, Economic, and Social Change since 1850. Palgrave Macmillan. ISBN 0-312-23373-6. 
Borkwith, Mark (1989). Pacific Century: The Emergence of Modern Pacific Asia. Westview Press. ISBN 0-8133-3471-3. 
Oka, Yoshitake (1984). Five Political Leaders of Modern Japan: Ito Hirobumi, Okuma Shigenobu, Hara Takashi, Inukai Tsuyoshi, and Saionji Kimmochi. University of Tokyo Press. ISBN 0-86008-379-9. 
Sims, Richard (2001). Japanese Political History Since the Meiji Renovation 1868–2000. Palgrave Macmillan. ISBN 0-312-23915-7. 
Spector, Ronald (1985). Eagle Against the Sun: The American War With Japan. Vintage. ISBN 0-394-74101-3. 
Toland, John (2003). The Rising Sun: The Decline and Fall of the Japanese Empire, 1936–1945. reprint. Modern Library. ISBN 0-8129-6858-1. 

National Diet Library Reference

1923 Kanto Depremi veya Büyük Kanto Depremi (Japonca: 関東大震災, Kantō daishinsai), 1 Eylül 1923 günü saat 11:58:44'te meydana gelen depremdir. 4 dakika sürmüştür. Jeologlar günümüzde Büyük Kanto Depremi'nin 7.9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin etmektedir. Tarihteki en yıkıcı depremlerden biri olan Büyük Kanto Depremi sırasında 100.000 ile 140.000 kişi arasında tahmini ölü vardır. Eylül 2005'te Japon inşaat şirketi Kajima Kobori Research'ün raporuna göre, 1923 depreminde 105.000 insan ölmüştür.
Japonya'nın en büyük adası Honşu üzerinde bulunan Kantō bölgesinin neredeyse tamamının yerleşim alanları kullanılmaz duruma gelmiştir. Deprem sonrasında, Tokyo harap olmuştu. Deprem nedeniyle, 1930'lara kadar Osaka'nın nüfusunu ikiye katlayan, yoğun bir iç göç olmuştur.
Bu felaketten bahseden birkaç Japon filmi çekilmiştir. Aynı zamanda bir sürü kitap yazılmış; gösteriler olmuştur.

1923 Büyük Kanto Depremi 16 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1972 Kış Olimpiyatları, 3 Şubat - 13 Şubat 1972 tarihleri arasında Japonya'nın Sapporo şehrinde yapılmıştır. 11. kez yapılan Kış Olimpiyat Oyunları'nda 35 ülkeden, 205'i kadın olmak üzere 1006 sporcu, 35 karşılaşma yapmışlardır. 1972 Sapporo Oyunları Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri dışında düzenlenmiş ilk olimpiyattır.

Avusturyalı kayakçı Karl Schranz bir kayak ürünleri üreticisinden para aldığı için oyunlardan yasaklanırken, buz hokeyi oynayarak geçimlerini kazanan Doğu Bloku sporcularının yarışmasına izin verilmiştir. Amatörlük tartışmaları karşısında Kanada buz hokeyi karşılaşmalarına katılmama kararı almıştır.
SSCB'den Galina Kulakova kadınlarda üç kros kayak yarışını da kazanmıştır.
Hollanda'dan Ard Schenk sürat pateni yarışında üç altın madalya kazanmıştır.
Alp disiplininde az tanınmış olan İsviçreli Marie-Thérès Nadig hem iniş hem de büyük slalom yarışlarında altın madalya kazanmıştır.
Norveç'ten Magnar Solberg 20 km yarışını üst üste kazanan ilk biatlon yarışçısı olmuştur.
Sapporo Oyunlarına dek, Japonya oyunlarda hiç altın madalya kazanamamıştı; 1972'de ise normal kayakla atlama dalında, başta Yukio Kasaya olmak üzere bütün madalyaları toplamışlardır.

Oyunlarda 6 sporda (10 disiplin) toplam 35 etkinlik gerçekleştirildi.

http://www.olympic.org/uk/games/past/index_uk.asp?OLGT=2&OLGY=197229 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1973 Petrol Krizi, 15 Ekim 1973 tarihinde Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği'nin (OAPEC) Yom Kippur Savaşında ABD'nin İsrail Ordusuna destek vermesine karşılık olarak ilan ettiği petrol ambargosudur. OAPEC, ABD ve savaşta İsrail'den yana tavır sergileyen ülkelere artık petrol ihraç etmeyeceğini bildirir. Bununla beraber OPEC üyesi ülkeler dünya petrol fiyatlarını yükselterek ülkelerine giren kaynakları artırmaya karar verirler. Gelişmiş ülke sanayileri petrole bağımlı durumda olduğu için OPEC ülkelerinin önde gelen müşterileri durumundadır. 1973 yılında petrol fiyatlarındaki şaşkınlık verici artış ve 1973-4 dönemindeki borsanın çöküşü olan 1929 Wall Street iflası'ndan beri yaşanan küresel bir ekonomik krizdi ve sadece fiyat artışlarıyla açıklanamayacak mekanizmalara ve uzun dönem etkilerine sahipti.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) 13 ülkeden oluşmaktadır. Bu ülkeler İran, 7 Arap ülkesi ve Ekvador, Endonezya, Nijerya, Angola ile Venezuela'dır. OPEC 14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat Konferansında, önde gelen ABD ve Hollanda petrol şirketlerinin baskılarına karşı çıkmak amacıyla kurulmuştur. Örgüt sayesinde petrol ihraç eden ülkeler Batılı şirketler tarafından üretilen petrolden daha yüksek pay almakta ve üretim seviyesini belirlemektedirler. Örgüt gittikçe daha birlikte davranmaya başlayacak ve 1970'lere gelindiğinde Batılı petrol şirketleri karşılarında birleşik bir blok olarak petrol üreticilerini bulmuşlardır.

15 Ağustos 1971'de ABD altın borsasında tek geçerli değişim birimi olan ABD doları olarak belirten Bretton Woods Antlaşmasından çekildiğini açıklar. Değeri 1944 yılındaki antlaşmayla sabitlenmiş olan dolar bu kararla beraber dalgalı olacaktır. Bu kararın hemen ardından İngiltere benzer bir kararla İngiliz poundunu dalgalı kura geçirir. Sanayileşmiş ülkeler de benzer kararlarla kendi para birimlerini dalgalı kura geçirirler. Birbirleriyle bağlı şekilde kararlar alan sanayileşmiş ülkeler ayrıca rezervlerini de artırarak önceden görülmemiş seviyelerde para basacaktır. Sonuçta ABD dolarının ve diğer para birimlerinin değeri düşer. Petrol fiyatları dolar üzerinden olduğu için petrol üreten ülkeler aynı fiyata daha az net gelir elde eder hale gelmekteydi. OPEC karteli ise yaptığı açıklamayla bundan sonra petrolün fiyatının dolara değil altın değerine göre hesaplanacağını belirtecektir. Bu kararla beraber 1970'lerdeki Petrol Şoku başlamış olur. 1971 yılını izleyen dönemlerde OPEC bu değer kaybını telafi edebilmek için ağır hareket etmiştir. 1947-1967 yılları arasında petrolün ABD doları üzerinden fiyatı yılda %2'den az artmıştı. Petrol Şokuna gelinceye kadar petrol fiyatı sabit olagelmiş ancak bu olaydan sonra çok dengesiz hale gelmiştir. OPEC ülke bakanları yükselen fiyatların hızıyla aynı anda tepki verebilecek bir mekanizma kuramamış ve piyasanın hızına yetişemeyince kazançları hep geriye düşmüştür. 1973-74 yılındaki fiyat artışları sayesinde Bretton Woods zamanındaki gelir seviyeleri altına referansla sağlanmıştır.

Ana Madde:Yom Kippur Savaşı
6 Ekim 1973'te Suriye ve Mısır koordineli bir şekilde İsrail'e saldırarak Yom Kippur Savaşını başlattılar. Arap-İsrail savaşlarından dördüncüsü olan savaş zaten çıkmak üzere olan büyük krizi tetikler. Batı açısından bakıldığında yolun sonuna gelinmişti; enerji sarfiyatını yılda %5 artırmaya devam edip, petrolü düşük fiyattan almayı sürdürdüler. Buna rağmen petrol üreten 3. Dünya ülkelerine işlenmiş ürünleri enflasyonlu fiyatlarla satamaz hale geldiler. Bu gerçeklik o dönem bölgedeki ABD'nin en sadık müttefiki ve dünyanın en büyük ikinci petrol ihracatçısı olan İran Şahı tarafından New York Times'da dile getirilmiştir:

Petrolün fiyatı tabii ki artacak, hem de nasıl! Siz (Batılı ülkeler) bize sattığınız buğdayın fiyatını %300 artırdınız, aynı durum şeker ve çimentoda da geçerli. Bizim ham petrolümüzü alıyor, onu rafine ettikten sonra tekrar bize 100 katı fiyata satıyorsunuz. Bundan sonra adil olan bize petrol için daha fazla ödeme yapmanızdır. Diyelim ki on kat daha.
Bunu izleyen günlerde 17 Ekim 1973 günü Arap ülkeleri ABD'ye Yom Kippur Savaşında İsrail'e verdiği askeri destek (Nickel Grass Operasyonu) yüzünden cezalandırma olarak petrol ambargosu başlatırlar. Ambargo hemen Batı Avrupa ve Japonya'yı da içerecek şekilde genişletilir.

16 Ekim 1973 tarihinde OPEC petrol üretimini düşürüp, Batılı ülkelere özellikle de ABD ve Hollanda'ya petrol taşıyan sevkiyatlara ambargo koyar. Savaş sırasında Hollanda, İsrail'e silah sağlamış ve ülkesindeki havaalanlarından ABD'nin yardım uçuşları yapmasına izin vermiştir. OPEC ayrıca petrol fiyatlarını yükseltmiş ve arz azalmasına rağmen talep sabit kalınca fiyatlar muazzam artmıştır. Üretimin de sınırlanmasıyla petrol fiyatı sınırsızca artmaya başlar. Bretton Woods Antlaşmasının bozulmasıyla dünya finans sistemi zor durumdayken 1980'li yıllara kadar ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon çok sık yaşanacaktır.

Ocak 1973-1974:Borsanın çöküşü başlar.
23 Ağustos 1973:Yom Kippur Savaşı hazırlıkları kapsamında Suudi kralı Faysal ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat Riyad'da bir araya gelir ve gizli antlaşmaları tartışırlar. Antlaşmaya göre yaklaşmakta olan silahlı mücadelede Araplar petrolü bir silah olarak kullanacaklardır.
15 Eylül: OPEC bir antlaşma zemini olarak 1971 Tahran Antlaşması uyarınca İsrail'e verilen desteğin kesilmesine karşılık 6 İran Körfezi ülkesinin fiyatların artışına engel olabileceklerini açıklar.
6 Ekim: Mısır ve Suriye koordineli olarak İsrail'e saldırarak 4.Arap-İsrail savaşı olan Yom-Kippur Savaşını başlatırlar.
8-10 Ekim: OPEC ile petrol şirketleri arasında yapılan 1971 Tahran fiyat antlaşmasını revize etme toplantısı başarısız olur.
12 Ekim: ABD, Nickel Grass Operasyonunu başlatır, bu operasyon sırasında Yom Kippur Savaşında İsrail'e askeri malzeme ve silah hava yoluyla taşınacaktır.
16 Ekim: Tek taraflı olarak aldıkları kararla Suudi Arabistan, İran, Irak, Abu Dabi, Kuveyt ve Katar petrol fiyatlarını %17 artırarak varil başına fiyatı 3.65 dolara yükseltip üretimi azaltırlar.
17 Ekim: OPEC petrol bakanları petrolü silah olarak kullanma ve Arap-İsrail savaşı sırasında Batının İsrail'e verdiği destek yüzünden cezalandırılması kararı alır. Dost olmayan ülkelere ambargo ve ihraç kesintisi öngörülür.
19 Ekim: ABD Başkanı Richard Nixon Kongreden 2.2 milyar dolar mertebesinde İsrail için acil yardım paketini onaylamasını ister. Suudi Arabistan, Libya ve diğer Arap ülkeleri ABD'ye petrol ihracında ambargo yapılacağını bildirirler.
26 Ekim: Yom Kippur Savaşı sona erer.
23-28 Ekim: Arap petrol ambargosu Hollanda'yı da kapsayacak şekilde genişletilir.
5 Kasım: Arap petrol üreticileri %25 üretim azaltılmasını ilan eder. %5 daha eksiltme tehdidi yapılır.
23 Kasım: Ambargo kapsamına Portekiz, Rodezya ve Güney Afrika dahil edilir.
27 Kasım: ABD Başkanı Nixon, petrol ürünlerinin fiyatını, üretimini ve satış koşullarını kontrol altına alan Acil Petrol Kanununu imzalar.
9 Aralık: Arap petrol bakanları dost olmayan ülkelere ihraç edilen petrolde 1974 yılı Ocak ayından itibaren %5'lik bir indirim kararı alır.
25 Aralık: Arap petrol bakanları Ocak ayı için öngörülen %5indirimi iptal ederler. Suudi Petrol Bakanı OPEC üretim seviyesinin %10 artacağını bildirir.
7-9 Ocak 1974: OPEC petrol fiyatlarını 1 Nisan tarihine kadar dondurma kararı alır.
11 Şubat: ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Bağımsızlık Projesini açıklar, bununla amaçlanan enerjide dışa bağımlı olmayan bir ABD'dir.
12-14 Şubat: Arap-İsrail ateşkesi görüşmeleri sırasında Cezayir, Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan liderleri petrol stratejilerini masaya yatırırlar.
17 Mart: Libya hariç Arap ülkeleri petrol bakanları ABD'ye karşı uygulanan petrol ambargosunun sona erdiğini ilan ederler.
Aralık 1974: 1973-74 Borsa Krizi sona erer.

Ambargonun kısa vadede çok çarpıcı etkileri olmuştur. OPEC, petrol şirketlerinden ödemeleri artırmalarını isteyince petrol fiyatı dört kat artarak varil başına 12 dolara çıkar. Petrol fiyatındaki bu artış petrol ihraç eden ülkeleri çok etkilemiş, yıllarca Batılı devletlerin kontrolündeki petrol gelirleri Ortadoğu ülkelerine akmaya başlamıştır. Bu gelirin bir kısmı gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan ekonomik mali darboğazın etkilerini hafifletmek için kullanılacaktır. Kendi ihraç mallarının fiyatı düşen ve petrole yüksek fiyat ödemek zorunda kalan gelişmekte olan ülkeler bu açmazdan çok etkilenecektir. Petrol gelirlerinin çoğu artan silahlanma yarışında harcanacak ancak OPEC ülkeleri kendi ülkelerinde petrol çıkartan ve işleten yabancı firmaları kamulaştırma hamlesini yapmayacaklardır. Buna rağmen Suudi yetkililer ülkede petrol çıkartan ve işleyen Aramco şirketini 1980 yılında kamulaştıracaktır. Petrol fiyatlarının artmasıyla Suudi Arabistan iddialı beş yıllık kalkınma planları oluşturmaya başlayacaktır. 1980 yılı için öngörülen harcamalar 250 milyar dolardır! Diğer ülkeler de petrol gelirleri sayesinde büyük ekonomik gelişme programlarına başlarlar. Öbür yandan petrol fiyatları Batı ülkelerinde kaos yaratır. ABD'de tüketiciye satılan benzinin galon fiyatı Mayıs 1973'te 38.5 sentten Haziran 1974'te 55.1 sent olacaktır. New York Borsası ise bu dönemde 97 milyar dolar değer kaybetmiştir. Avrupa'daki ülkelere uygulanan ambargo her ülkeye eşit değildir. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyesi 9 ülkeden Hollanda tamamen ambargo altındayken, ABD'ye askeri üslerini operasyon için kullandırmayan İngiltere ve Fransa petrolünü kesintisiz şekilde almaktaydı. İsrail'in geleneksel destekçisi olan İngiltere'de baştaki Edward Heath, kendinden önceki yönetimin tersine İsrail'i Araplara karşı desteklememiş ve İsrail'in 1967 sınırlarına çekilmesini talep etmiştir. Yom Kippur Savaşı karşısında AET üyeleri ortak bir tutum alamamıştır. Topluluk sonunda 6 Kasımda yayınladığı bildiride Fransa-İngiltere hattında açıklama yapınca, Arap yanlısı tutum sonucunda AET üyeleri ambargo kapsamından çıkartılır. Avrupa'da ambargonun etkisinden çok fiyat artışları yıkıcı olur. Özellikle İngiltere'de 1973-74 kışında yaşanan madenci grevi enerji kriziyle birleşerek hükûme

Doğu Asya Mali Krizi, Temmuz 1997'nin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan ve Tayland'da başlayan bir domino etkisi ile tüm Asya'yı sarmış ve Güneydoğu Asya krizi adını almış finans krizidir. Asya Kaplanları olarak bilinen birçok Doğu Asya ülkesinin para birimleri, ABD Doları'na sabitlemişti. Dolar değer kazandıkça bu ülkelerin ihracat rekabeti azaldı.
Bankaların, risk analizi yapmadan siyasi bağlantıları olan şirketlere kontrolsüz kredi vermesi, Spekülatif saldırılara karşı yerel parayı savunmaya çalışan merkez bankalarının rezervlerini bitirmesi sonucunda gelişme gösteren bir mali krizdir.
Uluslararası fon akımlarında yaşanan sorunlar, coğrafi yakınlığın ötesine geçerek küresel bir boyut kazanmıştır. 
Doğu Asya piyasalarında büyük kayıplar yaşayan uluslararası fon yöneticileri, nakit ihtiyaçlarını karşılamak ve risk limitlerini dengelemek amacıyla Rusya, Brezilya ve Türkiye gibi diğer yükselen piyasalardaki varlıklarını da nakde çevirmiştir.
Endonezya, Güney Kore ve Tayland krizden en çok etkilenen ülkelerdir. Asya ülkelerinin ve bu ülkelere yatırım yapan, borç veren ülkeler ve şirketlerin hataları bu krizde önemli rol oynamıştır. Krizden en çok etkilenen ve krizin başladığı ülke olan Tayland'ın sıkı ekonomik ilişkileri olduğu çevre ülkelerden çıkmaya çalışması tüm bölge ülkelere krizin dağılmasına sebebiyet vermiştir. Tayland'ın Asya krizini tetiklemesinin birkaç sebebi daha vardır. Tayland'ın para birimi Bahttaki değer kaybı ve Tayland'daki siyasi kriz, ekonomik krizin çıkmasına neden olan iki büyük sorundur. 
Hong Kong, Malezya, Laos ve Filipinler de bu krizden oldukça etkilenmiştir. Çin, Tayvan, Singapur ve Vietnam ise göreceli olarak az etkilenen ülkelerdir. Japonya bu krizden fazla etki almamıştır ama kendi içinde uzun dönem sürecek olan mali zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bütün bunlara rağmen tüm bu ülkelerin para birimleri dolara karşı oldukça fazla değer kaybetmişlerdir. Etkilenen tüm ülkeler arasında Güney Kore en fazla zararı görmüştür. 1997 krizinin Güney Kore ayağında, Chaebol olarak adlandırılan aile mülkiyetindeki dev holdinglerin aşırı borçlanmaya dayalı büyüme modelleri, finansal sistemin tıkanmasına yol açmıştır. Kriz sürecinde ülkenin en büyük 30 holdinginden 11'i iflas etmiş veya devlet kontrolünde yeniden yapılandırılmıştır. 

Ocak 1997'de, Güney Korenin en büyük çelik üreticilerinden biri olan Hanbo Steel'in iflası, krizin ilk somut sinyali olarak kabul edilir.

Doğu Asya Mali Krizi dünya mal ve finans dengesini bozmuştur. 1997 yılına kadar Asya ülkeleri hiç beklenmedik şekilde çok yüksek büyüme oranları kaydettiler. Asya ülkelerinin, her ne kadar farklı ülkeler olsalar da, ekonomilerinde kullandıkları faktörler çoğunlukla benzerdir. İhracat bu ülkelerin ekonomilerinin büyümesindeki kilit unsurdur. Ucuz iş gücü, nispeten eğitimli işçi, ihracat odaklı ekonomiler, uluslararası ticarette sınırları kaldırma ve özellikle Malezya'ya yabancı yatırımcıların ağır sanayi yatırımları yapması gibi tüm unsurlar bir araya geldiğinde Asya ülkelerine ‘ihracat santrali’ ülkeler adı verilmiştir. 1990-1996 yılları arasındaki dönemde ihracat oranı Malezya'da yıllık yüzde 18, Tayland'da yüzde 16, Singapur'da yüzde 15, Hong Kong'da yüzde 14 ve Güney Kore'de yüzde 12 büyüme gerçekleştirmiştir.
Kriz daha çok "Doğu Asya" krizi olarak bilinip adı öyle konulmuş olsa da etkileri tüm dünyada hissedildi ve küresel bir mali krize neden oldu. Bu etkiler Rusya ve Brezilya gibi ülkelerde hissedildi, yatırımcılar gelişen pazarlara güvenlerini yitirdi. Yatırımcı olarak Birleşik Devletler de bu krizden bir miktar etkilendi. 1997'de meydana gelen bu kriz birçok ülkeyi etkilemesinin yanı sıra Türkiye'yi de etkilemiştir. Sanayi üretimi ve ihracat azalıp işsizlik artmış, kapasite olarak talep ve büyüme daralmıştır.

1997 yılına kadar Asya, gelişmekte olan ülkelere akan sermayenin neredeyse yarısına yakınını çekmekteydi. Özellikle Güney Asya ekonomileri yüksek faiz politikası izleyerek yüksek kar elde etmek isteyen yabancı yatırımcıları kendilerine çekmişlerdi. Bunun sonucu olarak bu ekonomiler yüksek miktarda sıcak para çektiler ve değerli kıymetlerin fiyatları yükseldi. Bu yıllarda, yani 1980'lerin sonları ve 1990'ların başlarında, Tayland, Malezya, Endonezya, Filipinler, Singapur ve Güney Kore ekonomileri %8 ile %12 arasında yüksek büyüme gerçekleştirdi. Bu başarı IMF ve Dünya Bankası gibi çeşitli uluslararası kurumlar tarafından sahiplenildi ve Asya mucizesinin bir parçası olarak görüldü. 1990'ların belli bir döneminden sonra ticaretin dışa dönük kısmında ve cari açıklarda büyüme yaşandı. Cari açıklar finanse edilmeye başlandığında kontrol altına alındığı düşünülmüş olsa da açıklar büyüdükçe kontrolü zorlaşmaktaydı. Ülkeye giren yabancı fonlar nedeniyle kısa vadeli borçlar krizi çıkmaza sürüklemişti. Kriz sürecinde yeterince güçlü finans sektörü gözetimi olmaması, sektörün yeterince şeffaf olmaması ve kuralların uygulanmamasından dolayı durum daha da kötüleşmişti.
Asya krizi 1997'nin ortalarında başladı ve çeşitli Doğu Asya ülkelerinin para birimi, borsa ve diğer kıymetlerinin büyük miktarda değer kaybetmesine yol açtı. 1997'nin başından itibaren iç ve dış spekülatörlerde Tayland bahtının aşırı değerlendiği, ülkenin ihracat olanaklarını artırmak için bahtın değerinin düşürüleceği beklentisi hakim olmaya başlamıştı. Güney Amerika'daki olaylar, özellikle 1994 Meksika peso krizi yüzünden güvenlerini kaybeden batılı yatırımcılar Doğu Asya ülkelerinde tuttukları portföy yatırımlarını çekmeye başladılar. Oluşan domino etkisi sayesinde bir süre sonra küresel bir kriz oluştu.
1994 yılında, Princeton Üniversitesi'nden (daha sonra MIT'e geçen) ekonomist Paul Krugman, Asya mucizesini eleştiren bir makale yayınladı. Krugman'a göre Doğu Asya ekonomileri yüksek büyüme hızlarını verimlilik artışına yol açan sermaye yatırımlarına borçluydular. Ancak toplam faktör verimliliği çok az artmıştı. Krugman'a göre sermaye yatırımları değil, toplam faktör verimliliğindeki artış sürdürülebilir büyüme sağlayabilirdi. Krizden sonra Krugman iyi bir gelecek tahmincisi olarak görüldü ancak kendisi krizi ve büyüklüğünü önceden tahmin etmediğini belirtti.
Bu yıllarda Tayland, Endonezya ve Güney Kore'nin büyük miktarda özel sektör cari hesap açığı vardı ve düşük kur politikası borç almayı teşvik ederek sektörlerin dış dünyaya karşı kırılganlıklarını artırdı. 1990'ların ortalarında iki olay ekonomideki konjonktürün değişmesine yol açtı. ABD ekonomisi 1990'ların başlarındaki durgunluğun etkilerinden kurtulmaya başlayınca Alan Greenspan'ın başkanlığındaki Federal Rezerv faizleri yükselterek enflasyonu düşürme fırsatını ele geçirmiş oldu. Bunun üzerine ABD, yüksek kısa vadeli faiz oranları sayesinde sıcak para çeken Doğu Asya ekonomilerine göre daha çekici bir yatırım hedefi haline geldi. ABD doları değer kazandı ve ABD dolarına bağlı olan Doğu Asya para birimleri de bunun sonucunda değerlendi. Değerlenen Doğu Asya para birimleri yüzünden bu ülkelerden ihracat yapmanın maliyeti arttı ve bu ülkelerin rekabet güçleri azaldı. 1996 ilkbaharında Doğu Asya ihracatı büyük bir düşüş gösterdi. Bu bölgedeki ülkelerin cari açıkları daha da kötüleşti.
Bazı ekonomistler krizin asıl nedeninin gayrimenkul spekülasyonu olduğunu düşünseler de Kıta Çin'inin ASEAN ülkeleri ihracatlarının yavaşlamasında büyük rolü olduğunu belirtmekteydiler. Çin, özellikle 1990'larda ihracatı destekleyen çeşitli reformların uygulanması ile birlikte diğer Asya ekonomileri ile rahat rekabet edebilir hale gelmişti. Daha önemli bir neden de dolara bağlı olan Tayland ve Endonezya para birimlerinin doların değer kazanması ile birlikte değer kazanmasıydı. Batılı ithalatçılar daha ucuz üreticiler aramaya yöneldiler ve para birimi Yuan'ı dolara karşı düşük değerde tutan Çin'de ucuz üreticileri buldular. Başka ekonomistler bu iddiayı desteklemeyerek 1990'larda hem Çin'in hem de ASEAN ülkelerinin ihracatlarının çok hızlı miktarda yükseldiğini belirtmektedirler.
Bazı ekonomistler, örneğin Cato Enstitüsü'ndekiler, Asya krizinin piyasa psikolojisi (sürünün yaptığını yapmak) veya teknoloji (daha hızlı ve ucuz bir şekilde bilgi edinme ve hızlı tepki süresi) yüzünden değil de bilgiyi çarpıtan ve bunun sonucu olarak kırılganlık yaratıp spekülatörleri çeken yanlış makroekonomi politikaları yüzünden çıktığını öne sürmektedirler. "Sürü psikolojisi" olarak gösterilen hareketler spekülatörlerin mantıklı hareketlerinin sonuçlarıydı ve hükûmetin uyguladığı sabit döviz kuru merkezli para politikasının sürdürülemez olduğunun yatırımcılar tarafından görülmesi sonucunda oluşmuştu. Bu tür ekonomistlere göre krizin nedeni, piyasa bozukluklarını düzeltmek için uygulanan sürdürülemez makroekonomik/korumacı politikaların düzeltmek istenilen bozuklukları bizzat yaratmasıdır.
Joseph Stiglitz ve Jeffrey Sachs gibi diğer ekonomistlere göre reel ekonominin krizdeki etkisi finansal piyasaların etkisine göre sınırlı kalmıştı. Bu iddiaya temel olarak krizin hızı gösterilmekteydi. Sachs ve diğerleri krizin oldukça hızlı gelişmesini, ani risk şoku sonucu oluşan klasik para kaçışına benzettiler. Sachs bu iddiayı temellendirmek için krizin hemen sonrasında IMF önerisi ile uygulanan sıkı para politikasını, Frederic Mishkin ise piyasalardaki bilgi asimetrisinin yatırımcılarda "sürü psikolojisi"ne yol açtığını ve reel ekonomideki küçük riski büyüttüğünü öne sürmektedir. Kriz aynı zamanda "piyasa psikolojisi"ne ilgi duyan davranış ekonomistlerinin de ilgisini çekmiştir.
10 ASEAN ülkesinin dışişleri bakanlarına göre para birimlerinin koordineli manipülasyonu ASEAN ekonomilerini destabilize etmek için yapılan kasıtlı bir plandı. Eski Malezya Başbakanı Mahathir Mohamad ünlü borsa spekülatörü George Soros'u Malezya ekonomisini spekülasyonlarla krize sokmakla suçladı. Malezya'daki Subang Jaya'da toplanan 30. ASEAN Toplantısı'nda 25 Temmuz 1997'de ASEAN ülkelerinin işbirliğinin arttırılması ve ASEAN çıkarlarının korunmasına dair ortak bir bildiri yayınlandı. ASEAN ülkeleri kriz öncesinde yeterli finansal birikimi sağlama konusunda görüş birli

1998 Kış Olimpiyatları, resmî adıyla XVIII Kış Olimpiyat Oyunları, 7-22 Şubat 1998'de Japonya'nın Nagano kentinde düzenlenen çok sporlu etkinliktir.
Organizasyona 72 ülkeden 2176 sporcu katılmıştır. Azerbaycan, Kenya, Makedonya, Uruguay ve Venezuela ilk kez Kış Olimpiyatları'nda yer aldı. Almanya olimpiyat takımı 12 altın, 9 gümüş, 8 bronz olmak üzere toplamda 29 madalya kazanarak madalya sıralamasının zirvesinde yer aldı.
Buz hokeyi ilk kez kadınlar kategorisinde düzenlenmiş ve ilk olimpiyat altın madalyasını ABD takımı kazanmıştır. Tara Lipinski 15 yaşındayken artistik buz pateninde kadınlar kategorisinde kazandığı altın madalya ile birlikte buz pateninde en genç olimpiyat şampiyonu olmuştur. Danimarka, Kış Olimpiyatları tarihindeki ilk madalyasını körlingte elde etti.

  *   Ev sahibi ülke ( Japonya)

Olimpik Hareket web sitesinde 1998 Nagano

2006 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası 19 Ağustos ile 3 Eylül 2006 tarihleri arasında Japonya'da düzenlenmiş basketbol organizasyonudur. Turnuva FIBA ile Japonya Basketbol Kurumu (JABBA)'nın ve 2006 Organizasyonu Komitesi'nin ortaklığı ile gerçekleşmiştir.
Bu turnuvada, 1986'dan bu yana ilk defa Dünya Şampiyonası'nda 24 ülke yer aldı; bu sayı eskiden 16 idi.
Turnuvayı finalde Yunanistan'ı 70-47 yenen İspanya kazandı.
İspanya oynadığı 9 maçın hepsini kazandı. Bronz madalyayı, Arjantin'i 96-81 yenen ABD kazandı.

Şampiyonaya katılan ulusal basketbol takımları:

Japonya ev sahibi takım statüsündedir; İtalya, Porto Riko, Sırbistan Karadağ ve Türkiye FIBA’nın davetiyle katıldılar. Arjantin 2004 Olimpiyatları Basketbol şampiyonu olarak seçilmişti. Geri kalan 18 ülke ise, kendi kıtalarında düzenlenen yarışmalarda aldıkları galibiyetler sonucunda hak kazandılar (Avrupa’dan 6, Amerika’dan 4, Asya ve Afrika’dan 3’er ve Okyanusya’dan 2).
2006 Dünya Şampiyonası kuraları 15 Ocak 2006’da Tokyo’da çekildi. Ön turlarda Grup A Sendai’de, Grup B Hiroşima’da, Grup C Hamamatsu’da ve Grup D Sapporo’da oynandı.

24 ülkenin ulusal takımının her birinin en fazla 12 oyuncu ile katıldığı turnuvada toplam 288 oyuncu görev aldı.

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

21 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006

24 Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

21 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006
(UTC +3)

24 Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

22 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006

24 Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

20 Ağustos 2006

22 Ağustos 2006

23 Ağustos 2006
(UTC +3)

24 Ağustos 2006

(UTC +3)

 Pau Gasol
 Jorge Garbajosa
 Carmelo Anthony
 Manu Ginobili
 Theodoros Papaloukas

Dünya Şampiyonası için FIBA 40 profesyonel hakem seçti.

(İngilizce) 2006 Dünya Basketbol Şampiyonası Resmî Ağ Sayfası 20 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi (Japonca: 東北地方太平洋沖地震 Tōhoku Chihō Taiheiyō-oki Jishin), 11 Mart 2011 tarihinde, merkez üssü Japonya'nın Tōhoku bölgesindeki Oshika Yarımadası'nın 72 km (45 mil) doğusunda, Pasifik Okyanusu'nda  9,1 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. Yaklaşık 6 dakika süren deprem bazı bölgelerde 40.5 metreye kadar ulaşan tsunamiye neden oldu. Tsunami dalgaları saatte 500 km hızla 6.372 km uzaklıktaki  Amerika Birleşik Devletleri'nin Hawaii adalarını vurdu. Yerin 29 km derinliğinde olan deprem, yerel saatte 14.46'da gerçekleşti. Japonya hükûmeti, felaketi resmi olarak Büyük Doğu Japonya depremi (東日本大震災, Higaşi Nihon Daishinsai) olarak adlandırdı.
Deprem ve tsunami sonucunda 19.759 kişi hayatını kaybetti, 6.242 kişi yaralandı ve 2.553 kişi kayboldu. Afet ülkede çok büyük maddi zarara yol açtı. Kara ve demiryolları ağır hasar gördü, çeşitli yerlerde yangınlar çıktı ve bir baraj yıkılarak bölgenin sular altında kalmasına neden oldu. Kuzeydoğu Japonya'da 4,4 milyon ev elektriksiz, 1,5 milyon ev ise susuz kaldı ve deprem sonucu gıda sıkıntısı da meydana geldi. Dünya Bankası'nın tahminine göre depremin ekonomik maliyeti 235 milyar Amerikan doları oldu.
Tsunami sonucu Fukuşima I ve Fukuşima II Nükleer Santrali'nde meydana gelen, özellikle üç reaktörünün erimesine ve Fukuşima'daki radyoaktif suyun boşalmasına neden olan nükleer kazalar nedeniyle yüzbinlerce kişi bölgeden tahliye edilmek zorunda kaldı. 9,1 büyüklüğündeki deprem Japonya'da bugüne kadar gerçekleşen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti. Ayrıca 2011 Tōhoku depreminin yeryüzündeki en büyük ilk beş depremin arasında olduğu açıklandı.

9,0 Mw büyüklüğündeki bir denizaltı ters fay depremi olan deprem, 11 Mart 2011 tarihinde Japonya saati ile (JSİ) saat 14.46'da (05.46 UTC) batı Pasifik Okyanusu'nda ve nispeten sığ olan 32 km'lik bir derinlikte meydana geldi. Merkezi Japonya'nın Tōhoku bölgesindeki Oshika Yarımadası'nın 72 km doğusunda olan deprem, yaklaşık altı dakika sürdü. Depreme en yakın büyük şehir, Honshū adasındaki 130 km uzaklıkta bulunan Sendai'ydi. Deprem Tokyo'dan 373 km uzaklıkta meydana geldi. Depremden önce büyük sayıda öncü deprem ve depremden sonra yüzlerce artçı deprem meydana geldi. İlk öncü deprem 9 Mart günü 7,2 Mw  büyüklüğünde, ana depremin meydana geldiği yerden 40 km uzakta meydana geldi. 6,0 büyüklüğünü geçen üç öncü deprem daha 11 Mart günü oldu. Depremden sonra; JSİ saati ile 15.06'da 7,0 Mw , JSİ 15:15'te 7,4 ve JSİ 15.26'da 7,2 büyüklüğünde artçı şoklar meydana geldi. Ana depremden beridir büyüklüğü 4,5'in üzerinde olan 800'den fazla artçı şok meydana geldi. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) müdürü Marcia McNutt, artçı şokların Omori kanununu izlediğini ve yıllarca devam edip zaman içinde durulacaklarını belirtti. Depremden bir dakika önce Japonya çapında binden fazla sismometre içeren Deprem Erken Uyarı Sistemi milyonlarca kişiyi şiddetli bir deprem olacağı yönünde uyardı. Japonya Meteoroloji Ajansı, bu erken uyarının pek çok hayat kurtardığına inandığını açıkladı.
En başta USGS tarafından 7,9 Mw  olarak duyurulan depremin büyüklüğü, kısa bir süre sonra 8,8'e, daha sonra 8,9'a ve en sonunda 9,0'a yükseltildi. Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi'nden Gerard Fryer depremden hemen sonra büyüklüğü 9,1 olarak tahmin etse de, bu görüş geniş bir katılım bulmamış, özellikle USGS tarafından kabul edilmemiştir.

Deprem Pasifik levhasının Honşu'nun altındaki tartışma konusu olan bir levhanın altına battığı yerde meydana geldi. Yılda 8-9 santimetrelik bir hızla hareket eden Pasifik levhası, Honşu'nun altındaki levhanın altına inmekte ve büyük miktarda enerji üretmektedir. Bu hareket bir sismik olaya yol açacak kadar bir gerginlik birikene kadar üstteki levhayı da aşağıya doğru iter. Deprem deniz tabanının birkaç metre yükselmesine neden oldu. Bu büyüklükteki bir deprem genelde 480 km'den büyük bir kırık uzunluğuna sahiptir, bu da uzun ve nispeten düz bir fay yüzeyi gerektirir. Bu bölgedeki levha sınırı ve batma bölgesi pek düz olmadığından depremin büyüklüğünün 8,5'ten büyük olması alışılmışın dışındadır, bu nedenle depremin büyüklüğü bazı sismologları şaşırtmıştır. Depremin merkezi Iwate ili açıklarından Ibaraki ili açıklarına kadar uzanıyordu. Japonya Meteoroloji Ajansı depremin Iwate'den Ibaraki'ye kadar 500 km uzunluğunda ve 200 km genişliğinde bir fay bölgesini kırmış olabileceğini belirtti. Yapılan analizler depremin üç olaydan oluştuğunu gösterdi. Depremin büyük bir tsunami yaratan bir başka deprem olan ve 8,6 büyüklüğünde yüzey dalgası magnitüdü olan 896 Sanriku depremi ve tsunamisi ile aynı işleyiş biçimine sahip olabileceği belirtiliyor.

Deprem 1.9±0.5×1017 julluk yüzey enerjisi açığa çıkardı, bu enerji sallantı ve tsunami şeklinde harcandı; açığa çıkan enerji miktarının 9,1 büyüklüğündeki 2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisinin neredeyse iki katı olduğu belirtildi. McNutt, bir röportajda, "Eğer bu depremden ortaya çıkan yüzey enerjisini kontrol edebilseydik, Los Angeles büyüklüğündeki bir şehre bir yıl boyunca enerji sağlayabilirdik" dedi. Depremde açığa çıkan toplam enerji miktarı yüzey enerjisinin 200 bin katıydı ve USGS tarafından 3.9×1022 olarak hesaplandı, bu da 2004'tekinden biraz daha azdır. Bu 9320 gigaton TNT'ye ve Hiroşima'ya atılan atom bombasından açığa çıkan enerjinin yaklaşık 600 milyon katına eşdeğerdir.

Tōhoku depremi ile Dünya'nın ekseninin 15 santim kaydığı, eksendeki bu kayma sonucu 24 saatlik bir günün 1,8 mikrosaniye  (bir saniyenin milyonda biri) azaldığı jeofizik uzmanları tarafından belirtildi. Keza 2004 yılı Sumatra depremi ve 2010 yılı Şili depremleri için de, Dünya eksenini kaydırdığı bilim insanlarınca söylenmişti.
Ayrıca Japonya adasının, kuzeydoğu yönüne, Tōhoku depreminin merkezine doğru 2,4 metre kaydığı açıklandı.
Tokyo civarındaki, özellikle Chiba'daki deniz doldurularak elde edilen bölgelerde toprak sıvılaşması belirgin bir biçimde gözlemlendi. Bu nedenle yaklaşık 30 bina yıkıldı, 1046 bina çeşitli derecelerde hasar gördü.
Kyushu'daki Shinmoedake yanardağı depremden iki gün sonra patladı. Yanardağ daha önce Ocak 2011'de patlamıştı, martta meydana gelen patlamanın depremle ilişkili olup olmadığı bilinmiyor. Antarktika'da sismik dalgaların Whillans Buz Akıntısı'nın 0,5 metre kadar kaymasına yol açtığı da bildirildi.
NASA'da çalışan bir araştırma ekibinin başkanı olan Dr. Richard Gross, ekibi için 1,8 mikrosaniyelik bir kaymanın bile önemli olduğunu, bunun Mars'a giden bir uzay aracının yönlendirilme biçimini etkilediğini belirtti. Gross, değişiklikleri hesaba katmamanın görevin başarısızlıkla sonuçlanması anlamına gelebileceğini söyledi.

Deprem, Japonya'nın tüm Pasifik kıyısı boyunca çok büyük bir zarara yol açmış olan büyük bir tsunamiyi tetikledi. Dalgaların yüksekliği Tarō'da ise 37,9 m, Ōfunato'da ise 23 metre olarak kaydedildi. Tsunami tüm Pasifik'e yayıldı, Güney ve Kuzey Amerika'da, Alaska'dan Şili'ye kadar olan bölgede tsunami uyarıları verildi, bu bölgelerde tsunami görülmesine karşın etkileri küçüktü. Şili'nin Pasifik kıyısı 17.000 kilometrelik uzaklıkla en uzak yerlerden biriydi, buna rağmen ülkede yüksekliği iki metreye varan dalgalar görüldü.

Japonya Meteoroloji Ajansı tarafından verilen tsunami uyarısı en yüksek seviyeydi, en az 3 m yüksekliğindeki bir "büyük tsunami" olarak nitelendirilmişti. Gerçek yüksekliğine ilişkin tahminler değişmekteydi, en yüksek tahmin 10 m ile Miyagi'deydi. Tsunami ülkede yaklaşık 470 kilometrekarelik bir alanı sular altında bıraktı.
Deprem, Japonya saati ile (JSİ) 14.46'da, Japonya'nın en yakın kıyısının 67 kilometre açığında meydana geldi ve dalgaların ilk ulaşacağı bölgeye 10 ile 30 dakika içinde ulaşacağı, sonra da daha kuzeyde ve güneydeki bölgeleri etkileyeceği bildirildi. Depremin üzerinden bir saat geçmesinden hemen sonra, Japonya saati ile saat 15.55'te, Miyagi ilinin kıyısına yakın olan Sendai Havalimanı'nı dalgaların vurduğu gözlemlendi. Dalgalar uçak ve arabaları sürükledi, ilerlerken pek çok binayı bastı ve yıktı. Tsunaminin Sendai Havalimanı'nın içinde ve çevresinde yol açtığı zarar bir NHK Haber helikopteri tarafından görüntülendi, görüntülerde yaklaşan dalgalardan kaçmaya çalışan ve dalgaların içine alınan araçlar görülebilmektedir. 4 metrelik bir tsunami Iwate ilini vurdu. Sendai'deki Wakabayashi-ku da ciddi bir şekilde dalgalar tarafından vuruldu.
2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisinde olduğu gibi, Japonya'da da 2004 tsunamisinden çok daha yerel olsa bile tsunami, depremden çok daha fazla zarara yol açtı. Tsunaminin "bütün olarak kasabaları süpürdüğü"ne ilişkin haberler vardı, bunlardan biri 9.500 kişinin kaybolduğu Minamisanriku'ydu. 14 Mart tarihine kadar kasabada toplam bin ceset bulunmuştu.
Tsunamiden ölenlerin sayısının bu denli fazla olmasınının bir sebebi de, dalgaların beklenmedik derecede yüksek olan boyutlarıydı. Tsunaminin vurduğu pek çok şehirdeki tsunami setleri dalgaların yüksekliğinden daha küçüktü. Ayrıca dalgalara yakalanan pek çok kişi dalgalardan kaçabilmek için yeterince yüksekte olduklarını düşünmüştü.
Kuji ve Ōfunato "tamamen yıkılmış ve orada bir kasaba olduğunu dair hiçbir işaret kalmamıştı". Gelen haberlere göre dalgaların üç katlı bir bina yüksekliğinde olduğu Rikuzentakata kasabası da yıkılmıştı. Gelen haberlere göre tsunamide zarar gören kasabaların arasında Kamaishi, Miyako, Ōtsuchi ve Yamada (Iwate ilinde), Namie, Sōma ve Minamisōma (Fukuşima ilinde) ve Higashimatsushima, Onagawa, Natori, Ishinomaki, and Kesennuma (Miyagi ilinde) vardır. Tsunaminin en ciddi etkileri kuzeyde Erimo'dan güneyde Ōarai'ye kadar olan 670 kilometrelik bir kıyı şeridinde hissedildi ve bölgedeki zararın çoğu depremi izleyen saat içerisinde meydana geldi. Ōarai yakınlarında tsunamiden kaynaklanan dev bir anafor görüntülendi. Tsunami Miyagi'ye bağlı Miyatojima adasına olan köprüyü tamamen önüne katarak götürdü ve 900 ada sakini mahsur kaldı. İki metre yüksekliğindeki bir tsunami depremden iki saat sonra Chiba ilini vurdu ve Asahi gibi şehirlerde hasara yol açtı.

13 Mart 2011'de, Jap

2020 Yaz Olimpiyatları ya da resmî adıyla XXXII. Yaz Olimpiyat Oyunları, 24 Temmuz-9 Ağustos 2020 tarihleri arasında Japonya'nın başkenti Tokyo'da yapılması planlanan ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle 2021'e ertelenen Olimpiyat Oyunları'dır. 7 Eylül 2013 tarihinde Buenos Aires'te yapılan 125. IOC oturumunda Tokyo ev sahibi şehir olarak ilan edildi. Tokyo, aynı zamanda 1964 Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapmıştı.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Thomas Bach ve Japonya başbakanı Şinzō Abe'nun yaptığı görüşmede anlaşmasını takiben IOC Yönetim Kurulu, Tokyo 2020 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları'nın "Tokyo 2020" adıyla 2021'de düzenlenmesine karar verdi. Yapılan açıklama göre 23 Temmuz - 8 Ağustos 2021 tarihleri arasında düzenlemesine karar verilmiştir.

Tokyo 16 Temmuz 2011 tarihinde Japon Olimpiyat Komitesi tarafından seçildi ve 2020 Oyunları için Japonya aday şehir olduğu teyit edildi. 77.000 Tokyo Olimpiyat Stadyumu'nu olimpiyat için kullanacakları duyuruldu. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından kısa listeye alındı.
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi, Türkiye'nin oyunlara aday olacağını 7 Temmuz 2011 tarihinde açıklamıştır. Adaylık, resmî olarak 13 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilmiştir. Erdoğan, 86.000 kişilik Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nun üstünün tamamen kapatılacağını belirtti. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından kısa listeye alındı.
Madrid, 1 Haziran 2011 tarihinde İspanyol Olimpiyat Komitesi yönetim kurulu tarafından aday gösterildi. 70.000 kişilik Madrid Olimpiyat Stadı'nı olimpiyat için kullanacakları duyuruldu. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından kısa listeye alındı. Yarı finalde elendi.
23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından Katar'ın 2022 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacağı için elendi.
Bakü 1 Eylül 2011 tarihinde Azerbaycan Olimpiyat Komitesi yönetim kurulu tarafından aday gösterildi. 23 Mayıs 2012 tarihinde IOC tarafından elendi.
Roma 19 Mayıs 2010 tarihinde İtalyan Millî Olimpiyat Komitesi tarafından aday gösterildi.

Buenos Aires'te yapılan oylama üç bölüm sürmüştür. Birinci bölümde, Tokyo 42, İstanbul ve Madrid ise 26′şar oy almıştır. Bu nedenle Tokyo ikinci tura geçmeye hak kazanmış, İstanbul ve Madrid eşit durumda oldukları için aralarında tekrar oylama yapılmıştır. Bu oylamada ise İstanbul, Madrid'i 45'e karşı 49 oyla geçerek ikinci tura yükselmiştir. Tokyo'nun aldığı 52 oya karşı İstanbul'un 36 oyda kalmasının ardından oyunlara ev sahipliği yapma hakkını Tokyo kazanmıştır.

  *   Ev sahibi

Japonya hükûmeti oyunlara 3 Milyar $(400.000.000.000 ¥) ayırdı. İlk olarak Tokyo'da bulunan havalimanlarının kapasitesi artırıldı. Yeni bir demir yolu hattı kuruldu. Otoyollar yenilendi ve genişletildi.

2020 Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunları resmî logosu 24 Temmuz 2015 tarihinde açıklandı. Logoda Tokyonun "T" harfi stilize ediliyor. Sağ üstteki kırmızı daire Japonya bayrağını ve kapsayıcı bir dünyayı temsil eder.
Resmî logonun bazı yerlerden esinlenerek yapıldığını orijinal olmadığı tartışıldı ancak Tokyo'nun organizasyon komitesi başkanı iddiaları yalanladı.

2015 itibarıyla 1.5 milyon $ değerinde Olimpiyat tarihinin en pahalı sponsorluk anlaşmaları sağlandı (daha önce 2008 Yaz Olimpiyatları 1.3 milyon $).

The Coca-Cola Company
Atos
Bridgestone
Dow Chemical
Electronic Arts
General Electric
McDonald's
Omega SA
Panasonic
Procter & Gamble
Samsung Electronics
Toyota
Visa

Asahi Breweries
ASICS
Canon Inc.
Fujitsu
JX Holdings
Mitsui Fudosan
Mizuho Financial Group
Nippon Life
NEC Corporation
Nippon Telegraph and Telephone
Nomura Holdings
Sumitomo Mitsui Financial Group
Tokio Marine Nichido

All Nippon Airways
Japan Airlines
Sega
Tokyo Gas

Koronavirüs salgını nedeniyle sporcuların ve izleyicilerin etkileneceğine dair endişeler oluştu. Ocak ayının sonunda Tokyo Olimpiyat organizatörleri, iptal kararlarını düşünmediklerini açıkladı. Birkaç hafta sonra Tokyo Valisi Yuriko Koike, oyunların ertelenmesi ve iptalin söz konusu olmadığını belirtti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Thomas Bach, oyunların ertelenmeyeceği ve iptalin gündemde olmadığını, planlandığı tarihte yapılacakmış gibi hazırlıkların devam edilmesini söyledi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi 18 Mart'ta yapılan açıklamada oyunların iptali ve erteleme kararın olmadığı belirtti.
IOC, 22 Mart günü yaptığı toplantıda iptal ve erteleme kararını 4 hafta açıklanacağını söyledi. 22 Mart'ta Avustralya ile Kanada, oyunların erteleme kararı olmadığı takdirde sporcularını göndermeyeceğini ve oyunlara katılmayacağını açıkladı.
23 Mart günü yapılan açıklamayla olimpiyatların 1 sene ertelendiği aktarıldı.

 Wikimedia Commons'ta 2020 Yaz Olimpiyatları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

32. Olimpiyat Oyunları 2020 Çalışma Grubu raporu4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1.3 MB)
Tokyo 2020 (Olympics.com)

2023 FIBA Basketbol Dünya Kupası, erkek millî basketbol takımları için düzenlenen FIBA Basketbol Dünya Kupası'nın 19. turnuvasıydı. Turnuva, 32 takımın yer aldığı ikinci turnuvaydı ve tarihinde ilk kez birden fazla ülke (Filipinler, Japonya ve Endonezya) tarafından 25 Ağustos - 10 Eylül 2023 tarihleri arasında düzenlendi.
Bu turnuva Endonezya'nın ev sahipliğinde düzenlenen ilk Dünya Kupası olurken, Filipinler ve Japonya'nın ev sahipliğinde düzenlenen ikinci Dünya Kupası oldu ve her iki ülke de turnuvaya sırasıyla 1978 ve 2006 yıllarında ev sahipliği yapmıştı. Turnuva aynı zamanda Çin'in 2019 ve bir sonraki ev sahibi Katar'ın 2027 turnuvasına ev sahipliği yapmasının ardından üst üste Asya'da düzenlenen üç Dünya Kupası'ndan ikincisi olma özelliğini taşırken, turnuva tarihinde ilk kez bir ev sahibi ülke turnuvaya katılma hakkı elde edemedi. Aynı zamanda Amerika ve Avrupa kıtalarının her birinden en iyi iki takım ile Afrika, Asya ve Okyanusya kıtalarının her birinden en iyi takımın turnuvanın ev sahibi Fransa ile birlikte katılacağı 2024 Yaz Olimpiyatları için eleme niteliği taşımaktaydı.
Almanya finalde Sırbistan'ı 83-77 mağlup ederek turnuvadaki ilk şampiyonluğunu kazandı. Bu Almanya için ilk Dünya Kupası finali olurken, Sırbistan için 2014 finalinden sonra son üç turnuvada ikinci kez finalde yer almak anlamına geliyordu. Kanada, Amerika Birleşik Devletleri'ni 127-118 mağlup ederek Dünya Kupası tarihindeki ilk madalyası olan bronz madalyayı kazanmayı başardı.
Turnuva ayrıca, Bocaue'deki Philippine Arena'da oynanan Dominik Cumhuriyeti-Filipinler maçını izleyen 38.115 seyirci ile 1994 yılında Toronto'daki SkyDome'da oynanan final maçındaki 32.616 seyirci rekorunu kırarak tarihin en çok seyirci çeken Dünya Kupası maçı rekorunu kırdı. Letonya, Güney Sudan ve Gürcistan ilk kez Dünya Kupası'na katılırken Letonya ilk beşte yer aldı. Ev sahibi Japonya en iyi performans gösteren Asya takımı olarak Olimpiyatlara katılmaya hak kazanırken, ev sahibi Filipinler 2024 FIBA Olimpiyat Elemeleri Turnuvası'na katılmaya hak kazandı. Her iki ev sahibi de turnuvada galibiyet elde etti.
Son şampiyon İspanya ikinci turda Letonya ve Kanada'ya yenilerek turnuvayı ancak dokuzuncu sırada tamamlayabildi. İspanya 1994'ten beri ilk kez çeyrek finali kaçırmış oldu. Olimpiyat şampiyonu Amerika Birleşik Devletleri de üst üste ikinci kez madalya kazanamadı.

7 Haziran 2016 tarihinde FIBA, 2023 FIBA Basketbol Dünya Kupası için teklif verme sürecini onayladı.
Üye federasyonların ortak teklifleri de 2023'ten itibaren FIBA Merkez Kurulu tarafından onaylandı ve bir önceki turnuvaya ev sahipliği yapan konfederasyondan bir ülkenin Dünya Kupası ev sahipliği hakları için teklif vermesinde herhangi bir kısıtlama söz konusu değildi.
1 Haziran 2017 tarihinde FIBA, Dünya Kupası ev sahipliği için aday listesini onayladı.

 Arjantin /  Uruguay
 Filipinler /  Japonya /  Endonezya
 Rusya (çekildi)
 Türkiye (çekildi)
Tek başına teklif veren Rusya ve Türkiye'nin tekliflerini geri çekmesiyle Filipinler-Japonya-Endonezya ve Arjantin-Uruguay'ın ortak teklifleri yarışta kaldı ve 2023 turnuvası otomatik olarak birden fazla ülkenin ev sahipliğinde düzenlenecek ilk turnuva oldu.

9 Aralık 2017'de Filipinler, Japonya ve Endonezya'nın teklifi kazandığı ve gelecek Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacağı açıklandı, Arjantin ve Uruguay'ın aynı gün ortak tekliflerini geri çekmelerinin ardından FIBA ev sahipliği haklarını oy birliği ile verdi.

Eş ev sahipleri olan Filipinler ve Japonya, eş ev sahibi Endonezya ile birlikte ortak ev sahipliği hakkı kazandıklarında turnuvaya otomatik olarak katılma hakkı elde ettiler. Ancak, FIBA Endonezya millî takımının 2021'e kadar rekabetçi olmasını istediği ve bu nedenle Endonezya'nın 2022 FIBA Asya Kupası'na (2021'den ertelendi) katılmasını ve ilk sekizde bitirmesini (çeyrek finale yükselmesini) şart koştuğu için Endonezya'nın ev sahibi olma hakkı şarta bağlıydı. Endonezya ev sahibi olarak Asya Kupası'na resmi olarak katılmaya hak kazandı ve ön eleme turundan tur atladı, ancak play-off turunda (son 16 turu) Çin'e yenildi ve bu nedenle FIBA Basketbol Dünya Kupası'na katılma hakkı elde edemedi. Bu, FIBA Basketbol Dünya Kupası tarihinde ilk kez bir ev sahibi ülkenin turnuvaya katılamaması anlamına gelmekteydi.
Dört FIBA bölgesinden 80 takım FIBA Kıta Kupalarına (AfroBasket 2021, 2022 FIBA AmeriCup, 2022 FIBA Asya Kupası ve EuroBasket 2022 katılarak Dünya Kupası elemelerine katılmaya hak kazandı. Avrupa ve Amerika kıtaları için, ek takımlar söz konusu bölgelerin ön elemeleri yoluyla katılım sağladı. Hem AfroBasket hem de Asya Kupası katılımcıları, kendi bölgelerinin elemelerinde de yer alacak takımlardan oluşuyordu. Elemelerin ilk maçı 25 Kasım 2021 tarihinde Minsk'te, Avrupa Elemeleri kapsamında Belarus ile Türkiye arasında oynandı. Dünya Kupası elemeleri için kura çekimi 31 Ağustos 2021 tarihinde İsviçre'nin Mies kentindeki Patrick Baumann Basketbol Evi'nde gerçekleştirildi.
Amerika, Asya/Okyanusya ve Afrika elemelerinin ilk turunda 16'şar takım yer alırken, Avrupa'da 32 takım mücadele edecek. A Klasmanı takımları, ev sahibi ve deplasmanlı round-robin şeklinde oynanmak üzere dörderli gruplara ayrıldı. Her grupta ilk üçe giren takımlar ikinci tura yükseldi. Dünya Kupası elemelerinin ikinci turunda takımlar, Avrupa'da dört ve diğer elemelerde iki grup olmak üzere toplam altı gruba ayrıldı. Takımlar birinci turdaki puanlarını taşıdılar ve diğer üç takımla ev sahibi ve deplasmanlı bir round-robin'de tekrar karşılaştılar. Her gruptaki en iyi takımlar Dünya Kupasına katılmaya hak kazandı. Wild card seçimi yapılmadı ve Olimpiyat şampiyonlarının (Amerika Birleşik Devletleri) turnuvada yer alması garanti edilmedi.
FIBA Basketbol Dünya Kupası 2023'e katılacak 32 takımın tamamı 27 Şubat 2023'te altıncı eleme turunun sonunda belirlendi.

28 Ağustos 2022'de Finlandiya ve Fildişi Sahili sırasıyla Avrupa ve Afrika'dan turnuvaya katılmaya hak kazanan ilk takımlar oldu. Ertesi gün Yeni Zelanda, ev sahibi Japonya ve Filipinler dışında turnuvaya katılmaya hak kazanan ilk Asya takımı oldu. Finlandiya, 2014 yılında İspanya'da düzenlenen turnuvadaki katılımının ardından ikinci kez Dünya Kupası'na katılım hakkı elde etti. 10 Kasım 2022'de Kanada, Amerika kıtasından turnuvaya katılmaya hak kazanan ilk takım oldu.
Finlandiya'nın yanı sıra Slovenya, Mısır ve Meksika, Çin'deki 2019 turnuvasını kaçırdıktan sonra 2014'ten bu yana Dünya Kupası'na geri döndü.
Lübnan 2010'daki katılımının ardından Dünya Kupası'na geri dönerken Letonya, Güney Sudan ve Gürcistan FIBA Basketbol Dünya Kupası'nda ilk kez yer aldılar. Yeşil Burun Adaları da ilk kez Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanarak turnuva tarihinde katılmaya hak kazanan en küçük ülke oldu.
Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri de turnuvaya katılmaya hak kazanarak 1950'deki başlangıcından bu yana tüm Dünya Kupalarına katılma serilerini sürdürdüler.
Asya Elemeleri'nin ikinci penceresinden günler önce Güney Kore, ikinci pencere kampanyasında takıma katılması planlanan oyuncularından birinin COVID-19 testinin pozitif çıkması nedeniyle turnuvadan çekildi. Kore Basketbol Federasyonu, elemelere katılmamasını haklı göstermek için FIBA'ya itirazda bulundu ancak reddedildi. Sonuç olarak Güney Kore, üst üste iki turnuvaya (2014 ve 2019) katıldıktan sonra Dünya Kupası'na katılamadı. Cezayir de benzer nedenlerle turnuvadan çekildi. 2019 Dünya Kupası'na da katılan Rusya, Şubat 2022'de Ukrayna'yı işgal etmesi nedeniyle Dünya Kupası ve elemeleri de dahil olmak üzere FIBA turnuvalarından men edildi. Belarus da FIBA turnuvalarından men edildi ve Avrupa Elemeleri'nde oynadıkları maçların geçmiş sonuçları iptal edildi. Mali, elemeler sırasında iki maçta hükmen mağlup sayılarak diskalifiye edildi.
Çin'de düzenlenen 2019 Dünya Kupası'nda gümüş madalya kazanan ve 1986'da İspanya'da düzenlenen turnuvadan bu yana üst üste dokuz kez turnuvaya katılan son FIBA AmeriCup şampiyonu Arjantin, son eleme turunda Dominik Cumhuriyeti'ne yenilerek turnuvaya katılamadı. Afrika'daki önemli ülkeler de Dünya Kupası'na katılamadı. 2023'ten önceki son üç Dünya Kupası'na (2010, 2014 ve 2019) katılan iki kez AfroBasket şampiyonu Tunus, 2014 ve 2019'a katılmaya hak kazanan Senegal ve Tokyo'daki 2020 Yaz Olimpiyatları'na katılmaya hak kazanan tek Afrika ülkesi olan Nijerya da bu ülkeler arasında yer aldı.
Turnuva öncesi FIBA Erkekler Dünya Sıralamasındaki son konumlarını gösteren parantez içindeki sayılarla birlikte bölgelere göre listelenen nitelikli takımlar şunlardı:

Kura çekimi 29 Nisan 2023 tarihinde Quezon City, Filipinler'deki Araneta Coliseum'da PHT ile 19.30'da gerçekleştirildi.
FIBA Basketbol Dünya Kupası 2023 Küresel Elçisi Luis Scola (Arjantin) ve 2011 NBA şampiyonu Dirk Nowitzki (Almanya), üç ev sahibi ülkenin Yerel Elçileri 2014 Filipinler Dünya Kupası takımı üyesi LA Tenorio ve Miss Universe 2018 Catriona Gray (Filipinler), eski millî takım üyesi ve Levanga Hokkaido'nun mevcut başkanı Takehiko Orimo (Japonya) ve oyuncu Raffi Ahmad (Endonezya) ile birlikte kura törenini yönetti. Amerikalı rapçi ve şarkıcı Saweetie ile Filipinli sanatçılar Billy Crawford ve Sarah Geronimo kura çekimi sırasında sahne aldı.
Kura çekimi için 32 takım Şubat 2023 FIBA Dünya Sıralamasına göre sekiz potaya dağıtıldı. Filipinler, turnuvanın final aşamasının ev sahibi olarak en iyi üç takımla (İspanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya) birlikte 1. torbaya tahsis edildi. Geri kalan 28 takım, Şubat 2023 FIBA Dünya Sıralamasına göre 2 ila 8. torbalara dağıtıldı ve ev sahibi Japonya 7. torbaya yerleştirildi.
Ayrıca, üç ev sahibi ülkeye grup aşamasında ev sahipliği yapacak birer takım seçme ayrıcalığı verildi. Amerika Birleşik Devletleri Filipinler'de, Slovenya Japonya'da ve Kanada Endonezya'da oynamak üzere seçildi. FIBA, kura çekim sürecini etkilemeyeceğini söylediği seçim için "ticari nedenleri" gerekçe gösterdi.
Kura çekimi iki küme potadan oluşmuştur. 1, 3, 5 ve 7. torbalardaki takımlar A, C, E ve G gruplarına çekilirken, 2, 4, 6 ve 8. torbalardaki takımlar B, D, F ve H 

735-737 Japonya çiçek hastalığı epidemisi (天平の疫病大流行, Tenpyō no ekibyō dairyūkō, "Tenpyō dönemi epidemisi") Japonya'nın çoğunu etkileyen büyük bir çiçek hastalığı salgınıdır. Tüm Japon nüfusunun yaklaşık 1/3'ünü öldüren salgının ülke genelinde önemli sosyal, ekonomik ve dini yansımaları oldu.

Salgından birkaç on yıl önce Japon yetkililer Çin'in genel toplumunda  salgınlarını bildirme politikasını benimsemişti. Bu kayıt uygulaması, çiçek hastalığının 735-737 yılları arasında Japonya'yı etkileyen hastalık olarak tanımlanmasını büyük ölçüde kolaylaştırdı.
Japonya ile Asya anakarası arasındaki artan temas, daha sık ve ciddi bulaşıcı hastalık salgınlarına yol açmıştı. 735-737 çiçek hastalığı salgınının, kuzey Kyushu'daki Dazaifu, Fukuoka'da  başladığı ve enfeksiyonun, Kore yarımadasında hastalığa yakalanan bir Japon balıkçı tarafından taşındığı kaydedildi. Hastalık o yıl kuzey Kyushu'ya hızla yayıldı ve sonraki yıl boyunca devam etti. 736'ya gelindiğinde, Kyushu'daki birçok çiftci ya ölüyordu ya da toprağını terk ediyordu. Bu da tarımsal verimin düşmesine ve nihayetinde kıtlığa yol açtı.
Ayrıca 736'da, bir grup Japon hükûmet yetkilisi salgın yayılırken kuzey Kyushu'da bulundu. Parti üyeleri hastalanıp öldükçe Kore yarımadasındaki görevlerinden vazgeçmek durumunda kaldılar. Çiçek hastalığıyla başkente dönen yetkililer, hastalığın doğu Japonya ve Nara'ya yayılmasına neden oldular. Hastalık 737'de Japonya'yı kasıp kavurmaya devam etti. Pandeminin büyük etkisinin bir sonucu da 737 Ağustos'una kadar çıkarılmış olan vergi muafiyetinin tüm Japonya'ya genişletilmesiydi.
Mali raporlara dayanarak, 735-737 çiçek hastalığı salgını için yetişkin ölüm oranının Japonya'nın tüm nüfusunun %25-35'i olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bazı bölgelerde çok daha yüksek oranlar yaşanmaktadır. Toplumun tüm katmanları etkilendi. Siyasi olarak güçlü Fujiwara boyunun dört erkek kardeşi de dahil olmak üzere, 737'de çiçek hastalığı nedeniyle birçok saray soylusu öldü: Fujiwara no Muchimaro (680-737), Fujiwara no Fusasaki (681-737), Fujiwara no Umakai (694-737) ve Fujiwara hayır Maro (695-737). Kraliyet senatosundan ani ayrılmalar nedeniyle ünlü rakip Tachibana no Moroe İmparator Shōmu heyetinde yüksek resmi bir pozisyona yükseldi.
Salgın yalnızca nüfusun büyük bir bölümünü öldürmekle kalmadı, Japonya genelinde önemli yerinden edilme, göç ve emek dengesizliğini tetikledi. İnşaat ve çiftçilik, özellikle pirinç ekimi büyük ölçüde etkilendi.

Japonya'nın soyluları, vergi muafiyetlerinin verilmesine ek olarak, salgının etkilerini azaltmak, yaygın nüfus göçünü durdurmaya yardımcı olmak ve çiftçi topluluklarını yeniden canlandırmak için benzeri görülmemiş uygulamalara geçti. Örneğin, çiçek hastalığı salgınının seyrini takip etmesinden birkaç yıl sonra, Japon liderler, tarım arazilerinde çalışmak isteyenlere özel arazi mülkiyeti sunarak tarımsal üretkenliği teşvik etmeye çalıştılar.
Ayrıca trajediden kişisel olarak sorumlu hisseden İmparator Shōmu, büyük tapınak Tōdai-ji ve Daibutsu'nun inşasını başlatarak Budizmin resmi desteğini büyük ölçüde artırdı. Yine diğer eyalet tapınaklarının inşası için önemli finansal destek sağladı. Daibutsu'yu tek başına imar etmenin maliyetinin ülkeyi neredeyse iflas ettiği söylendi.
Sonraki birkaç yüzyıl boyunca Japonya çiçek hastalığı salgınları yaşamaya devam etti. Ancak 2. binyılın başlarında çiçek hastalığı Japon nüfusuna özgü hale geldi ve bu nedenle salgınlar daha az yıkıcı oldu.

Salgınlar listesi
Virüs

ASIMO (アシモ, Aşimo) Honda Motor tarafından tasarlanmış ve üretilmiş insansı robottur. 130 santimetre yüksekliğinde 54 kilogram ağırlığında olan robot, sırt çantası giymekte olan bir astronot görünümündedir ve iki ayak üstünde saatte 6 kilometreye varan bir hızda yürüyebilme ve koşabilme yetisinde sahiptir. ASIMO, Honda'nın Araştırma ve Geliştirme Merkezi tarafından Japonya'da üretilmiştir. 1986 yılında Honda tarafından başlatılan insansı robot serisinin 11. parçasıdır.
Resmi olarak, ASIMO adı, İngilizce "Advanced Step in Innovative MObility" tamlamasından türetilmiş bir kısaltmadır. Japoncada 足も biçiminde yazılır ve aşimo biçiminde sesletilir. İsmi birçok insan tarafından yazdığı robot kitaplarıyla tanınan Isaac Asimov ile ilişkilendirilse de bu tamamen bir rastlantıdır.
2007 yılı itibarıyla üretilmiş 46 adet ASIMO robotu bulunmaktadır. Her birinin üretimi 1 milyon dolardan daha aza mâl olur ve yıllık 166.000 dolara kiralanabilirler.

E0 1986'da görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E1 1987'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E2 1987'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E3 1987'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E4 1991'de görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E5 1991'de görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E6 1991'de görücüye çıktı | Website22 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

P1 1993'te görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
P2 1996'da görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
P3 1997'de görücüye çıktı | Website15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ASIMO 2000 olarak açıkladı.
ASIMO için 2001 yılında kiralama açıklandı.
Akıllı ASIMO, 2002 yılında açıklandı.
İleri Bilgili ASIMO, 2004 yılında açıklandı.
Yeni ASIMO, 2005 yılında açıklandı.

2000'li yıllarda Honda, ASIMO'ya insanlar ile daha iyi iletişim kurmasına olanak sağlayacak yeni birtakım özellikler ekledi. Bu özellikler 5 kategori altında sınıflandırılabilir:
1. Hareketli nesneleri tanıma

ASIMO, başının üstüne iliştirilen kamera sayesinde yakaladığı görsel bilgiyi kullanır ve mesafeyi koruyarak çoklu nesnelerin hareketlerini saptayabilir. Bu özellikle birlikte, kamerasının yardımıyla hareket eden bir kişi ya da nesneyi takip edebilir; bir kişi ona yaklaştığında elini uzatarak onunla tokalaşabilir.
2. Jest ve mimikleri tanıma

ASIMO ayrıca yakınındaki bir elin hareketlerini ve duruşunu yorumlayabilir. Jest ve mimikleri algılar. Bu nedenle ASIMO yalnızca sesli komutlar ile değil insanın doğal hareketleri ile de yönetilebilir. Bu özellik ASIMO'ya ona bir el uzatıldğında bunu tanımlama olanağı verir. Ona gösterilen bir yöne doğru hareket edebilir. Biri ona el salladığında karşılık verebilir.
3. Çevre tanıma

ASIMO, çevresindeki nesne ve arazi koşullarını tanımlayabilir ve hem kendi güvenliği hem de çevresindeki insanların güvenliği için uygun bir biçimde hareket eder. Örneğin, merdiven gibi bir tehlike saptadığında durur ve diğer nesne ve kişilere çarpmaktan kaçınır.
4. Sesleri ayırt edebilme

ASIMO'nun duyduğu seslerin kaynağını saptayabilmesi için özellikleri geliştirilmiştir. İnsan sesi ile diğer sesler arasındaki ayrımları anlayabilir. Adını duyduğunda karşılık verebilir. Ona doğru konuşan insana dönebilir ve düşme, kırılma gibi ani bir ses duyduğunda sesin geldiği yöne hareket edebilir. Kendisine yöneltilen sorulara kısa sözcüklerle yanıt verebilir ya da baş sallayabilir.
5. Yüz tanıma

ASIMO, karşısındaki kişi hareket hâlinde olsa bile, insanların yüzünü tanıyabilme yetisine sahiptir. Yaklaşık 10 değişik yüzü tanıyabilir. Belleğine yüklediği takdirde onları adlarıyla çağırabilir.

Orijinal ASIMO Web Sitesi (Worldwide)22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Honda (İngilizce)
Orijinal ASIMO Web Sitesi2 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Honda (Japonca)
Orijinal ASIMO Web Sitesi10 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Honda (İngilizce)

Ada ülkesi, ana bölgesi bir ya da birçok adadan oluşan ülkeler için kullanılan terim. Dünyadaki ülkelerin 49 tanesi ada ülkesi olup, bu sayı tüm ülkelerin yaklaşık olarak %25'ine tekabül etmektedir.

Ada ülkelerinde genellikle demokrasi görülürken, demokrasiyle yönetilen ülkelerin oranı, ada devleti olmayan ülkelere göre oldukça yüksektir. Bununla birlikte birçok ülkenin tarihinde siyasi bakımdan istikrarsızlar görülmektedir.

Ada ülkeleri, genellikle tarih boyunca topraklara sahip olmak isteyen devletler arası anlaşmazlıklara, akabinde ise sık sık yaşanan deniz savaşlarına sahne olmuştur. Bunda karadan herhangi bir ülkeyle sınıra sahip olmaması, kara devletlerine göre daha küçük olmaları ve deniz ile hava ulaşımına bağımlı olmaları etkilidir. Günümüzde ise birçok ada ülkesinin ordusu bulunmamakta, çok küçük olmakta ya da paralı askerlerden oluşmakta, bu sayede ise işgalcilere açık konumda bulunmaktadır.

Rüzgâr gücü, hidrolik güç, jeotermal enerji, biodizel gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, artan petrol fiyatları yüzünden hızlı bir şekilde yükselmektedir.

Ada devletlerinin birçoğu, diğer devletlere nazaran iklim değişikliklerinden oldukça fazla etkilenmektedir. Büyük Okyanus'taki düşük rakımlı ada ülkeleri suların yükselmesiyle birlikte batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Yaşanan iklim değişiklikleri sebebiyle kasırga, kuraklık, tayfun ve sel gibi çeşitli doğal afetler sık sık yaşanmakta ve ülkelerdeki yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir.

Diğer ülkelere göre daha küçük ekonomiye sahip Birleşik Krallık, Japonya ve Avustralya dışındaki ada ülkelerinin ekonomileri genellikle turizm ve denizciliğe dayalıdır.

Birleşik Krallık, Trinidad ve Tobago, Yeni Zelanda ve Singapur gibi bazı ada ülkeleri bir ya da iki büyük adadan oluşurken; Filipinler, Maldivler ve Endonezya gibi ülkeler yüzlerce adaya yayılmıştır. Birleşik Krallık ile İrlanda, Haiti ile Dominik Cumhuriyeti gibi bazı devletler ise aynı ada üzerinde bulunmaktadırlar.
Coğrafi bakımdan bir adadan çok kıta olarak kabul edilen Avustralya, geçmişte turizm amacıyla oluşturulan bir ada olarak kabul edilmekteydi. Buna rağmen sık sık ada ülkesi olarak da tabir edilmektedir.

Ada ülkeleri listesi
Takımada
Ülkeler listesi

Ahşap baskı, Doğu Asya'da yaygın olarak kullanılan ve antik çağda Çin'de tekstil ve daha sonra kâğıt üzerine baskı yöntemi olarak kullanılan metin, resim veya desenleri basma tekniğidir. Her sayfa veya görüntü, orijinal düzeyde yalnızca bazı alanlar ve çizgiler bırakacak şekilde ahşap bir blok oyularak oluşturulur; bir kabartma baskı işleminde mürekkeplenen ve baskıda gösterilen bunlardır. Blokları oymak yetenekli ve zahmetli bir iştir, ancak daha sonra çok sayıda baskı basılabilir.
Ahşap baskı tekniği, yazılı iletişimin yaygınlaşmasının öncülüğünü yapmış olan bir baskı tekniğidir. Bu baskı tekniği, çok sayıda belge ve kitabın basımını kolaylaştırmış ve böylece bilginin yaygınlaşmasına ve korunmasına katkıda bulunmuştur.
Kumaş üzerine baskı yöntemi olarak, Çin'den günümüze kalan en eski örnekler MS 220'den öncesine kadar uzanmaktadır. Ahşap baskı tekniği, ilk olarak Çin'de, Tang Hanedanlığı (618-907) döneminde ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıla kadar kitapların ve diğer metinlerin yanı sıra görüntülerin basılmasında da yaygın olarak kullanılan Doğu Asya yöntemi olarak kaldı. Ukiyo-e, en iyi bilinen Japon ahşap baskı sanatıdır. Avrupa'da görüntüleri kağıda basma tekniğinin çoğu kullanımı, esas olarak 15. yüzyılda üretilen blok kitaplar dışında, gravür sanat terimiyle kapsanmaktadır.

Ahşap baskı tekniğinin tarihi, Budizmin yayılması ve kağıt üretimindeki gelişmelerle doğrudan ilişkilidir. Çinli keşişler, Budizmin kitaplarını elde etmek ve yaymak için ahşap baskı teknolojisini kullanmışlardır. İlk olarak, yazıların ahşap bloklara oyulması ve ardından mürekkep ile kaplanarak kağıda basılmasıyla gerçekleştirilen bu teknik, kitap basımının yaygınlaşmasına ve yaygınlaşan Budizmin etkisini daha da arttırmasına yardımcı oldu.
Ahşap baskı tekniği, Çin'den Japonya'ya ve Kore'ye kadar yayıldı ve 8. yüzyılda Avrupa'ya ulaştı. Avrupa'da, Gutenberg'in matbaa teknolojisiyle birlikte, ahşap baskı teknolojisi daha da gelişti ve kitap basımı daha hızlı ve daha ucuz hale geldi. Günümüzde, ahşap baskı tekniği hala bazı kültürel etkinliklerde kullanılmaktadır ve geleneksel bir baskı tekniği olarak değerini korumaktadır.
Ahşap baskı tekniği, yazılı iletişimin yaygınlaşmasının öncülüğünü yapmış olan bir baskı tekniğidir. Bu baskı tekniği, ilk olarak Çin'de, Tang Hanedanlığı (618-907) döneminde ortaya çıkmıştır. Çinli keşişler, Budizmin kitaplarını elde etmek ve yaymak için ahşap baskı teknolojisini kullanmışlardır. İlk olarak, yazıların ahşap bloklara oyulması ve ardından mürekkep ile kaplanarak kağıda basılmasıyla gerçekleştirilen bu teknik, kitap basımının yaygınlaşmasına ve yaygınlaşan Budizmin etkisini daha da arttırmasına yardımcı oldu.
Ahşap baskı tekniği, Çin'den Japonya'ya ve Kore'ye kadar yayıldı ve 8. yüzyılda Avrupa'ya ulaştı. Avrupa'da, Gutenberg'in matbaa teknolojisiyle birlikte, ahşap baskı teknolojisi daha da gelişti ve kitap basımı daha hızlı ve daha ucuz hale geldi. Günümüzde, ahşap baskı tekniği hala bazı kültürel etkinliklerde kullanılmaktadır ve geleneksel bir baskı tekniği olarak değerini korumaktadır.

Ahşap baskı tekniği, Çin'den Japonya'ya ve Kore'ye kadar yayıldı. Japonya'da, ahşap baskı tekniği Heian döneminde (794-1185) gelişti ve daha sonra Edo döneminde (1603-1868) en yüksek seviyeye ulaştı. Japonya'da ahşap baskı, ukiyo-e adı verilen bir sanat formu olarak gelişti ve kitap, resim ve tiyatro baskıları için kullanıldı.
Avrupa'da, ahşap baskı tekniği 14. yüzyılda İtalya'da kullanılmaya başlandı. Ancak, bu teknoloji özellikle 15. yüzyılın ortalarında Johannes Gutenberg'in matbaası ile birlikte gelişti. Avrupa'da ahşap baskı, kitap, broşür, kartpostal, para ve hatta tıp baskıları için kullanıldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, ahşap baskı tekniği 18. yüzyılda kullanılmaya başlandı ve İstanbul'daki Matbaa-i Amire'de geliştirildi. Ahşap baskı tekniği, Osmanlı İmparatorluğu'nda yayınlanan kitapların basımında kullanıldı ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda modern matbaa teknolojisi ile birlikte gelişti.

El işi bir baskı yöntemi olan ahşap baskı, geleneksel bir baskı yöntemi olarak kabul edilir. Bu yöntemde, bir ahşap blok üzerindeki yüzey kabartmaları mürekkeple kaplanır ve ardından kağıt üzerine uygulanır. Kabartma yüzeyler genellikle baskının siyah-beyaz şekilde çıkarılmasını sağlamak için tek renkli ve basit tasarımlar kullanılır.
Ahşap baskı, basit bir teknik olsa da, titiz ve özenli bir çalışma gerektirir. İlk olarak, bir tasarımcı ya da sanatçı, bir çizim oluşturur ve bu çizim daha sonra bir ahşap blok üzerinde kesilir. Kesilmiş blok daha sonra mürekkeple kaplanır ve kağıt üzerine uygulanır. Bu işlem birkaç kez tekrarlanarak, istenen sonucu elde etmek için renk katmanları oluşturulabilir.
Günümüzde ahşap baskı, özellikle el yapımı sanat eserleri üretmek için kullanılmaktadır. Ancak, teknolojideki gelişmeler nedeniyle, daha hızlı ve daha kolay bir dijital baskı yöntemi olan dijital baskı, ahşap baskının yerini almıştır.

Barrett, Timothy Hugh (2008), The Woman Who Discovered Printing, Great Britain: Yale University Press, ISBN 978-0-300-12728-7 
Bulliet, Richard W. (1987). "Medieval Arabic Tarsh: A Forgotten Chapter in the History of Printing" (PDF). Journal of the American Oriental Society. 107 (3): 427-438. doi:10.2307/603463. JSTOR 603463. 4 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)17 Ocak 2019. 
Carter, John (2006). An ABC for Book Collectors (8. bas.). Delaware: Oak Knoll Books. ISBN 9781584561125. 
Chia, Lucille (2011), Knowledge and Text Production in an Age of Print: China, 900-1400, Brill 
Lane, Richard (1978). Images from the Floating World: The Japanese Print. Old Saybrook, CT: Konecky & Konecky. ISBN 978-1-56852-481-8. OCLC 475522764. 
McMurtrie, Douglas C. (1962), THE BOOK: The Story of Printing & Bookmaking, Oxford University Press, seventh edition 
Rivière, Jean Roger (1966). Summa Artis XX. El arte de la China (İspanyolca). Madrid: Espasa Calpe. 
Tsien, Tsuen-Hsuin (1985), Science and Civilization in China. Vol. 5: Chemistry and Chemical Technology. Part 1: Paper and Printing, Cambridge University Press, ISBN 0-521-08690-6 
Twitchett, Denis (1998b), The Cambridge History of China Volume 8 The Ming Dynasty, 1368—1644, Part 2, Cambridge University Press 
Wilkinson, Endymion (2012), Chinese History: A New Manual, Harvard University Asia Center for the Harvard-Yenching Institute 

Centre for the History of the Book 27 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Excellent images and descriptions of examples, mostly Chinese, from the Schoyen Collection 11 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fine example 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of a European block-book, Apocalypse, with hand-colouring
Chinese book-binding methods, from the V&A Museum
Chinese book-binding methods 10 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the International Dunhuang Project
Chinese woodblock prints 26 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from SOAS University of London
"Multiple Impressions: Contemporary Chinese Woodblock Prints" 29 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the University of Michigan Museum of Art
American Printing History Association—Numerous links to Online Resources and Other Organizations
Gutenberg Projesi'nde  Wood-Block Printing, by F. Morley Fletcher, Illustrated by A. W. Seaby 
Block printing in India 3 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prints & People: A Social History of Printed Pictures 17 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an exhibition catalog from The Metropolitan Museum of Art (fully available online as PDF), which contains material on woodblock printing
The History of Chinese Bookbinding: the case of Dunhuang findings
Video: Block-printed wallpaper 27 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a video demonstrating printing of multicolored wallpaper with a press, using blocks produced by William Morris

Akatsuki (Japonca: あかつき, 暁, Türkçe: "Şafak"), eskiden Venus Climate Orbiter (VCO, Venüs İklim Tarayıcısı) ve Planet-C (Gezegen-C) olarak bilinen, Venüs'ü keşfetmek için tasarlanmış bir Japon uzay sondasıdır. 20 Mayıs 2010 tarihinde bir H-IIA 202 roketinden fırlatıldı.
Akatsuki, 1998'de uzaya fırlatılan ancak planlandığı gibi 2003'te Mars'ın yörüngesine giremeyen Nozomi sondasından bu yana Japonya'nın uzaydaki ilk gezegen keşif misyonudur.
Akatsuki, çeşitli dalga boylarında çalışan beş farklı kamera kullanarak atmosferin tabakalaşmasını, atmosfer dinamiklerini ve bulut fiziğini inceledi. Görev üzerinde çalışan gök bilimciler, Aralık 2015'te Venüs'ün atmosferinde olası bir yerçekimi dalgası (yerçekimi dalgalarıyla karıştırılmamalıdır) tespit ettiklerini bildirdiler.
JAXA, Nisan 2024'ün sonlarında araştırma aracıyla iletişimi kaybetti.

IKAROS
Nozomi (uzay sondası)
Sakigake
Suisei (uzay sondası)
Venüs uzay sondaları

Akihito (Japonca: 明仁, künyesi Tsugu-no Miya/継宮, dönem adı Heisei/平成, d. 23 Aralık 1933), Japonya'nın eski İmparatoru'dur. 1989'dan 2019'a kadar hüküm sürdü.
Akihito, İmparator Hirohito ile İmparatoriçe Nagako'nun beşinci çocukları olup ilk oğullarıdır. Gakuşuin okullarında öğrenim gördü. II. Dünya Savaşı'nın Japon toplumunda yarattığı birçok değişiklikle birlikte imparatorun yönetim yetkisi de kaldırıldı ve törenlerle sınırlandı.
Akihito, İngiliz dili ve Batı kültürü dersleri alarak eğitim programını genişletti. Babası gibi deniz biyolojisi alanında çalışmayı seçti ve Kaya balığı üzerinde yaptığı ihtiyolojik araştırmalarıyla tanınmaktadır.
1952'de veliaht prens ilan edildi. 1959'da 1500 yıllık bir geleneği yıkarak soylu bir insanla değil zengin bir iş insanının kızı olan Miçiko Şoda'yla evlendi. İlk oğulları Hiro-no Miya (Naruhito) 1960'ta doğdu.
Babasının ölümünden sonra 7 Ocak 1989'da imparator oldu. Akihito dönemine Barış Sağlama anlamına gelen Heisei adı verildi.
13 Temmuz 2016'da Kyodo Ajansı, İmparator Akihito'nun sağlık sorunlarını gerekçe göstererek tahttan feragât edeceğini, yerine en büyük oğlu Naruhito'nun geçeceğini duyurdu. Naruhito, 1 Mayıs 2019'da göreve başlamıştır.

Al Jazeera (Arapça: الجزيرة, romanize: El Cezire; anlamı: Ada), Katar merkezli bir haber kanalı. Kanal ilk olarak yalnızca Arap dünyasına ilişkin güncel haberlerle yayına başlamış olsa da, o zamandan günümüze gelene dek başka tematik kanalları da bünyesinde bulunduran bir ağ hâline gelmiştir. Kanal, yaptığı yayınlarla ve özellikle El-Kaide lideri Usame bin Ladin'in video görüntülerini ve yaptığı açıklamayı yayınlayarak özellikle 2001 yılında ABD'nin ikiz kulelerine yapılan 11 Eylül saldırılarının ardından dünya çapında dikkat çekmiştir. 1 Kasım 2021'den itibaren Al Jazeera'nın yayın hayatına başlamasının 25. yılına girerken grafikleri, jenerikleri ve stüdyolarını yenileyip, günlük yayın akışını değiştirdi. 15 Temmuz 2022'den itibaren Türksat 4A'daki yayını sonlandırılmıştır.

Al Jazeera haber kanalı dışında bünyesinde başka kanalları da barındırmaktadır;

Al Jazeera English, İngilizce olarak uluslararası yayın yapan haber kanalı.
Al Jazeera Mobasher, canlı yayın yapan kanal.
Al Jazeera Urdu
Al Jazeera Sports, +1, +2 ve +3, spor kanalı.
Al Jazeera Sport HD, HD spor yayını yapan kanalı.
Al Jazeera Documentary Channel, belgesel kanalı.
Al Jazeera Children's Channel, çocuk kanalı.

Al Jazeera, ilk olarak Katar Emiri'nin yaptığı 137 milyon dolarlık mali bir destekle 1996'da kurulmuştur. 1996 Nisan ayında BBC World'ün Suudi Arabistan merkezli Arapça yayın yapan kanalı 2 yıl yayın yaptıktan sonra kapanmış, kanal çalışanlarının çoğu da Al Jazeera'ye geçmiştir. 1 Kasım 1996'da Al Jazeera yayına başlamıştır.
Al Jazeera'nin uydu aracılığıyla Orta Doğu'da izlenebiliyor olması bölgedeki medya tablosunu da değiştirmiştir. Al Jazeera yayına başlamadan önce Orta Doğu'da devletin sansürlediği televizyon kanalları dışındaki kanallar izlenemiyorken, Al Jazeera'nin yayına başlamasıyla birlikte televizyon dünyasına ifade özgürlüğü açısından yenilikler gelmiş; kanal, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Lübnan-Suriye ilişkileri de dahil olmak üzere bu ülkelere ilişkin tartışmalı görüşleri ekrana taşımıştır. Kimi eleştirmenler Al Jazeera'yi izlenme kaygısı nedeniyle sansasyonel habercilikle suçlamış, hatta kanalın yaptığı bazı yayınlar yüzünden ciddi önlemler alınmıştır. Örneğin 27 Ocak 1999'da "The Oppposite Direction" (Aksi İstikamet) adlı canlı yayınlanan programda kanal, Cezayir hükûmetinin mercek altına alındığı eleştirel bir yayın yapmış, Cezayir hükûmeti de programın izlenmesini önlemek amacıyla başkentte elektriği kesmiştir.
Al Jazeera'nin Orta Doğu'daki siyasi anlamda bağımsız yayın yapan tek kanal olduğu savunulmaktadır. 2000-2001'deki Lübnan iç savaşı üzerine hazırlanan belgesel reytingini oldukça artırmış olsa da kanal asıl atılımını El-Kaide liderlerinin açıklamalarını yayınladıktan sonra gerçekleştirmiştir.

Al Jazeera Balkans (AJB), Qatar Media Corporation'a ait olan Al Jazeera Network'ün (İngilizce : Al Jazeera Media Network ) uluslararası bir televizyon kanalıdır. Program Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça dillerinde yayınlanmaktadır. Televizyon istasyonunun stüdyosu ve binaları kurulduğu günden bu yana Saraybosna'daki ARIA Merkezi'nde yer almakta olup, 2019 yılı sonunda kendi binasını inşa edecekleri duyurulmuştur. Al Jazeera Balkans'ın Saraybosna'daki stüdyosunun yanı sıra Zagreb ve Belgrad'da stüdyoları ve Ljubljana, Üsküp, Podgorica, Niş ve Priştine'de ofisleri bulunmaktadır.
Al Jazeera Balkans, yerel TV kanalı NTV Studio 99'u Adil Kulenović'in sahibi olduğu "PEP" şirketinden TV şirketinin Al Jazeera'ya olan borçlarının tutarı olan 2,3 milyon KM karşılığında satın aldığı Eylül 2010 ortasından bu yana Saraybosna'da bulunuyor. durum. Satın alma işleminin hemen ardından Studio 99, programın yayınını durdurdu ve yeni kanal Al Jazeera Balkans'ın test döngüsü bu kanalın frekansında oynatıldı. Studio 99'un çalışanları Al Jazeera Balkanlar üzerinde çalışmaya devam etti ve Kulenović programın danışmanı olarak işe alındı.

Al Jazeera Balkanlar programı Bosna Hersek, Karadağ, Hırvatistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Slovenya ve Sırbistan'daki kablolu yayın operatörleri sistemi üzerinden yayınlanıyor. Program ayrıca internet üzerinden ve 16 derece doğudaki EUTELSAT 16A uydusu üzerinden de yayınlanmaktadır.
Al Jazeera Balkanlar HD çözünürlükte mevcuttur:

Uydu: Eutelsat 16A 16 ° E
Frekans: 11.262 GHz
Polarizasyon: Yatay
SR: 30.000
FEC: 2/3
Standart: DVB-S2/8PSK

Al Jazeera Balkans, 2018 yılında Saraybosna'da genellikle Eylül ayında düzenlenen bir belgesel film festivali olan AJB DOC'u kurdu.

Anne-Marie Alves-Ćurčić
Sasa Seramik
Sasa Delic
Dalija Hasanbegoviç
Jasmina Kos
Irene Kuldija
Jelena Milutinoviç
Adnan Rondiç

Katar Emiri'nin başlangıçta yaptığı 137 milyon dolarlık mali desteğin ardından Al Jazeera 2001 yılından itibaren reklam alarak kendine gelir sağlamayı amaçladı. Ancak bu girişim başarısız olunca, Katar Emiri her yıl kanala mali destek sağlamayı kabul etti. Kanalın belli başlı gelir kaynakları arasında reklamlar, abonelik ücretleri, diğer şirketlerle yapılan yayın anlaşmalarının yanı sıra satılan görüntüler ve haber paketleri yer alıyor. Örneğin Al Jazeera'nin, El-Kaide lideri Usame bin Ladin'in konuşmasının bir dakikası için 20.000 dolar aldığı da iddialar arasında yer alıyor.

Kanalın genel yayın yönetmeni Hamid Tamer el-Sani'dir. İnternet sitesinin yayın yönetmeni Abdül Aziz El-Mahmud'dur. Kanalın en tanınan yüzü ise The Opposite Direction (Aksi İstikamet) (El-İtticâh el- Mu‘akis) programını sunan Faysal El-Kasım'dır.

Kasım 2005'te El Cezire Index On Censorship tarafından verilen "Sansüre karşı Direniş Ödülüne" layık görüldü.
Nisan 2004'te Webby Ödülleri El Cezire'yi, BBC, National Geographic, Rocketnews ve The Smoking Gun la birlikte en iyi beş web sitesine aday olarak gösterdi.
Aralık 1999'da Berlin'de bulunan Düşünce Özgürlüğü Fonu o yılın Ibni Rüşd Medya ve Gazetecilik Ödülüne El Cezire'yi layık gördü.
2004 yılında El Cezire "brandchannel.com" sitesinin okurları tarafından Apple, Google, Ikea ve Starbucks tan sonra en nüfuzlu beşinci dünya markası seçildi.

Resmî siteler

(Arapça) Al Jazeera
(Boşnakça) Al Jazeera Balkans
(İngilizce) Al Jazeera English
(İngilizce) Al Jazeera English televizyona uyarlanmış (Google TV için)
(Türkçe) Al Jazeera Turk
Resmî canlı yayınlar

(Arapça) Al Jazeera Arabic 13 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Al Jazeera English
(Arapça) Al Jazeera Arabic Live Stream 11 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Arapça) Al Jazeera Arabic Live Stream on YouTube 29 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Al Jazeera English Live Stream 14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Al Jazeera English Live Stream on YouTube 14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera: demographics, programs, history15 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera demographics16 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera, Radio Sawa Founders Report on Media in the Middle East3 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
US-Arab Relations
Arabic in Graphic Design: Al Jazeera's Cartouche20 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amaterasu (天照), Amaterasu-Ōmikami (天照大神／天照大御神) veya Ōhirume-no-Muchi-no-Kami (大日孁貴神), (Japonca: parlak gök), önemli Shintō kamisi. Japon imparatorluk ailesi bu güneş tanrıçasının soyundan geldiğini öne sürer. Amaterasu, babası Izanagi'nin sol gözünden doğmuştur. Mitolojide, erkek kardeşi Susanoo'ya kızıp bir mağaraya saklandığı ve dünyayı karanlığa boğduğu anlatılır. Japonya'nın en önemli Shintō tapınağı olan Ise Jingu'da bu tanrıçaya ibadet edilir.
Japon mitolojisinde Amaterasu gök diyarının (Takamagahara) yöneticisi kabul edilir. Adı "cennette ışıldayan", "gökyüzünü aydınlatan" anlamlarını taşır. Japon imparatorluk ailesinin atası olduğuna inanılır. Japonların ulusal dini Sintōizm'de birbirine eşit güçte olan tanrıların üstünde bulunan tek tanrıdır. Bu dinin en büyük rahibi de Japon imparatorudur, bu yüzden imparatora "güneşin oğlu" denir. Japon inançlarına göre imparator siyasal yetkilerini Tanrıça Amaterasu'dan miras yoluyla almıştır. Amaterasu dünya düzenini kurması için torunu Ninigi no Mikoto'yu yeryüzüne göndermiştir. İlk Japon imparatoru Jimmu Tenno'nun, bu torunun soyundan geldiğine inanılır. Japon imparatorunun hükümdarının meşruluğu, Japon mitolojisini ve tarihini ele alan Kojiki ve Nihon Shoki isimli eserlerde ispatlanmaya çalışılmıştır.

Japon mitolojisinin genelinde dişi kamilerin isminde “prenses” anlamına gelen hime 姫, erkek kamilerin ismindeyse “prens” anlamına gelen hiko 彦 takıları yer alır. Dikkat edilecek olursa Amaterasu-Ōmikami'nin isminde herhangi bir cinsiyeti belirten ek yoktur. Matsumae Takeshi 松前武 Amaterasu'nun Ise 伊勢 bölgesinde ibadet edilen yerel bir kült olarak başladığını savunur. Erken dönemlerde Amaterasu, Amateru adından erkek bir tanrıydı ama M.S. altıncı ya da yedinci yüzyılda, saiōların [斎王tapınak rahibeleri] birbirini izleyen güçlü nesilleri sonucunda kademeli olarak erkekten kadına dönüştü.
Matsumae'nin belirttiğine göre Amaterasu kelimesi “cennette parlayan” anlamına gelen Amateru’nun yüceltilmiş şeklidir. Kami’nin isminin Amaterasu-Ōmikami biçiminin anlamı “Büyük, Gökte Işıldayan Tanrı”, Ōhirume biçiminin anlamı ise “Büyük Gün Kadını Tanrısı”dır. Buna ek olarak, Dr. Orikuchi hem Amaterasu’nun hem de saiō’nun (tapınak rahibesi) diğer ismi olan Ōhirume’deki hirumenin “güneşin eşi” anlamına geldiğini savunmuştur.

Bir capcom oyunu olan "Ōkami" oyununda ana karakter, Tanrıça Amaterasu'nun beyaz bir kurt hâlindeki reankarnasyonudur.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı (İngilizce: United States Department of State, State Department, DOS), Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası ilişkilerinden sorumlu federal yürütme organıdır. 1789'da kurulan kurum, ABD'nin ilk federal bakanlığı olma özelliğini taşır.
Bakanlığın merkezi, Beyaz Saray'ın birkaç sokak uzaklığındaki Harry S Truman Binasında bulunur. Bakanlık, Amerika Birleşik Devletleri'nin yurt dışı temsilciklerini yönetir; dışişleri politikasını belirler ve diplomasisini yürütür.
Bakanlık, Senatonun tavsiyesi ve onayı üzerine Başkan tarafından atanan ve Kabine üyesi olan Dışişleri Bakanı tarafından yönetilir. Dışişleri Bakanı, protokoldeki ve Başkanlığa vekalet sırasındaki ilk bakandır.

Amerika Birleşik Devletleri dışişleri bakanı
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı

Resmî site (İngilizce)
 Wikimedia Commons'ta Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında Karşılıklı İşbirliği ve Güvenlik Anlaşması (İngilizce: Treaty of Mutual Cooperation and Security between the United States and Japan; Japonca: 日本国とアメリカ合衆国との間の相互協力及び安全保障条約, romanize: Nihon-koku to Amerika-gasshūkoku to no Aida no Sōgo Kyōryoku oyobi Anzen Hoshō Jōyaku) veya kısa adı ile Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Güvenlik Anlaşması, Japon topraklarında ABD askerî üslerinin varlığına izin veren ve iki ulustan birinin "Japonya'nın yönetimi altındaki topraklarda" saldırıya uğraması durumunda birbirini savunmasını taahhüt eden bir anlaşmadır. Anlaşma, zamanla Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasında askerî bir ittifak kurulmasını sağladı.
23 Haziran 1960'da yürürlüğe giren mevcut anlaşma, Asya'da II. Dünya Savaşı'nı ve Japonya'nın ABD öncülüğündeki işgalini sona erdiren San Francisco Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla birlikte 1951'de imzalanan anlaşmanın daha önceki bir versiyonunu revize etti ve değiştirdi. Anlaşmanın 1960 yılında revize edilmesi Japonya'da oldukça çekişmeli bir süreçti ve anlaşmanın kabulüne yönelik yaygın muhalefet, Japonya tarihindeki en büyük halk protestoları olan kitlesel Anpo protestolarına yol açtı.
1960 anlaşması, ABD-Japonya güvenlik anlaşmasını iki ülke arasında daha fazla karşılıklılık yönünde önemli ölçüde revize etti. Orijinal 1951 anlaşması, Amerika Birleşik Devletleri'nin Japonya'ya önceden danışmadan Japonya'da bulunan kuvvetlerini Doğu Asya boyunca kullanmasına izin veren bir hüküm içeriyordu ve Japonya'ya saldırılması durumunda Japonya'yı savunacağına dair açık bir söz vermiyordu, hatta ABD birliklerinin Japonya'nın iç anlaşmazlıklarına müdahale etmesine izin veren bir madde içeriyordu. Bu kısımlar, anlaşmanın 1960 yılında revize edilen versiyonunda değiştirildi. Değiştirilen anlaşma, karşılıklı savunma yükümlülüklerini belirleyen ve ABD'nin kuvvetlerini harekete geçirmeden önce Japonya'yı önceden bilgilendirmesini gerektiren maddeler içeriyordu. Ayrıca ABD'nin Japonya'nın iç işlerine müdahalesine izin veren maddeyi de kaldırdı.
Anlaşma aynı zamanda iki ülke arasında uluslararası anlayışın daha da geliştirilmesi ve ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için genel hükümleri de içeriyordu. Bu hükümler, Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Kültürel ve Eğitimsel Değişim Konferansı'nın (CULCON), Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Bilimsel İşbirliği Komitesi'nin ve Amerika Birleşik Devletleri-Japonya Ticaret ve Ekonomik İşler Ortak Komitesi'nin kurulmasının temelini oluşturdu. Bu kurumların bir kısmı halen bir biçimde faaliyettedir.
ABD-Japonya Güvenlik Anlaşması 1960'tan bu yana hiç değiştirilmedi ve bu nedenle orijinal haliyle 1648 Vestfalya Antlaşması'ndan bu yana iki büyük güç arasındaki diğer anlaşmalardan daha uzun süre dayandı. Anlaşmanın en az 10 yıllık bir süresi vardı, ancak taraflardan birinin anlaşmayı feshetme isteğini bir yıl önceden bildirmediği sürece süresiz olarak yürürlükte kalması şartı vardı.

Kapur, Nick (2018). Japan at the Crossroads: Conflict and Compromise after Anpo. Cambridge, MA: Harvard University Press. ISBN 978-0674984424. 
Mitchell, Jon (12 Ekim 2020). "US Military Bases Are Poisoning Okinawa". The Diplomat. 12 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Packard, George R. (2010). "The United States-Japan Security Treaty at 50: Still a Grand Bargain?". Foreign Affairs. 89 (2). ss. 92-10322 Mart 2024. 
Shorrock, Tim (27 Nisan 2021). "The Toxic Legacy of the US Military in the Pacific". The Nation. 27 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Sumida, Chiyomi (2009a). "$57 Million Awarded in Kadena Noise Suit". Stars and Stripes. 22 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Sumida, Chiyomi (2009b). "Japan High Court Hears Arguments in Futenma Noise Pollution Lawsuit". Stars and Stripes. 22 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024. 
Sumida, Chiyomi (2009c). "Futenma Questions and Answers". Stars and Stripes. 7 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2024.

Amerikan çizgi romanı (İngilizce: comics), Amerika Birleşik Devletleri kökenli bir çizgi roman türüdür. İlk Amerikan çizgi romanları 1933'te yaratılmış olsa da, ilk kez 1938'de süper kahraman Superman'in ilk çıkışını da içeren Action Comics serisinin yayınlanmasından sonra popüler hâle geldi.
Çizgi roman süper kahramanı ilk olarak 1930'larda DC Comics'in Altın Çağı olarak bilinen dönemde ucuz kurgudan ortaya çıktı ve onun kahramanları, bilim ve teknolojiyle yalnızca marjinal olarak ilişkilendirilen Superman, Batman ve Wonder Woman gibi süper kahraman karakterleriydi. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde bu rakamların popülaritesinde bir düşüş görüldü. Ancak 1960'larda Marvel Comics, aralarında Örümcek Adam, Hulk ve X-Men'in de bulunduğu yeni bir süper kahramanlar panteonu yaratarak Gümüş Çağı'nı başlattı; bunların hepsi nükleer çağda bilim ve teknolojiyle ilgili etik konulara daha derin bir ilgiyi yansıtıyordu.
Orijinal ünlü popüler süper kahraman serileri Action Comics, Detective Comics, All Star Comics, Sensation Comics, The Incredible Hulk ve Amazing Fantasy iken ünlü kahramanları ise Superman, Batman, Wonder Woman, Hulk ve Örümcek Adam gibi DC ve Marvel karakterleridir.
Bunu İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar süren bir süper kahraman patlaması izledi. Savaştan sonra süper kahramanlar iyi tanınırken çizgi roman endüstrisi daha sonra korku, suç, bilimkurgu ve romantizm çizgi romanları yapmaya başladı.
Amerikan çizgi romanları, Japon mangaları ve Fransız-Belçika çizgi romanlarıyla birlikte dünya çapındaki üç büyük çizgi roman endüstrisinden biridir.

All in Color for a Dime by Dick Lupoff & Don Thompson 0-87341-498-5
The Comic Book Makers by Joe Simon with Jim Simon 1-887591-35-4
DC Comics: Sixty Years of the World's Favorite Comic Book Heroes by Les Daniels 0-8212-2076-4
The Great Comic Book Heroes by Jules Feiffer 1-56097-501-6
Marvel: Five Fabulous Decades of the World's Greatest Comics by Les Daniels 0-8109-3821-9
Masters of Imagination: The Comic Book Artists Hall of Fame by Mike Benton 0-87833-859-4
The Official Overstreet Comic Book Price Guide by Robert Overstreet—Edition #35 0-375-72107-X
The Steranko History of Comics, Vol. 1 & 2, by James Steranko—Vol. 1 0-517-50188-0
Garrett, Greg, Holy Superheroes! Exploring the Sacred in Comics, Graphic Novels, and Film, Louisville (Kentucky): Westminster John Knox Press, 2008.

CBW Comic History: The Early Years...1896 to 1937, Part II
Don Markstein's Toonopedia: Dell Comics
Quattro, Ken (2004). "The New Ages: Rethinking Comic Book History". Comicartville.com. 28 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
The Comics Buyer's Guide's "Comic Book Sales Charts and Sales Analysis Pages" 19 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The pictures that horrified America CNN
A History of the Comic Book (American comic book history only; Internet archive)
Williams, Jeff (1994). "Comics: A Tool of Subversion?". Journal of Criminal Justice and Popular Culture. 2 (6). ss. 129-146. 4 Eylül 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Mart 2024.

Anime (Japonca: アニメ, IPA: Animeler, genelde mangaların televizyona ya da sinemaya uyarlanmasıdır. TV'de gösterilmeyen özel bölümler OAV veya OVA denilen video, DVD, Blu-ray şeklinde de piyasaya sürülebilir.
Animelerin kendine özgü çizim tekniği vardır. Animeler, el çizimi veya bilgisayar yapımı olabilir. Animelerin konusu her şey olabilir, birçok türü mevcuttur. Yetişkinlere yönelik, felsefe, psikoloji, bilim, savaş, şiddet, cinsellik gibi konuları ele alan ciddi konulu animeler olduğu gibi, genç çocuklara uygun konusu olan animeler de çok fazladır. Çok küçük çocuklar için eğitim ve komedi türündeki animeler de mevcuttur.
Anime endüstrisi, Studio Ghibli, Gainax, Madhouse, Production I.G, Sunrise,Toei Animation ve Shin-Ei Animation dahil olmak üzere büyük isimlere sahip 430'dan fazla yapım stüdyosundan oluşmaktadır. Anime, Japonya'nın yerel film pazarının sadece bir bölümünü oluşturmasına rağmen DVD ve Blu-ray satışlarının çoğunu oluşturmaktadır. Ayrıca, İngilizce dublajlı ve altyazılı programlamanın yükselmesiyle uluslararası başarı da gördü. 2016 yılı itibarıyla animeler, dünyanın animasyonlu televizyon şovlarının %60'ını oluşturmaktadır.

Osamu Tezuka, Japonya'da çağdaş animenin öncüsü olarak kabul edilir. Genç yaşta 8 mm'lik kamerasıyla küçük animasyonlar çekmeye başlamış ve bu animasyonlarında Walt Disney ve Max Fleischer'ın eserlerinden ilham almıştır. Onun izinden yürüyen sanatçıların yapıtlarıyla anime adı verilen yeni bir stil ortaya çıkmıştır.
Anime tarihi 20. yüzyıl başlarında Japon film yapımcılarının Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'daki animasyon tekniklerini keşfetmesiyle başlamıştır.
Bu dönemde Japonya'da filmlere alternatif bir hikâye anlatımı sunabilen animasyon oldukça popüler olmuştur. Amerika'da filmler ve şovlar için oldukça büyük bütçeler mevcut iken, Japonya'da küçük bir piyasayı ve bütçe, yer ve aktörlük eksikliklerini de taşıyordu. Batılı aktörlere benzeyen aktörlerin bulunmaması Avrupa, Amerika ve fantezi dünyalarında Asyalı oyuncuların varolmasını imkânsız kılıyordu. Animasyonun değişik kullanımları Japonlara benzemeyen karakterler ve yerlerin yaratılmasını sağlamıştır.
1970'li yıllarda manga çizimleri büyük bir ilgi çekmiştir. Bu çizimlerin büyük çoğunluğu da animasyonlarda kullanılmıştır. Eserlerinin ve diğer tasarımcıların da etkisiyle, anime günümüzdeki sanatın mutlak karakteristiklerini ve türlerini yaratmıştır. Mecha tarzı Tezuka tarafından şekil almış, Go Nagai ve diğerleri de geliştirmiştir. Yoshiyuki Tomino'nun katkısıyla da bir devrim gerçekleşmiştir. Gundam ve Macross gibi mecha animeleri 80'lerin klasikleri arasına girmiştir ve mecha türü anime günümüzde hâlâ Japonya'da ve dünyada popülerdir. 1980'lerde anime Japonya'da ana görüş haline gelmiştir ve büyük bir üretime geçmiştir. Bununla beraber manga da popülaritesini Japonya'da ve dünyada zirveye taşımıştır. 1990'ların ortalarında ve sonlarında, ayrıca 2000'lerde animeler tüm ülkelerde popüler olmuştur.

Anime, çizgi dizilerle aynı teknik özelliklere sahip olsa da çizimleri her yaştan insana hitap etmektedir. Duygusal, drama, fantastik, doğaüstü özellikler gibi birçok sayısız özel türü bünyesinde barındırır. 18 yaşından küçük çocukların izleyebileceği animeler de vardır.
Anime 2D animasyon tekniği ile yapılır. Her sahne ayrı ayrı çizilir. Bu sahneler saniyede 24 kare hızında oynatılarak animasyon hâline getirilir.
Bazı animelerde karakterlerin büyük gözleri, uzun bacakları vardır. Bunu Japonlar'ın kısa boylu ve çekik gözlü olmalarının yarattığı bir komplekse bağlayarak açıklayanlar vardır ancak bu açıklama çizimlerin kökeninde batılı örnekler olduğunun bilinmemesinden kaynaklanır. İlk Walt Disney çizgi filmlerindeki karakterlerin büyük gözleri ve uzun bacakları vardı. Bu çizim tarzı bugün bazı batı animasyonlarında hâlâ kullanılmaktadır.
Japonlar'ın boy-göz takıntıları nedeniyle böyle şeyler yaptıklarına dair inanç tamamen bir Aristo Mantığı'nın bir çıkarımıdır. Yani "Biber acıdır, hayat da acıdır, demek ki hayat biberdir." gibi bir önermedir. Bu konuda doğru ve gerçek yorumlar yapabilmek için derin bir tarih ve psikoloji bilgisine ihtiyaç vardır. Ama unutulmaması gereken bir şey varsa bunun sadece uzakdoğuya özgü bir takıntı olmadığıdır. Bu takıntı az veya çok yeryüzündeki bütün ülkelerde, bütün milletlerde vardır. Animelerde göze çarpan sadece büyük gözler uzun bacaklar değildir. Çoğunluğunda bizim normal hayatta verdiğimiz tepkiler, mimikler ve jestler daha fazla abartılı bir görsellikle ifade edilir.

Sinema filmi olan 1958 yapımı ilk renkli anime The White Snake Enchantress'ın Venedik, Meksika ve Berlin festivallerinde ödüller kazanmasının ardından dünya çapında söz sahibi olmaya başlayan animeler, uluslararası yarışmalardaki bu başarılarını her yıl daha da arttırarak sürdürmektedir.
Anime'nin başarısına doğal olarak batılı animasyon şirketleri de kayıtsız kalmamaktadır. Uzun süredir batılı şirketlerle ortaklaşa birçok proje yapılmaktadır ve sonuçta ortaya mükemmel animeler çıkmaktadır. Buna Fransız-Japon ortak yapımı olan Mysterious Cities of Gold (Türkiye'de bilinen ismiyle Güneşin Oğlu Esteban) gibi birçok örnek verilebilir. Ayrıca, batı animasyonun temsilciliğini yapan Disney de artık animelerin başarısını açıkça kabul etti. Japon animasyonunun en büyük temsilcisi olan Studio Ghibli'nin anime filmlerinin dünya çapında dağıtımını ve pazarlanmasını üstlenmiştir. Ayrıca Disney, Studio Ghibli'nin hazırladığı anime filmlerinin üretim masraflarının bir kısmını karşılayarak bu filmlere yatırım yapmaya başlamıştır. Mesela Studio Ghibli'nin Tonari no Yamada-kun (My Neighbours the Yamadas) adlı filminin 2.4 milyar yen tutan üretim maliyetinin %10'u Disney tarafından ödenmiştir. Ayrıca Disney, anlaşma uyarınca dağıtımını üstlendiği Studio Ghibli filmlerinden olan Princess Mononoke'nin İngilizce dublajı için 2,4 milyon dolar harcamıştır.

Anime karakterlerinin ve resimlerinin hayranları tarafından çizilen resim çalışmalarıdır.

Anime serileri hakkında hayranlarının kendi yazdığı öyküler anlamına gelir. Animede beğenmediği ya da hoşuna gitmeyen her şeyi değiştirebilir veya tamamen kendine ait olan bir öykü yazabilir. Ama çoğunlukla animelerdeki karakterleri içerir.

Fansub, hayran çevirisi olarak nitelendirilir. Bu çevirilerin herhangi bir resmiyeti yoktur fakat ekstra olarak açılış ve kapanış müziklerine karaoke ve çeviri ekleyerek izleme keyfini artırabilir. Aynı zamanda düşük boyut ve benzeri özellikler sayesinde hala günümüzde çoğu topluluk ve insan tarafından tercih edilmektedir.

Beğenilen anime ve oyun karakterlerinin kostümleri ile gerçek hayatta onlara benzemek ve bir bakıma eğlenmek amacıyla insanların gerçekleştirdiği yaratıcı deneyimdir.

Anime Otaku şeklinde kullanıldığında hayatını animelere adamış kişi anlamını çağrıştırır. Özellikle de anime memleketi Japonya'dan çıkan bir kelime olduğu için günümüzde Anime otakulara sadece otaku denir.

Orijinal video animasyonu
Orijinal net animasyonu
Anime karakterleri listesi
Anime ve manga ile ilgili oyunlar listesi

Curlie'de Anime (DMOZ tabanlı)

Animizm ya da Canlandırmacılık (Latince: Anima, ruh, hayvan hayatının ilkesinden, Fransızca: Animisme), doğanın bir bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş. Animizm, hayvanları, bitkileri, kayaları, nehirleri, hava sistemlerini, insan eserlerini ve bazı durumlarda sözcükleri canlı, fail ve özgür iradeye sahip olarak kabul eder.  Animizm bir din olmaktan öte bir din sistemidir. Animizm, mantıksal temellerin ve prosedürlerin ötesinde doğaüstü evrene odaklanan metafizik bir inançtır ve özellikle maddi olmayan ruh kavramına odaklanır.
Doğada insan ruhuna az çok benzer ruhlar bulunduğunu kabul eden, Felsefede her nesnenin bir ruhi varlık veya ruh tarafından yönetildiğini kabul eden sistemdir.
Her kültürün kendine has mitolojileri ve ritüelleri olsa da, animizmin yerli halkların “ruhani” veya “doğaüstü” bakış açılarındaki en yaygın ve temel konuyu tanımladığı söylenmektedir. Animizm yaklaşımı çoğu yerli halkta o kadar yaygın ve içseldir ki, dillerinde “animizm” ya da “din” kelimesine karşılık gelen bir kelime bile yoktur. Animizm kelimesi sonradan bu din sistemini anlayabilmek için Antropoloji tarafından oluşturulmuştur.
Büyük ölçüde bu tür etnolinguistik ve kültürel farklılıklar nedeniyle, animizmin dünyanın dört bir yanındaki yerli halklarda ortak olan atalardan kalma bir deneyim biçimine mi yoksa kendi başına tam teşekküllü bir dine mi işaret ettiği konusunda görüşler farklılık göstermektedir. Animizmin şu anda kabul gören tanımı 19. yüzyılın sonlarında (1871) Edward Burnett Tylor tarafından geliştirilmiştir. “Antropolojinin ilk değilse bile en eski kavramlarından biridir."
Animizm, tüm maddi olguların eylemliliğe sahip olduğuna, ruhani ve fiziksel dünya arasında kategorik bir ayrım olmadığına ve ruh, tin ya da duyarlılığın sadece insanlarda değil, diğer hayvanlarda, bitkilerde, kayalarda, coğrafi özelliklerde (dağlar ve nehirler gibi) ve doğal çevrenin diğer varlıklarında da var olduğuna dair inançları kapsamaktadır. Örnekler arasında su perileri, bitki tanrıları ve ağaç ruhları sayılabilir. Animizm ayrıca kelimeler, gerçek isimler veya mitolojideki metaforlar gibi soyut kavramlara da bir yaşam gücü atfedebilir. Yazar Daniel Quinn, heykeltıraş Lawson Oyekan ve birçok çağdaş Pagan gibi kabile dışı dünyanın bazı üyeleri de kendilerini animist olarak görmektedir.
Psikolojik olaylarda olduğu gibi hayatla ilgili olayları da düşünen bir ruhun yönettiğine inanan sistem (Stahl doktrini). Stahl'ın animizmi, hem mekanizme hem de vitalizme karşıdır. Mekanizm, hayat olaylarını yalnız fizik-kimya olgularından ibaret sayar. Vitalizm ise hayat olaylarını yarı maddi yarı manevi olan, hem fizik-kimya olaylarından hem de düşünen ruhtan ayrı bir hayat ilkesiyle açıklar. Şuur ve bitkisel hayat gibi iki ayrı ilkeyi varsayan vitalistlerin çifte dinamizminin (düodinamizm) aksine animistler, hem hayatla ilgili olayları hem de psikolojik olayları tek bir sebebe, düşünen veya “akıllı” bir ruha bağlarlar.
Animizm, özellikle Afrika ülkelerinde (Kenya, Kongo, Benin, Botsvana, Madagaskar, Gine-Bissau vs.) yaygın olarak benimsenmektedir. Ayrıca O Du halkı ve Dogonlar animisttir.
Jean Piaget bu türden bir düşünceye “Sembolik İşlemler Dönemi” adını verirken, 3-4 yaşındaki tüm çocuklarda var olan bir dönem olduğunu ileri sürer. Bu dönemde çocuklar canlı ve cansız ayırımı yapamamaktadırlar. Cansız bir nesneyi canlıymış gibi, bazen de canlı bir varlığı cansızmış gibi değerlendirip buna göre davranabilirler. Oyuncak bebeğini yere düşüren bir çocuğun hemen bebeğini kaldırıp ondan özür dilemesi ya da evdeki bir nesneye çarpması nedeniyle ağlaması sonucu annesinin o nesneye kızdığını görmesiyle ağlamayı bırakması en yaygın örneklerdir.

İngiliz antropolog Sir Edward Tylor başlangıçta bu fenomeni spiritüalizm olarak tanımlamak istediyse de, bunun o zamanlar Batı uluslarında yaygın olan modern spiritüalizm diniyle karışıklığa neden olacağını fark etmiştir. Animizm terimini Alman bilim adamı Georg Ernst Stahl'ın yazılarından uyarlamıştır. Georg Ernst Stahl, 1708 senesinde animismus kavramını biyolojik bir teori olarak geliştirmiştir. Bu teoriye göre ruhlar yaşamsal prensibi oluşturmaktadır ve yaşamın normal fenomenleri ile hastalığın anormal fenomenleri ruhsal nedenlere bağlanabilmektedir.
Kelimenin kökeni Latince yaşam veya ruh anlamına gelen anima sözcüğünden gelmektedir.

Anti-Komintern Paktı, 1936 yılında Almanya, Japonya daha sonra İtalya'nın (6 Kasım 1937) katılımıyla imzalanan bir garantörlük antlaşmasıdır.
Japon ordusu, Sibirya ve Moğolistan sınırlarında Sovyetler Birliği ile sürtüşmektedir. Bu gerilim Almanya'ya Japonya'yla yakınlaşma şansı tanır. 25 Kasım 1936 tarihinde Anti-Komintern Paktı'nı imzalarlar. Buna göre, her iki ülke, içlerinden birisi SSCB tarafından saldırıya uğrarsa diğerine destek sözü verir.
Berlin, İtalya'nın da bu antlaşmaya katılımı için baskı yapar. Mussolini bir sene sonra, 6 Kasım 1937'de antlaşmayı imzalar. 1939 Şubat ayında Macaristan da Anti-Komitern Paktı'na katılır. Franco'nun İspanya'sı da bu ittifaka 27 Mart 1939'da katılır.
Türkiye hükûmeti 1941 yılında Anti-Komintern Paktı'na gözlemci olarak katılmış ve Türk-Alman Dostluk Paktı kapsamında Almanya ile dostluk ilişkilerini geliştirmiştir.

Antigua ve Barbuda, Karayipler'de bulunan Antigua ve Barbuda, Antigua, Barbuda ve diğer birçok küçük adadan oluşan bir takımada ülkesidir. Toplam alanı 440 km² (170 mil kare) olan Antigua ve Barbuda, Karayipler'in en küçük ülkelerinden biridir. Ülke çoğunlukla düzdür; Antigua'daki en yüksek noktalar Shekerley Dağları'nda, Barbuda'daki ise Barbuda yaylaları. Ülke, tropikal savana iklimine sahiptir ve Antigua'nın güneybatısında tropikal muson iklimi görülmektedir. En kalabalık şehri St. John's, ardından All Saints ve Bolans gelmektedir. Ülkenin büyük bir kısmı, St. John's'tan English Harbour'a uzanan Orta Ova'da yer almaktadır.
Doğuda Atlantik Okyanusu ve batıda Karayip Denizi ile çevrili olan Antigua ve Barbuda, Leeward Adaları nemli orman ve Leeward Adaları kurak çalılık ekolojik bölgelerinde yer almaktadır. Ülke, batıda Anguilla, Saint Barthélemy ve Saint Kitts ve Nevis, güneybatıda Montserrat ve güneyde Guadeloupe ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Antigua ve Barbuda, Küçük Antiller'deki en büyük iç su kütlelerinden biri olan Codrington Lagünü de dahil olmak üzere çok sayıda doğal parka sahiptir. Yoğun nüfusuna rağmen, ülke geniş gelişmemiş arazilere sahiptir; ancak Antigua ve Barbuda, iklim değişikliği nedeniyle birçok çevresel sorun yaşamıştır. 
Avcı-toplayıcılar, muhtemelen Orta ve Güney Amerika'dan kanolarla gelerek, MÖ 3000 civarında adalara yerleşmişlerdir. Seramik Dönemi'nde Venezuela'nın Aravakları onları takip etmiştir. 1493'te Kristof Kolomb, Antigua adasını incelemiş ve bu da 1520'de İspanyol yerleşimi girişimine yol açmıştır. Antigua, 1632'de Edward Warner ve küçük bir grup tarafından ilk başarılı İngiliz kolonisi kurulana kadar kolonileştirilmemiş kalmıştır. Barbuda, 1860'lara kadar Codrington ailesinin kontrolü altındaydı. Antigua'nın bağımsızlığı ilk olarak 1728'de Prens Klaas tarafından önerildi ve adayı bağımsız bir krallık haline getirmeyi amaçladı. 1834'teki kurtuluştan sonra, Antigua'nın özerkliği yavaş yavaş artarken, Barbuda da yavaş yavaş Antigua'ya entegre edildi. İlk demokratik seçimler 1951'de yapıldı ve 1981'de Antigua ve Barbuda bağımsız oldu. 1960'tan 2004'e kadar, Baldwin Spencer'ın başbakan seçilmesiyle sona eren tek bir kesinti dışında, Bird ailesi takımadaların siyasetine hakim oldu. 
2014'ten beri İşçi Partisi ulusal siyasete hakimdir. Antigua ve Barbuda, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkesidir; devlet başkanı III. Charles olan anayasal bir monarşidir. Ülke, 1976'dan beri Barbuda Konseyi tarafından yönetilen Barbuda ile birlikte üniter bir devlettir. Antigua altı bölgeye ayrılmıştır. Merkezi hükûmet üç ana koldan oluşmaktadır: yasama, yürütme ve yargı. Doğrudan seçilen Temsilciler Meclisi ve hükümdarın temsilcisi olan Genel Vali tarafından atanan Senato'dan oluşan iki meclisli bir ulusal yasama organına sahiptir. İşçi Partisi ve Birleşik İlerici Parti, 1994'ten beri ülkenin siyasetine hakim olmuştur. Ülkenin yabancı doğumlu nüfusu orantılı olarak yüksektir; çoğu insan Afrika kökenlidir, önemli sayıda Avrupalı, İspanyol ve Kızılderili nüfusu da bulunmaktadır. Ülkenin çoğunluğu Hristiyandır ve çoğu Protestandır. Ülkede en çok konuşulan ana dil Antigua ve Barbuda Kreolüdür. Komşu ülkelerle karşılaştırıldığında, Antigua ve Barbuda çoğu ekonomik göstergede yüksek sıralarda yer alırken, siyasi özgürlükler açısından ortalama bir sıralamadadır. 
Antigua ve Barbuda, yüksek gelirli bir ülke olup İnsan Gelişme Endeksi'ne göre Karayipler'in en gelişmiş ülkesidir. Birleşmiş Milletler, OECS, Bölgesel Güvenlik Sistemi, CARICOM ve Dünya Ticaret Örgütü üyesidir. Antigua ve Barbuda, Karayipler'de hava kuvvetlerine sahip olan az sayıdaki ülkeden biridir ve ekonomisi çoğunlukla hizmet sektörüne dayanmaktadır. Antigua ve Barbuda, eski İngiliz Leeward Adaları ve Doğu Karayipler'de önemli bir etkiye sahiptir ve eski koloninin en büyük ekonomisine ve nüfusuna sahiptir. Bununla birlikte, ülke insan hakları ve siyasi kutuplaşma ile mücadele etmeye devam etmekte olup, önemli bir Barbuda bağımsızlık hareketi yeniden ortaya çıkmakta ve basın özgürlüğü azalmaktadır.

Antigua ve Barbuda bayrağındaki Güneş, yeni bir çağın doğuşunu temsil etmektedir. Kırmızı renk halkın enerjisini, mavi renk umudu, siyah renk Afrika kökenli insanları ifade etmektedir.

Yerli halklar MÖ 2400 yıllarında buraya yerleşmişlerdi. Kristof Kolomb, 1493'teki ikinci seyahatinde Antigua'ya çıkmış ve İspanya'daki Santa Maria de la Antigua kilisesine atfen adaya Antigua adını vermiştir. 1632 yılında İngiliz kolonisi hâline geldi. 1666'daki kısa süreli Fransız işgaline rağmen İngiliz idaresinde kaldı. İlk İngiliz yerleşimciler bölgenin en eski sakinlerinden Karayip yerlilerinin saldırılarına da maruz kaldılar. Adada önceleri tütün yetiştirilirken 17. yüzyılda, daha kârlı olan şeker üretimine geçildi.
1666 yılında Barbuda da İngiliz kolonisi hâline getirildi. Monark, 1685 yılında adayı Codrington ailesine verdi. Ada bir köle yetiştirme merkezi olarak planlanmıştı ancak bu plan gerçekleşemedi; zira buraya yerleştirilen köleler kendi düzenlerini kurarak yaşamaya başladılar.
1834 yılında köleliğin kaldırılması şeker üretimini sıkıntıya soktu. 1843 depremi ve 1847 kasırgası adaların ekonomisinin iyice kötüleşmesine neden oldu. 19. yüzyılın sonunda Barbuda tekrar kraliyete devredildi zamanla tamamen Antigua'ya bağlandı. 1956 yılında Rüzgâraltı Adaları kolonisi dağıldı ve 1958 yılında Antigua Batı Hint Federasyonuna katıldı. Bu federasyon 1962'de dağıldı ve 1967'de Birleşik Krallık hükûmeti, Antigua'ya içişlerinde bağımsızlık veren 1967 Batı Hint Yasası'nı çıkardı. Dışişleri ve savunmadan ise Birleşik Krallık sorumluydu.
1970'lerde başbakan George Walter önderliğinde başlatılan tam bağımsızlık hareketi 1981'de Antigua ve Barbuda'nın bağımsızlık kazanması ile sonuçlandı. Vere Bird bağımsız devletin ilk başbakanı seçildi. Ülke Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Cemiyeti ve Doğu Karayip Devletleri örgütüne katıldı. 1984 ve 1989 seçimlerini açık ara kazanan Bird ülke yönetiminde sıkı bir kontrol sağladı.

280 km² yüz ölçümüne sahip Antigua adasının kıyıları oldukça girintili ve çıkıntılıdır. St. John's limanında deniz derindir. Büyük kısmının rakımı oldukça alçak olan adanın batısında volkanik kayalıklar ve 405 metrelik Boggy Zirvesi bulunur.
Antigua'da dağların ve ormanların bulunmayışı, adayı diğer Rüzgâraltı Adaları'ndan ayırır. Yılda 1000 mm yağış almasına rağmen adada akarsu ve yeteri miktarda doğal su kaynağı bulunmadığı için kuraklık görülür. Ocak ayı ortalaması 25 °C, Ağustos ortalaması 28 °C'dir. Yazın sıcaklık 32 °C'ye kadar çıkar.
Barbuda (eski adı Dulcina) Antigua'nın 40 km kuzeyindedir. 161 km² yüz ölçümüne sahip ada, düz ve ağaçlıklı bir mercan adasıdır. Kuzeydoğudaki Obama Dağı'nın (eski adı Lindsay Tepesi) yüksekliği 44 metredir. Akarsuları olmayan ada Antigua'dan daha az yağış alır. Tek yerleşim bölgesi olan batıdaki Codrington, bir lagün kıyısında yer alır. İklimi Antigua'ya benzer.
Yerleşimsiz Redonda kayalığı Antigua'nın 40 km güneybatısındadır. 1,25 km² yüz ölçümüne sahip ada fosfat açısından zengindir.

Ada halkının çoğunluğu Afrika kökenli siyahîlerden oluşur. Nüfusun büyük kısmı başkent St. John's'da yaşar. Halkın anadili İngilizcedir. Nüfusun 3/4'ü Protestan Hristiyanlardan oluşur. Bunların da 1/3'ü Anglikan'dır. Adada ayrıca Katolik, Metodist ve Moravya kilisesi mensupları da bulunur.

Ülkede ana geçim kaynağı olan ziraatin yerini günümüzde turizm almıştır. Antigua ve Barbuda ekonomisi hizmet tabanlıdır ve turizm ve devlet hizmetleri, temel istihdam ve gelir kaynaklarını temsil etmektedir. Turizm, doğrudan veya dolaylı olarak GSYİH'nın yarısından fazlasını oluşturmaktadır ve döviz aynı zamanda Antigua ve Barbuda'da ana kazancıdır.
Artan turizm gelirleri ve 2013'te devlet eliyle uygulamaya konulan yatırımla vatandaşlık programının etkisiyle yıllık ülkeye giren para yükseliş göstermiş ve gayrimenkul endüstrisini de canlandırmıştır.
Geçmişte Antigua'da bol miktarda üretilen şeker bugün yok denecek kadar az üretilir. Barbuda adasında ise hiçbir zaman şeker üretimi yapılmadı. Ada halkı balıkçılık ve kendine yetecek kadar tarım ile uğraşır. Adadaki geleneksel toprak sahipliği sistemi, turistik yapılaşmanın tehdidi altındadır.
Ülkede başta narenciye, mango ve patlıcan olmak üzere çeşitli meyve ve sebzeler yetiştirilir. Ekonomide üretim küçük bir rol oynar. Ziraat ürünlerinin işlenmesinin yanı sıra çeşitli tekstil ürünleri ve beton blok üretilir. St. John's şehrinde uluslararası bir havaalanı bulunur.

Antigua ve Barbuda anayasal bir monarşidir. Birleşik Krallık monarkı Antigua ve Barbuda'nın itibarî (nominal) hükümdarıdır ve ülkede bir genel vali tarafından temsil edilir. Yürütme yetkisi başbakan liderliğindeki bakanlar kurulundadır. Ülkede ilköğretim ve okul öncesi eğitim zorunludur.
III. Charles, şu anki Antigua ve Barbuda Kralı'dır. Şu anda Genel Vali Sir Rodney Williams tarafından temsil edilmektedir. Başbakan, şu anda Gaston Browne'un (2014–) tavsiyesi üzerine genel vali tarafından bir bakanlar konseyi atar. Başbakan hükûmetin başıdır. Yürütme yetkisi hükûmet tarafından kullanılırken, yasama yetkisi hem hükûmette hem de iki Parlamento Odasında bulunur. İki meclisli parlamento, beş yıl görev yapmak üzere Senatodan (hükûmet üyeleri ve muhalefet partisi tarafından atanan ve Genel Vali tarafından onaylanan 17 üye) ve Temsilciler Meclisinden (görevden ilk seçilen 17 üye) oluşur.
Majestelerinin Sadık Muhalefetinin şu anki Lideri, Birleşik İlerici Parti Parlamento Üyesi (MP), Baldwin Spencer'dir.

Antik göl, bir milyon yıldan fazla süredir kalıcı olarak su barındıran göllere denir. Antik göllerin birçoğu, tam Kuvaterner Dönemi'nden itibaren yani 2,6 milyon yıldan fazla süredir var olmaya devam etmektedir. Antik göllerin varlığını sürdürmeye devam etmelerinin sebebi aktif bir yarık bölgesindeki levha tektoniğidir. Bu aktif yarık bölgesi, son derece derin ve doğal olarak tortu ile doldurulması zor göller oluşturur. Antik göller uzun ömürlü göller olduklarından, izole edilmiş evrimsel özellikler ve türleşme için model görevi görmektedirler. Dünyadaki su kütlelerinin çoğu 18.000 yaşından küçüktür. 1 milyon yaşın üzerinde sadece 20 antik göl bulunmaktadır.
Baykal Gölü genellikle en eski göl olarak kabul edilmektedir, çünkü elde edilmiş bulgular bu gölün 25-30 milyon yaşında olduğunu gösterir. Zaysan Gölü'nün daha da eski olabileceği düşünülmektedir; bu göl Kretase kökenlidir ve en az 66 milyon yaşında olduğu tahmin edilmektedir  (büyük olasılıkla 70 milyon yıl civarında  ), ancak kesin yaşı tartışmalıdır ve bazı belirsizlikler söz konusudur. Antik göllere başka bir örnek olarak, 20-36 milyon yaşında olduğu tahmin edilen Maracaibo Gölü söylenebilir. Antik çağlarda bu göl tartışmasız gerçek bir göldü, ancak bugün tuzlu ve doğrudan denize bağlı olması birçok kişinin onu büyük bir lagün veya koy olarak görmesine neden olmaktadır.

Altı ana göl türü vardır (bunlar aşağıda listelenmiştir). Göllerin çoğu, binlerce yıl boyunca bir nehirden göle biriken tortuların göl tortuları ile doldurulması sonucu kurur. Su seviyesinin düşmesini etkileyen faktörler arasında akarsu-gölsel tortu oluşumu, buharlaşma, doğal drenaj ve jeofizik süreçler yer almaktadır. Antik Göller, daha genç ve sıradan göllere kıyasla, yerel aktif yarık bölgeleri ve graben adı verilen çökük arazi bölümleri nedeniyle daha uzun bir ömre sahiptir.
Örneğin, dünyanın en derin gölü olan Rusya'daki Baykal Gölü, 25-30 milyon yıllık ve 5.387 fit (1.642 m) derinliğindeki Baykal Yarık Bölgesi tarafından oluşmuş eski bir göldür. Bu sonuca, son buzul döneminde buzul taraması ve 14.000 yıllık erimiş suyun birikmesiyle oluşan ve 200-1.300 fit (60–400 m) derinliğinde maksimum derinliğe sahip olan Kuzey Amerika Büyük Gölleri ile karşılaştırılarak varılmıştır.

Yarık gölleri
Heyelan ve buz baraj gölleri
Tuz gölleri
Akmaz Göller
Krater gölleri
Buzul gölleri
Buzulaltı gölleri

Antik göl oluşumu yarık vadisine benzer. Oluşum, aktif bir yarık bölgesinde yer alan bir graben içinde gerçekleşir. Grabenler, iki paralel plaka arasında çöken, farklı plaka sınırları boyunca oluşan arazi bölümleridir. Grabenin aktif yarık bölgesinin üzerindeki konumu, derinliği sürekli düşen bir göl tabanına ve duvarların yüksekliğinin artmasına neden olur.

Antik göller, bilim adamlarının buzul-buzullar arası zaman çizelgeleri üzerindeki çevresel değişikliklerin mekanizmalarını incelemesine olanak tanır. Eşeyli seçilim, uyarlanabilir radyasyon ve noktalı denge gibi evrimsel özellikler, uzun süredir varlıklarını sürdürmeleri ve genel coğrafi izolasyonları nedeniyle antik göllerde incelenmiştir. Araştırmaların çoğu, Baykal Gölü, Hazar Denizi ve Afrika Büyük Gölleri üzerinde yoğunlaşan bu izole göllerde bulunan endemik fauna ve diatomlarla ilişkilendirilmiştir.

Bunlar, 1 milyon yıldan uzun süredir var olan dünyadaki 20 antik göllerdir:

Stoermer, Eugene F. ve JP Smol. "11.1–11.2." Diatomlar: Çevre ve Yer Bilimleri Uygulamaları . Cambridge, Birleşik Krallık: Cambridge UP, 2001. 209–12. Yazdır.
Wilke, Thomas, Risto Väinölä ve F. Riedel. Antik Göllerde Türleşme Örüntüleri ve Süreçleri: Antik Göllerde Türleşme Üzerine Dördüncü Sempozyum Tutanakları, Berlin, Almanya, 4-8 Eylül 2006 . Dordrecht, Hollanda: Springer, 2009. 126–28. Yazdır.
Vaillant, JJ, GD Haffner ve ME Cristescu. "Endonezya'nın Antik Gölleri: Türleşme Üzerine Bütünleşik Araştırmaya Doğru." Bütünleştirici ve Karşılaştırmalı Biyoloji 51.4 (2011): 634-43. Ağ. Kasım 2015
Carroll, Alan R. ve Kevin M. Bohacs. "Eski Göllerin Stratigrafik Sınıflandırılması: Tektonik ve İklimsel Kontrollerin Dengelenmesi." Jeol Jeoloji 27.2 (1999): 99. ağ
Hoffmann, N., K. Reicherter, T. Fernández-Steeger ve C. Grützner. "Antik Ohri Gölü'nün Evrimi: Tektonik Bir Perspektif." Biogeosciences 7.10 (2010): 3377–386. Ağ. Kasım 2015.

Antik Göllerdeki Türler (SIAL) 29 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apodemus argenteus, Apodemus cinsine bağlı Japonya'ya endemik bir hayvan türüdür.

Yaklaşık 65-100 mm (2,6-3,9 in) uzunluğunda, kuyruğuyla birlikte 70-110 mm (2,8-4,3 in) uzunluğa erişebilir, 10-20 g (0,35-0,71 oz) ağırlığındadır. Diğer türlerle benzese de, diğerlerine oranla kuyruğu gövdesinden biraz daha uzundur.

Ellerman, J. R., and T. C. S. Morrison-Scott (1966) Checklist of Palaearctic and Indian Mammals 1758 to 1946, 2nd edition
Musser, Guy G., and Michael D. Carleton / Wilson, Don E., and DeeAnn M. Reeder, eds. (2005) Superfamily Muroidea: Mammal Species of the World: A Taxonomic and Geographic Reference, 3rd ed., vol. 2
Sherborn, C. Davies, and F. A. Jentink (1895) On the Dates of the Parts of Siebold's 'Fauna Japonica' and Giebel's 'Allgemeine Zoologie' (first edition): Proceedings of the Zoological Society of London, 1895, part 1
Wilson, Don E., and DeeAnn M. Reeder, eds. (1992) Mammal Species of the World: A Taxonomic and Geographic Reference, 2nd ed., 3rd printing
The History of Kaneko, supervised by Naga Abe, edited by the Natural Environment Research Center of the Foundation, "Mammals in Japan [Revised 2nd Edition]", Tokai University Press, 2008, P38, ISBN 978-4-486-01802-5

 Wikimedia Commons'ta Apodemus argenteus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Apodemus argenteus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Arap rakamları, kavram olarak günümüzde sayıları göstermek için yaygın olarak kullanılan on adet rakamı (
  
    
      
        
          0
        
        ,
        
          1
        
        ,
        
          2
        
        ,
        
          3
        
        ,
        
          4
        
        ,
        
          5
        
        ,
        
          6
        
        ,
        
          7
        
        ,
        
          8
        
        ,
        
          9
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {0} ,\mathbf {1} ,\mathbf {2} ,\mathbf {3} ,\mathbf {4} ,\mathbf {5} ,\mathbf {6} ,\mathbf {7} ,\mathbf {8} ,\mathbf {9} }
  
) ifade eder. Aslında Hint matematikçiler tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra Kuzey Afrikalı Arap matematikçiler tarafından düzenlenmiş ve buradan Orta Çağ'da Avrupa'ya yayılmıştır. Avrupalıların sömürgecilik faaliyetleri sonrası dünyada yaygın olarak kullanılır olmuştur. Günümüzde Arap rakamları dünyada en çok kullanılan rakamlardır.
Arap rakamları kavramı, sıklıkla Arap dünyasında yaygın olan Doğu Arap rakamları ile karıştırılır. Yanlış olarak bu rakamları ifade etmek için kullanılır.

Ashikaga şogunluğu (Japonca: 足利将軍家; Ashikaga Shōgunke; anlam: Ashikaga Shogun Ailesi), 1336 ya da 1338 yılından 1573 yılına değin Japonya'yı yöneten şogunluğu. Japonya tarihinde kurulmuş olan üç şogunluğun ikincisidir.
Ashikaga şogunluğunun adı bugünkü Ibaraki ilinin Ashikaga şehri ve çevresini yönetmiş olan Ashikaga klanından gelmektedir. Bu şogunluğun 3. şogunu Ashikaga Yoshimitsu tarafından Kyoto'nun Muromachi semtinde inşa edilen köşküden dolayı daha sonra Edo döneminde Muromachi şogunluğu (室町幕府; Muromachi Bakufu) olarak adlandırıldı.

Kuruluş tarihi üzerinde başlıca iki tez mevcuttur:

10 Aralık 1336 tarihinde Ashikaga Takauji tarafından Kenmu Shikimoku (建武式目) adlı yönetim politikasının açıklanmasıyla bakufu açılmış oldu.
20 Ağustos 1338 tarihinde Ashikaga Takauji'nin imparator Kōmyō tarafından Seii Taishōgun'luğa atanmasıyla bakufu açılmış oldu.

Temmuz 1573'te Ashikaga Yoshiaki'nin Oda Nobunaga tarafından Kyoto'dan kovulmasıyla fiilen yıkıldı.
9 Şubat 1588 tarihinde Ashikaga Yoshiaki'nin Toyotomi Hideyoshi ile birlikte İmparatorluk Sarayı'nı ziyaret edip şogunluğundan istifa etmesiyle resmen yıkıldı.

Ashikaga Takauji (足利 尊氏), 1338–1358
Ashikaga Yoshiakira (足利 義詮), 1359–1368
Ashikaga Yoshimitsu (足利 義満), 1368–1394
Ashikaga Yoshimochi (足利 義持), 1395–1423
Ashikaga Yoshikazu (足利 義量), 1423–1425
Ashikaga Yoshinori (足利 義教), 1429–1441
Ashikaga Yoshikatsu (足利 義勝), 1442–1443
Ashikaga Yoshimasa (足利 義政), 1449–1473)
Ashikaga Yoshihisa (足利 義尚), 1474–1489
Ashikaga Yoshitane (足利 義稙), 1490–1493, 1508–1521
Ashikaga Yoshizumi (足利 義澄), 1495–1508
Ashikaga Yoshiharu (足利 義稙), 1522–1547
Ashikaga Yoshiteru (足利 義晴), 1547–1565
Ashikaga Yoshihide (足利 義栄), 1568
Ashikaga Yoshiaki (足利 義昭), 1568–1573

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği ya da APEC (İngilizce: Asia-Pacific Economic Cooperation) Büyük Okyanus kıyısındaki 21 ülkenin katıldığı, dünya ekonomisinin %60'ını temsil eden ve bölgesel ekonomik, iş birliği, ticaret ve yatırım konularının paylaşıldığı uluslararası bir örgüttür. Üye ülkelerin bakanlarının yıllık toplantıları da dahil olmak üzere örgütün tüm eylemleri APEC Sekreterliği tarafından yürütülür.
Örgütün düzenlediği yıllık APEC Ekonomik Liderler Zirvesine üye ülkelerin devlet başkanları katılır. (Üye ülkelerden Tayvan bu toplantıya devlet başkanı düzeyinde değil, bakan düzeyinde katılmaktadır.) Zirve her yıl farklı bir üye ülkede yapılmaktadır ve artık adet hâline geldiği üzere zirveye katılan üye ülke liderleri zirvenin yapıldığı ülkenin ulusal kostümünü giyer. En son zirve 16-17 Kasım 2019'da Şili'nin Santiago kentinde toplantısı olacaktı. Görüşmelerde dijital ekonomi, bölgesel bağlantısı ve kadınların ekonomik büyümedeki rolü üzerinde durulması bekleniyordu. Şili'de daha önce 2004'te APEC toplantısına ev sahipliği yapmıştır. 2019 zirvesi, devam eden protestolar nedeniyle 30 Ekim'de iptal edildi. Bu kararın ardından APEC 2020 Malezya'da Aralık 2019'dan Kasım 2020'ye kadar yıl boyunca ev sahipliği yapıyor. Malezya daha öncesinde 1998'de bu toplantıya ev sahipliği yapmıştır.
APEC özellikle ABD ve Japonya'nın destekleriyle kurulmuştur.
APEC'in temel hedefleri 1994'te Endonezya'nın Bogor kentinde kararlaştırılmıştır. 
Bogor hedefleri şöyle sıralanır.

Ticaret ve yatırımın serbeştleştirilmesi
İktisadi ve ticari faaliyetlerin kolaylaştırılması
Ekonomik ve teknik iş birliği
Bogor hedeflerinin hayata geçmesi için 1995'te Osaka Eylem Ajandası hazırlanarak Bogor Hedeflerinin altyapısı hazırlanmıştır.
Temel amacı ekonomik konular olan APEC, Bangkok hedefleri ile uluslararası terörizmle mücadele ve kitle imha silahlarının yok edilmesi, Busan hedefleri ile genel sağlık sorunları, Sydney hedefleri ile küresel iklim değişikliği, enerji güvenliği, Lima bildirgesi ile gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki uçurum, ticaretin sosyal boyutları gibi konuları gündemine almıştır.
APEC'in üst düzey komiteleri şunlardır;

Liderler Zirvesi
Ticaret ve Yatırım Komitesi
Ekonomik Komite
Üst Düzey Yetkililer Ekonomik ve Teknik İşbirliği İcra Komitesi
Bütçe ve Yönetim Komitesi
APEC'in diğer önemli kurumu İş Dünyası Tavsiye Konsülü, iş dünyası perspektifinden raporlar hazırlamaktadır.

APEC ilk olarak 1980'lerin ortalarında başlatılan ASEAN'ın bakanlık sonrası konferanslar serisinin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerin bakanlık düzeyindeki temsilcileri arasında düzenli konferansların fizibilitesini ve değerini gösterdiğinde ilham kaynağı olmuştur. 1996 yılına gelindiğinde, bakanlık sonrası konferanslar 12 üyeyi (ASEAN'ın altı üyesi ve altı diyalog ortağı) kapsayacak şekilde genişletildi. Gelişmeler, Avustralya Başbakanı Bob Hawke'nin bölge genelinde ekonomik konularda işbirliği gerektiğine inanmasına neden oldu. Ocak 1989'da Bob Hawke, Pasifik Kıyıları bölgesinde daha etkili bir ekonomik işbirliği çağrısında bulundu. Bu, Avustralya Dışişleri Bakanı Gareth Evans başkanlığında Kasım ayında Avustralya'nın başkenti Canberra'da APEC'in ilk toplantısına yol açtı. On iki ülkeden bakanların katıldığı toplantı, Singapur ve Güney Kore'de gelecekte yapılacak yıllık toplantılar için taahhütlerle sonuçlandı. On ay sonra, 12 Asya-Pasifik ekonomi ülkesi APEC kurmak için Avustralya'nın Canberra kentinde bir araya geldi ve Singapur merkezli APEC Sekreteryası örgütün faaliyetlerini koordine etmek için kuruldu.

Asya Pasifik Ekonomik İşbirliğine üye 21 ülke bulunmaktadır. Büyük Okyanus kıyısındaki ülkelerin çoğunun üye olduğu örgüt, üyelerinden "üye ekonomi" olarak söz eder.

 Hindistan örgüte girmek için başvuruda bulundu ve ABD, Japonya ve Avustralya'dan destek gördü. Üye ekonomilerden yetkililer Hindistan'ın katılıp katılmaması yönünde görüşmektedirler. Batı Bloğu ülkeleri arasında, Hindistan'ın örgüte girmesiyle güç dengesinin Asya'ya doğru kayacağı endişesi vardır.

Hindistan, APEC üyeliği talebinde bulundu ve ABD, Japonya, Avustralya ve Papua Yeni Gine'den ilk desteklerini aldı. Yetkililer, Hindistan'ın mevcut üyelerin yaptığı Pasifik Okyanusu'nu sınırlamadığını düşünerek Hindistan'ın çeşitli nedenlerle katılmasına izin vermemeye karar verdiler. Ancak, Hindistan Kasım 2011'de ilk kez gözlemci olmaya davet edildi.
Bangladeş, Pakistan, Sri Lanka, Makao, Moğolistan, Laos, Kamboçya, Kosta Rika, Kolombiya, Panama ve Ekvador APEC üyeliği için başvuran bir düzine ekonomi arasında yer alıyor. Kolombiya, APEC üyeliği için 1995 yılında başvurdu, ancak kuruluş 1993'ten 1996'ya kadar yeni üyeleri kabul etmeyi bıraktığı için teklifi durduruldu ve moratoryum 1997 Asya Mali Krizi nedeniyle 2007'ye kadar uzatıldı. Guam ayrıca Hong Kong örneğinden hareketle aktif olarak ayrı bir üyelik arıyor, ancak bu talebe şu anda Guam'ı temsil eden ABD karşı çıkıyor.

APEC, 1989 yılında kuruluşundan itibaren bu yana, tüm üye ekonomilerin temsilcileri ile yıllık toplantılar yapmıştır. İlk dört yıllık toplantıya bakanlık düzeyindeki yetkililer katıldı. 1993 yılından başlayarak, yıllık toplantılara APEC Ekonomik Liderler Toplantıları adı verilmektedir ve Tayvan dışındaki tüm üye ekonomilerin bakanları tarafından bakanlık düzeyindeki bir yetkilinin temsil ettiği hükûmet başkanları katılır. Yıllık Liderler Toplantılarına zirve adı verilmemektedir.

1997 yılında APEC toplantısı Vancouver'da yapıldı. Kanada Kraliyet atlı polisi subaylarının protestoculara biber gazı sıkması üzerine tartışma yaşandı. Protestocular Endonezya Cumhurbaşkanı Suharto gibi otokratik liderlerin varlığına itiraz ettiler.
20-21 Ocak 2001'de yapılan Şanghay'daki Liderler Toplantısı'nda APEC liderleri, yeni bir ticaret müzakere turu ve ticaret kapasitesi geliştirme yardımı programı için destek sağladılar ve bu da birkaç hafta sonra Doha Kalkınma Gündemi'nin başlatılmasına yol açtı. Toplantıda ayrıca ABD tarafından önerilen Şanghay Anlaşması da onaylanarak açık pazarların uygulanması, yapısal reform ve kapasite inşası vurgulandı. Anlaşmanın bir parçası olarak APEC şeffaflık standartlarını geliştirme ve uygulama, Asya-Pasifik bölgesindeki ticaret işlem maliyetlerini 5 yıl içinde yüzde 5 azaltma ve bilgi teknolojisi ürünleri ve hizmetleriyle ilgili ticaret serbestleştirme politikalarını izleme taahhüdü izlendi.
2003 yılında Jemaah Islamiah lideri Riduan Isamuddun Ekim ayında Bangkok'ta düzenlenecek olan APEC Liderler Toplantısına saldırı planlamıştı. Saldırıyı planlamayı bitirmeden önce 11 Ağustos 2003'te Tayland polisi tarafında Ayutthaya, Tayland'da yakalandı.
Şili, 2004 yılında Liderler Toplantısı'na ev sahipliği yapan ilk Güney Amerika ülkesi oldu. O yılın gündemi terörizm ve ticaret, küçük ve orta ölçekli işletmelerin gelişimi ve serbest anlaşmaların ve bölgesel ticaret anlaşmalarının tefekkürüne odaklandı.
2005 Liderler Toplantısı Güney Kore, Busan'da yapıldı. Toplantı Doha Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) müzakerelerine odalandı ve Aralık ayında Hong Kong'da yapılan 2005 DTÖ Bakanlar Konferansı'na götürüldü. Haftalar önce, ABD'de ve Avrupa Birliği de dahil olmak üzere DTÖ üyeleri arasında tarım ticaret engellerini azaltmaya odaklanan Paris'te ticaret görüşmeleri yapıldı. Zirvede APEC liderleri Avrupa Birliği'nin çiftlik sübvansiyonlarını azaltmayı kabul etmeye çağırdı. APEC İklim Ağı çalışma grubunun oluşturduğu iklim bilgi paylaşım girişiminin devamında, liderler tarafından Busan'a APEC İklim Merkezi kurulmasına karar verildi. APEC'e karşı barışçıl protestolar Busan'da yapıldı, ancak toplantı programına herhangi bir etkisi bulunmadı.
19 Kasım 2006'da Hanoi'de düzenlenen Liderler Tolantısında APEC liderleri, terörizm ve diğer güvenlik tehditlerini kınayarak küresel serbest ticaret müzakerelerine yeni bir başlangıç çağrısında bulundular. APEC ayrıca Kuzey Kore'yi o yıl bir nükleer test ve bir füze testi başlatması nedeniyle eleştirerek ülkeyi nükleer silahsızlanmaya doğru ''somut ve etkili'' adımlar atmaya çağırdı. Ekonomik konuların yanı sıra bölgelerdeki nükleer silahların yayılmasına ilişkin endişeler tartışıldı. ABD ve Rusya, Rusya'nın Dünya Ticaret Örgütü'ne katılma teklifinin bir parçası olarak bir anlaşma imzaladı.
2007'de APEC Liderler Toplantısı 2-9 Eylül 2007 tarihlerinde Avustralya'nın Sidney kentinde gerçekleştirildi. Siyasi liderler, ekonomik kalkınmaya bağlı olarak %25'lik bir enerji yoğunluğunun azaltılmasının ''arzulanan hedefi'' kabul ettiler. Beklenen protestoculara ve potansiyel teröristlere karşı havadaki keskin nişancılar ve kapsamlı çelik ve beton barikatlar gibi aşırı güvenlik önlemleri uygulandı. Bununla birlikte, protesto faaliyetleri barışçıl ve güvenlik zarfına, biri El-Kaide lideri Usama bin Ladin'e benzemek için giyinmiş olan Avustralya televizyon programı The Chaser üyeleri tarafından yönetilen sahte bir diplomatik yolla girdi.
Asıl tarihi 16-17 Kasım 2019'da Şili'de yapılacak olan APEC Şili 2019, nüfusunun eşitsizliği, yaşam maliyeti ve polis baskısı üzerindeki bölümleri tarafından devam eden protestolar nedeniyle iptal edildi.
Zirve tablosunun tamamı şöyle:

Asya Futbol Konfederasyonu kısa adıyla AFC Asya'da futbolu organize eden ve yöneten kuruluştur. 1954'te Filipinler'in Manila kentinde kurulan kuruluşun bugünkü genel merkezi Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'dadır. Kulüpler düzeyinde AFC Şampiyonlar Ligi'ni düzenler.

Asya Futbol Konfederasyonuna 47 üye federasyon olup, bu üyeler dört bölgeye ayrılmıştır.

1: Yarı üye

1930 - Katılamadı
1934 - Katılamadı
1938 - Doğu Hint Adaları (Endonezya)
1950 - Katılamadı (Hindistan elemelerden sonra çekildi.)
1954 - Güney Kore
1958 - Katılamadı
1962 - Katılamadı
1966 - Kuzey Kore
1970 - İsrail (1994'ten sonra UEFA üyesi)
1974 - Avustralya
1978 - İran
1982 - Kuveyt
1986 -  Güney Kore, Irak
1990 - Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri
1994 - Güney Kore, Suudi Arabistan
1998 - Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan, İran
2002 - Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan, Çin
2006 - Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan, İran, Avustralya
2010 - Güney Kore, Japonya, Kuzey Kore, Avustralya
2014 - Güney Kore, Japonya, İran, Avustralya
2018 - İran, Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Avustralya
2022 - Katar, İran, Güney Kore, Japonya, Suudi Arabistan
Katılma

11 kez: Güney Kore
7 kez: Japonya
6 kez: İran, Suudi Arabistan
5 kez: Avustralya
2 kez: Kuzey Kore
1 kez: Endonezya, Kuveyt, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Çin, Katar

Atık yönetimi veya atık bertarafı, atığın oluşumundan nihai bertarafına kadar geçen süreçteki tüm işlemleri ve eylemleri kapsar. Bu, atığın toplanması, taşınması, işlenmesi ve bertaraf edilmesinin yanı sıra atık yönetimi sürecinin izlenmesi, düzenlenmesi ve atıkla ilgili yasalar, teknolojiler ve ekonomik mekanizmaları kapsar.
Atıklar, katı, sıvı veya gaz halinde olabilir ve her türünün farklı bertaraf ve yönetim şekilleri vardır. Atık yönetimi; endüstriyel, kimyasal, organik, biyomedikal ve radyoaktif atıklar ve şehir atıkları dahil olmak üzere tüm atık türleriyle ilgilenir. Bazı durumlarda atık, insan sağlığı için tehdit oluşturabilir. Sağlık sorunları, atık yönetiminin tüm süreçleriyle ilişkilidir. Bu sorunlar doğrudan veya dolaylı olarak ortaya çıkabilir: Doğrudan katı atıkların elleçlenmesi yoluyla veya dolaylı olarak su, toprak ve gıda tüketimi yoluyla. Atık, insan faaliyetleri (örneğin hammadde çıkartılması ve işlenmesi) sonucu oluşur. Atık yönetimi, atığın insan sağlığı, çevre, gezegensel kaynaklar ve estetik üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmayı amaçlar.
Atık yönetiminin hedefi, atıkların çevre ve insan sağlığı üzerindeki tehlikeli etkilerini en aza indirmektir. Atık yönetiminin büyük bir kısmı, endüstriyel, ticari ve evsel faaliyetlerden kaynaklanan evsel katı atıklarla ilgilidir.
Atık yönetimi uygulamaları ülkeden ülkeye (gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler), bölgeden bölgeye (kentsel ve kırsal alanlar) ve konut ile endüstri sektörlerine göre farklılık gösterir.
Atığın doğru yönetimi, sürdürülebilir ve yaşanabilir şehirler inşa etmek için önemlidir, ancak birçok gelişmekte olan ülke ve şehir için hâlâ bir zorluk teşkil etmektedir. Bir rapora göre, etkili atık yönetimi nispeten pahalıdır ve genellikle belediye bütçelerinin %20-50'sini oluşturur. Bu temel belediye hizmetinin işletilmesi, verimli, sürdürülebilir ve toplumsal anlamda desteklenen entegre sistemler gerektirir. Atık yönetimi uygulamalarının büyük bir kısmı, hane halkı, endüstriyel ve ticari faaliyetlerden kaynaklanan evsel katı atıklarla ilgilidir. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli'ne (IPCC) göre, evsel katı atıkların 2050 yılına kadar yaklaşık 3,4 milyar tona ulaşması beklenmektedir ancak politika ve yasal düzenlemeler, dünyanın farklı bölgelerinde ve şehirlerindeki atık miktarını azaltabilir. Atık yönetimi önlemleri arasında döngüsel ekonominin entegre teknolojik-ekonomik mekanizmaları, etkili bertaraf tesisleri, ihracat-ithalat kontrolü ve üretilen ürünlerin optimal sürdürülebilir tasarımı yer alır.

Küresel atık, yönetimi ve insan sağlığı ile yaşam üzerindeki etkilerine dair bilimsel kanıtların ilk sistematik incelemesinde, araştırmacılar tüm evsel katı atıkların yaklaşık dörtte birinin toplanmadığını ve diğer dörtte birinin toplandıktan sonra yanlış yönetildiğini (genellikle açık ve kontrolsüz ateşlerde yakılarak) tespit etti. Bunlar birleştirildiğinde yılda yaklaşık bir milyar ton atığa tekâbül eder. Ayrıca birçok öncelikli alanın her birinin "yüksek kaliteli bir araştırma temelinden" yoksun olduğu ve bunun kısmen bilim insanlarının ihtiyaç duyduğu "önemli araştırma fonlarının" eksikliğinden kaynaklandığı belirtildi.

Elektronik atıklar (e-atık), atılan bilgisayar monitörleri, anakartlar, cep telefonları ve şarj cihazları, CD'ler, kulaklıklar, televizyonlar, klimalar ve buzdolaplarını kapsar. Küresel E-Atık İzleme 2017 raporuna göre, Hindistan yılda yaklaşık 2 milyon ton e-atık üretiyor ve ABD, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya ve Almanya'nın ardından en çok e-atık üreten beşinci ülke konumunda.
Etkili "Atık Yönetimi", "7R" uygulamasından meydana gelir:

Reddet (Refuse),
Azalt (Reduce),
Yeniden Kullan (Reuse),
Onar (Repair),
Yeniden Amaçlandır (Repurpose),
Geri Dönüştür (Recycle),
Enerjiye Dönüştür (Recover).
Bu 7R içinde ilk ikisi ("Reddet" ve "Azalt"), gereksiz ürünler satın almayı reddederek ve tüketimi azaltarak atık oluşumunu engellemeye yöneliktir. Sonraki ikisi ("Yeniden Kullan" ve "Onar") mevcut ürünün kullanım süresini, ürünün bazı parçalarını değiştirerek veya değiştirmeden uzatmayı hedefler. "Yeni Amaçla Kullan" ve "Geri Dönüştür", üründe kullanılan malzemelerin maksimum düzeyde değerlendirilmesini içerir. "Enerjiye Dönüştür" ise en az tercih edilen ve en verimsiz atık yönetimi uygulamasıdır; atık malzemedeki enerjinin geri kazanılmasını (örneğin, ısı veya elektrik üretmek için yakma) ifade eder.

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı-Atık Yönetimi Dairesi
Tüm Atık ve Çevre Yönetimi Derneği
Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı
Taşınabilir Pil Üreticileri ve İthalatçıları Derneği
Elektronik Atıkların Geri Dönüşümünü Destekleme Derneği

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı-Atık Yönetimi Dairesi
Çevre Mühendislği ve Çevre Mevzuatı
Atık Yönetim Sistemi15 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atıklar19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elektronik Atıkların Geri Dönüşümünü Destekleme Derneği31 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAP29 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avcı ve toplayıcı, kültüre alınmış bitkilerin tarımını yapan ya da evcilleştirilmiş hayvanları yetiştiren toplumların aksine, tarım ve hayvancılıkla uğraşmayan, yabani bitkileri toplayıp yabani hayvanları avlayan toplumlardır. Tarımın ve hayvancılığın gelişiminden önce bütün toplumların yaşam tarzı olan avcı ve toplayıcılık, bugün bu uğraşlarla geçimini sağlamayan toplumlarda görülür. Avcılık daha çok erkeklerce yapılırken, yabani bitki ve meyve toplayıcılık da büyük ölçüde kadın ve çocuklarca yapılmaktadır.
Avcılık ve toplayıcılık muhtemelen yaklaşık 1,8 milyon yıl önce Homo erectus tarafından ve yaklaşık 200.000 yıl önce Homo sapiens tarafından ortaya çıkarılmasından itibaren insan toplumları tarafından kullanılan geçim stratejisiydi. Tarih öncesi avcı-toplayıcılar, birkaç düzine insan büyüklüğünde birkaç aileden oluşan gruplar halinde yaşadılar.
Yaklaşık 10.000 yıl önce Mezolitik dönemin sonuna kadar avcılık ve toplayıcılık  tek geçim biçimi olarak kaldı. Bundan sonra ancak yavaş yavaş Neolitik Devrim'in yayılmasıyla değiştirildi.
Çoğu avcı ve toplayıcı halklar göçebedir, çünkü bir bölgedeki kaynaklar genellikle hızla tükenir ve insan gruplarının kalıcı yerleşimini imkansız hale getirir.
Barınakların yapımında sadece doğada bulunan malzemeleri kullanılırlar. Bu barınaklar hava koşullarına ve yırtıcılara karşı koruma amaçlıdır.
Avcı ve toplayıcı halklar arasında Ơ Đular, Asya ve Amerika'daki Eskimo-Aleut halkları, Kızılderililerin Mayalar, Aztekler, İnkalar hariç büyük bir kısmı, Afrika'daki Buşmanlar, Avustralya'daki Avustralya Aborjinleri sayılabilir.
Tarih boyunca göçer oldukları varsayılan salt avcı ve toplayıcı toplulukların tarım yerleşim kurdukları, 2012 yılındaki arkeolojik araştırmalar sonunda ortaya çıkmıştır. Tarihteki ilk amfitiyatronun Ürdün'ün Faynan Vadisi'nde MÖ 9600 yılı civarında yapıldığı, ayrıca kömünal binaların bulunduğu bir köy de ortaya çıkarılmıştır. Tarımdan önce yerleşik hayata geçildiğinin ispatı, Neolitik Devrim kavramının yerleşik hayata geçme nedeninin tarım olduğu varsayımının sorgulanmasına da yol açmıştır.

Kafkas avcı-toplayıcılar

Avrupa Parlamentosu (İngilizce: European Parliament), Avrupa Birliği'nin yedi kurumundan biri olup, yasama yetkisine sahip iki organdan biridir. Avrupa Komisyonu'nun sunduğu yasa tekliflerini, Avrupa Birliği Konseyi ile birlikte kabul eder. Haziran 2024'teki Avrupa seçimlerinin ardından, Parlamento üye sayısı 705'ten 720'ye yükseldi. Yaklaşık 375 milyon seçmene sahip olan Avrupa Parlamentosu, 2024 itibarıyla Hindistan Parlamentosu'ndan sonra dünyanın en büyük ikinci demokratik seçmen kitlesini temsil etmektedir.
1979'dan bu yana Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği vatandaşları tarafından genel oy hakkı çerçevesinde her beş yılda bir doğrudan seçilmektedir. 1979'dan sonraki her seçimde katılım oranı düşerken, 2019 seçimlerinde bu eğilim tersine döndü ve katılım %8 artarak, 1994'ten bu yana ilk kez %50'nin üzerine çıktı. Seçim yaşı, tüm Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde 18'dir; ancak Malta, Belçika, Avusturya ve Almanya'da 16, Yunanistan'da ise 17 olarak belirlendi.
Avrupa Parlamentosu, yasama yetkisine sahiptir, Avrupa Birliği mevzuatının kabul edilmesi genellikle Parlamento ve Konsey'in onayını gerektirir, bu da fiilen iki meclisli bir yasama yapısını oluşturur. Avrupa Parlamentosu, çoğu üye devletin ulusal parlamentolarının aksine resmî olarak inisiyatif hakkına sahip değildir, çünkü inisiyatif hakkı Avrupa Komisyonu'nun bir ayrıcalığıdır. Bununla birlikte Parlamento ve Konsey, Komisyon'dan yasama sürecini başlatmasını ve bir öneri sunmasını talep etme hakkına sahiptir.
Protokol açısından Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'nin "ilk kurumu" olarak kabul edilir, antlaşmalarda ilk sırada yer alır ve diğer AB kurumlarına karşı törensel bir önceliğe sahiptir. Konsey ile eşit yasama ve bütçe yetkilerine sahiptir, ayrıca AB bütçesi üzerinde de eşit kontrol yetkisine sahiptir. Yürütme organı olan Avrupa Komisyonu, nihai olarak Parlamento'ya karşı sorumludur. Özellikle Parlamento, Avrupa Konseyi'nin Komisyon Başkan adayıyla ilgili onay kararını verir ve Komisyon'un tamamının atanmasını kabul etme veya reddetme yetkisine sahiptir. Ayrıca, bir güvensizlik oylaması yoluyla mevcut Komisyon'un istifasını zorlayabilir.

Temelinde, 1951'de kurulan ve ilk toplantısını 78 üyeyle 1952 yılında yapan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) yatmaktadır. AKÇT, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulmasını izleyerek 1958’de Avrupa Toplulukları Parlamenterler Meclisi adını alarak; bu ortak parlamentonun 1958’deki üye sayısını ise ulusal parlamentolarca tayin edilen 142 üye oluşturmaktadır. 1979’da 410 üye söz konusu iken, Yunanistan ve onu izleyerek Portekiz ve İspanya’nın da katılımından sonra meclis üye sayısı 518’e çıkmıştır. İsveç, Avusturya ve Finlandiya’nın katılımlarını izleyerek parlamentonun üye sayısı artmıştır. 1979’dan bu yana tek dereceli genel seçimle işbaşına gelen Avrupa Parlamentosu’nun üyeleri, AB’nin üye sayısını 25’e çıkarttığı genişleme ile birlikte 732’e ulaşmıştır. 2007 yılındaki genişleme ile birliğin nüfusu artmıştır. Böylece parlamenter sayısı 736'ye çıkmıştır.
Genişletilmiş Başkanlık Divanı, Parlamento’nun temel karar alma organıdır. Genişletilmiş Başkanlık Divanı, başkan ve başkan yardımcılarının biçimlendirdiği divan; divan üyeleri ve siyasi grup liderlerinden oluşmaktadır.

Avrupa Parlamentosu’nun genişleme sürecindeki işlevi Avrupa Birliği'ni Kuran Anlaşma, madde 49’da net bir şekilde özetleniyor: 49. madde içindeki ilgili bölüm şöyle:
“6. maddenin 1. paragrafında belirtilmiş olan ilkelere uyan her Avrupalı devlet Birlik’e üye olmayı talep edebilir. Devlet, başvurusunu Konsey’e yöneltir. Konsey de Komisyon’un görüşünü ve Avrupa Parlamentosu üyelerinin salt çoğunluğu ile verilmiş olumlu oyu aldıktan sonra, oy birliği ile karar verir.”
Bir diğer ifade ile, Parlamento'nun değerlendirmeleri sonucunda salt çoğunlukla olumlu bir karara varılmaması halinde yeni üyenin kabulü olanaksızdır.
Parlamento'nun genişleme sürecindeki işlevlerinden bir diğeri de aday ülkelere ilişkin raportörlerin belirlenmesidir. Söz konusu raportörler, aday ülkelerin siyasi, ekonomik ve sosyal yapıları ile ilgili olarak toplanan bilgileri Parlamento'ya iletme görevini üstlenir ve toplanan bilgileri güncelleştirir.
Parlamento Genel Sekreterliği tarafından aday ülkelerin gelişimi ve hazırlanma süreci ile ilgili bilgi akışının hızlandırılması amacıyla oluşturulmuş bir de “Genişleme Görev Grubu” vardır.

Avrupa Parlamentosu milletvekilliği

Avrupa Parlamentosu resmi sitesi
EuroAcademic - Avrupa Akademik Çalışmalar Merkezi  24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Europedia: Guide to European policies and legislation 16 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ay'ın kolonileştirilmesi, Ay'da robotik veya insan tarafından kolonileştirilmesi ve yerleşim çabalarına yönelik bazı önerilerin kullandığı bir süreç veya kavramdır.
Ay'da hak iddia etmek uluslararası uzay hukuku tarafından yasadışı ilan edildi ve Ay'da çeşitli sondalar ve yapay kalıntılara sahip olmasına rağmen hiçbir devlet bu tür iddialarda bulunmadı.
Ay'da kolonizasyon, kullanım veya kalıcı keşif misyonları için bir dizi öneri gündeme getirilmiş olsa da, Ay'da kalıcı mürettebat varlığı oluşturmaya yönelik mevcut projeler, Ay'ı kolonileştirmek için değil, daha ziyade keşif için ay üsleri inşa etmeye ve daha az ölçüde ay kaynaklarının kullanılmasına odaklanmanmaktadır.
Ay'ın ticarileştirilmesi, ulusal ve uluslararası ay düzenlemeleri ve yasaları (Ay Anlaşması gibi) açısından tartışmalı bir konudur.

Resource Utilization Concepts for MoonMars; ByIris Fleischer, Olivia Haider, Morten W. Hansen, Robert Peckyno, Daniel Rosenberg and Robert E. Guinness; 30 September 2003; IAC Bremen, 2003 (29 Sept – 03 Oct 2003) and MoonMars Workshop (26–28 Sept 2003, Bremen). Accessed on 18 January 2010
Erik Seedhouse (2009). Lunar Outpost: The Challenges of Establishing Human Settlements on the Moon. Springer. ISBN 978-0-387-09746-6.  Publisher's book page.
Madhu Thangavelu; Schrunk, David G.; Burton Sharpe; Bonnie L. Cooper (2008). The Moon: resources, future development, and settlement. 2nd. Springer. ISBN 978-0-387-36055-3.

Aynular veya Ainular, Japonya'nın kuzeyinde yer alan Hokkaido Adası, Kuril Adaları ve Sahalin'in yerlisi olan halktır. Aynu (Aynu dilinde insan veya ata) kelimesi Japonya'da uzun bir zaman etnik bir hakaret olarak kullanıldığı için halen bazı Aynular kendilerine Utari (yoldaş) demeyi tercih etmektedir.
Eski Japon kaynakları, Ainuları beyaz tenli, açık renk gözlü, oldukça tüylü ve ayıya tapan bir topluluk olarak göstermekteydi. Yine aynı kaynaklara göre Ainu kadınları, dudaklarının üstüne bıyık benzeri şekiller çizmekteydi. Antropolojik özelliklerinden ve ayı kültünden  dolayı bazı bilim insanları Ainuların atalarının Ruslar olabileceği yolunda tezler üretmişlerdir.
Genetik testler Aynuların ekseriyetinin Japon Adaları dışında sadece Tibet müştereken bulunan Y-Haplogrup D' ye ait olduklarını göstermiştir. Farklı testler de bir kısım Aynu erkeğinin Haplogrup C3'e ait olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu Y kromozon grubuna esasen Rusya'nın uzak doğusu ve Moğolistan'da müştereken rastlanılmaktadır. Haplogrup C3'nin vücudu muhtemelen Aynuların Nivihler'le olan tarihi munasebetinden kaynaklanmakta olduğu araştırmacılar tarafından speküle edilmektedir.
Aynu kültürü M.Ö. 1200'lere kadar uzanmaktadır. En son araştırmaların sonuçlarına göre Okhotsk ve Satsumon kültürünün birleşmesiyle meydana gelmiştir. Ekonomileri avcılık, balıkçılık ve toplayıcılığa dayanmaktaydı.
Kuzeye doğru hareket eden Japon iskan ve istimlak hareketlerine karşı birkaç isyan haricinde (1457, 1669, 1789) genellikle daha da kuzeye doğru ricat ederek cevap vermeyi tercih eden Ayunlar 19. asrın sonlarında Meiji Dönemi'ne kadar Ezo (Hakkaido) adasında izafi bir hürriyet içinde yaşamaya devam ettiler. Rusya ve Japonya hanedanları arasındaki emperyal mücadelenin bir ayağı olarak görülen Ezo Adası Meiji Hanedanı tarafından kolonileştirildi. Adanın ismin Hakkaido'ya tebdil edilmesi de bu periyoda denk gelmektedir. Resmi asimilasyon siyaseti ve Japon nüfusunun adaya endemik olmayan hastalıkları ve kolonizasyonun yerli nüfus üzerindeki baskısı sebebiyle Aynu nüfusu ciddi şekilde azaldı.
1899'da milli bir Japon hüviyeti yaratmak maksadıyla uygulamaya konulan politikalara Aynular'ı asimile etmek gayesiyle onları Aborjin ilan eden  bir yasa parlamentodan geçti. Japonya nihayet 6 Nisan 2006'da Aynu nüfusunu resmen endijen(yerli) bir grup olarak kabul etti.
Günümüzde Aynu lisanının ailesinin tespiti hususunda filolojistler ortak bir hükme varamamıştır. 1991'de lisanı Japonya'da akıcı bir şekilde konuşabilen sadece 15 kişi kayıt edilebilmiştir. Japonya' daki nüfusun ekseriyeti kendi azaları tarafından da ırkçılık ve ayrımcılığa tabii olmamak için Japonlarla evlenmeye teşvik edildiğinden bugün saf bir Aynu milletinden bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Rusya'daki nüfus bir kısmı da ananevi dinleri olan animizmden uzaklaşıp Rus Ortodoks Kilisesi'ne dahil olmuştur.

Tohoku Aynuları(Honşu' da, yaşayan nüfus meçhul),
Hokkaido Aynuları,
Sakalin Aynuları,
Kuril Aynuları(yaşayan nüfus meçhul),
Kamçatka Aynuları(Tarih-öncesinden bu yana namevcut),
Amur Vadisi Aynuları(muhtemelen namevcut).

 Wikimedia Commons'ta Aynular ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bahamalar, resmî adıyla Bahama Milletler Topluluğu, Atlantik Okyanusu'ndaki Lucayan Takımadaları içinde yer alan bir ada ülkesidir. Ülke, Küba'nın kuzeyinde ve Hispaniola adasının (Dominik Cumhuriyeti ve Haiti arasında bölünmüş) ve Turks ve Caicos Adaları'nın kuzeybatısında, ABD'nin Florida eyaletinin güneydoğusunda ve Florida Keys'in doğusunda yer alan 3.000'den fazla ada, mercan adası ve adacıktan oluşmaktadır. Başkent ve en büyük şehir, New Providence adasında bulunan Nassau'dur. Kraliyet Bahamalar Savunma Kuvvetleri, Bahamalar topraklarının 470.000 km² (180.000 mil kare) okyanus alanını kapsadığını belirtmektedir.
Bahama adaları, yüzyıllar boyunca Aravak ve Aravak dilini konuşan Taíno'nun bir kolu olan Lucayanlar tarafından iskan edilmiştir. Kristof Kolomb, adaları gören ilk Avrupalıydı ve 1492'de San Salvador adasına ayak basarak Yeni Dünya'ya ilk ayak basışını gerçekleştirdi. Daha sonra İspanya Krallığı, yerli Lucayanları Hispanyola'ya göndererek orada köleleştirdi ve Bahama adaları 1513'ten 1648'e kadar büyük ölçüde ıssız kaldı. 1649'da, Eleutheran Maceracıları olarak bilinen Bermuda'dan gelen İngiliz kolonistler Eleuthera adasına yerleşti.
Bahamalar, İngilizlerin korsanlığa karşı sert önlemler aldığı 1718 yılında Büyük Britanya Krallığı'nın bir kraliyet kolonisi haline geldi. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra, Kraliyet binlerce Amerikalı Sadık'ı Bahamalar'a yerleştirdi; yanlarında köleler de götürdüler ve arazi tahsisleri üzerine plantasyonlar kurdular. Bu dönemden itibaren Afrikalı köleler ve onların soyundan gelenler nüfusun çoğunluğunu oluşturdu. Köle ticareti 1807'de İngilizler tarafından kaldırıldı. Bahamalar'da kölelik 1834'e kadar kaldırılmadı, ancak 1818'de Bahamalar, İngiliz Batı Hint Adaları dışından gelen Afrikalı köleler için bir özgürleştirme cenneti haline geldi. Yasadışı köle gemilerinden kurtarılan Afrikalılar, Kraliyet Donanması tarafından adalara yerleştirilirken, bazı Kuzey Amerikalı köleler ve Seminoleler Florida'dan Bahamalar'a kaçtı. Bu dönemde Bahamalılar, ülkelerine ulaşan diğer ulusların gemileriyle taşınan kölelerin özgürlüğünü tanımalarıyla biliniyordu. Bugün Bahamalı Siyahlar, 400.516 kişilik nüfusun %90'ını oluşturmaktadır.
Bahamalar, 1973 yılında Birleşik Krallık'tan ayrı bağımsız bir İngiliz Milletler Topluluğu ülkesi oldu. İlk başbakanı Lynden Pindling'di. Bahamalar, Kral III. Charles'ı hükümdar olarak kabul etmektedir; Kraliyetin atanan temsilcisi Bahamalar genel valisidir. Bahamalar, Amerika kıtasında kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılada on dördüncü sıradadır. Ekonomisi turizm ve açık deniz finansmanına dayanmaktadır. Bahamalar, Karayip Denizi'nde değil, Lucayan Takımadaları'nda yer almasına rağmen, daha geniş Karayip bölgesinin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bahamalar, Karayip Topluluğu'nun (CARICOM) tam üyesidir, ancak CARICOM Tek Pazarı ve Ekonomisi'nin bir parçası değildir.

Bahamalar'a ilk gelen İspanyol kaşifler adaların etrafında yer alan nehirleri Baja Mar (Türkçe: Sığ deniz) olarak adlandırmışlardır. İlerleyen süreçte bu tanımlama ada ülkesinin tamamı için kullanılmaya başlanmıştır.

Bahamalar'ın ilk sakinleri Kristof Kolomb'un Lucayan adını verdiği Aravak yerlileriydi. Bunların kökeni Güney Amerika'dan gelen ve Karayipler tarafından kuzeye Antil denizine sürülen Aravaklara dayanmaktadır. Komşu Karayipler'in tersine genellikle barışçı olan Aravaklar daha çok balıkçılık ve tarımla uğraşırdı.
1492'de Yeni Dünya'ya varan Kristof Kolomb'un ilk olarak Bahamalar'da yerlilerce Guanahani olarak adlandırılan adaya ayak bastığı düşünülmektedir. İspanyollar Bahamalar'a yerleşmek için bir girişimde bulunmadılar ama düzenledikleri baskınlarla barışçı Aravakları toplayıp Hispanyola madenlerinde çalıştırdılar. Bu köle avları sonucu adaların nüfusu azaldı. 100 yıl kadar sonra İngiliz göçmenler buraya geldiğinde adalarda hiçbir insan yaşamıyordu.
1629'da İngiliz Kralı I. Charles Bahamalar'ı bakanlardan birine bağış olarak verdi. Bahamalar 1770'te Albermarle dükünün de aralarında yer aldığı Güney Karolina kolonisi sahiplerine yeni bir mülk kolonisi olarak verildi. Korsanlık başlıca geçim kaynağı ve yaşam biçimi haline geldi. Bahamalar 1917'de yeniden tahta bağlandıktan sonra korsanlığa son vermek için ciddi çabalar gösterildi. İlk krallık valisi olan Woodes Rogers büyük ölçüde kendi servetini harcayarak korsanlığı önlemeyi başardı. 1776'da birkaç gün Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri'nin, 1782-83 arasında da İspanya'nın elinde kalan adalar, Versailles Antlaşması'yla (1783) yeniden İngiltere'ye verildi.
Mayıs 1963'te Londra'da toplanan bir konferansta adalar için yeni bir anayasa hazırlandı. 1967 genel seçimlerinde Lynden Pindling liderliğinde iktidara gelen İlerici Liberal Parti, ırk ayrımına son verilmesi ve tam bağımsızlık için çalışarak ekonomide yabancıların yerini Bahamalıların almasını sağladı. Bahamalar, 1973 yılında bağımsızlığını kazandı. 1983'te ise Karayipler Topluluğu ve Ortak Pazarı'na (CARICOM) üye oldu.

Bahamalar güney ve batısındaki karalardan derin kanallara ayrılan bir denizaltı yükseltisinin su üstüne çıkmış uzantılarından oluşur. Çoğu, dar ve uzun olan adaların Atlas Okyanusu'na bakan kuzeydoğu yamaçlarında kıyıya vuran dalgaların ve alize rüzgarlarının taşıdığı kumlardan oluşmuş tepecikler uzanır. Bahamalar'ın en yüksek noktası Cat Adası'ndaki Alvernia dağıdır. Adaların etrafı mercan kayalıklarıyla çevrilidir. Bahamalar'da hiç akarsu yoktur.

Bahamalar'ın iki mevsimli yumuşak astropik iklimi büyük ölçüde Körfez Akıntısı ile Atlas Okyanusu'nun meltemlerinin etkisi altındadır. Ortalama sıcaklık kış aylarında 21 derece, yaz aylarında 27 derecedir. Güneşli iklim, domates, muz, ananas, mango, guava, guanabana ve greyfurt gibi meyvelerin yetiştirilmesine elvermektedir.

Bahamalar'da Avrupalılar ile köle ticareti yoluyla adalara getirilen Afrikalıların karışımından oluşan bir halk yaşar. Yalnızca 22 kadar ada ve köyde yerleşim vardır. Nüfusun %55,1'i kentlerde, %44,9'u kıyılarda yaşar. Bahamalar'da nüfusun beşte ikisi 10 yaşın altındadır. Ülkenin resmi dili İngilizcedir.

Bahamalar, Kral III. Charles'ın Bahamalar Kralı sıfatıyla devlet başkanı olarak görev yaptığı ve yerel düzeyde genel vali tarafından temsil edildiği parlamenter anayasal monarşidir. Siyasi ve hukukî gelenekler, İngiltere ve Westminster sisteminin geleneklerini yakından takip etmektedir. Bağımsızlığını kazandığından beri Bahamalar, diğer sömürge sonrası ada uluslarının karşılaştığına benzer siyasi zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Ülke siyasi olarak istikrarlı kalmasına rağmen, ekonomik genişleme, parti gücünü dengeleme ve hükûmet kurumlarını iyileştirme gibi konuları ele almaya devam etmektedir.  Araştırmacılar, bu eğilimlerin birçok küçük Karayip ada devletinde yaygın olduğunu belirtmektedir. Bahamalar, Milletler Topluluğu üyesidir ve devlet başkanını diğer 14 Milletler Topluluğu ülkesiyle paylaşmaktadır .
Başbakan, hükûmetin başıdır ve mecliste en çok sandalyeye sahip partinin lideridir. Yürütme gücü, başbakan tarafından seçilen ve meclisteki destekçilerinden oluşan kabine tarafından kullanılır. Mevcut genel vali Dame Cynthia A. Pratt ve mevcut başbakan Philip Davis'tir.
Yasama yetkisi, tek üyeli seçim bölgelerinden seçilen üyelerden oluşan 38 üyeli bir meclis (alt meclis) ve genel vali tarafından atanan üyelerden oluşan 16 üyeli bir senatodan oluşan iki meclisli bir parlamentoya aittir; bu üyelerin dokuzu başbakanın tavsiyesi üzerine, dördü Majestelerinin Sadık Muhalefet Liderinin tavsiyesi üzerine ve üçü de muhalefet lideriyle istişare edildikten sonra başbakanın tavsiyesi üzerine atanır. Westminster sisteminde olduğu gibi, başbakan beş yıllık bir dönem içinde istediği zaman parlamentoyu feshedebilir ve genel seçim çağrısında bulunabilir.
Anayasal güvenceler arasında konuşma, basın, ibadet, seyahat ve dernek kurma özgürlüğü yer almaktadır. Bahamalar Yargısı, yürütme ve yasama organlarından bağımsızdır. Hukuk sistemi İngiliz hukukuna dayanmaktadır.

Bahamalar'da, merkez sol İlerici Liberal Parti ve merkez sağ Özgür Ulusal Hareket'in hâkim olduğu iki partili bir sistem bulunmaktadır. Bahama Demokratik Hareketi, Demokratik Reform Koalisyonu, Bahama Milliyetçi Partisi ve Demokratik Ulusal İttifak gibi birkaç başka siyasi parti var olsa da bunlar parlamentoya seçilememiştir.  Bahamalar'da, özellikle II. Elizabeth'in ölümünden bu yana, bir kamuoyu yoklamasına göre çoğunluğun seçilmiş bir devlet başkanını desteklediği ve adada büyüyen bir cumhuriyetçi hareketin olduğu ifade edilmektedir.

Bahamalar, Washington'da bir büyükelçi ve Londra'da bir Yüksek Komiser aracılığıyla temsil edilen Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık ile güçlü ikili ilişkilere sahiptir. Bahamalar ayrıca Karayip Topluluğu'nun (CARICOM) diğer ülkeleriyle de yakın ilişkiler içindedir.
Nassau'daki Amerika Birleşik Devletleri büyükelçiliği, modüler barınaklar, tıbbî tahliye botları ve inşaat malzemeleri için Afet Hazırlığı, Yönetimi ve Yeniden İnşa Bakanına $3,6 milyon bağışladı. Bağış , Dorian Kasırgası'nın birinci yıldönümünden iki hafta sonra yapıldı.

Bahamalar'ın bölgeleri, ulusal nüfusun %70'ini barındıran Yeni Providence hariç her yerde yerel yönetim sistemini sağlamaktadır. Yeni Providence'ın işleri ise doğrudan merkezi hükûmet tarafından yürütülmektedir. 1996 yılında Bahama parlamentosu, çeşitli ada toplulukları için aile ada yöneticilerinin, yerel yönetim bölgelerinin, yerel bölge meclis üyelerinin ve yerel kasaba komitelerinin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla "Yerel Yönetim Yasası"nı kabul etmiştir. Bu yasanın genel amacı, çeşitli seçilmiş liderlerin merkezî hükûmetin müdahalesi olmaksızın kendi bölgelerinin işlerini yönetmelerine ve denetlemelerine olanak sağlamaktır. Toplamda 32 bölge bulunmaktadır ve seçimler beş yılda bir yapılmaktadır. Çeşitli bölgeleri temsil etmek üzere 110 meclis üyesi ve 281 kasaba komite üyesi seçilmektedir.
Her belediye meclisi üyesi veya belediye komitesi üyesi, kendi seçim bölgesinin bakımı ve geliştirilmesi için kamu fonlarının doğru kullanı

Bakumatsu (Japonca: 幕末 bakumatsu; "kapanış perdesi"), Edo döneminin son yıllarını kapsamaktadır. 1853-1867 yılları arasında Japonya sakoku adı verilen dış dünyadan yalnızlaşma politikasından vazgeçti ve Tokugawa şogunluğu yerini Meiji Hükümetine bırakmıştır. Bu dönemdeki en önemli ideolojik-politik bölünme Ishin shishi adlı imparator yanlısı milliyetçiler ile shinsengumi adlı şogunluk güçleri arasında idi.

Yabancı güçlerle yaşanan gerilimler, 19. yüzyılın başlarından itibaren Japonya’nın savunmaya yönelik önlemler almasına yol açtı. Balina avcılığı faaliyetleri ve Çin ile ticaret nedeniyle Batılı gemilerin Japonya çevresindeki varlığı giderek artıyordu. Bu gemiler Japonya’yı bir ikmal üssü ya da en azından kazaya uğrayan gemilerin yardım alabileceği bir liman hâline getirmeyi umuyordu. 1808 yılında HMS Phaeton adlı Kraliyet Donanması firkateyninin Nagasaki Limanı’nda [en] liman yetkilisinden zorla ikmal talep etmesi, Tokugawa yönetimini derinden sarstı; bunun üzerine limanların çok daha sıkı şekilde korunması emredildi. 1825 yılında şogunluk tarafından Yabancıların her ne pahasına olursa olsun kovulması fermanı [ja] (異国船無二念打払令, Ikokusen Muninen Uchiharairei; “hiç düşünmeden düşünmeden kov” politikası) yayımlandı ve yabancılarla her türlü temas yasaklandı; bu uygulama 1842 yılına kadar yürürlükte kaldı. Daha sonra 1842'de şogunluk tarafından çıkarılan 薪水給与令 (Hepburn: Shinsui Kyūyorei) ile yabancı gemilere içme suyu ve yakıt sağlanmasına izin verilerek bu katı politika kısmen yumuşatıldı.
Bu arada Japonya, rangaku aracılığıyla yabancı bilimleri öğrenmeye çalışıyordu. Batılıları geri püskürtme emirlerini uygulayabilme kapasitesini güçlendirmek amacıyla, Nagasaki merkezli Takashima Shūhan gibi bazı kişiler Dejima’daki Hollandalılar aracılığıyla sahra topları, havanlar ve ateşli silahlar gibi silahlar temin etmeyi başardı. Satsuma Beyliği (özellikle 1837’de Kagoshima Körfezi’ne bir Amerikan savaş gemisinin girmesinin ardından), Saga Beyliği ve Chōshū Beyliği gibi, Batı müdahalelerine en açık güney hanlıkları öğrencilerini Nagasaki’ye göndererek Takashima’dan eğitim almalarını sağladı. Bu hanlıklar aynı zamanda Batı tarzı silahların üretimini da incelemeye başladı. 1852 yılına gelindiğinde ise Satsuma ve Saga, ateşli silah üretimi için gerekli demiri elde etmek amacıyla reverberasyon fırınları kurmuştu.

1854–1855 yılları, Büyük Ansei Depremleri olarak bilinen bir dizi yıkıcı sarsıntıya sahne oldu. İki yıldan kısa bir süre içinde, 23 Aralık 1854’te meydana gelen 8,4 büyüklüğündeki Tōkai depremi, ertesi gün gerçekleşen 8,4 büyüklüğündeki Nankai depremi ve 11 Kasım 1855’te günümüz Tokyo’sunu etkileyen 6,9 büyüklüğündeki Edo depremi dâhil olmak üzere, irili ufaklı toplam 120 deprem kaydedildi. Izu Yarımadası’ndaki Şimoda, Tōkai depremi ve ardından gelen tsunami tarafından ağır şekilde etkilendi. Buna ek olarak limanın kısa süre önce ABD konsolosluğu için muhtemel bir yer olarak belirlenmiş olması nedeniyle, bazıları bu doğal afetleri tanrıların hoşnutsuzluğunun bir göstergesi olarak yorumladı.
Depremlerin birçok Japon tarafından dev bir dev yayın balığı (Namazu) tarafından tetiklendiğine inanılması, namazu tasvirlerinin yer aldığı ukiyo-e baskılarının bu dönemde büyük popülerlik kazanmasına yol açtı.
Özellikle 1854 Tōkai depreminin tetiklediği tsunami, Rus Putyatin Seferi’ne ait gemilere zarar vererek amiral gemileri olan Diana firkateyninin batmasına neden oldu. Japonya’da mahsur kalan Ruslar, yaklaşık üç yüz Japon marangozla birlikte çalışarak Heda adlı yeni bir uskuna inşa etti ve bu gemiyle ülkelerine döndü. Heda’nın inşası, Japonya’da Batı tarzı gemi yapımının gelişimine katkıda bulunmuş, bu süreç nihayetinde ülkenin yerli üretim ilk buharlı savaş gemisi olan Chiyodagata gambotunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Languages and the Diplomatic Contacts in the Late Tokugawa Shogunate
Kitahara, Michio. Commodore Perry and the Japanese: A Study in the Dramaturgy of Power, 198619 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.webkohbo.com/info3/bakumatu_menu/bakutop.html6 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)

Balina avcılığı, geçmişi MÖ 3.000 yılına kadar uzanan bir eylemdir. Geleneksel Arktik evrim ile 17. yüzyıl başlarında balina avı filolarının geliştirdiği balina avcılığı, 18. ve 19 yüzyılda ulusal bir rekabet hâline gelmiş ve endüstri hâlini almıştır. 1930'lu yıllara kadar balina avcılığı adı altında yaklaşık 30.000 balina öldürülmüştür.
Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC) 1946 yılında modern balina avı konusunda uluslararası iş birliği ve kaynak yönetimi konusunda iş birliğine vurgu yapmıştır.
Greenpeace ve diğer çevre grupları, özellikle Japonya ve Kanada'da her yıl yapılan balina avını çeşitli etkinliklerle protesto etmektedir.

Japonya’da ’bilimsel’ balina katliamı9 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hürriyet, 18 Kasım 2007
Balina Katliamına Karşı Askılı Protesto !4 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., HAYTAP, 7 Eylül 2008
Viking akrabalarının 'geleneksel balina katliamı'4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., CNN Türk, 28 Mayıs 2009
Faroe Adaları’nda yine balina katliamı19 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Deniz Haber, 14 Ağustos 2012

Barbados, Atlas Okyanusu'nun güneyinde, Karayipler'de Küçük Antiller'in bir parçası konumunda olan ve coğrafi açıdan Orta Amerika'ya dâhil edilen bir ülke konumundadır. Karayipler'in en doğusundaki ada olan Barbados, Venezuela'nın yaklaşık 434 kilometre (270 mil) kuzey doğusundadır. Barbados'a en yakın ada komşuları, batıda Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, güneybatıda Grenada ve güneyde Trinidad Tobago'dur. Ülkenin başkenti Bridgetown'dur.
Adaya yapılan köle ticareti, 1807 Köle Ticareti Yasası tarafından yasaklanıncaya kadar devam etti ve Barbados'taki köleleştirilmiş nüfusun nihai kurtuluşu, 1833 Köleliği Kaldırma Yasası'nı takip eden beş yıllık bir süre boyunca gerçekleşti.
30 Kasım 1966'da Barbados, II. Elizabeth ile Barbados Kraliçesi olarak bağımsız bir devlet ve İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi oldu. Ekim 2021'de Sandra Mason, Parlamento tarafından Barbados'un ilk devlet başkanı olarak seçildi. 30 Kasım 2021'de Mason, devlet başkanı olarak Kraliçe Elizabeth'in yerine geçti ve Barbados cumhuriyete geçti. Yapılan törende ayrıca dünyaca ünlü Barbados'lu şarkıcı Rihanna ulusal kahraman ilan edilerek devlet nişanı verildi.
Barbados'un 287.000 nüfusu ağırlıklı olarak Afrika kökenlidir. Bir Atlantik adası olmasına rağmen, Barbados Karayipler ile yakından ilişkilidir ve önde gelen turistik yerlerinden biri olarak yer alır.

Adaya Barbados ismi adayı gözlemleyen Portekiz denizci Pedro a Campos tarafından verilmiştir. Burada Barbados ismi Portekizce os barbudos ya da İspanyolca eşanlamlısı los barbudos kelimesinden gelmektedir. Her iki anlamda da şu sakallılar anlamına gelen ifadenin adaya özgü incir ağaçlarından mı kaynaklandığı yoksa adada o dönem yaşayan yerlilerden mi kaynaklandığı bilinmemektedir. 1519 yılında Cenovalı haritacı Visconte Maggiolo tarafından yapılan haritalarda ada mevcut konumunda ve Barbados ismi ile gösterilmiştir.

Barbados'un toplam karasal alanı yaklaşık 430 km2 (166 mil2)dir. Adanın iç kısımlarındaki bazı yüksek bölgeleri ile bayağı yanıltıcıdır. Barbados'un organik bileşiminin volkanik olmayacağı düşünülür. Ve ağır basan bileşim kireç taşı mercanıdır. Adanın atmosferi, Atlas Okyanusundan sürekli esen alize rüzgârlarının devamlılığı ile sıcaklığın ılıman olduğu tropikal bir iklimdir. Ülkenin bazı çok gelişmemiş sahaları ağaçlık ve fundalıklara sahiptir. Adanın iç bölgelerindeki diğer kısımları tarım endüstrisine katkıda bulunur. Buralarda geniş şeker kamışı çiftlikleri serpilmiş olup deniz sahili manzarasına sahiptir. Barbados, gelişen dünyada en yüksek yaşam standartlarından birine ve okur yazarlık oranına sahiptir. Küçük coğrafi hacmine rağmen, Barbados sürekli olarak (kalıcı bir şekilde) İnsan Gelişme İndeksi'ndeki (Human Development Index) sıralamada üstteki 30 ülke içerisindedir. Halihazırdaki sıralamada Amerika kıtasında (Kuzey ve Güney) üçüncüdür. Ada, aynı zamanda turistler için yoğun uğrak noktasıdır.

Barbados'un en erken sakinleri Amerikan göçebeleriydi. Göçmenlerin üç dalgası kuzeye, Kuzey Amerika'ya hareket ediyordu. İlk dalga Saladoid-Barrancoid grubu idi çiftçi ve balıkçı idiler.
Güney Amerika'ya (Venezuela'nın Orinoco vadisi) MÖ 350'de kanoları ile vardılar. Avarak insanları ikinci göçmen dalgasıydı. Güney Amerika'dan yaklaşık MÖ 800 yılında varan Avarak yerleşimi, adada Stroud Point, Chandler Bay, Saint Luke's Gully (Aziz Luke'nin su kanalı) ve Mapp's cave (Mapp in mağarası) bölgeleridir.
Ekim 2021'de Barbados, tarihinin ilk cumhurbaşkanı olarak Sandra Mason'ı seçti ve bu sayede İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi olmayı bırakıp bir cumhuriyete dönüşme sürecini başlattı. 30 Kasım 2021 tarihinde Mason'ın Cumhurbaşkanı olarak göreve başlamasıyla cumhuriyete geçiş süreci tamamlandı.

Barbados Küçük Antiller'in en doğusundaki adadır. Batısında Rüzgârüstü Adaları bulunmaktadır. Adanın deniz seviyesinden yüksekliği 340 metredir (1,120 ft). Ada Atlas Okyanusu'nda bulunmaktadır.

Barbados Güney Amerika ve Karayip fay hattı üzerindedir. Bu fay hattında çok fazla deprem görülmez.

Adada her mevsim Güneş görülebilir. Yaz mevsimi çok sıcaktır bu yüzden insanlar genellikle denize girip serinler. Kış mevsimi serin geçmektedir az da olsa kar görülebilir. ilkbahar ve sonbaharda hava ılıktır ve yağmur görülebilir.

Barbados'ta GSYİH (Gayri Safi Yurt içi Hasıla) kişi başına düşen para açısından dünyanın 51. en zengin ülkesidir. İyi gelişmiş bir karma ekonomisi ve yüksek standartlı bir yaşam vardır.
Barbados, iyi gelişmiş bir karma ekonomiye ve orta derecede yüksek bir yaşam standardına sahiptir. Dünya Bankası'na göre Barbados, dünyanın en yüksek 66 yüksek gelirli ekonomisinde yer alıyor. Buna rağmen, Karayip Kalkınma Bankası ile birlikte 2012 yılında yapılan bir bireysel çalışma, Barbadya'lıların %20'sinin yoksulluk içinde yaşadığını ve yaklaşık %10'unun temel günlük gıda ihtiyaçlarını karşılayamadığını ortaya koydu.
Tarihsel olarak, Barbados ekonomisi şeker kamışı yetiştiriciliğine ve ilgili faaliyetlere bağımlıydı; ancak 1970'lerin sonlarından ve 1980'lerin başından beri imalat ve turizm sektörlerinde çeşitlendi. Offshore finans ve bilgi hizmetleri önemli döviz kurucuları haline geldi ve sağlıklı bir hafif imalat sektörü var. 1990'lardan beri Barbados Hükûmeti iş dostu ve ekonomik olarak sağlam görülüyor. Ada, otellerin, ofis komplekslerinin ve evlerin geliştirilmesi ve yeniden geliştirilmesi ile bir inşaat patlaması gördü.
1999-2000 yılları arasında turizmde yavaşlama, tüketici harcamaları ve ABD'de 11 Eylül 2001 saldırılarının ve 7 Temmuz 2005 Londra bombalamalarının etkisi nedeniyle 2001 ve 2002'de daraldığı zaman güçlü bir ekonomi vardı. 2003 ve 2004 yılından bu yana büyüme göstermiştir. 2019 yılında, ekonomik kriz ve durgunluk döneminden 11 yıl sonra, 2016, 2017 ve 2018 yılları arasında ekonominin tekrar durgunluğa düştüğü hem Standard & Poor's hem de Moody's tarafından onaylanmıştır. Standard & Poor's ve Moody's tarafından 3 iyileştirme paketiyle ülke ekonomiyi büyüttü ve 2020'den itibaren gelecek yıllarda yine bir başka inşaat patlaması olacağı öngörülüyor. Geleneksel ticaret ortakları arasında Kanada, Karayipler Topluluğu (özellikle Trinidad ve Tobago), İngiltere ve ABD yer almaktadır. Son hükûmet idareleri işsizliğin azaltılması, doğrudan yabancı yatırımların teşvik edilmesi ve devlete ait diğer işletmelerin özelleştirilmesi çabalarını sürdürmüştür. İşsizlik 2003 yılında %10,7'ye düşürüldü. Ancak, 2015'in ikinci çeyreğinde %11,9'a yükseldi.

Barbados parish olarak adlandırılan 11 bölgeye ayrılmış durumdadır. Bu idarî yapılanmanın tarihi 1645 yılında Anglikan kilisenin adada yaptığı düzenlemeye dayanmaktadır.

Barış Koruma Yasası (Japonca: 治安維持法, chian iji hō), Japon İmparatorluğu'nda siyasi muhalefeti topluca bastırmak için 12 Mayıs 1925 tarihinde çıkartılan antikomünist yasalar dizisi.

Bu yasa 1925 yılında sosyalist, komünist ve anarşist düşüncelere karşı bir çıkartılmış ve çıktıktan sonra tüm düşüncelere sahip olan kişilere tutuklama dalgası başlatılmıştır. yasası çıkmasından 3 yıl sonra, 1928'de 15 Mart Olayı olarak bilinen olay gerçekleşmiş, Japon Komünist Partisi üyesi ve onlarla bağlantılı emek hareketi üyeleri yaklaşık 1,600 kişi tutuklanmış ve hâlen yürürlükte Barış Koruma yasası gereğince komünist olduğundan şüphelenilen birçok kişi gözaltına alınmıştır. Tutuklananlar arasında marksist ekonomist Hacime Kavakami de bulunmaktaydı. Gerçekleşen bu komünist avında Tokkō adı verilen "düşünce polisi" birlikleri görev almıştır. Bu birliğe bağlı casuslar ünlü sosyalist gerçekçi yazar Takiji Kobayashi'nin 1933'teki ölümünden de sorumludur. Aynı yıl (1928) general Tanaka Giichi'nin liderliğindeki hükûmet, mevcut yasadaki ceza süresini 10 yıldan ölüm cezasına kadar genişletmiştir.
Ardından Şubat 1941'de bu yasa yeniden yazılmıştır. Yeni yasa da "Komünist şüphesi" ifadesi yerine "Komünizm sempatizanı" ifadesi çok daha sıkça kullanılmış ve Tokkō tarafından denetlemeye tabi tutulmuştur. Bununla birlikte, temyiz mahkemeleri, bu yeni düşünce suçları kapsamından çıkarılmış ve Adalet Bakanlığı'na düşünce suçu olaylarına avukat atama yetkisi veriştir. Dolayısıyla tüm komünistlerin avukatlığını rejim yanlısı kişilerin yapması sağlanmış ve derhal cezalandırılmaları hızlandırılmıştır. Tüm bu yeni hükümler 15 Mayıs 1941 yürürlüğe girmiştir.

Anti-Sosyalist Yasa

Bebek ölümü, bir yaşın altındaki bir çocuğun ölümü olarak tanımlanır. Bebek ölüm hızı ile ölçülür, bu değer bir yılda canlı doğan 1000 bebekten bir yıl içinde kaçının öldüğünü gösterir.
Bebek ölüm hızı (BÖH) bölgedeki bebek sağlığını temsil eder. Bebek ölüm hızı bir bölgenin sağlık sisteminin seviyesini göstermektedir. Dünyada II. Dünya savaşı yıllarında bin bebekten 306'sı ölürken, Cumhuriyetin kuruluşunda Türkiye'de bebeklerin 1/4'ü bir yaşını göremiyordu.

Bebek ölümlerinin başlıca sebepleri; doğum asfiksi (solunumun başlamaması), zatürre, erken doğum komplikasyonları, ishal, sıtma, kızamık ve kötü beslenmedir. Bunların dışında, eğitim, çevre koşulları, devletin tıp hizmetleri ve annenin sağlık bilgisi gibi pek çok faktör ölüm sayısına etki eder. Gıda ürünlerinde hijyenin sağlanması, temiz erişilebilir içme suyu, bulaşıcı hastalıklara karşı aşılama ve diğer halk sağlığı önlemleri bebek ölümlerini engeller. Bebek ölümleri, toplumun potansiyel fiziksel, sosyal ve beşeri sermayesini alıp götürür.
Bebek ölümlerinin %60'ı ilk bir ay içinde gerçekleşmektedir. Bu ölümlerin ana nedeni engellenmesi zor doğumsal anormalliklerdir. bir aydan bir yaşına kadar olan ölümler engellenebilir nedenlerden kaynaklanır. Türkiye'de toplam ölümlerin %30'unu bebek ölümleri oluşturur.

Dünyada, gelişmiş ülkelerin ve gelişmekte olan ülkeler için, bebek ölüm hızı 1960 ve 2001 yılları arasında önemli ölçüde azalmıştır. 1960 yılında binde 126 olan BÖH 2001 yılında binde 57'ye gerilemiştir. Ancak BÖH az gelişmiş ülkelerde daha yüksektir. 2001 yılında az gelişmiş ülkelerde binde 91 olan BÖH, gelişmiş ülkelerden on kat büyüktü. BÖH'deki azalma, gelişmiş ülkelere nazaran, gelişmekte olan ülkelerde daha az gerçekleşmiştir.
The World Factbook 2012 tahminlerine göre ilk beş ve son beş ülke sıralaması listede gösterilmiştir.

Bebek ölüm hızına göre ülkeler listesi
Doğum oranı
Doğum oranına göre egemen devletler ve bağımlı bölgelerin listesi

Bu liste ülkelerin doğumda beklenen yaşam süresine göre sıralamasını içermektedir.

Yaşam beklentisi, bir ülkede doğmuş bir kişinin her yaş için ölüm oranları ileride sabit olacak şekilde kabul edilerek yaşayacağı ortalama yıl sayısını vermektedir. Yaşam süresi erkeklerde ve kadınlarda ve kombine şekilde ayrı ayrı gösterilmiştir. Birçok Egemen olmayan devlet de bu listeye dahil edilmiştir. Rakamlar burada yer alan ülkelerde sağlık kalitesinin yanı sıra devam eden savaşlar, obezite, HIV enfeksiyonları vb dahil olmak üzere diğer faktörleri de yansıtır.

Aralık 2020 verilerine göre

Data by WHO regions:

3 Mayıs 2011'de Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Bölümü (UN DESA), Population Division 13 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından yayınlanan World Population Prospects, The 2010 Revision raporuna göre düzenlenmiştir. Listede 2009 - 2012 arası doğumda beklenen yaşam süresi yer almaktadır.

2012 yılında CIA World Factbook verilerine göre beklenen yaşam süreleri verilmiştir.

Hastane yatak sayısına göre ülkelerin listesi
Kasıtlı ölüm oranına göre ülkelerin listesi
Kasıtlı cinayet oranına göre ülkelerin listesi
İntihar oranına göre ülkelerin listesi

Global Agewatch 3 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Life expectancy trends interactive graph
Life expectancy interactive world map 3 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Life Expectancy (Infographic) | LiveScience 22 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Belize (İngilizce: Belize), Orta Amerika'nın kuzeydoğu kıyısında bir Karayip ülkesidir. Kuzeyinde Meksika, batı ve güneyinde Guatemala, doğusunda ise Karayip Denizi yer almaktadır. Yüzölçümü 22.966 km² ve nüfusu 2022 verilerine göre 397.483'tür. Ülke toprakları doğu-batı ekseninde 110 km, kuzey-güney ekseninde ise 290 km uzunluğundadır. Orta Amerika'nın en düşük nüfusa ve nüfus yoğunluğuna sahip ülkesidir. Buna karşın yıllık %1,87'lik nüfus büyüme hızı Belize'yi Batı Yarımküre'nin en hızlı kalabalıklaşan ülkelerinden biri yapmaktadır.
MÖ 1500 ile MS 300 yılları arasında Belize toprakları Maya Uygarlığı'nın yayılışına şahitlik etti. Maya hakimiyeti 1200'lere kadar sürdü. Avrupa'yla ilk temas 1492'de Kristof Kolomb'un Honduras Körfezi seferi ile gerçekleşti. Avrupalıların bölgeyi keşfi 1638'de Britanyalıların bölgeye yerleşmeleriyle başladı. Belize, Britanya'nın kazandığı 1798 St. George's Caye Savaşı'na dek Britanya ve İspanya arasında ihtilaf konusu oldu. 1840'ta Britanya Hondurası ismiyle koloni haline getirildi, 1862'de de taç kolonisi ilan edildi. Ülke Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını 1981'de kazanmıştır.
Belize tarihî zenginlikleri nedeniyle farklı dil ve kültür özelliklerini barındıran karmaşık bir topluma sahiptir. Orta Amerika'da resmi dili İngilizce olan tek ülkedir, bu dil temelli Belize Kreolü halkın üçte biri kadarı tarafından konuşulur ve ulusal dil olarak benimsenmiştir. Nüfusun yarıdan fazlası çokdilli olup İspanyolca en yaygın ikinci dildir. Belize iki milli günün kutlandığı Eylül Şenlikleri, ülke kıyıları boyunca uzanan mercan resifi ve Punta müziği ile tanınmaktadır.
Belize'nin karasal ve sucul tür zenginliği ile ekosistem çeşitliliği Orta Amerika Biyolojik Koridoru'nda küresel öneme sahiptir. Ülke hem Orta Amerika hem de Karayip ülkesi olarak değerlendirilir ve her iki bölgeyle de güçlü bağları bulunmaktadır. Karayipler Topluluğu (CARICOM), Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) ve Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA) üyesidir. Ayrıca Orta Amerika'daki tek İngiliz Milletler Topluluğu bölgesidir: Belize Kralı ve devlet başkanı kabul edilen III. Charles, Belize genel valisi tarafından (günümüzde Froyla Tzalam) temsil edilmektedir.

İlk zamanlar Maya topraklarının bir parçası olan Belize'ye Amerika'nın keşfinden sonra 1500'lerde ilk yerleşen İspanyollardır.
1600'lü yılların ortasında İngilizler yerleşmişler ve tabii kaynaklarını Avrupa'ya taşıdıkları gibi Afrika'dan insanları getirerek köle olarak kullanmışlardır. 1860 senesinde tamamen İngilizlerin sömürgesi olan Belize, Britanya Hondurası olarak biliniyordu.
1964 senesinde içişlerinde bağımsızlık kazanan Belize, 1980'de Birleşmiş Milletler Teşkilatının denetimi altında yapılacak bir referandumla kendi yönetim şeklini seçme şansına sahip oldu. Yapılan referandum neticesinde 21 Eylül 1981 tarihinde tam bağımsızlığını ilan etti. Guatemala buna karşı çıktı ve Belize üzerinde hak iddia etti. Bunun üzerine, Guatemala tehdidine karşı ülkenin savunması İngilizlere verildi. 1984'te İngiliz birliklerinin çoğu ülkeden çekildi.

Küçük bir ülke olan Belize'nin fizikî yapısı, genel olarak iki bölüme ayrılır: Kuzeyde ovalık bölge ve güneyde dağlık ve ormanlarla kaplı bir bölge vardır. Doğusunu çevreleyen Karayip Denizinin kıyı kesimleri mercan adacıklarıyla çevrilidir. Kuzeydeki verimli alüvyon ovaları, memleketin en büyük ve önemli akarsuyu olan Belize Nehri ve kolları olan küçük derecikler tarafından sulanır. Kuzeydeki ovalar alçak ve bazı bölümleri bataklıklarla kaplıdır. Güneydeki Maya dağlarındaki en yüksek yer 1122 m yükseklikte Victoria tepesidir. Kıyıdan iç kesimlere doğru gidildikçe dağların yüksekliği azalır. Önemli bir göle sahip olmayan ülkede herhangi bir yayla mevcut değildir.
Belize'de tropikal bir iklim hâkimdir. Senelik sıcaklık 12 oC ile 33oC arasında değişir. Senenin en sıcak ayları Şubat ve Mart aylarıdır. Bol yağış alan ülkenin bölgelere göre yağış dağılımı oldukça farklıdır. Meksika'ya yakın olan bölgelerde senelik yağış ortalaması 2000 mm iken, güney bölgelerinde bu ortalama 4500 milimetreyi bulur. Genellikle, Kasım aylarında meydana gelen fırtınalar ve kasırgalar ülkede büyük hasarlar meydana getirirler. Bu fırtınaların meydana getirdiği hasar sebebiyle daha önceleri Belize City'de olan başşehir, 1961 senesinden sonra iç kısımlardaki Belmopán'a nakledildi.
Tabii kaynaklar bakımından zengin değildir. Özellikle güneydeki dağlık kesim gür ormanlarla kaplıdır. İç kısımlara gidildikçe gür ormanlar yerini savanlara bırakır. Ülkedeki bu gür tropik ormanlarda puma, jaguar, timsah, maymun, çeşitli tropik bölgelere has kuşlar ve hayvanlar yaşar. Belize'de maden mevcut değildir.

Ülkede nüfusun çoğunluğunu Afrika asıllı siyahlar oluşturmaktadır. Ülkenin batı ve kuzey kesimlerinde yerlilerle İspanyolların karışımı olan melezler yaşar. Güney kesimlerinde ise, Maya soyundan gelen halk çoğunluktadır. Kendilerine has kültür ve geleneklerini kaybetmemiş olan bu Maya asıllı yerli halk ayrı bir lisan kullanmaktadırlar. Halkın çoğunluğu ise Kreolce denen İngilizce kökenli bir dil kullanmaktadırlar. Halkın büyük bir kısmı Katolik olup, Protestanlar ve Anglikanlar da vardır. Az sayıda Müslüman da bulunmaktadır. Halkın çoğu sahil kenarlarında yaşar.
6 ile 14 yaş arası öğrenimin mecburi olduğu Belize'de orta öğrenim yapan oldukça azdır. Okuma-yazma oranının %93 olduğu ülkede, Belize City ve Corozal'da yükseköğrenim yapmak mümkündür. Birkaç tane haftalık gazetesi bulunan ülkede günlük gazete ve TV istasyonu bulunmamaktadır. Liman şehri olan ülkenin en büyük şehri Belize City dışındaki şehirleri büyük kasaba niteliğindedir. Yolların kenarlarında yapılan evlerde yaşayanlar küçümsenemeyecek çoğunluktadır.
Parlamenter bir rejimle idare edilen ülkede parlamentoda çoğunluğu sağlayan partinin başkanı başbakan olarak ülkeyi yönetir. Ülke tam bağımsızlığını kazanmasına rağmen İngiliz Milletler Topluluğu üyesidir. Ülkedeki siyasi partiler PUP (1954) ve UDP (1974).

Ekonomisi tarıma dayalı olan ülkede, ziraat, kuzeydeki ovalarda şekerkamışı ekimi şeklinde yapılmaktadır. Portakal, muz, greyfurt yetiştirilmektedir. Ormanlardan elde edilen kereste, çiklet imalatında kullanılan Manilkara zapota ağacı zamkı, tekstil boyacılığında kullanılan bakkam ağacından elde edilen boya, şekerkamışı ve şeker ülkenin başlıca ihraç mallarıdır. Gıda sanayi, kereste sanayi ve giyim diğer faaliyetlerdir. Ülkedeki Çinliler ticarette önemli paya sahiptir.
2872 km'lik bir karayolu ağına sahip olan ülkede, uluslararası bir havaalanı bulunmaktadır. Ülkede 1 Amerikan doları 2 Belize dolarına eşittir. 2000 yılı ihracatı 194 milyon dolar, ithalatı ise 750 milyon dolardır.

Beyzbol, her biri dokuz oyuncudan oluşan iki takım arasında, sırayla vuruş ve saha çalışmasıyla oynanan bir sopa ve top sporudur. Oyun birkaç oyun boyunca gerçekleşir ve her oyun genellikle saha takımındaki atıcı olarak adlandırılan bir oyuncunun, vuruş yapan takımdaki vurucu adı verilen bir oyuncunun sopayla vurmaya çalıştığı bir topu fırlatmasıyla başlar. Vurucu takımın amacı, topu diğer takımın oyuncularından uzağa, oyun alanına vurarak, oyuncularının üsleri koşmasına izin vererek, dört üs etrafında saat yönünün tersine ilerlemelerini sağlayarak, koşuyu tamamlamaktadır. Savunma konumundaki karşı takımının amacı, vurucuların koşucu olmasını önlemek ve koşucuların üsler etrafında ilerlemesini engellemektir. Bir koşucu yasal olarak üslerin etrafında sırayla ilerlediğinde ve ana plakaya (oyuncunun vurucu olarak başladığı yer) dokunduğunda bir koşu puanlanır.
Vurucu takımının temel amacı, bir oyuncunun ilk kaleye güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlamaktır; bu genellikle ya vurucu topa vurduğunda ve rakip topu alıp üsse dokunmadan önce ilk kaleye ulaştığında ya da atıcı topu vurucunun ulaşamayacağı bir yere atmakta ısrar ettiğinde meydana gelir. Vurucu takımının "dışarı" çağrılmadan ilk kaleye ulaşan oyuncular, ya hemen ya da takım arkadaşlarının vuruş sırası sırasında koşucu olarak sonraki üslere ilerlemeye çalışabilirler. Saha takımı, vurucuları veya koşucuları "dışarı" çıkararak koşuları engellemeye çalışır, bu da onları oyun alanının dışına çıkmaya zorlar. Atıcı, vuruşla sonuçlanan üç atış yaparak vurucuyu dışarı çıkarabilir; saha oyuncuları ise yere değmeden önce vurucuyu yakalayarak vurucuyu dışarı çıkarabilir ve koşucu hareket halindeyken bir tabana dokunmadan onu topla etiketleyerek bir oyun dışına çıkarabilir.
Rakip takımlar vuruş ve savunma arasında geçiş yapar; Savunma konumundaki takımı üç çıkış kaydettikten sonra vurucu takımının vuruş sırası sona erer. Her takım için bir tur vuruş bir atış anlamına gelir. Bir oyun genellikle dokuz atıştan oluşur ve oyunun sonunda daha fazla sayıda koşuya sahip olan takım kazanır. Çoğu oyun dokuzuncu atıştan sonra biter, ancak bu noktada skorlar eşitse genellikle ekstra atışlar oynanır. Beyzbolun oyun saati bulunmamaktadır, ancak bazı yarışmalarda oyun süresini kısaltmak için saha saati gibi oyun temposu düzenlemeleri bulunur.
Beyzbol, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere'de halihazırda oynanan eski sopa ve top oyunlarından gelişti. Bu oyun, modern versiyonun geliştirildiği Kuzey Amerika'ya göçmenler tarafından getirildi. Beyzbolun Amerikan kökenleri ve Amerikan tarihinin Amerikan İç Savaşı ve Büyük Buhran gibi sıkıntılı anlarında bir kaçış kaynağı olarak tanınması, sporun "Amerika'nın Eğlencesi" lakabını almasına yol açtı; 19. yüzyılın sonlarından bu yana gayri resmi olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin millî sporu olarak tanınmaktadır, ancak modern zamanlarda Amerikan futbolu gibi diğer sporlardan daha az popülerdir. Beyzbol, Kuzey Amerika'nın yanı sıra Orta ve Güney Amerika, Karayipler ve Doğu Asya'nın bazı bölgelerinde, özellikle Japonya, Güney Kore ve Tayvan'da en popüler spor olarak kabul edilmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'daki en yüksek profesyonel beyzbol seviyesi olan Major League Baseball'da (MLB), takımlar her birinde Doğu, Batı ve Orta olmak üzere üç bölümden oluşan National League (NL) ve American League'e (AL) bölünmüştür. MLB şampiyonu, Dünya Serisiyle sonuçlanan play-off'lara göre belirlenir. En üst düzey oyun benzer şekilde Japonya'da Central ve Pacific League arasında ve Küba'da Batı Ligi ve Doğu Ligi arasında bölünmüştür. Dünya Beyzbol ve Softbol Konfederasyonu tarafından düzenlenen Dünya Beyzbol Klasiği, sporun en büyük uluslararası yarışmasıdır ve dünyanın dört bir yanından en iyi millî takımların ilgisini çekmektedir. Beyzbol, 1992'den 2008'e kadar Olimpiyat Oyunları'nda oynandı ve 2020'de yeniden oynandı.

Beyzbol genellikle 9 set oynanır. Her iki takımda her sette bir savunma ve bir hücum oyuncusu bulunur.
Hücumdaki takımın her oyuncusu sırayla sayı kalesine gelir ve fırlatıcı tümseğinden fırlatıcının sayı kalesinin arkasında duran yakalayıcıya attığı topa sopayla vurmaya çalışırlar. Fırlatıcının atışının, vuruş alanı içinden geçen, geçerli bir atış olup olmadığına sayı kalesinin arkasındaki hakem karar verir. Fırlatıcı dört geçersiz atış yaparsa, vurucuya birinci kaleye yürüme hakkı vermiş olur. Eğer bir vurucu, üç kez geçerli atışa vuramazsa, vurduğu topu karşı takımın yakalayıcısı havada yakalarsa ya da vurduğu topu ceza alanına düşürürse oyun dışı kalır. Üç oyuncusu oyun dışı kalan takım hücum hakkını kaybeder ve savunma konumuna geçer. İki takım da vuruş hakkını tamamlayınca set tamamlanır.
Vurucu, topa isabetli bir vuruş yaptığında birinci kaleye koşar. Savunma konumundaki karşı takımın oyuncularının topu alıp kale bekçilerine ulaştırmasına kadar geçen sürede öbür kaleleri de dolaşarak sayı kalesine dönebilir. Vurucu bu durumda sayı turunu tamamlamış olur. İsabetli bir vuruştan sonra bir kaleye ulaşabilen vurucu o kalede durabilir ve bir sonraki vurucunun koşusu esnasında o da ilerideki kaleye koşabilir.

Eğer vurucu iyi bir vuruşla topu çitlerin dışına gönderirse, buna sayı turu vurmak denir. Sayı turu vuran oyuncu, yakalanması söz konusu olmadan, kalelerden geçerek sayı turunu tamamlar. Sayı turu vurulduğu zaman eğer kalelerde koşucular varsa, onlar da sayı turunu tamamlarlar. Bir vurucunun takımına sağlayabileceği en büyük yarar sayı turudur. Çünkü normal bir koşuda bir vurucu ancak bir sayı kazandırabilirken, sayı turunda sahada ne kadar koşucu varsa bir o kadar daha sayı kazandırmış olur.

Türkiye Beyzbol Ve Softbol Federasyonu 3 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerika Beyzbol Federasyonu11 Kasım 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar

Bilgisayar oyunu veya kişisel bilgisayar oyunu olarak da bilinen PC oyunu, bir video oyun konsolu veya atari makinesi yerine kişisel bilgisayarda oynanan bir tür video oyunudur. Tanımlayıcı özellikleri şunları içerir: daha çeşitli türleri ve kullanıcı tarafından belirlenen oyun donanımı ve yazılımı; genellikle giriş, işleme, video ve ses çıkışında daha büyük kapasite. Bilgisayar oyunu oynamak için özel olarak oyun bilgisayarı modelleri, farklı aksesuarlar tasarlanmıştır. Mobil oyunların son yıllarda büyümesine rağmen, 2018 yılında, küresel PC oyunları pazarı yaklaşık 27,7 milyar dolar değerindeydi.
Ev bilgisayarı oyunları, 1983 video oyunu krizinin ardından popüler hale geldi. Bilgisayar oyunları, 2000'li yılların ortalarında dijital dağıtım yoluyla yeniden canlanmadan önce, konsol oyunlarına yönelik kitlesel pazar çekişini kaybetti.
Son yıllarda sosyal medya ve internetin gelişimi ile bilgisayar oyunu dünyasında büyük gelişmeler oldu. Çevrimiçi oyun, bulut oyun, sosyal ağ oyunu, çok oyunculu oyun türleri yaygın olmaya başladı. Ayrıca Mixer, Twitch, YouTube Gaming, Facebook Gaming, Major League Gaming gibi video oyunu yayıncılığı platformları oyun sektörüne önemli renk kattı.

HTPC
Linux'ta oyun
Ev oyun konsolu
Müzik video oyunu
Video oyunu müziği
Müzik video oyunu

Bira, dünyadaki en yaygın alkollü içecek olmakla birlikte, bilinen en eski alkollü içeceklerden biridir. Dünya çapında su ve çaydan sonra en popüler üçüncü içecektir. 
Bira tahıldan üretilirː Yaygın ve esas olarak malt arpa kullanılır ama katkı olarak buğday, mısır ve pirinç de kullanılan ürünler arasındadır. Şıradaki (malt-su karışımı), nişasta şekerlerinin fermantasyonu birada etanol ve karbondioksiti açığa çıkarır ve köpüklü bira oluşur.

Çoğu modern bira, biraya acılık ve farklı lezzetler katan, doğal bir dengeleyici ve koruyucu görevi gören şerbetçi otu ile hazırlanmaktadır. Şerbetçi otu yerine veya şerbetçi otu ile birlikte aroma katabilecek meyve ve çeşitli otlar da kullanılabilmektedir. Birada şerbetçi otu kullanımı daha modern zamanlarda başlamıştır. Antik çağ döneminde yapılan biralarda şerbetçi otu kullanımına pek rastlanmaz. Seri üretimde, doğal karbondioksit üretimi genellikle işlem sırasında çıkarılır ve yapay karbondioksitleme kullanılır. En popüler bira türleri arpa birası, buğday birası, çavdar birası, darı birasıdır.
Bira, plastik şişede, cam bira şişesinde veya teneke içecek kutusunda dağıtılabilir. Ayrıca özellikle pub ve barlarda biralar bira bardağı, Maß, pint bardağı, schooner bardaklarda sunulur. Özel olarak biralar bira musluğundan süzülür.
Modern biraların alkol yüzdesi genellikle hacimce yaklaşık %4 ila 6 alkoldür (ABV), ancak bu değer %0,5 ile 15 arasında değişebilir. Bazı bira fabrikaları yüksek alkollü bira örnekleri oluşturur. Bira, birçok dünya kültürünün bir parçasını oluşturur. Bira festivali, bira bahçesi, bira salonu gibi sosyal geleneklerin yanı sıra pub gezintisi, pub yarışması ve pub oyunu gibi aktiviteleri içeren zengin bir pub kültürü vardır.

Bira, dünyanın en eski hazırlanmış alkollü içeceklerinden biridir. Fermantasyonun en eski arkeolojik kanıtı, yarı göçebe Natufyanların ritüel şölenlerde kullandıkları lapa kıvamındaki biranın 13.000 yıllık kalıntılarından oluşur ve Kuzey İsrail'deki Hayfa yakınlarındaki Karmil Dağları'ndaki Raqefet Mağarası'nda bulunur. Çanak Çömlek Öncesi Neolitik Çağ'da (MÖ 8500 ila MÖ 5500 civarı) Göbekli Tepe'de bira üretildiğine dair kanıtlar vardır. Arpadan üretilen biraya dair en eski net kimyasal kanıt, Batı İran'daki Zagros Dağları'ndaki Godin Tepe bölgesinden yaklaşık MÖ 3500-3100'e tarihlenmektedir. Tahılın ilk kez yetiştirildiği MÖ 10.000'e kadar uzanması mümkündür, ancak kanıtlanmamıştır.
Bira tarihi, Antik Mısır'ın yazılı tarihinde kayıtlıdır ve arkeologlar biranın medeniyetlerin oluşumunda etkili olduğunu ileri sürmektedir.
Arkeolojik araştırmalara göre ilk kez MÖ 10000 yılı civarında Ortadoğu'da muhtemelen tesadüf sonucu, buğday çorbasının mayalanması ile keşfedildi. Bu keşif, insanların yerleşik uygarlığa geçmesi, böylece biranın hammaddesi olan tahılları bol miktarda üretip tüketmesinin bir sonucuydu. Sümer ve Mısır kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla yazının bulunmasından sonra da Ortadoğu'da başlıca içki olarak bol miktarda tüketildi.
Günlük hayatta ve dinsel törenlerde bol miktarda tüketilen bira, aynı zamanda çeşitli meyve ve tatlandırıcılarla, mesela III. Ramses döneminde balla karıştırılıp soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı ilaç niyetine de kullanılmıştır.
Orta Çağ'dan bu yana özellikle Kuzey Avrupa, biranın ana yurdu haline gelmiştir. 14. yüzyıl öncesinde bira genelde evde yapılıp tüketilen bir içki iken, 14. yüzyıl itibarıyla birahanelerin ortaya çıkmasıyla biranın kalitesi daha da yükselmiş ve daha çok tüketilen bir içki haline gelmiştir.

Bira, 1839 senesi sonrasında Batı'ya açılma sürecinde Osmanlı'ya girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda biraya ait ilk mevzuat 1847’de konulmuştur. Mevzuatın genellikle uygulamayı izlediği gerçeğine dayanarak arpa suyu veya biranın 1847 öncesi bilindiği, tüketildiği ve üretildiği söylenebilir. 1840'lı yıllarda ise birahaneler açılmaya başladı. Osmanlı'da bira üretimi 1896 yılında 12.000 hl idi (1,2 milyon litre). Bu oran hızla artmış ve 1913-1914 yılları arası 9,9 milyon litreye ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nde bu rakama ancak 1940'lı yıllarda ulaşılmıştır.

Uluslararası bir içecek olan biranın yapımı ülkeden ülkeye değişiklikler göstermektedir. Belçika'da, tıpkı Fransız peynirlerinde olduğu gibi, bir yılın günleri kadar çok bira çeşidi sayılabilir, Birleşik Krallık'ın "a-le"leri, İrlanda'nın "stout"ları, Danimarka'nın "pilsner"leri, Almanya'nın "lager"ları ünlüdür. Ve tabii ki tüm Avrupa'da Çekya'nın Pilsen şehrinden adını alan, genelde tüm sarı biralara adını veren "pils"ler revaçtadır.
Önce arpa taneleri yüksek sıcaklıkta filizlenme yöntemiyle malt haline dönüştürülür. Ardından kavrularak rengini alır. Kavrulma süresi biradaki renk değişikliğini sağlar. Daha sonra sıcak saf su ile karıştırılır. Bir litre bira elde etmek için 6-7 litre su gereklidir. Son aşamada ise şerbetçi otu katılır. Şerbetçi otunda 200’den fazla aromatik kokunun bileşimi vardır. Sıra, bira mayasının eklenmesiyle elde edilen, şekerleri alkole ve karbonik gaza dönüştüren fermantasyon işlemindedir. Bu işlem, yüksek sıcaklıkta yapılır (15-20 derece). Yoğun (kesif) biralar için 3-5 gün boyunca (özellikle esmer biralarda), sarı biralarda ise 6-8 derece arasında, 7-10 gün boyunca fermantasyon işleminin devam etmesi gereklidir.

Alkol oranı "spéciales"lerin büyük bölümünde 5 ila 7 derece, "luxe"lerde 4 ila 5 derecedir, yemekte tercih edilen "light" biralarda 3,5 dereceden daha azdır. Yüksek teknoloji sayesinde üretilen alkolsüz biralarda ise bu oran 0,015 dereceye kadar düşer (örneğin ihracat ağırlıklı üretilen Efes Alkolsüz). Buna rağmen esmer biralardaki alkol oranı 12-13 dereceyi bulabilmektedir. Dünyanın en sert birası, Fransa'da "La Samichlaus" adı verilen biradır. Yılda sadece bir gün, Saint Nicolas gününde satılır ve bir yıl sonra içilir. Son yıllarda Avrupa'da, Atlantik ötesi biralar modadır; Amerika'nın hafif biraları, şerbetçi otunun az kullanıldığı biralar, yeşil limon eşliğinde içilen Meksika'nın Corona birası gibi.

Bira tipleri genel olarak veya çoğunlukla 'ale' ve 'lager' olarak ikiye ayrılmaktadır. Ale tipi biralar üst fermantasyon, lager tipi biralar ise alt fermantasyon biralarıdır.

Pilsen: Kolay içimli, açık renkli, şerbetçiotundan gelen aromatik ve acılık tat karakteri dengelenmiş, alkol derecesi %4,8-5,1 arasında değişen bir bira tipidir.Lager: Lager dünyada en çok tanınan ve bilinen açık renkli, Pilsen'e göre daha düşük acılık karakterine sahip ve aromatik tat karakteri ön plana çıkarılmış bir bira tipidir.Koyu renkli bira: Koyu renkli malt ve isteğe göre belirli oranda kavrulmuş malttan da üretilen, %4,8-5,0 alkol ihtiva eden bir bira tipidir.
Festival birası: Almanya'da özellikle Ekim ayında düzenlenen Bira Festivali için özel olarak üretilen yüksek alkollü mevsimsel bir bira tipidir.
Bockbier: Yüksek doygunluk hissi veren, %5,5-7 alkol derecesine sahip, özellikle Almanya'da mayıs, sonbahar ve yılbaşı dönemlerinde üretilen mevsimsel bir bira tipidir.Alkolsüz bira: Doğal yoldan oluşan alkolün belirli prosesler sonucu bira içeriğinden uzaklaştırıldığı, normal biralara göre daha düşük kalorili bir bira çeşididir.

Ale: Ale ismi birçok farklı karakterde genellikle koyu renkli bir dizi Britan bira tipi için kullanılan genel bir tanımlamadır. Pale, Bitter, Mild ve Scotch olarak çeşitleri mevcuttur.
Hefeweizen (Mayalı Buğday Birası): Miktar olarak en az %50 oranında buğday maltı kullanılarak üretilen, Almanya'nın özellikle Bavyera eyaletinde popüler olan bir bira tipidir.
Kristallweizen (Filtre Edilmiş Buğday Birası): Hefeweizen olarak yukarıda belirtilen biraya benzer hammadde kullanılarak, filtrasyon sonrası mayanın uzaklaştırıldığı bir bira tipidir.
Altbier: Koyu renkli buğday ve arpa maltının birlikte kullanıldığı, acılığı yüksek ve sert içimli bir bira tipidir.
Kölsch: Açık renkli, mayhoş bir tat karakterine sahip, özellikle Almanya'nın Köln şehrinde popüler olan bira tipidir.
Stout: Siyah renkli, özellikle çok koyu renkli malt ve bir miktar da kavrulmuş malttan imal edilmiş, acılığı sert karakterde bir üst fermantasyon birasıdır.
Porter: Porter da Stout benzeri koyu renkli, bazı çeşitleri %9 alkol ihtiva eden bir bira tipidir.

Bira içildiğinde içenin üzerinde kısa ve uzun süreli etkileri olan etanol (etil alkol) içerir. İnsan vücudundaki farklı alkol konsantrasyonlarının kişi üzerinde farklı etkileri vardır. Alkolün etkileri kişinin içtiği miktara, biradaki alkol yüzdesine ve tüketimin gerçekleştiği zamana, yenen yiyecek miktarına ve reçeteli ilacın kullanılmasına bağlıdır. 

%0.03-0.02'lik bir kan alkol konsantrasyonunu, tipik olarak ruh hali ve olası öfori, genel kendine güven ve sosyallik artışı, kaygı azalması, yüzdeki kızarıklık, kırmızı görünüm, bozulmuş karar ve ince kas koordinasyonuna neden olur.
%0.09-0.25'lik bir kan alkol konsantrasyonunu, uyuşukluk, sedasyon, denge sorunları ve bulanık görmeye neden olur.
%0,18-0,30 arasındaki bir kan alkol konsantrasyonunu, derin karışıklığa, konuşma bozukluğuna, şaşırmaya, baş dönmesine ve kusmaya neden olur.
%0.25-0.40 arasında bir kan alkol konsantrasyonunu, stupor, bilinç kaybı, anterograd amnezi, kusmaya, pulmoner aspirasyon (bilinçsiz iken kusmanın solunması nedeniyle ölüm meydana gelebilir) ve solunum depresyonuna (potansiyel olarak hayatı tehdit eden) neden olabilir.
%0,35-0,80 arasındaki bir kan alkol konsantrasyonunu, komaya (bilinç kaybı), hayatı tehdit eden solunum depresyonuna ve muhtemelen ölümcül alkol zehirlenmesine neden olur. Tüm alkollü içeceklerde olduğu gibi araba kullanırken, uçak veya makine kullanırken içki içmek kaza riskini artırır; birçok ülke sarhoş araba kullanmayla ilgili ağır cezalara sahiptir.
2016 sistematik bir derleme ve meta-analiz orta düzeyde etanol tüketiminin, etanol tüketiminden ömür boyu çekimserliğe kıyasla mortalite yararı getirmediğini bulmuştur.
Bazı çalışmalar az miktarda alkol (kadınlarda birden fazla ve erkeklerde iki bardak içki) içmenin, kalp hastalığı, inme, diabetes mellitus ve erken ölüm riskinde azalma ile ilişkili olduğu sonucuna varmıştır.
Sürekli, orta veya ağır alkol tüketiminin uzun

Birinci Çin-Japon Savaşı (Çince: 甲午戰爭 / 甲午战争; Pinyin: jiǎwǔ zhànzhēng, Japonca: 日清戦争; Nisshin Sensō, 1 Ağustos 1894 – Nisan 1895), Çin Çing Hanedanı ile Meiji dönemi Japon İmparatorluğu arasında, Kore'nin hakimiyeti üzerine gerçekleşmiştir. Savaşın sonucundaki Japon zaferi, Çing Hanedanı'nın yozlaşıp zayıf düşmesini ve Japonya'nın Meiji Restorasyonu'ndan itibaren batılılaşıp modernleştiğini gösterecekti. Savaşın en önemli sonucu Asya'daki bölgesel hakimiyetin Çin'den Japonya'ya geçmesi ve Çing Hanedanı'nın meşruluğunu kaybetmesidir. Daha sonra bu gelişmeler Çin'de 1911 Devrimi'ne neden olacaktı.

Japonya Rus İmparatorluğu'nun Kuzey Çin ve Kore'de genişlemesinden korkuyordu ve batılı danışmanları ile beraber küresel emperyalizm rekabetinde olası istilaların koşullarını araştırmıştı. Kore'nin Japon adalarının karşısındaki stratejik konumu ve doğal kömür ve demir cevherleri de Japonya'nın ilgisini çekmişti. 1875 yılında Japonya, Kore'ye Ganghwa Antlaşması'nı zorla kabul ettirdi ve Kore'nin kendisini Japon ticaretine açmasına ve güçlü diplomatik ilişkileri ile Çin'den ayrılarak bağımsızlığını ilanına zorladı.
Joseon Hanedanı hükümdarlığındaki Kore, Çing Hanedanı'na vergi ödemekteydi. Reformcu Koreliler, Japonya ve Batılı devletlerle ilişkileri sağlamlaştırmak ve modernleşmek isterken, muhafazakârlar ise Çin'le olan geleneksel ilişkilerini kaybetmemek istiyorlardı ve halkın görüşü ikiye ayrılmıştı. Bununla beraber Çin, kraliyet ailesindeki muhafazakârlar üzerindeki etkisini sürdürüyordu.
1884 yılında bir grup Japon yanlısı reformcu Kore hükûmetini devirmeye çalıştı fakat General Yüan Shih-k'ai yönetimindeki Çin birlikleri imparatoru kurtardı ve bazı Japon elçiliği muhafızlarını öldürdü. Japonya ve Çin arasındaki savaş, 1885'teki Tientsin Toplantısı ile kıl payı engellendi. Her iki taraf şu hususlar üzerinde anlaştı:

Her iki taraf da Kore'deki güçlerini eşzamanlı bir şekilde çekecek
Kore ordusunu eğitmek üzere eğitmen gönderilmeyecek
Herhangi bir taraf Kore'ye askerî birlik göndermeden önce diğer tarafı haberdar edecek

1893 yılında Japon asıllı Koreli devrimci Kim Ok-kyun, (
muhtemelen Yuan Shikai'nin ajanları tarafından Şangay'da bir suikast ile öldürüldü. Daha sonra cesedi bir Çin zırhlısının güvertesine asılıp diğer devrimcilere ibret olması için yaşadığı yer olan Kore'ye götürüldü. Japon hükûmeti bunu doğrudan bir hakaret olarak aldı. O yılın sonunda, Kore kralı Donghak Köylü Devrimi'ni bastırması isteğiyle Çin destek kuvvetleri gönderdi. Çin hükûmeti, Japon hükûmetini bilgilendirdi ve General Yuan Shikai yönetiminde 2800 askerini gönderdi. Japonya bu hareketin Tientsin Antlaşması'na aykırı olacağı cevabını vererek 8000 kişilik kendi Oshima karma birliğini gönderdi. Japon kuvvetleri 8 Haziran'da Seul'deki kral ve kraliyet sarayını ele geçirerek yerine Japon yanlısı bir hükûmet geçirdi. Yeni hükûmet Japon birliklerinden Çin birliklerini kovmasını istedi. Çin hükûmetinin yeni Kore hükûmetini tanımaması ile Japonya ve Çin arasındaki ipler gittikçe gerildi.

Savaş bazı çarpışmalar halihazırda yaşanmışken 1 Ağustos 1894 tarihinde ilan edildi. 16 Eylül 1894 günü Pyongyang savaşında İmparatorluk Ordusu, hazırlıksız Çin Beiyang Ordusu'nu yendi ve Kuzey Mançurya içlerine kadar ilerledi. Japon İmparatorluk Donanması ise 17 Eylül günü Yalu Nehri ağzında Çin Beiyang Filosu'nun 12 gemisinden sekizini yok etti. Çin filosu Weihaiwei mevzilerinin arkasına çekildi. Bununla beraber Liman savunmasını arkadan vuran Japon kara güçlerince basıldılar.
21 Kasım 1894 günü Japonya Lüshünkou (daha sonra Port Arthur olarak ismi değişmiştir) şehrini aldı. Japon ordusunun daha sonra Port Arthur Katliamı olarak anılcağı şekilde şehirdeki Çinli yerleşimciler üzerinde katliam yaptıkları iddia edilir.
Weihaiwei savaşının 2 Şubat 1895 tarihinde düşmesinden sonra Japon birlikleri güney Mançurya içlerine doğru ilerleyerek Kuzey Çin sınırlarına kadar geldiler. Mart 1895 Japonlar Pekin'e hakim deniz mevkilerinde kaleler istihkam ettiler.

Yenilgi ile yüzleşen Çin Shimonoseki Antlaşması'nı 17 Nisan 1895 tarihinde imzaladı. Anlaşma Kore'nin tam bağımsızlığını içermekteydi ve Çin, Fengtian'ın doğusundaki Liaodong Yarımadası'nı, Mançurya'yı (bugünkü Liaoning Bölgesi, Çin), Tayvan ve Pescadores adaları'nı Japonya'ya "daimi olarak" devredecekti. Ek olarak tazminat olarak 200 milyon Kuping (o zaman için İngiliz veya Alman yapımı modern bir savaş gemisi için ödenecek fiyata denk miktarda para) ödenmesi, Japon gemilerinin Yangtze Nehri'nde çalışması ve ticari limanlarda üretim fabrikaları işletmesini içeren ticari bir anlaşma imzalanmasını da içeriyordu. Bu "Japon Emperyalizmi"nin doğuşunu sembolize ediyordu. Bu zafer ayrıca Japonya'nın Batılı devletlerle aynı zeminde ve Asya'da etkili bir güç olduğunu kanıtladı. Endüstriyel ve politik gelişmelerin hızı sıkça 1860'lardaki Japonya'nın politik gelişmesiyle aynı zamanlara denk gelen Almanya'nın gelişimi ile eşit olarak kıyaslanıyordu.

Joseon Krallığı
Beiyang Ordusu
Beiyang Filosu
Çin tarihi
Japonya tarihi
Kore tarihi
Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri
Japon İmparatorluk Kara Kuvvetleri
Port Arthur Katliamı
İkinci Çin-Japon Savaşı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Birleşmiş Milletler'in küresel kalkınma ağı oluşturmak için kurduğu bir programdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelere odaklanarak, insanların daha iyi yaşam standartlarına sahip olmaları için gerekli olan bilgi, deneyim ve kaynakları sağlar. UNDP, bu amaç doğrultusunda hükûmetler, sivil toplum kuruluşları, akademi ve iş çevreleri ile iş birliği yaparak kalkınma çalışmaları yapar.

Merkezi New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, üye ülkelerdeki gönüllü katılımcılardan oluşmuştur. Kurumun 166 ülkede, yerel hükûmetlerle birlikte çalışarak kalkınmaya destek olan ofisleri bulunur. UNDP aynı zamanda, uluslararası düzeyde yaptığı çalışmalar ile Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmaları yolunda ülkelere yardımcı olur. UNDP, uzman görüşleri, eğitimler ve destek fonları sunarak özellikle az gelişmiş ülkelere destek olur. UNDP, Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmak ve küresel kalkınmayı desteklemek için yoksulluğun azaltılması, demokratik yönetişim, enerji ve çevre, sosyal kalkınma, kriz önleme ve atlatma konuları üzerinde çalışır. Aynı zamanda, insan haklarının korunmasını ve kadının güçlendirilmesini de destekler. Tüm bu çalışmaları ve projelerinin yanı sıra, Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Raporu ofisi de, her yıl kalkınma sürecini değerlendiren 'İnsani Gelişme Raporu'nu yayınlar. Bu küresel rapora ek olarak, bölgesel, ulusal ve bölgesel İnsani Gelişme Raporları da yayınlanır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, 22 Kasım 1965'te, EPTA(Teknik Yardım Genişletilmiş Programı) ve Birleşmiş Milletler Özel Fonu'nun ortaklığı ile kurulmuştur. 1971'e gelindiğinde, iki kurum da UNDP adı altında birleşmiştir. Özel Fon Birleşmiş Milletler'in teknik yardımının kapsama alanını genişletmek için çalışırken, EPTA da gelişmemiş ülkelerin ekonomik ve politik problemlerine yardımcı olmak için çalışır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı, Genel Sekreterlik tarafından atanır ve Genel Kurul tarafından dört yıl süreyle onaylanır. Program Başkanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı seviyesindedir ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'ndaki sorumluluklarının yanı sıra, Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun da başında yer alır. Yeni Zelanda'nın eski başbakanı Helen Clark, şu anda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkanlığını yürütmektedir. Adaylığı hem kendi ülkesi hem de Avustralya, Pasifik, İngiltere ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı yönetim kurulunda yer alan, Haiti, İran, Sırbistan, Hollanda ve Tanzanya tarafından desteklenmiştir. 2009 yılında, Kemal Derviş'ten sonra, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkanı olarak atanmıştır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, başkanın yönettiği Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu toplantılarında Başkan Vekili ile temsil edilir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkan yardımcılığını Afrika adına Tegegnework Gettu (Etiyopya), Arap Birliği adına Sima Sami Bahous (Ürdün), Asya ve Pasifik adına Ajay Chhibber (Hindistan), Bağımsız Devletler Topluluğu ve Avrupa adına Cihan Sultanoğlu (Türkiye), Latin Amerika ve Karayipler adına Heraldo Munoz (Şili) ve Danimarka adına Jens Wandel yürütmektedir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın ilk başkanı, Marshall Planı'nı uygulamaya koyan eski Ekonomik İşbirliği Yönetimi başkanı Paul G. Hoffman'dır. Onu takiben, Massachusetts eyaletinin eski cumhuriyetçi milletvekili Bradford Morse, William Draper, Dünya Bankası'nda Dış İlişkiler Başkan Yardımcılığı yapmış olan Marm Malloch Brown, Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Bakanlığı'nın eski başkanı Kemal Derviş, UNDP başkanlığını yürütmüştür.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Birlemiş Milletler'in kalkınma alanındaki faaliyetlerinde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun lideri ve mukim koordinatör olarak yer alır.

Bu grup, Birleşmiş Milletler'in ulusal düzeyde etkisini artırmak adına 1997 yılında Genel Sekreterlik tarafından kurulmuştur. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu, işlevsel grupları bir araya getirerek kalkınma alanında çalışır. Grup, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı tarafından yetkilendirilir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu, kurumların beraber çalışarak ülke sorunlarını analiz etmesi, destek programlarını planlaması ve uygulaması, sonuçların değerlendirilmesi ve değişimin savunulmasına olanak tanıyan plan ve yöntemler geliştirir. Bu girişimler, Birleşmiş Milletler'in Binyıl Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmada ülkelere yardımcı olmasını sağlar. Otuz iki Birleşmiş Milletler kurumu bu grubunun bir parçasıdır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun yönetim kurulu, UNICEF(Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu), UNFPA(Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu), WFP(Dünya Gıda Programı) ve UNDP(Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) olmak üzere dört kurucu üyeden oluşur.

Mukim koordinatörlük sistemi, Birleşmiş Milletler'in, sahadaki kalkınma faaliyetleri ile ilgilenen tüm kuruluşlarını koordine eder. Ulusal düzeydeki işlevsel faaliyetlerin etkinliğini ve verimliliğini artırmak için Birleşmiş Milletler'in farklı kuruluşlarını bir araya getirir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından kurulan, atanan ve yönetilen Mukim Koordinatörlükleri, 130 ülkede yer alan Birleşmiş Milletler ülke temsilciliklerine yol gösterir. Aynı zamanda, kalkınma faaliyetlerinde de Genel Sekreterliği temsil eder. Mukim Koordinatörleri, yerel hükûmetlerle beraber çalışarak Birleşmiş Milletler'in ilgi ve yetkilerini, Birleşmiş Milletler ailesinin desteği ve rehberliğinde savunur.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, diğer Birleşmiş Milletler kuruluşları ile birlikte birçok gönüllü ile çalışmış ve göz önünde olan insanların İyi Niyet Elçisi veya gençlik temsilcisi olmasını destekleyerek bu elçiler aracılığıyla önemli noktalara dikkat çekilmesini sağlamıştır.

Evrensel Elçiler: Antonio Banderas, Nadine Gordimer, Misako Konno, Cristiano Ronaldo, Zinedine Zidane, Maria Sharapova, Aisam-ul-Haq Qureshi
Bölgesel İyi Niyet Elçileri: Arta Dobroshi, Muna Wassef, Hussein Fahmy, Adel Emam, Khaled Abol Naga, Didier Drogba
İnsani Gelişim Onursal Elçisi: Ürdün Prensesi Basma bint Talal
Spor ve Kalkınma  Onursal Danışmanı: Syndiely Wade
Gençlik Temsilcileri: Dikembe Mutombo, Baaba Maal, Maria de Lurdes Mutola

UNDP, 177 ülkede, hükûmet ve toplumla beraber çalışarak, küresel ve ulusal kalkınmanın önünde duran sorunları çözmek için çalışır. Ulusal ve küresel desteği yanına alarak, ulusların öncelikli olan kalkınma problemlerine odaklanır. UNDP’nin özellikle üzerinde durduğu beş ana kalkınma hedefi vardır. Bunlar: demokratik yönetişim, çevre ve enerji, HIV/AIDS, kriz önleme ve atlatma, yoksulluğun azaltılmasıdır. UNDP, Türkiye'deki kalkınma önceliklerini hayata geçirebilmek adına, teknik yardım ve kapasite geliştirme stratejileri sağlayarak devlet, sivil toplum, akademisyenler ve uluslararası ortaklar ile beraber çalışır. Ankara'da konumlanmış olan Merkez Ofisi'nin yanı sıra, 26 ilde daha ofisleri bulunmaktadır. Türkiye'nin tüm illerini kapsayan birçok kalkınma projesinde, uzmanlar, yerel yönetimler ve proje gönüllüleri ile beraber çalışır. Türkiye'de öncelikli olarak dikkat aldığı kalkınma alanları, çevre ve enerji, demokratik yönetişim ve yoksulluğun azaltılması olmak üzere üç tanedir.

UNDP Türkiye, özellikle 1997'den bu yana Türkiye'de demokratik yönetişimin gelişimi için, devletle ve sivil toplum örgütleri ile bir araya gelerek birçok alanda çalışmalarda bulunur. Bu çalışmalarda özellikle, sivil katılım, herkes için adalete erişim, yerinden yönetim ve ulusal bir insan hakları sisteminin desteklenmesinden oluşan dört temel başlığa odaklanıyor. UNDP Türkiye'nin bu alanda yaptığı en kapsamlı çalışmalar sivil katılımın gelişmesi alanında uygulanan projelerden oluşur. Oluşturulan Yerel Yönetim Reformu ile, amacı karar alma süreçlerine sivil toplumun dahil edilmesi olan Yerel Gündem 21 Programı, bu alanda uluslararası övgüler aldı. Yerel Gündem 21 ile, ilgili ortak paydaşlar, yerel idareler, kamu kurumları ve sivil toplum örgütleri arasında bir bağ oluşturarak iş birliği oluşturdu. Bu program sayesinde, artık Türkiye'nin her şehrinde kurulması yasal bir zorunluluk olan, toplumun her kesimini bir araya getiren şehir konseyleri oluşturuldu.

1990'dan beri UNDP'nin Türkiye'deki öncelikleri arasında yoksulluğun azaltılması bulunuyor. UNDP, ekonomik kaynaklara erişim, yoksullukla mücadelenin ülke politikaları arasında olması ve yoksulların sesini duyurması için ülkelere yöntem geliştirmeleri konusunda destek oluyor. Türkiye'de, günlük olarak 1 ABD dolarının altında yaşayan insanları temsil eden aşırı yoksulluların oranı düşük olsa da nüfusun %18,5'i besin ve besin dışı alanda yoksullukla mücadele ediyor. UNDP Türkiye, kaynak idaresi, yardım programları ve bölgesel eşitsizliklerin azaltılması gibi alanlarda politika önerileri ve uzmanlık hizmeti sunarak Türkiye'de yoksulluğun azaltılmasına yardım ediyor.

UNDP, su kıtlığı, iklim değişikliği, temiz ve ucuz enerji kaynaklarının eksikliği gibi çevresel sorunların çözümünde ülkelere destek olur. UNDP Türkiye, Türkiye'nin bu konulardaki problemlerine çözüm bulması için sivil toplum kuruluşları, kamu ve özel sektör ortakları ile beraber çalışarak çözüm önerileri sunar ve projeler uygular. Yenilenebilir enerji, iklim değişikliği, toprak bozulması, su idaresi, koruma altına alınan alanlar ve sürdürülebilir kalkınma sorunlarına çözüm bulmak için Türkiye'nin uluslararası müzakerelerde yer almasına ve kendi politikalarını geliştirmesine yardımcı olur.

UNDP tarafından her yıl, insani gelişme alanında gerçekleştirilen kayda değer ilerlemelerin belgelendiği İnsani Gelişme Raporu yayınlanır. Bu raporda, önceki yıl dünya genelinde gerçekleştirilen sosyal ve çevresel kalkınmalar için yapılan değerlendirmeler ve gelecek dönem için analizler sunulur. UNDP Türkiye de, İnsani Gelişme Raporu'nun hazırlanmasında bölgesel veriler sağlayarak raporun kapsamına destek olur ve yayınlanmasından sonra bunu hem kurumlarla hem de toplumla paylaşır.

UNDP Türkiye, aylık olarak hazırladığı Yeni Ufuklar dergisini web sit

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi, (İngilizce: United Nations Office on Drugs and Crime) (UNODC) Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Programı (UNDCP) ile Suç Önleme ve Ceza Adaleti Bölümlerinin 1997 yılında Viyana'da Birleşmiş Milletler Ofisinde birleştirilmesi neticesinde kurulan bir ofistir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubunun bir üyesidir ve 2002 yılından Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi olarak yeniden adlandırılmıştır.

Genel Merkezi Viyana'da bulunan ofis dünya genelinde 1.500 kişiyi istihdam etmektedir. Avusturya ile birlikte 21 21 saha ofisi bulunan teşkilatın, biri Brüksel ve diğeri New York'ta olmak üzere iki de irtibat ofisi bulunmaktadır. Ofis Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından atanan bir icra direktörü tarafından yönetilmektedir. Halen icra direktörlüğü Birleşik Krallık'ın eski Rusya büyükelçisi Yuri Fedotov yürütmektedir. Fedotov bu görevi 2002 yılından 12 Temmuz 2010 tarihine kadar ofisin eski icra direktörü olan Antonio Maria Costa'dan almıştır. Ofisin uzun vadeli amaçları arasında, hükûmetlere bağlı kamu kurum ve kuruluşları arasında uyuşturucu madde, suç, terörizm ve yolsuzluk ile ilgili konularda küresel olarak paylaşılan bilgileri en üst seviyeye çıkartmak ve kamuoyunda bu konularda küresel, ulusal ve toplumsal düzeyde farkındalık yaratmaktır. Ofisin finansmanın %90'lık bölümünü hükûmetlerin yaptığı gönüllü katkılar oluşturmaktadır.
UNODC, aynı zamanda Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu (İngilizce: International Narcotics Control Board)(INCB) sekreteryasını da yapısında bulundurmaktadır.

UNODC, yasa dışı uyuşturucu ticareti suçlarınının önlenmesi ile mücadele, uluslararası terörizm ve siyasi yolsuzluklar konularında birbirleriyle koordineli ve kapsamlı çalışmalar yapılması ve suçları çözüm bulmada Birleşmiş Milletlere yardımcı olması amacıyla kurulmuştur. Bu hedefler üç temel fonksiyon aracılığı ile takip edilmektedir. Bunlardan birincisi çeşitli terörizm ve yasa dışı uyuşturucu ticareti ile mücadele suçlarının benimsenerek, araştırılması, uygulanması ve bu konuda hükûmetlere destek verilerek takip edilmesidir. İkincisi bu tür suç konularında ülkeler arasında anlaşma, protokol ve sözleşmelerin yapılmasıdır. Üçüncüsü ise hükûmetlerin bu tür suçlarla mücadelede zorluklarla karşılaşması durumunda mali/teknik yardımların yapılmasıdır.
Bu kapsamda UNODC'nin sorumlu olduğu ana temalar ise; Alternatif Kalkınma, Yolsuzluk, Ceza Yargısı, Cezaevi Reformu ve Suçların Önlenmesi, Yasa dışı Uyuşturucu madde ticaretinin önlenmesi, tedavisi ve bakımı, HIV ve AIDS, İnsan Ticareti ve Göçmen Kaçakçılığı, Kara Para Aklama, Organize Suç, Korsanlık ve Terörizmle Mücadeledir.

Obon (お盆) ya da sadece Bon (盆), atalarının ruhlarını onurlandırmak için kutlanan bir Japon Budist bayramıdır. 500 yıldan fazla bir süredir Japonya'da kutlanan bu bayram, 7. ayın 13. günü başlar ve 15. güne kadar sürer. Ancak 7. ay, güneş takviminde Temmuz ayına, ay takviminde ise Ağustos ayına denk düşer. Bu nedenle obon kutlamaları farklı bölgelerde farklı günlerde kutlanır. Bu bayramın başlıva etkinlikleri; ruhlara rehberlik ettiğine inanılan Chochin (kâğıt) fenerler asılması, Obon dansları (bon odori) yapılması, ailelerin bir araya gelip yakınlarının mezarlarını ziyaret etmesi ve sunaklarda ve tapınaklarda ataların ruhlarına  yiyecek sunulmasıdır. Etkinlik süresince Japonya'da birçok yerde tatil yapılmaktadır.
Toplam 3 gün süren festival süresince  dans-müzik gösterileri ve eğlenceler yapılır, festival alanlarında çeşitli  ülkelerin tanıtım stantları kurulur. Bu kutsal günlerde ataların ruhlarının evlerine geri döndüğüne inanılmaktadır. Bu sebeple evlerin kapılarına ruhları karşılaması amacıyla festival başında ve sonunda ateşler yakılmaktadır. Suya, aileler tarafından atalarının ruhlarını temsil etmesi amacıyla yüzen fenerler bırakılmaktadır. Evlerdeki butsudan denilen budist sunakları temizlenmekte ve ruhların huzur bulması için dua edilmektedir.

 (İngilizce)

Japon Bon Odori Dans Videosu 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japon Bon Odori Dans Videosu #2 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japanese-City.com - Yıllık Japon Obon Festivali & Bon Odori Uygulama Takvimi 5 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bon Dance: Description of various Bon Dans stilleri ve kaynakları.
Japonya'da Obon Festivali4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2007 yılında Malezya, Penang'da yapılan Bon Odori'nin Fotoları 29 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
El Bon Odori de La Plata en Argentina 29 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bonsai, özel tekniklerle ağaçların saksılar içinde budanarak, bodurlaştırarak, şekil verilerek yetiştirilmesi sanatıdır.
Ölçü küçültme tekniği ile yaşı belli ya da belli olmayan bir ağaç türünün yetişmiş ama minyatür boyuttaki görsel sunumudur.

Japonca olan bu sözcük, tepsi (tabak) anlamına gelen "bon" ve bitki anlamına gelen "sai" sözcüklerinden türetilmiştir. Saksıdaki ağaç veya bitki anlamına gelir. Bonsai sanatı Japonya'ya 7-9. yüzyıllarda Çin'den gelmiştir. Çin'de Penjing adı verilen ağaç minyatürleştirme sanatının binlerce yıllık geçmişi vardır. Yalnız penjing'in bir farkı vardır. Penjing'de bir tek saksıda bir ağaç değil, örneğin birkaç minyatür ağacın gölgesinde oturan bir köylü tasvir edilmekteydi.

Bonsai, yaşayan ağaçlara duyulan saygıyı ve bu ağaçların yaşamasını konu alan bir sanattır. Bonsailer minyatür olmalarına rağmen çevremizde gördüğümüz ağaçlardan hiçbir farkları yoktur. Özenle seçilen ağaç dalları, budanarak ve ilgiyle yetiştirilerek minyatür ağaç görünümü kazanır.
Bonsailer süpürge şeklinde, şelale şeklinde ve rüzgara açık şeklinde olur. Japonların doğaya olan tutkuları yaşamlarına da yansımış ve yıllar geçtikçe bahçeciliğe verilen önem artmıştır. Bonsailer de bu kültürün bir parçasını oluşturmaktadır ve büyük şehirlerde insanların doğaya olan özlemlerini minyatür olarak karşılamaktadırlar.
Bonsai bakımında en önemli husus iklim adaptasyonudur. Bu yüzden bonsailerin yetiştirilmesi özel bir ilgi gerektirir, yetiştirilirken ağacın doğal özelliğine toprağın nemliliğine, seçilen saksının özelliklerine, ışık ve doğal koşullara çok dikkat edilmelidir. Aslında ağırlıklı olarak dış mekân ağaç ve çalı türlerinden bonsai yapılsa da çokça bilinen ev bitkilerinden de bonsai yapılmaktadır. Bunlardan Ficus en popülerlerindendir. Açelya, şefleradan da bonsai yapılmaktadır. En ufak bonsailere verilen isim mame (fasulye) dir. En popüler bonsailer ise yaklaşık boyları 15 cm kadar olanlardır.
Bonsai yapmak isteyenlerin en çok yaptığı hata bonsai adayı ağaç, çalı veya bitki türünü hemen dar ve sığ bir kaba alınarak yapılmaktadır. Bu istenilen sonuca ulaşamama hatta bitkinin ölümüne sebep olmaktadır. Bonsainin istenilen forma ulaşıncaya kadar mümkün olan en bol topraklı bir yerde veya mümkün olan en büyük saksılarda serbest ve hızlı büyüme sağlanmalıdır. Düzenli olarak sulaması ve gübrelemesi yapılmalıdır. Ancak bu şekilde istenilen sonuca hızla ulaşılır.
Eğer doğadan bir bonsai adayı bulabilirseniz yıllarla ifade edilebilecek bir zaman tasarrufu sağlamış olursunuz. Sağlıklı büyüsün diye doğadan derlenen bonsai malzemelerine Yamadori(山採り) denir. "Yama" dağ, " dori" ise derleme demektir. Özgün özelliklere sahip bonsailer çok yüksek fiyatlara alıcı bulabilmektedir.

Japonya'nın Türkiye Büyükelçiliği'nin konuyla ilgili sayfası

Boşin Savaşı (Hepburn: Boşin Sensō (戊辰戦争, Ejderha Yılı Savaşı) 1868 yılından 1869 yılına kadar Japonya'da iktidarda bulunan Tokugawa Şogunluğu ile iktidarın imparatorluk hanedanına dönmesini isteyenler arasında yaşanan iç savaş.
Savaşın temelleri Japonya'nın dış dünyaya açılmasıyla beraber şogunluğun dış ilişkilerdeki tutumundan rahatsızlık duyan çok sayıda asilzade ve samuraydır. Chōshū ve Satsuma bölgelerinde özellikle güçlü olan bu akım genç Meiji İmparatorunu da etkilemeyi başarır. Durumunun kritikliğini anlayan iktidardaki şogun Tokugawa Yoşinobu imparator lehine iktidardan çekilir. Yoshinobu, bu şekilde davranarak ileride kurulacak olan yönetimde hem kendisine pay verileceğini, hem de egemenlik alanına dokunulmayacağını düşünür. Ancak imparatorluk güçlerinin askerî harekâtları, Edo (günümüzdeki Tokyo) ve Chōshū ile Satsuma yönetimlerinin baskısı sonucu Tokugawa egemenliğine son veren imparatorluk kararı sonucu savaşı başlatacak olan ilk çatışmalar çıkar. Yoshinobu, varlığının sallantıda olduğunu anlayarak Kyoto’da bulunan imparatorluk sarayını alabilmek için saldırır. Askeri muharebeler hızla küçük ama disiplinli ve modern imparatorluk ordusunun lehine sonuçlanır. Bir dizi muharebe sonucunda Edo düşer ve Yoshinobu kişisel olarak teslim olur. Tokugawa tarafında savaşanlar önce Honşu’nun kuzeyine daha sonra da Hokkaidō’ya geçerek Ezo Cumhuriyetini kurar. Hakodate Savaşı'ndaki mağlubiyet sonrasında bu son kale de düşer ve tüm Japonya’da imparatorluk egemen olur. Bu süreç Meiji Restorasyonu olarak da adlandırılmaktadır.
İç savaşta yaklaşık 120 bin asker silah altına alınacak ve bunlardan 3.500 tanesi hayatını kaybedecektir. Savaştan zaferle çıkan imparatorluk taraftarları Japonya’nın modernizasyon sürecini devam ettireceklerdir. Kazanan tarafta yer alan Saigō Takamori'nin ısrarları üzerine Tokugawa yandaşları affedilir ve yeni kurulan iktidarda önemli sorumluluklar alırlar. Boshin Savaşı Japonya’nın batıya açıldığı kısa süre olan on dört yılda ne kadar değiştiğinin de göstergesidir. Batılı ülkeler, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa ülke iç siyasetinde çok aktiftirler. Meiji Restorasyonu dönemi popüler kültürde birçok eseri etkilemiştir.

1854 yılından ikiyüzyıl önce Japonya dış dünyayla ilişkilerini oldukça sınırlı bir düzeye indirmişti. Kore ile Tsuşima, Çin ile Ryūkyū ve Hollanda ile Decima’daki ticaret limanları aracılığıyla ticari ilişki sürdürülüyordu. 1854 yılında Matthew C. Perry komutasındaki ABD donanması silah zoruyla ülkeyi dünya ticaretine açınca ülkede hızlı bir dış ticaret ve batılılaşma meydana gelecektir. ABD ile imzalanan adil olmayan dış ticaret antlaşmaları yüzünden Şogun yönetimi iç muhalefetle karşı karşıya gelecektir. Bu muhalif hareket “sonnō jōi” hareketinde cisimleşecektir.
İmparator Kōmei bu yönde muhalefete hak verecek, yüzyıllardan boyu gelen geleneği bozarak, devlet işlerinde aktif bir rol almaya başlayacaktı. Yapılan antlaşmalara açıkça karşı çıkacak ve şogun yönetimini eleştirecektir. Bu yoldaki çabaları 1863 yılında yayınladığı “Barbarların kovulması emri” ile zirveye çıkacaktır. Şogun yönetiminin bu emri uygulamaya yanaşmayacağı önceden belli olsa da bu emri sayesinde Şogun yönetimi eleştirilir hale gelmiş ve Japonya'da yabancılara karşı saldırılar başlamıştır. 1864 yılına gelindiğinde yabancılara karşı saldırılara şiddetli cevaplar verilmiştir. Bu kapsamda İngiltere'nin Kagoşima'yı bombalaması ve yabancı kuvvetlerin ortak harekâtla Şimonoseki'yi bombalaması öne çıkan örneklerdir.
Bu dönemde Chōshū kuvvetleri, roninlerin de desteğini alarak Hamaguri isyanını başlatarak Kyoto şehrini ele geçirmeye çalışsa da Tokugawa Yoshinobu komutasındaki şogun kuvvetlerine yenilirler. Bunu izleyen harekâtta Chōshū üzerine yürüyen şogun yönetimi savaş olmadan isyancılara boyun eğdirmeyi başarır. İmparatorluğun başkaldırışı bastırılmış gibi görünse de Tokugawa'nın ülkede denetimi sağlamaktan uzak olduğu bir yıl sonra olayların yeniden başlamasından anlaşılacaktır. Artık Edo'dan gelen emirler yerel daimyolar tarafından görmezden gelinmektedir.

Kagoshima'nın bombalanmasına rağmen Satsuma bölgesi İngiltere ile yakınlaşmaya devam ediyordu. İngiliz desteğiyle donanma ve orduda modernizasyon sürmekteydi. Bölgedeki İngiltere elçisi Harry Smith Parkes Fransa tarafından desteklenen Şogun yönetimine karşı kuvvetleri desteklemekte ve Japonya'nın birliğinin bir imparatorluk altında sağlanmasını savunuyordu. Bu dönemde öne çıkan Japon liderlerden Satsuma'dan Saigō Takamori ve Chōshū'dan Itō Hirobumi ve Inoue Kaoru'nun İngiliz diplomatlarla, özellikle de Ernest Mason Satow ile yakın ilişkiler geliştirdikleri görülür.
Şogun yönetimi de yaklaşan savaşa özellikle Fransız desteğiyle hazırlanmaktaydı. Bu dönemde Fransa İmparatoru III. Napoleon Kırım Savaşı ve İtalya Savaşından başarıyla ayrıldığından görkemli bir dönemdeydi. Şogun donanması o dönemde bünyesinde bulunan sekiz buharlı savaş gemisiyle Asya kıtasındaki en güçlü donanmaya sahipti. Bunun yanı sıra 1865 yılında Yokosuka'da ilk deniz cephaneliği kurulmuştur. 1867 yılında Fransız askeri heyetinin girişimleriyle Amerikan İç Savaşında savaşmış olan CSS Stonewall (Kōtetsu) savaş gemisinin satın alınması için teklif verilmiştir. ABD hükûmeti satışa önce karşı çıkmış daha sonra izin vermiştir. Şogun yönetimi gemiye Kōtetsu ismini vererek kullanacaktır.

Chōshū yönetiminde meydana gelen darbeyle başa geçen Şogun yönetimi karşıtı aşırı kanadın iktidara gelmesiyle beraber Şogun yönetimi ikinci Chōshū seferine çıkarak isyancı bölgeyi cezalandırmaya girişir. Bu gelişme üzerine Chōshū, satsuma ile gizli bir işbirliğine gider. 1866 yazında Chōshū Şogun yönetimini yener ve büyük bir otorite kaybına sebep olur. Aynı yılın sonuna doğru Şogun Iemochi ve İmparator Kōmei ölecek ve yerlerine Yoshinobu ve İmparator Meiji geçecektir. Yeni başa geçen yöneticiler kendi egemenliklerini konsolide etmek amacıyla ateşkes ilan etmeyi uygun göreceklerdir.
9 Kasım 1867 günü Satsuma ile Chōshū arasında İmparator Meiji adına bir gizli antlaşma imzalanarak Yoshinobu egemenliğine son verilmesi amacıyla ittifak oluşturulur. Bu antlaşmadan hemen önce ise Tosa daimyosunun teklifi üzerine Yoshinobu görevini bıraktığını ve imparatorun emrine girdiğini açıklayacak ve Tokugawa Şogunluğunun sonunu ilan edecektir.
Yoşinobu görevinden ayrılsa da kurmuş olduğu devlet mekanizması hala ayaktaydı ve işlemeye devam ediyordu. Tokugawa ailesi hala çok güçlüydü ve oluşacak yeni bir yapılanmada önemli bir etken olacak durumdaydı. Bu durum Satsuma ve Chōshū yönetimleri tarafından kabul edilemez bulunuyordu. Olaylar 3 Ocak 1868 günü siyasi kriz boyutlarına ulaştı. Satsuma ve Chōshū taraftarları Kyoto'daki imparatorluk sarayını işgal etti ve ertesi gün 15 yaşındaki İmparator Meiji bütün iktidarı aldığını açıkladı. İmparatorluk Danışma Meclisi bu ilandan memnun görünse de Tokugawa ile yapılacak bir koalisyondan yanadır. Ancak Saigō Takamori, Meclise baskı yaparak şogun sıfatının kaldırılması ve Yoshinobu'nun topraklarının el konulmasına dair karar aldırdı.
İlk başta taleplere olumlu cevap verse de 17 Ocak 1868 günü yaptığı açıklamada Yoshinobu, alınan kararı tanımadığını ve meclisin kararı geri almasını talep etti. 24 Ocak günü Yoshinobu, Satsuma ve Chōshū kuvvetleri tarafından işgal edilen Kyoto'ya saldırı hazırlıkları yapmaya karar verdi. Bu kararı almasında Edo'da arka arkaya kundaklanan binaların haberini alması etken oldu. Tokugawa sarayı konumunda olan Edo Kalesi kundaklanmış ve olayın sorumluları olarak Satsuma roninleri suçlanmıştı. Bunun üzerine şogun yönetimine bağlı kuvvetler Edo'daki Satsuma daimyo sarayına saldırıp burada saklanan şogun karşıtı çok sayıda muhalifi öldürecektir.

27 Ocak 1868 günü Şogun yönetimine bağlı kuvvetler Kyoto'nun güneyindeki Toba ve Fushimi dolaylarında Chōshū ve Satsuma kuvvetlerine saldırır. 15 bin kişilik Şogun yönetimi ordusunun bazı birlikleri Fransız askeri danışmanlarınca eğitilmiş olsa da ordunun çoğunluğunu modern teçhizatı olmayan Orta Çağ'daki gibi samuray kuvvetleri oluşturuyordu. Buna karşılık Chōshū ve Satsuma kuvvetleri sayıca üçte bir oranında azınlıkta olsalar da Armstrong topları ve Minié tüfekleriyle teçhiz edilmiş modern bir ordudur. Savaşın ikinci gününde Chōshū ve Satsuma ordularının başına İmparatorun yeğeni Ninnajinomiya Yoshiaki geçecek ve ordu imparatorluk ordusu (官軍, kangun) olacaktır. Savaş sürmekteyken önceden Şogun yönetimine bağlılık gösteren bazı yerel daimyolar saf değiştirecektir. 5 Şubatta Yodo daimyosu ve 6 Şubat günü de Tsu daimyosu imparatorluk tarafına geçerek dengeyi imparatorluk lehine bozacaktır.
7 Şubat günü Satsuma ve Chōshū ordularına verilen imparatorluk onayı üzerine geri çekilmeye başlayan  Tokugawa Yoshinobu, Kaiyō Maru gemisiyle Osaka'dan çıkarak Edo'ya çekilir. Liderlerinin geri çekilmesinden ve yerel daimyoların saf değiştirmesinden ötürü morali bozulan ordu geri çekilir. Toba-Fushimi Muharebesi olarak adlandırılan bu savaş Osaka Kalesinin teslim olmasıyla beraber 8 Şubat günü sona erecektir.
Aynı sıralarda, 28 Ocak 1868 günü Şogun kuvvetleri ile Satsuma donanması arasında Awa Deniz Muharebesi yapılır. Bu savaş iki modern donanma arasında Japonya'da yapılan ilk savaştır. Küçük ölçekli olan bu savaş Şogun yönetimi lehine sonuçlanacaktır.
Diplomatik cephede ise Hyōgo (günümüzde Kobe) Limanında toplanan yabancı ülke elçileri Şubat ayında yaptıkları açıklamada Şogun yönetiminin hala Japonya'daki yasal iktidar olduğunu belirterek Tokugawa Yoshinobu'yu umutlandırmıştır. Yoshinobu özellikle Fransa'nın kendisinden yana askerî müdahale yapma ihtimalini düşünmüştür. Ancak bu açıklamadan birkaç gün sonra yabancı diplomatik misyonları ziyaret ederek Şogun yönetiminin lağvedildiğini, buna rağmen limanların uluslararası ticarete açık kalacağını, yabancıların güvenliğinin sağlanacağını bildirince yabancı temsilcilikler yeni hükûmeti tanımaya karar verecektir.
Bu dönemde yeniden yükselen yabancı karşıtlığı çok sayıda saldırının gerçekleşmesine sebep olacaktır. Dupleix savaş gemisine bağlı on bir Fransız askeri Tosa samu

Brezilya Japonları (Japonca: 日系ブラジル人, Portekizce: Nipo-brasileirosare) Brezilya'da yaşayan Japon kökenli veya Japonya göçmeni Brezilya vatandaşlarıdır 
İlk Japon göçmenler 1908'de Brezilya'ya geldi. Brezilya, Japonya dışındaki en büyük Japon nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır. 1980'lerden bu yana, Japon Brezilyalılar Japonya'ya geri dönmeye başladı. Brezilya nüfusunun %1'i Japonya kökenlidir.

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında, kahve Brezilya'nın ana ihracat ürünüydü. İlk başta, Brezilyalı çiftçiler kahve tarlalarında Afrikalı köleleri kullandılar, ancak 1850'de Brezilya'da kölelik kaldırıldı. İşgücü sıkıntısını çözmek için Brezilyalı seçkinler, Avrupalı göçmenleri kahve tarlalarında çalışmaya çekmeye karar verdi. Bu aynı zamanda hükûmetin ülkeyi "beyazlatmaya" yönelik politikasıyla da tutarlıydı. Hedef, üreme yoluyla büyük Afrika ve Kızılderili gruplarının ortadan kaldırılacağı veya azaltılacağıydı. Hükûmet ve çiftçiler Avrupalı göçmenlerin yolculuk masraflarını ödemeyi teklif etti. Plan, çoğu İtalyan olan milyonlarca Avrupalıyı  Brezilya'ya göç etmeye teşvik etti. Ancak, Brezilya'da göçmenler çok düşük maaşlar aldı ve uzun çalışma saatlerine maruz kaldı. Patronları tarafından sık sık kötü muamele de dahil olmak üzere kötü koşullarda çalıştılar. Bu nedenle, 1902'de İtalya, Brezilya'ya göçü yasaklayan Prinetti Kararnamesini yürürlüğe koydu.
Japonya'daki feodalizmin sona ermesi kırsal nüfusta büyük yoksulluk yarattı, bu yüzden birçok Japon daha iyi yaşam koşulları arayışında göç etmeye başladı.1930'lara gelindiğinde, Japon sanayileşmesi nüfusu önemli ölçüde artırdı. Ancak, Japon halkının diğer ülkelere göç etme beklentileri sınırlıydı. ABD, dünyanın bazı bölgelerinden beyaz olmayan göçü topluma entegre olmayacakları gerekçesiyle yasaklamıştı 1924 Göçmenlik Yasası'nın bu dışlama maddesi, özellikle Japonları hedef aldı. Aynı zamanda Avustralya'da, 'Beyaz Avustralya Politikası' beyaz olmayanların Avustralya'ya göçünü engelledi.

1907'de Brezilya ve Japon hükûmetleri, Japonların Brezilya'ya göç etmesine izin veren bir anlaşma imzaladı. Bu kısmen Brezilya'ya İtalyan göçünün azalması ve kahve tarlalarında yeni bir işgücü sıkıntısı nedeniyle oldu. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri'ne Japon göçü 1907 Centilmenlik Anlaşması ile yasaklanmıştı. İlk Japon göçmenler (790 kişi – çoğunlukla çiftçiler) 1908'de Kasato Maru gemisi ile Brezilya'ya geldi. Bu göçmenlerin yaklaşık yarısı güney Okinawa'dan geldi. Güney Afrika'daki Ümit Burnu üzerinden Japonya'nın Kobe limanından seyahat ettiler. Birçoğu kahve tarlalarının sahibi oldu.
İlk yedi yılda, 3,434 Japon ailesi (14,983 kişi) geldi. 1914'te I. Dünya Savaşı'nın başlangıcı Brezilya'ya Japon göçünde bir patlama başlattı; öyle ki 1917 ve 1940 arasında 164.000'den fazla Japon Brezilya'ya geldi, bunların %75'i kahve tarlalarının çoğunun bulunduğu São Paulo'ya gitti.

Japon göçmenlerin büyük çoğunluğu Brezilya'da birkaç yıl çalışmak, biraz para kazanmak ve eve gitmek istedi. Ancak, "hızlı bir şekilde zengin olmak", elde edilmesi neredeyse imkansız olan bir rüyaydı. Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Brezilya'ya Japon göçmenlerin aile üyeleriyle birlikte göç etmelerinin zorunlu olması gerçeğiyle daha da kötüleşti. . Bu aile birimlerinde birden fazla kişiye parasal destek gerektiğinden, Japon göçmenler Brezilya'ya göç ettikten yıllar sonra bile Japonya'ya geri dönmeyi neredeyse imkansız buldular. Göçmenlere çok düşük maaşlar ödendi ve uzun saatler yorucu işler yaptılar.

Brezilya'daki toprak sahipleri hala kölelik zihniyetine sahipti. Göçmenler, çalışanlar olmasına rağmen, iş yasalarının sertliği ve eksikliği ile yüzleşmek zorunda kaldılar. Saatlerce süren kapsamlı çalışmalara maruz kalan, ayrıca fiziksel şiddete maruz kalan göçmenler bu durumdan kurtulmak için alternatifler aradılar. İntihar, işten kaçmak ve grevler, Japon işçiler tarafından alınan tutumlardan bazılarıydı.
Dilin, dinin, beslenme alışkanlıklarının, kıyafetlerin, yaşam tarzlarının ve iklim farklılıkları bir kültür şoku yarattı. Birçok göçmen Japonya'ya dönmeye çalıştı, ancak Brezilyalı çiftçiler tarafından engellendiler. Brezilya'nın kahve tarlaları üzerindeki sözleşme yükümlülüklerinden arınmış olsalar bile, göçmenlerin yetersiz kazançları nedeniyle eve dönmeleri genellikle imkansızdı. Birçok Japon göçmen, bir gün Japonya'ya geri dönmek umuduyla yeterli para kazanmak için sahip oldukları küçük sermayeyi toprağa yatırmak zorunda kaldılar ve kırsal Brezilya'da araziler satın aldılar. Bağımsız çiftçiler olarak, Japon göçmenler Brezilya toplumunun geri kalanından etnik olarak izole edilmiş topluluklar oluşturdular. Bu toplulukları oluşturan göçmenler kendilerini shokumin ve yerleşimlerini shokuminchi olarak adlandırdılar.
1 Ağustos 1908'de New York Times, O zamanlar Brezilya ile Japonya arasındaki ilişkilerin "Brezilya'nın Japon emekçilerin göçüne karşı tutumu" nedeniyle "çok samimi olmadığını" belirtti."
Brezilya'da doğan Japon çocuklar, Japon topluluğu tarafından kurulan okullarda eğitim gördü. Çoğu sadece Japonca konuşmayı öğrendi ve kırsal alanlarda Japon topluluğu içinde yaşadı. Yıllar geçtikçe, birçok Japon kendi topraklarını satın almayı başardı ve küçük çiftçiler oldu. Çilek, çay ve pirinç ekmeye başladılar. Çocukların sadece %6'sı ırklararası ilişkilerin sonucuydu. Göçmenler nadiren Japon olmayan biriyle evlendiler.
1930'lara gelindiğinde, Brezilyalılar bağımsız Japon topluluklarının quistos raciais veya “ırk kistleri” oluşturduğundan şikayet ettiler ve Japon Brezilyalıları Brezilya toplumuna daha fazla entegre etmek istemediler. Japon hükûmeti, São Paulo'daki Japon Konsolosluğu aracılığıyla, Brezilya'daki Japon çocuklarının eğitimi ile doğrudan ilgiliydi. Brezilya'daki Japon eğitimi, Japonya'daki eğitim sistemlerinden sonra modellendi ve Brezilya'daki Japon topluluklarındaki okullar doğrudan Japon hükûmetinden fon aldı. 1933 yılına gelindiğinde, herhangi bir Latin Amerika ülkesindeki en büyük Japon nüfusu olan 140.000-150.000 Japon Brezilyalı vardı.
Getúlio Vargas'ın liderliğindeki Brezilya ve II.Dünya Savaşı'nın Mihver tarafında yer alan Japonya İmparatorluğu ile Japon Brezilyalılar anavatanlarından daha izole hale geldi. Brezilya'daki Japon liderler ve diplomatlar, Brezilya'nın 29 Ocak 1942'de Japonya ile olan tüm ilişkilerini kestikten sonra Japonya'ya gitti ve Japon Brezilyalılar giderek daha düşmanca hale gelen bir ülkede kendi başlarına mücadele etmeye başladılar. Vargas rejimi, Japon Brezilyalıların Brezilya'da seyahat etme özgürlüğünü kısıtladı, Japon gazetelerini sansürledi (Portekizce basılanlar bile) ve Japon Brezilyalıların kamuoyunda Japonca konuşurken yakalanması durumunda hapis cezası almaları da dahil olmak üzere Brezilya'daki Japon nüfusunu hedef alan çeşitli önlemler aldı. Japon Brezilyalılar kendi aralarında bölündü ve hatta bazıları Brezilyalı çiftçiler tarafından istihdam edilen Japon çiftçilere terör eylemleri gerçekleştirmeye başladı. Ancak, 1947 yılına gelindiğinde, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, Brezilyalılar ve Japon nüfusu arasındaki gerginlikler önemli ölçüde soğudu. Japonca gazeteler yayına geri döndü ve Japonca eğitimi yeniden başladı. İkinci Dünya Savaşı, Japon Brezilyalıları kendi ülkelerinden izole etti, ancak çoğunlukla savaşın sona ermesinden sonra hayat normale döndü.

28 Temmuz 1921'de temsilciler Andrade Bezerra ve Cincinato Braga, birinci maddesi : "siyah ırktan bireylerin Brezilya'ya göçü yasaktır." olan bir yasa önerdi. 22 Ekim 1923'te temsilci Fidélis Reis, beşinci maddesi aşağıdaki gibi olan göçmenlerin girişiyle ilgili başka bir yasa tasarısı hazırladı: "siyah ırktan yerleşimcilerin Brezilya'ya girişi yasaktır. Asyalı göçmenler için her yıl ülkede yaşayanların %5'ine eşit bir sayıya izin verilecektir. . . ."
2.Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl önce, Cumhurbaşkanı Getúlio Vargas Brezilya'da göçmen kökenli insanların zorla asimilasyon sürecini başlattı. Asimilasyonist proje esas olarak Japon, İtalyan, Yahudi ve Alman göçmenler ve onların çocuklarını etkiledi.
Hükûmetin anlayışında, Brezilya'nın beyaz olmayan nüfusu, Portekiz Brezilyalı kökenli baskın sınıf içinde ortadan kaybolmalıdır. Bu şekilde, karışık ırk nüfusu seçici karıştırma yoluyla "beyazlatılmalı", daha sonra Avrupa göçü için bir tercih yapılmalıdır. Sonuç olarak, beyaz olmayan popülasyon yavaş yavaş azaltılarak arzu edilen bir beyaz fenotip elde edilecektir. Hükûmet İtalyanlar, Yahudiler ve Japonlara odaklandı. Portekiz kökenli olmayan göçmenler arasında "etnik kistlerin" oluşumu, Brezilya nüfusunun beyazlatma projesinin gerçekleştirilmesini engelledi. Hükûmet, daha sonra, Portekizli kökleri olan bir "Brezilya kültürüne" entegre olmalarını sağlamak için bu yabancı kökenli topluluklar üzerinde hareket etmeye başladı. Brezilya'nın tüm sakinlerinin tek bir "ulusal ruh"altında birleşmesi baskın bir fikirdi. Dünya Savaşı sırasında Brezilya, Japonya ile ilişkileri kopardı. Japon gazeteleri ve okullarda Japonca öğretimi yasaklandı ve Portekizce'yi Japon çocukları için tek seçenek olarak bıraktı. İtalya ve Almanya'nın savaşta Japonya'nın müttefikleri olduğu için İtalyanca ve Almanca gazetelerin de üretimi durdurmaları önerildi. 1939'da São Paulo'da yapılan bir araştırmaya göre, Brezilya Japonlarının %87.7'sinin Japon dilinde gazete okuduğunu gösterdi. O zamanlar Brezilya gibi okuma yazma bilmeyen birçok insanın bulunduğu bir ülke için bu yüksek bir rakamdı.
Japonlar, Brezilya hükümetinin "beyazlatma" ve asimilasyonist politikasının bir parçası olarak istenmeyen göçmenler olarak ortaya çıktı. Brezilyalı bir hukukçu, tarihçi ve sosyolog olan Oliveira Viana, Japon göçmenleri şöyle tanımladı: "onlar (Japonlar) kükürt gibidir: çözünmez". 1941'de Brezilya Adalet Bakanı Francisco Campos, São Paulo'da 400 Japon göçmenin kabul yasağını savundu ve şöyle yazdı: "aşağılık yaşam standartları, ülkenin işçisiyle acımasız bir rekabet, bencillikleri, kötü inançları, karakterleri onları Brezilya'nın en zengin bölgelerinde bulunan büyük bir etnik ve kültürel kist haline getiriyor".
Brezilya, Ağustos 1942'de Japon

Britanya Hindistanı, Sömürge Hindistanı, Britanya Râjı ya da Hindistan İmparatorluğu (/rɑːdʒ/ RAHJ; Hindustânî rāj, 'hükümranlık', 'yönetim' veya 'hükûmet' kelimesinden gelir), 1858'den 1947'ye kadar Hint alt kıtası üzerinde hüküm süren Britanya Kraliyeti yönetimiydi. Bu dönem ayrıca Hindistan'da Kraliyet yönetimi veya Hindistan'da doğrudan yönetim olarak da adlandırılır. Britanya kontrolü altındaki bölge, o zamanki kullanımda yaygın olarak Hindistan olarak adlandırılmaktaydı; bu bölge, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı tarafından doğrudan idare edilen ve topluca Britanya Hindistanı olarak bilinen alanlar ile yerli hükümdarlarca yönetilen ancak Britanya süzerenliği altında bulunan prenslik devletlerini kapsamaktaydı. Bölge, resmî olmasa da bazen Hindistan İmparatorluğu olarak da anılmıştır. Hindistan olarak, Milletler Cemiyeti'nin kurucu üyesi ve 1945'te San Francisco'da Birleşmiş Milletler'in kurucu üyesi olmuştur. Hindistan; 1900, 1920, 1928, 1932 ve 1936 yıllarındaki Yaz Olimpiyatları'na katılan bir devlet olmuştur.
Resmi dili olan Hindustanî ile Hindu dili aynı diller değildir. Hindustanî bir Hindu-Urdu dilidir. Para birimi olarak "British Indian Rupee" (Britanya Hint Rupisi) kullanılırdı. İlk başta Doğu Hindistan Ticaret şirketi bölgede faaliyet gösteriyordu. İngilizler ve Hollandalılar bölgede hakim ticaret güçleriydiler. Babür İmparatorluğunun yıkılmasıyla İngilizler Hindistan'ı ele geçirdiler ve 1947'ye kadar üstünlüklerini kabul ettirdiler.

Bu yönetim sistemi, 1857 Hint Ayaklanması'nın ardından, 28 Haziran 1858 tarihinde Doğu Hindistan Şirketi'nin idaresinin (1876'da Hindistan İmparatoriçesi ilan edilecek olan) Kraliçe Victoria şahsında Kraliyet'e devredilmesiyle tesis edilmiştir. Bu süreç, Britanya Rajı'nın 1947 yılında iki egemen dominyon devletine bölünmesine kadar sürmüştür: Hindistan Dominyonu (sonradan Hindistan Cumhuriyeti) ve Pakistan Dominyonu (sonradan Pakistan İslam Cumhuriyeti ve 1971 Bangladeş Bağımsızlık Bildirisi ile Bangladeş Halk Cumhuriyeti). 1858'de Raj'ın başlangıcında, Aşağı Birmanya zaten Britanya Hindistanı'nın bir parçasıydı; 1858'de Raj döneminin başladığı yıllarda, Aşağı Birmanya hâlihazırda Britanya Hindistanı'nın bir parçasıydı; 1886'da Yukarı Birmanya'nın da ilhak edilmesiyle oluşan Birmanya, 1937'de müstakil bir Britanya sömürgesi olana dek özerk bir eyalet statüsünde idare edilmiş ve 1948'de istiklalini kazanmıştır. Bölge, 1989 yılında Myanmar olarak yeniden adlandırılmıştır. Aynı zamanda yine Raj döneminin başladığı yıllarda Britanya Hindistanı'na bağlı olan Aden Vilayeti de benzer şekilde 1937 yılında Aden Kolonisi adıyla ayrı bir sömürgeye dönüştürülmüştür.

Bağımsızlık Günü (Hindistan)

Bunraku (文楽), 1684 yılında Japonya'nın Osaka kentinde doğmuş geleneksel Japon kukla tiyatrosu türüdür. Ningyo coruri (Japonca: 人形浄瑠璃) olarak da adlandırılır. Bu ad şamisen çalımı ve gösteri metninin okunmasını kapsayan coruri / joruri müziği ve Japoncada kukla anlamına gelen ningyo sözcüklerinin birleşmesinden türetilmiştir. Bunrakuda şamisenin yerine nadiren de olsa taiko davulu denen bir tür tamtam da kullanılır.
Bunraku gösterilerinde üç tür gösterici yer alır:

Ningyōtsukai ya da Ningyozukai - Kuklacılar
Tayu - okuyucular
Şamisen müzisyenleri

İlk olarak, bunraku terimi yalnızca 1872 yılında Osaka'da kurulan özel bir tiyatroyu belirtmek için kullanılıyordu. Daha sonra Umemura Bunrakken'dan adını alan bu kuklacılık türü öylesine büyük üne kavuştu ki pek çok Japon bu terimi geleneksel Japon kukla tiyatrosunun tüm türleri anlatmak için kullanmaya başladı. Başlangıçta kabuki gibi yalnızca soylu kesim için icra edilen bir sanat olduysa da Meiji dönemine gelinene kadar halk arasında da hızla yayıldı ve bu döneme kadar popüleritesini korudu.

Bunraku oyunlarında kullanılan kuklaların boyları 100 ila 125 santimetre arasında değişebilir. Boyutlardaki farklılıklar kuklanın yaşına, cinsiyetine ve kukla trupunun özelliklerinden ileri gelir. Japonya'daki tiyatrolar içinde, geleneksel Osaka tiyatrosundaki kukla figürleri diğer yerlere oranla daha küçük boyutta olmuştur. Başka bölgelerde, açıkhavada geniş mekânlarda sergilnen oyunların kuklalarının daha büyük tasarlanılması yoluna gidilmiştir.
Bunraku kuklalarının baş bölümleri ve elleri, işlerinde uzman ustalarca işlense de gövde ve kostümler kuklacılar tarafından yapılır. Baş bölümünün tasarımında ayrıntılı işlemeler uygulanabilir. Eğer oyunlar doğaüstü güçleri anlatan bölümler içiriyorsa kukla, yüzü bir anda bir şeytanınkine dönüşen biçimlerde de tasarlanabilir. Daha basit yüz betimlemeleri sağa-sola, yukarı-aşağı hareket eden gözlerden, burundan, ağızdan ve hareket edebilen kaşlardan oluşur.
Kuklanın başının her hareketi, gövdenin arkasındaki bir boşluktan sol elini içeri sokarak, boyundan aşağı uzanan bir kulpu yöneten başkuklacı tarafından yapılır. Omozukai adı verilen bu başkuklacı, sağ elini ise kuklanın sağ elini hareket ettirmek için kullanır. Hidarizukai ya da saşizukai denen sol kuklacı ise tiyatro topluluğunun kendi yöntem ve kurallarına göre kendi sağ eliyle kuklanın sol elini yönetir. Bu el kuklanın dirseğinden uzanan bir kulp aracılığıyla oynatılır. Aşizukai adı verilen üçüncü kuklacı da kuklanın ayak ve bacaklarını oynatır. Bir kukla oynatıcısının sahneye çıkabilmesi için en az 10 yıllık bir çıraklık sürecinden geçmesi gerekir.
Bunrakuda hepsi olmasa da çoğu kukla karakteri 3 kuklacı gerektirir. Bu kukla oynatıcıları diğer türlerin aksine saklanmaz, izleyicilerin gözü önünde çoğu zaman siyah elbiseler giyerek gösteriyi gerçekleştirirler. Bazı gösterilerde kuklacılar siyah başlıklarla baş ve yüzlerini de örterek görünmez olur, bazılarındaysa yalnızca başkuklacının yüzü açık bırakılır ve bu oyun türüne dezukai denir.

Genellikle bir okuyucu bütün karakterlerin bölümlerini okur. Bunu yaparken, bir karakterden öbürüne geçerken sesinin tonunu değiştirir. Ancak çoklu seslendirmelerin de yapıldığı görülür. Seslendirmeyi yapanlar, kuklaları oynatanlar değildir. Okuyucular dönen bir sahne üzerinde şamisen çalanların yanlarında oturur. Ara ara dönen bu sahne bir sonraki sahne için müzisyenleri değiştirir.
Bunraku kukla tiyatrolarında kullanılan şamisenler, diğer şamisenlerden daha farklıdır. Bu türün ses tonu daha alçaktır ve daha toktur.
Bunrakular, kabuki ile pek çok ortak konuya sahiptir. Pek çok oyun hem kabuki oyuncuları hem de bunraku sergileyen kukla trupları tarafından sergilenmiştir. Bunrakular özellikle âşıkların intiharlarını konu edinen oyunları ile bilinir. Kırk yedi rōnin adlı hikâye hem kabuki de hem de bunraku da ünlüdür.
Kabuki bir oyuncunun tiyatrosuyken, bunraku bir işleticinindir. Bunrakuda, gösterilerden önce okuyucu elindeki metinle birlikte sahneye çıkar ve izleyicileri selamlayarak kâğıtta yazılanlara bağlı kalacağına ilişkin söz verir. Kabuki de oyuncular kelime oyunları yaparlar, doğaçlama sözler söyler, zaman ve mekânın koşullarına göndermeler yaparak metinde yer almayan sözler söyleyebilirler.
Bunraku oyularının yazımı konusunda en tanınmış yazarlardan biri Çikamatsu Monzaemon'dur. Kendisinin olduğu düşünülen yüzden fazla oyunla çoğu zaman Japonya'nın Shakespeare'i olarak adlandırılır.
Bunraku düzenleyen kuruluşlar, oynatıcılar ve kukla yapımcıları Japonya Hükûmeti'nin Yaşayan Millî Değerler programı altında korumaya alınmıştır.

Japonya'da Osaka, Ulusal Bunraku Tiyatosu devlet destekli bunrakunun merkezidir. Truplar yılda ortalama 5 oyun hazırlarlar ve her biri 2 ila 3 hafta Osaka'da sergilendikten sonra başkent Tokyo'da Ulusal Tiyatro'da oynanmak için turneye çıkar. Daha sonra Japonya'nın diğer yöreleri ve nadiren de olsa yurtdışı turneleri düzenlenir.
II. Dünya Savaşı'ndan önce profesyonel, yarı-profesyonel ve amatör truplarla sayıları yüzleri bulan kukla topluluklarının sayıları bu dönemden sonra hızla düşmüş ve günümüzde 30 dolaylarındadır. Bu truplar yılda bir-iki kez sahneye çıkar ve genellikle ulusal festivallerde görünürler. Bunların yanında bazı yerel kukla trupları etkin biçimde oyun sergilemeyi sürdürür.
Kobe'nin güneybatısında yer alan bir ada olan Avaci'de kurulan Avaci Kukla Topluluğu günlük olarak kısa gösteriler sunar ve bu gösterilerle Amerika Birleşik Devletleri, Rusya gibi ülkelere turneye çıkmıştır.

Bunrakularla ilgili bilgi
Japonya Ulusal Tiyatrosu6 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bunraku Videoları
Bunraku resimleri

Burakumin (Japonca: 部落民 "mezra insanları", "köylüler"), feodal Japonya'da toplumsal düzenin en altında bulunan bir gruptu. Tarihsel olarak şiddetli ayrımcılığın ve istinatçılığın kurbanı olan burakuminler toplum tarafından dışlanmışlardı. Esas olarak, tehlikeli veya kirli sayılan meslekleri olan (cellatlar, mezbahalarda çalışan işçiler veya kasaplar gibi) kişilerden oluşuyorlardı. Burakuminler, geleneksel olarak kendi topluluklarında, mezralarında veya gettolarında yaşıyordu.
Hala daha toplumun belli alanlarında dışlanmaya maruz kalan Burakumin azınlığı, (Aynular) ya da Korelilerden farklı olarak) etnik Japonlardan oluşur ve görünüş ya da dini olarak da farklılıkları da yoktur. Geçmişteki ya da kısmen de olsa günümüzdeki dışlanmaları sonucu oluşan sosyal sorunları buraku mondai (部落問題, "Buraku sorunu") ya da dōwa mondai (同和問題, "Entegrasyon sorunu") olarak adlandırılır.
1922 yılında ayrımcılıkla mücadele için birlik oluşturma çabalarına sahne oldu. Burakuminler tarafından Milli Eşitlik Birliği (the National Levelers Association) kuruldu. II. Dünya Savaşının başlamasıyla birliğin çalışmalarına imkan tanınmadı. Savaşın sona ermesinin ardından Buraku özgürlük hareketleri 1946 yılında Buraku Ulusal Kurtuluş Komitesi (Buraku Liberation League) adı altında birleşti. Daha sonra günümüzde de kullanılan Buraku Kurtuluş Birliği adını aldı.
Buraku Kurtuluşunun Babası olarak anılan Jiichiro Matsumoto hareketin savaş öncesi ve sonrasında en önde gelen liderlerinden biridir. Milli Eşitlik Birliği'nde ikinci başkanlık görevini üstlendi. Tüm baskılara ve hapse atılmasına rağmen tüm hayatını kurtuluş hareketine adadı. 30 yıl boyunca parlamentonun seçilmiş bir üyesiydi. Burakuminler için birçok önemli yasa ve projenin hayata geçmesinde önemli rol oynadı.

Tarihsel açıdan Burakuminler, Eta (穢多, "Kirlenmiş") ve Hinin (非人, "İnsan olmayan") olmak üzere iki gruptan oluşur. Gerek dini etkenler, gerekse toplum yapısından ötürü dışlanmalara maruz kalmışlardır.
Burakuminler Edo dönemi'nde (1603–1867) var olan 4 meslek yapılaşması (Asker, Çiftçi, Esnaf ve Tüccar) dışında bir sınıfta kalmışlardır. Eta grubunun bu dönemde dışlanmasının sebebi gerek Şinto, gerekse Budist inançlara göre bu insanların yaptıkları mesleklerin saf olarak geçmemesinden kaynaklanır. Bu tür mesleklere ölülerle uğraşan (örn: ölü temizleyici, mezar kazıcı), hayvan öldüren ya da ölü hayvanın ürünlerini işleyen (örn: kasap, deri işçisi) meslekler örnek verilebilir.

Buraku Kurtuluş Birliği4 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Burakumin: The Complicity of Japanese Buddhism in Oppression and an Opportunity for Liberation
Solving Anti-Burakujūmin Prejudice in the 21st Century: Suggestions from 21 Buraku Residents1 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., discussion paper by Alastair McLauchlan in the electronic journal of contemporary Japanese studies8 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 31 January 2003.
Buraku: in Community, Democracy, and Performance by Bruce Caron
ひょうご部落解放・人権研究所 (Burakumin research institute)

Business Insider, Alman mülkiyetindeki bir Amerikan haber web sitesidir.

Business Insider Şubat 2009 yılında başlatıldı ve New York'ta dayanmaktadır. DoubleClick'in eski CEO'su Kevin P. Ryan, Dwight Merriman ve Henry Blodget tarafından kurulan yayın, Silicon Alley Insider'ın (16 Mayıs 2007'de piyasaya sürülen) ve Clusterstock'un (20 Mart 2008'de piyasaya sürülen) kapsamlı markasıdır.
İş dünyası haberlerini sunma ve analiz etmenin yanı sıra, site, web çevresindeki çeşitli konularda en iyi haber hikâyelerini bir araya getiriyor. 2011'de çevrimiçi haber odasında 50 kişilik bir personel görevlendirildi ve site 2010 yılının 4. çeyreğinde ilk kez bir kar bildirdi. Haziran 2012'de 5.4 milyon benzersiz ziyaretçi vardı. Aylık olarak ortalama 70 milyon eşsiz ziyaretçiyi ortalıyor.
Business Insider ayrıca, dijital medyanın yükselen iş modellerini araştıran IGNITION gibi endüstri konferanslarına ev sahipliği yapıyor. Ocak 2015'te Business Insider, mobil, ödemeler, e-ticaret, sosyal ve dijital medya endüstrileri için veri ve analiz sağlayan bir abonelik tabanlı araştırma hizmeti olan BI Intelligence'i başlattı. Site, "Digital 100: Dünyanın En Değerli Özel Tech Şirketleri" gibi sayısız yıllık editör bayiliğini yayınlamaktadır.
29 Eylül 2015'te Axel Springer SE, Business Insider, Inc.'deki hisselerinin% 88'ini 343 milyon avroya (306 milyon avro) devraldığını açıkladı. Satın alımdan sonra, Axel Springer SE yaklaşık% 97 oranında bir hisse tutacak ve Jeff Bezos'un kişisel yatırım şirketi kalan hisseleri elinde tutacak. Temmuz 2015'te Business Insider, şirketin mevcut New York merkezinden, ancak ana Business Insider haber odasından ayrı olarak çalışan 40 kişiden oluşan bağımsız bir teknoloji web sitesi Tech Insider'ı başlattı.

Resmî Sitesi 18 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Behance

Büyük Tokyo Metropolü (Japonca: 首都圏 Shuto Ken, 東京圏 Tokyo Ken, 東京都市圏 Tokyo Toshi Ken), Japonya'da başta merkezdeki Tokyo metropolü beraber Chiba, Kanagawa, Saitama prefektörlükleri ve bu prefektörlüklerin büyük kısmından oluşan bir Metropoliten alandır. Tokyo Metropolü kavramı, 'yalnızca Tokyo' kavramıyla aynı olmayıp, Tokyo ile birleşik olan ve prefektörlük sınırları dışına taşan bütün kentsel alanı içine almaktadır. Japonya hükûmetinin tanımladığı Ulusal Başkent Bölgesi (首都圏 Shuto-ken) Kantō bölgesine ek olarak Yamanashi prefektörlüğünü de içerir.
Büyük Tokyo Metropolü'nün nüfusu 2014 yılı itibarıyla 37,832,892 olup dünyanın en kalabalık metropolüdür. Yaklaşık olarak 13,500 km²'lik bir alanı kaplaması nüfus yoğunluğunun km² başına 2,617 kişi olduğunu gösterir. Doldurduğu net alan olarak 7,800 km² ile dünya ikincisidir. Yalnızca, New York şehrinin doldurduğu kentsel alan, 8,700 km² ile Büyük Tokyo Metropolü'nden daha fazladır.

Urban Employment Areas in Japan (2000)

Büyük güç veya eski adıyla Düvel-i Muazzama (İngilizce: great powers, Fransızca: grande puissance). Genel olarak bu terim, ekonomileri, dış siyasetleri ve askerî güçleri ile küresel alanda etkisi olan devletleri kapsamaktadır.
Avrupa'da bu terim ilk olarak, Napolyon sonrası dönemde devletler arası ayrımını ifade etmek ve dünya ölçeğinde etkili olan güçleri ayırt edebilmek için kullanılmış ve Osmanlı İmparatorluğu'na  terim bu dönemde geçmiştir. İmparatorluğun son dönemlerinde Avrupa'nın süper güçlerini betimlemek için bu ifadeye sıklıkla başvurulmuştur.

Süper güç
Hipergüç

John J. Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics
Kenneth N Waltz, Theory of International Politics by Kenneth Waltz
Eugene R. Witkopf, World Politics: Trend and Transformation by
Paul Kennedy, The Rise and Fall of the Great Powers

Büyük çadır veya geniş kapsamlı taraf, siyasette seçmenleri farklı bakış açıları ve ideolojilerden çekmeyi amaçlayan bir tür siyasi oluşum. Bu anlayış belirli bir ideolojiyi savunan ve bu ideolojiye bağlı olan seçmenleri arayan diğer partilerin aksine çeşitli ideolojilerden oluşan bir parti anlayışıdır.
Tüm siyasi görüşlerin desteklenmesini amaçlamaktadır.

Türkiye'de büyük çadıra örnek olarak muhafazakâr demokrasi ideolojisiyle ön plana çıkan, içerisinde liberalizm, ekonomik milliyetçilik, Yeni Osmanlıcılık, Avrupa şüpheciliği gibi farklı görüşleri barındıran Adalet ve Kalkınma Partisi ve sosyal demokrasi ideolojisiyle ön plana çıkan, içerisinde Atatürkçülük, demokratik sol, Pro-Avrupacılık, Y-CHP anlayışıyla birlikte demokratik sosyalizm ve sosyal liberalizmi barındıran Cumhuriyet Halk Partisi gösterilebilir.

Cable News Network (CNN), Ted Turner tarafından 1980 yılında kurulan Amerikalı haber kanalı. Kuruluşundan sonra, ABD'de 24 saat haber yayın yapan  ve yalnızca haber yayınlayan ilk kanaldır. CNN Atlanta, CNN Center, New York'taki Time Warner Center  ve Stüdyo Washington, DC ve Los Angeles onun merkezinden öncelikle yayın yapmaktadır. Bu şirketler CNN ve üst kuruluşu Warner Bros. Discovery'e aittir. ABD haber kanalı Turner Broadcasting System şirketin bir bölümüdür. CNN'e bazen CNN / U.S denir. Uluslararasına eşdeğerdir. Ağustos 2010 itibarıyla CNN, 100 milyon ABD hanesine ulaşmıştır. Yayın kapsama alanı 890.000 üzerinde Amerikan otel odalarına kadar uzanır ve ABD yayını da Kanada'da da gösterilir. Küresel CNN programlama 212 ülkede ve bölgede izleyiciler tarafından görülebilir. Tüm bu bağlantılar ve yayınlar CNN International aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Geçen 2010 yılında, yerli versiyonu CNN / ABD olarak başlayarak, yüksek çözünürlükte CNN HD ismi altında Japonya'da izleyiciler tarafından kullanılabilirliği sağlanmıştır. Bu bir kerelik denenmiş ve yakında tüm ülkelerde yayına hazırlanmaktadır.

Cable News Network 1 Haziran Pazar günü 1980 yılında saat 05.00'te yayına başladı. Ted Turner tarafından yapılan bir girişten sonra karı koca olan David Walker ve Lois Hart ilk haber yayınını yapmıştır.
Bu tarihten sonra CNN kablo ve uydu televizyon şirketleri, çeşitli web siteleri, özel kapalı devre kanalları, CNN Havaalanı Ağ ve bir radyo ağı olarak bir dizi yayın ağını genişletti. Şirketin 36 bürosu (10 yerli, 26 uluslararası), Bu dönemlerde, 900'den fazla bağlı olduğu yerel istasyonlar ve dünyanın çeşitli ve yabancı bölgesel ağları vardı. Kanalın başarısı, kurucusu Ted Turner'ı bona-fide kralı yaptı.
Bir kardeş kanal olarak kurulan CNN2 1 Ocak 1982 tarihinde yayına başladı ve 24 saatlik döngüyle yayınlarını sürdürdü. Bir yıl sonra bu kanalın adını "CNN Headline News" adıyla değiştirdiler ve en sonunda basitçe "Headline News" denilmeye başlandı. (2005 yılında kanal yayınlarına Manşet haberler eklenmesi ile orijinal formatı bozuldu, 2008 yılında yeniden adını değiştirerek "HLN" denildi ve haber yorum özellikleri blok program yayınlarıyla prime-time yayınlarla sürdü.)

Aşağıdaki büroların çoğu ekonomik kriz döneminde ya kapatılmış ya da bütçe kısıntılarına maruz kalmıştır:

Abu Dabi, Birleşik Arap Emirlikleri (Orta Doğu bölgesel merkezi)
Bağdat, Irak
Bangkok, Tayland
Pekin, Çin
Beyrut, Lübnan
Berlin, Almanya
Bogotá, Kolombiya
Kahire, Mısır
Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri
Havana, Küba
Hong Kong (Asya/Pasifik bölgesel merkezi)
İslamabad, Pakistan
İstanbul, Türkiye
Cakarta, Endonezya
Tahran, İran (2009 seçimine kadarki sürede yabancı medya ülkeden sınırdışı edilmiştir)
Kudüs, İsrail
Johannesburg, Güney Afrika
Lagos, Nijerya
Londra, Birleşik Krallık (Avrupa bölgesel merkezi)
Madrid, İspanya
Meksiko, Meksika
Moskova, Rusya
Nairobi, Kenya
Yeni Delhi, Hindistan
Paris, Fransa
Rio de Janeiro, Brezilya
Santiago, Şili
São Paulo, Brezilya
Seul, Güney Kore
Sidney, Avustralya
Tokyo, Japonya

Resmî site (Mobil)
CNN International10 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da CNN
X'te CNN
Facebook'ta CNN

Canon Inc.(キヤノン株式会社), Japonya merkezli çokuluslu şirket. Resim ve optik ürünleri, mercek, fotoğraf makineleri, kameralar, camcorder, fotokopi makineleri, yazıcı, tarayıcı, yarı iletken cihaz imalatı ve stepper ürünleriyle tanınmaktadır. Merkezi Öta/Tokyo'da bulunmaktadır.
Canon, Tokyo Menkul Kıymetler Borsası'nda birincil listeye sahiptir ve TOPIX Core 30 ve Nikkei 225 endekslerinin bir bileşenidir. Eskiden New York Menkul Kıymetler Borsası'nda ikincil bir kotasyona sahipti.

Takeshi Mitarai, Goro Toshida, Saburo Uchida ve Takeo Maeda Canon Inc.'i kurmadan önce 1937 yılında "Precision Optical Instruments Laboratory" (Hassas Optik Aletler Laboratuvarı)'i kurdu.

Şirketin orijinal adı Seikikōgaku kenkyūsho (Japonca: 精機光学研究所, lit. 'Hassas Optik Laboratuvarı') idi. 1934'te Japonya'nın ilk odak düzlemi tabanlı deklanşöre sahip 35 mm kamerasının prototipi olan Kwanon'u üretti.[5] 1947'de şirketin adı Canon Camera Co., Inc. olarak değiştirildi,[5] 1969'da Canon Inc. olarak kısaltıldı. Canon ismi, daha önce İngilizcede Kuanyin, Kwannon veya Kwanon olarak çevrilen Budist bodhisattva Kannon'dan (Japonca: 観音, lit. 'Guan yin') gelmektedir.

1933-1936: "The Kwanon" Japonya'nın ilk 35 mm focal plane-shutter kamerasını üretti.

1940: Japonya'nın ilk gelişmiş X-ray kamerasını üretti.
1947: Şirketin ismi Canon Camera Corporation olarak değiştirildi.
1958: Televizyon yayıncılığı için yeni bir lensi tanıttı.
1959: Dünya'nın ilk camcorder zoom lensi "Relfez Zoom 8" piyasaya çıktı.

1969: Şirketin ismi Canon Inc olarak değiştirildi.
1985: Dünyanın ilk mürekkep püskürtme teknolojisi kullanan yazıcısı Bubble Jet tanıtıldı.
1987: Canon EOS 650D otofokus SLR fotograf makinesi tanıtıldı. Canon Vakfı kuruldu.
1988: Canon Kyosei felsefesini tanıttı.
1992: AF'u (Auto Focus) gözle kontrol edilebilen ilk fotoğraf makinesi EOS 5 piyasaya sürüldü.
1995: Dünyada ilk dâhili görüntü sabitlemeli (internal image stabilization) ticari SLR objektifi EF 75-300mm f/4-5.6 USM. Aynı anda saniyede 10 kare çekim hızında dünyanın en hızlı AF SLR fotoğraf makinesi EOS-1N RS'i tanıttı.
1996: Cepte taşınabilir büyüklükte gelişmiş fotograf sistemli (Advanced Photo System) ELPH Amerika'da, IXUS'da Avrupa'da tanıtıldı.
1997: Canon dijital video kamera pazarına girdi.
2002: Canon Inc'in başkanı ve CEO'su Fujio Mitarai BusinessWeek tarafından dünyanın en iyi 25 yönecisinden biri olarak adlandırıldı.
2003: Dünyanın ilk taşınabilir dijital X-ray sistemi Kraliçe Nefertiti olduğuna inanilan Mısırlı bir mumyanın yuzunun yeniden yapılmasında kullanıldı.
2004: XEED SX50 LCD projektor tanıtıldı.
2005: Canon'nin ilk yüksek çözünürlüklü (HD) video kamerası tanıtıldı.
2007: Canon Avrupa'nın 50. yıl dönümü
2009: Canon EOS 7D ve EOS-1D Mark IV tanıtıldı.

Canon EOS 1Ds Mark III Digital SLR
Canon EOS 1D Mark IV Digital SLR
Canon EOS 1D Mark III Digital SLR
Canon EOS 5D Digital SLR
Canon EOS 5D Mark II Digital SLR
Canon EOS 5D Mark III Digital SLR
Canon EOS 5D Mark IV Digital SLR
Canon EOS 5DS R Digital SLR
Canon EOS 5DS Digital SLR
Canon EOS 6D Digital SLR
Canon EOS 6D Mark II Digital SLR
Canon EOS 7D Digital SLR
Canon EOS 7D Mark II Digital SLR
Canon EOS 10D Digital SLR
Canon EOS 20D Digital SLR
Canon EOS 30D Digital SLR
Canon EOS 40D Digital SLR
Canon EOS 50D Digital SLR
Canon EOS 60D Digital SLR
Canon EOS 70D Digital SLR
Canon EOS 77D Digital SLR
Canon EOS 80D Digital SLR
Canon EOS 90D Digital SLR
Canon EOS 100D
Canon EOS 200D
Canon EOS 250D
Canon EOS 350D
Canon EOS 400D
Canon EOS 450D
Canon EOS 500D
Canon EOS 550D
Canon EOS 600D
Canon EOS 650D
Canon EOS 700D
Canon EOS 750D
Canon EOS 760D
Canon EOS 800D
Canon EOS 850D
Canon EOS 1000D
Canon EOS 1100D
Canon EOS 1200D
Canon EOS 1300D
Canon EOS 2000D
Canon EOS 4000D
Canon dijital kamera üretmeye RC-701 modeli ile 1984'te başlamıştır. RC serisini PowerShot ve Digital IXUS serisi izlemiştir. D-SLR lensleri geliştirerek EOS serisini piyasaya sürmüştür.

Canon EOS R
Canon EOS Ra
Canon EOS RP
Canon EOS R3
Canon EOS R6
Canon EOS R6 Mark 2
Canon EOS R5
Canon EOS R8

PowerShot G11
PowerShot S90
PowerShot SX20 IS
PowerShot SX210 IS
PowerShot SX200 IS
PowerShot SX120 IS
PowerShot SX130 IS
PowerShot D10
PowerShot A3100 IS
PowerShot A3000 IS
PowerShot A1100 IS
PowerShot A495
PowerShot A490
PowerShot A480
PowerShot A2500
PowerShot ELPH 330 HS
PowerShot ELPH 115 IS
PowerShot G3 X

IXUS 300 HS
Digital IXUS 990 IS
Digital IXUS 980 IS
IXUS 210
Digital IXUS 110 IS
IXUS 130
Digital IXUS 120 IS
Digital IXUS 100 IS
IXUS 105
Digital IXUS 95 IS

i-SENSYS LBP7750Cdn
i-SENSYS LBP5360
i-SENSYS LBP5300
i-SENSYS LBP7200Cdn
i-SENSYS LBP5100
i-SENSYS LBP5050n
i-SENSYS LBP5050
i-SENSYS LBP3460
i-SENSYS LBP6650dn
i-SENSYS LBP3360
i-SENSYS LBP6300dn
i-SENSYS LBP3310
i-SENSYS LBP3250
i-SENSYS LBP6000
i-SENSYS LBP3010

Canon uzun yıllardan beri ev bilgisayarları için yüksek kaliteli tarayıcılar üretmektedir. Bu ürünlerin en ünlülerinden biri CanoScan 8800F modelidir. Canon Nisan 2009'da CanoScan LiDE 700F adlı yeni bir modelin çıkacağını duyurmuştur.

Canon 1983 yılında 2 tane MSX ev bilgisayarı üretti. V-20 modelinde dijital fotoğraf makinesinden bilgisayara transfer yapılabiliyordu.

Canon'un Amerika, Avrupa, Orta Asya, Afrika, Japonya, Asya ve Okyanusya'da merkez binaları bulunmaktadır.

Canon 1976'da Motreal's Olympics Games'in resmi kamera sponsoru olmuştur.

Canon Resmi sitesi19 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Türkiye 14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Australia Resmi sitesi 11 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Malaysia Resmi sitesi 14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon Çevrimiçi Kamera Müzesi
Canon Electronic Business Machines (H.K.) Co., Ltd. 18 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canon and the disruptive shift to digital imaging 21 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cayman Adaları, nüfus bakımından en büyüğü batı Karayip Denizi'nde, kendi kendini yöneten bir Britanya Denizaşırı Toprakları'dır. 264 kilometrekarelik Grand Cayman, Cayman Brac ve Little Cayman adlı üç adadan oluşur. Küba'nın güneyinde ve Honduras'ın kuzeydoğusunda, Jamaika ile Meksika'nın Yucatán Yarımadası arasındadır. Başkenti, üç adanın en kalabalık olan Grand Cayman'da George Town'dır.
Cayman Adaları coğrafî olarak Batı Karayip Bölgesi ve Büyük Antiller'in bir parçası olarak kabul edilir. Bölge, büyük ölçüde devletin kazanılan veya depolanan herhangi bir gelirden vergi almamasının bir sonucu olarak uluslararası işletmeler ve varlıklı kişiler için tartışmalı büyük bir dünya offshore finans sığınağı olarak kabul edilir.

Ada grubu ilk olarak Kristof Kolomb tarafından 10 Mayıs 1503'te keşfedilmiştir. Kolomb gördüğü kaplumbağalara ithafen adalara Las Tortugas ismini vermiştir.
1670'te imzalanan Madrid Antlaşması ile adalar, Jamaika ile birlikte resmen İspanya yönetiminden Birleşik Krallık'a geçti ve idarî olarak Jamaika'ya bağlı kaldı. 1962'de Jamaika bağımsızlığını ilan edince Birleşik Krallık'ta kaldı.

Ada topluluğuna bağlı adalar;

Grand Cayman
Little Cayman
Cayman Brac
Cayman Brac Papağanı (Amazona leucocephala hesterna) ve Grand Cayman Papağanı (Amazona leucocephala caymanensis) adalara özgü iki Küba Papağanı (Cuban Amazon) alt türüdür. Ayrıca ada topluluğunda "Queen Elizabeth II Botanik Parkı" bulunmaktadır.

Adanın en büyük yerleşim yeri Grand Cayman Adası'nın batısında kalan Georgetown 'dur.

Bodden Town
Cayman Brac
East End
George Town
Little Cayman
North Side

Cayman adalarının ekonomisinde finansal hizmetler ve turizm, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın %50-60'ını oluşturur. Cayman adalarında vergi oranlarının az olması şirketlerin bu adaları vergi cenneti olarak kullanmasına yol açmıştır. Cayman adalarında nüfustan daha çok yaklaşık 100.000 kadar kayıtlı şirket vardır.

Cayman Adaları'ndaki baskın din %81,9 oranıyla Hristiyanlıktır. Hristiyanlar kendi içlerinde birçok mezhebe ve gruba ayrılmıştır, %67,8 oranıyla Protestanlar, ardından %14,1 oranıyla Katolik Kilisesi mensupları faaliyet göstermektedirler. Ülkede bulunan Protestan kiliseler arasında Birleşik Kilise, Tanrı Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Baptist Kilisesi, Katolik Kilisesi, Yedinci Gün Adventistleri Kilisesi ve Pentekostal Kilisesi bulunmaktadır. Roma Katolik kiliseleri, St. Ignatius Kilisesi, George Town ve Stella Maris Kilisesi ve Cayman Brac olarak sıralanmaktadır. Birçok vatandaş dindardır ve düzenli olarak kiliseye gider. Limanlar pazar günleri ve Hristiyan tatillerinde kapalıdır. Ayrıca adada aktif bir sinagog ve  Yahudi cemaati ile George Town'daki Yehova'nın Şahitleri için ibadethaneler bulunmaktadır. Ülkede az sayıda da olsa Bahailik inancına mensup kişiler bulunmaktadır.

Chiba, (Japonca: 千葉市 Chiba-shi), Japonya'nın Chiba prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Şehir, Tokyo Körfezi'nde Tokyo'nun yaklaşık 40 km doğusunda yer almaktadır. Yüzölçümü 271.76 km² olan şehrin nüfusu, 1 Şubat 2016 tarihi itibarı ile 972,861'dir.
Chiba, Kantō Bölgesi'nin önemli limanlarından biridir ve ülkenin en işlek limanlarından biridir. Kıyı şeridi boyunca pek çok sanayi ve ticaret tesisi yer alsa da, şehir büyük oranda ikâmete ayrılmıştır. Chiba'da içinde Makuhari Messe'nin de bulunduğu önemli bir kıyı ticari bölgesi olan Makuhari'yi ve içinde prefektörlük yönetimi ile belediye binasının bulunduğu şehir merkezi dahil olmak üzere çok sayıda önemli yerler bulunmaktadır. Chiba aynı zamanda dünyanın en uzun asılı havaray hattı olan Chiba Kentsel Havarayı ile de ünlüdür.

Heian Dönemi'nde, şehrin ilk kayıtları Taira Tsuneshige'nin Chiba'ya göçünü göstermektedir. Tsuneshige kendini günümüzde "Chiba" olarak bilinen bölgenin hükümdarı ilan etmiş. Onun soyundan gelenler soyadı olarak "Chiba" adını benimsemiş ve Muromachi Dönemi'ne kadar bölgedeki hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Kamakura Dönemi'nde Chiba Tsunetane, Minamoto Yoritomo'nun, Kamakura Şogunluğu'nu kurmasına yardım etmiştir. Bu Chiba Klanı'nı Kamakura Şogunluğu'nda önemli kılmıştır. Inohana Dağı'na Inohana Kalesi'ni yapmışlar ve karargahlarını Ōhji Kalesi'nden oraya taşımışlardır.
Nanboku-cho ve Muromachi dönemlerinde, Kantō Bölgesi civarındaki savaşlar nedeniyle güçleri ve etkileri azalmıştır. 16. yüzyılda, Chiba Klanı’nın yerine, onların hizmetkârlarından olan Hara Klanı bu bölgenin hakimiyetini ele geçirmiştir. Sengoku Dönemi'nde, Hara Klanı, Yoshiaki Ashikaga (Ashikaga Yoshiaki ile karıştırılmamalıdır) tarafından kaba kuvvetle ortadan kaldırılmıştır. Daha sonra Yoshiaki Ashikaga da Sakai Klanı (Satomi Klanı’nın hizmetkârlarından olan Mikawa'daki Sakai Klanı ile karıştırılmamalıdır) tarafından ortadan kaldırılmıştır. Sonunda Chiba ve Sakai klanlarının ikisi de Toyotomi Hideyoshi tarafından yok edilmiştir.
Edo Dönemi'nde bölgeyi Oyumi Klanı, Morikawa Klanı ve Sakura Klanı yönetmiştir. Bölgenin bir kısmı direkt olarak Tokugawa Şogunluğu tarafından yönetilmiştir. Oyumi Klanı kendi arazisini sürekli olarak yönetmiştir. Bir yandan, Sakura Klanı'na göre Edo Dönemi’nin başlangıcında Takeda Nobuyoshi, Matsudaira Tadateru gibi örneklerini verebileceğimiz yöneticiler sık sık çeşitli olaylar sebebiyle değişmiştir. Ogasawara Yoshitsugu, Doi Toshikatsu gibileri onları takip etti. Sonunda, Hotta Klanı bölgeyi yönetti.
Chiba 1868 Meiji Restorasyonu ile Japonya'da demiryolunun gelişmesinin ardından Chiba prefektörlüğünün siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi haline geldi. Chiba şehri 1 Ocak 1921 tarihinde kuruldu. 1944 yılına kadar çok sayıda küçük köy ve kasaba önceki Chiba kasabası ile birleşmiştir. 20. yüzyıl boyunca inşa edilen büyük ölçekli dolgu alanlar ile şehrin yüzölçümü genişlemiştir. Şehir, II. Dünya Savaşı sırasında önemli bir askeri üretim merkezi olup ABD hava bombardımanlarının hedefi oldu. Savaştan sonra şehrin neredeyse tamamı yıkıldı. Savaş sonrası sanayileşme ile Keiyō Sanayi Bölgesi'nin önemli bir parçası haline geldi. Chiba 1 Nisan 1992'de belirlenmiş şehir statüsü almıştır.

Chiba, Japonya Demokratik Partisi'nden Toshihito Kumagai tarafından yönetilmektedir. Şehir meclisinin 54 seçilmiş üyesi bulunur.

Chiba şehri idari olarak 6 semte ayrılmaktadır;

Chūō-ku
Hanamigawa-ku
Inage-ku
Midori-ku
Mihama-ku
Wakaba-ku

Chiba Şubat 2016 tarihi itibarı ile 972,861 nüfusa sahiptir ve nüfus yoğunluğu 3,580 kişidir. Toplam yüzölçümü  ise 271.76 km²'dir. 31 Mart 2007 kayıtlarına göre şehrin toplam nüfusunun %2'sini oluşturan 19,135 yabancı yerleşimci bulunmaktadır. Chiba Japonya'nın en büyük 14. kentidir.

Chiba'nın özgün yanlarından biri “rakkasei” olarak da adlandırılabilecek olan, yer fıstığıdır. İlgili alanları Kara Bitkileri Deney İstasyonu’nu da içerir.

Şehir yönetimi paralı olmayan ilk ve orta okulları işletmektedir. Paralı olmayan liseler ise Chiba Prefektörlük Eğitim Kurulu tarafından işletmektedir.
Chiba'nın sahip olduğu Kolej ve Üniversiteler:

Tokyo Enformatik Bilimler Üniversitesi (Tokyo University of Information Sciences 21 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Chiba Ticaret Üniversitesi (Chiba University of Commerce 7 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Chiba pek çok profesyonel spor takımına ev sahipliği eder:

Chiba'da şehir içi ulaşım Chiba Kentsel Havarayı ile sağlanmakta olup şehir boyunca devam etmektedir. Chiba'daki başlıca şehir içi tren istasyonları Chiba İstasyonu (Sobu, Sotobō, Uchibo, Sōbu Ana ile Narita hatları), Keisei Chiba İstasyonu (Keisei Chiba Hattı) ve Soga İstasyonu'dur (Keiyō, Sotobō ile Uchibo hatları). Şehre en yakın havalimanları Narita Uluslararası Havalimanı ve Tokyo Uluslararası Havalimanı'dır. Ayrıca şehri Higashi-Kantō Otoyolu Tokyo, Narita ve Kashima'ya ve Tateyama Otoyolu Kisarazu'ya bağlamaktadır.

 Asunción, Paraguay (1 Ocak 1970'ten beri)
 North Vancouver, Kanada (1 Ocak 1970'ten beri)
 Houston, ABD (24 Ekim 1972'den beri)
 Quezon City, Filipinler (9 Kasım 1972'den beri)
 Tianjin, Çin (7 Mayıs 1986'dan beri)
 Montreux, İsviçre (28 Mayıs 1996'dan beri)
 Wujiang, Suzhou, Çin (10 Ekim 1996'dan beri)

Ryuta Kawashima, 1959'da Chiba'da doğdu.
Arashi'nin Masaki Aiba'sı Chibalıdır.
L'Arc~en~Ciel'in Yukihiro'su Chibalıdır. Chiba Ekonomi Üniversitesi mezunudur.
News'in Tomohisa Yamashita'sı Chibalıdır.
KAT-TUN'un Koki Tanaka'sı Chiba'da yetişmiştir.
KAT-TUN'un Akanishi Jin'i de Chibalıdır.
Japonya Akademi Ödülü (Japan Academy Prize) almış bir oyuncu olan Naohito Fujiki, Chibalıdır.
Masato Kobayashi, profesyonel bir kickboksçu, 2 kere K-1 MAX şampiyonu olmuştur.
X Japan'ın Toshi'si Chiba doğumludur.
X Japan'ın kökeni Chiba'dandır.

Resmî site (Japonca) (İngilizce) (Korece)

Chiba Japan Information Site

Chiba prefektörlüğü (Japonca: 千葉県 Chiba-ken), Japonya'nın prefektörlüklerinden biridir. Prefektörlük Kantō bölgesinde yer almakta olup Boso Yarımadası'nın büyük bir kısmını kapsamaktadır. Prefektörlüğün yüzölçümü 5,156.15 km² olan prefektörlüğün nüfusu 1 Eylül 2010 tarihi itibarı ile 6,201,046'dır. Prefektörlüğün merkezi Chiba şehridir.

Chiba prefektörlüğü, 15 Haziran 1873'te, Kisarazu ve Inba vilayetlerinin birleştirilmesiyle kurulmuştur. Tarihsel olarak şimdiki Chiba prefektörlüğü, eski Awa, Kazusa ve Shimousa vilayetlerinden oluşmuştur.

Chiba prefektörlüğü kuzeyde Tone Nehri'yle Ibaraki, batıda Edo Nehri ile Tokyo ve Saitama prefektörlükleri ile komşu olup doğuda Büyük Okyanus ve güneyde Tokyo Körfezi'ne kıyısı bulunmaktadır. Chiba prefektörlüğünün çoğu, verimli bir tarım bölgesi olan tepelik Boso Yarımadası'nda uzanır. En kalabalık bölgesi Tokyo ve Saitama'nın kentsel yığınına doğru uzanan, kuzeybatısıdır. Chiba'yı komşusu Tokyo'dan kışın da ılık, yazın daha serin tutan Kuroshiyo Akıntısı, prefektörlüğün yakınından akmaktadır.

Chiba prefektörlüğü, 37 şehir ile altı ilçeye (17 kasaba ile bir köy) ayrılmaktadır.

Tokyo Körfezi üzerindeki uzun sahil şeridi sayesinde Chiba, Japonya'nın en büyük sanayi bölgelerinden biridir. Chiba, 1950'de büyük Kawasaki Çelik Fabrikası için arazi olarak seçildikten sonra, prefektörlük yönetimi fabrikalar, rıhtımlar ve limanlar için deniz kenarında büyük miktarda parsellemeye ve büyük ölçekli reklâm kampanyasına odaklandı.
Kimyasal üretim, petrokimya rafinerisi ve makine üretimi bugün Chiba'daki üç büyük endüstri olup, prefektörlüğün ihracatının %45'ini oluşturur. Son yıllarda yönetim, iç bölgelerde de gelişim sağlamak için 80'den fazla endüstriyel parka kaynak sağlamıştır.
Prefektörlük, ayrıca Japonya'nın en büyük ikinci tarımsal üretimine sahiptir. Tüm iller arasında, sadece Hokkaidō daha fazla tarımsal üretim yapar ve Chiba Hokkaidō'yu sebze üretiminde geçer. Tokyo Körfezi'inden büyük miktarlarda deniz yosunu toplanır. Ayrıca Chiba yerfıstığıyla ünlü olup ülkedeki yerfıstığının çoğu buradan elde edilir ve yerfıstığı yağı için de işlenir.
Chiba güçlü ticari ve sanayi sektörleri sayesinde, Japonya'nın en yüksek gelirli prefektörlüklerinden biridir. Toplam geliri 3,1 milyon yen ile ülkede beşincidir. Nüfusun %70'i hizmet sektöründe, %25'i sanayi sektöründe ve %5'i tarım sektöründe çalışmaktadır.

Chiba Prefektörlük Eğitim Kurulu, prefektörlükteki okulları denetlemekte ve ayrıca liseleri doğrudan yönetmektedir.

Tokyo Disney Resort, prefektörlüğün batı sınırının yakınındaki Urayasu kentinde yer alır.

Chiba ayrıca, çok sayıda demiryolu hattı ile Tokyo'ya bağlanmaktadır.

Resmî site

Chiba Information Guide (İngilizce)

Christmas Adası, Hint Okyanusu'nda Avustralya'ya bağlı ada. Cava Adasının yaklaşık 360 km güneyinde, Avustralya'nın 1.400 km kuzeybatısında yer alır. Okyanus tabanından yükselen bir dağın doruğu olan Christmas Adası'nın en yüksek noktası batıdaki Murry Tepesidir (361 m). Adadaki başlıca yerleşme ve liman kuzeydoğu kıyısındaki Flying Fish Cove'dur. Ada, tarih değiştirme çizgisinde bulunan ve dünyada günün ilk ışıklarını alan Kiribati'ye ait Christmas Adaları olarak da bilinen Kiritimati ile karıştırılmamalıdır. Adanın başkenti ve en büyük yerleşim yeri Flying Fish Cove'dur.

Adayı ilk gören Avrupalı, 1615'te Thomas gemisinden Richard Rowe'du.  Doğu Hindistan Şirketi gemisi Royal Mary'nin kaptanı William Mynors, 1643 Noel Günü'nde adanın yanından geçerken adaya bu ismi verdi  Ada, 17. yüzyılın başlarında İngiliz ve Hollandalı denizcilik haritalarına dâhil edilse de Hollandalı haritacı Pieter Goos tarafından 1666 yılında yayınlanan bir haritaya kadar herhangi bir haritada yer alması gerçekleşmedi. Goos, anlamı belirlenemeyen "Mony" veya "Moni" olarak adayı adlandırmış ve etiketlemiştir.  
İngiliz denizci William Dampier, korsan Charles Swan'ın gemisi Cygnet'te, Mart 1688'de adanın etrafındaki denize yaptığı en eski kayıtlı ziyareti gerçekleştirdi. Anlatısını yazarken, adanın ıssız olduğunu gördü.    Dampier, Yeni Hollanda'dan Cocos Adaları'na ulaşmaya çalışıyordu. Gemisi rotasından saparak doğuya doğru sürüklendi ve 28 gün sonra Christmas Adası'na ulaştı. Dampier, batı kıyısında, "Dales"e indi. Mürettebatında yer alan iki kişi, Christmas Adası'na ayak basan ilk Avrupalılar oldu. 
Eagle gemisinin kaptanı Daniel Beeckman, 5 Nisan 1714'te adanın yanından geçti ve bu olay, 1718 tarihli "Doğu Hint Adaları'ndaki Borneo Adası'na ve Adadan Dönüş Yolculuğu" adlı kitabında anlatıldı. 

Adanın keşfine yönelik ilk girişim, 1857'de HMS Amethyst firkateyninin kaptanı Sidney Grenfell tarafından yapılmıştır. Bir keşif ekibi, plato zirvesine ulaşma talimatıyla karaya gönderildi, ancak iç kesimdeki uçuruma çıkan bir rota bulamadılar ve geri dönmek zorunda kaldılar.   1872-1876 Challenger Endonezya seferi sırasında doğa bilimci John Murray kapsamlı araştırmalar yaptı. 
1886'da HMS Flying Fish Kaptanı John Maclear, "Flying Fish Koyu" adını verdiği bir koyda demirleme yeri keşfettikten sonra bir grup karaya çıktı ve flora ve faunadan küçük bir koleksiyon oluşturdu. Ertesi yıl, Pelham Aldrich, HMS Egeria gemisinde J.<span typeof="mw:Entity" id="mw6w"> </span>J.<span typeof="mw:Entity" id="mw7A"> </span>Lister eşliğinde adayı 10 günlüğüne ziyaret etti, daha büyük bir biyolojik ve mineralojik koleksiyon topladı.  Daha sonra elde edilen ve Murray'e inceleme için sunulan kayalar arasında neredeyse saf kireç fosfatı da vardı. Bu keşif, adanın 6 Haziran 1888'de Britanya Kraliyeti adına ilhak edilmesine yol açtı. 

Kısa bir süre sonra, yaklaşık 900 kilometre (560 mi) güneybatı uzaklığındaki Cocos (Keeling) Adaları'nın sahibi G. Clunies-Ross tarafından Flying Fish Cove'da küçük bir yerleşim yeri kuruldu. Bu yerleşim yeri Cocos'taki büyüyen sanayi için kereste ve malzeme toplamak amacıyla kuruldu. 1897'de ada, Britanya Müzesi adına adanın doğal tarihi üzerine kapsamlı araştırmalar yapan Charles W. Andrews tarafından ziyaret edildi. 
Fosfat madenciliği, 1899 yılında Singapur, Britanya Malayası ve Çin'den getirilen sözleşmeli işçiler kullanılarak başladı. Makine mühendisi ve Purdue Üniversitesi'nden yeni mezun olan John Davis Murray, Fosfat Madenciliği ve Nakliye Şirketi adına operasyonu denetlemek üzere gönderildi. Murray, 1910 yılında evlenip Londra'ya yerleşene kadar "Noel Adası Kralı" olarak biliniyordu.  
Ada , Boğaz Yerleşimleri ve daha sonra Singapur Kraliyet Kolonisi aracılığıyla Birleşik Krallık Sömürge Ofisi'nden gelen Britanya Fosfat komiserleri ve bölge memurları tarafından ortaklaşa yönetiliyordu. Hunt (2011), o yıllarda adadaki Çinli sözleşmeli işçilerin ayrıntılı bir tarihini sunmuştur. 1922'de bilim insanları, Albert Einstein'ın görelilik teorisini test etmek için Eylül sonlarında adadan bir güneş tutulmasını gözlemlemeyi başarısız bir şekilde denediler. 

Aralık 1941'de II. Dünya Savaşı'nın Güneydoğu Asya cephesinin başlamasından itibaren, zengin fosfat yatakları nedeniyle Christmas Adası Japon işgâli için hedef haline geldi.  Bir Britanya subayı, dört astsubay ve 27 Hint askerinden oluşan bir ekip komutasında bir deniz topu yerleştirildi.  İlk saldırı 20 Ocak 1942'de gerçekleştirildi. Japon denizaltısı tarafından Norveç yük gemisi Eidsvold'u vurulmuştur.  Bu vurulan gemi sürüklenerek Batı Beyaz Plajı açıklarında battı. Avrupalı ve Asyalı personelin çoğu ve aileleri Perth'e tahliye edildi.
Adada şubat sonu ve Mart 1942 başında iki hava bombardımanı oldu. 7 Mart tarihinde bir Japon deniz grubunun topçu ateşi açılması sonucu bölge subayı beyaz bayrak çekti.  Ancak Japon donanma grubu uzaklaştıktan sonra, Britanyalı subay bir kez daha Birleşik Krallık bayrağını çekti.  10-11 Mart  gecesi boyunca, Sih polislerinin de desteğiyle isyan eden Hint birlikleri, uyumakta olan bir subayı ve dört Britanya astsubayını karargâhlarında öldürdü. "Daha sonra, adayı yöneten bölge subayı da dâhil olmak üzere adadaki tüm Avrupalılar Hintliler tarafından sıraya dizildi ve vurulacakları söylendi. Ancak bölge subayı ile isyancıların liderleri arasında uzun bir görüşmeden sonra infazlar ertelendi ve Avrupalılar silahlı muhafızlar altında bölge subayının evinde tutuldu." 
31 Mart 1942'de şafak vakti bir düzine Japon bombardıman uçağı saldırı düzenleyerek radyo istasyonunu imha etti. Aynı gün, dokuz gemiden oluşan bir Japon filosu geldi ve ada kuşatıldı. 21. ve 24. tümenlerinin Özel Üs Kuvvetleri ve 102. Tümen İnşaat Birliği yaklaşık 850 Japon  askerleri Flying Fish Cove'a karaya çıktı ve adayı işgâl etti.  Çoğu ormana kaçmış olan iş gücünü topladılar. Sabotaj edilen ekipman onarıldı ve fosfat madenciliğine ve ihracatına yeniden başlanması için hazırlıklar yapıldı. 21. Özel Üs Kuvvetleri  alayından sadece 20 kişi garnizon olarak adada bırakıldı. 
17 Kasım 1942'de  rıhtımda meydana gelen münferit sabotaj eylemleri ve kargo gemisi  Nissei Maru torpidolanması, işgal sırasında Japonya'ya yalnızca az miktarda fosfat ihraç edildiği anlamına geliyordu. Kasım 1943'te adanın nüfusunun %60'ından fazlası Surabaya'daki toplama kamplarına tahliye edildi ve geriye 500'den az Çinliler ve Malaylar ve 15 Japonlar ellerinden geldiğince hayatta kalmaya çalıştılar. Ekim 1945'te, HMS Rother Christmas Adası'nı yeniden işgâl etti.   
Savaştan sonra, yedi isyancı Singapur'daki askerî mahkeme tarafından izlenerek yargılandı. 1947'de bunlardan beşi ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak, yeni bağımsız Hindistan hükûmetinin yaptığı başvurular sonucunda cezaları ömür boyu ağır hapis cezasına indirildi. 

Birleşik Krallık, Avustralya'nın talebi üzerine Christmas Adası'nın egemenliğini 20 milyon dolar tazminatlık bir ödeme karşılığında Avustralya'ya devretti. Bu tazminat ödemesi Avustralya hükûmetinden Singapur'a fosfat gelirinden kaynaklanan kazanç kaybı olarak yapıldı.  Birleşik Krallık'ın Christmas Adası Yasası 14 Mayıs 1958'de kraliyet onayı aldı. Kraliçe II. Elizabeth tarafından, Britanya'nın Christmas Adası üzerindeki yetkiyi Singapur'dan Avustralya'ya bir kararname ile devretmesini sağlayan bir kararname çıkarıldı.  Avustralya'nın Christmas Adası Yasası Eylül 1958'de kabul edildi. Ada  1 Ekim 1958'de resmen Avustralya Milletler Topluluğu'nun yönetimine verildi.  Bu devirde yerel halkı ilgilendiren herhangi bir süreç görülmedi; halk Singapur vatandaşı olarak kalabilir veya Avustralya vatandaşlığı alabilirdi. Singapur ile Christmas Adası arasındaki bağlantılar, Singapur siyasetinde ve Avustralya-Singapur ilişkilerinde zaman zaman yeniden ortaya çıktı.  
9 Eylül 1958'de 1573 sayılı İngiliz Milletler Topluluğu Kabinesi Kararı uyarınca D.E. Nickels, yeni bölgenin ilk resmî temsilcisi olarak atandı.  5 Ağustos 1960'ta yapılan bir basın açıklamasında, Bölgeler Bakanı Paul Hasluck, diğer hususların yanı sıra şunları söyledi: "Malay dili ve Asya halklarının gelenekleri hakkındaki engin bilgisi... Avustralya yönetiminin kurulmasında paha biçilmez bir değer taşıdı... Adada geçirdiği iki yıl boyunca kaçınılmaz zorluklarla karşılaştı... ve sürekli olarak adanın çıkarlarını ilerletmeye çalıştı."
John William Stokes, Nickels'in yerine geçti ve 1 Ekim 1960'tan 12 Haziran 1966'ya kadar görev yaptı. Görevinden ayrılırken, ada topluluğunun tüm kesimleri tarafından övgüyle karşılandı. 1968'de resmî sekreterin unvanı yönetici olarak değiştirildi ve 1997'den beri Christmas Adası ve Cocos (Keeling) Adaları birlikte Avustralya Hint Okyanusu Toprakları olarak adlandırılıyor ve Christmas Adası'nda ikâmet eden tek bir yöneticiyi paylaşıyorlar.
Silver City köyü, 1970'lerde kasırgaya dayanıklı olması gereken alüminyum kaplı evlerle inşa edildi.  Endonezya'nın Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında meydana gelen 2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisi, bildirilen herhangi bir can kaybına yol açmadı, ancak bazı yüzücüler yaklaşık 150 metre (490 ft) denize açıldıktan bir süre sonra tekrar içeri sürüklendi. 

1980'lerin sonlarından ve 1990'ların başlarından itibaren, çoğunlukla Endonezya'dan yola çıkan ve sığınmacı taşıyan tekneler adaya yanaşmaya başladı. 2001 yılında Christmas Adası, Avustralya hükûmetinin Norveç gemisi MV Tampa'nın kurtardığı 438 sığınmacının karaya çıkarmasını engellediği Tampa tartışmasının yaşandığı yer oldu.. Bunun sonucunda ortaya çıkan çıkmaz ve Avustralya'daki ilgili siyasi tepkiler, 2001 Avustralya federal seçimlerinde önemli bir konu oldu. 
Howard hükûmeti, 2001'den 2007'ye kadar "Pasifik Çözümü"nü uygulayarak, Christmas Adası'nı Avustralya'nın göç bölgesinden çıkardı; böylece adadaki sığınmacılar mülteci statüsü için başvuruda bulunamadı. Sığınmacılar Christmas Adası'ndan Manus Adası ve Nauru'ya yerleştirildi. 2006 yılında, Göçmenlik ve Çokkültürlülük İşleri Bakanlığı için adada yaklaşık 800 yatak kapasiteli bir göçmen gözaltı merkezi inşa edildi. Başlangıçta maliyetinin A$276 milyon

Chūgoku (Japonca: 中国地方, Chūgoku-chihō; "Orta Bölge") ya da "San'in-San'yō bölgesi" (山陰山陽地方 San'in san'yō-chihō), Japonya'nın sekiz bölgesinden biridir. Bölge, Honshū Adası'nın batısında yer almaktadır. Chūgoku bölgesi Hiroşima, Yamaguchi, Shimane ve Tottori prefektörlüklerinden oluşmaktadır.
Chūgoku (中国) Japoncada orta bölge veya orta ülke anlamına gelmekte olup Çin sözcüğü ile aynı karakterle yazılır.
Chūgoku düzensiz tepeler ve sınırlı düz arazilere sahip bir bölge olup ortasından doğu ve batıya yayılan dağlarla kuzeyde San'yō ve güneyde San'in olmak üzere iki ayrı bölüme ayrılmıştır. San'yō gelişmiş bir ağır sanayi merkezi iken San'in ise daha az gelişmiş bir bölge olup tarımla geçinmektedir. Hiroşima şu anda bu bölgenin en büyük kenti ve endüstri sahasıdır.

Chūgoku kelimenin tam anlamıyla "orta ülke" anlamına gelir, ancak ismin kökeni belirsizdir. Tarihsel olarak Japonya, koku adı verilen bir dizi eyalete bölünmüştü; bunlar da hem güçlerine hem de Kansai'deki idari merkeze olan mesafelerine göre sınıflandırılıyordu. İkinci sınıflandırmaya göre çoğu eyalet "yakın ülkeler" (近国, kingoku ), "orta ülkeler" (中国, chūgoku ) ve "uzak ülkeler" (遠国, ongoku ) olarak ayrılır. Bu nedenle bir açıklama şu ki Chūgokubaşlangıçta başkentin batısındaki "orta ülkeler" topluluğunu ifade etmek için kullanıldı. Bununla birlikte, normalde Chūgoku bölgesinin bir parçası olarak kabul edilen eyaletlerin yalnızca beşi (yarısından azı) aslında orta ülkeler olarak sınıflandırıldı ve bu terim, Kansai'nin doğusundaki birçok orta ülke için hiçbir zaman uygulanmadı. Bu nedenle alternatif bir açıklama, Chūgoku'nun, Japonya ile Asya ana karası arasındaki bağlantı olarak tarihsel olarak önemli olan Kansai ve Kyūshū arasındaki eyaletlere atıfta bulunmasıdır.
Tarihsel olarak Chūgoku, bölgenin aşağıda açıklanan alternatif ismine yol açan 16 San'indō (山陰道) ve San'yōdō (山陽道) eyaletine atıfta bulundu. Bununla birlikte, en doğudaki eyaletlerden bazıları daha sonra esas olarak Kansai merkezli eyaletlere dahil edildiğinden, bu alanlar, modern kullanımda, kesin olarak söylemek gerekirse, Chūgoku bölgesinin bir parçası değildir.
Japonca'da中国karakterleri ve Chūgoku okunuşu Çin Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra "Çin" anlamında kullanılmaya başlandı. Aynı karakterler Çincede Çin'e atıfta bulunmak için kullanılır, ancak Zhōngguó olarak telaffuz edilir, yanıyor. "Orta Krallık" veya "Orta Ülke" (Wade Giles : Chung 1 -kuo 2 ). İngiltere'nin bir bölgesi için İngilizcede West Country'nin kullanımına benzer.
Chūgoku bölgesinin "başkenti" olan Hiroşima şu anda bu bölgenin en büyük kenti ve endüstri sahasıdır.
Çin Cumhuriyeti'nin kuruluşundan 2. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar, Chūgoku bölgesini karıştırmamak için Çin'e shina (支那/シナ, İngilizce "Çin" kelimesiyle aynı etimolojiyi paylaşan) adı verildi . Çin-Japon Savaşı sırasında bu kelimenin yaygın kullanımı nedeniyle, shina terimi saldırgan bir kelime haline geldi ve daha sonra terk edildi ve o zamandan beri shina yerine Chūgoku kullanıldı. Modern zamanlarda, öncelikle turizm endüstrisinde aynı amaçla Chūgoku bölgesine "San'in-San'yō bölgesi" de denilmektedir. San'in ("yin'indağlar ") Japonya Denizi'ne bakan kuzey kısmıdır. San'yō ("dağların yang'ı") Seto İç Denizi'ne bakan güney kısmıdır. Bu isimler yin ve yang temelli yer adlandırma şeması kullanılarak oluşturulmuştur.
Aşırı avlanma ve kirlilik, İç Denizdeki balıkçılık alanlarının verimliliğini azalttı; San'yo ise ağır sanayinin yoğunlaştığı bir bölgedir. Buna karşılık, San'in tarım ekonomisiyle daha az sanayileşmiştir.

Cizvitler ya da İsa Cemiyeti, genel merkezi Roma'da olan, Katolik Kilisesi'nin erkek bir tarikatıdır. 1528'de Paris'te tanışan ve içinde Francisco de Xavier, Pierre Favre ve Tarikatın ilk lideri olan Loyolalı Ignatius'un da olduğu yedi arkadaş ve öğrenci tarafından kurulmuştur. Kendilerine Compañía de Jesús ve Amigos en El Señor yani 'Rabbin Arkadaşları' diyorlardı çünkü İsa tarafından bir araya getirildiklerini düşünüyorlardı. İsimdeki 'Compania' Latinceye societas (topluluk/cemiyet) olarak çevrilmiş bu sebeple de daha yaygın olarak 'İsa Cemiyeti' olarak tanınmışlardır.
Cizvit'in benzer kurumlar arasında sınıflandırılması, katip keşişlerin dilenci tarikatı olarak yapılmaktadır, bu tanım da; tanıklık işler yapan, dini bir tertipte olan ve bunun için sadaka ve zekata bel bağlamış ya da bağışlarla destek alan rahipler grubu anlamına gelmektedir.

15 Ağustos 1534'te, Loyolalı İgnatius ve Paris Üniversitesi'ndeki altı öğrenci tarafından kuruldu. Günümüz İspanya'sındaki Navarra Krallığı'ndan Francisco de Xavier, Alfonso Salmeron, Diego Laínez, İspanyalı Nicholas Bobadilla, Savoie Dükalığın'dan Pierre Favre ve Portekiz'den Simão Rodrigues, Saint Pierre de Montmartre kilisesi olarak bilinen Saint Denis kilisesinin mahzeninde yoksulluk ve bekaret yeminlerini etmek için buluştular. 1538'de aynı yedili, Papa'nın bu yeni dini oluşumu onaylaması ve kutsaması için İtalya'ya gitti. Papa III. Pavlus onları kabul etti ve kutsadı, onların rahip olarak atanmasına izin verdi ve İtalya'da vaizlik yapmalarını istedi. Grup kendilerini İtalya'nın çeşitli şehirlerinde hemen vaizliğe ve hayır işlerine verdiler. Bu ilk adımlar İsa Cemiyeti'nin kuruluşunun ilk resmi adımları oldu.
1535-1538 yılları arasında yaşanan V. Karl, Venedik, Papalık ve Osmanlı İmparatorluğu arasında yaşanan savaş, Kudüs'e yapılacak herhangi bir yolculuğu imkansız kılmıştı. Dile getirdikleri Kudüs'e gitme arzusundan vazgeçen grup (O sırada 11 kişiydiler) 1540'ta Roma'ya dönüp kendilerinin Papa III. Pavlus'un emrinde hizmete sundular. Papa'nın onlara emredeceği her şeyi yapacaklardı. Kardinallerine danıştıktan sonra Papa "İsa Cemiyeti/Cizvit Kurumunun Kaideleri"ni imzalamayı kabul etti ve İsa Cemiyeti resmi olarak kurulmuş oldu.

"İsa Cemiyeti Kurumunun Kaideleri" yeni tarikatın doğası, maneviyatı, yaşamı ve, misyonu ifade eder. Ünlü başlangıç beyanı Ignatius'un askeri geçmişinden izler taşır.  Her kim Tanrı’nın bir askeri olarak, Haç sancağı altında İsa’nın adıyla isimlendirmeyi istediğimiz Cemiyetimizde, yalnızca Rabbe ve eşi olan Kilise’ye, İsa’nın yeryüzünde Vekili olan Roma Episkoposluğu altında hizmet etmek isterse bekaret, yoksulluk ve itaat yeminlerini resmi bir biçimde ettikten sonra, şunları aklından çıkartmamalıdır. Artık kendisi öncelikle şu amaçla kurulmuş olan bir Cemiyetin parçasıdır: öncelikle inancın savunulması ve yayılması için mücadele etmek ve Hristiyan hayatındaki ve doktrinindeki bireylerin gelişmesi, bunu; halka vaazlar, açık dersler ve diğer her tür Tanrı sözüne hizmet yolu ile beraber, sonrasında inzivalar çocukların ve eğitimsiz insanların Hristiyanlıkta eğitimi ve İsa’ya sadık olanların ruhani tesellisi için itirafları dinlemek ve diğer Sırların /Sakramentlerin uygulanmasıyla ile yapar. Dahası, kendisini yabancılaşmış olanların tesellisi için hazır ve ulaşılabilir kılmalı, cezaevlerinde ve hastanedekilere şefkatle yardım ve hizmet etmeli ve Tanrı’yı yüceltecek ve kamu yararına olacak her türlü hayır işini yapmaya hazır olmalıdır.
 — “İsa Cemiyeti Kurumunun Kaideleri”1541'de iki defa reddetmiş olmasına rağmen Ignatius cemiyetinin ilk lideri olarak seçildi. Asıl görevi tarikatın Anayasası'nı yazmaktı. 1553'te kabul edilen İsa Cemiyeti'nin Anayasası Cemiyetin nihai amacını, ilk bölümünde bir kez daha tanımlamıştır:İsa Cemiyeti’nin nihai amacı kendisini Tanrı’nın lütfu ile üyelerinin ruhlarının kemali ve kurtuluşuna adamak fakat aynı zamanda aynı lütuf ile komşularının ruhlarının kemali ve kurtuluşu için yardımcı olmak ve gayretle çalışmaktır.İsa Cemiyeti'nin Anayasası merkezileşmiş bir organizasyon yarattı ve Papa'nın çağrıda bulunacağı her görevi kabul etmeyi vurguladı. Kendisinin ana prensibi Cizvitlerin gayri resmî mottosu oldu: Ad Maiorem Dei Gloriam ("Tanrı'nın Yüce Görkemi Adına") Bu tabir kötü olmayan her işin bu niyetle yapıldığı sürece manevi hayat için faydalı olabileceğini düşündürmek için tasarlanmıştır; önemsiz olduğu düşünülen şeylerin dahi.
Ignatius'un zamanında Cizvitlerin işi ağırlıklı olarak bireylerin (Ruhsal Egzersizler) ve manevi görüşme ile) ve görece ufak grupların (vaazlar ve ilmihal ile) manevi zenginliği üzerineydi. Kilise kendi içinde reforma başladığında, yeni oluşmuş Cemiyet gayretlerini kilisenin kendini reform etme çabalarına yardım etmeye yönlendirdi.

Cizvit tarikatının "Kaideler" adlı tüzüğünde, tarikatın eğitim çalışmalarını apostolik bir motivasyonla yürüttüğünü ve iyi bir eğitimin insanları kurtuluşa götürebileceğinden bahseder. "Kaideler"in IV. bölümünde eğitimin birinci amacı öğrencinin çalışmasını Allah bilgisi, sevgisi ve kendi ruhunun kurtuluşuyla ilişkilendirmeye teşvik etmektir. İkinci amacı ise dünyaya karşı Hristiyan bir bakış açısı kazandırarak öğrencilerin hem bu dünyada hem de gelecek dünyada anlamlı bir hayat yaşamasını sağlamak. Üçüncüsü öğrencilerin ahlaki ve entelektüel uyumuna dikkat etmek. Dördüncüsü tesir sahibi ve toplum için iyi yetenekli liderler yetiştirmektir.
Cizvitler, Hristiyanların kendilerini reform edebilmelerine yardımcı olabilmek için öncelikle güncel ve sağlam bir eğitime ihtiyaç duyduklarının tez biçimde farkına vardılar. Bu amaçla, Cizvitler gezici öğretmenlik yapmaya başladılar. Zamanla okullar ("Kolej") kurmaya başladılar. 1548'de Messina'da (İtalya) ilk Cizvit okulu açıldı. Bu tarihten sonra Avrupa'nın her yerinde ve misyon bölgeleri olan Afrika ve Amerika'da da okullar açtılar. Bu okulların başarısı hemen görüldü. 1749'de Cizvitler dünya çapında 1180 okulu işletiyorlardı.

Cizvit Üstün Generali Claudio Acquaviva (1543-1615) tarafından 1599 yılında tarikat için bastırılan ünlü Çalışma Planı (Ratio Studiorum), topluluğun 1773'te yasaklanmasına dek Cizvit tarikatının eğitiminde resmî kılavuz olmuş; eserin basıldığı dönemde faal olan Cizvit okullarının sayısı üç yüze ulaşmıştır. Ratio Studiorum'unda her şey titizlikle detaylandırılmıştır; derslerin uzunluğu, zaman tabloları, uygun olan kitaplar, okunulacak ve çalışılacak Latin ve Yunan yazarlar ve hepsinden önce eğitimbilimi, yani; ön okumalar, okumalar, tekrarlar, tartışmalar (münakaşalar, hitabeler vb.) ve yazılı kompozisyonlar aracılığı ile anlatılan konunun özümsenmesinin nasıl sağlanacağı.

Papa'nın iradesine cevaben kuruluşundan itibaren yeni tarikat bazı üyelerini, onu bilmeyen insanlara tanıtmak için ve Hristiyanların inançlarını Ruhsal Egzersizler ve yükümlülükleri ile desteklemek için dünyanın her bir yanına yollamıştır.
Tüm Cizvitlerin ilk görevi daima Müjde'yi yaymak olmuştur. İlk kurulduklarında kiliselerde olduğu kadar sokaklarda, pazar yerlerinde, hastanelerde ve hapishanelerde de vaaz vermekteydiler. Kuruluşlarını takip eden ilk on yılda Cizvitler Avrupa'nın dört bir tarafında konferans ve vaazlar veriyorlardı. Kuruculardan birisi olan Pierre Favre, 1539'da İtalya'da, 1540'ta Almanya'da, 1541'de İspanya'da, 1542'de Avusturya'da yürüyerek vaazlar verdi.

Kısa bir süre sonra Cizvitler kaşifler ve yerleşimcilerle birlikte seyahat etmeye başladılar. Bu sebeple Francisco de Xavier Japonya'ya (1549) gitmeden önce Hindistan'a (1540) gönderilmiştir. Cizvitler Etiyopya'ya (1547) Kongo'ya (1548) ve Angola'ya (1575) gitmeye başladılar. Çin'e Cizvitlerin ilk ziyareti 1555'te olmuş ancak ilk Çin misyonu 1557'de Makao'da kurulmuştur. Ancak 1582'de Matteo Ricci'nin Makao'ya gelmesi ile misyon faaliyetleri etkin bir hal almıştır. 1556'da Cizvitler Brezilya'ya ulaşmış, Rio de Janeiro'nun kuruluşunda yer almışlardır. 1568'de Peru'daki Lima'da vaaz vermişlerdir. 1572'de Meksika'da 1593'te ise Şili'nin Santiago şehrinde bulunmaktaydılar. Uzak mesafelere gitmek hiçbir zaman sorun olmadı. 1594'te Moğolistan'a gitmişler ve Han'dan okul ve kiliseler yapma izni almışlardır. 1615'te bugünün Vietnam'ına vardılar. Aynı dönemde Cizvitler Kanada'ya ulaşmışlar ve Amerika kıtasının ilk kaşifleri arasında olmuşlardır.
Hristiyan inancını yeni yerlerde tanıtma konusunda Cizvitler, yerel kültürleri dikkate almadan müjdecilik yapmak ve yerel dilleri, tarihi, kültürü öğrenme ve müjdelemenin bir parçası yapma arasında kalmışlardır. İlk yöntem Hindistan ve Filipinlerde kullanılmıştır. İkinci yöntem Kanada, güney Amerika ve daha yoğun bir biçimde Japonya ve Çin'de uygulanmıştır.

Çin'de ilk Cizvitlerin tüm çabası İmparatora ulaşmaktı. Japonya'da Francisco de Xavier beklenmedik bir itiraz ile karşılaştı; Çinli Bilginlerin hiç duymadığı bir mesajın nasıl bir değeri olabilirdi ki ? Dolayısıyla Çin daha öncelikle dönüştürülmeliydi. Hayalleri İmparator'un din değiştirmesini sağlamaktı. Bu da İmparator'a Hristiyanlığın üstünlüğünü kanıtlamak ile mümkün olacaktı. Cizvit Matteo Ricci bir öncü olacaktı, arkadaşı ve büyük bir memur, bilim insanı ve tarım uzmanı olan Xu Guangqi (1562-1633) ile birlikte Öklid'in Geometrinin Elementleri'nin ilk altı cildini çevirdiler. Aynı zamanda Çin'deki ilk haritaların birkaç versiyonunu da yayımladı, ilahiyat çalışmaları olan Cennetin Rabbi'nin Gerçek Anlanışı (Tianzhu Sheyi) ve Hristiyan doktrininin ufak bir tanıtımı olan Cennetin Efendisinin Doktrini'ni (Tianzhu Jiaoyi) tamamladı. Birçok döneminin alimi ile dostluk kurdu. Ricci ve diğer Cizvitler Hristiyan inancını yerel gelenekler ve kısmen Konfüçyüsçülük ile uyumlu hale getirmeyi denediler. Konfüçyüsçü rahipler gibi bile giyindiler. Ricci'den sonra Cizvit astronomi uzmanları Çin'in takvimini reform etmesine yardımcı oldular. Özellikle Cizvitler bilimin gelişmesine çok sayıda ve önemli katkıda bulunmuşlardır. On yedinci yüzyılda Cizvit Athanasius Kircher (1601-1680) matematik, astronomi, müzik, kimya, optik, volkanoloji ve arkeoloji üzerine kırktan fazla tez yayın

Cocos Adaları, diğer adıyla Keeling Adaları ya da resmî adıyla Cocos (Keeling) Adaları Bölgesi, Güneydoğu Asya'da Hint Okyanusu'nda bulunan ve Avustralya'ya bağlı olan adalar grubudur. Cocos Adaları'nın nüfusu, Temmuz 1997'de 617 idi. 1984'teki oylamayla halk Avustralya'ya bağlanmayı tercih etmiştir.
1609'da kaptan William Keeling tarafından keşfedilen adalar, bundan dolayı Keeling adaları olarak da bilinir.

Adalar, 1622'den itibaren Cocos Adaları, 1703'ten itibaren Keeling Adaları, 1805'te James Horsburgh'dan bu yana Cocos-Keeling Adaları ve 19. yüzyıldan itibaren Keeling-Cocos Adaları olarak adlandırılmıştır. Cocos, bol miktarda bulunan hindistan cevizi ağaçlarına atıfta bulunurken, Keeling ismi ise adaları 1609'da keşfeden William Keeling'e atıfta bulunur.
1825'te Borneo'da yelken açan John Clunies-Ross, ada grubunu Borneo Mercan Adaları olarak adlandırırken, Keeling adını Kuzey Keeling ile sınırlandırdı ve Güney Keeling'e de "asıl adıyla Cocos" ifadelerini kullandı. 1916'dan itibaren onaylanan Cocos (Keeling) Adaları olarak ifade edilme şekli Cocos Island Act 1955   (3 &amp; 4 Eliz. 2. c. 5)  ile birlikte resmîleştirildi.

Takımadalar, 1609 yılında Doğu Hindistan Şirketi'nden Kaptan William Keeling tarafından Doğu Hint Adaları'ndan dönüş yolculuğunda keşfedildi. Kuzey Keeling, 1749 yılında İsveçli kaptan Carl Gustaf Ekeberg tarafından çizildi ve hindistan cevizi ağaçlarının varlığını gösterdi. Ayrıca, Britanyalı hidrograf Alexander Dalrymple tarafından 1789 yılında üretilen bir haritada da yer almaktadır.
1825 yılında, İskoç tüccar denizci Kaptan John Clunies-Ross, Hindistan'a yaptığı bir yolculuk sırasında adalarda kısa bir süre durmuş, bir Birleşik Krallık bayrağı asmış ve gelecekte ailesiyle birlikte adalara yerleşmek üzere geri dönmeyi planlamıştı. Zengin İngiliz Alexander Hare'nin de buna benzer planları vardı ve bu sebeple bir kaptan tuttu. Hare'nin tuttuğu bu kaptan tesadüfen, Clunies-Ross'un erkek kardeşiydi. Anlaşmaya göre kendisini 40 Malay kadından oluşan gönüllü bir haremi ile adaya bırakacaktı. Hare burada özel konutunu kurmayı umuyordu. Hare daha önce Borneo'daki bir kasaba olan Banjarmasin'de ikâmet etmişti ve "medeniyetin sunduğu uysal hayata kendini hapsedemeyeceğini" fark etti.
Clunies-Ross iki yıl sonra karısı, çocukları ve kayınvalidesiyle adaya ulaştığında Hare'nin adada çoktan yerleşmiş ve özel haremle birlikte yaşadığını görmüştür. İkisi arasında bir düşmanlık çıkmış, Clunies-Ross'un sekiz denizcisi "yeni krallığı, kadınları ve her şeyiyle birlikte ele geçirmek" için hemen işgale başlamıştı.
Bir süre sonra Hare'nin kadınları onu terk etmeye ve bunun yerine Clunies-Ross'un denizcileri arasında eş bulmaya başladılar. Hayal kırıklığına uğrayan Hare adayı terk etti. 1834'te Bencoolen'de öldü. Eski harem üyelerinin cesaretlendirmesiyle Clunies-Ross, adaya çalışmak ve eş bulmak için Malayları işe aldı.
Clunies-Ross'un işçilerine, John Clunies-Ross'un bizzat bastırdığı ve yalnızca şirket mağazasında nakde çevrilebilen Cocos rupisi adı verilen bir para birimiyle ödeme yapılıyordu.

1 Nisan 1836'da, HMS BeagleKaptan Robert FitzRoy komutasındaki HMS Beagle, Beagle araştırma seferinin bir parçası olarak atolün profilini belirlemek için derinlik ölçümleri yapmak üzere adaya geldi. Gemide bulunan doğa bilimci Charles Darwin için sonuçlar, daha sonra Mercan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı olarak yayınladığı atollerin nasıl oluştuğuna dair geliştirdiği bir teoriyi destekliyordu. Bu süreçte adaların doğal tarihini inceledi ve örnekler topladı. Darwin'in asistanı Syms Covington, "Bir İngiliz [aslında İskoç'tu] ve ailesi, Ümit Burnu'ndan yaklaşık altmış veya yetmiş melezle birlikte adalardan birinde yaşıyor. Vali Kaptan Ross şu anda Ümit Burnu'nda yok." diye not etti.

Adalar 1857'de Britanya İmparatorluğu tarafından ilhak edildi. Bu ilhak, HMS Juno komutasındaki Kaptan Stephen Grenville Fremantle tarafından gerçekleştirildi. Fremantle, adaları Britanya İmparatorluğu adına sahiplendi ve II. Ross'u başkomiser olarak atadı. 1878'de, Kraliyet Fermanı ile Seylan valisi adaların valisi oldu ve 1886'da  adaların sorumluluğu, "Cocos Adaları Valisi" olarak görevlerini yerine getirmek üzere Boğazlar Yerleşimi valisine devredildi.
Adalar, 20 Mayıs 1903 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca Boğazlar Yerleşimi'nin bir parçası hâline getirildi  Bu arada, 1886'da Kraliçe Victoria, bir sözleşme ile adaları John Clunies-Ross'a süresiz olarak verdi. Ailenin başı, Yerleşik Yargıç ve hükûmet temsilcisi olarak yarı resmi bir statüye sahipti.
1901 yılında Direction Adası'nda bir telgraf kablo istasyonu kuruldu. Denizaltı kabloları Rodrigues, Mauritius, Batavia, Java ve Fremantle, Batı Avustralya'ya uzanıyordu. 1910 yılında geçen gemilerle iletişim kurmak için bir telsiz istasyonu kuruldu. Kablo istasyonu 1966 yılında faaliyetini durdurdu.

9 Kasım 1914 sabahı, adalar I. Dünya Savaşı'nın ilk deniz savaşlarından biri olan Cocos Muharebesi'ne sahne oldu. Alman kruvazörü SMS Emden bir çıkarma birliği adaya çıktı.SMS Emden Direction Adası'ndaki telsiz ve kablolu iletişim istasyonunu ele geçirip devre dışı bıraktı, ancak istasyon bir imdat çağrısı göndermeyi başardı. Yakınlardan bir müttefik birlik konvoyu geçiyordu ve Avustralya kruvazörü HMAS Sydney soruşturma yürütmek üzere konvoy refakatinden ayrıldı.
Sydney ve Emden'i saat 09:15'te, her iki geminin de savaşa hazırlanırken tespit etti. Saat 11:20'de, ağır hasar görmüş Emden, Kuzey Keeling Adası'na karaya oturdu. Avustralya savaş gemisi, Emden'i destekleyen kömür gemisini takip etmek için yön değiştirdi; kömür gemisi batırdıktan sonra saat 16:00'da Kuzey Keeling Adası'na geri döndü. Bu noktada, Emden'in savaş sancağı hâlâ dalgalanıyordu. Bu sancağın dalgalanması genellikle bir geminin savaşmaya devam etmeyi planladığının bir işaretidir. Sancağı indirme talimatlarına yanıt gelmeyince, karaya oturmuş kruvazöre iki salvo ateşlendi, ardından Almanlar bayrağı indirdi ve beyaz bir çarşaf astı. Sydney'e iletim istasyonunun durumunu tespit etme emri verilmişti, ancak ertesi gün Almanlara tıbbî yardım sağlamak için geri döndü.
Emden gemisindeki kayıplar toplamda 134 ölü ve 69 yaralı olurken, Sydney gemisindeki kayıplar ise dört ölü ve 16 yaralı şeklindeydi. Burada kurtulan Almanlar, 15 Kasım'da Kolombo'da asker konvoyuna yetişen Avustralya kruvazörüne alındı, ardından Malta'ya götürüldü ve esirler Britanya ordusuna teslim edildi. Kıyıdaki birliklerden Sydney gelmeden önce kurtarılamayan 50 Alman personel daha, bir uskuna ele geçirerek Direction Adası'ndan kaçtı ve sonunda İstanbul'a ulaştı. Emden, Hint veya Pasifik Okyanusu'ndaki son aktif Merkezi Güçler savaş gemisiydi; bu da Avustralya ve Yeni Zelanda'dan gelen asker taşıma gemilerinin deniz refakati olmadan seyahat edebileceği ve müttefik gemilerinin başka yerlere konuşlandırılabileceği anlamına geliyordu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında kablo istasyonu bir kez daha hayatî bir bağlantı hâline geldi. Cocos, savaş sırasında kullanılan dünya çapındaki istihbarat sistemi olan Y servisi tarafından yön bulma açısından değerliydi.
Müttefik planlamacılar, adaların Alman uçakları için bir havaalanı ve Hint Okyanusu'nda faaliyet gösteren ticaret baskıncıları için bir üs olarak ele geçirilebileceğini kaydettiler. Japonya'nın savaşa girmesinin ardından Japon kuvvetleri komşu adaları işgâl etti. Cocos kablo istasyonuna ve adalarındaki garnizona dikkat çekmemek için, Direction ve Horsburgh adaları arasındaki deniz uçağı demirleme yeri kullanılmadı. Acil durumlar dışında radyo vericileri de sessiz tutuldu.
1942'de Singapur'un düşmesinden sonra adalar Seylan'dan yönetildi ve Batı ve Yön Adaları Müttefik askerî yönetimine verildi. Adaların garnizonu başlangıçta Horsburgh Adası'nda bulunan Britanya ordusunun Kraliyet Afrika Tüfekleri'nden bir müfrezeden ve iki adet 152,4 mm'lik toptan oluşuyordu. Demirleme yerini korumak için  toplar yerleştirilmişti. Yerel halkın tamamı Ana adada yaşıyordu. Adaların iletişim merkezi olarak önemine rağmen, Japonlar ne baskın düzenlemeye ne de adaları işgâl etmeye teşebbüs etmediler ve ayda bir kez keşif uçağı göndermekle yetindiler.
8-9 Mayıs 1942 gecesi, Seylan Savunma Kuvvetleri'nden 15 garnizon üyesi, Gratien Fernando önderliğinde isyan etti. İsyancıların, Britanya subaylarının tavırlarından kışkırtıldıkları ve ayrıca Japonların İngiliz karşıtı propagandasından da etkilendikleri söyleniyordu. Adalardaki topçu bataryasının kontrolünü ele geçirmeye çalıştılar. Cocos Adaları İsyanı bastırıldı, ancak isyancılar isyancı olmayan bir askeri öldürdü ve bir subayı yaraladı. İsyancılardan yedisi, daha sonra usulsüz yapıldığı iddia edilen bir yargılamada ölüm cezasına çarptırıldı, ancak sanıkların suçu kabul edildi. Dört ceza hafifletildi, ancak Fernando da dâhil olmak üzere üç kişi idam edildi. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında isyan nedeniyle idam edilen tek İngiliz Milletler Topluluğu askerleri olacaktı.
25 Aralık 1942'de Japon denizaltısı I-166 adaları bombaladı ancak herhangi bir hasara yol açmadı.
Savaşın ilerleyen dönemlerinde iki havaalanı inşa edildi ve Güneydoğu Asya'daki Japon hedeflerine karşı baskınlar düzenlemek ve Malaya'nın yeniden işgâli ve Singapur'un yeniden ele geçirilmesi planına destek sağlamak için adalara üç bombardıman uçağı filosu taşındı. Gelen ilk uçaklar, RAF 136. Filosu'nun Supermarine Spitfire Mk VIII'leriydi. Bunlar arasında, adalarda konuşlanmış olan RAF 321. (Hollanda) Filosu'ndan (Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde görev yapan sürgündeki Hollandalı kuvvetler mensupları) bazı Liberator bombardıman uçakları da vardı. Temmuz 1945'te RAF 99. ve 356. filoları Batı Adası'na vardığında, dış dünyada olup bitenlerle ilgili haberler içeren Atoll adlı günlük bir gazete getirdiler. Boş zamanlarında havacılar tarafından hazırlanan gazete, Liberator bombardıman uçakları tarafından Japon muhafızların başlarının üzerinden esir kamplarına atıldığında ün kazandı.
1946'da adaların yönetimi yeniden Singapur'a döndü ve ada Singapur Kolonisi'nin bir parçası hâline geldi.

23 Kasım 1955'te adalar Birleşik 

Cuniçiro Tanizaki (Japonca: 谷崎 潤一郎, romanize: Tanizaki Jun'ichirō; 24 Temmuz 1886-30 Temmuz 1965), Modern Japon edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen bir Japon yazar. Çalışmalarının tonu ve konusu, cinselliğin şok edici tasvirlerinden ve yıkıcı erotik takıntılardan, 20. yüzyıl Japon toplumundaki hızlı değişimler bağlamında aile hayatının dinamiklerinin incelikli tasvirlerine kadar uzanmaktadır. Hikâyeleri sıklıkla Batı ve Japon geleneğinin inşalarının yan yana getirildiği bir kültürel kimlik arayışı bağlamında anlatılmaktadır.
Ölümünden bir yıl önce, 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'nün son kısa listesinde yer alan altı yazardan biriydi.

Jun'ichirō Tanizaki grave info
Jun'ichiro Tanizaki çalışmaları – Gutenberg Projesi
Works by Jun'ichirō Tanizaki at Aozora
Discogs'ta Cuniçiro Tanizaki diskografisi

Daimyo (Japonca: 大名 "daimyō"), 12. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar  Japonya'da hüküm sürmüş olan en güçlü feodal hükümdarlardır. Daimyo sözcüğü Japoncada "büyük ad" anlamına gelir. Daimyolar ne kadar yüksek rütbeli olduklarına bağlı olarak koyudan açığa morlu elbiseler giyerlerdi. Giydikleri açık ya da koyu mor renkler, açık/koyu yeşil, açık/koyu kırmızı ve son olarak da siyah renkli giysilerden üstündür. 1800'lerde Japonya'da yaklaşık 180 Daimyo vardı.
Muromachi döneminin Shugolarından Edo dönemine kadar uzun ve çeşitli bir tarihi olan bir rütbedir daimyoların özgeçmişleri de çeşitlilik göstermektedir. Bazı Daimyo klanları (Mori, Shimazu ve Hosokawa) imparatorluk ailesinin parçaları olsa da diğer daimyolar samuray rütbelerinden terfi edilmiştir.
Daimyolar bazen topraklarını korumaları için samurayları işe almışlardır ve onlara toprak veya yemek ile ödeme yapmışlardır. Daimyoların çok azı samuraylara para ile ödeme yapabilmişlerdir. Daimyo dönemi Meiji reformlarından sonra 1871'de bitmiştir.

Dağ Günü, dağ sorunları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan uluslararası bir etkinliktir.
Birleşmiş Milletler kararına göre 2002 yılı dünyada Uluslararası Dağlar Yılı seçildi. Buna göre, sonraki yıllarda uluslararası toplum, dağlarla ilgili sorunların çözülmesine giderek daha fazla önem verdi. BM Genel Kurulunun girişimiyle 11 Aralık 2003'ten bu yana Uluslararası Dağ Günü olarak kutlanmaktadır. Dünyada her yıl böyle bir gün düzenlemenin amacı, dağ sistemlerinin küresel önemi konusunda farkındalık yaratmaktır.
Dağ Günü her yıl tek başlık altında kutlanmaktadır. 2007-2008 Dağ Günü, dağlarda iklim değişikliği ve gıda güvenliğine adanmıştır.
11 Aralık 2009, Dağ Afet Risk Yönetimi olarak adlandırıldı. Dağlarda tarımsal otlakların varlığı ve doğal afet tehdidi, burada insan faaliyetlerinin düzenlenmesini gerektirmektedir. Doğal olarak bunu uygulamak için ulusal düzeyde uygun bir kalkınma stratejisi geliştirilmeli ve aşamalı olarak bir eylem planı geliştirilmektedir.

International Mountain Day, 11 December 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., official UN page
International Mountain Day 2010 4 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

De facto (Latince telaffuz: [deː ˈfaktoː]) veya defakto, "gerçekte", "uygulamada", "fiilen", "fiilî" ya da "pratikte" anlamında kullanılan Latince deyiş. "Kanuna göre" veya "hukuki olarak" anlamına gelen "de jure" ile karşıt olarak sıkça kullanılır. Yasal bir durum tartışılırken, "de jure" kavramı, konu hakkında kanunların ne söylediğini, "de facto" kavramı ise gerçek hayatta uygulamanın nasıl olduğunu belirtir. Bu uygulama, yasal olabilir ya da olmayabilir.
De facto teriminin oldukça geniş bir kullanım alanı vardır. Evlilikten, devletler hukukuna kadar birçok konuda kullanılır. Ayrıca geçerli bir kanun ya da standardın olmadığı fakat genelleşmiş bir uygulamanın söz konusu olduğu herhangi bir durumu belirtmek için de kullanılır.

De facto terimi birçok gelişmiş ülkenin evlilik hukukunda kendine yer bulmuştur. Kanunen evli olmayan ancak beraber yaşayan kimselerin bir kısmının durumu bazı ülkelerde "de facto evlilik" olarak tanımlanır. Ancak bir ilişkinin "de facto evlilik" olabilmesi için belirli şartları yerine getirmesi gerekir. Bu şartlar ülkeden ülkeye değişmekle beraber genelde, tarafların aileye maddi katkısı, çocuk durumu, ilişkinin süresi gibi durumlar göz önünde bulundurulur.
De facto evli çiftler kanun önünde evli çiftlerin sahip olduğu tüm haklara sahip değildir (mal paylaşımı vs.). Ancak günümüzde yapılan yasal düzenlemelerle bu durum düzeltilmeye çalışılmaktadır.

Batı Almanya, Doğu Almanya ile birleştiğinde, o zamana dek AET üyesi olmayan Doğu Almanya, de facto olarak AET'ye katılmıştır.
Latin alfabesine harf ilave edilmesini kısıtlayan herhangi bir kanun yoktur. Örneğin Þ (thorn) harfi gündelik İngilizcede kullanılabilir. Ancak alfabenin yüzyıllar öncesinde oluşmuş olması ve kullanımdaki zorluklar nedeniyle bu harfin kullanılması, de facto bir kısıtlama ile karşı karşıyadır.
Birleşik Krallık'ın ve Avustralya'nın yasalarında, İngilizcenin resmî dil olduğu belirtilmemiştir. Fakat, de facto olarak İngilizce, resmî makamlarda ve sosyal yaşamda ortak dil olarak kullanılır.
Sovyetler Birliği'nde Rusça, birliğin yasalarca belirlenmiş resmî dili değildi. Ancak SSCB'nin "de facto" dili Rusça idi. Aynı durum, günümüzde İsveç için de geçerlidir.
Kıbrıs'ın kuzeyi, uluslararası kanunlarca de jure bazında Kıbrıs Cumhuriyeti'ne bağlı olsa da "de facto" olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne bağlıdır.

Morwood, James - A Dictionary of Latin Words and Phrases, Oxford University Press, 1998

^Morwood, James - A Dictionary of Latin Words and Phrases, Oxford University Press, 1998

Latince deyişler listesi
De jure

 Vikisözlük'te De facto ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Dejima (Japonca: 出島  "çıkış adası"), Nagasaki Körfezi'nde kurulan bir yapay ada idi. Ada 1634 yılında Tokugawa Iemitsu tarafından başlangıçta Portekizliler ile ticaret amacıyla inşa edilmiş olup Shimabara Ayaklanması'ndan sonra 1641-1859 yılları arasında Edo döneminde yalnızcılık politikası (sakoku) sırasında Hollanda'nın ticaret karakolu olarak hizmet vermiştir.
Ada yalnızcılık politikasının sona ermesini ardından ticaret karakolunun kapatılmasıyla toprak ıslahı ile Nagasaki şehrine bağlanmıştır.

Dejima: The Island Comes Back to Life
Trading-post chiefs, surgeons, physicians and other employees at the VOC factories Hirado and Dejima
Hendrick Hamel in Japan: Deshima, layout and building placement12 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WorldStatesmen - Japan21 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New York Public Library Digital Gallery: Engelbert Kaempfer's map of Nagasaki harbor, 1727 Deshima location

Demonim, belirli bir yerin sakinlerini ya da yerlilerini tanımlamak için söz konusu yerin adından türetilmiş sözcüktür. Demonimlere örnek olarak nüfus kaydı İstanbul'da olan bireyler için İstanbullu, Çin'deki yerli halk için Çinli, Svahili sahili yerlileri için Svahili ya da Vasvahili, Amerika Birleşik Devletleri için Amerikalı gibi ifadelerin kullanılması verilebilir. Etnik gruplara verilen adlandırma olan etnonim ile karıştırılmamalıdır. Örneğin bir etnonim olarak kullanılabilen Kazak sözcüğü Kazaklara atıfta bulunurken, Kazakistanlı sözcüğü tüm Kazakistan halkını kapsar.
Sözcük kökeni Grekçe halk ya da kabile anlamına gelen δῆμος (dêmos) ile ad anlamındaki ὄνυμα (ónuma) sözcüklerinin birleştirilmesine dayanmaktadır ve 1990'larda popülerize edilmiştir.

Dünya'da alfabetik demonim listesi14 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dünya'da demonim24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CIA kütüphanesi22 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz Günü (Japonca: 海の日 Umi no Hi), Japonya'da okyanusların bereketlerini ve Japonya'nın denizciliğinin ekonomik refahının onurlandırıldığı kutlandığı tatil günüdür. Tatilin amacı, okyanusların kutsamalarına şükran ve okyanusun Japonya için bir ada ülkesi olarak önemini düşünmektir.
Deniz Günü, 1995'te kurulmuş olup başlangıçta 20 Temmuz'da düzenlenirken 2003 yılında Mutlu Pazartesi Sistemi'ne göre Temmuz ayının üçüncü pazartesi günü olarak değiştirildi. Birçok insan bir plaj gezisine çıkmak için tatil ve yaz havasından yararlanır. Okyanusla ilgili diğer şenlikler de görülmektedir. Tarih, Japonya ana karasının çoğunda yağışlı mevsimin sona ermesiyle kabaca aynı zamana denk gelmektedir.
2020'de tatil, Tokyo Olimpiyatları'nın açılışını desteklemek için özel bir konaklama olarak yapılan tek seferlik bir hareket olan 23 Temmuz perşembe günü gözlemlendi. Olimpiyatların ertelenmesi nedeniyle 2021 tarihi, yine perşembe günü tek seferlik tatil olarak 22 Temmuz'a taşınacaktır.

Gün, 1996 yılına kadar Marine Memorial Day (海の記念日, umi no kinen bi)  olarak biliniyordu. Haberleşme Bakanı Shozo Murata, 1941'de bu günü Meiji İmparatoru'nu ve 1874'te İskoçya'da inşa edilen demir buharlı gemi Meiji Maru'yla yaptığı 1876 yolculuğunu anmak için belirledi  Yolculuk, Tōhoku bölgesi çevresinde bir geziyi, Aomori'de bir deniz feneri teknesine binmeyi ve o yılın 20 Temmuz'unda Yokohama'ya dönmeden önce Hakodate'de kısa bir molayı içeriyordu. Ancak yaz aylarının ilk tatili olan 1995 yılına kadar ulusal bayram olarak belirlenmemişti.
İlk olarak 20 Temmuz 1996'da gözlemlenen Mutlu Pazartesi Sistemi mevzuatı, tarihi 2003'ten itibaren Temmuz ayının üçüncü Pazartesi gününe kaydırdı.
2020 Yaz Olimpiyatları'na özel düzenleme olarak Denizcilik Günü'nün 2020 tarihi 23 Temmuz'a taşındı. Olimpiyatlar ve Paralimpik Oyunları'nın COVID-19 salgını nedeniyle 2021'e ertelenmesiyle hükûmet bu değişikliği 2020 yılına bıraktı ve Olimpiyat ve Paralimpik Özel Tedbirler Kanunu'nda 2021'deki tatilde buna uygun bir değişiklik yapılması yönünde bir değişiklik yaptı 

Bu günde aileler Hayama'daki Isshiki Plajı gibi plajları ziyaret edebilir ve yüzebilir, şnorkelli dalış yapabilir, sörf yapabilir veya dalış yapabilir. İnsanlar ayrıca 'çamur topu atma' adı verilen bir etkinliğe de katılabilirler. Ulusal akvaryumlar da bu günde suyla ilgili özel etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

Book entry about the Meiji Maru 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marine Day Celebration 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deutsche Welle (kısaca DW), Almanya'nın Bonn ve Berlin kentlerinden yurt dışına 30 farklı dilde radyo, televizyon ve internet üzerinden yayın yapan medya kuruluşudur. Radyo ve internet servisi Bonn'da bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Almanya'nın Sesi adıyla bilinirdi.

3 Mayıs 1953'te Köln'de yayın hayatına başlayan kuruluşun misyonu Almanya dışında yaşayan Alman vatandaşları için bilgi kaynağı olmak ve Nazi Almanyası'nın dünyada bıraktığı olumsuz Almanya imajını silmekti. 1961 yılında Berlin Duvarı'nın örülmesiyle birlikte Doğu Almanya karşıtı, Batı Almanya yanlısı bir yayın politikası izleyen kuruluş Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla yayın ilkelerini de yenilemiş ve tarafsız bir anlayış benimsemiştir. 1992 yılında halihazırda radyo programlarının yanına televizyon yayınlarını da ekleyen Deutsche Welle etki alanını genişletmiştir.
Kuruluşun Türkçe yayınları 1 Temmuz 1962 tarihinde başlamıştır.
Türkçe yayınlar, günümüzde DW'in Türkçe web sitesi, DW Türkçe YouTube kanalı ve ayrıca kurumun öncülüğünde kurulan YouTube kanalı +90 (Plus90) üzerinden devam ettirilmektedir. DW'nin yanı sıra uluslararası kamu yayıncıları BBC ile France 24 (F24) ve Amerika'nın Sesi de (Voice of America - VoA) kanalın içerik sağlayıcıları arasında bulunmaktadır.
Geçmişte gazeteci Baha Güngör yönetiminde Türkçe radyo ve internet yayınları olmuştur. NTV Radyo ile yayın ortaklığı bulunmuştur. Bu dönemde NTV sık sık Deutsche Welle Türkçe bölümüne bağlanıp, Almanya'yla ilgili haberleri buradan görüntülü olarak almaktadır. Ayrıca diğer Türk medya kuruluşları da Almanya ve Avrupa konularında sık sık Deutsche Welle Türkçe servisinin görüşlerine başvurmaktadır.
Deutsche Welle, 2025 yılında Rusya'da 'istenmeyen örgüt' olarak nitelendirilmişti.

BBC Türkçe Servisi'nin 2013 Taksim Gezi Parkı protestoları kapsamında "Dünya Gündemi" programını yayımlamayan NTV ile ortaklığını askıya almasından sonra, Deutsche Welle'den de bu yönde bir adım atması talep edildi. Deutsche Welle Basın Sözcüsü Johannes Hoffmann yaptığı açıklamada, NTV Radyo'ya aktarılan yayınların halihazırda sansüre uğramadığını, sansür durumunda Deutsche Welle'nin de NTV ile iş birliğini askıya alacağını duyurdu.

Gerekli lisans alımını gerçekleştirmediği gerekçesiyle, RTÜK’ün talebiyle Deutsche Welle Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 30 Haziran 2022 tarihli kararı ile saat 22.00'da erişime engellendi. 2019 yılının Ağustos ayında yayımlanan yönetmelikle internet üzerinden yayın yapan platformlara RTÜK'ten lisans alma şartı getirilmişti.

Resmî site (İngilizce)
Resmî site (Türkçe)

Dev Japon semenderi (Andrias japonicus) Cryptobranchidae familyasından bir semender türü.

Dev Japon semenderi, dünyanın en büyük ikinci semenderidir. Rekor ise 1,8 m uzunluğunda olan Dev Çin semenderine aittir. Dev Japon semenderinin uzunluğu ise 1,5 m kadardır. Ancak bu bile onu diğer akrabalarına kıyasla devasa yapar. Çünkü diğer semender türleri ortalama 5 – 15 cm uzunluğundadır. Büyük kafasının üzerindeki iki göz küçük olmasına karşın konum nedeniyle geniş görme açısı sağlar. Karada da dolaşabilse de bataklık, göl gibi sulu ortamlar da yaşamak için evrimleşmiştir.

Dev Japon semenderi genellikle Japonya'da, Kyushu Adası'nın kuzey kesimlerinde ve Honshu'nun batı bölgelerinde bulunan nehirlerde yaşamaktadır.

Dev Japon semenderinin en çok sevdiği besinler balık, kerevit, küçük semenderler, solucanlar ve salyangozlardır. Avını yan taraflardaki dişleriyle ısırarak öldürür.

Üreme şansı için yarışan birçok erkek birey, yaraları nedeniyle ölür. Dişiler tek seferde 400 - 500 yumurta bırakırlar. Bu yumurtalar 12 - 15 hafta sonra çatlar ve yavrular doğar.

Dominika (İngilizce: Dominica), resmî adıyla Dominika Topluluğu, Karayipler'de bir ada ülkesidir. Başkenti Roseau adanın batı kıyısındadır. Coğrafi olarak Küçük Antiller'in güneyini oluşturan Rüzgârüstü Adaları'nda bulunur. Kuzeyinde Guadeloupe, güneyinde Martinik bulunur. Dominika'nın yüzölçümü 750 km², en yüksek noktası 1447 m'lik Morne Diablotins'tir. 2011 verilerine göre adada 71.293 kişi yaşamaktadır.
Adanın ilk yerleşimcileri 5. yüzyılda Güney Amerika'dan göçen Aravaklardır. Karayip halkı 15. yüzyıla kadar bölgedeki hakim güç oldu. Kolomb adayı 3 Kasım 1493'te keşfetti. Ardından Avrupalılar adayı sömürgeleştirdiler. Dominika 1690'lardan 1763'e dek Fransızların elindeydi. Fransızlar kahve plantasyonlarında çalıştırmak üzere Batı Afrika'dan köleler getirdiler. Büyük Britanya Krallığı, Yedi Yıl Savaşı'nın ardından 1763'te adayı kontrolüne aldı. Bu dönemde İngilizce Dominika'nın resmi dili oldu. Ada 1978'de bağımsızlığını kazandı.
Dominika doğal güzelliklerinden dolayı "Karayipler'in Doğa Adası" olarak adlandırılır. Ada, Küçük Antiller'in en gencidir ve hâlen jeotermal-volkanik faaliyetlerle oluşumu sürmektedir. Bu nedenle dünyanın en büyük ikinci sıcak su kaynağı olan Kaynayan Göl ülkenin güneyinde yer alır. Adada ayrıca birçok nadir bitki, hayvan ve kuş türüne ev sahipliği yapan dağlık yağmur ormanları bulunmaktadır. Adanın batı kıyıları kuraktır, iç kesimler ise yoğun yağış alır. Emperyal amazon olarak da bilinen sisserou papağanı sadece Dominka'da bulunur ve adanın millî kuşudur. Mor bir sisserou ülke bayrağında simgelenmiştir ve bu Dominika bayrağını mor renk içeren iki ülke bayrağından biri (diğeri Nikaragua) yapmaktadır. Ülke İngiliz Milletler Topluluğu, Birleşmiş Milletler, Amerikan Devletleri Örgütü ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir.

Kristof Kolomb, 1493'te keşfettiği bu adaya Dominika adını verdi. İspanyol ve Fransızların egemenliğinde kaldı. 1763'te İngilizlerin eline geçti (Paris Antlaşması). 1967'de Birleşik Krallık'ta kabul edilen "1967 İlişkili Devlet Yasası" gereğince, anayasası ve dolayısıyla iç yönetimi üzerinde tam kontrole sahipken, Birleşik Krallık dış ilişkiler ve savunma sorumluluğunu korudu. Dominika, 3 Kasım 1978'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını elde etti. Ülkede süregelen şiddet ve siyasi istikrarsızlık ortamı, kronik az gelişmişliğe bağlıdır. Bunda, sık sık yaşanan ve büyük yıkımlara yol açan kasırgaların da (Ağustos 1979) önemli payı vardır. 1980'deki genel seçimler muhafazakârların zaferiyle sonuçlanmış, iki darbe girişimi sonrası siyasi yaşam karışmıştır. Dominika, İngiliz Milletler Topluluğu, Birleşmiş Milletler ve Karayip Topluluğu'na üyedir. Küba, Venezuela, Bolivya ve Nikaragua'nın içinde yer aldığı ALBA'nın üyesidir.

Ada, volkanik kökenlidir. Verimli topraklara ve dünyanın ikinci büyük kaynar gölüne sahiptir. Adanın omurgasını oluşturan yüksek sırttan, kıyı şeridine doğru birkaç ırmak iner.

Zengin volkanik toprakta yetişen sık tropikal bitki örtüsü, adanın beşte ikisini kaplar. İklimi sıcak ve nemlidir. Topraklarının ancak onda biri ekilebilir durumdadır.

Dominikalıların büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. Avrupa kökenli azınlık (Fransız ve İngiliz sömürgecilerin torunları ve İrlanda kökenli bazı kişiler) ile birlikte artan karma bir nüfus vardır ve az sayıda Lübnanlı, Suriyeli ve Asyalı yaşamaktadır. Dominika, aynı zamanda, komşu adalardan imha edilen veya sürülen Kolomb öncesi yerli Kalinago (daha önce Caribs olarak da bilinir) nüfusu olan tek Doğu Karayip adasıdır. 2014 itibarıyla 3.000'den fazla Kalinago kalmıştır. Dominika'nın doğu kıyısındaki sekiz köyde yaşamaktadır.
Dominika'nın nüfus artış hızı, öncelikle diğer ülkelere göç nedeniyle çok düşüktür. 21. yüzyılın başlarında, en popüler ülkeler için göçmen sayıları şu şekildedir: Amerika Birleşik Devletleri (8.560), Birleşik Krallık (6.739), Kanada (605) ve Fransa (394).
Dominika, 1832'de kısmen Leeward Adaları federal kolonisine entegre edildi. Daha sonra 1871'de Leeward Adaları Federasyonu'nun tam bir parçası oldu. Başından beri, daha önce Dominika, federasyonun diğer daha İngilizce konuşan adalarının siyasi veya kültürel geleneklerinde hiçbir rol oynamamıştı. Şimdi, bir Leeward Adası olarak, binlerce dönüm ormanlık topraklanmamış araziye sahip bu çok daha büyük bölge Montserrat ve Antigua halkına açıktı. 20. yüzyılın başında, Rose'un limon suyunu üreten Rose's Company, ürününe olan talebi, ürünü Montserrat'tan tedarik etme yeteneğinden daha fazla gördü. Bu duruma verdikleri yanıt Dominika'ya toprak satın almak ve Montserrat çiftlik işçilerini yer değiştirmeye teşvik etmekti. Sonuç olarak, Dominika, Wesley ve Marigot'ta iki dil topluluğu vardı.

Dominika, 1993 yılından bu yana kendi yatırım programı ile vatandaşlık programına sahiptir. Bu yatırımların şu an hükûmetin toplam gelirinin %16'sını oluşturduğu düşünülmektedir. 1 Şubat 2017'de yayınlanan Arton Capital'in Arton Endeksi'nde, yatırım programlarıyla ikamet ve yatırım programlarıyla vatandaşlık programlarının dahil olduğu toplam on iki programdan ikinci seçilmiştir.
Plantasyonlar (muz, kakao, yeşil limon, kopra, vanilya), ponza ve balıkçılıkla birlikte temel geçim kaynaklarını oluşturur. Gıda maddeleri ithal etmek durumundadır. Ekonomik büyümenin temelini turizm oluşturur.

Yaban hayatın korunduğu Morne Trios Pitos Ulusal Parkı, turistlerin gözde uğrak yeridir.

Dominika Ekonomik Vatandaşlık Programı

Doraemon (Japonca: ドラえもん: ドラえもん) Fujiko F. Fujio (藤子·F·不二雄) tarafından yazılan ve çizilen bir Japon manga serisidir. Mangası (Japon çizim sanatıyla yapılmış çizgi roman) 1969 yılında, animesi (Japon çizim sanatıyla çizilmiş çizgi film) TV'de 1979 yılında yayınlanmıştır.
Doraemon, gelecekte üretilmiş robot bir kedidir. Hikâye, 2112 yılında Matsushiba Robot Fabrikası'nda başlar. Bu fabrikada üretilen her robotun çeşitli ilgi alanları ve görevleri vardır. Filmin ana kahramanı Doraemon'un görevi çocuk bakıcılığıdır ancak derslerindeki başarısızlığı ve beceriksizliği nedeniyle diğer robotlar tarafından dışlanır. Kimse onun Robot Akademisinden mezun olduktan sonra iş bulabileceğine inanmazken şans eseri bir ailenin Sewashi isimli çocuğuna bakıcılık yapması için işe alınır. Yaşadığı birtakım talihsiz olaylara rağmen onunla geçirdiği mutlu yılların ardından Sewashi'ye değerli bir yılbaşı hediyesi vermek ister. Sewashi'nin büyük-büyük dedesi Nobita Nobi'yi mutlu etmek ve daha iyi bir gelecek yaşamasını sağlamak için zamanda yolculuk yaparak geçmişe gider. Bu onun Sewashi'ye yılbaşı hediyesidir. Hikâye sonrasında Doraemon'un Nobita Nobi'yle yaşadığı maceralar ve ona yardım etme çabalarıyla geçecektir.

"Doraemon" ismi yaklaşık olarak "başıboş" anlamındadır. Doraemon'un (ドラえもん) yazılımı iki Japon alfabesinden oluşmuştur. "Dora" (ドラ) kelimesi Katakana alfabesi (カタカナ - 片仮名), "Emon" (えもん) kelimesi ise Hiragana alfabesinden (ひらがな - 平仮名) oluşmuştur. "Dora" sokak kedisi anlamında (どら猫 - Dora-neko), "Emon" ise geçmişten gelmiş artık çok sevilen erkek anlamındadır.

Seslendirmeler (Japonca): Kōsei Tomita (富田 耕生)-Masako Nozawa (野沢 雅子)=(1973)  Nobuyo Ōyama (大山 のぶ代)=(1979~Mart 2005)  Wasabi Mizuta (水田 わさび)=(Nisan 2005~)
Doraemon, doğum tarihi 3 Eylül 2112 olan ve gelecekten gelen mavi renkte bir robot kedi. Nobita'ya yardımcı olmak için gelecekten gelmiştir. En çok sevdiği şey Dorayaki (ドラ焼き, bir Japon keki), en nefret ettiği şeyler ise farelerdir. 129 kg ve 129 cm'dir. Dört boyutlu bir cebe sahiptir.

Seslendirmeler (Japonca): Toshiko Ōta (太田淑子)=(1973) Noriko Ohara (小原乃梨子)=(Nisan 1979~Mart 2005) Yuko Maruyama (丸山裕子)=(Temmuz 1979) Megumi Ōhara (大原めぐみ)=(Ağustos 2005~)
Nobita, Doraemon'un en iyi arkadaşıdır. 7 Ağustos'ta doğmuştur. Manga serisinde 4, anime serisinde 5. sınıfta okumaktadır.
Nobita'nın ne ders ne spor yeteneği az denilecek kadar kötü olduğundan 21.yüzyıldan Doraemon onu kurtarmak için gelmiştir. Genellikle sınavlardan 0 alır. Bu yüzden annesi hep kızar. Yardımsever, duyarlı ve iyi kalplidir. Hiçbir yeteneği yok değildir. Silah atışında hedef tutturma ve ayatori (İp ile yapılan Japon el sanatı) de çok iyidir. Ayrıca öğlen uykularında da çok iddialıdır. 0.93 saniyede uyuma rekoru vardır. Yeşil biberleri sevmez. Genellikle Doraemon'un ödünç verdiği eşyaları pek etkili kullanmaz. Gelecekte Shizuka ile evlenir ve Nobisuke isimli oğlu vardır.

Seslendirmeler (Japonca): Masako Ebisu (恵比寿まさ子)=(1973) Michiko Nomura (野村道子)=(Nisan 1979~Mart 2005) Yumi Kakazu (かかずゆみ)=(Nisan 2004~)
Mayıs'ta doğmuştur. Nobita ile sınıf arkadaşıdır. Samimi ve cömert bir kızdır. Banyo yapmak hobisidir. En sevdiği yiyecek fazla kızarmamış patatestir. Keman çalmayı sevmemesine rağmen çok iyi bir şekilde piyano çalabilir. Keman çalma da çok kötüdür, Giant'ın sesiyle yarışabilecek kadar. Pero isimli bir köpeği ve Pi-chan isimli bir muhabbet kuşu vardır. Yemek pişirmeyle ilgilidir. Ders notları da iddialı Dekisugu ile yarışabilecek düzeydedir. Gelecekte Nobita'nın başına bir bela gelmesin diye kendini sorumlu tuttuğundan onunla evlenir. Nobisuke adında oğulları olur.

Seslendirmeler (Japonca): Shun Yashiro (八代駿)=(1973) Kenta Kimotsuki (肝付兼太)=(Nisan 1979~Mart 2005) Naoki Tatsuda (Kasım 1985~Aralık 1985) Tomokazu Seki (関智一)= (Nisan 2005~)
Şubat ayında doğmuştur. Nobita'nın sınıf arkadaşıdır. Alçak komplekslidir. Kendini beğenmiştir, her gün ayna karşısında kendini över. Ailesi çok zengindir. Babası şirket başkanı ve aynı zamanda bir dizide oynamaktadır.

Seslendirmeler (Japonca): Kenta Kimotsuki (肝付兼太)=(1973) Kazuya Tatekabe (たてかべ和也)=(Nisan 1979~Mart 2005) Subaru Kimura (木村昴)=(Nisan 2005~)
15 Haziran'da doğmuştur. Nobita'nın sınıf arkadaşıdır. Sınıf, onu "zorba" olarak tanır. Zorba ve iri yarı olmasına rağmen oldukça duygusaldır. Oldukça şişmandır. Şarkıları korkunçtur. Çocukları korkutmayı çok sever.

Seslendirmeler (Japonca): Noriko Ohara (小原乃梨子)=(1973) Sachiko Chidjimatsu (千々松幸子)=(Nisan 1979~Mart 2005) Kotono Mitsuishi (三石琴乃)=(Nisan 2005~)
Nobita'nın annesidir. 38 yaşında ve ev hanımıdır. Nobita, tembellik ya da yaramazlık yapınca ona çok kızar. Evlenmeden önceki soyadı Kataoka (片岡)dır.

Seslendirmeler (Japonca): Ichiro Murakoshi (村越伊知郎)=(1973) Masayuki Katō (加藤正之)=(Nisan 1979~Ekim 1992 - 1993 yılındaki ani ölümüyle yerini Yōsuke Naka almıştır.) Yōsuke Naka (中庸助)=(Ekim 1992~Mart 2005) Yasunori Matsumoto (松本保典)=(Nisan 2005~)
Nobita'nın babasıdır. 24 Mayıs'ta doğmuştur, 36 yaşındadır. Tamako Nobi ile evlidir.

Doraemon Resmi Web Sitesi 4 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)
Doraemon Film Resmi Web Sitesi (1980–2009) 24 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)

Doğal afet veya doğa kaynaklı afet büyük oranda veya tamamen insanların kontrolü dışında gerçekleşen, mal ve can kaybına neden olabilen, büyük ölçekli bir tehlike ve olay'dır. Antropojenik tehlike türleri de buna neden olabilir. Bu zaman devlet tarafından olağanüstü hâl veya sokağa çıkma yasağı uygulanabilir. Bu olaylar sonucu kıtlık, epidemi, salgın, pandemi olabilir. Çoğu ülke tarafından kayıpları küçültmek için afet risk azaltma, acil tahliye, depreme hazırlık, kasırga hazırlığı, insani yardım, sivil savunma önlemleri alınır.

Kütle hareketi
Heyelan
Çığ
Çamur akışı
Enkaz Akışı
Deprem
Sismik tehlike
Sismik risk
Toprak sıvılaşması
Volkan patlaması
Piroklastik akış
Lahar
Volkanik kül
Erozyon
Obruk

Sel
Kıyı taşkını
Seyelan
Fırtına dalgası
Diğerleri
Tsunami
Megatsunami
Limnik patlama

Sıcaklık
Kar fırtınası
Soğuk dalga
Kar fırtınası
Dolu
Sıcak hava dalgası
Kuraklık
Aşırı kuraklık
Siklonik fırtınalar
Oraj
Kasırga
Tornado
Tropikal siklon
Diğerleri
Orman yangını
Ateş fırtınası
Enkaz
Deniz atığı
Uzay
Tehlikeli olabilecek cisim
Çarpma olayları
Meteor yağmuru
Jeomanyetik fırtına
Güneş püskürtüsü
Uzay atığı
Süpernova
Hipernova

Ölü sayısına göre doğal afetler listesi
Tehdit (risk yönetimi)
Hayatta kalma kiti
Afet ve acil durum yönetimi
İnsani krizler
Kriz yönetimi
Ekstrem hava olayları

Doğu Asya Zirvesi (EAS), Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Güney Asya'nın 16 ülkesinin liderleri tarafından her yıl düzenlenen bir forumdur. 2011'de ABD ve Rusya'nın da zirveye ortak olmalarıyla üye sayısı 18'e çıkmıştır. EAS toplantıları, yıllık ASEAN liderlerinin toplantılarından sonra yapılmaktadır. İlk zirve 14 Aralık 2005 tarihinde Malezya'nın Kuala Lumpur kentinde gerçekleştirildi.

Doğu Timor (ASEAN üyesi) 
Papua Yeni Gine
Pakistan ve Moğolistan, 2006 yılında Malezya tarafından aday gösterilmişlerdir. 2010 yılında Vietnam'da Moğolistan'ın adaylığı gündeme geldi.
Pakistan ve Bangladeş 2007 yılındaki zirvede Japonya tarafından önerildi.
Avrupa Birliği 2007 yılında gözlemci olmak istediğini deklare etti.
Arap Ligi 2008 yılında görüşmelerde bulundu ve gözlemci olarak bir role sahip olma arzusunu dile getirdi.

Dragon Ball (Japonca: ドラゴンボール, romanize: Doragon Bōru; "Ejder Topu"), Akira Toriyama tarafından hazırlanan bir medya imtiyazıdır. Toriyama tarafından yazılan serinin temelini oluşturan manga serisi, Aralık 1984-Haziran 1995 tarihleri arasında Shueisha'nın Weekly Shōnen Jump dergisinde 42 tankōbon cilt halinde yayınlandı. Toriyama, seriyi yaratırken Batı'ya Yolculuk isimli Çin romanından ilham almıştır. Dragon Ball, Son Goku'nun maceralarını konu almaktadır. Hikâyedeki olaylar, Goku'nun çocukluğundan yetişkinliğine hayatı boyunca dövüş sanatlarında kendini geliştirerek güçlenmesini ve herhangi bir dileği gerçekleştirecek güce sahip olan Ejder Topları'nı ararken dünyayı keşfedişi etrafında şekillenir. Dragon Ball mangası Japonya'da 159 milyon satmıştır.
Manga daha sonra Toei Animation tarafından hazırlanan Dragon Ball ve Dragon Ball Z olmak üzere iki anime televizyon serisine uyarlandı. Dragon Ball, Şubat 1986-Nisan 1989 tarihleri arasında yayınlandı. Ayrıca, 20 animasyon uzun metrajlı film, üç televizyon özel filmi ile Dragon Ball GT (1996–1997) ve Dragon Ball Super (2015-2018) olmak üzere iki anime devamı serisi hazırlandı. 2009'dan 2015'e kadar Dragon Ball Z serisinin gözden geçirilmiş bir versiyonu Dragon Ball Z Kai  adıyla yayınlandı ve yalnızca animede yer alan materyalin çoğunu kaldırarak manganın hikâyesine daha sadık bir şekilde takip eden bir yeniden yapım olarak yayınlandı. Birkaç şirket, hem animasyon hem de canlı çekim filmleri, kart koleksiyonu oyunları, çok sayıda aksiyon figürü, çeşitli film müzikleri koleksiyonları ve çok sayıda video oyunu içeren büyük bir medya imtiyazı haline gelen seriye dayalı çeşitli satış türleri ortaya çıktı. Dragon Ball, tüm zamanların en yüksek hasılat yapan medya serilerinden biri haline geldi.
Dragon Ball, piyasaya sürülmesinden bu yana 40'tan fazla ülkede satılan manga ve 80'den fazla ülkede yayınlanan anime ile tüm zamanların en başarılı manga ve anime serilerinden biri haline geldi. Manganın toplanan 42 adet tankōbon cildi Japonya'da 160 milyondan fazla sattı ve dünya çapında 250-300 milyondan fazla sattığı tahmin edilmekte ve bu da seriyi tarihin en çok satan manga serilerinden biri haline getirmektedir. Eleştirmenler hikâyenin sanatını, karakterizasyonunu ve mizahını övdü. Birçok manga sanatçısının seriyi kendi popüler çalışmaları için bir ilham kaynağı olarak göstermesiyle, şimdiye kadar yapılmış en büyük ve en etkili manga serilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Anime, özellikle Dragon Ball Z, dünya çapında oldukça popülerdir ve Japon animasyonunun Batı kültüründeki popülaritesini artırmada en etkili olanlardan biri olarak kabul edilir. Dünya çapında çok sayıda sanatçı, sporcu, ünlü, film yapımcısı, müzisyen ve yazar tarafından referans verilen ve ilham veren küresel popüler kültür üzerinde önemli bir etkisi oldu.

12 yaşındaki Son Goku, dedesini kaybetmiş ve ondan yadigar kalan 4 yıldızlı topu ile tek başına yaşamaktadır. Dileğini gerçekleştirmek isteyen birçok kişi bu 7 ejder topunun peşindedir. Bulma adlı kız da bu topları aramaya kalkışır ve yolculuğuna devam ederken Son Goku ile tanışır.
Kendisine dünyanın en yakışıklı erkek arkadaşını dilemek amacında olan Bulma, toplardan birine sahip olan Goku'yu kendisi ile topların geri kalanını bulmak için yola çıkmaya ikna eder. Böylelikle macera başlar.

Son Goku (孫 悟空, Son Gokū) Akira Toriyama tarafından oluşturulan Dragon Ball anime serisinin ana karakteri. 737 yılında (serinin kendine özgü takvimine göre) doğdu ve 175 cm boyunda ve 62 kg ağırlığında. Son Goku biraz tuhaf maymun kuyruklu çok fazla güçlü ve dövüş sanatlarını öğrenmeye çalışan küçük bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Son Goku geceleri dolunay gördüğünde büyük bir maymuna dönüşüyor. Chi Chi ile evlenerek Gohan ve Goten'in babası olmuştur. Adı Batı'ya Yolculuk (西遊記 / 西游记) adlı romanın baş kahramanı Sun Wukong (孫悟空 / 孙悟空)'dan alındı. 

Goku insan değildir ve bir Saiyan'dır. Bu ırk, Vegeta gezegeninde yaşamaktadır. Babasının ismi Bardock'tur. Erkek kardeşinin ismi Raditz'dir. Fakat Goku ve Piccolo birlikte savaşarak onu öldürürler. Annesinin ismi Gine'dir.

Bulma (ブルマ), 16 yaşındayken ejder topu radarını icat etmiş ve ejder toplarını aramaya yola çıkmıştır. Mavi saçlı bir kızdır. Babası ülkenin en büyük Hoi poi kapsülü şirketinin sahibi ve bir dahidir. Goku'nun elinde bulunan ejder topunun izini sürerken karşılaşırlar. Goku'nun gücünü ve saflığını fark eder ve onu koruması için kandırıp yanına alır. Yakışıklı erkeklerden çok etkilenir. Güzelliği nedeniyle serideki çok sayıda cinsel esprinin hedefi olmuştur. Önce Yamucha ile çıkmış, daha sonra Dragon Ball Z serisinde Saiyan ırkının prensi Vegeta ile evlenerek Trunks ve Bra'nın annesi olmuştur.

Oolong (ウーロン), Domuza benzeyen bir yaratıktır. İstediği nesneye ve çizmeye bürünebilir fakat bu değişimin zayıf yanı 5 dakika sürdürebilmesidir. Sonrasında 1 dakika boyunca dinlenmek zorundadır. Ayrıca dev yaratıklara dönüşebiliyor bile olsa dayanıklılığı ve kuvveti domuz formundaki orijinal seviyede kalır. Biraz da sapık yanları vardır. Özellikle kadın küloduna zaafı vardır. İlk sezonda dilek ejderhasından bir kadın kilodu istemiştir. Şekil değiştirme okulunda Puar ile birlikte okurken öğretmenlerin külotlarını çaldığı için atılmış. Adı Wulong Çayı (烏龍茶 / 乌龙茶)'dan alındı.

Kame Sennin, (亀仙人 ya da Muten Rōshi 武天老師) Goku'nun manevi büyük babası olan Gohan'ın öğretmeni. Roshi uçsuz bucaksız denizin ortasındaki bir adada küçük evinde yaşar. Kaplumbağa Keşiş olarak da bilinir. Aynı şekilde Gyumao adlı savaşçının da öğretmenidir. Roshi gelmiş geçmiş en usta dövüşçüdür. Dövüş Sanatlarında ondan öte kimse gösterilemez. Dövüş sanatlarındaki ustalığı kadar genç kızlara olan düşkünlüğü ile de bilinir. Roshi Usta'nın Kamehameha (-ha- kelimesi Japonca dalga demek) adını verdiği özel bir saldırısı vardır. Bedendeki bütün enerjiyi tek bir noktada toplayarak inanılmaz bir güç ortaya çıkaran bu dalgayı geliştirmek için Roshi usta 50 yılını vermiştir. Sonsuz yaşam iksirini içtiğinden ölümsüzdür. Gençken Tenkaichi Okulunda eğitim gören Roshi'nin bir de hasımı vardır (Crane Hermit). Ve ustası Mutaito'dur. Mutaito zamanında Piccolo'yu mühürlemek için Evil Containment Wave (Mafūba) adı verilen tekniği geliştirmiştir. Roshi ilerleyen zamanlarda bunu yaparken kutuyu ıskalar. Roshi; Goku, Yamucha ve Kuririn'i zorlu eğitiminden geçirmiştir .Son öğrencileri de bunlardır.

Yamucha (ヤムチャ), (183 cm, 68 kg), (doğum yılı 733) Dragon Ball serisinde ilk kez Goku ve arkadaşlarının önünü kesen haydut olarak karşımıza çıkıyor. Çok güçlü yakışıklı bir dövüş ustasıdır. Ana tekniği Rōgafūfūken'dir. Yamucha'nın para ya da güç hırsı yoktur ancak güzel kızlardan utanmakta ve korkmaktadır. Hayalinde güzel bir kızla sade bir evlilik yapmak vardır ancak korkusu nedeniyle bunu gerçekleştirememektedir. Yamucha, Goku ve arkadaşlarını gizlice takip ederek toplayacakları ejder toplarını çalmak ister. Amacı ejder toplarını kullanıp Shen Long'dan kızlardan korkmamayı dilemektir. Böylece hayalindeki gibi sade bir evliliği gerçekleştirebilecektir. İlerleyen bölümlerde Bulma'ya aşık olur. Onun sayesinde kızlardan korkmamayı öğrenir. Adı Yamu cha (飲茶 / 饮茶)'dan alındı. Serinin ilerleyen bölümlerinde kendini dövüşlerde fazla göstermemektedir. Puar onun en yakın dostudur.

Puar (プーアル), Yamucha'nın yoldaşıdır. Yamucha'nın haydutluk zamanında ona yardım etmiştir. Oolong ile şekil değiştirme okulundan arkadaşlardır. Puar aynı Oolong gibi istediği şekle ve cisme bürünebilmektedir. Ancak Oolong'un aksine okuldan mezun olduğu dolayısıyla tam anlamıyla eğitildiği için 5 dakikada bir şeklini değiştirmeden sürekli olarak değiştiği şekilde kalabilir. Görünüş olarak bir tür kediye benzer ve kanatları olmadan havada süzülebilir. Adı Puar Çayı (普洱茶 / 普洱茶)'dan alındı.

Piccolo (ピラフ), aslen bir Namekli (Namekusei-jin) olup, daha önce Dünya'yı ele geçirmeye çalışmış ama Mutaito tarafından bir kutuya hapsedilmiş bir karakterdir. İlk seride Pilaf, kutuyu bir okyanusun dibinden çıkararak Piccolo Daimao'nun tekrar özgürlüğüne kavuşmasına sebep olmuştur. Daha sonra ejder toplarını toplayıp eskisi gibi genç olmayı diler. Daha sonra Shen-Long giderken onu öldürür. İlerleyen bölümlerde Goku Piccolo'yu öldürür ancak ölürken Namekliler'e özgü üreme biçimi olan ağzından bir yumurta çıkarmak suretiyle kendi çocuğu olacak olan Piccolo Jr.'un intikamını almasını temenni eder. Piccolo Jr., kendini güçlendirip yıllar sonra Tenkaichi Dövüş Sanatları Turnuvasına katılır. Goku, zorlu ve başa baş bir mücadeleden sonra, turnuvada onu yener. Goku, Piccolo tam ölmek üzereyken Senzu Fasulyesi adı verilen ve hayat enerjisini yenileyen sihirli fasulyelerden yedirir. Daha sonra bir Saiyan olan Raditz (aynı zamanda Goku'nun kardeşidir) Dünya'ya gelir ona karşı birlikte savaşırlar ve kadim dost olurlar.

Ülkesinin imparatoru olmasına rağmen tüm dünyanın hakimi olmak amacıyla ejder toplarını aramaktadır. Vakur, kurnaz, zalim görünmeye çalışsa da korkak ve aptaldır. Daha sonra serinin üçüncüsü olan GT'de Dragon Ball'ları elde etmek için Kami'nin tapınağına tırmanır orada Kami'nin daha sonra yaptığı ve mühürlediği Siyah yıldızlı Dragon Ball'ları bulur. Dilek dileyecekken Karşısına ezeli düşmanı Goku çıkar bu arada ikisi de 50'li yaşları geçmişlerdir. Bu duruma kızan Pilaf Goku'ya keşke küçücük olsaydın da seni ezebilseydim der ve bu dilek SehnLong tarafından kabul edilir. Daha sonra Dragon Ball'lar evrenin dört bir yanına saçılır.

Mai (マイ), Emperor Pilaf'ın güzel gizli ajanı. İmparatora tümden bağlılığı vardır. Goku ve Bulma'nın peşine takılıp topları çalmaya çalışan esmer hatundur. Shaomai (燒賣 / 烧卖)'nin Kantong lahçesi olan Shiumai'nin "Mai"'sinden alındı.

Shu (シュウ), orijinal manga versiyonda Soba (ソバ), Üzerinde ninja kıyafeti olan bir tilki. İmparator Pilaf'ın gizli ajanı. Mai ile ortak çalışır. Shaomai (燒賣 / 烧卖)'nin Kantong  lehçesi olan Shiumai'nin "Shiu"'sundan alındı.

Goku'nun yaşıtlarında bir dövüş sanatı öğrencisi. Orinji tapınağında 8 yıl eğitim aldıktan sonra Usta Roshi'ye kendini kabul ett

Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (İngilizce: Quadrilateral Security Dialogue (QSD)) veya kısaca Quad, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Hindistan ve Japonya arasında bir stratejik güvenlik diyaloğudur.
Diyalog, ilk olarak 2007 yılında Avustralya başbakanı John Howard, Hindistan başbakanı Manmohan Singh ve ABD başkan yardımcısı Dick Cheney'nin desteğiyle Japonya başbakanı Shinzo Abe tarafından başlatıldı. Daha sonra Manila'daki 2017 ASEAN zirvesi sırasında Japonya başbakanı Shinzo Abe, Avustralya başbakanı Malcolm Turnbull, Hindistan başbakanı Narendra Modi ve ABD başkanı Donald Trump liderliğindeki dört eski üye, Çin'e karşı askeri ve diplomatik olarak Hint-Pasifik'te karşı koymak için dörtlü ittifakı yeniden canlandırmayı kabul etti.
Mart 2021'deki The Spirit of the Quad adlı ortak açıklamada, Dörtlü üyeler Özgür ve Açık bir Hint-Pasifik için ortak bir vizyon ve Dörtlü üyelerin belirttiği Doğu ve Güney Çin denizlerinde Çin'in hak iddialarına karşı uluslararası kurallara dayalı bir denizcilik düzeni tanımladılar. Quad, COVID-19'a yanıt verme sözü verdi ve Güney Kore, Yeni Zelanda ve Vietnam'dan temsilcilerin dahil olduğu ilk Quad Plus toplantısını düzenledi.

Dünya Ekonomik Forumu (İngilizce: World Economic Forum, WEF), merkezi İsviçre'nin Cenevre kentinde yer alan uluslararası bir vakıftır. Her yıl İsviçre'nin Davos kasabasında yapılmaktadır.
WEF, en çok her yıl ocak ayının sonunda İsviçre'nin Graubünden kantonunda, Doğu Alpleri'nde yer alan Davos adlı dağ tatil beldesinde düzenlenen yıllık toplantısıyla tanınır. Toplantılar aralarında yatırımcılar, iş dünyası liderleri, siyasi liderler, ekonomistler, ünlüler ve gazetecilerin de bulunduğu yaklaşık 3.000 ücretli üye ve davetli katılımcıyı bir araya getirir. Beş güne kadar süren toplantılarda, küresel meseleler yaklaşık 500 oturumda ele alınır. Vakfın finansmanı ise büyük ölçüde, bünyesindeki yaklaşık 1.000 çok uluslu şirketten sağlanmaktadır.
Dünya Ekonomik Forumu ve Davos'ta düzenlenen yıllık toplantılar yıllar içinde çeşitli eleştirilere konu olmuştur. Bunlar arasında küresel ve demokratik kurumların şirket çıkarları tarafından etkilenmesi iddiaları, kurumsal “aklama” girişimleri, güvenlik önlemlerinin kamuya yüklediği maliyetler, kuruluşun vergi muafiyeti, karar alma süreçleri ile üyelik kriterlerinin belirsizliği, mali şeffaflık eksikliği ve yıllık toplantıların çevresel etkisi yer almaktadır.

Forum 1971 yılında, Cenevre Üniversitesi'nde işletme profesörü olan Klaus Schwab tarafından kurulmuştur. İlk olarak Avrupa Yönetim forumu adında kurulmuştur daha sonra 1987 yılında Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir ve uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için bir platform sağlayarak dahil vizyonu genişletilmeye çalışılmıştır.
1971 yazında Schwab Avrupa firmalarına Amerikan yönetimi uygulamaları tanıtmak için Avrupa Komisyonu ve Avrupa sanayi dernekleri himayesinde, Davos Kongre Merkezi'nde düzenlenen ilk Avrupa Yönetim Sempozyumuna; Batı Avrupa firmalardan 444 yöneticiyi davet etmiştir. Daha sonra Dünya Ekonomik Forumu'nu kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak Cenevre merkezli kurdu ve Avrupalı iş liderlerini her ocak ayında yıllık toplantılar için Davos'a çekmiştir.
Siyasi liderler foruma ilk kez 1974 yılında davet edilmiştir. Forum bundan kısa zaman sonra, siyasi liderler tarafından tarafsız bir platform olarak kullanılmaya başlandı. Davos Deklarasyonu 1988 yılında Türkiye ve Yunanistan tarafından, bu iki ülkeyi savaş eşiğinden döndürmek adına imzalanmıştır.

Dünya Ekonomik Forumu Web sitesi1 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da Dünya Ekonomik Forumu4 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Küresel Gündem 20091 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

.cn, Çin'in İnternet ülke üst seviye alan adıdır. Yönetimi Sanayi ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı, kayıt işlemleri ise Çin İnternet Ağı Bilgi Merkezi tarafından yapılmaktadır.

ac.cn: Akademik araştırma kuruluşları
com.cn: Endüstriyel, ticari, finansal işletmeler ve bireyler
edu.cn: Eğitim kurumları
gov.cn: Devlet daireleri (hem merkezi hem de yerel hükûmetler)
mil.cn: Ordu kurumları
net.cn: Ağlar, NICs ve NOCs
org.cn: Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar

ah.cn : Anhui
bj.cn : Pekin
cq.cn : Çongçing
fj.cn : Fujian
gd.cn : Guangdong
gs.cn : Kansu
gz.cn : Guizhou
gx.cn : Guangşi Zhuang Özerk Bölgesi
ha.cn : Henan
hb.cn : Hubei
he.cn : Hebei
hi.cn : Hainan
hl.cn : Heilongjiang
hk.cn : Hong Kong
hn.cn : Hunan
jl.cn : Jilin
js.cn : Jiangsu
jx.cn : Jiangxi
ln.cn : Liaoning
mo.cn : Makao
nm.cn : İç Moğolistan
nx.cn : Ningksia Huy Özerk Bölgesi
qh.cn : Çinghay
sc.cn : Siçuan
sd.cn : Şantung
sh.cn : Şanghay
sn.cn : Şensi
sx.cn : Şansi
tj.cn : Tientsin
tw.cn : Tayvan
xj.cn : Sincan Uygur Özerk Bölgesi
xz.cn : Tibet Özerk Bölgesi
yn.cn : Yünnan
zj.cn : Zhejiang

.公司.cn : .com.cn'ye alternatif
.網絡.cn : .net.cn'ye alternatif
.网络.cn : .net.cn'ye alternatif

Çince karakterler içeren uluslararası alan adları .cn üst düzey alan adı altında ikinci düzeyde kaydedilebilir.
25 Haziran 2010'da ICANN, .中国 ve .中國 gibi uluslararası ülke kodu üst düzey alan adlarının kullanılmasını onayladı.

.hk
.mo
.tw

1876-1879 Kuzey Çin Kıtlığı (Çince: 丁戊奇荒), kuraklıktan kaynaklanan ürün kıtlıkları ve ardından gelen yaygın açlıkla damgalandı. Çin'de 9,5 ila 13 milyon kişi öldü, çoğunlukla Şensi eyaletinde (5,5 milyon kişi), ancak ayrıca Zhili'de (şimdiki Hebei, 2,5 milyon kişi), Henan'da (1 milyon kişi) ve Şantung'da 0,5 milyon kişi öldü. Kıtlık göçünü de içeren nüfus sayımlarındaki nüfus azalması, Şansi'nin %48 (8,18 milyon), Şansi'nin %25 (2,43 milyon) ve Henan'ın %22 (7,48 milyon) kaybettiği 23 milyonluk bir düşüşü gösterir. Kuraklık 1875'te başladı ve El Niño-Güney Salınımı'ndan etkilendi.

İngiliz misyoner Timothy Richard ilk olarak 1876 yazında Shandong'da kuraklıktan kaynaklanan bir kıtlığı duyurdu. Şanghay'daki yabancı toplumdan kurbanlara yardım etmek için para istedi. Mart 1877'de diplomatlar, iş adamları ve Protestan ve Roma Katolik misyonerlerin katılımıyla Shandong Kıtlık Yardım Komitesi kuruldu.
Richard, o zamanlar yabancılar tarafından neredeyse hiç bilinmeyen komşu Şansi eyaletinde kuraklık koşullarının daha da kötü olduğunun farkına vardı. Richard, 1878'in başlarında Şansi'ye seyahat etti. "Kıtlık günlüğü" koşulları anlatıyordu. "İnsanların evlerini yıkmaları, karılarını ve kızlarını satmaları, kök ve leş, kil ve yaprak yemeleri hiç kimsenin şaşırmadığı bir haber... Yol kenarında çaresizce yatan erkek ve kadınların veya ölü olduklarında aç köpekler ve saksağanlar tarafından parçalanan [ve] çocukların kaynatılıp yenmesi o kadar korkutucu ki, insanın ürpermesine neden oluyor."
Kıtlıktan en ciddi şekilde etkilenen eyalet Şansi oldu ve 15 milyonluk toplam nüfusun yaklaşık 5,5 milyonu öldü. Uzak ve ulaşılması zor kırsal bölgeler en çok zarar görenlerdi.
Kıtlıkla mücadele etmek için, bağış toplamak üzere uluslararası bir ağ kuruldu ve bağışların çoğu İngiltere ve Çin'deki yabancı işletmelerden geldi. Bu çabalar 204.000 gümüş tael getirdi, bu da 2012 gümüş fiyatlarına göre 7-10 milyon dolara denk geliyor. Roma Katolikleri en az 125.000 tael (yaklaşık 5 milyon dolar) topladı ve kıtlık bölgesindeki daha fazla fiziksel varlıkları, yerel düzeyde etkili bir şekilde çalışmalarına olanak sağladı.

40'tan fazla Roma Katolik ve 31 Protestan misyoner, yalnızca Şansi'de yaklaşık 3,4 milyon kişiye yardım eden sahadaki yardım çalışmalarını yönetti. Protestanlar arasında daha sonra öne çıkacak olan Arthur Henderson Smith ve William Scott Ament vardı. Üç Protestan misyoner, kıtlık bölgesinde yaygın olan muhtemelen tifüs olan hastalıktan öldü.
Çing hükûmeti, Çinli hayırseverler ve iş adamları da kıtlığa "Demirden Gözyaşları Çıkaran Resimler" başlıklı resimli bir broşürle para toplayarak karşılık verdi. Yabancı ve Çinli yardım çabaları arasında rekabet vardı. Çinliler, misyonerlerin kıtlık çalışmalarını Hristiyanlığı yaymak ve yetim çocukları evlat edinmek ve Hristiyanlaştırmak için kullanacaklarından korkuyorlardı. Yetimhaneler kurmak ve köle olarak satılan kadınları ve çocukları kurtarmak için büyük miktarda para topladılar. Yabancı yardımların çoğu Şansi'yi vurgularken, özel Çinli çabaları çoğunlukla halkının şiddetle yabancı karşıtı olduğuna inandıkları Henan ve Şantung'daydı.

Haziran 1879'da kıtlık bölgesinin çoğunda şiddetli yağmurlar yağmaya başladı ve o sonbahardaki hasatla birlikte kıtlığın en kötüsü sona erdi. Ancak, birçok kırsal alan açlık, hastalık ve yoksul insanların kentsel alanlara göç etmesi nedeniyle nüfussuzlaşmıştı. Yabancılara göre, kıtlık sırasında yaşanan büyük can kaybı Çin'in "geri kalmışlığı" ve Çing hükûmetinin verimsizliği ve yolsuzluğu nedeniyleydi. Bir bilginin ifadesine göre, kıtlık Çinlileri "maddi aşağılıklarının ve aşağılanmış kültürel gururlarının" giderek daha fazla farkına varmalarına neden oldu ve Çing'e karşı duydukları memnuniyetsizliği artırdı. Protestan misyonerler, kıtlık döneminde yaptıkları çalışmaların Çinliler arasında yabancılara karşı iyi niyet oluşturacağına ve misyonerlik çalışmaları için fırsatlar yaratacağına inanıyorlardı. Kıtlıktan sonra Oberlin Grubu'nun da aralarında bulunduğu misyonerler Şansi eyaletinde önemli sayılarda çalışmaya başladılar.

Büyük Doğu Buhranı

Bohr, Paul R. Famine in China and the Missionary: Timothy Richard as Relief Administrator and Advocate of National Reform, 1876-1884 (1972)
Davis, Mike (2003). Late Victorian Holocausts: El Niño Famines and the Making of the Third World. Londra: Verso. ISBN 978-1859843826. 
Edgerton-Tarpley, Kathryn, and Cormac O'gr. Tears from iron: cultural responses to famine in nineteenth-century China (U of California Press, 2008).

1952 Yaz Olimpiyatları'nda Çin, Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Finlandiya'ya bağlı Helsinki'deki 1952 Yaz Olimpiyatları'nda ilk kez heyet göndererek Olimpiyat Oyunları'na katıldığı etkinlik.
1949 yılında Çin Devrimi sonrası Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan önce, sporcular Çin anakarasında Çin Cumhuriyeti için yarıştı. Çin İç Savaşı sonrası 25 üyeden 19 Çin Olimpiyat Komitesi üyesi 1951'de Tayvan adasına çekildi ve komite Pekin'de tekrar kuruldu. Her iki komite, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne Helsinki'de yapılacak olan oyunlara katılma talebinde bulundu.
Oyunların açılmasından bir gün önce Çin Olimpiyat Komitesi, Olimpiyat Düzenleme Komitesi'nden davet aldı. Açılış Törenleri için ekibi Pekin'den Helsinki'ye uçuracak jet hava taşımacılığı olmamasına rağmen, yine de heyet göndermeye karar verildi. Çinli sporcular 29 Temmuz'da sporcular olimpiyat alanına geldiler ve Olimpiyat tarihinde ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti'nin bayrağını yükselttiler.
Çin Cumhuriyeti ekibi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin hem Çin Halk Cumhuriyeti hem de Çin Cumhuriyeti atletlerinin yarışmasına izin verme kararına cevaben 17 Temmuz'da oyunlardan çekildi. Bu durum, olimpiyatlardaki "iki çin" anlaşmazlığının başlangıcına işaret ediyordu. Çin Halk Cumhuriyeti Olimpiyat Komitesi'nin Ağustos 1958'de Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nden çekilmesiyle sonuçlandı. Ping-pong diplomasisi sonrası gelişen Amerika Birleşik Devletleri-Çin ilişkileri yumuşadı. Bunun sonucu olarak anlaşmazlıklar Kasım 1979'da çözüldü ve Çin Halk Cumhuriyeti 1980 Kış Olimpiyatları'nda 1952 oyunlarından beri ilk kez ortaya çıktı.

1989 Tiananmen Meydanı Olayları (Tiananmen Katliamı olarak da bilinir, Çin'de ise 4 Haziran Vakası ya da aynı anlama gelecek şekilde Altı-Dört olarak anılır), Çin'de (ÇHC) 15 Nisan - 4 Haziran 1989 arasında meydana gelen; öğrencilerin, aydınların ve işçilerin önderliğinde gerçekleşen gösterileri ve ardından yaşananları ifade eder. Gösterilerin odak noktası Pekin'de Tiananmen Meydanı idi, bununla birlikte göreceli olarak daha yumuşak gösterilerin gerçekleştiği Şangay gibi, Çin'in diğer şehirlerinde de kitlesel protestolar oldu.
Pekin'de protestolar ÇHC hükûmeti tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı ve pek çok sivil öldü. Ölü sayısı ÇHC'nin resmi kaynaklarına göre 200-300 arası, Çinli öğrenci örgütlerine ve Çin Kızılhaç'ına göre ise 2000-3000 arasındaydı. Protestolarda kaç kişinin öldürüldüğü kesin olarak bilinemese de 2017'de yayınlanan Birleşik Krallık belgelerine göre, o zamanki İngiltere'nin Çin Büyükelçisi Sir Alan Donald tarafından gönderilen bir mesajda, 10.000 kişinin öldüğünü söylediği ortaya çıktı. Çin Hükûmeti'nin pek çok bağımsız kaynak tarafından da doğrulanan iddiasına göre ölümlerin önemli bir kesimi meydanda değil, meydana çıkan sokaklarda oldu.
Protestocular tamamen farklı gruplardan geliyordu. Protestolara, Çin Komünist Partisi'nin yönetimi altındaki hükûmetin siyasi yozlaşma içinde olduğunu ve baskıcı bir tutum takındığını düşünen aydınlardan, 1978'den bu yana ekonomik reformların fazla ileri gittiğini ve bunun sonucunda enflasyonun ve proletaryanın yaşamını tehdit eden işsizliğin arttığını düşünen şehirli işçilere ve üniversite öğrencisi sosyalistlere kadar farklı kesimlerden katılım oldu.
Hükûmetin dağılma çağrılarına protestocuların meydan okumasının ardından, Çin Komünist Partisi'nin içinde protestoculara karşı nasıl bir tutum takınılacağı konusunda ayrılık baş gösterdi. Sonunda sertlik yanlısı bakış açısı benimsendi ve taleplerin karşılanmasındansa gösterilerin bastırılması kararlaştırıldı.
20 Mayıs'ta sıkıyönetim ilan edildi ve 3 Haziran'ı 4 Haziran'a bağlayan gece tanklar ve piyade birlikleri gösterileri bastırıp protestocuları dağıtmak üzere Tiananmen Meydanı'na gönderildi. 1989'da ne Çin Ordusu'nun ne de Pekin polisinin yeterli toplumsal olaylara müdahale donanımı (Batılı ülkelerde bu gibi durumlarda kullanılan plastik mermi gibi) vardı, kullanılan bütün mermiler gerçekti. Ölen sivillerin sayısı ile ilgili değişik tahminler vardır: Çin Komünist Partisi'ne göre 23, CIA'ye göre 400 – 600, Çin Kızılhaç'ına göre 2600. Yaralı sayısı ise genel kabule göre 7000 – 10000 arasındaydı. Haziran 2006 itibarıyla o gece ölenlerin sayısı Profesör Ding Zi Lin'e göre 186'dır. Uygulanan şiddetin ardından, hükûmet hareketin kalan unsurlarını baskı altına almak amacıyla geniş çaplı tutuklamalar yaptı, yabancı basını yasakladı ve ÇHC basınında olayların ele alınışı üzerinde katı bir denetim geliştirdi. Harekete sempati duyan Parti üyeleri tasfiye edildi, pek çok yüksek düzeydeki üye ev hapsine alındı. Tiananmen Meydanı'ndaki gösterilerin şiddetle bastırılması sonucunda, Çin, uluslararası kamuoyunda yaygın bir şekilde kınandı.

Olaylara adını veren yer, başlangıç noktası niteliğindeki Pekin'deki Tiananmen Meydanı'dır. Bazı tarihçiler ise yaşananlar için “Pekin Katliamı” tabirini kullanmaktadır.
Çincede olaylar, daha çok “4 Haziran Hareketi” ya da “4 Haziran Vakası” olarak anılmaktadır. İlk ifade, aynı yerde daha önce meydana gelen diğer iki büyük protesto hareketi düşünüldüğünde bilimsel adlandırma ile tutarlılık gösterir: 1919 yılındaki 4 Mayıs Hareketi ve 1976'daki 5 Nisan Hareketi. Kimi yerlerde 4 Haziran Hareketi denilince, Pekin'e ilave olarak bütün ülkede düzenlenen gösteriler kastedilir.

1978'den itibaren Deng Xiaoping, Mao tarafından kurulan sistemi esnetecek tarzda, siyasi liberalleşmeyi ve pazar ekonomisine tedrici geçişi öngören bir dizi ekonomik ve siyasi reform gerçekleştirdi. Bu ekonomik ve siyasi reformlar, 1989 yılı geldiğinde iki grubu hükûmetle karşı karşıya getirdi.
Birinci grupta, reformların yeterince ileri götürülmediğini ve Çin'de siyasal sistemin reformdan geçmesi gerektiğini, ekonomik reformların yalnızca çiftçilerle fabrika işçilerini etkilediği için entelektüellerin gelirlerinin reformlardan yarar gören bu kesimlere göre daha geriden geldiğini düşünen öğrenciler ve aydınlar bulunuyordu. Ayrıca Çin Komünist Partisi'nin elinde tuttuğu siyasal ve toplumsal yetkiler hakkında endişe duyuyorlardı. Ve bu grup, Mihail Gorbaçov tarafından glasnost adlı siyasal liberalizasyon sürecine şahit olmuştu. İkinci grupta ise, toplumsal ve siyasal reformların fazla ileri gittiğini düşünen kent sanayi işçileri bulunuyordu. Ekonomi üzerindeki kontrolün gevşetilmesi kendi yaşamlarını tehdit eden enflasyona ve işsizliğe neden olmaya başlamıştı.
1989 Tiananmen Meydanı protestoları büyük ölçüde Çin Komünist Partisi eski genel sekreteri Hu Yaobang'ın ölümüyle ateşlendi. Hu Yaobang'ın Genel Sekreterlikten “istifası” 16 Ocak 1987'de halka duyurulmuştu. 1987 öğrenci protestoları sonrasında Hu'nun “hızlı reformlar ve Maoist aşırılıkları küçümseme” yönündeki açık yürekli çağrıları, onu Deng'in ve diğerlerinin gözünde uygun bir günahkeçisi haline getirmişti (Spence 1999, 685). Merkez Komite tarafından yayınlamaya zorlandığı istifası aynı zamanda “küçük düşürücü öz eleştiri” idi. Hu'nun 15 Nisan 1989'da kalp krizi yüzünden ani ölümü, öğrencilere, sadece merhum Genel Sekreter'in yasını tutmak için değil, ayrıca “itibarının iadesi” isteklerini dillendirmek ve 1986 – 1987 yıllarının önemli meselelerine ve hatta 1978 – 1979 protestolarına bir kez daha dikkat çekmek için bir araya gelmeleri yönünde mükemmel bir fırsat sundu (Spence 1999, 697).

Başlangıçta protestolar küçük çaplıydı ve Hu Yaobang için yas tutma ve partinin onunla ilgili resmi görüşünü gözden geçirme talebi biçimindeydi. Polisle öğrencilerin karşı karşıya geldiği haberleri yayıldıktan sonra gösteriler ivme kazandı. Öğrencilere göre Çin medyası, onların etkinliklerinin özünü çarpıtıyordu ve bu durum gösterilere katılımı arttırıyordu. Hu'nun cenazesinde büyük bir öğrenci kalabalığı Tiananmen Meydanı'nda toplandı ve Hu'nun siyasal rakibi sayılan Başbakan Li Peng ile görüşmek istedi. Ne var ki bu isteklerini gerçekleştiremediler. Bununla birlikte öğrenciler Pekin'deki üniversitelerde boykot çağrısında bulundular. 26 Nisan'da Halkın Günlüğünde yayınlanan bir yazıda ve hemen altında Deng tarafından verilen bir demeçte öğrenciler iç kargaşalık çıkarmakla suçlandılar. Bu ifade öğrencileri öfkelendirdi ve 29 Nisan'da yaklaşık 50,000 öğrenci Pekin sokaklarında bir araya geldi ve yetkililerin yaptığı bastırma uyarısını göz ardı etti ve hükûmetin demeci geri almasını talep etti.
Pekin'de üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümü, arkalarına öğretmenlerinin ve aydınların da desteğini alarak gösterilere katıldı. Öğrenciler Komünist Parti'nin denetimi altındaki resmi öğrenci örgütlerini reddedip kendi özerk örgütlerini kurdu. Öğrenciler kendilerini Çin yurtseverleri ve 1919'un “bilim ve demokrasi” için 4 Mayıs Hareketi'nin mirasçıları olarak görüyordu. Protestolar ayrıca, Dörtlü Çetenin alt edilmesiyle sonuçlanan 1976'nın Tiananmen Meydanı Protestoları'nın hatıralarını da canlandırmıştı. Öğrenciler tarafından demokrasinin savunucusu olarak görülen Hu'nun anısına eylemler olarak başlayan gösteriler aşama aşama, siyasal çürümeye karşı protestolardan basın özgürlüğü taleplerine ve Komünist Partisi'nin ve Çin'in “de facto” lideri Deng Xiaoping'in iktidarına bir son verilmesine ya da reforme edilmesine kadar vardı. Diğer şehirlerdeki öğrencilerle ve işçilerle iletişim ve bağ kurmakta kısmen başarılı olan girişimlerde bulunuldu.
Her ne kadar ilk gösteriler, Deng reformlarının yeterince ileri gitmediğine ve Çin'in siyasal sisteminin reformdan geçmesi gerektiğine inanan öğrencilerden ve aydınlardan gelse de, kısa zamanda reformların fazla ileri gittiğine inanan kentli işçileri de içine aldı. Bu durumun nedeni protestoların öncülerinin yozlaşma üzerine yoğunlaşmalarıydı ki bu iki grubu birleştirdi.
Katılımcıları esas itibarıyla öğrencilerden ve aydınlardan oluşan 1987'deki gösterilerden farklı olarak, 1989 gösterileri artan enflasyonun ve yozlaşmanın tetiklediği kentli işçilerden yoğun destek gördü. Pekin'de onları çok sayıda insan destekledi. Anakaradaki Urumçi, Şangay ve Çongkin gibi şehirlerde ve daha sonra da Hong Kong, Tayvan ve Kuzey Amerika ve Avrupa'daki Çin topluluklarında da benzer rakamlara ulaşıldı.

4 Mayıs'ta yaklaşık olarak 100,000 öğrenci ve işçi, özgür bir medya ve yetkililerle seçilmiş öğrenci temsilcileri arasında resmi bir diyalog kurulması talepleriyle Pekin'de yürüyüş yaptı. Hükûmet, sadece atanmış öğrenci temsilcileriyle görüşmeyi kabul ederek bu diyalog talebini geri çevirdi. 13 Mayıs'ta, yani reform yanlısı Sovyet lider Mihail Gorbaçov'un duyurusu oldukça iyi yapılan resmi ziyaretinden iki gün önce, büyük öğrenci grupları, Halkın Günlüğü'ndeki suçlamanın geri çekilmesinde ve seçilmiş öğrenci delegeleriyle görüşmelere başlanması talebinde ısrar ederek Tiananmen Meydanı'nı işgal etti ve açlık grevine başladı. Yüzlerce öğrenci açlık grevine başladı ve daha binlercesiyle Pekin nüfusunun bir kısmı bir hafta boyunca onları destekledi.
Protestolar ve grevler diğer şehirlerdeki üniversitelerde de başladı ve bu üniversitelerden pek çok öğrenci gösterilere katılmak için Pekin'e hareket etti. Genel olarak Tiananmen Meydanı'ndaki gösteriler iyi düzenlenmişti. Her gün, Pekin'deki çeşitli üniversitelerden öğrenciler meydandakilerle dayanışmak için dersleri boykot ederek ve protestonun taleplerini daha da ileriye taşıyarak yürüyüş yapıyordu. Yürüyüşler sırasında ve meydanda öğrenciler Enternasyonal'i söylüyordu. Öğrenciler ilginç bir şekilde, meydanın kuzeyinde asılı duran Mao posterine mürekkep fırlatan üç kişinin tutuklanması için polise yardım ederek hükûmete bir jest yaptılar. Öğrenciler, eylemlerini güçlü tutmak ve ivme kaybının önüne geçmek için açlık grevi düzenlenmesi gerektiğine karar verdiler. Bu karar, eylemler açısından belirleyici bir andı. Grev Ma

Büyük Durgunluk, 2008 yılının son aylarında ortaya çıkan ve birçok ülkeyi olumsuz yönde etkileyen ekonomik gelişmelerdir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımıyla kıyaslanan bu kriz özellikle Eylül 2008 ayında gözle görülür hale gelmiştir. ABD'deki taşınmaz mal piyasasının birden değer kaybetmesi ve bunun sonucu olarak tutulu satışlardaki kişisel iflasların artmasının bu krizi tetiklediği sanılmaktadır.

2000'li yıllar boyunca başta petrol olmak üzere bütün emtia ve tarım ürünleri fiyatlarında büyük bir yükseliş gözlendi. Çin ve Hindistan gibi yüksek nüfuslu ülkelerde gözlenen ekonomik büyüme bu ürünlere olan talebi artırdı ve fiyatların yükselmesine neden oldu. 2008 yılında gıda fiyatları tarihin en yüksek düzeylerine ulaştı. Altın ve petrol gibi değerli maddeler de tarihinin en yüksek değerini kazanırken Amerikan dolarının değeri hemen hemen bütün diğer para birimleri karşısında önemli ölçüde düşmüştür.
Buna paralel olarak 2008 yılında Amerika Birleşik Devletlerindeki taşınmaz mal piyasasında (özellikle konut fiyatlarında) büyük bir düşüş yaşandı. ABD'deki konut fiyatları 2000'li yıllar boyunca büyük bir yükselme göstermişti. Bu yükselmenin bir nedeni de kolaylıkla elde edilebilen tutulu satışlar (mortgage) idi. Sürekli olarak yükselen konut fiyatları piyasalarda aşırı derecede iyimser bir hava yaratmış, bankaların düşük gelirli ailelere konut almak için kolayca kredi sağlamalarına yol açmıştı. Konut fiyatları inişe geçince birdenbire subprime mortgage (yüksek risk ve yüksek faizli kredi) denilen bu kredi piyasası çökmüş, kredi faizlerini ödeyemeyen düşük gelirli ailelerinin iflas etmelerine ve konutlarına el konmasına neden olmuştur.

2008 yılı ilerledikçe subprime mortgage krizinin sadece küçük bir kesimi değil, bütün ABD mali sistemini etkilediği anlaşıldı. Düşük gelirli ailelere yüksek riskli kredi açan bu kurumlar kredi akitlerini birleştirip paketleyerek borsalarda alınıp satılabilen tahviller haline getirmişler, yatırım bankaları ve ticaret bankalarına satmışlardı. Elinde çok miktarda yüksek riskli konut kredisi tutan yatırım bankalarından Bear Stearns Mart ayında iflas ederek ABD hükûmeti tarafından diğer bir yatırım bankası olan JPMorgan Chase'e satıldı. Bu iflası diğer bir yatırım bankası olan Lehman Brothers ve Merrill Lynch ve sigorta firması American International Group izledi. Washington Mutual ve Wachovia gibi bankalar iflas ederek diğer bankalara satıldılar. Bu krizi durdurmak için Eylül ayı sonlarında ABD Kongresi 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketini onayladı.
ABD'deki kriz kısa zamanda Avrupa'ya da sıçradı. İzlanda'nın 3 büyük bankası iflas etti. 2008 yılında İzlanda Kronası Euroya karşı %40 değer kaybetti ve İzlanda'daki enflasyon oranı %15'e ulaştı. Birleşik Krallık'taki taşınmaz mal piyasası da aynen ABD gibi büyük bir düşüşe geçti.

Resesyon, en az iki çeyrekte negatif ekonomik büyüme olarak tanımlanmaktadır. Bazı ekonomi uzmanlarına göre, kişi başına gelirde düşüşün olmaması nedeniyle ABD ekonomisi resesyon içerisinde değildir. Bazı uzmanlara göreyse, enflasyon rakamları katılırsa ABD'nin son iki çeyrektir küçülme içerisinde yer aldığını söylemektedirler.

John C. Hull, The Credit Crunch of 2007: What Went Wrong? Why? What Lessons Can Be Learned?, Rothman Okulu Araştırma Makalesi, metni burada. (İngilizce)
Financial Times - In depth: Global financial crisis 29 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2008 Yaz Olimpiyatları'nın madalya tablosu, 2008 Yaz Olimpiyatları'na katılan ulusal olimpiyat komitelerine bağlı sporcular tarafından kazanılan madalyaların ülke bazında sıralamasını göstermektedir. Çin'in başkenti Pekin'de 8 Ağustos ile 24 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenen 2008 Yaz Olimpiyatları'nda 28 spor dalında düzenlenen 302 yarışmada 11.028 atlet mücadele etmştir.
Marshall Adaları, Karadağ ve Tuvalu ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katılan ülkeler olurken; Tacikistan ve Togo ise tarihlerinde ilk kez olimpiyat madalyası kazanmıştır. Olimpiyatların tarihinde bu olimpiyatlara kadar sadece gümüş ve bronz madalyalar alan ülkeler sıralamasında birinci olan Moğolistan ise ilk altın madalyasını kazanmıştır.

Aşağıdaki sıralama Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından verilen bilgilerden yararlanılarak düzenlenmektedir.
Sıralamalar, bir devletin kazandığı altın madalya sayısına göredir. Daha sonra gümüş madalya ve son olarak da bronz madalya sayıları göz önünde bulundurulmaktadır. Belirtilen madalya sırasına göre dizildikleri halde, tüm alınan madalya sayıları eşit olan ülkelerin sıralanmaları ise Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nde belirtilen ülke kodlarına göre alfabetik olarak yapılmaktadır.
Ev sahibi ülke Çin, mavi renkle vurgulanmıştır.

Tüm Olimpiyatlar için madalya sıralaması

"Overall Medal Standings". 15 Ağustos 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi.

2012 Paralimpik Yaz Oyunları, Paralimpik yaz oyunlarının ondördüncüsü olup 29 Ağustos-9 Eylül 2012 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Oyunlara Birleşik Krallık'a bağlı İngiltere'nin başkenti Londra ev sahipliği yapmıştır. 2012 yılında Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapacak olan Londra'nın için bu oyunlar 2012 içinde yapacağı ikinci büyük organizasyon durumunda. Organizasyon içindeki bir milyon altı yüz bin biletin %63'ü çeşitli etkinlikler için de kullanıldı.

2012 Yaz Paralimpik Oyunlar'da yarışmalar 20 spor dalında yapılmıştır. Bu organizasyonda yapılacak etkinlikler:

Okçuluk
Atletizm
Boccia
Bisiklet
Binicilik
Futbol 5
Futbol 7
Goalball
Judo
Powerlifting
Kürek Çekme
Yelken
Atıcılık

Yüzme
Masa Tenisi
Voleybol
Tekerlekli Sandalye Basketbolu
Tekerlekli Sandalye Eskrimi
Tekerlekli Sandalye Ragbisi
Tekerlekli Sandalye Tenisi
Olimpik Park 20 spor dalından 9'una ev sahipliği yapacak. Ayrıca ExCeL Centre de 6 spor dalının ev sahibi durumunda, Atıcılık karşılaşmaları Woolwich'deki Royal Artillery Barracks'da, Bisiklet yarışları Londra'daki Regent's Park'ta ve kürek yarışları Dorney Gölü'nde yapılmıştır. Greenwich Park will host the equestrian events. Weymouth ve Portland Ulusal Yelkencilik Akademisi ise yelkencilik yarışlarının düzenleneceği yer konumunda.

Vancouver Kış Olimpiyatlarından sonra maskot kullanılan ikinci organizasyon olan 2012 Paralimpik Yaz Oyunları'nın maskotları Wenlock ve Mandeville isimli çelikten yapılmış ve tek gözlü çizgi karakterlerdir.

Birleşik Krallık'a bağlı Channel 4 oyunlar süresince 150 saatin üzerinde yayın yapacak.

2012 Yaz Olimpiyatları

Londra 2012 Resmi Sayfası28 Şubat 2013 tarihinde UK Government Web Archive sitesinde arşivlendi

2014 Gençlik Olimpiyatları, düzenlenecek 2. Yaz Gençlik Olimpiyat Oyunlarıdır. 16-28 Ağustos 2014 tarihleri arasında Çin'in Nankin kentinde yapılacaktır. 14 ve 18 yaşları arasında 204 ülkeden yaklaşık 3,800'ün üzerinde sporcu oyunlara katılacaktır.

Oyunlara Nankin ile birlikte Polonya'nın Poznań şehri evsahipliği yapabilmek için Nisan 2009'a kadar adaylık başvurusu yapmışlardır. Nankin'in oyunlara ev sahipliği yapacağı 10 Şubat 2010'de Kanada'nın Vancouver şehrinde düzenlenen 122. toplantıda Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin toplantısında açıklanmıştır.

Her Olimpiyat oyunlarında olduğu gibi 2014 Yaz Gençlik Olimpiyatları içinde bir maskot belirlenmiştir. Bu oyunlarda yer alacak maskota Lele ismi verilmiştir. Maskotun renkli olması Nankin kapısını imajını ve Jiangnan bölgesinde bulunan bazı evleri yansıtmaktadır. Renklerin çeşitiliği ise gençlerin enerjik ruhunu sembolize etmektedir.

Müsabakaların düzenleneceği tesisler Nankin'in dört ayrı bölgesinde yer almaktadır.

  *   Ev sahibi ülke (Çin)
Madalya sayılarına göre sıralama yapmak için, "" resmine tıklayınız.</noinclude>

Tüm tarihler Çin standart zaman dilimine göredir. UTC+08.00
222 müsabakanın gerçekleşeceği 2014 Yaz Gençlik Olimpiyatları programı 29 Mart 2014 tarihinde açıklanmıştır.

Resmî site (İngilizce)
Uluslararası Olimpiyat Komitesi Yaz Gençlik Olimpiyatları14 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2015 Dünya Atletizm Şampiyonası, 22-30 Ağustos 2015 tarihleri arasında Çin'in başkenti Pekin'de düzenlenen Dünya Atletizm Şampiyonlarının 15. organizasyonu. Müsabakalar 2008 Yaz Olimpiyatlarının açılış, kapanış ve atletizm müsabakalarının düzenlendiği Kuş Yuvası olarak da bilinen Pekin Ulusal Stadyumu'nda yapıldı.

15 Mart 2010 tarihine kadar adaylık süreci sonuçlanmış ve organizasyonu düzenlemek için 3 şehir (Pekin, Londra ve Chorzów) başvuruda bulunmuştur. Daha sonradan Londra adaylıktan çekilmiş ve 2017 için adaylık çalışmalarına başlamıştır. Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) 20 Kasım 2010 tarihinde Monako'da yaptığı toplantıda organizayonu düzenleyecek şehri Pekin olarak açıklamıştır.

Yol müsabakaları hariç tüm müsabakalar 2008 Yaz Olimpiyatlarının açılış, kapanış ve atletizm müsabakalarının düzenlendiği Kuş Yuvası olarak da bilinen 80.000 kişi kapasiteli Pekin Ulusal Stadyumu'nda yapıldı.

  *   Ev sahibi ülke (Çin)

207 ülkeden 1933 atlet şampiyonaya katılmıştır. En çok katılım 158 atlet ile Amerika Birleşik Devletleri'ndedir. Ülkelere göre atlet sayıları parantezle gösterilmiştir.

iaafbeijing2015.com Resmi site
Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği resmi site10 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2022 Kış Olimpiyatları (Çince: 2022年冬季奥林匹克运动会; pinyin: Èr Líng Èr'èr Nián Dōngjì Àolínpǐkè Yùndònghuì), resmî adıyla XXIV Olimpik Kış Oyunları (Çince: 第二十四届冬季奥林匹克运动会; pinyin: Dì Èrshísì Jiè Dōngjì Àolínpǐkè Yùndònghuì) ve yaygın ismiyle Pekin 2022 (Çince: 北京2022; pinyin: Běijīng Èr Líng Èr'èr), Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından Çin'in başkenti Pekin'de düzenlenen etkinlik.

IOC 15 Kasım 2013 tarihinde altı aday şehirleri açıklamıştır. 7 Temmuz 2014 tarihinde kesin aday listesi açıklanmıştır. Ev sahibi 31 Temmuz 2015 tarihinde açıklandı.

 Kazakistan, Almatı
Şehrin adaylığı 2011'de açıklanmıştır. Almatı, Kazakistan'ın eski başkenti, en büyük şehri ve finans merkezidir. Şehirde 2017'de Kış Üniversite Oyunları düzenlenecek.

 Çin, Pekin
5 Kasım 2013'te Çin Olimpiyat Komitesi adaylığını duyurmuştur. Şehir 2008 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştı.

 Norveç, Oslo
Norveç Olimpiyat Komitesi 6 Kasım 2013 tarihinde oyunlara aday olacağını açıkladı. Norveç daha önce 2 Kış Olimpiyat Oyunları düzenlemiştir. Bu adaylık Norveç'in 5. adaylık teklifidir. 1 Ekim 2014 tarihinde Muhafazakâr Parti'nin adaylığı desteklemeyeceğini açıklaması üzerine Ulusal olimpiyat komitesi adaylık başvurusunu iptal etti.

 Güney Kore – SBS

4 Mayıs Hareketi (Çince (basitleştirilmiş): 五四运动; Çince (geleneksel): 五四運動; pinyin: Wǔsì Yùndòng), Çin hükûmetinin Versay Antlaşması'na gösterdiği zayıf tepkisine ve özellikle bu antlaşma doğrultusunda Tsingtao Kuşatması sonrasında Almanya'nın Şantung'daki bazı topraklarını Japonya'ya devretmesine karşı, 4 Mayıs 1919 tarihinde Pekin'de öğrenci gösterileriyle başlayan emperyalizm karşıtı kültürel ve siyasi hareket idi. Bu gösteriler, ulusal protestolara yol vermesinin yanı sıra Çin milliyetçiliğinin artışını, kültürel faaliyetlerden ziyade siyasi seferbirliğe doğru ve entelektüel elitlerden daha popülist bir tabana doğru bir geçişi işaretledi. Sonraki onyıllardaki çok sayıda önemli siyasi ve sosyal lider bu dönemde ilk kez piyasaya çıktı.
"4 Mayıs Hareketi" terimi, daha geniş anlamıyla çoğunlukla "Yeni Kültür Hareketi" olarak bilinen 1915-1921 yılları arasındaki dönemi kasteder.

 Wikimedia Commons'ta 4 Mayıs Hareketi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çin Kültür Devrimi
1989 Tiananmen Meydanı Olayları

Güney Osetya ve Abhazya'nın uluslararası tanınması, de facto devletler olan Güney Osetya Cumhuriyeti ve Abhazya Cumhuriyeti'nin uluslararası alanda tanınması ve tanınma tepkilerini içeren maddedir.
Gürcistan'dan tek yanlı olarak bağımsızlıkları ilan eden Güney Osetya ve Abhazya, Güney Osetya Savaşı'nın ateşkes ile bitmesinden sonra Rusya'ya kendilerini tanıması için başvurmuştu. 25 Ağustos 2008 tarihinde Rus parlamentosunun alt kanadı Duma ve üst kanadı Federasyon Konseyi'ndeki siyasetçilerinin hepsinin tanınması yönündeki oyları ile tasarı, Rusya Federasyonu devlet başkanı Dmitri Medvedev'e sunuldu. 26 Ağustos 2008 tarihinde Rusya Federasyonu devlet başkanı Dmitri Medvedev, "Bu konuda artık bizim de bir karar almamız gerekiyor. İlgili bütün uluslararası hukuku göz önünde bulundurarak bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını tanıyoruz" diyerek tasarıyı onayladı ve Güney Osetya ve Abhazya Cumhuriyeti'ni tanıdıklarını ilan etti.
Güney Osetya Cumhuriyeti devlet başkanı Eduard Kokoity, "Rusya bizi soykırımdan kurtardı. Kendi topraklarımızda yaşamamız ve kalkınmamız için bize imkân sundu. Biz yüzyıllardır Rusya ile birlikteyiz." dedi.
Diğer bir açıklamada ise, "Bizim bağımsız bir ülke olma gibi derdimiz yok. Tek amacımız, kuzeydeki kardeşlerimizle birleşerek (Kuzey Osetya) Rusya'nın çatısı altına girmektir" denildi.
Abhazya Cumhuriyeti devlet başkanı Sergey Bagapş ise "Abhazya'nın bağımsızlığının tanınması yönünde atılan bu adımdan dolayı Rusya yönetimi ve Rus halkına minnettarım. Biz uzun zamandır bağımsızlık yolunda ilerliyoruz. Biz her zaman Rusya ile beraberiz." diye konuşmuştur.
Gürcistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Giga Bokeria, "Rusya'nın bu davranışı ile Gürcistan'ın topraklarının ilhak ettiğini ifade etti. Bu, Gürcistan'ın parçası olan bölgelerin açık bir şekilde ilhakıdır." demiştir.

2008 Güney Osetya Savaşı
Tanınmayan devletler listesi
Kosova'nın bağımsızlık bildirisine uluslararası tepkiler

Adil yargılanma hakkı, bireyleri eşit ve hukuka uygun bir şekilde yargılanma güvencesi altına alan temel bir insan hakkıdır. Bu hak, adaletin sağlanması ve hukukun korunması için hayati öneme sahiptir. Ulusal ve uluslararası hukuk metinlerinde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Özellikle otoriter rejimlerde bağımsız yargının zedelenmesi, adil yargılama hakkı ve çok tehdit eden unsurlardan biridir.
Adil yargılanma hakkı, ilk kez 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 10. maddesinde açıkça belirtilir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi ve Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 14. maddesi, bu hakkın uluslararası düzeyde bağlayıcı olduğunu gösterir. Adil yargılanma hakkı, hem özgürlüğün hem de toplumun adaletinin korunması açısından temel bir insan hakkıdır. Bu hakkın korunması ve geliştirilmesi, yalnızca hukukçuların değil, tüm toplumun sorumluluğudur. Adil bir adalet sistemi, kadınların haklarına karşı saygının göstergesi olduğu kadar, demokrasinin temel taşıdır.

Adil yargılama hakkı, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının temel bir unsuru olarak kabul edilir. Bu hak, ulusal ve uluslararası hukukta geniş kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir. İşte adil yargılama hakkının özellikleri şunlardır: Bağımsız ve Tarafsız Mahkeme, Aleni Yargılama, Makul Sürede Yargılama, Hakkı Savunma, Masumiyet Karinesi, Eşitlik İlkesi.

Yargılamanın bağımsız bir mahkeme tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. Yani, yargılama süreci yürüten mahkeme veya hakim, dış etkenlerden bağımsız olmalı ve taraf tutmamalıdır. Yargıçlar, herhangi bir baskı, yönlendirme veya çıkar çatışmasından etkilenmeden karar vermelidir. Bu ilke, yargıya alternatif güvencenin temel dayanağıdır.

Yargılamanın aleni yapılmasını, kişilerin haklarının korunmasını ve adil yargılamanın şeffaflığını sağlar. Yargılamalar genellikle aleni olarak yapılır; dolayısıyla süreç toplumsal tarafından denetlenebilir. Bazı durumlarda (özel ulusal güvenlik veya özel hayat gizliliği) kapalı oturum açılabilir.

Adaletin gecikmesi, adaletin sağlanmamasıyla eşdeğerdir. Geçiken adalet, adaletin reddi anlamı gelir. Davalar gereksiz gecikmeye uğramadan makul bir süre içinde karara bağlanmalıdır. Bu nedenle yargılama süreci, makul bir süre içerisinde tamamlanmalıdır. Uzun ömürlü davalar, bireyin adaletine erişimini engelleyebilir.

Kişi, kendini savunma ve iddialara karşı deliller sunma hakkına sahiptir. Taraflar, iddialara karşı savunma fırsatına sahip olmalı, avukat tutma ve delil sunma haklarını özgürce kullanabilmelidir.

Kişi, suçu ispatlanana kadar masum kabul edilir. Masumiyet Karinesi, adil yargılamanın temel taşlarından biridir.

Taraflar arasında ayrım yapılmaksızın, kişilerin yargılama sürecinde eşit haklara sahip olması gerekir. Taraflar, dosyadaki delillere eşit şekilde erişebilmeli ve karşı delil sunma hakkına sahip olmalıdır.

Türk hukukunda adil yargılanma hakkı, 2709 Sayılı Anayasa'nın 36. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu gibi düzenlemelerle güvence altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkı, uluslararası belgelerle güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve diğer uluslararası yargı organları, bu hakkın farklı durumlarda bireylere başvuru yolları sunmaktadır. Türkiye'de ise 2709 Sayılı Anayasa'nın 36. maddesi adil yargılanma hakkının korunmasını alır. Ayrıca Türk Ceza Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda bu hakların ayrıntılı düzenlemeleri yer almaktadır. Türk Hukukunda yargılama yapan hakimin takdir yetkisi vardır.

Almanya hukukunda adil yargılama hakkı, Almanya Anayasası'nda (Grundgesetz, GG) doğrudan yer almaz. Almanya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin tarafıdır ve bu sözleşmenin 6. maddesi, adil yargılamayı açıkça düzenler. Almanya'da 243 davada bu sözleşme hükmü uygulanmıştır.

İsviçre hukuku, adil yargılanma düzeyinde hem ulusal düzeyde hem de uluslararası sorumluluklar çerçevesinde güçlü bir şekilde koruma altına alınmıştır. İsviçre, adil yargılama hakkını düzenleyen uluslararası sözleşmelere taraftır ve bu sözleşmeler İsviçre hukukunun bir parçası olarak uygulanmaktadır.

İngiltere'nin insan hakları uygulamaları, Ortak Hukuk İlkeleri (Genel Hukuk), İnsan Hakları Yasası (Human Rights Act 1998) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) üzerinden şekillenir. Human Rights ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi İngiltere hukukuna dahil edilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri hukukuda adil yargılama hakkı önemli bir temel hak olarak kabul edilir ve anayasa, federal yasalar ve içtihatlarla güvence kapsamında alınmıştır.

Afganistan (Peştuca/Darice: افغانستان, Afġānistān), resmi adı Afganistan Demokratik Cumhuriyeti (Darice: جمهوری دمکراتی افغانستان, Cumhuri-yi Demokrati-yi Afganistan; Peştuca: دافغانستان دمکراتی جمهوریت, Dǝ Afġanistan Demokrati Cumhuriyet), 1987'den sonra Afganistan Cumhuriyeti (Darice: جمهوری افغانستان; Cumhuri-yi Afganistan; Peştuca: د افغانستان جمهوریت, De Afganistan Demokrati Cumhuriyet), Afganistan'da 1978-1992 yılları arasında, sosyalist Afganistan Demokratik Halk Partisi'nin (ADHP) yönetimde olduğu dönemi kapsar.
652,000 km² alana sahip ülke, güney ve doğusunda Pakistan; batıda İran; kuzeyde SSCB (Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan); kuzeydoğusunda ise Çin ile komşuydu.
ADHP Nisan Devrimi ya da Sevr Devrimi adı verilen askerî darbe ile Muhammed Davud Han'ı devirerek iktidarı ele geçirdi. Davud'un yerine, 30 Nisan 1978 tarihinde, hükûmet ve devlet başkanı olarak Nur Muhammed Terakki getirildi. Sevr Devrimi adı verilen darbe düzenleyicileri, Terakki ve Hafızullah Amin, iktidara geldikten sonra bir dizi tartışmalı reforma imza attılar. Bunların en dikkat çekici olanları, kadınlara eşit haklar tanınması, evrensel eğitim sisteminin kabulü ve toprak reformu idi. İktidar ele geçirildikten kısa bir süre sonra, öncülüğünü Terakki ve Amin'in yaptığı Halkçılarla, Babrak Karmal'ın başını çektiği Perçemciler (bayrakçılar) arasında koltuk kavgası patlak verdi. Mücadeleden galip çıkan Halkçılar, Perçemci grubu partiden tasfiye ettiler. Perçemcilerin liderleri SSCB'ye ve Doğu Bloku ülkelerine sürgüne gönderildi.
Parti içindeki Halk-Perçem kavgası bittikten sonra, bu seferde Halk fraksiyonunun içinde, Terakki ve Amin arasında güç mücadelesi başladı. Bu mücadeleyi yitiren Terakki, Amin'in emriyle öldürüldü. Yapılan reformlar sebebiyle, ülkesinde pek popüler olmadığı gibi, Sovyet liderler de Amin'in yönetimine sıcak bakmıyordu. Terakki yönetimi zamanında başlayan, antikomünist isyan, Amin yönetiminde daha da kötüleşti. Amin'in CIA ajanı olduğunu iddia eden SSCB, 1979 Aralık ayında, Afganistan'a müdahale etti. Hafızullah Amin, Afgan hükûmetinden destek alan Sovyetler Birliği tarafından düzenlen bir suikastla öldürüldü. Hafuzullah Amin'in yerine, Babrak Karmal getirildi. 1979'dan 1986 yılına kadar devam eden Babrak Karmal devrine damgasını vuran olay, Sovyet-Afgan Savaşı idi. Savaşın neticesinde, çok sayıda sivil hayatını kaybedecek, milyonlarca Afgan, Pakistan ve İran'a mülteci olarak kaçmak zorunda kalacaktı. Yeni anayasa maddeleri Nisan 1980'de ilan edildi. ADHP üyesi olmayan birkaç kişinin de hükûmete girmesine izin verildi. Böylelikle, daha geniş bir tabandan, hükûmete destek sağlanmaya çalışılıyordu. Fakat izlediği politikalarla, savaşla altüst olan ülkeye barışı getirmekte yetersiz kalan Babrak Karmal, ADHP Genel Sekreterlik görevini 1986 yılında Muhammed Necibullah'a devretti.
Necibullah, ülkedeki muhalif güçlerle Millî Mutabakat arayışına girişti. 1987 yılında yeni anayasa yapıldı. Ardından 1988'de, Afgan mücahitler tarafından protesto edilen, parlamento seçimleri yapıldı. Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinden sonra, hükûmet ağır bir silahlı mukavemetle karşı karşıya kaldı. 1990 yılında, Afganistan'da büyük politik değişiklikler oldu. Ülkenin İslam cumhuriyeti olduğunu ilan eden bir yeni anayasa kabul edildi. Afganistan Demokratik Halk Partisi, isim değiştirerek, bugünde siyasi varlığını sürdürmekte olan Afganistan Vatan Partisi'ne dönüştü. Celalabad savaşında olduğu gibi, hükûmet, isyancılarla yaptığı savaşta kayda değer askeri başarılar elde ediyordu. Buna rağmen şiddetli bir silahlı muhalefetin varlığı, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durum, Halk fraksiyonunun 1990'da başarsız darbe girişimi, SSCB'nin dağılması gibi üst üste gelen olumsuzluklar sebebiyle, Necibullah hükûmeti, Nisan 1992'de yıkılacaktı.

1973-78 yılları arasında Afganistan Cumhuriyeti devlet başkanı Muhammed Davud Han, ADHP içindeki Perçem fraksiyonunun lideri Mir Ekber Hayber'in şüpheli ölümünden sonra, Sevr Devrimi ile sonuçlanacak olaylardan sonra görevinden uzaklaştırıldı. Halk fraksiyonunundan Hafızullah Amin, darbenin baş mimarıydı. Halkçıların lideri Nur Muhammed Terakki darbeden sonra, Afganistan Devrim Konseyi başkanı, devlet başkanlığı, başbakanlık ve parti genel sekreterliği görevlerine getirildi. Perçem fraksiyonu lideri Babrak Karmal Devrim Konseyi başkan yardımcılığı ve bakanlar konseyi başkan yardımcılığı görevlerine atandı. Darbe liderlerinden Amin, bakanlar konseyi başkan yardımcılığı ve dışişleri bakanlığı görevine getirilirken, Muhammed İslam Vatancar ise bakanlar konseyi başkan yardımlarından biri yapılmıştı. Karmal, Amin ve Vatancar'ın, aynı anda bakanlar konseyi başkan yardımcılığı görevini yürütmesi, beraberinde istikrarsızlığı da getirdi. Hükûmet içinde adeta üç farklı hükûmet daha vardı; Halk fraksiyonu Amin'i, Perçemçiler Karmal'ı ordudaki subaylar (ki bunların büyük kısmı Perçemciydi) ise Vatancar'ı destekliyordu.
Halkçı ve Perçemciler arasında ilk ayrılık, Halkçıların, ADHP Merkez Komitesine, Sevr Devrimi'ne katılan subayları getirmek istemesi üzerine patlak verdi. Önceden subayların parti yönetimine getirilmesine karşı çıkan Amin, bu tutumunu değiştirmiş, tam aksi bir tutum sergilemeye başladı. Nihayetinde Politbüro, askerlere yönetimde yer verdi. Bu mücadeleden galip çıkan Halkçılar, Perçemcileri, devrim dalgasını kullanarak, bunun nimetinden istifade eden ancak gerçek anlamda bu devrime katılmayan oportünistler olarak itham ediyordu. Bunun yanı sıra "Perçem" kelimesi aynı zamanda "hizipçilik" anlamına da geliyordu ve Terakki bunu ustalıkla kullanıyordu. Devrimden üç ay sonra, Merkez Komite toplantısında, Amin, Perçemcilere karşı üstünlük elde etti. Toplantı sonucu Halkçılar, Perçemcileri etkisiz bırakarak, Babrak Karmal'ı sürgüne göndererek, tüm karar alma süreçlerine ve politikaların belirlenmesinde tek söz sahibi haline geldiler. Sonrasında, Halkçılar tarafından, başını Karmal'ın çektiği bir Perçemci darbenin planlanmakta olduğu da ortaya çıkartılmıştı. Böyle bir darbe planının ortaya çıkması sonucu, Perçemcilere karşı büyük ve çabuk bir tasfiye hareketini de beraberinde getirdi. Ülke dışında bulunan Perçemci diplomatlar ülkeye geri çağırıldıysa da, çok azı bu çağrıya uyarak geri döndü. Babrak Karmal ve Muhammed Necibullah gibi politikacılar, bulundukları ülkede kaldı.
Terakki yönetimi süresince, çok da taraftar bulmayan bir toprak reformu yapıldı. Herhangi bir kamulaştırma bedeli ödenmeden, devlet tarafından arazilere el konuldu; bu reform ülkedeki kredi ve ticaret çarklarının işleyişinin bozulmasına yol açtı. Tarımsal ürün alanında büyük alım yapan aktörler, reformdan istifade eden köylülerden ürün alımını durdurdu. Satılamayan ürünler tarlalarda kaldı. Bu da tüm halkın hoşnutsuzluğunun artmasına sebep oldu. Uyguladığı politikaların hoşnutsuzluk yarattığını gören Terakki, uyguladığı politikaları değiştirmeye çalıştı. Afganistan'ın uzun tarihi boyunca, Afgan halkında, merkezi bir otoriteye karşı daima bir direnç görülmekteydi ve bu da uzun vadede Terakki'nin yönetiminin altının oyulmasında etkili olacaktı. Tüm bunların doğal sonucu olarak, ülke çapında etkili bir tarım reformu hayata geçirilemedi. Darbeden hemen aylar sonra, Terakki ve ADHP tarafından hayata geçirilen Marksist politikalar, hem Afgan kültürüyle, hem de kırsal kesimdeki köklü geleneklerle çatışıyordu. Kadınların politik yaşama katılmalarına izin verilmiş, kadınların rızaları dışında zorla evlendirilmelerinin önüne geçilmesi için yasal düzenleme yapılmıştı. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı Afgan halkı reformlara karşı çıktı ve günümüze kadar devam etmekte olan Afgan iç savaşı tetiklenmiş oldu.

Başlangıçta Amin ve Terakki ikilisi, yakın ilişki içindeydi, fakat kısa sürede bu ilişki bozuldu. İlk zamanlarda Terakki'yi parlatmaya ve onu ön plana çıkarmaya yardım eden Amin'in çabalarına rağmen kısa sürede bu propagandaya kendini kaptıran Terakki, sürekli olarak Amin'i ve onun tavsiyelerini göz ardı etmeye başlamıştı. Bu durum da, Amin'i içten içe yaralıyordu. Günden güne araları bozulan ikili, Ordu üzerinde hakimiyet kurmak için kavgaya tutuştu. 1979 Herat İsyanı'ndan sonra, Afganistan Demokratik Halk Partisi Politbürosu, Anavatan Yüksek Savunma Konseyi'ni kurdu. Konseyin başkanı olarak Terakki, yardımcılığına da Amin seçildi. Amin'in bu göreve getirilmesi ve Bakanlar Konseyi'nde sahip olduğu sandalye, onun siyasi açıdan sahip olduğu gücün göstergesi değildi. Zira yapılan anayasal reformlarla, Amin'in koltukları neredeyse tamamen etkisiz hale getirilmişti. Vatancar, Seyid Muhammed Gulabzoy, Şercan Mazdoryar ve Esadullah Serveri'den oluşan, Dörtlü Çete'nin liderliğinde, başarısız bir suikast girişiminde bulunuldu. Bu suikast girişimi, Amin'i Terakki'ye karşı eyleme geçmeye zorladı. Terakki, Havana gezisi sonrası görevinden alındı ve Amin'in emriyle öldürüldü.
Amin 104 gün sürecek kısa iktidarı boyunca, yönetimde kolektif liderlik ilkesini uygulamaya çalıştı. İktidarı ele geçirdiğinde "otokratik bir yönetime izin vermeyeceğine dair söz vermişti." Halkı yatıştırmak ve kendinden önceki dönemini kötülemek için, Terakki döneminde idam edilen 18,000 kişilik bir isim listesi yayınladı ve idamlardan Terakki'yi sorumlu tuttu. Terakki ve Amin döneminde tutuklananların sayısının, 17,000 ila 45,000 kişi arasında olduğu düşünülmektedir.
Amin Afgan halkı tarafından sevilen bir lider değildi. İktidarı döneminde komünist rejime karşı muhalefet arttı ve hükûmet kırsal kesimlerde hakimiyetini kaybetti. Sevr Devrimi'nden sonra 100,000 kişilik Afgan Ordusu, asker kaçakları yüzünden 50,000 ila 70,000 kişi civarına düşmüştü. ADHP'ye ve devlet yönetimine sızan KGB ajanları da, başlı başına ayı bir sorun teşkil ediyordu. Koltuğu günden güne tehlikeye giren Amin'in, SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinde sürgünde bulunan rakipleri de, onu devirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bir yandan Muhammed İslam Vatancar, Seyid Muhammed Gulabzoy ve Esadullah Serveri intikam planları yaparken, Perçemci lider Babrak Karmal da Amin'i devirmek için, Doğu Bloku'nun önde gelen

Afrika-Çin ilişkileri, Çin ile Afrika arasındaki tarihi, siyasi, ekonomik, askeri, sosyal ve kültürel bağlantıları kapsar.
Çin ile Afrika Kıtası'nın Antik Çağ'daki ilişkiler hakkında çok az bilgi mevcuttur, ancak erken dönem ticari bağların var olduğunu gösteren kanıtlar mevcuttur. Orta Çağ'da Çin ile Afrika Kıtası arasında çeşitli temasların yer aldığı biliniyor: 14. yüzyılda Faslı alim ve gezgin İbn Battuta Çin'in çeşitli yerleri gezdi, ve Somalili alim ve kâşif Mogadişulu Said, Çin'e ziyaret yaptı; 15. yüzyılda ise Ming Hanedanı'na ait Çinli amiral Zheng He, filosuyla beraber Somali sahilini yuvarlayarak Ajura İmparatorluğu'nu geçti ve Doğu Afrika sahilini ta Mozambik Kanalı'na kadar takip etti.
Çin Komünist Partisi'nin Çin İç Savaşı'nda zaferi elde etmesinden sonra, yani Mao Zedong Dönemi'nde, her iki bölge arasındaki çağdaş siyasi ve ekonomik ilişkiler başladı. 21. Yüzyıl'ın başından beri Çin, Afrika'yla gittikçe güçlenen ekonomik bağlar kurmuştur. Afrika'da ikamet eden yaklaşık bir milyon Çin vatandaşı var; 200.000 Afrikalının Çin'de çalıştığı da tahmin edilmektedir. Tek Çin politikası konusunda Afrika ülkeleri büyük çoğunlukla Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC)'ni tanımaktadır ve 2020 yılı itibarıyla Tayvan ("Çin Cumhuriyeti") ile diplomatik ilişkilerini halen muhafaza eden tek Afrika ülkesi Esvatini'dir.
1990'lar boyunca ÇHC ile Afrika arasındaki ticaret %700 oranında çoğaldı, ve Çin şu an Afrika'nın en büyük ticaret ortağıdır. Bu ilişkiyi güçlendirmek amacıyla Çin-Afrika Kooperasyon Forumu, resmî bir forum olarak 2000 yılı Ekim ayında kuruldu. Askeri ilişkiler konusunda ise 2017 yılında Çin, Cibuti'de Çin Ordusu'nun ilk denizaşırı askeri üssünü kurdu.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Afrika ile beraber bulunduğu gelişimsel taahütlerin altını çizmekte, ayrıca Çin ile Afrika'nın "gelişmekte olan ülkelerin kanuni hakların korunması ve Dünya'da yeni ve adil bir siyasi ve ekonomik düzenin kurulması için ortak çabalar"da bulunduklarını belirtti.

Aile planlaması; eşlerin istedikleri zamanda, istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları veya kişisel isteklerine ve ekonomik olanaklarına göre çocuk sayılarını belirlemesi ve doğum aralıklarını istedikleri şekilde gerçekleştirmelerini sağlamaya yönelik yapılan çalışmalar. Aile planlaması tarihte ilk kez 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında “ailelerin kendi büyüklüklerini belirleme özgürlüğü” bir hak olarak kabul edilmiştir Aile planlaması hizmeti 1978 yılında yayımlanan ve tüm dünya tarafından kabul edilen Temel Sağlık Hizmetleri Bildirgesinde temel bir sağlık hizmeti olarak belirtilmiştir. 1994 yılında Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansında kadının aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi sahibi olma ve bu yöntemlere ulaşabilme hakkı olduğu savunulmuştur Aile planlaması (doğum kontrolü) yöntemleri kısaca geleneksel ve modern yöntemler olarak iki ana başlıkta incelenebilir.
Geleneksel yöntemler çok uzun yıllardır kullanılan ve daha çok az gelişmiş toplumlarda kullanılmaktadır. Modern yöntemler ise teknolojinin gelişmesi ve ucuzlamasıyla günden güne daha sık kullanılmaya başlanan yöntemlerdir. Söz konusu modern yöntemlerin bazıları şunlardır:

Hormonal yöntemler
Kombine oral kontraseptifler (Hap)
Enjekte edilen kontraseptifler (İğne)
Vajinal halkalar
Minihaplar
Post koital haplar (Ertesi gün hapı)
Deri altı kapsüller (implantlar)
Rahim içi araçlar (RİA)
Bakırlı rahim içi araçlar
Hormonlu rahim içi araçlar
Bariyer yöntemler
Kondom (kadın kondomu, erkek kondomu)
Sperm öldürücüler
Diyafram
Cerrahi Yöntemler
Tüp ligasyonu (Kadında tüplerin bağlanması)
Vazektomi (Erkekte tohum kanallarının bağlanması)

Doğum kontrolü
Nüfus planlaması

Bursa Sağlık Müdürlüğü - Aile Planlaması Nedir?

Türkiye Aile Planlaması Derneği

Alibaba Grup veya Alibaba.com olarak da bilinen Alibaba Group Holding Limited, e-ticaret, perakende, internet ve teknoloji alanlarında faaliyet gösteren çokuluslu bir Çin teknoloji şirketidir. 28 Haziran 1999'da Çin'in Zhejiang eyaletinin Hangzhou şehrinde kurulmuştur. Web portalları aracılığıyla tüketiciden tüketiciye (C2C), işletmeden tüketiciye satış (B2C) ve işletmeden işletmeye (B2B) satış hizmetleri sunmaktadır. Bunların yanında elektronik ödeme hizmetleri, alışveriş arama motorları ve bulut bilişim hizmetleri de vardır.
Alibaba 19 Eylül 2014 tarihinde New York borsasında 21,8 milyar dolar ile dünyanın en büyük halka arzlarından birisini gerçekleştirdi. Halka arz sonrası piyasa değeri 231 milyar dolara ulaştı. Forbes Global 2000 listesinde 2020 yılı halka açık şirketler arasında 31. sırada yer aldı. Ocak 2018'de rakibi Tencent'in ardından değeri 500 milyar doları aşan ikinci Asya şirketi oldu. 2020 yılı itibarıyla dünyanın en yüksek altıncı marka değerlemesine sahiptir.

Şirketin adı, evrensel olarak bilinirliği sebebiyle Ali Baba ve Kırk Haramiler masalından gelmektedir. Şirketin kurucularından Jack Ma, bir söyleşisinde ismin hikâyesini şöyle açıkladı:

Bir gün San Francisco'da bir kafedeydim ve Alibaba'nın iyi bir isim olduğunu düşünüyordum. Sonra bir garson geldi ve ona "Alibaba'yı biliyor musun?" dedim. "Evet" dedi. "Onun hakkında ne biliyorsun?" dedim ve "Açıl susam, açıl" dedi. Ben de "İşte bu! İsim bu olmalı" dedim. Sonra sokağa çıktım ve 30 kişi daha bulup onlara da "Alibaba'yı biliyor musunuz?" diye sordum. Hindistan'dan, Almanya'dan, Tokyo'dan ve Çin'den insanlar... Hepsi de Alibaba'yı biliyordu. Açıl susam, açıl. 40 hâramiler. Alibaba bir hârami değil. Alibaba nazik, akıllı bir iş insanı ve köye yardım etti. Yani... hecelemesi kolay ve dünya çapında biliniyor. Alibaba küçük ve orta ölçekli şirketler için "açıl susam, açıl" idi. Birinin bizimle evlenmek istemesi ihtimaline karşı "Alimama" adını da tescil ettirdik!

Jack Ma, 28 Haziran 1999'da Çin'in Hangzhou şehrindeki kendine ait apartman dairesinde arkadaşları ve öğrencilerden oluşan 17 kişilik ekiple birlikte Alibaba.com'u kurdu. Ekim 1999'da Goldman Sachs ve SoftBank'tan toplam 25 milyon ABD Doları tutarında yatırım aldı. Şirket, kurulduğu tarihten ancak üç yıl sonra kâr etmeye başladı. Ma, 2003 yılında küresel e-ticaret sistemini geliştirmek adına Taobao, Alipay, Alimama.com ve Lynx'i kurdu.
Yahoo! 2005 yılında 1 milyar $'a şirketin %40 hissesini satın aldı ve bu yatırım ile sadece Alibaba'nın halka arzından bile 10 milyar $ kazandı.
2017 yılında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi ile birlikte 2028 yılına kadar Olimpiyat Oyunları'na resmi sponsorluk anlaşması yaptıklarını duyurdular.

Alibaba Cloud
AliExpress
AliMusic
AliOS
Alipay
AliGenie
Taobao
Tmall
Tmall Genie
Xuexi Qiangguo

Amazon China
Alibaba Pictures
Amblin Partners
Amblin Entertainment
Amblin Television
DreamWorks Pictures
Ant Group
Telenor
Touch 'n Go eWallet
AutoNavi
Inkstone News
Hellobike
DingTalk
Cainiao
Daraz
Ele.me
Heyi Pictures
Lazada Group
Shenma
South China Morning Post
Tudou
UCWeb
UC Browser
World Electronic Sports Games
Youku
Alibaba Vakfı
Hupan Üniversitesi

Alipay ya da Çince ismiyle Zhifubao (Çince (basitleştirilmiş): 支付宝; Çince (geleneksel): 支付寶; pinyin: Zhīfùbǎo) üçüncü parti mobil ve çevrimiçi ödeme platformudur. Şubat 2004 ayında Çin Hangzhou şehrinde Alibaba Group ve bunun kurucusu Jack Ma tarafından kuruldu. 2015 yılında Alipay'ın genel merkezi Şanghay-Pudong semtine taşındı, ancak Alipay'in ana şirketi Ant Financial'ın merkezi henüz yine Hangzhou'dadır.
2013 yılında Alipay, Dünya'nın en büyük mobil ödeme platformu olarak PayPal'i aştı. 31 Mart 2018 tarihi itibarıyla Alipay kullanıcılarının sayısı 870 milyona ulaşmış durumdadır. Dünya'nın en büyük mobil ödeme servis organizasyonu ve en büyük ikinci ödeme servis organizasyonudur. 2018 yılı dördüncü çeyrek istatistiklerine göre Alipay, Çin anakarasındaki üçüncü taraf ödeme pazarının %55,32'sini oluşturur, bu sayı da çoğalmaya devam etmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Alipay ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmî web sitesi17 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)
Resmî web sitesi28 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Uluslararası, İngilizce)
Resmî web sitesi 29 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ("Global Business" sitesi)
AlipayHK 27 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Alipay'in Hong Kong versiyonu)

Alsas-Loren Sovyet Cumhuriyeti, 1918-1919 Alman Devrimi sırasında, daha önce Fransa-Prusya Savaşı sırasında Almanya'nın eline geçen Alsas-Loren'de 10 Kasım 1918 tarihinde ilan edilen, ancak aynı ay içinde yıkılan Marksist devlettir.
I. Dünya Savaşı sırasında Rusya'da Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu devrimden etkilenen Almanya'da ise ilk ayaklanma Kiel'deki denizcilerdi. Bundan sonra 1918-1919 Alman Devrimi başladı. Bu devrimin etkileri Alsas-Loren'de de hissedildi.
8 Kasım gününde burada Almanya'nın diğer bölgelerde meydana gelen işçi hareketleri yayınlandı. Bunun üzerine bu hareketlerden etkilenen binlerce işçi, köylü ve aydın Strazburg'da bulunan Kleber meydanında yürüdü. Bu sırada eylemciler tren istasyonunda ordu tarafından saldırıya uğradı. Bu saldırı sonucunda 1 eylemci öldürüldü. Ancak bu saldırı eylemcileri korkutmadı ve Strazburg'da konsey kurularak kentin kontrolü ele geçirildi.
Strazburg'da meydana gelen devrim hareketi bütün Alsas-Loren'e sardı. Haguenau, Mulhouse, Sélestat, Colmar, Metz ve diğer şehirlerde Sovyet Hükûmeti kuruldu. kurulan Sovyet Hükûmetleri'nde af ve basın özgürlüğü ilan edildi. İşçiler daha yüksek ücret talebiyle greve gitti. Artık bütün Alsas-Loren'de katedraller de dahil olmak üzere birçok yerde kızıl bayrak dalgalanıyordu.
Bütün bunlar işçi devrimin başarıya ulaşacağı inancına sahip olunmuştu. Ancak aynı İkinci Enternasyonal'de hizipçilik yapan Sosyal Demokratlar burada da aynısını yaptı. Sosyal Demokrat Parti'nin Strazburg lideri Jacques Peirotes, Fransızları buraya davet etti. Bununla birlikte Henri Gouraud komutasındaki Fransız birlikleri 22 Kasım 1918 tarihinde Strazburg banliyölerine girdi, grev zorla sonlandırıldı ve direnenler tutuklandı. Böylece devlet yıkılmış oldu.

Alçak Dünya Yörüngesi (ADY), Dünya'nın etrafında (Yörünge süresi 88 dakika olan) 160 km (99 mi) yüksekliğinden (Yörünge süresi 127 dakika olan) 2000 km (1200 mi) yüksekliğine kadar olan aralığa denk gelen bir yörüngedir. 160 km yüksekliğin altındaki nesneler çok hızlı bir şekilde yörüngesel çöküşe ve irtifa kaybına maruz kalırlar. Alçak Dünya yörüngesinde dengeli bir konum elde edebilmek için gerekli olan hız 7.8 km/s değerindedir ancak yörüngenin yüksekliğinin artmasıyla dengeli konum için gerekli bu hızın miktarı azalmaktadır.
Apollo projesindeki Ay uçuşlarındaki istisnaî durum dışında şimdiye kadarki tüm insanlı uzay uçuşları ya Alçak Dünya yörüngesinde ya da yörünge-altı uzay uçuşu (İng:Sub-orbital spaceflight) olarak gerçekleştirildi. ADY içinde gerçekleşen uzay uçuşları içerisindeki irtifa rekoru 1.374,1 km ile Gemini 11'nindir. Günümüze kadarki tüm insanlı uzay istasyonları ve yapay uyduların büyük çoğunluğu ADY içerisinde konumlandırılmıştır.

ADY'deki nesneler yörünge yüksekliğine bağlı olarak termosfer (yaklaşık 80–500 km) veya ekzosferdeki (yaklaşık 500 km ve üzeri) gaz formundaki atmosferik sürükleme ile karşılaşırlar. Alçak Dünya yörüngesi, Dünya çevresinde atmosfer ile Van Allen radyasyon kuşağı iç bölgesi arasındaki yörüngedir. Yapay uydular için ADY yüksekliği genellikle 300 km'den daha az değildir çünkü daha az yüksekliklerde atmosferik sürüklenmeye karşı yörüngeyi sabitlemek fazladan yakıt harcanması gerekeceğinden uygun olmaz.
Alçak Dünya yörüngesinde dengeli bir konum elde edebilmek için gerekli olan hız 7.8 km/s değerindedir ancak yörüngenin yüksekliğinin artmasıyla dengeli konum için gerekli bu hızın miktarı azalır. Örneğin 200 km yükseklikteki dairesel bir yörünge için gerekli hız 7.79 km/s ve 1500 km yükseklikteki dairesel bir yörünge için gerekli hız 7.12 km/s olarak hesaplanır. Alçak Dünya yörüngesine erişmek için gerekli olan delta-v (hız değişimi) 9.4 km/s civarında başlar. ADY yörünge hızı olan 7.8 km/s (28,080 km/h) değerine ulaşmak için gerekli olan, fırlatma aracının delta-v değerinde Atmosferik ve yer-çekimi kaynaklı sürüklenme sebebiyle 1.5–2.0 km/s kadar artış olur.

Ekvatoral alçak Dünya yörüngeleri (EADY- İng: ELEO) ADY'nin alt kümesidir. Ekvator ile aralarında çok düşük eğim bulunan bu yörüngeler, çok hızlı tekrar-ziyaret sürelerine olanak tanır ve en az delta-v gereksinimlerine (Örn:yakıt harcaması) sahiptir. Ekvator ile aralarında çok yüksek eğim açısı bulunan yörüngelere genellikle kutup yörüngesi denir.
Daha yüksek yörüngeler arasında Orta Dünya yörüngesi (ODY) ve daha da yukarıda olan Yer sabit yörünge/Jeostatik Yörünge (YSY/JSY) vardır. ADY'nin yukarısındaki yörüngelerde elektronik bileşenlerde, yoğun radyasyon ve elektrik-yükü birikmesi sonucunda erken arıza olabilir.

Yerçekimi nedeniyle Dünya'nın ADY'deki nesneler üzerindeki çekimi dünya yüzeyindeki çekiminden çok da az olmamasına rağmen, bu yörüngedeki insanlar ve nesneler serbest düşüşte olduklarından dolayı ağırlıksızlığı yaşarlar.
Alçak Dünya yörüngesi yapay uydu konumlandırmanın en kolayı ve en ucuzudur. Geniş bant aralığı ve az iletişim gecikme süresi (gecikme süresi- İng: latency) vardır ama ADY'deki yapay uydular dünyadaki herhangi bir noktadan her zaman görünür değildir.

Uluslararası Uzay İstasyonu, yaklaşık 400 km (250 mi) ila 420 km (260 mi) arasında bir ADY'de Dünya yüzeyinin üzerindedir, ve yörüngesel bozulma nedeniyle yılda birkaç kez yeniden takviye yapılması gerekir.
Iridium telefon sisteminin de bulunduğu bazı iletişim uyduları ADY'yi kullanır. Iridium telekom uyduları yaklaşık 780 kilometre (480 mi) yörüngededir.
Uzaktan algılama uyduları olarak da bilinen casus uydular ve diğer Dünya görüntüleme uyduları da dahil olmak üzere Dünya gözlem uyduları, Dünya'ya daha yakın olarak daha net yüzeyini görebildikleri için ADY'ni kullanır. Yapay uyduların çoğu ADY'ye yerleştirilmiştir.
Uydular ayrıca yaklaşık 800 km (500 mi) yükseklikte ve kutup eğimine yakın Güneşle eşzamanlı ADY yörüngeleri aracılığıyla aşağıdaki yüzeyin tutarlı aydınlatmasından da yararlanabilir. Envisat (2002–2012) bunlara bir örnektir.
ADY içerisinde konumlandırılan yapay uyduların çoğu yörüngede Dünya etrafındaki bir tam dönüşü yaklaşık 90 dakikada tamamlar.

ADY'ye yapay uyduları yerleştirmek için daha az enerji gerektiğinden ve ADY uydularının iyi iletişim için daha az güçlü yükselticilere gerek duyduğundan ADY hala pek çok iletişim uygulamasında kullanılır.
ADY yörüngeleri yer-sabit türünde olmadıklarından devamlı kapsama sağlanabilmesi yapay uydu ağı (İng: Satellite constellation) gerekir. Pek çok iletişim uydusunun çalışabilmesi için yer sabit yörünge türündeki yörüngelerde olmaları ve Dünya ile aynı açısal hızda hareket etmeleri gerekir.

Hubble Uzay Teleskobu Dünya'nın yaklaşık 540 km (340 mi) üzerinde yörüngede döner.
Çin Tiangong uzay istasyonu, 2021 yılının Nisan ayında fırlatıldı ve halen yaklaşık 340 kilometre (210 mi) ile 450 kilometre (280 mi) arasında yörüngede dönmektedir.
Kurguda
2001: Bir Uzay Destanı filminde, Dünya'nın geçiş istasyonu ("Uzay İstasyonu V") "Dünya'nın 300 km yukarısı yörüngedeydi."

Çin Tiangong 1 istasyonu 2018'de yörüngeden ayrılana kadar yaklaşık 355 kilometre (221 mi), yörüngedeydi.
Çin Tiangong-2 istasyonu, 2019'da yörüngeden ayrılana kadar yaklaşık 370 km (230 mi) yörüngedeydi.
Dünyanın yerçekimi alanını en yüksek hassasiyette ölçmek için (İng:GOCE (Türkçe:Yerçekimi Alanı ve Kararlı Durum Okyanus Sirkülasyonu Kaşifi) gibi gravimetri görevleri için yaklaşık 255 km (158 mi)'de yörüngede döndü.
Görev ömrü, atmosferik sürüklenme nedeniyle sınırlıydı. GRACE ve GRACE-FO, yaklaşık 500 km (310 mi)'de yörüngede dönüyordu.

ADY ortamı, nesnelerin uzaya fırlatılışı çoğaldığından, uzaydaki enkazlarla ve teknolojik çöplerle dolmaya başlamıştır. Bu durum geçtiğimiz yıllarda sürekli artan bir endişeye sebep olmuştur, çünkü yörüngesel hızlardaki çarpışmalar kolayca çok tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Ayrıca çarpışmalar bu sırada daha çok uzay enkazı oluşturup Kessler Etkisi olarak da bilinen bir çeşit domino etkisine sebep olur. Birleşik Devletler İzlemsel Komutanlığının (İng:United States Strategic Command) bir parçası olan Ortak Uzay Operasyonları Merkezi (İng:Joint Space Operations Center), halen ADY'de bulunan 10 cm'den büyük 8500'den fazla nesneyi izlemektedir. Ancak sınırlı bir Arecibo Gözlemevi çalışması 2mm'den büyük olan nesnelerin sayısının yaklaşık olarak 1 milyon'dan fazla olabileceğini, bunların çoğunluğunun Dünya yüzeyindeki gözlemevleri tarafından gözlenemeyecek kadar küçük olduğunu belirtmiştir.

Aquarius (roket)

Dairesel yörünge
Eliptik yörünge
Orta Dünya yörüngesi
Uluslararası Uzay İstasyonu
Yörüngeler listesi

Birleşik Devletler Kongresi (İngilizce: United States Congress), Birleşik Devletler federal hükûmetinin iki meclisli yasama organıdır ve iki bölümden oluşur: Temsilciler Meclisi ve Senato. 435 temsilci ve 100 senatör olmak üzere toplam 535 üyeden oluşur. Toplam sayısı 435 olan Temsilciler Meclisi üyeleri dar bölge sistemiyle iki yıllığına seçilirler.
Temsilciler Meclisi sandalyeleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin her 10 yılda bir yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre eyaletlere paylaştırılır. Her 10 yılda bir nüfusu artan veya azalan eyaletlerin temsilcilerinin sayısının artması veya azalması mümkündür. Ancak en az nüfuslu olan eyaletlerin bile en az bir temsilci hakkı vardır. ABD Senatosu, ABD'nin 50 eyaletinin her birinden seçilen 2 (eşit sayıda) senatörden gelen toplam 100 üyeden oluşur. ABD Senatosunun üçte biri her 2 yılda bir yapılan seçimlerle yenilenir. Üyeler genellikle Cumhuriyetçi Parti veya Demokrat Partiden oluşur. Nadiren üçüncü parti veya bağımsız senatörler vardır. Her senatörün bir sonraki seçime kadar olan görev süresi 6 yıldır.
ABD Kongresi'ne seçilen ilk Müslüman ise Keith Ellison olmuştur.

Birinci Kıta Kongresinde Kuzey Amerika'nın on üç kolonisinden on iki temsilci bir araya geldi. 4 Temmuz 1776'da İkinci Kıta Kongresi, yeni ulustan "Amerika Birleşik Devletleri" olarak söz ederek Bağımsızlık Bildirgesi'ni kabul etti. 1781'deki Konfederasyon Maddeleri, her eyaletin çoğu karar üzerinde veto hakkı olduğu eyaletler arasında eşit temsilli Tek Meclisli organ olan Konfederasyon Kongresi'ni kurdu. Kongrenin yürütme yetkisi vardı ama yasama yetkisi yoktu ve federal yargı deniz kuvvetleriyle sınırlıydı ve vergi toplama, ticareti düzenleme veya yasaları uygulama yetkisinden yoksundu.
Hükûmetin güçsüzlüğü iki meclisli Kongre ile değiştirilmiş bir anayasa öneren 1787 Sözleşmesi'ne yol açtı.
Küçük eyaletler, her eyalet için eşit temsili savundular. İki  meclisli yapı, eyalet hükûmetlerinde iyi işlev gördü. Connecticut Uzlaşması adlı bir uzlaşma planı, Nüfusa göre seçilen temsilciler (daha büyük eyaletlerin yararına) ve eyalet hükûmetleri tarafından seçilen tam olarak iki senatörün (daha küçük eyaletlerin yararına) olduğu bir uzlaşma planı olarak kabul edildi. Onaylanan anayasa, birbiriyle örtüşen iki güç merkezli bir federal yapı yarattı, böylece her vatandaş "birey olarak" eyalet hükûmetinin ve ulusal hükûmetin yetkilerine tabi oldu. Gücün kötüye kullanılmasına karşı korunmak için hükûmetin yürütme, yasama ve yargı organlarının her birinin ayrı bir yetki alanı vardı ve güçler ayrılığı ilkesine göre diğer organları denetleyebiliyordu. Ayrıca iki ayrı meclis olduğundan yasama organında kontroller ve dengeler vardı. Yeni hükûmet 1789'da faaliyete geçti.
Siyaset bilimcisi Julian E. Zelizer "oluşturucu dönem" (1780'ler-1820'ler), "partizan dönemi" (1830'lar-1900'ler), "komite dönemi" (1910'lar-1960'lar) ve "çağdaş dönem" (1970-günümüz) olarak örtüşen dört Kongre dönemi olduğunu öne sürdü.

Federalistler ve anti-federalistler siyasi partilerin telaffuz edilmesiyle ilk yıllarda iktidar için itişip kakıştı. Anayasanın ve Haklar Bildirisi'nin kabul edilmesiyle federalizm karşıtı hareket tükendi. Bazı aktivistler, James Madison ve Thomas Jefferson'ın Hazine Bakanı Alexander Hamilton'ın politikalarına karşı çıkmak için 1790-1791 yıllarında oluşturdukları İdare Karşıtı Parti'ye katıldı; kısa sürede Demokratik-Cumhuriyetçi Parti veya Jeffersoncu Cumhuriyetçi Parti oldu ve Birinci Parti Sistemi dönemini başlattı. Thomas Jefferson'ın başkanlığına seçilmesi 1800'de taraflar arasında barışçıl bir güç geçişi oldu. Yüksek Mahkeme 4. başkanı John Marshall, 1803'teki dönüm noktası niteliğindeki Marbury - Madison davasında hukukta adli inceleme ilkesini tesis ederek Yüksek Mahkeme'ye Kongre mevzuatını hükümsüz kılma yetkisi verdi.

Bu yıllara siyasi partilerin gücünün artması damga vurdu. Dönüm noktası olayı, kölelik sorununu çözen ve ulusu federal otorite altında birleştiren ancak eyalet haklarının gücünü zayıflatan İç Savaş idi. Yaldızlı Çağ (1877–1901), Kongre'nin Cumhuriyetçi hakimiyetiyle damga vurdu. Bu süre zarfında, özellikle etkili lobilerin demiryolu sübvansiyonlarını ve yün tarifelerini savunduğu Başkan Ulysses S. Grant'ın yönetimi sırasında, lobi faaliyetleri daha yoğunlaştı. Göç ve yüksek doğum oranları yurttaş sayısını artırdı ve ülke hızla büyüdü. İlerici Dönem, Kongre'nin her iki kanadında da güçlü parti liderliği ve reform çağrıları ile nitelendi; reformcular bazen lobicilerin siyaseti yozlaştırdığını söylediler. Meclis Başkanı'nın konumu, 1890'da Thomas Reed ve Joseph Gurney Cannon gibi liderlerle son derece güçlendi. Senato, yarım düzine erkek tarafından etkili bir şekilde kontrol ediliyordu.

Uzun süredir Kongre üyelerinin giderek daha fazla güç kazandığı bir kıdem sistemi, her iki partinin politikacılarını uzun vadeli arayışlara teşvik etti. Komite başkanları, 1970'lerdeki reformlara kadar her iki mecliste de etkili olmaya devam etti.
Önemli yapısal değişiklikler arasında, 8 Nisan 1913'te onaylanan Onyedinci Değişiklik uyarınca senatörlerin doğrudan halk tarafından seçilmesi yer alır.
Yüksek Mahkeme, Anayasa'nın ticaret maddesine dayanan kararlar Kongre'nin ekonomiyi düzenleme yetkisini artırdı. Senatörlerin halk tarafından seçilmesinin bir etkisi, Meclis ve Senato arasındaki seçmenlerle olan bağları arasındaki farkı azaltmaktı. Topal ördek Yirminci Değişiklik uyarınca yapılan reformlar, mağlup ve emekli olan Kongre üyelerinin hesap verebilirlikten yoksun olmalarına rağmen nüfuz kullanma gücünü azalttı.
Büyük Buhran, Başkan Franklin Roosevelt'i ve Demokratların güçlü kontrolünü ve tarihi Yeni Düzen politikalarını başlattı. Roosevelt'in 1932'deki seçimi, hükûmet gücünün yürütme organına doğru kaymasına işaret etti. 
Çok sayıda New Deal girişimi Kongre yerine Beyaz Saray'dan başlatıldı. Başkan Roosevelt, İcra Şubesi personelini dostane Senato komitelerinde özel görev vererek Kongre'deki gündemini zorladı (bu uygulama, 1946 Yasama Yeniden Düzenleme Yasası ile sona erdi). Demokrat Parti yıllarca Kongre'nin her iki meclisini de kontrol etti. 
Bu süre zarfında, Cumhuriyetçiler ve muhafazakar güneyli Demokratlar Muhafazakar Koalisyon oluşturdular. Demokratlar II. Dünya Savaşı sırasında Kongre'nin kontrolünü elinde tuttu. Kongre, kısmen daimi Kongre komitelerinin sayısını azaltarak, savaş sonrası dönemde verimlilikle mücadele etti. Bu yıllarda siyasi güç Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında değişse de, Güney Demokratlar birçok etkili komitede güçlü bir güç haline geldi. Uzay uçuşu ve atom enerjisi politikası gibi daha karmaşık konular daha fazla uzmanlık gerektiriyordu. Senatör Joseph McCarthy, İkinci Kızıl Korku sırasında komünizm korkusunu kullandı ve televizyonda oturumlar düzenledi. 1960 yılında, Demokrat aday John F. Kennedy az farkla başkanlığı kazandı ve güç, 1994 yılına kadar Kongre'nin her iki kanadına da hakim olan Demokratların eline geçti.

Kongre, yoksulluk ve açlıkla mücadele için Johnson'un "Büyük Toplum" programını yürürlüğe koydu. Watergate skandalı başkanlık suçlarını ve örtbasları araştıran uykudaki Kongre'yi uyandırdı. Siyaset bilimci Bruce J. Schulman, skandalın hükûmetin kolları arasındaki ilişkileri "önemli ölçüde yeniden şekillendirdiğini" öne sürdü. Özellikle 1994'ten sonra partizanlık geri döndü. Bir analist partizan iç çatışmayı Eğitim Kurulu gibi toplantı odalarında toplantıya katılanların cesaretini kıran zayıf Kongre çoğunluğuna bağladı. Kongre yetkisini yeniden savunmaya başladı.
Lobicilik, 1971'deki Federal seçim kampanya yasasına rağmen önemli bir faktör oldu. Siyasi eylem komiteleri veya PAC'ler  (ing: Political Action Committee), Soft Money (tr: yumuşak para) katkıları gibi yollarla Kongre adaylarına önemli bağışlarda bulunabilirdi. Yumuşak para fonları adaylar için belirli kampanyalara verilmese de, para genellikle adaylara dolaylı yoldan çıkar sağladı ve adayların yeniden seçilmesine yardım etti. 2002 İki Partili Kampanya Reformu Yasası gibi reformlar kampanya bağışlarını sınırladı ama “yumuşak para” katkısını sınırlamadı. Bir kaynak, 1974'te değiştirilen Watergate sonrası yasaların, "bireylerin adayları desteklemek için bir araya gelmelerini sağladıklarından" "meşrulaştırılmış PAC'ler" yerine "zengin katkıda bulunanların etkisini ve ödemeleri sona erdirmeyi" amaçladığını öne sürer. 1974'ten 1984'e kadar PAC'lerin sayısı 608'den 3.803'e ve bağışlar 12.5 milyon dolardan 120 milyona çıktı. PAC'ın Kongre'deki etkisine ilişkin endişeler arttı. 2009'da avukatlar, elektrikçiler ve emlak komisyoncuları da dahil olmak üzere 4.600 işletme, işçi ve özel çıkar PAC'si vardı. 2007'den 2008'e kadar 175 Kongre üyesi PAC'lerden "kampanya paralarının yarısını veya daha fazlasını" aldı.
1970'ten 2009'a kadar Meclis, 1970'te Porto Riko'nun yerleşik komiserinin komitelerinde temsil edilmeye başlayarak, ABD vatandaşlarını eyalet dışı alanlarda temsil eden yetkileri ve ayrıcalıklarının yanı sıra delegeleri artırdı. 1971'de Columbia Bölgesi için bir delege yetkilendirildi ve 1972'de ABD Virjin Adaları ve Guam için yeni delege pozisyonları oluşturuldu. 1978'de Amerikan Samoası için ek bir delege atandı. Kuzey Mariana Adaları Topluluğu için bir başka delege 2009'da işe başladı. Kongre'nin bu altı üyesi, yasa tasarılarını ve kararları vermek için taban ayrıcalıkları vardır ve son Kongrelerde daimi ve seçilmiş komitelerde, parti kurultaylarında ve Senato ile ortak konferanslarda oy kullanırlar. Capitol Hill ofisleri, personeli ve dört askeri akademiden her birine iki yıllık atamaları vardır. Kongre, Meclis Genel Komitesi oylarını onayladığında oyları anayasal olsa da, son Kongreler buna izin vermedi ve Meclis, Temsilciler Meclisi olarak toplanırken oy kullanamazlar.

ABD Kongresinin Temsilciler ve Senato olarak iki yasama meclisi vardır. Kongre, işi farklı alanlarda uzmanlaşmış ayrı komitelere bölerek ulusal mevzuat yazımını yönetir. Bazı Kongre üyeleri, meslektaşları tarafından bu komitelerin görevlileri olarak seçilir. Kongre'nin kendisine bilgi sağlamaya yardımcı olması için Devlet Sorumlul

Amur (Rusça: Аму́р, Çince: 黑龙江/黑龍江; anlam: Kara Ejder ırmağı, Mançuca:  薩哈連烏拉 Sahaliyan Ula; anlam: Kara Su, Moğolca: Хара-Мурэн; anlam: Kara Irmak), dünyanın en uzun dokuzuncu nehridir. Uzunluğu 2874 km olup, Argun kolu ile birlikte uzunluğu 4444 km'yi bulur. Havzası 1.843.000 kilometrekaredir. Japon Denizi ile Obiotsk Denizlerini birleştiren Tatar Boğazı'ndan Büyük Okyanus'a dökülür. Uzakdoğu Rusya ile Çin'in Mançurya bölgesi arasındaki doğal sınırdır. Bölgede muson iklimi görülür. Kışın Sibirya'dan esen soğuk rüzgarlar nedeniyle altı ayda bir donar. Donma sırasında ulaşımda yer almaz. Yazları bol suyla çoşar ve ulaşımda bölge halkına kolaylık sağlar. Amur Nehri balık türünden zengindir. Bölgede 25'ten fazla balık tesisi bulunmaktadır. Hidroelektrik santralleri için uygun bir ortama sahip olsa bile fazla baraj bulunmamaktadır.
Çin ile Rusya'nın doğal sınırını oluşturması bakımından önemlidir.

Dünyanın en uzun nehirleri

An Luşan İsyanı, Çin'de Tang Hanedanı döneminde, 16 Aralık 755'ten 17 Şubat 769'a kadar sürmüş, büyük toplumsal kargaşa ve huzursuzluk ortamına neden olan ayaklanma
General An Luşan'ın Kuzey Çin'de kendi imparatorluğunu ilan etmesiyle başladı. An Luşan Yan Hanedanlığını kurarak ayaklanmayı ilan etti. Onun kendi oğlu tarafından öldürülmesiyle vekili ve yol arkadaşı Shi Sming ve oğlu mücadelesini devraldı ve devam ettirdiler.
İsyan üç Tang imparatoru döneminde devam etti. Tang hanedanına sadık aileler ve onların karşısında yer alan aileler ile isyan büyüdü. An Luşan Arap, Göktürk ve Sogdluları da etkileyerek kendi saflarına çekti.
İsyan sonrası büyük bir kargaşaya, dev kayıplara ve geniş bir sahada yıkıma neden oldu. Tang Hanedanı zayıfladı ve batı Çin üzerindeki hakimiyetini kaybetti.
742 yılı başlarında, Asya 13 yıl süren bir kaos dönemindeydi. Bölgedeki imparatorlar büyük ayaklanma, devrim, hanedan değişikleriyle çalkalanıyordu. Bu yılda doğu steplerinde Türk-Sogd etkisiyle 744 yılında Uygur Kağanlığı kuruldu. Bu İpek Yolunu kullanan tacirler ve gezginler aracılığıyla samimi ilişkiler arttı. Abbasiler Horasan'da başlattıkları isyan sonucunda Emeviler'e son vermiş ve Abbasi Halifeliğini kurmuşlardı.
Batıda genişlemek isteyen Tang hanedanlığı müslüman Araplar ve Karluk Türkleriyle Talas Muharebesi'ne girmiş ve muharebeyi kaybetmişti. Bu arada güneyde Nanzo Krallığına karşı yapılan sefer etkisiz olmuştu. Aynı zamanlarda Tibet üzerine yapılan sefer görece daha başarılı olmuştu, bu sefer ile Tibetlilerin orta Asya toprakları ele geçirildi. 755 yılında Tibet imparatorunun suikasta uğramasıyla Tang imparatorluğu zaferini sağlamlaştırdı. Bu arada Türk bir general imparatorluk içerisinde güçlü bir pozisyona gelmişti.

An Luşan kesin olmamakla birlikte Sogdlu bir baba ve Türk bir annenin çocuğuydu, Çin'de kısa sürede saygıdeğer bir yönetici durumuna geldi. Altın ve gümüşten yapılma lüks bir evde ikamet ederdi. İmparator Huanzong tarafından üç garnizonun komutanlığına getirildi ve Sarı Nehir'in kuzeyinde alanın tümü sorumluluğuna verildi. İsyan, imparator Xuanzong'un son dönemlerinde başlamış ve Suzong ile Daizong zamanında devam etmiş ve Daizong döneminde sona ermiştir.

755 yılı sonlarında An Luşan ayaklandı. Ordusu ile Pekin yakınlarından harekete geçti. Yol boyunca, An Luşan yerel yöneticileri itaat altına alarak ilerledi. Daha fazla insan ona katıldı ve isyan genişledi. Büyük Kanal yönünde süratle ilerleyerek Luoyang şehrini aldı. Burada Tang güçlerini bozguna uğrattılar. Luşan kendisini Yan Hanedanlığı'nın imparatoru ilan edildi. Batı şehirlerini zaptettikten sonra güney Çin'e dayandı.

756 yılının baharında gerçekleşen Yong ki muharebesi korkunçtu. Yan kuvvetleri 20.000 kayıp verdiler ve fiyasko ile sonuçlanan bir ilerleme harekâtı yaptılar ancak başarılı olmadılar ve bu bölge Tang kuvvetlerinin kontrolüne geçti. Bu Yan güçlerinin güney Çin'i ele geçirmesini engelledi. Yan ordusu burada kontrolü sağlayamadı ve üç ay sürece Suiyang kuşatmasını başlattı. Luoyang şehrini iki yıl boyunca ellerinde tuttular.

An Luşan'ın güçleri ana karargahları olan Batı Çin'de yüksek tepelerde savunma pozisyonuna geçmiş Tongguan geçidini tutmuşlardı. Bu arada geçit üzerinden hücuma geçmekte olan ordunun iki generali saray içi entrikalar yüzünden idam edildi. Yeni generalin tayini ile ordu takviye güçleri ile geçitten hücuma geçti ve An Luşan'ın savunmasını yardı.

İsyancılar, imparatorluk güçlerinin ve sarayın bulunduğu Çangan'ın ele geçirmek üzereydi ve ve yardımcıları İmparator Huanzong'un Siçuan şehrine kaçmasını tavsiye ettiler. Dağlık bölgenin doğal savunması sayesinde ordu tekrar örgütlenecek ve toparlanacaktı. İmparator saraydakileri de beraberinde alarak dağlık bölgeden Siçuan'a doğru yola çıktı.
Tek sorun coğrafi koşullar değildi Yang Guozhong ve kuzeni aynı zamanda imparatorun sevgilisi Yang Gufie ile imparatorun muhafızları arasındaki sürtüşme arttı yol boyunca Xiangyang şehri yakınlarında muhafızlar Yang Gufei ve Yang Guozhong'un öldürülmesini talep etti. İmparator'un kabulden başka seçeneği yoktu. Bunun üzerine Guozhong intihar etti, kuzeni Gufei ise boğduruldu.

756'da, An Lushan ve isyancı güçleri Chang'an şehrini aldı, bu gelişmiş bir şehir için yıkıcı bir olay oldu. Şehirde 1.960.188 kişi yaşıyordu. Nüfusun çoğu isyancıların tutumu nedeniyle bölgeyi terk etti. Nüfus çevredeki küçük şehirlerle birlikte 800.000 - 1.000.000 arası bir sayıya kadar düştü.
756'da, Xuanzong'un oğullarından Li Heng, Lingzhou şehrinde imparatorluğunu ilan etti. Başka bir şehirde prens Li Lin yerel otoritelerce Yong Prensi ilan edildi. Suzong ilk olarak Guo Ziyi ve Li Guangbi isimli iki general isyancıyla mücadele için görevlendirdi. Bu generaller bazı Türk kabilelerinden aldıkları kuvvetlerle Uygur Kağanlığı üzerine gitmiş ve Bayançur Kağan'ı 759 yazında öldürmüşlerdi. Bu arada Abbasi halifesi Mansur, Tang hanedanlığı üzerine 4.000'den fazla paralı asker yolladı ve akabinde savaş yapıldı. Bu askerlerin çoğu bölgedeki kabilelerle karıştı.
757 yılında imparatorluk ordusu Çang'an ve Luoyang şehirlerini geri aldı, isyancılar püskürtüldü ve isyanın ana merkezi kuzeydoğuya doğru kaydı.

757 yılında, isyancılar Suiyang şehrini kuşattılar 30.000 insan açlıktan öldü ve kalanlar ölenleri yiyerek hayatta kalabildiler. Şehir uzun süre sonra düştüğünde sadece 400 kişi hayattaydı.

Ocak 757'de An Luşan oğlu tarafından öldürüldü. Yerine Shi Siming isimli general geçti. Shi Siming onun çocukluk arkadaşı ve takipçisiydi. Shi hemen akabinde Luoyang şehrini geri aldı. Shi Siming 761 yılında kendi oğlu tarafından öldürüldü. Oğlu derhal kendi imparatorluğunu ilan etti ve generallerin desteğini aldı.
762 yılında imparator Suzong ağır bir hastalığa yakalandı. Tang ve Huige birleştirilmiş güçlerinin komutasını ortanca oğluna verdi. Oğlu Li Çu, isyancılar üzerine son seferleri yaptı, bu arada yeni Yan hanedanlığı uzun sürmeyecekti birçok asker ve üst düzey görevli Tang tarafına geçmeye başlamıştı. 762 kışında Luoyang yeniden alındı ve Yan İmparatoru Shi Chaoyikaçmaya çalışırken önü kesildi. Yakalanacağını anlayan Shi Çaoyi intihar etti.
Böylece sekiz yıllık isyan sona erdi
İsyanın sona ermesiyle Tang imparatorluğu kendisini yeniden inşa etmeye başladı. İsyan Tang hanedanını oldukça zayıflatmıştı ve kaos yer yer devam ediyordu. Tang hanedanının zayıflamasıyla Tibet İmparatorluğu yeniden Orta Asyayı ele geçirdi ve hatta Çangan şehrini 763'te aldı.

Türk Tarihinde An Lu-Shan ve Destanı, Prof.Dr.Saadettin Gömeç [1]

Angola Halk Cumhuriyeti 1975 yılından 1992 yılına kadar bugünkü Angola Cumhuriyeti sınırları içerisinde kurulan devlet.
Afrika kıtasında batısında Portekiz kolonisi olan bölgenin 11 Kasım 1975 tarihinde bağımsızlığına kavuşması ile kurulan Angola Halk Cumhuriyeti, mevcudiyetini 1992 yılına kadar sürdürmüştür. Marksist bir ideoloji ile yönetilen ülke bu nedenle özellikle Mozambik Halk Cumhuriyeti, Doğu Almanya ve Sovyetler Birliği gibi o dönemin doğu blok komünist ülkeleri ile iyi ilişkiler içerisinde olmuştur.
Ülkenin bağımsızlığına kavuşması neticesinde ülke bağımsızlığı için silahlı mücadeleyi gerçekleştiren komünist bir ideolojiye sahip MPLA üyelerinden oluşturulan ilk hükûmet ülkeye doğu blok ülkelerindeki örneklerden yola çıkarak Angola Halk Cumhuriyeti adını vermiş ve MPLA'yı tek yasal parti olarak ilan etmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak daha demokratik bir yapıya sahip FNLA ve UNITA partileri Huambo'da Angola Cumhuriyeti 'nin ilanını yaparak karşı bir hükûmet kurmuşlardır. Yaşanan bu gelişmenin ardından MPLA ile FNLA ve UNITA arasında iç savaş yaşanmış, bu savaşa başta Güney Afrika ve Küba olmak üzere dış ülkelerde ideolojilerine göre taraf olmuşlardır. Güney Afrika'nın desteği ile ilerleyen FNLA ve UNITA, başkent Luanda'yı ele geçirmek üzere girişimlerde bulunsa da, bu girişim MPLA destekçisi Küba tarafından engellenmiş, bu olay sonrasında her iki örgütte ağır darbe alarak ayrılmış, FNLA Zaire'ye çekilmiş ve tamamen yok olmaya yakın bir konuma gelmiş, UNITA ise tek başına özellikle Güney Afrika'nın maddi ve askerî güç desteği ile mücadelesine devam etmeye çalışmıştır. Güney Afrika birliklerinin Angola'nın güney bölgelerinden gerçekleştirmeye çalıştığı sızıntılar ve müdahaleler Küba askerî birlikleri tarafından engellenerek ağır kayıplara neden olmuş, bu yaşanan olayların Güney Afrika'ya olumsuz etkileri olmuş, hakimiyeti altında tuttuğu Güneybatı Afrika'nın (günümüzde Namibya) 1990 yılında bağımsızlığını kabul etmek durumunda kalmış ve ilerleyen süreçte de Apartheid politikalarından vazgeçmek durumunda kalmıştır.
1991 yılında iç savaşın tarafları olan MPLA ve UNITA anlaşarak, iç savaşa son verdiklerini ilan etmişlerdir. Bu anlaşma gereği MPLA komünist ideolojiden vazgeçtiğini beyan etmiş ve çok partili siyasi sisteme geçileğini bildirmiştir. Yapılan anlaşma gereği ülkenin ismi de 1992 yılında bugünde mevcudiyetini sürdüren Angola Cumhuriyeti yapılarak Angola Halk Cumhuriyeti'ne son verilmiştir.

Angola Cumhuriyeti
Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi

Angola Halk Cumhuriyeti 4 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anhui (Çince: 安徽}; pinyin: Ānhuī) Çin'in bir eyaletidir. Gök Irmağı ile Huaihe Irmağı havzaları arasında Çin'in doğu bölgesinde yer alan eyaletin doğusunda Jiangsu, güneydoğusunda Zhejiang, güneyinde Jiangxi, güneybatısında Hubei, kuzeybatısında Henan ve kuzeyinde Şantung eyaletleri bulunur. Eyalet başkenti Hefei'dir. Ayrıca en küçük eyaletlerinden biridir.
"Anhui" adı, güney Anhui'de bulunan Anqing ve Huizhou (şimdi Huangshan) şehirlerinden gelir. Anhui için kullanılan kısaltma Wan'dır. Bu ismin kökeni tarihte aynı bölgede kurulmuş olan Wan devletine dayanmaktadır. Ayrıca Wan Dağı ve Wan Nehri'de eyalette yer alır.
63,65 milyon nüfusuyla Anhui, Çin'in en kalabalık 8. eyaletidir.
Bölge bazında Çin'in en büyük 22. eyaleti ve 34 Çin eyalet bölgesinin en yoğun nüfuslu 12. bölgesidir. Anhui'nin nüfusu çoğunlukla Han Çinlileri'nden oluşur. Eyalette konuşulan diller şunlardır: Jianghuai Mandarin, Wu, Hui, Gan çincesi ve Zhongyuan Mandarin çincesinin küçük bir kısmı.

Anhui topografik olarak çeşitlidir. Kuzey, Kuzey Çin Ovası'nın parçasıdır, kuzey-orta bölgeler ise Huai Nehri havzasının parçasıdır. Her iki bölge de düz ve yoğun nüfusludur. Güneybatı Anhui'nin çoğunu işgal eden Dabie dağları ve aralarında Yangtze Nehri olan güneydoğu Anhui'yi kesen bir dizi tepe ve sıra ile arazi güneyde daha düzensiz hale gelir. Anhui'deki en yüksek zirve, güneydoğu Anhui'deki Huangshan'ın parçası Lotus Zirvesidir. Rakımı 1873 m'dir.
Başlıca nehirler kuzeyde Huai Nehri ve güneyde Yangtze'dir. En büyük göl, yaklaşık 800 km2 (310 sq mi) alanıyla, eyaletin merkezindeki Chao Gölü'dür. İlin Yangtze Nehri yakınlarındaki güneydoğu kesiminde de birçok göl vardır.
Topografyada olduğu gibi, eyaletin iklimi de kuzeyden güneye farklılık gösterir. Kuzey, daha belirgin mevsimlerle daha ılımandır. Ocak ayı sıcaklıkları, Huai Nehri'nin kuzeyinde yaklaşık -1 ila 2 °C ve Huai Nehri'nin güneyinde 0 ila 3 °C civarındadır; Temmuz ayında sıcaklıklar ortalama 27 °C veya üzerindedir. Erik yağmurları Haziran ve Temmuz aylarında yağar ve sele neden olabilir.
Anhui'nin 16 şehri var. Ekonomik olarak önemli ilk 3 şehir Hefei, Wuhu ve Anqing'dir.

Anhui Eyaleti 17 alt bölgeye ayrılır.

Anhui'de tarım, iklim bölgelerine göre değişir. Huai Nehri'nin kuzeyinde buğday ve tatlı patatesler yetiştirilirken, güneyinde buğday yerine pirinç yetiştirilir.
Anhui'nin doğal kaynakları arasında Ma'anshan'da demir, Huainan'da kömür ve Tongling'de bakır yer alır. Bu doğal kaynaklarla ilgili endüstriler vardır (örneğin, Ma'anshan'da çelik endüstrisi). Anhui merkezli ünlü şirketlerden biri, Wuhu merkezli otomobil şirketi Chery'dir.

Doğudaki daha müreffeh komşuları Zhejiang and Jiangsu ile karşılaştırıldığında Anhui, ekonomik kalkınmada belirgin şekilde geride kaldı. 2010'da Anhui'nin GSYİH'si, bu iki vilayetin kişi başına düşen GSYİH'sinin 1/3'ünden, 2017'de bu iki vilayetin kişi başına düşen GSYİH'sinin yaklaşık yarısına kadar arttı. Ancak ilde kişi başına düşen GSYİH, ilde kayıtlı nüfusa (yani yerel Hukou ile) dayanır ama orada ikamet zorunlu değildir. Zenginliğin çoğunun Yangtze Nehri, Hefei, Wuhu ve Ma'anshan gibi sanayi bölgelerinde yoğunlaştığı önemli bir bölgesel eşitsizlik vardır.
Anhui'nin 2016 için nominal GSYİH'si, 2016 yılında yaklaşık 2,4 trilyon yuan (365,8 milyar ABD Doları) idi. Ekonomik çıktı açısından orta ölçekli bir ekonomi olarak kabul edilir. İlde, Haier, Hisense, Whirlpool, Gree, Royalstar ve Meling gibi büyük beyaz eşya imalatı kümesi vardır.

Hefei Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi, Hefei'nin güneybatısında yer alır ve 1993 yılında kurulmuştur. Hefei Luogang Uluslararası Havaalanı'na yakın bir konumdadır.

Hefei Hi-Tech Sanayi Geliştirme Bölgesi, Ekim 1990'da kuruldu ve Mart 1991'de Devlet Konseyince eyalet düzeyinde Geliştirme Bölgesi olarak onaylandı. 1997'de Geliştirme Bölgesi, APEC ve AB üyelerine özel açık politikalarla APEC Bilim ve Teknoloji Endüstri Parkı olarak onaylandı. Hefei High Tech Park, 2000 yılında Ulusal Yüksek Teknoloji İhracat Üssü olarak da onaylandı ve 2003 yılında Meşale Programı kapsamında Gelişmiş Yüksek Teknoloji Bölgesi ödülünü aldı. Şimdiye kadar, 100'den fazla yüksek teknoloji işletmesi bölgeye girdi. Bölgede teşvik edilen sektörler arasında kimyasal üretim ve işleme, elektronik montaj ve imalat, aletler ve endüstriyel ekipman, tıbbi Ekipman ve telekomünikasyon vardır.

1993 yılında kurulan Wuhu Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi, Wuhu'daki Yangtse Deltası'nın ulaşım avantajını kullanan Anhui'deki merkezi hükûmet tarafından onaylanan ilk devlet düzeyindeki kalkınma bölgesiydi.

Wuhu İhracat İşleme Bölgesi, toplam planlanan 295 km2 (114 sq mi) alanla ulusal düzeyde bir ihracat işleme bölgesi olarak onaylandı.

 Wikimedia Commons'ta Anhui ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Anhui mutfağı

Anhui Eyaleti resmî web sitesi(Çince)
Anhui Eyaleti resmî web sitesi25 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Anhui mutfağı (Çince: 安徽菜; pinyin: Ānhuī cài) ya da Çin'de daha yaygın kullanımda olan kısa ismi ile Hui mutfağı (Çince: 徽菜; pinyin: Huī cài), Çin'in Anhui Eyaleti'nin bölgesel mutfağıdır. Çin'in "Sekiz Büyük Mutfağı" (八大菜系, Bā Dà Cài Xì)'ndan birini oluşturur. Bu mutfağın temeli, günümüz Anhui'in güneyindeki tarihî Huizhou (徽州) bölgesinden kaynaklanır.
Hui mutfağı, ağırlıklı olarak çeşitli yabani otların kullanımı için bilinir. Braising ve tencerede suyun içinde pişirme, Hui mutfağında sık rastlanan yemek pişirme yöntemleridir; diğer Çin mutfaklarına kıyasla yağda kızartma ve stir frying gibi yöntemler nispeten az sıklıkla rastlanır. Yemek pişirme sürecinde Hui mutfağında önemsenen unsurlar yağın miktarı, yemeğin rengi ve yemek pişirme sürecindeki sıcaklık.

 Wikimedia Commons'ta Anhui mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Arnavutluk Demokratik Hükûmeti (Arnavutça: Qeveria Demokratike e Shqipërisë) 20 Ekim 1944'te 1940-1944 Arnavut partizan direnişi sona erdiğinde Ulusal Kurtuluş Hareketi tarafından kuruldu. Geçici olan bu hükûmet, ülkenin 28 Kasım'da Alman kuvvetlerinden kurtarılmasının ardından iktidara geldi. Ülkenin geçici başbakanı Arnavutluk Emek Partisi Genel Sekreteri Enver Hoca oldu. Geçici hükûmet, demokratik seçimler yapılıncaya ve bir Kurucu Meclis toplanana kadar var olacaktı.
Hükûmete, Komünist Partinin egemen olduğu Ulusal Kurtuluş Hareketi önderlik etti. Demokratik Hükûmet başından beri Komünist bir devletti. Nazilerle işbirliğiyle biraz daha kolaylaşan bir görev olan milliyetçi Balli Kombëtar'ı bıraktı. Kral I. Zog etkili bir şekilde tahttan indirildi. Demokratik Hükûmet onun ülkeye geri dönmesini engelledi. UKH hızla diğer Komünist ülkelerle kardeşlik ilişkileri kurdu.
Seçimler 2 Aralık 1945'te yapıldı. O zamana kadar UKH, seçimlere itiraz eden tek örgüt olan Arnavutluk'un Demokratik Cephesine dönüştü. 10 Ocak 1946'da Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti ilan edildi.

Arnavutluk Anti-Faşist Ulusal Kurtuluş Konseyi 2. Toplantısında Demokratik Arnavutluk Hükûmetinin Beyanı15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kurucu Meclis'e Hükûmetin İstifasının Sunumu Üzerine Konuşma15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti (Arnavutça: Republika Popullore Socialiste e Shqipërisë), Arnavutluk'un sosyalist devlet yönetimi altında 1946-1992 yılları arasında resmi adı idi. Devletin adı önceden 1946-1976 arasında Arnavutluk Halk Cumhuriyeti idi, fakat Stalin'in ölümü sonrası oluşan uluslararası ayrımın etkisiyle (Örneğin Çin Sovyet ayrılığı) ismin önüne "sosyalist" kelimesi eklenmiştir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Arnavutluk'ta İtalyan ve Alman işgalinden kurtulduğunda, Enver Hoca önderliğinde özel mülkiyetin kaldırıldığı, işçi sınıfının iktidara geldiği ve proletarya diktatörlüğü kapsamında sosyalist bir yönetim kuruldu. Arnavutluk'un başlangıçta Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Bloku ülkeleri ile yakın ilişkileri bulunmaktaydı. Ancak Destalinizasyon'dan (1956) sonra revizyonizm ile suçladığı Sovyetler Birliği ile görüş ayrılığı yaşadı, iki ülke arasındaki ilişkiler gerildi ve Çin ile ittifak kurdu. İktidarda olan Arnavutluk Emek Partisi, Stalin sonrası durumu eleştirerek, kendisinin teorik anlamda Marksizm-Leninizme sadık kaldığını duyurdu. 1968 yılında Arnavutluk Varşova Paktı'ndan ayrıldı. 1976 yılında Mao'nun ölümünden sonra, Arnavutluk kendisini diğer devletlerden izole etmeye başladı. 1985 yılında Hoca'nın ölümünden sonra komünist yönetim çözülmeye başladı. 1991 yılında serbest piyasa ekonomisine geçildi.

Gizli Gözetim Müzesi

Associated Press (AP), Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir haber ajansı.
Bu tip şirketler içinde en yaygın ağa sahip haber ajansıdır. AP, ABD başta olmak üzere gazetelere, TV ve radyo istasyonları gibi kuruluşlara kendi personeli tarafından geçilen haberleri servisi yapan bir şirkettir. ABD dışında da pek çok gazeteler, internet siteleri gibi haber kaynakları AP'ye üyedir ve bu ajansın haberlerini yayınlarında kullanırlar. AP'nin sahibi, kurumun ABD ağında yer alıp yayınlarına katkıda bulunan gazete, radyo ve televizyonların bütünüdür.

AP haber ajansı, 1846 yılında New York'ta kurulmuştur. Günümüzde Başkan ve CEO'luğunu Tom Curley yapmaktadır. Ajansın bugün 242 bürosu vardır ve haberlerini 121 farklı ülkedeki abonelerine aktarmaktadır.
AP çalışanları Gazeteciler Sendikası tarafından temsil edilmektedir. Sendika, AFL-CIO altındaki İletişim İşçileri Sendikası'na bağlıdır.
Yalnızca 2005 yılında, AP haberlerini tüm Dünya'da 1.700 gazete ve 5.000'in üzerinde TV ve radyo kullanmıştır. Ajansın fotoğraf arşivi 10 milyondan fazla fotoğraf ve resim içermektedir.
Günümüzde AP tarzı haber yazma stili ABD'de standart olarak kabul edilen haber stili olmuştur.
Geçmişten itibaren gelen en büyük rakibi olan United Press International'ın kapanmasından sonra AP, ABD çapında yayın yapan tek ve rakipsiz haber ajansı olarak kaldı. ABD dışında rakipleri ise İngilizce haber servisi yapan Reuters ve Fransız Haber Ajansı Agence France Presse'in İngilizce haber servisidir.
Ajansın Türkiye'de İstanbul ve Ankara olmak üzere iki bürosu vardır.

Resmî site
Associated Press haber arşivi (YouTube) 22 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

At yarışı, en eski ve en yaygın sporlardan biridir. 
Hititler, Asurlular, Romalılar ve Mısırlıların at yarışları düzenlediği bilinmektedir. Homeros MÖ 9. ya da 8. yüzyılda yazdığı İlyada adlı yapıtında atlı araba yarışlarından söz eder. Kuzey Afrikalı, Çinli, Pers ve Arap binicilerin de yarışlar yaptığı bilinmektedir.
İlk düzenli yarışlar, 17. yüzyılda İngiltere Kralı II. Charles döneminde yapıldı. 1665'te Kuzey Amerika'da ilk resmi at yarışı düzenlendi. At yarışları, bugünkü uluslararası biçimini 19. yüzyıl ortalarına doğru kazanmaya başladı. Günümüzde en ünlü İngiliz engelli yarışı, Liverpool'daki Aintree koşu pistinde yapılan Büyük Ulusal Yarış'tır.
Günümüzde at yarışları safkan ya da yarımkan atlarla yapılır. Yarışlar düz ve engelli koşu olmak üzere ikiye ayrılır. Düz koşulara en değerli yarış atları katılır ve bu yarışlar büyük ödüllü yarışlardır. Engelli koşularda yaşça daha büyük olan atlar, daha yüksek ve kalın engelleri aşmaya çalışırlar.

Klasik at yarışlarının yanı sıra "yaşa göre ağırlık" ya da handikap koşularında farklı yaşlarda ve farklı ağırlıklarda atlar yarışır. Ama bu atlar arasındaki yaş farkının doğurduğu eşitsizlik, yaşça daha büyük olan atların, öbürlerinden daha fazla ağırlık taşımasıyla giderilir. Ayrıca atların taşıyacağı ağırlık geçmişte aldıkları dereceler de göz önünde bulundurularak belirlenir. Bir atın taşıdığı ağırlık asıl olarak binici (jokey) ve eyerdir. Ama gerektiğinde eyerin altına, içinde kurşun bulunan ağırlık torbası koyulur.
Yarış başlamadan birkaç dakika önce jokeyler atlara binip başlama noktasına giderler. Bir koşu iki türlü başlatılabilir. Birincisinde, pisti enlemesine kesen şeritlerin oluşturduğu bir başlama kapısı kullanılır. Atlar, çıkış kapısının arkasında sıralanır, hakem kaldıraçla engeli yukarıya kaldırınca yarış başlar. İkinci tür çıkışta, her at için ayrı bölme kullanılır (starting box). 
Binicilerin değişik durumlara göre karar verebilme yetenekleri, becerileri ve soğukkanlı olmaları yarışı büyük ölçüde etkiler. Biniciler her atın farklı bir koşma biçimi olduğunu bilirler. Bazı atlar önde dörtnala gitmekten hoşlanır ve sonuna kadar böyle koşarlar. Bazıları ise öne geçer geçmez yavaşladığından, jokeyler bu tür atları bitiş çizgisine yakın bir mesafede atağa geçirirler. Bir jokey tempoyu iyi denetleyebilmeli, atın önünü açık tutmalı ve öbür atların arasından sıyrılıp öne çıkabilmek için hızlı davranmalıdır. Bir jokey, başka bir atı sıkıştırmak, önüne geçerek onu engellemek gibi kuraldışı davranışta bulunursa, o jokeyin bindiği at kuraldışı bulunduğu atın gerisine atılır. İlk dört dereceye giren atların eyer ve ağırlık torbaları, yarış sonunda önceden saptanan ağırlıkta olup olmadığı denetlenir.

İngiltere'de at yarışları, 1750'de Newmarket'ta kurulan Jokey Kulübü'nce düzenlenir. Beş klasik koşudan en önemlisi, Derby (Epsom) yarışıdır. Bu yarışta 3 yaş atları 2400 m koşarlar. Atların iki tekerlekli, hafif bir aracı çektikleri yarış türü ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'da çok yaygındır. ABD'de en önemli klasik koşular, Kentucky Derby, Belmont Stakes ve Preakness Stakes yarışlarıdır.
Fransa'da klasik koşular Jokey Kulübü Büyük Ödülü, Paris Büyük Ödülü ve Zafer Takı Büyük Ödülü yarışlarıdır. Avustralya'da en ünlü yarış Melbourne Kupa Koşusu'dur. Dünya binicilik şampiyonası ilk kez 1970'te yapılmıştır.
At yarışlarının daha heyecanlı bir spor olmasını sağlayan etkenlerden biri de bahistir.

Türkiye'de ilk at yarışının, Osmanlı Padişahı Orhan Bey'in Bursa'yı alışından sonra yapıldığı bilinmektedir. 17. yüzyılda Edirne'de ve İstanbul'daki Yıldız Köşkü bahçesinde at yarışları düzenlenmiştir. 19. yüzyılda Makriköy'de (bugün Bakırköy) Veli Efendi'nin topraklarında (bugün Veliefendi Hipodromu) ve Kâğıthane'de at yarışları yapılırdı.
Cumhuriyet dönemindeki düzenli yarışların ilki 1924'te yapıldı. Bugün en ünlü koşu olan Gazi Koşusu 1927'de başlatıldı. Günümüzde Türkiye Jokey Kulübü bünyesinde İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa,Kocaeli, Elazığ, Diyarbakır,Şanlıurfa ve Antalya gibi kentlerde yapılan yarışların yanı sıra, yine aynı kurumun bünyesinde Cumhurbaşkanlığı Kupası, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık Kupası ve Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenlenmektedir. Gazi Koşusu 1927'den beri yapılmakta olup, Türkiye'de aralıksız en uzun süre yapılan spordur.

At yarışı bahisleri
At arabası yarışı
Spor atı

Türkiye Jokey Kulübü 9 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Racetracks 28 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ayding Gölü (Uygurca: ئايدىڭكۆل, Ayding Kɵli, Ayding köl; Çince: 艾丁湖, Aīdīng Hú) Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Turfan Havzasında (çöküntü) bir göldür. Deniz yüzeyinden 154 metre altında olan dünyada ikinci en düşük noktasıdır. Şimdi bu göl tamamen kurumuş ve çok çamurlu ve tuzludur. Turfan şehrinin 50 kilometre güneyinde bulunan gölün batısında deniz seviyesinden 133 metre alçakta olan Qiquanhu Huagong Fenchang isminde bir köy bulunur. Göl ortalama batıdan doğuya 40 kilometre, kuzeyden güneye 8 kilometre boyutundadır.
Uygurlar göl ay biçiminde olduğundan "ayışığı (mehtap) göl" anlamında olan, "Ayding köl" adını vermişlerdir. Günümüzde göl üç bölümden oluşmaktadır: dış çevresi alüvyonlu, lığlı yüzeylidir. İç kısım tuz bataklığı iken, gölün ortası saf beyaz ve parlak, ışıl ışıl, tuz kırağı renklidir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Ayding Gölü için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

42°39′27″K 89°16′14″D

BRICS, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden oluşan uluslararası kuruluştur. BRIC terimi, ilk olarak 2001 yılında, İngiliz ekonomist Jim O'Neill tarafından ortaya atıldı ve çalıştığı şirket Goldman Sachs tarafından benimsendi. Bu kavram, yükselen piyasa ekonomilerine sahip ülkeleri tanımlamak amacıyla kullanıldı. 2009 yılında Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'in katılımıyla düzenlenen ilk zirvede, bu dört ülke BRIC adını resmen benimsedi ve her yıl düzenli olarak toplanacak gayri resmî bir diplomatik kulüp oluşturdu. Nisan 2010'daki ikinci zirvede, Güney Afrika Cumhuriyeti konuk olarak yer aldı ve Eylül 2010'da resmî üye olarak kabul edildi. Böylelikle örgütün ismi BRICS olarak değiştirildi. 2024 yılında Rusya'da düzenlenen zirvede İran, Mısır, Etiyopya ve Birleşik Arap Emirlikleri ilk kez üye devlet olarak yer aldı. Endonezya ise 2025'in başlarında resmî üye olarak katılarak, BRICS'e dâhil olan ilk Güneydoğu Asya ülkesi oldu. BRICS+ kısaltması veya genişletilmiş şekliyle BRICS Plus, 2024'ten bu yana yeni üyeliği yansıtmak için gayri resmî olarak kullanılmaktadır.
BRICS içindeki en büyük ekonomik güç, örgütün toplam GSYİH'sinin yaklaşık %70'ini oluşturan Çin'dir. Bu nedenle, grup içinde Çin'in baskın bir rol oynadığı kabul edilir. Batı'da bazı çevreler, BRICS kurumlarını G7 ülkelerinin öncülük ettiği küresel ekonomik ve finansal kuruluşlara bir alternatif olarak görmektedir. Diğerleri ise bu gruplaşmayı giderek artan Batı ve Amerikan karşıtı hedefler etrafında ülkelerin tutarsız bir şekilde bir araya gelmesi olarak tanımlamaktadır. BRICS, küresel finans sistemine alternatif olacak çeşitli girişimleri hayata geçirdi. Bunlar arasında Yeni Kalkınma Bankası, BRICS Koşullu Rezerv Düzenlemesi, BRICS PAY, BRICS Ortak İstatistik Yayını ve BRICS ortak rezerv para birimi yer almaktadır. Kuruluşunun ilk 15 yılı içinde BRICS, 34 farklı konuda diyalog ve iş birliği yürüten yaklaşık 60 iç grup kurumu ve düşünce kuruluşu oluşturdu. Örgüt, dünya liderleri ve yorumcular tarafından hem övgüyle hem de eleştiriyle karşılandı.

BRIC terimi, başlangıçta yabancı yatırım stratejileri bağlamında geliştirildi. 2001 yılında Goldman Sachs Küresel Ekonomi Araştırmaları Başkanı ve daha sonra Goldman Sachs Varlık Yönetimi Başkanı olan Jim O'Neill tarafından yayımlanan Building Better Global Economic BRICs adlı çalışmada tanıtıldı. Günümüzde O'Neill, BRICS grubunu başarısız bir proje olarak görmektedir. Project Syndicate için 2021 yılında kaleme aldığı bir makalede BRICS ülkelerinin “şimdiye kadar anlamlı bir küresel güç olarak birleşmekten aciz olduklarını kanıtladıklarını” ve 2024 yılında “her yıl, gruplaşmanın sembolik jestler ve yüce söylemler üretmenin ötesinde gerçek bir amaca hizmet etmediğinin daha da doğrulandığını” hissettiğini yazdı.
BRIC'in ilk dört ülkesinin dışişleri bakanları, Eylül 2006'da New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Genel Görüşmeleri marjında bir araya gelerek bir dizi üst düzey toplantıya başladılar. Tam kapsamlı diplomatik toplantı ise 16 Haziran 2009'da Rusya'nın Yekaterinburg şehrinde gerçekleştirildi ve bu toplantı, grubunun ilk resmî zirvesi oldu. Zirveye Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Hindistan Başbakanı Manmohan Singh ve Çin Devlet Başkanı Hu Cintao katıldı. Zirvenin odak noktası, küresel ekonomik durumun iyileştirilmesi ve mali kurumlarda reform yapılmasıydı. Ayrıca, dört ülkenin gelecekte nasıl daha iyi iş birliği yapabileceği ve BRIC üyelerinin çoğunluğunu oluşturan gelişmekte olan ülkelerin küresel meselelere nasıl daha fazla dâhil olabileceği tartışıldı.
2009'daki Yekaterinburg zirvesinin ardından BRIC ülkeleri “çeşitli, istikrarlı ve öngörülebilir” olması gereken yeni bir küresel rezerv para birimine ihtiyaç duyduklarını açıkladılar. Açıklamada, geçmişte Rusya'nın yaptığı gibi doğrudan Amerikan dolarının baskın konumuna yönelik bir eleştiri yer almasa da, bu duyuru doların diğer büyük para birimleri karşısında değer kaybetmesine neden oldu.

2010 yılında Güney Afrika BRIC grubuna katılma yönündeki girişimlerini başlattıktan sonra aynı yılın Ağustos ayında resmi katılım süreci de başladı. 24 Aralık 2010 tarihinde, BRIC ülkeleri tarafından gruba resmi olarak davet edildikten sonra Güney Afrika üye devlet statüsüne kavuştu. Bu gelişme üzerine, grubun genişlemiş üye sayısını yansıtmak adına, grubun adı BRICS olarak değiştirildi. Nisan 2011'de Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma Çin'in Sanya şehrinde gerçekleşen 3. BRICS zirvesine tam üye sıfatıyla katıldı.

Yeni Kalkınma Bankası, eski adıyla BRICS Kalkınma Bankası olarak bilinmektedir.

Kurulma fikri ilk defa 2012 yılında Delhi'de düzenlenen 4. BRICS zirvesinde Hindistan tarafından ortaya atıldı. 2012 Haziran'ında BRICS ülkeleri IMF’nin kredi verme gücünü artırmak amacıyla 75 milyon $ katkıda bulunacağını açıkladı. Ancak bu katkı karşılığında IMF’nin karar verme sürecinde kendilerinin lehine değişiklikler yapılması talep edildi. 2013 yılının Mart ayında, Güney Afrika’nın Durban şehrinde düzenlenen 5. BRICS zirvesinde, üye devletler “Batılı ülkelerin egemenliğindeki” IMF ve Dünya Bankası’na rakip olabilecek bir uluslararası finansal kuruluş kurmaya karar verdiler. Bu zirvede temeli atılan bu kuruluş, 2014 yılında kurulacak olan Yeni Kalkınma Bankası’ydı. 2013 yılındaki zirve sonrasında liderlerin Yeni Kalkınma Bankası’nın kuruluşu için son düzenlemelerin yapıldığına dair açıklamalarına karşın, yük paylaşımı ve yeni bankanın genel merkezinin hangi şehirde olacağına dair anlaşmazlıklar bu süreci yavaşlattı. Eylül 2013'te St. Petersburg'da düzenlenen BRICS liderleri toplantısında Çin, havuza 41 milyar dolar, Brezilya, Hindistan ve Rusya'nın her biri 18 milyar dolar ve Güney Afrika 5 milyar dolar ayırdı. Dünyanın en büyük döviz rezervlerine sahip olan ve döviz havuzunun büyük bir kısmını oluşturan Çin, daha önemli bir yönetim rolü istiyordu. Çin aynı zamanda rezervlere ev sahipliği yapan ülke olmak istiyordu.15 Temmuz 2014 tarihinde Brezilya’nın Fortaleza şehrinde düzenlenen 6. BRICS zirvesinin ilk gününde uzun süreli müzakerelere konu olan Yeni Kalkınma Bankası’nı oluşturacak anlaşma imzalandı.
BRICS kalkınma bankasının diğer bir gücü ise mevcut kurumların başlıca BRICS dışındaki şirketlere fayda sağlamasıdır ve bunun politik önemi oldukça değerlidir çünkü BRICS üye ülkelerinin yurtdışındaki çıkarlarını desteklemesine olanak sağlıyor ayrıca görüşleri sıklıkla gelişmiş Avrupa ve Amerikalı meslektaşları tarafından görmezden gelinen ülkelerin güçlenen konumlarını vurgulamalarına izin veriyor.
2015’in Mart ayında Morgan Stanley Hindistan ve Endonezya’nın gerekli ekonomik reformları gerçekleştirerek ‘kırılgan beşli’ (fragile five) grubundan sıyrıldığını açıkladı. ‘Kırılgan beşli’, gelişmekte olup aynı zamanda zayıf para birimlerine sahip beş ülkeyi tanımlamak için kullanılır. Bu terim, ilk kez 2013 yılında Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Türkiye için kullanılmıştı. 2015 yılı itibarıyla Endonezya ve Hindistan, 2017 itibarıyla ise Güney Afrika ve Brezilya gerekli düzenlemelerin tamamını yaparak bu grupta anılmamayı başardı. 2017 yılında yenilenen ‘yeni kırılgan beşli’ grubunda Türkiye, Arjantin, Pakistan, Mısır ve Katar’ın yanında yeniden yerini aldı.

2024 yılı itibarıyla toplam 4 ülke BRICS'e katıldı. Yeni gelen üyeler ile birlikte grubun yeni adı bilinmese de "BRICS+" olacağı tahmin edilmektedir. Ayrıca eski Devlet Başkanı Alberto Fernandez döneminde BRICS'e katılmak isteyen Arjantin'in üyelik serüveni 2023 Arjantin devlet başkanı seçimlerinden sonra başa gelen yeni Devlet Başkanı Javier Milei döneminde son buldu. Javier Milei BRICS üye ülkelerine gönderdiği bir mektupta, "Arjantin Cumhuriyeti'nin 1 Ocak 2024 itibarıyla BRICS'e tam üye olarak dahil edilmesi hükûmet tarafından uygun görülmedi." ifadelerinin kullandı ve üyelik başvurusundan resmen çekildi.

 Mısır
 Etiyopya
 İran
 Birleşik Arap Emirlikleri

Afganistan, Arjantin, Lübnan, Meksika ve Türkiye daha önce BRICS grubuna tam üyeliğe olan ilgilerini dile getirdi. Mısır, Nijerya, Sudan, Suriye ve en son olarak Bangladeş ve Yunanistan ise BRICS grubuna katılma yolunda adım atabileceklerini dile getirdiler.

Son yıllarda Türkiye'de siyasi çevrelerde BRICS grubuna tam üye olunması gerekliliği sık sık dile getirildi. Özellikle Türkiye ve Rusya arasındaki uçak krizi sonrasında son derece gerilen siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerin normalleşmeye başlaması ve özellikle 2013 sonrasında son derece gerileyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri sonucunda BRICS üyeliği konusu daha da önem kazanmaya başladı. Dönemin başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek, 2017 yılında BRICS ülkelerinin vereceği projelerden ve fonlardan yararlanmak amacıyla Türkiye'nin ciddiyetle tam üye olma gerekliliğini gözden geçirdiğini dile getirdi.
2024'te Dışişleri Hakan Fidan "BRICS'e üye olmak istiyoruz." açıklanmasını yaptı

BRICS üyesi ülkeler 2009 yılından bu yana her yıl toplanırlar. BRIC olarak 2009 ve 2010 yılında,Güney Afrika'nın katılmasıyla beş üyeli olarak (BRICS) 2011 yılından itibaren düzenlenmeye başladı.

MIKTA

Bachelor of Science (kısaca B.Sc. veya BSc), üniversite düzeyinde verilen akademik lisans derecesidir. Avrupa Birliği ülkelerinde bu eğitim liseden sonra 3 yıl yüksek eğitimle, Amerika'da ise 4 yılda edinilir. Eskiden Avrupa'da da 4 yıl idi. Bu değişim Bologna Süreci adı verilen AB girişiminin sonucudur.

Bachelor of Science derecesi, öğrencilere ana dallarında daha uzmanlaşmış bir eğitim sunmaktadır. Bu derece, teorik bilgi ve pratik araştırma arasında dengelenmiş bir odağa sahiptir. Genellikle doğa bilimleri, mühendislik, matematik, bilgisayar bilimi, teknoloji, hemşirelik, biyokimya ve bazı sosyal bilimler alanlarında verilen lisans eğitimini ifade eder. BSc programları akademik odaklı ve analitik düşünceye dayalıdır; uygulamalı araştırma, deneysel öğrenme ve teknik becerilere önem verir.

BSc (Bachelor of Science) derecesi, BA (Bachelor of Arts) derecesinden farklı özelliklere sahiptir. BSc dereceleri bilimsel ve teknik alanlara, sayısal, analitik ve deneysel yaklaşımlara odaklanırken; BA dereceleri sosyal bilimler ve beşeri bilimlere, kuramsal, yorumlama ve eleştirel düşünme becerilerine odaklanır. Genel olarak, bir BSc derecesi, bir BA derecesinden daha fazla kredi gerektirir çünkü belirli bir ana dalda daha fazla odaklanır ve öğrencilerin ana dallarını daha derinlemesine incelemeye odaklanmaları gerekir.

Bachelor of Science derecesi, hem giriş seviyesi roller hem de uzmanlaşmış endüstrilerde lisansüstü programlar için sağlam bir temel oluşturur. BSc mezunları teknoloji, sağlık, mühendislik, eğitim ve bilim odaklı endüstrilerde kariyer yapabilirler. Ayrıca, Bachelor of Science derecesi, yüksek lisans veya doktora gibi ileri eğitim için de sağlam bir temel sağlamaktadır; mezunlar ilgi alanlarında daha fazla uzmanlaşabilir veya disiplinlerarası programlara geçiş yaparak kariyer beklentilerini ve uzmanlıklarını artırabilirler.

Balistik füze denizaltısı, balistik füzeler (SLBM) fırlatmak için donanmış bir denizaltı türüdür.
Dünyanın ilk nükleer balistik füze taşıyan denizaltısı General Dynamics Electric tarafından yapılan SSBN-598 USS George Washington'dur.

Balistik füze denizaltıları, Rus R-29 veya Amerikan Trident denizaltılarındaki gibi SLBM'lere yer sağlanması amacıyla diğer tür denizaltılardan daha iridir. Bazı ilk modeller ateşleme için yüzeye çıkmak zorunda kalsa da, şimdiki tekneler özellik olarak sualtında 50 metreden daha az derinliklerde ateşlemektedir.

Saldırı denizaltıları diğer deniz taşıtlarıyla (düşman denizaltılarını ve ticaret gemilerini de içerir) savaşmak üzerine özelleşmişken ve seyir füzesi denizaltıları büyük savaş gemileri ve yer üzerindeki taktiksel hedeflere saldırması için tasarlanmışken; balistik füzelerin birincil görevi nükleer caydırıcılık olup, balistik füze denizaltıları, saldırı denizaltılarından ve seyir füzesi denizaltılarından amaç olarak ayrılmaktadır. Buna bağlı olarak, balistik füze denizaltılarının görev profili, diğer tekneleri saldırganca aramak ve takip etmekten ziyade saptanmamış kalmaya yoğunlaşır. Balistik füze denizaltıları ne pahasına olursa olsun gizlilik ve görünmekten kaçınmak için tasarlanmıştır. Gövdelerinin yüzeyindeki yankısız fayanslar gibi pek çok ses düşürücü tasarım özellikleri, dikkatlice tasarlanmış itici sistemleri ve titreşim azaltıcı yataklar üzerine yerleştirilmiş mekanizmalar kullanırlar.
Nükleer savaş başlıklarıyla donanmış balistik füze denizaltıları, nükleer üçlemenin üçüncü ayağı olarak hizmet verirler. Denizaltıların görünmezlik ve yer değiştirme yeteneği hem bir saldırıya karşı güvenilir bir caydırıcılık (ikinci bir vuruş tehdidini devam ettirerek), hem de -kısmen taşıdığı silahların menziliyle verdiği- bir sürpriz ilk vuruş becerisi temin eder.

 Fransa
Le Triomphant sınıfı
 Çin Halk Cumhuriyeti
Type 092
Type 094
 Rusya
Typhoon sınıfı (yalnızca 1 tanesi hizmette)
Delta III ve Delta IV sınıfları
 Birleşik Krallık
Vanguard sınıfı
 Birleşik Devletler
Ohio sınıfı

 Hindistan
Arihant sınıfı
 Çin Halk Cumhuriyeti
Type 096
 Rusya
Borei sınıfı

Banpo (Çince: 半坡; pinyin: Bànpō), Çin'in Şensi eyaletinde bulunan bir Neolitik yerleşim yeriydi. Sarı Nehir vadisinde, Xi'an kentinin batısında yer almaktadır. 6700-5600 yıl öncesine [[Radyokarbon tarihleme yöntemi
|karbon tarihlemesi]]ne sahip olup Jiangzhai gibi birkaç iyi organize edilmiş Neolitik yerleşimin kalıntılarını içermektedir. 5-6 hektarlık alan, muhtemelen 5-6 metre genişliğinde bir savunma hendeği olan bir hendekle çevrilidir. Evler yuvarlaktı, çamurdan ve ahşaptan yapılmıştı ve çatıları sazdan sarkmaktaydı. Alçak temellere oturdular. Görünüşe göre ortak mezar alanları da bulunmaktaydı.
Banpo, Yangshao kültürü ile ilişkili tür sitesidir. Banpo'daki ilk evreye benzerlik gösteren arkeolojik alanlar, Yangshao kültürünün "Banpo evresi"nin (MÖ 7. binyıl) bir parçası olarak kabul edilir. Banpo, 1954'ten 1957'ye kadar kazıldı.

Allan, Sarah (ed), The Formation of Chinese Civilization: An Archaeological Perspective, 0-300-09382-9
Chang, Kwang-chih. The Archaeology of Ancient China, 0-300-03784-8

Basitleştirilmiş Çin karakterleri (Çince: 简化字 b / 簡化字 g, romanize: jiǎnhuàzì), Geleneksel Çin karakterleri ile birlikte çağdaş Çincenin yazımı için yaygın olarak kullanılan iki standart karakter kümesinden biridir. Basitleştirilmiş karakterler Çin Halk Cumhuriyeti'nin 20. yüzyıldaki Kültür Devrimi sürecinde okuryazarlığı teşvik etme girişiminin bir parçası olarak geliştirilmiştir ve 1950 yılından bu yana Çin anakarasında kullanımı teşvik edilmektedir. Basitleştirilmiş karakterler Çin anakarası, Malezya, Singapur ve Endonezya'da Çincenin yazımı için kullanılan resmi formlardır. Geleneksel Çin karakterleri ise Çincenin Hong Kong, Makao ve Tayvan'da yazımı için resmî olarak kullanılmaktadır.
Çin yazısının eski çağlardan beri kullanılan Geleneksel Çin yazısı, 1960'lı yıllarda Çin'de Basitleştirilmiş Çin yazısına geçişinden sonra resmen kalkmıştır.

Basın özgürlüğü, haber, fikir ve düşünceleri, çoğaltıcı araçlarla, serbestçe açıklayabilmek özgürlüğüdür. Bilgi ve düşünceleri serbest olarak toplayıp, yorum ve eleştiri yaparak çoğaltabilmek ve bunları serbest olarak yayımlayıp dağıtabilmek haklarını içerir.
Basın aracılığıyla yapılan yayım, düşüncelerin açıklanmasının özel bir türüdür ancak basın özgürlüğü düşünceyi açıklama özgürlüğünden ayrı bir özgürlük kategorisi oluşturur. Devlet yaşamında insanların düşüncelerini serbestçe açıklayabilmeleri sayesinde gerçeklerin ortaya çıkabileceği, bu yolla yanlışlıkların, yolsuzlukların, hukuk dışılıkların, çelişkilerin su yüzüne çıkacağı ve bunda kamu yararı bulunması gerçeği demokratik hukuk devletlerinde bu özgürlüğün kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur. Devlet baskısı ve korkusu ile yaşayan bir basın kamunun avukatlığı görevini yerine getiremez, toplumsal yararları savunamaz. Bu nedenle basın özgürlüğü, basına tanınmış bir ayrıcalık değil, kişilik hakları gibi korunan bir hak olarak değerlendirilir.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında engel teşkil etmeyecek bazı hususlar bir işletme bünyesinde gerçekleşmesi nedeniyle basın özgürlüğünü engelleyebilmektedir. Basımevi kurmanın izin alma ya da mali teminat yatırma şartına bağlanması, yayımlanacak eserler için ön denetim getirilmesi basın özgürlüğünü engelleyebilen hususlara örnek olarak verilebilir.
İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün bir ülkede iç hukuk kurallarında kabul edilmesinin yeterli güvence sağlayamayacağı düşüncesiyle bu özgürlükler uluslararası metinlere geçmiş; uluslararası anlaşmalara konu olmuştur.

Basın özgürlüğü, birçok anayasada, uluslararası bildiri ve sözleşmede düşünceyi açıklama özgürlüğü ile birlikte  ele alınmıştır. 1776'da Virginia İnsan Hakları Yasası'nın 12. maddesinde, basın özgürlüğünün özgürlüğün en güçlü kalelerinden biri olduğunu ve sadece despot hükûmetler tarafından engellenebileceğini ilan edilmiştir.
1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, düşünce özgürlüğüyle birlikte düşüncelerin yayımlanmasına dair ifadeler barındırarak basın özgürlüğünü işaret eden ilk belgelerden biri olmuştur. 11. maddesinde "Düşüncelerin, fikir ve kanaatlerin başkalarına serbeste söylenmesi, insanın en değerli haklarındandır. Her vatandaş serbestçe konuşabilir, yazabilir ya da yayın yapabilir." denmektedir.
Basın özgürlüğü konusunda ilk kalıcı düzenleme ise Amerikan anayasasına 1791 tarihinde "Kongre... söz ve basın özgürlüğünü engelleyici yasa yapamaz" ifadesini taşıyan İlk Değişiklik Maddesi'nin eklenmesidir. Anayasal düzenleme açısından bakıldığında Amerika Birleşik Devletleri'nin söz ve düşünce özgürlüğü ile birlikte basın özgürlüğünü anayasal güvence altına alan ilk devlettir. Diğer demokratik devletler de aynı yolu izleyerek basın özgürlüğünü anayasal güvence altına almıştır.
Düşünce ve basın özgürlüğü, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun  10 Aralık 1948 günü Paris'te ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 18. maddesinde açık bir dille ifade edilmiştir.

Her ülkede basın özgürlüğünün kullanılabilmesini sınırlayan bazı uygulamalar vardır. Bu sınırlamaların kapsamı ve sınırlama koymanın yollarına ilişkin olarak her ülkenin kendi yasaları mevcuttur. Bir ülkede  basın özgürlüğü olup olmadığı ile ilgili çeşitli hükûmet-dışı örgütlerin farklı kriterlere göre değerlendirmeleri vardır. Örneğin Sınır Tanımayan Gazeteciler her yıl Basın Özgürlüğü Endeksi yayınlamaktadır. Bu endeks 180 ülkedeki gazetecilere uygulanan bir anket yoluyla  çoğulculuk, medya bağımsızlığı, medya  çevresi ve otosansür, yasal çerçeve, şeffaflık ile haber ve bilgi üretimini destekleyen altyapının kalitesi kriterlerine göre değerlendirme yapılır.

Basın Özgürlüğü ile ilgili yasa 1766 yılında kabul edilmiştir.

Basın Özgürlüğü Kanunları 1532 yılında kabul edilmiştir.

Basın özgürlüğü Rusya Anayasa'sının 29. maddesi ile güvence altına alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Anayasa Hukuku, basın özgürlüğünün korunmasını güvence altına almak amacıyla bir dizi hüküm ve düzenleme getirmektedir. Bu hükümler, basın özgürlüğünün kişisel hakların korunmasına yardımcı olacak şekilde uygulanmaktadır.
Türkiye Anayasasında, basın özgürlüğünün özgürlük ve insan haklarının güvence altına alınması açısından önemi vurgulanmıştır. Anayasamızın 26. maddesinde, “Herkesin özgürce ifade ve baskı özgürlüğüne sahip olduğu” belirtilmektedir. Aynı yasanın 28. maddesine göre ise, “Herkesin, özgürce görüş ve düşüncelerini ifade etme, yayınlanma ve yayımlanma hakkına sahiptir.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, basının özgürlüğünü temel bir insan hakkı olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğü korumaktadır.
Buna rağmen Türkiye'de basın özgürlüğü kanunu olmasına rağmen uygulanmayıp, günümüzde yayın yasağı ve sansür ile sık sık karşılaşılmaktadır. Basın özgürlüğü endeksinde 2017 itibarıyla 180 ülke içerisinde 155. olmuştur.

Çeçenistan, Rusya
Birmanya
Jammu ve Keşmir, Hindistan
Papua, Endonezya
Tibet, Çin

İnternet sansürü
Basın Özgürlüğü Endeksi

Starr, Paul (2004). The Creation of the Media: Political Origins of Modern Communications. New York: Basic Books. ISBN 0-465-08193-2. 
Gant, Scott (2007). We're All Journalists Now: The Transformation of the Press and Reshaping of the Law in the Internet Age. New York: Free Press. ISBN 0-7432-9926-4. 
Thierer, Adam & Brian Anderson (2008). A Manifesto for Media Freedom. New York: Encounter Books. ISBN 1594032289.

Batı'ya Yolculuk (Geleneksel Çince: 西遊記; Basitleştirilmiş Çince: 西游记; Hanyu Pinyin: Xīyóu-jì) Çin edebiyatının Dört Büyük Klasik Romanından biridir. Aslı 1590'larda, Ming Hanedanlığı döneminde, anonim bir şekilde yayımlanmıştır. Her ne kadar yazarının kimliğine dair doğrudan bir kanıt bulunmasa da 20. yüzyıldan bu yana yazarının Wú Chéng'ēn olduğu kabul edilir.
Hikâye sıklıkla sadece Maymun (Monkey) veya Maymun Kral (Monkey King) olarak da anılır. Bu başlık aslında Arthur Waley'in hazırlamış olduğu sadeleştirilmiş, popüler bir çevirinin adıydı. Waley'in çevirisi ayrıca Maymun Tanrının Serüvenleri (Adventures of the Monkey God), Maymun: [Bir] Çin Halk Romanı (Monkey: [A] Folk Novel of China); ve Maymun'un Serüvenleri (Adventures of the Monkey) isimleriyle de basılmıştır.
Roman Tang Hanedanlığı zamanında Budist rahibi Xuánzàng'ın Hindistan'a doğru sutra olarak anılan Budist dinî metinlerini edinebilmek için giriştiği hac yolculuğunun etrafında gelişen efsanelerin kurgusal bir anlatısıdır. Bodhisattva Guānyīn, Buda'dan aldığı emirle, bu görevi rahibe ve müridi görünümündeki üç koruyucusuna (Sūn Wùkōng, Zhū Bājiè ve Shā Wùjìng) ve bunlarla beraber Xuánzàng'ın bineği olarak görev alacak bir ejderha prense vermiştir. Bu dört karakter geçmiş günahlarının istiğfarı için rahibe yardım etmeyi kabul ederler.
Bazı bilim insanları kitabın döneminde dejenere Çin devletini hicvettiğini öne sürmüşlerdir. Eser, Çin folk dini, Çin mitolojisi ve değer sistemlerinden yoğun bir arka plana sahiptir ki Çin panteonunun Daoist ve Budist kökenli ilahları bugün hâlâ Çin folk dininin bir yansımasını sunmaktadırlar.
Romanın başarısının bir sebebi de çok yönlü olmasıdır: birinci sınıf bir macera hikâyesi olmasının yanı sıra ruhani ilham veren bir hikâyedir ve hacı grubunun Hindistan'a yolculuğu aydınlanmaya doğru yol alan birey için ortaya atılmış bir alegoridir.

Tripitaka veya Xuánzàng - Tang Hanedanlığı dönemi Budist rahibi. Bazı Budist dinî metinlerini Çin'e getirmek için Hindistan'a doğru bir hac yolculuğuna çıkar.
Maymun Kral (Maymunların İmparatoru) veya Sūn Wùkōng - Efsanevi kökene sahip bir maymun. Maymun klanının kralı olduktan sonra çeşitli serüvenler sonucu cennete kadar yükselir fakat burada birçok soruna yol açar. Bunun üzerine cezalandırılır. Xuánzàng hac yolculuğu sırasında ona rastlayıp da onu müridi olarak kabul edince kurtarılır.
Domuz veya Zhū Bājiè ("Sekiz Yasağın Domuzu") - Eskiden bâki olan fakat yaptığı bir hata sonucu ölümsüzlüğü alınarak cezalandıran figür. Bununla birlikte bir ölümlü olarak tekrar doğuşu sırasında insan yerine, oluşan bir hata sonucu, yarı insan yarı domuz olarak doğar.
Keşiş Kum veya Shā Wùjìng - Bir zamanlar cennette yaşayan fakat yaptığı bir hata sonucu korkunç bir canavara dönüştürülerek dünyaya gönderilen figür.

Journey to the West8 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Tam İngilizce metin, PDF formatında. Chine Informations1 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. isimli siteden.
Tüm roman,8 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. basitleştirilmiş Çince karakterlerde (UTF-16).
Batı'ya Yolculuk28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. hakkında geniş kapsamlı ve ayrıntılı bilgi sunan bir internet sayfası.
 Wikimedia Commons'ta Batı'ya Yolculuk ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Batı Bölgeleri (Çince: 西域; pinyin: Xīyù), Çin tarih kayıtlarında M.Ö. 3. yüzyıldan MS 8. yüzyıla kadar Yumen Geçidi'nin batısında, çoğunlukla Orta Asya ve bazen daha genel olarak Çin'in batısında kalan diğer bölgeler için kullanılan tarihsel bir addır.
İpek Yolu üzerinde stratejik konumu nedeniyle Batı Bölgeleri, M.Ö. 3. yüzyıldan bu yana tarihsel açıdan önemlidir. MS 89 yılına kadar Çin-Hun Savaşı'nın yeri idi. 7. yüzyılda vaha devletlerine karşı yapılan Tang harekâtı ile An Luşan İsyanı'na kadar Çin'in denetimine geçti.
Bölge daha sonraki yüzyıllarda Moğol İmparatorluğu döneminde olduğu gibi Doğu Asya, Hint Yarımadası, İslam dünyası ve Avrupa arasındaki kültürel bir yol olarak önem kazanmıştır. Batı Bölgeleri'nin en önemli ihracatlarından biri, tüccarlar ve hâkim rahipler tarafından Çin'e taşınan Budist metinler, özellikle de Mahayana Sutraları'ydı. Tang Hanedanı keşişi Xuanzang, Hindistan'da eğitim görmeye başladı ve Tang başkenti Çangan'a döndüğünde Batı Bölgeleri'nde Büyük Tang Kayıtları çalışmasını yapmıştır.

Batı Zhou Hanedanı (Çince: 西周), MÖ. 1046-771 yılları arasında Zhou Hanedanı'nın bir parçası olan hanedanlıktı.
Zhou Hanedanı'nın ilk oluşmuş uygarlığı "Batı Zhou" adını taşımaktaydı. "Batı Zhou" Hanedanı nispeten gelişmiş toplum olup tarım gelişmiş, tarım aletleri geliştirilmiş ve birçok tarım bitkileri yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu dönemde ayrıca çok sayıda sanat ve kültürel yapılar, ayrıca felsefe, siyaset ve tarih eserler meydana gelmiştir.

Shaughnessy, Edward L. (1999), "Western Zhou history",  Loewe, Michael; Shaughnessy, Edward L. (Ed.), The Cambridge History of Ancient China, Cambridge: Cambridge University Press, ss. 292-351, ISBN 978-0-521-47030-8. 
Li, Feng (2003), "'Feudalism' and Western Zhou China: a criticism", Harvard Journal of Asiatic Studies, 63 (1), ss. 115-144, JSTOR 25066693. 
Li, Feng (2006). Landscape and Power in Early China: The Crisis and Fall of the Western Zhou 1045–771 BC. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-85272-2.

Bağlantısızlar Hareketi, kendilerini hiçbir güç blokuna dahil veya hariç olarak addetmeyen 100 üzerinde ülkenin bir araya gelerek oluşturdukları uluslararası bir oluşumdur. Soğuk Savaş döneminde Batı İttifakı ve Doğu Bloku'nun yanı sıra üçüncü bir blok olmuştur. Bu hareket çoğunlukla Güney Amerika, Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkelerinden oluşur. Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri ise aralarında Batı ittifakı ve Doğu Bloku olarak ikiye bölünmüşlerdir. Bunun sebebi ise I. Dünya Savaşı'ndan itibaren gelen ve II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş ile devam eden Avrupalı devletlerin güç yarışı ve dünyadaki egemenlik yarışıdır. Bağlantısızlar Hareketi bir diğer tabirle doğu dünyasının batı dünyasındaki bölünmelere taraf olmamak istemesidir.
1979 I. Havana Bildirisi'ne göre birliğin amacı, "üye ülkelerin millî bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini, sömürgecilikten, yayılmacılıktan, ırkçılıktan ve her türlü dış baskı, istila, işgal ve dış müdahaleden" korumaktır.
Üye ülkeler dünya nüfusunun %55'ini, BM üyelerinin 2/3'ünü oluşturur. 2015 yılı itibarıyla 120 üye ve 20 gözlemci ülke vardır.

Bağlantısızlar Hareketinde Devlet Başkanları ve Başbakanlar tarafından Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi olarak konferanslar yapılır.

 Belarus (1998)

 Antigua ve Barbuda (2006)
 Bahamalar (1983)
 Barbados (1983)
 Belize (1976)
 Bolivya (1979)
 Şili (1973)
 Kolombiya (1983)
 Küba (1961)
 Dominik (2006)
 Dominik Cumhuriyeti (2000)
 Ekvador (1983)
 Grenada (1979)
 Guatemala (1993)
 Guyana (1970)
 Haiti (2006)
 Honduras (1995)
 Jamaika (1970)
 Nikaragua (1979)
 Panama (1976)
 Peru (1973)
 Saint Kitts ve Nevis (2006)
 Saint Lucia (1983)
 Saint Vincent ve Grenadinler (2003)
 Surinam (1983)
 Trinidad ve Tobago (1970)
 Venezuela (1989)

Bağlantısızlar Hareketi Resmi Sayfası26 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Beidou Uydu Konumlandırma Sistemi Çinli uydu navigasyon sistemidir. 2000 yılından bu yana faaliyet gösteren sınırlı bir test sistemi ve şu anda yapım aşamasında olan bir tam ölçekli küresel navigasyon sistemi gibi iki ayrı uydu takımından oluşmaktadır.
Resmen deneysel olarak adlandırılan Beidou Uydu Konumlandırma Sistemi ve aynı zamanda Beidou-1 olarak bilinen ilk Beidou sistemi, üç uydudan oluşur ve sınırlı bir kapsama alanına ve uygulamalara sahiptir. 2000 yılından bu yana, başta Çinli müşteriler ve komşu bölgeler için konumlandırma hizmeti sunmaktadır.
Sistemin ikinci kuşağı, resmen (BDS) Beidou Uydu Konumlandırma Sistemi denilen ve aynı zamanda COMPASS veya Beidou-2 olarak bilinen, 35 uydudan oluşan küresel bir uydu konumlandırma sistemi olacaktır ve Ocak 2013 itibarıyla yapım aşamasındadır. Bu kullanımda 10 uydu ile, Aralık 2011 yılında Çin'de faaliyete geçti ve Aralık 2012 yılında Asya-Pasifik bölgesinde müşterilerine hizmet sunmaya başladı. 2020 yılında tamamlanması ile küresel ölçekte müşterilerine hizmete başlaması planlanmaktadır.

Beidou Konumlandırma Sistemi Běidǒu olarak Çince Büyükayı takımyıldızı olarak bilinen yıldız takımının adıyla adlandırılmıştır. Adı tam anlamıyla antik Çinli gök bilimciler tarafından verilen "Kuzey Büyükayı", Ursa Major takımyıldızında ait yedi parlak yıldız anlamına gelir. Tarihsel olarak, bu yıldız kümesini Polaris Kuzey yıldızını, bulmak için kullanılmıştır. Beidou uydu konumlandırma sistemi adı bir metafor olarak hizmet vermektedir.

Çinli uydu konumlandırma sisteminin esas tasarısı 1980'lerde Chen Fangyun ve arkadaşları tarafından oluşturuldu. Çin Ulusal Uzay İdaresine göre, sistemin gelişimi üç aşamada yürütülecektir:

2000-2003: 3 uydudan oluşan deneysel Beidou konumlandırma sistemi
2012 yılında: Çin ve komşu bölgelerini kapsayacak bölgesel Beidou navigasyon sistemi
2020 yılında: Küresel Beidou navigasyon sistemi
İlk uydu, Beidou-1A, 20 Aralık 2000 tarihinde Beidou-1B ise 30 Ekim 2000 tarihinde başlatıldı. Üçüncü uydu, Beidou-1C (yedek uydu), 25 Mayıs 2003 tarihinde yörüngeye girmiştir. Beidou-1C'nin başarılı başlatması da Beidou-1 navigasyon sisteminin kurulması anlamına geliyordu.
2 Kasım 2006 tarihinde Çin, 2008 yılında Beidou'yu 0.2 metre saniye açık 10 metre hassasiyetle hizmet verecek, 0.2 mikrosaniye zamanlamasını ve hızını duyurdu.
Şubat 2007'de, (yedek uydu olarak hizmet veren bazen Beidou-2A adı verilen,) Beidou-1 sistemi, Beidou-1D dördüncü ve en son uydu uzaya gönderildi. Bu uydu, bir kontrol sistemi arızası yaşadı ama sonra tam olarak onarılmış olduğu bildirilmiştir.
Nisan 2007'de, Beidou-2, yani COMPASS-M1 ilk uydusu başarıyla yörüngeye çalışmaya girmiştir (Beidou-2 uydu takımı frekansları doğrulamak için). İkinci Beidou-2 uydu kümesi COMPASS-G2 15 Nisan 2009 tarihinde başlatıldı.

Eylül 2003 yılında, Çin Avrupalı Galileo konumlandırma sistemi projesine katılma amacıyla önümüzdeki birkaç yıl içinde Galileo projesine 230 milyon € (296 milyon USD, 160 milyon GBP) yatırım amaçlamıştır. Zamanında, Çin'in "Beidou" navigasyon sisteminin daha sonra sadece silahlı kuvvetler tarafından kullanılan bir sistem olacağına inanılıyordu. 2004 yılının Ekim ayında, Çin resmen "Galileo Ortak taahütnamesini" (GJU) imzaladı ve "Çin Ulusal Uzaktan Algılama Merkezi" (NRSCC) Galileo Programı İşbirliği Anlaşmasını imzalayarak Galileo projesine katıldı. Galileo programında Çin-Avrupa İşbirliği Anlaşmasına dayanarak, Çin Galileo Sanayi (CGI) işbirliği, Galileo programlarına Çin'in katılımı ana yüklenici olarak, Aralık 2004 yılında kurulmuştur. Nisan 2006 itibarıyla, Galileo çerçevesinde on bir işbirliği projeleri, Çin ve AB arasında imzalanmıştı. Ancak, Hong Kong merkezli South China Morning Post Çin'in Galileo projesindeki rolü ile tatminsiz olduğunu ve Asya pazarında Galileo ile rekabet içinde olduğunu Ocak 2008 yılında bildirmiştir.

Beidou-1 dört uydudan (üç çalışma uydular ve bir yedek uydu) oluşan bir deneysel bölgesel navigasyon sistemidir. Uyduların kendileri Çin DFH-3 Jeostatik iletişim uydusuna dayalıdır ve her biri 1.000 kilogram (2200 pounds) fırlatma ağırlığına sahiptir.
Amerikan GPS, Rus GLONASS ve Avrupa Galileo sistemleri, aksine, Beidou-1 orta yörünge uyduları olarak kullanılır. Bu sistem, bir uydu büyük uydu takımını gerektirmez anlamına gelir ama aynı zamanda uydular Dünya'ya görünür alanlarda kapsamayı sınırlamaktadır. Hizmet edilebilir alan boylamı 140 ° E 70 ° E gelen ve 55 ° N enlemiyle 5 ° N arasındadır. Sistemin bir frekansı 2491,75 MHz'dir.

İlk uydu, Beidou-1A, 31 Ekim 2000 tarihinde başlatıldı. İkinci uydu, Beidou-1B, başarılı olarak 21 Aralık 2000 tarihinde başlatıldı. Son operasyonel uydu, Beidou-1C, 25 Mayıs 2003 tarihinde başlatıldı.

2007 yılında, resmi Xinhua Haber Ajansı Beidou sisteminin çözünürlüğünü 0,5 metre gibi yüksek bir oranda olduğunu bildirdi. Mevcut kullanıcı terminalleri sayesinde kalibre doğruluğunun 20m (100m, kalibre edilmemiş) olduğu görülmektedir.

2008 yılında, CN ¥ 20,000RMB etrafında Beidou-1 toprak terminali maliyeti (ABD $2929), çağdaş bir GPS terminalinin neredeyse 10 katı fiyatınaydı. Terminallerin fiyatı ithal mikroçip maliyetine bağlı olarak açıklanmıştır. Shenzhen'de Kasım 2009'da Çin Yüksek Teknoloji Fuarı ELEXCON içinde CN ¥ 3,000RMB fiyatlı bir Beidou terminali sunuldu.

1.000'den fazla Beidou-1 afet alanından bilgi veren terminali, 2008 Sichuan depreminden sonra kullanılmıştır.
Ekim 2009 itibarıyla, Yunnan'da tüm Çin sınır muhafızları Beidou-1 cihazlarıyla donatılmıştır.
Sun Jiadong, navigasyon sisteminin baş tasarımcısına göre, "Birçok kuruluş, bir süre bizim sistemi kullanmıştır ve onlar onu çok seviyor".

Beidou-2 (Eski COMPASS olarak da bilinir) eski Beidou-1'in bir uzantısı değildir, aksine doğrudan ondan kapsamlıdır.

Verilen hizmetin iki düzeyi vardır; Çin hükûmeti ve askeri bir sivil ücretsiz servis ve lisanslı hizmet. Ücretsiz sivil hizmetin 10 metrelik konumu izleme doğruluğu vardır, 10 nanosaniye bir hassasiyetle saatlerini eşitleme ve önlemler içinde 0,2 m / s hızları vardır. Kısıtlı askeri hizmetin 10 santimetrelik bir konumu doğruluğunu vardır, iletişim için kullanılabilir ve kullanıcıya sistem durumu hakkında bilgi sağlayacaktır. Bugüne kadar, askeri hizmet sadece Halk Kurtuluş Ordusu ve Pakistan Askeriyesine verilmiştir.

Yeni sistem yerkürenin tümüyle kapsanmasını sunacak 5 jeostatik yörünge uyduları (GEO) ve 30 orta yörünge (MEO) uyduları dahil 35 uyduluk bir uydu takımı olacaktır. Değişen sinyaller CDMA ilkesine dayanan ve Galileo veya modernize GPS gibi tipik gelişmiş bir yapıya sahiptir. Diğer GNSS sistemleriyle benzer, konumlandırma hizmetinin iki düzeyi var olacaktır: Açık ve sınırlı (askeri). Kamu hizmeti genel kullanıcılar için küresel olarak kullanılabilir olacaktır. Tümü şu anda planlanan GNSS ile sistemleri yerleştirilmektedir, kullanıcılar 75+ uydudan oluşan toplam uydu takımından yararlanacaktır, hangi ölçüde, konumlandırma için tüm yönlerini geliştirecek, sözde kentsel kanyonlarda sinyallerin özellikle kullanılabilirliği artırılacaktır. Compass navigasyon sisteminin genel tasarımcısı ve selefi, esas Beidou navigasyon sisteminin genel tasarımcısı Sun Jiadong olmaktadır.

Galileo ile E1, E2, E5B ve E6 ve örtüşen: Compass için frekanslar dört bant olarak tahsis edilir. Üstüste gerçeği, alıcı tasarımı açısından uygun olabilir, ancak, diğer taraftan özellikle Galileo'da halk düzenlenmiş hizmet için tahsis edilen E1 ve E2 bantları içinde, sistem-arası girişim sorunları yaratmaktadır. Ancak, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) politikaları çerçevesinde, ilk ulusal bu frekansa öncelik olacak belirli bir frekansta yayın yapmak için ve sonraki kullanıcılarda önce bu frekansı kullanarak izin almak ve aksi takdirde onların yayınları, orijinal ülkenin yayınları ile müdahale etmemelerini sağlamak için gerekli olacaktır. Şimdi Çin Compass uydularının Avrupa'nın Galileo uydularından önce E1, E2, E5B ve E6 bantlarında iletilmesine başlayacak ve böylece bu frekans aralıklarında birincil haklara sahip olacağı görünmektedir. Her ne kadar biraz resmi olsa da yeni sistemin sinyalleri hakkında Çinli yetkililer tarafından açıklanmıştır, İlk Compass uydu lansmanında bağımsız araştırmacılara izin verilmez.

Compass-M1 sinyal testleri ve doğrulaması 14 Nisan 2007 tarihinde frekans dosyalama için başlatılan bir deneysel uydu oldu. Nirengi noktası Compass-M1 rolü Galileo sistemi için GIOVE uyduları rolüne benzer. Compass-M1 yörüngesi, neredeyse dairesel 21.150 km yükseklikte ve 55.5 derecelik bir eğime sahiptir.
E2 E5B ve E6: Compass-M1 3 bantlarda iletir. Her bir frekans bandında iki tutarlı alt sinyalleri (karelemeli) 90 derecelik bir faz kayması ile tespit edilmiştir. Bu sinyal bileşenleri daha sonra "I" ve "Q" olarak adlandırılır. "I" bileşenleri kısa kodları var ve açık hizmet için tasarlanmış olma olasılığı vardır. "Q" bileşenleri, çok daha uzun kodları var daha parazit rezistif ve muhtemelen sınırlı hizmet için tasarlanmıştır. IQ modülasyonu 100 yıl önce taşıyıcı sinyalini morsetting olduğundan beri hem kablolu hem de kablosuz sayısal modülasyon yöntemi olmuştur.
İletilen sinyallerin incelenmesi 14 Nisan 2007 tarihinde Compass-M1 lansmanından hemen sonra başladı. Kısa bir süre sonra 2007 yılının Haziran ayında, CNES mühendisleri sinyallerin spektrum ve yapısını bildirdi. Bir ay sonra, Stanford Üniversitesi'nden araştırmacılara "I" sinyalleri bileşenlerin tam kod çözümü bildirildi. Kodlarının bilgisi COMPASS alıcısını kurmak ve E2 ve E5B üzerinde "I" sinyalleri takip ve çoklu yol özelliklerini rapor için Septentrio'dan bir grup mühendis ile başladı.

Benin Halk Cumhuriyeti 1975 yılından 1990 yılına kadar bugünkü Benin Cumhuriyeti sınırları içerisinde kurulan devlet.
Afrika kıtasında bulunan öncel devleti Dahomey Cumhuriyeti'nde gerçekleştirilen sistem değişikliği ile, her ne kadar 1972 ile 1975 yılları arasında ülke ismini değiştirmese de, oluşturulan ve sosyal bir devlet konumuna bürünen Benin Halk Cumhuriyeti mevcudiyetini ardılı Benin Cumhuriyeti kurulana dek sürdürmüştür. İktidarda bulunan Mathieu Kérékou tarafından bizzat komünist bir ülke tanımlamasını yapılan BHC'nin, 30 Kasım 1975 tarihine kadar Dahomey Cumhuriyeti olan ismi, Benin Halk Cumhuriyeti'ne dönüştürülmüştür.
Tarihte Benin ismi ile var olmuş olan Benin Krallığı, günümüzdeki Nijerya topraklarında kurulu bir krallık olsa da, siyasi açıdan ülkedeki tüm etnik toplulukların karşı çıkmayacağı bir isim olacağı gerekçesiyle bu isimde karar kılınmıştır.
1 Mart 1990 yılına kadar mevcudiyetini sürdüren ülke, bu tarihte gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile bugünkü Benin Cumhuriyeti adını alarak, komünist ve tek parti düzeninden çok partili ve demokratik bir anayasal yapıya geçmiştir.

Dahomey Cumhuriyeti
Benin Cumhuriyeti

Benin Halk Cumhuriyeti Anayasası 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Benin Halk Cumhuriyeti tarihi 22 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Besarabya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti veya Besarabya SSC (Rusça: Бессарабская Советская Социалистическая Республика, Бессарабская ССР), Besarabya'nın Romanya tarafından işgal edilmesi üzerine Ukrayna'da kurulan geçici hükûmettir.
Rus İç Savaşı sırasında Romanya, Sovyetler'e karşı tampon bölge oluşturmak ve sınırlarını büyütmek için Besarabya'yı işgal etmeye başladı. Leovo, Chisinau, Bolhrad, Tuna Deltası, Bender, Ackermann ve Dinyester bölgelerinde direnişler gösterilse de bu direnişler başarılı olamadı ve Romanya ülkenin tamamına hakim olarak Bolşevikler'in hakimiyetini bölgede kaldırdı. Bunun üzerine Besarabyalı Bolşevikler, Ukrayna'da sürgün hükûmetini kurdu.
İşgalden sonra bölge Beyaz Ordu için üs oldu ve Bolşevikler'e karşı operasyonlar düzenlendi. Ancak operasyonlar başarısız olur ve ordu dağılır. Sovyetler Birliği, işgali ilk günden beri tanımadı. Ama mevcut koşullarda durumu engelleyemedi. İleriki yıllarda Sovyetler bu bölgeyi alamayacağından dolayı sürgün hükûmeti dağıldı. Ama daha sonra Besarabya işgalden kurtulacaktı. Batı Avrupa ülkeleri ise 1920 yılında imzalanan Paris Antlaşmasıyla Romanya'nın Besarabya bölgesindeki işgalini tanıdı. Amerika Birleşik Devletleri antlaşmayı imzalamadığı için işgali hukuken tanımadı.

Beş Hanedan On Krallık dönemi, (basit: 五代十国, geleneksel: 五代十國; pinyin: wǔ dài shí guó; 907 - 960), Çin tarihinde 907'de Zhu Quanzhong (朱全忠zhū quánzhōng) Tang Hanedanı (唐 Táng)'ı yıkıp Hou Ling (後梁 Hòu Liáng)'ı kurmasıyla başlayarak Hou Zhou (後周 hòu zhōu) hanedanının Dinqianduo dianjian 
(殿前都點檢 diàn qián dōu diǎn jiǎn: Hassa ordusu müfettişi) olan Zhao Kuangyin (趙匡胤 zhào kuāngyìn)'in Song Hanedanı (宋 sòng ya da 北宋 běi sòng)’ı kurup Çin'i birleştirmesiyle bitten dönemi.
Bu dönemde Çin’in kuzey kesminde Hou Ling, Hou Tang (後唐 Hòu Táng), Hou Jin (後晉 Hòu Jìn), Hou Han (後漢 Hòu Hàn) ve Hou Zhou olmak üzere 5 hanedan (五代 wǔ dài) kurulup yıkılmıştı. Çin’in orta ve güney kesminde ise 10 yöresel krallık (十國 shí guó) kurulup yıkılmıştı.
Kuzey kesimin 5 hanedanından Hou Tang ve Hou Jin Şatuo (沙陀 shā tuó) Türkleri tarafından kurulmuş ve Hou Han ve Hou Zhou da Şatuo'nun askeri teşkilatına bağlı Jiedushi (節度使 jiē/jié dù shǐ (Garnizon komutanı) Liu Zhiuyan (劉知遠 liú zhīyuǎn) ile Shumishi (樞密使 shū mì shǐ: Harbiye Nazır) Guo Wei (郭威 guō wēi) tarafından kurulmuştu.

薛居正 舊五代史
歐陽修 新五代史

The Banquet (Kurgusal, 2006) Fragman 27 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Hamlet'in Çin yorumu.

Beş Barbar On Altı Krallık dönemi (basit: 五胡十六国, geleneksel: 五胡十六國; pinyin: Wǔ Hú Shí Liù Guó, kısaca On Altı Krallık 十六國 Shí Liù Guó; 304 - 439), Çin tarihinde 304'te Hun (Çince: 匈奴; Xiōngnú) kökenli olan Liu Yuan (Çince: 劉淵)'ın Han Zhao’u kurmasıyla başlayarak Siyenpiler (Sien-pi, Çince: 鮮卑 Xiānbēi) Toba (Çince: 拓跋部 Tuàbá bù) kolundan gelen Kuzey Vey (Çince: 北魏 Běi wèi)'nin Kuzey Çin'i birleştirmesiyle biten bir dönem. Dönem temelinde Jin Hanedanlığının Kuzey Çin üzerindeki yönetiminin çöküşüyle başlamıştır.
Bu dönemde Çin’in kuzey ve batı kesminde Hun, Sien-pi (Tungusların bir kolu), Jie (羯: Hunların bir kolu), Di (氐: Tangutların bir kolu), Qiang (羌: Tangutların bir kolu) başta olmak üzere "Beş Barbar" (五胡; Wǔ Hú) ile Çinlilerin temel unsuru olan Han 16 krallığı kurmuştu.
Ancak Jie de Hun'nun bir kolu olmakla birlikte diğer gayri-Han kavimler de 16 krallık dışında krallıklarını kurmuşlardı. Beş rakamı kavimlerin sayısını ifade etmeyerek “çeşitli kavimler" anlamına gelmektedir.
Çin'in güney ve doğu bölgelerindeyse, Çen Hanedanı (晉朝: Batı Çen Hanedanı: 西晉; 265 - 314), Han Zhao tarafından yenilince doğuya sığınarak Doğu Çen Hanedanı (東晉; 317 - 420)’yi kurdu. Daha sonra 420’de Song Hanedanı (宋; Sòng)’nın Doğu Çen Hanedanı’nın yerini almasıyla Güney Kuzey Hanedanları (南北朝 Nánběicháo; 420 - 589) dönemi başladı.

Fang Xuanling, "Çen" Kitabı, C. 101 - 130 房玄齡等, 晉書 載記第101 劉元海（刘渊） ~ 載記第30 赫連勃勃 (Vikikaynak)

Bireycilik, bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi ya da benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesidir.
Bireycilik, her şeyden önce insanlığın toplumsal birliklerden değil, bireylerden oluştuğu düşüncesine dayanır. Bu varlıklar, biri diğerinden ayrılamaz ve indirgenemez varlık özelliği taşırlar. Duygulanımları, hareketleri ve düşünceleri kendilerine aittir. Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal ekonomik, toplumsal ve dinsel düzenlemelere yönelik bir inanç anlamına gelir. Genel bir davranış biçimi olarak bireycilik, öz güvene, gizliliğe ve başka bireylere saygı göstermeye büyük önem verir. Otoriteye ve birey üzerindeki özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime karşı çıkar. Ayrıca "ilerleme"ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma hakkı tanınır. Yalnızca en aşırı bireyciler anarşi yanlısıdır. Ama çoğu devletin bireylerin yaşamına en az karışması gerektiğine, bireylerin birbirleriyle çatışmasını önlemek ve gönüllü olarak varılmış anlaşmaların uygulanabilmesi için yasaları ve düzeni koruma görevini üstlenmek zorunda olduğuna inanır. Bireycilik, devleti zorunlu bir olumsuzluk olarak görme eğilimindedir ve "en iyi yönetim, en az yönetimdir" sloganını benimser.

Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm bireysel bilincin ve bireysel çıkarın herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır.  Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünalist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunması fikrine olumlu yaklaşım sergiler. Bazı önemli temsilcileri: Henry David Thoreau, Josiah Warren ve Murray Rothbard'dır. Josiah Warren ilk Amerikan anarşist olarak kabul edilir. 1833 yılı boyunca Barışçıl Devrimci adlı haftalık dört sayfalık yayını kendi kurduğu yayın evinde yayınlamıştır. Ayrıca genelde William Godwin de bireyci anarşist olarak değerlendirilir. Godwin, yardımseverlik düşüncesini savunurken bunun yanında her bireyin, kendi emek ve mülkiyeti üzerinde bireysel söz hakkını dile getirmiş ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan hükûmetin zamanla küçülmesine yol açacak ilerlemeci akılcılığa inanmıştır.
Daha az radikal olmak üzere farklı bir bireyci anarşizm türü, Boston anarşistleri'nce savunuldu. Bunlar, serbest piyasa ve özel mülkiyeti destekliyorlardı.  Özgürlüğün ve mülkiyetin korunmasını özel sözleşmelerle sağlama taraftarıydılar. Bunun yanında emeğin, maaş karşılığı takasını öngörüyorlardı, buna rağmen devlet tekelinde kapitalizmin (devlet garantisinde tekel olarak tanımlanır))  emeğin karşılığını sağlamayacağı uyarısını da yapıyorlardı.
19 yüzyılda dahi Amerikalı bireyciler arasında çeşitli konularda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı ve bu yüzden bireyci anarşizm açısından belirli bir teoriden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Örneğin Tucker entelektüel mülkiyet haklarına karşı çıkarken; Spooner desteklemekteydi. Tucker sadece kullanıldığı sürece toprak mülkiyetini savunurken, Byington ve Spooner mülkiyet konusunda bu tür bir kısıtlamadan bahsetmiyordu. 
Önemli bir ayrışma, 19. yüzyılda Tucker ve bazı başka anarşistler, doğal haklar düşüncesini terk edip, Stirner'in felsefesi ışığında "egoizm"i benimsediklerinde görüldü.  Bu yüzyılın ardından “bireyci anarşizmin doruk dönemi kapandı”  Fakat, bireyci anarşizm, daha sonra Murray Rothbard ve 20. yüzyılın ortalarında anarko kapitalistlerce daha geniş bir çerçevede özgürlükçü hareket akımlarından biri olarak çeşitli değişikliklerle benimsendi.

Bir Libertin, toplumun büyük kesimi tarafından kabul görmüş ahlak ve davranış şekillerini reddeder.  Algılar aracılığıyla deneyimlenen fiziksel zevklerin peşinden koşar. Libertinlik konusunda Schoderlot de Laclos ve Marquis de Sade önemli eserler vermiş kişilerdir.

Hümanizm (Fransızca: humanisme), insan odaklılık veya insanmerkezcillik. Kanunların düzenlenmesinde tanrının değil insan aklının esas alındığı rasyonalizm ile ampirizme odaklanan felsefi düşünce öğretisi. Hümanizm, ahlaki ve felsefi sorgulamanın başlangıç noktası olarak insanoğlunun potansiyelini ve failliğini vurgular. İtalyan Rönesansı sırasında ortaya çıkmış ve Aydınlanma Çağı'nda bilim ve teknolojideki ilerlemelerle yeniden güçlenmiştir. Günümüzde hümanizm, insanlığı bireyleri teşvik etmek ve geliştirmekten sorumlu olarak gören ve insan refahı, özgürlük, özerklik ve ilerlemeyi vurgulayan dini olmayan, seküler bir harekettir. Hümanistler insan haklarını, ifade özgürlüğünü, ilerici politikaları ve demokrasiyi savunurlar ve dinin ahlak için bir ön koşul olmadığına inanırlar.

Felsefede, hazcılık veya hedonizm, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüş. Kirene Okulu'nda, Sokrates'in öğrencisi Aristippos (MÖ 435-355) tarafından kurulmuş, daha sonra Epikuros tarafından devam ettirilmiştir.
Antik Yunanistan'da ortaya çıkan hazcılık, 19. yüzyılda ortaya çıkan İngiliz faydacılığını etkilemiştir.

Varoluşçuluk veya egzistansiyalizm, genel olarak psikolojik ve kültürel devinimlerin; bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan felsefe akımı. Erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını ve bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir ulam (felsefi kategori) olduğu düşünülmüştür. İnsan yaradılışını anlamlandırma kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür.
Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard'ın genel olarak ilk varoluşçu filozof olduğu görüşü hâkimdir.
Hegelcilik ve Kantçılığa karşı olarak,
Kierkegaard bireysel bir bakış açısına sahiptir. Onun oluşturduğu sorumluluk temelindeki görüş; yaşamın anlamına, tutku ve samimiyet ikilisinin gerçekçi çözümlemelerine dayanmaktadır. Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı'nı izleyen günlerden sonra bilinirlik kazanmıştır. Akım, felsefenin yanında, teoloji, drama, resim, edebiyat ve psikoloji dallarını da etkilemiştir.
Varoluşçu felsefeciler tarz ve içerik olarak, geleneksel sistematikçilere veya akademik felsefecilere benzemektedir. Bu iki tarz ve içerik de, soyuttur ve insanın somut varlığından oldukça uzaktır.
Akademisyenler genellikle varoluşçu filozofların görüşlerinin diğer felsefelerin görüşlerine göre birbirlerinden çok farklı olduğunu düşünürler.
Varoluşçu felsefecilerin en çok eleştirildikleri konulardan biri, kullandıkları terimler olmuştur. Bu terimlerin karışıklık doğurduğu ve akım içinde terim tutarlılığının sağlanamadı iddia edilmiştir.

20. yüzyılın ünlü düşünürlerinden Ayn Rand'ın eserleri ilk yayınlandıkları andan itibaren entelektüel alanda önemli bir etki yaratmıştır. Onun ortaya koyduğu yeni ahlak anlayışı (akılcı bencillik ahlakı) zamanın altruist-kolektifçi modasına meydan okumuştur. Objektivizm olarak bilinen felsefesi ünlü romanlarının temasıdır.
Ona göre etik mistik bir fantezi ya da sosyal bir anlaşma değildir, vazgeçilebilir, subjektif bir lüks de değildir. Etik; doğaüstü güçlerin, insanın komşuları ve kaprislerinin lütfu olarak değil, realite ve hayatın doğasının bir lütfu olarak, bireyin hayatta kalmasının nesnel bir gereksinimidir. Objektivist etik akılcı bencilliği, yani insanı kurban etme ilkelliğinin ötesine asla geçememiş, akılcı olmayan kaba kuvvet kullanıcılarının arzuları, hisleri veya kaprisleri ile üretilen değerleri değil, insan bekasının gerektirdiği değerleri destekler ve savunur.

Klasik liberalizm, bireysel özgürlük üzerine kurulu ve bu özgürlüklerin korunmasıyla sınırlandırılmış, topluma yüksek oranda avantaj sağlayacak bazı hizmetleri sunan bir devletin olması, geriye kalan tüm fonksiyonların düşürülerek serbest piyasa tarafından karşılanması gerektiğini savunan ideolojidir. Klasik liberaller laissez faire ekonomi politikalarını savunur, iktisadi özgürlükler ve piyasa ekonomisini vurgular, devletin görev alanının genişletilmesine karşı çıkar.
Klasik liberal bir düzen, politikayı en asgari düzeye indirir ve bireyleri kendi örgütlerini ve gruplarını kurmakta ve kendi amaçlarını izlemekte serbest bırakır. Bazı türleri bireyleri eğer isterlerse düzenden ayrılma konusunda bile serbest bırakır. Başka konularda aralarında dikkate değer farklılıklar bulunmasına rağmen, önde gelen çağdaş liberallerden F. A. Hayek, John Rawls, Ronald Dworkin, Charles Larmore, Chandran Kukathas, Loren E. Lomasky ve David Schmidtz klasik liberal olarak tanımlanabilecek düşünürlerdir.

Mutualizm, 18. yüzyılda İngiliz ve Fransız işçi hareketleri ile ortaya çıktı ve ardından Fransa'da Pierre-Joseph Proudhon, ABD'de diğer bazı düşünürlerle bağlantılı olarak anarşist görünüm kazandı.  Birleşik Devletler'de, örneğin Benjamin Tucker ve William B. Greene gibi bireyci anarşistler üzerinde etkisi görüldü.
Mutualizmin önemli kavramları arasında; federasyon, karşılıklılık, özgür ortaklık, gönüllülüğe dayanan sözleşmeler, kredi ve para reformu bulunur. Birçok mutualistin görüşüne göre hükûmet müdahalesinin olmadığı bir serbest piyasa - emek değer teorisine göre - kar, kira  ve faizi kaldırarak, fiyatları emek maliyetlerine çeker ve şirketler için işçilerin rekabeti yerine; firmaların ücretleri arttırarak işçiler için rekabet ettiği bir düzen sağlanır. 
Mutualizm, kimi zaman bireyci ve kollektivist anarşizm arasında bir yerlerde bir sentez olarak görülür. Bu düşünce mutualistlerin kendi eserlerinde dile getirilmiştir. "Mülkiyet Nedir?" adlı eserinde Proudhon "özgürlük" kavramına eşdeğer olarak komünizm ve mülkiyetin diyalektik sentezi olan "anarşi" kavramını önerir.  Pierre-Leroux'tan esinlenen Greene, mutualizmi üç felsefenin sentezinde arar:“komünizm, kapitalizm ve sosyalizm.  Sonraki bireyci anarşistler mutualist terimini “sentez” temasına çok az vurgu yaparak kullan

Şu anki üyelere ek olarak Birleşmiş Milletler'in kabul ettiği uluslararası acenteler, varlıklar ve üye olmayan devletler gözlemci olarak katılabilirler. Gözlemcilerin Genel Kurul'da konuşma hakları varsa da önergelerde oy verme hakları yoktur.
Gözlemci statüsü bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önergesiyle verilir.

Üye olmayan gözlemci devletler, egemen varlıklar olarak tanınmaktadırlar. Gözlemci olduktan sonra ne zaman isterlerse tam üyelik için başvurabilirler. Örneğin 10 Eylül 2002 tarihinde tam üye olan İsviçre, 1948 ile 2002 yılları arasında daimi gözlemci statüsündeydi. Şimdilik bu statüye sahip olan tek varlık Vatikan olup kendisi "üye olmayan [bu] devlete gözlemci olarak Genel Kurul'un oturumları ve çalışmalarına katılmaya ve genel merkezde kalıcı gözlemci temsilciliği kurmaya kalıcı davetle davet edilmiştir" şeklinde tanımlanır. 29 Kasım 2012 tarihinde de Filistin Devleti, Birleşmiş Milletler'de yapılan oylamada "üye olmayan gözlemci devlet" konumuna kavuştu. 138 ülke "evet", 9 ülke "hayır", 41 ülke ise "çekimser" oy verdi.

Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devletler bu maddede sıralanmaktadır. BM'nin şu anda en son katılan Güney Sudan ile birlikte 193 üye devleti olup hepsi de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun üyesidir.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin 2. bölümünün 4. maddesine göre

Birleşmiş Milletler'de üyelik, geçerli sözleşmeyi kabul edip örgütün kararına göre sözleşme maddelerini yerine getirecek durumda ve getirmeye hazır her barışsever millete açıktır.
Her başvuran ülkenin Birleşmiş Milletler'e kabulü, Genel Kurul'un Güvenlik Konseyince verilmiş tavsiyeye uyarak karar vermesiyle olacaktır.
Prensipte yalnız bağımsız devletler BM üyesi olabilir. Fakat dört üye ülke (Belarus, Hindistan, Filipinler ve Ukrayna), üye olduklarında bağımsız değildiler. Bunun dışında Güvenlik Konseyi'nin ve Genel Kurul'un tasdiki gerektiğinden Montevideo Konvansiyonu'na göre bağımsız olan bazı varlıklar, BM tarafından bağımsız ülke sayılmadığı veya bazı BM üyelerince muhalefet olduğundan üye değildirler.
Uluslararası örgütler, sivil toplum kuruluşları ve devletliği veya bağımsızlığı kesin olarak tanımlanmamış varlıklar, ancak onlara seçme hakkını tanımayıp sadece Genel Kurul'da konuşma hakkı veren Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gözlemcisi olabilirler.

 Batı Almanya
 Doğu Almanya
 Birleşik Arap Cumhuriyeti
 Çekoslovakya
 Sovyetler Birliği
 Tanganika Cumhuriyeti
 Yemen Krallığı
 Kuzey Yemen
 Güney Yemen
 Yugoslavya
 Zanzibar

 Vatikan
 Filistin Devleti

Biyocoğrafik bölge veya ekozon, karasal organizmaların dağılım örüntülerine dayanan Dünya'nın kara yüzeyinin en geniş biyocoğrafik bölümüdür. Biyomlara veya habitat türlerine göre sınıflandırılan ekolojik bölgelere ayrılırlar.

Abell, R., M. Thieme, C. Revenga, M. Bryer, M. Kottelat, N. Bogutskaya, B. Coad, N. Mandrak, S. Contreras-Balderas, W. Bussing, MLJ Stiassny, P. Skelton, GR Allen, P. Unmack, A. Naseka, R. Ng, N.Sindorf, J. Robertson, E. Armijo, J. Higgins, TJ Heibel, E. Wikramanayake, D. Olson, HL Lopez, RE d. Reis, JG Lundberg, MH Sabaj Perez ve P. Petry. (2008). Dünyanın tatlı su ekolojik bölgeleri: Tatlı su biyoçeşitliliğinin korunması için yeni bir biyocoğrafik birimler haritası. BioScience 58: 403-414, [1]6 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
"Ecozones". BBC Nature. n.d. 10 Temmuz 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Mayıs 2020. 
Briggs, JC (1995). Küresel Biyocoğrafya. Amsterdam: Elsevier.
Morrone, JJ (2009). Evrimsel biyocoğrafya, örnek olay incelemeleri ile bütüncül bir yaklaşım . Columbia University Press, New York, [2] 3 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Morrone, JJ (2015). Dünyanın biyocoğrafi bölgeselleşmesi: yeniden değerlendirme. Avustralya Sistematik Botanik 28: 81-90, [3]19 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Olson, DM ve E. Dinerstein (1998). Global 200: Dünyanın biyolojik olarak en değerli ekolojik bölgelerini korumaya yönelik bir temsil yaklaşımı. Koruma Biol. 12: 502-515, [4] 3 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Olson, DM, Dinerstein, E., Wikramanayake, ED, Burgess, ND, Powell, GVN, Underwood, EC, D'Amico, JA, Itoua, I., Strand, HE, Morrison, JC, Loucks, CJ, Allnutt, TF, Ricketts, TH, Kura, Y., Lamoreux, JF, Wettengel, WW, Hedao, P., Kassem, KR (2001). Dünyanın karasal ekolojik bölgeleri: Dünya'da yeni bir yaşam haritası. Bioscience 51 (11): 933-938, [5]17 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Schültz, J. Die Ökozonen der Erde, 1. baskı, Ulmer, Stuttgart, Almanya, 1988, 488 s .; 2. baskı, 1995, 535 s; 3. baskı, 2002. Çeviri: Dünyanın Ekosistemleri: Geosferin Ekolojik Bölünmeleri . Berlin: Springer-Verlag, 1995; 2. baskı, 2005, [6].
Scott, G. 1995. Kanada bitki örtüsü: bir dünya perspektifi, s., [7] 7 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Spalding, MD ve diğ. (2007). Dünyanın deniz ekolojik bölgeleri: kıyı ve raf alanlarının biyo-bölgeselleşmesi. BioScience 57: 573-583, [8]6 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Udvardy, MDF (1975). Dünyanın biyocoğrafik illerinin sınıflandırılması. IUCN Ara Dönem Kağıdı no. 18. Morges, İsviçre: IUCN, [9]7 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Wicken, EB 1986. Kanada'nın karasal ekosistemleri / Kanada'daki terrestres du . Çevre Kanada. Ekolojik Arazi Sınıflandırma Serisi No. 19. Arazi Müdürlüğü, Ottawa. 26 s., [10] 27 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

1992 BM Rio Zirvesi'nde biyolojik çeşitliliğin mevcut ve gelecek nesillerin yararına korunmasını ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasını hedef alan sözleşmedir.
1992 Rio Çevre Zirvesi'nin en somut sonuçlarından birisi, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin imzaya açılması olmuştur.
Bağlayıcı bir sözleşme olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi taraflarına bazı yükümlülükler getirmektedir. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:
• Ulusal stratejilerin belirlenmesi, bir eylem plan ve programının oluşturulması.
• Biyolojik çeşitliliğin acil olarak korunma gereksinimi olan türlere veya mekanlara öncelik verilerek izlenmesi.
• Koruma alanlarının belirlenmesi ve kurulması
• Koruma altına alınmayan bölgelerde de doğa ve kaynakların kullanımında sürdürülebilirlik ilkesinin geçerli olması.
• Sözleşmenin uygulanması için gerekli yasal ve idari düzenlemelerin yapılması.
• Halkın biyolojik çeşitliliğin değeri ve önemi konusunda eğitilmesi.
• Bu konuda yapılan araştırmaların ve bulguların ülkeler arasında serbestçe paylaşılması
• Kalkınmış ülkelerin, biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için kalkınmakta olan ülkelere gerekli parasal ve teknik yardımları sağlamaları.
Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından GEF mali desteğiyle ve ilgili bütün kurum ve kuruluşların yanı sıra çeşitli üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla Türkiye Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı 2007 yılında hazırlanmış ve 2008 yılında ilgili kurumlara dağıtılmıştır.Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Sitesi

Bloomberg L.P., merkezi Midtown Manhattan, New York'da bulunan özel bir finans, yazılım, veri ve medya şirketidir. 1981'de Michael Bloomberg tarafından Thomas Secunda, Duncan MacMillan, Charles Zegar, ve %12 hissesi Merrill Lynch tarafından yapılan yatırım ile ortaklaşa kuruldu.
Bloomberg L.P., ana gelir üreten ürünü Bloomberg Terminal (Bloomberg Profesyonel Hizmeti aracılığıyla) aracılığıyla finansal şirketlere ve kuruluşlara analitik ve hisse senedi alım satım platformu, veri hizmetleri ve haberler gibi finansal yazılım araçları ve kurumsal uygulamalar sağlar. Bloomberg L.P. ayrıca kablo hizmeti (Bloomberg News), küresel bir televizyon ağı (Bloomberg Television), web siteleri, radyo istasyonları (Bloomberg Radio), yalnızca abonelik amaçlı haber bültenleri ve Bloomberg Businessweek ve Bloomberg Markets adlı iki dergiyi içerir.
Şirketin 176 yeri ve yaklaşık 20.000 çalışanı vardır.
Şirketin küresel inşaat direktörü Anthony Gozzone, 2010-2017 yılları arasında Bloomberg için yapılan inşaat işlerinin ödüllendirilmesi karşılığı rüşvet aldığı olayda yer aldı. Guzzone 5.1 milyon dolardan fazla rüşvet aldı; Eylül 2020'de rüşvetten vergi kaçırmaktan suçlu bulundu ve Ocak 2021'de üç yıl iki ay hapis cezasına çarptırıldı

2011 yılında, Bloomberg terminali olarak da bilinen Bloomberg Profesyonel Hizmetlerinden yapılan satışlar, Bloomberg L.P.'nin yıllık gelirinin yüzde 85'inden fazlasını oluşturuyordu. Finansal veri satıcısı'nın kullanıcı başına yıllık 24,000 dolardan başlayan özel bilgisayar sistemi, abonelere gerçek zamanlı mali verileri izlemeyi ve analiz etmeyi, mali haberleri aramayı, fiyat teklifleri almayı ve Bloomberg Mesajlaşma Hizmeti aracılığıyla elektronik mesajların gönderilmesini sağlar. Terminal, küresel olarak hem kamu hem de özel pazarları kapsamaktadır.

Bloomberg News, 1990'da Michael Bloomberg ve Matthew Winkler tarafından, Bloomberg terminal abonelerine finansal haber raporları sunmak için kuruldu. 2000 yılında, Bloomberg News 100 ülkede 2,300'den fazla editör ve muhabiri vardı. Bloomberg News tarafından üretilen içerik, Bloomberg terminali, Bloomberg Television, Bloomberg Radio, “Bloomberg Businessweek”, Bloomberg Markets ve Bloomberg.com aracılığıyla dağıtılır. 2015'ten beri John Micklethwait, baş editör olarak hizmet vermektedir.

Bloomberg Yenilik Endeksi, yenilikçi ülkelerin nasıl olduğuna ilişkin yıllık bir sıralamadır. Altı kritere dayanır: araştırma ve geliştirme, üretim, yüksek teknoloji şirketler, orta öğretim sonrası, araştırma personeli ve patentler. Bloomberg, sıralamayı derlemek için Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, Birleşik Devletler Patent ve Ticari Marka Ofisi, OECD ve UNESCO'dan alınan verilerini kullanır.

Resmî site
X'te @BloombergNews
Facebook'ta Bloomberg News

The Boeing Company ya da kısaca Boeing (/ˈboʊɪŋ/ BO-ing), uçak, helikopter, roket, uydu ve füze tasarlayan, üreten ve satan bir Amerikan çok uluslu şirketidir. Şirket ayrıca kiralama ve ürün destek hizmetleri sunmaktadır. Dünyanın en büyük havacılık ve uzay üreticilerinden biri olan Boeing, 2022 yılı gelirine göre dünyanın dördüncü büyük savunma müteahhidi ve dolar bazında Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük ihracatçısıdır. 15 Temmuz 1916'da William E. Boeing tarafından Washington eyaletinin Seattle şehrinde kurulan şirket, mevcut yapısına 1 Ağustos 1997'de Boeing ile McDonnell Douglas'ın birleşmesiyle kavuştu.
2023 itibarıyla Boeing Company'nin genel merkezi, Virginia eyaletinin Arlington County bölgesindeki Crystal City semtinde yer almaktadır. Şirket, Boeing Ticari Uçaklar (BCA), Boeing Savunma, Uzay ve Güvenlik (BDS) ve Boeing Global Hizmetler (BGS) olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır. 2021 yılında 62,3 milyar Amerikan doları tutarında satış gerçekleştiren Boeing, 2020 itibarıyla Fortune 500 listesinde 54. sırada, Fortune Global 500 listesinde ise 121. sırada yer aldı.
Boeing, lobi faaliyetlerine yaptığı harcamalar, vergi politikaları ve savunma sanayii faaliyetleri nedeniyle eleştirilmektedir. Şirket ayrıca savaş dönemlerinde kâr sağlamakla suçlanmaktadır. Bazı kaynaklarda, Gazze Savaşı sırasında İsrail'e silah satışından 50 milyar ila 100 milyar dolar arasında gelir elde ettiğine dair iddialar yer almaktadır. Uluslararası Af Örgütü, Eylül 2025'te yayımladığı raporunda Boeing'i, İsrail'in Filistinlilere yönelik işlediği soykırım, işgal ve ayrımcılığa ekonomik destek veren 15 şirketten biri olarak listeledi.

Boeing Şirketi, 1916 yılında Amerikalı kereste sanayicisi William E. Boeing tarafından Washington eyaletinin Seattle şehrinde Pacific Aero Products Company adıyla kuruldu. 1917 yılında şirketin adı Boeing Airplane Company olarak değiştirildi ve 1928'de William Boeing, Boeing Airplane & Transport Corporation'ı kurdu. 1929 yılında şirketin adı United Aircraft and Transport Corporation olarak değiştirildi ve Avion, Chance Vought, Sikorsky Aviation, Stearman Aircraft, Pratt & Whitney ve Hamilton Metalplane gibi birçok uçak üreticisi satın alındı.

Aralık 1996'da Boeing, McDonnell Douglas ile birleşme niyetini açıkladı ve düzenleyici kurumların onayıyla birleşme 4 Ağustos 1997'de tamamlandı. Birleşme sürecinde yaşanan gecikme, Avrupa Komisyonu'nun itirazlarından kaynaklandı ve Komisyon, birleşmeye üç koşul getirdi: üç ABD havayolu şirketiyle yapılan münhasırlık anlaşmalarının feshedilmesi, McDonnell Douglas sivil uçak işi için ayrı hesap tutulması ve bazı savunma patentlerinin rakiplerin kullanımına açılması. 2020 yılında Quartz, birleşmenin ardından “Boeing mühendisleri ile McDonnell Douglas muhasebecileri arasında şirket kültürleri çatışması yaşandığını” ve bu çatışmanın McDonnell Douglas tarafının üstünlüğü ile sonuçlandığını, bunun da 737 MAX kazası krizine yol açan olaylara katkıda bulunmuş olabileceğini bildirdi.

Boeing'in merkezi, 2001 yılında Seattle'dan Chicago'ya taşındı. 2018 yılında şirket, Sheffield Üniversitesi ile yürütülen bir araştırma ortaklığı çerçevesinde Avrupa'daki ilk fabrikasını İngiltere'nin Sheffield şehrinde açtı. Mayıs 2020'de Boeing, COVID-19 salgını nedeniyle hava yolculuğundaki düşüşten ötürü 12.000'den fazla çalışanını işten çıkardı ve işgücünün toplam %10'u, yaklaşık 16.000 kişi için işten çıkarma planı yaptı. Temmuz 2020'de şirket, pandemi ve 737 MAX uçaklarının uçuşlarının durdurulmasının etkisiyle 2,4 milyar dolar zarar ettiğini açıkladı. 18 Ağustos 2020'de CEO Dave Calhoun, daha fazla işten çıkarma yapılacağını duyurdu; 28 Ekim 2020 itibarıyla Boeing, COVID-19 salgını nedeniyle artan mali kayıplar sonucunda yaklaşık 30.000 çalışanını işten çıkardı.

Şirketin üç bölümü şunlardır: Ticari Uçaklar; Savunma, Uzay ve Güvenlik; ve Global Hizmetler.

Boeing Ticari Uçaklar (BCA), 737, 767, 777 ve 787 dâhil olmak üzere ticari uçaklar ile bunların çoğunun kargo uçağı ve iş jeti versiyonlarını üretmektedir. Bu bölümde yaklaşık 35.000 kişi çalışmaktadır ve bunların çoğu şirketin Everett ve Renton, Washington ve Güney Karolina'daki üretim tesislerinde görev yapmaktadır.
Boeing Savunma, Uzay ve Güvenlik (BDS), askerî uçaklar, helikopterler ve füzelerin yanı sıra uydu, uzay aracı ve roketler dahil olmak üzere ticari ve askerî müşteriler için uzay sistemleri üretmektedir.
Boeing Global Hizmetler (BGS), BCA, BDS veya diğer üreticilerden ekipman satın alan müşterilere bakım ve yükseltme gibi satış sonrası destek hizmetleri sunmaktadır.

2018 ve 2019 yıllarında iki adet Boeing 737 MAX dar gövdeli yolcu uçağı düştü ve toplam 346 kişi hayatını kaybetti. Kazaların ardından dünya çapındaki havacılık düzenleyicileri ve havayolu şirketleri, 387 adet 737 MAX uçağının uçuşlarını durdurdu. Bu gelişmelerin sonucunda Boeing'in stratejisi, yönetimi ve kâr-maliyet odaklı yaklaşımı kamuoyunda sorgulandı; şirketin itibarı, faaliyetleri ve kredi notu olumsuz etkilendi. 2022 yılında Netflix, Downfall: The Case Against Boeing adlı bir belgesel yayımladı ve Boeing'in McDonnell Douglas ile birleşmesinin kurumsal kültürü olumsuz etkileyerek kazalara zemin hazırladığı yönündeki iddiaları işledi.
2020 yılının Haziran ayında Federal Havacılık İdaresi, Boeing'in yönetmeliklere aykırı biçimde düzeltmeyi ertelediği bazı 737 MAX kusurlarını tespit etti. Aynı yıl Eylül ayında ABD Temsilciler Meclisi soruşturmasını tamamladı ve Boeing'in iki ölümcül kazayla ilişkilendirilen uçuş dengeleme sistemi MCAS hakkındaki çalışan endişelerini göz ardı ettiğini, güvenlikten ziyade teslim tarihlerini ve maliyetleri öncelediğini, ayrıca FAA'ya bilgi verirken şeffaf davranmadığını ortaya koydu. Raporda simülatör eğitiminin gerekli görülmemesinin güvenliği azalttığı, pilot eğitiminin değerini düşürdüğü ve teknik tasarım iyileştirmelerini engellediği sonucuna varıldı. 7 Ocak 2021 tarihinde Boeing, güvenlik düzenleyicilerinden bilgi sakladığı gerekçesiyle dolandırıcılıkla suçlanmasının ardından 2,5 milyar doların üzerinde ödeme yapmayı kabul etti; bu tutar 243,6 milyon dolarlık para cezası, havayolu müşterilerine 1,77 milyar dolarlık tazminat ve kaza kurbanlarının mirasçılarına ayrılan 500 milyon dolarlık fondan oluştu.
737 MAX uçaklarının kazalarıyla ilgili soruşturmalar devam ederken, şirketin en büyük kapasiteli çift motorlu jeti ve şimdiye kadar üretilen en büyük uçak olan Boeing 777X, 25 Ocak 2020'de ilk uçuşunu gerçekleştirdi, ancak yine de sorunlar yaşadı. 2021'deki uçuş testleri sırasında meydana gelen bir olayın ardından, uçağın tahmini ilk teslimatı 2024'e ertelendi. 2022'de uçakta başka teknik sorunlar tespit edildikten sonra, teslimat tarihi yeniden ertelendi ve orijinal tarihten altı yıl sonra, 2025'e kaydırıldı.

5 Ocak 2024'te Alaska Airlines'ın 1282 sefer sayılı uçuşunda, 737 MAX 9 tipi bir uçakta 16.000 fit irtifada kapı tıpasının yerinden çıkması sonucu gövdede kapı boyutlarında bir açıklık oluştu. Uçak, Portland Uluslararası Havaalanı'na acil iniş yaptı; birkaç yolcu yaralanmasına rağmen tamamının daha sonra tıbbi olarak taburcu edilebilecek durumda olduğu bildirildi. ABD Federal Havacılık İdaresi (FAA), kapı tıpası bulunan tüm 737 MAX 9 uçaklarının derhal denetlenmesini zorunlu kılarak toplam 171 uçağı yere indirdi. United Airlines, yapılan incelemelerde bazı uçaklarda gevşek cıvatalar tespit etti ve bu durum Boeing 737 MAX 9'un üretiminde olası sistematik sorunlara dair endişeleri artırdı. FAA, 12 Ocak 2024'te Boeing'e yönelik denetimini genişlettiğini ve 737 MAX 9 için üretim denetimi başlattığını açıkladı. Ulusal Ulaşım Güvenliği Kurulu, 6 Şubat'ta yayımladığı ön raporda, Washington eyaletinin Renton şehrindeki Boeing fabrikasında paneli sabitlemek için kullanılan dört cıvatanın söküldüğünü ve yeniden takılmadığının anlaşıldığını bildirdi.

Aralık 2011'de tarafsız kuruluş Public Campaign, Boeing'i 2008'den 2010'a kadar 52,29 milyon dolar lobi faaliyetlerine harcama yapıp vergi ödemediği, bunun yerine 178 milyon dolar vergi iadesi aldığı, 9,7 milyar dolar kâr elde ettiği, 2008'den bu yana 14.862 çalışanı işten çıkardığı ve ve 2010 yılında en üst düzey beş yöneticisinin maaşını %31 artırarak 41,9 milyon Amerikan dolarına çıkardığı için eleştirdi.

Boeing, Yemen'deki savaşta ürettiği füzelerin ayrım gözetmeyen saldırılarda kullanılması ve sivil kayıplara yol açması nedeniyle savaşlara malzeme tedarik etmek ve bu durumdan kazanç sağlamakla eleştirildi. 2017 yılında şirket, Suudi Arabistan ile askerî uçaklar ve güdümlü füze sistemlerini kapsayan bir anlaşma imzaladı. Ayrıca bazı kaynaklarda, Boeing'in 2009'dan 2022'ye kadar İsrail ile yaptığı silah sözleşmeleri yoluyla 50 ila 100 milyar dolar arasında gelir elde ettiğine dair tahminler yer almaktadır.
2023 yılında çeşitli medya kaynakları, Boeing'in İsrail Hava Kuvvetleri'ne Gazze'ye yönelik hava saldırılarının ilk haftasında 1.000 adet küçük çaplı “akıllı” bomba gönderdiğini ve bu mühimmatın ABD Hava Kuvvetleri üssünden sevk edildiğini bildirdi. Gazze Savaşı sırasında Boeing'in hisse senedi fiyatlarının İsrail ile yapılan ek silah sözleşmeleri nedeniyle yükseldiği belirtildi. Çeşitli haber kaynaklarına göre İsrail, Gazze Savaşı sırasında Boeing tarafından üretilen GBU-39 küçük çaplı bombaları kullandı. Bu mühimmatın Refah'taki mülteci kampı ile El-Sardi ve Et-Tabiin okullarının bombalanması da dâhil olmak üzere bazı saldırılarda kullanıldığı bildirildi.
Uluslararası Af Örgütü, Eylül 2025'te yayımladığı raporunda Boeing'i, İsrail'in Filistinlilere yönelik işlediği soykırım, işgal ve ayrımcılığa ekonomik destek veren 15 şirketten biri olarak listeledi. Raporda, Boeing'in ürettiği GBU-39 tipi akıllı bombaların Gazze'deki hava saldırılarında kullanıldığı ve bu saldırılarda en az 43 sivilin hayatını kaybettiği belirtildi.

Airbus
ATR
Boeing F-47
Birleşik Uçak Şirketi

Boxer İsyanı (ayrıca Boxer Ayaklanması, Boxer Hareketi veya Yihetuan Hareketi (Çince (geleneksel): 義和團運動; Çince (basitleştirilmiş): 义和团运动) olarak da bilinir), Qing Hanedanı'nın son dönemlerinde, 1899 ile 1901 yılları arasında Kuzey Çin'de Geleneksel Yumrukların Uyum ve Adaleti Cemiyeti (Society of Righteous and Harmonious Fists) tarafından gerçekleştirilen yabancı karşıtı, anti-emperyalist ve Hristiyanlık karşıtı bir ayaklanmadır. Cemiyet üyelerinin, o dönemde Batı'da "Çin boksu" olarak adlandırılan Çin dövüş sanatlarını icra etmeleri nedeniyle, bu hareket İngilizcede "Boxers" (Boksörler) olarak isimlendirilmiştir. İsyan, yabancı güçlerin oluşturduğu Sekiz Devlet İttifakı tarafından bastırılmıştır.
Birinci Çin-Japon Savaşı'nın ardından, Kuzey Çin'deki köylüler yabancı nüfuz alanlarının genişlemesinden endişe duymuş; yerel gelenekleri hiçe sayan ve yargı mercilerinde kendi müritlerini korumak için otoritelerini kullanan Hristiyan misyonerlere karşı infial beslemişlerdir. 1898 yılında Kuzey Çin'de Sarı Nehir taşkınları ve kuraklık gibi doğal afetler yaşanmış, Boksörler bu felaketlerden yabancı etkisini ve Hristiyanları sorumlu tutmuştur. 1899 yılından itibaren Şantung ve Kuzey Çin Ovası'na yayılan hareket; demiryolları gibi yabancı mülklerini tahrip etmeye, Çinli Hristiyanlara ve misyonerlere yönelik saldırı ve cinayet eylemlerine başlamıştır. Olaylar, Haziran 1900'de yabancı silahlara karşı efsunlu bir dokunulmazlığa sahip olduklarına inanan Boksör savaşçılarının, "Qing hükûmetine destek, yabancılara imha" sloganıyla Pekin'e doğru harekete geçmesiyle zirve noktasına ulaşmıştır.
Diplomatlar, misyonerler, askerler ve bazı Çinli Hristiyanlar, Boksörler tarafından kuşatılan Elçilikler Bölgesi'ne (Legation Quarter) sığınmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Avusturya-Macaristan, Britanya, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Rusya birliklerinden müteşekkil Sekiz Devlet İttifakı, kuşatmayı yarmak amacıyla Çin'i işgal etmiş ve 17 Haziran'da Tientsin'deki (Tianjin) Dagu Kaleleri'ni fırtınayla ele geçirmiştir. Başlangıçta tereddüt eden İmparatoriçe Dul Cixi, Boksörleri desteklemiş ve 21 Haziran'da işgalci güçlere karşı fiilî bir savaş ilanı niteliği taşıyan bir imparatorluk fermanı yayımlamıştır. Çin bürokrasisi, Boksörleri destekleyenler ile Prens Qing liderliğindeki uzlaşma taraftarları arasında bölünmüştür. Çin kuvvetlerinin başkomutanı Mançu generali Ronglu, bilahare yabancıları korumak için hareket ettiğini iddia etmiştir. Güneydoğu Eyaletlerinin Karşılıklı Savunma Paktı dâhilindeki güney eyaletlerinin yetkilileri, yabancılara karşı savaşılması yönündeki imparatorluk emrine itaat etmemişlerdir.
Sekiz Devlet İttifakı, başlangıçta İmparatorluk Çin ordusu ve Boksör milisleri tarafından geri püskürtülse de Çin'e 20.000 kişilik mücehhez bir birlik sevk etmiştir. İttifak güçleri Tientsin'de İmparatorluk Ordusu'nu mağlup etmiş ve 14 Ağustos'ta Pekin'e vararak 55 gün süren Uluslararası Elçilikler Kuşatması'nı sona erdirmiştir. Başkentin ve çevresindeki kırsal alanın yağmalanmasının yanı sıra, Boksör olduğundan şüphelenilen kişilerin misilleme amacıyla yargısız infazları gerçekleştirilmiştir. 7 Eylül 1901 tarihli Boxer Protokolü, Boksörleri destekleyen hükûmet yetkililerinin idam edilmesini, yabancı askerlerin Pekin'de konuşlandırılmasını ve hükûmetin yıllık vergi gelirinden daha fazla bir tutar olan 450 milyon tael gümüşün, 39 yıl içinde sekiz işgalci devlete savaş tazminatı (indemnite) olarak ödenmesini hükme bağlamıştır. Qing Hanedanı'nın Boxer İsyanı sırasındaki tutumu, hanedanın hem itibarını hem de Çin üzerindeki kontrolünü daha da zayıflatmış; bu süreç önce Geç Qing reformlarına, nihayetinde ise 1911 Xinhai Devrimi'ne zemin hazırlamıştır.

Çin, o dönem sömürgeci bir devlet haline gelen Japonya ile Çin'e bağlı bir krallık olan Kore'nin egemenliği için 1894 yılında savaşa tutuştu. Ağır bir yenilgiye uğrayan Çin, Şimonoseki Barışı ile Japonya'ya önemli ödünler vermişse de Japonya'nın uzakdoğuda çok güçlenmesinden çekinen Avrupa devletleri ve Rusya'nın araya girmesiyle Çin bu ödünlerin çoğunu geri aldı.
Batılı devletler bu yardımlarının bedelini Çin'den çok ağır biçimde geri aldılar. Çin'den "ödünler kapma" mücadelesinde Rusya, İngiltere ve Fransa Çin'in ekonomik bakımdan önemli bölgelerini işgal ettiler ve Çin'i parçaladılar. Çin'in, 1894 yılında Japonya'ya karşı ağır bir yenilgi alması ve bu yenilginin doğrudan sonucu olarak Çin'in batılı devletlerce parçalanması Çin'de milliyetçi duyguları harekete geçirdi.
1870 yılında gizli olarak kurulmuş bulunan dinsel nitelikteki Boxer Cemiyeti Manchu Qing hanedanlığına karşı faaliyetlerde bulunuyordu. Ancak, Çin'in parçalanmasından sonra yabancı güçlerin Çin'deki etkinliklerine karşı mücadeleye başlamış ve 1890'ların sonlarında Saray'ın da hoşgörüsünü kazanmıştı.

1899 yılının Kasım ayında ayaklanan Boxer'lar Çin'deki yabancı temsilciliklere, misyonerlere ve yabancı devletlerce yapılmakta olan demiryollarına ve buradaki işçilere saldırdılar.

Ayaklanmadan büyük rahatsızlık duyan dönemin etkin devletleri İtalya, ABD, Fransa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık ve Rusya "Sekiz Devlet İttifakı"nı kurdular. 14 Temmuz 1900 tarihinde 54 bin kişilik birleşik bir orduyla Tianjin'deki ayaklanmayı bastıran Sekiz Devlet güçleri, Pekin'e doğru ilerlemeye başladı. 14 Ağustos'ta Pekin'i ele geçiren Ordu, Yasak Şehir'i yağmalamıştır.
Ayaklanmanın bastırılması sırasında, Japon askeri kaynaklarının ve İngiliz destroyer komutanı Roger Keyes'in raporlarına göre çok sayıda sivil Çinli tecavüze uğramıştır. The Daily Telegraph muhabiri E. J. Dillon binlerce Çinli kadının bu nedenle intihar ettiğini yazmıştır.
Sekiz Devlet İttifakı, Çin'e çok büyük bir zarar tazminatı yüklediler. Çin'in son taksidi 1940 yılında bitecek olan bu tazminatı ödemesinin olanağı yoktu. Ancak, "aşırı tazminat" Avrupa'nın yaygın bir sömürü ve baskı taktiğiydi. Çin, bu borcu ödemek için Avrupa devletlerinden borç alacak ve Avrupa'nın daha çok etkisi altına girecekti.

Çin'in Batı'ya karşı silahlı mücadelesi başarısızlıkla sonuçlandı. Bazı kaynaklarda nedenlerinin şunlar olduğundan bahsedilmektedir;

Bilinçsiz, dağınık bir direnme ve bağnazca saldırı Avrupa'nın üstün örgütlenme yeteneği karşısında tutunamadı.
Halk kitleleriyle aydınlar arasında kopukluk vardı.
Büyük toprak sahiplerinin bulunmadığı Çin'de toprak ufak parçalara bölünmüştü. Bu yüzden Çin köylüsünün çoğunluğunun, yabancılarla işbirliği yapan büyük toprak sahiplerinden kurtulmak gibi bir derdi yoktu.

Çin halkının kitleler halinde Boxer Ayaklanması'na ve aydınların 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında yabancılara karşı yürüttüğü milliyetçi direnişe katılmaması sömürgeci devletlerin işini kolaylaştırmıştır. Sonuçta Çin'in açık pazar konumu pekişmiştir.

Buda İlkbahar Tapınağı (Çince: 中原大佛 ve Çince (basitleştirilmiş): 鲁山大佛; Çince (geleneksel): 魯山大佛, İngilizce: Spring Temple Buddha), 2008 yılında yapımı tamamlanan, Çin'in Zhaocun şehrinde yer alan ve Vairocana Buddha'yı tasvir eden, 128 metre (420 feet) uzunluğa sahip olarak 2018 yılına kadar dünyanın en büyük heykeli idi.

Heykel, 20 metre yüksekliğindeki lotus tahtı ve 25 metre yüksekliğindeki bir binanın üzerine yerleştirilmiştir. Taht ve binada dikkate alındığında anıt 153 metre (502 ft) toplam yüksekliğe sahiptir.
Tüm proje maliyeti yaklaşık $55.000.000 değere ulaşırken, sadece heykelin maliyeti $18.000.000 tuttu. Heykelin altında bir Budist manastırı yer almaktadır.
Afganistan’da yer alan Bamyan Buda heykelleri'nin
Taliban tarafından, put oldukları ve putperestliğe ait oldukları gerekçesiyle 2001 yılında dinamitlenerek yıkılmasının ardından yapımına başlanmış ve 2002 yılında tamamlanmıştır. Çin, Afganistan'ın Budist mirasını sistematik olarak yok etmesini kınamıştır.
Buda İlkbahar Tapınağı, ismini 60° C suya sahip olan ve iyileştirici özellikleriyle bölgede tanınan, konum olarak tapınağa yakın olan Tianrui kaplıcasından almıştır.

Yüksekliğine göre heykeller listesi

Fotoğraflar:
close up4 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Fodushan scenic area (İngilizce)

Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti, 1920 ile 1925 yılları arasında Sovyetler Birliği himayesinde kurulan bağımsız devlet.
Buhara Emirliği'nin 1920 yılında Sovyet işgali neticesinde ortadan kaldırılması ve Buhara Emiri'nin Afganistan'a kaçması sonucu, bölgede Sovyetler Birliği himayesinde kukla devlet olarak önceleri Sovyet Rusya içerisinde Buhara Özerk Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti olarak kurulan ülke, 4 Mart 1921 tarihinde Buhara ile Sovyetler Birliği arasında yapılan anlaşma ile Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti adı ile tam bağımsızlığına kavuşturulmuştur. Bu bağımsızlık sadece kâğıt üzerinde kalmış olup, Emir yanlılarının bölgeye ve yönetime yeniden hakim olma korkusu ile ülke Sovyetler Birliği etkisinde varlığını 1924 tarihine kadar sürdürmüştür. 1923 sonlarında ülke yönetiminde bulunan bakanlar gözaltına alınmış, Moskova yanlıları yeniden yönetimi ele geçirerek 19 Eylül 1924 tarihinde yeniden Buhara Özerk Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti'ni kurulmasını ve bölgenin yeniden Sovyetler Birliği toprağı olmasını sağlamıştır.
Buhara'nın bu konumu da 17 Şubat 1925 tarihinde ulusal çıkarlar göz önünde bulundurularak Moskova yönetimi tarafından sonlandırılmış, bölge Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında paylaştırılmıştır.

Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti hakkında bilgi22 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bulgaristan Halk Cumhuriyeti (BHC; Bulgarca: Народна република България (НРБ) Narodna republika Bılgariya (NRB)), 1946 ile 1990 yılları arasında Bulgaristan'ın resmî adı.

Ağustos 1945'te yapılan seçimlerde Vatan Cephesi'nde yer alan partiler oyların %88,18'ini aldılar. Kimon Georgiev  başbakanlığında kurulan Vatan Cephesi hükûmetine: Bulgaristan İşçi Partisi (BİP) 5, Bulgaristan Çiftçi Partisi (BÇP) 4, Ulusal Zveno Birliği (UZB) 4, Bulgaristan İşçilerinin Sosyal  Demokrat Partisi (BİSDP) 2, Radikal Parti (RP) 1 ve bağımsızlar 1 bakan  verdiler. 8 eylül 1946'da yapılan Monarşinin kaldırılıp Kaldırılmaması oylaması sonucunda %93,63'lük çoğunluk kararıyla  kesin olarak Monarşiye son verildi ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin kurulduğu açıklandı. Vatan Cephesi başkanlığına seçilen Bulgaristan işçi Partisi önderi Georgi Dimitrov başkanlık görevini de üstlendi. Büyük sanayi kuruluşları ve bankalar ulusallaştırıldı. BİSDP, BİP ile birleşerek Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) adını aldı. UZB ve RP kendini feshetti, böylece Vatan Cephesi iki partili (BKP ve BÇP) duruma geldi. COMECON ve Varşova Paktı'na üye olundu. 2 Temmuz 1949'da Dimitrov'un ölümü üzerine yeni hükûmet Vasil Kolarov başkanlığında kuruldu. Altı ay sonra Kolarov da ölünce, BKP sekreterliği ve başbakanlık görevlerini Vulko Chervenkov üstlendi. 1954'te BKP sekreterliğine seçilen Todor Jivkov, 1962'de başbakanlık görevini de üstlendi. 1971'de Stanko Todorov başbakan oldu ve Jivkov: Parti Sekreteri ve Devlet Konseyi  Başkanı olarak kaldı. 1980'in sonlarında parti üyeleri arasında bir temizlik hareketine girişildi ve merkez komite yeniden düzenlendi. 1980'in ortalarında uygulanmakta olan katı merkezi planlamadan uzaklaşılarak daha esnek politika uygulanmaya başlandı. 1989'ların sonuna gelindiğinde Doğu Avrupa ülkelerini saran liberalleşme  dalgası Bulgaristan'da ses vermeye başlamıştı. Kendilerine ekoglasnost adını veren  bir gruba bağlı 4.000 kişi 45 yıldır ilk kez yönetim aleyhtarı gösteri yaptı. Kasım 1989 ortalarında Devlet Başkanı ve Komünist Parti genel sekreteri Todor Jivkov istifa etti. Yerine 15 yıldır dışişleri bakanlığını sürdüren Petar Mladenav getirildi. Jivkov'un istifasını izleyen günlerde eski devlet başkanının yargılanmasını ve serbest seçimlerin yapılmasını isteyen  100.000 kişi  Sofya'da bir gösteri yaptı. Daha Sonra Devlet Başkanlığı ve Parti Genel Sekreterliğine Andrey Lukanov getirildi. Lukanov'la birlikte 1990'ların başında muhalefete karşı tavrını yumuşatan Komünist Partisi Haziran'da serbest seçimleri yapma kararı aldı.

Yasama görevi, 400 üyeli Halk Meclisince (Naronno Sopranie) yerine getirilirdi. 5 sene için seçilen halk temsilcileri, bu süre dolmadan da seçmenleri tarafından geri çağırabilirdi. Meclis tarafından seçilen Devlet Konseyi 25 kişiden oluşurdu. Konsey başkanı devlet başkanı konumundaydı. Başbakan ve bakanlar Meclis'ce seçilir ve ona karşı sorumlu olurlardı.18 yaşını doldurmuş, kadın-erkek her Bulgar yurttaşı seçme ve seçilme haklarına sahipti. Yerel yönetim organları olan Halk Konseyleri yöre halkı tarafından üç yıl için seçilirdi. Ülke politikasında egemen olan güç 820 bin üyeli (1979) Bulgaristan Komünist Partisi idi.

1947 sonunda G. Dimitrov hükûmetinin iş başına gelmesinden sonra, Bulgaristan ekonomisinde planlı kalkınma döneminin başladığı kabul edilir. Ulusallaştırma çalışmaları sonucunda 1952'den sonra büyük çapta özel sanayi kuruluşu kalmadı. BHC'nin 1986 yılı gayri safi millî hasılası (GSMH) 60.745 milyar dolar, kişi başına GSMH'si 6.766 dolardı. 1985 yılında 13.656 milyon dolar dışalım, 13 348 milyon dolar dışsatım yapılmıştı.

II. Dünya Savaşı öncesi geri bir tarım ülkesi olan Bulgaristan'da işlenebilir topraklar son derece parçalanmış durumdaydı. Savaş ertesi 1934 yılında hızla kooperatifleşmeye gidildi ve işlenebilir toprakların ancak % 11'i, 10 hektardan büyük işletmeler durumundaydı. İşlenebilir toprakların %80'i kooperatif çiftliği oldu. 1958 yılında, ortalama büyüklüğü 1.260 hektar olan kooperatiflerin sayısı 3290'ı buldu ve 1 milyon 250 bin aileyi barındırıyordu. Aynı dönemde devlet çiftlikleri toplam 160 bin hektardı. 1970'te ekili alanın % 80'den çoğunu içeren 930 kooperatif ve 240 devlet çiftliğinin birleştirilerek, 170 tarımsal-sanayi kompleksine (her biri ortalama 26 bin hektar olacak şekilde) dönüştürülmesine başlandı. 1979'da 3.897.000 hektar ekilebilir topraktan elde edilen tarımsal ürünlerin bin ton  olarak başlıcaları şunlardı: Buğday (4.429), Mısır (2.477), Şekerpancarı (1.130), Üzüm (1.107), Tütün (222), Soya (113). Tarımsal üretim artmasında; makineleşmeyle birlikte sulama sistemlerinin geliştirilmesine verilen önemin de payı büyüktür. Hayvancılık kesiminde (bin baş olarak); sığır (1.187), domuz (3.830) ve keçi (10.536) başta gelir. Balıkçılık (89 bin ton) ve ormancılık da (3,5 milyon m³) önem taşıyan kesimlerdi.

1944'te sanayi kesiminde 100 bin kişi çalışıyordu. 1979'da bu sayı 1 milyon 300 bine çıktı.1948'de ulusal gelirin % 23,3'ü bu kesimden sağlanırken, 1979'da bu oran %58'e çıktı. Savaş ertesinde Sofya yöresinin demir madenlerini işleyen Pernik demir ve çelik kompleksi; Rodop dağlarında Maden-Rudozem bölgesinin cevherlerini işleyen Kurcali kurşun ve çinko kompleksi; Pirdop bakır ve Silfürikasit tesisleri kuruldu. Dimitrovgrad'da yapılan büyük kimya tesislerinin yanı sıra: Stara Zagora, Vratza, Devniya ve Vidin'de de kimya tesisleri: ayrıca, Burgaz'da bir petrokimya kompleksi vardır. Ülkede üretilen yün, pamuk ya da ipek; Gabrovo, Silvan, Kazanlık, Haskovo ve Sofya kentlerindeki tekstil fabrikalarında işlenir.

Bulgaristan'ın linyit üretiminin yarıya yakını Pernik bölgesinden sağlanmaktaydı. Meriç, Struma ve Sofya havzasında zengin linyit rezervleri işletilmektedir. Balkan dağlarında bitümlü kömür ve antrasit  rezervleri vardır. Dobruca'da bulunan petrol, ülke gereksinimin yaklaşık üçte birini karşılamaktaydı (250 bin ton, 1981). Dışarıdan gelen ham petrolün işlendiği Rusçuk ve Burgaz rafineleri vardır. Bulgaristan'da elektrik üretimi Dimitrovgrad ve Meriç bölgesinde kurulu linyit ile çalışan termik santrallar ve Rodop dağlarındaki hidroelektoronik santrallardan sağlanır. Pernik, Sofya, Filibe ve Burgaz'da da büyük termik santrallar vardı. Toplam elektrik enerjisi üretiminden 37 milyar kw/saat elektrik sağlanır (1981). Kuzeybatıda Tuna kıyısında Kozloduy'da 1973'te bir nükleer enerji santralı işletilmeye açıldı (1700 mw, 1981)

Büyük Ayrışma ya da Avrupa Mucizesi, Batı dünyasının (yani Batı Avrupa ve Yeni Dünya'nın halklarının baskın nüfus haline geldiği kısımlarının) modern öncesi büyüme kısıtlamalarını aştığı ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Babür Hindistan'ı, Qing Çin'i, Tokugawa Japonyası ve Joseon Kore'sini gölgede bırakarak dünyanın en güçlü ve zengin medeniyeti olarak ortaya çıktığı sosyoekonomik değişimdir.
Büyük Ayrışmanın ardındaki nedenleri açıklamaya çalışan coğrafya, kültür, kurumlar, sömürgecilik, kaynaklar ve tamamen şans gibi çeşitli teoriler vardır.  Bazıları ayrışmanın 15. veya 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte, Rönesans ve Keşifler Çağı sırasında merkantilizm ve kapitalizmin yükselişiyle başladığına inanırken diğerleri en önemli değişimin 18. ve 19. yüzyılların sonlarında Sanayi ve Teknoloji Devrimleri ile gerçekleştiğini savunmaktadır. Büyük Ayrışma, ulaşım ve tarım gibi teknolojik ilerlemelerin Batı'da Doğu'ya kıyasla daha büyük ölçüde benimsenmesiyle de belirginleşmiştir. Batı'da enerji kaynağı olarak kömürün kullanılması da enerji üretiminde Batı'ya avantaj sağlamıştır. Büyük Ayrışma I. Dünya Savaşı'ndan önce zirveye ulaşmış ve 1970'lerin başına kadar devam etmiş, ancak 1980'lerin sonunda birçok Üçüncü Dünya ülkesinin Birinci Dünya ülkelerinin çoğundan daha yüksek ekonomik büyüme oranlarına ulaşmasıyla yerini Büyük Yakınlaşmaya bırakmıştır.

"Büyük Ayrışma" kavramı, Avrupa ülkelerinin modern dönemde diğer bölgelere kıyasla ekonomik kalkınmada önemli bir artış yaşadığı fikrini ifade etmektedir. Bu terim ilk olarak 1996 yılında Samuel P. Huntington tarafından ortaya atılmış ve Kenneth Pomeranz tarafından "The Great Divergence : China, Europe, and the Making of the Modern World Economy" (Büyük Ayrışma: Çin, Avrupa ve Modern Dünya Ekonomisinin Oluşumu) adlı kitabında popüler hale getirilmiştir. Eric Jones da bu kavramı 1981 tarihli "The European Miracle: Environments, Economies and Geopolitics in the History of Europe and Asia" (Avrupa Mucizesi: Avrupa ve Asya Tarihinde Ortamlar, Ekonomiler ve Jeopolitik) adlı kitabında alternatif bir terim olan "Avrupa Mucizesi" terimini kullanarak tartışmıştır. Büyük Ayrışmanın tam zamanlaması tarihçiler tarafından tartışılsa da, bazıları 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte başladığına inanırken diğerleri en hızlı ayrışmanın 19. yüzyılda meydana geldiğini savunmaktadır. Bazı akademisyenler, Rönesans ve Çin imparatorluk denetim sistemi gibi bazı kültürel faktörlerin ayrışmaya katkıda bulunmuş olabileceğini savunmaktadır. Diğerleri ise beslenme ve ticaret açıkları gibi ekonomik verilere işaret ederek, Qing Çin'i ve Güney Asya da dahil olmak üzere Asya'nın bazı bölgelerinin 19. yüzyıldan önce Avrupa ile karşılaştırılabilir bir gelişime sahip olduğunu savunmaktadır. Buna karşılık, Batı Avrupa'nın 16. yüzyıl gibi erken bir tarihte Asya'nın en zengin bölgelerinden daha ileride olduğunu iddia edenler de vardır.
Modern öncesi ekonomiler, sınırlı arazi ve kaynaklar, toprak bozulması, ormansızlaşma ve güvenilir enerji kaynaklarının eksikliği de dahil olmak üzere ekonomik büyümeyi engelleyen çok sayıda zorlukla karşı karşıya kalmıştır. Bazı bölgeler 18. yüzyılda makul bir yaşam standardına ulaşmış olsa da, bu kısıtlamalar nihayetinde kişi başına düşen gelirlerdeki büyümeyi engellemiştir. Büyümeyi ve sermaye birikimini sürdürmek için büyük miktarda kaynağa duyulan ihtiyaç çoğu zaman sömürgeciliğe yol açmıştır. Ancak Sanayi Devrimi bu engellerin üstesinden gelebilmiş ve kişi başına düşen gelirlerde benzeri görülmemiş, sürekli bir büyüme sağlamıştır.

10. yüzyıl boyunca Avrupa, Yüksek Orta Çağ olarak bilinen bir refah, nüfus artışı ve bölgesel genişleme dönemi yaşamıştır. Bunun nedeni Viking, Müslüman ve Macar istilalarının azalması ve artan uzmanlaşma ile ticaretin yeniden canlanmasıydı. Ancak 14. yüzyılda Avrupa, Kara Veba da dahil olmak üzere kıtlıklar, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi çok sayıda felaketle karşı karşıya kalmış, bu da nüfusun azalmasına ve feodal ve malikanesel ilişkilerin gerilemesine yol açmıştır. Keşifler Çağı'nda Avrupa, Amerika ve Asya'ya yeni ticaret yolları açmış, bu da anonim şirketlerin ve finansal kurumların gelişmesine yol açmıştır. Hollanda Cumhuriyeti ve İngiltere Krallığı da ticaret yoluyla ekonomileri üzerinde önemli bir kontrol kazanmıştır. Öte yandan, Kuzeybatı Avrupa'da Büyük Ayrışma olarak bilinen önemli ve sürekli ekonomik büyüme kömüre erişim, Yeni Dünya'nın sömürgeleştirilmesi ve sömürgecilikten elde edilen kârlar gibi benzersiz avantajların sağlandığı 1750 ve hatta 1800'den sonrasına kadar gerçekleşmemiştir.

Geçtiğimiz iki bin yıl boyunca Çin, Avrupa'dan daha büyük bir nüfusa sahip olmuştur. Avrupa'nın aksine, Çin bu süre zarfında uzun bir dönem boyunca siyasi olarak birleşikti. Song Hanedanlığı (960-1279) döneminde Çin tarım, su taşımacılığı, finans, kentleşme, bilim ve teknoloji alanlarında önemli ilerlemeler kaydetmiş ve 1100 yılı civarında Çin ekonomisi dünyanın en gelişmiş ekonomisi haline gelmiştir. Ülkenin güneyinde ıslak tarla pirincinin başarılı bir şekilde yetiştirilmesi daha fazla gelişmeye olanak sağlarken, kuzey Moğol ve Jurchen istilalarından, sellerden ve salgın hastalıklardan etkilendi. Bu durum, nüfus ve sanayi merkezinin Çin medeniyetinin ana vatanı olan Sarı Nehir bölgesinden ülkenin güneyine kaymasına yol açtı ve bu eğilim ancak 15. yüzyılda kısmen tersine döndü. 1300 yılına gelindiğinde Çin'in yaşam standartları İtalya'nın gerisine düşmüş, 1400 yılına gelindiğinde ise İngiltere de Çin'i yakalamıştı. Bununla birlikte, Çin'in en zengin bölgeleri, özellikle de Yangzi Deltası, 18. yüzyılın başlarına kadar Avrupa ile aynı seviyede kalmış olabilir. Ming ve Qing hanedanlarını kapsayan geç imparatorluk döneminde (1368-1911), verimlilikte büyük artışlar olmasa da ekonomi ve nüfus önemli ölçüde büyüdü. İpek, çay ve seramik gibi Çin malları Avrupa'da oldukça rağbet görmüş, bu da gümüş akışına ve istikrarlı ve rekabetçi pazarların genişlemesine yol açmıştır. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde Çin'in nüfus yoğunluğu Avrupa'dakini aşmıştı.  Çin'de Avrupa'ya kıyasla daha fazla büyük şehir, ancak çok daha az küçük ölçekli şehir vardı.Kenneth Pomeranz başlangıçta Çin ve Avrupa arasındaki Büyük Ayrışmanın 19. yüzyıla kadar gerçekleşmediğine inanıyordu, ancak daha sonra bu tarihi 1700 ile 1750 arasına yerleştirecek şekilde konumunu revize etti.

2020 yılında yapılan bir çalışma ve veri seti, Kuzey Hindistan ile İngiltere arasındaki ekonomik uçurumun 17. yüzyılın sonlarında başladığını ve 1800'lerden sonra önemli ölçüde arttığını ortaya koymuştur. Çalışma, iki bölge arasındaki yaşam standardındaki önemli farkın temel olarak İngiltere'nin hızlı ekonomik büyümesinden ve Hindistan'ın 19. yüzyılın ilk yarısındaki durgunluğundan kaynaklandığını belirledi.
Büyük Ayrışma'dan önce Hindistan, özellikle de Bengal Sultanlığı, son derece verimli bir tarım ve sanayiye sahip büyük bir ticaret ülkesiydi. Diğer bazı ülkelerin aksine, Hindistan 19. ve 20. yüzyıllara kadar yaygın bir ormansızlaşma yaşamamış ve bu nedenle enerji kaynağı olarak kömüre bel bağlama ihtiyacı duymamıştır. Özellikle Babür bölgesi, tekstil üretimi ve gemi inşa endüstrileriyle tanınıyordu. Avrupa'nın Hindistan'dan gelen pamuklu tekstil, baharat ve ipek gibi ürünlere olan talebi erken modern dönemde yüksekti. Buna karşılık, büyük ölçüde kendi kendine yeterli olan Hindistan'da Avrupa mallarına çok az talep vardı. Bu ticari dengesizlik, Hindistan'ın ithalatını ödemek için Avrupa'dan Hindistan'a büyük miktarlarda altın ve gümüş ihraç edilmesiyle sonuçlandı.

1000'li yılların başında Orta Doğu, Batı Avrupa'dan daha ileriydi. 16. yüzyıla gelindiğinde her iki bölge de aynı gelişmişlik seviyesindeydi ancak 1750 yılına gelindiğinde Batı Avrupa'nın önde gelen devletleri İngiltere ve Hollanda, Orta Doğu'nun önde gelen devletlerini geride bırakmıştı. 19'uncu yüzyılın başlarında gelişmiş bir ekonomiye sahip Orta Doğu ülkelerine bir örnek, gelişen bir sanayi imalat sektörüne ve Fransa gibi önde gelen Batı Avrupa ülkelerine benzer ve Japonya ve Doğu Avrupa'dan daha yüksek bir kişi başına gelire sahip olan Osmanlı Mısır'ıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Suriye ve Güneydoğu Anadolu gibi diğer bölgeleri de bu dönemde büyüyen üretken bir imalat sektörüne sahipti. Mısır, 19. yüzyılın başlarında Muhammed Ali yönetiminde, silah üretimi, pamuk ekimi ve tekstil üretimi için fabrikaların kurulması da dahil olmak üzere devlet destekli sanayileşme programları uyguladı. Kişi başına düşen iğ sayısı bakımından dünyanın en verimli beşinci pamuk endüstrisine sahip olan ülke, öncelikle hayvan gücü ve su çarkları gibi geleneksel enerji kaynaklarıyla çalışıyordu. Buharlı makineler de bu dönemde Mısır'ın endüstriyel imalat sektörüne girmiştir. Bu çabalara rağmen Mısır'ın sanayileşme programları Muhammed Ali'nin 1849'da ölümünden sonra geriledi ve ülke ham pamuk tedarikçisi olarak Avrupa egemenliğindeki dünya pazarına entegre oldu. Bazı tarihçiler, Mısır'ın sanayileşme çabalarında başarılı olması halinde, Japonya veya ABD'ye benzer şekilde özerk kapitalist kalkınmayı başarabileceğine ve bağımsızlığını koruyabileceğine inanmaktadır.

Tokugawa Şogunluğu Japonya'yı yönetmiş ve topluma katı bir hiyerarşi dayatmıştır. Ayrıca, devlet tekelleri ve dış ticaret üzerindeki kısıtlamalar yoluyla ekonomiyi ağır bir şekilde düzenlediler. Ancak bu önlemler uygulamada genellikle göz ardı edilmiştir. Japonya, 725'ten 1974'e kadar yılda %0,04 oranında yavaş bir kişi başına GSYİH büyümesi yaşamıştır. 1150-1280, 1450-1600 ve 1730'dan sonra önemli büyüme dönemleri yaşanmıştır. Bu süre zarfında kişi başına düşen GSYH'de önemli bir düşüş yaşanmamıştır. 17. yüzyılın ortalarında Japonya'nın kişi başına düşen GSYH'si Birleşik Krallık'ınkine benzerdi. Ancak 1850 yılına gelindiğinde Japonya'nın kişi başına düşen geliri İngiltere'ninkinin sadece dörtte biri kadardı. Buna rağmen, Japonya 18. yüzyılda daha yüksek bir yaşam beklentisine sahipti; yetişkin erkekler İngiltere'de 31,6 ila 34 yıl, Fransa'da 27,5 ila 30 yıl ve Prusya'da 24,7 yıl yaşarken Japonya'

Büyük Çin ya da Büyük Çin Bölgesi (Çince (basitleştirilmiş): 大中华地区; Çince (geleneksel): 大中華地區; pinyin: Dà Zhōnghuá Dìqū; İngilizce: Greater China); Çin anakarası, Hong Kong, Makao ve Tayvan'ı kolektif olarak kastetmek için kullanılan bir terimdir. Terim birçok çeşitli bağlamda kullanılmaktadır ve politik anlam taşıması gerekmeden sırf ticari ya da kültürel faaliyetlere atfetmek için de kullanılır. Bu coğrafi alanların paylaştığı bağlantılar, ör. Çince televizyon programları, filmler ve müzik, "Büyük Çin"in kültürel boyutuyla bağdaşlaştırılır. Terim ayrıca ticari/ekonomik kalkınmaya atıf olarak kullanılır, ör. "Büyük Çin Bölgesi'nde ekonomik entegrasyon." Terimin kullanımı ayrıca tam olarak kastettiği coğrafi bölgelere göre değişim gösterebilir. "Büyük Çin" terimi, egemenliği kastetmemektedir, ancak yine siyasi çağrışımları önlemek için bunun yerine "Çince konuşan dünya" (Çince: 中文世界; pinyin: Zhōngwén shìjiè) terimi kullanılır.

İngilizcede "Büyük Çin" ("Greater China") teriminin kullanımı, 1930'larda İç Çin'den ziyade tüm Çin İmparatorluğu topraklarını kastetmek için Amerikan akademisyen George Cressey tarafından kullanılmasına kadar dayanır. 1940'larda Amerika Birleşik Devletleri hükûmet haritalarında "Büyük Çin"in siyasi terim olarak kullanımı, eski imparatorluğun parçası olup Çin Cumhuriyeti'nin talep ettiği toprakları ya da tamamen Çin sınırları içerisinde bulunmayan topografik özellikleri kapsadı. 1970'lerin sonlarında "Büyük Çin" kavramı Çince kaynaklarda tekrar ortaya çıkmaya başladı; bunlar Çin anakarası ile Hong Kong arasında büyüyen ticari bağlar ve bunların Tayvan'a genişletilme olasılığı hakkında idi ve bunların belki ilk örneği 1979 yılında Tayvan'da yayımlanan Changqiao dergisinde ortaya çıktı. Bölgelerin arasındaki büyüyen ekonomik bağlara ve bölgelerin siyasi açıdan yeniden birleşmesi olasılığının büyümesine atfetmek İngilizce terim, 1980'lerde tekrar kullanıma girdi. "Büyük Çin", Avrupa Birliği ya da ASEAN gibi kurumsallaşmış bir varlık değil. Birbiriyle yakın bağları olan çeşitli pazarlara atfetmek için kullanılan bir genelleme ve herhangi bir siyasi varlığın bütün Büyük Çin bölgeleri üzerinde egemen olduğunu varsaymamaktadır.

Çin tarihi

Üç Yıllık Büyük Çin Kıtlığı (Çince (basitleştirilmiş): 三年大饥荒; Çince (geleneksel): 三年大饑荒; pinyin: Sānnián dà jīhuāng), Çin Halk Cumhuriyeti tarihinde 1959 ile 1961 arası, yaygın kıtlıkla karakterize edilen bir dönem. Çin Komünist Partisi tarafından Üç Yıllık Doğal Afet (Çince (basitleştirilmiş): 三年自然灾害; Çince (geleneksel): 三年自然災害; pinyin: Sānnián zìrán zāihài) ya da Üç Yıllık Sıkıntı (Çince (basitleştirilmiş): 三年困难时期; Çince (geleneksel): 三年困難時期; pinyin: Sānnián kùnnán shíqī) olarak anılır. Kuraklık, kötü hava ve Çin Komünist Partisi politikaları kıtlığın oluşmasında etkili oldu, ancak Büyük İleri Atılım nedeniyle bu katkıların göreceli ağırlıkları tartışılmaktadır.
Hükûmet istatistiklerine göre, bu dönem boyunca 15 milyon erken ölüm kayda geçti. Gayriresmî  tahminler farklılık göstermektedir, ancak akademisyenler kıtlık kurbanlarının sayısının 20 ile 43 milyon arasında olduğunu tahmin etmiştir. Çin arşiv malzemelerine özel erişim hakkına sahip tarihçi Frank Dikötter, 1958 ile 1962 arasında en az 45 milyon erken ölümün gerçekleştiğini tahmin etmiştir, ancak bu ölümlerin hepsi kıtlığın sonucu değildir.
Çinli gazeteci Yang Jisheng, açlığa bağlı 36 milyon ölümün yanı sıra, 40 milyon insanın doğmaması nedeniyle Çin'in Büyük Kıtlık sırasındaki "toplam nüfus kaybı"nın 76 milyon olduğunu ileri sürmektedir. "Üç Acı Yıl" terimi, bu döneme atfen Çinli köylüler arasında sıkça kullanılır.

Caishen (geleneksel Çince: 財神; basitleştirilmiş Çince: 财神; lit. Zenginlik Tanrısı), Çin halk dininde ve Taoizm'de tapınılan mitolojik bir figürdür.
Aralarında Zhao Gongming (Çince: 趙公明, Wade–Giles: Chao Kung-ming; Zhao Gong Yuanshuai Çince: 趙公元帥 "Mareşal Lord Zhao"), Fan Li ve Bi Gan bulunduğu birçok tarihi figürle özdeşleştirilmiştir.
2000'lerde Şensi, Şian, Zhouzhi'de büyük bir Caishen tapınağı inşa edilmiştir.

Caishen'in adı sık sık Çin yeni yıl kutlamalarında anılır. Genellikle siyah bir kaplanın üzerinde ve altın bir asa tutarken resmedilir. Ayrıca taşı ve demiri altına dönüştürebilen demir bir aletle de tasvir edilebilir.

Caishen'in enkarnasyonlarının siyasi bağlılığı ve tanrılaştırma biçiminin çeşitli versiyonları dolaşımdadır. Bunların gerçek tarihi figürler olup olmadığı belirsizdir, ancak hikâyelerin çoğu Caishen'in en popüler enkarnasyonunun erken Çin Hanedanı döneminde yaşadığı konusunda hemfikirdir. Büyük olasılıkla, Bi Gan'ın en eskisi olan birkaç heterojen efsanenin birleşmesini temsil eder.
Efsaneye göre Bi Gan'ın soyadı Chen olan bir karısı vardı. Oğlu Quan (Çince: 泉) idi. Bi Gan, yeğeni Shang Kralı Zhou tarafından öldürüldükten sonra, Bi Gan'ın karısı ve oğlu ormana kaçtı. Onun ölümü sonunda Shang hanedanlığının çöküşünü işaret etti. Daha sonra Quan, Zhou Kralı Wu tarafından tüm Linlerin atası olarak onurlandırıldı.
Yukarıdakilere rağmen, Çin Zenginlik Tanrısı'nın bir başka efsanevi karakteri daha vardır ki, Çin toplulukları arasında genellikle Caibo Xingjun (Çince: 財帛星君) olarak bilinir. Li Guizu (Çince: 李詭祖), Şantung Eyaletindeki Zichuan Bölgesinde doğdu ve ülkenin hakimi pozisyonundaydı. Li Guizu bölgeye önemli katkılarda bulundu, insanlar Li Guizu'nun ölümünden sonra ona tapmak için bir tapınak inşa ettiler. Merhum Li Guizu daha sonra Tang Hanedanlığı'nın Wude İmparatoru tarafından Caibo Xingjun unvanıyla onurlandırıldı.

Caishen bazen Çin ve Taoist tapınaklarında, genellikle Yanan Lamba Taoistleriyle ortaklaşa olarak, bir kapı tanrısı olarak görünür.

Caishen Çin halk tanrısı olmasına rağmen, birçok Arı Topraklar Budistleri onu buda olarak görür. Ezoterik Budist okullarında Jambhala olarak tanımlanır.

Cengcou, daha önce Zhengzhou olarak romanize edilen, Çin'in Henan Eyaleti'nin başkenti ve en büyük şehridir. 2021 yılında 12,6 milyonluk nüfusuyla Çin'in nüfus bakımından 11. büyük şehridir. Zhengzhou, Henan Eyaleti'nin kuzey-orta kesiminde, Xiong'er Dağları'nın doğu eteklerinde ve Sarı Nehir'in güney kıyısında yer almaktadır; vadisi Kuzey Çin Ovası'na doğru genişlemektedir. Zhengzhou, 4000 yıldan fazla süredir sürekli olarak yerleşim yeri olan ve Çin medeniyetinin beşiği olarak kabul edilen Zhongyuan bölgesinin önemli bir şehridir. Çin'in dokuz ulusal merkez şehrinden biridir ve önemli bir siyasi, ekonomik ve ulaşım merkezi olarak hizmet vermektedir. Zhengzhou ve Kaifeng'i içeren Zhengzhou metropol alanı, Orta Ovalar Ekonomik Bölgesi'nin çekirdek bölgesidir. 
Aslen erken Shang hanedanlığı döneminin bir kent merkezi olan, günümüzde Zhengzhou olarak bilinen bölge, Shang başkenti Áo (隞) veya Bó (亳)'nun (yaklaşık MÖ 1600-1046) bulunduğu yerdi. Shang hanedanlığından sonra, Zhengzhou, Kuzey Çin Ovaları'ndaki stratejik konumu nedeniyle önemli bir bölgesel şehir olarak kaldı ve şehir ilk olarak 587 yılında Sui hanedanlığı döneminde bir vilayet yönetiminin merkezi oldu. Cumhuriyet döneminde, Milliyetçi güçler, İkinci Çin-Japon Savaşı sırasında Japon ilerlemesini engellemek için Haziran 1938'de Zhengzhou'nun kuzeyindeki Huayuankou'daki setleri yıktı. Bunun sonucunda oluşan sel, Henan, Anhui ve Jiangsu eyaletlerinin geniş alanlarını sular altında bıraktı; Sarı Nehir 1947 yılına kadar orijinal yatağına geri dönmedi.
1990'larda, Deng Xiaoping'in desteklediği Çin'in reform ve dışa açılma politikalarının ardından Zhengzhou ekonomisi hızla büyüdü: Gayri safi yurtiçi hasılası 1978'de 2,03 milyar yenden 2003'te 100 milyar yenin üzerine çıktı. Bu on yıl boyunca devlet tekel reformları ilerledikçe, Zhengzhou, özel işletmelerin büyümesini kolaylaştırmak için demiryolu yük istasyonlarının yakınında çok sayıda toptan pazarın kurulmasıyla iç bölgeler arasında ticari reformlara öncülük etti. Şehrin 2025 yılında toplam GSYİH'si 1,524 trilyon (RMB) idi. Ekim 1990'da Çin Devlet Konseyi tarafından onaylanan ilk vadeli işlem borsası olan Zhengzhou Emtia Borsası'na ev sahipliği yapmaktadır. Çin'deki ilk Havaalanı Ekonomi Bölgesi, Zhengzhou Havaalanı Ekonomi Bölgesi'nde kurulmuştur. Zhengzhou, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Chongqing, Xiamen, Nanjing ve Jinan dahil olmak üzere Çin'deki dokuz şehirle birlikte Beta (küresel ikinci kademe) şehir olarak sınıflandırılmıştır. Büyük Zhengzhou, Temmuz 2012'de Economist Intelligence Unit tarafından yayınlanan bir raporda Çin'deki 13 yükselen megaşehirden biri olarak adlandırılmış ve 2017 yılında Pekin'deki merkezi hükûmet tarafından resmi olarak sekizinci Ulusal Merkez Şehir olarak ilan edilmiştir. Şehir, Ulusal Medeni Şehir unvanına sahip olup aynı zamanda Ulusal Ünlü Tarihi ve Kültürel Şehir'dir.
Zhengzhou ayrıca bilimsel araştırmalar için de önemli bir şehirdir ve Nature Index tarafından takip edilen dünyanın en iyi 60 şehri arasında sıklıkla yer almaktadır. Şehir, özellikle Zhengzhou Üniversitesi, Henan Üniversitesi, Henan Tarım Üniversitesi, Henan Çin Tıbbı Üniversitesi ve Henan Teknoloji Üniversitesi olmak üzere birçok yükseköğretim kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Zhengzhou'da iki Dünya Mirası Alanı ve Dengfeng'deki Songshan'da bir UNESCO Küresel Jeoparkı bulunmaktadır. Şehir, satış hacmi bakımından dünyanın en büyük otobüs üreticisi olan Yutong Bus'ın genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır.

Cengcou, Şian, Çengdu, Çongçing ve Wuhan ile birlikte Çin'in iç kesimlerindeki ekonomik açıdan en önemli şehirlerdendir. Cengcou, eyaletin ve güneydoğu Şansi ve güneybatı Şantung gibi çevre bölgelerin ekonomik merkezidir.
Dünyanın en kalabalık bölgelerinden birinde (yalnızca Henan'da yaklaşık 100 milyon kişi) ve Çin'in demiryolu, karayolu ve havacılık ulaşım ağlarındaki stratejik konumu nedeniyle Cengcou, şehri Çin'deki en büyük ekonomik merkezlerden birine dönüştürerek, yerel ve uluslararası yatırımın yanı sıra diğer bölgelerden gelen göçmenleri giderek daha fazla çekmektedir.
2018'de Cengcou'nun toplam GSYİH'si ￥1.020 milyar oldu, Çin'de 17. sıradaydı. Ve 2021'de toplam GSYİH ￥1.269,1 milyar oldu ve Çin'de 16. sıradaydı.

 Wikimedia Commons'ta Çengçou ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Chang'e 3 (Çince: 嫦娥三号; pinyin: Cháng'é sān hào), Çin Ulusal Uzay İdaresi tarafından geliştirilen bir Ay uzay sondasıdır. Çin Ay Keşif Programı'nın ikinci aşamasının bir parçası olup bir robotik iniş aracı ve Yutu (玉兔) Ay keşif aracını içermektedir.
Chang'e 1, Xichang Uydu Fırlatma Merkezi'nden 1 Aralık 2013 tarihinde saat UTC 17:30'da fırlatıldı. 6 Aralık'ta Ay yörüngesine vardı ve 14 Aralık'ta Ay'a yumuşak bir iniş gerçekleştirerek Sovyet Luna 24'ün ardından bunu gerçekleştiren ilk uzay aracı oldu. 28 Aralık 2015 tarihinde, Chang'e 3, ilmenit bakımından zengin, siyah bir mineral olan yeni bir bazaltik kaya türü keşfetti.

Official coverage on China Central Television (İngilizce)
Snapshots from Space 4 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at The Planetary Society website
Chang'e 3 - Mission Overview at Spaceflight101

Chang'e 4 (Çince: 嫦娥四号, Cháng'é sìhào) ilk defa Ay'ın Uzak Tarafı'na yumuşak iniş yapan Çin Ay Keşif Programı görevi. Robotik iniş takımı ve keşif aracı 7 Aralık 2018'de fırlatıldı. 3 Ocak 2019'da Ay'a iniş yaptı.
Görev, Çin'in aya yaptığı ilk iniş olan Chang'e 3'ün devamıdır. Uzay gemisi, aslında Chang'e 3'ün yedeği olarak inşa edilmiştir ve Chang'e 3'ün başarılı bir şekilde iniş yapmasından sonra kullanıma sunulmuştur. Chang'e 4'ün yapılandırması, yeni bilimsel hedeflere ulaşmak için ayarlanmıştır. Öncülleri gibi, adını Çin kültüründe Ay tanrıçası olan Chang'e'den almıştır.

Ay'da antik dönemlerde gerçekleşmiş bir çarpışma, yaklaşık 13 km (8,1 mi) derinliğindeki Aitken Basin adlı kraterin oluşmasını sağlamıştır. Ayrıca, çarpışmanın yarattığı tertibatın Ay'ın yerkabuğunu deldiği ve mantonun bir kısmını yüzeye çektiği düşünülmektedir. Eğer Chang'e 4 mantonun bir kısmını bulabilir ve inceleyebilirse, Ay'ın iç yapısı ve kökenlerine ilişkin yeni bir görüş elde edilebilir. Görevin bilimsel hedefleri şunlardır:

Görev süresi boyunca ayın yüzey sıcaklığını ölçmek
Ay kayaları ve topraklarının kimyasal bileşimlerini ölçmek
Düşük frekanslı radyo dalgalarının astronomik gözlemi
Kozmik ışınlarla ilgili araştırma
Taç kürenin gözlemlenmesi, radyasyon karakteristiklerinin ve mekanizmasının araştırılması ve Güneş ile Dünya arasında taçküre kütle atımının (CME) evriminin ve taşınmasının araştırılması.

Roket; iletişim röle uydusu, yörüngedeki mikrouydular, iniş takımı ve keşif aracını taşımıştır. Röle uydusu radyogök bilimi, iniş takımı ve keşif aracı ise iniş bölgesinin jeofiziği üzerinde çalışacaktır. Bu yükler kısmen Suudi Arabistan, İsveç, Almanya, Hollanda ve İsveç'teki uluslararası ortaklar tarafından sağlanmaktadır. Röle uydusu
Dünya-Ay L2 noktasının etrafındaki halo yörüngesine yerleştirilmiş olan Queqiao adlı röle uydusunun birincil amacı, Ay'ın Uzak Tarafı ile yeryüzü arasında sürekli röle iletişimi sağlamaktır. Ayrıca bu uydu, Hollanda-Çin yapımı bir Düşük Frekanslı Explorer'a (NCLE) ev sahipliği yapıyor. Düşük Frekanslı Explorer, 80 kHz ila 80 MHz arasındaki keşfedilmemiş radyo rejiminde astrofiziksel çalışmalar yapan bir cihazdır.

İniş takımı
İniş takımı ve keşif aracı, iniş bölgesinin jeofiziğini incelemek için sınırlı kimyasal analiz kabiliyetine sahip bilimsel yükler taşır.
İniş takımı aşağıdaki yüklerle donatılmıştır:

İniş Takımı Kamerası (LCAM)
Arazi Kamerası (TCAM)
Düşük Frekans Spektrometresi (LFS) Güneş patlamalarını araştırmak için
Aya İniş Nötronları ve Dozimetri (LND), Nötron Dozimetrisi Almanya'daki Kiel Üniversitesi tarafından geliştirilmiştir. Cihaz, Gelecekte Ay'da yapılacak insan keşifleri için radyasyon incelemesi yapacak ve Güneş rüzgârı çalışmalarına katkıda bulunacaktır.
İniş takımından ayrıca, bitkilerin ve böceklerin sinerji içinde birlikte yaşayıp yaşayamayacağını test etmek için konulmuş tohumlar ve böcek yumurtalarının bulunduğu 3 kg'lık bir kap bulunmaktadır. Deney, patates tohumları ve "Arabidopsis thaliana"'nın yanı sıra, ipekböceği yumurtalarını içermektedir. Yumurtalar yumurtadan çıkarsa, larvalar karbondioksit üretirken, çimlendirilmiş bitkiler fotosentez yaparak oksijen salınımı yapacak. Bitkiler ve ipekböceklerinin birlikte, kap içerisinde basit bir sinerji oluşturabileceği umulmaktadır. Minyatür bir kamera en ufak büyümeleri bile görüntüleyecektir. 1982 yılında, Sovyetler Birliği'nin Salyut 7 uzay istasyonu mürettebatı  Arabidopsis üretti, bu şekilde uzayda ilk defa bir bitki yetişti. 40 gün hayatta kaldılar. Keşif aracı
Panoramik Fotoğraf Makinesi (PCAM)
Ay'ın Yer Radarı Modellemesi (LPR), bir yer altı radarıdır.
Görünür ve Yakın Kızılötesi Görüntüleme Spektrometresi (VNIS), yüzey malzemeleri ve atmosferik iz gazlarının tanımlanması için kullanılabilen görüntüleme spektroskopisi için.
Nötrler için Gelişmiş Küçük Analiz Cihazı (ASAN), İsveç Uzay Fiziği Enstitüsü (IRF) tarafından sağlanan enerjik nötr atom analizörüdür. Güneş rüzgârının ay yüzeyiyle nasıl etkileşime girdiğini ve hatta belki de Ay'da su oluşumunun ardındaki süreci açıklayacaktır.

Planlanan iniş alanı 180 kilometre çapındaki Von Kármán krateridir. Krater, Ay'ın Uzaktaki Tarafında bulunan Güney Kutbu-Aitken Basin'de bulunur. Bu bölge halen daha uzay araçları tarafından keşfedilmemiştir. Bölgenin bilimsel değeri kadar sembolik değeri de vardır. Theodore von Kármán, Çin uzay programının kurucusu olan Qian Xuesen'in doktora danışmanıydı.
İniş alanının içeriği yaklaşık %10 oranında demir oksit (FeO) ve milyonda 4-5 parça toryum içerir. Toryum, bazı toryum reaktörlerinde nükleer yakıt olarak uranyumun yerini almıştır. İnişin Ocak 2019'da gerçekleşmesi planlanmaktadır.

Andhra Pradeş, Hindistan'ın güneydoğu kesiminde eyalet.
Güneyde Tamil Nadu, batıda Karnataka, kuzeyde ise Maharashtra, Madhya Pradeş ve Orissa eyaletleri ile komşudur. Doğu sınırını Bengal Körfezi oluşturur. Adını, uzun bir zamandan beri burada yaşamakta olan ve kendilerine özgü Telugu dilini konuşan Andhra halkından alır. Yüzölçümü; 162,968 km², nüfus; 49,386,799. Yönetim merkezi Amaravati'dir.

Bölgede MÖ 3. yüzyıldan bu yana birçok hanedan hüküm sürdü. Budacılık da burada doğdu. 12. ve 13. yüzyıllarda hükümdarlar, Andhraların egemenlik alanını genişlettiler. Bu genişleme 16. yüzyılda doruk noktasına ulaştı. 17. yüzyılda İngiliz nüfuzu altına giren Andhralar, Hint ulusçuluğunun 19. yüzyıldaki yükselişinde belirleyici bir rol oynadılar. 1956'da Andhra Pradesh eyaleti bugünkü biçimiyle kuruldu.

Andhra Pradesh fiziki coğrafya açısından başlıca üç bölgeye ayrılır. Doğuda, Bengal Körfezi sıradağlara kadar uzanan bir kıyı ovası; Doğu Gatlar adı verilen dağlar ve bu dağların batısında yer alan bir plato. Andhra Pradesh'te Mart-Haziran arasında yaz, Temmuz-Eylül arasında tropik yağmur mevsimi, Ekim-Şubat arasında da kış yaşanır. En yüksek ve en düşük sıcaklıklar 23-28 °C ile 10-12 °C arasında değişir. Plato kesiminde ise yazlar daha serin, kışlar daha soğuk geçer. Güneybatı musonları bol yağış getirir. Yağmurların çoğu kıyı kesimine düşer.

Halkın % 81.23'ü Telugu dilini, % 11'i de Urdu dilini konuşur. Urdu dilini konuşanlar çoğunlukla Müslümanlardır.

Alüvyonlu kıyı ovalarının orta kesiminde yer alan Godavari ve Krişna ırmaklarının deltalarında toprak özellikle verimlidir. Pirinç, tütün, şekerkamışı ve acı biber eyaletteki en önemli tarım ürünleridir.
Eyalet ekonomisi içinde bilgi teknolojisi ve biyoteknolojinin hatırı sayılır önemi vardır.

Ascension adası, Atlas Okyanusunun güneyinde Birleşik Krallık'a bağlı ada. Volkanik bir ada olan Ascension'un yüzölçümü 88 km²'dir. Ada, Saint Helena ve Tristan da Cunha ile birlikte Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha olarak adlandırılan Britanya Denizaşırı Toprakları bölgesini oluşturmaktadır. Nüfus; 1.100.
Portekizli denizci Joao da Nova'nın 1501'de İsa'nın Göğe Yükselişi (Ascension) Günü'nde keşfettiği ada, Napolyon'un 1815'te Saint Helena'ya gelişine değin boş kaldı. Bu tarihte Ascension'a İngiliz askerleri yerleştirildi. 1922'den bu yana Saint Helena'ya bağlı olan adada, Saint Helena valisini temsil eden bir yönetici bulunur. Britanya'nın ilk denizaşırı uydu haberleşme istasyonu 1966'da burada kurulmuştur. 1982'de Birleşik Krallık ve Arjantin arasındaki Falkland Savaşında, Britanya uçak ve gemilerine yakıt sağlayan bir üs olarak kullanıldı. Adada ABD'ye ait bir hava üssü de vardır.

Ashmore ve Cartier Adaları (İngilizce: Ashmore and Cartier Islands) ya da resmî adıyla Ashmore ve Cartier Adaları Bölgesi (İngilizce: Territory of Ashmore and Cartier Islands), Hint Okyanusu'nun Timor Denizi bölümünde Avustralya'nın dış bölgesi olarak bu ülkeye bağlı olan, ülkenin kuzey açığında yer alan adalar.

Bölge, üç kum adacığından (Batı, Orta ve Doğu Adası), iki lagünden (İç Lagün ve Doğu Lagünü) ve bir resiften oluşan Ashmore Adaları'nı (Ashmore Resifi olarak da adlandırılır) ve güneydoğuda 60 kilometre uzaklıkta bulunan Cartier Adası'nı içermektedir. Bölgenin toplam alanı (resifler ve lagünler dâhil) yaklaşık 235 km² 'dir. Bu alanın 1 km² 'den daha azı toprak parçasıdır. Ashmore'un 40 kilometre kuzeydoğusunda bulunan Hibernia Resifi, Ashmore ve Cartier Adaları'nın bir parçası konumunda değildir.

Ashmore Adaları 1878'de, Cartier Adası ise 1909'da Büyük Britanya tarafından ilhak edildi. Her iki ıssız ada da resmî olarak 23 Temmuz 1931'de Avustralya kontrolüne geçse de yasal işlem 10 Mayıs 1934'e kadar tam olarak tamamlanmadı. 1938'de Ashmore ve Cartier Adaları Kuzey Bölgesi'nin bir parçası oldu. Adalar, Temmuz 1978'e kadar Avustralya'nın başkenti Canberra'da bulunan İçişleri Bakanlığı'nın yönetimi altında bulunmuş, söz konusu tarihte de "Ashmore ve Cartier Adaları Bölgesi" olarak bağımsız bir bölge statüsünü elde etmiştir.
Ashmore Adaları, Avustralya'nın göç bölgesinde yer almaktadır. Bu, mülteci tekneleriyle gelen kişilerin Avustralya'da iltica başvurusunda bulunamayacakları ve Avustralya'da göçmenlik nedeniyle gözaltında tutulacakları anlamına gelir.

Bu listede bağlı oldukları ülkeler ile fizikî bağı olmayan ancak o ülkeye bağlı ve/veya bağımlı bir konumda olan bağımlı topraklar listelenmiştir. Çoğu Avrupa ülkelerinin eski kolonileri olan bu bölgeler, özellikle iç işlerinde özerklik yaşayabilmekte olup, uluslararası hukuk çerçevesinde tam egemenliğe sahip değildirler ve dış işlerinde anakara ülkeye bağlıdırlar.
Buna bağlı olarak burada bölgelerin bayrakları ve armaları da bağlı bulundukları ülkelerin bayraklarından ve armalarından da farklılık göstermekte olup, bu bayrak ve armaların bir kısmı bağımsız ülke bayrağı çerçevesinde değerlendirilerek siyasi ve sportif olaylarda kullanılırken bir kısmı yerel olarak sadece o bölgede kullanılmaktadır.
Bu listede uluslararası hukuka göre bağlı bulundukları ülke sınırları içerisinde farklı statülerle özerklik yaşayan bölgeler dâhil edilmemiştir.

Ülke bayrakları listesi
Tanınmayan veya sınırlı şekilde tanınan devletler listesi
Diplomatik tanıma

www.flaggenlexikon.de29 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
flagspot.net17 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.vexilla-mundi.com22 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bağımsızlık Günü, 15 Ağustos 1947'de Hindistan'nın Britanya İmparatorluğu'ndan ayrılması anısına kutlanan bir millî bayramdır. Hindistan, bağımsızlığını Hindistan Ulusal Kongresi önderliğinde büyük ölçüde şiddetsiz direniş ve sivil itaatsizlik ile elde etti. Bağımsızlıktan sonra dinlerin çakışması ile Britanya Hindistanı, Hindistan ve Pakistan olmak üzere ikiye bölündü. Bu bölünme nedeniyle mezhepsel ayaklanmalar ve kitlesel zayiat ile 15 milyon kişiyi yerinden etti. 15 ağustos 1947'de Hindistan başbakanı Jawaharlal Nehru Delhi Red Fort Lahori kapısı üzerinde Hindistan bayrağı'nı kaldırdı. Bundan sonra her Bağımsızlık Günü'nde başbakan bayrak kaldırır ve bir konuşma yapar.
Bayram boyunca Hindistan'da bayrak törenleri, geçit törenleri ve kültürel etkinlikler görülmektedir. O gün millî tatildir ve okul ile hükûmet binaları halka tatlılar dağıtır ancak hiçbir resmi iş yapılmaz.

Hindistan tarihi
Cumhuriyet Bayramı (Hindistan)

Bengalce (Bengalce: বাংলা Bangla [baŋˈla]) veya Bengal Dili (Bengalce: বাংলা ভাষা Bangla Bhaşa), bir doğu Hint-Ari dilidir.
Bengalcenin kökeni Güneydoğu Asya'nın Bengal olarak bilinen bölgesidir ve bu bölge, bugünkü Bangladeş'i ve Hindistan'ın Batı Bengal eyaletini ve Tripura ve Assam eyaletlerinin bir kısmını kapsamaktadır. Dili konuşanların sayısı 230, 250 veya kimilerine göre 300 milyon civarındadır ve dünyanın en çok konuşulan (beşinci veya altıncı) dillerinden biridir. Ayrıca, 125.000'den fazla sözcüğüyle dünyanın en zengin beşinci dilidir.
Hindistan, Pakistan ve Afganistan'da konuşulan dillerin çoğu (Hintçe, Urdu, vs.) Sanskritçe kökenlidir. Diğer Doğu Hint-Ari dilleriyle birlikte 800-1200 yılları arasında Magadhi Prakrit dilinden kökenlenmiştir. Bangladeş'in resmî dilidir ve Hindistan'ın ikinci en çok konuşulan dilidir.
Bengalce, uzun ve zengin edebi geleneğiyle, yüksek kültürel çeşitliliği barındıran bir bölgenin insanlarını bir araya getirir ve aynı zamanda Bengal milliyetçiliğinde önemli bir rol oynar. Bengalce'nin en önemli kişiliklerinden biri edebiyat Nobel Ödülü sahibi Rabindranath Tagore'dur. Tagore, Nobel ödülü almış ilk Asya'lıdır ve aynı zamanda hem Hindistan hem de Bangladeş Ulusal marşlarını bestelemiştir, bu iki ülkenin de ulusal marşı Bengalce'dir.
Bangladeş'in Pakistan'ın bir parçası olduğu bir dönemde, Urdu dili, milli dil olarak her alanda kullanılmak üzere, Bengalce'yi baskılamak amacıyla kullanılmış, ayrıca Bengalce'nin de Arap alfabesiyle yazılması istenmiştir. Bütün bunlar üzerine, güçlü bir dil bilinci olan Bangladeş'liler (o zamanın Doğu Pakistan'lıları) Bengal Dil Hareketi'ni başlatmışlar, 21 Şubat 1952'de Bengal dilinin ve alfabesinin yazımını sürdürmek amacıyla yapılan protestolarda birçok insan ölmüştür. O günden bu yana 21 Şubat Bangladeş'te Dil Hareket Günü olarak anılmaktadır ve 17 Kasım 1999'da UNESCO tarafından Uluslararası Anadil Günü ilan edilmiştir.

Bengal yazısı, Latin yazısından farklı olarak, heceseldir. Asamca, Manipuri ve Munda gibi dillerin yazımında da kullanılır. Orijinalde 50 harflik Sanskritçeyi yazmak için tasarlanmıştır. Bengalce'ye has 10 harfin eklenmesiyle de alfabesinde 60 harfe sahip olmuştur.

Ancak gramer incelemeleri genelde bu 50 harflik alfabe üzerinden yapılır. Bu harflerin on altısı sesli, otuz dördü sessizdir. Her sessiz harf, ilk sesli harfi "অ" harfini bünyesinde içerir. Yazımda, büyük harf veya küçük harf kavramı yoktur. Soldan sağa yazılır.

Söz dizimi, Türkçenin söz dizimine çok yakındır. 
Örneğin: 

Ami = Ben
Tumi = Sen
Tomake = Seni
Bhalobaşi = Seviyorum
Ami tomake bhalobaşi = Ben seni seviyorum
Torun= Gençlik
Bari = Ev
Bare = Eve, Evde
Caççi = Gidiyorum
Ami bare caççi = Ben eve gidiyorum

Türkçe ile ortak birçok sözcük barındırır. 

Baba = Baba
Hawa = Hava, Rüzgâr
Sabun, Şaban = Sabun

Fiil çekimleri, aynen Türkçedeki gibi sondan eklemelidir. Sona gelen ekler zamirin tekil/çoğul oluşuna göre değil, zamirin hangisi olduğuna bağlıdır. Yani Ben ve Biz aynı çekilir. O ve Onlar da "ben ve biz"den farklıdır. Zamirlere bağlı olarak beş çeşit çekim vardır:

1. Şahıs (Ami, Amra)
2. Şahıs, çok samimi (Tui, Tora)
2. Şahıs, normal (Tumi, Tomra)
3. Şahıs, normal (Şe, Şera, O, Ora)
Saygılı şahıslar (Apni, Apnara, Tini, Ta(n)ra)
Bunlardan, kolaylık olması için, sırayla "1", "2a", "2b", "3" ve "S" diye bahsedeceğim. 
Bengalce'de, fiiller mastar halde -a veya -wa ile biterler. Fiiller çekilirken bunlar kalkıp yerine, çekim ekleri gelir.
Örneğin,

Bilmek = Cana
Ekler
1  -i
2a -iş
2b -o
3   -e
S   -en
Yerine koyunca: 

Ami cani = Biliyorum
Tui caniş = Biliyorsun (çok küçük bir çocuğa veya çok samimi arkadaşına)
Tumi cano = Biliyorsun (arkadaşlarına)
O cane = Biliyor (arkadaşın)
Apni canen = Biliyorsunuz (büyüğün)

Bir Kuşak, Bir Yol ya da Kuşak-Yol Projesi, Kuşak Yol Girişimi, Kuşak Yol İnisiyatifi veya OBOR (Çince: 一带一路; pinyin: Yí Dài Yí Lù; İngilizce kaynaklarda One Belt One Road OBOR veya Belt and Road Initiative BRI olarak geçer), Çin devlet başkanı Şi Cinping'in 2013 yılı sonunda Orta Asya ve Güney Asya ülkelerine gerçekleştirdiği bir dizi ziyaret sırasında duyurduğu ve İtalya'nın da işbirliği ile 2049 yılında bitirmeyi planladığı, Çin-Roma medeniyeti birliği olarak da yorumlanan modern ipek yolu konseptini ifade etmektedir. Proje kapsamında güvenlik anlaşması Blackwater'ın kurucusu Erik Prince'in sahibi olduğu Frontier Services Group adlı güvenlik şirketi ile imzalanmıştır.

Şi Cinping ilk olarak, 7 Eylül 2013'te Kazakistan'ın Nazarbayev Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, kadim ipek yolu ülkeleri arasında 'İpek Yolu Ekonomi Kuşağı' oluşturulmasından bahsetmiştir. Yine aynı yılın 3 Ekiminde Endonezya parlamentosunda yaptığı konuşmada Şi Cinping ASEAN ülkeleriyle iş birliğini güçlendirmek ve 21.Yüzyıl Deniz İpek Yolu'nu ortaklaşa inşa etmek için hazır olduklarını belirtmiştir. Ağustos 2017 yılında proje kapsamında iş birliği imzalayan ülke ve uluslararası kuruluşların sayısı 69'a ulaşmıştır. Sayının her geçen yıl artması beklenmektedir. Projede ulaşım ağları, enerji ağları ve telekomünikasyon yoluyla uluslararası entegrasyon hedeflenmektedir. Dünya GSMH'nın %42'si, dünya nüfusunun %64'i, karaların %40'ı, bilinen enerjinin %75'ini kapsamaktadır. Çin 30-35 yılda projeyi tamamlayarak kuruluşunun 100. yılına (2049) yetiştirmeye çalışmaktadır.
Bu iki girişim, Çin tarafınca daha sonra Bir Kuşak, Bir Yol olarak isimlendirilmiştir. Burada "Kuşak" İpek Yolu Ekonomik Kuşağını, "Yol" ise 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu'nu ifade etmektedir.
Çin, Tarihi İpek Yoluna atıflar yaparak, dünya toplumları hafızasındaki olumlu imaja yatırım yapmaktadır. Hedeflenen iletişim ve ulaşım projeleri "ipek yolu" adlarıyla anılmaktadır: "demir ipek yolu", "kara ipek yolu", "deniz ipek yolu", "hava ipek yolu" ve "dijital ipek yolu" gibi. Çin böylece dünya toplumlarının projeyi kolay anlamaları ve güven oluşmasını sağlamaya çalışmaktadır.

OBOR'un içeriğinde; üye devletler arasında demir kara ve dijital bağlantılar, köprüler, petrol ve doğal gaz boru hatları, lojistik üsler, enerji santralleri, hava alanları ve limanlar gibi büyük tesisler yer almaktadır. Projenin İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve Deniz İpek Yolu olarak iki kısmı vardır. Kara güzergahında 6 koridor bulunur. Bunlar:
1.Çin - Hindiçini Yarımadası Ekonomik Koridoru (CICPEC)
2.Çin - Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC)
3.Çin - Orta Asya - Batı Asya Ekonomik Koridoru (CCWAEC)
4.Bangladeş - Çin - Hindistan - Myanmar Ekonomik Koridoru (BCIMEC)
5.Çin - Moğolistan - Rusya Ekonomik Koridoru (CMREC)
6.Yeni Avrasya Kara Köprüsü Ekonomik Koridoru (NELBEC)
Modern ipek yolu olarak da anılan girişimin kara ayağını oluşturan İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ile Çin'den, Kazakistan ve Moğolistan'dan başlayarak Rusya ve İran üzerinden Avrupa'ya ulaşacak şekilde demir yolu bağlantıları oluşturulması ve bölge ülkeleri ile ticareti artırıcı ve kolaylaştırıcı önlemlerin hayata geçirilmesi öngörülmektedir. Bu şekilde, Çin'in az gelişmiş iç bölgelerinin kalkınmasına katkı sağlanması beklenmektedir.

2 koridor şeklinde oluşmaktadır. İlk olarak Çin ile Hindiçini Yarımadası ekonomik koridoru ile bağlantı kurmak üzere; Güney Çin Denizinden Batı'ya ve Hint Okyanusuna ulaşan rota ile Çin-Pakistan ve Çin- Bangladeş-Hindistan-Myanmar Ekonomik Koridoru bağlanmaktadır. Böylece Çin-Hint Okyanusu- Afrika-Akdeniz Deniz Ekonomik Koridoru oluşturulmaktadır. İkinci olarak Güney Çin Denizinden güneye uzanıp, Pasifik okyanusu, Okyanusya ve Güney Pasifik Ekonomik Koridoru proje kapsamında oluşturulmaktadır. Bu rota ile Arap Yarımadası, İran Körfezi ve Kızıldeniz' de Mısır, Somali ve Kenya'ya ve de Kızıldeniz ve Akdeniz'den Venedik'e ulaşılmaktadır. Çin, Malaka Boğazı'na alternatif yaratarak arz ve tedarik güvenliğinin de arttırması beklenmektedir.
Ayrıca Üçüncü bir koridorun eklenmesi söz konusudur. Bu yeni koridor ''Kutup İpek Yolu'' olarak isimlendirilmekle birlikte, Avrupa'ya Arktik Okyanusu ile bağlanması planlanmaktadır. Çin 26 Ocak 2018 'de Kuzey Kutbu'na ilişkin politikalarını yayımlamıştır. Çin Kuzey Kutbu boyunca bir Polar İpek Yolu geliştirme iddialarını ana hatlarıyla açıklamaktadır. Bu alandaki çalışmalarını Kuzey Sözleşmesinden (BMDHS/UNCLOS) ve 14 Ağustos 1925'te yürürlüğe giren Svalbard Anlaşmasından doğan haklarına dayandırarak devletlerin denizaltı kablo döşeme, bilimsel araştırma yapma ve balık tutma gibi haklarına dayandırmaktadırlar. Hatta daha ileriki yıllarda projenin Güney Amerika kıtasına inmesi de planlanmaktadır.

Bu devasa projedeki yapıları meydana getirmek için finansman sağlamak önem arzeder. Kredi sağlayacak kurumlar 2 şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunlar çok uluslu kurumlar ve Çin ulusal finansal kurumlarıdır: Çin Tarımsal Kalkınma Bankası, Çin Kalkınma Bankası, Çin İhracat-İthalat Bankası, Çin İnşaat Bankası, Çin Yatırım Kurumu, İpek Yolu Fonu, Asya Kalkınma Bankası, Asya Altyapı Bankası ve Yeni Kalkınma Bankası bunlara finansal desteğe örnek gösterilebilecek sadece birkaç örnektir.

Projede yer alan ülkeler genellikle gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeleri içerir. Bu ülkelere yapılan yatırımlar ülkelerin ekonomik durumları göz önüne alındığında bazı ekonomik sıkıntıları doğurmaktadır. Ekonomileri zaten iyi olmayan bu ülkeler, borç yükü altına girerek projenin giderlerini karşılayamamaktadırlar. Bu durum yapılan limanların, ulaşım yollarının Çin devletine devredilmesine sebebiyet vermektedir. Örnek olarak Sri Lanka'nın Hambantota limanı, Pakistan'ın Gwadar Limanı, Yunanistan'ın Pire Limanı, Türkiye'nin Kumport Limanının %65'i, Afrika'daki çeşitli ülkelerde bulunan birçok demiryolu-havalimanı ve de Tacikistan'ın borçlarını ödeyemediği için altın ve kömür madenlerini Çine devretmesi verilebilecek örneklerdendir.

Proje içerisindeki ülkeler arasında, sınır anlaşmazlıkları, dini farklılıklar, etnik sorunlar ve iç siyasi istikrarsızlıklar gibi durumlar devletlerin karşılıklı iş birliklerinin sağlanması noktasında sıkıntılar yaratmaktadır.
Proje kapsamında yer alan Güney Çin Denizi önemli bir konumdadır. Hindiçini yarımadasındaki birçok ülkenin buraya sınırı bulunması kıyıdaş devletlerin aralarındaki bölgedeki karasuları ve kıta sahanlığının belirlenememesi ile münhasır ekonomik bölgelerin çatışması gibi sorun teşkil eden sebepler mevcuttur.
Myanmar'da yaşanan Arakanlı Müslümanlar ile Hintler arasında yaşanan iç huzursuzlukların ciddi boyutlara eriştiği görülmüştür. Hindistan ile Pakistan arasında uzun müddettir süre gelen Keşmir sorunu keza Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaşanan Dağlık Karabağ sorunu sınır çatışmalarına gebe olup bölgedeki istikrarı ve proje geçiş güzergahını da olumsuz etkilemektedir.
Ayrıca Çin'in Uygur Özerk Bölgesindeki baskıcı yönetimi, asker ve polis gücüyle sorunları çözebileceğine inanması ve güvenlik bahanesi ile Uygur bölgesinin dış dünya ile olan bağlantılarını kontrol etmesi en önemli sorunlardandır.
Çin projeyi 2013 yılında gündeme getirse de daha önce hazırlıklara başlamıştır. ASEAN (1967), Şangay İşbirliği Örgütü (2001), BRICS (2006) örgütlerinin kuruluşu hazırlıklardan bazılarıdır.

Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru

Bodo dili, kuzey-doğu Hindistan ve Nepal de yaşayan Bodo halkı tarafından konuşulan bir Tibeto-Burman dildir. Dil, Hindistan'ın Assam devletin resmi dilinden biridir ve Hindistan'da özel bir anayasal statü verilen 22 tarifeli dillerinden biridir.
Çin-Tibet ailesinin bir kolu olan Bodo dili, Assam-Birmanya grup altında Bodo grubunun bir dildir. Yakından Assam Dimasa dil ve Meghalaya ve Garo dil ile ilgilidir. Aynı zamanda Tripura'da konuşulan Kokborok dil ile çok yakından ilgili bir dildir.
1913 yılından beri Bodo örgütleri tarafından başlatılan sosyo-politik uyanış ve 
hareket sonrasında, dil 1963 yılında ilköğretimde öğretim aracı olarak tanıtıldı. Şu anda, 
Bodo dili bir resmi dil olarak hizmet vermektedir. Dil 1996 yılında Bodo dili ve edebiyatı Guwahati Üniversitesi içinde yüksek lisans ders açılması için bir gurur kaynağı pozisyonuna ulaşmıştır. Bodo dili diğer ülkelerden etkilenmiş olmasına rağmen, özellikle Bengal'den, Kokrajhar dan ve çevresinden, Udalguri'de ve ilçe çevresinde, hala saf bir şekilde duyulmaya devam eder.
Bodo dili Roma script kullanarak uzun bir geçmişi olmasına rağmen dili resmen Devanagari script kullanılarak yazılmıştır. Bazı araştırmacılar Bodo dilinin aslında Deodhai denilen now-lost script kullanılarak yazıldıgını ileri sürmüşlerdir. Ama Bodo dilinde Devanagariye nazaran harfleri kullanmada fark vardır.
Lehçeleri:
Chote, Makine. Ilgili Dimasa, Tripuri, Lalunga için, Bore.

Selçuk Üniversitesi Urdu Dili ve Edebiyatı (Fehmi KÖSE)

Bollywood, Mumbai'deki (eski adı Bombay) Hindistan film prodüksiyon merkezi için kullanılan, Hollywood ve Bombay'dan esinlenerek oluşturulmuş bir terimdir.
Dünya'nın en çok film üreten ülkesi olan Hindistan'da filmlerin neredeyse dörtte biri Bollywood'da üretilmektedir.

Hindistan sinemasının temelleri, "Hindistan Sinemasının Babası" olarak kabul edilen Dadasaheb Phalke'nin 1913 yapımı Raja Harishchandra adlı sessiz filmiyle atılmıştır. Bu dönemde Bollywood, ağırlıklı olarak Hint mitolojisinden ve epik destanlardan beslenen temalara odaklanmıştır. 1920'lerin sonuna gelindiğinde, Mumbai (o dönemki adıyla Bombay) merkezli üretim yıllık 200 filmi aşarak endüstriyel bir kimlik kazanmaya başlamıştır.

1931 yılında Ardeshir Irani'nin yönettiği Alam Ara, Hindistan'ın ilk sesli filmi olarak sinema tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Sesin kullanımı, Hindistan'ın zengin müzik ve dans geleneğinin sinemaya entegre olmasını sağlayarak günümüzdeki "müzikal" yapısının temelini atmıştır. 1940'ların sonundan 1960'lara kadar uzanan "Altın Çağ", toplumsal gerçekçilik ile sanatsal derinliğin birleştiği bir dönemdir. Bu süreçte Mehboob Khan’ın Mother India (1957) filmi, Hindistan’ın Akademi Ödülleri’ne (Oscar) aday gösterilen ilk yapımı olmuştur.

1970'lerde Amitabh Bachchan'ın canlandırdığı "öfkeli genç adam" (angry young man) karakterleri, sinemanın romantik çizgiden aksiyon ve suç dramasına kaymasına neden olmuştur. 1990'larda ise Shah Rukh Khan, Aamir Khan ve Salman Khan gibi isimlerin başrolünü paylaştığı yapımlar, Bollywood’un diaspora aracılığıyla küresel pazara açılmasını sağlamıştır. Günümüzde sektör, yüksek prodüksiyon bütçeleri ve dijital platform entegrasyonu ile dünyanın en büyük film üretim merkezlerinden biri olma özelliğini sürdürmektedir.

Rajadhyaksha, Ashish; Willemen, Paul (1999). Encyclopaedia of Indian Cinema. British Film Institute. ISBN 978-0-85170-669-6.
Ganti, Tejaswini (2012). Producing Bollywood: Inside the Contemporary Hindi Film Industry. Duke University Press. ISBN 978-0-8223-5213-6.
Thorval, Yves (2000). The Cinemas of India. Macmillan India. ISBN 978-0-333-93410-4.

Kollywood
Hindistan sineması

Caynizm (Cainizm veya Jainizm), geleneksel anlamda Jain Dharma (जैन धर्म) olarak bilinen Güney Asya kökenli din ve felsefe. Bugün modern Hindistan'da azınlık olmakla beraber ABD, Batı Avrupa ve Afrika'da büyüyen topluluklar halinde varlığını sürdürmektedir. Jainistler hâlâ antik Şraman'ı (श्रमण) - bir tür sofu (çileci) gelenek - devam ettirmektedirler. Ruhanî özgürlük ve kurtuluş kavramı temelinde kurulmuş olan Jainizm tüm canlıların eşit olduğunu ve özellikle şiddet karşıtlığını savunur. Özdenetim (व्रत, vrata) Jainlerin mokşa, Kevala Gyana veya ruhun gerçek doğasının anlaşılmasına giden yoldur.
Jainizm, yaklaşık MÖ 500 yıllarında Hindistan'da başlamıştır. Kurucusu, Nataputta Vardamana ya da diğer adıyla Mahavir'dir (veya Mahavira, Manavira). Kutsal metinleri, Jain Agamaları Sidantalar'dır. Bunların dışında başka klasik dinî metinler de bulunmaktadır.

Hindistan bölgesini dinî, etik, politik ve ekonomik açıdan neredeyse iki binyıldan fazladır etkileyen Jainizm, özellikle şiddete başvurmama konusunu vurgulayarak ruhanî bağımsızlığı ve eşitliği amaçlar. Jainizm insana ait en yüce mükemmelliğin ortaya çıkarılmasına uğraşır.
Bu mükemmellik, orijinal saflığı içinde bütün ıstıraplardan, doğum ve ölüm engelinden bağımsızdır. Özdenetim (व्रत, vrata) ve kuvvetli çilecilik (sofuluk) ile Jainstler mokşa veya yeniden doğma döngüsünden bağımsızlığı elde ederler.
"Jain" terimi Sanskrit "Jina" (fatih) kelimesinden çıkarılmıştır ve bu fenomen dünyasında empoze edilen bu sınırların üstüne çıkmayı ima eder.
Mürit konumundaki bir Jaine "şravaka" (श्रावक, dinleyici) denir. Jain Şangha (संघ) dört unsurdan oluşur: rahipler (साधु), rahibeler, mürit erkek ve kadınlar.

Jainizm, mükemmel olan insandan daha yüksek bir varlığı ya da bir Tanrı'yı tanımayı gerekli görmez. Varlıkların ne başlangıcı ne de sonları vardır, hepsi ölümsüzdür. Varlıkları üç ana sınıfa ayırır: Henüz gelişmemiş olanlar; gelişme yolunda olanlar ve tekrar doğuş sürecinden kurtulup özgür hale gelenler. Geleneksel olarak evren ve zamanımızda, hakikatı ilk fark edenin Lord Rişabha (ऋषभ veya रिषभ) olduğu kabul edilir. Ardından sırasıyla Lord Parşva (MÖ 877-777) ve Lord Vardhaman Mahavira (महावीर) (MÖ 599-527) gelmiştir.
Jain inancında her insan eylemlerinden sorumludur ve her canlı, yukarıda belirtildiği gibi ölümsüz, sonsuz bir ruha, jīva'ya sahiptir. Bu ruh yaşamın ruhanî doğasına uygun ve saygılı biçimde, doğru şekilde yaşamamızı, düşünmemizi ve hareket etmemizi sağlar. Jainizmdeki Tanrı ile kasıt her canlının saf ruhunun değişmez özellikleridir. Bunlar başlıca şöyle tanımlanabilir: Sonsuz Bilgi, Feraset, Şuur ve Mutluluk (Anant Gyän, Anant Darshan, Anant Chäritra ve Anant Sukh). Jainizmde diğer birçok dindekinin aksine her şeye kadir bir üst varlık veya yaratıcı anlayışı yoktur.
Jainizm çok güçlü keşişlik ve çilecilik eğilimlerine sahiptir. En yüksekteki ideal Ahimsa'dır yani her varlığa eşit saygı ve şefkat göstermektir. Jain Agamaları her yaşam biçimine büyük saygı gösterilmesini katı vejetaryen kurallarını, çileciliği, kendini savunurken bile şiddet uygulamamayı ve savaşa karşı olmayı öğretir. Jainizm sevgi ve merhameti yüceltir.
Jain metinleri uzun bir zaman dilimi içinde yazılmıştırlar. En bilineni ve kullanılanı Umasvati (veya Umasvami) tarafından kaleme alınmış Tattvartha Sutra veya Gerçek(lik) Kitabı'dır.
Jainlerin çoğu vejetaryendir. Buradaki vejetaryen anlayışı modern vejetaryenlikten çok daha farklıdır. Şiddet karşıtlığı - şiddetsizlik temelinde yükselen bu vejetaryenlikle gereksiz şiddet veya zulüm ile elde edilen her türlü gıda yenilemezdir. Örneğin Ortodoks Jain diyetinde çoğu kök sebzeler bulunmaz, zira bunun gereksiz yere canlılığı yok etmek olduğuna inanırlar. Bir diğer sebep de tüm bitkinin yok edilmesini önlemektir; eğer elma yerseniz ağaçları yok etmezsiniz ama kök sebzeyi yerseniz tüm bitki köksüz kalır, yok olur. Soğan ve sarımsaktan da sakınırlar. Zira bunların tutku yani öfke, nefret ve kıskançlık yarattığına inanırlar. Kurallara sıkıca bağlı inananlar gün batımından sonra yemez, içmez veya seyahat etmez.

Jainizm iki ana mezhebe bölünmüştür. Bunlar Digambara ile Shvetambara'dır. Her iki gelenek de ahimsa (veya ahinsā), çilecilik, karma, sansar ve jivaya inanırlar. Ayrıca iki mezhebin kadın rahipleri (Sadhvis) beyaz giyinir.

Digambara (Göksel giysili): Bir ermişin, elbise dahil hiçbir şeye sahip olmaması gerektiğine savunurlar. Zira onlara göre her türlü mülkiyet maddi şeylere olan bağımlılık ve arzuyu arttırır ve herhangi bir şeye karşı duyulan arzu sonunda bir şekilde sefalete (ve eleme) yol açar. Bu yüzden rahipleri sadece bele kadar çıkan bir giysileri vardır. Bu mezheptekiler kurtuluşun kadınlar için mümkün olmadığına inanırlar. Ayrıca Mahavir'in evlenmemiş olduğuna inanırlar.
Şvetambara (Beyaz cübbeli): Bu mezhebin rahipleri Jain kutsal metinlerinde giysi giymeyi yasaklanmadığına inanarak, beyaz cübbe giyerler. Ayrıca Digambara'nın tersine bu gelenekte kadının da kurtuluşa erebileceğine inanılır. Mahavir'in prensken evlediğine ve bir kız çocuğu olduğuna inanırlar.
İki mezhep arası bir başka farklılık da ilk Jain duası, Namaskar Sutra üzerinedir. Bunların dışında iki mezhep arasında bazı küçük farklılık bulunsa da, bunların hiçbiri Jain doktrininin ana noktaları hakkında değildir.

Jainlerin bazı temel sembolleri vardır. Bu sembollerden biri Jain Ahimsa Yemini'ni sembolize eder ve bir elin avucunun üstünde bir tekerlek ile tasvir edilir. Bunun dışında, swastika en kutsal sembollerdendir.
Ana Jain sembollerinden bazıları:

Aşta-mangalları
Dharma-çakra ve Siddha-çakra.
Om
Tirthankaralara 24 Lanchhana
Triratna ve Şrivatsa.

En eski Jain edebiyatı Şauraseni ve Ardha-Magadhi Prakrit'tir. (Agamalar, Agama-tulya, Siddhanta metinleri vs.). Birçok klasik metin ise Sanskritçedir. Sonraki dönem Jain edebiyatı Apabhramsha, Hintçe (Hindi), Tamilce, Kannada gibi dillerde yazılmıştır.

Hindistan'ın farklı köşelerinde birçok Jain tirthası (hac yeri) bulunmaktadır.

Bawangaja, Madhya Pradesh'te bulunan Jain tapınak ve anıt heykellerinden oluşan kompleks.
Dilwara Tapınakları, Rajasthan'daki Abu Dağı'na kurulu beyaz mermerden yapılmış Jain tapınak kompleksi.
Girnar, Gucerat'ta bir tapınak.
Kundalpur, 63 tapınaklı Siddha-kshetra.
Palitana, Gucerat'ta bulunan en sık ziyaret edilen Jain tapınağı.
Ranakpur Tapınakları, Rajasthan, Ranakpur'daki büyük beyaz mermerden yapılmış Jain tapınak kompleksi.
Şikharji, Jharkhand vilayetinde bulunur ve Hindistan'daki en kutsal Jain dinî mekânı olarak görülür. Parşwanathji olarak da anılır. Parşwanath Tepesi yaklaşık 1366 m yüksekliğindedir ve Mahavir'in yanı sıra yirmi Tirthankara da burada Nirvan'a ulaşmıştır.
Şravanabelagola, Karnataka'da bulunur, Jain azizi Gomateşwar'ın anıt heykelidir.
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde New Jersey'deki bir tapınak da hac yapılabilecek kadar değerli sayılmaktadır: Siddhachalam.

Veganizm

Hindoloji.com - Cainizm (Türkçe)
Jainizm üzerine İnternet'teki kaynaklara bağlantılar 4 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DünyaDinleri.com - Janizm (Caynacılık) 15 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Jaindharm.net - Jainizm üzerine ünlü bir site (İngilizce)
Jainworld.com
AtmaDharma.com - Orijinal Jain metinlerinin bir koleksiyonu 6 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Cemmu ve Keşmir, Hint altkıtasının kuzey kesiminde yer alan ve Hindistan kontrolündeki bir eyaletti. Eyalet, 2019 yılında çıkarılan yeni düzenleme sonucunda feshedilerek Cemmu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere merkezi hükûmetçe yönetilen iki birlik toprağına dönüştürülmüştür. Büyük çoğunluğu Himalaya Dağları üzerinde bulunmuş olan eyaletin başkenti kışın Cemmu, yazın ise Srinagar'dı. Eyalet 222,236 km2 alana sahipti.
Eyaletin bulunduğu topraklar 1947'den bu yana Hindistan, Pakistan ve Çin arasındaki anlaşmazlığa konu olan Keşmir bölgesinin bir parçasıydı. Pakistan tarafından Hindistan İşgalindeki Keşmir olarak adlandırılır.
Hindistan Hükûmeti, Hindistan Anayasası'nın 370. maddesi uyarınca Cemmu ve Keşmir'e verilen özel statüyü iptal ettikten sonra Hindistan Parlamentosu, eyaleti feshedip iki birlik toprağı oluşturmak için Cemmu ve Keşmir Yeniden Düzenleme Yasasını kabul etti. Yasa 31 Ekim 2019'dan itibaren yürürlüğe girmiştir. Cemmu ve Keşmir, Hindistan'da Müslümanların çoğunluğunu elinde tutan tek eyaletti. Eyalet nüfusunun %68,31'ini Müslümanlar, %28,43'ünü Hindular, %1,87'sini Sihler ve %0,89'unu Budistler oluşturmaktaydı.

Cook Adaları (Cook Adaları Maorice: Kūki 'Āirani), Polinezya ada öbeği içerisinde, Büyük Okyanus'un güneyinde yer alan, kendi kendine yöneten, bağımsız bir ülke olan ancak Yeni Zelanda ile ilişkili devlet statüsünde olan Okyanusya ada ülkesi. Cook Adaları'nın başkenti Avarua'dır.

1770 yılında adaları keşfeden Britanyalı kaptan James Cook'un onuruna adalara Cook ismi verilmiştir.
Ülke 1994 yılında isim değişikliği yapılıp yapılmaması adına referandum düzenlemiş ve isim değişikliği yapılması fikri kabul edilmemişti. 2019 yılının başlarında ada ülkesinde isim değişikliği yeniden gündeme gelmiş, ülke isminin, Polinezya mirasını ve geleneğini yansıtacak ve Britanyalı kaşif ile bağlantısını silecek bir isim olması yönünde düşünceler dile getirilmiştir. 1994 yılında yapılan referandumda Avaiki Nui ismi gündeme gelmişti.

Cook Adaları, Polinezya ada öbeği içerisinde, Büyük Okyanus'un güneyinde, serbest işbirliği içerisinde oldukları Yeni Zelanda'nın kuzeydoğusunda, Fransız Polinezyası ile Amerikan Samoası arasında yer almaktadır.
Adanın en yüksek noktasını 652 m ile Rarotonga adasının kuzeydoğu üzerinde bulunan Te Manga dağı oluşturmaktadır. Ada ülkesi olması sebebiyle kara sınırı bulunmayan ülkenin, toplamda 120 km sahil şeridi bulunmaktadır.
Cook Adaları volkanik hareketler sonucu oluşmuştur. Ada ülkesi toplam 15 ada ve 2 resiften oluşmakta olup, Büyük Okyanus'ta 2,200,000 km² bir alana dağılmış durumdadır. Adalar iki ana ada grubuna bölünmüş olup, bunlar Kuzey Cook Adaları ve Güney Cook Adaları'dır.
Ülkenin kuzey kesiminde bulunan adaları genellikle mercan adalarıdır. Bu adaların deniz seviyesine yakın bir rakımı bulunmakta olup, mercan resifleri nedeniyle ulaşımları zordur. Ülkenin volkanik adalar olan kalan adaları ise genellikle 600 m'ye kadar çıkan rakımları bulunmaktadır ve yeşil bitki örtüsü ile kaplıdır. Bu adalarda hindistan cevizi, ekmek ağacı ve pisang bulunmaktadır.

Cook Adaları genelinde son olarak 2016 yılında gerçekleştirilen resmî sayım sonuçlarına göre 17,434 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım olup, adada resmî nüfus sayımları beş yılda bir yapılmaktadır. 2022tahmini sayım sonuçlarına göre adada 8,128 kişi yaşamaktadır. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu, ada ülkesinin en büyük adası da olan Rarotonga'da yaşamaktadır.
Nüfusun büyük çoğunluğu Yeni Zelanda'da yaşamaktadır. Yeni Zelanda'nın 2013 yılında yaptığı nüfus sayımında, 61.839 kişi Cook Adaları kökenli olduklarını beyan etmiştir.
Cook Adaları genel olarak orta yaş bir nüfusa sahip olup, 2022 tahmini verilerine göre nüfusun sadece %32,59'u 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin %14,74'ü 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %18.69 (erkek 797/kadın 722) 
15-24 yaş: %13.90 (erkek 606/kadın 524) 
25-54 yaş: %37.66 (erkek 1,595/kadın 1,634) 
55-64 yaş: %15.69 (erkek 711/kadın 564) 
65 yaş ve üzeri: %14.74 (erkek 584/kadın 614)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %75,9 olan ülkede nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre -%2,39 düzeyindedir. Bu veri ile Cook Adaları dünya üzerinden yıllık düzeyde en çok nüfus kaybeden ülke konumundadır.

Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu Cook Adaları Maorileri oluşturmaktadır. Polinezya topluluklarından olan Cook Adaları Maorileri'nin nüfus içerisinde oranı %88 düzeyindedir. Bu oran içerisinde saf Cook Adaları Maorisi olanların oranı %81,1 iken, %6,7 kısmen Maori soyundan geldiklerini ifade etmektedir. Ada ülkesinde geri kalan %12'lik grup ise diğer etnik grupları temsil etmektedir.

Ada ülkesinde hakim olan din Hristiyan dinidir. Hristiyan inancına göre yaşayanların oranı %79,8 düzeyinde olup, bu oran içerisinde protestan mezhebine mensup Hristiyanların oranı %62,8, katolik mezheplerine mensupların ise %17 seviyesindedir. Protestan mensupları da farklı görüşlere göre dağılım göstermektedir. Bu verilen %62,8 oranının %49,1'i Cook Adaları Hristiyan Kilisesi, %7,9'u Yedinci Gün Adventist Kilisesi, %3,7'si Tanrı'nın Meclisi, %2,1'i ise Apostolik Kilisesi mensubudur. Geriye kalan %4,4 Mormonluk, %8 diğer dine mensuptur.

Ada ülkesinin iki resmî dili İngilizce ve Cook Adaları Maorice'dir. 2011 verilerine göre nüfusun %86,4'ü İngilizce konuştuğunu beyan ederken, %76,2'si Cook Adaları Maorice konuştuğunu belirtmektedir.

Ada ülkesi genelinde temiz su ve tıbbi malzemeye ulaşım oranları yüksek düzeydedir. Ülkede nüfusun %99,9 gibi yüksek bir oranla neredeyse tamamı temiz su kaynaklarından yararlanabilmektedir. Nüfusun %97,5'i tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabilmektedir. Okyanusya bölgesinde bulunan ülkelerde gözlemlenen obezite sorunu, Cook Adaları'nda da gözlemlenebilmektedir. Yetişkin nüfusun %55,9'u 2016 verilerine göre obezite sorunu yaşamaktadır. Cook Adaları bu oran ile bir diğer Okyanusya ülkesi Nauru'nun ardından ikinci sırada yer almaktadır.
Ülke genelinde bakteriyel ishal ve sıtma en yaygın gözüken hastalıklardır.

Ülke genelinde devlete bağlı ilk ve orta öğretim okullarında ücretsiz eğitim görülmektedir. Cook Adaları eğitim, Yeni Zelanda eğitim sistemi ile yakın bağları vardır ve beş ile on beş yaş arasındaki çocuklar için eğitim öğretime katılım zorunludur.

Adanın yerleşim ile tanışmasının 9. yüzyıl olduğu tahmin edilmektedir. O yüzyılda günümüzde Fransız Polinezyası'na bağlı olan Sosyete Adaları'ndan ve Samoa'da bulunan Polinezyalı yerliler tarafından keşfedilerek yerleştikleri düşünülmektedir.
Avrupalıların ada ile ilk teması 1595 yılında İspanyol Alvaro de Mendaña de Neyra'nın adaların kuzeyindeki Pukapuka adasına çıkmasıyla olmuştur. Bu teması yine İspanyolların, 1606 yılında Portekizli kaptan Pedro Fernández de Quirós yönetiminde Rakahanga adasına çıkması izlemiştir. İlk olarak 1764 yılında Pukahaka adasını gözlemleyen Britanyalılar, adaya yerlilerin izin vermemesinden dolayı çıkamadıkları için Danger Island (Türkçe: Tehlikeli Ada) ismini vermişlerdir.
Britanyalı kaptan James Cook, 1770'li yıllarından başından 1770'li yılların sonuna kadar adaları birçok kez gözlemlemiş ve diğer adaları da keşfetmiştir. Ancak Cook bu süreçte ana ada olan Rarotonga'yı hiç görmemiştir. HMS Bounty'nin kaptanı Teğmen William Bligh 1789 yılında Aitutaki adasına çıkmıştır. Bligh aynı zamanda adalara Ekmek ağacını getiren kişi olmuştur. Tüm takımadalara Cook Adaları ismini Alman-Baltık amiral Johann von Krusenstern, Cook onuruna yaptığı dünya keşif gezisinin ardından vermiştir. Adalar bu ismi ile ilk defa 19. yüzyılın başında bir Rus deniz haritasında ortaya çıkmıştır.
19. yüzyılın başlarında adalara gelen ilk Avrupalı, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı tüccarlar, sandal ağacı bulmak ve almak için yerli halk ile takas faaliyetlerinde bulunmuştur.

1888 yılında Büyük Britanya, yakın süreçte Tahiti'yi ilhak eden Fransa tehdidi nedeniyle adaları koruma altına aldı. Cook Adaları, dünya üzerinden kadınların seçimlere katıldığı ilk yer olmuştur. Her ne kadar kadınların seçme hakkı Yeni Zelanda yasalarından üç gün sonra kararlaştırılsa da, Rarotonga'da düzenlenen ve kadınların katıldığı seçimler 14 Ekim 1893 tarihi ile Yeni Zelanda'dan önce olması nedeniyle, bu hakkı kullandıran ilk yer olmuştur.
Cook Adaları, Cook Adaları Federasyonu adı ile 1891 yılından bu yana varlığını sürdüse de 1900 yılında Birleşik Krallık tarafından ilhak edilerek, 1901 yılından itibaren de yönetimsel olarak Yeni Zelanda Kolonisi'ne bağlandı. Bu süreçte 6 Eylül 1900 tarihinde ada liderleri tarafından yetkililere sunulan bir dilekçede, Niue dahil adaların Britanya topraklarına bağlanması talep edilmiş ve bu yönde bir dilekçe sunulmuştur. Ada yönetimi, Yeni Zelanda'nın atadığı ve adada yerleşik olarak bulunan komiser tarafından yürütülmekteydi. 1946 yılında adada ilk başlarda sadece danışma işlevi gören yerel konsey oluşturulmuştur. 1957 yılından itibaren seçimle üyelerini belirleyen yasama meclisi kurulmuş ve bu meclis zaman içerisinde anlam ve önem kazanmaya başlamıştır. 4 Ağustos 1965 tarihinde tam bağımsızlığını elde eden Cook Adaları, bağımsız bir meclis ve başbakan seçme haklarını elde etmiştir. Bu adıma rağmen tüm ada halkı elde edilen Yeni Zelanda vatandaşı olma hakkını korumuş, ada ise ilişkili devlet statüsü ile Yeni Zelanda ile işbirliği içerisinde olan bir ülke olmuştur.

Adanın idari yapılanmasında ada konseyleri, ilçe konseyleri ve köy komiteleri bulunmaktadır.

Cook Adaları'nın uluslararası statüsü özel bir niteliktedir. Cook Adaları bağımsız bir devlet konumunda olmasına rağmen Yeni Zelanda ile ilişkili devlet statüsündedir. Bu durum Cook Adaları tarafından kendi kaderini tayin etme hakkı olarak kabul edilmiş ve Birleşmiş Milletler genel meclisi tarafından da onaylanmıştır.
Cook Adaları kendi kendine yöneten, hukuken Yeni Zelanda'dan ayrı ve bağımsız bir ülkedir. Ada ülkesinin yasama ve yürütme organları Yeni Zelanda tarafından herhangi bir kısıtlamaya tabi değildir. Bunlarla birlikte Cook Adaları sakinlerinin tabii oldukları Cook Adaları vatandaşlığı bulunmamakta olup, tüm ada sakinleri Yeni Zelanda vatandaşı olarak sayılmaktadır. Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları ile bağlantılı olan Cook Adaları dolarıdır.
1973 yılında imzalanan bir anlaşma gereğince, Yeni Zelanda istişare mekanizması çerçevesinde adaların dış temsil ve güvenlik politikası görevlerini üstlenmiştir. Cook Adaları'nın, Yeni Zelanda ile yürüttüğü ilişki devlet statüsü, adanın yapacağı uluslararası antlaşmalara engel teşkil etmemektedir.
Cook Adaları, 1971 yılından bu yana Pasifik Adaları Forumu ile 1990 yılında kurulan Küçük Ada Ülkeleri İttifakı üyesidir. Cook Adaları, İngiliz Milletler Topluluğu'nun ortak üyelerinden olup, Birleşmiş Milletler'de bir üyeliği bulunmamaktadır.
Cook Adaları'nı bağımsız bir devlet olarak kabul ederek diplomatik ilişki kuran ülkeler ve bu ilişkiye başladıkları yıllar şu şekildedir:

Okyanusya
 Yeni Zelanda (1993)
 Avustralya (1994)
 Nauru (1994)
 Papua Yeni Gine (1995)
 Fiji (1998)
 Kiribati (2013)
 Marshall Adaları (2013)
 Niue (2013)
 Palau (2013)
 Samoa (2013)
 Solomon Adaları (2013)
 Tuvalu (2013)
 Vanuatu (2013)
 Mikronezya Federal Devletleri (2014)
 Tonga (2014)
Avrupa
 Portekiz (1995)
 Bosna-Hers

Delhi (Hintçe: दिल्ली; Pencapça: ਦਿੱਲੀ; Urduca: دلی; UFA: [d̪ɪlːiː]; bazen Dilli şeklinde adlandırılır. Orta Çağ'da Delhi birçok Hint imparatorluğunun başkenti idi ve kuzeybatı Hindistan ile Hint-Ganj ovaların arasındaki eski ticaret yollarında bulunan önemli bir şehir idi. Birçok antik ve Orta Çağ abide, arkeolojik alanı ve kalıntının bulunduğu yerdir. 1639'da Babür imparatoru Şah Cihan Delhi'de yeni bir duvarlı kent yaptırdı ve Dehli, 1649 ile 1857 yılları arasında Babür İmparatorluğu'nun başkenti idi.
Britanya, 19. yüzyılda Hindistan'ı ele geçirdikten sonra V. George, 1911'de başkentin tekrar Delhi olacağını ilan etmesine kadar başkent Kalküta'ya taşındı. 1920'ler boyunca yeni bir başkent, Yeni Delhi, yapılıyordu. 1947'de Hindistan'ın Britanya'dan bağımsızlığını kazanmasının ardından Yeni Delhi, ülkenin başkenti ve hükûmet koltuğu olarak seçildi.
Ülkenin her dört köşesinden Delhi'ye yapılan göçten dolayı Delhi çok karışık ve kozmopolit bir şehir olmuştur. Şehrin hızlı gelişimi ve kentleşmesi, nüfusun yüksek ortalama geliri ile şehri değiştirdi. Günümüzde Delhi, Hindistan'ın en önemli kültürel, siyasi ve ticarî merkezlerinden biridir.

Lonely Planet rehberi
Wikitravel rehberi11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Delhi Sultanlığı (دلی سلطنت Delhi Saltanat) ya da Sultanat-ı Hint, 1206-1526 yılları arasında Hindistan'da hüküm sürmüş olan sultanlıktır.
Delhi Sultanlığı'nı Türk kökenli olan Kölemen Hanedanı (Hint 'Memlûk' Hanedanı; 1206-90) kurmuştur. Bu hanedanı sırasıyla Türk kökenli ama Peştunlar ile karışmış olan Halaci Hanedanı (1290-1320), Türk kökenli Tuğluk Hanedanı (1320-1413), yine Türk kökenli olup Peştunlar ile karışmış olan Seyyid Hanedanı (1414-51) ve son olarak da Peştun kökenli Ludî Hanedanı (1451-1526) takip etmiştir. 1526 yılında Delhi Sultanlığı yeni ortaya çıkan Babür İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir.

İslâmiyet, Aşağı İndus Vadisine ilk olarak Emevîler devrinde girmişti. Sonraları Hindistan içlerine Müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren Gazneli hükümdarlarıdır. Gazneliler, Pencab Bölgesini ele geçirerek burayı Hindistan'daki dâimî merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru ise Lahor merkez olmuştur. Gazneliler'in yerini alan Gurlular için Pencab, Hindistan'ın fethi için önemli bir merkez olmuştur. Gurlu hanedanından 1173 yılından sonra Gazne'de hükümdar olan Şehâbüddîn (Mu'izzüddîn) Muhammed, Ganj Ovasında hâkimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî'den aldığı işaretle, Ecmir'i fethetti. Emrindeki Türk asıllı kumandanlarından Kutbiddin Aybek'i bütün Hindistan'ın fethi ile vazifelendirdi. Hindistan'da islâmiyet'in yayılmasında önemli rol oynayan Mu'izzüddîn, 1206 yılında ölünce, Lahor'a giden Kutbüddin Aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan'a hâkim olup, Delhi Sultanlığı'nın temelini attı. Ölen Mu'izzüddîn Muhammed'in kardeşi ve batı Gurluların sultânı Gıyâseddin Mahmud, bu durumu kabul edip Kutbüddin Aybeg'e, Melik unvanını verdi. Bu sırada, Sultan Mu'izzüddîn'in komutanlarından Tâceddin Yıldız, Gazne'de hüküm sürmekteydi. Kutbüddin Aybeg, onu yenerek Gazne'ye girdiyse de; ancak kırk gün kalabildi. Daha sonra Tâceddin Yıldız'ın baskısı üzerine Hindistan'a çekildi. Orada İslâmiyet'in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerlere cami ve medreseler inşa edip, mümtaz ilim sahipleri ile şenlendirdi. Alimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. Sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mâni oldu.
Kutbüddin Aybeg, 1210 yılında harp talimi için çevgan oynarken geçirdiği bir kaza sonunda ölünce, Delhi Sultanlığı dörde bölündü. Delhi'de Kutbüddin Aybeg'in oğlu Aram Şah, Badaun'da damadı Şemseddin İltutmuş, Yukarı Sint'te öbür damadı Kabaca, Bengal'de de Halaci emirlerinden Ali bağımsızlıklarını ilan ettiler. Birçok bölge de Hinduların eline geçti. Bazı devlet büyüklerinin teşviki ile İltutmuş, Aram Şah'ı mağlûb ederek Delhi’yi ele geçirdi ve tahta geçti. Diğer bölgelerde bağımsızlıklarını îlân eden komutanları da hâkimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk-İslâm hâkimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.
Bu arada Moğollara mağlup olan Celâleddin Harezmşah, İltutmuş’a sığındı. Onu takip eden Moğollar, Hindistan’a girdiler ve birçok yeri yağmaladılar. Bir ara Mültan’ı kuşatmalarına rağmen netice elde edemeyip geri çekildiler. İltutmuş’un bacanağı ve kumandanlarından olan Kabaca, onlara başarı ile karşı koydu. Celâleddin Harezmşah, 1224 senesine kadar Hindistan’da kaldı. Çeşitli iç olaylara karıştı. Daha sonra Mükran yoluyla İran’a geçti. Moğollar'ın kuzeydeki Türk ülkelerine baskı yapmaları neticesi, Hindistan’a Türk göçleri başladı. Bunları ülkesine memnuniyetle kabul edip yerleştiren İltutmuş, bu sayede ordusunu da güçlendirdi.
İltutmuş, başarılı seferler düzenleyerek hakimiyet bölgesini genişletti. Vindhya Dağlarının kuzeyinde kalan bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbasî halifesi Muntansır-billah tarafından tanınan Hindistan’ın ilk Müslüman-Türk sultanı oldu. Nasır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara İsmâilîler, öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi planladılarsa da muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i Bahtiyar Kâkî’nin talebelerinden idi. İslâmiyet’in Hindistan’da yayılması için çok gayret gösterdi. Ülkede birlik ve düzeni sağladı.
1236 yılında Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan İltutmuş, Mayıs ayında öldü. Ölmeden önce kızı Râziye Sultan’ı veliaht tâyin etmişti. Beyler, oğulları olduğu halde kızını veliaht tâyin etmesine çok şaşırdılar. Sebebini sorduklarında; “Oğullarım gençlik eğlencelerine dalmışlardır. Hiç birisinde ülkeyi idare edecek kabiliyet yoktur, ölümümden sonra oğullarımdan hiç birinin veliahtlığa kızım kadar lâyık olmadıkları görülecektir” cevabını verdi.
İltutmuş vefat edince, devletin ileri gelenleri, vasiyetine rağmen, oğullarından Rükneddin Firuz'u tahta geçirdiler. İltutmuş'un önceden dedikleri çok geçmeden ortaya çıktı. Tahta geçen Firuz, eğlenceye daldı. Devlet idaresi, annesi Şah Terken Hâtun'un eline geçti. Şah Terken'in zalimane idaresi ve hanedan ailesinden birçok kişiyi ortadan kaldırmak istemesi, hattâ İltutmuş'un oğlu Kutbeddîn Muhammed'i öldürtmesi, valilerin ayaklanmalarına sebep oldu. Altı ay hüküm süren Fîrûz, çıkan isyan sonucu yakalanıp öldürüldü. Sonunda Râziye Sultan, Delhi halkı ve ordu kumandanlarının bir bölümü tarafından sultan ilan edildi.
İslâm dünyâsında hükümdarlık yapan ender kadınlardan biri olan Raziye Begüm, birçok güçlüklerle karşılaştı. Bu devirde İltutmuş'un komutanlarından kırk tanesi devlet idaresine hâkim duruma gelmişti. Bunlar, Habeş asıllı Cemâleddîn Yakut'un yüksek görevlere getirilmesine karşı çıkarak isyan ettiler. Raziye Begüm, ayaklananların üzerine yürüdüğü sırada, Cemâleddîn Yakut, isyan eden beyler tarafından öldürüldü.
Raziye Begüm da yakalanıp Taberhind valisi İhtiyârüddîn Altuniye'ye teslim edildi. Bu durumu öğrenen Delhi'deki beyler, 1240 senesinde İltutmuş'un oğullarından Müziddin Behram'ı tahta çıkardılar. Râziye Sultan, İhtiyârüddîn ile evlenerek tahtı yeniden ele geçirmeğe çalıştı ise de öldürüldü. Müziddin Behram ve ondan sonra tahta geçen Alaaddin Mesud Şah devleti idare edecek güç ve kudrete sahip olmadıkları için, kısa sürede azledildiler.
Alaaddin Mesud Şah'dan sonra, İltutmuş'un en küçük oğlu Nâsırüddin Mahmûd tahta çıkarıldı. Dindar ve müşfik bir hükümdar olan Mahmûd Şah, devleti idare edecek kabiliyete sahip değildi. Bu sırada İltutmuş'un Memlûklerinden (köle) biri olan ve soyca Kıpçak Türklerine dayanan Balaban, büyük bir nüfuz kazanmıştı. Devletin idaresinde başarısız olan sultanlar yüzünden Delhi Sultanlığı'nın varlığı tehlikeye düştü. Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencap'a girdiler. 1241 senesinde Lahor'u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen komutanlar arasında kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. Guvvalyar ve Rantambor bölgeleri devletin elinden çıktı. Do'ab'daki Hint yol kesiciler yüzünden, Bengal ile haberleşme tamamen kesildi.
Balaban, süratle harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. Hint kabilelerini, racaları ve bazı emirleri cezalandırdı. 1247 senesinde Kâlinca ile Kama arasındaki bölgeyi ele geçirdi. Bir sene sonra Rantambor'a yapılan seferde başarı elde edilemedi. 1251 senesinde ise Guvvalyar ve Narvar hükümdarı Çaharadeva'ya karşı başarılı bir sefer düzenledi. Balaban'ın başarıları, ordu ve halk arasında kuvvet ve kudretinin artması ve yetkileri sebebiyle kıskanmalara yol açtı. Bunların başında Hint dönme İmâdeddîn Reyhan bulunuyordu, İmâdeddîn Reyhan, Balaban'ı çekemeyen komutanlardan bir kısmı ile iş birliği yaparak, Sultan Mahmud'un gözünden düşürmeye muvaffak oldu. Neticede nüfuzunu kullanamayan Balaban vazifeden alındı. Vazifeden ayrılması, idarenin aksayıp bozulmasına sebep oldu. Delhi sokaklarında asayiş sağlanamaz hâle geldi. Devletin kötü akıbete sürüklendiğini gören Kırklar diye bilinen komutanlar ile vilayetlerin başındaki melikler, Balaban ile birleşerek Delhi'ye yürüdüler. İmâdeddîn Reyhan'ı vazifeden uzaklaştırarak görevi tekrar Balaban'a verdiler. Düzen ve intizâmı yeniden sağlayan Balaban, bağımsızlıklarını îlân için hazırlanan büyük valilere karşı seferler düzenledi. Önce 1255 senesinde Sultan'ın annesi ile evli olan Oudh hâkimi Kutluğ Hân'ın isyanını bastırdı. 1257 senesinde tekrar Hindistan'a giren Moğollara karşı büyük bir ordu hazırladı. Moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek birlikleri ile orduya katılmayan bazı vali ve beylerin üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve birçoğunu affetti. 1260 senesinde Moğol akınları sırasında Delhi ordusunun birçok devesini çalmış ve orduyu felce uğratmış olan ve dağlık Sivalik mevkîinde bulunan hindûların üzerine yürüdü. Sultan Nâsıreddîn Mahmûd Şâh'ın 1266 yılında ölümü üzerine, iktidarın gerçek hâkimi olan Balaban, Gıyâseddîn lakabı ile tahta çıktı.
Tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi. Asayişi bozan Hinduları ve Delhi civarındaki haydutları şiddetle cezalandırdı. Me'mûrlar arasında disiplini sağladı ve iktâlar konusunu ele aldı. O, iktâ olarak dağıtılan toprakların mülkiyet hakkının devlete ait olduğunu kabul ediyordu. Fakat askerî sınıfın şikâyeti ve ricaları üzerine bu konudaki karârını uygulamaya koymadı.
Balaban, idaresi altında büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları geri almak için fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi, hudutları tehdit eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu gayeyle Sind ve Batı Pencap'ın idaresini yeniden düzenledi. Bölgeye önce Şir Hân'ı, ölümünden sonra oğlu Muhammed Hân'ı vali tâyin etti. Diğer oğlu Mahmûd Buğra Hân ise, bir ordu ile kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde Moğollar, Pencap'a saldırdılar. Delhi Sultanlığı topraklarında epeyce ilerleyerek Sütlüce ırmağını aştılar fakat bozguna uğratıldılar. Moğollar, Balaban'ın sağlığında bir daha Delhi Sultanlığı topraklarına saldırmaya cesaret edemediler.
Moğol saldırısını fırsat bilen Bengal valisi Tuğrul Hân ayaklanarak, bağımsızlığını îlân etti. Balaban, Moğolları yendikten sonra bu vali üzerine iki ordu gönderdi. Her iki ordunun da yenilmesi üzerine kuzeyde bulunan oğlu Buğra Hân'ın ordusunu da yanına alarak Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Hân, hazînesini ve fillerini alarak Orissa ormanlarına sığındı ise de ele geçirilerek öldürüldü. Bengal valiliğine oğlu Mahmûd Buğra Hân'ı t

Doğu Hindistan Şirketi, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi veya Britanya Doğu Hindistan Şirketi, (İngilizce: East India Company) Kraliçe'den Hint Okyanusu bölgesinde ticaret yapmak için ayrıcalık alabilen deniz tüccarları tarafından 31 Aralık 1600'de kurulan bir İngiliz ve daha sonra bir Britanyalı anonim şirketiydi.
1588'de Sir Francis Drake komutasındaki İngiliz donanmasının İspanya donanmasını ağır bir yenilgiye uğratmasından sonra, İngiliz ticaret gemileri okyanuslarda daha etkin faaliyet göstermeye başlayıp özellikle Hindistan seferlerine başladılar. Denizci tacirler bir araya gelip sermayelerini arttırırlarken, İngiltere kraliçesi I. Elizabeth'den de ayrıcalıklar almaya çalıştılar. Sonunda 31 Aralık 1600'de Doğu Hindistan Şirketi için bu ayrıcalıkları almayı başardılar. Doğu Hindistan Şirketi veya İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Doğu Hint Adaları'yla ticaret amacıyla kurulmuş olan; ama daha çok Hint altkıtasıyla ticaret yapan bir İngiliz (1707'den sonra Britanya) anonim şirketiydi. Doğu ve Güneydoğu Asya'da bir ticaret tekeli olarak ortaya çıkan şirket zamanla politik bir oluşum hâline geldi. 18. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar Britanya emperyalizminin bir aracı olarak kullanıldı. 19. yüzyılda Çin'deki faaliyetleri Britanya etkisinin Çin'e yayılmasında etkili oldu.
Şirkete 1600 yılında kraliyet imtiyaznamesi verilmiştir, bu da onu Avrupa'daki diğer Doğu Hindistan şirketleri içerisinde en eskisi yapmaktadır. Şirketin hisseleri zengin tüccarlara ve asilzadelere aitti. Hükûmetin hiç hissesi yoktur ve şirket üzerinde sadece dolaylı kontrole sahipti. Şirketin kendine ait büyük bir ordusu mevcuttur ve bu orduyla Hindistan'ın önemli bölümünü kontrol etmekteydi.
Şirketin ana ticaret maddeleri afyon (uyuşturucu), pamuk, ipek, çivit boyası, tuz, güherçile ve çaydı. Şirket Hindistan'ın büyük kısmını yönetimi altına aldı, bu bölgelerde askerî güç kullandı. Hindistan'da şirket yönetimi etkin olarak 1757'de Plassey Muharebesi'yle başladı ve 1858 yılına kadar devam etti. 1857 Hint Ayaklanması'nın ardından 1858 Hindistan Hükümeti Yasasıyla Britanya kraliyetine Hindistan'da doğrudan yönetimi verildi. Şirket 1773 Düzenleme Yasası'yla 1874 yılında feshedildi.

Egemenlik ya da hâkimiyet, bir toprak parçası ya da mekân üzerindeki kural koyma gücü ve hukuk yaratma kudretidir. Bu güç siyasi erkin dayattığı yasallaşmış bir üst iradeyi ifade etmektedir.
Egemenlik aynı zamanda bir devletin ülkesi ve uyrukları üzerindeki yetkilerinin tümünü ifade eder. Bir başka deyimle egemenlik, devleti başka tüzel kişiliklerden ve örgütlenme biçimlerinden (örneğin şirketlerden, derneklerden, kulüplerden, çetelerden, din ve mezhep birliklerinden, feodal bağlılık ve yönetim birimlerinden) ayıran özelliktir. Egemen olmayan devlet olmaz; kaynağını devletten almayan egemenlik de olmaz.

Orta Çağ Avrupası'nın büyük bir bölümünde, kaynağını kralla vasalleri veya vasallerle diğer yerel güç odakları arasındaki sözleşmelerden alan feodal ilişkiler egemendi. Bunun yanı sıra, çeşitli derecelerde bağımsız olan şehirler, köy birlikleri, federasyonlar, ortak yönetim alanları vb. mevcuttu. Ayrıca bazı yönleriyle krala bağlı, bazı yönlerden tamamen bağımsız olan Kilise de önemli bir siyasi güçtü.
Modern krallıkların ortaya çıkmasıyla birlikte, devleti devlet yapan temel hak ve yetkilerin tanımlanması sorunu ortaya çıktı. Fransız hukukçu Jean Bodin (1530-1596) modern egemenlik kuramının kurucusu sayılır. 1576'da yayımladığı Les six livres de la république (Devlet'e Dair Altı Kitap) adlı eserde Bodin egemenliği "Devlet'in mutlak ve kalıcı gücü" olarak tanımladı. "Mutlak", egemenliğin bölünemeyeceği ve paylaşılamayacağı anlamındaydı (ancak bu mutlaklık sadece kamu hakları alanındaydı ve bireyin özel haklarına tecavüz edemiyordu). "Kalıcı" olması ise bu gücün hükümdarın ölümü ile sona ermediği ve bireylerden bağımsız olduğunu gösteriyordu. Egemenlik belirtilerinin bir bölümünü hükümdar şahsen kullanabilir, bir bölümünü memurlarına ve kurumlara kullandırabilirdi. Ancak egemenliğin kendisi devredilemezdi.
17. yüzyılda Hollandalı hukukçu Hugo Grotius (1583-1645) modern devletler hukukunun ilkelerini egemenlik kavramıyla temellendirdi. 1648 Westfalya Barışı ile, egemen devletlerin hukuki eşitliği ilkesi modern Avrupa devletler sisteminin temeli olarak benimsendi. 17. ve 18. yüzyıllarda Hobbes, Locke, Montesquieu, Rousseau gibi düşünürler egemenlik hakkının felsefi ve analitik temelleri üzerinde günümüze dek etkili olan düşünceler ürettiler.
Montesquieu (1689-1755), 1745'te yayımladığı Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) adlı eserinde, egemenliğin üç uygulama alanını birbirinden ayırarak, yasama, yürütme ve yargı erklerinin dengelenmesinin önemine değindi. 1789'da kabul edilen ABD Anayasası, Montesquieu'nün görüşlerinin etkisiyle, yasama, yürütme ve yargının mükemmel denge içinde olacağı bir Devlet düzeni tasarladı.

Egemenlik unsurları aşağıdaki gibi sıralanabilir.

Mutlaktır, başka bir güç tarafından sınırlandırılmamıştır.
Bölünemez ve devredilemezdir.
Sürekli ve kesintisizdir.

Klasik dönem düşünürlerinin hemen hepsinde egemenliğin nihai kaynağı olarak halkın iradesi gösterilir. Roma hukukundaki omnis imperium ex populo ilkesi bu düşüncenin kaynağıdır. Devletin bir "Toplum Sözleşmesi" ile kurulduğu görüşü de aynı düşünceyi ifade eder. Ancak ilk kaynağı halk olan egemenliğin nasıl ve ne ölçüde hükümdara aktarıldığı, sınırlarının ne olduğu, o sınırlar aşıldığı zaman hangi tedbirlere başvurulacağı, egemenlik aktarımından sonra halkta hangi bakiye güçlerin kaldığı, tartışma konuları olarak kalır. Egemenliği halka dayandıran görüşle demokrasi fikri ilk kez 19. yüzyılda bağdaştırılmaya başlamış ve ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında genel kabul görmüştür.

Devletin kökeni
Toplumsal Sözleşme
Leviathan

Eşgüdümlü Evrensel Zaman ya da özgün kısaltmasıyla UTC, dünya genelinde saatleri ve zamanı düzenlemek için kullanılan temel zaman standardıdır. Mevcut zaman için bir referans noktası oluşturarak günlük zaman ve zaman dilimlerinin temelini oluşturur. UTC, uluslararası iletişimi, navigasyonu, bilimsel araştırmaları ve ticareti kolaylaştırır.
UTC, çoğu ülke tarafından yaygın olarak benimsenmiştir, günlük kullanımda ve yaygın uygulamalarda Greenwich Ortalama Zamanı'nın (GMT) fiili halefidir. Bilimsel araştırma, navigasyon ve zaman ölçme gibi özel alanlarda, UTC ile birlikte UT1 ve Uluslararası Atom Saati (TAI) gibi diğer standartlar da kullanılır.
Dünya çapında yüzlerce atom saatinden elde edilen ağırlıklı bir ortalama olan TAI'ye dayanır. UTC, şu anda kullanılan başlangıç meridyeni olan 0° boylamda ortalama güneş zamanına yaklaşık bir saniye kadar yakındır ve yaz saati uygulamasına göre ayarlanmaz.
Dünya genelinde zaman ve frekans iletimlerinin koordinasyonu 1 Ocak 1960 tarihinde başlamıştır. UTC ilk olarak 1963 yılında resmi bir standart olarak benimsendi ve 1967 yılında "UTC" kısaltması Eşgüdümlü Evrensel Zaman'ın resmi kısaltması oldu. UTC'nin mevcut versiyonu, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) tarafından tanımlanmaktadır.
UTC'nin kabul edilmesinden bu yana, özellikle 1972'de eklenen artık saniyelerle çeşitli ayarlamalar yapılmıştır. Son yıllarda, özellikle artık saniyelerin zaman zaman dünya çapındaki zaman ölçme sistemlerini bozması ve bu nedenle de zaman ölçme sisteminden tamamen kaldırılması tartışmalarıyla beraber, UTC alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı (CGPM) 2035 yılına kadar, artık saniyeleri ortadan kaldıracak yeni bir sistemi UTC'ye uyarlamak için bir karar almıştır.

Greenwich Ortalama Zamanı

NIST'in SSS sayfası
Hassas saat ayarı

Falkland Adaları (İngilizce: Falkland Islands) ya da Malvina Adaları (İspanyolca: Islas Malvinas İspanyolca telaffuz: [malˈβinas]) Güney Atlas Okyanusu'nda Patagonya'nın 480 km doğusunda bulunan takımadalar. Yaklaşık 12.000 km²'lik yüz ölçümüne sahip olan takımada Doğu Falkland, Batı Falkland ve 776 küçük adadan meydana gelir. Britanya Denizaşırı Toprakları'ndan biri olan Falkland Adaları içişlerinde serbest, dışişlerinde ve savunmada ise Birleşik Krallık'a bağlıdır. Adalar'ın başkenti Doğu Falkland'daki Stanley'dir. Birleşik Krallık, Arjantin'in adalar üzerindeki taleplerine rağmen 1833'te egemenliğini ilan etmiştir.
Falkland'ın keşfedilmesi ve ardından kolonizasyonu Avrupalılar açısından oldukça tartışmalı bir dönemdir. Çeşitli dönemlerde adalar Fransız, Britan, İspanyol ve Arjantin yerleşimlerine sahne olmuştur. Nisan 1982'de Arjantin güçleri adaları işgal etse de iki ay sonra Falkland Savaşı sonucunda Birleşik Krallık egemenliğini yeniden kurmuştur.
Askerî personel dışında 2932 kişilik nüfusa sahip adalardaki nüfusun çoğu Britanya kökenli Falkland Adalılar'dır. Diğer önemli etnik gruplar Fransızlar, Cebelitarıklılar ve İskandinavlardır. Birleşik Krallık, Saint Helena ve Şili'den göçenler neticesinde nüfusun azalması önlenmektedir. Resmî ve en çok konuşulan dilin İngilizce olduğu adaların halkı 1983 Britanya Vatandaşlığı Yasası'nın bir sonucu olarak Birleşik Krallık vatandaşıdır.
Antartinaaltı okyanusal ve tundra iklimlerinin buluştuğu yerde bulunan adalarda 700 metreye ulaşan dağ zincirleri bulunur. Diğer bölgelerden getirilen kuş türlerinin adaya yerleşmesi neticesinde yaşanan rekabet sonucu yavrulamalarında azalma görülse de adalar büyük bir kuş popülasyonunu barındırır. Adaların en önemli ekonomik faaliyetleri balıkçılık, turizm, koyun çiftlikleri ve yüksek kalitede yün ihracıdır. Falkland Adaları hükûmeti tarafından lisanslandırılan petrol arama faaliyetleri Arjantin'le yaşanan kıta sahanlığı sorunu neticesinde tartışmalıdır.

Adaların keşfi İspanyollar ve İngilizler tarafından iddia ediliyor. 1520'den hemen sonraki bol miktardaki haritacılık, Falkland Adaları'nın, İspanya Kralı'nın hizmetindeki Ferdinand Macellan'ın seferi üyeleri tarafından görüldüğünü öne sürüyor. En olası versiyon, Falkland Adaları'nın 1520 yılında “San Anton” gemisinin komutanı ve İspanya Kralı'nın hizmetindeki Ferdinand Macellan'ın seferinin bir üyesi olan Portekizli denizci Esteban Gómez tarafından keşfedildiğini ileri sürüyor. Esteban Gómez, Macellan Boğazı yakınlarındaki keşif gezisinden vazgeçti ve 6 Mayıs 1521'de İspanya'ya döndü. Esteban Gómez dönüşü sırasında daha sonra “Sanson y de los Patos Adası” ve “Sanson Adaları” olarak adlandırılan bazı adaları keşfetti. “Sanson”, Esteban Gómez'in gemisinin adı olan “S. Anton'nun” hatalı versiyonudur.

Keşif sonucunda Falkland Adaları şu haritalarda “Sanson y de los Patos Adaları” ve “Sanson Adaları” olarak görünmeye başladı: Diego Ribero (1527, 1529), Alonso de Santa Cruz (1541), Agnese Battista (1536). -1545), Sebastián Cabot (1544), Darinel (1555), Bartolomeu Velho (1561), Diego Gutiérrez (1562), Giacomo Gastaldi (1562), Giorgio Sideri (1563), Joan Martinez (1572, 1582 ve 1587), José Rosazio (1580), André Thevet'in 1586 tarihli “Le grand insulaire et pilotage” adlı eserinde vb. Bartolomé Olives'in 1562 tarihli “Mundus Novus" haritasında “Illas de Santon” olarak ve Joan Oliva'nın 1580 tarihli “Patagonia” haritasında “Islas de S. Anton” olarak görünüyor.
1600 yılında Hollandalı denizci Sebald de Weert Falkland Adaları'nı gördü. İngiliz kaptan John Strong 1690'da adalara bilinen, ilk kayıtlı ayak basmayı gerçekleştirmiştir. Strong, iki ana ada arasındaki kanalı Britanyalı denizci Viscount Falkland'ın adına Falkland olarak adlandırılmıştır. Daha sonra bu ad tüm ada grubunun adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
5 Nisan 1764'te Louis Antoine de Bougainville, Fransa kralı XV. Louis adına Falkland Adaları'nın mülkiyetini resmen aldı. Adalara, yelken açtıkları Saint-Malo limanının anısına Malouines adı verildi. Falkland Adaları'ndaki ilk yerleşim yeriydi.
12 Ocak 1765'te John Byron, Batı Falkland'ın batısındaki küçük bir ada olan Saunders Adası'na çıktı ve burayı Kral III. George adına ele geçirdi. 1766'da Port Egmont'u kurdu.
1766'da İspanya'nın Port Louis'in kuruluşunu protesto etmesinin ardından Fransa, Falkland Adaları üzerindeki İspanyol egemenliğini tanıdı. 4 Ekim 1766'da İspanya Kralı III. Carlos, Falkland Adaları Hükûmeti'ni Buenos Aires Valisi ve Başkomutanına bağlı olarak kuran bir kararname yayınladı. Yüzbaşı Felipe Ruiz Puente, Falkland'ın ilk valisiydi. 1 Nisan 1767'de Fransa, koloniyi resmi olarak İspanya Krallığı'na devretti ve Port Louis'in adı Puerto de la Soledad olarak değiştirildi ve Malouines, Malvinas olarak İspanyolcalaştırıldı.
1770 yılında İspanyollar Egmont Limanı'na saldırdı ve İngilizleri Falkland Adaları'ndan kovdu. İngiliz donanmasının sınır dışı edilmesi iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. 1771'de yapılan anlaşmaya göre İngilizler Egmont Limanı'na döndü. İspanya yalnızca Egmont Limanı'nı iade etti ve Falkland Adaları üzerindeki egemenlik haklarına çekince etti. İngiltere, anlaşmada İspanyol egemenliğinin korunmasına ilişkin herhangi bir çekince veya itirazda bulunmadı.
25 Mayıs 1810'da Arjantin fiilen İspanya'dan bağımsız hâle geldi ve kendi otoritesi altında kendi kendini yönetmeye ve kendi yasalarını dikte etmeye başladı. O tarihten itibaren Arjantin, “uti possidetis iuris” ilkesine dayanarak İspanya'nın Falkland Adaları üzerindeki haklarını devraldı.
6 Kasım 1820'de David Jewett, Río de la Plata'nın (Arjantin'in eski adı) Birleşik Eyaletleri adına Falkland Adaları'nın mülkiyetini resmen aldı. Tören, ünlü İngiliz kâşif James Weddell ile diğer Amerikalı ve İngiliz kaptanların huzurunda gerçekleşti. Büyük Britanya bu mülkiyete herhangi bir çekince veya itirazda bulunmadı.
1825'te Büyük Britanya ve Río de la Plata'nın Birleşik Eyaletleri, Büyük Britanya'nın Arjantin'i egemen ve bağımsız bir devlet olarak tanıdığı Dostluk, Ticaret ve Denizcilik Antlaşması'nı imzaladı. Büyük Britanya, antlaşmada Falkland Adaları'na ilişkin herhangi bir çekince veya itirazda bulunmadı.
1826'da Luis Vernet Puerto de la Soledad'ı kurdu ve 1829'da Arjantin, Luis Vernet'i Falkland Adaları'na vali olarak atadı. 1831'de bu yerleşim, Amerikan firkateyni “Lexington” tarafından yok edildi, çünkü adaların Arjantinli valisi Luis Vernet, balıkçılık hakları konusundaki anlaşmazlık nedeniyle bir Amerikan balina avcılığı gemisine el koydu.
3 Ocak 1833'te İngilizler, Falkland Adaları'nı zorla işgal ettiler, Arjantin yetkililerini ve halkını sınır dışı etti ve onların yerine, o zamandan beri Arjantin halkının yerleşmesini önlemek için kısıtlayıcı önlemler getiren İngiliz tebaasını getirdi. Arjantin'e yönelik bu İngiliz askerî saldırısı, iki ülke arasındaki toprak anlaşmazlığını başlattı. 17 Haziran 1833'te Arjantin İngiliz işgâlini protesto etti ve ayrıca 1841, 1849, 1884, 1887, 1888, 1908, 1919, 1926, 1927, 1933, 1937, 1938, 1939, 1946'da protestolar ve egemenlik haklarına çekinceler etti ve o zamandan beri her yıl Birleşmiş Milletler'de.
Bölgede meydana gelen ilk silahlı çatışma olan Birinci Falkland Savaşı, Alman ve İngiliz savaş gemilerinin birbirlerini takip ederken meydana gelen çatışmadır. Savaşta Almanlar Scharhorst, Gneisenau, Nürnberg ve Leipzig savaş gemilerini kaybettiler. Savaş kesinlikle adaları ele geçirmek gayesiyle yapılmamıştı.

20. yüzyılın ilk yarısı içinde taraflar iddia ve taleplerini sürdürürken, bir sonuca varılamıyordu. Milletlerarası Adalet Divanının selahiyetinin Arjantin tarafından tanınmaması üzerine, Divan da bölge hakkında hakemlik yapmayı reddetti. 1964'te Arjantin, BM'nin Sömürgeler Komisyonundan kanunun aracısız olarak iki toplumlu görüşmelerle sürdürülmesini istedi. Ancak her iki tarafın da taleplerinde kesin fikirli olması, bu girişimin de sonuçsuz kalmasına sebep oldu. 1977'de bu statüdeki görüşmeler tekrar başladı. 1980'de İngiltere, ada halkının fikirlerini sorarak, İngiliz yönetiminin devamının arzu edildiğini Arjantin'e bildirdi.
1982'de Arjantin'deki siyasi durum sebebiyle bölgede ikinci bir savaş meydana geldi. 19 Mart'ta Falkland'a bağlı olan Güney Georgia, 2 Nisan'da da Falkland Arjantinliler tarafından işgal edildi. 20 günlük bir seyirden sonra, bölgeye ulaşan İngilizler tarafından 25 Nisan'da Güney Georgia'dan çıkarıldılar. Arjantinliler'in elinde bulunan Falkland'a ilk saldırı ise 4 Mayıs'ta havadan yapıldı. Ertesi gün Arjantin Cumhurbaşkanı Leopoldo Galtieri bu saldırıda çok büyük kayıp verdiklerini açıkladı. 2 Mayıs'ta da bir İngiliz denizaltısı, Falkland adalarından 350 km uzaklıkta bulunan bir Arjantin kruvazörünü batırarak, 350 denizcinin ölümüne yol açmıştı. Çeşitli arabuluculuk teşebbüsleri sonuçsuz kaldı. 15 Mayıs'ta, Batı Falkland'daki bir havaalanına saldıran İngilizler 29 Mayıs'ta Doğu Falkland'daki Ghose Freen'i ele geçirdi. 
Sonunda Arjantin birlikleri teslim oldu.
Savaş sırasında ve sonunda hem İngiltere hem de Arjantin'de çeşitli kabine değişiklikleri meydana geldi. Savaşın baş sorumlusu olarak itham edilen Arjantin Cumhurbaşkanı Galtieri kısa bir süre için tutuklanırken, Birleşik Krallık'ta Thatcher hükûmeti yaklaşan seçimler öncesinde büyük bir prestij kazanmış oldu.

Falklandlar fizikî yapı bakımından genellikle dağlıktır. Batı Falkland'ın en yüksek noktası olan Adam Tepesi, Doğu Falkland'ın en yüksek yeri Viskorne Tepesi (705 m) ile aynı yüksekliktedir. Kıyılar genellikle kayalık ve girintili çıkıntılıdır. Med-Cezir hadisesi kıyıların şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Yine kıyıların oyulmasında önemli bir sebep de buzullar olmuştur. Falkland'a serin ve nemli okyanus iklimi hakimdir. Yıllık yağış 600 mm'nin üzerinde, yıllık sıcaklık ortalaması ise 10 °C civarındadır. Nemli iklim ve kuvvetli okyanus rüzgârları arazinin kıraç bir durum arz etmesine sebep olmuşlardır. Bitki örtüsüne insan boyunda Tusso otları hakim olmakla birlikte, söğüt ve kayın ağaçları da görülür.

Falkland'da yaşayan 2105 kişinin yarısından fazlası Port St

Fiji, resmî adıyla Fiji Cumhuriyeti (Fijice: Matanitu Tugalala o Viti, Fiji Hindi: फ़िजी गणराज्य), Güney Pasifik Okyanusu'nda, Okyanusya'nın bir parçası olan Melanezya'da yer alan bir ada ülkesidir. Yeni Zelanda'nın yaklaşık 2.000 km (1.300 mil) kuzey-kuzeydoğusunda bulunur. Fiji, yaklaşık 110'u sürekli yerleşim yeri olan 330'dan fazla ada ve 500'den fazla küçük adadan oluşan bir takımadadır ve toplam kara alanı yaklaşık 18.300 kilometrekaredir (7.100 mil kare). En dıştaki ada grubu Ono-i-Lau'dur. Toplam nüfusun yaklaşık %87'si iki büyük ada olan Viti Levu ve Vanua Levu'da yaşamaktadır. Fijililerin yaklaşık dörtte üçü, başkent Suva'da veya Nadi (turizmin başlıca yerel endüstri olduğu) veya Lautoka (şeker kamışı endüstrisinin baskın olduğu) gibi daha küçük kentsel merkezlerde, Viti Levu kıyılarında yaşamaktadır. Viti Levu'nun iç kesimleri, arazi yapısı nedeniyle seyrek yerleşimlidir.
Fiji adalarının büyük çoğunluğu, yaklaşık 150 milyon yıl önce başlayan volkanik aktivite sonucu oluşmuştur. Vanua Levu ve Taveuni adalarında günümüzde hala bazı jeotermal aktiviteler meydana gelmektedir. Viti Levu'daki jeotermal sistemler volkanik kökenli değildir ve düşük sıcaklıkta yüzey deşarjlarına sahiptir (yaklaşık 35 ila 60 santigrat derece (95 ila 140 °F) arasında). 
İnsanlar MÖ ikinci binyıldan beri Fiji'de yaşamaktadır; önce Avustronezyalılar, daha sonra Melanezyalılar ve bazı Polinezya etkileri. Avrupalılar Fiji'yi ilk olarak 17. yüzyılda ziyaret ettiler. 1874'te, Fiji'nin kısa bir süre bağımsız bir krallık olduğu bir dönemin ardından, İngilizler Fiji Kolonisi'ni kurdu. Fiji, 1970'e kadar bir Kraliyet kolonisi olarak faaliyet gösterdi, daha sonra bağımsızlığını kazandı ve Fiji Dominyonu olarak bilindi. 1987'de, bir dizi darbenin ardından, iktidara gelen askeri hükûmet onu cumhuriyet ilan etti. 2006'daki bir darbede Komodor Frank Bainimarama iktidarı ele geçirdi. 2009'da Fiji Yüksek Mahkemesi şu kararı verdi: Askeri liderlik hukuka aykırıydı. Bu noktada, ordunun nominal devlet başkanı olarak tuttuğu Başkan Ratu Josefa Iloilo, 1997 Anayasasını resmen yürürlükten kaldırdı ve Bainimarama'yı geçici başbakan olarak yeniden atadı. Daha sonra 2009'da Ratu Epeli Nailatikau, Iloilo'nun yerine başkan oldu. Yıllarca süren gecikmelerin ardından 17 Eylül 2014'te demokratik bir seçim yapıldı. Bainimarama'nın FijiFirst partisi oyların %59,2'sini kazandı ve uluslararası gözlemciler seçimi güvenilir buldu.
Fiji, bol orman, mineral ve balık kaynakları sayesinde Pasifik'teki en gelişmiş ekonomilerden birine sahiptir. Para birimi Fiji dolarıdır ve başlıca döviz kaynakları turizm sektörü, yurtdışında çalışan Fijililerden gelen havaleler, şişelenmiş su ihracatı ve şeker kamışı ihracatıdır. Yerel Yönetim ve Kentsel Gelişim Bakanlığı, Fiji'nin yerel yönetimini denetler. Bu, şehir ve kasaba meclisleri şeklinde kendini gösterir.

Fiji'de 17. yüzyılda Avrupalı kâşiflerden uzun süre önce de insanlar vardı. Fiji'de yapılan kazılarda küçük yerleşimlerde çanak çömlek türünde eski kalıntılar bulunmuştur. Fiji yerleşim yerlerinde yapılan kazılar sonucu M.Ö. 1000 yıllarına ulaşan buluntulara rastlanmıştır. Ancak büyük Pasifik göçünün sorusuna hâlâ cevap bulunamamıştır. 1643'te Hollanda'li kâşif Abel Tasman'ın, büyük güney kıtasını aramaya giderken Fiji'yi ziyaret ettiği biliniyor.
XIX. yüzyıla kadar Avrupalı yerleşimciler, yerleşimlerine devam etmiştir. Adalar, 1874'te bir sömürge olarak İngiliz kontrolünün altına girdi. İngilizler tarafından adalara Hint işçiler getirildi. 1970'te önce krallık olarak bağımsızlığını ilan etti. Fiji'ye, Hint-Fijili (Hindistan'dan getirilen Hintlere verilen ad) toplumu egemendi. 1987'de gerçekleştirilen müdahale sonucu cumhuriyet ilan edildi ve başarılı iki askerî darbe ile, Fiji'nin hâkimiyetindeki Hint ve Fiji ortaklığı sona erdirildi. Çünkü Hint kökenliler İngiliz egemenliği altında kalmak isterken Fijili yerli halk bağımsızlık taraftarıydı. Bu yüzden askerî darbeler olmuştur. Daha sonra Hint kökenliler Hindistan'a göç etmek zorunda kalmışsa da ülkede kalan Hint kökenliler vardır. Bu göç insan kaybına ve ekonomik durgunluğa neden olmuştur.

Fiji, bir parlamenter cumhuriyettir. İlk yerli vali George Cakobau, eski meclis başkanı Epeli Nailatikau, ülkenin kurucusu Kamisese Mara gibi ülkenin pek çok önemli siyasi, akademik ve askeri ismi Ratu Cakobau'nın soyundan gelmektedir.

Fiji, 322 adadan (106'sı ıssız) ve 522 küçük adacıktan oluşur. En önemli adaları, Viti Levu ve Vanua Levu'dur. Adalar, tropikal ormanlarla çevrilidir. Yükseklik 1,300 metreye (4,250 ft) kadar ulaşır. Viti Levu, başkent Suva'ya ev sahipliği yapar. Diğer önemli şehirler, (Uluslararası havaalanının bulunduğu yer) Nadi ve büyük bir şeker değirmenine sahip bir liman kenti olan Lautoka'dır. Vanua Levu'da ana şehirler, Labasa ve Savusavu'dur. Diğer önemli adalar, Taveuni ve Kadavu, (Nadi'nin sadece dışında) Mamanuca grubunu ve popüler turist varış yerleri olan Yasawa grubunu kapsar. En yakın komşusu Tonga'dır. Fiji'de tropikal iklim hakimdir.
Konum: Okyanusya, Güney Pasifik Okyanusunda ada. 
Coğrafî konumu: 18 00 Güney derecesi, 175 00 Doğu boylamı  
Haritadaki konumu: Okyanusya  
Yüzölçümü: 18,270 km²  
Sınırları: 0 km  
Sahil şeridi: 1,129 km  
İklim: Tropikal deniz  
Arazi yapısı: Volkanik aktiviteli dağlar çoğunluktadır.  
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Tomanivi 1,324 m
Doğal kaynakları: Kereste, balık, altın, bakır, amonyak, gümüş, denizde petrol kaynakları, hidro enerji 
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %10  
Sürekli ekinler: %4  
Otlaklar: %10  
Ormanlık arazi: %65  
Diğer: %11 (1993 verileri)  
Sulanan arazi: 10 km² (1993 verileri)  
Doğal afetler: Kasım - Ocak ayları arasında siklonik kasırgalar

Fiji, tropikal iklime sahiptir. Kasım ve Nisan arası sıcak mevsimdir. Mayıs ve Ekim arası daha serindir. Serin mevsimde hava sıcaklığı ortalaması 22 °C 'dir. Yağış değişkendir ve sıcak sezonda daha çok yağış almaktadır.

Fiji, ormanlar, mineral ve balık kaynakları açısından zengin bir ülkedir. Pasifik adaları arasında ekonomisi en çok gelişmiş adalardan biridir. Şeker ihracatı ve turizm endüstrisi ülkeye döviz getiren başlıca sektörlerdir. Şeker üretimi sanayi etkinliğinin 3'te 1'ini kapsamaktadır. Her yıl içlerinde Amerikalıların da bulunduğu yaklaşık 300,000 turist ülkeyi ziyaret etmektedir. Fiji, 1960 ve 1970'lerde hızlı bir büyüme periyodu geçirmesine rağmen 1980'lerde durgunlaşma görülmüştür. Başlıca gelir kaynağı turizm ve şeker endüstrisidir.
Fiji'deki en yüksek bina, on dört katlı Rezerv Bankası binasıdır.

Kullanılan telefon hatları: 72.000 (1997) 
Radyo yayın istasyonları: AM 13, FM 40, kısa dalga 0 (1998)  
Radyolar: 500.000 (1997)  
Televizyonlar: 21.000 (1997)  
İnternet servis sağlayıcıları: 2 (2000)  
İnternet kullanıcıları: 7.500 (2000)

Mültecî oranı: -3.45 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini) 
Bebek ölüm oranı: 14.08 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini) 
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 69.2 yıl 
Erkeklerde: 66.74 yıl 
Kadınlarda: 71.79 yıl (2004 tahmini) 
Ortalama çocuk sayısı: 2.86 çocuk/1 kadın (2001 tahmini) 
HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2003 tahmini) 
Ulus: Fijili 
Nüfusun etnik dağılımı: Fijili %51, Hint %44, Avrupalı, diğer Pasifik adaları kökenli, Çinli ve diğer %5 (1998 verileri) 
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler 
Toplam nüfusta: %93.7
Erkekler: %95.5
Kadınlar: %91.9 (2003 tahmini)

Hristiyan %52, Hindu %38, Müslüman %8, diğer %2 (1986) 
Diller: İngilizce (resmî dil), Fiji dili, Fiji Hintçesi 
(Resmen, Fiji Hintçesi Hindustani olarak adlandırılır.)

Filistin Ulusal Yönetimi (Arapça: السلطة الوطنية الفلسطينية/Es Sulta el Vataniyye el Filistiniyye), Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni yöneten bir idari örgüt ve devlet yapılanmasıdır.
Filistin Ulusal Yönetimi 1994'te, İsrail hükûmeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında yapılan Oslo'daki uzlaşma görüşmelerinden sonra iki taraf arasındaki uzlaşma görüşmeleri sırasında 5 yıllık geçici dönem hükûmeti olarak kuruldu.

1516'dan 1917'ye dek Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti olan Filistin, 2 Kasım 1917'de Balfour bildirisinin yayınlanmasından sonra 1920 yılında İngiltere'nin manda yönetimine girmiştir.
14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti'nin kurulmasının ardından Arap-İsrail Savaşları patlak vermiştir. Birleşmiş milletler 29 Kasım 1947 tarihinde Filistin'in paylaştırılmasına karar vermiştir. %56'sı Yahudilere %44'ü ise Filistinlilere bırakılmıştır. Kudüs'e ise Uluslararası statü verilmiştir.
İlk paylaştırmada Filistin bölgesinde yer alan Batı Kudüs, 1948 yılında Kudüs çevresinde Yahudi yerleşim birimlerinin artması ile İsrail yönetimine geçmiştir. (Kudüs'ün tamamı 1967'deki Altı Gün Savaşında İsrail'in eline geçmiştir.)
1947'deki BM paylaşımından bu yana harita oldukça değişmiş, Filistin, Batı Şeria ve Gazze olmak üzere birbirinden kopuk iki toprak parçası haline gelmiştir.

Filistin'in nüfusu 9 milyon 500 bin'dir (2000 tahmini). Bu nüfusun 6 milyonu "yeşil hat" içindeki bölgede, 1 milyonu Gazze'de, 1 milyon 500 bini Batı Şeria bölgesinde yaşamaktadır. Ortalama nüfus artış hızı %3.7'dir. Önemli şehirleri Gazze, Nablus, Eriha, Ramallah, El Halil'dir.
Nüfus yoğunluğu ise 300'dür. Ancak nüfus yoğunluğu konusunda bölgeler arasında büyük bir dengesizlik mevcuttur. Gazze Şeridi'nin alanı 400 km² kadar olduğundan bu bölgede düşen insan sayısı 2500'ü bulmaktadır. Bu bölgedeki nüfus yoğunluğunun bu kadar fazla olmasının sebebi 1948'de işgal edilmiş topraklardaki Filistinlilerin birçoğunun bu bölgeye göç etmeye zorlanmış olmasıdır. Bu yüzden Gazze Şeridi'ndeki nüfusun üçte ikisi mülteci kamplarında yaşamaktadır. Batı Şeria bölgesinde nüfus yoğunluğu 200 civarındadır. "Yeşil hat" içinde kalan bölgenin yaklaşık 12 bin km²'lik bölümünü Negev ve Eilat çölleri oluşturur ve bu bölgelerde nüfus yoğunluğu oldukça düşüktür. Bu yüzden bu topraklardaki 6 milyon nüfusun büyük çoğunluğu 8 bin km²'lik alana yayılmıştır. Dolayısıyla bu bölgede de ortalama nüfus yoğunluğu 700 civarındadır.

Filistin Ulusal Yönetimi'nin ekonomisi büyük ölçüde İsrail ile ikili ilişkilere ve dış yardımlara bağımlıdır. Hamas'ın 2006 genel seçimlerini kazanması ile 55 milyon dolarlık vergi gelirinin Filistin Ulusal Yönetimi'ne iletilmesi İsrail tarafından durdurulmuştur. Ayrıca Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmalar da ekonomiyi olumsuz etkilemektedir. Son BM araştırmalarına göre işsizlik %39'a, yoksulluk %67'ye çıkmıştır.
Gazze Uluslararası Havaalanı, Filistin Yönetimi tarafından Refah şehrinde inşa edildi, ancak 2000 yılında El-Aksa İntifada'nın patlak vermesinin ardından İsrail tarafından yıkılmadan önce yalnızca kısa bir süre işletildi.
Bazı Filistinliler İsrail iş piyasasına erişime bağımlıdır. 1990'larda bazı İsrailli şirketler Filistinlileri yabancı işçilerle değiştirmeye başladı. Sürecin ekonomik olduğu ve aynı zamanda güvenlik endişelerine de değindiği görüldü. Bu, Filistin ekonomisine, özellikle CIA World Factbook'a göre nüfusun %45,7'sinin yoksulluk sınırının altında olduğu Gazze şeridine zarar verdi, ancak Batı Şeria'yı da etkiledi.

Dünya Bankası'na göre, PNA'daki bütçe açığı 2005 yılında yaklaşık 800 milyon dolardı ve bunun neredeyse yarısı bağışçılar tarafından finanse edildi.
Mayıs 2011 itibarıyla Filistin Yönetimi, Filistinli mahkûmlara ödeme yapmak için ayda 4,5 milyon dolar harcadı. Ödemeler, 30 yıldan fazla bir süredir tutuklu bulunan mahkûmlara 12.000 NIS (3.000 $) gibi aylık miktarları içermektedir. Filistin Ulusal Yönetimi'nin mali sıkıntılarına rağmen Filistin Yönetimi tarafından finanse edilen maaşlar El Fetih, Hamas ve İslami Cihad tutuklularına veriliyor. Bu ödemeler, Öİ'nin bütçesinin %6'sını oluşturmaktadır.
Ocak 2015 itibarıyla, ÖİB'nin İsrail Elektrik Şirketine 1,8 milyar NIS borcu bulunmaktadır.
ÖİB, 2017'de yabancı bağışçılardan 693 milyon dolar aldı ve bunun 345 milyon doları, Şehitler Fonu aracılığıyla hükümlü militanlara ve ailelerine ödenek olarak ödendi.

Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir anket, Filistinlilerin %71'inin Batı Şeria'daki Filistin Yönetimi kurumlarında yolsuzluk olduğuna inandığını ve %57'sinin Gazze'de görevden alınan Filistin hükûmetinin kurumlarında yolsuzluk olduğunu söylediğini ortaya koydu. Halkın %34'ü Batı Şeria'da basın özgürlüğü olmadığını, %21'i Batı Şeria'da basın özgürlüğü olduğunu, %41'i belli bir ölçüde olduğunu söylüyor. Filistinlilerin %29'u Batı Şeria'daki insanların Batı Şeria'daki hükûmeti korkusuzca eleştirebileceğini söylüyor.
Nisan 2013'te Filistin örgütü Filistin Şeffaflık için Koalisyon, kamu fonlarının çalınmasıyla ilgili 29 iddiayı araştırdığını söyledi. Ayrıca, PA'nın "kara para aklama, adam kayırma ve resmi pozisyonları kötüye kullanma sorunları olduğunu" söylediler. Daha önceki on iki iddia soruşturuldu ve çözüm için mahkemelere gönderildi. Filistin Yönetimi Adalet Bakanı Ali Muhanna yanıt olarak, "yolsuzluğun azaltılması konusunda büyük adımlar attıklarını" söyledi.

Filistin'deki şehirler listesi

Filistin Ulusal İstihbarat Merkezi

G20 veya 20 Grubu, dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden, Avrupa Birliği Komisyonu'ndan ve Afrika Birliğinden oluşuyor. Daha çok İngilizce Group of 20 (20 Grubu) kavramının kısaltması olan G20 adıyla bilinir.
G20 ülkelerini Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye, Afrika Birliği ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuyor.
G20'ye üye 19 ülkenin hepsinin millî geliri dünyada ilk 31'de yer alıyor
İsviçre, Norveç,Tayvan ve Venezuela ekonomik olarak bazı üyelerden daha büyük olmalarına rağmen G20'de bulunmuyor. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de, G20'de bağımsız olarak değil sadece AB Komisyonu olarak temsil ediliyor.

1975 yılında Fransa'nın Rambouillet şehrinde, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya ve Japonya'nın, Devlet/Hükûmet Başkanları düzeyinde katıldığı bir toplantı düzenlenmiştir.
1976'da San Juan, Porto Riko'da Kanada'nın da katılımıyla G7 ortaya çıkmıştır.
1977-1991 yılları arasında bu üye sayısı sabit kalmış, 1991'den sonra SSCB'nin yerine kurulan Rusya, G7 üyeleriyle, Zirve Sonrası Diyalog adı altında bir araya gelmiş, 1994 yılındaki Napoli Zirvesi'nden sonra ise, Siyasi 8 adı altında toplantılar düzenlemişlerdir.
Denver Zirvesi'nde Rusya ilk kez, mali-ekonomik konular dışındaki görüşmelere katılmış ve 1998'deki Birmingham Zirvesi'nde G8 tam anlamıyla oluşmuştur.
Önceleri, makroekonomi yönetimi, uluslararası ticaret ve gelişmekte olan ülkelerle iş birliği, daha sonraları ise Doğu-Batı ekonomik ilişkileri, enerji ve terör konuları gündemde yerini almıştır.
İstihdam, çevre, suç ve uyuşturucu, insan hakları, bölgesel güvenlik ve silahsızlanma, vb siyasal ve güvenlik içerikli alanlar devreye sokulmuştur.
Öte yandan, 1993'te Rusya'ya Yardım, 1994'te Ukrayna, 1995'te Küresel Bilgi Toplumu, 1997'de Suç ve 1998'de Enerji konulu toplantılar, bazı bakanlardan oluşan Destek Forumları'nda ele alınmıştır.
Benzer biçimde, Kara Para Aklama, Nükleer Güvenlik, Uluslararası Organize Suçlar gibi konularda çalışma grupları oluşturulmuştur.
Doğu Asya, Rusya ve Brezilya'da beliren ekonomik ve mali bunalımlardan sonra, kendilerini yakından ilgilendiren sorunlara çözüm yollarının, yükselmekte olan Pazar ekonomisi ülkeleriyle iş birliğinden geçtiğini, G7/8'ler anlamakta gecikmemişlerdir. Danışma amaçlı ve daha geniş kapsamlı olmak üzere, G22, G24 ve G33 oluşturulmuş, ancak sayı arttıkça, etkinlik azalmıştır.
Bretton Woods kurumsal anlayışı bağlamında, 1999 yılındaki Köln Zirvesi'nde, sistem açısından önemli ülkelerle yeni bir danışma grubunun oluşturulmasına karar verilmiş ve G8 Maliye Bakanlarının 25 Eylül 1999'daki Washington Toplantısı'nda, küresel sistem için önemli ülkelerden oluşan 20'ler Grubu (G20) resmen ilan edilmiştir.
G20 ilk başta çeşitli bakanlıklar düzeyinde toplantı düzenlemiştir. Kasım 2008 tarihinden itibaren aynı G8'de olduğu gibi yılın belirli zamanlarında Devlet Başkanlığı düzeyinde toplanmaya başlamıştır.

G20 ülkeleri dünya ekonomisinin yüzde 85'ini oluştururken, dünya ticaretinin yüzde 80'ini gerçekleştiriyor. G20 ülkelerinin nüfusu ise dünya nüfusunun üçte ikisine denk geliyor.
G20 toplantılarında, uluslararası finansal istikrarın arttırılmasına ilişkin görüşme ve çalışmalar yapılıyor.
Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanlarından oluşan G20, şimdiye dek sadece yedi kez devlet başkanları düzeyinde bir araya geldi. G20 devlet başkanları onuncu kez Türkiye'nin Antalya şehrinde toplandı.

Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi

Gazze Savaşı, İsrail-Filistin ve Gazze-İsrail çatışmalarının bir parçası olarak yürütülen Gazze Şeridi ve İsrail'de silahlı bir çatışmadır. Savaş, Hamas ve diğer Filistinli militan grupların İsrail'e sürpriz bir saldırı başlattığı 7 Ekim 2023'te başladı ve 815 sivil de dahil olmak üzere 1.195 İsrailli ve yabancı uyruklu öldürüldü. 251 kişi, İsrail'in Filistinli tutukluları serbest bırakmasını zorlamak amacıyla rehin alındı. Bunu izleyen İsrail saldırısının başlamasından bu yana Gazze'de neredeyse yarısı kadın ve çocuk 68.000'den fazla Filistinli öldürüldü ve 170.000'den fazlası yaralandı. The Lancet'te yayınlanan bir araştırma, travmatik yaralanma ölümlerinin Haziran 2024 itibarıyla eksik sayıldığını tahmin ederken, "dolaylı" ölümler de dahil edildiğinde potansiyel olarak daha da büyük bir ölüm oranına dikkat çekti.
İsrail, 27 Ekim'de Hamas'ı yok etmek ve rehineleri kurtarmak amacıyla Gazze'yi işgal etti. İsrail güçleri, Mayıs ayındaki Refah işgali, Han Yunus çevresinde yapılan üç muharebe ve Ekim ayından itibaren Gazze'nin Kuzeyini kuşatma dahil olmak üzere çok sayıda saldırı başlattı ve ve Gazze içinde ve dışında Hamas liderlerini öldürdü. Kasım 2023'teki geçici ateşkes bozuldu. Ocak 2025'teki ikinci ateşkes, İsrail'in Mart ayındaki saldırısıyla sona erdi. İsrail ve Hamas'ın ABD destekli bir barış planının birinci aşaması üzerinde anlaşmasının ardından 10 Ekim'de üçüncü ateşkes yürürlüğe girdi. 19 Ekim'de, Hamas'ın ateşkesi ihlal ettiği iddialarının ardından İsrail, aynı gün yeniden teyit etmeden önce Gazze'yi bombalamaya kısa bir süre yeniden başladı.
Savaş, Gazze Şeridi'nde bir insani kriz başlattı. İsrail'in sıkılaştırdığı abluka temel ihtiyaçları ortadan kaldırdı, ciddi bir açlık krizine ve Ekim 2025 itibarıyla doğrulanmış bir kıtlığa neden oldu. 2025'in başlarında İsrail Gazze'de benzeri görülmemiş bir yıkıma neden oldu ve büyük kısımlarını yaşanmaz hale getirdi, tüm şehirleri yerle bir etti ve hastaneleri, dini ve kültürel yapıları, eğitim tesislerini, tarım arazilerini ve mezarlıkları yok etti. Gazzeli gazeteciler, sağlık çalışanları, yardım görevlileri ve sivil toplumun diğer üyeleri gözaltına alındı, işkence gördü ve öldürüldü. İsrail, savaşın başlangıcından bu yana Gazze ve Batı Şeria'dan binlerce Filistinliyi suçlamada bulunmadan gözaltına aldı. Şeridin 2,3 milyonluk Filistinli nüfusunun neredeyse tamamı zorla yerinden edildi.
Geniş bir akademik çevrenin ortak kanısı, İsrail'in Gazze'de soykırım yaptığı sonucuna varmıştır. İsrail'i soykırımla suçlayan bir dava Uluslararası Adalet Divanı tarafından incelenmektedir. Uzmanlar ve insan hakları örgütleri ayrıca İsrail ve Hamas'ın başka savaş suçları da işlediğini belirtmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Binyamin Netanyahu ve Yoav Galant için tutuklama emirleri çıkarmıştır.

Gazze savaşı İsrail-Filistin çatışmasının bir parçasıdır. 1948 Filistin savaşında 700.000'den fazla Filistinli kaçtı veya kovuldu ve İsrail Devleti, Batı Şeria ve Gazze Şeridi olarak bilinen iki ayrı bölge hariç, Filistin Mandası'nın büyük bir kısmında kuruldu. 1967 Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail, her iki Filistin toprağını da işgal etti.  Sonraki dönemde Filistinliler tarafından İsrail işgaline karşı iki halk ayaklanması yaşandı: 1987 ve 2000'deki Birinci ve İkinci İntifadalar, İsrail'in 2005'te Gazze'den tek taraflı çekilmesiyle sonuçlandı.
Gazze Şeridi, 2007'den beri İslamcı milis grubu Hamas tarafından yönetilirken, Batı Şeria Filistin Yönetimi'nin kontrolü altında kaldı. Hamas'ın yönetimi ele geçirmesinden sonra İsrail, Gazze ekonomisine önemli zarar veren bir abluka uyguladı. İsrail, ablukayı güvenlik endişelerini öne sürerek meşrulaştırdı, ancak uluslararası hak grupları bunu toplu cezalandırma olarak nitelendirdi. UNRWA, 2023 yılına gelindiğinde insanların %81'inin yoksulluk sınırının altında yaşadığını, %63'ünün gıda güvencesinden yoksun olduğunu ve uluslararası yardıma bağımlı olduğunu bildirdi.
2007'den beri İsrail ve Hamas, Gazze'de konuşlu diğer Filistinli militan gruplarla birlikte çatışmaya girdiler, (2008-2009, 2012, 2014 ve 2021'de yaşanan dört savaş). Bu çatışmalar toplamda yaklaşık 6.400 Filistinli ve 300 İsraillinin ölümüne yol açtı. 2018-2019'da Gazze-İsrail sınırında geri dönüş hakkını talep eden büyük organize protestolar düzenlendi. İsrail Savunma Kuvvetleri protestoları şiddetle bastırdı, yüzlerce Filistinliyi öldürdü ve binlerce Filistinliyi keskin nişancı ateşiyle yaraladı. Kısa bir 2021 çatışmasından kısa bir süre sonra, Hamas'ın askeri kanadı El-Kassam Tugayları, 7 Ekim saldırılarına dönüşen İsrail'e karşı bir operasyon planlamaya başladı. Diplomatlara göre Hamas, Ekim 2023'e kadar geçen aylarda, insani krizi daha da kötüleştireceği için Gazze'de başka bir askeri tırmanış istemediğini defalarca dile getirmişti.
Hamas yetkilileri saldırının İsrail işgaline, Gazze Şeridi'nin ablukasına, El-Aksa Camii'nin tahrip edilmesine, İsrail yerleşimcilerinin Filistinlilere uyguladığı şiddete, Filistinlilerin hareket özgürlüğünün kısıtlanmasına ve Hamas'ın İsrailli rehineler alarak serbest bırakmaya çalıştığı binlerce Filistinlinin hapsedilmesine bir yanıt olduğunu belirtti. Çok sayıda yorumcu, İsrail işgalinin daha geniş bağlamını savaşın nedeni olarak tanımladı. Associated Press, Filistinlilerin "Batı Şeria'daki bitmek bilmeyen işgal ve Gazze'ye uygulanan boğucu abluka nedeniyle umutsuzluğa kapıldığını" yazdı.  Uluslararası Af Örgütü, B'Tselem ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de dahil olmak üzere birçok insan hakları örgütü, İsrail işgalini apartheid'e benzetmiştir; ancak İsrail destekçileri bu nitelemeyi reddetmektedir.
Saldırı sırasında İsrail ve Suudi Arabistan ilişkileri normalleştirmek için görüşmeler yürütüyordu. Hamas liderleri, 7 Ekim saldırılarının gerekçesi olarak bu "normalleşme trenini" aksatmayı gösterdiler. İsmail Haniye, normalleşme çabalarının Filistin davasını marjinalleştireceğini ve İsrail'i bölgede "meşru bir varlık" olarak entegre edeceğini belirtti.

7 Ekim 2023'te Filistinli silahlı grup Hamas  Gazze Şeridi'nden İsrail'e sürpriz bir saldırı düzenleyerek güney İsrail'de toprak ele geçirdi ve yaklaşık 1.200 kişiyi öldürdü. Ayrıca, yaklaşık 250 İsrailli ve yabancı, Hamas ve diğer Filistinli silahlı gruplar tarafından rehin olarak Gazze'ye alındı. Saldırı, İsrail'e 4.000'den fazla roket ve yamaç paraşütü saldırısıyla başladı. Hamas savaşçıları ayrıca Gazze-İsrail bariyerini aştı ve çeşitli topluluklardaki İsraillileri öldürdü. Saldırı, İsrail tarihindeki en ölümcül gün olarak tarihe geçti. Buna karşılık, İsrail hükûmeti 1973 Yom Kippur Savaşı'ndan bu yana ilk kez savaş ilan etti.

İsrail Savunma Kuvvetleri, Hamas liderliğindeki işgalden birkaç saat sonra İsrail'in karşı saldırısına başladı. Orduyu desteklemek için gönderilen ilk helikopterler, çatışmalar başladıktan bir saat sonra Gazze Şeridi'ni çevreleyen İsrail bölgelerine ulaştı. Mürettebatları, işgalci militanların hangi yerleri işgal ettiğini belirlemede ve İsrailli siviller, İsrail Savunma Kuvvetleri askerleri ve sahadaki Filistinli militanlar arasında ayrım yapmada zorluklarla karşılaştı. Haziran 2024 BM raporu ve Temmuz 2024 tarihli bir Haaretz soruşturması, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Hannibal Direktifi'nin kullanılmasını emrettiğini ve bilinmeyen sayıda İsrailli sivil ve askerin öldürüldüğünü ortaya koydu.
Saldırı, İsrailliler için tam bir sürprizdi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, televizyonda yayınlanan bir yayında ülkenin savaşta olduğunu duyurdu. "Hamas'ın örgütlendiği ve saklandığı tüm yerleri harabe şehirlere çevirmekle" tehdit etti, Gazze'yi "şeytan şehri" olarak adlandırdı ve sakinlerini terk etmeye çağırdı. İsrail Güvenlik Kabinesi, bir gecede " Hamas ve Filistin İslami Cihadının askeri ve hükûmet kabiliyetlerinin yok edilmesi " için harekete geçmeye oy verdi. Gazze'nin elektriğinin %80'ini sağlayan İsrail Elektrik Şirketi, bölgeye elektriği kesti.
İsrail "savaşa hazır olma durumu" ilan etti, on binlerce ordu yedek askerini seferber etti, ve Gazze'nin 80 kilometre (50 mil) çevresindeki alanlar için olağanüstü hal ilan etti. Yamam terörle mücadele birimi, mevcut 31 taburu güçlendiren dört yeni tümenle birlikte konuşlandırıldı. Yedek askerlerin Gazze'de, Batı Şeria'da ve Lübnan ve Suriye sınırları boyunca konuşlandırıldığı bildirildi. Gazze yakınlarındaki sakinlerden içeride kalmaları istenirken, güney ve orta İsrail'deki sivillerin "sığınakların yanında kalmaları" istendi  İsrail'in güney bölgesi sivil hareketine kapatıldı  Gazze ve Tel Aviv çevresindeki yollar kapatıldı Ben Gurion Havaalanı ve Ramon Havaalanı faaliyette kalırken, çok sayıda havayolu uçuşlarını iptal etti. veya 10 Ekim'de Hamas, İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik planlı işgalini durdurması halinde Gazze'de tutulan tüm sivil rehineleri serbest bırakmayı teklif etti, ancak İsrail hükûmeti bu teklifi reddetti.
Sürpriz saldırının ardından İsrail Hava Kuvvetleri, Hamas hedeflerini hedef aldığını söyledikleri hava saldırıları gerçekleştirdi,  ve yapay zeka Habsora yazılımını kullandı. Bu hava saldırıları, ilk 20 gün boyunca günde ortalama 350 kişiyi öldürdü ve bu süre zarfında toplam 7.000'den fazla ölüme yol açtı İsrail, 1973 Yom Kippur Savaşı'ndan bu yana ilk kez savaş hali ilan etmeden önce iki rehineyi kurtardı  9 Ekim'de Savunma Bakanı Gallant, Gazze Şeridi'nin "tam kuşatma" altına alındığını, elektriğin kesildiğini ve yiyecek ve yakıt girişinin engellendiğini duyurdu.  Bu emir, bunu "savaş suçu işlemeye çağrı" olarak niteleyen İnsan Hakları İzleme Örgütü'nden (HRW) eleştiri aldı. Gallant, ABD Başkanı Joe Biden'ın baskısı altında geri adım attı ve on gün sonra Gazze'ye yardım gönderilmesine izin veren bir anlaşma yapıldı. İlk yardım konvoyu 21 Ekim'de Gazze'ye girdi,, yakıt ise Kasım ayına kadar gelmedi.r.
13 Ekim'de İsrail, Gazze Şehri'ndeki tüm sivillere 24 saat içinde Vadi Gazze'nin güneyindeki bölgelere tahliye emri verdi  Hamas Mülteci İşleri Otoritesi, Gazze'nin kuzeyindeki sakinlere bu emirlere uymamalarını söyledi. İsrail'in emri yaygın olarak "utanmaz" ve "imkansız" olarak kınandı ve geri alı

Ekonomi'de Gini katsayısı, Gini endeksi veya Gini oranı, bir ulus ya da bir sosyal grup içindeki gelir eşitsizliği veya servet eşitsizliğini temsil etmeyi amaçlayan bir istatistiksel dağılım ölçüsüdür. Gini katsayısı istatistikçi ve sosyolog Corrado Gini tarafından geliştirilmiştir.
Normalde bir ülkedeki gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılır ancak herhangi bir eşitsiz dağılımı ölçmek için kullanılabilir. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında bir sayıdır, mükemmel eşitlik (herkes aynı geliri) ve nerede 0 karşılık mükemmel eşitsizliğe değeri 1 karşılık (bir kişi gelir ve diğerleri hiçbiri hepsi var). Gini endeksi 1 yerine maksimum 100 referansıyla ifade edilen Gini katsayısıdır ve Gini katsayısının 100 ile çarpımına eşittir. Gini katsayısının (veya endeksin iki biriminin) iki yüzdelik değişimi bir dağılıma eşdeğerdir. nüfusun en fakir kesiminden (ortancanın altında) en zenginine (ortancanın üstünde) servetin %7'si.
Gini katsayısı öncelikle gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılsa da, servet eşitsizliğini ölçmek için de kullanılabilir. Bu kullanım, hiç kimsenin negatif net servete sahip olmamasını gerektirir.

Gini katsayısı ile ilgili alanlarında oranı olarak hesaplanır Lorenz eğrisi diyagramı. Tam eşitlik doğrusu ile Lorenz eğrisi arasındaki alan a ve Lorenz eğrisinin altındaki alan b ise, Gini katsayısı a/(a+b) olur.
Bu oran, her zaman 0 ile 1 arasında bir sayı olan bu yüzdenin bir yüzdesi veya sayısal eşdeğeri olarak ifade edilir. Gini katsayısı genellikle daha pratik olan Brown Formülü ile hesaplanır.

Tüm Lorenz eğrileri, (0,0) ve (1,1) noktalarını birleştiren doğru veya eğriden geçer. Gini endeksi ne kadar yüksekse, eşitsizlik de o kadar yüksek olur. İki Lorenz eğrisi birbiriyle kesişiyorsa, yanıltıcı olabileceğinden görsel nitelikte sonuçlar çıkarılmaması önerilir; İlk önce her bir eğriye karşılık gelen Gini endekslerini hesaplayarak temsil ettikleri eşitsizliği karşılaştırmak daha iyidir.
Lorenz eğrisi ile tam eşitlik çizgisi arasındaki alanı belirlemek için ideal olan, belirli bir integrali hesaplamaktır, ancak bazen Lorenz eğrisinin açık tanımı bilinmemektedir, bu nedenle sonlu sayıda başka formüller kullanmak ilginçtir. ekler.
Gini indeksinin özellikleri, varyasyon katsayısının karesi ile karşılaştırılabilir.
Ampirik olarak, birçok ülkenin geliri bir Gamma dağılımına yaklaşır (k <5 parametresiyle), bu da 0,50 ile 0,25 arasında gözlenen Gini endekslerine yol açar. Endeksleri 0,50'nin üzerinde olan ülkeler, üstel dağılıma göre daha da eşitsiz bir dağılıma sahiptir.

Fedriani, EM; Martin, AM (2009). "Kişisel ve işlevsel gelir dağılımı". Vallés Ferrer, José, ed. İspanyol Ekonomisi (2. baskı). Madrid: McGraw-Hill / Interamericana de España SAU. s. 331-345. ISBN 978-84-481-6806-3 .
Fernandez Montt, René (2011). Latin Amerika'da Mülkiyetin Yoğunlaşması.
OECD Ülkelerinde Artan Gelir Eşitsizliklerine Genel Bir Bakış: Temel Bulgular . OECD. Aralık-2011. Arşivlenmiş orijinal 4 Ocak 2012.

Goa, Hindistan'ın batı kıyısında yer alan il. Bombay'ın 400 km güneyinde yer almaktadır. Yönetim merkezi Panaji'dir. Maharashtra ve Karnataka eyaletleriyle çevrili 3,702 km²'lik bir alanı kaplamaktadır..

Bir dizi Hindu hanedanının ardından 1472'de Müslümanların yönetimine giren Goa, 1510'da Portekizlilerin eline geçmiş ve çok geçmeden Fransisken ve Cizvit misyonerlerin bir merkezi haline gelmiştir. 1843'te Mandavi Irmağı kıyısında Panaji adıyla yeni bir yönetim merkezi oluşturulmuştur. Hindistan hükûmeti 1961'de Vijay Operasyonu ile zor kullanarak ele geçirdiği Goa'yı ertesi yıl topraklarına katmıştır. Portekiz, Goa'daki Hindistan egemenliğini ancak 1974'te tanımıştır.

İngiliz ve Portekiz sömürge mirasından dolayı Hindistan'ın diğer kesimlerinden çok farklı olan Goa'da, hareketli ve girişimci nüfusuyla çevre bölgelere göre daha yüksek bir yaşam düzeyine sahiptir. İlin ekonomisi tarım ve balıkçılığa dayanmaktadır. Pirinç temel üründür. Bol miktarda çıkarılan demir cevheri ve manganez işlenerek dışarı satılmaktadır. Turizm'in de ekonomik faaliyetler içinde hatırı sayılır bir büyüklüğü bulunmaktadır..

Goa'nın resmî dili ve Goa halkının anadili Konkani'dir. Konkani dili sadece bu eyalete konuşulur ve sadece Goa'da resmî dildir. Hindistan'ın ulusal düzeydeki resmî dili Hintçe ve İngilizce ikinci veya üçüncü dil olarak konuşulur.

1.344.000 (2005). Hinduizm (%65), Hristiyanlık (%30) ve İslam (%5).

Goa - turistler için bir rehber

Grenada, Doğu Karayip Denizi'nde, Batı Hint Adaları'na ait bir ada ülkesidir. Küçük Antiller'in en güneyinde yer alan Grenada, Saint Vincent ve Grenadinler'in doğrudan güneyinde ve Trinidad ile Güney Amerika anakarasının yaklaşık 160 km kuzeyindedir.
Grenada, Grenada adasının kendisi, Carriacou ve Petite Martinique adlı iki küçük ada ve ana adanın kuzeyinde yer alan ve Grenadinler'in bir parçası olan birkaç küçük adadan oluşmaktadır. Yüzölçümü 344 kilometrekare (133 mil kare) olup, 2024 yılında tahmini nüfusu 114.621'dir. Başkenti St. George's'tur. Grenada, Hindistan cevizi ve muskat mahsullerinin üretimi nedeniyle "Baharat Adası" olarak da bilinir.
Avrupalıların Amerika'ya gelişinden önce Grenada, Güney Amerika'dan gelen Karibler adı verilen yerli halklar tarafından iskan ediliyordu. Kristof Kolomb, Amerika'ya yaptığı üçüncü yolculuğu sırasında 1498'de Grenada'yı gördü. Adada yaşayan Karayip yerlilerinin direnişi nedeniyle Avrupalıların adayı kolonileştirme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Fransız yerleşimi ve kolonizasyonu 1649'da başladı ve sonraki yüzyıl boyunca devam etti. Voyages veritabanına göre, 1669 ile 1808 yılları arasında yaklaşık 127.600 köleleştirilmiş Afrikalı, İngilizler ve Fransızlar tarafından Grenada'ya getirildi. 10 Şubat 1763'te Grenada, Paris Antlaşması uyarınca İngilizlere devredildi. İngiliz yönetimi 1974 yılına kadar devam etti (1779 ile 1783 yılları arasındaki kısa bir Fransız işgali hariç). Ancak 3 Mart 1967'de, bir Ortak Devlet olarak iç işlerinde tam özerklik kazandı ve 1958'den 1962'ye kadar Grenada, kısa ömürlü bir İngiliz Batı Hint Adaları kolonileri federasyonu olan Batı Hint Adaları Federasyonu'nun bir parçasıydı. 
Bağımsızlık, 7 Şubat 1974'te Eric Gairy'nin liderliğinde verildi ve Gairy, egemen bir devlet olarak Grenada'nın ilk başbakanı oldu. Yeni ülke, Kraliçe II. Elizabeth'in devlet başkanı olduğu Milletler Topluluğu'nun bir üyesi oldu. Mart 1979'da, Marksist-Leninist Yeni Mücevher Hareketi, Gairy hükûmetini kansız bir darbeyle devirdi ve Maurice Bishop'un başbakanlığında Halk Devrimci Hükümeti'ni (PRG) kurdu. Bishop daha sonra Halk Devrimci Ordusu (PRA) üyeleri tarafından tutuklandı ve idam edildi; bu durum, Ekim 1983'te ABD önderliğindeki bir işgali haklı çıkarmak için kullanıldı. O zamandan beri ada, parlamenter temsili demokrasiye geri döndü ve siyasi olarak istikrarlı kaldı. Ülke şu anda Grenada ve diğer 14 İngiliz Milletler Topluluğu ülkesinin kralı olan Kral III. Charles tarafından yönetiliyor ve Grenada Genel Valisi tarafından temsil ediliyor.

Adanın bilinen en eski yerlileri Aravaklardır. Daha sonra, Güney Amerika'dan gelen savaşçı Karipler adada egemenlik kurdular. Adayı gören ilk Avrupalı ise 1498'de bölgeye gelen Kristof Kolomb oldu. Kolomb, buraya Concepcion adını vermiştir.
1609'da İngilizlerce bir yerleşim kurulmaya çalışıldıysa da yerli halkın direnişi yüzünden başarılı olamadılar. 1650'de Fransızlar St. George kentini kurdular. Grenada 1763'teki Paris Antlaşması'yla resmen İngiltere'ye bırakıldı. 18. yy'ın sonlarında İngilizler adaya şeker plantasyonlarında çalıştırmak üzere Afrika'dan çok sayıda köle getirdiler. Fransızların da desteklediği köle ayaklanmaları sonucunda 1833'te kölelik kaldırıldı. 1885'te İngiliz Rüzgarüstü Adaları'nın yönetim merkezi olan Grenada, 1958'de, aynı yıl kurulan Batı Hint Adaları Federasyonu'na katıldı. Ama 1967'de federasyon dağılınca Birleşik Krallık'a bağlı özerk bir devlet oldu.
Şubat 1974'te bağımsızlığını ilân etti. 1979'da başbakan Eric M. Gairy yurt dışındayken koalisyon ortağı Yeni Mücevher Hareketi'nin düzenlediği kansız bir hükûmet darbesiyle devrildi. Maurice Bishop, yeni kurulan Devrimci Halk Hükûmeti'nin (PRG) başına geçti. Sosyalist eğilimli olduğu için Batılı devletlerin karşı çıktığı yeni hükûmet, Gairy'nin ardından ekonomiyi büyük ölçüde düzeltti. Ama Bishop Ekim 1983'te marksist askerlerce devrildi ve öldürüldü. Darbeden hemen sonra ABD birliklerinin ülkeyi işgal etmesiyle darbe liderleri iktidardan uzaklaştırıldı. 1985 ortalarına kadar ABD birlikleri adada kaldı.

Grenada, turizmin başlıca döviz kazancı olduğu küçük bir ekonomiye sahiptir. Grenada, ortak bir merkez bankasını ve Doğu Karayip Devletleri Örgütü'nün (OECS) diğer yedi üyesi ile ortak bir para birimini (Doğu karayip doları) paylaşmaktadır.
Grenada ağır bir dış borç sorunuyla karşı karşıya kaldı ve devlet borç servisi ödemeleri 2017'de toplam gelirlerin yaklaşık % 25'ini oluşturdu; 126 gelişmekte olan ülkede yapılan bir çalışmada Grenada en altta dokuzuncu olarak sıralanmıştır.
2013 yılında Grenada'nın Yatırımla Vatandaşlık Programı başlatılmış ve Ulusal Dönüşüm Fonu kurulmuştur. Fon, Grenada'nın ekonomisini desteklemeyi ve dayanıklılığını artırmayı hedeflemektedir.

Grenada, en çok hindistan cevizi, en çok ihracatı yapılan ve ulusal bayrağa ve topuzlara gösterilen çeşitli baharatların ihracatçısıdır. Diğer önemli ihracatlar arasında muz, kakao, meyve ve sebze, giyim, çikolata ve balık bulunmaktadır.

Turizm, Grenada ekonomisinin temel dayanağıdır. Geleneksel plaj ve su sporları turizmi büyük ölçüde St George, havaalanı ve sahil şeridi çevresindeki güneybatı bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Ekoturizm önem kazanıyor. Çoğu küçük çevre dostu konukevi, Saint David ve Saint John bölgelerinde yer almaktadır. Turizm endüstrisi, büyük bir yolcu gemisi iskelesi ve meydanı inşaatı ile önemli ölçüde artmaktadır.
Turizm adanın güneybatısında, St. George's, Grand Anse, Lance Aux Epines ve Point Salines civarında yoğunlaşmıştır. Grenada'nın sahil şeridinde, St George'daki 3 km uzunluğundaki Grand Anse Plajı da dahil olmak üzere, çoğu zaman dünyanın en iyi plajlarından biri olarak görülen birçok plajı vardır.

Nisan ayında yapılan Carriacou Maroon ve String Band Müzik Festivali, Yıllık Bütçe Marine Spice Island Bill Balık Turnuvası ve Island Water World Yelken Haftası gibi çeşitli festivaller turist çekiyor.

Grenada'da eğitim anaokulu, okul öncesi eğitim, ilköğretim ve yükseköğretimden oluşmaktadır. Hükûmet, dünyanın en yüksek üçüncü oranı olan 2016 yılında bütçesinin % 10,3'ünü sektöre harcayarak eğitime öncelik vermiştir. Okuryazarlık oranları çok yüksektir, nüfusun % 98,6'sı okuma yazma yeteneğine sahiptir.
Yükseköğretim Kurumları:

 St. George Üniversitesi, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)

 T.A. Marryshow Community College

 Grenada'da UWI Açık Kampüsü

 Yeni Yaşam Organizasyonu (NEWLO)

Maurice Bishop Uluslararası Havalimanı, Grenada'nın ana havalimanıdır ve ülkeyi diğer Karayip adaları, ABD, Kanada ve Avrupa'ya bağlar. Ayrıca Carriacou'da bir havaalanı var. George's ve Hillsborough arasında günlük hızlı feribot seferleri vardır.

Grenada Hükûmeti websitesi27 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Guceratça (ગુજરાતી, Gujarātī; Guceratça telaffuz: [ɡudʒˈɾɑːtiː]), Hindistan'ın Gucerât bölgesinde ağırlıklı olarak Guceratlar tarafından konuşulan bir Hint-Aryan dilidir. Hindistan'da resmî ve tanınmış 22 dilden biri olup, Gücerat eyaleti ile birlik toprağı Dadra ve Nagar Haveli ve Daman ve Diu'de resmî statüdedir. 55,5 milyon konuşur ile dil Hindistan'da en çok konuşulan 6. dildir ve bu ülke nüfusunun y. %4,5'ine tekabül etmektedir. Dil, Gücerat diasporası tarafından Güney Asya'nın diğer yerleri ile Kuzey Amerika, Birleşik Krallık ve Güneydoğu Afrika'da da konuşulur. Güceratça ilk olarak yaklaşık 1000 sene önce yazıya geçirilmiştir.

Gücerat abugidası 42 harften oluşmaktadır.
Ünlüler:
અ		ક	a	ə
આ	ા	કા	ā	ɑ̈
ઇ	િ	કિ	i	i
ઈ	ી	કી	ī
ઉ	ુ	કુ	u	u
ઊ	ૂ	કૂ	ū	
એ	ે	કે	e, ɛ
ઐ	ૈ	કૈ	ai	əj
ઓ	ો	કો	o, ɔ
ઔ	ૌ	કૌ	au	əʋ
અં	ં	કં	ṁ
અ:	ઃ	કઃ	ḥ
ઋ	ૃ	કૃ	r̥	ɾu
ઍ	ૅ	કૅ	â	æ
ઑ	ૉ	કૉ	ô	ɔ
Ünsüzler:

Diyakritik:

Aşağıda Güceratça bir metin örneği yer almaktadır:
ગાંધીજીની ઝૂંપડી-કરાડી જગ પ્રસિદ્ધ દાંડી કૂચ પછી ગાંધીજીએ અહીં આંબાના વૃક્ષ નીચે ખજૂરી નાં છટિયાંની એક ઝૂંપડીમાં તા.૧૪-૪-૧૯૩૦ થી તા.૪-૫-૧૯૩૦ સુધી નિવાસ કર્યો હતો. દાંડીમાં છઠ્ઠી એપ્રિલે શરૂ કરેલી નિમક કાનૂન (મીઠાના સત્યાગ્રહ) ભંગની લડતને તેમણે અહીંથી વેગ આપી દેશ વ્યાપી બનાવી હતી. અહીંથી જ તેમણે ધરાસણાના મીઠાના અગરો તરફ કૂચ કરવાનો પોતાનો સંકલ્પ બ્રિટિશ વાઈસરૉયને પત્ર લખીને જણાવ્યો હતો.તા.૪થી મે ૧૯૩૦ની રાતના બાર વાગ્યા પછી આ સ્થળેથી બ્રિટિશ સરકારે તેમની ધરપકડ કરી હતી.

Çevirisi
Gandhiji'nin kulübesi - Karadi Ünlü Dandi yürüyüşünden sonra, Gandhiji burada bir mango ağacının altında 15-9-190'dan 5-9-190'a kadar bir hurma kulübesinde yaşadı. 6 Nisan'da Dandi'de başlayan ve ülke çapında genişleyen Nimak Kanun'a (Salt Satyagraha) karşı mücadeleyi yoğunlaştırdı. Buradan İngiliz Vali'ye Dharasana'nın tuz dairelerine doğru yürüdüğünü belirten bir mektup yazdı ve 3 Mayıs 1905 gece yarısından sonra İngiliz hükûmeti tarafından bu yerde tutuklandı.

Gucerât (Guceratça: ગુજરાત Gujrāt), Hindistan'ı oluşturan eyaletlerden biridir. Güneyde ve batıda Umman Denizi, kuzeybatıda Pakistan, kuzeyde Racastan, doğuda Madhya Pradesh, güneydoğuda da Maharashtra eyaletleriyle çevrilidir. Yönetim merkezi, en büyük kenti ve eski merkezi Ahmedabad yakınlarındaki Gandhinagar'dır.

Gucerat'ın bilinen tarihi MÖ 250 yılında başlar. Yöre, MS 4. ve 5. yüzyıllarda Gupta İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Adı, 8. ve 9. yüzyıllarda bölgeye egemen olan Gurceratlardan gelir. Gurcerat dönemini izleyen Solanki hanedanı döneminde Gucerat, en geniş sınırlarına ulaştı. Ekonomik ve kültürel açıdan da olağanüstü bir gelişme gösteren Gucerat, bundan sonra sırasıyla Müslüman-Arap Gucerat Sultanlığı, Hint-Türk İmparatorluğu ve Muratha egemenliğine girdi. 1818'de büyük bölümü İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası'nın denetimine geçti ve 1857'de İngiliz Hindistanı'nın bir ili oldu. Hindistan 1947'de bağımsızlığını kazanınca, Gucerat'ın büyük bölümü Bombay eyaletine katıldı. 1960'ta ise Bombay, dil temelinde Gucerat ve Maharashtra olarak ikiye bölündü. Hint-Ari ailesine bağlı olan ve Prakrit dilleri ile Apabhramşa dili aracılığıyla Sanskritten türeyen Gucerat dili Mohandas Gandhi'nin de anadilidir.
26 Ocak 2001'de meydana gelen deprem 12,000 kişinin ölümüne ve yaklaşık 55,000 kişinin yaralanmasına neden oldu.

Gücerat, coğrafi açıdan büyük karşıtlıklar gösterir. Batı kıyısındaki pirinç tarlalarıyla kaplı, sulak ve yağışlı ovalardan, neredeyse hiç yağmur almayan Kuç tuz gölüne kadar uzanır. Güneyinde Kuç körfezi bulunan bu kurak bölge, kuzeyde ve doğuda dev bir tuz bataklığı (Kuç Bataklığı) ile Pakistan'dan ve Hindistan anakarasından ayrılır. Kuç'un güneyi de, orta kesimindeki sırtlarla kurak bir bölgedir. Gücerat'ın kuzeydoğusu, temelde küçük ovalardan ve alçak tepelerden oluşur. Burada yağışlar seyrektir; ocak ayında sıcaklık sıfırın altına düşebilir; öte yandan, yazın sıcaklığın 50 °C'ye kadar yükseldiği olur. Daha güneyde, Gücerat'ın orta kesiminde yağışlar artar ve sıcaklıkta daha az farklılık görülür. Gücerat'ın güneyindeyse bol yağışlı, ılıman bir iklim hüküm sürer.

Gücerat'ın 50,671,017'lik (2001) nüfusunun büyük kısmını (%90) Hindular oluşturur. Geriye kalan kısmını Müslüman, Caynacı ve Sih azınlıklar oluşturur.

Gücerat, Hindistan'ın en sanayileşmiş eyaletlerinden biridir. Eyaletin belli başlı sanayi kentleri Ahmedabad, Vadodara ve Surat'tır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, yer fıstığı, hurma, şeker ve süt ve süt ürünleridir. Hindistan'ın en uzun kıyı şeridine sahip olan eyaleti olan Gücerat'ın en önemli uluslararası limanı Kandla'nın yanı sıra 40 limanından 11'i uluslararası taşımacılığa açıktır. Eyaletteki çimento, bitkisel yağ, kimyasal madde ve ilaç sanayisi önemlidir.

Gücerat'taki 250'yi aşkın yükseköğretim kurumu arasında 13 üniversite bulunur. Teknik öğrenim veren mühendislik yüksekokullarının yanı sıra çok sayıda teknik enstitü vardır. Ayrıca çeşitli araştırma kurumları bulunur.

Folklorunun ve halk kültürünün kökenleri Tanrı Vişnu'nun cisimleşmiş hali olduğuna inanılan Krişna mitolojisine kadar uzanır. Krişna onuruna yapılan danslar garaba adlı halk dansıyla varlığını sürdürmektedir. Somnat, Modhera, Than, Dvarka, Ghuml, Girnar ve Palitana'daki anıt ve topraklarda örneklerine rastlanan Gücerat mimarisi, zengin ve ince bezemeli üslubuyla tanınır. El sanatları da dünya çapında ün kazanmıştır. Eyaletin en kalıcı ve etkili kültürel kurumları arasında mahacan adıyla bilinen loncalar sayılabilir.

Gupta İmparatorluğu, MS 4. yüzyılın başlarından MS 6. yüzyılın sonlarına kadar var olan eski bir Hint imparatorluğuydu. Zirvesinde, yaklaşık MS 319'dan 467'ye kadar, Hindistan Yarımadası'nın çoğunu kapsıyordu. Bu dönem tarihçiler tarafından Hindistan'ın Altın Çağı olarak kabul edilir. İmparatorluğun yönetici hanedanı, kral Sri Gupta tarafından kuruldu; hanedanın en önemli yöneticileri Chandragupta I, Samudragupta, Chandragupta II ve Skandagupta idi. MS 5. yüzyıl Sanskrit şairi Kalidasa, Guptaların hem Hindistan içinde hem de dışında, Parasikas, Hunas, Kambojas krallıkları, batı ve doğu Oxus vadilerinde bulunan kabileler olan  Kinnaras, Kiratas ve diğerleri dahil olmak üzere yaklaşık yirmi bir krallığı fethettiğini söyler.
Bu dönemin doruk noktaları, öncelikle Samudragupta, Chandragupta II ve Kumaragupta I dönemlerinde meydana gelen büyük kültürel gelişmelerdir. Mahabharata ve Ramayana gibi birçok Hindu destanı ve edebi kaynağı bu dönemde kanonlaştırımıştır. Gupta dönemi, birçok akademik alanda büyük ilerlemeler kaydeden Kalidasa, Aryabhata, Varahamihira ve Vatsyayana gibi bilginler üretti. Gupta döneminde bilim ve siyasi yönetim yeni zirvelere ulaştı. Dönem, "yalnızca Hindistan'da değil, sınırlarının çok ötesinde sanatın sonraki tüm seyrini belirleyen [bu] biçim ve zevk standartlarını belirleyen" mimari, heykel ve resimde başarılara yol açtı. Güçlü ticaret bağları da bölgeyi önemli bir kültür merkezi haline getirdi ve bölgeyi Hindistan ve Güneydoğu Asya'daki yakın krallıkları ve bölgeleri etkileyecek bir üs haline getirdi.
Çeşitli konularda daha eski uzun şiirler olan Puranaların da bu dönemde yazılı metinlere işlendiği düşünülmektedir. Hinduizmi yöneticiler takip etti ve Gupta imparatorluğunda Brahminler ortaya çıktı, ancak Guptalar diğer inançlara sahip insanlara da müsamaha gösterdi.İmparatorluk, kendi eski derebeyliklerinin neden olduğu önemli toprak ve imparatorluk otoritesi kaybı ve Orta Asya'dan Huna halklarının (Kidaritler ve Alchon Hunları) işgali gibi faktörler nedeniyle sonunda yok oldu. 6. yüzyılda Gupta İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Hindistan yeniden çok sayıda bölgesel krallık tarafından yönetildi.

Maurya İmparatorluğu'nun aksine Guptalar, Hint savaşına birkaç askeri yenilik getirdi. Bunların başında Kuşatma makineleri, ağır süvari okçuları ve ağır kılıçlı süvariler geliyordu. Ağır süvari, Gupta ordusunun çekirdeğini oluşturdu ve filler ve hafif piyadelerden oluşan geleneksel Hint ordusu unsurları tarafından desteklendi.
Gupta döneminde atlı okçuların kullanımı, imparatorları atlı okçular olarak tasvir eden Chandragupta II, Kumaragupta I ve Prakasaditya'nın (Pururugupta olduğu varsayılır) madeni paralarında kanıtlanmaktadır. Ne yazık ki, İmparatorluk Gupta Ordusu'nun taktik operasyonlarını detaylandıran çok az çağdaş kaynak vardır. Günümüze ulaşan en iyi bilgi, Klasik Sanskritçe yazar ve oyun yazarı Kalidasa tarafından yazılan Sanskritçe mahakavya (epik şiir) Raghuvaṃśa'dan gelmektedir. Pek çok modern bilim adamı, Kalidasa'nın Chandragupta II'nin hükümdarlığından Skandagupta hükümdarlığına kadar yaşadığı ve Raghuvaṃśa'daki kahramanı Raghu'nun seferlerinin Chandragupta'nınkini yansıttığı görüşünü öne sürdü. II.Raghuvamsa'nın Kanto IV'ünde Kalidasa, kralın kuvvetlerinin güçlü, süvari merkezli Pers kuvvetlerine ve daha sonra Kuzey-Batı'daki Yavanalara (muhtemelen Hunlar) karşı nasıl çarpıştığını anlatır. Burada, kralın ordusunda atlı okçuların kullanılmasından ve hararetli çekişmeli savaşlardan sonra atların çokça dinlenmeye ihtiyaç duyduğundan özel olarak bahsetmektedir. Gupta ordusunun beş kolu piyade, süvari, savaş arabası, filler ve gemileri içeriyordu. Vainya Gupta'nın Gunaighar bakır levha yazıtında gemilerden bahsetmektedir ancak savaş arabalarından bahsedilmemektedir. MS 6. yüzyılda gemiler Hint ordusunun ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Guptalar geleneksel olarak bir Hindu hanedanıydı. Ortodoks Hindulardı ve Budizm ve Jainizm takipçilerinin dinlerini uygulamalarına izin verdiler. Sanchi, Budizmin önemli bir merkezi olmaya devam etti. Kumaragupta I'in (MS 455) Nalanda'yı kurduğu söylenmektedir. Modern genetik araştırmalar, Gupta döneminde Hint kast gruplarının kendi aralarında evlenmeyi bıraktıklarını (içevlilik uygulamaya/zorlamaya başladıklarını) göstermektedir.
Bununla birlikte, daha sonraki bazı hükümdarlar, özellikle Budizmi desteklemiş görünmektedirler. Çağdaş yazar Paramartha'ya göre Narasimhagupta Baladitya (c. 495–?), Mahayanist filozof Vasubandhu'nun etkisi altında büyümüştü. Nalanda'da bir sangharama ve ayrıca Xuanzang'a göre "Bodhi ağacının altına inşa edilmiş büyük Vihara" ya benzeyen bir Buda heykelinin bulunduğu 300 ft (91 m) yüksekliğinde bir vihara inşa etti. Manjushrimulakalpa'ya (yaklaşık MS 800) göre, kral Narasimhsagupta bir Budist keşiş oldu ve meditasyon (Dhyana) yoluyla dünyayı terk etti. Çinli keşiş Xuanzang ayrıca Narasimhagupta Baladitya'nın bir sangharama yaptıran oğlu Vajra'nın "inançta sağlam bir kalbe sahip olduğuna" dikkat çekmiştir.

Gupta imparatorluğunun epigrafik kayıtları üzerine yapılan bir araştırma, yukarıdan aşağıya bir idari bölümler hiyerarşisi olduğunu göstermektedir. İmparatorluk Rajya, Rashtra, Desha, Mandala, Prithvi ve Avani gibi çeşitli isimlerle anıldı. Bhukti, Pradesha ve Bhoga olarak şekillendirilen 26 ile ayrıldı. İller de Vishayalara bölündü ve Vishayapatilerin kontrolü altına alındı. Bir Vishayapati, Vishaya'yı dört temsilciden oluşan Adhikarana'nın (temsilciler kurulu) yardımıyla yönetti: Nagarasreshesthi, Sarthavaha, Prathamakulika ve Prathama Kayastha. Vishaya'nın bir kısmına Vithi adı verildi. Gupta'nın Sasani İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu ile de ticari bağlantıları vardı.. Gupta döneminde dörtlü varna sistemi gözlenirken, kast sistemi akışkandı. Brahminler, Brahmanik olmayan mesleği de takip ettiler. Khastriyas ticaret ve ticaretle uğraşıyordu. Toplum büyük ölçüde kendi aralarında bir arada var oldu.

Bu dönemin bilginleri arasında, sıfırı ayrı bir sayı olarak kabul eden ilk kişi olduğuna inanılan Varāhamihira ve Aryabhata, Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğü teorisini öne sürdüler ve güneş ve ay tutulmalarını incelediler. Büyük bir oyun yazarı olan, Shakuntala gibi oyunlar yazan ve Sanskrit edebiyatının en yüksek noktasına damgasını vuran Kalidasa'nın da bu döneme ait olduğu söylenmektedir. Ayurveda tıbbının tüm ana kavramları üzerine cerrahi üzerine yenilikçi bölümler içeren Sanskritçe bir redaksiyon metni olan Sushruta Samhita, Gupta dönemine aittir.
Satrancın, 6. yüzyılda erken biçiminin caturaṅga olarak bilindiği ve "[ordu] dört tümeni" - piyade, süvari, fil ve savaş arabası - tarafından temsil edilen bu dönemde geliştiği söyleniyor. Sırasıyla modern piyon, at, fil ve kaleye dönüşecek taşlar. Doktorlar ayrıca çeşitli tıbbi aletler icat ettiler ve hatta ameliyatlar yaptılar. Dünyadaki ilk konumsal tabanlı 10 sayı sistemi olan Hint rakamları, Gupta Hindistan'dan kaynaklanmıştır. Bir haftanın yedi gününün isimleri, Roma isimlerine karşılık gelen Hindu tanrıları ve gezegenlere dayalı olarak Gupta döneminin başında ortaya çıktı. Hint bilim adamı Vatsyayana'nın eski Gupta metni Kama Sutra, Sanskrit literatüründe insan cinsel davranışı üzerine standart çalışma olarak kabul edilir.
Gupta döneminin tanınmış bir matematikçi-astronomu olan Aryabhata, dünyanın yuvarlak olduğunu ve kendi ekseni etrafında döndüğünü öne sürdü. Ay'ın ve gezegenlerin yansıyan güneş ışığıyla parladığını da keşfetti. Tutulmalara sözde gezegen düğümleri Rahu ve Ketu'nun neden olduğu hakim kozmogoni yerine, tutulmaları Dünya'nın oluşturduğunu Dünya'ya düşen gölgeler açısından açıkladı.

Gupta dönemi, genellikle tüm büyük dini gruplar için Kuzey Hindistan sanatının klasik bir zirvesi olarak kabul edilir. Resim açıkça yaygın olmasına rağmen, hayatta kalan eserlerin neredeyse tamamı dini heykellerdir. Bu dönem, Hindu sanatında ikonik oyma taş tanrının yanı sıra Buda figürü ve Jain tirthankara figürlerinin (ikincisi genellikle çok büyük ölçekte) ortaya çıkışını gördü. Heykel sanatının iki büyük merkezi, Greko-Budist sanatının merkezi olan Mathura ve Gandhara idi. Her ikisi de kuzey Hindistan'ın diğer bölgelerine heykel ihraç etti.
Geniş bir Gupta stilinde kalan en ünlü anıtlar, Ajanta, Elephanta ve Ellora'daki mağaralar (sırasıyla Budist, Hindu ve Jain dahil karışık) aslında daha sonraki hanedanlar döneminde üretildi, ancak öncelikle Guptan stilinin anıtsallığını ve dengesini yansıtmaktadır. Ajanta, bu ve çevre dönemlere ait açık ara en önemli resim kalıntılarını içerir ve muhtemelen, özellikle resim saraylarında uzun bir gelişme göstermiş olan olgun bir biçimi gösterir.[132] Hindu Udayagiri Mağaraları aslında hanedan ve onun bakanları ile olan bağlantıları kaydetmektedir ve Deogarh'daki Dashavatara Tapınağı, önemli heykelleriyle hayatta kalan en eski tapınaklardan biri olan büyük bir tapınaktır.

Pushyabhuti Hanedanlığı
Kuşan İmparatorluğu

Guyana, resmî adıyla Guyana Kooperatif Cumhuriyeti (İngilizce: Co-operative Republic of Guyana), Güney Amerika'nın kuzey kıyısında yer alan bir ülkedir. Georgetown, Guyana'nın başkenti ve aynı zamanda ülkenin en büyük şehridir. Guyana, kuzeyde Atlantik Okyanusu, güney ve güneybatıda Brezilya, batıda Venezuela ve doğuda Surinam ile çevrilidir. Guyana Adaları'nın bir parçasıdır.
214.969 km² (83.000 mil²) yüzölçümüyle Guyana, Uruguay ve Surinam'dan sonra Güney Amerika anakarasındaki yüzölçümü bakımından üçüncü en küçük egemen devlettir ve Surinam'dan sonra Güney Amerika'daki en az nüfuslu ikinci egemen devlettir; aynı zamanda Dünya'daki en düşük nüfus yoğunluğuna sahip ülkelerden biridir. Ülkenin resmi dili İngilizcedir, ancak nüfusun büyük bir kısmı İngilizce ve yerel dillerde çift dilli konuşmaktadır. Guyana, Güney Amerika anakarasında İngilizceyi resmi dil olarak kullanan tek ülkedir. Nüfusun büyük çoğunluğu ayrıca İngilizce tabanlı bir kreol dili olan Guyana Kreolünü de konuşmaktadır. Guyana, Karayip Milletler Topluluğu'nun bir parçasıdır. Karayip anakarası bölgesinde yer alan ülke, diğer Karayip ülkeleriyle güçlü kültürel, tarihi ve siyasi bağlar sürdürmekte ve Karayip Topluluğu'nun (CARICOM) merkezi olarak hizmet vermektedir. 2008 yılında, Güney Amerika Ulusları Birliği'ne kurucu üye olarak katılmıştır.
Çok çeşitli doğal yaşam alanlarına ve çok yüksek biyoçeşitliliğe sahiptir. Ülke ayrıca, dünyanın en büyük ve en biyoçeşitli tropikal yağmur ormanı olan Amazon yağmur ormanının bir bölümüne ev sahipliği yapmaktadır. "Guyanalar" olarak bilinen bölge, Amazon Nehri'nin kuzeyinde ve Orinoko Nehri'nin doğusunda yer alan ve "çok suların ülkesi" olarak bilinen büyük kalkan kara kütlesinden oluşmaktadır. Guyana'da dokuz yerli kabile yaşamaktadır: Wai Wai, Macushi, Patamona, Lokono, Kalina, Wapishana, Pemon, Akawaio ve Warao. Tarihsel olarak Lokono ve Kalina kabilelerinin egemenliğinde olan Guyana, 18. yüzyılın sonlarında İngiliz kontrolüne geçmeden önce Hollandalılar tarafından sömürgeleştirilmiştir. 1950'lere kadar çoğunlukla plantasyon tarzı bir ekonomiye sahip Britanya Guyanası olarak yönetildi ve Britanya Batı Hint Adaları'nın bir parçasıydı. 1966'da bağımsızlığını kazandı ve 1970'te resmen Milletler Topluluğu içinde bir cumhuriyet oldu. Britanya sömürgeciliğinin mirası, ülkenin siyasi yönetimine, ortak diline ve Hint, Afrikalı, yerli, Çinli, Portekizli, diğer Avrupalı ​​ve çeşitli çok ırklı grupları içeren çeşitli nüfusuna yansımaktadır.
2017 yılında Guyana nüfusunun %41'i yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Guyana ekonomisi, 2015'te ham petrolün keşfi ve 2019'da ticari sondajın başlamasından bu yana bir dönüşüm geçiriyor ve 2020'de %49 oranında büyüyerek, bazı kaynaklara göre şu anda dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi konumunda. Guyana, devasa açık deniz petrol keşifleri sayesinde 2025 yılına kadar dünyanın kişi başına düşen en büyük petrol üreticilerinden biri olmaya hazırlanıyor. 2017'den bu yana, ülkenin kıyılarında 11 milyar varilden fazla petrol rezervi bulundu; bu, 1970'lerden bu yana küresel petrol rezervlerine yapılan en büyük ekleme. Ham petrol üretimi, Guyana'yı 2020'lerin başlarında uluslararası enerji ticaretinde önemli bir katılımcı haline getirdi. Guyana, şu anda Amerika kıtasında ABD, Kanada ve Bahamalar'dan sonra kişi başına düşen GSYİH'de dördüncü sırada yer alıyor. Dünya Bankası'na göre 2023 yılında, aşırı yoksulluk hala mevcut ve ülke büyümesini yapısal olarak yönetmede önemli risklerle karşı karşıya.

"Guyana" adı, günümüzde Guyana (Britanya Guyanası), Surinam (Hollanda Guyanası), Fransız Guyanası, Venezuela'daki Guayana Bölgesi (İspanyol Guyanası) ve Brezilya'daki Amapá (Portekiz Guyanası) olarak adlandırılan bölgeleri içeren daha büyük bir bölgenin eski adı olan The Guianas'tan türetilmiştir. Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre, "Guyana" adı yerli bir Amerikan dilinden gelir ve "çok suların ülkesi" anlamına gelir.

Şu anki Guyana, binlerce yıldır yerleşim yeri olmuştur. Guyana'da dokuz yerli kabile yaşamaktadır. Bu kabileler Wai Wai, Macushi, Patamona, Lokono, Kalina, Wapishana, Pemon, Akawaio ve Warao kabileleridir. Bu halkların çoğu avcılığın yanı sıra göçebe tarım da yapmaktaydı. Tarihçiler, Aravakların ve Kariblerin Güney Amerika iç bölgelerinden geldiğini ve önce günümüz Guyanalarına, ardından Karayip adalarına, kuzeye doğru göç ettiklerini tahmin etmektedir. Çoğunlukla çiftçi, avcı ve balıkçı olan Aravaklar, Kariblerden önce Karayip adalarına göç etmiş ve bölgeye yerleşmişlerdir.

Kristof Kolomb üçüncü yolculuğunda (1498'de) Guyana'yı gören ilk Avrupalı olmasına ve Sir Walter Raleigh 1596'da bir rapor yazmasına rağmen, kolonileri kuran ilk Avrupalılar Hollandalılar olmuştur. Hollandalıların kurduğu koloniler ise sırasıyla Pomeroon (1581), Essequibo (1616), Berbice (1627) ve Demerara (1752) olmuştur. Fransa'nın Hollanda Cumhuriyeti'ni işgal etmesinden (1795) sonra, Britanyalılar 1796'da kontrolü ele geçirdi ve Hollandalılar ile Britanyalılar, Demerara-Essequibo ve Berbice'i İBritanya'ya devreden 1814 tarihli İngiliz-Hollanda Antlaşması'nı Londra'da imzaladılar.
1831 yılında, birleşik Demerara-Essequibo kolonisi ve ayrı Berbice kolonisi bir araya gelerek Britanya Guyanası olarak bilinen tek bir Britanya kolonisi hâline geldi.

1824'teki bağımsızlığından bu yana Venezuela, Essequibo Nehri'nin batısındaki topraklar üzerinde hak iddia etmektedir. Simón Bolívar, Britanya hükûmetine yazdığı bir mektupta, Berbice ve Demerara yerleşimcilerinin, 16. yüzyıla dayanan İspanyol hak iddialarının mirasçıları olarak kabul edilen Venezuelalıların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri topraklara yerleşmelerine karşı uyarıda bulundu. 1899'da uluslararası bir mahkeme, toprakların Büyük Britanya'ya ait olduğuna karar verdi. 1814 tarihli İngiliz-Hollanda Antlaşması'ndan itibaren Britanyalılar, Orinoco ve Courantine nehirleri arasındaki toprakları da içeren Hollanda topraklarını miras aldı. Bu yerleşimler üzerindeki Hollanda egemenliği, 1648'de İspanya tarafından Münster Barış Antlaşması ile tanındı ve 5. maddede Hollandalıların o zamanki "Batı Hint Adaları'ndaki tüm beylikleri, şehirleri, kaleleri, hisarları, ticaretleri ve toprakları"  elinde tutacağı belirtildi. Ancak antlaşmada İspanyol Guyanası ile Hollanda Guyanası arasındaki sınır belirtilmemiştir.

Guyana, 26 Mayıs 1966'da Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını bir dominyon olarak kazandı ve 23 Şubat 1970'te cumhuriyet oldu ve İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olarak kaldı. Bağımsızlığın hemen ardından Venezuela, Essequibo bölgesindeki toprak iddiasını uygulamak için Guyana'ya karşı diplomatik, ekonomik ve askerî eylemlere başladı. Guyana'nın bağımsızlığından beş ay sonra, Ekim 1966'da, Venezuela birlikleri uluslararası sınırı geçerek Ankoko Adası'nı ele geçirdi ve ada o zamandan beri işgal altında kaldı. Venezuela birlikleri hızla askerî tesisler ve bir havaalanı kurdu.
Bağımsızlığın ardından, Halk Ulusal Kongresi'nden Forbes Burnham iktidara yükseldi ve hızla baskıcı bir otoriter lider hâline geldi. Siyaset, Afro-Guyanalıların Burnham'ın Halk Ulusal Kongresi'ni ve Hint-Guyanalıların Cheddi Jagan'ın Halk İlerici Partisi'ni desteklemesiyle ırk temelinde bölündü. VB durum, Guyana Hintçesinden kabaca "kendi türünüz için" olarak çevrilen aapan jaat siyaseti olarak bilindi.
Guyana, 1975-76, 1982-83 ve 2024-25 yıllarında olmak üzere üç kez BM Güvenlik Konseyi üyeliğine seçildi.
1978'de, Amerikan tarikat lideri Jim Jones'un önderliğindeki Jonestown toplu cinayet-intihar olayında, Guyana'nın kuzeybatısındaki ücra bir yerleşim yerinde toplam 918 kişi hayatını kaybetti.
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter, özgür seçimlerin yeniden başlatılması için lobi yapmak üzere Guyana'yı ziyaret etti. 5 Ekim 1992'de, 1964'ten bu yana uluslararası alanda özgür ve adil olarak tanınan ilk Guyana seçimlerinde yeni bir Ulusal Meclis ve bölgesel konseyler seçildi. PPP'den Cheddi Jagan, 9 Ekim 1992'de başkan seçildi ve yemin etti. Bu, Afro-Guyanalıların geleneksel olarak Guyana siyaseti üzerindeki tekelini tersine çevirdi. Ancak seçim şiddet olaylarıyla gölgelendi.
Mayıs 2008'de Başkan Bharrat Jagdeo, Güney Amerika Ulusları Birliği'nin UNASUR Kurucu Antlaşması'nı imzalayanlardan biri olmuştur. Guyana hükûmeti antlaşmayı 2010 yılında resmen onayladı.
2015 yılında ExxonMobil tarafından kıyı açıklarında büyük petrol rezervleri keşfedildiği açıklandı.
Mart 2020'de Başkan David A. Granger, 2018'de hükûmetinin güvensizlik oylamasını kaybetmesinin ardından yapılan erken seçimleri kıl payı kaybetti. Granger sonuçları kabul etmeyi reddetti. Bu olaylar nedeniyle anca beş ay sonra, yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları nedeniyle Halkın İlerici Partisi/Sivil'den Irfaan Ali yeni başkan olarak yemin etti.
Guyana Ulusal Vakfı, dokuz tarihî alanı ulusal anıt olarak belirlemiştir.
Komşu Venezuela'da, tamamı Guyana topraklarında bulunan tartışmalı Essequibo bölgesinin ilhakı konusunda Aralık 2023'te bir referandum yapıldı. Oylama %95'lik bir çoğunlukla geçti, ancak katılım düşüktü ve analistler Maduro hükûmetinin sonuçları tahrif ettiğini belirtti. Bu, Venezuela'nın Guyana sınırında askerî yığılmasıyla aynı zamana denk geldi ve iki devlet arasında savaş endişelerini tetikledi.
Eylül 2025'te Irfaan Ali, Guyana'nın cumhurbaşkanı olarak ikinci dönem için yeniden seçildi.

Guyana tarafından kontrol edilen bölge, 1 ° ve 9 ° K enlemleri ile 56 ° ve 62 ° W boylamları ile dünyanın en seyrek nüfuslu ülkelerinden biri arasında yer almaktadır.
Ülke beş doğal bölgeye ayrılabilir; nüfusun çoğunun yaşadığı Atlantik sahili boyunca (düşük kıyı ovası) dar ve verimli bir bataklık ovası; Guyana'nın maden yataklarının çoğunu içeren daha beyaz bir kum kuşak (engebeli kum ve kil bölgesi); ülkenin güneyindeki yoğun yağmur ormanları (Ormanlık Yayla Bölgesi); güneybatıdaki daha kuru savana alanları ve çoğunlukla Brezilya sınırına yükselen dağlardan oluşan en küçük iç ovalar (iç savana).
En uzun dört nehir 1.010 kilometre uzunluğunda Essequibo, 724 kilometre uzunluğunda Courentyne Nehri, 595 kilometre (370 mil) Berbice ve 346 k

Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları, Güney Atlantik'te bulunan, Britanya Denizaşırı Toprakları olarak Birleşik Krallık'a bağlı adalar. Güney Georgia, Falkland Adaları'nın yaklaşık 1300 km doğu-güneydoğusunda yer alırken Güney Sandwich Adaları, Güney Georgia'nın yaklaşık 640 km güneydoğusunda bulunmaktadır.

1775'te Kaptan James Cook, Güney Georgia'nın İngiliz Tacı'na bağlı olduğunu ileri sürdü ve ada 1908'de Birleşik Krallık'a katıldı. 1927'de Arjantin, Güney Georgia üzerinde hak iddia etti. Falkland Adaları'nın bağımlılığı 1985'e kadar devam etti, adalar aynı zamanda Falkland Adaları'nın valisi de olan bir Komisyoner tarafından yönetilen bir Britanya Denizaşırı Toprak alanıdır. 1993'te Birleşik Krallık hükûmeti, adaları çevreleyen sulardaki yargılama yetkisini 12 deniz milinden (22 km) 200 deniz miline (370 km) çıkardığını açıkladı, buna karşılık Arjantin hükûmeti de bölgenin suları için balıkçılık ruhsatı vermeye başladı. Antarctic Survey adalarda bilimsel araştırmalar yaptırmaktadır; 1982'deki kısa bir Arjantin işgalinin ardından yerleştirilen küçük Birleşik Krallık garnizonunun yakın zamanda ayrılması planlanmaktadır. Ekonomi balıkçılık ve çevre-turizmi güdümlüdür. Güney Georgia'yı ziyaret başvuruları, ziyaretçilere bir enformasyon bülteni sunan Komisyoner'e yazılı olarak yapılmaktadır. 16 yaşından büyük her şahıs 50 sterlin ayakbastı parası ödemek zorundadır. Grytviken'da bir balina avcılığı müzesi mevcuttur. Isles Koyu fok ve kuş gözlemciliği için pek çok fırsat sunar.

Ekonomi balıkçılık ve çevre turizmi güdümlüdür. Güney Georgia'yı ziyaret başvuruları, ziyaretçilere bir enformasyon bülteni sunan Komisyoner'e yazılı olarak yapılmaktadır. Grytviken'da bir balina avcılığı müzesi mevcuttur. Isles Koyu fok ve kuş gözlemciliği için pek çok fırsat sunar.

Bütün telefon, faks ve e-posta iletişimleri uluslararası uydu sistemleri vasıtasıyla kullanılmaktadır. Halka açık telefon ve faks imkânları yoktur. Güney Georgia'yla yapılacak telefon görüşmelerinin uluslararası operatör tarafından kaydının alınması gerekir. Güney Georgia pulları kullanılarak posta gönderilebilir, fakat postanın ulaşması iki aya kadar uzayabilir.

Heard Adası ve McDonald Adaları (İngilizce: Heard Island and McDonald Islands) ya da resmî adıyla Heard Adası ve McDonald Adaları Bölgesi (İngilizce: Territory of Heard Island and McDonald Islands, kısaltma: HIMI), Güney Okyanusu'nda, Avustralya'ya bağlı Subantarktik adalar grubu. Volkanik kökenli Heard Adası 45 km uzunluğunda, 20 km genişliğindedir. Yüzeyin büyük bölümü kar ve buzullarla kaplıdır. McDonald Adaları, Heard Adası'nın 25 mil batısında üzerinde yerleşim bulunmayan kayalık bir ada grubudur. Adaların toplam yüzölçümü 372 km2'dir. Avustralya'nın Perth şehrinin yaklaşık 2.500 mil güneybatısına düşer.
1833'te İngiliz balıkçıların keşfettiği ada 1853'te Amerikalı kaptan John J. Heard'ın adını aldı. Adalar üzerindeki hâkimiyet 1947'de Birleşik Krallık'tan Avustralya'ya geçti. Adalar ıssızdır ve sönmüş volkanik dağlarla kaplıdır.

Heard Adası'nın ilk teyit edilmiş gözlemi, 1853 yılında Amerikalı kaptan John Heard'ın bulunduğu Oriental gemisiyle adayı görmesiyle gerçekleşti. Diğer denizciler, 1830'lar ve 1840'larda Kerguelen Adaları'nın güneyinde kara parçası gördüklerini bildirmişlerdi, ancak Heard Adası'nı gerçekten görüp görmedikleri net değildir. Araştırmacılar, adanın daha önceki gözlemlerinin ticarî nedenlerle gizli tutulmuş olabileceğini öne sürmüş olsalar da 1850'lerden önce adada insan yerleşimi veya ziyaretine dair hiçbir kanıt bulunamamıştır.  Heard, adaya kendi adını vererek Heard Adası olarak adlandırdı ve Amerika Birleşik Devletleri adına sahiplendi. Heard'in bu adımına karşılık hükûmet bu iddiayı onaylamayı reddetti.   1854'te Britanyalı kaptan William McDonald, Samarang gemisinde McDonald Adaları'nı gördü ve adalara kendi adını verdi. Corinthian gemisinin Amerikalı kaptanı Erasmus Darwin Rogers önderliğindeki bir grup fok avcısı, 1855'te Heard Adası'na ilk kayıtlı inişi gerçekleştirdi.   
Fok avcıları, sonraki on yıllar boyunca adayı işgâl etmeye devam etti ve 40'tan fazla gemi, fil foklarını avlamak ve yağlarını işlemek için adaya toplamda 100'den fazla ziyaret gerçekleştirdi.  1855 ile 1880 yılları arasında adada 100.000 varilden fazla petrol üretildi. 1859'daki üretim zirvesinde, Heard Adası'nda 24 gemi konuşlandırılmıştı.  Fok avcılığı şirketlerinin çoğunluğu Amerikalıydı ve New England'daki limanlardan hareket ediyordu, ancak bazı fok avcıları Yeşil Burun Adaları'ndandı. Ada ayrıca, 1858'de Tazmanyalı tüccar William Crowther adına bir sefer düzenleyen James William Robinson da dâhil olmak üzere Avustralyalı fok avcıları tarafından da kullanıldı. Robinson'un sefer hakkında yazdığı yazı günümüzde WL Crowther Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.   Fok avcılığı döneminde adanın yakınlarında 14 gemi battı. Bir tahmine göre, 1857 ile 1881 yılları arasında Heard Adası'nda 30 fok avcısı öldü ve 30'u da adaya giderken, çoğunlukla denize düşerek hayatını kaybetti.  1880'lere gelindiğinde adadaki fil foku popülasyonu ciddi şekilde azalmış ve fok avcılığı faaliyetleri önemli ölçüde düşmüştü. 

1874, 1902 ve 1929 yıllarında Heard Adası'na kısa süreli bilimsel keşif gezileri düzenlendi ve gözlemler adanın kuzeybatı tarafıyla sınırlı kaldı.   İlk iki keşif gezisi sırasıyla 1874 ve 1902 yıllarında Challenger ve Gauss gemileri tarafından gerçekleştirildi. Her iki gemi de Heard Adası'nda sadece birkaç saat kaldı. 1929'da adaya biri İsviçreli jeolog Edgar Aubert de la Rüe liderliğindeydi, diğeri ise İngiliz Avustralya ve Yeni Zelanda Antarktika Araştırma Seferi (BANZARE) ekibinin üyelerinden oluşmak üzere inen iki bilimsel ekip burada sekiz gün kaldı. BANZARE ekibi adada sadece üç gün geçirmeyi planlamıştı, ancak kötü hava koşulları nedeniyle beş gün daha kalmak zorunda kaldılar.  1907 ile 1930 yılları arasında adada bazı fok avcılığı faaliyetleri yeniden başladı ve balina avı gemileri ara sıra ziyaretlerde bulundu.  
Heard Adası ve McDonald Adaları, 1908'de Birleşik Krallık tarafından sahiplenildi. Heard Adası'nda 1910 ve 1929 yıllarında Britanya bayrağı dalgalandı ve 1910 ile 1926 yılları arasında Britanya hükûmeti adada fok ve balina avcılığı için lisanslar verdi.   Bir Britanya şirketine 1926'da adaları Britanya hükûmetinden kiralama izni verilse de şirket 1930'da kiralama hakkını kullanmamaya başladı.  1930'larda Britanya hükûmeti, Avustralya'nın Antarktika topraklarına yakınlığının, özellikle Antarktika kıtasının bazı sektörleri üzerinde daha sağlam bir egemenlik iddiası sağlayacağını ve toprakların yönetiminin lojistik karmaşıklığını azaltacağını düşünüyordu.  Britanya'nın 1933'te Avustralya Antarktika Bölgesi'ni Avustralya'ya devretmesinden sonra, Avustralya hükûmeti Heard Adası ve McDonald Adaları'nın da mülkiyetini almak için hazırlıklara başladı. 
11 Aralık 1947'de, Stuart Campbell liderliğindeki Avustralya Ulusal Antarktika Araştırma Seferleri'nden (ANARE) 14 kişilik bir ekip, Heard Adası'ndaki Atlas Koyu'na inerek burada bir araştırma istasyonu kurdu. Seferin amacı, adada bir gözlemevi kurmak, Avustralya'nın bölgedeki stratejik ve ekonomik çıkarlarını güçlendirmek ve Antarktika kıtasında kalıcı bir ANARE varlığının temellerini atmaktı.   Bölgeye Avustralya bayrağını diktiler ve sonraki 14 ay boyunca hava gözlemleri yaparak, jeolojik ve vahşi yaşam araştırmaları gerçekleştirdiler ve adayı haritaladılar.  İstasyon, 1955 yılına kadar, her biri adada 12-14 ay geçiren yedi ANARE ekibinin dönüşümlü olarak görev yaptığı bir dizi personel tarafından kullanıldı.   19 Aralık 1950'de bölge, not değişimi yoluyla Britanya'dan Avustralya'ya devredildi ve devir tarihi geriye dönük olarak Aralık 1947 olarak belirlendi.  Avustralya hükûmeti, yeni edindiği bölgenin yönetimi için bir mekanizma oluşturmak amacıyla 1953'te Heard Adası ve McDonald Adaları Yasasını çıkardı. 
ANARE keşif ekipleri, Heard Adası'nda bir radyo karakolu ve hava durumu izleme istasyonu işletiyor ve araştırma yapıyordu.  1950'den itibaren kızak köpekleri yetiştirip eğittiler ve bunların birçoğu sonunda Antarktika kıtasındaki Avustralya istasyonlarını destekledi.  Sonunda yaklaşık 25 binaya ulaşan ANARE istasyonu, Antarktika kıtasında Mawson İstasyonu'nun kurulmasını finanse etmek için 1955'te kapatıldı.   Heard Adası'ndaki ekipmanın büyük bir kısmı da Mawson İstasyonu'na transfer edildi. 

1956 ile 2004 yılları arasında adaya on dokuz kısa araştırma seferi düzenlendi  1992'de, bu seferlerden birinin ekibi, ANARE istasyonunun 1955'te kapatılmasından bu yana ilk kez kış boyunca adada kaldı  1963'ten bu yana turistler ve özel seferler tarafından da adaya seyrek ziyaretler gerçekleşti   Ada, okyanus sıcaklıklarındaki değişiklikleri incelemek için akustik sinyallerin okyanus üzerinden iletiminin kullanılıp kullanılamayacağını araştıran 1991 Heard Adası fizibilite testinin yapıldığı yer konumundadır.  Adalar, 1997 yılında Dünya Mirası Listesi'ne kaydedildi. Aynı yıl, Avustralya gemisi Austral Leader de çevredeki sularda ticarî balıkçılığa başladı.   
Heard Adası ve McDonald Adaları Deniz Koruma Alanı 2002 yılında kuruldu ve o dönem için dünyanın en büyük deniz koruma alanıydı.  Bir deniz koruma alanının kurulması, Avustralya hükûmeti tarafından görevlendirilen bir raporun parçası olarak 2000 yılında önerilmişti ve bölgenin deniz faunasını korumayı ve Avustralya'nın Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmeyi amaçlıyordu.  Ekim 2025 ve Ocak 2026'da Avustralya Antarktika Bölümü, RSV Nuyina gemisiyle Heard Adası'na seferler düzenledi ve bu, yirmi yıldan fazla bir süredir adaya yapılan ilk çevre yönetimi ziyaretleri olmuştu. Bilim insanları yaban hayatı ve bitki örtüsü araştırmaları yaparak, adadan bir tondan fazla atık ve asbesti çıkardı ve ekosistemin uzaktan izlenmesine olanak tanıyan ekipman kurdu. Ziyaret, bilim insanlarına H5 kuş gribinin adaya ulaştığını doğruladı.  

ABD yaptırımlarının bir parçası olarak, ABD başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025'te, ıssız olmalarına rağmen yürütme emrinde ayrı bir ülke olarak listelenen Heard ve McDonald Adaları'ndan gelen ürünlere %10'luk bir ABD ithalat vergisi uyguladı.  Dünya Bankası verilerine göre, 2022'de adalar ABD'ye 1,4 milyon dolarlık mal ihraç etti; bunların büyük kısmı makine ve elektrikli eşyalardı. Ayrıca $25.020 seviyesinde sebze ihracatı da vardı.  The Guardian tarafından yapılan ABD ithalat verileri ve nakliye kayıtlarının analizi, bazı sevkiyatların menşe ülkesi olarak adaları yanlış bir şekilde listelediğini ortaya koydu.  Örneğin, Avusturyalı Starlinger Grubu, bir plastik geri dönüşüm tesisini "Viyana, Heard Adası ve McDonald Adaları"ndan Oakland, Kaliforniya'ya sevk etti.  Issız adalardaki bir adresi kullanarak iş yapmanın, vergi avantajı elde etmek veya bankaların kara para aklama filtrelerini atlatmak için yapıldığı varsayılıyor, çünkü adaların isimleri günümüzde herhangi bir kara listede yer almamaktadır. 

Ada için kullanılan internet kısaltması .hm'dir

Himalaya Dağları, dünyanın en büyük ve en yüksek sıradağları arasında zirveyi çeker. Asya'nın orta güney kısmında, doğu-batı doğrultusunda uzanır. Dünyanın en yüksek zirvesi Everest'i (8848 m) içine alır. Everest Tepesi, Nepal ile Tibet (Çin) sınırında yer alır. Everest tepesi Nepal'in sınırları içerisindedir. Himalayalar, levha tektoniği kuramına göre, iki kıtasal levhanın yani Hindistan levhası ve Asya levhasının çarpışması sonucu oluşmuştur ve bu oluşum hâlen devam etmektedir.
Pakistan, Hindistan, Çin, Nepal ve Butan'dan geçen 2400 km uzunluğundaki Himalaya dağ zincirinin buzulları, Asya'nın 9 büyük nehrini besliyor. 1,3 milyar insan, bu su yollarına bağımlı olarak yaşıyor. Verilere göre ise Himalayalarda sıcaklıklar, son 30 yıl içinde on yılda bir 0,06 ile 0,15 derece artmakta ve sıcaklıkların artmaya devam etmesi hâlinde 50 yıla kadar buzul ve karların tamamen erimesi bekleniyor.

Geç Prekambriyen ve Paleozoik dönemleri boyunca, Avrasya kıtasından Eski Tetis Okyanusu'yla ayrılan Hindistan alt kıtası, Gondwana kıtasının bir parçasıydı. Erken Karbonifer döneminde, Gondwana üzerine kıtasal riftleşme süreci başladı ve Erken Permiyen Dönemi'nde Yeni Tetis Okyanusu'nu oluşturdu. Böylelikle bugünün İran, Afganistan ve Tibet bölgelerinin bir kısmını oluşturan kıta parçaları Gondwana'dan ayrılarak kuzeye doğru sürüklendi. Daha sonra Norian (210 Ma) Dönemi'nde başlayan bir başka riftleşme süreci, Gondwana kıtasını ikiye ayırdı. Hindistan, Avustralya ve Antarktika ile birlikte Doğu Gondwana'yı oluştururken, Doğu ve Batı Gondwana'nın birbirinden arada okyanus kabuğunun oluşmasıyla ayrılması daha sonra gerçekleşti (160-155 Ma). Erken Kretase döneminde, Hindistan levhası Avustralya ve Anarktika'dan ayrıldı ve Güney Hint Okyanusu oluşmaya başladı (130-125 Ma).
Daha sonra Hindistan, Avrasya kıtası ile arasındaki okyanus kabuğu tüketilene kadar hızla kuzeye doğru sürüklenmeye başladı (84 Ma). Yaklaşık 6000 km yol kat ettikten sonra, okyanus kabuğu tüketilince bu sefer kıtasal kabuklar karşı karşıya geldi. Okyanus kabuğu, kıtasal kabuğa göre daha ince ve yoğun olduğundan, kıtasal kabuğun altına görece daha kolay batar. Ancak, kıtasal kabuklar karşılaştığında, bu kabuklar hemen hemen aynı kalınlıkta ve yoğunlukta olduğundan birbirlerinin altına kolayca batmazlar ve deformasyon meydana gelir. Hindistan ve Avrasya kıtalarının birbirlerine göre hızlarının 55 Ma civarında çok hızlıdan (18-19,5 cm/yıl) hızlıya (4,5 cm/yıl) düşmesinden, kıtasal kabukların bu zaman diliminde karşılaştıkları düşünülmekte. Yapılan ölçümler, tüm bu süreç boyunca Hindistan'ın kıtasal kabuğunda 2500 km kısalma olduğunu gösteriyor.
Bu kısalmayı açıklamak için çeşitli model mekanizmalar öneriliyor. Birincisi, Hindistan kıtasal kabuğunun kısmen de olsa Tibet'in altına batmış olabileceği yönünde. İkinci modele göre (Molnar & Tapponnier 1975), Hindistan çarpışma esnasında Avrasya kıtasını oluşturan kıtasal parçaları hareketlendirmiş ve bunların yanal olarak yolundan çekilmesini sağlayarak kendine yer açmış olabilir. Diğer bir modele göreyse (Dewey, Cande & Pitman 1989), çarpışmanın etkisiyle Hindistan'ın kıtasal kenarında oluşan bindirme faylar ve katlanmalar ile Tibet kabuğunun deformasyonu, bu kısalmanın bir kısmını karşılamıştır.
Kıtasal kabuktaki bu büyük miktarda kısalmada bu üç mekanizma da rol oynamış olmakla birlikte, Himalayaların yükselmesi, son mekanizmaya bağlıdır.

Nasuh Mahruki Everest'e çıkan ilk Türk'tür.
George Mallory (1886–1924) Everest Dağı'na ilk çıkış denemesi; kuzey yüzünde öldü.
Noel Odell (1890–1987) İngiliz. İlk tırmanış, 1936, Nanda Devi (Hindistan'daki en yüksek ikinci dağ), En yüksek doruk noktasında 1950 metreye kadar kaldı.
Bill Tilman (1898–1977) İngiliz. Nanda Devi'ye ilk tırmanış denemesi 1936. 1934'te, ilk kişi Nanda Devi mabedi içine girmeyi denedi.
Eric Shipton (1907–1977) İngiliz. Bill Tillman ile Nanda Devi mabedine ilk nüfuz eden. Khumbu Glacier üzerindeki Everest'e giden yolu keşfetti.
John Hunt (1910–1998) İngiliz. Everest Dağı seferinin lideri, 1953.
Tenzing Norgay (1914–1986) Nepalli Şerpa dağcı. Edmund Hillary'nin yanı sıra Everest'teki ilk dağcı.
Maurice Herzog (doğum. 1919) Sekizbinlik zirvelerden biri olan Annapurna'ya 1950'de tırmanan ilk kişi. Soğuk yakması dolayısıyla bütün ayak parmaklarını ve el parmaklarının çoğunu kaybetti. Tepeye 1970 yılına kadar tekrar tırmanılmadı.
Sir Edmund Hillary (1919–2008) Yeni Zelandalı dağcı ve kâşiftir, Tenzing Norgay'la ile birlikte Everest'e çıkan ilk kişi.
Tom Bourdillon (1924–1956) İngiliz Everest keşif heyetinin 1951, 1952 ve 1953'teki üyesi, Edmund Hillary ve Tenzing Norgay fethetmeden 3 gün önce Everest in zirvesine 300 fit yaklaştı.
Hermann Buhl (1924–1957) Nanga Parbat'a ilk tırmanış denemesi 1953 (Yalnız ve oksijensiz tamamlamıştır). Broad Peak'e ilk tırmanış denemesi. Chogolisa'dan düşüp öldü. Cesedi bulunamadı.
Willi Unsoeld (1926–1979) Birleşik Devletler. Everest'e ilk denemesi batı yüzünden, 1963. Kızı Nanda Devi Unsoeld 1976'da Nanda Devi'nin keşif seferinde öldü. Mount Ranier'de çığ düşmesi sonucu öldü, 1979.
Chris Bonington (doğum. 1934) Annapurna'ya ilk tırmanış denemesi (güney yüzü), Everest'e dört tırmanış denemesi.
Nawang Gombu (doğum. 1936) Hint dağcıdır. Everest'e iki defa tırmanmıştır. 1963 ve 1965.
Jim Whittaker (doğum. 1936) Birleşik Devletler. Zirveye tırmanan ilk Amerikalı.
Reinhold Messner (doğum 1944) İtalyan dağcı.Sekizbinliklerin bütün on dördüne tırmanan ilk insan.
Jerzy Kukuczka (1948–1989) Polonyalı dağcı. 10 yeni rota belirleyerek 14 sekizbinliğin hepsine diğerlerinden daha hızlı tırmanmıştır.
Nazir Sabri Pakistanlı dağcı. Tek denemede 2 sekizbinliği (Broad Peak ve Gasherbrum II) ilk tırmanan kişi.
Jaime Viñals Everest Dağı'na tırmanan ilk Orta Amerikalı kişi.
Casey Mackins İngiliz dağcıdır. Everest'e 1984'te Tibet'ten yeni bir rotadan oksijensiz tırmandı. Daha sonra 1990'da ünlü denizden zirveye keşfinde Nepal'den tırmanmıştır. Everest'e deniz seviyesinden başlayarak (Bengal Körfezi) tırmanan ilk kişidir.

Karakurum Karayolu
Sekizbinlik
Yeti

Comprehensive Information about the mountains of Himalaya with links to good images
Harish Kapadia
The making of the Himalaya and major tectonic subdivisions
Geology of the Himalayan mountains16 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birth of the Himalaya9 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Some notes on the formation of the Himalaya12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Guide to the 8000 m peaks
Pictures from a trek in Annapurna (film by Ori Liber)
Kumaon Himalayas
Adi Kailash - Himalayas
28°00′K 82°00′D

Hindistan'da ilk COVID-19 vakası 30 Ocak 2020'de tespit edilmiştir. 9 Mayıs 2020 itibarıyla, Sağlık ve Aile Refahı Bakanlığı ülkedeki toplam 59.662 vaka, 17.847 iyileşen ve 1981 ölüm sayısını doğrulamıştır. Hindistan'da COVID-19 hasta oranı %1,7'dir ve bu sayı, salgından en kötü etkilenen ülkelerden büyük ölçüde düşüktür.
Salgın, bir düzineden fazla eyalet ve bölgede, 1897 Salgın Hastalıklar Yasası'nın hükümleri gereğince, eğitim kurumlarının ve birçok ticari kuruluşun kapatıldığı bir epidemik ilan edildi. Hindistan, doğrulanan vakaların çoğu diğer ülkelerle bağlantılı olduğundan tüm turist vizelerini askıya aldı.
22 Mart 2020'de Hindistan, 14 saatlik bir sokağa çıkma yasağı uyguladı. Hükûmet, tüm büyük şehirlerin yanı sıra COVID-19 vakalarının yaşandığı 75 ilde sokağa çıkma yasağını değerlendirdi. Ayrıca, 24 Mart'ta başbakan, 21 gün boyunca ülke çapında evde kalma emri verdi. 14 Nisan'da başbakan ülke çapında devam eden sokağa çıkma kısıtlamasını 3 Mayıs'a kadar uzattı.
Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlık acil durumları programının genel müdürü Michael Ryan, Hindistan'ın koronavirüs salgınıyla başa çıkmak için "muazzam bir kapasiteye" sahip olduğunu ve ikinci en kalabalık ülke olarak, dünyanın virüsle başa çıkabilmesi üzerinde çok büyük bir etkisi olduğunu söyledi. Diğer eleştirmenler, ulaşım ve pazarlara erişim olmadığı için geçim kaynağı kalmayan çalışanlar, mikro ve küçük işletmeler, çiftçiler ve serbest meslek sahipleri üzerinde büyük etkileri olan kısıtlamanın neden olduğu ekonomik çöküntüden endişe duyuyorlar.
Gözlemciler, sokağa çıkma yasağının, pandeminin büyüme hızını 6 Nisan'a kadar 6 günde bir iki katına, ve 18 Nisan'a kadar 8 günde bir iki katına düşürdüğünü belirtiyorlar.
OxCGRT, 73 ülkeden elde edilen verilere dayanan raporunda, Hindistan Hükümeti'nin pandemiye diğer ülkelerden daha sert bir şekilde yanıt verdiğini bildirdi. Hükûmetin hızlı eylemi, sağlık hizmetlerine yatırım yapması, mali tedbirleri, aşı araştırmalarına yatırımları ve duruma aktif yanıt vermesi ve tedbirlerde sert davranması nedeniyle 100 puan verildi.

Şablon:Kayma
12 Ocak 2020'de Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 31 Aralık 2019'da Çin'in Vuhan şehrindeki bir grup insanda yeni bir koronavirüsün solunum hastalıklarına neden olduğunu doğruladı.
Ölüm oranı COVID-19 için SARS'a göre daha düşüktür. Ancak bulaş oranı çok daha yüksektir.

30 Ocak'ta Hindistan ilk COVID-19 vakasını bildirdi, 3 şubatta üç vakaya yükseldi; hepsi Vuhan'dan dönen öğrencilerdi. Şubat ayının geri kalanında vakalarda belirgin bir artış görülmedi. 4 Mart'ta, 14 enfekte üyesi olan bir İtalyan turist grubunun da dahil olduğu 22 yeni vaka ortaya çıktı.
Ülke genelinde vaka sayısı, virüsten etkilenen etkilenen ülkelere seyahat geçmişi olan insanlarla bağlantılı olan birkaç vaka bildirildikten sonra, Mart ayında arttı. 12 Mart'ta Suudi Arabistan'dan dönmüş 76 yaşındaki bir adam, ülkedeki virüsün ilk kurbanı oldu.
Virüsü taşıyan İtalya ve Almanya'dan dönen bir ibadetçi, 10-12 Mart tarihleri arasında Anandpur Sahib'deki Sih festivaline katılarak "süper yayıcıya"ya dönüştü. Pencap'taki 20 köyde 40.000'den fazla kişi karantinaya alındı.
6 Nisan'da Mumbai'nin Wockhardt Hastanesi'nde 26 hemşire ve 3 doktorun virüse yakalandığı tespit edildi. Hastane geçici olarak kapatıldı ve karantina bölgesi ilan edildi. Enfeksiyonlar nedeniyle hastane yönetimi ihmalkârlıkla suçlandı.
16 Nisan'da, Mart ayı içerisinde Tebliğ Cemaati'nce düzenlenmiş bir dinî etkinlik dolayısıyla grubun lideri Muhammed Saad Kandhalvi'nin insan öldürmeye teşebbüsten yargılanmaya başlandı.
2 Mayıs'ta, Hazur Sahib'ten Punjab'a yaklaşık 4000 kişi geri döndü, kendilerini taşıyan 27 sürücü de dahil birçoğunun testi pozitif çıktı.

Virüs karşıtı önlemler ilk olarak Ocak ayında uygulanmıştır. Hindistan, 21 Ocak'ta Çin'den gelen yolculara termal tarama başlattı. Uygulama, başlangıçta 7 havaalanında gerçekleştirildi ve Ocak sonuna doğru 20 havaalanına genişletildi. Şubat ayında tarama Tayland, Singapur, Hong Kong, Japonya ve Güney Kore'den yolculara da uygulanmaya başlandı. Şubat sonuna doğru listeye Nepal, Vietnam, Endonezya ve Malezya eklendi. Şubat ayında çok az sayıda yeni vaka tespit edildi, ancak Shashi Tharoor, asemptomatik kişilerin taramada tespit edilemeyeceğine dikkat çekti. Ulusal çapta kapsamlı bir gözetim sistemi bulunmadığından, test altyapısının yetersiz olduğundan ve insanların bilinçli olmadığından endişeliydi. Aslında, Hindistan Tıbbi Araştırma Konseyi'ndeki bilim insanları, termal taramaının tek başına yeterli olmadığını biliyorlardı.

Mart ayının başından ortalarına kadar hükûmet, ülkedeki salgının kötüleşmesi ile başa çıkmak için çeşitli planlar hazırladı. Panik benzeri bir durumdan kaçınmak için de planlar yapıldı.
Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu (ISRO), Kerala'daki üç tesiste salgına karşı önlemler aldı. Tesisler biyometrik parmak izi taramasıyla askıya alındı, tıbbi gözetim hızlandırılırken ziyaretler minimize edildi.
17 Mart'ta Hindistan Hükûmeti, tüm Hindistan eyaletlerinin 31 Mart'a kadar uygulaması için sosyal mesafe önlemleri almaya teşvik eden bir belge yayınladı. Tüm Merkezi Silahlı Polis Kuvvetlerinin savaş moduna girmesini isteyen bir hükûmet yönergesi çıkarıldı; tüm zorunlu olmayan izinler iptal edildi. Ayrıca bir COVID-19 Ekonomik Müdahale Görev Gücü de kuruldu.
Tamil Nadu Hükûmeti 27 Mart'ta koronavirüsle savaşmak için yüzlerce laboratuvar teknisyeni, doktor ve hemşireyi atadı. Ayrıca eyalette 200 yeni ambulans uygulamaya çalıştı. Assam Hükûmeti Sarusacai stadyumunda ve Guwahati'deki Nehru Stadyumu'nda izolasyon tesisleri yapmaya başladı.

Büyük Hint şehirleri ve birçok eyalet maske takmayı zorunlu hale getirdi. Ama ne yazık ki halk bu zorunluluğa uymadı.

3 Mart 2020'de Hindistan hükûmeti yeni vize vermeyi durdurdu. Daha önce İtalya, İran, Güney Kore ve Japonya vatandaşları için verilen vizeler askıya alındı.
Diplomatik ve diğer resmi vizelerin yanı sıra Hindistan Yurtdışı Vatandaşları için vizesiz seyahat haricinde tüm vizeler 13 Mart'ta askıya alındı. COVID-19'dan etkilenen ülkelerden dönen Kızılderililerin 14 gün karantinaya alınması istendi. Bu önlemler 17-18 Mart'ta Avrupa, Körfez ülkeleri ve Malezya dahil Asya ülkelerinden gelen vatandaşlara genişletildi.
Myanmar ile kara sınırı 9 Mart'ta Mizoram ve Manipur eyaletlerine girişler kısıtlanmaya başladı. 13 Mart'ta Hindistan Hükûmeti Pakistan dışındaki tüm komşu ülkelerden yolcu trafiğini kapattı. Pakistan'dan gelen trafik 16 Mart'ta kapatıldı. Sri Kartarpur Sahib için seyahat ve kayıt da bu tarihte askıya alındı.
Sikkim, 17 Mart'tan itibaren yerli turistlerin eyalete girişini kısıtladı ve halihazırda eyalette bulunanlardan ayrılmasını istedi. Himachal Pradesh, yerli ve yabancı turistlerin 19 Mart'ta bir sonraki duyuruya kadar girişini yasakladı. Pencap, 21 Mart itibarıyla toplu taşıma kullanımını yasakladı.

4 Mart 2020'de Sağlık ve Aile Refahı Bakanı Harsh Vardhan, Hindistan'a gelen tüm uluslararası yolcuların zorunlu olarak tarandığını duyurdu. Ayrıca, o tarihten itibaren havaalanlarında 589.000 kişinin tarandığını, Nepal sınırlarında bir milyondan fazla kişinin tarandığını ve yaklaşık 27.000 kişinin gözetim altında olduğunu belirtti.

11 Mart 2020'de Hindistan Bakanı Sekreteri Raciv Gauba, tüm eyaletlerin 1897 Salgın Hastalıklar Yasası'nın 2. Bölümü'nün hükümlerine başvurmaları gerektiğini duyurdu.

Mart'tan yaklaşık bir ay sonra, ülke genelinde birçok eyalet okulları, üniversiteleri, spor salonu, market ve sinema gibi halka açık yerler kapatıldı.

5 Mart'ta Delhi Hükûmeti, Delhi'deki tüm ilkokulların önlem olarak 31 Mart'a kadar kapatılacağını duyurdu.
7 Mart'ta Cemu ve Keşmir'deki ilköğretim okulları olan iki şüpheli vaka bildirildikten sonra 31 Mart'a kadar kapatıldı.
9 Mart'ta Kerala'nın Pathanamthitta ilsinde eğitim kurumları için üç günlük tatil ilan edildi. Karnataka, Bangalore'deki tüm anaokulu ve okul öncesi okulları için süresiz tatil ilan etti. Şehirde teyit edilmiş bir vaka bildirildikten sonra tatil beşinci sınıfa kadar uzatıldı.
10 Mart'ta Kerala, 11 Mart'tan itibaren tüm üniversitelerin kapatıldığını duyurdu.
12 Mart'ta Yeni Delhi, tüm okulları, kolejleri ve sinema salonlarını kapattı ve tüm halka açık alanların dezenfekte edileceğini duyurdu. Karnataka tüm eğitim kurumlarını ve halka açık yerleri bir haftalığına kapattı ve halka açık etkinlikleri, Odisha eğitim 6kurumlarını ve sinema salonlarını kapattı ve zorunlu olmayan toplantıları yasakladı.
13 Mart'ta Pencap, Çatisgarh ve Manipur Hükûmetleri 31 Mart'a kadar eğitim kurumlarını kapattı.
14 Mart'ta Himachal Pradesh 31 Mart'a kadar eğitim kurumlarını ve tiyatroları kapattı. Batı Bengal 31 Mart'a kadar tüm eğitim kurumlarını kapattı. Maharashtra Hükûmeti 31 Mart 2020 tarihine kadar kentsel alanlardaki tüm kamu tesislerini kapattı. Racastan Hükûmeti 30 Mart'a kadar tüm eğitim kurumlarını, spor salonlarını ve sinema salonlarını kapattı, ancak okul ve üniversite sınavları devam edecekti.
15 Mart'ta Pramod Sawant, tüm eğitim kurumlarının 31 Mart'a kadar kapalı kalacağını, ancak sınavların yapılmasını planladığını açıkladı.
17 Mart'ta Uttar Pradesh'teki okullar ve üniversiteler 2 Nisan'a kadar kapatıldı ve devam eden sınavlar ertelendi. Racastan Hükûmeti, 31 Mart'a kadar halka açık yerlerde 50'den fazla kişinin toplanmasını yasakladı. Tamil Nadu'daki önemli turistik yerler kapatıldı. Nilgiris ilsindeki yetkililer Ooty gibi turistik yerlerin kapatılmasını emretti ve otel ve tatil köylerinde kalan turistlere şehri terk etmeleri için 24 saat verildi. Maharaştra'daki devlet daireleri yedi gün boyunca kapatıldı. Çandigarh yönetimi 31 Mart'a kadar kamu tesislerinin kapatılmasını emretti.
18 Mart'ta Cemu ve Kaşmir, bütün turistlerin girişini yasakladı. Andhra Pradeş Hükûmeti, bütün eğitim kuruluşlarının 31 Mart'a kadar kapatılacağını duyurdu.
23 Mart'ta Maharaştra başbakanı diğer illere bütün sınırların kapatılacağını ve eyalet genelinde sokağa çıkma yasağının uygulanacağını duyurdu.

22 Mart'ta Hindistan Hükûmeti, 22 eyaletteki 82 ilye girişlerin kapatılacağı açıkladı. 2

Hindistan'da çeşitli dinî inanç ve uygulamalar ile bulunur. Hindistan'da laiklik, bütün dinlerin devlet tarafından eşit bir şekilde muamele görmesi demektir. Hindistan, 1976'da anayasa değişikliği ile laik devlet olmuştur. Hint altkıtası, Hristiyanlık ve İslam haricindeki dünyanın dört büyük dininin doğduğu yerdir, bunlar; Hinduizm, Budizm, Jainizm ve Sihizm. Hindistan tarihi boyunca din, ülkenin kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Dinsel çeşitlilik ve dini hoşgörü, hem yasayla hem de gelenekle ülkede kurulmuştur; Hindistan anayasası, din özgürlüğünün temel bir hak olduğunu ilan etmiştir.

Bir dinî gelenekler dermesi olan Hinduizmin temelini belirleyen inanışları tanımlamak pek kolay değildir. Zira Hindistan nüfusunun büyük çoğunluğunun sahip olduğu bu inancı şekillendiren öğretiler; tek bir felsefeden ibaret değildir. Hinduizm belki de bu şekilde hem teorik alanda hem de uygulamada farklılıklar içerdiğinden dolayı "dinler mozaiği" diye anılabilecek tek dinî gelenektir. Bu dinin bir kurucusu ya da kutsal kitabı yoktur. Rig Veda, Upanişadlar ve Bhagavad Gita; Hinduların kutsal metinleri olarak gösterilebilir. Çoğu dinlerin aksine Hinduizm, tek bir tanrıya tapınmayı öngörmez. Bir Hindu; Şiva, Vişnu, Rama, Krişna veya diğer tanrı ve tanrıçalara tapabilir ya da her ferdin içinde yer alan "Yüce Ruh"a veya "Yıkılmaz Ruh"a inanabilir ve hâlâ Hindu olarak anılabilir. Terazinin bir yanında nihaî hakikat yolunda bir arayış; diğer tarafında ise ruhlara, ağaçlara ve hayvanlara tapan mezhepler vardır. Hinduizm'de sadece tanrı ve tanrıçalarla ilgili değil; güneş, ay, gezegenler, nehirler, okyanuslar, ağaçlar ve hayvanlarla da ilgili festivaller (şenlik) ve törenler vardır. En popüler olanları Deepavali, Holi, Dussehra, Ganesh Chaturthi, Pongal, Janamasthmi ve Şiva Ratri festivalleridir. Hinduizmi ilginç kılan ve Hint geleneğini zenginleştirip renklendiren; bu sayısız şenlik etkinlikleridir. Hint Mitolojisi ve Yaşayan Tanrılar Mahabharata ve Ramayana gibi destansı kahramanların ölümsüz olduğuna ve insanlar gibi hayatta olduklarına inanılır. Hinduizm tanrıları; hem insanüstü hem de insan gibidir ve onlara karşı ayrı bir sıcaklık ve aşinalık duygusu vardır. Ramayana kahramanı Rama; onur ve cesaret gibi nitelikleri temsil eder ve bir erkeklik modeli olarak görülür. Karısı Sita tipik bir Hint kadınıdır ve kocasıyla beraber sürgündeyken Lanka Kralı Ravana tarafından kaçırılmıştır. Sita'nın Rama, kardeşi Lakşmana ve sadık maymunu Hanuman tarafından kurtarılışı, bu son derece ilginç hikâyenin etrafında örülmüştür. Bu destandan çeşitli hikâyeler, nesilden nesile anlatılagelmiştir. Dinî panayırlar, festivaller ve âyinler; bu efsaneleri canlı tutmuştur ve her etkinlik, eski hikâyelerin yeniden anlatılması için bir fırsat olmaktadır. Mahabharata'daki heyecan verici metinler; yakın akraba olan Pandavalar ve Kauravalar arasındaki hanedan kavgasının hikâyesini anlatır. Efendi Krişna, bu büyük destanda çok önemli bir rol oynar. Kendisi; Pandavalardan Arjuna'nın arkadaşı, rehberi ve filozofudur. Arjuna ise savaş alanlarında akrabalarını öldürmekte tereddüt gösterdiğinde ona bu tereddüdü aşmasında yardımcı olur. Krişna'nın hikmetli felsefesi ve öğretileri, Bhagavad Gita'da yazılmıştır. Krişna; çocukken tereyağı çalan, gençken de flüt çalıp yaramazlık yapan bir tanrı olarak bilinse de yetişkin yıllarında daha ciddî tarafının ön plana çıktığı hikmetli bir filozof olarak tasvir edilmiştir. Hindistan'ın tamamında, Hinduların taptığı birçok tanrı ve tanrıça vardır. Bunların arasında Hinduizm için en önemli olanı; sırasıyla yaratıcı, koruyucu ve yok edici olarak bilinen Brahma, Vişnu ve Şiva üçlemesidir. Brahma'nın pusuladaki dört yöne tekabül eden dört başı vardır. Hayatı ve tüm evreni yarattığına inanılır. Vişnu; doğum ve yeniden doğum devr-i dâimini yöneten koruyucudur. Ayrıca dünyayı kötü güçlerden korumak için çok defa dünyaya geldiğine dair bir inanış vardır. Rama ve Krişna'nın, Vişnu'nun tecessüm etmiş (cismaniyet kazanmış, bir bedene girmiş) hâli olduğu düşünülür. Genellikle boynuna sarılı bir kobra yılanı ile görülen Şiva; tüm kötülükleri yok eder ve birçok tecessümü vardır. Görülemeyen tanrılar, tanrısal güçleri simgeleyen birçok imge ve putlarla temsil edilir. Birçok put, tanımsız güzelliğe ve ihtişama sahip süslü tapınaklarda korunur. Hint tanrıları; tapınaklarda, karla kaplı tepelerde, nehirlerde, okyanuslarda ve Hintlerin zihinlerinde ve kalplerinde canlıdır.

İslam Hindistan'da 8. yüzyılın başlarında Arap tüccarlar aracılığıyla girdi, fakat gerçek etkinliğini 12. yüzyılda kazandı. Hindistan'ın Müslümanlaşması büyük çoğunlukla Türklerle olmuştur. İlk olarak Gaznelilerle başlayan Türk-İslam Devletleri zinciri Tuğluklular, Lodiler, Delhi Türk Sultanlığı ve son olarak Babür İmparatorluğu'yla 1858 senesinde sona ermiştir. İngilizlerin Babür devletini ortadan kaldırmasıyla Hindistan'daki 9 asırlık Türk-İslam hükümdarlığı da sona ermiştir. Türk sultanları içinde Gazneli Mahmut, Babür Şah, Ekber Şah en meşhur olanlarıdır. 17. asırda Hindistan'da yaşamış olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed el- Farukî El Serhendi İslam'ın yayılmasında ve doğru bir şekilde yaşanmasında fazlasıyla etkili olmuştur. Yine bu dönemden önce de Türkistanlı alimlerin ve talebelerinin İslam'ın yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Bunlardan en çok akla gelenleri Hoca Ahmed Yesevi, Muhammed Bahaüddin Nakş-ı Bend ve Abdülkadir Geylani'dir. Hinduizmin dalları olarak ortaya çıkan Budizm, Jainizm ve Sihizm'in aksine İslam'ın anlayışları, gelenekleri ve dini pratiği bu inanca mahsustur ve evrensel kardeşliği ve her şeye gücü yeten Allah'a teslimiyeti öngörür. 12. yüzyılda Müslüman akınları ve 16. ve 17. yüzyıllardaki Babürlü Türk idaresi Hindistan'da İslamiyet'in yayılışında etkili olmuştur. İslam'ın evrensel sevgi ve barışa yönelik mesajı daha sonraları tasavvuf ehlinin yardımlarıyla da yayılmıştır. Kabir ve Nanak gibi tasavvuf ehillerinin yaymış olduğu kardeşlik ruhu Hindistan'daki katı kast sisteminin çözülmesinde yardımcı olmuştur. İki inancın karşılıklı iletişimi hayatın ve kültürün her alanında Hindu ve İslami unsurların bir sentez oluşturmasını sağlamıştır. Günümüzde de 138 milyonla dünyanın 3. büyük Müslüman topluluğu Hindistan'da yaşamaktadır.

Sihizm olarak geçen Sıkh Dini; Hindistan'da takriben 1500'lü yıllarda doğmuştur. Günümüz Hint Yarımadası'nda diğer dinlere nazaran daha aktif ve uzlaşmaz tutumu ile gündemde kalmaya çalışan Sıkh Dini, Hint Felsefesi'nden kaynaklanan Maya ve Nirvana tasavvurlarını benimsemiş olmakla tanınmıştır. Sihizm, günümüzde Hindistan'ın dinî ve siyasi hayatında önemli yerini korumaktadır.

Hristiyanlığın Hindistan'a Güney Hindistan'da bir müddet kalan ve büyük ihtimalle de orada ölen havarilerden Thomas ile geldiğine inanılır. Fakat ülkeye gelen ilk misyonerin Bartholomeo olduğunu düşünenler de vardır. Tarihi bilgilere göre Hindistan'daki misyoner etkinlikler 1544 yılında Francis Xavier'in gelişiyle başladı. Onu başta Portekiz'den, daha sonra da Danimarka, Hollanda, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerden gelen misyonerler izledi. 18. ve 19. yüzyıllarda hem Katolik hem de Protestan misyonerler Hristiyan öğretilerini yaydılar. Bugünkü Hindistan toplumu üzerindeki modern etkilerde Hristiyanlığın payı da vardır. Hristiyan misyonerler tüm ülkede okullar ve kolejler açarak inanç ve iyi niyet mesajları yaydılar. Hristiyanlık ve öğretileri Mahatma Gandi de dahil olmak üzere birçok aydını ve düşünürü etkilemiştir. Bugün Hindistan'da 30 milyon kadar değişik mezheplerden Hristiyan vardır.

Budizm, Hinduizmin bir kolu olarak ortaya çıkmış fakat zamanla tüm Asya'da yaygın hale gelmiştir. Bu inancın kurucusu Gautama Buddha'nın kişiliği ve öğretileri Japonya, Çin ve Asya'daki milyonlarca insanın tarafından inanılmaktadır. Budizm ile Hinduizmin temel öğretileri arasında güçlü bir benzerlik vardır. Budizm devamsızlık ilkesi veya kanunu üzerine kurulmuştur. Buna göre, bazı şeyler diğerlerinden daha uzun sürse de, her şey değişime tabidir. Budizmin diğer temel ilkesi hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmediğini ileri süren sebep kanunudur. Tüm olayların meydan gelişlerindeki etken doğa güçlerinin yanında karmadır. Yok edilemez ruh ve yeniden doğum devr-i daimi kavramları bu iki temel felsefeden kaynaklanmaktadır. Buda, aşırı rahat düşkünlüğü ve her şeyden uzak durma iki uç nokta arasında dengeli ve ahenkli bir hayat tarzı olarak Orta Yol'u savunmuştur. Budizm dört Asil Gerçeğe dayanır: 1. Istırap evrenseldir, 2. Istırabın sebebi hırs ve aşırı arzudur, 3. Istırabın üstesinden gelinebilir ve önlenebilir, 4. Arzulardan sıyrılmak ıstırapları yok edebilir. Istırabı önlemek için kişi aşırı arzularına galip gelmelidir ki bu nirvanaya ulaşmayı ve aydınlanmanın tamamlanmasını sağlar.

Hindistan'da giyim, her bölgenin etnik kökenleri, coğrafyası, iklimi ve kültürel gelenekleriyle birlikte farklılık gösterir.
Tarihsel olarak, giyim, kaupina, langota, achkan, lungi, sari gibi basit giysilerden ritüellere ve dans gösterilerine kadar evrim geçirmiştir. Şehir bölgelerinde, batı tarzı kıyafetler yaygındır ve tüm sosyal seviyelerdeki insanlar tarafından giyilir. Hindistan, dokumalar, lifler, renkler ve kıyafet malzemeleri açısından büyük bir çeşitlilik sunar. Bazen, giyimde din ve ritüelle ilgili olarak renk kodları takip edilir. Hindistan'da giyim, Hint nakışları, baskılar, el işleri, süslemeler ve giysilerin giyim tarzları gibi geniş bir çeşitlilik içerir. Hindistan'da Hint geleneksel giyimi ile batı tarzının geniş bir karışımı görülebilir.
Hindistan'ın kayıtlı giyim tarihi, pamuğun eğirildiği, dokunduğu ve boyandığı İndus Vadisi Uygarlığı'nda MÖ beşinci bin yıla kadar uzanmaktadır. Bölgede yapılan kazılarda kemik iğler ve ahşap iğler ortaya çıkarılmıştır. Antik Hindistan'da pamuk endüstrisi oldukça gelişmişti ve birçok yöntem günümüze kadar ulaşmıştır. Antik Yunan tarihçisi Herodot Hint pamuğunu “güzellik ve iyilik bakımından koyunlarınkini aşan bir yün” olarak tanımlamıştır.Hint pamuklu giysileri alt kıtanın kuru ve sıcak yazlarına iyi uyum sağlamıştır. MÖ 400'lerde yazılmış olan büyük destan Mahabharata, Tanrı Krishna'nın Draupadi'nin soyunmasını ona bitmek bilmeyen bir cheera bahşederek engellediğini anlatır. Antik Hint giysileri hakkındaki mevcut bilgilerin çoğu Ellora gibi mağara anıtlarındaki kaya heykelleri ve resimlerden gelmektedir. Bu resimlerde dansçılar ve tanrıçalar modern sarinin öncülü olan dhoti şal giymiş gibi görünmektedir. Üst kastlar ince muslin giyiyor ve altın süsler takıyorlardı. İndus uygarlığı ipek üretim sürecini de biliyordu. Boncuklardaki Harappa ipek lifleri üzerinde yapılan bir analiz, ipeğin M.S. erken yüzyıllara kadar yalnızca Çin'de bilindiği iddia edilen sarma işlemiyle yapıldığını göstermiştir. Kimkhwab, ipek ve altın ya da gümüş iplikten dokunan bir Hint brokarıdır. Farsçadan türetilen kimkhwāb kelimesi “küçük bir rüya” anlamına gelir, Hindistan'da eski çağlardan beri bilinen Kimkhwāb, Vedik edebiyatında (MÖ 1500 civarı) hiraṇya veya altın kumaş olarak adlandırılmıştır. Gupta döneminde (MS 4-6. yüzyıl) puṣpapaṭa a ya da çiçekli dokuma kumaş olarak biliniyordu. Babür döneminde (1556-1707), kimkhwāb zenginler arasında son derece popülerken, brokar dokumacılığının büyük merkezleri Benares (Vārānasi), Ahmādābād, Surat ve Aurangābād idi. Benares şu anda kimkhwāb üretiminin en önemli merkezidir. İskender MÖ 327'de Gandhara'yı işgal ettiğinde, Hindistan'dan gelen blok baskılı tekstiller yaygınlaştı.

Hindistan'da İslam, ülke nüfusunun %14,2'sine tekabül eden yaklaşık 172 milyon insan ile Hindistan'ın en büyük ikinci dinidir (2011 sayımı). İslam, ilk olarak Arap tüccarlar tarafından 7. yüzyılın başlarında Hindistan'ın batı kıyısında yer alan Malabar ve Konkan-Gucarat'a gelmiştir. Kerala'daki Çeraman Cuma Mescidi'nin, Mâlik bin Dînar tarafından 629 yılında inşa edilen Hindistan'daki ilk cami olduğu düşünülmektedir.
MS 7. yüzyılda Bahreyn valisi tarafından Bharuch'a yapılan bir keşif sonrasında, Güney Arabistan ve Basra Körfezi'nden gelen göçmen Arap ve İranlı ticaret toplulukları Gucerât'ın sahil kesimine yerleşmeye başlamıştır. Şiilik'in İsmaililik kolu, 11. yüzyılın ikinci yarısında Fâtımî halifesi Müstansır tarafından gönderilen görevliler tarafından yayılmaya başladı. Hindistan da en yaygın mezhep Sünniliktir. En yaygın fıkhi mezhep olarak ise Hanefi mezhebi yaygındır. İslam, 12. yüzyılda Kuzey Hindistan'a Türk seferleriyle yayılmaya başladı ve o zamandan beri Hindistan'ın dini ve kültürel mirasının bir parçası haline gelmiştir. 16. yüzyılda Babür İmparatoru Ekber Şah, yeni başkenti Fetihpûr Sikri'nin bir parçası olarak Cuma Mescidi'ni hizmete açmıştır.
Yüzyıllar boyunca Hindistan'da Hindu ve Müslüman kültürlerin önemli bir entegrasyonu gerçekleşti ve Müslümanlar, Hindistan'ın ekonomi, politika ve kültüründe önemli bir rol oynadı.

2015 itibarıyla Müslümanlar, Hindistan'ın sadece Cemmu ve Keşmir eyaletinde ve birlik topraklarından Lakshadweep'te nüfusun çoğunluğunu oluşturuyor. Azınlık olarak yoğunlaşmış 110 ilçede nüfusun en az beşte biri Müslüman.
Hindistan eyaletlerinin Müslüman nüfusları: 2011 nüfus sayımı

Hindistan'ın bölünmesi, 1947 yılında Britanya Hindistanı'nın Hindistan ve Pakistan olmak üzere iki ayrı bağımsız dominyona bölünmesidir. Bölünme din temelinde gerçekleşmiş olup Hindistan Hindu çoğunluklu ve Pakistan Müslüman çoğunluklu ülkeler olarak kuruldu. Aynı zamanda milyonlarca insan, yeni kurulan iki devlet arasındaki Radcliffe Hattı'nı geçerek bu devletlere göç etti. Bu ayrılık, 10 ila 20 milyondan fazla insanın yerinden olmasına neden oldu ve ölülerin sayısı'da 100 bin kişiden 1 milyona kişiye kadar uzanıyor.

1947 Partition Archive
Partition of Bengal13 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Encyclopædia Britannica
India Memory Project - 1947 India Pakistan Partition14 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Road to Partition 1939-1947 - The National Archives22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (yaygın olarak IMEC kısaltmasıyla anılır; bazen IMEEC olarak da adlandırılır), Asya, Basra Körfezi ve Avrupa arasında bağlantıyı ve ekonomik bütünleşmeyi teşvik ederek ekonomik kalkınmayı güçlendirmeyi amaçlayan, planlama aşamasındaki bir ekonomik koridordur. Koridor, Hindistan'dan Avrupa'ya; Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, İsrail ve Yunanistan üzerinden uzanan önerilen bir güzergah olarak tasarlanmaktadır.
Bu güzergah, günümüzde “antik Altın Yol” olarak tanımlanan tarihsel ticaret hattına dayandırılmaktadır.

Mutabakat Zaptı (MoU), 9 Eylül 2023 tarihinde 2023 G20 Yeni Delhi Zirvesi sırasında; Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fransa, Almanya, İtalya ve Avrupa Birliği hükûmetleri tarafından imzalanmıştır.

Proje, demiryolu ve deniz taşımacılığı ağları aracılığıyla Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım ve iletişim bağlantılarını güçlendirmek amacıyla başlatılmış olup, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne bir karşı denge olarak görülmektedir. Mutabakat zaptı belgesi, yalnızca bir koridorun olası coğrafi güzergahını ortaya koymakta olup, halihazırda Süveyş Kanalı üzerinden geçen mevcut ticaret rotasıyla rekabet edecektir.
Proje, devam eden Gazze Savaşı nedeniyle gecikmeye uğramıştır. Güzergah halen Husilerin uyguladığı ablukayı baypas etmek amacıyla kullanılmakta ve Süveyş Kanalı'nı devre dışı bırakarak Hindistan-Avrupa-ABD tedarik zincirini geleceğe karşı dayanıklı hale getirmenin bir yolu olarak yaygın biçimde değerlendirilmektedir. Haziran 2024'te, IMEC'in ilerlemesini takip etmeyi amaçlayan Hint-Akdeniz Girişimi (Indo-Mediterranean Initiative – IMI) başlatılmıştır.
IMEC, Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin Başkan Donald Trump'ın göreve başlamasının ardından Beyaz Saray'a gerçekleştirdiği ilk ziyaret sırasında yeniden ivme kazanmış ve projeye yönelik ilgi artmıştır. ABD Başkanı bu kapsamda, “Tarihin en büyük ticaret rotalarından birini inşa etmeye yardımcı olmak için birlikte çalışmayı kabul ettik. Bu rota Hindistan'dan İsrail'e, oradan İtalya'ya ve devamında ABD'ye uzanacak; ortaklarımızı, yolları, demiryollarını ve deniz altı kablolarını birbirine bağlayacak.” ifadelerini kullanmıştır.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in 27–28 Şubat 2025 tarihlerinde Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında, her iki lider de IMEC'in önemine vurgu yapmıştır. Ortak bildiride yer alan ifadede, “Yeni Delhi'de düzenlenen G20 Liderler Zirvesi sırasında duyurulan Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru'nun (IMEC) hayata geçirilmesi için somut adımlar atılmaktadır…” denilmiştir.
IMEC'in Avrupa'daki terminali konusunda Avrupa ülkeleri arasında rekabet yaşanmaktadır. Fransa (Marsilya), Yunanistan (Pire / Selanik) ve İtalya (Trieste) bu kapsamda aday konumundadır. Trieste'nin IMEC için adaylığını teşvik etmek amacıyla Trieste Zirvesi'nin düzenleneceği açıklanmıştır.

Eylül 2023'te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, projenin Türkiye'yi baypas etmesini eleştirmiş ve buna alternatif olarak “Irak Kalkınma Yolu Projesi”ni gündeme getirmiştir. Söz konusu proje; Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Irak'taki limanlar üzerinden, yapımı devam eden Büyük Fav Limanı da dahil olmak üzere, Basra Körfezi'ni demiryolu ve karayolu hatları aracılığıyla Avrupa'ya bağlamayı öngörmektedir.
IMEC, projeye katılan ülkeler tarafından genel olarak olumlu karşılanmakta; ekonomik kalkınmayı teşvik etmesi, ülkeler arası karşılıklı bağımlılığı artırması ve Avrupa Birliği ile Çin arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin kısmen yeniden dengelenmesine katkı sağlaması beklenmektedir. Örneğin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, IMEC'i Çin'e yönelik bir meydan okuma olarak değil, ekonomilerini çeşitlendirme ve bölgeler arası bağlantı merkezleri olarak konumlarını güçlendirme fırsatı olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, söz konusu ülkelerin daha geniş ekonomik vizyonları ve Asya ile Avrupa genelinde jeopolitik etkilerini azami düzeye çıkarma hedefleriyle uyumludur.
Eylül 2024'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 79. oturumunda yaptığı konuşmada koridoru Orta Doğu için bir “nimet” olarak nitelendirmiş; İran'ı ve müttefiklerini ise bir “lanet” olarak tanımlamıştır.

Doğu Akdeniz Gaz Forumu

Hindistan bayrağı, Hindistan devletinin resmi bayrağı. Hindistan'ın bağımsızlığını kazandığı 1947 yılında kabul edildi.
Halk arasında üç renkli olarak adlandırılan Hindistan'ın ulusal bayrağı yatay, dikdörtgen şeklinde, üç renkli bir bayraktır. Renkleri Hindistan safranı, beyaz ve Hindistan yeşilidir. Merkezinde lacivert renkte 24 kollu bir tekerlek olan Ashoka Çakra bulunur.
Yasaya göre bayrak, Mahatma Gandhi tarafından popüler hale getirilen, elle dokunmuş özel bir kumaş veya ipek türü olan khadi'den yapılmalıdır. Bayrağın üretim süreci ve özellikleri, Hindistan Standartları Bürosu tarafından belirlenir. Bayrağı üretme hakkı, onu bölgesel gruplara tahsis eden Khadi Kalkınma ve Köy Endüstrileri Komisyonu'na aittir. 2009 itibarıyla, Karnataka Khadi Gramodyoga Samyukta Sangha bayrağın tek üreticisi olmuştur.

Hindistan Bayrak koduna göre bayrağın genişlik:yükseklik en boy oranı 3:2'dir. Bayrağın üç yatay şeridi de (safran, beyaz ve yeşil) eşit boyuttadır. Ashoka Çakra eşit aralıklarla yerleştirilmiş yirmi dört kola sahiptir.
Ashoka Çakranın boyutu bayrak kodunda belirtilmemiştir, ancak "IS1: Üretim standartları için Hint Bayrağı"nın 4.3.1 bölümünde, bayrağın ve çakranın belirli boyutlarını açıklayan bir tablo vardır.

Gandhi ilk olarak 1921'de Hindistan Ulusal Kongresi'ne bir bayrak önerdi. Bayrak Pingali Venkayya tarafından tasarlandı. Merkezde, Hindular için kırmızı bir şerit ve Müslümanlar için yeşil bir şerit arasında, Gandhi'nin kendi kıyafetlerini üreterek Hintleri kendine güvenen hale getirme hedefini simgeleyen geleneksel bir çıkrık vardı. Tasarım daha sonra kırmızıyı safranla değiştirecek ve diğer dini topluluklar için merkezde beyaz bir şerit içerecek (ayrıca topluluklar arasındaki barışı simgelemek için) ve çıkrık için bir arka plan sağlayacak şekilde değiştirildi. Bununla birlikte, renk şemasıyla mezhepsel ilişkilerden kaçınmak için, üç gruba daha sonra yeni anlamlar verildi: sırasıyla cesaret ve fedakarlık, barış ve gerçek, inanç ve şövalyelik.
Hindistan'ın 15 Ağustos 1947'de bağımsızlığını kazanmasından birkaç gün önce, özel olarak oluşturulmuş Kurucu Meclis, Hindistan bayrağının tüm partiler ve topluluklar tarafından kabul edilebilir olması gerektiğine karar verdi. Swaraj bayrağının değiştirilmiş bir versiyonu seçildi. Üç renk safran, beyaz ve yeşil olarak kaldı. Ancak, charkha'nın yerini ebedi hukuk çarkını temsil eden Ashoka Çakra aldı. Daha sonra Hindistan'ın ilk Başkan Yardımcısı ve ikinci Cumhurbaşkanı olan filozof Sarvepalli Radhakrishnan, benimsenen bayrağı netleştirdi ve önemini şu şekilde açıkladı:
Bhagwa veya Safran, feragati veya önyargısızlığı ifade eder. Liderlerimiz maddi kazançlara kayıtsız kalmalı ve kendilerini işlerine adamalıdır. Merkezdeki beyaz ışıktır. Davranışlarımıza rehberlik edecek hakikatin yoludur. Yeşil, toprakla olan ilişkimizi, diğer tüm yaşamın bağlı olduğu buradaki bitki yaşamıyla ilişkimizi gösterir. Beyazın merkezindeki "Ashoka Çakra", dharma yasasının çarkıdır. Gerçek veya satya, bu bayrak altında çalışanların denetleyici ilkesi olmalıdır. Yine, tekerlek hareketi ifade eder. Durgunlukta ölüm vardır. Hareket halinde yaşam vardır. Hindistan artık değişime direnmemeli, hareket etmeli ve ilerlemelidir. Çark barışçıl bir değişimin dinamizmini temsil eder.

Günümüz Hindistan topraklarında tarih boyunca pek çok devlet kurulmuş ve topraklar pek çok ülke tarafından işgal edilmiştir. Burada bulunan bayrakların bunların listesidir.

Hindistan arması

https://www.fotw.info/flags/in.html 18 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

"National Flag". National Portal of India. Government of India. 26 Ocak 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Şubat 2010. 
"History of Indian Tricolor". National Portal of India. Government of India. 9 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ağustos 2010. 
"Flag Code of India" (PDF). Ministry of Home Affairs (India). 21 Ocak 2013 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Şubat 2010.

Hindistan ekonomisi, nominal olarak dünyanın yedinci büyük ve satınalma gücü paritesi bakımından üçüncü büyük ekonomisidir. Ülkenin ekonomisi 20 yıldır ortalama %7 oranında büyümekte olup yeni sanayileşen ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Hindistan ekonomisi 2014 yılının son çeyreğinde Çin'i geçerek dünyanın en hızlı büyüyen büyük ekonomisi haline geldi.
Hindistan ekonomisinin ileriye dönük uzun vadeli büyüme, genç nüfus, düşük bağımlılık oranı, sağlıklı tasarruflar ve yatırım oranları ve küresel ekonomiye bütünleşmesinin artması nedeniyle olumludur. Hint ekonomisi, önümüzdeki on yılda dünyanın üçüncü büyük ekonomisi ve yüzyılın ortasındaki en büyük iki ekonomiden biri olma olasılığına sahiptir. IMF'ye göre kısa vadeli büyüme görünümünde de iyi olan Hindistan ekonomisi, küresel planda da "parlak nokta" olarak nitelendirilmektedir. Hindistan, 2015-2016 döneminde Dünya Bankası büyüme görünümünde %7.6 büyümüştür. Büyümenin 2016-2017 mali yılında hafifçe %7,1'e gerilemesi bekleniyor.
Hindistan hizmet işkolu, 2012-2013 yılları arasında GSYİH'nın %57'sine katkıda bulunmuş, 2001'den bu yana yıllık %9'un üzerinde büyüme oranı ile dünyanın en hızlı büyüyen hizmet işkollarından birine sahiptir. Hindistan, 2013-2014 yılları arasında 167,0 milyar dolarlık hizmet ihracatı ile BT hizmetleri, İSD hizmetleri ve yazılım ana dış satımcısı haline gelmiştir. Aynı zamanda bu ekonominin en hızlı büyüyen kısmıdır. BT endüstrisi Hindistan'daki en büyük özel kesim işvereni olmaya devam etmektedir. Hindistan, 2014-2015 yılları arasında 3.100'den fazla yeni başlangıç alanıyla (start-up hub) dünyadaki üçüncü büyük girişim merkezi haline gelmiştir. Hindistan ekonomisinde en büyük işveren olan tarım işkolunun, ancak GSYİH içindeki payı azalmaktadır (2013-2014 yılları arasında %17). Dünya çapında tarımsal üretimde Hindistan ikincidir. Sanayi işkolu, ekonomiye katkıda (2013-2014 yılları arasında GSYİH'nın %26'sı) sabit bir pay almıştır. Hindistan otomotiv sanayisi 2013-14 yılları arasında yıllık 21.48 milyon araç üreterek (çoğunlukla iki ve üç tekerli) dünyanın en büyük otomotiv sanayilerinden birisi olmuştur. Hindistan, 2015 yılında dünyanın en hızlı büyüyen E-Ticaret pazarlarından biriydi ve perakende pazarda 600 milyar dolar değer üretiyordu.
Hindistan'ın en büyük iki borsa olan Bombay Menkul Kıymetler Borsası ve Hindistan Ulusal Menkul Kıymetler Borsası, Şubat 2015'ten bu yana sırasıyla 1,71 trilyon ABD doları ve 1,68 trilyon ABD doları piyasa değeri elde etmiş ve bunlar Dünya Borsalar Federasyonu'na göre sırasıyla 11. ve 12. büyük borsalardı. Hindistan, 2016'da 111 milyarder ile dünyanın üçüncü büyük milyarder havuzuna ev sahipliği yapmakta ve 100 milyon doları aşan, ultra yüksek net değerli hane halkı sayısına sahip dördüncü en büyük gruba ev sahipliği yapmaktadır.
Hindistan, İngiliz Milletler Topluluğu, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı, BIMS TEC, Bağlantısızlar Hareketi, G20, G8+5, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Birleşmiş Milletler, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi tarafı ve üyesidir.

İngiliz işgali bittikten sonra korumacılık, ithal ikameciliği, Fabian sosyalizmi ve sosyal demokratik ilham politikaları Hindistan'ı bir süre için yönetmişti. Ekonomi daha sonra geniş düzenleme, korumacılık, büyük tekellerin kamu mülkiyeti, yaygın yolsuzluk ve yavaş büyüme ile tanımlanmıştı. 1991'den bu yana, ekonomik serbestleştirme, ülkeyi pazar odaklı bir ekonomiye doğru yöneltti. 2008 yılına gelindiğinde, Hindistan dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yerini almıştı. 2008-2009 döneminde büyüme %7.0'a gerileyerek yavaşlamış ancak 2009-2010 döneminde daha sonra %7.4'e yükselirken, mali açığın aynı dönemde %5.9'dan %6.5'e yükseldiği görülmüştür. Hindistan'ın cari açığı bir önceki çeyrekte %3.2 iken 2. çeyrekte GSYİH'ya oranı %4.1 seviyesine yükselmişti. 2012-13 yılları için işsizlik oranı, Hindistan Hükûmeti Çalışma Bürosuna göre, UPS yöntemi ile ülke genelinde %4.7 idi; ve hesaplamanın %3'ü NSSO yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Hindistan'ın tüketici fiyat enflasyonu 2009-2013 döneminde %8.9 ile %12 arasında değişiyordu.

MÖ 2800 ile MÖ 1800 yılları arasında gelişen kalıcı bir yerleşim yeri olan İndus Vadisi Uygarlığının vatandaşları, tarım, evcil hayvanlar, kullanılan değişmeyen ağırlıklar ve önlemler, aletler ve silahlar üretti ve diğer şehirlerle ticaret yaptı. İyi planlanmış sokaklar, bir kanalizasyon sistemi ve su temininin kanıtı ile dünyanın ilk kentsel sağlık önlemleri sistemi ve bir çeşit belediye yönetiminin varlığını içeren kentsel planlama hakkındaki bilgileri ortaya çıkarmaktadır.

Deniz ticareti, Güney Hindistan ile Güneydoğu ve Batı Asya arasında erken dönemlerden MS 14. yüzyıla dek kapsamlı bir şekilde gerçekleştirildi. Hem Malabar hem de Coromandel Kıyısı, MÖ 1. yüzyılın başlarından itibaren, Akdeniz bölgesi ve Güneydoğu Asya arasındaki ithalat ve ihracat ile geçiş noktaları için kullanılan önemli ticaret merkezleri idi. Zamanla, tüccarlar devlet himayesi sağlayan dernekler haline gelmişlerdi. Raychaudhuri ve Habib, yurt dışı ticarete verilecek bu himaye, başlangıçta Malabar'da ve daha sonra Coromandel kıyısında yerel Farsi, Yahudi, Süryani Hristiyan ve Müslüman cemaatleri tarafından ele geçirildiğinde on üçüncü yüzyılda sona erdiğini iddia etmektedir.

Diğer akademisyenler, Hindistan'dan Batı Asya'ya ve Doğu Avrupa'ya ticaretin 14. ve 18. yüzyıllar arasında etkin olduğunu öne sürmektedirler. Bu dönemde, Hint tüccarlar, büyük Bakü, Azerbaycan'ın banliyösü Surahani'ye yerleşmişlerdi. Bu tüccarlar şimdi Azerbaycan hükûmeti tarafından korunan bir Hindu tapınağı inşa ettiler. 1600'lü yılların sonlarında Azerbaycan'da yaşayan Fransız Cizvit Villotte, bu Hint tapınağının Hindular tarafından sayıldığını yazmış; tapınağın MS 1500-1745 yılları arasında Sanskritçe sayısız oyması vardır. Bakü'de ikamet eden tüccarlar tarafından inşa edilen Ateşgah tapınağı, ticaretin 17. yüzyılda Hintler için aktif ve müreffeh olduğuna işaret etmektedir.
Daha kuzeyde, Saurashtra ve Bengal kıyıları deniz ticaretinde önemli rol oynamıştır ve Gangetik ovalar ve İndus vadisinde birçok nehir yatılı ticaretin çeşitli merkezlerine ev sahipliği yapmıştır. Karayolu ticaretinin çoğu, Pencap bölgesini Afganistan'a bağlayan Hayber Geçidi bağlantılı olarak daha sonra Ortadoğu ve Orta Asya'ya gerçekleştirildi. Birçok krallık ve yönetici para öderken takas yaygındı. Köyler tarım ürünlerinin bir kısmını hükümdarlara gelir olarak verirken, zanaatkârlar hasat zamanında ürünlerinin bir kısmını hizmetlerinden almışlardır.

Sean Harkin, Çin ve Hindistan'ın 17. yüzyılda dünya GSMH'sının yüzde 60 ila 70'ini oluşturduğunu tahmin etmektedir.
Babür ekonomisi, para birimi, toprak geliri ve ticaretin ayrıntılı bir sistemi üzerinde işledi. Altın, gümüş ve bakır paralar, serbest sikke temelinde işlev görerek kraliyet darphanesi tarafından kullanıma sürüldü. Babür yönetimi altında merkezi bir yönetimden kaynaklanan siyasi istikrar ve tekdüze gelir politikası, iyi gelişmiş bir iç ticaret ağı ile birleşince, Hindistan, İngilizlerin gelişinden önce, ilkel teknolojiye bağımlı geçimlik tarıma hakim bir geleneksel tarım ekonomisine sahip olmakla birlikte, büyük ölçüde ekonomik olarak birleşmişti. Babür'ün düşüşünden sonra, güney ve kuzey Hindistan'ın batı ve merkezi bölümleri Maratha İmparatorluğu tarafından bütünleştirildi ve yönetildi. Panipat'ın Üçüncü Muharebesinde kaybedildikten sonra, Maratha İmparatorluğu birçok konfedere devlete ayrılmış ve ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ve silahlı çatışma, ülkenin çeşitli yerlerinde ekonomik yaşama ciddi bir şekilde zarar vemişti, ancak bu, bir dereceye kadar yeni il krallıklarındaki yerel refah tarafından telafi edilmiştir. 18. yüzyılın sonuna doğru, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Hint siyaset sahnesine girdi ve diğer Avrupa güçleri üzerindeki üstünlüğünü pekiştirdi. Bu, Hindistan'ın ticaretinde belirleyici bir değişime işaret etti ve ekonominin geri kalanı üzerinde daha az güçlü bir etki yaratmıştı.

Hiç şüphe yok ki, İngiliz İmparatorluğu'na karşı şikâyetlerimizin sağlam bir temeli vardı. Cambridge tarihçisi Angus Maddison'un dikkat çekici istatistiksel çalışmasının gösterdiği gibi, 1700'de Hindistan'ın dünya geliri içindeki payı %22,6'dan inişe geçti, o zamanlar %23,3'lük Avrupa'nın payına neredeyse eşitti, 1952'de %3,8'e kadar düştü. Nitekim 20. yüzyılın başında "İngiliz Kraliyetinin en parlak mücevheri", kişi başına düşen gelir bakımından dünyanın en yoksul ülkesi oldu.
19. yüzyılın başlarından itibaren İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin kademeli genişlemesi ve güç birliği, vergilendirme ve tarım politikalarında büyük bir değişiklik getirmiş; ticarete odaklanarak tarımın ticarileştirilmesini teşvik etme eğilimi göstererek, gıda ürünlerinin üretiminde azalma, çiftçilerin yoksullaşması ile sonuçlanmış ve kısa vadede birçok kıtlığa yol açmıştır. İngiliz Raj'ının ekonomi politikaları, talebin ve istihdamın azalması nedeniyle el sanatları ve elleçleme işkollarında ciddi bir düşüşe neden olmuştur. Uluslararası kısıtlamaların 1813 tarihli tüzük ile kaldırılmasının ardından Hint ticareti önemli ölçüde genişlemiş ve uzun vadede yükseliş eğilimi göstermiştir. Sonuç, Hindistan'ın sömürge politikalarından ötürü Hindistan'dan İngiltere'ye yapılan sermaye aktarımının, yerli ekonominin yenileşmesi için herhangi bir yöntemli çabadan ziyade büyük bir gelir kaybına yol açmasıydı.

19. yüzyılda Hindistan'da İngiliz topraklarının genişlemesi, kâğıt üzerinde sömürgeciler arasında mülkiyet haklarını garanti altına alan, serbest ticareti teşvik eden ve şirket içindeki düzenlenen sabit döviz kurları, normal ağırlıkları, tedbirleri ve sermaye piyasaları ile tek bir para birimi yaratan kurumsal bir ortam yaratmıştı. Aynı zamanda demiryolları ve telgraf sistemleri, siyasi girişimlerden kurtulmayı amaçlayan bir kamu hizmeti, ortak bir hukuk ve düşman bir hukuk sistemi kurmuştu. Bu, dünya ekonomisindeki büyük değişikliklerle – sanayileşme sürecinde ve üretim ve tic

Hindistan tarihi, Hindistan ve çevresindeki toprakların Antik Çağ'dan günümüze kadar uzanan zamandaki olayları ve varlıkları içerir. Hindistan Cumhuriyeti, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını 15 Ağustos 1947'de ilân etmiştir. İlk cumhurbaşkanı Rajendra Prasad, ilk başbakanı Jawaharlal Nehru, ilk Hindistan Yüce Mahkemesi Başkanı ise H. J. Kania'dır.
Hint coğrafyası göç ve ticaret yolları üzerinde olması sebebiyle tarih boyunca çok çeşitli milletlerle, farklı dinî, etnik ve kültürel unsurlarla etkileşim içinde olmuştur. Bununla birlikte bu coğrafyada öne çıkan iki ana etnik unsur, güney bölgesine yerleşen koyu tenli Dravidyenler ve kuzeydeki açık tenli Aryanlardır. Aryan ırkı, süreç içerisinde Orta Asya'dan bölgeye gelen unsurlara eklemlenmiş ve böylece farklı etnik yapılar ortaya çıkmıştır.
Bölgedeki ilk yerleşimcilerin 55.000 yıl önce Afrika kıtasından geldikleri tahmin edilmektedir ve Güney Asya coğrafyasında ulaşılan en eski insan izleri 30.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Arkeolojik kazılar MÖ 6500'lerden bu yana bölgede tarım yapıldığını ve hayvanların evcilleştirildiğini ortaya koymaktadır. MÖ 2000'li yıllardan itibaren bugünkü Pakistan ve Batı Hindistan bölgesinde kent hayatının ortaya çıktığı görülmektedir. Bu tarihten itibaren Hindu kutsal metinleri olan Vedalar ortaya çıkmış ve Hint Alt-Kıtası'na göçler başlamıştır.
Bölgede ilk siyasi birlik MÖ 4. yüzyıl sonlarında Magadha Krallığı ve ardından Mauryan İmparatorluğu zamanında kurulmuştur. Bu tarihten itibaren İslami döneme kadar Hint coğrafyasında bölgesel krallıklar hüküm sürmüştür. Bunlardan öne çıkanlar; Palava Krallığı (275-897), Vakataka Krallığı (3-5. yüzyıllar), Gupta Krallığı (320-550), Kadamba Krallığı (345-540), Çalukya Krallığı (543-753), Maitraka Krallığı (493-776), Harsha Krallığı (7. yüzyıl), Rashtrakuta Krallığı (735-982), Pala Krallığı (8-12. yüzyıl) ve Batı Çalukya Krallığı'dır (973-1189). Hint Yarımadası'nın güneyinde hâkimiyet kuran Vijayanagar Krallığı ise 1336-1646 yılları arasında varlığını sürdürmüştür.
Hindistan coğrafyası ilk hicri yüzyıldan itibaren İslamiyet'le etkileşim içinde olmuştur. 710 yılında Sind bölgesinin fethi ile Müslümanların bölgedeki etkinliği başlamış, 10. yüzyıl sonlarında Gazneli Mahmud'un düzenlediği 17 seferle bölgenin hâkimiyeti büyük oranda Türklerin eline geçmiştir. Bu gelişmenin ardından İslamiyet, Kuzey Hindistan'dan başlayarak Hint coğrafyasında hızla yayılmıştır. İngiliz sömürge dönemine kadar Hindistan coğrafyasında yüzyıllar boyunca Müslüman Türk devletlerinin hâkimiyeti söz konusu olurken bunların en önemlileri Gazneliler (963-1186), Delhi Sultanlığı (1206-1526), Dekkan Sultanlığı (1527-1686) ve Babür İmparatorluğu'dur (1526-1858).
Bölgede sömürge hareketleri 16. yüzyıl başlarında Portekiz'le başlamış, Vasco de Gama'nın öncülük ettiği süreçte Portekiz, Batı Hindistan'daki önemli liman şehirlerini hâkimiyeti altına almayı başarmıştır. Malaka Sultanlığı'nı ele geçiren Portekiz'den yaklaşık bir asır sonra, 1608'de bu kez İngilizler bölgeye ayak basmış ve sömürgecilik tarihinin en önemli ayaklarından biri olarak değerlendirilebilecek süreç böyle başlamıştır. 17. yüzyıl boyunca Hindistan'daki nüfuz alanını adım adım genişleten İngiltere, 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde kuzeyde Keşmir'den güneyde Sri Lanka'ya, doğuda Burma'dan batıda Peşaver'e kadar büyük bir sömürge imparatorluğu kurmayı başarmıştır. Prensliklerle yaptığı anlaşmalarla konumunu güçlendiren İngiliz sömürge yönetimi, uyguladığı toprak reformları, tekelci anlayış, zorunlu üretim politikaları ve kapitalist üretim anlayışıyla halkı yoksulluğa sürüklemiştir.
19. yüzyılın sonlarında başlayan bağımsızlık mücadelesi, zamanla Hindu ve Müslüman Hindistanlıları, sömürgeci İngiltere'ye karşı birlikte hareket etmeye yöneltmiştir. Uzun ve zorlu bir sürecin ardından bölge, 15 Ağustos 1947'de Hindistan ve Pakistan adıyla iki ayrı devlet olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Bugünkü Bangladeş'i de içine alacak şekilde Müslümanların çoğunlukta olduğu kesimler Pakistan devletini oluştururken, geri kalan topraklar Hindistan'ı oluşturmuş, Keşmir ise günümüzde hâlâ devam eden bir çözümsüzlüğe itilmiştir. Bugün Keşmir'in büyük bölümü Cammu Keşmir adıyla Hindistan sınırları içerisinde, daha küçük bir bölümü Azad Keşmir adıyla Pakistan sınırları içinde, insan yerleşiminin olmadığı en küçük kısmı da Aksai Çin adıyla Çin kontrolü altında bulunmaktadır.
Sömürge döneminde uygulanan politikalar, Hindistan'ın bağımsızlık sonrası sürecinde baş gösteren ve çoğu bugün dahi çözülememiş sorunlarının temelini oluşturmuştur. Keşmir sorunu, içe kapalı ekonomi, kronik yoksulluk, yönetim sistemindeki boşluklar, temel altyapı eksiklikleri, geniş halk kitlelerinin eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamaması gibi sorunlar, sömürge dönemi uygulamalarının izlerini taşımaktadır.
Bağımsızlık sonrası süreçte ülkenin ilk başbakanı olan Jawaharlal Nehru, 1964 yılına kadar devlet başkanlığı görevini sürdürürken, ülke 1990'lara kadar dışa kapalı bir görüntü sergilemiştir. Sınır anlaşmazlıkları sebebiyle 1947-1948, 1965 ve 1971'de Pakistan'la, 1962'de ise Çin'le karşı karşıya gelen Hindistan, bir yandan da ekonomik sorunlarla mücadele etmek durumunda kalmıştır. Nehru'dan sonra ülke siyasetindeki en önemli figür olan Indira Gandhi 1966-1977 ve 1980-1984 yılları arasında başbakanlık yapmış ve 31 Ekim 1984'te bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Yerine gelen oğlu Rajiw Gandhi de annesi gibi görevi başında 2 Aralık 1989'da bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir.

Bağımsızlık Günü (Hindistan)

Hint mutfağı, genellikle bol baharatlı yemeklerden oluşan bir mutfaktır.
Tatlıdan tavuğa kadar tüm yemekler baharatlıdır. Tatlılar tarçın ağırlıklı ve tavuklar köri ağırlıklıdır. Hinduluk dininde inekler kutsal olduğu için dana eti kullanılmaz. Bu yüzden genellikle Tavuk eti ağrlıktadır. Aslında köri denilen bir baharat yoktur. "Köri"ler yemeğe göre değişiklik sergilemektedir. Örneğin bir tavuk ya da bir sebze yemeğinin "köri"si farklı olabilir. Hindistan'da bir restorana gidip Köri isterseniz kimse bir şey anlamaz. Genelde yemeğin sosunda "gravy" ya da "köri" denilmektedir. Diğer bütün yemekler gibi bunun adı bölgeden bölgeye değişebilmektedir.

Pencap mutfağı ile Babür saray mutfağının etkisi görülmektedir. Chapati, Naan, Puri ve Roti gibi ekmekleriyle birlikte Dahi (yoğurt), Panīr (peynir) ve Ghee (bir çeşit sadeyağ) gibi süt ürünleri, baharat olarak Kimyon, Kişniş, Tarçın ve Kakule kullanılmaktadır.

Kuzey Hint mutfağına göre daha vejetaryendir. Baharat miktarında azalma olmasına rağmen acı seviyesi daha yükselmektedir. Kuzey Hint mutfağına göre pirinç tüketimi fazla olmakla beraber, ekmeğin yerine daha çok pilav almaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Hint mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hint baharatları listesi
Malida

Hintçe (हिन्दी, Hindī), ağırlıklı olarak Hindistan'ın kuzey, merkez ve batısında konuşulan Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir Hint-Aryan dilidir. Pakistan'ın resmî dili olan Urduca ile beraber Hindustânî dilinin iki standart yazılı formundan birini oluşturur. İngilizce ile birlikte Hindistan'ın iki resmî dilinden biridir. Hindistan'da Devanāgarī yazı sistemi; Pakistan'da ise Arap alfabesi kullanılmaktadır.
Hindistan'da ve Güney Asya'da birçok eyalette başka diller kullanılmakta olsa da Hindistan'ın özellikle kuzeyinde Hindustani çoğunlukla lingua franca olarak kullanılır. Hindistan, bağımsızlığından itibaren tüm ülkede bu dili yaygınlaştırmaya çalışmış olmakla birlikte bu dili anadil olarak kullanmayan yerel halklar bu politikalara karşı koymuştur. Bu, başlangıçta Hintçeyi tek resmî dil yapmayı planlamış hükûmetin İngilizceyi de bu statüye çıkarmasına sebep olmuştur.
Hindistan dışında Hintçe daha çok Bollywood ve film müzikleri ile tanınmıştır.

Hintçe, Urduca ile birlikte Hindustani dilinin iki ayrı standart yazı değişkesinden biridir. Dil, Hint-Aryan dillerinin Hint dilleri olarak da bilinen merkez koluna mensuptur. Bu dil grubu Hint-İran, daha geniş kapsamda ise Hint-Avrupa dil ailesine bağlıdır.

Hintçe (ve Hindustani), kökenleri Vedik Sanskrit dilinin erken bir formuna dayanan Prakrit dilinden evrilmiştir. Hint dillerinin Delhi'de konuşulan lehçeyi baz alarak standartlaştırılmasından önce, pek çok Hint lehçesi ve dili yazı ve edebiyat dili olarak kullanılmıştır. 12. ve 13 yüzyıllarda, Braj Bhasha, Marvari ve Avadhi dillerinde yazılmış eserler, Hint dilleri edebiyatının erken dönemlerini oluşturmaktadır.
Modern standart Hintçe, Braj, Avadhi ve Maithili gibi diyalektler yerine Delhi'de konuşulan lehçeyi baz almıştır. Babürlü hakimiyetinin son yıllarında ise Urdu dili prestij dili haline gelmeye başlamıştır. Modern Hintçenin edebi kullanımı 18. yüzyılın sonlarında meydana gelmiştir.
19. yüzyılın sonlarında, Urducadan ayrı olarak Hintçeyi geliştirmek için bir hareket oluştu. 1881'de Bihar, Hintçeyi Urducanın yerini alan tek resmi dili olarak kabul etti ve böylece Hintçeyi benimseyen ilk Hindistan devleti oldu. 1949 yılında Devanagari yazı sistemiyle yazılan Hintçe, Hindistan'ın resmi dili olarak kabul edildi.

SIL International verilerine göre 1991 yılında 180 milyon kişi anadili olarak Hintçe konuşuyordu, 120 milyon kişi ise ikinci dil olarak Hintçe konuşuyordu. 1991'den 2008'e Hindistan nüfusu %35 artığına göre, bugün 240 milyon kişinin Hintçeyi anadili olarak konuştuğu tahmin edilmektedir. İkinci dil olarak konuşanların sayısı ise okur-yazarlık oranındaki artışa bağlı olarak %35'ten çok daha fazladır.

Hindustânî

Hollywood ([hˈɔlˌiwʊːd]), Kaliforniya'nın Los Angeles merkezi bölgesinde, çoğunlukla Los Angeles şehri içinde yer alan bir mahalledir. Adı, ABD film endüstrisi ve onunla ilişkili insanlar için kısa bir referans haline geldi. Sony Pictures, Walt Disney Studios, Paramount Pictures, Warner Bros. ve Universal Pictures gibi birçok önemli film stüdyosu Hollywood'un yakınında veya Hollywood'da bulunmaktadır.
ABD'de yapılan ilk filmler New York kenti civarında çekilmişti. 1900 yıllarına doğru Kaliforniya'da ilk filmler yapılmaya başladı. Kaliforniya'nın tercih nedeni daha güzel bir havaya ve açık alanlara sahip olmasıydı. Ayrıca bir diğer nedeni de ünlü buluşçu Thomas Edison'a sinema konusundaki patentlerinden dolayı ödeme yapmaktan kaçınmaktı. Thomas Edison sinema dalındaki birçok patent haklarını elinde bulunduruyordu. New York bölgesinde Edison'un avukatlarına ödeme yapmamak mümkün değildi. Kaliforniya'da Edison'un avukatlarının etkisi azdı ve gerekirse Hollywood'un Meksika sınırına yakınlığından dolayı polisten kaçarak Meksika'da saklanmak mümkündü.

Hollywood Bulvarı
Hollywood Şöhret Kaldırımı

Hong Kong (Çince: 香港, Kantonca telaffuzu: Hong Kong, 1842'de Birinci Afyon Savaşı'nın sonunda Çing Hanedanı'nın Hong Kong Adası'nı Britanya İmparatorluğu'na devretmesiyle Britanya'nın kolonisi oldu. İkinci Afyon Savaşı'ndan sonra ise bu koloni, Kowloon Yarımadası'na doğru büyüdü. Britanya'nın Yeni Bölgeler'de 99 yıllık kiralamayı elde ettiğinde daha da büyüdü. Bu toprakların tümü 1997'de Çin'e geri verildi. Egemenliğin devri sonrasında özel idari bölge statüsü verilmiş Hong Kong, "tek ülke, iki sistem" prensibiyle Çin anakarasından ayrı yönetim ve ekonomik sistemlerine sahiptir.
İlk başlarında nüfusu az bir tarım ve balıkçı köyünden ibaret olan bu bölge artık dünyanın en önde gelen finansal merkezleri ve ticarî limanlarından birine dönüştü.
Dünyanın en büyük 10. ihracatçısı ve en büyük 9. ithalatçısıdır. Hong Kong'un az vergilendirme ve serbest ticaret ile nitelenen büyük bir kapitalist hizmet ekonomisi vardır.
Para birimi, Hong Kong doları da dünyada en çok işlem gören 8. para birimidir. Hong Kong, dünyada en yoğun oranda ultra yüksek net değerli bireyin oturduğu şehirdir. Şehrin dünyadaki en yüksek kişi başına gelirlerinden birine sahip olmasına rağmen, kendi sakinleri arasında ciddi derecede gelir eşitsizliği mevcuttur.
Hong Kong, yüksek gelişmişlik değerleri gösteren bir bölgedir ve 2019 yılı itibarıyla BM İnsani Gelişme Endeksi'nde dördüncü sıradadır. Tüm dünyada en çok sayıda gökdeleni olan şehirdir. Hong Kong sakinleri de dünyanın en yüksek beklenen yaşam sürelerinden birine sahiptir.
Yoğun alan, toplu taşıma oranlarının %90'ı aşan oldukça gelişmiş bir ulaşım ağına yol açmıştır.
22 Eylül 2022'de basılan GFCI 32 Küresel Finans Merkezleri Endeksi 'inde Hong Kong 3. sıradadır.
ABD merkezli muhafazakâr liberteryen düşünce kuruluşu The Heritage Foundation'ın yürüttüğü İnsani Gelişme Endeksi senelik sıralamasında Hong Kong, 25 yıldır üst üste en üst sıradadır.

Bölgenin adı, orijinal olarak Aberdeen Adası ile Hong Kong Adası'nın güney kıyısı arasındaki küçük bir koya atıfta bulunarak ilk olarak 1780'de "He-Ong-Kong" olarak romanize edildi. Aberdeen, İngiliz denizciler ve yerel balıkçılar arasındaki ilk temas noktasıydı. Romanize ismin kaynağı bilinmemekle birlikte, genellikle Kantonca (veya Tanka Kantoncası) hēung góng ifadesinin eski bir fonetik yorumu olduğuna inanılır. Adı Türkçeye "kokulu liman" veya "tütsü limanı" olarak tercüme edilir. "Kokulu", limanın İnci Nehri'nden gelen tatlı su akışının tatlı tadına veya kuzey Kowloon kıyılarında sıralanan tütsü fabrikalarının kokusuna atıfta bulunabilir. Tütsü, Victoria Limanı geliştirilmeden önce ihracat için Aberdeen Limanı yakınlarında depolanıyordu.
Sir John Davis (ikinci sömürge valisi) alternatif bir köken önerdi; Davis, adın, adadaki bir şelalenin üzerinden aktığı toprağın rengini yansıtan "Hoong-keang" ("kırmızı sel") 'den türetildiğini söyledi. Basitleştirilmiş Hong Kong adı, 1810'da sıklıkla kullanıldı. İsim, hükûmetin iki kelimelik ismi resmen kabul ettiği 1926 yılına kadar yaygın olarak tek kelimelik Hongkong olarak yazıldı. Erken sömürge döneminde kurulan bazı şirketler, Hongkong Land, Hongkong Electric Company, Hongkong and Shanghai Hotels ve the Hongkong and Shanghai Banking Corporation (HSBC) dahil olmak üzere hala bu adı taşımaktadır.

Halen Hong Kong olan yerde bilinen en eski insan izleri, Paleolitik döneminde yaklaşık 35.000 ve 39.000 yıl öncesine tarihlenir. Bu iddia, 2003 yılında Wong Tei Tung, Sai Kung Yarımadası'nda yapılan bir arkeolojik araştırmaya dayanır. 
Arkeolojik çalışmalar, optik lüminesans tarihleme kullanılarak tarihlenen birikintilerden yontulmuş taş aletleri ortaya çıkardı.
İnsanların ilk kez yaklaşık 6.000 yıl önceki Cilalı Taş Devri'nde bu bölgeye yerleştikleri bilinmektedir. Hong Kong'a yerleşen ilk insanlar, kısmen deniz kıyısında yaşayan bir halktı, ve günümüz Çin'in iç bölgesinden buraya göç edip, yanlarına da pirinç tarımı bilgisini getirmişlerdir.
Qin Hanedanı, yerli Baiyue kabilelerini fethettikten sonra MÖ 214'te Hong Kong bölgesini Çin'e ilk kez dahil etti. Bölge, Qin Hanedanı çöküşünden sonra Nanyue krallığı (Vietnam'ın bir önceki devleti) altında konsolide edildi, Han fethinden sonra da Çin tarafından yeniden ele geçirildi. Çin'in 13. yüzyıldaki Moğol fethi boyunca Güney Song hanedan ailesinin rezidansı, Song'un 1279 yılı Yamen Muharebesi'nde en sonunda yenilgiye uğramasından önce, kısa bir süre için günümüz Kowloon City (Sung Wong Toi sitesi)'de yer aldı. Yuan Hanedanı'nın sonunda yedi büyük aile bölgeye yerleşmiş ve toprağın çoğunu kendi eline almıştır. Ming Hanedanı boyunca buraya yakın bölgelerden insanlar Kowloon'e göç etti.
Günümüz Hong Kong'un bulunduğu toprağı ziyaret etmiş ilk Avrupalı, 1513 yılında gelmiş Portekizli kâşif Jorge Álvares'tir. Portekizli tüccarlar, Hong Kong sularında Tamão adında bir ticaret merkezi kurdu ve güney Çin ile düzenli olarak ticarette bulunmaya başladı. 1520'lerdeki askeri çatışmalar sonrasında bu tüccarlar bölgeden kovuldu, ancak 1554 Çin-Portekiz Anlaşması imzalandıktan sonra, Çin ile Portekiz arasındaki ticarî ilişkiler yeniden başladı. 1557 yılında Portekiz, Makao'yu daimi bir kira anlaşması altında yönetme hakkını kazandı.
Çin'in Çing Hanedanı yönetimine girmesinden sonra deniz ticareti Haijin politikalarınca yasaklandı. İmparator Kangxi bu yasağı kaldırdı ve 1684'te yabancıların Çin limanlarında ticaret yapmalarına tekrar izin verildi. Çing yetkilileri ticareti daha sıkı şekilde yönetmek için 1757 yılında Kanton Sistemi'ni kurdu; bu sistem altında Rus gemileri haricindeki yabancı gemilerin sadece Kanton limanında ticaret yapmalarına izin verildi. Avrupalıların çay, ipek ve porselen gibi Çin mallarına yüksek talebi olmasına rağmen, Çinlilerin Avrupa mallarına talebi yok sayılabilecek kadar azdı; bu nedenle Çin malları ancak değerli metallerle satın alınabilirdi. Bu ticaret dengesizliğini azaltmak için Britanyalılar, Çin'e büyük miktarlarda Hint afyon'u sattı. Bir uyuşturucu kriziyle yüz yüze gelmiş Çing memurları, afyon ticaretinin sonlandırılması için giderek saldırganlaşan tedbirler aldı.

1839 yılında İmparator Daoguang, afyonu yasallaştırma ve vergilendirme önerileri reddetti ve imparatorluk komisyon üyesi Lin Zexu'ya afyon ticaretini ortadan kaldırmasını emretti. Lin'in afyon stoklarını imha ettirmesi ve tüm dış ticareti sonlandırması, İngilizlerin Birinci Afyon Savaşı'nda askeri yolla karşılık vermesini tetikledi. Çing, savaşın başında teslim oldu ve Chuenpi Sözleşmesi kapsamında Hong Kong Adası'nı devretti ancak her iki ülke anlaşmadan memnun olmadı ve anlaşma onaylanmadı. Bir yıldan fazla süren düşmanlıklardan sonra, Hong Kong Adası 1842 Nanking Antlaşması'nda resmen Birleşik Krallık'a devredildi.
1842'nin başlarında Hong Kong'un idari altyapısı hızla inşa edildi ancak korsanlık, hastalıklar ve Çing'in düşmanca politikaları, başlangıçta Birleşik Krallık'ın bu yeni kolonisine ticaret çekmesine engel oldu. 1850'lerdeki Taiping Ayaklanması'nda zengin tüccarlar dahil olmak üzere çok sayıda Çinli mültecinin Anakara'daki kargaşalardan kaçması ve koloniye yerleşmesiyle adadaki koşullar iyileşti. Birleşik Krallık ile Çing arasında afyon ticaretine ilişkin devamlı gerginlikler İkinci Afyon Savaşı'na neden oldu. Çing yine yenildi ve Pekin Sözleşmesi'nde Kowloon Yarımadası ve Stonecutter's Adası'nı da İngilizlere teslim etmek zorunda kaldı. Bu savaşın sonunda Hong Kong artık önemli bir ticaret merkezine dönüştü. 1850'lerde ekonominin hızla iyileşmesi, potansiyel paydaşların Hong Kong'un geleceğine dair güvenlerini artırdı ve Hong Kong'a yabancı yatırımı çekti.

Birleşik Krallık, Yeni Bölgeler'i 99 yıl boyunca kiralama hakkı kazanınca koloni daha da fazla genişledi. 1911'de Hong Kong Üniversitesi, Hong Kong'un ilk yükseköğretim kuruluşu olarak kuruldu. 1924'te Kai Tak Havalimanı faaliyete geçti ve koloni, 1925-26 Kanton-Hong Kong grevinden sonra uzun süreli ekonomik gerilemeden etkilenmedi. 1937 yılında, İkinci Çin-Japon Savaşı'nın başında, Vali Geoffry Northcote, Hong Kong'un serbest liman statüsünü korumak için Hong Kong'un tarafsız bir bölge olduğunu ilan etti. Koloni hükûmeti, 1940'ta tüm Britanyalı kadınları ve çocukları tahliye ederek olası bir saldırıya hazırlandı. 8 Aralık 1941 tarihinde, yani Japonların Pearl Harbor Saldırısı'nı yaptığı aynı günde, Japon İmparatorluk Ordusu Hong Kong'a saldırdı. Hong Kong neredeyse dört sene boyunca Japon işgali altında kaldı ancak 30 Ağustos 1945 tarihinde Birleşik Krallık, Hong Kong'u yeniden kendi kontrolü altına aldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında nitelikli Çinli göçmenlerin Çin İç Savaşı'ndan kaçmasıyla, Hong Kong'un nüfusu yeniden hızla artmaya başladı ve Komünist Parti, 1949 yılında Çin anakarası üzerindeki kontrolü kazandığında daha da fazla mülteci sınırdan geçti. Hong Kong, 1950'ler boyunca sanayileşen ilk Asya Kaplanı ekonomisi oldu. Nüfusun hızla çoğalmasıyla koloni hükûmeti, altyapıyı ve kamu hizmetleri iyileştirmek için reform uygulamaya başladı. Savaş sonrası dönemde daha güvenli konut, kamu hizmetlerinde bütünlük ve daha güvenilir bir ulaşım sistemi sağlamak için toplu konut emlak programı, Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon ve Hong Kong metrosu hepsi kuruldu. Artan işçilik ve mülk maliyetleri nedeniyle bölgenin imalat dalındaki rekabet gücü giderek azalsa da, hizmet ekonomisine geçiş yapıldı. 1990'ların başında Hong Kong artık küresel bir finans ve nakliye merkezi olarak kendini kanıtlamış durumdaydı.

Yeni Bölgeler'in kirasının sona erme zamanının giderek yaklaşmasıyla koloni, belirsiz bir gelecekle yüz yüze geldi. Murray MacLehose, 1979 yılında Deng Şiaoping'e bu konuyu açtı. Çin ile yapılan diplomatik müzakereler, Birleşik Krallık'ın 1997'de koloniyi devretmeyi kabul ettiği ve Çin'in, devirden sonra 50 yıl boyunca Hong Kong'un ekonomik ve siyasi sistemlerini garanti edeceği 1984 Çin-Britanya Ortak Bildirisi ile sonuçlandı. Bu transferin giderek yaklaşmasıyla, Hong Kong sakinleri arasında sivil hakların, hukuk devletinin ve yaşam kalitesinin olası bozulmasına dair kuşkular uyandırıldı ve Hong Kong'dan büyük bir gö

Jamaika, Karayipler'de 10.990 kilometrekare (4.240 mil kare) alanı kaplayan bir ada ülkesidir. Küba ve Hispanyola adasından sonra Büyük Antiller ve Karayipler'deki üçüncü büyük adadır. Jamaika, Küba'nın yaklaşık 145 km (78 deniz mili) güneyinde, Hispanyola'nın (Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'ni içeren ada) 191 km (103 deniz mili) batısında ve Cayman Adaları'nın (bir İngiliz Denizaşırı Bölgesi) 215 km (116 deniz mili) güneydoğusunda yer almaktadır. 2,8 milyonluk nüfusuyla Jamaika, Amerika kıtasındaki en kalabalık üçüncü İngilizce konuşulan ülke ve Karayipler'deki en kalabalık dördüncü ülkedir. Kingston, ülkenin başkenti ve en büyük şehridir.
Adanın yerli Taíno halkı, 1494'te Kristof Kolomb'un gelişinden sonra kademeli olarak İspanyol egemenliği altına girdi. Yerli halkın çoğu ya öldürüldü ya da hastalıklardan öldü; bunun üzerine İspanyollar, çok sayıda Afrikalıyı köle olarak Jamaika'ya getirdi. Ada, 1655'e kadar Santiago adıyla İspanya'nın mülkiyetinde kaldı; bu tarihte İngiltere (daha sonra Büyük Britanya Krallığı olacak olanın bir parçası) adayı fethetti ve adını Jamaika koydu. Sömürgeci Britanya Batı Hint Adaları'nın önemli bir parçası haline geldi. Britanya'nın sömürge yönetimi altında Jamaika, Afrika kölelerinin ve onların soyundan gelenlerin sürekli ithalatına bağlı bir plantasyon ekonomisiyle önde gelen bir şeker ihracatçısı oldu. İngilizler 1838'de tüm köleleri tamamen özgürleştirdi ve birçok özgür insan plantasyonlarda çalışmak yerine geçimlik çiftlikler kurmayı tercih etti. 1840'lardan itibaren İngilizler, plantasyon işlerinde Çinli ve Hint sözleşmeli işçiler kullanmaya başladı. Jamaikalılar, 6 Ağustos 1962'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlıklarını kazandılar.
Jamaika, atama yoluyla oluşturulan bir Senato ve doğrudan seçilen bir Temsilciler Meclisi'nden oluşan iki meclisli Jamaika Parlamentosu'nun yetki sahibi olduğu parlamenter bir anayasal monarşidir. Andrew Holness, Mart 2016'dan beri Jamaika Başbakanı olarak görev yapmaktadır. Jamaika, III. Charles'ın kral olduğu bir İngiliz Milletler Topluluğu ülkesidir; Kraliyetin atama yoluyla temsilcisi, 2009'dan beri Patrick Allen'ın yürüttüğü Jamaika Genel Valisi'dir. 1960'lardan beri yüksek oranda iş için göç nedeniyle, özellikle Kanada, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük bir Jamaika diasporası bulunmaktadır. Jamaikalıların çoğu Sahraaltı Afrika kökenlidir; önemli Avrupa, Doğu Asya (başta Çinli), Hint, Lübnan ve karışık ırk azınlıkları da vardır.
Jamaika, ekonomisi büyük ölçüde turizme bağımlı olan üst orta gelirli bir ülkedir. Yılda ortalama 4,3 milyon turisti ağırlamaktadır. Ülkenin küçük boyutuna rağmen küresel bir etkisi vardır; Rastafari dininin ve reggae müziğinin (ve dub, ska ve dancehall gibi ilişkili türlerin) doğum yeridir; ve kriket, sprint ve atletizm dahil olmak üzere spor dallarında uluslararası alanda öne çıkmaktadır. Jamaika bazen dünyanın en az nüfuslu kültürel süper gücü olarak kabul edilmiştir. Popüler bir turizm ve tatil beldesi destinasyonudur.

Kristof Kolomb, Jamaika'ya 5 Mayıs 1494 tarihinde ulaştı ve adayı "gözlerin gördüğü en güzel ada" olarak tarif etti. Adaya Santiago adını verdi ancak adanın yerlilerce kullanılan adı Xaymaca, Jamaica şeklinde kullanılmaya devam etti. Adaya yerleşen İspanyol sömürgeciler yerli Taino halkını neredeyse tamamen yok etti. Adalar 1655 yılında İngiliz işgaline uğradı ve kolonileştirildi. İspanyolların bir kısmı kaçtı, kaçmayanlar İngilizler tarafından uzaklaştırıldı. İngiliz sömürgeciler çok az sayıdaydı ancak şeker üretiminde çalıştırmak üzere, çok sayıda Afrikalı köle getirdiler. Günümüzde de Jamaika halkının büyük çoğunluğu Afrika kökenlidir. Jamaika 1962'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı ancak İngiliz Milletler Cemiyetinin üyesi olarak kaldı.

Yüzölçümü, 10.990 km²'dir. Sahil şeridi, 1.022 km dir. İkliminde; tropikal, sıcak, nemli hava etkindir; iç kısımlarda ise ılıman iklim görülür. Arazisi çoğunlukla dağlıktır, kıyıda dar ovalar vardır. En alçak noktası, Karayip Denizi (0 m), en yüksek noktası, Mavidağ'dır (2.256 m).
Jamaika Karayipler'de üçüncü büyük adasıdır. 17° ve 19° kuzey paralelleri ile 76° ve 79° batı meridyenleri arasına yerleşmiştir. Mavi Dağlar dahil dağlar, içerilere hakimdir ve dar kıyı ovaları ile çevrilidir. Baş kasaba ve şehirlerde kuzey kıyısında sermaye güney kıyısında Kingston, Portmore, Spanish Town, Mandeville, Ocho Ríos, Port Antonio, Negril ve Montego Bay şehirleri bulunur. Kingston Limanı, dünyanın yedinci büyük doğal limanıdır. Karasal sucul ve deniz ekosistemlerinin çeşitli arasında kuru ve ıslak kireçtaşı ormanları, yağmur ormanları, nehir kıyısı ormanlık, sulak alanlar, mağaralar, nehirler, seagrass yatak ve mercan resifleri bulunmaktadır.
Ülkede tropikal, sıcak, nemli hava etkindir. İç kısımlarda ılıman iklim görülür.

2.9 milyon kişilik Jamaika nüfusunun büyük bir kısmını (y. %92) Afrika kökenli siyahiler oluşturur. İngilizce resmî dildir ancak halkın büyük çoğunluğu İngilizce bazlı bir kreol dil olan Jamaika Patoisi konuşmaktadır.

Jamaika Karayip ülkeleri arasında din çeşitliliği en fazla olan yerlerden biridir. Jamaika'da nüfusun yaklaşık %70'i Hristiyan; %10'u Rasta, Müslüman, Hindu, Yahudi, Bahai ve diğerleri; %21 kadarı da dinsizdir.
Hristiyanları şu gruplar oluşturmaktadır: Tanrı'nın Kilisesi %24, Yedinci Gün Advenisti: %11, Pentekostal: %10, Baptist: %7, Anglikan: %4, Katolik: %2, Birleşik Kilise: %2, Metodist: %2, Yehova Şahitleri: %2, Moravi: %1, Brethren: %1, diğer Hristiyanlar: %3.
Nüfusun yaklaşık %10'unu oluşturan diğer dinler ise şunlardır (yaklaşık rakamlar): Rastafariler 24.000, Müslümanlar 5000, Hindular 1500, Yahudiler 350, Bahailer 300.

Jamaika bir parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi ülkesidir. Devlet başkanı Jamaika Kralı olup (şu anda III. Charles), yerel olarak Jamaika Genel Valisi tarafından temsil edilmektedir. Genel vali Jamaika Başbakanı ve tüm Bakanlar Kurulu tarafından aday gösterilir ve daha sonra resmi olarak hükümdar tarafından atanır. Kabine üyelerinin tamamı başbakanın tavsiyesi üzerine genel vali tarafından atanır. Hükümdar ve genel vali, belirli anayasal kriz durumlarında kullanmak için yedek güçleri dışında, büyük ölçüde törensel roller üstlenir. Hükümdarın konumu uzun yıllar Jamaika'da devam eden bir tartışma konusudur; şu anda her iki büyük siyasi parti de bir cumhurbaşkanı ile cumhuriyete geçmeye kararlıdır.
Jamaika'nın mevcut anayasası 1962'de Jamaika yasama organının iki partili bir ortak komitesi tarafından hazırlandı.1962 tarihli Birleşik Krallık parlamentosunun Jamaika bağımsızlığını veren Jamaika Bağımsızlık Yasası ile yürürlüğe girdi.
Jamaika Parlamentosu Temsilciler Meclisi (Aşağı Ev) ve Senatodan (Yukarı Ev) oluşan iki meclislidir. Meclis üyeleri (Parlamento Üyeleri veya milletvekilleri olarak bilinir) doğrudan seçilir ve genel valinin en iyi kararında, üyelerinin çoğunluğunun güvenini en iyi şekilde yönetebilen Temsilciler Meclisi üyesi House, genel vali tarafından başbakan olarak atanır. Senatörler başbakan ve Muhalefet Parlamentosu Lideri tarafından ortak olarak aday gösterilir ve ardından genel vali tarafından atanır.
Jamaika Yargısı, İngiliz hukukundan ve İngiliz İngiliz Milletler Topluluğu emsallerinden türetilen ortak bir hukuk sistemi üzerinde çalışmaktadır. Nihai temyiz mahkemesi, Privy Council Yargı Komitesi'dir, ancak 2000'li yıllarda parlamento Karayip Adalet Divanı'nın yerini almaya çalışmıştır.
Jamaika geleneksel olarak iki partili bir sisteme sahipti ve iktidar çoğunlukla Halkın Ulusal Partisi (PNP) ile Jamaika İşçi Partisi (JLP) arasında değişiyordu. Mevcut idari ve yasama yetkisine sahip olan parti, 2016 itibarıyla tek sandalyeli parlamenter çoğunluğa sahip olan Jamaika İşçi Partisi'dir.

Erken çocukluk - Temel, Bebek ve özel okul öncesi işletilmektedir. Yaş grubu: 2-5 yıl.
Birincil - Kamuya ve özel sektöre ait (Özel olarak adlandırılan Hazırlık Okulları). Yaş grubu: 3-12
Ortaöğretim - Kamuya ve özel sektöre ait. Yaş grubu: 10-19 yıl.
Jamaika'da yüksek okul, tek cins ve karma eğitim kurumları vardır. Birçok okul, İngiliz Batı Hint Adaları boyunca kullanılan geleneksel İngilizce dilbilgisi okul modeli uygulamaktadır. Öğrenciler daha sonra üniversiteye başlamaktadır.

Jamaika hem devlet teşebbüsleri ve özel sektör işletmeleri ile bir karma ekonomidir. Jamaika'da ekonominin başlıca sektörleri tarım, madencilik, imalat, turizm, finans ve sigorta hizmetleridir. Ülkeye döviz girmesindeki en önemli katkı, turizm ve madencilikten sağlanır. Yaklaşık 1,3 milyon yabancı turist her yıl Jamaika'yı ziyaret eder.
1980'lerin başından beri Jamaika'da özel sektör faaliyetlerinin teşvik edilmesi ve kaynak tahsisinde piyasa güçlerinin rolünü artırmaya yönelik yapısal reformların uygulanması için çalışmalar yapılmaktadır. 1991 yılından bu yana hükûmet, enflasyonu düşürmek ve yabancı yatırım kısıtlamaların kaldırılmayı amaçlamıştır. Kur dalgalı döviz kontrolleri kaldırarak ekonomik liberalleşme ve istikrar programı izlemiştir. Jamaika, dünya boksit ihracatında Avustralya, Çin, Brezilya ve Gine'nin ardında beşinci büyük konumundadır. 2006 yılının ilk çeyreğinde, Jamaika ekonomisi bir büyüme dönemi geçirmiştir.

Çeşitli müzik türlerinden reggae, ska, mento, rocksteady, dub, dancehall ve ragga Jamaika kökenlidir. Jamaika'da reggae ve ska ile, punk rock ülke gelişiminde önemli bir rol oynadı. The Notorious B.I.G. ve Heavy D gibi bazı rapçiler, Jamaika asıllıdır. Diğer birçok dünyaca ünlü sanatçılar Bob Marley, Damian Marley, Lee "Scratch" Perry, Peter Tosh, Bunny Wailer, Big Youth, Jimmy Cliff, Dennis Brown, Desmond Dekker, Beres Hammond, Beenie Man, Shaggy, Grace Jones, Shabba Ranks, Super Cat,Buju Banton, Sean Paul, ben Wayne, Bounty Killer Jamaika doğumludur.

Jamaika'da LGBT hakları

Kalküta, Hindistan'ın Batı Bengal eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. Hooghly Nehri'nin doğu kıyısında, Bangladeş sınırının 80 km (50 mil) batısında yer almaktadır. Doğu Hindistan'ın başlıca finans ve ticaret merkezi ve kuzeydoğu Hindistan'a açılan kapılardan biridir. Kalküta, tahmini 4,5 milyonluk şehir nüfusuyla Hindistan'ın yedinci en kalabalık şehridir; metropol bölgesi Kalküta Metropol Alanı ise 15 milyondan fazla metropol nüfusuyla Hindistan'ın üçüncü en kalabalık metropol bölgesidir. Kalküta, birçok kaynak tarafından Hindistan'ın kültürel başkenti ve Bengal'in tarihi bölgesinde tarihsel ve kültürel açıdan önemli bir şehir olarak kabul edilmektedir.
Kalküta'dan önce var olan üç köy, Babür egemenliği altında Bengal Nawab'ı tarafından yönetiliyordu. Nawab, 1690 yılında Doğu Hindistan Şirketi'ne ticaret lisansı verdikten sonra, bölge Şirket tarafından Fort William olarak geliştirildi. Nawab Siraj ud-Daulah, 1756'da kaleyi işgal etti ancak generali Mir Jafar'ın şirketi desteklemek için isyan etmesinin ardından 1757'deki Plassey Muharebesi'nde yenildi ve daha sonra kısa bir süre için Nawab oldu. Şirket ve daha sonra taç yönetimi altında Kalküta, 1911'e kadar Hindistan'ın fiili başkenti olarak hizmet verdi. Kalküta, Londra'dan sonra Britanya İmparatorluğu'nun ikinci büyük şehriydi ve Hindistan'da bürokrasi, siyaset, hukuk, eğitim, bilim ve sanatın merkeziydi. Şehir, Bengal Rönesansı'nın birçok figürü ve hareketiyle ilişkilendirildi. Hint milliyetçi hareketinin beşiğiydi. 1947'deki Bengal'in bölünmesi şehrin kaderini etkiledi. 
1947'deki bağımsızlığın ardından, bir zamanlar Hindistan ticaretinin, kültürünün ve siyasetinin önde gelen merkezi olan Kalküta, toparlanmadan önce uzun yıllar siyasi şiddet ve ekonomik durgunluk yaşadı. 20. yüzyılın sonlarında, şehir 1971'deki Bangladeş Kurtuluş Savaşı sırasında Bangladeş sürgün hükümetine ev sahipliği yaptı. Ayrıca, 1947'deki Hindistan'ın bölünmesini takip eden on yıllarda Doğu Bengal'den (günümüz Bangladeş'i) gelen Hindu mültecilerle dolup taştı ve bu durum şehrin manzarasını değiştirdi ve siyasetini şekillendirdi. Şehir, Hindistan'ın en büyük şehri olarak Mumbai'nin (eski adıyla Bombay) yerini aldı.
Demografik olarak çeşitlilik gösteren bir şehir olan Kalküta'nın kültürü, kendine özgü, birbirine sıkı sıkıya bağlı mahalleleri (paras) ve serbest konuşmaları (adda) içeren kendine has özelliklere sahiptir. Kalküta'nın mimarisi, Victoria Anıtı, Howrah Köprüsü ve Grand Hotel gibi birçok imparatorluk dönemine ait simge yapıyı içerir. Şehrin mirası, Hindistan'ın tek Çin mahallesi'ni ve Yahudi, Ermeni, Yunan ve Anglo-Hint topluluklarının kalıntılarını içerir. Şehir, Hindu, Müslüman ve kabile aristokratları da dahil olmak üzere Bengal'in Zamindarları ve Bhadralok kültürüyle yakından bağlantılıdır. Şehir genellikle Hindistan'ın kültür başkenti olarak kabul edilir. 
Kalküta, Güzel Sanatlar Akademisi, Asya Topluluğu, Hindistan Müzesi ve Hindistan Ulusal Kütüphanesi de dahil olmak üzere ulusal öneme sahip kurumlara ev sahipliği yapmaktadır. Güney Asya'nın ilk modern üniversitesi olan Kalküta Üniversitesi ve ona bağlı kolejler, Güney Asya'nın birçok önde gelen ismini yetiştirmiştir. Tollywood olarak bilinen Hint Bengal film endüstrisinin merkezidir. Bilimsel kurumlar arasında Kalküta, Hindistan Jeolojik Araştırma Kurumu, Hindistan Botanik Araştırma Kurumu, Kalküta Matematik Derneği, Hindistan Bilim Kongresi Derneği, Hindistan Zooloji Araştırma Kurumu, Bahçıvanlık Derneği, Mühendisler Enstitüsü, Hindistan Antropoloji Araştırma Kurumu ve Hindistan Halk Sağlığı Derneği'ne ev sahipliği yapmaktadır. Kalküta Limanı, Hindistan'ın en eski faal limanıdır. Şehirle bağlantılı dört Nobel ödüllü ve iki Nobel Anma Ödülü sahibi bulunmaktadır. Büyük kriket sahalarına ve takımlarına ev sahipliği yapmasına rağmen, Kalküta Hindistan'da futbol merkezi olmasıyla öne çıkmaktadır. Kalküta, UNESCO tarafından dünya mirası açısından önemi kabul edilen Hindu festivali Durga Puja'nın görkemli kutlamalarıyla bilinir. Kalküta ayrıca "Neşe Şehri" olarak da bilinir.

Hindistan'daki şehirler listesi

Resmi site

Kamboçya (Kmerce: កម្ពុជា, Kampuchea), resmî adıyla Kamboçya Krallığı, Güneydoğu Asya anakarasının güneyinde yer alan bir ülkedir. 181,035 km² alana yayılan ülke, kuzeybatıda Tayland, kuzeydoğuda Laos, doğuda Vietnam ve güneybatıda Tayland Körfezi ile çevrilidir.
Kamboçya'nın nüfusu 15 milyonun üzerindedir. Resmî dini Theravada Budizm'idir ve nüfusun pek çoğu bu dine mensuptur. Ülkede ayrıca Çam, Vietnamlı ve Çinli azınlıklar ile 30 dağ kabilesi bulunur. Başkent ve en büyük şehir Phnom Penh, ülkenin politik, ekonomik ve kültürel merkezidir. Krallık seçimli meşrutiyetle yönetilir. Mevcut kral Norodom Sihamoni Kraliyet Taht Konseyi tarafından 2004 yılında seçilmiştir. Başbakan Hun Sen 1985'ten beri görev başındadır ve Güneydoğu Asya'da seçimle iş başına gelmiş liderler arasında en uzun görev süresine sahiptir.
802 senesinde II. Jayavarman, Chenla bölgesinde birbirleriyle savaşan Kmer prenslerini bir "Kambuja" adı altında bir araya getirerek krallığını ilan etti. Bu olay 600 yıllık Kmer İmparatorluğu'nun başlangıcı oldu. Hint kültürü etkisinde kalan krallık önce Hinduizm, ardından Budizm'in Güneydoğu Asya'ya yayılmasına önayak oldu. Bu dönemde birçok dini yapı inşa edildi. Angkor Vat bu yapıların en önemlisidir ve Dünya Mirası olarak tescil edilmiştir. 15. yüzyılda imparatorluğun parçası olan Ayutthaya'nın isyan etmesi sonucu Kamboçya, güçlenmekte olan komşuları Đại Việt ve Ayutthaya Krallığı'na karşı gücünü yitirdi. 1863'te ülke Fransa'nın himayesine girdi ve sonraları Fransız Hindiçini'nin bir parçası oldu.
Kamboçya 1953'te Fransa'dan bağımsızlığını kazandı. 1967 yılında Kamboçya İç Savaşı başladı. Mücadele Kızıl Kmerlerin kraliyet güçlerine saldırmasıyla başladı. Kuzey Vietnam'ın Vietnam Halk Kara Kuvvetleri Kızıl Kmerleri gerekçe gösterip Kamboçya iç işlerine müdahale etmeye başladı. Varlıkları ilk başta Kamboçya Kralı Norodom Sihanuk tarafından (Sovyetler Birliğiin tepkisini çekmemek amacıyla) hoş görüldü, ancak Çin ve Kuzey Vietnam'ın terörist Kızıl Kmerlere yaptığı yardımı her geçen gün artırması ve Kızıl Kmerlerin ülke çapında büyük katliamlar yapması Sihanuk'u alarma geçirdi ve Sovyetler Birliğiyle bu konuyu konuşmak için Moskova'ya gitti. Sihanuk'un Kızıl Kmer terörünü bitirememesi, dış politikada korkak davranması ve dış unsurların Kamboçya iç işlerine müdahalesini hoş gördüğü için Lon Nol tarafından 1970'te tahttan indirildi ve Kmer Cumhuriyeti kuruldu. Pol Pot'un amacını bilen Lon Nol Kızıl Kmer terörünü bitirmek amacıyla Kuzey Vietnam ve Kızıl Kmerlerle çatışmaya girdi. Tüm komünist ülkeler tarafından desteklenen Pol Pot Cumhuriyet ordusunu yoruyordu. Kızıl Kmer terörünü tek başına durduramayacağını anlayan Lon Nol Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Vietnam'dan yardım talep etti. Kuzey Vietnam Kmer Cumhuriyeti ordusuyla çatışmalarda ülkenin bazı bölgelerinde kontrolü sağladı. 1975 yılında başkentin düşmesiyle iç savaş son buldu ve kazan Kızıl Kmerler ile Kuzey Vietnam Demokratik Kampuçya'yı kurdu. Demokratik Kampuçya'yı kuran Kızıl Kmerler 1975'ten itibaren dört yıl boyunca Kamboçya Soykırımı'nı gerçekleştirdiler. Soykırım, Kızıl Kmerler'in Kamboçya-Vietnam Savaşı'nda, Sovyetler Birliği'nin destek verdiği Vietnam ve Kampuçya Halk Cumhuriyeti tarafından devrilmesiyle 1979'da sona erdi. Ülkenin yönetimini kaybeden Kızıl Kmer güçleri gerilla savaşına giriştiler. 1991 Paris Barış Anlaşmaları'yla Kamboçya-Vietnam Savaşı sona erdi. Kamboçya kısa süreyle BM görev gücü (1992-93) tarafından yönetildi. 1997'de iki eş başbakan arasındaki silahlı çatışmalardan eş başbakan Hun Sen ve başkanı olduğu Kamboçya Halk Partisi zaferle çıktı.
Kişi başına gelirde komşularının gerisinde kalsa da Kamboçya son on yılda ortalama %7,6'lık büyüme oranıyla Asya'nın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biridir. Tarım temel ekonomik sektördür; tekstil, inşaat ve turizm de gelişmektedir. Buna rağmen ülke halen BM tarafından az gelişmiş ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Ülkede yoksulluk, yolsuzluk, açlık, düşük insani gelişme seviyesi ve siyasi özgürlüklerin kısıtlanması önemli sorunlardır. Ülke İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından "yüzeysel bir demokrasi altında otoriter bir koalisyon" olarak nitelenmiştir. Anayasada çok partili liberal demokrasi olarak tanımlansa da Kamboçya 2018 itibarıyla de facto tek parti yönetimindedir. 2015 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 126 ülke arasında 125. sırada yer almıştır. Birleşmiş Milletler, ASEAN, Doğu Asya Zirvesi, DTÖ, Bağlantısızlar Hareketi ve Uluslararası Frankofoni Örgütü üyesidir.

Ülke oldukça fakirdir. Ana geçim kaynağı tekstil ve tarımdır. Tarım ürünleri içerisinde pirinç çoğu Asya ülkesinde olduğu gibi önemli yer tutar. Turizm son yıllarda gelişme göstermektedir.

Angkor krallığı bu bölgede kurulmuştur. En önemli eseri Angkor Tapınağıdır.
Kamboçya 1863-1953 yılları arasında Fransız kolonisi oldu. 1941-1945 yılları arasında Japon İmparatorluğu'nun işgali altında kaldı.
Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerler (Khmer Rouge), 1975-1979 tarihleri arasında ülkeyi kontrol etti. Çin HC destekli Kızıl Kmerlerin lideri olan Pol Pot'un ideolojisine göre, ülkede sadece köylü sınıfı olmalıydı. Bu amaçla ülkenin tüm aydınlarını, bilim adamlarını, sanatkarlarını, kısacası köylü sınıfını oluşturmayan tüm Kamboçyalıları ağır koşullar altında pirinç tarlalarında çalışmaya zorladı. Çalışamayanlar ve muhalefet edenler Orta Çağ işkence yöntemleriyle öldürüldüler. Gözlük ve saatler de dahil olmak üzere tüm teknolojik aletler yasaklandı. Pol Pot yönetiminde dünyanın en büyük katliamlarından birini yaptılar. Verilere göre 3.3 milyon Kamboçyalıyı öldürdüler (1975-1979). Bu katliamlar Vietnam ülkeyi işgal edinceye kadar sürdü.
Ülkede 1991 yılında seçimler yapıldı. Kızıl Kmerler 1998'de Pol Pot'un ölümüyle tamamen dağıldı.
Tuol Sleng Soykırım Müzesi, Kamboçya'nın trajik ve tüyler ürpertici geçmişi sergilenmektedir. Kızıl Kmerler'in sorgulama ofisi olarak kullandığı, eskiden okul olan Security Prison 21 (Güvenlik Ofisi 21), Kızıl Kmerlerin yaptığı işkenceleri anlatan bir müzeye dönüştürülmüştür.

Turizm ülkede tekstilden sonra en büyük gelir kaynağıdır. Ocak-Aralık 2007 arasında 2 milyon turist ziyareti almıştır. Turistlerin çoğunluğu (%51) Siem Reap şehrini tercih etmiştir. Angkor Wat Tapınakları ülkenin en büyük turizm gelirini oluşturmaktadır ve Siem Reap yakınlarındadır.

Kamboçya iklimi Güney Asya iklimine benzerdir.
Kamboçya'da iki mevsim vardır. Mayıs-Ekim arası yağışlı sezondur ve hava sıcaklığı 22 °C civarında seyreder ve oldukça yüksek nem içerir. Kuru sezon ise Kasım-Nisan ayları arasındadır ve hava sıcaklığı 40 °C'ye kadar çıkabilir.

 Wikimedia Commons'ta Kamboçya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Kamboçya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kamboçya'da İslam
Kamboçya'da LGBT hakları
Kamboçya'nın Bölgeleri

Kamboçya Gezi Rehberi 12 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ölüm Tarlaları (Killing Fields) 7 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kannada (Kannada: ಕನ್ನಡ, IPA [ˈkʌnːəɖa]) ya da Kannadaca; Dravid dil ailesine bağlı, Hindistan'ın güneybatısında konuşulan, Karnataka eyaletinin resmî dillerinden bir tanesidir. Halkın Kannadias diye adlandırdıkları (ಕನ್ನಡಿಗರು, Kannadigaru), kabaca 50 milyon kişinin konuştuğu bir dil olup dünyada en çok konuşulan 30 dilden biridir. Kannada dili, Kannada alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Bu alfabe ise Kadamba alfabesinin geliştirilmiş bir şeklidir. Kannada dilinde yazılmış ilk yazılı belgeler millattan sonraki ilk milenyumda yazılmış, bu bilginin doğruluğu bulunan yazıtlarla kanıtlanmıştır. Dilin edebî gelişimi, 6. yüzyılda Gangalar ve 9. yüzyılda Raştrakutalar döneminde olmuştur. Dilbilim Uzmanları Heyeti'nin Hindistan Kültür Bakanlığına verdiği tavsiyeye ithafen Kannadaca, Hindistan hükûmetince klasik dillerden biri olarak kabul görmüştür. Haziran 2011'de, Mysore'daki Hint Dilleri Merkez Enstitüsü (CIIL) bünyesinde klasik Kannada dili çalışmaları merkezi kurulmuştur. Günümüzde Kannada edebiyatı eserleri Jnanpith ödülleri ve Sahitya Akademi ödülleriyle taçlandırılmaktadır.
Kannadaca, Güney Dravid dillerinden biri olarak kabul görmektedir. Tarihi Eski Kannada (6 - 13. yüzyıl), Orta Kannada (14 - 18. yüzyıl), Modern Kannada (19. yüzyıl - günümüz) olarak 3 döneme ayrılır. Orta Kannada kelime, gramer ve edebî şekil bakımından Sanskritçenin etkisi altında kalmıştır. Kannadacadaki bazı kelimeler Sanskrit, Prakrit, Tamil, Tulu, Marathi ve Konkani dillerinde hatta Portekizce, Yunanca ve Farsçada yer almaktadır.

.su Sovyetler Birliği için 19 Eylül 1990 tarihinde tanımlanmış İnternet ülke üst seviye alan adıdır. Alan adının kullanıma sunulmasından 15 ay sonra Sovyetler Birliği'nin dağılmasına rağmen hâlâ kullanılabilirdir. Yönetimi Rusya Kamu Ağları Enstitüsü (РосНИИРОС) tarafından yapılmaktadır.

1989'dan sonra Avrupa'da .pl (Polonya), .cs (Çekoslovakya), .yu (Yugoslavya), .dd (Doğu Almanya) dahil olmak üzere çok sayıda alan adı oluşturuldu. Bunların arasında Sovyetler Birliği için tahsis edilmiş .su alan adı da bulunuyordu. İlk başta CcTLD'ler iki harfli olarak standart haline gelmeden önce .ussr alan adı alınacaktı fakat .su adı, Fin öğrenci Petri Ojala tarafından önerildi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kurulan Rusya'ya 1993 yılına kadar alan adı tahsis edilmediği için .su kullanmaya devam edildi. ICANN tarafından alan adının kullanımdan çekilmesi gerekiyordu fakat Rus hükûmeti ve internet kullanıcılarının isteği üzere çekilmedi.
2001'de ICANN tarafından yeni .su kayıtlarının kabul edileceği açıklandı. 2008'in ilk çeyreğinde .su kullanımı %45 arttığı belirtildi.

Alan adının Sovyet kurumları ve SSCB'de faaliyet gösteren şirketler tarafından kullanılması amaçlanmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasına arından kurulan yeni ülkelere alan adı tahsisi yapılmasına rağmen aktif olarak kullanılmaktadır. En fazla .su alan adlı internet sitesine sahip iki ülke Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'dir. Sovyetler Birliği zamanında kurulmuş olan bazı kuruluşlar da hâlâ .su alan adını kullanmaktadır.

.ru
.рф

1654-1667 Lehistan-Rusya Savaşı, ayrıca Onüç Yıllık Savaş, Birinci Kuzey Savaşı, Ukrayna Savaşı veya Rus Tufanı olarak da adlandırılır. (Lehçe: Potop rosyjski, Rusça: Российский потоп, Litvanca: Rusų tvanas) Rusya Çarlığı ile Lehistan-Litvanya Birliği arasındaki büyük bir çatışmadır. 1655 ve 1660 yılları arasında İsveç Krallığı, Lehistan-Litvanya Birliği'ni işgal etti, bu nedenle Lehistan'da "Tufan" veya İsveç Tufanı başladı. Ayrıca Rusya-İsveç Tufanı (Lehçe: Potop szwedzko-rosyjski) olarak adlandırılır.
Lehistan-Litvanya Birliği 1654'te savaşın başlarında çok yenilgi aldı, fakat 1660'tan sonra birkaç savaş kazandı ve toparladı. Ancak, yağmalanan ekonomisi uzun çatışmayı finanse edemedi. İç savaşla karşı karşıya kalan Lehistan ateşkes imzalamak zorunda kaldı. Savaş, Rusya Çarlığı'nın önemli toprak kazanımlarıyla sona erdi ve Rusya'nın Doğu Avrupa'da yükselişi başladı.

Çatışmadan önceki son on yılın sonlarında, Lehler ve Kazaklar arasında, halk arasındaki hoşnutsuzluktan Kazakların Polonya hiyerarşisine karşı duyduğu öfkeyle cesaretlenen dini çekişmelere kadar uzanan önemli gerginlikler oluştu; Bunlar sonunda 1648'de Bohdan Hmelnitski'nin Zaporojya Kazaklarının Polonya-Litvanya Birliği'ne karşı başlattığı Hmelnitski ayaklanmasıyla sona erdi ve Çarlık içindeki bağlılığı karşılığında Çar Alexis'ten birincil desteğini aldı. Tatar desteği almak için güvence altına aldığı ön hazırlıkları sırasında, IV. Władysław Waza tarafından Ukrayna'ya doğru ilerleyen bir Polonya ordusu Mayıs ayında iki ayrı savaşta yok edildi. Hmelnitski, bunları popüler bir ayaklanma için bir işaret olarak ileten zaferlerden yararlandı. Şiddet, yetkili memurlar ve toprak ağaları ile Latin ve Uniate din adamları gibi Polonya işbirlikçisi olarak görülenlere karşı Ukrayna'da hakimdi. Yahudilere yönelik pogromlar yaygındı, çünkü arendator olarak tanınıyorlardı ve köylüler tarafından baskıcı olarak tanımlanıyorlardı. İsyan eden nüfusa uygulanan ağır baskılar ve misillemeler Kazak ayaklanmasını daha da yoğunlaştırdı ve yakın zamanda bir Polonya askeri oluşumuna karşı bir yenilgi daha verildi. Hmelnitski daha sonra Zamość'u kuşatmadan önce Galiçya'ya doğru batıya doğru ilerledi. Ancak Polonyalılar üzerindeki büyük avantajına rağmen hızlı seferini uzatmadı. Władysław'ın Mayıs ayında ölümünün ardından, üvey kardeşi Kasım ayında Parlamento tarafından seçildikten sonra Kral oldu ve bu da Hmelnitski'yi derhal geri çekilmeye teşvik etti ve kısa bir süre sonra Ukrayna'ya geri döndü. Hemen ertesi Ocak ayında şehre girerek, bölge üzerinde bir kurtarıcı olarak yaygın bir şekilde alkışlandı. II. Jan Kazimierz Waza, eyaletlerde patlak veren siyasi anlaşmazlıkları, etnik gerginlikleri ve çatışma fırtınasını çözmek amacıyla derhal reformlar yapmaya başladı.
Başlangıçta Polonyalı yetkililerden sorunların ele alınmasını talep etmesine rağmen, Hmelnitski sivil kamuoyunun kesin olarak lehine dönmesiyle genel odağını değiştirmeye başladı. Daha sonra Ukrayna'yı egemen bir Kazak devleti olarak görmeye başladı. Kısa bir süre sonra, kıdemli Kazak subaylarından oluşan bir yönetim kurumu altında yerel bir yönetim kurarak bir hükûmet ve para otoriteleri sistemi için planlar başlattı ve ayrıca yabancı devletlerle ilişkiler başlattı. Polonya tacı altında egemenliği resmen tanımaya hazır kalarak Polonyalılarla müzakerelere başladı. Bu, o yılın yazında sonuçsuz Zboriv Antlaşması ile sonuçlandı - aynı şekilde iki yıl sonra da - ne Polonyalılar ne Ukraynalılar ne de radikalleşmiş genel halk tarafından kabul edilebilir değildi ki bunların büyük çoğunluğu o zamanlar Hmelnitski hizbiyle aynı çizgideydi. Polonyalılar ile isyancı partizanlar arasında zaman zaman çatışmalar ve çatışmalar yaşansa da, Tatar müttefikleri kritik olaylar sırasında güvenilmezliklerini ortaya koydular, bu nedenle Hmelnitski, ulus olma yolunda kendisine yardımcı olacak başka müttefikler aramaya başladı.
1654'te Hmelnitski ile Moskova hiyerarşisi arasında Pereyaslav Antlaşması imzalandı ve büyük ölçüde tartışmalı sonuçlar ortaya çıktı; Rus tarihçiler, Ukrayna'nın Çar'ın üstünlüğünü kabul ettiğini ve böylece Rus egemen yönetimini meşrulaştırdığını sık sık vurguladılar, ancak Ukrayna tarih yazımı, Moskova'nın özerk haklarını tanımasını vurguladı - seçilmiş bir hetmanlık, devlet hükûmeti ve dış ilişkilere erişim ile ilişkilendirerek - ki bu, anlaşmada belirtildiği gibi esasen bağımsızlığa eşdeğerdi. 1651'deki Zemsky Sobor, Kazakları Moskova etki alanına kabul etmeye ve Polonya-Litvanya'ya karşı savaşa girmeye hazır olmasına rağmen; Çar, yeni bir halk meclisinin sonunda Ukrayna'nın himayesini Rusya Çarlığı ile yetkilendirdiği 1653'e kadar bekledi. Kazaklar anlaşmayı Pereyaslav Konseyi'nde onayladıktan sonra, Rus-Polonya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.

Russo-Polish War, 1654–166724 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Muscovite Wars and the Polish Ascendancy10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1965 Sovyet ekonomik reformu, Kosıgin reformu (Rusça: Косыгинская реформа) veya Liberman reformu, Sovyetler Birliği ekonomisinde planlanan bir dizi değişikliği içeren reform. Bu değişikliklerin merkezinde, kârlılığın ve satışların kurumsal başarının iki önemli göstergesi olarak tanıtılması oldu. Bir işletmenin kârının bir kısmı, çalışanları ödüllendirmek ve üretimlerini genişletmek için kullanılan üç fona gidecekti, öncesinde çoğu merkezi bütçeye gitmekte idi.
Reformlar Aleksey Kosıgin tarafından tanıtıldı ve Merkez Komitesi tarafından Eylül 1965'te yürürlüğe konuldu. Sovyetler Birliği'nin matematik yönelimli ekonomik planlamacılarının uzun zamandır süregelen isteklerini yansıttılar ve merkezi olmayan bir ekonomik planlama sürecine doğru kaymaya başladılar.

Lenin'e göre, Yeni Ekonomi Politikası Sovyet ekonomisinin düzenlenmesi için kar ve teşvik kavramlarına izin vermiş ve kullanmıştı. Stalin, "Beş Yıllık Planlar" ile örneklendiği gibi, bu politikayı çiftliklerin kollektifleşmesi ve sanayinin ulusallaştırılması ile merkezi planlamanın hızlandırılmasıyla hızla değiştirdi. 1930'dan bu yana Sovyetler Birliği ekonomisini yönetmek için merkezi bir sistem kullanmıştı. Bu sistem, işçilerin işlere atanmasına, ücretlerin belirlenmesine, kaynak tahsisinin belirlenmesine, diğer ülkelerle ticaret seviyelerinin belirlenmesine ve teknolojik ilerlemenin seyrinin planlanmasına neden olan ekonomik planlar yarattı. Tüketici malları için perakende fiyatları, piyasayı temizlemeye yönelik seviyelerde sabitlendi. Toptan eşya fiyatları da sabitlendi, ancak bunlar bir piyasa mekanizmasından çok bir muhasebe işlevi gördü. Kolektif çiftlikler aynı zamanda ihtiyaç duydukları malzemeler için merkezi olarak belirlenen fiyatları ödediler ve diğer sektörlerden farklı olarak, çalışanları doğrudan üretimin karlılığına bağlı ücretler aldı.
Her ne kadar Sovyet girişimleri teorik olarak girdi ve çıktıları için belirlenen fiyatlar sistemi içinde planlamacıların beklentilerini karşılamalarını gerektiren khozraschet ("hesap verebilirlik") ilkesiyle yönetilse de, üretimlerini etkileyen en büyük kararlar üzerinde çok az kontrolleri oldu. Yöneticiler, daha sonradan tahminleri aşmak için kronik olarak hafife alınan gelecekteki brüt çıktıları planlama sorumluluğuna sahipti. Sistem, aynı zamanda 'daha fazla' üretildiği için üretim çıktılarının büyüklüğü, ağırlığı ve maliyeti anlamsız artışları teşvik etti.

Ekonomik reformlar, ekonomik planlama konusundaki büyük ideolojik tartışma döneminde ortaya çıktı. Daha matematiksel, "sibernetik" bakış açıları ilk başta ortodoks Marksist iktisattan sapkın olarak kabul edildi; bu tartışmalarda gelirin kesinlikle emekten elde edilmesinin değerini ortaya koydu. Stalin'in 1952 tarihli kitabı, SSCB'de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları adlı kitabında yer alan bu doktrin, fiyat sistemini nihayetinde komünist toplumdan kaybolacak kapitalist bir kalıntı olarak nitelendirdi.
Bununla birlikte, geleneksel Marksist-Leninist politik ekonomi çoğu okulda okutulmuş ve kamu tüketimine teşvik edilmiş olsa da, bilgisayarlı ekonomi en iyi planlamacılar için önemli bir rol üstlenmiştir. Sovyet ekonomisinde istatistiksel planlamanın yükselen etkisi Merkezi Ekonomik Matematik Enstitüsü'nün oluşturulmasına yansıdı. Vasili Nemçinov, doğrusal programlama mucidi Leonid Kantoroviç ve yatırım analisti Viktor Novozhilov ile birlikte 1965'te Lenin Ödülü'nü aldı. "Optimal" planlama ve kongre planlaması arasındaki fikirsel savaş 1960'larda sürdü.
Ekonomik planlamadaki bir başka eğilim, “işlemin normatif değerini” veya üretimin değerini değerlendirmede ihtiyaç ve isteklerin önemini vurgulamaktadır.

Sovyet dünyasındaki büyük değişiklikler 1964 yılında Nikita Kruşçevin uzaklaştırılması Aleksey Kosıgin ve Leonid Brejnev'in yükselişi ile mümkün oldu. Ekonomik politika, Sovyet basınındaki Kruşçev karşıtı eleştirinin önemli bir retrospektif alanıydı. Sovyetler Birliği'ndeki bu 'reformist' ekonomik eğilimin Doğu Avrupa’da ortak güçlükleri ve bazı destekleri oldu.
Kosıgin, önceki yönetim altındaki ekonomi politikasının yetersizliğini ve ataletini eleştirdi. O Komünist Parti için, Liberman ve Nemçinov tarafından ifade fikirler içeren bir planı Eylül 1965'te Merkez Komitesi'ne sundu. Merkez Komite'nin reform planını kabul etmesi, bu fikirlerin teoriden eyleme geçişinde önemli bir kilometre taşı oldu.

Ekonomi 1966-1970’te 1961-1965’te olduğundan daha fazla büyüdü Birçok işletme fazla ekipman satmaya veya vermeye teşvik edildi, çünkü mevcut tüm sermaye verimlilik hesaplamasına dahil edildi. Bazı verimlilik ölçümleri iyileştirildi. Bunlar arasında, sermaye ruble başına düşen satışlar ve satış ruble başına düşen ücretler yer aldı. İşletmeler, kârlarının büyük bölümünü, bazen %80'ini merkezi bütçeye kazandırdılar. Bu "ücretsiz" kalan kar ödemeleri, esasen sermaye giderlerini aşmıştır.
Ancak, merkezi planlamacılar reformun etkisinden memnun değildi. Özellikle, ücretlerin verimlilikte orantılı bir artış olmadan arttığını gözlemlediler. Özel değişikliklerin çoğu, 1969-1971 yılları arasında revize edildi veya geri alındı.
Reformlar, partinin mikro-ekonomik işlemlerde yönetimindeki üstünlüğü biraz azalttı. Ekonomik reformizme karşı verilen tepki, 1968'de Çekoslovakya’ya müdaheleyi tamamen tetikleyen siyasi liberalleşmeye muhalefetle birleşti.

1979 Sovyet ekonomik reformu

Özel;

Genel;
Adam, Jan. Economic Reforms in the Soviet Union and Eastern Europe since the 1960s. Hong Kong: Macmillan Press, 1989. 0333389476
Ellman, Michael. Soviet Planning Today: Proposals for an Optimally Functioning Economic System. University of Cambridge Department of Applied Economics, Occasional Paper 25. Cambridge University Press, 1971. 0521081564
Feiwel, George R. The Soviet Quest for Economic Efficiency: Issues, Controversies, and Reforms: Expanded and Updated Edition. New York: Praeger, 1972.
Katz, Abraham. The Politics of Economic Reform in the Soviet Union. New York: Praeger, 1972.
Tubis, Richard Irving. Decision-Making in the Soviet Economic Bureaucracy: Administrative Implementation of the 1965 Economic Reform. Political science dissertation accepted at University of Illinois, Urbana–Champaign, August 1973.

1980 Yaz Olimpiyatları, resmi olarak XXII. Olimpiyat Oyunları (Rusça: И́гры XXII Олимпиа́ды Igry XXII Olimpiady), Sovyetler Birliği'nin başkenti Moskova'da yapılan çok sporlu etkinlik.
1980 Yaz Olimpiyatları, 1979'da Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi gerekçesiyle ABD önderliğinde boykot edildi. Bu nedenle sadece 80 ülkenin temsil edildiği Moskova Olimpiyatları'nda Japonya, Batı Almanya ve ABD gibi kayda değer ülkelerin takımları katılmadı. Batı ülkeleri Moskova Olimpiyatları'ndan genelde düşük standartlara sahip bir organizasyon olarak bahsedegeldiler ve sonuçlarla kazanılan madalyaların sportif değerine şüphe düşürdüler. Ancak en üst seviyede olmasa da, kırılan 36 dünya rekoru, 39 Avrupa rekoru ve 73 Olimpiyat rekoru ile sergilenen üst düzey beceri nedeniyle, Moskova Olimpiyatları için standartların altında olduğunu söylemek oldukça güçtür.
Moskova Olimpiyatları Doğu Avrupa'da düzenlenmiş ilk olimpiyat oyunudur.

Bu organizasyonu yapmaya diğer aday Los Angeles şehriydi. İkisi arasındaki seçim, 31 Ekim 1974 tarihinde Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin (IOC) 75. toplantısının yapıldığı Avusturya'nın Viyana şehrinde yapıldı. Moskova, Los Angeles'i 20'ye karşı 39 oyla geçti. Eski adı Dahomey olan Benin ile eskiden Rodezya adını taşıyan Zimbabve ilk kez yeni adlarıyla 1980 Yaz Olimpiyatları'na katıldılar.

80 ülkenin katıldığı 1980 Moskova Yaz Olimpiyatları 1956'dan sonraki en düşük katılımlı olimpiyat oyunu oldu. Altı ülke (Angola, Botsvana, Ürdün, Laos, Mozambik ve Seyşeller) ilk kez Moskova'da Olimpiyat Oyunları'na katıldı. Kıbrıs, aynı yıl içinde Lake Placid'de düzenlenen 1980 Kış Olimpiyatları'nın ardından ikinci kez bu oyunlara katılırken, Sri Lanka'nın yeni adıyla (önceden Seylan) katıldığı ilk olimpiyat oldu.
Apartheid sisteminin yürürlükte olduğu Güney Afrika Cumhuriyeti'nin katıldığı Montreal'de düzenlenen 1976 Yaz Olimpiyatları'nın boykot eden 24 ülkeden yaklaşık yarısı ABD öncülüğündeki boykot kampanyasına katılarak 1980 Yaz Olimpiyatlarına da katılmadı. Boykot kampanyası Aralık 1979'da Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgalinden sonra ABD Başkanı Jimmy Carter'ın 20 Ocak 1980'de Sovyet güçlerinin bir ay içinde Afganistan'dan çekilmemesi halinde ABD'nin Olimpiyat Oyunları'nı boykot edeceği yönündeki ültimatomuyla başladı.
Olimpiyat Oyunları'na çağrılan ülkelerden 65'i oyunlara katılmadı. Bu ülkelerden pek çoğu ABD'nin çağrısıyla karar alırken diğer kısmı ekonomik nedenlerle olimpiyatlara katılmadı. Boykota katılan ülkelerden pek çoğu Philadelphia'da düzenlenen "alternatif oyunlar"a katıldılar. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalesine protesto eden 15 ülke de açılış töreni sırasında kendi bayrakları yerine Olimpiyat Bayrağı'yla katıldı. Yine bu ülkelerin sporcularının madalya törenleri sırasında Olimpiyat Bayrağı çekilerek, Olimpiyat Marşı çalındı. tüm bunlara rağmen boykotun oyunlar üzerindeki etkisi karışık oldu. Boykot çim hokeyi ve binicilik gibi dallarda etkili olurken, boks, judo, kürek, yüzme, atıcılık, atletizm ve halterde 1976'dan daha fazla sporcu katıldı.
İtalya bir öncekinin dört katı madalya sayısına erişirken, Fransa da altın madalya sayısını iki katına çıkardı. Romanya daha önce katıldığı olimpiyat oyunlarında kazandığından fazla altın madalyayı Moskova'da kazandı. İrlanda da 1956'dan beri en başarılı olimpiyat oyununu yaşadı. Üçüncü Dünya atletlerinin daha öncekilere göre daha fazla alanda rekabet ederek, daha fazla madalya kazandığı 1980 Yaz Olimpiyatları'nda, kadın sporcuların katılım oranı yüzde 21 önceki tüm oyunlardan daha yüksek oldu.

1980 Yaz Olimpiyatları'nda 36 dünya rekoru, 39 Avrupa rekoru ve 73 Olimpiyat rekoru kırıldı. Bu sayı bir önceki olimpiyat olan 1976 Yaz Olimpiyatları'nda kırılan rekor sayısından daha fazlaydı. Oyunlarda 241 kez olimpiyat, 97 kez dünya rekoru kırıldı. Doğu Alman 4×100 bayrak yarışında 41.6'lık olimpiyat rekoru ancak 2012 Yaz Olimpiyatları'nda Jamaika tarafından kırılabildi.

Oyunların en büyük yayıncıları SSCB Devlet Televizyonu ve Radyosu (1,370 akreditasyon kartı), Eurovision (31 ülke, 818 kart), Intervision (11 ülke, 342 kart) oldu. Asashi TV Japonya adına 68 kart alırken, OTI (Organización de Televisión Iberoamericana) Latin Amerika ülkeleri adına 59 ve Seven Network Avustralya adına 48 kart aldı. Salyut 6 mürettebatı, açılış töreni sırasında istasyonla Lenin Stadyumu yapılan canlı yayında kutlama mesajlarını ilettiler.

Sovyet jimnastikçi Aleksandr Dityatin, evinde yarıştığı Moskova Olimpiyatları'nda SSCB'yi takım şampiyonluğuna taşıdığı gibi genel tasnifte de altın madalya kazandı. Altı aletli jimnastik dalında finale çıktı. Dityatin, bir gün içerisinde altı madalya kazandı ve tek bir Olimpiyatta sekiz madalya kazanabilmiş ilk atlet olarak tarihe geçti.
SSCB'den Vladimir Salnikov 400 metre serbest, 4x200 bayrak yarışı ve 1500 metrede üç altın madalya kazandı. İlk defa bir yüzücü, 1500 metreyi 15 dakikanın altında yüzmeyi başardı.
İngiliz koşucular Steve Ovett ve Sebastian Coe, unutulmaz ilk düelloda karşı karşıya geldi. 800 metrede altın madalyayı Ovett aldı. Altı gün sonraki 1500 metrede kararlı olan Coe, sözünü tuttu ve altını aldı. Ovett ise bronz madalyaya razı oldu.
Dekatlonu kazanan İngiliz Daley Thompson "atletlerin kralı" oldu ve Sovyet atlet Yuri Kurtsenko'yu mağlup ederek de ev sahibi Sovyet izleyicileri hayal kırıklığına uğrattı.
Yatçılık müsabakaları Tallinn'de yapıldı; futboldaki ön maçlar ve çeyrek final karşılaşmaları Moskova'nın yanı sıra Leningrad, Kiev ve Minsk' de yapıldı.

Moskova'daki oyunlarda 81 ulus temsil edildi (Liberya açılış töreninden sonra olimpiyatlardan çekildi). Bu nedenle gerçekte toplam 80 ulus yarıştı.
Geniş çaplı boykoto rağmen, altı ulke 1980'de ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katıldılar bunlar: Angola, Botsvana, Ürdün, Laos, Mozambik ve Seyşeller'di. Moskova Olimpiyatları, Kıbrıs'ın katıldığı ilk Yaz Olimpiyatı oldu. Sri Lanka (eskiden Seylan) ve Zimbabve (eskiden Rodezya) ilk defa bu yeni adlarıyla katıldılar.
Aşağıdaki listede, parantez içindeki sayılar ulusların Moskova'daki müsabakaya kaç atlet ile katıldığını gösterir. İtalik yazı ile yazılmış uluslar Olimpiyat bayrağı altında yarışmışlardır.

(İtalik harflerle yazılı uluslar, açılış ve kapanış seremonisinde Olimpiyat bayrağı ile yürüdüler.)

62 ülke ve bölge bu oyunları boykot eden Birleşik Devletler'in yanında yer almıştır.Bu ülkelerin pek çoğu gelememe nedenlerini ekonomik sebeplerle açıklamışlardır.

Olympic.org. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Moskova 1980.22 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1980 Olimpiyatları Değerlendirmesi - Resmi sonuçlar17 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moskova Olimpiyatları Açılış Töreni20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1991 Sovyetler Birliği darbe girişimi (Rusça: Августовский путч; Avgustovskiy putç, Ağustos Darbesi, 19 Ağustos - 21 Ağustos 1991), Sovyetler Birliği hükûmeti üyesi bir grubun ülkede denetimi Sovyet Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov'dan alma teşebbüsüdür. Darbeciler Sovyetler Birliği Komünist Partisinin sol kanadında yer almakta ve Gorbaçov'un reform programının çok ileri gittiğini düşünerek yeni imzalanacak olan birlik antlaşmasının ülkenin sonunu getirdiğine kanaat getirmişlerdi. Darbe sadece 3 gün sürdükten sonra Gorbaçov tekrar iktidara dönse de olay Sovyetler Birliği'ndeki dengeleri altüst edecek ve hem ülkenin hem de SBKP'nin sonunu getirecektir.

1985 yılında iktidarı aldıktan sonra Gorbaçov çok iddialı bir reform programına girişip perestroika ve glasnost açılımlarını yapacaktır. Perestroyka ekonomik ve politik anlamda yeniden yapılanma, glasnost ise şeffaflık anlamına gelmektedir. Bu açılımlar özellikle komünist sisteme bağlı parti üyelerinde bir direnişle karşılaşmıştır. Yapılan reform Gorbaçov'un beklemediği bazı güçleri de harekete geçirecektir. Özel olarak Sovyetler Birliği'ndeki Rus olmayan uluslarda milliyetçi propaganda güçlendi ve bazı cumhuriyetlerin birlikten ayrılmasından korkulmaya başlandı. 1991 yılında SSCB ciddi bir siyasi krizdeydi. Estonya, Letonya, Litvanya ve Gürcistan zaten SSCB'den bağımsızlıklarını ilan etmişti. Ocak 1991'de zor kullanarak Litvanya'yı tekrar birliğe dahil etme girişimi olmuş ve Vytautas Landsbergis önderliğindeki bağımsızlık isteyen bağımsızlık hareketine karşı ayaklanan Litvanya Komünist Partisi ve Jedinstvo hareketinden yana askerî güç kullanılmış, olaylar sırasında bağımsızlık yanlısı göstericilerden 14 sivil hayatını kaybetmiştir. Bunun yanı sıra Dağlık Karabağ ve Güney Osetya'da etnik çatışmalar yaşanmaktaydı. Rusya 12 Haziran 1990 günü egemenliğini ilan ettiğinde SSCB yasalarının uygulanmasını sınırlandırmış olmaktaydı. Rusya Yüksek Sovyeti ise bu tür yasaların uygulanmasının SSCB yasalarıyla çelişkili olduğu için yasadışı olduğuna karar verince yasaların savaşı denilen durum ortaya çıkmış oldu. Hazırlanan yeni birlik anayasasının cumhuriyetlerde oylanması gündemi Baltık ülkeleri, Ermenistan, Gürcistan ve Moldova'da reddedilmiş, bu ülkelerdeki milliyetçi akımın gücü ortaya konmuştu. 17 Mart 1991 günü yapılan referandumda Ukrayna hariç 8 cumhuriyet yeni birlik antlaşmasını kabul edecektir. Yeni antlaşmaya göre Sovyetler Birliği bağımsız cumhuriyetlerin bir birliği olacak, ortak bir cumhurbaşkanı, ortak bir dış siyaset ve ortak bir orduya sahip olacaktı. Yapılan planlamalara göre Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Özbekistan antlaşmayı 20 Ağustos 1991 günü Moskova'da imzalayacaktı.

11 Aralık 1990 günü KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov, Moskova'daki merkezi televizyon kanalı aracılığıyla düzenin tesisi çağrısında bulunmuş, aynı gün iki KGB yetkilisinden SSCB'de olağanüstü bir durumda alınacak acil önlemleri belirlemeleri için talimat vermiştir. Kryuçkov yaptığı plana daha sonra Savunma Bakanı Dmitriy Yazov, İçişleri Bakanı Boris Pugo, Başbakan Valentin Pavlov, Başkan Yardımcısı Gennady Yanayev, SSCB Savunma Konseyinden Oleg Baklanov, Gorbaçov'un sekretaryasından Valeriy Boldin ve SBKP Merkez Komite Sekreteri Oleg Şenin'i dahil eder. Darbeyi planlayanlar Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov’un sıkıyönetim ilan ederek düzenin sağlanmasına ikna edilebileceğini düşünmüşlerdir. 21 Temmuz 1991 günü Gorbaçov, Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev devletin yüksek kademelerindeki muhafazakâr Pavlov, Yazov, Kryuçkov ve Pugo gibilerinin daha özgürlükçü isimlerle değiştirilmesi hakkında konuşur. Bu sohbet KGB tarafından dinlenecek ve konuşma metni KGB Başkanı Kryuçkov’a iletilecektir. 4 Ağustos 1991 günü Gorbaçov ailesiyle beraber Kırım’daki yazlığına tatile gider. Moskova’ya yeni birlik antlaşmasının imzalanacağı 20 Ağustos günü dönmeyi planlamaktadır. 17 Ağustos günü darbeciler Moskova’daki KGB Misafirhanesinde toplanarak yeni birlik antlaşmasını bir kez daha okuyarak antlaşmanın Sovyetler Birliği'ni yıkacağında birleşerek derhal harekete geçme kararı alırlar. 18 Ağustos Pazar günü Oleg Baklanov, Valeriy Boldin, Oleg Şenin ve SSCB Savunma Bakan yardımcısı General Valentin Varennikov Gorbaçov ile görüşmek üzere uçakla Kırım’a giderler. Aynı anda Gorbaçov’un kaldığı yazlığın dış dünyayla tüm iletişimi kesilir. Yazlıktan dışarıya kimsenin çıkmaması talimatı alan KGB memurları evin dışında yerlerini alırlar. Görüşmeye gelen heyetten Baklanov, Boldin, Şenin ve Varennikov, Gorbaçov’un ya sıkıyönetim ilan etmesini ya da ülkede asayişin sağlanabilmesi için Başkan Yardımcısı Gennady Yanayev’e tüm yetkilerini devretmesini isterler. Gorbaçov’a bakılırsa o bu ültimatomu hemen reddetmiştir. Ancak Varennikov’a göre ise “Ne yapılmasını gerektiğini düşünüyorsanız yapın, kahretsin!” demiştir. Hangi aktarımın doğru olduğundan bağımsız olarak Baklanov, Boldin, Şenin ve Varennikov Gorbaçov ile görüşmeden sonra açıkça umutsuz ve sinirli çıkmışlardır. Darbeciler Pskov'daki bir fabrikadan 250 bin çift kelepçe sipariş etmişlerdir. Ayrıca Kruchkov tüm KGB personelinin maaşlarına yüzde yüz zam yaparak izindeki personeli göreve çağırmış, Lefortovo Hapishanesi ise yeni mahkûmlar için boşaltılmıştır.

Baklanov, Boldin, Şenin ve Varennikov'un Kırım'dan dönüşüyle beraber darbeciler Kremlin'de toplantı yaparlar. Gennady Yanayev, Valentin Pavlov ve Oleg Baklanov “Sovyet Liderliğinin Bildirisi” isimli bir metin kaleme alıp imzalarlar, buna göre SSCB'nin bazı bölgelerinde sıkıyönetim ilan edilmekte Devlet Güvenlik Konseyi GKChP oluşturulmakta ve yönetimi devralmaktaydı. Yeni oluşturulan komitenin üyeleri aşağıdakilerden oluşmuştu:

Gennady Yanayev
Valentin Pavlov
Vladimir Kryuçkov
Dmitriy Yazov
Boris Pugo
Oleg Baklanov
Vasily Starodubtsev
Alexander Tizyakov
Bunu takiben Gennady Yanayev Gorbaçov'un “hastalığa” bağlı olarak görevlerini yerine getiremediği için onun yerine SSCB Cumhurbaşkanı görevlerini üzerine aldığına dair bir emir yayınlar. Yeni kurulan komite olan GKChP, Moskova'da tüm gazetelerin yayınlanmasını durdurur, sadece dokuz adet komünist kontrolündeki gazetelere müsaade edilir. Daha sonra yayınlanan bildirilerde Sovyet insanın onur ve haysiyetinin gözetileceği yeni bir birlik antlaşmasının halk tarafından yazılacağından, şehirlerdeki gıda sorununun halledileceğinden bahsedilir. Ayrıca komite demokratik süreçlerin sürdürüleceğini ve özel teşebbüsün destekleneceğini belirtir.

“Sovyet Liderliğinin Deklarasyonu”, Yanayev'in emri ve GKChP bildirileri devlet televizyonunda ve radyolarında sabah 07:00'den başlayarak yayınlanır, Rusya Federasyonu'na bağlı televizyon ve radyo istasyonları kapatılır. Tamanskaya Mekanize Piyade Birliğine bağlı tanklar ve zırhlı araçlar ile Kantemirovskaya tank birliği de Moskova sokaklarına çıkacak, onları paraşütçüler izleyecektir. En tehlikeli görülen dört Rusya Federasyonu milletvekilleri KGB tarafından gözaltına alınmış ve askeri bir üste enterne edilmiştir. Darbeciler Kazakistan'ı ziyaret eden Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin'i ise ülkeye girdikten sonra tutuklamayı planlamaktadırlar ama nedense bunu gerçekleştirmezler. Yeltsin, Beyaz Saray olarak adlandırılan Rusya Parlamento binasına sabah 09:00'da gelir, yanında Rusya Federasyonu Başbakanı İvan Silayev ve Rusya Federasyonu Sovyeti Başkanı Ruslan Khasbulatov olduğu halde bir bildiri okuyarak gerçekleşmekte olan darbenin yasadışı olduğunu açıklar. Ordudan darbeye destek vermemesini ister. Ayrıca Gorbaçov'un halka seslenebilmesi için genel grev çağrısı yapılır. Bu açıklama tüm Moskova'da bildiri şeklinde dağıtılacak ve bu sayede akşama doğru Moskovalılar Parlamento binasına gelmeye ve barikat yapmaya başlarlar. Buna karşılık olarak Gennady Yanayev Moskova'da 16:00 itibarıyla sıkıyönetim ilan eder. Yanayev saat 17:00'de yaptığı basın toplantısında Gorbaçov'un istirahat ettiğini belirterek, geçen yılların onu çok yıprattığını ve dinlenmesi gerektiğini açıklar. Ayrıca Yanayev GKChP'nin reformların takipçisi olduğunu da ekler. Ancak, zayıf görünüşü, titreyen elleri ve kullandığı yuvarlak ifadeler açıklamasından şüphelenenleri kuşkulandıracaktır. Bu sırada Tamanskaya mekanize birlik komutanı Binbaşı Evdokimov, Parlamento önünde Rusya Federasyonu liderliğine bağlı olduğunu açıklayarak taraf değiştirecektir. Tanklardan birisinin üzerine çıkarak halka hitap eden Yeltsin'in konuşması garip bir şekilde devlet televizyonunda gösterilir.

Öğleyin Yanayev tarafından Moskova sıkıyönetim komutanlığına atanan Moskova Garnizon komutanı General Kalinin şehirde 23:00-05:00 arası sokağa çıkma yasağı ilan eder. Bu açıklamadan Parlamentoya saldıracağı anlaşıldığında binayı korumak için gelen gönüllülerin çoğu silahsızdır. Yeltsin ve ekibine bağlılıklarını ilan eden tank birliği ise Parlamento önüne gönderilir. Rusya Federasyonu yöneticileri ise Parlamento binasına gelirler. 20 Ağustos akşamı Kryuçkov, Yazov ve Pugo Palamentoya saldırmaya karar verirler ve diğer komite üyelerince desteklenirler. Kryuçkov'un yardımcısı General Ageev ve Yazov'un yardımcısı General Achalov saldırıyı planlarlar, KGB'nin özel harekât birlikleri olan Alfa ve Vympel Gruplarıyla beraber paraşütçü Omon birlikleriyle tank ve helikopterler saldırıya katılacaklardır. Alfa grup komutanı General Viktor Karpukhin ve paraşütçülerin komutanı General Alexander Lebed kalabalığın arasına karışarak yerinde inceleme yaparlar. Kurmayları Ageev'e operasyonun çok zor olduğunu ve çok kan akacağını söyleyerek onu caydırmaya çalışırlarsa da Lebed saldırının sabaha karşı 02:00'de başlayacağını açıklar.

Sabaha karşı 01:00 sularında Parlamento binasının yakınlarında olay yerine doğru ilerleyen Tamanskaya mekanize birliğine ait araçlardaki zırhlılar sokakları troleybüs ve sokak temizleme araçlarıyla barikat yaparak kapatırken Dmitriy Komar, Vladimir Usov ve İlya Kriçevski vurularak öldürülür. Halk araçların etrafını sararak ateşe verse de askerlere bir şey olmaz. Ancak KGB'ye bağlı Alfa ve Vympel grupları harekete geçmez ve Parla

Sovyetler Birliği'nde 1991 Referandumu, 17 Mart 1991'de Sovyetler Birliği'nin korunması için yapılan referandum. Referandumda halka "eşit ve egemen cumhuriyetlerin yenilenmiş federasyonu olarak Sovyetler Birliği'nin korunmasını uygun görüyor musunuz?" sorusu yöneltilmiştir.
Referanduma katılım SSCB genelinde % 80'di. 9 cumhuriyetten gelen % 77 orandaki evet oyu ile Sovyetler Birliği'nin korunması uygun görüldü.

Sovyetler Birliği'nde 1986 yılında uygulamaya konulan perestroyka ve glasnost ilkeleri 1990'lı yıllara gelindiğinde ülkede ciddi bir ekonomik ve sosyal buhrana yol açmış ve kısmen serbest bırakılan cumhuriyetlerin bazılarında batılı sivil toplum örgütlerinin de etkisinde kalan yöneticiler bağımsızlık girişiminde bulunmuştu. Bu nedenle 24 Aralık 1990'da SSCB Halk Temsilcileri Kongresi'nde birliğin geleceği konusunun referandum yapılarak çözülmesi kararlaştırıldı. Kongrede halka SSCB'nin korunmasını gerekli görüyor musunuz sorusunun yöneltilmesi kararlaştırıldı. Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov referandumda kolektif toprağın özel mülkiyete devrini kabul ediyor musunuz sorusunun da yer almasını önerdi. Ancak Yüksek Sovyet başkanı Yuri Hamzatoviç Kalmıkov bu maddenin oylanmasını reddetti.
Yuri Kalmıkov'un önerisiyle

Yenilenmiş federasyon referandumunda her cumhuriyette ayrı ayrı oylama yapılacak.
Referandum tarihi Yüksek Sovyet tarafından belirlenecek.
16 Ocak 1991'de SSCB IV. Halk Temsilcileri Kongresi'nde şu karar alındı:

17 Mart 1991 Pazar günü SSCB'nin eşit cumhuriyetlerin federasyonu olarak korunması üzerine referandum yapılacaktır.
Referandumda gizli oylama yapılacak ve pusulada şu soru yer alacaktır:
“Tüm ulusların hak ve özgürlüklerinin tam olarak güvence altına alındığı, egemen cumhuriyetlerin yenilenmiş federasyonu olarak Sovyetler Birliği'nin korunmasını kabul ediyor musunuz?
“Evet” veya “Hayır”

Oylama her ülkede ayrı ayrı yapılacak, ancak sonuçlar bir bütün olarak değerlendirilecek.

Referandum 9 birlik cumhuriyeti tarafından onaylandı. Rusya SFSC, Belarus SSC, Ukrayna SSC, Kazakistan SSC, Kırgızistan SSC, Tacikistan SSC, Türkmenistan SSC, Özbekistan SSC ve Azerbaycan SSC oylama yapmayı kabul ederek, ilçe ve bölge seçim komisyonları kurdu.
Bunların yanı sıra referanduma katılmayı reddeden bazı devletler içerisindeki özerk cumhuriyetler de oylama yapma kararı aldı. Gürcistan'a bağlı Abhazya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de referanduma katıldı ve burada % 98,05 oy oranıyla Sovyetler Birliği'nde kalma yönünde oy kullanıldı. Moldova'da da merkezi hükûmet referandumu boykot çağrısı yapmasına rağmen cumhuriyete bağlı Transdinyester Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Türk kökenli Gagavuz Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti referanduma katılma kararı aldı. % 84 oranda katılımın olduğu Transdinyester'de ve % 97 oranda katılımın olduğu Gagavuz cumhuriyetinde % 98 oranında Sovyetler Birliği'nde kalma yönünde sonuçlar çıktı.

Sovyetler Birliği'nin diğer 6 cumhuriyetinde ise merkezi hükûmetler referanduma katılmayı reddetti. Ancak bu cumhuriyetlerin Sovyet meclisleri ayrı ayrı referandumlar düzenledi. Merkezi hükûmetler ise kendi ülkelerindeki halkları referandumu boykot etmeye çağırdı. Buna rağmen pek çok cumhuriyette önemli ölçüde katılım oldu. Fakat sonuçlar bağımsızlık yanlısı hükûmetler tarafından onaylanmadı.

Referandum sonuçlarına göre 20 Ağustos 1991'de yenilenmiş birlik anlaşmasının imzalanmasına karar verildi. Yüksek Sovyet referandum sonuçlarının bir bütün olarak değerlendirileceğini açıkladığı için hükûmetleri tarafından referandumun gayri-meşru ilan edildiği cumhuriyetler de anlaşmayı imzalamak zorundaydı.
Ancak 19 Ağustos 1991'de KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov öncülüğünde ordunun askerî müdahale girişimi, gelişmeleri farklı bir noktaya getirdi. Ordu kısa sürede geri adım atmasına rağmen bu girişim başta Rusya olmak üzere tüm Sovyet Cumhuriyetlerinde tedirginlik yarattı ve ayrılığa yönelmelerine sebep oldu. Darbe girişimi Mart 1991'de yapılan referanduma göre 20 Ağustos 1991'de yapılması planlanan yenilenmiş birlik anlaşmasının da iptal edilmesine sebep oldu. Birliği dağıtmaya hazır olan Yeltsin, darbeden hemen sonra Rus milli bayrağının RFSSC'nin yeni bayrağı olduğunu ilan etti. Eylül 1991'den itibaren cumhuriyetler birer birer ayrılıklarını ilan ettiler.
8 Aralık 1991'de Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti devlet başkanı Boris Yeltsin, Ukrayna ve Belarus liderleriyle birlikte Minsk'te Sovyetler Birliği'ni dağıtan anlaşmayı imzaladı. Yüksek Sovyet ise Mart 1991'de yapılan referandumu gerekçe göstererek 12 Aralık'ta bu anlaşmayı geçersiz kabul etti. Ancak 25 Aralık'ta Mihail Gorbaçov'un istifa etmesiyle tüm yetkiler Yeltsin'e geçti. Eylül 1992'de de eski Yüksek Sovyet üyesi ve Duma milletvekili Sergey Baburin önderliğindeki Ulusal Cephe üyeleri yine Mart 1991'deki bu referanduma dayanarak Anayasa Mahkemesi'ne Yeltsin'in imzaladığı anlaşmanın geçersiz olduğunu bildiren bir dilekçe gönderdiler. Fakat yargının da Yeltsin'in denetiminde olması dolayısıyla dilekçe dikkate alınmadı. 15 Mart 1996'da ise Rus meclisi Duma'da en fazla üyeye sahip Komünist Parti'nin çabalarıyla referandum sonucu ve Minsk anlaşmasının geçersizliği yeniden gündeme geldiyse de Yeltsin'in girişimiyle diğer partiler ittifak yaparak konunun kapanmasını sağladılar.

2014 Kış Olimpiyatları, 7-23 Şubat 2014 tarihleri arasında Rusya'nın Soçi şehrinde düzenlenen 22. Kış Olimpiyat Oyunları. Böylece Rusya, Sovyetler Birliği'nden ayrıldığı 1991 yılı sonrasında ilk kez bir Olimpiyat'a ev sahipliği yapmış oldu. Rusya'nın başkenti Moskova ise Sovyetler Birliği döneminde 1980 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştı.
4 Temmuz 2007'de Guatemala'da toplanan Uluslararası Olimpiyat Komitesi; Pyeongchang, Salzburg ve Soçi'nin bulunduğu aday şehirlerden Soçi'yi seçti. 2014 Kış Paralimpik Oyunları da 7 Mart-16 Mart arasında Soçi'de düzenlendi.
Olimpiyatların açılış töreni Sovyetler Birliği ve Rusya tarihinin anlatıldığı bir gösteriye dönüşmüştür. Bu törende ayrıca, tarihi İşçi ve Çiftçi Kadın Heykeli'nden bir kesit de sunulmuştur.

Rakipleri olan Avusturya ve Güney Kore'yi yenerek Soçi, 4 Temmuz 2007 tarihinde Guatemala'da toplanan Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından seçilmiştir.

2014 Kış Olimpiyatlarına şu ana kadar 90 ülkenin Milli Olimpiyat Komitesi sporcular katılmaya hak kazanmıştır.

2014 Kış Olimpiyatları'nda yedi ayrı dalda, on beş kış sporu yer almıştır. Buz pateni disiplinlerinden artistik buz pateni, sürat pateni ve kısa mesafe sürat pateni olimpiyatlarda yer almıştır. Kayma spoarlarından alp disiplini, kayaklı koşu, serbest stil kayak, kuzey kombine, kayakla atlama ve snowboard yarışmaları yapılmıştır. İki kızak disiplininde madalya dağıtılmıştır. Bunlar: Bobsled ve skeleton'dur. Diğer dört spor: biatlon, körling, buz hokeyi ve luge'dur. On iki yeni disiplinde oyunlarda ilk kez yarışma yapılmıştır.

Aşağıdaki yarışma takviminde 2014 Kış Olimpiyatlarında yer alan yarışmalar gösterilmiştir. Mavi ile işaretlenen bölümler o gün eleme turu ya da kısa program gibi madalya verilmeyen yarışmaların yapılmış olduğunu göstermektedir. Sarı kutular ise madalya dağıtılan yarışmaları göstermektedir. Kutuların içinde yer alan noktalar o gün kaç madalya dağıtılacağını göstermektedir. Örneğin kayaklı koşuda 11 Şubat'ta kadınlar bireysel sürat koşusu ve erkekler bireysel sürat koşusu olmak üzere iki altın madalya verilmiştir.

Oyunlarda İlk 10 sırada yer alan ülkeler aşağıda listelenmiştir. Ev sahibi ülke Rusya belirgin işaretlenmiştir.

Resmî site

2018 FIFA Dünya Kupası, 14 Haziran–15 Temmuz 2018 tarihleri arasında Rusya'da düzenlenmiş olan 21. Dünya Kupası organizasyonudur. Turnuvanın ev sahibi, 2 Aralık 2010 tarihinde yapılan oylama sonucunda kazanan Rusya olmuştur. Turnuvadaki maçlar, 11 farklı şehirde ve 12 farklı stadyumda oynanmıştır.
Bu, Rusya'nın ev sahipliği yaptığı ilk FIFA Dünya Kupası olmuştur. Rusya Futbol Birliği tarafından organize edilen turnuva, aynı zamanda Doğu Avrupa'da düzenlenen ilk Dünya Kupası turnuvası olmuştur. Turnuva, tahmini 14,2 milyar doların üzerinde bir maliyetle düzenlenmiştir.
Turnuvaya katılan 32 takımın 20'si en sonki 2014 yılı etkinliğinde yer alırken, İzlanda ve Panama takımları tarihleri boyunca ilk kez bir Dünya Kupası'nda yer aldılar. Turnuva 14 Haziran 2018'de, ev sahibi Rusya'nın Suudi Arabistan'ı 5-0 mağlup ettiği maç ile başladı. Son şampiyon olan Almanya grup aşamasında elendi, ev sahibi Rusya ise çeyrek finalde Hırvatistan'a karşı elendi. Kupayı, 15 Temmuz 2018 tarihinde oynanan final maçında Hırvatistan'ı 4-2 mağlup eden Fransa kazandı. Fransa, bu şampiyonlukla birlikte ikinci kez kupayı evine götürdü.
İngiltere'den Harry Kane, 6 golle turnuva boyunca en çok gol atan oyuncu oldu ve Altın Ayakkabı'nın sahibi oldu. Hırvat oyuncu Luka Modrić, Altın Top'u kazanarak turnuvanın en iyi oyuncusu seçildi. Belçikalı Thibaut Courtois, en iyi performansı gösteren kaleci seçilerek Altın Eldiven'i kazandı. Turnuva boyunca 3 milyondan fazla insanın oyunlara katıldığı tahmin edilmektedir.

Bu turnuvada oynamaya hak kazanan 32 ülkenin 20'si, 2014'teki bir önceki turnuvada mücadele etti. İzlanda ve Panama ilk kez hak kazandılar ve İzlanda, nüfus açısından Dünya Kupası'na katılan en küçük ülke oldu. En az üç turnuvanın yokluğundan sonra geri dönen diğer takımlar şöyleydi: 1990'daki son görünümlerinden sonra finallere dönen Mısır, en son 1998'de yarışan Fas, en son 1982'de mücadele eden Peru ve 2002'de çeyrek finale yükseldikten sonra ikinci kez yarışan Senegal. Dünya Kupası tarihinde ilk kez üç İskandinav ülkesi (Danimarka, İzlanda ve İsveç) ve dört Arap ülkesi (Mısır, Fas, Suudi Arabistan ve Tunus) turnuvaya aynı yıl katılmaya hak kazandı.

Turnuvaya katılamayan önemli takımlar ise şöyleydi: İsveç karşısında play-off eleme turunda elenen ve kariyeri boyunca dört kez dünya şampiyonu olan İtalya (1958'den beri ilk kez), en sonki turnuvayı (2014) üçüncü sırada bitiren ve son üç Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanan Hollanda, 2017 Afrika Uluslar Kupası şampiyonu Kamerun, iki Copa América şampiyonluğu bulunan ve 2017 Konfederasyonlar Kupası ikincisi olan Şili, 2016 OFC Uluslar Kupası şampiyonu olan Yeni Zelanda ve 2017 CONCACAF Altın Kupa şampiyonu Amerika Birleşik Devletleri (1986'dan beri ilk kez katılamadı). Önceki üç turnuvaya da katılmaya hak kazanan Afrika'nın güçlü takımları Gana ve Fildişi Sahili de bunların içindeydi. Turnuvaya katılan en düşük FIFA Dünya Sıralaması'na sahip takım, ev sahibi Rusya idi.12 Mart 2015 tarihinde başlayan elemeler 15 Kasım 2017 tarihinde tamamlanmıştır.

Not 1:  Rusya, 1958-1990 arası  Sovyetler Birliği olarak turnuvaya katılmıştır.
Not 2:  Sırbistan, 1930-1990 arası  Yugoslavya 1992-2006 arası  Sırbistan-Karadağ olarak turnuvaya katılmıştır.

FIFA Dünya Kupası finallerini sunmak için Rusya'dan toplam 11 şehir seçilmiştir. Bunlar; Kaliningrad, Kazan, Moskova, Nijni Novgorod, Rostov-na-Donu, Sankt-Peterburg, Samara, Saransk, Soçi, Volgograd ve Yekaterinburg'dur. Turnuva maçları, 11 ev sahibi şehirde bulunan toplam 12 stadyumda yapıldı. 12 stadyum, FIFA'nın turnuva düzenleyecek ülkeye koştuğu minimum stadyum sayısı şartıdır. 12 stadyumdan 3'ü restorasyon görüp, 9 tanesi ise Aralık 2017'ye dek inşa edilmiştir.

32 takımın katıldığı turnuvanın grup aşamasında takımlar dörderli sekiz gruba ayrıldı ve her grupta takımlar tek devreli lig usulü mücadele etti. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan takımlar son 16 turuna yükseldi. Ev sahibi Rusya, otomatik olarak A1 pozisyonuna yerleşerek 14 Haziran 2018 tarihinde açılış maçını oynadı.

Finallere katılan takımlar, 16 Ekim 2017 tarihinde açıklanan FIFA Dünya Sıralaması'na göre aşağıdaki gibi torbalara ayrılmıştır.

2018 FIFA Dünya Kupası grup kuraları, 1 Aralık 2017'de Rusya'nın Moskova şehrinde çekilmiştir.

Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 16 takımın katıldığı ve maçların tek maçlı eleme sistemi ile oynandığı bölümüdür. Gerektiğinde uzatma süresi ve penaltı vuruşlarıyla galip gelen takım belirlenir. Maçlar, 30 Haziran - 15 Temmuz 2018 tarihleri arasında oynandı.

6 gol

4 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 gol kendi kalesine

Ödüller, turnuvanın sonunda verildi. Altın Ayakkabı, Altın Top ve Altın Eldiven ödülleri Adidas sponsorluğunda verildi.

Welcome2018.com 22 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fifa Resmî site25 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2021 Rusya yasama seçimleri, Rusya Federasyonu'nda 19 Eylül 2021 pazar günü Rusya'nın yasama organı Duma'nın 450 üyesini belirlemek amacıyla yapılacak olan genel seçimlerdir. Bir sonraki yasama seçimi, Federal Meclis'in alt meclisi olan Devlet Dumas'ının 8. toplantısı için 450 sandalyeyi seçmek üzere en geç 19 Eylül 2021'e kadar Rusya'da yapılacak. Seçimlere giren Birleşik Rusya, 2016 seçimlerini% 54,2 oy ve 343 sandalye ile kazandıktan sonra iktidar partisi oldu. Seçim günü, 7. toplantıya ait Devlet Duması'nın seçildiği anayasal sürenin sona erdiği ayın üçüncü Pazar günüdür. Devlet Duması'nın seçildiği anayasal dönem, seçildiği tarihten itibaren hesaplanır. Devlet Duması'nın seçim günü, oylama günüdür ve bunun sonucunda yetkili kompozisyonda seçilmiştir. Devlet Dumasının erken feshi durumunda, Başkan erken seçim çağrısı yapmalıdır. Bu durumda seçim günü, Devlet Duması'nın feshedildiği tarihten üç ay sonraki günden önceki son Pazar günü olmalıdır.
Güvenlik nedeniyle, tüm yüz yüze oylama prosedürü 3 güne bölünecek - 17 - 19 Eylül. Ayrıca, Rusya Federasyonu'nun 7 bölgesinde, bir sandık merkezine gitmeden oylamaya katılmak mümkün olacak. Seçmen internet üzerinden oy kullanıyor.

Adil Bir Rusya (Rusça: Справедливая Россия, SR, Spravedlivaya Rossiya)  Rusya'da sosyal muhafazakâr, demokratik sosyalist ve sosyal demokrat bir siyasi partidir.
Parti, “sistem içi muhalefet”in bir parçası olarak görülür ve genel olarak mevcut başkan Vladimir Putin’in gündemine, özellikle de dış politikasına, olumlu yaklaşır. Parti, 28 Ekim 2006’da Rodina’nın sol kanadı, Rusya Yaşam Partisi ve Rus Emekliler Partisi’nin birleşmesiyle kuruldu. Daha sonra altı küçük parti daha bu birleşime katıldı. Parti, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve bir sosyal devletin düzgün işlemesini sağlayan “21. Yüzyılın Yeni Sosyalizmi” çağrısında bulundu. 2011'de Nikolay Leviçev, 2006–2011 yılları arasında partiyi yöneten Sergey Mironov'un yerine parti başkanı seçildi. Mironov, 27 Ekim 2013'te yeniden, 28 Ekim 2018'de ise bir kez daha parti başkanı seçildi. 28 Ocak 2021'de parti, Hakikat İçin ve Rusya Vatanseverleri partileriyle birleşti.

Akademi Ödülleri veya popüler adıyla Oscar ödülleri, film endüstrisindeki sanatsal ve teknik başarılara verilen ödüllerdir. Ödüller, Kaliforniya merkezli Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi  (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) tarafından yılda bir kez verilir. Akademi üyelerinin oylarıyla verilen ödüller, sinema dünyasında uluslararası bir başarı göstergesi olarak kabul edilir. Ödül kazananlara verilen heykelciğin resmi adı "Akademi Liyakat Ödülü" (Academy Award of Merit) olmasına rağmen heykelcik çoğu zaman "Oscar" lakabıyla anılır. Heykelcik, art deco üslubunda tasvir edilmiş bir şövalyedir.
1929'da Los Angeles'ta verilmeye başlanan ödüller, yılda bir kez ve çoğunlukla şubat ayında düzenlenen törenle dağıtılır.
Akademinin yaklaşık 6.000 sinema profesyonelinden oluşan üye listesi gizli tutulur. Üyelerin çoğu Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunsa da şartları karşılayan diğer ülke vatandaşları da akademiye üye olabilir.
96. Akademi Ödülleri töreni 11 Mart 2024'te TSİ 01.30'da Hollywood'daki Dolby Tiyatrosu'nda düzenlenmiştir.

Ödülün orijinal ismi (Academy Award of Merit) idi. Ödüle neden Oscar dendiğini tam bilinmemekle birlikte hakkında pek çok söylenti vardır. Bir söylentiye göre Bette Davis'in heykelciği ilk kocası Harmon Oscar Nelson ile özdeşleştirmesi sonucunda, başka bir söylentiye göre ise Akademi'nin kütüphanesinde görevli Margaret Herrick'in heykelciği amcası Oscar'a benzetmesi ile ödülün adı Oscar olarak kaldı. Akademi, Oscar ismini 1939 yılına kadar resmi olarak kullanmamıştır.
Oscar ödül heykelciğini Metro Goldwyn Mayer'in sanat yönetmeni Cedric Gibbons tasarladı. Cedric Gibbons, o anda beş parçalı bir film makarası üstünde elinde kılıcıyla dikilen bir şövalye taslağını çizdi. Bu film makarasının beş halkası oyuncular, film yazarları, yönetmenler, yapımcılar ve teknisyenleri temsil eder. George Stanley heykeli son haline getirdi. Heykelcik 34 santim yüksekliğinde, 3,85 kilo ağırlığında ve 24 ayar altınla kaplıdır.
Oscar heykelciğini kazananlar bu ödülü satamazlar. Eğer ödülden kurtulmak istiyorlarsa ancak Akademi'ye 1 dolar karşılığında satabilirler.

Bütün üyeler akademiye katılmak üzere öncelikle bir davet alırlar. Üyelik (Board of Governors) tarafından verilir. Üyelik için sinema alanında seçkin bir kariyere sahip olmak ön koşuldur. Genellikle bir akademi ödülünü kazanmak, akademiye katılmak için bir davetle sonuçlanmasına rağmen, üyelik otomatik değildir.
Yeni üyelik teklifleri yıldan yıla düşünülür. Akademi, 2007 itibarıyla oy verecek 5830 üyeye sahiptir. Akademi üyeliği, sinema filmlerinde farklı disiplinleri temsil etmek için 15 dala bölünmüştür. Bunlar; oyuncular, yönetmenler, sinematograflar, sanat yönetmenleri, film editörleri, müzik, yapımcılar, halkla ilişkiler, kısa filmler ve animasyon, ses, görsel efektler, yazarlar, belgeseller.

Bir filmin Oscar'a aday gösterilebilmesi için 40 dakikadan uzun olması, ABD-Los Angeles ili sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin gerçekleşmiş olması ve gösterimin en az bir hafta sürmüş olması şartı aranıyor.

Akademinin tüm üyeleri kendi dallarında ödül için adaylarını önerir. Tüm üyeler En İyi Film Akademi Ödülü için oylamaya katılabilir. Böylelikle tüm dallarda adaylar belli olur. Adaylar belli olduktan sonra ödülün kimlere gittiğini belirlemek için ikinci bir oylama yapılır.

88. Akademi Ödülleri'nin tüm adaylarının beyaz olması ırkçılık tartışmalarına neden oldu. Oscar'da ırkçılık yapıldığı eleştirilerine destek veren birçok ünlü Hollywood yıldızı 88. Oscar ödül törenini boykot edeceğini açıkladı. Ayrıca sosyal medya kullanıcıları #OscarsSoWhite (Oscar çok beyaz) etiketiyle bu durumu protesto etti. Ayrıca 88. Akademi Ödülleri'nde sunuculuk yapan Chris Rock, konuşmasında "Beyaz insanların ödül töreni olarak da bildiğiniz tören başladı." ifadelerini kullanmıştır.

Sadece üç film (Big Five) olarak adlandırılan En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Aktör, En İyi Aktris ve En İyi Özgün / Uyarlama Senaryo ödüllerinin hepsini birden kazandı. Bu filmler; It Happened One Night (1934), One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975) ve The Silence of the Lambs (1991).
Üç film 11 oscar heykelciği birden almayı başardı. Bunlar; Ben-Hur (1959), Titanic (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) aday gösterildiği tüm dallarda ödül almayı başardı.
All About Eve (1950), Titanic (1997) ve La La Land (2016) 14 adaylık ile en çok aday gösterilmiş filmler. Titanic 11 ödül alırken, All About Eve 6 ödüle layık görüldü.
The Turning Point (1977) ve The Color Purple (1985) filmleri 11 dalda, True Grit (2010), Gangs of New York (2002) ve American Hustle (2013) filmi 10 dalda ödüle aday gösterilmelerine rağmen hiç ödül kazanamadı.
Grand Hotel (1932) diğer dalların hiçbirine aday gösterilmemiş ancak En İyi Film Oscarı'nı almış tek filmdir.
En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiş animasyon filmler; Beauty and the Beast (1991), Up (2009) ve Toy Story 3 (2010).
Oyunculuk dallarında verilen En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerinin hepsini birden almayı başaran film olmamıştır. Sadece iki film bu rekora çok yaklaşmıştır. Bunlar oyunculuk dallarındaki dört oscar'ın üçünü kazanmayı başaran A Streetcar Named Desire (1951) ve Network (1976).
1939 yılında, La Grande Illusion (Harp Esirleri) yabancı dilde çevrilmiş olmasına rağmen (Fransızca),"En iyi yabancı film" dalında değil de "En iyi film" dalında aday gösterilmiş ilk filmdir ve çok az film bu şekilde aday gösterilmiştir.
Son Gerçek (They Shoot Horses, Don't They?)(1969) filminin şöyle bir Akademi Ödülü rekoru vardır; En fazla sayıda dalda Akademi ödülüne aday gösterildiği halde (9 dalda aday gösterilmişti) En İyi Film Akademi Ödülüne aday gösterilmeyen tek film budur. 1970 yılında sadece En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazanabilmişti.
Roma Tatili (Roman Holiday) filmi için verilmiş 1953 En İyi Uyarlama Senaryo ödülünden şu anda 2 adet vardır. "Amerikan aleyhtarı aktiviteleri soruşturma komisyonu" (HUAC)'nun Komünist sempatizanı oldukları gerekçesi ile kara listeye aldığı yüzlerce Amerikalı sanatçı arasında, aralarında Edward Dmytryk (yönetmen) ve Dalton Trumbo (senarist)'nun da bulunduğu ve ilk kez 1947 yılında soruşturmaya uğrayan ilk 10 sanatçıya Hollywood 10'luları adı verilmişti. Kara listedekiler özellikle Hollywood'da iş bulamıyorlardı. Bazıları yurt dışına giderken bazıları da takma isimlerle iş yapmak zorunda kalmışlardı. Dalton Trumbo da "Roma Tatili"nin senaryosunu yazmış olmasına rağmen ismini kullanamadığı için senaryoya verilen Oscar ödülü senaryonun yazılmasında yardımı olan, Trumbo'nun arkadaşı Ian McLellan Hunter'a gitmişti. Yıllar sonra Akademi yanlıştan dönerek Trumbo'nun itibarını iade etti, ödülü Hunter'dan geri aldı ve ölümünden 16 yıl sonra 1993 yılında törenle Dalton Trumbo'nun eşine verdi. Bu arada Hunter'ın oğlu babasının ödülünü geri vermek istemediği için Trumbo'nun eşine ikinci bir Oscar verildi. Yani şu anda 1953 yılı En İyi Senaryo Akademi Ödülü'nden iki adet mevcuttur.
1973 yapımı Belalılar (The Sting) En İyi Film Akademi Ödülü'nü aldığında yapımcılarından biri olan Julia Phillips "en iyi film" dalında Oscar alan ilk kadın yapımcı ünvanını da almış oldu.
2011 yapımı The Artist, En İyi Film Akademi Ödülü kazanan son siyah-beyaz film olmuştur. Ondan önce en son bu ödülü alan renksiz film Billy Wilder'ın yönettiği 1960 yapımı Garsoniyer (The Apartment) filmidir. 1993 yapımı Schindler'in Listesi de bu ödülü almıştır, fakat bu filmde çok kısa da olsa renklendirilmiş bölümler vardır.
1966 yapımı Kim Korkar Hain Kurttan? (film) (Who's Afraid of Virginia Woolf?) tüm ana karakterlerinin ve sanatsal kadrosunun topluca Oscar'a aday gösterildiği tek film olma gibi bir rekora sahiptir. Aday gösterildiği Akademi ödüllerinden 5 tanesini kazanmıştır.
Midnight Cowboy (Geceyarısı Kovboyu) "En İyi Film Akademi Ödülü" alan ilk ve tek "X-Rated" film olma ünvanına sahiptir. Film 1969'da gösterime sunulduğunda o zamanki değerlendirme sistemine göre X-Rated kategorisine sokulmuştu. Ancak o zamanlar henüz pornografik filmler ortalarda yoktu ve "X-Rated" o devirde '17 yaşından küçükler seyredemez' anlamını taşıyordu. Sonradan "X-Rated" etiketi pornografik filmlerde yaygın olarak kullanılmaya başlayınca, "Geceyarısı Kovboyu"'nu birçok sinema göstermeyi reddetti, gazeteler reklamını almadılar. Bunun üzerine 1971 yılında film "R" kategorisine çıkartıldı, yani 16 yaş altındaki çocuklar ebeveynleri nezaretinde filme gidebileceklerdi. Film bu derecelendirme değişikliğinden önce Oscar ödülünü almış olduğu için, Midnight Cowboy "En İyi Film Akademi Ödülü" alan ilk ve tek "X-Rated" film olma ünvanına da kavuştu.
Brezilya - ABD ortak yapımı Hector Babenco filmi Örümcek Kadının Öpücüğü, 1986'da En İyi Film Akademi Ödülü'ne de aday gösterilmişti. Böylelikle bu ödüle aday gösterilen ilk 'bağımsız' film olma ünvanını da kazanmış oldu.
7 Mart 2010'da Kathryn Bigelow The Hurt Locker filmiyle En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'nü kazandı. Böylece Oscar tarihinde ilk kez bir kadın yönetmen bu ödülü kazanmış oldu.

Katharine Hepburn Oscar Ödülerinde en fazla ödül kazanan oyuncu oldu. Morning Glory (1932/33), Guess Who's Coming To Dinner (1967), The Lion in Winter (1968) ve On Golden Pond (1981) filmlerindeki rolleri ile 4 kez En İyi Aktris ödülü kazandı. Ayrıca 12 adaylık ile Meryl Streep'ten sonra en çok adaylık alan ikinci kadın oyuncudur.
Daniel Day-Lewis, yalnızca En İyi Erkek Oyuncu dalında üç kez (My Left Foot, There Will Be Blood ve Lincoln filmleriyle) ödülün sahibi olarak, kategorinin en çok kazanan ismi oldu. Jack Nicolson (2 kez Erkek Oyuncu, 1 kez Yardımcı Erkek Oyuncu) ve Walter Brennan (3 kez Yardımcı Erkek Oyuncu) ile birlikte en çok ödül kazanan erkek oyuncudur.
Meryl Streep ödüle en fazla aday gösterilen isim oldu. 20 kez aday gösterilmekle beraber 3 kere ödülü almayı başardı. En İyi Yardımcı Aktris ödülünü Kramer vs. Kramer (1979) ile ve En İyi Aktris ödülünü Sophie's Choice (1982) ve The Iron Lady (2011) film

Aleksandr Aleksandroviç Blok (Rusça: Александр Александрович Блок 16 Kasım 1880, Petersburg - 7 Ağustos 1921, Petrograd) - Rus şair, oyun yazarı.

Blok hukuk profesörü bir babanın oğluydu. Ancak şairin doğumundan bir süre sonra anne ve babası ayrıldı. Petersburg Üniversitesinin rektörü ve bir botanikçi olan dedesi Beketov'un evinde büyüdü. Yaz aylarını ise ailesiyle birlikte Moskova yakınlarındaki sayfiye yeri Şahmatovo'da geçirdi. Burada edindiği doğa izlenimleri pek çok şiirinde kendisini gösterdi. 1898-1901 yılları arasında Petersburg Üniversitesinde hukuk eğitimi aldı. Daha sonra filoloji fakültesine girdi ve 1906'da mezun oldu. 1898'de ileride (1903) karısı olacak olan, ünlü kimyager Dimitri Mendeleyev'in kızı Lyubof Mendelyeva ile tanıştı. İlk dönem şiirlerinde sık sık ondan bahsetti (Hoş Hanıma Şiirler). Yazarın sembolist şiirlerinin ilki 1903-1904 yıllarında yazdığı “Hoş Hanıma Şiirler” eseridir. Daha sonraki devrim öncesi derlemeleri:

Beklenmedik Sevinç (1907)-(Нечаянная радость
Kar Maskesi (1907)-(Снежная маска)
Gece Saatleri (1911)-(Ночные часы)
Rusya Şiiri (1915)-(Стихи о России)
Kötü Oyun-(Балаганчик)
Meçhul Kadın-(Незнакомка)
Meydandaki Kral-(Король на площади)
Devrim sırasında 1918 yılında ise Blok “ İskitler” (Скифы), “On iki” (Двенадцать) şiirlerini ve “Devrim ve Aydınlar” (Революция и интеллигенция) gibi dünya görüşünü yansıtan makaleler yazdı. Ağustos 1921'de yazar kalp hastalığından dolayı öldü.

Blok'un şiirleri kimi zaman tek tek, kimi zaman da bir kitapta toplanarak Türkçeye kazandırılmıştır. Öteki Yayınları, "Seçilmiş Şiirler" adı altında Azer Yaran'ın Rusça asıllarından çevirdiği bir şiir derlemesini, 2005 yılında da Everest Yayınları, Kanşaubiy Miziev ve Ahmet Necdet'in Rusça aslından çevirdikleri "Mavi Yağmurluk" derlemesini yayımladı.
Durgun Yıllarda Gelmiş Olanlar Dünyaya şiirini Ataol Behramoğlu, On iki (Rusça: Двенадцать) adlı şiirini Elena Natalina ve Ulaş Başar Gezgin, Rusça asıllarından çevirdiler ve çeşitli yerlerde yayımladılar.
Ayrıca Blok'un On iki şiiri üzerine Ulaş Başar Gezgin tarafından kaleme alınan bir inceleme Evrensel Kültür Dergisinin Ekim 2002 sayısında yayımlandı.

Ante Lucem (1898-1900)
Güzel Bir Kadın Hakkında Şiirler (1901-1902) - (Rusça: Стихи о Прекрасной Даме)
(1902-1904) - (Rusça: Распутья)

(1904-1905) - (Rusça: Пузыри земли)
Gece Menekşesi (1906) - (Rusça: Ночная Фиалка)
Çeşitli Şiirler (1904-1908) - (Rusça: Разные стихотворения)
Şehir (1904-1908) - (Rusça: Город)
Kar Maskesi (1907) - (Rusça: Снежная маска)
Fayna (1906 - 1908) - (Rusça: Фаина)
Serbest Düşünceler (1907) - (Rusça: Вольные мысли)

Korkunç Dünya (1909-1916) - (Rusça: Страшный мир)
Ceza (1908-1913) - (Rusça: Возмездие)
Yamblar (1907-1914) - (Rusça: Ямбы)
İtalyan Şiirleri (1909) - (Rusça: Итальянские стихи)
Çeşitli Şiirler (1908-1916)- (Rusça: Разные стихотворения)
Harpler ve Kemanlar (1908-1916) - (Rusça: Арфы и скрипки)
Karmen (1914) - (Rusça: Кармен)
Bülbül Bahçesi (1915) - (Rusça: Соловьиный сад)
Memleket (1907-1916) - (Rusça: Родина)
Rüzgâr Ne Şarkısı Söylüyor (1913) - (Rusça:О чем поет ветер)

On iki (1918) - (Rusça: Двенадцать)

Kader Şarkısı-(Песня судбы)

Ceza-(Возмездие)

Fars (1906) - (Rusça: Балаганчик)
Meydanda Bir Kral (1906) - (Rusça: Король на площади)
Aşk, Şiir ve Devlet Görevi Üzerine (1906) - (Rusça: О любви, поэзии и государственной службе)
Yabancı (1906) - (Rusça: Незнакомка)
Kaderin Şarkısı (1908) - (Rusça: Песня судьбы)
Gül ve Haç (1912) - (Rusça: Роза и крест)
Ramses (1919) - (Rusça: Рамзес)
Dionisosa (1906) - (Rusça: К Дионису Гиперборейскому)
Gülünç Adam (1913) - Taslak halinde (Rusça: Нелепый человек)

Kitaplardan ve Günlüklerden Parçalar (1921)

(Türkçe) Kısa yaşam öyküsü ve Durgun Yıllarda Gelmiş Olanlar Dünyaya şiiri 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Bütün Eserleri 24 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aleksandr Nevski (Rusça: Алекса́ндр Яросла́вич Не́вский Aleksandr Yaroslavich Nevskij; 30 Mayıs 1220, Gorodets, Yaroslavl Oblastı - 14 Kasım 1263), Novgorod'un Büyük Prensi, Rus savaş kahramanı ve Rus Ortodoks bir azizdi.
“Büyük Yuva” lakaplı Vsevolod’un torunu olan Nevski, "Nevski" (Neva Muzafferi) unvanını aldığı 1240'ta İsveçli istilacılara karşı kazandığı Neva Muharebesi’nden sonra ve 1242’de Alman haçlılara karşı gerçekleşen Peipus Gölü Savaşı’ndaki başarısıyla efsanevi bir konuma yükselmiştir. Altın Orda’ya haraç ödemeyi kabul ederek Doğu Ortodoks Kilisesi’nin varlığını korumayı başarmış; buna karşılık batıdan ve güneyden gelen yabancı güçlere karşı mücadele etmiştir. Moskova Metropoliti Makariy, 1547 yılında Aleksandr Nevski’yi Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aziz ilan etmiştir.
Ölümünden uzun süre sonra “Rus tarihinin en büyük kahramanlarından biri” olarak görülmüş; Rus halkını Katoliklikten ve Almanlar tarafından boyunduruk altına alınmaktan kurtardığı kabul edilmiştir. Nevskiy'in başarıları, Büyük Petro tarafından Saint Petersburg’un inşasında sembolik bir figür olarak kullanılmıştır. Aynı şekilde Sovyetler Birliği döneminde — özellikle II. Dünya Savaşı sırasında — vatanseverliği teşvik etmek amacıyla yaygın biçimde kullanılmıştır. Ayzenştayn'ın yönettiği 1938 yapımı Alexander Nevsky filmi onun “Rusya’nın kurtarıcısı” olarak ününü pekiştirmiştir.

Aleksandr, eski tarih yazımı geleneğine göre 30 Mayıs 1220'de, güncel kabul gören tarihe göre ise 13 Mayıs 1221'de Pereslavl-Zalesski’de doğmuştur. Vladimir Büyük Knezi II. Yaroslav’ın ikinci oğludur. Annesi, Mstislav Mstislaviç’in kızı Feodosiya Mstislavna'dır. Çocukluğunun ve gençliğinin büyük bölümünü Pereslavl-Zalesski'de geçirmiştir. 1238 yılı öncesinde Yaroslav’ın çocuklarının faaliyetleri hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Aleksander’ın ağabeyi Fyodor, 1233 yılında henüz 14 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.

Aleksandr Nevski Kilisesi (Kars)
Rus hükümdarları listesi

Repose of St Alexander Nevsky 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Orthodox icon and synaxarion (November 23) (İngilizce)
Synaxis of the Saints of Rostov and Yaroslavl 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (May 23) (İngilizce)
Translation of the relics of St Alexander Nevsky 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (August 30) (İngilizce)
St Alexander on Nevsky Prospekt. (İngilizce)
Alexander Nevsky's listing in Medieval Lands by Charles Cawley. 7 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Kommersant Newspaper :Russia’s Hero is Grand Prince Alexander Nevsky (September 24, 2008) (İngilizce)
Interfax news agency :Orthodox believers found heaven guardians for Russian secret service 6 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (September 22, 2008) (İngilizce)

Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski (Rusça:Алекса́ндр Никола́евич Остро́вский) (12 Nisan (eski takvim 31 Mart) 1823, Moskova - 14 Haziran (eski takvim 2 Haziran) 1868, Şçelykovo, Kostroma, Rusya) Rus oyun yazarı olup hazırladığı orijinal 47 oyun ile Rus tiyatrosunun kurucusu sayılmaktadır. Günümüzde de hazırladığı oyunlar ülkesindeki tiyatroların repertuvarlarında daima yer almaktadır. Oyunlarının popülerliği Rusya sınırlarını aşmıştır ve dünya tiyatrolarında tekrar tekrar temsil edilmektedirler.

Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski 12 Nisan (eski takvim 31 Mart) 1823 tarihinde Moskova'nın Zamoskvorechye semtinde doğdu. Babası bir hukukçu idi ve Kostroma Oblast'ında Ostrov adlı bir köy asıllı olduğu için "Ostrovski" olarak anılmakta idi. Babası devlet memuru olarak yükselmişti; bir soyluluk unvanı verilmişti. Annesi 1836'da öldükten sonra babası genç, güzel, zengin, İsveç asıllı bir barones, Emilia Andreyevna von Tessin'le evlendi. Üvey annesi kendi çocuklarından başka üvey oğlu Aleksandr'in da eğitimiyle ilgilendi. Onun yabancı diller ve müzikteki yeteneklerini teşvik edip destek verdi. Aleksandr Ostrovski 1840'ta "Birinci Moskova Jimnazyumu"'nu bitirdi ve Moskova Devlet Üniversitesi'ne devam edilip 1843'te hukuk diploması aldı. 1843 ile 1845 arasında devlet memuru olarak Moskova çocuk mahkemesinde görev yaptı.
Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski ilk tiyatro oyunu olan "Kartıny semeynogo schastya (Aile Saadetinden Sahneler)" oyununu 1847'de tamamladı. İkinci tiyatro oyununu 1850'de hazırladı ve bunun ismi önce "Banktrot (İflas Bayrağı)" idi; ama sonra "Svoi lyudi sochtemsya (Bu Bir Aile Sorunudur ve Aile İçinde Halledilecek)" olarak ismi değiştirildi. Bu oyun Moskova tüccarlarının hileli iflasları konusunu ele aldığı için Moskova'da büyük bir skandal yarattı ve Ostrovski devlet memurluğundan atıldı. Bu oyun 13 yıl sansüre uğrayıp sahnelenmesi yasaklandı.
Bundan sonra tiyatro oyunu yazmaya ciddi olarak eğilen Ostrovski'nin oyun eserlerinde ele aldığı önemli konular başında, genellikle Moskova'da bulunan, Rus tüccar sınıfının sorunları, memurların ve mülk sahiplerinin tamahkarlık ve açgözlülükleri gelmiştir. Bu konuları işleyen 2 tragedya ve birçok güldürülü oyun eseri vermiştir. Bunlar arasında şaheserleri sayılan "Bednost ne porok (Yoksulluk Ayıp Değil)" (1853), "Gelirli yer" (1856), "Groza (Fırtına)" (1859) bulunmaktadır. 1850'li yıllarda yapımlanan eserlerinde önemli sosyal ve ahlaki konulara eğilmiş ve despotik devlet idaresini keskin tenkide koyulmuştur. Örneğin "Kendi Adamlarımız" satirik komedyasında Rus Çarı I. Nikolay'ın gösterişe tutkunluğu hiciv edilmiştir. Diğer bir popüler şaheseri Rus folkloruna dayanan 1873'te hazırlanan "Snegurochka (Kardan Genç Kız)" olup bu eser 1880-1881'de Nikolay Rimski-Korsakov tarafından bir operaya uyarlanmıştır. Ayrıca 1860'lı yıllarda birkaç tarihsel oyun da yazmıştır.
Ostrovski Moskova'da bulunan tek devlet dram tratrosu olan "Maly Tiyatrosu (Küçük Tiyatro)" ile çok yakın bağlantısı olmuştur ve sonradan bu tiyatro "Ostrovski'nin Evi" olarak bilinmeye başlamıştır. Hazırlamış olduğu oyunların hepsinin ilk temsilleri yazarın yakın kontrolü altında bu tiyatroda yapılmıştır. 1874'te kendinin büyük gayretleri ile kurulan Rusya Oyun Yazarları Cemiyeti'nin ilk başkanlığını yapmıştır.
1885'te Moskova'da bulunan devlet tiyatrolarının artistik direktörü olarak görev verildi. Bu görevde baş işi Moskova tiyatrolarının repertuvarlarını seçmek oldu. Yeni oyun yazarlarını teşvike önem verdi. Aynı zamanda bu tiyatroların idaresinde yeterli olmayan ve özellikle sadece rüşvetle iş yapan görevlileri ayıklayıp iden ayrılmalarını sağlamaya koyuldu. Moskova tiyatro okulunun da reorgizasyonuna başladı.
Mayıs 1886'de kendini iyi hissetmediği için, 1846-47'de babasının satın alıp sonradan 1867'de üvey annesi ve kardeşinden de kendi üzerine geçip üzerinde büyük geliştirme yapımları yaptığı Kostromo vilayetindedeki Scelykovo malikanesine gitti. Burada daha da hastalandı ve 2 Haziran'da bir kalp krizi geçirerek öldü. Ölmekte iken Shakespeare'in Antonius ve Kleopatra eserini İngilizceden Rusçaya çevirmekle uğraşmaktaydı. Mezarı bu malikane yakınında bulunan Nikolo-Berezhki mezarlığındadır.

Rusca ve Ingilizece eserleri Gutenberg websitesinde Aleksandr_Ostrovsky 27 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orijinal Rusca Eserlerinin  26 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Lib.ru 23 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aleksandr Puşkin (Rusça: Алекса́ндр Серге́евич Пу́шкин; 6 Haziran 1799 - Jülyen takvimine göre 29 Ocak 10, Miladi takvime göre Şubat 1837), Rus şair ve yazardır. Rusya'nın "ulusal şair"i ve modern Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilir.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 6 Haziran 1799'da Moskova'da doğdu. Babası Sergey Lvoviç Puşkin, soylu bir ailenin ilk çocuğudur. Annesi Nadejda Osipovna Hannibal'in büyük dedesi Etiyopyalı Abraham Petroviç Hannibal, Rus Çarı I. Petro'nun vaftiz oğlu ve Çarlık ordusunda seçkin bir subaydı. Puşkin, soylu bir ailenin üyesiydi. Annesi ve babası eğitimli insanlardı. Puşkin, ilk bilgilerini Fransız mürebbiyelerden edindi. Henüz sekiz yaşındayken Fransızca ve Rusça öğrenmişti. 11 yaşına geldiğinde özgürlükçü ve hicivci yazarlarını beğendiği Fransız edebiyatından etkilenerek Fransızca şiirler ve güldürüler yazmaya başlamıştı.
Döneminin tanınmış şair ve yazarları, Puşkin'in evine gelip gidenler arasındaydı. Ancak hiçbiri geleneksel Rus masalları anlatan, Rus türküleri söyleyen dadısı kadar Puşkin'i etkilememiştir. Yaşlı dadısı Arina'nın anlattıklarının, Puşkin'in çocuk ruhunda önemli izler bıraktığı düşünülmektedir. İleride Rus halk şiiriyle, masallarla, konuşma dilinin deyimleriyle ve anlatım özellikleriyle tanışıklığını dadısına ve anneannesi Mariya Hannibal'a borçludur.

Puşkin, on iki yaşına geldiğinde, aristokrat aile çocuklarına yönetime hazırlamak için Rus Çarı I. Aleksandr'ın Tsarskoye Selo'da (Çarın yazlık köyü) açtırdığı okula yazdırıldı ve bu okuldaki altı öğrenim yılı boyunca, tıpkı okulun diğer öğrencileri gibi, Petersburg'a gitme izni verilmeden dış dünyadan kopuk bir şekilde eğitim gördü.
Şairlik yeteneğiyle arkadaşları arasında sivrildi. İlk şiiri "Şair Dost'a" (1814) Nikolay Karamzin'in Avrupa Habercisi dergisinde yayımlandı. Puşkin'in lise yıllarında yazdığı şiirlerinde gerçekçilik eğilimi açıkça göze çarpmaktadır. O dönem şiirinde kullanılmayan kaba ve gündelik sözcükleri kullandığı şiirleriyle Gavrila Derjavin'in dikkatini çekmeyi başardı.
Artık ünlü bir şair sayılmaya başlayan Puşkin, Çar Köyü Lisesindeki eğitimini 1817'de tamamladıktan sonra Petersburg'a giderek Dışişleri Bakanlığında çalışmaya başladı. Bu arada birçoğu yasaklanan özgürlükçü şiirleri ve taşlamaları, bu sıralarda halk arasında yayılmıştır. Rus edebiyatında ilk kez, şiir halk tarafından hayranlıkla karşılanmıştı.

Puşkin, bu sırada Rus Çarı I. Aleksandr tarafından Kafkasya'ya tayin edildi ve burada ünlü Kafkas Esiri ve Bahçesaray adlı destanlarını yazdı. Gerçeği olduğu gibi aktarmayı tercih eden Puşkin'in eserlerinde ne klasik şiirin kuralcılığı, ne de Romantizm'in etkileri belirgin bir şekilde öne çıkıyordu.

Kafkasya'dan dönen Puşkin'in Rusya'daki askeri yönetime karşı oluşundan dolayı dört yıl süreyle başkente girmesi yasaklandı ve ailenin sahip olduğu Mihaylovskoye köyünde yaşamak zorunda bırakıldı. Hükûmet tarafından oğlunu gözetim altında tutmakla görevlendirilen babası da görevini yerine getirmişti.
Yirmi dört yaşındaki Puşkin, bu sürgün döneminde, yedi yıl sonra tamamlayacağı Yevgeni Onegin adlı romanını yazmaya başladı. Çingeneler, Peygamber ve Boris Godunov adlı önemli eserlerini de yine bu sürgün yıllarında yazdı. Bu yıllarda ülkesinde süregelen özgürlük mücadelesi dışında Yunan İsyanı ve İspanya ile İtalya'daki mutlakıyet karşıtı hareketleri yakından takip etti.
1820-1824 yılları arasındaki sürgün döneminden sonra Rus Çarı I. Nikolay tarafından Moskova'ya çağrılan genç şairin kaleminden çıkan her şey, artık çarın sansüründen geçecektir. Polis baskınları ve aşk serüvenleri ise Puşkin'in yaşamının ayrılmaz parçaları olmuştu.

Puşkin, bir baloda yüksek rütbeli ve emekli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaştı ve bu genç kıza âşık oldu. Puşkin, Natalya'ya evlenme teklif etti; Natalya ise şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplamak üzere cevapsız bıraktı. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılmış ve Moskova'dan uzaklaşmak istemişti. Bu nedenle, 1829'da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katıldı ve Osmanlı topraklarına geldi. Sonradan yazdığı "Erzurum Yolculuğu" adlı eserinde seyahat izlenimlerini anlatan Puşkin'in, daha başka birçok eserinde de Erzurum'dan aldığı esinlerin izlerini bulmak mümkündür.
Moskova'ya dönen Puşkin, Natalya'ya evlenme teklifini yineledi. Uzun çekişmelerden sonra Natalya'nın ailesini de ikna etmeyi başardı ve sonunda nişanlandılar. Bu evliliği istemeyen Natalya ise bu duruma kayıtsız kaldı. Natalya'nın bu olumsuz tutumu, ilişkilerinin sonuna kadar da bu şekilde devam etti.

Bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden rahatsız olsa da, Puşkin yazmaya devam etti. Yevgeni Onegin, Don Juan, Veba Sırasında Ziyafet gibi manzum tragedyalarını ve Dubrovski, Maça Kızı gibi önemli eserlerini bu dönemde kaleme aldı. Gogol ile olan arkadaşlığı da bu döneme rastlamaktadır. Öyle ki, Gogol'a ünlü Ölü Canlar romanını yazma fikrini Puşkin'in verdiği söylenmektedir.

Bu dönemde hayatına George Charles d'Anthès adında biri girdi. Puşkin, kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız'ın karısı Natalya Puşkin'e kur yaptığını öğrendi. 1837'de d'Anthès'i düelloya çağırdı. 27 Ocak 1837'de St. Peterburg yakınında Kara Dere'nin bir köşesinde düellonun yapılmasına karar verildi. Puşkin'in şâhidi arkadaşı Danzas'tı. Düelloda kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilmektedir.
Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin'i karnından yaralamayı başardı. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak'ta öldü.
Şâirin ölüm haberi duyulunca evinin önünde toplanan halk, Yevgeni Onegin'in son baskısını tüketti. Şairin ölümü üzerine başlayan huzursuzluk, neredeyse hükûmete karşı bir ayaklanma noktasına geldi. Olayların kontrolden çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı şairin tabutunu gizlice kiliseden aldı ve Mihaylovskaya köyüne götürerek toprağa verdi.
Hakkında Gogol'un “Puşkin, olağanüstü bir olaydır.” ve Dostoyevski'nin de daha mistik bir tavırla “Puşkin, bize gelecekten haber veren bir ermiştir.” dediği Puşkin, modern Rus edebiyatının oluşmasına en büyük katkıda bulunan edebiyatçı olarak kabul edilir. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatında "gerçekçilik akımı”nı başlatan öncü bir isim olmuştur.

Aleksandr Puşkin'in düello günü uğradığı son yer, Peterburg Nevski Prospekt'de Wolf's şekercisidir (şimdiki Cafe Litteraturnia). Bu kafede Puşkin'in balmumundan bir heykeli bulunmaktadır.

Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Selsebili (1824) (şiir)
Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş) (1828)
Poltava (1829)
Küçük Trajediler (1830)
Boris Godunov (1825) (dram)
Papaz ve uşağı Balda'nın hikâyesi (1830) (şiir)
Belkin Hikâyeleri (5 kısa hikâyeden oluşur: Atış, Tipi, Tabutçu, Menzil Bekçisi ve Köylü Genç Bayan) (1831) (düzyazı)
Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı 1841, roman)
Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
Altın Horoz (1834, şiir)
Balıkçı ve Altın Balığın Hikayesi (1835, şiir)
Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
Gavriiliada
Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikayesi (bitirilmemiştir)
Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikayeleri
Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
Graf Nulin – Kont Nulin
Zimniy vecher – Kış akşamı
Puşkin'in birçok eserini filolog Metehan Mollamehmetoğlu Türkçeye çevirmiştir.

(İngilizce) Puşkin'in Biyografisi
(İngilizce) Rachel B. Douglas, "Puşkin'in yaşayan hatırası", Fidelio Dergisi VIII, nr. 3, Sonbahar 1999 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 23 Ekim 2006'da tekrar yayınlandı.
(İngilizce) Puşkin şiirleri 11 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Tüm eserleri
(Rusça) 10 bölümde tüm eserleri 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Puşkin'in ailesi ve kökenleri hakkında Afro-Amerikan yorumlar  14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Puşkin'in ailesi ve ataları hakkında 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Güz yaprakları
(İngilizce) Puşkin'in biyografisi
(Rusça) Sesli şiirleri 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Tiyatro Tarihi, Puşkin'in oyunları 10 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Puşkin'in Afrikalı Geçmişi 8 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Puşkin, Boldino  (İngilizce, Rusça)

Aleksandr Puşkin Anıtı (Bakü)

Alexander Nikolayevich Scriabin (Rusça: Александр Николаевич Скрябин, Aleksandr Nikolayeviç Skriabin) (6 Ocak 1872 [eski Rus takvimine göre 25 Aralık 1871] – 27 Nisan 1915, Moskova), bir Rus besteci ve piyanist.
Scriabin erken modern besteciler arasında en çok yenilikçi ve çok özel durumlu bir piyanist ve besteci olarak tanımlanmıştır. Kariyerinin başlangıcında Scriabin, Frédéric Chopin'den ilham alarak çok lirik karakterli ama kendine özel tonlu müzik bestelemiştir. Ama, Arnold Schönberg'in yeniliklerinden habersiz ve bağımsız olarak, kabul mistisizm akımına dayanarak, gittikçe müziğini atonal olarak bestelemiş ve bu nedenle 12-tonlu kompozisyon ve serial müzik akımlarının öncülüğünü yapmıştır. Rus Sembolist akımı bestecileri arasında önde giden bir besteci olarak da görülmektedir.

İyi bir piyanist olan annesi çok erken yaşta öldüğü ve babası diplomat olarak yurt dışında bulunduğu için Scriabin teyzesinin yanında büyüdü. Teyzesi onu bakımının yanında müzikal yetilerinin geliştirmesine de önem verdi. 1888'de Moskova Konservatuatı'na alınan Scriabin, orada Sergej Tanejew ve W. Safonow ile çalıştı. 1892'de en iyi derece ile mezun olduktan sonra piyanist ve besteci olarak ismini duyurmaya başladı.
Kariyerindeki ilk çıkışı, ona uluslararası turneler organize eden ve müziği ile bir menajer gibi koruyup ilgilenen M. Belajew sayesinde elde etti. 1898'de Scriabin öğrenim gördüğü yerde piyano öğretmeni olarak çalışmaya başlasa da 5 yıl sonra kendisini hiçbir şey tarafından kısıtlanmadan bestelerine, enstrümanına ve konserlerine adayabilmek için ayrıldı. Uğruna eşinden ve çocuklarından ayrılıp 1905'te evlendiği Tatjana Schljozer ile uzun süre batıda yaşadıktan sonra İsviçre'ye yerleşti.
1908'de Brüksel'e taşındı. Artmakta olan ününden haberdar idi. 1906-1907'de genişletilmiş bir turne sayesinde bu ününü Amerika kıtasına da taşıma imkânı buldu. Bu esnada Scriabin gittikçe daha çok ruhani ve sufi fikir ve taslaklarla uğraşmaya başlamıştı. 1910'de tekrar geldiği Moskova'da özenle büyük bir Teozofik eser üzerinde çalışmaya başladı. Bir kan zehirlenmesinin sebep olduğu ani ölümü eserini bitirebilmesine engel oldu.
Moskova'daki son yıllarında sembolistlere yakın oldu. Birçok piyano eseri ve senfoni yazdı. İlk dönem eserleri Chopin geleneğinde olsa da daha sonraki yıllarda Scriabin, Messiaen gibi 12 Ton müziğine kadar giden yeni modal düzenlemeler keşfetti. Artık Scriabin'e Nietzsche, Bergson ve teosofiden etkilenen felsefi fikirlerini ifade edebilmek için müzik yetmemeye başlamıştı. 1908-10 arasında yazdığı senfonik şiir Prometheus'da ilk kez renkli-piyanoyu (Farbenklavier) kullanmış, eserin 1915'te New York'taki galası dünyadaki ilk ışık şovu olmuştur.
Hayatının son döneminde gittikçe daha çok vakit ayırıp tasarladığı eser, multimedyal bir ‘Muamma’ üzerinde çalıştı. Hareketli mimari, dans, koku, renk, ton ve kelimelerden oluşan ve tüm düzeylere hitap edebilecek olan bir senfoni olacak olan bu eser Hindistan'da yarım küre şeklindeki bir tapınakta 7 günlük bir ayin ile gerçekleştirilecekti. Scriabin'in yalnız‚ Planlı Bir Duruşma'nın sözleri ile bazı müzikal fikirlerin taslağını hazırlayabildiği bu ütopik projenin katılanları yüce bir farkındalığa, kozmik bir bilince ulaştırması gerekiyordu. Scriabin, döneminin bir çocuğu olarak kendisini gittikçe bir çeşit sanat mesihi olarak hissetmiş ve başlarını yaşadığı I. Dünya Savaşı'yla sonuçlanan dünyadaki genel karışıklığı sezmişti.

Scriabin'in Welte-Mignon için kendi yaptığı ses kayıtları yeni ses kayıt sistemlerine transfer edilmiştir

Prélude Op. 11, No. 1 : 
Prélude Op. 11, No. 2 : 
Mazurka Op. 40, No. 2 : 
Prelude No. 1, Op. 67: 

IMSLP wiki "Category:Scriabin, Alexander" maddesinde partisyon notaları 29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişim:20.8.2010)
Scriabin "Piano Sonata, no. 3, Op. 23" eserinin 2. ve 4. bölümlerin kendisinin çalmasının ses kayıtları 27 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (The Pianola Institute 26 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)*

Alfred Garrievich Schnittke (24 Kasım 1934 - 3 Ağustos 1998), Sovyet-Alman bestecidir.
Schnittke'nin erken dönem müziği, Dmitri Şostakoviç'in güçlü etkisini gösterir. Symphony No. 1 (1969-1972) ve Concerto Grosso No. 1 (1977) gibi eserlerinde polistilistik bir teknik geliştirmiştir. 1980'li yıllarda Schnittke'nin müziği, "String Quartet No. 2, No. 3", "String Trio", "Symphony No. 3, No. 4, No.5", "Viola Concerto" ve "Cello Concerto" gibi eserlerinin yayımlanmasıyla birlikte yurtdışında daha çok tanınmaya başlamıştır. Sağlığı kötüleştikçe, Schnittke'nin müziği polistilizminin dışa dönüklüğünün çoğunu terk etmeye başlamış ve daha içine kapanık, mistik bir tarza çekilmiştir.

Schnittke'nin babası Harry Maximilian Schnittke (1914-1975) Yahudi idi ve Frankfurt'ta doğdu. 1927'de Sovyetler Birliği'ne taşındı ve Rusçadan Almancaya çevirmen ve gazeteci olarak çalıştı. Annesi Maria Iosifovna Schnittke (doğumdaki soyadı Vogel, 1910-1972), Rusya'da doğmuş bir Volga Almanı idi.

Alfred Schnittke, Rusya SFSC'nin Volga-Alman Cumhuriyeti'nde Engels'te doğdu. Müzik eğitimine 1946'da babasının gönderildiği Viyana'da başladı. Schnittke'nin biyografisi Alexander Ivashkin'in yazdığı Viyana'daydı, burada "yaşamın bir parçası olan müziğe, tarihin ve kültürün bir parçası, geçmişin hala hayatta olan bir parçası olan müziğe aşık oldu." "Her anı orada hissettim," diye yazdı besteci, "tarihsel zincirin bir bağlantısı olmak için: her şey çok boyutluydu; geçmiş, her zaman var olan hayaletlerin dünyasını temsil ediyordu ve ben hiçbir bağlantısı olmayan bir barbar değildim, ama hayatımdaki görevin bilinçli taşıyıcısıydım." Schnittke'nin Viyana'daki deneyimi "ona gelecekteki mesleki faaliyetleri için belirli bir manevi deneyim ve disiplin kazandırdı. Tat, üslup ve üslup açısından referans noktası olarak aklında tuttuğu Çaykovski ve Rahmaninov değil Mozart ve Schubert'ti. Bu referans noktası aslında klasikti... ama asla çok açık sözlü olma."
1948'de aile Moskova'ya taşındı. Schnittke, 1961'de Moskova Konservatuvarı'nda kompozisyon alanında yüksek lisansını tamamladı ve 1962'den 1972'ye kadar orada ders verdi. Evgeny Golubev kompozisyon öğretmenlerinden biriydi. Bundan sonra, film müzikleri besteleyerek hayatını kazandı ve 30 yılda yaklaşık 70 film müziği besteledi. Schnittke Hristiyanlığa geçti ve müziğini etkileyen derin mistik inançlara sahip oldu.
Schnittke ve müziği genellikle Sovyet bürokrasisi tarafından şüpheli bir şekilde görülüyordu. İlk Senfonisi, Besteciler Birliği tarafından etkili bir şekilde yasaklandı. 1980 Yılında Besteciler Birliği oylamasından çekimser kaldıktan sonra SSCB dışına çıkması yasaklandı. 21 Temmuz 1985'te Schnittke, onu komada bırakan bir felç geçirdi. Birkaç kez klinik olarak ölü ilan edildi, ancak iyileşti ve bestelemeye devam etti.

1990 Yılında Schnittke Sovyetler Birliği'nden ayrılarak Batı Almanya'nın Hamburg kentine yerleşti. Ancak sağlığı zayıf kaldı. Ölümünden önce 3 Ağustos 1998'de Hamburg'da 63 yaşında birkaç felç daha geçirdi. Dmitri Şostakoviç de dahil olmak üzere diğer birçok önde gelen Rus bestecinin gömüldüğü Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'na devlet onuruyla gömüldü.

Schnittke'nin ilk müziği Dmitri Şostakoviç'in güçlü etkisini gösteriyordu, ancak İtalyan besteci Luigi Nono'nun SSCB'ye ziyaretinden sonra Music for Piano and Chamber Orchestra (1964) eserleriyle birlikte serializm tekniğini üstlendi. Bununla birlikte, Schnittke kısa süre sonra "seri kendini inkar ergenlik ayinleri" olarak adlandırdığı şeyden memnun kalmadı. "Polistilizm" olarak adlandırılan yeni bir tarz yarattı, bu tarzda geçmiş ve şimdiki çeşitli tarzların müziğini bir araya getirdi ve birleştirdi. Bir keresinde şöyle yazmıştı: "Hayatımın amacı, boynumu kırsam bile, ciddi müziği ve hafif müziği birleştirmektir." Polistilistik tekniği kullanan ilk konser çalışması ikinci keman sonatıydı, Quasi una sonata (1967-1968). Symphony No. 1 (1969-1972) ve Concerto Grosso No. 1 (1977) gibi eserlerlerinde polistilistik tekniğini geliştirmeye devam etti. Yakın zamanda ölen annesinin anısına yazdığı Piano Quintet (1972-1976) gibi diğer eserler daha üslup olarak birleştirildi.
1980'lerde Schnittke'nin müziği, Gidon Kremer ve Mark Lubotsky gibi kemancılar, çellist ve şef Mstislav Rostropoviç gibi göçmen Sovyet sanatçılarının yanı sıra şef Gennady Rozhdestvensky'nin çalışmaları sayesinde yurtdışında daha yaygın olarak tanınmaya başladı. Sürekli hastalığa rağmen, çok miktarda müzik üretti. Bu dönem aynı zamanda Schnittke ve müziğinin Hristiyan temalarına dönüşmesiyle de işaretlendi, derin manevi refakatsiz koro eserleri, Concerto for Mixed Chorus (1984-1985) ve Penitential Psalms (1988) ile örneklendi. 1983'te Katolik oldu. Symphony No. 4 ve Faust Cantata da dahil olmak üzere çeşitli diğer eserlerde ima edildi.
Symphony No. 9 ilk olarak 19 Haziran 1998'de Moskova'da prömiyeri yapan Gennady Rozhdestvensky tarafından deşifre edilerek – ama aynı zamanda 'düzenlenmiş' olarak – gerçekleştirildi. Performansın bir kasetini dinledikten sonra Schnittke, geri çekilmesini istediğini belirtti. Ancak öldükten sonra, diğerleri eseri deşifre etmek için çalıştı. Nikolai Korndorf, Alexander Raskatov tarafından sürdürülen ve tamamlanan görevi tamamlayamadan öldü. Andrey Boreyko'nun da senfoninin bir versiyonu var.

Alla Borisovna Pugaçyova (Rusça: Алла Борисовна Пугачёва, (okunuşu: Alla Borisovna Pugaçova) d. 15 Nisan 1949; Moskova, SSCB), Sovyet/Rus şarkıcı. Sovyetler Birliği'nin bir numaralı pop müzik şarkıcısı olarak da bilinir. Ippolitov Ivanov Müzik Koleji'nin Orkestra Şefliği ve Koro Bölümü'nden mezun oldu. 1981 yılında Moskova Tiyatro Sanatları Enstitüsü Müzik Yönetmenliği bölümünü bitirdi. 1991 yılında "halkın sanatçısı" unvanına layık görüldü. 1997 Eurovision Şarkı Yarışması'nda "Primadonna" adlı şarkıyla 15. olmuştur.

1977 — Женщина, которая поёт
1978 — Театр Аллы Пугачёвой (таллинское ТВ)
1979 — Автограф (украинское ТВ)
1979 — У Аллы (Финляндия)
1980 — Рецитал (от участия в съёмках отказалась)
1983 — Как живёт советская суперзвезда? (Швеция)
1983 — Любовью за любовь
1984 — Сезон чудес
1984 — Пришла и говорю
1984 — Встречи с Аллой Пугачёвой
1985 — Рок вокруг Кремля (Франция)
1988 — Женщина всегда права
1988 — Жди и помни меня (5 серий)
1997 — Старые песни о главном 2
1998 — Старые песни о главном 3
2001 — Старые песни о главном 4
2004 — За двумя зайцами-2004

Altay, birden fazla anlamda kullanılmaktadır. Bunların tamamı ya da bir kısmı aşağıda sıralanmıştır.

Altay Dağları: Orta Asyada Çin, Rusya, Moğolistan ve Kazakistan arasında çevre ahalisinin büyük çoğunluğu Türk kökenli kişilerin oluşturduğu yüksek dağlık alanlar.

Altay ilçesi: Moğolistan'ın Bayan Ölgii ilinin bir ilçesi.
Altay ilçesi: Moğolistan'ın Hovd ilinin bir ilçesi.
Altay şehri: Moğolistan'ın güneybatısındaki Gov (Gobi) Altay ilinin merkezi olan şehir.
Gobi Altay ili: Moğolistan'ın güneybatısındaki il

Altay Cumhuriyeti - Rusya'da bir özerk Türk cumhuriyeti.
Altay Krayı: Rusya Federasyonu'nda bir diyar.
Altay aymağı: Rusya Federasyonu Hakasya Cumhuriyetinde bir ilçe.

Altay İli - Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bir il.
Altay şehri: Doğu Türkistanın İli Kazak Özerk Bölgesini'nin Altay

Altay Spor Kulübü
Alsancak Stadyumu

Altayca
Altaylar
Altay dilleri

Adil Altay - Türk siyasetçi
Altay - Türk şarkıcı
Altay Bayındır - Türk futbolcu
Altay Dağdelen - Türk eski futbolcu, teknik direktör
Altay Erol - Türk mimar
Altay Martı - Türk hekim, karikatürist ve yazar
Altay Sersenulı Amanjolov - Kazak Türkolog
Altay Utkan - Türk bürokrat
Altay Yavuzaslan - Türk eski futbolcu
Aslı Altaylar - Türk dizi ve film oyucusu
Ayfer Akansel Altay - Türk çevirmen
Cemil Altay - Türk siyasetçi
Çetin Altay - Türk oyuncu
Engin Altay - Türk siyasetçi
Fahrettin Altay - Türk asker ve siyasetçi
Fethi Altay - Türk siyasetçi, eğitmen, denetçi, kontrolör ve şeftir
Halife Altay - Kazak Türklerinden yazar, din ve sosyal bilimci
Hasan Altay - Türk siyasetçi
Kadri Altay - Türk siyasetçi
Mehmet Altay - Türk siyasetçi
Orhan Altay - Türk futbolcu
Selin Altay - Türk oyuncu
Seray Altay - Türk millî voleybolcu

Altay (tank) - Türk ana muharebe tankı
Altay Havalimanı - Altay İli'nde havalimanı.
Altay Han - Türk dağ tanrısı.

Altıncı Koalisyon Savaşında (1813–1814), Avusturya, Prusya, Rusya, Birleşik Krallık, Portekiz, İsveç, İspanya ve birkaç Alman Devleti, Fransa'yı yenerek Napolyon Bonapart'ı Elba'ya sürgüne gönderdi. Napolyon'un başarısızlıkla sonuçlanan Rusya Seferi sonrası, kıtasal güçler Rusya, Britanya, Portekiz ve İspanya, Fransa'ya karşı birlik oldu. Ordularını yeniden düzenleyen koalisyon üyeleri, 1813'te Napolyon'u Almanya'dan çıkardı ve 1814'te Fransa'yı işgal ederek Napolyon'un tahttan çekilmesini ve Bourbon Restorasyonu'nu zorladılar.
Bu savaşta iki buçuk milyon asker savaştı ve 1812 Rusya seferiyle birlikte toplam ölü sayısı iki milyona yaklaştı. Altıncı Koalisyon Savaşı, Lützen, Bautzen, Dresden ve Napolyon Savaşları'nın en büyük muharebesi Leipzig Muharebesi'ni (Uluslar Muharebesi olarak da bilinir) içerir.

Altıncı Koalisyon Savaşı hakkında tarihî e-kitaplar (Almanca)

Amazon yağmur ormanları, Amazon Havzası'nın çoğunu kaplayan bir yağmur ormanıdır.

Güney Amerika'da yaklaşık beş buçuk milyon kilometrekarelik bir alanı kaplar. Brezilya, Peru, Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Bolivya, Guyana, Surinam ve Fransız Guyanası olmak üzere dokuz ülkenin sınırları içerisinde bulunur. Ormanların %60'ı Brezilya, %13'ü Peru sınırları içerisindedir.

Amazon ormanları dünyada kalan yağmur ormanlarının yarısından fazlasını oluşturur ve dünyanın en büyük ormanıdır. Amazon ormanları, dünyadaki su kaynaklarının yüzde 20'sini oluşturur. Amazon ormanlarının en büyük özelliklerinden biri, atmosferdeki oksijen ve karbondioksit dengesini korumasıdır. Dünyadaki hayvanların çoğunun ihtiyaç duyduğu oksijenin bitkilerin ürettiği kısmının %20'si Amazon ormanlarında üretilmektedir.

Amazon Ormanları içerisinde 40.000 ağaç çeşidi, 2.000 kuş çeşidi ve memeli hayvan, 2.200 balık çeşidi ile 128.843 çeşit omurgasız hayvan bulunur ve bu nedenle dünya üzerinde en fazla türe sahip olan ormandır. Dünyadaki hayvan ve bitki türlerinin de yüzde 10'unu barındıran Amazonlar, 8 ayrı Güney Amerika ülkesinde yaşayan 400'den fazla yerli kabileye de ev sahipliği yapıyor.
Denizde yaşamayan tek denizineği türü olan amazon denizineği gibi çok sayıda endemik hayvan ve bitki barındırmaktadır.

Amazon Ormanları'ndaki ormansızlaşmanın ana kaynakları insan yerleşimi ve arazilerin genişletilmesidir. 2018 itibarıyla Amazon yağmur ormanlarının yaklaşık %17'si zaten yok edilmiş durumdadır. Bilim insanları, yok edilen alanın %20-25 oranına ulaştığında, artık doğu, güney ve orta Amazon Ormanları'nın orman dışı ekosistemlere, bozulmuş savanlara dönüşmesi için kritik eşike varılmış olacağını göstermektedir.
1991 ve 2000 yılları arasında, Amazon'da kaybedilen toplam orman alanı 415.000 km²'den 587.000 km²'ye yükseldi ve kaybolan ormanın çoğu sığırların otlak alanı (ranç) haline geldi. Amazon'da önceden ormanlaştırılmış arazinin yüzde yetmişi ve 1970'ten beri ormansızlaştırılmış arazinin yüzde 91'i hayvancılık meraları için kullanılmıştır.
Çevre savunucuları, bölgenin ekonomik kalkınması adına ormanı yok etmek için yasadışı tomrukçular, madenciler ve arazi spekülatörlerini cesaretlendirdiği için Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu sorumlu tutuyor. Bolsonaro ise, bölgeyi yoksulluktan kurtarmanın bir yolu olarak korunmuş rezervlerde madencilik ve çiftçiliği teşvik etmeyi savunuyor.

2019'un ilk 8 ayında, Brezilya'da -yarısından fazlası Amazon bölgesinde olmak üzere- 72.843 yangın meydana geldi. Ağustos 2019'da rekor sayıda yangın çıktı. Brezilya Amazonundaki ormansızlaşma, 2018'in aynı ayına kıyasla Haziran 2019'da %88'den fazla arttı.
2019 Amazon orman yangınları küresel ölçekte bir kez daha dikkatleri bölge üzerinde topladı. 11 Ağustos 2019'da Brezilya'nın en çok bakir yağmur ormanı alanına sahip ve en büyük eyaleti olan Amazonas, olağanüstü hâl ilan etti. Yalnız 2019’un Ağustos ayında 30.900 yangın yaşandı.
Resmî veriler, Brezilya'daki yangınların sayısının 2020'nin Temmuz ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla %28 arttığını gösterdi.

Amazon İşbirliği Antlaşması Örgütü
Atlas Ormanları
Brezilya Kızılderilileri
Rainforest Alliance

Journey into Amazonia 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Amazon: The World's Largest Rainforest 13 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WWF in the Amazon rainforest 1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amazonia.org.br Good daily updated Amazon information database on the web, held by Friends of The Earth – Brazilian Amazon.
11 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sustainable Development in the Extractive Reserve of the Baixo Rio Branco – Rio Jauaperi – Brazilian Amazon.
Amazon Rainforest News Original news updates on the Amazon.
Amazon-Rainforest.org 23 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Information about the Amazon rainforest, its people, places of interest, and how everyone can help.
Conference: Climate change and the fate of the Amazon. Podcasts of talks given at Oriel College, University of Oxford, 20-22 March 2007.
Amazon'da 27 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ölü kambur balina yavrusu.

Amerika Birleşik Devletleri-Rusya ilişkileri (İngilizce: Russia–United States relations; Rusça: Российско-американские отношения), dünyanın en güçlü iki ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasındaki ikili ilişkiyi ifade eder. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürüyor. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin (1991-99) döneminde, 1999 baharında NATO’nun Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni bombalamasına kadar ilişkiler genel olarak sıcaktı ve o zamandan beri önemli ölçüde kötüleşti. 2014 yılında ilişkiler, Ukrayna krizi, Rusya'nın 2014'te Kırım'ı ilhak etmesi, Rusya'nın Suriye İç Savaşı'na askeri müdahalesi ile ilgili farklılıklar ve 2016'nın sonundan itibaren Rusya'nın 2016 ve 2020 ABD seçimlerine müdahalesi iddiasıyla biraz kötüleşti.
Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından ilişkiler, Soğuk Savaş'tan bu yana en düşük noktasına ulaştı. 2014'ten bu yana uygulanan karşılıklı yaptırımlar, işgalin ardından ABD ve müttefikleri tarafından devlet bankaları ve oligarklara karşı önemli ölçüde genişletildi.

Rusya İmparatorluğu ile yeni Amerika Birleşik Devletleri arasındaki resmi temaslar 1776'da başladı. Rusya, Amerikan Devrimi (1765-1783) sırasında resmen tarafsız olsa da, ABD'yi destekledi.
Tam teşekküllü diplomatik ilişkiler 1809'da kuruldu. 1863'te Amerikan İç Savaşı sırasında (1861-1865), Rus Donanması'nın Atlantik ve Pasifik filoları sırasıyla New York ve San Francisco'daki Amerikan limanlarında kışladı. Bazı tarihçiler, bu ziyareti, Fransa ve İngiltere'yi Konfederasyon tarafında savaşa girmekten caydıran önemli bir faktör olarak görüyorlar. Uzun yıllar boyunca, Amerikan İç Savaşı sırasında Rusya'nın Konfederasyona karşı Birliği desteklediğine dair bir efsane varlığını sürdürdü. Aslında Rusya kesinlikle tarafsızdı. Efsane Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından İngilizleri Amerikan potansiyel gücü konusunda yanıltmak için icat edildi. Rusya, Alaska'da yerlilere misyonerlerle birlikte küçük bir kürk ticareti işletmesi yürüttü. 1861'de işletme para kaybetti, Amerikalıları kışkırtmakla tehdit etti ve İngiltere tarafından savunulamadı. 1867'deki Alaska ABD'ye 7.2 milyon dolara satıldı ve böylece iki ülke arasında bugün hala var olan ortak bir deniz sınırı oluşturuldu. 19. yüzyılın sonlarında, Amerikan kamuoyu, Rus İmparatorluğu'ndaki Yahudi karşıtı pogromların raporları karşısında şok oldu. Bu, Amerikan muhalefetinin 1917'de müttefiki olarak Rusya ile Almanya'ya karşı savaşa girmesi kadar geç bir faktördü. Amerikan Başkanı Theodore Roosevelt'in aracılık ettiği Portsmouth Antlaşması (1905), Rus-Japon Savaşı'nı sona erdirdi.
1820'den 1917'ye kadar, ABD'ye Rus İmparatorluğu'ndan yaklaşık 3,3 milyon göçmen geldi. Çoğu Yahudi veya Polonyalıydı; sadece 100.000'i etnik Rus'tu.

ABD, Ağustos 1918'den beri Rus İç Savaşı sırasında Bolşeviklere karşı müttefiklerin askeri müdahalesine katılarak Rusya'nın Uzak Doğu'sunda faaliyet gösterdi. Bolşeviklerin İç Savaşta kazandığı zaferin ve 1922 sonunda Sovyetler Birliği'nin (SSCB) kurulmasının ardından, ABD, ticari ve ekonomik bağları geliştirirken, Sovyet hükûmetini resmen tanımayı reddeden son büyük dünya gücü oldu. ABD ve SSCB Kasım 1933'te diplomatik ilişkiler kurdu.
Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı sırasında Mihver güçlerine karşı dört büyük Müttefik arasındaydı. 1947'de Soğuk Savaş'ın başlamasının ardından Kuzey Atlantik Antlaşması, ABD, Kanada ve birkaç Batı Avrupa ülkesi tarafından 4 Nisan 1949'da Washington DC'de Sovyetler Birliği'ne karşı güvenliği sağlamak için Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kuran bir antlaşma imzalandı.
ABD ile Sovyet Rusya arasındaki ilk ikili anlaşma, Haziran 1964'te Moskova'da imzalanan bir konsolosluk sözleşmesiydi. 1975'te Helsinki Nihai Senedi, SSCB ve ABD de dahil olmak üzere çok sayıda ülke tarafından imzalandı ve bu antlaşma bağlayıcı bir hukuki güce sahip olmasa da, ABD öncülüğündeki Batı'nın Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa'daki hakimiyetini tanımasını ve 1940'ta yürürlüğe giren Estonya, Letonya ve Litvanya'nın Sovyet ilhakını kabul etmesini etkili bir şekilde ifade ediyordu. Senet, Soğuk Savaş'ın sonradan sona ermesinde rol oynamaya başladı.
1970'lerde - 1980'lerde, SSCB ve ABD, Anti-Balistik Füze Anlaşması (1972), iki Stratejik Silahın Sınırlandırılması Anlaşması, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması (1987) gibi bir dizi silah kontrol anlaşması imzaladı; Temmuz 1991'de Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması imzalandı.
1980'lerin sonlarında, Doğu Avrupa ülkeleri Mihail Gorbaçov yönetimindeki Sovyet kontrolünün gevşetilmesinden yararlandı ve komünist yönetimden kopmaya başladı. SSCB'nin son yıllarında ilişkiler büyük ölçüde gelişti.
3 Aralık 1989'da Gorbaçov ve ABD başkanı George H. W. Bush, Malta Zirvesi'nde Soğuk Savaş'ın bittiğini ilan ettiler.

25 Aralık 1991'de Komünizmin feshedilmesiyle, Sovyetler Birliği dağıldı ve Bağımsız Devletler Topluluğu, 15 eski Sovyet kurucu cumhuriyetinden 12'si tarafından üç Baltık devletini dışarıda bırakarak gevşek bir birlik oluşturuldu. Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, Rusya oldu. Artık, SSCB'nin BM Güvenlik Konseyi kalıcı üyeliğini miras alan ve SSCB'nin halefi olan bağımsız bir devletti.
Washington'un Rusya konusunda baş uzmanı olan Strobe Talbott, Clinton'ın Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ile anlaştığını savundu:

Gore'un, Yeltsin'in en uzun süredir hizmet veren başbakanı Viktor Çernomırdin ile geliştirdiği kanal ile desteklenen Clinton ve Yeltsin arasındaki kişisel diplomasi, Rusya'nın soğuk savaş sonrası dünyasındaki rolü konusundaki anlaşmazlıkları çözen veya hafifleten yarım düzine önemli anlayışa yol açtı. İki başkan, Rus roket parçalarının Hindistan'a satışını durdurmaya yönelik anlaşmaların başındaki müzakerecilerdi; Ukrayna'nın egemenliği ve güvenliğine ilişkin Rus güvencesi karşılığında, Sovyet döneminden kalma nükleer füzeleri Ukrayna'dan kaldırmak; Rus birliklerini Baltık ülkelerinden geri çekmek; Rusya ile genişleyen bir NATO arasındaki işbirliğini kurumsallaştırmak; Baltık devletlerinin ittifaka katılmaları için zemin hazırlamak; ve Rus ordusunun Balkan barışını korumaya ve Rus diplomasisinin NATO'nun Sırbistan'a karşı hava savaşının çözümüne katılımını sağlamak.
Yeltsin ile George H. W. Bush ve Bill Clinton yönetimleri arasındaki ilişkiler iyi başladı, ancak 1997'den sonra kötüleşti. Yeltsin ve Dışişleri Bakanı Andrey Kozırev, Rusya'nın demokratik uluslar ailesine tam üyeliğine yüksek öncelik verdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin ortağı olmak istediler. Ülkelerinde demokratik kurumlar ve serbest piyasa kapitalist sistemi yaratmaya çalıştılar. 1993 yılında taraflar, kıtalararası balistik füzelerde (ICBM'ler) birden fazla bağımsız olarak hedeflenebilir yeniden giriş araçlarının (MIRV'ler) kullanımını yasaklamak için tasarlanan START II silah kontrol anlaşmasını imzaladılar; antlaşma sonunda her iki ülke tarafından da onaylandı, ancak hiçbir zaman uygulanmadı ve ABD'nin 1972 Anti-Balistik Füze Anlaşması'ndan çekilmesinin ardından 2002'de resmi olarak terk edildi.
Clinton ve Yeltsin kişisel olarak arkadaş canlısıydı. Washington, Rusya'da liberal bir kapitalist sisteme hızlı geçişi teşvik etti. Clinton destek sağlamaya çalıştı, ancak 3 milyar dolardan az para sağladı. 1940'lardaki Marshall Planı'nın farkında olan Ruslar, çok daha büyük meblağlara güvenmişlerdi. Gerçek öfke, Doğu Avrupa'da NATO üyeliğinin hızla artmasıyla ateşlendi. Soğuk Savaş sona erdiğinde, Ruslar NATO'nun orijinal rolüne artık ihtiyaç olmadığını hissettiler. Doğuya doğru dramatik genişlemesinin NATO'nun Rusya'nın hedeflerini kontrol altına almadaki tarihsel rolünün artması anlamına geldiğinden korkuluyordu.

Rusya, Mart 1999'da Kosova konusunda Sırbistan ve Karadağ'a yönelik ABD öncülüğündeki NATO askeri operasyonuna şiddetle karşı çıktı. Aralık 1999'da, Çin'i ziyaret ederken, Başkan Yeltsin, Clinton'a Rusya'nın Çeçenya'daki taktiklerini eleştirdiği için (İkinci Çeçen Savaşı'nın başlangıcında) sözlü olarak saldırdı ve Rusya'nın nükleer güç olarak kaldığını vurguladı.

2001'de, 11 Eylül'deki saldırılara yanıt olarak, yeni Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hızlı bir şekilde güçlü desteğini açıkladı. Rusya'ya karşı terörizm zaten Putin'in gündeminin üst sıralarındaydı ve El Kaide teröristlerini barındıran Taliban'ı yok etmek için Amerika/NATO'nun Afganistan'ı işgalini destekleyerek ortak bir zemin buldu. Ancak 2002 yılına kadar iki ülke anlaşmazlıklarını tırmandırıyordu. Rusya uluslararası ilişkilerde daha iddialı hale geldi; George W. Bush, dış politikada giderek tek taraflı bir rota belirledi.
2002'de ABD, füze savunma sistemi planlarında ilerlemek için Balistik Füze Antlaşması'ndan çekildi. Putin kararı bir hata olarak nitelendirdi. Rusya, 2003 Irak işgaline şiddetle karşı çıktı, ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde veto hakkını kullanmadı. Rusya, NATO'nun eski Doğu Bloku'na doğru genişlemesini ve ABD'nin Orta Asya petrol ve doğalgazına erişim sağlama çabalarını Rusya'nın etki alanına potansiyel olarak düşmanca bir saldırı olarak görüyor. Rus liderliği, 2003'te Gürcistan'daki Gül Devrimi ve 2004'te Ukrayna'daki Turuncu Devrim sırasında Rus karşıtı isyanları teşvik etmekle ABD'li yetkilileri suçladı. Putin, Rusya'nın tarihi ilgi alanına izinsiz girişler gördü.

Mart 2007'de ABD, Çek Cumhuriyeti'nde bir radar istasyonu ile birlikte Polonya'da bir anti-balistik füze savunma tesisi inşa etme planlarını duyurdu. Her iki ülke de eski Varşova Paktı üyeleriydi ve her ikisi de Komünizmi ve Rus müdahalesini reddetmişlerdi. ABD'li yetkililer, sistemin ABD ve Avrupa'yı İran veya Kuzey Kore'nin olası nükleer füze saldırılarından korumayı amaçladığını söyledi. Ancak Rusya, yeni sistemi potansiyel bir tehdit olarak gördü ve buna karşılık olarak, herhangi bir savunma sistemini yenebileceğini iddia ettiği uzun menzilli kıtalararası balistik bir füze olan RS-24'ü test etti. Putin, ABD'yi bu yeni gerilimlerin Avrupa'yı bir barut fıçısına dönüştürebileceği konusunda uyardı. 3 Haziran 2007'de Putin,

Andrey Andreyeviç Voznesenski (Rusça: Андре́й Андре́евич Вознесе́нский; d. 12 Mayıs 1933, Moskova - ö. 1 Haziran 2010, Moskova) Rus şair.

Vladimir kentinde geçirdiği çocukluğu sırasında babasının 1941'de, kuşatma altındaki Leningrad'da fabrikaların sökülmesinde görev alması üzerine, annesi ve kız kardeşiyle birlikte Ural Dağlarındaki Kurgan'a gitti. Önce Güzel Sanatlar sonra Mimarlık eğitimi aldığı Moskova Mimarlık Enstitüsü'nden 1957'de mezun oldu.
OZA adlı uzun şiiriyle Türkiye'de de oldukça iyi bilinen bir şairdir.
Vosnesenski, Hlebnikov, Pasternak ve Mayakovski sonrası kuşağın en belirgin ve özgün Rus şairidir. Sovyet yöneticileri tarafından sık sık yeteneğini kötüye kullanmakla suçlanmış ve 1960'larda stadyumları dolduran kalabalıklar önünde kovboy çizmeleriyle yaptığı şiir gösterileri yasaklanmış olan Sovyet komünist rejiminin muhalif seslerindendir. Voznesenski ile birlikte Boris Slutski ve Bella Ahmadulina'nın katıldığı 1962 yılında Moskava'nın Luzhniki Stadyumu'nda düzenlenen şiir okumasına 14.000 kişi katılmıştır.
Şiiri tarz olarak Amerikan Beat kuşağı şiirleriyle benzerlikler gösterir. Bu nedenle de o dönemin Amerika şairleriyle ve şiirseverleriyle de iyi diyaloglar kurabilmiştir.
1995 yılında verilen 1.Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü Jürisi'nde; John Berger (İngiltere), Cevat Çapan, Memet Fuat, Selahattin Hilav, Henrik Nodbrandt (Danimarka), Titos Patrikios (Yunanistan) ile birlikte yer aldı.
30 Haziran 2004'te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, zamanında komünist otorite ile çatışan, Sovyet döneminin popüler ozanı Andray Vosnesenki'ye törenle Devlet Madalyası taktı.
1 Haziran 2010 tarihinde 77 yaşında Moskova'da yaşama veda etti.

Voznesenski, Rus şiir diline yeni bir soluk, bir canlılık getirirken, bir yandan şiir dilindeki ses öğesi, anlam yakınlıklarından yararlanıp, imgeleri kullanış biçimiyle Pasternak'a, öte yandan şiirlerindeki toplumsal içerik ve dili argoya varıncaya kadar ustaca ve gözüpek biçimde kullanışı ile Mayakovski geleneğine bağlanır.

Mastera (Ustalar 1959)
Mozaika (Mozaik 1960)
Parabola (Paraboller 1960)
Akhillesogo serdtse (Aşil Yüreğim 1963)
Avtoportret (Kendi Portrem 1963)
Treugolnaya gruşa (Üç Köşeli Armut 1962)
Antimiri (Karşı Dünyalar 1964)
Vıpusti ptitsu! (Kuşu Salıverin! 1974)
Soblazn (Baştan Çıkarma 1978)

1978 Sovyetler Birliği Devlet Ödülü
1983 Kızıl Bayrak İşçi Nişanı
1984 Struga Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Makedonya)
15 Ocak 2004 Anavatan için Liyakat Nişanı 3. derece
5 Mayıs 2008 Anavatan için Liyakat Nişanı 2. derece
23 Aralık 2008, Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev tarafından Kremlin'de verilen Devlet Ödülü

Oza (Çev: Mehmet H. Doğan, Turgay Gönenç) Ada Yayınları
Oza (Çev: Ülker İnce) Ve Yayınevi
Andrey Voznesenski Şiirler (Çev: Mehmet H. Doğan) İyi Şeyler Yayıncılık
Göğü Okuyorum (Çev: Gertrude Durusov, Mirbatır Husanov, Ahmet Necdet) Artshop Yayıncılık
Telefon Kulübesi (Çev: Gertrude Durusov, Mirbatır Husanov, Ahmet Necdet) Broy Yayınevi

"Andrey Voznesenski: Oza", Ahmet Ada
"Oza", Emrah Yolcu
"Oza", Andrey Voznesenski, kitap 16 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anna Ahmatova (Rusça: А́нна Ахма́това, gerçek isim: А́нна Андре́евна Горе́нко) (23 Haziran 1889 - 5 Mart 1966), yarım yüzyıl boyunca romantik ve duygusal St-Petersburg geleneğinin en önemli temsilcisi Rus şair.
Ahmatova'nın çalışma alanı, kısa lirik şiirleri evrenselleştirmekti. 1935-1940 arasında Stalinist terör olarak bilinen dönemde Requem adlı trajik şaheseriyle öne çıktı. Eserlerinde Stalinizm gölgesinde yaşayan yaratıcı kadınların kaderini, zaman ve anı olarak türlü temalarla anlatır.

Odessa'da Bolşoy Fontan'da doğdu. Anne ve babası 1905'te ayrıldığı için mutlu bir çocukluk geçirmedi. Kiev, Tsarskoe Selo ve St. Petersburg'da Smolni Enstitüsü'nde eğitim aldı. 11 yaşında şiir yazmaya başladı ve Racine, Puşkin ve Baratinski gibi şairlerden esinlendi. Babası şairliğin isimlerinin saygıdeğerliğine gölge düşüreceğine inandığı için Tatar olan büyük annesinine ait Ahmatova soyadını kullandı.
O zamanki Rus erkek şairlerin çoğu Ahmatova'ya olan aşklarını ilan etmişlerdir, o ise Osip Mandelştam'ın ilgisine karşılık vermiştir. Osip Mandelstam'ın karısı Nadejda Mandelştam daha sonra Hope Against Hope adlı otobiyografisinde Ahmatova'yı affetmiştir. 1910 yılında genç şair Nikolay Gumilyov ile evlenmiştir. Kocası Ahmatova'nın şiirlerini ciddiye almadı. Ahmatova, Aleksander Blok'un kocasının şiirlerini tercih ettiğini öğrendiğinde sarsıldı. Oğulları Lev Gumilyov 1912 yılında dünyaya geldi ve Neo Avrasyacı ünlü bir tarihçi oldu.

1912'de ilk derlemesi Akşam'ı yayınladı.
1914'te ikinci derlemesi Tespih yayınlana kadar "Ahmatova'dan sonra" binlerce kadının şiirini oluşturdu. Erken şiirleri genellikle, bir adamı ve bir kadını resmeder. Onların ilişkisinin en acı, muğlak anlarını kapsamaktadır. Böyle parçalar çok örnek alındı, sonra Nabokov ve diğerleri tarafından taklit edildi. Ahmatova, şöyle söyler: "Ben, bizim kadınlarımıza nasıl konuşulması gerektiğini öğrettim, ama onları sessizleştirmenin nasıl olacağını bilmem".
Kocasıyla birlikte Akmeist şairler isimli bir gruba katılan Ahmatova bu çevrede büyük bir şöhrete kavuştu. Rus şiir tarihinde bilindik; çağın başlıkları olan "Neva'nın Kraliçesi" ve "Gümüş çağın ruhu", O'nunla aristokratik biçim ve sanatsal bir bütünlük kazandı. Çok yıllar sonra yaşamının uzun bir bölümünü kapsayan ve en uzun eseri olan "Kahraman olmadan şiir"i Puşkin'in Yevgeni Onegin romanından esinlendiğini belirtecekti.

Eşi Nikolay Gumilyov Sovyetler'e karşı anti faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle 1921'de kurşuna dizildi. Bu evliliğinden 1912 yılında Lev Gumilyov olmuştur. Önce ünlü bir Asurolojist olan Vladimir Şileyko ve sonra Stalinist Gulag kamplarında ölen sanat tarihçisi Nikolay Punin ile evlendi. Evli edebiyatçı Boris Pasternak'in tekliflerini geri çevirdi.
1922'den sonra, Ahmatova, kapitalist bir öğe olarak mahkûm edildi ve 1925'ten 1940'a kadar şiirlerinin yayınlanması yasaklandı. Dönem dönem Puşkin'den bazı parlak denemelerde dahil olmak üzere, Leopardi denemelerini çevirerek geçimini sağladı. Onun arkadaşlarının hepsi, ya göç etti ya da yok edildi.
1946 yılında Stalin'in ortağı ve kültür bakanı Andrei Jdanov, Ahmatova'nın Isaiah Berlin'i ziyaret ettiğini öğrendi ve alenen "yarısı fahişe, yarısı rahibe" olarak etiketleyip, şiirlerinin yayımlanmasını yasakladı. Daha sonra açlıktan ölmeye mahkûm etmek ile eşdeğer olan Yazarlar Birliğinden çıkarma girişiminde bulunuldu. Oğlu "Stalinist Gulag"ta gençliğini harcadı ve hatta tahliyesini emniyete almak için Stalin'i öven birkaç şiir yayımladı. İlişkileri hep gergin olarak devam etti. 
Resmen yokolmasına rağmen; eserleri sözlü olarak ve hatta samizdatla el altından bilinmeye devam etti.

Anna Ahmatova: şiirleri (1983)
Anno Domini MCMXXI 27 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1922) - rus
Evening 23 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1912) - rus
Plantain 5 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1921)
Ahmatova şiirleri (1967)
Rosary (1914)
Seçilmiş şiirler(1976 )
Seçilmiş şiirler (1989 )
Anna Ahmatova'nın tüm şiirleri (1990 )
Anna Ahmatova'dan oniki şiir (1985)
Beyaz Sürü (1914)
Rabindranath Tagore'dan 8 bölümlük bir derleme çalışmasının Rusçaya çevirisini yaptı. 
Ahmatova'nın birçok şiiri, Suman Pokhrel tarafından Nepali diline çevrildi ve "Manpareka Kehi Kavita - 2018" adlı antolojide bir araya getirildi. Ayrıca, bu çevrilen eserler çeşitli basılı ve çevrimiçi edebi dergilerde sergilenmiştir.

Feinstein, Elaine. Anna of all the Russias: A life of Anna Akhmatova. London: Weidenfeld & Nicolson, 2005 (ISBN 0-297-64309-6); N.Y.: Alfred A. Knopf, 2006 (ISBN 1-4000-4089-2).
Poem Without a Hero & Selected Poems, trans. Lenore Mayhew and William McNaughton (Oberlin College Press, 1989), ISBN 0-932440-51-7

Akhmatova website with biography, video
Anna Akhmatova  Bio and Poetry
The Obverse of Stalinism: Akhmatova's self-serving charisma of selflessness by Alexander Zholkovsky
Akhmatova: brief biography, Requiem, links 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Биография Анны Ахматовой 24 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - rus

Anna Jurjevna Netrebko, (Анна Юрьевна Нетребко), (d. 18 Eylül 1971 Krasnodar, Rusya) Avusturya vatandaşlığı da bulunan Rus soprano, opera sanatçısı.

18 Eylül 1971 tarihinde Rusya'da doğdu. St Petersburg Konservatuvarı öğrencisiyken okul masraflarına katkıda bulunmak için  Mariinsky Tiyatrosu'nda temizlikçi olarak çalışmıştır. Daha sonra aynı tiyatroda göreve başlamıştır. İlk hocaları Tamara Noviçenko, Renata Scotto ve Valeri Gergiev'dir. Özellikle orkestra şefi Valeri Gergiev onu keşfetmiş ve ses hocalığını yapmıştır. Onun yönlendirmesi ile ilk büyük rolünü 22 yaşında Mariinsky Tiyatrosu'nda Figaro’nun Düğünü operasında Susanna rolüyle üstlenmiştir. Daha sonra Kirov Opera'sında, La Sonnambula 'da Amina; Die Zauberflöte 'da Pamina, Sevil Berberi 'da Rosina ve Lucia di Lammermoor 'da Lucia gibi pek çok önemli rolde bulunmuştur.
1995 yılında, 24 yaşında iken San Francisco Operası'nda Ruslan and Lyudmila ile ABD'de ilk kez sahneye çıkı. Buradaki başarılı performansı ile San Francisco'da sıklıkla konuk sanatçı olarak sahne almıştır. Ünü yayıldıkça ABD'deki diğer şehirlerde Prokofiev'un Savaş ve Barış'ında Natasha rolü gibi önemli rollerde şarkı söyledi. Netrebko'nun bu şehirlerdeki en başarılı performansları Rigoletto 'daki Gilda rolü, La Bohème 'deki Musetta rolü ve I Capuleti e i Montecchi 'deki Giulietta ile göstermiştir.
2002'de Savaş ve Barış 'ın galası ile New York'taki Metropolitan Opera'da ilk kez sahne aldı. Aynı yıl, Salzburg Festival'inde Nikolaus Harnoncourt yönetiminde ilk kez Wolfgang Amadeus Mozart'ın "Don Giovanni" eserinden Donna Anna'sını seslendirdi. Aynı zamanda Rusya Çocuk Esirgeme Kurumuna deste amaçlı sahne aldı.
2003 yılında Münih'te Verdi'nin La Traviata 'sında Violetta rolü ile, Los Angeles Operası'nda Lucia di Lammermoor 'da başrolü ile ve Londra'da Britanya Kraliyet Opera'sında Donna Anna ile performans gösterdi. Bu yıl içinde ilk stüdyo albümü olan Opera Arias 'ı çıkardı ve albüm en çok satan klasik albümler arasına girdi. Ertesi yıl ikinci albümü Sempre Libera 'yı çıkardı. 2005'te Rolando Villazón ile birlikte seslendirdiği Romeo ve Jülyet ile çok olumlu tepkiler aldı. Aynı yıl Salzburg Festival'inde Carlo Rizzi yönetiminde ve yine Villazón ile birlikte La Traviata 'da Violetta Valéry rolündeydi. 2007 yılında Metropolitan Opera'sında Vincenzo Bellini'nin I Puritani adlı eserinde Elvira karakteri ile sahneye çıktı.
2006 Mart ayında Netrebko, Avusturya vatandaşlığını aldı. Bir Avusturya dergisine verdiği röportajda yaşamını Viyana ve Salzburg'da sürdüreceğini açıkladı. Bunun üzerinde Rusya'dan olumsuz tepkiler aldı.
2006 yılında Valery Gergiev yönetiminde Mariinsky Tiyatro Orkestrası eşliğinde ilk Rusça albümü çıktı. İlginç bir şekilde bu albüm Almanya pop listelerinde ilk 10'a girdi. 2007 yılı Mart ayında Rolando Villazón'la düetlerinden oluşan bir başka CD piyasaya çıktı.
Mart 2007'de, Netrebko Avusturya'daki Uluslararası Çocuk Köyleri Birliği (SOS Children's Village)'ne elçi olacağını ve Rusya'daki Tomilino köyüne sporsor olacağını açıkladı.
Anna Netrebko, TIME dergisinin her yıl belirlediği dünyayı en çok etkileyen kişilerin listesi olan Time 100 listesinde 2007 yılında 3. sırada yer aldı.
2014 Kış Olimpiyat oyunlarının açılışında Olimpiyat millî marşını seslendirmiştir.

2003 Opera Aryaları
2004 Sempre Libera
2005 Violetta – La Traviata'dan Arya ve düetler
2005 La Traviata
2006 Mozart Albümü
2006 The Russian Album
2007 Duets - (Rolando Villazon ile)
2007 Le Nozze di Figaro (Figaro'nun Düğünü)- 2006 Salzburg Festivalinden canlı kayıt
2008 Souvenirs
2008 La Bohème

1995 "Ruslan and Lyudmila" Lyudmila rolü, Mariinsky Theatre;St. Petersburg..V.Gergiev
2002 Portre "The Woman, The Voice"
2006 La Traviata Violetta Valery rolünde, 2005 Salzburg Festivali'nden canlı kayıt
2006 "L'Elisir d'Amore" (Aşk iksiri), Adina rolünde, Viyana devlet operası, 2005
2006 Das Waldbühnenkonzert aus Berlin, A. Netrebko, R.Villazón, P.Domingo
2007 Le Nozze di Figaro (Figaro'nun Düğünü)- Susanna rolünde, Salzburg Festivalinden canlı kayıt, 2007
2009 La Bohème Mimi rolünde (Opera filmi 2008, R. Villazón ile; Yönetmen: Robert Dornhelm)

Resmi sitesi
Hayran sitesi 16 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anna Pavlova (Rusça: А́нна Па́влова; 12 Şubat [E.U. 31 Ocak] 1881 – 23 Ocak 1931), 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına damgasını vurmuş bir Rus balerindir. Pavlova klasik bale tarihinin en iyi balerinlerinden olarak gösterilir, Rus İmparatorluk Balesi'nin ve Sergey Dyagilev'in Paris'te kurduğu Ballets Russes topluluğunun en tanınmış baş balerinidir. Pavlova, en çok Kuğunun Ölümü balesindeki rolüyle tanınmıştır. Ayrıca ekibiyle birlikte ilk defa dünya turnesine çıkan balerindir.

Turnesi kapsamında Lahey'e gittiği sırada Pavlova zatürresi olduğunu ve bu yüzden ameliyat olması gerektiğini, ama bunlara ek olarak ameliyat olursa bir daha asla dans edemeyeceğini belirtmiştir. Bunların üzerine ise "Eğer bir daha dans edemeyeceksem ölmeyi tercih ederim." demiştir. Ameliyat olmayı reddetmiş ve 50. doğum gününden üç hafta önce ölmüştür. Son sözlerini söylediği sırada "Kuğunun Ölümü"ndeki kelebek kostümünü eline almış ve "Son ölçüyü çok yumuşak oyna." demiştir. Bu cümle ise onun son sözleri olmuştur. Öldükten sonra yakılmıştır ve kalıntıları Londra'da muhafaza edilmektedir.

Anna Pavlova in Australia – 1926, 1929 Tours 5 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - programs and ephemera held by the National Library of Australia
Pictures of Anna Pavlova - digitised and held by the National Library of Australia
Creative Quotations from Anna Pavlova 11 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andros on Ballet
Heroine Worship: Anna Pavlova, The Swan 29 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anna Pavlova on Encyclopaedia Britannica 1 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Anna Pavlova 
Find a Grave'de Anna Pavlova

Antifaşizm; her türlü faşist ideoloji, politik hareket ve organizasyona karşı olan görüş. Aşırı sol hareketler -anarşizm, sosyalizm ve komünizm gibi- bu hareketin içinde yoğunlukta olur.
1920'li yıllarda Avrupa ülkelerinde başlayan ve II. Dünya Savaşı sırasında ve hemen öncesinde en önemli dönemini yaşayan bu dönemde, Mihver Devletleri'ne karşı II. Dünya Savaşı'nın Müttefiklerini oluşturan birçok ülke ve dünya çapında onlarca direniş hareketi ortaya çıkmıştır. Anti-faşizm, siyasal yelpazenin her noktasındaki hareketlerin bir öğesi olmuş ve anarşizm, komünizm, pasifizm, cumhuriyetçilik, sosyal demokrasi, sosyalizm ve sendikalizm gibi pek çok farklı siyasal görüşün yanı sıra merkezci, muhafazakâr, liberal ve milliyetçi bakış açılarını da benimsemiştir.
Anti-faşist hareketler belirgin bir şekilde ilk olarak İspanya İç Savaşı'nda kendini göstermiştir. Daha sonra II. Dünya Savaşı'nda genelde direniş olarak gözlenmiştir. Almanya'da Nazilere karşı olan genç direniş grubu Beyaz Gül üyeleri antifaşist olduğundan dolayı idama mahkûm edilmişlerdir.

İtalyan faşizmi'nin, yani orijinal faşizmin gelişmesi ve yayılmasıyla, Ulusal Faşist Parti'nin ideolojisi İtalyan komünistleri ve sosyalistleri tarafından giderek daha militan bir muhalefetle karşılandı. Arditi del Popolo ve İtalyan Anarşist Birliği gibi örgütler, 1919 ile 1921 arasında, I. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki milliyetçi ve faşist dalgayla mücadele etmek için ortaya çıktı.
Tarihçi Eric Hobsbawm'ın sözleriyle, faşizm gelişip yayıldıkça, İtalyan irredantizmi tarafından tehdit edilen uluslarda (örneğin Balkanlar'da ve özellikle Arnavutluk'ta) bir "sol milliyetçiliği" gelişti. II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden sonra, Arnavut ve Yugoslav direnişleri antifaşist eylem ve yeraltı direnişinde etkili oldu. Uzlaşmaz milliyetçiliklerin ve sol partizanların bu birleşimi, Avrupa anti-faşizminin en erken köklerini oluşturur. Daha az militan anti-faşizm biçimleri daha sonra ortaya çıktı. 1930'larda Britanya'da "Hristiyanlar - özellikle İngiltere Kilisesi - hem faşizme karşı bir muhalefet dili sağladı hem de anti-faşist eyleme ilham verdi". Fransız filozof Georges Bataille, Friedrich Nietzsche'nin milliyetçilik ve ırkçılığa olan küçümsemesi nedeniyle anti-faşizmin öncüsü olduğuna inanıyordu.
Michael Seidman, geleneksel olarak anti-faşizmin siyasi solun ilgi alanı olarak görüldüğünü ancak son yıllarda bunun sorgulandığını savunur. Seidman, iki tür anti-faşizm tanımlar: devrimci ve karşı-devrimci:

Devrimci anti-faşizm, komünistler ve anarşistler arasında ifade buldu; faşizmi ve kapitalizmi düşman olarak tanımladı ve faşizm ile diğer sağcı otoriterlik biçimleri arasında pek ayrım yapmadı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortadan kalkmadı, ancak Sovyet blokunun resmi ideolojisi olarak kullanıldı ve yeni düşman olarak "faşist" Batı gösterildi.
Karşı-devrimci anti-faşizm doğası gereği çok daha muhafazakârdı; Seidman, Charles de Gaulle ve Winston Churchill'in bunun örneklerini temsil ettiğini ve kitleleri kendi davalarına kazanmaya çalıştıklarını savundu. Karşı-devrimci anti-faşistler, savaş öncesi eski rejimin restorasyonunu veya devamını sağlamayı arzuluyordu ve muhafazakâr anti-faşistler, faşizmin kamusal ve özel alanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmasından hoşlanmıyordu. Devrimci muadili gibi, İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde faşizmden daha uzun süre varlığını sürdürecekti.
Seidman, bu iki anti-faşizm akımı arasındaki farklılıklara rağmen benzerlikler olduğunu savunuyor. Her ikisi de şiddet içeren yayılmayı faşist projenin içsel bir parçası olarak görüyordu. Her ikisi de Versay Antlaşması'nın Nazizmin yükselişinden sorumlu olduğu iddiasını reddetti ve bunun yerine faşist dinamizmi çatışmanın nedeni olarak gördü. Faşizmin aksine, bu iki tür anti-faşizm hızlı bir zafer değil, güçlü bir düşmana karşı uzun süreli bir mücadele vadediyordu. II. Dünya Savaşı sırasında, her iki anti-faşizm de faşist saldırganlığa kurbanları ikincil bir konuma düşüren bir kahramanlık kültü yaratarak karşılık verdi. Ancak savaştan sonra devrimci ve karşı-devrimci anti-faşizmler arasında çatışma çıktı; Batılı Müttefiklerin zaferi, Batı Avrupa'da liberal demokrasinin eski rejimlerini yeniden kurmalarına olanak tanırken, Doğu Avrupa'daki Sovyet zaferi orada yeni devrimci anti-faşist rejimlerin kurulmasına olanak sağladı.

Üniter Ulusal Kurtuluş Cephesi

Antikomünizm ya da komünizm karşıtlığı, kapitalist görüşlere karşı olan ve aksinin gerçekleşebileceğini öneren komünizm düşüncesine karşı olarak komünist sistem ve görüşlerin yayılımını engelleme çalışmalarıdır. Bununla birlikte Marksist-Leninist politikaların 20. yüzyılda dünya üzerine söz sahibi olması üzerine, bu politikalara karşı olan görüşleri ifade eden bir terimdir.
Başlangıcı fikirsel olarak Karl Marx ve Friedrich Engels'in komünizm ile ilgili düşüncelerini açıkladığı döneme denk gelse de, somut olarak Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin ve yeni sistem arayışı içerisinde olan savaş yorgunu Asya devletlerin katılımıyla 1917-1922 aralığında kurulan Sovyetler Birliği dönemine dayanır. II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında Adolf Hitler ve Benito Mussolini gibi milliyetçi liderler anti-komünist politikalar izlemiş, savaş sonrasında ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD) en belirgin karşı çıkışı yaparak NATO'nun kurulmasına ön ayak olmuş ve bütün dünya ülkelerinde antikomünizm faaliyetlerine destek vererek bu eylemlerin birer parçası olmuştur. Bu gelişme üzerine sosyalist ülkeler bir araya gelerek Varşova Paktı adlı askerî ve siyasal birliği oluşturmuştur.
Antikomünist politikalar Avrupa'da hâlen zaman zaman devam etmektedir. Örneğin Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi 25 Ocak 2006 tarihindeki kış oturumunda "totaliter komünist rejimleri kınadığını" açıklamıştır. Bununla birlikte Avrupa Parlamentosu 2008 yılında 23 Ağustos gününü "20. yüzyıl Nazi ve komünist suçlar için Avrupa çapında anma günü" yapma önerisinde bulunmuştur.

"Antikomünizm" ve "Antisosyalizm" kavramları terim olarak 1840'lı yıllarda ilk kez kullanılmaya başlanmıştır. Dönemin mülk sahibi sınıfları ve muhafazakârları, mülkiyetin paylaşılması gerektiğini söyleyenlere karşı bu bu tanımı kullanmıştır. Ardından Karl Marx ve Friedrich Engels'in 1848'de ünlü Komünist Manifesto adlı eserini yayınlaması ve 1848 Devrimleri ile birlikte toplumda yer edinen komünizm düşüncesi, bu sınıflarda korkuya yol açmış ve antikomünist söylemler daha da belirgin hale gelmiştir.
Ardından 1871 yılında gerçekleşen Paris Komünü, bu komünist kalkışmanın ilk örneği sayılır. Komün halkı 2 ay boyunca iktidarı kendi eline almış, daha sonra hükûmet güçleri tarafından bastırılmıştır. Bu olay daha sonra birçok marksist önder tarafından örnek gösterilecektir.
Bununla birlikte aynı yıllarda anarşist düşünürler ile Marx ve komünizm taraftarları arasında bir çekişme bulunmaktaydı. Anarşizmin kuramsal öncülüğünü yapan Prodon ve Bakunin, "devletin ortadan kaldırılması" konusunda, Karl Marx'ı eleştirmiş ve onu despotizm ve otoriterleşme ile suçlamışlardır. Birinci Enternasyonal'in beşinci kongresi olan ünlü Lahey Kongresi'nde Bakunin ve Marx arasında sert tartışmalar geçmiş, Bakunin Marx'ın fikirlerini otoriter olarak değerlendirmiştir. Bunun üzerine anarşist ve komünist gruplar arasında yoğunlaşan tartışmalar çıkmış ve ardından anarşistler dışlanarak kongreden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu kongre anarşist ve komünist grupların birlikte yer aldığı son kongre özelliği taşır. Marx'ın yakın çalışma arkadaşı ve komünizmin kuramsal kurucuları arasında görülen Friedrich Engels de Otorite Üzerine adlı makalesinde proleter devrimin devlet karşısındaki tutumu konusunda anarşistlerin kongredeki tutumunu kıyasıya eleştirmiştir.

Komünist fikirlere karşıtlığın başlangıcı marksizmin felsefi olarak yeni kuramsallaştığı yıllar olsa da, somut olarak Sovyetler Birliği'nin kuruluş yıllarına dayanmaktadır (1917-1922). I. Dünya Savaşı'ndan çıkmış savaş yorgunu çeşitli halklar, yeni bir sistem arayışı içerisine girmişler ve bu tarihlerde sosyalizm fikirleri işçilerde ve halklarda heyecan uyandırmaya başlamış ve hatta bir kurtuluş yolu olarak görülmüştür. Fakat marksist teorinin karşıt olduğu burjuvazi ve kilise, bu fikre baştan beri cephe almış ve bu görüşü yeryüzünden silmeye çalışmıştır. Örneğin 1920 yılında Papa XV. Benedictus, laiklik içeren bu toplum düzeninin Hristiyan medeniyetinin temellerini zayıflatacağını bildirerek Kutsal Makam aracılığıyla resmî bir açıklama yaparak komünizm akımını kınamıştır. Bununla birlikte zengin toprak sahipleri, şirketler ve eski düzeni isteyen tüm kesimler bu propagandayı desteklemişler, hatta birer parçası olmuşlardır.

Çarlık yanlısı Beyaz Ordu birlikleri, Ekim Devrimi ardından iktidara gelen Bolşeviklerin devirmek için 1917-1922 yılları arasında Rus İç Savaşı'nı başlatmıştır. ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Polonya, Japonya gibi ülkelerden finansal destek, silah ve asker yardımı alan Beyaz Ordu birlikleri, Kızıl Ordu mensuplarına ve kendilerine destek vermeyen sivil halka yönelik şiddet ve katliam hareketlerine yönelmişlerdir. Örneğin sadece Arhangelsk’te 8 bin civarında Bolşevik mahkûm idam edilmiş ve yaklaşık 38 bin mahkûm işkence ve hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Pravda gazetesinin açıklamasına göre 1918 yılında Bolşevik kurbanların resmi sayısı 30 binin üzerindeydi. Beyaz Terör olarak anılan bu olaylar Sovyet tarihinde "Elit soylu sınıfının destekçilerinin sömürülen yoksul kitlelere yönelik şiddet hareketi" olarak tarif edilmiştir.

Marksist-Leninist felsefenin enternasyonal komünist toplumu hedeflemesi sebebiyle, ortaya çıkışından bu yana uluslararası toplumda büyük etkilere yol açmıştır. Özellikle Komintern, I. Dünya Savaşı'ndan sonra gerek uluslararası komünist dünyaya gerekse komünist partilere öncülük etmiş ve onları yönlendirmiştir. Bununla birlikte 1917'deki Ekim Devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği, dünyadaki tüm komünist ayaklanmalara destek vermiş, bununla birlikte sömürgeci ve emperyalist müdahalelere karşı mücadele etmiştir. Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetler Birliği-Türkiye ilişkileri bu kapsamda geliştirilen bir ilişkiye örnek teşkil eder. Bu sebeple dünyadaki tüm ayaklanmaların, özellikle de komünist ayaklanmaların Sovyetler Birliği tarafından çıkarıldığı görüşü ortaya çıkmıştır. Örneğin Almanya'da Spartakistler Birliği Ekim Devrimi'nin başarısının ardından birçok ayaklanma örgütlemiştir. Fakat 1919'daki ayaklanma Freikorps tarafından kanlı olarak bastırılmış ve çok sayıda Spartakist öldürülmüştür.
Bu dönemden II. Dünya Savaşı yıllarına kadar en belirgin antikomünist faaliyetler İtalya Krallığı ve Nazi Almanyası'nda gerçekleşmiştir. Kara Gömlekliler ve Schutzstaffel gibi askerî örgütler bu ülkelerdeki komünist, sendikacı, öğretim üyesi, aydın ve aktivisti öldürmüş ve komünist faaliyetlerle bağlantılı olduğunu düşündüğü birçok kişiye suikastlar düzenlemişlerdir. Anti-marksist ideolojiler olan Faşizm ve Nazizm İtalya ve Almanya'da iktidara gelmiş, Ulusal Faşist Parti lideri Benito Mussolini ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi lideri Adolf Hitler, bu ülkelerdeki bütün komünist faaliyetleri yasaklamışlardır. 1936 yılında iki ülke arasında Berlin-Roma Mihveri kurularak antikomünist faaliyetlerde işbirliğine gidilmiştir.

II. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan SSCB, Avrupa'daki yeni rejimlerin kaderinde belirleyici rol oynamıştır. Savaşın ardından Avrupa'daki pek çok ülkede "halk demokrasisi" adı verilen yönetim biçimlerinin benimsenmesi ve beraberinde sosyalist ekonomiye geçilmesi Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmeti tarafından tepkiyle karşılanmıştır. 5 Mart 1946'da Batı'nın önde gelen siyasetçilerinden Winston Churchill, Başkan Harry S. Truman'ın yanında Sovyetler Birliği'ne karşı siyasal savaş ilan eden ve Demir Perde ifadesine yer veren ünlü konuşmasını yapmış ve sosyalist düzene karşı güçbirliği yapma çağrısında bulunmuştur. Bu konuşma, uluslararası dünyada Batı Bloku için bir eylem planı olmuş, böylece bir silahlanma yarışı başlatılarak SSCB ve onun müttefik ülkeleri çerçevesinde ABD üslerinin ve askerî blokların kurulmasına yönelik Soğuk Savaş dönemi açılmıştır. Ardından Mart 1947'de ABD Başkanı Truman, SSCB'nin tehdidi altında olduğunu ileri sürdüğü ülkelere ekonomik ve askerî yardıma dayalı Truman Doktrini'ni ilan etmiştir.
Ardından ABD Dışişleri Bakanı George Marshall 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi'ndeki bir konuşmasında savaştan çıkan Avrupa ülkelerine ekonomik yardım yapacaklarını bildirmiştir. Marshall Planı olarak bilinen ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik sistemlerini değiştirmeyi hedefleyen bu ekonomik pakete göre, "Avrupa ülkeleri her şeyden önce kendi aralarında bir ekonomik işbirliğine girişmeli ve birbirlerinin eksikliklerini kendileri tamamlamalı, bu genel işbirliği sonunda bir açık ortaya çıktığında Amerika, bu açığın kapatılması için yardım etmeli ve bunun için de önce bir işbirliği programı yapmalıydılar". Fakat Doğu Avrupa ülkeleri Temmuz 1947'de "Amerikan emperyalizminin bir aleti" olarak tanımladıkları Marshall Planı'nı reddettiklerini açıkladılar ve aynı yılın Ekim ayında SSCB ve sosyalist yönetime sahip ülkeler, dış siyasette paralel davranma amacıyla Kominform'u kurdular.

ABD'de ortaya çıkan Kızıl Tehlike propagandası 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi sonrasında sosyalizm düşüncesinin politik alanda etkinleşmesi üzerine başlatıldı. ABD'de komünizm korkusunu tetikleyen asıl olay ise 1919 yılında yaşanan işçi grevleriydi. Yüzbinlerce metal ve kömür işçisi grevlere çıktı. Ayrıca aynı dönemde Boston'da görev yapan polisler de bazı eylemler gerçekleştirdi. Dönemin ABD federal hükûmeti, bütün bu protestoların örgütleyicilerinin komünistler olduğunu açıkladı. Ardından 1920 yılında başlatılan "komünist avı" ile beraber 6,000 civarında politik aktivist, ABD federal hükûmeti Kızıl Tehlike adını verdiği antikomünist propagandaya dayanılarak hapse atıldı. Ardından 1920-1930 yılları arasında yoğun antikomünist propagandaların yapıldığı bir kültür inşa edildi.
II. Dünya Savaşı sonrası oluşan Soğuk Savaş ortamında ABD komünizmi kendisine düşman akım olarak belirlemiş NATO'nun kurulmasını sağlayarak komünizm düşüncesine savaş açmıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Weimar Cumhuriyeti’nde komünistlere karşı devlet eliyle örgütlenen ve düzensiz silahlı birlikler olan Freikorps kurulmuştur. Spartakistler Birliği Ekim Devrimi'nin başarısının ardından birçok ayaklanma örgütlemiş, buna karşı

Antlaşma, iki ya da daha çok devleti bağlayıcı nitelikteki anlaşmalara denir. Eski dilde antlaşmalara muâhede ya da ahidnâme de denirdi. Lozan muahedesi gibi. Modern diplomaside antlaşma terimi, özel önemi olan uluslararası antlaşmalar için kullanılır. Daha öz önemli antlaşmalara ise, sözleşme (mukavele), tenkihname (düzenleme), protokol, senet, konvansiyon ve anlaşma gibi adlar verilir. Günümüzde antlaşmayla sonuçlanan görüşmeler, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların gözetiminde yürütülmektedir. Antlaşmaların barış, mütareke, ateşkes, tenkihname (düzenleme), dostluk, yardımlaşma, saldırmazlık, ittifak ve konvansiyon (ticaret) resmî, gayriresmî gibi çeşitleri vardır.
Devletler arasındaki antlaşmanın geçmişi üç bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Buna karşın antlaşmaların yapılış biçimleri neredeyse aynı kalmıştır. Antlaşma, taraflar arasında görüşmeler ve varılan uzlaşma sonucunda imzalanır. Her ülke bir onay belgesi imzalar ve sonra bu belgeler taraflar arasında değiş tokuş edilir. Böylece her ülkenin elinde, antlaşmayı imzalayan diğer ülkenin ya da ülkelerin onay belgesi bulunur.
Antlaşmalar çeşitli nedenlerle son erebilir. Antlaşma hükümlerini taraflardan birinin ihlal etmesi antlaşmayı yürürlükten kaldırır. Bu durumda yeni bir antlaşma yapılabilir, ülkelerden biri yeni antlaşmaya katılmayabilir. Bir antlaşma, taraf ülkeler arasında savaş çıktığında yürürlükten kalkmış sayılır. Antlaşmanın süresinin dolması da antlaşmayı sona erdiren nedenlerden biri olabilir.
20. yüzyılda önemli antlaşmalar yapılmıştır. Bunların çoğu ya savaş sonrasında imzalanan barış antlaşmaları ya da uluslararası kuruluşların kuruluş antlaşmalarıdır. Bunların başlıcaları şunlardır: I. Dünya Savaşı'nın (1914-18) ardından imzalanan 1919 Versailles Antlaşması; Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması; II. Dünya Savaşı'ndan (1939-45) sonra, Birleşmiş Milletler'in amaçlarını belirleyen Birleşmiş Milletler Sözleşmesi; 1949'da ABD ile 12 Batı Avrupa devleti arasındaki, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) ilişkin antlaşma.
1957'de imzalanan Roma Antlaşması, bugünkü Avrupa Birliği'nin temelini oluşturdu. Nükleer kirlenmenin önüne geçebilmek için 1967'de bir antlaşma imzalandı ve bu antlaşmayla atmosferde, deniz altında ve uzayda nükleer denemelerin yapılması yasaklandı. 1959'da uluslararası bir antlaşmayla Antarktika yalnızca barışçı bilimsel amaçlarla kullanılabilecek uluslararası bölge ilan edildi. Bu antlaşmanın ardından, uzay araştırmalarının yalnızca barışçı amaçlarla yürütülmesi gerektiğini savunan yeni bir antlaşma yapıldı.

Anton Grigoryeviç Rubinşteyn (Rusça: Антóн Григóрьевич Рубинштéйн), (28 Kasım, 1829 – 20 Kasım 1894) Rus piyanist, besteci ve orkestra şefi. St. Petersburg Konservatuvarı'nın kurucusu. Büyük piyano virtüözleri arasında sayılır ve Franz Liszt'in rakibi kabul edilir.
İlk piyano derslerini annesinden aldı. 12 yaşında piyano öğretmeniyle çıktığı konser turnesi sırasında Paris'te Chopin ve Litzt'in huzurunda çaldı. 1844'te kardeşi Nikolay Rubinşteyn (1835-1881) ile Berlin'e giderek müzik eğitimlerini sürdürdüler. Anton, 1848'de Sankt-Peterburg'da grandüşes Elena'nın sarayında piyanist ve orkestra yöneticisi oldu. 1854'ten 1858'e kadar Avrupa'da verdiği konserlerle kendi bestelerini çaldı. 1862'de St. Petersburg Konservatuvarı'nı kurdu ve ilk yöneticisi oldu. 1872-1873 yıllarında ABD'ye gitti. 1867'de ayrıldığı St. Petersburg Konservatvuarı yöneticiliğine 1887'de yeniden geçti ve bu görevini 1891'e kadar sürdürdü.
Rubinşteyn döneminin en büyük piyanistlerinden biri olarak müzikseverleri büyüledi. Besteci olarak daha çok Alman Romantizmine özellikle de Felix Mendelssohn Bartholdy'ye bağlı kaldı. Rus müziğinde Batı'ya yönelik akademik anlayışı temsil etti. Almanca, Fransızca ve Rusça librettolar üzerine bestelediği 19 operanın en önemlisi: Demon (İblis-1875) sayılır.

6 Senfoni
5 Piyano Konçertosu
4 Piyano Sonatı
125 Çeşitli Melodi

Anton Pavloviç Çehov (Rusça: Анто́н Па́влович Че́хов, Rusça telaffuz: [ɐnˈton ˈpavɫəvʲɪtɕ ˈtɕɛxəf]; 29 Ocak 1860 - 15 Temmuz 1904), Rus oyun ve kısa öykü yazarıdır. Tarihte kısa öykü alanında en iyi yazarlar arasında sayılmaktadır. Oyun yazarı olarak kariyerinde dört klasik eser üretmiş ve en iyi kısa öyküleri, yazarlar ve eleştirmenler tarafından olumlu eleştiriler almıştır. Çehov, Henrik Ibsen ve August Strindberg ile birlikte çoğu zaman tiyatroda erken modernizmin doğuşundaki üç yaratıcı figürden biri olarak anılmaktadır. Çehov, edebî kariyerinin çoğunda tıp doktoru olarak çalışmış ve "Tıp benim nikâhlı karım, edebiyat ise metresim." sözlerini dile getirmiştir.
Çehov, 1896'daki Martı gösteriminden sonra tiyatroyu bırakmıştır fakat oyun, Konstantin Stanislavski'nin Moskova Sanat Tiyatrosu tarafından 1898'de yeniden canlandırılmıştır. Moskova Sanat Tiyatrosu, daha sonra Çehov'un Vanya Dayı'sını sahnelemiş ve Çehov'un son iki oyunu Üç Kızkardeş ile Vişne Bahçesi'nin galasını yapmıştır. Çehov geleneksel eylem yerine bir "ruh hali tiyatrosu" ve "metinde batık bir yaşam" sunduğu için bu dört eser, hem seyirciye hem oyuncu topluluğuna meydan okumayı sunmaktadır.
Çehov ilk başta sadece maddi kazanç için yazılar yazmış ancak sanatsal hırsları arttıkça modern kısa öykünün evrimini etkileyen biçimsel yenilikler yapmıştır. Okuyuculara verdiği zorluklardan ötürü özür dilememiş ve bir sanatçının rolünün soru sormak olduğunu ve sorulara cevap vermek olmadığını belirtmiştir.

Anton Çehov, Rusya'nın güneyindeki Azak Denizi'ne bağlı bir liman şehri olan Taganrog'ta 29 Ocak 1860 (Eski Usul 17 Ocak) tarihinde Büyük St. Anthony bayramında altı çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Eski bir serf ile Ukraynalı bir kadının oğlu olan babası Pavel Yegorovich Çehov, Kobeliaky (günümüz Ukrayna'sında Poltava Oblastı) yakınlarındaki Vilkhovatka köyündendi ve bir bakkal işletiyordu. Kilise korosu şefi, dindar bir Ortodoks Hristiyan olan ve çocuklarına fiziksel istismarda bulunan babası Pavel Çehov, bazı tarihçiler tarafından oğlunun iki yüzlülükle ilgili birçok portresi için bir model olarak görülmüştür. Çehov'un annesi Yevgeniya (Morozova), Rusya'nın her yerinde kumaş tüccarı babasıyla yaptığı yolculukların hikâyeleriyle çocukları eğlendiren mükemmel bir hikâye anlatıcısıydı. Çehov, "Biz, yeteneklerimizi babamızdan aldık ama ruhumuz, annemizden." diye belirtmiştir. Yetişkinlik döneminde Çehov, erkek kardeşi Alexander'ın, karısı ve çocuklarına karşı gösterdiği bazı davranışları, kendisine Pavel'ın tiranlığını hatırlatarak eleştirdi: "Annemizin gençliğini mahveden şeyin, zorbalık ve yalan olduğunu hatırlamanızı rica ediyorum. Zorbalık ve yalan, çocukluğumuzu o kadar berbat etti ki, ürküntüye kapılmadan ve tiksinmeden o günleri düşünemiyorum. Çorbanın çok fazla tuzlu olması üzerine sinir krizi geçirdiği ve annemize aptal dediği zaman hissettiğimiz korku ve iğrenmeyi hatırlayın."
Çehov, Taganrog'daki Yunan Okulu ile Taganrog Gymnasium'da (daha sonra Çehov Gymnasium olarak değiştirildi) eğitim aldı ve Taganrog Gymnasium'da Eski Yunanca dersinin bir sınavında geçemeyince on beş yaşındayken sınıfta kaldı. Taganrog'taki Yunan Ortodoks manastırında ve babasının korolarında şarkı söyledi. 1892 tarihli bir mektubunda çocukluğunu tanımlamak için "ıstırap" kelimesini kullandı ve şunları belirtmiştir:

"Kardeşlerim ve ben kilisenin ortasında dururken "May my prayer be exalted" ya da "The Archangel's Voice" triosunu söylerken herkes bize duygulu bir şekilde bakıyor ve ailelerimizi kıskanıyordu ama biz o sırada kendimizi küçük mahkûmlar gibi hissediyorduk."

Çehov daha sonra Ateist oldu.
1876'da, Çehov'un babası yeni bir ev inşa etmek için yaptığı harcamalar ve Mironov adında bir müteahhit tarafından aldatılma sonucu iflasını ilan etti. Borcundan ötürü hapishaneye girmemek için üniversitede okuyan en büyük iki oğlu Alexander ve Nikolay'ın yanına, Moskova'ya, kaçtı. Aile, Moskova'da yoksulluk içinde yaşadı ve Çehov'un annesi bu olayla birlikte fiziksel ve duygusal olarak çöktü. Çehov ailesinin mallarını satmak ve eğitimini bitirmek için geride kaldı.
Çehov, üç yıl daha Taganrog'ta yaşadı ve Vişne Bahçesi'ndeki Lopakhin gibi Selivanov adında bir adamla pansiyoner olarak kaldı ve evlerinin bedelini aileden kurtarmıştı. Çehov, özel öğretmenler tutarak icabına baktığı eğitiminin parasını ödemek için saka kuşu yakalayıp sattı ve diğer işlerin yanı sıra gazetelere kısa skeçler sattı. Moskova'daki ailesine yollayabileceği her rubleyi onları neşelendirebilecek mizahi mektuplar eşliğinde gönderdi. Bu süre boyunca Miguel de Cervantes, İvan Turgenyev, İvan Gonçarov ve Arthur Schopenhauer gibi kişilerin eserlerini iyice ve çözümsel bir şekilde okudu ve Babasızlık adında komedi drama yazdı fakat erkek kardeşi Alexander, "masum [bir] uydurma olsa da affedilmez" olduğu için oyunu reddetti. Çehov ayrıca bir dizi aşk işlerinin de tadını çıkarıyordu ki bunlardan biri, bir öğretmenin karısıyla olan ilişkisiydi.
1879'da Çehov okulunu bitirdi, ailesinin yanına, Moskova'ya, gitti ve burada I. S. Sechenov Moskova Devlet Tıp Üniversitesinin tıp fakültesine kabul edildi.

Çehov, artık bütün ailenin sorumluluğunu üstlenmişti. Ailesini desteklemek ve harç ücretlerini ödemek için "Antoşa Çehonte" (Антоша Чехонте) ve "Dalaksız Adam" (Человек без селезенки) gibi takma isimler altında çağdaş Rus hayatına dair günlük kısa, komik skeçler ve vinyetler yazdı. Olağanüstü çıkışıyla yavaş yavaş Rus sokak yaşamının hicivli bir tarihçisi olarak ün kazandı ve 1882'de o zamanın önde gelen yayıncılarından Nikolai Leykin'in sahibi olduğu Oskolki (Fagmanlar) için yazıyordu. Çehov'un bu aşamadaki tonu, olgun kurgusuyla bilinenlerden daha ağırdı..
1884'te Çehov, az para kazandığı ve fakirleri ücretsiz muayene ettiği ana mesleği hekimliğe hak kazandı.
1884 ve 1885'te Çehov kendini kan öksürürken buldu ve 1886'da nöbetler kötüleşmeye başladı fakat tüberküloz olduğunu arkadaşlarıyla ailesine itiraf edemedi. Durumunu Leykin'e "Kendi meslektaşlarım tarafından muayene edilmekten korkuyorum." sözleriyle itiraf etti. Haftalık dergiler için yazmaya devam etti ve ailesinin daha iyi bir yere taşınmasını sağlayacak kadar yeterli para kazanıyordu.
1886'nın başlarında milyoner sermayedar Alexey Suvorin'in hem sahibi olduğu hem editörlüğünü yaptığı ve St. Petersburg'daki en popüler gazetelerden biri olan Novoye Vremya (Yeni Zaman) için yazma teklifi aldı; Çehov, satır başına Leykin'in iki katı ücret alacak ve üç kez yazacaktı. Suvorin, Çehov'la ömür boyu sürecek bir arkadaşlık başlatmıştı ve belki de Çehov'un en yakını olmuştu.
Çok geçmeden popüler ilginin yanı sıra Çehov'un edebiyatı da ilgi çekmeye başlamıştı. Dönemin ünlü bir Rus yazarı olan altmış dört yaşındaki Dmitri Grigoroviç, Çehov'un "Avcı" adlı kısa öyküsünü okuduktan sonra Çehov'a şunları yazdı: "Gerçek bir yeteneğiniz var, bir yetenek ki sizi yeni kuşaktaki yazarlar arasında ön sırada tutmakta." Ayrıca Çehov'a yavaşlaması, az yazması ve edebi kaliteye odaklanması konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.
Çehov mektuba cevap vererek mektubun kendisine "şimşek gibi" vurduğunu söylemiş ve "Öykülerimi, muhabirlerin yangınlar hakkında notlarını kaleme alması gibi -mekanik olarak, yarı bilinçle, okuyucuyla ya da kendimle ilgili hiçbir şeyi önemsemeyerek- yazıyordum." diye itirafta bulunmuştur. Erken el yazmalarının sık sık aşırı özenle yazıldığını ve sürekli gözden geçirdiğini ortaya koyması nedeniyle bu itiraf, Çehov'a kötülük yapmış olabilir. Grigoroviç'in tavsiyesi yine de yirmi altı yaşındaki yazara daha ciddi, sanatsal bir tutkuya ilham verdi. Çehov, 1888'de Grigoroviç'in küçük bir torpiliyle Alacakaranlıkta (V Sumerkakh) adlı kısa öykü koleksiyonuyla "yüksek artistik değere sahip en iyi edebi ürün" dalında Puşkin Ödülü kazandı.

Aşırı çalışma ve kötü sağlığından ötürü yorgun olan Çehov, 1887'de Ukrayna'ya seyahat etti ve bu seyahat onda bozkırın güzelliğini depreştirdi. Dönüşünde "oldukça garip ve çok özgün bir şey" olarak nitelendirdiği ve Severny Vestnik'te yayımlanan "Step" adlı novella uzunluğundaki kısa öyküsünü yazmaya başladı. Karakterlerin düşünce süreçlerine sürüklenen bir anlatıda, Çehov, evden uzakta yaşamak için gönderilen genç bir çocuk ile arkadaşlarının, bir rahibin ve bir tüccarın gözünden bozkır boyunca hafif gezinti arabasıyla bir yolculuk başlatır. "Step", "Çehov şiirinin sözlüğü" olarak adlandırılmış ve olgun kurgusunun kalitesinin çoğunu sergileyerek ve bir gazeteden ziyade edebi bir dergide yayımlanarak Çehov'a önemli bir yükselişi sağlamıştır.
1887 sonbaharında, Korsh adlı bir tiyatro yöneticisi Çehov'u bir oyun yazması için görevlendirdi ve bunun sonucunda İvanov adlı oyun iki haftada yazılarak kasımda sahnelendi. Her ne kadar Çehov bu deneyimi "berbat" bulsa ve kardeşi Alexander'a yazdığı mektupta kaotik ürünün komik bir portresi olduğundan bahsetse de oyun hit olmuş ve özgünlüğe sahip bir çalışma olarak övülmüştür. Ayrıca Çehov o dönemde tam anlamıyla farkında olmasa da Martı (yazım yılı 1895), Vanya Dayı (yazım yılı 1897), Üç Kızkardeş (yazım yılı 1900) ile Vişne Bahçesi (yazım yılı 1903) gibi oyunları bugün bile oyunculuk aracına sağduyulu olan devrimci bir omurga olarak hizmet etmektedir: insanların gerçekte birbirlerine nasıl davrandıklarını ve (birbirleri ile) nasıl konuştukları üzerine "gerçekçiliği" yeniden yaratma ve ifade etme çabası ve izleyicinin insan olmanın ne anlama geldiğine dair bütün ayrıntılarıyla (olduğu gibi) kendi tanımını yansıtması umuduyla insani durumu mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde ifade etmek için sahneye dönüştürmek.
Bu oyunculuk sanatına yaklaşma felsefesi sadece değişmeyen bir özellik değil ayrıca 20. yüzyılın büyük bir bölümünden bu güne kadar oyunculuğun temel taşıdır. Mikhail Çehov, Ivanov'u kardeşinin entelektüel gelişimi ve edebi kariyerinde önemli bir an olarak değerlendirmiştir. Bu dönemden itibaren Çehov'un bir gözlemi ortaya çıkmıştır ve bu, Çehov'un tüfeği olarak bilinmektedir. Bu gözleme göre, bir anlatıdaki her ögenin gerekli ve yeri doldurulamazdır ve her şey

Aralıkçılar İsyanı veya Dekabrist İsyanı  (Rusça: Восстание декабристов, Latin harfleriyle: Vosstaniye dekabristov, Birebir çevirisinde (Aralıkçıların Ayaklanması) 26 Aralık (Eski usulde tarih 14 Aralık) 1825 tarihinde, Çarlık Rusyası'nda, I. Aleksandr'ın ani ölümünün ardından St. Petersburg'daki Senato Meydanı'nda çıkan bir ayaklanmadır. I. Nikolay tahttan feragat eden abisi muhtemel veliaht Konstantin`in yerine tahta geçince 3000 imparatorluk askeri ayaklandı. Aralık ayında olduğu için "Aralıkçılar İsyanı" adını alan bu olay, İsyancıların, liderleri arasındaki anlaşmazlık nedeniyle zayıflamış olsalar da, büyük bir kalabalığın huzurunda Senato binasının dışında sadık askerlerle karşı karşıya geldiler. Kargaşa sırasında İmparatorun elçisi Mikhail Miloradovich bir suikasta kurban gitti. Sonunda sadık askerler ağır toplarla ateş açarak isyancıları dağıttı. I. Nikolay tarafından bastırıldı. İsyancıların birçoğu idamla, hapisle ya da Sibirya sürgünüyle cezalandırıldı. Komplocular Dekabristler (Rusça: декабристы, Latin harfleriyle: dekabristy) olarak tanındı.

İlk başlarda pek çok subay Çar I. Aleksandr'ın Rus toplumu ve siyasetinde başlattığı liberal reformdan cesaret aldı. Liberalizm resmi düzeyde teşvik edilerek Napolyon ve Aleksandr arasındaki yakınlaşma döneminde yüksek beklentiler yaratıldı. Alexander'ın rejimindeki en önemli reform savunucusu Kont Mikhail Mikhailovich Speransky idi. Speransky, rejimin ilk yıllarında İçişleri Bakanlığı'nın örgütlenmesine, kilise eğitiminde reform yapılmasına ve hükûmetin ülkenin ekonomik kalkınmasındaki rolünün güçlendirilmesine ilham kaynağı oldu. Speransky'nin rolü 1808'de büyük ölçüde arttı. O tarihten Napolyon ve istilasına benzer bir liberal olarak korktukları 1812 yılına kadar Speransky, Rusya hükûmetinin yeniden düzenlenmesi için planlar geliştirdi. Artan düşmanlık nedeniyle sürgüne kaçmak zorunda kaldı.
1819'da sürgünden dönen Speransky, yerel yönetimde reform yapmakla görevlendirilerek Sibirya valisi olarak atandı. 1818 yılında Çar, Kont Nikolay Nikolayeviç Novosiltsev'den bir anayasa hazırlamasını istedi. Baltık eyaletlerinde serfliğin kaldırılması 1816 ve 1819 yılları arasında gerçekleştirildi. Ancak, Çar'ın siyasi liberalleşmeden kaynaklandığına inandığı iç ve dış huzursuzluklar, bir dizi baskıya ve eski itidal ve muhafazakarlık hükûmetine geri dönülmesine yol açtı.
Bu arada, Napoléon Savaşları'nın getirdiği tecrübeler ve köylü askerlerin çektiği acıların farkına varılması, Dekabrist subayların ve sempatizanların toplumdaki reform değişikliklerine ilgi duymasına neden oldu. Saray yaşam tarzını reddederek, balolarda süvari kılıçlarını takarak (dans etmek istemediklerini belirtmek için) ve kendilerini akademik çalışmaya adayarak sarayı küçümsediklerini gösterdiler. Bu yeni uygulamalar, Dekabristlerin hem köylüyü (yani temel Rus halkını) hem de yurtdışındaki entelektüellerin devam eden reform hareketlerini kucaklama isteği olarak zamanın ruhunu yakaladı.

Pavel Pestel reformun nedenlerini tanımladı:En başından beri serflere özgürlük verilmesinin uygun olacağı düşünülüyordu; bu amaçla soyluların çoğunluğu İmparator'a bu konuda dilekçe vermek üzere davet edilecekti. Bu daha sonra birçok kez düşünüldü, ancak kısa süre sonra soyluların ikna edilemeyeceğini anladık. Ve zaman geçtikçe, Ukrayna soyluları askeri valilerinin benzer bir projesini kesinlikle reddettiğinde daha da ikna olduk.Tarihçiler, Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirgesi ve Amerikan Devrimi'nin diğer ulusları olduğu gibi Dekabristleri de etkilemiş olabileceğini belirtmişlerdir. Nikita Muravyov tarafından yazılan anayasa Birleşik Devletler Anayasasına oldukça benziyordu. Ancak Dekabristler Amerika Birleşik Devletleri'nde köleliğe karşıydı. Rusya'daki tüm ülkelerdeki köle ve serflerin ivedilikle serbest bırakılması için çalıştılar. Pestel ve takipçileri, ABD'nin barışçıl zamanlardaki federal modeline, kurulacak Rus/Birleşik Slav federasyonunu tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıkmış; sadece ABD'nin devrimci modelini benimsemişlerdir. Amerikan devrimci modelinin Rusya için en iyi biçim olabileceği konusunda Pestel ile hemfikir olmakla birlikte, Polonya yurtsever toplumu bir federasyon kurulmasına katılmayı kabul etmeyecekti. Litvanya, Belarus ve Ukrayna'nın üniter bir Polonya'ya (yani aşağı yukarı eski Polonya-Litvanya Topluluğu topraklarına) dahil olacağı, Rusya'nın bu bölgelerin işlerine karışmayacağı, Birleşik Devletler tarzı bir cumhuriyet ya da başka bir devlet istiyorlardı.
1816'da Rus İmparatorluk Muhafızları'ndan birkaç subay, Kurtuluş Birliği ya da Anavatanın Sadık ve Gerçek Evlatları olarak bilinen bir cemiyet kurdu. Cemiyet, idealist Pavel Pestel'in katılımıyla devrimci bir nitelik kazandı. Tüzük, karbonari örgütlerinin tüzüklerine benziyordu. Pestel, imparatorun başkenti Saint Petersburg'dan Varşova'ya nakletme ve Rus toprak ağalarının rızası olmadan tüm köylüleri özgürleştirme niyetinde olduğuna dair söylentiler çıktığında Yakuşkin tarafından desteklendi. Varşova merkezli bir hükûmeti etkilemeleri mümkün olmayacaktı. Yakuşkin daha devrimden önce imparatoru öldürmeyi planlıyordu. Rus toprak ağalarından oluşan cemiyet bu tür söylentilere dayanarak imparatoru öldürmeyi reddedince Yakuşkin cemiyetten ayrıldı. Daha liberal olan Mikhail Muravyov-Vilensky, Tugendbund'unkine benzer yeni bir tüzük oluşturdu. Devrimci planları yoktu ve cemiyete Refah Birliği adı verildi. Yine de yasadışı kabul ediliyordu ve mason localarına benziyordu. (Önde gelen üyesi Alexander von Benckendorff hariç, küçük Rus Şövalyeleri Tarikatı da Kurtuluş Birliği üyeleriyle birlikte Refah Birliği'ne katıldı).
1820'de Semenovski Alayı'nda çıkan bir isyanın ardından cemiyet 1821'de faaliyetlerini askıya almaya karar verdi. Bununla birlikte, iki grup gizlice çalışmaya devam etti: Ukrayna'da küçük bir garnizon kasabası olan Tulchin'de bulunan ve Pestel'in öne çıkan figür olduğu Güney Cemiyeti ve Saint Petersburg'da bulunan ve muhafız subayları Nikita Muraviev, Prens S. P. Trubetskoy ve Prens Eugene Obolensky tarafından yönetilen Kuzey Cemiyeti. Daha ılımlı olan Kuzey Toplumu'nun siyasi hedefleri, sınırlı bir imtiyaza sahip İngiliz tarzı bir anayasal monarşiydi. Gelecekte bunun yerini bir cumhuriyetin alabileceğini ama bunun sadece halkın iradesine göre olacağını öngörüyorlardı. Ayrıca bir yasama meclisi olması gerektiğine inanıyorlardı ve imparatorluk ailesinin idam edilmesini istemiyorlardı. Rus toprak ağalarının çıkarları doğrultusunda, yani Baltık eyaletlerinde serfliğin kaldırılmasına benzer bir şekilde toprak ağalarının elinde kalacak şekilde serfliğin kaldırılmasını desteklediler. Ayrıca kanun önünde eşitliği de destekliyorlardı. Pestel'in etkisi altındaki Güney Cemiyeti daha radikaldi ve monarşiyi kaldırmak, Kurtuluş Birliği'ne benzer bir cumhuriyet kurmak ve Kurtuluş Birliği planlarının aksine toprağı yeniden dağıtmak, yarısını devlet mülkiyetine almak ve geri kalanını köylüler arasında bölüştürmek istiyordu. Birleşik Slavlar Cemiyeti (Slav Birliği - Pan-Slavizm olarak da bilinir) 1823 yılında Ukrayna'da Novohrad-Volynsky'de (şimdiki Zviahel) kurulmuştur. Hiçbir zaman yazılmamış olan programı Güney Cemiyeti'ninkine benziyordu ancak ana vurgu Rusya (Ukrayna dahil), Polonya, Moldavya (Besarabya dahil) ile Eflak, Transilvanya, Macaristan (Slovakya, Slovenya, Voyvodina, Karpat-Ukrayna diğer adıyla Zakarpattia dahil), Hırvatistan, Sırbistan, Dalmaçya, Bohemya ve Moravya'nın Çek toprakları, yani tüm Slav ve Vikinglerin eşit federasyonu üzerineydi. Yani gelecekte Bulgaristan ve Makedonya hariç tüm Slav ve Ulah ülkeleri. Bu cemiyet Güney Cemiyeti'ne katıldı ve Eylül 1825'te Slav federasyonu gayretinin Güney Cemiyeti tarafından tanınması karşılığında programını kabul etti.

İmparator I. Aleksandr 1 Aralık (Eski usulde tarih 19 Kasım) 1825'te öldüğünde, kraliyet muhafızları Aleksandr'ın kardeşi Konstantin'e bağlılık yemini ettiler. Konstantin feragatini kamuoyuna açıkladığında ve Nikolay tahta geçmek için öne çıktığında, Kuzey Cemiyeti harekete geçti. Başkent geçici bir karışıklık içindeyken ve Konstantin'e bir yemin edilmişken, cemiyet gizli toplantılarda alay liderlerini Nikolay'a bağlılık yemini etmemeye ikna etmek için çabaladı. Bu çabalar Dekabrist İsyanı ile sonuçlandı. Cemiyet liderleri Prens Sergei Trubetskoy'u geçici yönetici olarak seçti.
26 Aralık [Eski usulde tarih 14 Aralık] sabahı, yaklaşık 3.000 kişiye komuta eden bir grup subay (Moskova Muhafız Alayı, Grenadier Muhafız Alayı ve Muhafız Donanması unsurları) Senato Meydanı'nda toplanarak yeni çar I. Nikolay'a bağlılık yemini etmeyi reddettiler ve bunun yerine Konstantin'e sadakatlerini ilan ettiler. Saint Petersburg'da konuşlanmış olan diğer birliklerin de onlara katılmasını bekliyorlardı ama hayal kırıklığına uğradılar. İsyan, sözde lideri Prens Trubetskoy tarafından terk edilince sekteye uğradı. İkinci komutanı Albay Bulatov da ortadan kayboldu. Aceleyle yapılan bir istişarenin ardından isyancılar Prens Eugene Obolensky'yi yeni lider olarak atadılar.
Senato binasının dışında konuşlanmış olan 3,000 isyancı ile 9,000 sadık asker arasında saatlerce süren bir çatışma yaşandı ve isyancılar tarafından ateş açıldı. Olayları izleyen büyük bir sivil kalabalık isyancılarla dostane ilişkiler kurmaya başladı ancak çatışmaya katılmadı. Sonunda Nikolay (yeni çar) bizzat meydana geldi ve Kont Mihail Miloradoviç'i isyancılarla görüşmesi için gönderdi. Miloradoviç halka seslenirken Pyotr Kakhovsky tarafından sırtından vurularak öldürüldü ve ardından Yevgeny Obolensky tarafından bıçaklandı. Aynı zamanda, Teğmen Nikolay Panov liderliğindeki isyancı bir el bombası mangası Kışlık Saray'a girdi ancak ele geçirmeyi başaramadı ve geri çekildi.
Günün büyük bir bölümünü isyancılarla uzlaşmak için sonuçsuz girişimlerle geçiren Nikolay, Majesteleri İmparatoriçe Maria Theodorovna'nın Şövalye Muhafız Alayı'nın buzlu kaldırımlarda kayarak düzensizlik içinde geri çekildiği bir süvari hücumu emri verdi. Nihayet günün sonunda Nikolay, üç topçuya yıkıcı bir etki yaratmak üzere grapeshot mühimmatıyla ateş a

Arhip İvanoviç Kuinci (Rusça: Архип Иванович Куинджи; 27 Ocak 1841 - 24 Temmuz 1910), Rus manzara ressamıdır.

Arhip Kuinci, Mariupol uyezd'de (Rus İmparatorluğu'nun Yekaterinoslav Eyaleti'nin bir alt bölümü) doğdu, ancak gençliğini Taganrog şehrinde geçirdi. Soyadı, Kırım Tatarcasında (Urum) "kuyumcu" anlamına gelen dedesinin mesleki lakabından gelmektedir. Yoksul bir ailede büyüdü; babası Pontuslu Yunan bir ayakkabıcıydı. Babası, Ivan Khristoforovich Kuindzhi (başka yerlerde Emendzhi olarak da bilinir). Arkhip, altı yaşındayken ailesini kaybetti, bu yüzden bir kilise inşaatında çalışarak, evcil hayvanları otlatarak ve bir mısır tüccarının dükkanında çalışarak geçimini sağlamak zorunda kaldı. Ailesinin Yunan bir arkadaşı olan öğretmenden eğitim temellerini aldı ve ardından yerel okula gitti.
1855'te, 13-14 yaşlarındayken Kuindzhi, Ivan Aivazovsky'den sanat eğitimi almak için Feodosia'yı ziyaret etti; ancak sadece boyaları karıştırmakla ilgilendi ve bunun yerine Aivazovsky'nin öğrencisi Adolf Fessler ile çalıştı. 1903 tarihli bir ansiklopedik makalede şöyle denilmektedir: "Kuindzhi, Aivazovsky'nin öğrencisi olarak adlandırılamasa da, onun ilk döneminde kesinlikle bazı etkileri olmuştur; resim yapma tarzında ondan çok şey almıştır." İngiliz sanat tarihçisi John E. Bowlt, "Aivazovsky'nin gün batımları, fırtınaları ve dalgalanan okyanuslarıyla ilişkilendirilen ışık ve formun temel duygusu, genç Kuinci'yi kalıcı olarak etkiledi." yazdı.
1860'tan 1865'e kadar olan beş yıl boyunca Arkhip Kuindzhi, Taganrog'daki Simeon Isakovich'in fotoğraf stüdyosunda bir retuşör olarak çalıştı. Kendi fotoğraf stüdyosunu açmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bunun ardından Kuindzhi, Taganrog'dan Saint Petersburg'a gitti.
Resim yapmayı esas olarak bağımsız olarak ve St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi'nde (1868'den itibaren; 1893'ten beri tam üye) öğrenmiştir. Akademik kısıtlamalara protesto olarak, 1870'te Rusya'daki bir grup realist sanatçının kurduğu ve daha sonra Gezici Sanat Sergileri Derneği'ne (Peredvijniki) dönüşen bir sanatçı kooperatifinin kurucu ortağıydı.
1872'de sanatçı akademiden ayrıldı ve serbest çalışmaya başladı. "On the Valaam Island" adlı tablo, Pavel Tretyakov'un sanat galerisi için satın aldığı ilk sanat eseriydi. 1873'te Kuindzhi, 1874'te Londra'daki Uluslararası Sanat Sergisi'nde bronz madalya kazanan "Kar" (The Snow) adlı tablosunu sergiledi. 1870'lerin ortalarında, manzara motifini Peredvizhniki ruhunda somut sosyal çağrışımlar için tasarladığı birçok tablo yarattı (Unutulmuş Köy, 1874; Mariupol'daki Çumak Yolu, 1875; her ikisi de Tretyakov Galerisi'nde)
Olgunluk döneminde Kuindzhy, doğal durumun en etkileyici aydınlatıcı yönünü yakalamayı hedefledi. Panoramik manzaralar yaratmak için bileşik teknikler (yüksek ufuk, vb.) kullandı. Ana tonlarda gösterilen ışık efektleri ve yoğun renkler kullanarak aydınlatma illüzyonunu tasvir etti (Ukrayna'da Akşam, 1876; Bir Huş Ormanı, 1879; Bir Fırtınadan Sonra, 1879; bu üç eser Tretyakov Galerisi'ndedir; Dnipro'da Ay Işığında Gece, 1880 Rus Müzesi, St. Petersburg'ta). Daha sonraki eserleri, renk yapısının dekoratif etkileriyle dikkat çekmektedir.
Kuindzhi ayrıca Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesinde ders veren kimyager Dmitri Mendeleyev ile yakın bir dostluk kurdu. Kuindzhi, onun derslerine dinleyici veya öğrenci olarak katıldı. Kuindzhi, Mendeleev'i ve eşinin haftalık toplantılarına sık sık katıldı ve ışık, renk ve algı üzerine ömür boyu sürecek bir ilgi geliştirdi.
Kuindzhi, St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders verdi (1892'den beri profesör; 1894'ten beri manzara atölyesi başkanı; ancak 1897'de öğrencilerin protestolarını desteklediği için işten çıkarıldı). Öğrencileri arasında Arkady Rylov, Nicholas Roerich, Konstantin Bogaevsky ve diğer sanatçılar yer aldı. Kuindzhi, 1909'da Sanatçılar Derneği'nin kurulmasını başlattı, daha sonra dernek onun adını aldı.

Ocak 2019'da, Ai-Petri. Kırım adlı eseri Moskova'daki Tretyakov Galerisi'nden çalındı, ancak ertesi gün bulundu ve güvenli bir şekilde geri alındı. Tabloyu çalan adam üç yıl hapis cezasına çarptırıldı.
21 Mart 2022'de, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasında, Kuinci Sanat Müzesi, Mariupol Kuşatması sırasında bir Rus hava saldırısında hasar gördü. Kuindzhi'ye ait koleksiyonda bulunan üç orijinal tablo - Kırmızı Gün Batımı için bir taslak ve iki hazırlık çalışması, Elbrus ve Sonbahar - bombalamadan önce müzenin bodrumuna yerleştirilmiş ve zarar görmemişti, ancak daha sonra Rusya tarafından yağma kampanyası kapsamında alındı.

Strugatski kardeşler, Arkadi Natanoviç Strugatski (28 Ağustos 1925, Batum -  12 Ekim 1991, Moskova) ve Boris Natanoviç Strugatski (15 Nisan 1933, Leningrad -  19 Kasım 2012) Sovyet yazar kardeşler.
Batı dünyasında, Andrey Tarkovski tarafından İz Sürücü adı ile sinemaya uyarlanan "Uzayda Piknik" adlı romanları ile isimlerini duyurmuşlardır. Ayrıca "İktidar Mahkumları" adlı romanları da The Inhabited Island adıyla sinemaya uyarlanmıştır.

Boris Strugatsky, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden küçük olanıdır. 15 Nisan 1933'te Leningrad'da doğdu. Boris, Leningrad'daki okuldan onur derecesiyle mezun oldu. Leningrad Eyalet Üniversitesi'nin fizik bölümüne girmek istedi ancak başaramadı; daha sonra Boris aynı üniversitenin mekanik-matematik bölümüne girmeye karar verdi. Gök bilimci olarak çalışmaya başladı, ilk görevini Pulkovo Gözlemevi'nde yaptı.
1964'te Boris, ağabeyi Arkady ile birlikte SSCB Yazarlar Birliği'ne kabul edildi. 1972'de Boris, Leningrad Genç Bilimkurgu Yazarları Semineri'nin başkanlığına atandı Daha sonra seminer “Bronz Salyangoz” ödülünün teşekkülüne katkı sağladı.
2002'de Boris, XXI Century Noon dergisinin genel yayın yönetmeni oldu; dört yıl sonra “Yüzyılın İmzası” kitabının yazılmasında aktif rol aldı. Ağabeyi Arkady'nin ölümünden sonra Boris, S. Vititsky takma adıyla bilimkurgu öyküleri ve romanlar yazmaya devam etti.
2002'de Boris Strugatsky, Edebiyat ve Sanat Ödülünün sahibi oldu ve 2008'de “Bilimin Sembolü” madalyasını aldı. Boris Strugatsky, aynı zamanda “Büyük Yüzük Ödülü”nün de sahibidir.

Arkaim (Rusça: Аркаим) Güney Ural coğrafyasında Amurskiy köyünden kuzey-kuzeybatı yönünde 8,2 km; Alexandrovskiy köyünden güney-güneydoğusunda 2.3 km uzaklıkta yer alan arkeolojik bir bölgedir. Rusya-Kazakistan sınırının hemen kuzeyinde Rusya'nın Çelyabinsk eyaleti içinde kalır.
Arkeolojik alan MÖ 17. yüzyıla tarihlenir. En erkeni MÖ 20. yüzyıla kadar uzanan bu alanın Sintaşta kültürünün bir yerleşim yeri olduğu düşünülmektedir.

Alan, su rezervi oluşturma çalışmaları sırasında Gennady Zdanovich liderliğindeki kazı ekibi tarafından 1987 yılında keşfedildi ve sular altında kalmaktan kurtarıldı.

Yerleşim alanında, dış ve iç duvarla çevrilmiş; ana girişi batıda olan dört giriş vardır. Konutlar, 110 ile 180 m² arasında idi. Yerleşim yerinin ortasında dairesel bir cadde bulunuyordu. Merkezi cadde kapalı bir kanal yapısındaydı. Arkeolog Zdanovich' göre yerleşim biriminde yaklaşık 1500 ila 2500 kişinin yaşamış olmalıydı.
Arkaim'in duvarlarını çevreleyen alanlarda 130 m'ye 45 m boyutunda ekilebilir tarım arazileri ve sulama kanalları bulunmuştur. Kalıntıların darı ve arpa tohumlarına da rastlanmıştır.
Burada yaşayan yerleşik insanların iklimin tarıma daha uygun olması sebebiyle Arkaim gibi çok fazla şehrinin bulunduğu hatta 21 kale şehir formundaki yapıların bozkırdan bu tarım arazilerini ayırdığı görülmektedir.Aryanlarla yaptıkları uzun mücadeleler sebebiyle uzun bir süre izole şekilde yaşamışlar Aryanların İran ve Hindistan coğrafyasına yönelmeleriyle birlikte Andronova yayılması dönemi başlamıştır

Artistik buz pateni bireysel, çift ya da grup olarak buz üstünde dönüş, atlayış, kaldırış, adım dizisi gibi hareketlerin yapıldığı bir buz pateni sporudur. Yarışmalarda müzik eşliğinde, yapılacak dansın ya da gösterinin konusuna uygun kostümlerle gerçekleştirilir. Sporun uluslararası yönetim organı Uluslararası Paten Birliği kısa adıyla ISU'dur. Artistik buz pateni 1908 Yaz Olimpiyatları ile olimpiyat programına alınmış, 1924 Kış Olimpiyatları ile de ilk kez Kış Olimpiyat Oyunları altında yapılmıştır. ISU, Avrupa Şampiyonası, Dünya Şampiyonası, Dört Kıta Şampiyonası ve İSU Grand Prix Yarışmaları gibi yarışmalarda düzenler.
Olimpiyatlar düzeyinde yarışmalar Buz Dansı, Çiftler, Tekler disiplinlerinde yapılır. Bunun dışında artistik patinaj başka pek çok değişik şekilde dörtlü ya da 10-12 kişilik gruplar halinde de icra edilebilir. Zorunlu figürler, kısa program, serbest program, zorunlu dans, orijinal dans, kısa dans, serbest dans gibi programlar bulunuyor.

Tekler yarışmaları sadece 1 erkek ya da sadece 1 kadın sporcunun (ISU kurallarında "womens" olarak geçer) atlayış, dönüş, adım dizisi (step sequences), spiral ve diğer başka teknik elemanları gösterdiği disiplindir.
Çiftler bir kadın ve bir erkek sporcudan oluşan çiftin, çiftlere özel teknik elemanlar olan ölüm spirali, twist kaldırışı gibi elemanlarla birlikte fırlatmalı atlayış, (erkek sporcu kadın sporcuyu havaya atar ve kadın sporcu havada atlayışı yapar), yan yana ve birlikte dönüşler yaptığı disiplindir. Çiftlerde kaldırışlarda kadın sporcu erkek sporcunun baş seviyesinin üstünde tutulur.
Buz dansı yine bir kadın ve bir erkek sporcu birlikte yaptığı bir disiplindir. Çiftlerden teknik elemanlar olarak çok daha farklıdır. Buz dansı kaldırışlarında kadın sporcu erkek sporcunun omuz seviyesini tamamen geçemez. Buz dansı genelde ayak oyunlarına, dans tutuşlarına ve müzikle uyuma yoğunlaşır.
Senkronize kayma 12 ya da 20 patenci ile gösterilen bir disiplindir.

Buz Pateninde 6 önemli atlayış (jump) vardır. Bunlardan 3'ü ayağı buza vurup güç alarak, diğer 3'ü ise havaya sıçrayarak gerçekleştirilir. 
Bunlardan ayağı buza vurup güç alarak yapılanlar:

Toe loop atlayışı
Flip atlayışı
Lutz atlayışı
Havaya sıçrayarak yapılanlar:

Salchow
Loop atlayışı
Axel atlayışı

Bu atlayışlar tek başlarına yapılabildikleri gibi arka arkaya, kombine bir biçimde de yapılabilirler. Kombine atlamalar patenciye daha fazla puan kazandırır. Atlayışlar tekli, ikili, üçlü, dörtlü olarak gösterilebilir. Üçlü atlayış patencinin havada üç tur döndüğü anlamına gelir. 

   

Artistik patinaj dönüşleri artistik buz pateninde patencinin buzdaki bir nokta üzerinde kendi etrafında dönüş yaptığı teknik elemandır. Dönüşler sırasında bir ya da birden fazla pozisyon gösterilir. ISU Puanlama Sistemi'nde 'spin' kelimesinden ortaya çıkan Sp kısaltması ile gösterilir.
Kolların, bacakların, ayakların ve karın bölgesinin farklı pozisyonlar aldığı birçok dönüş türü bulunmaktadır. Dönüşler, artistik buz pateni yarışmalarında yapılması gereken zorunlu elemanlardan biridir. Birden fazla pozisyon gösterilen ya da ayak değiştirerek yapılan dönüşler kombine dönüş (combination spin) olarak adlandırılır. Dönüşler iki ayakta kullanılarak yapılabilir. Patenciler iki yöne de dönerek yapılan dönüşleri nadiren tercih eder ve genelde sadece bir yöne dönüş yapar. Saat yönünde dönen patenciler için sol ayakla yapılan bir dönüş forward ya da front spin (ileriye/öne), sağ ayakla yapılan dönüşler ise back spin (geriye) olarak adlandırılır.
Dönüşler ayakta yapılan, oturularak yapılan ve camel pozisyonunda yapılan dönüşler olarak üçe ayrılabilir.

Artistik Patinaj kaldırışları (Figure skating lifts) çiftlerde ve buz dansında programda yer alması gereken zorunlu elemanlardır. Çiftlerde ve buz dansında kaldırışların özellikleri farklıdır. Buz dansında patenciler partnerlerini omuz seviyesinin üzerine tamamen çıkaramaz. Kaldırışlar senkronize kayma'da da yapılmaktadır.
Bu zorunlu elemanlar ISU Puanlama Sisteminda lift (kaldırış) kelimesinin kısaltması Li kodu ile gösterilir.
Buz dansında Uluslararası Paten Birliği (ISU) yarışmaları için geçerli olan yedi değişik kaldırış tipi vardır. Bu kaldırışlarda her takım değişik pozisyonlar kullanabilir. Buz dansı kaldırışlarında zorluk seviyesinin belirlenmesi için her pozisyon en az 3 saniye gösterilmelidir. Her pozisyon program boyunca yalnızca bir kere kullanılabilir. Bu kaldırışlar kısa (6 saniye) ya da uzun (10 saniye) sürelerde gösterilebilir.
Dans kaldırışlarından farklı olarak çiftlerde kaldırışlar tutuşlara göre gruplandırılır. ISU kuralları 5 değişik kaldırış türü içerir ve bu kaldırışlar zorluk düzeylerine göre derecelendirilir. ISU'nun büyükler düzeyindeki yarışmaları için erkek sporcu birden fazla, üç buçuktan az sayıda dönüş yapmalıdır. Uzun tutulan kaldırışlar ceza puanına sebep olabilir. Kaldırışların grubu kadın sporcu erkek sporcunun omzunun üzerine çıktığı andaki tutuş ile belirlenir.
Kaldırışlar çıkış pozisyonu, iniş kenarı, havadaki pozisyon ya da kadın sporcu kaldırılırken tutulan tutuşa göre isimlendirilebilir.

2002 Kış Olimpiyatları'na kadar Buz Pateninde 6'lık sistem denen, sporcuların sergilediği programın 6 tam puan üzerinden değerlendirildiği bir sistem uygulanmıştır. Bu sistemde hakemler sporcunun performansına göre teknik ve artistik olarak 2 farklı puan verirler. Teknik puanlar sporcunun yaptığı atlayışlar, dönüşler, bunların hatasız yapılıp yapılmaması gibi serideki teknik elemanları, artistik puanlar ise sporcunun müzikle uyumu, kostümleri, buz pistinin kullanımı gibi öğeleri içerir. Hakemler sporcuyu 6.0 tam puan üzerinden değerlendirir. 6.0 tam puan serinin kusursuz bir biçimde sergilendiğini gösterir. Hakemler 5.4 ya da 4.2 gibi ondalık puanlar da verebilir.
2002 Kış Olimpiyatlarında Çiftler kategorisi yarışmasında patlak veren, sonunda 2 çiftin birden olimpiyat şampiyonu ilan edildiği olaylardan sonra  yeni bir puanlama sistemi getirildi.
Bu sistemde sporcuların yaptıkları her bir hareketin (atlayışlar, dönüşler, kaldırışlar) bir ham puanı vardır. Hakemler hareketin yapılışına göre sporcuya bu puandan 3 puan fazla ya da 3 puan düşük verebilir.
Ancak sistem Buz Pateni'ne zarar verdiği, sporcuların programlarının zorlaştığı ancak artistik yönden zayıfladığı, sporcuların kendilerini çok zorladıkları ve bunun sakatlanmalara sebebiyet verdiği yönünde eleştiriler aldı.

Artistik buz pateninde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi
Yaşa göre artistik buz pateninde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi
Artistik buz pateni kaldırışları
Artistik buz pateni dönüşleri
Senkronize buz pateni

Uluslararası Buz Pateni Birligi10 Ocak 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir Askerin Türküsü (Rusça: Баллада о солдате / Ballada o soldate), Grigori Çuhray'ın yönettiği  1959 Mosfilm yapımı II. Dünya Savaşı sırasında bir Sovyet askerini anlatan savaş, drama filmi. Film Alyoşa'nın annesini ziyaret etmek için çıktığı iki günlük seyahatini anlatırken savaşın insanlar üzerindeki etkilerini ve geliştirdikleri davranışları tüm çıplaklığı ile anlatır. Yönetmen bu filmle Lenin Nişanı'na layık görülmüştür.

Alyoşa Skvortsov  (Vladimir İvaşov) annesi (Antonina Maksimova) ile vedalaşamadan savaşa katılan 19 yaşında telsizci bir Sovyet eridir. Faşistlerin bir tank saldırısı sırasında tek başına iki faşist tankını havaya uçurarak generali (Nikolay Kryuçkov) tarafından madalya ile ödüllendirilir. Ancak Alyoşa Generalinden madalya yerine annesini görmek için iki günlük izin ister. Köye dönüp evlerinin çatısını tamir etmek, annesi ile vedalaşmak istemektedir. Alyoşa için eve gitmek o kadar kolay olmayacaktır. Annesi tarafından sevgi ile büyütülen Alyoşa yolculuğu sırasında zaman zaman bu insanlara gösterdiği yardımseverlik yüzünden oldukça zaman kaybeder. Annesi'ne ulaştığında hemen hemen hiç zamanı kalmamıştır. Cepheye dönmek için Annesi ile vedalaştığı sahne ile film biter. son sahnede Alyoşo annesine geri döneceğim diye bağırır ancak geri dönemeyecektir.
Filmdeki yaşam içinden beliren birçok davranış biçiminin ustaca film içinde eritildiği göze çarpar.
Diğer önemli karakterler.
Sergey, Liza ve babası: Eve dönüşü sırsında tesadüfen karşılaşır ve Alyoşa'dan karısı Liza'ya kendisinden haber göndermesini ister. Arkadaşları bir de hediye göndermesini salık verirler. Bulabildikleri sadece iki kalıp sabundur. Alyoşa Liza'yı bulduğunda Liza'nın başka bir erkekle olduğunu görür. Sabunları karısından geri alıp Sergey'in hasta babasına verir. Babası Sergey'e her şeyin yolunda olduğunu söylemesini karısının onu beklediğini söylemesini söyler.
Vasya (Yevgeni Urbanski): Savaşta bir bacağını kaybetmiştir ve Alyoşa ile tren garında karşılaşır. Karısını (Elza Lejdey) hep kıskanan Vasya sakat haliyle ilişkilerinin hiç yürümeyeceğini düşünmektedir. Eve dönmekten vazgeçer ve karısına telgraf çekerek dönmeyeceğini söylemek ister. Ancak postahane çalışan kız ve Alyoşa onu bu kararından vazgeçirirler. Vasya'nın karısı onu büyük bir coşku ile karşılar.
Şura (Janna Prohorenko): Alyoşa'nın bindiği vagona kaçak olarak binen Şura Alyoşa'yı ilk gördüğünde çok korkar. Daha sonra birbirlerine aşık olurlar.
Vagon muhafızı: Alyoşa'yı askerî erzak taşıyan trene almak istemez. Tren komutanın bir canavar olduğunu kesinlikle trene binmesine izin vermeyeceğini söyler. Alyoşa'nın kendisine verdiği konservelerle ikna olur. Ancak daha sonra Şura'nın da trene bindiğini fark eden muhafız fiyatı arttırır, 2 kutu konserve daha alır. Bu sırada tren komutanı gelir ve Alyoşa ile Şura'ya gayet iyi davranır, trene binmelerine izin verir. Rüşvet aldığını fark ettiği muhafıza da hücre cezası verir. Burada muhafız Alyoşa'ya dönerek "Size demedim mi canavar olduğunu." der.

BAFTA En iyi film ödülü, 1961
Cannes Film Festivali - Özel Juri Ödülü
San Francisco Uluslararası Film Festivali -  Golden Gate En İyi Film Ödülü
San Francisco Uluslararası Film Festivali -  Golden Gate En iyi Yönetmen Ödülü - Grigori Çuhray
En iyi özgün senaryo dalında Akademi Ödülü adayı  - Grigori Çuhray, Valentin Yejov

(İngilizce) Vida Johnson film eleştirileri koleksiyonu
(İngilizce) Grigori Çuhray hakkında12 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Astrahan (Rusça: Астрахань [Astrahan ("n" ince)], Tatarca: Ästerxan, Әстерхан) ya da Hacıtarkan,  (Kazakça: Qajıtarqan, Қажытархан, eski Astrahan Türkçesi: Xacitarxan) ya da Haşterhan (Azerbaycan Türkçesi: Həştərxan), Osmanlı Türkçesinde Hacıtarhan (حاجى طرخان) veya Ajderhan (آژدرهان) Rusya'ya bağlı bir oblast olan Astrahan Oblastı'nın başkentidir. Oblastın yönetim merkezi Astrahan şehridir. 2008 yılında Rusya Merkez Bankası, Astrahan Oblastı anısına hatıra parası bastırmıştır. Rus istilasından önce Astrahan Hanlığı'nın başkenti.

Astrahan adının kökenine dair birçok efsanevi ve yarı efsanevi görüş bulunmaktadır. Şehrin adı, PSRL'deki (Rusya Kronik Derlemesi) çeşitli kroniklerde şu şekillerde geçmektedir: Azstorokan, Aztarakan, Aztarokan, Aztorakan, Aztorokan, Aztorokhan, Astorokan, Astorokhan, Astrohan, Haztorokan.
E. A. Vasilyeva, Vasili Tatişçev tarafından yayınlanan İskenderiyeli Klaudios Batlamyus’un (M.S. 2. yüzyıl) kullandığı verilere dayanarak, “Kuban Nehri yakınlarında, geniş bozkırlarda eskiden asturohani (ya da askurakani) adlı bir halk yaşamaktaydı; günümüzde Astrahan adı hâlâ bu halkın adını taşımaktadır” bilgisini aktarır. Literatürde bu etnonimin başka varyasyonları olan azturakani veya azkurakani yazımlarına da rastlanmaktadır. Bu veriler dikkate alındığında, “Astrahan” yer adının yaklaşık iki bin yıllık bir geçmişi olduğu sonucuna varılabilir. 
Strahlenberg tarafından öne sürülmüş iki görüş eskiden çoğunluk tarafından kabul görmüştü: Bunlardan ilki, kentin adının Slavca "страхань" (strahan) — “yarık” anlamına gelen bir kelimeden, diğeri ise İskitçe "ас" — “voyvoda” ve "Tархан" kelimelerinden türediği yönündedir. Ancak bu iki görüş, Tatişçev tarafından “mantıklı olmayan” açıklamalar olarak reddedilmiştir.

Avarlar, (Eski Türkçe Apar (𐰯𐰺)), Yunanca: Άβαροι, Ουαρχωννιται, bir tür zırh; Rusça: О́бры, Latince: Avari) 6. yüzyılın başlarında batıya doğru göçerek Orta ve Doğu Avrupa'da görünmeye başlayan ve Büyük Macaristan Ovası'na yerleşerek  Avar Kağanlığı'nı kurmuş 9. yüzyıla kadar ayakta kalan, nüfusunun kökeni Türk olduğu bilinen savaşçı bir topluluktur. Bazı görüşler Avarların Prototürk kökenli olduğunu kabul eder. Avarlar çok yüksek örgütlenmiş ve çeşitli güçlü göçebelerden oluşan, Türk çekirdek soylu göçebelerden bir ana hükmedeni (Kağan) olan bir birliktir. Avarlara ilişkin bilgiler Teofilaktos Simokates (Yunanca: Θεοφύλακτος Σιμοκάττης / Theophylaktos Simokattes), Menandros Protektor (Yunanca: Μένανδρος Προτίκτωρ / Menandros Protektor) ve Efesli İoannes gibi Bizans kaynakları ile Fredegara Günlükleri ve Pavel Diakon gibi Frank kaynaklarında bulunmaktadır. Avar sözcüğünün kaynağı ise tam olarak bilinmemektedir.

Avarlar hakkındaki bilgiler ilk olarak Bizanslı tarihçi Menandros Protektor ve Teofilaktos Simokates'in çalışmaları ile ortaya çıkmıştır. Avarların kökenleri hakkında şunları söyleyebiliriz ki; Avarlar devlet içinde Türkçe unvanlar kullanılan, Türk boylarının ağırlıkta olduğu bir göçebe topluluk devletidir. Romalı olmanın bir etnik anlam içermemesi gibi Avar olmak da Avar Kağanlığı'nın bir parçası olmak anlamına gelmektedir. Kesin bulgulara dayanan tek olgu ise Avarların Avrupa'ya göç ettiklerinde Türk kağanlığı otoritesini kabul etmeyen prototürk boylarından oluştukları ortak kanıdır. Bu gruplardan birkaçı İskitler, Hiung-nu, Hunlar, Bulgarlar, Avrasya Avarları, Hazarlar, Kumanlar ve Moğollar'dır. Ayrıca Avarlar, Avrupa'ya doğru göç hareketinde özellikle Türk kabilelerinden yoğun şekilde etkilenmişlerdir. Avarlar'ın homojen bir etnik grup olmadığı hakkında Tarihçi Walter Pohl 1998'de H. W. Haussig'in 1953 tarihli çalışmalarını, K. Czeglèdy'nin 1983'teki bulgularını ve kullanılan yöntemler dizgesine ait itirazlarını şöyle derlemiştir: 

Avrupalı Avarların atalarının kim olduğunu bulmaya çalışmak önemsiz bir çaba. Yalnız şundan eminiz ki bu topluluk, geçmişi çok eskilere dayanan bir ad taşıyor ve Göktürk boyunduruğu altında yaşamak istemeyen boyların bir karışımından oluşmuş. 
J. Markvart, V. Eberhard, R. Grusse, K. Menges, P. Pelo ve E. A. Helimsky gibi tarihçilere göre Avarlar, Moğollar'dan gelmektedir. Fakat Moğol kabilelerinin Avar Birliği'nde bulunmalarına karşın bu birliğin çekirdeğini oluşturmadıkları genel olarak kabul görmektedir. Avarların Moğollar'dan geldiği hakkındaki bu teori kanıtlarını genellikle dilbilim alanından bulmaktadır. Oysa Moğolca yüksek miktarda Türk kültürü izleri ve Türkçe İsimler barındırmaktadır. Avrupa'daki Avarların ise Avrupa'da bulundukları sürede Avrupa Slav topluluklarıyla kaynaştıkları bilinmektedir. Bu da Avarların Moğollardan geldiği hakkındaki teoriyi kuvvetlendirici şekilde benzerdir. Ayrıca Slav dili, kağanlığın yabancılara karşı lingua franca olarak kullandığı bir araçtır. Fakat antropolojik kazılarda Moğol etkisini gösteren yalnızca birkaç iskelet bulunmuştur. Avrasya'da yaşayan göçebe toplulukların Moğolların etkisinden bu ölçüde uzak olmaları ise ilgi çekici bir bulgudur. Encyclopædia Iranica'ya göre Avarlar ve daha sonra Moğollar gibi Siyenpi (Sien-pi, Śyän-bi, Çince: basit: 鲜卑; geleneksel: 鮮卑; Xiānbēi) göçebe birliğidir ve Avarlar için "İlk defa tarihsel olarak kanıtlanmış Türk boyundandır" denilmiştir. Bir başka kaynağa göre Śyän-bi etnik kökeni hala bilinmemektedir.

Referans kitaplarında ise Türk kabilelerinin geçmişi Avarlar'a kadar genişletilmektedir. Bu tanım özellikle Avar Kağanlığı dönemindeki Türk etkisinin arttığı son dönemler için geçerlidir. Bilimsel alanda bu teoriyi geliştiren Macar tarihçi András Róna-Tas'a göre Avar kabile birliğinin iskeletini Uygur Türkleri oluşturmuş ve birlik Orta Çağ'da Orta Asya'da yaşamakta olan kabilelerin kaynaşmasıyla meydana gelmiştir. Alman Dilbilimcisi Harald Haarmann'a göre Avarlar kesin bir Türk ulusudur. Türk Tarih Tezi'ne göre de Avarlar Türk ulusudur. Avarların Çinlilerin Juan-Juan, Rouran veya Cücen (柔然, 蠕蠕, 芮芮, 茹茹, 蝚蠕) dedikleri kavim ile aynı olup olmadığı ise kanıtlanamamaktadır. Avarların Cücenler ile olan ilişkisi kimi düşünürlerin Avrupa Avarları'nın yönetici kadrosunun Moğol kökenli olduğunu düşünmelerine yol açmıştır ancak bu görüş diğer tarihçiler tarafından kabul edilmemiştir. 
Büyük Hun İmparatorluğu'nun dağılması ile bu bölgede yönetimi ele alan Siyenpilerin ardından iktidara gelen Cücenler zamanında, 350'li yılların ortalarında Çin kaynaklarında adı Uar olarak geçen kavim (Çince: 滑; Pinyin: Huá) Hunlarla birlikte bilinmeyen bir sebeple Kazak bozkırlarına göç etmiştir. Bu Uar ve Hun kabileleri hemen güneyde yerleşik durumda bulunan eski Hunlarla karşılaşıp onları Volga'ya doğru itmişler ve burada Hint-Avrupa diline sahip İranlılar'a komşu olmuşlardır. Ardından Tarım Havzası ve Afganistan'ın Toharistan bölgesine göç etmişlerdir. Bu bölgede yaşayan Alanların göç etmesini sağlamışlardır. Uar ve Hun kabilelerinin yöneticileri Baktria'da kendilerine Oino ismini vererek Yunanca para bastırmıştır. 456 yılında Ak Hun devletinin kurulmasının ardından Kral I. Khingila, Uarlar ve Hunları birleştirmiştir. Bundan sonra bu halklar Uarhunlar veya Akhunlar olarak anılmıştır. Uarhun sözcüğünün Sanskritçe adı Huna veya Svetahuna 'dır. Türk araştırmacı Mehmed Tezcan ve Japon araştırmacı Katsuo Enoki, Nikolay Kyorrer, K. Tsegled, A. Hermann gibi araştırmacılar da Uarların Akhunlara bağlı bir kabile olduğunu söylemiştir. Hermann hazırladığı Çin Atlası 'nda Uarlar ve Hunların yerleştiği Horasan ve Toharistan ve buraya komşu bölgeleri Avar kabilelerine ait geleneksel topraklar olarak adlandırmıştır. Bunun gibi bazı araştırmacılar da Avarlar ile Uarların aynı olduğunu söylemektedir. 

Bazı araştırmacılar da Bizanslı tarihçi Teofilaktos Simokates ve Menandros'a dayanarak Avrupa'da bazı kabilelerin düşmanlarını korkutmak için Avar adını kullandığını belirtmiştir. Avarlar, 6. yüzyıl başlarında Göktürkler (Göktürkler daha önce Ruanruan boyunduruğunda yaşayan göçmen topluluklardan biriydi) tarafından fethedilmiştir. Teofilaktos Simokates, Dünyanın Tarihi adlı kitabında (Gök)türklerin Ogur boyunu köleleştirdiğini ve bunu üstün savaş yeteneklerine borçlu olduklarını yazmıştır. Göktürk boyunduruğunda yaşamak istemeyen bir grup 555'te güney Kafkas bölgesine göç etmiştir. Teofilaktos Simokates, bu grubun komşularınca gerçek Avarlar olarak görüldüklerine değinmektedir. İmparator II. Justiniaus, Bizans tahtına çıktığı zaman Yap ve Hinni adlı bazı kabileler Avrupa'ya gelmiş durumdaydılar. Bu kabileler kendilerine Avarlar diyecek ve önderlerine de kağan adını vereceklerdir. Bu kabilelerin neden başka bir kabilenin ismini aldığına dair tarihçiler Gumilev ve Artamonov'un da katıldığı bir açıklamaya göre Yap ve Hinni kabilelerinden Varselt, Unnigi Sabiri gibi kabileler bulundukları askeri olarak kötü durumlardan dolayı komşu Avar kabilelere elçiler gönderecek, değerli armağanlar karşılığında yardım talep edeceklerdir. Avarların da onlara elçiler göndermesini fırsat bilen kabileler İskit halkları arasında en gözü kara ve en savaşçı kabile olan Avarların adlarını çalarlar. Ne var ki, Göktürkler Bizanslıları bu göçebe grubun gerçek Avarlar olmadığına, bunların Göktürklerden kaçan "İskit" boyuna ait olduklarına ikna etmiştir. Bu kabileleri asıl Avarlardan ayırt etmek için tarihçiler, sahte anlamına gelen pseudo-Avarlar (sözde Avarlar) terimini kullanmaktadır.

Avar sözcüğünün etimolojik kökenini açıklayan birkaç hipotez bulunmaktadır. Pers kültürünü inceleyen Vasily Abaev, kelimenin İran kökenli olduğunu iddia etmektedir. Kelime İran dilinde getirmek, sonuçlandırmak, geçiş yapmak anlamına gelmektedir. Ayrıca gezgin, serseri, mülteci gibi anlamlarda da kullanılmaktadır. Kafkas dillerinde sık kullanılan awarag sözcüğünü, peygamber, elçi, mesih anlamına gelmektedir. Türkçede ise avare sözcüğü boş gezen, aylak, derbeder anlamındadır. Avrupalıların da Arap ve Bizans kaynaklarına dayanarak Avar adını verdiği bu kavmi Göktürkler Apar olarak adlandırmıştır, yazıtlarda açıkça  olarak yazmaktadır. Apar adı karşı koyan veya götürmek manasına gelmektedir. Mehmed Tezcan ise apar adının tarihteki rolünü araştırdığı yapıtında dönemin Ermeni kaynaklarında bu adın kullanıldığını belirtmiştir. Benzer değerlendirmelerden yola çıkan tarihçiler Ermeni kaynaklarında bahsedilen Aparların Avarlar olduğunu kabul etmiştir. Tezcan yapıtında fonetik açıdan Avarların Moğollardan gelmiş olamayacağını da belirtmektedir. Laslo Rasoni, Türkçe olarak basılan Tarihte Türklük adlı eserinde avar sözcüğünün karşı koyan anlamında kullanıldığını yazmaktadır. Nemet'e göre ise awa ön ekinin Bulgarcadaki direnmek, karşı koymak anlamından avar isminin kaynaklandığını yazmıştır. P. Pelo'ya göre ise av fiili imha etmek, tahrip etmek anlamındadır, buna göre avar kelimesi tahrip eden anlamındadır. Ayrıca, Bizanslı tarihçiler Avar sözcüğünü yalnız Avarları değil, kimi zaman "Hunlar"'ı belirtmek için de kullandılar.

Avarların diline dair veriler oldukça azdır ve bu verilerin azlığı güvenilir yorumlar yapmaya engel olmaktadır. Yazılı kaynaklarda bulunan Avar unvanları ve kişi isimleri Altay dil ailesinde yaygın isimlerdir. Arkeolojik verilere göre Avarlara ait yazılı metinler çözülmeyecek kadar kısadır. Avar diline dair veriler içeren tek bir anıtta ise batık bir Nad-Sent-Miklosh define gemisinden çıkmış, ancak Yunan harfleriyle yazılı olan metin Rus dilbilimci E. Helimski, ekibi tarafından incelenen buluntulardan sonra kullanılan dilin Tunguzca olduğunu söylemiştir. Başka bir dilbilimci olan O. Mudrak ise dilin Bulgarcaya benzediğini iddia etmiştir. Macar tarihçi András Róna-Tas'a göre Avarlar ilk dönemlerden itibaren Türk dilinin bir lehçesini konuşmaktaydılar. Szarvas şehrinde bulunan iğne kutusundaki yazılar András Róna-Tas'a göre Türk dilinde yazılmıştır. Gábor Vékony bu yazıların Macarca olduğunu söylemiştir. Fakat bir sonuca ulaşılamamıştır. 6. yüzyıl tarihçisi Menandros Prote

Avrasya Ekonomi Topluluğu (İngilizce: Eurasian Economic Community, Rusça: Eвразийское Экономическое Сообщество, ЕврАзЭС), 2000'den 2014'e kadar var olmuş, üye devletlerin ekonomik entegrasyonunu hedefleyen bir bölgesel organizasyon.
Avrasya Ekonomi Topluluğu'nun kurulma süreci 6 Ocak 1995'te Rusya ile Belarus arasında imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması ile başlamıştır.
Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan tarafından 10 Ekim 2000 tarihinde imzalanan antlaşmayla kurulmuştur. 2002 yılında Moldova ve Ukrayna, 2003 yılında da Ermenistan gözlemci olarak örgüte katılmışlardır.
25 Ocak 2006 tarihinde de Özbekistan Avrasya Ekonomi Topluluğuna katılmıştır.
Örgüt aynı zamanda Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda gözlemci statüsüne sahiptir.
Avrasya Ekonomi Topluluğu'nun örgütsel yapısı şu şekildedir:

Devletlerarası Konsül
Entegrasyon Komitesi ve Sürekli Temsilciler Komisyonu
Sekreterya
Parlamentolararası Asamble
Topluluk Mahkemesi

Resmî site

Avrasya göçebeleri, Avrasya bozkırlarında yaşayan ve büyük ölçüde Avrupa ve Asya'daki sınır tarihi kaynaklarından bilinen göçebe halk gruplarıydı.
Göçebe, kalıcı bir meskeni olmayan, hayvanlarına taze otlak bulmak için bir yerden bir yere seyahat eden insanların bir üyesidir. Genel başlık, zaman zaman Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Moğolistan, Rusya ve Ukrayna bozkırlarında yaşayan çeşitli etnik grupları kapsamaktadır. MÖ 3500 civarında Atları evcilleştirerek göçebe yaşamın olanaklarını büyük ölçüde artırdılar ve daha sonra ekonomileri ve kültürleri at yetiştiriciliğini, biniciliği ve göçebe hayvancılığı öne çıkardı; bu genellikle bozkır kenarlarında yerleşik halklarla ticareti içeriyordu. Savaş arabasını, arabayı, süvariyi ve atlı okçuluğu geliştirdiler ve dizgin, kantarma, üzengi ve eyer gibi yenilikler getirdiler ve bozkırları aşan yeniliklerin çok hızlı bir şekilde yayılması, bozkır sınırındaki yerleşik halklar tarafından kopyalanmak üzere geniş bir alana yayıldı. Demir Çağı boyunca, Avrasya göçebeleri arasında, farklı bir İskit sanatı ile karakterize edilen İskit kültürleri ortaya çıktı.

Kronolojik olarak, bozkırdan Avrupa'ya, Yakın Doğu'ya, Hindistan'a ve Çin'e yönelik birçok istila "dalgası" yaşandı.

Bronz Çağı

Proto Hint-Avrupalılar (bkz Hint-Avrupa göçleri), Kurgan hipotezi ve daha sonraki Hint-Aryan göçü
Demir Çağı / Klasik Antik Çağ
İran halkları;  
Geç Antik Çağ ve Kavimler Göçü

Erken Orta Çağ
Türk yayılımı, Macar istilası; 
Yüksek Orta Çağ'dan Erken Modern dönem'e kadar
Moğol İmparatorluğu ve devam eden Türk genişlemesi; 

Avrasyatik diller
İç Asya
Bozkır imparatorluğu
Lev Gumilyov

Avrupa'nın göçebe halkları
Ural dilleri
Moğol dilleri
Türk dilleri

Avrasyacılık (Rusça: евразийство yevraziystvo), 20. yüzyılın başında 1917 Rus Devrimi'nin ardından Beyaz göçmenler arasında ortaya çıkan bir siyasi harekettir. Avrasyacılara göre Rus toplumu ve uygarlığı Avrupa'nın değil, Avrasya'nın jeopolitik konseptine aittir. Akımın başlıca önderleri Nikolay Trubetskoy ve P.N. Savitski'dir.
1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Avrasyacılık Aleksandr Dugin tarafından kurulan Avrasya Partisi adında kısmen aynı adı taşıyan yeni bir harekete dahil edildi.
1990'ların sonundan bu yana Avrasyacılık, Türkiye'de ulusalcı çevreler arasında bir miktar taraftar kazanmıştır. Dugin'le ilişkili en tanınmış kişi Vatan Partisi'nin lideri Doğu Perinçek'tir.

The Fourth Political Theory - Eurasianism6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Evrazia 7 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa-Belarus ilişkileri, Belarus Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkileri ifade eder. Karşılıklı ilişkiler ilk olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun 1991'de Belarus'un bağımsızlığını tanımasından sonra kuruldu.
Aleksandr Lukaşenko 1994 yılında Belarus lideri olduktan sonra, AB'nin Belarus hükûmetini otoriter ve anti-demokratik uygulamalar nedeniyle defalarca kınaması ve hatta ülkeye yaptırımlar uygulaması nedeniyle Minsk ile AB arasındaki ilişki kötüleşti ve soğuk ve mesafeli kaldı.
2008'de ilişkilerde hafif bir iyileşmenin ardından, (resmen Lukaşenko'nun neredeyse %80'lik bir ezici zafere sahip olduğu) 2010 Belarus cumhurbaşkanlığı seçimleri, Minsk'te kitlesel gösterilere ve tutuklamalara yol açtı. AB, muhalif isimlerin ve protestocuların hapsedilmesinin insan hakları yasalarına aykırı olduğunu ve önde gelen Belaruslu yetkililer ve iş adamlarına yönelik yeni hedefli yaptırımlar uyguladığını ilan etti.
Belarus, AB'nin Doğu Ortaklığına katılıyor. Ekim 2015'te AB, Belarus'a yönelik yaptırımlarının çoğunu askıya alacağını duyurdu. Belarus, üç AB üye ülkesiyle sınır komşusudur: Polonya, Litvanya ve Letonya.

Avrupa Ekonomik Komisyonu 1991'de Belarus'un bağımsızlığını tanıdı ve Belarus, Avrupa Birliği ile birçok ikili ve çok taraflı anlaşmanın bir parçası haline geldi. 1995 yılında Belarus ve Avrupa Birliği arasında bir Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması imzalanmış ancak bu anlaşma AB tarafından onaylanmamıştır. Belarus, AB Genelleştirilmiş Tercihler Sistemine ve en çok gözetilen ulus kaydına dayalı ticari ilişkiler anlaşmalarının bir üyesidir. Belarus aynı zamanda AB'nin Doğu Ortaklığı'nın bir parçasıdır.
Belarus-AB ilişkileri, 1994 yılında Aleksandr Lukaşenko'nun seçilmesinden sonra kötüleşmeye başladı; Belarus, AB'nin cumhurbaşkanı Lukaşenko yönetimindeki otoriter rejimin kurulmasına tepkisi olarak AB'nin Avrupa Komşuluk Politikasından dışlandı.
Belarus-AB ilişkilerinin daha da kötüleşmesi 21. yüzyılda Avrupa Birliği'nin Belaruslu yetkililere, işadamlarına ve devlete ait birkaç şirkete yaptırımlar uygulamasıyla devam etti. Yaptırımlar, 2010 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında birkaç siyasi muhalefet üyesinin ve protestocunun hapsedildiği ve hapis cezasına çarptırıldığı kitlesel protestoların ardından siyasi baskıların sonuçlarıydı.
Belarus-AB ilişkilerinin geliştiğine dair notlar var. Beyaz Rusya, Ukrayna'ya yönelik saldırganlığında Rusya'yı desteklemedi ve birkaç siyasi mahkûmu serbest bıraktı. 2015 yılında AB, Belarus yetkililerine yönelik yaptırımların çoğunu askıya aldı. 2016 yılında Lukaşenko'ya 2000 yılında uygulanan seyahat yasağı kaldırıldı. Bu karar Belarus yetkililer tarafından övgüyle karşılandı. Ancak hem AB yetkilileri hem de uluslararası kuruluşlar tarafından belirtildiği gibi, Belarus'ta halen devam eden insan hakları ihlalleri ve siyasi muhalefet baskısı nedeniyle ilişkilerde gelişme yavaşlıyor.
2019 yılında Lukaşenko, yaptırımların sona ermesinden bu yana Avrupa Birliği'ne ilk resmi ziyaretini yaptı. Lukaşenko'nun Avusturyalı Sebastian Kurz ile yaptığı görüşmede AB'nin Doğu Ortaklığı programı ve ek ekonomik girişimler tartışıldı.
2016 yılında Belarus parlamentosuna iki muhalefet adayı seçildi. Bu, birçok AB yetkilisi tarafından demokratikleşme yolunda bir adım olarak işaretlendi.
Vize sistemi, AB ile Belarus arasında işlemektedir ve Avrupa Birliği'ne girmek isteyen Belaruslular için gerekli olan Schengen vizeleri bulunmaktadır. Belarus, 2017'de AB dahil 70 ülkenin vatandaşları için vizesiz giriş sağladı. 2019 yılında, AB'nin Belaruslular için Schengen vizesi alma şartlarını basitleştirerek, başvurunun onaylanması için gereken maliyetleri ve süreyi azaltacağı açıklandı.
Belarus-AB ilişkileri, 2014 yılında Kırım'ın ilhakından sonra aktif bir AB eleştirmeni ve muhalifi olarak ortaya çıkan Rusya ile Belarus'un daha güçlü bağları nedeniyle karmaşıklaşıyor. Belarus, Belarus-Rusya Birliği Devletinin yanı sıra, her iki ülkeyi ve diğer birçok BDT üyesini de içeren bir gümrük birliği olan Avrupa-Asya Birliği'nin bir parçasıdır. Bugün itibarıyla, iki ülke arasında kurulan serbest ticaret ve serbest dolaşım bölgeleri ile Belarus-Rusya entegrasyonu çoğunlukla ekonomiktir, ancak Rusya'nın daha derin siyasi ve idari entegrasyon talep ettiği görülmektedir.

2021'de Ryanair'in Yunanistan'dan Litvanya'ya (her ikisi de AB üyesi) olan 4978 sefer sayılı uçuşu Belarus hava kuvvetleri tarafından Minsk'e inmeye zorlandı. Uçuş, varış noktasından 10 km'nin altındaydı ancak yine de Belarus hava sahasındaydı. Belarus hükûmeti hakkında olumsuz yorumlar yayınlayan iki yolcu gazeteci Raman Protaseviç ve kız arkadaşı Sofia Sapega, yetkililer tarafından gözaltına alındı ve uçağın 7 saat sonra kalkışına izin verildi. AB üyeleri eylemi oybirliğiyle kınadı ve olası tepkileri tartışmaya başladı.
AB'nin olaya verdiği yanıt olarak, Belarus uçaklarının AB hava sahası üzerinde uçması ve bloğa üye 27 ülkenin herhangi bir havalimanını kullanmaları yasaklandı.
Daha sonra 2021'de Belaruslu atlet Krystsina Tsimanouskaya, Belaruslu yetkililerin kendisini Tokyo havaalanında bir uçağa bindirmeye çalışmasının ardından bir dizi Avrupa Birliği ülkesine sığınma başvurusunda bulundu. Havaalanında, havaalanı polisi geri gönderilmeyi durdurdu ve onu havaalanında güvenli bir alana aldı. Ona insani vize verdikten sonra Polonya'ya uçmayı başardı.
Şubat 2022'de Belarus, Rus kuvvetlerinin Ukrayna'nın Belarus topraklarından istilasının bir kısmını gerçekleştirmesine izin verdi. AB, Belarus'a yanıt olarak yeni yaptırımlar uyguladı.

Avrupa Birliği ve Beyaz Rusya, 1995 yılında karşılıklı siyasi ve ekonomik ilişkileri yönetmeyi amaçlayan bir Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması (PCA) imzalamış olmalarına rağmen, bu anlaşma AB tarafından onaylanmamıştır. Ayrıca, Avrupa Birliği, Belarus'u, başlangıçta Birliğin coğrafi yakınlığında bir "arkadaş halkası" oluşturmak için tasarlanan Avrupa Komşuluk Politikası'nın (ENP) dışında tutmuştur. Brüksel, bu dışlamanın Başkan Lukaşenko yönetiminde otoriter bir rejimin kurulmasına doğrudan bir yanıt olduğunu iddia etti.
Bununla birlikte, AB-Belarus ticari ilişkilerini, Birliğin Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi ve AB ile Sovyetler Birliği arasındaki 1989 Anlaşmasının en çok kayrılan ulus (MFN) hükümleri tarafından hala kapsamaktadır. Belarus, Avrupa Birliği'ne üyelik talebinde bulunmayan birkaç Avrupa ülkesinden biridir. Benzer şekilde Avrupa Birliği de Minsk'e üyelik teklifinde bulunmadı. Belarus, Birlik Devletinin (eski adıyla 'Rusya ve Belarus Birlik Devleti') kurucu üyelerinden biri olarak, Rusya ile ekonomik ve siyasi bağlarını sürekli olarak ilerletmeye çalıştı.
Ekim 2009'da Belarus'taki bağımsız NISEPI enstitüsü tarafından yürütülen bir ankette, bir yıl önceki yüzde 26,7'ye kıyasla Belarus halkının yüzde 44,1'inin AB'ye katılım referandumunda Evet oyu vereceği ortaya çıktı. Polonyalı Rzeczpospolita gazetesi, yerel uzmanların bu hareketi Belarus devlet medyasındaki daha fazla AB yanlısı mesaja bağladığını söylüyor.
30 Ekim 2015'te AB'nin, Ağustos ayında ülkedeki siyasi mahkûmların serbest bırakılmasının ardından Belarus'a yönelik yaptırımlarının çoğunu askıya alacağı açıklandı.
Ağustos 2020'de tartışmalı bir cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından gerçekleşen bir dizi kitlesel protestonun ardından AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB'nin "şiddet ve tahrifattan" sorumlu Belaruslu yetkililere yaptırım getireceğini duyurdu. Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel, 19 Ağustos'ta daha da ileri giderek, AB'nin yakında şiddet, baskı ve seçim sahtekarlığından sorumlu "önemli sayıda" kişiye yaptırım uygulayacağını söyledi.

Belarus-AB ilişkilerinin Belarus Digest ile ilgili güncel analizi
Değişen Belarus (Chaillot Belgesi No.85) Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü
Soğuktan Döndü mü? 2009'da AB ve Beyaz Rusya (Chaillot Belgesi No.119) Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü
İngilizce Belarus Haberleri 27 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa ortaklığı, Belarus Deutsche Welle (İngilizce versiyon) için harici noktalardan biridir.
Victor Shadurski (FPS): Belarus, AB Birinci Ulusal Kanalı (Beyaz Rusya) ile ekonomik ve siyasi bağlar geliştirmeli (İngilizce versiyon)
Kiryl Kascian. Belarus-AB İlişkileri: Ad Hoc Eylemler vs. Önceden Geliştirilmiş Strateji, Belarus İnceleme Çalışma Belgesi, #2, Kasım 2014

Avrupa Birliği ve Gürcistan, INOGATE çerçevesinde 1996 yılından beri ilişkileri sürdürmektedir ve 2006 yılında Avrupa Komşuluk Politikası bağlamında beş yıllık bir yakınlaşma "Eylem Planı" uygulanmıştır. 1 Temmuz 2016'da daha kapsamlı bir Ortaklık Anlaşması yürürlüğe girdi. 2008 Güney Osetya Savaşı'nın ardından Gürcistan'a bir Avrupa Birliği İzleme Misyonu gönderildi.
Gürcistan'ın, Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi için resmi bir adayı olarak herhangi bir resmi statüsü bulunmamakla birlikte, 2011'de Gürcü Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili ülkesinin AB üyesi olma arzusunu dile getirdi. Bu görüş, Rusya'nın etki alanından uzaklaşmak amacıyla ABD, AB ve NATO ile bağlar güçlendirildiği için pek çok kez açıkça ifade edilmiştir. Ocak 2021 itibarıyla Gürcistan, 2024'te AB üyeliğine resmen başvurmaya hazırlanıyordu. Ancak Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından Gürcistan, 3 Mart 2022'de üyelik başvurusunu planlanandan önce yaptı. Aralık 2023'te AB Gürcistan'a resmi olarak aday statüsü verdi.
Nisan 2023'te, Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü tarafından ülke çapında yapılan bir anket, Gürcülerin yüzde 89'unun AB'ye katılmayı desteklediğini ortaya çıkardı; bu, yıllardır kaydedilen en yüksek rakamdır.

İlişkilerini geliştirmek için, AB ve Gürcistan bir Ortaklık Anlaşması (OA) ve Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerine başladı. Kasım 2012'de AB'nin Genişleme ve Avrupa Komşuluk Politikası Komiseri Stefan Fule, Ortaklık Anlaşması müzakerelerinin Kasım 2013'e kadar tamamlanabileceğini belirtti. Şubat 2013'te Gürcistan'ın Avrupa ve Avrupa-Atlantik Entegrasyonundan Sorumlu Devlet Bakanı Yardımcısı Tamar Beruçaçvili, Fule'nin Ukrayna'nın girmesinin sakıncalı olduğunu belirttiği, Belarus, Kazakistan ve Rusya Gümrük Birliği'ne katılma planlarının olmadığını ifade etti. 29 Kasım 2013 tarihinde Doğu Ortaklığı zirvesinde Gürcistan Dışişleri Bakanı Maia Panjikidze ve AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton tarafından OA'nın başlatılmasına ilişkin bir tören düzenlendi. 27 Haziran 2014'te resmi olarak imzalandı ve AB, Euratom, üye devletleri ve Gürcistan tarafından onaylanması gerekiyordu. Ülkenin AB kriz yönetimi operasyonlarına katılımını düzenleyen ikinci bir anlaşma da imzalandı.
Çoğu Eylül ayında geçici olarak yürürlüğe giren Ortaklık Anlaşması, Gürcistan ve tüm AB üye ülkeleri tarafından tamamen onaylandı. 18 Aralık 2014'te Avrupa Parlamentosu Ortaklık Anlaşmasını onayladı. Üyeler anlaşmayı 57 çekimserle 76 aleyhte 490 lehte oyla desteklediler. Anlaşma 1 Temmuz 2016'da yürürlüğe girdi.

Avrupa Birliği-Kazakistan ilişkileri - Kazakistan Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği arasındaki mevcut ikili ilişkiler.

İkili taraflı ortaklık ve işbirliği için yapılan anlaşma 1994 yılında imzalanmıştır. Kazakistan ile Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerle imzalanan bu anlaşma Mart 2016'da parlamento tarafından onaylanmıştır. Kazakistan, Avrupa Birliği'nin Orta Asya bölgesinde uyguladığı yeni işbirliği stratejisinin bir parçasıdır.

İstişareler, her yıl Kazakistan ile Avrupa Birliği arasındaki iki taraflı ortaklık ve işbirliği anlaşmasının uygulanmasını organize etmek için yapılmaktadır.  Kazakistan temsilcileri birçok konuda istişarelerde bulunmaktadır. Bu istişarelerin temel amaçları siyasi, ekonomik, yargı reformların yapılması, hukukun üstünlüğünün sağlanması, ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgede sürdürülebilirlik ile istikrarın sağlanmasıdır.
4 Ekim 2016'da gerçekleştirilen istişarede ikili ortaklık ve işbirliğinin gelişimi onaylamıştır.

2002'den itibaren Avrupa Birliği, Kazakistan'ın ana ticaret ortaklarından biri haline gelmiştir. Kısa sürede ihracatın %40'ı Avrupa Birliğine bağlı hale gelmiştir. 2007 yılında Kazakistan'ın petrol ve gazının %80'i  Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilmektedir. Kazakistan ile Avrupa Birliği arasındaki yıllık ticaret cirosu 13,35 milyar avroyken, hizmetler ise 1,52 milyar avrodur. Avrupa Birliği'nin Kazakistan'a mal ihracatı  6,04 milyar avro olarak gerçekleşmiştir. 2006 yılında Kazakistan'a yapılan 7,3 milyar dolarlık yatırımın yarısı Avrupa Birliği ülkelerinden gelmiştir.
Avrupa Birliği Kazakistan'nın en büyük ticaret ortaklarından biridir 2013 yılında ikili ticaret cirosu 53.4 milyar dolar iken, 2014'ün ilk çeyreğindeki ticaret cirosu 28,4 milyar dolar olmuştur. Kazakistan'a gelen yatırımların 100 milyar avrosu Avrupa Birliği ülkelerine aittir.
Kazakistan Avrupa Birliği'ne ağırlıklı olarak  enerji ihraç ederken, Avrupa Birliği daha çok makine, ulaşım ekipmanı ve kimyasal ürünler ihraç etmektedir.

Kazakistan ile imzalanan ortaklık ve işbirliği anlaşması 1999 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu belge, Avrupa Birliği ile Kazakistan arasındaki ikili ilişkilerin yasal temelini oluşturmaktadır. Kasım 2006'da Avrupa Birliği ve Kazakistan, enerji işbirliği konusunda bir Mutabakat Zaptı imzaladı. Bu belge işbirliğinin genişletilmesi için temel oluşturmuştur.

Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, Avrupa Birliği kurulduktan bir yıl sonra, 1959'da Türkiye'nin başvurusu ile başlamıştır. Bu başvuru, Demokrat Parti lideri Adnan Menderes tarafından yapılmıştır.
Türkiye, AB'nin ana ortaklarından biridir ve Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği imzalanmıştır. Türkiye, iki AB üye ülkesi Bulgaristan ve Yunanistan ile sınır komşusudur.
Türkiye, AB üyelerinden birisi olan Macaristan ile yakın ilişkilere sahiptir ve Macaristan, Türk Devletleri Teşkilatı gözlemcisidir. Bu da Macaristan'ı, Türk Devletleri Teşkilatı ülkelerindeki AB'ye üye olan tek ülke yapmaktadır.
Türkiye, 1987'den beri AB'ye katılmaya adaydır ancak 2016'dan beri katılım müzakereleri durmuştur. AB, Türkiye'yi insan hakları ihlalleri ve hukukun üstünlüğündeki eksiklikler nedeniyle eleştirmektedir. 2017 yılında AB yetkilileri, planlanan Türk politikalarının Kopenhag AB üyeliğine uygunluk kriterlerini ihlal ettiği görüşünü dile getirdi. 26 Haziran 2018'de AB Genel İşler Konseyi, "Konsey, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nden uzaklaşmakta olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye'nin katılım müzakereleri bu nedenle fiilen durdu ve başka fasılların açılması veya kapatılması düşünülemez ve Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği'nin modernizasyonu için daha fazla çalışma öngörülmemektedir." şeklinde rapor vermiştir.
Türkiye'de, Avrupa Birliği alanındaki gelişmelere 2011 ve 2018 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Bakanlığı bakmakta iken 2018 yılında yapılan değişiklikle bu yetki Dış İşleri Bakanlığı'na bağlı olarak çalışan Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Başkanlığı'na devredilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Türk ihtilalcileri, Türk Kurtuluş Savaşı'nda galip geldiler ve bugünkü haliyle modern Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular. Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk, ülkeyi "Avrupalılaştırmayı" veya Batılılaştırmayı amaçlayan laikleşme ve sanayileşme de dahil olmak üzere bir dizi reform gerçekleştirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, Müttefiklere katıldığı Şubat 1945'e kadar tarafsız kaldı. Ülke, 1947 Marshall Planı'na katıldı, 1950'de Avrupa Konseyi'ne, ve 1952'de NATO'ya üye oldu. Soğuk Savaş sırasında Türkiye, ABD ve Batı Avrupa ile ittifak kurdu. Türk uzman Meltem Ahıska, Türkiye'nin Avrupa karşısındaki konumunu özetliyor ve “Avrupa'nın uzun ve gergin bir tarihte Türk ulusal kimliği için nasıl bir arzu nesnesi ve aynı zamanda bir hüsran kaynağı olduğunu” açıklıyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin dış ilişkiler politikaları (Mustafa Kemal Atatürk'ün Batı esintili reformlarına dayanarak) özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve Avrupa Birliği ile ilgili olarak Türkiye'nin Batı dünyasıyla ilişkisine büyük önem vermiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya'daki bölgesel varlığını ve aynı zamanda AB üyeliği konusundaki tarihi hedefini güçlendirmek isteyen Türkiye ile ilişkilerde çeşitlilik görüldü. AKP hükûmeti altında Türkiye'nin etkisi, Yeni-Osmanlıcılık olarak da adlandırılan stratejik derinlik doktrini temelinde Ortadoğu'da arttı. Batı'da Türkiye tartışması, Türkiye'nin Batı'dan uzaklaşarak daha Orta Doğu ve İslami bir yönelime doğru ilerlediğini görenler ile Ankara'nın İslami komşularıyla bağlarının iyileşmesini denge ve çeşitliliğe doğru doğal bir ilerleme olarak görenler arasında keskin bir şekilde bölünmüştür.

Genişleme, AB'nin en güçlü politika araçlarından biridir. Söz konusu ülkelerin dönüşümüne yardımcı olan, barışı, istikrarı, refahı, demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü Avrupa'ya yayan, dikkatle yönetilen bir süreçtir. Avrupa Birliği genişleme süreci, bir orta doğu ülkesi olan Türkiye ve Hırvatistan ile katılım müzakerelerinin başlatıldığı 3 Ekim 2005'te cesur bir adım attı. Yıllarca süren hazırlıkların ardından iki aday, üyelik sürecinin bir sonraki aşamasını resmen açtı. Müzakereler, müktesebat olarak bilinen AB hukukunun kabulü ve uygulanmasıyla ilgilidir. Müktesebat, 35 fasılda gruplandırılmış yaklaşık 130.000 sayfa yasal belgeden oluşmaktadır ve AB Üye Devletlerinin uyması gereken kuralları oluşturmaktadır. Aday ülke olarak Türkiye'nin ulusal mevzuatının önemli bir bölümünü AB hukuku ile uyumlu hale getirmesi gerekmektedir. Bu, toplum için çevreden yargıya, ulaşımdan tarıma ve nüfusun tüm kesimlerine kadar ülkenin hemen hemen tüm sektörlerini etkileyecek köklü değişiklikler anlamına geliyor. Ancak, aday ülke müktesebatın kendisi üzerinde 'müzakere' yapmaz çünkü bu 'kurallar' aday ülke tarafından tamamen kabul edilmelidir. Müzakere yönü, müktesebata uyum ve uygulama koşulları, yani kuralların nasıl ve ne zaman uygulanacağı ile ilgilidir. Bu nedenle katılım müzakereleri klasik anlamda müzakere olarak değerlendirilmemektedir. Aday ülke, Üye Devlet olabilmek için kurumlarını, yönetim kapasitesini ve idari ve yargı sistemlerini hem ulusal hem de bölgesel düzeyde AB standartlarına getirmelidir. Bu, AB müktesebatını katılım üzerine etkili bir şekilde uygulamalarına ve gerektiğinde, katılımdan önce zamanında ve etkin bir şekilde uygulayabilmelerine olanak tanır. Bu, verimli ve tarafsız bir kamu hizmeti ve bağımsız ve verimli bir yargı sistemi üzerine kurulu, iyi işleyen ve istikrarlı bir kamu yönetimini gerektirir.
24 Kasım 2016'da Avrupa Parlamentosu, insan hakları ve hukukun üstünlüğü endişeleri nedeniyle Türkiye ile katılım müzakerelerini askıya almak için oy kullandı, ancak bu karar bağlayıcı değildi. 13 Aralık'ta, Avrupa Konseyi (üye devletlerin devlet veya hükûmet başkanlarından oluşan), Türkiye'nin otokratik yönetime giden yolu AB'ye katılım yolunda ilerlemeyi imkansız kıldığından "mevcut koşullarda" Türkiye'nin üyelik müzakerelerinde yeni alanlar açmayacağını kararlaştırdı.
2017'de AB yetkilileri, planlanan Türk politikalarının Kopenhag'ın AB üyeliğine uygunluk kriterlerini ihlal ettiğini ifade etti.
26 Haziran 2018'de AB Genel İşler Konseyi, "Konsey, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nden daha da uzaklaştığını belirtiyor. Bu nedenle, Türkiye'nin katılım müzakereleri fiilen durdu ve başka fasılların açılması veya kapatılması düşünülemez ve AB-Türkiye Gümrük Birliği'nin modernizasyonu için daha fazla çalışma öngörülmemektedir." Konsey, "hukukun üstünlüğü ve ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere temel haklar üzerinde devam eden ve derinden endişe verici gerilemeden özellikle endişe duyduğunu" ekledi.

Avrupa Birliği Konseyi, Türkiye'nin adaylık başvurusunu kabul ederek üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önermiştir. 12 Eylül 1963'te Ankara Anlaşması imzalanmış ve anlaşma 1 Aralık 1964'te yürürlüğe girmiştir. Ankara Anlaşması, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmuştur. Anlaşma'ya imza atan Başbakan İsmet İnönü, Avrupa Birliği'ni, "Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser" olarak tanımlamıştır.
Anlaşmanın 2. maddesinde Türkiye ekonomisinin hızlı kalkınmasını ve Türk halkının istihdam düzeyinin ve yaşam koşullarının yükseltilmesini sağlamak amacıyla ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin hedeflendiği yazmaktadır.
Türkiye'nin AB'ye entegrasyonu için hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihai dönem olmak üzere üç devre öngörmüştür. İlk dönem, Anlaşma'nın yürürlüğe girdiği 1 Aralık 1964 tarihi itibarıyla başlamıştır. Türkiye ile birlik arasındaki ekonomik farklılıkları azaltmaya yönelik ‘Hazırlık Dönemi' olarak belirlenen bu dönemde, Türkiye herhangi bir yükümlülük üstlenmemiştir. Ortaklık ilişkisinin işleyişine yönelik olarak iki taraf arasında bazı kurumlar oluşturulmuştur. Bunlar arasında en üst düzey kurum ise Ortaklık Konseyi'dir.

13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 senesinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile birlikte, Ankara Anlaşması ile imzalanan hazırlık dönemi sona ermiş ve "Geçiş Dönemi"ne geçilmiştir. Bu dönemde Türkiye ve birlik arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği'nin tamamlanması amaçlanmıştır. 1971 yılında Katma Protokol dahilinde, birlik bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye'nin ithal ettiği tüm ürünlerin gümrük vergilerini ve miktar kısıtlamasını kaldırmıştır.
Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri, 1970-1980 yılları arasında siyasi ve ekonomik nedenler sebebiyle istikrarsız bir seyir izlemiştir. 12 Eylül 1980 yılında yaşanan askeri darbe sebebiyle de ilişkiler askıya alınmıştır.

1983 yılında Türkiye'de askerî yönetimin kalkması ile 1984 yılından itibaren, askıya alınan görüşmeler, tekrar geliştirilmeye başlamıştır.
Türkiye 1987 yılında, Ankara Anlaşması'nın öngördüğü dönemler tamamlanmadan üyelik başvurusunda bulunmuştur. Avrupa Birliği bu başvurunun cevabını 18 Aralık 1989'da vermiştir ve topluluğa yeni bir üyeyi kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Avrupa Birliği ayrıca, Türkiye'nin birliğe katılması için, ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesi gerektiğini açıklamıştır. Bu yüzde üyelik müzakerelerinin açılmasına dair bir tarih belirlenmemiştir.
Bu öneri Türkiye tarafından olumlu karşılanmış ve Gümrük Birliği ve Karma Protokol'ün 1995 yılına kadar hazır olması için gerekli çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. 5 Mart 1995 yılında yapılan müzakereler sonucunda 1 Ocak 1996'da Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir.

Ayrıca Bakınız: Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu

Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinin dönüm noktası 10-11 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Zirvesi olmuştur. Bu zirvede Türkiye'nin adaylığı kabul edilmiş ve diğer ülkeler ile eşit konumda olacağı açıklanmıştır.
Helsinki Zirvesi'nde diğer aday ülkelerde olduğu gibi Türkiye için de Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmasına karar verilmiştir. Türkiye için hazırlanan ilk belge 8 Mart 2001 tarihinde Avrupa Birliği Konseyi tarafından onaylanmıştır.
17 Aralık 2004 tarihinde yapılan Brüksel Zirvesi, Türkiye adına bir dönüm noktası daha olmuştur. Zirvede çıkan karar Türkiye'nin siyası kriterleri yeteri ölçüde karşıladığını belirterek 3 Ekim 2005'te müzakereleri başlatmışt

Avrupa Birliği ve Ukrayna arasındaki ilişkiler, Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması ve Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi (DCFTA) aracılığıyla şekilleniyor. Ukrayna, Doğu Ortaklığı ve Avrupa Komşuluk Politikası kapsamında öncelikli bir ortaktır. AB ve Ukrayna, işbirliğinin ötesine geçerek, kademeli ekonomik entegrasyon ve siyasi işbirliğinin derinleştirilmesine giderek birbirleriyle daha yakın bir ilişki arıyorlar. 23 Haziran 2022'de Avrupa Konseyi, Ukrayna'ya Avrupa Birliği'ne katılım için aday statüsü verdi. 14 Aralık 2023'te Avrupa Konseyi Ukrayna ile katılım müzakerelerinin başlatılmasını kabul etti.
Ortaklık anlaşması 2012'de başlatıldı, ancak Ukrayna hükûmeti ortaklık anlaşmasının imzalanması için hazırlıklarını 21 Kasım 2013'te askıya aldı. 28-29 Kasım 2013 tarihlerinde Vilnius’ta yapılan AB zirvesine katılan Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç’in başkanlığı sırasında, ortaklık anlaşmasının başlangıçta imzalanması planlanmıştı ancak imzalanmamıştı. Ortaklık anlaşmasının imzalanmasını erteleme kararı, AB yanlısı Yevromaydan hareketine yol açtı. Bu hareket, 2014 Ukrayna devriminden sonra Yanukoviç'in ve hükümetinin parlamento tarafından azledilmesine yol açtı. O zamandan beri Ukrayna, 21 Şubat 2019 Ukrayna Anayasasında yer alan Avrupa Birliği'ne entegrasyon ve katılım için çabalamaktadır.
Ortaklık Anlaşmasının siyasi kısmı 21 Mart 2014 tarihinde yeni Başbakan Arseniy Yatsenyuk tarafından imzalandı. Bu arada AB, yolsuzluk yaptığı iddia edilen Rus ve Ukraynalıların varlıklarını dondurarak ve Ukrayna'ya mali yardım sağlayarak Ukrayna'yı istikrara kavuşturmaya çalıştı. Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşmasının ekonomik kısmı 27 Haziran 2014 tarihinde yeni Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko tarafından imzalanmıştır. 1 Ocak 2016'da Ukrayna, AB ile DCFTA'ya katıldı. Ukrayna vatandaşlarına 11 Haziran 2017'de herhangi bir 180 günlük süre boyunca 90 güne kadar Schengen Bölgesine vizesiz seyahat hakkı tanındı ve Ortaklık Anlaşması resmi olarak 1 Eylül 2017'de yürürlüğe girdi.
Şubat 2019'da Verkhovna Rada, Ukrayna Anayasası'na NATO ve Avrupa Birliği üyeliğine giden yolu yasal olarak dahil etti. Anayasanın önsözünde, "Ukrayna halkının Avrupalı kimliği ve Ukrayna'nın Avrupa ve Avrupa-Atlantik rotasının geri döndürülemezliği" ve Sanatta yer alan ifadeler. 102 devlet başkanının yetkilerini genişletti: "devletin Avrupa Birliği ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne tam üyelik kazanma stratejik yolunun uygulanmasının garantörü" oldu.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra AB'ye katılım desteği %91 ile rekor seviyeye yükseldi. Büyük ölçekli Rus-Ukrayna savaşının ilk günlerinde, %68'den %86'ya bir artış oldu, daha sonra büyümeye devam etti ve Mart sonu itibarıyla %91'e ulaştı - tüm yıllar boyunca yapılan araştırmalar için mutlak bir rekor.
Ukrayna, karayolu, demiryolu, feribot ve yürüyüş ve bisiklet yolu ile 33 sınır geçişi ile toplamda yaklaşık 2.235 kilometre uzanan dört AB üye devletiyle (Macaristan, Polonya, Slovakya ve Romanya) ortak sınırlara sahiptir.

Başkan Poroşenko, hem AB hem de NATO ile entegrasyonun devam etmesi umuduyla, 2019 seçimi hazırlıklarında Donbass genelinde bir Avrupa himaye sistemi planlarını duyurdu. Başkan bu planı anlatırken, "Avrupa Birliği liderleriyle birkaç kez Donbass'ın belirli şehirleri ve kasabaları üzerinde belirli ülkeler tarafından bir tür himaye kurma programını tartıştık, Almanya'nın Kramatorsk için sorumluluk almasına izin verin, Yunanistan için izin verin. Mariupol, Volnovaha için İngiltere'ye izin verin, diğer ülkelerin Severodonetsk, Lisichansk, Avdeevka'yı almasına izin verin."

İzlanda, Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen, Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması ve Schengen Anlaşması aracılığıyla Avrupa Birliği'ne büyük ölçüde entegre olmuştur. İzlanda 2009 yılında üyelik başvurusunda bulundu, ancak başvuru tartışmalıydı ve İzlanda hükûmeti daha sonra başvuruyu dondurdu.

İzlanda, AB üyesi olmayan dört Avrupa ülkesinden oluşan Avrupa Serbest Ticaret Birliği'nin (EFTA) bir üyesidir ve aynı zamanda Avrupa Ekonomik Alanı'nın (EEA) bir parçasıdır. EEA aracılığıyla İzlanda, işletme, çevre, eğitim (Erasmus Programı dahil) ve araştırma programları dahil olmak üzere belirli AB ajansları ve programlarına oy kullanmama statüsü ile katılmaktadır. İzlanda ayrıca AB/AEA'da "sosyal ve ekonomik uyuma" fon katkısında bulunur. İzlanda ayrıca sık sık dış ilişkiler konusunda AB'ye danışmakta ve kendisini sıklıkla AB dış politikasına uyumlu hale getirmektedir. İzlanda aynı zamanda AB sivil barışı koruma misyonlarına da katılıyor.
İzlanda, oy hakkına sahip olmayan bir katılımcı olarak şu anda AB hukuku kapsamında olan Nordik Pasaport Birliği ve Schengen Bölgesi üyesidir. İzlanda'nın Schengen Bölgesi'ne katılımı, İzlanda ile Schengen Bölgesi'nin geri kalanı arasında insanların serbest dolaşımına izin vermektedir. Binlerce İzlandalı AB'ye seyahat etmekte ve burada eğitim almakta ya da çalışmaktadır. İzlanda'daki yabancıların büyük çoğunluğu AB'den gelmektedir. İzlanda aynı zamanda, adalet ve içişleri işbirliğine ilişkin Dublin Sözleşmesi ile de bağlantılıdır. İzlanda'nın ayrıca İskandinav Konseyi üyeliği yoluyla birkaç AB üye devletiyle bağlantıları vardır.

2008-2011 İzlanda mali krizi sırasında, İzlanda kronası'ndaki istikrarsızlık, İzlanda'da avroyu benimseme konusunda tartışmalara yol açtı. Ancak Avrupa Merkez Bankası İcra Kurulu Üyesi Jürgen Stark, "İzlanda'nın önce AB üyesi olmadan AB para birimini benimseyemeyeceğini" belirtti. ECB'nin Mayıs 2012 yakınsama raporu itibarıyla, İzlanda yakınsama kriterlerinin hiçbirini karşılamadı. Bir yıl sonra, ülke açık kriterlerine uymayı başardı ve borç/GSYİH oranını düşürmeye başladı, ancak yine de yüksek HICP enflasyonundan ve uzun vadeli hükûmet faiz oranlarından muzdariptir.

Akademisyenler, İzlanda'nın neden Avrupa Birliği'ne katılmadığına dair birkaç açıklama önerdiler:

Balıkçılık endüstrisinin İzlanda ekonomisi için önemi ve AB üyeliğinin (ve Ortak Balıkçılık Politikasının) balıkçılık endüstrisi üzerinde olumsuz bir etkisi olacağı algısı.
AB üyeliğinin İzlanda'nın tarım sektörünü olumsuz etkileyeceği algısı.
İzlanda'nın Amerika Birleşik Devletleri ile önemli ekonomik, diplomatik ve askeri yardımı içeren güçlü bağları İzlanda'nın Avrupa ülkelerine bağımlılığını azalttı.
Cod Savaşları'ndaki zaferler İzlanda milliyetçiliğini güçlendirmiş ve İzlanda'nın çok taraflı çerçevelerde ödün vermek yerine tek taraflı veya iki taraflı yollarla başarılı olabileceği algısını artırmış olabilir.
İzlanda seçim sistemi, daha avro-şüpheli olan kırsal bölgeleri tercih ediyor.
İzlandalı seçkinlerin Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa ülkelerinde (Birleşik Krallık veya İskandinav ülkeleri gibi) eğitim alma ve bu ülkelerden siyasi seçkinlerle daha yakın işbirliği yapma eğilimi.
İzlanda milliyetçiliği ve İzlanda'nın sömürge varlığı olarak geçmişinin mirası.
Icesave anlaşmazlığının Hollanda ve İngiltere ile etkisi.

İzlanda ve Avrupa Birliği arasındaki ekonomik ilişkiler öncelikle iki anlaşma ile yönetilir: 1972'de imzalanan ikili serbest ticaret anlaşması ve 1994'te AEA ile ilgili anlaşma. EEA, İzlanda'nın AB dışındaki diğer Avrupa ülkelerinin yanı sıra AB pazarına erişimini sağlamak için kurulmuştur. İzlanda'nın tarım ve balıkçılık açısından AB pazarına erişimi, ayrı ikili anlaşmalarla ele alınmaktadır. İzlanda yasal olarak malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımı için geçerli olan tüm AB direktiflerini kendi yasasına göre uygulamakla yükümlüdür. Bu, EEA dışişleri bakanlarının yılda iki kez düzenlenen toplantıları da dahil olmak üzere, AB ve İzlandalı yetkililer arasındaki düzenli toplantılarla tamamlanmaktadır.

İzlanda'nın ihracatının % 78'i AB'ye yapılır ve İzlanda'nın ithalatının % 52'si AB'den yapılmaktadır, bu da AB İzlanda'nın en önemli ticaret ortağı yapar ve onu Norveç izlemektedir. Geleneksel olarak, İzlanda ekonomisi balıkçılığa ve yenilenebilir enerjiye odaklanmıştır, ancak alüminyum üretimi, ilaçlar, bilgi teknolojileri, turizm ve finans sektörüne doğru çeşitlenmektedir.
İzlanda, 2008'de 1,1 milyar Euro'luk dünya ticaret fazlası ile hala büyük bir balık ihracatçısıdır (Norveç ve Çin'den sonra AB'ye üçüncü en büyük ihracatçı). Balıkçılıkta AB'nin 2009 yılı ticaret açığı 879 milyon Euro'dur. İzlanda'nın 2009 mali krizine kadar, ticari hizmetler sektörü hızla büyüyordu ve toplam ihracatın neredeyse % 35'ini oluşturuyordu (mal ve hizmetler birleşik).

İzlanda 16 Temmuz 2009'da Avrupa Birliği'ne katılmak için başvurdu ve resmi müzakereler 27 Temmuz 2010'da başladı. Ancak, 13 Eylül 2013 tarihinde İzlanda Hükûmeti katılım ekibini feshetti ve AB'ye katılım başvurusunu askıya aldı. 12 Mart 2015 tarihinde, İzlanda Dışişleri Bakanı [[Gunnar Bragi Sveinsson, Avrupa Birliği İzlanda'nın başvuruyu resmen geri çekmediğini belirtmesine rağmen, Althing'in (Parlamento) onayı olmadan AB'ye üyelik başvurusunu geri çeken bir mektup gönderdiğini belirtti.
Müzakerelerin yeniden başlaması durumunda İzlanda, Avrupa Ekonomik Alanının (balıkçılık hariç) bir üyesi olmasına rağmen  bir anlaşmayı potansiyel olarak rayından çıkarabilecek balıkçılık konusunda tartışmalı sorunlarla karşılaşacaktır. Bir anlaşma imzalanacaksa, katılım anlaşması İzlanda'da ulusal bir referanduma tabi olacak ve her AB devletinin onayını gerektirecektir.

1995'ten 2007'ye kadar muhafazakar Bağımsızlık Partisi (Sjálfstæðisflokkurinn) ve liberal İlerici Parti (Framsóknarflokkurinn) hükûmet koalisyonu AB'ye katılmaya karşı çıkarken, muhalefetteki Sosyal Demokrat İttifak (Samfylkingin) üyelik müzakerelerini destekledi. 1994'te Sosyal Demokrat Parti (Alþýðuflokkurinn), AB'ye katılmak için başvurma niyetini politika beyanına dahil eden ilk İzlanda siyasi partisi oldu. AB üyeliğine yönelik bu düşmanlığa rağmen, Bağımsızlık Partisi Avrupa projesine katılımla ilgili bazı kısıtlamaları kabul etmek zorunda kaldı. İzlanda, EEA, EFTA ve Schengen tarafından sığınacak bir yer aradı çünkü EEA ve EFTA'ya üye olmamak, temel ekonomik çıkarlarını tehdit edecekti ve Schengen'e üye olmamak İzlandalı bireylere yük getirecekti.
Eski Başbakan Halldór Ásgrímsson, 8 Şubat 2006'da ülkenin 2015 yılına kadar AB'ye katılacağını tahmin etti. Belirleyici faktörün Avro bölgesinin geleceği ve büyüklüğü olacağını, özellikle Danimarka, İsveç ve İngiltere'nin Euroyu kabul edip etmeyeceğini sözlerine ekledi. Bu öngörüsü, en azından kendi hükûmeti içindeki insanlardan değil fakat bazı eleştiriler aldı.
Bir başka eski Başbakan Geir Haarde, hem Halldór Ásgrímsson yönetiminde Dışişleri Bakanı olarak hem de Başbakan olarak göreve başladıktan sonra, birçok kez AB üyeliğine karşı olduğunu belirtti. Halldór Ásgrímsson'un önceki tahminine yanıt olarak Haarde, "Bu bakış açısını paylaşmıyorum. Politikamız, öngörülebilir gelecekte katılmak değildir. Üyeliği araştırmıyoruz bile." dedi. Geir Haarde, 31 Mart 2006 tarihinde İzlanda Üniversitesinde bir konferansta yaptığı konuşmada, birkaç kez söylediği şeyi tekrarladı - İzlanda'nın hiçbir özel çıkarının AB üyeliğini talep etmediğini söyledi. Aynı konuşmasında, Avroyu kabul etmenin İzlanda'nın çıkarına neden olmayacağını ayrıntılı olarak açıkladı.
2007 seçimlerinin ardından, Bağımsızlık Partisi ve Sosyal Demokrat İttifak, üyelik başvurusu yapmama politikası ile yeni bir koalisyon kurdular, ancak AB içindeki gelişmeleri izlemek ve buna yanıt vermenin yollarını önermek için özel bir komite kurdular.
İzlanda'nın sınırlı para birimi nedeniyle hükûmet, Avrupa Birliği'ne katılmadan euro'yu benimseme olasılığını araştırdı. Ancak AB, İzlanda'nın tam bir AB üye devleti olmadan Ekonomik ve Parasal Birliğe (EMU) katılamayacağını belirtti.

Üye olabilmek için bir ülkenin önce başvurması ve ardından aday ülke olarak tanınması gerekir. Bunun gerçekleşmesi için ülkenin Kopenhag kriterlerinden ilkini karşılaması gerekir: insan haklarına saygılı, siyasi olarak istikrarlı bir demokrasi olmalıdır. Ardından, ülkenin ekonomik kriterleri karşılayıp karşılamadığını, ülkenin AB mevzuatını benimseme derecesini ve herhangi bir istisna olup olmayacağını değerlendirecek müzakereler yapılacaktır.
AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Olli Rehn, bir katılım anlaşmasına ilişkin müzakerelerin bir yıldan az süreceğini çünkü İzlanda, AEA ile ilgili olarak AB mevzuatının üçte ikisini kabul etti. Başka vesilelerle müzakerelerin dört yıla kadar sürebileceğini iddia etti.
30 Ocak 2009'da Rehn, İzlanda'nın 2011 yılında, Hırvatistan ile aynı zamanda Avrupa Birliği'ne derhal girebileceğini söyleyerek, İzlanda'nın eski bir demokrasi olduğunu ancak özel muamele görmemesi gerektiğini söyledi. Balıkçılık kotaları ve İzlanda balina avcılığı, bu tür müzakerelerde en zor konular olabilir.
16 Temmuz 2009'da Althing, AB ile katılım müzakereleri lehinde oy kullandı (33 lehte, 28 aleyhte ve 2 çekimser oyla). Parlamento AB işleri komitesi başkanı Árni Þór Sigurðsson, İzlanda'nın 2013'ten önce AB'ye katılmaya hazır olmayacağını belirtti. Ancak hükûmet, müzakereleri 2010 yılı sonuna kadar tamamlamayı planladığını belirtti.
17 Temmuz 2009'da İzlanda'nın AB üyeliği başvurusu, Stockholm'deki İzlanda büyükelçisi tarafından daha sonra Avrupa Birliği Konseyi başkanlığını yürüten İsveç hükûmetine teslim edildi. Başvuru, İzlanda dışişleri bakanı tarafından 23 Temmuz 2009'da Stockholm'de düzenlenen törenle İsveç'e tekrar teslim edildi.
Başvuru mektubu 16 Temmuz 2009 tarihlidir. Başvuru 27 Temmuz 2009 tarihinde Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi.

O zamanlar AB başkanlığını elinde bulunduran İsveç, İzlanda'nın AB'ye katılım sürecine öncelik vereceğini açıkladı. 24 Temmuz'da Litvanya Parlamentosu, İzlanda'nın Avrupa Birliği'ne katılım başvurusunu oybirl

Avrupa Birliği Müktesebatı (acquis communautaire), temel Avrupa Birliği anlaşmalarında ve diğer yardımcı hukuk kaynaklarında (tüzük, karar, yönerge vs.) yer alan kural ve kurumlar bütününü ifade etmektedir.
Dış ilişkiler, güvenlik ve adalet, serbest dolaşım, gümrük birliği, çevre koruması, eğitim ve araştırma vs. tüm konular AB Müktesebatı içinde yer alan konulardır.

AB tarafından genişleme müzakereleri için hazırlanmış olan “AT Müktesebatı Analitik Çerçevesi” aşağıda yer almaktadır. Söz konusu müktesebat, AB'nin kendi içindeki müktesebatın (kazanım) benzeridir ve özellikle genişleme sürecinde katılım müzakereleri yapılacak olan aday ülkeler için hazırlanmıştır.

Bu tür müzakereler genellikle, yeni üye devletlerin Avrupa Birliği yasalarını tam olarak uygulamaları ve onlar ve vatandaşlarının müktesebat kapsamında tam haklara sahip olmaları öncesinde geçiş sürelerini kabul etmeyi içermiştir.

Müktesebat terimi aynı zamanda Schengen Anlaşması kapsamında kabul edilen yasaları tanımlamak için de kullanılır; bu durumda Schengen müktesebatı olarak bahsedilir ve daha sonra Amsterdam Antlaşması ile Avrupa Birliği hukuki düzenine entegre edilir.
Müktesebat terimi, Dünya Ticaret Örgütü Temyiz Organı tarafından Japonya - Alkollü İçecekler Üzerindeki Vergiler davasında, Genel Gümrük Tarife ve Ticaret Anlaşması (GATT) ve DTÖ hukukunun birikimini ("acquis gattien") ifade etmek için kullanılmıştır, ancak bu kullanım pek yerleşik değildir.
Avrupa Konseyi'nin (Avrupa Birliği ile bağlantısı olmayan uluslararası bir kuruluş) başarılarını tanımlamak için de kullanılmıştır.

Avrupa Konseyi'nin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel insan hakları ve özgürlükler alanındaki standart belirleme faaliyetlerindeki acquis, Avrupa siyasi projesi için kilometre taşları olarak kabul edilmelidir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gelecekteki herhangi bir mimarinin öncelikli yargısal dayanağı olarak tanınmalıdır.
Ayrıca, Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (OSCE) "ilkeler, normlar ve taahhütler" birliğine "müktesebat" terimi de uygulanmıştır.

Partnerler ve diğerlerinin OSCE'nin prensiplerini, normlarını ve taahhütlerini gönüllü bir şekilde nasıl uygulayabilecekleri konusu da tartışma altındadır.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), "Büyüme ve genişleme stratejisi" başlıklı belgesinde, OECD Müktesebatı kavramını Mayıs 2004'te tanıttı.

EUR-Lex7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., AB Kanunları
EU law blog 25 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., AB Kanunları blog
JRC-Acquis, 21 Dilde

Avrupa Komşuluk Politikası - ENP (İngilizce: The European Neighbourhood Policy), Avrupa Birliği'nin (AB) dış politika programı olarak Avrupa Komisyonu tarafından 12 Mayıs 2004'te strateji belgesinde takdim edilmiştir. Bu programın stratejik hedefi Avrupa'nın sınırlarında olan ülkelerle dostluk ilişkileri kurmak ve bu ülkelerde istikrarın oluşturulmasına destek vermektir.
Avrupa komşuluk politikasının devamı olarak 2008 yılında Akdeniz İçin Birlik ve 2009'da, Doğu Ortaklığı kuruldu.

Avrupa Komisyonu ve komşu ülkeler tarafından hazırlanan eylem planları ve ilerleme raporları ENP'nin temel araçlarıdır. ENP'nin temel unsurları AB ile AB üyeliğine aday olmayan ülkeler arasında ekonomik, politik ve kültürel iş birliğidir. Bu şekilde, AB üyeliğine aday olmayan ülkeler, AB ile daha güçlü bir bağlantı kurarak, politikalarını, ekonomilerini ve toplumlarını modernleştirmek için AB'den destek alırlar.
Ağustos 2002'de Avrupa Komisyonu tarafından "Büyük Avrupa - Komşuluk: Doğu ve Güney Komşu ülkeleri ile AB ilişkileri için yeni bir çerçeve" başlıklı bir bildiri hazırlandı. Bununla Avrupa Komşuluk Politikasının temeli atıldı.

Avrupa Komşuluk ülkeleri sırasına Doğu Avrupa'da Ukrayna, Belarus, Moldova, Güney Kafkasya'da Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan ve Akdeniz bölgesinden Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, İsrail, Filistin Toprakları, Ürdün, Lübnan ve Suriye yer almaktadır.
Rusya'nın AB'ye komşu ülke olmasına rağmen, bu ülkeyle ilişkiler Avrupa Komşuluk politikasına dahil edilmeden, ayrılıkda „European Union-Russia Common Spaces“ çerçevesinde kurulmuştur.

Avrupa Komşuluk Politikasının hedefi üyelik perspektifi olmayan komşu ülkelerle ekonomik, politik ve kültürel iş birliği kurarak, bu ülkelerle AB arasında güçlü bir bağlantı yaratmak ve gelecekte yaşana bilecek mümkün kopmaları önlemektir. Avrupa Komşuluk Politikasında ülkelere AB üyeliği perspektifi sunulmamıştır.
AB tarafından Avrupa Komşuluk Politikasıyla ilgili çalışmalar Avusturyalı politikacı Johannes Hahnın sorumluluğunu yürüttüğü Avrupa Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakereleri Komisyonu tarafından yürütülmektedir.

Avrupa Rusyası, Rusya'nın Avrupa'da kalan batı bölümüdür. Genel olarak Ural Dağları, Ural Nehri, Kafkas Dağları ve Kazakistan sınırı doğu sınırı olarak kabul edilir. Yaklaşık 110 milyon nüfusu ile Rusya nüfusunun %77'sini, 4 milyon km² yüzölçümü ile Rusya yüzölçümünün %25'ini oluşturmaktadır. Rusya'nın iki büyük şehri olan Moskova ve Sankt-Peterburg Avrupa'da yer almaktadır.
Avrupa'nın doğu sınırı, genel olarak, Ural Dağları, Ural Nehri, Kafkas Dağları ve Türkiye Boğazları boyunca koşmakla kabul edilir. Rusya'nın güney kesiminde bazı küçük alanlar bulunmaktadır. Coğrafi olarak Kafkas Dağları'nın güneyinde yer alır ve bu nedenle coğrafi olarak Asya'dadır.
Rusya Federasyonu'nun bir kısmı, doğusu, Kuzey Asya'nın bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda Asya Rusyası veya Sibirya olarak da adlandırılan Kuzey Asya olarak bilinir. Avrupa aynı zamanda Avrasya'da bir alt kıta oluşturur, tüm Rusya'yı Avrasya kıtasının bir parçası yapar.

Kuzey Asya

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), diğer adıyla İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kısaca AİHS, Avrupa genelinde insan haklarını ve siyasi özgürlükleri güvence altına almak amacıyla hazırlanmış uluslararası bir antlaşmadır. 4 Kasım 1950'de yeni kurulan Avrupa Konseyi'nin üye devletleri tarafından imzaya açıldı ve 3 Eylül 1953'te yürürlüğe girdi. Avrupa Konseyi'nin tüm üye devletleri, bu sözleşmeye taraftır ve yeni katılan her devletin sözleşmeyi mümkün olan en kısa sürede onaylaması gerekmektedir.
AİHS, 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nden doğrudan esinlendi. Ancak, bildiriden farklı olarak, sözleşmenin kararlarını taraf devletler için hukuken bağlayıcı kılan uluslararası bir yargı organı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bulunmaktadır. Bu sayede sözleşmeyle güvence altına alınan haklar yalnızca ilkesel düzeyde kalmayıp, bireysel başvuru veya devletler arası başvuru mekanizmaları aracılığıyla doğrudan uygulanabilir hale geldi.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (İHAS) birinci bölümü temel hak ve özgürlüklere ilişkindir. Sözleşmeye taraf olanlar, kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar. Sözleşmenin ikinci bölümü ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kuruluşu, yapısı ve yetkileri ile ilgilidir. Üçüncü bölüm ise çeşitli hükümleri kapsamaktadır. Ayrıca çeşitli tarihlerde kabul edilen protokoller ile de birçok hak ve özgürlük İHAS sözleşmesinin parçası haline gelmiştir.
Sözleşme temel metninde düzenlenen hak ve özgürlükler şunlardır:

Yaşam hakkı (madde 2)
İşkence yasağı (madde 3)
Kölelik ve zorla çalıştırma yasağı (madde 4)
Özgürlük ve güvenlik hakkı (madde 5)
Adil yargılanma hakkı (madde 6)
masumiyet karinesi (m. 6/2)
savunma hakkı (m. 6/3)
Kanunsuz ceza olmaz ilkesi (madde 7)
Özel ve aile hayatına saygı hakkı (madde 8)
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü (madde 9)
İfade özgürlüğü (madde 10)
Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü (madde 11)
Evlenme hakkı (madde 12)
Etkili başvuru hakkı (madde 13)
Ayrımcılık yasağı (madde 14)
İHAS 15. maddesi ile olağanüstü hallerde yükümlülüklerin askıya alınması düzenlenmiş ve bu durumlarda bile yaşam (m.2), işkence yasağı (m.3), Kölelik yasağı (m.4/1) ve kanunsuz suç ve ceza olmaz (m. 7) ilkelerinin askıya alınamayacağı belirtilmiştir.

Demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. İHAS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren “Avrupa Sosyal Şartı” izlemiştir.

Türkiye 18 Mayıs 1954'te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987'de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990'da kabul etmiştir. İHAS, Avrupa Konseyi üyesi 47 devlet tarafından onaylanmıştır.

Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi

Avusturya'nın ilhakı, 12 Mart 1938'de Hitler'in Almanya'yı genişletme çabalarının ilk adımı olmuştur. Avusturya'nın ilhakını, (Almanca: Anschluß, okunuşu Anschluss) Versay Antlaşması gereği 15 yıldır Milletler Cemiyetinin kontrolünde olan Saar bölgesinin Almanya'ya verilmesi, Çekoslovakya'nın Südetlerinin Almanya'ya hediye edilmesi, Almanya'nın Çekoslovakya'yı işgali ve en sonunda Polonya'nın işgali takip etti.İlhaka giden yolun başlangıcı Almanya'nın yasa dışı Avusturya Nasyonal Sosyalist Partisi'nin Avusturya tarafından tanınması ve hükûmet ortaklığının kabul edilmesi yolundaki baskıları oluşturdu. 1938'de Avusturya Şansölyesi Kurt Schuschnigg, bağımsızlığı korumak ümidiyle son bir hamle yaparak Almanya'yla birleşme ya da bağımsızlık üzerine bir referandum yapmaya karar verir. O zaman Almanya Schuschnigg'e iktidarı Nazi partisine devretmesi için baskı yaptı. Bu çok iyi planlanmış darbe sonucu Avusturya Nasyonal Sosyalist Partisi Viyana'da 11 Mart'ta kontrolü ele geçirince Alman orduları Avusturya'ya girdiğinde hiçbir direnişle karşılaşmadı. Avusturya'nın ilhakına uluslararası tepki yumuşak oldu. Versay Antlaşmasına göre Avusturya ve Almanya'nın birleşmesi yasaklanmıştı ve bunu gözetmekle görevli I. Dünya Savaşının İtilaf Devletleri sadece diplomatik protesto ile yetindiler. Bağımsız Avusturya ancak II. Dünya Savaşı sona erdiğinde yeniden ortaya çıktı.

Bütün Almanları tek bir devlet altında birleştirme tartışmaları Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun 1806'daki yıkılışından beri devam ediyordu. 1866'ya kadar, bu birleşmenin ancak Avusturya altında gerçekleşebileceği tahmin ediliyordu ancak Avusturya-Prusya Savaşı'nı Prusya kazanınca Otto von Bismarck 1871'de Prusya egemenliğinde bir Alman Devleti kurmuş oldu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1918'de dağılınca Avusturyalıların çoğunluğu Almanya'ya katılmak istedi ancak galip devletler hem Versay Antlaşmasıyla hem de 1919 St. Germain Antlaşmasıyla bunu yasaklamışlardı zira Fransa ve Birleşik Krallık, Almanya'nın genişlemesinden çekiniyorlardı.
1930'ların başında Avusturya'da Almanya'yla birleşme istekleri baskın olmaya başlamıştı ve Avusturya hükûmeti de 1931'de Almanya'yla gümrük birliği anlaşması üzerinde duruyordu. Ancak Hitler ve Naziler Almanya'da işbaşına geçince Avusturya Almanya'yla resmi bağlar kurmaktan vazgeçti. Avusturya doğumlu olan Hitler, bütün Almanların birleştiği bir imparatorluk sözü vermişti ve daha 1924'te bile "Kavgam"da gerekirse güç kullanarak bir birleşme için uğraşacağını yazmıştı.
1929 bunalımı sonrası oluşan ekonomik türbülanstan Avusturya da payını almıştı ve tıpkı kuzey ve güney komşuları gibi Avusturya'da da yüksek işsizlik oranları ve ticaret ve sanayideki dengesizlikler genç demokrasi için ciddi tehdit oluşturuyordu. İlk Cumhuriyet 1933'ten 1934'e kadar yavaş yavaş bozuldu ve 1934 Şubat'ındaki Avusturya iç savaşından sonra iktidardaki Hristiyan Sosyal Parti (CS) dışındaki tüm partiler yasaklandı ve basın özgürlüğü de ortadan kaldırıldı. Yetkiler Şansölyelik binasında toplanmıştı ve Şansölye ülkeyi yönetmeliklerle yönetiyordu. Avusturya'nın bu faşist hükûmetinin Nazilerden farkı, Nazilerin aksine Hristiyan Sosyal Partide Katolik öğretinin çok büyük etkileri vardı. Hem Engelbert Dollfuss hem de halefi Kurt Schuschnigg Avusturya'yı İtalya'ya yanaştırmaktaydı. Benito Mussolini, Avusturya'nın bu kendine özgü ve bağımsız hareket eden faşizmini elinden geldiğince destekledi. Ta ki, Etiyopya'nın işgali için Almanya'dan yardım istemek zorunda kalıncaya ve 1937'de Berlin-Roma Mihver İttifakını imzalayıncaya kadar.
25 Temmuz 1934'te başarısız darbe girişimi sırasında Şansölye Dollfuss, Avusturya Nazi Partisi tarafından öldürülünce bir yıl içindeki ikinci iç savaş başladı ve Ağustos 1934'e kadar sürdü. Başarısız darbe girişiminden sonra Avusturya Nazi Partisinin birçok ileri geleni Almanya'ya kaçtı ve hareketlerine oradan devam ettiler. Geride kalan Naziler ise Avusturya hükûmet binalarına karşı terörist saldırılar düzenlemeye devam ettiler (1934 ile 1938 arasında yaklaşık 800 kişi öldü). Dollfuss'un halefi Schuschnigg, selefinin izinden gitti ve Nazilere karşı sert tedbirler aldı. Bunlar arasında Nazilerin kamplarda toplanması da vardı (bundan Sosyal Demokratlar da nasibini almıştı).

1938 başlarında Hitler Almanya'daki gücünü pekiştirmişti ve sırada uzun zamandır planladığı genişleme hareketi vardı. Uzun süren baskılarından sonra Hitler, Şubat 1938'de Schuschnigg ile bir görüşme yaptı ve ona eğer Nazi partisi üstündeki yasağı kaldırmaz, tutuklu Nazileri serbest bırakmaz ve Nazilere hükûmette görev vermezse askeri tedbirler düşünmeye başlayacağını söyledi. Schuschnigg Hitler'in isteklerini kabul etti ve bir Nazi avukat Arthur Seyss-Inquart'ı İçişleri Bakanı, bir diğer Nazi Edmund Glaise-Horstenau'yu Devlet Bakanı yaptı.
Şubat görüşmesinden önce de Schuschnigg aşırı bir baskı altındaydı. Genelkurmay Başkanı Alfred Jansa'nın görevden uzaklaştırılması isteğine uyması da bunun göstergesiydi. Jansa ve kurmayları olası bir Alman saldırısına karşı bir savunma planı hazırlamışlardı ve Hitler, her ne pahasına olursa olsun böyle bir durumla karşılaşmak istemiyordu.
Takip eden haftalarda Schuschnigg yeni atadığı bakanların kendi gücünü ele geçirmeye çalıştıklarını fark etti. Schuschnigg Avusturya çapında destek toplamaya ve vatanseverliği ateşlemeye çalıştı. 12 Şubat 1934'ten beri ilk kez sosyalistler ve komünistlerin meydanlarda boy göstermesine izin verildi ve komünistler artan Nazi baskıları karşısında hükûmete kayıtsız şartsız destek verdiklerini ilan ettiler. Sosyalistler de bazı yetkiler karşılığında hükûmete tam destek vereceklerini açıkladılar.

9 Mart'ta Schuschnigg, bağımsızlığı kurtarmak amacıyla son bir gayret olarak 13 Mart'ta bir referandum yapılacağını ilan etti. Referandumda çoğunluğu sağlayabilmek için minimum yaş sınırlamasını 24 olarak belirleyerek Nazilere sempati duyan gençleri ekarte etmek istedi. Referanduma gitmek Schuschnigg için riskli bir hamleydi ve ertesi gün Hitler, yanıbaşında Avusturya halkoyuyla bağımsızlığını açıklarken yerinde oturup beklemeyeceğini gösterdi. Hitler, referandumun ciddi bir sorun kaynağı olacağını ve Almanya'nın bunu kabul edemeyeceğini açıkladı. İlaveten, Alman Propaganda Bakanlığı basın bültenleri yayınlayarak Avusturya'da isyanlar başladığını ve halkın Alman askerlerinin müdahalesini istediğini yaymaya çalıştı. Schuschnigg derhal cevap vererek bu haberlerin yalan olduğunu-ki öyleydi, açıkladı.
Hitler 11 Mart'ta Schuschnigg'e bir ültimatom göndererek bütün yetkileri Avusturya Nazi Partisine devretmesini ya da işgalle karşı karşıya kalacağını bildirdi. Ültimatomun öğlen 12'ye kadar süresi vardı ancak iki saat uzatıldı. Ancak Hitler, cevabı beklemeden saat 13'te Alman birliklerinin Avusturya'ya hareket etmesini isteyen bir emri imzalamıştı ve sadece birkaç saat sonra Hermann Göring'e iletmişti.
Schuschnigg umutsuzca Avusturya'nın bağımsızlığını kurtaracak bir destek aradı fakat ne Birleşik Krallık'ın ne de Fransa'nın hiçbir şey yapmayacağını anlayınca o akşam Şansölyelikten istifa etti. İstifasını açıkladığı radyo konuşmasında değişen şartları kabul ettiğini ve kan dökülmesini engelleyebilmek için Nazilerin hükûmeti kontrol etmelerine izin verdiğini söyledi. Bu arada Avusturya Cumhurbaşkanı Wilhelm Miklas, Seyss-Inquart'ı şansölye olarak atamayı reddetti ve diğer Avusturyalı politikacılardan görevi üstlenmelerini istedi. Fakat Naziler iyi organize olmuşlardı. Saatler içinde Viyana'daki çok sayıda kilit noktayı ve polisi kontrol eden İçişleri Bakanlığını ele geçirmişlerdi. Miklas bir Nazi Şansölye atamayı hala reddettiği ve Seyss-Inquart Avusturya hükûmeti adına Alman askerlerini çağıran bir telgraf gönderemediği için Hitler çok sinirlenmişti. Saat gece 10 sularında, birliklere hareket emri verdikten çok sonra Göring ve Hitler beklemekten vazgeçip Avusturya hükûmeti adına, Alman askerlerinin müdahalesini isteyen bir telgrafı kendileri hazırladılar. Geceyarısı civarında Naziler Viyana'daki tüm kritik yerleri ele geçirdikten ve eski hükûmet ileri gelenleri tutuklandıktan sonra Miklas, Seyss-Inquart'ı Şansölye olarak atadı.

12 Mart sabahı Alman 8. Ordusu Almanya-Avusturya sınırını geçti. Avusturya ordusundan herhangi bir direniş görmediler. Aksine onları selamlayan Avusturyalıların arasında ilerlediler. Her ne kadar işgal güçleri iyi organize olmamış ve düzensiz idiyse de bunun bir önemi yoktu. Nasıl olsa herhangi bir çatışma olmuyordu. Yine de, ilerideki işgaller için komutanlara bir uyarı oldu bu. İlginçtir ki, işgalin başlamasından birkaç saat sonra ilk kayıp verildi. Bir Nazi, Heinrich Kurz von Goldstein, Salzburg'taki kutlamalar sırasında kalp krizinden öldü.
Hitler'in arabası öğleden sonra Braunau'dan, Hitler'in doğum yerinden Avusturya'ya girdi. Akşam saatlerinde Linz'e vardı. Onuruna, hükûmet binasında büyük bir hoş geldin merasimi düzenlendi. Atmosfer o kadar yoğundu ki Göring, o akşam yaptığı bir telefon konuşmasında: "Biz bile bu kadar sempatiyle karşılanacağımızı tahmin etmiyorduk" demişti.
Hitler'in Avusturya içinde ilerlemesi gittikçe bir zafer yürüyüşüne döndü ve Viyana'da, Heldenplatz'ta 200.000 Avusturyalının Hitler'in nutkunu dinlemesiyle zirveye ulaştı (Video: Hitler, Avusturya'nın III. Reich'a dahil olduğunu açıklıyor (2MB) 10 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.). Hitler daha sonra şöyle demiştir: "Bazı gazeteler bizim Avusturya'yı zorbalıkla işgal ettiğimizi iddia etmişlerdir. Sadece diyebilirim ki: ölürken bile yalan söylemekten vazgeçmezler. Politik mücadelem süresince halkımdan çok sevgi gördüm fakat Avusturya sınırını geçtikten sonra gördüğüm sevgi selini hiçbir zaman görmedim. Biz zorbalar olarak gelmedik, kurtarıcılar olarak geldik."
13 Mart'ta bir genelgeyle ilhak yürürlüğe girdi ve onaylanması için 10 Nisan'da bir halkoylamasına gidildi. Halkoyunun sonucuna göre ilhaka destek %99,73 oldu.
Tarihçiler sonuçlar üzerinde oynama yapılmadığını fakat oylamanın gizli yapılmadığını kaydetmişlerdir. Oylama merkezlerinde oyları elden toplayan görevliler bulun

Azerbaycan Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği (AB) yıllar içinde olumlu ilişkiler kurmuş ve 1991 yılından sonra birbirleri ile daha yakın ilişkiler kurmaya başlamışlardır. Azerbaycan günümüzde Avrupa Komşuluk Politikası, Doğu Ortaklığı ve Avrupa Konseyi'nin bir parçasıdır. AB, 1992'den bu yana 600 milyon avrodan fazla ikili AB yardımı sağlayarak hem devlet sektöründe hem de sivil toplumda Azerbaycan'ın en büyük yabancı hibe bağışçısı ve yatırımcısı olmuştur.

Sovyetler Birliği'nin çöküşüne kadar, Azerbaycan'ın Sovyet dışı Avrupa ile çok az teması vardı. Sovyet yıllarında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti) Azerbaycan SSC'si idi. Azerbaycan Yüksek Mahkemesi Eylül 1989'da Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan edene kadar öyle kalmaya devam etti, bağımsızlık bildirisi Kasım 1989'da Moskova'daki yetkililer tarafından geçersiz kılındı. Devlet nihayet Ekim 1991'de bağımsızlığını kazandı ve 1992'de Birleşmiş Milletlere katıldı. Azerbaycan, BM ve hükûmet politikaları aracılığıyla başta Avrupa olmak üzere uluslararası topluma ulaştı ve ekonomisini açtı.
AB ile resmi ilişkiler 1996 yılında AB-Azerbaycan Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması'nın (PCA) imzalanmasıyla başladı. Bu anlaşma 1999'da yürürlüğe girdi. Bu anlaşma, Azerbaycan Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasında esas olarak olumlu bir ilişkinin başlangıcına işaret etti ve her iki taraf da ilişkiden yararlandı.
Azerbaycan ayrıca 25 Ocak 2001'de Avrupa Konseyi'ne katılan 43. devlet oldu ve Avrupa ile ilişkilerini güçlendirdi. Azerbaycan bunun sonucunda Avrupa ve Batı'ya daha da yakınlaştı. Azerbaycan, Konsey'e katılışından sonra 50 anlaşmayı onayladı ve Konsey'e aktif olarak katıldı.
Temmuz 2003'te AB, Güney Kafkasya için bir Özel Temsilci atadı. 2004 yılından beri Azerbaycan (Güney Kafkasya ülkesi olarak) Avrupa Komşuluk Politikası'na (ENP) ve 2009'daki başlangıcından bu yana Doğu Ortaklığı girişimine dahil edildi. Azerbaycan'ın AB Programları ve Ajanslarına katılımına ilişkin bir Protokol Temmuz 2016'da kabul edildi. Programda yer alan kilit unsurlar, Azerbaycan'ın altyapısına yatırım, Azerbaycan ekonomisinin Avrupa ekonomisine kısmi entegrasyonu ve Hazar Denizi'nin Azerbaycan kontrolündeki kısmından petrol çıkarma konusunda Azerbaycan ile ortaklıklardan oluşmaktadır.
7 Şubat 2017'de AB ve Azerbaycan, 1996'da kabul edilen eskisinin yerini alacak yeni bir anlaşma için müzakerelere başladı.

AB ve Azerbaycan, çeşitli siyasi anlaşmalar yapmak için birlikte çalıştılar; AB-Azerbaycan Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması (1999), daha güçlü ilişkilerin temeli için en önemlisidir. Anlaşma, AB-Azerbaycan Ortaklığı ve İşbirliği çerçevesinde ticareti, yatırımı, ekonomiyi, mevzuatı ve kültürü geliştirmeyi amaçlamaktadır. Azerbaycan aynı zamanda Avrupa Komşuluk Politikası (ENP) ve Doğu Ortaklığı girişiminin bir parçasıdır ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KİT) üyesidir.
AB ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin yasal dayanağının güncellenmesine ilişkin görüşmeler devam etmektedir.

AB-Azerbaycan ekonomik ve ticari ilişkileri Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması (PCA) tarafından düzenlenmektedir. Avrupa Birliği, Azerbaycan'ın toplam ticaretinin %48,6'sını temsil etmektedir ve Azerbaycan'ın ilk ticaret ortağıdır. AB, Azerbaycan'ın toplam ihracat ve ithalatında sırasıyla %60,7 ve %31,8 pay ile Azerbaycan'ın en büyük ihracat ve ithalat pazarıdır. 2016 yılında 1,8 milyar Euro olan AB'nin Azerbaycan'a ihracatı, ağırlıklı olarak makine ve ulaşım ekipmanlarından oluşmakta iken, AB'nin 2016 yılında 7,6 milyar Euro değerindeki Azerbaycan'dan ithalatı, ağırlıklı olarak petrol ve gazı (toplam ithalatın %98'i) kapsamaktadır. AB, Azerbaycan'da önemli bir yabancı yatırımcıdır. 2013 yılında, ülkedeki Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) 4,7 milyar Euro idi. PCA, ticari bağları güçlendirmeyi ve mal ve hizmet ticareti için piyasaya dayalı kuralları ve uygulamaları geliştirmeyi amaçlayan ekonomik işbirliği kurar. Azerbaycan ile daha yakın ekonomik entegrasyon, Avrupa Komşuluk Politikası (ENP) ve AB'nin Doğu Ortaklığı girişimi yoluyla da takip edilmektedir. Azerbaycan, Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmasına yardımcı olmak için AB'den teknik yardım almaktadır. Azerbaycan'a AB desteği her yıl 30 milyon Euro civarındadır. İnsan Hakları, Demokratikleşme ve Devlet Dışı Aktör bütçe hatları (DİHAA ve NSA) kapsamındaki Sivil Toplum Kuruluşu (STK) projeleri de finansman almaktadır.
Eskiden AB yardımı insani yardım, gıda güvenliği ve sosyal korumaya odaklanırdı. Ülkedeki ekonomik ve politik koşullar önemli ölçüde iyileştirildiğinden, şimdi daha fazla alana odaklanılmıştır:

Avrupa Komşuluk Politikası Eylem Planı
Petrol dışı ekonomi
Devlet kapasite geliştirme
AB yardımı aynı zamanda INOGATE, TRACECA, TEMPUS ve ERASMUS MUNDUS gibi programları desteklemektedir.

Azerbaycan'ın Avrupa Birliği ve Batı ile artan ilişkileri hakkındaki görüşler çoğunlukla olumludur, ancak genişleyen ilişkiden kaynaklanan endişeler bulunmaktadır. Azerbaycan ve Avrupa Birliği ortak bir enerji gündemini paylaşmakta ve her ikisi de Azerbaycan petrolünü Avrupa'ya getirmek için bir boru hattının inşasını desteklemektedir. Avrupa Enerjiden Sorumlu Komisyon Üyesi Andris Piebalgs 7 Kasım 2008'de “Kafkasya'daki son olaylar bir kez daha bölgedeki enerji sorunları için kritik bir zaman olduğunu ve AB-Azerbaycan enerji işbirliğinin şimdi her zamankinden daha fazla güçlendirilmesi gerektiğini gösterdi." dedi. Giderek daha fazla devlet Azeri petrolüne ihtiyaç duyarken, Komiser, AB ile Azerbaycan arasında güçlü bir ilişkinin, gelecekteki Avrupa enerji arzını güvence altına almak ve Azerbaycan ekonomisinin ve altyapısının gelişmesine yardımcı olmak için çok önemli olduğunu belirtti.
Azerbaycan, ekonomisini ve siyasi yapısını güçlendirmek için Avrupa Birliği ile birlikte çalışmalar sürdürmektedir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev 24 Nisan 2004'te “Azerbaycan'ın şu anki stratejik tercihi Avrupa, Avrupa ailesi ve kurumlarıyla entegrasyondur. Bu politikaya şiddetle bağlıyız. Azerbaycan'ın Avrupa'ya özgü tüm standart ve kriterleri karşılaması için elimizden geleni yapacağız. Politikamız böyledir ve uzun zamandır bunun peşindeyiz. Azerbaycan'daki güncel olaylar, devam eden bu politikanın sonucudur." diyerek görüşlerini belirtti. Ayrıca, "Aliyev hükûmeti, Avrupa ile çalışmanın faydalarını görmektedir ve Avrupa işlerini, yatırımlarını ve yardımlarını memnuniyetle karşılamaktadır." diye sözlerini sürdürdü.
Aynı zamanda, Azerbaycan'ın Rusya, İran (etnik Azeri nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı) ve Hazar Denizi ve Kafkasya'daki komşu devletleriyle hala güçlü bağları bulunmaktadır. Hükûmet, Avrupa ve daha fazla bölgesel yatırımların bir bileşimiyle ile Azerbaycan'ı geliştirmeye odaklanmıştır. Bu çıkarlar zaman zaman çatışmaktadır.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 2016 yılında Münih Güvenlik Konferansı'nda bir moderatörün sorusuna yanıt olarak şunları söyledi:

Azerbaycan'ın Avrupa Birliği ile ortaklık anlaşması imzalamamasının nedenlerinden biri, bizim izlenimimize göre, bu bir anlaşma değildi, bunun dışında, bizim için tek taraflı bir talimat listesiydi, ama asıl sebep bu değildi. Asıl sebep, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğüne dayanan Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışma çözümü hakkında çok kesin bir ifadeye sahip olmak istemeleriydi. Gürcistan, Moldova ile yapılan anlaşmada bu hükümler var, o zaman Ukrayna'nın bu sorunu yoktu. Ama Azerbaycan söz konusu olduğunda, bu çifte standarttır. Rusya, Ukrayna'da olanlar için cezalandırıldı. Dağlık Karabağ'da yaşananlar için Ermenistan yaptırımlara tabi tutulmadı. Bu çifte standart yaklaşım ortadan kaldırılmalıdır.

Azerbaycan ve Avrupa Birliği çoğu politikada benzer görüşlere sahiptir ve günümüzde ortak çıkarlarını ilerletmek için birlikte çalışmaktadır. Avrupa Topluluğu, Azerbaycan için Ulusal Gösterge Programı (NIP) adı verilen üç yıllık bir yardım planı geliştirdi ve AB bunun için üç yıl içinde (2007-2010) 92 milyon Euro bütçe ayırdı. Bu programın ana hedefleri devlet kurumlarını geliştirmek, onları daha verimli bir şekilde çalıştırmak ve Azerbaycan'a yabancı yatırımı ve ticari büyümeyi teşvik etmek için ülkenin iç altyapısını geliştirmesine yardımcı olmaktır. AB, Azerbaycan'ın yeni demokratik hükûmetine tavsiyelerde bulunmak ve insan haklarının korunduğundan emin olmak için Bakü'de bir Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Aracı (DİHA) ofisi kurdu.
Avrupa Birliği ve Azerbaycan enerji politikasında güçlü ortaklardır ve bir dizi proje üzerinde birlikte çalışmaktadır. Ana proje, Hazar petrol tedarikini Avrupa'ya bağlayacak ve tüketicilere ulaşmak için petrol ve gaz için uygun bir yol sağlayan bir boru hattı inşa etmektir. Avrupa aynı zamanda Azerbaycan'ın alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının daha fazla kullanılması için devlet destekli programını desteklemektedir. Azerbaycan, enerji güvenliğinin artırılması, üye devletlerin enerji piyasalarının AB İç Enerji Piyasası ilkelerine göre yakınsaması, sürdürülebilir enerji kalkınmasının desteklenmesi ve ortak ve bölgesel çıkarlara sahip enerji projelerine yatırım çekilmesi olmak üzere dört temel konudan oluşan AB INOGATE enerji programının ortak bir üyesidir. AB ve Azerbaycan arasında, mevcut PCA'ların Ortaklık Anlaşması (OA) ile değiştirilmesi için müzakereler devam etmektedir. AB'nin Azerbaycan büyükelçisi Roland Kobia, Nisan 2013'te, bunların Kasım 2013'teki Doğu Ortaklığı toplantısından önce tamamlanabileceğini belirtmiştir. Ancak Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Yönetiminin Başkan Yardımcısı bir OA'dan çok "bir ortaklık bildirgesi hazırlamayı hedefliyoruz - Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin ve işbirliğimizin seviyesini daha iyi yansıtan bir belge" dedi. Azerbaycan heyetinden bir AB yetkilisi, "Azerbaycan'ın asla imzalamayacağı söylenmedi, sadece şimdi imzalamak için doğru zaman değil. Dolayısıyla Azerbaycan ile olası diğer formatlar üzerinde çalışıyoruz, ancak nihai hedef bir ortaklık anlaşması imzalamaktır." Zirvede hiçbir OA imzalanmadı, ancak Ortak Bildirge müzakerelerdeki ilerlemeye övgüde bulundu ve AB'nin Dünya Ticaret Örgütü'ne

Azeriler, Azerbaycanlılar, veya Azerbaycan Türkleri, Kafkasya ve İran platosu arasındaki geniş arazide yaşayan ve Oğuzlar grubundan olan bir Türk halkı. En büyük nüfusu İran Azerileri oluşturur.
1813'te Gülistan Antlaşması ve 1828'de Türkmençay Antlaşması ile Aras Nehri'nin kuzeyi Rus İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmiş ve Azerileri ikiye bölünmüştür. Bu uluslararası sınırın her iki tarafında yaşamalarına rağmen Azeriler tek bir etnik gruptur. Azerice, Türk dil ailesinin Oğuz grubuna ait bir dildir ve aynı aileden olan Türkmence, Kaşkayca ve Türkiye Türkçesi (Irak Türkmenleri tarafından konuşulan şive dahil olmak üzere) ile karşılıklı anlaşılabilirliğe sahiptir. Azerbaycan'daki Azeriler genellikle daha ılıman, İran'dakiler ise daha dindar Müslümandırlar. Azerbaycan'ın 1991'de Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığından bu yana Türk köklerine yönelik yoğun bir ilgi ve milliyetçi düşünce akımı başlamıştır.

Dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren Azerbaycan'ın eski gelenekleri yeniden canlandırıldı. Azerbaycan'da yeni bir siyasi canlanma başladı: İslam'ın yaygın olduğu Azerbaycan topraklarında Saciler, Şirvanşahlar, Salariler, Ravvadiler ve Şeddadiler kuruldu.Bağımsız devletlerin kurulması sonucunda siyasi, ekonomik ve kültürel hayatın her alanında bir uyanış yaşandı. Azerbaycan tarihinin Rönesans dönemi başlıyordu. Arap hilafetinin dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren gerilemesinden sonra, tüm Ortadoğu'da olduğu gibi Azerbaycan'da da Türk-İslam imparatorluklarının rolü arttı. 15. ve 18. yüzyıllarda ve sonrasında Azerbaycan'ın devlet kültürü daha da zenginleşti. Bu dönemde Doğu'nun geniş bir alanını kapsayan Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevi, Afşar ve Kaçar imparatorlukları doğrudan Azerbaycan hanedanları tarafından yönetiliyordu.
Safevi Devleti'ni kuran I. İsmail'in Azerbaycan ve İran'daki Türkler'in tarihinde önemli yeri vardır. Safevi döneminde Şah İsmail'in Şiiliği siyasi bir araç olarak kullanarak yükselmesi yalnız Azerilerin değil bütün Türk-İslam aleminin kaderini değiştiren önemli olaylardan biri olmuştur. Şah İsmail, bütün Azerbaycan'ı imparatorluğuna dahil edince Azeriler ordunun esas nüvesini oluşturmuşlardır. Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi Türkmen boyları tarafından kurulan İran devletlerinin egemenliği altında yaşadıkları için din ve dil olarak Farslardan etkilenmiştir.
Nadir Şah'ın 1747'de öldürülmesi üzerine kurulmuş de facto bağımsız hanlıklar Azeri Türklerinin tarihinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Tarih boyunca birçok devletin hâkimiyeti altına giren Azerbaycan'a bu dönemde hâkim olan devletler, gönderdikleri idarecilerle buraları ne kadar kendilerine bağlamak istemişlerse de, halk daima hanını tanımayı sürdürmüştür. Bu sosyal yapının doğurduğu "Hanlıklar Dönemi", 1828 yılına kadar sürdü. 18. ve 19. yüzyıllarında yer alan Rus-İran Savaşları'nın ardından Günümüzdeki Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toprakları Rusya tarafından ele geçirildi. Bunun üzerine Rusya İmparatorluğu topraklarında yaşayan Azeri Türkleri din ve dil açısından Ruslar'dan etkilenmiştir.
Sovyet egemenliği döneminde Marksist-Leninist öğretisi doğrultusunda Azerbaycan halkının etnik kökenindeki Türklük unsurunun silinmeye çalışıldığı görülmüştür.
28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kurulmuştur.
Temmuz 1920'de Tebriz'de Muhammed Hiyabani önderliğinde yalnızca 13 Eylül 1920'ye kadar sürecek olan Azadistan kurulmuştur.
12 Aralık 1945'te kısa ömürlü Azerbaycan Millî Hükûmeti kurulmuştur.

Çoğunluğunu 32 ila 40 milyon arasındaki İran Azerileri oluşturmakla birlikte, Azerbaycan'nda 10 milyon, Rusya'da 0,6 milyon, Gürcistan'da 0,4 milyon, Irak'ta 300 bin-900 bin,  olmakla toplamda 50 milyon civarında Azeri yaşamaktadır.
İran'da Güney Azerbaycan olarak adlandırılan bölgeye bağlı olan Batı Azerbaycan, Doğu Azerbaycan, Erdebil, Zencan eyaletleri ile Gilan, Kürdistan, Merkezi Kazvin ve Hamedan gibi eyaletlerde ve başkent Tahran'da ikamet ederler. Güney Azerbaycan bölgesinin çoğunluğunu Azerbaycan Türkleri oluştururken bu bölge dışında da önemli oranda nüfusları vardır. Türkiye'de ise Iğdır,Ardahan, Kars Erzurum, Muş, Bitlis,Ağrı ve Van gibi illerde ikamet ederler. Ahmet Caferoğlu'na göre (1899-1975) Azerileri oluşturan boylar Afşarlar, Ayrımlar, Karapapaklar, Şahsevenler, Ustaçlılar, Padarlar, İmreliler ve Halaçlardır. Bu Türk toplumları Azericeyi anadili olarak kullanmaktadırlar. Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ne göre Azerbaycan'da yaşayan Afşarlar, Karapapaklar, Ayrımlar ve Şahsevenler Azerileri oluşturan boylardır. An Ethnohistorical Dictionary of the Russian and Soviet Empires isimli sözlüğe göre de Padarlar, Şahsevenler ve Ayrımlar; Azerileri oluşturan alt etnik gruplardandır.

Azeri Türkleri birçok bakımdan Avrasyalıdir; Kuzey Azerileri Doğu Avrupa ve Kafkas etkilerini, güney Azerileri ise Türkî-İranî ve Fars etkisinde kaldılar. Çağdaş Azeri kültürü edebiyat, sanat, müzik ve filmde çeşitli atılımları kapsamaktadır.

Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Azerice ve Farsça; Azerbaycan Devleti ahalisindekiler ise Azerice konuşurlar. Azerice Türkî dilidir ve her Türkçe ile arasında küçük aksan, sözcük ve gramer farklılıkların bulunmasına karşın Azerice, Türkiye Türkçesi ile karşılıklı olarak anlaşılabilme özelliğine sahiptir. Karşılıklı anlaşılabirliğe sahip olan diğer Türk dillerin arasında Türkmence, Kaşkayca ve Irak Türkmenleri tarafından konuşulan Türkî diller ve lehçeler de yer alır. Azerice, 11. yüzyılda Azerbaycan'da saptanan Batı Oğuz Türk dilinin soyundandır. Genel bir görüşe göre Erken Oğuzca ağza ait bir dildi, ancak 13. yüzyılda edebî bir dil olarak gelişmeye başladı. Oğuz dilinden türetilen erken sözlü Azericesi, Türk mitolojisini içeren Dede Korkut hikâyeleri ve Köroğlu Destanı gibi tarihî destanlar (Azericede "dastan") ile başladı. Geçmişteki en erken Azeri eserleri Nesimi'ye (ö. 1417) ve onyıllar sonra Fuzûlî'ye (1483-1556) kadar saptanabilir. Safevî Hanedanı Şahı I. İsmail, Hatai takma adı ile Azerice şiirler yazdı. Çağdaş Azeri edebiyatı, Samed Vurgun, Şehriyar ve birçok diğer yazarın eserlerinde aksettirildiği tarzdaki hümanizme geleneksel vurguyla devam etti.
I. İsmail'in şiirlerinden bir örnek:

Büyük şehirlerdeki Azeriler genellikle çift dillidir ve Azerice yanında çoğunlukla, Farsça veya Rusçayı akıcı bir şekilde konuşabilirler. Ek olarak, 1999'da Azerbaycan Cumhuriyetinde aşağı yukarı 2.700 Azeri (toplam Azeri nüfusun %0,04'ü) Rusçayı anadili olarak konuşmaktaydı. İran'da 2002'de yapılan bir ankete göre, İran'daki örneklem nüfusun %90'ı Farsça konuşabilir, %4,6'sı Farsçayı sadece anlayabilir ve %5,4'ü Farsçayı ne konuşabilir ne de anlayabilir. İran'da en çok konuşulan ikinci dil Azericedir (%24).

Azerilerin çoğu İslamın Şiilik mezhebine bağlıdır. Sünni, Zerdüşt, Hristiyan ve Bahai azınlıkları da var. Azerbaycan Cumhuriyeti, laik bir ülke olması nedeniyle inanışlarına göre ülke nüfusunun sayısı net olarak bilinmemektedir. Azerbaycan Cumhuriyeti'ndeki Hristiyan Azerilerin sayısı tahminen 5.000 kişi olmakla birlikte çoğunluğu son yıllarda din değiştiren kişilerden oluşmaktadır. Kırsal bölgelerden bazı Azeriler, bazı alanların kutsallığı ve bazı ağaçlara ve taşlara karşı çok büyük saygı duymak gibi İslam öncesine dayanan animist inançları hâlâ daha izlemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde İslamî bayramlara ek olarak Nevruz gibi bahar bayramı ve Noel gibi diğer dinlerden alınan bayramlar da kutlanır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasına göre Azerbaycan laik bir devlettir. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde din devletten ayrıdır. 2015 istatistiklerine göre Azerbaycan nüfusunun %93.4'ü Müslüman, (çoğunluğu şii) %3.1'i Hristiyan ve %3'ü herhangi bir dine bağlı değil. Geriye kalan %0,5 ise diğer dinlere aittir. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde devlete kayıtlı 500'den fazla dini cemaat bulunmaktadır. Halkın çoğunluğu müslüman olsa da Azerbaycan halkı laik bir toplumdur.

Azerilerin kökenlerine ilişkin bazı ideolojik tezler vardır. Eski Sovyetler Birliği, İran ve Azerbaycan Cumhuriyeti'nde Azerbaycan tarih yazımında Türklerin Azerbaycan coğrafyasına yerleşmeleri konusunda ideolojilerden doğan farklı tezler mevcuttur. 1939'da Josef Stalin tarafından ortaya atılan "Medya-Atropatena tezi"ne göre, M. Ö. XI - IV yüzyıllarda Medya'da İranî dilini konuşan Atropatenalılar Orta Çağ'da Türklerin bölgeye yerleşmesiyle Türk dilini benimseyip yeni Türk halkına dönüşmüştür. 1948'de V. N. Leviatov ve yandaşları tarafından ileri sürülen "Albanya tezi"'ne göre, Arap Hilâfetinin egemenliği döneminde Albanya'da oturan Albanların bir kısmı Müslümanlaşmış ve diğer kısmı da Hristiyan kalmıştır. Ayrıca İ. P. Petruşevski'ye göre, Hristiyan kalanlar Ermeniler arasında erimiş, Müslüman olanlar ise Azerileşmiştir. "Eski Türk tezi"ne göre Türklerin yerleşmesi 3 dalga halinde olmuştur. İlk dalga M.Ö. VII. yüzyıl sonrarından VIII. yüzyıl başlarına kadar, bu tezin savuncuları tarafından Türk olduğu iddia edilen Kimmerler, İskitler, Sakaların Kafkasya'ya yerleşmesidir. İkinci dalga ise II.-IV. yüzyıllar arasında Hunlar, Hazarlar, Sabirler ve diğer soyların göçleriyle yaşanmıştır. Son dalga XI. yüzyıl başlarından itibaren Selçukluların yerleşmesiyle yaşanmıştır.
"Oğuzların gelişi tezi"'ne göre Azeriler bölgeye 11. yüzyılda Orta Asya'dan Oğuzlar ve diğer Türkmen boylarının akınları ile gelerek yerleşmiş Karapapaklar, Afşarlar, Ayrumlar, Padarlar, Şahsevenler, Karadağlılar ve diğer bazı etnik gruplardan şekillenmişlerdir ve kökenlerinde Kafkas ve Türk unsurlar vardır. Osman Turan'a göre, Orta Asya'nın Moğol İstilasına uğramasından sonra bazı Türk grupları da Moğol hakimiyetini tanımadıkları için gelip Azerbaycan'a yerleşmişlerdir. Selçuklulardan sonra Moğol İmparatorluğu ve Büyük Timur İmparatorluğu idaresinde yaşamış sonrasında ise Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerini kurmuşlardır. Başka bir görüşe göre, Azerbaycan halkının oluşumu 15-16 yüzyıllarında, Safevi rejimi sırasında, Şahsevenler, Kızılbaşlar ve Karadağlılar gibi Türkçe konuşan kabilelerin Küçük Asya'dan modern Azerbaycan bölgesine göç ettiği zaman t

Aziz Vasil Katedrali (Rusça: Собор Василия Блаженного), Moskova'da Kızıl Meydan'da bulunan soğana benzeyen, rengârenk, kubbemsi çatılarıyla ünlü bir katedraldir. Yaygın bir hata olarak Kremlin Sarayı ile karıştırılır.
1555 ila 1561 yılları arasında, Rus Devleti'nin Kazan ve Astrahan hanlıklarına karşı kazandığı zaferleri kutlamak amacıyla Korkunç İvan tarafından yaptırılmıştır. Değişik şekilde tasarlanmış olan sekiz kubbe, sekiz ayrı zaferi simgelemektedir. Önceleri som altın olan kubbeler 1670'ten sonra farklı renklerde boyanmıştır. En uzun kulesi yaklaşık 65 metre yüksekliktedir. Yöre halkı arasında yapının bir İtalyan mimarın tasarımı olduğu, daha sonra yapıyı tekrar etmemesi için mimarın kör edildiği rivayeti dolaşır. Kilise, bugün müze olarak kullanılmaktadır.
Aziz Vasil Katedrali'nin yıldönümü için bina tamamen yenilendi. On yıldır devam eden restorasyon çalışmaları için devlet ve vakıflar 14 milyon dolar malî destek verdi. Korkunç İvan tarafından 1555 yılında kurulması için talimat verilen Katedral 1561'de de ibadete açıldı.

Balkarlar (Karaçay-Balkar: ''Малкарлыла''- ''Malkarlılar'' veya ''таулу'' - ''tawlu'' (Dağlı)), Kuzey Kafkasya'da yaşayan Türk halklarından biridir. Çoğunluğu, Rusya içindeki Kabardey-Balkarya cumhuriyetinde yaşar.

Balkarlar, dillerini Karaçaylarla paylaşan ve Dağıstan'daki Kumuklar ile güçlü dil benzerlikleri olan bir Türk halkı olarak tanımlamaktadır.

Balkarların konuştuğu Balkarca, Türk dillerinin Kıpçak grubuna bağlı bir dildir. Karaçayların konuştuğu Karaçayca'ya oldukça yakın bir dildir ve bundan dolayı iki dil Karaçay-Balkarca olarak da adlandırılır. 1926'ya değin Arap harflerini kullanan Balkarlar, sonra Latin alfabesini, 1940'ta da Kiril alfabesini benimsediler. Gelişmiş bir yazılı edebiyatları olmamasına karşın, zengin bir sözlü edebiyatları vardır.

Balkarların çoğunluğu Kabardey-Balkarya’da yaşar ve 2021 verilerine göre bu cumhuriyette yaşayan Balkarların sayısı yaklaşık 120 bindir.

Balkarlar, Kırım Tatarları ve Kumıklara yakın bir halktır. Hunların 4. yüzyıldaki Batı’ya göçünün ardından Kafkasya’da kalan Bulgar kabilesinden geriye kalan bir halk olduğu ve Kafkasya’da hayli eski tarihten bu yana yaşadığı da ileri sürülür.
Kendilerini Taulular (Dağlılar) olarak da adlandıran Balkarların kökeni üstüne kesin bilgi yoktur. V. F. Müller ve J. Marvadt'a göre Kuban Bulgarlarından gelirler. Bazı araştırmalara göre de uzun süre göçebe olarak yaşadıktan sonra Kafkas Bulgarlarını oluşturmuşlardır. Uzun yıllar Karaçaylılarla birlikte yaşayan Balkarlar ise, adlarının Kırım'dan göç ettikleri sırada kendilerine önderlik eden Malkar adında bir beyden geldiğine inanırlar. Kökenlerinin Hazar Türklerine dayandığını ileri sürenler de vardır. Bunlara göre Balkarlar 10 ve 11. yüzyıllara değin bağımsız yaşamış, daha sonra Ruslar ya da Osetler tarafından Kafkasya'ya sürülmüşlerdir.
Altın Orda ve Kırım hanlıklarının egemenliği altında kaldıktan sonra, 15. yüzyıl sonlarında Kırım Hanlığı'yla birlikte Osmanlılara bağlanan Balkarlar, 1827'de Rusların egemenliğine girdiler.1917 Ekim sosyalist devrimi sonrasında, Karaçaylarla birlikte Kuzey Kafkasya Bağımsız Cumhuriyeti içinde yer aldılar; 1921'de de Kabartay özerk yönetim birimine (oblast) katıldılar.
Balkarlar, II. Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanya’sıyla iş birliği yaptıkları gerekçesiyle 1944’te Stalin tarafından, haksız yere, sürgün edildi. Bu sürgünün (soykırım - halkın büyük bir kısmı açlık ve sefaletden ölmüş, bir kısmı yurtlarına geri dönememiştir, 1957 de Kuruşev Balkarlara haklarını iade etmiştir) ardından Balkarların da yaşadığı Kabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden “Balkar” ibaresi kaldırıldı. Bu bölge, 1957'ye değin Kabardey Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak adlandırıldı. Bu tarihte Bakarların dönmesine izin verilince, bölge yeniden eski adını aldı. Balkarlar, Sovyetler Birilği'nin dağılmasının ardından, aynı cumhuriyette yaşadıkları Kaberdeylerle çeşitli anlaşmazlıklar yaşadılar. Rusya Federal Kanunları yerine, parlamentoda ezici çoğunluğu olan Kabardeyler, yerel yasalar çıkararak, Balkar köylülerinin topraklarını ellerinden almaya çalışmaları, Hasaniya Belediye Başkanının faili meçhul bir şekilde öldürülmesi ve sorumlu kişilerin bulunamayışı, bölgede ana gerginliklerden birkaçını oluşturmaktadır. Halkın ileri gelenleri Rusya Federal Yasalarının ve Rusya Anayasa Mahkemesinin Balkarlar lehine almış olduğu kararları Kabardey Balkar Cumhuriyetinde uygulanması için, Moskovada Anayasa Mahkemesi önünde haftalarca süren açlık grevi başlatmışlardır. Kabardey yöneticilerin federal kanunlara uymamakta ısrar etmeleri durumunda, Federasyona bağlı olmakla birlikte, Balkarlar ayrı bir cumhuriyet olma yönünde adım atmaktadırlar. Bununla birlikte günümüzde Kabardeylerle birlikte aynı cumhuriyet içinde yaşamaktadırlar.

Karaçaylar
Bulgarlar
Balkar Sürgünü

Karaçay Malkar Türkiye24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe ve Karaçay-Balkarca)

Ballets Russes, Rus impresaryo Sergei Diaghilev tarafından 1909'da Paris'te kurulan ve 1929'da kapanan kadar Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika'da sahne alan bir dans topluluğudur.
Rus sanatını Fransa'da tanıtmak üzere kurulan Ballet Russes, müzik, tiyatro, resim, bale gibi farklı alanlarda sanatçıların işbirliği ile eserler sahnelemiş ve dönemin en yetenekli sanatçıları arasında sayılan Igor Stravinsky ve Claude Debussy gibi besteciler, Pablo Picasso ve Henri Matisse gibi ressamlar ve Vaslav Nijinsky  ve George Balanchine gibi koreograflarla çalışmıştır. Sanatın yeni bir görsellikle ve yeni yöntemlerle uygulama konusunda fikir birliğine varan sanatçıların 19 Mayıs 1909'daki ilk gösterisi sansasyonel bir başarı elde etti ve ertesi sezon sahneye koyduğu Şehrazat ile modern bale alanında bir devrim yarattı.
Ballets Russes ayrıca egzotizmi ve geleneksel güzellik ve uygunluk kavramlarını sorgulama konusundaki istekliliğiyle de tanınırdı. Prodüksiyonları genellikle antik Yunan mitolojisi, Rus folklorunun efsaneleri ve Asya ve Afrika'nın egzotik kültürleri gibi fantastik temalar içeriyordu. Dansçılar kendileri de sıradışıydı, birçokları geleneksel bale dünyasının dışından geliyor ve sahneye yeni hareketler ve teknikler getiriyordu.
Ballets Russes, kuruluşundan itibaren bir dizi zorlukla karşı karşıya kaldı. Finansal zorluklar sürekli bir endişe kaynağıydı ve topluluk, yapımlarını ayakta tutmak için zengin destekçilere güvenmek zorunda kaldı. 1914'te I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi, birçok performansçı ve ekip üyesinin evlerine dönmek zorunda kalması gibi konular durumu daha da karmaşık hale getirdi.

Bandy, on birer oyuncudan oluşan 45 dakikalık 2 yarı boyunca küçük bir topu karşı kaleye sokmaya dayanan spordur. Buz hokeyi, çim hokeyi ve futboldan izler taşır. Oyuncuların "bandies" adı verilen eğimli sopaları vardır. Bandy oyuncuları iyi bir patenci olmanın yanında iyi top kullanma becerisine sahip olmalıdır.

Oyun hızlı ve yüksek skorlu bir oyundur. Her takım tempoya ayak uydurmak için 3 yedek oyuncu bulundurur. Bu uluslararası karşılaşmalarda 4'tür. Bandy oyunun köşe vuruşu ve serbest atış gibi çoğu ögesi futbolla yakından ilintilidir. Kenardaki duvarın dışına atarsa top rakip takıma geçer ve taç atışıyla oyun başlar. Eğer top savunma oyuncusundan dışarı çıkarsa bu sefer hücum takımı köşe vuruşu kullanır. Köşe vuruşu sırasında hücum oyuncuları ceza sahasının dışında, savunma oyuncuları ise kale çizgisi üzerinde olmalıdır. Bandy oyuncuları topa kafayla vuramaz ya da topu elleri veya kollarıyla kontrol edemezler. Ayrıca sopalarını kafa hizalarından yukarı kaldırıp top kontrol edemezler. Fiziksel temas serbestse de tekme, çelme, itme, çekme ve vurma yasaktır. Cezası serbest vuruş ya da penaltıdır. Sert faul yapan ya da aynı faulü sürekli yapan oyuncular 5 ya da 19 dakikalığına "Günah Köşe"sine gönderilir. Fauller serbest vuruşla cezalandırılır.

Bandy eskiden buzlu bölgelerde oynanırdı ama günümüzde tüm hava koşullarda salonlarda veya salonlar dışında futbol sahası büyüklüğündeki buz sahalarda oynanmaktadır. Kenarlardaki ahşap duvarlar topun oyun alanında kalmasını sağlar. Saha, iki karşılaşma arasında üreticisinin adıyla anılan "Zamboni" adlı özel bir motorlu araçla temizlenir ve düzleştirilir.

"Uluslararası Kadınlar ve Erkekler Bandy Şampiyonası", 1957'den bu yana her tek rakamlı yıllarda düzenlenmektedir. İlk yirmi yıl SSCB, şampiyonaları domine etmiş ve 11 şampiyonluk kazanmıştır. SSCB'nin dağılmasının ardından en büyük varisi Rusya, İsveç'le beraber turnuvaların en önemli favorileri olmuştur. Uluslararası Bandy Federasyonu (FIB), 1955'te Stockholm'de kurulmuştur. 27 üyesi vardır. Aralarında kış sporlarıyla pek özdeşleştirilemeyen Hindistan da bulunur.

What is Bandy?23 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bandy'nin tarihi ve kuralları
International Bandy Federation22 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Bandy Referees
2007 Bandy World Championship - Resmi site
2008 Bandy World Championship - Resmi site
2009 Bandy World Championship - Resmi site

.it, İtalya'nın internet ülke üst seviye alan adıdır. (ccTLD). Alan adı, İtalya'nın Uluslararası Standardizasyon Örgütü'nden (ISO) bir ülke kodu atamasının ardından 1987 yılında tanıtıldı. .it öncelikli olarak İtalyan sakinleri, kuruluşları ve işletmeleri için tasarlanmış olsa da uluslararası kayıt için de kullanılabilir. Kayıt yaptıranların mutlaka İtalya'da bulunması gerekmez, ancak İtalya'da geçerli bir adres sağlama veya ülkeyle bir bağlantı gösterme gibi belirli uygunluk kriterlerine uymaları gerekir. .it alan adı, İtalya'nın çevrimiçi aktiviteler, turizm, iş ve kültürdeki önemli varlığı nedeniyle küresel olarak en popüler ccTLD'lerden biridir. Genellikle İtalyan web siteleri için tercih edilir ve kullanıcıların İtalyan içeriğini tanımlamasını kolaylaştırır. .it ccTLD'si CNR'nin Bilişim ve Telematik Enstitüsü tarafından denetlenmektedir. Kayıt kuruluşu, alan adının güvenliği ve istikrarına odaklanarak, anlaşmazlık çözümü de dahil olmak üzere çeşitli hizmetler sunmaktadır.

.it alan adı oldukça çok yönlüdür ve kişisel bloglar, iş siteleri, hükümet kuruluşları ve eğitim kurumları dahil olmak üzere çeşitli amaçlar için kullanılır. .com.it, .org.it ve daha fazlası gibi çok sayıda ikinci seviye alan adıyla birleştirilebilir, ancak .it kendisi en yaygın kullanılanıdır.

1820 Devrimleri, Avrupa'da gerçekleşen devrimci bir dalga sonucunda meydana gelen ayaklanmalardır. Ayaklanmaların amacı anayasal monarşiler kurmaktır. İspanya, Portekiz, Rusya, İtalya bu devrimci dalgalanmadan etkilendi. Yunanistan da Osmanlı'dan bağımsızlığını ilan etmek için devrimci harekete dahil oldu.

İtalya'da 1820 devrimleri Sicilya ve Napoli'de başladı. Kral Ferdinand ayaklanmalardan dolayı taviz vermek zorunda kalarak anayasal monarşiye geçileceğini sözünü verdi. Bu başarıdan ilham alan Carbonaria, İtalya'nın kuzeyinde ayaklanma başlattı. 1820'nin sonunda başlayan ayaklanmaya Kutsal İttifak devletleri müdahale etme kararı aldı. İtalya'nın komşusu olan Avusturya ordusu İtalya'ya girdi. Sayıca üstün düşman ile karşı karşıya kalan Carbonaria, teslim oldu. Liderler sürgüne gitti.

İspanyol partizanların elinde olan Cadiz'de ilan edilen 1812 İspanyol Anayasası ile İspanya'da demokratikleşme başladı. Ancak VII. Ferdinand bunu engelleyecek önlemler aldı. Bunun üzerine Albay Rafael del Riego, İspanyol ordusunun desteği ile krala demokratik bir anayasa talebinde bulundu. Kral talebi kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu kabule rağmen kral, 1822 yılında toplanan Verona Kongresi'nde, Fransa'dan yardım istedi. Bunun üzerine Fransa, İspanya'ya 100.000 kişilik bir kuvvet ile sefere çıktı. Çıkan çatışma ile mutlak monarşi yeniden kuruldu.

Kral, Yarımada Savaşı başladıktan sonra Brezilya'ya kaçtı. Savaş sırasında İngiltere Portekiz'e çıkarma yaptı. Kısa zamanda savaş kazanılacak ve Fransızlar geri çekilecektir. Ancak siyasette İngilizler'in hakimiyeti arttı. Ordu bu durumdan memnun değildi ve Merkezi Porto kenti olmak üzere ülkenin kuzeyinde başlayan bir ayaklanma çıkardı. Ayaklanma kısa zamanda ülkenin geri kalanına yayıldı. Kral ülkeye geri döndü. Bunun üzerine Brezilya bağımsızlık ilan ederek Portekizlilerle savaşa tutuştu. Kısa zamanda Portekiz ordusu yenilgiye uğradı. Ülkede de monarşistler ile liberaller arasında iç savaş patlak verdi ve savaş durumu 1838 yılına kadar devam etti.

1821 ve 1832 yılları arasında, Fransız Devrimi etkisinde kalan Yunan devrimciler Osmanlı Devleti'ne karşı savaştı. Dış yardımların etkisiyle Osmanlı Devleti'nden bağımsızlık elde eden ilk azınlık grup oldular.

1946 İtalya anayasa referandumu (İtalyanca: referendum istituzionale veya referendum sulla forma istituzionale dello Stato), 2 Haziran 1946 tarihinde İtalya'da monarşinin kaldırılıp cumhuriyet ilan edilmesi hakkında düzenlenen bir referandumdur. Referandum, İtalya'nın yakın tarihinin kilit olaylarından biridir. 1946 yılına kadar İtalya, Risorgimento'dan bu yana Savoy Hanedanı tarafından yönetilen bir krallıktı. Ancak, kralın desteğini alan Benito Mussolini, 28 Ekim 1922'de Roma'ya Yürüyüş ile iktidarı ele geçirerek faşizmi kurdu ve nihayetinde İtalya'yı Nazi Almanyası ile birlikte II. Dünya Savaşı'na soktu. 1946'da İtalya, bir referandumun ardından bir cumhuriyet hâline geldi. Monarşi yanlıları, referandumda hile yapıldığını öne sürse de bunlar kanıtlanamadı. Referandum ile birlikte aynı zamanda bir kurucu meclis seçildi.

Gazzetta Ufficiale n. 134, 20 june 19462 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2007-2008 finansal krizi veya küresel finansal kriz (İngilizce: Global financial crisis, GFC), küresel ölçekte ciddi sonuçlar doğurmuş finansal bir krizdi. Amerika Birleşik Devletleri konut balonunun patlamasıyla birlikte bankalara yüksek risk binmesine ve dolayısıyla Birleşik Devletler gayrimenkulüne bağlı tüm menkul mülklerin değerlerinin dibe inmesine, beraberinde küresel finans kuruluşlarının zarar görmesine, Lehman Brothers'ın 15 Eylül 2008'de iflas etmesine ve bankalarının krize girmesine sebep oldu. Büyük Depresyon'dan bu yana en şiddetli küresel durgunluk olan Büyük Durgunluğu ateşledi. 2009'un sonlarında Yunanistan'da ufak bir krizle başlayıp sonrasında büyüyen Avrupa borç krizi ve İzlanda'daki üç büyük bankanın üçünün de banka yığılmasını içeren 2008–2011 İzlanda finansal krizini izledi.
ABD'deki mortgage krizi yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşarak bu haliyle dünyanın en büyük piyasası görünümündeydi. Başlangıçta mortagage kredilerinin büyük çoğunluğu yüksek kalite müşterilere verilen ve “prime mortgage” denilen kredilerden oluşuyordu. Zaman içinde krediler daha düşük kaliteli müşterilere deyönlendirilerek “subprime mortgage” olarak isimlendirildi ve bu krediler 2008 ortalarında 1.5 trilyonluk bir hacme ulaştı. ABD'de düşük seyreden faiz oranları, subprime mortgage kredilerini kullanan düşük gelirli grupları, değişken faizli kredileri tercih etmek konusunda cesaretlendirdi. FED'in faiz oranlarını art arda artırması ve konut fiyatlarındaki hızlı düşüşle beraber, bu kişiler aldıkları kredileri ödemekte güçlük çekmeye başladılar. ABD'deki ekonomik gelişme konut fiyatlarındaki artışın devam etmesi üzerine kuruluydu. Konut fiyatlarındaki artış, mülk sahiplerinin kendilerini daha zenginleşmiş hissederek, tüketimlerini borçlanma üzerinden gerçekleştirmelerini teşvik ediyordu. Ayrıca konut fiyatlarının artışıyla, emlak piyasasına dayalı finansal işlemler de genişliyordu. Emlak piyasasındaki canlılık, kredilerin hızlı bir şekilde el değiştirmesine olanak verdiği için, “Türev ürün” adında finans şirketlerinin başka işlemlerinden doğan risklerini, üçüncü kişilere devretmelerine herhangi bir engel yoktu. Bu mekanizmayla ortaya çıkan “hedge fonlar” sayesinde uluslararası çapta işlem yapan bankalar, birbirlerinin kefili haline dönüşmüşler ve fonların en fazla biriktiği banka da Lehman Brothers olmuştur.
2007 yılında finansal markette problemler olmasına karşın, finansal kuruluşların hisselerinin yüksek düzeyde seyretmesinden ötürü, yatırımcıları endişelendirecek herhangi bir işaret yoktu. Finans sektöründe çalışanlar, sorunun yapısal olmaktan çok nakit akışından kaynaklandığını düşünme eğilimindeydiler. Problemlerin 2008 yılında da devam etmesi ve yaratılan finansal ağ yüzünden, finansal balon patlayıncaya kadar, kaybın hangi boyutlarda olduğunu tahmin etmek mümkün değildi. Konut fiyatlarının hızla düşüşe geçmesiyle, finansal hasar ortaya çıkmaya başladı. Bear Sterns, mortgage kredisiyle uğraşmamasına rağmen, yüksek getirisi nedeniyle büyük miktarlarda mortgage bağlantılı kaynaklara yatırım yapmıştı. 16 Mart 2008 tarihinde Bear Sterns'in iflasının önlenmesi için FED'in desteğiyle JP Morgan Chase'e satışının gerçekleşmesi, domino etkisiyle finansal sektörü sarsmaya başladı. Bear Sterns'in hisselerindeki düşüş “Moodys”i de etkiledi. Söz konusu satış, finansal kuruluşların iflas etmekte olduğu olduğu yolunda bir söylentiye ve finansal sektöre yönelik güven kaybına yol açtı. Artık gözler subprime mortgageların biriktiği merkez olan Lehman Brothers’a çevrilmişti.
Lehman Brothers 2006 yılından itibaren subprime mortgageların biriktiği en büyük merkez haline gelmişti. Hedge fonların yüksek getirisi, şirketi herhangi bir bunalım durumunda karşılayamayacağı kadar çok hisse sahibi olmaya sevk etti. 2007 yılı ortalarında Lehman Brothers’ın likidite olmayan kaynakları ve kaybı çoktan kontrol edilemeyecek bir seviyeye ulaştı. Buna rağmen 2008 yılının ilk çeyreği boyunca şirket piyasada işlem yapmaya ve kayıplarını “Repo 105” denilen bir muhasebeleme yöntemiyle gizlemeyi başardı. Muhasebe kayıtlarındaki usulsüzlüklerle beraber, kısa vadeli repo faizlerinin % 26 gibi oranlara ulaşması sayesinde, Lehman Brothers'ın kâğıt üzerinde kâr elde eden bir şirket görüntüsü vermesi sağlandı. Ama 2008 yılının Mart ayında Bearn Sterns'in satışıyla beraber, piyasaya yönelik güvensizlik arttı ve Lehman Brothers için ekonomik anlamda kaos ortamı oluştu. Şirketin CEO'su Richard Fuld'un şirketin devri konusundaki isteksizliği sonucu, Lehman Brothers 15 Eylül 2008 tarihinde iflas ettiklerini açıklamak zorunda kaldı. Banka iflasını açıkladığında toplam varlıklarının değeri 639 milyar dolardı. Aynı gün diğer yatırım bankası Merrill Lynch'e el konuldu ve Bank of America bu bankayı 50 milyar dolara satın alacağını açıkladı.
ABD konut satışlarını finanse eden iki büyük yarı kamusal mortgage şirketi olan Fannie Mae ve Freddie Mac'in Ağustos ayındaki stok fiyatları, ABD'li yetkilileri telaşlandırmaya başlamıştı. Federal hükûmetin başlangıçta şirketlerin hisse senetlerine yönelik verdiği güvenceler, piyasaya olan güveni sağlamakta yetersiz kalınca, Hazine Bakanlığı 7 Eylül'de bu iki bankanın da kamulaştırıldığını duyurdu. FED'in baskısıyla iflasın eşiğindeki bir diğer banka olan Merrill Lynch'in 16 Eylül'de Bank of America'ya 85 milyar dolara satışı gerçekleşti. Ekim ayında Hazine Bakanı Henry M. Paulson 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketi açıklayarak, ABD merkezli ulusal büyük bankaların toksik varlıklarının, hükûmet tarafından satın alınacağını duyurdu.
Krizin ortaya çıkmasından önce de finansal piyasalara yönelik güven kaybının yüksek olduğu bilinmekteydi yalnız, 2008 Ekonomik Krizi ile birlikte, kredi derecelendirme kuruluşlarının da güvenilirliklerinin tartışmaya açılması gerekti. Uluslararası anlamda yüksek itibar sahibi olan Standard and Poor's şirketi Lehman Brothers'ın kredi notunu, şirketin iflasının açıkladığı tarihten yalnızca 6 gün öncesine kadar, en üst düzey yatırım seviyesi olan “A” da tutmaya devam etti. Hatta Moody's, iflasın bir gün öncesine kadar Lehman Brothers'ın kredi notuna değiştirmekten kaçındı.
Söz konusu bu şirketler, yatırımcıların doğru karar vermeleri ve finans piyasasının sağlıklı bir şekilde işlemesi adına hizmet etmeleri gereken kuruluşlardır; ama Mart ayından itibaren dikkatlerin çevrildiği Lehman Brothers'a yönelik herhangi bir harekette bulunmayarak, en temel görevleri olan yatırımcılara: doğru, güvenilir ve anlaşılır bir bilanço sunmak yerine, Lehman Brothers'ın bir an evvel devri umuduyla, karartma ve görmezlikten gelme politikası izlemişlerdir. Böylelikle, uluslararası piyasalarda ABD'li kredilendirme kuruluşlarının, politik ve ideolojik bir tavır sergilediklerini iddia eden Çinli yetkililerin eleştirilerinin haklı olduğu ortaya çıkmıştır.

Abruzzo İtalya Anayasası'nın getirdiği idari yapılanma doğrultusunda kurulan bölgesel yönetimlerinden (regione amministrativa) biri.
1963'e dek Abruzzo-Molise adıyla anılan bölge, Molise'nin ayrılarak yeni bir bölgesel idari birime dönüşmesiyle, sadece Abruzzo adıyla anılmaya başladı. Orta İtalya'da yer alan bu bölgesel idarenin merkezi L'Aquila olup, 1.300.000 nüfusa sahiptir.

Abruzzo 10.794 km² lik bir alana sahip olup, onun hemen hemen üçte ikisi dağlıktır. Geri kalan toprak dar ovalara doğru uzanan tepeleri içerir. Bunların çoğu 129 km uzunluğundaki Adriyatik sahiline uzanır. Apenin Dağ zinciri Abruzzo'ya doğru uzanır ve İtalya yarım adasında en büyük yükseltiye ulaşır. En yüksek zirve noktaları Corno Grande (Gran Sasso massif)'de 2.914 m ve Monte Amaro (Maiella-group)'da 2.795 m dir. Ana nehirler Aterno-Pescara, Sangro ve Tronto' dur. Abruzzo yüzyıllarca pek çok sayıda büyük deprem yaşamıştır.

1950 yılından beri Abruzzo düzenli ekonomik büyümeye sahiptir. 1951 yılındaki Abruzzo'nun kişi başına geliri veya GSYİH'sı en zengin bölge olan Kuzey İtalya'nın kinin %53'üydü. 1971 yılına göre %65, 1994 yılına göre %76. Kişi başına en yüksek gelire sahip olmak İtalya'nın diğer bölgelerini şaşırtıyordu. Roma'dan Teramo'ya (A24) süper oto yolun yapımı ve Roma-Pescara (A25) otoyolu, Abruzzo'ya devlet ve özel sektör yatırımlarını artırdı. Abruzzo, bunlardan dolayı bölgedeki diğer yerleri, eğitim seviyesinin yüksekliği sayısında ve üretim büyüklüğünde geçti. Sonuç olarak Abruzzo'nun endüstriyel sektör genişlemesi özellikle mekanik mühendisliğinde, ekipman taşımacılığında ve telekomünikasyonda hızlandı. 2003 yılına göre, Abruzzo'nun adam başına GSYİH'sı 19.506 Euro veya ulusal ortalama olan 23.181 Euro'nun %84'üydü. Ve güney'in 15.808 Euro'sunu geçti.

Abruzzo idari olarak dört ile bölünmüştür:

Abruzzo bölgesinde bulunan önemli beldelerin listesi şudur:

Abruzzo Bölgesi resmi websitesi26 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:28.1.2009)
Curlie'de Abruzzo (DMOZ tabanlı)
"Paesaggi d'Abruzzo - Abruzzo için 8000den daha fazla fotograf". 12 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
42°13′K 13°50′D

Agrigento (Sicilyaca: Girgenti, Grekçe: Akragas, Latince: Agrigentum, Arapça: Kerkent), İtalya'nın güneybatısındaki Sicilya Özerk Bölgesi'nde, Agrigento iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinin 20 km kuzeybatısından bulunan bir kent ve bir komün.

Agrigento denizi gören ortalama rakımı 230 m olan bir plato üzerinde kurulmuştur. Kuzeyinde bulunan tepelerin zirve sırası şehre biraz doğal bir savunma sağlamaktadır. Şehrin iki tarafında "Hypsas Çayı" ve "Akragas Çayı" adlı iki akarsu bulunur.

Agrigento'nin belediye sınırları içindeki nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 59.136 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Agrigento'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Ağrigento'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Bu antik şehir kalıntısı, birçok tarafı arkeolojik olarak kazılmamakla beraber, günümüzde çok büyük bir alan kaplamaktadır. Bu alan içinde en önemli kısım bir sıra tepe zirvesi olmakla beraber, "Valle dei Templi (Tapınaklar Vadisi)" ismi verilen kısımdır. Bu özel bölge antik şehrin güneyinde bulunan bir kutsal bölge olup MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda yapılan 7 "Dorik" stilli sütunlu anıtsal antik Grek-Romalı tapınağı ihtiva eder. Bu bölge 1997'den itibaren UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesine alınmıştır. Bu bölgede bulunan en ilgi çekici tapınaklar şunlardır:

Tempio della Concordia (Concordia Tapınağı): Romalılar tanrıçası Concordia'ya tapınmak için yapılmıştır. Kurulduğu mevki rakımı 430 m'dir. Etrafı 34 tane Dorik stilde sütunla bezenmiştir. Romalılar idaresi sona erdikten sonra tapınak önce Hristiyanlar tarafından etrafındaki kayalıklara mağaralar kazılarak katomb mezarlık olarak kullanılmıştır. MS 579'da Hristiyan basilikaya çevrilmiştir. 6. yüzyılda bir manastıra dönüştürülmüştür. Bu nedenle bu tapınak yıkılmadan, fazla değiştirilmeden günümüze kadar kalabilmiştir.
Tempio di Zeus o Giove Olimpio (Zeus Olimpio Tapınağı): MÖ 489'de Himera antik Sicilya şehrinin Kartacalılara karşı galibiyeti anısına yapılmıştır. Boyutu 113 m x 56 m olan bu Grek tapınağı dünyada bulunan en büyük boyutlu Grek tapınağıdır. Bu tapınak kullanılmakla beraber yapımı MÖ 406'da şehrin Kartacalılar tarafından fethi ile bitmeden bırakıldığı anlaşılmıştır. Bu tapınağın taşlarının çoğu sonradan 18. yüzyılda "Empedocle" limanının rıhtımlarının yapımında kullanılmıştır.
Tempio di Castore e Pollüce o dei Dioscuri (Castor ve Pollux veya Dioscuri Tapınağı): Yanlış isim verilmiştir ve gerçekte Grek tanrıçaları Demeter ve kızı Persephone adına yapılmış bir sığınma tapınağıdır. Bu tapınağın taşlarında MÖ 406'da antik şehrin Kartacalılar tarafından ele geçirilmesi sırasında çıkarılan yangının siyah izleri hala görünmektedir.
Tempio di Giunone (Juno Lacinia Tapınağı)
Tempio di Eracle (Herkül Tapınağı)
Tempio di Asclepio (Asklepios Tapınağı)

Bu harabe antik şehirde bulunan diğer önemli kalıntılar şunlardır:

Hristiyanlik öncesi ve erken Hristiyanlık dönemi mezarlığı: Antik şehrin hemen yanında çok büyük bir "mezarlık (necropolis)" bulunmaktadır ve bu mezarlık kalıntısı da eski eserler koruması altındadır. Antik şehrin kutsal bölgesi dışında da klasik çağlardan kalma diğer mezarlıklara bulunmaktadır.
Tanrilara kurban sunagi
üzerine "San Biagio Kilisesi" yapılmış olan antik Demeter tapınağı yakınında Helenistik dönem öncesi mağara
Theron Mezarı: Bu bir mezar olmayıp MÖ 1. yüzyılda Heroon (Kahramanlar için kutsal anıt) olarak belgelere geçmiştir. Bu anıt yapı kutsal bölgenin hemen dışındadır ve 13. yüzyıl yapımı "San Nicola Kilisesi"'ne bağlıdır.
Antik Grek-Romalı şehir harabelerinin büyük bir kısmının arkeolojik kazısı bitmiş veya ilerlemektedir. Hâlen şehirde birçok arkeolojik kazı mevkileri bulunmakta ve yeni kazılar ve kazılarda bulunanların incelenmesi devam etmektedir.

Yeni Agrigento şehri eski Akragas şehri kalıntıları dışında bulunmaktadır. "Yeni" şehir olmakla beraber bu şehirde, diğer şehirlerde eski sayılabilecek, birçok Orta Çağ ve Barok mimari tıplı yapılar bulunmaktadır.
Bunlar arasında şu yapılar ilgi çekebilir:

Dini binalar:
San Geraldo Katedrali: 11. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. İsmi Sicilya'yı Araplardan alan Norman Kralı Ruggerio'nun yakın bir akrabası olan Fransız asıllı Grigenti Başpiskoposu Gerlando di Besancon adına adanmıştır.
Santa Maria Greci Kilisesi: Yapımı 13. yüzyıl. Eski bir antik Grek tapınağı üzerine yapıldığı için "Greci" olarak isimlendirilmiştir. Norman-Gotik mimarı uslubunda cephesi bulunur.
Şehir kapıları:
Porta di ponte : Eski Araplara tarafından yapılmış indirilir kaldırılır bir köprünün kalıntıları üzerine 1868'de yapılmıştır.
Porta Panitteri: 9. yüzyıl yapımı
Porta dei Saccajoli: 11. yüzyıl yapımı
Porta di Mare: 15. yüzyıl yapımı

Agrigento komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Aragona, Cattolica Eraclea, Favara, Joppolo Giancaxio, Montallegro, Naro, Palma di Montechiaro, Porto Empedocle, Raffadali, Realmonte, Sant'Angelo Muxaro, Siculiana

Agrigento'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Valenciennes, Fransa
 Perm, Rusya
 Tampa, Florida, Amerika Birleşik Devletleri

Agrigento Belediyesi resmi websitesi29 Kasım 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Agrigento (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Agrigento ili turizm portali 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Agrigento "La Valle dei Templi (Tapinaklar Vadisi) webasitesi 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Agrigento (İtalyanca: Provincia di Agrigento; Sicilyaca: Pruvincia di Girgenti), İtalya'nın Sicilya Özerk Bölgesindeki bir ilidir. İlin başşehri Agrigento'dur

Agrigento ili Sicilya adasının merkezi güney kısmında bulunur. İlin batısında Trapani ili; kuzeyinde Palermo ili; doğusunda Caltanissetta ili ve güneyinde Sicilya'yı Afrika'dan ayıran Akdeniz bulunmaktadır.
Agrigento ili arazisi alçak rakımlı ve kumluk sahil bölge ile ada içinde bulunan sivri olmayan yuvarlak zirveli ve çorak tepelik bölgeye bölünebilir. Kuzeyde "Sicani" tepeleri; doğu ve batıda "Belice Nehri" ve "Salso Nehri" ve güneyde deniz kıyıları ile sınırlanmıştır. Düzlük sahil arazisi genellikle Licata komünü içinde bulunur.
Yerel idare bakımdan bazı Akdeniz adaları da Agrigento'ya bağlıdır: "Lampedusa adası" ve yakınlarındaki küçük "Lınosa adası" ve ıssız "Limpione adası" ilin Lampeduşa ve Linosa komününü oluştururlar.

Agrigento ili 3.042 km² lik bir alana ve (30.6.2010 tahminlerine göre) 454.007 kişilik bir nüfusa sahiptir. 43 adet komünü vardır. Bu ilde "İtalya'nın Şehirleri (Città d'Italia)" statüsü olan Agrigento, (19 Şubat 1934'ten itibaren) Canicattì; (20 Kasim 2009'dan itibaren) Porto Empedocle ve (antik beratlarıyla) Sciacca bulunur. Nüfusu 10.000den büyük olan komünlerı şunlardır:

Arrigento il idaresi resmi websitesi 12 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Agrigento ili bilgileri: resimler, tarih, turizm, gastronomi, kitaplar, yerel mallar, yerel soyadları, taşıma 8 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Agrigento resimleri, yerel kasabalar ve Badem Çiçek Açma Festivali hakkında bilgiler(İngilizce)

Alcide De Gasperi (3 Nisan 1881 - 19 Ağustos 1954), İtalyan devlet adamı ve siyasetçi. İtalyan Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı olmuş ve 1953'e dek bu görevini sürdürmüştür. Avrupa Birliği'nin üç kurucusundan biri olarak kabul edilir.
Katolik bir ailede doğdu. Çocukluğu Güney Tirol'de geçti. Viyana'da felsefi bilimler okudu. 1905'te doktorasını tamamladı. Bu yıllarda Güney Tirol bölgesinin özerkliği için tezler hazırladı. 1919 yılında Güney Tirol İtalya'ya ilhak edildi. Gasperi'de İtalyan Halk Partisine (PPI)'ne katıldı. 1921'de milletvekili seçildi. Mussolini'nin oylamayla düşürülmesi için sosyalistlerle bütünlük kurmaya çalıştı ancak gerçekleşmedi. PPI partisi kapatıldı ve Gasperi 1,5 yıl hapis cezası çekti. Bürokrasiden uzaklaştırıldı.
1944 yılında Dışişleri Bakanlığına getirildi. 1 sene sonra İtalya Başbakanı oldu. SSCB yerine ABD ile yakınlaşmayı seçti. Marshall Yardımı aldı. Robert Schuman ve Paul-Henri Spaak ile yakın ilişkiler kurdu. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun başkanlığını yürüttü. Fakat Avrupa Savunma Birliği Antlaşması'na imza atmadı.
1953 yılında partisi seçimlerde yenilgi alınca istifa edip siyasetten çekildi.

Alessandria ili (İtalyanca: Provincia di Allessandria; Piemontça  Provincia ëd Lissandria; Ligurya lehçesi Provinça de Lusciàndria, Lombardiya lehçesi:  Pruvincja de Lissàndria; Emilia lehçesi:Pruvincia d' Lissandria), kuzey batı İtalya'nın Piyemonte bölgesinin guneydogusunda bulunan bir ilidir. Başkenti Alessandria'dır.
Alessandrıa ili yüzölçümü 3,560 km² olup, Piyemonte bölgesinde Cuneo ili ve Torino ilinden sonra üçüncü büyük yüzölçümlü ildir. Alessandria ili nüfusu (31.10.2008 itibarıyla) 438.383 kişidir.

Alessandrıa ili güneydoğu Piyemonte bölgesinde olup kuzeyinde Vercelli ili; batısında Torino ili ve Asti ili; doğusunda Lombardiya Bölgesi'ne bağlı Pavia ili; güneyinde Ligurya Bölgesi'ne bağlı Genova ili ve Savona ili ve güneyinde Emilia-Romagna Bölgesi'ne bağlı Piacenza ili bulunur.

Alessandria ilinin 190 tane komünü vardır. Nüfusu yaklaşık 10.000  kişiyi aşkın önemli komünler şöyle sıralanabilir:

Italyanca Wikipedia "Provincia_di_Alessandria" maddesi 11 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Piyemonte
Alessandria

Alessandria ili resmi websitesi 28 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Alessandro Francesco Tommaso Manzoni; (7 Mart 1785 –  22 Mayıs 1873) İtalyan şair ve romancıdır.
Türkçeye Nişanlılar adıyla çevrilen (İtalyanca: I Promessi Sposi) (1827) romanı, Dünya Edebiyatı'nın seçkin örnekleri arasında gösterilmektedir. Bu roman, hem verdiği milliyetçi mesajlarla, hem de modern İtalyan dilinin gelişiminde ve tezahüründe önemli kilometre taşlarından biri olması nedeniyle İtalya'nın birleşmesinin de en önemli sembollerinden birisidir.

Manzoni 7 Mart 1785 tarihinde Milano'da dünyaya geldi. Babası Pietro, Lecco şehrinin köklü ailelelerinden birine (Barzio'lu feodal beylerden biri) mensuptu. Meşhur bir yazar ve filozof olan dedesi Cesare Beccaria gibi, annesi de edebi konularda yetenekliydi. Manzoni hayatının ilk iki yılını Galbiate'de, İtalyanların Cascina a corte adını verdikleri çiftlik evinde geçirdi. Bu süre zarfında Caterina Panzeri ismindeki süt annesi tarafından emzirilerek büyütüldü. Annesi 1792 yılında babasından boşandıktan sonra, dönemin önde gelen entelektüellerinden Carlo Imbonati ile yeni bir ilişkiye başlayarak İngiltere'ye, daha sonra da Paris'e taşındı. Bu sebeple Manzoni, eğitimini değişik dini kurumlarda tamamladı.
Alessandro Manzoni çok yavaş öğrenen ve hiç de parlak olmayan bir öğrenciydi. Fakat on beş yaşına geldiğinde tutkulu bir şekilde şiire yöneldi ve dikkat çekici derecede yetkin iki tane sone yazdı. 1805 yılında, babasını kaybettikten sonra, Paris'in kaymak tabakasının yaşadığı, annesinin Auteuil'deki evine taşındı. Annesinin evi, döneminin önemli entelektüellerinin buluştuğu bir düşünce kulübü gibiydi. Burada yaşadığı iki yıl boyunca, Claude Charles Fauriel gibi pek çok aydınla dostluk geliştirdiği gibi, aynı zamanda Voltairecilerin anti-Katolik düşüncelerinin de etkisi altında kaldı.
1806–1807 yıllarında, henüz Auteuil'de yaşarken, yazdığı iki şiirle, bir şair olarak kamuoyu önüne çıktı. Bu şiirlerin Urania isimli olanı -daha sonra karşısında olacağı- klasik tarzda yazılmıştı. Öteki şiir de, Kont Carlo Imbonati'nin ölümü üzerine kaleme aldığı, kafiyesiz olarak yazılan eleji idi. Carlo Imbonati'den, annesi aracılığıyla epey gayrımenkul mirasına sahip oldu. Bunlardan biri de ömrünün kalan kısmında yaşamını sürdüreceği Brusuglio villasıydı.

Manzoni, 1808 yılında Cenevizli bir bankerin kızı olan Henriette Blondel ile evlendi. Ailesi Kalvinist olan Henriette, 1810 yılında Roma Katolikliği mezhebine geçmişti. Dinsel tercihinde yaptığı değişiklik, kocasını da derinden etkiledi. Aynı yıl içinde Manzoni yaşadığı dinsel çelişkiler neticesinde, Katolikliğin koyu bir şekilde uygulandığı Jansenizm mezhebini seçti. Manzoni Lombardiya bölgesinde, zamanının büyük kısmını edebiyat çalışmalarıyla geçirdiği, mutlu bir evlilik ve emeklilik hayatı sürdürdü.
Hayatının bu döneminde, entelektüel birikimini "İnni sacri" ("Kutsal menbaa") adını verdiği bir dizi dini şiirleri ve hristiyan ahlakı üzerine düşüncelerini açıkladığı ve adeta gençlik yıllarında inancıyla ilgili eksikliklerini ve hatalarını tamir etmek amacıyla ve dini saiklerle kaleme aldığı Osservazioni sulla morale cattolica ("Katolik ahlakına ait gözlemler") adlı kitabı yazmakla geçirdi. 1818 yılında, babasından miras olarak kalan parasının büyük bir kısmını dolandırıcılara kaptırdı. Buna rağmen alacaklı olduğu fakir köylülerden alacağını talep etmediği gibi, hasat edecekleri mısırın gelirini de onlara bağışladı.
1819 yılında yazdığı ilk trajediyi, Il Conte di Carmagnola ("Carmagnola Kontu") isimli, tüm geleneksel anlayışa cesurca karşı çıkan ve pek çok tartışmayı da beraberinde getiren trajediyi yazdı. Bu eser düşünce ve edebiyat dergisi Quarterly Review'da çıkan bir makalede çok sert biçimde eleştirildi fakat Goethe tüm eleştirilere karşı bu eseri savunan bir yazı yazmıştı. 1821'de Napoleon'un ölümü üzerine yazdığı, Il Cinque maggio (Beş Mayıs) isimli şiir, İtalyan dilinin en önemli eserleri arasındadır. Aynı yıl içindeki siyasi gelişmeler ve pek çok dostunun hapsedilmesi onu derinden etkiledi. Brusuglio'da kendini tarih konusunda araştırmalara vererek, emeklilik döneminde en yetkin eserlerini yazdı.

Manzoni'nin "Nişanlılar" isimli tarihi romanı, İtalyan yazılı edebiyatının en çok okunan ve bilinen eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Roman 1823 yılında tamamlandı fakat bu eser Manzoni ve arkadaşları tarafından yeniden gözden geçirilerek derin değişikliklere uğradı. 1825-1827 yılları arasında her yıl bir cildi yayınlanarak, toplam üç cilt olarak basılan ve Manzoni'yi büyük şöhret kazandıran roman, Modern İtalyancanın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. 1822 yılında Manzoni, Adelchi isimli ikinci trajedisini yayınladı. Bu iki eserle birlikte Manzoni'nin edebi kariyeri sonlandı. "Nişanlılar" isimli romanını Toskana İtalyancası ile tekrar yazarak 1840 yılında yayınladı.

Manzoni 1833 yılında ilk eşini kaybettikten sonra, 1837 yılında Stampa Kontu'nun dul eşi Teresa Borri ile ikinci evliliğini yaptı. İkinci eşi ve iki evliliğinden olan toplam dokuz çocuğunun yedisi, ondan önce öldü.
1860 yılında Kral Victor Emmanuel II Manzoni'yi yaşamı boyunca senatörlüğe seçti. 1873'ün başında, San Fedale Kilisesi'nin merdivenlerinden düşerek, başını sert bir şekilde çarptı. Çarpmanın yarattığı travmanın etkisiyle menenjit oldu. Beş ay bu boyunca hastalıkla mücadele ettikten sonra 22 Mayıs 1873'te hayata gözlerini kapadı. Milano'da San Marco Kilisesi'nde kraliyet ailesinin de katılımıyla düzenlenen ihtişamlı cenaze töreninden sonra, Milano'daki anıtsal mezarlığa (Cimitero Monumentale) defnedildi.
Giuseppe Verdi'nin ünlü Requiem'i, Manzoni anısına yazılmıştır.

Alessandro Manzoni çalışmaları – Gutenberg Projesi
Alessandro Manzoni poems
http://manzoni.classicauthors.net/IPromessiSposiOrTheBetrothed/ 13 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://digilander.libero.it/opere_di_manzoni/translate_english/index.html 12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alessandro Scarlatti (2 Mayıs 1660, Palermo, Sicilya - 24 Ekim 1725, Napoli), özellikle opera eserleri ve oda kantataları ile ünlü olan İtalyan Barok dönem klasik batı müziği bestecisidir. Napoli ekolu opera janrının bulucusu olduğu kabul edilir. Oğulları Domenico Scarlatti ve Pietro Filippo Scarlatti de tanınmış klasik batı müziği bestecileridir.

Scarlatti o zaman Sicilya Krallığı idaresi altında bulunan Palermo'da 1660'ta doğdu. Roma'da "Ciacomo Carissimi" hocalığı altında çalıştı. Fakat bazı araştırmacılar Scarlatti'nin ilk müziksel kompozisyonlarında kuzey İtalyalı müzisyen ve müzik hocaları olan "Alessandro Stradella" ve "Giovanni Legrenzi"'nin etkilerinin bulunduğunu ve bu nedenle büyük olasılıkla Kuzey İtalya'da da müzik eğitimi gördüğünü iddia etmektedirler. Sonra Katolikliği kabul edip tahtından feragat edip Roma'da yaşamaya başlayan eski İsveç Kraliçesi Kristina yanında "müzik direktörü (meastro di cappella)" görevini almıştır. Şubat 1684'te ise Napoli'de Napoli Krallığı veliahtının yanında "müzik direktörü" görevine geçmiştir. Bu görevi çok önemli bir Napoli Krallığı soylusunun metresi ve opera şarkıcısı olan kız kardeşi vasıtası ile ele geçirdiği bilinmektedir. Bu görevde iken Napoli devletinin özel olarak gerektirdiği müziksel parçaları bestelemekle kalmayıp, anlamlılıkları ve akıcılıkları ile çok popüler olan büyük sayıda opera da hazırlamış ve bunlar Napoli'de bu dönemde yapımlanmıştır.
1702'de Scarlatti Napoli'den ayrıldı. Napoli devletinin idaresinin İspanya asıllı krallar ve idarecilerden Avusturya asıllı hükümdar ve idarecelere geçene kadar Napoli'ye dönmedi. Napoli'den uzakta olduğu bu dönemde, Floransa yakınlarında bir özel tiyatrosu bulunan, Toskana Dükü III. Ferdinando de Medici yanında çalışarak onun tiyatrosunda yapımlanan özel opera eserleri hazırladı. Sonra Roma'da "Kardinal Ottoboni" yanında benzer görevde geçti ve bu yeni patronu ona 1703'te Roma'daki "Santa Maria Maggiore Bazilikası" için "müzik direktörü" görevine geçmesi için destek ve yardım sağladı.
1707'de Venedik ve Urbino şehirlerini ziyaret etti. 1708'de Napoli'ye dönüp eski "müzik direktörü" görevine tekrar geçti ve bu görevde 1717'ye kadar kaldı. Napoli'deki seyirciler onun müziğine çok alışık oldukları için Scarlatti'nin yeni eserlerine özel pozitif bir karşılık göstermemekteydiler. Hâlbuki ayni ve benzer eserleri Roma'da çok tutunmaktaydı. Bu nedenle bu dönemde Roma'daki "Teatro Capranica", Scarlatti'nin en tanınmış eserleri olan Telemaco (1718); Marco Attilio Regolo (1719) ve La Griselda(1721) ile bazı kilise müziği eserlerinin seyirciye sunulması için bas sahnelenme merkezi oldu. Scarlatti son olarak "sereneta" eserini bitiremeden 1723'te Napoli'de ölmüştür.

Scarlatti, 17. yüzyıl İtalyan vokal müzik stillerinin Floransa, Venedik ve Roma gibi merkezlerde geliştirilmiş şekli olan "erken Barok dönemi" müzik ile Mozart ile zirvesine erişen 18. yüzyıl "klasik ekolu" müzik arasında bir bağlantı sağlayan müzik bestecisidir.
Scarlatti'nin müzik kariyerinin ilk eserleri (özellikle Gli equivoci nel sembiante (1679); L’honestà negli amori (1680); Il Pompeo (1683) ve 1685'e kadar bestelediği diğer operalarında) resitatiflerle ve bazen yaylı sazlar kuarteti bazen sadece continuo eşliginde birçok küçük ve güzel aryalarla dolu, çok değişken aman daima iyi yapılmış Barok tipi eserlerdir. 1686'dan sonra ostinato basları ve iki kıtalık aryalari arkada bırakıp, "İtalyan uvertürü formu"nu ve "de kapo" tipi aryaları geliştirmiştir. Bu tip yeni gelişmeleri içeren operalarının en iyi bilinenleri La Rosaura (1690) ile Pirro e Demetrio (1694).
1697'den sonra Napoli sarayının zevklerine uyması gereği ve birbiri arkasını takip eden sırayla yeni opera eserler yazması lazım gelmesi nedeniyle bu eserlerdeki opera aryaları için daha konvensiyonel bir ritim kullanmaya başladı. Bu eserlerindeki şarkılar da hızla ve revizyondan pek geçmemiş şekilde hazırlanmış oldukları barizce hissedilmektedir. Bunların orkestrasyonda obualar ve trompetlere yer verilmesi getirdiği bir yenilik olmakla, beraber genellikle orkestrasyon da eski usullerden ayrılmaz olduğu görülmektedir. Ama gene de bu operalar arasında, L'Eraclea (1700) gibi çok parlak eserler bulunmaktadır.
Floransa'da Ferdinando de Medici için bestelediği operalar kayıp olmuştur. Ancak Scarlatti'nin bu dönemde prens ile yaptığı yazışmalarında bu eserlerinin çok içten ve samimi bir ilham verici yaratıcılık hevesiyle hazırlandığını ifade etmektedir.
1707'de Venedik'te bestelediği Mitridate Eupatore Scarlatti'nin opera şaheseri olarak kabul edilmektedir. Bu eser Scarlatti'nin Napoli'de bestelediği her operadan içerdiği teknik ve entelektüel güç bakımdan kat kat üstündür ve o zamana kadar yaptığı opera bestelerindeki müzikten çok üstün bir müzik ihtiva etmektedir.
L'amor volubile e tiranno (1709); La principessa fedele (1710) ve Tigrane (1714) adlı Napoli'deki son dönemi opera eserleri, fazla hislere hitaptan ziyade, gösterişli ve etkin olmaya önem vermektedir. Bu eserlerde orkestrasyon modern operalara daha yaklaşmıştır. Seslere refakat etme görevi yaylı sazlar kuartetine bırakılmış ve klavsen bir refakat aleti olmaktan çıkartılıp gürültülü bir nakarat ("retornello") aletine dönüştürülmüştür. Scarletti Teodora (1697) operasında ise orkestrayı nakarat ("retornello") aleti olarak kullanmayı ilk defa denemiştir.
Roma'da sahnelenmek üzere hazırladığı son operaları içlerinde daha derin şiirsel hisler bulundurmakta, geniş ve vakurlu bir melodi stili içermekte, daha güçlü bir dramatik anlam ifade etmekte ve daha modern orkestrasyon stili içermektedirler. Güçlü dramatik ifadeler özellikle, ilk defa 1686'da Olimpia vendicata kullandığı, refakat edilen resitatiflerde bulunmaktadır. Scarlatti'nin modern orkestrasyon gelişmesine bir katkısı, kornoları ilk defa opera orkestrası içine alıp onların seslerini çok çarpıcı bir şekilde kullanmasıdır.
Hepsi birbirine benzer karakterler gösteren ve Scarlatti'ye has bir stilde olan operalar, oratoryolar ve serenatları yanında, Scarlatti solo ses için 500'den çok solo oda kantatası hazırlamıştır. Bunlar zamanında konsere girmemişler ve bestelerinin yazmaları arasında kalmışlardır. Bunları incelemek fırsatı bulan 20. yüzyıl müzik bilginleri bu eserlerin zamanının en ileri oda müziği besteleri olduğunu ve bunların konserlerde icra edilmemesinin zamanının büyük müzik kayıplarından başında olduğunu ifade etmektedirler.
İki yüz kadar kilise müziği parçası bestelediği iddia edilmekle beraber elimizdeki eserlerden bunu çok abartılmış olduğu kabul edilmektedir. Genellikle bu kilise müziği, diğer janrlardaki müzik eserlerinin arasında nispeten küçük önemdedir. Fakat 1721'de hazırlamış olduğu "San Cecilia" Mass Ayini stili ileride Johann Sebastian Bach ve Beethoven tarafından hazırlanan muhteşem kilise Mass ilahilerine bir öncü ve önderlik görevi yapmıştır.
Hazırlamış olduğu enstrümantal müzik, bestelediği vokal parçalar ile karşılaştırılırsa, bu enstrümantal parçaların çok eski, hatta antik, usullere uyduğu görülür. Bunlar ilgi çekmekle beraber hiçbir müziksel yenilik getirmemişlerdir. Birçok müziksel otorite vokal müzikte yaptığı devrim neticesindeki yeniliğin neden enstrümantal müziğinde tekrarlamadığına biraz şaşmaktadırlar.

Scarlatti'nin 50 kadar opera eseri hazırladığı bilinmektedir.

Toccata klavsen için
Toccata Re-minor
10 partito basso obbligato (1716)
Toccatalar Birinci ve ikinci kitap (Sol-majör, La-minör, Sol-majör, La-minör, Sol-majör, re minör, re-minor, la-minör, sol-majör, fa-majör)
2 senfoni klavsen (1699)
Toccata klavsen etüdü
Toccata klavsen veya organ için
Toccata mi-minör
3 toccata her biri füg ve minuet takibi ile (1716)
"La follia" üzerine varyasyonlar (1715) -Video/Audio YouTube-Giannalisa Arena, klavsen 4 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
6 adet konçerto: klavsen ve yaylı sazlar için

12 senfoni - konçerto grosso (1715)
6 yedi kısımlı konçerto - iki keman, violonsel obligato, iki keman, tenör ve bass continuo (fa-minor, do-minor, fa-majör, sol-minor, re-minor, mi-majör; 1724)
4 sonata kuarteti, 2 keman, viola ve violonsel için (fa-minor, do-minor, sol-minor, re-minor)
9 sonata (konçerto) flüt, 2 keman, violonsel ve basso continuo (re-majör, la-minor, do-minor, la-minör, la-majör, do-majör, sol-minor, fa-majör, la-majör; 1725)
Sonata fa-majör. flüt, 2 keman ve basso continuo için
Sonata re-majör. flüt, 2 keman ve basso continuo için
Sonata la-majör. 2 flüt, 2 keman ve basso continuo için
Sonata fa-majör. 3 flüt ve basso continuo için
3 sonata: violonsel ve basso continuo (re-minor, do-minor, do-majör)
Suit fa-majör. flut ve basso continuo için(1699)
Suit sol-majör. flut ve basso continuo için (1699)

Regole per principianti (1715)
Discorso sopra un caso particolare di arte (1717)
Canoni: Tenta la fuga ma la tenta invano; Voi sola; Commincio solo; 2 canoni a 2
15 fuge a 2
Studio a quattro sulla nota fermia
Varie partite obligate al basso
Toccate per cembalo
Varie introduttioni per sonare e mettersi in tono delle compositioni (yak. 1715)

Alessandro Scarlatti - Toccata 3 - Klavsen çalan "Sylvia Kind":

Ünlü operalar listesi
Opera bestecileri listesi

CPDL (ChoralWiki) (Koro eserleri icin Wiki)'de bulunan "Alessandro Scarlatti" maddesi: Scarlatti (İngilizce) (Erişme:25.2.2010)
"IMSLP International Music Score Library Project" Wiki "Alessandro Scarlatti" eserleri partisyon notalari 30 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alessandro Giuseppe Antonio Anastasio Volta (İtalyanca telaffuz: [alesˈsandro ˈvɔlta]; 18 Şubat 1745 - 5 Mart 1827) elektriğin ve gücün öncüsü, pilin mucidi ve metan gazını keşfiyle tanınan İtalyan fizikçi ve kimyager.
1799'da Voltaik pili icat etti ve deneylerinin sonuçlarını 1800 yılında Kraliyet Cemiyeti Başkanı'na iki bölümden oluşan bir yazıyla bildirdi. Bu buluşla Volta, elektriğin kimyasal olarak üretilebileceğini kanıtladı ve elektriğin yalnızca canlılar tarafından üretildiği şeklindeki yaygın teoriyi çürüttü. Aynı zamanda Volta'nın bu icadı bilim camiasında büyük bir heyecan uyandırarak başka bilim adamlarının da elektrokimya alanında çalışmalarına kıvılcım oldu ve elektrokimya alanının gelişmesine vesile olmuş oldu.

Volta İtalya’nın bir ili olan Como’da doğdu. 1774'te, Royal Okulu'nda fizik profesörü oldu. Bir yıl sonra, statik elektrik üretebilen elektroforu icat etti ve tanıttı. Bu icadı ile sık sık fon alacağına inanmıştı.
Volta, 1776 ve 1778 yılları arasında gazların kimyasını çalıştı. Amerikalı Benjamin Franklin’in “yanabilen hava” makalesini okuduktan sonra metanı keşfetti ve İtalya'da dikkatli bir şekilde metan aradı. Kasım 1776'da, Maggiore Gölü'nde metan buldu ve 1778'de metan tecrit etmeye başladı. Kapalı bir kutu içinde kıvılcım yardımıyla metan ateşleyerek deneyler yaptı. Volta ayrıca kapasitans konusuna çalıştı. Elektrik potansiyelini ve yükü ayrı ayrı inceledi ve birbirleriyle bağlantılı olduklarını keşfetti. Bu Volta'nın kapasitans yasası olarak adlandırılabilir. Bunun için elektrik potansiyelinin birimi volt olarak isimlendirildi.
1779'da, Pavia Üniversitesi'nde deneysel fizik profesörü oldu. Neredeyse kırk yıl bu mevkisini korudu. 1794'te Volta, Comolu aristokratik bir kadın olan Teresa Peregrini ile evlendi ve Giovanni, Flaminio ve Zanino isimlerine sahip 3 çocukları oldu.

Çalışmalarının onuruna Napolyon Bonapart, Volta'nın sayılmasını sağladı. Volta 1819'da yılında emekli oldu ve onun onuruna Como'da bulunan Camnago arazisine “Camnago Volta” ismi verildi. Volta 5 Mart 1827'de öldü. Volta'nın bedeni Camnago Volta'ya gömüldü. Volta'nın mirası olan Tempio Voltiano’nun anıtı göl kenarındaki kamu bahçelerinde bulunmaktadır. Volta’nın deneylerinde kullandığı orijinal mirası bir müzede onu onurlandırmak için sergilenmektedir. Yine Como’da bulunan Villa Olma evinde, Volta’nın deneyleri icatları ve ürettikleri inceleniyor, sergiletiliyor ve öğretiliyor.

İtalyan fizikçi Luigi Galvani, iki metali seri bir şekilde kurbağa bacağına temas ettirdiğinde “hayvansal elektrik” olarak adlandırdığı bir şeyi keşfetti. Volta ise kurbağa bacağının şu an elektrolit dediğimiz iletken ve elektrik dedektörü olduğunu fark etti. Kurbağa bacağının yerine tuzlu su ile ıslattığı bezi kullandı ve daha önceki çalışmalarına benzer bir elektrik akışı tespit etti. Bu şekilde bir elektrokimyasal devre keşfetti. Ayrıca, iki eş elektrotun arasındaki potansiyel farkın, galvanik hücrelerinin elektromotor kuvveti (EMF) olduğunu keşfetti. Buna Volta'nın elektrokimyasal devre yasası denilebilir. 1800'de, Galvani ile yaşadığı profesyonel anlaşmazlık sonucu, ilk elektrik pili olan, devamlı olarak elektrik akımı yaratan Voltaik pili icat etti. Volta denemeleri sonucunda, en etkili metal çiftinin çinko-bakır ikilisi olduğunu tespit etti.

Volta ilk pili icat etmesinin duyurulmasında etkisi olan William Nicholson, Tiberius Cavallo ve Abraham Bennet'e para ödedi.

Volta tarafından yapılan pil, ilk elektrokimyasal hücre olarak kredilendirildi. İki tane elektrot içerir; biri çinko diğeri ise bakırdır. Elektrolit ise sülfürik asit ile suyun ya da tuzlu suyun karıştırılmasıyla oluşur. Elektrolit, 2H+ ve SO42− şeklinde var olabilir. Elektrokimyasal devrelerde hidrojenden ve bakırdan daha yüksek olan çinko negatif yüklenmiş sülfat (SO42−) ile tepkimeye girer. Pozitif yüklenmiş olan hidrojen iyonları bakırdaki elektronları yakalayarak hidrojen gazı, H2, baloncukları oluşturur. Bu olay çinko çubuğu negatif elektrot, bakır çubuğu da pozitif elektrot yapar. Tepkimeler aşağıdaki gibidir.

çinko
Zn → Zn2+ + 2e−
sülfirik asit
2H+ + 2e− → H2
Bakır tepki vermez ancak, elektrik akımı için bir elektrot işlevi görür.

Alfa Romeo, 1910 yılında İtalya'nın Milano şehrinde, Milanolu aristokrat bir aile tarafından kurulmuş olan bir otomobil üreticisidir. Özellikle 1960'lı yıllarda Avrupa'da popüler bir marka haline gelen Alfa Romeo, 1986 yılında Fiat'a katılmıştır. Yönetimi Fiat'ın elindedir. Ürettiği spor model otomobillerle dikkat çeken Alfa Romeo, ilk zamanlar kamyon, minibüs ve troleybüs gibi çeşitli vasıtaları da üretse de daha sonra sadece binek otomobil üretmeye karar vermiştir.

Alfa  otomobil yarışı tarihi boyunca Formula 1, Le Mans 24 Saat, BTCC ve DTM gibi pek çok organizasyonda yarışmıştır. Örneğin daha 1950 Formula 1 sezonu'ndan itibaren önce Giuseppe Farina ardından da 1951 Formula 1 sezonu'nda Juan Manuel Fangio ile birlikte şampiyonluklar elde etmiştir. Bu süreçte kendi fabrika yarış takımının yanı sıra McLaren, De Tomaso, Cooper, Ligier, Osella ve Brabham takımlarınada motor sağlamıştır. Ancak son kez 1985 Formula 1 sezonu'nda Benetton sponsorluğunda yarışırken F1'den tamamen çekilme kararı almıştır. 2017 Formula 1 sezonu'ndan itibaren Scuderia Ferrari takımına sponsor olmuş ve 2018 Formula 1 sezonu'nun sonunda Sauber F1 Takımı'nı tamamen satın alarak 2023 Formula 1 sezonu'nun sonuna kadar adını Alfa Romeo F1 takımı olarak değiştirmiştir.

Alfa Romeo Tonale
Alfa Romeo Giuletta
Alfa Romeo 4C
Alfa Romeo Giulia
Alfa Romeo Stelvio

Alfa Romeo 4C
Alfa Romeo 8C Competizione
Alfa Romeo 33
Alfa Romeo 75
Alfa Romeo 90
Alfa Romeo 145
Alfa Romeo 147
Alfa Romeo 155
Alfa Romeo 156
Alfa Romeo 159
Alfa Romeo 164
Alfa Romeo 166
Alfa Romeo Alfasud
Alfa Romeo Alfetta
Alfa Romeo Brera
Alfa Romeo Giulietta
Alfa Romeo GT
Alfa Romeo GTV
Alfa Romeo MiTo
Alfa Romeo Spider
Alfa Romeo SZ

Alfa Romeo Resmi Web Sitesi 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alfa Romeo'nun tarihi ve modelleri hakkında bilgi alınabilecek Türkçe site 17 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alitalia – Società Aerea Italiana, (Türkçe: Alitalia - İtalyan Havayolu Şirketi) İtalya'nın ulusal ve bayrak taşıyıcı havayolu şirketiydi. Merkezi Roma'nın Fiumicino bölgesinde bulunan Alitalia, uçuşlarını aynı bölgede bulunan Leonardo da Vinci Havalimanı merkezli gerçekleştirmekteydi. Kimi uçuşlarını da Malpensa'dan icra etmekteydi.
Havayolu, SkyTeam ittifakının tam üyesiydi ve 42 havayolu ile ortak uçuş anlaşması bulunmaktaydı. 2018 yılında, havayolu Avrupa'nın on ikinci en büyük havayolu olmuştu.
2015'te Abu Dabi merkezli Etihad Airways'e satılan havayolu, kâr etmediği yılların ardından 2017'den beri Olağanüstü Yönetim'de bulunuyordu. Borç batağı altında olan şirket, salgının da etkisiyle adeta felç olan havayolu sektörüyle birlikte ağır yaralar aldı. Son uçuşunu, 15 Ekim 2021'de son uçuşunu Roma-Cenova arasında yaptı ve gökyüzündeki 74 yıllık macerasını sonlandırdı. Bundan sonra şirket, yerini 11 Kasım 2020'de kurulan ITA - Italia Trasporto Aereo'ya devretti.  Tamamen devlete ait yeni bayrak taşıyıcı şirket, ilk başta 45 destinasyona uçacak.[1]

Alp veya sonraki genişlemiş kullanımıyla alp eren, yiğit, kahraman gibi anlamları içeren ve hükümdar, devlet önderi, kahraman gibi birçok kişinin adında bulunan unvan veya addır.

Türk dilinde Göktürkçeden beri yazılı olarak görülen “alp”, Orhun alfabesiyle  alp, Arap asıllı Türk alfabesiyle آلپ alp şeklinde yazılır.

Alp kelimesi Türkiye Türkçesinde bazen doğru şekilde kalın olarak (“alp” ekli olarak alplar, alpı, alptan vb.) bazen de yanlış olarak (“alp” ekli olarak alpler, alpi, alpten vb.) şeklinde okunup yazılmaktadır. Bu konuda doğrusunun kalın l ile yazıldığını ilk Türkçe döneminden beri imlâsı (bk. Yapısı) belirtmektedir. Buna bugünkü sözlüklerde işaret eder.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde Alpler arasında en kabiliyetli, en sadık, en yiğit ve kumandanlık gücü en yüksek Alpe verilen en büyük Alp rütbesidir.

Altın Aslan (İtalyanca: Leone d'Oro) Venedik Film Festivali'nde bir filmle verilen en büyük ödüldür. Bu ödül 1949 yılından beri dağıtılmaktadır. 1947 ve 1948 yıllarında Gran Premio Internazionale di Venezia (Grand International Prize of Venice) adıyla dağıtıldı. Ondan önce ise Coppa Mussolini (Mussolini Cups, Mussolini Kupası) ismiyle en iyi İtalyan ve en iyi yabancı filmlere verilmiştir.
1969 ve 1979 yılları arasında hiç Altın Aslan verilmemiştir.

Altın Aslan ödülü bugüne kadar en çok Fransa'ya gitti. Ödül 14 defa Fransa'ya giderken, 10 defa da İtalya'da kaldı. Bugüne kadar 54 kez verilen ödül çoğunlukla (33 kez) Avrupa ülkelerine gitti. Avrupalılara daha çok ödül verme eğilimi 1980'lerden itibaren değişti ve son yıllarda Avrupa dışındaki sinemalar da çok defa ödül aldı. 1980'e kadar verilen 21 ödülden sadece 3'ü Avrupa dışına gitti. 1949'dan beri birkaç kadın yönetmen Altın Aslan'ı almayı başardı Bunlar Hindistan doğumlu Mira Nair, ABD doğumlu Sofia Coppola, Alman yönetmen Margarethe von Trotta ve Agnès Varda'dır. Amerikalı yönetmenler festivalde çok sayıda onur ödülü alsalar da, sadece 4 kez Altın Aslan'ı evlerine götürebildiler: John Cassavetes, Robert Altman (her ikisinde de ödülü başkalarıyla paylaştılar), Darren Aronofsky (ödülü yalnız başına kazanan ilk Amerikalı) ve Sofia Coppola (Altın Aslan kazanan ilk Amerikalı kadın yönetmen)

Altın Palmiye, Cannes Film Festival'nde verilen büyük ödül.

Altın Küre Ödülleri, Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl resmî törenle film ve televizyon dizilerine verilen ödüllerdir. Hollywood Yabancı Basın Birliği (Hollywood Foreign Press Association) tarafından 1944'ten beri verilen, ödüller film endüstrisi için verilen önemli ödüllerdendir. Ödüller özellikle 1996'dan sonra önem kazanmıştır, bunun nedeni de HFPA'nın NBC adlı televizyon kanalıyla yaptığı anlaşmadır. Oscar ve Grammy'den sonra üçüncü en çok izlenen ödül törenidir. Ödüller aynı zamanda film, dizi ya da aktris ve aktörler için iyi bir referans olarak kabul edilir. Ödüller, Hollywood Yabancı Basın Birliğinin 93 üyesinin oylarına göre verilir.

En İyi Sinema Filmi Altın Küre Ödülü - Dram
En İyi Sinema Filmi Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
En İyi Yönetmen Altın Küre Ödülü
Sinema Dalında En İyi Aktör Altın Küre Ödülü - Drama
Sinema Dalında En İyi Aktör Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
Sinema Dalında En İyi Aktris Altın Küre Ödülü - Drama
Sinema Dalında En İyi Aktris Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
Sinema Dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü
Sinema Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü
En İyi Senaryo Altın Küre Ödülü
En İyi Yabancı Dilde Film Altın Küre Ödülü
En İyi Müzik Altın Küre Ödülü
En İyi Şarkı Altın Küre Ödülü
Altın Küre En İyi Animasyon Film Ödülü
Cecil B. DeMille Özel Ödülü

En İyi Televizyon Dizisi Altın Küre Ödülü - Drama
En İyi Televizyon Dizisi Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi
En İyi Minidizi veya Televizyon filmi Altın Küre Ödülü
TV dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Drama
TV dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Müzikal ya da Komedi
TV dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Drama
TV dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Müzikal ya da Komedi
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Dizi, Mini-dizi veya Televizyon filmi
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Dizi, Mini-dizi veya Televizyon filmi
Televizyonda En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Mini dizi/TV filmi
Televizyonda En İyi Aktris Altın Küre Ödülü - Mini dizi/TV filmi

Hollywood Foreign Press Association13 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Ödüller listesi11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milanolu Ambrosius (340, Treviso, Roma İmparatorluğu –  4 Nisan 397, Milano, Roma İmparatorluğu) Kilise Babası ve Doktoru, Milano piskoposu.
Batı Hristiyanlığı Ambrosius'u dört geleneksel Latin Kilisesi Babaları'ndan biri olarak tanır (Augustinus, Hieronymus ve Büyük Gregorius ile birlikte). Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Anglikan Kilisesi ve çeşitli Lutheryan mezhepleri tarafından Aziz kabul edilir. 1295'te Papa VIII. Bonifacius tarafından Kilise Doktoru ilan etmiştir. Yortusu 7 Aralık'tır.

Ailesi Roma yüksek aristokrasisindendi. Babası doğduğu yer olan Galya'nın valisiydi. Babasının ölümünden sonra, Ambrosius ailesinin geri kalanıyla birlikte Roma'ya geri döndü. Bir avukat olmasını sağlayan eğitimini burada gördü ve 25 yaşında babası gibi Roma İmparatorluk yönetiminin yüksek rütbeli bir memuru oldu. 370 yılında yönetimi Milano'dan yapılan Liguria-Emilie bölgesinin valisi oldu. Milano o dönemde batı Roma İmparatorluğunun başkentiydi.
Ambrosius 374 yılında beklenmedik biçimde büyük övgülerle şehrin piskoposu olarak seçildi. Başta hızla karara kendisinin göreve uygun olmadığını belirterek itiraz etti, ne vaftiz olmuştu ne de teoloji eğitimi almıştı. İmparatordan Roma'nın kutsal görevlere açıkça uygun bireyler atamasının münasipliği üzerine bir mektup aldıktan sonra, Ambrosius adaylığı kabul etti. Aynı hafta içerisinde vaftiz oldu ve episkopos olarak kutsandı ve atandı. 30 yıl boyunca da piskopos olarak kaldı.

Bir teolog olarak ardında çok sayıda detaylı ve iyi bir Latince ile yazılmış eserler bıraktı. Ariusçuluğa karşı sert bir pozisyon aldı. Tefsir konularında Origenes ve Filon'a yakındı. Dogmalarda ise Sezaryalı Basileios, İskenderiyeli Atanasius ve Yeruşalimli Kiril'i takip etti.
En bilinen eseri Ruhbanların Görevi Üzerine'de kendi ruhbanları için amaçlamış ancak tüm Hristiyanlara da Hristiyan etiği öğretilerinin bir derlemesini yapmış ve üst sınıflardaki insanların açgözlülüğü ve lükse düşkünlüğünü sert bir şekilde kınamıştır.
De Virginbus (Bakireler Üzerine); De virginitate (Bakirelik Üzerine); Exhortatio Virginitatis (Bekaretin Teşviki) yazılarında Bakire Meryem'i rol modeli olarak aldığı kutsanmış bakireliğin ateşli bir taraftarıdır. Ambrosius Batı Kilisesi'nde Meryem'e bağlılığın ilk savunucularından birisidir.
Ambrosius'un Hristiyan ilahileri üzerine çalışmaları daha ünlüdür. Sayısız ilahi ona atfedilmiştir.

Augustinus'un putperestlikten Hristiyanlığa geçişi. Ambrosius Augustinus'un üzerinde büyük bir etkisi olmuş ve 386'da onu vaftiz etmiştir.
Ambrosius Batı'daki ilk manastır sistemini desteklemek için büyük gayret göstermiştir.
Ambrosian riti. Ambrosian riti bugün dahi Roma Katolik Kilisesi içinde kullanılan bağımsız litürjilerden birisidir. Diğer ritler Latin riti (en yaygın olanı), Mozarap riti (İspanya'daki Toledo diyakozunun) ve Kongo ritidir. Her ne kadar ritin babası olmasa da rit ona atfedilmiştir.

Ancona ili (İtalyanca: Provincia di Ancona), merkezî İtalya'da Marche bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Ancona şehridir. İlin alanı 1.940,16 km2 olup bu ile bağlı olan 49 komün bulunur.

Ancona ili doğusunda Adriyatik Denizi; kuzeydoğusunda Pesaro ve Urbino ili; güneyinde Macerata ili ve batısında Umbria Bölgesi'ne bağlı Perugia ili bulunur.
Ancona ili Adriyatik Denizi kıyılarında batıya gittikçe yükselen bir rakım göstererek Apenin Dağlı'na kadar uzanır ve batıda yüksek dağlık bir görüntü alır. Ancona ilinin nüfusu genellikle deniz sahillerinde yerleşiktir ve il merkezi olan Ancona şehri nüfusu ilin nüfusunun dörtte birini barındırır. İlin deniz sahillerinde kumsal plajlar bulunur; bu plajlar, genellikle yabancı turist değil, yerli İtalyan turist çekmektedir. İlin orta bölümleri dalgalı tepelerden oluşur ve bu tepeler tarım alanlarıdır. İlin bu yörelerinde tarımda bağcılık ve şarapçılık önemli rol oynar ve ilin tanınmış şaraplık üzümleri Sangiovese, Montepulciano ve Verdicchio türleridir. İlin batısındaki arazi dağlıktır ve bu dağlar yoğun ormanlarla kaplıdır. Bu bölgede üretilen en değerli tarım mamulü yeraltında gömülü olarak vahşi olarak büyüyen (bazen "dümelan" veya İngilizce "truffle" adli) bir mantar türüdür. Çok değerli bu tür mantar için ana piyasa bu ilde değil Pesaro ve Urbino ili içinde bulunan Acqualagna beldesidir.

Ancona ili nüfusu (31.12.2008  tahmini itibarıyla) 476.016 kişi olup nüfus yoğunluğu 245,35 kişi/km² olur.

Ancona ilinin 49 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.12.2009 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu   büyük belediyeler şunlardır.

Ancona ili yörel idare için üç bölüme ("fasce") ayrılmıştır. Bu bölümler arasındaki sınırlar kuzeyden güneye, Pesaro ve Urbino ili ile sinir olan Cesano Cayi, Misa Cayi, Esinno Cayi ve Macerata ili ile sınır olan Musone Cayi'dir

Cesano ile Misa arasındaki komünler:
Misa ile Esino arasındaki komünler
Esino ile Musone arasındaki komünler:

Marche
Ancona

Ancona  İli resmi websitesi20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Ancus Marcius (MÖ 640 - MÖ 616), Tullus Hostilius'tan sonta tahta çıkan 4. Roma Kralıdır.

Ancus Marcius, Roma'nın 2. kralı Numa Pompilius’un torunudur (Marcius II ve Numa’nın kızı Pompilia’nın oğludur). Dedesi Numa gibi barışçı ve dindar bir lider olan Ancus, Roma'nın topraklarını savunmak zorunda kaldı.
Latin halkları, Ancus Marcius’un kral olmasını Roma’ya saldırmak için bir fırsat olarak gördü. Ancak Hostilius döneminde sürekli savaşlarda deneyim kazanmış Roma ordusu karşısında mağlup oldular. Ancus Marcius, alınan yerleşimlerdeki Latinlerin bir kısmını Aventine Tepesi’ne yerleştirdi; boşalan yerlere ise Romalılar yerleşti.

Ancus Marcius’un en önemli katkılarından biri, Ius Fetiale yani Fetial hukuku sistemidir.
Romalıların savaş ilan etme yöntemlerini barbarca bulan Ancus, dini temellere dayanan yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yönteme göre:
Savaş kararı alındığında, Fetiales adı verilen rahipler, Roma'nın sorun yaşadığı topluluğun sınırına gider.
Sınırda Roma’nın taleplerini yüksek sesle bildirir; talepler yerine getirilmezse haksız duruma düşecekleri uyarılır.
Talepler, sınırı geçince, karşılaştıkları ilk kişiye, şehrin kapısında ve forumda tekrar okunur.
Taleplerin iletilmesinin ardından 33 günlük bir barış süresi başlar.
Ardından Fetialesler Roma'ya geri döner ve krala rapor verir ardından senato toplanır ve ne yapılacağına dair karar alınır.
Son aşamada, Fetialesler sınıra giderek ucu kanlı bir mızrağı düşman topraklarına atar; böylece Ius Fetiale tamamlanmış olur.

Latinlerle olan savaşın ardından Ancus Marcius, Janiculum Tepesi’ni Roma topraklarına kattı. Bu tepe, yüksekliği ve Tiber Nehri’ne hakim konumu nedeniyle düşman hareketlerini gözleyebilecek stratejik bir mevziydi. Roma’nın savunmasını sağlamak ve bu tepeyi düşmana bırakmamak için Ancus Marcius, Janiculum’un etrafına bir savunma duvarı inşa ettirdi.
Tepenin stratejik bağlantısını güçlendirmek amacıyla, Tiber Nehri üzerinde Roma’nın ilk köprüsü olan Pons Sublicius’u yaptırdı. Köprü, ahşap kazıklarla desteklenmişti ve gerektiğinde kaldırılabilecek şekilde tasarlanmıştı; bu sayede düşman yaklaşımı durumunda köprünün işlevi geçici olarak durdurulabiliyordu. Böylece hem Janiculum Tepesi güvence altına alınmış hem de Roma’nın nehir üzerindeki bağlantısı stratejik olarak korunmuş oldu.

Latinleri yendikten sonra Ancus Marcius, Roma’nın Akdenize çıkışını güvence altına almak amacıyla Veii ile savaşa girdi. Bu savaş sonucunda ele geçirilen topraklarda Ostia adında bir Roma kolonisi kuruldu. Ostia, Roma’nın tüm Akdeniz dünyası ile olan iletişimini sağlayan stratejik bir liman olarak büyük önem kazandı ve Roma’nın ekonomik ve askerî gücünü artırdı.

MÖ 625 civarında, Ancus Marcius şehir yönetimi ve adaleti güçlendirmek amacıyla Carcer adında Roma’daki ilk resmi hapishaneyi yaptırdı. Bu hapishane, suçluların ne yapılacağına karar verilene kadar tutulduğu geçici bir tutukevi olarak işlev gördü. Bu döneme kadar en yaygın cezalandırma yöntemi olan sürgüne gönderme uygulamasına alternatif olarak kullanılmıştır.

Ancus Marcius ekonomik ve kamu düzenini güçlendirmek amacıyla ve antik dönemlerde çok değerli olan tuz ticaretini denetlemek amacıyla tuzlalar inşa ettirmiştir.

Ancus Marcius, 24 yıllık krallığı sonunda Roma çok sayıda yeni nüfusa kavuşmuş, düşmanlardan temizlenmiş bir çevreye ve Akdeniz ile bağlantısı olan çok önemli bir limana sahip olup oldukça güçlenmiştir.
Ancus Marcius, ikinci ismi Numa Marcius’dan da anlaşılacağı üzere Numa’nın bir kopyası, sırdaşı ve onun pontifexidir. Ancus’un Numa’dan ayırt edilebilmesi için ilki, Tiber üzerindeki ilk ahşap köprüyü inşa etmesine istinaden “köprü inşa eden” anlamındaki “pontifex” olarak tanımlanır. Numa gibi Ancus da doğal nedenlerle ölmüştür. Ardılı olarak oğlu değil, Lucius Tarquinius Priscus başa geçmiştir.

Titus Livius (Ab Urbe Condita)
Ab Urbe Condita 1.32

Ab Urbe Condita 1.33

Andrea Bocelli (İtalyanca telaffuz: [anˈdrɛːa boˈtʃɛlli]; d. 22 Eylül 1958), İtalyan tenor şarkıcı, söz yazarı, opera sanatçısı, besteci ve avukattır. 1994 yılında 44. Sanremo Müzik Festivali'ne katıldı ve yeni yetenekler bölümünde "Il mare calmo della sera" adlı şarkısıyla birinci oldu. Bu başarısı, Bocelli'nin hem İtalya'da hem de uluslararası alanda tanınmasını sağladı.
1994 yılından bu yana Bocelli, pop ve klasik müzik türlerini kapsayan 15 solo stüdyo albümü, üç derleme albüm ve dokuz tam opera kaydetti ve dünya çapında 90 milyondan fazla albüm sattı. Klasik müziği uluslararası pop listelerinin zirvesine taşıyan bir crossover sanatçısı olarak büyük başarı elde etti. Romanza albümü, tüm zamanların en çok satan albümleri arasında yer alırken, Sacred Arias ise tarihin en çok satan klasik müzik albümü olarak kabul edilmektedir. My Christmas albümü, 2009 yılının en çok satan tatil albümü oldu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok satan tatil albümleri arasında yer aldı. 2019 yılında yayımlanan Sì albümü ise UK Albums Chart ve Billboard 200 listesine bir numaradan giriş yaparak Bocelli'nin Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk liste birinciliği oldu. Bocelli'nin Sarah Brightman ile düet yaptığı "Con te partirò" adlı parça, tüm zamanların en çok satan single'larından biri olarak öne çıkmaktadır.
1998 yılında Bocelli, People dergisinin "En Güzel 50 Kişi" listesinde yer aldı. Céline Dion ile birlikte animasyon filmi Sihirli Kılıç: Camelot'u Arayış için seslendirdiği "The Prayer" adlı şarkı, En İyi Özgün Şarkı Altın Küre Ödülü'nü kazandı ve Akademi Ödülleri'nde aynı dalda aday gösterildi. 1999 yılında Grammy Ödülleri'nde En İyi Yeni Sanatçı dalında aday gösterildi. Klasik albümü Sacred Arias'ın yayınlanmasıyla Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi, çünkü aynı anda ABD Klasik Albümler listesinde ilk üç sırayı aldı.

Andrea Bocelli, Alessandro ve Edi Bocelli'nin çocuğu olarak dünyaya geldi. Doktorlar, çocuğun bir engelli olarak doğacağını tahmin ettikleri için çifte onu aldırmalarını tavsiye etmişlerdir. Doğumda Bocelli'nin görme ile ilgili birçok sorunu olduğu açıktı ve sonunda konjenital glokom teşhisi kondu. Annesinin kendisini doğurması ve doktor tavsiyesini dinlememesi kürtaja karşı çıkması için en büyük sebeplerden olduğunu belirtti.
Bocelli, ailesine ait küçük bir çiftlikte büyüdü. Babasını 2000'de kaybetti.
Bocelli çocukluk döneminde de müzikle ilgiliydi. Anesi, müziğin onu teselli edecek tek şey olduğunu düşüncesindeydi. 6 yaşında piyano derslerine başladı ve daha sonra flüt, saksafon, trompet, trombon, gitar ve davul çalmayı öğrendi. Bocelli'nin dadısı olan Oriana ona Franco Corelli'nin ilk plağını verdi. Bocelli ilk defa o zaman tenor ve kariyere ilgi göstermeye başladı. Henüz 7 yaşındayken, ünlü sesleri tanımaya ve ilgi göstermeye başlamıştı.
12 yaşında, Bocelli dernek futbol maçında meydana gelen bir kazadan sonra görüşünü tamamen kaybetti. Bir maç sırasında top tutarken (kaleciyken) beyin kanaması geçirdi. Doktorlar, görüşünü kurtarmak için son bir deneme yapmak istediler ve sülüklere başvurdular, ancak başarısız oldular. Bocelli, 12 yaşında kör kaldı.
Bocelli çocukluğunda şarkı söylemeye çokça zaman harcadı. İlk konserini doğduğu yerden çok uzak olmayan küçük bir köyde verdi. İlk şarkı yarışmasını 14 yaşında Viareggio'daki Margherita d' Oro'da "O sole mio" ile kazandı. 1980 yılında liseyi bitirince ardından hukuk eğitimi için Pisa Üniversitesine gitti. Para kazanmak için akşamları barlarda piyano çalıp, şarkı söyleyen Bocelli, 1987'de Enrica ile tanıştı ve sonrasında evlendi. Hukuk fakültesini tamamladı ve bir yılını mahkemeye atanan avukat olarak geçirdi.

Bocelli Enrica Cenzatti ile 27 Haziran 1992'de evlendi ve iki çocuğu oldu. İlk çocukları Amos Şubat 1995'te doğdu. İkinci oğulları Matteo, Ekim 1997'de doğdu. Çift 2002'de ayrıldı.
30 Nisan 2000'de Bocelli'nin babası Alessandro Bocelli öldü. Annesi onu cesaretlendirerek, yapmak istediklerine teşvik etti ve böylece 1 Mayıs'ta Roma'da Papa II. John Paul için şarkı söyledi ve hemen cenaze töreni için eve döndü. 5 Temmuz'daki performansında PBS için American Dream—Andrea Bocelli's Statue of Liberty Concert, 1999 albümü Sogno'dan engnoz Sogno'yu (Rüya) babasının anısına adadı.
Bocelli 2002'de tanıştığı ikinci eşi ve menajeri Veronica Berti ile yaşıyor. Bu evlilikten Virginia (2012) adlı bir çocuğu oldu.
Kör olmasına rağmen, Bocelli ata binme tutkunudur ve İnter taraftarıdır. İtalya'nın Adriyatik kıyısındaki Jesolo'daki plajın bir bölümüne de 11 Ağustos 2003'te Bocelli'nin adı verilmiştir.

II Mare Calmo Della Sera (1994)
Bocelli (1995)
Viaggo Italiano (1995)
Romanza (1997)
Hymn for the World (1997)
Hymn for the World 2 (1998)
Aria - The Opera Album (1998)
Sogno (1999)
Sacred Arias (1999)
Verdi (2000)
Requiem (2000)
La bohème (2000)
Cieli di Toscana (2001)
Sentimento (2002)
Tosca (2003)
Il trovatore (2004)
Andrea (2004)
Werther (2005)
Amore (2006)
Credo (2006)
Cavalleria rusticana (2007)
Pagliacci (2007)
The Best of Andrea Bocelli: Vivere (2007)
Carmen (2008)
Incanto (2008)
My Christmas (2009)

Bocelli'nin resmi websitesi30 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrea Mantegna (d. 1431; Veneto, İtalya - ö. 13 Eylül 1506; Mantova, İtalya), İtalyan gravürcü ve Rönesans ressamı. Dünyanın her yerinde rakursiye en güzel örnek gösterilen tablosu Türkçe adıyla Ölü İsa'dır. Bunun dışında Rönesans'ı anlatan yüzlerce tablosu da vardır.

Vicenza yakınlarındaki Padova'da doğdu. Çocukluğunda çobandı. 11 yaşında kendisini evlat edinen Francesco Squarcione adlı ressamdan gravür ve resim yapmasını öğrendi. 1448'de Padova'daki Santa Sofia Kilisesi için yaptığı Meryem Ana resmiyle dikkat çekti. Mantegna'yı asıl üne kavuşturan, azizlerin hayatını konu edinen freskleridir. 21. yüzyıla kadar kalan en iyi yapıtı Mantova'daki Palazzo Ducale'de (Düka Sarayı), sonradan Camera degli Sposi (Düğün Odası) olarak adlandırılan odadaki fresklerdir. Mantegna, 1488'den 1490'a kadar Papa VIII. İnnocenti'nin mihrabını süsleme işini üzerine aldı. Daha sonra Isabella d'Este için çalıştı. Isabella'nın çalışma odası için yaptığı "Parnassus" ve "Günahları Anlayan Minerva" adlı tablolar, Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Mantova tiyatrosu için "Julius Sezar'ın Zaferi" adlı bir kompozisyon vücuda getiren sanatçı, bu kentte öldü. Mantegna için gerçek, uyumlu bir güzellikten daha önemliydi. Kuzey İtalya'da ilk gerçek Rönesans sanatçısı Mantegna olarak kabul edilmektedir.

Dünyanın her yerinde rakursiye en güzel örnek gösterilen tablosu Türkçe adıyla Ölü İsa'dır. Bunun dışında Rönesans'ı anlatan yüzlerce tablosu da vardır.

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "madde adı gerekli". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Janson, H.W., Janson, Anthony F.History of Art. Harry N. Abrams, Inc., Publishers. 6 baskı. January 1, 2005. ISBN 0-13-182895-9
Early Italian Engravings from the National Gallery of Art; J.A. Levinson (ed); National Gallery of Art, 1973, LOC 7379624
Martineau, Jane (ed.), Suzanne Boorsch (ed.). Andrea Mantegna (New York: Metropolitan Museum of Art; London: Royal Academy of Arts, 1992) Exhibition Catalog: Metropolitan Museum of Art; Royal Academy of Arts
Berger, John ve Katya, Lying Down to Sleep. Corraini Edizioni. 2010. ISBN 9788875702618

Tüm gravürlerinin linkleri; bölüm B'ye bakınız23 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrea Mantegna - St Sebastian hakkında video (fransızca)19 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Web Gallery of Art'da Mantegna'nın biyografisi29 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prints & People: A Social History of Printed Pictures17 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Metropolitan Museum of Art teşhir kataloğu (PDF olarak mevcut), Mantegna hakkında bilgiler ve çalışmaları bulunmakta

Andrea del Verrocchio, (Andrea di Michele di Francesco de' Cioni olarak doğmuştur), (yaklaşık 1435 -1488) Lorenzo de' Medici'nin himayesinde çalışan etkili bir Floransalı heykeltıraş, kuyumcu ve ressam. Leonardo da Vinci'nin öğretmeniydi ve onunla birlikte İsa'nın Vaftizi tablosunu resmetti.
Donatello'dan heykel, Baldovinetti'den resim dersleri aldı. Öğrencileri arasında Leonardo da Vinci, Pietro Perugino, Domenico Ghirlandaio ve Sandro Botticelli sayılabilir. Aynı zamanda Mikelanj'ı da etkilemiştir. Erken Rönesans döneminin dingin klasik tarzında eser vermiştir. Leonardo da Vinci'ye lir çalmayı öğretmiş, resim yeteneğini ilerletmesi için katkılarda bulunmuştur.
Ustasının, bir kuyumcunun soyadından dolayı Verrocchio olarak tanındı. Ona kesin olarak atfedilen az sayıda resim vardır, ancak öğrencileri arasında Pietro Perugino ve Lorenzo di Credi de vardır. Kendisi heykeltıraştı ve Venedik'teki Bartolomeo Colleoni'nin Atlı Heykeli'ni yapmıştır.

Verrocchio, yaklaşık 1435 yılında Floransa'da doğdu. Babası Michele di Francesco Cioni, başlangıçta kiremit ve tuğla üreticisi, daha sonra da vergi tahsildarı olarak çalıştı. Verrocchio hiç evlenmedi ve ailesinin bazı üyelerine maddi destek sağlamak zorunda kaldı. İlk olarak bir kuyumcuya çırak olarak verildi. Daha sonra Donatello'ya çırak olarak verildiği öne sürülmüştür, ancak bunun hiçbir kanıtı yoktur ve John Pope-Hennessy, bunun erken dönem eserlerinin tarzıyla çeliştiğini düşünmüştür. Fra Filippo Lippi'nin yanında ressam olarak eğitildiği öne sürülmüştür.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Başlıca eserleri son yirmi yılına tarihlenir ve ilerlemesi büyük ölçüde Lorenzo de' Medici ve oğlu Piero'nun himayesine borçludur. Atölyesi Floransa'daydı ve buradaki Aziz Luka Loncası'nın üyesiydi. Leonardo da Vinci ve Lorenzo di Credi gibi birçok büyük sanatçı, atölyesinden çırak olarak geçti. Bunun ötesinde, Domenico Ghirlandaio, Francesco Botticini ve Pietro Perugino gibi sanatçılar da yer aldı ve onların erken dönem eserlerini Verrocchio'nun eserlerinden ayırt etmek zor olabilir. Giovanni Santi, Botticelli, Luca Signorelli ve genç Filippino Lippi'nin de Verrocchio'nun atölyesini ziyaret ettiğini veya orada çalıştığını kaydetmiştir. Sanatçının pedagojisi hakkında Floransalı şair Ugolino Verino şöyle yazmıştır: "Ressamların sahip olduğu her iyi şey Verrocchio'nun pınarından içilmiştir."
Hayatının sonlarında Verrocchio, Venedik'te yeni bir atölye açtı ve burada Bartolomeo Colleoni'nin heykeli üzerinde çalıştı; Floransa'daki atölyeyi ise Lorenzo di Credi'ye bıraktı. 1488'de Venedik'te öldü.

Verrocchio'nun atölyesinin genç ressamların yetiştirilmesindeki önemine rağmen, çok az resim evrensel olarak onun eseri olarak kabul edilmekte ve kime ait olduğu konusunda birçok sorun bulunmaktadır.

Panel üzerine tempera tekniğiyle yapılmış, oturan çocuklu Meryem Ana tablosu (halen Berlin Devlet Müzeleri Gemäldegalerie'dedir) 1468-1470 yılları arasına ait erken dönem bir eser olarak kabul edilir.
Londra, National Gallery'deki (katalog no. NG2508), daha önce Verrocchio'ya atfedilmemiş, panel üzerine tempera tekniğiyle yapılmış, iki melekli Meryem Ana ve Çocuk tablosu, y. 2010 yılında temizlenip restore edildikten sonra, y. 1467-1469 tarihli olarak ona atfedilmektedir.
Babasının körlüğünü iyileştirmek için kullanacağı balığı taşıyan Başmelek Rafael ile yolculuğuna çıkan Tobias'ı resmeden küçük panel üzerine yapılmış tablo, muhtemelen özel bir dinsel resim olarak yapılmıştır. Daha önce Pollaiuolo ve diğer sanatçılara atfedilen erken dönem bir eserdir. Covi, muhtemelen Ghirlandaio'nun yardımıyla yapıldığını düşünür. Halen Londra'daki National Galery'dedir.
Halen Floransa'daki Uffizi Galerisi'ndeki İsa'nın Vaftizi tablosu, 1474-1475 yılları arasında yapılmıştır. Bu eserde Verrocchio'ya, o zamanlar genç bir sanatçı ve atölyesinin üyesi olan Leonardo da Vinci yardımcı olmuş, soldaki meleği ve arka planın üst kısmını resmetmiştir. Giorgio Vasari'ye göre, Andrea, öğrencisi Leonardo'nun kendisini çok geride bıraktığı için bir daha asla fırçaya dokunmamaya karar vermiştir. Ancak sonraki eleştirmenler bu hikâyeyi uydurma olarak değerlendirmiştir.
Vaftizci Yahya ve Aziz Donato ile tahtta oturan Meryem Ana tablosu Pistoia Katedrali'ndedir. Bitmemiş halde bırakılan eser, Verrocchio'nun hayatının sonlarına doğru Venedik'te bulunduğu sırada Lorenzo di Credi tarafından tamamlanmıştır.

Yaklaşık 1465 yılında Verrocchio'nun San Lorenzo, Floransa'daki Eski Sakristi'nin lavabosu üzerinde çalıştığına inanılır.
1465 ile 1467 yılları arasında Verrocchio, aynı kilisenin sunağının altındaki kripta için Cosimo de' Medici'nin cenaze anıtını yaptı ve 1472'de Eski Sakristi'deki Piero di Cosimo de' Medici ve Giovanni di Cosimo de' Medici anıtını tamamladı.
1467'de Floransa'daki Loncaların yargı organı olan Tribunale della Mercanzia, Verrocchio'dan, gücünü kaybeden Parte Guelfa tarafından yaptırılan ve Donatello'nun Toulouse'lu Aziz Louis heykelinin yerine, Tribunale'nin yakın zamanda satın aldığı Orsanmichele'nin doğu cephesinin orta nişine İsa ve Aziz Thomas 'ı tasvir eden bronz bir heykel grubu sipariş etti. Bu nedenle Verrocchio, başlangıçta tek heykel için tasarlanmış bir nişe iki heykel (gerçek boyutundan daha büyük) yerleştirme sorunuyla karşı karşıya kaldı. Covi'nin dediği gibi, sorun "son derece başarılı şekilde" çözüldü. Eser 1483'te yerine yerleştirildi ve "açılış gününden beri övgüyle karşılandı ve neredeyse istisnasız olarak bir başyapıt olarak kabul edildi."
1468'de Verrocchio, Floransa Signoria'sı için bronz bir şamdan (1,57 metre yüksekliğinde) yaptı; bu şamdan halen Amsterdam'daki Rijksmuseum'dadır. Ayrıca 1468'de Floransa'daki Duomo'nun Brunelleschi kubbe fenerinin üzerine yerleştirilecek altın bir küre (İtalyanca: palla) yapma sözleşmesi imzaladı. Top, ustaca bir şekilde birbirine lehimlenmiş ve dövülerek şekillendirilmiş bakır levhalardan yapılıp daha sonra yaldızlanmıştı. 1471 baharında eser tamamlandı. (Üstteki haç başkalarınca yapılmıştır.) Topa 27 Ocak 1601'de yıldırım çarpıp düştü, ancak 1602'de yeniden inşa edildi.
1470'lerin başlarında Roma'ya bir yolculuk yaptı ve burada Santa Maria sopra Minerva için Francesca Tornabuoni'nin Cenaze Anıtı 'na (şimdi Bargello'da) bir kabartma yaptı. 1474'te Pistoia Katedrali için Kardinal Niccolo Forteguerri'nin Cenaze Anıtı 'nı yaptı, ancak anıtı tamamlamadan bıraktı.
Piero de' Medici tarafından bronz bir Davud heykeli sipariş edildi. Butterfield, üslup ve teknik gerekçeleriyle heykeli 1460'ların ortalarına tarihlendirdi. Bu heykel Verrocchio'nun erken dönem kariyerinin başyapıtı olarak değerlendirdi. Heykel, 1476'da Floransa Signoriası tarafından Piero'nun mirasçıları Lorenzo ve Giuliano de' Medici'den satın alınmıştır ​​ve halen Floransa'daki Bargello'dadır. Verrocchio'nun Davud'u, Donatello'nun kışkırtıcı Davud 'unun aksine, mütevazı giyimli genç bir çocuktur. Bu figür için ustanın, atölyesine yeni gelen genç Leonardo'yu model olarak kullandığı söylenir.

Bilinmeyen bir tarihte (öneriler 1465 ile 1480 arasında değişir: Pope-Hennessy yaklaşık 1470 demiştir) bronzdan bir Yunuslu Putto heykelini tamamladı. Bu heykel başlangıçta Careggi'deki Medici villasındaki bir çeşme için tasarlanmış ve daha sonra Büyük Dük Cosimo de' Medici tarafından Palazzo della Signoria'daki çeşme için Floransa'ya getirilmiştir. Bruno Bearzi tarafından yapılan bir kopyasıyla değiştirildi ve 1959'dan beri Palazzo Vecchio'daki bir odada muhafaza edilmektedir.
Bargello'daki Çiçek Buketi Tutan Kadın (Dama col mazzolino) mermer büstü muhtemelen 1470'lerin sonlarından kalmadır. Kadının kimliği bilinmemektedir.

Anjou Hanedanı, Capet Hanedanı'nın alt kolu olan Fransız soylu ailedir. Soyu IX. Louis'in küçük kardeşlerinden olan I. Charles'dan (d. 1226, ö. 1285) gelmektedir. 1435'te hanedanın soyu tükenmiştir.
I. Carlo, Papa'nın emriyle Hohenstaufen Hanedanı'nı Güney İtalya'da devre dışı bıraktığından, Napoli Krallığı'nda hanedanın kurucusu olmuştur. Bu hanedan ayrıca kısa süreliğine Macaristan Krallığı ve Lehistan Krallığı'nın da kontrolüne sahip olmuştur. Hanedanın taşıdığı unvanlar şunlardır:

Napoli Kralı 1266–1435
Anjou Kontu 1246–1299
Sicilya Kralı 1266–1282
Kudüs Kralı 1266–1435
Hırvatistan, Dalmaçya ve Rama Kralı 1301–1386/1395
Macaristan Kralı 1308–1386/1395
Polonya Kralı 1370–1386/1399

Capet Hanedanı'ndan Fransa Kralı, Aslan VIII. Louis'in küçük oğlu olan Charles'a ilk olarak 1226'da Fransız tahtına geçen kardeşi Fransa Kralı IX. Louis tarafından asil bir unvan verildi. Charles, Anjou ve Maine Kontu oldu; feodal Anjou Kontluğu, Capetlerin sadece birkaç on yıl önce Plantagenet Hanedanı'ndan zorla aldığı Fransa Krallığı'nın batılı bir vasal devletiydi. Charles, Provence Kontluğu'nun varisi olan Provencelı Beatrice ile evlendi, o Barselona Hanedanı'nın bir üyesiydi; bu, Charles'ın mülklerinin Provence Kontu olarak çoğalması demekti. Yedinci Haçlı Seferi'nde savaştıktan sonra Charles'a Papa IV. Clement tarafından Sicilya Krallığı teklif edildi — o zamanlar sadece Sicilya adasını değil, aynı zamanda İtalyan Yarımadasının güney yarısını da içeriyordu. Charles'a krallığın teklif edilmesinin nedeni, Papalık ile Kutsal Roma İmparatorluğu, arasında iktidardaki Hohenstaufen Hanedanı tarafından temsil bir çatışmaydı. 

Benevento Savaşı'nda Guelfo Capetler, Sicilya krallığını Ghibellino Svabyalılar'dan aldı. Bu Tagliacozzo'daki zaferden sonra pekiştirildi. Charles, dönemin siyasi manzarasına uygun olarak, bilim adamları tarafından kurnaz, enerjik ve oldukça hırslı olarak tanımlanıyor. 1267'de Courtenaylı II. Baldwin ve Villehardouinli II. William ile Viterbo Antlaşması'nı imzaladı, siyasi ittifak Latin İmparatorluğu'nun birçok hakkını Charles'a ve kızı Sicilyalı Beatrice için bir evlilik ittifakı verdi. Bizanslılar 1261'de Konstantinopolis şehrini geri almışlardı ve bu onu VIII. Mihail Palaiologos'tan geri alma planıydı. Ayrıca Charles'ın Korfu'ya ve Durazzo gibi Balkanlar'daki şehirlere sahip olduğunu kabul etti ve ona Ahaya Prensliği üzerinde hükümdarlık ve Venedik Cumhuriyeti'nin elinde bulunanların dışında Ege Adalarının egemenliğini verdi. Bir süre Charles, Tunus'taki başarısız Sekizinci Haçlı Seferi'nde Fransız kardeşine yardım etmekle meşguldü. Bundan sonra bir kez daha Konstantinopolis'e odaklandı, ancak filosu Trapani kıyılarında korkunç bir fırtınada mahvoldu. Papa X. Gregory'nin yükselişiyle, Hristiyanlar Kudüs Krallığını Müslümanlardan geri alma umuduyla ekümenik ilişkileri geliştirmeye odaklandıklarından, Charles ve Michael arasında Lyon Konseyi şeklinde bir ateşkes vardı. 

Charles, 1272'de Durazzo üzerindeki egemenliğini tamamen sağlamlaştırdı ve daha önce Epir Despotluğu topraklarından kendisi için küçük bir Arnavutluk Krallığı kurdu; yerel lordlar tarafından iyi karşılandı.  

Charles, 1282'de Sicilya'dan sürüldü, ancak halefleri 1435'e kadar Napoli'yi yönetti.

Capet-Anjou Hanedanı'nın alt dalları, Macaristan ve Polonya'yı yöneten Anjou-Macaristan Hanesi(1308–1385, 1386–1395), Latin İmparatorluğu'nun kalıntılarını yöneten Anjou-Taranto (1313–1374) ve Napoli(1382–1435) ve Macaristan'ı(1385–1386)yöneten Anjou-Durazzo Hanesi'dir.
Anjou-Durazzo Hanedanı'nın kıdemli soyu, 1414'te Napoli Kralı Ladislaus'un ölümüyle erkek soyu ve 1435'te kız kardeşi II. Joanna'nın ölümüyle tamamen yok oldu.

Orta Çağ boyunca, Árpád Hanedanı ile Capet Hanedanı arasında birkaç evlilik yapılmıştı. Anjou-Sicilya Hanesi'nin kurucusu I. Charles, ilk karısı Provencelı Beatrice ile en büyük oğlu Napoli Kralı II. Carlo'nun babasıydı. En küçük kızları Elizabeth, 1269'da gelecekteki Macaristan Kralı IV. Ladislaus ile evlendirildi, ancak Ladislaus metreslerini karısına tercih etti ve çocukları olmadı. 1270 yılında II. Charles, Macaristan Kralı V. István ve Kumanlı Elizabeth'in kızı Macaristanlı Mary ile evlendi. Anjou-Sicilya Hanedanı'na Napoli'de güvenli bir konum sağlayan on dört çocukları oldu.
Kral IV. Ladislaus'un (1262–1290) çocuğu olmayınca yerine Macaristan Kralı olarak III. András geçti. Andrew, Kral II. András'ın oğlu István'ın çok daha büyük üvey erkek kardeşleri (Macaristan Kralı IV. Béla, Haliçli Coloman, Haliçli II. András) tarafından zinadan doğan piç oğlu olarak görülen oğluydu. Bu nedenle, IV. Ladislaus'un ölümünden sonra Árpád hanedanının bazı soydaşları, aileyi soyu tükenmiş olarak aradı. Napoli'de, Macaristanlı Mary'nin en büyük oğlu Anjoulu Charles Martel, annesi ve Papa tarafından desteklenen Macar tacı üzerindeki iddiasını açıkladı. Kendisini Macaristan Kralı olarak adlandırmaya başladı, ancak Macar kodamanlarından iddiasını gerçekleştirmek için yeterli desteği hiçbir zaman almayı başaramadı.

III. András'in çocuğu olmadan ölmesiyle (1301), Kral Aziz István'ın ailesinin ağacının "son altın dalı" sona erdi. Macar diyeti, Aziz István'ın (Macaristan'ın ilk kralı) kanını en azından anne soyunda tahtta tutmaya kararlıydı. İlerleyen yıllarda, tahtta hak iddia eden çeşitli kişiler arasında bir iç savaş çıktı. Bohemyalı Wenceslaus (1301-1305) ve Bavyeralı Otto'nun (1305-1307) kısa süreli yönetiminden sonra iç savaş, Anjoulu Charles Martel'in oğlu Charles Robert'ın (1308-1342) zaferiyle sona erdi. 1320'lerin başlarına kadar güçlü Macar lordlarına karşı savaşmaya devam etmek zorunda kaldı.
Charles Robert'ın (Macaristan Kralı I. Károly) hayatta kalan üç oğlu Macaristan Kralı I. Lajos (1326-1382), Kalabriya Dükü Andrew (1327-1345) ve Slavonya Dükü Stephen (1332-1354) idi. I. Lajos'un hayatta kalan sadece iki kızı vardı, ilki gelecekteki Kutsal Roma imparatoru olan Lüksemburglu Sigismund ile evlenen Macar Kraliçesi Mary (1371-1395) ikincisi gelecekteki Litvanya Büyük Dükü II. Władysław Jagiełło ile evlenen Polonya Kraliçesi Hedwig idi (1373/74-1399). I. Lajos'un erkek vârisleri olmadan ölmesinden sonra, Mary'nin kocası Lüksemburglu Sigismund (1368-1437), Macar lordları tarafından Mary'nin eş yöneticisi olarak kabul edilmeyi başardı. Kraliçe'nin ölmesiyle (1395) Macar tacı Lüksemburg Hanedanı'na geçti.
1333'te Charles Robert'ın altı yaşındaki ikinci oğlu Andrew (1327-1345), babası tarafından hanedanlık amaçları için Napoli sarayına götürüldü ve onu Bilge Robert'ın vesayeti altına verdi. Andrew, 1334'te Napoli Kralı Robert'ın torunu ve varisi olan kuzeni Joanna ile nişanlandı; Andrew'un babası, Kral Robert'ın yeğeniydi. 15 yaşında Napolili I. Joanna ile evlendi. Napoli Kralı Robert'ın (1343) ölümünden sonra Andrew, Napoli sarayındaki güç çatışmalarının kurbanı oldu.
Robert'ın taht iddiası oldukça zayıftı ve primogenitürü (en büyük meşru oğlanın miras alma hakkı) takip etmedi. Andrew'un büyükbabası Anjoulu Charles Martel genç yaşta ölmüştü; bu nedenle taht Andrew'un babasına geçmeliydi. Bununla birlikte, Sicilya'dan yaklaşan istila korkusu nedeniyle, yedi yaşındaki bir varisin çok riskli olduğu ve istilaları durduramayacağı hissedildi. Taht, Napoli Kralı II. Carlo'nun bir sonraki oğlu Louis'e teklif edildi, ancak o dini gerekçelerle reddetti ve böylece Robert'a geçti. Andrew'un babasına tazminat ödemek için II. Carlo, Macaristan'daki iddiasını ona devretmeye karar verdi.
Kral Robert 1343'te öldüğünde, son isteğinde ve vasiyetinde, krallığını resmen torunu Joanna'ya miras bıraktı, Andrew'dan hiç bahsetmedi ve böylece Joanna ile birlikte hüküm sürme hakkını reddetti. Clement'in onayıyla Joanna, Ağustos 1344'te Napoli'nin tek hükümdarı olarak taç giydi. Hayatı için korkan Andrew, annesi Elizabeth'e yakında krallıktan kaçacağını yazdı. Elizabeth, Macaristan'a dönmeden önce, Papa Clement'e Joanna'yı savunmasını bırakmasını ve Andrew'un taç giyme törenine izin vermesi için rüşvet verdiği iddiasıyla araya girdi ve bir devlet ziyareti yaptı.

Papa'nın Joanna'ya verdiği desteği çektiğini duyan bir grup soylu komplocu (Kraliçe Joanna'nın işin içinde olduğu kanıtlanmamıştır) Andrew'un taç giyme törenini engellemeye karar verdi. Aversa'da bir av gezisi sırasında Andrew, gecenin bir yarısı odasından çıktı ve komplocular tarafından saldırıya uğradı. Hain bir uşak kapıyı arkasından sürgüledi ve Joanna yataklarında korkarken korkunç bir mücadele başladı, Andrew öfkeyle kendini savundu ve yardım için haykırdı. Sonunda etkisiz hale getirildi, bir iple boğuldu ve bir pencereden fırlatıldı. Andrew'un Macar hemşiresi Isolde, Prens'in cesedini rahipler kilisesine götürdü ve ertesi sabaha kadar onun yasını tuttu. Macar şövalyeleri geldiğinde, başka kimsenin gerçeği öğrenmemesi için onlara her şeyi anadillerinde anlattı ve kısa süre sonra Napoli'den ayrıldılar ve her şeyi Macar Kralına bildirdiler.
Joanna, sonraki duruşmalarda herhangi bir suçlamadan iki kez beraat etmesine rağmen, yaşanan olay Joanna'nın saltanatının geri kalanını lekeleyecekti.
Andrew'un ağabeyi Macaristan Kralı I. Lajos birkaç kez Napoli Krallığı'nı işgal etti ve Joanna'yı kovdu, ancak aksiliklerle karşılaştı. 

Kasım 1347'de Louis, çoğu paralı askerler olmak üzere yaklaşık 1.000 askerle (Macarlar ve Almanlar) Napoli'ye doğru yola çıktı. Joanna'nın krallığının sınırına ulaştığında, 2.000 Macar şövalyesi, 2.000 paralı ağır süvari, 2.000 Kuman atlı okçusu ve 6.000 paralı ağır piyadesi vardı. Joanna bu arada kuzeni Tarantolu Louis ile evlenmiş ve Napoli'nin geleneksel düşmanı olan Sicilya Krallığı ile bir barış imzalamıştı. 2.700 şövalye ve 5.000 piyadeden oluşan Napoli ordusu, Tarantolu Louis tarafından yönetiliyordu. 11 Ocak 1348'de Macaristan kralı Kapua Savaşı'nda Tarantolu Louis'in ordusunu yendi. Dört gün sonra kraliçe Provence'ya döndü, kısa süre sonra kocası onu takip etti. Krallığın tüm baronları, Benevento'dan Napoli'ye yürüyen yeni hükümdara sadakat yemini etti. Louis, kardeşinin öldürüldüğü Aversa'yı ziyaret ederken, Durazzolu Charles'a paralı asker lideri tarafından intikam am

Roma İmparatorluğunda askeri ve ticari işleri kolaylaştırmak için geliştirilen teknoloji bin yıl boyunca Roma İmparatorluğunun güçlü bir devlet olarak kalmasını sağlamıştır.
Geç İlk Çağ ve Erkan Orta Çağ döneminde yaşanan çalkantılar yüzünden bir dönem sekteye uğrasa da Roma'da bilim ve teknoloji hep üst düzey olmuştur. Özellikle inşaat mühendisliği, inşaat malzemeleri, ulaştırma teknolojileri ve tarım teknolojisi gelişme göstermiştir. Roma'nın bu seviyeye gelişinde İlk Çağ Akdeniz uygarlıklarının da önemli katkısı vardır.

Roma'da gelişmiş teknolojilerin başında su gücüne dayalı değirmenlerin kurulması vardı. Su değirmenleri hubabat öğütmenin yanı sıra kereste kesme ve maden parçalama içinde kullanılmaktaydı.
Roma imparatorluğunda geniş odun kaynakları vardı fakat ulaşımı zordu. Hipokaust denilen sıcak su ve buharla evleri ısıtma sistemi geliştirildi ve bu daha ekonomik bir ısınma sağlıyordu. Bu dönemde İskenderiyeli Heron buhar gücü teknolojisinin ilk temellerini attı. Jet motorunun atası kabul edilen aeolopil isimli alet bir buhar kazanının üzerinde serbestçe dönen bir içi boş küreden oluşur.

Romalılar su kemerleri, barajlar, köprüler ve büyük tiyatrolar inşa ettiler. Mimaride en çok Yunan ve Etrüsk medeniyetinden etkilendiler.
Roma İmparatorluğu'nda, inşaatlarda kullanılmak üzere çimento üretildi. Bu çimento sönmüş lav küllerinden yapılmaktaydı. Vitruvius, imparator Agustus'un mimarı olarak çalışmış mimarlık tekniklerini kitaplaştırmıştır. Romalılar çiftli cam ile daha iyi ısı yalıtımı yapıldığını öğrendiler ve hamamlarda bunu kullandılar.
Cam üfleme sanatı da özellikle Suriye bölgesinde gelişti.
Zeytin, Roma ekonomisi için önemli bir gıda maddesiydi. Matematikçi ve mühendis İskenderiyeli Heron zeytinyağı makineleri tasarladı. İlk dişli zeytinyağı makineleri Roma'da ortaya çıktı. 
Tarihte ilk kez Traianus Sütunu yapımında ilkel vinçler kullanıldı.

Romalılar ilk olarak askeri amaçlı yollar inşa ettiler. Ekonominin sağlam bir şekilde işlemesi için yolların güvenli olması gerekmekteydi. Roma'da yolların toplam uzunluğu 85.000 kilometreydi.
Yollarda belli noktalarda istasyonlar vardı. Bu istasyonlar devlet işlerinin hızlıca görülmesi için kuryelere yiyecek ve taze at imkânı sağlıyordu.
Roma'da yollar bir kağnı genişliğinde, önce çukur kazılarak daha sonra bu çukur kum, çakıl ve betonla doldurularak daha sonra da beton dökülerek inşa ediliyordu. En son betonun üzerine kaya bloklar koyuluyordu. Roma yolları sel ve yağışlara dayanıklıydı. Öyle ki Roma yıkıldıktan sonra 1000 yıl boyunca bu yollar kullanıldı. 19. yüzyıla kadar dünya üzerindeki en düzenli yollar Roma İmparatorluğunun inşa ettirdiği yollardı.
Roma'da şehirler kare şeklinde inşa edilirdi. Yollar haç şeklinde şehri dört parçaya ayırır, diğer ara yollar bu ana yollara bağlanırdı.

Roma günlük içme suyunu su kemerleri vasıtasıyla temin etmekteydi. 11 farklı taş kemer şehre günde 1 milyon metreküp su taşımaktaydı, bu günümüzde 3.5 milyon insanın günlük su ihtiyacını karşılayabilir miktardadır. Su kemerlerinin toplam uzunluğu 350 kilometreydi. Su kemerleri içindeki su tamamen yerçekimi gücüyle ile meyilli yapıdan akarak gelmekteydi. Su dağlardaki ırmaklardan alınmaktaydı. Toplanan su borular aracılığıyla çeşmelere dağıtılıyordu. Ana su kemerleri Aqua Claudia ve Aqua Marcia isimli su kemerleriydi. Kemerler alttan belli aralıklarla yerleştirilmiş taş blokların üzerinde inşa ediliyordu. Roma suyollarının en meşhur kısımları kemerler olsa da aslında kanalların büyük bir kısmı toprak altında bulunuyordu. Roma sınırları içerisinde en uzun kemer Kartaca'ya su taşıyan 178 km uzunluğundaki su kemeriydi. İstanbul'un su ihtiyacını karşılayan sistem ise en karmaşık olanıydı. Su çekildiği yerden İstanbul'a ulaşana dek 336 km yol yapıyordu.

Roma büyük ve kalıcı köprüler inşa etti. Roma'nın köprüleri kemerli taş ve beton köprülerdi. MÖ 142 yılında inşa edilen Pons Aemilius Roma'nın en eski taş köprüsüdür. Halk arasında kırık köprü adıyla bilinir. En büyük Roma köprüsü olan Traianus köprüsü Tuna nehri üzerinde, nehrin suyunun alçaldığı noktada Şamlı Apollodorus tarafından inşa edilmiştir. Uzunluk ve genişlik açısından en büyük Roma köprüsü olan Traianus köprüsü bin yıl ayakta kalmış ve kullanılmıştır.
Ayrıca Jül Sezar Galya seferi sırasında Ren Nehri üzerine portatif köprüler yaptırmıştır. Bunlar Sezar'ın Ren Köprüleri olarak bilinir.

Roma döneminde el işçiliğine dayalı mühendislik oldukça gelişmişti. Tüccarların usta çırak ilişkisi ile nesilden nesle aktarılan el sanatları ilerleyen dönemlerde diğer milletlere de ilham kaynağı olmuştur. Özellikle Vitrivius, Yaşlı Plinius, Frontinus bu dönemde öne çıkmışlardı. Euklides, Arkhimedes, Ktesibios ve İskenderiyeli Heron bildiklerini kitaplaştırarak bu teknolojinin gelişmesini sağladılar. Eserlerinin çoğu kayboldu fakat kalan kısmı başta Arapça olmak üzere diğer dillere çevrildi. Roma'da altın madenciliği ve işleyiciliğinin önemli bir yeri vardı.

Antik Roma Tiyatrosu, Roma'da oynanan dramatik gösterileri ifade eder. Onun hakimiyeti antik çağ boyunca sürmüştür. Antik Roma tiyatrosu aşırı derecede Yunan geleneğinden etkilenmiştir. Öte yandan diğer birçok edebi türlerdeki gibi Romalı oyun yazarları Yunandan uyarlamaya ve çevirmeye eğilim göstermişlerdir. Örneğin Seneca'nın Phaedra adlı oyunu Euripides'e dayanır. Platus'un birçok komedyası ise, Menandros'un eserlerinin bire bir çevirisidir.
Antik Roma tiyatrosu Yunan tiyatrosu ile kıyaslandığında Roma tiyatrosunun dinden çok fazla etkilenmediği görülür. Aynı zamanda, Roma tiyatrosu estetik yönünden oldukça çekicidir. Roma tiyatrosunda, sahnede genel olarak savaş yer alırken Yunan tiyatrosunda ise taklit ve yineleme söz konusudur. Oyuncular bir tür şifre ortaya çıkarmışlardır:

Mor elbise genç adam karakterini simgeler.
Sarı elbise kadın karakteri simgeler. (Başlangıçta Roma tiyatrosunda kadın karakterler erkekler tarafından oynanırdı. Buna rağmen Roma tiyatrosu gelişti, kadın köleler oyunlarda rol aldı.)
Sarı püskül ise tanrıyı simgeliyordu.

Aristoteles, Poetika
Özdemir Nutku, Dünya Tiyatro Tarihi

Antik Yunanistan'da mutfak kültürü, yalınlığı ve dönemin tarımsal yetersizliklerini yansıtmasıyla bilinir. Bu dönemde beslenme alışkanlıkları, Akdeniz mutfağının üç ana ögesi olan buğday, zeytinyağı ve şarap üzerine kuruludur.

Antik Yunanistan'da insanlar günde genelde 3 öğün yemek yerlerdi.

(ἀκρατισμός / akratismós) Kahvaltı; Şarap içine bandırılarak yenen arpa ekmeği, (ἄκρατος / ákratos), bunun bazen incir ya da zeytinle tamamlanan türü;
(ἄριστον / ariston) Gün ortasında ya da biraz sonrasında yenen öğle yemeği;
(δεῖπνον / deĩpnon) günün en önemli öğünü; akşam yemeği, genelde hava kararmaya başlayınca yenirdi.
Bu ana öğünlerin yanı sıra kimi zaman ikindi vakitlerinde (ἑσπέρισμα / espérisma) adı verilen atıştırma da yapılırdı.
Yunanlar genelde masalarda oturarak yemeklerini yerlerdi. Masalar günlük yemekler içinse yüksek, ziyafetler içinse alçak olurdu. İlk görülen masalar dikdörtgen biçimliydi. Daha sonra, MÖ 4. yüzyılda masalar yuvarlak biçimli olarak yapılmaya ve ayaklarına hayvan ayağı görüntüleri verilmeye başladı. Bunun en çok görülen örneklerinden biri de aslan pençesi biçiminde olanlardı. Yunanlar, ölen çocukların mezarlarına, sahip oldukları ev eşyalarının pişmiş topraktan yapılmış minyatürlerini koyarlardı, bu da bugün Antik Yunan uygarlığındaki ev eşya ve yaşamının nasıl olduğu konusunda en güvenilir bilgi veren kaynaklardan biridir.
Yemekler ekmek arasında ya da kalın ekmekler içine tabağa koyar gibi yenilerek tüketilse de pişmiş topraktan ya da metalden yapılan kase ve tabaklar çok daha yaygın olarak kullanılmıştır. Tabaklar zamanla daha ince işlenmeye başlamış ve Roma döneminde paha biçilemez metal ve camlardan tabaklar yapılmaya başlanmıştır. Çatal kullanımından haberdar olunmamış, katı yiyecekler elle yenmiştir. Bıçaklara sadece et kesmek için başvurulmuş, kaşık bugünkü işlevinde olduğu gibi çorba ve diğer sıvı yiyeceklerin tüketilmesinde kullanılmıştır.

Tahıllar, (σῖτος / sĩtos) beslenme kültürünün başlıca ögeleriydi. Tahıllardan en önemli ikisi buğday ve arpaydı. Bunlar suya yatırılarak yumuşatılır, daha sonra ya yulaf lapası yapılır ya da öğütülerek un (ἀλείατα / aleíata) haline getirilirdi. Un daha sonra suyla yoğurularak somun (ἄρτος / ártos) ya da düz ekmek yapılırdı ve peynir ya da balla karıştırılarak pişirilirdi. Hamur mayalandırma yöntemleri bilinirdi ancak taştan yapılma fırın türlerinden Roma dönemine dek haberdar olunmadı. Atinalı devlet adamı Solon'un çıkardığı yasalara göre mayalanmış hamurla yapılan ekmek festival günlerinde satılıp tüketilmeye başlandı. Ancak fiyatı çok yüksek olmasına rağmen, klasik çağlara gelindiğinde bu tür ekmekler fırın dükkanlarında satılıyordu
Arpanın üretimi kolay olan bir besindi ama arpadan ekmek yapmak oldukça güç bir işti. Besleyici değeri vardı ama arpadan yapılan ekmek çok ağır olurdu. Bu nedenle arpalar öğütülerek un (ἄλφιτα / álfita) haline getirilmeden önce kızartılırdı. Bu un, Antik Yunanistan'da geleneksel bir yemek olan μᾶζα / mãza'yı yapmada kullanılırdı. Tahıllar günlük yaşamda da büyük yer edinmişti. Aristofanes, Εἰρήνη / İrene adlı komedyasında "yalnızca arpa yemek" gibi bir deyim kullanmıştır. Maza'nın tarifini veren pek çok kaynak vardır. Bunlara göre maza hem pişmiş hem de çiğ olarak servis edilebilirdi. Küçük parçalar haline getirilebilir, yufka gibi açılabilir, buğday ekmeği gibi içine peynir vb. dolgular koyularak tatlandırılabilirdi.

Tahıllar genel olarak ὄψον / ópson adı verilen şeylerle birlikte sunulurdu. Bu sözcük ilk olarak ateş üzerinde pişirilmiş her türlü yiyeceği anlatmak için kullanırdı ancak zamanla ekmekle birlikte tüketilen besinleri anlatmak için kullanılmaya başlandı. Ópson terimi İlyada'da sadece et anlamında kullanılmış, Odysseia'da balık eti de buna dâhil edilmiştir. Klasik dönemde lahana, bakla, soğan, mercimek gibi çorbalar içinde kullanılan tüm sebzeleri de kapsamaya başladı. Genel olarak ἔτνος (étnos, "bakla çorbası") adı verilen bu çorbalara zeytinyağı, sirke ve γάρον/gáron (bir balık türü) da ilave edilerek yenirdi. Aristofanes'in belirtiğine göre bu fasulye çorbası Yunan komedyalarında bir obur olarak canlandırılan Herakles'in en sevdiği yiyeceklerden biriydi. Çiğ ya da salamura edilmiş zeytinler yaygın bir biçimde garnitür olarak tüketilirdi.
Şehirlerde, taze meyveler çok pahalıydı ve nadiren tüketilirdi. Yoksul şehir sakinleri kurutulmuş meyvelerle idare etmek zorundaydı. Soğanlar ise askerî açıdan sembolik bir öneme sahiplerdi. Gerek kurutulmuş gerek ise taze meyveler ve kabuklu yemişler yemek sonlarında tatlı yerine yenirdi. En önemli meyveler, incir, nar ve kuru üzümdü. Kuru incirler ayrıca aperatif olarak da yenir ya da şarabın yanına katık edilirdi. Daha sonraki zamanlarda incirler kızartılmış kestane, nohut ve kayın ağacı meyvesi ile tüketilmeye başlandı.

Balık ve et tüketimi, ailenin ülkenin hangi bölgesinde yaşadığına ve ne ölçüde varlıklı olduğuyla bağlantılı olarak değişiklik gösterirdi. Avcılık, (genelde genç erkeklerce tuzaklar kurulması) kuş ve yabani tavşanların büyük ölçüde tüketilmesine olanak verirdi. Köylüler ayrıca çiftliklerinde geçimlerini sağlayacak kadar kaz ve tavuk da yetiştirirlerdi. Daha varlıklı kişilerin bunların yanı sıra koyun, keçi ve domuz da yetiştirdiği görülebilirdi. Şehir merkezlerinde domuz eti dışındaki et türlerinin fiyatları oldukça yüksekti. Aristofanes'in İrene adlı eserinde (374. dize) bir domuz yavrusunun o dönemin parasıyla 3 drahma tuttuğu belirtilmiştir. Bu da normal bir işçinin üç günlük çalışma sonucu kazanabileceği paraya eşitti.
İlk şiir örnekleri ile karşılaştırıldığında, MÖ 5. yüzyıldan sonraki eser ve yazılarda etten çok daha az söz edilmektedir. Ancak bu azalmanın et tüketiminin azalmasından değil, daha çok şiir ve yazındaki tür değişiminden kaynaklandığı sanılmaktadır. Taze et yeme işlemleri çoğu zaman tanrılara kurbanların verildiği dinî törenlerde gerçekleşirdi. Buna karşın tuzlanmış gibi din adına bir ibadet gerektirmeden tüketilebilen tuzlanmış ve saklanmış etin büyük bir pazar payı vardı.
Bulundukları bölge nedeniyle Spartalıların yediği başlıca (μέλας ζωμός / mélas zômós), yemek domuz yahnisiydi. Antik Yunan filozof Dikearhos'un Ἀθήναιος Nαυκράτιος / Ãtineos Nauktrios adlı eserinde belirttiklerine göre bu yemeğin içindekiler, domuz eti, tuz ve sirkeydi ve yemek incir ya da peynir ile birlikte tüketilirdi. 2. ve 3. yüzyıllarda pek çok Yunanca eser vermiş olan Romalı yazar Claudius Aelianus'un söylediklerine göre bu dönemde Sparta'daki aşçıların et dışında yemek yapmaları yasaktı. Sardunya ve ançuez Atinalılar için günlük bir yiyecek durumundaydı. Bazen taze olarak satıldıkları görülse de çoğu zaman tuzlanmış olanlar satılırdı.
Yunan Adaları'nda ve kıyı illerinde, taze balıklar ve diğer deniz ürünleri (kalamar, ahtapot ve kabuklu deniz canlıları gibi) yaygın bir biçimde tüketilirdi. Yerel olarak tüketildikleri gibi iç bölgelere, deniz olmayan yerlere de pazarlanırdı. Ton balığı ve yılan balığı gibi pahalı ve saygın yiyecekler soylular tarafından satın alınır ve yenirdi. Bu balıklar Boeotia ve Kopaida göllerinden çıkarılırdı.

Antik Yunan toplumlarında en çok tüketilen içecek suydu. Umuma açık meydan çeşmelerinden su alıp getirmek köleler ve bazen kadınlar için günlük işlerden biriydi. Kuyular yaygın olmasına karşın kaynak suları en çok tercih edilenlerdi. Bu suların besleyici olduğu sanılıyordu ve bitkilerin çabuk büyümesine de yardım ettiği sanılıyordu. Pindaros kaynak suyunu bal kadar tatlı olarak nitelendirmiştir.
Yunanlar içme suyunu ağır, veya hafif, kuru, ekşi, asitli ve şarap gibi vb. şekillerde tanımlarlardı. Yunan komedya yazarlarından biri olan Antifanes'in yarattığı karakterlerden biri oyunda Attika'nın neresinden olursa olsun her tür suyunu ayırt edebileceğini söyler. Athenaeus (II, 44), bu dönemde bazı filozofların vejetaryenlikle birlikte uygulanan sudan başka içecek içmeme hakkında da bir tartışma yaptığını belirtmiştir. Suyun yanında genelde evcil keçilerden sağlanan süt de sık tüketilen bir içecek olmuştur.
Metalden, pişmiş toprakta ya da tahtadan yapılan skifos adındaki kaplar yaygın olarak kullanılan içecek kaplarından biriydi. Şarap içmede en çok kullanılan kap türü kylikslerdi (sığ, ayaklı bir kap türü). Ziyafetlerde kantaros ya da riton adı verilen insan ya da hayvan başı biçimi verilmiş, ayaksız kaplar kullanılırdı.

Yunanların pembe şarap ve beyaz şarabın yanı sıra kırmızı şarap yapmayı da bildikleri düşünülmektedir. Bugün de olduğu gibi şarap üreticiliğinde pek çok kriter ve özelliğin olduğu bilinmektedir. Normal sofra şarapları ile yüksek kalitedeki şaraplar birbirlerinden farklı olarak hazırlanırdı. Genel bir kanıya göre, en iyi şaraplar Taşöz, Limni ve Sakız adalarında yapılırdı. Bunların yanında, daha sonraki dönemlerde Girit şarabı da öne çıktı. Şarap yapmak için ezilmiş üzümlerin posasının suyla karıştırılması ile elde edilen ikinci kalite şaraplar, içlerine mayalandırıcı atılarak köylü kesim tarafından kendileri tüketmek amacıyla yapılırdı. Yunanlar bazen şaraplarını bal ile tatlandırırlardı. (bu işlem için şeker kullanılmazdı) Bunların içine kekik, yarpuz ya da başka baharatlar eklenerek tıp alanında iyileştirici olarak kullanılırdı. Milattan sonraki ilk yüzyılda şarapların tatlandırılmasında çam reçinesi de kullanılmaya başlandı.
Şarap genelde sulandırılarak içilirdi. Akraton (karıştırılmamış) adı verilen sek şarap kuzeydeki barbarlarca yenirdi ve böyle şaraplar içmenin deliliğe ve erken ölüme neden olacağı düşünülürdü. Şaraplar krater adı verilen büyük kaplarda saklanırdı ve köleler sahiplerinin kilikslerini buradan doldurdukları onihilerle doldururlardı. Şarap genel olarak hastalıkların tedavi edilmesinde de kullanılırdı. Arkadia'da yapılan şarapların erkekleri sersemlettiğine, kadınları ise daha doğurgan yaptığına inanılırdı. Aksine, Ahaia şarabının ise kadınlarda düşük yapmaya neden olduğu düşünülürdü. Tedavi amaçlı tüketim dışında Antik Yunanistan'da kadınların şarap içmesi hoş karşılanmazdı. Aelian'a (II, 38) göre Marsilya'da yasalar kadınların şarap içmesini yasaklıyor ve onları içecek olarak yal

Yunan tiyatrosu veya Yunan draması MÖ 550 ile MÖ 220 arasında antik Yunanistan'da gelişen bir tiyatro geleneğidir. Bu çağ esnasında Yunanistan'ın siyasal ve askerî gücü olan Atina, antik Yunan tiyatrosunun da merkeziydi. Trajedi (MÖ altıncı yüzyılın sonları) komedi (yaklaşık MÖ 486) ve satirik oyunlar dünyada ortaya çıkan bazı tiyatro formlarıydı. Yunan tiyatrosu ve oyunları Batı draması ve kültürüne daimi bir etki bıraktı.
Antik Yunan tragedyasının tanımını ilk kez MÖ320 yıllarında Poetika adlı eseriyle Aristoteles yapmıştır. Ona göre, "tragedya ahlaki yönden ağırbaşlı, başı ve sonu olan belli bir uzunluğu bulunan bir hareketin taklidi idi. "Aristoteles'e göre tragedyanın görevi seyirciye acıma ve korku duyguları aşılayarak "ruhu tutkulardan" arıtmaktır.
Batı tiyatrosunun kökenleri antik Yunanistan'da bulunmaktadır. Antik Yunan tiyatrosu şarap tanrısı Dionysus'u onurlandırmak için yapılan devlet festivallerinden doğdu.

https://theatra.mom.fr THEATRA
https://theatrum.de Theatrum

Antonio Canova (d. 1 Kasım 1757, Possagno – ö. 13 Ekim 1822, Venedik), özellikle nü vücutları nazikçe betimleyen mermer heykelleriyle tanınmış bir İtalyan heykeltıraştır. Neoklasik tarzın bir simgesi olan eserleri Barok heykelin teatral aşırılığından sonra klasisizmin saflığına dönüşü yansıtır.

Antonio Canova Venedik Cumhuriyeti'nin Alplerin eteğinde Asolo tepelerinde yer alan Possagno köyünde doğmuştur. Üç yaşında anne ve babasını kaybetmiştir. Bakımını büyükbabası ve büyükannesi üstlenmiştir.

Babası ve büyükbabası taş ustasıydı ve bu iş ailedede nesiller boyudur devam etmekteydi. Canova'nın eli kalem tutmaya başlar başlamaz büyükbabası tarafından çizim ilkeleri öğretilmeye başlanır. Büyükbabası hem çizim hem de mimari konusunda bilgiliydi ve özellikle dekorasyon konusunda zevk sahibiydi. Sanata çok düşkün olan büyükbabası, Canova'yı hem soyadını hem de sanatını sürdürecek bir torun olarak görüyordu.
Canova'nın ilk yılları ve gençliği çalışarak geçti. Aklında heykeltıraşlık yatıyordu ve büyükbabasının atölyesinde bu isteğini gerçekleştirebilmek için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Dokuz yaşında Carrara mermerinden iki küçük sunak yapmıştır ve bunlar günümüze kadar gelmiştir. Bu dönemin hemen ardından büyükbabası ile birlikte çalışmaya başlamıştır. Büyükbabasının hamileri arasında Venedikli Falier ailesi bulunuyordu ve genç Canova bu şekilde daha sonra en büyük hamisi olacak olan Senatör Falier ile tanışma fırsatı bulmuştu.
Senatörün genç oğlu Giuseppe Falier ile yaşamı boyunca sürecek bir dostluk başladı. Senatör Falier onu hemen koruması altına aldı. İtalyan bir yazar tarafından anlatıldığı ve çeşitli biyografi yazarları tarafından da tekrar edildiği üzere Falier, Canova'nın tereyağından bir aslan heykeli yapmasıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bu anekdotun doğru olup olmadığı bilinmemektedir. Hamisi tarafından Canova önemli bir heykeltıraş olan Bernardi'nin ya da genel olarak bilindiği adıyla Giuseppe Torretto'nun yanına çırak olarak girmiştir.
Bu Canova on üç yaşındayken olmuştur ve iki yıl boyunca Torretto ile çalışmaya devam ederek kayda değer bir gelişme sağlamıştır. Venedik'e dönen ustası burada ölür ancak ölmeden önce çırağından iyi bir şekilde sözettiği Falier, Canova'yı Venedik'e gönderir. Burada Torretti'nin bir yeğeni ile bir yıl boyunca çalışmaya devam eder.
Bundan sonra kendi adına çalışmaya başlar ve hamisinden Orpheus ve Eurydice heykelini sipariş olarak alır. İlk figür Eurydice'yi alevler ve duman arasında Hades'ten ayrılırken tasvir eder ve on altıncı yaşgününe yakın bir zamanda tamamlanmıştır. Hamisi ve arkadaşları tarafında oldukça saygı gören bu çalışmaları sonrası Canova artık daha büyük bir kitlenin önüne çıkmaya hazırdır.

Bazı keşişlerin nezaketi boş bir manastır odası olan ilk atölyesine girmeyi sağladı. Burada dört yıl boyunca çok sıkı bir şekilde çalışmalarını sürdürdü. Aynı zamanda birçok ödül kazandığı akademiye de devam ediyordu. Ama daha çok doğa üzerine çalışmaya ve taklit etmeye zaman ayırıyordu. Zamanının büyük bir kısmı da, sanatın sırrı olarak gördüğü anatomi çalışarak geçiyordu. Eğlence yerlerine de giderek burada oyuncuların hareketlerini ve ifadelerini inceliyordu. Aldığı bir karar sonucu uzun yıllar bir desen çizmeden uyumamaya başladı. Heykel konusunda ilerlemesini sağlayacak ne varsa büyük bir arzuyla çalıştı. Arkeolojik çalışmalara özel bir dikkat gösterdi. Hem antik hem de modern tarih ile yakından ilgilendi ve Kıta Avrupası'nda konuşulan dilleri öğrenmeye başladı.
Herhangi bir eser vermeden üç yıl geçirmişti. Artık hamisi için çalıştığı grubu tamamlamaya başladı ve yarattığı Orpheus gösterdiği ilerlemeyi gözler önüne serdi. Bu çalışması evresnel olarak takdir gördü ve ününün temelini oluşturdu. Bu çalışmasının ardından içlerinde çıraklık döneminin en tanınmış eseri olan Daedalus ve Icarus da olan çeşitli gruplar yarattı. Tarzının özlüğü ve doğaya sadık kalarak benzetimi çok büyük ilgi gördü. Ünü arttıkça düşünceleri Adriyatik sahillerinden Tiber kıyılarına döndü ve yirmi dört yaşında Roma'ya gitti.

Roma'ya gitmeden önce arkadaşları Venedik Senatosuna bir maaş bağlanması ve böylece sıkıntı çekmeden çalışmalarına devam edebilmesi için başvuruda bulundular. Başvuru sonunda kabul edildi ve maaş bağlandı. Üç yıl boyunca üç yüz düka verilmesine karar verildi. Canova, sanatsever Venedik büyükelçisi Cavaliere Zulian'a tanışmak için bir referans mektubu aldı ve çok iyi karşılandı.

Roma'ya geldiği 28 Aralık 1780, hayatından yeni bir dönemin başlangıcıdır. Burada antik dönemlerin şaheserlerini çalışarak sanatını mükemmelleştirebilecek ve yaşayan ustalar ile rekabete girerek yeteneğini deneyebilecekti. Roma'da tanındığı ilk eseri şimdi Londra'da Victoria ve Albert Müzesi'nde bulunan Minotaur'u yenen Theseus olmuştur. Muzaffer Theseus, canavarın cansız bedeni üzerine oturmuş olarak tasvir edilmiştir. Tüm vücudunu saran bitkinlik giriştiği mücadelenin korkunç doğasını ortaya koyar. Basitlik ve doğal ifade Canova'nın tarzını ortaya koymuştur ve bunlara artık büyüklük ve gerçeklik kavramları da eklenmiştir. Theseus çok büyük bir ilgi görmüştür.
Canova'nın bir sonraki eseri Papa XIV. Clement onuruna bir anıt olmuştur. Ancak başlamadan, maaş aldığı için bağlı olduğunu düşündüğü Venedik Senatosundan, z, n almak istemiştir. Bu nedenle şahsen giderek izin almış ve Roma'ya dönerek Via del Babuino yakınında ünlü stüdyosunu açmıştır. İki yıl boyunca durmadan çalışarak papanın mezarı için tasarımlarını düzenledi ve modellerini yerleştirdi. Bunlar tamamlandıktan sonra iki yıl boyunca eseri bitirmeye çalıştı ve 1787 yılında eserin açılışı yapıldı. Bu eser sanatçının modern zamanların ilk sanatçısı olarak birçok sanat eleştirmeni tarafından değerlendirilmesini sağlamıştır.

Beş yıl süren yoğun çalışmadan sonra bu sefer Papa XIII. Clement anısına bir başka mezar daha yaptı ve ününü artırdı. Eserlerini artık daha hızlı yapabiliyordu. Bunların arasında sol eline konmuş kelebeğin kanatlarını sağ eliyle tutan Psyche bulunur. İnsanın ruhani parçasını kişileştiren bu figür hemen hemen her açıdan kusursuzdur ve Canova'nın eserleri arasında bir klasik sayılır. İki farklı grupta ve zıt ifadelerle heykeltıraş Cupid ve gelinini ayakta ve yaslanmış olarak tasvir etti. Bu ve diğer eserleri ününü öyle artırdı ki Rusya sarayından Sankt-Peterburg'a gelmesi için teklif geldi. Bu teklifleri reddetti ama en iyi eserlerinin çoğu Hermitage Müzesine gitti. Bir arkadaşına şöyle yazar: "İtalya benim vatanım - sanatın vatanı. Onu terkedemem; benim çocukluğum burada beslendi. Eğer benim nâçizane yeteneğim başka topraklarda yararlı olacaksa İtalya'ya bir faydası dokunmalı; onun isteği diğerlerinden daha üstün tutulmamalı mı?"
1795-1797 yılları arasında birçok eser yaratır, bunların çoğunluğu önceki yapıtlarının reprodüksiyonlarıdır. Bunlardan biri ünlü Venüs ve Adonis'in ayrılışıdır. Bu ünlü röprodüksiyon Napoli'ye gönderilir. Artık Fransız Devrimi etkisini İtalya'da göstermeye başlamıştır. Canova karanlıkta kalmayı ve doğduğu Possagno'da dinlenmeyi tercih eder. 1798'de buraya gelir ve bir yıl boyunca daha çok resim ile ilgilenir. Siyasi sahnede olaylar biraz durulunca tekrar Roma'ya gelir. Ama sağlığı yoğun çalışmadan biraz etkilenmiştir. Arkadaşı Prens Rezzonico ile Almanya'nın bir bölümünde seyahat eder. Seyahatten dinlenmiş ve iyileşmiş olarak döndükten sonra tekrar arzu ve heves ile çalışmaya başlar.

zu Dohna, Yvonne (2006). Canova und die Tradition. Bern: Lang. 
Lauren Keach Lessing (2006). Presiding Divinities: Ideal Sculpture in Nineteenth-Century American Domestic Interiors. Ph.D. tezi: Indiana University. 

Catholic Encyclopedia entry for Antonio Canova 27 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
French page on Louvre site lnking to three sculptures by Canova and two portraits of the artist 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Insecula.com: French language biography and links to pages on works 4 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canova's Three Graces (first version) in the Hermitage museum, St. Petersburg 14 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canova's Three Graces (second version) 9 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Victoria and Albert Museum, London (2000). One of three Flickr photos by ketrin 1407.
Canova's Perseus and Medusa 29 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Metropolitan Museum of Art, New York (2009). Part of Flickr set by ketrin1407.
Antonio Canova: Photo Gallery
Canova's death mask at Princeton
Canova museum and plaster cast gallery 7 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canova 2009 Exhibition in Forlì, Italy 16 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Sleeping Nymph". Victoria and Albert Museum. 19 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Kasım 2007.

Antonio Lucio Vivaldi (4 Mart 1678, Venedik - 28 Temmuz 1741, Viyana), İtalyan barok dönem klasik müzik bestecisi, virtüöz kemancı ve rahip. "Kızıl Papaz" lakabıyla tanınan Vivaldi, konçerto türünde beş yüzden fazla eser bestelemiştir ve 'konçertonun babası' olarak da anılmaktadır. En bilinen eserleri Op. 8 eser sayılı Dört Mevsim başlıklı keman konçertolarıdır.

Antonio Vivaldi, 1678 yılında İtalya'nın Venedik kentinde dünyaya gelmiştir. Kızıl saçlarından dolayı "Kızıl Rahip" olarak tanınmıştır. Babası önceleri berberlik yapmış, daha sonra ise başarılı bir kemancı olmuştur. Vivaldi ilk müzik eğitimini babasından almıştır. Annesi ise bir terzinin kızıdır.
Dinî eğitim alan Vivaldi, 1703 yılında resmen papazlık görevine atanmıştır. Ama aynı yıl başka bir işe daha girmiş, Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanesinde keman öğretmeni olmuştur. Buradaki görevi yoksul ve kimsesiz kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktır. 1709 yılında bu görevinden bir süreliğine ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde Vivaldi besteci olarak dikkat çekmeye başlamış, 12 eserden oluşan Op. 1 eser sayılı keman ve sürekli bas için sonatları 1705 yılında yayımlanmıştır.
1709'da Op. 2 eser sayılı trio sonatlarını Danimarka Kralı IV. Frederick'e ithaf eden Vivaldi, bu sıralarda konçerto yazmaya başlamıştır. Hollandalı yayıncı Estienne Roger, Vivaldi'nin 12 konçertodan oluşan Op. 3 eser sayılı L'estro Armonico (Uyumlu İlham) adlı eserini yayımlamış, bu eser dönemin en etkili müzik yayınlarından biri olmuştur. Ardından Op. 4 eser sayılı La stravaganza başlıklı on iki keman konçertosu daha bestelemiş ve aynı yayın evi tarafından yayımlanmıştır. Almanya dışına hiç çıkmayan Johann Sebastian Bach'ın müziğinin İtalyan özelliklerini taşımasında ve oluşmasında Vivaldi'nin önemli bir yeri vardır. 1714'te Vivaldi'nin konçertolarını duyan Johann Joachim Quantz, Tomaso Albinoni ile birlikte Vivaldi'ye konçertoda reform yapmaları için ödenek bağlamıştır.
1723 ile 1724'te Roma'daki karnaval sezonu için üç opera yazmıştır. Yine 1723'te Vivaldi, Ospedale della Pietà'nın yöneticileriyle ayda iki konçerto besteleme konusunda anlaşmıştır. 1720'lerin başlarında yazdığı düşünülen ve içinde en ünlü eserleri olan Dört Mevsim başlıklı bir grup konçertoyu da kapsayan Op. 8 eser sayılı Il cimento dell'Armonico e dell'Inventione başlıklı konçertoları ile ünü daha da yayılmıştır. Bu yıllarda opera sanatçısı Anna Giraud ile ilişkisi başlamıştır.
1737'de görev yaptığı Ferrara'nın yöneticileriyle Vivaldi arasında, sergilenecek operaların seçimi konusunda çıkan anlaşmazlık Vivaldi'nin işinden olmasına yol açmıştır. Vivaldi bu olayın ardından Amsterdam'a yerleşmiştir. Son yıllarında gençliğindeki popülerliğini yitirmiştir. Barok dönemin son yıllarında toplumun müzik zevklerinin değişmesi gözden düşmesinde oldukça etkili olmuştur. Artık eserleri eskisi gibi sıklıkla seslendirilmeyen besteci, 1741'de Kutsal Roma İmparatoru VI. Karl ile tanışmasının ardından, kraliyet himayesinde müzik yöneticisi olma umuduyla Viyana'ya yerleşmiş, fakat bir yıl geçmeden İmparator ölmüştür. Vivaldi de aynı yıl giderek yoksullaşmış, sağlık durumu iyice bozulmuş ve eserleriyle beraber iki yüz yıl kadar neredeyse tamamen unutulmak üzere 28 Temmuz 1741'de hayata veda etmiştir. Viyana yakınlarında bir kamu mezarlığına basit bir şekilde defnedilmiştir.
Vivaldi'nin 500'den fazla konçertosu vardır. Farklı çalgılardan yararlanmıştır. O döneme dek hiçbir besteci viyolonsel, obua fagot hatta klarnet gibi gelişmekte olan çalgılar için bu kadar fazla eser yazmamıştır. Fransız Barok müziğinde nefesli çalgılar ağırlıktayken, onun müziğinde yaylı çalgılar önem kazanır. 230 keman konçertosunun yanında, flüt, obua, çello, viyola, mandolin konçertoları vardır. Klasik müzikle ilgisi olmayanların bile hayatında mutlaka duymuş olduğu Dört Mevsim Konçertoları en sevilen eseridir. 94 opera yazdığı iddia edilmesine karşın, bunların ancak 50'si bugüne kadar eksiksiz ulaşabilmiştir.
Vivaldi'nin adı 20. yüzyıla dek neredeyse unutulmuştur. Ancak 1900'lerin başlarından itibaren yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkarılmış ve hayattayken ulaşmış olduğu popülerliğe 20. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla tekrar kavuşmuştur. Hayatı boyunca muzdarip olduğu sara hastalığı nedeniyle Dört Mevsim'den en çok zorlandığı Yaz ve bitmesini hiç istemediği Kış konçertolarını hüzünlü bir ezgi olan minör tonunda yazmıştır.

Vivaldi'nin Amsterdam'da basılmış eserleri opus eser numaralandırma yöntemi ile 100 konçerto ve 40 sonattır. Ama 500 kadar konçerto yazdığı sanılmaktadır.
Vivaldi hayalinde canlandırdığı resimleri müzik haline getirmiştir. Eserlerinde hayallerine verdiği baş rolü, açıklayıcı sonelerle destekler. En ünlü eseri sayılan Op. 8 içerisindeki "Dört Mevsim" konçertolarında mevsimler kendi özellikleri ile anlatılmıştır. Vivaldi'nin bu eseri uzun yıllar sonra Ludwig van Beethoven'a da ilham kaynağı olmuş ve "Pastoral Senfoni" bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Vivaldi'nin müziği yenilikçidir. Vivaldi armonik zıtlıklar, yenilikçi melodiler ve temalarla konçertonun ritmik ve biçimsel yapısını canlandırmıştır. Çoğu bestesi gösterişli, neredeyse neşeli ve coşkuludur. Johann Sebastian Bach, Vivaldi'nin konçertolarından ve aryalarından derin bir şekilde etkilenmiş ve St John Passion, St Matthew Passion ve kantatalarında tekrar kullanmıştır. Bach, Vivaldi'nin altı konçertosunu solo klavye için ve üçünü org için uyarlamış ve Vivaldi'nin dört keman, iki viyola, çello ve sürekli bas (RV 580) için yazdığı konçertonun dört çembalo, yaylılar ve sürekli bas (BWV 1065) için uyarlamasını yapmıştır.

94 opera yapıtı olduğu rivayet edilir ancak bugüne kadar sadece 50 tanesi bilinmektedir.

Bajazet (RV 703), Osmanlı sultanı I. Bayezid'ın hayatından bahseden operası, 1735
Dorilla in Tempo (RV-709)
La fida Ninfa (RV-714)
Giustino (RV-717)
L'Incoronazione di Dario (RV-719)
L'Olimpiade (RV-725)
Orlando finto Pazzo (RV-727)
Orlando furioso (RV-728)
La verita in Cimento (RV-739)
Tito Manlio (RV-738)

Operalar listesi
Opera bestecileri listesi

Heller, Karl (1997) Antonio Vivaldi: The Red Priest of Venice, Amadeus Press, ISBN 1-57467-015-8 (İngilizce)
Kolneder, Walter (1983) Antonio Vivaldi: Documents of His Life and Works, C F Peters Corp, ISBN 3-7959-0338-6 (İngilizce)
Robbins, Landon, H. C., (19996) Vivaldi: Voice of the Baroque Chicago:, University of Chicago Press, ISBN 0-226-46842-9 (İngilizce)
Romijn, Andr (2007) Hidden Harmonies: The Secret Life of Antonio Vivaldi, ISBN 978-0-9554100-1-7 (İngilizce)
Selfridge-Field, Eleanor (1994). Venetian Instrumental Music, from Gabrieli to Vivaldi New York: Dover Publications. ISBN 0-486-28151-5. (İngilizce)
Talbot, Michael
(İngilizce) (1992) Vivaldi 2.ed. Londra: J. M. Dent (İngilizce)
(Almanca) (1998)  Antonio Vivaldi, Insel Verlag (1998), ISBN 3-458-33917-5
Formichetti, Gianfranco (2006) Venezia e il prete col violino. Vita di Antonio Vivaldi, Vanedik: Bompiani, ISBN 88-452-5640-5 (İtalyanca).

Vivaldi'nin tüm eserleri katalogu 19 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca) (Erişme:6.4.2010)
IMSLP websitesinde "Vivaldi,_Antonio" maddesi 29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:6.4.2010)
ChoralWiki websitesinde "Antonio_Vivaldi" maddesi 3 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:6.4.2010)
Vivaldi - The Four Seasons (Complete) 14 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arcangelo Corelli, (d. 17 Şubat 1653, Fusignano, İtalya - ö. 8 Ocak 1713, Roma) İtalyan müzisyen, besteci ve keman virtüözüdür. Besteleri ile Barok müzik stilinin önemli bestecilerinin başında geldiği bildirilir. Modern keman çalma tekniğinin kurucusu olarak daha sonraki kemancılar üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Arcangello Corelli, toprak sahibi bir ailenin beşinci çocuğu olarak, zamanında "Ferrara ili"'ne bağlı (günümüzde Ravenna ilinde) Fusıgnano adlı küçük bir kentte 1653'te doğdu. İlk müzik eğitimini yerel müzisyenlerden aldığı kabul edilmektedir. Müziğe olan yüksek kabiliyeti dolayısıyla, 1666'da 13 yaşında iken Bologna'ya müzik eğitimine gitmiş ve oradaki "Accademia Filarmonica" adlı konservatuvarda Leonardo Brugnoli ve Giovanni Benvenuti adlı kemancılardan dersler almıştır.
1671'de Roma'ya geçip, önce "Saint-Louis-Des-Français Kilisesi"'nde, sonra da "Teatro Çapranıca"'da kemancılık yapmaya başladı. Papa'nın şapelinde şarkıcı olan Matteo Simonelli'den kompozisyon dersleri almaktaydı. Corelli, 1672'de 19 yaşında iken Paris'te çok başarılı konserler verdi ve bu başarısı ile Avrupa'da isim yaptı. 1681'de Almanya'da Bavyera Prensi'nin hizmetinde bulundu. 1680 ile 1685 arasında arkadaşı olan kemancı ve besteci Cristiano Farinelli'nin evinde çok zaman geçirdi.
1685'te Roma'da yerleşti. Roma'da sürgünde olan İsveç'in Katolik Kraliçesi İsveçli Christina'nın hizmetinde çalışıp onun için sonatlar besteledi ve Kraliçenin davetlerinde müzik orkestralarına şeflik yaptı. Kardinal Benedetto Pamphili ve Pietro Ottoboni'den mali destek alıp bu patronların desteği ile Corelli mali sorunlardan ayrı olarak kendini müziğe, kemana ve besteciliğe verme imkân buldu. Orkestra şefliğine bir örnek 1687'de İngiltere Elçisi şerefine Akademi'nin verdiği büyük bir konserde, Corelli'nin 150 yaylı sazlar çalgısı ve 100 kadar koro şarkıcısından oluşan müzik topluluğuna şeflik yapmasıdır. 1689 ile 1890'da Modena'ya geçip "Modena Dükü"'nden büyük destek gördü.
1708'de kendini şehir hayatından iyice ayırdığı zaman Kardinal Ottoboni'nin sarayında rahat bir hayat sürmeye başladı. Resim ustalarından satın aldığı tablolarla çok değerli bir resim koleksiyonuna sahip oldu. Yakın akraba ve ailesine mali yardımlarda bulundu. 1708'de Napoli'ye ziyarete gittiğinde, "Napoli Kralı" tarafından çok iyi karşılandı. Corelli Roma'nın müzik sosyetesinin başında gelmekteydi ve en yüksek soylu Romalılar tarafından tutulmaktaydı. Kardinal Ottoboni'nin sarayındaki Pazartesi Konserleri bu sosyetenin baş toplanma yeri haline gelmiştir.
Bu arada keman dersleri de vermekteydi. Öğrencileri olan ünlü Francesco Geminiani ve Pietro Locatelli ve diğerleri Albinioni'den öğrendikleri ve onun kendisinin ortaya çıkardığı keman çalma stilini Avrupa'ya yaymaya başladılar.
Corelli, Roma'da 1713'te öldü. Mirası, 120.000 marklık bir servetti ve resim koleksiyonun değeri ise çok daha yüksekti. Corelli, mirasını destekçisi ve arkadaşı olan Kardinal Ottobiani'ye bıraktı ama o da bunu Corelli'nin akrabalarına dağıttı. Corelli, en önemli antik Roma eseri olan Pantheon'da toprağa verildi.

Corelli besteleri 48 trio sonat, 12 keman ve continuo sonat ve 12 koncerti grossi'den oluşmaktadır..
Corelli'nin çoğu popüler sonat ve trio sonat serilerinden oluşan çalışmaları altı "opus" numarası altında toplanmıştır:

Op.1: 12 "sonate da chiesa" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1681)
Op.2: 12 "sonate da camera" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1685)
Op.3: 12 "sonate da chiesa" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1689)
Op.4: 12 "sonate da camera" (2 keman 1 kontinuo icin trio sonat) (Roma 1694)
Op.5: 12 Suonati a violino ve klavsen (6 "sonate da chiesa" ve 6 "sonate da camera" keman ve kontinuo icin) (Roma 1700) The last sonata is a set of variations on La Folia.
Op.6: 12 "concerti grossi" (8 "concerti da chiesa" ve 4 "concerti da camera"  2 keman, viyolonsel, telli "ripieno" ve kontinuo icin) (Amsterdam 1714)

Ayrıca "opus" numarası verilmemiş ama Corelli'ye ait bir kompozisyon olması çok olası şu eserler vardır:

Sinfonia in D minor, WoO 1
Sonata a Quattro, WoO 2 (Rogers, Amsterdam, 1699 )
Sonata a Quattro, WoO 3 (Rogers, Amsterdam, 1699 supheli)
Sonata a Quattro Trumpet, 2 keman icin, WoO 4
6 Sonate a tre, WoO 5–10 (Amsterdam 1714)
Çağdaşı olan birçok besteci tarafından da kullanılan bir dans ezgisi 'La Follia' üzerinde çeşitlemeleri ve Op.8 numaralı 'Christmas Konçertosu' ünlüdür.

Barok müzik

IMSLP websitesi "Corelli, Arcangelo" kategorisi8 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce) (Erişme:27.6.2010)
Werner Icking Muzik Arsivi'nde Corelli eserleri  (İngilizce) (Erişme:22.12.2008)

Arezzo İli, merkezî İtalya'da Toskana bölgesinin en doğudaki ili olup merkezi, ismini aldığı Arezzo şehridir. İlin alanı 3.232 km² olup bu ile bağlı olan 39 komün içindeki il nüfusu (30.04.2010 itibarıyla) 348.700 kişidir.

Arezzo ilinin kuzeybatısında  Emilia-Romagna Bölgesine bağlı Forli-Cesena ili ve Rimini ili; kuzeybatısından Floransa ili; doğusunda Marche bölgesine bağlı Pesaro ve Urbino ili ve Umbria Bölgesine bağlı Perugia ili ve güneybatısında Siena ili bulunmaktadır.
Arno Nehri, Tiber Nehri bu ilden geçmektedir ve bu il Chianti alanında bulunmaktadır. İlde en yüksek nokta Monte Falco (1658m) olmaktadır ve bu dağ ilin kuzeyinde Casenino suyunun vadisi kenarındadır.

Tarihsel olarak Arezzo ili arazisi Floransa şehir devleti ve düklüğü ile Papalık Devleti arasında bulunduğu için bazen birine diğer dönemde diğerine ait olmuştur. 1814de il Toskana Grand Düklüğü'ne verilmiştir. 1860 ise İtalyanın birleştirilmesi ile İtalya Krallığına bağlanmıştır.

Arezzo ilinin en büyük nüfuslu komünleri şunlardır: Bunlardan Arezzo, Castiglion Fiorentino, Cortona, Monte San Savino, Montevarchi ve Sansepolcro kent (cita) oldukları kabul edilmektedir.

Italyanca Wikipedia "Provincia di Arezzo" maddesi4 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

İtalya'nın illeri
Toskana
Arezzo

Arezzo ili resmi websitesi26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Ariete, İtalyan ordusunun ana muharebe tankıdır. Iveco Fiat ve Oto Melara firmalarının ortak çalışması yeni ateş gücü, hareketlilik ve koruma özellikleri ile üretilmektedir.

Ariete tankı merkezleri Roma'da bulunan Iveco Fiat ve Oto Melara Syndicated firmaları tarafından dizayn edilmiş, üretilmiş ve denenmiştir.
Iveco's Defence Vehicles Division aracın şase ve destek sistemlerinden, Oto Melara Syndicated ise taret ve ateş kontrol sisteminden sorumludur.
1995 yılından beri İtalya Ordusu tarafından kullanılmaktadır. Son üretilen tank 2002 yılında orduya teslim edilmiştir. 2005 yılında bu tanklar modüler zırh, otomatik yüklemeli 55 mm kalibrelik top ile yenilenmiştir.

Ariete tankı diğer AMT'ler gibi birçok değişik koşulda düşmanla çatışabilmektedir. Sabit ya da hareketli hedeflere, gece veya gündüz süresince termal ve lazerli mesafe ölçerleri sayesinde her hava koşulunda saldırabilir.
Standart üç adet silah taşımaktadır:

Bir adet 120-mm ana top,
Bir adet 7.62-mm coaxial makinalı tüfek (mürettebat tarafından kullanılan) ve
Bir adet 7.62-mm uçaksavar silahı (komutan tarafından kullanılan).
Tankı ana silahı 44 kalibre'lik 120-mm ana topu Oto Melara tarafından üretilip satılmaktadır. Top yivsiz tasarımın yanı sıra yoğun atışlara dayanıklı bir yapıdadır. Bu top ile zırh delici, kinetik enerjili ve Yüksek patlayıcılı tanksavar mermisi (HEAT) atılabilir.

Tank çelik ile kompozit zırhın ortak kullanıldığı benzerleri İngiliz Challenger 2 ve Amerikalı M1 Abrams tanklarında kullanılan içeriği gizli bir zırh ile korunmaktadır. Tankın savunmasında harici havan topları bulunmaktadır. Bu havan topları elektronik olarak ateşlenen duman ya da chaff bombaları atabilir. Duman bombaları tankı termal ya da gözle görülmesini engellerken, chaff bombaları radar güdümlü füzelere karşı hedef şaşırtma işlevi görür.
Son olarak mürettebat Aero Sekur9 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. firması tarafından üretilen geliştirilmiş NBC sistemiyle korunmaktadır. Bu sistem mürettebatı belli bir süre nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara karşı korumaktadır.

Tankın ateş kontrol sistemi İtalyan üreticisi Galileo Avionica16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'dır. (şu an Selex SAS24 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. firmasına geçmiştir). Firma tankın TURMS ateş kontrol sistemini üretmektedir.

Komutana ait panoramik gece-gündüz görüş dürbünü
Silahçı için termal kamera ve laserli mesafe ölçer
Dijital ateş kontrol sistemi bulunan küçük bir bilgisayar
Ateş kontrol bilgisayarının en önemli özelliği meteorolojik ve fiziksel durumları ölçebilmesidir. Bu sayede havadaki rüzgâr hızını, nemi ve dış hava şartlarını ölçen bilgisayar topa ateş için açıyı verebilmektedir.

Ariete tankında Fiat'a ait 12 silindirli turbo şarjlı 1250 beygir gücünde motor kullanılmaktadır. Yürüyen aksam ise Alman otomotiv firması ZF3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ait 4 ileri ve 2 geri vitesten oluşan otomatik vites kutusudur. Tank %60'lık bir eğime tırmanabilir ve 1.25 metre derinlikteki suda ilerleyebilmektedir.
Tankın paletleri ise bir Alman firması olan Diehl Group27 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından üretilmektedir.

Artemisia Gentileschi (İtalyanca telaffuz: [arteˈmizja dʒentiˈleski]; 8 Temmuz 1593 – 1656), İtalyan Barok ressamı, bugün Caravaggio ardıllarının en başarılılarından birisi olarak kabul edilir. Kadın ressamların henüz kabul görmediği ve sanatsal bir topluluk olarak görülmediği bir dönemde Floransa'da Accademia di Arte del Disegno'ya kabul edilen ilk kadın oldu.
Artemisia Gentileschi Kutsal Kitap ve mitlerden alınan birçok güçlü ve acı çeken kadın karakteri, kurbanlar, intiharlar, savaşçılar olarak. eserlerinde konu etmiştir. Ayrıca Artemisia Gentileschi’nin eserlerinde ışık-gölge kullanımı (chiaroscuro), Caravaggio’nun etkisini yansıtırken, bu tekniği özellikle kadın figürlerin duygusal yoğunluğunu vurgulamak için kullanmasıyla dikkat çekmektedir.
En bilinen eseri Yudit'in Holofernes'i Katledişi (Orta Çağ ve Barok sanatında bilindik bir konu), korkunç ve kanlı bir biçimde Holofernes'in kafasının kesilmesini konu edinir. 17. yüzyılda tecavüze uğraması ve tecavüz davası başarılarının gölgelenmesine sebep oldu. Uzun yıllar boyunca sıra dışı olarak nitelendirildi. Bugün neslinin en ilerici ve etkileyici ressamlarından biri olarak kabul edilir.

Ascoli Piceno ili, orta İtalya'da Marche bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Ascoli Piceno şehridir. İlin alanı 1.228,23 km² olup bu ile bağlı olan 33 komün bulunur. Bu ilde yaşayanlara "Piceni" ismi verilmesi antik İtalya'da Roma devleti kurulmadan önce merkezi Asculum şehri olan Piceni kavimi anısınadır.

Ascoli Piceno ili Marche bölgesinin en güneyindeki ili olup sadece kuzey sınırı 2009'da kurulmuş olan Marche'ye bağlı Fermo ili iledir. İlin doğusunda Adriyatik Denizi; güneyinde Abruzzo Bölgesine bağlı Teramo ili; güney batısında Lazio Bölgesine bağlı Rieti ili; batısında Umbria Bölgesine bağlı Perugia ili bulunur.

Ascoli Piceno ili nüfusu (1.1.2016 itibarıyla) 210.066 kişi olup nüfus yoğunluğu 171,03 kişi/km²'dir. Ascoli Piceno ilinin nüfus sayımlarına göre 19. yy ve 20yy.da gelişmesi verilen şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Ascoli Piceno ilinin 33 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.3.2010 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusları yaklaşık 10.000 kişi olan büyük belediye şunlardır.

Marche
Ascoli Piceno

Ascoli Piceno İli resmi websitesi  (İtalyanca)

Askerî tören veya askeri geçit manevraları sınırlı sayıda askerin gösteri amacıyla sergilediği geçit töreni. Burada farklı askeri sınıflar, askerî teknolojiler, silahlar, askerî araçlar katılır. 19. yüzyıla kadar törenlerde savaşan askerler gösteri sergilerdi, fakat günümüzde sadece bu törenler için askerî birlikler yetiştirilmektedir. Gösteri uçuşu, Zafer geçidi, 
Deniz kuvvetleri geçidi gibi türleri bulunuyor. Törenler bir devletin askerî gücünü göstermek için ve/veya propaganda için sergilenmektedir. Tatbikat, günümüzde modern bir askerî güçte disiplin ve uyumu göstermek için kullanılmaktadır. Günümüzde dünya çapında önemli bayramlarda ve askeri etkinliklerde farklı askerî branşlarla büyük askeri geçit törenleri düzenlenmektedir.
Avrupa'nın en eski, en büyük ve en ünlü düzenli askeri geçit töreni, Fransa'nın ulusal bayram kutlamaları sırasında her 14 Temmuz'da Paris'teki Champs-Élysées'de düzenlenen Bastille Günü Askeri Geçit Töreni'dir.

2020 Bakü Zafer Geçidi
Uygun adım

Lumière Kardeşler olarak bilinen Auguste Marie Louis Nicolas (19 Ekim 1862, Besançon, Fransa - 10 Nisan 1954, Lyon) ve Louis Jean (5 Ekim 1864, Besançon, Fransa - 6 Haziran 1948, Bandol) tarihteki ilk film yapımcıları arasındadırlar. Sinematograf cihazının patentini almış ve cihazı geliştirmişlerdir. Bu cihaz, Thomas Edison'un geliştirdiği kinematoskopun aksine, aynı anda birden fazla kişinin film izlemesine olanak tanıyordu.
Lumière Kardeşler ilk özel sinema sunumlarını 22 Mart 1895 tarihinde, halka açık olan ve izleyiciden ücret alınan ilk gösterimlerini Paris'te Salon Indian Du Grand Café'de 28 Aralık 1895 tarihinde gerçekleştirmişlerdir. (Bu gösteriye Louis Lumière tarafından öykülü film ve bilimkurgu filmin atası sayılan Georges Melies de davet edilmiştir.) Tarihe geçen bu genel sunum, Lumière kardeşlerin ilk filmi olan Sortie des Usines Lumière à Lyon (Lumière Fabrikası'ndan Çıkan İşçiler) ve bir trenin istasyona yaklaşmasını kesit alan (Bu tren filmi izleyenleri o kadar etkiledi ki izleyiciler yerlerinden kalkıp salondan dışarı cıkmak istediler.) filmin de aralarında bulunduğu on kısa metrajlı filmden oluşuyordu. Her film 17 metre uzunluğundaydı ve yansıtıcı ile çevrildiklerinde 46 saniye sürüyorlardı.
Lumière kardeşlerin, ilk filmlerini, gösterim yılıyla aynı olan 1895'te, Léon Bouly'nin bir yıl önce patenti alınan sinematograf cihazı ile kaydettikleri düşünülmektedir. Daha sonra Lumière kardeşler tarafından da geliştirilen sinematograf, filmlerin kaydedilebildiği, düzenlenebildiği ve yansıtılabildiği bir cihazdı.

Bioskop'un mucitleri Max ve Emile Skladanowsky, bir ay önce (1 Kasım 1895) para ödeyen bir topluluğa hareketli görüntü sunumu yaptıkları halde, sinema tarihçileri Lumière kardeşlerin Grand Café'deki sunumlarını sinemanın gerçek doğuşu olarak kabul ederler. Çünkü Skladanowsky kardeşlerin çift sistemli film yansıtıcıları oldukça kullanışsızdır ve yerini kısa sürede sinematografa bırakmıştır.

Avellino ili, güney İtalya'da Campania bölgesinin ili olup merkezi Avellino şehridir. İlin alanı 2.792 km² olup bu ile bağlı olan 119 komün bulunur.

İlin bulunduğu bölgenin antik devirlerde adı "Hirpinia" (modern İtalyanca: İrpinia) idi. Bu isim Osca lehçesinde kurt anlamına "hirpus" sözcüğünden türetilmiştir ve gerçekten de sayıları antik çağlara nazaran çok azalmakla beraber bu bölgenin kırsal alanlarında epeyce sayıda kurt yaşamaktadır. Tarihsel Napoli Krallığı dönemlerinde bu ilin arazisi "Principato Ultra" adı verilen arazilere tekabül etmekteydi; ama şimdiki ilin bazı kısımları "Principato Citra" veya "Capitanata" idaresi altındaydı. Antik Romalı devirlerinde ve Orta Çağ'da Avellino kral muhafızlığı birliklerine gönderdiği askerlerle ün yapmıştı.
Avellino ilinde Roma çağlarından kalma "Abellinum" kalıntı sitesi ve arkeolojik ilgi çeken Avella ve Aeclanum bulunmaktadır. Prata'da Orta Çağ'ın başından kalma bir antik Hristiyan Basilika bulunur. Orta Çağ karakterini muhafaza eden Gesualdo köyü ve Lancellotti kalesi bu ildedir.

Avellino ili güney İtalya'da hiçbir deniz sahili olmayan kara içi bir ildir. Avellino ilinin kuzeybatısında Benevento ili; kuzeydoğusunda Puglia Bölgesi'ne bağlı Foggia ili; güneydoğusunda Basilicata Bölgesi'ne bağlı Potenza ili; güneyinde Salerno ili ve batısında Napoli ili bulunur.
Dağlık olan Avellino ili küçük şehirler ve kasabaları ile bilinmektedir. İlin en önemli şehirleri olan Avellino ve Ariano Irpino nispeten ufak nüfusludurlar. Buna karşılık ilde çok sayıda dağ zirvesi; akarsular ve küçük göller bulunur. İldeki en yüksek rakımlı dağ zirveleri şunlardır: "Cervialto" (1809 m); "Terms" (1806 m); "Collolongo" (1675 m); "Raiamagra" (1672 m).
Bu ilde bulunan Bagnoli Irpino beldesi dağlık manzaraları ve bu beldeye bağlı 25 km pisti bulunan Laceno ski merkezi ile tanınmıştır. Aynı mevkide karst tipi dağlık arazide bir zamanlar epeyce geniş alanda bulunan "Laceno Gölü" bulunmaktadır; ama 1980deki büyük depremden sonra bu gölün altında delikler açılmış; kışın ve ilkbaharda yağışlarla beslenip alanını korumakta ise de yaz mevsiminde bu gölün alanı çok küçülmeye başlamıştır.
Avellino ilinin ana akarsuları "Calore Çayı", "Sabato Çayı", "Oftanto Nehri" ve (sadece 12 km si bu ilde bulunan) "Sele Nehri"'dir. Calore çayı ildeki en uzun akarsu olup bu nehir, içinden aktığı Laceno Gölü ve civarı kırsal sporlar (uzun menzilli yürüyüş; karst mağaracılığı; kanoculuk ve su sporları) için çok popülerdir.
Avellino ilinde doğal çevrelere ilgilenenler için çok önemli mevkiler bulunmaktadır. Bunlar arasında "Monti Picentini Bölgesel Doğa Parkı", "Partenio Bölgesel Doğa Parkı" ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı listesindeki Senerchia beldesi içinde " Valle della Caccia" ve Conza della Campania beldesinde Ofanto Nehri üzerinde baraj ve civarı bulunur.

Avellino ili nüfusu (1.3.2010 tahmini itibarıyla) 438.997 kişi olup nüfus yoğunluğu 157,23 kişi/km² olur.

Avellino ilinin 119 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.9.2009 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiyi aşkın büyük belediyeler şunlardır.

Campania
Avellino

Avellino İli resmi websitesi (İtalyanca)

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, AAET ya da Euratom  (İngilizce: European Atomic Energy Community), Avrupa Birliği üyesi ülkelerden oluşan uluslararası bir örgüttür. 25 Mart 1957 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun da kurulmasını öngören Roma Antlaşması'nın imzalandığı günde kurulmasına karar verilmiştir. Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, Avrupa Birliği'nden bağımsız bir kurumdur ancak, üyelik ve düzenlemeler Avrupa Birliği ile birlikte yönetilmektedir. Euratom, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve bugün yürürlükten kalkmış olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun örgütsel yapıları 1967 yılında Merger Antlaşması uyarınca birleştirilmiştir.
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nun amaçları, nükleer güç için model bir pazar yaratmak, bunu topluluğa üye ülkeler arasında dağıtmak ve arta kalan enerjiyi topluluğa üye olmayan diğer ülkelere satmaktır. Topluluğun en büyük projelerinden biri de Fransa'nın Cadarache kentinde yapılması düşünülen Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktör (ITER) yapımı çalışmalarına katılmaktır.
Topluluk ayrıca Avrupa Birliği içinde yürütülen diğer nükleer çalışmaları da finanse eder.
Bazı çevreler Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nun, geçmişte Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun birleştirilmesi gibi Avrupa Birliği bünyesi içine katılmasını önermişlerdir. Özellikle Avrupa Birliği için bir anayasa tasarısı hazırlandığı dönemde yoğunlaşan bu öneriler, anayasa taslağına karşı nükleer enerji karşıtı kesimlerim tepkilerini çekmemek için reddedildi.

Avrupa Birliği'nin kurumları
Avrupa Birliği tarihi
Avrupa Enerji Topluluğu
Avrupa Birliği'nin enerji politikası

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu resmî sitesi 14 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu kuran antlaşma31 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Roma Antlaşmaları'nın tarihi30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Korumalı menşe adı (PDO), korumalı coğrafi işaret (PGI) ve garantili geleneksel spesiyaliteler (TSG) olarak bilinen üç Avrupa Birliği coğrafi işareti, geleneksel spesiyaliteleri programı, tarım ürünlerinin ve gıda maddelerinin isimlerini teşvik eder ve korur. Avrupa Birliği (AB) Coğrafi İşaret Sistemi'nde, tarım ürünleri ve gıda maddelerinin kökenine, üretim yöntemine ve kalitesine bağlı olarak korunmasını sağlar. Başka bir açıdan bakıldığında bu sistem, üreticileri taklitten korur, tüketiciye ürünün kaynağı hakkında güvence verir ve yerel ekonomileri destekler. Avrupa Birliği'nde (AB) desteklenen üç ana coğrafi işaret türü bulunmaktadır.
1. PDO (Protected Designation of Origin / Menşe Adı Koruması)
Menşe adı koruması, ürünün tamamen belirli bir coğrafi bölgede üretilmesini, işlenmesini ve hazırlanmasını zorunlu kılar. Bu tür koruma, ürünün kalitesini ve ayırt edici özelliklerini doğrudan etkileyen doğal ve beşeri faktörlerin etkisini vurgular. Doğal faktörler arasında iklim, toprak yapısı, yerel flora ve su kaynakları bulunurken; beşeri faktörler, nesiller boyunca aktarılan geleneksel bilgi, el işçiliği ve yerel tekniklerdir. Örneğin, Roquefort peyniri, yalnızca Fransa'nın belirli bir bölgesinde yetiştirilen koyunların sütünden, özel küf türleriyle ve geleneksel yöntemlerle üretilir. Benzer şekilde, İtalya'nın Parma bölgesinde üretilen Prosciutto di Parma, bölgenin mikroiklimine özgü kurutma koşullarıyla lezzetini kazanır. Türkiye'den örnek vermek gerekirse, Ezine Peyniri, Çanakkale'nin Ezine ilçesinde üretilen keçi, koyun ve inek sütlerinin belirli oranlarda karıştırılmasıyla elde edilir. Yöredeki endemik bitki örtüsü, hayvanların beslenme biçimi ve yüzyıllardır devam eden üretim teknikleri, bu peyniri diğerlerinden ayıran temel unsurlardır. Bu nedenle Avrupa Birliği nezdinde coğrafi işaret tescili için başvuru süreci yürütülmektedir. Menşe adı koruması, yalnızca coğrafi sınırlamaları değil, aynı zamanda ürünün doğrudan bölgesiyle özdeşleşmesini de garanti altına alır. Bu sayede, bölge dışındaki üretimler tescilli ürün adıyla piyasaya sunulamaz.

Mahreç işareti, menşe adına kıyasla daha esnek bir yapıya sahiptir. Ürünün yalnızca üretim, işleme veya hazırlama aşamasından birinin belirli bir bölgede gerçekleşmiş olması yeterlidir. Ancak bu durumda da ürün ile bölge arasında açık bir coğrafi veya kültürel bağ bulunmalıdır. Yani ürünün kalite veya ününün söz konusu coğrafi konumla bağlantılı olması gerekir. Almanya'dan Westfälischer Schinken (Vestfalya Jambonu) ve Bayerisches Bier (Bavyera Birası), belirli coğrafi bölgelerde geliştirilen üretim tekniklerinin kullanılması sebebiyle bu kapsamda koruma altına alınmıştır. Bu ürünler, tamamen bölgesel hammaddelerle üretilmese de, bölgenin katkısı ürünün karakteristiğinde önemli rol oynar. Türkiye'den Aydın İnciri ve Malatya Kayısısı, PGI korumasına sahip ürünler arasında yer almaktadır. Aydın İnciri, Ege Bölgesi'nin iklimi ve toprak özellikleriyle gelişmiş bir kurutma kültürüne sahiptir. Malatya Kayısısı ise yüksek şeker oranı, iri yapısı ve altın sarısı rengiyle dünya çapında tanınır. Her iki ürün de yetiştikleri bölgeyle kurdukları bağ sayesinde Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaretle tescillenmiştir. Mahreç işareti, üreticilere pazarlama açısından önemli bir avantaj sunarken, tüketiciler açısından da ürünün bölgesel kimliğine dayalı kalite beklentisini karşılamasına olanak tanır.
3. TSG (Traditional Speciality Guaranteed / Geleneksel Ürün Adı)
Geleneksel Ürün Adı (TSG), yukarıdaki iki koruma türünden farklı olarak coğrafi bir bağ şartı aramaz. Bu sistem, bir ürünün geleneksel içerik, tarif veya üretim yöntemleriyle hazırlandığını garanti altına alır. Coğrafi sınırların ötesinde, ürünün kültürel sürekliliği ve tarihsel kimliği esas alınır. TSG kapsamına alınan ürünlerin, en az 30 yıllık geleneksel üretim geçmişine sahip olmaları gerekir.Örneğin, Mozzarella peyniri, köken olarak İtalya'ya ait olmasına rağmen, günümüzde dünyanın pek çok yerinde geleneksel tarife uygun olarak üretilebilmektedir. Bu nedenle Mozzarella, TSG etiketiyle korunur. Aynı şekilde Pizza Napoletana, odun ateşinde pişirilmesi, hamurunun elle açılması gibi geleneksel uygulamalara bağlı kalınarak üretildiği sürece, coğrafi sınırdan bağımsız olarak bu unvanı taşımaya hak kazanır.Bir diğer örnek olan Jamón Serrano (İspanya) ise geleneksel kurutma ve tuzlama teknikleriyle yapılan domuz jambonudur. Ürünün coğrafi kaynağından bağımsız olarak, belirli teknik standartlara uygunluğu TSG etiketiyle belgelenir.TSG sistemi, geleneksel bilgilerin ticarileşmesini ve korunmasını sağlarken, küresel çapta üretim yapılabilmesine de imkân tanır. Bu yönüyle, kültürel mirasın yaşatılması açısından önemli bir araçtır.
Sonuç olarak bakıldığında; PDO, PGI ve TSG sistemleri, sadece ürünlerin korunmasını değil, aynı zamanda tüketici bilincinin artırılmasını, haksız rekabetin önlenmesini ve yerel üreticinin desteklenmesini amaçlayan kapsamlı mekanizmalardır. Menşe adı, ürünün tamamen belli bir coğrafyada üretildiğini; mahreç işareti, ürünle coğrafi alan arasındaki kalite veya ün bağını; geleneksel ürün adı ise üretim pratiğinin kültürel sürekliliğini vurgular. Bu sistemler, yerel değerlerin küresel pazarda görünürlük kazanmasını sağlarken, kırsal kalkınmanın da anahtarı hâline getirmektedir.
Bu noktadan hareketle yukarıdaki bu üç programdan biri kapsamında kayıtlı ürünler, bu ürünlerin tanımlanmasına yardımcı olmak için o programın logosuyla işaretlenebilir. Programlar, tarım ürünleri ve gıda maddelerinin kalite şemalarına ilişkin 21 Kasım 2012 tarih ve 1151/2012 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Yönetmeliği tarafından sağlanan yasal çerçeveye dayanır. Bu yönetmelik AB içinde olduğu kadar AB Kuzey Irlanda içinde de geçerlidir. Tescilli ürünlerin korunması, AB ve AB üyesi olmayan ülkeler arasındaki ikili anlaşmalar yoluyla uluslararası düzeyde kademeli olarak genişletilmektedir. Ticarette yalnızca gerçekten o bölgeden gelen ürünlerin bu şekilde tanımlanmasına izin verilmesini sağlar.
Mevzuat ilk olarak 1992 yılında yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı, yöresel gıdaların ününü korumak, kırsal ve tarımsal faaliyetleri teşvik etmek, üreticilerin orijinal ürünleri için yüksek kar elde etmelerine yardım etmek, haksız rekabeti ortadan kaldırmak ve daha az kaliteli veya farklı tadda olabilen orijinal olmayan ürünlerle tüketicilerin aldatılmasını önlemektir. Eleştirmenler, AB tarafından koruma altına alınmak istenen pek çok ismin ticarette sıradanlaştığını ve korunmaması gerektiğini savunmaktadır.
Bu düzenlemeler şaraplar, peynirler, jambon, sosisler, deniz ürünleri, zeytinler, zeytinyağları, biralar, balzamik sirke, bölgesel ekmekler, meyveler, çiğ etler ve sebzelerin adlarını korur.
Bu düzenlemelere dayanarak, AB içinde (ve AB dışındaki belirli yargı bölgelerinde), gorgonzola, Parmigiano-Reggiano, feta peyniri, Waterford blaas, Herve peyniri, Melton Mowbray domuz turtaları, Piave peyniri, Asiago peyniri, camembert gibi yiyecekler, Herefordshire elma şarabı, konyak, armaganak ve şampanya yalnızca belirlenen bölgeden geliyorlarsa bu şekilde etiketlenebilir.
Örneğin peynirin rokfor olabilmesi için belirli bir cins koyunun sütünden yapılması ve Fransa'nın Aveyron bölgesindeki Roquefort-sur-Soulzon kasabası yakınlarındaki doğal mağaralarda yetişen mantar Penicillium roqueforti tarafından kolonileştirildiği mağaralarda olgunlaştırılması gerekir. Bu sistem tüm Avrupa'da kullanılan, örneğin Fransa'da kullanılan appellation d'origine contrôlée (AOC), İtalya'da kullanılan denominazione di origine controllata (DOC), Portekiz'de kullanılan denominação de origem controlada (DOC), Romanya'da kullanılan denumire de origine controlată (DOC) sistemi ve İspanya'da kullanılan denominación de origen (DO) sistemi gibi ulusal unvan sistemlerine benzer. Çoğu durumda AB PDO/PGI sistemi belirtilen ülkede kullanılan sistemle paralel çalışır.
Bazı durumlarda, daha önce özellikle şarapta, örneğin Fransa'da peynirde, örneğin Maroilles'in hem PDO'ya (Fransızca appellation d'origine protégée (AOP) hem de AOC sınıflandırmalarının olduğu yerde genellikle yalnızca AOC sınıflandırması gösterilir.

Korunan coğrafi statüye ilişkin yasaların uygulandığı ülkelerde, yalnızca çeşitli coğrafi ve kalite kriterlerini karşılayan ürünler korumalı işareti kullanabilir. Korumalı göstergelerle bağlantılı olarak "stil", "tip", "taklit" veya "yöntem" gibi sözcüklerle göstergeyi birleştirmek veya ürünün özelliklerini karşıladığını ima edebilecek herhangi bir şey yapmak örneğin, korunan ürünle ilişkili ayırt edici ambalajın kullanılması da yasaktır.
Korumalı işaretler, 1383/2003 no'lu Gümrük Yönetmeliği (Belirli fikrî mülkiyet haklarını ihlal ettiğinden şüphelenilen mala karşı yapılacak gümrük işlemleri ve bu hakları ihlal ettiği tespit edilen mala karşı alınacak tedbirlere ilişkin Yönetmelik), ref. 1383–2003 ve ihlal eden mallar ithalatta gümrük tarafından ele geçirilebilir. Avrupa Birliği içinde yaptırım önlemleri değişiklik gösterir: ihlal, sahte, yanıltıcı reklam, yanlış beyan ve hatta halk sağlığı sorunu olarak ele alınabilir. Avrupa dışında, PGS ürünlerinin korunması genellikle AB ile ithalatçı ülkeler arasında ikili anlaşmalar gerektirirken, korunan işaretler her zaman ticari markalar gibi diğer fikrî mülkiyet haklarının yerine geçmeyebilir.
15 Kasım 2011'de Avrupa Sayıştayı, “Coğrafi işaretler programının tasarımı ve yönetimi onun etkili olmasına izin veriyor mu?” raporunu Avrupa Parlamentosu'na sunmuştur.

Yönetmeliklerin önsözleri, kaliteli gıda maddelerine yönelik tüketici talebini belirtmekte ve koruma rejimleri için birçok hedef belirlemektedir:

özellikle daha az tercih edilen veya kırsal alanlardan gelen belirli özelliklere sahip ürünlerin tanıtımı;
"kaliteyi iyileştirmek için gerçek bir çaba" karşılığında çiftçilerin gelirlerinin iyileştirilmesi;
kırsal alanlarda nüfusun tutulması;
tüketicilere ürünün menşei hakkında açık ve öz bilgi sağlanması.
Kaliteyi artırmaya yönelik çabaların bir karşılığının sağlanması ve tüketicinin korunması ihtiyacı, diğer alanlarda ma

Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi, AB ülkelerinden birer bakanın katılmasıyla toplanır ve yasama, yönetme ve dış politika belirleme işlerini yapar. AB Komisyonu ve Konsey AB'nin yürütme organıdır. Komisyon tasarılarını yasalaştırır. Başkanlık üye ülkelerce altı aylık dönemlerde üstlenilir. Kararlar basit, nitelikli ve oy birliği çoğunluklarıyla alınır. Ortak kararlar şu alanlarda uygulanmaktadır:
İşçi dolaşımı, yerleşme hakkı, yabancılar hukuku, diploma eşdeğerliği, tek pazar, eğitim, kültür, kamu sağlığı, tüketici hakları, araştırma ve geliştirme. Kararlar birliğin resmi gazetesinde yayınlanır. Tüzükler, yönetmelikler, tavsiyeler bütün ülkeler için bağlayıcıdır.
AB Bakanlar Konseyi'ni Avrupa Konseyi ile karıştırmamak gerekir. AB Bakanlar Konseyi, AB'nin ana karar verme kuruluşudur ve üye ülkeler arasında ekonomik ve siyasi kararların yerine getirilmesi için koordinasyon rolü oynar.

Official Council website 23 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Europa
About the Council 19 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Council configurations 12 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Live broadcast 3 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PRADO – The Council of the European Union Public Register of Authentic Travel and ID Documents Online
Access to documents of the EU Council 23 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on EUR-Lex

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (kısaca AKÇT), Soğuk Savaş döneminde Batı Avrupa ülkelerini birleştirmesi amacıyla kurulmuş, altı üyeli uluslararası bir örgüttü. Bu örgüt Avrupa demokrasisinin temellerinin atılmasında ve günümüz Avrupa Birliği'nin gelişmesinde rol oynamıştır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu uluslarüstü prensiplere göre oluşturulmuş ilk örgüttür. Topluluğun ilkeleri 9 Mayıs 1950'de, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından Schuman Bildirgesi ile duyurulmuştur.

Avrupa Kömür ve Çelik Birliği'nin oluşturulması önerisi ilk olarak Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından başta Fransa ve Batı Almanya olmak üzere üyeleri arasında kömür ve çelik endüstrilerinin yönetimini bir araya getirmesi, dönemin en önemli sanayi hammaddeleri olan kömür ve çelikten doğabilecek herhangi bir uyuşmazlığın önlenmesi ve buna bağlı olarak iki ülke arasındaki olası bir savaşın engellenmesi amacıyla yapıldı. Böylece Avrupa'daki ilk uluslarüstü topluluk 1951 Paris Antlaşması'yla yalnızca Fransa ve Almanya'nın katılımlarıyla değil, İtalya ve üç Benelüks ülkesi Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından da oluşturulmuş oldu. Topluluk, hükûmetleri temsil eden milletvekilleri ve bağımsız yargıçlar tarafından denetlenen yüksek temsilcilerce yönetildi.
1957 yılında topluluğa katılan iki benzer kurumdan sonra, 1965'te topluluğun tüm kurumları tek çatı altında birleştirilmiş ve Avrupa Toplulukları adını almıştır. Bu topluluk da daha sonra Avrupa Birliği'nin bir parçası hâline gelmiş ancak 2002 yılına dek kendi kimliğini korumuştur. Var olduğu süre boyunca Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu tek pazar yaratmada başarılı olmuşsa da kömür ve çelik sanayisinin gerilemesine engel olamamıştır. Ancak bunun yerine ileride kurulacak olan bir Avrupa Birliği'ne gerçek anlamda zemin hazırlamıştır.

Fransa dışişleri bakanı ve başbakanı olduğu dönemlerde Robert Schuman, Fransa politikasının Ruhr ve Saarland gibi bazı Alman topraklarının denetim altında tutulmasını ya da işgal edilmesini öngören gaulist doğrultudan uzaklaşmasında en etkili kişilerdendir. Aşırı milliyetçi, gaulist ve komünist çevrelerden gelen çok büyük tepkilere karşın Almanya'yla entegrasyon için sunduğu birtakım ilkeler Fransız Meclisinde onaylandı. Schuman'ın ilkeleri genel olarak ahlakî konulardaydı ve iki ülke arasında demokratik eşitliği öngörüyordu. Schuman'ın ilkeleri 9 Mayıs 1950 tarihinde (daha sonra Avrupa Günü olarak kutlanmaya başlandı) kayıtlara Schuman Bildirgesi olarak geçti. Böylece Fransa uluslarüstü bir toplulukta egemenlik haklarını paylaşmayı ve genişletmeyi kabul eden ilk ülke oldu. Schuman ve çalışma arkadaşları tarafından hazırlanan metin ortak bir kömür ve çelik fonu oluşturmak ve bir tek pazar yaratmak fikrini ortaya atıyordu.
Schuman, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu Alman-Frasız kömür ve çelik üretiminin bir organizasyon çerçevesi içinde yüksek bir güç altında birleştirilmesi olarak tanımlamış ve başka Avrupa ülkelerine de açık olduğunu belirtmiştir. Bu tür bir ortaklığın, Fransa ve Almanya arasındaki sorunlara bir çözüm getireceği ve ülkelerin ekonomilerinin büyümesine katkıda bulunacağı düşünülmüştür. Aralarında tarihten gelen anlaşmazlıklar olan bu iki ülke arasındaki sorunlar böyle bir antlaşmanın imzalanmasıyla önlenmiş olacaktı. Savaş zamanında bir ülkeyi yönetebilmek için dönemin en önemli iki kaynağı olan kömür ve çeliğin iki ülke arasında bir komisyona bırakılmasıyla olası bir savaş nedeni de ortadan kaldırılmış oldu. Schuman Fransız Parlamentosu'nun kabul ettiği bu ilkelerin dünyada ilk demokratik ve uluslarüstü kurum olacağını belirtti.

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu kuran yüz madde uzunluğundaki Paris Antlaşması 18 Nisan 1951 tarihinde Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında imzalandı. Böylece uluslarüstü ilkelere göre oluşturulmuş ilk uluslararası topluluk kurulmuş oldu. Bu topluluk, bir kömür ve çelik ortak pazarı yaratmayı, işsizlik oranını düşürmeyi, katılımcı ülkelerin ekonomilerini iyileştirmeyi ve pazarı geliştirmek için kuruldu. Ayrıca, istikrarı koruyup, işsizliği düşürerek büyük miktarlarda üretim ve dağıtımın da aşamalı olarak örgütlenmesi amaçlandı. Kömür ortak pazarı 10 Şubat 1953 tarihinde açıldı.
Paris Antlaşması'ndan altı yıl sonra, topluluğun altı üyesi arasında Roma Antlaşması imzalandı ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) oluşturuldu. Bu yeni topluluklar da bazı değişiklik ve düzenlemeler dışında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun ilkeleri üzerine kuruldu. İmzalandıktan sonra elli yıl geçerli olması öngörülen Paris Antlaşması'nın aksine Roma Antlaşması'na bir geçerlilik süresi koyulmadı. Bu antlaşmadan sonra gümrük birliği ve atom enerjisi üzerine çalışmalar başlatıldı.

Ayrı yasal kurumlar olmalarına karşın Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Toplulukları başlangıçta ortak bir meclis ve Avrupa Adalet Divanı'nı paylaşmıştır. Ancak bu sürede konseyleri ve yöneticileri birbirinden ayrı olmuştur. Birleşme Antlaşması bu üç kurumu Avrupa Toplulukları çatısı altında birleştirmiştir. Avrupa Toplulukları da daha sonra bugünkü Avrupa Birliği'nin üç sütunundan biri olmuştur.
2002 yılında geçerliliğinin kalkması beklenen Paris Antlaşması'yla, 90'lı yıllarda bu konuda ne yapılacağı tartışmaları başladı. Sonuç olarak antlaşmanın süresinin uzatılmamasına karar verildi. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun görev alanları, Roma Antlaşması'na aktarıldı. 23 Temmuz 2002'de antlaşma resmen yürürlükten kalktı. O gün, Brüksel'deki Avrupa Komisyonu'nun kapısındaki Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bayrağı da gönderden indirildi.

Avrupa tek pazarı, iç pazar veya ortak pazar, Avrupa Birliği'nin (AB) 27 üye ülkesinin yanı sıra - belirli istisnalar dışında - Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması aracılığıyla İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'i ve Sektörel anlaşmalar aracılığıyla İsviçre’yi içeren tek pazar’dır.
Tek pazar, toplu olarak "dört serbestlik" olarak bilinen mallar’ın, sermayenin, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımını garanti altına almaya çalışır. Bu, tüm AB üye devletleri’nin yasal olarak uymayı taahhüt ettiği ortak kurallar ve standartlar aracılığıyla sağlanır.
Birçok olası AB katılım adayının AB ile, Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan dahil olmak üzere, tek pazarın seçilmiş sektörlerine sınırlı katılıma izin veren istikrar ve ortaklık anlaşmaları vardır. Buna ek olarak, AB ile Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi (DCFTA) konusunda imzalanan üç ayrı anlaşma yoluyla, eski Sovyet ülkeleri Gürcistan, Moldova ve Ukrayna'ya da seçilen sektörlerde tek pazara sınırlı erişim verildi.
Türkiye, Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği üyeliği aracılığıyla bazı malların serbest dolaşımına erişebilmektedir. Birleşik Krallık, 31 Aralık 2020'de Avrupa tek pazarından ayrıldı. Birleşik Krallık Hükûmeti ile Avrupa Komisyonu arasında, İrlanda adasında açık bir sınır sağlamak amacıyla Kuzey İrlanda'yı mallar için Avrupa tek pazarıyla uyumlu hale getirmek üzere bir anlaşmaya varıldı.
Pazar, rekabeti, işgücü uzmanlaşmasını ve ölçek ekonomilerini artırmayı, malların ve üretim faktörleri’nin en değerli oldukları alana taşınmasına izin vererek böylece kaynakların tahsisinin verimliliğini artırmayı amaçlar. Aynı zamanda, üye devletlerin bir zamanlar ayrı olan ekonomilerinin AB çapında tek bir ekonomi içinde bütünleşmesi yoluyla ekonomik bütünleşmeyi yönlendirmeyi amaçlar. Sorunsuz, tek pazar olarak iç pazarın yaratılması devam eden bir süreçtir ve hizmet sektörünün bütünleşmesinde hala eksiklikler vardır. 2019 tahminine göre, tek pazar nedeniyle üye ülkelerin GSYİH'si, tarife ve tarife dışı kısıtlamaların yürürlükte olması durumuna göre ortalama yüzde 9 daha yüksektir.

Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) 1957'de kurulmasının ardından temel hedeflerinden biri, malların, hizmetlerin, insanların ve sermayenin serbest dolaşımını sunan ortak bir pazarın geliştirilmesiydi. Malların serbest dolaşımı ilke olarak gümrük birliği aracılığıyla o zamanki altı üye devlet arasında tesis edilmiştir. Ancak AET, güçlü karar alma yapılarının olmaması nedeniyle tek bir pazarı uygulamakta zorlandı. Korumacı tutumlar nedeniyle, somut olmayan engeller yerine karşılıklı olarak tanınan standartlar ve ortak düzenlemeler koymak zordu.
1980'lerde, AET ekonomisi gelişmiş dünyanın geri kalanının gerisinde kalmaya başladığında, Margaret Thatcher inisiyatif alması için Arthur Cockfield, Baron Cockfield'ı Delors Komisyonu'na gönderdi. Ortak pazarı yeniden başlatmak için Cockfield, 1985 yılında, tek pazarı tamamlamak için ele alınması gereken 300 tedbiri tanımlayan bir Beyaz Kitap yazıp yayınladı.
Beyaz Kitap iyi karşılandı ve AET'nin karar alma mekanizmalarında reform yapan ve tek pazarın tamamlanması için 31 Aralık 1992 tarihini belirleyen anlaşma olan Avrupa Tek Senedi'nin kabul edilmesine yol açtı. Sonunda 1 Ocak 1993'te kullanıma sunuldu.
Delors Komisyonu'nda öncülük edilen yeni yaklaşım, kapsamlı uyumlaştırma yerine asgariye dayanan pozitif ve negatif bütünleşmeyi birleştirdi. Negatif bütünleşme, ayrımcı davranışları ve diğer kısıtlayıcı uygulamaları yasaklayan üye devletlere uygulanan yasaklardan oluşur. Pozitif bütünleşme, yasaların ve standartların yakınlaştırılmasından oluşur. Bu açıdan özellikle önemli ve tartışmalı olan, Avrupa Birliği'nin İşleyişine İlişkin Antlaşma'nın (TFEU) 114. Maddesi uyarınca uyumlaştırıcı mevzuatın kabul edilmesidir.
Komisyon ayrıca, üye devlet kısıtlamayı zorunlu bir gerekliliğe atıfta bulunarak gerekçelendiremediği sürece, üye devletlerin başka bir üye devlette yasal olarak üretilmiş olan malları tanımakla yükümlü olduğu Avrupa Adalet Divanı'nın Cassis de Dijon içtihatlarına da dayandı.
Uyumlaştırma, yalnızca Cassis zorunlu gereksinimler testinden geçen ticaret kısıtlamalarının yarattığı engelleri aşmak ve tabana doğru bir rekabet riskinin olduğu yerlerde temel standartları sağlamak için kullanılacaktı. Bu nedenle uyumlaştırma, temel sağlık ve güvenlik standartlarının karşılanmasını sağlamak için büyük ölçüde kullanıldı.
1992'de sorunların yaklaşık %90'ı çözülmüş ve aynı yıl Maastricht Antlaşması, entegrasyonun bir sonraki aşaması olarak bir Ekonomik ve Parasal Birlik yaratmaya koyuldu.
Hizmetlere serbestlik konusunda çalışmalar daha uzun sürdü ve esasen İşçilerin Görevlendirilmesi Direktifi (1996'da kabul edilmiştir) ve İç pazardaki hizmetlere ilişkin Direktif (2006'da kabul edilmiştir) aracılığıyla uygulamaya konulan son serbestlik oldu.
1997'de Amsterdam Anlaşması, Schengen Bölgesi'ni AB'nin yetkileri arasına dahil ederek iç pazardaki fiziksel engelleri kaldırdı. Schengen Anlaşması, çoğu üye ülke arasındaki sınır kontrollerinin kaldırılmasını, vizelerle ilgili ortak kuralları ve polis ve adli işbirliğini uygular.
Lizbon Antlaşması'ndaki resmi amaç, ekonomik büyüme ve fiyat istikrarını dengeleyecek, tam istihdamı ve sosyal ilerlemeyi hedefleyen, oldukça rekabetçi bir sosyal piyasa ekonomisine sahip olacak ve çevre kalitesinin yüksek düzeyde korunması ve iyileştirilmesini, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi de teşvik ederek iç pazar oluşturmaktı.
Lizbon Antlaşması 2009'da yürürlüğe girdiğinde bile, dört serbestliğin bazı bölümlerine (özellikle hizmetler alanında) ilişkin bazı alanlar henüz tam olarak açılmamıştı. Bunlar, ekonomik ve parasal birlik üzerinde daha fazla çalışmanın yanı sıra, AB'nin bir Avrupa Ana Pazarı ‘na daha da ilerlediğini görecekti.

Tek pazarın "Dört Serbestliği" şunlardır:

Malların serbest dolaşımı
Sermayenin serbest dolaşımı
Hizmet kurma ve sunma serbestiği
İnsanların serbest dolaşımı

"Malların serbest dolaşımı" teriminin kapsadığı "malların" (veya "ürünlerin") çeşitliliği "mevcut mallar kadar çoktur". Mallar, yalnızca ekonomik değeri varsa, yani para olarak değerlendirilebiliyorsa ve ticari işlem konusunu oluşturabiliyorsa kapsanır. Sanat eserleri, artık tedavülde olmayan madeni paralar ve su, bazı "mal" örnekleri olarak verilebilir. Balık bir maldır ancak 1999'da bir Avrupa Adalet Divanı kararı, balıkçılık haklarının (veya avlanma izinlerinin) mal değil, bir hizmet hükmü olduğunu belirtmiştir. Karar ayrıca, hem sermayenin hem de hizmetin para olarak değerlendirilebileceğini ve ticari işlemlere konu olabileceklerini ancak mal olmadıklarını açıklar.

Avrupa Birliği gümrük birliği, "normal rekabet koşullarını sağlamak ve Ortak Pazar içinde malların serbest dolaşımını engelleyebilecek mali nitelikteki tüm kısıtlamaları kaldırmak" amacıyla üye ülkeler arasındaki gümrük engellerini kaldırır ve dış ülkelere yönelik ortak bir gümrük politikası yürütür.
AB Gümrük bölgesinin özellikleri, ayrı ayrı müzakere edilen düzenlemeler kapsamında Andorra, Monako, San Marino ve Türkiye gibi birçok AB üyesi olmayan ülkeye kadar uzanır. Birleşik Krallık, 30 Aralık 2020'de Başbakan Boris Johnson tarafından imzalanan Avrupa Birliği ile 24 Aralık 2020'de bir ticaret anlaşması üzerinde anlaştı.

Avrupa Birliği'nin İşleyişine İlişkin Antlaşma'nın ("TFEU") 30. Maddesi, üye devletler arasında hem Avrupa Birliği Gümrük Birliği hem de EUCU dışı (üçüncü ülke) ürünler üzerindeki sınır vergilerini yasaklar. TFEU'nun 29. Maddesi uyarınca, üçüncü ülke ürünlerine uygulanan gümrük vergisi EUCU'ya giriş noktasında alınır ve AB dış sınırına girdikten sonra mallar üye devletler arasında serbestçe dolaşabilir.
Avrupa Tek Senedi kapsamında, üye devletler arasındaki gümrük sınır kontrolleri büyük ölçüde terk edilmiştir. İthalat ve ihracat üzerindeki fiziki denetimlerin yerini esas olarak denetim kontrolleri ve risk analizleri almıştır.

TFEU'nun 30. maddesi, yalnızca gümrük vergilerini değil, aynı zamanda eş etkili vergileri de yasaklar. Avrupa Adalet Divanı, Komisyon v İtalya davasında "eşdeğer etkiye sahip suçlama" tanımını yaptı.

Yerli veya yabancı mala bir sınırı geçmeleri nedeniyle tek taraflı olarak uygulanan ve tam anlamıyla gümrük vergisi olmayan, ne kadar az olursa olsun ve tayini ve uygulama şekli ne olursa olsun herhangi bir parasal masraf...devlet yararına uygulanmamış olsa bile, ayrımcı veya koruyucu nitelikte değilse ve vergi uygulanan ürün herhangi bir yerli ürünle rekabet halinde değilse eşdeğer etkiye sahip bir masraf oluşturur.
Bir masraf, eşyanın değeri ile orantılı ise gümrük vergisidir; miktarla orantılıysa, gümrük vergisine eşdeğer etkili harçtır.
Mallar bir sınırı geçtiğinde uygulanan harçlara ilişkin yasağın, Vaka 18/87 Komisyon - Almanya davasında listelenen üç istisnası vardır. Bir harç, aşağıdaki durumlarda gümrük vergisi veya eş etkili vergi değildir:

yerli ürünlere ve benzer şekilde ithal ürünlere sistematik ve aynı kriterlere göre uygulanan genel iç harçlar sistemi ile ilgilidir,
iktisadi işletmeciye fiilen verilen bir hizmet karşılığında, hizmetle orantılı olarak bir meblağın ödenmesini teşkil ediyorsa, veya
Birlik hukukunun getirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla yapılan denetimlere bağlı ise belirli şartlara tabidir.

TFEU'nun 110. Maddesi şunları sağlar:

Hiçbir Üye Devlet, doğrudan veya dolaylı olarak diğer üye devletlerin ürünlerine, benzer yerel ürünlere doğrudan veya dolaylı olarak uygulanandan daha fazla herhangi bir iç vergi uygulayamaz. Ayrıca hiçbir Üye Devlet diğer üye devletlerin ürünlerine, diğer ürünlere dolaylı koruma sağlayacak nitelikte herhangi bir iç vergi uygulayamaz.
Avrupa Adalet Divanı “romun vergilendirilmesi” davasında şunları belirtmiştir:

Mahkeme tutarlı bir şekilde EC 90. Maddenin [artık 110. Maddedir] amacının, diğer üye devletlerden gelen ürünlere karşı ayrımcı iç vergilendirme uygulamasından kaynaklanabilecek her türlü korumayı ortadan kaldırmak ve yerli ve ithal ürünler" arasındaki rekabette iç vergilendirmenin mutlak tarafsızlığını garanti etmek

Avusturya Littoral’i veya kıyı şeridi (Almanca: Österreichisches Küstenland, İtalyanca: Litorale Austriaco, Hırvatça: Austrijsko primorje, Slovence: Avstrijsko primorje) Avusturya İmparatorluğu'nun 1849'da kurulan taç toprağı.
Toprakları üç bölgeden oluşmaktaydı, İstirya yarımadası, Gorizia-Gradisca ve Trieste Serbest Şehri. Tarih boyunca bölge sık sık el değiştirmiş, bazı kısımları çeşitli zamanlarda Venedik Cumhuriyeti, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Yugoslavya kontrolü altına girmiştir.
İtalya Krallığı 1. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeyi, Londra Antlaşması ve Rapallo Antlaşması ile ilhak etti. Bölge 2. Dünya Savaşı’ndan sonra batısı İtalya'da kalmak ve doğusu Yugoslavya'ya verilmek üzere bölündü.
Trieste, Avusturya-Macaristan’ın ana liman kenti olarak stratejik öneme sahipti ayrıca bölgenin kıyısı Avusturya Rivierası olarak bilinen bir tatil beldesiydi.
Bölge, İtalyanlar, Slovenler, Hırvatlar, Almanlar ve Friulyalılar ana etnik gruplar olmak üzere çok uluslu bir yapıya sahipti. 1910'da 7969 kilometrekarelik bir yüz-ölçümü vardı ve 894,287 kişiye ev sahipliği yapıyordu.

Aziz Petrus Bazilikası veya San Pietro Bazilikası (İtalyanca: Basilica di San Pietro in Vaticano) Roma'daki en büyük 4 bazilikadan (St.John Lateran Bazilikası, San Pietro Bazilikası, Santa Maria Maggiore Bazilikası, Surdışı St. Paul Bazilikası) ikincisidir. Vatikan'daki en göze çarpan binadır. Kubbesi ile Roma'nın silüetindeki en önemli parçalardan biridir. Hıristiyanlığın en büyük kilisesidir. 23.000 m² (2,3 ha) arazi üzerine kuruludur. 60.000 kişilik kapasitesi vardır. İstanbul'un Fethi'nden sonra, Kızıl Elma'nın, Roma'da bulunan Saint-Pierre Kilisesinin mihrabındaki altın top olduğu ileri sürülmüştür. Yapının inşaatına 18 Nisan 1506 tarihinde başlanıp 1626 yılında inşaat tamamlanmıştır.
1 Ocak 1547 tarihinde  3. Paulus (Pope Paul III) egemenliğinde, Michelangelo o dönemde yetmiş yaşın üzerineyken yapının mimarı oldu. Yapının bugünkü halinin ana mimarı kendidir. Michelangelo, yapı tamamlanamadan ölmüş olsa bile yapıyı diğer insanların tamamlayabileceği seviyeye getirmişti. Michelangelo, 2. Julius'un (Pope Julius II) mezarına oymacılık yapmak, Sistine Şapeli'nde çizimler yapmak -ki bu 5 yılını almıştır- ve devasa 'Kıyamet Günü '(Last Judgement) freskini yapmakla  papalar için oldukça fazla çalışma yapmış ve kardinal ve papalarla çalışmayı oldukça zor bulmuştur. Papa Paulus ona St.Peters'ın yeni mimarı olmasını teklif ettiğine kendi ilk başta  bu işi istememiştir. Aslında Papa Paulus da ilk seçimini Giulio Romano'dan yana kullanmıştır fakat onun ani ölümü üzerine Michelangelo ile görüşmüştür. Michelangelo, teklifi yalnızca tamamen kendi istekleri doğrultusunda yaparsa kabul edeceğini söylemiştir.
Michelangelo: ''Bunu sadece Tanrının aşkı ve Havarinin onuru için yapıyorum.'' demiştir.

Aziz Petrus Meydanı
Eski Aziz Petrus Bazilikası

Aziz Petrus ve Pavlus Bayramı 29 Haziran’da Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’un Roma’daki şehitliğinin onuruna kutlanılan litürjik bir Hristiyan bayramıdır.
Kutlamanın kökenleri Hristiyanlığın ilk zamanlarına kadar gider, tarihin seçimi ya birisinden birinin ölümünün yıl dönümü olarak ya da kalıntılarının taşınmasının yıl dönümüdür.
Bu bayram, Roma’daki Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’un Adanmışlığı Kilisesi'nin bayramı  ile karıştırılmamalıdır ki bu bayram 18 Kasım’da kutlanır 25 Haziran’da ise, Katolik, Anglikan ve Lütheran kiliseleri tarafından Aziz Pavlus’un Hristiyan Olması Bayramı'nda kutlanır.

Doğu Ortodoks ve bazı Doğu Katolik Hristiyanlar için bu bayram ayrıca Havarilerin Yortusu orucunun (Pentekost’tan sonraki ikinci pazartesi günü başlar) sonunun geldiğine işarettir.
Doğu Ortodoks geleneğinde bir önceki geceden başlanarak bütün gece dua ederek kutlanır.

Katolikler, Anglikanlar ve Lüteryenler bu bayramı kutlar. Ayrıca Katolik Kilisesi için olan öneminden dolayı, nüfusu Katolik çoğunluklardan oluşan ülkelerde bayram resmî tatildir. Bu bayramın Roma’da kutlanma sebebi Aziz Pavlus ve Aziz Petrus’un, Ebedi Şehir’in (Roma) koruyucu azizleri olmalarıdır.
Bu bayramda yeni Episkoposlar makamlarının ana sembolü olan Pallium’u Papa’dan alırlar. 2015’ten beri Papa Francis, Pallium’un, Apostolik Nuncio (Vatikan Büyükelçisi) tarafından yeni Episkopos’un katedralinde verilmesi kararını aldı.

İstanbul’daki bir Dominiken kilisesi Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’un ardından isimlendirilmiştir: Saint Peter ve Saint Paul Kilisesi, İstanbul.
Kutsal Havariler Petrus ve Pavlus Kilisesi, Ras
Peter ve Paul Katedrali, Moskova
Aziz Peter ve Paul Kilisesi, Krakov
Aziz Peter ve Aziz Paul Bazilikası, Prag

Badem (Prunus dulcis), gülgiller (Rosaceae) familyasının Prunoideae alt familyasından meyvesi yenebilen küçük bir ağaç türüdür. Badem bu ağacın meyvesidir. Şeftali ile birlikte Prunus'un alt cinsi Amygdalusun içinde yer alır.
Prunus cinsinin diğer üyelerinin (örneğin erik ve kiraz) aksine meyve tatlı, etli dış çevreye sahip değildir. Bunun yerine derimsi bir örtü ile kaplıdır ve bunun içinde, sert bir kabuk ile kaplı, yenilebilir çekirdek kısmı bulunur. Bu kısım kuru yemiş olarak tüketilir.

Ağaç güneybatı Asya'ya özgüdür. Kültüre alınmış formu İngiliz adalarına kadar kuzeyde yetiştirilebilir. Küçük bir ağaçtır, 4–9 m uzunluğuna ulaşır. Mızraksı yapraklar yaklaşık 6–12 cm uzunluğunda olup kenarı dişlidir. Çiçekler genelde beyaz veya açık pembe, 5 taç yapraklı ve 3–5 cm çapındadır. Yapraklardan önce erken ilkbaharda açar.

Bademin yabani formu Akdeniz bölgesi'nde Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün'de yetişir. Bademler tarımsal olarak ilk kez burada yetiştirilmiş olmalıdır. Yetiştirilme ve kültüre alınmasından önce, yabani bademler yiyecek olarak toplanır ve büyük ihtimalle toksisitelerini kavurma benzeri yollarla arındırılırlardı. Kültürü alınmış bademler Yakın Doğu'da Erken Tunç Çağı'nda (ya da kısa bir süre daha öncesinde) ortaya çıkmıştırlar. Arkeolojik açıdan badem, Tutankhamon'un kabrinde (yaklaşık M.Ö 1325) bulunan meyvelerdendir.

Global badem üretimi yaklaşık 1,5 milyon tondur. Yunanistan, Çin, İran, İtalya, Fas, Portekiz, İspanya, Suriye, Türkiye ve ABD ana üreticilerindendir.
Sıcak, ılık iklim ister, kurağa çok dayanır. Nemli havadan, soğuk rüzgardan hoşlanmaz. İlkbaharda erken çiçek açtığı için, geç gelen kırağılarda çiçekleri donar, meyve yapamaz.
Badem daha çok aşıyla yetiştirilir. Bazı çeşitleri tohumla da ürer. Fidanlar 3-4 yaşında meyveye yatar. 40-50 yıl ömrü vardır. Olgunlaşan meyvelerin dış kabuğu kurur ve açılır. Kendiliğnden yere düşenler toplanır.

Diş bademi: Yarı yumuşak kabukludur. Meyvesi iri; kabuğu delikli, kalınca yumuşak ve sarıdır. Dişle kolay kırılır. İçi yassı, geniş ve tatlıdır. Eylül'de olgunlaşır.
Taş bademi: Meyvesi orta iri, kabuğu sarı ve serttir. Zor kırılır. İçi dolgun, tatlı ve dayanıklıdır. Ekimde olgunlaşır.
Nurlu bademi: İlk olarak 80'li yıllardan sonra badem üretimiyle Datça yarımadasının uç bölgelerinde bulunmuştur. Kabuğu sert, meyvesi bilinen örneklerden daha iri ve tatlıdır. Ağustosta diğer cinslerine göre 15 gün geç olgunlaşır.
Gababağ: Nurlu bademinden daha küçüktür ve görüntüsü şeftali çekirdeğini andırmaktadır. Ağustosta olgunlaşır.
Acıpayam: Meyvesi daha küçük ve şeftali çekirdeği gibi acıdır. Genellikle badem yağı üretiminde kullanılır. Ağustosta olgunlaşır.
Şeytan payamı: Çok küçük olması ve meyvesi çıkarılırken kabuğunu kıran kişiyi çok uğraştırması sebebiyle bu ismi almıştır. Fındık büyüklüğündedir ve tatlıdır. Ağustosta olgunlaşır.

Çağlası, meyve içi çerez olarak yenir; şekerlere, pastalara konur. Ayrıca ikisi arasında taze iç badem olarak da tüketilmektedir. Yağı sanayide kullanılır. Bademin bileşiminde %54 yağ, %16,9 nişasta vardır. Madensel tuz ve vitamince zengindir.

Tatlı badem tohumlarında az miktarda protein, demir ve kalsiyumla birlikte yüksek oranda yağ bulunur. Badem yağı cilde ve saçlara iyi gelir. Antioksidan ve e vitamini yönünden oldukça zengin olan badem bu özelliği ile yaşlılık etkilerinden ve pek çok hastalıktan koruyucudur. Özellikle de çocuklar için sağlık deposudur. Acı badem ağız yoluyla alındığında göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici etkisi olmakla birlikte yüksek dozda alındığında zehirlenme etkisine sebep olacağı için çok dikkatli olunmalıdır.
Vitamin mineral için iyi bir kaynaktır: Yeterli miktarda karbonhidrat, doymamış yağ, lif, fosfor, kalsiyum, demir, potasyum, magnezyum, çinko, A, B, C ve E vitamini bulunur. Yarım çay bardağı badem günlük manganez ihtiyacının yüzde 45'ini, bakır ihtiyacının yüzde 20'sini karşılar.
Hastalıklardan korur: Yapılan çalışmalar gösteriyor ki badem tüketimi koroner kalp hastalıkları riskini azaltmaktadır. Badem, LDL (kötü huylu) kolesterolü düşürücü etkiye sahiptir. Diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar için çifte koruma sağlar. Araştırmalar, düzenli badem tüketenlerin total kolesterolde yüzde 4-12 oranında düşme olduğunu göstermiştir. Yarım çay bardağı badem 18 gram yağ içerir. Bunun 11 gramı kalp için faydalı olan doymamış yağlardan oluşmaktadır.
Bağışıklık sistemini güçlendirir: Badem iyi bir antioksidan olan, immün sistemi destekleyen E vitaminin ve manganezin iyi bir kaynağıdır. Badem ayrıca magnezyum, bakır, riboflavin (B2) ve fosforun da iyi kaynaklarındandır.
Kilo vermeye yardımcıdır: İçeriğinde bulunan yağlar kilo vermeyi kolaylaştırır ve tok tutar, ara öğünlerde 10-15 adet badem tüketilebilir. İspanya'da yapılan, Obesity dergisinde yayımlanan, 28 ay süren ve 8865 yetişkin erkek ve kadın üzerinde uygulanan bir çalışmada, haftada en az iki kez badem tüketen kişiler hiç tüketmeyenlere göre yüzde 31 daha fazla kilo kaybetmiştir.
Safra taşlarının oluşumunu önler: Nurses Health Study'de 20 yıl boyunca yaklaşık 80 bin kadının diyetleriyle ilgili toplanan verilerde, haftada 28 gram badem, fıstık veya fıstık ezmesi tüketmenin, safra taşlarının oluşma riskini yüzde 25 oranında azalttığı saptanmıştır.

Badem iç kurdu (Eurytoma amygdali)
Badem göz kurdu (Anthonomus amygdali)
Dut kabuklu biti (Pseudaulacaspis pentagona)
Şeftali virgül kabuklu biti (Mercetaspis halli)
Küçük tomurcuk güvesi (Recurvaria nanella)
Harnup güvesi (Ectomyelois ceratoniae)
Şeftali güvesi (Anarsia lineatella)
Yüzük kelebeği (Malacosoma neustria)
Badem yazıcı böceği (Scolytus amygdali)

Banco del Mutuo Soccorso veya kısaca Banco, 1968'de Roma'da kurulan bir İtalyan progresif rock grubudur. Premiata Forneria Marconi, Area ve Le Orme ile birlikte Banco, İtalya'da progresif rock'ın en temsili ve tanınmış örneklerinden biridir. Banco del Mutuo Soccorso, 1980'ler ve 1990'larda da müzik yapmaya devam etti. 2001 ve 2008 yıllarında NEARfest'te canlı performans sergileyerek hala aktiftiler. Grubun solisti Francesco Di Giacomo 2014 yılında vefat etti.

1972 – Banco del Mutuo Soccorso
1972 – Darwin!
1973 – Io sono nato libero
1975 – Banco
1976 – Come in un'ultima cena
1976 – As in a Last Supper
1978 – ...di terra
1979 – Canto di primavera (Banco adıyla yayınlandı)
1980 – Urgentissimo (Banco adıyla yayınlandı)
1981 – Buone notizie (Banco adıyla yayınlandı)
1983 – Banco (Banco adıyla yayınlandı)
1985 – ...e via (Banco adıyla yayınlandı)
1989 – Donna Plautilla
1989 – Non mettere le dita nel naso
1994 – Il 13
1997 – Nudo
2019 – Transiberiana
2022 – Orlando: le forme dell'amore
2025 – Storie Invisibili

Barack Hussein Obama II (d. 4 Ağustos 1961), Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. başkanı. İlk olarak 4 Kasım 2008'de yapılan 2008 ABD başkanlık seçimlerinde ABD'nin 44. devlet başkanı seçilmiş ve 20 Ocak 2009 tarihinde bu görevi George W. Bush'tan devralmıştır. 6 Kasım 2012'de yapılan 2012 ABD başkanlık seçimlerinde Mitt Romney karşısında seçimi kazanmış ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına ikinci kez seçilmiştir. Demokrat Parti'nin adayı olan Obama, ABD tarihindeki ilk ve tek Afroamerikalı devlet başkanıdır. Başkanlık görevinden önce; 1997'den 2004'e kadar da Illinois eyalet senatörü ve 2005'ten 2008'e kadar Illinois senatörü olarak görev yaptı.
Obama, Honolulu, Hawaii'de doğdu. Columbia Üniversitesi'nden 1983 yılında mezun olduktan sonra Chicago'da toplum organizatörü olarak çalıştı. 1988 yılında Harvard Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu ve burada Harvard Hukuk Dergisi'nin ilk siyah başkanı oldu. Mezun olduktan sonra sivil haklar avukatı ve akademisyen olarak 1992'den 2004'e kadar Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde anayasa hukuku dersleri verdi. Seçimli siyasete yönelerek 1997'den ABD Senatosu'na başarıyla adaylığını koyduğu 2004 yılına kadar Illinois Senatosu'nda 13. bölgeyi temsil etti. 2008 yılında Hillary Clinton'a karşı yakın bir ön seçim kampanyasının ardından Demokrat Parti tarafından başkanlığa aday gösterildi ve Joe Biden'ı aday arkadaşı olarak seçti. Obama, başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday John McCain'e karşı seçildi ve 20 Ocak 2009'da göreve başladı. Dokuz ay sonra, 2009 Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü ve bu karar övgü ve eleştirilerin bir karışımına neden oldu.
Obama'nın ilk dönem icraatları küresel mali krizi ele aldı ve büyük bir teşvik paketi, George W. Bush'un vergi indirimlerinin kısmen uzatılması, sağlık hizmetlerinde reform yasası, büyük bir mali düzenleme reformu tasarısı ve Irak'taki büyük ABD askeri varlığının sona erdirilmesini içeriyordu. Obama ayrıca Yüksek Mahkeme yargıçları Sonia Sotomayor ve Elena Kagan'ı atadı; bunlardan ilki Yüksek Mahkeme'deki ilk Hispanik Amerikalı oldu. Usame bin Ladin'in öldürüldüğü terörle mücadele baskınını emretti ve Bush'un kontrgerilla modelini küçümseyerek hava saldırılarını genişletti ve ev sahibi hükûmet ordularına daha fazla güvenmeyi teşvik ederken özel kuvvetleri yaygın bir şekilde kullandı.
Cumhuriyetçi rakibi Mitt Romney'i yenerek yeniden seçilmeyi başaran Obama, 20 Ocak 2013 tarihinde ikinci dönem için yemin etti. Obama ikinci döneminde iklim değişikliğiyle mücadele için adımlar atarak büyük bir uluslararası iklim anlaşması ve karbon emisyonlarını sınırlandırmaya yönelik bir idari emir imzaladı. Obama ayrıca, İran ile bir nükleer anlaşma müzakere etti ve Küba ile ilişkileri normalleştirdi. Afganistan'daki Amerikan askerlerinin sayısı Obama'nın ikinci döneminde önemli ölçüde azaldı, ancak ABD askerleri Obama'nın başkanlığı boyunca Afganistan'da kaldı.
Obama'nın başkanlığı döneminde Amerika Birleşik Devletleri'nin yurtdışındaki itibarı ve Amerikan ekonomisi önemli ölçüde iyileşti. Obama, 20 Ocak 2017'de görevinden ayrıldı ve günümüzde Washington, DC'de ikamet etmektedir. 2021 yılında Chicago'daki başkanlık kütüphanesinin inşasına başlandı. Görevden ayrıldığından beri Obama, çeşitli Amerikan seçimlerinde adaylar için kampanya yürütmek de dahil olmak üzere Demokrat siyasette aktif olmaya devam etti. Obama, siyaset dışında çok satan üç kitap yayınladı: Dreams from My Father (1995), The Audacity of Hope (2006) ve A Promised Land (2020). Akademisyenler ve tarihçiler tarafından yapılan ve 2010 yılından bu yana yer aldığı sıralamalarda Amerikan başkanları arasında orta ve üst sıralarda yer almaktadır.

ABD'nin Hawaii eyaletindeki Honolulu kentinde Kapiolani Tıp Merkezi'nde dünyaya gelir. Kendisiyle aynı adı taşıyan babası Kenya'nın Siaya Bölgesi'ndeki Nyang’oma Kogelo yerleşim yerinde doğup büyümüş bir Kenyalıdır. Annesi Ann Dunham ise Kansas eyaletinin Wichita kentinde doğup büyümüş bir Amerikalıdır.
Barack Obama'nın anne ve babası, babasının yabancı öğrenci olarak geldiği Hawaii'de tanışır ve evlenir. Yeni evli çift Obama 2 yaşındayken boşanır. Babası Boston'a gider. Harvard Üniversitesi'nde doktora yapar ve 1965 yılında Kenya'ya geri döner. Annesi ise yine bir yabancı öğrenci olan Endonezyalı Lolo Soetoro'yla ikinci bir evlilik yapar. Obama'nın hem babası, hem de üvey babası Müslüman kökenli ailelerden gelen fakat fazla dindar olmayan kişilerdir.
Annesi ve üvey babasıyla birlikte Endonezya'ya taşınan Obama, 6-10 yaşları arasında Cakarta'da ilkokul öğrenimi görür. Sonra Honolulu'ya geri dönerek 1979 yılında liseyi bitirinceye kadar anneannesi ve dedesiyle yaşar. Liseden sonra Los Angeles'teki Occidental College'de üniversitenin ilk iki sınıfını okur. Sonra New York'taki Columbia Üniversitesi'ne geçiş yapar ve 1983 yılında Siyasal Bilimler bölümünden mezun olur. 1988 yılında Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girer. Harvard Üniversitesi'ndeyken öğrenciler tarafından yayınlanan prestijli "Harvard Law Review" dergisinin yayın işleri müdürlüğünü yapan ilk Afroamerikan olur. 1991 yılında avukatlık diplomasını alarak başarı kazanır.
Obama anne ve babası boşandıktan sonra babasını sadece bir kez ABD'ye  ziyareti sırasında 1971 yılında görür. Babası hayatının geri kalan kısmını Kenya'da geçirir ve Ruth Ndesandjo ile evlenir ve 1982 yılında Nairobi'de otomobil kazasında ölür. Annesi ise 1972 yılında ikinci eşinden ayrılarak Endonezya'dan ABD'ye geri döner. 1992 yılında Hawaii Üniversitesi'nde antropoloji dalında doktora kazanır. 1995 yılında yumurtalık kanseri'nden ölür. Barack Obama'nın anne tarafından 1 tane üvey kardeşi, baba tarafından ise 7 tane üvey kardeşi vardır.
Barack Obama 1989 yılında Michelle Robinson'la tanışır. 3 Ekim 1992 tarihinde Michelle Robinson'la evlenirler. 1998 ve 2001 yıllarında doğan iki kız çocuk sahibi olurlar. 1964 doğumlu Michelle Obama eşi Barack Obama gibi Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir avukattır. Obama çifti Protestan Hristiyan'dır ve United Church of Christ kilisesine üyedirler.

Obama avukatlık diplomasını aldıktan sonra 1992 yılından itibaren 12 yıl süreyle Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Anayasa hukuku dersleri verdi. Avukatlık firmalarında çalıştı, çeşitli yardım dernekleri ve vakıflarda görev yaptı. 1996 yılında İllinois'in eyalet senatosuna seçilerek siyasete ilk adımını attı. 1998 ve 2002 yıllarında iki kez tekrar eyalet senatosuna seçildi. 2000 yılında ABD Temsilciler Meclisi'ne girmek için Demokratik Partinin ön seçimlerine katıldı ama başarılı olamadı. 2004 tarihinde adaylığını koyduğu ABD Senatosu'na% 70'lik bir oy çoğunluğu almak suretiyle seçildi.
Obama'nın ABD'de ilk defa ülke sahnesine çıkması 2004 ABD başkanlık seçimleri sırasında Boston'da toplanan Demokratik Parti kurultayında yaptığı ve ülke çapında televizyonda canlı olarak yayınlanan etkileyici konuşması sayesinde olmuştur. Obama Senatodaki hizmet döneminde Senato Dışişleri Komisyonunda görev yaptı. Doğu Avrupa, Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika'ya resmi ziyaretlerde bulundu. Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas'la buluştu. Kenya'da Nairobi Üniversitesi'nde bir konferans verdi. ABD Senatosu'nda henüz 6 yıllık ilk dönemini tamamlamamışken 10 Şubat 2007 tarihinde 2008 ABD başkanlık seçimlerine Demokratik Parti'den adaylığını koyduğunu açıkladı.

Barack Obama'nın yanı sıra Demokratik Parti içindeki başkanlık ön seçimlerine adaylığı koyan siyasetçiler arasında Hillary Clinton, John Edwards, Joe Biden, Christopher Dodd ve Bill Richardson gibi birçok tanınmış siyasetçiler bulunmaktaydı. Özellikle aday adayları arasındaki New York senatörü Hillary Clinton eski ABD başkanı Bill Clinton'un eşi olarak çok tanınmış bir siyasetçiydi ve 2007 yılı boyunca Demokratik Parti içinde en şanslı aday olarak görülmekteydi.

ABD başkanlık seçimleri'nde iki büyük partiyi temsil edecek başkan adayı her eyalette ayrı ayrı ve değişik tarihlerde yapılan ön seçimlerle belirlenmektedir. Bu ön seçimlerden ilki Iowa eyaletinde 3 Ocak 2008 tarihinde gerçekleşti. Siyahilerin sayısının çok az olduğu bu eyalette Barack Obama'nın beklenmedik bir başarı elde ederek seçimi kazanması Hillary Clinton'un adaylık şansını olumsuz yönde etkiledi. Ancak Clinton 5 gün sonra New Hampshire eyaletindeki seçimleri kazanarak yarışı sürdürdü. 2008'in Ocak ayı boyunca Demokratik Parti içinde Hillary Clinton ve Barack Obama dışındaki bütün adaylar birer birer adaylıktan çekildiklerini ilan ettiler.
Ön seçim takvimine göre 5 Şubat 2008 günü 20 eyalette aynı anda yapılacak  Salı seçimleri kritik bir önem taşımaktaydı. Ancak Salı gününde kazanılan oylar iki aday arasında eşitliği bozmadı. Ön seçimler diğer eyaletlerde devam etti. Zamanla Obama'nın Clinton'a kıyasla az bir farkla öne geçtiği gözlendi. Buna rağmen Haziran ayına kadar adaylık yarışı başa baş devam etti. Hillary Clinton Obama'yı sonuna kadar az bir farkla takip ediyordu. Ancak ön seçimler 3 Haziran 2008 tarihinde Güney Dakota ve Montana eyaletleriyle tamamlandıktan sonra Hillary Clinton'un Obama'nın açtığı bu küçük farkı kapatamayacağı anlaşıldı. Barack Obama Demokratik Parti'nin 2008 ABD başkanlık seçimlerindeki adayı olarak ilan edildi. Böylece Obama ABD tarihinde iki büyük partinin birinden aday gösterilmiş ilk Afrikalı-Amerikalı aday olma özelliğini kazanmış oldu.
Demokratik Partinin kurultayı 25-28 Ağustos 2008 tarihleri arasında Colorado eyaletinin Denver kentindeki Pepsi Center'da yapıldı. Barack Obama 28 Ağustos gecesi canlı yayınla aktarılan konuşmasında Demokratik Parti'nin adaylığını resmen kabul etti. 1 hafta sonra Minnesota eyaletinin St. Paul kentindeki XCel Energy Center'da yapılan Cumhuriyetçi Parti kurultayında Arizona senatörü John McCain'in başkan adaylığını onaylandı. Böylece 2008 ABD başkanlık seçimleri kampanyası resmen başlamış oldu.

Barack Obama ve John McCain 26 Eylül- 15 Ekim tarihleri arasında televizyon kameraları önünde 3 defa münazara yaptılar. Seçim kampanyası sırasında ABD gündemi 2008 Ekonomik Kriziyle sarsıldı. Irak Savaşı ve Terörizm gibi konular arka plana itildi. Obam

Bari, İtalya'nın güneydoğusunda Adriyatik Denizi kenarında bir liman kentidir. Puglia bölgesinin ve aynı adlı Bari ilinin merkezidir. Bari belediyesi sınırları içinde (2010 itibarıyla) nüfus 319.978 kişi, varoş belediyeleriyle birlikte (yak. 230 km² lik) şehirsel alanda nüfus 653.028 ve metropoliten Bari bölgesinde yaklaşık 1 milyondur.
Güney İtalya'nın yarımadasındaki Napoli'den sonra ikinci büyük kenti olan Bari, büyük bir bölgesel merkez ve özellikle Akdeniz'in doğu kesimiyle ilişkilerde önemli bir ticaret (Levante Fuarı) kentidir. Yakın dönemde geleneksel sanayilere, besin sanayisi, kimya, dokuma ve makine sanayileri eklenmiştir. Eski kentin yer aldığı burun, eski ve yeni limanları ayırır; arkada yer alan 19. yüzyıl kenti, dama tahtası biçiminde bir plana göre kurulmuştur.

Roma döneminde bir karayolları kavşağı olan Bari, sırasıyla, Lombardların ve Bizanslıların eline geçti. 841 yılında Araplar tarafından fethedildi ve 871'e dek Abbasi egemenliğinde kaldı. 11. yüzyılın başında özgür bir kentken, 1071'de Roberto Guiscardo tarafından ele geçirildi. Orta Çağ'da, Haçlı seferlerinin başlangıç noktası olan zengin bir kentti. 1813'te Napoléon'un generallerinden Murat kente bugünkü ilk şeklini verdi. Modern kent, 1860'tan sonra hızla gelişti.

Bari komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmî nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

1087'de aziz Nicolaus'un kemiklerinin Anadolu'dan Bari'ye götürülmesi kenti kutsal bir merkez haline getirdi. Çok geçmeden 11. yüzyılın sonunda ve 12. yüzyılda yapımına başlanan büyük kilisenin bu benzeri (ilgi çekici piskoposluk tahtı, 1098?) 12. yüzyılın ikinci yarısında yapılan katedraldir.

Bari şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Baalbek, Lübnan
 Batum, Gürcistan
 Guangzhou, Çin
 Mar del Plata, Arjantin
 Dıraç, Arnavutluk
 Korfu, Yunanistan
 Banja Luka, Bosna-Hersek
 Patras, Yunanistan
 Bandung, Endonezya
 Sumgayıt, Azerbaycan

Bari'de şu ülkelerin konsoloslukları bulunmaktadır:

Licia Albanese, soprano
Thiago Alcántara Do Nascimento, futbolcu
Mario Nuzzolese, gazeteci
Francesco Rossi, (1650-1725) opera bestecisi
Giovanni Laterza, editör
Guido Marzulli, ressam
Gianrico Carofiglio, yazar
Marco Misciagna, viyolacı ve kemancı

Puglia
Bari (il)
İtalya'daki şehirler listesi

Bari Belediyesi resmi websitesi5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Barletta-Andria-Trani ili (İtalyanca: Provincia di Barletta-Andria-Trani), güney İtalya'da Puglia bölgesinin ili olup merkezi ortaklaşa olarak Barletta, Andria, Trani şehirleridir. İlin alanı 1.543 km² olup bu ile bağlı olan 10 komün bulunur.
Bu ilin 2004'te kurulması karar verilmiş ve Haziran 2009'dan itibaren efektif olarak idareye başlanmıştır. Eskiden Bari ili ve Foggia iline bağlı olan 10 komün (7'si Bari ilinden 3'u Foggia ilinden) bu illerden ayrılmış ve bu ile dahil edilmiştir. Bu il ismini eskiden Bari iline dahil olan üç şehirden, yani Barletta, Andria ve Trani, almaktadır ve bu yeni ilin merkezi olmayı da bu üç şehir ortaklaşa yüklenmektedirler.

Barletta-Andria-Trani ilinin kuzeydoğusunda Adriyatik Denizi; kuzeybatısında Foggia ili; güneydoğusunda Bari ili ve güneyinde Basilicata Bölgesi'ne bağlı olan Potenza ili bulunur.
Bu ilin arazisinin alanı 1.543 km² olup genellikle kısmen düz ovalık kısmen tepelik bir konumdadır.
İlin arazisi (çoğunluğu kuzeyde Foggia ilinde bulunan) mümbit ovalık "Tavoliere" bölgesi ile güneyde yine ovalık (Bari ilinin kuzeyinin devamı olan) "Terra Bari"  arasında bulunan Ofanto Vadisi'nden oluşur. İlin denizden uzak iç tarafları küçük tepeler ve çöküntü alanları bulunan karstik tipte araziler şeklindedir. Bu bölümde "Alta Murgia Milli Parkı" bulunmaktadır.
İlin 45 km uzunluğundaki Adriyatik Denizi sahilleri kuzeyden güney gittikçe değişik nitelikler gösterir. Kuzeyde Margherita di Savoia ve Barletta arasında düz kumluk sahil bulunmakta; Trani'ye gelince düşük yükseklikte tepeler sahile inmekte; Bisceglie'de ise sahil kayalık yarlardan oluşmaktadır.

Barletta-Andria-Trani ili nüfusu (31.7.2010 tahmini itibarıyla) 392.237 kişi olup nüfus yoğunluğu 253,9 kişi/km² olur.

Barletta-Andria-Trani ilinin 10 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.7.2010 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiyi aşkın büyük belediyeler şunlardır.

Puglia
Barletta
Andria
Trani

Barletta-Andria-Trani İli resmi websitesi8 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Trani komunu  websitesi23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barletta komunu websitesi19 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andria komunu websitesi
Bisceglie komunu websitesi6 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Basilicata, İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir.
Basilacata Bölgesi, İtalya'nın güneyindedir. Batısında Campania, kuzey ve doğusunda Puglia ve güneyinde Calabria bölgeleri bulunur. Güneybatısında Campania ile Calabria arasında Tiren Denizi üzerinde ve Calabria ile Puglia arasında İyon Denizi üzerinde Taranto Körfezi'nde deniz kıyıları vardır. İtalya haritası çizme gibi görüntüsü vermekte ve Puglia çizmenin ökçesinde, Calabria çizmenin burununda ve Basilicata bölgesi ise bunlar arasında çizmenin ayak ortasında yer almaktadır. Bölgenin yüzölçümü 9,992 km² olup nüfusu 2008 itibarıyla 600.000'den biraz azdır. Bölgenin başkenti Potenza şehridir.

Basilicata bölgesi iki ilden oluşmaktadır: Potenza ili ve Matera ili.

Basilicata bölgesinde bulunan, nüfusu 10,000 kişiyi aşkın önemli şehir ve beldelerin listesi şudur:

Zor erişilebilirlik ve uzun süreli tanıtım eksikliği Basilicata'yı İtalya'nın en uzak ve en az ziyaret edilen bölgelerinden biri yapmıştı. Ancak, turizm 2000'li yılların başından beri yavaş yavaş artmaktadır. Aşırı yoksulluğu nedeniyle katı kalkınma önlemleri almakta ısrar eden başbakan Alcide De Gasperi tarafından bir zamanlar "ulusal rezalet" denilen  Matera, artık Basilicata'nın ana cazibe merkezidir ve 1993 yılında UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak belirlenen tarihi merkezi Sassi ile dünya çapında ün kazanmıştır. 2019 yılında Matera Avrupa Kültür Başkenti olarak belirlenmişti.
Sahil turizmi ağırlıklı olarak "Tirren Denizi'nin İncisi" lakaplı Maratea'da yoğunlaşmıştır ama aynı zamanda İyon kıyısı da (Policoro, Pisticci, Bernalda, Nova Siri) oldukça gelişmiştir.
Doğal cazibe merkezleri, İtalya'daki en büyük milli parka ev sahipliği yapan Pollino, Dolomiti lucane ve Vulture‘dır. The New York Times, Basilicata'yı "2018'de Gidilecek 52 Yer" listesinde üçüncü sıraya yerleştirerek burayı "İtalya'nın en iyi korunan sırrı" olarak tanımladı.

Basilicata Basilicata Bölgesi resmi websitesi 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:28.1.2009)
Basilicata Bölgesi turizm offisi resmi websitesi 5 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:4.9.2010)

Bağ, sofralık üzüm, kuru üzüm,alkolsüz üzüm suyu ve şarapçılık için üzerinde salkımlar halinde üzüm toplanan üzüm bitkisi asmanın yetiştirildiği yerdir. Bağ üretimi, bilimi, uygulaması ve çalışmasına bağcılık denir. Üzüm bağları, şarabın kendisine pay çıkarılabilecek bağın özel coğrafi ve jeolojik özelliklerine atıfta bulunan ve Türkçeye "yer duygusu" gibi tercüme edilebilecek Fransızca terroir kelimesiyle nitelenir.
Asmaya omca, bağ kütüğü de denir. Asmanın anavatanı Kafkasya - Anadolu' dur. Bağcılığın Türkiye'deki tarihçesi M.Ö. 5000-3500' lere dayanır. Türkiye'de yaklaşık 1,439 üzüm çeşidi yetiştirilir. Bu çeşitler Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü Milli Koleksiyon Bağı nda canlı olarak muhafaza edilmektedir.
Asma çok serin iklimleri (Doğu Anadolu Bölgesinin 1,500 m' den yüksek yerleri), bol yağış alan (Karadeniz Bölgesi'nin bol yağışlı yerlerini), ayrıca çok killi, ağır ve su tutan toprakları sevmez. Türkiye'de bu yerlerin dışında hemen her bölgede ekonomik bağcılık yapılmaktadır.
Türkiye bağcılık açısından 9 bölgeye ayrılmıştır. Bağcılığın yapıldığı bölgeler alan bakımından sırasıyla, Ege, Akdeniz, Orta Güney Anadolu, Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Ortakuzey Anadolu, Ortadoğu Anadolu, Marmara, Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu' dur.
Türkiye' de 2019 yılı FAO verilerine göre 405,439 ha bağ alanından 4,100,000 ton üzüm hasat edildi.

Şarap üretimine ilişkin en eski kanıtlar MÖ 6000 ile 5000 arasına tarihlenir. Şarap yapım teknolojisi eski Yunanlarla önemli ölçüde gelişti ancak bildiğimiz yetiştirme teknikleri Roma İmparatorluğu'nun sonuna kadar Avrupa genelinde yaygın değildi.
Ortaçağ Avrupası'nda Kilise, ayinlerde tüketilen şarabın sadık destekçisiydi. Orta Çağ'ın uzun süren istikrarsızlığı sırasında kaynakları, güvenliği, istikrarı ve asma kalitesini iyileştirmeye yönelik ilgisi olan manastırlar bağcılığı sürdürdü ve geliştirdi. Avrupa'daki en iyi üzüm bağlarının sahipleriydi ve bu bağların bakımını üstlenmişlerdi ve “vinum theologium” diğerlerinden daha üstün kabul ediliyordu.
Avrupa’da Vitis vinifera üzüm çeşitleriyle pek çok bağ oluşturuldu. Ancak 19. yüzyılın sonlarında tesadüfen Kuzey Amerika‘dan Avrupa'ya getirilen filoksera bitki biti yüzünden neredeyse bütün asma türleri yok edildi. Yerli Amerikan asmaları böceklere karşı dirençli Vitis labrusca gibi çeşitlerdir. Vitis vinifera çeşitleri Kızılderili çeşitlerinin anaçlarına aşılanarak kurtarıldı ama aşılı anaçla dikilmeyen her asma için tehlikeli olan filoksera’ya hala bir çare bulunamadı.

Bağ verimliliğini artırma arayışı son yıllarda şaşırtıcı bir dizi sistem ve teknik üretti. Genellikle daha verimli “Yeni Dünya” yetiştirme koşulları nedeniyle dikkatler asmanın daha güçlü büyümesini yönetmeye odaklandı. Kafesleme yapmada (Fransızca: palissage) yenilik (genellikle kafes boyunca asma eğitimi ve "gölgelik yönetimi" olarak anılır), budama ve seyreltme yöntemleri (bağın mikro iklimine göre Yaprak Alanı/Meyve (LA/F) oranını uygunlaştırmayı amaçlayan) "istenen kalitede verimi artırmak" lehine "birim alan başına düşen mahsul" gibi geleneksel kavramların yerini aldı. Bu yeni tekniklerin çoğu o zamandan beri "Eski Dünya" denilen üzüm bağlarının ilerici olanlarında geleneksel uygulama yerine benimsendi.
Son zamanların uygulamalar ise asmaları sıfırın altındaki sıcaklıklardan korumak için üzerlerine su püskürtme (aspersiyon), yeni aşılama teknikleri, toprakta yarık açma ve mekanik hasattır. Bu tür teknikler Kanada gibi “Yeni Dünya” ülkelerinde şarap sanayini geliştirdi. Bugün organik, ekolojik olarak hassas ve sürdürülebilir üzüm bağlarını geliştirmeye artan bir ilgi vardır. Biyodinamik bağcılık da giderek daha popüler oldu. Son yıllarda damlamakı sulama kullanımıyla bağlar daha önce ekilemeyen alanlara doğru büyüdü.
Yarım yüzyılı aşkın bir süredir New York'taki Cornell Üniversitesi, University of California, Davis ve Kaliforniya Eyalet Üniversitesi, Fresno diğerlerinin yanı sıra, bağcılığı geliştirmek için bilimsel deneyler yürütür ve uygulayıcıları eğitirler. Araştırma, iyileştirilmiş üzüm çeşitlerinin geliştirilmesini ve haşere kontrolü araştırmayı içerir. Uluslararası Üzüm Genom Programı kaliteyi iyileştirmek, verimi artırmak ve zararlılara karşı "doğal" direnç sağlamak için genetik bir yol keşfetmeye yönelik çok uluslu bir çabadır.
Mekanik hasat, genellikle iş kanunlarındaki değişiklikler, işgücü kıtlığı ve bürokratik karmaşıklar yüzünden desteklenir. Kısa süre için işçi tutmak pahalı olabilir ki bu da üretim maliyetlerini düşürme ve genellikle geceleri hızlı hasat ihtiyacıyla örtüşmez. Ancak çok küçük bağlar, asma sıraları arasındaki uyumsuz genişlikler, sarp araziler, makineli hasat kullanımını bu tür hasadı reddeden geleneksel görüşlerin karşı çıkmasından bile daha çok engeller.

Terroir, herhangi bir özel bağla ilişkili doğal faktörlerin kombinasyonunu ifade eder. Bu faktörler arasında toprak, alttaki kaya, rakım, tepenin veya arazinin eğimi, güneşe yönelim ve mikro iklim (tipik yağmur, rüzgarlar, nem, sıcaklık değişimleri vb.) gibi şeyler bulunur. Oluşan şaraptaki herhangi bir farklılık neredeyse tespit edilemese de, hiçbir iki bağ tam olarak aynı terroir‘a sahip olmaz.

Aşılı-köklü asma fidanı üretimi en çok Masabaşı Omega Aşısı (Ω)  kullanılarak yapılmaktadır. Ocak-Şubat aylarında anaçlıktan kesilen sürgünler, 35–40 cm uzunluğunda çelikler halinde kesilir. Kesilen aşılık anaç çelikleri 1 yıllık ve 8–12 mm çapında olmalıdır. Budama mevsiminde aynı şekilde kültür çeşidinden de çelikler alınır. Her iki çelik de soğuk hava deposunda +1 ile +4 °C' de ve %80-85 nemde aşı zamanına kadar bekletilir. Soğuk hava deposu olmayan işletmelerde dere kumu içerisine konur. Aşı zamanı geldiğinde bu çelikler yıkanır ve bir gece suda bekletilir. Masabaşı Omega Aşısı ile aşılanır. Aşılanan çelikler parafinlenir. Kaynaştırma Odası koşullarında 26-28 °C ve %85-90 nemde 21 gün tutulur. Buradan çıkarılan aşılı çelikler ikinci kez parafinlenir ve köklendirilmek üzere fidanlık parsellerine ilkbaharda dikilir. Bir vejetasyon periyodu boyunca kültürel işlemleri (sulama, gübreleme, ilaçlama, vb.) yapılır. Sonbaharda aşılı-köklü asma fidanı olarak sökülürler. Boylanır, demetlenir ve ismine doğru olacak şekilde etiketlenerek satışa sunulur. Bağ kurulacak yer işaretlenir ve fidanın 1/3 toprak yüzeyinde, 2/3 toprak altında kalacak şekilde dikilir.
Asma, filokseranın olmadığı yerlerde daldırma usulü ile de çoğaltılmaktadır. Uzun bir sürgünün ucu, toprak içine 8–10 cm derinlikte daldırılır.

Bağlarda, budama çok dikkat ister. İlk yıllar şekil, sonraki yıllar ürün budaması yapılır. Budama yapıldığı zaman göre kış ve yaz budaması olmak üzere ikiye ayrılır.
Kış budaması budama ile bırakılan kısmın uzunluğuna göre 4 şekilde yapılır. Kısa budama 2-4 göz, yarı uzun budama 5-8 göz, uzun budama 8 gözden fazla ve karışık budamada kısa ve uzun budama birlikte yapılır. Kış budaması asmanın dinlenme döneminde yapılır. Ayrıca bağlarda Yazlık (yeşil) budama da yapılır. Yazlık budama uygulamaları:

Filiz alma: Salkım taşımayan sürgünlerin (filiz) ve yaşlı kısımlardan çıkan sürgünlerin (obur) alınmasıdır.
Yaprak alma: Salkımları örten ve dipteki yaşlı yaprağın koparılmasıdır.
Uç alma: Sürgünlerin uzunluğuna büyümesini sınırlandırmak, salkım gelişmesi ve tane tutumunu artırmak için yapılan işlemdir.
Tepe alma: Kuvvetli büyüyen yazlık sürgünlerin uç kısımlarının 30–60 cm kesilmesidir.
Dip sürgünleri alma: Toprak altından çıkmış sürgünlerin alınmasıdır.
Koltuk alma: Aktif gözlerden süren koltuk sürgünlerinin koparılmasıdır.
Salkım ve tane seyreltme: Fazla oluşan salkımların veya tanelerin, tane tutumundan sonra alınmasıdır.

Üzümlerin olgunlaşma durumu dikkate alınarak, bir veya birkaç defada yapılır. Bu amaçla, olgunlaşan salkımlar, budama makasıyla kesilerek, sepetlere veya derin olmayan kasalara, kutulara doldurulur, satışa sunulur.

Taze olarak tüketilmektedir.
Türkiye'de yetiştirilen yerli-beyaz sofralık üzüm çeşitleri: Atasarısı, Barış, Çavuş, Hafızali, İtalya, Müşküle, Razakı, Yalova İncisi, Ergin Çekirdeksizi, Samancı Çekirdeksizi, Tarsus Beyazı, Tahannebi, vb.
Ayrıca Türkiye'de yetiştirilen yerli-renkli sofralık üzüm çeşitleri: Trakya İlkeren, Uslu, Yalova Misketi, Tekirdağ Çekirdeksizi, Karagevrek, Adana Karası, Horoz Karası, Burdur Dimriti, vb.

Doğal veya bandırmalı olarak kurutulur.
Çekirdekli kurutmalık üzüm çeşitleri: Besni, Dımışkı, Karadimrit, Rumi, Sergi Karası, Ekşikara, İskenderiye Misketi, vb.
Çekirdeksiz kurutmalık üzüm çeşitleri: Sultani Çekirdeksiz, Yuvarlak Çekirdeksiz.

Hasat edilen üzümler işletmeye getirilir ve burada şarap yapılır. Hijyenik ezme ve rafine ekipmanları, fermantasyon sağlayıcılar ve şeker oranının sürekli ölçümünü sağlayan termometreler şarap imâlı esnasında ihtiyaç duyulan başlıca teknolojik donanımlardır. Kaliteli bir şarabın fermantasyon ve süzme işleminin tam gerçekleşmiş ve renginin duru olması beklenir.
Türkiye'de yetiştirilen yerli-beyaz şaraplık üzüm çeşitleri: Emir, Narince, Beylerce, Akdimrit, Bornova Misketi, Hasandede, Dökülgen, Kabarcık, Sungurlu, Vasılaki, vb.
Türkiye'de yetiştirilen yerli-renkli şaraplık üzüm çeşitleri: Boğazkere, Öküzgözü, Adakarası, Çalkarası, Kalecik Karası, Karalahana, Karasakız (=Kuntra), Papazkarası, vb.

Pekmez, sirke, üzüm suyu, reçel, bulama, köfter, muska, sucuk, vb. Ayrıca son yıllarda üzüm çekirdeği sanayi, ilaç ve kozmetik alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Resveratrol son yıllarda üzümden elde edilen anti-kanserojen bir maddedir.
Ayrıca asma yaprağından salamura yapılır. Bu yapraklar sarma olarak değerlendirilir.

Ağaoğlu, Y.S. 1999. Bilimsel ve Uygulamalı Bağcılık. Cilt 1, Asma Biyolojisi. Kavaklıdere Eğitim Yayınları No:1, Ankara.
Çelik, H. 2002. Üzüm Çeşit Kataloğu. Sunfidan A.Ş. Mesleki Kitaplar Serisi:2, 137s. Ankara.
Çelik, S. 1998. Bağcılık (Ampeloloji I). Anadolu Matbaacılık A.Ş. 425s. İstanbul.
Çelik, H., Ağaoğlu, Y.S., Fidan Y., Marasalı, B., Söylemezoğlu, G.1998.Genel Bağcılık Sunfidan Mesleki Kitaplar Serisi:1, 253 s, Ankara.
Uzun, İ. 1996. Bağcılık, Akdeniz Üniversitesi Basımevi, Antaly

Belluno ili, kuzey-doğu İtalya'da Veneto bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Belluno şehridir. İlin alanı 3,678 km² olup bu ile bağlı olan 69 komün içindeki il nüfusu (31.12.2009 itibarıyla) 213.876 kişidir.

Belluno ilinin kuzeyinde Avusturya sınırı olup Avusturya'nın Tirol ve Karintiya eyaletleri vardır. Doğusunda Friuli-Venezia Giulia bölgesine bağlı Udine ili ili Pordenone ili; güneyinde Treviso ili ve Vicenza ili; ve batısında Trentino-Alto Adige/Südtirol Bölgesi'ne bağlı Trento ili ile Bolzano ili bulunur.
Belluno ili Veneto bölgesinin en dağlık bölgesindedir. Alp Dağları silsilesi içinde bulunan Dolomitler'in çoğunu içinde bulundurmaktadır ve tarihsel olarak doğu Dolomitler bölgesi merkezidir. Bu dağlık bölgede bulunan dağcılık ve kış sporlarının merkezleri olan Agordino, Cadore, Ampezzano vb. Bellono ili sınırları içindedir. 26 Haziran 2009'da çoğunluğu bu ilde bulunan Dolomitler bölgesi UNESCO Dünya Mirası listesi listesine alınmıştır.
İlin hemen ortasından Piave Nehri geçmektedir.

Belluno ili 3,678 km² lik bir alana ve (31.12.2009 itibarıyla) 213.876 kişilik bir nüfusa sahiptir. 69 adet komünü vardır. Bu ilde "İtalya'nın Şehirleri (Città d'Italia)" statüsü olan (1816'dan beri)) Belluno ve (antik beratıyla) Feltre bulunur. Nüfus sıralamasına göre ile ilde bulunan en büyük 10 komün şunlardır:

Bu dağlık il Veneto bölgesinin yüzölçümünü %20'sini kapsamakla beraber nüfus olarak çok daha küçük oranını almaktadır. Belluno ili İtalyan yerel idare sistemine uygun olarak 69 komün olarak kurumlaşmıştır. Ama arazinin büyük engebeleri dolayısıyla ufak olan yerleşkeler ve bu ufak beldelerde yerel idare, beldelerin il halkının hayat standartlarını idame ettirmesi için (hem cari olarak hem de uzun dönemde yatırımlar olarak) çok yüksek altyapı ve amme hizmetleri harcamaları yapılmasını gerekmektedir.
İlin kuzey İtalya'nın sınır bölgesinde oluşu diğer politik sorunlar da oluşmuştur. İlde mevcut bulunan İtalyanca konuşmayan azınlıkların da etkisiyle ile bu ufak azınlık yerleşkelerine otonomi verilmesi sorunları ortaya çıkmıştır. Bu dağlık bölgenin kültürünü ve yaşam şartlarını koruyup idame ettirmek için Belluno ilindeki 69 komün şu 9 adet "Dağlık Arazi Komüntesi" adı altında birleştirilmiştir

Veneto
Belluno

Belluno İli resmi websitesi 1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Dolomitler-Belluno için turistik rehber 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca), (İngilizce), (Fransızca), (İspanyolca)
Belluno ilinde Dolomitler milli parkı için turistik rehber 19 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Benevento ili, güney İtalya'da Campania bölgesinin ili olup merkezi Benevento şehridir. İlin alanı 2.071,2 km² olup bu ile bağlı olan 88 komün bulunur.
Benevento ilinin şimdiki arazisi, bu bölgede 11.yüzyıl ortasında ve sonlarında hüküm sürmüş olan Principi di Benevento (Beneveneto Prendliği) alanı ile hemen hemen aynıdır. 1927'de Beneveneto ili genişletilmiş ve o yıl ilga edilmiş olan "Caserta ili"'ne dahil olan belediyeler Beneveneto iline katılmıştır. 1945'te Caserta ili tekrar kurulmuş ve Benevento ili eski sınırları içine dönmüştür.

Benevento ilinin kuzeyinde Molise Bölgesi'ne bağlı Campobasso ili; doğusunda Puglia Bölgesi'ne bağlı Foggia ili; güneyinde Avellino ili ve Napoli ili ve batısında Caserta ili bulunur.
Benevento ili güney İtalya'da hiçbir deniz sahili olmayan kara içi bir ildir. İl güney Apenin Dağları ortasında bulunmaktadır ve ilin arazisi iki yüksek yamacı ile bir büyük Alpler vadisi havzası coğrafi şeklindedir. İl arazisi "Calore Nehri" vadisinin yukarı ve orta kısmından oluşmakta ve istisna olarak ilin kuzeydoğusunda Fortore Nehri yukarı havzası ve Taburno dağlarının batısı bulunmaktadır. Bu büyük havzanın ortalama rakımı denizden 900 metredir; ama en düşük rakımlı mevki 44m rakımlı "Limavedy" ve en yüksek rakımlı mevki 1822m rakımlı "Monte Mutria" zirvesidir.

Benevento ili nüfusu (1.3.2010 tahmini itibarıyla) 288.091 kişi olup nüfus yoğunluğu 139,09 kişi/km² olur.

Benevento ilinin 88 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.9.2009 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiyi aşkın büyük belediyeler şunlardır.

Campania
Benevento

Benevento İli resmi websitesi 10 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Benevento İli Turizm İdaresi websitesi (İtalyanca)
Benevento Ili valilik websitesi (İtalyanca)

Benny Benassi (Marco Benassi, d. 13 Temmuz 1967, Milano), Grammy ödüllü İtalyan diskjokey ve house müzik prodüktörü. DJ List'in yaptığı sıralamada 13. seçilmiş ve 2008 yılında DJ Mag yılında yapılan sıralamada 39. seçilmiştir. 2010 yılında yapılan DJ Mag listesinde 26. olmuştur.

2003: Hypnotica, as Benny Benassi Presents the Biz
2004: Pumphonia, as Benassi Bros.
2005: ...Phobia, as Benassi Bros.
2008: Rock n Rave, as Benny Benassi

2004: Re-Sfaction, as DJ Benny Benassi
2006: Re-Sfaction 2, as DJ Benny Benassi

2005: Best of Benassi Bros., as Benassi Bros.
2006: Best of Benassi Bros., as Benassi Bros.
2006: Best of Benny Benassi, as Benny Benassi
2007: The Best of Benny Benassi, as Benny Benassi

2003: DJ Set 1, as Benny Benassi
2004: Subliminal Sessions 6, as Benny Benassi
2005: The Gallery: Live Sessions, as Benny Benassi
2005: Cooking for Pump-Kin: Phase One, as Benny Benassi
2007: Cooking for Pump-Kin: Special Menu, as Benny Benassi

Benny Benassi
2002 "Satisfaction" (The Biz ile)
2002 "Able to Love" (Dhany ile)
2003 "No Matter What You Do" (The Biz ile)
2004 "Love Is Gonna Save Us" (The Biz ile)
2004 "Rumenian" (The Biz ile)
2005 "Stop Go" (The Biz ile)
2006 "Who's Your Daddy?" (Naan ile)
Benassi Brothers
2002 "Don't Touch Too Much" (Paul French ile)
2003 "I Love My Sex" (Violeta ile)
2003 "Illusion" (Sandy ile)
2004 "Hit My Heart" (Dhany ile)
2004 "Make Me Feel" (Dhany ile)
2004 "Memory of Love" (Paul French ile)
2005 "Every Single Day" (Dhany ile)
2005 "Rocket in the Sky" (Dhany ile)
2006 "Feel Alive" (Sandy ile)
Benny B./Benny Bee
1992 "The Logical Song" (David Srb, Enzo Persuader ve Marchino Moratori ile)
1998 "Stone Fox Chase/Funky Harmonica"
1998 "Live Is Life" (Larry Pignagnoli ve Kevin Etienne ile)
1999 "Waiting For You" (Jennifer Bersola ile)
2000 "Free World" (Dhany ile)
KMC
1995 "Somebody To Touch Me" (Dhany, Davide Riva ve Larry Pignagnoli ile)
1996 "Street Life" (Dhany, Davide Riva ve Larry Pignagnoli ile)
2001 "I Feel So Fine" (Dhany, Davide Riva ve Larry Pignagnoli ile)
2001 "Get Better" (Sandy ile)
Diğer
2000 "You'll Take Someone", as Blue Storm (Igor Favretto ve Nullo Cugini ile)
2002 "Run To Me", as AL.BEN (Dhany ile)
2004 "I Want You To Come", as Bat67
2005 "Who's Knockin'?", as FB (Ferry Corsten ve Edun ile)
2010 "House Music"

The Mamas & the Papas - "California Dreamin'"
Faithless - "Bombs"
Underdog Project - "Girls of Summer"
Oakenfold ft. Pharrell - "Sex 'N' Money"
Infadels - "Jagger 67"
David Guetta - "In Love with Myself"
The Bravery - "Unconditional"
Moby - "Beautiful"
Goldfrapp - "Ooh La La"
Fischer Spooner - "Never Win"
Etienne de Crécy - "Someone like you"
Felix da Housecat - "Ready 2 wear"
Robbie Rivera - "Funk a faction"
Goldfrapp - "Strict Machine"
Outkast - "Ghettomusick"
Electric Six - "Dance commander"
Tomcraft - "Loneliness"
Alizée - "J'ai pas vingt ans (I'm Not Twenty)"
Sonique - "Alive"
Ann Lee - "No no no"
In-Grid - "Tu es Foutu (You Promised Me)"
In-Grid - "In-Tango"
Gambafreaks - "Natural Woman"
Jean Michel Jarre - "Téo & Téa "
FOX TV - "24: The Soundtrack"
Public Enemy - "Bring The Noise"
Madonna - "Celebration"

"Satisfaction"
"Able to Love"
"No Matter What You Do"

"Illusion" feat. Sandy
"Hit My Heart" feat. Dhany

"Make Me Feel" feat. Dhany
"Every Single Day" feat. Dhany
"Rocket in the Sky" feat. Dhany

KMC feat. Dhany - "I Feel So Fine"
Benny Benassi - "Who's Your Daddy?"

2008: Grammy ödülü - En iyi remix kaydı: Public Enemy - "Bring the Noise"
2004: DJ Mag favourite DJ Poll Top 100 - En yüksek yeni giriş: #18
2003: DJ Mag - Yılın bestesi (UK)
2003: İtalyan Dans Müzik Ödülleri - Yılın çıkışı
2003: Danimarka Müzik Ödülleri - Yılın dans çıkışı
2003: NRJ Ödülleri (Fransa) - Yılın dans çıkışı (Aday)

Benny Benassi Resmi Web Sitesi 15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Off Limits Production 24 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pump-Kin - Benny Benassi'nin Yapım Şirketi 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benny Benassi 5 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The DJ List
Benny Benassi 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Discogs
Benny Benassi 7 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - MySpace
Benny Benassi 10 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - iLike
Benny Benassi 19 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Last.fm
Benny Benassi 31 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - MusicBrainz
Benny Benassi 12 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - All Music Guide
IndexTube 3 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Benny Benassi'nin YouTube ve Google Video'daki videoların listesi
Benny Benassi'nin Müzik Videoları 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sfaction - Benny Benassi'nin Rusça Resmi Web Sitesi 4 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergamo ili (İtalyanca: Provincia di Bergamo; Bergamo lehçesi: Pruinsa de Bèrghem), kuzeybatı İtalya'da Lombardiya bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Bergamo şehridir. İlin nüfusu (31.12.2010 tahmini itibarıyla) 1.098.740 kişi; alanı 2.722,86 km² olup bu ile bağlı olan 244 belde bulunur.

Bergamo ilinin kuzeyinde Sondrio ili; batısında Lecco ili, Milano ve Monza ve Brianza ili'in küçük bir parçası; güneyinde Cremona ili ve doğusunda Brescia ili bulunmaktadır.
Bergamo ilinin kuzey kısmı Alpler'nin bir parçası olan Orbian Alplerle kaplıdır ve bu silsilenin en yüksek zirvesi 3,052m rakımlı "Monte Coca" dağıdır. Bu dağlık arazide en önemli vadiler "Bremobo Vadisi" ve "Serio Vadisi"'dir. İlin güney kısmı genellikle düzlük ve ovalıktır. Bergamo ilinin ana akarsuları "Serio Nehri", "Bremobo Nehri" ve ilin güneybatı sınırı olan "Adda Nehri"dir. İlin doğusunda ilin sınırında olan "İseo Gölü" vardir. Bu gölden çıkan akarsu olan "Ogio Nehri" "Caminica Vadisi"'nden geçer. İlde birçok tanınmış maden suyu kaynakları bulunur ve bunların başında San Pallegrino Terme beldesinde çıkan ve büyük tanıtma ile İtalya ve Avrupa'da satış yapan "Sanpellegrino" maden suyu gelir.

Bergamo ilinin nüfusu (30.9.2010 itibarıyla) 1.095.910 kişidir ve nüfus yoğunluğu 402,5 kişi/km olur. İlin 19. ve 20 yüzyıllarda nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Bergamo ilinin 244 belediyesi bulunmaktadır. 1990'lı yıllar başlarında Bergamo iline dahil olan 6 belediye (Calow, Çarenno, Erve, Monte Marenzo, Torre de 'Busi, Vercurago) yeni kurulan Lecco ili'ne bağlanmışlardır. Bununla birlikte Bergamo ili kapsadığı belediyelerin sayısı bakımından İtalya'da üçüncü sırayı almaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.12.2009 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan yaklaşık 10.000 kişi nüfuslu belediyeler şunlardır:

Bergamo ilindeki komünlerin listesi
Lombardiya
Bergamo

Bergamo ili resmi websitesi 8 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Biella ili (İtalyanca: Provincia di Biella), kuzey batı İtalya'da Piyemonte Bölgesi'nde bulunan bir ildir. Merkezi Biella'dadır.
Biella 1859-1927 döneminde Novara ilinin bir kazası idi ve sonra Vercelli ili'nin bir komünü oldu. 1992'de çıkarılan bir kanunla il olması kararlaştırıldı ve il idare meclisinin seçilmesi ile 1995'te efektif olarak bir il yerel idare birimi olarak çalışmaya başladı.

Biella ilinin kuzeybatısında Aosta Vadisi Özerk Bölgesi; güneybatısında Torino ili; kuzeyi, doğuşu ile güneyinde Vercelli ili bulunur.
İlin kuzeyi, zirvesi 2.500m. rakımlı  "Monte Bo" olan ."Biella Alpleri" tarafından çevrilmiştir. Bu dağlar "Monte Rosa" dağları yakınlarına ve Vercelli ovasına bakarlar. Bu dağlar epeyce yüksek debili ve hızlı akan akarsulara kaynak olurlar. İlin batısında eski buzulların getirdiği taşlardan oluşan "Serra" adı verilmiş moren tepeleri bulunur. İlin güneyi düzlük ve ovalıktır ve buralarda yaygın olarak pirinç ve mısır tarım üretimi yapılmaktadır.

Biella ili nüfusu (31.5.2009 itibarıyla) 187.064 kişi olup nüfus yoğunluğu 204,88 kişi/km² dir.

Biella ilinin 82 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (1.3.2010 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusları yaklaşık 10.000 kişi olan büyük belediye şunlardır.

Piyemonte
Biella

Biella ili resmi websitesi 29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Bina tasarımı, binaların tasarımına yönelik geniş tabanlı mimari, mühendislik ve teknik uygulamaları ifade etmektedir. Tüm bina projeleri, genellikle lisanslı bir mimar olan bir yapı tasarımcısının hizmetlerini gerektirmektedir. Daha küçük, daha az karmaşık projeler genellikle lisanslı bir profesyonel gerektirmez ve bu tür projelerin tasarımı genellikle bina tasarımcıları, taslakçılar, iç mimarlar (iç mekan fit-out'ları veya tadilatları için) veya yükleniciler tarafından üstlenilmektedir. Daha büyük, daha karmaşık bina projeleri, genellikle bir mimar tarafından koordine edilen uzman disiplinlerde eğitilmiş birçok profesyonelin hizmetlerini gerektirmektedir.

Bir mimar, binaların yapımının planlanmasında, tasarımında ve denetlenmesinde eğitilmiş bir kişidir. Profesyonel olarak, bir mimarın kararları kamu güvenliğini etkiler ve bu nedenle bir mimarın mimarlık lisansı kazanmak için pratik deneyim için ileri eğitim ve stajdan (veya stajdan) oluşan özel bir eğitimden geçmesi gerekmektedir. Dünya yetki alanlarının çoğunda, "mimar" teriminin profesyonel ve ticari kullanımı yasal olarak korunmaktadır.

Malzeme ve tekniği en iyi şekilde bir araya getiren, yapıların plan, proje, yapım ve denetlenmesiyle uğraşan temel mühendislik dalıdır. İnşaat mühendisleri her türlü bina, baraj, havaalanı, köprü, yol, su kemerleri, liman, kanalizasyon, su şebekesi, tünel, demiryolu, yüksek hızlı demiryolu projeleri, metro vb. hizmet ve endüstri yapılarının planlanması, projelendirilmesi, yapımı ve denetimi konuları ile ilgili eğitim ve araştırma yapar

Taslakçı veya belgeleyici, mimari taslak hazırlamada (veya eşdeğer eğitimde) bir sertifika veya diploma elde eden ve bina tasarımı yerine inşaat belgelerinin hazırlanmasıyla ilgili hizmetler sunan kişidir. Bazı taslaklar mimari tasarım firmaları ve inşaat müteahhitleri tarafından istihdam edilirken diğerleri serbest meslek sahibidir.

Birçok yerde, bina kodları ve meslek mevzuatı, kişilerin tek aile konut binaları ve bazı durumlarda mimari lisansı olmayan hafif ticari binalar tasarlamasına izin vermektedir. Bu nedenle, "Bina tasarımcısı", bina tasarımı hizmetleri sunan ancak lisanslı bir mimar veya mühendis olmayan biri için Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve başka yerlerde yaygın bir tanımlamadır.
Herkes "bina tasarımcısı" unvanını en geniş anlamda kullanabilmektedir. Birçok yerde, bir yapı tasarımcısı daha yüksek bir eğitim seviyesi gösteren sertifika elde edebilmektedir. ABD'de, Ulusal Yapı Tasarımcısı Sertifikasyon Konseyi (NCBDC), Amerikan Bina Tasarımı Enstitüsü'nün bir parçası olan sertifikalı profesyonel yapı tasarımcısı (CPBD) unvanına giden bir programı yönetmektedir. Çoğu durumda, bina tasarımcıları mimari teknoloji uzmanları veya taslaklar olarak eğitilir; lisanslama şartlarını tamamlamamış mimarlık okulu mezunları da olabilmektedir.
Birçok bina tasarımcısı "konut" veya "ev tasarımcıları" olarak bilinir, çünkü çoğunlukla konut tasarımına ve tadilata odaklanmaktadır. ABD'nin Nevada eyaletinde "Konut Tasarımcısı", Nevada Eyaleti Mimarlık, İç Tasarım ve Konut Tasarımı Kurulu altında kayıtlı olanlar için düzenlenmiş bir terimdir. Şu anda kayıtlı olmadan yasal olarak kendini profesyonel bir sıfatla temsil edemeyebilmektedir.
Mimar ve bazı türev ürünlerin kullanımının son derece kısıtlandığı, ancak binaların mimari tasarımının çok az kısıtlamaya sahip olduğu Avustralya'da, bina tasarımcısı terimi, ilgili Devlet Mimarlar Kurulu tarafından kayıtlı olmayan kişiler veya tasarım uygulamaları tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır. Queensland'de bina tasarımı terimi, uygulayıcılara daha geniş bir yapı endüstrisi lisanslama sisteminin bir parçası olarak lisans veren mevzuatta kullanılmaktadır. Victoria döneminde inşaat tasarımcıları için bir kayıt süreci vardır ve diğer eyaletlerde şu anda mesleğin düzenlenmesi yoktur. Yapı Tasarımcıları Derneği, yapı tasarımcılarının çıkarlarını temsil etmek için her eyalette çalışmaktadır.

.cat, Katalan dilini vurgulamak amacıyla kullanılan bir genel üst seviye alan adıdır (gTLD). Fundació puntCAT tarafından yönetilmektedir. Eylül 2005'te delege edilmiştir. 2019 verilerine göre 109.110 kayıtlı alan adı barındırır. DNSSEC desteği mevcuttur.

.cat piayasa çıkmadan önce bazı Katalan kurumları, internet adresleri için .es, .ad, .fr, .it alan adlarını kullanırdı. Bu alan adlarını kullanma konusundaki isteksizlikleri nedeniyle alternatifler kullanmaya basladi. Bunun bir örneği, Katalonya'daki Girona şehri için, bir İspanyol yerel yönetimi olarak ilgili .es yerine, Cebelitarık devletine ait .gi alan adını ("ajuntament.gi", "ajuntament" kelimesi hem "belediye" hem de "belediye binası" anlamına gelir) tercih eden web sitesiydi. (Şu anda http://www.ajuntament.gi/ 17 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. http://www2.girona.cat/ca adresine yönlendirilmektedir 9 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Bu sorunu çözmek için Eylül 2005'te .cat alan adı, Katalan dil ve kültür topluluğunun internet üzerindeki ihtiyaçlarını karşılamak üzere onaylandı. Bu topluluk, çevrimiçi iletişimlerinde Katalancayı kullanan veya Katalan kültürünün farklı yönlerini çevrimiçi olarak tanıtanlardan oluşur. Çeşitli sınırlamalar barındıran ilk kayıt dönemi 13 Şubat 2006'dan 21 Nisan 2006'ya kadar sürdü. Kayıtlar 23 Nisan 2006'dan itibaren herkese açıldı.
Eylül 2017'de, bir İspanyol mahkemesi, 2017 Katalonya bağımsızlık referandumunu teşvik eden tüm .cat alan adlarının kaldırılmasını emretti. 20 Eylül'de İspanya Sivil Muhafızları puntCAT ofislerini bastı ve Bilgi Teknolojileri Direktörü Pep Masoliver'i isyana teşvik suçlamasıyla tutukladı. Bunun ardından puntCAT, bu eylemi kınayan birkaç tweet ve web sitelerinde "medeni bir ülkeye yakışmayan, utanç verici ve küçük düşürücü, son derece orantısız" diyerek bu durumu kınayan bir basın açıklaması yayımladı.
31 Ekim 2017'de, Katalonya Hükûmeti'nin president.cat, govern.cat ve catalangovernment.eu dahil olmak üzere çeşitli web siteleri, Katalonya'daki 2017–2018 İspanya anayasal krizi ve İspanya hükûmetinin yetki devralması nedeniyle kapatıldı.

.cat alan adı bölgesel kısıtlamalara sahip değildir ancak kişinin Katalan topluluğundan olması gerekir. Bir kişi, organizasyon veya şirket, aşağıdaki durumlarda bu topluluğa ait olarak kabul edilir:

Zaten çevrimiçi olarak yayımlanmış Katalanca içeriğe sahipse.
Özel promosyonlar sırasında veya belirli kurumlarla yapılan anlaşmalarla verilen özel bir koda (bazen ENS olarak adlandırılır) erişimi varsa.
Katalan kültürünü ve dilini teşvik etmek için (herhangi bir dilde) faaliyetler yürütüyorsa.
Zaten bir .cat alan adı kullanan 3 kişi veya 1 kurum tarafından destekleniyorsa.
Kısıtlamalara rağmen, bu alan adı kedilerle ilgili sitelerde kullanılmıştır, örneğin nyan.cat gibi. Eylül 2017'de, İspanyol polisinin baskınından sonra alan adı filtrelerinin zayıflamasıyla, Amerikalı neo-Nazi web sitesi The Daily Stormer kısa bir süreliğine .cat adresinde barındırıldı.

.cat alan adının çıkmasının ardından Katalonya gibi bazı özerk bölgeler ve küçük topluluklar kendilerini temsil eden internet uzantıları oluşturmaya başladı. Bask dili ve kültürü için .eus, Galiçya dili ve kültürü için .gal, Bretonya dili ve kültürü için .bzh, Kürdistan Bölgesel Yönetimi için .krd üst düzey alan adı ortaya çıkmıştır.

.ai - Anguilla'nın internet ülke üst düzey alan adı
.es - İspanya'nın internet ülke üst düzey alan adı
.eu - Avrupa Birliği'nin üst düzey alan adı
.krd - Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin üst düzey alan adı

1981 İspanyol darbe girişimi (İspanyolca: Intento de Golpe de Estado de España de 1981), İspanya'da 23-F ve Tejerazo olarak da bilinen, 23 Şubat 1981'de İspanya'da yaşanmış bir darbe girişimidir. Yarbay Antonio Tejero, Başbakan'ın seçileceği oylama sırasında 200 silahlı jandarma ile Milletvekilleri Kongresi'ni bastı. Askerler, parlamenterleri ve bakanları 18 saat boyunca rehin tuttu, bu sırada Kral I. Juan Carlos, darbeyi televizyonda çıkıp kınadı, hukukun üstünlüğü ve demokratik hükûmetin devamını istedi. Ateş edilmiş olsa da, rehineciler ertesi sabah kimseyi öldürmeden teslim oldu.

Darbe girişimi, İspanya'nın demokrasiye geçişiyle bağlantılıydı. Dört faktör, iktidardaki muhafazakâr parti koalisyonun Demokratik Merkez Birliği'nin durduramadığı gerilimler yarattı:

ekonomik krizden kaynaklanan neredeyse %20 işsizlik, sermaye kaçışı ve %16 enflasyon,
İspanyol bölgeleriyle güç paylaşımında zorluk,
Bask terörist grup ETA'nın artan şiddeti,
yeni kurulan demokrasiye karşı İspanyol Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalefet.
Ordudaki ilk rahatsızlık belirtileri Nisan 1977'de ortaya çıktı. Amiral Pita da Veiga Donanma komutanlığından istifa etti ve Ordu Üst Kurulunu kurdu. Bu, Da Veiga'nın neo-faşist teröristler tarafından Atocha katliamının gerçekleştirilmesinin ardından 9 Nisan 1977'de İspanya Komünist Partisi'nin (PCE) yasallaştırılmasına karşı çıkmasının bir sonucuydu. Kasım 1978'de Galaksia Harekâtı askerî darbesi durduruldu. Darbe girişimini lideri Yarbay Antonio Tejero, yedi ay hapse mahkûm edildi.
Ordu ve aşırı sağı içinde kışkırtıcı fikirler artarken, hükûmet on yılın başında ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı ve 1980 yılında hükûmetin konumu giderek daha savunulamaz hale geldi. Bu sırada yaşanmış bazı önemli olaylar arasında Kültür Bakanı Manuel Clavero Arévalo'nun 15 Ocak'taki istifası; hükûmetin 3 Mayıs'ta yeniden yapılandırılması; 28 Mayıs - 30 Mayıs tarihleri arasında İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) tarafından taşınan Adolfo Suarez'e karşı güven oylaması; 22 Temmuz'da Başkan Yardımcısı Fernando Abril Martorell'in istifası ve buna bağlı olarak Eylül ayında kabinenin yeniden kurulması; ve Suárez tarafından desteklenen merkez parlamento grubun alternatif başkan adayı Miguel Herrero Rodríguez de Miñón'un Ekim ayında seçilmesi.
Suárez'in kendi partisinin merkezinde giderek artan zayıflık, 29 Ocak 1981'de başbakan ve UCD başkanı olarak televizyonda istifa etmesine yol açtı. 1 Şubat'ta "Almendros Kolektifi" aşırı sağ El Alcázar gazetesinde açıkça isyanı teşvik eden bir makale yayınladı. Bu gazete aralarında Luis Carrero Blanco'nun Başbakanlık halefi Carlos Arias Navarro ve Frankocu parti Fuerza Nueva'nın lideri Blas Piñar'ın da bulunduğu Búnker radikal grubunun sözcülüğünü yapmaktadır.
2 ve 4 Şubat tarihleri arasında Kral ve Kraliçe Guernica'ya gitti. Burada ayrılıkçı Bask partisi Herri Batasuna'nın milletvekilleri onları çeşitli olaylarda tezahüratlar ve yuhalamalarla karşıladığı. 6 Şubat'ta birkaç gün önce kaçırılmış, Lemoiz nükleer projesinde çalışan, Ryan adlı bir mühendis öldürüldü. Bu arada, kaçırılmasının ardından sanayici Luis Suñer hakkında bir daha haber alınamadı.
Bu gerilimin tırmandığı bu atmosferde Suárez'in halefini seçme süreci başladı. 6 ve 9 Şubat tarihleri arasında Mayorka'daki 2. UCD kongresi partinin çözülme sürecinde olduğunu açıkça ortaya koydu ve Agustín Rodríguez Sahagún geçici başbakan seçildi. 10 Şubat'ta Leopoldo Calvo Sotelo başbakanlığa aday gösterildi.

Gerginlik Bask milliyetçi hareketi ETA'nın üyesi Jose Ignacio Arregui'nin Carabanchel mahallesinde işkence görüp öldüğü haberinin gelmesi ile 13 Şubat günü zirveye ulaştı. Arregui 10 gün boyunca Emniyet Genel Müdürlüğü'nde (Dirección Genelral de Seguridad) tutulmuş ve kimseyle görüştürülmemişti. Bunu, Bask bölgesinde genel bir grev ve Kongrede muhalif parlamento grupları arasında acımasız bir tartışma izledi. Hükûmet daha sonra çeşitli polis şeflerini görevden alırken, İçişleri Bakanlığı'nda işkencecilerle dayanışma kapsamında istifa edenler oldu. El Alcázar gazetesi hükûmetin eylemlerini durdurulması gereken bir zayıflık olarak değerlendirdi.
Bu olağanüstü arka plana karşı, 18 Şubat'ta Calvo Sotelo kabine önerisini sundu, ancak ayın 20'sindeki kongre oylamasında başbakan seçilebilmesi için gerekli çoğunluğa ulaşamadı, bu nedenle 23'üne yeni bir oylama planlandı: komplocuların darbe girişimi için seçtiği gün. Planlandığı gibi, darbe, Tejero ve General Jaime Milans del Bosch'un baş kışkırtıcıları olmasını gerektirecek ve Kral I. Juan Carlos'un sırdaşı General Alfonso Armada küçük bir rol oynanacaktı.

Birçok TVE kanalı kameramanı ve teknisyeni olayın yaklaşık yarım saatini çekerek dünyaya darbe girişiminin görsel-işitsel kaydını sağladı (ki bu olaylar sona erdikten birkaç saat sonra yayınlanacaktır). Dahası, özel radyo istasyonu SER'in üyeleri Milletvekilleri Kongresi'ndeki açık mikrofonlardan canlı yayına devam ettiler, bu da olaylar geliştikçe halkın gelişmeleri radyodan takip edebileceği anlamına geliyordu. Bu nedenle, bu tarih bazen "Transistörlü Radyoların Gecesi" (La noche de los transistores) olarak hatırlanır.
18:00'de Leopoldo Calvo-Sotelo'nun Başbakan olarak yemin etmesi (investidura) seçimi Milletvekilleri Kongresi'nde yoklama başladı. 18:23'te, Sosyalist parti milletvekili Manuel Núñez Encabo oy kullanmak için ayağa kalkarken, Yarbay Antonio Tejero liderliğindeki ve hafif makineli tüfeklerle silahlanmış 200 jandarma kongre odalarına girdi. Tejero hemen meclis başkanın yerine geçti ve "¡Quieto todo el mundo! " ("Kimse kıpırdamasın!") diye bağırdı, herkese yere yatması emredildi.
En yüksek rütbeli askeri yetkili olarak Genelkurmay Başkanı (ve Başbakan Yardımcısı ) Manuel Gutiérrez Mellado verilen emre uymadı, Tejero ile yüzleşerek ona silahı bırakmasını emretti. Tejero havaya ateş edene kadar birkaç jandarmayla kısa bir süre sürtüşen eski Başbakan Adolfo Suarez, Gutiérrez Mellado'ya katılmak için harekete geçti. Bunu saldırganların açtığı sürekli makineli tüfek ateşi takip etti. (Mermiler, meclisin üst galerisindeki bazı ziyaretçileri yaraladı). Kararlı bir şekilde elleri belinde duran 68 yaşındaki General Gutiérrez Mellado, Tejero onu başarısızlıkla yere düşürmeye çalıştıktan sonra bile oturmayı reddetti. Yüzleşme Tejero'nun kürsüye, Gutiérrez Mellado'nun da sandalyesine geri dönmesiyle sona erdi.
Birkaç dakika sonra tüm milletvekilleri kendi kongre koltuklarına geri döndü. Jandarma komutanı Jesús Muñecas Aguilar, meclis başkanı kürsüsüne gitti, sessizlik istedi ve mevcut herkesin "yetkili askeri otoritenin" gelişini bekleyeceğini açıkladı.
19:35'te Başbakan Suárez ayağa kalktı ve komutanlarla konuşmak istedi. Buna karşılık birkaç el ateş edildi ve bir jandarma, makineli tüfeğini milletvekillerinin koltuklarına doğrultarak susmalarını istedi. Saldırganlardan biri "Bay Suárez, koltuğunuzda kalın!" diye emretti. Suárez cevap verecekken başkası " Se siente, coño! " ("Otur, lanet olsun!") diye bağırdı. (Tarihsel olarak, bu ifade Teğmen Ramos Rueda olmasına rağmen Yarbay Tejero'ya atfedilir.) Sonunda Tejero, Suárez'i kolundan tuttu ve zorla meclisin dışındaki bir odaya götürdü. Suárez Tejero'nun "bu deliliği" açıklamasını istediğinde; Tejero'nun tek yanıtı "¡todo por España!" ("Her şey İspanya için!") oldu. Suárez, Başbakan ("hükûmet başkanı") olarak yetkisini belirterek baskı yaptığında Tejero, "Tú ya no eres presidente de nada!" ("Artık hiçbir şeyin başkanı değilsin!") diye cevap verdi.
Kısa bir süre sonra, beş parlamento milletvekilleri diğerlerinden ayrıldı: Başbakan Suárez; muhalefet lideri Felipe González Márquez ve yardımcısı Alfonso Guerra González; Komünist Parti lideri Santiago Carrillo; ve Savunma Bakanı Agustin Rodriguez Sahagun. İsyancılar hem yasama hem de yürütme makamlarını esir alarak, yeni bir siyasi düzeni gerektirecek bir güç boşluğu yaratmayı umuyordu.
Hemen hemen aynı anda, Üçüncü Ordu komutanı Mareşal Jaime Milans del Bosch, Valensiya'da isyan ederek darbeyi katıldı. Diğer üst düzey ordu mensuplarını onun gibi darbeyi desteklemeye ikna etmek için tankların sokaklara çıkmasını emretti ve genel olağanüstü hâl ilan etti. O akşam saat 21:00'de, İçişleri Bakanlığı, Kral I. Juan Carlos'un talimatları uyarınca, devletin Askeri Genelkurmay Meclisi (Junta de Jefes del Estado Mayor) ile iş birliği yapması için çeşitli bakanlıkların müsteşarlıklarından oluşan geçici bir hükûmetin kurulacağını duyurdu.
Darbe şiddetle AET üyesi ülkeler tarafından kınandı, özellikle İspanya üyelik için ön müzakere sürecinde olduğu için (nihayetinde 1986 yılında katıldı). Birleşik Krallık Başbakanı Margaret Thatcher darbeyi "terör eylemi" olarak nitelendirdi.
Bu arada, bir başka isyancı general Torres Rojas, General Juste'i ordunun Brunete birliklerinin başındaki General Juste'yi görevden alma girişiminde başarısız oldu, bu da Torres Rojas'ın Madrid'de olayların gelişimi hakkındaki bilgilerin birinci elden kontrol etmek amacıyla Devlet radyo ve televizyonunun merkezleri de dahil olmak üzere bazı önemli stratejik noktaları kontrol etme planından vazgeçmesine neden oldu.

Başlangıçta, darbenin komplocularından biri olan Armada, "daha hafif" bir hareket tarzını savunmuştu ve daha sonra bunu uyguladı. Kraliyet ikametgâhı olan Zarzuela Sarayı'na giden Armada, krala bir takas teklif etti: Kral, Tejero'yu ve destekçilerini yatıştırma umuduyla demokratik yollarla seçilen hükûmet yerine yeni bir "kurtuluş hükûmeti"ne başkanlık edecekti. Böylece komplocuların talep ettiği tam askeri diktatörlüğe dönüş engellenmiş olacaktı.
Ancak Kral, gece yarısından kısa bir süre önce Milletvekilleri Kongresi'ne giren ve Kral'ın hükûmetin liderliğini üstlenmesini emrettiğini iddia eden Armada'yla görüşmeyi reddetti. Armada, Tejero'nun beklediği "yetkili askeri otorite" olmadığı için, Armada'nın iddialarını "Generalim, bunun için Kongre'ye saldırmadım" diyerek reddetti ve bundan sonra onu görmezden geldi.

Doğu İspanya'da eş zamanlı bir isyan patladı. Tejero'nun Kongre'nin kontrolünü ele geçirmesinden kısa bir süre sonra, Üçüncü Ordu Komutanı Jaime Milans

A Coruña, İspanya'nın özerk bölgelerinden biri olan Galiçya'nın kuzeybatısında bulunan A Coruña ili'ne bağlı belediye ve ilin başkenti. A Coruña, 16.-19. yüzyıllar döneminde Galiçya Krallığı'nın siyasi merkezi olmuş ve 1833 ile 1982'de de Galiçya bölgesel merkezi olmuştur. 1982'de Galiçya Özerk Topluluğu kurulduğu zaman başkentlik için Santiago de Compostela seçilmiştir.
A Coruña'da bulunan Herkül Kulesi (İspanyolca ve Galiçyaca: Torre de Hércules) adı verilen deniz feneri UNESCO Dünya Mirası listesi İspanya listesine 2009'dan itibaren dahil edilmiştir.

A Coruña, Atlas Okyanusu üzerinde büyük bir halicin ağzında bulunan bir burunda kurulmuştur.
Bu burun genellikle kumdan oluşup tarih öncesi küçük bir kumul olan kentin mevkii erozyon ve deniz akıntıları ile kumsal burunun gittikçe büyümesi ile şimdiki boyutlarına gelmiştir.
A Coruña'nın bazı İber yarımadası kentlerinden uzaklıkları: 603 km Madrid, 1118 km Barselona, 947 km Sevilla, 961 km Valensiya ve 618 km Lizbon.

A Coruña İspanya'nın Atlas Okyanusu üzerinde bulunan büyük ihracat ve ithalat limanlarından biridir. Şehrin balıkçılık filosu bu limana çok büyük ağırlıkta taze balık getirmekte ve bu taze balık tutma filosu ve ticareti şehrin ekonomisine büyük katkılar yapmaktadır. Bu liman Avrupa'da "Cruise" gemilerinin yanaştığı bir liman olmuştur ve son yıllarda yılda ortalama 62 "cruise" gemisi bu limanı ziyaret etmiştir.
A Coruña şehrin hemen ortasında olan "Orzan" ve "Riazor" adlı plajları ile ve bu plajların deniz kenarında bulunan sahil yürüyüş yolları ile İspanya ve Avrupa'da isim yapmıştır. Bu plajlara ve diğer yakın 4 diğer plaja büyük yazlık turist kitlesi çekilmektedir. 2006'da kente yazlık tatile gelen turist sayısının nerede ise şehrin nüfusunu aştığı belirlenmiştir. Şehir plajlarında San Juan gecesinde büyük eğlentiler yapılmakta ve bu plajlarda o geceler yakılan büyük ateşler sabahlara kadar sönmeden turistlerin eğlenmesine bir vesile olmaktadır.
Şehirde büyük bir petrol rafinerisi bulunmaktadır. Genellikle ağır endüstri, gemi tezgâhları ve ağır metal işleme sanayii yakınında bulunan ve A Coruña ili'ne bağlı olan Ferol şehrinde konumlanmakta beraber bu sanayiler A Coruña'ya da taşmaktadır. Fakat A Coruña son yıllarda hızla büyüyen Galiçya'nın büyüme kutbu haline geçmiştir. Şehrin finans, iletişim, işletme planlaması, pazarlama, üretim ve teknik hizmetler sektörleri çok hızla büyümüştür. Aynı dönemde A Coruña İspanya'nın en önemli perakende alışveriş merkezlerinin başta geleni olmuştur. İspanya'da en önemli büyük dükkân olan El Cortes'in şehirde iki büyük şubesi bulunmaktadır. Nisan 2011'de açılan Marineda City alışveriş merkezi İspanya'da günümüzün en büyük kapalı alışveriş merkezidir.

A Coruña belediye sınırları içinde nüfusu (2010 tahmini itibarıyla) 246.056 kişidir ve nüfus yoğunluğu 6.680,86 kişi/km² olur. Şehrin etrafında şehirleşmiş varoşları ile metropoliten büyük A Coruña nüfusunun 419.800 kişi olduğu tahmin edilmektedir.
A Coruña belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

A Coruña'nin şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Cádiz, İspanya

Galiçya (özerk topluluk)
A Coruña ili

A Coruña Belediyesi resmi websitesi
A Coruña Resmi turist sitesi
Turist rehberi 1 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdeniz için Birlik (AiB) Avrupa ve Akdeniz Havzası'ndan 43 ülkenin yer aldığı hükûmetler arası bir kuruluştur: Avrupa Birliği'nden 27 üye devlet ve Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Avrupa'dan 15 ortak Akdeniz ülkesini kapsar.
Birlik, 1995'te kurulan ve Barselona Süreci olarak bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'nı güçlendirme amacıyla Temmuz 2008'de Akdeniz için Paris Zirvesi'nde oluşturulmuştur.
Birliğin amacı, Akdeniz bölgesi genelinde istikrar ve entegrasyonu teşvik etmektir. Birlik, Akdeniz'in iki kıyısı arasında ortak mülkiyet, ortak karar alma ve ortak sorumluluk prensipleri temelinde bölgesel stratejik meselelerin tartışılması için bir forum teşkil eder. Başlıca amacı, ülkelerin sosyoekonomik kalkınmasını desteklemek ve bölgede istikrar sağlamak üzere Akdeniz bölgesinde hem Kuzey-Güney hem de Güney-Güney entegrasyonunu artırmaktır. Kuruluş, yürüttüğü eylemlerle insani kalkınmayı teşvik etmek ve sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek şeklinde iki temel dayanağa odaklanmaktadır. Birlik bu amaçla, kırk üç ülkenin ortak aldığı karar doğrultusunda farklı ölçeklerdeki bölgesel projeleri ve girişimleri belirleyip desteklemekte ve etiketlemektedir. Bu proje ve girişimler, AiB Üye Devletleri'nin denetiminde altı faaliyet sektörüne odaklanmaktadır: 

İş Geliştirme
Yüksek Eğitim ve Araştırma
Sosyal ve Sivil İşler
Enerji ve İklimle İlgili Eylemler
Ulaşım ve Kentsel Gelişim
Su ve Çevre

Akdeniz için Paris Zirvesi'nde (13 Temmuz 2008), Avrupa-Akdeniz bölgesinden 43 Devlet ve Hükûmet Başkanı, Barselona Süreci: Akdeniz için Birlik'i kurma kararı aldı. Birlik, yeni üyelerle ve geliştirilmiş bir kurumsal yapıyla Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'nın şu amacı taşıyan yeni bir aşaması olarak sunuldu: "çok katmanlı ilişkileri iyileştirmek, sürecin ortak mülkiyetini artırmak, yönetimi eşit temeller üzerine oturtmak ve bunu vatandaşlar açısından daha görünür nitelikte somut projelere dönüştürmek. Şimdi, Barselona Süreci'ne yeni ve sürekli bir ivme kazandırma zamanı. Barselona Deklarasyonu'nun hedeflerini somut sonuçlara dönüştürmek için şimdi daha fazla katılım ve yeni kolaylaştırıcılar gerekiyor."
Paris Zirvesi, Nicolas Sarkozy için diplomatik bir başarı olarak görüldü. Fransa Cumhurbaşkanı, Fas ve Ürdün kralları hariç olmak üzere 43 Avrupa-Akdeniz ülkesinin Devlet ve Hükûmet Başkanlarını Paris'te bir araya getirmeyi başarmıştı.
Kasım 2008'de Marsilya'da düzenlenen Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakanları Konferansı'nda, Bakanlar girişimin adını "Akdeniz için Birlik" olarak kısaltmaya karar verdiler.
Bu toplantı; AiB'nin kurumsal yapısını ve nasıl yürütüleceğine ilişkin prensipleri belirleyerek Paris Deklarasyonu'nu tamamlayan yeni bir ortak deklarasyonla sonuçlandı. Başkanlığın bir AB üye ülkesi ve bir Akdeniz ülkesi ortağı tarafından ortak şekilde üstlenileceği dönüşümlü eş başkanlık sistemi oluşturuldu. Fransa ve Mısır eş başkanlık görevini üstlenen ilk ülkeler oldular. Arap Birliği'nin tüm toplantılarda bulunması kurallara yazılı olarak eklendi. Ayrı bir yasal statüye ve kendi mevzuatına sahip bir sekreterlik oluşturuldu. Bu sekreterliğin genel merkezi Barselona'da kuruldu.
Akdeniz için Birlik'in Avrupa-Akdeniz Ortaklığı'nın yeni bir aşaması olarak kurulması, Birlik'in bölge genelinde "barışı, istikrarı ve refahı" desteklemeyi amaçlayan Barselona Müktesebatı'nı kabul ettiği ve buna bağlı kalmayı taahhüt ettiği anlamına gelmektedir (Barselona, 2). Dolayısıyla, Barselona Süreci çerçevesinde on üç yıl boyunca geliştirilen işbirliğinin dört bölümü geçerliliğini korumaktadır:

Politika ve Güvenlik
Ekonomi ve Ticaret
Sosyokültürel
Adalet ve İçişleri. Bu dördüncü bölüm, 2005'te Barselona'da düzenlenen Avrupa-Akdeniz Zirvesi'nin 10. Yılı kapsamında dahil edildi.
İlk olarak 1995'te Barselona Konferansı'nda önerildiği şekilde 2010'a kadar (ve sonrasında da) Avrupa-Akdeniz bölgesinde bir Serbest Ticaret Alanı oluşturma hedefi, 2008 Paris Zirvesi'nde de desteklendi.
Bu dört işbirliği bölümüne ek olarak, Kasım 2008'de Marsilya'da bir araya gelen 43 Dışişleri Bakanı, Avrupa-Akdeniz bölgesinin özel ihtiyaçlarını hedefleyen ve Ortaklığın görünürlüğünü artıracak altı somut proje belirledi:

Akdeniz'deki kirliliğin giderilmesi. Bu kapsamlı proje, iyi çevre yönetimini, içme suyuna erişimi, su yönetimini, kirliliğin azaltılmasını ve Akdeniz'de biyolojik çeşitliliğin korunmasını hedefleyen birçok girişimi kapsamaktadır.
Deniz ve karayolu otobanları. Bu projenin amacı, limanları iyileştirmenin yanı sıra otoban ve demiryolları inşa ederek Avrupa-Akdeniz bölgesinde mal ve insan dolaşımını artırmak ve geliştirmektir. Özellikle Paris ve Marsilya Deklarasyonları, Fas, Cezayir ve Tunus'u birbirine bağlayan bir Trans-Mağrip demiryolu ve otoban sistemlerinin inşasını ele almaktadır.
Sivil koruma. Sivil koruma projesi, doğal ve insandan kaynaklanan afetlere karşı daha iyi önlem, hazırlık ve müdahale geliştirmeyi amaçlamaktadır. Nihai hedef, "Akdeniz Ortak Ülkelerini dereceli olarak Avrupa Sivil Koruma Mekanizması'na yaklaştırmaktır".
Alternatif enerjiler: Akdeniz güneş enerjisi planı. Bu projenin amacı, yenilenebilir enerjilerin üretilmesini ve kullanımını teşvik etmektir. Daha detaylı bir açıklamayla, proje Akdeniz ortak ülkelerini güneş enerjisi üreticilerine dönüştürmeyi, ardından üretilen elektriğin Avrupa-Akdeniz bölgesi genelinde dolaşımının sağlanmasını hedeflemektedir.[4] Bu bağlamda, birlik ve Dii endüstriyel girişimi Mayıs 2012'de "Akdeniz Güneş Enerjisi Planı" ve "Desert Power 2050" (Çöl Enerjisi 2050) adlı uzun vadeli stratejilerinin geliştirilmesini kapsayan, geleceğe dönük işbirliğine yönelik bir Mutabakat Anlaşması imzalamıştır. Marakeş'teki imza töreninde Birliğin Genel Sekreteri bu yeni ortaklığın "Akdeniz Güneş Enerjisi Planı'nın uygulanması için temel bir adım" olduğunu vurgulamıştır.
Yüksek eğitim ve araştırma: Avrupa-Akdeniz Üniversitesi. Haziran 2008'de Piran, Slovenya'da yüksek lisans programları sunan Slovenya Avrupa-Akdeniz Üniversitesi kuruldu. 2008'de Marsilya'da bir araya gelen Dışişleri Bakanları ayrıca Fes, Fas'ta Fas Avrupa-Akdeniz Üniversitesi (Euromed-UM) adlı bir Avrupa-Akdeniz Üniversitesi'nin daha kurulmasına karar verdiler. Fes üniversitesinin açılmasına ilişkin karar Haziran 2012'de duyuruldu. 2008 Paris Zirvesi'nde, 43 Devlet ve Hükûmet Başkanı bu projenin amacının Akdeniz'de yüksek eğitimi ve bilimsel araştırmaları desteklemek, ayrıca gelecekte bir "Avrupa-Akdeniz Yüksek Eğitim, Bilim ve Araştırma Alanı" kurmak olduğu konusunda fikir birliğine vardılar.
·        Akdeniz iş geliştirme girişimi. Girişimin amacı, "işletmelerin ihtiyaçlarını değerlendirerek, politika çözümleri belirleyerek ve bu kuruluşlara teknik destek ve mali enstrümanlar şeklinde kaynaklar sağlayarak" Akdeniz ortak ülkelerindeki küçük ve orta ölçekli işletmeleri desteklemektir.

Siyasi diyaloğu en üst seviyede desteklemek için iki yılda bir devlet ve hükûmet başkanlarının bir araya geldiği bir zirve toplantısı yapılması kararlaştırıldı. Paris Deklarasyonu'na göre:

Bu zirveler Avrupa-Akdeniz bölgesinin durumu ve zorluklarını ele alan, Ortaklığın çalışmalarını değerlendiren ve iki yıllık çalışma planını onaylayan ortak bir deklarasyonla sonuçlanacaktı;
Dışişleri Bakanları zirve deklarasyonunun uygulanmasını takip etmek ve sonraki zirvelerin gündemini hazırlamak için her yıl bir araya gelecekti ve
Zirvelerin düzenleneceği ülke oybirliğiyle belirlenecek, ev sahibi ülke AB ile Akdeniz ülkeleri arasından dönüşümlü olarak seçilecekti.
İlk zirve toplantısı Temmuz 2008'de Paris'te gerçekleştirildi. İkinci zirve toplantısı Temmuz 2010'da AB ülkesi olmayan bir ülkede gerçekleştirilecekti, fakat Avrupa-Akdeniz ülkeleri zirvenin bunun yerine 7 Haziran 2010'da AB'den İspanya'nın başkanlığında, Barselona'da yapılmasına karar verdiler. Ancak 20 Mayıs'ta Mısır ve Fransa eş başkanlığı İspanya ile birlikte zirveyi erteleme kararı aldı; bu hamlenin amacını, İsrail ile Filistin Yönetimi arasında o ay başlayan dolaylı görüşmelere daha fazla zaman tanımak olarak açıkladılar. Buna karşın İspanyol medyası, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın zirveden önceki Dışişleri Bakanları konferansına katılması halinde zirveyi boykot etme tehditlerinden ötürü, zirvenin ertelenmesinden Arapları suçladı.
Paris Zirvesi sırasında eş başkanlığı, AB başkanlığından sorumlu olan Fransa ve Mısır paylaşmaktaydı. O günden bu yana Fransa, Mısır'ın yanında eş başkanlığı elinde tutmaya devam etmek için AB'nin farklı dönüşümlü başkanlıklarıyla (Çek Cumhuriyeti, İsveç ve İspanya) anlaşmalar imzalıyordu. Eş başkanlığın ikinci Akdeniz için Birlik Zirvesi'nde yenilenmesi gerekiyordu. Ancak zirvenin iki kez ertelenmesine bağlı olarak eş başkanlığı hangi ülkelerin devralacağına karar verme şansı bulunamamıştı.
Sekreterliğin mevzuatının onaylanmasında yaşanan gecikmenin sorumlusu Türkiye ile Kıbrıs arasındaki anlaşmazlık oldu. Sekreterliğin çalışmaya başlaması için son tarih Marsilya Deklarasyonu'nda Mayıs 2009 olarak belirlendiği halde, bu mevzuat ancak Mart 2010'da onaylandı. Paris Zirvesi'nde Devlet ve Hükûmet Başkanları Yunanistan, İsrail, İtalya, Malta ve Filistin Yönetimi'nden olmak üzere beş Genel Sekreter Vekili belirlemeye karar verdiler. Türkiye'nin Genel Sekreter Vekili çıkarma arzusu ve Kıbrıs'ın bunu reddetmesi, aylar süren müzakerelere neden oldu. Müzakereler Kıbrıs'ın oluşturulan altıncı Genel Sekreter Vekilliği görevinin bir Türk vatandaşına verilmesini kabul etmesiyle son buldu.
Arap-İsrail anlaşmazlığı, ciddiyeti nedeniyle Akdeniz için Birlik'i en derinden etkileyen sorunlardan biridir. İsrail ile Gazze arasında Aralık 2008'den Ocak 2009'a kadar süren silahlı çatışmaların sonucu olarak, Arap Grubu üst düzeyde bir araya gelmeyi reddetti ve böylece 2009'un ilk yarısında yapılması planlanan tüm bakanlar toplantılarını engellemiş oldu. Bunun yanı sıra, Arap Dışişleri Bakanlarının İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile bir araya gelmeyi reddetmeleri, Kasım 2009 ve Haziran 2010'da yapılacak iki bakanlar toplantısının da iptal edilmesine yol açtı. Akdeniz için Birlik'in sektörel toplantıl

Alicante (Katalanca: Alacant), Valensiya'nın güneyinde aynı adı taşıyan ilin merkezi olan şehir. Nüfusu 331.750 kişi olup tarihi bir Akdeniz limanına sahiptir. Şehir İspanya'nın en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir. Ekonomisi turizme ve inşaat sektörüne bağlıdır.

Alicante kenti yarı-kurak iklime sahiptir ve tüm yıl boyunca güneşli günler devam edip ısı devamlı olarak pek değişmez olarak kalır. Kış mevsiminde işi mülayimdi; yazın sıcak ve yağışsız kurak olarak geçer. Alicante bölgesinin bilimsel Koeppen skalasına göre iklim sınıflanması "step iklimi (BSh)" olarak verilir. Ortalama ısılar Ocak ayında 17,0 °C - 6,7 °C arasında; Ağustos ayında 30,8 °C - 21,5 °C arasında ve yıllık ortalama ısı 18,3° olarak gözlemlenmiştir. Gün içinde genellikle ısı değişiklikleri kent mevkiinin deniz kıyısında olması dolayısıyla çok azdır. Ama zaman zaman batı rüzgarının ortaya çıkması büyükçe (18.3° veya daha fazla) ısı değişikliğine neden olabilir. Kışlar ılıman ve yazlar sıcak geçmesi işinin mevsimsel değişkenliği nispeten azlığına işaret eder. Gözlemlenen en yüksek ısı 4 Temmuz 1994'te 41,4 °C ve gözlemlenen en düşük ısı 26 Aralık 1970'te −3,8 °C olmuştur.
Ortalama yıllık yağış 277 mm olarak gözlemlenmiştir. Batı Akdeniz'de ve özellikle İspanya'nın doğusunda bulunan Alicante bölgeye özel "gota fría - soğuk düşme )" adı verilen bir atmosferik gelişme ile Eylül ve Ekim aylarında hiç tahmin edilemeyen gayet şiddetli fırtına şeklinde yağışlar ortaya çıkabilir. Bu şiddetli yağışlar 24-saatlik bir dönemde 100 mm'ye kadar yaklaşabilir. Nadir görülen bu fırtına şekilde yağışlar ortaya çıkması gayet şiddetli sellere neden olur. Bu düzenli olmayan yağışlar dolayısıyla Eylül ve Ekim ayları en yağışlı aylardır. Yine geçmişte bu fenomen gözlemlendiği için gözlemlerden elde edilen ortalama yıllık yağmurlu gün sayısı 35'tir ve güneşli saatler sayısı da 2.953 olur.

Alicante'de belediye sınırları içinde 2014 yılı resmi nüfus verilerine göre 332,067 kişi yaşamaktadır. Böylece Alicante Valensiya özerk bölgesi içinde nüfus itibarıyla ikinci büyüklükte kenttir. Alicante şehirleşmiş bölgesinde Alicante belediyesi arazileri yanında şehrin varoşları komşu belediyeler "San Vicente del Raspeig", "Sant Joan d'Alacant", "Mutxamel" ve "El Campello" bulunmaktadır. Metropoliten "Alicante-Elche" bölgesindeki nüfus ise 757,085 kişidir.
Şu tablodaki verilerden Alicante kentinin nüfusunun tarihsel gelișmesi incelenebilir:

 Carloforte, İtalya
 León (Nikaragua), Nicaragua
 Nice, Fransa
 Vahran, Cezayir
 Riga, Letonya
 Toyooka, Hyōgo, Japonya
 Wenzhou, Çin

Valensiya (özerk topluluk)
Alicante ili

Alicante Beldiyesi Resmi İnternet Sitesi27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almería, İspanya'nın Endülüs bölgesinde bulunan şehir. Akdeniz'de Güney İspanya'da bir yerleşim yeri olan şehir ve bölgesi önemli bir turizm potansiyeline sahiptir.

Şehir Córdobalı III. Abdurrahman tarafından Arapça el-Mariyat isminden İspanyolcaya Almeria olarak çevrilmiştir. "Denizin aynası" anlamına gelir.
955 yılında kurulmuştur, Akdeniz'deki savunmayı geliştirmek amacıyla önemli bir liman olarak düşünülmüştü. Şehirdeki Alcazaba, El Hamra Sarayı'ndan sonra Endülüs bölgesindeki en uzun Müslüman kalesidir.

Almeria'nin sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 190.013 kişidir ve nüfus yoğunluğu 644,1 kişi/km² olur. Almeria sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Alcazaba: 13. yy. da Endülüs halifesi tarafından yaptırılmıştır. 1522'de bir deprem ile büyük hasar görmüştür. Akdeniz'den korsanlara karşı korunmak için daha da korunaklı olarak yeniden yapılmıştır. Üç sıra sur bulunmaktadır. Kale içi gayet büyük olup bir şehir semtini içine alabilecek cesamettedir. Kale içinde bostan ve bahçe için gerekli arazi de bulunmaktadır.
Almeria Katedrali: Kuleler, mazgallar ve korunaklı patikaları ile bir dinsel tapınaktan çok bir kaleye benzemektedir. Gerçekten bu katedral şehir halkını Akdeniz korsanlarından korumak maksadı ile tasarlanıp yapılmıştır. Aslında bir cami olduğu bilinmektedir. Sonradan büyük bir kiliseye çevrilmiştir. 1662 depreminde büyük hasar gören yapı yeniden yapımından daha da kilise havasi almıştır. Daha sonra, savunma niteliklerini de korumakla beraber, Rönesans mimarı stili ile değişiklikler yapılmıştır.
Santiago Kilisesi: 1533'te Rönesans mimarı stilinde yapılmıştır. Kilisenin çan kulesi ve anıtsal giriş kapısı röliyef heykellerle süslüdür.
Chanca: Kayalar içine mağaralar şeklinde oyulup yapılmış özel ikametgâhlar semti.
San Cristobal Kalesi: Alcazaba kalesine ek savunma kalesi olarak yapılmış ve ona bağlanmıştır. Günümüzde bir harabe şeklindedir.
Almería Müzesi: Yörel mevkilerden çıkartılan kalıntılar ve objelerle doludur. Bunlar tarih öncesi çağlar, İberik, Romalı, Yunan asıllıdırlar. Alcazaba Kalesi içinde bulunan çok sayıda ve çok değişik Arap asıllı objeler de sergilenmektedir.
Paseo de Coches: Palmiye ağaçları ve çok güzel çiçek tarlaları bulunan bir deniz kıyısında yürüyüş yoludur.

Almería'nin şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Melilla, İspanya
 Navojoa, Meksika

Almería ili
Endülüs (özerk topluluk)

Almería Belediyesi
Almería, Tarih ve Turizm (ingilizce)
Endülüs Şehirleri; Almería 24 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aragon Krallığı, 11. ve 19. yüzyıllar arasında bugünkü İspanya'nın kuzeydoğusunda var olmuş devlet.
Aragon Krallığı Katalonya ve Valensiya'nın yanı sıra Fransızların yaşadığı çeşitli bölgeler ile Akdeniz'in karşı kıyısındaki çeşitli toprakları da (Balear Adaları, Sicilya, Napoli ve Sardinya) içine alıyordu. 1035'te III. Sancho, küçük bir Pirene yurdu olan Aragon'u bağımsız bir krallık haline getirerek üçüncü oğlu I. Ramiro'ya bıraktı. Ramiro, bu dağlık bölgeye doğudaki Sobrarbe ve Ribagorza'yı da kattı.
12. yüzyılın sonlarında Müslüman Araplardan geri alınan topraklar üzerinden büyüdü. 1118'de Araplardan alınan Zaragoza başkent yapıldı. 1140'ta Aragon ile Katalonya'nın birleşmesi, daha çok Katalanlara yaradı. Katalanlar, kendilerini Kastilya'ya karşı savunmanın mali ve askeri sorumluluğunu, büyük ölçüde Aragon bölgesinde yaşayanlara düştüğünü bildikleri için ticarete ve denizlerde yayılmaya yöneldiler. 15. yüzyıla gelindiğinde Aragonlu soylular, tüccar Katalanların gücünü dengeleyebilmek için Kastilya ile birleşmeyi yeğlemeye başlamışlardı. İki krallık 1479'da birleşti; parlamentosu ile öteki yönetsel kurumlar, anayasal haklar 18. yüzyıl başlarında V. Felipe tarafından feshedilene değin özerkliğini korudu.
Eski Aragon Krallığı'nın sınırları 1833'e değin yönetsel bir bütün olarak varlığını sürdürdü ve o tarihte bugünkü üç ayrı ile (Aragona, Katalonya ve Valencia) bölündü.

Aragonca (aragonés), İspanya'nın Aragona Özerk Topluluğu'nda yer alan Pireneler'in vadilerinde yaklaşık 10.000 kişi tarafından anadil olarak konuşulan bir Latin dilidir. Dil Navarro-Aragonca olarak bilinen Orta Çağ dilinin günümüze İspanyolcadan farklı bir şekilde ulaşmış tek formu olup, ana dil olarak Somontano de Barbastro, Jacetania, Alto Gállego, Sobrarbe ve Ribagorza idari bölgelerinde (comarca) konuşulmaktadır. İkinci dil olarak bu dili kullananlar ile toplam konuşur sayısı yaklaşık 30.000 kişidir.
Dil Ribagorça bölgesinde Katalanca ile etkileşimde bulunmuştur. Aragonca, bölgede İspanyolca etkisinde kaldığı için yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1997'de kabul edilen bir yasaya göre İspanya'daki bazı azınlık dillerine eğitim hakkı verilmesi dolayısıyla Aragonca anaokul ve ilkokullarda seçmeli bir şekilde alınabilmektedir, ancak tüm bölgede Aragonca dersleri alan ilkokul öğrencisi sayısı 2014-15 eğitim yılında 320 olmuştur.
Aragonca 12. yüzyıl civarına kadar yazılmamış, 1500'lerden sonra ise bölgedeki egemen dil İspanyolca (Kastilyanca) haline gelmiştir. Bu dönemden sonra Aragonca genellikle bir köy dili olmuştur.

Aragonca kursu
Aragonca için Ethnologue raporu  21 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Consello d'a Fabla Aragonesa 9 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aragon dili 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Academia de l'Aragonés 17 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asturyasça (asturianu veya bable), İspanya'nın Asturias ile Kastilya Leon ve Portekiz'in Miranda do Douro bölgesinde konuşulan, "Astur-Leonese" alt grubuna ait bir Latin dilidir. İki önemli lehçesi vardır. Bunlar Ekstremadura Bölgesindeki extremeñu ve Kantabria'daki Kantabriyaca ya da Montañés'dir. Bu dillerden sadece Mirandes dili resmî olarak tanınmıştır. Diğer diller ise İspanyol Hükûmeti tarafından ayrı bir dil yerine İspanyolcanın bir lehçesi olarak kabul edilir. Bu dilleri düzenleyen kurumlar ise Asturyas Dili Akademisi (Asturyasça), Leon Dili Cemiyeti (Leonca), InMirandes Dil Enstitüsü (Mirandes)'dir.

Academia de la Llingua Asturiana2 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Resmî Asturyas Dili Komitesi
Asturyasça-İngilizce sözlük
Cuentos del Sil Leon Dilinde yazılmış kitap
El Fueyu 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Leon Dili Cemiyeti Llión
El Toralín30 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi Leon Dil Cemiyeti Ponferrada
Ethnologue Raporu9 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Real Instituto de Estudios Asturianos — Kraliyet Asturyasça Enstitüsü (RIDEA ya da IDEA), kuruluş 1945.
Xunta pola Defensa de la Llingua Asturiana 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bartolomé de las Casas (11 Kasım 1474, Sevilla, Kastilya Tacı - 18 Temmuz 1556, Madrid, Kastilya Tacı), Dominikan rahibi, piskopos ve uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının ilk savunucularından biri olan yazar. Köleciliğe karşı çıkan Avrupalılardandır, Valladolid Konseyinin taraflarındandır.
Babası orta hâlli bir tacirdir ve Kristof Kolomb'un ikinci yolculuğuna katılmıştır. Salamanca Üniversitesinde hukuk eğitimi almış olan Casas, Kolomb'un birinci yolculuğunun özetini ve hayatını kaleme aldı. 1502 yılında Nicolás de Ovando ile birlikte konkistador olarak Hispanyola adasına gitti. Bazı keşif seferlerine katıldıktan sonra 1506 yılında geri dönerek papaz yardımcılığına atandı. 1512 yılında Yeni Dünya'ya atanan ilk papaz oldu ve 1515'te dönerek yerlilere yapılan kötü muameleyi ve işkenceleri Kral V. Carlos ve Papaya bildirdi.
1516 yılında yerlilere yapılan muameleyi soruşturacak bir komisyonun üyesi olarak Amerika'ya döndü. 1520'de İspanya Kralı huzurunda yerlilere yapılan şiddet dolu işkenceleri ve izlenen politikayı eleştirdi. Casas'ın etkisi ile V. Carlos köleciliği yasaklayan bir yasa çıkarttı ve özgür yerli kentler oluşturulması önerisini destekledi. Papa ve Kralın 1537'de yerlilerin köle olarak çalıştırılmasını ve mallarına el konmasını yasaklayan kararlar almasında önemli rolü olan Casas, 1566'daki ölümüne dek yerli haklarının savunuculuğunu yaptı.

De Unico Modo - Tek Yol
Historia Apologetica - Özür Dileyen Tarih
Historia de las İndias - Batı Hint Adaları Tarihi
Spanish Cruelties - İspanyolların Zulmü
Brevisima Relacion de la Desturuccion de las İndias - Yerlilerin Gözyaşları: Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi
Avisos y reglas para confesores de espanoles - Günah çıkaran İspanyol papazları için öğütler ve kurallar

Bask Ülkesi (Baskça: Euskal Herria; İspanyolca: País Vasco; Fransızca: Pays basque), Baskların yaşadığı bölgeye verilen isimdir. Bask Ülkesi, Pirenelerin batı kısmında, Biskay Körfezi'nin kıyısında ve Fransa ve İspanya arasındaki sınır bölgesinde kalmaktadır.
İspanya'nın Bask Bölgesi ve Navarra özerk bölgesi ile Fransa Bask Ülkesi'ni kapsayan Bask Ülkesi Basklara (Baskça: Euskaldunak), dillerine (Baskça: Euskara), kültürlerine ve geleneklerine ev sahipliği yapmaktadır. Bölge, dilsel veya kültürel olarak homojen değildir ve Navarra'nın güneyi gibi çoğu insanın kendini Bask olarak tanımlamadığı belirli yerler de vardır. Bask Ülkesi konsepti hala büyük bir tartışma konusudur ve Navarra Yüksek Mahkemesi, Navarra'yı Bask Ülkesi'nin bir parçası olarak gösteren ders kitaplarına hükûmet fonu sağlanmasını reddetmeye devam etmektedir. 

Bask Ülkesi, Baskçada Euskal Herria olarak bilinir. Baskça herri kelimesinin sahip olduğu birçok anlamdan dolayı bu adın diğer dillere çevrilmesi zordur. Herri; millet, ülke, kara, halk, nüfus, kasaba, köy, yerleşim gibi anlamlara gelebilir. Euskal, Euskara'nın "Baskça" sıfat halidir. Dolayısıyla, Euskal Herria teriminin daha birebir bir çevirisi "Baskçanın ülkesi/milleti/halkı/yerleşimi" olurdu ki bu da diğer birçok dilde tek bir kelime olarak ifade edilmesi zor bir konsepttir.

Bask Bölgesi sıcak, nemli ve ıslak bir okyanus ikliminin hakim olduğu bir bölgedir. Kıyı bölgesi Yeşil İspanya'nın bir parçasıdır ve dolayısıyla iklim Bayonne ve Biarritz için de benzerdir. Navarra'daki iç bölgeler ve özerk topluluğun güney bölgeleri geçiş iklimine sahiptir ve mevsimler arasında biraz daha geniş sıcaklık dalgalanmaları olan karasal Akdeniz iklimi görülür.

Bilbao veya Bilbo, İspanya'nın kuzeyinde, Biskay eyaletinin ve Bask özerk bölgesinin en büyük şehridir. 2024 yılı itibarıyla 347.342 nüfusuyla İspanya'nın 11. en kalabalık şehri ve İspanya'nın kuzeyindeki en kalabalık şehirdir. Bilbao metropol alanı 1.037.847 nüfusa sahiptir ve bu da onu İspanya'nın kuzeyindeki en kalabalık metropol alanı yapmaktadır. Büyük Bilbao bölgesi, İspanya'nın beşinci en büyük kentsel alanıdır. Bilbao aynı zamanda Büyük Bask bölgesi olarak tanımlanan bölgenin ana kentsel alanıdır.
Bilbao, İspanya'nın kuzey-orta kesiminde, ekonomik ve sosyal gelişmenin bulunduğu, Bilbao haliçinin oluştuğu Biskay Körfezi'nin yaklaşık 16 kilometre (10 mil) güneyinde yer almaktadır. Ana şehir merkezi, ortalama 400 metre (1.300 ft) yüksekliğe sahip iki küçük dağ sırası ile çevrilidir. İklimi, Biskay Körfezi alçak basınç sistemleri ve ılıman hava tarafından şekillendirilir; bu da İber standartlarına göre yaz sıcaklıklarını ılımanlaştırır, güneş ışığı az ve yağış miktarı yüksektir. Yıllık sıcaklık aralığı, enlemine göre düşüktür. 
13. yüzyılın sonlarında güçlü Haro ailesinin başı Diego López V de Haro tarafından kurulduktan sonra, Bilbao, Kastilya Krallığı'nda önemli bir yere sahip olan Bask Ülkesi'nin ticari merkezlerinden biriydi. Bu, Biskay taş ocaklarından çıkarılan yün ve demir ürünlerinin Avrupa'nın her yerine ihracatına dayalı gelişen liman faaliyetinden kaynaklanıyordu. 
19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başlarında, Bilbao yoğun bir sanayileşme yaşadı ve Barselona'nın ardından İspanya'nın en sanayileşmiş ikinci bölgesinin merkezi oldu. Aynı zamanda olağanüstü bir nüfus patlaması, birkaç komşu belediyenin ilhakına yol açtı. Günümüzde Bilbao, ikonik Bilbao Guggenheim Müzesi ile başlayan ve havaalanı terminali, hızlı transit sistemi, tramvay hattı, Azkuna Zentroa ve şu anda geliştirilmekte olan Abandoibarra ve Zorrozaurre yenileme projeleri gibi altyapı yatırımlarıyla devam eden, süregelen bir sosyal, ekonomik ve estetik canlanma sürecini yaşayan canlı bir hizmet şehridir. 
Bilbao ayrıca, yalnızca Bask oyuncularını desteklemesi ve İspanyol futbol tarihinin en başarılı kulüplerinden biri olması nedeniyle Bask milliyetçiliğinin önemli bir sembolü olan Athletic Club futbol takımına da ev sahipliği yapmaktadır.
19 Mayıs 2010'da Bilbao şehri, Singapur şehir devleti tarafından verilen Lee Kuan Yew Dünya Şehri Ödülü'ne layık görüldü. Şehircilik alanındaki Nobel Ödülü olarak kabul edilen bu ödül, 29 Haziran 2010'da verildi. 7 Ocak 2013'te, belediye başkanı Iñaki Azkuna, Biscay başkentinin 1990'lardan beri yaşadığı kentsel dönüşümün tanınması amacıyla, İngiliz vakfı Şehir Belediye Başkanları Vakfı tarafından iki yılda bir verilen 2012 Dünya Belediye Başkanı Ödülü'nü aldı. 8 Kasım 2017'de Bilbao, uluslararası kuruluş Şehircilik Akademisi tarafından verilen 2018 Şehircilik Ödülleri'nde 2018'in En İyi Avrupa Şehri seçildi.

Bilbao, İspanya'nın kuzey kıyılarında Atlantik Okyanusu'nun Biskay Körfezi sahilinde Bask Bölgesi'nin kuzeydoğusunda konumlanmıştır. Şehir Nervion Nehri boyunca yerleşmiştir. Bu nehrin kıyısında Sanayi Devrimi sırasında bölgeye refah getiren sayısız fabrika ve iş yeri de bulunmaktadır. Bilbao aynı zamanda, bu nehrin gelgit ile çok derin ve bir fiyord gibi çok kara içerisine girmiş olan "Ria de Bilbao" körfezi üzerinde bir liman şehridir.
Bilbao şehrinin bazı önemli İspanya şehirlerinde uzaklıkları şu listeden incelenebilir:

Barselona: 605 km
La Coruña: 551 km
Madrid: 393 km
Pamplona: 138 km
San Sebastián / Donostia:94 km
Santander: 95 km
Valensiya: 670 km
Valladolid: 281 km
Vitoria-Gasteiz: 64 km
Zaragoza: 303 km

Bilbao belediye sınırları içinde nüfus (2010 tahmini) itibarıyla 353.187 kişi olup nüfus yoğunluğu 8688,5 kişi/km² olur. Böylelikle Zaragoza, nüfus itibarıyla şehir sıralamasında Bask bölgesinde 1. sırayı; tüm İspanya'da 11. sırayı alır.
Fakat esas şehir yanındaki varoşları ile "Büyük Bilbao" oluşur ve Büyük Bilbao'ya resmen "comark" olma statüsü verilmiştir. Bask Bölgesi'nin nüfusunun yaklaşık yarısının yaşadığı "Büyük Bilbao", ekonomik ve endüstri açısından bölgenin en aktif kısmıdır. Büyük Bilbao'nın nüfusu 875,552 kişi olarak tahmin edilmektedir. Büyük Bilbao bu nüfusuyla İspanya'da bulunan büyük metropoliten şehirler arasında 5. sırayı almaktadır.
Bilbao belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Seçilmiş belediye başkanları:

Bilbao'nun şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Bordeaux, Fransa
 Buenos Aires, Arjantin
 Medellín, Kolombiya
 Monterrey, Meksika
 Pittsburgh, Amerika Birleşik Devletleri
 Çingdao, Çin
 Rosario, Arjantin
 Sant Adrià de Besòs, İspanya
 Tiflis, Gürcistan

Santoña İhaneti
Bask Bölgesi
Biskay ili

Resmî site

Birinci İspanya Cumhuriyeti, kısa ömürlü cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyet, İsabella'nın iktidardan düşmesinden ardından devam eden kaos ortamı I. Amadeo'nun kral olmasının ardından da devam etmesi üzerine ilan edildi. Martínez-Campos y Antón cumhuriyete darbe yaparak eski sistemi tekrar tesis ederek restorasyon hükûmeti kuruldu.

Eylül 1868 yılında donanma komutanı Juan Bautista Topete sahil kesiminde bulunan ve ilk demokratikleşme hamlesinin başladığı yer olan Cadiz'te İsabella'ya karşı ayaklanması ile gerçekleşti. Bu olay aslında İsabella'nın babasına karşı olan ayaklanma gibiydi. O da ordu tarafından gerçekleşmişti.
Devrimden sonra Manuel Pavía kontrolündeki kraliyet ordusu devrim saflarına katılan komutan Francisco Serrano Domínguez'e bağlı ordusu ile Alcolea Savaşında çarpıştı. Savaşı devrimci güçler kazanarak kraliyetin gücünü kırdı. Domínguez, ordusu ile birlikte başkent Madrid'e yürümeye başladı. Bunun üzerine kraliçe Isabella tahttan düştü. Bunun üzerine İsabella Fransa'ya kaçtı. Isabella 1904 yılına kadar yaşadı ve Paris'te öldü.

İspanyol devrimi başarıya ulaşmış ve Isabella devri sonra ermişti. İspanyol Meclisi olan Cortes, yeni bir hanedanlık altında monarşiyi yeniden kurulmasına karar verir. Bunun için İtalya'da hakim olan Savoy Hanedanlığına mensup olan ve Aosta Dükü olan Amadeo I, 16 Kasım 1870 tarihinde İspanya Kralı oldu. 2 Ocak 1871 tarihinde ise Madrid'de anayasayı koruyacağını ilan etti.
Yeni Kral seçilmesine rağmen ülkede kriz vardı. General Marqués de los Castillejos suikaste uğradı. Bununla birlikte ülkede birçok suikast girişimleri olmuştu. Bask ve Katalan bölgelerinde Üçüncü Carlist ayaklanması meydana geldi. Aynı dönemde cumhuriyetçilerde ülke genelinde ayaklanmalar başlattı. Müdahale için gönderilen ordu topçuları greve gitti. Bunların yanı sıra Küba'da bağımsızlık savaşı başladı.

Ülkede meydana gelen olaylar Amadeo'nın halk desteğine sahip olmadığını kanıtlamıştı. Amadeo ise grev ilan eden topçulara karşı bir emir yayınlamakla meşguldü. Ancak aynı günün gecesinde İspanya'da bir cumhuriyet ilan edildi. Bu durum karşısında Amadeo tahttan feragat ettiğini açıkladı. Ancak cumhuriyetin ömrü kısa oldu. Arsenio Martínez-Campos y Antón'un komutasındaki ordu 29 Aralık 1874 yılında darbe yaparak ülkede bulunan cumhuriyeti yıktı. İspanya'da restorasyon hukumeti kurularak devrim öncesinde ülkenin sahibi olan Borbon Hanedanlığı ülkeye tekrar sahip oldu. Tahta, devrimin hedefindeki Isabel'in oğlu Alfonso geçti. Alfonso dönemi İspanya için döneme göre en iyi dönem olarak kabul edilir.

Boğa güreşi (İspanyolca: corrida de toros, tauromaquia, toreo), iki boğanın çeşitli amaçlarla güreştirilmesini ya da matador adı verilen bir insanın boğayı gittikçe yorup öldürmesini esas alan eğlence ve yarışma biçimi. Çaresiz bir boğanın insanlar tarafından silahlar eşliğinde yavaş yavaş öldürülmesi hak savunucuları tarafından şiddetli şekilde protesto edilmekte, hayvanlara karşı işlenen bir suç olarak görülmektedir.

Eski Çağ'da Girit halkı, bir takım törenler ile boğalarla güreşirlerdi. Tesalya bölgesinde (Taurocatapsia isminde bir çeşit boğa güreşinde), boğa at ile kovalanır, daha sonra boynuzlarıdan yakalanarak yere yıldırılırdı. 18. yüzyıl'a kadar İspanya ve Portekiz'de boğa ile güreş, daima at sırtında yapılıdı. Bu karşılaşmaların yıldızı, ata binen kişi olurdu (Caballero en plaza veya Rejoneador). Ancak zaman içinde, atın sırtında dövüşmek yerine yerde dövüş ön plana geçti ve Pedro Romero, Joaquin Rodriguez, Jose Delgado, yetenekleri ile bu yeni biçimin öncüleri olmuşlardı. 1830 yılında 7. Fernando'nun Sevilla bölgesinde bununla ilgili bir okul açıp, yönetime Pedro Romero'yu atamasıyla, güreşçilerin hareketleri ve gerçekleştirdiği oyunlar, "resmen" denetim altına girdi.

Birçok matadorun güreştiği ve birçok boğanın öldürüldüğü gösteriye "corrida de toros" denmektedir. Bu yarışma, arenada baş bölümde oturan bir görevlinin denetiminde, kurallara tabii yapılır. Her boğa için karşılaşma, tercio isminde üç bölüme ayrılır: birinci tercio mızraklama, ikincisi şişleme ve üçüncüsü öldürmedir. Tercio'lararası geçiş, görevli başkan tarafından belirlenir. (Geçiş, boru öttürülerek bildirilir.) Boğa da, geçitten "arena"ya çıktığında, matadorun "cuadrilla"sı arenada yerini alır. "Peon"lar ise "muletara"rıyla hayvanı üstlerine çekerek matadorun karşılaşma şartlarını saptaması için öncelikle boğayı düz çizgi boyunca koştururlar. Boğayı mızraklamakla görevli iki "picador", arenada kendilerine özel yerde beklerler. Hayvana önce, deneme amaçlı "muleta"yı sallayarak, matador yaklaşır. Bu deneme hareketlerinden sonra, mızraklamaya sıra gelir.

Artvin Kafkasör boğa güreşleri ile nefes kesen görüntülerin sergilendiği bir ildir. Her yılın Haziran ayının üçüncü haftası boyunca geleneksel olarak düzenlenen festivalin ilginç yanı boğa güreşleridir. İlin her yanından getirilen boğalar boyun kalınlığına ve kilolarına göre sınıflandırılıp güreştirilir.
Bu güreşler yapıldığı tarihten itibaren, boğaların zarar görmemesi ve herhangi bir şekilde eziyete uğramamaları için dikkat edilmekte, belirli kurallar uygulanmaktadır. Güreş sırasında güçsüz görülen boğanın çekilmesi halinde yenik kabul edilir ve güreş meydanında ayrılan bölümden ilgililerce boğa alandan uzaklaştırılırlar. İlgililer ellerindeki uzun sopalarla gerektiğinde güç kullanmaktadırlar. Böylece, Kafkasör boğa güreşleri, kendi kuralları içinde güç gösterisi olarak bir spor ve şenlik ortamına dönüşür.
Karakucak güreşleri ve folklor gösterilerinin de yapıldığı festivalde, çevre ilçe ve köylerinden gelen halk şairlerinin atışmaları ilgiyle izlenir.

İspanya'da yoğun olarak düzenlenen boğa güreşlerinde matador olarak adlandırılan kişi önceden yorulmuş ve kan kaybetmesine yol açacak şekilde yaralanmış boğayı öldürür.
Katalonya Otonom Bölge Parlamentosunda alınan karara göre 2012 yılından sonra boğa güreşi Katalonya'da yasaklanmıştır.

Güney Fransa'nın Provence bölgesinde bulunan Camargue'da boğa güreşlerinin kansız versiyonu olarak bilinen Course camarguaise düzenlenmektedir. Bu boğa güreşindeki temel amaç, boğalara zarar vermekten ziyade, boğaların arenaya alındığı 15 dakika içerisinde onların boynuzlarına sarılmış olan iplikleri çözmek yahut halkaları alarak kaçmaktır.

Deve güreşi
Boğa sıçraması

Garry Marvin Bullfight. - University of Illinois Press, 1994. - 226 p. - ISBN 9780252064371
Wood, Tristan, "How To Watch A Bullfight", 2011, Merlin Unwin Books, ISBN 9781906122270
Fiske-Harrison, Alexander, "Into The Arena: The World of the Spanish Bullfight", 2011, Profile Books, ISBN 1846683351
Marvin, Garry, "Bullfight", 1988, University of Illinois Press, ISBN 9780252064371

Dövüş Gerçeği - HAYTAP 17 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cantabria Dağları (İspanyolca: Cordillera Cantábrica) İspanya'daki önde gelen sıradağ sistemidir. İspanya'nın kuzeyinde yer alan dağ sırası 300 km uzunluğundadır, Pirenelerin batısından Galiçya'ya kadar uzanır. Cantabria Dağları genel olarak doğa yürüyüşü, tırmanış ve kayak için uygundur.

Cantabria Dağları denize paralel olacak şekilde doğu-batı ekseninde yer alır. Dağ sırasının batıda geldiği sınır Portekiz-İspanya sınırını da belirleyen Miño Nehri vadisidir. Dağ sırasının güneybatıdaki uç bölgesi Portekiz sınırları içinde kalır. Dağ sırasının doğu kesimi özellikle daha yüksektir ve Pirenelerin devamı olarak değerlendirilir.Dağlar, kuzeydeki yeşil bölgeyle güneydeki çorak bölge arasında sınır oluşturmaktadır. Dağ sırasının kuzeye bakan yamaçları yoğun yağış alırken güney yüzündeki bölgeler dağ zirvelerin engellemesi nedeniyle aşırı yağmur almaz.

Sierra de la Bobia, Pico de la Bobia 1,201 m
Sierra de Tineo, Mulleiroso 1,241 m
Sierra de San Isidro, Campo de La Vaga 1,078 m
Sierra de Eirelo, Pena dos Ladróis 800 m
Sierra del Sueve, Picu Pienzu 1,161 m
Sierra de Cuera, Pico Turbina 1,315 m

Picos de Europa üçe ayrılır:
Batıdaki Cornión Massif, Torre Santa 2,596 m
Ortadaki Urrieles Massif, Torrecerredo 2,650 m
Doğudaki Ándara Massif, Morra de Lechugales 2,444 m
Doğudaki dağlar:
Fuentes Carrionas Massif, Peña Prieta 2,536 m
Sierra Cocón
Sierra del Escudo de Cabuérniga**Sierra de la Gándara, Peña Cabarga 537 m, a lower northern foothill located further east
Montes de Ucieda
Alto del Gueto
Sierra de la Matanza
Sierra de Peña Sagra, Peña Sagra 2,046 m
Sierra de Peña Labra, Pico Tres Mares 2,175 m ve Peña Labra 2,006 m
Sierra del Cordel
Sierra del Escudo
Sierra de Híjar
Valdecebollas
Sierra del Hornijo, Mortillano 1,410
Sierra de Breñas, foothill running perpendicular to the coast
Montes de Pas, Castro Valnera 1,707 m

Iç bölgeler:
Sierra Salbada (Orduña)
Mounts of Gasteiz, Kapildui 1,177 m
Izki
Urbasa, Baiza 1,183 m
Andía 1,493 m
Kıyı bölgeleri:
Gorbea (Gorbeia) 1,481 m
Urkiola, Anboto 1,331 m
Elgea
Aizkorri, Aitxuri 1,551 m,
Altzania, Aratz 1,442 m
Aralar Mendilerroa 1,346 m

Cantabria Dağları çok önemli bitki ve hayvan türlerine ev sahipliği yapmaktadır, bunlar arasında öne çıkanlar şöyle sıralanabilir:

Cantabria ayısı Ursus arctos pyrenaicus
Cantabria orman tavuğu Tetrao urogallus cantabricus
İberya kurdu Canis lupus signatus
Cantabria caprinaesi Rupicapra pyrenaica parva

Cantabria Dağlarında çok sayıda koruma altında olan bölge bulunmaktadır. Bunlardan bazılar doğrudan UNESCO Dünya Biyosfer Rezervleri Ağına dahildir.

Picos de Europa Ulusal Parkı
Muniellos Koruma Alanı
Fuentes del Narcea, Degaña ve Ibias Ulusal Parkı
Redes Ulusal Parkı
Somiedo Ulusal Parkı
Sierra del Sueve Koruma Alanı
Montaña Palentina Ulusal Parkı
Saja-Besaya Ulusal Parkı
Collados del Asón Ulusal Parkı
Ojo Guareña

Cartagena, İspanya'nın Murcia özerk bölgesinde bir şehir.

Sehir, MÖ 226-225'e doğru Hasdrubal tarafından Qart Hadast yani Yeni Şehir adıyla kuruldu ve Kartacalıların İspanya'da başlıca hareket üssü oldu. Romalıların eline geçen Carthago Nova, barbar istilâsına kadar yarımadanın başlıca şehri olarak kaldı. Araplar buraya Kartacana adını verdiler ve bağımsız bir prenslik haline getirdiler. Bu prensliği 1243 yılında Ferdinando araplardan geri aldı ve Castilla'ya bağladı.
18. yüzyıldan beri İspanya Akdeniz Donanmasının merkezidir.

Cartagena, Madrid'e 450 km uzaklıktadır.

Cartagena belediye sınırları içinde nüfus (2011 itibarıyla tahmini) 218.210 kişi ve nüfus yoğunluğu 390,8 kişi/km²dir. Cartagena varoşları belediye sınırları dışında olup şehirleşmiş bölge bir büyük metropoliten Cartagena sehrini oluşturur. Bu büyük metropoliten Cartagena bolgesi La Unión, Fuente Álamo de Murcia, Los Alcázares, San Javier, Torre Pacheco ve San Pedro del Pinatar belediyelerini de kapsar ve tahmin edilen nüfus 332.035 kişidir.
Cartagena sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Moskova altını
Murcia

Cartagena Belediyesi resmi websitesi27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şablon:Murcia

Sebte (Arapça: سبتة) ya da Ceuta, İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağıdır. İspanyol anayasasına göre Melilla ile birlikte özerk il statüsündedir. Fas sınırı ile çevrili olan şehir 19 km²'dir. Akdeniz'e 20 km sahili olan şehrin Fas'la olan sınırı 8 km'dir. İber Yarımadası'na 14 km mesafededir. 1415 yılında önce Portekizliler tarafından ele geçirilen şehir 1580 yılında İspanyol toprağı olmuştur. Nüfusu 1998 verilerine göre 72.117 kişidir. Bu nüfusun 54.000'i Hristiyan, 16.000'i Müslüman, 600 ilâ 700'ü Musevî ve 500 kadarı da Hindu'dur. 2010 yılı nüfusu ise 80.579 kişi olmuştur. Farklı dinlerin olması şehirde farklı kültürlerin oluşmasına da yol açmıştır. Resmî ve özel yaşamda dört kültür barış içerisinde uyum göstermektedir. Juan Jesús Vivas Lara şehrin hem başbakanı hem de belediye başkanıdır. Fas, Sebte ile birlikte Melilla'yı da İspanya'dan istemektedir. Sebte'de İspanyolca ve Arapça konuşulur.

Cádiz (Fenikece: Gadir, Yunanca: Gádeira, Latince: Gades, Arapça: Kadis), İspanya'nın güneybatısında, Endülüs otonom bölgesinde yer alan bir liman kenti. İspanya donanmasının ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Endülüs'ün 8 ilinde biri olan Cádiz iline bağlı 44 belediyeden biridir. Aynı zamanda Cadiz İli'nin başkentidir.
Cádiz, sahillerinin yanı sıra en eski Batı Avrupa şehirlerinden birisi olması nedeniyle sahip olduğu tarihî eserleri ile turistik bir merkezdir. Flamenko müziğinin en önemli merkezi olarak kabul edilmektedir. Özellikle şehrin Jerez de la Frontera bölgesi, geçmişten günümüze barındırdığı geleneksel Çingene flamenko müzisyenleri sebebiyle önemli bir merkezdir. Ayrıca, en önemli flamenko merkezi kabul edilmesinde, Camarón de la Isla ve Paco de Lucía gibi efsanevi müzisyenlerin doğup büyüdüğü şehir olmasının da etkisi olduğu düşünülebilir.

Cadiz'in ismi şehri kuran Fenikece dilinden gelmiş Gadir'dir ve "surlar" veya "surla çevrili savunma mevkii" anlamına gelir.
Cádiz'in bazı İber yarımadası kentlerinden uzaklıkları: 651 km Madrid, 124 km Sevilla ve 219 km Huelva.

Cadiz belediye sınırları içinde nüfusu (2011 tahmini itibarıyla) 124.892 kişidir ve nüfus yoğunluğu 10.321,65 kişi/km² olur. Cadiz belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Cadiz'in şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Buenos Aires, Arjantin
 Havana, Küba
 Brest, Fransa
 Tanca, Fas
 A Coruña, İspanya
 Medway, Birleşik Krallık
 Baltimore, Amerika Birleşik Devletleri
 Kırklareli, Türkiye

Endülüs (özerk topluluk)
Cádiz Körfezi
Cádiz ili

Cádiz Şehri resmi sitesi6 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cádiz Üniversitesi resmi site14 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Danimarka Silahlı Kuvvetleri (Danca: Forsvaret), Danimarka'yı ve Danimarka'ya bağlı olan Grönland ve Faroe Adaları'na dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı koruyan silahlı kuvvetlerdir. Danimarka Kralı X. Frederik mevcut Başkomutandır.
Danimarka Silahlı Kuvvetleri'nde "total savunma" kavramı vardır (Danca: Totalforsvar).
Danimarka Silahlı Kuvvetleri'nin amacı ve görevi kanunlar ile belirlenmiştir. 3 amacı 6 görevi vardır:
Amaçları, çatışma ve savaşı önlemek, Danimarka'nın egemenliğini, bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumak ve insan hakları konusunda dünyada daha huzurlu bir ortam tesis etmek.
Görevleri, NATO ittifak stratejisine uygun olarak katılmak, algılamak ve Danimarka topraklarının egemenliğini ihlal edilmesini engellemek (Grönland ve Faroe Adaları dahil), özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ve NATO üyeleri ile savunma iş birliğini sağlamak, uluslararası görevler ile çatışma ortamını önlemek, kriz-kontrol, insani, barış, sivil kaynakların iş birliği ile  Total Savunmayı sağlamak, kuvvetini korumak ve her zaman bu görevleri yürütmek.

Danimarka Kraliyet Kara Kuvvetleri — Hæren (HRN)
Danimarka Kraliyet Deniz Kuvvetleri — Søværnet (SVN)
Danimarka Kraliyet Hava Kuvvetleri — Flyvevåbnet (FLV)
Danimarka Anavatan Muhafızları — Hjemmeværnet (HJV)

Darbe, ordu veya diğer hükümet elitleri tarafından görevdeki lideri görevden almak için yapılan yasa dışı ve açık bir girişimdir. Kendi kendine darbe, yasal yollarla iktidara gelen bir liderin yasa dışı yollarla iktidarda kalmaya çalışmasıdır. Askerî darbe, görevden almanın askerîye tarafından gerçekleştirilmesidir.
Bir tahmine göre 1950'den 2010'a kadar 457 darbe girişimi olmuş ve bunların yarısı başarılı olmuştur. Darbe girişimlerinin çoğu 1960'ların ortalarında meydana gelmiştir, ancak 1970'lerin ortalarında ve 1990'ların başlarında da çok sayıda darbe girişimi olmuştur. Soğuk Savaş sonrası dönemde meydana gelen darbelerin demokratik sistemlerle sonuçlanma olasılığı Soğuk Savaş darbelerine kıyasla daha yüksek olsa da darbeler hala çoğunlukla otoriterliği devam ettirmektedir.
Birçok faktör bir darbenin ortaya çıkmasına neden olabileceği gibi bir darbenin başarısını ya da başarısızlığını da belirleyebilir. Bir darbe başladıktan sonra darbenin başarısı, darbecilerin elitleri ve halkı darbe girişimlerinin başarılı olacağına inandırma becerilerine bağlıdır. Başarılı darbelerin sayısı zaman içinde azalmıştır. Otoriter sistemlerde başarısız darbelerin otoriter yöneticinin iktidarını güçlendirmesi muhtemeldir. Kümülatif darbe sayısı gelecekteki darbelerin güçlü bir öngörücüsüdür ve bu olgu "darbe tuzağı" olarak adlandırılır.
"Darbe önleme" olarak adlandırılan yöntemde rejimler, herhangi bir küçük grubun iktidarı ele geçirmesini zorlaştıracak yapılar oluşturur. Bu darbe önleme stratejileri arasında aile, etnik ve dini grupların stratejik olarak orduya yerleştirilmesi ve askeri ve güvenlik kurumlarının parçalanması sayılabilir. Ancak darbe önleme askeri etkinliği azaltır. Otoriter hükûmetlerin beceriksiz ordulara sahip olma eğiliminde olmalarının bir nedeni, otoriter rejimlerin ordularının bir darbe yapacağından veya bir iç ayaklanmanın kesintisiz devam etmesine izin vereceğinden korkmalarıdır - sonuç olarak, otoriter yöneticilerin ordudaki kilit pozisyonlara beceriksiz sadık kişileri yerleştirme teşvikleri vardır.

Oto darbe (İspanyolca: autogolpe) ya da tepeden inme darbe olarak da adlandırılan kendi kendine darbe, yasal yollarla iktidara gelen bir ulusun liderinin yasa dışı yollarla iktidarda kalmaya çalıştığı bir darbe biçimidir. Lider, ulusal yasama organını feshedebilir veya güçsüz kılabilir ve normal şartlar altında verilmeyen olağanüstü yetkileri hukuka aykırı bir şekilde üstlenebilir. Diğer önlemler arasında ülkenin anayasasını iptal etmek, sivil mahkemeleri askıya almak ve hükûmet başkanının diktatörlük yetkilerini üstlenmesi sayılabilir.
1946 ve 2022 yılları arasında, 110'u otokrasilerde ve 38'i demokrasilerde olmak üzere, tahmini 148 kendi kendine darbe girişimi gerçekleşmiştir.

Bazen sessiz darbe veya kansız darbe olarak da adlandırılan yumuşak darbe, bir hükûmetin yasa dışı bir şekilde devrilmesidir, ancak normal bir darbenin aksine güç veya şiddet kullanılmadan gerçekleştirilir.

Saray darbesi veya saray devrimi, yönetici grup içindeki bir hizbin, yönetici grup içindeki başka bir hizbi yerinden ettiği bir darbedir. Halk protestolarının yanı sıra saray darbeleri de diktatörler için büyük bir tehdittir. M.Ö. 12. yüzyıldaki Harem komplosu en eski komplolardan biriydi. Saray darbeleri İmparatorluk Çin'inde yaygındı. Avusturya'daki Habsburg Hanedanı, Katar'daki Sani Hanedanı ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında Haiti'de de meydana gelmiştir. 1725-1801 yılları arasındaki Rus çarlarının çoğu saray darbeleriyle devrilmiş ya da iktidarı gasbetmiştir.

Putsch terimi, başarısız bir azınlık gerici darbesinin siyasi-askerî eylemlerini ifade eder. Bu terim ilk olarak 6 Eylül 1839'da İsviçre'de gerçekleşen Züriputsch için kullanılmıştır. Ayrıca Weimar Almanyası'nda 1920 Kapp Darbesi, Küstrin Darbesi ve Adolf Hitler'in 1923 Birahane Darbesi gibi darbe girişimleri için de kullanılmıştır.
1934'teki Uzun Bıçaklar Gecesi sırasında, Hitler ve diğer Nazi Partisi üyelerinin dezenformasyon taktiğinin temelinde sözde bir putsch yatıyordu. Bir tasfiye başlattıktan sonra, yakın bir darbe fikri, öldürmenin haklı olduğunu (bir ayaklanmayı bastırmak için bir araç olarak) yanlış bir şekilde iddia etmelerini sağladı. Almanlar, cinayetlerin gerici bir darbeyi önlemek için gerekli olduğu yönündeki kanıtlanmamış imaya rağmen, olayı tanımlamak için hala Nazi rejimi tarafından verilen Röhm-Putsch terimini kullanmaktadır. Bu nedenle Alman yazarlar sıklıkla tırnak işareti kullanmakta ya da vurgu yapmak için sogenannter Röhm-Putsch ('sözde Röhm Darbesi') hakkında yazmaktadır.
1961 Cezayir Darbesi ve 1991 Ağustos Darbesi için de bu terim kullanılır.

Pronunciamiento ("duyuru"), bir tür hükûmet darbesi için kullanılan İspanyolca kökenli bir terimdir. Pronunciamiento, golpe de estado'dan etkilenen yeni hükûmetin kurulmasını meşrulaştıran, hüküm süren hükûmeti görevden almanın resmi açıklamasıdır. "Kışla isyanı" ya da cuartelazo da askeri isyan için kullanılan bir terimdir ve İspanyolca cuartel ('karargah' ya da 'kışla') teriminden gelmektedir. Belirli askeri garnizonlar, hükûmete karşı daha büyük bir askeri isyanın ateşleyici faktörüdür.
Bir yazar darbe ile pronunciamiento arasında bir ayrım yapmaktadır. Darbede ordu, paramiliter güçler ya da muhalif siyasi gruplar mevcut hükûmeti görevden alıp iktidarı ele geçirirken, pronunciamiento'da ordu mevcut hükûmeti görevden alıp görünürde sivil bir hükûmet kurar.

İktidarın fiilen veya teşebbüs yoluyla tek taraflı olarak ele geçirildiği diğer türler bazen "sıfatlı darbeler" olarak adlandırılır. Uygun terim öznel olabilir ve normatif, analitik ve siyasi çıkarımlar taşır.

Bir devrim veya isyan, bir yöneticinin veya hükûmetin anayasaya aykırı yollarla değiştirilebilmesi açısından bir darbe ile aynı sonuca sahip olabilir. Ancak, darbe genellikle küçük bir grup tarafından yapılır ve önceden planlanırken, devrim veya isyan genellikle daha spontane bir şekilde ve koordine olmayan daha büyük insan grupları tarafından başlatılır. Bu ayrım her zaman net değildir. Bazen bir darbe, darbeyi yapanlar tarafından bir tür demokratik meşruiyet kazandırmaya çalışmak için devrim olarak da adlandırılır.

Clayton Thyne ve Jonathan Powell'ın darbe veri setine göre 1950'den 2010'a kadar 457 darbe girişimi olmuş, bunların 227'si (%49,7) başarılı, 230'u (%50,3) başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Darbelerin "en yaygın olarak Afrika ve Amerika kıtalarında (sırasıyla %36,5 ve %31,9) görüldüğünü tespit etmişlerdir. Asya ve Orta Doğu, toplam küresel darbelerin sırasıyla %13,1 ve %15,8'ine sahne olmuştur. Avrupa açık ara farkla en az darbe girişiminin yaşandığı yer olmuştur: 2.6%." Darbe girişimlerinin çoğu 1960'ların ortalarında meydana gelmiştir, ancak 1970'lerin ortalarında ve 1990'ların başlarında da çok sayıda darbe girişimi olmuştur. 1950'den 2010'a kadar darbelerin çoğu Orta Doğu ve Latin Amerika'da başarısız olmuştur. Afrika ve Asya'da başarı şansı biraz daha yüksekti. Başarılı darbe sayıları zaman içinde azalmıştır.

Başarılı darbeler, iktidarın barışçıl geçişini engelleyen bir rejim değişikliği yöntemidir. 2016 yılında yapılan bir çalışma, diktatörlüklerde darbelerin dört olası sonucunu kategorize etmektedir:

Başarısız darbe
Bir liderin, iktidardaki grubun kimliğini veya yönetim kurallarını değiştirmeden yasa dışı bir şekilde iktidardan uzaklaştırılması gibi rejim değişikliği olmaması
İktidarın başka bir diktatörlükle değiştirilmesi
Diktatörlüğün devrilmesi ve ardından demokratikleşme ("demokratik darbeler" olarak da adlandırılır)
Çalışma, hem Soğuk Savaş sırasında hem de sonrasında diktatörlüklerdeki tüm darbelerin yaklaşık yarısının yeni otokratik rejimler kurduğunu ortaya koymuştur. Darbelerle kurulan yeni diktatörlükler, darbeyi takip eden yılda, darbeden önceki yıla kıyasla daha yüksek düzeyde baskı uygulamaktadır. Soğuk Savaş dönemindeki diktatörlüklerde gerçekleşen darbelerin üçte biri ve daha sonrakilerin %10'u rejim liderliğini değiştirmiştir. Diktatörlüklerdeki Soğuk Savaş darbelerinin %12'sinin ve Soğuk Savaş sonrası darbelerin %40'ının ardından demokrasiler kurulmuştur.
Soğuk Savaş sonrası dönemde meydana gelen darbelerin demokratik sistemlerle sonuçlanma olasılığı Soğuk Savaş darbelerine kıyasla daha yüksek olsa da darbeler hala çoğunlukla otoriterliği devam ettirmektedir. İç savaşlar sırasında meydana gelen darbeler savaşın süresini kısaltmaktadır.

2003 yılında yapılan bir akademik literatür taraması, aşağıdaki faktörlerin darbelerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur:

2016'da yapılan bir çalışmada yer alan literatür taramasında etnik hizipçilik, destekleyici yabancı hükûmetler, liderlerin deneyimsizliği, yavaş büyüme, emtia fiyat şokları ve yoksulluktan bahsedilmektedir.
Darbelerin askerî güçlerin yoğun etkisi altındaki ortamlarda ortaya çıktığı görülmüştür. Yukarıdaki faktörlerin birçoğu askeri kültür ve güç dinamikleri ile bağlantılıdır. Bu faktörler birden fazla kategoriye ayrılabilir; bu kategorilerden ikisi askeri çıkarlara yönelik tehdit ve askeri çıkarlara destektir. Eğer çıkarlar her iki yönde de ilerlerse, ordu kendisini ya bu güçten faydalanırken ya da bu gücü geri kazanmaya çalışırken bulacaktır.
Askeri harcamalar çoğu zaman bir darbenin gerçekleşme olasılığının bir göstergesidir. Nordvik, birçok farklı ülkede gerçekleşen darbelerin yaklaşık %75'inin askeri harcamalar ve petrol gelirlerinden kaynaklandığını tespit etmiştir.

Kümülatif darbe sayısı gelecekteki darbelerin güçlü bir öngörücüsüdür. Bu olgu darbe tuzağı olarak adlandırılmaktadır. 2014 yılında 18 Latin Amerika ülkesinde yapılan bir araştırma, açık siyasi rekabetin tesis edilmesinin ülkeleri "darbe tuzağından" çıkarmaya yardımcı olduğunu ve siyasi istikrarsızlık döngülerini azalttığını ortaya koymuştur.

Hibrit rejimler, çok otoriter devletlere veya demokratik devletlere kıyasla darbelere karşı daha savunmasızdır. 2021 yılında yapılan bir çalışma, demokratik rejimlerin darbelere maruz kalma olasılığının önemli ölçüde daha yüksek olmadığını ortaya koymuştur. 2015 yılında yapılan bir çalışma, terörizmin darbelerle güçlü bir şekilde 

Donanma, deniz kuvvetleri, askeri deniz filosu, savaş donanması, gölde, nehirde, kıyıda veya okyanusta yapılan muharebe operasyonları ve ilgili işlevler için bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin esasen deniz ve amfibi savaş için belirlenmiş koludur. Donanma, Yüzey gemileri, amfibi gemileri, denizaltıları ve deniz havacılığının yanı sıra yardımcı destek, iletişim, eğitim ve diğer alanlar tarafından yürütülen her şeyi içerir.
Donanmanın stratejik saldırı rolü örneğin, deniz yollarını korumak, korsanlığı caydırmak veya onlarla mücadele etmek, askerleri feribotla taşımak veya diğer donanmalara, limanlara veya kıyı tesislerine saldırmak vb bir ülkenin kıyılarının ötesindeki bölgelere kuvvet yansıtmaktır.
Donanmanın stratejik savunma amacı, düşman kuvvetleri tarafından denizin görüntülenmesini engellemek ve düşmanların deniz yoluyla kuvvet yansıtmasını engellemektir. Donanmanın stratejik görevi, denizaltından fırlatılan balistik füzelerin kullanımıyla nükleer caydırıcılığı da içerebilir. Deniz operasyonları, genel olarak nehir ve kıyı uygulamaları (kahverengi su donanması), açık okyanus uygulamaları (mavi su donanması) ve bunların arasında bir şey (yeşil su donanması) olarak ayrılabilir, ancak bu ayrımlar taktik veya operasyonel bölünmeden çok stratejik kapsamla ilgilidir.

Türk Deniz Kuvvetleri
Deniz üssü
Deniz savaşı
Deniz akademisi

Douro Nehri (İspanyolca: El Duero; Portekizce：O Douro), İspanya'da Kastilya ve Leon bölgesinin Soria ilinde doğan ve Portekiz'in kuzeyinde Porto'da Atlas Okyanusu'na dökülen nehir. Nehir, İber Yarımadası'nın Tajo (Tejo) ve Ebro'dan sonra en uzun üçüncü nehridir.
Nehrin toplam uzunluğu 897 kilometredir. Bunun 572 km'si İspanya topraklarında, 213 km'si ise Portekiz topraklarındadır. 112 km'si ise İspanya ile Portekiz sınırındaki uluslararası bölgesi içindedir. Bu bölgenin İspanya tarafında Arribes del Duero Doğa Parkı ve Portekiz tarafında Uluslararası Douro Doğa Parkı bulunmaktadır.
Kastilya ve Leon bölgesinin Burgos, Valladolid, Zamora ve Salamanca illerinden geçer ve nehrin içinden geçtiği başlıca şehir ve kasabalar arasında İspanya'da Soria, Almazán, Aranda de Duero, Toro, Tordesillas, Aldeadávila de la Ribera, Vilvestre ve Zamora, Portekiz'de ise nehrin ağzında bulunan Porto ve Vila Nova de Gaia sayılabilir.

Douro'nun bu erişimleri, porto şarabı yapmak için önemli olan zeytin, badem ve özellikle üzüm yetiştirilmesine imkan veren mikro iklime sahiptir. Pinhão ve São João da Pesqueira çevresindeki bölge, nehir vadilerinin dik yamaçları boyunca uzanan "quintalar" (veya çiftlikler/mülkleri) ile limanın merkezi olarak kabul edilir. 21. yüzyılda, bunların çoğu çok uluslu, tanınmış şarap şirketlerine aittir.
Son zamanlarda, Porto'dan Yukarı Douro vadisindeki noktalara nehir gezilerine dayalı olarak müreffeh bir turist endüstrisi gelişti.
1887'de tamamlanan Douro demiryolu hattı (portekizce: Linha do Douro) Porto, Rio Tinto, Ermesinde, Valongo, Paredes, Penafiel, Livração, Marco de Canaveses, Régua, Tua ve Pocinho'yu birbirine bağlar.
Pocinho, Côa Vadisi Paleolitik Sanatı bölgesine yakın olan çok küçük Foz Côa şehrine yakındır. Bu, arkeolojik tarih öncesi miras için önemli kabul edilir ve UNESCO Dünya Mirası olarak belirlenmiştir.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) (İngilizce: World Trade Organization, WTO), çok taraflı ticaret sisteminin yasal ve kurumsal organıdır. WTO, hükûmetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemelerini nasıl yapacakları hususunda yasal bir çerçeve ortaya koymakta olup toplu görüşmeler ve müzakereler yoluyla ülkeler arasında ticari ilişkilerin geliştirildiği bir platformdur.

WTO, 1 Ocak 1995'te kurulmuştur. Uruguay Round'a taraf olan ülkeler 15 Aralık 1993'te görüşmeleri tamamlamış ve Fas'ın Marakeş kentinde Nisan 1994'te "Nihai Karar" bakanlar tarafından imzalanmıştır. 15 Nisan 1994'te ilan edilen Marakeş Deklarasyonu, Uruguay Round'u görüşmelerini onaylamış ve Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) altında gerçekleştirilen yedi görüşmenin "dünya ekonomisini güçlendirdiği ve daha fazla ticaret, yatırım, istihdam ve gelir artışı sağladığı"nı ilan etmiştir. WTO, Uruguay Round'u görüşmelerinin şekillendiği ve bir anlaşmadır ve GATT'ın devamıdır.
WTO, sadece üyelik açısından (1994 sonunda 128 üye) GATT'tan fazla değil, aynı zamanda, uygulandığı ticari faaliyetler ve ticaret politikalar açısından da daha geniş bir alanı kapsamaktadır. GATT, sadece mal ticaretini kapsarken, WTO mal, hizmetler ve fikri mülkiyet hakları olarak da bilinen "fikir ticareti"'ni de kapsamaktadır.
WTO'nun esas fonksiyonları; topyekûn olarak WTO'yu oluşturan çok taraflı ticaret görüşmelerini yönetmek ve uygulamak, çok taraflı ticaret görüşmelerinde bir forum olarak görev yapmak, ticari anlaşmazlıklarına çözüm aramak, millî ticaret politikalarını denetlemek ve bu amaçlarla global ekonomik politika yapımında görevli uluslararası kuruluşlarla işbirliğine gitmektir.
WTO anlaşması, tarımdan, tekstile ve konfeksiyona, hizmetlerden fikrî mülkiyet hakları kurallarına kadar, değişik alanlarda 29 ayrı metinden oluşmaktadır. Bunlara ilave olarak WTO üyelerine ilave sorumluluklar ve taahhütler yükleyen, ilave 25 deklarasyon, karar ve anlaşma da bulunmaktadır. WTO kuralları geleneksel olarak hassas sektörler olarak kabul edilen tarım malları ticareti, tekstil ve konfeksiyon ürünlerini de kapsamaktadır. Tarımda kabul edilen kurallar piyasaya giriş şartlarını, yerli üretimi destekleme kurallarını, ihracat teşvik uygulamalarını ve gıda güvenliği, bitki ve hayvan sağlığı kurallarını içermektedir. Tekstil ve konfeksiyonda yeni kurallar Çok Elyaflılar Anlaşması'ndan sonra 10 yıllık bir geçiş dönemi ile WTO kurallarına dahil olacaktır.
Hizmetler ticaretindeki ilk anlaşma; üyelerin kapsamı, millî uygulamalar ve piyasaya giriş konularındaki yükümlülüklerinden bahsetmekte ve hizmetler ticaretinin daha da liberalleştirilmesi hususunda genel bir çerçeve çizmektedir. Devam eden görüşmeler halihazırda finansal hizmetlerde piyasaya giriş taahhütleri, temel iletişim sektörleri, deniz nakliyatı ve insanların sınırdan sınıra geçişi hakkındadır. Görüşmelerde diğer bir ilk de fikrî mülkiyet haklarının ticaretle ilgili yönüdür (TRIPS). Bu anlaşma, sadece telif hakları, patent hakları gibi yeni fikrî mülkiyet haklarını dile getirmekle kalmamakta, ayrıca coğrafi işaretler, endüstri dizaynı, ticaret markaları ve ticaret sırları ve know-how (süreç bilgisi) haklarını da koruma altına almaktadır. Mal ticaretinde WTO kuralları, anti-damping uygulamaları, teşvikler ve karşı uygulamalar, gümrük uygulamaları ve ithalat lisansı konularını da kapsamaktadır. Kurallar, şayet bu uygulamalar gündeme geldiğinde ne gibi kuralların tatbik edileceğini de açıklamaktadır.
Yukarıda değinilen anlaşmalarla pek çok basit ve temel ilkeler hep birlikte yeni çok taraflı ticaret sistemini meydana getirmektedir. GATT'ın ana kuralları, üyeler arasında ve ithalat ile yerli üretim arasında ayrım yapmayı yasaklamaktadır. Mesela Madde I " En Çok Kayırılan Ülke " (MFN) fıkrasında herhangi bir ülkenin bir ülkeye uyguladığı imtiyazın başka ülkelere uygulanandan daha az olamayacağı belirtilmektedir. Ayrım yapmamanın bir diğer şekli de "ulusal muamele"dir ve mallar bir piyasaya girdiğinde en az yurt içinde üretilen mallar kadar kayırılabileceği belirtilmektedir.

GATT'ın 1948'de kuruluşunu takiben ortalama tarife seviyesi toplam yedi görüşmeyle kademeli olarak indirilmiştir. Uruguay Round bu başarılara bir yenisini eklemiştir. Ortalama tarife seviyeleri önemli ölçüde düşerken genel bağlı tarife seviyeleri de önemli miktarda artmıştır. Tarife indirimleri yoluyla piyasaya giriş taahhütleri Uruguay Round'unda toplam 22.500 sayfalık ulusal tarife listelerinde yer almaktadır.
Pek çok kısımda beş yılda tamamlanacak olan tarife indirimleri gelişmiş ülkelerin sanayi ürünleri tarifelerinde toplam % 40'lık bir indirim sağlayan, ortalama % 6,3 olan tarifeleri, % 3,8'e indirmektedir ve gelişmekte olan ülkelerden yapılan sanayi ürünleri ithalatı değer olarak % 20'den % 44'e çıkaracaktır. Tarife yapısının daha yüksek kısmında yer alan ve % 15'in üzerinde tarifeleri kapsayan tüm kaynaklardan gelişmiş ülkelere yapılan ithalat; % 7'den % 5'e ve gelişmekte olan ülkelerden yapılan ithalatta % 9'dan % 5'e düşmüştür.

WTO, sadece GATT'ın biraz genişletilmiş bir şekli değil, aksine tamamen değişik bir yapıya ve farklı bir karaktere sahiptir. İkisi arasındaki temel farklılıklar şöyle sıralanabilir;

GATT, herhangi bir kurumsal yapısı olmayan ve kuruluşundaki amacı 1940'ta Uluslararası Ticaret Örgütü'nü kurmak olan ve bu amaçla çeşitli kuralları içeren çok taraflı bir anlaşmadır,
GATT, geçici olarak kurulmuş ve 40 yıllık bir faaliyetten sonra anlaşmaya taraf olan hükûmetler GATT'ı sürekli bir anlaşmaya çevirmek istemişlerdir. WTO taahhütleri buna karşın sürekli bir karakter taşımaktadır,
GATT kuralları sadece mal ticaretini kapsarken, WTO mal ticaretinin yanında, hizmetler ticareti ve ticari nitelikteki fikrî mülkiyet haklarını da kapsamaktadır,
GATT anlaşması çok taraflı bir araçken 1980'lerde yeni pek çok anlaşma ilave edilerek, seçici bir yapıya dönmüştür. WTO'yu oluşturan anlaşmalar ise neredeyse tamamı çok taraflıdır ve taahhütler üyelerin tamamını bağlamaktadır,
WTO, GATT'a göre anlaşmazlıkların çözümünde daha hızlı çalışan, otomatik mekanizmalara sahiptir.
1947 GATT anlaşması 1995 yılının sonuna kadar yürürlükte kalmıştır ve bu suretle tüm GATT üyelerinin WTO anlaşmasını kabul etmeleri için gerekli süre sağlanmıştır. Fakat GATT, "GATT 1994" şeklinde WTO anlaşmasının bir parçası olarak uluslararası mal ticaretini etkileyen ana hususları belirlemeye devam edecektir.

WTO, GATT'ın geleneksel olarak karar alırken kullandığı yöntem oylama değil, fakat fikir birliği (consensus) yöntemidir. Bu prosedür üyelere, bazen çok taraflı ticaret sisteminin yararına oluşan görüş birliğine katılınsa da, kendi çıkarlarını, iyi bir şekilde göz önüne alınması imkânını sağlamaktadır. Görüş birliğinin sağlanamadığı durumlarda WTO, oylama yöntemini kullanmaktadır. Bu gibi durumlarda her ülke bir oy kullanarak, karar oy çokluğuyla alınmaktadır.
WTO Anlaşması'nda kabul edilen dört değişik oylama yöntemi bulunmaktadır. 

İlk olarak, WTO üyelerinin dörtte üçünün oyuyla herhangi birçok taraflı ticaret anlaşması oluşturulması kabul edilebilir.
İkinci olarak, Bakanlar Konferansı dörtte üç çoğunlukla uluslararası bir anlaşma tarafından herhangi bir üyeye yüklenen bir sorumluluğu kaldırabilmektedir.
Üçüncü olarak, uluslararası anlaşmaların hükümlerini iptal etme kararı ancak tüm üyelerce kabul edilmesi veya kararın niteliğine bağlı olarak üçte iki çoğunlukla alınabilmektedir. Fakat bu iptal kararları, sadece WTO üyeleri tarafından kabul edildikten sonra yürürlüğe girebilmektedir.
Son olarak, yeni bir üyenin alınması ancak Bakanlar Konferansı'nda üçte iki çoğunlukla kabul edildikten sonra gerçekleşebilmektedir.

Anlaşmazlıkların çözümü sistemi, WTO'nun uluslararası ticaret sistemine güvenlik ve öngörü sağlayan bir unsurdur ve bu sistem sayesinde WTO üyeleri, uluslararası ticaret kurallarının aleyhlerine ihlali durumunda kendileri bir girişimde bulunmamakta, fakat çok taraflı anlaşmazlıkların çözümü sisteminin bu durumu çözmesini istemektedirler.
İlke olarak imtiyazlar, verilen cezaya konu sektörle aynı olan sektöre verilmelidir. Şayet bu uygulanabilir değil veya etkin değilse, imtiyazlar anlaşmada yer alan farklı bir sektöre de verilebilir.
Her durumda WTO'nun Anlaşmazlıkların Çözümü Organı (DSB) kabul edilen tavsiyelerin ve kuralların uygulanmasını izlemekte ve her türlü anlaşmazlığa konu olan durum, tamamen ortadan kalkmadıkça gündeminde bulunmaya devam etmektedir.

1994 yılı sonunda 128 GATT üyesi ülkeden 97'sini oluşturan gelişmekte olan ülkeler ve hâlen piyasa ekonomisine geçiş sürecinde olan ülkeler WTO'nun üye sayısı arttıkça, örgütte ağırlıkları daha da artmaktadır. Sonuç olarak; adı geçen ülkelerin ihtiyaç ve problemlerine büyük önem verilmektedir. Örnek olarak WTO Sekreterliği kendi başına veya diğer uluslararası organizasyonlarla işbirliğine giderek seminerler düzenlemekte ve WTO taahhütlerini uygulamada veya çok taraflı ticaret görüşmelerine etkin olarak katılmada ilgili ülke hükûmetlerine veya yetkili uzmanlarına teknik işbirliği imkânı sağlamaktadır. Bazı WTO faaliyetleriyle ilgili olarak ticaret politikaları ve anlaşmazlıkların çözümü konuları dahil olmak üzere, özel kurslar verilmektedir. Dahası gelişmekte olan ülkelere ve bunların içinde özellikle en az gelişmiş olan ülkelere kendi ihracatları ile ilgili olarak, ticaret ve tarife bilgileri hakkında ve bu ülkelerin WTO'ya katılmaları konusunda yardım edilmektedir.

WTO, ticaret ve çevre konularını birbirine bağlamaktadır. Bu konuda 1995 yılında aşağıdaki konularla ilgilenmek üzere bir komite kurulmuştur; çoktaraflı çevre anlaşmaları, sürdürebilir büyüme, çevre ve ticaret, piyasalara giriş; özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan ihracatın geliştirilmesi, yurt içinde ticareti yasaklanan malların ticareti, ambalaj; etiket ve diğer dönüşümlü malzemelerin ticaretle ilgili mevzuatlarda birbirine uyumlu olmasının sağlanmaktır.
2001 yılında başlatılan Doha Kalkınma Turu çerçevesinde ise, Ticaret ve Çevre Komitesi kurulmuş ve söz konusu komitenin, çevresel ürünlerde pazara giriş, çoktaraflı çevre anlaşmaları 

Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü ya da kısaca Dünya Turizm Örgütü (BMDTÖ) (İngilizce: The United Nations World Tourism Organization (UNWTO)) sürdürülebilir ve evrensel olarak erişilebilir turizmin tanıtımından sorumlu Birleşmiş Milletler kuruluşudur.
UNWTO, Birleşmiş Milletler tarafından turizmi geliştirmek ve teşvik etmek için görevlendirilmiş uluslararası bir örgüttür. Örgüt, 23 Aralık 2003 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 58/232 sayılı kararıyla Birleşmiş Milletler özel teşkilatı statüsüne kavuşmuştur.

Birleşmiş Milletler resmî web sitesi30 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü resmî web sitesi (İngilizce)
UNWTO eKütüphanesi27 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Ekstremadura, İspanya'da özerk bölge. Yüzölçümü 41,634 km² nüfusu ise 1,083,879 kişidir. Başkenti Mérida şehridir. Önemli şehirleri Cáceres, Badajoz, Plasencia ve Mérida'dır. Bölge iki ile ayrılmaktadır. Badajoz ve Cáceres. Bu iki il İspanya'nın en büyük illeridir. Bölge Başbakanı İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'nden Guillermo Fernández Vara'dır.

Bölge Roma İmparatorluğu'nun Lusitania eyaletinin sınırları içerisindeydi.
Amerika'ya keşfe giden pek çok conquistador bu bölgeden yetişmiştir. Latin Amerika'daki pek çok şehre bu bölgede yer alan şehirlerin ismi verilmiştir. Şili'nin Başkenti olan Santiago şehri Santiago de Nueva Extremadura adıyla kurulmuştur.

Bölgede İspanyolca ağırlıklı olarak kullanılan dil olup, ayrıca Latin dillerinden Ekstremaduraca ve Portekizce de konuşulmaktadır.

Extremadura Özerk Topluluğu içinde iki il bulunmaktadır.:

Badajoz
Mérida

Ekstremadura Özerk Topluluğu hükûmeti resmi sitesi4 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Endülüs veya Andalusya (İspanyolca: Andalucía İspanyolca telaffuz: [andaluˈθi.a]  ( dinle)), İspanya'nın güneyinde özerk bölge. Nüfus bakımından İspanya'nın en büyük bölgesidir. Başkenti Sevilla şehridir. Bölgenin dili İspanyolcanın Endülüs lehçesidir.

10. yüzyılda bölgeye gelen Müslüman Araplar bu bölgeye isimlerini vermişlerdir. Abbasilerin, Emevî hanedanına son vermesiyle Emevî sülalesinden gelen Hîşam'ın torunu Abdurrahman, İspanya'ya giderek burada 756 yılında Endülüs Emevî Devleti'ni kurmuş ve bölge 1492 yılına kadar Müslümanların elinde kalmıştır. Bu tarihte Katolik kralları Granada şehrini ele geçirerek ve birçok Müslümanı öldürerek Müslümanları bölgeden uzaklaştırmışlardır. Latin Amerika'da konuşulan İspanyolca bu bölgeden 16. ve 17. yüzyıllarda göç eden Endülüslülerin lehçesidir. Endülüs Günü (İspanyolca: Día de Andalucía) her 28 şubat'ta özerklik bayramı olarak kutlanmaktadır.

Bölge 87,268 km²'lik yüzölçümü ile İspanya'nın % 17,84'üne sahiptir. Bölgedeki nüfus yoğunluğu ise 91,39/km²'dir.

Endülüs Özerk Topluluğu idari olarak sekiz ile ayrılmıştır.

Almería ili
Cádiz ili
Córdoba ili
Granada ili
Huelva ili
Jaén ili
Málaga ili
Sevilla ili

Bu iller 1833'te Javier de Burgos tarafından uygulanan bölgesel örgütlenme düzenlemesi ile ortaya çıkartılmıştır. Endülüs Özerk Topluluğu içinde bulunan her il o ilin merkezi olan şehrin ismini taşımaktadır. "Directorio de Entidades Locales" (İspanyolca). Junta de Andalucía. Consejería de Gobernación. 23 Aralık 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ekim 2008. 
Şu tablo Endülüs Özerk Topluluğu içindeki il ismini, il başkenti ismini, il nüfusunu (kişi), il nüfus yoğunluğunu (kişi/km²), belediyeler listesi ismini ve "adliye bölgeleri" sayısını vermektedir:

Gayriresmî olarak Endülüs Özerk Topluluğu iki büyük alt-bölgeye bölünmektedir: 

"Yukarı Endülüs" : Almería ili, Granada ili, Jaén ili ve Málaga ili
"Aşağı Endülüs" veya "Bati Endülüs": Huelva ili, Sevilla ili, Cádiz ili ve Córdoba ili.

Endülüs Bölgesi Resmi İnternet Sitesi
Endülüs Bayrağının Tarihi
Endülüs Seyahat Rehberi 7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etnik grup veya etnisite, (Türkçe: Budunsal) kendilerini diğer gruplardan ayıran ortak nitelikler temelinde birbirleriyle özdeşleşen bir grup insandır. Bu nitelikler, ikamet ettikleri alanda ortak gelenekler, soy, dil, tarih, toplum, kültür, ulus, din, fiziksel farklılıklar veya sosyal özellikleri içerebilir.

Etnik grubun tanımını John Milton Yinger üç içeriğe göre tanımlandırmıştır..

Grup, toplumdaki başkaları tarafından dilleri, dinleri, soyları ve geçmişte yaşadıkları bölge gibi bazı hasletlerin birleşimine dayanan farklılıklara göre ayırt edilir.
Grubun üyeleri de kendilerini farklı aidiyete tabi ederler.
Kendi gerçek veya mitolojik ortak kültür ve kökenleri etrafında inşa edilmiş paylaşılan aktivitelere iştirak ederler.
Bu üç kıstas gruplarda ve bireylerde değişkenlik gösterir ve ölçütleri karşıladığı oranda etniklikleri ölçülür. Ayrıca belirlenen üç kıstasın birleşimleri kişiden kişiye farklı değerlendirildiğinden nesnelliğe sahip değil, özneldir.
Etnisite ya da etnik grup kavramı, sosyolojide belirsiz bir kavramdır. Nathan Glazer ve Daniel Moynihan tarafından ortaya atılmıştır. Irk terimine karşı etnisite daha geniş bir kavramdır. Bir toplumsal yapıdaki özelliği, bireylerin bir özel grupla özdeşleşmesini, grup siyasallığını, bireylerin gruba aidiyetini ifade etmek üzere ortaya atılmıştır, ancak ırk teriminin örtmecesi yapılmakla da suçlanmıştır.
Genel olarak etnik, kendinin bilincinde olan, fakat uluslararası düzeyde egemen siyasal bir bütünlük olarak tanınmayan tarihsel bir ortaklaşmaya aidiyet olarak tanımlanmaktadır. Örneğin İran'da yüze yakın, Hindistan'da yüzlerce, Fransada onlarca ve Türkiye'de ise 30 civarı etnik grup saymak mümkündür Etnik gruplar, tarihsel ve kültürel kimlik yapısı olarak siyasallaşır. Yurttaşlık, ayrımcılık, ırkçılık, ayrılıkçılık, eşitlik, soykırım, toplulukçuluk, çokkültürlülük, çoktürcülük, öteki, kültür, ulus, uyrukluk, dil, soy, akrabalık, din, sömürgecilik, kölelik, azınlıklar gibi kavramlarla yakından ilgilidir. Sosyologlar arasında bazen asimilasyonun yerini alan etnisite giderek, çoğulculuk, asimilasyona karşı siyasal isyan, eşitsizlik ve ayrımcılığa karşı dayanışmayı anlatır olmuştur.
Sosyoloji bilimi açısından objektif bakışla ele alındığında  etnik grup, diğerlerinden önemli farklılıklara sahip topluluğu ifade eder. Yani yaşayış ve kültür özelliklerinin büyük kısmı bakımından diğerlerinden farklı öğelere ve uygulamalara sahip grup etnik grup olarak tanımlanabilir. Örneğin; diğer gruplarda masada yemek yeme alışkanlığı ve ugulaması varken bir grup yerde yemek yeme alışkanlığına sahipse bu grup etnik olarak diğerlerinden farklıdır. Ancak bir ya da birkaç özelliği ile diğerlerinden farklı olması bir grubu "etnik grup" olarak nitelemeye yetmez. Bu farklılıkların topluluğun yaşam ve kültürle ilgili tüm alanlarında büyük bir kısmında ve önemli bir tarihsel süreç içerisinde gözlemlenmesi gerekir. Sanayileşme ve sonrasında gelişen modernleşme süreci, hemen her toplumun etnolojik alışkanlıklarının büyük bölümünü değiştirmiş, bir kısmını ortadan kaldırmış olmakla birlikte; etnik grup ayrımını tespitte çok önemli bazı kriterler geçmişte olduğu gibi günümüzde de varlıklarını sürdürmektedirler. Bunlar içerisinde en önemlileri, doğum, ölüm ve evlilik törenleri, ailede bireylerin sosyal statüleri, geleneksel dokuma teknikleri, hayvancılıkla ilgili geleneksel teknikler, ev araçları olarak sayılabilir.

Finlandiya Savunma Kuvvetleri (Fince: puolustusvoimat, İsveççe: försvarsmakten), Finlandiya'yı dışarıdan gelebilecek askerî tehditlere karşı korumakla görevli savunma kuvvetleridir. Savunma kuvvetlerinin toplam mevcudu 34.700 (27.300 kara kuvvetleri, 3.000 hava kuvvetleri ve 4.400 hava kuvvetleri) kişidir. Bu birimlerin içinde ayrıca 8.900 subay ve 15.800 profesyonel asker bulunmaktadır. Finlandiya'da askerlik zorunludur. On sekiz yaşının üzerindeki tüm erkekler eğitim durumlarına göre 6, 9 veya 12 aylık dönemler hâlinde bu görevini yerine getirir.
Finlandiya, 4 Nisan 2023'te NATO üyesi olmuştur. Finlandiya'nın resmî askerî politikası, 350.000 yedek askerin modern silahları ile caydırıcı gücü üzerine kuruludur. Ordu, yerel savunma birimleri tarafından desteklenen son derece hızlı birliklerden oluşur.
Ordu, ulusal sınırları savunmakla birlikte askerî stratejisini, saldıran orduyu sınırda tutarak yıpratıcı bir savunma taktiği uygulamak üzerine kurmuştur. Bu savunma taktiğinde Finlandiya'nın başlıca coğrafi unsurları ormanlık araziler ve dağlar önemli rol oynar.

Francisco Franco Bahamonde (4 Aralık 1892, Ferrol - 20 Kasım 1975, Madrid, İspanya), 1936'da İkinci Cumhuriyet'in demokratik hükûmetine karşı gerçekleştirilen askerî darbenin liderlerinden biri olan İspanyol asker ve diktatördü. 1 Ekim 1936'da isyancı tarafın başkomutanı olarak atandı, taraftarları tarafından el caudillo (önder) olarak anılmaya başlandı. İç Savaş'ın sona ermesinden ölümüne kadar 1975'e kadar İspanya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. Ayrıca 1938'den 1973'e kadar hükûmet başkanı olarak görev yaptı.
Nisan 1937'de, Falange Española de las JONS ve Comunión Tradicionalista'nın birleşmesi sonucu oluşan tek parti olan Falange Española Tradicionalista ve de las Juntas de Ofensiva Nacional Sindicalista'nın (FET y de las JONS) ulusal lideri olarak kendini ilan etti. Savaşın bitiminde otoriter bir diktatörlük veya yarı faşist bir rejim kurdu ve Alman ve İtalyan totalitarizmlerinin işçi ilişkileri, otarşik ekonomi politikaları, estetik, sembollerin kullanımı ve "Movimiento Nacional" olarak adlandırılan alanlardaki uygulamalarını rejimi boyunca açıkça taklit etti. Rejiminin son demlerinde, gelişimci diktatörlüklere daha yakın bir geçiş yaptı, ancak faşist geçmişinden kalan eğilimleri her zaman varlığını korudu. Rejimin bütünü, belirgin bir ideolojiden çok antikomünizm ve milliyetçi Katolikçiliğin öne çıktığı "Frankizm" çerçevesinde şekillenmiştir.
Ordunun ve devletin başında olduğu dönemde, (özellikle iç savaş sırasında ve rejiminin ilk yıllarında) yenilen cumhuriyetçi tarafın yandaşlarına karşı yoğun bir baskı uyguladı. Bu baskıya ek olarak yüz binlerce İspanyol yurtdışına sürgün edildi, yüz binlercesi de (çoğunluğu toplama kamplarında, yargısız infazlarda veya cezaevlerinde olmak üzere) Franco rejimi tarafından öldürüldü.

Akranlarından daha disiplinli bir ortamda yetişen Franco, eğlence düşkünü babasından çok sofu ve tutucu bir Katolik olan annesine yakınlık duyuyordu. Ailenin önceki dört kuşağının çocukları ve ağabeyi gibi Francisco'nun da deniz subayı olması öngörülmüştü. Ama Deniz Akademisi'ne alınacak öğrenci sayısının sınırlanması yüzünden Franco karacı olmak zorunda kaldı. 1907'de daha 14 yaşındayken girdiği Toledo Piyade Akademisi'ni üç yıl sonra bitirdi.
Sömürgeci İspanyol birliklerinin 1909'da Fas'ta başlattığı askerî harekâta katılmak için gönüllü yazılan Franco, 1912'de bu ülkeye gönderildi. 1912'den 1927'ye kadar Fas'ta görev yaparken, Kuzey Afrika'daki İspanyol ve Fransız egemenliğine karşı savaşan direniş hareketinin önderi Abdülkerim Hattabi'ye karşı Fransızlarla beraber savaştı (Rif Savaşı). Ertesi yıl üsteğmen rütbesiyle, seçkin Faslı askerlerden oluşan bir süvari alayına katıldı. 1915'te İspanyol ordusunun en genç yüzbaşısı olan Franco ertesi yıl karnından ağır yaralandı ve tedavi için İspanya'ya gönderildi. 1920'de yeni kurulmuş olan İspanyol Yabancılar Lejyonu'nun komutan yardımcılığına getirildi; 1923'te aynı lejyonun komutanlığını üstlendi. Aynı yıl Carmen Polo'yla evlendi. Faslı yurtseverlere karşı yürütülen zorlu harekât sırasında komuta ettiği lejyon, ayaklanmanın bastırılmasında önemli rol oynadı. Bu başarısı üzerine ulusal kahraman durumuna gelen Franco 1926'da tuğgeneralliğe yükseltildi. 1928'in başlarında, yeni kurulmuş olan Zaragoza Askerî Akademisi'nin komutanlığına atandı.

1931'de İspanya'da krallığın devrilmesinden sonra kurulan cumhuriyet yönetimi koyu bir antimilitarist politika izlemeye başladı. Zaragoza Askerî Akademisi kapatıldı ve Franco kızağa çekildi. Franco, kralın özel danışma kuruluna kabul edilmiş olmasına ve kralcı olarak tanınmasına karşın hem yeni yönetimi, hem de rütbesinin geçici olarak indirilmesini kabul etti. 1933'te tutucu güçler yeni cumhuriyetin denetimini ele geçirince, Franco komutan olarak eski etkin görevine geri döndü, 1934'te de tümgeneralliğe yükseltildi. Aynı yılın ekiminde, hükûmete üç sağcının üyenin alınmasına karşı çıkan Asturiaslı maden işçilerinin ayaklanmasını bastırmakla görevlendirildi. Bu harekâttaki başarısı, ününün daha da artmasını sağladı. Mayıs 1935'te Genelkurmay Başkanlığına getirilen Franco, antimilitarist yönetim sırasında zayıflamış olan disiplinli ve askeri kurumları yeniden güçlendirmeye girişti. 
Merkez sağ hükûmet kırsal bölgeleri denetleyemez duruma gelince Ocak 1936'da Cortes (Parlamento) dağıtıldı ve yeni seçimlerin Şubat 1936'da yapılacağı açıklandı. Seçimlerde cumhuriyetçi ve sol eğilimli partilerin oluşturduğu Halk Cephesi, kralcı Milliyetçi Cephe'ye karşı büyük bir zafer kazanarak iktidar oldu. Bunun üzerine Franco, ülkede karışıklıkların giderek arttığını ileri sürerek, hükûmetten olağanüstü durum ilan etmesini istedi. Ama, başvurusu reddedildi ve Franco Genelkurmay Başkanlığı görevinden uzaklaştırarak Kanarya Adaları'nda  önemsiz bir komutanlığa atandı. Bir süre sonra, Halk Cephesi iktidarını devirmek için planlar yapan sağcı subaylarla ilişki kurarak darbe hazırlıklarına girişti.

Franco'nun askeri ayaklanmayı ilan eden bildirgesi 18 Temmuz 1936 gününün şafağında, Kanarya Adaları'nda radyodan yayımlandı; o sabah anakarada ayaklanma başladı. Ertesi gün Fas'a giden Franco, hem bu bölgenin hem buradaki İspanyol ordusunun denetimini 24 saat içinde ele geçirdi. José Sanjurjo'nun ölümünden sonra Faşist hareketin başına geçti. Ardından ordusuyla beraber İspanya'ya çıktı ve Madrid'e doğru ilerlemeye başladı. Madrid ve Barselona dışındaki garnizonların çoğunun ayaklanmaya katılmasıyla üç yıl sürecek İspanya İç Savaşı başlamış oldu. Madrid'in varoşlarına kadar ilerleyen milliyetçi güçler burada durduruldu. Bunun üzerine, kente düzenleyecekleri son saldırıyı yönetmesi ve gerekli hazırlıkları yapması için bir başkomutan (generalísimo) seçmeye karar verdiler. Bu göreve getirilecek kişi hem orduları yönetecek hem de milliyetçi hükûmete başkanlık edecekti. Yeni milliyetçi hükûmetin başkanlığına, 1 Ekim 1936'da, Nazilerin iktidarda bulunduğu Almanya ile faşist yönetimin altındaki İtalya'dan da yardım sağlayabileceği anlaşılan Franco getirildi. Ama Franco hükûmeti, üç yılı aşkın süre boyunca ülke çapında tam bir denetim kuramadı. 30 Ocak 1938'de devlet ve hükûmet başkanlığı ile kara ve deniz kuvvetleri başkomutanlığına getirildi.

Franco'nun ilk hedefi, İspanya'ya İç Savaş'tan önceki gücünü yeniden kazandırmaktı. Ama tüm ülkede denetimi sağlamasından yalnızca beş ay sonra başlayan II. Dünya Savaşı Franco yönetimini bir ölçüde sarstı. İç Savaş döneminde kendisine destek çıkan Hitlerci ve faşist rejimlerden yana çıkarak 1939'da Anti-Komintern Paktı imzaladı. Buna rağmen Almanya'nın Katolik bir ülke olan Polonya'ya nedensiz ve gerekçesiz saldırması karşısında ilk anda şaşkınlığa düşen Franco, savaşa karışmaktan titizlikle kaçındı. Belki de en önemli siyasi başarısı savaş boyunca soğuk bir gerçekçilik ve dikkatli bir zamanlamayla yürüttüğü diplomasiydi.
Franco, görece Hitler'e daha yakın bir çizgi izlemekle birlikte, diplomatik ve askeri alanlarda doğrudan bir taahhütten dikkatle kaçındı. Ama Hitler'in kısa zamanda kesin bir zafer kazanma şansı olsaydı, Franco'nun Almanya'nın yanında savaşa katılacağını doğrulayan bazı kanıtlar da vardır. Hitler'in, 1940'ta Fransa'nın Hendaye kentinde Franco ile yaptığı görüşmeden sonra, böylesi bir pazarlığa bir kez daha oturmaktansa üç-dört dişini çektirmeye razı olacağını söylediği ileri sürülmüştür. 1940'ta Hitler'in isteğine uyarak, İspanya, Milletler Cemiyeti'nin denetiminde bulunan Fas şehri Tanca'yı işgal etti. Almanlar gerilemeye başlayınca Müttefiklere yaklaşmak için Tancayı boşalttıysa da müttefiklerin kendisine düşmanca davranmaları İspanya'nın BM'ye girmesini önledi.

Franco, 26 Temmuz 1947'de İspanya'yı monarşi ilan etti, ancak bir hükümdar belirlemedi. Bu hareket, büyük ölçüde Movimiento Nacional'daki monarşistleri (Carlcılar ve Alfonsocular) yatıştırmak için yapılmıştı. Franco kendisini devletin ömür boyu koruyucusu ve kral naibi atadı. Franco yönetiminin en zor dönemi II. Dünya Savaşı sonrasında, yeni kurulan Birleşmiş Milletler'in (BM) İspanya hükûmetiyle ilişkileri kesmesiyle başladı. "Son faşist diktatör" olarak nitelenen Franco bir dönem boyunca, en çok nefret edilen Batılı devlet başkanı oldu, ama Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler iyice kötüleşip Soğuk Savaş doruk noktasına ulaşınca, İspanya'yı dışlama politikası da sona erdi. 1948'da İspanya'nın Batılı ülkelerle ilişkilerle düzelmeye başladı. 1953'te İspanya ile ABD arasında 10 yıllık bir askeri yardımlaşma paktının imzalanmasıyla Franco'nun uluslararası kamuoyundaki konumu daha da iyileşti. ABD ile İspanya arasında imzalanan bu antlaşma, 1955'te BM'ye 1958'de de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'na girmesini kolaylaştırırken Franco yönetimi antlaşma uyarınca ABD'ye askeri üsler verdi.
1950'ler ve 1960'larda Franco bazı liberalleşme eğilimleri göstermesine rağmen, bu dönemde de eleştirilere aldırış etmeden yönetimini sürdürdü. Ayrıca yönetiminin yaşayabilmesi için desteğini aradığı, ılımlı liberallerden aşırı gericilere kadar uzanan bir yelpaze içindeki çeşitli eğilimleri tartıp dengelemede belirgin bir siyasi beceri gösterdi. Bu gruplar arasındaki dengeyi özenle koruyup yürütme erkini büyük ölçüde atadığı kişilere bırakarak, günlük siyasal çatışmaların üstünde yer almayı ve bir hakem rolü üstlenmeyi başardı. Bu nedenle de başarısız uygulamaların faturası, büyük ölçüde Franco'nun kendisinden çok, tek tek bakanlara yüklenmeye başlandı. 1940'ların başlarında gözden düşmüş olan devlet partisi Falanj Partisi, sonraki yıllarda yalnızca Hareket adıyla anılmaya ve başlangıçtaki yarı-faşist kimliğini yitirmeye başladı.
Sağcı otoriter önderlerinin çoğunun aksine Franco, yönetiminin kendi ölümünden sonra da sürmesi için önlemler aldı. 1947'de yaptırdığı referandumla İspanya'da monarşi yönetimi yeniden kuruldu ve Franco yaşam boyu kral naibi ilan edildi. 1966'da yürürlüğe koyduğu bir düzenlemeyle devlet ve hükûmet başkanının yetkilerini birbirinden ayıran Franco, 1967'de az sayıda Cortes üyesinin seçimle belirlenmesine izin verdi. 1969'da XIII. Alfonso'nun o sırada 32 yaşında bulunan torunu Juan Carlos'u veliaht ilan etti. 1973'

Franco İspanyası (İspanyolca: España franquista), İspanya'da kullanılan adıyla Franco Diktatörlüğü (İspanyolca: Dictadura franquista), resmî adıyla ise İspanyol Devleti (İspanyolca: Estado Español) 1939 yılında sona eren İspanya İç Savaşı'ndan 1975 yılında Francisco Franco'nun ölümüne kadar geçen dönemde İspanya'nın yönetildiği diktatörlük rejimidir.

İç savaşın ardından kurulan falanjizm esaslarına dayanan rejim İspanyol milliyetçiliği, koyu Katoliklik inancı ve anti-komünizm fikirlerine dayanmaktaydı. Askeri otoriter rejim parlamenter demokrasi karşıtı olarak organik demokrasi rejiminin kurulduğunu iddia edecektir. Franco diktatörlüğü II. Dünya Savaşı'nda nazizm ve faşizmin yenilgisinin ardından rejimin dini yönüne ağırlık vererek Falanj esaslarını törpülemiştir. Soğuk Savaş döneminde diktatörlük faşist yönlerini sadece simgesel olarak korumuş, uluslararası alanda yalnızlığını kırmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. 1960'lı yıllarda başa geçen teknokrat hükûmetler bu yönde girişimlerden sayılabilir. Rejimi tanımlayan özellikler şu şekilde sıralanabilir:

Anayasanın yokluğu: Rejim liberalizm ve genel oy hakkı gibi kavramları reddetmekte, özellikle siyasi görevler atama yoluyla yapılmaktaydı.
Siyasi partilerin yokluğu: Toplumda bölünmenin bir simgesi olarak görüldükleri için farklı siyasi partilerin kurulması yasaklanmıştı.
İktidarın tek elde toplanması: Franco kanun hükmünde kararnameler ile ülkeyi yönetiyordu. 1942 yılına kadar herhangi bir Cortes (Meclis) bulunmamaktaydı.
Toplanma ve örgütlenme yasağı: Yirmi kişiden fazla olan topluluklar ancak sivil idareden onay aldıktan sonra bir araya gelebilirdi.
Basın üzerinde mutlak kontrol: 1966 yılına kadar tüm basın kurumları basım öncesi sansüre tabiydi. Yayın organlarında sadece diktatörlüğü öven haber ve yorumlara izin veriliyordu. Basılan kitaplarda sansür basım sonrasıydı.
Toplumsal düzenin sağlanmasında silahlı kuvvetlerin rolü: Silahlı kuvvetler, polisin çoğunun görevini devralmıştı.
Taban örgütlenmesi: İdeolojik rejim falanj esaslarına bağlı olduğunu öne sürse de ideolojiyi kendi amaçları doğrultusunda kullanmıştır. Buna göre sınıf savaşımının ortadan kaldırılmasını öngören idelojiye göre patronlar ve işçiler aynı örgütte aynı seviyede yer alabilmekteydi. Sınıf farklılığı olmadığından hareketle işçilerin grev yapması da yasaklanmıştı.

İspanya İç Savaşı sırasında nüfusunun önemli bir kısmıyla beraber üretim kabiliyetinin de çoğunu kaybetmişti. Savaş sonrası dönemde yoğun açlık ve kıtlık yaşanmıştır. İç savaşın sona ermesiyle birlikte hemen II. Dünya Savaşı'nın başlaması durumu daha da kötüleştirmiştir. Başlayan dünya savaşında İspanya tarafsızlığını ilan etse de iç savaş süresince yardımına gelmiş olan Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyası'na yardım ederek dolaylı olarak savaşa katılacaktır. Özellikle Sovyetler Birliği'ne karşı savaşmak üzere binlerce İspanyol gönüllü Mavi Tümen adı altında Doğu Cephesine 47 bin subay ve asker gönderilmiştir. İspanya'nın resmî olarak tarafsız görünse de Mihver Devletlerinden yana olan tutumu savaşın ardından ortaya çıkan uluslararası ortamda yalnızlaşmasına ve tecrit edilmesine yol açacaktır.
İç savaşın bitmiş olmasına rağmen Cumhuriyetçi rejimi savunan bazı gruplar direnişe devam etmiş ve silah bırakmamıştır. Bu gruplar özellikle dağlarda ve kırsal kesimde tutunmuş olsa da 1950'li yılların sonuna doğru etkin bir direniş kalmayacak, bu gruplar Fransa'ya doğru çekileceklerdir.
Bu dönemde ekonomi otokrasinin elindedir. Devlet ekonomik alana doğrudan müdahalede bulunmakta ve kendi kendine yetme stratejisi sürdürülerek dış ticaret en az seviyede tutulmaktadır. Devlet temel ürünlerin fiyatlarını belirlemekteydi. Dış ticaret ise Instituto Nacional de Industria  adlı kurumun denetimindeydi.
Yaşanan kıtlık ve ekonominin her alanına devletin müdahale etmesi karaborsanın ortaya çıkmasına yol açar. Genel yolsuzluğun yanı sıra ithalat izinlerinin çeşitli gruplara verilmesinde kanunsuzluk olayları yaşanmıştır.
1947 yılında siyasi tutuklularının hapsedildiği ve zorla çalıştırıldıkları yüzden çok toplama kampı kapatılacaktır.
"Birleşik, büyük ve özgür İspanya!" sloganıyla ortaya konan diktatörlük rejiminin merkezci ve otoriter yapısı ülke çapında yerel kültürlerin ve dil farklılıklarının günlük hayatta sergilenmesine, kullanılmasına karşı durmuş ve engellemiştir.

Otokrasi yöntemleri ilk olarak ekonomi alanında çözülür. Fiyatların kısmî olarak serbest bırakılması, ticaret ve malların dolaşımının serbestliği adım adım gerçekleşir. 1952 yılında temel gıda kalemlerinde karne uygulaması sona erer. Alınan ekonomik önlemler çok belirleyici olmasa da ekonomik hayatta bir ilerleme kaydedilmesinin önünü açar. Savaş sırasında müttefik olan ABD ile Sovyetler Birliği'nin arasında Soğuk Savaş olarak adlandırılan döneme girilmesi ABD'nin İspanya'ya bakışını değiştirir. Komünizm tehdidine karşı Batı Avrupa ülkelerinde askeri üsler kuran ABD, İspanya'da da askeri üsler kuracak, bu ülkeye ekonomik yardımlara başlayacaktır. Parlamenter demokrasi Franco diktatörlüğü tarafından reddedildiği için demokrasi kaygısı içinde bulunan uluslararası kamuoyunu rahatlatmak adına Opus Dei üyesi teknokratlar hükûmete dahil edilir ve ekonominin idaresini ele alırlar.

Opus Dei teknokratları 1957 yılı itibarıyla yürürlüğe koydukları stabilizasyon planıyla Dünya Bankası ve IMF esaslarına uyan ekonomi politikaları uygulamaya geçirirler. Ekonomide uygulanan liberal dönüşüm işsizliği artıracak milyonlarca İspanyol kırsal bölgelerden iş umuduyla şehir merkezlerine göçecektir. Devlet giderlerinin azaltılarak ülkenin dış yatırıma açılması İspanyol pesetasının değerini düşürecektir.

Bu dönemde dünya çapında uygun ortamın da etkisiyle İspanyol sanayisi hızla büyüyecek, yabancı sermaye ülkedeki düşük emek maliyeti nedeniyle ülkeye yatırım yapacaktır. Bu dönemde yoğun işçi talebi nedeniyle kırsal bölgelerden sanayi havzalarına doğru yaşanan göç, diğer Avrupa ülkelerine doğru da yaşanır. Kırsal bölgelerde ise yaşanan nüfus azlığı ve turizmin henüz istenen seviyede olmaması sebebiyle yoğun bir yoksulluk yaşanmaktadır. Ekonomi gelişmekte olsa da planlı olmaktan uzaktır. Büyüme hem toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliği hem de bölgesel dengesizliği artırmaktadır. Bu dönemdeki ekonomik gelişimin simgesi İtalyan Fiat lisansıyla üretilen SEAT 600 otomobili olur. Bu araç hesaplılığı nedeniyle işçi sınıfı aileleri tarafından tercih edilir.

1973 Petrol Krizi İspanya ekonomisini derinden etkilemiş, büyümeyi durdurarak önemli bir krize sürüklemiştir. Bu dönemde rejim içinde yasak olan ilk büyük çaplı işçi eylemleri ve grevleri yaşanmıştır. Franco'nun iyice yaşlanması ve sağlığının giderek bozulması ile gelecekteki kral Juan Carlos'un naibi görevini Amiral Luis Carrero Blanco üstlenecektir. Blanco aynı yıl ETA tarafından düzenlenen bombalı saldırıyla öldürülecektir. Başa geçen Carlos Arias Navarro çürümekte olan rejimi reformlarla ayakta tutmaya çalışsa da başarısız olacaktır. Batı Avrupa ülkelerinde çalışan işçilerin gördükleri parlamenter demokrasi örnekleri ve halkın eski baskıcı sistemi kabul etmeyişi artık iyice su yüzüne çıkmaya başlar. Bu dönemde İspanyol denetimindeki Batı Sahra'daki Polisario Cephesi bağımsızlık mücadelesini yoğunlaştırır. Baştan beri rejime destek veren Katolik Kilisesi bile artık reformlardan yana tavır almaktadır.
1974 yılı Temmuz ayında Franco hastalanır, bir süreliğine iyileşse de yeniden hastalanır ve durumu ağırlaşır. 1975 yılı Ekim ayında komaya girer ve yaşam destek ünitesine bağlı olarak hayatta tutulur. 20 Kasım 1975 tarihinde 82 yaşında ölür. Franco'nun Valle de los Caídos anıt mezarına gömülmesine karar verilir. Franco'nun ölmesiyle beraber Juan Carlos İspanya kralı olur. Yetkisini ve otoritesini derhal demokrasiye dönmek için kullanacaktır. İspanya'da demokrasiye geçiş süreci olarak bilinen dönem 1978 yılında yeni anayasanın kabul edilmesiyle sürecek Antonio Tejero darbe girişimine rağmen başarılı olacaktır.

II. Dünya Savaşı'nda benzer rejimlerin yenilmesi ve savaş sırasındaki faşizm uygulamalarının ortaya serilmesi İspanya'daki rejimin uluslararası alanda yalnızlaşmasına yol açmıştır. Ancak 1950'li yıllarda başlayan Soğuk Savaş ortamında ABD İspanya'da aradığı müttefiklerden bir tanesini bulmuştur. Franco'nun katı anti-komünist tutumu onu bu dönemde vazgeçilmez bir ortak yapmıştır. Franco rejimi Kore Savaşı'na II. Dünya Savaşı'ndaki Mavi Tümen benzeri bir askerî birlik gönderilmesini bile teklif edebilecektir. İspanya'nın yalnızlığı 1953 yılında ABD ile imzalanan Madrid Antlaşması ile resmî olarak sona erer. Antlaşma kapsamında Rota, Cádiz'de açılacak olan askeri üs karşılığında İspanya ABD'den 1.2 milyar dolar tutarında mali yardım alacaktır.
İspanya 1955 yılında Vatikan ile Concordat imzalar. İspanya kuruluşunda katılmasına izin verilmeyen Birleşmiş Milletler'e 1955 yılında dahil olur. 1958 yılında Dünya Bankası programına kabul edilir. 1959 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanı Dwight Eisenhower'ın ülkeyi ziyaret etmesi uluslararası kamuoyuna ülke hakkında olumlu bir mesaj niteliğini taşımıştır.

Franco, artık çoktan dağılmış olan İspanyol İmparatorluğu'nun bazı kalıntılarına sahip çıkmak istemiştir. 1956 yılında Fas, Fransa'dan bağımsızlığını kazandıktan sonra, İspanyol denetimindeki Batı Sahra, İfni Savaşı ile korunsa da uluslararası baskılar sonucu İspanya tarafından terk edilerek Fas denetimine girmiştir. 1968 yılında yine uluslararası baskılar sonucu Franco, Ekvator Ginesi'nin bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır. Franco, Birleşik Krallık toprakları olan Cebelitarık'ta hak iddia etmiş ve sınırını 1969 yılında kapatmıştır.

Falange Española de las Juntas de Ofensiva Nacional Sindicalista adıyla bilinen falanjist parti İtalya'daki Ulusal Faşist Parti ve Almanya'daki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin aksine ideolojik olarak tek bir bütünlük arz etmemekteydi. Bu özelliğinden dolayı İspanya'daki rejim otoriter olsa da ideolojik anlamda faşist olarak adlandırılmamaktadır. Rejim ekonomik alanda kabul etmediği açılımı yapm

Group of Seven (G7), yedi ülkenin arasında uluslararası bir birliktir. Grup Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa, Japonya ve Kanada olmak üzere yedi ülkeden oluşmakta olup Avrupa Birliği de G7 içinde temsil edilmektedir. G7 çoğulculuk, liberal demokrasi ve temsili yönetim gibi ortak değerler temelinde faaliyet gösterirken, üye ülkelerin tamamı IMF tarafından gelişmiş ekonomiler arasında kabul edilir.
1973'te maliye bakanlarının katıldığı geçici bir toplantı olarak ortaya çıkan G7, zamanla ticaret, güvenlik, ekonomi ve iklim değişikliği gibi küresel meselelerin ele alındığı, çözüm yollarının koordine edildiği resmi ve etkili bir platform haline gelmiştir.
Her yıl düzenlenen G7 Zirvesinde üye ülkelerin devlet veya hükümet başkanları ile birlikte Avrupa Komisyonu Başkanı ve Avrupa Zirvesi Başkanı bir araya gelir. Yıl boyunca ise G7 ve AB'ye bağlı üst düzey yetkililer farklı düzeylerde toplantılar yapar. Ayrıca diğer ülkelerden ve uluslararası kuruluşlardan temsilciler sıklıkla davetli olarak katılır. Rusya, 1997–2014 yılları arasında G8 kapsamında resm, üye olmuş ancak 2014'te gruptan çıkarılmıştır.
G7 ülkeleri toplamda yaklaşık 780 milyonluk bir nüfusa sahiptir, bu da dünya nüfusunun neredeyse %10'una denk gelmektedir. Aynı zamanda küresel nominal net servetin yaklaşık %50'sini oluşturmakta olup 2024 itibarıyla dünya nominal GSYH'sinin %44'ünden fazlasını ve satın alma gücü paritesine göre dünya GSYH'sinin yaklaşık %30'unu temsil etmektedir.

1975'ten bu yana, grup ekonomik politikaları görüşmek üzere yıllık olarak zirve görüşmelerinde toplanmaktadır; 1987'den beri, G7 Maliye Bakanları bağımsız toplantılarda yılda en az iki ile dört kez toplandılar.
1996 yılında, G7; 42 Yüksek Borçlu Fakir Ülkeler (İngilizce: heavily indebted poor countries - HIPC) için bir girişim başlattı.
1997 yılında G7, Çernobil'de bulunan reaktörün erimesini engelleme çabalarına 300 milyon dolar verdi.
1999'da G7, 1999'da daha önce oluşturulmuş Finansal İstikrar Forumu ile ve büyük sanayi ve gelişmekte olan pazar ülkeler arasındaki diyalogu teşvik etmek için "zirveyi takiben oluşturulan G-20" ile daha önce kurulan Finansal İstikrar Forumu aracılığıyla "uluslararası para sisteminin yönetilmesine" daha doğrudan katılmaya karar verdi. G7 ayrıca, HIPC'nin iki taraflı borcunun %90'ını ve toplam 100 milyar dolarlık çok taraflı borcu iptal etme planlarını açıkladı. 2005 yılında G7 "duruma göre" müzakere edilecek "%100'e kadar" borç indirimlerini açıkladı.
2008'de G7, Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington eyaletinde iki kez bir araya geldi ve Şubat 2009'da Roma'da 2007-2008 küresel mali krizleri tartışmak üzere, Maliye bakanlarında oluşan grup, krizi sona erdirmek için "gerekli bütün adımları" atma sözü verdi.
2 Mart 2014'te G7, "Rusya'nın Ukrayna'nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal etmesini kınadı. G7, "Politika tavsiyesi ve finansmanı yoluyla, ihtiyaç duyulan reformlara şart koşan Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Ukrayna'nın ekonomisine acilen ve en iyi şekilde yardım için en iyi hazırlanan kurum olduğunu belirtti ve G7'nin “Ukrayna'ya makroekonomik, düzenleyici ve yolsuzlukla mücadele konusundaki zorlukları ele almak için hızlı teknik yardımları seferber etmeye kararlı” olduğunu belirtti. 24 Mart 2014'te, G7; Rusya Federasyonu'nun, Kırım’ı ilhakını resmi ilânına, Hollanda'nın Lahey şehrindeki Catshuis'de Hollanda Başbakanlık resmi ikametgâhında acil bir toplantı düzenledi. Bu yer, tüm G7 liderleri, Hollanda'nın ev sahipliği yaptığı 2014 Nükleer Güvenlik Zirvesine katılmak üzere hazır orada bulunduklarından seçildi. Bu zirve, G7 ülkesi olmayan bir ülkede gerçekleşen ve ev sahibi ülke liderinin zirveye katılmadığı ilk toplantıdır. 4 Haziran 2014'te Brüksel'deki G7 zirvesindeki liderler Moskova'yı, Ukrayna'nın egemenliğini “sürekli ihlal ettiği” için ortak açıklamasında kınadılar ve Rusya'ya daha fazla yaptırım yapmaya hazır olduklarını belirtti. Bu toplantı, Rusya'nın Mart ayında Kırım'ı ilhakının ardından G8'den çıkarılmasından bu yana yapılan ilk toplantı oldu.
Yıllık G7 liderleri zirvesine hükûmet başkanları katılır. G7 başkanlığını yürüten üye ülke, yılın zirvesini düzenlemek ve ev sahipliğinden sorumludur. Yıllık seri zirveler, zirveler için ev sahibi ülke dizisinin zaman içinde ve serilerde tekrar ettiği gibi, tartışmalı bir şekilde farklı kronolojik olarak ayrıştırılabilir. Genellikle her ülke her 7 yılda bir zirveye ev sahipliği yapar.

G7/8 Information Centre - University of Toronto20 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galiçya ya da Galisya (Galiçyaca: Galiza veya Galicia, İspanyolca: Galicia), İspanya'da bulunan özerk bir bölgedir. Bölgenin yüzölçümü 29.574 km², nüfusu ise 2.738.000 kişidir. Başkenti Santiago de Compostela şehridir. 1981 yılında bu bölgeye özerklik verilmiştir.

Bölgede konuşulan diller Galiçyaca ve İspanyolcadır. Galiçyaca, Latinceden türemiş olan ve Portekizce ile benzerlikler gösteren bir dildir. Bölgenin yanı sıra Portekiz ve Asturias'ta da konuşulmaktadır.

Bölge dört ile bölünmüştür.

A Coruña: 7.950 km² / 1.127.000
Ourense: 7.273 km² / 340.000
Pontevedra: 4.495 km² / 938.000
Lugo: 9.856 km² / 358.000
Önemli şehirleri A Coruña, Vigo, Pontevedra, Lugo, Ferrol, Ourense ve Santiago de Compostela'dır.

Bölgede Atlantik iklimi hüküm sürmekte olup yıl boyu ılıman bir hava yaşanır. Santiago de Compostela şehrinde bir yıl içinde 100 gün yağmurlu geçmektedir. İç bölgelerde ise kışın karlı ve sert geçmektedir.

Şu andaki Galiçya Özerk Yönetimi 16 Mart 1978 tarihinde kurulmuş 1981 yılında güçlendirilerek bugüne gelmiştir. Hükûmetin başında bir başbakan vardır ve yasama görevi özerk bölge parlamentosundadır.

1977-1979 Antonio Rosón Pérez
1979-1981 José Quiroga Suárez
1981-1987 Xerardo Fernández Albor
1987-1990 Fernando González Laxe
1990-2005 Manuel Fraga Iribarne
2005-2009 Emilio Pérez Touriño
2009- Alberto Núñez Feijoo

Parlamento 75 temsilciden oluşur.

Galiçya Halk Partisi (PPdeG): 37 temsilci % 45,2
Galiçya Sosyalist Partisi (PSdeG-PSOE): 25 temsilci % 33,2
Galiçya Milliyetçi Bloku (BNG): 13 temsilci % 18,7

Gayrisafi millî hasıla (GSMH), bir ülke vatandaşlarının verilen bir yıl için ürettikleri toplam mal ve hizmetlerin, belli bir para birimi karşılığındaki değerinin toplamıdır.,Vatandaşlık ayrımının yapılmasındaki sebep, GSMH'nin gayrisafi yurt içi hasıladan (GSYİH) farklı olduğunu belirtmek içindir. GSYİH, o ülkede faaliyet gösteren yabancı ülke yurttaşlarının ürettiği nihai mal ve hizmetleri de kapsar.
Başka bir deyişle GSMH, bir ülkenin yurt dışında çalışan vatandaşlarının ülkeye gönderdikleri faktör gelirlerinin GSYİH'ye eklenip ülkede çalışan yabancıların kendi ülkelerine gönderdikleri faktör gelirlerinin GSYİH'den düşülmesi ile elde edilen değerdir.
1990'ların başından itibaren, küreselleşmenin ivme kazanıp üretim faktörlerinin ve sermayenin, ülke sınırlarının dışına taşması sonucu, makroekonomik analizlerde ilgi, bir ülkenin yurttaşlarının gelirini ifade eden GSMH yerine, bir ülkenin sınırları içerisinde yaratılan toplam geliri ifade eden GSYİH üzerine yoğunlaşmıştır. Fakat yine de ülkelerdeki kişi başına gelir ve bunların karşılaştırılması gibi konularda GSMH hâlâ önemli bir kavram ve ölçüdür. GSMH, genellikle bir yıllık zaman birimi içinde hesaplanır.
Kişi başına Millî Hasıla hesaplamalarında nüfus artışı göz önünde bulundurulur.

Millî Gelir hesaplamalarında iki çeşit uygulama vardır:

Cari fiyatlarla
Hesaplamalarda enflasyonun etkisi gözetilmez. Üretilen mal ve hizmetlerin güncel değerleri üzerine hesaplanır.
Sabit fiyatlarla
Baz olarak herhangi bir yıl alınır ve o yıla endeksli enflasyon oranından arındırılmış reel artışlar hesaplanır.

Gelirler yöntemi ile hesaplamada, gelir niteliği taşıyan üretim ve hizmet alanındaki kalemler esas alınır. Kullanılan ana kalemler şu şekilde sıralanabilir:
GSYİH (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla) = Tarım + Sanayi + İnşaat + Ticaret + Ulaştırma, Haberleşme + Mali Kuruluşlar + Konut + Hizmetler Toplamı (Kamu ve Özel) + İthalat Vergisi 
GSMH = GSYİH + Yurt dışında bulunan vatandaşların gelirleri - Yurt içindeki yabancıların gelirleri
GSMH ile İlgili Formüller:

SMH = GSMH – Amortismanlar
MG = SMH – Dolaylı Vergiler
MG = SMH – Dolaylı Vergiler + Sübvansiyonlar
MG = GSMH – Amortismanlar – Dolaylı Vergiler + Sübvansiyonlar
MG = Ücret + Faiz + Rant + Kâr
KG = MG – (Sosyal Güvenlik Kesenekleri + Kurumlar Vergisi + Dağıtılmayan Kârlar) + Transferler
HG = KG – Dolaysız Vergiler

GSMH ve büyüme oranları, ülkenin ekonomik performansının göstergesidir. GSMH büyüme oranlarının üç çeyrek üst üste düşük olması, resesyon başlangıcı sinyali olarak görülür.

Ülkelerin GSYİH’ye (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin GSYİH’ye (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ye (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ye (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına saatlik GSYİH’ye (SAGP) göre sıralanışı

Bowley yasası

Gelişmiş ülke, bazı kriterlere göre yüksek düzeyde gelişme göstermiş ülkeler için kullanılan bir terimdir. Hangi kriterlerin kullanılacağı ve hangi ülkelerin gelişmiş olarak tanımlanması gerektiği büyük bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Ekonomik kriterler genel olarak değerlenirmelerde baskın olmaktadır. Bu kriterlerin en çok kullanılanlarınan biri kişi başına düşen millî gelirdir; yüksek millî gelire sahip ülkeler gelişmiş ülke olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ekonomik kriter sanayileşme düzeyidir; sanayi sektörünün egemen olduğu ekonomiler gelişmiş sayılmaktadır. Günümüzde başka bir kriter, ekonomik ölçümü, millî geliri, eğitim ve sağlık düzeyini kombine eden İnsani Gelişme Endeksi daha egemen olmuştur. Bu kritere göre yüksek insani gelişmişlik endeksine sahip ülkeler daha gelişmiştir. Ama her kriterde olduğu gibi bu kriterde de anomaliler bulunmaktadır.
Bu kriterlere uymayan ülkeler genel olarak gelişmekte olan ülke olarak sınıflandırılmaktadır.

Gelişmiş ülkeye benzer terimler olarak ileri ülke, sanayileşmiş ülke veya birinci dünya ülkesi gibi terimlerde kullanılmaktadır. Sanayileşmiş ülke terimi biraz belirsiz olabilir çünkü sanayileşme sürekli devam eden bir süreçtir. Dünyada ilk sanayileşen ülke Büyük Britanyadır, sonrasında diğer Batı Avrupa ülkeleri ve ABD takip etmiştir. Fakat Jeffrey Sachs'a göre, şu anda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark 20. yüzyıl sırasında oluşmuştur.

Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri Kofi Annan, gelişmiş ülke terimini şu şekilde tanımlamıştır: "Gelişmiş bir ülke, bütün vatandaşlarına güvenli bir ortamda özgür ve sağlıklı bir hayat yaşamaya olanak sağlayan ülkedir". Ama Birleşmiş Milletler İstatistik Bölümü'ne göre gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ayrımını yapmak için belirlenmiş bir kural yoktur. Ayrıca gelişmiş ve gelişmekte terimlerinin istatistiksel kolaylık için olduğunu ve bir ülkenin gelişmişlik aşaması hakkında bir yargı bulundurmadığını da eklemektedir.

İnsani Gelişme Endeksi (Human Development Index, HDI), dünyadaki ülkeler için yaşam uzunluğu, okur yazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçüdür.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın 2019 İnsani Gelişme Raporu, 9 Aralık 2019'da yayınlandı ve 2018 tahminlerine göre İGE değerlerini hesapladı. Aşağıda "çok yüksek insani gelişme"ye sahip ülkelerin listesi yer almaktadır:

 = artan.
 = sabit.
 = azalan.
Parantez içindeki rakamlar, ülkenin 2017 yılındaki sıralamaya göre yükseldiği (yukarı veya aşağı) sıra sayısını temsil eder.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı'nın Dünya Ekonomik Durumu ve Beklentileri (WESP) raporuna göre, Ocak 2025 itibarıyla aşağıdaki 37 ülke “gelişmiş ekonomi” olarak sınıflandırılmaktadır.
Avrupa'da yer alan 31 ülke:

Kuzey Amerika'da yer alan iki ülke:

Asya ve Pasifik'te yer alan dört ülke:

IMF7 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ileri ekonomiler)
The Economist13 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (quality of life survey)
The World Factbook9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (gelişmiş ülkeler)
United Nations Statistics Division27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (definition)
United Nations Statistics Division11 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (developed regions)
World Bank 24 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (high-income economies)

Gijón (İspanyolca telaffuz: [xiˈxon] (Asturyasça: Xixón) İspanyolca telaffuz: [ʃiˈʃon]), resmî Gijón / Xixón, İspanya'nın 17 otonom bölgesinden kuzeyde, Cantabrian Denizi'ne kıyısı bulunan, içinde İspanya Krallığı'nın da bulunduğu Asturias Prensliği'ne bağlı belediye. Eski Orta Çağ belgelerinde adı "Gigia" olarak geçer. Nüfusu 275 bin dolaylarındadır (2006) ama giderek artan bir nüfusa sahiptir.

Gijón, serin yazları ve ıslak ve çoğunlukla ılıman kışlarıyla İspanya'nın Atlantik kıyılarına özgü ılıman okyanus iklimine sahiptir (Köppen iklim sınıflandırması Cfb). Atlantik Okyanusu'ndan gelen karaya doğru akıntı, şiddetli sıcaklıkların ve çok soğuk sıcaklıkların nadir olduğu serin bir yaz ve ılıman bir kış iklimi yaratır. Dar sıcaklık aralığı, rekor Ağustos sıcaklığının tüm zamanların rekor Ocak sıcaklığından sadece 6,4 °C daha sıcak olmasıyla gösterilmektedir.

Gijón geniş müze seçeneklerine sahiptir. Museo Internacional de la Gaita (Uluslararası Gayda Müzesi), içinde dünyanın dört bir yanından gaydalar barındırır. Ayrıca başka birçok müze vardır:
Revillagigedo Sarayı ve Müzesi (Marqués meydanında, Belediye binası yanı)
Nicanor Piñole Müzesi (bir sanat müzesi)
Evaristo Valle Müzesi (bir köşkte yerel bir ressamın müzesi)
Juan Barjola Müzesi (avangart sanatla ilgili bir müze)
LABoral Centro de Arte y Creación Industrial (çağdaş sanat, bilim, teknoloji ve gelişmiş görsel sanayi için bir sergi merkezi)
Belediye'nin vatandaşlar için çok geniş spor ve kültür faaliyetleri vardır, Abierto Hasta el Amanecer('sabahın ilk ışıklarına kadar' anlamında) etkinlikleri de dahil olmak üzere.
Gijón'da 13 adet kütüphane bulunmaktadır.
Gijón'da bir adet botanik park bulunmaktadır. (Jardín Botánico Atlántico) 26 yaşın atındakiler ve 65 yaşın üstündekiler -Gijón'da daha birçok müze ve park'ta olduğu gibi- parka %50 daha ucuza girebiliyorlar.

Gijón'un Sporting Gijon adında profesyonel bir futbol takımı vardır, Sporting Gijon şu anda İspanya Ulusal Ligi La Liga'da oynamaktadır. Ayrıca Amerikan futbolu ve Beyzbol şehirde üst seviyede oynanır. Gijón Mariners ve El Llano BC takımları ispanyol liglerinde mücadele eden en önemli takımlarıdır.
Kadın sporlarında Gijón Hockey Club, avrupa'nın en önemli rink hokey takımlarından birisidir.
Ayrıca Gijón'un 28,000 'den fazla üyesi olan bir spor kulübü de vardır. Adı Real Grupo de Cultura Covadonga'dır ve bu kulüp Gijón'un en büyük kulübüdür.
Gijón'dan çok uzak olmayan Asturyas'ta kayak merkezleri bulunmaktadır.
Gijón, içinde yüzme havuzları jimnastik salonları ve sauna da bulunan 13 adet halka açık spor merkezi'ne (İspanyolca: Centros Municipales Integrados) sahiptir. Havuzlar 14 yaşından küçük çocuklara ücretsizdir.
Şehrin marinası önemli bir yat filosuna ev sahipliği yapar ve birçok su sporu için temel oluşturur. Royal Astur Yacht Club, şehrin en önemli yat kulübü'dür.

Gijon Ilıman atlantik iklim'e sahiptir ve yıl boyunca yüksek nemlidir.

Guide gijon11 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gijón belediyesi5 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İspanyolca)
resmi Gijon turist sitesi10 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
sporting gijon resmi sitesi 26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
gijon basketbol takımı sitesi8 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Gırnata Emirliği veya Ben-i Ahmer Devleti (Kızıloğulları Devleti), başkenti Gırnata olan Orta Çağ devleti. Muvahhidlerin, Las Navas de Tolosa Savaşı'nda Hristiyanlara yenilmesinin ardından 1232 yılında kurulmuştur. İber Yarımadası'nda kurulan en uzun ömürlü ve son bağımsız İslam devletidir.

Gırnata Emirliği'nin kurucusu Muhammed bin Ahmer'dir. Ülkenin merkezi Gırnata'dır. Elhamra Sarayı da Gırnata Emirliği zamanında yapılmıştır. İberya'daki son Müslüman devlettir. 250 yıldan uzun bir süre siyasi varlığını devam ettirmiştir. Aragon Kralı II. Ferdinand, Ekim 1469 tarihinde Kastilya Kraliçesi I. Isabel ile evlenerek bu iki krallığın güçlerini birleştirmiştir. II. Ferdinand, 1482 tarihinde Gırnata Emirliği'ne karşı bir mücadele başlatmıştır. Gırnata Emiri Ebu Abdullah Muhammed'den 1490 yılında Gırnata'nın teslimini istemiş fakat bu isteği geri çevrilmiştir. 1491 yılında karısı ile birlikte Gırnata yakınlarındaki Santa Fe'ye karargâh kurmuştur. Gırnata halkı Osmanlı Devleti'nden yardım istemiş, fakat Cem Sultan olayından dolayı Osmanlı Devleti yardımda bulunamamıştır. 2 Ocak 1492 tarihinde Gırnata düşmüş ve Gırnata Emirliği yıkılmıştır.
Aynı yıl Amerika'ya da Kristof Kolomb ile çıkan İspanyollar, Endülüs'teki saldırılarında 1.000.000 Müslümanı katlettiler. Sayıları 300.000'i bulan Musevilere ise Katolik olmakla ölmek arasında tercihte bulunmaları için emirler çıkardılar. Osmanlı Devleti bunlara da kucak açtı. Hızır Reis ve Oruç Reis tarafından Osmanlı Devletine getirildi ve burada İzmir, Selanik ve İstanbul'a yerleştirildi. Beni Ahmer Devleti Orta Çağ'da kurulan devletlerin, kültür ve uygarlık anlamında ileri bir düzeyde olması nedeniyle İslam tarihinde önemli bir yere sahiptir. Devletin kurucusu Muhammed Nasır'dır.

Gırnata'nın bir haraç devleti statüsü ve doğal bir bariyer olarak Sierra Nevada ile elverişli coğrafi konumu, Nasrî yönetiminin devam etmesine yardımcı oldu ve Emirliğin Mağrip ve Afrika'nın geri kalanıyla bölgesel bir antrepo olarak gelişmesine izin verdi. Granada şehri bu dönemde en büyük şehirlerden biriydi: Hristiyan kontrolündeki bölgelerden sürülen çok sayıda Müslüman göçmeni kabul etti, şehrin büyüklüğünü ikiye katladı  ve hatta nüfus açısından 1450'de Avrupa'nın en büyük şehri oldu. Bu süre zarfında Granada'da 137 cami vardı.
Granada, Akdeniz ticaret ağlarına sıkı bir şekilde entegre edilmişti ve Sahra-ötesi ticaret yollarından taşınan altın ticaretinin kontrolünü ele geçirmeyi amaçlayan Cenevizli bankerler tarafından büyük ölçüde finanse ediliyordu. Bununla birlikte, Portekiz 15. yüzyılda Sahraaltı Afrika'ya deniz yoluyla doğrudan ticaret yolları açtıktan sonra, Granada bölgesel bir ticaret merkezi olarak daha az önemli duruma geldi. 1469'da Kastilya ve Aragon'un birleşmesi ile bu krallıklar gözlerini Gırnata'yı ele geçirmeye diktiler.

İbnü'l-Khatib, Nasrî döneminin bilge ve şairiydi. Çeşitli alanlarda pek çok eser kaleme almış ve şiirleri Elhamra Sarayı'nın duvarlarına oyulmuştur.

Gırnata Emirliği'nin mimarisi, birçok binada ayrıntılı mukarnas heykellerinden yararlanmanın yanı sıra ahşap, alçı ve zillij döşemede kapsamlı yüzey dekorasyonunu benimsedi. Nasrîlerin en ünlü mimari mirası, bugün Comares Sarayı ve Avlusu olarak bilinenler de dahil olmak üzere Batı İslam mimarisinin en ünlü ve en iyi korunmuş saraylarından bazılarını içeren ve ağır tahkimatlarla korunan bir tepe saray bölgesi olan El Hamra'dır. Saray kompleksi dönem boyunca geliştirildi, ancak en önemli katkılardan bazıları genellikle I. Yusuf ve V. Muhammed'in yönetimi sırasında yapıldı. 14. yüzyılda. Generalife olarak bilinen yazlık saray ve bahçeler de Almohad döneminden Marakeş'in Agdal Bahçeleri ve Fes'in Marinid Kraliyet Bahçelerini anımsatan bir gelenekle yakınlarda oluşturuldu. Bu dönemden bilinen diğer önemli binalar ve yapılar, Medrese al-Yusufiyya (şimdi Palacio del Madraza olarak bilinir), Funduq al-Jadida (şimdi Corral del Carbón olarak bilinir), Granada şehir surlarının bir kısmı, Alcázar Genil ve Granada'daki Cuarto Real de Santo Domingo gibi yapılardır.

Gırnata müziği (الطرب الغرناطي), Granada'da ortaya çıkan ve bugüne kadar hayatta kaldığı Kuzey Afrika'ya taşınan çeşitli Endülüs müziğidir.

Hem kuzeydeki Hristiyan krallıklar hem de güneydeki Müslüman Marinid Sultanlığı tarafından sürekli tehdit altında olan Granada Emirliği'nin nüfusu bir "kuşatma zihniyeti" geliştirdi. Sonuç olarak ülke güçlü bir orduya sahipti. Sınır bölgeleri, Hristiyan şövalyelerden etkilenen ve onlarla karşılaştırılabilecek zırhlı elit savaşçılar tarafından yönetilen sınır savaşçıları (thagri) tarafından sürdürülen kalelerle doluydu. Bununla birlikte, emirlik ordusunun çekirdeği, hafif piyadelerin yanı sıra oldukça hareketli hafif süvarilerden oluşuyordu.
Gırnata ordusu etnik ve kültürel olarak karışıktı. Büyük bir kısmı, askerlik yükümlülüğü olan ailelerin kaydedildiği ve askere alındığı jun sistemi aracılığıyla yerel olarak askere alındı. Ayrıca Gırnata hükümdarları, Kuzey Afrikalı savaşçıları ülkeye göç etmeye ve gazi olarak hizmet etmeye teşvik etti. Bu göçmenler çoğunlukla Zenata (veya Zanata) Berberileriydi ve sonunda Granadan ordusu içinde olgusal olarak özerk ve çok güçlü bir birim olan İnanç Gönüllüleri olarak örgütlendiler. Zenata hafif süvari olarak hizmet etti ve bu da İspanyolca jinete teriminin ortaya çıkmasına neden oldu.('Zenata' adından türetilmiştir), bu tür hafif süvarileri ifade ediyordu. Gırnata ordusunun bel kemiğini oluşturdular, hem önemli savaşlarda hem de Hristiyan topraklarındaki düzenli baskınlarda hizmet ettiler. Mızraklar, ciritler ve esneklikleriyle tanınan küçük yuvarlak kalkanlarla silahlanmış olarak sahada son derece hareketliydiler ve kendi karakteristik taktik setlerini kullanıyorlardı. Bazen Gırnata'nın Nasrî emirleri tarafından müttefiklerine yardım etmek için gönderilen Kastilya ordularında yardımcı olarak da görev yaptılar. Marinid ailesinin sürgündeki üyeleri tarafından işe alındı ve yönetildiler ve Granada krallığına yerleştiler. Marinid komutanları şeyh al-ghuzāt ('gazilerin reisi ') olarak biliniyordu, ancak 1374'te Muhammed V, siyasi müdahaleleri nedeniyle bu görevi bastırdı ve ardından bir Nasrî veya Endülüs generali tarafından komuta edildiler.
V. Muhammed, Gönüllülerin statüsünü düşürdü ve orduda reform yaparak bunun yerine Gırnata ordusunun Endülüs bileşenlerini güçlendirdi. Düzenli Gırnata ordusunun en küçük kısmı, emirler tarafından tutulan veya onlara sığınan Hristiyanlar ve eski Hristiyanlardı. Bunlar genellikle İspanyol şövalyeleriydi ve Memlükler olarak adlandırılıyorlardı; bu savaşçılar, bazı emirler tarafından seçkin korumalar olarak örgütlendi. Gırnatalılar ordularını büyütmek için yabancı paralı askerler de tuttular.
Organizasyonuyla ilgili olarak, Gırnata ordusuna resmi olarak emir başkanlık ediyordu ve birkaç birime bölünmüştü. Her bir önemli sınır garnizonunun başında bir şeyh hassa vardı. Ordu, her biri bir vali tarafından yönetilen, askeri emirlerin 5.000 birlik için lider olarak görev yaptığı, ardından 1.000 kişilik kaid, 200 kişilik naqib ve son olarak sekiz kişilik nazir tarafından yönetilen büyük tümenlere bölündü. İnanç Gönüllüleri başlangıçta şeyh el-ğuzat tarafından komuta edildi. Ayrıca Granada şehrinde, sahib al-shurta komutasında jandarma benzeri bir şurta vardı. Gırnata ordusuna genellikle bir rehberler birliği (dalil), moralle ilgilenen dini figürler, zırhçılar, sağlık görevlileri ve hatiplerin yanı sıra bazı şairler eşlik ediyordu.

Toplam 23 tane Gırnata Emiri bulunmaktadır. Ancak taht kavgaları ve Hristiyan krallıklarla yapılan savaşlar yüzünden emirler, sık sık tahttan inip tekrar tahta geçmiştir. Bu emirlerin tümü Nasrî Hanedanı'na mensuptur ve kurucusu I. Muhammed'ın Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade’nin neslinden geldiği söylenir.

Nasrîler
Sünni hanedanlıklar listesi
Kurtuba Emirliği

Watt, W. Montgomery (1965). A History of Islamic Spain. Edinburgh University Press. ISBN 0-7486-0847-8. 
Arié, Rachel (1990). L’Espagne musulmane au Temps des Nasrides (1232–1492). 2nd (Fransızca). De Boccard. ISBN 2-7018-0052-8. 
Bueno, Francisco (2004). Los Reyes de la Alhambra. Entre la historia y la leyenda (İspanyolca). Miguel Sánchez. ISBN 84-7169-082-9. 
Cortés Peña, Antonio Luis; Vincent, Bernard (1983–1987). Historia de Granada. 4 vols (İspanyolca). Editorial Don Quijote. 
Cristobal Torrez Delgado (1982). El Reino Nazari de Granada (İspanyolca). 
Fernández Puertas, Antonio (1997). The Alhambra. Vol 1. From the Ninth Century to Yusuf I (1354). Saqi Books. ISBN 0-86356-466-6. 
Fernández Puertas, Antonio. The Alhambra. Vol. 2. (1354–1391). Saqi Books. ISBN 0-86356-467-4. 
Harvey, Leonard Patrick (1992). Islamic Spain 1250 to 1500. University of Chicago Press. ISBN 0-226-31962-8. 
Kennedy, Hugh (1996). Muslim Spain and Portugal: A Political History of al-Andalus. Longman.
O'Callaghan, Joseph F. The Last Crusade in the West: Castile and the Conquest of Granada. University of Pennsylvania Press.

Habsburg İspanyası, 16-18. yüzyıllar (1516-1700) arasında hüküm süren geniş topraklara (günümüz İspanyası, güneydoğu Fransa'nın bir parçası, sonunda Portekiz ve İberya dışındaki diğer birçok ülke dahil) atıfta bulunan çağdaş bir tarihçilik terimidir. –1700) Habsburg Hanedanı'nın İspanyol şubesinden krallar tarafından (Orta ve Doğu Avrupa tarihindeki rolüyle de ilişkilendirilmiştir). Habsburg İspanyası, bileşik krallık ve şahsi birlikti. Habsburg İspanyol hükümdarları (esas olarak V. Karl ve II. Felipe), İspanyol İmparatorluğu'nu yöneten etki ve güçlerinin zirvesine ulaştı. Bu dönemde farklı kıtalardaki İspanyol topraklarına atıfta bulunan İspanya, başlangıçta Kastilya, Aragon ve 1580'den itibaren Portekiz taçları dahil olmak üzere tüm İber yarımadasını kapsıyordu. Daha sonra, Latin Amerika'nın çoğu ve Amerika'daki Doğu Hint Adaları, Felemenk, Avrupa'daki İtalya toprakları ve Fransa, Septe ve Vahran gibi küçük yerleşim bölgeleri gibi Portekiz mülklerinden oluşan beş kıtadaki bölgeleri, Kuzey Afrika'da ve Filipinler'de ve Güneydoğu Asya'daki diğer mülkleri içerecek şekilde genişledi. İspanyol tarihinde bu dönem Coğrafi Keşifler dönemi olarak da anılmıştır.
Habsburg'larla birlikte İspanya, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'nın ve dünyanın en büyük siyasi ve askerî güçlerinden biriydi. Habsburg döneminde İspanya, dünyanın en seçkin yazarlarından, ressamlarından ve etkili entelektüellerinden bazılarını yetiştiren İspanya'nın sanat ve edebiyat Altın Çağını başlattı.
I.Isabel ve II.Fernando'nun 1469'daki evliliği, iki ana taç olan Kastilya ve Aragon'un birleşmesi ile sonuçlandı. Reconquista'nın 1492'de doruk noktasına ulaşması ve Granada'nın ve 1512'den 1529'a kadar Navarra'ın fethi sırasında sona ermesinin ardından İspanya'nın fiilen birleşmesine yol açtı. Isabel ve Fernando'ya 1494'te Papa VI. Alexander tarafından "Katolik Kral ve Kraliçe" unvanı verildi.
Birleşik bir devlet olarak İspanya, 1707'de Nueva Planta kararlarında eski krallıklarının (Navarra hariç) birden fazla tacının yerini almasının ardından de jure olarak ortaya çıktı. İspanya'nın son Habsburg kralının 1700'deki ölümünden sonra II.Charles, ortaya çıkan İspanya Veraset Savaşı, yeni bir merkezi devlet oluşumu başlatan Bourbon hanedanından V. Felipe'in yükselişine yol açtı.

Haliç (Altın Boynuz olarak da bilinir), İstanbul'un Avrupa yakasını kaplayan Çatalca Yarımadası'nın güneydoğu ucunda, Boğaziçi girişinde, İstanbul (Tarihi yarımada) ve Beyoğlu platolarını birbirinden ayıran deniz girintisi. Denizin kendisine ulaşan akarsu yatağının bir bölümünü istila etmesiyle meydana gelen yapının jeomorfolojik adı olan Arapça halic sözcüğü, İstanbul halicinin kent açısından taşıdığı önemden dolayı Osmanlılar döneminden bu yana bir özel isim haline gelmiş, birçok semti kapsayan bir kent bölgesi adı olmuştur.

Yunan efsanesine göre; Megaralılar, kralları Byzas'ın annesi Keroessa için Altın Boynuz ismini vermişlerdir.

Bizans döneminde kolonileşme de burada başlamıştır. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun denizcilik merkeziydi. Sahil boyunca uzanan duvarlar, şehri bir deniz filosu saldırısından korumak için inşa edilmiştir. Haliç'in girişinde istenmeyen gemilerin girişini engellemek için, şehirden karşıya eski Galata Kulesi'nin kuzeydoğu ucuna uzanan ve kaynaklarda ilk bahsine 717'deki Konstantinopolis Kuşatması'nda rastlanılan geniş bir zincir vardı. Bu kule Latin haçlılarınca Dördüncü Haçlı Seferinde 1204 yılında geniş bir şekilde tahrip edildi. Fakat Cenevizliler yanına yeni bir kule inşa ettiler. Bu kule meşhur Galata Kulesi 1348 Christea Turris (İsa'nın Kulesi) diye adlandırılır.
Haliç'i karşıdan karşıya kapayan zinciri kırabilecek veya hile ile galip gelebilecek dikkate değer üç zaman vardı. Onuncu yüzyılda Vikingler uzun gemilerini boğaz dışına, Galata etrafına sürüklediler ve onları kızaktan tekrar Haliç'in içine indirdiler. Bizanslılar onları Yunan ateşi ile yendiler. 1204'te 4.Haçlı seferinde, Venedik gemileri zinciri koç ile kırabilecekti. 1453'te Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in gemilerini yağlanmış kütükler üzerinde Galata içlerinden karşı yana geçerek Haliç'e indirmesi.
Şehrin, Fatih Sultan Mehmed'e tesliminden sonra; Rumlar, Gürcüler, Yahudiler, İtalyan tüccarları ve diğer gayrimüslimler Haliç boyunca fener ve Balat bölgesinde yaşamaya başladılar. Bugün altın Boynuz her iki yakada yer alır. Sahil boylarınca parklar vardır. Güzelliği ve tarihinden dolayı turistlerin ilgisini çekmektedir.
Haliç Osmanlı döneminde yoğun Yahudi, Rum, Ermeni ve Gürcü nüfusun yaşadığı bir bölge idi. Osmanlı döneminin münevverlerinin takip ettiği Karyağdıbaba, Karaağaç ve Sütlüce, Giresunlu Tekkesi bu bölgede bulunmaktadır. Günümüzde Galata köprüsü; Galata ve Eminönü'yü Haliç üzerinden birleştirir. Haliç üzerinde diğer iki köprü de Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü'dür.
1980'li yıllara kadar; endüstriyel atıkların döküldüğü bir yer olan Haliç, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan "Haliç'i gözlerim gibi mavi yapacağım" vaadiyle döneminde temizlenmeye başlamış ve uzun yıllarca süren çalışmalar sonucu 2000'li yıllarda daha temiz bir hale getirildi. Haliç'in temizlenmesi amacıyla İstanbul Boğazı'ndan deniz suyunun Kağıthane Deresi'ne sürekli akışının sağlanarak dere suyunun yenilenmesi ve Haliç'e sürekli temiz suyun girmesini sağlamak için başlanılan proje 2012 yılında tamamlandı.

Haliç doğal bir limandır. Haliç üzerinde 4 köprü bulunmaktadır. Bunlar;

Galata Köprüsü
Atatürk Köprüsü (Unkapanı Köprüsü)
Haliç Köprüsü
Haliç Metro Köprüsü

Haliç, Sütlüce'de III. Sultan Mustafa (1757-1774) devrinde yapılan Karaağaç Tekkesi, Bektaşi tekkelerinin en önemlilerinden biri olarak biliniyor. 1826 yalında II. Mahmut tarafından “Yeniçeri Ordusu”nun lağvedilmesi ile birlikte diğer Bektaşi tekkeleri gibi kapatılan Karaağaç Tekkesi, Abdülaziz döneminde (1861-1876) “Hasip Baba” tarafından yeniden faaliyete geçirilmiş ancak Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılmasını öngören kanun gereği ikinci kez kapatılmıştı. Osmanlı arşivlerindeki kayıtlarda ise tekkenin II. Beyazıt Vakfiyesi'ne bağlı olduğu ve 16. yüzyılın başlarından itibaren faaliyette olduğu belirtiliyor. Bu durumda tekkenin 500 yıllık bir geçmişi olduğu ortaya çıkıyor.

9731 numaralı Maliye'den Müdevver Osmanlı Devlet arşivi defter, göre Haliç'in karşı kıyısında Sütlüce'de Giresunlu Tekkesi ismiyle bir Bektaşi tekkesi daha bulunmaktadır. Karaağaç Tekkesinin yakınında bulunan bu tekke de tamamen yıktırılmıştır.
Defterin kenarlarına düşülen ve "derkenar" olarak adlandırdığımız notlardan bu iki tekkenin de Sultan II. Bayezid evkâfından olduğu kayıtlıdır. Bunun yanı sıra Karyağdı Ali Baba Tekkesi de (yapılış: 1758) bu defterde kayıtlı olup yıktırılan tekkelerden biridir.
9731 no'lu defter bilgileri, Osmanlı Devleti'nin fermanla kendi koyduğu kurala kendisinin uymadığını da göstermektedir.
II. Mahmud yayınladığı fermanda 60 yıldan eski olan Bektaşi tekkelerinin camiye ya da medreseye çevrilmesi yolunda karar vermiş bulunmaktaydı.(BOA.HAT. 290/17351) Ancak bu durumun İstanbul'daki tekkelerde biraz zorlanarak uygulandığı görülmektedir. Karaağaç Tekkesi, III. Mustafa döneminde yapılmıştır; bu dönem başlangıç kabul edilirse tarih ucu ucuna 60 yıla ulaşmaktadır. Karyağdı Ali Baba Tekkesi ise 68 yıllıktır.

 2006 tarihindeki açıklamasına göre; Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı ve Sümela Manastırı restorasyonlarını yapan Bülent Güngör tarafından Da Vinci'nin orijinal planında olduğu gibi bir köprüyü yapılacağını iletti. Bu köprü, orijinalinde olduğu gibi 240 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğinde ve denizin 24 metre üstünde olacak. 1502'de Leonardo da Vinci, tek kemerli ve ayakları arasındaki açıklığı 240 metre (720 ayak) olan köprü çizimini sivil mühendislik projesi olarak Sultan II. Beyazıt için üretti. İki ayağının arasında tarihin en eski Magicland'i vardır. Köprü Altın Boynuz için tasarlanmıştı. Asla inşa edilemedi. Onun dizaynına dayanan küçük bir köprü Norveç'te Aas yakınında inşa edildi (2000).

Altın Boynuz, ilk defa 29 Temmuz 2006'da Red Bull Hava Yarışı Dünya Serisi'ne (Red Bull Air Race World Series) ev sahipliği yaptı.

Karakaya, Enis (Sonbahar 1993). "Bizans döneminde İstanbul'un banliyöleri (III): Haliç ve çevresi". İlgi, 75. ss. 25-30. 

Uzaydan Haliç10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haliç Resimleri
Türkiye'nin en büyük kara kazıkları Haliç'te yapılıyor. - Türkiye Zeminciler Birliği Blog Sayfası
Haliç Zinciri

Hava kuvvetleri ya da bazı ülkelerde anıldığı ismiyle hava ordusu, en geniş anlamda, ana olarak hava savaşı yürütmek üzere kurulmuş ve ülkenin havadan savunulmasını sağlamak için uçak, helikopter gibi hava araçlardan ve bunlarla ilgili yer hizmetlerinden, kuruluşlarından oluşturulan teşkilattır. Daha spesifik olarak, hava kuvvetleri bir ordunun; kara kuvvetleri, donanması ve diğer askeri kuvvetlerinden farklı olarak hava savaşından sorumlu silahlı hizmet dalıdır. Tipik olarak, hava kuvvetleri, ülkenin hava sahasının kontrolünü sağlamak, kontrol stratejik ve taktik bombardıman görevleri yürütmek ve kara ve deniz kuvvetlerine destek sağlamaktan sorumludur.
Hava kuvvetleri genel olarak avcı uçakları, bombardıman uçağı, askeri nakil uçağı ve eğitim uçakları gibi diğer uçaklardan oluşan bir filoya sahiptir. Bunun yanında buna destek yer üniteleri de hava kuvvetlerinin envanterinde yer alır.
Pek çok ülkede yapılan askeri uzay araştırmaları, kıtalararası balistik füzeler (ICBM) ve askeri haberleşme cihazları da hava kuvvetleri çatısı altında yer alır. Ayrıca bazı ülke hava kuvvetleri; uçaksavar topçular, uçaksavar füzeler ve anti-balistik füzeler gibi uçaksavar yer sistemlerinin kurulumunu ve kontrolünü yaparlar.
Pilotların yanı sıra, hava kuvvetleri uçucu personelini desteklemek için yer personeline de sahiptir. Sivil havayollarına benzer bir şekilde, pilotlar hava kuvvetlerinde mühendisler, yakıt teknisyenleri, teknisyenler gibi yer personeli tarafından operasyonun sağlıklı sürmesi için desteklenir. Ancak; havaalanı savunma birlikleri, silah mühendisleri ve hava istihbarat elemanı gibi bazı destekleyici personelin sivil havacılıkta eş rolleri yoktur.

Balon gibi havadan hafif hava taşıtlarının askeri kuvvetler tarafından genel olarak kullanılmamıştır. Ancak, 20. yüzyılın başında havadan ağır hava taşıtlarının keşfi ile birlikte havacılığın bu yeni formu orduların ve donanmaların ilgisini çekmeye başladı.
Dünyadaki ilk hava kuvvetleri olarak, 1910 yılında kurulan, Fransız Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı Armée de l'Air (Fransa Hava Kuvvetleri, ALA) bilinir. 1911 yılında, Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya, Libya toprakları üzerinde Türk mevzilerine karşı keşif ve bombardıman görevleri için dünyada ilk kez uçak kullandı. 1911 - 1912 yıllarındaki bu savaş tarihte uçaklar ve zeplinler ile hava atakları yapılan ile savaş oldu. I. Dünya Savaşı'nda Fransa, Almanya, İtalya, Britanya ve Osmanlı İmparatorluğu gibi devletler önemli sayıda bombardıman uçağı ve avcı uçağı sahibiydiler.

Bağımsız hava kuvvetleri, bir ülkenin milli silahlı kuvvetlerine bağlı olarak görev yapan ve eski silahlı kuvvetler olan "kara kuvvetleri" ve "donanmalar" gibi aynı düzeyde hizmet eden askeri teşkilatlardır.
Britanya Hava Kuvvetleri, Royal Air Force (RAF), silahlı kuvvetlere bağlı olarak dünyadaki ilk bağımsız hava kuvvetleri oldu. RAF, 1 Nisan 1918 tarihinde Britanya Ordusu'na bağlı "Royal Flying Corps" ve "Royal Naval Air Service" birliklerinin birleşmesi ile kuruldu.
Daha sonra geçen on yıllarda birçok ülke, her biri önemli bir güçe sahip, kendi bağımsız hava kuvvetlerini kurdular. Güney Afrika Hava Kuvvetleri (SAAF), 1 Şubat 1920 tarihinde kuruldu. Daha sonra 31 Mart 1921'de Avustralya Hava Kuvvetleri önce silahlı kuvvetlere bağlı bir birim olarak, 1922 yılında ise kara kuvvetleri ve donanmadan sonra ayrı bir kuvvet olarak kuruldu. 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Kanada Hava Kuvvetleri kuruldu, ancak daha sonra 1918 ve 1924'te birkaç kez dağıtılıp, tekrar kurulduktan sonra kalıcı olarak kuruldu. Kanada Hava Kuvvetleri "royal" (kraliyete ait) unvanını 1 Nisan 1924'teki kraliyet ilanından sonra aldı. Ancak Kanada Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı bağımsız bir hava kuvveti olması 1938 yılını buldu. Finlandiya Hava Kuvvetleri ayrı bir askeri servis olarak 4 Mayıs 1928'de ve Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ABD Silahlı Kuvvetleri'nin bir kuvveti olarak 18 Eylül 1947'de kuruldu. İsrail Hava Kuvvetleri, İsrail'in kurulması ile birlikte, 18 Mayıs 1948 tarihinde Haganah örgütüne bağlı olan Şerut Avir'in yeniden organize edilmesi ile kurulmuş oldu. Japon Hava Öz Savunma Kuvvetleri ise 1954 yılına kadar kurulmadı ve 2. Dünya Savaşı'nda askeri havacılık ordu ve donanma kuvvetleri tarafından gerçekleştiriliyordu.

Hava kuvvetleri akademisi
Askerî havacılık
Hava savaşı
Hava savunma
Askerî uçak
Türk Hava Kuvvetleri

ABD Hava Kuvvetleri (USAF) resmi sitesi20 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kraliyet Hava Kuvvetleri resmi sitesi25 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hava Kuvvetleri resmi sitesi

Hollanda Silahlı Kuvvetleri, Hollanda Krallığı'nı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli olan silahlı kuvvetlerdir.
Ana birimleri şunlardır:

Koninklijke Landmacht (KL), Hollanda Kraliyet Kara Kuvvetleri.
Koninklijke Marine (KM), Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri (Deniz Havacılık Servisi) ve Deniz Piyade Kolordusu (Deniz Piyade Kolordusu).
Koninklijke Luchtmacht (KLu), Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri.
Koninklijke Marechaussee (KMar), Kraliyet Askeri Polisi.
Buna ek olarak, Hollanda Krallığı'na bağlı adaların üzerinde küçük yerel askerî güçler vardır (Aruba ve Curaçao). Bunlar Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri bünyesinde faaliyet göstermektedir.
Hollanda Silahlı Kuvvetleri'nin görevleri, Hollanda Anayasası'nın 97. maddesinde belirtilmiştir. Bu görevler şunlardır:

Hollanda Krallığı ve ona bağlı devletlerin çıkarlarını korumak.
Uluslararası hukukun üstünlüğü korumak ve ilerletmek.
İlginçtir ki, Hollanda Anayasası bu uluslararası istikrar ve barış içinde "Hollanda'nın askeri rolü ve sorumluluğu anayasal olarak belirlenir" demektedir.
Anayasa'ya göre Hollanda Silahlı Kuvvetleri'nin komutası Hollanda Hükûmeti'ndedir. 1893 yılına kadar bu yetki Hollanda Kralı'ndaydı.
Askeri alanda önemli bir değişiklik 2003 yılında yapılmıştır. Buna göre, Hollanda vatandaşları için zorunlu askerlik kaldırılarak profesyonel askerlik getirildi.

Savunma Bakanlığı Websitesi
Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri Resmi Websitesi17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hollanda Kraliyet Kara Kuvvetleri Resmi Websitesi9 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hollanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri Resmi Websitesi4 Aralık 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kraliyet Askeri Polisi Resmi Websitesi8 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

L'Hospitalet de Llobregat, Katalonya'nın ikinci büyük şehri. Barselona'nın hemen güneybatısında yer alıp bu şehrin bir banliyösü durumundadır.

Hospitalet de Llobregat belediye sınırları içinde nüfus (2009 tahmini itibarıyla) 257.038 kişidir ve nüfus yoğunluğu 18.360 kişi/km² olur. Böylelikle Hospitalet de Llobrega sadece İspanya'da değil tüm Avrupa Topluluğu içinde en yoğun nüfuslu şehirsel yerleşke olmaktadır.
Hospitalet de Llobrega'nın diğer bir demografik özelliği çok yüksek bir yüzde oranda ülke ve bölge dışında doğmuş olan nüfustur. 2006 nüfus sayımı sonuçlarına kent nüfusunun %78'i İspanya'da, %52'si Katalonya'da doğmuştur.
Hospitalet de Llobrega belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:

Barcelonès
Katalonya

L'Hospitalet de Llobregat Belediyesi resmi websitesi9 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hospitalet de Llobregat tarihi ve sanat eseri binalar30 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hırvatistan Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri (Hırvatça: Oružane snage Republike Hrvatske - OSRH) Hırvatistan'ı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Ana birimleri şunlardır:

Hırvatistan Kara Kuvvetleri (Hrvatska kopnena vojska)
Hırvatistan Deniz Kuvvetleri (Hrvatska ratna mornarica)
Hırvatistan Hava ve Hava Savunma Kuvvetleri (Hrvatsko ratno zrakoplovstvo i protuzračna obrana)

Hırvatistan Silahlı Kuvvetleri'nin aktif askeri personel sayısı toplam 18.400'dür ve ayrıca silahlı kuvvetlerin çeşitli hizmet dallarında çalışan 1,600 sivil vardır.

Genelkurmay Karargahı'nda 3,000 personel
Deniz Kuvvetleri'nde 2,000 personel
Hava Kuvvetleri'nde 2,000 personel
Kara Kuvvetleri'nde 16,000 personel (2,000 Gönüllü)
1,600 sivil personel
Toplam 24,600 personel görev yapmaktadır. (6000 yedek asker dahil değildir.)

Son yıllardaki savunma harcamaları (kaynak Hırvat MOD);

(*) - öngörülen harcama
(**) - önerilen harcama

I. Isabel, Kastilyalı Isabella veya Katolik Isabel (İspanyolca:  Isabel I; 22 Nisan 1451 - 26 Kasım 1504), Kastilya (1474-1504) ve Aragon (1479-1504) Kraliçesi. Bu iki Krallığı 1479'dan sonra kocası Aragon Kralı II. Fernando ile birlikte yönetmiştir. Hükümdarlığı sırasında İspanya'nın birliğini sağlamış ve Kristof Kolomb'un Yeni Dünya'yı keşfiyle güçlü bir sömürge imparatorluğunun temelleri atılmıştır.

Kastilya kralı II. Juan ile Portekizli Isabel'in kızı, sonradan babasının yerine tahta çıkan IV. Enrique'nin ise üvey kardeşiydi. On üç yaşındayken kralın gözetimi altında yetişmesi için saraya getirildi. Kardeşi Afonso'nun çevresinde toplanmış olan Enrique'nin muhalifleri, onun Temmuz 1468'de ölümü üzerine Isabel'e yöneldiler. Ama Isabel muhalefetin sözcüsü olmayı kabul etmedi ve Toros de Guisando Antlaşması'yla (19 Eylül 1468) IV. Enrique tarafından tahtın vârisi ilan edildi.

Tahtın varisi olması nedeniyle, Isabel'in yapacağı evlilik İspanya'da ve dış ülkelerde yoğun tartışmalara yol açtı. Portekiz, Fransa ve Aragon değişik önerilerde bulundular. Enrique, Isabel'in Portekiz kralı V. Afonso, Fransızlar ise Guienne dükü ile evlenmesini istiyordu. Ama Isabel, danışmanlarının da etkisiyle Aragon tahtının varisi Fernando ile evlenmeye karar verdi ve Enrique'nin onayı olmadan Ekim 1469'da Valladolid'deki Juan de Vivero Sarayı'nda onunla evlendi. Bu evliliğe karşı çıkan bir grup Kastilya soylusu, tahtın gerçek varisinin Isabel değil Enrique'nin la Beltraneja olarak bilinen kızı Juana olduğunu öne sürdüler. Kral da, Isabel'in kendisinin onayını almadan Fernando'yla evlenmekle tahta itaatsizlik ettiğini, böylece 1468 anlaşmasını çiğnediğini ileri sürerek bu grubu destekledi ve Juana'nın tahta çıkabilmesi için Guienne dükünün desteğinin sağlamaya çalıştı. Isabel ve Enrique daha sonra uzlaşmaya vardılarsa da, uzun yıllardan beri süren taht mücadelesi, kralın ölümünün (1474) hemen ardından bir iç savaşa dönüştü.

Savaş çıktığında kendini Segovia'da kraliçe ilan etmiş olan Isabel, aralarında Kardinal Mendoza ile Kastilya kraliyet ordusu başkomutanı Velasco'nın da bulunduğu bir grup Kastilya soylusunun desteğini almıştı. Juana'yı destekleyen grubun içinde ise Toledo başpiskoposu, Calatrava tarikatının önderi ve Villene markisi yer alıyordu. Bu arada Juana'yla nişanlanan Portekiz kralı V. Afonso da Isabel'e karşı savaşa girişmişti. Isabel'in hükümdarlığının ilk dört yılı boyunca süren iç savaş, Juana'yı destekleyen Kastilyalı soyluların ve Portekiz kralının yenilgisiyle sonuçlandı (24 Şubat 1479). Aynı yıl Aragon kralı II. Juan'ın ölümü üzerine Kastilya ve Aragon krallıkları Isabel ve Fernando'nun yönetimi altında birleşti.
Böylece modern İspanya'nın temelleri atılmış oldu. Ama kişisel plandaki bu birliğin etkili bir siyasi birliğe dönüşmesi için uzun zaman geçmesi gerekecekti. Fernando ilk vasiyetnamesinde (1475), Isabel'i Aragon tahtının vârisi olarak belirlemiş ve uyruklarının Kastilya ile kurulacak bir birlikten büyük yararlar sağlayacaklarını açıkça ilan etmişti. Bununla birlikte, her iki krallık uzun yıllar kendi kurumları ve yasaları uyarınca yönetildi. Isabel ve Fernando İber Yarımadası'ndaki son Müslüman kalesi olan Gırnata Emirliği'ni ele geçirerek uzun yıllardan beri süren Reconquista (İspanya'nın yeniden fethi) mücadelesini sona erdirmeye karar verdiler. Ama 1482'de Gırnata'ya karşı başlatılan ve güçlükle sürdürülen sefer Kastilya'nın mali olanaklarını tüketti. Savaşın yönetimiyle yakından ilgilenen Isabel, 1491'de Fernando'yla birlikte Gırnata yakınlarındaki Santa Fe'de karargâh kurdu ve 2 Ocak 1492'de Gırnata'nın düşmesine değin orada kaldı.
Isabel'i Santa Fe'de ziyaret eden Kristof Kolomb, Avrupalıların Amerika kıtasına yerleşmesiyle sonuçlanacak yolculuğa çıkmak için onun desteğini istedi. Isabel'in bu seferin masraflarını karşılamak amacıyla mücevherlerini verdiği ileri sürüldüyse de, Kolomb'a yalnızca sınırlı bir mali destek sağladığı bilinmektedir. Bu yolculuğun sonunda keşfedilen Yenidünya, daha önceki keşif seferlerinde de olduğu gibi papalığın onayıyla Kastilya tahtına bırakıldı.
Isabel'in hükümdarlığı sırasında Andalucia'da Engizisyon kuruldu (1478). 1492 yılında yayımladıkları fermanla İsabella ve Ferdinand Hıristiyanlık'ı benimsemeyen Yahudileri, İspanya'dan sürmüştür. Öte yandan 15. yüzyılın başlarında uygulanmaya konmuş olan kilise reformları bu dönemde hız kazandı. Isabel son derece dindar bir kişi olmasına ve Papa IV. Alexander tarafından Fernando'yla kendisine verilmiş olan onursal Katolik unvanını taşımasına karşın, papalığa karşı kararlı bir politika izledi. Bu doğrultuda papanın İspanya'daki arpalıklara kendisinin onayını almadan atama yapmasına ve Kastilya tahtının kilise üzerindeki geleneksel haklarının çiğnenmesine karşı çıktı. Gene bu siyasetin bir parçası olarak boş Cuenca piskoposluğuna bir İtalyan kardinalin getirilmesini reddederek, dört yıl sonra bu göreve bir İspanyol'un atanmasını sağladı. Ayrıca, papanın yeğeninin Sevilla piskoposu olmasını önledi.
Isabel, dinsel konular kadar eğitimle de ilgilendi; 30 yaşındayken Latince öğrenmeye başladı, saraydaki bilginlere destek oldu ve bunlardan Pietro Martire d'Anghiera'yı soyluların çocuklarını eğitmek için kurulan yeni bir saray okulunun başına getirdi. İspanyol ve Flaman ressamların da koruyuculuğunu üstlenen Isabel'in geniş resim koleksiyonunun bir bölümü günümüze ulaşmıştır.

Isabella kısa boyluydu, tıknazdı, çok açık tenliydi ve çilek-sarı ile kumral arası bir saç rengine sahipti. Bununla birlikte, diğer açıklamalar saçını altın (sarı) olarak tanımlar. Bazı portreler onu esmer olarak gösteriyor. Bunun nedeni, eski portrelerde meydana gelen ve genellikle saç pigmentlerinin koyu kahverengiye dönmesine neden olan bir olgudur. 15. ve 16. yüzyıllardan kalma birçok portre bunun kanıttı. Bununla birlikte, Burgonyalı heykeltıraş Philippe de Vigarny'nin (şu anda Fransa olan Langres'te doğmuş) Granada Katedrali'ndeki heykeli de onu koyu saçlı bir esmer olarak gösteriyor.

Kızları Joanna ve Catherine'in görünüş olarak ona en çok benzediği düşünülüyordu. Isabella sade, ılımlı bir yaşam tarzı sürdürdü ve hayatında en çok dindar ruhu onu etkiledi, Endülüs'teki Müslümanlara karşı düşmanlığına rağmen Isabella'nın çağdaşları onu şu şekilde tanımladı:

Gonzalo Fernández de Oviedo y Valdés: "Onun konuşmasını görmek ilahiydi."
Andrés Bernáldez: "Çalışkan bir kadındı, çok güçlü, çok ihtiyatlı, bilge, çok dürüst, iffetli, dindar, sağduyulu, doğru sözlü, açık, hilesiz. Bu çok Katolik ve mutlu Kraliçe'nin mükemmelliklerini kim sayabilir ki, her zaman övgüye çok layık."
Hernando del Pulgar: "Adalete çok meyilliydi, o kadar ki merhametten çok katılık yolunu izlemesiyle ünlendi ve bunu, başarılı olduğunda krallıkta bulduğu büyük suç yolsuzluğunu düzeltmek için yaptı.''

Isabel'in hükümdarlığının son yıllarında önce tek oğlu ve vârisi Juan (1497), ardından da kızı Portekiz kraliçesi Isabel (1498), daha sonra da kendisinden İspanya ile Portekiz'i birleştirmesi beklenen torunu Miguel (1500) öldü. Bunun üzerine sonradan Deli lakabıyla anılan öteki kızı Juana Kastilya tahtının vârisi ilan edildi. Isabel'in son yıllarında kazandığı en büyük başarılardan biri askeri amaçla kurulmuş olan Alcantara, Calatrava ve Santiago tarikatlarına ait geniş toprakların krallığa bağlanması oldu.
Isabel'in yaşamına ve hükümdarlık yıllarına ilişkin başlıca kaynak vasiyetnamesidir. İber Yarımadasında siyasi birliğin sağlanması, Cebelitarık üzerinde denetim kurulması, Kuzey Afrika'daki yayılma politikası, Yenidünya yerlilerine karşı izlenen siyaset ve kilise reformları gibi önemli siyasi konulardaki değerlendirmelerinin yer aldığı bu vasiyetname, İspanya tarihine ışık tutan önemli bir belge niteliğindedir.

1958 yılında, Isabella'nın 1504'te öldüğü Valladolid'in piskoposu olan José García Goldaraz, Isabella için bir azizlik süreci başlattı. Kraliçenin hayatını ayrıntılı bir şekilde ortaya koymak amacıyla, 27 cilt halinde derlenmek üzere üç bin beş yüz belge seçildi.
1970 yılında söz konusu komisyon şu tespitte bulunmuştur:Kraliçe Isabella'nın gerek kamusal gerekse özel yaşamında Hristiyanlık ve İncil ilkelerinden ilham almayan tek bir eylemine dahi rastlanmadığı için Katolik Isabella'nın muhterem kılınması yönündeki kanonik süreç güvenle başlatılabilirdi. Ayrıca, beş yüzyıl boyunca kesintisiz şekilde devam eden bir "kutsallık şöhreti" söz konusuydu ve yürütülen inceleme ilerledikçe bu durum daha da belirgin bir hâl almaktaydı.1972 yılında belgeler, Vatikan'daki Azizlerin Davaları İçin Dikasteryum'a resmi olarak sunuldu. Bu süreç onaylandı ve Mart 1974'te Isabella'ya "Tanrı'nın Hizmetkârı" unvanı verildi. Ancak, Yahudileri sürgün etmesi sebebiyle, Yeni Dünya'nın keşfinin beş yüzüncü yıl dönümü anmasından bir yıl önce, 1991 yılında Papa II. Ioannes Paulus tarafından muhterem kılınma davası askıya alındı. Bazı yazarlar, Isabella'nın kutsallık şöhretinin büyük ölçüde kraliçenin kendisi tarafından özenle şekillendirilen ve yayılan bir imajdan kaynaklandığını ileri sürmüştür.

Yahudilerin İspanya'dan sürülmesi

I. Juan Carlos (Juan Carlos Alfonso Víctor María de Borbón; 5 Ocak 1938, Roma), Kasım 1975'ten Haziran 2014'teki feragâtına kadar İspanya kralı olarak hüküm sürmüş olan İspanya kraliyet ailesinin bir üyesi.

1931'de ülkesinden ayrılan son İspanya kralı XIII. Alfonso'nun üçüncü oğlu olan Barselona kontu Juan Carlos Teresa Silvero Alfonso de Borbon y Battenberg'in en büyük oğlu olarak Roma'da doğdu. Çocukluk yılları İtalya'da geçti ve İspanya'ya ilk kez 1947'de eğitim amacıyla geldi. 1945'te babası, Franco'nun yönetimden çekilmesi gerektiğini savunmaya ve Falanjist politikalara karşı çıkmaya başladı. Halk arasında Don Juan olarak bilinen babasından uzaklaşan Franco, Juan Carlos'un eğitimiyle yoğun biçimde ilgilendi. 1955'te Zaragoza Askerî Akademisi'ne giren Juan Carlos, ardından Marin'deki Askeri Denizcilik Okulu'na, San Javier'deki Havacılık Akademisi'ne ve Madrid Üniversitesi'ne devam etti.
Mart 1956'da Portekiz Estoril Villa Giralda'da küçük kardeşi Alfonso'nun silahla oynaması esnasında yanlışlıkla ölümüne neden olmuş olduğu söylentileri çıkmış fakat bu olay sonrası kraliyet ailesi çok  fazla bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır.
1947'de çıkarılan bir yasayla cumhuriyet yönetimine son verilip monarşi ilan edildiği halde Franco'nun ölümüne değin İspanya tahtı boş kaldı. 1969'da General Franco tarafından İspanya veliaht prensi ilan edildi ve 1975'te General Franco'nun ölümü üzerine tahta çıktı. Tahta çıktıktan hemen sonra siyasi partilerin yeniden kurulmasını ve siyasi tutuklular için af çıkarılmasını destekleyerek liberal ve demokratik ilkelere saygılı bir çizgi çizdi. 1981'de Faşistlerin darbe girişiminin sonuçsuz bırakılmasında önemli rol oynadı. Amerika ve Çin'ı ziyaret eden ilk İspanyol devlet başkanı oldu.
14 Mayıs 1962'de Atina'da Yunanistan Kralı I. Paulos'un kızı olan Sofía ile evlendi ve biri erkek olmak üzere üç tane çocuğu oldu.
2010 yılında başlatılan ve küçük kızı Prenses Cristina'nın da adının karıştığı yolsuzluk soruşturması ve bazı skandallar nedeniyle gözden düşen Juan Carlos'un, 2 Haziran 2014'te tahttan feragât ettiği açıklandı. 18 Haziran 2014'te İspanya Parlamentosu'nda tahttan çekilmesini onaylayan yasayı imzalayarak resmen tahttan feragât etti. Ertesi gün yasanın resmi gazetede yayınlanmasıyla oğlu VI. Felipe İspanya'nın yeni kralı oldu.
3 Ağustos 2020 tarihinde Hakkında çıkan yolsuzluk dosyaları nedeniyle İsviçreli ve İspanyol devlet yetkilileri tarafından soruşturma başlatılması üzerine ülkeyi terk etme kararı almış ve Dominik Cumhuriyeti'ne kaçmıştır.

WikiLeaks tarafından 2010 yılı Kasım ayında kamuoyuna açıklanan gizli ABD belgelerine göre kral hakkında değerlendirmeler yer almıştır. Buna göre kral, ABD ile iş birliği halinde olmakla beraber sürekli olarak İspanya'nın çıkarlarını düşündüğü şeklinde değerlendirilmiştir.

İspanya'da demokrasiye geçiş süreci

Kanarya Adaları, Atlantik Okyanusu'nda yer alan ve İspanya'nın en güneydeki özerk bölgesi olan bir takımadadır, Afrika'nın kuzeybatı kıyısından yaklaşık 100 kilometre (60 mil) açıkta bulunur. Takımadanın yaklaşık 2,27 milyonluk nüfusuyla Avrupa Birliği'nin en kalabalık denizaşırı özel bölgesidir.
Alan bakımından en büyükten en küçüğe doğru sıralanan yedi ana ada şunlardır: Tenerife, Fuerteventura, Gran Canaria, Lanzarote, La Palma, La Gomera ve El Hierro. Yerleşim yeri olan tek diğer ada ise idari olarak Lanzarote'ye bağlı olan La Graciosa'dır. Takımada ayrıca Alegranza, Isla de Lobos, Montaña Clara, Roque del Oeste ve Roque del Este gibi çok sayıda küçük ada ve adacık ile Garachico ve Anaga gibi çeşitli kayalıkları da içerir. Tarihsel olarak, ada zinciri "Şanslı Adalar" olarak anılırdı. Kanarya Adaları, İspanya'nın en güney ve en batı bölgesi olup aynı zamanda Makaronezya'nın en büyük ve en kalabalık takımadasıdır. Ayrıca İspanya'nın en büyük ve en kalabalık takımadasıdır. Stratejik konumu nedeniyle uzun zamandır Afrika, Avrupa ve Amerika kıtaları arasında bir bağlantı olarak kabul edilir.
Ekim 2025'te Kanarya Adaları'nın nüfusu 2.268.035'ti ve km2 başına 305 kişi yoğunluğuyla İspanya'nın en kalabalık yedinci özerk bölgesiydi ve Madrid ve Bask Bölgesi'nin ardından nüfus yoğunluğu bakımından üçüncü sırada yer alıyordu. Nüfusun büyük kısmı iki başkent adasında yoğunlaşmıştır, yaklaşık %43'ü Tenerife'de ve %39'u Gran Canaria'da yaşamaktadır. 2026 yılında Kanarya Adaları'nın nominal GSYİH'sının 64.123 milyar € olması ve kişi başına GSYİH'sının 28.272 € olması beklenmektedir.
Kanarya Adaları, özellikle Tenerife, Gran Canaria, Fuerteventura ve Lanzarote, 2023 yılında 14,1 milyondan fazla ziyaretçiyle önemli bir turizm merkezidir. Bunun nedeni, plajları, subtropikal iklimi ve özellikle Gran Canaria'daki Maspalomas ve Tenerife'deki Dünya Mirası Alanı olan Teide Dağı gibi önemli doğal güzellikleridir. Teide Dağı, İspanya'nın en yüksek zirvesi ve okyanus tabanındaki tabanından ölçüldüğünde dünyanın 3. en yüksek volkanıdır. Adalar, yazları sıcak, kışları ise deniz seviyesinde teknik olarak tropikal sayılabilecek kadar ılıktır. Yağış miktarı ve deniz etkisinin seviyesi, konuma ve rakıma bağlı olarak değişir. Takımadalar yeşil alanların yanı sıra yarı çölleri de içerir. Adaların yüksek dağları, sıcaklık tersine çevirme tabakasının üzerinde yer aldıkları için astronomik gözlem için idealdir. Sonuç olarak, takımadada iki profesyonel astronomik gözlemevi bulunmaktadır: Tenerife'deki Teide Gözlemevi ve La Palma'daki Roque de los Muchachos Gözlemevi.
1927'de Kanarya Adaları Eyaleti, Santa Cruz de Tenerife ve Las Palmas olmak üzere iki eyalete ayrıldı. 1982'de Kanarya Adaları özerk topluluğu kuruldu. Santa Cruz de Tenerife ve Las Palmas de Gran Canaria şehirleri, adaların ortak başkentleridir. Bu şehirler aynı zamanda sırasıyla Santa Cruz de Tenerife ve Las Palmas eyaletlerinin başkentleridir. Las Palmas de Gran Canaria, 1910'lardaki kısa bir dönem hariç, 1768'den beri Kanarya Adaları'nın en büyük şehridir. 1833'teki İspanya'nın bölgesel bölünmesi ile 1927 yılları arasında Santa Cruz de Tenerife, Kanarya Adaları'nın tek başkentiydi. 1927'de, Kanarya Adaları'nın başkentinin iki şehir arasında paylaşılması kararlaştırılmış ve bu düzenleme günümüze kadar devam etmektedir. Kanarya Adaları'ndaki üçüncü büyük şehir, Tenerife'de bulunan ve Dünya Mirası Listesi'nde yer alan San Cristóbal de La Laguna'dır.
Yelken Çağı'nda, adalar, İspanyolların Amerika'yı sömürgeleştirmesi sırasında, hakim kuzeydoğu ticaret rüzgarlarını yakalamak için güneye kadar yelken açan İspanyol kalyonları için ana mola yeriydi.

Kanarya Adaları eski çağ'da Hesperides ve Roma döneminde Fortunatae adlarıyla anılmıştır.
Adalar 1402'de Jean de Bethencourt tarafından fethedildi. Portekizliler ile İspanyollar arasındaki çekişmelere konu olan adalar 1479'da kesin olarak Alcacova Antlaşması'yla İspanyollara geçti.
Buna karşı ayaklanan adanın yerli halkı Guancheler İspanyollarca katledildi.
1902'de Afrika uluslarının desteğinde İspanyollara karşı başlayan ayaklanma da kanlı bir biçimde bastırıldı. 1978'de bağımsızlıkçı hareketler yeniden boy gösterdi.

Yüzey biçimleri dağlık, sarp yalıyarlarla (falez) çevrili bu volkanik adaların en yüksek noktası 3.718 m ile Tenerife Adası'nda Teide Tepesi'dir. Kanarya Adaları'nın iklimi elverişli ve düzenlidir. Okyanusta yer alması sebebiyle sıcaklık farkları azdır.
Kanarya adalarında yazları kurak yarı tropikal (astropikal) iklim egemendir. Bitki örtüsü katlara ayrılır, kıyıda kurakçıl bitkiler (agave ve sütleğenler) yüksek kesimlerde ise çorak bozkıra dönüşen makiler hâkimdir.
Kanarya Adaları'nı oluşturan adalar, merkez yerleşkeleri, yüzölçümleri ve (2010 tahminleri itibarıyla nüfusları şu tablodan izlenebilir:

Kanarya Adaları, yönetim bakımından iki il arasında paylaşılır. Bu iller şunlardır:

Adalarda tütün, domates, muz, portakal tarımının yanı sıra turizm en büyük gelir kaynağıdır.
Önceleri önemli bir deniz iskelesi olan daha sonra hava ulaşım durağı olan adalara özellikle Kuzey-Batı Avrupa'dan çok sayıda turist gelir. Bu durumda turizm, ada halkının tarımdan turizmdeki hizmet sektörlerine kaymasına sebep olmuştur.
Adaları yıllık turistik ziyaretçi sayısı 15 milyonu aşmıştır. Turistlerin 2017'de adalardan gelişi (milyon olarak):

Tenerife - 5928
Gran Canaria - 4478
Lanzarote - 2929
Fuerteventura - 2219
La Palma - 0294
La Gomera ve El Hierro - 0128

2019 nüfus sayımına göre Kanarya Adaları nüfusu 2.153.389 kişidir. Adalara göre nüfus şu şekildedir:

Tenerife: 917.841 nüfuslu.
Gran Canaria: 851.231 nüfuslu.
Lanzarote: 152.289 nüfuslu.
Fuerteventura: 116.886 nüfuslu.
La Palma: 82.671 nüfuslu.
La Gomera: 21.503 nüfuslu.
El Hierro: 10.968 nüfuslu.

Nüfusun çoğunluğu Katoliktir, göç neticesinde takımadaya gelen Müslümanlar ve Hindular da vardır. Diğer dinler Protestanlık, Afrika kökenli Amerikalı dinleri, Çin dinleri, Budizm, Yahudilik ve Bahailik'tir. Bir neo-pagan yerel putperest din, Guançe Halk Kilisesi de bulunmaktadır. Kanarya Adaları İslam Federasyonu bu takımadadadır.
Bununla birlikte Kanarya Adaları, Pedro de Betancur (Guatemala'da misyoner) ve José de Anchieta (Brezilya'da misyoner) gibi iki Katolik azizin doğum yeri olmuştur. Kanarya Adaları ana dini festivali Candelaria Bazilikası hac olduğunu, bu festivalde, hacılar Kanarya Adaları koruyucusudur ziyaret etmek için bu kutsal şehre gelir. Her 14 ve 15 Ağustos'ta kutlanır.

Fas
Madeira Adaları

Santa Cruz de Tenerife
Santa Cruz de Tenerife ili
Las Palmas de Gran Canaria
Las Palmas ili
Gran Canaria
Fuerteventura
Lanzarote
La Palma
La Gomera
El Hierro
Tenerife

Kanarya Adaları Özerk Topluluğu hükûmeti resmi sitesi (İspanyolca)

Kara kuvvetleri, bir devletteki ordunun kara kuvvetidir. Devleti kara yoluyla dıştan gelecek tehditlere karşı koruyan bir kuvvet olup karadan karaya, karadan havaya ve karadan denize askerî harekât da düzenleyebilir.
Genelkurmay Başkanlığına bağlıdır. Bazı devletlerde asker sayısından kaynaklanıp bazı askeri birimler olmasa da Kara Kuvvetleri birimleri küçükten büyüğe şöyledir; Tim, Manga, Takım, Bölük, Tabur, Alay, Tugay, Tümen, Kolordu, Ordu ve Ordular Grubu olarak sıralanır.
Tank, savaş topu, obüs gibi ağır silahları kullanmakla beraber hava kuvvetlerinden de bağımsız helikopterlere sahiptirler. Ayrıca kara kuvvetleri hemen hemen tüm devletlerde en çok personele sahip bir askeri kuvvettir. Kara kuvvetlerinin bir yönetici başkomutanı vardır. En yüksek rütbesi hava kuvvetleri ile ortaklaşa kullandığı mareşal rütbesidir.

Kastilya Krallığı (Castilla), İber Yarımadası'nda eski bir krallık. Endülüs Emevileri'nin çöküşünden sonra kurulmuş ve 1479'da yerini İspanya Krallığı'na bırakmış olan eski bir krallık. Şatolar ülkesi (Castlia) anlamına gelen Kastilya adı ilk kez 800 yılında İspanya'nın kuzeyinde yer alan Burgos ilinin kuzeyinde yer alan küçük bir yerleşim bölgesinde duyuldu.
Bölge küçük kontluklar şeklinde yönetiliyordu ve bu kontlar Asturya ve León Krallıkları tarafından atanıyordu. Buranın ilk kontu F. Gonzales kontluğu babadan oğula devredilir hâle getirerek Asturya ve León'a karşı özerk bir hâle geldi. Bu arada Kastilya sınırları Müslüman topraklarına doğru yayılmaya başladı.
Annesi Kastilyalı olan Navarra Kralı III. Garces, 1029'da Kastilya'yı Leon'dan ayırdı. Oğlu Fernando ilk Kastilya Kralı olarak taç giydi (1037-65). Kastilya 1072'de León ile birleştiyse de 1157'de ayrıldılar. 1188'de VIII. Alfonso, Leon'un üzerinde hâkimiyet kurdu. Bu sırada Kastilya toprakları Tejo Nehri'ne kadar ulaştı ve doğuda Aragon Krallığı'na komşu oldu. León ileri gelenleri hiçbir zaman Kastilya süzerenliğini kabul etmediler.
En sonunda Kastilya Kralı III. Ferdinand'ın León Krallığı tahtına çıkmasıyla iki krallık birleşti ve güçlü bir Kastilya-Leon Krallığı oluştu. Kastilya'nın Portekiz ilhakı hayalleri (1383-1385) başarısız oldu. 1479'da Kral Fernando güçlü ordusu ve ekonomisi sayesinde Aragon tahtına çıktı. 1479 yılında I. Isabel'in, II. Fernando ile evlenmesiyle iki krallık birleşti. Son olarak 1512'de Navarra Krallığı'nın ilhak edilmesiyle modern İspanya Krallığı'nın temelleri atılmış oldu.

Kastilya ve Leon (İspanyolca: Castilla y León), 94.223 km² yüzölçümüyle İspanya'nın en büyük bölgesidir. 2.511.000 nüfusa sahiptir. Başkenti Valladolid şehridir. Tarihi Leon Krallığı ve Eski Kastilya topraklarının üzerinde kuruludur.

Kastilya Leon Özerk Bölgesi idarî olarak 9 ile ayrılmıştır; Ávila, Burgos, León, Palencia, Segovia, Soria, Salamanca, Valladolid ve Zamora. Bu illerin tümü isimlerini merkez olan şehirden almışlardır. Kastilya ve Leon Özerklik anayasasında hiçbir şehre başkentlik hakkı verilmemesine rağmen Valladolid şehri bölgenin idarî merkezidir. Özerk Bölge Başbakanı Halk Partisinden Juan Vicente Herrera Campo 'dur.

Kastilya Leon Halk Partisi 48 Özerk Parlamento temsilcisi, 19 Kongre temsilcisi.
Kastilya Leon Sosyalist Partisi 31 Özerk Parlamento temsilcisi, 14 Kongre temsilcisi.
Unión del Pueblo Leonés 3 Özerk Parlamento temsilcisi.

Ávila Katolik Üniversitesi
Miguel de Cervantes Avrupa Üniversitesi (Valladolid)
Salamanca İlahiyat Üniversitesi
SEK Üniversitesi (Segovia)
Burgos Üniversitesi
León Üniversitesi
Salamanca Üniversitesi
Valladolid Üniversitesi

Kastilya Leon Meclisi (Bölgesel Meclis)12 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Kastilya Leon Hükûmeti (Bölgesel Hükûmet)24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Consejo Consultivo de Castilla y León (İspanyolca)
The Cortes of Castile-León, Joseph F. O'Callaghan2 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (tarihi)
Turizm Danışma 27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özerklik Yasası (İspanyolca)

Katalanca, Hint-Avrupa dillerinin Latin koluna bağlı bir dildir. İspanya'nın bazı bölgelerinde ve Andorra'da resmî dildir. Katalanca konuşanların çoğu İspanya'da yaşar.

Katalanca, İspanya'nın Akdeniz kıyılarında, özellikle Barselona kentinde konuşulan bir Latin dilidir. Güney Fransa'da konuşulan Oksitancaya ve İspanyolcaya oldukça yakın bir dildir. Katalanca, 13. yüzyılda Oksitanca'dan farklılaşıp gelişmiş bir güney lehçesidir. Dil, İspanyolca ve Portekizce ile çok benzer özellikler taşımaktadır. Katalancayı anadili olarak konuşanlar bugün çoğunlukla İspanya'nın Katalonya özerk bölgesinde yaşamaktadırlar ve bu bölgede Katalanca, İspanyolcadan önce gelmektedir. Öyle ki hemen bütün tabelalarda önce Katalanca sonra İspanyolca açıklamalar yazmaktadır. Katalanca, İspanyolcadan çok İtalyanca ve Portekizceye yakındır.
Katalan dili, Katalanca Català, Doğu ve kuzeydoğu İspanya'da - özellikle Katalonya ve Valensiya'da - ve Balear Adaları'nda konuşulan Roman dili. Ayrıca Fransa'nın Roussillon bölgesinde, Andorra'da (resmî dil olduğu yerde) ve İtalya'nın Sardinya Adası'nın Alghero şehrinde konuşulmaktadır. Katalanca, İspanya'da yaklaşık 9.000.000, Fransa'da yaklaşık 125.000, Andorra'da yaklaşık 30.000 ve Alghero'da yaklaşık 40.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
Dilbilimsel olarak, modern Katalancada iki ana lehçe grubu vardır: Batı Katalanca ve Valensiyaca; ve Doğu Katalan, Balear ve Roussillonnais dahil olmak üzere doğu grubu ve 14. yüzyılda Katalancanın tanıtıldığı Alghero'da konuşulan lehçe. İspanya İç Savaşı zamanından beri, Valensiya ile Katalan arasındaki ilişkiye dair siyasi nedenli tartışmalar acıdı. İkisi yalnızca küçük açılardan (telaffuz, kelime haznesi ve fiil çekiminin ayrıntıları) farklılık gösterdiğinden ve karşılıklı olarak kolayca anlaşılabilir olduğundan, çoğu dilbilimci ve Valensiya Dil Akademisi, Valensiyaca ve Katalancayı aynı dil için farklı isimler olarak kabul eder. Küçük farklılıkları genellikle yazılı dile yansıtılmaz.
Katalancaya en yakın diller Güney Fransa'da konuşulan Oksitanca ve İspanyolca olsa da Katalanca her ikisinden de oldukça farklıdır.
Dilin tarihsel yayılımı konusunda, Katalanca edebiyatının 14. ve 15. yüzyılda Akdeniz'de ticaret yolları aracılığıyla Valensiya ve Balear Adaları üzerinden genişlediği ve özellikle Valensiya altın çağı döneminde (Siglo de Oro) edebi üretimin zirveye çıktığı belirtilmektedir. Bu dönem, Katalanca yazılı ürünlerin İber yarımadası dışında Sardinya kıyılarına kadar görünür hale geldiği kültürel bir merkezleşme süreci olarak kabul edilir.

Katalanca, İspanyolcadan şu özellikleri bakımından farklıdır: 

Yükselen ikili ünlülerin eksikliği (Katalanca be ve İspanyolca bien "iyi", Katalanca bo ve İspanyolca bueno "iyi", Katalanca ie ve İspanyolca ue ile karşılaştırıldığı gibi.) ve çok sayıda düşen ikili ünlüler (Katalanca eu, au, ou ve İspanyolca peu "ayak", Katalanca buu ve İspanyolca buey "öküz" ile karşılaştırıldığı gibi).
Katalanca ayrıca j (Fransızcadaki j gibi telaffuz edilir), z, tj ya da tx (Arnavutçadaki ç gibi telaffuz edilir), x (İngilizcedeki sh gibi okunur) seslerini de korur; bu ünsüzlerin hiçbiri modern İspanyolcada görülmez.
Katalanca, İspanyolcada olduğu gibi (Katalanca VENdre, İspanyolca venDER “satmak”) mastar sondan ziyade kökte bazı fiilleri vurgular. Katalanca, Oksitanca'ya göre İspanyolcadan daha az farklıdır, ancak genellikle farklı ünlü sesler ve ikili ünlüler kullanır ve ayrıca biraz farklı dilbilgisi kurallarına sahiptir.
21. yüzyılın başlarında Katalanca, artık Aragon'un resmi dili olarak 1137 ile 1749 yılları arasında olduğu kadar yaygın olmasa da eski hâlinden çok az şey kaybetti. Orta Çağ'da diyalektalizasyon kanıtı olmamasına rağmen, belki de Aragon Krallığı'ndaki resmi kullanımının standartlaştırıcı etkisinden dolayı, 16. yüzyıldan beri Barselona, Valensiya ve Balear Adaları lehçeleri, özellikle Orta Çağ'dan farklılaşma eğiliminde olmuştur. Bununla birlikte, edebi dilde bir dereceye kadar tekdüzelik korunmuştur. 1970'lerin sonlarında başlayan idari yeniden yapılanma ile Katalonya bir comunidad autónoma (“özerk topluluk”) haline geldi ve Katalan bir kez daha doğu İspanya'da üstünlük kazandı.

1.^ The number of people who understand Catalan includes those who can speak it.
2.^ Figures relate to all self-declared capable speakers, not just native speakers.

Katalan'da hayatta kalan en eski yazılı materyaller - bir tüzük ve altı vaaz - 12. yüzyıldan kalmadır ve şiirler 13. yüzyıldan itibaren gelişir; 13. yüzyıldan önce Katalan şairleri Provençal'da yazdı. İlk gerçek Katalan şairi Ramon Llull (1232 / 33-1315 / 16) ve en büyük Katalan şairi bir Valensiyalı olan Ausias March (1397-1459) idi. Dil, 1474'te Aragon ve Kastilya kronlarının birleşmesi düşüşünün başlangıcına kadar gücünü korudu. Bundan sonra, ağırlıklı olarak gramer çalışmaları ortaya çıktı; dil, 19. yüzyılın sonlarına kadar rönesansını (Renaixença) beklemekti. 1906'da ilk Katalan Dili Kongresi 3.000 katılımcıyı çekti ve 1907'de Institut d'Estudis Catalans kuruldu. Yine de 1944'e kadar Barselona Üniversitesi'nde Katalan filolojisi dersi yoktu; 1961'de burada bir Katalan dili ve edebiyatı kürsüsü kuruldu. 20. yüzyılın sonlarında Katalonya daha fazla özerklik kazandıkça, Katalanca, Katalonya'da siyaset ve eğitimin ve genel olarak kamusal yaşamın ana dili olarak yeniden canlandırıldı.

Aşağıda Katalanca bazı önemli ifadeler yer almaktadır:

Merhaba: hola [ˈɔla]
Hoşça kal: adéu [aˈðeu]
Lütfen: per favor [paɾ faˈvoɾ]
Teşekkürler: gràcies [ˈgɾasias]
Özür dilerim: perdó [peɾˈðo]; ho sent [uˈsant] veya [uˈseŋt]; ho lamente [ˈu laˈmante]
Ne kadar?: quant val? [ˈkwantˈval]; quant és? [ˈkwanˈtes]
Evet: sí [si]
Hayır: no [no]
Anlamıyorum: no ho entenc [ˈnowanˈtaŋk]
Banyo nerede?: on és el bany? [ˈoˈnezalˈβaɲ]
Katalanca konuşabiliyor musun?: Parles català? [ˈpaɾlas kataˈla]

Katalonya (Katalanca: Catalunya, Oksitanca: Catalonha, İspanyolca: Cataluña), İspanya'ya bağlı İber Yarımadası'nın kuzeydoğusunda yer alan özerk bölge. Katalonya 4 ilden oluşmaktadır: Barselona, Girona, Lleida ve Tarragona. Barselona, en büyük şehir ve başkenttir; İspanya'nın 2. en nüfuslu belediyesi ve Avrupa Birliği içerisindeki en yoğun nüfuslu 17. kentsel alandır.
Katalonya günümüzde büyük ölçüde eski Katalan Prensliği'nin sahip olduğu topraklardan oluşmaktadır. Kuzey sınırlarında Fransa ve Andorra, doğusunda Akdeniz, batı ve güney sınırlarında İspanyol özerk bölgeleri bulunmaktadır. Resmi diller Katalanca, İspanyolca ve Oksitanca'nın Aranca lehçesidir. Aranca, Aran Vadisi'nde yaklaşık 7 bin kişi tarafından konuşulur ve Oksitanca'nın bir lehçesidir. 2014 tahminlerine göre Katalonya toplam nüfusu 7.512.982'dir. Bölge nüfusu, İspanya nüfusunun %16,1'ini oluşturur.
27 Ekim 2017 tarihinde Katalonya Parlamentosu'nda yapılan oylamayla 70'e karşı 10 hayır ve 2 çekimser oyla İspanya hükûmetinin çağrılarına rağmen tek taraflı bağımsızlık ilan edilmiştir. Tek taraflı bağımsızlık ilanından sonra İspanya Senatosu'nda özerk hükûmetin görevden alınmasını sağlayacak düzenlemeler kabul edildi.

Keltler ve Yunanlar yerleşimcilerin İber Yarımadası'na gelmesinden sonra yazılı tarihte ilk kez Romalılar'la MÖ. 218'de başladı. Roma İmparatorluğu'nun dağılma döneminde Vizigotlar, başkenti Barselona olan bir krallık yarattılar.

717 yılında ise günümüzde Katalonya'yı oluşturan topraklar, Araplar tarafından fethedildi: Araplar, 717-718'de Tarragona'yı yıkıp yaktıktan sonra Barselona'yı işgal ettiler. 9. yüzyıl sonunda (873) Urgel ve Barselona Kontu Guifrö I (Wifredo) (865-898), Frank imparatorluğu'nun çökmesinden yararlanarak Pireneler ötesi frank markisinin yerine geçti. 10. yüzyılda İspanya Markalığı Gothia Markalığı'ndan ayrıldı.
11. yüzyıla değin, Guifrâ'nin torunlarının hüküm sürdüğü dönemde İspanya Markalığı, Frank krallığı'nın bir parçası olarak kaldı. Kurulmakta olan öbür İspanyol devletlerinden Orta Ebro bölgesindeki Müslümanların yerleşim yerleriyle ayrılan (tek bağlantı Aragón vadileriydi)
Bununla birlikte, 10. yüzyıldan sonra, İspanya Markalığı Fransa krallığı'ndan uzaklaştı; Fransa'nın Katalonya üzerindeki metbuluğu kısa bir süre sonra kâğıt üzerinde kaldı (13. yüzyıla değin). Markalık tüm olanaklarını Kurtuba (Córdoba) Emevileri'nin 986'da başlayan saldırılarını savuşturmakta yoğunlaştırdı. El-Mansur'un ele geçirdiği Barselona, Barselona Kontu tarafından geri alındı; ama iyice küçülen bölge 11. yüzyılın ortasına değin sürekli olarak kendini savunmak zorunda kaldı.
Kont, Yaşlı I. Ramón Berenguer (1035-1076), İspanya'da Müslümanlara karşı yapılan ilk savaştan (1063-1065) yararlanarak bundan üstünlük sağlayan ilk kişi oldu: Ampurdân ve Pallars kontları önünde eğildi, güneydeki birkaç Müslüman senyör vergiye bağlandı, Cortes'i topladı ve Katalan devleti için gerçek bir "Anayasa" niteliği taşıyan hukuksal töreleri ve kuralları bir araya getiren ülke "Usatges"ini ilan etti (1058), böylece Katalonya'nın siyasal yaşamının temellerini attı.
Ramón Berenguer'den sonra, ülke çetin bir veraset bunalımıyla karşılaştı; bu arada mağripli Zaragoza kralı adına savaşan ünlü "Cid", Barselona Kontu'nu yendi ve bir süre tutsak etti. Bununla birlikte kontluk Tarragona bölgesine 11. yüzyılın sonunda yayıldı.
III. Ramón Berenguer(1096-1131) Murabıtlar'ın istilasını (1108-1114) göğüslemek zorunda kaldı. 1114'te Müslümanlara karşı bir Katalan saldırısı düzenledi. Bu sefere Güney Fransa senyörleri de katıldı: Murabıtlar, Martorell'de yenilgiye uğratıldı. Bunun ardından III. Ramón Berenguerkarşı saldırıya geçti: denizde, bir süre için Mallorca'yı ele geçirdi (1115-16); karada, Müslümanlara karşı yapılan papa Gelasius II'nin salık verdiği İspanya haçlı seferinden (1118) ve Zaragoza'nın Haçlılar tarafından fethinden sonra, tüm Aşağı Ebro bölgesini topraklarına kattı.
Ramón Berenguer'in yayılmacılığı, yitirdiği toprakları yeniden ele geçirmeye yönelik basit bir fetih siyasetini aşıyordu: Besalú (1111), Cerdanya (1117) ve Ampurdân (1123) kontluklarını ele geçirdi; ayrıca Douce de Provence ile evlenerek Provence, Gevaudan, Rouergue ve Millau'ya sahip oldu.
Oğlu IV. Ramon Berenguer (1131-1162), keşiş kral Ramiro'nun vârisi Aragónlu genç Petronila ile evlenerek Katalonya tarihinin en önemli evresini başlattı. O tarihten sonra iki devletin (Katalonya ve Aragón) hükümdarlarının birleşmesiyle (1137) yazgıları da birleşti. IV. Ramon Berenguer, Tarragona ile Tortosa arasındaki Prades sierrasına boyun eğdirterek Katalonya'nın yeniden fethini tamamladı. Aragón, krallık olduğu için hukuki açıdan üstün görünse de, iki devletin birliğinde Katalonya'nın yeri daha önemliydi.
Kuzey Pireneler'in miras yoluyla Katalanlar'a geçmesi, Alfonso II'yi (1162-1196) Roussillon, Bearn ve Bigorre'u ele geçirmeye zorladı; Pedro II ise (1196-1213) Albililer'le birlikte Muret yıkımına sürüklendi.
Barselonalı tacirlerin etkisi ve Katalan Cortesi'nin öğüdü üzerine Jaime I, 1229-1235 arasında Balear Adalarını işgal etti. Valencia Krallığı'nın (1238'de fethedildi) ve Mallorca genel valiliğinin (1262'de krallık oldu) idari özerkliğine karşın Katalanlar bu iki bölgeyi kendilerine bağladılar ve iktisadi etkinliklerin yönetimini ele geçirdiler.
13. yüzyılda Katalonya, kıyı tarımı, Barselona, Girona, Besalú'daki yün sanayisi ve özellikle Barselona'nın temsil ettiği deniz ticareti bakımından, tüm Aragón'un en zengin bölgesiydi. O tarihte Akdeniz'in en büyük limanlarından biri olan Barselona'da, ticaret bankacılıkla destekleniyordu ve ticaret burjuvazisi neredeyse tam bir egemenliğe (1274'te Jaime I tarafından onaylandı) sahipti: seçimle oluşan bir konsey para basıyor, yasa çıkarıyordu; "deniz konsülleri" aracılığıyla gerçek bir ticaret mahkemesi vardı.
15. yüzyılda, Katalonya derebeylik kurumlarına karşı girişilen bir köylü ayaklanmasının yol açtığı ciddi bir bunalımla karşı karşıya kaldı. Katolik Fernando derebeylik haklarının çoğunu ortadan kaldıran ve köylülerin bu hakları satın almasını öngören Guadalupe kararıyla ayaklanmaya son verdi (1486). Ayrıca, Katalonya Katolik Krallarla birlikte gerçekleştirilen İspanya birliğine katıldı, ancak kendi özelliklerini ve kurumlarını korudu.

Katalan ulusal kimliğinin yeniden doğuşu 17. yüzyılda ortaya çıktı. IV. Felipe'ye (1640-1659) karşı ayaklanan ve Fransızlar'ın desteğini alan Katalanlar, Fransız protektorasında bağımsız bir cumhuriyet ilan ettiler (1640-1652). Çatışma, Katalan anayasası'nın tanınmasıyla sona erdi (1652). Bununla birlikte, Pireneler Antlaşması'yla (1659) Roussillon kontluğu ve Cerdanya'nın bir bölümü Katalonya'dan alınarak Fransa'ya verildi, İspanya Veraset Savaşı'nın galibi V. Felipe, arşidük Carlos de Austria'nın adaylığını desteklemiş olan Katalonya'nın elindeki tüm ayrıcalıkları geri aldı ve burada Castilla kamu hukuk sistemini yerleştirdi.
Dokuma sanayisine ve pamuklu yapımına dayalı ilk sanayileşme 18. yüzyılda başladı. Amerika'yla ticaret ayrıcalığını Sevilla ve Cádiz'e veren hakkın kaldırılması deniz ticaretinin gelişmesini kolaylaştırdı.

19. yüzyıl başındaki ciddi güçlüklerin atlatılmasından sonra sanayileşme sürdü. Katalonya iktisadi bakımdan İspanya'nın en ileri bölgesi durumuna geldi. Buna paralel olarak ortaya çıkan önemli bir kültür hareketi de siyasal Katalancılığın temeli oldu. Katalancılığın amacı, Katalonya'nın haklarını geri alma, Katalan kültürünü korumak ve siyasal özerklik elde etmekti; hareket, liberal hükûmetlerin merkezciliğine de tepki olarak gelişti. Seçkinci bir hareket olan Katalancılık, romantizm çağında ve sonrasında, Katalan dilinin edebiyat dili olarak yeniden doğmasıyla kendini gösterdi. Sonra, başlangıçta ticari korumacılığa bağlı bir siyasal hareket olarak ortaya çıktı. 1870'ten sonra Francesc Pi i Margall, Almirall ve Enric Prat de la Riba i Sarrà'nın kişiliğinde radikal bir nitelik kazandı; en önemlisi Lliga olan birkaç gruba bölündü; 20. yüzyılda Lliga'nın başlıca önderi Cambó'ydu. Muhafazakâr bir parti olan Lliga, 1918'den sonra bir tür bölgesel parlamento niteliğindeki Mancomunidad'ın kuruluşuna katıldı, ama Primo de Rivera'nın diktatörlüğü (1923-1930) ve monarşiye bağlılığı sonucu zayıfladı. Katalan solu hızla milliyetçi bir nitelik kazandı; komünist ve sosyalist partilerin yanı sıra, özellikle anarşizm iyice yerleşti. 1931 'de cumhuriyetçiler Katalonya'da seçimleri kazandılar ve Madrid'e özerklik statüsü ve bölgesel bir hükûmet (Generalitat de Catalunya) konusunu görüştüler.

Ama 1939 başında Franco'nun birlikleri Katalonya'yı işgal etti; bölge, özerklik yolunda elde ettiği tüm ayrıcalıkları yitirdi. Katalancılık, tüm kamu etkinliklerinden uzak tutuldu; merkezi iktidar Katalan kültürünü ezmeye çalıştı. Francoculuğun devrilmesinden sonra Katalan milliyetçiliği görece yumuşamış göründüyse de Katalan bilinci ve kültürel uyanışı büyük bir önem kazandı. 1979 referandumuyla bölgesel bir özerklik kabul edildi ve Jordi Pujol'un bölgesel partisi 1980'de bölge parlamentosu için yapılan seçimleri kazandı. Pujol, Generalitat de Catalunya'nın başına getirildi.

İber Yarımadası'nın kuzeyinde Fransa ve Andorra ile çevrilidir. Katalonya batıda Aragon, güneybatıda Valensiya bölgesi ile sınırdır. Barselona'nın haricinde Tarragona, Lleida, Girona, Manresa, Igualada, Terrassa ve Sabadell şehirleri Katalonya'nın diğer başlıca şehirleridir. Çeşitli sahilleri ve çok sayıda plajları vardır. Sahil hattının uzunluğu 580 kilometredir.

9. yüzyılda Ripoll, Sant Pere de Rodes ve Montserrat gibi manastırlardan gelişen Katalan müziği, 11-16. yüzyıllar arasında sadece Montserrat Manastırı'nda gelişti. Bu dönemde öne çıkar müzikçiler arasında 11. yüzyılda kalem aldığı Breviarium de musica ile tanınan Keşiş Oliva, Yaşlı Mateu Fletx (1481-1553), R Alberto Vila (1517-1582) ve Joan Brudieu (1520-1591) öne çıkar. 16. yüzyılda özellikle dinsel müzik konusunda doruğa çıkan Katalan müziğinin başyapıtlarından biri de 13. yüzyılda kalem alınan dinsel şarkılarını ve dans ezgilerini kapsayan tek Avrupalı koleksiyon olan Llibre 

Katolik Hükümdarlar (Kastilyaca: "Reyes Católicos", Aragonca: "Reis Catolicos"), evlilikleri sonucunda İspanya'nın birleşmesini sağlamış Kastilya kraliçesi I. Isabel ile Aragon kralı II. Fernando'yu belirtmek için kullanılan ifadedir. "Católicos" ifadesi Morolar'dan Granada'yı yeniden fethetmeleri (1481–92), Coğrafi keşifler ile beraber Yeni Dünya'nın keşfedilmesi ve İspanyol Engizisyonu ile beraber Kilise'nin İspanya'daki gücünü arttırmaları ile beraber VI. Alexander tarafından kendilerine verilmiştir. Unvan daha sonra Ferdinand ve Isabel'in haleflerine iletilmeye devam etti.
Katolik hükümdarlar 1492 yılında "Elhamra Fermanı" adını verdikleri kararla İspanya'da bulunan Yahudileri bu ülkeden sürgün etmişlerdir. Sürgün edilen Yahudiler Avrupa'nın çeşitli ülkelerine, çoğunlukla da Sultan II. Bayezid'in kararı ile Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığınmışlardır. 
I. Isabel ve II. Ferdinand'ın ikisi de Trastámara Hanedanı mensubu ve ikinci dereceden kuzendi. Soyları, Kastilya Kralı I. John'a dayanıyordu. Evlilikleri 19 Ekim 1469'da, Valladolid kentinde gerçekleşti. Evlendiklerinde Isabel on sekiz yaşında, Ferdinand ise on yedi yaşındaydı.

Reconquista
Yahudilerin İspanya'dan Sürülmesi
Reform

Özel

Kemal Reis (1451 – 1511), II. Bayezid devrinde yaşayan Türk denizci.

Kemal Reis'i tanımış olan İbn-i Kemal, bu büyük denizcinin Gelibolulu olduğunu kaydetmektedir. Bazı eserlerde Kemal Reis'in Karamanlı olduğu yazılıyorsa da çağdaşı İbn-i Kemal'in değerlendirmesi daha uygundur. Kitab-ı Bahriye'de adının Ahmed Kemal, babasının isminin Ali olduğu belirtilmektedir. Kemal Reis'in Hacı Mehmed isminde kardeşi olup bu da, Kitab-ı Bahriye eserinin sahibi Piri Reis'in amcasıdır.

Piri Reis'in de amcası olan Kemal Reis ilk defa Mahmud Paşa ile birlikte Eğriboz seferine katıldı. Eğriboz'da azaplar reisi olarak görev yapmıştır. 15. yüzyıl sonlarında Akdeniz'in en tanınmış Türk denizcisiydi. Emri altındaki gemilerle İspanya ve Afrika sahillerinde, Septe boğazı ve Balear Adaları çevrelerinde dolaşmış, Hristiyan korsanlarla başarılı çarpışmalarda bulunmuş ve Avrupa sahillerine akınlar yapmıştır. 1494 senesinde II. Bayezid'in davetine uyarak İstanbul'a geldi ve Osmanlı donanmasının hizmetine girdi. Donanmada tadilat ve ıslahat çalışmaları yapmıştır. 1498 yılında Adana ve Tarsus'taki Mekke ve Medine'ye ait gemiler İskenderiye'ye Kemal Reis'in kumandası altındaki donanmaya nakledildi. Bu gidiş ve dönüşte Kemal Reis Rodos şövalyelerinin gemileriyle Kerpe'de çarpıştı ve zaferle ayrılarak bazı gemilerini ele geçirdi ve çok sayıda esir aldı. 1499 yılında Kaptan-ı Derya Küçük Davut Paşa komutasındaki donanmayla İnebahtı seferine katıldı ve Sapienza Deniz Muharebesi'nin (1499) kazanılmasında katkıda bulundu. Modon Deniz Muharebesi'nde (1500), Venedik donanmasına üstünlük sağlamıştır. 1504 senesinde Türk ve Müslüman gemilerine saldırarak seyahat ve ticareti sekteye uğratan Rodos şövalyeleri üzerine akın yapmış, Rodos'a asker çıkarıp çok yerine saldırmıştır. 1505'te Kemal Reis komutasında Osmanlı donanması İspanya seferi düzenlemiş, bir kısım Müslüman ve Yahudi kurtarılarak ilk kafilesi Osmanlı topraklarına getirilmiştir. Kemal Reis 1507'de Kahire'ye gitti ve burada Memluk sultanı tarafından kendisine ikramlarda bulunuldu ve bir süre Mısır'da kalarak geri döndü. 1511 yılında Rodos şövalyelerinin yaptığı saldırıların intikamını almak üzere denize açılmış, ancak yolda yakalandığı şiddetli fırtınada gemisinin batması sonucu ölmüştür.

2021'de TRT 1'de yayımlanmaya başlayan Barbaroslar: Akdeniz'in Kılıcı dizisinde Bülent Alkış tarafından canlandırılmaktadır.

Bu sayfada Avrupa'daki ülkeleri, kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılalarına göre nominal değerlerde sıralanmaktadır. Bu değerler, bir ülkenin belirli bir yılda ürettiği tüm mal ve hizmetlerin değeri olup, piyasadaki döviz kurlarıyla Amerikan dolarına çevrilerek aynı yıl için ortalama nüfusa bölünerek elde edilir.
Burada gösterilen değerlerde farklı ülkelerdeki yaşam maliyeti farklılıkları dikkate alınmamaktadır ve ülke para biriminin döviz kurlarındaki dalgalanmalara bağlı olarak bir yıldan diğerine büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Hatta çoğu zaman nüfusun yaşam standartlarına az ya da hiç farkı bulunmasa da, bu tür dalgalanmalar bir ülkenin sıralamasını yıldan yıla değiştirmektedir.
Kişi başına düşen GSYİH genellikle bir ülkenin yaşam standardının bir göstergesi olarak kabul edilir fakat bu durum tam olarak GSYİH'nın kişisel gelir ölçüsü olamayacağı anlamına da gelir. Bu nedenden dolayı burada gösterilen değerler dikkatli bir şekilde kullanılmalıdır.
Farklı ülkelerdeki yaşam maliyetlerindeki farklılıkların ayarlanması için millî gelir karşılaştırmaları da sıklıkla satın alma gücü paritesine (SAGP) dayanarak yapılmaktadır. (Bkz. Kişi başına satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi) SAGP hesaplamada önemli ölçüde döviz kuru sorununu ortadan kaldırsa da ülkenin uluslararası ticaretteki ekonomik çıktısının değerini yansıtmaz ve aynı zamanda kişi başına düşen GSYİH'dan daha fazla tahmin gerektirmektedir.
Egemen olmayan ülkeler ve sınırlı şekilde uluslararası tanınan devletler (örn. Kosova, Filistin, Tayvan gibi) kaynaklarda görüldüğü takdirde listeye dâhil edilmiştir. Bu nedenle söz konusu devletlerin ekonomilerine yönelik tüm bilgiler bu çizelgede yer almamaktadır ancak karşılaştırma maksadıyla GSYİH'sına göre sırayla listelenmiştir. Ayrıca bu egemen olmayan devletler italik olarak yazılmıştır.
Aşağıdaki listede İrlanda'ya ait GSYİH verilerinin ülkedeki yabancı çok uluslu şirketlerin vergi planlama faaliyetleri nedeniyle değişiklik gösterdiğini unutmayınız. 2015 yılı İrlanda GSYİH'sı, İrlanda millî gelirinin %150'sinin üzerindedir. Bunu ele almak için, 2017 yılında İrlanda Merkez Bankası, değiştirilmiş gayri safi millî gelir modelini yaratmış ve OECD ile IMF bunu İrlanda için kabul etmiştir. Bu nedenle 2015 yılı İrlanda GSYİH'sı, İrlanda millî gelirinin %143'üdür.
Tüm veriler mevcut Amerikan doları cinsindendir.

Vergi cenneti olarak adlandırılan ülkelerde kişi başına düşen GSYİH'nın çoğu, ekonomik verileri yapay şekilde kurumsal muhasebe kayıtları ile vergiye dayalı olarak şişirilmiş şekilde gösterilmektedir.

Şaşırtıcı bir şekilde 12 trilyon dolar (dünyadaki tüm doğrudan yabancı yatırım pozisyonlarının neredeyse yüzde 40'ı) tamamen yapaydır: gerçek bir faaliyet göstermeyen boş kabuk şirketlerden geçen finansal yatırımlardan oluşmaktadır. Boş kurumsal kabuk şirketlerinin bu yatırımları, çoğu zaman vergi cenneti olan ülkelerden geçirilmektedir. Sekiz ana geçiş ekonomisi (Hollanda, Lüksemburg, Hong Kong Özel İdari Bölgesi, İngiliz Virgin Adaları, Bermuda, Cayman Adaları, İrlanda ve Singapur) genellikle özel amaçlı işletmelere yapılan yatırımların yüzde 85'inden fazlasına ev sahipliği yapmakta olup, sistemleri tamamen vergi nedeniyle kurumuştur. 
Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir tartışma kişi başına satın alma gücü paritelerine göre ülkeler listesi makalesinde yer almaktadır.

Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi
Dış borca göre ülkeler listesi
Ülkelerin GSYİH’ya (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına saatlik GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Küresel Rekabet Endeksi

Google, Dünya Bankası verilerine göre Mevcut ABD Doları fiyatlarından kişi başına GSYH grafiği29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lübnan-ekonomi forumu, Dünya Bankası verilerine göre ünya Haritası ve cari fiyatlarla kişi başına düşen GSYİH şeması20 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde dünya ülkelerinin, kişi başına gayri safi yurt içi hasılalarına (GSYİH) göre sıralanmış bir listesidir. Bu listedeki GSYİH dolar tahminleri satın alma gücü paritesi (SAGP) hesaplamalarından elde edilmiştir. Bu hesaplamalar Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ya da CIA (The World Factbook) gibi çeşitli kurumlar tarafından yapılır. Farklı kuruşların aynı ülke için yaptıkları hesaplamalar farklılık gösterdiği için bu değerler kesin gerçekler yerine, tahmini rakamlar olarak algılanmalıdır.

Tüm değerler uluslararası dolar cinsinden olup, en yakın tam sayıya yuvarlanmıştır.
Bağımlı bölgeler gibi egemen devlet olarak kabul edilmeyen çeşitli ekonomiler kaynaklarda gösterildiği için listeye dahil edilmiştir. Bu egemen olmayan oluşumlar, eski ülkeler ve diğer özel gruplar eğik yazılarak belirtilmiştir. Bu oluşumlar sahip oldukları değere göre sıralandırılmış olmakla birlikte, sıralamada bir sayı ile gösterilmemiştir.

Ülkelerin GSYİH’ya (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına GSYİH’ya (nominal) göre sıralanışı
Ülkelerin kişi başına saatlik GSYİH’ya (SAGP) göre sıralanışı
Küresel Rekabet Endeksi

Kolombiya (İspanyolca: ) veya resmî adıyla Kolombiya Cumhuriyeti (İspanyolca: ), Güney Amerika'da yer alan ve Kuzey Amerika'da adaları bulunan bir ülkedir. Kuzeybatıda Panama, kuzeyde Karayip Denizi, doğuda Venezuela ve Brezilya, güneyde Ekvador ve Peru ve batıda Büyük Okyanus ile çevrilidir. Yüzölçümüne göre Güney Amerika'nın 4., dünyanın ise 26. en geniş ülkesidir. Ülke 32 departman ve aynı zamanda en büyük şehir olan Bogotá Başkent Bölgesi'ne ayrılmıştır.
Nüfusu 50 milyonun üzerinde olan Kolombiya dil ve etnisite bakımından dünyanın en çeşitli ülkelerinden biridir. İspanyolca konuşan ülkeler arasında, Meksika'dan sonra en kalabalık ikinci ülkedir. Yerli uygarlıklar, Avrupalı yerleşimciler, Afrikalı köleler ile Avrupa ve Orta Doğu'dan gelen göçmenler, ülkenin zengin kültürel mirasının kaynaklarını oluşturur. Ülkenin nüfus merkezleri And Dağları ve Karayip kıyısında yoğunlaşmıştır.
Günümüz Kolombiya topraklarında insan yaşamına dair en eski kanıtlar MÖ 12.000'e aittir. Çipça (Muisca), Quimbaya ve Tairona gibi yerli kültürler bölgede bilinen en eski uygarlıklardır. İspanyollar 1499'da La Guajira'ya ayak basarak sömürgeleştirme sürecini başlattılar. 16. yüzyıla dek bölgenin çeşitli kısımları sömürgeleştirildi ve Santafé de Bogotá başkentli Yeni Granada Krallığı kuruldu. 1810'da Yeni Granada Birleşik İlleri adıyla İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlık ilan edildi. Ülkede önceleri Granada Konfederasyonu (1858) ve Kolombiya Birleşik Devletleri (1863) gibi federal yönetimler denendi ancak bu yönetimler uzun süreli olmadı ve 1886'da Kolombiya Cumhuriyeti kuruldu. Panama'nın 1903'te ayrılmasıyla Kolombiya bugünkü sınırlarına ulaştı. 1960'larda ülkede düşük yoğunluklu silahlı çatışmalar ve politik şiddet artış gösterdi ve 1990'larda zirveye ulaştı. 2005'ten itibaren güvenlik, istikrar ve hukukun üstünlüğü alanlarında ilerlemeler sağlandı, aynı zamanda eşi görülmemiş bir ekonomik büyüme ve kalkınma dönemi yaşandı.
Kolombiya, Brezilya'nın ardından dünyanın en yüksek biyoçeşitlilik seviyesine sahip ikinci ülkesidir. Ülke toprakları Amazon yağmur ormanları, dağlık alanlar, otlaklar ve çöller gibi birçok farklı bölge içerir. Güney Amerika'da Atlas ve Pasifik okyanuslarının ikisine de kıyısı bulunan tek ülkedir.
Kolombiya, bir bölgesel güçtür ve Güney Amerika'nın en büyük üçüncü ekonomisine sahiptir. Kahve, çiçek, zümrüt, kömür ve petrol endüstrileri, Kolombiya ekonomisinin başlıca sektörleridir. Kolombiya Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Amerikan Devletleri Örgütü, Pasifik İttifakı ve And Topluluğu üyesidir. Ayrıca NATO'nun küresel ortaklarındandır.

"Kolombiya" adı Kristof Kolomb'un ülkesi anlamına gelmektedir.

Günümüz Kolombiya'sının topraklarında yörenin yerlileri ticaret ve altın işleme sanatıyla uğraşıyorlardı. Burada İnka İmparatorluğu, Muisca, Tayrona, Sinú, Quimbaya ve San Agustín kültürleri yüzyıllar boyunca yaşamıştır.

Kristof Kolomb'un adıyla anılan ülke topraklarına Kolomb hiç ayak basmamıştır. Kolombiya toprakları, 16. yüzyılın başlarında Ganzalo Jiménez de Quesada ve Sebastian de Belalcázar komutasındaki İspanyollar tarafından bulunmuş ve sömürge hâline getirilmiştir. 1525 yılında Rodrigo de Bastidas, Santa Marta kentini kurdu. Bunun ardından ülkenin kuzeyinde Karayip Denizi kıyısında Cartagena şehri kuruldu. 1538 yılında Gonzalo Jiménez de Quesada yerli halkın Bacatá adını verdiği yerleşim yerini ele geçirerek burada Bogotá şehrini kurdu.

18. yüzyıla kadar ülke, İspanyol asıllı beyazlar tarafından yönetildi. Bundan sonra başlayan bağımsızlık mücadelesini Kuzey Amerika ve Fransa İhtilalleri daha da kuvvetlendirdi. 1808 yılında Napolyon, İspanya'yı işgal edince Amerika'daki İspanyol sömürgeleri bağımsızlık savaşlarını ilan etti. Böylelikle Simón Bolívar önderliğindeki güçler Cartagena'da bağımsızlıklarını ilan ettiler ve 1821 yılında Büyük Kolombiya adıyla bugünkü Kolombiya, Ekvador, Panama ve Venezuela topraklarını kapsayan bir federasyon kuruldu. 1829 yılında Venezuela ve 1830 yılında ise Ekvador federasyondan ayrıldı.

1886'da ülkeye, kıtayı keşfeden Kolomb'un ismi verildi ve Kolombiya Cumhuriyeti ilan edildi. 1903 yılında, ülke topraklarına dahil olan Panama, ABD'nin yardımı ile Kolombiya'dan ayrılarak bağımsız bir devlet oldu. Panama aynı yıl Panama Kanalı'nın kullanım hakkını ABD'ye verdi. Bu ayrılma yüzünden ABD ile Kolombiya arasında 1921 yılına kadar süren bir gerginlik yaşandı. Bu tarihten sonra Kolombiya yönetimine iki büyük parti olan Liberaller Partisi ile Muhafazakârlar Partisi hâkim oldu. Fakat bu iki parti arasındaki sürtüşmeler, iç karışıklıklara ve ülkenin uzun süre diktatörler tarafından yönetilmesine sebep oldu. Sivil hükûmetle yönetilen Kolombiya'da günümüzde de iç karışıklıklar devam etmektedir.

1948 ila 1953 arasında Kolombiya'da büyük karışıklıklar yaşandı. Violencia adı verilen şiddet olayları meydana geldi. 1950 yılında muhafazakâr Mariano Ospina Pérez iktidarı devralan bir başka muhafazakâr olan Laureano Gómez vekili Roberto Urdaneta ile birlikte katı bir yönetim sergiledi. Üç yıllık görev sırasında 80.000 kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Violencia, 1963 yılına kadar sürdü. Bu zaman zarfında 200.000 kişi öldü. Violencia'ya karşı solcu gerilla grubu FARC mücadele etti. Ülkedeki karışıklıklar sebebiyle 12 Ağustos 2002'de Başkan Álvaro Uribe Vélez 90 günlük olağanüstü hâl ilan etti.

Kolombiya'nın iklimi bölgelere göre çeşitlilik gösterir. Vadilerde tropik, yüksek kesimlerde ise ılıman iklim özellikleri görülmektedir. Sıcak iklim kuşağında yer alan ülke dağlarının doruklarında her zaman kar vardır.

Ülke topraklarının yarıya yakını sık ormanlarla kaplıdır.

Amazon Ormanları'nda maymun, jaguar, timsah, puma, tapir ve armadillo gibi çeşitli hayvanlar yaşar. Ayrıca papağan ve kolibri gibi tropik kuşlarla Kuzey Amerika'dan göç eden göçmen kuşlar da kış mevsimini burada geçirirler. Yüksek dağlık bölgelerde And Kondoru denen büyük Güney Amerika akbabaları yuva yapar. Pek çok kelebek, örümcek ve böcek türlerinin yanı sıra Magdalena Nehri'nde da timsah ve kaymanlar yaşar.

Cristóbal Colón Dağı ve Simón Bolívar Dağı ülkenin en büyük yükseltileridir (Her ikisinin de yüksekliği 5775 metredir). And Dağları sisteminin üç büyük sıra dağı olan Batı, Orta ve Doğu Cordillera'lar ülkenin batı yarısı boyunca uzanarak Ekvador sınırında birleşirler. Alçak doğu düzlüğü boyunca Amazon ve Orinoko ırmaklarının kolları uzanır. 1600 km uzunluğundaki Magdalena Nehri, kuzeye doğru akarak Karayip Denizi'ne dökülür.

Kolombiya'da demografi, Yürütme Organına bağlı resmi bir organ olan Ulusal İdari İstatistik Departmanı (DANE) tarafından incelenir. 2020 yılında yaklaşık 50 milyon nüfusuyla Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Meksika'dan sonra Amerika'nın dördüncü en kalabalık ülkesidir.Meksika, Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya'dan sonra dünyanın en büyük İspanyolca konuşan nüfusuna sahiptir. Kırsal nüfusun kentsel alanlara doğru hareketi ve ülke dışına göç önemli olmuştur. Kent nüfusu 1938'de toplam nüfusun %28'inden 2005'te %75'e yükseldi; ancak mutlak olarak bu dönemde kırsal nüfus 6 milyondan 10 milyona çıkmıştır. Göçle ilgili olarak, Ulusal İdari İstatistik Departmanı (DANE), yaklaşık 3,3 milyon Kolombiyalı'nın yurtdışında, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, Şili ve Kanada'da yaşadığını tahmin ediyor. Göç etme olasılığı en yüksek olanlar, ülkenin iç bölgelerinden gelenlerdir ve bu fenomenin bir parçası olan önemli bir entelektüel ve yetenekli insan grubunu vurgulamaktadır.
Ulusal İdari İstatistik Departmanına (DANE) göre, Kolombiya nüfusunun %51,2'si kadın, %48,8'i erkektir. Nüfusun %22,6'sı 14 yaşın altındadır; 2019 tahminlerine göre nüfusun %68,2'si 15 ila 65 yaş arasında ve %9,1'i 65 yaşın üzerinde.
Nüfus And Dağları ve Karayip kıyılarında yoğunlaşmıştır. Kolombiya alanının yaklaşık %54'ünü oluşturan doğu ovasının dokuz bölümü, nüfusun %3'ünden daha azına ve kilometrekareye bir kişiden daha az nüfus yoğunluğuna sahiptir. Kırsal alanlardan kentlere gelen hareket yirminci yüzyılın çok yoğundu ve Kolombiya Latin Amerika'da en kentleşmiş ülkelerin bugün biridir. Kent nüfusu 1938'de toplamın %31'inden 1975'te %60'a yükseldi ve 2005'te bu sayı %72.7'ye yükseldi. Bogota'nın nüfusu 300.000'den biraz fazla arttı.1938 - bugün yaklaşık 7 milyon. Toplamda, şu anda ülkedeki otuz şehir 100.000'den fazla nüfusa sahiptir. Kolombiya, yaklaşık 4,3 milyon kişi olduğu tahmin edilen, dünyadaki en yüksek yerinden edilmiş insan oranlarından birine sahip.
Kolombiya'nın resmi dili Kastilya'dır, ancak ülkede yaklaşık 500.000 ana dil konuşanı vardır.  Ülkede listelenmiş 101 dil var, bunların seksen tanesi yaşıyor ve 21 tanesi soyu tükenmiş durumda. Katalanca (veya Valencia) İspanyol göçmenler tarafından konuşulmaktadır. Ayrıca Mahates'te yaklaşık 2.500 kişi tarafından konuşulan bir kreol dili olan Palenquero vardır.
2008 yılında Brasília Üniversitesi (UnB) tarafından yürütülen bir otozomal DNA genetik çalışmasına göre, Kolombiya nüfusunun bileşimi şu şekildedir: %33,80 yerli katkısı, %45,90 Avrupa katkısı ve %20,30 Afrika katkısı.

Kolombiya Anayasası'nda inanç özgürlüğü garantiye alınmıştır. Kolombiya hükûmeti din konusunu yasal olarak belgelemese de 2012 ve 2013 yıllarında yayımlanan araştırmalara göre ülkedeki inanç dağılımı şöyledir:

%57,2 Katolik
%13,7 Protestan
%6,4 ateist veya agnostik
%13,5 dinsiz teist
%1,8 Yehova'nın Şahidi ve Adventist
%1 diğer
%2,2 ya cevap vermedi ya da bilmediğini söyledi.

Kolombiya'nın başkenti Bogota'dır. Ülkenin en büyük idari birimleri departmanlardır ve 32 departman vardır. Bogotá özel bir bölgedir (Başkent Eyaleti). Bu departman ilçelere ayrılmıştır, toplamda 1128 ilçe mevcuttur. Ayrıca ülke coğrafi, demografik ve ekonomik koşullar göz önüne alınarak 5 bölgeye ayrılmıştır ancak bu bölgeler herhangi bir idari yapıyı temsil etmemektedir.

Kolombiya, Birleşmiş Milletler (1943), Amerikan Devletleri Örgütü (1948), G-77 (1964), And Milletler Topluluğu (1969), G-24 (1971), Amazon İşbirliği Antlaşması Örgütü(1978), Güney Am

Kosova (Arnavutça: Kosovë, Sırpça: Косово), resmî adıyla Kosova Cumhuriyeti (Arnavutça: Republika e Kosovës, Sırpça: Република Косово / Republika Kosovo), Güneydoğu Avrupa'da kısmen diplomatik olarak tanınan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Güneybatıda Arnavutluk, batıda Karadağ, kuzey ve doğuda Sırbistan ve güneydoğuda Kuzey Makedonya ile sınır komşusudur. 10.887 km² (4.203 mil²) alana sahip olup, yaklaşık 1,6 milyonluk bir nüfusa sahiptir ve bu nüfusun büyük çoğunluğu (yaklaşık %92) etnik Arnavutlardır. Kosova, yüksek ovaların yanı sıra, bazılarının 2.500 m (8.200 ft) üzerinde yüksekliğe sahip tepeler ve dağlarla birlikte çeşitli bir arazi yapısına sahiptir. İklimi çoğunlukla karasal olup, Akdeniz ve Alp etkileri de görülmektedir. Kosova'nın başkenti ve en kalabalık şehri Priştine'dir; diğer önemli şehirleri ve kentsel alanları arasında Prizren, Ferizovik, Gilan ve İpek bulunmaktadır.
Kosova, MÖ 4. yüzyıldan kalma klasik kaynaklarda adı geçen İliryalı bir halk olan Dardanilerin ana topraklarını oluşturmuştur. Dardaniler, siyasi ve kültürel merkezi muhtemelen günümüzdeki Lipjan (antik Ulpiana) yakınlarında bulunan Dardania Krallığı'nı kurdular. Krallık, MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu'na dahil edildi; daha sonra, MS 3. yüzyılda ayrı bir Roma eyaletine dönüştürüldü. Bizans döneminde, bölge sonunda Dardania Teması'nın bir parçası olarak organize edildi ve MS 6. ve 7. yüzyıllarda Slav göçleriyle karşı karşıya kalarak imparatorluk kontrolü altında kaldı. Kontrol, Bizanslılar ve Birinci Bulgar İmparatorluğu arasında el değiştirdi. 13. yüzyılda Kosova, Sırp Orta Çağ devletinin ve Sırp Patrikhanesi'nin kuruluşunun ayrılmaz bir parçası haline geldi. 14. ve 15. yüzyılların sonlarında Balkanlar'daki Osmanlı genişlemesi, Sırp İmparatorluğu'nun gerilemesine ve çöküşüne yol açtı; çeşitli etnik gruplardan oluşan Sırp liderliğindeki bir koalisyonun Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaştığı I. Kosova Muharebesi, belirleyici anlardan biri olarak kabul edilir. 
Kosova Savaşı'ndan sonraki dönemin büyük bir bölümünde, başta Brankoviç olmak üzere çeşitli hanedanlar Kosova'yı yönetti. Osmanlı İmparatorluğu, II. Kosova Muharebesi'nden sonra Kosova'yı tamamen fethetti ve 1912 yılına kadar yaklaşık beş yüzyıl boyunca yönetti. Kosova, Arnavut Rönesansı'nın merkeziydi ve 1910 ve 1912 Arnavut isyanlarına sahne oldu. Balkan Savaşları'ndan (1912-1913) sonra Sırbistan Krallığı'na devredildi ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra Yugoslavya içinde özerk bir bölge haline geldi. Kosova'nın Arnavut ve Sırp toplulukları arasındaki gerilimler 20. yüzyıl boyunca devam etti ve zaman zaman büyük şiddet olaylarına dönüştü; bu durum, Yugoslav Ordusu'nun çekilmesi ve Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu'nun kurulmasıyla sonuçlanan 1998 ve 1999 Kosova Savaşı'yla doruğa ulaştı. 
Kosova, 17 Şubat 2008'de Sırbistan'dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etti ve o zamandan beri Birleşmiş Milletler'in en az 110 üye devleti tarafından diplomatik olarak tanındı. Sırbistan, Kosova'yı resmi olarak egemen bir devlet olarak tanımıyor ve Kosova ve Metohinya Özerk Bölgesi'nin bir parçası olarak iddia etmeye devam ediyor; ancak 2013 Brüksel Anlaşması'nın bir parçası olarak Kosova kurumlarının yönetim yetkisini kabul ediyor.
Kosova, üst orta gelirli bir ekonomiye sahip gelişmekte olan bir ülkedir. Uluslararası finans kuruluşlarının ölçümlerine göre, 2008 mali krizinin başlangıcından bu yana son on yılda önemli bir ekonomik büyüme yaşadı. Kosova, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası Grubu, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Venedik Komisyonu ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesidir ve Avrupa Konseyi, UNESCO ve Interpol'e üyelik başvurusunda bulunmuş, ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı'nda gözlemci statüsü talep etmiştir. Kosova, Aralık 2022'de Avrupa Birliği'ne üye olmak için resmi başvuruda bulundu.

Roma İmparatorluğu’nun zamanında Kosova bölgesi adlandırmalarından biri "Dardania" idi. “Dardania” adlı bu küçük yönetim bölgesinin, bugünkü Kosova topraklarıyla kesiştiği mevkileri vardır. Dardania, "Moesia Superior" adlı eyaletin içindeki küçük bir bölgenin adı idi. Günümüzde Kosova'da Dardanlara ait olduğu düşünülen bazı kalıntılara rastlanmıştır. Kosova'da yaşayan Arnavutların çoğu, kendilerinin Dardanlar ve İlirlerin vârisleri olduklarına inanır. Bu teorinin kanıtı olarak da; insan yapısı, aynı kültür ve dilin konuşulması fikirleri belirtilir. Dardanlar yapı olarak güçlü ve sert insanlar olarak izah ediliyor.
Roma İmparatorluğu devrinde ve bu imparatorluğunun ikiye ayrılması sonrasında Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan (3. ve 4. yüzyıl) Kosova çevresinde Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz gibi kavimlerin geçici ve kalıcı yerleşmeleri de söz konusu olmuştur. Slavların bölgeye gelişleri ise, 7. yüzyıldan sonra olmuştur. M. S. 5. yüzyılda Hunların bilhassa Attila önderliğinde birleşerek oluşturdukları devlet döneminde Balkanlar (Kosova'yı da içine alacak şekilde), Hunların geçici ve kalıcı yerleşmelerine sahne olmuştur.
6. yüzyılda Tuna'nın kuzeyine yerleşen Avarlar, buraya doğru ilerlemişlerdir. Bu devrin dil ve kültür kalıntılarına dair arkeolojik buluntular, Balkanlar'ın çeşitli bölgelerinde vardır. Doğu Roma İmparatorluğu zamanında Doğu Roma (Bizans) ordusunda ve Doğu Roma topraklarının uçlarına (ki Kosova bölgesi uçlara yakındır) Türk boyları özellikle yerleştirilmiştir. Bundaki amaç, sınır güvenliği, ordu ihtiyacı ve bu boyların merkezden uzak tutulmasıydı. Bugün Kosova'nın Gora bölgesinin dağlık arazisinde rastlanan kayalara kazınmış hâldeki damga şekillerinin, Osmanlı öncesi Türk izlerinden biridir. Bu şekillere dair yapılan dilsel incelemeler, bunların Göktürk Alfabesinin şekilleriyle olan yakınlığına işaret etmektedir. Kosova, Bizans'ın zayıfladığı dönemlerde Bulgarların ve Sırpların egemenliğine girmiştir.

1444'te Arnavut ve Karadağ prenslikleri Balkanlar'daki Osmanlı yayılmasına karşı bir askeri savunma birliği oluşturdular. Birliğin kurucusu Arnavut Akçahisar (Kruya) Prensi Gjergj Kastrioti (İskender Bey) oldu. Katolik beyi Gjergj Kastrioti, bir zamanlar Osmanlı devşirmesi olduğu ve Osmanlı ordu bürokrasisinde yer aldığı için İskender Bey adıyla anılmaktadır. Katolik Kastrioti şahsiyeti adı ve kimliği altında günümüzde modern Arnavut kimliği ve milliyetçiliği oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu kimlik de Osmanlı devrinden yakın devirlere kadar gelen Arnavut kimliğiyle örtüşmemektedir. Birlik Venedik Cumhuriyeti tarafından da desteklendi.
Mart 1444'te İskender Bey o zaman Venedik egemenliğindeki liman şehri Leş (Alessio)'da bölgenin en önemli prenslikleri olan Thopia, Muzaka, Ballsha ve Crnojevic aileleriyle bu birliği kurdu. Daha ufak diğer kuzey Arnavut aşiretleri de bu birliğe katıldılar. Osmanlılara karşı mücadele için kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir tarafa bıraktılar. İskender Bey birliğin komutanlığına seçildi. Alınan siyasi kararlarda bütün birlik üyelerinin kabul etmesi şartı vardı.
1444'te İskender Bey, Osmanlı ordusunu Torviol Ovası'nda yenmeyi başardı. 1450'de Akçahisar'ı kuşatan Osmanlı birlikleri kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar. 1451'de İskender Bey Napoli Krallığı ile bir ittifak kurdu. 1452'de Osmanlı ordusu Mokrica ve Meçadi'de yenildi. 1453'te İstanbul'un fethi üzerine Arnavutlar, Napoli, Venedik, Papalık ve Macaristan Krallarından maddî yardım almaya başladılar. 1462'ye kadar Arnavutlar her yıl Osmanlı ordusunu püskürtüyor, ama ertesi yıl Osmanlılar tekrar aynı güçle geliyorlardı. 1460 ve 1463'te yapılan ateşkesler dışında Arnavut-Osmanlı savaşı hiç durmadan sürdü. 1462'de İskender Bey önemli bir şehir olan Ohri'yi almayı başardı.
1466'da Akçahisar'ın ikinci kuşatması da Arnavut Birliği'nce engellendi. Fakat aynı yıl Osmanlılar Shkumbin Vadisi'nde Elbasan Kalesi'ni kurmayı başardılar. 1467'de Akçahisar'ın üçüncü kuşatması da birlikçe engellendi.
1468'de İskender Bey'in ölümüyle Leç Ligi zayıflamaya başladı. Venedik'in yardımıyla Kuzey Arnavutlar Osmanlılarla mücadele etmeyi sürdürdüler, ancak Venedik yönetimindeki İşkodra 1479'da Osmanlılarca ele geçirilince, Arnavut direnişi sona ermese de zayıfladı. Bundan sonra bölgenin tamamı Osmanlı egemenliğine girdi.

1389-1913 yılları arasında Kosova, Osmanlı-Türk hâkimiyetinde kaldı. Kosova'nın çok önemli batı-doğu ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle, Osmanlı yönetimi Venedik'in de kontrolüne yakın olan bölgenin geri kalan kısımlarının aksine yoğun bir devşirme-İslamlaştırma politikasını Kosova'da uyguladı.
Kosova bölgesinde Osmanlı devlet yönetimiyle beraber, Roma devrinden beri sürekli olarak sağlanamayan düzenlilik sağlanmıştır. Bölge, Osmanlı öncesinde buralarda yaşayan Müslüman olmayan Türklerle, Osmanlı Devleti ile beraber artan Müslüman Oğuz Türkleriyle Türklük açısından iyice yoğun nüfuslu bir hâle geldi. 1912 yılı civarlarıyla beraber Osmanlı hükümranlığının kalktığı zamana kadar Kosova'da Türkçe, genel kültürel dil kimliğindeydi. Zaten bölgedeki Türk nüfusu da bunu sağlayan önemli sebeplerin başında geliyordu. Bölgenin Türk olmayan halkları, Türkçe ile hem dinî yönden hem kültürel yönden iyice geliştiler. Bunun neticesinde de Kosova ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin önemli bölgelerindendi. Osmanlı idaresi, bölgede yaşayan Arnavutlara, Sırplara da herhangi bir zorlama uygulamadı. Özellikle Arnavutlar, kültürel yönden sıkıntılar yaşamadılar ve bugünlerine geldiler. Arnavutlar, Balkan Savaşlarına kadar Osmanlı Devleti’ne bağlı, kendilerini Türklerden pek ayırmayan bir halk kimliğindeyken, özellikle 1800’lerin ikinci yarısında artan bir eğilimle Osmanlı algısından kısmî kopma istek ve tepkilerini geliştirmeye başladılar. Bunda, Hristiyan Batı dünyasının ayrılıkçı kışkırtmaları ön planda olmuştur. Bu kopma eğilimi Arnavutluk devletinin kurulmasıyla son hâle geldi. Bugün Kosova’da Arnavutlarla Türklerin ortak yaşayışlarındaki sıcak ilişkiler ve samimiyet de gizli veya açık düşmanlıklar da o dönemlerin ürünleridir.
1878 Rus - Osmanlı Savaşı sonrası Sırplar Kosova'da hak iddia etmeye başladılar. Bu devir, Sırpların bağımsız Sırbistan çabalarının meyve ver

Kosta Rika (İspanyolca: Costa Rica), resmî adıyla Kosta Rika Cumhuriyeti (República de Costa Rica), Orta Amerika'da yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Nikaragua, kuzeydoğuda Karayip Denizi, güneydoğuda Panama ve güneybatıda Büyük Okyanus ile çevrilidir. Ayrıca Cocos Adası'nın güneyinde Ekvador ile deniz sınırı paylaşmaktadır. Yaklaşık 51,180 km2 (19,761 sq mi) bir yüzölçümüne sahip olan ülkenin nüfusu yaklaşık 5 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri olan San José'nin nüfusu yaklaşık 350.000, çevresindeki metropolitan alanın nüfusu ise yaklaşık 2 milyondur.
İnsanların Kosta Rika topraklarındaki varlığı MÖ 10.000 ile 7.000 yılları arasına kadar uzanmaktadır. Bölge, 16. yüzyılda İspanyol İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilmeden önce çeşitli yerli halklara ev sahipliği yapıyordu. Kosta Rika, sömürge döneminde İspanyol İmparatorluğu'nun çevre bölgelerinden biri olarak kaldı. 1821 yılında Birinci Meksika İmparatorluğu'nun bir parçası olarak bağımsızlığını kazandı; 1823'te ise Orta Amerika Federal Cumhuriyeti'ne katıldı. Ülke, 1847 yılında bu birlikten ayrılarak resmî bağımsızlığını ilan etti. 19. yüzyılın sonlarına kadar görece istikrarlı otoriter yönetimler altında kademeli bir modernleşme süreci yaşayan Kosta Rika, daha sonra liberal bir anayasa kabul etti ve Orta Amerika'da ilk serbest ve adil ulusal seçimlerin düzenlendiği ülke oldu.
1948'de yaşanan kısa süreli iç savaşın ardından Kosta Rika, 1949 yılında yürürlüğe giren mevcut anayasasını kabul etti. Bu anayasa ile genel oy hakkı tanındı, tüm vatandaşlara çeşitli sosyal, ekonomik ve eğitim hakları güvence altına alındı ve ülkenin ordusu kalıcı olarak kaldırıldı. Böylece Kosta Rika, daimi silahlı kuvvetlere sahip olmayan az sayıdaki egemen devletten biri hâline geldi. Ülke, başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik bir cumhuriyettir ve siyasi istikrarıyla öne çıkmaktadır. Eğitim, 1886'dan beri ücretsiz ve zorunlu olup devlet bütçesinin yaklaşık dörtte biri bu alana ayrılmaktadır. Bir dönem büyük ölçüde tarıma dayanan Kosta Rika ekonomisi ise zamanla çeşitlenerek finans, yabancı şirketlere yönelik kurumsal hizmetler, ilaç sanayisi ve ekoturizm gibi sektörleri de kapsayacak şekilde gelişmiştir.

Kosta Rika'da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan en eski insan izleri Turrialba Vadisi'ndeki taştan yapılan aletlerdir. Bunlar MÖ 10.000 - 7.000 yıllarında yaşamış çeşitli avcı-toplayıcı ziyaretçilere aittir. Buluntular arasında Kuzey'deki kültürlere ait mızrak uçları ve Güney Amerika'daki kültürlere ait oklar bulunmuştur. Bu buluntulardan dolayı aynı anda iki kültürün bir arada yaşadığını varsayabiliriz.
Bundan 5.000 yıl önce yaygın şekilde tarım yapıldığının izlerine ulaşılmıştır. Yetiştirilen tarım ürünleri yumrular ile havuç ve diğer köklerdi. MÖ 2. ve 1. bin yıllarda yaşamış dağınık ve çok küçük ölçekli yerleşik tarım toplulukları tespit edilmişse de, avcı-toplayıcı toplumun tarım toplumuna evrilmesinin kesin tarihleri bilinmemektedir.
Bulunan en eski tarihli çömlekler MÖ 3.000 ve 2.000 yılları arasına aittir. Modern Kosta Rika kültürüne yerli halkın etkisi diğer ülkelere göre oldukça sınırlıdır, çünkü Kolomb öncesi dönemde bu topraklarda kayda değer bir yerli nüfusu bulunmuyordu. İspanyol egemenliğinden önce bu bölgede yaşayan nüfus, büyük ölçüde evlilikler yolu ile, İspanyolca konuşan topluluk ile kaynaştı. Kosta Rika'nın güneyinde Panama sınırına yakın Talamanca Sıradağlarında hâlen yerli kültürünü yaşayan Bribri ve Boruca Kabileleri çok özel istisnalardır.

"Zengin Sahil" anlamına gelen Kosta Rica isminin ilk olarak kim tarafından kullanıldığı ile ilgili riyayetler çeşitlidir. 1502'de yaptığı son seferde Kristof Kolomb'un Kostarika'nın doğu kıyılarına uğradığı ve yerlilerin çok miktarda altın mücevher kullandığını görünce bu bölgeyi "Zengin Sahil" olarak tanımladığı mı yoksa 1522'de batı kıyılarına ulaşan ve burada karşılaştığı yerlilerin altın mücevherlerine el koyan konkistador Gil Gonzalez Davila'nın mı bu tanımlamayı ilk olarak yaptığı tartışmalıdır.

Ülke, 2017 yılında % 2,6 olduğu tahmin edilen ılımlı enflasyon ve 2011 yılında 41,3 milyar ABD dolarından 2015 yılında 52,6 milyar ABD dolarına yükselen GSYİH'da orta derecede yüksek büyüme ile ekonomik olarak istikrarlı kabul edilmiştir. 2017 yılı için tahmini GSYİH 61,5 milyar ABD dolarıdır ve kişi başına tahmini GSYİH (satın alma gücü paritesi) 12,382 ABD dolarıdır. Artan borç ve bütçe açığı, ülkenin başlıca endişeleridir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) 2017'de yapılan bir araştırma, dış borcun azaltılmasının hükûmet için çok yüksek bir öncelik olması gerektiği konusunda uyardı. Bütçe açığını azaltmak için başka mali reformlar da önerildi.
Birçok yabancı şirket (imalat ve hizmet) Kosta Rika Serbest Ticaret Bölgelerinde (FTZ) faaliyet göstermektedir ve burada yatırım ve vergi teşviklerinden faydalanmaktadırlar. Bu tür yatırımların yarısından fazlası ABD'den gelir. Hükûmete göre, bölgeler 2015 yılında 82.000'den fazla doğrudan işi ve 43.000 dolaylı işi destekledi. Örneğin, Heredia'da Amerika Serbest Bölgesi'nde tesisleri bulunan şirketler arasında Intel, Dell, HP, Bayer, Bosch, DHL, IBM ve Okay Industries yer alıyor.
Kosta Rika'nın ABD dahil birçok ülke ile serbest ticaret anlaşmaları var. İthalatı etkileyecek önemli ticari engeller yoktur ve ülke diğer Orta Amerika ülkelerine göre gümrük tarifelerini düşürmektedir. Ülkenin Serbest Ticaret Bölgeleri, imalat ve hizmet endüstrilerinin Kosta Rika'da faaliyet göstermesi için teşvikler sağlıyor. 2015 yılında, bölgeler 82 binin üzerinde doğrudan işi ve 43 bin dolaylı işi desteklemiş ve FTZ'deki ortalama ücretler ülkenin geri kalanındaki özel girişim çalışmalarının ortalamasının 1,8 kat üzerindedir. Örneğin 2016'da Amazon.com'un Kosta Rika'da 3.500 çalışanı vardı ve bunu 2017'de 1.500'e çıkarmayı planladı ve bu da onu önemli bir işveren haline getirdi.
Kosta Rika'nın merkezi konumu, Amerikan pazarlarına erişim ve Avrupa ile Asya'ya doğrudan okyanus erişimi sağlar. 2015 yılında en önemli ihracat (dolar değerine göre) tıbbi cihazlar, muz, tropikal meyveler, entegre devreler ve ortopedik aletlerdi. O yılki toplam ithalat 15 milyar dolardı. 2015 yılında ithal edilen en önemli ürünler (dolar değerine göre) rafine edilmiş petrol, otomobiller, ambalajlı ilaçlar, yayın ekipmanları ve bilgisayarlardır. 2015 yılında toplam ihracat 2,39 milyar ABD doları olan dış ticaret açığı için 12,6 milyar ABD doları olmuştur.
İlaçlar, finansal dış kaynak kullanımı, yazılım geliştirme ve ekoturizm, Kosta Rika ekonomisinde ana endüstriler haline gelmiştir. 1999'dan bu yana turizm, ülkenin üç ana nakit ürününün kombine ihracatından daha fazla döviz kazanmaktadır: özellikle muz ve ananas ve aynı zamanda kahve dahil diğer ürünler. Kahve üretimi Kosta Rika tarihinde önemli bir rol oynamıştır ve 2006 yılında üçüncü nakit mahsul ihracatı olmuştur. Küçük bir ülke olan Kosta Rika şimdi dünya kahve üretiminin % 1'inden daha azını sağlıyor. Kahve üretimi 2015–16'da % 13,7 artarken, 2016–17'de % 17,5 azaldı.

Kosta Rika, Mezoamerikan ve Güney Amerika yerli kültürlerinin buluştuğu noktaydı. Ülkenin kuzeybatısındaki Nicoya yarımadası, İspanyol fatihler (conquistadores) 16. yüzyılda geldiğinde Nahuatl kültürel etkisinin en güney noktasıydı. Ülkenin orta ve güney kısımları Chibcha etkilerine sahipti. Bu arada Atlantik kıyısı, 17. ve 18. yüzyıllarda Afrikalı işçilerle doluydu.
İspanyolların göçünün sonucu olarak, onların 16. yüzyıl İspanyol kültürü ve evrimi, İspanyol dili ve Katolik dininin birincil etkileri bugüne kadar günlük yaşama ve kültüre damgasını vurdu.
 
Kültür, Gençlik ve Spor Daire Başkanlığı kültürel hayatın tanıtımı ve koordinasyonundan sorumludur. Bölümün çalışmaları Kültür Müdürlüğü, Görsel Sanatlar, Sahne Sanatları, Müzik, Miras (İngilizce:Patrimony) ve Kütüphaneler Sistemi olarak ayrılmıştır. Kosta Rika Ulusal Senfoni Orkestrası ve Gençlik Senfoni Orkestrası gibi kalıcı programlar iki çalışma alanının birleşimidir: Kültür ve Gençlik.
Soca, salsa, bachata,  gibi dans odaklı türler merengue, cumbia ve Kosta Rika swings gençlerden ziyade yaşlılar tarafından giderek daha fazla beğeniliyor. Gitar, özellikle halk oyunlarına eşlik olarak popülerdir; ancak marimba ulusal enstrüman haline getirildi.
Kasım 2017'de, National Geographic dergisi Kosta Rika'yı dünyanın en mutlu ülkesi olarak adlandırdı ve ülke çeşitli mutluluk ölçütlerinde rutin olarak üst sıralarda yer alıyor. Makalede şu özet yer aldı: "Kosta Rikalılar, stresi azaltan ve neşeyi en üst düzeye çıkaran bir yerde günlük hayatı dolu dolu yaşamanın keyfini çıkarıyor". 
O zaman "Ticos" arasında en çok tanınan ifadelerden birinin "Pura Vida, yani kelimenin tam anlamıyla saf yaşam olması şaşırtıcı değildir. Sakinlerin yaşam felsefesini yansıtır, ifade, konuşmada çeşitli bağlamlarda kullanılır. Çoğu zaman sokaklarda dolaşan ya da dükkanlardan yiyecek alan kişiler “Pura Vida” diyerek merhaba derler. Bir soru olarak veya birinin varlığının kabulü olarak ifade edilebilir. "Nasılsın?" için önerilen bir yanıt "Pura Vida olurdu." Bu kullanımda, her şeyin çok iyi olduğunu gösteren "harika" olarak tercüme edilebilir. Bir soru olarak kullanıldığında, çağrışım "her şey yolunda mı?" olur. ya da "nasılsın?".
Kosta Rika, BM'nin Dünya Mutluluk Raporu'nda 2017 Mutlu Gezegen Endeksi'nde 12. sırada yer alır, ancak ülkenin Latin Amerika'daki en mutlu ülke olduğu söyleniyor. Sebepler arasında yüksek düzeyde sosyal hizmetler, sakinlerinin sevecen doğası, uzun yaşam beklentisi ve nispeten düşük yolsuzluk sayılabilir.

Kosta Rika, idari açıdan 7 ile ve 81 kantona ayrılmıştır. İlleri;

51. Cannes Film Festivali, 13-24 Mayıs 1998 tarihlerinde yapıldı. Altın Palmiye'yi, Theodoros Angelopulos'un Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filmi aldı.

Martin Scorsese (ABD) (başkan)
Alain Corneau (Fransa)
Chiara Mastroianni (Fransa)
Chen Kaige (Çin)
Lena Olin (İsveç)
MC Solaar (Fransa)
Michael Winterbottom (İngiltere)
Sigourney Weaver (ABD)
Winona Ryder (ABD)
Zoe Valdes (Küba)

Aprile - Nanni Moretti
Ceux qui m'aiment prendront le train - Patrice Chéreau
Claire Dolan - Lodge Kerrigan
Corazón iluminado - Héctor Babenco
Dance Me to My Song - Rolf de Heer
Dong - Tsai Ming-liang
Fear ve Loathing in Las Vegas - Terry Gilliam
Festen - Thomas Vinterberg
Hai shang hua - Hou Hsiao-Hsien
Henry Fool - Hal Hartley
Idioterne - Lars von Trier
Illuminata - John Turturro
Khrustalyov, mashinu! - Aleksei German
L'école de la chair - Benoît Jacquot
La classe de neige - Claude Miller
La vendedora de rosas - Víctor Gaviria
La vie rêvée des anges - Erick Zonca
La vita è bella - Roberto Benigni
Sonsuzluk ve Bir Gün - Theodoros Angelopoulos
My Name Is Joe - Ken Loach
The General - John Boorman
Velvet Goldmine - Todd Haynes

À vendre - Laetitia Masson
All the Little Animals - Jeremy Thomas
Daun di Atas Bantal - Garin Nugroho
Dis-moi que je rêve - Claude Mouriéras
El evangelio de las maravillas - Arturo Ripstein
Islve, Alicia - Ken Yunome
Kleine Teun - Alex van Warmerdam
La Pomme - Samira Makhmalbaf
Larmar och gör sig till - Ingmar Bergman
Louise (Take 2) - Siegfried
Love is the Devil - John Maybury
Lulu on the Bridge - Paul Auster
O Rio do Ouro - Paulo Rocha
Os mutantes - Teresa Villaverde
Plätze in Städten - Angela Schanelec
Szenvedély - György Fehér
Teatro di guerra - Mario Martone
The Apostle - Robert Duvall
The Impostors - Stanley Tucci
The Man Who Couldn't Open Doors - Paul Arden
The Power of Kangwon Province - Hong Sang-soo
Kurpe - Laila Pakalniņa
Tokyo Eyes - Jean-Pierre Limosin
Tueur à gages - Darezhan Omirbaev
Un 32 août sur terre - Denis Villeneuve
Un soir apres la guerre - Rithy Panh
Zero Effect - Jake Kasdan

Cazcı Kardeşler 2000 - John Lveis
Dark City - Alex Proyas
Godzilla - Rolve Emmerich
Good-e Lover - Rolve Joffé
Inquietude - Manoel de Oliveira
Kanzo Sensei - Sadao Imamura
Primary Colors - Mike Nichols
Tango - Carlos Saura

Blue City - David Birdsell
Deer Men - Saara Saarela
Die Weiche - Chrys Krikellis
Doom ve Gloom - John McKay
Fotograf - Alexveer Kott
Inside the Boxes - Mirjam Kubescha
Jakub - Adam Guzinski
Kal - Ivaylo P. Simidchiev
Léto - cas dlouhých letu - Ramunas Greicius
Mangwana - Manu Kurewa
One Eye - Liana Dognini
Ratapenkan Ruusu - Hanna Maylett
Sentieri selvaggi - Susanna Grigoletto
The First Sin - Fahimeh Sorkhabi
The Sheep Thief - Asif Kapadia

Altın Palmiye: Sonsuzluk ve Bir Gün - Theodoros Angelopulos
Grve Prize of the Jury: Hayat Güzeldir - Roberto Benigni
Jury Prize:
Festen - Thomas Vinterberg
La classe de neige - Claude Miller
En İyi Erkek Oyuncu: Peter Mullan film: My Name Is Joe
En İyi Kadın Oyuncu: Élodie Bouchez ve Natacha Régnier film: La vie rêvée des anges
Best Director: John Boorman film: The General
Short Film Palme d'Or: L'interview - Xavier Giannoli
Best Screenplay: Henry Fool - Hal Hartley
Best Artistic Contribution: Velvet Goldmine - Todd Haynes
Technical Grve Prize: Tango - Vittorio Storaro
Caméra d'Or: Slam - Marc Levin
Cinéfondation Award:
Jakub - Adam Guzinski
The Sheep Thief - Asif Kapadia
Mangwana - Manu Kurewa
Un Certain Regard Ödülü: Tueur à gages - Darezhan Omirbayev
Mercedes-Benz Ödülü: Seul contre tous - Gaspar Noé
Canal+ Award: Por un infante difunto - Tinieblas González
Kodak Short Film Ödülü:
Les corps ouverts - Sébastien Lifshitz
Rue bleue - Chad Chenouga
Gras Savoye Award: Rue bleue - Chad Chenouga
FIPRESCI Prize:
Dong - Tsai Ming-liang (Competition)
Happiness - Todd Solondz (Parallel Sections)
Prize of the Ecumenical Jury:
Ingmar Bergman (Special award)
Sonsuzluk ve Bir Gün - Theodoros Angelopoulos
Gençlik Ödülü:
film:eign Film: Last Night - Don McKellar
French Film: L'arrière pays - Jacques Nolot
François Chalais Award: West Beyrouth - Ziad Doueiri

1998 Cannes Film Festival 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1998 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Internet Movie Database

2011-2012 Yunanistan protestoları, 2010 yılında Yunanistan'da başlamış, halk protestoları. Ekonomik kriz nedeniyle geçimsizlik ve işsizlik ortaya çıkmış, bunun üzerine halk çeşitli miting ve yürüyüşler yapmıştır.
Yunanistan'da ekonomik daralma nedeniyle çıkan bir takım olaylar dizisidir. Polisle çatışmaya girilmiş, evler ve işyerleri kundaklanıp, ateşe verilmiştir. Protestolara birçok kesim katılmıştır. Bunun yanında yaklaşık yarım milyon vatandaşın bu gösterilere katıldığı düşünülmektedir.

İlk başlarda, çoğunlukla olaysız gösteri ve yürüyüşler düzenlensede, daha sonraları bu; taşlı, sopalı ve motlotoflu isyana dönüşmüştür. Yunanistan'ın her yerine yayılmıştır.
Olaylar sırasında 4 kişi ölmüş, 311 kişi yaralanmıştır. Ayrıca onlarca kişi de gözaltına alınmıştır.

Yunan hükümeti borç krizi
2008-2012 Küresel Ekonomik Kriz
2011-2012 İspanya protestoları
2011-2012 Yunanistan ırkçı saldırıları

Bora, Kaideye Monteli Stinger projesi kapsamında deniz taşıtları için alçak irtifa hava savunma sistemi olarak geliştirilen, ısıya güdümlü stinger füzesini ana silah olarak kullanan öz savunması için ise, 12,7 mm Makinalı tüfek kullanan, 4 adet stinger füzesi taşıyan sistem.

Atılgan ve Zıpkın Kaideye Monteli Stinger (KMS) sistemleri ile kara konuşlu hava savunmasındaki kabiliyetlerini tüm dünyaya kabul ettiren Türkiye'nin en büyük savunma sanayi firmalarından ASELSAN, bu alandaki tecrübesini bir adım daha ileri götürerek KMS sistemini bu sefer Bora adıyla deniz platformları uyarladı. Yüksek hassasiyette nişan ve atış hattı stabilizasyonuna sahip olan Bora, konuşlandırıldığı geminin manevralarından kaynaklanan titreşim ya da bozuntuları aldırmadan hedef takibi ve ateşleme işlevlerini gerçekleştirebiliyor. Hedef bilgilerini üzerine monte edildiği gemi dışında herhangi bir gemiden ya da harekât merkezinden de alabilen sistem, ayrıca termal ve gün ışığı televizyon kameralardan oluşan pasif hedef arama ve izleme algılayıcıları ile bilgisayarına sahip Bora, 4 veya 8 adet atışa hazır IR güdümlü Stinger füzesine mevcuttur.

Fırkateyn, Hücumbot gibi su üstü platformlarının alçak irtifa hava savunmalarını sağlamaktır.

Üretici Firma: ASELSAN
Üretici Ülke:  Türkiye
Tipi:Kisa Menzilli Hava Savunma Füzesi
Güdüm Sistemi: IR Güdümlü
Harp Başlığı: 3 kg Parça Tesirli Yüksek İnfakli
Azami Etkili Menzili: 6 km
Hızı: 1 Mach
İtki Tipi: Katı Yakıtlı rocket Motoru
Uzunluk: 1,5 m
Çap: 70 mm
Ağırlık: 10,1
Füze kapasitesi: 4 ila 8 Stinger Füzesi
Öz savunma: 12,7 mm Makinalı tüfek
Hedef Belirleme: Günışığı ve Termal Kameralar ile pasif hedef arama, izleme, Lazer Mesafe Bulucu, Otomatik Hedef İzleme

Achaea veya Achaia (Grekçe: Ἀχαΐα), adını günümüzde Mora Yarımadası'ndaki antik şehirden alan ve Mora Yarımadası, Attika, Boeotia, Eğriboz, Kiklad Adaları ile Phthiotis, Etolya ve Fokis'in bazı kısımlarından oluşan bir Roma İmparatorluğu eyâletiydi. Etrafı Makedonya ve Epir şehirleri ile çevrili olup MÖ 146 yılında Romalı general Lucius Mummius tarafından Korint'in yağmalanmasının ardından Roma İmparatorluğu sınırlarına katılmış ve başlangıçta Roma'nın Makedonya eyaletinin bir parçası olan bölge MÖ 27 yılında Augustus tarafından ayrı bir eyalet haline getirilmiştir.
Achaia, senatoryal bir eyaletti, bu nedenle askeri adamlardan ve lejyonlardan arındırılmıştı ve senatörlerin yönetmesi için en prestijli ve rağbet gören eyaletlerden biriydi. Atina, imparatorluk elitleri için, yalnızca İskenderiye ile rekabet eden birincil eğitim merkezi ve İmparatorluk'taki en önemli şehirlerden biriydi. Achaia, barbar istilalarından ilk muzdarip olduğu Geç Antik Çağ'a kadar Roma dünyasının en müreffeh ve huzurlu bölgeleri arasındaydı. Ancak eyalet, 6. yüzyıldaki Synecdemus'ta da belirtildiği gibi, müreffeh ve oldukça kentleşmiş kalmaya devam etti.
7.yüzyıldaki Slav istilaları, nüfusun büyük bir kısmının müstahkem şehirlere, Ege adalarına ve İtalya'ya kaçmasıyla ve bazı Slav kabilelerinin iç kesimlere yerleşmesiyle yaygın yıkıma yol açtı. Achaia'nın Bizans elinde kalan toprakları, Hellas teması altında gruplandırıldı.

Adamantiyos Korais (Yunanca: Αδαμάντιος Κοραής, 27 Nisan 1748, İzmir - 6 Nisan 1833, Paris), çağdaş Yunan yazın dilinin geliştirilmesine öncülük eden hümanist bilgin. Antik Yunan kültürünün canlandırılmasını savunarak, Yunan bağımsızlık mücadelesinin düşünsel temellerinin hazırlanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Bir tüccarın oğlu olan Korais, yaşamının büyük bir bölümünü Yunanistan dışında geçirmiştir. Fransa'daki Montpellier Üniversitesi'nde tıp öğrenimi gördü. 1788'de edebiyatla uğraşmak amacıyla Paris'e gitti. Batı'da Yunanseverliğin yayılmasında büyük rol oynadı. Çok sayıda yazınsal ve dilbilimsel deneme, birçok hikâye kaleme aldı, ayrıca, klasik yazarları, yorumlarıyla birlikte yayımladı. Eski Yunan tıp bilginlerinin, özellikle de Hippokrates'in yapıtlarıyla filozof Theophrastos'un Kharakteres (Karakterler) adlı yapıtını yayıma hazırladı. Edebiyat alanındaki daha önemli yapıtları, 1805-26 arasında derlediği 17 ciltlik "Yunan Edebiyatı Kitaplığı" ile 1809-27 arasında hazırladığı dokuz ciltlik Parerga'ydı. "Yunan Edebiyat Kitaplığı" klasik yazarların tarih, siyaset, felsefe ve bilim alanındaki yapıtlarıyla Korais'in bunlara yazdığı Çağdaş Yunanca önsözleri içerir. Korais ayrıca, Homeros'un İlyada'sının ilk dört kitabını yayıma hazırlamış, tarihçi Herodotos'u da Çağdaş Yunancaya çevirmiştir.
Yunanların ancak klasik mirasın canlanmasıyla güçlenip birliğe kavuşacağına inanan Korais, yazılarında da bu mirasın ulusal ülküler açısından taşıdığı önemi anlatmaya çalıştı. Halk diliyle yazı dili arasındaki uzlaşmayı gerçekleştirecek tek bir ulusal dilin oluşmasını savunup öğütledi. En kalıcı katkısı, konuşma dili Demotikosu yabancı unsurlardan arındırıp Klasik Yunancayla kaynaştırarak yarattığı yeni Yunan edebiyat diliydi. 1828-35 arasında hazırlanan Atakta adlı yapıtı ilk Çağdaş Yunanca sözlüktür.
Fransız Devrimi'ne tanık olan Korais, Aydınlanma düşüncesinden esinlenmiş, Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerle, Karanlık Çağları yeni bir klasik çağın izlenmesi gerektiğini savunan tarihçi Edward Gibbon'dan etkilenmişti. Laik bir liberalizm yanlısı olarak, gerek, Osmanlı dönemiyle birlikte karanlık bir istibdat dönemi olarak tanımladığı Bizans İmparatorluğu'nun Ortodoks Hristiyan mirasının sürdürülmesine, gerekse kilisenin dilinin yeni Yunancanın temelini oluşturmasına karşı çıktı. Bu yüzden de, Yunan dünyası üzerinde bıraktığı etkinin büyüklüğüne karşın, bağımsızlık savaşını kilisenin üstünlüğünü yeniden sağlama ve İstanbul'u yeniden ele geçirme mücadelesi olarak görenlere ters düştü.
Yaşamının büyük bölümünü Fransa'da geçiren Korais, Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında broşürler yayımladı ve dışarıdan mali destek toplamaya çalıştı. Fransa'daki 1830 Temmuz Devrimi sırasında, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın kahramanlarından Marquis de Lafayette'in Yunanistan'ın devlet başkanlığına getirilmesini önerdi. Paris'teki Yunan Dostları Derneği'nin de kurucularındandı.
Sakız Adası'nda, Yunanistan'ın en büyük kütüphanesi olarak bili­nen Korais Kütüphanesi ve Arjenti Müzesi bulunur. Adanın en büyük okuluna ait olan, 250 bin kitaplık kütüphane, 1792 yılında açılmıştır. Adamantios Korais ile arka­daşlarının bağışladıkları kitaplarla kurulduğu için bu adı taşımaktadır. Korais'in portresi 1978 ile 2001 arasında tedavülde olan 100 Drahmi'nin yüzünde bulundu.

Aegean Airlines (Yunanca:  Αεροπορία Αιγαίου Α.Ε.) Yunanistan'ın yolcu sayısı, uçak sayısı ve uçuş noktası sayısı bakımından en büyük havayolu şirketi. 2010 yılından bu yana Star Alliance üyesi olan şirket; Atina ile Selanik'ten yurt içi ve yurt dışı noktalara tarifeli ve tarifesiz (charter) uçuşlar düzenlemektedir.

Şirket 1995 yılında kuruldu. Faaliyetlerini Aegean aviation'dan devraldı. Tamamen sahip olunan Learjet uçaklarıyla tüm dünyada VIP uçuşlara başladı

Aegean Airlines ilk ticari uçuşlarını Mayıs 1999 yılında Atina'dan Kandiye'ye, Girit ve Selanik'e 2 yeni British Aerospace Avro RJ100 ile yaptı. Aralık 1999'da Aegean Airlines Air Greece'i satın aldı. 2005'ten beri Aegean Airlines Lufthansa ile ortak olmuştur. Mart 2006'da Aegean Airlines TAP air Portugal ile co-operation anlaşması imzaladı. Aralık 2008'de Aegean Airlines Brussels Airlines ile co-operation'ı duyu rdu.

Aegean Airlines'ın genellikle Airbus a320 uçaklar çoğunlukta bir filosu vardır.

Aegean airlines geçmişte mevcut uçağına ek olarak şu uçakları işletiyordu.
Airbus A319-100
ATR 72-200
ATR 72-500
Boeing 737-300
Boeing 737-400
BAE Avro RJ100
Air baltic
Air canada
Air serbia
Brussels Airlines
Bulgaria air
Cyprus airways
Egypt air
Emirates
Ethiopian airlines
Etihad airlines
Hainan airlines
LOT polish airlines
Lufthansa
Oman air
Scandinavian airlines systems (SAS)
S7 airlines
Singapur airlines
Swiss international airlines
TAP air Portugal
TAROM
Turkish airlines
Voloeta

1967-1974 Yunanistan Askerî Cuntası, 1967 ile 1974 yılları arasında Yunanistan'da iktidarı ellerinde bulunduran bir dizi sağ-kanat askerî hükûmete verilen isimdir. Aynı zamanda Albaylar Rejimi (Yunanca: το καθεστώς των Συνταγματαρχών), Albaylar Cuntası ya da sadece Cunta (Yunanca: η Χούντα) olarak da bilinir.
Askerî yönetim, 21 Nisan 1967 sabahı yapılan darbeyle başladı. Darbe Yunan Ordusu'ndan bir grup albay tarafından yapılmıştı. Askerî yönetim 1974 yılının temmuz ayında Kıbrıs'ta organize ettikleri darbenin ters teperek, Türk birliklerinin Kıbrıs'a çıkmasıyla doğan bunalım sonunda hızla çöktü.

Haziran 1963'te Kral Paulos'la çeşitli konularda anlaşmazlığa düşen Konstantinos Karamanlis'in istifa ederek ülkeden ayrılmasından sonra Yunanistan'da yeni bir siyasi dönem başladı. Kasım 1963'teki seçimlerin ardından kurduğu hükûmetle güvenoyu alamayan Yorgo Papandreu, Şubat 1964'te yeterli çoğunluk elde ederek hükûmetin başına geçti.
Yeni hükûmetin giriştiği reformlar çok geçmeden tutucu çevrelerin tepkisine yol açtı. Paulos'un ölümüyle Mart 1964'te tahta çıkmış olan oğlu II. Konstantinos, orduya solcuların sızmasına göz yumduğu gerekçesiyle Temmuz 1965'te Yorgo Papandreu'yu görevden aldı. Kralın bu tutumu büyük ölçüde Merkez Birliği'nin sol kanadına dayanarak önemli görevlere yükselen Yorgo Papandreu'nun oğlu Andreas Papandreu'nun girişimlerinden kaynaklanıyordu. Birbirini izleyen kararsız hükûmetler dönemi ülkedeki siyasal bunalımı daha da derinleştirdi. Sonunda seçime gitmek üzere oluşturulan geçici hükûmet Nisan 1967'de bir askerî darbeyle devrildi.

20 Nisan'ı 21 Nisan'a bağlayan gece, seçim kampanyasının başlamasına iki gün kala, birkaç subay (General Stilyanos Pattakos, Albay Yorgo Papadopulos, Albay Makarezos) bir askerî darbe yaptılar.
Darbeden sonra kralın ısrarıyla Yüksek Mahkeme başsavcısı Konstantin Kolyas'ın başbakanı olduğu yeni hükûmet (İçişleri bakanı general Pattakos, Başbakan yardımcısı ve Savunma bakanı general Spandidhakis'ti) Kral Konstantinos'un önünde ant içti. Her şeyden önce antikomünist ve "partilerüstü" olduğunu bildiren yeni hükûmette kilit mevkiler darbeci komutanların eline geçti.
Hükûmet, hemen, öncelikle aşırı sola yönelik sert önlemler aldı; geniş çaplı siyasal tutuklamalara gidilerek katı bir sansür kondu ve anayasal haklar askıya alındı. Rejimi yıkmaya çalışmaktan yargılanan Andreas Papandreou 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 8 ay hapis yattıktan sonra ABD yönetiminin en üst düzeyde baskısı sonucu, siyasal tutuklular için çıkarılan afla serbest bırakıldı ve ülkesini terk etmesine izin verildi. Göz hapsine alınan babası ise Kasım 1968'de öldü. 1967 sonbaharında ordu, bürokrasi ve eğitim kurumlarında büyük çaplı bir tasfiye hareketi başladı. Aralık ayında silahlı kuvvetleri ve halkı cuntayı devirmeye çağırarak bir karşı-darbe girişiminde bulunan kral, girişiminin boşa çıkması üzerine Roma'ya kaçmak zorunda kaldı. Cuntanın buna gösterdiği tepki General Georgios Zoitakis'i naipliğe, Albay Yorgo Papadopulos'u da başbakanlığa getirmek oldu.
"Albaylar Rejimi" yurt dışında Kıbrıs dolayısıyla yeni bir bunalımla karşılaştı; Ankara'nın gittikçe artan baskısıyla, 1967 kasımında, Türk birlikleriyle birlikte kendi birliklerini de adadan çekmeyi ilke olarak kabul etmek zorunda kaldı.
1968 eylülünde yapılan referandum sonucu kabul edilen yeni Anayasa, yetkileri esas olarak yürütme gücünün elinde topladı, ordunun devlet içinde öncelikli bir yere sahip olduğunu vurguladı. Cunta, güdümlü bir halk oylaması sonunda yürürlüğe koyduğu göstermelik anayasayı bile uygulamadı. Cunta, özellikle Avrupa'da yaygın bir diplomatik baskıyla karşı karşıya geldi.
1968 yaz ve sonbaharında güçlü bir muhalefet ortaya çıktı; merkezci bir militan olan Aleksandros Panagulis albay Papadopulos'a bir suikast düzenledi; 3 Kasım'da Atina'da Yorgo Papandreu'nun cenazesi dolayısıyla bir gösteri yapıldı. Ama muhalefet örgütlenmekte zorluk çekiyordu. Öte yandan yurt dışındaki siyasi sürgünlerin örgütlediği güçlü bir muhalefet ortaya çıktı. Parti liderlerinin çoğu, eski bakan Konstantin Karamanlis ve Yorgo Papandreu'nun oğlu Andreas Papandreu gibileri sürgündeydi. Andreas Papandreu 1968'de Panhelenik Kurtuluş Hareketi'nin (PAK) önderliğine getirildi. PAK, Yurtsever Cephe (aşırı sol) ve "Demokratik Savunma" hareketi (merkez sol) arasında yapılan bir anlaşma sonucu, 2 Nisan 1969'da Stockholm'de ortak direniş yapıları oluşturuldu. Ama gerçekte muhalefet bölünmüştü.
1970'ten sonra gerçek iktidar yalnız albay Papadopulos'un elinde bulunuyordu. Seçime gitmeyi reddeden albay, 1970 başlarında, üyeleri ya hükûmet tarafından atanan ya da toplumsal meslek kuruluşlarınca seçilen bir danışma organı kurdu.
Mart 1972'de Naip Zoitakis'i uzaklaştırarak yerine geçen Papadopulos, devlet aygıtına el koydu. 1971'de belli bir yumuşama gerçekleştirmeye çalıştı: askerî mahkemeler yerlerini sivil mahkemelere bıraktı, tutuklu kampları kapatıldı. Ama 25 Mart 1971'de (Osmanlılar'a karşı 1821 ayaklanmasının yıldönümünde) sol ve kralcı sağ kanattan 133 kişi demokrasiye geri dönülmesini istedi. Hükûmet buna siyasal davalar açarak karşılık verdi.
Albay Papadopulos, muhalefetin kralın lehine dönmesinden korkup, 1 Haziran 1973'te monarşiye son vererek cumhuriyeti ilan etti. Papadopulos da cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi ve sivil yönetime dönüş hazırlıklarını başlattı.
14 Kasım 1973'te Atina ve diğer üniversitelerden gelen öğrenciler Atina Teknik Üniversitesi'ni işgal ederek ayaklanma çağrısında bulundular. Halkın bir bölümünden de destek gören öğrenciler, 17 Kasım günü sabaha karşı silahlı kuvvetler tarafından, kanlı bir baskın sonucu üniversiteden dışarı çıkarıldılar; olaylarda öğrencilerden 34'ü hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve bin kadarı göz altına alındı. Aynı gün sıkıyönetim ilan edildi, askerî mahkemeler oluşturuldu.
Bu ayaklanma Papadopulos'un liberalleşme çabalarını sona erdirecek bir dizi gelişmeyi tetikledi. Korku duyulan askerî polis lideri olarak Papadopulos'a en yakın isimlerden biri ve cuntanın tutucularından Tuğgeneral Dimitrios Yoannidis, ayaklanmayı kamu düzenini yeniden inşa etmek için bir bahane olarak kullanarak 25 Kasım'da Papadopulos'a karşı bir karşı darbe gerçekleştirerek onu devirdi.
Yeni cunta yönetimi Fedon Gizikis'i cumhurbaşkanı, iktisatçı Adamantios Andruçopulos'u başbakan olarak atadı, Yoannidis ise perde arkasındaki gerçek iktidar sahibi olarak kaldı. Anayasa askıya alındı, sıkıyönetim uzatıldı. Muhalefete karşı baskılar genişlerken, Yunanistan, Avrupa'nın en yüksek enflasyon düzeyine ulaştı.

1974 temmuzunda Kıbrıs ile süren anlaşmazlık, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'un Kıbrıs Ulusal Muhafız Örgütü'nde bulunan Yunan subayları, EOKA'lı aşırılara desteklemekle suçlayarak, bunların hemen ülkeyi terk etmelerini istemesiyle su yüzüne çıktı. Halk arasında desteği zayıflamış olan rejime prestij kazandırmak isteyen cuntanın girişimleriyle, Makarios'a karşı, Kıbrıs'ta Enosis'e yönelik bir darbe düzenlendi.
Ama darbenin ardından Türk birliklerinin 20 Temmuz'da Kıbrıs'a çıkmasıyla doğan bunalım cuntanın hızla çökmesine yol açtı. Kendi yarattıkları duruma karşı koyamayan askerler, ordunun da çeşitli kümelere bölünmesi sonucu, 23 Temmuz'da iktidarı sivillere bıraktılar.
Sürgünden çağrılan Konstantin Karamanlis özgürlükleri getirecek önlemler aldı. 29 Temmuz'da da aşırı sağdan ilerici sola kadar birçok siyasal eğilimi temsil eden geçici bir hükûmet kurdu. İki Komünist parti hükûmetin dışında bırakıldıysa da, üyeleri arasında yakınları bulunan "iç komünist parti" hükûmeti destekledi. 1 Ağustos'ta bir anayasal karar alınarak, 1952 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, ancak Anayasa'nın krala ilişkin tüm maddeleri, ilk seçimlere dek askıya alındı; sendikal özgürlükler geri verildi. Bir yandan da bir ekonomik atılım programı uygulamaya çalışan Karamanlis, 1974 kasımına dek Devlet başkanlığı unvanını elinde tutan Gizikis'in onayına sunduğu kararnamelerle ülkeyi yönetti. Bu anayasal karara göre, bundan böyle silahlı kuvvetler komutanları Savunma Bakanlığı'nca atanacaktı. Az sonra ordu, polis ve güvenlik örgütünde bir temizlik yapıldı.
17 Kasım 1974'te yapılan seçimleri Karamanlis'in Yeni Demokrasi'si kazandı, 300 sandalyeden 221'ini elde etti; 8 Aralık'ta yapılan halk oylaması sonucunda da oyların %69,2'siyle monarşinin kaldırılarak cumhuriyetin kurulmasına karar verildi.
Seçimlerden sonra, 1975 yılında 19 cuntacı yargılandı. Darbe önderleri Papadopulos, Pattakos, Makarezos ve Dimitrios Yuannides idama mahkûm edildiler, ancak Karamanlis hükûmeti tarafından cezaları ömür boyu hapse çevrildi. Cuntacıların on beşi 1990'ların başında Yunan halkından özür dileyince sağlık nedenleriyle serbest bırakıldılar. Papadopulos 1999'da tedavi gördüğü hastanede ölürken, 7 kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Dimitrios Yuannides, 16 Ağustos 2010'da hapishanedeki koğuşundan solunum yetmezliği nedeni ile kaldırıldığı hastanede öldü.

Altın Palmiye (Fransızca: Palme d'Or), Cannes Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde verilen festivalin en büyük ödülüdür. Festivalde uzun metraj dalında "En İyi Film" olarak belirlenen filme verilmektedir. Altın Palmiye, sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Ödül ilk olarak 1955 yılında tanıtıldı. Daha önce, 1939'dan 1954'e kadar festivalin en büyük ödülü "Grand Prix du Festival International du Film" adıyla biliniyordu. 1964-1974 yılları arasında tekrar "Grand Prix" adıyla verilen ödül, 1975 yılından itibaren "Altın Palmiye" olarak değiştirilmeden verilmektedir. Saygınlığı hususunda sıklıkla Oscar Ödülleri ile karşılaştırılmaktadır.

Ödülün ismi 1955'te organizasyon komitesince konuldu. 1939 ve 1954 arasında büyük ödüle Grand Prix du Festival International du Film adı verilmekteydi. 1964 ve 1974 yılları arasında ise ödülün adı, Grand Prix du Festival olarak değiştirildi.

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye'yi oy birliğiyle kazandılar.

 Alf Sjöberg (1946, 1951)
 Francis Ford Coppola (1974, 1979)
 Bille August (1988, 1992)
 Emir Kusturica (1985, 1995)
 Shōhei Imamura (1983, 1997)
 Luc ve Jean–Pierre Dardenne (1999, 2005)
 Michael Haneke (2009, 2012)
 Ken Loach (2006, 2016)
 Ruben Östlund (2017, 2022)
 Cristian Mungiu (2007, 2026)

Altın Palmiye kazananlar listesi 1 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - 1976'dan günümüze.
IMDb'de Altın Palmiye kazanan filmler listesi
Letterboxd'da Altın Palmiye kazanan filmler listesi
Festival-cannes.com 26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Angelos Sikelianos (Yunanca: Άγγελος Σικελιανός; 28 Mart 1884 - 19 Haziran 1951), Yunan lirik şair ve oyun yazarıdır. Yunan tarihi ve dini sembolizmin yanı sıra The Moonstruck, Prologue to Life, Mother of God ve Delphic Expterance gibi şiirlerde tema olarak evrensel uyum bulunmaktadır. Oyunları arasında Sibylla, Girit'te Daedalus, Roma'da İsa, Digenis'in Ölümü , Gül Dithyramb ve Asklepius sayılabilir. Zaman zaman görkemliliği, eserinin şiirsel etkisini köreltse de, Sikelianos'un daha ince sözlerinden bazıları Batı edebiyatının en iyileri arasındadır. 1946'dan 1951'e kadar Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterildi.

Sikelianos Lefkada'da doğdu ve çocukluğunu orada geçirdi. 1900'de Atina Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu ancak mezun olmadı.
Sonraki yıllarda yoğun bir şekilde seyahat etti ve kendini şiire adadı. 1907'de Amerika Birleşik Devletleri'nde Amerikalı Eva Palmer ile evlendi. Çift, 1908'de Atina'ya taşındı. Bu dönemde, Sikelianos Yunan entelektüelleriyle temas kurdu ve 1909'da ilk şiir derlemesi olan Alafroískïotos'u (The Moonstruck) yayınladı.
Aynı zamanda yazar arkadaşı Nikos Kazantzakis ile tanıştı ve 1914'te Athos Dağı'nda kırk gün geçirdiler, oradaki manastırların çoğunu ziyaret ettiler ve münzevi hayatı yaşadılar. Ertesi yıl Yunanistan üzerinden bir hac yolculuğuna çıktılar. İkisi benzer ruhlara sahipti, ancak aynı zamanda hayata dair kendi görüşlerinde de çok farklıydı. Sikelianos, iyimser bir dünya adamıydı ve yazar olarak yeteneklerine sadık bir inancı vardı. Kazantzakis, şüpheci ve kendisinin de itiraf ettiği gibi, yüzün arkasındaki kafatasına odaklanma eğilimi olan sessiz ve münzeviydi. Birlikte sanatsal arayışlar yoluyla insan ruhunu iyileştirme ve yükseltme girişiminin karşılıklı endişesini paylaştılar.

Mayıs 1927'de eşi Eva Palmer-Sikelianos ile işbirliği içinde "Delphic Idea"nın yeniden canlandırılmasına yönelik genel çabalarının bir parçası olarak Delphic Festivalini düzenledi. Sikelianos, klasik medeniyeti şekillendiren ilkelerin yeniden incelendiğinde, ruhsal bağımsızlık sunabileceğine ve insanlar arasında bir iletişim aracı olarak hizmet edebileceğine inanıyordu. Etkinlik atletik yarışmalardan (klasik şekilde Pythian Oyunlarını anımsatan), bir Bizans müziği konseri, bir halk sanatı sergisi ve Prometheus Bound performansından oluşuyordu. Delphic Festivalleri, davet edilen eleştirmenler tarafından alkışlandı ve devlet yardımı olmamasına rağmen üç yıl sonra tekrarlandı. Daha sonra aşırı organizasyon maliyetleri nedeniyle kalıcı olarak terk edildi. Delphi Avrupa Kültür Merkezi, Angelos ve Eva Sikelianos'un anısına, bugün Delphi Festivalleri Müzesi olan Delphi'deki evlerini satın alıp restore etti. Daha sonra Eva Palmer-Sikelianos ABD'ye gitti ve Sikelianos, Anna Karamani ile evlendi.
Alman işgali sırasında (1941–44), özellikle şair Kostis Palamas'ın cenazesindeki konuşması ve şiiriyle Yunan halkına ilham kaynağı oldu. Başpiskopos Damaskinos'un doğrudan Almanlara seslenerek Yunan Yahudilerinin hayatlarını kurtarmak için başını çektiği mektubu yazmıştır. Mektup, zulüm gören Yahudileri savunmak için birçok önde gelen Yunan vatandaşı tarafından imzalandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgalcilere karşı başka herhangi bir Avrupa ülkesinde ortaya çıkan benzer bir protesto belgesi yoktur.
1945'te Yunan-Sovyet dostluk birliğinin kurucu üyelerinden oldu (Nikos Kazantzakis, Nicolas Kitsikis, Yanis Kordatos, Aimilios Veakis, Ilias Iliou, Patroklos Karantinos, Athanase Apartis, George Zongolopoulos ve diğerleri ile birlikte).
Sikelianos kronik bir hastalığa yakalandı; Nujol adlı ilaç yerine yanlışlıkla Lysol içtiği için 19 Haziran 1951'de Atina'da öldü. Atina'nın İlk Mezarlığına gömüldü.

Sikelianos şiirsel çalışmalarını 1946 ve 1947'de üç cilt halinde yayınladı. Koleksiyonun adı "Lyric Life" idi. Birkaç şiirini ise yayınlamadı. 1965 yılında önde gelen Yunan filologlarından GP Savvides, beş ciltten oluşan Sikelianos'un tüm şiirsel yapıtını yayınlamaya başladı.

Seçilmiş Şiirler, tr. E. Keeley, P. Sherrard (1979; repr. 1980)960-7120-12-4

İki Dilli Baskıda Angelos Sikelianos'un Seçilmiş Şiirleri 28 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antep fıstığı (bilimsel adı: Pistacia vera), sakızağacıgiller (Anacardiaceae) familyasından, yenilebilir kabuklu meyvesi için yetiştirilen ve bu meyveyle aynı adı taşıyan bir ağaç türüdür. Bazı yörelerde Şam fıstığı olarak da bilinen Antep fıstığının anavatanının İran olduğu ve Afganistan'dan Akdeniz bölgesine kadar geniş bir coğrafyada doğal olarak yetiştiği düşünülmektedir. Besleyici değeri yüksek olan ve kendine özgü bir lezzete sahip meyveleri, çiğ veya kavrulmuş olarak çerez şeklinde tüketildiği gibi, özellikle baklava, helva, dondurma gibi tatlılarda ve çeşitli şekerlemelerde yaygın olarak kullanılır. Ekonomik değeri yüksek bir tarım ürünü olan Antep fıstığı, günümüzde başta Amerika Birleşik Devletleri, İran ve Türkiye olmak üzere sıcak ve kurak iklim koşullarına sahip geniş bir coğrafyada yetiştirilmektedir. Türkiye'de özellikle Gaziantep ili ile özdeşleşmiş olup, bu şehrin ve çevresinin kültürel ve ekonomik yapısında önemli bir yer tutar.

Antep fıstığının bilimsel Latince ismi olan ve pek çok dilde türevleri kullanılan pistacia kelimesi bu dile Grekçeden geçmiş olup aslen Orta Farsça pistak kökünden türemiştir.

Fıstık ağacı, günümüz İran ve Afganistan da dahil olmak üzere Orta Asya bölgelerine özgüdür. Arkeoloji, fıstık tohumlarının MÖ 6,750 kadar erken bir tarihte yaygın bir gıda olduğunu gösterir.
Antep fıstığının günümüzde yetiştirilen türü P. vera’nın, en eski örneği modern Özbekistan'daki Djarkutan'dan olan ilk Tunç Çağında Orta Asya'da yetiştirildi.
Antep fıstığı ağacının ana vatanı Orta Doğu ve Orta Asya'dır. Arkeolojik kanıtlar Antep fıstığının MÖ 6750 tarihlerinde tüketilmiş olduğunu göstermektedir.
Theophrastus onu Baktriya'dan badem-benzeri yemişler içeren menengiç-benzeri bir ağaç olarak tanımladı.
Dioscorides Pedanius' yazılarında pistákia (πιστάκια) olarak görünür ve çam fıstıkları ile karşılaştırıldığında 'P. vera olarak tanınır.
Gaius Plinius Secundus Doğa Tarihi adlı kitabında "bizim aramızda iyi bilinen" "pistacia"nın Suriye'ye özgü ağaçlardan biri olduğunu ve tohum’un Suriye'deki Roma Prokonsül tarafından İtalya'ya, Lucius Vitellius (MS 35'te görevde) ve Hispania'ya aynı anda Cicero tarafından tanıtıldığını yazar.
Doktor Anthimus tarafından yazılan erken altıncı yüzyıl el yazması De observatione ciborum (“Gıdaların gözetilmesi üzerine”), pistacia ‘nın Geç Antik Çağ'da Avrupa'da iyi bilindiğini kasteder.
İbn al-'Awwam'ın 12. yüzyıldan kalma tarım eseri Tarım Kitabında fıstık ağacı yetiştiriciliği ile ilgili bir makale aktarılmıştır.
Arkeologlar kuzeydoğu Irak'taki Jarmo'da yapılan kazılarda Atlantik fıstık tüketimine ilişkin kanıtlar buldular.
Babil'in Asma Bahçeleri'nin MÖ 700 yıllarında Kral Merodach-Baladan döneminde fıstık ağaçları içerdiği söylenir.
Fıstık ağaçları, MS 1. yüzyılda Romalılar tarafından Asya'dan Avrupa'ya getirildi. Güney Avrupa ve Kuzey Afrika'da yetiştirilir.
19. yüzyılda antep fıstığı Avustralya ile birlikte New Mexico ve 1854'te bahçe ağacı olarak tanıtıldığı Kaliforniya gibi İngilizce konuşulan dünyanın bazı bölgelerinde ticari olarak yetiştirildi.
1904 ve 1905'te Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı'ndan David Fairchild, Kaliforniya'ya Çin'den toplanan daha sert kültivarlar getirdi ancak 1929'a kadar ticari bir mahsul olarak tanıtılmadı. Walter T. Swingle'ın Suriye'den gelen fıstıkları 1917'de Niles, Kaliforniya'da zaten iyi meyve vermişti.

Antep fıstığı bir çöl bitkisidir ve tuzlu toprağa oldukça toleranslıdır. 3,000–4,000 ppm tuz içeren suyla sulandığında iyi büyüdüğü gözlenmiştir. Fıstık ağaçları doğru koşullarda oldukça dayanıklıdır ve kışın -10 °C ve yazın 50 °C sıcaklıklara kadar dayanır. Güneşli bir konuma ve iyi drene edilmiş toprağa ihtiyaçları vardır. Fıstık ağaçları, çok nemli koşullarda verimi azdır ve çok fazla su alırlarsa ve toprak yeterince serbest drene olmazsa kışın kök çürümesine karşı hassastır. Meyvenin uygun şekilde olgunlaşması için uzun, sıcak yazlar gerekir.

Ağaç 10 metreye kadar büyür. Yaprak döken ince uzun karşılıklı (pinnate) yaprakları 10–20 santimetre (4–8 inç) uzunluğundadır. Bitkiler, ayrı erkek ve dişi ağaçlara sahip iki evcikli'dir. Çiçekler taç yapraklı, ayrı eşeyli ve salkımlarda bulunur.

Meyve, yenilebilir kısmı uzun tohumlu bir drupa'dır. Genellikle kabuklu yemiş olarak düşünülen tohumu botanik yemiş değil kuru yemiştir.
Meyvenin sert, krem renkli bir dış kabuğu vardır. Tohum, kabuğu leylak renkli, içi açık yeşildir. Meyve olgunlaştığında, kabuk yeşilden sonbahar sarısı/kırmızısına dönüşür ve kısmen çatlayarak açılır. Bu ayrılma, çatlama (İngilizce: dehiscence)) duyulabilir bir pop sesi ile olur. Fıstığın çatlağı insanlar tarafından aranan bir özelliktir. Ticari çeşitler ne kadar tutarlı bir şekilde çatladıklarına göre değişir.
Fıstık ağacı, her iki yılda bir ortalama 50 kg tohum veya yaklaşık 50,000 tohum verir.

Fıstık ağacı uzun ömürlüdür ve muhtemelen 300 yıla kadar yaşayabilir. 
Ağaçları meyve bahçelerine ekilir ve önemli bir üretime ulaşması yaklaşık yedi ila on yıl sürer. Üretim, alternatifli veya bienal yani alternatif yıllarda daha çok ürün hasat edilir. 
En çok üretime 20 yıl civarında ulaşılır. Ağaçlar genellikle hasadı kolaylaştırmak için boyutlarına göre budanır. Bir erkek ağaç, sekiz ila on iki drupe taşıyan dişi için yeterli polen üretir. 
Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Yunanistan'da hasat, genellikle drupları ağaçtan sallamak için ekipman kullanılarak gerçekleştirilir. 
Kabukları soyulup kurutulan antep fıstığı, çatlak ve çatlamamış kabuklu olarak ayrılır, kavrulur veya özel makinelerde işlenerek iç fıstık üretilir.
Kaliforniya'da neredeyse tüm dişi fıstık ağaçları, Kerman, İran'dan Kerman fıstık çeşitdir. Olgun dişi bir 'Kerman' dan filiz, bir yaşındaki anaç üzerine aşılanır.
Antep fıstığı normal şartlar altında dikildikten 4-6 yıl sonra uygun görülen meyve aşısı yapılır, 4. yıl sonunda olgunlaşan aşı 5. yılda meyve vermeye başlar. Bu süreç 7 ile 10 yıl arasında değişebilir.

2019'da, küresel fıstık üretimi yaklaşık 0.9 milyon tondu ve İran ve Amerika Birleşik Devletleri lider üreticiler olarak toplamın %74'ünü oluşturdu (tablo). İkincil üreticiler Çin, Türkiye ve Suriye idi.
2020 raporu, 2019'daki küresel fıstık üretiminin neredeyse yarısının ABD'den geldiğini ve İran'daki üretimin ABD'nin İran'a yönelik ticari yaptırımları, iklim değişikliği, zayıf ekonomik durum ve İran'da su yönetimi nedeniyle %7'ye kadar düştüğünü belirtti.
2019'da Dünya toplam Antep fıstığı üretimi 2018'de 1,390,269 ton iken 2019'da 911,829 tona düşmüştür.
Uluslararası pazarlar için fıstık yetiştirme çalışmaları 2019 yılında Gürcistan ve komşu Kafkasya ülkelerinde yapıldı.

2020 raporu, 2019'daki küresel Antep fıstığı üretiminin neredeyse yarısının Amerika Birleşik Devletleri'nden geldiğini ve İran'daki üretimin ABD'nin İran'a karşı ticari yaptırımları, iklim değişikliği ve ülkedeki zayıf ekonomi ve su yönetimi nedeniyle %7'ye kadar düştüğünü belirtti.  İran uluslararası pazarlar için fıstık yetiştirme çalışmalarını 2019 yılı içerisinde Gürcistan ve komşu Kafkas ülkelerine yapmıştır. Antep fıstığı üretimi, ağacın narin olması nedeniyle elle gerçekleştirilmektedir.

Türkiye'de 40'tan fazla ilde Antep fıstığı üretilir. Fakat Antep fıstığının iklim isteklerini büyük oranda karşılayan geniş alana sahip Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye üretiminin yaklaşık %95'ini sağlar. En çok Şanlıurfa, Gaziantep, Nizip, Siirt, Kahramanmaraş, Adıyaman, Diyarbakır, Karaman ve Göksu kenarındaki hemen hemen her bölgede yetişir.
Türkiye'de en fazla Antep fıstığı üretim alanı yıllardır Gaziantep'te iken 2014 yılında Şanlıurfa en fazla üretim alanına sahip olmuştur.
Türkiye Antep fıstığı alanının yaklaşık %80'i Şanlıurfa ve Gaziantep illerindedir.

Antep fıstıkları genellikle taze veya kavrulmuş ve tuzlu olarak bütün olarak yenir ve ayrıca fıstıklı dondurma, kulfi, spumoni, fıstık yağı, fıstık ezmesi ve baklava, fıstıklı çikolata, fıstıklı helva, fıstıklı lokum veya biscotti ve mortadella gibi soğuk kesim şekerlemelerde kullanılır. 
Amerikalılar, taze fıstık veya fıstıklı puding, krem şanti ve konserve meyveli fıstık salatası yapar. Fransızlar fondanlı fıstıklı kek yapıyor.
Fıstık kabuğu doğal olarak bej renklidir ama ticari fıstıklar kırmızıya veya yeşile boyanabilir. Başlangıçta, kabuklardaki kabuklu yemişlerin elle toplanmasından kaynaklanan lekeleri gizlemek için boya uygulanıyordu. 21. yüzyıl'da fıstıkların çoğu makine ile hasat edilir ve kabuklar lekesiz kalır.

Fıstık ağaçları birçok hastalığa ve Leptoglossus clypealis gibi böceklerin neden olduğu enfeksiyonlara karşı savunmasızdır.
Bunlar arasında salkım ve sürgün yanığına (çiçeklerin ve genç sürgünlerin ölümü dahildir) neden olan ve tüm fıstık bahçelerine zarar verebilen Botryosphaeria mantarının neden olduğu enfeksiyon yer alır.
2004'te, Kaliforniya'da hızla büyüyen fıstık endüstrisi, ilk kez 1984'te keşfedilen salkım ve sürgün yanıklığı tehdidi altındaydı. 2011'de antraknoz mantarı Avustralya fıstık hasadında %50'lik ani bir kayba neden oldu. 2008-2015 yılları arasında İran'da birkaç yıl süren şiddetli kuraklık, üretimde önemli düşüşlere neden oldu.

Antep fıstığı 17.05.2000 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gaziantep için coğrafi işaret almıştır.
Urfa keten köyneği fıstığı / Şanlıurfa keten köyneği fıstığı 16.09.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Şanlıurfa için coğrafi işaret almıştır.

Antep fıstığı Araştırma Enstitüsü 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Pistachio Nut". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Antigone (Grekçe: Ᾰ̓ντῐγόνη), Antik çağ oyun yazarı Sofokles tarafından MÖ 440'larda yazılmış tek perdelik tragedyadır. Sofokles’in günümüze ulaşan yedi tragedyasından en eskisidir. İlk defa MÖ 442 senesinde oynanmıştır. Olayların gelişim sırası açısında Oidipus ve Oidipus Kolonos’ta oyunlarından sonraki zamanda geçmektedir.
Bireysel özgürlüğe inanan Antigone adlı kahramanın, inançları ile devlet yasalarının çatışması sonucu devlet otoritesine başkaldırışını ele alır. Dünya edebiyatının ilk “direniş” örneği kabul edilir. Kral Oidipus, Oidipus Kolonas’ta adlı oyunlarla birlikte Sophokles'in “Thebai Üçlemesi” veya “Oidipus Üçlemesi” şeklinde adlandırılan üçlemesinin son oyunudur. Diğer oyunlar gibi bu oyun da bağımsız oynanır. Antigone, üçlemenin son oyunu olmasına rağmen diğerlerinden önce yazılmıştır.
Eser, ilk defa MÖ 442'de oynandı. Türkçeye Sabahattin Ali tarafından çevrildi. Eser, Jean Cocteau, Friedrich Hölderlin, Jean Anouilh ve Bertolt Brecht, Kemal Demirer gibi çağdaş yazarlar tarafından yeniden yazılmıştır.

Oyun başlamadan önce, Antigone'nin geçmişine dair bir takım bilgiler verilir: Antigone, Kral Oidipus'un kızıdır. Kral Oidipus, oğullarının baskısıyla tahttan çekilmek zorunda kalıp Thebai'den sürülmüş, kızı Antigone'nin yardımı ile Kolonos'a gidip orada ölmüştür. Oğulları Eteokles ile Polyneikes Thebai'yi yönetme konusunda iktidar savaşımına girip birbirlerini öldürmelerinden sonra dayıları Kreon kral olur.
Antigone trajedisinden önce bağlantılı olarak üç oyun daha vardır, bunlardan ikisi yine Sofokles'e aittir.

Oidipus, Thebai Kralı Laios'un oğludur. Doğacak çocuğunun kendisini öldüreceği kehanetinden dolayı, çocuğu öldürmesi için bir çobana verir. Ama çoban çocuğu öldürmeye kıyamaz ve onu Korinth Kral ve Kraliçesi'ne evlatlık olarak verir. Oidipus büyünce hakkındaki kehaneti öldürür ve babası sandığı Korinth Kralı'nı öldürmemek için ülkeden ayrılır. Ancak Thebai'ye yola çıktığında yol kavgası yüzünden öz babası Laios'u bilmeden öldürür. Şehre geldiğinde Sfenks adlı yaratık insanlara bilmece sormakta ve bilemeyenleri öldürmektedir. Oidipus, Sfenks'in bilmecesini bilerek şehri kurtarır ve yeni dul kalmış kraliçe İokaste yani öz annesi ile evlenir. Bu evlilikten dört çocukları olur: İsmene, Antigone, Polyneikes ve Eteokles.
Yıllar sonra şehre salgın hastalıklar gelir ve Oidipus, tanrıların şehri neden cezalandırdığını araştırır. Böylece gerçek açığa çıkar. Bunun üzerine eşi ve annesi İokaste kendini asar. Oidipus ise gözlerini kör eder.

Oidipus'u ülkesi ve oğulları Thebai'den sürer. Oidipus iki kızı Antigone ve İsmene ile sürgün olarak ülke ülke gezer ve en sonunda Atina yakınlarındaki Kolonos şehrine gelir. Buranın kralı Theseus'tur ve ondan sığınma talep eder. Ancak onun yokluğunda iki oğlu taht için kavga etmiştir ve küçük olan Eteokles, büyük olan Polyneikes'i ülkeden kovmuştur. Polyneikes, Argos Krallığına sığınmış ve kralın kızı ile evlenmiştir. Argos'ta ordu toplayarak Thebai'ye saldırmak üzere yola çıkmıştır. Polyneikes'in aldığı kehanete göre, Oidipus kimi destekler ise savaşı o kazanacaktır. Ancak Oidipus oğullarına kızgındır çünkü kendisine sürgün kararı verildiğinde onu desteklememişlerdir. Böylece babasının rızasını isteyen Polyneikes'i kovar ve iki kardeşin birbirini öldürmesi için dua eder. Oyunun sonunda Oidipus, Kolonos'ta ölür.

Polyneikes, Thebai Şehrinin yedi kapısına atanmış yedi komutanla birlikte şehre saldırır. Ancak Kreon'un (Kreon, İokaste'nin erkek kardeşidir ve çocukların dayısıdır) oğlu Megareus, Thebai şehri için kendini feda eder. Böylece şehre bir zarar gelmez ama Oidipus'un iki oğlu karşı karşıya gelir ve babalarının laneti dolayısıyla birbirlerini öldürürler. Böylece ordular dağılır. Taht Kreon'a kalır.

Kreon tahta geçtikten sonra Eteokles'e uygun bir cenaze töreni düzenlemesine rağmen, diğer kardeş Polyneikes'in cesedini surların önünde bırakır ve onu gömmeye çalışanı öldüreceğini söyler. Kreon, savaşta ülkesini savunan Eteokles'in kahraman sayılıp törenle gömülmesini, Polyneikes'in ise taht kavgası uğruna yabancıların yardımıyla yurduna saldırmış olduğu için ölüsünün kurda kuşa yem olarak açıkta bırakılmasını emretmiştir. Kreon'un anlamsız bir gurura kapılarak verdiği bu emir aslında toplumda yerleşmiş adetlere aykırıdır. Fakat halk memnuniyetsizliğini dile getirmeye, Kreon'a karşı çıkmaya cesaret edemez. Oysa Antigone, cezası ölüm bile olsa kardeşlik vazifesini yerine getirmekte kararlıdır. Çünkü o,‘her ölünün gömülmeye hakkı olduğuna’ inanır. Antigone haberi duyar duymaz şehre gelir ve Kreon'un kurallarını delip kardeşinin cesedini kaçırarak gömmeye çalışır. Ancak yakalanır. Antigone aynı zaman da Kreon'un oğlu Haimon ile nişanlıdır. Kreon, kız onun yasasına karşı çıktığı için, tüm şehre ve oğluna rağmen onu öldürmeye karar verir. Ancak kendi kanından Polyneikes'in cesedini bu şekilde bırakması ve kızı öldürmeye kalkması yüzünden tanrılar ona kızar. Çevresindeki herkesin ikazına rağmen, kızkardeşi Ismene'nin katılmamasına rağmen ağabeyini gömen Antigone, diri diri gömülerek öldürülme cezasına çarptırılır. Kreon'un oğlu olan nişanlısı Haimon, Angitone'u kurtarmaya çalışır ancak babasını ikna edemez. Ancak kentin kör kahini Teiresias gelir ve bunu yapmaya diretirse başına çok kötü şeyler geleceğini anlatır. Kreon en sonunda hatasından dönmeye karar verir ancak çok geç olmuştur. Antigone, kendisini kapatıldığı kör mahzende asar. Oğlu Hamion, nişanlısının ayakları dibinde ağlamaktadır ve babasının gözleri önünde o da kendini öldürür. Bunu öğrenen kraliçe ise zaten bir oğlu kendini Thebai şehrini kurtarmak için savaşta feda etmiştir, şimdi de bu oğlu kendi canına kıymıştır. Kraliçe de olanları kaldıramaz ve o da kendini öldürür. Kreon böylece bütün ailesini birkaç saat içerisinde kaybeder.

1922'de eseri Fransızca’ya çeviren Jean Cocteau, oyunun kısaltılmış ve modern zaman uyarlanmış bir versiyonunu yazmıştır.
Fransız yazar Jean Anouilh, II. Dünya Savaşı sırasında yazdığı Antigone adlı oyunda Antigone’nin isyancı ruhu ile Hitler’e karşı oluşan direnci işlemiş ve oyun 1944’te Paris’in işgalden kurtuluşundan birkaç gün önce sahnelenmiştir. Söz konusu oyun, Orhan Veli Kanık tarafından Türkçe’ye çevrildi.
Brecht, Friedrich Hölderlin’in Sofokles’ten Almanca’ya çevirdiği eseri 1948’de “Sofokles’in Antigone’si” adıyla kendi dünya görüşüne göre uyarlamış ve Kreon'u Alman halkını da yıkıma sürüklemek isteyen Hitler'e benzetmiştir. Brecht'in eseri Hasan Ali Cemal tarafından Türkçeye çevrildi.
1970'lerde Kemal Demirer, olayı Anadolu'ya taşıyan, o yılların ruhuna uygun olarak gelir dağılımdaki eşitsizliğe de değinen bir yorumla konuya yaklaşmıştır.

Kral Oedipus (oyun)
Oidipus Kolonos'ta (oyun)
Kadmos
Harmonia'nın Kolyesi
Polydoros
Labdacus
Laios
Thebai
Oidipus

Antigone (Sophokles) - Dramaturji Notları, Taşkışla Sahnesi, 2011

Antigonos Hanedanı (/ænˈtɪɡoʊnɪd/; Grekçe: Ἀντιγονίδαι) Helenistik dönemde Makedonya Krallığı'nı yöneten bir Makedon Yunan kraliyet ailesidir. Büyük İskender'in halefi ve generali olan I. Antigonos Monophthalmus tarafından kurulan hanedan, ilk olarak MÖ 306'daki Salamis Muharebesi'nden sonra iktidara gelmiş ve MÖ 294'ten MÖ 168'deki Pidna Muharebesi'ndeki (Üçüncü Makedonya Savaşı) yenilgilerine kadar Helenistik Yunanistan'ın büyük bir bölümünü yönetmiştir; bu yenilgiden sonra Makedonya, Roma Cumhuriyeti'nin kontrolü altına girmiştir.
Diadohi Savaşları sonrası Makedonya'daki Argead hanedanının düşüşü ile ortaya çıkan güç boşluğunu Antigonos ve Antipatros hanedanları doldurmaya çalıştımıştır. Antigonos ailesi ilk olarak, I. Antigonos'un oğlu I. Dimitrios Poliorcetes'in MÖ 306'da Kassandros'un Atina valisini devirerek babasına Ege Denizi'nden Orta Doğu'ya uzanan bir toprak parçasının kontrolünü vermesiyle iktidara gelmiştir. Bunu izleyen istikrarsızlık ve Asya topraklarının kaybına rağmen aile, Yunanistan anakarasında ve adalarda gücünü korumayı başarmış ve II. Antigonos Gonatas, Antigonos İmparatorluğu olarak da bilinen Helenistik Makedonya üzerindeki Antigonos yönetimini sağlamlaştırmıştır. III. Antigonos  Doson, kendisinin lideri olduğu Helen İttifakını yeniden kurarak Güney Yunanistan'daki Makedonya etkisini daha da genişletmiştir. V. Filip döneminde, Antigonos Makedonyası ilk olarak doğu Akdeniz'de belirleyici bir güç haline gelen Roma ile çatışmaya girmiştir. MÖ ikinci yüzyılda, son Antigonos kralı Perseus, Roma'ya karşı Yunan direnişinin önderi olarak tanınmış; ancak Roma'nın Antigonos Yunanistan'ı üzerindeki kontrolü giderek genişlemeye başlamış ve bu durum hanedanın 168'de çöküşüyle sonuçlanmıştır.

Adams, Winthrop Lindsay. 2010. "Alexander's Successors to 221 BC." In A Companion to Ancient Macedonia. Edited by Joseph Roisman and Ian Worthington, 208–224. Malden, MA: Wiley-Blackwell.
Anson, Edward M. 2014. Alexander's Heirs: The Age of the Successors. Malden, MA: Wiley-Blackwell.
Edson, Charles F. 1934. "The Antigonids, Heracles, and Beroia." Harvard Studies in Classical Philology 45:213–246.
O'Neil, James L. 2003. "The Ethnic Origins of the Friends of the Antigonid Kings of Macedon." The Classical Quarterly 53, no. 2: 510–22. https://www.jstor.org/stable/3556219.
The Antigonid Network. https://blogs.exeter.ac.uk/theantigonidnetwork/. Containing information about academic research, seminars, and related bibliographies and links.

Yunan matematiği, Doğu Akdeniz kıyılarında MÖ 7. yüzyıldan MS 4. yüzyıla kadar uzanan Arkaik dönemden Helenistik ve Roma dönemlerine kadar yazılan matematik metinleri ile ortaya çıkan fikirleri ifade eder. Yunan matematikçiler, İtalya'dan Kuzey Afrika'ya tüm Doğu Akdeniz'e yayılmış şehirlerde yaşadılar, ancak kültür ve dil açısından birleştiler. Matematik kelimesinin kendisi Antik Yunanca türemiştir: Grekçe: μάθημα: máthēma Yunanca telaffuz: [má.tʰɛː.ma], "eğitim konusu" anlamına gelir. Kendi iyiliği için matematik çalışması ve genelleştirilmiş matematik teorilerinin ve kanıtlarının kullanılması, Yunan matematiği ile önceki uygarlıkların matematiği arasındaki önemli bir farktır.

Yunan matematiğinin kökeni iyi belgelenmemiştir. 
Yunanistan ve Avrupa'daki en eski gelişmiş uygarlıklar, her ikisi de MÖ 2. binyılda gelişen Minos ve sonraki Miken uygarlıklarıydı. Bu medeniyetler yazıya sahipken ve dört katlı drenajlı saraylar ve arı kovanı şeklindeki mezarlar da dahil olmak üzere ileri mühendislik yeteneğine sahipken, geride hiçbir matematiksel belge bırakmadılar.
Doğrudan bir kanıt bulunmamakla birlikte, genellikle komşu Babil ve Mısır uygarlıklarının genç Yunan geleneği üzerinde bir etkisi olduğu düşünülür. MÖ 800 ila 600 arasında Yunan edebiyatı gelişmesinin aksine, bu erken dönemde Yunan matematiği hakkında pek bir şey bilinmemektedir, neredeyse tüm bilgiler MÖ 4. yüzyılın ortalarından başlayarak sonraki yazarlar tarafından aktarılmıştır.

Yunan matematiğinin Miletli Thales (MÖ 624-548 dolayları) ile başladığı iddia edilir. Yunanistan'ın Yedi Bilge Adamı'ndan biri olduğu genel olarak kabul edilse de, hayatı ve eserleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Proklos'a göre, matematik ve diğer konuları öğrendiği Babil'e gitti ve şimdi Thales teoremi olarak adlandırılan şeyin kanıtını buldu. Ayrıca kesişme teoremi de Thales'e atfedilir. Yarım daire içine çizilen bir açının dik açı olduğunu belirten ilki, Thales tarafından Babil'deyken öğrenilmiş olabilir, ancak gelenek Thales'e teoremin bir kanıtını atfeder. Bu nedenle Thales, matematiğin tümdengelimli organizasyonunun babası ve ilk gerçek matematikçi olarak selamlanır. Thales'in, belirli matematiksel keşiflerin atfedildiği tarihte bilinen en eski adam olduğu da düşünülüyor. Günümüzde çok yaygın olan mantıksal yapıyı matematiğe tanıtan kişinin Thales olup olmadığı bilinmemekle birlikte, iki yüz yıl içinde Yunanların mantıksal yapıyı ve ispat fikrini matematiğe dahil ettikleri bilinmektedir.

Yunan matematiğinin gelişiminde aynı derecede esrarengiz bir şahsiyet, Mısır ve Babil'i ziyaret ettiği varsayılan Sisamlı [Samoslu] Pisagor (MÖ 580–500)'dur ve nihayetinde bir tür kült başlattığı Nebuchadnezzar yönetimi altındaki Crotone, Magna Graecia'ya yerleşmiştir. Pisagor, bilgi ve mülkiyeti ortak tutan Pisagorcular adında bir düzen kurdu ve bu nedenle bireysel Pisagorcular tarafından yapılan tüm keşifler bu düzene atfedildi. Pisagorcular "her şeyin sayı olduğuna" inanıyorlardı ve sayılar ile şeyler arasında matematiksel ilişkiler aramaya hevesliydiler. Pisagor'un kendisine beş düzgün katı cismin oluşturulması da dahil olmak üzere daha sonraki birçok keşif için itibar edilmektedir. Antik çağda ustaya tüm itibarı vermek alışılmış bir şey olduğundan, Pisagor'un emriyle yapılan keşifler için kendisine övgü atfedildi. Ancak Aristoteles, herhangi bir şeyi özellikle Pisagor'a atfetmeyi reddetmiş ve yalnızca Pisagorcuların çalışmalarını bir grup olarak tartışmıştır.
Pisagor düzeninin en önemli özelliklerinden biri, felsefi ve matematiksel çalışmaların sürdürülmesinin, yaşamın idaresi için ahlaki bir temel olduğunu savunmasıydı. Gerçekte, felsefe (bilgelik sevgisi) ve matematik (öğrenilen) kelimelerinin Pisagor tarafından icat edildiği söylenir. Bu bilgi sevgisinden birçok başarı geldi. Alışılageldiği üzere, Öklid'in Elemanları kitabının ilk iki kitabındaki maddelerin çoğunu Pisagorcular'ın keşfettiği söylenirdi.
Thales ve Pisagor'un çalışmalarını daha sonraki ve önceki matematikçilerin çalışmalarından ayırt etmek, güvenilirliği tartışmalı olan ve muhtemelen günümüze ulaşan yegane "Thales bölümleri" dışında orijinal çalışmalarının hiçbiri hayatta kalmadığı için zordur. Bununla birlikte, Hans-Joachim Waschkies ve Carl Boyer gibi birçok tarihçi, Thales'e atfedilen matematiksel bilginin çoğunun, özellikle de açılar kavramına dayanan yönlerin daha sonra geliştirildiğini, ancak genel ifadelerin kullanımının daha önce, levhalara yazılmış Yunan hukuk metinlerinde bulunanlar gibi, ortaya çıkmış olabileceğini savundu. Thales'in veya Pisagor'un gerçekte ne yaptığının tam olarak net olmamasının nedeni, neredeyse hiçbir çağdaşı belgenin hayatta kalmamış olmasıdır. Tek kanıt, Proklos'un Öklid üzerine yüzyıllar sonra yazılmış yorumu gibi eserlerde kaydedilen atıflardan gelir. Aristo'nun Pisagorcular hakkındaki yorumu gibi daha sonraki çalışmalarından bazıları, yalnızca hayatta kalan birkaç bölümden bilinmektedir.
Thales'in, piramitlerin yüksekliğini gölgelerin uzunluğuna ve gemilerin kıyıya olan mesafesine göre hesaplamak gibi problemleri çözmek için geometri kullanması gerekiyordu. Ayrıca rivayete göre iki geometrik teoremin -yukarıda açıklanan Thales Teoremi ve Kesişme teoremi -ilk ispatını yapmış olmasıyla da anılmaktadır. Pisagor, müzikal armoninin matematiksel temelinin farkına vardığı için büyük ölçüde itibar kazanmıştır ve Proklos'un Öklid hakkındaki yorumuna göre, orantılılar teorisini keşfetti ve düzgün katı cisimleri çizdi. Bazı modern tarihçiler, beş düzgün katı cismi gerçekten çizip çizmediğini sorguladılar, bunun yerine sadece üç tanesini çizdiğini varsaymanın daha makul olduğunu öne sürdüler. Bazı eski kaynaklar Pisagor teoreminin keşfini Pisagor'a bağlarken diğerleri onun keşfettiğinin daha önceden bilinen bu teoremin kanıtı olduğunu iddia ediyor. Modern tarihçiler, prensibin Babilliler tarafından bilindiğine ve muhtemelen onlardan ithal edildiğine inanıyor. Pisagorcular, numeroloji ve geometriyi evrenin doğasını anlamak için temel ve dolayısıyla felsefi ve dini fikirlerinin merkezi olarak görüyorlardı. İrrasyonel sayıların keşfi gibi çok sayıda matematiksel ilerlemeyle tanınırlar. Tarihçiler, Yunan matematiğinin (özellikle sayı teorisi ve geometri), Mısırlıların ve Babillilerin birincil endişesi olan pratik uygulamalara aldırmadan, kendi başına çalışmaya değer bir konu olarak kabul edilen net tanımlara ve kanıtlanmış teoremlere dayanan tutarlı bir mantıksal sisteme geliştirilmesinde önemli bir rol oynadıklarını belirtmektedirler.
Hippasos'a (MÖ 530-450) atfedilen irrasyonellerin keşfinin yanı sıra Öklid'in Elementler adlı eserindeki bulguların neredeyse yarısını ve Sakız Adalı Hipokrat'ın (c. 470-410 BC) çalışmasında daireyi kareleştirme için en erken girişimi Pisagorculara atfetmek adetten olmuştur. Bununla birlikte, grupla ilişkilendirilen en büyük matematikçi, küpü iki katına çıkarma problemini çözen, harmonik ortalama ve muhtemelen optik ve mekanik'e katkıda bulunmuş olan Arkhytas'tır (MÖ 410-350 civarı). Bu dönemde aktif olan diğer matematikçiler, herhangi bir okulla ilişkilendirilmeden, Theodorus (MÖ 450), Theaitetos (MÖ 417-369) ve Eudoksos (MÖ 408-355 civarı)'tur.
Yunan matematiği, Klasik dönemde filozofların da ilgisini çeker. Platon Akademisi'nin kurucusu Plato (MÖ 428–348 civarı), diyaloglarının birçoğunda matematikten bahseder. Bir matematikçi olarak kabul edilmese de, Platon sayı hakkındaki Pisagorcuların fikirlerden etkilenmiş gibi görünmektedir ve maddenin elementlerinin geometrik katılara bölünebileceğine inanmaktadır. Ayrıca geometrik oranların [kozmos]'u fiziksel veya mekanik kuvvetlerden ziyade birbirine bağladığına inanıyordu. Peripatetik okul'un kurucusu olan Aristoteles (MÖ 384-322), tıpkı gökkuşağı teorisinde geometri kullandığında ve Hareket analizindeki oranlar gibi teorilerinin çoğunu açıklamak için sıklıkla matematiği kullandı. Bu dönemde antik Yunan matematiği hakkında bilinen bilgilerin çoğu, Aristoteles'in kendi eserlerinde atıfta bulunduğu kayıtlar sayesindedir.

Helenistik dönem, MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender'in doğu Akdeniz, Mısır, Mezopotamya, İran platosu, Orta Asya ve Hindistan'ın bazı bölgelerini fethiyle başladı ve Yunan dili ile kültürünün bu bölgelerde yayılmasına yol açtı. Yunanca, Helenistik dünyada bilim dili haline geldi ve Klasik dönem Yunan matematiği, Helenistik bir matematiğe yol açmak için Mısır ve Babil matematiği ile birleşti.

Yunan matematik ve astronomisi zirvesine, Helenistik ve erken Roma dönemleri sırasında ulaştı ve Öklid (MÖ 300), Arşimet (MÖ 287–212), Apollonios (MÖ 240–190), Hipparkhos (MÖ 190–120) ve Batlamyus (y. MS 100–170) gibi bilim adamları tarafından temsil edilen çalışmaların çoğu çok ileri bir seviyedeydi. Örneğin Heron'un (y. MS 10-70) eserlerinde veya Antikythera düzeneği gibi basit analog bilgisayarların yapımında görüldüğü gibi.
Bu dönemde birçok Helenistik öğrenme merkezi ortaya çıktı; bunlardan en önemlisi, Helenistik dünyanın dört bir yanından bilim insanlarını (çoğunlukla Yunanları, aynı zamanda Mısırlı, Yahudi, Farsi, Fenikeli ve hatta Hint bilginleri) çeken İskenderiye, Mısır'daki Mouseion (Μουσεῖον, "Mousa'ların yeri") idi. Helenistik matematikçiler sayıları az da olsa birbirleriyle aktif olarak iletişim kurmuşlardır; yayın, birinin çalışmasını meslektaşları arasında dolaştırmak ve kopyalamaktan ibaretti.
Daha sonraki matematikçiler arasında çokgensel sayılar ve modern öncesi cebir (Arithmetica) üzerine yazan Diophantos (MS 214–298), Collectionda birçok önemli sonuç derleyen İskenderiyeli Pappos (MS 290-350 dolayları) ve Batlamyus'un Almagest ve diğer eserlerinin editörlüğünü yapan İskenderiyeli Theon (MS 335-405) ve kızı Hypatia (MS 370-415) vardır. Diophantos dışında bu matematikçilerin hiçbiri kayda değer özgün eserlere sahip olmasa da, şerhleri ve açıklamaları ile ayırt edilirler. Bu şerhler, yok olmuş eserlerden değerli alıntıları veya orijinal belgelerin yokluğunda, nadir olmaları nedeniyle değerli olan tarihi imaları korumuştur.
Yunanca yazılmış matematiksel metinlerin çoğu, yüzyıllar boyunca e

Antik Yunan mimarisi, Yunanca konuşan insanların (Helen halkının), Yunan anakarası, Mora, Ege Adaları ile Anadolu ve İtalya'daki kolonilerde MÖ 9. Yüzyıl ile MS 1. Yüzyıl arasında geliştirdiği mimari tarzdır.

Antik Yunan mimarisi, pek çok yerleşim yerinde bulunan tapınaklarıyla bilinir. Atina şehrinde bulunan Parthenon tapınağı bu tapınakların en iyi örneklerinden biridir. Bu mimari tarzdaki yapıların pek çoğu bugün harabe haline gelmiş olsa da, hala sağlamlığını korumaktadır. Helenik dünyanın her yerinde varlığını sürdüren ikinci önemli yapı türü, MÖ 525-480 yıllarında yapıldıkları düşünülen açık hava tiyatrolarıdır. Alay kapıları (Propylon), katlı revaklar (stoa), çevrili meydanlar (agora), meclisi binaları (bouleuterion), halk anıtları, stadyumlar ve anıt mezarlar (mozole) halen varlığını koruyan diğer mimari formlardır.

Yunanistan anakarası ve adaları, çok kayalık bir ortama sahiptir. Derin ve girintili kıyı şeridi ile bazı önemli ormanlara ev sahipliği yapan engebeli dağ sıraları bulunmaktadır. Bundan dolayı en rahat bulunabilen yapı malzemesi taştır, bölgede kireç taşı kolayca bulunabilmiş ve işlenmiştir. Hem anakarada hem de adalarda, özellikle Berre ve Nakşa'da bol miktarda yüksek kaliteli beyaz mermer bulunur. Buralardan kolayca elde edilen beyaz mermer, antik Yunan mimarisini süsleyen hem mimari hem de heykelsi ayrıntıların kesinliğine önemli bir katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda bölgede (özellikle Atina yakınlarında büyük tortular halinde) yüksek kaliteli çömlekçi kili yatakları da bulunmuştur. Bu killer sadece çanak çömlek yapımında değil, çatı kiremitlerinde ve mimari dekorasyonda da kullanılmıştır.

Yunanistan toprakları büyük ölçüde Akdeniz iklimine sahiptir. Hem kışın soğukluğu hem de yazın sıcağı deniz meltemleriyle yumuşar. Bu, birçok etkinliğin açık havada gerçekleştiği bir yaşam tarzına yol açmıştır. Bu nedenle tapınaklar tepelerin üzerine yerleştirilmiş, dış cepheleri toplantıların ve törenlerin görsel bir odak noktası olacağı şekilde tasarlanmıştır. Tiyatrolar ise çoğu zaman kapsayıcı bir yapıdan ziyade insanların oturabilmesi için doğal olarak eğimli bir alanlarda inşa edilmiştir. Binaları çevreleyen sütunlu sıralar veya avlular, güneşten ve ani kış fırtınalarından korunma sağlamıştır.
Yunanistan'ın aldığı yoğun güneş ışığı, antik Yunan mimarisinin özel karakterinin gelişiminde rol oynamış bir başka önemli faktördür. Işık genellikle son derece parlaktır, bundan dolayı hem gökyüzü hem de deniz, canlı bir şekilde masmavi görünür. Berrak ışık ve keskin gölgeler, manzaranın soluk kayalık çıkıntılarına ve deniz kıyısının ayrıntılarına kesinlik kazandırmaktadır. Bu netlik, üzerindeki ışığın kuvvetine göre seviyesi değişen gölgeliklerle değişime uğrar. Böyle bir ortamda, antik Yunan mimarları, ayrıntıların kesinliğinin öne çıktığı binalar inşa ettiler. Pırıl pırıl pürüzsüz, kavisli, yivli mermer yüzeyler; güneşi yansıtmak, kademeli gölgeler oluşturmak ve sürekli değişen gün ışığına uyum sağlamak için özel bir şekilde oyulmuştur.

Antik dönemle ilgili 19. Yüzyıl itibarıyla başlayan ilk arkeolojik çalışmalar, malzeme yapısının ve sanatsal öneminin daha büyük olması sebebiyle kamusal alanlar ağırlıklı yapılmaya başlandı. Konutlar gibi daha dayanıksız yapılardaki çalışmalar ise ağırlıklı olarak 20. Yüzyıl başlarında Theodor Wiegand ve Hans Schrader tarafından Priene'de yapılmış bir çalışma ile başlamıştır. Yine 20. Yüzyılın başlarında iki araştırmacı tarafından Olynthus'ta yapılan ama asıl amacı konut olmayan bir çalışma, 100'den fazla konutu gün yüzüne çıkarmıştır. Bölge 4. Yüzyılda terk edildiği için bu çalışma dönemin evlerini hiç bozulmamış şekilde incelenmesini sağlamıştır. Aynı şekilde Batı Anadolu'da da Ekrem Akurgal tarafından bir çalışma yapılmıştır.

Apidima Mağarası (Yunanca: Σπήλαιο Απήδημα, Spilaio Apidima), Güney Yunanistan'da, Mani Yarımadası'nın batı kıyısında yer alan ve dört küçük mağaradan oluşan bir komplekstir. Mağaranın sistematik olarak incelenmesi sonucunda Paleolitik çağa ait Neandertal ve Homo sapiens fosilleri ortaya çıkarıldı.
Apidima 1adı verilen bir kafatası fosili, modern ve ilkel insanlara ait özelliklerin bir karışımını sergilemektedir. 210.000 yıldan daha eski bir tarihe tarihlenen ve aynı mağarada bulunan bir diğer Neandertal kafatasından ("Apidima 2") daha yaşlı olduğu kanıtlanmıştır. Bazı açıklamalara göre Apidima 1'in bulunduğu bu mağara Afrika dışında yaşayan Homo sapiens türüne dair kanıtların bulunduğu en eski mağaıdır. Apidima'yı takip eden en yaşlı buluntulara ev sahipliği yapan mağara olan Misliya mağarası, İsrail'deki Kermil Dağı'nda yer almaktadır ve bu mağarada bulunan kafatası kemiği yaklaşık 190.000 yılöncesine tarihlenmektedir. Apidima 1, Avrupa'da kendisinden önce bulunan en yaşlı H. sapiens'ten 150.000 yıldan daha yaşlıdır.

Apidima Mağarası kompleksi, Yunanistan'ın güneyindeki Mani Yarımadası'nın batı kıyısındaki kalker kayalıklarda oluşan karstik mağaralardan oluşur. Mağaralar büyük bir deniz yamacına açılmaktadır ve yalnızca tekneyle erişilebilir. Buzul Çağı sırasında deniz seviyesi günümüzdeki seviyesinden 100 m'den daha aşağıda yer almaktaydı. Bu, günümüzde bir deniz yamacına açılan bu mağaraların aslında önünde daha geniş bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. Zamanla yükselen su seviyesi mağarayı kara yolu ile ulaşılmaz bir hale getirmiştir.
Kompleks, "A", "B", "C" ve "D" olarak adlandırılan dört küçük mağaradan oluşmaktadır. Deniz seviyesinden 4–24 m yükseklikte, 20 m derinlikte dikey bir bölgede, 500 m derinlikte Orta Triyas-Geç Eosen kireçtaşı içinde erozyon sonucu ile oluşmuştur. Mağaraların gelişimi, kalkerin dikey olarak erimesinden, yatay gelişimi ise deniz etkisinden kaynaklanmaktadır.

Apidima'daki bilimsel araştırma programı 1978'de başladı. Araştırma programı Yunanistan Ulusal Arkeoloji Müzesi tarafından Atina Üniversitesi Tarihsel Jeoloji-Paleontoloji Laboratuvarı, Jeoloji ve Maden Çıkarma Enstitüsü ve Selanik Aristoteles Üniversitesi ile işbirliği içinde yürütülmektedir.

Theodore Pitsios ve ekibi tarafından 1978'den beri sürdürülen kazılar sonucunda bu bölgeden çeşitli faunalara ait yaklaşık 20.000 kemik, kemik parçası ve diş toplanmıştır. Muhtemel kasaplık eylemine dair izlere sahip birkaç hayvan örneği de buluntular arasında yer almaktadır  İki Homo fosili, deniz seviyesinden 4 m yükseklikte kalın ve yapışkan breş içinden ortaya çıkarılmıştır.

Araştırmacılar, 1978 yılında Apidima Mağarası "A"'da iki önemli fosil ortaya çıkardılar. İki fosil Apidima 1 ve Apidima 2 olarak adlandırıldı. Dört mağarada taş aletler de bulunmuştur. Temmuz 2019'da yayınlanan bir araştırmaya göre, LAO 1/S2 olarak adlandırılanApidima 2 kafatası parçasının Neandertal morfolojisine sahip olduğu ve uranyum-toryum tarihlemesine göre en az 170.000 yaşında olduğu ortaya çıkarılmıştır. LAO 1/S1 olarak adlandırılan Apidima 1 kafatası fosilinin aynı yöntemle gerçekleştirilen yaş tarihlendirilmesinin sonucuna göre Apidima 1 günümüzden en az 210.000 öncesine tarihlendirilmiştir.

2019 yılında gerçekleştirilen çalışmaları sırasında bir araştırma ekibi, bu Hominidlerin modern ve ilkel insan özelliklerin bir karışımını sunduğunu öne süren bir hipotez yayımladı. Bu hipoteze göre Apidima 1, Afrika dışındaki en eski Homo sapiens idi, Apidima 1, kendisinden önce Avrupa bulunmuş en eski H. sapiens'ten en az 150.000 yıl daha yaşlıydı. Baş araştırmacı Katerina Harvati, "Sonuçlarımız, Orta Pleistosen'de şu anda Yunanistan'ın güneyinde kalan bölgede en az iki grup insanın yaşadığını gösteriyor: Erken bir Homo sapiens popülasyonu, ardından bir Neandertal popülasyonu." Harvati, ekibin fosillerden antik DNA çıkarmaya çalışacağını, ancak herhangi bir şey bulma konusunda iyimser olmadıklarını ifade etti. Yeterli örnek elde edilebilirse, fosiller üzerinde eski proteinlerin paleoproteomik analizinin yapılabilmesi de mümkündü.

2020 yılında araştırmalar yapan başka bir araştırma grubu, araştırmalarının sonucunun yayımlandığı yayında her iki kafatasının anatomik özellikleri, Sima de los Huesos, Swanscombe, Biache-Saint-Vaast ve Lazaret'in kafataslarına benzer bazı erken Neandertal özelliklerine sahip, evrimleşmiş Avrupa Homo erectus homininleri grubuna atfedilebileceklerini, ancak klasik Neandertallerden ayırt edilebileceklerini öne sürmüştür.

İnsan evrimi fosillerinin listesi
Güneydoğu Avrupa'nın Tarih Öncesi

Mani'deki Apidima Mağarası 10 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü 9 Aralık 2020 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Rodoslu Apollonios (Latince; Yunanca: Ἀπολλώνιος Ῥόδιος Apollōnios Rhodios), MÖ 3. yüzyılda yaşamış şair ve İskenderiye Kütüphanesi yöneticisidir. Argonautika adlı ünlü yapıtında İason ve Argonotların, Altın Post’un ele geçirmek için yaptıkları efsanevi yolculuğunu anlatır. Yaşadığı dönemin saygın dilbilimcilerinden biri de olan şair hakkında günümüze yeterli bilgi ulaşamamıştır. Milattan önce 295-290 yılları arasında İskenderiye’de doğduğu sanılmaktadır. Meşhur ozan Kallimakhos’un öğrencisidir. Bazı şehirlerin kuruluş efsanelerini anlatan Ktiseis, Kanopos hakkında üç şiir ve birkaç epigram sadece çağdaşlarının yaptığı atıflar sayesinde bilinmektedir. En tanınmış ve günümüze de ulaşan tek eseri, antik dünyada çok sevilen “Altın post ve Argonotlar” efsanesini ayrıntılarıyla ele alan Argonatika destanıdır. Kahramanlarının karakter tahlillerinde ve duygusal sahnelerde çok başarılı olan yazarın bu eseri antik edebiyatın en lirik ve en duygusal dizelerini barındırır. Bu eser şairinin günümüze dek ulaşmasını sağlayan yegane kaynaktır. Ayrıca şair bu eseri ile Ovidius ve Vergilius'a da esin kaynağı olarak başka eserler ile de karşımıza çıkmaktadır.

Argonautika (Grekçe: Άργοναυτικά, Argonautika) Rodoslu Apollonios tarafından MÖ 3. yüzyılda yazılmış epik bir Yunan şiiridir.
Söylencesel Altın Post'u ele geçirmek için Argo isimli gemileriyle uzun ve maceralarla dolu bir deniz yolculuğuna çıkan elli gencin başından geçenleri anlatır. Helenistik dönemden günümüze kalan tek destandır.

Şiirde, Altın Post'un peşinde Kolhis'e gitmek üzere denize açılan elli Akhalı denizcinin yaşadığı maceralar anlatılır ancak gençlerin uğruna uzun bir yolculuğa çıktığı Altın Post'un öyküsüne yer verilmez. Yazarın Hellenistik çağ okurlarının Altın Post söylencesini bildiklerini varsaydığı düşünülür. Bu nedenle Argonautika'nın daha iyi anlaşılması için önce seferin hedefi olan Altın Post'un öyküsünün bilinmesi gerekir:
Teselya'da Boeotia bölgesinin kralı Athamas, tanrısal varlık Nephele ile evliydi; İki çocukları vardı: Phriksos (erkek) ile Helle (kız). Athamas kendisine iyi davranmadığını düşündüğü Nephele'den ayrılarak Thebai kentinin kurucusu Kadmos'un kızlarından İno ile evlendi. İki erkek çocuk doğuran İno tahtın gelecek sahibi, üvey oğlu Phriksos'u ortadan kaldırmak üzere bir oyun tezgahladı. Buğday tohumlarını kavurmaları için ev kadınlarına buyruklar gönderdi. Kadınlar erkeklerin haberi olmadan tohumları kavurdular. Cansız tohumlar nedeniyle toprak yıllık ürününü veremedi. İno, Athamas'ın kıtlıktan nasıl kurtulabileceklerini danışmak için bilicilere gönderdiği habercilere rüşvet verdi ve kocasının yalan bir kehanet almasını sağladı. Buna göre verimsizliğin sona ermesi için Athamas'ın oğlu Friksos'u Zeus'a kurban etmesi gerekiyordu.

Bu kehanet üzerine kıtlıktan kurtulmak isteyen halkın baskısı altında kalan Athamas oğlu Phriksos'u kurban sunağına götürmek zorunda kaldı. Fakat Nephele oğlunu kurban edilmekten kurtardığı gibi kızı Helle ile birlikte kaçmaları için diye Hermes'ten aldığı altın postlu bir koç gönderdi onlara. Koç çocukları gökte taşıdı. Ülkeyi ve denizi (Ege) aştılar. Ege'yi Marmara'ya bağlayan ince boğazın üzerine geldiklerinde Helle düşüp boğuldu. O boğaza onun adı verilerek Hellespontos (Çanakkale Boğazı) dendi. Phriksos yolculuğuna devam etti. Koç onu Karadeniz'in doğu ucundaki Kolkhis ülkesine (Gürcistan) götürdü.
Buranın kralı, Güneş Tanrı Helios'un oğlu Aietes, Phriksos'u karşıladı ve ağırladı. Phriksos Koç'u Zeus'a kurban etti, altın tüylü postunu Aietes'e sundu, o da postu savaş tanrısı Ares'e adanan sunağın koruluğundaki bir meşe ağacının dalına astı ve postun korunması için ağacın dibine yılansı bir canavar koydu. Kral'ın iki kızından biri olan Khalkiope ile evlenen Phriksos'un dört oğlu oldu.

Koçun Altın Postu Kolkhis'te kutsal sunaktaki ağaç dalında asılı dururken, Teselya'nın Iolkos kentinde, Phriksos'un amcası olan kentin kurucu kralı Kretheus'un ölümünden sonra onun öz oğlu, tahtın yasal varisi olan Aeson ile üvey oğlu Pelias arasında taht kavgası yaşanıyordu. Deniz tanrısı Poseidon'un oğlu olarak tanrı soyundan geldiğini ve Aeson'dan büyük olduğu için tahtta hak sahibi olduğunu ileri süren Pelias tahtı zorla ele geçirdi. Biliciler Pelias'a ölümünün kral soyundan birinin elinden olacağını söylemişlerdi. Bu tanıma girenleri ortadan kaldırmaktan çekinmeyen Pelias Aeson'u öldürmeye cesaret edemediğinden onu eşiyle birlikte sarayın bir köşesinde hapis yaşamı sürmek zorunda bıraktı. Bu sığıntı yaşama başladıkları sırada Aeson ve eşinin Diomedes adını verdikleri bir oğulları oldu.
Bebeğin doğumu Pelias'ı tedirgin etti. Bebeği ortadan kaldırmaları için emir verdiği askerler doğum odasına gittiklerinde ağlayan bir anne ve çevresini saran kadınlarla karşılaştılar. Dediklerine göre bebek ölü doğmuştu. Bu arada Aeson olacakları tahmin ederek bebeği sadık bir kölesiyle kent kırsalına kaçırıp eski dostu, soylu kahramanların eğitmeni yarı insan yarı at Kheiron'un gözetimine teslim etmişti. Kheiron bebeğe İason adını verdi. Pelion dağındaki mağarasında büyütüp eğittiği çocuk erişkinliğe vardığında geçmişiyle ilgili bilgiler ve geleceğe ilişkin yönlendirmelerle Iolkos'a uğurladı onu.

Apollonios, destanına bilicilerin Pelias için verdikleri ikinci bir kehanetten söz ederek başlıyor: Buna göre Pelias'ın yazgısında kente gelecek bir yabancı tarafından öldürülmek vardı. Bu yabancı sandaletlerinden birinden yoksun olarak ayak basacaktı kente. Bu kehanetin üzerinden çok zaman geçmemişti ki İason, Kheiron'dan ayrıldıktan sonra Iolkos'a giden yolda karşısına çıkan hızlı akışlı bir nehri geçmeye çalışırken sandaletlerinden birini sulara kaptırdı. (Bazı kaynaklara göre bu olay, İason yaşlı bir kadın kılığında nehrin kıyısında bekleyen Hera’ya acıyıp onu sırtında nehrin karşı kıyısına geçirirken olmuştur. Ozan 3. Kitap’ın başında sadece Hera’nın sırtta taşınmasından söz eder.)

Kente girdiğinde Pelias'ın, babası Poseidon ve diğer tanrılara adadığı ama Hera'nın onurlandırılmadığı bir sunu şölenine katıldı. Pelias bir ayağı çıplak delikanlıyı görünce kehaneti anımsayarak derin düşüncelere daldı ve onu deniz yoluyla çok uzaklara, evine dönüş yolunu bile bulamayacağı zor bir yolculuğa göndermeye karar verdi: Kolkhis'e gidip Altın Post'u getirmek. Pelias yolculuk için muhteşem bir gemi yaptıracağından başka geminin tayfalarını bölgenin en yiğit ve becerikli gençlerinden oluşturacağına söz vermişti. Altın Post'u geri getirmek uğruna onur ve ün kazanmak isteyen gönüllüler toplanmaya başlarken Teselya'nın en ünlü gemi yapım ustası Argos da elli kürekli bir geminin yapımına başladı. Bu çabada tanrıça Athena ona yardımcı oluyordu. Geminin ismi de Argo olacak, sefere katılanlar da bu isimden kök alan Argonautai (Argo Gemicileri – Argonautlar) diye anılacaktı. Gönüllü tayfalar arasında bir kuşak sonra Troia Savaşı'nın çıkmasına neden olacak Spartalı Helena'ın ikiz erkek kardeşleri Kastor ile Polydeukes, o savaşın en ünlü kahramanı olacak Akhilleus'un babası Peleus, kuzey rüzgârı Boreas'ın oğulları Kalais ile Zetes ve Herakles gibi tanrı soyundan gelenler de vardı. Ozan Orpheus da katıldı onlara.
Iolkos'un Pagasai limanından denize açılan Argo'nun, hedefi Kolkhis'e ulaşmak için Hellespontos'tan, Propontis'den ve Bosphoros'tan geçerek Pontus'a (Karadeniz) çıkması gerekiyordu. Ege'yi arkada bırakmadan önce Lemnos (Limni) Adası çıktı karşılarına. Lemnos o sıralar erkeksiz bir adaydı. Aphrodite kendisini yeterince onurlandırmadıkları için Ada'nın kadınlarını cezalandırmıştı. Bu ceza erkeklerin eşlerinden uzaklaşmalarına ve karşı Trakya kıyılarından getirdikleri köle kadınlarla ilişki kurmalarına yol açmış, Adalı kadınlar da kendilerine yüz çeviren eşlerinin yanı sıra Ada'daki diğer yetişkin erkekleri de öldürmüştü. Kral kızı Hypsipyle babasını bu erkek katliamından kurtarmış, gizlice bir sandığa koyarak denize atmıştı onu. Ada'ya yanaşan gemiyi ve yolcularını görünce Hypsipyle sütannesinin öğütlerini benimseyerek Ada'da yeni bir erkek nesli oluşturmak için gemidekileri kente buyur etti. 

Herakles Argo'ya bekçilik etmek için gemide kaldı. Adalı kadınlar kentte neden hiç erkek olmadığı konusunda konuklara açıklama yaparken başka bir hikâye uydurdular. İhanete uğradıkları gerekçesiyle bir sefer dönüşünde kentin kapılarını açmayarak erkekleri yanlarındaki köle kadınlarla birlikte Trakya kıyılarına göç etmek zorunda bıraktıklarını, istekleri üzerine erkek çocukları da gönderdiklerini söylediler. Kente seve seve buyur edilen Argonautlar uzun süredir yalnızlık çeken Adalı kadınlarla, İason da Hypsipyle ile Ada'da hoşça zaman geçirmeye başladı. Sur içine hiç girmeyen Herakles yoldaşlarının görevlerini unuturcasına uzun süre Ada'da kaldıklarını görünce habercilerle onları uyarıp yola devam çağrısı yaptı. Argo denize açılırken Hypsipyle İason'a Ada'da kalmasına karşılık babasının tacını sunuyor, İason da görevinden söz ederek ona veda ederken bir oğlu olursa onu Iolkos'a göndermesini rica ediyordu.
Lemnos'tan ayrıldıktan sonra Argo gizem törenleriyle bilinen Samothrake Adası'na yanaştı. Tanrılara yakardılar, güvenli bir yolculuk için yardım dilediler. Sonra İmbros Adası'nın yanından dümen kırıp Hellespontos'a girdiler.
Argo Boğaz'ı geçip de Propontis'e (Marmara) çıkınca sağ yakada uzanan kıyıları izledi. Ayılar Dağı adıyla bilinen dağlık adayı (Kapıdağ Yarımadası) gördüklerinde eteğindeki kıstaklı körfeze girdiler. Burada iki halk yaşıyordu: Dağlık kesimdeki yabanıl, altışar kollu Topraktan Doğanlar ve ovada yaşayan Dolionlar. Kıyıdaki askerler tarafından dostça karşılanıp yeni evlenen Dolion kralı Kyzikos'un düğün şölenine davet edildiler.
Şafakla birlikte yola çıkma hazırlığı yaparken Topraktan Doğanlar'ın saldırısına uğradılar. Herakles'in öne çıktığı çarpışmadan yengiyle ayrılıp yola koyuldular, fakat gece olduğunda birden çıkan sert rüzgârlar Argo'yu geriye sürükleyip yine Dolion kıyılarına yanaşmak zorunda bıraktı. Karanlıkta onları düşman sanan Dolionların saldırısına uğradılar. Argonautlar da aynı adaya geri döndüklerinin farkına varmadıklarından birbirlerini tanıyamadan körlemesine dövüştüler. Çarpışmada ölenlerin arasında kral Kyzikos da vardı. Eşinin ölümünün acısına dayanamayan yeni gelin kraliçe canına kıydı. Yerel halkla birlikte Argonautlar da yas tuttular.
Argonautların kürek çekmede Herakles'e yetişme çabaları sonucu hız kazanan Argo kısa sürede Mysia kıyılarına yaklaştı. Kios'a (Gemlik Körfezi) vardılar. Küreği kırılan Herakles gücüne uygun düşecek yeni bir kürek yapmak için bir ağaç dalı bulmaya, can dostu Hylas da yakındaki bir pınardan su almaya gitti. Herakles gemiye dönerken diğer bir arkadaşından Hylas hakkında acı bir haber aldı: Hylas pınardan dönmemişti, çığlıkları duyulmuştu, saldırıya uğramış olmalıydı. Herakles keder ve endişe içinde dostunu aramaya çıktı. 

Sabah olduğunda İason ve arkadaşları Herakles'in geri dönmediğini fark etmeden yola koyuldular. Onun yokluğunu fark ettiklerinde ise geri dönüp dönmeme konusunda tartışmaya başladılar. İason'u Herakles'in gölgesinde kalmamak için onu başından savmakla suçlayanlar oldu. Derken Argo'nun yanında denizcilerin ve balıkçıların koruyucusu, tanrısal varlık Glaukos belirdi. Herakles'i Kolkhis'e götürmemeleri gerektiğini

Aristofanes (Aristophanes), MÖ 446 - MÖ 386 yılları arasında yaşamış bir komedya yazarıdır.
Antik Yunan komedyasının en büyük yazarı olarak nitelendirilen Aristofanes, Atina'da doğdu. Babasının adı Philippos'tur. Gençliğine dair kesinlik taşıyan bilgiler olmamakla birlikte günümüze ulaşamayan ilk oyunu "Bilgelerin Şöleni"nin MÖ 427’de oynandığı bilinmektedir. Dolayısıyla, Aristofanes’in oyun yazarlığı döneminin, Perikles'in ölümünden (MÖ 429) sonraki döneme tekabül ettiği söylenebilir. Yazar, Atina demokrasisinin en parlak dönemine yetişmiştir.
Perikles'in ölümünden sonra başa geçenlerin çıkarcı ve ikiyüzlü davranışları, Aristofanes'in komedyalarında sık sık yerilir. Özellikle Peloponez Savaşı esnasında savaş çığırtkanlığı yapan kişiler, Aristofanes'in "Barış Üçlemesi" diye adlandırılan komedya eserlerinde alaya alınırlar. Bu üçleme yazarın "Lysistrata" veya "Kadınlar Savaşı" (MÖ 411), "Barış" (MÖ 421), "Kömürcüler" (MÖ 425) adlı oyunlarından oluşmaktadır.
Aristofanes geleneklere bağlı ve her yeniliğe tepki gösteren bir yazardı. Düşüncelerinde tutucuydu. Edebiyatta ve sanatta yapılan yenilikleri pek beğenmezdi. Ona göre en iyi tragedya yazarı Eshilos’tur. Oysa her yönüyle yeni olan Euripides’i tutmaz, komedyalarında onunla alay ederdi. Yazarın tutumu Sofistlere ve doğal olarak Sokrates’e karşı da aynıydı; çünkü Aristofanes’in gözünde bunlar tehlikeli ihtilalcilerdi, gelenekleri yıkan, töreleri saymayan düşünürlerdi. Tüm bunlara rağmen, MÖ 411'de yazdığı "Lysistrata" oyununda gerçekleşeceğini umduğu barışı tesis etme görevini kadınlara verir. Bu durum, kadınların yurttaş bile sayılmadıkları Atina toplumu açısından önemli bir adımdır.
Aristofanes’in günümüze ulaşmayan ikinci oyunu ise "Babilonyalılar"dır (MÖ 426). Bu oyun Atina’nın iç ve dış politikasını taşlayan bir eserdir. Oyun, Dionysos şenliklerinde ve 3 kez de Lenaia bayramında oynanmıştır.
Aristofanes, yapıtlarını koronun ve mimin önemini koruduğu dramatik dönemin sonlarında vermiştir. Koroya yer vermeyen son oyunu da ("Plutos") kısa süren ve MÖ 4. yüzyıldan önce yerini Yeni Komedya’ya bırakan Orta Komedya’nın günümüze kalan tek örneği olarak bilinir.
Aristofanes’in yapıtlarının günümüzde de önemini koruması, diyaloglarındaki yaratıcılığa, genellikle yerinde ve ölçülü kullanılan yergi öğesine bağlanabilir. Özellikle Euripides’i alaya aldığı parodilerinin parlaklığının ve koro şarkılarının canlılığının yanı sıra barış, kadın-erkek ilişkileri, iktidara yergi gibi evrensel temaları ele alması, yapıtlarının geçerliliğini sağlayan diğer niteliklerdir. Her şeyden çok kadın ile erkek arasındaki aşk temasını işler. Oyunlarında para ve saygıdeğerlilik mutlu son için yeterli şartlardır.

Günümüze ulaşan on bir metnin ilki "Akharnialılar" (MÖ 425), yazarın sergilenen üçüncü oyunuydu. Bu eser Atina ve Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşlarını ele alıyordu. Aristofanes bu eserinde oldukça kaba fırça vuruşlarıyla Kleon’u alaya alıyordu. Bu oyun bir yıl sonra oynanan "Atlılar"ın (MÖ 424) bir önsözü niteliğindeydi.
MÖ 423’te oynanan "Bulutlar" tragedya ve komedya eserlerinin yer aldığı yarışmada ancak üçüncülük aldı. Aristofanes bu eseri kendisi de başarısız bulduğundan oyunu tekrar ele aldı. Bu komedyada saldırılar Sokrates’e ve eğitim üzerine yöneltilmişti. Oyunun sonu oldukça yıkıcı oldu. Sokrates, tutuklanmasının ve ölüme mahkûm edilmesinin en önemli etkenlerinden biri olarak bu komedyayı gösterdi.
"Eşek Arıları" (MÖ 422) ise parayla tutulmuş ve yargı verme yetkisi olan jürileri keskin bir dille eleştiriyordu. Jüri üyeleri kocaman iğneleri olan eşek arılarına benzetilmişti. Oyundaki budala ihtiyarın adı Philokleon'dur (yani Kleon dostu), onu değiştirmeye çalışan oğlunu adı ise Bdelykleon'dur (yani Kleon düşmanı). Aristofanes bu eserinde, Kleon’a zenginlerin malına el koymasında yardım ediyorlar diye jüri üyelerini yeriyordu.
"Barış" (MÖ 421) yarışmada ikinci ödülü aldı. Bu eser Atina’nın Sparta ile savaşa son vermesini ve anlaşma yapılması gerektiğini savunan bir eserdi.
MÖ 414 yılında oynanan ve Aristofanes’in en sevilen oyunlarından biri olan "Kuşlar", Kleon’dan sonra başa geçen Alkibiadis'i konu alıyordu. Bu oyunda savaş bitkini iki Atinalı yurttaş, cennetle yeryüzü arasında, gökyüzünde bir kent kurarlar. Tanrılardan egemenliği çalıp kuşları evrenin efendileri yaparlar. Kuşlar, kaba şakaları en az olan oyunudur.
Bundan sonra Aristophanes’in savaşa karşı yazılmış ve çağımızda müzikali bile yapılmış Lysistrata’sı (MÖ 411) gelir. Atina halkı tarafından çok sevilen ve ertesi yıl yine tekrarlanan Lysistrata savaşa son vermeyi zorunlu kılmak için erkeklerine aşk grevi yapan Atinalı ve Spartalı kadınların isteklerinde nasıl başarıya ulaştıklarını gösterir.
Lysistrata’nın ikinci kez oynandığı ertesi yıl (MÖ 410) Euripides’e yeni bir saldırıyı getiren "Thesmophoria Şenliğini Kutlayan Kadınlar" (Thesmophoriazusae), Euripides’in "Helene" adlı oyununa bir parodi olarak yazılmış eğlenceli ve hafif bir eserdi. Ancak yazarın Euripides’e daha büyük bir diğer saldırısı "Kurbağalar" (MÖ 405) ile geldi.
MÖ 393’te oynandığı sanılan "Kadınlar Mecliste" yazarın ilk oyunlarından çok farklıydı. Atina demokrasisi gerilemeye başladığından siyasal taşlamaya girmek zorlaşmıştı; çünkü baskı başlamıştı. Bu oyun, o dönemin kadınlarının yaygın olan görüşlerini temsil etmektedir. Aristofanes, bununla da yetinmeyerek, kadınların tarzlarıyla da dalga geçerek, tembellikleriyle ve çok içen halleriyle kocalarının hayatını cehenneme çevirdiklerini ima eder. Oyun kurgusu, şahsi mülkiyetin kaldırılması ve aile yapısının kaldırılması gibi görüşlerle de mizahi bir dille dalga geçmektedir.
Günümüze gelen on bir oyun metninden sonuncusu "Ploutos"tur (MÖ 388). İyice gerileyen Atina devletinde eleştiri yok olduğundan, yazar bu oyununda ancak kinaye sanatına sığınabilmişti. Bu oyunda parabasis, yani koronun doğrudan doğruya halkla konuşup yazarın düşüncelerini dile getirip yöneticileri suçladığı bölüm, yoktu. Böylece eski komedya dönemi sona erdi ve yerini orta komedyaya bıraktı.
Aristofanes, ayrıca, Platon'un "Şölen" adlı eserinde bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu eserde Platon, aşkın kökeninin komik ve söylencesel açıklamalarını belirtir.

Aristofanes, Kadınların Savaşı - Lysistrata, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966
Aristofanes, Kuşlar, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966
Aristofanes, Eşek Arıları - Yargıçlar, çev. Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966
Aristofanes, Bulutlar, çev. Ali Süha Delilbaşı, Mf.V., Ankara, 1957
Aristofanes, Barış, çev. Azra Erhat, M.E.B., Ankara, 1966
Aristofanes, Kurbağalar, çev. Nevzat Hatko, M.E.B., Ankara, 1946
Aristofanes, Eşekarıları, Lysistrata, Kuşlar, Kömürcüler, Barış, çev. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2006
Aristofanes'ten Kadınlar Mecliste (Ecclesiazousae), eviren & çeviren: Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019
Aristofanes'ten Zenginlik (Ploutus - komedya), eviren & çeviren: Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019
Aristofanes'ten Kadınlar Şenlikte (Thesmophoriazusae), eviren & çeviren Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019
Aristofanes'ten Kurbağalar (Batrakhoi), eviren & çeviren: Yılmaz Güleryüz, e-kitap 201613 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kitap: Töz Yayınları13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara 2019

Aristotle Sokratis Onassis ("Ari", "Aristo Onassis", Yunanca: Αριστοτέλης Ωνάσης Aristotēlēs Ōnasēs, 20 Ocak 1906, Karataş, İzmir – 15 Mart 1975, Paris, Fransa), Yunan asıllı armatör ve iş insanı.

1906 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun İzmir kentinde doğdu. Tütün ticaretinden zengin olan ailesi, Kurtuluş Savaşı sonunda Türk kuvvetleri tarafından İzmir'in geri alınmasından sonra Yunanistan'a göç etti.

1946'da evlendiği, armatör Stavros Livanos'un kızı Athina Livanos'tan 1960'ta boşanan Onasis, opera sanatçısı Maria Callas'la uzun süreli bir ilişkinin ardından 1968'de eski ABD başkanı John F. Kennedy'nin dul eşi Jacqueline Bouvier Kennedy ile evlendi. Çalkantılı bir özel yaşamı olan Onassis'in sağlığı, 1973'te tek oğlu Alexander Onassis'in Yunanistan'da geçirdiği uçak kazasında yaşamını yitirmesinden sonra bozuldu. Öldüğünde tahminlere göre 500 milyon ABD Dolarını aşan bir serveti vardı.

1923 yılında ailesince Arjantin'e gönderilen Onassis Buenos Aires'teki United River Plate Telephone Co.'ya gececi santral memuru olarak girdi. Ayrıca bir aile dostunun yardımıyla gündüzleri aile mesleği olan tütün işine girdi. Arjantin'de ithal Doğu tütünlerinin kullanımını yüzde 10'dan 35'e yükseltince telefon şirketindeki işini bıraktı. Tütün satışlarından aldığı yüzde 5 komisyonla iki yılda 100 bin Amerikan doları kazandı. 1925 yılında hem Yunanistan hem de Arjantin pasaportu aldı. 1928'de Yunan hükûmeti adına Arjantin'le bir ticaret anlaşması için görüşmeler yapmakla görevlendirildi, ardından Yunanistan'ın Buenos Aires konsolosluğuna getirildi (1930). Bu arada sigara üretimi ve hammadde ticaretine de el atarak işlerini büyüttü.
İş hayatındaki başarısıyla daha 25 yaşındayken milyon dolarlık servete sahip oldu. 1931'de deniz taşımacılığının bunalıma düştüğü bir sırada, Kanadalı Canadian National de Montréal şirketinden çok düşük bir bedel sayılabilecek 120 bin ABD Doları'na altı yük gemisi satın aldı. Navlun ücretlerinin artırılmasından sonra başka gemiler aldı; 1936'da, İsveç'te petrol tankerleri yaptırmaya başladı. II. Dünya Savaşı sırasında, gemileri ya bu ülkede bağlı kaldı ya da Müttefikler hesabına çalışırken battı. Deniz sigortacılığı şirketlerince zararı ödenen Onassis, 1945'te yeniden çok büyük bir tanker filosu oluşturdu. 1940'larda ve 1950'lerde filosunu daha da genişletti. 1953'te Monte Carlo Kumarhanesi'nin yanı sıra tiyatrolar, oteller ve başka taşınmaz mallara sahip olan Société des Bains de Mer'in çoğunluk hisselerini satın aldı. Ayrıca, 1956'da Olympic Airways havacılık şirketini kurdu.

Arkaik Yunanistan, Yunanistan tarihinde MÖ 8. yüzyılda Yunan Karanlık Çağı'nı takiben MÖ 480'de ikinci Pers saldırısına kadar olan bir dönemdi. Bu dönemde Yunanistan nüfusunda büyük bir artış gösterdi ve Yunan dünyasını MÖ 8. yüzyılın sonuna kadar başlangıcından önce fark edilemez hale getiren bir dizi önemli değişiklikle başladı.
Arkaik dönem, Yunan siyasetinde, ekonomide, uluslararası ilişkilerde, savaşlarda ve kültürde gelişmeler gördü. Siyasi ve kültürel olarak klasik dönemin temellerini attı. Arkaik dönemde Yunan alfabesinin geliştiği, günümüze kadar kalan en eski Yunan edebiyatının yazıldığı, anıtsal heykelin ve kırmızı figürlü çömlekçiliğin başladığı ve hoplitlerin Yunan ordularının çekirdeği haline geldiği dönemdi.

Arkaik Türkiye

George Grote, J. M. Mitchell, Max Cary, Paul Cartledge, A History of Greece: From the Time of Solon to 403 B.C.4 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Routledge, 2001. 0-415-22369-5

Archaic period: society, economy, politics, culture7 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — The Foundation of the Hellenic World

Arkaik insanlar, anatomik olarak modern görünüme sahip olan insana (Homo sapiens) karşıt olarak Homo cinsinin bazı çeşitlerini (türlerini, alt türlerini) kapsayan, geniş tanımlı bir terimdir. Terim, Homo heidelbergensis, Homo rhodesiensis, Homo neanderthalensis, Homo naledi, Homo ergaster ve Homo antecessor türlerini kapsar. Neandertaller gibi iri yapılı olan ilkel diğer insanlar Neandertallere özgü, özellikle yüz çizgilerindeki yapısal aşırılıkları taşımazlar. Birkaç Homo türü, yaklaşık 300 bin yıl öncesinde en erken erken modern insanların (Homo sapiens) ortaya çıkışından önceki ve bu dönemin çağdaşı olan geniş arkaik insan kategorisi altında gruplandırılmıştır. Güney Etiyopya'dan Omo-Kibish I (Omo I) (196 ± 5 bin), Fas'taki Jebel Irhoud (yaklaşık 315 bin) ve Güney Afrika'daki Florisbad (259 bin) kalıntıları Homo sapiens'in en eski kalıntıları arasındadır.
Bu terim üzerinde evrensel bir fikir birliği yoktur ve bazı yazarlar tarafından Homo sapiens veya Homo erectus iki terimli adı altında "arkaik insan" çeşitleri yer almaktadır.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

Bu bir asker sayısına göre ülkeler listesidir. Bu liste hükûmetleri tarafından iç ve dış görevlerini yerine getirmeleri için oluşturulup, desteklenen birlikleri içerir. "Ülke" terimi egemenliğine yönelik çalışmaları bulunan ya da sınırlı bir tanınmaya sahip devlet anlamında kullanılır.
Aşağıdaki liste sütunlardan oluşur ve basitçe uygun bir başlığın üzerine tıklanarak sıralama yapılabilir. Bu sıralama:

Devlet adları,
Etkin, yani tam zamanlı hizmet eden askerî personel sayısı
Yedek, yani silahlı fakat seferberlik gibi acil durumlarda göreve çağrılacak asker sayısı.
Yarı askerî (paramiliter) sayısı,
1000 kişi başına düşen toplam asker sayısı ve 1000 kişi başına düşen etkin asker sayısına göre yapılabilir.
Dünya'daki asker güçlerin sayısı sürekli olarak değişmektedir. Dolayısıyla buradaki sayılar yaklaşık sayılardır.
Burada belirtilmiş 172 ülkenin içindeki Kuzey Kore, Güney Kore ve Vietnam gibi toplam asker sayısı yüksek olan ülkelerin yedek asker kadrolarının büyük kısmını paramiliterler, siviller ve polisler oluşturmaktadır.
Bu durum Rusya için farklıdır. Çünkü Rusya'nın rezervlerini Sovyetler döneminden kalma eğitimli askerler oluşturmaktadır. İtalya ve Japonya'nın ordusu sadece gönüllülerden oluşmaktadır. İzlanda ve Panama'nın ulusal orduları yoktur ancak yarı askerî kuvvetleri vardır.

IISS'ın The Military Balance listesi baz alınmıştır.

Silahlı kuvvetleri olmayan ülkeler listesi
Askerî teçhizat düzeyine göre ülkeler listesi
Askerî harcamalara göre ülkeler listesi
Kişi başı askeri harcamalara göre ülkeler listesi
Askerî bütçe

International Institute for Strategic Studies; Hackett, James (ed.) (3 Şubat 2010). The Military Balance 2010. Londra: Routledge. ISBN 1857435575. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) 
International Institute for Strategic Studies (15 Şubat 2019). The Military Balance 2019. Londra: Routledge. ISBN 9781857439885. 
International Institute for Strategic Studies (14 Şubat 2020). The Military Balance 2020. Londra: Routledge. ISBN 9780367466398. 
International Institute for Strategic Studies (25 Şubat 2021). The Military Balance 2021. Londra: Routledge. ISBN 9781032012278. 
International Institute for Strategic Studies (Şubat 2024). The Military Balance 2024. Londra: Routledge. ISBN 9781032780047. 

Cordesman, Anthony; Fitzgerald, Erin (27 Ağustos 2009). The 2010 Quadriennal Defense Review (PDF). Center for Strategic and International Studies. 9 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 31 Ağustos 2010. 
Cordesman, Anthony; Nerguizian, Aram (22 Nisan 2010). The Gulf Military Balance in 2010 (PDF). Center for Strategic and International Studies. 9 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 31 Ağustos 2010. 
Cordesman, Anthony; Nerguizian, Aram (29 Haziran 2010). The Arab-Israeli Military Balance (PDF). Center for Strategic and International Studies. ISBN 0275969398. 15 Ekim 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 31 Ağustos 2010.

Atina Akropolisi (Yunanca: Ακρόπολη Αθηνών), Atina'ya hakim yüksek bir kayalık üzerinde bulunan ve büyük mimari ve tarihi önemi olan birçok antik yapı kalıntılarını içeren eski bir hisardır. Atina Akropolisi, tüm akropolislerin en bilineni olduğu için genellikle Akropolis denilince tüm dünyada ilk akla gelen yerdir.
Attika ovasında, deniz düzeyinden 152 m yükseklikte 270x150 boyutlarında bir kayalık olan Atina Akropolis'ine ilk olarak Cilalı Taş Devri'nde yerleşildi. Tunç devrinde (MÖ 3000 civarı) evler ve bir kral sarayı yapıldı. Günümüze kalan görkemli yapılar, MÖ 5. yüzyılda devlet adamı Perikles tarafından başlatılan geniş bir yapı programı sonucunda yerleştirildi. Yapılış sıralarına göre Atina Akropolisi'ndeki başlıca yapıtlar şunlardır:

Parthenon (Athena Parthenos Tapınağı) : MÖ 437-432
Propylon (kapılı giriş) : MÖ 437-432
Athena Nike Tapınağı : MÖ 427-424
Erekhtheion : MÖ 421-405
Bu yapıların önemli bölümleri hâlâ ayaktadır, ancak hâlâ restorasyon aşamasındadırlar. Ayrıca akropolisin yanında bugün hâlâ kullanılan Herodes Atticus Tiyatrosu ve bugün yıkılmış olan Dionysos Tiyatrosu bulunmaktadır. Sanayinin yarattığı çevre kirlenmesinden korunmaları için hazırlanan kapsamlı bir restorasyon programı, 1980 yıllarından bu yana sürdürülmektedir. Ayrıca Akropolis'in Atina'nın mümkün olduğunca her tarafından görülebilmesi için Atina'da 17,5 metreden yüksek bina inşa etmek yasaklanmıştır.

Hurwit, J (2000). "The Athenian Acropolis", Cambridge University Press

The Acropolis of Athens29 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yunan Hükûmeti web sitesi)
The Acropolis Restoration Project16 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yunan Hükûmeti web sitesi)
The Acropolis Museum and the Goddess Athena 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Restitution of the Parthenon Marbles17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNESCO World Heritage Centre — Acropolis, Athens11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient Athens 3D
The Parthenon Frieze1 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Excerpt on the geology of Athens from: A Geological Companion to Yunanistan and the Aegean by Michael and Reynold Higgins, Cornell University Press, 1996
The Acropolis of Athens: photo album and description 12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Filopappos Anıtı

Atina Elefterios Venizelos Uluslararası Havalimanı (Yunanca: Διεθνής Αερολιμένας Αθηνών "Ελευθέριος Βενιζέλος") (IATA: ATH, ICAO: LGAV) Yunanistan'ın başkenti Atina'da bulunan uluslararası havalimanıdır. Atina ve Attika bölgesi'ne hizmet vermektedir. Aegean Airlines, Hellenic Imperial Airways ve Olympic Air havayolu şirketlerinin ana merkezidir. Yunan devlet adamı Elefterios Venizelos'un ismi verilmiştir.

Havalimanı, şu anda kapalı olan Ellinikon Uluslararası Havalimanı'nın yerine Mart 2001'de açılmıştır. Havalimanına ilk uçak Olympic Airways ile Kanada'dan gelmiştir. Havalimanından ilk uçak ise KLM ile Amsterdam'a gitmiştir. Atina kent merkezine uzaklığı yaklaşık 20 kilometredir. İki tane terminali bulunmaktadır. Havalimanı, Avrupa Havacılık Güvenliği Ajansı ve Federal Havacılık Kurumundan büyük uçakların iniş ve kalkışı için onay almıştır. Avrupa'daki en işlek 30 havalimanı arasındadır. Skytrax tarafından 2005 ve 2006 yıllarında Güney Avrupa'daki en iyi havalimanı ödülüne layık görülmüştür.

Atina Politeknik Ayaklanması 1973 yılında Yunanistan'da 1967 yılından beri sürmekte olan askerî cuntaya karşı gerçekleştirilen büyük çaplı ayaklanma. 14 Kasım 1973'te başlayan olaylar cunta karşıtı geniş çaplı bir ayaklanmaya dönüşmüş ve 17 Kasım sabahı Politeknik kapısından giren tankla birlikte kanlı bir hal almıştır.

21 Nisan 1967'den beri süren askeri dikta dönemi kişisel özgürlüklerin askıya alındığı, siyasi partilerin kapatıldığı, politikacıların ve vatandaşların politik görüşleri nedeniyle sürgüne gönderildiği, tutuklandığı ve işkence gördüğü bir dönem olarak tarihe geçmiştir.
1973 yılında askerî cunta lideri Yorgo Papadopulos bir "liberalizasyon" dönemi başlatmış ve bu kapsamda siyasi tutuklular özgür bırakılmış, sansür kısmen kaldırılmış, yeni bir anayasa ve sivil yönetime dönüş için seçim yapılması sözü verilmiştir. Buna karşın muhalefet ve özellikle sosyalistler cuntaya karşı siyasi bir hareket başlatmışlardır.
Birleşik Devletler sosyalistleri baskılamaya karşı gizli bir operasyon başlatmış ve buna yönelik John Maury önderliğinde bir CIA operasyonuyla cunta liderlerine destek vermiştir. Amerikan başkan yardımcısı Spiro Agnew cunta için "Perikles'in antik Atina'yı yönetmesinden beri Yunanistan'ın başına gelen en iyi şey" demiştir.
Politik yaşamın her alanını kontrol etmeye çalışan cuntacılar 1967'den beri öğrenci birliklerini öğrenci seçimlerini yasaklayarak ele geçirmiş, öğrencileri zorla askere almış ve ulusal öğrenci birliğinin başına seçilmemişleri getirmiştir. Bu olaylar öğrenciler arasında darbecilere karşı bir hoşnutsuzluk yaratmış ve jeoloji öğrencisi Kostas Georgakis 1970 yılında Cenova'da darbeyi protesto için intihar etmiştir. Bu olay dışında ilk toplu halk hareketi 21 Şubat 1973'te meydana gelmiştir.
Bu tarihte hukuk öğrencileri grev yapmış, kent merkezindeki Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi binalarında barikat kurmuş ve 88 arkadaşlarının zorla askere alınması üzerine gençlerin zorla askere alınmasıyla ilgili yasanın iptalini istemişlerdir. Buna karşı polis müdahalesi yaşanmış ve birçok öğrenci polisin orantısız güç kullanımına maruz kalmıştır. Hukuk Fakültesinde yaşanan olaylar bazen Politeknik Ayaklanmasının ilk aşaması olarak kabul görür.

14 Kasım 1973 tarihinde Politeknik olarak da bilinen Atina Ulusal Teknik Üniversitesi öğrencileri greve gitmiş ve askerî darbe rejimini protesto etmiştir. Kendilerini Osmanlı İmparatorluğu'nun Mesalongi Kuşatması hakkında Yunan ulusal şairi Dionisios Solomos tarafından yazılan şiire referansla "Kuşatılmış Özgürler" (Ελεύθεροι Πολιορκημένοι) olarak adlandıran öğrenciler barikatlar kurmuş, laboratuvar gereçleriyle bir radyo istasyonu kurmuş ve tüm Atina'da yayın yapmıştır:

Politeknik burada! Yunanistan Halkı, Politeknik diktatörlüğe karşı ve demokrasi için ortak mücadelenin, bizim ve sizin mücadelenizin bayrak taşıyıcısıdır!" Sonradan politikaya atılan Maria Damanaki, mücadelenin sözcülerinden olmuştur. Ardından binlerce işçi ve genç Politeknik içinde ve dışında ayaklananlara katılmıştır.
17 Kasım 1973 tarihinin sabah saatlerinde geçiş hükûmeti Politeknik kapılarına çarpan bir tank göndermiştir. Bunun ardından Spiros Markezinis Papadopulos'a sıkıyönetimi tekrar devreye sokması talebinde bulunmuştur.
Sıkı tedbirlerle birlikte sokak ışıkları söndürülmüş, bölge üniversitenin jeneratörlerini kullanan kampüsün ışıklarıyla aydınlanmıştır. Halka açık olmayan Avlonas'taki bir ordu yerleşkesinde hala tutulmakta olan AMX 300 türü bir tank sabah 3 sularında Politeknik kapısına çarpmıştır. Hollandalı bir gazetecinin gizlice çektiği net olmayan görüntülerin bulunduğu anda tankın öğrencilerin yoğun bir şekilde bulunduğu kampüsün demir kapısına çarpışı görüntülenmiştir. İşgal edilmiş yerleşkede bulunan radyo istasyonunda kayıt altına alınan belgeler günümüze ulaşmıştır. Bu kayıtlarda genç bir erkeğin askeri düzene uymayan "protestocu kardeşler"e müdahale edilmemesi için askerlere umutsuzca "silahlı kardeşlerim" diye haykırması bulunmaktadır. Duygusal patlamayla Yunanistan Ulusal Marşını okuyan gencin sesinin olduğu kayıt tankın bahçeye girmesiyle sona erer.
Cuntanın devrilmesinden sonra yürütülen resmi soruşturmaya göre bu olayda hiçbir öğrenci ölmemiştir. Olaylarda Atina Politeknik dışında 24 kişi ölmüştür. Ölenler arasında polis G. Dertlidis tarafından öldürülen 19 yaşındaki Michael Mirogiannis, lise öğrencileri Diomedes Komnenos ve Aleksandros Spartidis ve Zografu'da ateş ortasında kalan 5 yaşında bir erkek çocuk vardır. Cuntanın devrilmesinin ardından görülen davalarda ayaklanmalar boyunca ayaklanmalar sırasında birçok göstericinin öldürülmüş olduğu belgelenmiş olsa da bu sayı tam olarak belli olmayıp politik bir  tartışmaya yol açmaya devam etmektedir. Buna ek olarak olaylarda yüzlerce sivil de yaralanmıştır.
Cunta liderlerinden Dimitrios Yoannidis güvenlik güçlerini Atina Politeknik ayaklanmasına karşı cezalandırıcı eylemlerde bulunmaya teşvikte bulunmuş ve bu durum Yunan cunta davalarında savcı tarafından iddianameye eklenerek Yoannidis olaylarda ahlaki açıdan sorumlu bulunarak hapis cezasına çarptırılmıştır.

14 Kasım'da olaylar Spiros Markezinis tarafından başlatılan liberalizasyon girişimlerine ani bir son verilmesine neden olan olayları tetiklemiştir. Papadopulos bu liberalizasyon döneminde ve hatta dikta döneminde Yunan politik yaşamını tekrar manipüle etmeye çalıştıysa da başarısız olmuştur. İronik biçimde 1980'lerde destekçileri tarafından yayınlanan kitapçıkta Papadopulos'un ülkenin en önemli mühendislik okulu olan Politeknik'e başladığı ancak mezun olmadığı belirtilmiştir.
Cunta mensubu Tuğgeneral Dimitrios Yoannidis 25 Kasımda ayaklanmaları kullanarak Papadopulos ve Markezinis önderliğindeki cuntaya karşı darbe örgürlemiştir. Ordu yönetimi yeniden tesis edilmiş, General Fedon Gizikis Cumhurbaşkanı, Adamantios Andruçopulos Başbakan ilan edilmişse de Yoannidis arka planda ülkeyi yöneten kişi olmuştur.
Yoannidis'in 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Başepiskopos III. Makarios'a karşı başarısız darbe girişimi Türkiye tarafından Kıbrıs Harekâtı ile sonuçlanmıştır. Olaylar ordu rejiminin sönümlenmesine ve metapolitefsi döneminin başlamasına yol açmıştır. Konstantin Karamanlis Fransa'dan çağrılmış ve Cumhurbaşkanı Fedon Giziki idaresinde Yunanistan Başbakanı olmuştur. 1974 Yunanistan genel seçimleriyle on yıllık bir aradan sonra ilk serbest seçimler gerçekleştirilmiştir.
Olaylar Yunanistan dahil birçok ülkede terörist olarak görülen 17 Kasım Devrimci Örgütü'nün adlandırılmasına ilham olmuştur.

17 Kasım ülkedeki tüm eğitim kurumlarında tatildir ve bu günde tüm üniversiteler kapalı olmasına rağmen öğrenciler tarafından anmalar gerçekleştirilir. Olayların merkezi Atina Politeknik öğrencilerin kampüsü ilk işgal ettiği 15 Kasımda kapalıdır. Öğrenciler ve politikacılar 1940'lardaki Yunan Direnişi'nde ölen Politeknik öğrencilerinin adlarının olduğu anıta çelenk bırakırlar. Anma günü geleneksel olarak Politeknik kampüsünde başlayıp Birleşik Devletler elçiliğinde biten bir eylemle sona erer. Birçokları tarafından askeri dikta döneme karşı kahramanca bir direniş olarak görğlüp tiranlığa karşı direnişin simgesi olan ayaklanma kimileri içinse Yoannidis'in Markezinis tarafından başlatılan liberalizasyon dönemine son vermek için kullandığı bir araç olarak görülmektedir.

1967-1974 Yunanistan askerî cuntası
Metapolitefsi

Atina demokrasisi veya Klasik demokrasi, Antik Yunan şehir devletlerinde uygulanmış olan demokrasi çeşididir. Atina devlet yönetimi, Antik Çağın bilinen ilk demokrasisi ve belki de en önemlisidir. Diğer Yunan şehir devletleri de demokrasi yönetimi kurmalarına rağmen ya Atina modelini seçmemişler ya da istikrarı sağlayamamışlardır. Bilinen ilk doğrudan demokrasi denemesidir. Doğrudan demokrasi, Atina'da yaşayan herkesin devlet yönetimine katılma hakkı olduğu anlamına gelmez. Fakat, karar alıcı sistemin içinde yer alanlar için ekonomik düzey gibi herhangi bir ölçüt de yoktur. Atinalı vatandaşlar temsilci seçmezler, onun yerine yasaları ve vergi icralarını oylayarak karar verirlerdi.
Demokrasi, Yunanca bir sözcüktür. Sözcüğün son kısmı "kratos"; iktidar, yönetme, güç anlamına gelmektedir. "Demos" sözcüğü ise; halk, yurttaş topluluğu, sıradan halk gibi pek çok anlamı olan bir sözcüktür.
Demokrasiyi de siyaseti de yani kamusal tartışma sonucu karar alma ve uyma sanatını keşfedenler de Yunanlardı. Sözde kabile demokrasileri ya da erken dönem Mezopotamya'sında bulunduğu düşünülen demokrasileri de reddedemeyiz ancak bunlar tarihe ve de kendilerinden sonraki toplumlar üzerine önemli etki bırakmamışlardır. Yunanlar siyaset hakkında sistematik olarak düşünmede, gözlemlemede, yorumlamada ve siyaset teorileri oluşturmada bir ilkti.
MÖ 5. ve 4. yüzyıl Atina'sı iyi ve yeterli sebepler yüzünden aynı zamanda düşünsel olarak da yeni ufuklar açan bir örnekti.
Solon (MÖ 594), Kleisthenes (MÖ 508) ve Atinalı Efialtes (MÖ 462) Atina demokrasisinin gelişmesinde büyük katkı sağlamışlardır. Tarihçiler hangisinin daha demokratik hareketler ve reformlar yaptığı konusunda farklı yorumlarda bulunur. Atina demokrasisinin genel olarak Klistenis'in reformlarıyla kurulduğu kabul edilir. Diğer taraftan, 7. yüzyılda Pisistratus'un yönetimi ele geçirmesiyle tiranlık rejimi ortaya çıkmış, Solon'un reform çalışmalarına rağmen Atina'da da tiranlık dönemi yaşanmıştır. Bu dönemin sonunda ise Efialtis, diğerlerine nazaran daha barışçıl şekilde, Klistenis reformlarını yenilemeye çalışmıştır.

En büyük demokratik lider olarak gösterilen Perikles'in ölümünden sonra ve Peloponez Savaşı'nın sonuna doğru Atina demokrasisi iki defa kesintiye uğrayarak oligarşik yapıya bürünmüştür. Eukleides döneminde yenilenerek kuruldu. 4. yüzyıldaki bu yenilenme Perikles sisteminden daha fazla detay içeriyordu. Atina demokrasisi MÖ 322 yılında  yok edildi. Bu demokrasi şekli daha sonraları da kuruldu fakat hangisinin gerçek demokrasi olduğu tartışılabilir bir konudur.

Atina'nın nüfusu ve bu nüfusun ne kadarının demokrasiye katıldığı hakkındaki bilgiler sadece yakın tahminlerden oluşur. Atina nüfusu içindeki köle ve Atina dışından gelen nüfus sürekli olarak değişmiştir. MÖ 4. yüzyılda Atina nüfusunun 250.000-300.000 arasında olduğu tahmin edilir. Bu nüfusun 100.000'i Atina vatandaşı ve Atina vatandaşları arasında da sadece 40.000'i oy verme hakkına sahip yetişkin erkek nüfusu bulunduğu tahmin edilir. MÖ 5. yüzyılın ortalarında oy verme hakkına sahip erkek vatandaşların sayısı 60.000'i geçmişse de Peloponez Savaşı yüzünden hızlı bir düşüş göstermiştir. Modern bakış açısına göre demokrasiye katılım oldukça küçük olarak gözükse de antik çağlar için oldukça büyük bir katılım olduğu söylenebilir. Diğer şehir devletlerinde en fazla 1.000-1.500 kişilik katılımlar olmuş, o zamanın en büyük şehirlerinden biri olan Korint'te bile en fazla 15.000 kişilik erkek nüfusun demokrasiye katılımı sağlanabilmiştir.
Vatandaş olmayan nüfus iki şekilde tanımlanır. Bunlar Atina dışından gelip yerleşmiş olanlar ve köleler (Muhtemelen köleler daha çoktu). Hatip Hiperides, MÖ 338 yılarında Atina'da 150.000'den fazla kölenin olduğunu söyler. Kölelerin sayısı Atina vatandaşlarının sayısından fazla olması Atinalıların üzerinde pek bir iş yükünün olmadığını gösterir.

Polis birçok araştırmacı ve bilim adamı tarafından ‘kent devleti’ olarak adlandırılır. Yunan yarım adasını, Anadolu'nun batı kıyılarını, Ege adalarını ve Güney İtalya ve Sicilya'yı kapsayan Antik Yunan dünyasının en parlak döneminin toplumsal ve siyasal örgütleniş biçimi olmuştur. Polis, tarihte görülen diğer kent devletlerinden sosyoekonomik ve siyasal yapısı ve buna bağımlı olarak bağrında oluşan düşünce sistemleriyle de ayrılır.
Bir ya da birkaç kent ile bunların çevresindeki kırsal bölgeyi kapsayan, kent anlamında polis çeşitli tapınakları, devlet binaları, agorası, spor alanı (gymnasion), açık hava tiyatrosu vb. ile düzenli ve kompleks bir yapılanma görünümü veriyordu. Devletten daha kapsamlı bir kuruluştu; yalnızca toplumsal ve siyasal bir örgütleniş biçimi değil, aynı zamanda, dinsel, askerî ve ekonomik bir bütündü.
Aynı zamanda polis yüzyıllar sonra modern devletlerde görülecek olan demokrasiye de beşiklik yapmıştır.

Yurttaşlar (politai): yurttaşlar polisin yerli halkını oluşturan ve belli haklara sahip olan özgür kişilerdir. Polis'in ilk dönemlerinde yurttaşlık toprak sahipliğiyle (oikos) özdeşti. Daha sonra silah kullanma hakkı olan her ergin erkek, yurttaşlığa kabul edildi. Yurttaşlar da çeşitli sınıflara bölünmüştü:
Eupatrid’ler (iyi doğmuşlar): yönetim mekanizmasını ellerinde tutup diğerlerini bundan yoksun bırakmış olan soylular.
Demiurgoi: ticaret ve zanaatlarla zenginleşen kentli orta sınıf.
Georgoi: küçük toprakları olan köylüler.
Thetes’ler: toprakları ve belli bir işleri olmayan kentli emekçiler.
Yabancılar (Metoikos'lar): genellikle zanaat ve ticaretle uğraşan yabancılar, özgür olmalarına karşın yine de hiçbir yurttaşlık hakkına sahip değillerdi. Yurttaşlık çeşitli maddi çıkarlar sağladığından, yabancılardan bazıları çeşitli yollarla kendilerini yurttaş kütüklerine yazdırmayı başarmışlardı. Fakat yurttaş sayısındaki artışın devlet harcamalarını da artırması, polisleri bu konuda önlemler almaya zorladı. 450 yılında Perikles Atina'sı bir yasa çıkararak yurttaşlığa kabul edilmeyi Atinalı bir ana veya babadan doğmuş olma koşuluna bağladı. Böylece yurttaşlık metioikos'ların hiçbir şekilde ele geçiremeyecekleri kalıtımsal bir ayrıcalık durumuna dönüştü.
Köleler: Hiçbir hakları ve özgürlükleri yoktu. Sayıları ticaret ve endüstri de büyük atılım göstermişti. Köle Yunanların gözünde üretim aracıydı. İnsan sayılmazdı. Zengin polislerin yurttaşları servetlerini kölelere yatırıp onların ürettikleriyle geçinmeye başladılar. Üretim 5. yüzyılda köle emeğine dayanıyordu. Kölelerin polisin maddi gereksinimlerini sağlamaları, yurttaşların çeşitli kültürel etkinliklerde bulunmaları ve siyasetle uğraşmaları için gerekli boşa zaman yarattı; böylece doğrudan demokrasinin gelişmesine uygun bir ortam hazırlamış oldu.
Bu sınıflar arasında gerçekleşen çatışmalar, polislerdeki siyasal yaşamı etkileyip çeşitli rejim değişikliklerinin temel nedenlerini oluşturmaktan başka, demokratik gelişmelerle Yunan siyasal düşünüşünün gelişmesinde ve büyük düşünce okullarının ortaya çıkışında doğrudan etkili oldular. Çatışmalar sonucu siyasal ayrıcalıklar zamanla ortadan kaldırılıp bütün yurttaşların siyasal haklardan yararlanmaları sağlandı. Önceden siyasi kararlar siyasi liderlerce alınıyordu. Atina demos'u büyük bir köle nüfusunun dışlandığı azınlık bir elitti.

Meclis savaş ve barış, antlaşmalar, finans, yasama, kamu işleri, kısaca yönetsel aktivitelerin tüm derecelerinde son karar yetkisine sahipti. Oturumlara herhangi bir gün katılabilecek olan on sekiz yaşın üzerinde binlerce yurttaştan oluşan kitlesel bir açık hava toplantısıydı. Meclis en az kırk kez olmak üzere yıl boyu sıklıkla toplanıyordu. Normalde gün içinde tartışılan konuyla ilgili kararlar günün sonunda verilir ve bu tartışmalara o sırada orada bulunan herkes kürsüye çıkıp söz alarak katılabilirdi. İsegoria (mecliste herkesin sahip olduğu söz alma hakkı) Yunan yazarlarca kimi zaman 'demokrasi' ile eş anlamda kullanılmıştır. Meclis kararlarını oy çoğunluğu ile alırdı, konuşmaların dinlenmesinin ardından el kaldırılarak oylama yapılırdı.
İnsanlar yalnız seçme ve seçilme değil, aynı zamanda kamu düzeni hakkındaki bütün konularda karar verme ve kamusal ve özel, sivil ve tüm önemli durumlarda mahkeme üyeleri olarak yargılama hakkına sahiptiler. Otoritenin Meclis de toplanması, idari görevlerin dağılımı ve devri, kurayla seçilme, ücretli bir bürokrasinin yokluğu, halk jürisinden oluşan mahkemeler, bir parti mekanizmasının ve dolayısıyla da kamusallaşmış bir siyasi grubun oluşmasını engellemeye yarıyordu. Kurayla seçim ve memuriyet için ödeme, sistemin anahtar unsurlarındandır. Atina'nın erkek yurttaşlarının büyük bir bölümü yönetimde deneyim sahibiydi. Meclis başkanlığı tek günlük bir görevdi ve kura çekilerek yapılıyordu. Liderlik doğrudan ve kişiseldi; Perde arkasındaki 'asıl' liderlerin yönettiği vasat kuklalara yer yoktu. Üyelik kamusal alanda gösterilen performansla elde ediliyordu. Atina demokrasisi iki anlamda temsili değil doğrudandı;egemen meclise katılım her yurttaşa açıktı ve birkaç kâtip ile kaçınılmaz olarak kimi kayıtları antlaşma ve yasaların kopyalarını, borcunu zamanında ödemeyenlerin, mükelleflerin listeleri, vs. tutan devletin köleleri dışında, memuriyet ya da bürokrasi yoktu. Bu nedenle yönetim tam anlamıyla halk tarafındandı. Giriş en başta meclise açıktı ve sürekli üyelik sürekli performansı gerektiriyordu. Meclisteki araçlardan biri olan graphe paranomonla bir kişi mecliste yasadışı bir öneride bulunmakla suçlanıp yargılanabiliyordu. Bu yargılama yöntemini herhangi bildik bir anayasal kategoriye sokmak mümkün değildir. Meclisin egemenliği sınırsızdı. Graphe paranomonun isegoriayı disiplinle yumuşatmak ve halka, yani demos'a kendi aldıkları kararı yeniden gözden geçirme fırsatı vermek şeklinde bir işlevi vardır. Bu graphe paranomon daki başarılı bir davanın, kurayla seçilmiş geniş bir halk jürisinin kararı aracılığıyla bozma etkisi vardı. Atina paradoksu temsilcilerinin dokunulmazlıklarını reddederek hem bir bütün olarak meclisin hem de ayrı ayrı üyelerinin özgürlüklerini korumaktaydı. Yurttaş kitlesinin yeterli bir kısmı kendi aralarındaki davranışları sınırlar halinde tutaca

Atina Üniversitesi (Yunanca: Εθνικόν και Καποδιστριακόν Πανεπιστήμιον Αθηνών, Ethnikón kai Kapodistriakón Panepistímion Athinón), Yunanistan'ın devlet üniversitesidir. 1837 yılında Atina'da kurulmuştur. Selanik'teki Aristoteles Üniversitesi'nin ardından ülkenin ikinci büyük yükseköğrenim kurumudur.

İlahiyat Fakültesi
Sosyal İlahiyat Fakültesi

Felsefe, Pedagoji ve Psikoloji Fakültesi
Tarih ve Arkeoloji Bölümü
Filoloji Fakültesi
İngiliz Filolojisi  Bölümü
Fransız Filolojisi  Bölümü
Alman Filolojisi  Bölümü
İtalyan-İspanyol Fakültesi
Türk Filoloji  Bölümü
Sahne Sanatları Fakültesi
Müzikal Sanatlar Fakültesi
Slav Filolojisi Bölümü

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Hemşirelik Fakültesi

Hukuk Fakültesi
İktisadi Bilimler Fakültesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Fakültesi

Fizik Bölümü
Biyoloji Fakültesi
Jeoloji Fakültesi
Kimya Bölümü
Matematik  Fakültesi
Bilişim ve Telekomünikasyon Fakültesi

Beden Eğitimi Fakültesi
İlköğretim Bölümü
Erken Çocukluk Eğitim Fakültesi
İletişim ve Medya Fakültesi
Felsefe Fakültesi ve Bilim Tarihi

Attika-Delos Birliği, MÖ 477 yılında, sayıları 150 – 173 arasında olan Grek kent devletleri arasında oluşturulan ve MÖ 404 yılına kadar devam eden askeri - politik bir birliktir. Birliğin oluşturulması Atina'nın girişimleriyle sağlanmış ve liderliği Atina tarafından üstlenilmiştir. Atina, Sparta'nın ve Yunanistan'daki bir kısım kent devletlerinin desteğiyle Ahameniş İmparatorluğu'nun (Pers İmparatorluğu) Yunanistan'ı istila girişimine karşı yürüttüğü mücadelenin ardından Ege Denizi ve Batı Anadolu Bölgesi'ndeki Pers direnek noktalarına yönelik saldırılara girişmişti. Bu saldırılarla, yerel destek de sağlanarak Ege Adaları'nın ve Batı Anadolu'nun Grek kent devletlerinin Pers hakimiyetinden kurtulması sağlanmış ve böylelikle bir güç birliği oluşturulmuştu. Günümüz Batılı kaynaklarda Birlik'in adlandırılması, başlangıçtaki resmi toplantı yeri olan Delos Adası'na dayandırılarak Delos Birliği olarak yapılır. Bununla birlikte Perikles MÖ 454 yılında resmi toplantı merkezini Atina'ya taşımıştır. Türkçe kaynakların bir kısmında da bu şekilde ya da Attika-Delos Deniz Birliği olarak geçer.
Birliğin oluşmasından kısa bir süre sonra Atina, Birlik Donanması'nı kendi ticari amaçları için kullanmaya başlamıştır. Bu tarz kullanım, Attik Delos Birliği'nin içinde, Atina'dan daha az güce sahip olan kent devletleri için bir baskı haline geldi ve bu durum çeşitli huzursuzluklara, giderek çatışmalara yol açtı. Atina'nın Birlik'i kendi kontrolü altında tutabilmek ve kendi amaçları için kullanmak yolundaki çabalarının giderek daha fazla güce başvurmasıyla huzursuzluk yaygınlaştı ve MÖ 431 yılında Peloponez Savaşı'na yol açtı. Atina, bu savaşın sonunda MÖ 404 yılında teslim olmak zorunda kaldı ve Atina tarafından artık Atina İmparatorluğu haline getirilmiş olan Attik Delos Birliği de dağıldı.

Ne yazık ki Yunanistan'a İkinci Pers Saldırısı ile Peloponez Savaşı arasındaki döneme (MÖ 479 – 431) ilişkin olarak günümüze ulaşabilen çok az belge vardır. Thukididis'in Pentekontaetia olarak adlandırdığı bu dönem Yunanistan'da görece bir barış ve refah dönemi olmuştur. Bu dönemle ilgili en geniş kaynak Thukididis'in Peloponez Savaşı Tarihi adını verdiği çalışmasıdır. Thukididis'in MÖ 460 doğumlu olduğu göz önüne alındığında döneme en yakın tarihli çalışmadır. Günümüz tarihçileri tarafından da en güvenilir birincil kaynak olarak kabul edilmektedir. Thukididis bu çalışmasında Peloponez Savaşı'nın yakın geçmişinden bahsederken Atina'nın Peloponez Savaşı'na doğru giderek artan gücüne değinmiştir. Çalışması muhtemelen seçicidir ve dahası herhangi bir tarih vermemektedir. Bununla birlikte Thukididis'in çalışması, diğer antik yazarların verdiği bilgiler ve arkeolojik buluntularla desteklenerek kronolojik bir görüş oluşturmaya yeterince elverişlidir.
Thukididis Yunanistan'a İkinci Pers Saldırısı ile Peloponez Savaşı arasında gerçekleşen önemli olayları kısa kısa vermiştir. Ancak kronolojik bilgi hemen hemen hiç vermez. Düzgün bir kronoloji oluşturmak yönünde çeşitli girişimler olduysa da kesin sonuçlara ulaşmak güçtür. Şimdilik, Thukididis'in anlatımının uygun bir kronoloji izlediğini varsaymak gerekmektedir.
Dönem hakkında bir takım ayrıntılar da Plütark'ın Aristides ve Kimon'la ilgili biyografisinde verilmektedir. Ancak Plütark'ın çalışması söz konusu dönemden kabaca 600 yıl sonrasında kaleme alınmıştır, bu yüzden ikincil kaynak olarak kabul edilir. Bununla birlikte belirli ölçüde doğrulanabilen açıklamalarına sıklıkla başvurulur. Çalışmasında sıklıkla Thukididis'in kısa açıklamalarla geçiştirdiği konular hakkında da bilgi bulunabilmektedir.
Günümüze ulaşan diğer bir antik kaynak da Sicilyalı tarihçi Diodoros'un Bibliotheca Historica adını verdiği çalışmasıdır. Diodoros'un bu dönemle ilgili olarak yazdıklarından birçoğu daha erken tarihlerde yaşamış olan diğer bir Grek tarihçi Eforus'tan alınmış izlenim vermektedir. Bununla birlikte Diodoros sıklıkla günümüz tarihçileri tarafından göz ardı edilir. Bu anlamda bu dönem için uygun bir kaynak değildir. Nitekim Diodoros'un çalışmasını İngilizceye çeviren Oldfather, bazı bölümlerdeki hatalı aktarıma dikkat çekmektedir.
Attik Delos Birliği vergi listeleri gibi arkeolojik belgeler de dönem hakkında hafife alınmayacak bilgiler sağlamaktadır.

Kiros'un Med hakimiyetini kırıp bağımsız bir devlet haline getirdiği Persler, çeyrek asır gibi kısa bir sürede bir imparatorluk haline gelmişlerdi. Kiros MÖ 550 yılından sonra Batı Anadolu'daki Grek kent devletlerini istila ederek Batı Anadolu'yu da İmparatorluk topraklarına bağlamıştı. İmparatorluğun hakimiyeti altına aldığı bölgelerin hakları da halen ayaklanma eğilimi içindeydiler. Pers hakimiyetinin bu toplumlar üzerinde yarattığı yük ve çeşitli baskılar, giderek yaygınlaşan huzursuzluklara yol açmaktaydı. Batı Anadolu'daki Grek kent devletleri de aynı durumdaydılar. Pers Sarayı tarafından bu kentlerin yönetimine atanan "tiran"ların keyfi yönetimi de bunlara eklenince, MÖ 500'lerin başlarında özellikle İyonya, ayaklanmak için adeta bir kıvılcım bekler hale gelmiştir. Bu hoşnutsuzluğu tüm Batı Anadolu'ya yayılan bir ayaklanmaya dönüştüren kıvılcım, Milet tiranı Aristagoras'ın girişimleriyle ortaya çıkmıştı. Aristagoras, Pers desteğiyle fakat kendi komutasında giriştiği bir askeri seferin ağır bir başarısızlıkla sonuçlanması üzerine tiranlıktan çekilerek kentte demokrasi ilan etmiştir. Bu açık açık Milet'in Pers Sarayı'na başkaldırmasıydı ve çok kısa sürede tüm İyonya'ya, ardından Aiolis'e ve Doris'e yayıldı. Böylece MÖ 499 yılında bir İyon Ayaklanması başlatılmış oldu.
Pers İmparatorluğu'na karşı askeri bir sefer için ilave askerî güç arayan Aristagoras Atina ve Eretria'dan destek sağlamayı başarmıştır. Bu destek kuvvetiyle MÖ 498 yılında Pers satraplık merkezi olan Sard üzerine bir sefer düzenlendi, aşağı kent ele geçirildi ve yakıldı. Ancak Sard akropol'ü ele geçirilmeden geri çekilindi. Bundan sonra beş yıl boyunca Batı Anadolu Grek kent devletleri Pers İmparatorluğu'na karşı taarruzi bir harekete geçmediler ama bağımsızlıklarını sürdürdüler. Bu sürenin sonunda güçlü Pers orduları ayaklanmanın direnek noktalarına saldırarak MÖ 493 yılında Batı Anadolu'yu yeniden Pers hakimiyetine aldılar.
Ancak Pers Kralı I. Darius, İyon Ayaklanması'nı bastırmış olmasına karşın Atina ve Eretria'ya boyun eğdirmeye kararlıydı. İyon Ayaklanması İmparatorluk topraklarındaki diğer ayaklanmalar gibi, imparatorluğun bütünlüğü için bir tehditti. Dışarıdan desteklenmiş olması bu ayaklanmayı daha ciddi bir tehdit durumuna getirmektedir. Her ne kadar acımasızca bastırılmış olsa da yeni ayaklanmalar Yunanistan tarafından desteklenebilirdi. Bunun kesin çözümü Yunan kent devletlerinin kontrol altına alınmasıydı. Bu düşünceyle I. Darius, Yunanistan'ın istilası için askeri bir seferin hazırlıklarına başlamıştır.
Sonraki yirmi yıllık süre içinde Pers İmparatorluğu Yunanistan'a karşı iki geniş kapsamlı sefer düzenlemiştir. Yunanistan'ın kara yaklaşımını emniyete almak için yapılan hazırlık seferinde, MÖ 492'de Makedonya Pers hakimiyeti altına yeniden alınmıştır. Yunanistan'a yönelen ilk seferde ise Ege Adaları ele geçirildi ve Eretria istila edildi. Ancak bu Pers seferi, Pers Ordusu'nun MÖ 490 yılında gerçekleşen Maraton Muharebesi'nde yenilgiye uğramasıyla, başarısızlıkla sona ermiştir. Darius yeni bir seferin hazırlıklarına vakit geçirmeden başladıysa da hazırlıklar tamamlanmadan öldü. Tahta oğlu ve vârisi I. Serhas geçmiştir. Serhas, MÖ 480 yılında başlatılan ikinci istila seferine bizzat komuta etmiştir. Bu arada 70 kadar Grek kent devleti arasında gevşek bir ittifak oluşmuştu. Ancak Grek İttifakı Thermopylae Muharebesi'nde yenilgiye uğradı ve Grek İttifakı Donanması da Artemision Deniz Muharebesi'nde, kesin sonuç elde edemeyerek geri çekildi. Bu zafer ardından Pers Ordusu Atina da dahil olmak üzere Mora Yarımadası hariç tüm Yunanistan'ı istila etmiştir. Ancak Salamis Deniz Muharebesi'nde Ahameniş donanması ağır bir yenilgiye uğradı. Bir sonraki yıl, MÖ 479'da Yunanistan'da kalan Pers Ordusu Platea Muharebesi'nde imha edildi. Bu yenilgiyle Pers İmparatorluğu'nun ikinci istila girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Ahameniş donanmasının Ege'deki kalıntıları ise Platea Muharebesi'yle aynı gün Mykale Muharebesi'nde imha edildi. Mykale Muharebesi'yle birlikte Yunan-Pers Savaşları'nda yeni bir evre başlamıştır. Bu noktadan itibaren artık Grek karşı taarruzları yaşanacaktır. Mykale aynı zamanda Batı Anadolu'daki Grek kent devletlerinin Pers hakimiyetine karşı ikinci başkaldırısını da başlatmış oldu. Yunanistan'da uğranılan yenilgiler sonrasında askerî gücü iyice yıpranmış olan Pers İmparatorluğu, bu başkaldırılara karşı çıkamamıştır.

Platea Muharebesi'yle Yunanistan anakarasındaki Pers askerî gücü atılmıştı. Mykale Muharebesi ile de Ege'deki Pers deniz gücü yok edilmişti. Mykale Muharebesi'nin hemen ardından Grek İttifakı Donanması Çanakkale Boğazı'na yönelmiş ve buradaki iki Pers garnizonuna saldırmıştır. İlk olarak Gelibolu Yarımadası'ndaki Sestos'a saldırıldı. Kuşatılan kent sonunda düşürüldü. Bir sonraki yıl MÖ 478'de bir Grek ordusu Byzantion'u kuşatıp ele geçirdi. Askeri açıdan bu, Avrupa topraklarındaki son Pers askeri varlığını sona erdirmektir. Fakat esas olarak, Karadeniz'e uzanan ticaret yolunun açılmasına hizmet etmektedir. Atina'nın buğday ithalatının önemli bir bölümü Çanakkale Boğazı üzerinden, Karadeniz'in kuzey kıyılarından gelmektedir. Bu nedenle Atina, Çanakkale Boğazı'nın Pers hakimiyetinde kalmasına, o gücü bulduğu anda engel olmalıydı.
Sonuç itibarıyla askeri olarak, artık Yunanistan üzerinde yakın bir Pers tehdidi kalmamıştır. Bu durum Grek İttifakı içindeki iki başat gücün, Atina ve Sparta'nın stratejilerinde bir değişim noktasını ifade etmektedir. Sparta'ya göre bu şekilde savaşın ve dolayısıyla Grek İttifakı'nın stratejik hedeflerine ulaşılmıştı, artık İttifak'ın maddi temeli kalmamıştır. Üstelik Batı Anadolu'daki Grek kent devletleri Pers hakimiyetine karşı ayaklanmış ve bağımsızlıklarını geri almışlardır. Dahası Sparta'ya göre Batı Anadolu'daki kent devletleri, Yun

Attila 74: The Rape of Cyprus (Türkçe: "Attila 74: Kıbrıs'ın Tecavüzü") veya Attilas '74, Kıbrıslı Rum film yapımcısı Mihalis Kakoyannis'in 1975 yılında yazıp yönettiği ve 1974 Kıbrıs Harekâtı'nı konu alan belgesel filmdir.
Filmde 15 Temmuz 1974 Darbesi, Kıbrıs Harekâtı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin buradaki rolü anlatılmaktadır. Belgeselde Glafkos Klerides, III. Makarios, Nikos Sampson gibi siyasi liderler ile yapılan röportajların yanı sıra Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne karşı Türk Hava Kuvvetleri tarafından düzenlenen bombardıman saldırısına ait olduğu öne sürülen görüntüler bulunmaktadır.
Filmin 2000 yılında piyasaya sürülen DVD'sinin arka kapağında "Temmuz 1974, Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Cumhuriyeti'ni istila etmiştir. Binlerce Kıbrıs Rumlarını kamplara göndermiş ve binlerce ölüme sebep olmuştur." ifadesi yer almaktadır. Yönetmen Mihalis Kakoyannis olayı belgeselleştirmek için Kıbrıs'la Londra arasında sık sık gidip gelmiştir. Kakoyannis, sadece kameraman ve ses elemanının yardımlarıyla, siyasi liderler ve kurbanlar ve mültecileriyle röportaj yapmak için adayı gezmiştir.

Kan Sesi

google.video

Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası (Common Agricultural Policy 28 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., CAP) Avrupa Birliği'nin tarıma sübvansiyon ve tarımın planlanması programıdır. 2006 yılında, toplam AB bütçesinin %46,7'sini oluşturmaktadır. Bu rakam, 49,8 Milyar Avro'ya denk gelmektedir.
Ortak Tarım Politikası; doğrudan sübvansiyon  ödemeleri, fiyat destek mekanizması ile ekili olan bitki ve arsalara, garantili minimum fiyatları dahil ederek ve AB dışından gelen mallara tarife ve kota uygulanması sisteminin kombinasyonudur. Halihazırda reformlar yapılmaya devam etmektedir.
Ortak Tarım Politikası'nın amacı, çiftçilere makul bir yaşam standardı sağlamak, tüketicilere adil fiyattan kaliteli ürünler ulaştırmak ve ayrıca kırsal mirasın korunması.

Avrupa Birliği'nin ortak tarım politikasının ihtiyaç nedeni, Avrupa birliği üye ülkeleri tarafından Lizbon Antlaşması Madde 39'da şu şekilde sıralanmaktadır:

Üretim standartlarını ve tarım teknolojisini geliştirmek,
Tarımda verimliliği artırmak,
Ürün arzının güvenliğini sağlamak,
Tarımsal üretim araçlarının etkili kullanımını sağlamak,
İşgücünün verimliliğini sağlamak,
Tarım sektöründe çalışanların gelirini artırmak,
Tüketicilere daha gerçekçi ve uygun fiyatlar sunmak,
Piyasalarda istikrarı sağlamak,
Fiyatların  üye ülkeler arasında haksız rekabete yol açmasının önüne geçmek.

Ortak Tarım Politikası; Avrupa Birliği'nin en eski ve en kapsamlı politikasıdır. Avrupa'nın 1914-1945 yılları arasında geçirmiş olduğu I. ve II. Dünya savaşları, bu iki savaş arasında ve II. Dünya Savaşı sonunda yaşanılmış olan buhranlar, yüksek enflasyon ve kıtlıklar sebebi ile; AB'nin temelini oluşturan 1957 Roma Antlaşmasının 33. maddesi ile Ortak Tarım Politikası oluşturulmuştur.
Ortak Tarım Politikası konusunda ilk ortak piyasa düzeni 1962'de tahıl sektöründe devreye girmiştir.
Ortak Tarım Politikası; Avrupa Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA) ile mali desteğini almaktadır. 2003 yılında FEOGA'ya Birlik Bütçesinin yaklaşık %45'i ayrılmıştır. Bu fonun yaklaşık %60'ı bitkisel üretim faaliyetlerine, %30'u hayvansal üretim faaliyetlerine ve %10'u da kırsal kalkınmanın teşvik edilmesine ayrılmıştır.
Avrupa Birliği'nin Ortak Tarim Politikasını oluşturmasının sebepleri; çiftçilerin gelirini yükseltmek, Avrupa Birliği dışında gelişebilecek olan fiyat artışlarına karşı kendi çiftçilerini korumak ve kırsal kalkınmayı desteklemektir. Avrupa Birliği Ortak Tarim Politikası 2 sütundan oluşmaktadır.
1. sütun; çiftçilere doğrudan desteği içermektedir ve markete müdahalede bulunulmaktadır. Bu sütun içerisinde yapılacak olan yardımlar Avrupa Birliği tarafında önceden belirlenmektedir. Ayrıca Ortak Tarım Politikasının bütçesinin %80'i bu sütuna ayrılmıştır.
2. sütun; burada daha çok kırsal kalkınma ve çevre konuları desteklenmektedir ayrıca kırsal kalkınma için teşvikler verilmektedir. Bu sütun hem Avrupa Birliği üye ülkeleri hem de Ortak Tarim Politikasının bütçelerinden desteklenmektedir. Burada Ortak Tarim Politikası bütçesinin %20 si kullanılmaktadır ama bu son zamanlarda artmaya başlamıştır. Bu sütun içerisinde 3 farklı eksen vardır ve her eksen kendi içerisinde farklı konulardan oluşmaktadır.

eksen; çiftçilerin modernizasyonu için destek vermektedir ve tarım sektörünün rekabetçi olmasını desteklemektedir.
eksen; çevreyi ve kırsal bölgeleri desteklemektedir.
eksen; kırsal bölgede yaşam standartlarını yükseltmeyi amaçlamaktadır ayrıca kırsal bölgelerde başka sektörlerde de gelişme olmasını desteklemektedirler.

Kırsal kalkınma değişik ürünler için geliştirilen ve çiftçilere ve sektörde yer alan ürün işleyicileri gibi aktörlere verilen destekler, bazı ürünlere yönelik üretimle ilgili kota düzenlemeleri, bu ürünlerin ithalatına yönelik kısıtlamalar, ek tarifeler gibi hususlar ele alınmaktadır. Kırsal kalkınma çiftçileri, ailelerini ve daha geniş kırsal nüfusu hedeflemektedir.
Daha çeşitlenmiş emek piyasaları ve daha iyi hizmet sunumu kırsal alanlarda yeni büyüme ve istihdam olanakları yaratmayı hedefler. Böylelikle kırsal nüfusa istikrar kazandırılmasına katkıda bulunup çiftçiler ve aileleri için dışsal ekonomiler yaratacaktır. Çeşitliliğin ve hizmetlerin yürürlüğe konulmasının en başarılı biçimi yerel kalkınma stratejilerinden geçmektedir. Kırsal kalkınmanın 3 tane önceliği vardır.Bunlar: Kırsal ekonominin çeşitlendirilmesi, Kırsal alanlardaki yaşam kalitesinin iyileştirilmesi, Meslek eğitimi, yetenek edindirme ve canlandırmadır.

Avrupa Birliği ortak tarım politikasının üretim gücü büyüdükçe, bunun bir negatif sonucu olarak çevreye verdiği zararda büyümektedir. Buna Özellikle çiftçilerin ve üreticilerin daha çok verim almak adına toprağa ve çevreye zarar veren gübreleri ve tarım ilaçlarını kullanması sebep olmaktadır. Çevreye verilen bu zararı önlenmesi adına, 2004 yılından itibaren çevrenin korunması, tarım politikasının tam ortasına yerleştirilmiştir. Çevrenin korunması için çok ciddi bir takim kısıtlamalar getirilmiştir, öyle ki bu kısıtlamalara uymayan çiftçi ve üreticilere verilen destekler kesilecektir.
Avrupa birliği 2010 yılında tarıma ayrılmış olan 5 milyar Euro'luk bütçenin %31 inin, biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi için harcanacağını duyurmuştur. Ayrıca ortak takim politikası çiftliklerde yaşayan kuş çeşitliliğini düşürmesi açısından da eleştirilmiştir. 1980 ve 2009 yılları arasında, çiftliklerde yaşayan kuş nüfusu 600 milyondan 300 milyona kadar düşmüştür. Yani yaklaşık olarak %50'lik bir düşüş yaşanmıştır. Bütün bu çevreye ve hayvanların yaşam alanına, dolayısıyla da hayvanlara verilen zararların en büyük sebebi, tarım alanlarından daha fazla ve daha çabuk verim alabilmek için kullanılan zararlı kimyasallardır.

Avrupa'daki bazı ülkelerdeki tarımsal alanlar diğer üye devletlere göre daha geniştir (özellikle Fransa ve İspanya) ve bu ülkeler Ortak Tarım Politikası gereği diğerlerinden daha çok para alırlar. İngiltere ve Hollanda gibi kentsel kesimin çok olduğu ülkelerin tarımsal alanları pek olmadığı için 'tarım sektörü' ekonomilerinin çok az bir kısmını kapsar ve bu yüzden AB bütçesinden daha az yarar sağlarlar. AB üyesi ülkeler arasında tarım bütçesine net katkı koyan ülkeler, başta Almanya olmak üzere İngiltere, Hollanda ve Belçika, net katkı alan ülkeler ise Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda ve Danimarka'dır. OTP bütçesine kişi başına en fazla katkı sağlayan ülkeler Almanya, Hollanda ve Belçika iken sırasıyla İrlanda, Yunanistan ve İspanya OTP bütçesinden kişi başına en fazla katkıyı alan ülkeler durumundadır.

Tarımda devlet müdahalesine karşı serbest piyasayı savunan bir kesim de söz konusu ve onlara gore, tarım tüm müdahalelerden kurtarılmalı çünkü bunun sonucunda kaynaklar çok daha verimli kullanılabilir. Fiyatların devlet müdahalesiyle konması, piyasada bozulmalara, ihtiyaçtan fazla üretimin yapılmasına sebep olmaktadır. Eleştirilerle amaçlanan şey aslında fiyatların piyasa içindeki arz-talep ilişkisine göre değerlendirip konulmasını sağlamaktır. Böylelikle çiftlikler kaynakların verimli kullanımıyla ilgili adımlar atacak, çiftçilerine eğitim vermek, ilaçlama ve altyapıyı geliştirmek için uğraşacaklardır.

Balkan Cephesi, Almanya'nın 1941 yılında Balkanları istilasıyla başlayan bir dizi çatışmadır. 1940 yılı içinde Almanya, Polonya ve Fransa'yı askerî harekâtlarla istila etmiş, İngiltere'ye yönelik hava akınlarını başlatmıştı. Britanya Savaşı olarak bilinen bu yoğun ve sık hava akınları amacına ulaşamamış ve durdurulmuştur.
1941 yılının Ocak ayı boyunca Kuzey Afrika'da İngiliz birlikleri General O'Connor komutasında İtalyan birlikleri karşısında hızlı bir ilerleme göstermekteydiler.

1941 yılının ocak ayında Macaristan, Romanya, Slovakya Mihver Devletler saflarına katılmışlardır. Ardından 1 Mart 1941'de Bulgaristan ve 25 Mart 1941'de ise Yugoslavya bu safa katılır. 27 Mart 1941'de Yugoslav Hava Kuvvetleri komutanı General Dušan Simović önderliğindeki kansız bir darbe, Yugoslavya'da yönetime gelir ve ilk iş olarak Mihver Devletler safından ayrıldığını ilan eder.
Ocak ayında İngiliz Hükûmeti'nin Yunanistan topraklarında bir askerî güç bulundurma önerilerine sürekli karşı çıkan Yunan Başbakanı İoannis Metaksas'ın ölümünün ardından yeni Hükûmet, İngiliz önerisini kabul edecektir. 7 Mart 1941'de bir zırhlı tugayı da içeren 57 bin kişilik bir İngiliz gücü Yunanistan topraklarında konuşlanmıştır.
Rusya'nın istilası planlarının yürütüldüğü bir dönemde Hitler, Yunanistan'da bu büyüklükte bir Müttefik askeri varlığı göze alamazdı.

6 Nisan 1941 sabahı Luftwaffe, Belgrad'a yönelik üç gün sürecek bombardımana başlarken Panzer tümenleri de Yugaslavya'ya doğu ve kuzey sınırlarından taarruz ederler. Aynı gün Almanlar Yunanistan'a da saldırırlar. 12 Nisan 1941'de panzer birlikleri Belgrad'a girerler, 17 Nisan da da Yugoslavya teslim olur.
Yunan ordusu, yarımadanın güneyine doğru çekilirken Yunanistan'daki İngiliz birlikleri de personel olarak Girit adasına tahliye edilir. Hemen hemen tüm silah ve araçlar Almanlara bırakılmak zorunda kalınmış, personelin tahliyesi kıl payı gerçekleştirilebilmiştir. Yunanistan, 24 Nisan 1941 günü teslim olur.

Harekât sonunda parçalanan Yugoslavya'nın, kukla devletlere dönüşen Hırvatistan Bağımsız Devleti, Sırbistan ve Karadağ dışındaki toprakları Mihver Devletleri arasında paylaşıldı. NDH (yönetimi Hırvatlar ve Boşnaklar paylaşmışlardır) Sırplara soykırım uyguladı. Soykırıma ve işgale direnerek Sırpların çoğunluk oluşturduğu Çetnikler ve Partizanlar, Mihver orduları tarafından işgal edilen Avrupa'da en güçlü direniş gösterdiler.
İngiliz hükûmetinin Balkanlar'a bu büyüklükte bir askerî birlik göndermesinin ardında yatan stratejinin temeli, Balkanlar'ın, Almanya'nın "yumuşak karnı" olarak değerlendirilmesine dayanır. Oysa Hitler'in tepkisiyle girişim başarısız olmuştur. İngiliz birliklerinin Yunanistan'dan tahliyesi, ikinci bir Dunkerque olmuştur.
Dahası, Yunanistan'da görevlendirilecek birliklerin bir bölümü Kuzey Afrika'daki birliklerden çekilmiş, buradaki başarılı ilerleme durdurulmuştur. Dağılmış durumdaki İtalyan birliklerinin üzerine gidilerek başarının genişletilmesi ve Kuzey Afrika'da kontrolün tümüyle sağlanması böylece gecikmiştir. General Erwin Rommel komutasındaki DAK'nin Afrika'ya gelişiyle inisiyatif tümüyle General Rommel'e geçmiştir.

Balkan dil birliği, Balkanlar’da konuşulan ve özünde çok farklı olan diller arasında dilbilgisi, sözdizim, sözcük dağarcığı ve sesbilim açısından mevcut bazı benzerlikleri açıklamak için ortaya atılmış bir dilbilim kuramıdır. Kuramın Türkçeyi ilgilendiren yönleri de bulunmaktadır. Ancak öncelikle, hepsi özgün birer Hint-Avrupa dili olan Yunanca ve Arnavutça, üç Slav dili (Bulgarca, Makedonca, Sırpça) ve dört Latin dili (Rumence, Arumence, Megleno-Rumence ve İstro-Rumence) arasındaki ilişkileri konu etmektedir.
Bu dört grupta anılan diller arasındaki ortak sözcük varlığı görece azdır. Ancak dilbilim ve sözdizim çözümlemelerinde dikkat çekici ortak eğilimler mevcuttur.

Balkan dilleri arasında mevcut bu benzerliklere ilk kez Sloven dilbilimci Jernej Kopitar tarafından 1829 yılında dikkat çekilmiştir. Ancak kuram, özellikle Gustav Weigand ve Kristian Sandfeld-Jensen'in katkılarıyla 1920'li yıllarda olgunlaştırılmıştır. "Balkan dil birliği" terimi ilk kez 1958'de Rumen dilbilimci Alexandru Rosetti tarafından ortaya atılmıştır. Sözcük dağarcıkları apayrı olan bu dillerde esasen birlikten ziyade yapısal benzerlikler söz konusu olmakla birlikte, bu terim geniş ölçüde benimsenmiştir. Yapısal ögeler arasındaki yakınlığın bu anlamda bir birlik oluşturduğunu öne süren dilbilimciler de bulunmaktadır. Tartışma bu benzeşmelerin ne ölçüde coğrafi yakınlıkla, ne oranda da bu dillerin kendi içlerindeki evrimleriyle ilgili olduğu üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bu konuda tartışmalar sürmekte olup, çeşitli varsayımlar ortaya atılmıştır.

Balkanlardaki Latin ve Slav dillerinde göze çarpan bazı özellikler diğer coğrafyalardaki Latin ve Slav dillerinde görülmediğinden, kuramın ilk olarak geliştirildiği dönemlerde araştırmalar yürütmüş olan dilbilimciler bu özelliklerin Balkanların eski yerli dillerinin kalıntıları olabileceğini, Trakça, Daçça ve İllirce'nin böylece günümüz Balkan dilleri için bir alt katman (substratum) teşkil etmiş olabileceklerini öne sürmüşlerdir. Ancak bu tarihi diller üzerindeki bilgi çok az olduğundan Balkan dil birliğine giren özellikleri bulundurup bulundurmadıkları da bilinmemektedir.

1930'larda ortaya atılmış bir varsayım, Yunan kültürünün diğer Balkan dillerinin kültüründen daha ileri aşamalarda bulunmuş olduğu savından hareketle, Balkan dil birliğine yol açan bütün etkenlerin eski Yunanca'dan nüfuz etmiş olduğudur. Ancak Balkan dil birliğine giren özelliklerin hiçbiri eski Yunancada bulunmamaktadır. Bizzat günümüz Yunancasındaki Balkanizm unsurları Klasik Dönem ve Bizans İmparatorluğu'dan sonra girmiş yenilikler görünümündedir. Yunancanın Balkan dil birliğine dahil edilebilecek yönleri de daha azdır.

Roma İmparatorluğu Balkanların tamamını belli bir süre yönetimi altında tutmuş olduğundan, Rumence'nin atası olan Latin diyalektinin bütün Balkan dillerine etkide bulunmuş olması ve sonradan gelen Slavlar için de bir substratum teşkil etmiş olması mümkündür. Ancak diğer coğrafyalardaki Latin dillerinde bu Balkan dil birliği unsurlarına fazla rastlanmamaktadır. Öte yandan, Latinceden türemiş Vlahca'nın Makedonca için bir alt katman işlevi görmüş olması mümkündür. Ancak, bu düşünce de Balkan dil birliği unsurlarının Vlahca'ya nasıl girdiğini açıklamamaktadır.

Günümüzde en sık dile getirilen açıklamadır. Bütün ortak unsurların tek bir kaynaktan gelmediği ve diller arasında karşılıklı etkileşimler cereyan ettiği şeklindedir. Yunan, Latin ve Slav dillerinin özelliklerinin farklı gruplardaki dillere nüfuz etmesi gibi, Romanya'da Latinler öncesi, güney Balkanlarda Slavlar öncesi kavimlerin dillerinden aktarılmış bir alt katman da rol oynamıştır. Bizans İmparatorluğu'nun şaşaalı döneminde ve Osmanlı İmparatorluğu boyunca da 500 yıl Balkan yarımadasının tek bir devletin sınırları içinde olması da diller arası alışverişleri kolaylaştırmıştır. Nüfus hareketleri ve bireylerin birden fazla dil konuşma alışkanlığı Balkan dillerine ortak eğilimler kazandırmıştır. Bulgarların Slavlaşmasından önce ve Osmanlı yönetiminde Türk unsurların siyasi hakimiyetinin söz konusu olduğu da unutulmamalıdır. Arnavutça ise hem Latin hem de Slav dillerinden etkilenmiştir.
İlk temaslar, muhtemelen, Arnavutların ataları ile uzantıları bugünkü Makedonya ve kuzey Yunanistan'da mevcut Ulah toplumu olan Latin kökenli halklar arasında MS 1. yüzyıl ve 5. yüzyıl arasında gerçekleşmiştir. Arnavutçadaki Balkan Latincesi kökenli sözcükler ve Ulah'dan alıntılar bunu doğrulamaktadır. Dil birliğinin Rumence için de geçerli olması, bu temasların Balkanlardaki Latin halkları dağılmadan önce gerçekleştiğini doğrulamaktadır.
Bu dağılmada en önemli etken Slavların Balkanları istilası (8. yüzyıl - 12. yüzyıl arası) olmuştur. Sırpçada dil birliği unsurlarının azlığı ve bu unsurların özellikle Sırpça ve Bulgarca arasında bir ara diyalekt olan Torlakçada belirmesi, Sırpçanın dil birliğine en son girmiş dil olduğunu göstermektedir. Arnavutçanın coğrafyası ise Osmanlı yönetiminde genişlemiş ve bu arada çeşitli bölgelere Türk nüfus iskan edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması ve Hristiyan Balkan halklarının Avrupa'da gerçekleşen yenilikleri (sağlık, eğitim gibi) daha erken benimsemiş olmaları nüfus dengelerinin ibresini Slav ve Yunan halkları lehine çevirmiştir.

İsim hallerinin azalması bütün Balkan dillerinde görülmüştür. Edebi Sırpça bu eğilimin tek istisnasıdır. Özellikle genitif (iyelik hali) ve datif (-e hali) kaynaşması dikkat çekicidir. Gelecek zaman İngilizcede olduğu gibi analitik hale gelmiş, başka bir deyişle fiilin şeklinin değiştirilmesinden ziyade fiilden önce bir yardımcı fiil (İngilizcede 'will') kullanma alışkanlığı yerleşmiştir.

Fiilerin mastar hali Balkanlar dışındaki Latin ve Slav dillerinde canlılığı korumakta iken, bu dillerin Balkanlar'daki temsilcilerinde genelde dilek kipi ile değiştirilmektedir.

Makedonca, Yunanca ve Tosk Arnavutçasında fiillerin mastar hali dilden tamamen kaybolmuştur.
Arumence, Bulgarca ve güney Sırp diyalektlerinde fiillerin mastar hali dilden neredeyse tamamen kaybolmuştur.
Gheg Arnavutçası ve Megleno-Rumencesi (Yunanistan'da birkaç bölgede az sayıda kişi tarafından konuşulmaktadır) fiillerin mastar hali kısıtlı sayıda ifade tarzlarında varlığını sürdürmektedir.
Standart Rumence, Sırpça ve Hırvatçada fiillerin mastar hali ile dilek kipi arasında pek çok işlev benzerlikleri bulunmaktadır.

Balkan dil birliğine birkaç yüz sözcük de dâhildir. Bu sözcüklerin çoğunun menşei Yunanca veya Türkçedir. Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki hâkimiyetinin kalıntılarıdır.

Ayrıca, özellikle Arnavutça, Bulgarca ve Rumence arasında sözcük alışverişleri de olmuştur.
İdiomatik ifadelerde de dikkat çekici paralellikler bulunmaktadır.

^ Batzarov, Zdravko. "Balkan Linguistic Union" (at the Encyclopædia Orbis Latini)
^ Du Nay, André. (1977) "The Origins of the Rumanians" : Balkan Linguistic Union
^ Grey Thomason, Sarah. (1999) "Linguistic areas and language history"22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
^ Joseph, Brian D. (1999) "Romanian and the Balkans: Some Comparative Perspectives"4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
^ Kopitar, Jernej K. (1829). "Albanische, walachische u. bulgarische Sprache". Jahrbücher der Literatur (Wien) 46, pp. 59–106.
^ Rosetti, Alexandru (1965-1969). "History of the Romanian language" (Istoria limbii române), 2 vols., Bükreş.
^ Russu, Ion (1967). "The Language of the Thraco-Dacians" (Limba Traco-Dacilor), Editura Ştiinţifică, Bükreş
^ Tomić, Olga Mišeska (2003). "The Balkan Sprachbund properties: An introduction to Topics in Balkan Syntax and Semantics" (PDF)
^ Lindstedt, J. et al. (2000) Languages in Contact; Rodopi ISBN 90-420-1322-2
^ Winford, Donald (2003) An Introduction to Contact Linguistics; Blackwell Publishing ISBN 0-631-21251-5

Balkan mutfağı, Balkanlar'ın genelinde belli oranda ortaklıklara sahip bir mutfak kültürüdür. Bu mutfak içinde Balkan ülkelerinin kendisine ait özellikleri vardır ve Akdeniz mutfağından etkilenmiştir. Balkan yemek kültürü Türk, Yunan, İtalyan, Avusturyalı, Macar ve yerel yemek ve pişirme kültürlerinin karışımıdır.

Kültürel kimliğin ortaya koyulmasında Balkan mutfağının ciddi bir form olabileceği öne sürülmüştür.
Bu mutfakla ilgili iki görüş vardır: 

1) Balkan bölgesinde yaygın şekilde paylaşılan bir beslenme yapısı vardır.
2) İnsanlar benzer temel yiyecekleri tüketir. Alexander Kiossev'e göre Balkan kimliğinin varlığını ispat etmek için en az iki yol var; ırk özellikleri ve mutfak.
Kiossev'e göre, Balkanlar'ın dışında bulunan bir Balkanlı, başka bir Balkanlı kişiyi yüz özellikleri, yürüyüş tarzı ile genellikle tanır. Mutfak, birçok Balkanlı için bir diğer paylaşılan şeydir. Yine Kiossev'e göre, Balkan mutfağı Osmanlılaştırılmış Fars mutfağından kaynaklanır. Bu mutfağın “doğal” sınırları Zagreb civarında bir yerden çizilebilir. Burası Orta Avrupa mutfak özelliklerinin eklenmeye başladığı sahadır.

Ortak Balkan mutfağını oluşturan Balkanlar'daki mutfak kültürleri aşağıdaki şekilde belirtilebilir:

Arnavut mutfağı
Bosna-Hersek mutfağı
Bulgar mutfağı
Hırvat mutfağı
Karadağlı mutfağı
Makedon mutfağı
Osmanlı mutfağı
Rumen mutfağı
Sırp mutfağı
Türk mutfağı
Yunan mutfağı

Alan Davidson: The Oxford Companion to Food, 2nd. ed. Oxford 2006, Article Balkan food and cookery, p. 53
Article Balkan Countries in the Encyclopedia of Food and Drink

Balkan müziği, Balkanlar'da bulunan ülkelerin yaptığı müziklerin genel adıdır. Ezgiler, müzik eserleri bakımından Balkan halklarından birçoğu için ortak sayılabilecek bir Balkan müziği, Balkan ezgisi vardır.

Balkan müzikleri hareketli ve armoni zenginliği açısından, farklı bir zevk verir. Bu müzik türünü halk oyunları festivallerine katılanlar çok iyi bilirler. Buna, etnik bir müzik türü de denebilir. Balkanlar'ın hemen hemen tüm ülkelerinde kulağa hitap eden melodiler çok benzer ve coşkuları da aynıdır. Balkan müziğinde Rumeli Türk müziğinin etkisi de vardır. Bunun gibi küçücük etnik grupların renkliliklerini kattıkları koca bir oluşumdur. Dikkat edilirse, yeryüzünün ürettiği müzik birikimlerinin içinde kendini hemen belli eden, hem melodilerinin hem de bunları yorumlayış biçimlerinin çok net karakteristikleri olan bir müzik geleneğidir. Bu özel oluşumun temelinde kabaca, geçmişi Hristiyanlık öncesi döneme denk gelen Slav geleneğiyle Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı'dan ögelerin bir bileşimi yer alır. Slav geleneği, Yunan ögeleri ve Osmanlı ile Bizans'ı kapsayan Anadolu renkleri, özgün bir etkileşim ile bugün Balkan müziği denilen zengin müzik birikimini oluşturmuştur.
Balkan müziği, Türk kültürüne çok yakındır. Yıllarca aynı topraklarda yaşandığı ve benzer kültürler paylaşıldığı Balkan ve Doğu Avrupa ülkelerinin olduğu kadar, Türkiye'deki Çingenelerin de müziği budur. Balkanlar'daki müzik, Avrupa'nın geri kalanından epey farklılık göstermiştir çünkü Balkan halklarından hepsinin Osmanlı İmparatorluğu ile kültürel geçmişi mevcuttur ve bu müziğin en önemli özelliği karmaşık ritmidir.
İletişim imkânların gelişmesiyle birlikte artık Amerika’daki veya Kuzey Avrupa’daki gruplar bile bu müziğin sıcaklığını anlamış olacaklar ki ellerine enstrümanları alıp Balkan folku yapmaya başladılar. Bunun yanında Bulgaristan’dan, Macaristan’dan veya Makedonya’dan gruplar da doğu-batı sentezini de gerçekleştirip bu müziği dünyaya tanıtmaya çalışmaktalar.

Balkan müziğinin kökenindeki ögelere daha ayrıntılı değinecek olursak; Yunanistan’da, Arnavutluk’ta, Slavların yaşadığı her yerde ve Bulgaristan’da 6. yüzyıldan itibaren hâkim olan kır kültürü, kapalı toplum özelliği, köy müziği geleneklerini ortaya çıkarmıştı. Balkanlar’ın her yanında türlü türlü çok sesli söyleme geleneği bulunur ve her yörenin kendine özgü makamsal karakteristiği ve çalgıları vardır. Balkan müziği diye görece homojen bir kavramdan söz ediliyorsa, bu kısmi standartlaşma büyük ölçüde Romanlarla ilgilidir. Romanların oluşturduğu ve yalnızca Roman müziği değil, pek çok halkın müziğini icra eden nefesli çalgı grupları, Balkan müziğinin batı tarafından en egzotik bulunan olgularındandır. Özümsenmiş bir müzik kültürüne sahip olan Balkan halkları, son yüz elli yıl içinde yeni çalgıları kısa zamanda geleneklerine adapte etmişlerdir. Bu adaptasyon, zengin bir Balkan şehir müziğini ortaya çıkarmıştır. Eski şehir şarkıları, Makedonca “Starogratski”, Yunanistan'da bu durumun karşılığı başlangıçta “Rebetiko” ve sonradan “ Laiko” dur.

Demirbaş çalgıların başında trompet ve akordeon gelir; bu iki enstrümana ise klarnet, gitar, perküsyon ve daha nice alet eşlik eder. Harikulade melodileri barındıran bu tür, genel itibarıyla şarkılarda sırayla bir çalgının liderliğinde ilerler. Bu durum da dinleyeni; belki başka hiçbir türde bulamayacağı bir sıcaklığa kavuşturur. Balkan müziğine son yüz elli yıl içinde yaygınlaşan klarnet, akordeon, keman, kontrbas, gitar ve mandolin gibi yeni çalgılar kısa zamanda adapte edilmiştir.

Toše Proeski
Esma Recepova
Aleksandar Sarievski

Edmond Zhulali
Adrian Hila
Klodian Qafoku

Veselin Ivanov
Dani Milev
Stojan Jankulov
Elica Todorova

Edin Dervišhalidović (Dino Merlin)
Adi Mulahalilović
Sinan Alimanović
Adnan Bajramović
Nino Pršeš
Dragan Mijatović
Ines Prajo
Vesna Pisarović
Andrej Babić
Dejan Ivanović
Aleksandra Milutinović
Elvir Laković
Goran Bregović
Rodoljub Roki Vulović

Đorđe Novković
Željen Klašterka
Tonči Huljić
Zrinko Tutić
Davor Tolja
Petar Grašo
Tonči Huljić
Zdenko Runjić
Tonči Huljić
Milana Vlaović
Andrej Babić
Ivan Mikulić
Franjo Valentić
Boris Novković
Franjo Valentić
Dado Topić

Slaven Knezović
Grigor Koprov

Dan Bittman
Adrian Romcescu
Dan Teodorescu
Ionel Tudor
Andrei Tudor

Slaven Knezović
Željko Joksimović
Vladimir Graić
Blek Panters
Šaban Bajramović

Martin Ďurinda
Juraj Burian
Gabriel Dušík

Atilla Özdemiroğlu
Melih Kibar
Timur Selçuk
Ali Kocatepe
Ali Metin
Abdullah Topçu
Furkan Delioğlu
Arif Şentürk

Giórgos Katsarós

Mostar Sevdah Reunion: Bosna-Hersek'in Mostar şehrinden bir romantik şarkılar (sevdah) müzik grubudur.
Gothart
The Toids: Progresif Balkan folk müziği grubudur.
Koçani Orkestar: Makedonya'nın Koçana bölgesinden bir gruptur.
Fanfare Ciocărlia: Romanya'nın Yaş ili'nden bir gruptur.
Beirut: Batı Avrupa ve Balkanlar'a özgü müziği pop müzik ile birleştiren Amerikalı grup.
Kultur Shock: Rock müziğini Balkan müziği ile harmanlayan Seattle merkezli folk punk grubudur.

Arnavut müziği
Boşnak müziği
Bulgar müziği
Hırvat müziği
Yunan müziği
Moldov müziği
Karadağlı müziği
Rumen müziği
Makedon müziği
Sırp müziği
Sloven müziği
Türk müziği

“Farklı Müzik” Balkan müziği sanatçıları17 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
“Anternation” Balkan Folk Müziği5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balkanlar'daki dağlar, bölgenin adı olan Balkanlar'ın adının anlamından anlaşıldığı şekilde bölgenin genelinde yer alır. Balkanlar sözü Türk Dil Kurumu tarafından “öz. a. Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan bölge” şeklinde belirtilir. Kelimenin yapısında yer alan Balkan sözünün, “sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanla kaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık” gibi anlamları vardır.

Balkanlar'ın büyük kısmı dağlarla kaplıdır. Bu dağ yapıları genelde kuzeyden batıya veya güneyden doğuya uzanır. Balkan topraklarının en yüksek dağı 2925 metre  ile Bulgaristan'daki Rila'dır. Bu yükseklikten sonra Yunanistan'daki Olimpos Dağı 2917 ve Bulgaristan'daki Vihren 2914 metre yüksekliktedir. Bu yüksek dağların yanında, en büyük dağ yapıları Dinar Alpleri, Arnavutluk Alpleri, Şar Dağları, Balkan Dağları, Rodop Dağları'dır. Bu dağ dizilerinin dışında, daha küçük ve yerel dağlar da vardır.
Dinar Alpleri, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova topraklarında uzanan sıradağ dizisidir. Arnavutluk Alpleri, Arnavutluk güneyinden Yunanistan'ın orta kesimine dek uzanır. Şar Dağları da bu sıradağların güneydoğusunda, Arnavutluk, Kosova ve Makedonya toprakları içinde yer alır. Koca Balkan Dağları, Karadeniz kıyılarından Bulgaristan içlerine doğru yayılır. Hem Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yer alan Rodop Dağları da önemli dağ dizilerindendir.

Balkan coğrafyasında aşağıdaki dağlar veya sıradağlar uzanır:

Rila Dağı
Koca Balkan Dağları
Olimpos Dağı
Dinar Alpleri
Arnavutluk Alpleri
Şar Dağları
Rodop Dağları

Balkanlar'daki nehirler, bölgenin birçok kesiminde yer alırlar. Bölgedeki nehirler içinde bazıları birçok ülke içinde akar ve büyük bir havzayı oluştururlar. Bazıları ise daha bölgesel veya yerel nehirlerdirler. Aşağıdaki listelerdeki nehirler, aktıkları yerler ve ana akarsu ve kolları mantığına göre listelenmişlerdir.

Arnavutluk'taki akarsuların çoğu, ülkenin tek deniz bölgesi olan Adriyatik Denizi'ne dökülürler. Karadeniz'e dökülen akarsular da vardır.

Bunë/Bojana (Yakın yer: Ulcinj)
Drin (Yakın yer: İşkodra)
branch of Drin (Yakın yer: Vau-Dejës)
İşkodra Gölü (Yakın yer: İşkodra)
Morača (Žabljak Crnojevića)
Cem/Cijevna (Yakın yer: Podgorica)
Drin (Yakın yer: Leş)
Valbona (Yakın yer: Fierza)
Kara Drin (Kökes)
Ak Drin (Kökes)
Kir (Yakın yer: İşkodra into distributary)
Mat (Yakın yer: Fushë-Kuqe)
Fan (Yakın yer: Milot)
Ishëm (Yakın yer: Ishëm)
Zezë (Yakın yer: Kodër-Thumana)
Gjole (Yakın yer: Kodër-Thumana)
Tirana (Yakın yer: Preze)
Lanë (Yakın yer: Bërxulla)
Tërkuzë (Yakın yer: Preza)
Erzen (Yakın yer: Şayak)
İşkomi/Shkumbin (Yakın yer: Divjaka)
Seman (Yakın yer: Libofşa)
Devoll (Yakın yer: Kuçova)
Osum (Yakın yer: Kuçova)
Vyosa (Yakın yer: Novosela)
Shushica (Yakın yer: Armen)
Drino (Tepedelen)
Sarandapor Nehri (Yakın yer: Çarshovë)

Tuna (Yakın yer: Kili)
Sava (Belgrad)
Drina (Bogatić)
Lim (Yakın yer: Vişegrad)

Glina (sağ kol Kupa, Sava)
Glinica (sağ kol)
Bojna
Bužimica
Kladušnica (sağ kol Velika Kladuša)
Korana (sağ kol to Kupa, Sava)
Mutnica (Korana) (sağ kol)
Sava (sağ kol Tuna, Belgrad, Sırbistan)
Bosna (sağ kol)
Babina rijeka (Sağ kol. Yakın yer: Zenica)
Fojnička rijeka (sol kol)
Lepenica (Fojnica) (sol kol)
Bijela rijeka (sağ kol; yakın yer: Kreševo)
Crna rijeka (Lepenica) (sağ kol; yakın yer: Kreševo)
Kreševka River (sağ kol Kreševo)
Željeznica (Fojnička) (sağ kol)
Dragača (sol kol Fojnica)
Goruša (sağ kol Visoko)
Krivaja (sağ kol Zavidovići)
Stupčanica
Bioštica
Kaljina (sağ kol)
Orlja (sol kol)
Tribija (sol kol)
Vijaka (sol kol)
Duboštica (sol kol)
Župeljeva (sağ kol)
Mala Maoča (sol kol)
Velika Maoča (sağ kol)
Lašva (sol kol)
Bila (sol kol)
Grlovnica (sağ kol)
Komašnica (sağ kol; yakın yer: Travnik)
Kruščica (sağ kol)
Ljubina (Bosna) (sağ kol Semizovac)
Miljacka (sağ kol)
Mokranjska Miljacka
Paljanska Miljacka
Bistrica (Paljanska Miljacka) (sol kol)
Misoča (sağ kol)
Blaža (sol kol)
Ribnica (sağ kol; yakın yer: Kakanj)
Mala rijeka (Ribnica) (sol kol; yakın yer: Kakanj)
Stavnja (sol kol Ilijaš)
Mala rijeka (Stavnja) (sol kol)
Trstionica (sağ kol; yakın yer: Kakanj)
Bukovica (Trstionica) (sol kol; yakın yer: Kraljeva Sutjeska)
Usora (sol kol Güney Doboj)
Mala Usora
Velika Usora
Željeznica (sağ kol)
Kasindolska (sağ kol)
Brka (sağ kol Brçko)
Dašnica (sağ kol Semberija)
Drina (sağ kol)
Piva
Tara
Ćehotina (sağ kol)
Bistrica (Drina) (sol kol)
Govza (sağ kol)
Prača (sol kol)
Rakitnica (Prača) (sol kol)
Drinjača (sol kol)
Jadar (sağ kol)
Kravica (sağ kol)
Janja (sol kol Semberija)
Janjina (sağ kol)
Kolina (sol kol)
Lim (sağ kol)
Rzav (sağ kol Vişegrad)
Beli Rzav
Crni Rzav
Sutjeska (sol kol Foča)
Hrčavka (sol kol)
Jablanica (sağ kol; yakın yer: Bosanska Gradiška)
Bukovica (Jablanica) (sağ kol)
Ljubina (Jablanica) (sağ kol)
Jurkovica (sağ kol; yakın yer: Bosanska Gradiška)
Lukavac (sağ kol Semberija)
Ljubija (sol kol)
Ukrina (sağ kol; yakın yer: Bosanski Brod)
Ilova (sağ kol)
Mala Ukrina
Velika Ukrina
Una (sağ kol)
Srebrenica (sağ kol)
Krka (sağ kol)
Unac (sağ kol)
Čava (sağ kol)
Krušnica (sağ kol Bosanska Krupa)
Mlječanica (sağ kol)
Knežica (sol kol)
Sana (sağ kol)
Blija (sol kol Sanski Most)
Dabar (sol kol south from Sanski Most)
Gomjenica (sağ kol; yakın yer: Prijedor)
Bistrica (Gomjenica) (sağ kol)
Krivaja (Gomjenica) (sağ kol)
Japra (sol kol; yakın yer: Bosanski Novi)
Japrica (sol kol)
Kijevska rijeka (sağ kol)
Kozica (sağ kol)
Jovica (sağ kol)
Strigova (sağ kol)
Kriva rijeka (sağ kol)
Mekinja (sol kol)
Vrbaška (sağ kol)
Crna rijeka (Vrbaška) (sol kol)
Vrbas (sağ kol)
Bistrica (Vrbas) (sağ kol; yakın yer: Gornji Vakuf)
Mutnica (Bistrica) (sol kol)
Bunta (sol kol, Gornji Vakuf ve Bugojno arası)
Crna rijeka (Vrbas) (sol kol Mrkonjić Grad)
Desna (sol kol, Gornji Vakuf'tan sonra)
Dragočaj (sol kol, Banya Luka kuzeyi)
Duboka (sol kol Bugojno)
Pliva (sağ kol Jajce)
Janj (sağ kol)
Kupreška rijeka (sağ kol)
Vrbanja (sağ kol Banya Luka)
Jošavka (sağ kol; yakın yer: Čelinac)

Neretva
Blučica (sağ kol; yakın yer: Jablanica lake)
Bregava (sol kol; yakın yer: Stolac and Čapljina)
Buna (sol kol; yakın yer: Buna)
Bunica (sol kol)
Doljanka (sağ kol Jablanica)
Drežanka (sağ kol)
Jezernica (sağ kol)
Kraljuščica (sağ kol)
Neretvica (sağ kol; yakın yer: Konjic)

Mande, Buško Gölü'ne

Bijela (Prenj Dağı batısı)
Plovuča
Bistrica (Livno)
Žabljak
Drina (Duvno)
Jaruga
Jaruga
Lištica
Milač
Mrtvica
Mušnica
Vrljika
Matica (sol kol)

Balkanlar coğrafyası, Balkan bölgesinin çeşitlilik oluşturan coğrafi yapısıdır. Bu yapı içinde deniz etkisindeki alanlar, dağlık bölgeler, koruma alanları, düzlükler yer alır.
Balkanlar, güneybatıda Adriyatik Denizi ve İyon Denizi; güneyde Akdeniz; güneydoğuda Ege Denizi, Marmara Denizi; doğuda Karadeniz ile çevrili bir yarımadadır. Kuzey sınırlarını Tuna, Sava ve Kupa nehirleri oluşturur. Kuzeybatıdan (Trieste Körfezi) güneye ve doğuya dek olan bölge sınırları denizlerle çevrilidir: Adriyatik, İyon Denizi, Akdeniz, Ege Denizi, Çanakkale Boğazı, Marmara, İstanbul Boğazı, Karadeniz. Karadeniz kıyılarında, Tuna'nın döküldüğü yerden Tuna boyunca kuzey sınır Belgrad'a ulaşır. Burada Sava boyunca devam edip Hırvatistan-Bosna-Hersek hudut hattından batıya ilerleyen kuzey sınırı Slovenya'ya girer. Čatež ob Savi köyünde Krka Nehri'nden devam eden kuzeybatı sınırı, nehrin ağzı Gradiček'in batısından Vipava Nehri üzerinden ilerleyip İtalya'ya geçer. Gorizia yakınlarında Soča Nehri ile birleşen sınır, Trieste Körfezi kıyısındaki Monfalcone yakınlarında Adriyatik'e bağlanır.

Balkanlar'ın veya coğrafi adla Balkan Yarımadası'nın doğu, güney ve batı sınırları hakkında mevcut görüş birliğine rağmen, kuzey sınırları tartışmalıdır. Bazı coğrafyacılar kuzey sınırını Tuna ve Drava nehirleri olarak kabul eder, bazıları da sınır Karpat Dağları'nın doğusundan geçirir. Balkan Yarımadası'nın kıyıları, Akdeniz sistemine dâhil olan 6 denize açılmaktadır. Bu durum, Balkanlar'ın, Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini vurguladığı gibi; Balkan ülkelerinin çoğunun deniz ulaştırması ve denizcilik alanlarındaki gelişmelerine de ışık tutmaktadır.

Bölge alanının büyük kısmı dağlarla kaplıdır. Bu dağ yapıları genelde kuzeyden batıya veya güneyden doğuya uzanır. Balkan topraklarının en yüksek dağı 2925 metre ile Bulgaristan'daki Rila'dır. Bu yükseklikten sonra Yunanistan'daki Olimpos Dağı 2917 ve Bulgaristan'daki Vihren 2914 metre yüksekliktedir. Bu yüksek dağların yanında, en büyük dağ yapıları Dinar Alpleri, Arnavutluk Alpleri, Şar Dağları, Balkan Dağları, Rodop Dağları'dır. Bu dağ dizilerinin dışında, daha küçük ve yerel dağlar da vardır.

Dinar Alpleri, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kosova topraklarında uzanan sıradağ dizisidir. Arnavutluk Alpleri, Arnavutluk güneyinden Yunanistan'ın orta kesimine dek uzanır. Şar Dağları da bu sıradağların güneydoğusunda, Arnavutluk, Kosova ve Kuzey Makedonya toprakları içinde yer alır. Koca Balkan Dağları, Karadeniz kıyılarından Bulgaristan içlerine doğru yayılır. Hem Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yer alan Rodop Dağları da önemli dağ dizilerindendir.

Bölgenin birçok kesiminde çeşitli büyüklükte akarsular yer alır. Bölgedeki nehirler içinde bazıları birçok ülke içinde akar ve büyük bir havzayı oluştururlar. Bazıları ise daha bölgesel veya yerel nehirlerdirler.

Yüzlerce yıldır yapılan ağaç kesimleri sebebiyle Balkan coğrafyasının bazı kesimlerinde ağaçlık alanların yerinde yeşillik, çalılık kalmıştır. Özellikle bölgenin güneyindeki kıyı kesimlerinde bitki örtüsü bu şekildedir. İç kesimlerde Orta Avrupa tarzı ağaçlık örtü vardır. Bunlar sık ormanlar ve nispeten seyrek ağaçlık alanlardır. Ağaç hattı 1800-2300 metre arasıdır. Toprak yüzeyi çok çeşitli endemik türlerle kaplıdır.
Toprak genellikle zayıftır. Sıcak yazlara sahip, doğal çim, zengin toprak örtüsü bulunduran alanların elverişli toprağında tarım yapılır. Dağlık alanlar ekime pek uygun değildir. Ekilen ürünlerin başında üzüm ve zeytin gelir.
Dağlarla yükselmiş Balkan Yarımadası üç denizle çevrili yapıya sahiptir. Kuşlar her gün Tuna Deltası'nda görünür, bölgenin güney periferisinde deniz hayatı vardır. Bitki hayatı da yüksekte, denizden orman sınırına doğru görülür. Balkan coğrafyası, Avustralya'daki Büyük Mercan Resifi ve Ekvador'daki Galapagos Takımadaları'ndan sonra dünyanın biyolojik çeşitlilik bakımından üçüncü en önemli alanı olarak kabul edilmiştir.

Romanya'daki Tuna Deltası, Avrupa deltaları içinde büyüklük bakımından ikinci, korunmuş alan bakımından ilk sıradadır. Bu delta alanı akarsular, kanallar, ağaç saçaklı göller ve sazlık adalar barındırır. Burası kuş gözlemcileri ve yaban hayat tutkunları için bir cennettir. Bulgaristan'da Meriç Vadisi'nde yer alan Zlato Pole Koruma Alanı, tehlike altındaki birçok tür için bir vaha özelliği gösterir. Koruma alanı, bitki ve hayvan çeşitliliği bakımından oldukça zengindir. Sırbistan, UNESCO listesinde yer alan en az 9 sulak alana sahiptir. Bunlar içinde Golija-Studenica Biyosfer Rezervi, sadece iyi korunmuş doğal kaynakları bakımından değil, aynı zamanda kültürel kaynakları bakımından da önemlidir. Avrupa'nın diğer bölgelerinde nesli tükenerek yok olmuş bitki ve hayvan türleri burada hâlen gelişmekte, Sırbistan'ın yeşil bataklıkları ve ormanlarında yaşamını sürdürmektedir.

Demirkapı Tuna Nehri'ndeki bir boğazdır. Tarihî dönemden beri bilinen ve kullanılan meşhur bir nehir boğazıdır. Boğaz, Sırbistan ve Romanya sınır hattının bir kısmını oluşturur. Demirkapı, Sırbistan-Romanya sınırı boyunca 134 kilometre uzunluğa sahip, Avrupa'nın en büyük ve en uzun boğazıdır. Bu uzunluk birçok kıvrım oluşturmuştur. Boğaz kapsamında 4 yapısal havza ve 4 vadi bulunur.
Yayılım olarak Demirkapı, güneyinde Sırbistan'ı ve kuzeyinde Romanya'yı bırakır. Bu coğrafi yayılım içinde ayrıca Karpatlar parçalanır; bir kısmı güneyde kalır. Boğazın Sırbistan tarafında Demirkapı (Đerdap) Millî Parkı (Национални парк Ђердап), Romanya tarafında Demir Kapılar Millî Parkı (Parcul Natural Porţile de Fier) vardır. Romanya kısmında ayrıca iki elektrik santralı kurulmuştur.

Balkanlar'ın birçok kesiminde farklı doğal kaynaklar bulunur. Arnavutluk'un doğal kaynakları petrol, doğal gaz, kömür, boksit, kromit, bakır, demir cevheri, nikel, tuz, kereste, hidro-enerjidir. 2009 yılı verilerine göre Arnavutluk, günde 5400 varil petrol üretmiştir. Doğal gaz üretimi de 30 milyon metreküptür. Bosna-Hersek'in doğal kaynakları kömür, demir cevheri, boksit, bakır, kurşun, çinko, kromit, kobalt, manganez, nikel, kil, alçı, tuz, kum, kereste, hidro enerjidir. Bulgaristan'ın doğal kaynaklarını ise boksit, bakır, kurşun, çinko, kömür, kereste, ekilebilir arazi oluşturur. Madenî yağ, az miktarda kömür, boksit, düşük nitelikli demir filizi, kalsiyum, alçı, doğal asfalt, silis, mika, kil, tuz, hidroelektrik Hırvatistan'ın; boksit, hidroelektrik Karadağ'ın doğal kaynaklarıdır. Kosova'da nikel, kurşun, çinko, magnezyum, linyit, kaolen, krom, boksit bulunur, ayrıca kömür ve gümüş yatakları vardır. Kuzey Makedonya'nın doğal kaynakları düşük tenörlü demir cevheri, bakır, kurşun, çinko, kromit, manganez, nikel, tungsten, altın, gümüş, asbest, alçı, kereste, ekilebilir arazidir. Romanya'da petrol (rezervler azalmaktadır), kereste, doğal gaz, kömür, demir cevheri, tuz, tarıma elverişli topraklar, hidroelektrik; Sırbistan'da petrol, gaz, kömür, demir cevheri, bakır, çinko, antimon, kromit, altın, gümüş, magnezyum, pirit, kireç taşı, mermer, tuz, ekilebilir arazi; Slovenya'da linyit kömürü, kurşun, çinko, yapı taşı, hidroelektrik, ormanlar, doğal kaynaklardandır. Türkiye'nin doğal kaynakları kömür, demir cevheri, bakır, krom, antimon, cıva, altın, barit, bor, sölestin (stronsiyum), zımpara, feldspat, kireçtaşı, magnezit, mermer, perlit, ponza, pirit (sülfür), kil, tarıma elverişli topraklar, hidroelektrik; Yunanistan'ın linyit, petrol, demir cevheri, boksit, kurşun, çinko, nikel, magnezit, mermer, tuz, hidroelektrik potansiyelidir.

Balkan coğrafyasında üç zaman dilimi kullanılır:

UTC+01.00: Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Kuzey Makedonya.
UTC+02.00: Yunanistan, Bulgaristan, Romanya
UTC+03.00: Türkiye (2016'dan beri ve aynı anda yaz saati uygulaması da kaldırıldı.)

Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya ve Yunanistan ülkeleri topraklarının tamamı Balkan coğrafyası içindedir. Balkanlar'da yer alan ülkelerden Hırvatistan’ın % 54,8’i, Romanya’nın % 6,5’i, Sırbistan’ın % 72,2’si, Slovenya’nın % 26,7’si, Türkiye’nin % 3’ü Balkan sınırları içinde yer alır. Toplam yüzölçümü 301.340 km² olan İtalya topraklarının % 0.1’i (295,1 km²) Balkan coğrafyası içinde yer alır ancak İtalya, Balkan ülkesi sayılmaz. Balkanlar’ın toplam yüzölçümü 504.884 km²’dir.“Yüzölçümü”

Balkanlar'da muhitlerin coğrafi yapısına bağlı olarak iklimde değişiklikler görülür. Adriyatik ve Ege kıyılarında Akdeniz iklimi hâkimdir. Karadeniz kıyılarında iklim, nemli subtropikal ve ılıman okyanus tipindedir. İç kesimlerde ise nemli kıtasal iklim görülür. Yarımadanın kuzeyi ile dağlık alanlarda kışlar soğuk ve karlı, yazlar sıcak ve kurudur. Güney kesimlerde kışları iklim hafiftir.
Nemli kıtasal iklim, Slovenya geneli, Kuzey Hırvatistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk içleri, Kuzey Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya'da görülür. Geri kalan ve yaygın olmayan iklim tipleri olan nemli subtropikal iklim ve okyanus iklimi, Slovenya kıyılarında, Kuzey Hırvatistan kıyılarında, Bulgaristan'ın Karadeniz kıyılarında ve Türkiye'de görülür. Akdeniz iklimi, Güney Hırvatistan, Arnavutluk kıyı kesiminde, Yunanistan'da, Güney Karadağ'da ve Türkiye'nin Ege kıyılarında görülür.

a. ^ Balkan coğrafyasının sınırları hakkındaki haritalardan birkaçı: Topoğrafik harita, Balkanlar’da toprağı olan ülkeler haritası. Bölgenin toplam yüzölçümü 504.884 km²’dir (bk. “Ülkeler”).
b. ^ Hırvatistan’ın yüzölçümü bilgileri belirtilen aşağıdaki jupanlıklar (županija) ve belediyeler (opčina) Balkanlar’ın sınırları içindedir. Tamamı kapsanan jupanlıklar: İstra (2.820 km²), Primorje-Gorski (3.582 km²), Karlovac (3.622 km²), Lika-Senj (5.350,5 km²), Zadar (3.642 km²), Šibenik-Knin (2.939 km²), Split-Dalmaçya (4.534 km²), Dubrovnik-Neretva (1.783 km²). Jupanlık içinde kapsanan belediyeler: Sisak-Moslavina Jupanlığı’nda Donji Kukuruzari (114 km²), Dvor (504,9 km²), Gvozd (212,4), Hrvatska Dubica (131 km²), Lekenik (224,4 km²), Majur (66,72 km²), Martinska Ves (124,7 km²), Sunja (288,2 km²), Topusko (

Balkanlar, Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası'nın doğusu, Anadolu'nun batısı ve kuzeybatısında yer alan coğrafi ve kültürel bölgedir. Bölge, sarsıntılı ve hareketli bir tarihe sahiptir.
Bölge, coğrafi konumu gereği birçok açıdan ikiliğin bulunduğu bir yer olmuştur. Tarihte Latin dünyası ile Grek dünyası arasında, sonraları ikiye ayrılan Roma kültüründe Katoliklik ile Ortodoksluk arasında paylaşılmıştır. Bu devirden sonra bölgeye eklemlenen Müslümanlık da, Balkanlar'daki çok renkliliği şekillendirmiştir.
Tarih boyunca Avrupa'nın hiçbir bölgesi Balkanlar kadar saldırı, istila ve işgale uğramamıştır. Uzun tarihi boyunca sık sık, özellikle kuzeyden ve doğudan gelen değişik orduların saldırısına uğrayıp ele geçirilen bölge, küçüklü büyüklü birçok ulusun yaşam alanı olmuştur. Balkanlar, Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Sırplar, Türkler, Avusturyalılar ve daha başka uluslar tarafından uzun yıllar boyunca yönetildi. Balkanlar'ın yerli halkı olan bazı topluluklar, kısa süreli dönemler hariç tarih boyunca hep başka milletlerin idaresi altında yaşamışlardır.

Starçevo-Körös (MÖ 6500-4000), Doğrusal çömlekçilik (MÖ 5500-4500), Vinča (MÖ 5000-3000), Kukuteni-Tripilyan (MÖ 4500-3500) ve Ezero kültürü (MÖ 3300-2700), Balkanlar'ın çeşitli kısımlarında yaşadığı arkeologlarca belirtilen kültürlerdir.
Bakır Çağı tarihli Varna kültürü (MÖ 4600-4200), dünyadaki bilinen en eski altın hazinesi ve ölümden sonraki hayata dair inanışın kaynağıdır.
Balkanlar, Cilalı Taş Devri'nde Avrupa genelinden önce çiftçiliğin geliştiği bir bölgedir. Burada gelişen çiftçilik faaliyetleri kuzeye ve Orta Avrupa'ya geçmiştir.

Miladın öncesinde, III. binyılın sonu ile II. binyılın ilk yarısında Proto Grekçe konuşan kabileler bölgeye hareket etmişlerdir. MÖ 1000'de İlir kabileleri bugünkü Arnavutluk'un kuzeyinde belirmişlerdir. MÖ 1000 civarında Daçyalılar ve Traklar Balkanlar'da (bugünkü Romanya, Bulgaristan, Moldova, kuzeydoğu Yunanistan, Türkiye'nin Trakya kısmı, doğu Sırbistan ve Makedonya) görünmüşlerdir.
Friglerin de Balkanlar'ın güney kesimlerinde yerleştikleri düşünülmektedir.

MÖ 9-8. yüzyıllarda Dorlar, Balkanlar'ın güneyinde yerleşmişlerdir. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender'in hükümdarlık döneminde bölge, Makedonya İmparatorluğu'na ev sahipliği yapmıştır.

Miladın öncesindeki yüzyıllarda Balkanlar'ın özellikle Ege, Adriyatik kıyıları ve civarında çeşitli Grek şehir devletleri hüküm sürmüştür. MÖ 500 sonrasında bu şehir devletlerine Atina ve Sparta, liderlik etmiştir. Ancak, bu dönemde şehirler doğudan fetih ve işgal amaçlı gelen güçlü Pers İmparatorluğu'nun baskısıyla karşılaşmışlardır. Bu mücadele şehir devletlerinin kültürel olarak zirveye ulaşacakları, felsefi gelişme yaratan iki yüzyılın oluşmasına yol açmıştır. Bu kültürel gelişkinlik, Avrupa'nın iki binyıllık tarih sürecini beslemiştir. Şehir devletlerindeki bu ferah dönemini, Grek şehir devletlerinin başka güçler tarafından ele geçirildiği aralıksız savaşlar takip etmiştir.

Yunanistan'ın kuzeyinde yer alan Makedonya Krallığı, II. Filip (h. MÖ 359 - MÖ 336) idaresinde yükselişe geçmiş, onun oğlu İskender ile yükselişinin zirve dönemini yaşamıştır. Büyük İskender idaresi altında (h. MÖ 336 - MÖ 323) Makedonya, o dönemin bilinen dünyasında en büyük imparatorluk olmuştur. Döneminde Balkanlar'ın en büyük devleti olması yanında, Mısır, Suriye bölgelerini de kapsamıştır.
MÖ 336 yılında II. Filip korumaları arasındaki bir kişi tarafından suikasta uğratılıp öldürülünce, Makedon devlet ve asker kesimi tarafından kral ilan edilmiştir. II. Filip'in ölüm haberi yayılınca Thebai, Atina, Tesalya, Trakya kavimleri isyan çıkarmışlardır. İsyan haberi Büyük İskender'e ulaştığında, kendisi askerleri ile bu gruplar üzerine yürümüş, Olimpos'ta, Mora Yarımadası'nda, Korint'te, egemenliğini sağlamıştır. Korint tarafında iken, Atina idaresi barış talep etmiş ve İskender, böylece zafer elde edip bölgenin bir daha isyan etmeyeceği özrünü de kabul etmiştir. İskender, Korint'te Perslere karşı Grek güçlerinin "Hegemon”u unvanını almıştır. Burada ayrıca Trakların da isyanını öğrenen Büyük İskender, onların bölgesine yönelmiş. Trakya bölgesine yürüyen İskender ordusu burada, mücadele sonucunda Haemus Dağı'nı ele geçirmiş ve Trakları mağlup etmiştir. Bu gibi mücadelerden zaferle ayrılan Büyük İskender, sonraki yıllarda Asya tarafına yönelmiş, burada da aşama aşama ilerleyerek, kazandığı yeni yerlerle büyük bir imparatorluk yaratmıştır.

Scodra (bugünkü İşkodra) şehri merkez olmak üzere İlirler, MÖ IV. yüzyılda bölgede güç oluşturmuşlardır. Ancak, MÖ 358'de II. Filip (Büyük İskender'in babası), İlirleri yenip egemenlik alanını Ohri Gölü'ne dek genişletmiştir. MÖ 323'lerde Grek şehirleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır.
MÖ 229 ve 219'da Roma ordusu, İlirya yerleşkelerine baskın düzenlemiştir. Bu baskınlar Neretva vadisinde gerçekleşmiştir. İliryalılar karşılık olarak Romalılara saldırınca Roma için Balkanlar'a yayılma fırsatı oluşturulmuştur.
MÖ 180 yılında Dalmaçyalılar, İlirya kralı Gentius'a karşı bağımsızlık ilan ederler. Romalılar, MÖ 168'de son İlirya kralı Gentius'u yenip kendisini MÖ 165'te Roma'ya esir olarak götürmüşlerdir. Kısa süre sonra bu bölge Roma kontrolü alınmış, idarî yapılanma kurulmuştur.
MÖ 168 civarlarında Romalılar, Grek sivil savaşları sebebiyle uygun zemin bulup imparatorluk sınırlarına Makedonya, Epir ve Achaea topraklarını katmışlardır.

Balkanlar, Milattan önce III-II. yüzyıllarda Romalıların egemenliğine geçmiştir. Dönemle beraber bölge idarî, kültürel ve askerî açılardan Roma yapısıyla kurgulanmaya başlanmıştır. Roma döneminde, Balkanlar'ın güneyinde bulunan Grek bölgesi ile çeşitli çatışmalarda da yaşanmıştır. Bu çatışmalar Miladın sonrasında Roma'nın Katolik ve Ortodoks sınırını da oluşturacaktır. Kurulan Illyricum Eyaleti bölgede büyük bir öneme sahip olmuştur.
I. Konstantin zamanında Balkanlar'da düzen kurulsa da, Tervingiler ve Greutungiler gibi Got kavimleri ile Hunların bölgeye girişleri ile durum değişmiştir. Bu kavimler önce, bölgeye ve sınırlara koruyucu halklar olarak yerleştiyseler de, sonrasında özellikle Hunlar, Roma'nın idaresi açısından büyük sıkıntılar yaratmışlardır.
Roma egemenliğinin son yıllarında Romalılar, Gotlar ve Hunlar, bölgede kendi güç alanları oluşturma uğraşına girişmiş ve kendi alanlarını kurmuşlardır.
İmparator I. Theodosius'un (346-395) ölümünde önce, devletin topraklarını iki oğlu arasında paylaştırması üzerine Balkanlar da ikiye bölünmüştür. Kuzeybatı kısmı (bugünkü Hırvatistan ve Slovenya toprakları) Batı Roma; gerisi Doğu Roma İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır. Batı Roma topraklarının çok küçük bir kısmı Balkan sınırları içinde olmuş, bu topraklar da Batı Roma'nın çöküşüyle beraber Doğu Roma sınırlarına katılmıştır.
Hunlar, MS 380 yılından itibaren Balkanlar'a egemenlik kurmuşlardır. Bölgenin büyük bir kısmında hâkim olan Hunlar, Slavlardan daha önemlidir. V. ve VI. yüzyıllarda, çeşitli lehçeleri konuşan Slavlar birçok grup hâlinde Balkanlar'ın geniş arazilerine hâkim olmuşlardır.

Balkanlar'a Hristiyanlık, Pavlus ve onun takipçileri Trakya üzerinde Balkanlar'a geldiklerinde girmiştir. Pavlus, Greklere Hristiyan inancını Beroia ve Thessaloniki (Selanik), Atina, Korint ve Dyrrachium (Dıraç) şehirlerinde yaymıştır. Andreas da Daçyalılar ve İskitlere Dobruca ve civarındaki Karadeniz kıyılarında seslenmiştir. MS 46 yılında bu bölge Roma egemenliğine geçmiştir.
III. yüzyılda bölgede Hristiyan sayısı artmıştır. 313 yılından sonra, Roma'nın hoşgörüsü sonrasında Balkanlar'da Hristiyanlık iyice yayılmaya başlamıştır.
391 yılında I. Theodosius, Hristiyanlığı, Roma'nın resmî dini hâline getirmiştir.

Balkan topraklarının büyük kısmı, Roma İmparatorluğu'nun bölünmesi ardından Doğu Roma İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır. Doğu Roma'nın Balkan tarihinde çok sayıda savaş, mücadele, göç vardır. 410 yılında Batı Roma İmparatorluğu topraklarına saldıran Vizigotlar, Roma'yı ele geçirdiler. Diğer Barbar kavimlerden Vandallar Kuzey Afrika'yı, İspanya'yı ve İtalya'yı yağmaladılar. Bu akınların arkası kesilmedi ve 5. yüzyıl sonlarında Germen kavimleri Batı Roma İmparatorluğu'na son verdiler. Doğu Roma İmparatorluğu ise bu saldırılara karşı koydu. Balkanlar'da Slavları, doğuda da Sasani Devleti'ni yenilgiye uğrattı.

Hunlar, Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan oluşturdukları yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçmişlerdir. Romalılardan karşılık görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlemişlerdir. Roma imparatoru I. Theodosius'un ölüm yılı olan 395'te Hunlar yeniden Balkanlar'da hareketlenmişlerdir. Hunlar, MS 380 yılından itibaren Balkanlar'a egemenlik kurmuşlardır. Bölgenin büyük bir kısmında hâkim olan Hunlar, Slavlardan daha önemlidir.
Balkanlar'da yerleşen Hun idarî yapılanması, idarede ve devlet içindeki Türk kavimlerinin yanında, birçok Ural kavmi, Germen kavimleri (Gotlar, Gepidler vb.), Slavlar, Sarmatlar gibi birçok kavmin beraber yaşadığı bir yapı olmuştur.
MS 453 yılında Attila’nın ölümü ile beraber Balkanlar’da Hun gücü zayıflamış ve sonrasında da Hunların idaresi ortadan kalkmıştır.

V. ve VI. yüzyıllarda, çeşitli lehçeleri konuşan Slavlar birçok grup hâlinde Balkanlar’ın geniş arazilerine hâkim olmuşlardır.
Slavlar, Balkanlar’a geldiklerinde, bölgeye geçici olarak yerleşmiş ve bu yerleşmelerle Slavların bölgedeki birçok halkı asimile ettiği düşünülmektedir. Bu Slav kabileleri büyüklü küçüklü birçok göçle bölgeye yayılmışlardır. Göçlerin büyük kısmı, Balkanlar’ın Doğu Roma toprakları içinde kalan kısımlarına olmuştur.

VII. yüzyılda Türk asıllı Bulgar kabileleri, hükümdarları Asparuh’un kumandasında Tuna’yı geçerek Batı Karadeniz ile Tuna Nehri arasındaki bölgeye yerleşen Slavları hâkimiyetleri altına almışlardır.
Balkanlar’ın doğusuna yerleşen Bulgar boyları, devletleri içinde yaşayan büyük Slav nüfusuyla beraber yaşarken, bir süre sonra bu Slav boylarını kültürlerine doğru yönelip Slavlaşmışlardır.
Doğudan, Asya içinden, Kuzey Karadeniz step bölgesi yolu

Banliyö treni, şehrin merkezini, hatta bazen dışını da birleştiren ve gün içinde yolcu taşıyan tren türüdür. Zamanımızda şehirlerin geniş bir coğrafyaya yayılması nedeniyle artan trafik sıkışıklığı, park problemi, hava kirliliği gibi sorunlara karşı banliyö trenleri bir alternatiftir. Tramvayların aksine, banliyö trenleri ağır raylı sistem olarak kabul edilir.
Türkiye'de TCDD Taşımacılık tarafından, İstanbul ve Kocaeli (Marmaray), Ankara (Başkentray), İzmir (İZBAN), Gaziantep (Gaziray) ve Sakarya (Adaray) illerinde banliyö trenleri işletilmektedir.

Daha büyük olmak,
Daha uzun mesafeler nedeniyle daha fazla oturma ve daha az ayakta durma alanı sağlamak,
(Çoğu durumda) Daha düşük bir hizmet sıklığına sahip olmak,
Tarifeli hizmetlere sahip olmak, (yani trenler belirli aralıklarla değil belirli zamanlarda çalışır)
Genellikle banliyöleri şehir merkezine bağlayan düşük yoğunluklu banliyö bölgelerine hizmet etmek,
Şehirlerarası ve/veya yük trenleri ile güzergâh veya geçiş hakkını paylaşmak,
Tam olarak ayrılmamış olmak, (geçiş kapılı hemzemin geçitler içeren)
Normalde sürücü kontrollü olması nedeniyle ekspres servis olarak belirli istasyonları atlayabilme yönlerinden hafif raylı sistemlerden ayrılmaktır.

Nakliye veya şehirlerarası hizmetlerle aynı geçiş hakkı içinde bir arada bulunma özellikleri, sistem inşaat maliyetlerini önemli ölçüde azaltabilir. Bununla birlikte, özellikle hizmet yoğunluklarının ağın iç kısımlarında birleştiği durumlarda, gecikmeleri önlemek için genellikle bu geçiş hakkı dahilinde özel hatlarla inşa edilirler.
Bu tür trenlerin çoğu, yerel standart ölçü hattında çalışır. Bazı sistemler daha dar veya daha geniş bir ölçü üzerinde çalışabilir. Japonya, Endonezya, Malezya, Tayland, Tayvan ve İsviçre'de, Avustralya'da Brisbane (Queensland Rail's City ağı) ve Perth (Transperth) sistemlerinde, İsveç'te bazı sistemlerde ve Cenova-Casella'da dar ölçü sistemleri örnekleri bulunmaktadır. Finlandiya, Hindistan, Pakistan, Rusya, Brezilya ve Sri Lanka'nın yanı sıra ABD'de San Francisco (BART) ve Avustralya'da Melbourne ve Adelaide dahil olmak üzere bazı ülkeler ve bölgeler geniş hatlı yol kullanır.

Metro demiryolu ve hızlı toplu taşıma genellikle şehir merkezlerinin 12 ila 20 km (7 ila 12 mil) arasındaki daha küçük şehir içi alanlarını kapsar, daha sık çalışır ve özel hatlar (yer altı veya yükseltilmiş) kullanır, oysa banliyö treni genellikle rayları, teknolojiyi ve ana hat raylı sistemlerini kullanır.
Bununla birlikte, bir metro veya yüksek hızlı demiryolu olarak sınıflandırma zor olabilir, çünkü her ikisi de tipik olarak yalnızca bir metropol alanını kapsayabilir, merkezdeki ayrı raylarda ilerleyebilir ve genellikle amaca yönelik inşa edilmiş demiryolu araçlarına sahip olabilir. Terminolojinin ülkeler arasında (İngilizce konuşulan ülkelerde bile) standardize edilmemiş olması, meseleleri daha da karmaşık hâle getirmektedir.

Farklı dillerde banliyö trenlerine; قطار ركاب (Arapça), Şəhərətrafı qatar (Azerice), Aldirietako trena (Baskça), 通勤列车 (Çince), S-tog/Pendlertog (Danca), S-Bahn/Pendlerzug/Vorortzug (Almanca), Commuter train/Suburban train (İngilizce), Paikallisjuna (Fince), Train de banlieue (Fransızca), Προαστιακός (Yunanca), רכבת נוסעים (İbranice), Kereta komuter (Endonezce), Treno pendolare/Treno suburbano (İtalyanca), 通勤電車 (Japonca), Tren de rodalies (Katalanca), 통근 열차 (Korece), Prigradski vlak (Hırvatça), Forenzentrein (Hollandaca/Felemenkçe), Pendeltog (Norveççe), قطار شهری (Farsça), Pociąg podmiejski (Lehçe), Trem suburbano (Portekizce), Tren de navetiști (Rumence), Пригородная электричка (Rusça), Pendeltåg (İsveççe), Tren de cercanías (İspanyolca), รถไฟโดยสาร (Tayca), Esko/Příměstský vlak (Çekçe), Приміський потяг (Ukraynaca), Ingázó vonat (Macarca), مسافر ٹرین (Urduca), Tàu đi lại (Vietnamca) denir.

TCDD Taşımacılık Banliyö Trenleri

Bavyera Krallığı (Almanca: Königreich Bayern; Bavyeraca: Kinereich Bayern), 1805'ten 1918 yılına kadar varlığını sürdürmüş, Bavyera Elektörlüğü'nün ardılı olan bir devletti. 1871'de Almanya'yla birleşmesinin akabinde krallık, yeni kurulan imparatorluğun içinde yer alan bir federe devlet hâline dönüştü. Güç, zenginlik ve yüzölçümü bakımından, yönetici devlet olan Prusya Krallığı'nın hemen ardında ikinci sıradaydı.
Devletin kuruluşu, Wittelsbach Hanedanı üyesi Elektör IV. Maximilian Joseph'in 1805 yılında Bavyera Kralı mevkiine yükselmesine dayanır. Krallığın varlığı 1918'de sona erene kadar taht Wittelsbach'lar tarafından tutuldu. Günümüzde Almanya'nın Özgür Bavyera Devleti eyaletinin sınırlarının büyük kısmı, 1814'te Bavyera Krallığı'nın Tirol'ü ve Vorarlbergi'i Avusturya'ya verip, Aschaffenburg ve Würzburg'u topraklarına kattığı Paris Antlaşması'nda belirlendi.
1918 yılında gerçekleşen Alman Devrimi'nden sonra ülkedeki krallık rejimi lağvedildi ve yerine bugün halen varlığını sürdürmekte olan Bavyera Özgür Devleti kuruldu.

30 Aralık 1777'de Wittelsbachların Bavyera kolunun soyunun tükenmesi nedeniyle Bavyera Elektörlüğü'nün halefiyeti Palatina Elektörü Karl Theodor'a geçmiş oldu. Jülich ve Berg dükalıklarının katıldığı Palatinalık, dört buçuk asırlık ayrılığın ardından Bavyera'yla birleşti. 1793'te Fransız devrimciler Palatinalık'a girdi; 1795'te Moreau komutasındaki Fransızlar Bavyera'ya girip, uzun süredir baskılanmış Liberaller tarafından coşkuyla karşılanacakları Münih'e ilerleyrek, Ingolstadt'ı kuşattılar. Savaşı veya işgali engellemek adına hiçbir çaba sarf etmeyen Charles Theodore, geriye Moreau'yla ağır ödenekler karşılığında ateşkesi sağlayacakları anlaşmada (7 Eylül 1799) uzlaşacak olan olan naipler heyetini bırakarak Saksonya'ya kaçtı. Avusturyalılar ve Fransızlar arasında kalan Bavyera artık kötü bir durumdaydı. Avusturyalılar, Charles Theodore'un ölümünden önce ülkeyi, Fransa'yla savaşı tekrar başlatmak adına yeniden işgal etti.

Yeni elektör IV. Maximilian, çok sıkıntılar yaşayacağı bir ülkenin halefi olmuştu. Her ne kadar kendisi ve tüm gücü elinde bulunduran bakanı Maximilian von Montgelas, Avusturyalılar yerine Fransızları tercih etse de Bavyera ekonomisinin içinde bulunduğu zor durum ve Bavyera birliklerinin düzensiz hâli, onu Avusturyalıların önünde biçare bıraktı; 2 Aralık 1800'de Bavyera askerleri, Avusturya'nın Hohenlinden'deki mağlubiyetine dahil oldu ve Moreau bir kez daha Münih'i işgal etti. Lunéville Antlaşması'nın sonucu olarak Bavyera, Palatinalık'ı, ayrıca Zweibrücken ve Jülich dükalıklarını kaybetti. Avusturya'nın bariz tavırları ve hedefleri, Montgelas'ı Bavyera'nın Fransa'yla açıkça ittifak olması gerektiği düşüncesine itti; Maximilian Joseph'in endişelerini teskin etmekte başarılı oldu ve neticede 24 Ağustos tarihinde Paris'te Fransa'yla ayrı bir barış ve ittifak antlaşması imzalandı.
1805'te vuku bulan Pressburg Barışı, Maximilian'a Bavyera'yı krallık mevkiine yükseltme fırsatı tanıdı. Bunu müteakip, 1 Ocak 1806'da Maximilian kendisini kral ilan etti. Kral, Bavyera 1 Ağustos 1806 tarihinde Kutsal Roma İmpratoluğu'ndan ayrılana kadar elektörlük görevine devam etti. Berg Dükalığı 1806 yılında Napolyon'a bırakıldı. Yeni kurulan krallık kuruluşundan bu yana Fransa'nın desteğine itimat ederek sayısız mücadeleye atıldı; 1808'de ve 1810-1814 yılları arasında Avusturya'yla savaştı; Württemberg'e, İtalya'ya ve sonrasında Avusturya'ya toprak kaybetti. 1808 tarihinde serflik topyekûn lağvedildi. Aynı yılda Maximilian, Bavyera'nın ilk yazılı anayasasını yürürlüğe soktu. İlerleyen beş yılda birkaç kez Paris'in isteklerine göre tashih edildi.
1812 yılında Fransa'nın Rusya'yı işgali esnasında takribi otuz bin Bavyeralı asker öldü. 8 Ekim 1813'te imzalanan Ried Antlaşması sonrasında Bavyera, Ren Konfederasyonu'ndan ayrılıp Napolyon'a karşı oluşturulan Altıncı Koalisyon'a katılmayı, bağımsızlığının teminat altına alınması şartıyla kabul etti. Antlaşma, Veliaht Prens Ludwig ve mareşal von Wrede tarafından desteklendi. Ekim 1813'te yaşanan Leipzig Muharebesi ve Fransa'nın kesin yenilgisinden sonra Alman Seferi'nin galibi Koalisyon ülkeleri oldu. Yine de Hanau'da, Bavyera ordusunun Fransız birliklerinin geri çekilişini durdurmaya kalkışması neticesinde küçük bir zafer kazandılar.
Fransa'nın 1814'teki yenilgisinin ardından bazı kayıplarını telafi etti ve Würzburg Büyük Dükalığı, Mainz Elektörlüğü ve Hessen Büyük Dükalığı'nın bazı bölgelerini ele geçirdi. Nihayetinde 1816 yılında Ren Palatinası Fransa'dan, sonrasında Avusturya'ya geri verilecek olan Salzburg (Münih Antlaşması (1816)) karşılığında takas edildi. Avusturya'nın ardından, Main'in güneyinde kalan ikinci en büyük ve en güçlü devletti. Almanya'nın bütünüyle kıyaslandığında ise Prusya ve Avusturya'nın arkasında üçüncü sırada kalıyordu.
1799 ve 1817 yılları arasında yönetici bakan Kont Montgelas çok katı bir modernizasyon politikası izledi ve monarşiden bu yana hâlâ ayakta kalan ve özlerinde günümüze kadar geçerli olan idari yapıların temellerini attı. 1 Şubat 1817'de Montgelas görevinden azledildi ve Bavyera yeni bir anayasal reform dönemine girdi.

Beyaz peynir koyun, inek veya keçi sütünden yapılan, salamurada bekletilerek hazırlanan beyaz renkli bir Türk peynirdir.
Beyaz peynir Türkiye ve komşu ülkelerinde tercih edilen peynir türüdür. Özellikle kahvaltıda tüketilen beyaz peynir, ayrıca börek, pide, makarna ve diğer hamur işleri için de sıkça kullanılır.

Peynir, sütün maya ile pıhtılaştırılıp, çeşitli şekillerde işlenmesi, süzülmesi, preslenmesi ve belirli koşullarda olgunlaştırılmasıyla elde edilen bir süt ürünüdür. Peynir üretimi ve tüketimi oldukça yaygın olup, pek çok çeşidi bulunmaktadır. Ayrıca aynı çeşit peynirlerde dahi farklılıklar olabilmektedir. İmalat yöntemi ile sütün çeşidi ve niteliği bu farklılığa neden olan faktörleri oluşturmaktadır.

Beyaz peynir inek, koyun, keçi ve manda sütlerinden yapılabildiği gibi, bu sütlerin karışımından da yapılmaktadır. 
Peynire işlenecek süt taze olmalı ve içinde yabancı madde bulunmamalıdır. Çünkü:

Sütte bulunan antibiyotik  ve koruyucu  maddeler sütün pıhtılaşmasını önlerler
Sütün mastitisli olması ve bakteri içeriği yüksek olması peynir yapımının değişik aşamalarında kusurlara neden olur.
Önceden ısıtılmış sütler yavaş ve zayıf pıhtı oluşturacağı için peynirde kaliteyi etkiler.
Bunların yanında peynire işlenecek sütün bileşim yönünden zengin olması, kuru madde miktarının yüksek olması kalite yönünden olduğu kadar, randıman bakımından da önemlidir.

Türkiye'de peynir sütünde pastörize mevzuatlarda belirtildiği üzere 63-65 °C'de 30 dakika veya 72-75 °C'de 15-20 saniyedir.
Sütün pastörize edilmesinin başlıca iki amacı bulunmaktadır.

Hijyenik amaç: Zararlı mikroorganizmaların ortadan kaldırılması
Teknik amaç: Diğer mikroorganizmaların sayısının azaltılması
Ayrıca pastörizasyon ile %1-10 oranında randıman artışı da sağlanmaktadır.
Oysa çiğ sütten yapılan peynirlerde patojen mikroorganizmalar uzun süre canlı kalabilmektedir. Bu nedenle üretimden hemen sonra tüketime sunulacak peynirler için sütün pastörize edilmesi tüketici sağlığı açısından önemlidir.
Çiğ sütten imal edilen beyaz peynirlerin 90 gün olgunlaştırıldıktan sonra tüketilmesi, taze tüketilmemesi gerekmektedir.
Sütün pastörize edilmesiyle brusella ve tüberküloz gibi hastalık etmenleri yok edilmektedir.
Pastörizasyon ile ayrıca arzu edilmeyen tad ve gaz oluşturan mikroorganizmalarda imha edilerek peynir kalitesine olumlu etki sağlanır.
Ancak ısı arttıkça sütün maya ile pıhtılaşma yeteneği azalmaktadır. Böylece elde edilen pıhtı daha az sıkı olmakta ve peynir suyunun ayrılması  zorlaşmaktadır. 75 °C'nin üzerindeki sıcaklıklarda bu sakıncaları gidermek için mayalama ısısındaki 10 kg süte 20 g CaCl2 katılabilir.

Pastörizasyondan sonra sütün ısısı mayalama sıcaklığı 28-32 °C'ye soğutulur.

28-32 °C'ye soğutulan sütlere mayanın kuvvetine göre 1,5-2,5 saatte pıhtılaşma olacak şekilde maya ilave edilir.
48c 51 derecede daha güzel verim alınır. Bu derecelerde maya miktarı azaltılır ve kesim süresi 1 saate göre ayarlanır. Peyniri kendi haline bırakıp üzeri kapatılır, pıhtının sertleşmesi sağlanır. Bu aşamada peynir kendi suyunu bırakır, bundan sonra sertleşmesi icin  baskıya alınır.

Mayalanan süt pıhtılaşmaya başlar. Pıhtı kesim olgunluğu geleneksel yöntemlerle parmak daldırılarak veya bıçak gibi keskin bir şeyle pıhtı sıkılığı kontrol edilerek yapılır.
Genel olarak yumuşak peynir yapım yöntemlerinde 1,5-2,5 saat uygun düşmektedir.

Pıhtı kesim olgunluğuna geldiğinde 3 veya 2 cm³lük parçalar halinde kesilir. Parçalama işleminde pıhtının fazla hırpalanmamasına dikkat edilmelidir.
İşlenmiş pıhtı baskı teknelerinde veya bulgar usulüyle yapılıyorsa mayalanmanın yapıldığı teknede pıhtı yarım saat doğal süzmeye bırakılır.

Pıhtı kendi halinde süzüldükten sonra 2-3,5 saat baskılı süzme işlemine tabi tutulur.

Baskı işlemi tamamlanan teleme, kalıplar halinde kesilerek %14-20 bomeli salamuraya atılır. Salamura öncesi teleminin asitliğinin 15-20 SH olacak şekilde dinlendirilmesiyle daha iyi sonuçlar alındığı belirtilmektedir.
Telemenin 10-15 °C'lik salamurada kalış süresi 2 saat ile 12 saat arasında değişmektedir.
Tuzlama işleminin birçok etkileri bulunmaktadır.

İstenmeyen  mikroorganizmalara  karşı  koruyucu  bir  rol oynamaktadır. Su oranı yüksek olan peynirlerde daha çok gerek duyulmaktadır. Peynirlerin yüzeyinde görülen bozulmalara karşı da çok yarar sağlamaktadır. Tuz aynı zamanda gaz çıkaran ve kokuşma yapan bakterilerin gelişmesini de engeller.
Tuzun higroskopik niteliğinden ötürü serumun akması ve tam bir süzülme sağlanır. Tuz, özellikle dışı tuzla ovulan peynirlerde kabuk oluşumuna neden olur.
Peynirin tadı üzerinde olumlu etkisi bulunur.
Tuzun aşırılığı olgunlaşmayı yavaşlatmakta, pıhtı sert bir yapı kazanmaktadır.
Taze peynirlerin proteinlerinin suda erimesini az bir oranda artırmaktadır.
Tuzlama biçimi peynirlerin niteliği ve görünümü üzerine de etkili olmaktadır.
Salamuradan çıkarılan peynir kalıpları açıkta veya teneke içinde imalat yöntemine ve mevsimine göre 12 saat-4 gün arasında dinlendirilir.

Beyaz peynir genellikle teneke kutular ile ambalajlanır. Ancak istenildiğinde pratik kutulara 1000 gr ya da 500 gr olarak kesilip paketlenebilirler.

Ambalajlama işlemi biten peynir olgunlaşmanın sağlanması amacıyla 6-8 °C'lik soğuk hava depolarında depolanmalıdır. Daha düşük sıcaklıklarda yapılan depolamalarda peynirde erime olur.

Edirne Beyaz Peyniri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kırklareli Beyaz Peyniri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Birinci Yunanistan Cumhuriyeti (Yunanca: Α'Ελληνική Δημοκρατία), Yunanların Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başkaldırısı sırasında kurulan geçici cumhuriyettir. Kurulan bu cumhuriyet aynı zamanda Yunanların kurduğu ilk cumhuriyet olmakla birlikte daha sonra İstanbul Antlaşması ile yerini krallığa bırakacaktır. Tarihçiler devletin anayasal ve demokratik niteliği ile daha sonradan Yunanistan'da kurulacak olan İkinci ve Üçüncü cumhuriyetlere bir örnek teşkil ettiğini söylerler.

1821 yılında başlayan ayaklanmanın ilk aşamasında Yunan toprakların birçok yerinde halkın kendi seçtiği bölgesel yönetim konseyleri kuruldu. Bu konseyler Epidaurus Birinci Millet Meclisine bağlıydı. Bu mecliste 1822 yılında Yunan Anayasası ilan edilerek geçici devleti ilan ettiler. Bu adım çağdaş Yunan devletinin doğuşunu göstermiştir ancak konseylerin ömrü çok uzun sürmedi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı ordu ile birlikte Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın komutası altındaki ordu birleşerek direnişçileri yenmeyi başardı.
1827 yılında Yunan İsyanı'nın anakarada bazı küçük bölgeler haricinde söndürüldüğü dönemde büyük güçler direnişçilere yardıma geldi. Büyük güçler olayları bitirmek için Londra Antlaşması'nda Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında bir Yunan özerkliğini kabul etti ancak Osmanlı bu şartları reddetti. Bunun üzerine büyük güçler saldırıya geçerek Navarin'de donanmayı yok etti. Böylece Yunan direnişçilere büyük bir destek verildi.
1827 yılında Ulusal Meclis, Loannis Kapodistrias'ı Yunanistan Valisi olarak seçti. Ocak 1828 yılında, vali olarak seçilen Kapodistrias Yunanistan'a geldi. Geldikten sonra Kapodistrias gerçek anlamda devleti oluşturmak ve yıllar boyu savaş ile tahrip olmuş olan Yunanistan'ı kalkındırmaya çalıştı ancak ülkede bulunan burjuva yapılan reformlara tepki koydu. Bunun sonucunda ülke siyasal çatışmaya girdi.
Kapodistrias bu kargaşa esnasında 1831 yılında siyasi rakipleri tarafından öldürüldü. Kapodistrias'in yerine kardeşi Augustinos geçti ancak kardeşi altı ay sonra istifa etmek zorunda kaldı.
Bu esnada başta Ruslar olmak üzere birçok büyük devletin müdahalesiyle İstanbul Antlaşması sonucunda Yunanistan bağımsızlığına kavuştu.
Bu kargaşadan memnun olmayan büyük devletler olaylara müdahale ederek Londra Konferansı'nı topladı. Konferansta alınan karar doğrultusunda Yunanistan'da bir krallık kurulacak ve krallığın başında Bavyera Prensi Wittelsbach Otto olacaktı.

Aleksandros Mavrokordatos (13 Ocak 1822 – 10 Mayıs 1823)
Petros Mavromichalis (10 Mayıs 1823 – 31 Aralık 1823)
Georgios Kountouriotis (31 Aralık 1823 – 26 Nisan 1826)
Andreas Zaimis (26 Nisan 1826 – 14 Nisan 1827)
Yannis Kapodistrias (Mayıs 1827 – 27 Eylül 1831)
Augustinos Kapodistrias (9 Ekim 1831 – 23 Mart 1832)
Yasama Komisyonu (1832 – 1833)

Yunanistan Meclisi - Yunanistan anayasal tarihi21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bizans Riti, Yunan Riti ya da Konstantinopolis Riti günümüzde Doğu Ortodoks Kilisesi ve Bizans Katolik Kiliseleri'nde uygulanmakta olan bir liturjik rit. Kısıtlı ölçüde de olsa Anglikan Komünyonu ve Lüteran kiliselerde de uygulanan rit bu mezheplerde özellikle Doğu Riti Anglikanizmi Toplumu ve Ukrayna Lüteran Kilisesi'nde benimsenmiştir. 
3. yüzyılda Konstantinopolis'te uygulanmaya başlayan rit bugün dünyada Roma Riti'nden sonra en çok uygulanan ikinci rittir.
Rit Konstantinopolis Kilisesi tarafından düzenlenen kutsal liturjiler, ayin vakitlerini belirten kanonik saatler, sakramentler, çeşitli dualar, takdisler ve egzorsizm gibi ritüelleri içerir.
Aynı zamanda yüzyıllar içerisinde gelişen mimari, ikonalar, liturjik müzik, ayin kıyafetleri ve bazı gelenekler de ritin bir parçasında dönüşmüştür.

Sadece otosefal kiliseler listelenmiştir; özerk kiliseler ana kiliselerinin altında kabul edilmiştir. Jülyen takvimi benimseyen kiliseler * ile işaretlenmiş, kısmen Jülyen takvimi kullananlar (*) ile işaretlenmiştir.
Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesi
İskenderiye Rum Ortodoks Patrikhanesi
Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi*
Rus Ortodoks Kilisesi*
Sırp Ortodoks Kilisesi*
Rumen Ortodoks Kilisesi
Bulgar Ortodoks Kilisesi
Gürcü Ortodoks Kilisesi*
Kıbrıs Kilisesi
Yunanistan Kilisesi
Arnavutluk Otosefal Ortodoks Kilisesi
Polonya Ortodoks Kilisesi*
Çek ve Slovak Ortodoks Kilisesi
Amerika Ortodoks Kilisesi
Ukrayna Ortodoks Kilisesi*

Arnavut Bizans Katolik Kilisesi
Belarus Rum Katolik Kilisesi
Bulgar Rum Katolik Kilisesi
Hırvatistan ve Sırbistan Bizans Katolik Kilisesi
Yunan Bizans Katolik Kilisesi*
Melkani Rum Katolik Kilisesi
Macar Rum Katolik Kilisesi
Italo-Arnavut Rum Katolik Kilisesi
Makedon Rum Katolik Kilisesi
Rumen Rum Katolik Kilisesi
Rus Katolik Kilisesi*
Ruten Katolik Kilisesi
Slovak Rum Katolik Kilisesi
Ukrayna Rum Katolik Kilisesi(*)

Robert F. Taft, The Byzantine Rite. A Short History. Liturgical  Press, Collegeville 1992, ISBN 0-8146-2163-5
Hugh Wybrew, The Orthodox Liturgy. The Development of the Eucharistic Liturgy in the Byzantine Rite, SPCK, London 1989, ISBN 0-281-04416-3
Hans-Joachim Schulz, Die byzantinische Liturgie : Glaubenszeugnis und Symbolgestalt, 3., völlig überarb. und aktualisierte Aufl. Paulinus, Trier  2000, ISBN 3-7902-1405-1
Robert A. Taft, A History of the Liturgy of St John Chrysostom, Pontificio Istituto Orientale, Roma 1978-2008 (6 cilt).

Doğu Süryani Riti
Mozarap Riti

Bizanslılar, Doğu Romalılar, Bizans Grekleri veya Bizans Yunanları, Geç Antik Çağ ve Orta Çağ'da Yunanca konuşan Hristiyan Romalılardır. Onlar, Bizans İmparatorluğu (Doğu Roma İmparatorluğu), Konstantinopolis ve Küçük Asya (modern Türkiye), Yunan adaları, Kıbrıs ve güney Balkanların bazı bölgelerinin ana sakinleriydi veya en büyük azınlık ya da çoğunluğu oluşturuyorlardı, Levant ve kuzey Mısır'ın kıyı kent merkezlerinde de mevcutturlar. Tarih boyunca, Bizanslı Yunanlar, kendilerini Romalılar (Yunanca: Ῥωμαῖοι}) olarak tanımlar, ancak modern tarihçilikte "Bizanslı Yunanlar" olarak adlandırılırlar.
Bizans Rumlarının sosyal yapısı temel olarak köylü sınıfının içeren kırsal kesim ve tarıma dayanır. Bu köylüler üç çeşit yerleşim bölgesinde yaşıyorlardı: chorion veya köy, agridion veya mezra ve proasteion veya özel mülk. Bizans İmparatorluğu döneminde meydana gelen pek çok sivil rahatsızlık, bu büyük halk kitlesine değil ama İmparatorluğun içindeki siyasi gruplara bağlandı. Bizanslı Yunanlar arasındaki askerler ilk başta kırsal köylüler arasında kurulmuştu ve yıllık olarak eğitiliyorlardı. Bizans İmparatorluğu 11. yüzyıla girerken, ordudaki askerlerin çoğu ya silahlı askerler ya da paralı askerlerdi.
Onikinci yüzyıla kadar, Bizans Rumlarının nüfusu içindeki eğitim Batı'dakinden daha gelişmiş, özellikle ilkokul düzeyinde, bu durum nispeten yüksek okuryazarlık oranlarına neden oldu. Başarı, uluslararası ticarette çok güçlü bir pozisyona sahip olan Bizanslı Yunan tüccarları önüne kolayca geldi. Rakip İtalyan tüccarların yarattığı zorluklara rağmen, Bizans İmparatorluğu'nun var oluşunun ikinci yarısında kendi başlarına kaldılar. Yalnızca Batılı emsallerinden daha fazla özgürlüğe sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda papaya eşit olduğu düşünülen Konstantinopolis'te bir patrik de bulundurmaları nedeniyle din adamları da, özel bir yere sahipti. Bu güçlü durum zaman içinde kuruldu, Bizans İmparatorluğu'nun başlangıcında, İmparator I. Konstantin (h. 306-337) hükümdarlığında nüfusun yalnızca %10'luk küçük bir kısmı Hristiyandı.
Latince imparatorluk idaresinin dili olmasına rağmen Konstantin, başkenti Konstantinopolis'e taşındığında Yunancanın kullanılması zaten Roma imparatorluğunun doğu bölgelerinde yaygındı. Herakleios'un (h. 610-641) hükümdarlığında, Yunanca halk arasında baskın dil olup ayrıca yönetimde Latincenin yerini aldı. İlk başta, Bizans İmparatorluğu'nun çok milletli bir karakteri vardı, ama 7. yüzyılda İslam'ın yayılışı ile Yunanca konuşmayan vilayetlerin kaybı sonrası imparatorluğun kalbi olan modern Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ile Sicilya ve güney Bulgaristan, Kırım ile Arnavutluk’un bazı bölgelerinde yaşayan Bizanslı Yunanlar hâkim hâle geldi. Zamanla, onlarla Batı arasındaki, özellikle Latin Avrupa ile olan ilişki kötüleşti.
İlişkiler, Bizans Rumlarının Batı'da sapkın olarak etiketlenmesine neden olan Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılması ile daha da zarar gördü. Sonraki yüzyılları boyunca ve özellikle Frankların Kralı Şarlman'ın (h. 768-814) 800'de Roma'da, imparatorluk tacı giyme törenini takiben, Bizans İmparatorluğu ve Bizanslılar, Batı Avrupalılar tarafından Roma İmparatorluğu'nun mirasçıları olarak değerlendirilmemiş olup onun yerine bir Doğu Yunan krallığının parçası olarak kabul edilmişlerdir.
Bizans İmparatorluğu'nun gerileme döneminde, Bizanslılar ve toprakları çoğunlukla Osmanlı yönetimi olmak üzere dış tahakküm altına girdi. Osmanlıların Yunanca konuşan Ortodoks tebaası için "Rûm" ("Romalı") ve tüm Doğu Ortodoks halkları için "Rum milleti" ("Romalı millet") tanımı hem Osmanlı Rumları hem de onların Osmanlı yöneticiler tarafından muhafaza edilmiş ve 20. yüzyıla kadar yaşamıştır.

Orta Çağ'ın çoğunda, Bizans Rumları, Yunan dilinde Hristiyan Yunanlarla eş anlamlı hale gelen bir terim olan Rhōmaîoi (Ῥωμαῖοι, "Romalılar", Roma İmparatorluğu vatandaşları anlamına gelir) olarak tanımlandı. Latinleştirilmiş Graikoí (Γραικοί, "Yunanlar") terimi de kullanılırdı, 1204 Dördüncü Haçlı Seferi'nden önce kullanımı daha az yaygındı ve resmi Bizans siyasi yazışmalarında yeri yoktu. Antik Hellenes için bu Latince terim tarafsız bir şekilde kullanılabilirken, 9. yüzyıldan itibaren Batılılar tarafından Antik Roma mirası üzerine Bizans iddialarına meydan okumak için onu Bizanslar için aşağılayıcı bir egzonim yaptı, bu nedenle Bizanslılar bu terimi çok az kullandılar, çoğunlukla Batı ile ilgili bağlamlarda, buna örnek Floransa Konsili'ne ilişkin metinlerdir, Batı bakış açısını sunar. Hellenes antik ismi yaygın kullanımında "pagan" ile eş anlamlıdır fakat orta Bizans döneminde (11. yüzyıl) bir etnik grubun adlandırılması olarak yeniden canlandırıldı.
Batı'da "Roma" terimi Katolik Kilisesi ve Roma Piskoposu ile bağlantılı olarak yeni bir anlam kazanırken, Yunanca "Romaioi" formu, Doğu Roma İmparatorluğu'nun Rumları ile bağlantılı kaldı. "Bizans Rumları" terimi Hieronymus Wolf gibi sonraki tarihçiler tarafından bir egzonim olarak uygulandı; "Bizans" vatandaşları kendi dillerinde kendilerini Romaioi (Romalılar) olarak adlandırmaya devam ettiler. Batı'daki terminolojideki değişime rağmen, Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlar gibi doğu komşuları, örneğin Kur'an'ın 30. Suresinde (Rum Suresi) olduğu gibi Bizanslılara "Romalılar" demeye devam etti. "Rum milleti" ("Romalı millet") tanımı Bizanslıların sonraki rakipleri Osmanlı İmparatorluğu tarafından da kullanılmıştır ve onun Türkçe karşılığı Rum kelimesi, Türkiye hükûmeti tarafından da resmi olarak olarak Yunan Ortodoks vatandaşlarını tanımlamak için kullanılmıştır, örneğin "Roma Ekümenik Patrikhanesi", Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak isimlendirilir.
Güneydoğu Avrupa'nın Slav halkları arasında Bulgarlar ve Sırplar gibi kendi dillerinde "Rhomaioi" (Romalılar) ismi en çok "Greki" (Yunanlar) olarak çevrilir. Orta Çağ'ın başlarında bazı Slav metinlerinde Rimljani veya Romei terimleri de kullanılmıştır. Orta Çağ Bulgar kaynaklarında Bizans İmparatorları "Yunanların Çarları" idi ve Bizans İmparatorluğu "Yunanların Çarlığı" olarak biliniyordu. Hem Epir Despotluğu hükümdarları hem de İznik İmparatorluğu da "Yunan halkına hükmeden Yunan çarları" idi.
Aynı şekilde, İzlandalılar, Varegler (Vikingler) ve diğer İskandinavlar gibi İskandinav halkı arasında "Rhomaioi" (Romalılar) "Grikkr" (Yunanlar) olarak adlandırıldı. Seyyahlar ve Vareg Muhafız Gücü üyeleri tarafından Norveç, İsveç ve hatta Atina'da kalan çeşitli Runik yazıları mevcuttur, Yunan Runik taşları ve Piraeus Aslanı'nda görüldüğü gibi Grikkland (Yunanistan) ve Grikkr terimleri Bizans İmparatorluğu'ndaki girişimlerine ve Bizanslarla etkileşimlerine atıfta bulunur.

Bizans'ta toplumsal hareketlilik bilinmemekle birlikte, toplumun düzeni daha kalıcı olarak düşünülüyordu, Cennet sarayına ilişkin ortalama bir insan Konstantinopolis'teki imparatorluk sarayının arketipi olacaktı. Bu toplum, ne dışlayıcı ne de değişmez olan çeşitli insan sınıflarını içeriyordu. En karakteristik fakirler, köylüler, askerler, öğretmenler, girişimciler ve din adamlarıydı.

533 tarihli bir metne göre, bir adamın eğer ihmal edilebilir olmasa da mütevazı bir miktar olan 50 altın sikkesi (aurei) yoksa "fakir" olarak adlandırıldı. Bizanslılar, polis yararı için Yunan sadaka kavramlarının varisleriydiler; bununla birlikte, İncil'de verilen alışkanlıklarını canlandıran Hristiyan kavramları ve özellikle Basileios (Noel Baba'nın Yunan eşdeğeri), Nissalı Gregor ve İoannis Hrisostomos örnekleri. Fakirlerin sayısı Bizans İmparatorluğu'nun varlığı süresince yüzyıllar içinde dalgalandı, ancak inşaat projeleri ve kırsal işler için sürekli bir kas gücü kaynağı sağladılar. Kavimler Göçü yüzünden gelen baskınlar ve vergiden kaçınma arzusunun kırsal nüfusu şehirlere itmesinden, dördüncü yüzyılın sonları ve beşinci yüzyılın başlarında sayıları arttı.
Homeros zamanlardan beri birkaç yoksulluk kategorisi vardı: ptochos (Grekçe: πτωχός, "pasif fakir") grubu, penes (Grekçe: πένης, "aktif fakir") grubundan daha düşüktü. İşlevleri Birinci Roma'nın çetesine benzeyen meşhur Konstantinopolis çetesinin çoğunluğunu oluştururlardı. Bununla birlikte, yoksullara atfedilen ayaklanmalar varken, sivil rahatsızlıkların çoğu, Yeşiller ve Maviler gibi Hipodrom'un çeşitli gruplarına atfedilebilirdi. Yoksullar nüfusun ihmal edilemez bir yüzdesini oluştururlardı, ancak büyük bir hastane ağı (iatreia, Grekçe: ιατρεία) ve sadakalar ile büyük ölçüde yoksulların varlığıyla haklı görülen dini ve sosyal bir model oluşturmak için Bizans Hristiyan toplumunu etkilediler ve klasik toplumun Hristiyan dönüşümünden doğdular.

Köylülerin sayılarına ilişkin güvenilir rakamlar yoktur, ancak Bizans Rumlarının büyük çoğunluğunun kırsal ve tarım alanlarında yaşadığı yaygın olarak kabul edilmektedir. İmparator VI. Leon'un (h. 886-912) Taktika'sında, devletin omurgası olarak tanımlanan iki meslek köylülük (geōrgikē, Grekçe: γεωργική, "çiftçiler") ve askerliktir (stratiōtikē, Grekçe: στρατιωτική). Bunun nedeni, köylülerin imparatorluğun yiyeceklerinin çoğunu üretmenin yanı sıra vergilerinin de çoğunu üretmesiydi.
Köylüler çoğunlukla adı klasik kome (Grekçe: κώμη)  formundan modern chorio (Grekçe: χωριό) formuna yavaşça değişmiş köylerde yaşıyordu. Köylülerin baskın işleri tarım ve hayvancılık olmakla beraber yalnızca bununla sınırlı değildi. Çanakkale Boğazı'nın doğu kıyısında yer alan ve 173 haneden 113'ü köylü ve 60'ı kentli olarak sınıflandıran küçük bir kasaba olan Lampsakos için var olan kayıtlar yardımcı faaliyetleri gösterir.
Venedik'te Biblioteca Marcianada yer alan Vergi hakkında talimat adlı çalışma kırsal kesim yerleşimini üç gruba ayırır: chorion (Yunanca: χωρίον) ya da köy, agridion (Greek: αγρίδιον) ya da mezra ve proasteion (Greek: προάστειον) ya da özel mülk. Hilandar manastırına bağışlanan Aphetos köyünün 14. yüzyıldan kalma bir araştırmasına göre, ortalama bir arazi büyüklüğü sadece 3.5 modioi (0.08 ha) idi. Kırsal nüfuslara uygulanan vergiler arasında kapnikon (Yunanca: καπνικόν) ya da ocak vergisi, synone (Yunanca: συνονή) ya da nakit ödeme ki  Kapnikon  ile sıklıkla bağlantılıydı, ennomion (Yunanca: ε

Bizans Yunanistanı tarihi başlıca Doğu Roma ya da Bizans İmparatorluğu ile örtüşür.

Yunan yarımadası, MÖ 146 tarihinde bir Roma protectorate oldu ve Ege Adaları, MÖ 133 tarihinde bu bölgeye eklendi. Atina ve diğer Yunan şehirleri MÖ 88 tarihinde isyan ettiler ve yarımada Roma generali Sulla tarafından sert bir şekilde bastırıldı. Roma iç savaşı, Augustus yarımadayı MÖ 27 tarihinde Achaea vilayeti olarak düzenlediği zamana kadar, ülkeyi harap etti.
Yunanistan, Roma İmparatorluğu'nun tipik bir doğu vilayetiydi. Romalılar, oraya sömürgeciler gönderdiler ve özellikle Atina'nın Agorası olmak üzere Diğerlerinin yanında Marcus Vipsanius Agrippa'nın Agrippeia'sı, Titus Flavius Pantaenus'un kütüphanesi ve Rüzgarların Kulesi gibi yeni binalar yaptılar. Romalılar Yunan kültürüne saygılı, Yunanlar da genellikle Roma'ya sadıktılar.
Roma İmparatorluğu yönetiminde Yunanistan'da hayat öncesiyle aynıydı ve Yunanca Doğu'da lingua franca olmaya devam edip, imparatorluğun en önemli parçası oldu. Roma kültürü, klasik Yunan kültüründe çok yoğun etkilendi (bakınız Greko-Romen), Horatius Graecia capta ferum victorem cepit (Tercümesi: "Esir Yunanistan, kaba fatihini esir aldı") söylemiştir. Homeros'un destanları Vergilius'ın Aeneis'ine esin kaynağı olurken, Lucius Annaeus Seneca gibi yazarlar Yunan tarzında yazarlarken Afrikalı Scipio, Jül Sezar ve Marcus Aurelius çalışmalarını Yunanca derlemişlerdir.
Bu dönem boyunca, Galen ve Şamlı Apollodorus gibi Yunan aydınlar, sürekli Roma'ya getirildiler. Roma şehrinin içinde, özellikle filozoflar olmak üzere Romalı seçkinler ile alt sınıflarda ise denizci ve tüccarlar gibi çalışan sınıf Yunanca konuşuyorlardı. Roma İmparatoru Neron 66 yılında Yunanistan'ı ziyaret etti ve Yunan olmayan katılımcılara aleyhindeki kurallara rağmen Olimpiyat Oyunları düzenledi. Doğal olarak her yarışmada zafer ile onurlandırıldı ve Flamininus'un 200 yıldan fazla zaman önce yaptığı gibi 67 yılında Korint'te gerçekleşen İstmiya Oyunları'nda Yunanların özgürlüğünü ilan etti.
Hadrianus da özellikle Yunanları severdi; imparator olmadan önce Atina Arkhon'u olarak görev yapmıştı. Ayrıca kendi adı ile anılan kemer ile inşa ettirmişti orada ve Yunan sevgilisi Antinous vardı.
Aynı zamanda, Yunanistan ve Doğu Roma'nın çoğu Hristiyanlık etkisine girdi. Havari Pavlus, Korint ve Atina'da vaaz verdi ve Yunanistan kısa sürede imparatorluğun en yüksek Hristiyanlaşmış bölgelerinden biri oldu.

2.ve 3. yüzyıllar boyunca, Yunanistan, Achaea, Makedonya, Epirus vetus ve Trakya şeklinde vilayetlere bölünmüştü. 3. yüzyıl sonlarında, Diocletianus hükümdarlığı sırasında, batı Balkanlar Roma diocese olarak teşkilatlandırılmış ve Galerius tarafından yönetiliyordu. I. Konstantin döneminde, Makedonya ve Trakya diocese biriminin parçasıydı. Doğu ve güney Ege Adaları ise Asya diocese biriminin Insulae vilayeti olarak teşkilatlanmıştı.
I. Theodosius döneminde, Yunanistan Heruliler, Gotlar ve Vandalların istilaları ile karşılaştı. Arcadius'un naibi olarak hareket eden Stilicho, Vizigotların 4. yüzyılda işgali üzerine, Teselya'yı boşalttı. Arcadius'un saray nazırı Eutropius, Alarik'in Yunanistan'a girmesine izin verdi, O da Korint ve Mora'yı yağmaladı. Stilicho nihayetinde onu yaklaşık 397 yılında onu kovdu ve Alarik İlirya Praetorian prefecture'nun magister militum'u oldu. Sonunda Alarik ve Gotlar İtalya'ya göç edip, 410 yılında Roma'yı yağmaladılar ve İber Yarımadası'nda ve Güney Fransa'da Arapların ilerlediği 711 yılına kadar ayakta kalan Vizigot imparatorluğu kurdular.
Yunanistan, göreceli olarak, tek parça olarak imparatorluğun doğu parçasında kaldı. Geç antik çağın geçersiz tasavvurunun aksine, Yunan yarımadası çoğunlukla Roma ve daha sonra Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu'nun en müreffeh bölgelerinden biri olmuştur. Fakirlik, nüfusun azalması, barbar yıkımı ve sivil çöküş ile ilgili eski düşünceler, son dönem arkeolojik keşifler sonrası düzeltilmiştir. Gerçekten, bir kurum olarak polis en azından 6. yüzyıla kadar refah içinde kalmıştır. İeroklis'un Sinekdimos'u gibi dönemin metinleri Geç antik çağda, Yunanistan'ın gayet şehirleşmiş olduğunu ve yaklaşık 80 şehir ihtiva ettiğini doğrular. Bu aşırı refah görüntüsü günümüzde geniş kabul görmektedir ve 4 ile 7. yüzyıllar arasında, Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'in ekonomik olarak en aktif bölgesi olduğu kabul edilir.
İskenderiye ve Antakya'nın Araplara kaybedilmesi sonrası, Selanik Bizans İmparatorluğu'nun en büyük ikinci şehri oldu ve "ortak-saltanat" (symbasileuousa) olarak adlandırıldı, sadece Konstantinopolis'in gerisinde. Yunan yarımadası, Geç Roma ve erken Bizans döneminde Hristiyanlığın en güçlü merkezlerinden biri olarak kaldı. Bölge, Slav istilasından kurtarıldıktan sonra, zenginlik geri geldi. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun Anadolu'yu ele geçirmesi, Konstantinopolis'te Latin işgali gibi olaylar Bizans imparatorluk ilgisini geç Bizans dönemi boyunca Yunan yarımadasına odakladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçene kadar, özellikle Mora, Achaea Prensliği ve Mora Despotluğu dönemleri de dahil olmak üzere ekonomik ve düşünsel zenginliğini sürdürmüştür.

Yunanistan'ın Makedonya kısmı, 479 ve 482 yıllarında Kral Büyük Teoderik komutasında Ostrogotlar tarafından saldırıya uğradı. Bulgarlar da Trakya ve Kuzey Yunanistan'ın kalanına 540 yılında saldırdılar ve bunu başka zamanlar tekrarladılar. Süreklilik arz eden bu Bulgar saldırıları, Bizans İmparatorlarına Anastasios Suru adı verilen Selymbria'dan (günümüz Silivri) Karadeniz'e uzanan 30 mil ya da daha uzun bir savunma duvarı inşa etmelerine neden oldu. Hunlar ve Bulgarlar 559 yılında I. Justinianus'un Roma İmparatrorluğu'nun kalbini ele geçirme teşebbüs ettiği İtalya'dan Bizans ordusu dönene kadar Yunanistan'ı talan ettiler.
Tarihi dokümanlara göre, Slavlar 579 yılının başında Yunanistan'ın bir kısmını işgal edip, yerleştiler ve 580li yıllar boyunca Bizanslılar tüm yarımadanın kontrolünü kaybettiler. Fakat hiçbir arkeolojik kanıt, 6. yüzyıl sonlarına kadar Slavların imparatorluk Bizans topraklarına saldırdıklarını göstermemektedir. Bütün olarak Yunanistan'da Slav kültür izleri çok seyrektir.

Selanik şehri, Slavlar'ın 615 yılında yaptıkları saldırıdan sonra bile düşmemiştir. Slavlar nihayetinde yenilmişler, Bizanslılara katılmışlar ve Sclaviniae olarak topluma karışmışlardır. 7. yüzyıl başları süresince, II. Konstans, Yunan yarımadasından Anadolu ve Balkanlara ilk kitlesel Slav göçünü gerçekleştirmiştir. II. Justinianos, Sclaviniae halkını yenip, çoğunu yok etmiştir ve 110,000-200,000 arası Slavı Yunan yarımadasından Bitinya'ya sürerken, ordusunda 30,000 Slav mevcuttu.
Bu şekilde farklı toplumlarda yer alan Slav kökenli nüfus, Bizanslıların düşmanlarına karşı yapılan askeri seferlerde kullanılmışlardır. Mora'da Slav istilası yarımadanın batı tarafına düzensizlik getirirken, batı tarafı Bizans yönetiminde kaldı. İmparatoriçe İrini, bir askeri sefer düzenleyip, bu bölgeleri kurtarıp yeniden düzen tesis etmesine rağmen, konu tam olarak I. Nikiforos'un Güney İtalya'dan Yunanca konuşan insanları Mora'nın kırsal kesimlerine yerleştirip kalan son Slav izlerini silmesi ile ortadan kalkmıştır.
7. yüzyıl ortasında, imparatorluk II. Konstans tarafından "thema" ismi verilen idari birimlere bölündü, bunlar arasında Trakya theması, Ege Adaları ve Güney Yunanistan'da denizci Karabisianos birlikleri vardı. II. Justinianos, daha sonra Karabisianos birimini, Hellas theması (merkezi Korint) ve Kibirreoton themasına böldü. O dönem, Slavlar, birçok kez mağlup edildiklerinden ya da Sclaviniae'ya yerleştirildiklerinden artık Bizans'a tehdit oluşturmuyorlardı. Bitinya'da bulunan Slav toplumu, General Leontios'un 692 yılında Araplara karşı kaybettiği Sebastopolis Muharebesi sırasında Arapların tarafına geçmeleri yüzünden Bizanslılar tarafından yok edildiler.
Bu themalar, iconoclast ("Putkırıcı") III. Leon'ya karşı 727 yılında isyan edip, kendi imparatorlarını tahta geçirmeyi denediler, ancak mağlup oldular. Leon, Karabisianoi biriminin karargahını Anadolu'ya taşıdı ve onlardan Kibirreoton themasını oluşturdu. O zamana kadar Yunanistan ve Ege, teknik olarak Papa'nın kilise yetkisi içindeydi fakat Leon, Papalık ile de çekişmesi sonucu, bu bölgeleri İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi yetkisine verdi. İmparator olarak III. Leon, Justinianus'tan sonra daha çok idari ve hukuki reform yapmıştır. Aynı zamanda, Araplar Ege'de ilk ciddi akınlarına başlamışlardır. Bitinya'ya, zamanla ana kara Yunanistan ve Kıbrıs'tan gelen Yunanlar yerleştirilmiştir.

I. Nikiforos, 9. yüzyıl başlarında Slavların ve Bulgarların elinde tuttuğu toprakları yeniden ele geçirmeye başladı. Küçük Asya'dan Yunanca konuşan aileleri Yunan yarımadası ve Balkanlar'a yerleştirip, Hellas Theması'nı Kuzey'de Teselya ve Makendoya'yı kapsayacak şekilde, Güney'de ise yeniden ele geçirilen Mora topraklarını içerecek şekilde genişletti. Slavlar tarafından çevrelenip, Arkhon tarzı yönetimle düzenlenen Selanik, kendi başına bir thema oldu. Bu themalar orduya ek 10.000 asker verdiler ve Nikiforos'un Slavları Hırıitiyan yapmasına yardımcı oldular.
9. yüzyıl sonlarında, VI. Leon, I. Simeon komutasında Bulgar istilası ile karşı karşıya geldi. Onun döneminde 896 yılında ve VII. Konstantinos'un naibesi Zoe'nun iktidarında 919 yılında olmak üzere Trakya Bulgarlar tarafından talan edildi. Simeon, tekrar 922 yılında Kuzey Yunanistan'ı işgal etti ve güneye daha içlere ilerleyerek Atina'nın hemen kuzeyinde bulunan Tebai'yi ele geçirdi.
10. yüzyıl sonlarında, Yunanistan'a en büyük tehdit, sürekli II. Basileios ile toprak yüzünden savaşan Samuil'den geldi. 985 yılında, Samuil Teselya ve önemli bir şehir olan Larisa'yı ele geçirdi ve 989 yılında Selanik'i yağmaladı. Basileios, 991 yılında yavaşça bu alanları geri almaya başladı fakat Bulgaristan'a geri çekilmeye zorlanmadan öce 997 yılında, Samuil, Selanik etrafındaki toprakları ve Mora'yı ele geçirdi. 999 yılında, Samuil, Dyrrhachium'u ele geçirdi ve kuzey Yunanistan'ı bir kez daha talan etti. Basileios bu toprakları 1002 yılında tekrar ele geçirdi ve ölümünden 10 yıl önce Bulgarla

Boeing AH-64 Apache (İngilizce telaffuz: /əˈpætʃi/), kuyruk tekerlekli iniş takımlı ve iki kişilik tandem kokpitli Amerikan yapımı çift turboşaftlı saldırı helikopteridir. Burun kısmındaki sensörler hedef tespiti ve gece görüşünü sağlar. Ön gövdesinin altında 30 mm M230 zincirli top bulunur ve kanat uçlarındaki dört süspansiyon noktasında genellikle AGM-114 Hellfire füzeleri ile Hydra 70 roket podları taşınır. Yedekli sistemleri sayesinde savaşta hasar görse bile hayatta kalma kabiliyeti yüksektir.
Apache, Hughes Helicopters tarafından ABD Ordusu'nun AH-1 Cobra'nın yerini alacak Gelişmiş Saldırı Helikopteri programı kapsamında Model 77 olarak geliştirildi. YAH-64 prototipi, 30 Eylül 1975'te ilk uçuşunu gerçekleştirdi. 1976'da ise Bell YAH-63 yerine tercih edildi ve 1982'de tam üretim onayı aldı. Hughes Helicopters'ın 1984'te McDonnell Douglas tarafından satın alınmasının ardından üretim ve geliştirme devam etti; helikopter, Nisan 1986'da ABD Ordusu'nda hizmete girdi. Gelişmiş AH-64D Apache Longbow, Mart 1997'de teslim edilmeye başlandı. Üretim günümüzde Boeing tarafından sürdürülmekte olup Mart 2024 itibarıyla 5.000'den fazla Apache, ABD Ordusu ile 18 uluslararası ortak ve müttefiğe teslim edildi.
Öncelikle ABD Ordusu tarafından kullanılan AH-64, Yunanistan, Japonya, İsrail, Hollanda, Singapur ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi birçok ülkenin ana saldırı helikopteri oldu. Birleşik Krallık'ta AgustaWestland Apache adıyla lisanslı üretim yapıldı. Amerikan Apache'leri Panama, Basra Körfezi, Kosova, Afganistan ve Irak'ta; İsrail Apache'leri ise Lübnan ve Gazze Şeridi'ndeki çatışmalarda kullanıldı. İngiltere ve Hollanda da 2001'de başlayan Afganistan Savaşı'nda ve 2003'teki Irak Savaşı'nda Apache helikopterlerini kullandı.

McDonnald Douglas üretimi olan AH-64 Apache, var olan saldırı helikopterlerinin en iyilerindendir. Atılgan, yüksek beka kabiliyetine sahip, zor yakalanabilir, manevra ve ateş kabiliyeti yüksek olan Apache 1973'te ortaya çıkmıştır. O tarihlerde Hughes Aircraft tarafından şekillendirilen Apache, ilk uçuşunu 30 Eylül 1975'te gerçekleştirmiştir.
Apache; gece, gündüz ve her türlü hava koşullarında tanksavar ve eskort görevlerini yerine getirebilir. Sahip olduğu gece görüş sensörleri ve seyrüsefer sistemleriyle yerle bir uçuş veya yalama uçuşu [NOE] da yapabilecek niteliktedir. Ayrıca üzerinde bulundurduğu elektronik karşı tedbir sistemleri sayesinde zırhlı düşman hedeflerinin yanı sıra, düşmanın hava savunmasında yer alan radar ve yer konuşlu hava savunma silahları ile de başarıyla savaşabilir.
Helikopterde Martin Maretta üretimi atış kontrol radarı (FCC), veri çoğaltıcı bilgi sistemi (MUX), sembol jeneratörü (SG), entegre kask ve görüntü nişan sistemi (IHADSS), Litton üretimi doppler atalet seyrüsefer elemanı {DASE], Martin Maretta üretimi hedef tespit/tanıma nişangahı, pilot gece görüş sensörü [TADS/PNVS], hava bilgi sistemi [ADS], silah sistemleri ve araç üzerindeki arızaları bulma ve belirleme sistemi [FD/LS], otomatik test cihazı (ATE) bulunmaktadır.
Apache'nin kompozit yapısı araca büyük dayanıklılık verir. Kokpit tabanı ve kenarları, düşük ağırlıklı boron zırh ile kaplanmıştır ve bu 23 mm roketlere ve 12.7 mm yüksek infilaklı ve zırh delici mermilere karşı koruma sağlar.
Apache, her biri 1890 shp (1340W) güç sağlayan 2 adet T700-GE-701Cs motoru ile donatılmıştır. 8 tona yakın olan azami kalkış ağırlığı ile 234 km/s seyir hızıyla 3 saatten fazla havada kalabilir. Apache'nin savaş yarıçapı yaklaşık olarak 150 km'dir. Ancak takılan 870 lt'lik harici yakıt tanklarıyla bu değer yaklaşık olarak 300 km'ye çıkar. Ayrıca helikopter tek motor ile 30 dakika transmisyon yağı olmadan uçabilir
AH-64A Apache, çok alçaktan uçarak hedef bölgeye gelir, hover ile yükselerek ateş eder ve yine alçak uçuşta bölgeyi terk eder. Bu tarz uçuşlar, düşman radarları ve hava savunma sistemlerini atlatmakta önemli rol oynar.

 ABD
 Birleşik Arap Emirlikleri
 Birleşik Krallık - WAH-64
 Japonya
 Tayvan
 Hollanda
 Yunanistan
 İsrail
 Mısır
 Suudi Arabistan
 Kuveyt
 Singapur
 Güney Kore
 Filipinler: 6 adet
 Hindistan 22 Adet AH64-E

Büyük Ödül (Fransızca Grand Prix), Cannes Film Festivali jürisi tarafından uluslararası yarışma bölümünde yer alan filmlerden birine ya da birkaçına verilen ödül. Festivalin büyük ödülü olan Altın Palmiye'den sonra ikinci en büyük ödüldür. Bu ödülün verilmeye başlamasından önceki dönemde, Jüri Ödülü ikinci büyük ödül sayılmaktaydı.

1995'ten bu yana ödülün resmî adı basitçe Grand Prix (Büyük Ödül) olarak geçer, ancak verilmeye başladığı 1967'den beri iki farklı isim altında dağıtılmıştır: Grand Prix Spécial du Jury (Jüri Özel Büyük Ödülü) (1967-1988) ve Grand Prix du Jury (Jüri Büyük Ödülü) (1989-1994).
Bu ödül, festivalin en büyük ödülü olan ve Palme d'Or (Altın Palmiye) olarak bilinen Grand Prix du Festival International du Film (Uluslararası Film Festivali Büyük Ödülü) ile karıştırılmamalıdır. Ayrıca, festivalin üçüncü büyük ödülünün adı ise, daha önce Uluslararası Jüri Ödülü ve Özel Jüri Ödülü adlarıyla da verilmiş olan Jüri Ödülü'dür

Cannes Film Festivali resmî web sitesi26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altın Palmiye

Cannes Film Festival at IMDb11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Jüri Ödülü (Fransızca Prix du Jury), Cannes Film Festivali'nde verilen bir ödül. Festivalin "resmi bölümünde" yer alan filmler arasından jüri tarafından seçilen bir filme verilir. Festivalin, Altın Palmiye ve Büyük Ödül'den sonra en prestijli üçüncü ödülü olarak değerlendirilir.
Ödül, 1951'den 1966'ya kadar Jüri Özel Ödülü adıyla festivalin en büyük ikinci ödülü olarak dağıtıldı. 1967'de ikinci ödül olarak Jüri Özel Büyük Ödülü verilmeye başladı ve Jüri Özel Ödülü kaldırıldı. İki yıl sonra 1969'da Büyük Ödül'den farklı bir Jüri Ödülü verilmeye başladı ve sonraki yıllarda her iki ödül ayrı ayrı dağıtıldı.
1990'larda iki defa Jüri Özel Ödülü adıyla ödül verildi. 1946'da ise bir kez Uluslararası Jüri Ödülü verildi.

Altın Palmiye
Büyük Ödül

Cannes Film Festivali resmi sitesi26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Internet Movie Database'de Cannes Film Festivali11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konstantinos Gavras (d. 12 Şubat 1933), Yunan-Fransız film yönetmeni. Daha çok yönettiği siyasal filmlerle tanınır. Çoğunlukla Fransızca seslendirilmiş filmler yapmış olmasına karşın, İngilizce sesli filmleri de vardır.
Jean-Louis Trintignant'ın bir savcıyı ve Yves Montand'ın da solcu bir partinin önde gelen temsilcilerinden birini canlandırdığı Z adlı filmde (1969), barışın önemi, faşist çeteler ile hükûmet içindeki güçlerin ilişkisi bağlamında derin devlet sorunsalı irdelenmektedir. Filmde Yunanistan'ın adı hiç verilmemesine karşın, aslında 1963 yılında suikasta kurban giden Grigoris Lambrakis ve çevresinde dönen olaylar anlatılmaktadır. Film, En İyi Yabancı Film dalında Oscar Ödülü kazanmıştır. Söz konusu film sansür nedeniyle uzun yıllar Yunanistan'da ve 1989'a değin Türkiye'de gösterilemedi.
Kuşatma'da (1970) ise, askeri diktatörlükle yönetilen bir Güney Amerika ülkesindeki olaylar perdeye yansıtılmaktadır. Filmde, radikal solcu bir grup, CIA'nın yaptığı işkencelere karşı çıkmak amacıyla ABD A.I.D yardım kuruluşu çalışanı görünümü altında Uruguay Polis Teşkilatını eğiten polis akademisi uzmanını ve Brezilya büyükelçisini kaçırır. Başrolde yine, Costa-Gavras'ın birlikte çalışmaktan zevk aldığı Yves Montand vardır.
Kayıp filminde ise (1982), Jack Lemmon, bu kez bir komedi filminde değil, oğlu Augusto Pinochet diktatörlüğü yönetimi altında olan Şili'de 1973 yılında gözaltına alındıktan sonra "kaybolan" gazeteci oğlunu arayan çaresiz bir babayı canlandırdığı bir filmde başrolü oynamaktadır.
Müzik Kutusu'nda (1989) ise Armin Mueller-Stahl, saygın bir ABD yurttaşı olan, ama karanlık bir geçmişle (geçmişte Nazilerle birlikte çalışan Macar Ok-Haç örgütü üyesi olmakla) suçlanan bir babayı canlandırmaktadır.
Amen adlı filmde (2003) ise Nazi Almanyası'nda kilisenin rolü sorgulanmakta ve kilise ile Papalığın aslında hiç de sanıldığı gibi masum olmadığı, Nazi Diktatörlüğünün kıyımlarına göz yumduğu ve doğrudan ya da dolaylı olarak ortak olduğu tezi işlenmektedir.
Le Couperet'de (2005) ise Fransa'da yaşanan toplu işten çıkarmalar, işsizlik psikolojisi ve işsiz bir mühendisin alışılmadık ve radikal bir çözüm arayışı konu edilmektedir.

Compartiment tueurs / Caniler Treni (1965)
Un Homme de trop / 13.Adam (1967)
Z / ÖlümsüZ (1969)
L'Aveu / İtiraf (1970)
État de siège / Sıkıyönetim (Görünmeyen Ayaklanma) (1973)
Section spéciale / Special Section (1975)
Clair de femme / Womanlight (1979) (USA)
Missing (Kayıp) (1982)
Hanna K. (1983)
Le Conseil de famille / Family Business (1986)
Betrayed / İhanet (1988)
Music Box / Müzik Kutusu (1990)
Contre l'oubli (1991)
La Petite apocalypse (1993)
Lumière et compagnie (1995)
Mad City / Çılgın Şehir (1997)
Amen / Amin (2002)
Le couperet / Ölümcül Çözüm (2005)
Eden à l'Ouest / Cennet Batı'da (2009)
Le capital / Kapital (Sermaye) (2012)

La Petite apocalypse / The Little Apocalypse (1993)
Le Conseil de famille / Family Business (1986)
Hanna K. (1983)
Missing / Kayıp (1982) (BA)
Clair de femme / Womanlight (1979) (USA)
Section spéciale / Special Section (1975)
État de siège / Sıkıyönetim (Görünmeyen Ayaklanma) (1973)
Z / ÖlümsüZ (1969)
Compartiment tueurs / The Sleeping Car Murder (1965)

Albayım (2006)

Enredando sombras (1998)
Stupids, The (1996) .... Gas Station Guy
Spies Like Us (1985) .... Tadzhik Highway Patrol
Madame Rosa (1977)

Yeres, Artun (derleyen) (2004). "Göstermenin Sorumluluğu". İstanbul: Donkişot Yayınları. s. 167. ISBN 975-6511-25-7

Cumhuriyet, siyasi gücün halk ve temsilcileri tarafından paylaşıldığı bir devlet yönetim şeklidir ve yapısı gereği monarşinin yokluğu üzerine kuruludur.
Bir cumhuriyette temsil, genel vatandaşlar tarafından serbestçe seçilebilir veya seçimle belirlenebilir. Birçok tarihi cumhuriyette, temsil kişisel statüye dayanmış ve seçimlerin rolü sınırlı olmuştur. Bu durum günümüzde de geçerlidir; resmi adlarında "cumhuriyet" kelimesini kullanan 159 devlet (2017 itibarıyla) ve diğer cumhuriyet olarak kurulmuş devletler, temsil hakkını ve seçim sürecini dar bir şekilde sınırlayan devletler arasında yer almaktadır.
Bu terim, MÖ 509'da kralların devrilmesinden MS 27'de İmparatorluğun kurulmasına kadar süren Antik Roma Cumhuriyeti'nin anayasasına atıfta bulunarak modern anlamını geliştirmiştir. Bu anayasa, etkili bir şekilde güç sahibi olan zengin soylulardan oluşan bir Senato; magistraları seçme ve yasaları kabul etme yetkisine sahip tüm özgür vatandaşların katıldığı birkaç halk meclisi; ve çeşitli türde sivil ve siyasi yetkilere sahip bir dizi magistratlıktan oluşuyordu.
Genellikle bir cumhuriyet tek bir egemen devlet olsa da, cumhuriyet olarak adlandırılan alt ulusal devlet varlıkları veya doğası gereği cumhuriyetçi olarak tanımlanan hükûmetler de bulunmaktadır.

Terim, Yunanca politeia kelimesinin Latin çevirisinden kaynaklanmaktadır. Cicero, diğer Latin yazarları arasında, politeia'yı res publica olarak çevirdi ve Rönesans bilginleri tarafından "republic" (veya çeşitli Avrupa dillerinde benzer terimler) olarak çevrildi.
Politeia terimi hükûmet biçimi, polity veya rejim olarak çevrilebilir ve bu nedenle modern "cumhuriyet" kelimesi gibi her zaman belirli bir rejim türü için kullanılmayan bir kelimedir. Platon'un politik bilim üzerine büyük çalışmalarından biri Politeia olarak adlandırılmıştı ve İngilizcede bu nedenle Cumhuriyet olarak bilinir. Ancak başlık dışında, Cumhuriyet'in modern çevirilerinde politeia için alternatif çeviriler de kullanılır.
Ancak, Politika adlı eserinin III. Kitabında, Aristoteles'in, politeia teriminin daha spesifik bir şekilde kullanılabileceğini belirttiği görünüyor: "Vatandaşlar genel olarak halkın iyiliği için yönettiğinde, bu tüm hükûmetler için ortak adı olan politeia olarak adlandırılır". Ayrıca, klasik Latincede, "republic" terimi genel anlamda herhangi bir rejimi ifade etmek için veya halkın iyiliği için çalışan hükûmetlere özgü bir şekilde kullanılabilir.
Orta Çağ'ın sonlarına doğru, Kuzey İtalya'da birçok şehir devleti komün veya signoria temelli hükûmetlere sahipti. Giovanni Villani gibi yazarlar, bu devletlerin doğasını ve diğer rejim türlerinden farklarını anlatmaya başladılar. Devletleri tanımlamak için libertas populi, özgür bir halk gibi terimler kullandılar. 15. yüzyılda, Antik Roma yazılarına olan yenilenmiş ilgi, yazarların klasik terimleri tercih etmelerine neden oldu. Monarşi dışındaki devletleri tanımlamak için yazarlar (özellikle Leonardo Bruni), Latin deyişi res publica'yı benimsedi.
Bruni ve Machiavelli, res publica terimini Kuzey İtalya'daki monarşi olmayan devletleri tanımlamak için kullandılar. Ancak, res publica teriminin orijinal Latincede bir dizi ilişkili anlamı vardır. Terim, kelimenin tam anlamıyla "halk işi" olarak çevrilebilir. Roma yazarları tarafından genellikle devleti ve hükûmeti ifade etmek için kullanılmıştır, hatta Roma İmparatorluğu döneminde bile.
Sonraki yüzyıllarda, İngilizce "commonwealth" kelimesi res publica'nın bir çevirisi olarak kullanılmaya başlandı ve İngilizcede kullanımı Romalıların res publica terimini nasıl kullandıklarına benzerdi. Özellikle Oliver Cromwell'in Koruyuculuk döneminde, "commonwealth" kelimesi yeni monarşi olmayan devleti tanımlamak için en yaygın terim olarak kullanılırken, "republic" terimi de yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Benzer şekilde, Lehçede terim "rzeczpospolita" olarak çevrildi, ancak bu çeviri şu anda yalnızca Polonya ile ilgili olarak kullanılmaktadır.
Günümüzde, "cumhuriyet" terimi genellikle bir hükûmet sistemini ifade eder ve bu sistem, gücünü miras veya ilahi hak gibi başka bir temelden değil, insanlardan alır.

Klasik Yunanistan ve Roma'da geliştirilen felsefi terminolojiye rağmen, Aristoteles tarafından zaten özetlenmiş olan Yunanistan'da değil, Orta Doğu'da da birçok farklı anayasaya sahip şehir devleti uzun bir tarihe sahipti. Klasik dönemden sonra, Orta Çağ'da, Venedik gibi birçok özgür şehir yeniden gelişti.

Modern "cumhuriyet" türü, klasik dünyada bulunan herhangi bir devlet türünden farklıdır. Klasik dönemde hala "cumhuriyet" olarak adlandırılan birkaç devlet bulunmaktadır. Buna antik Atina ve Roma Cumhuriyeti dahildir. Bu devletlerin yapıları ve yönetimleri, modern herhangi bir cumhuriyetten farklıyken, klasik, Orta Çağ ve modern cumhuriyetlerin tarihsel bir süreklilik oluşturup oluşturmadığına dair bir tartışma da vardır. J. G. A. Pocock, farklı bir cumhuriyetçi geleneğin klasik dünyadan günümüze kadar uzandığını savunmuştur. Diğer bazı bilim adamları bu konuda farklı görüşlere sahip. Örneğin, Paul Rahe, klasik cumhuriyetlerin modern herhangi bir ülkedekilerle az bağlantısı olan bir hükûmet biçimi olduğunu savunuyor.
Klasik cumhuriyetlerin siyasi felsefesi, sonraki yüzyıllar boyunca cumhuriyetçi düşünceyi etkiledi. Machiavelli, Montesquieu, Adams ve Madison gibi cumhuriyetleri savunan filozoflar ve politikacılar, çeşitli rejim türlerini tanımlayan klasik Yunan ve Latin kaynaklarına yoğun bir şekilde dayandılar.
Aristoteles'in Politika adlı kitabı çeşitli hükûmet biçimlerini tartışıyor. Aristoteles, politeia olarak adlandırdığı bir şekli, diğer şekillerin bir karışımından oluşan bir sistem şeklinde belirledi. Bu, ideal hükûmet biçimlerinden biriydi. Polybius, bu fikirlerin birçoğunu genişletti ve yine karışık hükûmet fikrine odaklandı. Bu geleneğin en önemli Roma eseri Cicero'nun De re publica'sıdır.
Zamanla, klasik cumhuriyetler imparatorluklar haline geldi veya imparatorluklar tarafından fethedildi. Çoğu Yunan cumhuriyeti, Büyük İskender'in Makedonya İmparatorluğu tarafından ilhak edildi. Roma Cumhuriyeti, Kartaca gibi cumhuriyetler olarak kabul edilebilecek diğer Akdeniz devletlerini fethederek büyük bir şekilde genişledi. Roma Cumhuriyeti kendisi daha sonra Roma İmparatorluğu haline geldi.

Pre-klasik şehir devletlerine atıfta bulunmak için "cumhuriyet" terimi sıkça kullanılmaz, özellikle Graeco-Roman etkisi altındaki Avrupa dışında kalmış bölgelerde. Ancak, Avrupa dışındaki bazı erken dönem devletlerin, bugün bazen cumhuriyetlere benzer olarak kabul edildiği hükûmetleri vardı.
Orta Doğu'da, Doğu Akdeniz'in birçok şehri, kolektif yönetim başarısına ulaştı. Cumhuriyet şehir devletleri, MÖ 11. yüzyıldan başlayarak Levant kıyısı boyunca Fenike'de yaygınlaştı. Antik Fenike'de Shophet kavramı, Roma konsülüne çok benziyordu. Pers egemenliği altında (MÖ 539-332), Tire gibi Fenike şehir devletleri, kral sistemini ortadan kaldırdı ve "6 yıllık kısa görev süreleri boyunca iktidarda kalan suffetes (hakimler) sistemi"ni benimsedi. Arwad, bir monark yerine halkın egemen olarak tanımlandığı, bilinen en eski cumhuriyet örneklerinden biri olarak gösterilmiştir. Yahudi Yargıçlar dönemi Birleşik Monarşi öncesi İsrailoğulları konfederasyonu da bir cumhuriyet türü olarak kabul edilmiştir. Günümüz Nijerya'sında Igbo halkının yönetim sistemi, "doğrudan ve katılımcı demokrasi" olarak tanımlanmıştır.

Erken cumhuriyet kurumları bağımsız gaṇasaṅghalardan geliyor - gaṇa "kabile" ve saṅgha "meclis" anlamına geliyor - MÖ 6. yüzyıldan bu yana var olabilirdi ve bazı bölgelerde Hindistan'da MS 4. yüzyıla kadar sürmüştür. Ancak, bu konuda kanıtlar yaygın değildir ve o döneme ait saf tarihi kaynak mevcut değildir. İndya'yı (şimdiki Pakistan ve Kuzeybatı Hindistan) ele geçirdiği dönemden iki yüzyıl sonra yazmış olan Yunan tarihçi Diodorus, ayrıntı vermeden, Hindistan'da bağımsız ve demokratik devletlerin var olduğunu belirtiyor. Modern bilim adamları, MÖ 3. yüzyılda demokrasi kelimesinin ve sonrasında düşüş yaşadığını ve doğası ne olursa olsun herhangi bir özerk devleti ifade edebileceğini belirtiyorlar.

Gaṇa'nın ana özellikleri arasında bir hükümdar, genellikle raja adıyla bilinen ve tartışma kurulu olan bir meclis yer alıyor. Meclis düzenli olarak toplanıyordu. Tüm önemli devlet kararlarını tartışırdı. En azından bazı devletlerde, katılım tüm özgür erkeklere açıktı. Bu kurum ayrıca tam mali, idari ve yargı yetkisine sahipti. Adı bile nadiren geçen diğer memurlar, meclisin kararlarına uyarlardı. Gaṇa tarafından seçilen hükümdar, görünüşe göre her zaman Kshatriya Varna'nın soylu sınıfından bir aileye aitti. Hükümdar, aktivitelerini meclisle koordine ederdi; bazı devletlerde, diğer soyluların bir konseyi ile bunu yapardı. Licchavis'in 7,077 raja'dan oluşan en önemli ailelerin başındaki yönetim organı vardı. Öte yandan, Gautama Buddha dönemi boyunca Shakyas, Koliyas, Mallakas ve Licchavis, meclisin tüm zengin ve fakir erkeklere açık olduğu bir yönetim şekline sahiptiler. Kusinagara şehrinde merkezlenen Mallakas ve Vaishali şehrinde merkezlenen Vajjika (veya Vṛjika) Birliği gibi erken dönem "cumhuriyetler" veya gaṇasaṅgha, MÖ 6. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürmüştür ve bazı bölgelerde MS 4. yüzyıla kadar devam etmiştir. Vajji Mahajanapada'nın hükümdarlık konfederasyonundaki en ünlü klan Licchavis klanıydı. Magadha krallığı, Rajakumara topluluğu gibi cumhuriyet topluluklarını içeriyordu. Köyler, yerel şeflerinin Gramaka adı verilen kendi meclislerine sahipti. Yönetimleri, yürütme, yargı ve askeri işlevlere ayrılmıştı.
Bu hükûmetleri en iyi nasıl tarif edileceği konusunda, bilginler farklı görüşler belirtmektedirler ve kanıtların belirsiz, aralıklı niteliği geniş anlaşmazlıklar için izin verir. Bazıları toplantıların merkezi rolünü vurgular ve dolayısıyla onları demokrasiler olarak övüyor; diğer bilim adamları liderliğin üst sınıf hakimiyetine ve toplantının kontrol edilebilirliğine odaklanır ve bir oligarşi veya aristokrasi olarak görür. Toplantının açık gücüne rağmen, bileşimi ve katılımının gerçekten popüler olup olmadığ

Demirkapı (Rumence: Porţile de Fier; Sırpça: Ђердапска клисура, Đerdapska klisura veya Демиркапија Demirkapija; Macarca: Vaskapu; Slovakça: Železné vráta; Almanca: Eisernes Tor; Bulgarca: Железни врата, Zhelezni vrata) Tuna Nehri’ndeki bir boğazdır. Tarihî dönemden beri bilinen ve kullanılan meşhur bir nehir boğazıdır. Boğaz, Sırbistan ve Romanya sınır hattının bir kısmını oluşturur.

“Demirkapı” toponimi, açıkça belli olduğu gibi Türkçe kökenlidir. Bu geçit Güney Karpat dağlarında bulunmaktadır. Boğazdan Tuna Nehri geçer. Irmağın kayalı dağ boğazında, çağlayanlı, dar yatağında aktığı yere Osmanlı Türkleri haklı olarak Demirkapı adını vermişlerdir. Osmanlı Türklerinin alt Tuna meşhur boğazına ilkel ad verme üsluplarına dayanarak Demirkapı adını vermeleri, Macarların aynı yere eskilerden beri bilinen ve ülkenin türlü türlü bölgelerinde mevcut olan - fakat belki çağdaş Osmanlı Türk etkisine yenileştirilen - Vaskapu [okunuş: vaşkapu =Demirkapı] toponimi uygulamaları kendiliğinden anlaşılır.

Demirkapı, Sırbistan-Romanya sınırı boyunca 134 kilometre uzunluğa sahip, Avrupa'nın en büyük ve en uzun boğazıdır. Bu uzunluk birçok kıvrım oluşturmuştur. Boğaz kapsamında 4 yapısal havza ve 4 vadi bulunur.
Yayılım olarak Demirkapı, güneyinde Sırbistan'ı ve kuzeyinde Romanya'yı bırakır. Bu coğrafi yayılım içinde ayrıca Karpatlar parçalanır; bir kısmı güneyde kalır. Boğazın Sırbistan tarafında Demirkapı Millî Parkı (Национални парк Ђердап), Romanya tarafında Demir Kapılar Millî Parkı (Parcul Natural Porţile de Fier) vardır. Romanya kısmında ayrıca iki elektrik santrali kurulmuştur.

Belgrad ile Turnu Severin arasında bazı bölgelerde nehrin genişliği seksen metreye kadar düşer. Nehrin bazı bölgelerinde yatak genişliğinin bir buçuk kilometreyi bulduğu düşünülürse buradaki daralmanın ne kadar büyük boyutta olduğu daha net olarak anlaşılabilir. Nehrin daraldığı bu bölge Orta Avrupa, Adriyatik, Balkanlar ve Karadeniz’den gelen yolların kesişme noktasıdır. Demirkapıların bu konumu nehrin her iki kıyısında bulunan merkezlerin stratejik önemini daha da artırıyordu. Dolayısıyla nehrin yukarısında Demirkapıların girişi olan Orşova ile aşağı çıkışında yer alan Vidin ve Kalafat da stratejik bakımdan eşi bulunmaz bir konuma yükseliyorlardı.

Demirkapı sahası içinde Adakale adında bir ada var olmuştur. Bu ada, Osmanlı İmparatorluğu zamanından 1972 yılına kadar içindeki sakinleriyle beraber bir yaşam alanı iken, 1967’de başlatılan bir baraj çalışması sonucunda sular altında kalmıştır. 1967'de Romanya ve Yugoslavya'nın ortaklaşa Tuna üzerinde inşa ettiği barajın 1972'de tamamlanması ile barajın suları altında kaldı. 13 Eylül 1967'de devrin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel Romanya'yı ziyaret etti ve ada halkının Türkiye'ye gelmesine öncülük etti. Adada yaşayan Türklerin büyük bir kısmı Türkiye'ye, az bir kısmı ise Köstence ve Bükreş'e göç etti.

Tuna
Demirkapı
Adakale

Aurel Decei, “Demir-Kapı”, İslam Ansiklopedisi, MEB, İstanbul 1993. C-3
Imre Baski, “Demirkapılar (Temir Qapïg, Vaskapu, Dömörkapu)”, Turkish Studies, Volume 2/2 Spring 2007, s. 73-88.15 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M. Emre Kılıçaslan, “XVIII. Yüzyılda Tuna Demirkapısı ve Girdaplar İdaresi”, Karadeniz Araştırmaları, Bahar 2010, Sayı 25, s. 59-7620 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Raşit Çavaş; “TBMM Gizli Oturum Tutanaklarına ve Lozan Konferansı Tutanaklarına Göre Adakale’nin Romanya’ya Verilmesi Tartışması”, Toplumsal Tarih, Haziran-2000, Sayı 78, s. 4-12.

Dere otu (Anethum graveolens), maydanozgiller (Apiaceae) familyasından anavatanı Asya olan tek yıllık bir bitki türüdür. Bitkinin botanikteki adı ise Anethum Graveolens'tir ve bu cinsteki tek türdür. Anavatanı Avrupa'nın güneyi ve Asya'nın batısıdır. Türkiye'de de yabani olarak bulunduğu gibi, kültür bitkisi olarak bahçelerde de yetiştirilir. Dereotu, yaprakları ve tohumlarının yemeklere tat vermek için ot veya baharat olarak kullanıldığı Avrasya'da yaygın olarak yetiştirilmektedir.

Dereotu ince ve içi boş dallara sahiptir.
Yaprakları, ince, yumuşak ve sık bölünen dallar halinde büyür. Yaprakları 10–20 cm uzunluğundadır.
Bitkinin tamamı 40–60 cm'ye kadar büyür.
Çiçekleri beyazdan sarıya, küçük şemsiyeler şeklinde ve 2–9 cm çapındadır. Çiçekler küçük hermafrodittir. Çanak yapraklar dumura uğramıştır. Taç yapraklar kirli sarı renktedir.
Kültürü yapılan dereotunun çiçek salkımı oldukça büyüktür. Ortalama çapı 20 cm'dir. 
Görünüşü her yana dağılmış ışınımsıdır.
Tohumları 4–5 mm uzunluğunda ve 1 mm kalınlığındadır, düz ila hafif kavislidir ve uzunlamasına çıkıntılı bir yüzeye sahiptirler.
Kökleri iğ şeklinde ve beyazımsıdır. 120 cm'ye kadar yükselebilen sap, yuvarlak beyaz ve yeşil uzunlamasına çizgilidir. Esas yapraklar genellikle 3-4 parçalıdır. Alt yapraklar saplı, üst yapraklar sapsızdır. Yaprak kısmı beyaz kenarlı, kısa ve ucunda iki kulakçık oluşturur.
Meyve yumurta şeklinden dar veya geniş eliptik şekle kadar değişir. Üst taraftan hafif basık, 3–5 mm uzunlukta, 1,5-3,5 mm genişlikte sarı kahverenginden kırmızı kahverengine kadar farklılık gösterir. Kenarları geniş ince düz ve sarımsı kanatla çevrilmiştir. 
Ticarette genellikle meyveler ayrılmış olarak bulunurlar. Ayrılmış olan meye sırt taraftan kuvvetlice basıktır. Beş esas damardan üçü sırt tarafındadır. 
Meyve büyüklükleri çok değişiktir. Küçük formlarda uzunluk 2,90-3,28 mm, genişlik 1,68-1,96 mm; büyük formlarda ise uzunluk 3,64-4,08 mm, genişlik 2.52 mm kadardır.

Dere otu bitkisinin yapraklarının ya da tohumlarının kurutulmasıyla baharatı elde edilir. Genellikle balık ve deniz ürünlerinden yapılan yemeklerde kullanılır. Ayrıca zeytinyağlı yemeklere de hoş bir tat ve koku verir.

Dere otunun faydaları
 Vikitür'de Dere otu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Dereotu ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Devlet dini ya da resmî din, devlet tarafından onaylanan ve desteklenen bir dinî yapı ya da akide. Resmî dini olan bir devlet, seküler olmamasına karşın mutlaka teokratik olmak zorunda da değildir.
Hristiyan ülkelerde devlet kilisesi Roma İmparatorluğu'nun devlet kilisesi ile ilişkilidir ancak aynı zamanda Hristiyanlığın modern süreçte yaşadığı bir evrime denk gelir ve dinin ulusal bir kolu gibi kabul edilir. Devlet dini her zaman devlet tarafından kabul edilmiş bir din anlamına gelse de, her zaman devletin bir din tarafından kontrol ediliyor olduğu (yani teokrasi) ya da dinin devlet tarafından kontrol ediliyor olduğu anlamına gelmez.
Devletler tarafından finanse edilen dinsel kültler oldukça eski dönemlere, Antik Yakın Doğu'ya hatta tarih öncesi dönemlere kadar gider. Dinî kültlerle devlet ilişkisi Marcus Terentius Varro tarafından politik teoloji (theologia civilis) terimi ile tartışılmıştır. Devlet tarafından finanse edilen ilk "devlet kilisesi" MS 301'de kurulan Ermeni Apostolik Kilisesi'dir.

Budizmin devlet dini olduğu ülkeler:

Özel statüye sahip olan ülkeler:

Hristiyanlığı resmî din olarak tanıyan ülkeler aşağıda listelenmiştir

Katolikliği resmî din olarak benimsemiş ülkeler:

Özel statüye, desteğe veya tanınmaya sahip, ancak devlet dini olmayan:

 Yunanistan
Aşağıda yer alan devletler Doğu Ortodoks Kilisesi'ne özel statü veya tanınma vermekte olup, devlet dinine sahip değillerdir.

Aşağıda Protestanlığı hukuken kabul etmiş ülkeler listelenmiştir.

Aşağıdaki ülke ve bağımlı bölgelerde İngiltere Kilisesi resmî kilisedir:

Aşağıdaki ülkeler Kalvinizmi ulusal din olarak kabul etmiştir:

Lütercilik, aşağıda verilen ülkelerde resmîyete sahiptir:

 Tonga

 Ermenistan: Ermeni Apostolik Kilisesi ülkenin ulusal kilisesidir.
 Dominik Cumhuriyeti: Anayasa devletin dini olmadığını belirtir; buna karşın Vatikan ile yapılmış konkordat Katolikliğin devlet kilisesi olduğunu kabul eder.
 Fransa: Fransa'da 1801 yılında Napolyon tarafından devlet dini geri getirildi. Buna karşın bu yasa 1905'te feshedildi ve laiklik benimsendi. Bu dönemde Alsas-Loren Alman İmparatorluğu kontrolünde bulunmaktaydı. Fransa 1918'de bölgeyi yeniden kontrol altına aldı, ancak bölgedeki bu yerel yasa feshedilmedi. Bu nedenden ötürü bölgedeki yerel yasanın belirlediği Yahudilik, Katoliklik, Lütercilik ve Kalvinizm resmî statüye sahiptir.
 Haiti 1987'den beri Katoliklik resmî din olmasa da, devlet tarafından ayrıcalıklı bir statüde tutulmaktadır.
 Macaristan: 2011 Macaristan Anayasası din ve devleti ayırmasına rağmen Macaristan'ı "Hristiyan Avrupa'nın içerisinde yer alan" bir devlet olarak tanımlar.
 Portekiz: Ülkede din ve devlet işleri ayrı olup Katolik Kilisesi'ne bazı özel haklar tanınmaktadır.
 Samoa: 2017 yılında bir parlamento oylaması sonucunda Hristiyanlık devlet dini olmuştur.
 Zambiya: 1991 Zambiya Anayasası ülkeyi bir "Hristiyan devlet" olarak tanımlar.

Hinduizm hiçbir ülkede devlet dini değildir, ancak dünyada bir ülkede özel statüye veya tanınırlığa sahiptir:

   Nepal (2015'te Hinduizm devlet dini olmaktan çıkarıldı. Proselitizm halen yasa dışıdır.)

Pek çok Müslüman çoğunluğa sahip ülkede İslam devlet dini olarak benimsenmiştir:

Devlet ateizmi
Teokrasi
Laiklik
Türkiye'de laiklik
Kilise vergisi
Dinî eğitim
Din ve devletin ayrılması
Din sosyolojisi

Avrupa Kolordusu (İngilizce: Eurocorps), merkezi Strazburg, Fransa'da bulunan hükûmetlerarası düzenli bir ordu. Mayıs 1992'de oluşturulan kuvvet, Ekim 1993'te etkinleştirildi ve 1995'te operasyonel hâle geldi.
Beş ülke Avrupa Kolordusu'nda çerçeve ulus olarak yer almaktadır: Almanya, Belçika, Fransa, İspanya ve Lüksemburg. Ayrıca Yunanistan (2002'den beri), Polonya (2003'ten beri), İtalya (2009'dan beri) ve Türkiye (2002'den beri; Avrupa Birliği üyesi değil) birliğe katkı sağlamaktadır.

Çerçeve uluslar:

 Almanya – 1992'den beri
 Belçika – 1993'ten beri
 Fransa – 1992'den beri
 İspanya – 1994'ten beri
 Lüksemburg – 1996'dan beri
Diğer katılımcılar:

 İtalya – 2009'dan beri
 Polonya – 2003'ten beri
 Yunanistan – 2003'ten beri
AB üyesi olmayan katılımcı:

 Türkiye – 2003'ten beri

EUFOR

Eurocorps resmî sitesi13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aya İrini veya Azize İrini (Yunanca: Ναός της Αγίας Ειρήνης Tanrısal Barış ya da Kutsal Barış, İstanbul'da, Topkapı Sarayı'nın birinci avlusunda, Ayasofya'nın yakınında ve onunla çağdaş olan tarihî bir müzedir.

İstanbul'un bilinen en eski Bizans kilisesi olup ayrıca camiye çevrilmemiş tek Bizans kilisesidir. Eski kaynaklara göre, burada bulunan Roma döneminden kalma Artemis, Afrodit ve Apollon mabetlerinin kalıntılarından yararlanılarak, 4. yüzyılın başlarında I. Konstantin (324-337) zamanında yapılmıştır. Ayasofya'yla aynı avlu duvarı içinde bulunan Aya İrini, 532'deki Nika Ayaklanması sırasında yanındaki Sempson Zenon'la birlikte yanmıştır.
İmparator I. Justinianus, Ayasofya'nın yanı sıra Aya İrini'yi de yeniden yaptırmıştır. 532'de yapımına başlanmışsa da bitiş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 8. ve 9. yüzyıllarda yaşanan şiddetli depremler binada önemli hasarlara neden olmuştur. Bizanslıların patrikhane şapeli diye niteledikleri Aya İrini, İstanbul'un fethinden sonra Topkapı Sarayı'nı çevreleyen Sur-ı Sultani içerisinde kalmış, bu yüzden camiye çevrilmediği için önemli bir mimari değişiklik olmamıştır. Önce iç cephane, sonra da Harbiye Nezareti'nin silah ambarı olarak kullanılmıştır.

Türkiye'deki ilk müze çalışmaları Aya İrini'de başlamıştır. III. Ahmet döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli yerlerinden gönderilen eserler Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silahlar Koleksiyonu) ve Mecma-i Asar-ı Atika (Eski Eserler Koleksiyonu) isimleri altında iki ayrı bölüm olarak Aya İrini'de toplanmıştı. Bu müze 1875'te Çinili Köşk'e taşındı. 1908'de yeni bir askerî  müzenin kurulması için Aya İrini'de çeşitli tarihsel malzemeler depolandı. Açılan bu müze 1949'a kadar askerî  müze olarak hizmet verdi.
1974-76 yılları arasında yapılan çalışmalarda nemden arındırmak amacıyla çevresindeki toprak dolguları kaldırılmıştır. 1973'ten beri başta İKSV bünyesinde olmak üzere, birçok sanat etkinliğine ev sahipliği yapmaktadır.

Akşit I., "Hagia Sophia", Akşit Kültür ve Turizm Yayıncılık, 2005, ISBN 975-7039-07-1
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). "Irene, Church of Saint". The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
Krautheimer, Richard (1984). Early Christian and Byzantine Architecture. New Haven, CT: Yale Üniversitesi Yayımevi. ISBN 978-0-300-05294-7. 
Muzaffer Ramazanoğlu: Neue Forschungen zur Architekturgeschichte der Irenenkirche und des Complexes der Sophienkirche. In: Atti del VIII congresso di studi bizantini 2, Studi byzantini e neoellenici, Palermo 1951, S. 332–335.
Peter Grossman: Zum Atrium der Irenenkirche in Istanbul. In: Istanbuler Mitteilungen 15, 1965, ss. 186-237.
Urs Peschlow: Die Irenenkirche in Istanbul. Untersuchungen zur Architektur. Tübingen 1977.
Urs Peschlow: Die Baugeschichte der Irenenkirche in Istanbul neu betrachtet. In: Cecil Lee Striker (Hrsg.): Architectural Studies in Memory of Richard Krautheimer. Mainz, Zabern 1996, ss. 133-136.

Byzantium 1200 | Byzantium1200 - Aya İrini 20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pointsfromturkey.com Aya İrini Kilisesi

Ayamama Deresi, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda yer alan bir akarsudur. Başakşehir ilçesinin doğu kesimlerinde bir kaynaktan doğar. Bağcılar ve Bahçelievler ilçelerinden akarak, Bakırköy ilçesi sınırları içinde sularını Marmara Denizi'ne döker.
Adının kökeni konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre; adı bir Rum ortodoks azizi olan Aziz Mamas'tan (Yunanca: Άγιος Μάμας); bir diğer görüşe göreyse, Hristiyanlık peygamberi İsa'nın annesi Meryem'e atfen, Kutsal Anne anlamına gelen Άγία Μαμά (ok.: Aya Mama)'dan gelmektedir. Bu ad, Osmanlı döneminde de aynen korunarak Türkçeye geçmiş, günümüzde de bu adla anılmaktadır.
Yakın geçmişe kadar çevresi verimli tarım alanlarıyla çevriliydi. Doğduğu kaynaktan denize dökülene kadar pek çok kolu vardı. Çevresindeki bostanlar, bahçeler ve çiftlikler için önemli bir su kaynağıydı. Üstünde pek çok tarihî köprü ve Bizans döneminden kalma tarihî ayazmalar vardı. (Kutsal çeşme) 1950'li yıllardan sonra İstanbul'a yaşanan yoğun göç nedeniyle derenin çevresinde kaçak yapılaşma başladı. Yanlış kent planlamaları nedeniyle dere çevresine çok sayıda fabrika ve sanayi tesisi kuruldu. Bu kuruluşlar nedeniyle derenin suları aşırı kirlilik sorunuyla yüz yüze kaldı. Çevresindeki köylerin ve kaçak yapıların günümüzdeki semtlere evrilmesi ve bölgeden İstanbul'un en önemli iki yolu olan D100 ve TEM'in geçmesi nedeniyle dere yatağında değişiklikler yapıldı. Derenin büyük bölümü yer altına alınmak suretiyle yatağı daraltıldı.
Günümüzde İstanbul'un batısındaki en önemli merkezlerden olan İkitelli, Güneşli, Yenibosna ve Ataköy semtlerinden geçen dere, yatağı değiştirildiği için sık sık su taşkınlarına neden olmaktadır. Bu taşkınlarda büyük maddi kayıplar yaşanmaktadır. 2009 yılında yoğun yağış sonucu taşan Ayamama Deresi çevresindeki tüm semtler sular altında kalmış; onlarca kişi sel sularına kapılarak yaşamını yitirmişti. 2020'de ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ıslah edilme çalışmaları başlanan Ayamama, daha sonra İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından uzun ve yeşil bir yaşam vadisine  dönüştürüleceği duyuruldu. İnşaat çalışmaları Mayıs 2021'de başladı.

2009 Marmara sel dizisi
Papaz Köprüsü
Çoban Çeşmesi
Çobançeşme Köprüsü

 OpenStreetMap'te Ayamama Deresi ile ilgili coğrafi veriler

Ayazağa Korusu, İstanbul'da Sarıyer ilçesinde yer alan bir korudur. İki parçalı, Şişli ilçesinin kuzey bölümünde, kendisiyle aynı adı taşıyan Ayazağa mahallesinde bulunur. Yüzölçümü 7,8 hektar olan korunun içinde günümüze de ulaşan, Osmanlı döneminden kalma kasırlar ve bir av köşkü vardır.
II. Mahmut döneminden bu yana hazine-i hassaya ait olan koru padişahın sık sık ziyaret ettiği avlaklardandı. Koru, Hazinedar Çiftliği'ne aitti. Koru içinde bulunan tarihî değerdeki yapılarla birlikte 90'lı yıllarda İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na verilmiş ve bu kuruluşun girişimiyle koru çevresinde Ayazağa Kültür ve Kongre Merkezi adında bir yapı kompleksinin yapımına başlanmıştır.
Koruda, 1300 kadar büyük boyutlu, iyi korunmuş anıt ağaç vardır. Bu ağaçlar, diğer İstanbul korularında görülemeyecek boy ve çaplara ulaşmış durumdadır. Koru içinde 40 metreyi aşan boy ve 2 metreyi aşan çapta ağaçlar kayda geçirilmiştir. Koruda genel olarak en sık görülen ağaçlar arasında çınar, ıhlamur, saplı meşe, akçaağaç, at kestanesi sayılabilir.

Ağaçlandırma

"Korular". Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. III. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları. 1993. ss. sf. 72, 7, 74, 75.

Aydos Tepesi, 537 metrelik rakımı ile İstanbul'un en yüksek noktasıdır. Kartal, Pendik, Sultanbeyli ve Sancaktepe ilçelerinde bulunan Aydos Tepesi (Dağı), adını bugünkü Sultanbeyli İlçesi sınırları içinde kalan Roma ve Bizans dönemi yapısı Aydos Kalesi'nden almıştır.
Pendik'in kuş uçumu 9 km kuzeyinde, yüksekliği 537 metre olan bir tepedir. Güneyden bakıldığında konik görünen tepe, kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir yükseltinin güneyde son bulan en yüksek noktasıdır.
Güney yamaçlarına düşen yağmurları Büyükdere ve Marmara'ya, kuzey ve doğusuna düşen yağmurları Çayağzı Deresi'yle Karadeniz'e ulaştırır. Dik yamaçlar sellerin oluşturduğu akıntılarla parçalanmış ve yarılmışıtır.
Sel yatağının en büyüğü tepenin güneye bakan yüzünde, yakınında bulunan ve arslana benzeyen kayalar sebebiyle "Arslan yatakları" adını almıştır. Aynı sel yatağı daha aşağılarda "Erikli Yata" adını alır ve taşıdığı sular Yayalar-Şeyhli arasında, Kayalıdere aracılığı ile Büyükdere'ye ulaşır.
Senenin ilk kar yağışı Aydos Tepesi'nde görülür. Sıcaklık deniz seviyesinden 3 veya 4 derece daha soğuktur. Kuzeye bakan yamaçlar, çoğunluğunu meşe ağaçlarının oluşturduğu yapraklı ağaçlardan meydana gelen bir bitki örtüsüne sahiptir. Dağın bu bölümü "Şalgamlı" adını taşır. Eteklerinde bulunan içme suyu kaynakları, yakın tarihe kadar, çevre köylerin ve Pendik'in içme suyu ihtiyacını karşılamaktaydı. Yakacık ve Dolayoba çeşmelerinden alınan memba suları arabalarla Pendik'e getirilerek ihtiyaç sahiplerine satılırdı.
Bizans'ın son döneminde adı, Yunancada kartal anlamına gelen Aetos (Αετός) idi. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde aynı isimli pek çok dağ mevcuttur.
Eski kaynaklarda Oxeia olarak gösterilen ve Kalkedon'un 10 km kadar ötesinde olarak tarif edilen tepenin Aydos olduğunu kabul edenler tarihçiler vardır.

Aynak ya da ibis, Threskiornithinae alt familyasını oluşturan uzun bacaklı ve çıplak kafalı kuş türlerinin ortak adı.
İbis adı Yunanca Ibis kelimesinden gelmektedir. Antik Mısır'da kökü hb olan hîb kelimesinden türemiştir.

Nesli tükenen türler arasında olan, çok kıymetli, kutsal aynak kuşu için bir ölüler şehri inşa edilerek içindeki ev şeklindeki anıt mezar bilgelik tanrısı Thoth'a adanmıştır. Thoth ise cehaleti simgeleyen timsah tanrı Sobek'in baş düşmanı olarak kabul edilirdi. Gerçek hayatta da ibis kuşu, balık, kuş ve suya gelen memelilerle beslenen timsahların yumurtalarını yiyerek bu hayvanın nesline zarar vermektedir.
Türkiye'de Birecik'e Şubat sonu gelen ve bir aynak türü olan kelaynaklar baharı müjdelediği için bereket sembolü olarak görülürler ve kutsal sayılırlar.

Alt familya: Threskiornithinae
Cins Threskiornis
Kutsal aynak  (Threskiornis aethiopicus)
Threskiornis bernieri
Threskiornis solitarius (nesli tükenmiş)
Threskiornis melanocephalus
Threskiornis moluccus
Threskiornis spinicollis
Cins Pseudibis
Pseudibis papillosa
Pseudibis davisoni
Pseudibis gigantea
Cins Geronticus
Kelaynak (Geronticus eremita)
Güney Afrika kelaynağı (Geronticus calvus)
Cins Nipponia
Tepeli aynak  (Nipponia nippon)
Cins Bostrychia
Bostrychia olivacea
Bostrychia bocagei
Benek gerdanlı aynak (Bostrychia rara)
Hadada aynağı (Bostrychia hagedash)
Bostrychia carunculata
Cins Theristicus
Theristicus caerulescens
Theristicus caudatus
Theristicus melanopis
Theristicus branickii
Cins Cercibis
Cercibis oxycerca
Cins Mesembrinibis
Mesembrinibis cayennensis
Cins Phimosus
Phimosus infuscatus
Genus Eudocimus
Ak aynak (Eudocimus albus)
Kızıl aynak (Eudocimus ruber)
Cins Plegadis
Bayağı aynak  (Plegadis falcinellus)
Ak başlı aynak  (Plegadis chihi)
Plegadis ridgwayi
Cins Lophotibis
Lophotibis cristata

Ayrılık Çeşmesi Tren İstasyonu, eskiden İbrahimağa Tren İstasyonu, İstanbul'un Anadolu Yakası'nda, Kadıköy ilçesinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu'nun Marmaray Tüneli kısmında, tünelin doğu girişinde yer alan istasyon, Marmaray projesi kapsamında inşa edilerek 29 Ekim 2013'te hizmete girmiştir.
İstasyon, TCDD Taşımacılık tarafından işletilen B1 (Halkalı – Gebze & Ataköy – Pendik) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermektedir.
Kadıköy'ün Acıbadem Mahallesi, Ayrılıkçeşme semtinde Dr. Eyüp Aksoy Caddesi üzerinde yer alan istasyonun 1 nolu Hastaneler, 2 nolu Kızıltoprak ve 3 nolu AVM olmak üzere toplam 3 adet girişi bulunmaktadır. Peron ile turnike katı arasında 1, cadde ile turnike katı arasında 2 olmak üzere toplam 3 adet asansör, 12 adet yürüyen merdiven bulunmaktadır.
Hemzemin platforma sahip olan istasyonun turnike katı, teknik katları, yaya altgeçitleri ve girişleri aç-kapa yöntemi ile inşa edilmiştir.
İstasyonun Ayrılık Çeşmesi İstasyonu'na bağlantısı bulunmaktadır. Aynı turnike katını paylaşan Marmaray ve M4 hattı arasında doğrudan herhangi bir geçiş elemanı kullanmadan aktarma yapılabilmektedir. Her iki hattın da turnike katına açılan ikişer cephesi bulunmaktadır.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu
 (Halkalı – Gebze & Ataköy – Pendik)

Ayrılık Çeşmesi
İbrahim Ağa Camii
İbrahim Ağa Çeşmesi
Tepe Nautilus
Halil Türkkan Ortaokulu
Haydarpaşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Sağlık Bilimleri Üniversitesi
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Dr. Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi (eski GATA)
TCDD Behiçbey Lojmanları

Ayvansaray, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda Fatih ilçesinde bir semttir. Tarihî yarımadada, suriçinde kalan mahalle Haliç'in güney kıyılarında kurulmuştur. Doğusunda Balat, batısında, Eyüpsultan'ın Defterdar mahallesi, kuzeyinde Haliç ve güneyinde Edirnekapı yer alır. Ayvansaray, Bizans döneminde Blakernai semtinin kurulu olduğu yerdedir.
Semtin adının kökenine ilişkin birkaç görüş vardır. Bunlardan biri; Osmanlı döneminde saraya ait bazı egzotik hayvanların özellikle de fillerin, buradaki Blaherne Sarayı'nda barındırılmasından ötürü bu semte "hayvan sarayı" dendiği; bunun da zamanla değişerek Ayvansaray'a dönüştüğü yönündedir. Bir diğer yaygın kanı da, semt adının "eyvan" sözcüğünden geldiğidir. Ayvansaray'da gerek Bizans döneminden, gerekse Osmanlı döneminden kalma pek çok tarihî yapı bulunur. Bunlar arasında, Bizans döneminde kilise olarak kullanılırken İstanbul'un Türklerce ele geçirilmesinden sonra camiye çevrilen Atik Mustafa Paşa Camii, Tekfur Sarayı kalıntıları ve Anemas Zindanları vardır. Ayvansaray'da iki özel üniversite yerleşkesi bulunmaktadır. Balat'ta bulunan İstanbul Topkapı Üniversitesi ve Cibali'de bulunan Kadir Has Üniversitesi'dir.
2008 yılında yapılan bir düzenleme ile Kasım Gürani, Molla Aşkı, Avcıbey, Atik Mustafapaşa ve Balat Karabaş Mahalleleri'nin birleştirilmesiyle Ayvansaray Mahallesi oluşturulmuştur.

 Wikimedia Commons'ta Ayvansaray ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Ayvansaray ile ilgili coğrafi veriler

Ayçiçeği (Helianthus annuus), Günebakan, Gündoğdu veya Günçiçeği, papatyagiller (Asteraceae) familyasından çekirdekleri ve yağı için yetiştirilen sarı çiçekli bir tarım bitkisidir.
Anavatanı Kuzey Amerika'dır. 1500lü yıllarda Avrupa Kıtası'na götürülmüştür. İlk başlarda süs bitkisi olarak kullanılsa da 18.yüzyılda Rusya'da ayçiçek yağı üretimi yaygınlaştı.19.yüzyılda Rus göçmenlerin yanlarında tohum götürmesiyle birlikte Kuzey Amerika'da ayçiçek üretimi yaygınlaştı.

Ayçiçeği dünyada ve Türkiye'de en önemli yağ bitkilerinden biridir. Marmara Bölgesi'nde daha çok yetiştirilir. Trakya Bölgesi'nde yoğunluk gösterir. Ayçiçeğinin üstündeki çekirdekler fabrikalarda işlenerek satılır.
Ayçiçeği dünyada ve Türkiye'de en önemli yağ bitkilerinden biri olup, Türkiye'de genelde yağlık olarak yetiştirilir. Yağlık olarak ekiminin % 70'inden fazlası Trakya ve Marmara bölgesindedir.

Ayçiçeği, yetişme periyodu boyunca (100-150 gün) 2600-2850 °C civarında toplam sıcaklık ister. Derin ve kazık kök sistemine sahip olması nedeniyle, kuraklığa dayanımı fazladır. Her türlü toprakta yetişmesine rağmen, iyi drenajlı, nötr PH (6,5 - 7,5)'a sahip ve su tutması yüksek toprakları daha fazla sever. Taban suyu yüksek, asitli topraklardan hoşlanmaz. Tuzluluğa dayanması ortadır.
Ayçiçeğinin çimlenmesi için en az toprak sıcaklığı 8-10 °C olmalıdır. Bu nedenle genelde Nisan ayı başı-Mayıs ortası arasında ekimi yapılır. Erken ekim, verimi önemli ölçüde arttırır. Ayçiçeği soğuğa dayanıklı olup, genelde ilk donlardan 4-6 yapraklı devreye kadar zarar görmez. Ancak ısının -4 °C nin altına düşmesiyle oluşan dondan oldukça fazla etkilenir.

Optimum verim için bölge koşullarında yapılan araştırmalarda 7–8 kg. saf azot (N) ve aynı miktarda fosfor yeterli olur. Ancak sulu koşullarda bu miktarları artırmak gerekir. Toprak analizi yapılıp tarlanın besin maddesi içeriği belirtildikten sonra gübre uygulamak son derece önemlidir. Eğer toprakta yeterli miktarda fosfor varsa 7–8 kg. saf azotu içeren 15–16 kg. üre (% 46 N) veya 25–30 kg. Amonyum nitrat (%26 N) gübresi serpilerek karıştırılır ve ardından ekim yapılır. Eğer toprakta genelde potasyumca zengin olması nedeniyle, bu besin maddesine içeren gübre tavsiye edilmez. Ancak toprak tahlil sonucu bu besin maddesinin eksikliği belirtiliyorsa, topraktaki mevcut duruma da bağlı olarak, yeterli miktarda 15-15-15 gübresi uygulamak gerekir. Çünkü kompoze gübrelerin üzerindeki üç rakam sırasıyla N-P-K yani Azot - Fosfor - Potasyum besin madde oranına göre ucuz olan gübre tercih edilmelidir.

İyi bir tohum yatağı hazırladıktan sonra, ayçiçeğinde pnömatik mibzerlerle ekim yapılır. Yapılan araştırmalar sonucunda; sonbaharda soklu pulluk ile sürüm, ilkbaharda kazayağı ve ardından tırmık ile yapılan tohum yatağı hazırlığı en ekonomik toprak işleme yöntemi olarak belirlenmiştir. Yabancı ot ilacı için genelde trifluarin terkipli ilaçlar ekim öncesi uygulanır. Ancak ilaç uygulandıktan sonra mutlaka tırmık veya benzeri bir ikinci sınıf toprak işleme aletiyle karıştırılmalıdır. Ayrıca yabancı ot mücadelesi için bitkiler 25 – 30 cm. olduğu zaman çapa makinesi ile ara çapası yapılır.
Yapılan araştırmalar, sıra arası 70 cm. ve sıra üzerinin 30–35 cm. olduğu bir ekim sıklığıyla sağlanan 4500-5000'da civarında bir bitki popülasyonunun en yüksek verimi verdiğini ortaya koşmuştur. Hibrit tohumluklar yüksek verim potansiyeline sahip, aynı günlerde çiçeklenip, olgunlaşır ve aynı kalitede ürün verirler. Piyasada değişik firmalara ait birçok yağlık hibrit ayçiçeği çeşidi bulunmaktadır. Tohum iriliği arttıkça dekara atılacak tohum miktarı da artar. Aslında iri tohumun, özellikle uygun olmayan iklim ve toprak koşullarında, çimlenme gücünün biraz daha fazla olmasından başka bir avantaja sahip değildir. Dekara atılan tohum miktarı tohum iriliğine bağlı olarak 400 gr/da civarındadır.
Ayçiçeği topraktan fazla miktarda besin maddesi kaldırır. Bu nedenle üst üste ayçiçeği ekiminden kaçınılmalıdır. Bundan dolayı, genelde Buğday-Ayçiçeği ekim nöbeti uygulanır.
Tablanın biraz eğik olması, yani yere doğru bakması, kuş zararını ve güneşten kaynaklanan tabla yanıklığını azaltır. Bu nedenle, bu tip hibrit çeşitler kuş zararının yoğun olarak hissedildiği yerlerde tercih edilmelidir.

Ayçiçeği bitkisinin su ihtiyacı, yetişme periyodu boyunca yaklaşık 700–800 mm. civarındadır. Bu nedenle yüksek ve arzulanan verimi alabilmek için yağışın az olduğu yıllarda aradaki farkın, sulamaya uygun yerlerde, mutlaka sulama suyuyla verilmesi gerekir. Toprakta bitkilerin su ihtiyaçları toprak tansiyonemetresiyle ölçülür. Ayçiçeğinde en hassas devre, çiçeklenme öncesi tablaların oluşmaya başladığı devre ile süt olum devresi arasıdır. Bu devrede oluşan, suya olan stres, verimde geri gelmeyecek kayıplar ortaya çıkarır. Özellikle suya duyulan bu ihtiyaç çiçeklenme zamanında en üst seviyeye çıkar. Bundan dolayı bu devrelerde yağış yoksa, yüksek verim için ayçiçeği mutlaka sulanmadır. Yirmişer gün arayla yapılan sulamaların verimi arttırdığı Denizli Baklan Ovası'ndaki Dağallı çiftçiler tarafından denenmiş ve görülmüştür. 40 cm olduktan sonra her 20 günde bir sulama yapılmalıdır. 

Eğer sulama yapılacaksa, bitkiler 45–50 cm. boyunda bir sulama, tabla teşekkül ettiği devrede süt ve olum devresinde yapılacak olan birer sulama ile toplam üç defa su verilmesi verimi %100 oranında arttırır. Özellikle sulanan alanlarda dekara atılan bitki sayısını ve verilecek gübre miktarını bir miktarı artırmak verim artışı için gerekli diğer faktörlerdir.

Ayçiçeğinin en önemli zararlısı orobanş parazitidir. Ancak bu parazite dayanıklı hibritler piyasada mevcuttur. Bunun yanında diğer hastalıklar ayçiçeği mildiyösü, sap, kök ve tabla çürüklükleridir. Ayçiçeği mildiyösüne karşı hibrit tohumlar ilaçlı olup, ancak özellikle sulu alanlarda ortaya çıkan Slerotinia'ya karşı dayanıklı çeşit olmayıp, ilaçlı mücadelesi de yoktur.
Ayçiçeği tablasının arkası ve brakte yapraklarının % 50'si kahverengi renge dönüştüğünde ayçiçeği olgunluğa erişmiş olur. Ancak hasadın yapılabilmesi için tablanın, gövdenin ve yaprakların tamamen kahverengi renge dönüşmüş olması ve tanedeki nem oranının % 9-10'a düşmesi gereklidir. Çünkü ayçiçeği yağlı tohuma sahip olduğu için yüksek nemde depolandığında, taneler kısa zamanda kızışır ve bozulur. Bu nedenle hasatta tane neminin % 10'un altında olması son derece önemlidir. Zamanında yapılmayan hasat özellikle bazı çeşitlerde tane dökmeye sebep olacağından, ayçiçeği hasadı fazla geciktirilmemelidir.
Ayçiçeğinden kuru şartlarda 100-150 Kg/da, sulu şartlarda 250-400 Kg/da. ürün elde edilebilir. Ayçiçeği hasadı buğday biçer döverlerinde yapılan ufak değişiklik ve uygun ayarlama ile kolayca yapılır.

Ayçiçeğinin kafasında bulunan çiçekçiklerin modeli 1979'da H.Vogel tarafından öne sürülmüştür. Bu modelin kutupsal koordinat sistemi ile olan ifadesi aşağıdaki gibidir.

  
    
      
        r
        =
        c
        
          
            n
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle r=c{\sqrt {n}},}
  

  
    
      
        θ
        =
        n
        ×
        
          137.5
          
            ∘
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \theta =n\times 137.5^{\circ },}
  

Denklemde θ açı, r yarıçap ya da merkeze olan uzaklık ve n ise çiçekçiğin indeks numarasıdır. İfadedeki c ise sabit bir ölçekleme katsayısıdır. İfade Fermat's spiral formunu vermektedir. 137.5°'lik açı ise altın oran ile ilişkilidir. Bu matematiksel model, ayçiçeklerinin bilgisayar grafiği temsillerini üretmek için kullanılmıştır.

Aşkenaz/Aşkenazi Yahudileri (/ˌæʃ-, ɑːʃkəˈnɑːzi/ ASH-, AHSH-kə-NAH-zee), İbranice: יְהוּדֵי אַשְׁכְּנַז‎) veya İbranice -im ekinden gelen Aşkenazim, Yahudi-Roma savaşlarından sonra galip gelen Roma tarafından, Anadolu ve İberya üzerinden Avrupa'ya sürgün edilen İbrani kökenli Kenanlı Yahudilerdir.
Kısaca Aşkenaziler, Yeni Çağ'la beraber Kutsal Roma İmparatorluğu'na kadar gelen bin yıllık etnik Yahudilerin Orta ve Doğu Avrupa koludur.
Aşkenazi Yahudilerinin diaspora dili Yidiştir. Yüzyıllar sonra İbranice, İsrail'de resmî bir dil olarak yeniden canlanana kadar sadece kutsal bir dil olarak kullanıldı. Aşkenaziler, Avrupa'daki zamanları boyunca Avrupa'nın ticaretine, felsefesine, edebiyatına, sanatına, müziğine ve bilimine birçok önemli katkıda bulunmuşlardır.
“Aşkenazi" terimi, Batı Almanya ve Kuzey Fransa'da Orta Çağ'da Ren nehri boyunca yerleşim yerleri kuran Yahudi yerleşimcilerini ifade eder. Orada olduklarında Kudüs, Kutsal Topraklar ve Akdeniz'den gelen gelenekleri yeni ortamlarına da uyarladılar.
Geç Orta Çağ'da dini zulüm, anti-semitizm ve ayrımcılık nedeniyle Aşkenazi nüfusunun çoğunluğu sürekli olarak Doğu Avrupa'ya doğru kaymıştır, Kutsal Roma İmparatorluğu'ndan, bugünkü Belarus'un bazı bölümlerini içeren Polonya–Litvanya Topluluğu'nun daha sonraki bölgelerine taşınmıştır. Estonya, Letonya, Litvanya, Moldova, Polonya, Rusya, Slovakya ve Ukrayna'da birçok Aşkenazi diaspora kasabaları bulunmuştur. Ancak günümüzde birçok Aşkenazi İsrail'e, ABD'ye, Birleşik Krallığa ve Fransa'ya göçmüştür.

Safaradi Yahudileri (Yahudilerin 2. büyük kolu)
Mizrahi Yahudileri (Yahudilerin 3. büyük kolu)
İstanbul Aşkenaz Sinagogu

Bad Ischl, Avusturya'da bir kaplıca şehridir. Salzkammergut bölgesinin merkezinde, Traun Nehri'nde, Yukarı Avusturya'nın güney kesiminde yer almaktadır. Kasaba, Ahorn, Bad Ischl, Haiden, Jainzen, Kaltenbach, Lauffen, Lindau, Pfandl, Perneck, Reiterndorf ve Rettenbach gibi kadastro topluluklarından (Katastralgemeinden) oluşur.

Bad Ischl yerleşim alanı Hallstatt kültüründen beri, ilk olarak 1262 yılında belirtilmiştir. İlk tuz madeni 1563 yılında açıldı ve 1571 yılında bunu bir tuz buharlaşma göleti (Tuzlu)  izledi.
19. yüzyılın başlarında tıbbi amaçlar için, Prens Klemens Wenzel von Metternich ve Avusturya Arşidükü Franz Karl gibi önemli misafirler ile Bad Ischl bir moda kaplıca haline geldi. 1828 yılında açılan Hotel Post, tüm Salzkammergut bölgesinde ilk Hotel oldu. 1849 Franz Karl'ın oğlu Avusturya İmparatoru Franz Joseph yazlık kenti olarak burayı seçti. 19 Ağustos 1853 yılında, Bavyeralı Franz Joseph ve Elisabeth (Sisi) arasındaki nişan, Auerhaus, Esplanade No. 10'da gerçekleşti. Burası 1989 yılından bu yana Bad Ischl'da müze yeri olmuştur.
1854 yılında, İmparator'un annesi arşidüşes Sophie, bir düğün hediyesi olarak onlara Kaiservilla'yı (İmparatorluk Villası) verdi. Villa emperyal ailenin yazlığı oldu; İmparator Franz Joseph burayı "Yeryüzü cenneti" olarak nitelendirmiştir.
28 Temmuz 1914 tarihinde Bad Ischl'deki Kaiservilla'da bulunan İmparator Franz Joseph, I. Dünya Savaşı başlangıcının işareti olan Sırbistan Krallığı'na karşı savaş ilanını burada imzaladı.
Kaiservilla'nın yanı sıra, şehir, 1875 yılında açılan tarihi Kongresshaus gibi birçok sağlık kaplıca ve turistik hizmeti sunmaktadır.

 Gödöllő, Macaristan
 Opatija, Hırvatistan
 Saraybosna, Bosna-Hersek

Bahariye Adaları ya da Haliç Adaları, İstanbul'da, Haliç'in batı uçlarında, Eyüpsultan ve Silahtarağa semtleri arasında yer alan iki küçük adacıktır. Denizle hemen hemen aynı düzeyde olmalarına karşın, dönemsel olarak kaybolmayan sürekli adacıklardır.

Bizans dönemindeki gravürlerde sıkça yer verilen ve Kosmidion (Yunanca: Κοσμιδίων) olarak anılan adacıklara, Osmanlı döneminde Bahariye Adaları adı verilmiştir. Lâle Devri'nde devletin ileri gelen görevlileri kıyıdaki Bahariye semtinde kasırlar ve yaz bahçeleri yaptırmış ve burayı bir tür sayfiye yeri olarak kullanmıştır. Lâle Devri'nde İstanbul'u anlatan yazılarda adaların çevresindeki kayık gezintilerinin çok revaçta olduğu anlatılmıştır. Ancak Lâle Devri'ni sona erdiren ayaklanma olarak bilinen Patrona Halil İsyanı'nda İstanbul kasırlarının pek çoğu gibi, Bahariye kasırları da tahrip edilmiştir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında Haliç kıyılarının fabrikalarla dolması, bölgenin sayfiye yeri niteliğinin kaybolmasına neden olmuştur. Suyunun berraklığı sık sık övülen Haliç'te, bu dönemden sonra hızlı bir kirlenme başlamıştır. Adalar zaman zaman bazı fabrikaların atık deposu olarak kullanılmıştır. 90'lı yıllarda bölgedeki fabrikaların teker teker tasfiye edilmesi ve Haliç'te başlatılan temizleme çalışmalarıyla bölgede doğal yaşam yeniden oluşmaya başlamıştır. Balıkçıların adalara saldıkları tavşanların yanı sıra, göçleri sırasında İstanbul'dan geçen kuşlar da adaya uğramaya başlamıştır. İstanbul'un yerli kuş türlerinden bazıları da burayı üreme üssü hâline getirmiştir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Haliç'in ve Eyüp ilçesinin çevresinde yapılan kentsel düzenlemelerden sonra adalar üzerinde sosyal tesis kurmak üzere girişimde bulundu. Hazırlanan plana göre adaların bir köprüyle anakaraya bağlanması ve adalar üzerinde kafe ile restoran tesisi açılması öngörülüyordu. Büyükşehir Belediyesinin bu kararı, doğal yaşamı olumsuz yönde etkileyeceği konusunda yoğun eleştiriler alınca uygulamaya koyulmadı.

Bahçeköy, İstanbul Sarıyer'e bağlı yerleşim yeri.

Bahçeköy'ün kuruluş yılları 1521 yıllarına dayanmaktadır. 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması gereği 1924 yılında, Selanik sancağına bağlı yerlerden mübadeleyle gelen Müslüman Türkler yerleştirildi. Daha sonraları Türkiye'nin değişik illerinden göç aldı.
Sınırları içerisinde İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi, Bahçeköy Orman İşletme Müdürlüğü, İstanbul Orman Fidanlık Müdürlüğü, İSKİ Vakıf Sular Şube Müdürlüğü, Bentler ve Belgrat Ormanı bulunmaktadır.

2 Kasım 1991 tarihinde belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 1992 yılında yapılan belediye seçimlerinde Muzaffer Altınsoy ilk belediye başkanı oldu. 2008 Ekim ayında Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar gereği belde belediyesinin feshi ile Sarıyer'in mahallesi oldu. Nüfusu 15 bine yakındır. Sarıyer merkezine uzaklığı 8 km'dir.

Bahçeköy; Merkez, Kemer ve Yenimahalle olmak üzere üç mahalleden oluşmaktadır.

Bahçeköy sınırlarını Fatih ormanı - Çayırbaşı - Büyükdere - Kemerburgaz - Zekeriyaköy - Gümüşdere'den almaktadır.

Bahçeköy Camii
Bahçeköy Yeni Camii
Süleyman ve Hasan Yazıcı şadırvanı

Bahçeköy Türkan Efe İlköğretim okulu
Firuzan-Kemal Demironaran Anadolu Lisesi

42 Bahçeköy/Ferahevler - Zincirlikuyu Metrobüs
42HM Bahçeköy - Hacıosman Metro
42M Bahçeköy - Zincirlikuyu Metrobüs
42T Bahçeköy - Taksim
153 Bahçeköy - Sarıyer

Zincirlikuyu - Bahçeköy
Bahçeköy - Sarıyer

Bahçeşehir Üniversitesi (BAU), İstanbul'da bulunan bir vakıf üniversitesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bahçeşehir Uğur Eğitim Vakfı tarafından 1998 yılında Bahçeşehir Üniversitesi'nin kurulmasına izin vermiştir. Kısa bir süre sonra (Şubat 1998) Kaliforniya, ABD'deki San Diego Devlet Üniversitesi ile akademik ve stratejik bir protokol imzalanmıştır. İlk öğrencilerin kaydı, 1999-2000 öğretim yılındaki ilk yerleştirme sınavı sonrasında yapılmıştır.
Üniversitenin eğitim dilleri İngilizce ve Türkçedir. Beşiktaş Güney ve Kuzey kampüsleri başta olmak üzere Galata, Göztepe, Şişli ve Yıldız yerleşkelerinde öğretim ve araştırma faaliyetleri yürütülmektedir. Kütüphane ve bilgi kaynakları, basılı ve elektronik koleksiyonları ile eğitim ve araştırmayı desteklemektedir.
Öğrenim ile iş dünyası arasındaki etkileşimi önceleyen CO-OP modeli, üniversitenin eğitim yaklaşımının ayırt edici unsurlarından biridir. Program, markalı dersler ve işyeri deneyimi yoluyla öğrencilerin mesleki becerilerini güçlendirmeyi amaçlar.
BAU, Times Higher Education göstergeleri başta olmak üzere uluslararası sıralamalarda özellikle toplumsal etki ve sürdürülebilirlik hedefleri alanındaki performansı ile öne çıkmaktadır.
Üniversite, 11 fakülte, 3 yüksekokulundan, 1 enstitüden oluşur. Lisans öğrencisi sayısı 20.347, lisansüstü öğrencisi sayısı 4.163, doktora öğrencisi sayısı 482 ve önlisans öğrencisi sayısı 1.020'dir. Üniversitede 1.269 akademisyen ders vermektedir ve 587 idari personel çalışmaktadır. İstanbul'da 7 kampüsü bulunmaktadır. 7.493 metrekarelik bir alanda kurulan Bahçeşehir Üniversitesi Kütüphanesi, 250.000 yayın, kitap ve elektronik kitap ile hizmet vermektedir. Kampüste sekiz farklı kafe ve restoran hizmet vermektedir. Konferans salonunun toplam izleyici kapasitesi 1200'dir.

Bahçeşehir Üniversitesi Times Higher Education 2023 verilerine göre Türkiye'nin en iyi 5 üniversitesi listesinde yer alır.
Bahçeşehir Üniversitesi Times Higher Education 2026 verilerine göre Cinsiyet Eşitliği Amacında dünyada 2. Türkiye'de 1. Nitelikli Eğitim Amacında dünyada 6. Türkiye'de 1. Amaçlar İçin Ortaklıklar Amacında dünyada 89. Türkiye'de 2. Türkiye'de üniversiteler arasında 1. olmuştur.
Üniversitenin 193'ten fazla uluslararası ortağı vardır. Harvard Üniversitesi ve Stanford Üniversitesi (ABD) gibi dünya çapında tanınan üniversitelerle iş birlikleri bulunmaktadır. İstanbul'da yedi kampüsü bulunmaktadır.

Bahçeşehir Üniversitesi CO-OP programı üniversite ve iş hayatını entegre eden bir eğitim modelidir. CO-OP'un amacı eğitimi ve çalışma hayatını birleştirmektir. Bu modelle öğrenciler eğitimlerine devam ederken iş tecrübesi kazanırlar. Firmalar üniversite içinde markalı derslerde üstün başarı göstermiş öğrencilere staj ve iş olanağı sağlar. CO-OP'ta 2.330 marka işbirliği ve 175 markalı ders bulunmaktadır.

Ana araştırma alanları Mühendislik, Sağlık ve Sosyal Bilimlerdir. Bahçeşehir Üniversitesi Teknoloji Transfer Ofisi yardımı ile araştırma, bilgi ve teknoloji ticarileştirme, yenilikçiliği ve teknoloji tabanlı ekonomik kalkınmayı teşvik eder. Girişimcilik Ekosistemi Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları 
doğrultusunda çalışır ve bu hedef doğrultusunda katkıda bulunur. Bahçeşehir Üniversitesi Araştırma Portalı, üniversitenin araştırmacılarını, etkinliklerini ve başarılarını araştırabileceğiniz bir platformdur. BAU'nun uluslararası kabul görmüş araştırmalarını, akademisyen biyografilerini, araştırmacıların Elsevier Scopus'ta dizinlenen hakemli dergi, kitaplarda yayınlanan makaleleri ve araştırma çıktıları dahil olmak üzere BAU'nun araştırmasının genişliğini ve çeşitliliğini sergiler. Bahçeşehir Üniversitesi Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı alanında Türkiye'de en iyi vakıf üniversitesi seçilmiştir.

Ekonomi, İşletme, Lojistik Yönetimi, Mütercim ve Tercümanlık,
Psikoloji, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, Sosyoloji, Uluslararası Finans, Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik bölümleri bu fakültededir.

Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi, Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi, Çocuk Diş Hekimliği (Pedodonti), Endodonti, Ortodonti, Periodontoloji, Protetik Diş Tedavisi (Prostodonti), Restoratif Diş Tedavisi anabilim dalları olmak üzere çalışmalar yürütür.

Temel Eczacılık Bilimleri Bölümü kapsamında; Analitik Kimya, Biyokimya ve Farmasötik Mikrobiyoloji anabilim dallarından oluşur.
Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü kapsamında; Farmakognozi, Farmakoloji, Farmasötik Kimya ve Farmasötik Toksikoloji anabilim dallarından oluşur.
Eczacılık Teknolojisi Bölümü kapsamında; Farmasötik Teknoloji anabilim dalından oluşur.

Bilgisayar Mühendisliği, Biyomedikal Mühendisliği, Elektrik - Elektronik Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Enerji Sistemleri Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, İşletme Mühendisliği, Matematik, Mekatronik Mühendisliği, Moleküler Biyoloji ve Genetik, Yapay Zeka Mühendisliği, Yazılım Mühendisliği bölümleri bu fakültededir. 2025 yılı itibarıyla bütün mühendislik bölümlerinde uluslararası geçerliliğe sahip MÜDEK akreditasyonuna sahiptir. Yüksek lisans ve doktora programları verilmektedir.

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Okul Öncesi Eğitimi, İngilizce Öğretmenliği, Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Bölümleri bu fakültededir.

Kamu Hukuku kapsamında; Mali Hukuk, İdare Hukuku, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Milletlerarası Hukuk, Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, Genel Kamu Hukuku dersleri verilirken, Özel Hukuk kapsamında; Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku, Medeni Hukuk, Milletlerarası Özel Hukuk, Ticaret Hukuku, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku dersleri verilir. Kamu Hukuku, Özel Hukuk, Bilişim Hukuku, Sermaye Piyasaları ve Ticaret Hukuku, Uluslararası Ticaret Hukuku yüksek lisans programları verilirken, Özel Hukuk, Kamu Hukuku doktora programı verilir.

Çizgi Film ve Animasyon, Dijital Oyun Tasarımı, Görsel İletişim Tasarımı, Halkla İlişkiler ve Tanıtım, Reklamcılık, Sinema ve Televizyon, Yeni Medya, Fotoğraf bölümleri bu fakültededir.

Müzik, Sahne Sanatları, Müzik Teknolojisi bölümleri bu fakültededir.

Mimarlık, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı, Endüstriyel Tasarım, Tekstil ve Moda Tasarımı bölümleri bu fakültededir. Mimarlık, İç Mekan Tasarımı ve Endüstriyel Tasarım ve İnovasyon Yönetimi yüksek lisans programları verilirken, Mimarlık doktora programı verilir.

Temel Tıp Bilimleri kapsamında; Anatomi, Biyofizik, Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim, Tıbbi Biyokimya, Fizyoloji, Tıbbi Mikrobiyoloji, Histoloji ve Embriyoloji, Tıbbi Biyoloji, Tıp Tarihi ve Etik, Tıp Eğitimi verilir, Dahili Tıp Bilimleri kapsamında; Deri ve Zührevi Hastalıklar, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon, Göğüs Hastalıkları, Radyasyon Onkolojisi, İç Hastalıkları, Adli Tıp, Enfeksiyon Hastalıkları, Kardiyoloji, Radyoloji, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, Tıbbi Farmakoloji, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Nöroloji, Halk Sağlığı, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı dersleri verilir, Cerrahi Tıp Bilimleri kapsamında; Anesteziyoloji ve Reanimasyon, Beyin ve Sinir Cerrahisi, Çocuk Cerrahisi, Genel Cerrahi, Göğüs Cerrahisi, Göz Hastalıkları, Kalp-Damar Cerrahisi, Kadın Hastalıkları ve Doğum, Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları, Ortopedi ve Travmatoloji, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi, Üroloji, Tıbbi Patoloji eğitimi verilmektedir.

Beslenme ve Diyetetik, Dil ve Konuşma Terapisi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon, Hemşirelik, Odyoloji bölümleri bu fakültededir.

İngilizce Hazırlık Programı, Bahçeşehir Üniversitesi'nin lisans programlarından birine girmiş ancak programın gerektirdiği İngilizce dil bilgisine sahip olmayan öğrenciler için İngilizce eğitimi vermektedir. İngilizce Hazırlık Programı Future Kampüste verilmektedir ve her yıl yaklaşık 500 öğrenci İngilizce Hazırlık Programına başlamaktadır.

Ağız ve Diş Sağlığı, Anestezi, Çocuk Gelişimi, Diş Protez Teknolojisi, Fizyoterapi, İlk ve Acil Yardım, Optisyenlik, Tıbbi Laboratuvar Teknikleri bölümleri bu yüksekokuldadır.

Gastronomi ve Mutfak Sanatları ve Pilotaj bölümleri bu yüksekokuldadır.

Tezsiz, tezli yüksek lisans programları ve doktora programları verilmektedir.

Beşiktaş Güney Kampüsü
Beşiktaş Kuzey Kampüsü
Galata Kampüsü
Göztepe Kampüsü
Future Kampüs
Pera Kampüsü
Diş Hekimliği Fakültesi

Halil Güven (1999-2003)
Süheyl Batum (2003-2007)
Deniz Ülke Arıboğan (2007-2010)
Yılmaz Esmer (2010-2011)
Şenay Yalçın (2011-2019)
Şirin Karadeniz Oran (2019-2023)
Esra Hatipoğlu (2023-Günümüz)

Ece Seçkin - şarkıcı
Öykü Serter - sunucu
Nihal Yalçın - oyuncu
Berkcan Güven - internet fenomeni
Burak Dakak - oyuncu
Aslı Bekiroğlu - oyuncu
Neslican Tay - internet fenomeni
Dora Özsoy - oyun geliştiricisi
Şeyma Ercan - Voleybolcu
Zehra Güneş - Voleybolcu
Hande Baladın - Voleybolcu
Barış Murat Yağcı - Oyuncu 

Bahçeşehir Üniversitesi28 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bahçeşehir Üniversitesi Kütüphanesi21 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Basında Bahçeşehir Üniversitesi27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bahçeşehir Üniversitesi Gazetesi

Virtual 360 Tour 10 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bakırköy, eskiden Makriköy, İstanbul ilinin Avrupa yakasında yer alan ilçelerden biridir. İstanbul'un batı yarısında, Çatalca Yarımadası üzerinde, Marmara Denizi'nin kuzeydoğu sahillerinde yer alır. 1926 yılında kurulan bu ilçe, 1992 yılında bugünkü sınırlarına ulaşmıştır. İlçeyi batıdan Küçükçekmece, kuzeyden Bahçelievler, kuzeydoğudan Güngören, doğudan Zeytinburnu ve güneyden Marmara Denizi çevrelemektedir.

İstanbul'un en eski ve gelenekli semtlerinden biri olan Bakırköy'ün tarihinin Roma İmparatorluğu'na kadar gittiği, imparatorluğun Avrupa kesimini Bizantion'a bağlayan anayol Egnatia Yolu (Via Egnatia)'nun üzerinde bulunduğu, o dönemde "Hebdomon" adıyla tanındığı bilinmektedir. Bizans'ın son dönemlerinde, bugünün Bakırköy'ü kimi kaynaklara göre "Makro Hori" (Uzun Köy), kimi kaynaklara göre "Makriköy" (Uzak Köy) adıyla anılıyordu. Osmanlı döneminde de kullanılan Makriköy adı, Cumhuriyetin ilanından sonra, 1925'te yer adları Türkçeleştirilirken Bakırköy'e çevrilmiştir.

1989'a kadar sahip olduğu 275 km²'lik alanıyla İstanbul'un en büyük yüzölçümlü ilçelerinden olan ve o dönem batıda Çatalca, kuzeyde Eyüpsultan ve Gaziosmanpaşa'yla komşu olan Bakırköy 1989 ve 1992 yerel seçimleri ile önce Küçükçekmece daha sonra Bahçelievler, Bağcılar ve Güngören ilçelerinin ayrılması ile hem nüfus, hem de alan olarak küçülmüştür.
Bakırköy ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 21 metredir. Bakırköy'ün kuzeyinde bu değer 70 metreye çıkar. Sırtlar kuzey-güney doğrultuda Marmara Denizi'ne doğru eğimlidir. Bakırköy'ün kıyı uzunluğu da 13 km olup Yeşilköy ve Yeşilyurt mahallelerinde ufak boylu falezler yer alırken, Florya kesiminde kumsal gözlenir.
Kuzeyinde E-5 Karayolu ile komşu olduğu Güngören ve Bahçelievler ilçeleri; güneyinde Marmara Denizi, doğusunda Çırpıcı deresi sınır olup, Zeytinburnu ilçesi, batısında ve kuzeybatısında ise Küçükçekmece ilçesi bulunmaktadır. Bu sınırlar içerisinde Bakırköy ilçesi 29,22 km² alana kuruludur. Toplam 15 mahalleden oluşmaktadır. 1926'da ilçe olan Bakırköy'den; 1957'de Zeytinburnu (Fatih'in batı mahallelerini de alarak), 1987'de Küçükçekmece ayrılarak ilçe olmuştur. 1992'de Bağcılar, Bahçelievler ve Güngören (Esenler 1993'te Güngören'den ayrılmıştır) Bakırköy'den; Avcılar ise Küçükçekmece'den ayrılarak ilçe olmuştur. İstanbul'un gelişmiş ve eski ilçelerinden biridir.
2024 yılında yapılan Bakırköy ve Zeytinburnu odaklı bir kentsel ekoloji çalışmasına göre Bakırköy'ün yeşil alanları 520 hektar olup ilçenin genel alanının %17,39'unu kaplar. Bu yeşil alanlar ilçenin mezarlıkları değil yolları, sokakları ve büyük parkları/kent ormanlarından oluştuğundan; Bakırköy, İstanbul ortalamasına göre daha yeşil bir görünüm sunar. İlgili çalışma ayrıca Bakırköy'de meskun mahalde 6 adet anıt ağaç (Üçü sakız ağacı, üçü çitlembik) da saptamıştır. Karşılaştırma yapmak gerekirse komşusu Zeytinburnu büyük çoğunluğu mezarlıklarda olan 151 hektarlık bir yeşil dokuya sahiptir, bu yeşil alanlar da ilçenin %13,02'sini oluşturur. Bakırköy'ün yeşil alan miktarı, Zeytinburnu'ndaki yeşil alan miktarından çok daha fazla olsa da Bakırköy ile Zeytinburnu'nun yeşil alan yüzdeleri (sırasıyla %17,39 ve %13,02) arasında beklenenden daha az fark olmasının nedeni; Bakırköy'de 9 km²yi aşan yüz ölçümleriyle Ataköy Atık Su Arıtma Tesisi, Atatürk Havalimanı gibi komplekslerin yer alması ve normal olarak bu yapılaşmış alanların, aslında daha yüksek olan yeşil alan oranını düşürmesidir.

Bizans döneminde Bakırköy, Konstantinopolis (İstanbul) dışında ayrı bir topluluktu. Şehrin dışında, suyu bol, keyifli bir sahil dinlenme yeriydi ve Hebdomon (Grekçe: Ἕβδομον, "Yedinci") olarak adlandırılıyordu; yani Konstantinopolis'in mil taşı anıtı olan Milion'dan yedi Roma mili uzakta bulunuyordu.
Günümüzde Ataköy Marina'nın bulunduğu yerde, İmparator Valens, Magnaura adını taşıyan iki İmparatorluk Sarayı'ndan birini inşa ettirmiştir. Justinianus ise yine deniz kenarına yakın, Jucundianae adında başka bir Saray yaptırmıştır. Burada, sırasıyla Aziz Yuhanna Evangelist'e ve Aziz Yuhanna Baptist Öncü'ye adanmış iki kilise de inşa edilmiştir. İkinci kilise, Aziz'in başını barındırır ve İmparator II. Basileios'un mezar yeridir.
Hebdomon, Kampos tou Tribounaliou (Grekçe: Κάμπος τοῦ τριβουναλίου) olarak bilinen bir askeri eğitim ve toplanma yeriydi. Burada, aralarında Valens, Arcadius, Honorius, II. Theodosius, Phocas ve II. Nikiphoros Phokas'ın da bulunduğu birçok Roma ve Bizans İmparatoru, ordu tarafından alkışlarla seçilmiştir. Bu alan, günümüzde at yarışı pistinin bulunduğu Veliefendi Vadisi'nde yer alıyordu. İmparatorluk sarayı, askeri geçit törenlerine katılmak, seferden dönen İmparatoru karşılamak veya büyük Aziz Yuhanna Baptist Öncü Kilisesi'nde dua etmek için sık sık Hebdomon'a gelirdi.
Roma döneminden sonra "Septimum/Jeptimun" adıyla anılan ve Bizans döneminde bir askerî merkez haline gelen yerleşim, sırasıyla Avar, Arap ve Bulgar saldırılarına uğradı ve yağmalandı. Sonraları 12. yüzyıldaki Konstantinopolis'in Latinlerce işgali sırasında büyük ölçüde yakılıp yıkıldı.

Bizans'ın son dönemlerinde "Uzunköy" anlamına gelen Makrohori (Grekçe: Μακροχώρι) olarak adlandırılan yerleşim birimi, 14. yüzyılın ortalarında Osmanlıların eline geçince adı Makriköy'e dönüştü. Yöreye müslümanların yerleşmesi 17. yüzyılda gerçekleşti. II. Abdülhamid döneminde gelişen ve köşklerle donanan Makriköy, 19. yüzyıl sonlarından beri İstanbul'un bir ilçesi durumundaydı. İlçe sınırları içinde bulunan Yeşilköy (Ayastefanos) 1877-1878'de Rus işgaline uğramış, 3 Mart 1878'de Ayastefanos Antlaşması da burada imzalanmıştır. Burada yaşanan bir diğer önemli tarihi olay ise, 31 Mart Vakası'nı bastırmak için Selânik'ten gelen Hareket Ordusu'nun 1909'da buraya gelerek II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi kararını almasıdır. Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde ise burası, İstanbul sakinleri için bir tatil beldesi olarak biliniyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bölge, İngilizlerin İstanbul'u bombalaması nedeniyle zarar görmüştür.
Tarihi gelişmesi içinde, Antik Çağ'dan günümüze çeşitli tarihî eser bırakan Bakırköy'ün önemli tarihî eserleri olarak, Bizans döneminden kalma Fildamı (Fildamı Sarnıcı), 17. yüzyıl Osmanlı mimarisini yansıtan Baruthane (bugün Ataköy'de Yunus Emre Kültür Merkezi olarak kullanılmaktadır), 2 Mayıs 1832'de kutsanmış olan Rum Ortodoks Aziz Yorgi Kilisesi ve bir Rum okulu, aynı dönemde yapılan, ancak 1875'te Abdülaziz tarafından yeniden inşa edilen Çarşı Camii ve Çeşmesi, aynı dönemde yaptırıldığı sanılan Şifa Hamamı, 19. yüzyılda yaptırılan Bez Fabrikası (Bakırköy Pamuklu Sanayi Müessesesi), Yeşilköy yalıları, Bakırköy evleri, kiliseler, köşkler, Florya Deniz Köşkü sayılabilir. Ayrıca, İstanbul'un fethi sırasında ölen Müslüman Zuhurat Baba'nın mezarı bulunmaktadır. Zuhurat Baba'nın mezarı Cuma günleri özellikle kadınlar tarafından sıkça ziyaret edilmektedir.

İstanbul'un kuruluşu ile işgal ortadan kalkarak Cumhuriyet dönemine geçildi. 1925 yılında, Türkçe kökenli olmayan yer adlarını yasaklayan bir kanunla, beldenin eski adı Makriköy'den Bakırköy'e çevrildi.
1923 ile 1926 yılları arasında Beyoğlu'na bağlı bir semt olan Bakırköy, o dönemde günümüzdeki Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Başakşehir, Esenler, Güngören ve Küçükçekmece ilçelerini, Zeytinburnu'nun batı mahallelerini ve 1957'ye kadar Arnavutköy ilçesinin küçük bir bölümünü de kapsıyordu. Küçükçekmece'nin ayrılmasından önce Türkiye'nin en büyük ilçesiydi.
İlk yoğun ve yaygın gecekondu alanları da 1947'den başlayarak ilçedeki sanayi kuruluşlarının çevresinde ortaya çıktı. Öte yandan, II. Dünya Savaşı sonrasında Yugoslavya'dan gelen göçmenlerin önemli bir bölümü o yıllarda henüz Bakırköy'e bağlı olan Zeytinburnu'na yerleştirildi. Vakıf arazilerinde kurulan gecekondularla hızla büyüyen Zeytinburnu, 1953'te Bakırköy'e bağlı bir bucak merkezi ve 1957'de de 60 bin nüfusuyla ayrı bir ilçe yapıldı. 1950-1960 döneminde Baruthane arazisi üzerinde Türkiye Emlak Kredi Bankası (bugünkü Türkiye Emlak Katılım Bankası) tarafından Türkiye'nin ilk toplu konut yerleşimlerinden biri olan Ataköy kuruldu. Yerleşim, kıyıdaki plaj ve turistik tesislerle tamamlanıyordu.
1960 sonrasında nüfus hızla arttı. Bu hızlı büyüme sonucu; 1950'lerde kırsal nitelik gösteren Güngören, Kocasinan ve Sefaköy gibi yerleşimler hızla tapulu gecekondu alanlarına dönüştüler. Benzer bir gelişme de, 1970'lerde Halkalı ile Londra Asfaltı çevresindeki Esenler, Yenibosna ve Yeşilbağ'da yaşandı. Ancak, Bakırköy ilçe sınırları içerisinde ilk hızlı gelişmeyi gösteren ve 1956'da ayrı bir belediye haline gelen yerleşim Küçükçekmece'ydi.
1981 öncesinde Bakırköy ilçe sınırları içerisinde, Bakırköy Belediyesi'nden başka dokuz yerleşimde (Avcılar, Halkalı, Küçükçekmece, Sefaköy, Esenler, Güngören, Kocasinan, Yenibosna ve Yeşilbağ) daha belediye örgütü vardı. 1981'de yapılan bir düzenlemeyle Esenler ve Yeşilbağ, Güngören Belediyesi'ne; Yenibosna, Kocasinan Belediyesine; Avcılar, Sefaköy ve Halkalı da Küçükçekmece Belediyesi'ne bağlı birer şube haline getirildi. 1984'te yapılan yeni bir düzenleme ile Güngören, Kocasinan ve Küçükçekmece belediyeleri de Bakırköy Belediyesi'ne bağlandı ve Bakırköy, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir ilçe belediyesi konumuna getirildi. 1987 yılında yapılan yönetsel bir düzenlemeyle ilçenin batı kesiminde Küçükçekmece ilçesi kuruldu. 5 Mart 1992 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla da Bakırköy sınırları içerisinde Bağcılar, Güngören ve Bahçelievler ilçelerinin kurulmasına karar verildi.

Bakırköy, Türkiye'nin ilk metropolleşen kenti İstanbul'un organik bir parçasıdır. İlçe ekonomisi genel olarak sanayi ve ticarete dayalıdır.
Bu yörede kurulan ilk sanayi tesisleri 1768'de açılan Baruthane ile 19. yüzyılın ikinci yarısında üretime geçen bez fabrikasıdır. Bakırköy, ekonomik anlamdaki asıl büyümesini ise 1950 sonrasında yaşadı. 1947'de Belediye İmar Müdürlüğü'nce yayımlanan bir yönetmelikle Yedikule-Bakırköy arası örgütlü sanayinin yerleşmesine açıldı. 1949'da yayımlanan ikinci bir raporla, sanayiye açılan alanlar genişl

Bakırköy Cumhuriyet Meydanı (Eski adıyla Özgürlük Meydanı), İstanbul Bakırköy ilçesinde bulunan İncirli Caddesi ve Ebuzziya Caddesi'ni birbirine bağlayan bir meydandır.
Bakırköy Mezarlığı, Belediye Binası ve Bakırköy Tren İstasyonu tarafından çevrili olan meydan, 2002 yılında Cumhuriyet Meydanı olarak değiştirilse de bu isim fazla kullanılır olmamıştır. Bakırköy Tren İstasyonu ve Özgürlük Meydanı Metro İstasyonu ile birlikte önemli bir aktarma merkezi haline gelen meydan, İstanbul'un batı bölgesindeki en önemli alışveriş merkezlerinden Carousel, Town Center, Galleria, CapaCity'nin bu bölgede olması sebebiyle de her gün yoğun bir kalabalığa ev sahipliği yapar.
Meydanda oturmak için banklar, meydanı çevreleyen sütunlar, Atatürk Anıtı ve fıskiyeler bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Bakırköy Özgürlük Meydanı ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Bakırköy Özgürlük Meydanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Balat, İstanbul'un Avrupa Yakası'da Fatih ilçesinde, Haliç kıyısında, Ayvansaray ile Fener semtleri arasında yer alan bir semttir. 2008 yılında yapılan bir düzenleme ile Katip Musluhiddin, Tevkii Cafer, Hızır Çavuş, Tahta Minare, Hatip Musluhittin Mahalleleri'nin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur.
Balat adı, Rumca saray anlamına gelen palation kelimesinden gelmektedir; surlardaki Blaherna Sarayı'na yakınlığından ötürü semte bu isim verilmiştir.
İstanbul tarihinde Balat'ın özel önemi, İspanya'dan gelen Yahudilerin buraya yerleştirilmesi ve yakın zamanlara kadar bu semtin İstanbul'daki başlıca Yahudi mahallesi olarak varlığını sürdürmesidir. Ayrıca Yahudilerin Balat çevresine yerleşmeleri Gürcistan Yahudilerini de bu bölgeye çekmiştir. İspanya'da Engizisyon'dan kaçan Sefarad Yahudileri, II. Bayezid'in davetiyle İstanbul'a gelmişlerdi. 15. yüzyıldan itibaren İstanbul'un Musevî cemaati Balat'ta ve Haliç'in karşısında Hasköy'de oturmuştur. İki yaka, 1852 ve 1962 yılları arasında Yahudi Köprüsü ile birbirine bağlanmıştır. Semtte tarihî evlerden günümüze kalan örnekler mahallenin içlerine doğru çoğalır. Bunlar genellikle üç katlı, dar ön yüzlü, ikinci ve üçüncü katlarında cumbaları olan binalardır. Semt, tarihî yapıları, dar sokakları ve renkli evleri ile dikkat çekmektedir. Balat, aynı zamanda fotoğrafçılar için popüler bir mekan olup, "açık hava fotoğraf atölyesi" olarak da kullanılmaktadır. Sokaklarında yalnız ya da grup halinde fotoğraf çeken çok sayıda kişi rastlanabilir. Balat, bohem, varoş, entelektüel, Asya ve Avrupa kültürlerinin harmanlandığı, tarihi ve kültürel dokusuyla zengin bir semttir.
Eski Balat kapısından içeri girildiğinde sağ tarafta Yanbol Sinagogu, az ilerisinde de Makedonya'nın Ohri kasabasından gelen Yahudilerin yaptırdığı Ahrida Sinagogu bulunur. Balat'ın en eski sinagogunun burada olduğu sanılmaktadır. Ancak bugünkü yapı 19. yüzyıl ortalarından kalmıştır.
Her ne kadar Balat'ın Musevi kimliği baskın olsa da, mahalle her zaman çok kültürlü bir yer olma özelliğini korumuştur. Balat'ta Ermeniler, Rumlar ve Türkler gibi farklı dini grupların birlikte yaşadığı 1815 tarihli Bostancıbaşı Sicilleri gibi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu çok kültürlü yapı, Balat'ın toplumsal ve kentsel gelişimine katkı sağlamıştır.
Balat Yahudileri 6-7 Eylül Olayları'ndan sonra İstanbul'u terk ettiler. Kalanlar da şehrin başka semtlerine taşındıklarından Balat'ta çok az sayıda Yahudi kalmıştır. Semtte ayrıca Kanlı Kilise bulunur. Semtteki başlıca cami Mimar Sinan'ın eseri olan Kethüda Camii'dir. Caminin az ilerisinde ise aslen bir Rum Ortodoks kilisesi olan ama 1629'da Ermeni-Gregoryen cemaatine devredilen Surp Hıreşdegabed Kilisesi bulunur. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü'nün altyapısı burada bulunmaktadır.

Balat, İstanbul'un tarihî semtlerinden biri olarak birçok büyük yangına tanıklık etmiştir. Bu yangınlar, semtin mahalle dokusunu zaman içinde şekillendirmiştir:

1303 - Bizans Dönemi: Balat'taki ilk büyük yangın olarak kaydedilmiştir.
1510 - Osmanlı Dönemi: Bir mahallede başlayıp önce Balat'a, Balat'tan da Bahçekapı'ya kadar yayılan büyük yangında, yaklaşık 800 dükkan yanmıştır.
1639 - Balat Kapısı Dışında Başlayan Yangın: Bir mumhanede başlayan yangın, güçlü rüzgarların etkisiyle hızla yayılarak alevler sabaha kadar Balat semtini kül etmiştir. Yangın, Çukurbostan'a kadar devam etmiş Fener kapısı ile Çukurbostan arası kül olmuştur.
1692 - Ferrah Kethuda Camii Yakınlarındaki Yangın: Bir hallaç dükkanında başlamış, Kesmekaya'ya kadar 1500 ev ve dükkan  yanarak büyük bir yıkıma yol açmıştır.
1729- Balatkapı dışındaki bir manavda çıkan Yangın: Kısa sürede rüzgarın etkisiyle çok geniş alana yayılmıştır. Bu büyük afette İstanbul'un yaklaşık sekizde biri kül olmuştur. Fener Kapısı'ndan Ayvansaray'a kadar uzanarak Tekfur Sarayı'nın çevresini ciddi olarak etkilemiştir.
Bu yangınlardan sonra 1743, 1746, 1780, 1812, 1866, 1868, 1892, 1911, 1967 ve 1968 yıllarında 10 farklı yangında can ve mal kayıpları yaşanmıştır.

Semtte bulunan Eliav Sinagogu (Eliyahu Sinagogu ya da Kal Kadoş Eliyahu Sinagogu), uzun yıllar ölü yıkama yeri ve depo olarak kullanılmasının ardından boşaltıldı ve yıllarca metruk hâlde kaldı. Daha sonra bakımsızlıktan dolayı yıkıldı ve günümüze ulaşamadı.

33ES Giyimkent - Eminönü
55G Gaziosmanpaşa - Beşiktaş
55T Gaziosmanpaşa - Taksim
99A Gaziosmanpaşa - Eminönü
35D Balat - Kocamustafapaşa

 Eminönü - Alibeyköy Cep Otogarı

Balat İskelesi

Genel

Özel
Belge, Murat (2000). İstanbul Gezi Rehberi. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. ISBN 975-333-002-2. 

 Wikimedia Commons'ta Balat ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Balat, Fatih ile ilgili coğrafi veriler

Bar; alkollü ve alkolsüz içeceklerin servis yapıldığı sosyal, ticarî mekanlardır. Barlarda genellikle kuru mezeler servis edilir. Meze ve yemek servisi yapılan barlar da mevcuttur. Genellikle barın kenarında sandalyeler veya tabureler bulunur. Bazı barlarda sahne bulunur ve sahneye müzik grupları, dansçılar veya komedyenler çıkabilir. Genellikle erkeklerin gittiği barlara Türkçede yaygın olarak birahâne denir.

Bar terimi mobilya olan ve genelde üzerine içkilerin konulduğu mobilyadan gelir.

Şarap barları 80'lerde Amerika'da talep görmemesine karşın 90'lı yıllara gelindiğinde ABD'de şarap barlarına yoğun bir ilgi oluştu. 2000'lerde bu ilgi doruğa ulaşmış durumdadır. Metropol şehirlerin kırsal bölgelerinde bulunan bu barlar tıpkı kahveler gibi insanların takıldıkları mekânlar haline geldi.

Avustralya'da yalnızca erkeklerin gittiği barlar bulunmakla beraber, kadın ve erkeklerin gittiği barlar yani salon barlar da bulunmaktadır.

Belçika birçok bira ve alkol çeşidini barındıran bir ülkedir. İçki kültürünün bulunduğu ülkede, barlar (bazen kafe olarak da söylenir) tüm şehirlerde ve küçük yerleşim birimlerinde bulunmaktadır.

Hindistan'da barlar genellikle Delhi,Mumbai gibi metropol şehirlerde bulunmaktadır. Ülkenin geri kalanında çok sayıda bar bulunmamaktadır. Genelde içkiler restoranlarda olduğu gibi servis edilmektedir. Günümüzde küçük şehirlerde de bar açılmaya başlanmasına karşın, küçük şehirlerdeki barların müşterileri genellikle erkeklerdir.

İtalya'da barlar genel olarak kafelere benzer. Küçük şehirlerde barlar kafeler gibi sabah erken saatte açılıp erken saatte kapanırlar. Ancak tiyatro, sinema gibi yerlerin yakınında bulunan barlar daha geç saatlere kadar açık kalabilir. Milano, Roma, Cenova gibi büyük şehirlerde, daha büyük barlar bulunmaktadır. İtalyanlar akşamları 'aperitivo' dedikleri bir şeyler içmek ve atıştırmak için barlara giderler.

Türkiye'de barlar daha çok büyük şehirlerde yaygındır. Küçük şehirlerde ve kasabalarda ise genellikle sadece erkeklerin gittiği ve birahâne olarak anılan barlar bulunur. Bununla birlikte birahâneler büyük şehirlerde de bulunur.

Alkolsüz bar
Bira bahçesi
Bira salonu
Sigara barı
Şarap barı
Lezbiyen barı
Meyhâne
Pub
Gece kulübü
Disko
Gay bar
Kulüp

Basel (Almanca: Basel, Fransızca: Bâle, İtalyanca: Basilea), İsviçre'nin kuzeybatısında, Ren Nehri üzerinde (Yüksek Ren'den Yukarı Ren'e geçiş noktasında) yer alan bir şehirdir. Basel, şehir belediye sınırları içinde 177.595 nüfusuyla İsviçre'nin üçüncü en kalabalık şehridir (Zürih ve Cenevre'den sonra).
Basel, genellikle İsviçre'nin kültür başkenti olarak kabul edilir ve şehir, dünyanın halka açık ilk sanat koleksiyonu (1661) ve İsviçre'nin en büyük sanat müzesi olan Kunstmuseum, Fondation Beyeler (Riehen'de yer almaktadır), Tinguely Müzesi ve Avrupa'nın ilk halka açık çağdaş sanat müzesi olan Çağdaş Sanat Müzesi de dahil olmak üzere birçok müzesiyle ünlüdür. Kırk müze şehir-kanton genelinde yayılmış olup, Basel'i büyüklüğü ve nüfusu bakımından Avrupa'nın en büyük kültür merkezlerinden biri yapmaktadır. Basel, dünyanın en prestijli ve etkili uluslararası sanat fuarı olan Art Basel'in memleketi olup, önde gelen galerilerden modern ve çağdaş eserleri sergiliyor ve dünyanın dört bir yanından en iyi koleksiyonerleri, sanatçıları ve meraklıları kendine çekiyor. 
İsviçre'nin en eski üniversitesi olan Basel Üniversitesi (1460'ta kuruldu) ve şehrin yüzyıllardır süregelen hümanizme olan bağlılığı, Avrupa'nın diğer bölgelerindeki siyasi karışıklık dönemlerinde Basel'i Erasmus of Rotterdam, Holbein ailesi, Friedrich Nietzsche, Carl Jung ve 20. yüzyılda ayrıca Hermann Hesse ve Karl Jaspers gibi önemli kişiler için güvenli bir sığınak haline getirmiştir. 
Basel, 11. yüzyıldan itibaren bir Prens-Piskoposluğun merkezi olmuş ve 1501 yılında İsviçre Konfederasyonuna katılmıştır. Şehir, Rönesans'tan beri ticari bir merkez ve önemli bir kültür merkezi olmuştur ve 20. yüzyılda kimya ve ilaç endüstrileri için bir merkez haline gelmiştir. 1897'de Basel, Theodor Herzl tarafından ilk Dünya Siyonist Kongresi'nin yeri olarak seçilmiş ve kongre, 50 yıllık bir süre zarfında toplamda on kez burada düzenlenmiştir; bu, başka herhangi bir yerden daha fazladır. Şehir ayrıca Uluslararası Ödemeler Bankası'nın dünya genel merkezine de ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin adı, Basel Anlaşmaları, Art Basel ve FC Basel gibi kurumlar aracılığıyla uluslararası alanda tanınmaktadır. 
Basel, İsviçre'nin ana ilaç endüstrisi merkezidir ve hem Novartis hem de Roche'a ev sahipliği yapmaktadır. 1938'de dünyaca ünlü kimyager Albert Hofmann, hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Basel'de LSD'yi keşfetmiştir. Roger Federer, Paracelsus, Matthäus Merian, Michel von Tell ve Stephan Remmler gibi diğer etkili ve tanınmış isimler de şehirle yakından ilişkilidir veya burada doğmuşlardır. 1734 yılında, matematikteki en önemli başarılardan biri olarak kabul edilen "Basel Problemi" şehirde çözülmüştür. 
Basel'in resmi dili Almancadır, ancak en çok konuşulan dil, Alemannik İsviçre Almancası lehçesinin yerel bir varyantı olan Basel Almancasıdır. Basel, 2019 yılında Mercer tarafından dünyanın en yaşanabilir onuncu şehri olarak sıralanmıştır.

Basel-Stadt

Basel şehrinin resmi sitesi 20 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Vikivoyage" "Basel" maddesi 26 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Base;-City" maddesi  (İngilizce)

Bayağı yaban domuzu (Sus scrofa), domuzgiller (Suidae) familyasından, evcil domuzun vahşi atası olarak sayılan çift toynaklı.

Anne yaban domuzu, bir kerede 2-7 yavru yapabilir. Yavru altı aylık olana dek üst kürkü gelişmediğinden, alt kürkündeki sütlü kahverengi şeritler görülür (pijamalı adı buradan gelir). Her yeni doğan dişi yaban domuzu 6 ila 8 ay içerisinde üreme yaşına gelir.

Evcil domuzun tersine, zamanını çamur birikintilerinde yuvarlanmakla geçirmez. Arada bir çamur banyosu yapar, ama bu yalnızca serinlemek veya derisindeki parazitlerden kurtulmak içindir. Bayağı yaban domuzunun da domuz gibi kendine has bir burun yapısı vardır. Bu burun yapısı yemek ararken toprakta kökler, yumrular, leşler veya küçük hayvanlar bulmak açısından kullanışlıdırlar.
Yiyeceğini bulmak için eşelenmesi ve toprağı kabartıp havalandırması, yaban domuzunun ormana sağladığı en önemli katkıdır. Ancak nüfusları ormanda yeterli yiyecek bulmalarını zorlaştıracak kadar arttığında, köy ve kasabalara yakın yemlenmeye başlarlar ve ekili tarım alanlarına büyük zarar verirler. Bu nedenle yaban domuzu nüfusu kontrol altında tutulmaya çalışılır.
Yaban domuzları 15-20 bireyden oluşan sürüler halinde yaşarlar. Çiftleşme zamanı dışında sürüde yalnız dişiler, gençler ile yavrular bulunur. Dişilerine (yöresel olarak değişmekle birlikte) beniş, yavrularına ise pijamalı, moza ya da potak adı verilir. Sürü lideri en iri beniştir, sürü hareket ederken en öndedir. Sürü hareket ederken genellikle önde dişiler, ortada yavrular ve en son genç erkekler olmak üzere dizilirler.
Silah olarak da kullandıkları uzamış dört azı dişleri yüzünden azılı adı verilen erkek yaban domuzları yalnız yaşarlar. Çiftleşme zamanı sürüleri bulup dişilerlerle eşleşirler. Genel kanının aksine, azılılar dişileri için ölümüne kavga ederler. Azı dişleri iki alt çenede, iki üst çenede olmak üzere dört tanedir. Yine genel kanının aksine, azıları birbirine sürtmesinin nedeni bileylemek değildir. Alt azılar kıvrılarak uzadığından, üst azılara sürtünür, yeterince uzadıklarında domuzun ağzını açmasına engel olabilirler; bu yüzden, azılı, azı dişlerini uzadıkça kırar. Bu iş için alt-üst azıları birbirine sürttüğü gibi, ağaçlara da sürter, hatta azılarını kabuğun altına sokup kanırtarak da kırar, bu arada da ağacın kabuğunu soyar. Azılar eşelenmekte ve köklerin sökülmesinde kullanıldığı gibi, tehlike anında silah olarak da işe yaramaktadır. Domuz avı sırasında kesilen pek çok avcı ve av köpeği vardır; yaralanmalar çok ciddi, bazen öldürücüdür.
Domuzun izi keçi izine benzer, ancak farklıdır. Azılıların iki tırnağının arkasında mahmuz tabir edilen iki çıkıntı vardır, izleri kolaylıkla azılı izi olarak ayırt edilebilir.
Uzun tüylü üst kürkünü özellikle kurumuş çamur ile sertleştirilmiş bir zırh gibi kullanır. Giremediği çalı yoktur. Gündüzleri dikenli ve sık çalılıklarda yaptığı yatağında dinlenir. Geceleri yemlenir. Özellikle dolunay zamanı çok aktiftir. Vücut yüksekliğine oranla oldukça kısa kalan bacaklarına rağmen çok hızlı koşar. Boyun yapısı nedeniyle başını kolay hareket ettiremez. Hem koşu hızının yüksekliği, hem de başını hareket ettirmesindeki sınırlamalar nedeniyle çabuk yön değiştiremez.
Burnu çok iyi koku alır. Örneğin Fransa'da trüf mantarının bulunmasında eğitilmiş yaban domuzları kullanılır. Benzer şekilde, Türkiye'de dolaman diye bilinen trüf mantarı türünü arayanlar da domuz izlerini takip ederler. Engebeli arazide tehlike sezdiklerinde 3 metreyi aşan mesafeyi sıçrayarak katedebilirler. Bu da onları iyi bir koşucu yapar.

Yaban domuzunun trofesi azı dişleridir; avcıların hedefi azılı erkek yaban domuzlarıdır. Avın ve trofesinin büyüklüğü yaban domuzunun yaşı ile doğru orantılıdır. Üst kürkü pek çok memelide olduğu gibi kılların beyazlanması ile yaban domuzunun yaşını belli eder.

Bağdat Caddesi ya da kısaca Cadde, İstanbul'un Anadolu yakasında bulunan; Kadıköy Belediyesi sınırları içerisinde; Kızıltoprak'tan başlayarak Maltepe Belediyesi sınırlarındaki Cevizli'ye kadar uzanan ünlü bir caddedir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde; İstanbul'un fethedilmesinden de önce; Bizans İmparatorluğu'nu Anadolu'ya bağlayan bir yol olarak; ticaret kervanları ve ordular tarafından kullanılırdı.
Osmanlı'nın İstanbul'u ele geçirmesinden sonra; Anadolu'ya doğru yapılacak sefer hazırlıklarını da günümüzde artık var olmayan ama isminde bir garı olan Haydarpaşa Çayırı'nda toplanır ve hazırlanırdı. Bu vesile ile; Osmanlı Ordusu için de oldukça önemliydi.

Bağdat Caddesi'nin ismi ise IV. Murat dönemine denk gelir. Irak'ın Bağdat'ı geri alabilmek için "Bağdat Seferi" düzenlenir. Osmanlı bu savaştan zaferle döndükten sonra; İstanbul'dan sefere çıkarken gittiği yol da Bağdat ismini alır.
Ancak o dönemde Bağdat yolu daha değişikti; Üsküdar Meydanı'nda başlar, Karacaahmet Mezarlığı ve Haydarpaşa Çayırı'ndan geçerek Bostancı Köprüsü'ne ulaşan bir güzergâhta idi.
Günümüzdeki mevcut Bağdat Caddesi üzerinde de; Osmanlı döneminde çeşmeler ve namazgâhlar vardı: Haydarpaşa Çayırı'nda bulunan Ayrılık Çeşmesi, yıkıldıktan sonra adlarını bulundukları semtlere veren Söğütlüçeşme ve Selamiçeşme.

Bağdat Caddesi'nin zengin insanların muhiti olmasının sebebi de; II. Abdülhamit dönemine dayanır. Padişah'ın sarayına yakın oturmak isteyen paşalar, devlet görevlileri ve zengin tüccarlar; Kadıköy'de arazi alarak köşkler, konaklar ve evler yaptırmışlardır. Günümüzde bu evlerden azı hala mevcuttur; ancak bunlar Bağdat Caddesi'nin ilk evleridir.

Bağdat Caddesi'nin güzergâhı Osmanlı döneminde olmuştur; o dönemin İstanbul Belediyesi (Şehremaneti) 1918'de Kurbağalıdere ile Kızıltoprak arasını Bağdat Yolu olarak göstermiş; ancak 1934'te Kızıltoprak'tan başlayarak Pendik'e kadar uzanan cadde Bağdat Caddesi ismini almıştır.
I. Dünya Savaşı'ndan önce Bağdat Caddesi Arnavut kaldırımı taşları ile süslüydü. Ancak, araçların daha rahat hareket edebilmesi için bu taşlar kaldırılmış yerine asfalt dökülmüştür.
Arnavut kaldırımlarının olduğu dönemde de; Kızıltoprak'dan Bostancı'ya kadar uzanan bir yol mevcuttu. Kadıköy'de Haydarpaşa'dan Bostancı'ya gitmek için; faytonlu arabalarla ulaşım gerçekleşirdi.

İleriki dönemlerde; Altıyol'dan başlayarak Bostancı'ya kadar uzanan bir tramvay hattı da mevcuttu. Bu tramvay sırasıyla; İskele, Altıyol, Dereağzı, Kızıltoprak, Selamiçeşme, Çiftehavuzlar, Göztepe, Caddebostan, Şaşkınbakkal, Suadiye ve Bostancı güzergahını kullanırdı.
Mustafa Kemal Atatürk, ilk olarak Bostancı'da Cavit Paşa Köşkü'ne, ardından Moda'daki Halk Gazinosu'na ve Dereağzı'ndaki Fenerbahçe Spor Kulübü'nün Denizcilik Lokali de başta olmak üzere birçok yere uğramış Bağdat Caddesi'ne birçok kez gelmiştir.
Adnan Menderes iktidarında İstanbul'da yapılan imar operasyonları sırasında Bağdat Caddesi'nin genişletilme çalışmaları da gerçekleşmiştir. İşbu çalışmalar, caddenin kazılması ve iki yandaki bahçelerin istimlakından oluşmuştur.

Günümüzde Bağdat Caddesi Kızıltoprak'tan başlayarak Maltepe ilçesine kadar uzanır. Eskiden daha çok insanların oturduğu binalar bu cadde üzerinde bulunurken; günümüzde özellikle Suadiye'den başlayarak Caddebostan'a kadar uzanan bölgede mağazalar ve işyerleri yerini almıştır. Türkiye'nin ve Dünya'nın birçok başlıca markalarının Bağdat Caddesi'nde en az bir adet mağazası mevcuttur. Kiraları ise oldukça pahalıdır. Normal şartlar altında boş dükkân olmamasına karşın, 2008 küresel ekonomik krizi sırasında bu mağazaların bir kısmının kapandığı, bir kısmınınsa "kiralık" ibaresi taşıdığı görülmüştür. Bu süreçte Bağdat Caddesi'nde kira düşüşleri %3 kadar olsa da, Nişantaşı'nda bu oran %40'lara varmıştır.
1987'de Bağdat Caddesi'nin ve sahil güzergahının tek yön olarak düzenlenmesiyle birlikte Cadde günümüzde tek yönlüdür; trafik Bostancı'dan Kadıköy'e doğru akar. Kızıltoprak Petrol Ofisi (eskiden BP) istasyonundan sonra ise bariyerlerin ayırdığı çift yönlü bir yol olur. Bu bölümde uzun yıllar boyunca yer alan ortadaki tercihli şerit, 2013 yılında kaldırılmış ve yolun her iki yönü genişletilmiştir.
İsmi dönemle popüler olduğu için; başka şehirlerde de Bağdat Caddesi isminde caddeler bulunmaktadır. (Misal olarak Kayseri'deki 3 kilometrelik Bağdat caddesi)
Kadıköy Belediyesi tarafından 1994 yılından bu yana yapılan 29 Ekim Cumhuriyet yürüyüşünde cadde trafiğe kapanır ve halk Suadiye'den başlayarak Göztepe'ye kadar Bağdat Caddesinde yürür. Ayrıca Fenerbahçe Futbol Takımı'nın Süper Lig şampiyonu veya Fenerbahçe Basketbol Takımı'nın EuroLeague şampiyonu olduğu zamanlarda da bu caddede geniş kutlamalar olur.
Kaldırımları Kadıköy Belediyesi tarafından 2005'te genişletilerek yayalar için daha elverişli bir hale getirilmiştir.
Bağdat Caddesi ve çevre mahalleri, 2012 yılıyla beraber kentsel dönüşüm süreci içerisine girmiştir. 2016 yılında artan kiraların artık ödenemeyecek oranlara gelmesi ile caddedeki ve güzergahındaki çoğu mağaza kapanmıştır. Yaşanan kriz, Marmaray hattının açılması ve Bağdat Caddesi'nin gastronomi ile turizm merkezi yapılması yönündeki projelerle aşılmıştır.
Semt sırası Kadıköy istikametinden; Kızıltoprak, Feneryolu, Selamiçeşme, Çiftehavuzlar, Göztepe, Caddebostan, Erenköy, Şaşkınbakkal, Suadiye, Çatalçeşme ve Bostancı'dır.

Kadıköy - Bostancı
Bostancı - Söğutlüçeşme Metrobüs
Maltepe - Fındıklı Mahallesi
Kadıköy - Kartal
Kadıköy - Pendik
Küçükyalı - Aydınevler - Fındıklı
Kadıköy - Uğur Mumcu
Maltepe - Büyükbakkalköy

Galib Paşa Camii Çeşmesi

 Wikimedia Commons'ta Bağdat Caddesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dipkarpaz (Yunanca: Ριζοκάρπασο / Rizokarpaso), de jure olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Mağusa Kazası'nda, de facto olarak ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin İskele İlçesi'nde yer alan bir kasabadır. Burada Türkler'in yanı sıra 250 Rum nüfusu yaşamaktadır. 2006 nüfus verilerine göre burada nüfus 5.300 kişiden oluşmaktadır.
Kasaba yakınlarında Apostolos Andreas Manastırı ve Altın Kumsal bulunmaktadır.

20. yüzyıla kadar burada yaşayan halk ipek üretim ve ticareti ile geçinirdi. İkinci büyük geçim kaynağı ise tütün üretim ve ticaretiydi. Dipkarpaz birkaç yıl içinde Kıbrıs'ın tütün merkezi haline geldi. 1974'ten sonra artık tütün üretimi azalmıştır ve Türkiye'ye ihraç edilir. Türkiye'de üretilen sigara markaları olan Bafra, Gelincik ve Sipahi buradaki üç köye isim olmuştur. Yerli halkı geçimini turizm, balıkçılık, hayvancılık ve tahıl, keçiboynuzu, zeytin üretiminden sağlar.

 Ankara, Türkiye

Karpaz Yarımadası

Doğu Asya, Asya'nın jeokültürel bir bölgesidir. Çin, Japonya, Moğolistan, Kuzey Kore, Güney Kore ve Tayvan'ı ve ayrıca Çin'in iki özel idari bölgesi olan Hong Kong ve Makao'yu içerir. Çin, Japonya, Güney Kore ve Tayvan'ın ekonomileri dünyanın en büyük, en hızlı büyüyen ve en müreffeh ekonomileri arasındadır. Doğu Asya, kuzeyde Kuzey Asya, güneyde Güneydoğu Asya, güneybatıda Güney Asya ve batıda Orta Asya ile sınır komşusudur. Doğusunda Pasifik Okyanusu bulunur. 
Doğu Asya, özellikle Çin uygarlığı, uygarlığın en eski beşiklerinden biri olarak kabul edilir. Günümüzde bağımsız ülkeler olarak varlığını sürdüren diğer eski uygarlıklar arasında Japon, Kore ve Moğol uygarlıkları yer almaktadır. Geçmişte Doğu Asya'da bağımsız siyasi yapılar olarak var olan ancak günümüzde komşu uygarlıklara dahil edilen çeşitli başka uygarlıklar da vardır; bunlar arasında Tibet, Mançurya ve Ryukyu (Okinawa) sayılabilir. Tayvan, tarih öncesi dönemden sonra bölgede nispeten genç bir tarihe sahiptir; Başlangıçta, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa sömürgeci güçleri ve Çin tarafından sömürgeleştirilmeden önce, Avustronezya uygarlığının önemli bir merkeziydi. Binlerce yıl boyunca Çin, bölgedeki önde gelen uygarlık olmuş ve komşuları üzerinde etkili olmuştur. Tarihsel olarak, Doğu Asya'daki toplumlar Çin'in etki alanına girmiş ve Doğu Asya'nın sözcük dağarcığı ve yazıları genellikle Klasik Çince ve Çin yazısından türemiştir. Çin takvimi, diğer birçok Doğu Asya takviminin türetildiği köktür. 
Doğu Asya'daki başlıca dinler arasında Budizm (çoğunlukla Mahayana), Konfüçyüsçülük ve Neo-Konfüçyüsçülük, Taoizm, atalar kültü ve Çin anakarası, Hong Kong, Makao ve Tayvan'daki Çin halk dini, Japonya'daki Şintoizm ve Kore'deki Hristiyanlık ve Musok yer almaktadır. Tengerizm ve Tibet Budizmi Moğollar ve Tibetliler arasında yaygınken, Şamanizm gibi diğer dinler Mançular gibi kuzeydoğu Çin'in yerli halkları arasında yaygındır. Doğu Asya'daki başlıca diller arasında Mandarin Çincesi, Japonca ve Korece yer almaktadır. Doğu Asya'nın başlıca etnik grupları arasında Çin ve Tayvan'daki Hanlar, Japonya'daki Yamatolar, Kuzey ve Güney Kore'deki Koreliler ve Moğolistan'daki Moğollar bulunmaktadır. Doğu Asya'da resmi olarak tanınan 76 azınlık veya yerli etnik grup vardır; 55'i anakara Çin'e özgüdür (sınır bölgelerindeki Hui, Mançular, Çinli Moğollar, Tibetliler, Uygurlar ve Zhuanglar dahil), 16'sı Tayvan adasına özgüdür (topluca Tayvan yerli halkları olarak bilinir), 1'i Japonya'nın Hokkaido adasına özgüdür (Aynular) ve 4'ü Moğolistan'a özgüdür (Türk halkları). Ryukyu halkı, Japonya'nın güneyindeki Kyushu'dan Tayvan'a uzanan Ryukyu Adaları'na özgü, tanınmayan bir etnik gruptur. Ayrıca Çin anakarasında ve Tayvan'da da tanınmayan birçok yerli etnik grup bulunmaktadır. 
Doğu Asya, yaklaşık 1.648 milyon insan tarafından iskan edilmekte olup, bu da kıtasal Asya nüfusunun yaklaşık %33'ünü ve küresel nüfusun %20'sini oluşturmaktadır. Bölge, Pekin-Tianjin, Busan-Daegu-Ulsan-Changwon, Chongqing, Guangzhou-Hong Kong-Makao, Osaka-Kyoto-Kobe, Seul-Incheon, Şanghay, Shenzhen, Taipei ve Tokyo gibi büyük dünya metropollerine ev sahipliği yapmaktadır. Bölgenin kıyı ve nehir kenarı bölgeleri dünyanın en kalabalık yerlerinden birini oluşturmasına rağmen, karayla çevrili bölgeler olan Moğolistan ve Batı Çin'deki nüfus çok seyrek dağılmıştır ve Moğolistan, egemen bir devletin en düşük nüfus yoğunluğuna sahiptir. 2025 yılı itibarıyla bölgenin genel nüfus yoğunluğu kilometrekare başına 133 kişidir (340/mil kare), bu da dünya ortalaması olan 45/km2'nin (120/mil kare) yaklaşık üç katıdır.

 Wikimedia Commons'ta Doğu Asya ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Danişmend Gazi ya da Danişmend Ahmed Gazi ya da Danişmend Taylu ya da Melik-i Muazzam Dânişmend Ahmed Gāzî (Taylû) b. Ali et-Türkmânî; (ö. 1084) Anadolu'da kurulan ilk Türkmen beyliklerinden biri olan Danişmendliler’in kurucusu kabul edilen bir alim ve savaşçıdır. Kimi kaynaklarda  oğlu  Gümüştegin Ahmet Gazi beyliğin kurucusu kabul edilir
Malazgirt Savaşı'ndan sonra Selçuklu hükümdarı Alparslan tarafından Kayseri, Zamantı, Sivas, Develu, Tokat, Niksar ve Amasya havalisini  Danişmend Gazî ile arkadaşlarının bu yöreyi fethetme girişimine başlamaları, destansı bir roman olan Dânişmendnâme’de olağanüstü hikayelerle süslenmek suretiyle anlatılmıştır. Kendisinden sonraki Danişmendli beylerinden de  zaman zaman "Danişmend Bey" ya da "Emîr Danişmend" şeklinde bahsedilmiştir.

Soyu ve kökeni hakkında Bizans, Ermeni, Arap kaynaklarında değişik rivayetler bulunmaktadır. Melik Dânişmend'in çağdaşı Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos, Dânişmend'in Ermeni olduğunu belirtir. 12. yüzyıl tarihçilerinden Nikitas Honiatis de onun Arsakh soyundan olduğunu belirterek "Ermenistan Türkü Dânişmend" tabirini kullanır. Bu tür bilgilere dayanılarak Danışmend'in sonradan İslâm dinini kabul ettiği ve Selçuklular tarafından Sivas'a gönderildiği yorumu yapılmıştır. Ancak epik gelenekte Danişmend'in Merv-Mahanlı, Malatyalı veya İsfahanlı olduğuna dair rivayetler de mevcuttur.

İbnü’l-Kemal’in Keşfü’l-Akabe adlı eserine  göre Danişmend Ahmed Gazi, İsfahan’dan Anadolu’ya gelen bilge bir kişidir.  Çok erken tarihlerde Selçuklu ailesine yakın olma fırsatı bulan ve hanedan üyelerine hocalık yapan Danişmend Ali Taylu; kız alıp vererek Selçuklu hanedanı ile akrabalık kurmuştur; Türkiye Selçuklu Devleti’nin atası sayılan Kutalmış’ın kayınpederidir.

Danişmend Gazi, saltanat muallimi ve sultana yol gösteren bilge (dâniş) bir kişi olması yanında, bir Selçuklu komutanı olarak Selçuklu Devleti’ne hizmete vermiştir. 1071 yılında  Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’nı kazanmasında önemli payı olan komutanlardan biri oldu. Savaştan sonra Alparslan tarafından Sivas, Tokat, Niksar ve Malatya beldelerinin fethedilmesi ve yönetilmesi ile görevlendirildi.

Danişmend Ahmed Gâzi  1072’de Amasya’da Danişmendli Beyliği’nin temellerini attıktan sonra 1074’te Sivas’ı ele geçirdi. Sivas şehrinin surlarının bu fetih sırasında yıkılmasına karşılık bu tarihte Sivas’ta kalıcı bir yapılanma sağlanamadı.
1084 yılında ölümüne kadar Danişmendli Beyliği’nin başında kaldı. Niksar taraflarında mücadele ederken öldü ve Niksar'a defnedildi.

Niksar’daki Danişmend Ahmed Gazi’ye ait türbeye halk arasında “Melikgazi Türbesi” denilir. Bu durum, türbenin “Melik Gazi” unvanına sahip  torunu Emir Gazi'ye ait olduğu şeklinde anlaşılmasına sebep olur. Türbeye Melik Gazi denmesi, Danişmendli emîrlerinin tamamına aynı zamanda Melik Gazi unvanı verilmesi ile ilgilidir.

Danişmend Ahmed Gazi’nin ölümünden sonra beyliğin başına oğlu Gümüştegin Gazi geçmiştir. Gümüştegin, 1096 yılında başlayan Haçlı seferlerinde Haçlılar’a karşı verdiği mücadelelerle tanındı. Bazı kaynaklarda  Gümüştegin’den “Danişmend Bey” şeklinde bahsedilmiştir. Bu durum kimi tarihçilerin Danişmend Gazi ile Gümüştegin’i  aynı tarihî şahsiyet olarak değerlendirmesine  yol açmıştır.

Danişmend Gazi ve oğlu Melik Gazi'nin Anadolu'nun Türkler tarafından alınmasında oynadıkları rol ağızdan ağza anlatılarak bir destan haline gelmiştir. Dânişmendnâme adı verilen bu destanlar Türkiye Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus tarafından toplattırılarak yazıya döküldü.
Destanî bir roman niteliğindeki Dânişmendnâme’de, Danişmend Gazi’nin Malatya Emîri Ömer’in kızıyla evlenen Ali b. Mızrab’ın oğlu olarak dünyaya geldiği ve asıl adının Ahmed olduğu, Battal Gazi’nin torunu Sultan Turasan ile arkadaşlık ettiği, ondan gündüz savaşçılık öğrendiği, geceleri de dinî ilimler tahsil ederek âlimlik mertebesine ulaştığı ve bundan dolayı da kendisine “Dânişmend” denildiği ifade edilmektedir.

Edinburgh, İskoçya'nın başkenti ve 32 belediye bölgesinden biridir. İskoçya'nın güneydoğusunda yer alır ve kuzeyde Firth of Forth, güneyde ise Pentland Tepeleri ile sınırlıdır. Edinburgh'un 2020 yılında nüfusu 506.520 idi ve bu da onu İskoçya'nın en kalabalık ikinci ve Birleşik Krallık'ın en kalabalık yedinci şehri yapmaktadır. Daha geniş metropol alanının nüfusu aynı yıl 912.490 idi.
En az 15. yüzyıldan beri İskoçya'nın başkenti olarak kabul edilen Edinburgh, İskoç Hükûmeti, İskoç Parlamentosu, İskoçya'daki en yüksek mahkemeler ve Britanya hükümdarının İskoçya'daki resmi ikametgâhı olan Holyroodhouse Sarayı'nın merkezidir. Ayrıca İskoç Kilisesi Genel Kurulu'nun yıllık toplantısına da ev sahipliği yapmaktadır. Şehir uzun zamandır, özellikle tıp, İskoç hukuku, edebiyat, felsefe, bilim ve mühendislik alanlarında bir eğitim merkezi olmuştur. Edinburgh Üniversitesi 1582 yılında kurulmuştur ve şu anda şehirdeki üç üniversiteden biridir. İskoçya'nın finans merkezi olan Edinburgh, 2020 yılında Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde Birleşik Krallık'ın ikinci, Avrupa'nın dördüncü ve dünyanın on üçüncü en büyük finans merkezi olarak sıralanmıştır.
Şehir bir kültür merkezidir ve İskoçya Ulusal Müzesi, İskoçya Ulusal Kütüphanesi ve İskoç Ulusal Galerisi gibi kurumlara ev sahipliği yapmaktadır. Şehir ayrıca Edinburgh Uluslararası Festivali ve Fringe ile de tanınmaktadır; Fringe, dünyanın en büyük yıllık uluslararası sanat festivalidir. Edinburgh'daki tarihi yerler arasında Edinburgh Kalesi, Holyroodhouse Sarayı, St Giles Katedrali, Greyfriars Kilisesi, Canongate Kilisesi ve 18. ve 19. yüzyıllarda inşa edilen geniş Gürcü Yeni Şehri bulunmaktadır. Eski Şehir ve Yeni Şehir, UNESCO tarafından birlikte Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir ve alan 1999'dan beri Edinburgh Dünya Mirası tarafından yönetilmektedir. Şehrin tarihi ve kültürel cazibe merkezleri, 2023 yılında 2,4 milyonu yurtdışından olmak üzere 5,3 milyon ziyaretçi çekerek, şehri Britanya'nın en çok ziyaret edilen ikinci turistik yeri haline getirmiştir. 
Edinburgh, tek bir yönetim birimi olan Edinburgh Şehir Konseyi tarafından yönetilmektedir. Edinburgh Şehir Konseyi bölgesinin 2024 yılında tahmini nüfusu 530.680'dir ve çevredeki kasaba ve köyleri de içermektedir. Şehir, Lothian bölgesindedir ve tarihsel olarak Midlothian (Edinburghshire olarak da adlandırılır) bölgesinin bir parçasıydı.

Edinburgh'da dört tane üniversite bulunmakta ve üniversite öğretim yılı içinde şehirde 100.000'den biraz fazla sayıda öğrenci yaşamaktadır. Bunlardan en eskisi dünyanın en saygıdeğer üniversitelerinden biri olan Edinburgh Üniversitesi'dir. 1583 yılında kurulan Edinburgh Üniversitesi, 2010 yılında uluslararası üniversiteler arasında dünyanın en iyi 9. üniversitesi seçilmiştir. Bu üniversite dışında şehirde 1966'da üniversite statüsü kazanan Herriot-Watt Üniversitesi, uzun yıllar politeknik eşiti yüksek eğitim okulu olan ve 1992'de tam üniversite statüsü verilen Edinburgh Napier Üniversitesi ve günümüzde Edinburgh yakınlarında "Musselburgh, East Lothian"'da kampüsü bulunan ve 2007'de üniversite statüsü kazanan Queen Margaret Üniversitesi bulunmaktadır.

Edinburgh şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşması vardır:

Elista (Kalmıkça: Элст, Rusça: Элиста), Rusya'ya bağlı Kalmık Cumhuriyeti'nin başkenti.
Rus İmparatorluğu'nun Astrahan Guberniyası'na bağlı küçük bir yerleşim olarak 1856'da kuruldu ve Şubat 1918'de Sovyetlerin eline geçti. 1927'de şehir kurulmaya başlanıp 4 Kasım 1920'de kurulmuş olan Kalmık Özerk Oblastı'nın idarî merkezi oldu ve 1930'da şehir (gorod) statünü aldı. 1935'te Kalmık Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulunca onun başkenti oldu.
II. Dünya Savaşı'nda Mavi Durum sırasında 12 Ağustos 1942'de Nazi Almanyası'nın ve 31 Aralık 1942'de Kızıl Ordu'nun eline geçti. Stalin rejim karşıtı olan Kalmıkların Almanlara yardım ettiği gerekçesiyle 1943'te Kalmık Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti feshedilip 1944'te Kalmıkların çoğu Sibiriya'ya sürgüne gönderildi. Ardından Kalmıkların yerine Ruslar yerleştirildi ve şehrin adı da Stepnoy (Степной) olarak değiştirildi. Stalin'in ölümünden sonra Kruşçev döneminde 1957'de Kalmık Özerk Oblastı tekrar kuruldu (1958'de Kalmık Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti oldu) ve Kalmıkların dönüşüne izin verilip şehrin adı tekrar Elista oldu.

5 Ekim 1996'da Kalmık Cumhuriyeti'nin en büyük Budist tapnağı olan Syakyusn-Syume (Сякюсн-Сюме) tamamlandı.

Elmadağ, Ankara ilinin ilçelerinden biridir.

İç Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Sakarya Bölümü'nde yer alan Elmadağ, Ankara'nın 41 km doğusunda adını aldığı Elmadağ'ın kuzeydoğu eteklerinde kurulmuş, çok eski bir yerleşim alanıdır. Doğusunda Kırıkkale'nin Yahşihan, güneydoğusunda Bahşılı ilçesi, kuzeydoğusunda Kalecik, kuzeyinde Akyurt, kuzeybatısında Altındağ, batısında Mamak, güneybatısında Çankaya, güneyinde Bala ilçeleri vardır. İlçenin yüzölçümü 647 km²dir. Yüzölçümü bakımından Ankara'nın en büyük 14'üncü ilçesidir. Elmadağ ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.099 metredir.
Yapılan arkeolojik araştırmalardan elde edilen prehistorik eserler, Elmadağ ve çevresinin çok eski medeniyetlere sahne olduğunu göstermektedir. Bu araştırmalara göre MÖ 547'ye kadar Frigler ve Lidyalılar, MÖ 84'e kadar Persler ve değişik kavimlerin varlıklarını sürdürdüğü yöre bu tarihten sonra Roma İmparatorluğunun eline geçmiştir. 1071 Malazgirt savaşından sonra Anadolu'ya yerleşmeye başlayan Türkler 1073'ten sonra yörede etkin olmuşlardır. Anadolu'ya yapılan Moğol saldırılarından da nasibini alan yöre Moğol İmparatoru Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu tarafından yakılıp yıkılmıştır.
Denizden yüksekliği 1135 m olan ve oldukça engebeli bir topoğrafyaya sahip olan ilçenin batısı kısmen düzlüktür. Her tarafından derin vadilerle yarılmış yaylalar üzerinde aşınmış tepeler ve sırtlar yer alır. Güneybatısında 1862 m yüksekliğe sahip Elmadağ, kuzeyinde ise 1995 m yüksekliğinde kütle hâlinde İdris Dağı bulunur. İlçeyi boydan boya geçerek akan ve kuzeyde Kızılırmak ile birleşen Kargalı Deresi kar ve yağmur suları ile beslenen düzensiz bir rejime sahip bir akarsudur.
İlçemiz Perme-Trias yaşlı kalkerlerle, plosen formasyonları üzerinde yer alır. Bu alanın büyük bir kısmı mermerleşmiş beyaz kalker ile kaplıdır. Bazı kısımlarında ince kil tabakaları bulunur. Kalker tabakaları doğuda ve güneyde; yüzeyde görülürken batıya gidildikçe üzeri örtü tabakaları ile kaplıdır. Kargalı Deresi çevresinde dar bir şerit hâlinde kalınlığı fazla olmayan alüvyal topraklar yer alır. Kuzeybatısında plosene ait kırmızımsı esmer renkli killi seriler bulunur.
Yöre kışları soğuk ve sert geçen karasal iklimin etkisi altındadır. Yüksek ve dağlarla çevrili olması sebebiyle gece-gündüz ve yaz-kış sıcaklıkları arasında büyük farklılıklar görülür. 
Kar yağışları kasım ayında başlayıp nisan ayına kadar sürer. En fazla yağış ocak ayında görülür. Sonbahar mevsiminin son aylarında sis vardır. Rüzgâr her yönden esse de güneydoğu yönünden esen rüzgâr daha etkilidir.

İlçenin kuruluş tarihinin nereye kadar uzandığı kesin olarak bilinmemektedir. İlçenin yakınında Sungur yakınlarında bulunan heykel, küp, çanak, çömlek gibi kalıntılar incelendiğinde buranın çok eski dönemlerde yerleşmelere sahne olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan Hygeieia (Grek mitolojisindeki sağlık tanrıçası) ve Asklepios (Grek mitolojisindeki hekim tanrı) heykelleri Roma Dönemine, Yenipınar Mahallesi'ndeki Aşağı Cami ve Vezir Pınarı Çeşmesi Osmanlı dönemine ait kalıntılardır.
İlçenin yerleşmesine ait ilk belgeleri yaklaşık 400 yıl önce düzenlenen Ankara Şer'iye Mahkemesi sicillerinde görüyoruz. Yozgat Köyü adı ile anılan Elmadağ, bu dönemde Ankara'ya bağlı bir yerleşim yeri idi. Bu kayıtlardan Elmadağ'da kervanların konakladıkları bir Derbent köyü olduğu belirtilmektedir. İlk yerleşme bugünkü Yenipınar ve Yenidoğan Mahalleleri'nde olmuştur.
1785-1809 yılları arasında Ankara sancağı, 13 kazadan meydana geliyordu. Bunlardan Kasaba-i Bala ve Çukurcak Nahiyesi'ne bağlı Yozgat Köyü (Asi Yozgat) görülmektedir. 1902 yılında Ankara vilayeti salhanesinde Ankara ilinin 5 sancak ve 21 kazadan oluştuğu belirtilmektedir. Asi Yozgat, bu sancaklardan biri olan Ankara merkez sancağına bağlı Bala kazasına ait bir mahalledir. Kurtuluş Savaşı'na her şeyi ile katılan Elmadağlılar Atatürk Ankara'ya geldiğinde O'nu karşılayan Seymen Alayı'nın içerisinde de varlıklarını göstermişlerdir.
Yapılan arkeolojik araştırmalardan elde edilen prehistorik eserler, Elmadağ ve çevresinin çok eski medeniyetlere sahne olduğunu göstermektedir. Bu araştırmalara göre MÖ 547'ye kadar Frigler ve Lidyalılar, MÖ 84'e kadar Persler ve değişik kavimlerin varlıklarını sürdürdüğü yöre bu tarihten sonra Roma İmparatorluğu'nun eline geçmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'ya yerleşmeye başlayan Türkler 1073'ten sonra yörede etkin olmuşlardır. Anadolu'ya yapılan Moğol saldırılarından da nasibini alan yöre Moğol İmparatoru Boycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu tarafından yakılıp yıkılmıştır.
İlçe merkezinde hâlen devam eden tandır ekmeği yapımının Selçuklulardan günümüze kadar devam ettiği sanılmaktadır. Yine kökü Selçuklulara kadar uzanan halıcılık, el dokuması, kilim, heybe ve çantalar kültürümüzün zenginliklerini günümüze kadar getirmiştir.

Vezir Pınarı Çeşmesi, Ankara'nın Elmadağ ilçesinde yer alan, 18. yüzyılda inşa edilmiş Osmanlı dönemi taş çeşmesidir. Elmadağ merkezinde, 7038 parsel üzerinde bulunur. Yapı, 1 Ekim 2021 tarih ve 1689 sayılı karar ile Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescillenmiştir ve 1. Grup koruma statüsüne sahiptir. Çeşmenin, rivayete göre dönemin önde gelen yöneticilerinden Vezir Ali tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir. Kesin inşa tarihi bilinmemekle birlikte, mimari özellikleri ve bölge tarihine dair kayıtlar, yapının 18. yüzyılda inşa edilmiş olabileceğini göstermektedir. 1850'li yıllarda Elmadağ'da aktif olarak kullanılan iki önemli su yapısından biri olduğu rivayet edilmektedir. Taş malzeme ile inşa edilen çeşme, klasik Osmanlı su mimarisinin sade örneklerinden biridir. Ön cephesinde sivri kemer formu ve su haznesi bulunur. Yıllar içinde çeşitli onarımlar görmüş, ancak özgün yapısını büyük ölçüde korumuştur. Çeşme, 2025 yılı itibari ile su vermemektedir. Elmadağ Belediyesi tarafından “tasarruf” gerekçesiyle su bağlantısı kesilmiştir. Buna rağmen yapı, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı olarak koruma altında bulunmakta ve tescilli kültür mirası statüsünü sürdürmektedir.

Nüfus bakımından Ankara'nın en büyük 14'üncü ilçesidir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Elmadağ'ın 30 mahallesinin 10'u merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 24.522 kişi (%54) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 29,3 km uzaklıktaki Süleymanlı'dır. İlçede nüfusu en fazla olan mahalle, 6.826 kişi ile Hasanoğlan Bahçelievler mahallesidir. Elmadağ'ın nüfusu 2017 yılında %3,05 artmıştır.

İlçe Perme-Trias yaşlı kalkerlerle, plosen formasyonları üzerinde yer alır. Bu alanın büyük bir kısmı mermerleşmiş beyaz kalker ile kaplıdır. Bazı kısımlarında ince kil tabakaları bulunur. Kalker tabakaları doğuda ve güneyde; yüzeyde görülürken batıya gidildikçe üzeri örtü tabakaları ile kaplıdır. Kargalı Deresi çevresinde dar bir şerit hâlinde kalınlığı fazla olmayan alüvyal topraklar yer alır. Kuzeybatısında plosene ait kırmızımsı esmer renkli killi seriler bulunur.

Yöre, kışları soğuk ve sert geçen karasal iklimin etkisi altındadır. Yüksek ve dağlarla çevrili olması sebebiyle gece-gündüz ve yaz-kış sıcaklıkları arasında büyük farklılıklar görülür.
Kar yağışları kasım ayında başlayıp nisan ayına kadar sürer. En fazla yağış ocak ayında görülür. Sonbahar mevsiminin son aylarında sis vardır. Rüzgâr her yönden esse de güneydoğu yönünden esen rüzgâr daha etkilidir.

573 km²'lik bir alan üzerinde kurulmuş olan ilçe; güneyinde Balâ, kuzeyinde Akyurt ve Kalecik, batısında Mamak ve Altındağ ilçeleri, doğusunda ise Kırıkkale ili ile çevrili bulunmaktadır. Kuruluş tarihi kesin belli olmamakla birlikte ilk olarak Eski Yozgat adıyla köy olarak kurulmuştur. 24 Nisan 1928 tarihinde Küçük Yozgat adı ile bucak olmuş, 2 Kasım 1936 tarihinde belediye kurulmuş, 1 Nisan 1960 tarihinde de Çankaya ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. İlçe, 23 Temmuz 2004 tarih ve 25531 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile metropol ilçe statüsünü almıştır.

İlçede MKE kurumuna bağlı olarak faaliyet göstermekte olan barut ve roket fabrikaları yanında Roketsan Roket Fabrikası, Orica Nitro patlayıcı madde fabrikası, Baştaş ile yan kuruluşu Tam-Taş, Yibitaş çimento fabrikası, ÇimSA Ankara çimento fabrikası, Yataş, De'berenn, Öz Petek bal fabrikası gibi özel şirketlerle 30'u aşkın kireç ocağı mevcuttur. İlçede ayrıca Çay-Kur çay paketleme fabrikası gibi Kamu İktisadi Teşekkülleri mevcuttur. Bu kurumlar nüfusun büyük bölümünü istihdam etmektedir. İlçe Ankara-Samsun kara yolu üzerinde bulunması nedeniyle sanayi yönünden gelişmeye müsaittir. İlçe arazisinin tarımsal açıdan verimsiz olması faal nüfusu genellikle işçilik ve memurluğa yöneltmiştir. Çalışan kesim içinde işçiler çoğunluktadır. İlçede 7000'i aşkın konut bulunmaktadır. İlçe merkezi ve beldelerde konut yapımında kooperatifleşme oranında artış görülmektedir.

İlçede eğitim, halkın da katkısıyla 1938 yılında yapılan Küçük Yozgat İlkokulu ile Ortaöğretim 1940 yılında yapılan Ata Barut Ortaokulu ve 1969 yılında yapılan Elmadağ Lisesi ile başlamıştır. Bugün faaliyetlerine fen lisesi olarak devam eden ve bir dönem öğretmen lisesi olarak eğitim veren Hasanoğlan Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesi, Köy Enstitüsü olarak kurulmuş ve 1941-1942 eğitim öğretim yılında ilk mezunlarını vermiştir. 1976-1977 öğretim yılında açılan Kız Meslek Lisesi ve 1978-1979 öğretim yılında açılan Endüstri Meslek Lisesi Millî Eğitim Bakanlığının 30.12.2002 tarih ve 2002/97 sayılı genelgesi ile M.E.B. Erkek Teknik Eğitim Genel Müdürlüğüne bağlı olarak tek müdürlük altında birleşerek METEM'e (Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi) dönüştürülmüştür. Lisenin bünyesinde torna-tesviye, elektrik, kimya, mobilya ve ağaç işleri, bilgisayar, nakış, dikiş, hazır giyim, çocuk gelişimi bölümleri bulunmaktadır. Ayrıca 1990  yılında kurulmuş olan Sağlık Meslek Lisesi sağlık memuru, ilk yardım teknisyenliği bölümlerinde Ankara ve diğe

Enfeksiyon, patojenlerin dokuları istila etmesi, çoğalması ve konak dokuların enfeksiyöz ajana ve ürettikleri toksinlere tepki vermesidir. Bulaşıcı hastalık olarak da bilinen enfeksiyon hastalığı, bir enfeksiyondan kaynaklanan bir hastalıktır.
Enfeksiyonlara, başta bakteriler ve virüsler olmak üzere çok çeşitli patojenler neden olabilir. Konaklar bağışıklık sistemlerini kullanarak enfeksiyonlarla mücadele edebilirler. Memeli konaklar enfeksiyonlara genellikle iltihaplanmayı içeren doğuştan gelen bir yanıtla tepki verir ve bunu adaptif bir yanıt izler.
Enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan spesifik ilaçlar arasında antibiyotikler, antiviraller, antifungaller, antiprotozoaller ve antihelmintikler yer almaktadır. Bulaşıcı hastalıklar 2013 yılında 9,2 milyon ölüme yol açmıştır (tüm ölümlerin yaklaşık %17'si). Enfeksiyonlara odaklanan tıp dalı enfeksiyon hastalıkları olarak adlandırılır.

Enfeksiyonlara, aşağıdakileri içeren bulaşıcı ajanlar (patojenler) neden olur:

Bakteriler (örneğin Mycobacterium tuberculosis, Staphylococcus aureus, Escherichia coli, Clostridium botulinum ve Salmonella spp.)
Virüsler ve viroidler gibi ilgili ajanlar. (Örneğin HIV, Rinovirüs, Kuduz virüsü gibi Lyssavirüsler, Ebolavirüs ve Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüsü 2 )
Mantarlar ayrıca alt sınıflara ayrılır:
Candida (en yaygın mantar enfeksiyonu) gibi mayaları içeren Ascomycota; Aspergillus gibi filamentli mantarlar; Pnömosistidomiset türleri; ve insanlarda deri ve diğer yüzeysel yapılarda enfeksiyona neden olan bir grup organizma olan dermatofitler.
Basidiomycota, insan patojeni Kriptokok cinsi dahil.
Parazitler genellikle ikiye ayrılır:
Tek hücreli organizmalar (örn. sıtma, Toksoplazma, Babesia)
Parazitik yuvarlak solucanlar ve kıl kurtları gibi nematodlar, tenyalar (cestodlar) ve flukeler (şistozomlar gibi trematodlar) dahil makroparazitler (solucanlar veya helmintler). Helmintlerin neden olduğu hastalıklar bazen enfestasyon olarak adlandırılır, ancak bazen de enfeksiyon olarak adlandırılır.
Keneler, akarlar, pireler ve bitler gibi eklembacaklılar da kavramsal olarak enfeksiyonlara benzeyen insan hastalıklarına neden olabilir, ancak bir insan veya hayvan vücudunun bu makroparazitler tarafından istila edilmesi genellikle enfestasyon olarak adlandırılır.
Prionlar (toksin salgılamamalarına rağmen)

Bir enfeksiyonun belirti ve semptomları hastalığın türüne bağlıdır. Yorgunluk, iştahsızlık, kilo kaybı, ateş, gece terlemesi, üşüme, ağrı ve sızı gibi bazı enfeksiyon belirtileri genel olarak tüm vücudu etkiler. Diğerleri ise deri döküntüleri, öksürük veya burun akıntısı gibi vücudun belirli bölgelerine özgüdür.
Bazı durumlarda, bulaşıcı hastalıklar belirli bir konakta seyrinin büyük bir kısmında veya hatta tamamında asemptomatik olabilir. İkinci durumda, hastalık yalnızca asemptomatik bir taşıyıcıyla temas ettikten sonra ikincil olarak hastalanan konakçılarda bir "hastalık" (tanım gereği bir hastalık anlamına gelir) olarak tanımlanabilir. Bazı enfeksiyonlar konakçıda hastalığa neden olmadığından enfeksiyon, bulaşıcı hastalık ile eş anlamlı değildir.

Bakteriyel ve viral enfeksiyonların her ikisi de aynı tür semptomlara neden olabileceğinden, belirli bir enfeksiyonun nedeninin hangisi olduğunu ayırt etmek zor olabilir. Viral enfeksiyonlar antibiyotiklerle tedavi edilemezken bakteriyel enfeksiyonlar tedavi edilebildiğinden bu ikisini birbirinden ayırmak önemlidir.

Enfeksiyonlar için geçerli olan ve bazen enfeksiyon zinciri veya bulaşma zinciri olarak adlandırılan genel bir olaylar zinciri vardır. Zincir, enfeksiyöz ajan, rezervuar, duyarlı bir konağa giriş, çıkış ve yeni konaklara bulaşmayı içeren çeşitli adımları içerir. Bir enfeksiyonun gelişmesi için her bir halkanın kronolojik bir sırayla mevcut olması gerekir. Bu adımların anlaşılması, sağlık çalışanlarının enfeksiyonu hedef almasına ve ilk etapta oluşmasını önlemesine yardımcı olur.

Enfeksiyon, bir organizma vücuda başarıyla girdiğinde, büyüdüğünde ve çoğaldığında başlar. Bu, kolonizasyon olarak adlandırılır. Çoğu insan kolayca enfekte olmaz. Bağışıklık sistemi zayıflamış veya zayıflatılmış olanların kronik veya kalıcı enfeksiyonlara karşı duyarlılığı artar. Bağışıklık sistemi baskılanmış olan bireyler fırsatçı enfeksiyonlara karşı özellikle hassastır. Konak-patojen arayüzünde konağa giriş, genellikle ağız boşluğu, burun, gözler, genital organlar, anüs gibi deliklerdeki mukozadan gerçekleşir veya mikrop açık yaralardan girebilir. Birkaç organizma ilk giriş yerinde büyüyebilirken, birçoğu göç eder ve farklı organlarda sistemik enfeksiyona neden olur. Bazı patojenler konakçı hücrelerin içinde (hücre içi) büyürken diğerleri vücut sıvılarında serbestçe büyür.
Yara kolonizasyonu, yara içinde çoğalmayan mikroorganizmaları ifade ederken, enfekte yaralarda çoğalan organizmalar mevcuttur ve doku yaralanmıştır. Tüm çok hücreli organizmalar bir dereceye kadar dışsal organizmalar tarafından kolonize edilir ve bunların büyük çoğunluğu konak ile ya mutualistik ya da kommensal bir ilişki içinde bulunur. İlkine örnek olarak memeli kolonunu kolonize eden anaerobik bakteri türleri, ikincisine örnek olarak ise insan derisinde bulunan çeşitli stafilokok türleri verilebilir. Bu kolonizasyonların hiçbiri enfeksiyon olarak kabul edilmez.
Enfeksiyon ve kolonizasyon arasındaki fark genellikle sadece bir durum meselesidir. Patojenik olmayan organizmalar belirli koşullar altında patojenik hale gelebilir ve en virülans organizmanın bile tehlike arz eden bir enfeksiyona neden olması için belirli koşullar gerekir. Corynebacteria sp. ve Viridans streptokok gibi bazı kolonize bakteriler, patojen bakterilerin yapışmasını ve kolonizasyonunu önler ve böylece konakçı ile simbiyotik bir ilişki kurarak enfeksiyonu önler ve yara iyileşmesini hızlandırır.

Bir konağın bir patojen tarafından aşılanması ve nihai sonuçla ilgili değişkenler şunları içerir:

patojenin giriş yolu ve konak bölgelere erişimi
belirli bir organizmanın içsel virülansı
başlangıç inokülasyonunun miktarı veya yükü
kolonize olan konağın bağışıklık durumu
Örnek olarak, bazı stafilokok türleri cilt üzerinde zararsızdır, ancak eklem kapsülü veya periton gibi normalde steril bir alanda bulunduklarında direnç göstermeden çoğalır ve zarar verirler.
Gaz kromatografisi-kütle spektrometresi, 16S ribozomal RNA analizi, omik ve diğer gelişmiş teknolojilerin son yıllarda insanlar için daha belirgin hale getirdiği ilginç bir gerçek, mikrobiyal kolonizasyonun insanların neredeyse steril olduğunu düşündüğü ortamlarda bile çok yaygın olduğudur.
Bakteriyel kolonizasyonun normal olması nedeniyle, hangi kronik yaraların enfekte olarak sınıflandırılabileceğini ve ne kadar ilerleme riski olduğunu bilmek zordur. Klinik uygulamada görülen çok sayıda yaraya rağmen, değerlendirilen semptom ve bulgular için sınırlı sayıda kaliteli veri bulunmaktadır.
Journal of the American Medical Association'ın "Rasyonel Klinik Muayene Serisi"nde kronik yaralar üzerine yapılan bir inceleme, enfeksiyon göstergesi olarak artan ağrının önemini ölçmüştür. İnceleme, en faydalı bulgunun ağrı seviyesindeki artışın [olabilirlik oranı (LR) aralığı, 11-20] enfeksiyonu çok daha olası hale getirdiğini, ancak ağrının olmamasının (negatif olabilirlik oranı aralığı, 0,64-0,88) enfeksiyonu dışlamadığını göstermiştir (özet LR 0,64-0,88).

Hastalık, konağın koruyucu bağışıklık mekanizmaları tehlikeye girdiğinde ve organizma konağa zarar verdiğinde ortaya çıkabilir. Mikroorganizmalar çeşitli toksinler veya yıkıcı enzimler salgılayarak doku hasarına neden olabilir. Örneğin, Clostridium tetani kasları felç eden bir toksin salgılar ve stafilokok şok ve sepsis üreten toksinler salgılar. Tüm enfeksiyon etkenleri tüm konakçılarda hastalığa neden olmaz. Örneğin, çocuk felci ile enfekte olan bireylerin %5'inden azında hastalık gelişir. Öte yandan, bazı bulaşıcı ajanlar oldukça öldürücüdür. Deli dana hastalığına ve Creutzfeldt-Jakob hastalığına neden olan prion, enfekte olan tüm hayvanları ve insanları her zaman öldürür.
Kalıcı enfeksiyonlar, vücudun ilk enfeksiyondan sonra organizmayı temizleyememesi nedeniyle ortaya çıkar. Kalıcı enfeksiyonlar, bulaşıcı organizmanın sürekli varlığı ile karakterize edilir, genellikle aktif enfeksiyonun ara sıra tekrarlayan nüksleri ile birlikte latent enfeksiyon olarak görülür. Vücudun farklı hücrelerini enfekte ederek kalıcı bir enfeksiyonu sürdürebilen bazı virüsler vardır. Bazı virüsler bir kez bulaştıktan sonra vücudu asla terk etmezler. Tipik bir örnek, sinirlerde saklanma eğiliminde olan ve belirli koşullar ortaya çıktığında yeniden aktif hale gelen herpes virüsüdür.
Kalıcı enfeksiyonlar her yıl dünya çapında milyonlarca kişinin ölümüne neden olmaktadır. Parazitlerden kaynaklanan kronik enfeksiyonlar, birçok az gelişmiş ülkede yüksek morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır.

Enfekte eden organizmaların hayatta kalması ve diğer konaklarda enfeksiyon döngüsünü tekrarlaması için, kendilerinin (veya yavrularının) mevcut bir rezervuarı terk etmesi ve başka bir yerde enfeksiyona neden olması gerekir. Enfeksiyonun bulaşması birçok potansiyel yolla gerçekleşebilir:

Solunum yolu olarak da bilinen damlacık teması ve bunun sonucunda ortaya çıkan enfeksiyon hava yoluyla bulaşan hastalık olarak adlandırılabilir. Enfekte bir kişi başka bir kişinin üzerine öksürür veya hapşırırsa, sıcak, nemli damlacıklar içinde asılı kalan mikroorganizmalar burun, ağız veya göz yüzeylerinden vücuda girebilir.
Fekal-oral bulaşma, gıda maddelerinin veya suyun kontamine olması (insanların yiyecek hazırlamadan önce ellerini yıkamaması veya arıtılmamış kanalizasyonun içme suyu kaynağına karışması) ve bunları yiyen veya içen kişilerin enfekte olması. Fekal-oral yolla bulaşan yaygın patojenler arasında Vibrio cholerae, Giardia türleri, rotavirüsler, Entamoeba histolytica, Escherichia coli ve bant solucanları yer almaktadır. Bu patojenlerin çoğu gastroenterite neden olur.
Cinsel yolla bulaşma ve bunun sonucunda ortaya çıkan hastalık cinsel yolla bulaşan hastalık olarak adlandırılır
Ağız yoluyla bulaşma, 

Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan özel bir arkeoloji müzesidir.
İşadamı Yüksel Erimtan'ın koleksiyonunda bulunan Hitit, Urartu, Roma ve Bizans dönemlerine ait objeler sergilenir ve sanatın her dalında disiplinlerarası etkinlikler gerçekleşir. Ankara'nın ilk özel müzesi olan müze, 14 Mart 2015 tarihinde açılmıştır.

Müze, Ankara Kalesi'nin yakınlarında bulunmaktadır. Batısında Anadolu Medeniyetleri Müzesi, güneyinde ise Çengelhan Rahmi Koç Müzesi vardır. Müzenin denetimi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce yapılmaktadır.

Müze, Yüksel Erimtan Kültür ve Sanat Vakfı bünyesinde 2015 yılında kuruldu. Ankara'da Kale Meydanı'ndaki üç eski bina,  mimar Ayşen Savaş, Can Aker ve Onur Yüncü önderliğinde müze binasına dönüştürüldü.
Ankara'nın ilk özel müzesi olarak 14 Mart 2015 tarihinde ziyarete açıldı. 2016 yılından beri müzeyi Nazan Gezer yönetmektedir.

Müze, Ankara Kalesi içindeki üç eski binadan oluşur. Ayşen Savaş, Can Aker ve Onur Yüncü tarafından çizilen bir projeye göre binanın dış cephesi tarihî dokuya uyum sağlaması amacıyla  kale duvarlarını andıran taşlarla örülmüş ve dar pencerelerle tamamlanmıştır.
Müzenin iç duvarları, Roma dönemindeki gibi yazılarla döşenmiş ve sergi alanı tek bir büyük salondan oluşacak şekilde planlanmıştır.
Müzede sergi alanı dışında çok amaçlı bir salon, bir eğitim atölyesi, bir kafe ve bir kütüphane de bulunmaktadır.

Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi koleksiyonu, çoğu Anadolu kökenli, yaklaşık iki bin eserden oluşan özel bir arkeoloji koleksiyonudur. Koleksiyon; büyük çoğunluğu Geç Helenistik ve Roma dönemine ait olmak üzere Hitit, Urartu, Asur, Ahmeniş ve Bizans gibi farklı uygarlıklara ve dönemlere ait  kase, sürahi, bardak, ölçü kabı, parfüm şişesi, cımbız, takı, ayna sikke gibi objeler içerir.Sergiler ya da konserler ve çeşitli kültürel aktiviteler üzerinden modern malzeme ile arkeolojik es
Roma dönemine ait malzemeler, ziyaretçilerin günlük Roma yaşamına dair fikir sahibi olabileceği bir düzen içinde sergilenir. Bu amaçla eserler, o eserlerden bahseden yazılı kaynakları eşliğinde sunulmuştur.

Müzede modern malzeme ile arkeolojik eserler arasında köprü kurmak üzere sergi, konser ve çeşitli kültürel aktiviteler gerçekleştirilir.

Açıldığı 2015 yılından beri müzede "Müze'de Müzik / Salı Konserleri" sloganıyla bütün bir yıla yayılan oda müziği konserler serisi gerçekleştirilir. Yaklaşık 160 kişilik bir salonda gerçekleştirilen konserlerinin sanat yönetmenliğini Şefik Kahramankaptan yapmaktadır.

Eryaman Stadyumu, Ankara'nın Etimesgut ilçesine bağlı Eryaman semtinde bulunan futbol stadyumu. 20.672 seyirci kapasitesine sahip stadyum, 2. Lig takımlarından MKE Ankaragücü ile Süper Lig ekibi Gençlerbirliği'nin iç saha maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Şehrin merkezinde yer alan 19 Mayıs Stadyumu'nun kullanım dışı kalmasıyla beraber alternatif olarak Eryaman semtinde inşa edilmeye başlandı. Stadyumun temeli 5 Mayıs 2016 tarihinde atıldı. İlk zamanlar 18.000 seyirci kapasiteli olması planlandı ancak daha sonra 22.000'e yükseltildi. Bu nedenle proje revize edildi ve stadyumun açılış tarihi gecikti. 28 Ocak 2019 tarihinde MKE Ankaragücü ile Alanyaspor takımları arasında oynanan Süper Lig karşılaşmasıyla beraber stadyum hizmete girdi. Karşılaşmayı Alanyaspor 2-0 kazanırken, stadyumdaki ilk golü penaltıdan Djalma Campos kaydetti.

Dört kattan oluşan stadyumda, 1.222 kişilik VIP, 658 kişilik loca, 20 kişilik engelli ve refakatçi ve 48 kişilik basın tribünü mevcuttur. Ayrıca 5 bin 80 metrekare ticari alan ve 49 adet loca yer almaktadır. 734 araçlık açık, 38 araçlık kapalı otopark ve 7 otobüs park alanına sahiptir. 22.000 seyirci kapasiteli stadyum, 62 bin 255 metrekarelik alana kuruludur. Hibrit çim zemine sahip olan stadyum, Ankara'da bu sistemin ilk kullanıldığı stadyumdur. Bunun yanında stadyumda çim havalandırma, alttan ısıtma ve sulama sistemi de mevcuttur.

Ankara Metrosunun Devlet Mahallesi/1910 Ankaragücü istasyonu, stadyumun hemen yanındadır.

28 Haziran 2020 itibarıyla

Eskrim, kılıçla yapılan bir dövüş sporudur. Kökleri düellolar ve nefsi müdafaa için kullanılan kılıç ustalığıyla yakından ilişkilidir. Eskrimin bir spor dalı olarak gelişmesi 18. yüzyılın ortalarında başlamıştır. 1896 Yaz Olimpiyatları'nda yer alan spor dallarından biridir.
Eskrim üç tür silahla yapılır: Flöre, epe ve eskrim kılıcı (sabre). Bu üç eskrim biçiminin sayı ve süre sistemleri aynıdır, ama karşılaşmalarda farklı yönleri vardır. Eskrim dayanıklı özel giysiler içinde yapılır. Çelik teller ile örülmüş bir maske, flöre ve kılıç için koruyucu bir yelek, kadınlar için göğüsü koruyan bir plastik, sağlam keten ya da branda bezinden bir ceket ve yumuşak eldivenler giyilir. Bu giysiler eskrimciyi yaralanmalardan korur. Eskrim karşılaşmaları, genişliği 1.5 - 2.0 metre arası ve uzunluğu 14 metre olan bir pistte yapılır.
Flöre olarak adlandırılan silah, 1.1 metre uzunluğundadır. Ucunda küçük bir düğme ve kabza adı verilen koruyucusu bulunur. En çok 500 gram ağırlığında olabilir. Flöre silahının ucundaki yaylı noktanın rakibin gövdesine bastırılmasıyla sayı kazanılır. Her iki oyuncu da aynı anda bu vuruşu yaparsa, sayıyı atak üstünlüğü olan kazanır. Vuruşlar yalnızca gövdeye yapılır, özel yelek olduğundan dolayı, kol ve bacaklara ya da başa değen vuruşlar kural dışı sayılır. Karşılaşmalarda eskrimci kısa, hızlı adımlarla ileri-geri hareket eder. Hücum durumundaysa kol, gövde ve bacaklarının hamle denen açılımıyla rakibini dürter. Savunmada ise rakibin hücumunu savuşturarak vuruş hakkı kazanmaya çalışır. Doğrudan yapılan hamleler rakibi tarafından kolayca savuşturulacağı için, eskrimcinin aldatıcı hareketlerle rakibini şaşırtacak hareketler yapması gerekir.
Epe, flöreden daha keskin ve ağır bir silahtır. Epede dürtüşler yalnızca silahın ucuyla yapılır ve giyside iz bırakmaz. Karşılaşma genel düello kurallarıyla yapılır ve özel sınırlamalar yoktur. Rakibin herhangi bir yerine yapılan dürtüş puan olarak değer kazanır. Aynı anda yapılan vuruşlar iki tarafa da sayı kazandırır.
Kılıç, hem dürtme, hem de vurma silahı olarak kullanılır. Düz ve yassı olan kılıcın yarı yuvarlak bir koruyucusu vardır. Rakibin belden yukarısına kılıcın ucuyla ya da kenarlarıyla yapılan vuruşlar sayı kazandırır.
Eskrim, merkezi İsviçre'nin Lozan kentinde bulunan Uluslararası Eskrim Federasyonu (FIE) tarafından yönetilmektedir.

Eskrimde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (erkekler)
Eskrimde Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (kadınlar)
Modern pentatlon
Türkiye'de eskrim
Yaz Olimpiyatları'nda eskrim
Dünya Eskrim Şampiyonası
Türkiye Eskrim Federasyonu

FIE Ana sayfası17 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etimesgut, Ankara ilinin metropol ilçelerinden biridir. TÜİK verilerine göre 6 Şubat 2024 tarihi itibarıyla nüfusu 617.229'dur.

İlçe sınırları içerisinde yapılan arkeolojik kazılarda ele geçirilen kalıntılar, bölgedeki insan yerleşiminin Bakır Çağı'na kadar uzanabileceğini kanıtlar niteliktedir. Bununla birlikte; yazılı kaynaklardan yörenin isimlendirilmesine dair edinilen ilk bilgiler, buranın Hititler döneminde "Amaksis" adıyla anıldığını gösterir. Nitekim Heinrich Kiepert tarafından çizilen bir haritada da bölge "Amaksyz" ve "Akmasyz" şeklinde adlandırılmıştır. Haritada ayrıca buraya bağlı köylerden bazıları "Alvan", "Baghlydja" ve "Emirjaman” olarak not edilmiştir ki bunlar hiç şüphesiz bugün Etimesgut'a bağlı semtler olan Elvankent, Bağlıca ve Eryaman'dır. İlk dönemlerde Osmanlılar tarafından "Akmasus" adıyla bilinmesine karşın; 14-15. yüzyıl civarlarında Ankara'da yaşamış bir Ahi reisi olan Ahi Mesud, ilçenin günümüzdeki adına esin kaynağı olmuştur. Mesud'un Kırşehir'de doğup Ankara'ya göç ettiği ve bugün Bağlıca sınırları içerisinde kalan bir köyde kendi adıyla bir zaviye kurduğu düşünülür. Cumhuriyet'in ilanına kadar "Ahi Mesud Nahiyesi" olarak bilinen bu bölgeyi 1928 yılında ziyaret eden Atatürk, burada örnek bir köy kurulmasını emretmiş ve köy yeniden inşa edildikten sonra yerel halk tarafından “Etimesut” olarak isimlendirilmiştir. Aralık 1937'de köyün adı resmen "Etimesgut" olarak değiştirilmiş ve yaklaşık bir asırdır bu isimle anılagelmiştir.

İlçenin tarihi Ankara'ya yakınlığından dolayı “Ankara Tarihi” ile çok büyük ölçüde aynı özellikleri gösterir. Ankara ve çevresinin Lidya, Pers, Galat, Roma ve Bizans İmparatorluklarının toprakları içinde yer aldığı; Türk hakimiyetinin Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra  gerçekleştiği, 1073’te Türklerin; 1308'de İlhanlıların; bir sürede Ertena valileri ve ahileri tarafından idare edildiği; 1402'den sonra Moğolların egemenliği altında kaldığı; 1833'te Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın bu yöreleri ele geçirdiği  tarihi belgelerden  anlaşılmaktadır. 1902 yılında Ankara 5 sancak ve 21 kazası olan bir merkez sancağıydı. Belde Zir (Yenikent) kazasına bağlı olarak kalmıştır.

Türkiye'de Cumhuriyetin ilk yıllarında bu eski Anadolu toplumunun adı Fransızcanın etkisi ile Eti(ler) olarak ortaya çıksa da sonradan bilimsel olarak daha doğru olan Hitit(ler) adı benimsenmiştir. "Etiler, Anadolu'nun ilk medeniyetlerini kuran Türklerin kuvvetli bir şubesidir. Bu yüzden Etimesgut isminin "Eti"lere dayandığı söylenmektedir." “1861’de Anadolu’da bir seyahate çıkan ve birkaç ay Ankara’da kalan Georges Perrot şehrin 2 km. uzağındaki Kalaba’da bir çeşmenin üzerinde, ayakta durmuş ağzı açık bir aslanı temsil eden bazalttan yapılmış bir kabartma görmüştür. Bu aslan temsili günümüzde İstanbul Müzesi’nde bulunmaktadır. Bir ikincisi ise, şehrin doğusunda yer alan Yalıncak’ta (Etimesgut) küçük boyutlu bir höyüğün üzerinde bulunuyordu. Müzeler Genel Müdürlüğünün dikkatini çektikten sonra aslanı 1928’de Ankara Müzesine naklettiren Mamoury'dir. Ankara ve çevresindeki en büyük Hitit yerleşimi Haymana Külhöyük ve çevresindedir. Günümüzün ünlü Haymana Kaplıcalarının bilinen tarihi Hititlere kadar uzanır. Romalılar bu tesisleri daha da geliştirerek bir sıcak su tedavi merkezine dönüştürmüştür. Ayrıca bu dönemde Anadolu’da bulunan ve Hititlerin akrabası kabul edilen Laviler’in Beypazarı İnözü Vadisi'ndeki mağaralarda yaşadıklarıda bilinir. Mamboury, Ankara’da Ahi Yakub Camii yakınında ve Ankara çevresinde bulunan Gazi Çiftliği, Kalaba ve Etimesgut’ta birbirlerinden bağımsız Hitit heykelleri bulunmuş olduğunu belirtir. Gülekli'de Etimesgut’un bugünkü yerinin “Hititler döneminde ‘Amaksis" olarak adlandırıldığını ifade eder. Mamboury, Ankara Gezi Rehberinde “İstasyonun yanında aşağıya doğru inen yolun sağında yaklaşık 10 m. yüksekliğinde 120 m’ye 80 m. ebadında kuzeyden güneye doğru yönelmiş biraz elipsi andıran bir tepecik dikkati çeker” şeklinde Etimesgut'taki höyüğü anlatırken buraya geliş nedeninin “burada bulunan ve çevresinde çeşitli kalıntıların olduğu muhteşem bir aslan heykelini görmek” olduğunu belirtir. 1991 yılında ortaya ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular, Etimesgut'un en eski kalıcı insan yerleşimine ait kalıntılardır. Eryaman'da yapılan alt yapı çalışmaları sırasında MÖ 4000 ile 3800 yılları arasında avcılık dönemine ait Göksu Göleti'nin eski kıyısında yerleşik bir mahallenin izlerine rastlanmıştır. Bu kalıntılar önemli arkeolojik değere sahip olan birçok tahtadan oyma kayık, topraktan çanak çömlek, ok ve yaylar, kemik ve taştan aletlerdi.

Frigler, Anadolu içlerinde toprak almaya devam etmişler, MÖ 11. yüzyıla doğru Polatlı'nın yakınlarındaki dahan sonra başkentleri olacak olan Gordion'a (Yassıhöyük) ulaşmışlardır. Ankara ve çevresi MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Makedonya ve Trakya'dan gelen Frigler'in egemenliğine girer. Bu dönemin izlerine Augustus Tapınağının duvarlarında rastlanır. Friglerin ana tanrıçası Kibele'nin oturduğu tepenin bugünkü Hacı Bayram Camii ve çevresi olduğu kazılarda bulunan Frig kalıntıları ile gösterilir. Geç Hitit ve Frig kabartmaları, Atatürk Orman Çiftliği/Tren İstasyonu, Kalaba, Bahçelievler, Gölbaşı ve Etimesgut'ta ele geçirilir. Ayrıca Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir ve Bahçelievler arasında Frignekropolü oluşturan birçok tümülüs bulunur. Arkeolojik araştırmalar sonucunda bulunan eserlerden, belde yerleşiminin MÖ 2000 yıllarına kadar indiği anlaşılmaktadır. Beldede bulunan “Frigya Aslanı” yörenin ilk defa MÖ 7. yüzyılda Frigyalılar tarafından mesken olarak kurulduğunu gösteren bir kanıt teşkil etmektedir.

Etimesgut, Roma'nın yol stikametlerinden gelen sekiz yolun birleşme noktası olması ve bütün yolları gözleyebilecek hâkim bir mevkide olması Ankara'yı stratejik bakımdan önemli yapan en önemli unsurlardır. Etimesgut'tan geçen yollar şunlardır:

1. Batıya doğru Emir Yunus harabesi'ne giden ana yol (Nallıhan). Bu yolun mesafe taşları; Eryaman, Erkeksu çay, Bayram köy mevkilerinde bulunmuştur.
2. Kuzey batıya, Pessinus (Balahisar'ın şimalinde) ve Dorülayon (Eskişehir'in şimalinde Şar höyük)'a giden yol. Alaca atlı, Balık koyuncu (Ballıkuyumcu), Mülk mevkilerinde mesafe taşları bulunmuştur. Roma'da Ankara çevresindeki yerleşim yerleri arasında Etimesgut'ta bulunuyordu (Zırhlı Birlikler Okulunun Doğusu).

Maximian zamanında, Agrippino'nun nezareti altında, Aziz Plato, Ankyra surları haricinde idam edilmiştir. Aziz Theodori'nin lztırapları'nda şehrin yanında olduğundan bahsedilen göl, Jerusalem itinererindeki Cenaxis Palus'dır (Eryaman Göksu Parkı). David French'in Ankara'dan geçen Tarsus ve Antakya'ya ulaşan Hac Yolu güzergâhındaki yerleşim birimlerinin isimlerinin yer aldığı tabloda; 111. sırada Eryaman 1-2, 112. sırada Ankara Etimesgut isimleri yer almıştır. Larcius Macedo'nun Miltaşlarının (Kilometre) Dağılım Haritasında, Hac Yolunu gösteren güzergahta haritada 22 numara ile gösterilen 111(A), Eryaman-1'i ifade etmektedir.

Atatürk; Etimesgut'a özel bir ilgi göstermiştir. Zaman zaman Etimesgut'u ziyaret eder, at gezintileri sırasında halkla sohbet ederek, zirai mahsul hakkında bilgi almıştır. Hâlen Halk Sağlığı Laboratuvarı olarak kullanılmakta olan bina içinde, kendisine tahsis edilmiş olan odada istirahat ve özel çalışmalarını sürdürmüştü. Belde, 20 Mayıs 1990 gün ve 20525 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan 3644 Sayılı kanunla Yenimahalle'den ayrılarak ilçe yapılmış, hemen ardından 19 Ağustos 1990 tarihinde yapılan Belediye Başkanlığı seçimi ile Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Etimesgut'un sınırları 6360 sayılı yasayla Yenimahalle'den alınan Aşağıyurtçu, Yukarıyurtçu, Ballıkuyumcu, Fevziye ve Şehitali mahalleleriyle genişlemiştir.
Etimesgut bucak iken devlet hastanesi, PTT, hamam, şadırvanlı çarşı ve sekiz memur lojmanı gibi hizmet birimleri Atatürk zamanında yaptırılmıştır.

Belde, 20 Mayıs 1990 gün ve 20525 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan 3644 Sayılı kanunla Yenimahalle'den ayrılarak ilçe yapılmış, hemen ardından 19 Ağustos 1990 tarihinde yapılan Belediye Başkanlığı seçimi ile Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Etimesgut'un sınırları 6360 sayılı yasayla Yenimahalle'den alınan Aşağıyurtçu, Yukarıyurtçu, Ballıkuyumcu, Fevziye ve Şehitali mahalleleriyle genişlemiştir.

Etimesgut ilçesi Ankara'nın batısında toplam 10.300 hektar yüzölçümüne sahip Ankara metropolünün merkez ilçelerinden biridir. Batısında Sincan, kuzey ve doğusunda Yenimahalle, güneyinde Çankaya ilçeleri ile komşudur. İlçenin yüzölçümü 273 km²dir. Etimesgut ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 853 metredir.

Etimesgut ilçesi, Doğudan batıya doğru eğimi azalan çanak şeklinde bir oluk Vadi görünümdedir. Vadinin tabanına oturmuş Ankara Çayı'na dik tepe aralarından uzanan yan vadilerle bütünleşen Ankara Ovası yer alır. İlçemizin ortalama yüksekliği ise 807 metredir.

Etimesgut doğudan batıya %3 eğimi ile geçen Ankara Çayı, Çubuk, İncesu ve Hatip Çaylarının birleşmesiyle oluşmuştur.

İlçede doğal göl yoktur. Göksu Mahallesi'nde killi bir yapı üzerinde, daha çok yağmur suları ile beslenen Göksu Gölü bulunur. Göl çevresi tatil günlerinde Etimesgut halkının dinlenme yeridir.

Etimesgut'ta İç Anadolu Bölgesi karasal ikliminin genel özellikleri görülür. Yazları sıcak ve kurak kışları soğuk geçer. Yağış daha çok kış ve ilkbahar aylarında düşer. Yazın ve sonbaharda yağışlar iyice azalır. Yıllık yağış miktarı 367 milimetre kadardır. Kış aylarında don olayı görülür. Sıcaklık ocak ayında nadiren de olsa -15 °C'ye kadar düşer. En çok kar yağışı Ocak ayında olmaktadır. Gündüz ile gece, yaz ile kış mevsimleri arasındaki sıcaklık farkları önemli ölçüde büyüktür. İlçede ilkbahar ve yaz mevsimlerinde güneybatı, sonbahar mevsiminde güney-doğu, kışın ise daha çok kuzey rüzgârları etkilidir.

İç Anadolu bölgesi genelde geniş bir step alanıdır. Yüksek dağlık alanlarla denizden ayrılmış olduğundan iklimi karasaldır. İklimin bu özelliği bitki örtüsünü de belirlemektedir. Ankara ve Etimesgut'ta da doğal bitki örtüsü bozkırdır (step). Yağışlı dönemlerde yeşillenen, kurak yaz döneminde sararıp kuruyan otl

EuroBasket Avrupa ülkeleri erkek basketbol takımları arasında FIBA Avrupa tarafından, 2017'den önce iki yılda bir, daha sonrasında ise her dört yılda bir düzenlenen ve FIBA tarafından organize edilen FIBA Basketbol Dünya Kupası'nın grup karşılaşması niteliği taşıyan organizasyon.

İlk EuroBasket turnuvası 1935 yılında düzenlendi ve 1947'den beri her iki senede bir düzenlenmeye devam etti. 2017'den itibaren 4 senelik dönemlerle düzenleneceği kararlaştırıldı. Turnuva aynı zamanda Olimpiyat Oyunları ve FIBA Basketbol Dünya Kupası için bir ön eleme turnuvası görevi de görmektedir.
EuroBasket'i en fazla kazanan takım 14 kezle Sovyetler Birliği iken, 2022'de gerçekleşen son turnuvayı İspanya kazanmıştır.

FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası
EuroBasket Women

Eurobasket history at fibaeurope.com 31 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TalkBasket - Eurobasket news and discussions31 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Feza Gürsey Bilim Merkezi (FGBM), Ankara'nın Altındağ ilçesi Altınpark bünyesinde faaliyet gösteren, öğrencilerin eğlenceli bir ortamda bilimin temel prensiplerini öğrenmesi için kurulmuş bir tesistir. Türkiye'nin ilk bilim merkezinden birisidir (Diğerleri, Şişli Belediyesi Bilim Merkezi, İTÜ Bilim Merkezi).
FGBM Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından 23 Nisan 1993 tarihinde kurulmuştur. İçinde 48 parça deney ve sergi birimi bulunur.
Ankara'da bir bilim merkezi kurma fikri, resmî bir ziyaret nedeni ile Kanada'da bulunan Ankara Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin Toronto'daki dünyanın en büyük bilim merkezlerinden birisi olan Ontorio Science Centre (OSC) ziyareti üzerine doğmuştur. OSC ile yapılan anlaşma sonucu anahtar teslim şeklinde bilim merkezi yapılmıştır. Deney setleri, merkez kurulurken Ontario Science Center'dan alınmıştır. Deney ve sergi birimlerinin seçimini ODTÜ öğretim üyelerinden oluşan bir komisyon yapmıştır. Bu seçimde, Türkiye'deki ders programı göz önünde tutulmuştur.
FGBM, adını ünlü Türk fizikçi Feza Gürsey'den alınır. Başlangıçta adının Ankara Bilim Merkezi olması düşünülen merkeze, 13 Nisan 1992'de Gürsey'in hayatını kaybetmesi üzerine bu isim verilmiştir.
FGBM'nin işletmesini Ankara Büyükşehir Belediyesine ait ANFA Ankara Altınpark İşletmeleri Limited Şirketi yapmaktadır.
Ocak 1995'te Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından FGBM'de bulunan deney ve sergi birimleri incelenmiş, ilköğretim ve lise öğrencileri için tavsiye edilmiştir.

FGBM (Feza Gürsey Bilim Merkezi) web sitesi27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Flaman Bölgesi (Felemenkçe: Vlaams Gewest), Belçika'nın üç federal bölgesinden biridir. Belçika'nın kuzey kısmındadır.
Flandre'nin resmî dili Flamanca'dır. Bölgenin batısında Batı Flamanca adı verilen bir Felemenkçe lehçesi de konuşulmaktadır.
Brüksel Flandre'de yer almaktadır, bu yüzden Brüksel Flandre'nin başkenti olarak da sayılmaktadır. Önemli kentleri Anvers, Gent, Brugge, Hasselt ve Leuven'dir. 
Amblemi sarı zemin üzerine siyah bir aslandır.
Flandre'nin  2019 nüfusu 6.589.069'dur (11,4 milyon nüfuslu Belçika'nın %58'ını barındırmaktadır). Flandre'nin yüzölçümü 13.521 km²'dir (30.510 km² Belçika'nın %44'ünü kapsar).

16. yüzyılın sonuna kadar Hollanda ve Flandre birleşik olarak İspanyol İmparatorluğu'nun bir eyaleti durumundaydı. 1579'da Kuzey eyaletleri Utrecht Birliği'ne katılmıştır. 1609'da ise Kuzey ve Güney Hollanda ayrılmıştır. Flandre, Brabant, Valon bölgelerini içeren Güney Hollanda İspanya'ya bağlı kalmıştır.
Koyu Katolik olan Madrid hükûmeti bu bölgeyi Protestanlığa karşı bir kale durumuna sokmak ister. 17. yüzyıl sonlarında bağımsızlık savaşını kazanan Hollanda'da bir cumhuriyet kurulduktan sonra Hollanda, Protestanlığın bir merkezi olur. Flandre ise Katolik dinini koruyarak İspanya'nın koruyuculuğunda kalmıştır.

1993 yılında kuruluştan sonra bölgenin bütün anayasal yetkinliği Flaman Komitesi'ne verilmiştir. Flaman otorileri ki bunlar Flaman parlamentosu ve Flaman hükûmeti, bütün Flaman halkını, Brüksel de yaşayanlar dahil olmak üzere, temsil etmektedir. Bu yüzden, Flaman Bölgesi Flaman Komitesi'nin başkanlığındaki kurumlar tarafından yönetilirler. Bununla birlikte, Flaman Komitesi Parlamento üyeleri Brüksel-Başkent bölgesinde seçilenler, Flaman bölgesinde hiçbir konuya karışabilme hakları yoktur.

Köklü yüksekokul ve üniversitelere ev sahipliği yapan Flaman bölgesinin en gözde kurumları başlıca Gent Üniversitesi, Leuven Katolik Üniversitesi ve Anvers Üniversitesi'dir.

Anvers - Anvers (Antwerpen)
Limburg - Hasselt
Doğu Flandre - Gent
Flaman Brabant - Leuven
Batı Flandre - Brugge

Anvers: 2.867 km²
Limburg: 2.422 km²
Doğu Flandre: 2.982 km²
Flaman Brabant: 2.106 km²
Batı Flandre: 3.144 km²
Flaman Bölgesi (toplam): 13.521 km²

Belçika'nın yerleşim birimleri
Felemenk
Flandre

Friuli-Venezia Giulia İtalya Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir. Bölgenin merkezi Trieste şehridir.

Friuli-Venezia Giulia bölgesi İtalya'nın kuzeydoğusunda yer alır. Friuli-Venezia Giulia bölgesi, Veneto Bölgesi, Avusturya ve Slovenya ile çevrili olup güneyinde Adriyatik Denizi yer alır. Sahillerinin uzunluğu 111.7 km dir. 7.924 km² yüzöçümünde 219 beldeye sahiptir.

Bölgenin nüfusu (30.9.2025 itibarıyla) 1.193.697 kişidir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan bölgede 4 şehir bulunmaktadır.
Bölgede İtalyancadan ayrı olarak Furlanca boydan boya konuşulur. Aynı zamanda oldukça büyük Sloven ve küçük Alman azınlığı vardır. Slovence Trieste ili ve Gorizia ili doğu kısımlarında; Resia vadisinde ve Torre nehrinin yukarı vadisinde ve Natisone Udine ilinde, İtalyan ve Slovak isimlerinin bulunduğu pek çok köyde konuşulur. Friuli-Venezia Guilia'da Almanca konuşanların sayısı yaklaşık 2,000 olarak tahmin edilir. Onlar kanal vadisinde yaşarlar. 2006'ya göre, İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü 58,915 yabancı doğumlu göçmenin Friuli-Venezia Giulia'da yaşadığını tahmin etmiş olup bu toplam bölge nüfusunun %4,9'u dur.

7.845 km² yüzölçümünde 219 beldeye sahiptir. Friuli-Venezia Giulia dört ile ayrılır:

Bölgede (30.6.2010 itibarıyla) nüfusu 20.000 den fazla olan 6 şehir bulunmaktadır:

İsim, Cividale kasabasının Latince adından gelmektedir. Lombard Dükalığı'nın eski başşehridir. "Forum lulii" (Jül'ün forumu) sonra Julius Caeser olarak isimlendirildi. Bu suni(yapay) bölge II. Dünya Savaşı'ndan sonra problemi çözmek için yaratıldı. Çünkü tabii arka bahçesini kaybetmişti. Venezia Giulia'nın büyük bir parçası Yugoslavya'da kalıyordu. Bundan dolayı Friuli'nin tarihsel bölgesinin Trieste'de toplanmasına karar verildi.

Silvio Berlusconi, 2006 İtalyan Genel Seçimleri'nde Friuli-Venezia Giulia 'nın oylarının %54'ünü elde etti. Bölgenin yerel hükûmeti, ortanın solundadır.

Tarımcılık, hububat, üzüm ve şeker pancarı verir. Sığır yetiştiriciliği önemlidir.
Endüstri, Trieste ve Monfalcone'deki tersaneciliğe, Pozzolo del Friuli'nin çelik fabrikalarına dayanır. Bağcılıktan şarap ve grappa likoru elde edilir. Mobilya üretimi Manzano ve Brugnera'da yoğunlaşır.

Friuli-Venezia Giulia özerk bölgesinin resmi websitesi10 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bölge hakkinda bilgi
Friuli Venezia Giulia için resmi turizm rehberi17 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Friuli Meteoroloji gozlemleri 11 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Futsal Ligi, Türkiye'nin en üst düzey futsal organizasyonudur. Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenir.

2025 – 2026 sezonu TFF Futsal Ligi, 2024 – 2025 sezonunu ilk 6 sırada bitiren takımlar ve 2025- 2026 sezonu ön eleme turu müsabakaları sonucunda ilk 2 sırayı alan toplam 8 takımdan oluşur. 2024 – 2025 sezonunu ilk 6 sırada bitiren veya 2025-2026 sezonu ön eleme turunda ilk 2 sırayı alan takımlardan lige katılmayanlar olması halinde, başarı sırasına göre ön eleme turunda mücadele eden takımlardan eksik takım sayısı kadar takım dahil edilerek 8 takıma tamamlanır.
TFF Futsal Ligi'ne katılma hakkı olmasına rağmen katılmayan, katılmayı taahhüt ettikleri halde mazeretsiz olarak katılmayan ve devam eden ligden çekilen kulüpler, takip eden sezonda Futsal Ligi'ne katılamazlar.
TFF Futsal Ligi'ne TFF'ye tescilli futbol kulüpleri ve bağlı bulundukları üniversitelerin rektörlüklerinden yazılı olarak izin almış üniversite takımları katılabilir.
TFF Futsal Ligi aşamaları aşağıdaki gibidir.
a)Ön Eleme Turu, b) TFF Futsal Ligi, c) Final Turu
TFF Futsal Ligi Ön Eleme Turu, gruplar ve müsabaka sistemi katılan takım sayısı uyarınca TFF tarafından belirlenerek TFF resmi internet sitesinde yayınlanır.
a) TFF Futsal Ligi Ön Eleme Turu müsabakaları TFF tarafından belirlenecek illerde oynanır.
b) TFF Futsal Ligi Ön Eleme Turu müsabakaları sonucunda ilk 2 sırayı alacak takımlar 2025 – 2026 sezonu TFF Futsal Liginde yer almaya hak kazanır.
Ön Eleme Turu sonrasında TFF Futsal Ligi müsabakaları;
a) Tek grupta çift devreli lig usulüne göre oynanır.
b) Müsabaka programı TFF tarafından belirlenerek TFF resmi internet sitesinde yayınlanır.
c)  2025 – 2026 sezonu TFF Futsal Ligi'ni 1., 2., 3., 4. ve 5. sırada bitiren takımlar final turunda mücadele etme hakkını elde eder.
Final Turu; Final Turu; Play-Off 1. Turu, Play-Off 2. Turu ve Final müsabakalarından oluşur.
a) 2025 – 2026 sezonu TFF Futsal Ligi'ni 1.sırada tamamlayan takım direkt olarak finale yükselir. Sezonu 2. sırada bitiren takım ile 5. sırada bitiren takım - sezonu 3. sırada bitiren takım ile 4.sırada bitiren takım birbirleriyle eşleşerek Play-Off 1. Turunda mücadele eder.
b)  Play-Off 1. Turu müsabakaları sonucunda galip gelen takımlar Play-Off 2. Turunda mücadele ederler. Play-Off 2. Turun kaybedeni sezonu 3. sırada tamamlar.
c) Play-Off 1. Tur ve 2. Tur müsabakalarında 2 galibiyete ulaşan takım üst tura yükselir. Seride birinci müsabaka normal sezonu alt sırada bitiren takımın ev sahipliğinde oynanır. 2 ve gerekirse 3. müsabaka normal sezonu rakibine göre üst sırada tamamlayan takımın ev sahipliğinde oynanır.
d) Final müsabakasında 2 galibiyete ulaşan takım 2025/2026 sezonu TFF Futsal Ligi Şampiyonu olur. Final müsabakasının kaybedeni sezonu 2. sırada tamamlar. Seride birinci müsabaka Play-Off müsabakalarından finale gelen takımın ev sahipliğinde oynanır. 2 ve gerekirse 3. müsabaka normal sezonu lider bitiren takımın ev sahipliğinde oynanır.
e) Müsabakalarda galibiyet sayılarının eşit olması durumunda birbirlerine attıkları gollere bakılmaksınız 3. Müsabaka oynanır.
TFF Futsal Ligi'ni son 2 sırada bitiren takımlar 2026- 2027 sezonunda oynanacak ön eleme turunda mücadele eder. 2026-2027 sezonu ön eleme turu müsabaka sistemi TFF tarafından belirlenerek ilgili sezon öncesinde TFF resmi internet sitesinde yayınlanır.
2026-2027 sezonunda TFF Futsal 2. Ligi'nin kurulmasına karar verilebilir.
2025 – 2026 sezonunda TFF Futsal U19 Ligi müsabakaları oynatılacaktır..
a) TFF Futsal U19 Lig'ine katılacak oyuncuların 01.01.2007 ile 31.12.2010 tarihleri (bu tarihler dâhil) arasında doğmuş olmaları zorunludur.
b) TFF Futsal U19 Ligi'nde tescilli futbol kulüpleri mücadele edebilir. 
c) TFF Futsal U19 Ligi, mini turnuva şeklinde oynanacaktır. 
d) TFF Futsal U19 Ligi'nde en fazla 8 takım mücadele edecektir. 8'den fazla takımın başvuru yapması durumunda ön eleme müsabakaları oynanacaktır. 
e) TFF Futsal U19 Ligi'nde güncel vizesi bulunan lisanslı oyuncular oynayabilir. 
f) TFF Futsal U19 Ligi'ne katılacak kulüpler 20 kişilik geniş kadrolarında, o sezon TFF Futsal U19 Ligi'ne katılmayan TFF'ye tescilli kulüplerden en fazla 12 oyuncuya yer verebilir. 14 kişilik müsabaka isim listesine bu 12 oyuncudan sadece 10 oyuncuyu yazabilirler. 
g) Geniş kadroda, başka kulüplere tescilli oyuncunun bulundurulabilmesi için oyuncunun tescilli olduğu kulübün yazılı izninin alınması zorunludur.
Aşağıdaki hallerde puan tenzili yapılır, takım lig dışı bırakılır ve bir alt kümeye indirilir:
a) Bir sezon boyunca müsabaka kıyafeti ile belirlenen ve ilan olunan saatte sahaya gelmeyen, müsabaka sahasına gelmekle beraber müsabakaya çıkmayan veya başlamış bir müsabakayı terk eden takım hakkında hükmen mağlubiyet kararı verilmekle beraber ayrıca mevcut puanlarından galibiyet halinde verilen puan kadar puan silinir. Böyle durumlarda ilgili kulüp, hakemlerin masrafları ile diğer masrafları ve karşı takımın zararlarını karşılamak üzere TFF tarafından takdir edilecek tazminatı ödemek zorundadır. 
b) Bir sezon boyunca ikinci defa müsabakaya gelmeyen, müsabaka sahasına gelmekle beraber müsabakaya çıkmayan veya müsabakayı terk eden takım hakkında hükmen mağlubiyet kararı verilmekle beraber, bu takım ligden çıkarılarak bir alt lige düşürülür ve bu müsabaka tarihinden itibaren bu takımla müsabakası olan diğer takımlar müsabakaları oynamaksızın hükmen galip gelmiş sayılırlar. Devam eden sezonlarda bir alt ligin bulunmaması halinde ilgili kulüp Futsal Ligi'ne alınmaz.
TFF Futsal Ligi 2025-2026 Sezonu Ön Eleme Turu Nevşehir'de gerçekleştirilecek. Karşılaşmalar, 10-14 Şubat 2026 tarihleri arasında Nevşehir'deki Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Spor Salonu'nda oynanacak.

TFF Futsal millî takım Anasayfası
TFF Futsal Ligi Anasayfası 21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2011-2012 şampiyonluk maçı 4 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Levant (Arapça: المشرق, el-Maşrık), Akdeniz'in doğu sahillerinde bulunan geniş bir araziyi tanımlamak için kullanılan, sınırları kesin olmayan, coğrafi, tarihî ve kültürel bir adlandırma. Genel olarak tarih süreci içerisinde Toros Dağları'nın güneyinde, Orta Doğu'da geniş bir alanı belirtmektedir. Batısında Akdeniz, güneyinde Arabistan Çölü ve doğusunda Mezopotamya ile sınırlanmıştır. Levant Kafkasya Dağları'nı, Arap Yarımadası'nın belirli bir parçasını ve -her ne kadar kimi kaynaklarda Kilikya dâhil edilse de- Hatay ili haricinde Anadolu'yu içermez. Sina Yarımadası, Levant ile Mısır arasında bir kara köprüsü oluşturduğundan dışarıda tutulabilir. Zamanla Levant insanı ve kültürü Sina ve Nil Nehri arasındaki bölgeye egemen olmuş olsa da, bu bölge coğrafi Levant'ı tam olarak karşılamaz.
Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün ile sınırlandırılabilecek olan Levant, Osmanlı dönemindeki karşılığıyla Bilâdü'ş-Şâm (Arapça: بِلَادُ الشَّامْ) yani Şam Vilayeti'dir, bu da Şam kenti ve yakın Akdeniz kıyısındaki beldeleri içerir. Fakat bu tabir ne Hatay'ı ne de Suriye'nin Akdeniz kıyılarını kapsar. Bu açıdan bir diğer dar görüştür. Geniş anlamda ise İtalya'nın doğusundaki Doğu Akdeniz Havzası 'nın tamamını tanımlamak için kullanılır. Maşrek (Arapça:المشرق) ise Arapça kökenli bu bölge içinde kullanılabilecek benzer bir tabirdir.

Levant kelimesi Latincede kalkmak, kaldırmak, (Güneş için) doğmak anlamlarına gelen levare fiilinden türemiştir. Esasen Batı'da genel ifadeyle "doğu", "güneşin doğduğu yer" veya "İtalya'nın doğusunda kalan Akdeniz toprakları" için kullanılagelen tabir Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Doğuyu adlandırmada güneşi referans gösteren benzer tabirlere Yunancada (Ἀνατολή, bkz. Anadolu), Almancada (Morgenland, direkt çevirisi "sabah ülkesi, sabahın toprakları"), İtalyancada (Levante), Macarca'da (Kelet), İspanyolca ve Katalancada (Levante ve Llevant) ve İbranicede (mizrah) rastlanılmaktadır.
Yine Latince kökenli "Orient" kelimesi de kelime anlamı "yükselmek" olan orior kökünden türemiştir ve "doğu" anlamına gelmektedir. (bkz. Şark Ekspresi)

Levant kelimesi İngilizcede 16. yüzyılda, ilk İngiliz tüccarların bölgeye gelmesini takiben kullanıldı. İngiliz gemileri 1570 yılında Akdeniz'de göründü ve İngiliz ticaret şirketleri 1579 yılında Osmanlı sultanı ile kapitülasyon anlaşması imzaladı. 1579 yılında İngilizler, Osmanlı Devleti ile ticaret için Levant Şirketi'ni kurdu ve 1670 yılında aynı amaç doğrultusunda Fransız Compagnie de Levant kuruldu. "Levanten" tabiri aslen Doğu Akdeniz coğrafyasının Avrupa kökenli sakinlerini tanımlarken zamanla bölgedeki "yerli" ve "azınlık" gruplarını da kapsar hâle geldi.

19. yüzyıla ait gezi yazılarında tabir, Osmanlı Devleti'nin yönetiminde bulunan ve -Yunanistan gibi- bir zamanlar bulunmuş olan tüm doğu topraklarıyla ilişkilendirildi. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı sonrası bölgede kurulan Fransız Suriye ve Lübnan Mandası (1920-1946), Levant Devletleri olarak da adlandırılırdı.
Ebla, Mari ve Ugarit'te önemli pek çok kazının yapıldığı o zamanda bu terim arkeolojide genel hale geldi. Bu siteler Mezopotamya, Kuzey Afrika, Arabistan olarak sınıflandırılamadığından önce Levantine olarak adlandırılıyordu.
Bugün Levant tipik olarak arkeologlar ve tarihçiler tarafından Haçlı Seferleri tartışıldığında tarih öncesi, Antik Çağ ve bölgenin Orta Çağ tarihine referans olarak kullanılır. Sözcük ayrıca ara sıra, modern veya çağdaş olaylara, insanlara, devletlere, ayni bölgedeki devlet kısımlarına, İsrail, Lübnan,Suriye ve Filistin kara toprağına referans olarak kullanılır.

Günümüzdeki anlamıyla Levant bölgesi ise Osmanlı Devletinden 1. Dünya Savaşı sonrası kopan, manda yönetimine dönüştürülen Fransız Suriye ve Lübnan Mandası ve İngiliz Filistin Mandası ait toprakları ve bu topraklara sahip devletleri tanımlar. Akdeniz'in en doğuda kalan kısmına Levant Denizi de denir.

 Hatay ili (Türkiye)
 Suriye
 Lübnan
 Filistin
 Irak
 İsrail
 Ürdün
Bu devlet ve bölgelere şu şekilde genişletilebilinir.

 Türkiye (Güney Türkiye çevresi)
 Kıbrıs Cumhuriyeti
 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
 Mısır (Sina Yarımadası çevresi)

Levant Arapçası bölgede en yaygın kullanılan Arapça lehçesidir. Doğu ve Akdeniz mutfaklarının birleşiminden oluşan Levant mutfağı özellikle de humus oldukça tanınmıştır. Levant bölgesi Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler için kutsal sayılan birçok mekâna sahiptir.
Bölgedeki egemen etnik grup Arap olsa da, dünyadaki Yahudi nüfusunun yarıya yakını ve Türk, Ermeni, Kürt, Süryani, Rum, Çerkes gibi gruplar bölgede yaşar. Bunun  dışında Dürziler, Arap Ortodokslar, Alaviler (Nusayriler) ve Marunilerin ana vatanı sayılır.

Kenan Ülkesi
Levant Arapçası

Levantine Haritage Site Includes many oral and scholarly histories and genealogies for some Levantine Turkish families.

Lidce, Batı Anadolu'da, başlangıçta günümüzde Gediz Nehri havzasına denk gelen Lidya ülkesinin halkı olan Lidyalılar tarafından kullanılmış ve MÖ 7. yüzyıldan itibaren kayda geçmiş Anadolu dili.
MÖ 20. yüzyıldan itibaren kayda geçmiş selefleri Hitit dili ve Luvi dili gibi Hint Avrupa dillerinin Anadolu alt grubuna dahildir ve bu diğer Anadolu dilleri ve özellikle de Luvi dili ile bazı benzerlikleri bulunmakla birlikte, kendine özgü çeşitli özellikleri nedeniyle Anadolu dil ailesi içinde ayrı bir yeri bulunduğu ileri sürülmektedir.
Yazılı Lidya dilinin ilk örnekleri MÖ 7. yüzyıldan kalma elektrum Lidya sikkeleri üzerindeki yazılardır. Bu paralarda Walwel ve Kalil adlı iki kişinin ismi anılmaktadır. MÖ 5. ve 4. yüzyıllardan kalma ve çoğu Sard kazılarında keşfedilmiş mezar kitabeleri olmak üzere 100 kadar yazıt Lidya dilinde halihazırda mevcut literatürü tamamlamaktadır. Mezar taşlarında yazıtlar çoğu kez eś wãnaś ("bu mezar") ifadesi ile başlamaktadır.
Lidya dilinin çıkış bölgesi Lidya'da MÖ 1. yüzyıl itibarıyla konuşulmaz hale geldiği, ancak Kibyra antik kentinde (günümüzde Gölhisar, Burdur) kentin kurucuları olan Lidyalılar kolonisi tarafından kullanılmaya devam ettiği Strabo tarafından belirtilmektedir.

Hitit dili
Hurri dili
Luvi dili
Likya dili
Karya dili

Lidya (Lidce: 𐤮𐤱𐤠𐤭𐤣𐤠 Śfarda, Grekçe: Λυδία Lȳdíā), Anadolu'da Tunç Çağı'nın sonlarından başlayarak MÖ 6. yüzyıla dek hüküm süren Lidya medeniyetinin merkezini oluşturan tarihî bölge. Temel olarak Gediz Nehri ile Küçük Menderes vadilerini kapsayan, günümüzde yaklaşık olarak Manisa ile Uşak illerine denk gelen bölgedir. Lidya medeniyetinin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra da Roma İmparatorluğu dönemine kadar bu adla anılmıştır. Kuzeyinde Misya, güneyinde Karya, doğusunda Frigya, batısında ise İyonya bölgeleri bulunmaktadır.

Lidya'nın erken tarihi hâlâ gizemini korumaktadır. Geç Tunç Çağı'nda (MÖ 1600-1200), daha sonra Lidya olacak topraklar, Arzava adı verilen daha geniş bir siyasi yapının parçasıydı. Özellikle Lidya, Arzava'nın Mira ve Seha adlı alt krallıklarını ve Apasa şehir devletini (Grekçe: Eφεσος; Efes'in öncüsü) içermekteydi. Diğer Arzava alt devletleri gibi, bunların da Hitit İmparatorluğu ile çalkantılı ilişkileri vardı ve zaman zaman müttefik, düşman ve vasal olarak hareket ettiler.
Yaklaşık MÖ 800 civarında, Lidya halkının varlığını tesis ettiği ve bir dereceye kadar siyasi birlik sağladığı görülmektedir. Ancak çağdaş yazılı kayıtların eksikliği nedeniyle kesin tarihleri ve olayları belirlemek imkansızdır. Bu erken döneme dair tek kesin kanıt, Sardes'teki arkeolojik kazılardan gelmektedir. Bazı edebi anlatılar, Lidya halkının adını aldığı söylenen Lidus'un babası Atis'in hanedanı ve MÖ 685'ten önce yirmi iki nesil boyunca hüküm sürdüğü iddia edilen Heraklidler olmak üzere iki erken Lidya hanedanının varlığını öne sürse de, bu kaynaklar mitolojiyle yoğrulmuş olup tarihsel güvenilirlikten yoksundur.

Herodot'a göre, Lidya'nın soyundan gelenlerden biri, Herakles'in bir zamanlar hizmetinde bulunduğu İardanus idi. Herakles, İardanus'un cariyelerinden biriyle ilişki yaşamış ve oğulları Alkaeus, Agron'dan başlayarak 22 nesil boyunca Lidya'yı yönettiği söylenen Heraklid Hanedanlığı'nın ilk üyesi oldu. MÖ 8. yüzyılda Meles, 21. ve sondan bir önceki Heraklid kralı olmuş; son kral ise oğlu Kandaules olmuştur.

Giges, varlığı çağdaş kayıtlardan kanıtlanabilen ilk Lidya kralıdır. Hükümdarlığına dair yarı efsanevi anlatılara göre Giges, Daskilus adında bir adamın oğluydu ve Milasa'dan Arselis adında bir Karya prensinin yardımıyla Kandaules'i devirerek iktidara gelir. Giges'in iktidara gelişi, Pontus-Hazar steplerinden gelerek Batı Asya'yı işgal eden göçebe bir halk olan ve MÖ 675 civarında Anadolu'daki önceki büyük güç olan Frigya krallığını yok eden Kimmer istilasının ardından yaşanan bir kargaşa döneminde gerçekleşmiştir.
Giges, Kimmer istilalarının yarattığı güç boşluğundan yararlanarak krallığını sağlamlaştırmış ve önemli bir askerî güç haline getirmiştir. Kimmer istilalarına karşı yardım istemek için Ninova'ya diplomatlar göndererek Yeni Asur sarayıyla temasa geçmiştir. Yine onun döneminde İyon şehirleri Milet, Smirni ve Kolofon'a saldırılar düzenlenmiştir. Karya hanedanlarıyla kurduğu geniş ittifaklar, MÖ 662 civarında temas kurduğu Sais şehrinin Mısır kralı I. Psamtik'e yardım etmek üzere Karya ve İyon askerlerini gönderebilmesini sağlamıştır. Bu askerî güçlerin yardımıyla I. Psamtik, Aşağı Mısır'ı birlikte yönettiği on bir küçük krallığı saf dışı bıraktıktan sonra Mısır'ı kendi yönetimi altında birleştirmiştir.
MÖ 644'te Lidya, kralları Dugdamme önderliğindeki Kimmerlerin üçüncü saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu sefer Lidyalılar yenilmiş, Sardes yağmalanmış ve Giges öldürülmüştür.

Giges ölünce yerine oğlu Ardis geçmiş ve Asur ile diplomatik faaliyetlere devam etmiş; ayrıca Kimmerlerle de yüzleşmek zorunda kalmıştır. Ardis, İyonya'daki Yunan şehri Milet'e saldırmış ve Priene şehrini ele geçirmeyi başarmıştır. Priene, Lidya krallığının sonuna dek doğrudan yönetimi altında kalacaktır.
Ardis'in saltanatı kısa sürmüştür. Saltanatının yedinci yılı olan MÖ 637'de Trak Boğazı'ndan geçerek Anadolu'yu işgal eden Trak kabilelerinden Trerler, kralları Kobos önderliğinde Kimmerler ve Likyalılarla ittifak kurarak Lidya'ya saldırmıştır. Lidyalılar tekrar yenilmiş ve akropol hariç başkent Sardes ikinci kez yağmalanmıştır. Ardis'in bu Kimmer saldırısı sırasında öldürülmüş olması muhtemeldir.
Ardis'in yerine oğlu Sadyattes geçmiş ve onun hükümdarlığı daha da kısa sürmüştür. Sadyattes MÖ 635'te ölmüştür. Büyükbabası Giges ve belki de babası Ardis gibi onun da Kimmerlerle savaşırken ölmüş olması muhtemeldir.

Büyük bir karışıklık ortamında, Sadyattes'in yerine MÖ 635'te oğlu Alyattis geçmiş ve Lidya'yı güçlü bir imparatorluğa dönüştürmüştür.
Alyattis'in tahta çıkışından kısa bir süre sonra, Asur'un onayıyla ve Lidyalılarla ittifak halinde, Kral Madyes önderliğindeki İskitler Anadolu'ya girmiştir. İskitler, Trerleri Küçük Asya'dan sürmüş ve Kimmerleri mağlup ederek artık bir tehdit olmaktan çıkarmıştır. Bunun ardından İskitler, MÖ 590'larda Medler tarafından Batı Asya'dan sürülene dek Orta Anadolu'daki hakimiyetlerini genişletmişlerdir. Kimmerlerin bu kesin yenilgisi, Strabon tarafından Trerleri ve Kimmerleri Küçük Asya'dan sürmekle ilişkilendirilen Madyes'in ve Herodot ve Polyaenus tarafından Kimmerleri nihai olarak yendiğini iddia ettiği Alyattis'in ortak güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Alyattis yüzünü Frigya'ya çevirmiş ve Lidya hakimiyetini doğuya doğru genişletmiştir. Alyattis doğudaki yayılmacı politikasını sürdürmüş ve Herodot'un, Alyattis'in halefi Kroisos'un yönettiğini iddia ettiği Halys Nehri'nin (Kızılırmak) batısındaki halkların birçoğunun (Lidyalılar, Frigyalılar, Misyalılar, Mariandinler, Halibeler, Paflagonlar, Trak kabileleri Tinler ve Bitinler, Karyalılar, İyonyalılar, Dorlar, Aioller ve Pamfilyalılar gibi) Alyattis döneminde zaten egemenlik altına alınmış olması çok muhtemeldir. Aynı şekilde Lidyalıların Likya'yı boyunduruk altına almış olmaları da imkansız değildir; çünkü Ege bölgesini, Levant'ı ve Kıbrıs'ı birbirine bağlayan bir ticaret yoluna yakın olması sebebiyle Likya kıyıları, Lidyalılar için önemliydi.
Alyattis'in doğu fetihleri, MÖ 590'larda Lidya İmparatorluğu'nu Medlerle karşı karşıya getirmiştir. MÖ 590'da Med ve Lidya İmparatorlukları arasında Doğu Anadolu'da beş yıl süren bir savaş çıktı. Güneş Tutulması Savaşı olarak da bilinen bu savaş, MÖ 585'te meydana gelen bir güneş tutulması sırasında, her iki taraf da bu tutulmayı savaşı sona erdirecek bir işaret olarak yorumladığı içi sona ermiştir. Babil kralı II. Nebukadnezar ve Kilikya kralı Syennesis barış antlaşmasında arabuluculuk yapmıştır. Bu antlaşma, Med kralı Siyaksares'in oğlu Astyages'in, Alyattis'in kızı Aryenis ile evlenmesi ve Siyaksares'in bir kızının Alyattis ile veya oğlu Kroisos ile muhtemel evliliği ile mühürlenmiştir.

Alyattis, Güneş Tutulması Savaşı'ndan kısa bir süre sonra MÖ 585 yılında ölmüştür. Bunun ardından Lidya, Yunan bir kadından doğan oğlu Pantaleon ile Karya asıllı bir soylu kadından doğan diğer oğlu Kroisos arasında bir iktidar mücadelesine sahne olmuş ve bu mücadeleden Kroisos galip çıkmıştır.
Kroisos, Karya'yı doğrudan Lidya İmparatorluğu'nun kontrolü altına almış; anakara İyonya, Aiolis ve Doris'in tamamını boyunduruk altına almıştır. Ancak Ege Denizi adalarındaki Yunan şehir devletlerini ilhak etme planlarından vazgeçmiş, bunun yerine onlarla dostluk antlaşmaları imzalamıştır. Bu durum Kroisos'un, Ege Yunanlarının Naukratis'te Mısır ile yürüttüğü kârlı ticarete katılmasına yardımcı olmuş olabilir. Herodot'a göre Kroisos, Halys Nehri'nin batısındaki tüm halklara hükmediyordu, ancak krallığının gerçek sınırı Halys'in daha doğusunda, Doğu Anadolu'nun belirlenemeyen bir noktasındaydı.
Kroisos, Medlerle arasındaki, babası Alyattis ile Med kralı Siyaksares döneminde kurulan dostane ilişkileri sürdürmüştür. Kroisos'un yönetimi altında Lidya, o zamanlar firavun II. Amasis tarafından yönetilen Sais merkezli Mısır krallığı ile Gigis tarafından başlatılan iyi ilişkileri de devam ettirmiştir. Kroisos ayrıca Nabonidus yönetimindeki Yeni Babil İmparatorluğu ile ticari ve diplomatik ilişkiler kurmuş; Avrupa kıtasındaki Yunanlarla olan temaslarını ise Sparta şehir devletiyle ilişkiler kurarak daha da artırmıştır.
MÖ 550'de Kroisos'un kayınbiraderi Med kralı Astyages, kendi torunu Pers kralı Büyük Kiros tarafından devrilmiş ve Kroisos, Kiros'un yeni Pers İmparatorluğu'na bağlılığını ilan etmeye kalkışma ihtimallerine karşı Lidya vasal devleti olan Frigya'nın başkenti Pteria'ya saldırmıştır. Kiros, Kapadokya'ya müdahale ederek misilleme yapmış ve Lidyalıları önce Pteria Muharebesi'nde, ardından Timbra Muharebesi'nde mağlup etmiştir. Son olarak Lidya başkenti Sardes'i kuşatıp ele geçirerek Mermnad hanedanının ve Lidya İmparatorluğu'nun yönetimine son vermiştir. Lidya bir daha asla bağımsızlığını geri kazanamadı ve birbiri ardına gelen çeşitli imparatorlukların bir parçası olarak kaldı.
Pteria ve Timbra savaşlarının ve Lidya imparatorluğunun sonunun tarihleri geleneksel olarak MÖ 547 olarak belirlenmiş olsa da, daha yeni teoriler, Herodot'un Lidya'nın düşüşüyle ilgili anlatımının kronolojik olarak güvenilmez olduğunu ve Lidya krallığının sonunu tarihlendirmenin şu anda hiçbir yolu olmadığını öne sürmektedir. Teorik olarak bu düşüş, MÖ 539'da Babil'in düşüşünden sonra bile gerçekleşmiş olabilir.

Medlerin MÖ yaklaşık 550 yılında, Pers Kralı II. Kiros tarafından bölgeden çıkarılmaları Lidler için doğu sınırlarında yeni bir tehlikenin doğmasına neden olur. Bunun üzerine Kroisos, Persler saldırmadan onların üzerine gidip aynı zamanda da topraklarını Kızılırmak'ın ötesinde de genişletmek ister. Fakat bunu yapmadan önce Yunanistan'ın önde gelen kâhinlerine bu konuda danışma kararı alır. Yunan söylencesine göre kâhinlerden eğer Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkacağı yanıtını alır. Bu yanıt üzerine cesaretlenen Kroisos Perslerle karşılaşmak için hazırlıklara koyulur. Kerkenes'te karşı karşıya gelen iki ordu birbirlerine üstünlük sağlayamaz. Kroisos'un orduları sayıca fazla olmasına rağmen geriye dönüş kararı alınır. Kroisos askerlerini evlerine yollayarak Sardis'e döner ve Perslere karşı bir sonraki s

Lidyalılar (Ahamenişler tarafından Sparda olarak bilinir, Eski Pers çivi yazısı 𐎿𐎱𐎼𐎭) Anadolu grubunun ayırt edici Hint-Avrupa Lidya dilini konuşan, Batı Anadolu Bölgesindeki Lidya'da yaşayan Anadolu kökenli bir halktı. Dilleri, Hitit dili ile benzerlik gösterir.
Anadolu'nun batısında Gediz ve Küçük Menderes ile Büyük Menderes Irmağı arasında kalan bölgeye Antik çağda Lidya, bu topraklarda yaşayanlara da Lidyalılar denilmiştir. Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan ve doğudan Anadolu'ya gelen Lidyalılar önce Hititler'in daha sonra da Frigler'in egemenliği altında yaşadılar.
Dil tarafından tanımlanan ve MÖ 2. bin yıla kadar uzanan kökenleri hakkında ortaya atılan sorular, dil tarihçileri ve arkeologlar tarafından tartışma konusudur. Strabon'un zamanında (MÖ 1. yüzyıl) onun tarafından tutulan kayıtlar arasında son kez doğrulanmış kayıtlara göre, güneybatı Anadolu Kibyra'da  en son Orta Çağ'dan kısa bir süre öncesine kadar ayrı bir Lidya kültürü varlığını sürdürmüştür.
Lidya başkenti "Sfard" veya Sardes idi. Geç Tunç Çağı'na kadar izlenebilen üç hanedanlığı kapsayan kaydedilmiş tarih devletleri, gücünün ve başarılarının zirvesine, Lidya'nın kuzey doğusunda yer alan komşu Frigya gücünün çöküşüne denk gelen bir zamanda, MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda ulaştı.
Lidya egemenliği, MÖ 585'teki Halis Nehri kenarında gerçekleşen muharebe sonrası olaylar ve MÖ 546'da II. Kiros tarafından yenilgiye uğratılmasıyla aniden sona erdi.

Lidyalılar, Frigyalıların yıkılmasından sonra Kral Giges zamanında bağımsız bir devlet kurdular (MÖ 687). Lidyalıların başkenti, dönemin en büyük ve zengin kentlerinden olan Salihli yakınlarındaki Sardes (Sard)'dır. Giges, devletin sınırlarını genişletti. Doğu sınırları Kızılırmak ırmağına kadar uzandı. Kimmerlere karşı Asurlularla iş birliği yapmışlar ve bunun sonucunda Kral Yolu Asur'a kadar uzanmıştır. Kral Alyattes zamanında Medlerle savaş yapıldı. MÖ 585 yılında barış yapılarak, Kızılırmak iki devlet arasında sınır oldu.
Son kralları Krezüs dönemi Lidya'nın en parlak zamanı oldu. Başkentleri Sard aynı zamanda dönemin kültür ve sanat merkeziydi. Ancak bu durum uzun sürmedi. Adalar (Ege) Denizi'ne çıkmak istemeyen Pers Kralı Kiros, Mısır'la ittifak yapan Lidya Kralı Krezus'u yenerek Lidya Krallığı'na son verdi (MÖ 546). Sikke eski uygarlıklardan kalmış bir para türüdür. Altın, gümüş, bakır, nikel, tunç ve alüminyum gibi metal alaşımların (elektron) karışımları ile üretilmiş olup, ilkel çağlarda ticarette kullanılan takas (değiş-tokuş) yöntemi yerine daha kullanışlı bir değişim aracı arayışlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Kendilerine ait tarihsel hesapların yolunda bugüne kadar bulunan malzeme kıttır; Lidyalılar hakkındaki bilgiler büyük ölçüde Antik Yunan yazarların etkilenmiş ancak karışık anlatımlarına dayanmaktadır.
Lidyalıların Homeric adı, Truva Savaşı sırasında Truvalıların müttefikleri arasında anılan Μαίονες idi. Bu ad "Maeonia" ve türetilmiş haliyle "Maeonyalılar" idi. Bronz Çağı terimleri bazen Lidya ve Lidyalılar için alternatif olarak kullanılsa da aralarına nüanslar da getirilmiştir. Lidyalıların böyle bir adla ilk tasdikine Yeni Asur İmparatorluğu kaynaklarında rastlanmaktadır.
Asurbanipal'in yıllıkları (MÖ 7. yüzyıl ortası) Luddi kralı Gu(g)gu'nun elçiliğinin Lidyalıların kralı Gyges ile özdeşleştirilmesine atıfta bulunur. "Lidyalılar" teriminin Sardeis ve çevresi sakinleri için ancak Mermnad Hanedanı'nın yükselişiyle kullanılmaya başlanmış olması muhtemeldir.

Herodot Tarih adlı eserinde Lidyalıların "altın ve gümüş para birimini basan ve kullanan bildiğimiz ilk insanlar olduğunu" belirtir. Bu özellikle elektrumdaki para basmaya atıfta bulunurken, bazı nümismatistler madeni paranın başlı başına Lidya'da ortaya çıktığını düşünüyor. Ayrıca Croesus krallığı döneminde Lidyalılardan daha cesur ve militan başka bir Küçük Asya etnosunun olmadığını belirtir.

Herodot'a göre, bir Lidyalı kız olgunluğa eriştiğinde, yeterli bir çeyiz kazanana kadar fuhuş yapardı ve bunun üzerine evlilik için uygun olduğunu ilan ederdi. Bu, soylu olarak doğmamış kızlar için genel bir uygulamaydı.
Gerodot, ayrıca Lidyalıları çeşitli antik oyunlar, özellikle aşık oyunu icat etmeleriyle ilişkilendirir ve oyunların popülaritesinin özellikle şiddetli kuraklık sırasında arttığını ve oyunların Lidyalılara sıkıntılarından psikolojik bir rahatlama sağladığını iddia eder.

Lidyalıların parayı bulan ilk uygarlık olduğu iddiaları olmakla birlikte, para kullanımı daha eski medeniyetler olan Sümerlerde ve Mısır'da da vardır. Resmi makamlarca onaylanmış gümüş gibi değerli metallerin ve belirli ölçekteki arpa gibi tahılların kullanımı ilk parasal ögeler sayılabilir.
Ancak Madenî paranın günümüzdeki anlamına yakın kullanımı Lidyalılara atfedilir. Herodot, Lidyalıların gümüş ve altın Madenî parayı ilk defa kullandığını yazar. Başka deyişle Lidyalılar zaten var olan para sisteminin aracı olarak altın ve gümüşü tercih eden ilk uygarlıktır.
Lidyalılar tarafından paraya "sikke" deniliyordu.

Bugüne kadar keşfedilen Lidya metinleri sayıca az ve genellikle kısadır. Ancak Anadolu dilbilimi alanındaki önde gelen bilim insanları arasında sürdürülen yakın iş birliği, alanda sürekli bir ivme ve ilerleme sağlamakta; yeni epigrafik bulgular ortaya çıkarılmakta, kanıtlar eklenmekte ve sürekli olarak yeni kelimeler kaydedilmektedir. Buna rağmen, Lidya dilinin anlaşılması konusunda henüz gerçek bir atılım gerçekleşmemiştir.
Mevcut metinler MÖ 7. yüzyılın ortalarından başlayıp MÖ 2. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bu durum, bir bilim insanının şu sonuca varmasına yol açmıştır: "Lidyalılar erken yazmışlar, ancak [mevcut kaynaklar ışığında görünen o ki] çok yazmamışlar."

Lidya dinine ait pek çok kavram, Erken Tunç Çağı'na ve hatta Geç Taş Devri'ne kadar uzanıyor olabilir. Bunlar arasında bitki örtüsü tanrıçası Kore, yılan ve boğa kültü, gök gürültüsü ve yağmur tanrısı ile gök gürültüsünün simgesi olan çift balta (Labris), aslanların eşlik ettiği dağ ana tanrıçası (Tanrıların Anası) ve daha tartışmalı olan Kuwawa (Kibele) yer almaktadır. 
Lidya dini ve mitolojisini birleştirmedeki zorluk, Tunç Çağı'ndan klasik (Pers) dönemlere kadar bin yılı aşkın bir süre boyunca antik Yunan kavramlarıyla karşılıklı temas ve aktarımın gerçekleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Lidya araştırmacılarının belirttiği gibi, Artimu (Artemis) ve Qλdãns (Apollo) güçlü Anadolu unsurları taşırken, Tanrıların Annesi Kybele-Rea ve Paki (Bacchus, Dionysos) Anadolu'dan Yunanistan'a geçmiş; hem Lidya hem de Karya'da ise Lews/Lefs (Zeus) güçlü yerel özelliklerini koruyarak Yunan karşılığıyla aynı adı paylaşmıştır.
Lidya panteonunun hâlâ nispeten az bilinen diğer tanrısal figürleri arasında, Kuvava'nın refakatçisi ve bazen bir odun yığını üzerinde yakılan kahraman Santai ve karanlıkla ilişkilendirilen Marivda(lar) sayılabilir.

Anadolu tarihi
Lidya dili
Karyalılar
Misyalılar
Likyalılar
Kilikyalılar

Ahmet Ercan (1999). "EĞMIR HELENISTIK (LIDYA) DÖNEMİ YATIRINDA" (PDF). jeofizik.org.tr. 8 Mayıs 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 25 Nisan 2019.

Likya veya Lisiya (Likçe: 𐊗𐊕𐊐𐊎𐊆𐊖, Trm̃mis; Yunanca: Λυκία, Lykía), MÖ 15-14. yüzyıldan MÖ 546'ya kadar Anadolu'nun Teke Yarımadası'nda varlık göstermiş ulustur. Likya, aynı zamanda bu bölgedeki antik kentlerin oluşturduğu bir federasyon ve daha sonra da Roma İmparatorluğu’nun bir eyaletidir. "Işık Ülkesi" anlamına gelen Likya, Antalya ve Muğla illeri ile Burdur ilinin iç kısımlarında, Akdeniz'e sınır olan bir bölgede yer alıyordu. Antik Mısır'ın Geç Tunç Çağı kayıtları ve Hitit İmparatorluğu'na ait tarihî belgelerde adından bahsedilen bir devlettir. Hitit kayıtlarında adı Lukka olarak geçmektedir.
Likya, Luvice konuşan toplulukların bölgeye yerleşmesiyle nüfus elde etmiştir. Ahameniş İmparatorluğu'nun (Persler) bölgeyi istila etmesiyle Pers topluluklar Likya bölgesine akın etmiştir. Bu gelen topluluklar nedeniyle dilleri evrim geçirip sonradan Luvicenin bir alt formu sayılacak olan Likya dili ile metinlerini taşlara yazmışlardır. Antik kaynaklar, bölgenin Pers istilasından önceki eski adının Alope (Grekçe: Ἀλόπη, Alópē) olduğunu göstermektedir.
Hint-Avrupalı Luviler ile bağlantılı olduğu düşünülen ve tarihte bilinen ilk demokratik birliği kurmuş olmakla bilinen Likyalılar, farklı şehirlerden bir araya gelmiş olmalarına rağmen ortak bir kültür yaratmış ve var oldukları sürece bunu paylaşıp yaşatmışlardır. Bölge daha sonra Helenleşmiş ve Persler, Makedonlar ve Romalılar gibi çeşitli halklar tarafından işgal edilmiş ve kontrol edilmiştir.
Pers-Makedonya savaşlarının Büyük İskender'in zaferi ile sonuçlanmasından sonra Likya bu sefer de Yunanca konuşan toplulukların akınına uğradı. Likya dilini konuşanların bölgede azalması nedeniyle bölge hızlıca Helenleşti, Likya dili de yazıt ve sikkeler üzerinden kayboldu.
MÖ 188'de III. Antiokhos'a karşı zafer kazandıktan sonra, Roma Cumhuriyeti Likya'yı 20 yıl boyunca Rodos'a verdi ve 168'de geri aldı. Roma Cumhuriyeti'nin bu son dönemlerinde, Likya, Roma himayesi altında müreffeh bir dönem yaşadı. Roma, Likya Birliği adı altında 168'de yerel yönetimi resmî olarak onayladı. Bu yerel yönetim, bir federasyondu ve cumhuriyet prensiplerine sahipti; bunlar daha sonra Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın hazırlayıcılarının dikkatini çekti ve düşüncelerini etkiledi.
Yerel yönetimi olmasına rağmen, Likya egemen bir devlet değildi ve Karyalılar tarafından mağlup edildikten sonra hiç olmamıştı. MS 43'te Roma imparatoru Claudius, Likya Birliği'ni feshetti ve Likya'yı eyalet statüsüyle Roma İmparatorluğu'na dâhil etti. Likya, Doğu veya Bizans İmparatorluğu'nun atadığı bir yönetici ile epark (idari yönetim) hâline geldi ve MS 1000'li yılların başında Türkçe konuşan toplulukların bölgeye gelmesinden sonra bile Yunanca konuşmaya devam etti. Bizans İmparatorluğu'nun 15. yüzyılda çökmesinden sonra, Likya, Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüyle Türkiye Cumhuriyeti'ne miras kaldı.

Bölge Antalya ilinin batısını, Muğla'nın güneydoğusunu ve Denizli ile Burdur'un güneyini kapsar. Tarihsel olarak sınırları batıda Dalaman Çayı, doğuda bugünkü Kemer ile sınırlıdır. En kuzeyi Burdur'un Gölhisar ilçesidir. Toros Dağları'nı da içeren bu bölgenin yüksekliği Akdağlar ve Beydağları gibi noktalarda 3000 metreyi aşar. Kıyı kesimi hem çeşitli koy ve körfezlerle, hem de masmavi deniz ve parlak kumları ile görsel bir ziyafet sunar. 
Likya tarihte, kuzey ve kuzeybatıda Karya (Karia) ile, kuzeydoğuda ve doğuda Pamfilya (Pamphylia) ve Pisidya (Pisidia), kuzeyde Frigya (Phyrgia) ile çevrilmiştir.

Tarih boyunca sınırları değişkenlik göstermekle beraber, hem o döneme ait çeşitli yazıtlardan, hem de kentlerin sahip olduğu ana karakterlerden (mezarlar vb.) Likya kentlerini ayırt etme imkânına sahibiz. Doğal olarak en çok tartışma Karya, Pisidya ve Pamfilya sınırlarına yakın olan kentler üzerine olmuş, ancak tarihçiler aşağıdaki kentlerin Likya kentleri olduğu konusunda genel 
bir fikir birliğine varmışlardır.

Likyalılar’ın, MÖ 3. binyılın ikinci yarısında Anadolu'ya gelen ve 2. binyıl boyunca Güney Anadolu bölgesinde yaşamış ve Anadolu’nun en eski Hint-Avrupa kökenli halkı olan Luviler’in dağılmasından sonra bir kısmının devamı olduğu söylenir. Luvi dilinin Hititçe’yle yakınlığı ve Luviler’in de Hititliler’le akraba olduğu göz önünde bulundurulursa Likçe’nin de Hititçe’ye olan bağlantısı anlaşılır. Hitit dilinde Likya’nın adı Lukka’dır.
En başından beri Yunanların saldırılarına karşılık verebilen Likyalılar, MÖ 6. yüzyılda Persler tarafından işgal edilmiştir. Ancak MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender çıktığı “Doğu Seferi” dâhilinde bu bölgeyi de ele geçirmiştir. İskender'in ölümü ile generallerinden Ptolemaios bu bölgeyi almıştır ancak varlığını eskisi gibi hissettirememiştir. Bölge yavaş yavaş Yunan kültürü ve sosyal değerlerinin etkisinde kalmıştır. MÖ 190 yılında sonuçlanan Magnesia Savaşı'nın ardından imzalanan Apameia barşı uyarınca komşu bölge Karya ile birlikte savaşta Roma tarafında yer alan Rodos'a bırakılmıştır. Likya Birliği bu yıllarda Rodos'a karşı direniş amacıyla kurulmuştur. MÖ 168-167 yıllarında ise Roma İmparatorluğu Likya'nın bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu yüzyıl içerisinde Anadolu'nun birçok bölümü Roma eyaleti şeklinde düzenlenmiştir fakat Likya bağımsızlığını korumayı başarmıştır. Bunun önemli nedenlerinden birisi Mithridates VI. Eupator tarafından başlatılan Roma aleyhtarı eyleme katılmayıp Roma tarafında yer almasıdır. Bununla birlikte MÖ 1. yüzyılda karışık Roma politikasından da etkilenmiştir. Ksantos halkı, Pers istilalarında olduğu gibi, bu dönemde de kendilerine saldıran büyük askerî güçlere karşı direnmişler, savaşı kazanamayacakları anlaşıldığında da toplu intihar yolu ile kendilerini yakmışlardır. Roma, Likya Birliği'ni yeniden ayağa kaldırmak için, bu felaketten arda kalanlara, destek verir. MS 42-43 yıllarında imparator Claudius tarafından Provincia Lycia adı ile eyalet hâline getirilir. Söz konusu eyalet MS 72-73 yıllarında imparator Vespasianus tarafından Provincia Pamphylia eyaleti ile birleştirilerek Likya ve Pamfilya Eyaleti (Provincia Lycia-Pamphylia) oluşturulur.
Likya, MS 2. ve 3. yüzyıllarda yaşadığı büyük depremlerin ve MS 6. ve 8. yüzyılları arasında yaklaşık 200 yıl süren veba salgınının ardından bir daha kendisini toparlayamamıştır. MS 8. yüzyılda Arap akınları ve bu süreye kadar da korsan saldırıları sebebi ile terk edilen bölge, 13. yüzyılda Türk Beylikleri ile yeniden yerleşime açılmıştır.
Herodot ise Likya ve Likyalılar hakkında;

Likyalılar’ın kökeni eski devirlerde Yunan olmayan halkın yaşadığı Girit’ti. Europa’nın iki oğlu olan Sarpedon ve Minos tahtı ele geçirmek için mücadele etmişler ve galip gelen Minos, Sarpedon’u ve taraftarlarını ülkeden dışarı atmıştı. Sürülen grup, gemilere binip Asya’ya doğru hareket etmiş ve Milyaslar’ın topraklarına yerleşmişlerdi. Milyas, o zamanlar Solymler tarafından işgal edilen ve bugün Likyalılar’ın yaşadıkları ülkenin eski adıdır. Sarpedon'un krallığı zamanında isimleri Termiller diye bilinirdi. Şimdi bile komşuları Likyalılar için bu adı kullanırlar. Gelenekleri yönünden bazıları Giritliler’e, bazıları Karyalılar’a benzer. Fakat hiç kimseye benzemeyen bir töreleri vardır. O da babaları yerine analarının adını kullanmalarıdır. Bir Likyalı’ya kim olduğunu sorun, size adını annesinin, anneannesinin, büyük anneannesinin ve daha büyük anneannesinin ismini söyleyerek cevap verir. Hür bir kadının bir köleden çocuğu olursa yasal sayılır. Buna karşılık, toplum içinde ne kadar önemli bir yeri olursa olsun, hür bir erkekle bir yabancı kadının veya metresinin çocuğuna vatandaşlık hakkı tanınmaz.
demektedir.

Günümüzde Likya dilinin, Luvi dilinin devamı olduğu hemen tüm uzmanlarca kabul edilmektedir. Likya'nın başkenti olan Arnna’da (Likçe: Arnna; Yunanca: Ksanthos) bulunan ve Atinalılara karşı kazanılan zaferi betimleyen Likçe yazıt, Likya dilinin en önemli kaynaklarındandır. Hint-Avrupa Dil Ailesi'ne ait olduğu kabul edilen Likya dilinde 6'sı sesli olmak üzere toplam 29 harf bulunduğu saptanmıştır. Harf yazılışlarının Yunan alfabesi ile bazı ortaklıkları olduğu da bilinen bir gerçektir.

Tarihte bilinen ilk demokratik birliği kurmuş olmakla bilinen Likyalılar, farklı şehirlerden bir araya gelmiş olmalarına rağmen ortak bir kültür yaratmış ve var oldukları sürece bunu paylaşıp yaşatmışlardır. Bunu, arkalarında bırakmış oldukları, bugüne kadar ayakta kalabilen eserlerinin izlerinde rahatlıkla görebiliyoruz.
Likya Birliği hakkında edinilen bilgilere göre birlik önemli–önemsiz toplam 23 şehirden oluşmuştur. Günümüze kadar da dayanabilmiş, en büyük altı şehir olan Arnna (Ksantos), Patara, Pınara, Tlos, Mira ve Olimpos’un 3’er oy hakkı bulunurken, daha önemsiz ve küçük şehirlerin 1 ya da 2 oy hakkı vardır. 2 ya da daha fazla sayıda Likya kentinin bir araya gelerek oluşturduğu politik birliklere Sympoliteia adı verilir.
Likyalıların kurmuş olduğu bu federasyon sistemi, aynı zamanda ABD Anayasası'na da ilham kaynağı olmuştur. Alexander Hamilton, James Madison ve John Jay tarafından kaleme alınan ve 85 makaleden oluşan Federalist Yazılar, ABD Anayasası'nın da temelini oluşturmaktadır. Alexander Hamilton'un yazdığı 9 ve 16 no.lu ve James Madison'un yazdığı 45.no.lu makalelerde ABD için en uygun yönetim sisteminin Likya Federasyonu'nda olduğu gibi federatif şehir birliği (eyaletler) olduğuna açıkça vurgu yapılmaktadır.

Kırkgöz Kemeri

Likya hakkında oldukça ayrıntılı bir sayfa, İngilizce, http://www.lycianturkey.com/4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ABD Anayasası'nın Likya Federasyonu'ndan esinlendiğine ilişkin New York Times'tan bir yazı http://www.nytimes.com/2005/09/19/international/europe/19patara.html?scp=1&sq=patara&st=nyt
Anadolu Uygarlıkları ve Antik Kentler ile ilgili amatör ancak ayrıntılı bir site http://antikkentler.cirbanonline.com/antikkentler_bati/default.asp?id=115
Arkeoloji Dünyası http://www.arkeolojidunyasi.com/bolgeler/lykia.html 12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu Nümizmatiği ile ilgili bir site http://www.asiamino

Likya Yolu, Türkiye'nin, güneybatısındaki Fethiye'den başlayarak Antalya'ya kadar uzanan, yaklaşık 520 km uzunluğunda bir yürüyüş rotasıdır. Yürümesi ortalama 29 gün süren Likya Yolu, antik Likya'nın kurulduğu Teke Yarımadasındaki patikalardan bir kısmının işaretlenip haritalanması ile oluşturulmuş, ilk uzun mesafeli yürüyüş rotasıdır.
Likyalılar tarafından ticaret, askeri, insan ve hayvan ulaşımı amaçlı olarak kullanılan yol, 1989'dan beri Türkiye'de yaşayan İngiliz/Türk amatör tarihçi Kate Clow tarafından tasarlandı ve 1999'da, 509 kilometre (316 mi) olarak açıldı. Garanti Bankası, Clow tarafından organize edilen bir grup gönüllü tarafından gerçekleştirilen yol işaretlemesine sponsor oldu.
2023 itibarıyla, Likya Yolunun uzunluğu yaklaşık 760 kilometre (470 mi)'dir. Bu yol, Fethiye, Ovacık yakınındaki Hisarönü'nden başlayıp Antalya'dan yaklaşık 20 km (12 mi) uzaktaki Konyaaltı, Geyikbayırı'na kadar gider. Yol, kırmızı ve beyaz yol çizgileriyle işaretlidir.
Yol, adını Likya uygarlığından almıştır. Patara Limanı yakınlarında bulunan ve 1994 yılında Prof. Dr. Sencer Şahin tarafından tercüme edilen Stadiasmus Patarensis isimli bir yazıtta MS 43 yılında Likya'nın bir Roma eyaleti olduğu belirtilmekte ve bölgede yer alan 69 yol ve 53 şehir listelenmektedir.
Dünyanın en iyi uzun mesafe yürüyüş rotalarından biri olarak gösterilmektedir. Parkur üzerinde yer alan Gelidonya Feneri manzarası 2007 yılında Türkiye'nin en güzel manzarası seçilmiştir. Ayrıca dünya üzerinde bir geminin tamamının çıkarılabildiği ilk su altı kazısı bu bölgeden görülebilen Amerikan Koyu'nda yapılmıştır.

Likya, bugün Muğla ve Antalya illerinin olduğu, güneybatıda Anadolu'daki Akdeniz kıyısının Teke Yarımadası'ndaki Batı Toros Dağları'nda bir bölgeydi. Tarihçilere göre Likya halkı tarih öncesi Geç Tunç Çağı'nda yaşamıştır. Likya halkı Akdeniz kıyısında Ksanthos, Patara, Myra, Pınara, Tlos, Olympos ve Phaselis gibi şehir devletlerini ve Likya Birliği'ni kurdular.
Stratejik konumları sayesinde deniz ticareti ve hatta korsanlık için en iyi fırsatlara sahiptiler. Daha sonraki zamanlarda Likya bölgesi Pers İmparatorluğu ve Antik Yunanlar tarafından işgal edildi ve daha sonra Antik Roma, Bizans İmparatorluğu, Selçuklu İmparatorluğu ve son olarak da Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetildi. Yamaç duvarlarındaki Kaya mezarları ve bölgedeki lahit Likya uygarlığının kanıtıdır.

Likya Yolu batıda Muğla ilinin Fethiye ilçesi, Hisarönü'nden (Ovacık) doğudaki Antalya ilinin Konyaaltı ilçesindeki Geyikbayırı'na kadar uzanır. Uzun mesafeli patika, Fransız 'GR footpath' sistemine göre işaretlenmiş, kavşaklar sarı yön işaretleriyle gösterilmiştir. Parkurlar her 50 m (160 ft)'de kayaların ve ağaç kütüklerinin her iki tarafında, toprak yollarsa rota boyunca yaklaşık 200 m (660 ft)'de bir, özellikle kavşak gibi yerlerde, kırmızı şeridin üzerinde beyaz şeritlerle işaretlenir. Kırmızı çarpı işaretleri, yoldan bir sapma olduğunu ve işaretli patikaya girilmemesi gerektiğini gösterir. İşaretler gönüllüler tarafından periyodik olarak yenilenir. Likya Yolu'nun bazı bölümleri dağ bisikleti sürmeye uygundur.
Bazı yerlerde deneyimli yokuş aşağı ve tek parkur meraklıları bisikleti sırtta taşıyarak tüm parkuru geçebilir. Ancak kısmen Likya Yolu üzerinde ve paralel yan yollarda olan bisiklet yolunu alternatif orman ve köy yollarını kullanarak da gitmek mümkündür.
Clow, yolun genişliği, yol işaret türlerini, etap mesafelerini ve yürüyüş süresi vb patika özelliklerinin anlatıldığı rehber bir kitap yazmıştır.
Parkur üzerindeki yerleşim birimlerinde konaklama olanağı mevcuttur. Parkurun tamamı işaretlenmiş olup sponsor kuruluşlar ve gönüllüler tarafından bakımı yapılmaktadır.

Bölgedeki hakim Akdeniz iklimi nedeniyle yıllık yağışın az olduğu sıcak ve kurak yazlar ve ılıman kışlar vardır. Yürüyüş mevsimi uzundur.
Yüksek rakımlarda ve dağ zirvelerinde bir günde dört mevsimi anımsatan hava yaşanabilir. Alçak rakımlı alanlar, mayıs ortası ve eylül ortalarında yürüyüş için oldukça sıcaktır. Aralık ve Ocak aylarında yağmur ve fırtınalar yaşanabilir. Ocak ayından nisan başlarına kadar genellikle 1.500 m (4.900 ft) üzerindeki yüksekliklerde kar olur. Kasım ve şubat arasında sağanak yağışlar olabilir.
Yürüyüş için en uygun zaman ilkbahar (Şubat-Mayıs) ya da sonbahardır (Eylül-Kasım).

Likya Yolu'nda yürüyüş yapmak için önerilen ekipman, yumuşak tabanlı, ayak bileğini kavrayan, su geçirmez-nefes alabilen kumaş yürüyüş botları, çabuk kuruyan pantolon ve çoraplar, nem emici kumaş gömlekler, başlıklar, boynu örtmek için tülbent, yağmurluk, yedek giysi ve iç çamaşırı, güneş gözlüğü, güneş kremi ve sırt çantasıdır. Mayo ve havlu bulundurmanızda da fayda vardır.
Diğer kullanışlı ekipmanlar arasında pusula, yol haritası, düdük, çakı, baş feneri, kamera, çakmak, yedek pil, küçük bir ilk yardım çantası ve bir cep telefonu sayılabilir.

Likya Yolu, Hisarönü (Ovacık)-Faralya, Faralya-Kabak Koyu, Kabak Koyu-Alınca, Alınca-Yediburunlar, Yediburunlar-Gavurağılı, Gavurağılı- Patara, Patara-Kalkan, Kalkan-Sarıbelen-Gökçeören, Gökçeören-Kaş, Kaş-Kekova, Kekova-Demre, Demre-Alakilise-Finike, Karaöz-Gelidonya Burnu-Adrasan, Adrasan-Olimpos-Çıralı, Çıralı-Beycik, Çıralı-Tekirova, Tekirova-Phaselis-Gedelme, Beycik- Tahtalı Dağı-Gedelme, Gedelme-Göynük, Göynük-Hisarçandır ve Hisarçandır-Geyikbayırı gibi etaplarda yürünebilir.
Patika şu şekilde ayrılır:

Sahil yolu – Tekirova, Phaselis, Aşağıkuzdere, Göynük Yaylası, Hisarçandır, Çitdibi, Geyikbayırı
İç hat – Ulupınar, Beycik, Yukarı Beycik, 1800m'de Tahtalı Dağı üzerinden geçiş, Yayla Kuzdere, Gedelme, Göynük Yaylası ile sahil yolunun birleştiği yer.

Parkur boyunca ilgi çekici yerler: Ölüdeniz, Kelebekler Vadisi, Faralya, Kabak Koyu, Cennet Koyu, Korsan Koyu, Letoon (Likya bölgesinin tarihi başkenti, Seydikemer'de bir UNESCO Dünya Mirası Alanı), Sidyma, Bel, Gavurağılı, Letoon, Kınık (Xanthos), Akbel, Gelemiş köyü ve Patara harabeleri (Likya başkenti), Kalkan, Sarıbelen, Gökçeören, Kaş (Antiphellos), Üçağız, Kale, Demre (Myra), Kumluca, Belören, Zeytin ve Alakilise, İncegeriş Tepesi (1.811 m (5.942 ft) deniz seviyesinden yüksekliktedir), Belos, Finike, Kumluca, Mavikent, Karaöz, Gelidonya Burnu (Likya'nın en güney noktası) deniz feneri, Adrasan, Olimpos, Çıralı ve Yanartaş (Chimaera).
Ayrıca Pydnai, Apelia, Telmessos, Idyros, Antifellos, Apollonia ve Simena antik kentleri Xanthos ve Patara arasındadır.
Likya Yolu'nun birinci bölümünde Uzunyurt (Faralya) Köyü, Dodurga Köyü, Sidyma, Pınara - Letoon - Xanthos kentleri ve incecik kumlarıyla eski bir liman bölgesi olan Patara yer alır.
İkinci bölümünde Antiphellos, Apollonia, Simena, Myra, Limyra, Rhodiapolis, Gagai, Melanippe, Gelidonya Burnu, Edrassa, Olimpos, Chimera ve Phaselis bulunur.

Olympos-Musa Dağı-Lost City Parkuru
Olympos'tan başlayıp Musa Dağı'nın zirvesinde (780m) son bulan gidiş-dönüş 5 saatlik parkurdur. Musa Dağı'nın zirvesinde Likyalılar'ın ilk yerleşim yerlerinden olan Olympos tarihi şehrinin tamamıyla bozulmamış kalıntılarını görecek ve Adrasan manzarasında mola verilebilir.
Olympos-Çıralı-Ulupınar Parkuru
Olympos'tan başlayıp Çıralı'dan geçen ve çınar ağaçları, dereleri ve alabalık lokantaları ile meşhur Ulupınar'da son bulan zevkli bir parkurdur. 5 saatlik bir parkurdur.
Olympos-Adrasan Parkuru
Likya Yolu'nun bu parkurunda Musa Dağı'nın zirvesine çıkıp, Kayıp Şehir'i ziyaret edilir ve Adrasan sahilinde yürüyüş tamamlanır. 7 saat süren bir parkurdur.
Olympos-Cennet Parkuru
Olympos'un gizli kalmış tarihi yapıları arasından geçip sahilden devam eden, birbirinden ilginç manzaralara sahip kısa bir parkurdur. Yürüyüş, kaya tırmanıcılarının keşfettiği ve tırmandıkları dümdüz duvarların yanından geçer ve Ceneviz Koyu'nu gören ormanda son bulur.
Karaöz-Adrasan Parkuru
Meşhur Gelidonya Feneri'nden geçen, birbirinden güzel 5 Adalar ve deniz manzarası eşliğindeki en güzel parkurlardan biri. 7 saat sürmektedir.

Likya Yolu'nun başlangıç noktalarına batıda Dalaman Havaalanı'ndan veya doğuda Antalya Havalimanı'ndan ulaşılabilir. Başlangıç noktalarına ulaşım için şehirlerarası otobüsler ve yerel otobüsler vardır.
Fethiye, Ölüdeniz, Faralya, Kabak Koyu, Patara, Kalkan, Kaş, Kekova, Demre, Finike, Adrasan, Olympos, Çıralı, Tekirova, Çamyuva, Kemer ve Göynük gibi yerlerde her bütçeye uygun otel, motel ve oda kahvaltı (OK) konaklama imkanı sunulmaktadır. Güzergah üzerindeki bazı köylerde son yıllarda geleneksel köy evlerinin pansiyon olarak kullanılmasıyla ek konaklama seçenekleri ortaya çıkmıştır. Güzergah üzerinde doğal kamp alanları ve kamp yapma imkanları da mevcuttur. Kabak Koyu, Patara, Özlen Çay, Ilık Yarımada, Andriake (Çayağzı Limanı), Olympos, Çıralı, Göynük kamp alanları tavsiye edilir.
2021 yılı itibari ile parkurlarda kaybolan yürüyüşçü sayısının artması nedeniyle Antalya Valiliği, belirli parkurların mahalli makamlara bildirilmesine ilişkin bir bildiri yayınlamıştır.

2010'dan beri, tarihi patikada Likya Yolu Ultramaratonu adlı uluslararası çok günlü yol koşusu ultra maraton düzenlenmektedir. Etkinlik, altı gün içinde Ölüdeniz'den Antalya'ya yaklaşık 220-240 km (140-150 mi) rotada doğuya doğru ilerler.

Karia Yolu
Türk Rivierası

Resmî site
Likya Yolu - GPS izleri, kalmak için yön, mevcut hizmetleri, turistik yerler, topluluklar, ilgi noktaları, ve daha fazlası.24 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Likya Yolu ile ilgili site 20 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Likya Yolu ile ilgili tüm parkurları detayları (harita, fotoğraf, öneri ve tavsiyeler) ile içeren site 19 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Turkey's Lycian Way 18 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Trip report of a 2011 thru-hike on the Lycian Way
Trekking guide books and Trekking in Turkey information point  18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The site of the Culture Routes Society, which manages the path 23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lycian Way Paths, pics ve GPS

Likya alfabesi, Likya dilini yazmak için kullanılmıştır. Yunan alfabesinin bir uzantısı olmasına karşılık Yunancada bulunmayan sesler için yarım düzine ek harf içermektedir. Lidya ve Frig alfabesine oldukça benzerlik göstermektedir.

Likya alfabesi 29 ses için harf içermektedir. Bazı sesler, bir "harf" olarak kabul edilen birden fazla sembolle temsil edilir. Dört sesli harfin her biri için bir tane olmak üzere altı ünlü harf vardır ve dört nazal sesli harfin ikisi için ayrı harfler vardır. Likya harflerinden dokuzu Yunan alfabesinden türetilmemiş görünmektedir.

Bazı yönlerden Modern Yunan ortografisi, Eski Yunancadan daha çok, Likçe'ye benzemektedir.

Likya alfabesi, Nisan 2008'de Unicode Standardına 5.1 sürümü ile birlikte eklendi. Plane 1' e kodlandı (Ek Dil Uçağı).

Likçe

Adiego, I. J. (2007). "Greek and Lycian".  Christidis, A. F.; Arapopoulou, Maria; Chriti, Maria (Ed.). A History of Ancient Greek From the Beginning to Late Antiquity. Chris Markham (trans.). Cambridge University press. ISBN 0-521-83307-8. . Çevirmen Chris Markham.
Bryce, Trevor R. (1986). The Lycians - Volume I: The Lycians in Literary and Epigraphic Sources. Kopenhag: Museum Tusculanum Press. ISBN 87-7289-023-1. 
Roger D. Woodard, 2007, The Ancient Languages of Asia Minor.

Everson, Michael (5 Şubat 2006). "N3019R2: Proposal to encode the Lycian and Lydian scripts in the SMP of the UCS" (PDF). DKUUG Standardization. Danish Unix User Group (DKUUG). 10 Nisan 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Mart 2008. 
Anatolianscripts.com - Likya Alfabesi 29 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Likyalılar, Antik Çağda güneybatı Anadolu’daki Likya ülkesinin, günümüzde Teke Yarımadasına karşılık gelen bölgenin Antik Çağlardaki halkı. 

Milat Öncesi çağlarda Anadolu’da yaşamış halklar arasında Likyalılar her zaman kendilerine özgü bir konuma sahip olmuşlardır. Yerleşimlerinin özellikle kıyı bölgelerinde, günümüzde Fethiye ile Antalya arasında uzanan sahil şeridinde yoğunlaşmış olmasına rağmen, çok dağlık ve ulaşılması, ele geçirilmesi güç bir hinterlanda sahip olmaları, özgür ve başıbuyruk bir kültür geliştirmelerine zemin oluşturmuştur. Öz yönetimi ilke edinmiş, ancak aralarında birlik ve federasyon kurma geleneğini geliştirmiş şehirler kurmuşlardır. Kendilerine özgü özellikler taşıyan ve hâlâ kısmen çözülebilmiş Likya dilini ve yine Yunan alfabesi ile Anadolu hiyeroglif çivi yazısı geleneği arasında özgün bir harmanlama oluşturan Likya alfabesini kullanmışlardır. Roma İmparatorluğu’nun bir vilayet olarak bünyesine kattığı Anadolu toprakları arasında Likya son sırada gelmiştir. 

Herodotos’a göre Likyalılar Girit kökenli olup, Kral Minos tarafından yurtlarından sürülen ve Minos'un kardeşi Sarpedon liderliğindeki bir grubun uzantılarıdır. Güneybatı Anadolu’da o çağa kadar "Milyas" olarak anılagelmiş ve "Solymoi" (veya "Milyalılar") şeklinde kayda geçmiş bir halkın topraklarına yerleşmişlerdir. Bu şekilde ortaya çıkan toplum kendi aralarında başlangıçtan itibaren "Termilae" ismini kullanmışlar, Likya ve Likyalılar isimlerini benimseyen eski Yunan kaynakları hariç, bazı komşuları arasında da "TRMMILI" ismi ile tanınmışlardır. Buna göre, gelenekleri Girit ve Karya geleneklerinin bir karışımı olarak ortaya çıkmıştır. Herodotos’un Likya ismi için verdiği açıklama, bu ismi Atina kralı Pandion'un oğlu Likus’un aralarına katılmasıyla ilişkilendirmekte ise de, Minos ve Sarpedon ile denkleştirilen tarihlerden (yaklaşık olarak MÖ 15’inci yüzyılın ikinci yarısı) daha erken tarihlerde, söz konusu bölge halkının Hitit ve Mısır kaynaklarında "Lukka" veya "Lukki" şeklinde anılması eski Yunan tarihçisinin bu iddiasını çürütmektedir. Hitit kaynakları Kral I. Şuppiluliuma’nın saltanatı döneminde (MÖ 14’üncü yüzyılın ortaları) Likya ülkesinin, sağlam bir şekilde olmasa ve sürekli isyanlar çıksa da, Hitit İmparatorluğu topraklarına fetih yolu ile katıldığını belirtmektedir. Mısır kaynakları da, Lukki’leri korsanlık yapan halklar arasında zikretmekte, Ksanthos vadisindeki Dalawa (Tlawa, Tlos), Hinduwa (Candyba) gibi şehirlerin ismini vermektedir. Yine de, Likya halkının Girit’ten göçlerle takviye edildiği düşünülebilir. 

Herodotos, Likyalıların özgün gelenekleri arasında şecerelerini anneden itibaren saymalarını, bir köle ile evlenen kadının çocuklarının hür yurttaş sıfatına sahip olmasına karşın, bir köle ile evlenen erkeğin çocuklarının bu hakka sahip olmamasını belirtmektedir.
Öte yandan, Arnna Antik Kent’tindeki en erken tabakanın MÖ 8’inci yüzyıla ait olması gibi unsurlar, bazı uzmanları tarihlerinin başlangıcından sonra uzun bir süre göçebe kültürünü muhafaza ettikleri savını öne sürmelerine zemin oluşturmuştur.

Karyalılar
Kilikyalılar
Misyalılar
Lidyalılar

Anadolu Lykia Uygarlığı, Fahri Işık - Ankara Üniversitesi 20 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Likçe ya da Likya dili, Güneybatı Anadolu'da, günümüzde Teke Yarımadası'na karşı gelen Likya ülkesinin halkı olan Likyalılar tarafından kullanılmış ve MÖ 1. binyıl ortalarından itibaren kayda geçmiş Anadolu dili.

Likya dili, MÖ 2. binyıldan itibaren kayda geçmiş selefleri Hitit dili ve Luvi dili gibi Hint Avrupa dillerinin Anadolu alt grubuna dâhildir. MÖ 600 ila 200 yıllarına tarihlenen alfabetik yazıt niteliğindeki metinlerden bilinmektedir. Ancak Luvilerin MÖ 15. ve 14. yüzyıllardan itibaren kayda geçmiş iki ayrı diyalektinden Batı Luvi diyalektini Likya dilinin habercisi sayan kaynaklar mevcuttur. Günümüze kadar keşfedilmiş Likya yazıtları 150 kadardır. Bunlar eski Yunan alfabesini zemin alan, ancak dilin özelliklerine uyarlanmış farklı harf ve karakterler de içeren bir alfabe ile yazılmışlardır. Likya dili, günümüzde Fethiye Müzesi'nde sergilenen Letoon steli sayesinde kısmen çözülebilmiştir.

Luvi dini, Anadolu'da yaşamış antik bir halk olan Luvilerin inandığı inançlar bütünüdür. Bu din hakkındaki bilgilerimizin çoğu Çorum'da bulunan açık hava tapınağı, Yazılıkaya'daki Luvi hiyerogliflerinden gelmektedir. Luviler komşuları olan Hittitlerden din konusunda oldukça etkilenmiştir, öyleki bu iki din birbirine çok benzer. Luvi dininin daha sonra Yunan gök ve şimşek tanrısı Zeus ile Luvi gök ve yağmur tanrısı Tahunt'ın benzerliğinden dolayı Yunanların, Luvilerden etkilenmiş olabildiği düşünülmektedir. Luvi dini hala araştırılan bir konudur, dinin büyük kısmı günümüze ulaşamamıştır.

Tarhunt : Bütün Luvi tanrıların başı olan gök tanrısıdır. Hittit karşılığı Teşup'tur. İsmi ön Anadolucada fethetmek anlamına gelen tarh- fiilinden gelir. Tarhunt aynı zamanda krallığın koruyucusu olarak  görülürdü. Sembollü üç uçlu yıldırım demeti, kutsal hayvanı ise boğaydı. Sakallı, bir elinde yıldırım emeti diğer elinde balta ve kafasında ise boynuzlu bir şapka ile tasvir edilirdi, bir boğanın üstünde durduğuda görülür. Mitolojide dev yılan İlluyanka ile olan savaşıyla bilinir.
Kamrušepa : Tıp, şifa ve büyü tanrıçasıdır. Telepinu mitinde, Hittit mitolojindeki doğa tanrısı olan Telepinu sinirlenip, ortadan kaybolur. O gidince ağaçlar ve çiçekler solmaya, buğday ve arpalar büyümeyi durdurmaya, ateş yanmamaya, insanlar yavrularını reddetmeye başlar ve Dünya'da bir kıtlık baş gösterir. Bunun üzerine Kamrušepa yaptığı rütüelle onun öfkesinden arınıp geri gelmesini sağlar. Kamrušepa hakkındaki en önemli mitlerden biri bu Telepinu mitidir.
Arma : Ay tanrısıdır. Tıpkı Tarhunt gibi o da kafasında boynuzlu bir şapkayla tasvir edilir, lâkin Tarhunt'un aksine, Arma'nın bir çift kanadı vardır. Arma kelimesi Hittitçe ve Luvicede ay anlamına gelir.
Tiwad : Güneş tanrısıdır. Ay tanrısı Arma ile kozmik düzeni kurar. Adalet ile ilişkilendirilir ve şifa ve büyü tanrıçası Kamrušepa ile evliydi. Bakır çağı kaynaklarında "tatis Tiwad" yani "baba Tiwad" olarakta geçer.

Runtiya : Av tanrısıdır. Sembolü geyikti, geyiklerle ilişkilendirilirdi. Runtiya isminin boynuz anlamına gelen bir kelimeden geldiği düşünülmektedir, fakat bu konu epey tartışmaya açıktır. Hittit karşılığı Kurunta'dır. Tiwaz ile Kamrušepa'nın oğlu olduğuda düşünülmektedir. Luvilere göre o bir koruyucu tanrıydı. Karasu Kabartması'nda geyiğe binerken tasvir edilir.
Šanta : Yeraltı dünyasıyla ilişkilendirilen, cezalandıran ve felaket getiren tanrıdır. Tarsus şehrinin koruyucusu olarak görülürdü. Greko-Roman kaynaklarında geçen Sandas/Sandos'un Šanta olabileceği düşünülmektedir. Eğer öyleyse Šanta'nın kökeni MÖ. 18. yüzyıldan MS. 1. milenyuma kadar uzanır.

Luvice veya Luvi dili Anadolu dillerine mensup bir dildir. Aynı zamanda Hititlerin de hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir. Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı, daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.
Luvi dili muhtemelen döneminin en geniş sâhasında ve en çok konuşulan Anadolu diliydi ve Anadolu'da MÖ II. ve I. binyıllarda konuşuldu. Farklı yazı sistemlerinin kullanıldığı Çivi Yazısı Luvice ve Hiyeroglif Luvice olmak üzere iki değişke veya lehçeye bölünür. Lakin bu iki değişkenin tek bir dil mi yoksa yakından ilişkili olan iki dil mi olduğu konusunda da bir fikrî birliktelik yoktur.
Luvi etnonimi ve Luvili dil adlandırması Luvilerin yaşadığı bölgenin adı olan Luviya yer adından gelmektedir ve Luviya (Luvia) toponimi ise Hitit yasa kitâbelerinde onaylanır.

Luvi dilleri, Hititçe, Palāca ve Lidyaca ile birlikte MÖ I. binyıl gibi erken bir tarihte Anadolu dilleri dil ailesini oluşturur. Luvi dilleri (Luvik) tâbiriyse Çivi Yazısı Luvice ve Hiyeroglif Luvice lehçelerine ilāve olarak, Anadolu dilleri içinde artık Luvice ile çok daha yakından ilişkili olarak bahsedilen ve tanımlanır olan  Likyaca, Karca, Milyanca → Likya B veya Likya II olarak da bilinir) ve Pamfilya'nın Pisidyaca ve Sidece dillerini de içerir ve kapsamaktadır ve Luvice Luvi dilleri grubuna ismini de vermiş tek bir dil olarak bu alt dil grubunun veya öbeğinin içerisinde en iyi derecede belgelenmiş ve araştırılmış olunanıdır.
Bu doğrultuda Luvice diğer Luvi dillerinden olan Likyaca diliyle de en yakından ilişkili olan bir dildi ve bazı dilbilimciler Likya dilinin de doğrudan Luvicenin halefi olduğunu ve onun soyundan geldiğini veyahut bir lehçesi bile olabileceğini düşünüp öne sürerlerken diğerleri tarafından bu hipotez kesin olarak reddedilir.
Luviceyi az çalışılmış ve oldukça da az bilinen iki dil olan Pisidyaca ve Sidece dillerinden de ayırmak zordur; ve bu iki dilin Luvicenin birer geç türevleri oldukları da göz ardı edilmemelidir. Öte yandan, Karya dili ise Luviceden daha da belirgin bir şekilde ayırt edilebilir olan tek Luvik dildir. Luvice daha kadîm ve arkaik bir Hint-Avrupa dilinin tipik özelliklerini de gösterir ve bazı bitişkenli ögeler de içeren bükünlü bir belirtmeli dildir. Luvicenin yapı bilgisi Hititçe ile büyük benzerlikler gösterir.

Luvice farklı zamanlarda farklı iki yazı sistemiyle yazılmış ve birbiriyle yakından ilişkili olan birkaç lehçeye bölünmüştür. Bunlardan biri, Hitit diline uyarlanmış Eski Babil (Akadçaya yakın) çivi yazısı biçimini kullanan Çivi Yazısı Luvice lehçesidir. Diğeriyse kendine münhasır bir yerli hiyeroglif yazım sistemiyle yazılmış olan Hiyeroglif Luvice lehçesidir. Lehçeler arasındaki farklar asgarî seviyededir ve ancak sözcük dağarcığını, biçem ve dilbilgisini etkilemeye yetecek kadardır ve bunlarla ilgilidir. Bununla birlikte iki yazım sisteminin farklı ortografik yazım kuralları da bazı farklılıklarını gizleyebilir.
Çivi yazılı Luvice metinler, Hitit İmparatorluğu'nun başkenti olan Hattuşaş'taki tablet arşivlerinde onaylanan Luvice metinlerin bir külliyâtıdır; ve Fransız Hititolog Emmanuel Laroche'un (1971) "Hitit Metinleri Kataloğu'ndaki Luvice içlemeleri içeren ve çoğunlukla da ritüellerden oluşan Hitit kitâbesi CTH 757-773'ten de kaynaklanmaktadır. Çivi Yazısı Luvice birkaç lehçede yazılmıştır ve bunlardan en kolay ayırt edilebilenleri de Luvice arasına dâhledilen diğer lehçelerdir. Bunlar arasında Kizzuvatna Luvice, Ištanuva Luvice ve muhtemelen daha da yakın bir kardeş dil olan Arzava Luvice lehçesiyle bir de İmparatorluk Luvice lehçesi yer alır. İmparatorluk Luvicesi MÖ 14 ve 13. yüzyıllara ait olan Hattuşalı kâtiplerin yerel ağız dilini temsil eder ve esās olarak Hitit metinlerinde önünde birkaç; (Glossenkeil) "îzah çivisi" olarak adlandırılan çivi yazısındaki temel gösterge ögelerle de ayırt ve tasdik olunur.
Hiyeroglif Luvice ise (eski adlandırmada Anadolu hiyeroglifleri olarak da bilinen yerli Luvi hiyeroglif yazısıyla yazılmış olan Luvice metinlerin bir bütünsel külliyâtıdır ve Luvi hiyeroglif yazıtlarının lehçesi ise ya İmparatorluk Luvice lehçesi ya da onun soyundan gelen Demir Çağı Luvi-Arami döneminin Luvi dili gibi de görünmektedir.

Çivi Yazısı Luvice (veya Kizzuvatna Luvice) Hititçede yaygın olan çivi yazısını ve onunla ilişkili olan yazım kurallarını da uygulamış ve kullanmış olan Hitityalı kâtipler tarafından kullanılmıştır. Hitit çivi yazısı ile karşılaştırıldığında farklı olarak logogramlar (yani simgesel değeri belirlenmiş olan göstergeler) ise nadirdir. Öncelikle çivi yazısının hece göstergeleri uygulanır ve bunlar V VK veya KV türündedir. (V=Ünlü, K=Ünsüz) İlgiye değer bir özellikse kelimelerin başında da uzun ünlü harfleri belirtmek için (Latince;Scriptio Plena) “noksansız yazı”nın tutarlı ve bağımsız bir şekilde kullanılması ve uygulanmasıdır ve bu sistemde bu amaçla da ünlü harf iki kez yazılarak tekrarlanır. “Örneğin; īdi "o gider" sözcüğü i-ti yerine i-i-ti olarak yazılır veya ānda "içeri" sözcüğü an-ta yerine a-an-ta olarak yazılır.

Hiyeroglif Luvice, Çivi Yazısı Luvicenin aksine sadece Luvi dili için icat edilmiş yerli bir hiyeroglif yazı sistemiyle yazılmıştır. Toplamda yaklaşık "üç yüz elli göstergeden oluşan yazım sistemi, hem logografik hem de hecesel göstergelerden oluşur. Burada logogramlar birincildir ve ancak o zaman hece göstergeleri, sonrasında bu logogramlardan gelişim gösterir. Bu, “örneğin /tara/i/ hece göstergesinin de geliştiği ve açıkça dayandığı tarri-"üç" logogramından da görülebilir (vb.Hititçe téri-). Yazma sisteminin ses bilgisi kısmı KVKV dizilimi biçimindeki nadiren görülen birkaç hece göstergesinin yanı sıra, yalnızca V ya da KV dizileri için hece göstergelerini içerir. Çivi yazısı Luvicenin aksine “noksansız yazı” kullanılmaz, ancak görme yetisi ve duyusal estetik kaygılardan kaynaklı ilāve sesli (ünlü) harf göstergeleri de kullanılabilir.
Logogram ve hece göstergelerinin kullanımı bir kelimeyi yazmanın farklı yollarıyla da sonuçlanır; tıpkı karşılaştırılabilir olduğu Sümer çivi yazısı ve Mısır hiyerogliflerinin yazı sistemlerinde olduğu gibi) ve burada "İnek" için kullanılan Luvice sözcüğün (Yalın-Tekil hâlinde) olduğu şeklindeki gibi örneği verilmiştir ve böylece "İnek" dört şekilde de yazılabilir. Logogramlar genelde Transkripsiyon da istisnâlar hariç büyük harfli Latince eş değeri olan bir terim ile geleneksel olarak gösterilir; ve bu durumda "Sığır" için cinsiyetten bağımsız Latince terim "Bos" ile harf çevirisi yapılır ve işlenir.

 BOS ― yalnızca logogram ile
   wa/i-wa/i-sa ―  yalnızca seslemsel yazım ile
  BOS-wa/i-sa ― logogramın telâffuzunu açıklayan ve netleştiren, fonetik (sesçil) tamlamaya sahip logogram
   (BOS) wa/i-wa/i-sa ―  tamlayan (anlamsal  belirleyici) görevi gören ve anlamlamanın bir sığırı takip ettiğini gösteren bir logogramı, önünde bulunduran seslemsel yazım.
Bir sözcüğün başlangıcını nitelendirmek ve belirlemek için özel bir kelime-ayırıcı  gösterge kullanılabilir, ancak kullanımı isteğe bağlıdır ve tek tek metinler içinde bile tutarlı değildir. Logogramlar ise (Mısır hiyeroglifleri yazımında olduğu gibi) hece göstergelerinden özel bir logogram-belirtici  ile ayırt edilebilir, ancak bu ayırım yalnızca ara sıra yapılır.
Yazı tipinin yazım yönü istikāmeti açıkça tanımlanmamıştır. Soldan sağa ve sağdan sola yazılış, çift yönlü bir yazım türü olan Bustrofedon kadar da mümkündür, yani her satırda yön değişir. Yazı göstergelerinin hizalaması ise yazım yönünü takip eder. Estetik kaygılar münasebetiyle bazen göstergelerin sıralanışı da değiştirilir.
Hiyeroglif yazımda, diğer ünsüzlerden önce gelen bir n ifâde edilmez; "örneğin a-mi-za yazımı aminza okunur ve anlamına gelir. Ünsüz r 'nin özel bir konumu vardır; ve yalnızca ru hecesinin kendi göstergesi mevcuttur; diğer r içeren göstergeler, başka hece göstergelerinin üzerine eğik çizgi eklenerek nitelenmesiyle oluşturulur. “Örneğin tu hece göstergesi tura veya turi olur. Ka ve Ki için hece göstergeleri sık sık özdeşleşir: “örneğin wa hece göstergesi wi 'yi de temsil edebilir ve anlamına da gelebilir. Bununla birlikte yazım tipinin geliştirilmesi esnasında, belirli heceler için a- ve i- ünlüleşmesini de ayırt eden yeni göstergeler ortaya çıkmıştır; bir göstergenin altına çift çizik atılarak onun Ka biçiminde olduğu açıkça ortaya konulur iken, altı çizili olmayan gösterge biçimi o zaman yalnızca Ki değerini korur; “örneğin  za'ya karşın  zi

Luvicenin sesbirim (envanter) dökümünün yeniden yapılandırılması ve inşası, esās olarak yazılı metinlerine ve diğer bilinen bir bütün Hint-Avrupa dilinin dilsel gelişimiyle olan karşılaştırılmalarına da dayanmaktadır.
Yazım sisteminden yeniden yapılandırılabilir olunabileceği gibi Luvicenin en asgari seviyedeki ünsüz mevcudunun bir dökümü de aşağıdaki tablo çizelgede sunulmuştur ve yazımda farklılaşmamış ve ayırt edilemeyen başka ünsüzlerin varlığı da mümkün ve olasıdır. Çivi yazısı Luvicedeki -ḫ- ve -ḫḫ- olarak çevirilen ve hecelenen seslerin, yutaksıl sürtünmeli ünsüzler olan (ötümlü) ʕ ve (ötümsüz) ħ sesleri olarak da yansıltılabilineceğine dair bir olasılıkta sunulur ve öyle de yorumlanmıştır. Ancak bu teminat edilemez ve bunun için küçükdilsil (ötümlü) ʁ ve (ötümsüz) χ sesleri veyahut da artdamaksıl sürtünmeli ünsüzler olan (ötümlü) ɣ ve (ötümsüz) x sesleri de aynı derecede geçerli birer seçenektirler ve düşünülebilirler.
Çivi Yazısı Luvicenin transkripsiyonlarında š geleneksel olarak s'den ayırt edilir, zira bunlar esāsen iki farklı ses için farklı göstergelerdi, ancak Luvicede her iki gösterge de muhtemelen aynı s sesini veriyordu ve temsil ediyordu.

Luvicede sadece üç ünlü harf vardır, a, i ve u bunlar kısa veya uzun olabilirler. Ünlü uzunluğu sabit değildir, ancak vurguya ve kelimenin yeri ve konumuna göre de değişir. “Örneğin, annan sözcüğü tek başına ānnan ('altında') bir (zarf) belirteç olarak ortaya çıkar, ancak bir önilgeç olarak annān pātanza ('ayakların altında') olur.
Luvicede bahsedilmeye değer bir sesbilimsel gelişmede rotasizm 'r'leşme'dir; d, l 

Luviler, Anadolu'da yaklaşık olarak MÖ 2300'e doğru ortaya çıkmış bir halktır. Benzersiz bir yerli hiyeroglif yazısı ve Mezopotamya'dan ithal edilmiş çivi yazısı ile yazılmış olan Anadolu dillerine mensup Luvice dilini konuştukları da bilinmektedir.
Anadolu'nun Hitit öncesi tarihi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte 1906'da Hititlerin antik başkenti Hattuşaş'ta bulunan çivi yazılarının çözülmesiyle Anadolu'ya yapılan Yunan göçünden çok daha önce bu topraklarda Anadolu'nun yerlileri sayılabilecek Luvilerin yaşadığı ortaya çıkmıştır.
Hititlerin çivi yazılı belgelerinde bu halktan Luvian / Luvili olarak söz edilmektedir.
Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Hititlerin çivi yazısının unutulmuş olmasına karşın Luvi dili, yazısı biraz değişikliğe uğramakla birlikte Anadolu'da varlığını sürdürmüştür. Pelasgların konuştuğu Pelasgus (Pelasgós) adı verilen dilden kalma tarihsel adların da Luvi dili temeline dayandığı ortaya çıkmıştır.
Hitit yazıtlarında Luvilerden söz edilirken bir çeşit ikinci sınıf insan muamelesi yapıldığı görülür.
Truvalıların da Luvi dilini konuştuğu ileri sürülmüştür.

Luvi adı, Boğazkale yakınlarındaki Hattuşaş'ta yapılan kazılardaki Hitit arşivlerinde bulunan ve Luvili dilinde yazılmış olan metinlerin gün ışığına çıkmasıyla ortaya çıkmıştır. Hitit ve Luvi metinlerinde doğrudan böyle bir budunsal halktan bahsedilmemekle beraber Luviler halk adlandırması da anadili Luvice konuşurlarının belirlenmesi için oluşturulmuş çağdaş bir terimdir ve 'Luviler' etnonimi de bu dil tanımlamasından oluşturulmuştur. Bununla beraber o zamanlarda günümüz anlamında halk veya etnisite terim bilimi de olmadığı varsayılmaktadır; zira Hitit metinlerinde halk veya millet isimleri daha ziyâde istisnâdır ve luvili dil tâbirinin ise yabancı bir Hitit terimi olduğu ve anadili Luvice konuşanlarının ise kendi dillerini farklı olarak adlandırmış olabilecekleri de düşünülmelidir.
Eski Hitit kanunlarında Luvi dili konuşulan bölge ve coğrafyaların tamamı olmasa da bir kısmı Luviya olarak adlandırılıyordu ve bir yer adı olan Luviya toponimi ise (bazen Luwia veya Luvia olarak da yazılır) Hitit kitabelerinde belgelenmiştir. (Hititçe:KUR URUlu-ú-i-ia; Demonim:URUlu-ú-i-um-na-aš; Lu(v)iumna- 'Luviya ülkesinin sakinleri' anlamına gelir ve bu minvalde etnolinguistik bir topluluk olarak değil de Hititler tarafından sadece bölgesel olarak tanımlanmış bir topluluk olarak anlaşılmalıdır ve Luviya toponiminden türetilen Hitit belirteci (lu-ú-i-li; lu(v)ili ise sadece Nesice ile ilgili olan Luvice dilini ifade etmektedir. 'Luviya' Luviya Ülkesi olarak Palā Ülkesi ile birlikte yalnızca Hitit'in başkenti Hattuşaş'taki yazılı olan Hitit/Nešili yasalarında (§§ 5, 19, 20, 21, 23) görünür ve tasdik olunmuştur.
Luviya Ülkesi konum olarak Kızılırmak Nehri'nin batısında olması gerektiği hâlde yerleştirilememektedir. Ancak her hâlükârda Antik Hitit merkezinden batı veya güneybatı yönlü uzak bir konumda olması da muhtemeldir.Nešili yasalarının daha yakın tarihli nüshasının bir dökümünde ise Luviya adı kabaca Mira ve Seha Irmağı Ülkesi'ne karşılık gelen ve bir Batı Anadolu krallığı olan Arzava ile de değiştirilmiştir ve bu yüzden daha öncesinde her iki ülkenin de aynı olduğu varsayılmıştır. Luviya topraklarının Arzava tarafından boyun eğdirilmiş olması veyahut önemini yitirmesi ya da tamamen yok olması da daha olasıdır. Ayrıca Luviya'nın aksine Arzava toprakları Hititler tarafından düşman bir ülke olarak görülmüş ve tasvir edilmiştir.
Filolog İlya S. Yakuboviç; Luviya adını Luvice *lūwa- 'dan Proto-Anadolu *lóugo- aracılığıyla Proto-Hint-Avrupa (PHA) *lóuko- 'tarla, ova' anlamında olacak şekilde türetilmesini önerir. Eski İngilizce lēah 'çayır, orman' ve Eski Yüksek Almanca lôh 'koru', loh ile karşılaştırılabilir.

Dil bilimci Profesör Robert Beekes; Lidyalıların adını (Eski Yunanca Λῡδός - Lȳdós) /y/ sesinin /d/'ye sertleşmesiyle Luviya'dan türetmeyi önerir; Lidce *lūda- < *luwida- < Luwiya-
Daha eski araştırmalarda ise Luviya ile Likya (Hititçe:Luqqa) arasında bir bağlantı olduğu varsayılıyordu çünkü (lúili) lú(v)ili bir zamanlar logogram (UR.BAR.RA-i-li (‘KURT-i-li') olarak yazılmıştı ve Antik Yunancada kurt anlamında λύκος (lýkos) kelimesi vardı. Bu güncelliğini yitirmiş varsayım dil bilimsel olarak savunulamaz ve (UR.BAR.RA-i-li)'nin yanlış bir yorumlama olduğu da ortaya çıkmıştır.
Hitit dışı gelenekte ise Kārum Kaniš'ten gelen Eski Asur metinlerinde, hiçbir ayrım gözetmeksizin yerli Anadolu nüfusu nuwā'um olarak adlandırıldı ve bazı araştırmacılar bunun izini Luvi ismine kadar götürdüler ve Luvilerin adına atfettiler ve ön sesteki l/n- değişiminin ise o zamanlardaki Hurricenin aracılık etkisinden kaynaklandığını ileri sürdüler. Kültepe'nin Kārum döneminin kayıtlı isimleri çok az Luvi unsuru barındırdığından bu da pek olası değildir ve tartışmalıdır.
Antik Mısır'dan III. Amenhotep Cenaze Tapınağı'ndan gelen ve tapınağın kuzey revâğındaki bir heykelin kāidesi üzerinde yazılı olan ve Ege bölgesinden yer adlarının listelendiği yazıtta, diğer yer adlarının yanı sıra Luviya olarak da yorumlanan ra-ʿa-w3-3-n-3  ⟨r/la-wa-na; ismi de vardır.
Karşılaştırmalı dil bilimci Paul Widmer; Knossos antik şehrindeki Linear B'de tasdiklenen Miken Yunancası terimi ru-wa-ni-jo'nun /*Luwanios/‘Luviler’ olarak yorumlanması gerektiğini öne sürmüştür ancak *Luwan- kökünün yakın zamanda var olmadığı da gösterilmiştir. Hem Antik Mısır hem de Miken'den gelen isimler farklı şekillerde okunabilir ve sorunlu olan *Luwan- biçimine kadar da izlenmesi gerekir ve ek olarak Mısır adı Rawana veya Lawana olarak daha da iyi okunabilir.

Luvilerin ön erken dönemleri hususunda net bir fikir birliği yoktur ve dolayısıyla da bu daha sonra Anadolu'da ortaya çıkacak olan Proto-Hint-Avrupa dili konuşan nüfusun varsayılan yerelleşmesine de bağlıdır; ve bunun için Ermeni Yaylası, İran, Balkanlar ve Pontus-Hazar bozkırları önerilmiştir.
Anadolu'ya giriş yolları bilinmezliğini korurken Anadolu'ya olan göçlerinin ise Karadeniz'in batı (Balkan) veya doğu (Kafkasya) kıyısından gerçekleşip gerçekleşmediğidir ve bu net bir şekilde belirlenemez. Fakat dil bilimci Harold C. Melchert; Luvilerin MÖ 3000 dolaylarında Antik Trakya'dan Anadolu'ya doğru girişi ima eden Eskişehir'deki Demircihöyük kültürüyle (MÖ 3500-2500) ilişkili olduklarını öne sürer. Daha da makul olan diğer bir teoriye göre ise hızlıca genişleyen (MÖ 4000-2000) Kura-Aras kültürünün Proto-Luvileri tarafından gerçekleştirilen ve doğudan Aras Nehri boyunca batıya Kilikya'ya doğru olan bir göç ve göç yolu olduğudur. İlaveten başkaca bir belirsizlik ise Luvilerin diğer Anadolu halkları olan Hititler, Lidyalılar ve Palālılardan ayrışmalarının sadece Anadolu'da mı yoksa çok daha öncesinde mi gerçekleştiğidir ve bu durum şimdilik tartışmalıdır. Proto-Anadolu dilinin MÖ 3. binyılda ve her hâlükârda en geç MÖ 2500 yıllarında parçalanmaya başladığı da tahmin edilir.

Luviler hakkındaki bazı kanıtlar MÖ 2000 yıllarına ait tarihî kayıtlardan da gelmektedir. MÖ 1950 ve 1700 yılları (orta kronoloji) arasına tarihlenen ve döneminin Asur sömürgesi olan Kültepe'deki Eski Asur İmparatorluğu'na ait belgelerde kişisel isimler ve ödünç kelimelerin bulunması ile birlikte Luvi dili en erken tarihî kayıtlarda ilk kez görünür; bu da Luvice ve Hititçenin zaten bu noktada iki ayrı dil olduğunu göstermektedir.
Birçok araştırmacıya göre Hititler daha sonra siyasi ve ekonomik merkezi Kaniš-Neša olan Yukarı Kızılırmak bölgesine yerleştiler ve bundan sonra Hititler kendi dillerine nešili ve benzeri adları verdiler. Luviler ise büyük olasılıkla Güney Anadolu veya Batı Anadolu'da belki de Orta Anadolu'da muhtemelen Acemhöyük civarlarında) bulunan Purušḫanda da siyasi bir merkezde yaşadılar ve bu dönemde Anadolu'da bulunan Asurlu sömürgeciler ve tüccarlar tarafından da tüm yerel halk hiçbir ayrım gözetilmeksizin nuwaʿum olarak adlandırılmıştı.

MÖ 17. yüzyıldan kalma Eski Hitit kanunlarının tutanakları, o zamanlar bağımsız olan Palā ve Luviya ülkelerine ilişkin olan davaları da içerir ve bunlar başka bir ülkeye sürgün edilen tüccarlar ve insanlarla ilgili olarak Hattuşa ile Luviya ülkeleri arasında yapılmış olan anlaşmalara da dayanıyor gibi görünmektedir. Bununla birlikte Luvilerin hiçbir zaman tek bir birleşik Luvi devletini oluşturmadıkları ancak diğer nüfus topluluklarıyla karıştıkları ve bir dizi siyasal oluşumu da oluşturdukları ileri sürülmüştür. Azınlık bir görüş ise en nihayetinde birleşik bir güç oluşturduklarını ve Deniz Kavimleri olarak bütünleştiklerini ve Hatti'ye ardından da diğer bölgelere saldırarak Tunç Çağı uygarlıklarının sonunu getirdiklerini savunur.
Hitit döneminde, batıda Menderes vadilerine odaklı olarak Šeḫa ve Arzava krallıkları gelişti. Güneyde ise Hurrilerin ve Luvilerin bir karışımının yaşadığı Kizzuvatna bölgesi vardı. Tarhuntaşşa şehriyse Güney Anadolu'daki Hitit Yeni Krallığı döneminde gelişmişti ve Viluša Krallığı ise Kuzeybatı Anadolu'da Truva'nın konum bölgesinde bulunuyordu. Bu krallıklardan herhangi birinin doğrudan bir Luvi devletini temsil edip etmediğiyse mevcut kanıtlara isnaden açıkça belirlenemez ve bu çağdaş bilimde bir tartışma konusudur. Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü'nden Hititolog Petra Goedegebuure; Luvi dillerinin Ege Denizi'nin doğu kıyılarından (Malatya) Melid'e ve Hitit Krallığı dönemindeki Alacahöyük'e kadar kuzeyde de konuşulduğunu savunmuştur.

Arzava Krallığı Eski Hitit Krallığı zamanında tasdiklenmiştir. Ancak o sıralarda Hitit diyarının konumunun uzağında ve ilgisinin de dışında bulunmaktadır. Hitit kaynaklarına göre Arzava Krallığı'nın başkenti daha sonraki Yunan Efes'ine karşılık gelen Hititçe:𒀀𒉺𒊭 Apaša veya Abaša) idi. İlk düşmanca ve askerî etkileşimse Kral I. Tuthaliya veya II. Tuthaliya döneminde gerçekleşti. Hitit Ülkesi'nin Kaşkalar ve Hayasa-Azzi tarafından istila edilmesi Hitit gücünün azalmasına ve Arzava Kralı Tarḫuntaradu'nun Firavun III. Amenhotep ile anlaşması ve kızlarından birini de ona eş olarak vermesi Arzava'nın genişlemesine yol açtı. Uzun bir savaş döneminden sonra baş

Makedonya (Antik Yunanca: Μακεδονία, Makedonía), Eski Yunan ve Klasik Yunan zamanlarında bulunan bir krallıktır. Ayrıca Helenistik Dönem Yunanistan'ının baskın devletiydi. Krallık başlangıçta Argead Hanedanı tarafından yönetilmekteydi. Ardından Antipatros ve Antigonos hanedanları tarafından yönetildiler. Antik Makedonlar'ın evi olarak Yunan yarımadasının kuzeydoğusunda ön krallıklardandı. Batıda Epir, kuzeyde Payonya, doğuda Trakya ile güneyde ise Teselya ile sınırlarını paylaşıyordu.
MÖ 4. yüzyıldan önce Makedonya büyük şehir devletleri olan Atina ve Sparta ve Thebai (Yunanistan) şehirlerin etki alanlarından uzaktı ve Ahameniş İmparatorluğu'na bağlı sayılabilirdi. Argead Kralı II. Filip döneminde MÖ 359-336 arasında günümüz Yunanistan'ının ana topraklarını kontrol ettiler. Trakyalı Odrysia Krallığı'nı ise diplomasi ve fetihle ele geçirdi. Makedon birliği olan falankslar sarissa mızraklarıyla reform edildi ve antik dönem güçleri olan Atina ve Thebai şehirlerini MÖ 338 yılında Heroneya Muharebesi'nde yendi. II. Filip'in oğlu Büyük İskender, Yunan devletlerinin oluşturduğu federasyonun lideriydi ve Thebai şehrinin isyan etmesiyle babasının da asıl amacı olan Antik Yunanistan'ın tamamını yönetme arzusuna kavuştu. İskender'in bir sonraki amacı ise fetih seferlerini başlatmasıydı. O, Ahameniş İmparatorluğu'nu yıktı ve İndus Nehri'ne kadar olan toprakları fethetti. Kısa bir dönemde imparatorluğu dünyanın en güçlü devleti oldu. Hellenistik devletler içinse Antik Yunan Medeniyeti başladı. Yunan sanat ve edebiyatı yeni fethedilen topraklarda yayıldı ve felsefede, mühendislikte, bilimde olan gelişmeler Antik dünyanın çoğunda yayıldı. İskender'in öğretmeni Aristoteles'in yazdıkları ise Batı felsefesinin temelini oluşturdu.
İskender'in MÖ 323 yılında ölmesinden sonra ise İskender'in ardılı olabilmek için Diadohi Savaşları yapıldı. Taht kavgaları ise İskender'in kısa ömürlü imparatorluğunun parçalanmasına neden oldu. Bunun üzerine Makedonya, Ptolemaios Krallığı, Seleukos İmparatorluğu ve Pergamon Krallığı olarak dört ana parçaya bölündü. Pella, Pidna, Amfipolis gibi önemli şehirleri kontrol etmek için mücadele ettiler. Selanik gibi yeni şehirler de –tahta zorla çıkan Kassandros'un karısının adıdır – kuruldu. Roma İmparatorluğu'nun Akdeniz'de güçlenmesiyle Makedonya gerilemeye başladı. MÖ 168 yılında ise Üçüncü Makedon Savaşıyla ise Makedon monarşisi ise yıkıldı. Yerine ise bir Roma uydu devleti oldu. Dördüncü Makedon Savaşı'nda kısa bir diriliş olsa da MÖ 150-148 arasında Makedonya yıkıldı ve bir Roma eyaleti oldu.
Makedonyalı kralları devleti mutlak monarşi ile yönetip devletin altın ve gümüş gibi çeşitli kaynaklarını da yönetiyorlardı. Maden işletmeleriyle para basıp ordularını ve II. Filip döneminde ise donanmalarını da finanse ettiler. Diğer Diadohoi ardıl devletlerinin aksine Büyük İskender tarafından geliştirilen devlet dinine ise Makedonlar hiçbir zaman uymadılar. Yine de Makedon yöneticiler krallığın yüksek rahipleri ve Helenistik dinin yerli ve uluslararası inancının korunmasında rol oynadılar. Makedonya krallarının yetkisi teorik olarak ordu tarafından sınırlandırılırken, Makedon halkının birkaç şehri yüksek derece özerkliğe sahipti. Öyle ki halk meclisi tarafından yönetilen demokratik hükûmetler bile vardı.

Makedonya adı Grekçe Μᾰκεδών (Măkedṓn) sözcüğünden gelmekte olup "uzun boylu" anlamına gelmektedir. Burada uzun boylu olarak bahsedilen kişi muhtemelen bir insandır. Antik Yunancada "uzun" veya "yüksek" anlamına gelen μᾰκρός (măkrós) sıfatıyla aynı köke sahiptir. İsmin asıl olarak “yüksek ovalı” veya “uzun birileri” ya da "uzun yetişkin adamlar" anlamına geldiği düşünülmektedir. Dilbilimci Robert S. P. Beekes'in iddiasına göre her iki terim de Proto-Yunancanın alt tabaka insanlarına aittir. Ayrıca Beekes bu terimlerin Hint-Avrupa dil ailesinin morfolojisi ile açıklanamayacağını da belirtmektedir.

Malay Takımadaları, Güneydoğu Asya ve Avustralya anakaraları arasında yer alan takımadalardır. İsim 19. yüzyıl kavramı olan Malay kuşağından türemiştir.
Malay Takımadaları ayrıca Indo-Australian Takımadaları, East Indies, Endonezya Takımadaları gibi değişik isimlerle de anılmaktadır. Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus arasında yer alan 25.000'in üzerinde ada ile bu bölge alan olarak dünyanın en büyük takımadalarıdır. Ada sayısı olarak ise dünyada dördüncü sıradadır. Endonezya, Filipinler, Brunei, Doğu Malezya ve Doğu Timor ülkeleri bu adalara dâhildir. Yeni Gine adaları veya Papua Yeni Gine adaları bu adalara dâhil edilmemiştir.

Wallace, Alfred Russel. The Malay Archipelago, Volume I1 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Volume II.
Art of Island Southeast Asia13 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a full text exhibition catalog from The Metropolitan Museum of Art

Manavlar (Osmanlıca: مناو, romanize: Manav, Bulgarca: Манав, romanize: Manav) veya Manav Türkleri; kuzeybatı Anadolu'da yaşayan Hanefi Sünni yerleşik Türk halkıdır.
Manavlar için günümüzde yöredeki bir Yörükten derlenen söz "Türkün yörüyenine Yörük yörümeyenine Manav deris" («Türkün yürüyenine Yörük yürümeyenine Manav deriz») demektedir. Yöredeki Türk yerleşimleri ise Hicri takvime göre 700 Miladi takvime göre 1300 yılından çok önceye dayanmaktadır. Bu da Manavların bölgedeki yerleşik hayata geçişinin oldukça eski tarihlere dayandığını göstermektedir. Yine yöreden derlenen bazı ses değişimleri de Manavların oluşumunda Kıpçakların da etkili olduğunu göstermektedir. Çoğunlukla Sakarya, Bilecik, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Kocaeli, Eskişehir, Bolu ve Düzce illerinde yaşayan Manavlara "Yerli" de denilmektedir. Yerleşik Manavlar, Sakarya ve İzmit illerindeki nüfusun %60'ını, Balkan- Rumeli bölgelerinden ve Kafkaslardan hicret eden Türkler, nüfusun %20'sini, iç göçle başka kentlerden bölgeye gelenler ise nüfusun %20'sini oluşturmaktadır. Bölgenin sanayi bakımından gelişmişliğine koşut olarak iç göçle bölgeye yerleşimin fazla olması bu oranları son yıllarda kısmen değiştirse de bu değişiklik %5-10 aralığındadır.

Manavlık, Anadolu'da çoğunlukla 13. yüzyılda yerleşik hayata geçen Türk Boylarını tanımlamada kullanılan bir sıfat olup yerleşik hayata geçmiş ve göçebeliğe devam eden Yörük-Türkmenleri ve Türkçe konuşan Rumeli muhâcirlerinden Manavlar tarafından kendilerini ayırmak için daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Anadolu'ya Moğol ve Selçuklu tehlikesinden dolayı Latinler, Bizans ve İznik İmparatorluğu döneminde yerleşen ve yerleştirilen Uz, Peçenek, Kuman, Alan, Ön Bulgarlar ve Selçuklu fetihleri sonrası gelen Türklere ek yerleşik hayata geçen Yörükler Manavların oluşumunda önemli etkiye sahiptir.
Manav arkeolog ve tarihçi Adil Yılmaz, günümüzdeki Manav Türklerinin İznik İmparatorluğu tarafından 13. yüzyılda doğu sınırına güvenlik gerekçesiyle yerleştirilen Kıpçak (Kuman) Türklerinin torunları olduğu kanaatindedir. Adil Yılmaz'a göre, İznik İmparatoru İonnes III. Vatatzes, İstanbul’u Haçlılardan almak amacıyla değişik ittifaklar kurarken, doğudan gelebilecek Selçuklu, Türkmen ve Moğol saldırılarına karşı Kıpçakların iskân edildiği sahayı da bir tampon bölge olarak kullanmak istemişti.
Manavlar gelmeden önce bölgede, başta Bizans İmparatorluğu tarafından yerleştirilen, 8-9. yüzyılda Bulgar İmparatorluğunun Bizans'a doğru genişlemesiyle ve 12.-13. yüzyılda Balkanlar'daki Slav halklarının Bizans İmparatorluğuna isyanları sebebi ile Bitinya'da daha yoğun nüfusla iskan edilmiş olan Slavlar yaşamaktaydı. Zamanla bu grup bölgedeki Rumlarla karıştı ve çoğu, Moğol istilasının doğurduğu istikrarsız şartlar ve Türk fetihleri ile İç Anadolu'dan Bitinya'ya yoğun Oğuz ve Türk-Manav nüfusunun göç etmesi ile birlikte Bizans topraklarına göç etti.
Moğolların Deşt-i Kıpçak topraklarına akınları sonucu Balkanlara yönelmiş bir grup Kuman-Kıpçağın; 1224-1242 yıllarında Latin ve İznik İmparatorluğu hizmetine girdiği bilinmektedir. İznik İmparatorluğu bu Kuman grubunu Selçuklu ve Moğol tehdidine karşı kullanmış ve  topraklarına yerleştirmiştir. Doğu'dan gelen tehditlere karşı tampon maksatlı İznik İmparatorluğu topraklarına yerleştirilmiş bu Kuman-Kıpçak grubunun Oğuzlarla kaynaşarak Manavları oluşturduğu da düşünülmektedir.

Manavların çoğu tarafından Türkiye Türkçesine Kıpçak Etkisi Olarak kabul edilen ŋ (ñ = ng) sesinin Y sesine dönüşmesi Kullanılmaktadırlar Örnek: Unuy (Onun, İzmit Taşköprü Kayalar,) Atıy (Atın) Bu değişimler Kuzey Batı Kıpçak Grubundan olan Karaylar'da da görülmektedir.
P/>F değişimleri Kirfik (Kirpik) ve Ç/>Ş değişimleri'de Manav ağızlarında görülmektedir.
Manavlarda arka ve orta damak ünsüzü “ñ” korunmuştur Örnek: Sāvoluŋ (Sağolun, Sakarya Adapazarı Salmanlı),
Aŋnadalım (Anlatalım, Kocaeli Kandıra Sakallar);
Kövüń (Köyün, İzmit Taşköprü Nezirler).
Manav Türkmen ağızlarının bir bölümünde bugün Moldova’da yaşayan Oğuz kökenli Gagavuz Türkçesinde ve bizim Rumeli ağızlarımızda gördüğümüz yuvarlak ünlü daralmalarına rastlanır. İlk hecedeki o'lar u, ö'ler ü olur:
Undan (ondan, Balıkesir Gönen Bostancı);
düğēle (döverler, Sakarya Kaynarca Büyükyanık), ǖdürüz (öğütürüz, Düzce Çilimli Kuşoğlu) kǖde (köyde, Kocaeli Kandıra Nefsikaymaz).
Bu kelimelerdeki daralmalar, Türkiye Türkçesi ağızları üzerindeki Kıpçak Türkçesi etkisi olarak açıklanır. Gerçekten de bugünkü Kazan Tatar ve Başkurt Türk şivelerinde bu olay karakteristiktir: yol > yul, köz (göz) > küz vb.
Bazı Manav ağızlarında Sonuncu yerine Sonku-Songu denilmektedir. Günümüz Kazan Tatarcasında ise Songı (Sonuncu) anlamına gelir. (Kocaeli Kandıra)
Manav ağızlarındaki bir diğer Kıpçak Etkisi Ğ/>V değişimleridir Örnek Avız-Avuz (Ağız), Bavırma-Bavurma (Bağırma), Suvan-Sovan (Soğan). Bir başka Kuman etkisi ise hece sonu ünsüz çiftlerinin arasında ünlü türemesi şeklindedir. Kocaeli Kandıra'nın Hacılar ve Katçalı köylerinde “ilk” kelimesinin telâffuzu “ilik” şeklindedir (ilk >ilik). Aynı ses olayını Sakarya'da çift > çifit örneğinde de görüyoruz: bi çifit öküz (bir çift öküz, Sakarya Geyve Sarıgazi). Bu ses olayı; Tatar, Kazak, Kırgız, Başkurt Kıpçak Türk şivelerinde de yoğun olarak görülür: ḫalk > ḫalık ilk > ĕlĕk vb. Ali Karamanlıoğlu'nun Kıpçak Türkçesiyle ilgili eserinde Oğuzname'den naklen verdiği bilgiye göre milâdın ilk yıllarında Kafkasya'da yaşayan Kuman-Kıpçak Türkleri 11. asrın başlarında Karadeniz'in Kuzeyini işgal etmiş, 1061'de Rusları mağlûp etmişler, 1078'de Edirne'yi kuşatarak Bizansla savaşmışlardır. 11.-13. asırlar arasında Rusya'nın güneyi ile Doğu Avrupa'daki birçok ülke (Deşt-i Kıpçak Coğrafyası Başta olmak üzere. Ukrayna, Romanya, Macaristan ve Polonya) Moğol işgaline uğramıştır. Moğollardan kaçan Kumanlar ise Makedonya ve Bulgaristan olmak üzere dağılmışlar ayrıca Bizans-İznik-Latin imparatorluklarında Yarı köylü-Yarı Asker olarak İstanbul Boğazı-Sinop-Menderes vadisi arası bir hatta yerleşmişlerdir. İşte Rumeli ağızlarımızda ve bu arada (Yerli Türk) Manav ağızlarının bir kısmındaki o/>u/ ö/>ü daralmalarını bu dönemdeki Kıpçak etkisine bağlamak mümkündür Osmanlı Oğuz Türklerinin Rumeli’ye geçişi 14. yüzyılda (1352 yılında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa ile) olmuşsa da bu bilgi durumu değiştirmez. Çünkü buralarda kalan Kıpçak unsurlarının ya da onlardan etkilenmiş olan diğer yerli unsurların bir etkisinden söz etmek mümkündür.
Bölge'de diyalektolojik yapıda etkili olan bir unsur olarak Kıpçaklara işaret etmesi, yöreden derlediğimiz metinlerde ve yöre ile ilgili diğer çalışmalarda rastlanan; ñ/>y, ğ-g/>v, s/>h, y/>c, ö/>ü, o/>u ses değişmelerine ilişkin örneklerle de desteklenmektedir. Manav şivelerinde karakteristik bir ünsüz değişmesi olan “r” ünsüzünün düşmesi oldukça yaygındır.
Öte yandan bölge ağızlarında görülen ḳ > ġ ötümlüleşmesi de tam bir Oğuz özelliğidir: ġarış («karış»), ġavrā vb. Bu ağızlarda Eski Türkçede bulunup Türkiye Türkçesinin yazı dilinde değişmiş olan bazı unsurları korumaktadır. Balıkesir Gönen’deki alcā («alacağız»), gelcek («gelecek») vb. a/e’siz gelecek zaman şekilleri ise Batı Anadolu Yörük Türkmen ağızlarının izlerini taşımaktadır. Daha ilgi çekicisi, Ana Türkçeden milâda yakın yıllarda koparak ayrı bir lehçe olarak gelişmiş olan ve bugün Türkiye Türkçesine ve hattâ diğer şivelere (anlaşılırlık bakımından) çok uzak olan Çuvaş Türklerindeki ve bu arada bir Altay dili olan Moğolcadaki bir ses denkliğinin yansımasının Kandıra Manav Türkmenlerinin bir kısmında korunmuş olmasıdır. Çuvaş Türkçesi ve Moğolcadaki “R” sesi, Türkiye Türkçesindeki “Z” sesine denktir: Dokuz: Tähhär, Kız: Hır vb. Bunun yazı dilimizdeki geniş zamanın olumlu ve olumsuz çekimindeki –Ar/-Maz karşıtlığı ve Kudurmak/Kuduz örnekleri vardır. Ancak “Kömür” kelimesine paralel olarak olarak Kandıra'da sınırlı da olsa görülen ve Türkiye Türkçesi yazı dilinde bulunmayan (aynı anlamdaki) “kömüz” kelimesi, bize Çuvaş Türkçesini hatırlatmaktadır. 

Anadolu'daki Kıpçaklar
Türkiye Türkmenleri
Gacallar
Kıpçaklar

Gebze’de Manavlar Paneli

Marmara Denizi ya da Klasik Antik Çağ'ında Propontis, Karadeniz'i, Ege Denizi ve Akdeniz'e bağlayan bir iç denizdir. Karadeniz'e İstanbul Boğazı, Ege Denizi'ne Çanakkale Boğazı ile bağlanır. Türkiye'nin Asya ve Avrupa kısımlarını da birbirinden ayırır. Marmara Adasında bol miktarda mermer bulunması yüzünden adaya ve denize, Yunanca mermer anlamına gelen "Marmaros" denmiştir. Denizin bir diğer eski adı da '"Propontis"'tir. Türkiye'nin en büyük şehirlerinden İstanbul  ve Kocaeli bu denizin kıyısında, diğer bir büyük şehri Bursa ise hızla deniz kıyısına doğru genişlemektedir.

Dünyanın en küçük denizi olarak bilinen Marmara Denizi, yaklaşık olarak 240 km uzunluğa ve 70 km genişliğe, 11,500 km2 yüzölçümüne sahiptir. En derin yeri -1.270 metre olan Marmara Denizi'nde, görülen akıntı tipi, normal deniz ve okyanuslardaki dairesel tip yerine, doğu batı yönünde bir akıntıdır. Denizin yüzeyi Karadeniz kökenli, dibi ise Ege-Akdeniz kökenli tuz, sıcaklık ve oksijen oranları bakımından farklı su kütlelerinden oluşur.

İzmit Körfezi
Gemlik Körfezi
Bandırma Körfezi
Erdek Körfezi

Marmara Denizi'ndeki adalar; İmralı Adası, Marmara Adaları ve Prens Adaları olarak gruplandırılır. Yüzölçümlerine göre en büyük üç ada şu sıradadır;

Marmara Adası
Paşalimanı Adası
Avşa Adası

Marmara Denizine dökülen başlıca akarsular şunlardır.

Susurluk Çayı, dökülen en önemli akarsu
Biga Çayı
Gönen Çayı

Bayrampaşa Deresi, tarihî İstanbul'un en önemli akarsuyu

Marmara Denizi'nin kuzeyinde yer alan bu derin noktalar doğudan batıya şunlardır:

Çınarcık Çukuru
Marmara Ereğlisi Çukuru
Tekirdağ Çukuru

Marmara Denizi, jeolojik dönemler içinde özellikle Buzul Çağ dönemlerinde göle, kimi zaman da denize dönüşerek sürekli bir değişim yaşamıştır. Örneğin Miyosen döneminde (20 milyon yıl kadar önce) Marmara Denizi; Karadeniz, Hazar denizi ve Macaristan'a kadar uzanan bir iç denizle birlikte daha büyük bir denizin parçasıdır. Denizin yakın jeolojik dönemi incelendiğinde 12 bin yıl öncesinde deniz seviyesinin -85 m olduğu ve Marmara'nın bir göl olduğu anlaşılır. Marmaranın son kez denize dönüştüğü dönem 6500-7000 yıl öncesine tarihlenir. Bu dönemde İstanbul Boğazı'nın suyla dolması sonucu oluşan Karadeniz Tufanı ile Marmara Denizi, göl olan Karadeniz'de su seviyesinin yükselmesine ve denize dönüşmesine aracılık etmiştir.

Marmara Denizi'nde jeolojik olarak çok yakın döneme denk gelen başlıca değişimler şunlardır;
Kapıdağ Yarımadası: Tarihsel olarak adayken ve yüzölçümü düşünüldüğünde Marmara Denizi'nin en büyük adasıyken karayla birleşerek (Tombolo) yarımadaya dönüşmüştür.
Büyükçekmece ve Küçükçekmece Gölleri: Her iki göl, akarsuların aşındırdığı birer vadi iken deniz seviyesinin yükselmesi sonucunda koya dönüşmüştür. Zamanla koyun ağzında biriken alüvyonlar, deniz kulağı adı verilen alüvyon setleri oluşturarak koyun ağzını daraltıp ya da kapatıp koyun göle dönüşmesine neden olmuştur.
Vordonisi Adası: Battığı düşünülen Prens Adalarından biri. Günümüzde Manastır kayalıkları olarak adlandıran bölgenin, MS 1000 yılı Nizam döneminde gerçekleşen bir deprem neticesinde battığı düşünülmektedir. Yapılan dalışlarda bulunan MS 500 yılına ait manastır kalıntısı bölgenin geçmişte bir ada olduğunu kanıtlamaktadır.

Marmara Denizi altında Marmara fayı ya da fayları olarak da bilinen, Kuzey Anadolu Fay hatının batısında yer alan sismik olarak harketli bir fay bölgesi vardır. Tarih boyunca ürettiği depremlerle büyük yıkıma yol açan bu faylar 1509 Büyük İstanbul Depremi ve 1999 Gölcük Depremi gibi depremlerin sorumlusudur. Ayrıca günümüzde bu denizde tsunami olma riski vardır. Bunun için denize bir tsunami uyarı sistemi kurulmuştur.

Boğazlar dışarıda bırakılırsa Marmara Denizi ile ilgili tarihsel olarak bahsedilecek ilk şey Argonotlar Seferidir. İason önderliğinde Altın Post'u aramak için Karadeniz'e doğru yol alan bu denizcilerin mitolojik öyküsünde, denizciler Marmara kıyılarınada uğrar. Helenistik dönemde boğazlar ve Marmara Denizi, balık göç yolları üzerinde olduğu için kıyı kentlerinde balıkçılık ön plana çıkar. Byzantion gibi kentlere ait sikkelerde balık motifinin kullanımı buna örnektir.
Moby Dick romanın yazarı Melville, İstanbul'da yaşamış Bizanslı tarihçi Prokopius'un MS 10. yüzyılda Marmara Denizi'nde gemilere saldıran bir balinadan söz ettiğini anlatır. Bir başka tarihî yazar Ahmet Midhat Efendi "Sayyadane Bir Cevelan" adlı kitabında, İstanbul Surları'na asılmış balina kemiklerinden bahseder. Kaldırılan kemikler nedeniyle denizin bereketi kaçınca Padişahın, kemiklerin bulunup yerine asılmasının emreden bir fetva yayınladığından bahseder.
Marmara Denizi, tarihsel batıklar açısında zengin bir denizdir. Marmaray kazıları sırasında keşfedilen Bizans'ın en büyük limanı olan Theodosius Limanı ve liman batıklarının dışında, denizin farklı bölgelerinde 6. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar dayanan birçok başka batıkta bulunmaktadır. Bunlar dışında I. Dünya Savaşına tarihlenen Osmanlı ve yabancı ülkelere ait batıklar ise Marmara denizinde yaşanan çarpışmalarını göstermesi sebebiyle deniz tarihi açısından önemlidir.

Marmara Denizi'nin ilginç bir özelliği de orta kesimlerinin kıyıdan uzaklığının 12 deniz milinden daha fazla olmasıdır. Böylece uluslararası deniz hukukuna göre bu orta kesimler Türk karasularının dışında kalmaktadır. Fakat başka herhangi bir kıyıdaş devlet bulunmadığından ve her yönde Türkiye karasuları ile kuşatılmış olduğundan dolayı Marmara Denizi'nin tamamı Türk karasuları durumundadır. Bunun esas sebebi Türkiye'nin uluslararası hukukça tanınan "kadim hak" olarak Marmara Denizi'ne iç deniz olarak sahip olmasıdır. Açık denizler için öngörülen münhasır ekonomik bölge, devletin karasularındaki tam egemenliği düşünüldüğünde Marmara Denizi için mümkün değildir.

Marmara kıyısındaki idari birimler;

1950'lerde İstanbul kıyılarında bile görülebilen Akdeniz fokları, denizde yaşayan durumu en kritik canlı türüdür. Tüm dünyada 600 bireyin kaldığı düşünülen bu memelilerin Marmara popülasyonu, denizinin güneyinde Kapıdağ Yarımadası ve civar adalarda yaşarlar
Caretta caretta isimli deniz kaplumbağalarının günümüzde Marmara'da, Kazanağzı mevkiinde yaşayan popülasyonunun ile ilgili yapılan çalışmalar, türü ait bireylerin tespit edilememesi ile sonuçlanmıştır. Bu da türün Marmara Denizi'nde yok olduğunu düşündürmektedir. Buna rağmen zaman zaman başka deniz kaplumbağaları denizde görülmektedir. Örneğin 1997 yılında Marmara'da ağlara takılan Deri sırtlı deniz kaplumbağası.
Bunların dışında zaman zaman yakalanan köpekbalıkları ve İstanbul kıyılarında da gözlenebilen çeşitli yunus türleri Marmara direyinin diğer parçalarıdır.

Marmara denizinde antik çağlardan beri balıkçılık önemli bir uğraştır. 2010 yılında denizde avlanan balıklık, Türkiye balıkçılığın %8,36'sini oluşturur. Fakat günümüzde aşırı avlanma, kirlilik gibi kimi faktörler Marmara'daki balık stoklarını tehdit etmektedir. Ticari değere sahip olan tür sayısı ve avlanan balık miktarı düşüş eğilimindedir. TÜİK verilerine göre 2004'te Marmara'da avlanan 68 bin ton balığa karşı, 2009'da 31 bin ton balık avlanmıştır.
Madencilik konusunda Türkiye denizlerindeki ilk doğal gaz yatağı, TPAO tarafında Kuzey Marmara sahasında 1,200 m derinlikte Kuzey Marmara-1 kuyusunun 1988 yılındaki sondajı ile bulunmuştur. Saha, Silivri'nin 5 km batısında sahilden 2.5 km uzaklıkta bulunmaktadır. Kuzey Marmara sahasında doğal gaz üretimine 1997 yılında geçilmiştir. Marmara Adası'ndaki Saraylar beldesi, antik çağlardan beri çıkarılan Marmara mermeriyle ünlüdür ve bu tarihî madencilik geleneği günümüzde de devam etmektedir.
Deniz turizm açısında Silivri, Marmaraereğlisi, Yalova kıyıları ve Marmara Adaları bölge içinde ön plana çıkmıştır.

Kirlilik, Marmara denizin başlıca sorunlarındandır. Özellikle denizin kuzeydoğusundaki İstanbul ve İzmit gibi yoğun nüfuslu şehirlerin atıkları ile İzmit Körfezi etrafındaki ağır sanayi tesisleri, denizi kirliliğin nedenleridir. Günde yaklaşık olarak 0,3 milyon metreküp sanayi, 2,1 milyon metreküp evsel atık bırakılmaktadır. Denizdeki yoğun denizanası popülasyonu  bu kirliliğin işareti olarak kabul edilir.
Küresel Isınma ile değişen deniz yapısı ve istilacı türler Marmara Denizine yönelik yeni tehditlerdir. Zehirli denizanaları ve balon balığı Marmara'daki örnek istilacı türlerdendir.
1990'lı yılların başında ilk defa görülen ve 2021'den itibaren bir çevre felaketine dönüşen Marmara Denizi deniz salyası felaketi, deniz kirliliğin nedenlerinden biri olarak görülüyor.
Denizin ilk 30 metresi hariç oksijen azlığı içerisinde olduğu açıklanmıştır. Sıcaklık, oksijensizleşme ve kirliliğin birbirini besleyen döngüler olduğu tespit edilmiştir. Mevcut şartların değişmemesi halinde, dipte biriken hidrojen sülfürlü suların yukarı doğru çıkarak ve bir koku oluşturarak kıyıya vurması beklenmektedir. Bu durumun halk sağlığı, balıkçılık ve turizm faaliyetlerine yönelik sorunlar da oluşturacağı öngörülmektedir.

Boğazlar dışında sadece Marmara Denizi'nde gerçekleşen ölümle ya da büyük çapta kirlilikle sonuçlanan kazalar şunlardır;

1975, 30 Ocak günü THY ait F-28-1000 Fokker Fellowship tipi Bursa isimli yolcu uçağı denize düştü. Kazada 41 kişi yaşamını yitirdi.
1979, 15 Kasım günü yaşanan Independenta tanker kazası sonrasında, 714.760 varil ham petrol 27 gün süren yangında yanmış ya da denize karışmıştır. Kazada 43 kişi öldü.
1997, 1997 TPAO tanker yangını: 13 Şubat günü TPAO isimli tanker Pendik Tersanesi'nde bakım onarım sırasında yanmıştır. Yangın sonucunda 1.500 ton fuel-oil denize yayılmıştır.
1999, 7 Kasım günü Semele ve Şipka adlı gemiler Yenikapı açıklarında çarpışmış, kaza sonucunda 10 ton fuel-oil denize yayılmıştır. Semele isimli gemi batmıştır.
1999, 29 Aralık günü Volganeft 248 isimli tanker hava muhalefeti sebebi ile Florya açıklarında ikiye ayrılmış, bu parçalardan biri de batmıştır. Kaza nedeniyle tahminen 1.500 ton fuel-oil denize yayılmıştır.

İDO tarafında İstanbul, Yenikapı İskelesi en büyük merkez olmak üzere, İstanbul kıyılarına ve adalarına, Yalova, Mudanya, Bandırma ve Marmara Adalarına seferler vardır.

Mağrip (Arapça: المغرب العربي, el-Mağribü'l-ʿArabî), Arap dünyasının batı kısmıdır. Bölge, Cezayir, Libya, Moritanya, Fas ve Tunus dahil olmak üzere Batı ve Orta Kuzey Afrika'yı kapsar. Mağrip ayrıca Batı Sahra'nın tartışmalı bölgesini de içerir. 2018 itibarıyla bölgenin nüfusu 100 milyondan fazlaydı.
Tarihte, Müslüman yönetimi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da dahil edilmiştir.
Günümüzde Mağrip, dar manada Tunus, Cezayir, Fas ve Batı Sahra'yı içerir. Libya ve Moritanya'nın da bunlara eklenmesiyle "Geniş Mağrip" adı verilen bir bölge ortaya çıkar.
Afrika'nın geri kalanından Atlas Dağları ve Sahra Çölü ile ayrılan Mağrip ülkeleri, Akdeniz coğrafi ve kültürel olarak Akdeniz havzasının bir parçası sayılabilir.

Bölge, Araplar tarafından fethedilmesinin ardından 8. yüzyılda merkezi bir siyasi idareye kavuştu. Muvahhidler döneminde (1159-1229) tekrar birleşen bölge, ardından tekrar birleşmemek üzere parçalandı. Osmanlı idaresi, doğu Mağrip ülkeleri olan Cezayir, Tunus ve Libya üzerinde hüküm sürdü. Bu dönemde, Türk kültürü ve etnik Türkler de bölgeye yerleştiler.
19. yüzyıldan itibaren Mağrip ülkelerinin büyük bölümü Fransız idaresine girdi. Batı Sahra ve Fas'ın bazı şehirleri ise İspanya tarafından ilhak edildi. Buna karşılık Libya, İtalya'nın kontrolüne girdi.
20. yüzyılda Fas'taki İspanyol şehirleri Ceuta ve Melilla hariç, bu bölgeler bağımsızlıklarına kavuştular. Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Moritanya, 1989'da Arap Mağrip Birliği'ni kurdular. Muammer Kaddafi tarafından bir Arap üst-devleti fikri olarak ortaya çıkan bu birlik, zamanla bir ortak pazara dönüşmeyi hedeflemektedir. Ancak üye ülkelerdeki siyasi istikrarsızlıklar, toplumsal ve iktisadi karışıklıklar bu hedefe ulaşmayı engellemektedir.

Mağrip, Berberîlerin en yoğun olarak yaşadığı ve Berberi kültürünün en belirgin şekilde görüldüğü bir bölgedir. Bölge aynı zamanda, Arap kültürünün bir alt bölgesi özelliği taşır. Örneğin, Mağrip ülkelerinin kuskusa dayanan ortak bir mutfak kültürü vardır. Buna karşın, Mısır ve doğu Arap mutfakları pirince dayanır. Habib Burgiba da Mağrip ülkelerini tanımlarken kuskusun ortak bir özellik olmasına değinir.
Ortak kültürün özellikleri, Malta gibi çevre ülkelerde de hissedilir. Mesela, modern Malta dili, Arapçanın Mağrip ülkelerinde konuşulan aksanından bir dildir.
Bölgedeki önemli etnik azınlıklar Yahudiler, Kuloğlu Türkleri ve sömürgecilik döneminde yerleşen, Pied-noir olarak anılan Fransızlardır.

 Cezayir
 Libya
 Moritanya
 Fas
 Tunus
 Batı Sahra - Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti (de facto)
 Septe, İspanya'nın Mağrip bölgesindeki özerk toprağı
 Melilla, İspanya'nın Mağrip bölgesindeki özerk toprağı

Arap Mağrip Birliği

Maşat Höyük, Tokat İl merkezinin güneybatısında, Zile'nin 20 km. güneybatısında, Yalınyazı Köyü'nün (eski adıyla Maşat Köyü) 1 km. güney-güneybatısında yer alan bir höyüktür. Höyük 450 x 225 metre boyutlarında olup ova tabanından, kazı yapıldığı yıllarda yaklaşık 29 metre yükseklikteydi.
Bugünkü Maşat Köyü, Horasan'ın Meşhed bölgesinden Anadolu'ya göç eden bir Türk boyunun kurduğu köydür ve adı buradan gelir. Bu köy halkı höyüğün yer aldığı tepeye Höyüktepe demektedir ve bu adlandırma da Orta Asya ve İran'da bu tür yerlere verdikleri addır.

Höyük ilk kez 1943 yılında yüzeyde bulunan bir Hitit Dönemi tabletinin yayımlanmasıyla tanınmıştır. Söz konusu belgede "Tapigga" adındaki kentin bir MÖ 2. binyıl kenti olduğu yazmaktaydı. İlk dönem kazılar 1945 yılında, söz konusu tabletin dahil olduğu arşivi bulmak amacıyla Prof. Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında bir ekip tarafından yapılmıştır. Daha sonra 1973-80 yıllarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığında kazılmıştır.

En üst tabakanın Demir Çağı tabakası olduğu, ikinci ve üçüncü tabakalarının Hitit Dönemi'ne, dördüncü tabakanın ise Erken Tunç Çağı'na ait olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte höyükte Geç Kalkolitik Çağ ve Erken Tunç Çağı I yerleşmesinin de olduğu kabul edilmektedir.

Demir Çağı yerleşimi esas itibarıyla Frig yerleşimi olmakla birlikte Frigler kentin kale kesimini iskan etmişlerdir. Bununla birlikte bu dönemde kentin kuzey, kuzeydoğu ve doğu yönleri yoğun yerleşim görmüştür. Kale kesiminde üç yapı katı vardır. En alttaki Hitit sarayının enkazı üzerine inşa edilmiştir. Evler taş temeller üzerinde kerpiç tuğlalarla inşa edilmiştir. Farklı boyutlarda kerpiç tuğlalar kullanılmakla birlikte 40 x 40 x 6 cm. boyutlarındakiler çoğunluktadır. Evler de, tabanları sıkıştırılmış toprak olan odalar da dörtgen planlıdır. Plan veren iki odalı bir ev 16 x 6 metre ölçülerindedir. Bu Frig katı MÖ 75 ile 650/600 tarihlerine ait görülmektedir.
Frig yerleşiminin son iki katı Anadolu'daki Pers imparatorluğu egemenliği dönemini temsil etmektedir. Buna karşın sanat alanında yerli Anadolu geleneği kesintisiz bir biçimde sürmektedir. Bununla birlikte II. yapı katında ele geçen bazı sanatsal çalışmalarda Akamenid etkileri görülmektedir.
Frig yapı katının en yeni tabakası MÖ 450 – 300 yıllarına tarihlenmektedir. Bundan sonra höyük terk edilmiş, enkazı asırlar boyu açıkta kalmış, çevredeki yerleşimler tarafından bir taş ocağı olarak kullanılmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda iskan görmemiştir.

Höyük, tarımsal faaliyetler ve kaçak kazılarla tahrip olmuş durumdadır. Kazı yapıldığı yıllarda ova tabanından yaklaşık 29 metre yükseklikte olan tepe, günümüzde artık yayvan bir tepe görünümdedir. Tarımsal faaliyetler nedeniyle tahrip olmaya devam etmektedir.

 OpenStreetMap'te Maşat Höyük ile ilgili coğrafi veriler  
Yakın plan kroki9 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar26 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Medler (Eski Farsça: Māda), Demir Çağı'nda yaşamış, Medce konuşan ve Batı ile Kuzey İran arasında yer alan Medya bölgesinde hüküm sürmüş İranî bir halktır. MÖ 11. yüzyıl civarında, kuzeybatı İran'ın dağlık kesimleriyle Mezopotamya'nın kuzeydoğu ve doğu bölgelerinde, günümüzdeki Hemedan şehri civarında yer alan Ekbatan çevresine yerleştiler. İran'daki örgütlenmelerinin MÖ 8. yüzyılda gerçekleştiği kabul edilir. MÖ 7. yüzyılda, Batı İran'ın tamamı ve bazı diğer bölgeler Med hâkimiyeti altına girmişti; ancak bu hâkimiyetin coğrafi sınırlarının tam olarak nerelere uzandığı kesin olarak bilinmemektedir.
Antik Yakın Doğu tarihinde önemli bir rol oynadığı yaygın olarak düşünülen Medler, tarihlerini doğrudan belgeleyen yazılı kaynaklar bırakmadılar. Medler'e dair bilgiler yalnızca Asur, Babil, Ermeni ve Yunan kaynakları gibi yabancı yazılı belgelerden ayrıca Medler'in yerleşmiş olduğu düşünülen bazı İran arkeolojik alanlarından elde edildi. Yunan tarihçi Herodot'un aktardığı anlatılar, Medler'i MÖ 7. yüzyılın başlarında bir imparatorluk kuran ve bu imparatorluğu MÖ 550'lere kadar sürdüren, Asur İmparatorluğu'nun yıkılışında rol oynayan ve Lidya ile Babil gibi krallıklarla rekabet eden kuvvetli bir halk olarak tasvir eder.

Medler, ilk kez Asur kralı III. Salmaneser'in dönemine (MÖ 858-824) ait yazıtlarda "Mada" adı ile kaydedilmişlerdir. Medler'in şu anki adı, Antik Yunan dilindeki Mêdos'tan (Μῆδος) gelmektedir. Asurlular "Medyan ülkesi", Kurmada, Mata veya Manda olarak kendilerinden bahsederken, Babiller onları Ummān-manda olarak adlandırdılar.

MÖ 2. binyılın sonunda, İran'ın kuzeybatı bölgesinde İranî kabilelerin ortaya çıktığı ve ilerleyen yıllarda bu kabilelerin yayılmasıyla Medya'nın sınırlarının birkaç yüzyıllık bir süre içinde değiştiği düşünülmektedir.
İranî kabilelerin Batı ve Kuzeybatı İran'da en azından MÖ 12. veya 11. yüzyıllardan beri mevcut olduğu düşünülmekle birlikte, bu bölgelerdeki etkinlikleri MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmeye başlamıştır.
Asur İmparatorluğu'nun, Kuzeybatı İran, Doğu Anadolu ve Kafkasya bölgelerinde baskın güç olduğu dönemden sonra düşüşe geçmesiyle Yakın Doğu'da oluşan güç boşluğu başka halkların bölgede güçlenmesine sebebiyet verdi. Ayrıca İran'daki baskın güç olan Elam ve batıdaki Babil gibi antik dönem krallıklarının da ciddi bir zayıflık dönemi yaşıyor olması, buna kolaylık sağladı.
Bölgedeki metin kaynakları üzerinde yapılan bir araştırma, Yeni Asur İmparatorluğu Dönemi'nde Medya bölgesi ile bu bölgenin batı ve kuzeybatısında, İranî dil konuşan insanların yaşadığı ve yoğun bir nüfusa sahip olduğunu göstermektedir.
Bilindiği üzere Med egemenliğinden önce Batı ve Kuzeybatı İran'da Elam, Manna, Asur ve Urartu toplumlarının siyasi faaliyetleri görülmektedir. Bu toplumlarda ve MÖ 7. yüzyılın sonlarında, İranî devlet oluşumları öncesinde İran kabilelerinin konumları ve faaliyetleri hakkında çeşitli ve güncel görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre (Herzfeld ve diğerlerine ait) yönetici sınıfın "İranî göçmenler" olduğu, ancak toplumun "özerk" olduğu yönündeyken, başka bir görüşe göre (Grantovsky ve diğerleri) ise hem yönetici sınıf hem de nüfusun temel unsurlarının İranî olduğu yönündedir.

MÖ 10. yüzyıldan 7. yüzyılın sonlarına kadar Medya'nın batı kısımları, batıda Kıbrıs'tan doğuda Batı İran'ın bazı bölgelerine, Arap Yarımadası'nın kuzeyinden Mısır'a kadar uzanan Kuzey Mezopotamya merkezli geniş Yeni Asur İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmiştir. Bu dönemlerde Medler'in, Asurluların vassalı olarak bölgeyi İskit (Saka) ve Kimmer akınlarına karşı koruduğu düşünülmektedir.
MÖ 9. yüzyıldan itibaren Asur İmparatorluğu, Kuzeybatı İran'da yer alan ve çok sayıda küçük prensliğin bulunduğu bölgelere düzenli askerî seferler düzenlemiştir. Bu seferler sonucunda bölge sistematik biçimde yağmalanmış; söz konusu durum, yerel düzeyde isyanların ortaya çıkmasına yol açmıştır. MÖ 9. ve 8. yüzyıllarda Med kabilelerinin bölgedeki etkisinin giderek arttığı gözlenmiş; MÖ 7. yüzyılda ise Batı İran'ın tamamı ile çevresindeki bazı alanlar "Medya" olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
Asur kaynaklarında Medler'e ilişkin bilinen ilk kayıt, III. Şalmaneser'in (MÖ 858–824) hükümdarlık dönemine aittir. MÖ 834 yılında Namri bölgesine gerçekleştirilen bir sefer kapsamında Medler'den bahsedilmiştir. Bu çerçevede, Asur ordularının Parsua adıyla anılan bir kabile konfederasyonuna yönelik harekâtlarının ardından Med topraklarından geçerek Hemedan Ovası'na ulaştığı ifade edilmektedir.
V. Shamshi-Adad döneminde (MÖ 823–811), Urartu tehdidinin ortadan kaldırılmasının ardından Asur orduları, Med kabilelerine yönelik askerî harekâtlara girişmiştir. MÖ 815 yılında Gizilbunda'nın ele geçirilmesinin ardından, Med şefi Hanaṣiruka'nın idaresindeki Sagbita kentine bir sefer düzenlenmiştir. Asur yazıtlarına göre bu sefer sırasında çok sayıda Medli öldürülmüş ve esir alınmış; Sagbita kenti ile çevresindeki birçok yerleşim birimi tahrip edilmiştir.
III. Adad-nirari (MÖ 811–783) döneminde de Med topraklarına yönelik çeşitli seferler düzenlenmiş, ancak bu harekâtlarda kayda değer bir askerî başarı elde edilememiştir.
Asurluların yaşadığı siyasi istikrarsızlık döneminden sonra III. Tiglat-Pileser önce Medler'i haraca bağlamış akabinde de Med topraklarının en ücra köşesine kadar ilerlemiştir. Bu seferde birçok Medli, Kuzey Suriye ve Samarya bölgesine sürülürken buralardan da birçok kişi Med topraklarına yerleştirilmiştir. II. Sargon döneminde MÖ 716 yılında Medya topraklarının batısı ele geçirilip burada eyalet oluşturulmuştur. Asur yazıtlarında aynı yıl 28 Med şehir yöneticisinden haraç alan Sargon, MÖ 713 yılındaki seferinde de 45 şehir yöneticisinden vergi almıştır.
II. Sargon ve Sanherib'in Babillilerle olan mücadelesi sırasında İran coğrafyasında Asur etkisi azalmaya başlamış, kuzeyden gelen Kimmer ve İskitler'in etkisi görülmeye başlamıştır. Asur kralı Esarhaddon Dönemi'nde İran'a sefer düzenlenip İskitler ve bazı Med kabilelerine karşı başarı sağlansa da bu başarılar kalıcı olamamıştır. Aynı yıl Medler, Mannea, Kimmer ve İskitler ile ittifak yaparak Asurlulara karşı isyan başlatmıştır.

Med hükümdarlarının kronolojik sıralaması büyük ölçüde Antik Yunan tarihçisi Herodotos'un aktarımlarına dayanmaktadır. Herodotos, Medya'yı yöneten kişileri aynı hanedana mensup "krallar" olarak tanımlamış ve onları ardışık bir monarşik silsile içinde değerlendirmiştir. Bu anlatımlara dayanılarak oluşturulan kronolojik listeye göre, Med Krallığı şu hükümdarlar tarafından yönetilmiştir:

Deiokes: Medlerin ilk kralı olarak kabul edilen Deiokes, Herodotos'a göre MÖ 7. yüzyılın başlarında Med kabilelerini bir araya getirerek merkezi bir yönetim oluşturmuştur. Başkent olarak Ecbatana (bugünkü Hemedan) kentini kurduğu rivayet edilmektedir. Yine Herodotos'a göre hünerli bir yargıç olan Deiokes, imparatorluğun hukuki temelini oluşturmuştur.
Fraortis (Phraortes): Deiokes'in oğlu olan Phraortes, Med Krallığı'nı daha da genişletmiş ve çevre halklarla savaşlara girişmiştir. Asur kaynaklarına göre Urartu ve Persler üzerine seferler düzenlemiştir. MÖ 653 dolaylarında Asur'a karşı yürüttüğü bir savaşta öldüğü belirtilmektedir.
Siyaksares (Kyaxares): Phraortes'in oğlu olan Kyaxares, Medya'yı güçlü bir askerî devlet haline getirmiştir. Orduda reformlar gerçekleştirmiş, savaşçı kabileleri disiplin altına almış ve Asur'a karşı Babillilerle ittifak kurmuştur. MÖ 612 yılında Ninova'nın yıkılmasında etkin rol oynamıştır. Dönemine damga vuran bir diğer olay ise İskitli mültecilerin, Lidya krallığına sığınmasından ötürü çıkan savaştır. Bu savaş neticesinde yapılan barış ile beraber Lidya kralının kızı Aryenis ile Med kralının oğlu Astyages evlenmiş böylece Lidya ve Med hanedanı akraba olmuştur.
Astyages: Kyaxares'in oğlu olan Astyages, Med Krallığı'nın bilinen son hükümdarıdır. Hükümdarlığı döneminde Medya'nın zenginleştiği ancak merkezi otoritenin zayıfladığı düşünülmektedir. MÖ 550 dolaylarında, torunu olan II. Kiros'un başlattığı isyan sonucunda tahttan indirilmiş ve buna mukabil Med krallığı yıkılarak, Pers imparatorluğu kurulmuştur.
Bununla birlikte Herodotos'un verdiği isim ve tarihlerin yakın doğu kaynaklarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir. Ulaşılabilen antik dönem kaynaklarında Siyakseres ve Astyages'den bahsedilirken Deiokes ile Phraortes'den bahsedilmemektedir. Herodotos'un anlatımına göre Deiokes, altı Med kabilesini birleştirerek Med Krallığı'nı kurmuştur. II. Sargon'un ölümünden sonra Asurluların zayıflamasıyla kurulan krallığın başkenti Ekbatana'da tesis edilmiştir. Asurluların zayıflamasıyla Deiokes, Manna ve Urartular ile ittifak kurarak fetih hareketine başlamış, Kuzey Batı İran ve Azerbaycan topraklarını ele geçirmiştir.
Deiokes'in 53 yıllık saltanatından sonra oğlu Phraortes (Bazı görüşlere göre Asur kaynaklarında geçen Kaštariti) onun yerine tahta geçti. Phraortes Doğu İran topraklarına seferler düzenleyerek, Persleri ve diğer İranî kabileleri hakimiyeti altına aldı. Asurluları yıkmak için sık sık seferler düzenledi ancak İskitler ile ittifak kuran Asur kralı Asurbanipal, MÖ 653 yılında Phraortes'i öldürdü.
Phraortes'in öldürülmesinden sonra krallığın bir bölümünde İskitler, bir bölümünde de Phraortes'in oğlu Siyaksares hüküm sürmüştür. İntikam almak isteyen Siyaksares, İskit liderlerini yemeğe davet edip, sarhoş ettikten sonra kılıçtan geçirmiştir. Bu olaydan sonra Medler, Siyaksares önderliğinde tekrar Asya'ya hükmedip bölgenin en büyük imparatorluğu haline geldiler.
Siyaksares çeşitli Med aşiretleri ile ittifak yapmış ve ordusunu düzene sokarak bir fetih hareketine başlamıştır. Siyaksares, Medlerin ve babası Deiokes'in en büyük arzusu olan Asur'u yıkmayı istemiştir. Çünkü Asurlular, Med halkına eziyet etmiştir. MÖ 612 yılında Medler, Ninova'yı kuşatmış ve Asur İmparatorluğu'nu yıkmıştır. Bin yıllık Asur hegemonyası biterek Mezopotamya'da bir devir kapanmıştır.
Kral Siyaksares, Asur zaferinden sonra fetihlere devam ederek Mezopotamya, Anadolu, Kafkasya ve İran coğrafyasının büyük bölümüne egemen olmuştur. Tarihçi Herodot

Mengüçlü Beyliği ya da Mengücekliler, Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'da Erzincan merkez olmak üzere, Kemah, Divriği, Şebinkarahisar, Tunceli, Elazığ yöresinde kurulmuş bir beyliktir. Kurucusu Malazgirt Savaşı'na Selçuklu Sultanı Alparslan'ın komutanı olarak katılmış Mengücek Gazi'dir. Mengücek (Mengücük) ismi ebedi manasına gelen Türkçe Mengü ve -cek (-cük) küçültme ya da sevgi ekinden gelmektedir.
Mengücek Gazi, Anadolu'nun fethi sırasında Erzincan, Kemah, Divriği ve Karahisar'ı zapt etmişti. Kendisi bu çarpışmalarda öldü. 1142 yılında Mengücek Gazi'nin oğlu İshak'ın iktidara gelmesiyle Erzincan kolu ve Divriği kolu olmak üzere ikiye bölündüler. Erzincan kolu, 1228 yılında Erzincan'ı ele geçiren I. Alaeddin Keykubad tarafından ortadan kaldırıldı. Divriği kolu da 1252 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yönetimi altına girdi. Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlanan son Türk beyliğidir.

Divriği'de bulunan bazı eserleri zamanımıza kadar gelmiştir. Divriği'deki Kale Câmii bunlardandır ve 1180'de Şâhin-şâh Süleymân tarafından yaptırılmıştır. Yine Divriği'deki Ulu Câmii ve Darüşşifası Mengücüklerden Ahmed Şâh tarafından 1228-29 yılında inşa ettirilmiştir. Bu câminin kapıları sanat tarihi bakımından oldukça değerli kabul edilir. Ulu Câmiyi minberini ve hisarın kapılarından birini de Ahmed-şâh yaptırmıştır. Behrâm Şâh'ın kızı Turan Melek tarafından Ulu Cami'ye bitişik olarak yaptırılan Dârüşşifâ da önemli Mengücekli eserlerindendir. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası 1985 yılında Dünya Mirası listesine alınmıştır.

Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'da Erzincan, Gümüşhane, Kemah, Divriği, Şebinkarahisar yörelerinde 1071-1228 tarihleri arasında merkezi Erzincan olarak ve Anadolu Selçuklu Devleti'ni metbu tanıyarak hüküm süren Türkmen beyliğinin beyleri sırasıyla şu şekildedir:

Menteşeoğulları Beyliği (kısaca Menteşe Beyliği olarak da anılır) Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesi ve dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde Güneybatı Anadolu'da kurulmuş bir Türk beyliğidir. Sınırları aşağı yukarı bugünkü Muğla iline denk gelen bu beyliğin hakimiyeti, 13. yüzyılın ortalarından 15. yüzyılın başlarına kadar devam etti. Diğer Anadolu Beylikleri gibi Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girdi. Muğla ili Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine kadar Menteşe Sancağı olarak anıldı.

Şikarî'nin Karamanname adı eserine göre; Menteşe bey, daha önce babası Hacı Bahaddin Kürdi ile birlikte Sivas'ı yönetiyordu. Çıkan savaşta Karamanoğulları kendilerinden Sivas'ı alınca, Hacı Bahaddin ile oğlu Menteşe Bey Batı Anadolu'nun bugünkü Muğla bölgesine geldiler. Diğer yandan Şikarî'nin eserinde gerçekle bağdaşmayan ve çelişkili bilgiler bulunduğu, bu nedenle tarihçilerin de esere şüpheyle yaklaştığı belirtilmektedir. Ahmed gazi döneminde dikilen kitabelerde Menteşe Beyin babasının Elbistan bey olarak yazılmaktadırKalkaşandi ise bu beyliğin Türkmen olduğunu yazmaktadır Marino Sanudo Menteşe Beyliğine "Türkmen Menteşe Beyliği" demektedir. Fulco de Villaret ise Menteşeyi Türklerin ilk beyi olarak sayar.
Anadolu Selçuklu Devleti de Anadolu'yu iskan politikası çerçevesinde, özellikle Moğol saldırılarından kaçarak doğudan gelen Türk boylarını Batı Anadolu'daki uç bölgelerine yerleştiriyorlardı. Menteşe Bey'in kumandasındaki Türkler de, Bizanslılar ın Karya dedikleri, bugünkü Muğla bölgesine yerleştirildi. Bu arada Moğol baskısının etkisiyle Anadolu Selçuklu Devleti'nin nüfuzunun günden güne azalması, uçlardaki bu Türk unsurlara geniş bir hareket serbestliği vermekteydi. Nitekim, Menteşe Bey idaresindeki Türkmenler de, 1261'den sonra Muğla çevresinde fetihlere girişerek, bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmeye başladılar. 1278 yılında, Bizans İmparatoru VIII. Mihail'un oğlu Andronikos, Muğla'yı büyük bir ordu ile kuşattı ise de alamadı. Aydın ve Güzelhisar kalelerini tahkim etmekle yetinip geri dönmek zorunda kaldı. Onun dönüşü ile harekete geçen Menteşe Bey, kısa sürede Aydın ile Güzelhisar'ı zaptetti (1282). Böylece Türkler, Menderes havzası na ve güneyine tamamen hâkim oldular.
Bölgede 13. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan Menteşe Beyliği hakimiyeti, Antalya'nın Alakır Çayı batısından itibaren; Finike, Kaş, Elmalı, bütün Muğla, Çameli, Acıpayam, Tavas, Bozdoğan ve Çine'ye kadar yayıldı. Donanmaya sahip olan Beylik, Akdeniz'de faaliyetlerde bulundu.

1282 yılından sonra vuku bulan olaylarda, Menteşe Bey'in adına rastlanmamaktadır. Bu durumda onun, 1282 yılı sonunda veya 1283'te öldüğü sanılmaktadır. Fethiye yakınlarında bulunan türbesinde gömülüdür. Menteşe Beyden sonra, yerine oğlu Menteşeoğlu Mesud Bey geçti. Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Bizanslılar, tekrar Karya üzerine sefer yaptılarsa da muvaffak olamadılar. Bizanslıları bozguna uğratan Mesut Bey, oluşturduğu güçlü donanmayla Rodos Adasına çıkartma yaptı. 1300'de yapılan çıkartma ile Rodos Adasının Türkler tarafından fethi, Papalığı harekete geçirdi. Papa V. Clemens ile Fransa Kralı Güzel Filip'in teşvik ve yardımları üzerine, yarı korsan yarı tarikat mensubu Sen Jan Şövalyeleri, Rodos'a hücum ettiler. Sen Jan Şövalyelerinin 1310 yılında başlayan hücumu, 1314 yılında Rodos'un tamamını Hristiyanlık adına geri almalarına kadar devam etti. Mesud Bey, 1320'den önce vefat edince, yerine oğlu Menteşeoğlu Şücaüddin Orhan Bey geçti.
Şücaüddin Bey de, 1320'de Rodos Adasına sefer tertip edip adayı geri almak istedi, fakat muvaffak olamadı. 1340'larda öldüğü tahmin edilen Şücâüddin Orhan Bey'in yerine oğlu Menteşeoğlu İbrahim Bey geçti.
İbrahim Bey, Latin Haçlıların işgaline uğrayan İzmir'i geri almak için, 1344'te Aydınoğlu Umur Bey'e yardım etti. Menteşe donanması bu dönemde Latinleri devamlı surette taciz etti. Menteşe ve Venedik donanmasının mücadelesi, 1355 antlaşmasına kadar sürdü. İbrahim Bey'in 1360'larda vefatıyla beylik, Musa, Mehmet ve Ahmet adlarındaki üç oğlu arasında taksim olunarak idare edildi.

Osmanlı Devleti'nin Anadolu ve Rumeli'nde genişleyip büyümesine paralel olarak, Menteşeoğulları Beyliği toprakları da, Yıldırım Bayezid'in 1390 Anadolu seferi sonunda Osmanlı hakimiyetine geçti ve 1402 Ankara Savaşı'na kadar Osmanlı hakimiyetinde kaldı.
Timur, Anadolu Beyliklerine eski yerlerini iade ettiğinde, Menteşeoğlu İbrahim Bey'in oğlu Menteşeoğlu İlyas Bey'e de Menteşe'yi verip, emir tayin etti. 1402-1413 yılları arasındaki Fetret Devrinden sonra, Menteşeoğulları ailesi, 1414 yılında Osmanlı Sultanı I. Mehmet'in hakimiyetini tanıdı. Menteşe toprakları, 1424 yılında, bütünüyle Osmanlı Devletine katıldı.

Anadolu'nun güneybatısında 200 yıla yakın hakim olan Menteşeoğullarına ait kültür ve sanat eserleri, hala mevcuttur. Bölgede cami, medrese, türbe ve diğer sosyal müesseseler inşa eden Menteşe Beyliğinin Milas, Muğla, Beçin ve Balat şehirlerinde, zamanına göre fakülte derecesinde, yüksek vasıflı medreseleri vardı. İlyas Bey'in, 1404 yılında Balat'ta (Milet) yaptırdığı İlyas Bey Camii, Türk sanat eserleri arasında orijinal ve nadide bir örnek olarak göze çarpmaktadır.
Menteşe beyleri, ilme, alimlere çok değer verir, himaye ederlerdi. Mevlana'nın torunlarından Ulu Arif Bey'e hürmet gösterip; Mevleviliğin, bölgelerinde yayılmasına müsaade etmişlerdir. Menteşeoğlu İlyas Bey adına İlyasiye fi’t-Tıb adında bir tıp kitabının, Menteşeoğlu Mehmet Bey oğlu Mahmud Çelebi adına da Bazname adında avcılığa dair bir kitabın Farsçadan tercüme edilmiş olması bir başka örnektir.

Menteşeoğulları güçlü bir donanma geliştirme yolunda ciddi çalışmalar yapmış olmaları nedeniyle de diğer Anadolu Beylikleri arasında dikkat çekmektedir. Mısır'daki Memluk Devleti Frenklere karşı Anadolu'dan yardım istediğinde, Menteşeoğulları'nın 200 kadırga gönderme vaadinde bulunmuş olmaları denizlerdeki güç ve seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir.
"Buradaki Türkmenlerin beyi olan Menteşe, Karamanlıların mücadelesinde onlarla birlikte hareket etmişti. Hiç Kuşkusuz bu savaştaki veya daha sonra Eşrefoğullarına karşı savaşlarındaki yenilgilerini takiben Ladik'in ötesine göç etmiş ve 1282'de bu yörelerde bulunanlarla savaşarak bölgeye yerleşmişti.
14. Yüzyılın başında Menteşelilerin toprakları Milas, Muğla yani Eski Karya'yı kapsıyordu.
Sahile Vardıklarında Rodos'a yerleşmekte olan Hospitalier tarikatına bağlı Hristiyan Şövalyelerle karşılaştılar ve onları Mağlup ettiler.
Yerli denizcilerin geleneklerini benimsediler ve Türkmenler bölgede deniz ticareti ve korsanlık yapmaya başladılar."

[1]
Merçil, Erdoğan; Karakaya, Enis (2004). "Menteşoğulları". TDV İslâm Ansiklopedisi. 29. Türkiye Diyanet Vakfı. ss. 152-153. 13 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ocak 2021. 
Vedat Turgut, Menteşe Bey'in İsmi, Menşe'i ve Menteşeoğulları'nın Vakıflarına Dair 17 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tülay Metin, Ortaçağ Akdenizinde Menteşe Beyliğinin İktisadi Faaliyetler ve At Ticareti 17 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mersin, Türkiye'nin Mersin ilinin merkezi olan şehirdir. Mersin Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde bulunan bir liman kentidir. Mersin Limanı Türkiye'nin en büyük limanları arasındadır. Şehirde turizm, sanayi, tarım ve denizcilik gelişmiştir.
Mersin'in denizden yüksekliği ortalama 0 metredir.
Kentin kuzeyindeki Yumuktepe höyüğünde yapılan kazılarda birçok katman ortaya çıkarılmıştır. Bunların en eskisi, MÖ 6.300'lere, en yenisi ise Selçuklu dönemine tarihleniyor. Kazılardan çıkarılan eserler, Mersin Arkeoloji Müzesi başta olmak üzere, Adana Arkeoloji Müzesi ve Tarsus Müzesi, Silifke Müzesi ve Anamur Müzesi'nde sergileniyor. Helenistik Dönem'de kentin ismi Zephyrion'du. Bugün kentin sınırları içinde kalan Mezitli'nin adı ise Soli'ydi. Ancak Arap akınları döneminde kent boşaldı. Mersin'in tarih sahnesine çıkışı 19. yüzyılın ortalarına rastlamaktadır. Bu dönemde henüz bir köy olan bölge, konargöçer bir Türkmen aşiretine ev sahipliği yapmış ve adını da bu aşiretten almıştır. Ayrıca Kapadokya bölgesinden gelen Rumlar kent nüfusuna hâkim hâle gelmişti ve 1850'de kentte 5.250 Ortodoks Rum'a karşılık 1.600 Müslüman yaşamaktaydı. Kentin kaderi özellikle Amerikan İç Savaşı sırasında dünyadaki pamuk kıtlığını gidermek amacıyla Çukurova'da gelişen pamuk üretimi ve bölgenin 1866'da demir yolu ağına bağlanması ile değişmiştir. Bu dönemde Mersin hızla, Çukurova'nın tarım ürünlerinin ihraç edildiği bir liman ve ticaret merkezi hâline gelmiştir. Şehrin bugünkü durumuna gelmesinde, şu anda azınlık olsalar da Hristiyan Levantenlerin önemi yadsınamaz. Şehirde hâlen Levantenlere ait iki katedral bulunmaktadır: Latin-İtalyan Katedrali ve Arap-Ortodoks Katedrali. Ayrıca şehrin kuzeyine Rumlar için bir kilise yapılması da gündemdedir.

Mersin yöresinin bilinen en eski ismi Kizzuvatna olup bu ad, Hitit devrinde Kue, klasik devirde de Kilikya olmuştur. Bu bölgede yapılan kazı ve araştırmalar, ilk yerleşim izlerinin Cilalı Taş Devri ve Bakır Çağı'nda görüldüğünü ortaya koymuştur. Gözlükule Höyüğü ve Yumuktepe'deki kazı araştırmaları ayrıca yörenin tarihte çok önemli bir merkez olduğunu göstermiştir. Nitekim, Gözlükule İslam uygarlıklarından Yeni Taş Çağı'na kadar 33 katmandan oluşmaktadır. Çiftçi ve çoban toplumlarının yaşadığı ilk katmanlarda toprak sıvalı mekân zeminlerinin ortaya çıkışı ve daha üst katmanlarda ele geçirilen çeşitli tarımsal aletler ve çanak çömlekler, üretim ekonomisinin ve toplumsal bilincin tarihsel gelişimini göstermektedir. MÖ 6. yüzyıla kadar yörenin yazılı tarihi Hurri, Luvi, Kizzuvatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil krallıklarının tarihleri iç içedir.
III. katmanda bulunan Alacahöyük tipindeki bronz hançer ve Hitit yapı kalıntıları, yöredeki Hitit varlığının önemli belgeleridir. Belli bir dönem Hitit egemenliğinde kalan bölge daha sonra Asur Kralı III. Selomossa'nın, MÖ 528 yılında ise Perslerin eline geçmiştir. MÖ 527'de Yunanlar yöreyi ve Kıbrıs'ı, MÖ 334'te ise Mersin'i Makedonlar ele geçirmiştir.

Antik Yunan döneminde, şehrin adını Zephyrion (Yunanca: Ζεφύριον) taşıyordu ve birçok antik yazarlar tarafından dile getirilmiştir.
Antik kaynaklara göre şehirde ticaret yapılıyordu ve hatta kendi adına para bastırmıştı.
Sonra Kilikya, Roma eyaletinin bir parçası hâline geldi.
Adı Roma İmparatoru Hadrianus döneminde Hadrianopolis oldu.
Romalı devlet adamı ve ünlü felsefeci Marcus Tullius Cicero MÖ 51 ve MÖ 50 yılları arasında ilin valisi oldu.
Kilikya ve Mersin, erken 7. yüzyılda Emeviler tarafından fethedildi.
Ardından Mısırlı Tolunoğulları, Bizans İmparatorluğu, Klikya Ermeni Krallığı, Karamanoğlu Beyliği, Memlûk Devleti ve 1473 yılında Ramazanoğulları Beyliği tarafından fethedildi.
Bundan sonra da 1517 yılında Ramazanoğlu Beyliği Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı vasal bir devlet hâline geldi.
1607 yılında bölge tamamen Osmanlı İmparatorluğu parçası oldu.
Amerika İç Savaşı sırasında, bölgenin sıkıntısı nedeniyle yüksek talebi karşılamak için pamuk önemli bir ticaret malı hâline geldi.
Demir yolu ile getirilen pamuk, deniz yoluyla ihraç edildi. 1866 yılında Mersin genişletildi ve şehir önemli bir ticaret merkezi hâline getirildi.
1918 yılında, içinde Fransız ve İngiliz askerleri tarafından işgal edildi.
3 Ocak 1922 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusu tarafından kurtarıldı.
1924 yılında Mersin il yapıldı ve 20 Mayıs 1933'te İçel (büyük Mersin) ilini oluşturmak için İçel iline katıldı, ilin merkezi Mersin, eski İçel ilinin merkezi olan Silifke de kaza oldu.
İlde inanç turizmi açısından önemli olan iki merkez vardır. Birincisi İsa'nın takipçilerinden Pavlus'un Tarsus'ta bulunan Evi ve Kuyusu Vatikan tarafından hac yeri ilan edilmiştir. Diğeri Müslüman ve Hristiyan alemince önemli olan ve Silifke'de yer alan erken Hristiyan devrinde Hac Yeri olarak kabul edilen Azize Aya Tekla (Meryemlik) önemli dinî ziyaret merkezleridir. Ayrıca dinî açıdan önemli ziyaret yerlerinden olan Tarsus Ashâb-ı Kehf Mağarası da il sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Toroslar merkez ilçe sınırlarında yer alan Yumuktepe Höyüğü'nde yapılan kazılarda bulgular MÖ 6300'lere kadar gitmektedir.
Tarihî ve turistik açıdan görülmesi gereken başlıca yerler; Alahan Manastırı (Mut), Kravga Köprüsü (Mut), Kızkalesi, Yumuktepe, Kanlıdivane (Neapolis), Anamuryum Harabeleri, Viranşehir (Soli), Tarsus - Aziz Pavlus Kilisesi, Silifke-Uzuncaburç, Karaduvar, Ayaş, Çamlıyayla Namrun Kalesi (Lampron) ve Sinap Kalesi, Alahan (Alacahan) Manastırı, Narlıkuyu, Zeus (Jupiter) tapınağı, Cennet Cehennem mağaraları, Aynalıgöl Mağarası (Aydıncık), Çukurpınar mağarası, Korikos Kalesi, Mamure Kalesi, Aslanköy Kaya Mezarları, Adam Kayalar, Tarsus-Ulu Cami, Tarsus-Eski Cami, Büyükeceli Kaya mezarları sayılabilir.
Tabiplerin piri Lokman Hekim Tarsus'ta yaşamıştır. Aynı zamanda yılanların padişahı Şahmeran ile ilgili rivayet de şöyledir: Şahmeran yörenin kralının kızına âşık olur, cadının bir tanesi prensesin hamama geleceğini ve görmek isterse onu hamamda bir odaya gizlice alacağını söyler. Şahmeran her ne kadar biraz şüphelense de aşk gözünü karartır ve gider. Orada katledilir. Tarsus'ta hâlen ayakta olan eski hamamın göbek taşındaki kızıllığın şahmeranın kanı olduğuna inanılır.

Hızla hayata geçirilen GAP, Ataş Rafinerisi ve sahip olduğu geniş hinterland sayesinde Mersin Limanı, Türkiye'nin en büyük limanlarından biri olma özelliğini taşıyor. Limanda bulunan 27 iskelenin 8 tanesi birbirlerine raylı bir sistemle bağlanmış. 1991 Körfez Savaşı'ndan bu yana yaklaşık 85 milyon dolar harcanarak yenilenen Mersin Limanı'nın kapasitesi, son üç yıldır her sene %10 oranında artmıştır.

Kentin ticari açıdan önemi göz önüne alınarak, Türkiye'nin on dokuz serbest bölgesinden ilki ve 836.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulan Mersin Serbest Bölgesi, başta tekstil firmaları olmak üzere yaklaşık 436 şirkete ev sahipliği yapmaktadır.
Ayrıca, Mersin-Adana kara yolu üzerinde cam, soda, gübre, tekstil, meyve suyu gibi sektörlerde faaliyet gösteren birçok önemli fabrika da bulunuyor. Türkiye'nin en yüksek 28. gökdeleninin (Mertim Kulesi: 176,8 metre) bulunduğu Mersin Devlet Opera ve Balesi'nin bulunduğu 3. kenttir.
Mersin ili, 1924 yılında kuruldu, 1933 yılında da merkezi Silifke olan İçel ile birleştirilerek İçel adını aldı. Mersin, 2 Eylül 1993'te çıkarılan 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile büyükşehir unvanı kazandı. 28 Haziran 2002'de ilin İçel olan adı, Mersin olarak değiştirildi. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 30 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

2008 yılında merkez ilçe Akdeniz, Mezitli, Toroslar ve Yenişehir ilçelerine ayrılmıştır. Bu ilçelerle birlikte il merkezi nüfusu aşağıdaki gibidir.

2012 yılında ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir.

Liman Mersin ekonomisinin dayanak noktasıdır.Doğu Anadolu, Batı Akdeniz ve İç Anadolu'daki fabrika ve ticaret firmaları ithalat ve ihracatını Mersin üzerinden yaparlar.
Türkiye'nin en büyük ikinci Serbest Bölgesi olan Mersin Serbest Bölgesi burada kurulmuştur ve 436 şirkete ev sahipliği yapmaktadır. İşleticisi MESBAŞ'tır. Mersin-Tarsus Organize Sanayi Bölgesi'nde 150'ye yakın firma faaliyet göstermektedir.
Mersin'de iş merkezlerinin çokluğu, nakliye ve gümrük firmalarının sayıca fazlalığı bu yüzdendir. Mersin Serbest Bölgesi de benzer özellikleri ile Mersin ve ülke ticaretinde önemli bir yer tutar.

Günlük hayatın vazgeçilmezlerinden olan alışveriş merkezleri Mersin'de yatırımlarını sıklaştırmaktadırlar. 2009 yılında Avrupa'nın en iyisi seçilen Forum Alışveriş Merkezi, PalmCity ve Sayapark AVM, Soli Center, Mersin Marina AVM, Tarsu Avm vb. Ticaret merkezleri Mersin'de çoğalmaktadır. 2009 yılında Multi Turkmall tarafından yapılan Forum Mersin Alışveriş ve Yaşam Merkezi, Avrupa'nın en büyük perakende organizasyonu Uluslararası Alışveriş Merkezleri Konseyi(ICSC) tarafından Avrupa'nın en iyi alışveriş merkezi seçildi.
Erkek nüfusunun %80'i ve kadın nüfusunun %69'u istihdam ediliyor. İşsiz nüfus yaklaşık %7'dir.
Hızla hayata geçirilen GAP, Ataş Rafinerisi ve sahip olduğu geniş hinterlandı sayesinde Mersin Limanı, Türkiye'nin konteyner hacmi bakımından ikinci, kargo tonajı bakımından altıncı büyük limanıdır.

Türkiye'nin en önemli iç turizm merkezidir. Son yıllarda turizmde yapılan atamalar ve sahile yapılan yeni otellerle Türkiye'nin yeni turizm bölgesi olma yolundadır. Yat turizminin gelişmesi amacıyla uluslararası standartlara uygun 500 yat bağlama ve 300 yat karaya alma kapasiteli Mersin Ana Yat Limanı (Mersin Marina) tamamlanmış olup ihaleye çıkılmıştır. Mersin coğrafi açıdan lojistik merkez özelliğine sahip bir kenttir. Hâlihazırda bulunan liman, demiryolu taşımacılığının yanı sıra karayolu taşımacılığında da Mersin önemli bir noktadadır. Mersin Büyükşehir Belediyesi, Uluslararası Nakliyeciler Derneği ve Mersi

Meşrik (Arapça: مشرق meşriḳ), Akdeniz ile İran arasındaki Arap devletlerini kapsayan Orta Doğu'daki bir bölgedir. Arap Yarımadası'nın kuzeyinde, Kuzey Afrika'nın batısındaki Berberi devletlerini içine alan Mağrip (مغرب) bölgesinin doğusunda bulunur. Mısır toprakları ise Meşrik ve Mağrip toprakları arasında olup tam olarak hangi bölgeye dahil olduğu belirsizdir. Fakat yine de Meşrik'in bir parçası olarak düşünülür. Çünkü Mısır ve Levant bölgeleri tarih boyunca (Antik Mısır, Yeni Krallık, Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Eyyubiler, Memlûkler ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa yönetimleri zamanında) birlikte yönetilmiştir.
Meşrik kelimesi Arapçadaki güneşin doğduğu yer, doğu anlamına gelen şeraka (ش ر ق) kökünden gelmektedir. Ayrıca Meşrik ile Büyük Suriye toprakları birbirine benzese de Meşrik, Irak ve Kuveyt'i kapsamaktadır.

Bereketli Hilal
Cradle of civilization
Mezopotamya
Levant
Büyük Suriye
Mağrip

Mikronezya [Yunanca mikros (μικρός) (anlam: küçük) ve nesos (νῆσος) (anlam: ada)], Okyanusya'nın bir alt bölgesi. Mikronezya Papua Yeni Gine'nin doğusunda yer alan adacıklar grubudur. Bu bölgedeki ülke ufak bir alanı kaplar.
Mikronezya ada öbeği içerisinde başka ülkelere bağımlı adalar haricinde Palau, Nauru, Kiribati, Marshall Adaları ve Mikronezya Federal Devletleri olmak üzere beş bağımsız devlet yer almaktadır.

Melanezya
Polinezya

On the Road of the Winds. An Archaeological History of the Pacific Islands before European Contact. University of California Press. 2000. ss. pp. 166-167. ISBN 0-520-22347-0. KB1 bakım: Fazladan yazı (link) 

The Yap Networker - independent news media on Yap and the Micronesian region 18 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.dankainmicronesia.com/maps.html 31 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of Micronesia 12 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moon Handbooks Micronesia 16 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
myMicronesia.com 28 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yapese.com - Connecting hundereds of Micronesians around the globe 1 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Micronesia conservation and nature 7 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Micronesia Facts, Maps and flags 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milyanca, aynı zamanda Likçe B veya önceki adıyla Likçe 2 olarak bilinen, artık yok olmuş antik bir Anadolu dilidir. Bu dil, üç yazıtla günümüze ulaşmıştır: İlki Ksanthos'ta (Likyalılar tarafından Arñna olarak bilinir) bulunan Ksanthos stelindeki (veya Ksanthos Obeliski) 34 ve 71 satırlık iki şiirdir. Diğer yazıt ise Antifellos'taki (Habessus) bir lahit üzerinde yer alan dokuz satırlık daha kısa bir metindir. Bu üç şiir de kıtalara bölünmüştür.

Dil için o dönemde kullanılan yerli isim bilinmemektedir. Milyan adı, bu dilin Milya halkına (Μιλύαι) veya Milyanlara ait olduğunu düşünen modern bilim insanları tarafından verilmiştir. Milyanlar, aynı zamanda dış adlarla Sólymoi (Σόλυμοι), Solymi ve Solymialılar olarak da bilinmektedir. Milya halkının, Likyalılardan, Pisidyalılardan ve Frigyalılardan önce Milyas bölgesinin ana sakinleri olduğu düşünülmektedir.
"Milyan" ismi yanlış bir adlandırma olarak görülebilir, çünkü Milyas bölgesi Likya'nın izole, iç kesimlerinde yer alırken, bilinen tüm "Milyan" dili yazıtları kıyıya yakın Ksanthos ve Antifellos şehirlerinden gelmektedir. Alternatif ad olan "Likçe B", Likçe A ile olan yakın benzerliği vurgular. Diether Schürr, Likçe B'yi "birkaç muhafazakar özellik, bazı kendine özgü özellikler ve Karya diliyle paylaştığı unsurlarla birlikte, şiirsel bir Likçe" olarak tanımlar.
Kullanılan isim ne olursa olsun, genel görüş Milyan/Likçe B'nin Likçe'nin bir lehçesi olduğudur.

Milyanca örnek: Eχssñtawñta prñnawẽ wãna ebẽ eχssñtaẽ stta mẽbrẽ

Misyalılar veya Misler, Antik Çağ'da Anadolu'nun kuzeybatısındaki Misya bölgesinde yaşamış olan halk.
Homeros, atlı birlikleri ile ünlü Trakyalılar, kısrak sütü içen Hippomolgiler ve itaatkâr Abiilerle birlikte, "çıplak elle ve mızrakla savaşan aslan yürekli" Misyalıları da Truvalıların müttefikleri arasında zikretmekte, savaşa katılan bazı Misyalıların isimlerini saymaktadır.
Strabon'a göre Misyalılar canlı varlıkları yemekten kaçınmakta, süt, peynir ve balla beslenmekteydi. Herodotos Misyalıların başlangıçta bir Lidya kolonisi olarak ortaya çıktıklarını ve Lidyalılar ve Karyalılar ile akraba oldukları için Milas'taki Karya Zeus'u tapınağında ibadet etme hakkına sahip olan bu üç halk arasında yer aldıklarını belirtmektedir. Yine Herodot, Misyalıların bir dönemde Avrupa yakasına geçerek Adriyatik Denizi'ne kadar uzanan ve güneyde Peneus Nehri'ne kadar inen bölgeyi ele geçirdiklerini yazmaktadır.
Misya isminin Lidya dilinde bir çeşit kayın ağacı anlamına gelen "mysus" kelimesinde türediği açıklaması antik çağ kaynaklarında yer almaktadır.

Misya kökenlerini Balkanlarda arayan kaynaklar da mevcuttur. Strabon da her iki tezi dile getirmektedir. Misyalılar için Anadolu veya Trakya kökeni savları arasında veya bu halkın her iki kökenden kavimlerin kaynaşması sonucu ortaya çıkmış olabileceğini öne süren görüşler arasındaki tartışmalar sürmektedir.
MÖ XIII. yüzyılın sonları ve XII. yüzyılın başlarında Thrakia üzerinden Anadolu'ya giren Mysialılar, İstros nehrinin her iki yakasında oturan ve Thrak uluslarından olan Moeslerin bir kolu olarak Anadolu'ya göç eden deniz kavimlerinden biridir. Daha sonradan kendi isimleriyle anılacak bölgede kardeş uluslar olarak Phrygialılar ve Bithynialılar ile birlikte aynı yörede yan
yana oturmaları bu toplumların akrabalık boyutunu göstermektedir. Strabon, (VII, 3, 2) Myslerin Getlerle birlikte Kuzey Thrakia'da yaşadığını ve Brygler (Phrygler), Thynler (Bithynler), Mariandinler, Bebrikler ve Myhgdonlar gibi Thrak kökenli olduklarını belirtmektedir. Mysialıların bir kısmının hala orada yaşadığını, Anadolu'ya göç edenlerin Troialılar, Phrygler ve Lydialılar arasındaki topraklarda oturduğunu bize nakletmektedir. Ayrıca Homeros'un Mysialıların İskitler, Sarmatlardan olan Abiiler, Galactophogiler ve Hippomolgiler ile ilişkisini anlamlı bularak onları Thrakia'da yaşayan komşu halklar olarak adlandırır. Mysialıların dillerine ait birkaç yazar tarafından yazılmış anekdotlar dışında hiçbir şey bilinmediği için, onların hangi halkın dilini konuştuğunu linguistik açıdan bilmemiz olanaklı değildir. Strabon Getler arasında yaşayan ve Thrakialılar ile aynı lisanı konuşan bir halktan söz eder. Bu halkın Thrakia'da yaşayan Moesler olma ihtimali, verilen bilginin müphemliği nedeniyle kesin
değildir. Yüzyıllar boyunca dili anlaşılamayan insanlara “Mysialılar gibi barbarca konuşan” sıfatının yakıştırılması, onların dağlık bölgede ve insandan uzak yaşamayı sevmelerinden ileri geldiği söylenebilir. Strabon'un belirttiği Phryg ve Lyd dilinin bir karışımı olduğunu içeren açıklaması ise komşuları olan Lydia ve Phrygia dillerinin tam çözülememesi sebebiyle akrabalığın ne ölçüde olduğunu ve Thrak dilleriyle benzerliğini bulmamızı engellemektedir. Mysialıların menşeine ilişkin başka bir açıklamayı Herodotos'ta buluruz (I, 171). Herodotos, Karialıları anlatırken onların Karia Zeus’una ait tapınağa sadece Lydialıların ve Mysialıların kabul edildiğini; çünkü Lydos ve Myros’un Kar’ın kardeşleri olduklarına inandıklarını belirtir. Herodotos burada
kendisine ters gelen bir şeyler olduğunu belirtir ve diğer yerlerde duyduklarınışöyle ifade eder: “bana anlatılanlara uygun değil“. Bunun nedenini de Karialıların eskiden Leleg adı altında adalarda oturduklarını ve ana karaya sonradan gelmiş olmalarına bağlar. Lelegler, Ege adalarında, Orta Yunanistan'da ve Peloponnesos'ta oturmuşlar ve Dorların ve İonların buralara yerleşmesiyle Güneybatı Anadolu'ya göç etmişlerdir (Strabon, XII, 7, 3; XIII, 1, 59; XIII, 3, 1; XIV, 1, 3; XIV, 1, 6; XIV, 1, 26; Thukydides, I, 8, 1;
Mansel, 1999; Çapar, 1986; Sevin, 2001). Leleglerin ve Karların prehellenik kavimler olması sebebiyle Myslerle akrabalığının bulunması her iki kavminde beslendiği kaynakların farklı olması sebebiyle mümkün görünmemektedir (Mansel, 1999). Ancak Stabon, Leleglerin bazı yazarlar tarafından Karialılar olarak zikredildiğini, fakat her iki kavmin birbirinden farklı olduğunun altını çizmektedir. Belki de Karia Zeus'u tapınağına Lydlerin ve Myslerin kabul edilmesinin sebebi Strabon'un belirttiği gibi  bölgede yoğun olarak yaşayan Mysialılara ve Lydialılara bağlanabilir.

Misya dili veya Misçe, Hint-Avrupa dil ailesi içindeki Paleo-Balkan dilleri grubunda yer almıştır.

Misya
Lidya
Lidya dili
Karya
Karyalılar
Lelegler
Likyalılar
Kilikyalılar

Ekrem Akurgal (1998). Anadolu Uygarlıkları ISBN 975-479-031-0. Net Yayıncılık.

Mitanniler, (Hitit çivi yazısı 𒆳𒌷𒈪𒋫𒀭𒉌𒈪𒀉𒋫𒉌 mi-it-ta-ni), ayrıca Hani-Gelbat veya Hani-Rabbat olarak adlandırılır.) MÖ 1500 ile MÖ 1200 yılları arasında Anadolu'da hüküm sürmüş bir devlettir. Mitanniler Hititlerin yıkılışından sonra bölgesel bir güç oldu. Son krallarının adı II. Şattuara idi. Kayıp prens (veya kral) Jiar-Jiara (Mitanni kral listesinde adı geçmez ve II. Şattuara'nın oğludur.) efsanevî bir kişiliğe sahiptir.

Hint-Aryan yönetici sınıfı olan Mitanniler, Mezopotamya'ya göç ettiler. Orada Hurri halkının arasına yerleştiler ve kısa süre sonra Maryannu adı verilen yönetici soylu sınıf hâline geldiler.
Mitanni aristokrasisinin isimleri sıklıkla Hint-Aryan kökenli olup tanrıları da Hint-Aryan inançları olan Mitra, Varuna, Indra, Nasatya gibi tanrılardan oluşur. Bu Aryan tanrıları, Mitanniler ve Hattiler arasındaki iki antlaşmada listelenmiştir.
Mitanni Krallığı, MÖ 1600'lü yılların başlarında kurulmuştur. Dicle Nehri'nin yukarısındaki Ilısu Barajı'nda yapılan son (2017) kazılarda, Müslümantepe'de bulunan bir tapınakta MÖ 1760 ila 1610 yılları arasından kalma Mitannilere ait ritüel eserler ve Mitanni silindir mührü bulunmuştur.
Mitannilerin en büyük rakibi Thutmosidler dönemindeki Mısır'dı. Ancak Hititlerin yükselişiyle birlikte Mitanniler ve Mısır ittifak geliştirmiş, Hitit tehlikesine karşı önlem almıştır MÖ 15. ve 14. yüzyılın ilk yarısında gücünün zirvesinde, Kuzey-Batı Suriye'den Doğu Anadolu'ya kadar geniş bir bölge Mittanilerin kontrolü altındaydı. Mitannilerin başkenti, arkeologlar tarafından Habur Nehri'nin kıyısında olduğu belirlenen Washukanni'idi.
Mitanni krallığı Mısırlılar tarafından "Maryannu", "Nahrin" veya "Mitanni" Hititler tarafından "Hur-ur-ri" olarak adlandırılmıştır. 
Akad Amarna mektuplarında kendisini "Mitanni kralı" olarak nitelendiren Tushratta, krallığından 'Hani-Gel-Bat' olarak bahseder
Mitannilerin kendileriyle ilgili çok az kaydı var, ancak Mitanni kralları ile Asur ve Mısır kralları arasındaki yazışmalar (Amarna Mektupları) ile dünyanın en eski at eğitimi el kitabı ve Mitanni ile Hititler arasındaki bir antlaşma, MÖ 1500 ile 1240 yılları arasında gelişen müreffeh bir ulusun kanıtını veriyor. MÖ 1350 yılında Mitanni; Mısır, Hatti Krallığı, Babil ve Asur ile birlikte Büyük Güçler Kulübü'ne dâhil edilecek kadar güçlüydü.
Eski Çağ'ın büyük güçlerinden olan Mitanni devletinin Hitit saldırıları karşısında siyasi, askeri ve ticari olarak güç kazanmak istemeleri onları Mısır ile diplomatik evliliklere dayalı ilişkilere yöneltmiştir.
İki büyük güç arasındaki bu yazışmaların olduğu tabletler bugün Amarna Mektupları olarak bilinmektedir. Mitanni ve Mısır arasındaki ilişkileri anlatan tabletler E-A 017 ve 030 arasındaki tabletlerdir. Yazışmaları içeren arşiv, Araplar tarafından Beni Amran isimli yerel bir kabileden dolayı Tell-el Amarna olarak adlandırılan ve Mısır kralı Akhenaton'un yeni tek tanrılı inanç sistemini tesis etmek için kurmuş olduğu başkenti Akhetaten kentinde köylülerin kaçak kazı yaptıkları esnada 1887 yılında gün yüzüne çıkarılmıştır. Akhenaton geleneksel çok tanrılı Mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aton dinini kuran Nefertiti'nin kocasıdır.

Halk Hurrilerden oluşmaktayken yönetici ve askeri açıdan örgütlü sınıf büyük oranda taşıdığı isimlerden dolayı İndo-Aryan olduğu düşünülen elitlerden oluşmaktaydı.

Gaal, E. "The economic role of Hanilgalbat at the beginning of the Neo-Assyrian expansion." In: Hans-Jörg Nissen/Johannes Renger (eds.), Mesopotamien und seine Nachbarn. Politische und kulturelle Wechselbeziehungen im Alten Orient vom 4. bis 1. Jahrtausend v. Chr. Berliner Beiträge zum Vorderen Orient 1 (Berlin, Reimer 1982), 349–354.
Harrak, Amir "Assyria and Hanilgalbat. A historical reconstruction of the bilateral relations from the middle of the 14th to the end of the 12 centuries BC." Studien zur Orientalistik (Hildesheim, Olms 1987).
Kühne, Cord "Politische Szenerie und internationale Beziehungen Vorderasiens um die Mitte des 2. Jahrtausends vor Chr. (zugleich ein Konzept der Kurzchronologie). Mit einer Zeittafel." In: Hans-Jörg Nissen/Johannes Renger (eds.), Mesopotamien und seine Nachbarn. Politische und kulturelle Wechselbeziehungen im Alten Orient vom 4. bis 1. Jahrtausend v. Chr. Berliner Beiträge zum Vorderen Orient 1 (Berlin, Reimer 1982), 203–264.
Novák, Mirko: "Mittani Empire and the Question of Absolute Chronology: Some Archaeological Considerations." In: Manfred Bietak/Ernst Czerny (eds.): "The Synchronisation of Civilisations in the Eastern Mediterranean in the Second Millennium BC III"; Österreichische Akademie der Wissenschaften Denkschrift Band XXXVII; Wien, 2007; ISBN 978-3-7001-3527-2; pp. 389–401.
Starr, R. F. S. Nuzi (London 1938).
Weidner, "Assyrien und Hanilgalbat". Ugaritica 6 (1969)
Thieme, P., The 'Aryan Gods' of the Mitanni Treaties, Journal of the American Oriental Society 80, 301–317 (1960)
Wilhelm, Gernot: The Hurrians, Aris & Philips Warminster 1989.
Von Dassow, Eva Melita. Social Stratification of Alalah Under the Mittani Empire. [S.l: s.n.], 1997.

Mitanni 29 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (livius.org)
Dutch excavations at Tell Sabi Abyad12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Excerpts from the text of the Shuppililiuma-Shattiwazza treaty
Salahaddin CEZİRİ

Moğol İmparatorluğu (Moğolca: Монголын Эзэнт Гүрэн), 13. ve 14. yüzyıllarda tarihin en büyük bitişik imparatorluğuydu. Doğu Asya'da bugünkü Moğolistan'da ortaya çıkan Moğol İmparatorluğu, en güçlü döneminde Japon Denizi'nden Doğu Avrupa'nın bazı bölgelerine kadar, kuzeye doğru Kuzey Kutbu'nun bazı bölgelerine kadar, doğuya ve güneye doğru Hint alt kıtasının bazı bölgelerine girdi, Güneydoğu Asya'yı istila etmeye çalıştı ve İran Platosu'nu fethetti; ve batıya doğru Levant ve Karpat Dağları'na kadar uzandı.
Moğol İmparatorluğu, 1206 yılında bir konsey tarafından tüm Moğolların hükümdarı olarak ilan edilen ve Cengiz Han unvanıyla bilinen Temuçin'in önderliğinde Moğol merkezindeki çeşitli göçebe kabilelerin birleşmesiyle ortaya çıktı. İmparatorluk, onun ve her yöne istilacı ordular gönderen torunlarının yönetimi altında hızla büyüdü. Kıtalararası geniş imparatorluk Doğu'yu Batı'ya, Pasifik'i Akdeniz'e bağlayarak Avrasya'da ticaret, teknoloji, mal ve ideoloji alışverişine olanak tanıyan bir Pax Mongolica oluşturdu.
Cengiz Han'ın torunları, kraliyet soyunun oğlu ve ilk varisi Ögeday'dan mı yoksa Tuluy, Çağatay veya Cuci gibi diğer oğullarından birinden mi gelmesi gerektiği konusunda tartışırken, imparatorluk veraset savaşları nedeniyle bölünmeye başladı. Ögeday ve Çağatay hiziplerinin kanlı bir şekilde tasfiye edilmesinden sonra Tuluylar galip geldi, ancak Tuluy'un torunları arasında anlaşmazlıklar devam etti. Moğol İmparatorluğu'nun yerleşik, kozmopolit bir yaşam tarzını mı benimseyeceği yoksa göçebe, bozkıra dayalı yaşam tarzına mı bağlı kalacağı konusundaki çatışma, dağılmada önemli bir faktördü.
1259'da Möngke Han öldükten sonra, rakip kurultaylar eşzamanlı olarak farklı halefler, Tuluy İç Savaşı'nda (1260-1264) birbirleriyle savaşan ve aynı zamanda Cengiz'in diğer oğullarının torunlarından gelen zorluklarla uğraşan Arık Böke ve Kubilay Han kardeşleri seçti. Kubilay başarılı bir şekilde iktidarı ele geçirdi, ancak Çağatay ve Ögeday ailelerinin kontrolünü yeniden ele geçirme çabaları başarısızlıkla sonuçlanınca savaş başladı. 1294'te Kubilay'ın ölümüyle birlikte Moğol İmparatorluğu, her biri kendi çıkarları ve hedefleri peşinde koşan dört ayrı hanlığa veya imparatorluğa bölündü: kuzeybatıda Altın Orda Hanlığı, Orta Asya'da Çağatay Hanlığı, güneybatıda İlhanlı Hanlığı ve doğuda günümüz Pekin merkezli Yuan Hanedanlığı (Kubilay Hanlığı). 1304 yılında, Temür'ün hükümdarlığı sırasında, üç batı hanlığı Yuan hanedanının hükümdarlığını kabul etti.
İmparatorluğun ilk yıkılan parçası, 1335-1353 döneminde dağılan İlhanlılar oldu. Ardından, Yuan hanedanı sırasıyla 1354 ve 1368'de Tibet Platosu ve Çin'in tamamının kontrolünü kaybetti ve başkenti Dadu'nun Ming güçleri tarafından ele geçirilmesinin ardından çöktü. Daha sonra Yuan'ın Cengizli yöneticileri kuzeye çekildi ve Moğol Platosu'nu yönetmeye devam etti. Rejim, bundan sonraki tarih yazımında Kuzey Yuan Hanedanlığı olarak geçti ve 1630'larda Çing Hanedanlığı tarafından fethedilene kadar bir parça devlet olarak varlığını sürdürdü. Altın Orda, 15. yüzyılın sonunda rakip hanlıklara bölündü ve Doğu Avrupa'daki egemenliğinin geleneksel olarak 1480'de Moskova Büyük Dükalığı'nın Ugra Nehri'ndeki Büyük Duruşu ile sona erdiği kabul edilirken, Çağatay Hanlığı şu ya da bu şekilde 1687'ye kadar sürdü.

''Moğol'' kelimesi ilk kez 7. yüzyılın sonlarında Çin'e ait Tang Hanedanı yıllıklarında küçük bir kabile ismi olarak geçmektedir. 1140 yılında Cengiz Han'ın büyük dedesi Moğol kabilelerinden Börçiginlere mensup olan Kabul, bütün Moğolların ilk lideri olarak “han” unvanını almıştır. Cengiz Han'ın babası Yesügey Bahadır onun torunudur. Moğolların en önemli rakibi, güneyde gittikçe yükselen ve güçlenen, ''Altın İmparatorluk'' olarak da anılan ve Çin'in kuzeyini hızlı ve parlak bir zaferle zapteden Jin Hanedanı idi. Kabul Han ve onun halefi Ambakay Han zamanında Moğollar onlarla mücadele edecek kadar kuvvetlenseler de Tatarlar, Çin derebeylerini hoşnut etmek için Ambakay'ı Çin'e teslim ettiler. Ambakay hiç alışılmadık bir şekilde, “tahta eşek şekli” denen bir duruma sokularak çarmıha gerilip infaz edildi. Cengiz Han'ın büyük amcası Kutua, bu hakarete Çin üzerine ve Tatarlara bir dizi saldırı düzenleyerek cevap verdi ve bu akınlar sonunda “Moğol Herkülü” unvanını kazandı. Fakat 1160 yılında, detayları bilinmeyen bir dizi olay sonunda, Kuzey Çin'in hâkimi Jin Hanedanı, Moğolları hezimete uğrattı. Moğollar bir süre karmaşa içinde dağıldılar. Sefalet içinde yüzen bu karmaşık hâldeki Moğolların içerisindeki önemsiz liderlerden biri olan Yesügey Bahadır, Kabul Han'ın torunu ve Börçigin kabilesinin en önemli şahsiyeti idi. Yesügey Bahadır'ın en büyük amacı, ittifaklar kurarak Moğolları güçlendirmekti. Müttefiklerinden bir tanesi, Batı komşusu olan Keraitler idi. Keraitler, 200 yıldan beri Nasturi Hristiyan'dı. Hristiyan Keraitlerin o zamanki lideri Tuğrul idi. Tuğrul, 1160 yılında akrabalarının korkusu ile kaçmak zorunda kalmıştı. Moğolların lideri Yesügey, Tuğrul'a kabilesinin önderliğini yeniden ele geçirmesi için yardım etti. Tuğrul ve Yesügey Bahadır kardeşlik yemini ettikten sonra, daha sonraları Moğolların yeniden ortaya çıkışında olağanüstü önem taşıdığını kanıtlayacak olan bir ittifak kurdular.

Moğolların tarih sahnesine çıkışı, Temuçin'in tüm kabileleri Moğol siyasi çatısı altında birleştirip 1206'da Cengiz Han unvanını alması ile gerçekleşti. 1206'ya kadar yaptığı mücadeleler sonucunda Merkitleri, Naymanları, Moğolları, Uygurları, Keraitleri, Tatarları ve diğer küçük kabileleri kendi liderliği altında birleştiren Cengiz Han, 1206-1227 arasında Kuzey Çin'deki Batı Şia ve Jin Hanedanı, Orta Asya'daki Karahıtay, Türkistan ve İran'daki Harezmşahlar ile Kafkasya'da Gürcüler, Deşt-i Kıpçak'taki Rus Knezlikleri, Kıpçaklar ve İdil Bulgarları üzerine gerçekleştirdiği seferler sonucunda Pasifik'ten Hazar Denizi'ne kadar uzanan Moğol İmparatorluğu'nu kurdu.
Cengiz Han daha hayatta iken kurduğu imparatorluğu dört oğlunun idaresine vermiş ve kaynaklar bunlardan "dört ulus" diye söz etmişlerdir. Kağanlık, ''büyük han'' olarak merkez Karakurum'da olmak üzere Ögeday'a bırakılırken, Balkaş'ın kuzey ve doğusundaki Tarbagatay, Kara İrtiş ve Uranga bölgelerinin idaresi de ona verilmişti. Çağatay'a eski Karahıtay İmparatorluğu, Issık Göl, Çu ve Talas havzaları ile Maveraünnehir'e kadar uzanan topraklar verilmiştir. Cengiz'in en küçük oğlu Tuluy ise Moğol geleneğine göre ailenin koruyucusu “Otçigin” sıfatıyla babadan kalan ilk toprakların mirasçısı olarak Tula, Yukarı Onon, Yukarı Kerulen arasındaki topraklara sahip olmuştur. Tuluy, cesur ve iyi bir asker olmasına rağmen çok fazla genişleme siyaseti gütmemiş ve kendini içkiye vererek 1232'de ölmüştür. Güney Sibirya, Kıpçak bozkırları, Harezm ve Kafkasya toprakları büyük oğlu Cuci'ye verilmişti. Ancak Cuci, Cengiz Han'ın ölümünden 6 ay önce öldüğü için idaresi altındaki topraklar, onun oğulları Orda ve Batu'ya verildi. Batı'da alınacak yeni topraklar da Batu'nun idaresine bırakıldı.
1235-1242 arası Batu Han, Moskova ve Kiev'i fetheder ve böylece Rusların “Tatar boyunduruğu” dediği yaklaşık 300 sene sürecek dönem başlar. Avrupa'daki Moğol seferlerini planlayan Subutay ile Batu Han'ın seferleriyle Moğollar Rusya, Ukrayna, Polonya üzerinden Almanya'nın doğusuna, Hırvatistan ve Dalmaçya sahillerine kadar istila etmişler, hatta büyük bir Polonya ordusu ile Macar ordusunu yenerek Macaristan topraklarını da ele geçirmişlerdi. Ancak Batu Han, 1242 yılında Viyana önlerinde iken Ögeday ölünce, seferde olan yeni kağanın seçilmesi için ordusuyla Moğolistan'a döner ve Avrupa, Moğol istilasından ancak bu şekilde kurtulur. Bir diğer yoruma göre, Doğu Avrupa topraklarının zengin olmaması, Moğolların İran ve Çin'de yaptıkları gibi Doğu Avrupa'da yerleşmemesinin başlıca nedeniydi. Batu Han'a ait olan yerlere, babasının adından dolayı "Cuci ulusu" deniyordu. Batu, Cengiz Han'ın hakimiyet alameti olarak kendi için altın busagalı Ak Orda kurdurmuştu. Üzeri altın kaplama olduğu için, bu otağa altın orda deniliyordu. Böylece babasından dolayı “Cuci ulusu” olarak anılan Batu Han'ın Altın Orda'sı, imparatorluk parçalandıktan sonra kurulacak olan dört devletten birine temel teşkil etti.
1241'de Moğolların İran istilasını yürütmek için Baycu Noyan tayin edildi. Baycu Noyan, Anadolu'yu Moğollara bağlayarak Büyük Han'ın nazarında itibar kazanmak istiyordu. Bu amaçla 1242'de Erzurum'u kuşatarak ele geçirmiş, bu olay üzerine 1243 ilkbaharında Kayseri'de toplanan Anadolu Selçuklu ordusunu Sivas-Erzincan arasındaki Kösedağ mevkiinde mağlup etmiş ve Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollara her sene yüklü bir miktar vergi ödemek koşulu ile barış yapmak zorunda kalmıştır.

1255 kurultayında Büyük Han olan Tuluy'un oğlu Möngke, merkez Karakurum'da Büyük Han olarak kendi kalırken, kardeşlerinden Kubilay Han'ı Çin'in tamamının fethi için, Hülâgu'yu ise tam bir kontrol sağlanamayan İran'a “il-han”, yani bölgesel han olarak gönderdi. Hülâgû, 1256 yılında Tebriz'i başkent yaparak Azerbaycan'a yerleşti ve kendi devletini kurdu. Aynı yıl İran'daki Alamut Kalesi'ni fethedip yerle bir ederek Hasan Sabbah'ın 166 yıl boyunca dehşet saçtığı Haşhaşîler tarikatının sonunu getirmesinin yanı sıra 1258 yılında Bağdat'ı fethederek Abbâsî Hilafeti'ne son verdi.

Möngke'nin 1259'daki ölümüyle Moğolların büyük fütuhat devri sona erdi. 1260'taki Ayn Calut Muharebesi'nde Moğol ordusu, Sultan Baybars komutasındaki Memlük ordusuna yenildi. Möngke'nin ölümüyle Cengiz Han soyundan gelen yöneticiler arasında bağlar iyice gevşemeye başladı.
1262'de Batu'nun oğlu Berke ile Hülâgu, güçlerini birleştirip topraklarını batıya doğru genişletecek yerde, Azerbaycan ve Kafkasya'daki otlaklar yüzünden bir dizi çarpışmaya girdiler. Berke'nin Mısır Memlükleri ve Anadolu Selçukluları ile ittifakı, hem de akrabalık tesis edişi, Hülâgû'nün batıya doğru ilerlemesinin önünü tıkadı.
Aynı tarihte Doğu'da Tuluy'un çocukları, Kubilay Han ve kardeşi Arık Böke arasındaki taht kavgasından çıkan ve dört yıl süren savaş sonucu merkez de sarsıntı içerisi

Moğollar, Doğu ve Orta Asya kavimlerindendir. Asıl yurtları olan Moğolistan'ın ve Moğolistan devleti ("Dış Moğolistan" - Waimeng / Wàiměng) ile sınır paylaşan, ancak Çin'e bağlı olan İç Moğolistan (Neymeng / Nèiměng) bölgesinin yerli halkıdırlar.
Bugün Moğollar, Moğolistan dışında Rusya'ya bağlı olan Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk Bölgesi ve Buryat Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar. Ayrıca Çin'de neredeyse 6 milyon etnik Moğol bulunmaktadır ve bunların 4 milyondan fazlası İç Moğolistan'da yaşamaktadır.
Tarihte, Asya kıtasının büyük bir kısmına sahip olup yayıldılar. Memleketlerinden çıkıp da geri dönmeyenler, diğer milletler arasında eridiler. Moğolca konuşuyorlar.

Cengiz Han'ın teşkilatlandırdığı Moğollarda, ahaliye ivgen, boya obop, aile ve en küçük birliklere de aymuğ ve yasun denirdi. Ordu da bu usule göre teşkilatlandırılmıştı. Ulus denilen Moğol kabile birliklerinin hepsi asker sayılırdı. Kabileler sefere, kendi çadırları, hayvanları ve kadınlarıyla bir ordu gibi giderdi. Her kabile kendini idare ederdi. Sanat bölükleri ve idari kumanda teşkilâtları yoktu. Silahlarını kendileri yaparlardı. İşgal ettikleri ülkeler, merkezi bir devletten idare edilemeyecek kadar genişledi. Siyasi ve idari bakımdan tecrübesiz olan Moğollar, bu yüzden çok zor duruma düştüler. Devlet kadrosunda idareci ve vergi toplayacak memurları yok denecek kadar azdı.
Cengiz Han'ın soyundan olanlar, Çağatay Hanlığı (1227-1372), İlhanlılar (1256-1353), Altın Orda Hanlığı (1226-1502), Şeybânîler (1500-1598) ve Kırım Hanlığı'nı kurdular. Cengiz Han'ın oğulları ve torunlarının hâkimiyeti çok kısa sürdü. Abbâsî halifeliğinin merkezi Bağdat'ı 1257'de yıktılar. Suriye dahil Doğu Akdeniz ve Batı Anadolu kıyılarına, Avrupa'da Viyana şehri civarına kadar hâkim oldular. Moğolların yenilmezliğini, Memlükler yıktı. Hülâgû Han'ın ordusunu, Memlük Sultânı Kutuz ve komutanı Baybars, 1260'ta Ayn Calut'ta büyük bir bozguna uğrattı. Doğu Karadeniz'deki Haçlı kralları ve Kilikya Ermenileri ile de Memlükler Devleti'ne karşı anlaştılar. Anadolu'da da on üçüncü asrın ortalarından sonra Moğol valiler söz sahibi oldu.
14. Asrın başlarında Orta ve Güneybatı Asya'da İslâm ülkelerinde yaşayan Moğollar, İslam dinini kabul etmeye başladılar. İlhanlı hükümdarı Gāzân Han'ın İslâmiyeti kabul etmesiyle, kumandan, vezir ve askerlerinden pek çoğu müslüman oldu. İslâmiyeti kabul eden İlhanlı devlet adamları, bölgedeki ahaliyle kaynaşmayı sağladılar. Mâverâünnehr, Yedisu ve Doğu Türkistan'a hâkim olan Çağatay Hanlığı, on dördüncü asrın sonunda Timur İmparatorluğu'nun hâkimiyetine girdi. Güney Rusya ve Batı Sibirya'daki Cuci Han sülalesinden Altın Orda'da Berke Han Müslüman oldu.
On beşinci asrın sonuna kadar bölgeye hâkim olan Altın Orda Hanlığı, Timurlular tarafından yıkılmıştır. Bir kısım toprakları üzerinde Kazan Hanlığı kurulmuştur. Cuci sülâlesinden Şeybânîler sülâlesi, Kırım Hanlığı'nın en uzun hânedânı olmuştur. Osmanlı Devleti'ne tâbi idiler.
On beşinci asırdan on sekizinci asrın sonuna kadar iktidarda kaldılar. Dış Moğolistan'daki Moğolistan bağımsızdır, Rusya'ya; İç Moğolistan'daki muhtar idare de Çin'e bağlıdır. Moğolistan'da yaşayan Moğollar, Budizm inancının Lamaizm mezhebine mensuptur. Din adamlarına “lama” adını verirler. Lamalar, tabiplik ve büyücülük de yaparlar. Din merkezleri Tibet'teki Lhasa şehri olup, ikinci derecede dini merkezleri Urga'dır. Moğolistan'da, Tengricilik ve Hristiyanların yanında, çok az da İslam dinine mensup olanlar vardır.

Çin, Moğolistan ve Rusya, Moğolların en çok bulunduğu ülkelerdir.

Çin'deki Moğollar
Tatarlar
Moğol halkları

Muşkiler (Akadca:𒈲𒆠 Mu-uš-ki) Muški) Tunç ve Demir Çağı dönemlerinde Anadolu'da yaşamış, Asur kaynaklarında ve geç dönem Luvi hiyerogliflerinde görülen ama Hitit kaynaklarında görülmeyen bir halktır. Birkaç yazar, Muşkilerin Yunan kaynaklarında adı geçen Moshiler (Μόσχοι) ile aynı halk olduğunu ve Meshetili bir Gürcü halkı olduğunu iddia etmiştir. Josephus ise Kapadokyalı Moshileri İncil'de adı geçen Meşekler ile özdeşleştirir.
Asur kaynaklarında iki farklı grup Muški olarak adlandırılmıştır. (Dyakonov 1984:115): Biri MÖ 12 ve 9. yüzyıllar arasında Murat Nehri ile Fırat arasında yaşamış olan Doğulu Muşkiler, diğeri ise MÖ 8 ve 7. yüzyıllar arasında Kapadokya ile Kilikya arasında yaşamış olan Batılı Muşkiler. Önceki Asur kaynakları Batılı Muşkilerin Frigler ile aynı halk olduğunu apaçık göstermektedir, ancak daha sonra yazılmış olan Antik Yunan kaynaklarındaki (Μόσχοι) Moshiler ise Frigler'den net bir şekilde ayırt edilmektedir. Doğulu Muşkiler ve Batılı Muşkiler arasındaki fark kesin değildir, fakat Doğulu Muşkilerin bir kısmının MÖ 10 ve 8. yüzyıllar arasında Kilikya'ya göç ettiği düşünülmektedir. Doğulu ve Batılı Muşki'nin hangi dili konuştukları hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmese de bir şekilde Frig, Ermeni, Anadolu veya Gürcü dillerinin konuşanları olarak tanımlanmışlardır.
Bilinen Hitit kaynaklarında Muşki'den bahsedilmez, ancak Kral Hartapu'nun Muška (Frigya) topraklarına karşı bir zafer kazandığını bildirdiği MÖ 8. yüzyıla tarihlendirilmiş olan Türkmenkarahüyük'teki Luvi dilindeki stel yazıtta dahil olmak üzere geç dönem Luvi hiyerogliflerinde bahsedilmektedir. Yazıtta, Kral Hartapu tarafından daha çok Frigya olarak bilinen ve Kral Midas'ın evi olan yakındaki (Muška) Muşki Krallığı'nın fethedilişinin hikâyesi anlatılmaktadır.

Murat Nehri ile Fırat arasında yaşamış olan Doğulu Muşkiler MÖ 12. yüzyılda Hatti ülkesine taşınmış ve çökmek üzere olup ayrıca büyük ölçüde Asurlular tarafından ilhak edilmiş olan Hitit İmparatorluğu'nun son demlerini çeşitli Deniz Halkları ile beraber tamamlamışlardır.
Muşkiler, Urumiler ve Kaşkalar (Apislu) ile birlikte MÖ 1160 civarında Orta Asur İmparatorluğu'nun Anadolu eyaletleri olan Alzi ve Puruhuzzi'yi işgal etmeye çalıştılar, ancak Kral I. Aşhur-Dan tarafından boyun eğdirildiler ve geri püskürtüldüler. Muşkiler MÖ 1115'te daha da ilerleyerek Yukarı Dicle boyunca yer alan Kadmuhi'ye 20 bin kişilik nüfusları ile nüfuz ettiler ve I. Tiglat-Pileser tarafından geri çevrilişlerinin ardından, Muşkiler görünüşe göre Amidi ve Harput arasındaki Alzi'ye yerleştiler.
Muşkilerin Hititya'nın ana bölgelerine başlangıçta doğudan mı yoksa batıdan mı taşındığı, tarihçiler tarafından apayrı bir tartışma konusu olmuştur. Muşki'nin MÖ 2. binyılın sonlarında batı'da çağdaş Elazığ'a kadar olan bölgede ortaya çıkmış, Güney Kafkasya seramik eşya kültürünün yayılımı ile de bağlantılı olduğu tahmin edilmektedir ve muhtemelen özgün olarak bu kültürün Trialeti-Vanadzor kültürü tarafından geliştirildiğine inanılır. Bu da Muşkiler için olası erken bir doğu (Güney Kafkasya) anavatanı olduğunu göstermektedir.

Tabal krallığı MÖ 8. yüzyılda Geç Hitit devletlerinin en etkilisi oldu ve Kral Mita yönetimindeki Muşkiler, Tabal ve Karkamış ile birlikte Asur'a karşı askerî bir ittifaka giriştiler. Bu ittifak, kısa bir süre sonra Karkamış'ı ele geçiren ve Kral Mita ve ordu güçlerini kendi ülkelerine doğru geri püskürtmüş olan Asur kralı II. Sargon tarafından mağlup edildi ve dağıtıldı. Tabal kralı Hulli'nin oğlu ve halefi olan Kral Ambaris vasallık diplomasisi sonucu II. Sargon'un kızı Ahat-abiša ile evliydi ve Asur egemenliği altındaki Hilakku krallığını çeyizlik olarak ele geçirmesinden sonra ilhak etmişti, ancak MÖ 713'te Kral Ambaris Asur'a olan ihanetleri sebebiyle tahttan indirildi ve sürgüne gönderildi ve Tabal ülkesi tam teşekküllü bir Asur eyaleti haline getirildi.
MÖ 709'da Muşkiler Asur'un müttefikleri olarak yeniden tarih sahnesinde ortaya çıktılar ve II. Sargon Kral Mita'yı dostu ve arkadaşı olarak tanımladı. Görünüşe göre Mita, Muşki topraklarından geçerler iken Urartu ile Asur karşıtı bir sözleşme müzakere etmek üzere gönderilmiş olan Que kralı Urikki'nin gizli heyet elçilerini yakalayıp Asurlulara teslim etmişti. Arkeolog ve çivi yazısı uzmanı Sir-Henry Layard tarafından keşfedilen Ninova'daki Asur Kraliyet Arşivleri'nde bulunan ve kil tabletler üzerine kaydedilmiş olan II. Sargon'a ait Asur'un askerî istihbarat tutanaklarına göre; Kimmerler MÖ 714'te Manna Krallığı üzerinden Urartu'yu işgal ettiler ve yağmaladılar. Oradan Sinope'ye kadar Karadeniz kıyıları boyunca batıya doğru ilerlediler ve sonrasında güneye Tabal'a doğru yöneldiler, MÖ 705'te Orta Anadolu'da bir Asur ordusuna karşı bir sefer yürüttüler ve bu savaşın sonucunda Asur yönetimindeki topraklardan temizlenmelerine rağmen; bir şekilde bu savaş II. Sargon'un bir saldırı ya da suikast sonucu ölümü ile sonuçlandı.
(James G. Macqueen (1986:157 ve diğerleri) Asur İmparatorluğu'nun bir parçası olmasalar da Mita komutasındaki Muşkilerin de Kimmerlere karşı bu sefere katıldıklarını ve II. Sargon'un ölümünün ardından, Batı Anadolu'ya doğru kaçmaya zorlandıklarını ve Kral Mita ile halkının bu durumdan ötürü Asur'un yazılı kaynaklarından kaybolduklarını, ancak bununla birlikte Frigya kralı Midas olarak Yunan tarihyazımı'nın içerisine girdiklerini öne sürdüler.
Yunan Mitograflara göre; Kral Midas başlangıçta (Βρύγοι-Brygi veya Βρίγες-Briges) olarak adlandırılan arkaik Trakya veya tarihî bir bölge olan Makedonya'nın batı kesiminden gelmiş olan Frigyalıların bir kralıydı ve Kimmerler'in saldırıları sırasında boğa kanı içerek intihar etmişti. Aynı coğrafi ve tarihsel döneme emsal olunan, Yunan kaynaklarındaki Frigyalı Midas ile Asur kaynaklarındaki Muşkili Mita birbirleri ile özdeşleşir ve bağlantılıdır. Muşkilerin kökenleri hakkında hala çok az şey bilinmekle beraber, Frigler ile olan bağlantıları da oldukça girift bir yapıda olup çapraşıktır. Bazı bilim insanları, Batılı Muşkilerin Frigyalılar olmadıklarını, ancak Frigleri özümseyip fethettiklerini veyahut Frigler tarafından özümsenip fethedildiklerini ve her ikisinin de birbiri ile karıştıklarını iddia ettiler.
Bazı tarihçiler ise 'Mita' adının Luvi kökenli bir isim olduğunu öne sürdüler. Doğu'da Yukarı Fırat bölgesinde bulunan İsuva'nın doğusunda ve Hayasa'nın batısı ve güneyine konumlandırılmış yerel bir Hitit vasallığı olan Pahhuwa ülkesi'nin kralı 'Mita' (bazen 'Mida') MÖ 14 ve 15. yüzyıl Hitit kaynaklarında belgelenmiştir.Eusebios vekayinamesin'de Frigya'da hüküm süren Midas adında bir Frig kralını MÖ 1310 yılına tarihlendirir. Bu da Anadolu'da Mita/Mida kral adının bilinenden daha eski bir geleneğin temsilcisi olduğunu gösterir.
Muşki ülkesinden, Haldia ile birlikte MÖ 670 tarihli Urartu kralı II. Rusa'nın bir yazıtında (𒈲𒆠𒉌 KURMu-uš-ki-ni) Muškini olarak bahsedilmektedir. MÖ 7. yüzyılda II. Rusa, Asur'a karşı onlarla ittifaka girmeden önce batısındaki Muškini ile savaşmıştır.

Hint-Avrupa Kültürü Ansiklopedisi: İgor Dyakonov'a göre; Muşkiler, Proto Ermeni dilini Balkanlar'dan Anadolu'ya doğru taşıyan ve Ermeni milletini oluşturmak için yol boyunca Luviler ile birleşip karışan ve süreç dahilinde Hurri-Urartu dilleri'nin konuşmacıları da dahil) bir Trak-Frig topluluğudur. Dyakonov, Ermenice çoğul son eki -k 'nın eklenmesi ile Muski adının dil kökünün Mush (veya belki Mus, Mos veya Mosh) olduğunu teorileştirdi. Dilbilimci Armen Petrosyan; -ki 'nin Klasik Ermenice -k 'nın (Antik Yunanca -κοί ile karşılaştırıldığında) bir Proto-Ermeni biçimi olduğunu öne sürerek bunu açıklığa kavuşturur ve Mush sözcüğünü işçi veya tarımcı anlamında olacak şekilde etimolojikleştirir.
Bazı araştırmacılar (en azından Doğu Muşki anavatanını Ermeni Yaylası'na yahut Güney Kafkasya bölgesine yerleştirdikleri gibi Muşkilerin ya da en azından bir kesiminin Ermenice veya çok daha yakından ilgili bir dilin konuşanları olmaları olasılığını da mümkün görmektedir.
MS 1. yüzyıl'da Yaşlı Plinius, güney Ermenistan'da (Ermenistan Krallığı ile Adiabene arasındaki (Moscheni/Mosheni) kabilesinden bahseder. Büyük Ermenistan o zamanlar güneye ve batıya ayrıca Akdeniz'e kadar uzanıyordu ve Kapadokya ile sınır komşusuydu) Bizans tarih yazımındaki Moshi, başkentleri (Μάζακα Mázaka'da çağdaş Kayseri de bulunan ve Kapadokyalılar'ın atalarına atıf yapan eşdeğeri veya doğrudan ataları olarak kabul edilen bir isimdi. /Eusebios MS:263-339) Ermeni geleneğine göre; (Մաժաք Mažak/Majak şehri, efsanevi patrik Aram'ın kuzeni ve generali olan Mishak (Misak, Mosok) tarafından kurulmuş ve onun adını almıştır. Dilbilimciler, Mishak ismi ile Muşki ismi arasında bir bağlantı ileri sürmüşlerdir. Van Gölü'nün güneybatısında yer alan Antik Ermeni bölgesi (Մոկք Mokk (Latince Moxoene) ve diğer Muş vilayeti isimlerini Muşki'den almış olabilir.
Harvard Üniversitesi'nden James Russell'a göre; Gürcüler'in Ermeniler için kullandıkları Somehi adlandırması Muşki'yi ifade eder. Bazı 20. yüzyıl bilim adamları (სომხითი Somhiti ve სომხეთი Somheti) terimlerinin Asur ve Urartu kayıtlarında bulunan ve Yukarı Fırat (Karasu Nehri) boyunca uzanan eski bir toprağın adı olan Sohmi-Suhmi veya Sukhmi den türetildiğini varsaymaktadır.
Muşki dili hakkında hiçbir şey bilinmediğinden, Muşkiler ve Ermeniler arasındaki bağlantıda belirsizdir. Bazı çağdaş bilim insanları, Muşkilerin Traklar veya Frigler olmaları durumuna istinaden, Proto-Ermeniler ile olan doğrudan bir dilsel ilişkilerini reddetmişlerdir. Bunlara ilave olarak, MÖ 1200 ve öncesinde Ermeni milletinin oluşumu büyük ölçüde tamamlanmıştır ve bu tarihten sonra Ermeni etnogenezine önemli bir karışım desteklenmez ve Muşki'yi Bronz Çağı Çöküşü sırasında veya sonrasında bir Balkan ya da Batı Anadolu vatanından göç etmişler ise eğer; Proto-Ermeniler için en olası aday haline getirmez. Bu doğrultuda yapılan genetik çalışmalar, çağdaş Ermenilerin Balkan coğrafyasının hem eski hem de günümüz nüfuslarından genetik olarak çok farklı olduğunu ortaya koymakta ve Ermenilerin Balkan kökenli olduklarını reddetmektedir.

Bazı Gürcü t

NASA (İngilizce: National Aeronautics and Space Administration, Türkçe: Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi), Amerika Birleşik Devletleri'nin uzay programı çalışmalarından sorumlu olan kurum. 29 Temmuz 1958 tarihinde ABD Başkanı Dwight Eisenhower tarafından kurulmuştur. Daire, 1 Ekim 1958 tarihinden itibaren askerî amaçlardan ziyade sivil alanda barışçıl bir şekilde faaliyet göstermeye başlamıştır.
NASA, Ay'a dönük Apollo uçuşlarında, Skylab uzay istasyonu ve daha sonra uzay mekiği gibi çalışmalarla her zaman ABD'nin uzay çalışmalarına yön vermiştir. Günümüzde NASA, Uluslararası Uzay İstasyonu'nu desteklemekte ve yeni Ares I ve Ares V iniş araçlarını geliştirmektedir. Uzay programı çalışmalarının yanı sıra uzun vadeli sivil ve askerî roket çalışmaları da NASA'nın çalışma alanları arasındadır.

1946'dan itibaren Ulusal Havacılık Danışma Komitesi (NACA), süpersonik Bell X-1 gibi roket uçakları ile deneyler yapmaya başladı. 1950'lerin başlarında, Uluslararası Jeofizik Yılı (1957-1958) için bir yapay uydu fırlatma görevi vardı. Bunun için Amerikan Vanguard Projesi (Project Vanguard) geliştirildi. Sovyet uzay programının dünya tarihindeki ilk yapay uydu olan Sputnik 1'i 4 Ekim 1957'de fırlatmasından sonra, ABD'nin yeni başlayan kendi uzay çabalarına yönelik ilgi arttı. Ulusal güvenliğe ve teknolojik liderliğe yönelik olarak algılanan bu tehdit nedeniyle ("Sputnik krizi" olarak bilinir) endişelenen ABD Kongresi, hızlı ve etkili bir eylem çağrısı yaptı. Başkan Dwight D. Eisenhower daha bilinçli önlemler alınmasını tavsiye etti. Sonuç olarak temel araştırmaya bağlı bilim insanları, Sovyet askeri başarısına uyum sağlamak zorunda olan Pentagon, yeni meşgale arayan kurumsal Amerika ve uzay keşfine yönelik güçlü yeni bir kamuoyu eğilimi gibi temel ilgi grupları arasında, Beyaz Saray'ın oluşturduğu bir fikir birliği sağlandı.
12 Ocak 1958'de NACA, Guyford Stever başkanlığında bir "Uzay Teknolojisi Özel Komitesi" örgütledi. 14 Ocak 1958'de NACA Direktörü Hugh Dryden, "Uzay Teknolojisi için Ulusal Bir Araştırma Programı" yayınladı. Bu yeni federal kurum tüm askeri olmayan uzay faaliyetlerini yürütürken, İleri Araştırma Projeleri Ajansı (ARPA), Şubat 1958'de askeri amaçlar için uzay teknolojisi geliştirmek amacıyla oluşturuldu.
29 Temmuz 1958'de ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, Ulusal Havacılık ve Uzay Kanunu'nu imzalayarak NASA'yı kurdu. NASA, 1 Ekim 1958'de faaliyete geçtiğinde, Langley Havacılık Laboratuvarı, Ames Havacılık Laboratuvarı ve Lewis Uçuş İtki Laboratuvarı gibi üç büyük araştırma laboratuvarı, iki küçük test tesisi, yıllık 100 milyon dolarlık bir bütçe ve 8.000 çalışanı ile 43 yıllık NACA'yı tamamen bünyesine kattı. Ayrıca, Ordu Balistik Füze Ajansı ve Amerika Birleşik Devletleri Deniz Araştırma Laboratuvarı'nın bazı unsurları da NASA'ya dahil edildi. Wernher von Braun liderliğindeki Alman roket programının teknolojisi, artık Ordu Balistik Füze Ajansı'nda (ABMA) çalışan von Braun ve ekibinin katkılarıyla NASA'nın Sovyetler Birliği ile girdiği uzay yarışının başarısında önemli bir rol oynadı. Amerikalı bilim adamı Robert Goddard'ın önceki çalışmalarının teknolojisi de NASA'nın başarısında önemli katkılar sağladı. Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'nin önceki araştırma çabaları ve ARPA'nın ilk uzay programlarının çoğu da NASA'ya devredildi. 1958 yılının Aralık ayında NASA, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü tarafından işletilen Jet İtki Laboratuvarı'nın kontrolünü de devraldı.

X-15 aslında NACA'nın deneysel hipersonik roket uçak projesi olarak başladı. Projeye Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri ve Donanması da katkıda bulundu. 30 Aralık 1954'te gövde, 4 Şubat 1955'te motor için ihale düzenlendi. Gövde yapım işini North American Aviation, XLR30 motorunun yapım işini ise Reaction Motors üstlendi ve üç uçak yapıldı. Uçak NASA'ya ait iki Boeing B-52 Stratofortress'in kanatları arasından 45,000 feet (~14 km) yükseklikten ve 500 mph (~805 km/s) hızla bırakılarak ilk defa test edildi.
Program için Donanma'dan, Hava Kuvvetleri'nden ve NACA'dan (sonrasında NASA) on iki pilot seçildi. 1959 - 1968 arasında yüz doksan dokuz uçuş gerçekleştirildi. Bu uçuşlar sırasında insanlı bir hava aracıyla yapılan hız rekoru 6.72 Mach (7,273 km/s) kırıldı (günümüz 2014'te kadar geçerli). X-15'in irtifa rekoru ise 354,000 feet (107.96 km). Sekiz pilot 260,000 feet (80 km) üstünde uçtuğu için Hava Kuvvetleri tarafından astronot rozeti ile ödüllendirildi. Joseph A. Walker tarafından 100 kilometre (330,000 ft) üstünde gerçekleştirilen iki uçuş sayesinde, Uluslararası Havacılık Federasyonu standartlarına göre X-15 uzay aracı sıfatını kazandı. Program gelecek çalışmalar için uzay aracının duruşunu düzenleyen reaksiyon kontrol sistemi jetleri, basınçlı uzay giysisi ve ufuk tanımlı navigasyon gibi pek çok teknik buluş ortaya koydu. Atmosfere giriş ve iniş sırasında toplanan veriler gelecek uzay araçlarının tasarımına büyük katkı sağladı.

1958'de NASA, Robert Gilruth yönetimindeki insanlı uzay uçuşu programlarını yönetmek için Uzay Görev Grubu adlı bir mühendislik grubu kurdu. İlk programları ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş rekabetinin baskısı altında yürütüldü. NASA, X-15 gibi roket uçaklarından küçük balistik uzay kapsül'lerine kadar birçok mürettebatlı uzay aracı tasarımını dikkate alan ABD Hava Kuvvetleri'nin En Kısa Sürede Uzayda İnsan (Man in Space Soonest) programını devraldı. 1958'e gelindiğinde, uzay uçakları kavramları balistik kapsül lehine elendi, aynı yıl NASA kurulunca proje NASA'ya devredildi ve NASA projeyi Mercury Projesi olarak yeniden adlandırdı.
İlk yedi astronot Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri test pilot programlarının adayları arasından seçildi. 5 Mayıs 1961'de astronot Alan Shepard, Freedom 7 adını verdiği kapsülde ve Redstone booster ile 15 dakikalık balistik (yörünge altı) uçuşa fırlatılıp uzaya çıkan ilk Amerikalı oldu.
John Glenn 20 Şubat 1962'de Atlas fırlatma aracı ile Friendship 7 gemisiyle yörüngeye fırlatılan ilk Amerikalı oldu.
Glenn üç yörüngeyi tamamladı, ardından üç yörünge uçuşu daha yapıldı ve 15-16 Mayıs 1963'te Faith 7'de Gordon Cooper'ın 22 yörüngelik uçuşuyla yörünge uçuşları doruğa çıktı. Katherine Johnson, Mary Jackson ve Dorothy Vaughan, Uzay Yarışında yörünge hesaplamalarını yapan insan bilgisayarlardan üçüydü. 
Johnson, John Glenn'in 1962'deki görevi için yörünge hesaplamaları yapmasıyla tanınıyordu, burada bilgisayarda çalıştırılan aynı denklemleri elle hesaplıyordu.
Mercury'nin Sovyetler Birliği'ndeki (SSCB) rakibi tek pilotlu Vostok uzay aracıydı. Uzaya ilk adamı, kozmonot Yuri Gagarin'i, Shepard'ın uçuşundan bir ay önce, Nisan 1961'de Vostok 1'de tek bir Dünya yörüngesine gönderdiler. Ağustos 1962'de, Andriyan Nikolayev ile Vostok 3 gemisinde yaklaşık dört günlük rekor bir uçuş gerçekleştirdiler ve aynı zamanda Pavel Popoviç'i taşıyan eşzamanlı bir Vostok 4 görevi yaptılar.

Mercury uzay aracının kapasitesinin arttırılıp uzun süreli uzay uçuşlarına hazırlanmak, uzay buluşması tekniklerini geliştirmek ve Dünya'ya hassas inişi sağlayabilmek temellerine dayanan bir projedir. 1962 yılında Sovyetleri geçmek, Apollo Projesi'ne destek olmak, uzay taşıtı dışı etkinlik (UTDE), buluşma ve uzayda araçlarla bağlantı kurma hedefleriyle kuruldu. Görevler iki astronotla yapılıyordu. İlk insanlı Gemini uçuşu olan Gemini 3, 23 Mart 1965'te Gus Grissom ve John W. Young tarafından gerçekleştirildi. 1965 - 1966 yılları arasında dokuz görev yapıldı. On dört günlük dayanıklılık görevi kapsamında randevu, bağlanma, UTDE ve yer çekimsiz ortamın insan sağlığı üstündeki etkileri konusunda tıbbı veri toplandı.

Nikita Kruşçev yönetimindeki Sovyet Rusya Gemini Projesi'ne karşı Vostok uzay aracının tasarımını değiştirerek 
iki veya üç kişilik Voskhod uzay aracını geliştirdi. Gemini'nin ilk uçuşundan önce iki kişilik bir uçuşu başardılar. Ayrıca 1963 yılında üç kozmonotlu uçuşu ve 1964 yılında ilk UTDE'yi gerçekleştirmeyi başardılar. Bundan sonra program iptal edildi ve Gemini arayı kapattı fakat bu sırada Sergey Korolyov Apollo Projesi'nin karşılığı Soyuz uzay aracını geliştirdi.

Amerikan kamuoyunun gözünde Sovyetler'in Ay'a ilk kozmonotu göndererek Uzay Yarışı'nı kazanması kesin görünüyordu. Bu nedenle Başkan John F. Kennedy 25 Mayıs 1961'de Kongre'ye Federal hükûmetin 1960'ların sonuna kadar Ay'a astronot göndermesi için bir proje tasarısı sundu. Bu proje daha sonra Apollo Projesi adını aldı.
Apollo Projesi, en pahalı Amerikan bilimsel programlarından biridir. Tahmini olarak $2.74 trilyon tutmuştur.
Önceki projeler için inşa edilen roketlerden çok daha büyük olan Satürn roketleri fırlatma aracı olarak kullanıldı. Uzay gemileri de daha büyüktü; iki ana bölümden, birleştirilmiş komuta ve servis modülü (CSM) [command and service module] ve Ay'a iniş modülünden (LM) [lunar landing module] oluşuyordu. LM aya inildiğinde ayrılmaktaydı ve sadece komuta modülü (CM) [command module] içindeki üç astronotla Dünya'ya geri dönecekti.
İkinci insanlı uçuş görevinde, Aralık 1968'de Apollo 8 astronotları Ay'ın çevresine getirdi. Bundan kısa bir süre önce, Sovyetler Ay'ın çevresine insansız bir uzay gemisi göndermişti. Sonraki iki görevde Ay'a iniş için gerekli kenetlenme manevraları çalışıldı. Sonunda Apollo 11, Temmuz 1969'da Ay'a iniş yaptı.
Ay'a ilk ayak basan insan Neil Armstrong oldu. Arkasından Buzz Aldrin Ay'a ayak bastı. Bu sırada Michael Collins Ay yörüngesinde tur atıyordu. Sonraki beş Apollo görevinde astronotlar Ay'a indi. Sonuncusu Aralık 1972'de gerçekleşti. Bu altı Apollo görevi sırasında, 12 astronot Ay üzerinde yürüdü. Bu görevler sonucunda çok değerli bilimsel verilere ulaşıldı ve Ay'dan 381.7 kilogram (842 Ib) örnek alındı.
Apollo Projesi insanlığın uzay macerasındaki önemli noktalardan biridir. İlk defa Alçak Dünya yörüngesi dışında insanlı bir görev yapıldı ve ilk defa bir insan başka bir gök cismine yollandı. İlk defa Apollo 8 ile bir gök cisminin yörüngesinde insanlı bir uzay aracı tur attı. Apollo 17 ise son Ay yürüyüşü ve Alçak Dünya yörüngesi dışında yürütülen en son in

Nevali Çori, Şanlıurfa ilinin Hilvan ilçesine bağlı Güluşağı mahallesinin hemen kuzeybatısında bulunan bir höyüktür. Fırat Nehri'nin orta kesiminde yer alan bu Erken Neolitik yerleşim, MÖ 8400 ile 8100 yılları arasına, Çanak Çömleksiz Neolitik B (PPNB) dönemine tarihlendirilmekte olup, "Taş Tepeler" projesi kapsamındaki alanlardan biridir. 
Saha, dünyanın bilinen en eski tapınaklarından bazılarına ve anıtsal heykellere ev sahipliği yapmasıyla tanınmaktadır. Daha erken bir tarihe sahip olan Göbeklitepe ve diğer Taş Tepeler yerleşimleriyle birlikte Nevalı Çori, Avrasya Neolitik dönemi hakkındaki bilimsel anlayışta devrim yaratmıştır. Ayrıca, evcilleştirilmiş en eski Siyez buğdayı burada bulunmuştur.

Höyük, Atatürk Baraj Gölü suları altında kalmadan önce Fırat'ın bir kolu olan Kantara Deresi'nin iki yanında yer almaktaydı. Dere höyüğü ikiye bölmüş durumdadır. Yerleşme, derenin doğu yakasında 90 X 40 metre boyutlarında, batı yakasında ise daha küçük bir alandır. Bu yerleşmelerden büyük olanı (doğu) Nevali Çori I, batı taraftaki ise Nevali Çori II olarak adlandırılmaktadır. Yerleşmenin arkeolojik olarak en önemli tabakaları, beş yapı katı olarak izlenen, Nevali Çori I olarak tanımlanan kesimdeki Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ tabakalarıdır. Bu tabakalarda yürütülen kazı çalışmaları ve buluntular üzerinde yapılan analizler, Nevali Çori neolitik halkının esas olarak avcı - toplayıcı yaşam tarzını sürdürmekle birlikte, tarım ve hayvancılık yaptığını ortaya koymaktadır. Ortaya çıkarılan mimari kalıntılar ise Orta Fırat Havzası'nın Erken Neolitiği hakkında önemli bilgiler vermiştir. Özellikle, Göbekli Tepe, Urfa – Yeni Mahalle, Karahan, Sefer Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe gibi arkeolojik alanlarda benzerleri görülen T biçimli sütunların yer aldığı kült binası önemli bir keşif olmuştur.

Höyük, 1980 yılında Hans Georg Gebel başkanlığındaki bir ekibin bölgedeki yüzey araştırmaları sırasında bulunmuştur. Heidelberg Üniversitesi ve Şanlıurfa Müzesi işbirliğiyle, müze müdürü Adnan Mısır başkanlığında, Prof. Harald Hauptmann bilimsel danışmanlığında 1983, 1985 -1987 yıllarında küçük ölçekte sondajlar olarak ve 1989 -1991 yılları arasında ise daha geniş çapta kazılmıştır. İlk etapda derenin doğu yakasındaki Nevali Çori I olarak adlandırılan kesimde kazı yapılmış, 2 metre kalınlıktaki kültür dolgusu geçilerek ana toprağa kadar inilmiş, daha sonra diğer taraftaki Nevali Çori II yerleşmesi kazılmıştır.

Yerleşmede yukarında aşağıya (yeniden eskiye), Roma İmparatorluğu, Erken Tunç Çağı I. evre, Bakır Çağı (Halaf) ve Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yapı katları bulunmuştur. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşimi, Nevali Çori I'de 5, Nevali Çori II'de 2 kattır. İki yerleşmede de yapı planları tümüyle aynıdır. Nevali Çori I'in III. Tabakası, iki alt evre olarak IIIA ve IIIB olarak tanımlanır. 

Kazı başkanı tarafından MÖ 3.000 – 2.800 yıllarına tarihlenen Erken Tunç Çağı I tabakasında teraslama tekniğiyle, iki yapım evresinde çok odalı bir yapı açığa çıkarılmıştır. Yapının büyük odası 4,30 x 3,16 metre boyutlarındadır. Genişliği 1,50 metre olan ön odasında taş bir sanduka içinde hocker pozisyonunda bir gömüt bulunmuştur. Gömüt armağanı yoktur. Diğer odalar günümüze ulaşmamış olup bir kil seki, ocak yeri ve tabanı taş döşeli yuvarlak bir ateş yeri vardır. Bu tabakada iki tane daha taş sanduka mezar bulunmuştur. Bu gömütlerde kötü korunmuş kadın kemikleri vardır. Gömüt armağanı olarak açık renkli bir kap, iki kırmızı kupa, bronzdan süs eşyaları ile siyah ve beyaz taşlardan bir kolye bulunmuştur. Bu tabakadaki tüm buluntular, Hassek Höyük ve Kurban Höyük buluntularına yakın benzerlik göstermektedir.

Halaf Dönemi tabakası olan bu tabakada bir yapı kompleksi ortaya çıkarılmıştır. İki yuvarlak oda ve bunları birleştiren uzunluğu 13 metre olan koridor şeklindeki üçüncü bir odadan oluşmaktadır. Odalardan biri 5,20 metre çapındadır. Bu döneme ait yeni bir yapı tipi olarak değerlendirilmektedir. Bu yapı kompleksinde bulunan Çavi Tarlası Halaf tabakaları buluntularıyla benzerdir.

Neolitik Çağ'a tarihlenen yapı katlarında kullanılan yapı malzemesi esas olarak kireç taşı ve harç olarak çamurdur. Kazılarda saptanan yapıların sayısı 29'dur. Mimari olarak dikdörtgen, kare ve yuvarlak olmak üzere üç farklı yapı planı görülmektedir. Beş tabakada da en yaygın yapı planı dikdörtgendir. Yuvarlak yapılar II. ve IIIA tabakalarda birer tanedir. Günümüze sadece direk çukurları ve çakıl döşeli tabanlar kalmıştır. Bu yapılarda taş ya da kerpiç kullanılmadığı düşünülmektedir. Ancak yine de işlevlerini anlamak için yeterli veri yoktur. Neolitik Nevali Çori'de taş aletlerin çoğunlukla açık alanlarda bulunması dikkate alınarak, günlük işlerin açık alanlarda yapıldığı düşünülmekte, açık alanlarda konumlanan yuvarlak yapıların da işlik olarak kullanıldığı ileri sürülmektedir. Kare planlı tek bir yapı gün ışığına çıkarılmıştır. Bu yapı, açık olarak dikdörtgen ve yuvarlak yapılardan hem plan, hem boyut, hem de iç düzenlemeleri, banklar ve dikilitaşlarla farklılık göstermektedir. Söz konusu yapının işlev olarak diğer yapılardan farklı olduğu iç düzenlemelerinden de çok açıkça anlaşılmaktadır. Bu nedenle "Kült Yapısı" olarak adlandırılmaktadır.
Konut olarak yapıldığı anlaşılan dikdörtgen planlı, birbirinden bağımsız yapıların tabanları altında kanallar bulunmaktadır. Yapımlarında ilginç bir teknik uygulanmıştır. İri dikdörtgen taş bloklar, aralarında boşluk bırakılarak bir temel oluşturulmuştur. Ardından bu boşlukların üstünü örtmek için taş plakalar döşenmiştir. Ev bu tabanın üstüne inşa edilmiştir. Odaların tabanına kırık taş döşendikten sonra çamurla sıvanmıştır. Çamur sıvama, duvarlarda da devam ettirilmiştir. Dış duvarların kalınlığı 30 – 60 cm. arasında değişmektedir. Örnek olarak, 26 no'lu yapının tabanında altı taş blok kullanılarak yaklaşık 30 cm. genişlikte beş kanal oluşturulmuştur. Dış duvarların sıvası yapılırken de kanalların girişi sıvanmamış, açık bırakılmıştır. Böylece yapının tabanı nemlenmeye karşı korunmuş oluyordu. Muhtemelen kanallı temel yapmak da bu amaca hizmet ediyordu. Çünkü konutlarda, günlük yaşamın sürdürüldüğü bölümler yanında kiler olarak kullanılan bölümler de vardır.
Neolitiğin I. Tabakası'nda yedi yapı belirlenmiştir. Bunlardan 27 no'lu dışında diğerleri kısmen kazılmıştır. İki yapı, 25 ve 21A yapıları tümüyle gün ışığına çıkarılmıştır. II. Tabaka'da da yedi yapı saptanmıştır. III. Tabaka ise en çok yapının ortaya çıkarıldığı tabakadır. İki evrede toplam on yapı vardır. IV. Tabaka'da üç, V. Tabaka'da bir ev belirlenmiştir. Ancak bu yapı diğer yapı katlarındaki gibi temeli kanallı değildir. Genel olarak çatıları ahşap, saz ve kil kullanılarak düz yapıldığı ileri sürülmektedir.
Konutların mimarisine örnek olmak üzere, III. Tabakaya ait 2 no'lu yapı, 16 x 6,80 metre boyutlarındadır. Yan yana üç odadan oluşmaktadır. Büyük taşlar kullanılarak yapılan temeli 7 kanalla, 8 bölmeye ayrılmıştır. Bu yapıdan 4 metre mesafedeki 6 no'lu yapının boyutları 12 x 5,90 metredir. Altı odalı bir yapıdır. Her iki yapının da temel içinde bazen sadece kafa, bazen de sadece uzun kemiklerin konulduğu gömütler bulunmuştur. Üçüncü Tabaka'daki 7 no'lu yapı da 2 no'lu yapı gibi sıraya dizilmiş üç odadan oluşmaktadır. Boyutları 14 x 6,10 metredir. Bu yapıda temel on bölme görülmektedir. 4. Tabaka'nın bir yapısı olan 6 no'lu yapı ise 12,60 x 4,40 metre boyutlarındadır. İki sırada üçer odadan oluşmaktadır. 22 no'lu yapı ise 8,40 metre genişlikteki bir ön oda ile sıra halinde üç hücreden oluşmaktadır ve depo olarak kullanıldığı, dikdörtgen planlı yapılarda bir istisna olduğu düşünülmektedir. Bir diğer istisna işlik olarak kullanıldığı ileri sürülen bir yapıdır.

Dikilitaş Binası olarak da adlandırılan yapı kazılarda ortaya çıkarılan 29 yapı içinde kare plan gösteren tek yapı olup 14 x 14 metre boyutlarındadır. Yerleşmenin neolitik tabakalarında açığa çıkarılan diğer tüm yapılardan hem plan bakımından, hem de boyutları, iç düzenlemesi ve konumu olarak belirgin biçimde farklılık göstermektedir. Konum olarak diğer yapıların dışında, konutların dışında, yerleşimin batı ucunda inşa edilmiştir. Zaten, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde kült yapıların konut alanının dışında inşa edilmesi, Çanak Çömleksiz Neolitik'in B evresi başlarından itibaren genel bir eğilim haline gelmiştir. Diğer yandan bu tabakalarda ele geçen heykellerden biri hariç diğer tümü bu yapıda bulunmuştur. Sonuç olarak diğer yapılardan işlev yönünden, net olarak belirlenmiş bir biçimde farklıdır. Yapının, belirtilen nitelikleri ve bölgedeki diğer yerleşimlerdeki benzer özellikler gösteren yapılar dikkate alınarak, bir "tapınak" olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Aynı bina yenilenerek üç tabaka boyunca kullanılmıştır. Kayıtlara I. Tabaka'da 13A, II. Tabaka'da 13B ve IIIA Tabaka'da 13C olarak geçirilmiştir. Binanın iki yapı evresi olduğu anlaşılmaktadır. İkinci evre, ilk evrenin, I. Tabaka'daki 13A yapısının yenilenmesi olup bazı yapı elemanlarının yeniden kullanıldığı anlaşılmaktadır. Eski evreye ait tepeleri kuş başı şeklinde biten iki dikilitaş ve heykel parçaları vardır. Heykellerden biri gerçek ölçüde bir insan başı heykelidir. Yüz kısmı tahrip olmuştur. Saçsız başın üstünde kabartma halinde bir yılan başı bulunur. Yılanın gövdesi ise başın arkasından dolanıp enseye doğru inmektedir. Yapı, ilk iki tabakada tam olarak aynı konumdayken III. Tabaka'da yeniden inşa edilirken bir ölçüde sağa kaymış, bunun sonucunda kapladığı alan 188 metrekareden 178 metrekareye düşmüştür.
Binayı çevreleyen duvarların iç tarafı boyunca büyük yassı taşlarla yapılmış bir seki vardır. Genişliği üç tarafta 1 metre, girişin bulunduğu duvarda ise 2,30 – 2,50 metredir. Seki üzerine belirli aralıklarla dikilmiş 12 dikilitaş bulunmaktadır. Dikilitaşlar arasındaki açıklık 2,30 – 2,40 metre arasında değişmektedir. Bu dikilitaşlardan ikisi güneye bakan merdivenli girişin hemen iki yanında yer almaktadır. Böylece sütunlu bir giriş sağlandığı düşünülmektedir. Taban, sekiden 0,80 metre aşağıda, oldukça iyi korunmuş, Çayönü ve Göbekli Tepe kült

Norşuntepe Höyüğü, Elazığ İl merkezinin 26 km. güneydoğusunda Alişam Köyü'nün 3 km. güneyinde yer alan bir höyüktür. Höyük, Keban Barajı su toplama sahasında kalmış olup Baraj'ın tamamlandığı 1975 yılından itibaren yavaş yavaş göl suları etkisiyle erimekte olan bir adacıktır. Tepe baraj suları yükselmeden önce 150 x 130 metre boyutlarında ve 35 metre yükseklikteydi. Höyükteki yerleşme alanı ise 500 x 300 metrelik bir alana yayılmıştı. 2022 yılının Mayıs ayında tapulama harici alanda yer alan Norşuntepe Höyüğü "Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı" özelliği gösterdiğinden sit alanı ilan edildi.

Höyükteki kazılar Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Dr. Harald Hauptmann başkanlığında 1968 yılında başlamış, baraj gölünde su toplanmaya başlanması dolayısıyla 1974 yılında sona erdirilmiştir.

Kazılarda belirlenen takabalanma, yeniden eskiye doğru şu şekildedir.

1. yapı katı, Orta Demir Çağı (Urartu Dönemi, MÖ 8. yüzyıl)
2. yapı katı, Erken Demir Çağı
3-5. yapı katları, MÖ 2. binyıl
6-8. yapı katları, Erken Tunç Çağı III C evresi
9-10. yapı katları, Erken Tunç Çağı III B evresi
11-12. yapı katları, Erken Tunç Çağı III A evresi
13-20. yapı katları, Erken Tunç Çağı III B evresi
21-24. yapı katları, Erken Tunç Çağı II A evresi
25-30. yapı katları, Erken Tunç Çağı I B evresi ve aradaki boşluk altında I A evresi
31-40. yapı evresi, Geç Kalkolitik Çağ

Kazılarda ortaya çıkan Erken Demir Çağı yapı kompleksinin, Geç Tunç Çağı'na ait bir yangın tabakasının üstünde yer aldığı ifade edilmektedir. Erken Demir Çağı tabakaları surla çevrili olup evler taş temel üzerinde ahşap hatıllarda desteklenen kerpiç duvarlarla inşa edilmiştir. Tüm yapılarda yangın izlerine rastlanmaktadır.
Erken Demir Çağı tabakalarında yedi mezar bulunmuştur. Bu mezarlara gömüt armağanları olarak demir ok uçları ve demir bırakılmıştır.

Bölgedeki Korucutepe, Norşuntepe, Tepecik / Makaraz Tepe, Tülintepe, Könk gibi yerleşmelerin, civarlarındaki küçük köylerden daha hızla geliştikleri, böylece onlar üzerinde hakim bir konuma ulaştıkları, mimari gelişimlerinin izlenmesinden anlaşılmaktadır. Norşuntepe'de bu durum daha da belirgindir. Norşuntepe Eski Tunç Çağı'na tarihlenen 6. tabakada "bey" olarak tanımlanan bir siyasi otoritenin konağı olabilecek anıtsal yapıya ilişkin mimari ortaya çıkarılmıştır. Aynı tabakada "gelişmiş binalar"dan da söz edilmektedir. Bu buluntular çerçevesinde söz konusu yerleşimlerin, özellikle de Norşuntepe'nın tek başına egemen şehir devletleri olduğu önerilmektedir.

Harita ve hava fotoğrafı 3 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yakın plan kroki 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Merkezi Afrika Afrika kıtasının ana çekirdeği olarak kabul edilip, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda'yı içerir.
Orta Afrika (Birleşmiş Milletler tarafından coğrafi alt bölge sınıflandırmalarında kullanılıyordu) Büyük Rift Vadisi hariç Batı Afrika'nın doğusu, Sahra Çölü'nün güneyini tanımlamak için kullanılan aynı terimi iade eder.  Bölge Kongo Nehri ve onun kollarının egemenliği altında olup, tümüyle herhangi bir nehir sisteminden farklı (Amazon Nehri hariç) daha büyük bir alana akar. Birleşmiş Milletlere göre, Orta Afrika'nın dokuz ülkesi Angola, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Gabon ve São Tomé ve Príncipe dir. Orta Afrika'nın UN altbölgesindeki bütün bu devletlere eklemelerle toplamda 11 devlete ulaşır ve "Merkezi Afrika Devletleri Ekonomik Birliği"ni içine alır (ECCAS).
Merkezi Afrika Konfederasyonu, ayrıca Rodezya ve Nyasaland Federasyonu olarak da adlandırılır ki Malavi, Zambiya ve Zimbabve'den oluşmaktadır. Benzer şekilde, Angalikan "Merkezi Afrika Bölge Kilisei" Botsvana, Malawi, Zambia ve Zimbabwe'de piskoposluk ruhani dairesini içerir. Bu devletler tipik olarak şimdi Güney Afrika veya Doğu Afrika'nın bir parçası olarak dikkate alınır.

Afrika'nın Atlantik sahilinin çoğunun iklimi nemli tropikal iklime sahiptir. Hava büyün yıl rutubetli ve ılıktır. Bu iklim geniş çapta yoğun tropical yağmur ormanlarını besler. Kongo havzasının kuzey ve güneyi tropical savanna iklimli geniş alanlardır. Bu alanlar bütün yıl ılıktır, ayrıca farklı kuru ve nemli mevsimlere sahiptir. Sadece dağların yüksek doğu ucunda dağlık bölge iklimi vardır. Şiddetli step ve çöl iklimi güneyin uzağında bulunur.

Güney Afrika (bölge)
Fransız Ekvatoral Afrikası
Kuzey Afrika

Orta Asya, dar anlamıyla geçmişte Sovyetler Birliği'nin parçası olan beş ülkeyi (Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan) tanımlar. Geniş anlamda ise Afganistan ve Pakistan'ın kuzeyi, Çin'in batısı (Doğu Türkistan ve Tibet), Moğolistan ve Rusya'nın bir kısmı ile kuzeydoğu İran'ı içeren bölge ve bölgeyi tanımlamak için kullanılan coğrafi terim. Asya'nın dünya okyanuslarından uzak iç kesimini belirtmek için kullanılır. Bölgenin denizlere kapalı oluşu başlıca ana özelliğidir. Orta Asya, aynı zamanda Türk halklarının ana yurdudur.
Kaşgar ve Semerkand kentleri gibi tarihî İpek Yolu üzerinde bulunan kentleriyle Orta Asya, tarih boyunca insanların, ticari malların ve fikirlerin Avrupa, Batı Asya, Doğu Asya ve Güney Asya'ya yayılmasında ana nokta oldu. Bunun yanında Hun ve Moğol İmparatorluğu gibi Asya kıtasının büyük bölümüne egemen olan, etkileri komşu Avrupa kıtasına kadar uzanan tarihsel devletlerin kurulduğu yerdir. Dağlar, çöller ve bozkırlarla kaplı bu bölge zengin petrol, doğalgaz, uranyum ve altın rezervlerinin yanında özellikle Sovyet döneminde gelişen pamuk üretimi ile bilinir. Bu faaliyetlerin yanında hayvancılık, bölgede uzun tarihsel kökleri olan bir uğraştır. Koloni döneminde büyük oranda Çin ve Rusya arasında paylaşılan Orta Asya, 1991 yılında Sovyetlerin dağılmasının ardından Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte daha fazla uluslararası ilgiyi çekmeye başlamıştır. 2001'de başlayan Afganistan Savaşı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Terörizmle Savaş kampanyası Orta Asya'nın Orta Doğu'nun bir uzantısı olduğu izlenimini arttırmıştır.

Antik Çin tarihi belgelerinde, Batı Bölgeleri terimi Batı Çin'i tanımlamak için kullanılmıştır. Orta Asya'nın dünyanın farklı bir bölgesi olarak tanımlanması ilk kez 1843 yılında bir yer bilimci olan Alexander von Humboldt tarafından ortaya atılmıştır. Asya'nın sınırları hakkında birçok tanım yapılmıştır. Bu bölge birçok kaynakta hâlâ Stalin yönetimi döneminde kullanılan Türkistan adıyla anılır.
En dar kapsamlı tanımlama Sovyetler Birliği'nin yaptığı tanımdır. Buna göre Orta Asya Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’dan oluşur; Moğolistan ve Kazakistan'ı kapsamaz. Bu tanım SSCB döneminde Rusya dışında da kullanıldı. Ancak Rus dili iki farklı terim içerir; Средняя Азия (Srednyaya Azia) dar kapsamlı olan tanımdır ve Rus sınırları içine girmiş bölgeyi işaret eder, bir diğeri ise Центральная Азия (Tsentral'naya Azia) daha kapsamlı olan tanımdır ve Rus hakimiyeti altına girmemiş bölgeleri de kapsar. Yeni Rusya Orta Asya’nın tanımına Kazakistan’ı da eklemiştir.

Bağımsızlıklarından kısa bir süre sonra, Sovyet kontrolündeki Orta Asya halkları Taşkent’te toplandılar ve Sovyet Rusya’nın dört halkı içeren Orta Asya tanımına Kazakistan’ın da eklenmesi gerektiğini belirttiler.
Sovyet Rusya’nın dağılmasından önce UNESCO Orta Asya tanımı iklime ve yer şekillerine göre olduğunu belirtti. Buna göre Orta Asya, Moğolistan ve Çin’i (Tibet bölgesi de dâhil olmak üzere), İran’ın kuzeyini, Afganistan, Pakistan, Orta Doğu Rusya, güney Tayga, kuzey Hindistan (Cummu ve Keşmir yönetimleri) ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’ni içermeliydi.
Bölgeyi tanımlamak için kullanılan bir diğer metot ise etnik kökendir, bu metot genellikle Doğu Türkleri, Doğu İranlılar ve Moğolların nüfuslandığı bölgelerde kullanılmıştır. Bu bölgeler Xinjiang, Sibirya’nın Müslüman/Türk bölgeleri, belirtilen beş cumhuriyet, Tibet, Kuzey Pakistan ve Afganistan’ı da kapsar. Bu belirtilen halklar bu geniş alanın ‘yerli halkı’ olarak düşünülür. Tuva Cumhuriyeti'nin (şimdilerde Rusya Federasyonu'nun bir parçası) Orta Asya'nın merkezinde bulunduğu iddia edilir. (Kuzey Urumki'de 320 km'lik bir alan)

Orta Asya farklı yüzey şekillerine sahip olan geniş bir alandır. Bu bölge yüksek düzlükler ve dağlar (Tanrı Dağları), geniş çöller (Karakum, Kızılkum, Taklamakan) ve özellikle ağaçsız bozkırlara sahiptir. Orta Asya'nın geniş bozkırları Doğu Avrupa bozkırlarıyla homojen bir yapı gösterdiğinden buralar Asya-Avrupa bozkırları olarak bilinir.
Orta Asya şu coğrafi irtifalara sahiptir;

Moğolistan'ın kuzeyindeki Buurug Deliin Els kum tepeleri (50°18' kuzey)
Kuzey Yarımküre’nin kuzeyindeki kutup altı toprakları, Mogolistan-Erdenetsogt sum (46°17' kuzey)
Dünya’nın donmamış çölleri ve kutup altı toprakları arasındaki en kısa mesafe. (770 km)
Asya karasının büyük çoğunluğu kuraktır ve tarıma uygun değildir. Bu yüzden halkın büyük çoğunluğu hayvancılıkla geçinir.
Bölgenin ana akarsuları; Amu Derya, Seyhun Nehri, Hari Nehri’dir. Ana su kaynakları Aral Gölü ve Balkaş Gölü ve Hazar Denizi’dir. Bu iki ana su kaynağı, suyu nehirlerden ayırdığından sanayi ve sulamada kolaylık sağlar ve büyük öneme sahiptir. Su, kurak Asya için uluslararası sorunlara yol açacak kadar değerli bir kaynaktır.

Orta Asya su kaynakları arasında tampon bölge olduğu için sıcaklık farklılıkları çok fazladır. Wladimir Köppen’in iklim sınıflandırmasına göre Orta Asya çöl iklimi etkisi altındadır. En yaygın bitki toplulukları otlaklar ve savanlardır. Ayrıca killi toprak ve çöl toprakları da içerir. Orta Asya'da sert bir kara iklimi ve bozkır iklimi de görülür.

Orta Asya’nın tarihi bölgenin iklimi ve coğrafyasıyla tanımlanır. Bölgenin kurak olması tarımı, denizlere uzak olması ise ticareti engelledi. Fakat bölgenin güneyinde yaşayan İrani bir halk olan Soğdlar kurdukları ticaret ağı ve kolonilerle özellikle Semerkand ve Buhara bölgesinin gelişmesine ve Orta Asya halkları arasına İran kökenli dinlerin yayılmasında önemli rol oynamıştır. Divân-ı Lügati't-Türk'te Soğd: "Balasagun ile Buhara ve Semerkand arasında Türkleşmiş bulunan bir ulus." diye geçer. Geriye kalan bozkırlar ise bin yıl boyunca göçebe atlılar tarafından kontrol edildi. Göçebe yaşam şekli bozkırların atlı savaşçıları için askerî açıdan kendi içlerindeki bölünmeleri dışında dünyada önemli bir yer kazandırdı. Sağlanan birlik Orta Asya boyunca uzanan İpek Yolu'nun etkisindeydi. Dönemsel olarak güçlü liderler ya da değişen koşullar birçok sayıda kabileyi tek güç altında toplayabilirdi. Orta Asya'daki bu sistem Hunların Avrupa'ya, Wu Huların Çin'e ve Moğolların Avrasya'ya saldırılarını kolaylaştırdı.
Göçebe toplulukların baskınlığı on altıncı yüzyılda sona erdi, ateşli silahlar yerleşik toplumların baskın olmasını sağladı. Rusya, Çin ve diğer güçler bölgede ilerlediler ve on dokuzuncu yüzyılın sonunda Orta Asya'nın büyük bölümüne hükmettiler. Rus Devrimi'nden sonra Orta Asya bölgeleri Sovyetler Birliği'yle birleştirildi. Moğolistan bağımsız kaldı ancak Rusya'nın hizmetine girdi. Orta Asya'nın Sovyet sınırları içindeki bölgeleri sanayileşti ve bölgede yerel kültürlerin baskınlığı arttı. Başarısız kamulaştırma binlerce kişinin ölümüyle sonuçlandı, etnik gerginlik ve çevresel sorunlar arttı.
Sovyetlerin çökmesiyle beş halk özgürlüğüne kavuştu. Orta Asya'nın diğer bölgeleri Çin ve Rusya'nın bir parçası olarak kaldı.

Yapılan en kapsamlı tanıma göre Orta Asya'da 80 milyondan fazla insan yaşamaktadır ki bu sayı, toplam Asya nüfusunun %2'sini oluşturur. Asya'nın bölgeleri arasında en az nüfusa sahip olan bölge Kuzey Asya'dır.

Orta Asya halklarının çoğu Türk Dil Grupları'ndan gelir. Türkmence, Türkmenistan, Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye'de konuşulur. Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan ve Doğu Türkistan ve Qinghai'de Türk dillerden olan Kıpçakça konuşulur. Özbekçe ve Uygurca da Özbekistan, Tacikistan ve Doğu Türkistan'da konuşulur.
Orta Asya'da 6 milyon Rus ve Ukraynalı Rusça konuşur. Çince Moğolistan'da Qinghai'de ve Doğu Türkistan'da yaygın olan dil olarak kalmıştır.
Türk dilleri, Moğolca da dahil, Ural-Altay dil ailesine mensuptur. Moğolca, Moğolistan Qinghai ve Doğu Türkistan'da konuşulur.
İran dilleri ise Tacikistan ve Afganistan'da yaygındır.
Tibetçe, Tibet Platosu'nda, Qinghai ve Çin'in bir kısmında yaklaşık 6 milyon kişi tarafından konuşulur.

Orta Asya cumhuriyetlerinde özellikle Afganistan, Sincan (Doğu Türkistan) ve diğer birçok küçük topluluklarda İslam yaygın olan dindir. Ayrıca Afganistan'da Hindu nüfusu da azımsanmayacak kadardır. Hindistan'da çok sayıda Müslüman olmasına rağmen Hinduizm kuzey Hindistan'da yaygın olan dindir. Tibet Budizmi, Tibet'te ve Şamanizm'in de oldukça yaygın olduğu Sibirya'nın güney Rusya bölgelerinde etkilidir. Çin Hanedanlığı'nın batıya göç etmesiyle Konfüçyüsçülük ve diğer inançlar da bu listeye eklendi. Hristiyanlığın farklı bir formu olan Nestoryanizm, önceki yüzyıllarda en çok görülen inanç şekliydi fakat şimdilerde en yaygın inanç aralarında Kırgız üyeleri de olan Rus Ortodoks Kilisesidir. Özbekistan ve Tacikistan'da Buhara Yahudileri olarak bilinen topluluk 1991 yılından sonra bölgede aniden ortaya çıkan köktendincilik, şovenizm gibi akımlar sonucunda bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlardır.

İslamiyet'in kabulünden önce Türkler siyasal, ekonomik, sosyal, tarihsel, kültürel yönden kendilerine kültür yaratmışlardır. Bunlar;

1. dönem kültürü olan bozkır ve atlı göçebe kültürü
2. dönem kültürü İslamiyet'in kabulüyle başladı.
3. dönem kültürü 14. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulmasıyla başladı.
Türk kültüründe ana dönem

Bozkır ve atlı göçebe
Türk-İslam kültürü
Batılılaşma süreci ile başlayan dönem

Orta Asya'da sözlü geleneğin sözlü şiir ilk örnekleri görülür. Bu geleneğe özellikle Kırgızlar ve Kazaklar arasında çok rastlanır. Bu şiirsel sözlü gelenek sözlü tarih geleneğini ortaya çıkardı. Bu gelenekte genellikle telli çalgılar kullanılırdı, örneğin Kırgızistan'da üç telli kopuz ve Kazakistan'da bunun benzeri iki telli bir çalgı yaygındı. Kırgızların Manas Destanı bu dönemin önemli eserlerindendir. Sovyet Rusya döneminde bu gelenek eski etkisini kaybetti. Sovyetlerin dağılmasından sonra bu gelenek tekrar canlandı.

Türk Dünyası
Turan

Orta Avrupa, Doğu ile Batı Avrupa arasındaki bir bölgedir.

Genel olarak Orta Avrupa ülkesi sayılan ülkeler:

 Almanya
 Avusturya
 Çekya
 Lihtenştayn
 Macaristan
 Polonya
 Slovakya
 Slovenya
  İsviçre
Orta Avrupa'ya  komşu ülkelerin bölgeleri:

 Hırvatistan Hırvatistan (Istria ve Dalmaçya hariç) (zaman zaman tam ülke)
 Romanya Romanya'nın Erdel ve Bukovina (zaman zaman tam ülke)
 Sırbistan Sırbistan'nın Voyvodina Bölgesi (zaman zaman Belgrad bölgesi de)
 Ukrayna Ukrayna'nın Zakarpattia Oblast ve Galiçya bölgeleri
 Rusya Rusya'nın Kaliningrad Oblastı
 Fransa Fransa'nın Alsace ve Lorraine bölgeleri
 İtalya İtalya'nın Güney Tirol ili

Orta Avrupa Üniversitesi
OAS

Agh, Attila (1998), The politics of Central Europe, SAGE, ISBN 0-7619-5032-X 
Hayes, Bascom Barry (1994). Bismarck and Mitteleuropa. Fairleigh Dickinson University Press. ISBN 9780838635124. 
Johnson, Lonnie R. (1996). Central Europe: enemies, neighbors, friends. Oxford University Press. ISBN 9780195100716. 
Katzenstein, Peter J. (1997). Mitteleuropa: Between Europe and Germany. Berghahn Books. ISBN 9781571811240. 
Tiersky, Ronald (2004). Europe today. Rowman & Littlefield. ISBN 9780742528055.

Orta Doğu, Afrika-Avrasya'da genellikle Batı Asya'yı (Güney Kafkasya hariç), tüm Mısır'ı (çoğunlukla Kuzey Afrika'da) ve Türkiye'yi (kısmen Balkanlar'da) kapsayan kıtalararası bir bölgedir. Terim, 20. yüzyılın başlarında başlayan Yakın Doğu teriminin (Uzak Doğu'nun aksine) yerini almak üzere daha geniş bir kullanıma girmiştir. Daha geniş "Büyük Orta Doğu" kavramı (diğer adıyla Orta Doğu ve Kuzey Afrika veya ODKA) aynı zamanda Mağrip, Sudan, Cibuti, Somali, Komorlar, Afganistan, Pakistan ve bazen Transkafkasya ve Orta Asya'yı da bölgeye dahil etmektedir. "Orta Doğu" terimi, değişen tanımları konusunda bazı karışıklıklara yol açtı.
Orta Doğu ülkelerinin çoğu (18 ülkeden 13'ü) Arap devletlerinin bir parçasıdır. Bölgedeki en kalabalık ülkeler Mısır, İran ve Türkiye iken, Suudi Arabistan alan bazında en büyük Orta Doğu ülkesidir. Orta Doğu'nun tarihi, bölgenin jeopolitik öneminin binlerce yıldır kabul edilmesiyle eski zamanlara dayanmaktadır. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam dahil olmak üzere birçok büyük dinin kökenleri Orta Doğu'dadır. Araplar bölgedeki çoğunluk etnik grubu oluşturuyor, ardından Türkler, Persler, Kürtler, Azeriler, Kıptîler, Yahudiler, Zazalar, Süryaniler, Irak Türkmenleri ve Kıbrıs Rumları izliyor.
Orta Doğu, genellikle sıcak ve kurak bir iklime sahiptir; Mısır'daki Nil Deltası, Mezopotamya'nın Dicle ve Fırat havzaları (Irak, Kuveyt ve Doğu Suriye) gibi sınırlı alanlarda tarımı desteklemek için sulama sağlayan birkaç büyük nehir ve Bereketli Hilal. Basra Körfezi'ni çevreleyen ülkelerin çoğunun, özellikle petrol ihracatından ekonomik olarak yararlanan Arap Yarımadası hükümdarları ile birlikte, büyük ham petrol rezervleri vardır. Orta Doğu, kurak iklimi ve fosil yakıt endüstrisine olan yoğun bağımlılığı nedeniyle hem iklim değişikliğine büyük katkıda bulunuyor hem de bundan ciddi şekilde olumsuz etkilenmesi beklenen bir bölgedir.

"Orta Doğu" terimi 1850'lerde İngiliz Hindistan Ofisi'nden çıkmış olabilir. Bununla birlikte, Amerikalı deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan 1902'de "Arabistan ve Hindistan arasındaki bölgeyi belirlemek" için bu terimi kullandığında daha yaygın bir şekilde tanındı. Bu süre zarfında Britanya ve Rus İmparatorlukları, Büyük Oyun olarak bilinen bir rekabet olan Orta Asya'da nüfuz için rekabet ediyorlardı. Mahan, bölgenin stratejik öneminin yanı sıra merkezi Basra Körfezi'nin de farkına vardı. Basra Körfezi'ni çevreleyen bölgeyi Orta Doğu olarak etiketledi ve Mısır'ın Süveyş Kanalı'ndan sonra, Rusların Britanya Hindistanı'na doğru ilerlemesini engellemek için İngiltere'nin kontrol etmesi gereken en önemli geçit olduğunu söyledi. Mahan bu terimi ilk kez bir İngiliz dergisi olan National Review'da Eylül 1902'de yayınlanan "Basra Körfezi ve Uluslararası İlişkiler" makalesinde kullandı.Orta Doğu, görmediğim bir terimi benimseyebilirsem, bir gün onun Malta ve Cebelitarık'a ihtiyacı olacak; o da Basra Körfezi'nde olacağını takip etmiyor. Deniz kuvvetleri, geçici devamsızlık ayrıcalığını da beraberinde getiren hareket kabiliyetine sahiptir; ancak operasyonun her sahnesinde onarım, tedarik ve afet durumunda güvenlik temelleri oluşturması gerekir. İngiliz Donanması, fırsat doğarsa, Aden, Hindistan ve Basra Körfezi hakkında yürürlükte yoğunlaşma imkanına sahip olmalıdır.Mahan'ın makalesi The Times'da yeniden basıldı ve Ekim ayında Sör Ignatius Valentine Chirol tarafından yazılan "Orta Doğu Sorunu" başlıklı 20 makalelik bir dizi izledi. Bu dizi sırasında, Sör Ignatius Orta Doğu'nun tanımını "Asya'nın Hindistan sınırlarına kadar uzanan veya Hindistan'a yaklaşımlara komuta eden bölgelerini" içerecek şekilde genişletti. Seri 1903'te sona erdikten sonra The Times, terimin sonraki kullanımlarından tırnak işaretlerini kaldırdı.
II. Dünya Savaşı'na kadar, Türkiye ve Akdeniz'in doğu kıyısı merkezindeki bölgelerden "Yakın Doğu" olarak bahsedilirken, "Uzak Doğu" Çin merkezliyken ve Orta Doğu ise bölge anlamına geliyordu. Mezopotamya'dan Burma'ya, yani Yakın Doğu ile Uzak Doğu arasındaki bölge. 1930'ların sonlarında İngilizler, bölgedeki askeri kuvvetleri için Kahire'de bulunan Orta Doğu Komutanlığı'nı kurdu. O zamandan sonra, "Orta Doğu" terimi, diğer kullanımların yanı sıra 1946'da Washington, DC'de kurulan Orta Doğu Enstitüsü ile Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde daha geniş bir kullanım kazandı.
"Soutweast Asia" veya "Swasia" gibi Avrupa merkezli olmayan terimler seyrek olarak kullanılırken, bir Afrika ülkesi olan Mısır'ın tanıma dahil edilmesi, bu tür terimleri kullanmanın faydasını sorgulamaktadır.

Orta tanımı, değişen tanımlarla ilgili bazı karışıklıklara da yol açmıştır. I. Dünya Savaşı'ndan önce, İngilizce "Yakın Doğu" terimi Balkanlar ve Osmanlı İmparatorluğu'na atıfta bulunurken, "Orta Doğu" İran, Kafkasya, Afganistan, Orta Asya ve Türkistan'ı kastediyordu. Buna karşılık, "Uzak Doğu" ise Doğu Asya ülkelerini (ör. Çin, Japonya, Kore vb.)
1918'de Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla, "Yakın Doğu" büyük ölçüde İngilizcede yaygın kullanımdan çıkarken, "Orta Doğu" İslam dünyasının yeniden yükselen ülkelerine uygulanmaya başlandı. Bununla birlikte, "Yakın Doğu" kullanımı, bu disiplinler tarafından kullanılmayan Orta Doğu terimiyle özdeş bir alanı tanımladığı arkeoloji ve antik tarih de dahil olmak üzere çeşitli akademik disiplinler tarafından muhafaza edildi (bkz. Eski Yakın Doğu).
ABD Hükûmeti tarafından "Orta Doğu" teriminin ilk resmî kullanımı Süveyş Krizi ile ilgili 1957 Eisenhower Doktrini'nde oldu. ABD dışişleri bakanı John Foster Dulles, Orta Doğu'yu "batıda Libya ile doğuda Pakistan, kuzeyde Suriye ve Irak ve güneyde Arap Yarımadasının yanı sıra Sudan ve Etiyopya arasında kalan alan" olarak tanımladı. 1958'de Dışişleri Bakanlığı, "Yakın Doğu" ve "Orta Doğu" terimlerinin birbirinin yerine kullanılabileceğini açıkladı ve bölgeyi yalnızca Mısır, Suriye, İsrail, Lübnan, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn ve Katar'ı içerecek şekilde tanımladı.

Associated Press Stylebook, Yakın Doğu'nun eskiden daha uzak batı ülkelerine, Orta Doğu'nun ise doğu ülkelerine atıfta bulunduğunu; ancak şimdi eşanlamlı olduklarını söylüyor.Bir hikayede bir kaynak tarafından Yakın Doğu kullanılmadığı sürece Orta Doğu’yu kullanın. Orta Doğu (Mideast) da kabul edilebilir; ancak Orta Doğu (Middle East) tercih edilir.Orta Doğu terimi de Hanafi (1998) tarafından Avrupa merkezli olarak ("İngiliz Batı algısına dayalı") eleştirilmiştir.

Diğer Avrupa dillerinde Yakın Doğu ve Orta Doğu'ya benzer terimler vardır; ancak göreceli bir tanım olduğu için anlamları ülkeye göre değişir ve genel olarak İngilizce terimlerden farklıdır. Almancada Naher Osten (Yakın Doğu) terimi hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır (günümüzde Mittlerer Osten terimi, İngiliz kaynaklarından çevrilen basın metinlerinde her ne kadar farklı bir anlama sahip olsa da giderek daha yaygındır) ve Rusça ''Ближний Восток'' (Blizhniy Vostok), Bulgarca ''Близкия Изток'', Lehçe ''Bliski Wschód'' veya Hırvatça Bliski istok (dört Slav dilinin tümünde Yakın Doğu anlamına gelir) bölge için tek uygun terim olarak kalır. Ancak, Fransızca Moyen-Orient, İsveççe Mellanöstern, İspanyolca Oriente Medio veya Medio Oriente ve İtalyanca Medio Oriente gibi bazı dillerin "Orta Doğu" muadilleri vardır.^
Belki de Batı basınının etkisinden dolayı, Orta Doğu'nun Arapça karşılığı (الشرق الأوسط ash-Sharq al-Awsa main), ana akım Arap basınında standart bir kullanım hâline geldi ve "Orta Doğu" terimi ile aynı anlamı içeriyor. Doğu'nun Arapça kökünden gelen Mashriq, Arapça konuşulan dünyanın doğu kısmı olan (Mağrip'in aksine, batı kısmı) Levant çevresinde çeşitli tanımlanmış bir bölgeyi ifade eder. Terim Batı'da ortaya çıkmış olsa da, Arapça dışında Orta Doğu ülkelerinin diğer dillerinde de tercümesi kullanılmaktadır. Orta Doğu'nun Farsça karşılığı خاورمیانه (Khāvar-e miyāneh), İbranice המזרח יכון (hamizrach hatikhon) ve Türkçe karşılığı ise Orta Doğu'dur.

İran (Pers), Küçük Asya, Mezopotamya, Levant, Arap Yarımadası ve Mısır geleneksel olarak Orta Doğu'ya dahildir.

Çeşitli kavramlar genellikle Orta Doğu'ya paraleldir, özellikle Yakın Doğu, Bereketli Hilal ve Levant. Yakın Doğu, Levant ve Bereketli Hilal, coğrafi anlamda Orta Doğu'ya en yakın olan Yakın Doğu ile modern tanımlanmış Orta Doğu'nun geniş bölümlerine atıfta bulunan coğrafi kavramlardır. Esas olarak Arapça konuşulduğu için, bazen Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesi dahil edilir.
Güney Kafkasya ülkeleri - Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan - zaman zaman Orta Doğu tanımlarına dahil edilmektedir.
Büyük Orta Doğu, 21. yüzyılın ilk on yılında ikinci Bush yönetimi tarafından Müslüman dünyasına ait çeşitli ülkeleri, özellikle İran, Türkiye, Afganistan ve Pakistan'ı ifade etmek için icat edilen siyasi bir terimdi. Bazen çeşitli Orta Asya ülkeleri de dahil edilir.

Orta Doğu, Avrasya ile Afrika'nın ve Akdeniz ile Hint Okyanusu'nun kesişme noktasında yer almaktadır. Hristiyanlık, İslam, Yahudilik, Maniheizm, Yezidi, Dürzîlik, Ehl-i Hak ve Sâbiîlik gibi dinlerin ve İran'da Mitraizm, Zerdüştçülük, Maniheizm ve Bahâîlik gibi dinlerin doğduğu yer ve manevi merkezidir. Orta Doğu tarihi boyunca dünya meselelerinin önemli bir merkezi olmuştur; stratejik, ekonomik, politik, kültürel ve dinî açıdan hassas bir alan. Bölge, tarımın bağımsız olarak keşfedildiği bölgelerden biridir ve Neolitik dönemde Orta Doğu'dan Avrupa, İndus Nehri ve Doğu Afrika gibi dünyanın farklı bölgelerine yayılmıştır.
Medeniyetlerin oluşumundan önce, Taş Devri'nde Orta Doğu'nun her yerinde gelişmiş kültürler oluşmuştur. Tarımcılar tarafından tarım arazileri, çobanlar tarafından kırsal arazi arayışı, bölge içinde farklı göçlerin gerçekleştiği anlamına geliyordu ve bölgenin etnik ve demografik yapısını şekillendirdi.
Orta Doğu, yaygın olarak Uygarlığın beşiği olarak bilinir. Dünyanın en eski uygarlıkları olan Mezopotamya (Sümer, Akad, Asur ve Babil), Antik Mısır ve Levant'taki Kiş, hepsi eski Yakın Doğu'nun Bereketli Hilal ve Nil bölgelerinden kaynaklandı. Bunları Küçük Asya'nın Hitit, Yunan, Hurri ve Urartu uygarlıkları izledi; İran'daki Elam, Pers ve Med 

Bu zaman çizelgesinde, gerçekleşmiş olan tarihsel olayların tarihsel dökümünü yapmak veya Orta Doğu'nun doğuşunu yönlendiren olayları derleyip toplamaya çalışılır.
Bugünün Orta Doğu'sunda: 

 Mısır
 İran
Basra Körfezi ülkeleri:

 Irak
 İsrail
 Ürdün
 Lübnan
 Umman
 Suudi Arabistan
 Suriye
 Türkiye
Batı Şeria
Gazze Şeridi
 Yemen
Orta Doğu'nun özel karakteristikleri 2. milenyuma (Gregoryen takvimine göre 1 Aralık 1001- 31 Aralık 2000 aralığını kapsayan zaman dilimi) kadar ortaya çıkmadı.

MÖ 10.000 - Göbeklitepe Neolitik dönemde ilk yerleşik hayata geçiş. (Türkiye'de Fırat vadisi). Mimarlık tarihinin başlangıcı. İlk tapınakların yapılması. Avcı ve Toplayıcı kabilelerin tarım ile tanışması.

Mezopotamya'da Tarım
 Koyun ve  keçinin Orta Doğu'da evcilleştirilmesi.
MÖ yaklaşık 8350 civarı-Jericho'da Neolitik Yeni Taş Çağı yerleşim.

MÖ yaklaşık 8000 - Nevali Çori (Türkiye'de Yukarı Fırat vadisi, yaklaşık 490 metre yükselti) yerleşim saptanır.
MÖ yaklaşık 7500 -  Taşhöyük
Orta Doğu tarihinin kronolojik listesi için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft, Anadolu'nun güney ucunda çok geniş Yeni Taş Çağı ve Kalkolitik yerleşim bulunur.
Bugünkü Güney Batı Türkiye'de Sagalassos'ta yerleşim saptanır.
Güney batı Asya'da koyunların evcilleştirilmesi.

MÖ 7000'den sonra - Pencap bölgesi kültürünün doğuşu
Mezopotamya'da ilk çömlekçilik
Orta Doğu'da sığırların evcilleştirilmesi

1 Eylül MÖ 5509 - Bizans İmparatorluğu' na göre Dünya'nın yaradılış günü ve takvimin başlangıcı.
MÖ 5400 - Mezopotamya'da sulama (irrigation).
MÖ yaklaşık 5600- Karadeniz Tufanı teorisine göre, Karadeniz tuzlu su ile doluyordu. Yaklaşık 3000 kübik mil (12.500 km³) tuzlu su ekleniyordu. Bu durum kara ile çevrilmiş olan tatlı su gölünü tuzlu su denizine dönüştürüyordu.
Tarımın Nil Nehri vadisinde görülmesi.
Antik Mısır'da tekerlek ve pulluğun birlikte icadı.
MÖ 5100 civarı- Güney Mezopotamya'da  tapınaklar inşa edildi.

MÖ yaklaşık 4500- Mezopotamya'da Susa ve Kiş (Sümer) uygarlığı.
MÖ yaklaşık 4570-4250 Nil'de Merimde kültürü.
MÖ yaklaşık 4400-4000 Nil'de Badari kültürü.
MÖ yaklaşık 4000 - Mezopotamya'da Sümer yazısının ilk örneği.

Mezopotamya'da Ur şehri (MÖ 4000)
Nil'de Naqada kültürü MÖ 4000-MÖ 3000
Epoch referans tarihi, modern Yahudi takvimi, MÖ 7 Ekim 3761
Yahudi kronolojisi yaradılışa tarih koyar, 25 Eylül veya 29 Mart 3760
Sümer uygarlığı, şehir devletleri (MÖ 3600)
Mezopotamya'da birinciden, dördüncüye Kiş (Sümer) hanedanlığı
MÖ yaklaşık 3200 - Kral Narmer yukarı ve aşağı Mısır krallıklarını birleştirir ve Dünya'nın ilk ulusuna doğuş verir. MÖ 3100 yılında bulunan Palette of Narmer Narmer'in paletinde Firavun Narmer'in aşağı ve yukarı Mısır'ı birleştirdiğine inanılır: Mısır
MÖ 3500-Sahra Çölü'nün oluşmaya başlaması.
Ur-Nina Lagaş'ın ilk kralı (MÖ yaklaşık 3400) ismi ile bilinen en eski tarihsel kişi.
 Sümerler ile Mezopotamya'da şehirleşmenin başlaması.
MÖ 3500-Mısır'da ilk şehirler.
Uruk ve Susa şehirlerinde ilk yazmalar. Mısır'da Hiyerolifler.
Orta Doğu'da Çömlekçi tekerleği kullanılıyor.
Nil'de gemi seyirleri yapılıyor.
Antik Mısır'da Arkaik dönem.

Sümer'de ilk Ziggurat inşa edildi.
Yakın Doğu uygarlıkları Bronz Çağı'na giriyor, MÖ 3000 civarı.
 Keops Piramidi'nin tamamlanması.
Asurlular

Mısır Orta Krallığı Middle Kingdom of Eygpt.
Mısır Yeni Krallığı New Kingdom of Egypt.
Babil, Babil Kralları ikinci hanedanlığı.
Asurlular
Halep
Hititler
Mitanniler
Hurriler
Luviler
Kenan Ülkesi: Ugarit, Kadeş, Megiddo, Kingdom of İsrael
Arzawa, Truva VI-VII
Kenan Ülkesi'nin İsraillilerce fethi.
Mısır'da Orta Krallık (MÖ 2052-MÖ 1570)
MÖ 1900 Anadolu- Eski Hitit Krallığı.
Kenan Ülkesi'nde uygarlık (MÖ 1800)
Mısırlılar'ın  Kenan Ülkesi ve Suriye üzerinde hegemonyası (MÖ 1600-MÖ 1300)
 Yahudiliğin başlaması  (yaklaşık MÖ 1200)
Truva'nın düşüşü  (geleneksel tarih: MÖ 1184)
2. Milenyumun sonu - Demir Çağı'nın başlaması. Anadolu ve Kafkasya'da demirin eritilmesinin ve demirciliğin keşfi.
Ayrıca bakınız - Musa, Firavunlar Listesi,  Hammurabi, Ege Uygarlığı

Mısır büyük güç olarak göründü.
MÖ 993 Kral Davud, Kudüs'ü ele geçirir ve onu krallığının başşehri olarak belirtir.
MÖ yaklaşık 960- Kral Süleyman ilk tapınağı Süleyman Tapınağı'nı inşa eder.
MÖ 992- Birleşik Monarşi'nin bölünmesinden sonra Kudüs Yahudi Krallığı'nın başşehri oldu.
MÖ 606-MÖ 586: Babilliler Kudüs'ü tahrip ettiler. Babil Kralı Nebuchadnezzar II, Süleyman Tapınağı'nı yıktı.
Cyrus the Great (Cyrus II of Persia, The Great) Büyük Sirus Babil'i fethetti ve Pers İmparatorluğu'nu kurdu (MÖ 6. yüzyıl).
MÖ 537 - Cyrus, İsra illiler'in sürgünden dönmelerine ve Tapınağı yeniden inşa etmelerine izin verdi.
MÖ 535 - İkinci Tapınak Second Temple inşa edilir.
Sparta ve Atina Pelopenos Savaşı'nı yaptılar.
Büyük İskender Alexander the Great Pers ülkesini fethetti.
Hellenik Yunan Hellenic Greek kültürü Ege Denizi boyunca yayılır.
Roma Cumhuriyeti The Roman Republic doğdu ve çöktü.

Demir kullanımı yaygınlaştı.
 Fenikeliler Ege Denizi'nde  Fenike alfabesini üretirler.
pek çok inanışlar ve filozofik görüşler yayılır, daha sonra incelenir veya bir sisteme bağlanarak kanun halinde toplanır.
(Ayrıca bakınız: Roma Cumhuriyeti, Davud, I. Darius, Homeros, Büyük İskender, Jül Sezar)

 Hristiyanlık (1. yüzyıl), Müslümanlık (7. yüzyıl) başlaması.
Yahudi-Roma Savaşı ve Yahudiler'in tüm dünyaya yayılması Diaspora. 135 yılında Roma İmparatoru Hadrianus,  Suriye Filistin'deki yeri Iudaea Province olarak yeniden isimlendirdi.
 Olimpiyat Oyunları 393 yılına kadar gözlendi.
Dünyadaki en büyük kütüphane olan İskenderiye Kütüphanesi yandı.
Roma İmparatorluğu'nun doğuşu ve çöküşü.
Arab İmparatorluğu ' yapılan Müslüman Savaşları, Müslümanların Suriye'yi fethi, Müslümanların Ermenistan'ı fethi, Müslümanların Mısır'ı fethi, Müslümanların Mağrip'i fethi, Emevilerin İspanya'yı fethi, Güney İtalya'da Müslümanlar Tarihi (Sicilya adasının alınması), Khazar-Arab Savaşları, İslam'ın Afganistan'ı fethi, Talas Muharebesi ve Müslümanların Hindistan Alt kıtasını fethi savaşları süresinde kuruldu.
Yaklaşık 970 - El-Ezher Üniversitesi Al-Azhar University (en eski İslamiyet enstitüsü) ile onun yerini tutan Mosque of Al-Azhar kurulur.

Cebir, Orta Doğu'da gelişti.
Satranç gelişti, geniş yayılım kazanarak.
(ayni zamanda: Avrupa'da Orta Çağ'ın Middle Age başlangıcı)
(ayrıca bakınız: Pavlus, Hristiyanlık, I. Konstantin, Attila, Muhammed bin Abdullah

Türkler, Haçlı seferleri ve Moğollar
(Arap üstünlüğü 11. yüzyıl ortasında ansızın son buldu; Selçuklu Hanedanı'nın varışı ile)

Yaklaşık, 1347 - Caffa'dan (Ukrayna, Kırım'da bir şehir) kaçan bir Ceneviz ticaret filosu, İtalya'nın Messina limanına ulaştı ve Kara ölüm'ü yaydı.
(ayrıca bakınız: Selçuklu Hanedanı, Haçlı Seferleri, Moğollar)

Osmanlı dönemi
(yaklaşık Osmanlıların 1453'te İstanbul'u fethinden beri)

1869 - Süveyş kanalı'nın yapımı tamamlandı.
Arap ve Türk bölgelerinde Avrupa egemenliği (özellikle I. Dünya Savaşı'ndan sonra)

13 Eylül 1882 - İngiliz orduları Kahire'yi işgal etti-Mısır İngilizler'in idaresi altına girdi.
28 Şubat 1992 - Mısır İngiliz işgalinden bağımsızlığını garantiledi.
Çağdaş Orta Doğu
(yaklaşık II. Dünya Savaşı'ndan beri) 1947-  Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi, Filistin'in Arap ve İsrail devletlerine bölünmesini önerir.

1948 - İsrail bağımsızlığını ilan eder.
1948 - İlk 1948 Arap-İsrail Savaşı
İsrail ve Filistin milliyetçilikleri.
Petrol önemli politik faktör haline gelir.
1952 - Mısır'da devrimden sonra monarşi biter.
1954 - Cemal Abdünnasır Mısır Cumhurbaşkanı olur.
1954 - CENTO
1956 - Süveyş Krizi
1963 -  Baas Partisi Suriye'de bir güç haline gelir; ve Irak'ta General Ahmed Hasan el-Bakr ve Albay Abd as-Salam Arif lideliği altında darbe sahnelenir.
1964 - Abdul Rahman Arif Irak'ta Baas Partisi'ne karşı askerî bir darbe sahneler ve kardeşi Abdusselam Arif'i yetkili yapar.
1967 - Altı Gün Savaşı, İsrail Araplardan geniş topraklar elde eder.
1968 - Baas Partisi General Ahmed Hasan al-Bakr idaresi altında ikinci bir darbe yapar, Saddam Hüseyin vekil Cumhurbaşkanı yapılır.
1964 - Cemal Abdünnasır ölür; Enver Sedat Mısır'ın Cumhurbaşkanı olur.
1971 -  Rusya'nın finansman ve inşaat yardımıyla Asvan Barajı tamamlanır.  Kuveyt,  Katar,  Bahamalar ve  Birleşik Arap Emirlikleri bağımsızlığı.
1973 - Yom Kippur Savaşı (1973 Arap-İsrail Savaşı)
1974 - Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Birleşmiş Milletler'de Filistin halkını temsil etmesine izin verilir.
1975 - 1990 Lübnan İç Savaşı
1978 - Camp David Sözleşmesi
1979 - Saddam Hüseyin  Irak Cumhurbaşkanı oldu.
1979 - İsrail-Mısır Barış Antlaşması
1980 - 1989 İran-Irak Savaşı
1981 - Enver Sedat'ın öldürülmesi.
1987-1990 İlk İntifada
1991 - 1. Körfez Savaşı
1993 - Oslo Sözleşmesi (Oslo Accords)
2003 - 2003 Irak Savaşı
2006 - 2006 İsrail-Lübnan Krizi.
2007 - Gazze Muharebesi (2007)

Orta Doğu
Güney Levant'de Çömlekçilik tarihi.
İmparatorluklar
Antik Mısır
Sümerler
Babil
Asurlar
Hititler
Pers İmparatorluğu
Hellenistik Yunanistan
 Roma İmparatorluğu
 Osmanlı İmparatorluğu
Mezopotamya.
 IrakTarihi.
 SuriyeTarihi.
Anadolu Tarihi.
 Türkiye Tarihi.
Kenan Ülkesi
 Filistin
 İsrail
 Ürdün
 Lübnan
Mısır
Antik Mısır MÖ 3000-MÖ 332
Ptolemik Mısır MÖ 332-MÖ 30
Roma Mısır'ı MÖ 30-MS 639
Arap Mısır Tarihi MS 639-1517
Osmanlı Mısır Tarihi MS 1517-1085
Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Vârisleri 1085-1882
Modern Mısır 1882'den sonra.
İran
Arabistan
 Suudi Arabistan
 Yemen
 Umman

[1] 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Timeline Assyria
[2] Antik Yakın Doğu hakkında araştırmalar.

Osmanlı padişahları, Osmanlı İmparatorluğu'nun Osmanlı Hanedanı soyuna mensup hükümdarlarıdır. Padişahın yetki ve sınırlarını demokratik anayasal monarşi çerçevesinde tanımlayan Birinci (1876-1878) ve İkinci Meşrutiyet (1908-1920) dönemlerinin dışında, otokratik mutlak monarşi ile hükümdarlık etmişlerdir.
İlk başlarda Osmanlı Beyliği Bursa'dan yönetilirken, 1365'te Edirne başkent oldu. Son olarak da Bizans İmparatorluğu'ndan alınan İstanbul başkent yapıldı. Böylece imparatorluk hâline geldi. İlk yılların anlatımında efsane ve gerçeği ayırmanın zor olması nedeniyle değişen konular olmuştur; buna rağmen çoğu çağdaş tarihçi, Osmanlı Beyliği'nin aşağı yukarı 1299 yılında ortaya çıktığını ve kurucusunun Oğuz Türklerinin Kayı boyundan gelen Osman Gazi olduğunu kabul eder. Osmanlı İmparatorluğu 16 ve 17. yüzyıllarda zirvedeyken, kuzeyde Macaristan, güneyde Somali, batıda Cezayir ve doğuda Irak'a kadar uzanmıştır. Ekonomik, sosyal, siyasi, askerî ve teknolojik geri kalmışlığın sonucu imparatorluk duraklama ve dağılma dönemlerini yaşadı; I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğraması sonucu tarih sahnesinden silindi. İmparatorluğun I. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri tarafından bölünmesi ve ardından gelen Kurtuluş Savaşı Türkiye Cumhuriyeti'nin doğmasına yol açtı.

Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre boyunca monarşi ile yönetilmiştir. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde, siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi. Teorik olarak sadece Allah'a ve yerine getirmesi gereken "Allah'ın yasaları"na (İslam'daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi'l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı. Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî ünvanıydı. 1453'te İstanbul'un Fethi'nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun vârisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator ünvanını kullanırlardı. 1517'de Mısır'ın Fethi'nden sonra I. Selim halife ünvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Osmanlı Devleti'nde tahta çıkan padişahların kılıç kuşanma merasimi, Avrupa monarşilerindeki taç giyme törenine benzer bir meşruiyet ritüeli olarak uygulanmıştır. Kaynaklarda kılıç kuşandığı bilinen ilk padişah I. Bayezid'dir. Niğbolu Zaferi (1396) sonrasında Abbâsî Halifesi I. Mütevekkil tarafından kendisine gönderilen kılıçla "Sultânü'r-Rûm" ünvanı tevcih edilmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise özellikle I. Selim'in Mısır'dan İstanbul'a getirdiği mukaddes emanetler arasında yer alan Muhammed'e, Ömer'e ya da Osman Gazi, II. Mehmed ve I. Selim gibi padişahlara atfedilen kılıçlardan biri veya birkaçı yeni padişaha kuşatılır; bu seçim ise genellikle padişahın tercihine göre şekillenirdi. Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dinî liderlerdi. 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasak olmasına rağmen Harem - özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir) - sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran ve 46 yıllık saltanatıyla Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. V. Murad, 19. yüzyıl gerileme döneminde kayıtlardaki en kısa tahtta kalan padişahtı. Saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi V. Murad'ın varisi II. Abdülhamid, imparatorluğun son mutlak ve ilk anayasal monarşi hükümdarı, zamanında resmîleşti. Günümüzde Osmanlı hanedan reisi Harun Osmanoğlu'dur.

Aşağıdaki tablo Osmanlı sultanlarını ve son Osmanlı halifesini tarihe göre sıralanmış olarak listeler. Tuğralar kaligrafik mühür ya da Osmanlı sultanları tarafından kullanılan imzalardır. Tuğralar tüm resmî belgelerde, sikkelerde ve daha önemlisi padişahın portresinin belirlenmesinde kullanılırdı. "Notlar" sütunu padişahların ebeveynlerini ve kaderlerini içerir. Padişahın saltanatının sonu doğal ölümle bitmediği zaman nedeni kalın gösterilir. İlk hükümdarlar için genellikle saltanatının sonu ve varîsinin tahta çıkması arasında bir zaman vardır. Bunun nedeni tarihçi Quataert'e göre bu dönemde Osmanlı'da uygulanan en yaşlı olan erkeğin değil en uygun olan oğlun tahta geçmesidir. Sultan öldüğünde, bir galip çıkana kadar tüm oğulları savaşmak zorundaydı. Bundan dolayı iç çatışma meydana gelmiş ve kardeş katli gerçekleşmiştir. Sultanın ölüm tarihi bu nedenle her zaman varîsin tahta geçmesiyle aynı tarihte değildir. 1617'de şehzade sistemi, en uygun olan oğlanın tahta geçmesi yerine yaşça en büyük olan erkeğin tahta geçtiği sistemle (ekberiyet sistemi) değişmiştir. Bu sistemle birlikte, tahta ailenin en büyük erkeği geçmiştir. Bu da 17. yüzyıldan bu yana, neden ölen sultanın yerine nadiren kendi oğlunun, genellikle amca ya da kardeşinin geçtiğini açıklar. En büyük olan erkeğin tahta geçtiği sistem (ekberiyet sistemi), 19. yüzyılda alınan başarısız sonuçlara rağmen saltanatın sonuna kadar sürmüştür.

Şehzade
Valide Sultan
Osmanlı Hanedanı
Osmanlı padişah eşleri
Osmanlı padişah anneleri
Osmanlı padişahlarının gömüldükleri yerler listesi

Özel

Genel

 Wikimedia Commons'ta Osmanlı padişahları listesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

"Website of the 700th Anniversary of the Ottoman Empire". 9 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Şubat 2009. 
"Official website of the immediate living descendants of the Ottoman Dynasty". 19 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Şubat 2009.

Hopa (Gürcüce ve Megrelce: ხოფა; translit.: "h'opa", Lazca: ხოფა / Xopa, Hemşince: Hopa), Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Artvin iline bağlı bir ilçe ve bu ilçenin merkezi olan kasabadır. Hopa Limanı'yla, Türkiye'nin başlıca liman kentlerinden biri olan Hopa, Gürcistan sınırındaki Sarp Sınır Kapısı'na yaklaşık 20 kilometre uzaklıktadır.
Hopa ilçesi, kuzeydoğuda Kemalpaşa ilçesi, doğuda Borçka ilçesi, güneydoğuda Murgul ilçesi, güneybatıda Arhavi ilçesi ve kuzeybatıda Karadeniz'le çevrilidir. Hopa nüfusunun büyük bir bölümünü Lazlar, Hemşinliler ve Rize göçmenleri oluşturur.

Hopa'nın Türkçe dışındaki dillerdeki adları Hopa'ya benzer biçimde yazılmaktadır. Antik Çağ dönemindeki adı Anaxoupê'dir. Bu durum Hopa adının eskiden beri gelen bir adlandırma olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, günümüzde Gürcüce ve Megrelce Hopa (ხოფა), Lazca Hope (ხოპე / Xop'e) olarak bilinen yerleşimin Gürcücedeki eski adı Hupati'dir (ხუფათი). Hopa'nın adı Vahuşti'nin Gürcistan Krallığı Tarihi, Matiane Kartlisa, Evliya Çelebi'nin Seyahatname gibi Orta Çağ kaynaklarında Hopca (ხოფჯა) olarak geçer. Gürcistan'ın İç Kartli bölgesinde, 13. yüzyıldan kalma bir manastır da Hopa (ხოფის მონასტერი) adını taşımaktadır.
Kasabanın adı Osmanlıca da bugünkü gibi Hopa (خوپه) biçiminde yazılıyordu. Hopa adının kaynağı ve anlamı konusunda bilgi mevcut değildir. Bununla birlikte bu ad, Türkçe olmadığı için İttihat ve Terakki yönetimince 1916'da Cihadiye olarak değiştirilmiş, ancak bu ad uygulamaya girmemiştir.

Bulunduğu yer itibarıyla antik çağda Kolheti Krallığı içinde yer alan yerleşim, 5. yüzyılın ikinci yarısında, Bizans imparatoru I. Leo (457-474) ile Lazika kralı I. Gubaz arasında yapılan anlaşmada iki krallığın sınırı olarak belirlendi. 9-11. yüzyıllarda Haldia ülkesi sınırları içinde yer alıyordu. 1040'larda Gürcistan kralı IV. Bagrat (1027-1072) tarafından kuşatılan yerleşim, 1080'lerde Karadeniz kıyılarına kadar inen Büyük Selçuklular tarafından ele geçirildi. 12. yüzyılın başlarında, Kral (Kurucu) IV. Davit (1089-1125) döneminde Gürcü Krallığı sınırları içinde kaldı ve kral birkaç kez burayı ziyaret etti. 
Hopa, daha sonraki dönemlerde Gürcü prenslikleri Samtshe Atabeyliği ile Guria Prensliği arasında el değiştirdi. Osmanlılar 1547'de, çevresindeki diğer yerlerle birlikte Hopa'yı da ele geçirdiler ve bu tarihten itibaren Hopa, Osmanlı idari biri olan Lazistan Sancağı içinde yer aldı. 18. yüzyılda önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunan kasaba, bu dönemde yazılı kaynaklarda Hopca olarak geçmektedir. Gürcü tarihçi Vahuşti de kasabadan Hopca olarak söz etmektedir. Vahuşti Kartlis Tshovreba'da Hopa'dan, Gönye'nin batısında, Çaneti ile Borçka derlerinin kuzeyinde Karadeniz kıyısında yer alan küçük bir şehir olarak söz etmiştir.
Hopa kazası, 1876 tarihli Trabzon vilayeti salnamesine göre Trabzon vilayetinin Lazistan sancağına bağlıydı. Merkez nahiye ile Arhavi nahiyesinden oluşuyordu. Merkez kazada 21 köy, Arhavi nahiyesinde ise 40 köy bulunuyordu. Lazistan Sancağı bir bütün olarak Osmanlı idaresindeyken, 1874 yılında bu sancağın topraklarını gezen Rus ordusunda görevli Gürcü general ve coğrafyacı Giorgi Kazbegi yerleşimden bir köy olarak söz etmiştir. O tarihte Hopa, Lazistan Sancağında beş nahiyeden biriydi ve bu beş nahiyeden üçün Hopa, Gönye ile Arhavi Hopa kazasına bağlıydı. Hopa nahiyesi, Makriali köyünden Peroniti burnuna kadar deniz kıyısını ve bu kıyı ile Borçka nahiyesi arasında kalan üçgen bir bölgeyi kapsıyordu. Hopa nahiyesi sınırları içinde 21 köyde, yaklaşık 1.500 hanede 9-10 bin kadar kişi yaşıyordu. Hopa köyünde ise, altı bakkal ve bir kahvehane vardı. Hopa kaymakamının konutu da burada bulunuyordu. Bugün Hopa kentinin bir mahallesi olan Orta Hopa o tarihte ayrı bir köydü ve Hopa köyünün merkezine 1 km uzaklıktaydı. Hopa Deresi vadisinde beş köyde Ermeni kökenli Hemşinliler ile Lazlar yaşıyordu. Hemşinliler sadece Türkçe konuşuyor, Lazlar ise Megrelceyle neredeyse aynı olan bir Lazca konuşuyordu. Halkın tamamı Müslümandı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ın ardından kazanın doğu kısmı savaş tazminatının bir parçası olarak Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Bu savaştan hemen önce, 1865 tarihinde Hopa, Trabzon vilayetine bağlı Lazistan Sancağı'nda yer alan aynı adlı kazanın merkeziydi. Savaştan sonra Hopa kazasının sınırları doğuda Kopmuş Burnu'ndan başlıyor ve batıda Gurupit köyünde son buluyordu. Hopa kasabası ise, Osmanlı tarafından kalırken, burayı bir ticaret merkezi olarak kullanan Murgul ise Rusya İmparatorluğu'na bırakıldı. Ne var ki Hopa halkının bir kısmının toprakları ve hayvanları Rusya tarafında kalmıştı. 1909 yılına kadar Rusya bu halkın sınırı geçmelerine müsaade ediyordu ancak bu tarihte pasaport ya da pasavan geçiş zorunluğu getirdi. Bunun üzerine Hopalıların bir kısmı Rusya uyruğuna da girip çifte vatandaşlık elde etti.
1877 yılında ilçeyi gezen gazeteci Şakir Şevket'e göre, ilçede yapılan tarımdan fazla mahsul elde edilemiyordu ve toplanan ürünler Pazar'da satılacak kadar değerliydi. Şakir Şevket, Arhavi ve Hopalıların kılıcı iyi kullanmalarıyla meşhur olduğunu yazmıştır.
I. Dünya Savaşı başlayınca, hemen sınır bölgesi olan Hopa Osmanlı-Rus çarpışmalarına sahne oldu. Hopa bir süre sonra Rusların eline geçti. Savaşın sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından Hopa, 1918-1921 arasında bağımsız Gürcistan sınırları içinde kaldı. 1921'de, Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Türk kuvvetleri de Artvin ve Ardahan'ı, geçici olarak da Batum'u fiilen ele geçirdi. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması'yla Hopa'nın da içinde yer aldığı Artvin ve Ardahan bölgeleri Türkiye'ye bırakıldı.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Hopa Rize vilayetine bağlı bir kazaydı. Nitekim 1928 tarihli Son Teşkilat-i Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı yayında Hopa Rize vilayetine bağlı bir kazadır. Daha sonra Çoruh vilayetine bağlandı. Bundan dolayı Dahiliye Vekaleti'nin 1933'te yayımladığı Köylerimiz adlı kitapta Hopa  Çoruh vilayetinin bir kazası olarak geçer.

Eski adı Hupati olan Hopa'da iki kilisenin varlığı bilinmektedir. Bunlardan biri olan Hupati Kilisesi, Hopa sakinlerine göre bugünkü Hopa kentinin mahalleleri olan Orta Hopa (Şkahopa) ve Kuledibi (Amçişe) arasında, Toliuça'da (Lazca “Kara gözlü”) yer alıyordu. Kesin yeri bilinmeyen kiliseden geriye iz kalmamıştır. İoseb Kipşidze'nin Lazlardan aktardığına göre eski Bucak köyü (bugün Hopa kentinin bir parçası) yakınında, Mapaşkari'nin sağından 1 saatlik yürüyüş yolunun sonunda büyük bir kilise vardı. 20. yüzyılın başlarında Nadirati denilen yerde kilisenin yıkıntıları mevcuttu. Bu kilisenin yerini tespit etmek artık mümkün değildir.
Eski kaynaklarda Gürcistan kralı IV. Bagrat'ın (1027-1072) 1040'larda Hupati Kalesi'ni kuşattığının belirtilmesi eskiden Hopa'nın sağlam bir kalesi bulunduğunu göstermektedir. Nitekim bu kale günümüzde kentin içinde, Hopa Deresi'nin denize döküldüğü yerde, derenin sağ kıyısında bir tepenin üzerinde yer almaktadır.
Kentin dışında Hopa ilçesi sınırları içinde de tarihsel yapılar bulunmaktadır. Bunlar arasında eski adı Azlağa olan Esenkıyı ve eski adı Makriali olan Çamlı köylerindeki kiliseler, eski adı Pançoli olan Yeşilköy'deki Ciha Kalesi sayılabilir.
İlçede Laz mimarisinin belirgin olduğu tarihi camiler de bulunmaktadır. Aşağı Sundura Camisi (19. yy), Esenkıyı Yukarı Camisi (1850), Orta Hopa Camisi (19. yüzyıl) ve 1997'de yıkılan Sugören Köyü Camisi (1866) bu camilerden en eskileridir.

Hopa'da bulunan en yüksek nokta 1513 m ile Yavuz Sultan Selim Tepesi'dir. İlçenin yüzölçümü 130 km²dir. Hopa ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 8 metredir. Deniz kıyısından başlayan Sultan Selim Dağları, Borçka'dan sonra Kaçkar Dağları'na dönüşür.

Hopa'nın iklimi ılık ve yağışlıdır. Yılda m2ye 2,5 kg yağmur düşer. Kar yağışına genellikle şubat ayında rastlanır.

Bitki örtüsü; kışın yapraklarını döken, kızılağaç, kestane, gürgen, kayın ve meşe ağaçlarından oluşur. Doğal su kaynakları yönünden zengindir.

Çaycılık, tarım ve balıkçılık üzerine kurulu bir ekonomisi vardır. Sarp sınır kapısının açılmasıyla ticaret gelişmiş olsa da ekonomik güç olarak tarım ilk sırada gelir. İlçe dışarıya çok göç vermiştir.

Hopa'da Ilıman dönencealtı iklimi (Köppen: Cfa) görülmektedir.

1961 yılında kurulmuştur. Renkleri mor-beyazdır. Hopaspor Artvin ilinde Türkiye Kupasında ve profesyonel liglerde oynayan ilk takımdır. Takım 2021-22 sezonunda 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Kente en yakın havaalanı 35 km uzaklıkta bulunan Batum Havalimanı'dır. Gürcistanla yapılan anlaşma gereği pasaport olmadan havaalanı kullanılabilmektedir. Buradan İstanbul ve Ankara'ya uçuşlar vardır. Rize-Artvin hava limanı 30 km uzaklıktadır.Trabzon Havalimanı ise 150 km uzaklıktadır.
Hopa'nın ana karayolu bağlantısı Karadeniz sahil yoludur. Sarp Sınır Kapısı'na 20 km, Arhavi'ye 11 km, Borçka'ya 36 km, Artvin'e 70 km ve Rize'ye 92 km uzaklıktadır.

Hopa ilçesinde 17 köy ve 6 mahalle bulunur.

Seçildikleri yıllara göre belediye başkanları ve siyasi partileri:

Balıkköy
Başköy
Başoba
Çamlı
Çavuşlu
Çimenli
Esenkıyı
Eşmekaya
Güneşli
Güvercinli
Hendek
Koyuncular
Pınarlı
Subaşı
Sugören
Yeşilköy
Yoldere

Hopa Kaymakamlığı resmi web sitesi2 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hopa Belediyesi resmi web sitesi11 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kafkas Rivierası, Kafkas Dağları'nın altında Karadeniz'in doğu kıyısında yer almaktadır. Rusya'nın Novorossiysk şehrinden Gürcistan'ın Sarpi kentine kadar uzanır. Bölge, dördü (Acara, Guria, Samegrelo ve Abhazya) Gürcistan'da ve biri (Krasnodar Krayı'nın Karadeniz kıyısı) Rusya'da olmak üzere beş bölgeye ayrılmıştır. Kafkas Rivierası, 350 kilometre (220 mi) Rusya'ya ve 250 kilometre (160 mi) Gürcistan'a ait olmak üzere 600 kilometre (370 mi) uzunluğundadır. Sahil, Fransız Rivierası, İtalyan Rivierası, New York şehri ve Kore Yarımadası ile aynı enlemde yer almaktadır.

Kafkas Rivierasında eski çağlardan beri yerleşim vardır. Bölge, Klasik antik dönemde Kolhis olarak biliniyordu.
Rus aristokratları arasında popülerliğinin artmasıyla 19. yüzyılın sonlarında turizm merkezi haline geldi. Sovyet döneminde, SSCB nüfusu arasında bir turizm merkezi olarak popülaritesi nedeniyle Sovyet Rivierası olarak adlandırılıyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Kafkasya Rivierası, Abhazya'daki savaş ve bölgedeki genel ekonomik istikrarsızlık nedeniyle popülerliğini kaybetti. Bugün Karadeniz'in doğu kıyıları yeniden canlanmaktadır. Batum'un yenilemeleri ve Soçi'de düzenlenen 2014 Kış Olimpiyatları önemli aktivitelerdir.

Novorossiysk'ten Tuapse'ye kadar Ocak ayında ortalama sıcaklık 3 °C (37 °F) ve Temmuz ayında 23 °C (73 °F)'dir. Tuapse'nin güneyinde, deniz seviyesinden 1000 metreden fazla yükselen dağlar nedeniyle iklim nemli subtropikaldir. Dağlar, Karadeniz'in neminin doğuya hareket etmesine izin vermez, bu da ortalama  Ocak ayında 5 °C (41 °F)'lik, Temmuz ayında 28 °C (82 °F)'lik bir mikro iklim oluşturur. Tuapse'nin kuzeyinde, ortalama yağış yılda 500 milimetre (20 in)'dir. Tuapse'nin güneyinde, Acara'ya kadar, çoğu kış aylarında olmak üzere 2.800 milimetre (110 in)'dir. Ortalama güneş ışığı 2200-2400 saat arasındadır ve yaz aylarında ortalama 12 gün yağmurludur.

Bölgenin ekonomisi turizm, tarım ve ulaşıma dayalıdır. Turizm sezonu Mayıs ortasından Ekim ortasına kadar sürer. Başlıca turistik merkezler Acara, Abhazya ve Soçi'de bulunmaktadır. Kıyıya yakın üç kayak alanı vardır.
Tarım, bölgede yetişen çeşitli sebze, tahıl ve meyvelerle ekonominin önemli bir parçasıdır. Bölgede çay yetiştiriciliği yaygındır ve Kafkas Dağları, çayın yetiştirildiği dünyanın en kuzey bölgelerinden biridir.
Karadeniz, 200 metrenin altında yaşam olmadığı için "ölü" olarak da adlandırılır. Bununla birlikte, denizde hala birkaç balık türü yakalanabilir, bu nedenle balıkçılık, bölge ekonomisinin bir parçasını oluşturur.
Bölgenin önemli limanlarından bazıları Batum, Poti, Sohum, Soçi, Tuapse ve Novorossiysk'tir.

Kaledoniyen Orojenezi, Britanya Adaları'nın kuzey kesimlerinde, İskandinav Dağları'nda, Svalbard'da, Doğu Grönland'da ve kuzey ve orta Avrupa'nın bazı bölgelerinde görülen bir dağ oluşum süreciydi. Kaledoniyen Orojenezi, Ordovisiyen'den Erken Devoniyen'e kadar, kabaca 490 milyon yıl öncesinden 390 milyon yıl öncesine kadar meydana gelen olayları kapsar. Kaledoniyen Orojenezi, Laurentia, Baltika (Baltika'nın batı kenarı boyunca uzanır) ve Avalonya kıta ve mikrolevhaları çarpıştığında Iapetus Okyanusu'nun kapanmasıyla gerçekleşti, Akadiyen Orojenezi ile oluşumu tamamlandı.
Adını İskoçya'nın Latince adı olan Kaledonya'dan almıştır. Kaledoniyen Orojenezi terimi ilk olarak 1885'te Avusturyalı jeolog Eduard Suess tarafından Kuzey Avrupa'da Devoniyen Dönemi'nden önce meydana gelmiş bir dağ oluşum olayı için kullanıldı. Émile Haug ve Hans Stille gibi jeologlar, Kaledoniyen olayını yerküre tarihi boyunca dağ oluşumunun birkaç epizodik aşamasından biri olarak gördüler. Mevcut anlayış, Kaledoniyen Orojenezi'nin, yanal olarak artzamanlı olabilen bir dizi tektonik fazı kapsadığı yönündedir. Bu nedenle "Kaledoniyen" ismi, mutlak bir jeolojik zaman periyodu için kullanılamaz, yalnızca tektonik olarak birbiriyle ilgili bir dizi olay için geçerlidir.

İskandinav Dağları
Świętokrzyskie Dağları

Cocks, L.R.M. & Torsvik, T.H.; 2006: European geography in a global context from the Vendian to the end of the Palaeozoic, in: Gee, D.G. & Stephenson, R.A. (eds.): European Lithosphere Dynamics, Geological Society of London Memoirs 32, pp. 83–95.
Cocks, L.R.M.; McKerrow, W.S. & Staal, C.R. van; 1997: The margins of Avalonia, Geological Magazine 134, pp. 627–636.
Fossen, H. & Dunlap, J.W.; 1998: Timing and kinematics of Caledonian thrusting and extensional collapse, southern Norway: evidence from 40Ar/39Ar thermochronology. Journal of Structural Geology 20, 765-781.
Jones, K. & Blake, S.; 2003: Mountain building in Scotland, 0-7492-5847-0.
Matte, P.; 2001: The Variscan collage and orogeny (480–290 Ma) and the tectonic definition of the Armorica microplate: a review, Terra Nova 13, 122–128.
McKerrow, W.S.; Mac Niocaill, C. & Dewey, J.F.; 2000: The Caledonian Orogeny redefined, Journal of the Geological Society 157, pp. 1149–1154.
Schätz, M.; Reischmann, T.; Tait, J.; Bachtadse, V.; Bahlburg, H. & Martin, U.; 2002: The Early Palaeozoic break-up of northern Gondwana, new palaeomagnetic and geochronological data from the Saxothuringian Basin, Germany, International Journal of Earth Sciences 91(5), pp. 838–849.
Stampfli, G.M.; Raumer, J.F. von & Borel, G.D.; 2002: Paleozoic evolution of pre-Variscan terranes: From Gondwana to the Variscan collision, Geological Society of America Special Paper 364, pp. 263–280.[1] 19 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Torsvik, T.H. & Cocks, L.R.M.; 2004: Earth Geography from 400 to 250 Ma: a palaeomagnetic, faunal and facies review, Journal of the Geological Society of London 161, pp. 555–572.
Torsvik, T.H. & Rehnström, E.F.; 2003: The Tornquist Sea and Baltica–Avalonia docking, Tectonophysics 362, pp. 67– 82.
Torsvik, T.H.; Smethurst, M.A.; Meert, J.G.; Van der Voo, R.; McKerrow, W.S.; Brasier, M.D.; Sturt, B.A. & Walderhaug, H.J.; 1996: Continental break-up and collision in the Neoproterozoic and Palaeozoic – A tale of Baltica and Laurentia, Earth-Science Reviews 40, p. 229–258.
Ziegler, P.A.; 1990: Geological Atlas of Western and Central Europe, Shell Internationale Petroleum Maatschappij BV (2nd ed.), 90-6644-125-9.
https://iujfk.files.wordpress.com/2011/06/orojenez-tektonik-birlikler-mayc4b1s-2008.pdf

Middle Ordovician (Continent Map) 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Middle Silurian (Continent Map) 5 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emplacement timing of the Galway Granite ... 12 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Re-defining the Caledonian
Caledonian in Shetland
Britain's formation 1 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kalkan balığı (Scophthalmus maximus), Scophthalmidae familyasına ait, gözleri vücudunun sol tarafında bulunan ve sağ tarafı ile denizin tabanında yatan bir yassı balık türü.
Atlas Okyanusu'nun doğusunda kıyı yakınlarında, Akdenizde, Ege denizi'nde, Marmara denizi'nde ve Karadeniz'de, 20 ila 70 metre derinlikte yaşar. Denizin dibinde yaşayan küçük balıklar, yengeçler ve diğer küçük deniz hayvanları ile beslenir. Neredeyse tamamen yusyuvarlak olan bu pulsuz ve tüketicilerin sevdiği balık türü ortalama 50 ila 70 cm boyuna ulaşır. Boyu bir metreye ve ağırlığı 20 kiloya varmış olanları çok nadir tutulur.
Dişileri ilkbahar ve yaz boyunca, denizin 10-40 metre derinliğinde, kendi büyüklüğüne göre 10 milyon ila 15 milyon yumurta döker. Erkek balık bunları dölledikten 7-9 gün sonra bu yumurtalardan mekik şeklinde vücutları olan yavrular çıkar. Bu yavrular 8–10 cm boya ulaşana kadar ve metamorfozları başlayana kadar sığ sularda plankton ile beslenerek yaşarlar. Ancak sağ gözleri kafalarının sol tarafına doğru kaymaya başlayınca ve yassılaşmaya başladıkları zaman derin sulara göç ederler. 5 yıl sonra kendileri de çiftleşip üreyebilirler.
Kalkan, genelde tavada pişirilir. Yemeden önce derisindeki düğmeler ayıklanmalıdır. Ayrıca eti çok yağlı olmamakla beraber bazı balık severlerin en sevdiği balıktır.

Karadeniz deniz altı nehri veya İstanbul Boğazı'nın altındaki nehir İstanbul Boğazı'nın içinden geçen ve Karadeniz'in dibi boyunca akan bir tuzlu su akıntısıdır. Nehrin keşfi, Leeds Üniversitesi'ndeki bilim insanları tarafından 1 Ağustos 2010'da açıklandı. Bu nehir dünyada türünün tek örneğidir. Akdeniz'den gelen deniz altı nehrindeki tuzluluk, İstanbul Boğazı aracılığıyla tuzluluk oranının daha düşük olduğu Karadeniz'e akarak nehri oluşturur.
Bilim insanları daha önceden sonar taramasına dayanarak okyanus tabanı boyunca uzanan su kanalları keşfetmişti. Bunların en büyüğü, Amazon Nehri'nin ağzından Atlas Okyanusu'na uzanmaktaydı. Bu kanalların nehir gibi çalıştığından şüphelenilse de, Karadeniz'in altından akan nehrin keşfedilmesiyle bu kanalların nehir gibi çalıştığı doğrulanmıştır. Bu akarsuların gücü ve öngörülemezliği nedeniyle, doğrudan keşfedilmeleri zor olmuştur. Leeds Üniversitesi'nden Jeff Peakall ve Daniel Parsons başkanlığındaki bilim insanı ekibi, Southampton Üniversitesi, Newfoundland Memorial Üniversitesi ve Türkiye'deki Deniz Bilimleri Enstitüsü'ndeki bilim insanlarıyla iş birliği yapmıştır. Ekip, Doğal Çevre Araştırma Konseyi'nin 7 metrelik torpido biçimli otonom su altı aracı "Autosub3"'ü, akıntıya mümkün olduğunca yaklaşmak için kullanmıştır. Nehrin 60 km uzunluğunda, 35 metre derinliğinde ve 0.97 kilometre genişliğinde olduğu tespit edilmiştir. Amazon kanalından küçük olmasına rağmen, deniz altı nehri Ren Nehri'den on kat daha fazla su taşımaktadır. Saatte 10 kilometrelik bir hızla akmaktadır, debisi saniyede 22000 m³'tür. Bu nehir eğer bir yüzey nehri olsaydı, dünyanın en büyük altıncı nehri olarak kabul edilecekti.
Nehrin yüzey nehirlerinin tipik özelliklerini (nehir kıyıları, taşkın yatakları, şelaleler ve nehrin en hızlı aktığı yer) içerdiği keşfedilmiştir. Nehrin yüzey nehirlerine kıyasla en büyük farklarından biri, akıntılar bir kıvrımdan geçerken gerçekleşir. Su altı nehirlerinde akıntılar bir kıvrımdan geçerken yüzey nehirlerinin tersi yönünde akarlar. Nehir bir yoğunluk akımı olarak çalışır. Deniz tabanı boyunca tortular taşıyan su altı nehri, çevresindeki sudan daha yüksek bir tuzluluk oranına sahiptir. Nehrin keşfinin, deniz biyolojisi, iklim değişikliği ve jeolojik oluşum çalışmaları için çok etkili olması bekleniyordu. Buna ek olarak, nehirden elde edilen bilgiler, su altı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kullanmak isteyen petrol şirketleri için yararlı olabilir.

Karadeniz tufanı hipotezi, MÖ 5600'lü yıllarda Karadeniz'in varsayımsal olarak taşması olayıdır. Bu olayın en büyük sebebi Akdeniz'den gelen suların İstanbul Boğazı üzerinden Karadeniz'e doğru bir patika izlemesidir. Bu hipotez Aralık 1996'da The New York Times'ta akademik yayınlar bölümünde yazılmıştır. Bu hipotez ortaya atıldıktan sonra birçok bilim kuruluşu tarafından onaylanmış ve birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Bu olayın gerçekleşmesinde iki farklı hipotez bulunmaktadır: su kademeli olarak yükseldi, su titreşim nedeniyle yükseldi. Titreşim hipotezine göre Karadeniz 30.000 yıl boyunca ileri geri olarak hareketi nedeniyle suyunu akıttı ve bu yüzden bir hacim boşluğu oluştu fakat bu hipotez nasıl yeniden doldurulduğuna dair bir bilgi vermiyor.

1992'de William Ryan ve Walter Pitman milattan önce 5600'lerde Karadeniz'de büyük bir selin olduğunu keşfettiler. Bu tarihten önce buzul suların erimesi Karadeniz ve Ege Denizi'ni birer tatlı su denizine çevirdi. Buzul çözülünce bu sular Kuzey Denizi'nden Karadeniz'e döküldü fakat deniz seviyesinde bir değişiklik yapmadı. Bunun sebebi önce denizin taşması ve daha sonrasında da hızla buharlaşmasıydı. Karadeniz'in su seviyesini taşıran şey ise Dünya çapında olan su olaylarıydı. Yükselen Akdeniz suyu Boğaziçi'ne kadar gelebildi. Bu olay Karadeniz'in 155,000 km² kadar taşmasını sağladı. Taşan sular kuzeybatı ve güneybatıda daha yoğundu. Boğaziçi'nin su yolu üç yüz gün boyunca taşmış olarak durdu.
1998 ve 2005 yılları arasında Avrupa Meclis Projesi Karadeniz'deki çökeltileri kayıt etti. Okyanusbilimci Gilles Lericolais tarafından yönetildi ve bulunan veriler Ryan ve Pitman'ın hipotezlerine yenilik getirdi. Sonuçlar Bulgar Okyanusbilim İnstitüsü'nde çalışan Petko Dimitrov'un Nuh Projesi'nde göründü. Ayrıca Petko Mark Diddall tarafından yapılan hesaplamalar sualtı kanyonunun gerçekten olduğunu gösterdi.

Bazı jeologlar tarafından anlatılan olaylar dizisi meydana gelenin gerçek olduğunu iddia ederken, ani ve büyüklüğü konusunda tartışmalara sebep olmuşlardır. Özellikle, Karadeniz'in su seviyesi daha ilk başta yüksek ise taşması çok daha az dramatik olurdu. Jeoloji cemiyeti akademisyenlerinin çok büyük bir kısmı Ege Denizi'nden gelen suyun Boğaziçi'nden Karadeniz'e büyük bir baskı yapıp taşma yaptırabileceği düşüncesini reddetmektedir.

Bu teoriyi ortaya atan Ryan ve Pitman'ın baskılarını Ukraynalı ve Rus bilim insanları yayınlamıştır. Bu yayınları yapanlardan biri olan Valentina Yanko-Hombach, Ege ve Karadeniz'in su seviyelerine bakarak Boğaziçi'ne doğru giden suyun farklı jeolojik zamanlarda ters ve hatta farklı yönlerde aktığını söylemiştir.
Aynı şekilde, Yanko-Hombach tarafından ölçülen su seviyeleri Ryan ve Pitman'a ters düşmektedir.
2007 yılında bu konuyla ilgili bir derleme İngilizce dilinde basıldı. Bu basım, Rusların çok önceden bu konuyla ilgilenmesine rağmen İngilizce olarak basılan ilk Karadeniz Tufanı makale derlemesiydi.
UNESCO ve Uluslararası Jeoloji Bilimleri Cemiyeti'nin sponsorluğunda beş yıllık bir disiplinli çalışma 2005 ile 2009 yılları arasında yapıldı.
2009 yılının şubat ayında yayınlanan makalede selin oldukça yumuşak olabileceği söylendi.
Uygun bir çalışma ile Liviu Giosan ve arkadaşları, Karadeniz'in seviyesinin deniz birleşmesinden önce daha önceden bilinenin aksine su seviyesinin 30 metre altında olduğunu söylemiştir. Eğer ki bu sel (tufan) olmuş ise kesinlike denizin su seviyesi yükselir ve denizlerin yeniden birleşiminde tufandan etkilenmiş bölge önemli bir şekilde küçülürdü. Ayrıca bu olay İsa'dan önce 7400'lerde olmuş olabilir. Boğaziçi'nin derinliği günümüzde 36 metreden 124 metreye kadar değişirken (ortalama 65 metre) günümüz Karadeniz kıyı şeridi derinliğinden 30 metre daha düşük olduğu ölçülmüştür.
2012 yılında küçük fosillerin incelenerek yapılan bir araştırmada aynı şekilde Karadeniz Tufanı reddedilmiştir.

Sel efsane
Nuh'un gemisi
Zanclean sel, Akdeniz 5.33 milyon yıl önce

Karasu, Marmara Bölgesi'nde, Sakarya iline bağlı bir ilçedir. Doğusunda Kocaali ilçesi, güneyinde Hendek ilçesi, güneybatısında Ferizli ilçesi, batısında Kaynarca ilçesi ve kuzeyinde de Karadeniz ile çevrilidir. Marmara Bölgesi'nin Batı Karadeniz ile birleştiği yerde, Sakarya'nın kuzeyinde yer alan ilçe toprakları hafif dalgalı alçak alanlardan oluşmuştur. Karadeniz kıyısındaki düzlüklerin gerisinde hafif eğimlerle yükselen alanlar, bu alanların güneyinde de dalgalı düzlükler bulunur. Ancak birkaç yıl içerisinde kıyı bölümlerinin bir kısmına dalgakıran yapılarak akıntı kısmi engellenmiştir.
İlçenin yüzölçümü 411 km²dir. Karasu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 7 metredir.

Karasu'nun eski yerleşim yeri Küçük Karasu köyüydü. Köyün etrafındaki bataklıklardan dolayı karasu denilmiştir. Halk çıkan salgın hastalıktan sonra bu gün Karasu merkezinde bir mahalle olan İncilli'ye yerleşmiş ve burası Karasu adını almıştır.
İlçe topraklarını Sakarya Nehri sulamaktadır. Sakarya'nın taşıdığı alüvyonlarla vadi tabanlarında ve denize ulaştıkları kesimlerde verimli düzlükler oluşturur. Acarlar, Akgöl ve Küçükboğaz Gölleri ilçedeki belli başlı göllerdir. İl merkezine 50 km uzaklıktaki ilçenin yüzölçümü 788 km2dir.

İlçede, MÖ 3. yüzyılda başlayan Bitinya Krallığının egemenliği MÖ 1. yüzyıldaki Roma yönetimine kadar sürmüştür. Bizanslıların Optimatoi Thema'sının sınırları içerisindeki Sakarya bölgesi zaman zaman Arap istilalarına uğramıştır. 11. yüzyılın sonlarında Selçuklulardan Artuk Bey'in buradaki Bizanslıları yenmesi ile yöre Selçuklu Hanedanının eline geçmişse de 1072'de yeniden Bizanslılar yöreye hakim olmuşlardır. Bunun ardından 1097'de Haçlıların, Danişmendlilerin, Anadolu Selçuklularının ve İznik'te merkezi kurulan Nicaia İmparatorluğunun yönetimine girmiştir. 1322'de Orhan Gazinin komutanlarından Konuralp tarafından Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. 1888 yılına kadar, "Pazarsuyu" adıyla Kastamonu'ya, sonrasında İzmit'e bağlanmıştır. 1933'e kadar Bucak, 1933'te ilçe yapılarak İzmit'e bağlanmıştır. 1954 yılında Sakarya ilinin kurulmasıyla, bu ile bağlı ilçe olmuştur.
En eski tarihî eserler Sakarya nehri kıyısındaki günümüze ancak temel kalıntıları kalan, Karapınar ve Akkum köyleri arasındaki Karasu Kalesidir. Bugün fındıklıklar içinde kalan kaleden geriye fazla bir kalıntı kalmamıştır. Bizans döneminde Sakarya nehir ulaşımının güvenliği için yapıldığı düşünülmektedir.
Eski adı "İncilli" olan Karasu, 19. yüzyıl sonlarında bağımsız İzmit Mutasarrıflığının Kandıra kazasına bağlı bir nahiye idi. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde Karasu'dan; “Bundan 300 sene evvel Karasu Köyü'nde kurulmuştur. İzmit Sancağı'nın Kandıra Kazası'na bağlı bir kasabadır. Halkı çoğunlukla kömür taşımacılığı ve balıkçılık yapmaktadır.” diye söz etmektedir.
1898 yılında Karasu'da çinko ve kurşun bulunmuş ve 1. Cihan Harbine kadar işlenmeye devam etmiştir.
Karasu tarihinde İpsiz Recep Emice ismi önemli bir yer tutar. Aslen Rizeli olan İpsiz Recep Kurtuluş Savaşında Karasu'yu kendine karargâh yapmış, Millî Mücadeleye önemli katkılarda bulunmuş milis yüzbaşıdır. İpsiz Recep Kurtuluş Savaşı sonrası Karasu Yenimahalle'ye yerleşmiş, burada vefat ederek, Ulu Camii Mezarlığına defnedilmiştir.
Cumhuriyet döneminde bataklıklar kurutulmuş, Kafkasya ve Balkanlardan gelen göçmenler yöreye yerleştirilmiştir. 1940'larda başlayan ve hâlen devam eden Doğu Karadeniz'den aldığı göçlerle hızla büyümüştür.
II. Dünya savaşında Karasu açıklarında batırılan 30. denizaltı filotillasıdan U-20 Alman denizaltısının yeri 2008'de bulunmuştur.

Karadeniz ikliminin hakim olduğu Karasu'da kışlar çok soğuk değildir, yazlar aşırı sıcaklar görülmez, her mevsim yağışlı geçmektedir. Kar yağışları birkaç gündür, yerde fazla kalmaz. Yıllık yağış ortalaması 1200 mm'dir.

İlçe ekonomisi tarım, turizm ve balıkçılığa dayalıdır. Yetiştirilen tarımsal ürünlerin başında fındık, mısır ve buğday gelmektedir. Özellikle ilçe ekonomisinin can damarı olan fındıkta, yıllara göre serbest piyasa fiyatlarındaki dalgalanmalar ve artan girdi maliyetleri, yerel üreticinin gelirini doğrudan etkilemektedir. Hayvansal üretim ilçenin ikinci gelir kaynağı durumundadır. Ayrıca kent yakınındaki Sakarya ağzı balıkçı tekneleri için doğal bir liman olup, küçük ölçekli tekne yapım yerleri de vardır.
Karasulu balıkçılar genelde kum midyesi, deniz salyangozu, palamut, lüfer, barbunya, tekir, mezgit, istavrit, kalkan, kefal, tirsi, köpek balığı ve vatoz avlarlar. 143 tekne ile yıllık 2.000 ton (2003) deniz ürünü yakalanmaktadır. Yakın zamana kadar liman bulunmadığından Sakarya Nehri'nin ağız kısmı (Yeni Mahalle) sığınma yeri olarak kullanılmaktadır. Depolama imkânı olmadığından sabah çıkan balık mezat usulü bekletilmeden satılmaktadır.
İlçe sınırlarında MTA tarafından, Çam Dağı'nın kuzeyinde bakır, kurşun, çinko zuhuratı, İhsaniye sahilinde kumul alanlarda titanyum madeni varlığı saptanmıştır.
11 Nisan 2015 tarihinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından Denizköy ve İhsaniye köyleri arasına Karasu Otomotiv İhtisas Endüstri Bölgesi kurulacağı duyurulmuş, aynı gün resmi gazetede karar yayınlanmıştır. Bakan Fikri Işık tarafından; Yaklaşık 222 hektar üzerine kurulacak sanayi alanında motor, elektrikli-hibrit araçlar üzerinde çalışacak firmalara öncelik verileceği, 7 ila 8 bin kişiye istihdam sağlanacağı, 1,5-2 milyar dolar yatırım beklendiği, açıklanmıştır.

Kıyı boyunda yazlık daire ve siteler geniş yer tutar. Pansiyonculuk hizmeti yaygındır. Deniz turizminin yanında son yıllarda Acarlar Longozu (su basar orman) endemik bitki ve hayvan türleriyle, uluslararası boyutta incelenmekte ve ilgi çekmektedir.
Maden Deresi Kanyonu yazın aşırı sıcak zamanlarında bile serin atmosferiyle piknikçilerin gözde yeridir.
Küçükboğaz Gölü ilginç oluşumu ile amatör balıkçıların ve piknikçilerin vazgeçemediği yerlerdendir.
Yeni Mahalle'de Sakarya Nehrinin denize döküldüğü Sakarya Ağzı görülecek yerlerdendir. Çevresi alkollü ve alkolsüz restoranları, yeni yapılan yürüyüş yolları, oturma banklarıyla çekici hale gelmiştir.
Karasu sahilde kurulması düşünülen sivil havacılık pisti ile yakın zamanda bu konuda da ismini duyurmaya başlayacaktır.
Karasu ve çevresinde karstik taşların varlığından dolayı pek çok küçük ve orta ölçekli mağara mevcuttur.
Karasu'da son yıllarda Karasu Limanının yapımına başlanması, serbest bölge ilan edilmesi, tersane kurulması ile birlikte hızlı bir gelişme başlamıştır. Bu olay kent nüfusunun hızla artmasına çok miktarda yeni konut yapılmasına ve arsaların hızla değerlenmesine neden olmuştur.
Sakarya Nehri'ne 2000 yılından itibaren Mersin balığı yavruları bırakılmaktadır. Geçmiş yıllarda Sakarya Nehri ağzında bolca avlanan, belediye ambleminde yer alan Mersin balığı nesli yeniden canlandırılmaya çalışılmaktadır. Nesli tüketilen balığın anısına festival düzenlenmektedir.
1987 yapımı Türk filmi Otobüs Yolcuları / İhsaniye - Karasu, Karasu'nun İhsaniye köyünde çekilmiştir. Sakarya merkez'e yaklaşık olarak 55 kilometre mesafededir. Kendisine en yakın ilçe olan Kocaali ile arasında yaklaşık 16 kilometre mesafe vardır. İstanbul'a dökülen Melen Çayı ile arasında da 25 kilometre mesafe vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karasu kaymakamlığı 27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Otobüs Yolcuları / İhsaniye - Karasu 21 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pannonia Havzası veya Karpat Havzası Orta Avrupa'nın güneydoğusunda bulunan büyük bir tortul havzasıdır. I. Dünya Savaşı'nı izleyen Trianon Antlaşması'ndan sonra jeomorfolojik terim olan Pannonia Ovası daha yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Yaklaşık olarak aynı bölge için, Pliyosen Dönemi'nde Pannonia Denizi'nin işgal ettiği alandaki ovaları ifade etmek için, "Pannonia Ovası" teriminin yalnızca tarihsel olmadığı değil, aynı zamanda topolojik olarak da hatalı olduğu düşünülmektedir.

Karpat Ovası terimi, Karpat Havzası'nın alçak kesimlerini ve Aşağı Avusturya, Moravya ve Silezya (Çek Cumhuriyeti ve Polonya) gibi bazı bitişik bölgeleri ifade eder. Ovanın bitişiğindeki topraklar bazen Peri-Pannonia olarak da adlandırılır.
İngilizcede "Pannonian Basin" ve "Carpathian Basin" terimleri eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. "Pannonia" ismi, Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti olan Pannonia'dan gelmektedir. Tarihi bölge, coğrafi ova veya havza ile örtüşüyordu ancak aynı anda değildi; çünkü yalnızca modern Macaristan topraklarının batı kısmı (Transtuna olarak bilinir) antik Pannonia'nın bir parçasıydı; Büyük Macaristan Ovası ise bunun bir parçası değildi:
Modern devlet sınırları açısından, Karpat Havzası, tamamen havza içerisinde yer alan Macaristan topraklarını merkez alır, ancak aynı zamanda güney Slovakya, güneydoğu Polonya, batı-güneybatı Ukrayna, batı Romanya, kuzey Sırbistan, kuzeydoğu Hırvatistan, kuzeydoğu Slovenya ve doğu Avusturya'nın bazı kısımlarını da kapsamaktadır.
Karpat Havzası terimi Macar edebiyatında kullanılırken, Batı Slav dilleri (Çekçe, Lehçe ve Slovakça ), Sırp-Hırvatça, Almanca ve Romence dilleri Pannonia Havzası'nı kullanır (Macarca'da havza Çekçe'de Kárpát-medence olarak bilinir; Lehçe'de Panonská pánev ; Slovakça'da Panoński Basen ; Slovence ve Sırp-Hırvatçada Panónska panva : Panonski bazen /Панонски базен, Almanca'da; Karpatenbecken/Pannonische Tiefebene ve Rumence'de ; Câmpia Panonică veya Bazinul Panonic). Doğu Slav dilleri, yani Ukraynaca, Tysa-Tuna Ovası veya Middanubian Ovası terimlerini kullanır (Ukraynaca: Тисо-Дунайська низовина, Середньодунайська низовина).

Pannonia Inferior havzanın batı yarısının büyük bir kısmını, Tuna'ya kadar kaplıyordu.
Pannonia Superior, havzanın batı kenarını ve Virunum'a kadar uzanan Doğu Alpler'in bir kısmını da kapsıyordu. Havzanın güney kıyısı Dalmaçya ve Mezya'daydı.
Havzanın doğu yarısı Romalılar tarafından fethedilmedi ve Iazyges'lerin yaşadığı Sarmatya'nın bir parçası olarak kabul edildi. Benzer şekilde, Tuna'nın kuzeyindeki bölgeler (şimdiki Batı Slovakya) imparatorluğa ait değildi; Quadi'lerin yaşadığı Cermanya'nın bir parçası olarak kabul ediliyordu.
Pannonia Havzası ve Karpat Havzası: Günümüz Macaristan topraklarında antik Roma Pannonia eyaleti yalnızca Transtuna topraklarında yer alıyordu, ancak Büyük Macaristan Ovası Pannonia eyaletinin bir parçası değildi. Bu, modern Macaristan topraklarının %29'undan daha azını oluşturduğundan, Macar coğrafyacıları "Karpat Havzası" ve özellikle "Pannonia Ovası" terimlerini, yalnızca tarihsel olmayan değil aynı zamanda topolojik olarak da hatalı bir terim olarak kabul edilmesi nedeniyle kullanmaktan kaçınırlar. Havzanın topraklarının %80'i için "Pannonia" terimi tarihsel olarak kullanılmadığından, Macar coğrafyacı ve tarihçiler daha doğru olan "Karpat Havzası" terimini kullanmaktadırlar. Pannonia "Ovası" terminolojisiyle ilgili diğer mantıksal sorun topografyada yatmaktadır: Küçük Macar Ovası hariç (ki bu bölge antik Pannonia Transtuna topraklarının yalnızca yaklaşık %15'ini oluşturur), tepeler ve dağlar manzaraya hakimdir, dolayısıyla bu bölgede gerçek ovalar çok nadirdir. Antik Roma Pannonia eyaletinin en büyük ovası Hırvatistan'ın Slavonya bölgesinde ve günümüzde Sırbistan'ın Voyvodina bölgesinde yer almaktadır.

Julius Pokorny, Pannonia ismini İlirce dilinden, Ön Hint-Avrupa kökü *pen-, "bataklık, su, ıslak" kelimesinden türetmiştir. (bkz. İngilizce fen, "bataklık"; Hintçe pani, "su")
"Karpatlar" ismi, Karadeniz'in doğusundan kuzeydoğusuna, günümüzde Romanya ve Moldova sınırları içinde kalan Transilvanya Ovası'na kadar uzanan geniş bir alanda yaşayan "Karpatlar" veya "Karpat" adı verilen eski Daçya kabileleriyle yakından ilişkilidir. Karpatlar ismi, nihayetinde dağ, kaya veya engebeli anlamına gelen Proto-Hint-Avrupa kökü *sker- / *ker- 'den türemiş olabilir (bkz. Cermen kökü *skerp-, Eski İskandinav Eski Norsça: harfr "tırmık", Gotik skarpo, Orta Aşağı Almanca scharf "çömlek parçası" ve Modern Yüksek Almanca Scherbe "parça", Eski İngilizce Eski İngilizce: scearp ve İngilizce keskin, Litvanyaca kar~pas "kesmek, kesmek, çentik atmak", Letonca cìrpt "kırpmak, kırpmak").
Eski Lehçe karpa kelimesi 'engebeli engebeler, su altı engelleri/kayaları, engebeli kökler veya gövdeler' anlamına geliyordu. Daha yaygın olan skarpa kelimesi ise keskin uçurum veya diğer dikey arazi anlamına gelir. İsmin Hint-Avrupa * kwerp 'dönmek' kelimesinden geldiği ve Eski İngilizce Eski İngilizce: hweorfan benzediği düşünülüyor. 'dönmek, değiştirmek' (İngilizce çözgü) ve Yunanca Grekçe: καρπός karpós 'bilek', belki de dağ sırasının L şeklinde eğilme veya sapma biçimine atıfta bulunuyor.

Hem ova hem de havza, Pannonia karışık ormanlar ekolojik bölgesiyle önemli ölçüde örtüşmektedir.
Ova veya havza, Transtuna Dağları tarafından çapraz olarak ikiye bölünür ve daha büyük olan Büyük Macaristan Ovası'nı (Doğu Slovak Ovası dahil) Küçük Macaristan Ovası'ndan ayırır. Avrupa coğrafyasında topografik olarak ayrı bir birim oluşturur ve etrafı kuzeyde ve doğuda Karpat Dağları, güneyde ve güneybatıda Dinar Alpleri ve batıda Alpler ile çevrilidir. Ova aynı zamanda Pannonia karışık ormanlarPannonia Bozkırı ile de ilişkilidir.
Tuna ve Tisa nehirleri havzayı kabaca ikiye böler. Kuzeybatıda Viyana, kuzeydoğuda Košice, güneybatıda Zagreb, güneyde Novi Sad ve doğuda Satmar'ı içine alan bir alanı kaplar. Tuna Nehri, Alp Dağları ile Bohemya Ormanı'nı ayıran bir vadiden kuzeybatıdan havzaya girer. Havzanın ortasından geçerek güneydoğu kesiminde Güney Karpatlar'ın Dinarik Alpleri ve Balkan Dağları'na geçiş yaptığı yere kadar uzanır. Tisza Nehri havzaya kuzeydoğudan girer ve Doğu Karpatlar'dan aşağı doğru akar, güneybatı ve güneye doğru devam ederek havzanın güney kesiminde Tuna Nehri'ne katılır. Bölgenin bir diğer önemli nehri ise, Dinar Alpleri'nin doğu etekleri boyunca uzanan ve Tuna Nehri ile birlikte Balkan Yarımadası'nın kuzey sınırını oluşturan Sava'dır. Ayrıca Karpat Havzası'nın güney kesiminde Tuna'ya da karışır. Diğer nehirler arasında Drava, Mureș, Büyük Morava, Drina ve daha pek çok nehir bulunmaktadır. Pannonia'nın batı kesiminde Balaton Gölü yer almaktadır.

Yağış miktarı az olmasına rağmen ova önemli bir tarım alanıdır. Bazen bu zengin tınlı lös toprağının tüm Avrupa'yı besleyebileceği rivayet edilir. Ancak son yıllarda toprak erozyonuna neden olan aşırı yağış olaylarında artış yaşanmaktadır. Şiddetli toprak erozyonundan etkilenen alanların bilinmesi, bunu azaltmaya yönelik etkili önlemlerin uygulanmasına yardımcı olabilir.
İlk yerleşimciler için ovada çok az metal veya taş kaynağı bulunuyordu. Arkeologlar obsidyen veya çakmaktaşı, bakır veya altından yapılmış nesnelerle karşılaştıklarında, antik ticaret yollarını yorumlamak için neredeyse eşsiz fırsatlara sahip olmuşlardır.

Karpat Havzası, Alpler-Himalaya sisteminin jeomorfolojik bir alt sistemidir ve özellikle Miyosen sırasında birbirinden uzaklaşan tortullarla dolu bir arka yay havzasıdır.
Pannonia ovası, Transdanubiya Dağları (Macarca: Dunántúli-középhegység ) boyunca iki kısma bölünmüştür. Kuzeybatı kısmına Batı Pannonia ovası (veya ili ), güneydoğu kısmına ise Doğu Pannonia ovası (veya ili ) denir. Bunlar aşağıdaki bölümlerden oluşmaktadır:

Batı Pannonia Ovası (il):
Viyana Havzası
Küçük Macar Ovası
Doğu Pannonia Ovası (il):
Büyük Macar Ovası
Pannonia Adası Dağları (Sırpça: Panonske ostrvske planine )
Transdanubiya Dağları (Macarca: Dunántúli-középhegység )
Drava – Mora ovaları
Not: Transilvanya Platosu ve Lučenec-Košice Çöküntüsü (her ikisi de Karpatlar'ın parçalarıdır) ve diğer bazı ovalar da bazen jeomorfolojik olmayan veya daha eski bölümlerde Pannonia Ovası'nın bir parçası olarak kabul edilirler.

Ovanın ulusal sınırlara mutlaka karşılık gelmeyen, nispeten büyük veya belirgin alanları şunlardır:

Bačka/Bácska (Sırbistan, Macaristan)
Šajkaška (Sırbistan)
Telečka (Sırbistan)
Gornji Breg (Sırbistan)
Banat (Romanya, Sırbistan, Macaristan)
Pančevački Rit (Sırbistan)
Veliki Rit (Sırbistan)
Gornje Livade (Sırbistan)
Baranya/Baranja (Macaristan, Hırvatistan)
Burgenland (Neusiedler Basin), Avusturya
Crișana (Macaristan, Romanya)
Büyük Macaristan Ovası (Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Slovakya, Romanya, Ukrayna)
Jászság (Macaristan)
Kunság (Macaristan)
Küçük Macaristan Ovası (Kisalföld/Malá dunajská kotlina – Macaristan, Slovakya)
Mačva (Sırbistan)
Međimurje (Hırvatistan)
Moravya (parça), Çek Cumhuriyeti
Moslavina (Hırvatistan)
Podravina (Hırvatistan, Macaristan, Drava nehri civarı)
Podunavlje (Sırbistan, Hırvatistan, Tuna nehri civarı)
Pokuplje (Hırvatistan, Kupa  nehri civarı)
Pomoravlje (parça), Sırbistan, Morava  nehri civarı
Pomorišje (Romanya, Macaristan, Sırbistan, Mureș nehri civarı)
Posavina (Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Sava nehri civarı)
Potisje (Serbia, around Tisa river)
Prekmurje (Slovenia)
Semberija (Bosna-Hersek)
Slavonya (Hırvatistan)
Palača (Hırvatistan)
Srem/Srijem (Sırbistan, Hırvatistan)
Podlužje (Sırbistan)
Šokadija (Hırvatistan)
Spačva (Hırvatistan, Sırbistan)
Cvelferija (Hırvatistan)
Zakarpattia Lowland (Ukrayna)
Transdanubia (Macaristan)
Vienna Basin (part), Avusturya
Vojvodina (Sırbistan)
Macaristan'ın içinde her zamankinden daha fazla, bkz.: Macaristan'ın illeri, Macaristan'ın bölgeleri
Slovakya'nın içinde her zamankinden daha fazla, bkz.: Geleneksel Slovakya'nın bölgeleri, Slovakya'nın bölgeleri

Pannonia Havzası'nın jeolojik kökeni, Pliyosen Dönemi'nde en geniş alanına ulaşan ve üç ila dört kilometre derinliğinde tortunun biriktiği sığ bir deniz ol

Kastamonu, Türkiye Cumhuriyeti'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Kastamonu ilinin merkezi olan şehirdir.
Gökırmak'ın bir kolu olan Karaçomak Deresi vadisinde kurulu bulunan şehrin denizden yüksekliği 775 metredir.
Evliyalar şehri olarak da bilinen Kastamonu Anadolu'daki en eski şehirlerden biridir, antik çağ ve Türk-İslâm dönemine ait birçok tarihî eser vardır. Kastamonu Kalesi, Atabey Camii, Şeyh Şaban-ı Veli Türbesi, Yanık Sultan Türbesi, Nasrullah Camii, saat kulesi ve buna benzer birçok tarihî eser mevcuttur. Çivisiz yapı mimari olarak yapılan Mahmut Bey Camii de buradadır. Kastamonu kent merkezinde ayrıca Türkiye'de açılan ilk "Kent Tarihi Müzesi" bulunmaktadır.
Kastamonu Saat Kulesi, Sultan II. Abdülhamit zamanında, şehrin doğusunda bulunan yamaç üzerine Kastamonu Valilerinden Abdurrahman Nureddin Paşa tarafından 1885 yılında yaptırılmıştır. Kulenin saati de Avrupa'dan getirtilmiştir.
Kastamonu'da yapılan çekme helva tatlısı, Taşköprü sarımsağı ve kuyu kebabı Türkiye genelinde çok meşhurdur.

Aşağıdaki tablo, Kastamonu il merkezinin uzun yıllar (1927–2025) meteorolojik iklim ortalamalarını göstermektedir (Meteoroloji Genel Müdürlüğü).

Kastamonu isminin türemesi hakkında birçok fikir vardır:
Birinci görüşe göre Kastamonu adının Paflagonía [Yunanca “Paflagon (halkı) ülkesi”] adından Türkçeleştirildiği görüşü düşünülmelidir. Batı Karadeniz ve Orta Karadeniz bölümünü kapsayan bölgeye Türklerden önce Paflagonya denmiştir. Günümüzde Kastamonu, Sinop, Bartın, Çankırı ve Karabük bu bölgede yer alırken Çorum, Bolu, Zonguldak ve Samsun illerinin bir bölümü bölgenin içinde kalmaktadır. MÖ 1000 tarihinde bu bölgeye hâkim olan Paflagonlar kendi adlarını bu coğrafyaya vermişlerdir.
İkinci bir görüşe göre Kastamonu şehri ismini, Hitit döneminde aynı bölge için kullanılan Kastama isminden almıştır. Kastama ismi zamanla Kastamonu'ya dönüşmüştür.
Üçüncü bir görüşe göre Kastamonu şehri ismini, Gas ve Tumanna kelimelerinin birleşiminden almıştır. Gaslar ya da bilinen adıyla Kaşkalar Kastamonu'nun ilk yerleşimcilerindendir. Tumanna ise o dönemde Kastamonu üzerinde bulunan bir şehir/bölge ismidir. Bu iki kelimenin birleşimi, zamanla Kastamonu şeklini almıştır.
Dördüncü bir görüşe göre ise Kastamonu şehri ismini, kastra ve komnen kelimelerinin birleşiminden almıştır. Kastra kelimesi Latince "kale" demektir. Komnenler ise, bir Bizans Hanedanı olup bu bölgenin Bizans dönemindeki yerleşimcileridir. Bu iki kelime zamanla Kastamonu şeklini almıştır.

1947 ve 1948 yılları arasında Kastamonu'da yapılan araştırmalar sonucu Gölköy Enstitüsü çevresinde çakmak taşından yapılma bir alet bulunmuş, bu aletin Orta Paleolitik dönemden kaldığı öğrenilmişti.
1951 Yılında yapılan araştırmalar sonucu da Tahta ve Malak köyleri etrafında Abevilyen (Chelléen), Mikokiyen (Micoquien) çağından kalma el baltalarıyla; Musteryen (Mousterian) ve şüpheli olarak da Üst Paleolitik'e ait tarihi bulgular ele geçirilmiştir.
Yine aynı yıllarda İsmail Kılıç Kökten'in yaptığı geziler sonucu Devrekani'nin Eksen bölgesinde (Şimdiki Kulaksızlar Barajı civarı) Dikilitaşlar ile karşılaşmış, ancak tarihlendirme yapılabilecek eşya kalıntısı bulamamıştır. Fakat bölgenin kuzeybatısında Bakır Çağı'na ait çanak çömlekler bulunmuştur.

Kaşkalar, (Hitit metinlerinde Gašga, Kašga, Kaška; II. Ramses yazıtlarında Kškš, Asur kaynaklarında māt Kašku (Sargon yıllıkları), Ugarit dilinde ise ktk) Hititlerin Anadolu'da hüküm sürdükleri devirlerde, şarkın en kuvvetli milletleri sayılan Mısırlılarla, Kaldelilerle, Suriyelilerle ve her zaman Hititler ile siyasi, ticari münasebetlerde bulunmuş ve hatta uzun seneler onlarla kavga ederek millî varlık ve kuvvetlerini onlara kabul ettirmiş bir kabiledir. MÖ 1200 yılları civarında Hitit Devleti'nin sona ermesi ile birlikte Kaşkalar için güneye inme fırsatı doğdu. Yeni Asur kaynaklarına göre Kaşkaların hüküm sürdüğü topraklar batıda Muşki'ye, doğuda Urartu'ya ve güneyde Tabal'a uzanmaktaydı.

Hititlerin Kastamonu civarında sürekli hüküm sürdüğü bir dönem olmamıştır. Bu bölge Kaşkalar ve Hititlerin güç durumlarına bağlı olarak sürekli el değiştirmiştir. Kaşkalar yarı yerleşik bir hayat yaşadıkları için Hititlerin bu bölgeyi tamamen ele geçirmeleri mümkün olmamıştır. Ancak, Kastamonu'da Hititlere ait birçok çanak çömlek bulunmuştur.
Hititlerden sonra Frigya ve Lidya krallıklarının egemen olduğu bu topraklar MÖ 4. yüzyılda Perslerin eline geçmiştir. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender Anadolu ile birlikte Kastamonu topraklarını da Makedonya Krallığı'na katmıştır.

Paflagonya diye isimlendirilen bölgenin sınırları doğuda Kızılırmak, batıda Sakarya Nehri, güneyde Frigya ve Galatya ile çevrilidir. Kuzeyde ise Karadeniz yer alır. Strabon'a göre Parthenius nehri bölgenin batı sınırını çiziyordu, doğusunda da Halys nehri vardı. Günümüzde Kastamonu, Sinop, Bartın, Çankırı ve Karabük bu bölgede yer alırken, Çorum, Bolu, Zonguldak ve Samsun illerinin bir bölümü bölgenin içinde kalmaktadır.
Paflagonyalılardan İlyada Destanında bahsedilir. Bazı kısımlar şunlardır:
''...Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paphlagonialılara...''
''...O sıra avladılar Ares’in dengi Pylaimenes’i, mert savaşçılar Paphlagonialıların önderini...''
(Pylaimenes'in oğlu öldüğünde) ''...Ulu yürekli Paphlagonlar çevresine üşüştüler, koydular arabaya, götürdüler kutsal İlyon’a...''

İskender'den sonra yöreyi ele geçiren Pontus Krallığı MÖ 1. yüzyılda Romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Uzun yıllar Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan Kastamonu MS 395 yılında İmparatorluğun bölünmesiyle bütün Anadolu gibi Bizans İmparatorluğuna katılmıştır.

Bugün Kastamonu ve çevresindeki illeri de içine alan ve Romalılar devrinde adına Paflagonya (Paphlagonia) denilen bölgede yer almaktadır.
Romalılar devrinde Taşköprü'nün (Paphlagonia) eyalet merkezi olduğu zamanlar Kastamonu küçük bir kasaba olup Roma döneminde şehir Timonion ismi ile anılmaktaydı.
Kastamonu ili ve civarı 10. yüzyılda Bizans imparatoru II. Basileios tarafından Trakyalı general Manuil Erotikos Komninos'un denetimine verilmiştir. Komninos 978 yılında imparatora karşı ayaklanan Bardas Skleros'a karşı İznik kentini başarıyla savununca imparatorun dikkatini çekmişti. Komninos daha sonra Bizans imparatoru olacak olan I. İsaakios'un babasıdır. Oğlu tarafından kurulan Komninos Hanedanı, Bizans İmparatorluğu'nu ve çöküşüne kadar Trabzon İmparatorluğu'nu yönetmiştir.

13. yüzyıla kadar Bizans yönetiminde kalan Kastamonu, 1227-1309 yılları arasında Hüsamettin Çoban'ın yöredeki Türkmen topluluklarını toplayarak kurduğu Çobanoğulları Beyliğinin yönetimi altına girmiştir. Hüsamettin Çoban'dan sonra yerine oğlu Alp Yörük ve daha sonra torunu Yavlak Arslan geçmiştir. Çobanoğlu Yavlak Arslan Anadolu Selçukluların taht kavgasına karıştığı için 1292 yılında öldürüldü. Onun yerine oğlu Mahmut Bey geçmiştir.
O sıralarda Anadolu'da hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ile savaşmaktaydı. Moğollara esir düşen Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud candarlarından komutan Temür Yaman Candar tarafından kurtarıldı. Bunun üzerine sultan Temür Yaman Candar'a Kastamonu yöresini hediye etti. Ancak bölge o zamanlar hâlen Çobanoğullarının elindeydi.

Temür'ün ölümünden sonra yerine geçen oğlu Candaroğlu Süleyman Paşa, 1309 yılında Kastamonu şehrini ele geçirerek Çobanoğlu Beyliğine son verdi. İlhanlıların denetimi altında yaşayan Selçuklu Sultanı II. Mesud 1308 yılında ölünce Süleyman Paşa bölgeyi bir süre İlhanlılara bağlı olarak idare etti. İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır 1335 yılında öldüğünde İlhanlı denetiminden çıktı.
Candaroğlu Süleyman Paşa, Safranbolu ve Sinop'u ele geçirmişti. Candaroğulları denizciliğie önem vermekteydi Sinop'a bir tersane kurmuşlardı. Süleyman Paşa Sinop'un yönetimini oğlu I.İbrahim'e Safranbolu'yu da küçük oğlu Ali'ye verdi. Süleyman Paşa'nın ölümünden sonra oğulları Candaroğlu Beyliği'nin yönetimi için savaştılar. İbrahim 1339'da galip gelerek Kastamonu'nun yönetimini ele geçirdi. İbrahim Bey 1346 yılında öldüğünde yerine kuzeni Adil geçti. Adil bey 1361 yılında ölünce yerine oğlu Kötürüm Bayezid geçti. Bayezid Sivas bölgesini yöneten Kadı Burhaneddin ile iki kez savaştı.
Bayezid 1383 yılında Osmanlı Sultanı I. Murat'dan destek alan oğlu II. Süleyman ile yaptığı savaşta Kastamonu'yu kaybetti. Bayezid Kastamonu'yu terkedip Sinop'a yerleşti ve böylelikle Candaroğulları Beyliği ikiye bölünmüş oldu. Kötürüm Bayezid 1385 yılında öldü ve yerine oğlu İsfendiyar Bey geçti.
Kastamonu'yu yöneten Candaroğlu II. Süleyman beyliği sırasında Osmanlı Sultanı II. Murat'a bağlı kaldı. Osmanlı'nın 1386 ve 1389 yaptığı Avrupa seferlerine askerleri ile katıldı. Sultan Murat'ın yerine geçen I. Bayezid babası kadar barışçı olmadı 1391 yılında Kastamonu'ya bir sefer düzenledi.  Candaroğlu II. Süleyman öldürüldü ve Kastamonu'daki Candaroğlu hükmü sona erdi.
Bu arada Sinop'ta hüküm süren Candaroğlu İsfendiyar Osmanlılarla bir çatışmadan çekinerek Sinop'un kendisine bırakılması koşuluyla Osmanlılara bağlılığını bildirdi. Böylece Candaroğullari Beyliği, Sinop'ta İsfendiyar Bey kolundan devam etti.
İsfendiyar Bey Ankara Savaşı (1402) öncesinde Timur İmparatorluğu'nun kurucusu Timur'la görüşerek ona bağlandı, Timur adına para bastırdı. Kastamonu, Kalecik, Tosya, Çankırı Samsun ve Bafra'yı da alarak beyliği en geniş sınırlarına ulaştırdı
Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilip esir düşünce Yıldırım Bayezid'in oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmet arasında taht kavgası başladı. İsfendiyar Bey bu süreç boyunca kavgadan faydalanmaya çalıştı. Dağılan Osmanlı birliği, 1413 yılında, I. Mehmet Han (Çelebi Mehmet) tarafından yeniden sağlandı. Bu mücadeleden galip çıkan I. Mehmed ile iyi ilişkiler kurdu. 1417'de onun Karaman (1415-16) ve Eflak (1416-17) seferlerine oğlu Kasım Bey komutasında yardımcı kuvvetler gönderdi. Bu sefer sonrasında Kasım Bey, beyliği öbür oğlu Hızır Bey'e bırakmak isteyen babasına karşı ayaklanarak Osmanlılara sığındı.
I. Mehmed'in desteğini alan oğlu Kasım Bey'e Tosya, Çankırı ve Kalecik

Kefe veya Feodosya  (Kırım Tatarcası: Kefe, Ukraynaca: Феодосія Feodosiya, Rusça: Феодосия, 1784'e kadar Kaffa), Ukrayna’nın Kırım yarımadasının güneydoğu kıyısında yer alan bir liman şehridir.

Kefe aslında Milet şehrinden gelen göçmenlerin MÖ 6. yüzyılda kurduğu Yunan kolonisi Theodosia idi. 1266'dan 1475'e kadar Ceneviz Cumhuriyeti'nin egemenliğinde kalan şehrin adı, Cafa ya da Caffa olarak değiştirilmiştir. Şehir, 1475'te ise Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir. Osmanlı Dönemi’nde “Kiçik İstanbul” (Küçük İstanbul) olarak adlandırılmıştır. Hızla genişleyen ve güçlenen Rus İmparatorluğu, 1783'te Kırım'ı ele geçirirken Feodosya'ya da sahip olmuştur. Şehir, 1802'de tekrar Feodosiya olarak adlandırılmıştır. Şehir, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından iki kez ele geçirilmiştir. Bu süreçte şehirde tespit edilen 3,248 Yahudi Einsatzgruppen tarafından katledilmiştir. Şehir, 1954'te diğer Kırım şehirleriyle birlikte Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmıştır.

Kefe

Beregovoye köy şurası
Koran Eli (Beregovoye)
Stepnoye
Köktöbel kasaba şurası
Köktöbel
Barak Göl (Nanikovo)
Krasnokamenka köy şurası
Kızıltaş (Krasmokamenka)
Nasıpnoye köy şurası
Nasipköy (Nasıpnoye)
Baybuga (Blijneye)
Kürey Başı (Vinogradnoye)
Gertsenberg (Pionerskoye)
Podgornoye
Solneçnoye
Sultan Sala (Yujnoye)
Ordjonikidze kasaba şurası
Kaydagor (Ordjonikidze)
Primorskiy kasaba şurası
Hafuz (Primorskiy)
Şçebetovka kasaba şurası
Otuz (Şçebetovka)
Aşagı Otuz (Kurortnoye)

 Azak, Rusya
 Kołobrzeg, Polonya

WorldStatesmen - Ukraine5 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient Theodosia and its Coinage 27 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kerç (Kırım Tatarcası: Keriç, Ukraynaca: Керч, Rusça: Керчь, Osmanlıca: کرش), Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin doğusundaki Kerç Yarımadası'nda yer alan bir şehir. Kuzey Kafkasya'dan Kerç Boğazı ile ayrılır. 

Kerç, yerleşimin antik dönemlere uzandığı kentlerden biridir. Bugünkü kentin yakınlarındaki Mayak köyündeki arkeolojik bulgular, buranın MÖ 17-15. yüzyıllarda yerleşme merkezi olduğunu göstermiştir.
Bir kentsel yerleşme olarak Kerç'in tarihi MÖ 7. yüzyıldan başladı. Miletoslu Yunan koloniciler Kerç Boğazı kıyısında bir kent devleti olan Pantikapaeumos'u kurdular. Bugünkü Kerç kenti bu antik kentin temelleri üzerinde yükseldi. Kent, MÖ 480 yılında Bosporos Krallığı'nın başkenti oldu.
Pantikapaeumos kenti, Asya ve Avrupa ticaret yolu üzerinde olduğu için kısa sürede gelişti. Tahıl ve balık ihracı merkezi olmasının yanında şarapçılık da önemliydi. Kentin zamanla nüfusunun önemli kısım İskitler, Sarmatlar gibi halklardan oluşmaya başladı.
Pantikapaeumos, MS 1. yüzyılda Ostrogotların, 375 yılında da Hunların saldırılarına uğradı ve önemli ölçüde zarar gördü.

Kerç Boğazı (Rusça: Керченский пролив, Ukraynaca: Керченська протока, Kırım Tatarcası: Keriç boğazı; Adigece: Хы Т1уалэ]). Karadeniz ile Azak Denizi'ni birleştiren deniz geçidi, boğaz. Stratejik bir geçiş noktası olarak, hem ticaret gemileri hem de bölgesel ulaşım açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu boğaz, uluslararası deniz taşımacılığında önemli bir rota olarak kullanılmaktadır.
İlk ve Orta Çağ boyunca, su yollarını birleştiren önemli bir ticari yol işlevi görmüştür. MÖ 8. yüzyıldan başlayarak, Kerç Boğazının iki yakası boyunca Grek ticaret kentleri (koloniler) kurulmuştur. Bunların en önemlileri boğazın batı yakasında bulunan ve Bosporos Krallığı'nın başkenti de olan Panticapaeum ile güneyindeki Nymphaion, doğu yakasında da Phanagoria ve Hermonassa idi.
Kerç Boğazı, daha sonra birçok kez el değiştirdi. 1783'te Kırım Hanlığı'nın lağvedilip topraklarının Rusya'ya ilhak edilmesi sonucu, tamamıyla Rus denetimine girdi. Sovyetler döneminde, Rus SFS Cumhuriyetine bağlı bir oblast olan Kırım, 1954'te Ukrayna SSC'ye verildi. 1991 yılı sonunda Sovyetler'in dağılması üzerine, Kerç Boğazının batı yakası Ukrayna, doğu yakası da Rusya Federasyonu sınırları içinde kaldı. 2014'te Rusya'nın Kırım'ı ilhakı sonucu boğazın kontrolü tekrar Rusya'ya geçti.

Türk Boğazları

Kobuleti, Çürüksu (Gürcüce: ქობულეთი), Gürcistan'da, Acara Özerk Cumhuriyetinde bulunan, aynı adlı belediyenin yönetim merkezi olan kenttir. Demiryolu istasyonunun ve çay işleme atölyelerinin bulunduğu Kobuleti, yazın önemli dinlence yerlerinden biridir. Kobuleti kenti ve bölgesi, Osmanlı döneminde Çürüksu olarak adlandırılıyordu.

Kobuleti adı, Gürcü Kobulidze (ქობულიძეები) sülalesinden gelir. Kobuleti bölgesinin tarihi birkaç bin yıl öncesine uzanmaktadır. Bölgede Taş Devri ve Antik Çağ'a aletler bulunmuştur. İÖ 6. yüzyıla tarihlenen altın kaplar ve takılar, figürlü altın krater olarak adlandırılan çömlek Kolhi kültürüne aittir. Piçvnari ve Kohi adlı ortadan kalkmış yerleşimler ile Zeniti köyündeki üzüm tekneleri, Orta Çağ'dan kalma kaleler, tek kemerli taş köprüler ve kiliseler de bölgenin önemli eski yerleşim alanı olduğunu göstermektedir.
Kobuleti, Orta Çağ'da Guria Prensliği sınırları içinde yer alıyordu. 17. yüzyılın ortalarında Kobuleti Gurieli sülalesi tarafından Tavdgiridze ailesine bırakıldı. Guria Prensliği 1703 yılında Çakvi ve Batum tarafındaki topraklarının kontrolünü kaybetti. 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ardından Osmanlılar peyderpey Kobuleti bölgesini ele geçirdi. Bölgeye ve Kobuleti kasabasına Osmanlı döneminde Çürüksu adı verildi. Bölge halkı da Müslümanlaştırılmaya başladı. Bu süreç 1870'lere değin devam etmiştir.
Kobuleti, 17. yüzyılda Gürcistan'ın her tarafından getirilen insanların satıldığı esir pazarı olarak ünlenmişti. Gürcistan'da yirmi yedi yıl (1627-1654) kalmış olan İtalyan misyoner Don Cristoforo De Castelli, deniz kıyısındaki Kobuleti şehrinde her yıl açık insan pazarında her yaştan ve cinsten çocuk, kadın ve erkeklerin satıldığını yazmıştır.
Kobuleti bölgesi, Trabzon vilayetinin kurulmasının ardından Çürüksu adıyla Lazistan sancağı kazalarından biriydi. Çürüksu kazası, 16 köy ve 3 mahalleden oluşuyordu. 1876 tarihli Trabzon vilayeti salnamesine göre nüfusu 1.504 haneden oluşuyordu. Kazanın merkezi olan Kobuleti kasabasında dokumacılık, demircilik ile abacılık ve iskemle imalatı yapılıyordu.
Kobuleti, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya savaş tazminatı olarak bırakıldı. Bu tarihten sonra Anadolu'ya göç eden Müslüman Gürcülerin bir bölümü Çürüksu'dan gelmiştir. Bunlardan Çürüksulu Ali Paşa, başta Ordu ve çevresi olmak üzere, II. Abdülhamid döneminde muhacirlerin iskânı gibi konularda önemli rol oynamıştır. Aleksandr Frenkel, 1879 yılında Rusça basılan Çürüksu ve Batum Notları (Очерки Чурук-су и Батума) adlı kitabında, Batum ordusu komutanı Derviş Paşa'nın halkı göçe zorladığını, daha fazla insan götürmek için Batum bölgesini Ruslara teslim etmeyi geciktirdiğini, herkesin gitmesini sağlamak için de önce çocukları ve kadınları toplandığını, her gün Çürüksu'dan Batum'a insanlar yolladığı ve buradan da Trabzon'a gönderildiğini yazmıştır. Droeba gazetesinin aynı yıl yayımlanan bir nüshasındaki yazıda da Osmanlı asker Derviş Paşa'nın Çürüksulu Müslüman Gürcüleri zorla göç ettirdiği belirtilmiştir. Frenkel'e verilen bilgiye göre, Osmanlılar insanları zorla gemilere bindiriyor ve Osmanlı ülkesine götürüyorlardı. Kobuletliler buna direnmiş, hatta 14-15 Ağustos 1879'da Osmanlılar ile halk arasında çatışmalar çıkmıştı. Bu direniş karşısında Osmanlılar bundan vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Kobuleti, Rus idaresinde 1886 nüfusu sayımında Batum sancağının Kintrişi kazasına bağlıydı. Rusça Gürcüce yazılışına uygun biçimde Kobuleti (Кобулети) şeklinde kaydilmiştir. Kobuleti şehri, Kobuleti nahiyesindeki tek yerleşimdi. Nüfusu, 356'sı erkek ve 275'i kadın olmak üzere 89 hanede yaşayan 631 kişiden oluşuyordu. Bu halkın tamamı Müslüman Gürcü anlamında "Acaralı" (Аджарцы) diye yazılmıştır. Gürcü tarihçi Zakaria Çiçinadze de 1891 yılında, "Çürüksu" şeklinde yazdığı Kobuleti'den 80 hanenin göç ettiğini belirtmiştir. Çiçinadze'nin verdiği bilgiye göre, bu tarihte Kobuleti'de Müslüman Gürcü çocukların din dersi aldığı bir mektep bulunuyordu. Bu mektebin hocası, Müslüman olmadan önce aile kilisesi bulunan aznauri sülalesinden geliyordu. Çürüksu kasabasına "Yeni Kobuleti", Kobuleti köyünde de "Eski Kobuleti" de deniyordu. Ruslara teslim edilmeden önce Osmanlı idari taksimatına kaza konumuna sahip olan Çürüksu bölgesi, Rus idaresinde Kintrişi (კინტრიში) olarak adlandırıldı. Kintrişi, Yukarı Acara, Aşağı Acara ve Gonio kazaları Batum sancağını oluşturuyordu. Kintrişi kazası, 1886 nüfus sayımında 20 nahiye ve bu nahiyelere bağlı 41 köyü kapsıyordu.
Tarihçi Oktay Özel Kiske Kuşunun Peşinde adı kitabında, kendisinin de mensubu olduğu Katamadze (Katamize) ailesinin Çürüksu'dan  göçünü anlatır.
Osmanlı Devleti'nin hizmetinde bulunmuş Çürüksulu Ali Paşa, Çürüksulu Mahmud Paşa, Çürüksulu Ahmet Paşa gibi kişiler bu bölgedendir. Gürcistan'ın eski başbakanlarından Zurab Noğaideli de Kobuleti'de doğmuştur.

Kobuleti kenti, aynı adlı ovada, Karadeniz kıyısında ve denizden 1o metre yükseklikte yer alır. Batum kentine 32 km, başkent Tiflis'e 329 km uzaklıktadır.

Kobuleti kentinde 1886 yılında 631 kişi, 1989 yılında 20.637 kişi, 2002 yılında 18.556 kişi, 2014 yılında 16.546 kişi yaşıyordu.

Kocaali, Sakarya ilinin ilçesi, Karadeniz Bölgesi'nin sahilde yer alan en batıdaki yerleşim birimidir.
Başlıca geçim kaynakları; fındık tarımı, hayvancılık ve turizmdir.
14 km uzunluğunda 500 metre genişliğinde kum plajı bulunmaktadır. İlçenin güneyinden başlayan Maden Deresi kuzeyde Karadenize dökülmektedir. İklim tipik Karadeniz iklimi özellikleri göstermektedir. Tarihi özelliği olan alanlar şunlardır; Maden Deresi'nde Osmanlı döneminden kalma maden ocakları Şerbetpınarı'nda manastır, Gümüşoluk (tarihte:Belazâr-Bolazar) köyüdür.
Ayrıca ilçede sahildeki yerleşim kurulumu ilçe belediyesinin aldığı kararla iki buçuk kat ve bahçe nizamlıdır. İstanbul'a iki saat Ankara'ya üç saat mesafede olup, sanayiciler için belediye olarak teşvik yapılmaktadır.

Kocaali'nin ilk kuruluş yeri, bugün futbol stadının olduğu alandır. Burada adı Ceharköy olan yerleşme bulunuyordu. Halk günümüzde bu alana Ciharköy demektedir. Hastalık nedeniyle daha yükseklere, bugünkü yerine göç ederken halka yardımcı olan iri gövdeli Ali isimli kişiye izafeten adı Kocaali yapılmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Osmanlı devletinde köy: Ceharköy.
1923-1954 arası Karasu ilçesine bağlı köy.
1954 yılında Karasu'ya bağlı Bucak. (Bu tarihte Kocaali Belediyesi kurulmuştur.)
1987 Kocaali ilçesi kuruldu.
Göç sırasında hastalıklarla boğuşan halk oldukça iri gövdesiyle Ali isimli birisi her bakımdan yardımcı olmuş ve bu yüzden buranın adı Koca Ali olarak kalmıştır.
Karasu kazasının temettuât defterlerine (1844) göre:
Bolu vilayetinin havi olduğu kazalardan İzmit Kaymakamlığı dahilinde kâin Karasu kazasında mevcut olan divanlar; “Darıçayırı Divânı, Lâhna (Ortaköy) Divânı, İncirli Divânı, Belâzar Divânı, Koca Ali Divânı” dır (Bkz Divan).
Tablo 1: Karasu Kazası'nın Tahmini Nüfusu 1844

Kocaali'de 79 haneden 32'si çiftçilik yaparken, 43'ü denizcilikten gelir sağlamaktadır. Karasu kazasında en fazla denizcilik geliri 36430 kuruş (denizcilik gelirlerinin %45'i) ile Kocaali  divânı elde etmektedir.
Karasu kazasında köylerden toplanan vergi dağılımı şu şekildedir:

Kocaali'nin şu anki yeri tam olarak ilk yerleşim yeri değildir. Bugün futbol sahasının olduğu alanda Ceharköy adıyla bir köy bulunmaktaydı. 1900 yılların başlarında sulak ve batak olan bu bölgeden kaynaklanan sıtma ve benzeri hastalıklar nedeniyle deniz seviyesinin yaklaşık 15 metre yükseltisi olan şu anki yerleşim yerine taşınmıştır. Kocaali Sakarya'nın kuzeyinde Karadeniz sahilinde 40.000'e ulaşan nüfusuyla yıllara göre büyüklük gösteren bir ilçedir. Doğusunda Akçakoca, güneyinde Hendek, batısında Karasu ilçeleri bulunmaktadır.

Kocaali ilçesinin doğusundan denize dökülen Melen Çayı bulunur. Türkiye'nin Marmara bölgesindeki önemli rafting alanlarındandır. Melen Çayı'nın suyu yapılan bir regülatör ile içme suyu olarak İstanbul'a gönderilmektedir. İstanbul'un 40 yıllık su ihtiyacını karşılayacak olan Melen Projesi suyunu ilçe sınırları içinden alır. Yapımı devam eden Melen Barajı ile hem elektrik üretilecek hem de daha fazla içme suyu İstanbul'a gönderilecektir.
Doğa turizmi için de uygun olan Çam Dağı; Kocaali ilçesinin güneyindedir. Çam Dağı'nın KD yamaçlarından kaynağını alan Lahna Deresi (Çamdağı Deresi) Ortaköy'de Melen Çayı'na dökülür. Lahna Deresi vadisinin büyük kısmı Melen Barajı suları ile altında kalacaktır.
İlçenin yüzölçümü 254 km²dir. Kocaali ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 45 metredir.

Kocaali'de kışları fazla soğuk olmayan yazları da fazla sıcak olmayan, yağışın bol ve mevsimlere düzenli dağılmış olduğu Karadeniz iklimi etkilidir. Yıllık ortalama sıcaklık 13,2 °C, en sıcak ay 21 °C ile temmuz, en soğuk ay 5,4 °C ile ocaktır. Yıllık yağış ortalaması 917 mm, en az yağış 52 mm ile mayıs ayında, en fazla yağış 123 mm ile aralık ayında düşer. Kocaali Karadeniz'in batı kıyıları ile birlikte bağıl nemin en yüksek olduğu bölgede yer alır.

Karadeniz İkliminin etkili olduğu Kocaali'de doğal bitki örtüsü kışın yaprağını döken geniş yapraklı nemcil ormanlardır. Ormanlardaki ağaç türleri: Kayın, gürgen, meşe, Kestane, ıhlamur, kızılağaç, yabani kavak, Çam dağında iğne yapraklı çam türleri (sarıçam, köknar, karaçam) görülür.
Kıyıda dar bir şerit üzerinde özellikle kireçtaşı (kalker) tabakaları üzerinde Akdeniz iklimi çalı türleri olan makiler görülür. Bunlar; katran, funda, süpürge çalısı, taflan, kızılcık, tesbih, sarmaşık gibi türlerdir. Bunlar tarla sınırlarında kışın yaprağını dökmeyen bodur ağaç, çalılıklar şeklinde gözlenir. Şerbetpınarı köyünde daha geniş alanlarda bulunan  defne yapraklarının toplanarak ihraç edilmesine çalışılmaktadır.
Orman altı bitki örtüsünde görülen bitkiler; Ormangülü (komar), karayemiş, dağyemişi (kocayemiş), kızılcık, şimşir, alıç, kuşburnu, böğürtlen, funda, sarmaşık, eğrelti otu, Ispıt (Kaldırek – Kaldirek – Kaldirik), çuha çiçeği, melocan dikeni.
Nesli tehlikede olan ve ülke dışarısına çıkarılması yasak olan Kum zambağı, Kocaali kumsallarında yaygın olarak bulunup, halkın gayretleriyle küçük alanlarda koruma altına alınmıştır.

İlçe ekonomisinde ana eksen fındıktır. Toplam arazinin %65'i tarım alanı, bunun da %85'i fındık bahçesi olarak kullanılmaktadır. Faal iş gücünün %60'ı tarımla uğraşmaktadır. Yıllık ortalama 30.000 ton fındık üretimi ile Kocaali, Sakarya ilinin en çok fındık üreten ilçesi konumundadır. 8.798.000 adet fındık ağacı, 30.793 ton üretimle Sakarya'da ağaç sayısı ve üretim açısından birincidir. 20.656 hektarlık tarım arazisinin 17.612 hektarında (%85) fındık tarımı yapılır.
Kocaali'de 14 köyde 2900 kovan ile arıcılık yapılmaktadır. Yıllık yaklaşık 10.000 kg bal üretilmektedir.

2008 yılı itibarı ile; yıllık ortalama 35.800 ton fındık üretimi ile Kocaali, Sakarya ilinin en çok fındık üreten ilçesi konumundadır. Ancak iklim ve diğer sebeplerle (aşırı yaz sıcakları, az yağmur, soğuktan dolayı don ile yanma) bu miktar yıllara göre değişebilmektedir. Fındık tarımında işletme ölçeği giderek küçülmekte, bu durum da yeni geçim alanları ve alternatif faaliyetler arayışını hızlandırmaktadır. Ancak, fındık dışındaki zirai faaliyetler genellikle aile ihtiyacını karşılayacak ölçüde kalmaktadır. 2005 yılında 4218 çiftçiye 90.682,415 da için doğrudan gelir desteği, 4850 çiftçiye de mazot ve gübre destekleme ödemesi yapılmıştır. Kocaali'de 16'sı faal olan 33 adet sera ve kapalı tarla tabir edilen yarı sera bulunmaktadır. İlçede 410 pat-pat (Tırtır) tabir edilen el traktörü ve 815 adet 4 tekerli traktör olmak üzere 1270 traktör vardır.
İlçede ekonomiye desteklemek için fındık dışında tavukçuluk, arıcılık ve süt sığırcılığı desteklenmektedir. Özellikle halk tıbbında da kullanılan Kestane balı Kocaali adına tescillenerek, üretimi artırılmaya çalışılmaktadır. 17 km'lik sahil bulunmasına rağmen balıkçılık gelişmemiştir. Liman veya balıkçı barınağı olamadığından balıkçılık küçük teknelere az sayıdaki kişi tarafından yapılmaktadır.
Kocaali'ye yeni kurulan 6500 m²lik cam işleme fabrikası ilçenin en büyük sanayi tesisi olmuştur. İlçede dört adet fındık kırma fabrikası faal olarak çalışmaktadır.

İlçede turizm kültür ve fındık festivali düzenlenmekte olup festivale uluslararası folklor gösterileri yüzme, fındık ayıklama, plaj voleybolu, futbol, tavla, güreş, bilek güreşi, maraton, yoğurt yeme ve çuval yarışı gibi etkinlikler düzenlenmektedir.

Kocaali'ye ulaşım üç yönden mevcuttur: İstanbul yönünden Adapazarı'nı geçtikten sonra Karasu istikametini takip ederek gelinebilir (78 km). Güneyde Hendek'ten girip Kocaali'ye gelinebilir (50 km). Ankara istikametinden ise Düzce Akçakoca ilçesinden gelinmektedir (mesafe 25 km).
Zonguldak-İstanbul kısmı yapılmaya çalışılan Karadeniz Sahil yolu Kocaali'den geçmektedir. Melen Çayı'ndan Sakarya merkeze kadar olan kısmı bitirilmiştir. Bu yol ile Kocaali-Sakarya arası duble kara yolu haline gelmiştir. Karadeniz Sahil Yolunun, Karasu üzerinden Karadeniz kıyısından İstanbul'a bağlanması ile Kocaali ekonomik olarak rahatlayacaktır.

Güreş: Kocaali Güreş Takımı Kocaali halk eğitimin desteğinde faaliyetlerine devam etmektedir. Güreş takımı il ve ulusal alanda başarılara sahiptir.
Futbol: İlçede Sakarya amatör liglerinde mücadele eden iki futbol kulübü bulunur. Kocaalispor  Bölgesel Amatör Ligi 8. Grup'ta mücadele etmektedir. İlçeyi temsil eden diğer futbol kulübü Kocaalisahilspor'dur.

Kocaali TV
Melen Çayı
Melen Barajı

Kocaali Kaymakamlığı12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kocaali Belediye Başkanlığı
Kocaali Web Platformu29 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Coğrafi konum bir yapı ve etmenin bulunduğu yerin paralel, meridyen gibi ölçü birimleri ile gösterilmesi ve yerinin belirlenmesidir. Herhangi bir noktanın Dünya üzerinde kapladığı alan olarak da tanımlanır. Bir yerin coğrafi konumunu belirlemek için kullanılan en temel yöntem, enlem ve boylam değerlerinin tespit edilmesidir. Enlemler, ekvatora paralel olarak uzanan ve kuzey ile güney yönlerinde dereceyle ölçülen hayali çizgilerdir. Boylamlar ise kutuplardan geçen, doğu ve batı yönlerini belirleyen meridyenlerdir. Bu iki değer birlikte kullanıldığında, Dünya üzerindeki herhangi bir noktanın tam konumu hesaplanabilir. Coğrafi konum özel ve matematiksel (mutlak) diye ikiye ayrılır.

Herhangi bir yerin kıtalara, denizlere, dağ sıralarına, boğazlara, komşu ülkelere, ulaşım yollarına, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, siyasi bloklara göre olan konumu ve yükseklik değerleri özel konumudur.
Özel konum ülkelerin; jeopolitik konumunu, iklimini, nüfusun dağılışını, yerleşme şartlarını, turizm faaliyetlerini, ulaşım imkânını, ekonomik faaliyetlerini etkiler.

Bir yerin enlem ve boylamlara (meridyen ve paralellere) göre Dünya üzerindeki yeridir. Bir başka ifade ile, Ekvator'a (en büyük paralel) ve Greenwich'e (başlangıç meridyenine) göre konumudur.

Kiklad Adaları ya da Kiklatlar, Yunanistan'da Güney Ege coğrafi bölgesine dahil bir ildir. Kiklad adını Yunanca κυκλάς ("etrafında") sözcüğünden alır. Çünkü bu adalar Antik Yunan'ın kutsal adası Delos'un etrafında olup Delos'u çevrelemektedir.

Yunanistan ana karası  ile Batı Anadolu kıyıları arasındaki irili ufaklı 220 adayı kapsamaktadır. Başlıcaları; Amorgós, Anáfē, Andros, Antíparos, Dēlos, Eschátē, Íos, Kéa, Kímōlos, Kýthnos, Milos, Mikonos, Naksos, Páros, Folégandros, Sérifos, Sífnos, Síkinos, Sýros, Tēnos ve Thera ya da Santorini'dir. Bu adalardan en büyüğü Naksos'tur.
Bugünkü Yunanistan'ın "Kyklades", Kiklat Adaları vilayetinin merkezi Syros adasındaki  Hermoupolis kentidir.
Dünya turizmi için de tanınmış adalar olan Mikanos ve Santorini de Kiklad Adaları arasındadır.

Kiklad Adaları'nın tarihteki önemi; Geç Neolitik ve Erken Tunç Çağı'nda bu adalarda ortaya çıkan, mermerden yapılmış küçük idollerle tanınan ve "Kiklad Kültürü" adı verilen kültürden ileri gelir. Bu kültür, Orta Tunç Çağı'nda, güneyde, Girit'te ortaya çıkan Minos kültüründen yüzyıllar önce var olmuştur. Özellikle MÖ 3. binyılda Kiklad Adaları ile Batı Anadolu Kıyıları ve İç Batı Anadolu arasında güçlü karşılıklı etkileşmeler olduğu bilinmektedir.

J. A. MacGillivray and R. L. N. Barber, editors, The Prehistoric Cyclades (Edinburgh) 1984.
R. L. N. Barber, The Cyclades in the Bronze Age (Iowa City) 1987.
Peter Saundry, C.Michael Hogan & Steve Baum. 2011. Sea of Crete. Encyclopedia of Earth. Eds.M.Pidwirny & C.J.Cleveland. National Council for Science and Environment. Washington DC.24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karşıdan Karşıya, M.Ö.3.Bin'de Kiklad Adaları ve Batı Anadolu, Sabancı Üniversitesi, Sakıp Sabancı Müzesi, 24 Mayıs-28 Ağustos-2011,Katalog, ISBN 978-605-4348-15-2

Jeremy B. Rutter, "The Prehistoric Archaeology of the Aegean" 1 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cyclades News portal 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Cyclades News portal
The Mykonos Guide Complete for Iphone 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Korsika (Fransızca: Corse [[kɔʀs]], Korsikaca: Corsica), Akdeniz'de Fransa'ya bağlı bir adadır. Fransa'nın güneydoğusunda, İtalya'nın batısında ve Sardinya adasının kuzeyinde bulunur.
Korsika, 1000 km'lik kıyıya ve 200'den fazla plaja sahip dağlık bir adadır. 2.706 m rakımlı Sinto Dağı adanın en yüksek noktasıdır. Ayrıca rakımı 2.000 m'nin üzerinde yirmi tepe vardır. Sardinya adasından Bonifacio Boğazı'yla ayrılır. Başlıca şehirleri ve Korsika dilindeki karşılıkları şunlardır: Ajaccio (Aiacciu), Bastia (Bastia), Corte (Corti), Sartène (Sartè), Saint-Florent (San Fiurenzu), Calvi (Calvi), L'Île-Rousse (Isula Rossa), Porto Vecchio (Porti Vechju), Bonifacio (Bunifaziu) ve Aleria (Aleria) olup; idari bakımdan merkezi Bastia olan Haute-Corse (Yukarı Korsika) ve merkezi Ajaccio olan Corse-du-Sud (Güney Korsika) illerine ve bunlara bağlı beş ilçeye bölünür.
Korsika yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı bir Akdeniz iklimine sahiptir. Doğal bitki örtüsü Akdeniz ormanları ve makidir. Ada ayrıca "Korsika Bölgesel Doğal Parkı"na sahiptir. Bu doğal parkta ender bulunan binlerce hayvan ve bitki türü koruma altındadır. 1972'de oluşturulan bu park, Porto  Körfezi'ni, Dünya Mirası listesinde bulunan Scandola Doğal Rezervi'ni ve adanın en yüksek dağlarından bazılarını içerir ve sadecetekneyle ulaşılabilir. Tehlike altındaki 2 toynaklı memeli alttür olan Yabani Koyun (Ovis aries musimon) ve Korsika Kızıl Geyiği (Cervus elaphus corsicanus) yaşamaktadır ve bu hayvanlardan ikincisi adaya özgüdür.
bkz: Ada Fransa'dan özerklik talep etmektedir. "Ada'nın yüzde 71'i özerklik talep ediyor". 5 Nisan 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Nisan 2023. 

Korsika'ya ilk gelen halklar İberler ve Kelt-Ligurler'di. MÖ 10. yüzyılda Fenikeli tüccarlar, MÖ 562'de Alalia'yı (Bugün Aleria) kuran Phokaialılar (Bugün Foça) yerleşti. Phoakialılar adadan MÖ 535'te Etrüsk-Kartaca ittifakıyla kovuldu. Böylece Etrüskler adaya hâkim oldu. Ancak Etrüskler MÖ 5. yüzyılın ilk yarısında zayıflamaya başlayınca Siraküzalılarla Kartacalılar ada için çekişmeye başladılar. Çekişmeden Kartacalılar galip çıksa da Roma Cumhuriyeti, Birinci Pön Savaşı'nın (MÖ 264-MÖ 241) bitiminden üç yıl sonra adayı ele geçirdi. Adalıların işgale karşı direnişi MÖ 162'de kırılabildi. Roma İmparatoru Diocletianus (284-305) döneminde İtalya Prefektura'sına bağlanan ada, 395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle Batı Roma İmparatorluğu'na bağlansa da 430'da Vandallar adayı ele geçirdiler. 533'te Doğu Roma İmparatorluğu tarafından ele geçirildi ve imparatorluğa bağlı Afrika Prefektura'sına bağlanan ada, 590'da Afrika Eksarklığı'na bağlandı. 698'de eksarklığın merkezi Kartaca'nın Emeviler'in eline geçmesi, adayı Arap tehdidiyle baş başa bıraktı. Bu durumdan yararlanan Lombard Kralı Liutprand adayı 725'te fethetti.

774'te ada Frank Kralı Şarlman'a geçti. 840'ta krallığın üçe bölünmesiyle Orta Frank Krallığı'na bağlanan ada, 850'de Ağlebiler tarafından ele geçirildi ve 909'da onları deviren Fatımilere bağlandı. 1034'te Papalık Devleti orduları adayı ele geçirdi ve adayı Pisa'ya verdi.
Adadaki Pisa egemenliği 1284'te yapılan Meloria Deniz Muharebesi'ne kadar sürdü. Bu savaşı kazanan Cenova Cumhuriyeti adayı ele geçirdi. Cenova yönetimi 1296-1434 arasındaki Aragon Krallığı'nın müdahaleleri, 1468-1498 arasındaki Milano Düklüğü ve 1553-1559 arasındaki Fransız işgali dışında 1768 yılına dek sürdü. 1729'da Cenova'nın koyduğu ağır vergiler yüzünden ada halkı ayaklandı. Hatta Alman maceracı Theodor Stephan Freiherr von Neuhoff 1736'da kendini Osmanlı'ya bağlı Tunus Beyi'nin desteğiyle 1. Teodoro adıyla Korsika Kralı ilan etti. I. Teodoro'nun yönetimi 8 ay sürdü ve Kasım 1736'da sona erdi. Kendisi 1738, 1739 ve 1743'te yine adaya geldiyse de Cenovalılar tarafından püskürtüldü.
Cenova'nın zalimce yönetimini sürdürmesi yüzünden ada bir kez daha ayaklandı ve Pasquale Paoli 1755'te Korsika Cumhuriyeti'ni ilan etti. Kendisi Cenova'yla yaptığı başarılı savaşlarla onları birkaç kıyı kasabası dışında adadan sürdü. Bu durum karşısında Cenova, 1768'de imzalanan Versailles Anlaşması'yla adanın yönetimini Fransa'ya bıraktı. Paoli, aynı yıl adaya çıkan Fransızlara karşı 1 yıl başarıyla dirense de Porto Nuevo Savaşı'nda aldığı yenilgi yüzünden İngiltere'ye sürgüne gitti ve ada Fransa tarafından ele geçirildi. Ancak Korsika halkının önemli bir bölümü kendini hiçbir zaman Fransız olarak hissetmemiş, Fransa hakimiyetine karşı olan başkaldırmalarını günümüze kadar sürdürmüştür. Hatta ada 1793-1794 arasında İngiltere tarafından işgal edilmiştir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren İtalyancaya yakın olan Korsika dilinde yeniden canlanma görülmüştür. Bu dönemde Korsika dilinde ilk gazete basılmıştır.
II. Dünya Savaşı'nda 1942-1943 arasında İtalya tarafından işgal edilen Korsika, 1975'te Fransa'nın 22 bölgesinden biri olmuştur. Korsika'nın nüfusu 240.000'dir. Bunların yaklaşık %70'i Korsikalıdır. Korsikalıların %98'i hem Fransızcayı hem de Korsikacayı kullanırlar. Yüzölçümü 8,680 km² dir. Başkenti Ajaccio şehridir. Yasama Konseyinin başında Ange Santini bulunur.

Korsika ekonomisinde turizm en önemli alandır. Sahilleri, sahip olduğu Akdeniz iklimi, güzel dağlarıyla ada Fransızlar ve Batı Avrupalılar için önemli bir turizm merkezidir. Ancak adanın her bölgesinde turizm gelişmemiştir.

Akdeniz adaları

Resmi websitesi: "Korsika : denizle dağ"  (İngilizce)

 (İngilizce)

Kuzey Denizi, Büyük Britanya (İngiltere ve İskoçya), Danimarka, Norveç, Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa arasında bulunan bir Atlas Okyanusu denizidir. Avrupa kıta sahanlığında bir epeirik (veya "sahanlık") denizi, güneyde İngiliz Kanalı ve kuzeyde Norveç Denizi yoluyla okyanusa bağlanır. 570.000 kilometrekarelik (220.000 sq mi) bir alana sahip 970 kilometreden (600 mi) uzun ve 580 kilometre (360 mi) genişliğindedir.
Kuzey Denizi uzun süredir önemli Avrupa nakliye yollarının yanı sıra büyük bir balıkçılığın bulunduğu yerdir. Sahil, komşu ülkelerde rekreasyon ve turizm için popüler bir destinasyondur ve son zamanlarda deniz, fosil yakıtlar, rüzgar ve dalga gücündeki erken çabalar dâhil olmak üzere zengin bir enerji kaynağı hâline geldi.
Tarihsel olarak, Kuzey Denizi jeopolitik ve askerî konularda, özellikle Kuzey Avrupa'da önemli bir yere sahip olmuştur. Kuzey Avrupalıların Orta Çağ'ın büyük bir bölümünde ve modern çağda dünya çapında öngörülen güç sayesinde küresel olarak da önemliydi. Kuzey Denizi, Vikinglerin yükselişinin merkeziydi. Ardından, Hansa Birliği, Hollanda Cumhuriyeti ve İngilizler, Kuzey Denizi'ne komuta etmeye ve böylece dünya pazarlarına ve kaynaklarına erişmeye çalıştılar. Almanya'nın okyanusa açılan tek çıkışı olan Kuzey Denizi, her iki Dünya Savaşında da stratejik olarak önemli olmaya devam etti.
Kuzey Denizi sahili, çeşitli jeolojik ve coğrafi özellikler sunar. Kuzeyde, derin fiyortlar ve dik kayalıklar Norveç ve İskoç kıyılarını işaretlerken güneyde sahil esas olarak kumlu plajlar ve geniş çamurluklardan oluşur. Yoğun nüfus, ağır sanayileşme ve denizin ve onu çevreleyen alanın yoğun kullanımı nedeniyle, deniz ekosistemlerini etkileyen çeşitli çevresel sorunlar yaşanmıştır. Olumsuz çevresel sorunlar (genellikle aşırı avlanma, endüstriyel ve tarımsal akış, tarama ve boşaltma dâhil) ekonomik potansiyelini kullanmaya devam ederken denizin bozulmasını önlemek için bir dizi çabaya yol açmıştır.

Ana madde: Kuzey Denizi coğrafyası
Kuzey Denizi, Orkney Adaları ve Büyük Britanya'nın doğu kıyısı ile batıda ve kuzey ve orta Avrupa anakarası ile doğu ve güneyde Norveç, Danimarka, Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa ile sınırlanmıştır. Güneybatıda, Dover Boğazı'nın ötesinde, Kuzey Denizi, Atlas Okyanusu'na bağlanan İngiliz Kanalı olur. Doğuda, sırasıyla Danimarka'yı Norveç ve İsveç'ten ayıran dar boğazlar olan Skagerrak ve Kattegat üzerinden Baltık Denizi'ne bağlanır. Kuzeyde Shetland Adaları ile çevrilidir ve Arktik Okyanusu'nda marjinal bir deniz olan Norveç Denizi ile birleşir.
Kuzey Denizi, 570.000 kilometrekare (220.000 sq mi) bir alana ve 54.000 metreküp (13.000 cu mi) hacme sahip 970 kilometreden (600 mi) uzun ve 580 kilometre (360 mi) genişliğindedir. Kuzey Denizi'nin kenarlarında Shetland, Orkney ve Frizya Adaları da dahil olmak üzere oldukça büyük adalar ve takımadalar bulunur. Kuzey Denizi, İngiliz Adaları'nın yanı sıra bir dizi Avrupa kıta havzasından tatlı su almaktadır. Avrupa drenaj havzasının büyük bir kısmı, Baltık Denizi'nden gelen su da dâhil olmak üzere Kuzey Denizi'ne boşalmaktadır. Kuzey Denizi'ne akan en büyük ve en önemli nehirler Elbe ve Ren - Meuse'dir. Kuzey Denizi'ne dökülen nehirlerin bazı oldukça sanayileşmiş bölgeleri kapsayan su toplama havzasında yaklaşık 185 milyon insan yaşıyor.

Kvarken, (İsveççe: Kvarken ya da Norra Kvarken, Fince: Merenkurkku, kelime anlamı ile "denizin boğazı"), Botniya Körfezi'nde, Botni Körfezi ile Bothnian Denizi'ni ayıran dar bölgedir. İsveç anakarasından Finlandiya anakarasına olan mesafe yaklaşık 80 km (50 mil), en uzaktaki adalar arasındaki mesafe ise sadece 25 km'dir (16 mil). Kvarken bölgesindeki su derinliği 25 metre (82 ft) civarındadır. Bölge ayrıca yılda yaklaşık 10 mm'lik olağan dışı glasiyoizostazi oranına sahiptir.
Kvarken'in Finlandiya tarafında, büyük adalar olan Replot, Björkö ve daha küçük adaları içeren büyük bir takımada olan Kvarken Takımadaları bulunmaktadır. Çoğu Korsholm belediyesine bağlıdır. Küçük adaların çoğunda yerleşim vardır. Takımadalar bölgenin İsveç tarafında daha küçüktür ve adaların çok daha sarp kıyıları vardır.
2006 yılında Kvarken Takımadaları, High Sahili'nin bir uzantısı olarak UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edildi.

1809 kışında Barclay de Tolly başlığında, Finlandiya Savaşı sürecinde Rus birlikleri Åland Adaları'ndaki İsveçlileri yendi. Diz derinliğinde kar ve şiddetli don olayında, askerler Kvarken Boğazı'nı geçerek adalara saldırdı. 19 yüzyılda yönetim merkezin idare eden Orenburg Guberniyası memurları Kvаrkеn ili'nin merkezin adını Kvarken Boğazı'nda bir zafer onuruna verdiler.

Kıbrıs (Akadca ve Hititçe: 𒀀𒆷𒅆𒅀 Alaşiya; Yunanca: Κύπρος, Kipros), Güneybatı Asya'da bulunan ve Akdeniz'deki Sicilya ve Sardinya'dan sonra gelen üçüncü büyük adadır. Kıbrıs Cumhuriyeti, Birleşik Krallık'a bağlı üs bölgeleri dışında de jure olarak adanın tamamını, fiilî olarak adanın %59'luk güney kesmini yönetir. 1974'ten beri de facto olarak ikiye bölünmüş olan adanın kuzeyinde yer alan %36'lık bölgesinde günümüzde yalnızca Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bulunur.
Kuzeyinde 65 km mesafe ile Türkiye, doğusunda 112 km mesafe ile Suriye, 267 km ile İsrail, 162 km ile Lübnan; güneyinde 418 km ile Mısır; kuzeybatısında ise 965 km ile Yunanistan yer almaktadır.
Ada, Akdeniz'in doğusunda 34,33 ve 35,41 Kuzey enlemleri ve 32,23 ve 34,55 Doğu boylamları arasında yer almaktadır.

Kipros ismi konusunda birçok etimolojik kaynak vardır. Türkçede Kıbrıs, Arapçada Kubrus (Kubruş), Batı ülkelerinde Cyprus, Cypre, Chypre, Gipros ve Cypern olarak isimlendirilmiştir. Hitit kaynaklarında Alaşya diye geçmektedir.
Mısırlılar Asi, Asurlularda Yatnana, İbrani halkları tarafından da Kittim diye adlandırılmıştır. Kypros adı ile ilk defa İyonyalı araştırmacı Homeros tarafından kullanılmıştır. En çok kabul edilen düşünce ise Kıbrıs metali veya Kıbrıs bakırı anlamına gelen Latince aes Cyprium ya da kısaltılmış şekli ile Cuprum kelimelerinden geldiğidir.
Yunan mitolojisinde güzellik ve aşk tanrıçası olarak kabul edilen Afrodit'in adanın Baf bölgesi'nde Petra tou Romiou adlı yerde doğduğuna inanıldığı için Afrodisia ve Amatosia olarak da anılmaktadır. Kıbrıs'ın doğal zenginlikleri nedeni ile Yunanca kutsanmış anlamına gelen Makaria ismi de kullanılmıştır.

1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken yapılan nüfus sayımına göre adanın toplam nüfusunun %82'i Rum, %18'u Türk'tü. 1980'lere kadar adada çok az nüfusla İngiliz, Ermeni ve Maruni toplulukları da bulunmakta idi. Özellikle 1983 yılında KKTC'nin ilanından sonra Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden adaya göçler ile adadan başta Türkiye, İngiltere, Avustralya ve ABD'ye olmak üzere yapılan göçler yüzünden demografik yapı değişmiş ve adanın kuzeyindeki yerli Kıbrıslı Türk olmayan, Türkiye kökenli kişilerin sayısı artmıştır.

Adanın başlıca yüzey şekilleri, kuzeyde denize paralel uzanan Girne Dağları ile adanın büyük kısmını kaplayan ve en yüksek noktasının bulunduğu güneydeki Karlı Dağ'dır (1952m). Karpaz Yarımadası, adanın kuzey doğusunda yer alır. Adanın güney ve doğu kıyılarında Larnaka Tuz Gölü gibi ufak tuz gölleri vardır. Ekilebilen %45'lik verimli arazinin %20'si sulanmaktadır.

Turunçgiller, zeytingillerin yanı sıra, makilik ve bodur ağaçlar Kıbrıs'ın genel bitki örtüsünü oluşturur.
Yaygın orman tipi ağaç türleri çam, servi, meşe ve sonradan adada yetiştirilen okaliptüstür. Kıbrıs'ta Gramineae otu da dâhil 150'ye yakın değişik türde, doğal olarak yetişen tahmini 1900 çeşit çiçekli bitki bulunmaktadır. Dünyada bilinen orkide türlerinden 30 kadarı Kıbrıs'ta yetişmektedir.

Kıbrıs gerek adada yaşayan, gerekse kıtalar arasında göç eden hayvanları barındırması özelliğiyle zengin hayvan türüne sahip bir adadır. Kuzey Kıbrıs coğrafik konumundan dolayı Afrika ve Doğu Avrupa arasında kuşların konaklama ve yumurtlama merkezidir. Adadaki 350 türden 7'si endemiktir, yani salt bu adada bulunur. Ayrıca 26 farklı çeşit sürüngen ve amfibyum da yaşamaktadır.
Kıbrıs'ın eşsiz sahilleri ayrıca Akdeniz'de nesli tükenmekte olan caretta caretta ve chelonia mydas kaplumbağaları için uygun yumurtlama merkezleridir.
Karpaz Millî Parkı'nda 250 civarında yabani eşek bulunmaktadır.

Kıbrıs'a insanların yerleşiminin MÖ 10000 yıllarını bulduğu tahmin edilmektedir. Adanın güneyinde yapılan arkeolojik kazılar neticesinde ilk insan yerleşimcilerinin MÖ 9000 yıllarında bazı yapılar bıraktıkları görülmüş ve Cilalı Taş Devri döneminde buralara yerleştikleri anlaşılmıştır. Ayrıca ilk yerleşimcilerin Anadolu'dan gelmeye başladıkları, MÖ 7000 tarihlerinde de Filistin, Lübnan ve Suriye üzerinden de insanların buraya geldikleri tahmin edilmektedir. Kıbrıs'a Anadolu üzerinden gelen kişiler kıyı bölgelerinde toplu yerleşim bölgeleri kurmuşlardır. İlk yerleşimcilerin Anadolu üzerinden gelen insanlar olduğu tezi ise, bazı tarihî yerleşim bölgelerindeki eserlerin birbirlerine benzemesinden dolayı iddia edilmektedir.
Kıbrıs'ın Tunç Çağı'na geçiş dönemiyle birlikte yaşam biçimleri değişmiş ve insan toplulukları dağların etekleri ile ovalara yerleşmeye başlamıştır. MÖ 6000 ve daha sonra adaya gelen insan toplulukları çanak, çömlek, testi, bardak gibi kilden kaplar yapabilme sanatını buraya getirmişlerdir. Bu dönemde Kıbrıs halkları çanak ve çömlekçilikte kendilerine has stiller ve tasarımlar üretmeyi başarmıştır. Bu zamana ait ortaya çıkarılan iki yerleşim biriminden biri kuzey sahilinde Girne'nin 10 kilometre doğusunda kalan "Vrisi" harabeleri, diğeri de Limasol ve Lefkoşa arasında kalmış bulunan "Kirokitia" denilen harabelerdir.
Kıbrıs'ta MÖ 3000 yıllarında bakır madeninin çıkarılması ile birlikte insanlar bu madeni işlemeyi öğrenerek günlük hayatta kullanılabilecek aletler yapmaya başlamış ve Mısır, Suriye, Filistin üzerinden Mezopotamya halklarının adaya gelmeye başlaması ile birlikte ticari yaşamda faal duruma geçmiştir. Bu dönemin yerleşim izleri Lapta'da görülmüş ve Pigades Tapınağı, Tumba Tu Skuru Mezarları, Karmi Tunç Çağı Mezarlığı, Enkomi Tapınağı bu devrin en önemli yapıtlarından birkaçıdır. Ayrıca Mağusa'nın kuzey doğusunda kalan "Enkomi" kalıntıları bu çağda gelişen ticaretin merkez şehirlerinden biri olmuştur.
Demir Çağı'ndaki aletlerin ve eserlerin çoğu Anadolu kaynaklıdır. Milattan önceki dönemin en zor şart bu dönemde yaşanmıştır. Geliştirilen ve öğrenilen yazı türlerinin çoğu unutulmaya başladığı tahmin edilir. Bunlara rağmen adaya yeni gelen insanlarla kültürel etkileşim devam etmiştir. Salamis ve Soli gibi yeni yerleşim bölgeleri kurulmuştur.
Bu tarihî dönemlerde bulunan taş tabak ve kaplar, pişmiş toprak kaplar, küçük topraktan yapılmış heykeller, idollar, altın ve gümüş takılar, balta ve silahlar, tunç, demirden yapılmış ok, bıçak, mızrak gibi arkeolojik kazılarla bulunmuş eserler, dünya üzerinde birçok müzede sergilenmektedir.

Kıbrıs halkları MÖ 1500 yıllarına kadar bağımsız yapılı mahalli idare şeklinde yaşamaktaydı. Mısır ile yapılan ekonomik ve siyasi ilişkiler sonucunda MÖ 1500-1450 yılların kesin olarak III. Tutmosis döneminde Mısır İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi. MÖ 1320'ye kadar Hititler ve Mısırlıların mücadelelerine sahne olduktan sonra Hititler MÖ 1200'lü yıllara kadar Kıbrıs'ı kendi idaresi altında tutmuştur. Bu dönemde Hitit uygarlığı adayı sürgün alanı ve bakır ihtiyaçlarını karşılamak için kullandı.
Hitit uygarlığından sonra Mısır firavunu III. Ramses döneminde yeniden Mısır hâkimiyeti altına girdi. Bu dönemde Dor istilası sebebiyle Ege Denizi'ndeki adalardan ve Anadolu'dan gelen bazı halklar Kıbrıs Adası'nda koloni yapılanmasına girdi. MÖ 1000 senelerinde ise bu kolonilerin birçoğunu elinde bulunduran Fenikeliler adanın tamamının hâkimiyetine sahip oldular. Fenikelilerin hâkimiyeti MÖ 709'da Asurluların Kıbrıs'ı ele geçirmesi ile son buldu. Bu tarihte Kıbrıs'ta bulunan koloni yönetimleri bir araya gelerek Asur hakimiyetini tanımış ve yaptıkları anlaşma ile vergi vermeye başlamışlardır.
Asur yönetimi MÖ 669'da sona erdikten sonra Kıbrıs, bir müddet bağımsız olarak varlığını sürdürdü. MÖ 570 tarihlerinde yeniden Mısır'ın yirmi altıncı hanedanının firavunu II. Amasis döneminde Mısır hâkimiyetine girdi. Bu dönemde Mısırlıların etkisi kıyafet ve çömlekçilikte görülmüştür. Ahameniş Pers Kralı II. Kambises MÖ 525'te Mısır'ı ele geçirince Kıbrıs da Pers hâkimiyetine girmiş oldu. Asur ve Mısırlılar dönemlerinde de olduğu gibi Kıbrıs koloni yönetimleri vergi vermeye devam etmiştir. Ağır vergiler yüzünden birçok kez koloni (veya krallık) yönetimleri ayaklanmıştır. Makedonyalı Büyük İskender'in MÖ 333'te Perslere karşı kazandığı İssus Savaşı'ndan sonra Kıbrıs'ta, Antik Yunanistan hâkimiyeti başlamış ve Büyük İskender, krallıklara kuşatma sırasında yardımcı oldukları için özerklik tanımıştır.

MÖ 323 yılında Babil'de Büyük İskender'in ölmesi ile birlikte Makedonya İmparatorluğu parçalanmış ve sonucunda onun ardıllarından olan Ptolemaios Hanedanlığı'nın egemenliğine girmişti. Pitolemeler döneminde Kıbrıs, yarı bağımsız statüsüyle Mısır'a bağlandı. MÖ 58'e doğru Roma Cumhuriyeti'nin Genç Cato tarafından fethedilerek ada, Provincia Cyprus oldu. Kleopatra ve Marcus Antonius Kıbrıs'ı elde ettiyse de Aktium Deniz Muharebesi'nde (MÖ 31) yenilince MÖ 30'da tekrar Roma Cumhuriyeti'nin hâkimiyetine girdi. MÖ 22'den itibaren Roma İmparatorluğu'nun senatolu eyaleti oldu.
MS 394 yılında imparatorluğun parçalanması sonucunda Bizans İmparatorluğu'nun Fenike, Filistin, Suriye ve Kilikya'ya bağlı bir ili hâline getirildi. Bizans hâkimiyeti ile Kıbrıs Adası'nda büyük değişiklikler meydana gelmiş, Hristiyanlığın doğuşunda bu dini ilk kabul eden Roma vilayetlerinden biri olmuş ve Kıbrıs Ortodoks Kilisesi kurulmuştur. Kilise, İmparator Zeno'nun döneminde bağımsız statüye kavuşmuştu. Hristiyanlığın etkisi ile şehirlerinde önemli yapılar meydana getirilmiş ve Salamis şehrinin adı Constantia olarak değiştirilmiştir.
Kıbrıs adasına denizden ilk Arap hücumu Osman bin Affan halife iken Şam'da vali olan Muaviye'nin isteğiyle 649 yılında oldu. Bu seferde Araplar o zaman Herakleios Hanedanı'ndan II. Konstans'ın imparatorluk döneminde, Bizans İmparatorluğu'nun Kıbrıs valisinin merkezi olan Salamis/Constantia'yı kısa süren bir kuşatma sonucu ellerine geçirdiler ve limanı ve liman hizmetleri tesislerini battal ettiler. Adaya ikinci Arap Emevi hücumu, daha önceki yapılan antlaşmayı bozarak, yine Osman bin Affan halife iken Muaviye'nin Şam'da Suriye Eyaleti valiliği sırasında, MS 654'te olmuştur. Bu sefer 500 kadar gemi ile gelen Arap donanması ve adaya çıkan Arap askerleri adayı idareleri altına almıştır. Bu donanma adanın fethini bitirdikten sonra adada 12.000 askeri garnizon bırakmıştır. Bu garnizon adadaki

Kıbrıs Cumhuriyeti (Yunanca: Κυπριακή Δημοκρατία, Kipriaki Dimokratia), Doğu Akdeniz'de yer alan Kıbrıs'ta, fiilî olarak adanın güneyini, hukuki olarak adanın tamamını yöneten devlettir.
Britanya kolonisi iken 1960'ta Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı ve 1961 yılında İngiliz Milletler Topluluğu'na katıldı. Türkiye, Birleşik Krallık ve Yunanistan'ın garantörlüğü altında Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar ortaklığında kuruldu. 1974'te Yunanistan'daki askerî cunta desteği ile Kıbrıs'ta enosis amaçlı milliyetçi Rumların darbe yapması sonucunda Türkiye, Kıbrıs'a harekât düzenledi. Harekât, adanın kuzeyinde Kıbrıs Türkleri'nin yönetiminde politik bir düzenin oluşmasına neden oldu. Bu siyasi olaylarla Kıbrıs Sorunu ortaya çıktı. 1983 yılında Türkiye'nin de facto yönetim olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanımasının ardından Türkiye'de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak adlandırılmaya başlandı. Kıbrıs Cumhuriyeti, gelişmiş bir ülke olarak 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği üyesi oldu. 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren para birimi olarak euro kullanmaya başladı.
Kıbrıs'ın kuzeyinde yaklaşık 30.000'e yakın Türk Silahlı Kuvvetleri askeri, Ağrotur ve Dikelya üslerinde 3.500 civarında Birleşik Krallık askeri ve Yeşil Hat bölgesinde 928 kişilik Birleşmiş Milletler Barış Gücü personeli bulunmakta, adanın kuzeydeki üçte birlik bölümünde Kıbrıslı Türkler ve çoğunlukla Türkiye göçmenleri, geri kalan üçte ikisinde ise genel olarak Kıbrıslı Rumlar yaşamaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti 2016 itibarıyla yıllık 3,2 milyon turist tarafından ziyaret edilmektedir.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletlere üye devlet olarak uluslararası alanda tanınmış bir ülkedir. Kıbrıs adası civarındaki sular hukuken kendi egemenliği altında olmak üzere, adanın %3'lük kısmı bağımsızlık anlaşmasına göre Birleşik Krallık'ın askerî üssü olarak yönetimi altındadır. Ada de facto olarak dört ayrı parçaya bölünmektedir:

Adanın güneyi etkin olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kontrolü altında;
Adanın kuzeyi Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi'ne göre Türkiye'nin işgali altındadır. Bağımsızlığını tek taraflı ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin sadece Türkiye ile diplomatik ilişkisi bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler kontrolündeki Yeşil Hat, adayı iki bölgeye ayırır; ve
İki Birleşik Krallık askerî üssü (Ağrotur ve Dikelya).

Kıbrıs Adası, İtalya'ya bağlı Sicilya ve Sardinya adalarından sonra Akdeniz'in en büyük üçüncü adasıdır. Akdeniz'in kuzeydoğusunda yer alır. Kuzeyinde 65 km mesafe ile Türkiye, doğusunda 112 km mesafe ile Suriye, 267 km ile İsrail, 162 km ile Lübnan, güneyinde 418 km ile Mısır; kuzey batısında ise, 274 km ile Yunanistan yer almaktadır.
Kıbrıs, 30°33' ve 35°41 enlemleri ile 32°23' ve 34°55' boylamları arasında yer almaktadır. Yüzölçümü yaklaşık 9.251 km²'dir. Bunun 3.355 km²'lik bölümü de facto olarak kurulmuş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yönetimindedir. Kıbrıs'ın genişliği en çok 225 km, en az 43 km'dir. Adanın en yüksek noktası, 1.953 metre yükseklikteki Trodos Dağlarıdır. Ada, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının geçiş noktasında ve eski büyük uygarlıkların yer aldığı Orta Doğu ve Anadolu bölgelerinin kesiştiği noktada yer almaktadır.

Ada, Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise ılık ve az yağışlı geçer. Yağışlar alçak kesimlerde yıllık 300 mm iken Trodos dağlarında yıllık 1000 mm'yi bulmaktadır. Trodos Dağları kışın kar tutabilmektedir. Sıcaklık ender olarak 0 derecenin altına düşmektedir. Ortalama sıcaklıklar ise yazları 20-30 °C, kışları ise 5-15 °C arasında değişmektedir. Bitki örtüsü ise küçük çalılıklardan oluşan makidir. Köylerde yaşayan halk tahıl üretimi, bağcılık yapar ve turunçgillerden meyve yetiştirmekle uğraşır. Buğday ve arpanın yanı sıra portakal, mandalina ve dağların eteklerinde de üzüm yetiştiriciliği yapılır.
En yaygın orman tipi ağaç türleri çam, selvi, meşe ve sonradan adada yetiştirilen okaliptüstür. Ada, yapı ve yeryüzü şekilleri ile Anadolu yarımadasının Toros sistemi içinde kabul edilmektedir. Anadolu'ya bağlı olan adanın temeli batıda ve güneyde 2000 metreden daha derin denizaltı çukurlarıyla çevrilmektedir. 

Kıbrıs Adası coğrafi konumu nedeni ile Afrika ve Avrupa kıtaları arasında kuş türlerinin konaklama ve geçiş noktasıdır. Adada bulunan yaklaşık 350 tür hayvandan 7'si endemiktir. Ayrıca 26 çeşit tür sürüngen de yaşamaktadır. Kıbrıs ilk çağ dönemlerinde nerede ise temelli ormanlık alanlarla kaplı iken, bakır madenleri ve ormanı bulunmayan ülkelere odun satılması nedeni ile günümüzde ormanlık alanları tahribata uğramıştır.
Kıbrıs'ın sahil kıyıları, aşağı yukarı yüz milyon senedir Chelonia ve Caretta caretta kaplumbağaları tarafından ziyaret edilmektedir. Bu canlılar yumurtlamak için Mayıs ve Ağustos ayları arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kumsallarına gelmektedirler.
Adanın kuzeyinde doğal mağaralar da bulunmaktadır. Sarkıt ve dikitleri ile İncirli Mağarası, İnönü'deki Sütünlu Mağara, olmak üzere 85 adet civarında doğal mağara bulunmaktadır.

Kıbrıs, Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolüne geçmeden önce, Doğu Akdeniz'deki Osmanlı'ya ait gemilerine akın yapan Hristiyan korsanlarının sığınağı haline gelmişti. Bu korsanlar genellikle deniz ticaret gemilerine ve hacca giden yolculara saldırarak buradaki yol güvenliğini yok etmekteydi. Bunun gibi nedenlerden dolayı Kıbrıs'ın alınması gerekli görüldü.
Kıbrıs, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu ve Piyale Paşa komutasındaki donanma ile birlikte yaya 60.000 kişiden oluşan Osmanlı Ordusu, 2 Temmuz 1570'te Limasol'a çıkması ve 4 Ağustos 1571'de Mağusa'nın Venedikli Mağusa Kale Komutanı Bragadino'nun beş maddelik bir antlaşmayla kaleyi teslim etmesiyle sonuçlanan bir seferle Osmanlı İdaresine girdi. Kıbrıs'ın ele geçirilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Akdeniz'e tamamen hâkim oldu.

15 Eylül 1570 tarihinde Lala Mustafa Paşa, tören ile Lefkoşa şehrine girmiştir. Kıbrıs ele geçirildikten sonraki tarihte adada çok az sayıda Ortodoks Rum vardı. Çünkü Venedikliler Katolik idi ve Ortodoks Kilisesi'ne yaşama hakkı tanımıyordu. Osmanlı Devleti Ortodokslara serbestçe kilise kurma ve gelişme imkânı sağladı. Böylece adada Katolik Kilisesi etkinliğini kaybetti ve Ortodoks Kilisesi gelişti.
1571 yılında Kıbrıs'ta yapılmış bulunan nüfus sayımında yerli halkın nüfusu 150.000'dir. Burada bulunan Türk askeri ise 30.000 kadardır. Adanın tamamının kontrol edilmesinin ardından Karaman'dan adaya göç ettirilen Türkler ve Beyşehir, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Akşehir, Maraş gibi Anadolu'nun orta kesiminde kalan şehirlerinden aileler getirilerek yerleştirilir. Bugün adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin (Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nden gelenler hariç) soyu bu Osmanlı idaresinde adaya gönderilen Türklerden gelmektedir.
1831 senesinde sadece erkeklerin sayıldığı Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk büyük ölçekli nüfus sayımında ada üzerinde 14.983 Müslüman ve 29.190 Hristiyan yaşadığı ortaya çıktı. 1872'de yapılan sayımda adanın nüfusunun 144.000 olduğu, Müslümanların sayısının 44.000'e ve Hristiyanların ise 100.000'e arttığı belirlendi.

93 Harbi'nde Rus İmparatorluğu karşısında yenilen Osmanlı, Ruslara karşı fazla ödün vermemek amacıyla, Birleşik Krallık'ın isteği üzerine ada 92.799 sterline 4 Haziran 1878 tarihinde imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile kiralandı. Osmanlı mülkiyeti devam ediyor sayılmakla birlikte, yönetim tamamen Birleşik Krallık'a geçti. Birleşik Krallık adayı "Komiser" diye tabir ettiği yüksek rütbeli yöneticilerle idare etmiştir. 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Birleşik Krallık karşısındaki Almanya'nın yanında savaşa girmesi üzerine Birleşik Krallık adayı ilhak edip adaya vali tayin etti. 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın 21. Maddesi gereğince, Birleşik Krallık'a ilhakı tanındı. 1925 yılında Kıbrıs Crown Colony olarak ilan edildi ve adaya ilk Türkiye Cumhuriyeti konsolosu atandı.
Ocak 1950 tarihinde Doğu Ortodoks Kilisesi, Kıbrıs Türk toplumunun boykot ettiği bir referandum düzenledi. Referandumun sonucunda, katılan halkın %90'ı Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleşmesi düşüncesi olan enosis lehinde oy verdi. 1955'te Kıbrıs Rumlarının kurduğu EOKA örgütü Birleşik Krallık kuvvetlerini adadan çıkarmak için silahlı eylemlere başladı. Bu zaman zarfında Kıbrıs Türkleri de silahlanmaya başladı ve Birleşik Krallık adanın tüm bölümünü kontrolde tutmakta zorlanıyordu. Bu tarihten itibaren taksim isteğinde bulunan Türkler ile enosis isteyen Rumlar birbirleri ile çatışmaya başladı.

16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs; Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık'ın "Kuruluş, İttifak ve Garanti" adındaki üç anlaşmayı imzalaması ile bağımsızlığını kazandı. Birleşik Krallık, Ağrotur ve Dikelya adlı adanın %3'üne tekabül gelen askerî üsleri aldı. Devlet dairelerinde ise Rumlardan sonra en büyük etnik topluluğu oluşturan Türkler veto hakkına sahip oldu ve parlamento ile yönetimde %30'luk hakka sahip oldular. Üç devlete ise garantörlük hakkı verildi.
30 Kasım 1963 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı III. Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nda siyâsî kurumların yapılanması ve teşkilatlanma hakkındaki on üç maddelik bir değişiklik önerisinde bulundu. Kıbrıs Türkleri bu değişikliklerin kendi haklarını kısıtladığını savunarak karşı çıktılar. Bu değişiklik süreci içerisinde Kıbrıs Türkleri bu öneriye karşı çıktı. Bunun üzerine, 21 Aralık 1963 günü, iki Kıbrıs Türkünün üzerine ateş açılarak öldürülmesi üzerine toplumlararası çatışmalar başladı ve sonunda Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki idari ve siyâsî yapılanmadan çekildiler.
Birleşmiş Milletler'in Kıbrıs'taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) ada üzerindeki önemli noktalara Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları arasındaki çatışmaları engellemek amacıyla konuşlandı.

1970'li yılların başlarında Yunanistan'ı kontrol eden askerî cunta yönetimi, II. Makarios'un tutumları ve Enosis'in yolunda ilerleme olmamasından dolayı memnun değildi. Cunta, 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Ulusal Muhafız Birliği'ne emir vererek bu birliğin komutanını

Kızıldeniz (Arapça (1): ‏البحر الأحمر‎ El-Bahr el-ahmar; Arapça (2): ‏الخليج العربي‎ El-Halic el-Arabi; İbranice: ‏'ים סוף ‎Yam Suf; Tigrinya ቀይሕ ባሕሪ QeyH baHri), Afrika ile Asya (Arap Yarımadası) arasında yer alan, Hint Okyanusu'na bağlı bir denizdir. Kızıldeniz, adını, Yunanca Ερυθρά Θάλασσα ("Erythra thalassa") ve Latince "Mare Rubrum"un çevirisinden almıştır. Kızıldeniz, yerel halk tarafından şap denilen mercan kayalıklarından dolayı "Şap Denizi" olarak da bilinmektedir. Uzunluğu yaklaşık 2000 km olup, bazı kaynaklarda 1900 km ya da 2350 km diye geçmektedir. Kuzeyde Mısır'daki Süveyş Kanalı ile doğal olmayan yoldan Akdeniz'e bağlanmıştır; güneyde ise Arap Yarımadası ucunda Babü'l Mendep (Bab el Mendeb) Boğazı ile Hint Okyanusu'na bağlanır. Kızıldeniz kuzeyde Sina Yarımadası ile ikiye ayrılır; kuzeydoğuya doğru Akabe Körfezi, kuzeybatıda ise Süveyş Körfezi vardır.
Bir görüşe göre, Kızıldeniz'in adının, mevsimlik olarak çoğalma patlaması yaşayan Trichodesmium erythraeum adlı alg türlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Ayrıca çevresindeki kıyılarda yer alan mineral bakımından zengin kızıl renkli dağlardan doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir. Deniz altı yaşamına ve üremeye elverişli sıcaklıkta olduğundan çok sayıda deniz canlısı barındırmaktadır. Bunun sebebi ise zemindeki büyük sırtta oluşan yarık bölümün yer altından gelen magma ile dolmasıdır. Bu lavlar çok fazla 1. üretici konumunda bulunan bitkisel planktonlar için besin kaynağı oluşturmaktadır. Tuzluluk oranı ‰ (binde) 44 ile oldukça yüksektir.

Tevrat'ın 2. kitabı olan Çıkış'a göre Musa, İsrailoğulları ile birlikte Mısır'dan kaçarken Kızıldeniz'e asası ile vurmuş, deniz ikiye yarılmış, İsrailoğulları karşıya geçtikten sonra grubu takip eden Firavun ve askerleri üzerlerine kapanan denizin altında kalarak boğulmuşlardır. Anlatı Kur'an'da da benzer şekilde tekrarlanmaktadır.
Bir başka görüşe göre ise, bu denizin adı Tevrat'ta Yam Suf ("Sazlıklar Denizi") olarak geçer ve bu İngilizcede "Sea of Reeds" veya "Reed Sea" olarak okunur. Zamanla bu deyişin bozulup "Red Sea" (yani Kırmızı/Kızıl Deniz) olarak kullanılmaya başlandığı da kabul edilen görüşler arasında bulunur.

Sınırı olan ülkeler şunlardır:

Doğu kıyısında:
 Suudi Arabistan
 Yemen
Kuzey kıyısında:
 Mısır
 İsrail
 Ürdün
Güney kıyısında:
 Cibuti
 Eritre
 Somali
Batı kıyısında:
 Mısır
 Eritre
 Sudan

Kızıldeniz sahilindeki kasaba ve şehirler:

United Nations Environment Programme (BM Çevre Programı)18 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MSN Encarta-World Atlas

Türkiye'deki körfezler listesi

Kelemez, Kilimli ya da Kalimnos (Yunanca: Κάλυμνος, romanize: Kalimnos, İtalyanca: Càlino), Yunanistan'ın Güney Ege bölgesinde bulunan bir ada ve belediyedir. Ada, Ege Denizi'nin güneydoğusunda yer almakta olup On İki Ada'nın bir parçasıdır. Yüzölçümü 134,5 km² olan belediyenin nüfusu 2011 yılı itibarı ile 16.179'dur.

Kelemez, İstanköy Adası'nın 12 km kuzeyinde, İleryoz Adası'nın 2 km güneyinde yer almaktadır. Adanın Türkiye'ye en yakın olduğu kara parçası, Türkiye ve Yunanistan arasında tartışmalı durumdaki, Kelemez'in 10 km doğusundaki Kardak Kayalıkları hariç 12 km doğudaki Topan Adası'dır. Adanın en yakın olduğu anakara ise adaya 17 km uzaklıktaki Muğla ilinin Bodrum ilçesine bağlı Gümüşlük beldesidir. Ada ile İstanköy arasındaki seferler 30 ilâ 45 dakika, Rodos ile seferler ise 2 ilâ 5 saat arasında sürmektedir.
Çevredeki 80 nüfuslu, Türkiye ile tartışma konusu olan Keçi, 94 nüfuslu Telendos, 2 nüfuslu Kalolimni adaları, 2 nüfuslu Plati Kayalığı'nı ve birçok yerleşim olmayan adacık ve kayalıkları da içeren Kelemez Belediyesi'nin toplam yüzölçümü 134.544 kilometrekare, nüfusu ise 16,179'dur. Bu belediye, adanın adını taşıyan Kelemez bölgesel birimine bağlıdır. Ada, On İki Ada'nın Rodos ve İstanköy'ün ardından en kalabalık üçüncü adasıdır. Zengin nüfusuyla bilinen ada, On İki Adalar'ın en zengin nüfusuna, aynı zamanda Ege Adaları'nın en zengin nüfuslarından birine sahiptir.

Orta Çağ'da Bizans İmparatorluğu'nun etkisi altında kalan bölge, 13. yüzyılda Venedik Cumhuriyeti tarafından deniz üssü olarak kullanılmıştır. 1310'da Rodos Şövalyeleri'nin kontrolü altına girdi ve daha sonra (esas olarak 1457 ve 1460'da) Osmanlılar tarafından sık sık saldırıya uğradı ve sonunda 1522'de Osmanlılar tarafından fethedildi. Rodos ve İstanköy'ün aksine Osmanlı döneminde Türk yoktu.
1881/82-1893 Osmanlı Genel Nüfus Sayımına göre Kalimnos kazasının toplam nüfusu 9.482 Rum, 64 Müslüman ve 170 yabancı uyruklu olmak üzere 9.716 kişiydi.
12 Mayıs 1912'de İtalyan-Türk Savaşı sırasında Kalimnos, Regia Marina'daki İtalyan denizciler tarafından işgal edildi. İtalya, Oniki Ada'nın diğer adalarıyla birlikte (başlangıçta Kastellorizo hariç) adanın kontrolünü 1947'ye kadar ele geçirdi; ta ki Oniki Adalar nihayet modern Yunan devletinin bir parçası olarak Yunanistan ana karasıyla birleşti.

Neredeyse tamamı Ortodoks Hristiyan olan halk, Yunanistan'ın çoğunluğunun aksine Yunanistan Kilisesi yerine İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne bağlıdır.

Mihanikos

Resmî site

Kerpe, Çirbe, Gerpe veya İskarpento Adası (Yunanca: Κάρπαθος Karpatos), Yunanistan'a bağlı bir adadır. Ege Denizi'nin güneydoğusunda yer alan Kerpe, Oniki Adalar'ın ikinci en büyük adasıdır. Komşusu daha küçük Küçük Kerpe Adası ile birlikte Karpathos belediyesini oluşturur ve bu belediye Kerpe bölgesel biriminin bir parçasıdır. Anakaraya uzak konumu nedeniyle Kerpe, kıyafet, gelenek ve görenekler açısından birçok özelliğini korumuştur; lehçesi Girit ve Kıbrıs lehçelerine benzemektedir. Ada ayrıca Latincede Carpathus, İtalyancada Scàrpanto olarak da adlandırılmıştır.
Ege Denizi'nin güneyinde, Rodos ve Girit adalarının arasında bulunmaktadır. Türkçede "Karpat Adası" olarak da bilinir.

2006 Mayısında ada üzerinde Türk ve Yunan F-16'ları çarpıştı. Bu olayda Türk pilot, kendisini paraşütle kurtarabildi ancak Yunan pilot, olay yerinde öldü. Bu olaydan sonra Türkiye ve Yunanistan; üçüncü kez savaşın eşiğinden döndü.

Homeros adayı ilk hecede iki harfin metateziyle Krapathos olarak adlandırır. Adanın diğer isimleri arasında Tetrapolis ve Anemoessa yer alır.

Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF), dünyanın en hızlı hareket eden ve en aktif sağ-yanal atımlı faylarından biridir.
KAF sistemi, Anadolu Levhası'nın, güneyde Arap Levhası (yılda 25 mm'leri bulan hızlı sıkıştırma hareketi ile) ve kuzeyde (neredeyse hiç hareket etmeyen) Avrasya Levhası'nın arasında kalması ve bu sebeple batıya doğru açılma şeklinde hızla hareket etmesi sebebiyle yüksek sismik aktivite göstermektedir.
KAF, 1100 km uzunluğunda sağ yönlü ve doğrultu atımlı aktif fay hattıdır. Yaklaşık olarak Van Gölü'nden Saros Körfezi'ne kadar tüm kuzey Anadolu'yu keser. Tek bir faydan oluşmaz, pek çok parçadan oluşan fay zonudur. Fay hattında, parçalanmış-ezilmiş kayaçlar, soğuk ve sıcak su kaynakları, gölcükler, traverten oluşumları, genç volkan konilerine rastlanır.
Fayın bazı kısımları depremler sırasında 0,5-1,5 m düşey, 1,5-4,3 m yatay atımlar yapmıştır. Genç Kuvaterner zamanından itibaren 800–1000 m yatay atım yaptığı ötelenen genç vadi yataklarından tespit edilmiştir.
Kuzey Anadolu Fayı birçok yönden Kaliforniya'daki San Andreas Fayı'na benzer. Her ikisi de benzer uzunluklara ve kayma hızlarına sahip kıtasal dönüşümlerdir. İstanbul yakınındaki Marmara Denizi, Kaliforniya'daki Salton Çukuru'na benzer bir genişleme havzasıdır. Burada doğrultu atımlı sistemdeki serbest bükülme, bir çek-ayır havzası oluşturur.

Kuzey Anadolu Fayı'nın Keşfi
Yenilenmiş diri fay hatları 13 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Ege Adaları (Yunanca: Νησιά του βορειοανατολικού Αιγαίου Nisia tu Vorioanatoliku Egeu), Ege Denizi'nin kuzeydoğusunda Yunanistan ve Türkiye'ye ait bir dizi birbirinden kopmayan adalardır. Adalar fiziksel bir zincir veya grup oluşturmazlar, ancak sıklıkla turistler veya idari amaçlar için birlikte gruplandırılırlar. Kuzey Ege Adaları, güneyde On İki Ada ve batıda Kiklad ve Şeytan adaları ile komşudur.
Kuzey Ege Adaları'nı oluşturan başlıca adalardan Sisam, İkarya, Sakız, Midilli, Limni, Bozbaba, İpsara, Semadirek ve Taşoz Yunanistan'a aitken Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları Türkiye'ye aittir. Fornoz ve Koyun adaları ise Yunanistan yönetiminde olup Türkiye tarafından Ege'de Gri Bölgeler olarak tanımlanan egemenliği tartışmalı adalardan biridir.

Aegean Islands History26 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Köppen iklim sınıflandırması, tüm dünyada en sık kullanılan iklim sınıflandırma yöntemlerinden biridir. Bu yöntem 1900'lü yıllarda Alman klimatolog Wladimir Köppen tarafından ortaya atılmış ve 1918 ile 1936 yılları arasında yine Köppen tarafından büyük ölçüde geliştirilmiştir. Köppen'in sınıflandırma yönetimine göre bir çevrenin doğal bitki örtüsü, o yörenin iklimini açıklamak için en iyi değerlendirme aracıdır. Bu nedenle Köppen iklim bölgelerini ayırırken bitki örtüsünün dağılışını göz önüne almıştır. Köppen sınıflandırması bir bölgenin yıllık ve aylık sıcaklık ortalaması ile yağış miktarını hesaplayarak iklim bölgelerinin sınırlarını çizer. Köppen iklim sınıflandırması, en yaygın kullanılan iklim sınıflandırma sistemlerinden birisidir. İlk olarak Alman - Rus bilimci Wladimir Köppen (1846 - 1940) 1884'te Köppen tarafından, özellikle 1918 - 1936'da yapılan birkaç değişiklikle yayınlandı. Daha sonra, iklim bilimci Rudolf Geiger sınıflandırma sisteminde bazı değişiklikler yaptı ve bu nedenle bazen Köppen - Geiger iklim sınıflandırma sistemi olarak adlandırıldı.
Köppen iklim sınıflandırması, iklimleri beş ana gruba ayırmıştır. Bu gruplar; A (tropikal), B (kuru), C (ılıman), D (kıtasal) ve E (kutupsal) olmak üzere beş farklı gruplar oluşturmuştur. Her grup ve alt gruplar bir harfle temsil edilmektedir. E grubundakiler dışında tüm iklimlere bir mevsimsel yağış, alt gruba ise bir harf atanır. Örneğin, Af, tropikal yağmur ormanı yağmur iklimini gösterir. Sistem, A grubundakiler dışındaki tüm gruplar için, B, C ve D'deki iklimler için üçüncü harfle ve E'deki iklimler için ikinci harfle gösterilen bir sıcaklık alt grubu atar. Örneğin, Cfb, okyanus iklimini belirtir. İklimler her iklim tipine özgü belirli kriterlere göre sınıflandırılır. Köppen bir botanikçi bilim insanı olduğu için, deneyimine dayanarak sistemi tasarladığında ana iklim grupları, belirli bir iklim sınıflandırma bölgesinde ne tür bir bitki örtüsü olduğunu saptayabilmektedir. İklimleri tanımaya ek olarak, sistem, ekosistem koşullarını analiz etmek ve iklimlerdeki ana bitki örtüsü türlerini belirlemek için kullanılabilir. Belirli bir bölgenin bitki yaşamıyla bağlantısı nedeniyle, sistem o bölgedeki bitki yaşamında gelecekteki neler olabiliceğini tahmin ve metot üretmede fayda sağlamaktadır.
Köppen iklim sınıflandırma sistemi, 1960'ların ortasında iken düzenlenmeye başlayıp 1980'lerde revize edilmiştir. Trewartha iklim sınıflandırma sistemi Köppen sisteminin eleştirilerinden biri olan rafine ortam yaratmaya çalışmaktadır. Bu durumda orta enlem iklim grubu yaratmaya başlatmıştır. C grubu ise daha çok gelişmiştir. Köppen iklim sınıflandırma şeması, iklimleri beş ana gruba ayırmıştır. Bunlar ise, A (tropikal), B (kuru), C (ılıman), D (kıtasal) ve E (kutupsal) olmak üzere beş ana gruba ayrılmıştır. Fakat ikinci harf mevsimsel yağış türünü, üçüncü harf ise ısı seviyesini gösterir. Yaz aylarında Nisan - Eylül veyahut Ekim - Mart'tan daha sıcak geçen 6 aylık dönem olarak tanımlarken, kış aylarında daha soğuk olan 6 aylık dönemin olduğu bahsedilmektedir.

Tropikal iklim bölgesi: Bu tür bir iklim yılın her ayı 18 °C (64.4 °F) veya daha yüksek sıcaklıkta önemli yağışlarla birlikte vardır.

Af: Tropikal yağmur ormanı iklimi; Her ay ortalama yağış  en az 60 mm (2.4 inç.) den gelmektedir. (Örneğin; Kongo)
Am: Tropikal muson iklimi; 60 mm' den (2.4 inç.) daha az yağış alan bir iklim türüdür. Güneydoğu taraflarında özellikle Vietnam, Çin ve Japonya gibi ülkelerde görülmektedir. (Örn. Batı Hindistan)
Aw: Tropikal nemli iklim ve savan iklimi; En kurak iklim türüne sahip olan bir iklim türüdür. Genellikle arap yarımadasındaki ülkelerde sıkça görülmektedir. Yağış oranı yok denilecek kadar azdır. (Örn. Sudan)

Kurak iklim bölgesi: Bu tür bir iklim, az yağış olarak da tanımlanabilir. Milimetre cinsinden eşik, Santigrat cinsinden ortalama yıllık sıcaklığın 20 ile çarpılması ve ardından eklenmesi ile belirlenmektedir. Sıcaklığı belirtmek için üçüncü bir harf eklenebilir. Başlangıçta h düşük bir enlem iklimi (18 °C'nin 64, 4 °F) üzerindeki ortalama yıllık sıcaklık, orta enlem iklimini ortalama yıllık sıcaklık 18 °C'nin altında ifade ederken Birleşik Devletlerde ise en soğuk ayın ortalama sıcaklığının 0 °C' nin altında olduğunu gösterir. Veya (-3 °C 27 °F). Ayrıca n, sık ve sis yüksek rakımlarda H ile karakterize bir iklimi belirtmek için kullanılır.

BSh: Sıcak step iklimi (Sıcak Yarı Kurak İklim) Örn. Endülüs
BSk: Soğuk step iklimi (Soğuk Yarı Kurak İklim) Örn. Gobi Çölü, Orta, Doğu ve Güneydoğu Türkiye
BWh: Sıcak çöl iklimi (Örn. Arabistan)
BWk: Soğuk çöl iklimi (Örn. Atakama Çölü )

Astropikal iklim bölgesi: Bu iklim türü diğer iklim türlerine nazaran en soğuk aya sahip ve bu durum en az bir ay sürmektedir. 0 °C (32 °F) [10] (veya -3 °C (27 °F)) [8] ile 18 °C (64.4 °F) bu derecelerde görülmektedir.10 °C'nin (50 °F) üzerinde ortalama. [10] [8] Yağışın hem kuru bir yaz (CS) hem de kurak bir kışı (CW) karşılayan yerlerde dağılımı için, bir yerin yaz aylarında kış aylarına göre daha fazla yağış düştüğü yağışlı bir yaz (CW) olduğu kabul edilir. kış aylarında daha fazla yağış düştüğü yerde yaz mevsiminin kurak geçtiği kabul edilmektedir. [10] Bu ek kriter, hem DS hem de DW'yi karşılayan konumlar için de geçerlidir. [10]

Cwa: Musondan etkilenen nemli subtropikal iklim; 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay, 22 °C'nin (71.6 °F) üzerinde en az bir aylık ortalama sıcaklık ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay C (50 °F). Yazın en yağışlı ayında, kışın en kurak ayında olduğu gibi en az on kat daha fazla yağmur (alternatif tanım, en sıcak altı ayda ortalama yıllık yağışın %70 veya daha fazlasıdır). (Örn. Kuzey Hindistan)
Csa: Sıcak-yaz Akdeniz iklimi; 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay, 22 °C'nin (71.6 °F) üzerinde en az bir aylık ortalama sıcaklık ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay C (50 °F). Kışın en yağışlı ayında yazın en kurak ayına göre en az üç kat daha fazla yağış ve yazın en kurak ayı 30 mm'den (1.2 inç) daha az yağış almaktadır. (Örn. Batı ve Güney Türkiye, Yunanistan, Portekiz)
Cfa: (Subtropikal İklim):Mevsimler arasında önemli bir yağış farkı yoktur. Ortalama sıcaklık 10 °C'nin üzerinde ortalama bir sıcaklığa sahip bir iklim türüdür. Yazın kurak aylar yaşanmamaktadır. Her mevsim yağışlı ılıman dönencealtı iklimi (Örn. Orta ve Güney Japonya, Doğu Avustralya)
Cfb,: Ilıman okyanusal iklim: Mevsimler arasında önemli bir yağış farkı yoktur. Ortalama sıcaklıkların 22 °C' nin altında olduğu tüm aylar ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay boyunca sürmektedir.(Örn. İngiltere, İzlanda, Kuzey Türkiye)
Cfc: Subpolar okyanus iklimi; 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay ve 10 °C (50 °F) üzerinde ortalama 1-3 ay. Mevsimler arasında önemli yağış farkı yok.
Cwb: Subtropikal yayla iklimi veya Muson etkisindeki ılıman okyanus iklimi; 0 °C'nin (32 °F) (veya -3 °C'nin (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay, ortalama sıcaklıkların 22 °C'nin (71.6 °F) altında olduğu tüm aylar ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay (50 °F). Yazın en yağışlı ayında, kışın en kurak ayına göre en az on kat daha fazla yağmur (alternatif bir tanım, en sıcak altı ayda alınan ortalama yıllık yağışın %70 veya daha fazlasıdır).
Cwc: Soğuk subtropikal yayla iklimi veya Muson'dan etkilenen subpolar okyanus iklimi; 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay ve 10 °C (50 °F) üzerinde ortalama 1-3 ay. Yazın en yağışlı ayında, kışın en kurak ayında olduğu gibi en az on kat daha fazla yağmur (alternatif tanım, en sıcak altı ayda ortalama yıllık yağışın %70 veya daha fazlasıdır).
Csb: Ilık-yaz Akdeniz iklimi; 0 °C'nin (32 °F) (veya -3 °C'nin (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay, ortalama sıcaklıkların 22 °C'nin (71.6 °F) altında olduğu tüm aylar ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay (50 °F). Kışın en yağışlı ayında yazın en kurak ayına göre en az üç kat daha fazla yağış ve yazın en kurak ayı 30 mm'den (1.2 inç) daha az yağış almaktadır.
Csc: Soğuk yaz Akdeniz iklimi; 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) üzerinde ortalama en soğuk ay ve 10 °C (50 °F) üzerinde ortalama 1-3 ay. Kışın en yağışlı ayında yazın en kurak ayına göre en az üç kat daha fazla yağış ve yazın en kurak ayı 30 mm'den (1.2 inç) daha az yağış almaktadır.

Bu tür bir iklimin ortalama 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) altında en az bir ay ve 10 °C (50 °F) üzerinde ortalama en az bir ay vardır. [10] [8]:

Dfa: Sıcak-yaz nemli karasal iklim; -0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) altında ortalama en soğuk ay, 22 °C'nin (71.6 °F) üzerinde en az bir aylık ortalama sıcaklık ve 10'un üzerinde ortalama en az dört ay °C (50 °F). Mevsimler arasında önemli yağış farkı yok
Dfb: Ilık-yaz nemli karasal iklim; est0 °C'nin (32 °F) (veya −3 °C (27 °F)) altında ortalama en soğuk ay, ortalama sıcaklıkların 22 °C'nin (71.6 °F) altında olduğu tüm aylar ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay C (50 °F). Mevsimler arasında önemli yağış farkı yok.
Dfc: Arktik iklim; 0 °C (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) altında ortalama en soğuk ay ve 10 °C'nin (50 °F) üzerinde ortalama 1-3 ay. Mevsimler arasında önemli yağış farkı yok.
Dfd: Son derece soğuk yarı arktik iklim; -38 °C'nin (-36,4 °F) altında ortalama en soğuk ay ve 10 °C'nin (50 °F) üzerinde ortalama 1-3 ay. Mevsimler arasında önemli yağış farkı yok.
Dwa: Musondan etkilenen sıcak yaz nemli karasal iklim; 0 °C'nin (32 °F) (veya -3 °C (27 °F)) altında ortalama en soğuk ay, en az bir aylık ortalama sıcaklık 22 °C'nin (71.6 °F) üzerinde ve en az dört ay ortalama 10 °C'nin üzerinde C (50 °F). Yazın en yağışlı ayında, kışın en kurak ayına göre en az on kat daha fazla yağmur.
Dwb: Musondan etkilenen sıcak yaz nemli karasal iklim; 0 °C'nin (32 °F) (veya -3 °C'nin (27 °F)) altında ortalama en soğuk ay, ortalama sıcaklıkların 22 °C'nin (71.6 °F) altında olduğu tüm aylar ve 10 °C'nin üzerinde ortalama en az dört ay (50 °F). Yazın en yağışlı ayında, kışın en kurak ayına göre en az on kat daha fazla yağmur.
Dwc: Muson etki

Küçük Çuha veya Sıkliye (Yunanca: Αντικύθηρα Antikitira), Yunanistan'ın Attika bölgesine bağlı Çuha belediyesinde bulunan bir ada, köy ve belediye birimidir. Ada, Ege Denizi'nde Mora Yarımadası ile Girit arasında yer almakta olup İyon Adaları'nın bir parçasıdır. Yüzölçümü 20.43 km² olan adanın nüfusu 2011 yılı itibarı ile 68'dir.
Küçük Çuha, coğrafi konumu ve belirli özellikleri (uzunlamasına yapısı, kuzey-güney yönü ve çok düşük insan etkisi) nedeniyle göçmen kuşların mevsimsel hareketleri sırasında çok önemli bir duraklama alanıdır. Ayrıca ada, Eleonora şahininin (Falco eleonorae) dünyadaki en büyük üreme kolonisine ev sahipliği yapmaktadır. Antikythera'nın kuş göçünü incelemek için önemi, Yunan Ornitoloji Derneği tarafından Antikythera Kuş Gözlemevi'nin (A.B.O) kurulmasına yol açmıştır.

Resmî site (Yunanca)

Uluslararası Adalet Divanı (İngilizce: International Court of Justice, Fransızca: Cour Internationale de Justice), halk arasında Dünya Mahkemesi olarak da bilinen, Birleşmiş Milletler'in (BM) başlıca yargı organı ve altı ana organından biridir. Devletler arasındaki hukuki uyuşmazlıkları çözer ve BM organları ile uzman kuruluşlar tarafından kendisine yöneltilen hukuki konularda danışma görüşleri sunar. Uluslararası Adalet Divanı, devletler arasındaki genel uyuşmazlıkları yargılayan tek uluslararası mahkeme olup, kararları ve danışma görüşleri uluslararası hukukun temel kaynakları arasında yer alır.
Birleşmiş Milletler Bildirisi ile Haziran 1945'te kurulan Mahkeme, Nisan 1946'da faaliyete geçmiştir. Mahkeme, 1920'de Milletler Cemiyeti tarafından kurulan Daimi Uluslararası Adalet Divanı'nın halefi konumundadır. Kurucu tüzüğü, BM Bildirisi'nin ayrılmaz bir parçası olup, büyük ölçüde selefinin tüzüğünden esinlendi. Tüm BM üye devletleri, otomatik olarak Uluslararası Adalet Divan Statüsü'ne taraf kabul edilir. Ancak Mahkeme'nin ihtilaflı davalardaki yargı yetkisi, yalnızca taraf devletlerin rızasına dayanır; bu yetki özel anlaşmalarla ya da Mahkeme'nin zorunlu yargı yetkisini kabul eden beyanlarla verilebilir.
Mahkeme, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi tarafından dokuz yıllık süre için seçilen 15 yargıçtan oluşur. Heyetin bileşimi, "dünyanın başlıca medeniyetlerini ve temel hukuk sistemlerini" temsil edecek ve aynı ülkenin vatandaşı olan iki yargıç görev yapamayacak şekilde düzenlenmiştir. Uluslararası Adalet Divanı, Hollanda'nın Lahey kentindeki Barış Sarayı'nda bulunur ve bu özelliğiyle New York dışında yer alan tek BM organıdır. Mahkemenin resmi çalışma dilleri İngilizce ve Fransızcadır.

Lahey Adalet Divanı resmi sitesi29 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Levant Denizi veya Levanten Denizi Akdeniz'in doğusundaki Levant bölgesinde bulunan bir denizdir.

Levant Denizi, kuzeyde ve kuzeydoğuda Türkiye ile; doğuda Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin; güneyde Mısır ve kuzeybatıda Ege Denizi ile çevrilidir. Terim olarak kullanıldığında batı sınırı belirsizdir, bu nedenle genellikle Akdeniz terimi daha yaygın olarak kullanılır. Açık olan batı sınırı, bir sonraki Akdeniz bölgesi olan Libya Denizi'ne, Libya'nın Ras al-Helal Burnu'ndan Gavda'ya, Girit'in batısının güneyi üzerinden çizilen bir çizgi olarak tanımlanır.
Su kümesinin en büyük adası Kıbrıs'tır. En büyük derinlik, 4.384 m (14.383 ft) olarak, Girit'in yaklaşık 80 km (50 mi) güneyindeki Pliny Çukuru'nda bulunmaktadır. Levant Denizi, 320,000 km2 (123,553 sq mi) alanını kaplar.
Kıbrıs ile Türkiye arasındaki Levant Denizi'nin kuzey kısmı, daha az bilinen bir terim olan Kilikya Denizi olarak daha ayrıntılı bir şekilde belirtilebilir. Ayrıca kuzeyde, İskenderun Körfezi (kuzeydoğuda) ve Antalya Körfezi (kuzeybatıda) adlı iki büyük körfez bulunmaktadır.

Leviathan doğalgaz sahası, Levant Havzası'nın güneydoğu köşesinde oldukça merkezi bir konumdadır.
Levant Derin Deniz Havzası'nın batısında Nil Deltası Havzası bulunmaktadır ve onu Herodot Havzası takip eder. Herodot Havzası, 130.000 km2 (50.000 sq mi) büyüklüğünde ve 3.200 m (10.500 ft)'ye kadar derinliğe sahiptir ve yaklaşık 340 milyon yıl yaşında olması nedeniyle dünya genelinde bilinen en eski okyanus kabuğu olduğu düşünülmektedir.

Doğu Akdeniz
Levant

 Wikimedia Commons'ta Levanten Denizi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Study and Analysis of Water Masses Formation in the Levantine Sea
Long Term Ecological Research

Limni veya Ilımlı (Yunanca: Λήμνος Lemnos) Kuzeydoğu Ege Yunan adaları grubuna giren, Gökçeada'nın güneybatısında bulunan Yunan adasıdır.
Osmanlı kaynaklarında ismi Tin-i Mahtum ada olarak da geçer.
En önemli yerleşimleri adanın batısında aynı zamanda merkezi de olan Mirina, ateşkes anlaşmasının imzalandığı Mondros, Kaspakas, Kandiya (Kodias) ve Tigani'dir.
Bu ada Mîsâk-ı Millî sınırları içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti ana karasına daha yakın olmasına rağmen Lozan Antlaşması'nda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Limni, 477.583 kilometrekare (184.395,827 sq mi), ile Yunanistan'ın 8. en büyük adası'dır.
Ilık iklimi, sade güzelliği, muhteşem mutfağı, yavaş hayat tarzı ve güleryüzlü insanlarıyla turistleri cezbeden bir ada olmasına karşın Güney Ege'deki diğer adalar kadar fazla turistik değildir.

Limni, demircilik tanrısı Hephaistos'un adası olarak bilinir.
Kaynaklara göre Antikçağ döneminde bu adada, Etrüsklerin diline benzer bir dil konuşan bir topluluğun yaşadığı belirtilir. Fakat bu kişilerin muhtemelen Etruria'dan gelen tüccarlar olduğu da söylenir. Bir başka kaynağa göre de tıpkı komşu Semadirek (Samothrake), Gökçeada (Imvros) ve Bozcaada (Tenedos) gibi, Limni'deki yaşayanlar da İÖ 5.yy civarına tarihlenebilen Helen yerleşimi öncesi henüz çözülememiş Pelasg dili kullanmışlardır.

Ege Adaları'nda şimdiye kadar bulunan en eski insan yerleşiminin kalıntıları, Yunan, İtalyan ve Amerikalı arkeologlardan oluşan bir ekip tarafından Mondros belediyesindeki Fyssini'nin Louri kıyısındaki Ouriakos bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarıldı. Kazılar Haziran 2009'un başlarında başladı ve çoğunlukla yüksek kaliteli taş aletlerden oluşan gün ışığına çıkarılan buluntular Epipaleolitik Dönem'e ait olup MÖ 12. binyılda avcı ve toplayıcılar ve balıkçıların yerleşimini gösterir.
Poliochne tepesinin güneybatı tarafında, uzun kenarlarında basamaklı oturma yerlerinin çift sıra halinde dizildiği dikdörtgen bir yapı,Erken Tunç Çağı'na tarihlenir ve muhtemelen bir tür Buleuterion olarak kullanılmıştır.
Ağustos ve Eylül 1926'da Atina'daki İtalyan Arkeoloji Okulu üyeleri adada deneme kazıları gerçekleştirdiler. Kazıların genel amacı, adanın Helen öncesi "Etrüsk-Pelasg" uygarlığına ışık tutmaktı; bunun nedeni, filologların Etrüsk diliyle ilgili bir yazıt taşıyan "Lemnos Steli"nin bulunmasıydı. O dönemde politik içerikli kazılar, Herodot'a göre MÖ 510 yılında Pelasgların Atinalı Miltiades'e teslim olarak adanın toplumsal ve politik açıdan Helenleştirme sürecini başlattığı Hephaistia (yani Palaiopolis) kentinde yürütülmüştür.
Orada, bronz nesneler, çömlekler ve 130'dan fazla kemik sandığının ortaya çıktığı bir nekropol (yaklaşık MÖ 9.-8. yüzyıllar) keşfedildi. Kemik sandıkları belirgin şekilde erkek ve kadın cenaze süsleri içeriyordu. Erkek kemik sandıkları bıçaklar ve baltalar içerirken, kadın kemik sandıkları küpeler, bronz iğneler, kolyeler, altın taçlar ve bilezikler içeriyordu. Bazı altın nesnelerin üzerindeki süslemeler Miken kökenli spiraller içeriyordu, ancak Geometrik formlar içermiyordu. Süslemelerine göre, sitede keşfedilen çömlekler Geometrik döneme aitti. Ancak, çömlekler ayrıca Miken sanatına işaret eden spiralleri de korudu. Kazıların sonuçları, Lemnos'un Erken Demir Çağı sakinlerinin bir Miken nüfusunun kalıntısı olabileceğini ve ayrıca, Lemnos'a dair en erken belgelenmiş referansın Linear B hece yazısıyla yazılmış Miken Yunancası ra-mi-ni-ja, "Lemnoslu kadın" olduğunu göstermektedir.  Profesör Della Seta şunları bildirmektedir:

Bronz silahların eksikliği, demir silahların bolluğu ve çanak çömlek ve iğnelerin tipi, nekropolün MÖ dokuzuncu veya sekizinci yüzyıla ait olduğu izlenimini veriyor. Yunan nüfusuna değil, Helenlerin gözünde barbar görünen bir nüfusa ait olduğu silahlarla gösteriliyor. Yunan silahı, hançer veya mızrak eksik: barbarların silahları, balta ve bıçak yaygın. Ancak, bu nüfus ... Miken sanatının birçok öğesini koruduğu için, Lemnos'un Tirenlileri veya Pelasgları bir Miken nüfusunun kalıntısı olarak tanınabilir.

Homeros'a göre Lemnos, Sintianlar tarafından meskun edilmişti. Thukydides, Tirenlilerden Yunanlardan önceki yerleşimciler olarak söz eder.
Homeros, adada Lemnos adında tek bir kasaba varmış gibi konuşur. Klasik zamanlarda iki kasaba vardı, Myrina (Kastro olarak da bilinir) ve Hephaistia ki bu da baş kasabaydı.
Hephaestia'dan önemli sayıda sikke bulunmuştur ve baykuşuyla tanrıça Athena, yerel dini semboller, Kastor ve Polluks, Apollon, vb. başlıkları gibi çeşitli tipler vardır. Myrina'dan birkaç sikke bilinmektedir. Bunlar Attika işgali dönemine aittir ve Atina tiplerini taşır. Ayrıca, herhangi bir şehrin adını değil, tüm adanın adını taşıyan birkaç sikke de bilinmektedir.
Lemnos dilinin bir izi, 6. yüzyıldan kalma bir mezar taşı olan Lemnos steli üzerindeki bir yazıtta bulunmuştur. Lemnos daha sonra Atina'nın Attika lehçesini benimsedi.
Daha iyi doğrulanmış bir döneme gelindiğinde, Lemnos'un I. Darius'in generali Otanis tarafından fethedildiği bildirilmektedir. Ancak kısa süre sonra (MÖ 510) Trakya Chersonese tiranı Genç Miltiades tarafından yeniden fethedildi. Miltiades daha sonra Atina'ya döndü ve Lemnos, Makedonya imparatorluğu tarafından işgal edilene kadar Atina'nın mülküydü. MÖ 450'de Lemnos, Atinalı din adamlarınındı. Atinalı yerleşimciler, en azından MÖ 348'e tarihlenen Atina dramasını da beraberlerinde getirdiler. Ancak tiyatro geleneği 5. yüzyıla kadar uzanıyor gibi görünür ve Hephaisteia bölgesinde yapılan son kazılar tiyatronun 6. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başına tarihlendiğini gösterir.
Limni yakınlarında çorak bir adada, kahramanın çektiği acıları anımsatmak için şeritlerle bağlanmış yaylar ve göğüs zırhı ile tunçtan bir yılanın bulunduğu bir Filoktetes sunağı vardı.
M.Ö. 197'de Romalılar burayı özgür ilan etti, ancak M.Ö. 166'da Atina'ya verdiler ve Atinalılar M.Ö. 146'da tüm Yunanistan Roma Cumhuriyeti'nin bir eyaleti yapılana kadar bu bölgenin nominal mülkiyetini korudular. Roma İmparatorluğu'nun 395'te bölünmesinden sonra Lemnos Bizans İmparatorluğu'na geçti.
Gaius Plinius Secundus, Lemnos'ta Lemnoslu mimarlar Zmilis, Rhoecus ve Theodorus tarafından inşa edilen bir labirentten bahseder.

Bizans İmparatorluğu'nun bir vilayeti olan Limni, Ege Denizi temasına dahil olup 10. yüzyılda Sarazen akınlarının, 11. yüzyılda ise Selçuklu akınlarının hedefi olmuştur.  Dördüncü Haçlı Seferi'nden sonra İmparatorluğun dağılması ve bölünmesinin ardından, Limni (Batılılar tarafından Stalimene olarak bilinir) Latin İmparatorluğu'na paylaştırıldı ve Venedikli (veya muhtemelen karışık Yunan ve Venedik kökenli) megadük Filocalo Navigajoso yönetimindeki Navigajoso ailesine tımar olarak verildi. Filocalo 1214'te öldü ve yerine oğlu Leonardo ve kızları geçti ve adayı aralarında üç tımarlara böldüler. Leonardo, Latin İmparatorluğu'nun megadük unvanını ve başkent Kastro ile adanın yarısını elinde tutarken, kız kardeşleri ve kocaları, Mondros ve Kotsinos kalelerinin dörtte birini aldı. Leonardo 1260'ta öldü ve yerine, 1277'de Bizans amirali Licario'nun adayı kuşatması sırasında ölene kadar Bizans'ın yeniden fetih girişimlerine direnen oğlu Paolo Navigajoso geçti. Karısı tarafından direniş devam etti, ancak 1278'de Navigajosiler teslim olmaya ve adayı Bizans'a geri vermeye zorlandı.
Bizans'ın son yüzyıllarında Limni önemli bir rol oynadı. Küçük Asya'nın kaybından sonra önemli bir besin kaynağı oldu ve 14. yüzyılda tekrarlanan iç savaşlarda önemli bir rol oynadı. 15. yüzyılda Osmanlı tehlikesi artarken, kuşatma altındaki Bizanslılara yardım teklif etmesi karşılığında Aragonlu V. Alfonso tarafından Lemnos'un ele geçirilmesi talep edilirken, son Bizans imparatoru XI. Konstantin Palaiologos ise Osmanlı kuşatmacılarının püskürtülmesi karşılığında Cenevizli kaptan Giovanni Giustiniani'ya bunu teklif etti. Midillinin hükümdarı Dorino I Gattilusio da 1453'te Konstantinopolis'in Düşüşünden kısa bir süre önce Lemnos'u tımar olarak satın aldı.

Ada Fatih Sultan Mehmet zamanında 1456 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı Dönemi'nde adada 6 cami, 1 medrese, 6 ilkokul ve 1 tekke inşa edilmiştir. Osmanlı'nın önemli sürgün yerlerindedir. Buraya sürgün edilen önemli isimler arasında türbesi de burada bulunan Niyâzî-i Mısri ve Malta'dan önce buraya sürgün edilen Ziya Gökalp bulunmaktadır. Elden çıkış tarihi ise 21 Ekim 1912'dir.
Trablusgarb Harbi'nden hemen sonra başlayan Balkan Harbi sırasında Yunanistan, Menteşe Adaları'nın kuzeyinde kalan Doğu Ege Adaları bölgesinde Osmanlı egemenliğindeki adaları işgal stratejisini uygulamaya koydu. Osmanlı donanmasından oldukça ileri bir durumda bulunan Yunan donanması, Osmanlı donanmasının Ege Denizi'ne çıkmaya zorlandığı bir dönemde Kuzey Ege'de deniz kontrolü ve hâkimiyetini tesis etmekte zorlanmadı. Başlıca hedefi Ege Denizi'ndeki Osmanlı adaları olan Yunanistan, Taşoz'dan Ahikerya'ya kadar uzanan ve Anadolu sahillerini kuzeyden güneye bir dizi halinde kapatan toplam 8 adayı işgal etti. Midilli Ahikerya ve Sakız Sisam adaları hariç, diğer adaların işgalleri sırasında Yunanlar ciddi bir mukavemetle bile karşılaşmadı. İşgal edilen adaların bazılarındaki Osmanlı mülkî ve askerî personelinin daha önce tahliye edilmiş olması ve adalarla haberleşme imkânlarının bulunmayışı nedeniyle; tıpkı İtalyan işgalinde olduğu gibi bazı adaların işgal bilgileri zamanında alınamadı ve kaderlerine terkedilmiş bu adaların işgal edildikleri daha sonra öğrenilebildi. 21 Ekim 1912'de Limni Adası'nın işgali ile başlayan Yunanistan'ın adalar harekâtı neticesinde; 31 Ekim'de Gökçeada (İmroz), Taşoz ve Bozbaba, 1 Kasım'da Semadirek, 4 Kasım'da İpsara, 7 Kasım'da Bozcaada ve 17 Kasım'da Ahikerya adaları işgal edildi. Limni'nin işgalinden bir ay sonra, 21 Kasım 1912'de başlayan Midilli'nin işgali 21 Aralık 1912'de, 25 Kasım 1912'de başlayan Sakız'ın işgali ise 3 Ocak 1913'te tamamlandı. Sakız Adası'nın işgali sırasında Yunanlar Sığacık sahiline giderek oradaki kayıkların Sakız'a getirilmesi talimatını sahiplerine verdikleri gibi, Çeşme civarındaki bütün kayıkları da başka mahallere sevk e

Limoniye (Yunanca: Αλιμιά Alimya), Yunanistan'da On İki Ada'nın parçası olan bir adadır. Ada, Rodos ve Herke adaları arasında yer almaktadır. İdari olarak Güney Ege bölgesine bağlı Herke belediyesi sınırları içerisindedir. Adanın yüzölçümü 7,4 kilometrekaredir ve 21 kilometrelik bir kıyı şeridine sahiptir.

Ada, iki doğal limanından gelen bir isim olan Eulimnia ile özdeşleşmiştir. Orta Çağ'da adanın ismi Limonia (Leimonia) idi. Ayrıca bazı kaynaklarda adanın ismi Alimniye veya Limoniyye biçiminde de geçmektedir.

Yerleşimi Neolitik döneme kadar tarihlenen adada yapılan kazılarda kale tepesinin güney yamacında Neolitik kemerli bir bina ortaya çıkmıştır. Antik adıyla Eulimnia'da, tarım ve hayvancılıkla geçinen insanların yanı sıra bölgenin deniz zenginliklerinden yararlanan küçük bir nüfus yaşamıştır.
Orta Çağ kalesinin altındaki Kale tepesindeki Hellenistik kale, Herke Adası ile birlikte, bu yerleşimin antik çağdaki önemine dikkat çekmektedir. Adadaki tersanelerde yapılan yeni kazılar, adadaki limanın İskenderiye'den Konstantinopolis'e deniz yoluyla yapılan tahıl ticaretinin bir durağı ve aynı zamanda gemiler için bir onarım ünitesi olduğu bu geç dönemde de kullanımlarının devamını kanıtlamıştır.
Ada 1309 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından işgal edildi. Bir süre eski önemini kaybeden Alimia, Osmanlı denizcilerinin yaptığı yağmalar sonucu olarak tekrar önem kazandı. 1475 yılına kadar Hospita Şövalyeleri tarafından deniz trafiğini gözlemek amaçlı kale yapımı ile uğraşıldı. 1493'te birçok Alimnia sakini Osmanlı akınlarından korunmak için Rodos'a nakledildi.
İtalyan ordusu adayı Osmanlı devletinden aldıktan sonra, 1912-1943 yılları arasında Limoniye'de kışlalar inşa etmiş ve bölgeyi bir denizaltı üssü olarak kullanmıştır, hatta bu bölgede batırılmış denizaltılar dalış yapılarak gözlemlenilebilir.1944 yılında başarısız bir saldırı ile İngiliz komandoları adaya saldırdı ama başarısız saldırıları sonucunda yakalandılar ve sonunda idam edildiler. Bundan sonra, umutları azalan ve baskıdan bıkan ada yerlilerinin çoğu uzaklaştı. 1948 yılında ise ada Yunan devletine ve On İki Ada'nın geri kalanına katıldı.
Limoniye adası, o dönemde yerleşim olmamasına rağmen 1978'de sit alanı ilan edildi. Günümüzde ada, Herke'den günübirlik tekne turları ile turistler tarafından sık sık ziyaret edilmektedir.

Adanın sahilleri taşlıdır fakat iç kısımları tarımcılığa ve tarıma elverişli topraklara sahiptir. Ada üzüm ve zeytin gibi besin maddelerinin yetişmesine uygundur. Adanın kuzeyinde On İki Ada'nın nadir doğal rezervinden biri olan tuzlu suya sahip küçük bir göl bulunmaktadır. Adaya Akdeniz ikliminin etkisi bir hayli fazladır. Akdeniz ikliminin sonucu olarak yıllık sıcaklık ortalamaları yüksektir.

Limoniye adası, Ege Denizi'nde On İki Ada civarında yer almaktadır. Ada Rodos ve Herke adalarının arasında küçük bir alana sahiptir.

Adada şu an kalıcı yaşam bulunmamaktadır ve hiçbir kara yolu yoktur. Bölgede eskiden kalma pek çok köy olduğu doğrulanmıştır ve yıkılmış bir kilisesi de mevcuttur. Tüm yerleşimciler II. Dünya Savaşı sonucunda adadan tahliye edilmiştir. Savaş sonrası tahliye sonucu adanın sakinleri tarafından terk edilmiş ve hasar görmüş birçok eve sahiptir. Bu yerleşim yerleri Yunanistan tarafından 1978'de koruma altına alınmıştır.

Akdeniz'deki adalar listesi

Alimia island22 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lut Gölü ya da Ölü Deniz (İbranice: יָם הַמֶּלַח, Yüzeyi ve kıyıları, Yeryüzü'nün en düşük rakımlı deniz seviyesinden 430.5 metre daha altındadır. 304 metre derinlikte, dünyanın en derin hipersalin gölüdür. 342 g/kg tuzluluk oranı ile dünyanın en tuzlu su kütlelerinden biridir – okyanusa göre 9.6 kat tuzlu – ve yüzmeyi deneyen kişileri havaya kaldıracak kadar, 1.24 kg/L yoğunluğa sahiptir. 'Ölü Deniz' denilmesinin sebebi, sudaki yüksek tuz oranının, bitkilerin ve hayvanların gelişebilmesi için fazla sert bir ortam yarattığından hiçbir yaşama ev sahipliği yapmayaşındandır.
600 km2 civarında bir alanı kaplayan Lut Gölü'nün tabanı, su derinliği çok fazla olmasa da (yaklaşık 376 metre), göl seviyesi deniz seviyesinden 420 metre aşağıdadır. Bu büyük tuzlu göl, karşılıklı uzak noktalarından 80 km/18 km genişliktedir. Su seviyesindeki çekilme eski zamanlarda yılda ortalama 18 cm iken, bugün bu değer İsrail ve Ürdün'ün artan içme suyu ihtiyacı nedeniyle, yıllık 50 cm civarına yükselmiştir. Lut Gölü %28 ile %33 arasında değişen tuz oranıyla (Akdeniz %3) Antarktika'daki Don Juan Gölü (%40'ın üzerinde) ve Asal Gölü'nden (%35) sonra dünyadaki en tuzlu üçüncü göldür.

Gölde bazı dengesizliklerin işaretleri görülmektedir: su altındaki bazı asfalt parçaları su yüzeyine çıkmaktadır. Geçmiş zamanlarda bu parçalar toplanır, kurutulur ve ısınmak için kullanılırdı. Çevreciler, Lut Gölü'nün yok olmaya başladığı yönünde uyarılar vermektedirler. Gölün iki yakasındaki Ürdün ve İsrail'in bromür endüstrisinin buna neden olduğunu ileri sürülür. Ancak daha çok İsrail'deki fabrikalar yüzünden temiz su sıkıntısı çekilmektedir. Oluklar endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Fabrikaların kirli atık boşaltımı ayrıca zarar veren faktörlerin başında yer alır. Küresel ısınma sonucu olarak, Lut Gölü kuruma tehlikesi altındadır.

Ölüdeniz, Ürdün Rift Vadisi'nde bulunan bir endorheic gölüdür. Lut gölünü oluşturan fay Afrika Levhası ve Arap Levhası arasındaki tektonik plaka sınırı boyunca yer alır. Levha yanal hareket yapar. Türkiye'de Doğu Anadolu fay zonu ve Sina bölgesinin güney ucu Kızıl Deniz'deki Rift Vadisi'nin kuzey ucu arasında çalışır. 
Kenarları boyunca havuzları ve bataklık çukurları oluşturan Ölüdeniz, altında ve çevresinde yıllık küçük kaynaklar olmasına rağmen Ürdün nehri, Lut gölüne (Ölüdeniz) akan tek önemli kaynaktır. Hiçbir akarsu çıkışı yoktur. Kuzey kesiminde yılda 100 mm ve güney kesiminde 50 mm yağış olmaktadır. Ölüdeniz Yahudiye Dağları Bölgesinin yağmur gölge etkisi nedeniyle kuraktır. Ölüdeniz'in doğusundaki dağlık bölge, Ölüdeniz'in kendisinden daha fazla yağış alır. Batısında bulunan Yahudiye Dağları, doğusunda bulunan dağlardan daha alçaktır. Gölün güneybatısında "Sodom Dağı" denilen 210 metre boyunda halit (kaya tuzu) bulunmaktadır.

Ölüdeniz'in iklimi yıl boyunca güneşli ve havası kurudur. Gölün yıllık ortalama yağış miktarı 50 mm den az ve 32 ve 39 C arasında ortalama sıcaklığı vardır. Kışın ortalama sıcaklığı 20 ve 23 C arasında değişmektedir. Bölge ultraviyole radyasyon, özellikle UVB (eritrojenik ışınlar) zayıflatmıştır. Ağır atmosfer basıncı nedeniyle hava deniz seviyesinde oksijen ile karşılaştırıldığında kışın %4,8 yaz için %3,3 daha yüksek bir oksijen içeriğine sahiptir. Ölüdeniz'de barometrik basıncı yüksek rakımda sağlık etkileri ile karşılaştırıldığında 796 ve 799 mm Hg ve klinik arasında ölçülmüştür. (Bu barometrik ölçü küresel okyanusta ortalama 750 mm Hg, deniz seviyesi standart atmosfer basıncına göre %5 daha yüksektir.) Normal durumda kışın deniz sıcaklıkları yazın toprak sıcaklıkları yüksek iken burada tam tersi bir durum gözlenmektedir. Bu durum su kütlesi ve özgül ısı kapasitesi sonucu oluşmuştur. Ortalama olarak her yıl 192 gün 30 C üzerinde bulunmaktadır.

"Ölü Deniz" adı, İbranice yazında Yām HaMāvet (ים המוות) yani “Ölüm Denizi” olarak geçer. Bununla birlikte hem Tevrat döneminde hem de modern İbranicede gölün en yaygın ve bilinen en eski adı[19] “Tuz Denizi”dir (İbranice: ים המלח, Yām HamMelaḥ). İbranicede göl için yine Tevrat’ta geçen diğer adlar Arava Denizi (İbranice: ים הערבה, Yām Ha'Ărāvâ) ve Doğu Denizi’dir (İbranice: הים הקדמוני, HaYām HaQadmōnî). Talmud’da “Tuz Denizi” veya “Sodom Denizi” olarak anılır. Bir diğer kullanılan antik ad ise “Yahudi Denizi”dir (Latince: Iudaicum mare); bu terim, ikinci yüzyıl Roma tarihçisi Tacitus tarafından kullanılmıştır.
İngilizcedeki “Dead Sea” (Ölü Deniz) adı, gölün aşırı tuzluluğunun yol açtığı sucul yaşam kıtlığına göndermeyle İbranice ve Arapça adın bir çeviri ödüncüdür. Arapça ad ise daha önceki Yunanca ve Latince adların bir çeviri ödüncüdür. Tarihi İngilizce adlar arasında İbranice "Tuz Denizi”, Tevrat'taki yok oluş anlatısına dayanarak “Sodom Gölü”, ve Yunanca ile Latinceden gelen “Asfaltit Gölü” yer alır.
Arapça adı el-Baḥr el-Meyyit (البحر الميت) olup genellikle belirli artikel olmadan da kullanılır. Arapçada ayrıca “Lût Denizi” (Arapça: بحر لوط, Baḥr Lūṭ; ya da بُحَيْرَة Buhayrat, بَحْرَة Bahret veya بِرْكَة لوط Birket Lūṭ) olarak bilinir. Bu ad, Tevrat'ta anlatılan Sodom şehrinin helakı sırasında karısının tuzdan bir sütuna dönüştüğü söylenen İbrahim’in yeğeni Lût’a gönderme yapar. Daha seyrek olarak, kıyısındaki eski önemli bir kentten dolayı “Zoara Denizi” (بَحْر صُوغَر) adıyla da anılmıştır.
Gölün doğal olarak oluşan ve serbestçe yüzen bitümünün antik çağlarda büyük ölçekte ticaretinin yapılması nedeniyle, eski Yunanca ve Roma coğrafyasında yaygın adı Asfalt Gölü (Antik Yunanca: Ἀσφαλτίτης, Asphaltítēs; veya Ἀσφαλτίτις Λίμνη, Asphaltítis Límni; Latince: Lacus Asphaltites) ya da Asfalt Denizi (Ἀσφαλτίτης Θάλασσα, Asphaltítēs Thálassa) idi. Ayrıca “Ölü Deniz” adıyla da biliniyordu (Antik Yunanca: Νεκρά Θάλασσα, Nekrá Thálassa; Latince: Mare Mortuum).

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

 Wikimedia Commons'ta Lut Gölü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Biyomedikal teknoloji ve biyoteknoloji, esas olarak tıpta teşhis ve tedavi amacıyla kullanılabilecek tüm madde, malzeme, aparat ve cihazların üretimi ile ilgilenen disiplinlerarası bir teknoloji dalıdır.
Sağlık sektöründe farklı amaçlar için kullanılan maddelerin (ilaçlar, aşılar, büyüme faktörleri, hormonlar, proteinler, oligopeptidler, oligonükleotidler vb.) özellikle modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak sentezi/üretimi, kısaca “Sağlık için Biyoteknoloji” günümüzde uluslararası düzeyde (özellikle gelişmiş ülkelerde) en çok yatırım yapılan bilim ve teknoloji dalları arasında ön sırada yer almakta/hızla gelişmektedir ve “Biyomedikal Teknoloji” nin önemli bir bölümüyle örtüşmektedir. Biyomedikal Teknolojinin önemli bir dalı yine teşhis ve tedavi amacıyla malzeme üretimidir. Polimerler başta olmak üzere, metaller ve alaşımlar, özel seramikler, karbon ve bunların kompozitlerinden oluşan malzemeler (“Biyomateryaller”) yapay organlar, sert ve yumuşak doku protezleri ve teşhis ve tedavi amaçlı aygıtların/cihazların yapımında yaygın olarak kullanılmaktadır. Sağlık sektöründe diğer bir alt grup ise, tanı kitleridir. Hastaneler, klinikler, üniversiteler, laboratuvarlar ve kişisel olarak kullanılan birçok tanı kiti geniş bir pazar oluşturmaktadır. Biyoçip teknolojisi çoklu tanının aynı anda yapılmasına olanak vermektedir ve Biyomedikal Teknolojinin çok hızla gelişen dalları Genomiks ve Proteomiks ile ilgili uygulamalarında önemli bir role sahip olacağı muhakkaktır. Biyomedikal Teknoloji ürünleri boyut ve kapasite olarak üretimleri az, dolayısıyla küçük fakat özel mekanlarda, özel koşullarda üretilen ürünlerdir, ancak olmazsa olmaz tanımına uyan bir pazara sahiptir ve fiyatları komodite ürünlere göre çok yüksektir. Biyoteknoloji/ Biyomedikal Teknoloji, birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede olduğu gibi Türkiye'de de öncelikli desteklenmesi gereken Bilim ve Teknoloji Dallarından bir olarak görülmekte ve çeşitli plan ve programlarda yer almaktadır. Tüm modern/yeni teknoloji dallarında olduğu gibi bu teknolojinin doğru ve hızlı gelişimi için sanayi-akademi ilişkisine gereksinim vardır.

Biyoyakıt, kısa süre önce yaşamış organizmalar ya da onların metabolik atıklarından elde edilir. Petrol, kömür gibi doğal yakıtlar ya da nükleer yakıtlardan farklı olarak, yenilenebilir enerji kaynağıdırlar. Biyoyakıtların bir diğer tanımı ise, "içeriklerinin hacim olarak en az %80'i son on yıl içerisinde toplanmış canlı organizmalardan elde edilmiş her türlü yakıt"tır.
Biyokütleler de, petrol ve kömür gibi, güneş enerjisinin depolanmış hâlidirler. Bitkiler güneş enerjisini fotosentez aracılığıyla tutarlar.
Biyoyakıtların içerisindeki karbon, bitkilerin havadaki karbondioksiti parçalaması sonucu elde edildiği için, biyoyakıtların yakılması, dünya atmosferinde net karbondioksit artışına neden olmaz. Bu nedenle, pek çok insan, atmosferdeki karbondioksit miktarının artışına engel olabilmek için, fosil yakıtlar yerine biyoyakıtların kullanılması gerektiği görüşünü savunmaktadırlar.

Brezilya'da şeker kamışları
ABD'de mısır ve soya fasulyesi
Avrupa'da keten tohumu ve kolza
Asya'da hurma yağı
Hindistan'da jatrofa
Türkiye'de aspir

Bomba, içi patlayıcı ve yanıcı maddeyle dolu, bir ateşleme düzeneğiyle donatılmış, çeşitli şekillerde bulunan yok edici patlayıcı silah. Son derece ani ve şiddetli bir enerji salınımı sağlamak için patlayıcı bir kimyasalın ekzotermik reaksiyonunu kullanır. Patlamalar, esas olarak, zeminden ve atmosferden iletilen mekanik stres, basınçla yönlendirilen mermilerin çarpması ve nüfuz etmesi, basınç hasarı, şarapneller ve patlamanın oluşturduğu etkiler yoluyla hasar verir. Sözcük, Latince bombus'tan gelir. Yunanca βόμβος romanlaştırılmış bombos'tan gelir, 'patlayan' ve 'uğultu' anlamlarına gelen onomatopoetik bir terimdir.
"Bomba" teriminin askeri kullanımı veya daha özel olarak havadan bomba eylemi, tipik olarak, en yaygın olarak hava kuvvetleri ve deniz havacılığı tarafından kullanılan, havadan atılan, güçlü patlayıcı silahları ifade eder. "Bomba" olarak sınıflandırılmayan diğer askeri patlayıcı silahlar arasında mermiler, sualtı bombası (suda kullanılır) veya kara mayınları bulunur. Geleneksel olmayan savaşta, diğer isimler bir dizi saldırı silahına atıfta bulunabilir. Gayrinizami harplarda, diğer isimler bir dizi saldırı silahına atıfta bulunabilir. Örneğin, son Orta Doğu ihtilaflarında, "el yapımı patlayıcı" (IED'ler) olarak adlandırılan ev yapımı bombalar, isyancı savaşçılar tarafından büyük bir etkinlikle kullanılmıştır.

Bombalar genelde dört bölümden oluşur. Bunlar dış kılıf, bombanın havada dengeli gitmesini sağlayan kanatçıklar, tapa ve tapayı ateşlemeye yarayan düzenektir. Bombalar hedeflere değişik biçimlerde gönderilebilir. Uçaktan bırakılabilir, bir roket yardımıyla fırlatılabilir, elle atılabilir ya da hedefe önceden yerleştirilip bir zaman ayarlayıcısıyla patlatılabilir. Füze ile farklıdır. Bombalarda, top mermisindeki sevk barutu gibi itici bir madde bulunmaz. Ama ilk bombalar top mermisine benziyordu ve barut doldurulmuş metal bir küre biçimindeydi. Ağır ağır yanan bir fitille ateşlenerek patlatılıyordu. Düşman siperlerine elle ya da havan topuyla atılan bu tür bombalar ilk kez 16. yüzyılda kullanılmıştır.
El bombası olarak bilinen küçük bombalar kol gücüyle 30 metre kadar uzağa fırlatılabilir. Ayrıca, özel tüfeklerle çok daha uzağa fırlatılabilen bombalar da vardır. II. Dünya Savaşı'nda denizaltılara karşı kullanılan su bombaları gemiden suya bırakılıyor ve istenilen derinliğe indiğinde patlatıyordu. Günümüzde ise, gelişmiş güdümlü su bombaları kullanılmaktadır.
Bazı bombalar gaz, duman ya da zehirli kimyasal maddelerle doldurulur. Bu tür bombalar, içindeki maddelere göre adlandırılır. Bunların başlıcaları kimyasal bomba, gaz bombası, sis bombası, biyolojik bomba ya da göz yaşartıcı bombadır. Ateşlendiği anda çok büyük bir ısı açığa çıkararak çevresindeki her şeyi yakan bombalara da yangın bombası denir. Bu tür bombalarda termit ve napalm gibi son derece yanıcı maddeler kullanılır.
Patlayıcı şok dalgası vücudun yerinden oynaması (yani insanların havaya fırlaması), parçalanması, iç kanama ve kulak zarının yırtılması gibi durumlara neden olabilir. Patlayıcı olaylar tarafından üretilen şok dalgalarının, pozitif ve negatif dalga olmak üzere iki farklı bileşeni vardır. Parçalanma, parçalanmış bomba kovanlarının ve bitişik fiziksel nesnelerin hızlanmasıyla üretilir. Geleneksel olarak süpersonik ve hipersonik hızlarda hareket eden küçük metal parçaları olarak görülse de, epik oranlarda parçalanma meydana gelebilir ve uzun mesafeler boyunca seyahat edebilir. Bomba imha teknisyenleri, zırh giyen askerler, mayın temizleyiciler veya çok az koruma giyen veya hiç koruması olmayan kişiler gibi bir patlama olayına yakın kişiler için, insan vücudu üzerinde dört tür patlama etkisi vardır: aşırı basınç (şok), parçalanma, darbe ve ısı.

Bombaların uçaktan fırlatılması ilk kez I. Dünya Savaşı'nda gerçekleşti. Daha önce bombalar bir savaş uçağına yükleniyor ve hedefin üzerindeyken elle aşağıya atılıyordu. Kanat altlarında ya da gövdenin içindeki özel bölmelerde bomba taşıyan savaş uçakları sonradan geliştirildi. Bombardıman uçakları denen bu uçaklardan bombalar doğrudan hedefe bırakılır. 
İlk bombardıman uçakları 300 kg ağırlığında bombaları atabiliyordu. II. Dünya Savaşı'na girildiğinde artık her uçak en az 450-500 kilogramlık birkaç bombayı taşıyabilecek kapasitedeydi. İngiliz yapımı Lancaster bombardıman uçağı ise, 10 bin kilogramlık bir bombayı taşıyabilecek biçimde yapılmıştı. Bombalar, havanın direncini en aza indirmek için genellikle balık gövdesi biçiminde yapılır ve hedefe sapmadan ulaşması içinde kuyruk kısmına kanatçıklar takılır. Günümüzde radyo sinyalleriyle çalışan ateşleme düzenekleri sayesinde bombalar hedefe en çok zarar verebilecek yükseklikte patlatılabilmektedir.

II. Dünya Savaşı'nda Almanlar, bomba sınıfından sayılabilecek iki güçlü silah geliştirdiler. Bunlar V1 bombası ile V2 roketiydi. Bir uçan bomba olan V1, aslında burnun kısmında bir patlayıcı dolu bölmesi olan küçük bir jet uçağıydı. V1, otomatik pilotla hedefe ulaşmaya yetecek kadar yakıtla gönderiliyordu. Hedefin üzerinde yakıtı bitince de yere çakılarak patlıyordu. Almanlar II. Dünya Savaşı'nda 15 bin kadar V1 kullanmışlardır.
V2 roketleri, yakıt olarak alkol ve sıvı oksijen kullanıyordu. Bu roketler 100 kilometre yüksekliğe çıkabiliyor ve saatte 5.000 kilometrelik bir hıza ulaşabiliyordu. V2 roketlerinin bugünkü uzun menzilli füzelerin öncüsü olduğu söylenebilir. Ama fırlatıldıktan sonra hedefe varıncaya kadar yönlendirilebilen bugünkü güdümlü bombalar ya da füzeler, çok daha gelişmiş silahlardır. 
Günümüzün savaş uçakları çok daha öldürücü ve şaşmaz bir duyarlıkla hedefi bulan bombalarla donatılmıştır. Yine de, birkaç nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası balistik füzeler bütün bombardıman uçaklarından çok daha büyük yıkıma yol açabilen kapasitede silahlardır.

İlk atom bombası, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru ABD'de yapıldı. Nazi Almanya'sında da aynı konuda araştırmalar yapıldığı için atom bombasının yapımı çok gizli tutulmuştu. 1945'te Japonya'nın iki kentine atıldı. 6 Ağustos'ta Hiroşima'ya atılan ilk bomba yaklaşık 75 bin kişinin, 9 Ağustos'ta Nagasaki'ye atılan ikinci bomba da yaklaşık 39 bin kişinin ölümüne yol açtı. Atom bombasının bu yıkıcı gücü, uranyum ve plütonyum atomlarının bölünmesi sırasında açığa çıkan enerjiden kaynaklanıyordu. 
ABD, 1952'de atom bombasından çok daha etkili ve yıkıcı bir silah olan hidrojen bombasını geliştirdi. Hidrojen bombasının ürkütücü boyutlardaki patlama gücü, hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomlarına dönüştüğü termonükleer tepkimeden doğar. Bir başka deyişle, hidrojen bombasının patlaması bir çekirdek kaynaşması ya da birleşmesidir (füzyon). Oysa atom bombasınınki bir çekirdek bölünmesidir (fisyon).
Sovyetler Birliği, bu iki bombayı da ABD'den daha sonra geliştirdi. İlk atom bombasını 1949'da, ilk hidrojen bombasını 1953'te yaptı. İngiltere ise ilk atom bombasını 1952'de, ilk hidrojen bombasını 1957'de denedi. Daha sonra Fransa 1960'ta, Çin de 1964'te ilk atom bombalarını patlattılar.
Bir tek nükleer bombadan doğan patlama dalgaları ve açığa çıkan ısı, bütün bir kenti yok edebilecek güçtedir. Çevreye yayılan radyoaktif ışınlar ya da radyasyon da bütün canlıları öldürür ya da kuşaktan kuşağa geçecek onarılmaz hasarlara yol açar. Öte yandan bu ışınlar ve rüzgârla savrulan radyoaktif tozlar, uzun süre atmosferde kalabilir ve yeniden yeryüzüne indiğinde de (radyoaktif serpinti) canlılar için sürekli bir tehlike oluşturur. Bu yıkıcı silahların kısıtlanması ve yasaklanması için 1963'ten bu yana silahsızlanma çalışmalar yürütülmüş ve bu çalışmalarda belirli bir başarı elde edilmemiştir.

Anilit bombası
Antimadde bombası
Balon bombası
Beton bombası
Bisiklet bombası
Çivi bombası
Deprem bombası
Düdüklü tencere bombası
El bombası
Flaş bombası
Gecikme eylem bombası
Genel amaçlı bomba
Gök gürültüsü bombası
Grafit bombası
Güdümlü bomba
Güdümsüz bomba
Hassas bombalama
Hassas güdümlü mühimmat
Kanatlı bomba
Kiraz bombası
Kirli bomba
Kurşun kalem bombası
Lewes bombası
Mektup bombası
Molotofkokteyli
Napalm
Nükleer silah
Orsini bombası
Pist karşıtı nüfuz bombası
Ses bombası
Sis bombası
Tanksavar bombası
Termonükleer silah
Torpido (petrol)
Torpido kömür
Tüfek bombası
Un bombası
Varil bombası

Savaş başlığı
Bomba atar
Fünye
Patlayıcı madde
El yapımı patlayıcı
Patlayıcıların patlama hızlarının listesi

Boru hattı taşımacılığı malı borular yardımı ile nakletme işidir. Genellikle sıvı ve gaz maddeler taşınır fakat pnömatik borularda kapsüllere konulan katı maddeler hava basıncı kullanılarak da taşıma yapılır.
Gazların ve sıvıların yanı sıra bazı kararlı kimyasal malzemeler de boru hattı yardımı ile nakledilebilir. Bu yüzden kanalizasyon, sulu çimento, su ve hatta bira boru hatları mevcuttur; fakat bunlar arasında tartışılmaz en önemli taşıma petrol ve doğal gazın taşınmasıdır. Sık sık bu boru hatları, "boru hattı denetleme aletleri" ile kontrol edilir ve temizlenir.

Boru hatları taşımacılığına 19. yüzyılın sonlarına Vladimir Shukhov ve Branobel (Nobel Kardeşler) şirketi öncülük etmiştir, büyük miktarda petrol ve doğalgazı başka bir bölgeye nakletmekteki en ekonomik yoldur. Demir yollarıyla mukayese edildiğinde gönderilen miktar başına daha az masraf ve daha yüksek kapasiteli nakliyedir. Boru hatları deniz altına da inşa edilebilir, her iki yöntemde ekonomik ve teknik yönden çok fazla dikkat gerektirir, çoğunlukla petrol denizlerde tanker gemileriyle taşınır.
Petrol boru hatları iç çapı 30–120 cm (12-47 inç) olan çelik veya plastik borulardan yapılır. Mümkün olan yerlerde boru hattı toprak üstünde inşa edilir. Şehirleşmenin arttığı, hassas çevrelerde veya çevre için potansiyel tehlike görülen bölgelerde boru hatları yerin 1 metre (3 feet) altına döşenir. Petrol'ün hareketi sağlamak için boru hatları ile birlikte pompa istasyonları inşa edilir, genellikle akış hızı yaklaşık 1–6 m/sn'dir. Çoklu kullanım için yapılan boru hatlarında nakil işlemi iki veya daha çok farklı ürünü aynı hattan art arda gönderilerek yapılır. Genellikle bu tip boru hatlarında ürünler arasında fiziksel bir ayırıcı kullanılmaz. Ürünlerin art arda gönderilmesinden dolayı bir miktar karışık ürün ortaya çıkar. Bu karışık ürün boru hattından çıkarılır ve diğer ürünlere karıştırmamak için farklı bir yerde depolanır.
Ham petrol belli miktarlarda balmumu veya parafin içerir ve soğuk iklimlerde balmumu boru hattı içerisinde artış gösterebilir. Bu balmumu birikimi periyodik olarak hat boyunca "boru hattı denetleme aletleri" yardımı ile temizlenir.

Boru hatlarında doğal gaz ve petrol gibi yanıcı veya patlayıcı materyal taşırken bazı güvenlik sorunları ortaya çıkabilir.

4 Haziran 1989 - Ufa, Rusya yakınındaki LPG boru hattındaki gaz sızıntısı iki trenin çarpışması sonucu çıkan kıvılcımlar nedeniyle patladı. 645'ten fazla insanın öldüğü belirtildi.
17 Ekim 1998 - Nijerya'nın Niger Delta'sında bulunan Jesse şehrinde petrol boru hattı patlaması sonucu 1200 kişi öldü.
10 Haziran 1999 - Bellingham, Washington boru hattı kırıldı ve 277,200 galon benzin Whatcom Creek çevresine saçıldı. Benzin tutuştu ve patlama sonucu ikisi çocuk üç kişi öldü.
19 Ağustos 2000 - Carlsbad yakınlarında doğal gaz borusunun kırılması sonucu yangın çıktı, New Mexico'da meydana gelen bu patlama ve yangın sonucunda aynı aileden 12 kişi öldü. Patlamanın sebebi boru hattının iç tarafının şiddetli korozyona uğraması oldu anlaşıldı.
30 Temmuz 2004 - Belçika'nın küçük bir şehri olan Ath (Brüksel'in otuz km güney-batısı) yakınlarındaki Ghislenghien'da ana doğal gaz boru hattı patladı, en az 23 kişi öldü ve 122 kişi yaralandı.
12 Mayıs 2006 - Lagos, Nijerya dışlarında petrol boru hattındaki kırılma sonucu 200'den fazla insan ölmüştür.

Alaska Doğal Gaz Boru Hattı (planlandı)
Bakü Tiflis Ceyhan Petrol Boru Hattı
Mavi Akım Boru Hattı
Druzhba Boru Hattı
Doğu Sibirya – Pasifik Okyanusu Petrol Boru Hattı (planlandı)
İran-Pakistan-Hindistan gaz Boru Hattı (planlandı)
İran-Ermenistan Doğal Gaz Boru Hattı
Lakehead Boru Hattı
Langeled Boru Hattı
Minnesota Boru Hattı
Nabucco Boru Hattı (planned)
Nord Stream (Kuzey Avrupa Gaz Boru Hattı)
Odessa-Brody Boru Hattı
Peninsula Gaz Boru Hattı
Güney Kafkas Boru Hattı
Trans-Afganistan Boru Hattı (planlandı)
Trans-Alaska Boru Hattı Sistemi
Trans-Hazar Gaz Boru Hattı (planlandı)
Trans-İsrail Boru Hattı
Trans-Karayip Boru Hattı (planlandı)
Batı-Doğu Gaz Boru Hattı
Urengoy–Pomari–Ujgorod boru hattı

Alyeska Pipeline Service Company
Mackenzie Valley Pipeline Inquiry
Sui Northern Gas Pipelines Limited
Koch Pipeline Company (a subsidiary of Koch Industries)
Schuck Company Germany - Equipment for Gas and Oil Transportation
TransCanada Corp.
Crosstex Energy Inc.
Enbridge Inc.
Gazprom
BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi)
Texas Eastern Transmission Corporation
Panhandle Eastern Pipeline Company
Trunkline Gas Company
Transwestern Pipeline
Florida Gas Transmission
Maritimes and Northeast Pipeline
Algonquin Pipeline
Northern Border Pipeline
Great Lakes Transmission
Northern Natural Gas Company

Boru hatları uzun mesafeler içme ve sulama suyu taşımak içinde kullanılır, bu tip boru hatları suyu tepelerin üzerinden taşımak veya kanal ve oluklarda olabilecek buharlaşma, kirlenme veya çevresel etkilerden korumak için kullanılır.
Önemli bir örnek verecek olursa Güney Avustralya'da Morgan-Whyalla (1944'te tamamlandı) ve Mannum-Adelaide (1955'te tamamlandı) arasına döşenen su boru hatlarıdır.
Ayrıca Los Angeles, Kaliforniya'daki su kemerleri, Birinci Los Angeles Su Kemeri (1913'te tamamlandı) ve İkinci Los Angeles Su Kemeri (1970'te tamamlandı) bu tip boru hatları için örnek gösterilebilir.

Almanya, Gelsenkirchen'de önemli futbol sahalarından bir olan Veltins-Arena'daki barlarını birbirine bağlayan 5 km uzunluğunda bir bira boru hattı mevcuttur. Böyle büyük stadyumlarda bira dağıtmak için en uygun yöntemdir, çünkü barlar maçın çeşitli zamanlarında gelen yoğun talebi karşılamak için bu sistemi kullanırlar. Bunu da merkezi bir depodan temin ederler.

Pneumatic Conveying Design 5 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa boru hattı haritası 16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Botanik sözlüğü

applanate, iki yaprağın tomurcuk içerisinde karşılıklı durması.
angiospermae, kapalı tohumlular. Tohum taslakları ve bunlardan oluşan tohumlar megasporofillerin meydana getirdiği bir odacık içinde kapalıdır.

çanak (kaliks), çiçekte genellikle yeşil renkli olan en dış örtü.
çiçek sapı (pedisel), her bir çiçeğin sapı; çiçek tabanı ile bitki gövdesini bağlayan genellikle ince silindirik yapı.

derin girintili (emarginat), uç kısmın ortasında derin girinti ile biten.
dişi çiçek (pistilat çiçek), sadece dişi organı verimli olan çiçek, erkek çiçekle kıyasla.

eksen; bir organı iki eşit parçaya bölen gerçek ya da hayali çizgi; bu bazen gövdedir, bazen ortadamardır.
erkek çiçek (sitaminat çiçek); sadece erkek organı verimli olan çiçek, dişi çiçekle kıyasla.
elmamsı; yumurtalık çiçek tablası içine gömülü olduğu orta durumlu çiçeklerden çiçek tablasının etlenerek meydana getirdiği yalancı meyve.
erselik (erdişi, hermafrodit, monoklin); aynı çiçeğin verimli (doğurgan) hem erkek hem de dişi organı olması.
explicative; iki yaprak tomurcuk içerisinde karşılıklı durur ancak yaprakların kenarları geri katlanmıştır.

fındıkçık, küçük fındıksı meyve.

halkasal, bir düğümde üç ya da daha çok yaprak veya parçanın bulunuşu.
hamdüşen, gelişmemesi, körelmesi ya da olgunlaşmadan düşmesi.
havlı, ince ve kısa tüylerle kaplı.

kapsül, iki veya daha fazla karpelden oluşan açılan kuru meyve.
karpel, dişi organın içinde tohum taslaklarını taşıyan bölümlerden her biri; bir karpelli dişi organda karpel dişi organın kendisidir.
kısa havlı, havlıya nazaran daha az tüyle kaplı yüzey.
kütdişli (krenat), kenarın küt uçlu, yuvarlak dişlerle bezeli olması.

monokarpik, meyve verince ölen; ömründe bir kere çiçek açıp meyve veren ve sonrasında ölen.
mumlu (mavimsi yeşil), donuk mavimsi yeşil bir mum tabakası ile kaplı gibi görünen yüzey.

sıkapoz, bitkinin tabandaki rozet yaprakların arasından çıkan ve tepesinde çiçek ya da çiçek durumu taşıyan gövdesinin yapraksız olması.
supervolute, yapraklardan biri diğeri tarafından sarılmıştır. Erken evrede, tomurcuk evresinde, içteki yaprak dıştaki tarafından kuşatılır.

şemsiye, gövdenin ucunda tek bir noktadan çıkan eşit veya farklı boyda sapların ucunda çiçeklerin olması.

taç, çiçek örtüsünde ikinci halkayı oluşturan, çanağın içinde yer alan genellikle renkli örtü.
talkım çiçekdurumları, ana gövdenin büyümesini durdurarak, çiçeklenmenin ikincil dallarla devam ettiği çiçek durumlarıdır; büyümenin bir, iki veya çok yandalla devam ettiği biçimleri vardır.
teka (theca), başçıktaki çiçektozu keseleri.

unlu (farinoz), unla kaplanmış gibi görünen yüzey veya unlu bir yapıda olan.

üçgensi, Üçgen şeklinde, üç açılı olan düzlem biçim.

yalancı şemsiye, Gövdeden farklı seviyelerden çıkan çiçeklerin, üst kısımda bir düzlem oluşturduğu çiçekdurumu; çiçeklerin sapları farklı uzunluktadır, öyle ki çiçekdurumu bir şemsiye gibi gözükür, ama çiçekler farklı noktadan çıktıkları için buna yalancı şemsiye denir.

Richard Buckminster "Bucky" Fuller (12 Temmuz 1895 - 1 Temmuz 1983), Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve mucit.
Fuller hayatı boyunca, insanın dünyada daha uzun ve başarılı yaşama şansının olup olmadığını ve varsa nasıl olacağını anlamaya çalışmıştır.
Mimarlıkta bir mekanı en az gereçle örtme olanağı sağlayan "jeodezik kubbe"yi tasarlamıştır.

Fuller, 12 Temmuz 1895'te Milton, Massachusetts'te Richard Buckminster Fuller ve Caroline Wolcott Andrews'in oğlu ve Amerikan transandantalizm hareketiyle ilişkili Amerikalı gazeteci, eleştirmen ve kadın hakları savunucusu Margaret Fuller'in büyük yeğeni olarak dünyaya geldi. Alışılmadık göbek adı Buckminster, atalarından gelen bir aile adıydı. Richard Buckminster Fuller çocukken isminin çok sayıda varyasyonunu denedi. Ailesinin Maine, Bear Island'daki yazlık tatil evinin misafir kayıt defterine her yıl farklı bir imza atardı. Sonunda R. Buckminster Fuller'da karar kıldı.
Fuller gençliğinin büyük bir kısmını Maine kıyılarındaki Penobscot Körfezi'nde bulunan Bear Adası'nda geçirdi. Froebelian Anaokuluna gitti. Okulda geometrinin öğretilme şeklinden memnun değildi, tahtadaki tebeşirle çizilmiş bir noktanın "boş" bir matematiksel noktayı temsil ettiği ya da bir çizginin sonsuza kadar uzayabileceği fikirlerine katılmıyordu. Ona göre bunlar mantıksızdı ve sinerjetik üzerine çalışmasına yol açtı. Sık sık ormanda bulduğu malzemelerden eşyalar yaptı ve bazen kendi aletlerini yaptı. Küçük teknelerin insan tarafından tahrik edilmesi için yeni bir aparat tasarlamayı denedi. 12 yaşına geldiğinde, basit bir kürek kilidiyle kıç yatırmasına bağlı ters bir şemsiye kullanarak bir kayığı itmek için bir 'itme çekme' sistemi icat etti ve kullanıcının kayığı hedefine doğru yönlendirmek için öne bakmasını sağladı. Fuller hayatının ilerleyen dönemlerinde "icat" terimine karşı çıktı.
Yıllar sonra, bu tür bir deneyimin kendisine sadece tasarıma olan ilgisini değil, aynı zamanda daha sonraki projelerinin gerektireceği malzemelere aşina olma ve bunlar hakkında bilgi sahibi olma alışkanlığını da kazandırdığına karar verdi. Fuller bir makinist sertifikası aldı ve pres freni, gergi presi ve sac metal ticaretinde kullanılan diğer alet ve ekipmanların nasıl kullanılacağını biliyordu.

Fuller Massachusetts'teki Milton Akademisi'ne devam etti ve daha sonra Adams House'a bağlı olduğu Harvard College'da okumaya başladı. Harvard'dan iki kez atıldı: önce tüm parasını bir vodvil grubuyla parti yaparak harcadığı için, sonra da yeniden kabul edildikten sonra "sorumsuzluğu ve ilgisizliği" nedeniyle. Kendi değerlendirmesine göre, kardeşlik ortamında uyumsuz bir uyumsuzdu.

Fuller, Harvard'daki eğitiminin arasında Kanada'da bir tekstil fabrikasında tamirci ve daha sonra da et paketleme endüstrisinde işçi olarak çalışmıştır. Ayrıca I. Dünya Savaşı'nda ABD Donanması'nda gemide telsiz operatörü, bir yayının editörü ve USS Inca adlı kaza kurtarma botunun komutanı olarak görev yaptı. Terhis olduktan sonra tekrar et paketleme endüstrisinde çalışarak yönetim deneyimi kazandı. 1917 yılında Anne Hewlett ile evlendi. 1920'lerin başında kayınpederi ile birlikte hafif, hava koşullarına ve yangına dayanıklı konutlar üretmek için Stockade Building System'i geliştirdi, ancak şirket 1927'de başarısız oldu.

Fuller 1927 yılını hayatının önemli bir yılı olarak hatırlıyordu. Kızı Alexandra 1922'de dördüncü yaş gününden hemen önce çocuk felci ve spinal menenjit komplikasyonları nedeniyle ölmüştü.Fuller hakkında yazan Stanford Üniversitesi akademisyenlerinden Barry Katz, Fuller'in hayatının bu döneminde depresyon ve anksiyete geliştirdiğine dair işaretler buldu. Fuller kızının ölümü üzerinde durdu ve bunun Fuller'ların nemli ve cereyanlı yaşam koşullarıyla bağlantılı olduğundan şüphelendi.[16] Bu, Fuller'ın uygun fiyatlı, verimli konutlar sağlamayı amaçlayan bir iş olan Stockade Building Systems'a katılımı için motivasyon sağladı.
Fuller 1927'de, 32 yaşındayken Stockade'in başkanı olarak işini kaybetti. Fuller ailesinin hiç birikimi yoktu ve 1927'de kızları Allegra'nın doğumu mali zorlukları daha da artırdı. Fuller aşırı derecede içki içiyor ve Chicago'da yaptığı uzun yürüyüşlerde ailesinin sorunlarına nasıl bir çözüm bulabileceğini düşünüyordu. Fuller 1927 sonbaharında, ailesinin hayat sigortası ödemesinden yararlanabilmesi için Michigan Gölü'nde boğularak intihar etmeyi düşündü.
Fuller, hayatına yön ve amaç verecek derin bir olay yaşadığını söyledi. Kendisini yerden birkaç metre yukarıda, beyaz bir ışık küresi içinde asılı kalmış gibi hissetti. Bir ses doğrudan Fuller ile konuştu ve şöyle dedi:
Şu andan itibaren düşüncelerinin geçici olarak onaylanmasını beklemene gerek yok. Sen gerçeği düşünüyorsun. Kendini yok etme hakkına sahip değilsin. Siz kendinize ait değilsiniz. Evrene aitsiniz. Öneminiz sizin için sonsuza kadar belirsiz kalacaktır, ancak deneyimlerinizi başkalarının en yüksek yararına dönüştürmek için kendinizi uygularsanız rolünüzü yerine getirdiğinizi varsayabilirsiniz.
Fuller, bu deneyimin hayatının derinlemesine yeniden incelenmesine yol açtığını belirtmiştir. Sonunda "tek bir bireyin dünyayı değiştirmeye ve tüm insanlığa fayda sağlamaya ne katkıda bulunabileceğini bulmak için bir deney" yapmaya karar verdi.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde dinleyicilere konuşan Fuller, Michigan Gölü deneyimini ve bu deneyimin hayatı üzerindeki dönüştürücü etkisini sık sık anlatırdı.

R. Buckminster Fuller, 1 Temmuz 1983'te 87 yaşında, karısını kanserin ileri evrelerinde tedavi gördüğü hastanede ziyaret ederken kalp krizinden öldü. Bucky'nin eşi Anne'e her zaman "önce gideceğine" söz verdiği söylenir. Anne 36 saat sonra öldü.

R. Buckminster Fuller herkesin bildiği bir isim olmasa da, vizyonu, en bariz şekilde ikonik Jeodezik Kubbeleri aracılığıyla dünyaya silinmez damgasını vurdu. Gerçekten de The Boston Globe, başlangıcından bu yana dünya çapında 200.000'den fazla Kubbenin dikildiğini tahmin ediyor. Bu arada onun Jeoskop ve Dünya Oyunu vizyonu birçok kişiye tuhaf ve ütopik göründü, ancak post-modern ekranlar ve bilgi teknolojisi dünyamızda kehanetten biraz geri kaldı. İngiltere'nin yaşayan en ünlü mimarı Norman Foster'a göre, Dymaxion tasarımları aynı derecede öngörülü olduğunu kanıtladı ve bilim ve tasarım dünyaları üzerinde "muazzam bir etki" bıraktı.

Buckminster Fuller Enstitüsü
The Estate of R. Buckminster Fuller

Bulanık mantık, bulanık eseme ya da puslu mantık, 1965 yılında Lütfü Aliasker Zade'nin yayınladığı bir makalenin sonucu oluşmuş bir mantık yapısıdır.
Bulanık mantığın temeli bulanık küme ve alt kümelere dayanır. Klasik yaklaşımda bir nesne ya kümenin elemanıdır ya da değildir. Matematiksel olarak ifade edildiğinde nesne küme ile olan üyelik ilişkisi bakımından kümenin elemanı ise "1", kümenin elemanı değilse "0" değerini alır. Bulanık mantık klasik küme teorisinin genişletilmesidir. Bulanık kümede her bir nesnenin bir üyelik derecesi vardır. Nesnenin üyelik derecesi, (0, 1) aralığında herhangi bir değer olabilir ve üyelik fonksiyonu M(x) ile gösterilir. 

Örneğin; normal oda sıcaklığını 23 derece olarak kabul edersek klasik küme kuramına göre 23 derecenin üzerindeki sıcaklık derecelerini sıcak olarak kabul ederiz ve bu derecelerin sıcak kümesindeki üyelik dereceleri "1" olur. 23 altındaki sıcaklık dereceleri ise soğuktur ve sıcak kümesindeki üyelik dereceleri "0" olur. Soğuk kümesini temel aldığımızda bu değerler tersine döner. Bulanık küme yaklaşımında üyelik değerleri [0,1] aralığında değerler almaktadır. Örneğin 14 derecelik sıcaklık için üyelik derecesi "0", 23 sıcaklık derecesi için üyelik değeri "0,25" olabilir.
Klasik kümelerin aksine bulanık kümelerde elemanların (nesnelerin) üyelik dereceleri [0, 1] aralığında sonsuz sayıda değişebilir. Bunlar üyelik derecelerinin devamlı ve aralıksız bütünüyle bir kümedir. Kesin kümelerdeki soğuk-sıcak, hızlı-yavaş, aydınlık-karanlık gibi ikili değişkenler, bulanık kümelerde biraz soğuk, biraz sıcak, biraz karanlık gibi esnek niteleyicilerle genişletilerek gerçek dünya problemlerine benzetilir. Kesin kümelerden farkı ise böyle bir çatıda bilginin kaynağındaki küme üyeliğinin, kesin tanımlanmış ön koşullarının olmayışı ve değişkenlerin belli bir aralıkta bulunmasıdır.
Bir şeyin varlığı kendisine ait bir isimle doğar. Evrendekilerin tamamı hem (ya) tek (1) hem de (ya da) sonsuz eksi tektir (sonsuz - 1).
Klasik mantık ile bulanık mantık arasındaki temel farklılıklar: 

Bulanık mantık bir yapay zekâ uygulaması oluşturma prensibidir. Bulanık mantıkta temel olan bir sonuca varmaktır. Normal bir programın yapısı:

Temel girdiler → Program → Sabit bir sonuç şeklindedir. Oysaki bir bulanık mantık uygulaması:
Sayısı belli olmayan veri yığını → Program → Girdilere ve varsayıma göre değişken bir veya birden fazla sonuç şeklindedir. Bir bulanık mantık uygulamasındaki sonuç, aynı girdiler olsa bile değişik bir sonuç döndürebilir ve bir öbek halinde veriyi alabilir. Bulanık mantıktaki özellik bunun haricinde verilen verilerin örnekleme mantığı ile alınması ve tümü simgelediği varsayımı yapılması ve buna göre bir olasılık değerinin elde edilmesidir.

Bulanık mantık, kesin çıktıyı elde etmek için girdi olasılıklarının seviyeleri üzerinde çalışır. Küçük mikro denetleyicilerden büyük, ağa bağlı, iş istasyonu tabanlı denetim sistemlerine kadar çeşitli boyut ve yeteneklere sahip sistemlerde uygulanabilir. Bulanık mantık, donanım, yazılım veya her ikisinin bir kombinasyonunda uygulanabilir. Bulanık mantık ticari ve pratik amaçlar için kullanışlıdır; makineleri ve tüketici ürünlerini kontrol edebilir, doğru akıl yürütmeyebilir, ancak kabul edilebilir mantık yürütebilir. Bulanık mantık, ayrıca mühendislikteki belirsizlikle başa çıkmaya yardımcı olur.

Bulanık mantık için temel uygulama alanları aşağıdaki gibidir:

Otomatik şanzımanlar
Dört tekerli taşıtlar
Araç ortam kontrolü

Hi-Fi sistemleri
Fotokopi makineleri
Fotoğraf makineleri ve video kameralar
Televizyonlar

Mikrodalga fırınlar
Buzdolapları
Tost makineleri
Elektrikli süpürgeler
Çamaşır makineleri

Klimalar / Kurutucular / Isıtıcılar
Hava nemlendiriciler

Bulanık akıl yürütme içindeki matematiksel kavramlar çok basittir.
Bulanık mantığın esnekliğinden dolayı, sadece kurallar ekleyerek veya silerek bir FLS'yi (bulanık mantık sistemi) değiştirebilirsiniz.
Bulanık Mantık Sistemleri kesin olmayan, bozuk, gürültülü giriş bilgileri alabilir.
FLS'lerin oluşturulması ve anlaşılması kolaydır.

Bulanık sistem tasarımına sistematik bir yaklaşım yoktur.
Sadece basit olduklarında anlaşılabilirler.
Yüksek doğruluk gerektirmeyen problemler için uygundurlar.

İBRAHİM, Ahmad M. (2006), Gömülü Sistemlerde Bulanık Mantık, Bileşim Yayınları, 198 s.
ÖZLEM, Doğan (2000), Mantık Klasik/Sembolik Mantık, Mantık Felsefesi, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 398 s.
ŞEN, Zekai (2003), Modern Mantık, Bilge Kültür Sanat, 168 s.
ŞEN, Zekai (2004), Mühendislikte Bulanık Mantık ile Modelleme Prensipleri, Su Vakfı, 190 s.

Bulanık Mantık ve Bulanık Kontrol11 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce
BUMAT (Bulanık Mantık ve Teknolojisi Kulübü)
Burhan Türkşen'le Bulanık Mantık Üzerine Söyleşi
İnternet Ortamında Mantık Araştırmaları Kaynakları15 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vural, Mehmet  (2002) “Düşünce Tarihinde Mantık: Aristoteles Mantığından Bulanık Mantığa”, Kutadgubilig, İstanbul, sayı 2
Puslu Mantık ve Teknoloji6 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bulanık Mantık (Fuzzy Logic) nedir, nasıl çalışır, tarihi 24 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Bulanık mantık ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bulut bilişim (İngilizce: cloud computing), bilgisayarlar ve diğer cihazlar için, istendiği zaman kullanılabilen ve kullanıcılar arasında paylaşılan bilgisayar kaynakları sağlayan, internet tabanlı bilişim hizmetlerinin genel adıdır. Bulut bilişim bu yönüyle bir ürün değil, hizmettir; temel kaynaktaki yazılım ve bilgilerin paylaşımı sağlanarak, mevcut bilişim hizmetinin; bilgisayarlar ve diğer aygıtlardan elektrik dağıtıcılarına benzer bir biçimde bilişim ağı (tipik olarak İnternet'ten) üzerinden kullanılmasıdır.
Bulut sözcüğü dosyaların sağlandığı konumu işaret etmektedir. Klasik bir algı olarak işlemleme ve saklama konumlarının aynı aygıtta bulunması durumu klişeleşmiştir. Ancak saklama boyutu bulutlara yani saklama ve altyapı hizmeti barındıran hizmetlere doğru kaymaktadır. Bu gidişin ilk öncü uygulamaları, İnternet sağlayıcıları tarafından, yedekleme amacıyla sunulan bulutlardır. Örneğin, Türkiye'de hizmet veren bir İnternet sağlayıcısı olan TTNET; TTNET Bulutu adlı hizmetle Türkiye piyasasına girmiştir. Google gibi uluslararası bilişim şirketleri ise; Google Drive gibi çevrimiçi bilgi işleme özelliği sunan uygulamalar geliştirmiştir. Ayrıca; Microsoft ve Intel gibi büyük teknoloji firmaları da; bu teknolojiyi bilişim tüketicisine sunmuştur.
Bilgisayar kuramcıları tarafından İnternet'in geleceğinin bulut bilişimden geçtiği iddia edilmektedir. Buna göre gelecekte, bilgisayar hard disklerinin yerine çevrimiçi bulutların kullanılacağı ön görüsü hakimdir. Bu bilişim aygıtlarında herhangi bir altyapı hazırlamadan, tamamen çevrimiçi ağ vasıtasıyla işlevsel uygulamalara ulaşmak anlamına gelmektedir. Bu sektörün gelişmesiyle, özellikle bilişim teknolojisi tüketen toplumlarda birçok bilgi dağıtımı sağlayan firmanın önemli bir konuma geleceği, hatta sektördeki rekabetin hukuksal sorunlara neden olabileceği tartışılmaktadır. Çünkü tüm bilgi-işlem uygulamalarının çevrimiçi altyapıya kaydırılmasına giden yol; kişisel bilgilere istenilmeyen erişimleri doğurabilme tehlikesini taşımaktadır.

Bulut bilişim, kullanıcıların yerel konumlarında; herhangi bir işlem, yazılım, veri erişimi veya servis altyapısı gerekmeksizin; alınacak hizmetin sağlanabilmesini konu alan bilişim servisidir. Bu hizmetin kullanım kuramlaması elektrik dağıtıcılarıyla paralellik göstermekte, böylece kullanıcılar diledikleri hizmetten kendi aygıtlarında herhangi bir altyapı oluşturmadan yararlanabilmektedir.
Bu kuram bilişim teknolojilerindeki sürekli bir gerekliliğin yerini doldurmuştur. Bilişim ürünlerinin yazılım boyutlarındaki artışlar dikkate alınırsa: yeni altyapı ve yeni personel eğitimleri gibi faktörlerin ortadan kalkmasını sağlayan bu sistem, abonelik veya birim başı ödeme mantığıyla; İnternette gerçek zamanlı işlem yapabilme yeteneğinin sınırlarını genişletmiştir.
Bulut bilişim, İnternet teknoloji servisleri için temeli İnternet protokollerine dayanan; yeni bir tamamlayıcı, hizmet dağıtıcı olarak tanımlanmaktadır. Bu sistem sayesinde programlarla yapılan birçok bilişimsel işlem; artık İnternet üzerinden sanal olarak yapılabilmektedir. Bu İnternet'le birlikte uzak bilgisayarlara erişebilmek ve bu bilgisayarlar üzerinden veri işleyebilme tekniğinin bir getirisidir. Çevrimiçi olarak yapılandırılan ağ tabanlı araçlar ve uygulamalar sayesinde, ağ tarayıcıları birçok programın bir araya toplandığı ve bilgisayarlar arası işlem yapılabilen bir alana dönüşmüştür.
Bulut bilişim, ağ tarayıcılarıyla erişilen siteler sayesinde uygulamaların İnternet üzerinden kullanılmasını sağlar. Bu yazılımlar ve verilerin uzak bir konumda bulunan sunucularda erişime açılmasıyla mümkün olur. Bu kullanım iki genel çerçeveye sahiptir. Bunlardan ilki yaygın olarak kullanılan programlarla oluşturulan dosyaların herhangi bir konumda görüntülenebilmesini sağlayan çevrimiçi uygulamalardır. Örneğin Microsoft Ofis ile yazılan bir metin belgesinin bu yazılımın kurulu olmadığı bir konumda, İnternet üzerinden ön izlemeye alınabilmesi bu tür bir gelişimdir. Sistemin ikinci boyutu ise çevrimiçi işlevsel yaratımların oluşturulabilmesidir. Bunun için sayfa yinelemesi gerektirmeyen ve konum dinamikliğini sağlayan bir sistem olan AJAX geliştirilmiştir. Böylece işlevsel etkinin izdüşümü anında sayfaya yansıtılabilmiş, İnternet üzerinden program kullanımının önü açılmıştır.
Günümüzde birçok bulut bilişim sağlayıcısı; birçok sistem için gerekli altyapıyı temel bir veri sisteminden aktarmakta, kullanıcıların bilişim aygıtlarında bu programların yüklü olması ihtiyacı ortadan kalkmaktadır. Bununla birlikte, gelişen bu yeni sektörde ticari hakların korunumu önemli bir durum olarak belirmektedir, bunun için hizmet derecelendirme anlaşmaları olsa da; küçük şirketler patentli özel adlandırmalardan kaçınarak, sektörde yer almaktadır.

Türkçe “bulut bilişim” olarak kullanılan “cloud computing” teriminin kaynağı tam olarak belli değildir, fakat bilişim ve iletişim sistemlerinin diyagramlarındaki ağları belirtmek için kullanılan bulutvari çizimlerden türetilmiş gibi gözükmektedir. Bulut sembolü 1994 yılına gelene kadar İnternet'i sembolize etmekteydi.
Bulut sözcüğü İnternet için kullanılan bir metafor idi, telefon şemalarında bir ağı belirtmekte olan bulutvari şeklin standartlaşmış kullanımını esas almıştı ve sonraları bilgisayar ağ diyagramlarında İnternet'e ait temel altyapının bir gösterimi olarak kullanıldı.
1990'larda önceden noktadan noktaya özel veri devreleri sağlayan telekomünikasyon şirketleri, artık daha iyi hizmet kalitesine ve daha az masrafa sahip olan Sanal Özel Ağ hizmetlerini sağlamaya başladılar. Kullanımı dengelemek için uygun gördüklerinde trafik anahtarlama ile toplam ağ bant genişliğini daha etkin kullanmayı başardılar. Bulut sembolü sağlayıcıların sorumlulukları ile kullanıcıların sorumlulukları arasındaki sınırı belirtmek için kullanıldı. Bulut bilişim bu sınırı sunuculardan ağ altyapısına kadar kapsayacak şekilde genişletmiştir.
Bulut bilişimin temel kavramı 1950'lere dayanmaktadır; üniversite ve şirketlerde kullanılan büyük boyutlu ana bilgisayarlara zayıf istemciler/terminal bilgisayarlar tarafından ulaşılabilirdi. Bir ana bilgisayar alınması çok masraflı olduğu için, var olan bu bilgisayardan en iyi şekilde faydalanılması oldukça önemliydi. Piyasada zaman paylaşımı (İngilizce: time sharing) olarak bilinen, birçok kullanıcının bilgisayarı hem fiziksel erişimde hem de CPU kullanımında paylaşmasına izin veren, bilgisayarın boş kalma süresini elimine eden bu sistem bilgisayarlardan en iyi şekilde istifade edilmesini sağlamıştır.
Bilgisayarlar yaygınlaştıkça, bilim adamları ve teknoloji uzmanları büyük boyutlu bilgi işleme gücünü zaman paylaşımı yoluyla daha fazla kullanıcıya sunmanın yollarını aradılar. Son kullanıcılara daha verimli bir kullanım ve CPU'ya erişim önceliklendirmesi kullanarak altyapı, platform ve uygulamaların optimum kullanımını sağlamak üzere algoritmalarla deneyler yapılmıştır.
John McCarthy’nin 1960’larda bilgi işlem kullanımının bir gün elektrik ve su hizmeti gibi bir kamu hizmeti şeklinde organize edilebileceği konusunda öngörüleri vardı. Bulut bilişimin günümüz özelliklerinin neredeyse tamamı (esnek hizmet sağlama, kamu hizmeti olarak sağlanma, çevrimiçi ağ üzerinde bulunma, sınırsız kaynak illüzyonu) elektrik dağıtım sektörü ile kıyas edilerek genel, özel, kamu ve topluluklara ayrı kullanım formları düşünülerek Douglas Parkhill’in 1966 tarihli “The Challange of Computer Utility” adlı kitabında incelenmiştir. Diğer araştırmacılar bulut bilişimin tarihini 1950'lere bilim adamı Herb Grosch'un bütün dünyanın aptal (İngilizce: dumb) terminaller kullanarak 15 adet büyük veri merkezinden çalışan bir sistem kullanacağı varsayımına dayandırmaktadır. Bu güçlü bilgisayarların çok pahalı olması sebebiyle, GE'nin İngilizce: GEISCO, IBM subsidiary the service bureau Corporation, Tymshare, National CSS, Dial Data, Bolt, Beranek and Newman gibi şirketler kendilerine ait olan bu bilgi işlem kapasitelerini zaman paylaşımı ve çeşitli düzenlemelerle ticari bir girişim olarak pazarlamışlardır.
Yüksek kapasiteli ağların her yerde kullanılabilir olması, bilgisayarların ve depolama cihazlarının ucuzlamasının yanı sıra donanım sanallaştırmasının yaygın olarak benimsenmesi, hizmet amaçlı mimari, özerk (otonom) ve hizmet bilgi işlemesi bulut bilişimde çok büyük bir büyümeye önayak oldu.
Dot-com balonu döneminden sonra, Amazon veri merkezlerini modernize ederek bulut bilişimin gelişmesinde anahtar bir rol oynadı. Bu dönemde bilgisayar ağlarının çoğu kapasitelerinin %10'unu kullanıyordu, sadece özel durumlardaki kapasite artışları için bütün sistem bekliyordu. Amazon boş bekleyen bu kaynakları bilgi işleme hizmet servisi olarak kullandı. Yeni bulut mimarisinin temelinin atılmasının sonucu olarak önemli şirket içi verimlilik artışları yaşandı. Amazon'un küçük aktif çalışan ekipleri “iki pizza takımları” vasıtasıyla yeni özellikler kolayca eklendi. Amazon şirket içinde geliştirdiği bu hizmetleri dışarıya pazarlamak üzere yeni ürün geliştirme çalışmalarını başlattı ve Amazon Web Hizmetleri (AWS) 2002 yılında hizmete girdi. İlk gerçek bulut bilişim hizmeti olarak Amazon S3 2006 yılında hizmete girdi. Bununla birlikte asıl buluş S3 için geliştirilen fiyatlandırma modeliydi, kullandıkça öde modeli şu an bulut hizmetleri fiyatlandırılmasında defakto standart olmuştur.
2008'in başlarında, Eucalyptus ilk açık kaynak, özel bulutların yerleştirilmesi için kullanılan Amazon Web Services-API uyumlu platform oldu. Yine 2008 başlarında, OpenNebula, Avrupa komisyonu tarafından desteklenen RESERVOIR projesi özel, hibrid (karma) ve federasyon bulutlarını uygulayan ilk açık kaynak yazılım oldu. Aynı yıl içerisinde IRMOS Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen proje kapsamında yapılan çalışmalar bulut tabanlı altyapıların hizmet kalitesinde (QoS) garanti edilecek elemanlara örneğin veri aktarım hızı, ağ gecikmesi, paket gecikme süresi değişimi (İngilizce: jitter), paket kaybolma olasılığı, bit hata oranı gibi (gerçek zamanlı interaktif uygulamalar tarafından da kullanılmaktadır) yoğunlaştı, sonuç ola

Büyük dil modeli (BDM) (İngilizce: Large language model; LLM), genel amaçlı olarak dili anlama ve üretme becerisiyle öne çıkan bir yapay zekâ dil modelidir. BDM'ler bu yetenekleri, eğitimleri sırasında milyarlarca parametreyi öğrenebilmek için niceliksel olarak çok büyük miktarda veri kullanarak kazanır. Bu süreçte, aşırı derecede büyük hesaplama kaynakları tüketirler. BDM'ler, gelişmiş yapay sinir ağlarıdır (temelde dönüştürücüler) ve özdenetimli öğrenme veya yarı denetimli öğrenme yöntemleri kullanılarak eğitilirler.
BDM'ler özbağlanımlı dil modelleri olarak, bir giriş metnini alıp bir sonraki belirteci veya sözcüğü tekrar tekrar tahmin ederek çalışır. 2020 yılına kadar, bir modelin belirli görevleri gerçekleştirebilmesi için uyarlanmasının tek yolu ince ayardı. Ancak günümüzde GPT-3 gibi popüler olan daha büyük ölçekli modeller, benzer sonuçlar elde etmek için sufle mühendisliğini kullanacak şekilde tasarlanmaya başlandı. BDM'lerin, insan dili derleminde bulunan sözdizimi, anlambilim ve ontoloji hakkında somut bilgi edinebilmenin yanı sıra, aynı zamanda derlemde yer alan hataları ve önyargıları da öğrendikleri düşünülmektedir.

Büyük dil modelleri, aşağıdaki başlıca alanlarda kullanılmaktadır:

Chatbot ve dijital asistanların geliştirilmesi
Makine çevirisi ve çok dilli iletişim
Otomatik özetleme ve bilgi çıkarımı
Kod üretimi, hata tespiti ve otomasyon
Eğitim ve içerik üretiminde kişiselleştirilmiş yardımcı sistemler

Veri gizliliği ve telif hakkı ihlalleri riskleri
Dil modeli tarafından öğrenilen önyargıların (bias) sonuçlara yansıması
Enerji tüketimi ve karbon ayak izi gibi çevresel etkiler
Yanlış bilgi üretme potansiyeli (hallucination) ve güvenilirlik sorunları

BDM'lerin çok modlu modeller ile birleşmesi, görsel, işitsel ve metinsel verilerle bütünleşik yapay zekâ sistemlerinin oluşmasını sağlayacaktır. Ayrıca, küçük ve verimli modellerin artmasıyla yerel cihazlarda kullanım olanakları genişlemektedir. BDM'ler, yapay genel zekâya (AGI) yönelik kritik bir basamak olarak değerlendirilmektedir.

Günümüzde bilgi toplumunun unsurlarını hayatın her alanında görmek mümkündür. Artık çoğu insanın cebinde bir akıllı telefon, çoğu insanın da, evinde bir bilgisayar ve tüm şirketlerin arka ofislerinde bilgi teknolojileri yönetimini yapan birimler bulunmaktadır. Ancak bilginin kendisi o kadar görünür değildir. Bununla birlikte bilgisayarların insan hayatına girmesinden ancak yarım asır sonra bilgi miktarı anlamlı ve özel bir nitelik kazanacak şekilde toplanmaya başlamıştır. Günümüzde sadece bilgi miktarı artmamış aynı zamanda bilgiye erişim hızı da artmıştır. Niceliksel değişiklik beraberinde niteliksel değişikliği de getirmiştir. Verinin manalı bir bütün oluşturacak şekilde toplanması ilk önce astronomi ve genetik alanında gerçekleşmiştir. Büyük veri kavramı da ilk olarak bu alanlarda kullanılmış daha sonra bu kavram her alan için kullanılmaya başlanmıştır. Büyük veri artık hayatımızın her alanında kendini göstermeye başlanmıştır. Örneğin; Ínternet arama motoru Google'dan hastalıkların teşhis ve tedavisi, İnternet üzerinden alışverişlere kadar her alanda büyük veri karşımıza çıkmaktadır.
Büyük veri; toplumsal medya paylaşımları, ağ günlükleri, bloglar, fotoğraf, video, log dosyaları gibi değişik kaynaklardan toparlanan tüm verinin, anlamlı ve işlenebilir biçime dönüştürülmüş biçimine denir. Olageldiği gibi, ilişkisel veritabanlarında tutulan yapısal verinin dışında kalan, son dönemlere dek çok da kullanılmayan, yapısal olmayan veri yığınıdır. Artık yıkılmış olan yaygın bilişimci inanışına göre, yapısal olmayan veri, değersizdi, ama büyük veri bize bir şey gösterdi o da günümüzdeki bilgi çöplüğü diye adlandırılan olgudan muazzam  derecede önemli, kullanılabilir, yararlı yani çöplükten hazine çıkmasına neden olan yegane sistemdir. Büyük veri; web sunucularının logları, İnternet istatistikleri, sosyal medya yayınları, bloglar, mikrobloglar, iklim algılayıcıları ve benzer sensörlerden gelen bilgiler, GSM operatörlerinden elde edilen arama kayıtları gibi büyük sayıda bilgiden oluşuyor.
Büyük veri, doğru analiz metotları ile yorumlandığında şirketlerin stratejik kararlarını doğru bir biçimde almalarına, risklerini daha iyi yönetmelerine ve inovasyon yapmalarına imkân sağlayabiliyor.
Şirketlerin çoğu, halen konvansiyonel veri ambarı ve veri madenciliği yöntemleriyle elde ettikleri datalardan yola çıkarak, karar almaya devam ediyorlar. Ancak, tüketici eğilimlerini dinamik şekilde öngörebilmek, büyük veriyi analiz edebilmekten ve bu analizlere göre hareket edebilmekten geçiyor. Büyük veri, geleneksel veritabanı araçları ve algoritmaları ile işlemesi zor olan bu büyük verinin oluşturulması, saklanması, akışı, analiz edilmesi gibi birçok konuyu içeren bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır. Veriler klasik veritabanlarının kaldıramayacağı büyüklükte olduğu gibi verinin büyüme hızı da bir bilgisayar veya bir veri depolama ünitesini aşmaktadır. 2012 rakamları ile dünyada günlük 2.5 Kentirilyon byte veri üretilmektedir. Bu çapta büyük veriyi işleme, transfer etme gibi işlerin tümüne Büyük veri (Big Data) adı verilmektedir.
Günümüz veritabanları bu çapta büyüyen verileri tutmakta yeterli değildir. İlişkisel veritabanları gigabyte seviyesinde veri tutabilirken, büyük data ile petabyte seviyelerinde veriler saklayabiliriz. Ancak büyük data sadece yığın işleme(Batch) işlemleri için uygundur. Transactions gibi gelişmiş veritabanlarında kritik öneme sahip özellikler yoktur. Veritabanları okuma, yazma güncelleme gibi işlemleri transactionlar aracılığı ile yapabildiği için bu işlemler atomik olarak kabul edilir ve çeşitli kilitleme mekanizmaları ile verinin birden fazla işlem tarafından değiştirilerek tutarsızlaşması engellenir. Büyük veri bir kere yazılıp defalarca okuma işlemi yapıldığı durumlarda kullanılması gerekir. Çünkü veriler birden fazla yerde paralel olarak işlenir. Bu büyüklükte veri RFID sensörlerinden, sosyal medyaya, hastanelere kadar birçok alanda üretilmektedir. DNA dizilişlerinin analizi, hava durumu sensörlerinden gelen veriler başta olmak üzere verileme işlemlerinin yapıldığı birçok alanda büyük veri bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır.

2009 yılında domuz gribi olarak adlandırılan salgının (H1N1 virüsü) 1918 yılındaki İspanyol gribi salgınının korkunç hatıralarından dolayı dünya kamuoyunda ciddi bir endişe yarattığı dönemlerde Google bilimsel dergi Nature'da önemli bir araştırma yayımladı. Araştırmanın temeli insanların İnternet üzerinde yaptıkları aramalara dayanan matematiksel modeller ile gribin ABD'de hangi bölgelere ve hangi yoğunlukta yayıldığını tespit etmekti. İnsanların grip belirtileri başladıktan birkaç gün sonra doktora gitmeleri konuyla ilgilenen sağlık kurumlarının ellerindeki verilerin sağlıklı olmaması gibi bir sonuç doğurmaktaydı. Google elindeki muazzam veritabanı ve veri işleme kapasitesiyle Amerikan sağlık otoritelerinden daha etkili bir şekilde hastalığın yayılmasıyla ilgili bilgilere ulaşabilmekte idi. Bunun için 450 milyon farklı matematiksel model kullanıldı ve arama terimleri CDC 2007 ve 2008 yılındaki gerçek grip vakaları ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak 45 arama terimi ile resmi yayılma oranları arasında çok güçlü bir korelasyon olduğu tespit edildi. Büyük veri iş dünyasında önemli yeniliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Uçak biletlerini alınması büyük veri kullanımına güzel bir örnek olmaktadır. Google tarafından ortaya konulan araştırma İnternetin bu zamana kadar kamu sağlığı kapsamda kullanılmayan önemli bir yönünü ortaya koymaktaydı. İnternet arama motoru devinin elindeki veri insanlık için çok kıymetli yenilikçi mal ve hizmetlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktaydı.
İşleme gücü ve veri depolamanın birkaç yıl öncesine kadar çok pahalı olması bu tür yeniliklerin ortaya çıkmasını zorlaştırmaktaydı. Ancak gerek teknolojinin gelişmesi gerekse zihniyet değişikliği veriyi önemli bir ekonomik değeri olan önemli bir iş girdisi şekline dönüştürmüştür. Bilgisayarlar bundan 50 yıl öncesinde insan hayatına girmiş olmasına rağmen toplanan veri miktarı ancak bu minvaldeki büyük değişikliklere sebep olacak seviyeye son birkaç yıl içinde ulaşmıştır. Genom olarak adlandırılan genetik haritamız 2003 yılında çizilmiş ancak 3 milyar çiftten oluşan halkaların sıralanabilmesi 10 yıl kadar sürmüştür. Bugün bu sayıdaki DNA'lar sadece bir günde sıralanabilmektedir. ABD'de her gün yaklaşık 7 milyar hisse senedi el değiştirmekte ve bu işlemlerin üçte ikisi devasa verileri analiz matematiksel modellere dayanan algoritmalar tarafından yapılmaktadır.
İnsanlık tarihinde bilgi üretiminin üssel olarak arttığı bazı dönemler bulunmaktadır. Matbaanın Avrupa'da kullanılmaya başlamasından itibaren birkaç on yıl içinde basılan kitap sayısı o zamana kadar tüm Avrupa da basılan kitap sayısından daha fazla bir sayıya ulaştı. Veri işleme ve depolama teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte sadece birkaç yıl içinde üretilen veri bu zamana kadar üretilen tüm analog ve sayısal verinin birkaç katına ulaşmaktadır. Daha önceleri veriye ulaşma ve ulaşılsa bile veri işleme vasıtalarındaki kısıtlardan dolayı tercih edilen “örnekleme” modeli artık yerini tüm verinin analiz edildiği ve böylece çok daha doğru ve detaylı analizlere ulaşılabilen yeni bir döneme yerini bırakmaya başlamıştır.
Özellikle sosyal bilimler alanında insanlar arama yaptıkları terimler ya da Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerindeki “beğen” tıklamaları insanların tercihleriyle ilgili önemli ipuçlarını ortaya koymaktadır. Bu veri özellikle şirketlerin pazarlama stratejilerinde çok önemli bir girdi olarak yerini almaya başlamıştır. Devasa verilerin artık çok aha etkin bir şekilde işlenebilmesi ticari hayatın pek çok alanını derinden etkilemiştir. Verilerden elde edilen korelasyonlar Walmart ve Amazon.com gibi pek çok ülkenin milli hasılasından daha fazla satış yapan şirketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Artık elde edilen ve işlenen veriler ile korelasyon temelli bir dünyaya gidildiği yönünde değerlendirmeler yaygınlık kazanmaktadır. Bu değerlendirmelere göre verilerin kısıtlı olduğu eski zamanlarda bilim adamları teorilere ihtiyaç duymaktaydı ama günümüzde artık veriler konuşmakta ve teorilere ihtiyaç bulunmamaktadır. Bu yüzden bilimsel metodolojinin de İnternet vasıtasıyla elde edilen veriyi işleme kapasitesine sahip bilgisayarlar sayesinde değişeceği iddia edilmektedir. Artık korelasyonun nedenselliğin yerini alacağı ve niçin sorusundan ziyade “ne” sorusunun önem kazanacağı ifade edilmektedir.
İnternet'in şüphesiz en önemli katkılarından birisi bilgiye erişim noktasındadır. Bilgi çeşitli formlarda sunuluyor olmasına rağmen klasik yöntem olan kitaplar vasıtasıyla bilgiye erişim konusunda da İnternet çok önemli gelişmelere vesile olmuştur. Kitapların İnternet üzerinden araştırılması ve adrese teslim edilmesi İnternet öncesine göre çok önemli bir katkı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca kitapların google gibi şirketler tarafından dijital ortama aktarılması kitaplara erişim konusundaki sınırları ortadan kaldırmaktadır. Bu zamana kadar 130 milyon başlıkta farklı kitabın yayımlandığı ve bu kitapların yaklaşık 20 milyonunun (yaklaşık %15) Google tarafından dijital ortama aktarıldığı görülmektedir. İnternet vasıtasıyla bilgi toplama sadece pasif bir toplayıcı olmaktan öteye gitmektedir. Örneğin ReCaptcha denilen bir uygulamada kullanıcıların gerçek insanlar olduğunu doğrulamak için daha önce rastgele harflerin yazılmasıyla yapılan doğrulamaların hem bu amacın gerçekleştirildiği hem de bilgisayarlar tarafından okunamayan kelimelerin ücretsiz olarak kullanıcılar tarafından okunduğu görülmektedir. Böylece güvenlikle ilgili bir yeniliğin katma değeri olan başka bir uygulamaya evrildiği görülmektedir. Bu örnek veri toplama ve kullanımıyla ilgili tüm alanlarda görülmektedir. Veri bir defa kullanılıp atılan ya da zamanla değeri kaybolan bir ticari emtiadan ziyade gelişen teknoloji ile her zaman yeni kullanım alanları bulan bir varlık konumundadır. Google'nin sokak görüntüleri için topladığı devasa bilgi sadece Google Earth uygulaması için değil aynı zamanda 

Charles Sanders Peirce, (/pɜːrs/, 1839-1914) pragmatizm akımının isim babası olmuş, daha sonra da pragmatist yöntemin ana hatlarını çizmiş olan Amerikalı filozoftur. Felsefede bilgi konusuna öncelik vermiş başlamış ve Aristoteles'in düzeni doğada bulan nesnel yaklaşımı ile Kant'ın bilgideki düzenin zihnin eseri olduğunu dile getiren öznel yaklaşımının bir sentezini yapmıştır. Kavram, fikir ve kuramlarımızın doğruluklarını, onların yararlılıklarıyla özdeşleştiren Peirce'e göre, yöntem öncelikle düşüncelerimizi açık ve seçik hale getirmekten oluşur ve bu yöntem sayesinde felsefe bir bilime dönüşecektir.

Bibliyografik Kaynaklar
Ketner, K.L., et al. (1986), A Comprehensive Bibliography of the Works of C.S. Peirce, Philosophy Documentation Center, Bowling Green, OH, 1986.
Moore, E., and Robin, R.S. (1964), Studies in the Philosophy of C.S. Peirce, Second Series, University of Massachusetts Press, Amherst, MA, 1964. Bibliography of secondary literature prior to 1964, pp. 486–514.
Robin, Richard S. (1967), Annotated Catalogue of the Papers of Charles S. Peirce, University of Massachusetts Press, Amherst, MA, 1967. Eprint
Birincil Kaynaklar
Standart Baskılar
Toplu Yazıları
Peirce, C.S., Collected Papers of Charles Sanders Peirce, vols. 1–6, Charles Hartshorne and Paul Weiss (eds.), vols. 7–8, Arthur W. Burks (ed.), Harvard University Press, Cambridge, MA, 1931–1935, 1958.
Volume 1, Principles of Philosophy, 1932.
Volume 2, Elements of Logic, 1932.
Volume 3, Exact Logic (Published Papers), 1933.
Volume 4, The Simplest Mathematics, 1933.
Volume 5, Pragmatism and Pragmaticism, 1934.
Volume 6, Scientific Metaphysics, 1935.
Volume 7, Science and Philosophy, 1958.
Volume 8, Reviews, Correspondence, and Bibliography, 1958.
Belnap edition with pairs of volumes bound as one, vols. 1–2 (ISBN 0-674-13800-7), vols. 3–4 (ISBN 0-674-13801-5), vols. 5–6 (ISBN 0-674-13802-3), vols. 7-8 (ISBN 0-674-13803-1).
Volume 1. Eprint.
Volumes 1-8. CD-ROM.
Volumes 1-8. Reprinted, Thoemmes Continuum, 1998.
Tarihsel Baskılar
Peirce, C.S., Writings of Charles S. Peirce, A Chronological Edition, Peirce Edition Project (eds.), Indiana University Press, Bloomington and Indianoplis, IN, 1981–.
Volume 1 (1857–1866), 1981.
Volume 2 (1867–1871), 1984.
Volume 3 (1872–1878), 1986.
Volume 4 (1879–1884), 1989.
Volume 5 (1884–1886), 1993.
Volume 6 (1886–1890), 2000.
Volumes 1-6. CD-ROM.
Matematiğin Yeni Öğeleri
Peirce, C.S, The New Elements of Mathematics by Charles S. Peirce, 4 volumes in 5, Carolyn Eisele (ed.), Mouton Publishers, The Hague, Netherlands, 1976. *Humanities Press, Atlantic Highlands, NJ, 1976.
Volume 1, Arithmetic.
Volume 2, Algebra and Geometry.
Volume 3.1, Mathematical Miscellanea.
Volume 3.2, Mathematical Miscellanea.
Volume 4, Mathematical Philosophy.
"The Nation'a gönderilenler
Peirce, C.S., Contributions to 'The Nation', 4 volumes, Kenneth Laine and James Edward Cook (eds.), Texas Technological University Press, Lubbock, TX, 1975–1987.
Part 1 (1869–1893), 1975.
Part 2 (1894–1900), 1975.
Part 3 (1901–1908), 1979.
Part 4 (Index), 1987.
Temel Pierce Kaynakları (EP)
Peirce, C.S., The Essential Peirce, Selected Philosophical Writings, Volume 1 (1867–1893), Nathan Houser and Christian Kloesel (eds.), Indiana University Press, Bloomington and Indianapolis, IN, 1992.
Peirce, C.S., The Essential Peirce, Selected Philosophical Writings, Volume 2 (1893–1913), Peirce Edition Project (eds.), Indiana University Press, Bloomington and Indianapolis, IN, 1998.
Seçme Yazıları (SY)
Peirce, C.S., Charles S. Peirce: Selected Writings (Values in a Universe of Chance), Philip P. Wiener (ed.), First published, Values in a Universe of Chance, *Doubleday and Company, 1958. Reprinted, Dover Publications, New York, NY, 1966.
Bilim Felsefesi Üzerine Denemeleri
Peirce, C.S., Essays in the Philosophy of Science, Vincent Tomas (ed.), Bobbs–Merrill, New York, NY, 1957.
Pragmatizm Üzerine Ders Notları

Peirce, C.S., "Lectures on Pragmatism", Cambridge, MA, March 26 – May 17, 1903. Reprinted in part, Collected Papers, CP 5.14–212. Reprinted with Introduction and Commentary, Patricia Ann Turisi (ed.), Pragmatism as a Principle and a Method of Right Thinking: The 1903 Harvard "Lectures on Pragmatism", State University of New York Press, Albany, NY, 1997. Reprinted, pp. 133–241, Peirce Edition Project (eds.), The Essential Peirce, Selected Philosophical Writings, Volume 2 (1893–1913), Indiana University Press, Bloomington, IN, 1998.
Peirce, C.S., Pragmatism as a Principle and a Method of Right Thinking — The 1903 Harvard "Lectures on Pragmatism", Patricia Ann Turisi (ed.), State University of New York Press, Albany, NY, 1997.
Makaleler ve Bölümler
Peirce, C.S. (1867), "On a New List of Categories", Proceedings of the American Academy of Arts and Sciences 7 (1868), 287–298. Presented, 14 May 1867. Reprinted (CP 1.545–559), (CE 2, 49–59), (EP 1, 1–10). Eprint.
Peirce, C.S. (1868), "Some Consequences of Four Incapacities", Journal of Speculative Philosophy 2 (1868), 140–157. Reprinted (CP 5.264–317), (CE 2, 211–242), (EP 1, 28–55). Eprint. NB. Misprints in CP and Eprint copy.
Peirce, C.S. (1870), "Description of a Notation for the Logic of Relatives, Resulting from an Amplification of the Conceptions of Boole's Calculus of Logic", Memoirs of the American Academy of Arts and Sciences 9 (1870), 317–378. Reprinted (CP 3.45–149), (CE 2, 359–429).
Peirce, C.S. (1877), "The Fixation of Belief", Popular Science Monthly 12 (1877), 1–15. Reprinted (CP 5.358–387), (CE 3, 242–257), (EP 1, 109–123). Eprint.
Peirce, C.S. (1878), "How to Make Our Ideas Clear", Popular Science Monthly 12 (1878), 286–302. Reprinted (CP 5.388–410), (CE 3, 257–276)), (EP 1, 124–141). Eprint.
Peirce, C.S. (1883), "Note B. The Logic of Relatives", pp, 187–203 in C.S. Peirce (ed.), Studies in Logic by Members of the Johns Hopkins University, Little, Brown, and Company, Boston, MA, 1883. Reprinted (CP 3.328–358), (CE 4, 453–466), (SIL, 187–203).
Peirce, C.S. (1885), "On the Algebra of Logic: A Contribution to the Philosophy of Notation", American Journal of Mathematics 7 (1885), 180–202. Presented, National Academy of Sciences, Newport, RI, 14–17 Oct 1884. Reprinted (CP 3.359–403), (CE 5, 162–190), (EP 1, 225–228, in part).
Yayınlanmış Taslaklar ve Müsveddeler
Peirce, C.S. (1886), "Qualitative Logic", MS 582, pp. 323–371 in Writings of Charles S. Peirce: A Chronological Edition, Volume 5, 1884–1886, Peirce Edition Project (eds.), Indiana University Press, Bloomington, IN, 1993.
Peirce, C.S. (1886), "The Logic of Relatives: Qualitative and Quantitative", MS 584, pp. 372–378 in Writings of Charles S. Peirce: A Chronological Edition, Volume 5, 1884–1886, Peirce Edition Project (eds.), Indiana University Press, Bloomington, IN, 1993.
Peirce, C.S., "Qualitative Logic" (c. 1886), MS 736, pp. 101–115 in The New Elements of Mathematics by Charles S. Peirce, Volume 4, Mathematical Philosophy, Carolyn Eisele (ed.), Mouton, The Hague, 1976.
Peirce, C.S. (c. 1896), "The Logic of Mathematics; An Attempt to Develop My Categories from Within", 1st published as CP 1.417–519 in Collected Papers.
Peirce, C.S. (1899), "F.R.L." [First Rule of Logic], unpaginated manuscript, c. 1899. Reprinted, CP 1.135-140. Eprint
Peirce, C.S. (1902), "Application of C.S. Peirce to the Executive Committee of the Carnegie Institution" (1902 July 15). Published, "Parts of Carnegie Application" (L75), pp. 13–73 in The New Elements of Mathematics by Charles S. Peirce, Volume 4, Mathematical Philosophy, Carolyn Eisele (ed.), Mouton Publishers, The Hague, Netherlands, 1976. Eprint, Joseph Ransdell (ed.)
Peirce, C.S. (1902), "The Simplest Mathematics", MS dated January–February 1902, intended as Chapter 3 of the "Minute Logic", CP 4.227–323 in Collected Papers.
Peirce, C.S. (c. 1904), Καινα στοιχεια ("New Elements"), MS 517, pp. 235–263 in Carolyn Eisele (ed.), The New Elements of Mathematics by Charles S. Peirce, Volume 4, Mathematical Philosophy, Mouton, The Hague, 1976. Cf. "New Elements", pp. 300–324 in The Essential Peirce, Volume 2 (1893–1913), Peirce Edition Project (eds.), Indiana University Press, Bloomington, IN, 1998.
Düzenlediği Kitaplar
Peirce, C.S. (1883, ed.), Studies in Logic by Members of the Johns Hopkins University, Little, Brown, and Company, Boston, MA, 1883. Reprinted: Foundations of Semiotics, Volume 1, Achim Eschbach (series ed. & pref.), Max H. Fisch (intro.), Johns Benjamins, Amsterdam, 1983 (ISBN 90-272-3271-7).
Ders Serileri
Peirce, C.S. (1898), Reasoning and the Logic of Things, The Cambridge Conference Lectures of 1898, Kenneth Laine Ketner (ed., intro.) and Hilary Putnam (intro., comm.), Harvard, 1992. Text of the lectures that William James invited Peirce to give in Cambridge, MA.
Antolojiler, Koleksiyonlar, Seçmeler, Yeni Basımlar
Eisele, Carolyn (ed.), Historical Perspectives on Peirce's Logic of Science: A History of Science, 2 vols., DeGruyter, Berlin, Germany, 1985.
Hardwick, C.S. (ed.), Semiotic and Significs: The Correspondence between C.S. Peirce and Victoria Lady Welby, Texas Technological University Press, Lubbock, TX, 1977, 2001.

İkincil Kaynaklar
Anellis, I.H. (1995), "Peirce Rustled, Russell Pierced: How Charles Peirce and Bertrand Russell Viewed Each Other's Work in Logic, and an Assessment of Russell's Accuracy and Role in the Historiography of Logic", Modern Logic, 5, 270–328. Eprint
Awbrey, Jon, and Awbrey, Susan (1995), "Interpretation as Action: The Risk of Inquiry", Inquiry: Critical Thinking Across the Disciplines, 15, 40–52. Eprint
Brady, Geraldine (2000), From Peirce to Skolem, North Holland.
Brent, Joseph (1998), Charles Sanders Peirce: A Life. Revised and enlarged edition, Indiana University Press, Bloomington, IN.
Brunning, J., and Forster, P. (1997, eds.), The Rule of Reason, University of Toronto Press, Toronto, ON.
Chiasson, Phyllis (2001), Peirce's Pragmatism, The Design for Thinking, Rodopi, Amsterdam, 2001.
Debrock, Guy (1992), "Peirce, a Philosopher for the 21st Century. Introduction", Trans

ChatGPT, OpenAI tarafından geliştirilen ve diyalog konusunda uzmanlaşmış bir üretken yapay zekâ sohbet botudur. Bu sohbet botu, denetimli ve takviyeli öğrenme teknikleriyle ince ayar yapılmış büyük bir dil modeline dayanır. Yapay zeka patlamasını hızlandırdığı kabul edilmektedir. Yapay zekâ (YZ) alanına yönelik sürekli hızlı yatırımların yapılmasına ve kamuoyunun bu alana dikkatinin çekilmesine yol açmıştır. ChatGPT, OpenAI'nin tescilli önceden eğitilmiş üretken dönüştürücü (GPT) modelleri serisine dayanmaktadır ve gözetimli öğrenme ile insan geri bildirimlerinden gelen takviyeli öğrenmenin bir kombinasyonunu kullanarak konuşma uygulamaları için ince ayarlanmıştır. ChatGPT'nin ilk versiyonu GPT-3 temelliydi; daha sonra gelişmiş sürümleri olan GPT-3.5, GPT-4 ve GPT-4o 7 Ağustos 2025 tarihinde GPT-5 ile güncellenmiştir.
Ocak 2023'e gelindiğinde ChatGPT, iki ayda 100 milyondan fazla kullanıcı kazanarak tarihin en hızlı büyüyen tüketici yazılım uygulaması haline geldi. ChatGPT'nin piyasaya sürülmesi, Gemini, Claude, Llama, Ernie Bot ve Grok gibi rakip ürünlerin piyasaya sürülmesini teşvik etti. Microsoft, başlangıçta OpenAI'nin GPT-4'üne dayanan Microsoft Copilot'u piyasaya sürdü. Mayıs 2024'te, Apple Inc. ile OpenAI arasında ChatGPT'nin Apple işletim sistemlerinin Apple Intelligence özelliğine entegre edildiği bir ortaklık duyuruldu. Temmuz 2024 itibarıyla ChatGPT'nin web sitesi, dünya çapında en çok ziyaret edilen 10 web sitesi arasında yer almaktadır.
13 Mayıs 2024 itibarıyla OpenAI, ChatGPT'nin yeni dil modeli GPT-4o'yu Plus abonesi olmayan kullanıcıların da kısıtlı olarak kullanabileceğini açıkladı. Açıklamaya göre ChatGPT Plus abonesi olmayan kullanıcılar da yeni GPT-4o modelini bir günlük kota ile kullanabilecek. Kota dolunca tekrar GPT-3.5 modeline dönecekler.
OpenAI, ChatGPT'yi Kasım 2022'de kullanıma sundu ve Ocak 2023 itibarıyla 100 milyondan fazla kullanıcıya ulaştığı bildirildi. Bu geniş kullanıcı tabanı, ChatGPT'nin dil modeli alanında önemli bir yenilik olduğunu göstermektedir.
24 Kasım 2025 tarihinde GPT-5.1, 11 Aralık 2025'te GPT-5.2 sürümleri yayınlanmıştır.

ChatGPT, denetimli öğrenme ve pekiştirmeli öğrenme kullanılarak GPT-3.5'e ek olarak ayarlandı. Her iki yaklaşım da modelin performansını iyileştirmek için insan eğitmenleri kullandı. Denetimli öğrenme durumunda modele, eğitmenlerin her iki tarafı da oynadığı konuşmalar sağlandı. Pekiştirme adımında, insan eğitmenleri önce modelin önceki bir konuşmada oluşturduğu yanıtları sıraladı. Bu sıralamalar, Yakın Politika Optimizasyonunun (PPO) birkaç yinelemesi kullanılarak modelin daha da ince ayarlandığı 'ödül modelleri' oluşturmak için kullanıldı. Yakın Politika Optimizasyonu algoritmaları, bölge politikası optimizasyonu algoritmalarına güvenmek için uygun maliyetli bir fayda sunar ve hesaplama açısından pahalı işlemlerin çoğunu daha hızlı performansla ortadan kaldırırlar. Modeller, Azure süper bilgi işlem altyapılarında Microsoft ile iş birliği içinde eğitilmiş olabilir.
Ayrıca OpenAI, ChatGPT'yi daha fazla eğitmek ve ince ayar yapmak için kullanılabilecek ChatGPT kullanıcılarından veri toplamaya devam ediyor. Kullanıcıların, ChatGPT'den aldıkları yanıtlara olumlu veya olumsuz oy vermelerine izin veriliyor; olumlu veya olumsuz oylama üzerine, ek geri bildirim içeren bir metin alanını da doldurabiliyorlar.

ChatGPT, insan konuşmalarını taklit etmenin ötesinde görevleri yerine getirebilen çok yönlü bir sohbet robotudur. Bilgisayar programları, müzik, tele-oyunlar, peri masalları ve öğrenci kompozisyonları yazabilir. Test sorularını yanıtlayabilir, şiir ve şarkı sözleri yazabilir, bir Linux sistemini taklit edebilir, bir sohbet odasını simüle edebilir, oyun oynayabilir ve bir ATM'yi simüle edebilir. Eğitim verileri programlama dilleri ve İnternet fenomenleri hakkında bilgi içerir. Öncülü InstructGPT'den farklı olarak ChatGPT, karşı olgusal istemleri kabul ederek ve potansiyel olarak rahatsız edici çıktıları filtreleyerek zararlı ve aldatıcı yanıtları azaltmaya çalışır. Ayrıca önceki yönlendirmeleri hatırlar ve kişiselleştirilmiş bir terapist olarak kullanılabilir.

Bununla birlikte, yapay zeka halüsinasyonu olarak bilinen yanlış veya anlamsız cevaplar üretmek de dahil olmak üzere çeşitli sınırlamaları vardır. İnsan gözetimi için tasarlanan ödül modeli, Goodhart yasası nedeniyle performansını engelleyebilir. Ayrıca, ChatGPT 2021'den sonra meydana gelen olaylar hakkında sınırlı bilgiye sahiptir ve siyasi görüşlerini ifade etmesine veya siyasi aktivizmde bulunmasına izin verilmez. Buna rağmen, araştırmalar ChatGPT'nin oylama tavsiyesi uygulamalarından gelen siyasi ifadeler konusunda bir duruş sergilemesi istendiğinde çevre yanlısı, sol-özgürlükçü bir yönelim sergilediğini göstermektedir.
Ayrıca, ChatGPT'nin eğitim verileri, insan tanımlayıcılarını içeren istemlere verdiği yanıtlarda ortaya çıkabilecek algoritmik önyargıdan muzdariptir. Bir örnekte ChatGPT, kadınların ve beyaz olmayan bilim insanlarının beyaz ve erkek bilim insanlarından daha aşağı olduğunu öne süren bir rap üreterek algoritmik önyargı sorununu vurgulamıştır.

Microsoft, OpenAI ile ortaklık kurdu ve 7 Şubat 2023'te Microsoft Bing'in "yeni Bing" adlı bir önizleme sürümünü piyasaya sürdü. ChatGPT'den daha güçlü ve özellikle arama için özelleştirilmiş yeni nesil bir OpenAI büyük dil modeli olarak tanıtıldı. Bununla birlikte, ilk demo yeni Bing'in bir finansal rapor üretmesi istendiğinde halüsinasyonlar da dahil olmak üzere bazı hatalara sahip olduğunu ortaya koydu.

Şubat 2023'te OpenAI, aylık ücreti 20 dolar olan ChatGPT Plus adlı premium bir hizmet başlattı. Şirket, ChatGPT'nin güncellenmiş, ancak hala "deneysel" sürümünün yoğun dönemlerde erişim sağlayacağını, kesinti olmayacağını, yeni özelliklere öncelikli erişim ve daha yüksek yanıt hızları sağlayacağını vaat etti.
14 Mart 2023'te yayınlanan GPT-4, API aracılığıyla ve premium ChatGPT kullanıcıları için kullanılabilir. Bununla birlikte, premium kullanıcılar her dört saatte bir 100 mesajla sınırlandırılmıştı, artan talebe yanıt olarak bu sınır her üç saatte bir 25 mesaja düşürülmüştür.
Mart 2023'te, ChatGPT Plus kullanıcıları üçüncü taraf pluginlere ve bir web tarama moduna (internet erişimi ile) erişebildi.

Mayıs 2023'te OpenAI, ChatGPT için bir iOS uygulaması yayınladı. Uygulama, sohbet geçmişi senkronizasyonunu ve ses girişini (OpenAI'nin konuşma tanıma modeli olan Whisper'ı kullanarak) desteklemektedir.
Temmuz 2023'te OpenAI, ilk olarak Bangladeş, Brezilya, Hindistan ve ABD'de kullanıma sunulan bir Android uygulamasını tanıttı. Uygulama daha sonra dünya çapında kullanıma sunuldu.
OpenAI, macOS için ChatGPT uygulamasını Plus ve Team kullanıcılarına sunmuş ve geniş kullanıma açmayı planlamaktadır. Uygulama, macOS 14 ve Apple Silicon (M1 veya daha iyisi) gerektirir.

ChatGPT'nin gelişimiyle geniş bir halka açılması bu alandaki ilgi ve rekabeti artırdı. 2023 Şubat'ta Google, LaMDA AI programına dayalı Google Bard (Yeni ismiyle Google Gemini) adlı chatbotunu hizmete sundu. Gemini, internetten toplamış olduğu bilgilere dayanarak sorulan sorulara metin yanıtları üretmektedir. Google CEO'su Sundar Pichai bu teknolojinin mevcut arama yeteneklerine nasıl entegre edileceğini açıkladı ve teknolojinin bazı unsurlarının dış geliştiricilere açık olacağını söyledi.

ChatGPT, her ne kadar birçok sınırlama ve gelişim alanına sahip olsa da, doğal dil işleme teknolojisi sayesinde eriştiği anlama ve metin üretme düzeyi ile iş dünyasında bir dönüşüm potansiyeli sunduğunu gösterdi. Doğal dil işleme yetkinlikleri ile ChatGPT'nin, müşteri hizmetleri, içerik oluşturma, satış ve pazarlama, insan kaynakları, eğitim, veri analizi, ürün geliştirme, yenilikçilik gibi birçok alanda mevcut iş yapış şekillerinde farklılaşma getireceği tartışılıyor.

ChatGPT çeşitli gerekçeler ile bazı ülke veya site servislerinde yasaklanmıştır:
Yazılımcılar arasında popüler ve kod yazan yazılım mühendisleri, bilgisayar mühendislerinin birbirlerine fikir danışmak, kodlarını daha optimize hale getirmek için kullandığı bir web servisi olan Stack Overflow kendi kullanım şartları içerisinde "Üretken Yapay Zeka" modelleri ve aplikasyonlarını yasakladı bu yasaklamanın gerekçesi ise "Üretken yapay zeka yanlış veya eksik kod oluşturabilir" gerekçesi öne sürüldü. Ayrıca site yönetimi ChatGPT ve üretken yapay zeka araçlarının eksik veya hatalı platformları öne sürerek de kodları yanlış oluşturduğunu belirtti.
New York Eğitim Departmanı, okul cihazları ve okul internet ağları içerisinde ChatGPT kullanımını yasakladı. Öğrencileri tembelleştirdiği ve yazma ödevleri gibi eğitim süreci içerisindeki değerlendirme uygulamaları sekteye uğratacağı gerekçeleri öne sürülerek ChatGPT kullanımın New York eyaleti içerisinde bulunan lise, ortaokul, ilkokul gibi devlete bağlı kurumlarda yasaklanmış oldu.

Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü
Turing testi
Yapay zeka etiği
Sanal asistan
Grok
Microsoft Copilot
Claude
Google Gemini
Vibe coding

Claude, Anthropic tarafından geliştirilen geniş kapsamlı dil modelleri ailesidir. İlk model Mart 2023'te piyasaya sürüldü. Mart 2024'te çıkan Claude 3 ise görselleri de analiz edebiliyor.

Claude modelleri, çok sayıda metin içinden, sonraki kelimeyi tahmin etmek için önceden eğitilmiş üretken dönüştürücülerdir. Claude modelleri daha sonra, onları yararlı, dürüst ve zararsız hale getirmek amacıyla Anayasal Yapay Zeka ile ince ayardan geçirilmiştir.

Anthropic tarafından geliştirilen Anayasal Yapay Zekâ, Claude gibi dil modelleri de dahil olmak üzere yapay zeka sistemlerini kapsamlı insan geri bildirimine ihtiyaç duymadan zararsız ve faydalı hale getirmek için bir yaklaşımdır. "Constitutional AI: Harmlessness from AI Feedback" başlıklı makalede detaylandırılan yöntem, denetimli öğrenme ve takviyeli öğrenme olmak üzere iki aşamayı içerir.
Gözetimli öğrenme aşamasında model, promptlara yanıt oluşturur.Bunları rehber ilkeler kümesi (bir "anayasa") temelinde kendi kendini eleştirir ve yanıtları günceller. Sonra model, bu güncellenmiş yanıtlara göre ince ayarlanır.
Yapay zeka geri bildirimi ile pekiştirmeli öğrenme (RLAIF) aşamasında, yanıtlar oluşturulur ve anayasaya uyumlulukları açısından karşılaştırılır. Bu yapay zeka geri bildirimi veri seti, yanıtları anayasaya ne kadar uyduğuna göre değerlendiren bir tercih modeli eğitmek için kullanılır. Daha sonra Claude, bu tercih modeline göre hizalanacak şekilde ince ayara alınır. Bu teknik, insan geri bildiriminden pekiştirmeli öğrenme (RLHF) ile benzerlik gösterir, ancak tercih modelini eğitmek için kullanılan karşılaştırmalar yapay zeka kaynaklıdır ve anayasaya dayanır.
Bu yaklaşım, yardımcı ve zararsız yapay zeka asistanlarının eğitilmesini sağlar ve zararlı taleplere karşı itirazlarını açıklayabilir, böylece şeffaflığı artırır ve insan denetiminin gereksinimini azaltır.
Claude için oluşturulan "anayasa" 75 maddeden oluşmakta olup, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nden bölümler de içermektedir.

Claude, Anthropic tarafından Mart 2023'te piyasaya sürülen ilk büyük dil modelidir. Claude çeşitli görevlerde yetenekli olduğunu kanıtlasa da kodlama, matematik ve muhakeme yeteneklerinde bazı kısıtlamalara sahipti. Anthropic, Notion (üreticilik yazılımı) ve Quora (Poe sohbet robotunu geliştirmeye yardımcı olmak için) gibi şirketlerle ortaklık kurdu.

Claude, iki sürüm olarak piyasaya sürüldü: Claude ve Claude Instant. Claude Instant, daha hızlı, daha ucuz ve daha hafif bir sürümdür. Claude Instant'ın giriş bağlam uzunluğu 100.000 token  (yaklaşık 75.000 kelimeye karşılık gelir).

Claude'un sonraki büyük güncellemesi olan Claude 2, 11 Temmuz 2023'te yayınlandı ve genel halka açık hale geldi. Buna karşın, Claude 1 yalnızca Anthropic tarafından onaylanan seçilmiş kullanıcılara sunuluyordu.
Claude 2, bağlam penceresini 9,000 token'dan 100,000 token'a genişletti. Ayrıca, Claude 2'ye PDF ve diğer dokümanları yükleme özelliği eklendi. Böylece kullanıcılar, Claude'un bu belgeleri okuyup özetlemesini ve görevlerde yardımcı olmasını sağlayabilir hale geldi.

Uzmanların belirttiğine göre, Claude 2.1 sürümü önceki sürümlere kıyasla daha az yanlış ifade üretme eğilimindedir. Ayrıca, işlenebilen belge uzunluğu da önemli ölçüde artırılmış ve yaklaşık 500 sayfalık yazılı materyale denk gelen 200.000 token'lık bir pencereye ulaşmıştır.

Claude 3, 14 Mart 2024 tarihinde piyasaya sürülmüş ve basın açıklamasında geniş bir yelpazedeki bilişsel görevlerde yeni sektör standartları oluşturduğu iddia edilmiştir. Claude 3 ailesi, yetenek sırasına göre Haiku, Sonnet ve Opus olmak üzere üç ileri teknoloji modeli içermektedir. Varsayılan sürüm olan Opus'un 200.000 token'lık bir bağlam penceresi bulunmakta, ancak bu belirli kullanım durumları için 1 milyon token'a genişletilmektedir.
Claude 3, yapay olarak test edildiğini fark etme yeteneği de dahil olmak üzere meta-bilişsel akıl yürütme gerçekleştiriyor gibi görünmektedir.

20 Haziran 2024'te Anthropic, Claude 3.5 Sonnet'i piyasaya sürdü. Bu model, özellikle kodlama, çok aşamalı iş akışları, grafik yorumlama ve görüntülerden metin çıkarma gibi alanlarda, daha büyük Claude 3 Opus'a kıyasla önemli ölçüde daha iyi performans sergiledi. 3.5 Sonnet ile birlikte, Claude'un arayüzde özel bir pencerede kod oluşturmasına ve çıktıyı gerçek zamanlı olarak önizlemesine olanak tanıyan yeni "Artifacts" özelliği de tanıtıldı. Bu, SVG grafikleri veya web siteleri gibi çıktılar için geçerliydi.
Anthropic ayrıca, Claude 3.5 Opus'un yıl içinde piyasaya sürüleceğini duyurdu ve modeli resmi sayfalarına ekledi. Ancak, Şubat 2025 itibarıyla Claude 3.5 Opus henüz yayınlanmadı ve Anthropic, modelle ilgili bilgileri web sitesinden kaldırdı.
22 Ekim 2024'te, "Claude 3.5 Sonnet (Yeni)" adıyla belirtilen yükseltilmiş bir Claude 3.5 Sonnet modeli, Claude 3.5 Haiku ile birlikte tanıtıldı. Aynı zamanda, "bilgisayar kullanımı" adı verilen yeni bir özellik de kamuya açık beta sürümünde duyuruldu. Bu özellik, Claude 3.5 Sonnet'in bir bilgisayarın masaüstü ortamıyla etkileşime girerek imleci hareket ettirme, düğmelere tıklama ve metin yazma gibi işlemleri gerçekleştirmesine olanak tanıyor. Böylece, yapay zeka, farklı uygulamalarda karmaşık ve çok aşamalı görevleri bağımsız olarak yerine getirebiliyor.
Anthropic, piyasaya sürüldüğünde Claude 3.5 Haiku'nun selefi Claude 3 Haiku ile aynı fiyatta kalacağını belirtti. Ancak, 4 Kasım 2024'te şirket, modelin "artırılmış zekasını yansıtmak" amacıyla fiyatının yükseltileceğini duyurdu.

Claude 3.7 Sonnet, 24 Şubat 2025'te piyasaya sürüldü. Bu model, kullanıcıların hızlı yanıtlar ile daha derin, adım adım mantık yürütme arasında seçim yapmasına olanak tanıyan öncü bir hibrit yapay zeka modelidir. İki özelliği tek bir çerçevede birleştirerek birden fazla modele duyulan ihtiyacı ortadan kaldırır. Kullanıcılar, modelin bir soruyu ne kadar süreyle "düşüneceğini" kontrol edebilir ve ihtiyaçlarına göre hız ve doğruluk arasında denge kurabilir.
Anthropic ayrıca, Claude Code adlı bir araştırma önizlemesini yayınladı. Bu, geliştiricilerin doğrudan terminal üzerinden kodlama görevlerini devretmesine olanak tanıyan ajan tabanlı bir komut satırı aracıdır.
Claude 4
Claude 4, Anthropic tarafından 22 Mayıs 2025'te piyasaya sürüldü. Bu nesil iki model içermektedir: Claude Opus 4 ve Claude Sonnet 4. Opus 4, özellikle kodlama alanında SWE-bench'te %72,5 skoru ile dönemin en iyi sonuçlarından birini elde etti. Her iki model da hibrit yapıya sahip olup hem anlık yanıt hem de genişletilmiş düşünme modunda çalışabilmektedir.
Claude 4.1
Claude Opus 4.1, 5 Ağustos 2025'te yayınlandı. Opus 4'ün yerini alan bu model, gerçek dünya kodlama ve ajan görevlerinde daha yüksek performans sunmaktadır.
Claude 4.5
Claude Sonnet 4.5 Eylül 2025'te, Claude Haiku 4.5 Ekim 2025'te ve Claude Opus 4.5 24 Kasım 2025'te yayınlandı. Opus 4.5, fiyatını önceki Opus modellerine kıyasla önemli ölçüde düşürerek milyon token başına 5-25 dolar seviyesine indirdi. Kodlama, ajan görevleri ve bilgisayar kullanımı alanlarında dönemin en iyi sonuçlarını elde etti.
Claude 4.6
Claude Opus 4.6, 5 Şubat 2026'da; Claude Sonnet 4.6 ise 17 Şubat 2026'da yayınlandı. Opus 4.6, METR değerlendirmesine göre 14 saat 30 dakikalık görev tamamlama süre ufkuyla yayınlandığı dönemde en uzun otonom çalışma kapasitesine sahip model oldu. Bu nesille birlikte Claude for PowerPoint eklentisi de kullanıma sunuldu.
Claude Opus 4.7
Claude Opus 4.7, 16 Nisan 2026'da yayınlandı. Kodlama, görsel işleme ve karmaşık çok adımlı görevlerde önceki sürüme kıyasla daha güçlü performans sunmaktadır. Fiyatlandırma Opus 4.6 ile aynı düzeyde kaldı.
Claude Opus 4.8
Claude Opus 4.8, 28 Mayıs 2026’da yayınlandı. Kodlama, akıl yürütme ve karmaşık çok adımlı görevlerde önceki sürüme göre daha gelişmiş seçenekler sunmaktadır. Anthropic ayrıca modelin daha dürüst ve daha az halüsinasyon üreten bir yapıya sahip olduğunu belirtmiştir. Fiyatlandırma ise Opus 4.7 ile aynı seviyede kaldı.

Claude Opus 4.8 den sonra 9 Haziran 2026`da Anthropic Claude Fable 5'i duyurdu. 13 Haziran 2026'da ABD hükûmetinin talimatı sonrası erişim askıya alındı; gerekçe olarak ulusal güvenlik ve yabancı kullanıcı erişimiyle ilgili kısıtlamalar gösterildi. ABD Ticaret Bakanlığı, Anthropic'in yeni güvenlik önlemleri uygulamasının ardından kısıtlamaları 30 Haziran 2026'da kaldırdı. Fable 5, güvenlik sistemini aşmaya yarayan yöntemin engellenmesinin ardından 1 Temmuz'da yeniden dünya genelinde kullanıma sunuldu. 

Sınırlı erişim ücretsizdir, ancak hem e-posta adresi hem de cep telefonu numarası gereklidir.
1 Mayıs 2024'te Anthropic, Claude'un ilk kurumsal paketi olan Claude Team planını ve bir Claude iOS uygulamasını duyurdu.

Claude Bernard (Fransızca:  [bɛʁnaʁ] ; d. 12 Temmuz 1813 - ö. 10 Şubat 1878), Fransız fizyologdur. Harvard Üniversitesi'nden tarihçi I. Bernard Cohen, Bernard'ı "tüm bilim adamlarının en büyüklerinden biri" olarak nitelendirdi. İç ortam terimini ve bununla ilişkili homeostaz kavramını (ikinci terim Walter Cannon tarafından türetilmiştir) ortaya çıkardı.

Bernard 1813 yılında Villefranche-sur-Saône yakınlarındaki Saint-Julien köyünde doğdu. İlk eğitimini kasabanın Cizvit okulunda aldı ve daha sonra Lyon'daki koleje devam etti. Ancak kısa süre sonra bir eczacının dükkânında asistan olmak için ayrıldı. Bazen bir agnostik olarak tanımlanır ve hatta meslektaşları tarafından mizahi bir şekilde "büyük bir ateizm rahibi" olarak anılır. Buna rağmen, ölümünden sonra Kardinal Ferdinand Donnet, Bernard'ın ateşli bir Katolik olduğunu iddia etti,  Katolik Ansiklopedisi'nde biyografik bir girişi vardı. Boş zamanlarını bir vodvil komedisinin kompozisyonuna ayırmıştı ve elde ettiği başarı, onu beş perdelik bir nesir drama denemeye yöneltti: Arthur de Bretagne.
1834'te, yirmi bir yaşında, bu oyunla ve Saint-Marc Girardin'in bir girişiyle donanmış olarak Paris'e gitti. Ancak eleştirmen onu edebiyatı bir meslek olarak benimsemesinden caydırdı ve onu tıp alanında çalışmaya teşvik etti. Bernard bu tavsiyeye uydu ve zamanı gelince Hôtel-Dieu de Paris'te stajyer oldu. Bu şekilde, hastanede doktor olarak görev yapan fizyolog François Magendie ile temasa geçti. Bernard, 1841'de Collège de France'da 'hazırlayıcı' (laboratuvar asistanı) oldu.
1845'te Bernard, ekonomik kolaylık sağlamak için Marie Françoise "Fanny" Martin ile evlendi; evlilik bir meslektaşı tarafından ayarlandı ve çeyizi deneylerini finanse etmeye yardımcı oldu. 1847'de kolejde Magendie'nin profesör yardımcılığına atandı ve 1855'te tam profesör olarak onun yerini aldı. 1860'da Bernard, Amerikan Felsefe Derneği'nin uluslararası bir üyesi seçildi. O zamanlar araştırma alanı yetersiz görülüyordu, ona atanan laboratuvar sadece "sıradan bir mahzendi". Bir süre önce Bernard, Sorbonne'da yeni kurulan fizyoloji kürsüsüne ilk oturan kişi olarak seçilmişti, ancak onun kullanımı için hiçbir laboratuvar sağlanmamıştı. Louis Napolyon'un kendisi ile 1864'te yaptığı bir görüşmeden sonra, Jardin des Plantes'deki Muséum National d'Histoire naturelle'de bir laboratuvar kurarak eksikliği giderdi. Aynı zamanda, III. Napolyon, Bernard'ın kabul ettiği ve Sorbonne'dan ayrılan bir profesörlük kurdu. Aynı yıl, 1868'de Académie française üyeliğine kabul edildi ve İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ne yabancı üye olarak seçildi.
10 Şubat 1878'de öldüğünde, Fransa tarafından bir bilim adamına daha önce hiç verilmemiş bir onur olan halka açık bir cenaze törenine layık görüldü. Paris'te Père Lachaise Mezarlığı'na defnedildi.

19 yaşında Claude Bernard, ancak ölümünden sonra yayınlanan Arthur Bretagne adlı beş perdelik otobiyografik bir düzyazı oyunu yazdı. 1943'te ikinci baskı yayımlandı.

Claude Bernard'ın amacı, kendi deyimiyle tıpta bilimsel yöntemin kullanımını yerleştirmekti. Daha önceki birkaç yanlış kanıyı reddetti, yaygın varsayımları sorguladı ve deneylere güvendi. Çağdaşlarının çoğundan farklı olarak, tüm canlı varlıkların cansız maddelerle aynı yasalara tâbi olduğu konusunda ısrar etti.
Claude Bernard'ın ilk önemli çalışması, suyunun sindirim sürecinde büyük önem taşıdığını kanıtladığı pankreasın işlevleri üzerineydi; bu başarı ona Fransız Bilimler Akademisi'nden Deneysel fizyoloji ödülünü kazandırdı.
İkinci bir araştırma - belki de en ünlüsü - karaciğerin glikojenik işlevi üzerineydi; çalışması sırasında, diyabetes mellitusun nedenine ışık tutan şu sonuca vardı: karaciğer, safra salgılamanın yanı sıra, iç salgılama yeridir ve bu salgıyla şekeri hazırlar.
Üçüncü bir araştırma, vazomotor sistemin keşfiyle sonuçlandı. 1851'de sinir veya sinirlerin bölümlerine göre vücudun çeşitli yerlerinde ısının meydana getirdiği etkileri incelerken, servikal sempatik sinirin bölünmesinin damarlarda daha aktif dolaşım ve daha güçlü nabız atımına yol açtığını fark etti ve birkaç ay sonra bölünmüş sinirin üst kısmındaki elektriksel uyarılmanın ters etki yaptığını gözlemledi. Bu şekilde hem vazodilatör hem de vazokonstriktör sinirlerin varlığını saptadı.
Zehirlerin fizyolojik etkilerinin incelenmesi de onun ilgisini çekiyordu, özellikle kürar ve karbonmonoksit gazına odaklanıyordu. Bernard, karbonmonoksitin hemoglobine olan yakınlığını ilk kez 1857'de tanımlamasıyla büyük ölçüde itibar gördü. James Watt, karbonmonoksitin keşfedilmesinden önce 1794'te hidrokarbonatın "oksijene karşı bir panzehir" olarak hareket eden kana olan yakınlığı hakkında benzer sonuçlara varmıştı.

İç ortam, Bernard'ın ilişkilendirildiği anahtar kavramdır. "İç ortamın [milieu intérieur] istikrarı, özgür ve bağımsız yaşamın koşuludur" diye yazmıştı. Bu, daha sonra Walter Cannon tarafından türetilen bir terim olan homeostaz olarak adlandırılacak olan şeyin altında yatan ilkedir. Şunu da açıkladı: Canlı beden, çevreye ihtiyaç duysa da, yine de ondan nispeten bağımsızdır. Organizmanın dış çevresinden sahip olduğu bu bağımsızlık, canlıda dokuların aslında doğrudan dış etkilerden çekilmesinden ve özellikle dolaşımdaki sıvılardan oluşan gerçek bir iç çevre tarafından korunmasından kaynaklanmaktadır.
İç çevrenin sabitliği, özgür ve bağımsız yaşamın koşuludur: Bunu mümkün kılan mekanizma, iç çevre içinde, öğelerin yaşamı için gerekli tüm koşulların sürdürülmesini sağlayan mekanizmadır.

Çevrenin sabitliği, organizmanın kusursuzluğunu varsayar, öyle ki dışsal değişimler her an telafi edilir ve dengeye getirilir. Sonuç olarak, üstün hayvan dış dünyaya kayıtsız kalmak şöyle dursun, tam tersine onunla yakın ve bilge bir ilişki içindedir, öyle ki onun dengesi, sanki dengelerin en hassasıymışçasına kurulan sürekli ve hassas bir dengelemeden kaynaklanır. 

D. Wright Wilson (June 1914).https://books.google.com.tr/books?id=xyQDAAAAMBAJ&pg=PA567&redir_esc=y#v=onepage&q&f=false,Popular Science. Bonnier Corporation: 567–578.
John G. Simmons (2002),https://archive.org/details/doctorsdiscoveri00john, https://archive.org/details/doctorsdiscoveri00john/page/17/mode/2up, ISBN 978-0-618-15276-6. Upon his death on February 10, 1878, Bernard received a state funeral – the first French scientist to be so honored. The procession ended at Pere Lachaise cemetery, and Gustave Flaubert described it later with a touch of irony as 'religious and very beautiful'. Bernard was an agnostic.
Donnet, Vincent (1998). https://www.biusante.parisdescartes.fr/sfhm/hsm/HSMx1998x032x001/HSMx1998x032x001x0051.pdf(PDF). Histoire des Sciences Médicales. 32 (1): 51–55. 15 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.newadvent.org/cathen/02497a.htm 15 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://search.amphilsoc.org/memhist/search?creator=Claude+Bernard&title=&subject=&subdiv=&mem=&year=&year-max=&dead=&keyword=&smode=advanced 8 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. search.amphilsoc.org. Retrieved 15 January 2021
https://marduel.com/dossiers/claude-bernard.pdf 21 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF). Retrieved 25 April 2021
Bernard, Claude (1887). Arthur de Bretagne. Paris: E. Dentu
C. R. hebd Acad. Sci., t. 24, 1847, p. 716-718 [1]
F. G. Young (1957). "Claude Bernard and the Discovery of Glycogen". British Medical Journal. 1 (5033 (Jun. 22, 1957)): 1431–7. doi:10.1136/bmj.1.5033.1431. JSTOR 25382898. PMC 1973429. PMID 13436813.
Otterbein, Leo E. (April 2002). "Carbon Monoxide: Innovative Anti-inflammatory Properties of an Age-Old Gas Molecule". Antioxidants & Redox Signaling. 4 (2): 309–319. doi:10.1089/152308602753666361. ISSN 1523-0864. PMID 12006182.
Beddoes, Thomas; Watt, James https://books.google.com.tr/books?id=2QcAAAAAQAAJ&redir_esc=y 15 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bernard, C. (1974) Lectures on the phenomena common to animals and plants. Trans Hoff HE, Guillemin R, Guillemin L, Springfield (IL): Charles C Thomas ISBN 978-0-398-02857-2.
Bernard, Claude (1974). Lectures on the Phenomena of Life Common to Animals and Plants. Hebbel E. Hoff, Roger Guillemin, Lucienne Guillemin (trans.). Springfield, Illinois. USA: Charles C Thomas. p. 84. ISBN 0-398-02857-5.

Claude Elwood Shannon (30 Nisan 1916 - 24 Şubat 2001), Amerikalı matematikçi, elektrik mühendisi ve kriptograftır. Bilgi kuramının babası olarak da bilinmektedir.

1932 yılında 16 yaşındayken Michigan Üniversitesi'ne yükseköğrenimine başladı ve 1936'da elektrik mühendisi ve matematikçi olarak çift anadal yaparak bu üniversiteden mezun oldu. 1937'de 21 yaşındayken Massachusetts Institute of Technology'de yüksek lisans tezi olarak yazdığı "Röle ve Anahtarlama Devrelerinin Sembolik Analizleri" adlı çalışmasında elektromanyetik rölelerin Boole cebiri kullanarak basitleştirebileceğini gösterdi. Bu sayede günümüzde kullanılan dijital bilgisayarların yapı taşı olan elektrik anahtarlarının kullanılmasının temelini attı. Google Scholar verilerine göre bu makalesine 28000'den fazla kez atıfta bulunuldu. Ayrıca bu çalışması tüm zamanların en iyi tezi olarak da anılmaktadır. Bu tezinin yayınlanmasından sonra 1940'ta Alfred Noble Amerikan Enstitüsü Amerikan Mühendisleri Ödülü'nü aldı.
II. Dünya Savaşı yıllarında Bell Laboratuvarları'na katılan Shannon, yangın-kontrol sistemleri ve kriptografi üzerine çalışmaya başladı. 1943'te İngiliz kriptanalist ve matematikçi Alan Turing ve Turing Makinesi ile tanıştı. Bunun üzerine Turing ile görüşüp çalışmaya başladı.
İlerleyen yaşlarında Alzheimer hastalığına yakalanan Shannon, son yıllarını bir bakım evinde, gözetim altında yaşayarak geçirdi. 84 yaşında hayatını kaybetti.

C. E. Shannon, An algebra for theoretical genetics, Massachusetts Institute of Technology, Ph.D. Thesis, MIT-THESES//1940–3 (1940) Online text at MIT 8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Shannon's math genealogy28 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Shannon's NNDB profile 1 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

DALL-E (ya da DALL·E), 5 Ocak 2021'de OpenAI tarafından piyasa sürülen, metinsel tanımlardan görüntü oluşturan bir yapay zekâ sanatı, metinden videoya model, metinden resme model ve yapay zeka programıdır.
Adını ünlü ressam Salvador Dali ve WALL-E adlı animasyon robottan almıştır. Program, doğal dil girdilerini (örneğin "beşgen şekilli yeşil deri çanta" veya "üzgün bir kapibaranın izometrik görünümü") tanımlamak için GPT-3 modelinin 12 milyar parametreden oluşan sürümünü kullanır ve dil girdisine karşılık gelen görüntüyü oluşturur. Gerçekçi nesnelerin ("mavi çilek resimli vitray bir pencere") ve gerçekte var olmayan nesnelerin ("kirpi dokusuna sahip bir küp") görüntülerini oluşturabilir.

DALL-E OpenAI tarafından 5 Ocak 2021'de piyasaya sürüldü. Nisan 2022'de OpenAI, çıktıdaki görselde basit değişiklikler yapılmasına olanak sağlayan düzenleyiciyle birlikte metin açıklamalarından daha gerçekçi görüntüler üretebileceğini iddia ederek DALL-E 2'yi duyurdu. Duyuru itibarıyla, yazılımın hala yapım aşamasında olduğu ve erişimin önceden seçilmiş beta kullanıcıları ile sınırlı olduğu açıklandı. Modelin, hiçbir insanın yapmayacağı hatalar da dahil olmak üzere hala ciddi hatalar yapabildiği belirtildi. DALL-E 2, "metin açıklamasından orijinal, gerçekçi görüntüler ve sanat oluşturabilen, kavramları, nitelikleri ve stilleri birleştirebilen" bir model olarak tanımlandı.
DALL-E 3 sürümü Ekim 2023'te yayınlandı. Model, ChatGPT entegrasyonu sayesinde kullanıcıların doğal dil kullanarak daha kolay ve interaktif bir şekilde görsel oluşturmasını sağlamıştır. Ayrıca, içerik güvenliği ve telif haklarına saygı açısından geliştirilmiş filtreleme sistemleri sunarak daha etik bir kullanım deneyimi sunmuştur.

DALL-E, CLIP (Contrastive Language-Image Pre-training) ile birlikte geliştirilmiş ve duyurulmuştur. Amacı, çıktıyı "anlamak ve sıralamak" olan ayrı bir modeldir. DALL-E'nin oluşturduğu görseller, herhangi bir girdi için en yüksek kaliteli görüntüleri sunan CLIP tarafından küratörlüğünü yapar.

Imagen (metinden görsel oluşturma modeli)
Sufle mühendisliği
Studio Ghibli
Midjourney
Bilgisayar grafikleri
Bilgisayar sanatı
Üretken yapay zekâ

Jens Knappe: Genesis. A Creation Story in Cooperation with an Artificial Intelligence, Berlin 2022, ISBN 978-3-940948-45-8.

Dama ya da Türk daması, (Ermenice: շաշկի, Arapça: دامە, Kurmançça: دامە) yaygın olarak Türkiye, Yunanistan, Mısır, Kuveyt, Lübnan, Suriye, Ürdün, Akdeniz, Orta Doğu ve diğer birçok yerde oynanan bir dama oyunu çeşididir.

Türk daması 64 kareden oluşan 8x8 bir tahta üzerinde 16'sı siyah, 16'sı beyaz olarak 32 taş ile oynanır. İkinci ve üçüncü sıraya beyaz taşlar, altıncı ve yedinci sıraya siyah taşlar dizilir ve oyuna beyaz taraf başlar. Taşlar, klasik damanın aksine çapraz hareket etmez, komşu kareler boş ise sağa, sola ve ileri hareket edebilir fakat geri gidemez. Bütün taşların amacı en ileri sıradaki kareye ulaşıp "dama" olmaktır. Dama olarak güçlenen taş geri hareket kabiliyeti kazanır, ayrıca karşı tarafın bir veya birkaç taşını almak şartıyla birden fazla karede L şeklinde hareket edebilir. Taşlar arasında en kıymetli taş dama olarak adlandırılan bu taştır. Damaya ulaşamamış taşlar "yoz" olarak adlandırılır. Dama olmuş taşın hareket kabiliyeti yüksek olduğu için (oyuncunun ustalık derecesine göre) dama, 5 yoz taş değerinde görülür, yani bir dama taşı elde edebilmek için 5 yoz taş feda edilebilir.
Türk damasında amaç karşı tarafın taşlarını tüketip oyunu kazanmaktır. Her iki oyuncunun da bir hamle hakkı vardır. Bir taraf hamlesini yaptıktan sonra sıra karşı tarafa geçer. Oyun sonunda her iki tarafın da bir taşı kalmışsa (taşlardan biri dama olsa bile), oyun beraberlikle sonuçlanır ve bu durum "gayyım" olarak adlandırılır.

Her iki oyuncu da kendisinin bastığı (Taşını istediği), gerekse rakibin bilerek verdiği taşların hepsini ilk hamlede almak mecburiyetindedir.
Eğer bir oyuncu iki taraflı taş almak kabil olan bir hamleye basar, (Taş isterse) ve bu taşların adetleri eşit olursa oyuncu dilediği tarafa taş almakta serbesttir.
Ayrı ayrı taşları birkaç yerden taş almak mecburiyetinde bulunsa bile evvele çok alınan taraftaki taşları toplamak zorundadır.
Damaya çıkmış bir taş için dahi bu mecburiyet kesindir.
Yoz taş, taş alarak damaya çıkıyorsa ve bitişikte taş varsa yoz taş gibi taş almaya devam eder.
Dama olan taş dama sahası dışında ortada bulunamaz.

1889 yılında Kitapçı Harekil Efendi iki dama risalesi yayımlamıştır. Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde bulunan bu eserde dönemin ünlü damacılarının oyunlarına yer verilmiştir. Eserde; Ethem Bey, Derviş Hampar, Nadir Molla, Halil Paşa, Şakir Baba ve İbrahim Bey'in ünlü oyunları anlatılmaktadır. Sultan Abdülaziz bir dama meraklısı olduğu için o dönem Türk daması için görkemli bir dönem olarak anılmaktadır. Sultan Abdülaziz'in Damacıbaşısı İbrahim Efendi, 1893 yılında Amerika'nın keşfinin 400. yılı anısına düzenlenen meşhur Chicago Fuarı'na katılmak istemiş ancak Sultan II. Abdülhamid'in iznini alamamıştır.

Bilim ve Teknik dergisi, Nisan 1994 sayısı.

Türk Daması Federasyonu Dama Kuralları
https://youtube.com/mTgHkhPFXZw
https://www.youtube.com/channel/UCrspmkWMNz5uVQHUEY4jZyw 22 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://tarihdergi.com/abdu%CC%88lazi%CC%87z-ve-abdu%CC%88lhami%CC%87d-devrinin-efsane-oyuncusu/

Daniel Clement Dennett (28 Mart 1942 - 19 Nisan 2024), Amerikalı filozof ve bilişsel bilimcidir. Araştırmaları genellikle zihin felsefesi, bilim felsefesi ve biyoloji felsefesi üzerine odaklanmıştır, özellikle evrimsel biyoloji ve bilişsel bilimle ilişkisini inceler.
2017 yılı itibarıyla Bilişsel Çalışmalar Merkezi'nin eş direktörü olarak görev yapmış ve Massachusetts'teki Tufts Üniversitesi'nde Austin B. Fletcher Felsefe Profesörü olarak çalışmıştır. Dennett aynı zamanda The Rutherford Journal'ın yayın kurulu üyesi ve The Clergy Project'in kurucu ortağıdır.
Dennett, etkili bir ateist ve seküler düşünce savunucusudur. Kendisi, Richard Dawkins, Sam Harris ve merhum Christopher Hitchens ile birlikte "Yeni Ateizmin Dört Atlısı" olarak anılmaktadır.

Dennett 1962'den beri Susan Bell ile evlidir. Bir kızı, bir oğlu ve 4 torunu vardır. Gemilere de ilgi duymaktadır.

Daniel Clement Dennett III, 28 Mart 1942 tarihinde Boston, Massachusetts'te doğdu. Anne ve babası Ruth Marjorie (evlenmeden önceki soyadı Leck; 1903-1971) ile Daniel Clement Dennett Jr. (1910-1947) olarak bilinir. Babası Harvard Üniversitesi'nde İslam Araştırmaları alanında doktora yapmış ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Beyrut'taki Amerikan Büyükelçiliği'nde kültür ataşesi olarak çalışmış, aynı zamanda Stratejik Hizmetler Ofisi'nde gizli bir karşı istihbarat ajanı olarak görev yapmıştır. Bu nedenle Dennett'in çocukluğunun bir kısmı Lübnan'da geçti.
Dennett'in annesi ise Carleton College'da İngilizce eğitimi almış, daha sonra Minnesota Üniversitesi'nde yüksek lisans yapmıştır. Aynı zamanda Beyrut'taki Amerikan Toplum Okulu'nda İngilizce öğretmeni olarak görev yapmıştır. 1947 yılında babası Etiyopya'da bir uçak kazasında öldükten sonra, ailesi kısa bir süre sonra Daniel'i Massachusetts'e geri götürdü.
Daniel Dennett'in kız kardeşi olan Charlotte Dennett, bir araştırmacı gazetecidir. Dennett, felsefe kavramıyla ilk kez 11 yaşında yaz kampına katıldığında tanıştığını belirtmiştir. Bir kamp danışmanının ona "Sen nesin biliyor musun Daniel? Sen bir filozofsun." dediği anı kendisi için önemli bir dönüm noktası olarak anlatmıştır.
Dennett, 1959'da Phillips Exeter Academy'den mezun olduktan sonra, bir yıl boyunca Wesleyan Üniversitesi'nde okudu ve 1963'te Harvard Üniversitesi'nde felsefe lisansını tamamladı. Bu dönemde W. V. Quine'ın öğrencisi oldu. 1965 yılında, Gilbert Ryle'ın öğrencisi olarak Oxford Üniversitesi'ne bağlı Hertford College'da felsefe alanında doktorasını tamamladı. Tezinin başlığı "The Mind and the Brain" (Zihin ve Beyin) idi ve Nörolojik Bulgular Işığında Gözlemsel Tanımlama; Niyetlilik başlığını taşıyordu.
Dennett, 1965'ten 1971'e kadar Kaliforniya Üniversitesi, Irvine'de ders verdi, ardından Tufts Üniversitesi'ne geçiş yaptı. Harvard Üniversitesi ve diğer okulları ziyaret ettiği dönemler dışında, on yıllar boyunca Tufts Üniversitesi'nde kaldı.
Kendini "bir otodidakt ya da daha doğru bir ifadeyle, dünyanın önde gelen bilim insanlarının ilgimi çeken tüm alanlarda yüzlerce saatlik gayri resmi eğitimlerinden yararlanan biri" olarak tanımlar.
Dennett, bir Fulbright Bursu, iki Guggenheim Bursu ve Davranış Bilimleri İleri Araştırmalar Merkezi Bursu sahibidir. Ayrıca Şüpheci Sorgulama Komitesi Üyesi ve Uluslararası Hümanizm Akademisi Hümanist Ödülü sahibidir. Amerikan Hümanist Derneği tarafından 2004 Yılının Hümanisti seçilmiş ve 2006 yılında Amerikan Başarı Akademisi tarafından Altın Tabak Ödülü'ne layık görülmüştür.
Şubat 2010'da, Freedom From Religion Foundation'ın seçkin başarılarıyla tanınan kişilerden oluşan Onur Kuruluna seçildi.
2012 yılında, "bilim ve teknolojinin kültürel önemini geniş bir kitleye aktarma becerisi nedeniyle" Avrupa kültürüne, toplumuna veya sosyal bilimlere istisnai katkılar sağlayan bir kişiye verilen yıllık Erasmus Ödülü'ne layık görüldü.
2018 yılında Hollanda'nın Nijmegen şehrinde bulunan Radboud Üniversitesi tarafından, disiplinler arası bilime yaptığı katkılar ve bu alandaki etkisi nedeniyle fahri doktora unvanı ile ödüllendirildi.
Dennett, 19 Nisan 2024'te tedavi gördüğü hastanede interstisyel akciğer hastalığı nedeniyle 82 yaşında öldü.

Daniel Dennett, özgür irade konusunda onaylanmış bir bağdaştırmacı olarak bilinse de, 1978 tarihli Brainstorms adlı kitabının 15. bölümü olan On Giving Libertarians What They Say They Want'da, liberteryen görüşlere karşı getirdiği eleştiriye karşılık olarak iki aşamalı bir karar verme modelini ortaya koymuştur.

Dennett'in önerdiği karar verme modeli şu şekildedir: Önemli bir kararla karşı karşıya geldiğimizde, henüz belirlenmemiş bir çıktıya sahip bir düşünce üretici işlev görür. Bu düşünce üreticisi, çeşitli düşünceleri üretir; fakat bunlardan bazıları, temsilci (bilinçli veya bilinçsiz olarak) tarafından ilgisiz bulunduğu için hızla reddedilebilir. Temsilcinin, karar üzerinde ihmal edilebilirden daha fazla etkisi olduğu için seçilen düşünceler daha sonra bir muhakeme sürecine tabi tutulur. Eğer temsilci baskın bir rol oynuyorsa, bu düşünceler nihayetinde temsilcinin nihai kararının tahmin edicileri ve açıklayıcıları olarak hizmet eder.
Dennett, bu iki aşamalı modeli savunurken, William James, Henri Poincaré, Arthur Compton ve Henry Margenau gibi diğer filozofların da benzer modeller geliştirdiğini belirtir. Ancak, Dennett bu modeli özellikle aşağıdaki nedenlerle desteklemektedir:

Öncelikle, öznenin aklına gelen düşüncelerin akıllıca seçilmesi, reddedilmesi ve tartılması, fark yaratan bir zeka meselesidir.
İkinci olarak, eğer doğru bir noktadaysa, özgürlükçü bakış açısıyla, indeterminizmin doğru bir şekilde yerleştirildiğini düşünüyorum.
Üçüncü olarak, biyolojik mühendislik perspektifinden bakıldığında, karar verme sürecinin bu şekilde gerçekleşmesi daha verimli ve sonuçta daha rasyonel bir yol sunar.
Modelin lehine olan dördüncü bir gözlem, ahlaki eğitimin tüm farkı yaratmadan bile bir fark yaratabilmesine izin vermesidir.
Beşinci olarak - ve bence bu modelin en önemli yönlerinden biri - önerdiğimiz model, ahlaki kararlarımızın yazarları olduğumuza dair sezgilerimize anlamlı bir açıklama sunar.
Son olarak, önerdiğim model, ahlaki kararlarımızı çevreleyen diğer kararların çeşitliliğine işaret eder ve birçok durumda hangi yolun seçileceği konusundaki nihai kararın, özgür irade hissimizi etkileyen fenomenolojik deneyimden daha az önemli olduğunu öne sürer. Örneğin, daha fazla düşünmeden hareket etme veya müzakereyi sonlandırma kararı gibi veya belirli soruşturma yollarını görmezden gelme kararı gibi.

Bu öncül ve tali kararların, kendimizi sorumlu özgür eyleyiciler olarak hissetmemize katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Bir önemli karar verme anıyla yüz yüze geldiğimde, belli bir süre düşündükten sonra içimden şunları geçiririm: "Yeterince düşündüm. Bu konuyu yeterince analiz ettim ve şimdi harekete geçme zamanı." Bu düşüncenin arkasında, daha fazla düşünme ihtimalinin olduğunu, hatta olasılıkların kararı yanıltabileceğini bile bilerek, yine de her durumda sorumluluğu kabul etmek yatar.
Önde gelen liberteryen filozoflar arasında yer alan Robert Kane gibi isimler, özellikle rastgele şans faktörünün doğrudan bir karara dahil olduğu modelleri, böyle bir yaklaşımın failin güdülerini, nedenlerini, karakterini, değerlerini, duygularını ve arzularını göz ardı ettiği gerekçesiyle reddetmiştir. Onlara göre, eğer şans faktörü kararların temel nedeni haline gelirse, sonuç olarak ortaya çıkan eylemlerden faillerin sorumlu tutulamayacağı bir durum oluşur. Kane, bu konuda şu ifadeleri kullanmıştır:

[Dennett'in de kabul ettiği gibi,] bu tür nedensel indeterminist görüş, özgürlükçülerin özgür iradeden bekledikleri her şeyi sunmaz. Çünkü [fail], zihnine giren veya düşüncesini etkileyen tesadüfi imgeler ve diğer düşünceler üzerinde tam bir kontrol sahibi değildir; bunlar sadece istedikleri gibi ortaya çıkarlar. Şans eseri düşünceler meydana geldikten sonra [fail], belli bir miktar kontrole sahip olur.
Ancak, bu noktadan sonra şans faktörü devreden çıkar. O andan itibaren ne olacağı, nasıl tepki vereceği, zaten sahip olduğu arzu ve inançlar tarafından belirlenir. Bu nedenle, şans faktörü gerçekleştikten sonra özgürlükçü anlamda bir kontrolün artık olmadığı görülebilir. Liberteryen görüşe sahip olanlar, tam sorumluluk ve özgür irade anlayışı için bundan daha fazlasını gerektirirler.

Dennett, felsefi projesinin genel olarak Oxford yıllarından bu yana büyük ölçüde değişmediğini birkaç farklı yerde belirtmiştir. Kendisi öncelikle ampirik araştırmalara dayalı bir zihin felsefesi sunmaya odaklanmıştır. Orijinal tezi olan İçerik ve Bilinç adlı çalışmasında, zihni açıklamanın iki ana gerekliliğine, yani bir içerik teorisine ve bir bilinç teorisine, ayırdı. Bu yaklaşımı, daha sonraki çalışmalarında da tutarlı bir şekilde sürdürmüştür. İçerik ve Bilinç kitabındaki yaklaşımı gibi, Beyin Fırtınaları kitabını da benzer şekilde iki bölüme ayırmıştır. Daha sonra içerik konusundaki denemelerini The Intentional Stance adlı eserde toplamış ve bilinç üzerine görüşlerini Consciousness Explained kitabında birleşik bir teori halinde sentezlemiştir. Bu kitaplar, onun görüşlerinin en geniş kapsamlı gelişimini temsil eder.
"Bilinç açıklanıyor" kitabının 5. bölümünde, Dennett çoklu bilinç taslakları modelini açıklar. Ona göre, "tüm algılama çeşitleri, hatta tüm düşünce veya zihinsel faaliyet çeşitleri, beyinde duyusal girdilerin paralel, çok kanallı yorumlama ve detaylandırma süreçleriyle gerçekleştirilir. Sinir sistemi tarafından işlenen bilgi sürekli olarak bir 'editoryal revizyon' sürecine tabi tutulur." Sonrasında şöyle devam eder: "Bu süreçler zamanla, bir anlatı akışı veya dizisi gibi düşünülebilecek bir şeyi ortaya çıkarır; bu akış, beynin çeşitli bölgelerinde sürekli olarak düzenlendiği bir yapıya sahiptir."
Bu çalışma, Dennett'in bilincin içerik üreten bazı özelliklerini açıklamaya olan ilgisinin belirgin bir şekilde öne çıktığı ve bu ilginin zaman içinde onun programının ayrılmaz bir parçası haline geldiği bir gerçeği gözler önüne sermektedir. Dennett, görüşünün materyalist ve bilimsel temelli olduğunu vurgular ve n

Dartmouth College (/ˈdɑːrtməθ/ DART-məth)  Ivy League içerisinde yer alan bir araştırma üniversitesidir. Hanover, New Hampshire, Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunur. 1769'da Eleazar Wheelock tarafından kurulan, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en eski dokuzuncu yüksek öğrenim kurumu ve Amerikan Devrimi'nden önce kiralanan dokuz kolonyal kolejden biridir. Başlangıçta genç Yerli Amerikalıları Hristiyan teolojisi ve liberal sanatlar konusunda eğitmek için bir okul olarak kurulmuştur.
Liberal sanat müfredatının ardından üniversite, beşeri bilimler, sosyal bilimler, doğa bilimleri ve mühendislikte 57 ana dal dahil olmak üzere 40 akademik bölümde ve disiplinlerarası programda lisans eğitimi sağlar ve öğrencilerin özel konsantrasyonlar tasarlamalarına veya çift diploma programlarına katılmalarına olanak tanır. Dartmouth beş kurucu okuldan oluşur: orijinal lisans koleji, Geisel Tıp Fakültesi, Thayer Mühendislik Fakültesi, Tuck İşletme Fakültesi ve Guarini Yüksek Lisans ve İleri Araştırmalar Okulu. Üniversitenin ayrıca Dartmouth – Hitchcock Tıp Merkezi, Rockefeller Kamu Politikası Enstitüsü ve Hopkins Sanat Merkezi ile bağlantıları vardır. Yaklaşık 6.600 öğrenci kaydı ile Dartmouth, Ivy League'in en küçük üniversitesidir. Lisans başvuruları % 6,17'lik bir kabul oranıyla oldukça seçicidir.

Resmî site 
Dartmouth Athletics web sitesi 2 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Merkezî işlem birimi (Türkçe kısaltması MİB, İngilizce: central processing unit ya da kısaca CPU), dijital bilgisayarların veri işleyen ve yazılım komutlarını gerçekleştiren bölümüdür. Çalıştırılmakta olan yazılımın içinde bulunan komutları işler. Mikroişlemciler ise tek bir yonga içine yerleştirilmiş bir merkezî işlem birimidir. 1970'lerin ortasından itibaren gelişen mikroişlemciler ve bunların kullanımı, günümüzde MİB teriminin genel olarak mikroişlemciler yerine de kullanılması sonucunu doğurmuştur.
Merkezî işlem birimi aritmetik ve mantıksal işlem yapma yeteneğine sahiptir. Giriş ve çıkış birimleri arasında verilen yazılım ile uygun çalışmayı sağlar. MİB, makine dili denilen düşük seviyeli kodlama sistemi ile çalışır; bu kodlama sistemi bilgisayarın algılayabileceği işlem kodlarından oluşur. Bir mikroişlemcinin algılayabileceği kodların tamamına o işlemcinin komut kümesi denir.
Merkezî işlem birimi aritmetik ve mantıksal işlemleri Aritmetik Mantık Birimi (AMB) aracılığıyla yapar. Bunun dışında virgüllü sayılarla daha rahat hesap yapabilmesi için bir Kayan Nokta işlem birimi (FPU) vardır. Mikroişlemcinin içerisinde bulunan küçük veri saklama alanlarına yazmaç denir.
İlk Merkezî İşlem Birim'leri (MİB) daha büyük, bazen türünün tek örneği bilgisayarlar için özel olarak tasarlanmışlardı. Ancak belirli bir uygulama için özel MİB tasarımının masraflı olması bir veya birçok amaç için yapılan kitlesel olarak üretilmiş işlemcilerin gelişmesine yol açtı. Bu standartlaşma eğilimi ayrık transistörlü ana sistemler ve mini bilgisayarlar döneminde başladı ve entegre devrelerin (ED) popülerleşmesiyle giderek hız kazandı. ED, giderek daha karmaşık ve nanometre ile ölçülebilecek MİB'lerin tasarlanmasına ve üretilmesine olanak verdi. MİB'lerin küçülmesi ve standartlaşması, modern hayatta dijital cihazların varlığını ilk bilgisayar örneklerinin sınırlı uygulamalarının çok ötesinde artırdı.

İlk işlemciler, belli işlemler için özel üretilen ve büyük olan parçalardı. Daha sonraları ise maliyeti çok yüksek olan bu üretim şeklinin yerini, gelişen teknoloji ile daha ufak olan ve tek işlev yerine çok işleve sahip olan üretimler almıştır. Bu dönemin başlaması, transistörlerin ve mini-bilgisayarların ortaya çıkışına dayanmaktadır. tümleşik devrelerin yayılmasıyla da hız kazanmıştır. Tümleşik devreler, işlemcilerin daha kompleks olarak tasarlanmasına ve bunların çok az yer kaplayacak şekilde (milimetreler cinsinden) üretilmesine olanak sağlamıştır. Bu sayede işlemciler modern hayatta birçok yerde kullanılmaya başlanmıştır (otomobiller, cep telefonları...).
Günümüz işlemcilerine benzerliklerin başlamasından önce, ENIAC ve benzeri bilgisayarların belli işleri gerçekleştirebilmesi için bağlantılarının fiziksel olarak değiştirilmesi gerekiyordu. MİB kelimesi genel olarak yazılım (bilgisayar programı) uygulama aracı olarak tanımlandığından, gerçek anlamda MİB'lerin oluşumu kayıtlı-program bilgisayarların gelişimi ile ortaya çıkmıştır.
Kayıtlı-program bilgisayar fikri ENIAC tasarımı esnasında mevcut olmasına rağmen, bu fikir makinenin erken bitirilebilmesi için rafa kaldırılmıştı. 30 Haziran 1945'te, ENIAC henüz tamamlanmadan, matematikçi John von Neumann, EDVAC proje raporunun ilk taslağını yayımladı. Bu taslakta kayıtlı-program bilgisayarının ancak Ağustos 1949'da tamamlanabileceği gösteriliyordu. EDVAC, belli sayıda operasyonları gerçekleştirecek şekilde tasarlanmıştı. EDVAC için yazılan programlar, kabloların fiziksel olarak değiştirilmeyi gerektiren bir ortamda değil, hızlı bir bilgisayar belleğinde kayıtlı tutuluyordu. Bu özelliğiyle de ENIAC'ın kısıtlamalarının üstesinden gelip, zamandan ve zahmet açısından tasarruf sağlıyordu. Her ne kadar von Neumann kayıtlı-program bilgisayar fikrini ortaya koyan kişi olarak gösterilse de ondan önce de (örneğin Konrad Zuse'nin) benzer fikirler vardı. Ayrıca, EDVAC'tan önce tamamlanan Harvard Mark I'nın Harvard mimarisi, elektronik bellek yerine delikli kâğıt şerit kullanarak kayıtlı-program dizaynı gerçekleştirmişti. Günümüzde ise modern MİB'ler temel olarak von Neumann tasarımı olsa da, Harvard mimarisinden de özellikler göze çarpmaktadır.
Dijital aygıt olmalarından ötürü, tüm MİB'ler ayrık durumlarla ilgilenirler; bu yüzden durumları ayırt edebilmek için bir çeşit geçiş unsuruna ihtiyaçları vardır. Transistörlerin kabulünden önce, elektriksel röleler ve vakum tüpleri bu amaç için kullanılırlardı. Bunların her ne kadar hız avantajı olsa da, tamamen mekanik dizayn olduklarından değişik sebeplerden dolayı güvenilir değillerdi. Örneğin, doğru akım ardışık mantık devrelerinin rölelerden dışarı kurulması, kontak sekmesi problemiyle baş edebilmek için fazladan donanım gerektiriyordu. Vakum tüpleri kontak sekmesi sorunu yaşamazken, bunlar, tamamıyla çalışır hale gelebilmek için ısınma gerektiriyordu ve işler durumdan da hep birlikte çıkmaları gerekiyordu. Genelde, tüplerden biri başarısız olduğunda, bozulan parçanın tespit edilmesi için MİB'in teşhis edilmesi gerekmekteydi. Bu yüzden vakum tüplü bilgisayarlar daha hızlı olmasına rağmen röle bazlı bilgisayarlardan daha az güvenilirdi. Tüp bilgisayarlarında (EDVAC) arızalanma 8 saatte bir olurken, röle bilgisayarlarında (Harvard Mark I) daha nadir rastlanıyordu. Sonuç olarak ise tüp bazlı MİB'ler hız avantajının arızalanma sorunundan daha ağır basmasından dolayı daha yaygın hale geldiler. Bu eski senkron MİB çeşitleri, günümüzle kıyaslandığında, oldukça düşük saat frekanslarında çalışmaktaydılar. Kuruldukları geçiş aygıtlarının hızlarıyla kısıtlandıkları için, o zamanlar 100 kHz ile 4 MHz arasında değişen saat sinyal frekans değerleri oldukça yaygındı.

Çeşitli teknolojilerin daha küçük ve daha güvenilir elektronik aygıtlar üretmeye başlamasıyla MİB tasarımlarının kompleks yapıları da artış gösterdi. Bu yoldaki ilk gelişme transistörlerin gelişiyle başladı. 1950'ler ve 1960'lar da MİB'lerın transistörlere geçişi ile vakum tüpü ve elektriksel röle gibi güvensiz ve kırılgan geçiş elementleri artık kullanılmaz hale gelmişti. Bu gelişim sayesinde de, üzerinde ayrık bileşenler bulunan bir veya birden çok baskı devre kartlarına daha kompleks ve daha güvenilir MİB'ler yerleştirildi.
Bu dönemde, oldukça küçük alanlara fazla sayıda transistör yerleştirebilme metodu popülerlik kazandı. Tümleşik devre (IC) sayesinde, büyük sayıda transistörler, yarı iletken tabanlı kalıplar veya çip denilen birimlerin üzerinde üretilebildi. İlk başlarda, NOR kapıları gibi sadece belli basit dijital devre tipleri tümleşik devreler üzerine minyatürleştirildi. MİB'lerın bu inşa bloğu olan tümleşik devrelere kurulması durumuna “küçük-ölçekli tümleşme” (SSI) denir. SSI tümleşik devreler, Apollo güdüm bilgisayarında (Apollo guidance computer) kullanılanlar gibi, transistör sayısı açısından onun katları biçimindeydi. Mikro elektronik teknolojisi geliştikçe tümleşik devre üzerindeki transistör sayıları da artış gösterdi ve bu sayede bir MİB'i tamamlamak için gereken bağımsız parça sayısı azaltılmış oldu. Orta ve büyük-ölçekli (MSI ve LSI) tümleşik devreler sayesinde, barındırılan transistör sayıları yüzler ve onbinler seviyesine kadar arttı.
1964 senesinde IBM, birkaç seri bilgisayarda kullanılan ve aynı programları değişik hız ve performans değerleriyle yürütebilen System/360 adlı bilgisayar mimarisini tanıttı. O dönemde çoğu elektronik bilgisayar, aynı üreticiden çıkmış olsa bile bir diğeriyle uyumsuzluk sorunu yaşarken bu gelişim oldukça önemli bir yer tutmuştu. Bu gelişimi kolaylaştırmak için, IBM mikro-program (veya mikro-kod) konseptini kullanmaya başladı ki bu konsept modern MİB'lerın çoğunda hala geniş bir biçimde kullanılmaktadır (Amdahl et al. 1964). System/360 mimarisinin popülerliği, onu birkaç onyıl boyunca anaçatı bilgisayar pazarını ele geçirmesini ve IBM zSeries gibi benzer modern bilgisayarlarda kullanılır hale getirecek bir efsane olmasını sağladı. Aynı yılda (1964), Digital Equipment Corporation (DEC), bilimsel ve araştırma pazarlarını hedef seçmiş bir başka bilgisayar olan PDP-8'i piyasaya sürdü. Daha sonları ise DEC, SSI tümleşik devrelere kurulmuş olan ancak sonunda LSI bileşenlerin pratikleşmesiyle bunlarla gerçekleştirilmiş ve oldukça popüler olan PDP-11'i piyasaya sunacaktı. SSI ve MSI öncelleriyle sahip olduğu fark ile, PDP-11'in ilk LSI gerçekleştirilmesi, 4 LSI tümleşik devreden oluşan bir MİB'e sahipti (Digital Equipment Corporation 1975).
Transistör bazlı bilgisayarların, öncellerine kıyasla fazla sayıda ve belirgin avantajları vardı. Yüksek güvenilirlik ve az güç tüketiminin yanı sıra, transistörler sayesinde MİB çalışma hızları transistörlerin sahip olduğu düşük geçiş süreleri sayesinde oldukça artış gösterdi. Bu dönemde, yüksek güvenilirlik ve geçiş süresindeki belirgin hız artışı sayesinde, MİB'lerin saat hızlarında MHz'in on katları seviyesine erişildi. Ek olarak, ayrık transistör ve tümleşik devre MİB'leri sık kullanımda iken, SIMD (Tek Komut Çoklu Data) vektör işlemcileri gibi yeni yüksek performans tasarımlar ortaya çıkmaya başladı. Başlarda deneysel tasarım olan bu sistemler, daha sonraları ise Cray Inc. gibi firmalar tarafından üretilmiş, uzmanlaşmış süper bilgisayarların çağına adım atılmasını sağlayacaktı.

Mikroişlemcilerin 1970'lerde ortaya çıkması, MİB tasarımlarını ve kullanımını oldukça etkiledi. İlk mikroişlemci olan Intel 4004'ün çıkması (1970) ve yine ilk geniş çaplı kullanım sağlayan mikroişlemci olan Intel 8080 (1974) ile bu tip MİB'ler, merkez işlem birimini yürütme metotlarını tamamıyla ele geçirmiş oldu. O zamanki tüm üreticiler, bilgisayar mimarilerini geliştirebilmek için tümleşik devre geliştirme programları yayınladılar. Bunun sonucunda da eski yazılım ve donanımlarıyla geri-uyumlu olan komut set uyumlu mikroişlemciler ürettiler. Günümüzün kişisel bilgisayarlarının başarısıyla birleşince de MİB kelimesi genel olarak mikroişlemciler için de kullanılmaya başlandı.
Önceki nesil MİB'ler ayrık parçalardan ve pek çok küçük tümleşik devrelerin bir veya birden çok devre kartlarında bulunmasıyla gerçekleştiriliyordu. Mikroişlemciler ise, Mİ

Üstveri ya da Türkçede de kullanılan özgün adıyla metadata, bir kaynağın ya da verinin öğelerini tanımlayan bilgilerdir. Kısaca veri hakkında veri/bilgi olarak özetlenebilir. Pratikte kütüphanelerdeki kart kataloğu ya da bibliyografya ile benzerlik gösterirler. Kitapları birer veri kaynağı olarak düşünürsek kütüphane kartları nasıl kitaplar hakkında bilgi veriyorsa üst veri de data (veri) hakkında bilgi verir.
Mesela Web sayfalarında HTML kodu içerisine eklenen veri etiketleri (İngilizce: tag) ile o sayfa hakkında ek bilgiler verilir. Ya da dijital fotoğraf makineleri ile çekilen fotoğraflarda, fotoğraf dosyası içerisine kaydedilen EXIF bilgileri (fotoğrafın çekildiği tarih, fotoğraf makinesinin markası, modeli ve ayarları, fotoğrafın çekildiği yerin GPS koordinatları vs.) birer üst veridır.

Üst veri kavramının en sık kullanılan tanımı "bilgi hakkında bilgi" olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kavrama ait literatürde birçok tanım yer almaktadır. Bu tanımlardan bazıları şöyledir: 

"Üst veri, bir bilgi kaynağını tanımlayan, açıklayan, yerini belirten ya da yönetimini kolaylaştıran yapısallaştırılmış bilgidir."
"Belgenin içeriği, yaratıcısı, konusu ve yerleşimiyle ilgili bilgi vermekte, elektronik belgenin tanımlanmasını ve erişimini sağlamaktadır."
Tanımlar incelendiğinde üst verinin bilgiye daha kolay erişimimizi sağlayan bir bibliyografik tanımlama olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu durumu örneklendirmek gerekirse bir katalog kartında yer alan bibliyografik bilgiler tanımladığı kaynağın üst verisidir.

Tanımlayıcı üst veri: Elektronik kaynakların hem tanımlanmasında hem de erişiminde kullanılan kurucu, eser adı, özet, konu gibi bilgilerdir. Geleneksel bibliyografik kataloglama en benzer olanıdır. Mesela katalog kayıtları verilebilir.
Yapısal üst veri: Elektronik kaynağı kullanılabilir ve gösterilebilir duruma getirmeye sağlayan bilgiyi içerir. İletişim programı, uygulama programı yazılım ve donanım özellikleri gibi bilgilerdir. Mesela HTML ve PDF verilebilir.
Yönetimsel üst veri: Elektonik kaynakların yönetiminde kullanılabilecek bilgileri tanımlayan üst veridir. Kaynakla ilgili tarih bilgileri, dosya formatı gibi bilgiler içerir. Üst verinin entelektüel mülkiyet haklarıyla ilgilenen bir formudur.

Ergün, C.(2000): Metadata ve kütüphanelerde kullanımı. 13 Aralık 2015 tarihinde inet-tr.org.tr/inetconf8/bildiri/86.doc adresinden alınmıştır.
Adamcıl, F.(2007): Türkiye'deki üniversite kütüphanelerinde Metadata kullanımı. (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi), Marmara Üniversite, İstanbul.
Alır, G.(2008): E-Türkiye uygulamaları:Elektronik belge yönetimi ve üst veri .(Yayınlanmamış doktora tezi). Hacettepe Üniversitesi Soysal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Mikrobilgisayar terimi merkezî işlem birimi olarak mikroişlemcisi olan bilgisayardır. Ana bilgisayarlara göre daha küçüktür. Bu tür bilgisayarlar bir baskılı devre kartı üzerine monte edilmiş bir mikroişlemci, bellek ve giriş/çıkış devreleri barındırır. Bu tür bilgisayarlardan önce gelen anabilgisayarlar ve minibilgisayarlar, mikrobilgisayarlara nazaran daha pahalı ve büyüktü. Birçok mikrobilgisayar (giriş/çıkış için bir ekran ve klavye eklenirse) kişisel bilgisayarlara çok benzer.
Mikro- ön eki 1970 ve 80'li yıllarda yaygın kullanılmaktaydı, ancak günümüzde bu ön ek yaygın olarak kullanılmamaktadır.

Mikrobilgisayar terimi, Isaac Asimov tarafından The Dying Night isimli kısa öyküde kullanılmış olsa da, terim minibilgisayarların ortaya çıkmasından sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Mikrobilgisayar, minibilgisayarların merkezî işlem birimini oluşturan farklı bileşenleri tek bir işlemci yongasında birleştirdi.

Mikrodalga, 1 metre ile 1 milimetre arasında değişen dalga boyları ile bir elektromanyetik radyasyon biçimidir. 300 MHz (100 cm) ve 300 GHz (0,1 cm) arasındaki frekansları kapsar. Mikrodalgalar elektromanyetik dalga olarak yayılırlar, radarlarda, mikrodalga fırınlarında, cep telefonlarında, kablosuz İnternet erişiminde, bluetooth kulaklıklarında, mağaza güvenlik sistemlerinde mikrodalga frekansları kullanılır. "Mikrodalga" sözü elektromanyetik dalga boyunun 1 metreden kısa olduğu frekansları tanımlar. Dalga boyunun 1 cm'den kısa olduğu frekanslara (30–300 GHz aralığı) "milimetrik" dalga ismi de verilir. Dalga boyunun 1 mm'den kısa olduğu frekanslara (300-3.000 GHz) "submilimetrik" dalga ismi verilir.
Mikrodalgalar da iletken üzerinde ivmelendirilen yükler tarafından meydana getirilirler. Radyo dalgalarının en kısa dalga boyuna sahip olanlarıdır. Bugün yaygın olarak mikrodalga fırınları kullanılmaktadır.

Interactive Tutorial on Microwaves 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. National High Magnetic Field Laboratory
EM Talk, Microwave Engineering Tutorials and Tools 3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Millimeter Wave 9 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and Microwave Waveguide dimension chart.

Mikrodalga fırın (MD), yiyeceği ısıtmak için mikrodalgaları, yani radyo dalgalarını kullanan bir fırın çeşididir.

Mikrodalgalarla pişirme fikri ilk kez Percy Spencer tarafından, radar olarak kullanılması planlanan "magnetron"un keşfedilmesiyle 1945'li yıllarda başlamıştır. Percy Spencer, radar dalgaları ile deney yaparken cebindeki Mr. Goodbar marka şekerlemenin erimesi ile mikrodalga enerjisinin yiyecekleri ısıtabildiğini keşfetti. 1947'de bu buluşunun patentini almış ve ilk mikrodalga fırını 1,8 metre boyunda ve 340 kg ağırlığında olarak tasarlamıştır. Mikrodalga fırın, 1947'de mutfak eşyaları üreticisi olan Raytheon şirketince "Radarange" adıyla kamuoyuna duyurulmuş olsa da, gerek fiyatının çok yüksek oluşu gerekse büyükçe bir buzdolabı boyutlarında olması nedeniyle ticari olarak pek ilgi görmedi.
Evlerde kullanılan ilk mikrodalga fırınlar, 25 Ekim 1955'te Tappan şirketi tarafından satışa çıkarılmış olup günümüzde ABD'de yaklaşık olarak 80 milyon mikrodalga fırının olduğu tahmin edilmektedir.

Mikrodalgalar, elektromanyetik spektrumun radyo dalgaları ile kızıl ötesi ışınlar arasındaki bölümde kalırlar. Frekansları 1 GHz ila 1000 GHz arasında, dalga boyları 0,1–100 cm olan elektromanyetik dalgalardır.
Dalgaların frekansları ile dalga boyu arasında; yüksek frekanslı dalgaların kısa dalga boyu, alçak frekanslı dalgaların ise uzun dalga boyu yayması ilişkisi ya da tam tersi durum vardır. Normal fırınların kapağında bulunan küçük delikler, ışık dalgalarının geçmesine izin verirler ve bu nedenle fırının içi görülür. Çünkü ışığın dalga frekansı oldukça yüksek, dalga boyu da çok küçüktür (Ångströmlar mertebesinde), mikrodalga fırınların yemeği ısıtmak için kullandığı elektromanyetik dalgaların ise frekansı düşük ve dalga boyları daha uzundur (12,25 cm). Bu yüksek dalga boyuna sahip dalgalar kapaktaki deliklerden geçemez ve tekrar içeri yansırlar.

Mikrodalga fırınlarda 2,45 GHz'lik bir frekans kullanılır. Bu frekansın kullanılmasının önemli bir sebebi vardır. 2,45 Ghz, su moleküllerinin rezonans frekansıdır. Bunun sonucu olarak 2,45 Ghz'lik mikrodalga ışıma en çok su tarafından emilecektir. Çoğu yiyecek de su içerdiğinden ısınacak, mikrodalga fırına uygun tabaklar ise su içermediğinden ısınmayacaktır.
Bu rezonans sayesinde de su molekülleri ısınacak, maddenin kendisi de pişecektir. Az su içeren yemeklerin mikrodalga fırınlarda ısıtılması uygun değildir.
Mikrodalga, bu özel fırınların içindeki "magnetron" adı verilen vakum tüpünden üretilir. Magnetron, Doğru akımlı elektrik enerjisini "mikrodalgalar"a dönüştürür, mikrodalga fırın bu şekilde çalışır.

Bu frekanstaki dalgalar, başlıca su olmak üzere bazı maddeler tarafından emilirler, dalgalar, bu maddelerin moleküllerini atomik devinime uğratarak mikrodalga enerjiyi ısıya dönüştürürler. Bu nedenle içinde daha çok su molekülü taşıyan besinler daha hızlı pişer.
Bu mikrodalgaların özellikleri şöyle sıralanabilir:

Su, şeker ve yağlar tarafından emilir,
Emildiği ilk anda atomik ısıya dönüşür,
Çoğu plastik, cam ve porselen tarafından emilmez,
Metaller tarafından bir kısmı geri yansır bir kısmı ise emilir. Metal malzemeler tarafından emilen mikrodalgalar elektrik enerjisine dönüşür ve folyo gibi ince yapıdaki metallerde yoğunlaşarak ark oluşumuna sebep olur. Mikrodalga fırınlarına metal malzemeler koyulmamasının nedeni de bundan kaynaklanmaktadır.
Mikrodalga ile pişirme, geleneksel pişirme yöntemlerinden hem daha hızlıdır hem de pişirme sürecinde yalnızca besin pişer, fırın ve ortam ısınmaz.
Mikrodalgalar, iyonize edici dalgalar değildir. Besin içinde ısıya dönüşür. Fırın kapandığında, fırında kaplarda ya da besin içinde bir radyasyon kalması vb. bir durum söz konusu değildir. Kalacak olan tek şey ısıdır.

MD ile ısıtma geleneksel ısıtmadan farklıdır. Tenceredeki yemeğin doğal gazla çalışan bir ocakta ısıtılmasında; ısı tencere çeperinden yemeğe aktarılır. Bu yöntemde ısıtma yavaştır ve etkin değildir. Sıcaklık tencerenin çeperinden merkeze doğru azalır ve homojen bir ısınma olmaz. MD ile ısıtma geleneksel yöntemlerden daha hızlıdır ve daha kısa sürede daha düzenli ısıtma sağlar.
Mikrodalgaların maddelerle etkileşimi maddenin türüne bağlı olarak üç şekilde gerçekleşir: Yansıtma, soğurma ve geçirme. Malzeme elektriksel iletkense MD yansır ve malzeme ısınmaz. Yüksek yalıtkanlarda MD soğurulmadan geçer ve malzeme yine ısınmaz. MD'yi soğuran malzemeler (su, şeker, yağ) ise çok ısınır. Bu malzemeleri içeren çözeltiler de derişimine göre ısınır. Maddenin kimyasal bağları da soğurma derecesini değiştirir.
MD'nin soğurulması sonucunda oluşan ısınma iki şekilde gerçekleşir: Çift kutup etkileşim ve iyonik iletim. Çift kutup momentli malzemeler (örn. su) MD ye maruz kaldığında ısı üretir. MD'ye maruz kalan moleküller dönme hareketi yaparlar ve hareket sırasında ortaya çıkan sürtünme sonucunda da madde ısınır.

Mikrodalga fırının çalışmasındaki en önemli özelliklerinden birinin, yemeği normal fırınlar gibi "dıştan içe" değil, "içten dışa" doğru pişirmesi olduğu söylense de bu bir mantık hatasıdır. Diğer pişirme yöntemlerinde ısı dıştan içe doğru yayıldığı için, mikrodalgaların etkisi "içten dışa" olarak algılanmakadır; aslında mikrodalga fırınlarda pişirme, "her yere aynı anda etki etme şeklinde" dir.
Diğer fırınların "dıştan içe" pişirme yönteminin avantajlı olmadığı ve bazen kötü sonuçlara sebebiyet vereceği açıktır. Örneğin fırında pişen keke normal olarak 350 °C sıcaklıkta ısı vereceğimize 600 °C sıcaklıkta verirsek, kekin dış kısmı kısa bir sürede yanacaktır, ayrıca kekin iç kısmı da pişmeyecektir. Bunu etkileyen bir diğer faktör de fırının verdiği kuru sıcaktır, kuruluktan ötürü yemeğin suyu kolayca buharlaşır ve verimsiz bir şekilde pişmiş olur.
Mikrodalgalarda kullanılan radyo dalgaları ise yemeğin içine nüfuz eder, hatta bunu yaparken yemek dışında kalan hava moleküllerini de ısıtmaz, böylece enerjisini verimli kullanmış olur. Ayrıca mikrodalga fırın içerisindeki yemeğin katmanları arasında sıcaklık farkı yoktur. Çünkü ısı yemeğin tüm moleküllerini aynı anda ısıtır ve enerjilerini artırır. Isının iletim yoluyla dıştan içe doğru gitme zorunluluğu yoktur. Ayrıca mikrodalga fırınların iç sıcaklığı oda sıcaklığına eşittir. Yani yemeğin kabuk tutmasına imkân yoktur.
Tabii ki radyo dalgalarıyla ısıtmanın da bir sınırı vardır, örneğin kalın yiyeceklerde ısının içe ulaşması daha zor olmakta, bazı yiyeceklerde ısının toplandığı noktalar olmaktadır. Ancak bu dezavantajlar, fırının sağladığı faydaların yanında küçük ölçekli olarak kalır.
Sonuç olarak mikrodalganın pişirme yöntemi her bölgeye eşit şekilde ve tüm atomları hareketlendirerek olmaktadır, mikrodalga iletim yoluyla ısıtma yapmamaktadır, büyük bir buluş olmasını da bunlara borçludur.

Mikrodalga fırında herhangi bir mikrodalga kaçağı olmadığından emin olunmalıdır, böyle bir durum söz konusuysa yetkili servis çağırılmalı, sorun düzeltilinceye kadar fırın kullanılmamalıdır.
Metal eşyalar mikrodalga ışınları geçirmez, yansıtır. Dolayısı ile örneğin folyo ile sarılı ya da kapakla örtülmüş metal kapların içindeki yiyecekler ısınmaz. Ayrıca fırının içinde ısınacak yeterince malzeme yok iken metal eşya fırın çeperine yaklaşırsa arada kıvılcım atlaması yapıp fırına veya eşyaya zarar verebilir.
Et ve sebzeler eşit parçalar halinde koyulmalıdır, böylece hepsi aynı derecede ısınır.
Kağıt tabaklar, porselen kupalar, peçeteler koyulabilir. Ancak folyo içeren kâğıt (süt kutusu), naylon ve sentetik içeren ürün, gazete kağıdı koyulmamalıdır.
Yemeklerin tamamen ve eşit olarak ısıtılmasını sağlamak için sürekli ters çevrilmeli veya tabağın konumu değiştirilmelidir. Yemek, mümkün mertebe küçük parçalar halinde konmalıdır.
Etler büyük kemiklerinden temizlenip öyle koyulmalıdır, çünkü kemikler etin ısınmasını engeller.
Eğer Turunçgillerden daha fazla su elde etmek isteniyorsa, meyve yarım dakika (30 saniye) boyu yüksek derecede mikrodalgada bekletilebilir.
Sandviç, dürüm, kek gibi yemeklerin etrafına kâğıt havlular sarılmalıdır, aksi halde içindeki yemek nemlenir ve ıslak olur.
Patates ve domates gibi kalın kabuklu yiyecekleri pişirirken içte oluşan buharın çıkması için kabuğa ufak çizikler çekilmelidir, yumurta kesinlikle kırılmış ve sarısı kesinlikle patlatılmış olmalıdır. Aksi halde patlayarak fırını kirletebilir ya da zarar verebilirler.
Su veya başka sıvılar ısıtılırken içerisine muhakkak metal bir kaşık koyulmalıdır. Aksi halde su aşırı ısınabilir. Aşırı ısınmış su fırından alınırken sarsıldığında patlamaya yakın bir şiddette kaynamaya başlayarak yanmanıza sebep olabilir.

Mikrodalga fırınlar normal fırınlara oranla çok daha az enerji harcamaktadırlar. Örneğin elektrikli bir fırın 1000-2000 Watt'lık elektrik gücü tüketirken, mikrodalga fırınlar yalnızca 300-500 Watt'lık bir güçle çalışırlar. Mikrodalga fırının az enerji harcamasının sebebi, kullanılan neredeyse tüm enerjinin ısıtılacak nesnede absorbe edilmesidir. Elektrikli fırında ise fırının içi ve yiyeceğin konduğu kap da gerekmediği halde ısıtıldığından gereksiz enerji harcanır.

MicrowaveCam.com
Mikrodalga Fırınlar ve Sağlığa Etkileri (İngilizce)
Mikrodalga Fırınlar Hakkında Sorular ve Cevapları (İngilizce)
 Wikimedia Commons'ta Mikrodalga fırın ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mikrodenetleyici (mikrodenetleyiciye İngilizcede kısaca MCU, MC, UC veya μC de denir) bir VLSI entegre devre çipinde küçük bir bilgisayar'dır. Mikrodenetleyici, bellek ve programlanabilir giriş/çıkış çevre birimleri ile birlikte bir veya daha fazla CPU (işlemci çekirdeği'ni) kapsar.
Çipte genellikle Ferroelektrik RAM, NOR flaş veya OTP ROM biçiminde program belleği ve ayrıca biraz da RAM bellek vardır. Mikrodenetleyiciler kişisel bilgisayarlarda kullanılan mikroişlemcilerin veya çeşitli ayrı ayrı çiplerden oluşan diğer genel amaçlı uygulamaların aksine gömülü uygulamalar için tasarlanır.
Kısıtlı miktarda olmakla birlikte, yeterince hafıza birimlerine ve giriş – çıkış uçlarına sahip olmaları sayesinde tek başlarına çalışabildikleri gibi, donanımı oluşturan diğer elektronik devrelerle irtibat kurabilir, uygulamanın gerektirdiği fonksiyonları gerçekleştirebilirler. Üzerlerinde analog-dijital çevirici gibi tümleşik devreler barındırmaları sayesinde algılayıcılardan her türlü verinin toplanması ve işlenmesinde kullanılabilmektedirler. Ufak ve düşük maliyetli olmaları gömülü uygulamalarda tercih edilmelerini sağlamaktadır. Mikrodenetleyiciler sıradan mikroişlemcilere nazaran aşağıda listelenen 4 temel avantajları sayesinde elektronik sanayinde günümüzde oldukça büyük bir uygulama alanına sahiptirler:

normal denetleyicilere göre küçük boyutludurlar,
çok düşük güç tüketimine sahiptirler,
düşük maliyetlidirler,
yüksek performansa sahiptirler.
Örneğin en basit elektronik saatlerden otomatik çamaşır makinelerine, robotlardan fotoğraf makinelerine, LCD monitörlerden biyomedikal cihazlara ve endüstriyel otomasyondan elektronik bilet uygulamalarına kadar pek çok elektronik uygulamada mikrodenetleyiciler kullanım alanı bulmuşlardır.

6800
8051
PSoC
PIC
AVR

Mikrodenetleyici işlemci, bellek ve çevre birimleri ile bağımsız bir sistemdir ve gömülü sistem olarak kullanılabilir. Günümüzdeki mikrodenetleyicilerin çoğu otomobil, telefon, çeşitli cihazlar ve bilgisayar sistemleri için çevre birimleri gibi diğer makinelerde gömülüdür.
Bazı gömülü sistemler çok karmaşık olsa da birçoğunun bellek ve program uzunluğuna minimum gereksinimi vardır, işletim sistemi yoktur ve yazılımı nispeten sadedir. Tipik giriş ve çıkış cihazları arasında elektrik anahtarları, röle'ler, solenoid'ler, LED'ler, küçük veya özel sıvı kristal ekran'lar, radyo frekans cihazları ve sıcaklık, nem, ışık seviyesi vb. veri sensörleri bulunur. Gömülü sistemlerde genellikle klavye, ekran, disk, yazıcı veya kişisel bilgisayar gibi diğer tanınabilir I/O cihazlar yoktur ve insanla etkileşimli her türlü cihaz da olmayabilir.

Mikrodenetleyiciler, kontrol ettikleri gömülü sistemdeki olaylara gerçek zamanlı (öngörülebilir ama illa hızlı olmasa da) tepki vermelidir. Belirli olaylar olduğunda kesme sistemi, işlemciye mevcut komut dizisini işlemeyi durdurmasını ve asıl komut dizisine dönmeden önce kesme kaynağında kesme hizmeti rutinini (ISR veya "kesme işleyicisi") başlatması için sinyal verebilir. Olası kesme kaynakları cihaza bağlıdır ve genellikle dahili zamanlayıcı taşması, analogdan dijitale dönüştürmenin tamamlanması, bir düğmeye basılması gibi girişte mantık düzeyindeki bir değişiklik ve iletişim bağlantısında alınan veri gibi olayları içerir. Batarya cihazlarında olduğu gibi güç tüketiminin önemli olduğu yerlerde, kesintiler ayrıca bir mikro denetleyiciyi, işlemcinin çevresel bir olay tarafından bir şey yapması gerekene kadar durdurulduğu az güçlü uyku durumundan uyandırabilir.

Harici, genişletilebilir bellekli bir sistemi sağlamak pahalı olacağından, genellikle mikrodenetleyici programları çipin belleğine sığmalıdır. Derleyiciler ve birleştiriciler, hem yüksek seviye hem de assembly dil kodlarını mikrodenetleyicinin belleğine depolamak için küçük bir makine kodu'na dönüştürmede kullanılır. Cihaza bağlı olarak, program belleği kalıcı olabilir, yalnızca fabrikada programlanabilen sadece okunur bellek veya sahada değiştirilebilir flaş bellek veya silinebilir salt okunur bellek olabilir.
Üreticiler, hedef sistemin donanımına ve yazılım geliştirmesine yardımcı olmak için genellikle mikro denetleyicilerinin özel çeşitlerini ürettiler. Başlangıçta bunlar cihazın üstünde program belleğinin ultraviyole ışıkla silinebildiği programlama ("yakma") ve test döngüsünden sonra yeniden programlamaya hazır "pencere"li EPROM sürümleriydi. 1998'den beri EPROM sürümleri nadirdir ve yerini kullanımı daha kolay (elektronik olarak silinebilir) ve üretimi daha ucuz olan EEPROM ve flaş ile değiştirdi.
ROM'a dahili bellek yerine harici bir cihaz olarak erişilen diğer sürümler de var olabilir ama bunlar ucuz mikrodenetleyici programcılarının yaygın bulunduğundan nadir hale gelmektedir.
Mikrodenetleyicide sahada programlanabilir cihazların kullanılması, donanım yazılımının sahada güncellenmesine veya monte edilmiş ancak henüz sevk edilmemiş ürünlerde geç fabrika revizyonlarına imkan verebilir. Programlanabilir bellek yeni bir ürünün devreye alınması için gereken hazırlık süresini de azaltır.
Yüzbinlerce aynı cihazın gerekli olduğu durumlarda, üretim sırasında programlanmış parçaların kullanılması ekonomik olabilir. Bu "maske programlanmış" parçalar aynı zamanda çipin mantığıyla aynı şekilde ortaya konan programa sahiptir.
Özelleştirilmiş bir mikrodenetleyici, uygulamanın gereksinimlerine uyarlanmış çevre birimleri ve arayüzleri için kişiselleştirilebilen bir dijital mantık bloku içerir. Buna bir örnek, Atmel firmasının AT91CAP'idir.

Mikrodenetleyicilerin genellikle birkaç ila düzinelerce genel amaçlı giriş/çıkış pini (GPIO) vardır. GPIO pinleri giriş veya çıkış durumuna göre yapılandırılabilen yazılımlardır. GPIO pinleri giriş durumuna yapılandırıldığında genellikle sensörleri veya harici sinyalleri okumak için kullanılır. Çıkış durumuna göre yapılandırılan GPIO pinleri LED veya motor gibi harici cihazları harici güç elektronik devresi aracılığıyla dolaylı olarak çalıştırırır.
Birçok gömülü sistemin analog sinyal veren sensörleri okuması gerekir. Analog dijital dönüştürücü'nün (ADC) amacı budur. İşlemciler 1 ve 0 gibi dijital verileri yorumlamak ve işlemek için yapıldığından kendisine cihaz tarafından gönderilebilecek analog sinyallerle hiçbir şey yapamazlar. Böylece analog dijital dönüştürücü gelen veriyi işlemcinin tanıyabileceği şekle dönüştürmek için kullanılır. Bazı mikrodenetleyicilerde işlemcinin analog sinyal veya voltajı vermesini sağlayan Dijital Analog Dönüştürücü (DAC) vardır.
Dönüştürücülere ek olarak, birçok gömülü mikroişlemci, çeşitli zamanlayıcıları da içerir. En yaygın zamanlayıcı türlerinden biri (PIT) Programlanabilir Aralıklı Zamanlayıcıdır. PIT ya bir değerden sıfıra kadar geri sayım ya da sıfıra taşarak sayım kaydının kapasitesine kadar sayım yapar. Sıfıra ulaştığında, işlemciye sayımın bittiğini belirten bir kesme gönderir. Bu özellik, klimayı, ısıtıcıyı vb. açmaları gerekip gerekmediğini görmek için çevresindeki sıcaklığı periyodik olarak kontrol eden termostat gibi cihazlar için kullanışlıdır.
Özel Darbe Genişlik Modülasyon (PWM) bloku CPU'nun kısa zamanlayıcı döngülerinde CPU kaynağını kullanmadan CPU'nun güç dönüştürücüleri, direnç yükünü, motorları vb. kumanda etmesini mümkün kılar.
Evrensel Asenkron Alıcı/Verici (UART) bloku, CPU üzerinde çok az yük ile seri hat üzerinden veri alıp iletmeyi mümkün kılar. Adanmış çip üstü donanımı, Inter-Integrated Circuit (I²C), Seri Çevre Birimi Arayüzü (SPI), Evrensel Seri Veriyolu (USB) ve Ethernet gibi dijital biçimlerde diğer cihazlarla (yongalar) iletişim kurma yeteneklerini de kapsar.

Mikrodenetleyiciler, CPU ile aynı çipte RAM ve kalıcı olmayan belleği birleştikleri için harici bir adres veya veriyolu uygulayamayabilirler. Daha az pin kullanılarak çip çok daha küçük ve daha ucuz bir pakete yerleştirilebilir.
Belleği ve diğer çevre birimlerini tek bir çipde tümleştirmek ve bunları bir birim olarak denemek o çipin maliyetini artırır ama genellikle bütün olarak gömülü sistemin net maliyetinin düşmesine neden olur. Entegre çevre birimli bir CPU'nun maliyeti, bir CPU ve harici çevre birimlerinin maliyetinden biraz daha fazla olsa bile, daha az çipe sahip olmak daha küçük ve daha ucuz devre kartına yol açar ve bitmiş montaj için hata oranını düşürme eğiliminin yanı sıra devre kartını takmak ve denemek için gereken işçiliği azaltır.
Mikrodenetleyici, genellikle aşağıdaki özellikleri olan tek bir entegre devre'dir:

küçük ve basit 4-bit işlemcilerden karmaşık 32-bit veya 64-bit işlemcilere kadar merkezi işlem birimi – 
veri depolama için geçici bellek (RAM)
program ve çalışma parametresi depolaması için ROM, EPROM, EEPROM veya flaş bellek
bireysel bir paket piminin mantık durumunun kontrolüne veya algılanmasına izin veren ayrı giriş ve çıkış bitleri
seri bağlantı noktaları (Üniversal Asenkron Alıcı Verici (UART)'ler) gibi seri giriş/çıkış
sistem ara bağlantısı için I²C, Serial Peripheral Interface ve Controller Area Network gibi diğer seri iletişim arayüzleri
zamanlayıcılar, olay sayaçları, PWM üreteçleri ve bekçi köpeği gibi çevresel cihazlar
saat üreteci –  genellikle bir kuvars zamanlama kristali, rezonatör veya RC devresi için bir osilatör
birçoğu analogdan dijitale dönüştürücüler içerir, bazıları dijitalden analoğa dönüştürücüler içerir
devre içi programlama ve devre içi hata ayıklama desteği
Bu entegrasyon, ayrı çipler kullanarak eşdeğer sistemler üretmek için gerekli olacak çip sayısını ve kablolama miktarını ve devre kart alanını çok azaltır. Ayrıca, özellikle az pinli cihazlarda, her bir pin, yazılım tarafından seçilen pin işlevi ile birkaç dahili çevre birimine arayüz oluşturabilir. Bu, bir parçanın, pimlerin özel işlevlere sahip olmasına göre daha geniş bir uygulama yelpazesinde kullanılmasına imkan verir.
Mikrodenetleyiciler, 1970'lerde piyasaya sürüldüklerinden bu yana gömülü sistemlerde oldukça popüler olduklarını kanıtladılar.
Bazı mikrodenetleyiciler Harvard mimarisi kullanır: talimatlar ve veriler için ayrı bellek veriyolları, erişimlerin eşzamanlı olarak gerçekleşmesine izin verir. Harvard mimarisinin kullanı

Mikroelektronik, çok küçük elektronik tasarım ve bileşenlerin çalışması ve imalatı ile ilgili bir elektronik alanıdır. Bu cihazlar genellikle olarak yarı iletken malzemelerden üretilmektedir. Normal elektronik tasarımın pek çok bileşeni bir mikro elektronik eşdeğeri ile bulunur. Bunlar transistörler, kondansatörler, endüktörler, dirençler, diyotlar ve doğal olarak yalıtkanlar ve iletkenler mikroelektronik cihazlarda bulunur. Zaman zaman farklı mikroelektronik öğelerin ya da entegre devrelerin (IC) birbirine bağlanması gerekebilir. Bunun için mikroelektronik teknolojisinde "tel bağlama" olarak adlandırılabilecek özel bir teknik kullanılır. Ancak bu işlem özel ekipman gerektirir ve pahalıdır.

Veendrick, H.J.M. (2011). Bits on Chips. s. 253. ISBN 978-1-61627-947-9. 20 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Şubat 2017.

Mikrofon, ses dalgalarını elektriksel titreşimlere çeviren, elektroakustik bir cihazdır. Mikrofon ses dalgalarına göre sinyal gerilimi verdiğinden hoparlörü tamamlayan bir unsurdur. Bir ses dalgasındaki titreşimlerin elektriksel benzeri olan sinyali üretmeye yarayan birçok fiziksel prensip vardır. Bunlar, bağlantı direncinin değişimi, piezo elektrik, elektromanyetik ve manyetostriksiyon (mıknatıslandığı zaman bir cismin boyunda meydana gelen değişiklik) prensiplerini içine alır. Bütün bu prensipler ve diğerleri yıllarca denenmiş, ancak sonunda piezo-elektrik, elektromanyetik, elektrostatik ve kapasitif prensipleri uygulamaya konmuştur.
Bütün mikrofonlar ses dalgalarına tepki gösteren çeşitli şekillerde yapılmış diyafram ya da benzeri bir elemana sahiptir. Mikrofona gelen ses dalgaları diyaframa çarpar ve ses basıncındaki değişikliklere göre diyafram içe veya dışa doğru hareket ederek mekanik titreşim yapar. Bu titreşimler sonucunda mikrofonun çıkış uçlarında bir gerilim meydana gelir. Çıkış uçlarında meydana gelen gerilim, hareket eden parçanın ya hızı ya da titreşimlerinin genliği ile orantılıdır.

Genellikle aşağıdaki mikrofon tipleri kullanılmaktadır:

Elektrodinamik mikrofon
Manyetik mikrofon
Şeritli mikrofon
Karbon mikrofon
Kondansatörlü (kapasitif) mikrofon
Kristalli mikrofon
Elektrikli mikrofon
Elektromanyetik mikrofon
Sınır mikrofonu
İletişim mikrofonu
Elektret mikrofon
Yaka mikrofonu
Headset (Kafa tipi mikrofon)
Lazer mikrofon

Dudak şeritli mikrofon
Mikrofon preamplifikatörü
Ses alanı mikrofonu
Boğaz mikrofonu
Valf mikrofonu
Kablosuz mikrofon
Güdük mikrofon
Şerit mikrofon
Parabolik mikrofon
Tepegöz mikrofonu
Mikrofonik
Mikrofon standı
Mikrofon konektörü

Mikrofon seçiminde dikkat edilecek faktörler, mikrofonun kullanıldığı yere ve amaca göre yedi kısma ayrılır. Bu faktörler;

Directionality (Yönsel)
Frequency Responce (Frekans Tepkisi)
Transient Responce (Geçiş Tepkisi)
Sensitivity (Duyarlılık – Hassasiyet)
Equivalent Noise Rating (Mikrofonun kendi dip gürültü oranı)
Impedance (Empedans)
Max SPL (Maksimum ses basınç seviyesi)
Directionality (Yönsel Özellik)
Direction İngilizce yön demektir. Directionality mikrofonun hangi yön veya yönlerden gelen seslere duyarlı olduğunu gösterir. Buna ses alma ya da duyma şekli anlamına gelen pick-up pattern denir.
Pick-up pattern in grafiğine ise polar pattern denir.
Mikrofonlarda üç farklı pickup pattern bulunur

Omnidirectional (Her yöne)
Unidirectional (Bir yöne)
Bidirectional (çift yöne)

Fransızca microphone "1. küçük sesleri büyüten aygıt [esk.], 2. sesi elektrik dalgasına çeviren aygıt" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük İngilizce aynı anlama gelen microphone sözcüğünden alıntıdır.

Manyetik bant
Holophonics
Ses filtresi
Teyp
Ses kaydı
Ses miksajı
Ses sinyali

Mikroişlemci, işlemci olarak da bilinen (bazen kısaltma olarak µP kullanılır), merkezî işlem biriminin (CPU) işlevlerini tek bir yarı iletken tüm devrede (IC) birleştiren, programlanabilir bir sayısal elektronik bileşendir.
Tipik olarak bir veya daha fazla mikroişlemci, bir bilgisayar sisteminde, gömülü sistemde ya da bir mobil cihazda merkezî işlem birimi (CPU) olarak görev yapar.
1970'lerin ortalarından itibaren mikroişlemciler, mikrobilgisayarların doğuşunu mümkün kılmıştır. Bundan önce tipik olarak elektronik ana işlem birimleri, birkaç transistöre eşdeğer büyük, ayrık anahtarlama aygıtları (daha sonra Small-Scale tümdevreler) kullanılarak üretiliyordu. İşlemcinin, bir veya birkaç Large-Scale tüm devre (binlerce veya milyonlarca ayrık transistörün eşdeğeri) içine entegre edilmesi, işlemci gücü maliyetini büyük ölçüde düşürmüştür. 1970'lerin ortalarında tümleşik devre teknolojisinin gelişmesiyle birlikte mikroişlemciler, diğer bütün işlemci türlerinin yerini alarak ana işlem birimlerinin üretiminde en yaygın çözüm hâline geldi.
Mikroişlemcilerin evrimi, performanslarının yıllar boyu sürekli artışı ile Moore Yasası'na dayanmaktadır. Bu yasa, bir entegre devredeki transistör sayısının yaklaşık olarak her iki yılda bir iki katına çıkacağını öngörmektedir. Bu öngörü, 1970'lerin başından itibaren doğrulanmıştır. Mikroişlemcilerin performansındaki sürekli artış, mikroişlemcilerin diğer bilgisayar sistemleri arasında ön plana çıkmasını sağlamıştır. Günümüzde en büyük ana bilgisayarlardan en küçük el bilgisayarlarına kadar her sistemin çekirdeğinde mikroişlemci kullanılmaktadır.

Teknolojideki birçok gelişmeyle beraber, mikroişlemci fikri gerçekleşmeye hazırdı. Üç proje, aynı zamanda tartışmalı bir şekilde tam bir mikroişlemciyi doğurmuştu: Intel'in 4004'ü, Texas Instruments'ın TMS 1000'i ve Garrett AiResearch'ün Central Air Data Computer'ı. 1968'de Garrett'ın, Birleşik Devletler ordusunun yeni uçağı F-14 Tomcat ana uçuş kontrol bilgisayarını yapması istendi. Tasarım 1970'te tamamlanmıştı ve çekirdek ana işlem biriminde olduğu gibi MOS tabanlı bir yonga seti (chipset) kullanıyordu. Tasarım, yarıştığı diğer mekanik sistemlere göre daha küçük ve çok daha güvenilirdi ve bütün öncü Tomcat modellerinde kullanılmıştı. Fakat sistem o kadar gelişmiş görüldü ki; ordu, tasarımın yayımlanmasını 1997'ye kadar reddetti. Bu yüzden, kullandığı CADC ve MP944 yonga setleri günümüzde bile hâlâ tam olarak bilinememektedir.
Texas Instruments (TI), 4-bit TMS 1000'i üretti ve önceden programlanmış gömülü uygulamalara önem verdi. 17 Eylül 1971'de TMS1802NC olarak adlandırılan bir versiyon, bir hesap makinesinin tüm işlevlerini bir çip üzerinde gerçekleştirebiliyordu. Intel'in çipi 4-bit 4004, 15 Kasım 1971'de piyasaya sürüldü ve Federico Faggin tarafından geliştirildi.
Texas Instruments, mikroişlemci için patent başvurusunda bulundu. Gary Boone, 4 Eylül 1973'te tek-çip mikroişlemci mimarisiyle U.S. Patent 3,757,306 17 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. aldı. Hangi şirketin, laboratuvarlarında ilk çalışan mikroişlemciye sahip olduğunu bilmek hiçbir zaman mümkün olmayabilir. İlginç bir şekilde, bir üçüncü şahıs “mikroişlemci” yi de kapsayabilen bir patente sahip olduğunu iddia etti. Bu sitede 26 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., bir mucidin TI ve Intel'den önce bulduğu, “mikroişlemci” sayılabilecek ya da sayılamayacak, “mikrodenetleyici” (microcontroller) anlatılmaktadır.
Mikroişlemcinin değişik bir biçimi olan bir-çipte-bilgisayar, (computer-on-a-chip) mikroişlemci çekirdeği (CPU), bellek ve G/Ç (giriş/çıkış) hatlarının hepsini tek bir çip üzerinde toplar. Bir-çipte-bilgisayar patenti (o sıralarda “mikrobilgisayar patenti” olarak adlandırılıyordu) U.S. Patent 4,074,351, TI'dan Gary Boone ve Michael J. Cochran'a verilmişti. Bu patent bir yana, mikrobilgisayarın standart anlamı ana işlem birim(ler)i olarak bir veya daha fazla mikroişlemci kullanan bilgisayar iken, patentte tanımlanan kavram muhtemelen bir mikrodenetleyiciye daha yakındır.
A History of Modern Computing, (MIT Press), s. 220–21'e göre, Intel tasarlamakta olduğu bir terminalde kullanılacak bir çip için, daha sonra ismi Datapoint olacak olan San Antonio, Teksas merkezli Computer Terminals Corporation ile bir anlaşma yaptı. Daha sonra Datapoint çipi kullanmaktan vazgeçti ve Intel bunu Nisan 1972'de 8008 olarak piyasaya sürdü. Bu, dünyanın ilk 8-bit mikroişlemcisiydi. 8008 ve halefleri, dünyaca ünlü 8080, mikroişlemci bileşen pazarı oluşturdu.

4004'ü takiben, 1972'de, Dünya'nın ilk 8-bit mikroişlemcisi olan 8008 ortaya çıktı. Bu işlemciler, sonraki başarılı modeller olan Intel 8080 (1974), Zilog Z80 (1976) ve Intel'in 8-bit işlemcilerinin türevlerini müjdeliyordu. Rekabetçi bir ürün olan Motorola 6800, Ağustos 1974'te piyasaya sürüldü. Bu mimari, 1975'te MOS Technology 6502 ile kopyalanıp geliştirildi ve 1980'lerde Z80'in popülerliği ile yarışacak bir noktaya geldi.
Z80 ve 6502, daha küçük paketleme, basit bilgisayar veriyolu ihtiyaçları ve ayrı bir çip üzerinde bulunması gereken devrelerin eklenmesiyle (örneğin, Z80 bellek denetleyicisi içermekteydi) genel maliyeti düşürmek üzerine odaklandı. Bu özellikler, 1980'lerin başındaki "ev bilgisayarı devrimi"ni mümkün kıldı.
Western Design Center, Inc. (WDC) 1982'de CMOS 65C02'yi tanıttı. Bu tasarım, Apple IIc ve IIe kişisel bilgisayarların, otomotiv, endüstriyel ve tüketici aygıtlarının çekirdeğini oluşturdu. Motorola, 1978'de MC6809'u üreterek bütün 8-bit dünyasında büyük yankı uyandırdı. MC6809, dönemine göre cesur, karmaşık ve 6800 ile geriye dönük olarak uyumlu bir tasarıma sahipti ve tasarım, tamamıyla doğrudan silikon üzerine işlenmiş mantık kullanıyordu. Daha sonraki 16 bit tasarımlar için mikro kodlama, doğrudan silikon üzerine işlenen mantığın yerine geçti - bu durum özellikle doğrudan silikon üzerine işlenen mantık için tasarım gereksinimlerinin çok karmaşık hale gelmesinden kaynaklanmaktaydı.
Başka bir 8-bit mikroişlemci olan Signetics 2650, yenilikçi ve güçlü komut kümesi mimarisiyle kısa bir süre ilgi gördü.
RCA'nın RCA 1802'si (CDP1802, RCA COSMAC, 1976), uzay uçuşu alanında kullanıldı. NASA'nın 1970'lerdeki Voyager ve Viking uzay sondalarında kullanılan bu mikroişlemci, düşük güç tüketimi ve safirde silikon üretim süreci nedeniyle kozmik radyasyona ve elektrostatik yayılımlara karşı diğer işlemcilere göre daha dayanıklıydı. Bu nedenle, 1802, radyasyona karşı güçlendirilmiş ilk mikroişlemci olarak kabul edilir.

İlk çoklu-çip (multi-chip) mikroişlemci 1973'te üretilen National Semiconductor IMP-16 idi. Bu yonga setinin 8-bit versiyonu 1974'te IMP-8 olarak piyasaya sürülmüştü. National, 1975'te ilk tek-çip 16-bit mikroişlemci olan PACE'i üretti. PACE'in NMOS versiyonu olan INS8900 daha sonra bu takip etti.
TI'ın 16-bit mikroişlemcisi TMS 9900, TI-990 serisi mikrobilgisayarlarla uyumluydu. Ayrıca, TI 990/4 mikrobilgisayarlar, TI-99/4A ev bilgisayarı ve TM990 OEM mikrobilgisayarlarında da kullanılıyordu. Intel 8080 gibi birçok 8-bit mikroişlemci, daha yaygın, küçük ve ucuz plastik 40-pin DIP paketinde sunulurken, TMS 9900 büyük bir seramik 64-pin DIP paketiyle gelmekteydi. TMS 9900'ün ardından, TMS 9980, Intel 8080 ile rekabet etmek için tasarlandı. 9980, tüm TI 990'ların 16-bit komut setine sahipti; plastik 40-pin paket kullanıyordu; tek seferde 8 bit taşıyabiliyordu ancak sadece 16KB adresleyebiliyordu. Üçüncü bir çip olan TMS 9995, yeni bir tasarımdı. Daha sonra aile, 99105 ve 99110'u da içerecek şekilde genişletildi.
1984'te, The Western Design Center, Inc. (WDC), WDC CMOS 65C02'nin 16-bit yükseltmesi olan CMOS 65816'yı üretti. 65816, Apple IIgs'nin ve daha sonra Super Nintendo Entertainment System'in çekirdeğini oluşturdu. Bu, 65816'yı tüm zamanların en popüler 16-bit tasarımlarından biri yaptı.
Intel, farklı bir yaklaşım benimsedi. 8080 tasarımlarını geliştirerek bir minibilgisayar emüle etmeksizin 16-bit Intel 8086'yı üretti. İlk IBM kişisel bilgisayarı olan model 5150'de kullanılan 8088 mikroişlemcisi, 8086'nın harici bir 8-bit veriyolu ile uyumlu versiyonuydu. 8086 ve 8088'den sonra Intel, 80186, 80286 ve 1985'te 32-bit 80386'yı üretti ve işlemci ailelerinin geriye dönük uyumluluğu ile PC pazarındaki hakimiyetini sağlamlaştırdı.
Gömülü mikroişlemci bellek yönetim birimi (MMU), Intel'de Childs ve diğerleri tarafından ortaya atıldı ve 4,442,484 numaralı Birleşik Devletler patenti alındı.

32-bit tasarımları ortaya çıkmaya başladıktan sonra 16-bit tasarımları piyasada çok fazla kalamadı.
32-bit tasarımların en ünlülerinden biri, 1979'de üretilen MC68000 idi. Sık bilinen adıyla 68K, 32-bit yazmaçlara (register), fakat 16-bit dahili veriyolularına (data paths) ve pin sayısını azaltmak üzere 16-bit harici data bus a sahipti ve yalnızca 24-bit adreslemeyi destekliyordu. Motorola'nın onu genel olarak 16-bit bir işlemci olarak tanıtmasına rağmen, açık bir şekilde 32-bit mimarisine sahipti. Yüksek hız, büyük (16 megabayt) bellek alanı ve nispeten ucuz fiyatı onu sınıfının en popüler ana işlem birimi tasarımı haline getirdi. Atari ST ve Commodore Amiga gibi 1980'lerin ortalarındaki sistemlerde kullanılmasının yanı sıra aynı zamanda Apple Lisa ve Macintosh sistemlerinde de 68000 kullanılmıştır.
Dünyanın ilk tek-çip tam 32-bit mikroişlemcisi (32-bit data yolları, 32-bit bus lar ve 32-bit adresleme), ilk örnekleri 1980'de gelen ve üretime 1982'de geçen AT&T Bell Labs BELLMAC-32A idi (Bu kaynakçasal referans a ve bu genel referans a bakabilirsiniz). 1984'te AT&T'nin dağılmasından sonra bu mikroişlemciye WE 32200 adı verildi (WE Western Electric'in kısaltmasıydı) ve iki takipçi nesile sahip oldu: WE 32100 ve WE 32200. Bu mikroişlemciler, AT&T 3B5 ve 3B15 mikrobilgisayarlarda, Dünya'nın ilk masaüstü süpermikrobilgisayarı 3B2'de, Dünya'nın ilk 32-bit dizüstü bilgisayarı “Companion”da ve günümüzdeki oyun konsollarındakine benzer ROM-pack bellek kartuşu kullanan Dünya'nın ilk kitap-boyutunda (book-sized) süpermikrobilgisayarı “Alexander” da kullanıldı. Bu sistemlerin tümü UNIX Syste

Mobil cihaz, elinde tutabilmek ve kullanabilmek için yeterince küçük olan bir bilgisayardır. Genel olarak, herhangi bir el tipi bilgisayar cihazında dijital düğmeler ve klavye ile fiziksel bir klavye ile birlikte fiziksel düğmeler ile bir dokunmatik ekran arayüzü sağlayan bir LCD veya OLED düz ekran arayüzü bulunur. Bu tür cihazların çoğu internete bağlanabilir ve araç eğlence sistemleri veya kulaklık gibi diğer cihazlarla Wi-Fi, Bluetooth, hücresel ağlar ve NFC aracılığıyla birbirine bağlanabilir. Entegre kameralar, sesli ve görüntülü telefon görüşmeleri yapma ve alma yeteneği, video oyunları ve GPS özellikleri yaygındır. Güç genellikle lityum pil ile sağlanır. Mobil cihazlar, söz konusu yetenekler için uzmanlaşmış üçüncü taraf uygulamaların yüklenmesine ve çalıştırılmasına izin veren mobil işletim sistemleri çalıştırabilmektedir.
İlk akıllı telefonlar 2000'lerin sonlarında daha büyük ancak esasen aynı tabletlerle katıldı. Giriş ve çıkış artık genellikle bir dokunmatik ekran arayüzü üzerinden gerçekleşmektedir. Telefonlar, tabletler ve cep bilgisayarları, dizüstü ve masaüstü bilgisayarın işlevselliğinin çoğunu sağlayabilir, ancak özel özelliklere ek olarak daha rahat olabilir. Kurumsal dijital asistanlar, barkod, RFID ve akıllı kart okuyucular aracılığıyla entegre veri yakalama gibi ek iş işlevleri sağlayabilir. 2010 yılına kadar, mobil cihazlar yönelim ve hareketin algılanmasına izin veren ivmeölçerler, manyetometreler ve jiroskoplar gibi sensörler içeriyordu. Mobil cihazlar, yüz tanıma veya parmak izi tanıma gibi biyometrik kullanıcı kimlik doğrulaması sağlayabilmektedir.
Dünyanın önde gelen mobil cihaz üreticileri Apple, Samsung, Huawei, Xiaomi, Sony, Google, HTC, LG, Motorola ve Nokia'dır.

"Mobile Devices". Library Technology Reports. 44 (5). 2008. ss. 10-15. 4 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi25 Ocak 2020. 
Hanson, C. W. (2011). "Chapter 2: Mobile Devices in 2011". Library Technology Reports. 47 (2). ss. 11-23. 4 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi25 Ocak 2020.

Moore Yasası, Intel şirketinin kurucularından Gordon Moore'un 19 Nisan 1965 tarihinde Electronics Magazine dergisinde yayınlanan makalesi ile teknoloji tarihine kendi adıyla geçen yasa.
Her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısının iki katına çıkacağını, bunun bilgisayarların işlem kapasitelerinde büyük artışlar yaratacağını, üretim maliyetlerinin ise aynı kalacağını, hatta düşme eğilimi göstereceğini öngören deneysel (ampirik) gözlem.
1965 yılında, "mikroişlemciler içindeki transistör sayısı her yıl iki katına çıkacaktır" diyen Moore, daha sonraları 1975 yılında bu öngörüsünü güncellemiş ve her iki yılda bir iki katına çıkacak şekilde düzeltmiştir. Moore "18 ayda bir" ifadesinin de kendisi tarafından söylenmediği konusunda da ısrar etmiştir. Kendisi tarafından hiçbir zaman yasa olarak tanımlanmayan ifadesi, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü profesörü ve yüksek ölçekli indirgeme konusunun öncülerinden biri olan Carver Mead tarafından bu şekilde adlandırılmıştır.
Sözün ilk söylendiği 1965 yılından bu yana bu yasa çoğunlukla geçerli olmuştur. Yasa temel olarak bir tümleşik devrenin fiziki boyutunun devreyi oluşturan transistör sayısının karesiyle değiştiği anlamına gelir. Örneğin tümleşik devre bünyesindeki transistör sayısı iki katına çıkarsa devrenin boyutu dört katına çıkar.
Optik litografi yöntemi ile üretilen tümleşik devrelerde günümüzde silisyum yongalar üzerinde 65 nanometre (1 nanometre = 10−9m) boyutuna kadar büyüklüklerde, yani yaklaşık olarak 600 silisyum atomu boyutunda yapılar oluşturulabilmektedir. Kullanılan morötesi ışık dalga boylarının, atom fiziksel boyutlarının sınırlılığı ve küçük yapıların yüksek frekanslarda çalıştırılmasında ortaya çıkan çalışma düzensizlikleri, yeni bir tümleşik devre teknolojisi geliştirilemez ise Moore yasasının kısa bir süre içerisinde geçerliliğini yitireceğini göstermektedir.
Gordon Moore, 13 Nisan 2005 tarihinde kendisi ile yapılan bir söyleşide, öngörüsünün kısa bir zaman içinde geçerliliğini yitirebileceğini ifade etmiştir.
Nisan 2005'te Intel firması 19 Nisan 1965 tarihli Electronics Magazine dergisi sayısını satın almak için 10.000 ABD Doları teklif etmiştir.

Aşırı mor ötesi litografi
Karanlık silisyum

Nanoelektronik, nanoteknolojinin elektronik bileşenlerde kullanımıdır. Terim, atomlar arası etkileşimlerin ve kuantum mekaniği özelliklerinin kapsamlı bir şekilde incelenmesi gerektiği kadar küçük oldukları ortak özellikteki çeşitli cihaz ve materyal setlerini kapsamaktadır.

IEEE Silicon Nanoelectronics Workshop20 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Institute of Spin Electronics
Site on electronics of Single Walled Carbon nanotube at nanoscale - nanoelectronics
Site on Nano Electronics and Advanced VLSI Research1 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Website of the nanoelectronics unit of the European Commission, DG INFSO21 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nanoelectronics at UnderstandingNano Web site28 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nanoelectronics - PhysOrg25 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nesne yönelimli programlama veya kısaca NYP (İngilizce: object-oriented programming, Kısaltma: OOP), Her işlevin nesneler olarak soyutlandığı bir programlama yaklaşımıdır.
NYP destekleyen programlama dilleri yüksek seviye diller olarak adlandırılır.

1960'lı yılların sonuna doğru ortaya çıkan bu yaklaşım, o dönemin yazılım dünyasında beliren bir bunalımın sonucudur. Yazılımların karmaşıklığı ve boyutları sürekli artıyor, ancak belli bir nitelik düzeyi korumak için gereken bakımın maliyeti zaman ve çaba olarak daha da hızlı artıyordu. NYP'yi bu soruna karşı bir çözüm haline getiren başlıca özelliği, yazılımda birimselliği (modularity) benimsemesidir. NYP ayrıca, bilgi gizleme (information hiding), veri soyutlama (data abstraction), çok biçimlilik (polymorphism) ve kalıtım (inheritance) gibi yazılımın bakımını ve aynı yazılım üzerinde birden fazla kişinin çalışmasını kolaylaştıran kavramları da yazılım literatürüne kazandırmıştır. Sağladığı bu avantajlardan dolayı, NYP günümüzde geniş çaplı yazılım projelerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.
NYP'nin altında yatan birimselliğin ana fikri, her bilgisayar programının (izlence), etkileşim içerisinde olan birimler veya nesneler kümesinden oluştuğu varsayımıdır. Bu nesnelerin her biri, kendi içerisinde veri işleyebilir ve diğer nesneler ile çift yönlü veri alışverişinde bulunabilir. Hâlbuki NYP'den önce var olan tek yaklaşımda (Yordamsal programlama), programlar sadece bir komut dizisi veya birer işlev (fonksiyon) kümesi olarak görülmektedirler.
Günümüzde çok çeşitli nesne tabanlı programlama dilleri olmasıyla beraber, en popüler diller sınıflar üzerine kurulmuşlardır (class-based). Bu dillerde nesneler sınıfların birer üyesidir ve nesnelerin tipini de bu sınıflar belirlerler.
En yaygın NYP dillerinden bazıları, Python, C++, Objective-C, Smalltalk, Delphi, Java, Swift, C#, Perl, Ruby ve PHP' dir.
Nesne yönelimli programlama dilleri yukarıda adı geçen tüm ögelere sahip olurken, Ada, JavaScript, Visual Basic gibi nesne tabanlı programlama dilleri birkaçından yoksundur, bu dillerin başlıca yoksunluğu kalıtıma sahip olmamalarıdır.

NYP'yi destekleyen programlama dilleri genellikle tekrar kullanım ve genişletilebilirlik açısından, prototipler ve sınıflar şeklinde kod kalıtımına sahiptirler ve NYP deki nesneler kimi zaman gerçek dünyada bulunan şeylere karşılık gelebilir. Mesela bir grafik programı "kare", "üçgen" ve "yuvarlak" gibi nesnelere sahip olabilir. Bazen nesneler daha soyut şeyleri de temsil edebilirler, mesela bir hesap makinesi programı logaritma almanızı ya da metreyi fite çevirmenizi sağlayacak nesnelere sahip olabilir. İşte bu bahsi geçen nesneler belli sınıflar altında bulunurlar, mesela "Kasım" adında bir nesne Aylar sınıfının bir üyesi olabilir ya da "Faktöriyel" olarak isimlendirilmiş bir nesne Fonksiyonlar sınıfında yer alıyor olabilir.

Nesne yönelimli programı, 1960 yılında Norveçli Norsk Resgnesentral tarafından icat edildi. Resgnesentral, ilk nesle odaklı dili olan Simula'yi üretti. 1961 yılında Simula l sınıflandırması ve sınıfların kullandığı nesneleri kullanılmaya başlandı. 1967'de Ole-Johan Dahl ve Kristen Nygaard Simula 67'yi keşfetti. Simula 67, nesne yönelimlin ilk dili olarak kabul edildi ve nesne yönelimli olma kriterlerini karşılıyor. Algo 60 temelini Simula'yi olusturmak icin kullanılmıştır. Simula üniversite dışında pek ilgi görmedi.
1970 yılındaki yazılım krizindeki modülerleştirmede yeni doğan diller de nesne yönelimli olmasa da ona gerekli olan veri türü kavramını içeriyordu. Bu diller sayesinde, nesne yönelimli programlar geliştirildi.
1980 yılında ise yeni nesne yönelimli diller üretildi, örneğin Objective-C, C++ ve Eiffel. Nesne yönelimli diller üretildiğinde nesne yönelim yeri yazılımda sağlama alındı. 1990'larda nesne yönelimli programlama daha da yaygınlaştı. Bunun sebebi ise doksanlarda grafik kullanıcı arayüzlerinin popülerliğinin artmasıydı.
Son zamanlarda ise, nesne yönelimli programların değeri daha da arttı, çünkü nesne yönelimli programlar daha verimli ve bakım kolaylığı açısından büyük katkıda bulunuyor. Günümüzde yaygın olan Python ve Ruby dilleri, prosedürel programlama dilleri ile uyumludur. Ticari açıdan ise muhtemelen en önemli programa dili ise Java'dır. Java'nın kurucusu Sun Microsystems aynı zamanda C# ve Visual Basic.NET'in (VB.NET olarak da bilinir) kurucusudur.

CORBA
Nesne tabanlı programlama dili
Nesne Yönelimli Çözümleme ve Tasarım
Sarma (Bilgisayar Bilimleri)
Soyutlama (Bilgisayar Bilimleri)
Tasarım şablonları

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri 13 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nesne Yönelimli Programlama
Actionscript ve Nesne Yönelimli Programlama (OOP) (Türkçe)

Netbook ya da el üstü küçük, hızlı, ucuz olan ve ağ uygulamalarını çalıştırmak için geliştirilmiş dizüstü bilgisayarlara verilen genel ad.
Casper Mini Book, Asus EEPC, MSI Wind, LG X, Datron Mobee, Toshiba NB100-200, Acer Aspire One gibi markalarla piyasaya sunulan, genelde Intel'in Atom işlemcilerini barındıran, hafıza şekli çoğunlukla SSD (Solid State Disc) şeklinde olan küçük dizüstü bilgisayarlardır. 10 inç veya daha küçük boyutta LCD ekrana sahip olup genelde optik sürücü olmadan satılırlar. Genel olarak Linux veya Windows XP işletim sistemini kullanmakla beraber daha çok internet kullanımı ve küçük boyutları nedeniyle ve taşınabilir olmaları sebebiyle bu tür bilişim ürünleri ilk kez Intel şirketi tarafından Şubat 2008 tarihinde bu isimle anılmaya başlanmıştır. Şirketler sistemlerin aynı olması nedeniyle tasarım, pil süresi, klavye rahatlığı ve hafiflik gibi konularda ciddî bir rekabet içindedirler.
2007 yılında başlanılan netbook üretimine 2012 yılı sonu itibarıyla devam eden yalnızca iki firma olan Acer ve ASUS, 2013 yılının ilk gününden itibaren üretim yapmayacaklarını açıkladılar. Böylece günümüzde tablet bilgisayar üretimine ağırlık vermek isteyen firmalar ve kullanıcılar için netbook üretimi ile kullanımı son bulmuş oldu.

OCLC Online Computer Library Center, Inc. (OCLC) (Türkçe: Çevrimiçi Bilgisayar Kütüphanesi Merkezi), kâr amacı gütmeyen, üyelikli bir bilgisayar kütüphanesi hizmeti ve dünyadaki daha fazla bilgiye daha ucuza ulaşmayı hedefleyen bir araştırma kuruluşudur. 1967 yılında Ohio College Library Center (Ohio Üniversitesi Kütüphane Merkezi) adıyla kurulan OCLC ve üye kütüphaneleri dünyadaki en büyük çevrimiçi kamu erişim kataloğu olan WorldCat'i üretmekte ve geliştirmektedir.

6 Temmuz 1967'de kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak Ohio Üniversitesi Kütüphane Merkezi adıyla kuruldu. 170 ülke ve bölgede 72,000'den fazla kütüphane, kütüphane gereçlerini belirlemek, ödünç almak, kataloglamak gibi işler için OCLC hizmetlerini kullanmaktadır. Kuruluş Fred Kilgour tarafından kurulmuş ve merkezi Ohio eyaletindeki Dublin şehrindedir.

OCLC, herkese bibliyografik özet ve tüm metin bilgileri sunmaktadır.
OCLC ve üye kütüphaneler, WorldCat kataloğunu geliştirmekte ve kullanmaktadır. WorldCat, devlet ve özel kütüphanelerden gelen kayıtları saklamaktadır. Open WorldCat programı kütüphane sahipliğindeki materyallerin OCLC WorldCat veritabanında saklanması sağlamakta ve İnternet aramaları, bibliyografik ve kitap satış sitelerinde bu bilgilerin İnternet kullanıcıları tarafından görüntülenebilmesine imkân vermektedir. Ekim 2005'te OCLC teknik ekibi, herhangi bir WorldCat kaydı hakkında okuyucuların yorum ve bilgi girebilmesini sağlayan bir wiki projesi başlatmıştır.

OCLC, kütüphaneler ve kullanıcılar tarafından kataloglama ve arama amaçlı kullanılabilen bir veritabanına sahiptir. 2001 yılında tanıtılan güncel bilgisayar programı Connexion ve ondan önce kullanılan OCLC Passport Mayıs 2005'te kullanım dışı bırakıldı.
Bu veritabanı, kataloglama aracı olarak OCLC'yi kullanan kişiler tarafından girilmiş MAchine Readable Cataloging (MARC) formatında kayıtlar içermektedir. Bu kayıtlar daha sonra kütüphanelerin yerel katalog sistemlerine indirilir.
Şubat 2007 itibarıyla veritabanı 1.1 milyardan fazla kataloglanmış madde içermektedir.
WorldCat, Open WorldCat dışında FirstSearch21 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. isimli web tabanlı bir hizmet aracılığıyla da aramaya açıktır.

Resmî site
WorldCat1 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Open WorldCat Programı7 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Netlibrary.org anasayfası 1 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgisayarcılık, seslerin çoğaltılması ve video sektöründe optik disk (İngilizce: Optical disc) düz, çembersel, genellikle polikarbonat bir disktir ve bunun üstündeki veriler depolanmış olarak çıkıntılar halinde içerisindeki düz bir yüzeyde bulunmaktadır. Bu verilere genellikle, disk üzerindeki özel bir maddenin (çoğunlukla alüminyum) bir lazer diyot vasıtasıyla ışıma yaptırılmasıyla erişilir. Çıkıntılar yansıyan lazer ışığının biçimini bozar.
David Paul Gregg video kaydı için bir analog optik disk geliştirdi ve 1961, 1969 tarihlerinde patentini aldı. ABD’deki özel kârı #4,893,297, ilk olarak dolduruluşu 1968 ve yayılışı 1990 olmakla birlikte birlikte 2007 yılına kadar Pioneer’ın ana kazanç kaynağı olacaktı. Sabit Diskler, veri depolanması amacı ile kullanılan manyetik kayıt ortamlarıdır. 
Bu CD, DVD ve Blu-ray Disc gibi sistemleri de kapsamaktadır. Gregg’in şirketi Gauss Electorphysics, MCA(Amerika Müzik İşbirliği) ile 1960'larda Gregg’in patentleriyle birlikte uzun süre kazandı.
Paralel olarak ve olasılıka, AB.’deki kuruluşlardan ilham alarak, küçük bir grup fizikçi 1969’da Hollanda, Eindhoven'daki Phillips Araştırma biriminde ilk optik video disk tecrübelerine başladılar. 1975'te Philips ve MCA güçlerini birleştirmeye karar verdi. Çok sonraları 1978’de, uzun süredir beklenen lazerdisk Atlanta'da tanıtıldı. MCA diskleri ve Phillips de oynatıcıları verdi. Bu tamamen teknik ve ticari bir başarısızlığa dönüştü ve bir süre sonra Phillips/MCA birleşmesi sona erdi. Japonya'daki ve ABD’deki Pioneer DVD lerin gelişine kadar videodiskte başarılı oldu.
Philips ve Sony1979’da dijital işitsel disk geliştirmek için bir konsorsiyuma girdi. Bunun sonucunda da çok başarılı bir şekilde kompakt disk’i 1982’te tanıttı.
Optik depolama standartlarının geliştirilmesi, OSTA (optik depolama teknoloji kurumu) tarafından devralındı.
Bir optik disk üzerindeki bilginin depolanması, art arda devamlı bir sarmal yol üzerinde en içten en dışa doğru yapılır.
Optik yazıcılar, verileri medyanın Lacquer adı verilen, genellikle medyanın etiketi olan üst kısmına işlerler.
ODD’nin açılımı ‘Optik Disk Sürücüleri'dir.

Optik diskler ilk olarak müzik ve yazılım depolamak için kullanıldı. Lazerdisk biçimi analog videoyu sakladı, fakat VHS'ye karşı zorlu bir savaşta mücadele etti.

Kompakt Disk (CD)
Lazerdisk
Manyetik-optik disk

İlk nesil optik diskler TV-kalitesinde dijital video gibi büyük boyutlarda veriyi saklamak için yapıldı.

Minidisk
DVD
Dijital Çokkatmanlı Disk
Acele Dijital Video (DIVX)
VeriOynatma
Fluorescent Çokkatmanlı Disk
GD-ROM
Faz-Değişimli Çift
Evrensel araç diski

Asıl üçüncü nesil optik diskler şu an geliştirme aşamasında. Onlar, yüksek keskinlikte (HD) video ve olağanüstü büyük video oyunları için en uygunu olacaklar.

Mavi-Lazer (Blu-ray) Disk
Geliştirilmiş Çokyönlü Disk
İlerletilmiş Çokyönlü Disk
Holografik Çokyönlü Disk
HD DVD
Ultra Yoğunluklu Optik
Veri İçin Profesyonel Disk
Çokyönlü Çokkatmanlı Disk

Burada yazan disklerin geliştirilmesi durdurulmuştur ve üretimden kalkmıştır.

HD DVD

CD ve DVD kaydediciler,CD-ROMlar ve DVD'ler gibi optik disklere hükmetmek için çeşitli teknolojilere geçen bir geçmiş sahibi olmuşlardır. Bunlar genellikle patentli ve geriye dönük uyumlu değildir.

Optik diskler, Disk Öncelikli' (Disc AT Once), Hat Öncelikli (Track At Once) veya Bölüm Öncelikli (Section At Once) kaydedilebilirler (örneğin bir disk için çoklu yazım bölümü) veya paket yazımı (packet writing) modları. Her mod farklı amaca hizmet eder:

Disc At Once: bir geçişte diskin bütünü yazılır; birçok disk kopyalanacağı zaman tercih edilir.
Track At Once: Tracklar arasında boşluk bırakılarak yazar; Ses CD'leri için kullanılır
Session At Once: Bir CD'de çoklu bölüm oluşturarak yazar ve bitirir; genellikle Ses CD'lerini ve evrensel (bilinmiş) yazılımları desdeklemez.
Paket yazımı: talep doğrultusunda veri yazar (Aşağıya bakın)

(Overburn)
Aşırıkaydetme veri kaydetmenin normal büyüklük sınırının geçilme işlemidir. Birçok disk üreticisi kaydedilebilir bir diskin dış kenarında küçük bir yiv fazlalığı payı bırakır. Bu ön-fazlalık, 90 saniyelik dijital sessizlik dolgusu sağlayarak, audio CD oynatıcı okuma kafasının aşırı arama yapmasına tolerans sağlaması için tasarlandı.
Ön-fazlalığa kayıt yapmak bazı CD kaydedici ve yazılım yetkilendirme kombinasyonlarıyla mümkün olabilir. Diskin tutabileceği gerçek veri miktarı eninde sonunda kaydedilebilir iletişim verisine ve biraz da çeşitli disk markalarına bağlı. Ön-fazlalık, hesaplamalar ile birlikte %10 toplam disk kapasitesidir.
Hemen hemen tüm CD-ROM sürücüleri ön-fazlalıktan okuma yeteneğine sahiptir. Bu nedenle yazılım yayıncıları yazılımlarını, paketleme maliyetini düşürmek için büyük boyutlu kompakt diskler halinde sipariş göndermeye benzer şekilde sipariş gönderme gereği duyarlar. Çok büyük diskler kopyalama koruma formunda da kullanılırlar. Çünkü çok büyük disklerin kopyasını kaydetmek daha zordur.
CD kaydetme yazılımı içerisindeki aşırıkaydetme seçenekleri bir de standart olmayan 90 ve 99 dakikalık boşluklara yazmak için kullanılır ki bunlar şu an içerisinde veri yapıları şeklinde mevcut olan ATIP böyle boyutların belirlenmesine müsaade etmez.

(Buffer underrun protection)
İlerleyememe tampon koruması, kayıt sırasında eğer kaydedici kaydetme tamponundaki verileri tüketirse oluşur. İlk lazer kalkar, kendini durduramaz ve kusursuz bir şekilde devam eder; bu nedenle ilerleyememe tarafından zorunlu kılınan durdurmak, disk üzerindeki verinin geçersiz olmasını sağlayabilir ve bu yüzden kararsızdır. Tampon genellikle göreceli olarak daha yavaş bir kaynaktan doldurulur, sabit disk veya başka bir CD/DVD olabilir. Aynı zamana rastlayan diğer görevlerden gelen ağır bir anaişlemci veya bellek yüklemesi, kapasitesi küçük olan tamponun tükenmesine yol açabilir. Buyüzen ilerleyememe tampon koruması yalnızca çeşitli CD/DVD kaydedici satıcıları tarafından uygulanır. Bu teknikle birlikte belirli bir zaman için lazer gerçekten yazmayı durdurabilir ve tampon yeniden dolduğunda devam edebilir. Başarılı kayıtlar arasındaki boşluk, aşırı kısadır.
İlerleyememe tampon koruması tekniklerinden beri bu teknikler tescilli ve satıcıya özeldir, teknik detayları değişkendir. Bununla birlikte birçok satıcı iki temel yaklaşımdan biri ya da diğerini kullanır. Bazı CD yazıcılar ilerleyememe tampon olayı meydana geldikten sonra yazmaya devam etme kabiliyetine sahiptir. Fakat donanımın böyle bir kabiliyeti olmasa bile neredeyse şimdiki marketlerdeki bütün CD yazıcılar, yavaş hızlarda kayıt yapma kabiliyetine sahiptir. Birçok CD-kaydetme yazılımı araçları, gidememe tampon olayını, monitöründe tamponun durumunu izleyerek önler ve tamponda verinin tükenmemesi için kaydediciyi gerektiği kadar yavaşlatır. Donanımın gidememe olayından sonra yazmaya kabiliyeti olsa bile, en güvenlisi önlemin başarısız olma durumunda, geriadım olarak bunu hesaba katmaktır.
İyi ki bugünün kullanıcıları için çoğu CD-kaydedici donanımı ve yazılımı gidememe tampon problemleri konusunda öncekilerden çok daha başarılı. Bir de sabit sürücü ve ana işlemci hızları son 10 yılda optik sürücülerden çok daha büyük bir oranda arttı, böylece bugünkü birçok sistem optik sürücülerle uyum konusunda daha iyi. 1990'ların başlarında bir CD ye kayıt her zaman biraz riskli bir çalışmaydı –birisinin ağ bağlantısı kopar, arka zeminde çalışan bir program engellenir, vs.-, CD'ye kaydetmeye başlamadan önce ve kayıt işlemi sırasında bir şey yapmamaya çok dikkat etmek lazım. Hatta bütün önlemlerle birlikte kullanışsız bir “ortam” (coaster) yapmak sıkıntı veren ortaklıklardandır. Bugün CD'ye kaydetmek çok daha güvenilirdir.
Bu probleme karşı başka bir koruma yolu ise, yeniden kaydedilebilir araçlar (CD-RW, DVD-RW, DVD-RAM) kullandığımızda UDF dosya sistemini kullanırız ki bu veriyi tek ve güncellenmiş adres tablosuna başvurarark daha küçük “paketler” halinde organize eder, bu yüzden daha küçük yarıklar halinde kayıt yapılır.

Paket yazımı, optik diskleri disketlerle benzer bir usulde kullanmamızı sağlayan bir teknolojidir. Paket yazımı tek-yazımlık ve yeniden-yazılabilir araçlarla da kullanılabilir.
DirectCD ve InCD’yi de içeren birkaç rekabet edici ve uyumsuz paket yazımı disk biçimi geliştirilmişti. Önerilen standartlar Universal Disk Format (Evrensel Disk Biçimi) ve onun önerilen uzantısı Mount Rider (Hayvan Binicisi)dir.

BurnProof

"YazımGeçirmez", ilerleyememe tampon koruması için Plextor tarafından geliştirilen patentli bir teknolojidir.

SafeBurn

"GüvenliYazma", ilerleyememe tampon koruması için Yamaha Corporation (Yamaha Anonim Şirketi) tarafından geliştirilen patentli bir teknolojidir.

Power Burn

"Güçlü Yazım", ilerleyememe tampon koruması için Sony tarafından geliştirilen patentli bir teknolojidir.

İlerleyememe tampon koruması: Tampon ilerleyememesi olduğunda, sürücü yazmayı geçici olarak durdurur. Sürücü bitiş noktasını ve tamanlamayı aklında tutar ve tampon belleğe yeterli veri geldiği zaman derhal yazmaya devam eder.
Şok ve titreşimden doğan hatalara karşı koruma: Power Burn'ün Şoka dayanıklılık teknolojisi, alet hareket ettirildiği zaman yazmayı duraklatır ve sürücü kararlı hale gelince yazmaya devam eder. Bu hareketli ortamlarda çalışılmasına imkân tanır.
Yazım koşullarını en iyi şekilde kullanmak: Sürücü her bireysel aracı belirler ve yazma hızı, lazer gücü ve yazma stratejisi gibi bütün anahtar yazma koşullarını en iyi şekilde kullanır.
JustSpeed

"SadeceHız", yazma hızını yerleştirilen ortama(media) otomatik olarak uyarlar.

Dükkândan alınmış ‘yeniden kaydedilebilir’/’yeniden yazılabilir’ optik ortam, üzerindeki/içindeki rengi değiştirmek için optik sürücüler için de lazer kullanır, oysa fabrika-üretimli optik ortam daha kalıcı kalıp/görüntü kullanır. Bu yüzden veri saklama sadece geçici dükkândan alınmış optik ortam olarak fabrika üretimli optik ortam ile karşılaştırılır. Birisi mutlaka aile fotoğraflarını ve videolarını (veya diğer bilinmeyen önemli verileri) tek optik ortamda saklamaya dikkat ederken, optik ortam beklediği kadar uzun olmayabilir.
İyi alternati

Organik elektronik, plastik elektronik veya polimer elektronik, iletken polimerler ve küçük moleküllerle ilgilenen bir elektronik dalıdır.
Organik elektronik olarak anılmasının sebebi kullanılan malzemelerin karbon temelli olmasıdır. Geleneksel elektronikte ise bakır gibi silikon gibi iletkenler kullanılmaktaydı.
Alan J. Heeger, Alan G. MacDiarmid ve Hideki Shirakawa, iletken polimerlerin icadı ve geliştirilmesi konularındaki başarılarından dolayı 2000 yılında Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülmüşlerdir. Araştırmacılar 1977 yılında oksitlenmiş, ionid aşılanmış poliasetien üretmeyi başarmışlardı.
İletken polimerler, inorganik iletkenlerden daha hafif, daha esnek ve daha ucuz olması onları birçok uygulamalar için ideal hale getirmiştir. Ayrıca organik elektronikler ile geleneksel malzemeler kullanılarak gerçekleştirilemeyecek uygulamalar yapılabilir. Organik elektronikler ile gerçekleştirilebilecek yeni uygulamalar arasına akıllı pencereler, elektronik gazete, esnek güneş pilleri ve esnek ekranlar sayılabilir.
Organik elektronikler sadece organik yarı iletkenleri değil ayrıca organik iletkenleri, yalıtkanları ve ışık yayıcıları da içermektedir.

Otomat teorisi (özdevinim kuramı ya da otomata teorisi), teorik bilgisayar biliminde soyut makineleri (ya da daha uygun bir deyimle soyut 'matematiksel' makineleri veya sistemleri) ve bu makineleri kullanarak hesaplama problemlerinin çözülebilmesini araştıran daldır. Bu soyut makinelere otomat denir. Otomat kelimesinin kökeni Yunanca "Grekçe: αὐτόματα" kelimesi olup "kendi kendine hareket eden" demektir.
Biçimsel dil kuramı ile yakından ilgilidir. Özdevinirler derleyici tasarımı ve ayrıştırmasında önemli rol oynar.
Otomatlar hesaplama teorisi, derleyici tasarımı ve çözümlemede (İngilizce: parsing) önemli bir rol oynamaktadır.

Bir otomat 5 elemanlı bir demet ile tanımlanır ⟨Q,∑,δ,q0,F⟩:

Q sonlu durumların kümesi
∑ sonlu simgelerin kümesi
δ transition fonksiyonudur: δ: Q × ∑ → Q
q0, başlangıç durumu (q0 ∈ Q koşuluyla)
F, Q'nun durumlarıdır (F ⊆ Q)

Deterministik sonlu özdevinim (Deterministic finite automata)
Deterministik olmayan sonlu özdevinim (Nondeterministic finite automata)
Deterministik olmayan sonlu özdevinim ε-geçişli (Nondeterministic finite automata with ε-transitions
Yığıtlı özdevinim (Pushdown automata)
Doğrusal sınırlı özdevinim (Linear bounded automata)
Turing makinesi
Süreli özdevinim (Timed automata)
Deterministik Büchi özdevinim (Deterministic Büchi automata)
Deterministik olmayan Büchi özdevinim (Nondeterministic Büchi automata)
Deterministik/Deterministik olmayan Rabin özdevinim (Nondeterministic/Deterministic Rabin automata)
Deterministik/Deterministik olmayan Streett özdevinim (Nondeterministic/Deterministic Streett automata)
Deterministik/Deterministik olmayan perite özdevinim (Nondeterministic/Deterministic parity automata)
Deterministik/Deterministik olmayan Muller özdevinim (Nondeterministic/Deterministic Muller automata)

Sonlu durum makinesi

Otomatikleştirilmiş muhakeme, otomatik akıl yürütmenin farklı yönlerinin izah edilmesine odaklanmış bir bilgisayar bilimi ve matematiksel mantık alanıdır. Otomatik akıl yürütme çalışması, bilgisayarların neredeyse tamamen otomatik olarak bilgisayar programları üretmesine yardımcı olur. Otomatik akıl yürütme, yapay zekanın bir alt alanı olarak düşünülmesine rağmen, teorik bilgisayar bilimi ve hatta felsefe ile de bağlantıları vardır.
Otomatik akıl yürütmenin en gelişmiş alt alanları, otomatik teorem ispatlama ve otomatik ispatın denetlenmesidir.Benzetme indüksiyonu ile mantık yürütmede kapsamlı çalışmalar yapılmıştır.
Otomatik akıl yürütme araçları ve teknikleri olarak klasik mantıksal hesaplamalar, bulanık mantık, Bayes çıkarımı, maksimal entropi gibi konular listelenebilir.

Otomatik akıl yürütme, otomatik teorem kanıtlayıcıları oluşturmak için sıklıkla kullanılmıştır. Bununla birlikte, çoğu zaman, teorem kanıtlarının etkili olabilmesi için bazı insan rehberliğine ihtiyaç duyar ve bu yüzden daha genel olarak kanıt yardımcıları olarak nitelendirilir. Bazı durumlarda, bu kanıtlayıcılar bir teoremin kanıtlanması için yeni yaklaşımlar geliştirebilirler.Mantık Kuramcısı(Logic Theorist) bunun güzel bir örneğidir.Bu program sayesinde, Principia Mathematica'daki Whitehead ve Russell tarafından sağlanan kanıttan daha etkili olan ve daha az adım gerektiren kanıt üretmek mümkün olmuştur.Mantık, matematik ve bilgisayar bilimleri, mantık programlama, yazılım ve donanım doğrulama, devre tasarımı ve daha birçok konuda giderek artan sayıda problemi çözmek için otomatik akıl yürütme programları uygulanmaktadır.

Oyun kolu ya da oyun kumandası (İngilizce: Game controller), video oyunları ve bilgisayar oyunları için tasarlanan özel bir kontrolcüdür. Özellikle oyunlar için tasarlandığından ötürü diğer amaçlar için kullanışlı değildir. Kendi başına satılan oyun kumandaları birçok farklı oyuna uyum sağlarken, özellikle Arcade oyunlarda sadece tek bir oyuna özel kumandalar tasarlanabilir.
Oyun kumandası tasarımları, kullanıcı deneyimi açısından oldukça önemlidir. Üreticiler, birkaç yıl öncesine kadar tasarım konusuna pek önem vermemekte idi. Ama günümüzde ergonomik oyun kumandaları yaygınlaşmıştır. Gerçek anlamda ergonomik olan bir oyun kumandasının tüm tuşları, parmaklar ile kolayca erişilebilecek şekilde yerleştirilmiş olmalıdır.

Her oyun kumandasında, hareketleri kontrol etmenizi kolaylaştıran bir bölüm bulunur. Bu bölüme, tasarımına bağlı olarak D-pad, ok tuşları ya da analog çubuk adı verilir. D-pad'in görevi, oyun içerisinde sağa, sola, yukarı ya da aşağı doğru hareket edilmesini sağlamaktır. Başka bir deyişle D-pad, klavyedeki ok tuşları ile aynı işleve sahiptir.
Dikkat çeken diğer bir nokta da, oyun kumandası üzerindeki tuşlardır. Eski model oyun kumandalarında 2 ya da 4 adet tuş bulunur. Yeni nesil cihazlar ise 6, 8 veya daha çok sayıda tuşa sahiptir. Oyun kumandası üzerindeki her tuş, belli bir fonksiyona sahiptir ve bu fonksiyon, oyundan oyuna değişebilir.
Klavyenin tersine, oyun kumandası masanın üzerine koyulmaz; elde tutulur. Sol elin başparmağı, oyunda hareketi sağlayan D-pad'i kontrol eder. Sağ elin başparmağı ise, diğer tüm tuşlara hakim olur. Bazı oyun kollarında, işaret parmakları ile ulaşabilecek iki ekstra tuş daha bulunabilir.
Bazı oyun kumandalarında ekstra özelliklere de rastlamak mümkündür. Bunlar "turbo" ve "auto-fire" (otomatik ateş) özellikleridir. "Auto-fire", tek tuşa basarak sürekli ateş etme olanağı sağlar. "Turbo" ise, hareketlerin daha hızlı bir şekilde yapılabilmesi açısından son derece yararlıdır.
Kullanıcının kontrolünü bilgisayara iletmenin yanı sıra, bazı oyun kolları kendi geri bildirim mekanizmalarına sahiptir. Yeni nesil oyun kollarında kullanıcıya dokunsal tepki veren titreşim motoru, ses giriş/çıkışı sağlayan mikrofon ve hoparlör gibi etmenler bulunabilir.
Oyun kumandaları, kullandıkları bağlantı tipine göre de çeşitlenir. Yeni nesil cihazların hemen hepsi, bilgisayar bağlantısı için USB girişlerini tercih eder. Daha eski modelleri ise, ses kartı üzerindeki "oyun bağlantı noktası"na (Game-Port) bağlanır. Bazı kollar şarj edildikten sonra Bluetooth aracılığıyla kablosuz bağlantı sağlayabilir.

Tekerlek (oyun konsolu)
Hareket denetleyicisi
Işık tabancası

Joystick, oyun çubuğu, Kontrol Kolu, Yönetim Kolu veya İdare Çubuğu esasen kontrol çubuğu anlamında, video oyunlarında kontrol sistemini oluşturan, oyunu oynatan ve modeline göre giriş, çıkış ve algılama fonksiyonu olan kontrol aracıdır.

Klasik Joystick: Tam anlamıyla sadece 1 veya 2 Buton + yönlendirme, fonksiyonlarından oluşan kontrol aracıdır.

İkinci nesil Joystickler 2 den fazla butonlu, kusursuz ergonomik yapıları olan, yönlendirme fonksiyonu Analog'olan ve her türlü hassas yönlendirmeyi algılayan ve en önemlisi giriş ve çıkış fonksiyonu olan kontrol aracıdır.
Giriş ve çıkış fonksiyonları: eksiden konrol araçları sadece oyununu oynayan kişinin seçimini alıp oyuna yansıtıyor dolayısıyla sadece oyun konsolu girişleri algılıyordu ama teknoloji ile konsollarda değişti ve algılamaya cevap veren konsollar ve Joystickler geliştirildi. Bunlar algıladıkları hareketin sonucuna göre bir tepkiveriyorlar genelde titreşim denilen bu özellik oyun konsollarında ilk PlayStation (dual shock) da görüldü. Örneğin: bir arabayarışı oyununda kazayapmanız halinde Joystick kazanın şiddetine göre tepki (titreşim) gönderiyor olması.

Son nesil joysticklere en iyi örnek Japonya'da 14 Temmuz 2008'de çıkan Nintendo'nun Wii Motion Plus'ını örnek gösterebiliriz. Çıkış haftasında 65.000 kadar satışı olmuştur. Bu yeni nesil joystick daha karışık hareketleri yakalamayı mümkün kılmaktadır. Cihaz sadece kendi işlevselliklerinin kullanabileceği özel olarak geliştirilmiş oyunlarda (örneğin Guitar Hero) elverişlidir.

Kablosuz kontrol
Giriş çıkış fonksiyonu
Algılama fonksiyonu: Algılama fonksiyonu oyunu oynayan kişinin hareherhangi butonları veya yönlendirme çubuğunu kullanmadan yaptığı hareketi sensörlerle algılayıp oyuna yansıtması. Örn. bir golf oyununda konrol aracını golf sopası gibi kullanıp atış yapılması.

Analog çubuğu
Gamepad

 Wikimedia Commons'ta Oyun çubuğu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
Oyun çubuklarının evrimi

PLC (Programlanabilir Mantıksal Denetleyici, İngilizce: programmable logic controller) fabrikalardaki imalat hatları veya makinelerin kontrolü gibi işleçlerin denetiminde kullanılan özel bilgisayar. İlk PLC 1968 yılında şimdiki adı Modicon olan Associates firması tarafından üretilmiştir.
Genel kullanımlı bilgisayarların aksine PLC birçok girişi ve çıkışı olacak şekilde düzenlenir ve elektriksel gürültülere, sıcaklık farklarına, mekanik darbe ve titreşimlere karşı daha dayanıklı tasarlanırlar. PLC'lere denetleyeceği sistemin işleyişine uygun programlar yüklenir. PLC programları, giriş bilgilerini milisaniyeler mertebesinde hızla tarayarak buna uygun çıkış bilgilerini gerçek zamanlıya yakın, cevap verecek şekilde çalışırlar.

İçinde bir mikroişlemcisi olup karmaşık sistemlerin programlanmasında kullanılabilir. PC'lerden en temel farkı sinyal girişlerinin ve çıkışlarının (İng: Input/Output) çalışma ve işlenme şeklinde ortaya çıkmaktadır. PLC'ler ilk olarak karmaşık röle sistemlerinin yükünü hafifletmek için çıkarılmış basit mantıksal (lojik) işlemleri yapan cihazlardı. Daha az yer kaplar ve ekonomiktir

Günümüzde diğer programlanabilir bilgisayarlarla arasındaki farklılıklar giderek azalmaktadır. PLC bir bakıma monitörü ve klavyesi bulunmayan bir bilgisayar gibidir. Bir diğer fark ise işletilecek verilerin gerçek ortamdan gelmesi ve sonuçların yine gerçek ortama analog veya sayısal (dijital) olarak gönderilmesidir.
Mikroişlemcilerin maliyeti daha düşük olmasına rağmen, PLC'lerin tercih edilmelerinin sebebi; elektronik tasarım için harcanacak zamanı en aza indirmesidir. Aynı zamanda endüstriyel ortamların sahip olduğu zor koşullardan (manyetik alan, büyük sıcaklık farkları, toz vb.) etkilenmeden çalışabilen hazır çözümler olmalarıdır.
Bir fabrikanın tüm otomasyon işlerini yüklenebilecek kadar Giriş/Çıkış sayısına sahip PLC'ler bulunmaktadır. Günümüzde geliştirilen modüler yapıdaki PLC'lere gerektiğinde ek giriş-çıkış modülleri, RS232, RS485, modem, ethernet gibi haberleşme modülleri eklenebilmektedir. Bu gibi özelliklerle mevcut yapı geliştirilebilmektedir. Ayrıca birçok modelde proses kontrolüne yönelik hazır ON-OFF (AÇ-KAPA), PID, Fuzzy (Bulanık) vb. tiplerdeki kontrolörler standart olarak bulunmaktadır.

Programlanabilir mantık denetleyicileri, programlama geçmişi olmayan mühendisler tarafından kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle ilk olarak Merdiven Diagramı (İngilizce: Ladder) (LD, LAD) adlı  bir grafik programlama dili geliştirildi. Elektromekanik rölelerle oluşturulmuş bir sistemin şematik diyagramına benzer ve birçok üretici tarafından benimsenmiş ve daha sonra IEC 61131-3 kontrol sistemleri programlama standardında standartlaştırılmıştır.
Piyasada bulunan farklı marka PLC'lerin Ladder yazılımları kendilerine özgü olmakla birlikte genel işleyiş mantıkları benzerdir. Ladder dışında kullanılan PLC yazılımlarını da ST(Structured text), FBD(Function block diagram), SFC (Sequential function), IL (Instruction list) olarak sıralayabiliriz. Günümüzde ise 5 farklı yazılımı da içeren IEC61131-3 standartlarına uygun yazılım paketi kullanıcılara kolaylık sağlamaktadır.

Endüstride oldukça fazla kullanım alanı olan PLC'lerin hafızaları ve işlem kapasiteleri karmaşık prosesler karşısında yetersiz kalabilmekte, bu yüzden de gelişen teknoloji ile birlikte daha güçlü yapıya sahip endüstriyel PC'lere geçiş söz konusu olmaktadır. 
Günümüzde artık Endüstriyel PC olarak imal edilen PLC ler mevcuttur. Bunlar hem dokunmatik paneli üzerinde montajlı olan aynı zamanda bilgisayar aracılığı ile veya kendi üzerindeki kontrol üniteleriyle programlanabilmektedir.

PLC dökümanları (Grand Valley State University)
PLC Konuları  4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PLC Dersleri Türkçe Bilgiler Animasyon ve Videolar  22 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

PS/2 portu, klavyeleri ve fareleri PC uyumlu bir bilgisayar sistemine bağlamak için kullanılan 6 pimli bir Mini-DIN konnektördür. PS/2 adı, IBM'in 1987 yılında tanıttığı üçüncü nesil kişisel bilgisayar serisi olan Personal System/2 bilgisayarlarından gelmektedir.
PS/2 portu, masaüstü bilgisayar anakartında vardır bunlarda yeşil ve mor konnektör vardır.
Könnektördeki renkler, klavye ve fare konnektörünün ayrı konnektörü bağlamayı kolaylaştırmak için yapılmıştır.
Ancak USB konnektörler yayıldıktan sonra PS/2 portunun bir önemi kalmamıştır. PS/2 portları günümüzdeki anakartlarda hala bulunuyor.

Pin 1: Veri
Pin 2: Genellikle kullanılmaz bazen ayırma kabloları için kullanılabilir
Pin 3: GND Toprak
Pin 4: VCC +5V Doğru Akım 275 mA
Pin 5: +CLK Saat (Clock) (USB Pin Çıkışında Data - ya da D-)
Pin 6: Genellikle Kullanılmaz

Palm-boyutlu PC Microsoft'un "elde" bir profile uyan bir bilgisayardaki ilk denemesi idi. Platform 2000'de aşamalı olarak kaldırıldı.
Bu cihazlar, bu form faktörü için pek çok ilke imza attılar; buna, renkli ekranlar ve hatta lisanslı OEM donanım platformlarında çalışan standart bir yazılım ortamı olan daha sonraki sürümlerle karşılaştırmalı olarak yüksek çözünürlüklü ekranlar dahildi.
Erken Palm-boyutlu bilgisayarlar SuperH ve MIPS mimarisi mikroişlemcilerini kullandı. Bir x86 yapım ortamı (daha iyi x86EM olarak anılıyordu), IDE'nin PsPC 1.2 geliştirme SDK'sı aracılığıyla hata ayıklama derlemesi yapması için kullanılabilir, ancak aygıtlar ticari bir seviyede mevcut değildi. Palm-boyutlu bilgisayarlar, GUI (yakın olarak Windows 95 masaüstünü andıran) ve temel çekirdek alt sistemleri açısından el bilgisayarı'ndaki (Handheld PC) eski kuzenleriyle benzerlik taşıyorlardı. Palm boyutu PC, Windows CE 2.01 veya 2.11 çekirdeği temel aldı.
Palm-Size PC, büyük oranda fiyat aralığı ve el bilgisayarı benzerlerine kıyasla bağlantı seçeneklerinin olmaması nedeniyle büyük ölçüde başarılı olamadı. Microsoft, daha sonra Pocket PC (cep bilgisayarı) olarak daha belirgin bir pakete yenisini ekledi ve daha sonra MIPS ve / veya SH3 mimarilerini ARM mimarisi lehine bıraktı.
Microsoft'un ürününün orijinal adı Palm PC idi, ancak Palm ticari markalarını ihlal ettiği gerekçesiyle dava açtı. Microsoft daha sonra adı Palm boyutlu PC'ye dönüştürmek zorunda kaldı. Platform, Windows Mobile çalıştıran el bilgisayarları satırı Pocket PC lehine 2000 yılında aşamalı olarak kaldırıldı.
James Bond, 1999'da yayınlanan Dünya Yetmez filmin'de bir HP Jornada 430se aygıtı ile oynamaktadır.

ActiveSync
El bilgisayarı
Cep bilgisayarı
Windows CE
Windows Mobile
HP Jornada
Philips Nino

Palm-boyutlu PC desteği 22 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Palmtop PC entegre klavye ve ekrana sahip, yatay bir kapaklı tasarımda, pil ile hesaplanan, boyutlandırılmış, pille çalışan bir bilgisayardı. Bir subnotebook gibi kullanılabilir, ancak taşınabilir olarak rahatça kullanılabilecek kadar hafifti. Çoğu Palmtop bilgisayarı bir kullanıcının gömleği veya ceketi cebinde depolanacak kadar küçüktü.
Palmtop bilgisayarlar, diğer palmtop bilgisayarlardan çoğunlukla IBM uyumlu PC mimarisi ve BIOS ile Intel uyumlu bir x86 işlemci kullanarak ayrılırlar. Çoğu bu tür aygıtlar DOS tabanlıydı, DOS ROM'da saklanmıştı. Pek çok Palmtop PC, ROM'a önceden kurulmuş bir dizi PDA ve ofis uygulamasıyla birlikte geliyorken, çoğu da genel veya hazır değişiklik yapılmadan PC yazılımı çalıştırabiliyordu. Bazıları, GEOS, Minix 2.0, Windows 1.0-3.0 veya Linux gibi diğer işletim sistemlerini de çalıştırabilir.
Çoğu Palmtop bilgisayarı, düşük güç tüketimi ve yeniden başlatma ihtiyacı olmaksızın anlık açma / kapama için statik bir donanım tasarımına dayanıyordu. Modele bağlı olarak, pil, cihaz çalışırken birkaç saatten birkaç güne, bekleme modunda ise bir hafta ile bir yıl arasında güç sağlayabilir. Anında açma / kapatma özelliğiyle birleştirilmiş pil, PDA olarak pratik kullanımda genellikle bir haftadan birkaç aya kadar sürebilir.
İlk Palmtop PC 1989'da Atari Portföyü olan DIP Pocket PC idi.
Palmtop bilgisayarları, tüm üreticiler tabletlere kayarken 2000'in sonlarında durduruldu.
Palmtop PC'ler şunları içerir:

DIP Pocket PC (DIP DOS 2.11, 1989)
Atari Portfolio (DIP DOS 2.11, 1989)
Poqet PC Classic (MS-DOS 3.3, 80C88, 1989)
Poqet PC Prime (MS-DOS 3.3, 80C88)
Poqet PC Plus (MS-DOS 5.0, NEC V30)
ZEOS Pocket PC (MS-DOS 5.0, 1991)
Sharp PC-3000 (MS-DOS 3.3, 1991)
Sharp PC-3100 (MS-DOS 3.3, 1991)
Hewlett-Packard 95LX (MS-DOS 3.22, NEC V20, 1991)
Hewlett-Packard 100LX (MS-DOS 5.0, 80186-compatible HP Hornet, 1993)
Hewlett-Packard Palmtop FX (MS-DOS 5.0, 80186-compatible HP Hornet, 1993)
Hewlett-Packard 200LX (MS-DOS 5.0, 80186-compatible HP Hornet, 1994)
Hewlett-Packard 1000CX (MS-DOS 5.0, 80186-compatible HP Hornet)
Hewlett-Packard OmniGo 700LX (MS-DOS 5.0, 80186-compatible HP Hornet, 1996)
Bazı dokunmatik ekranlı bilgisayarlar bu kategoriye dahil edilebilir:

Hewlett-Packard OmniGo 100 (Datalight ROM-DOS+PEN/GEOS 2.1, NEC V30HL-compatible Vadem VG230, 1993)
Hewlett-Packard OmniGo 120 (DOS+PEN/GEOS, NEC V30HL-compatible Vadem VG230)
Bazı kapaklı tasarım, şu anda kesilen ultra mobil PC'ler (UMPC) bu sınıfın ardılları olarak görülebilir, örneğin:

Yukyung Viliv N5 (Intel Atom Z520, 2010)

Cep hesaplayıcısı müzesi 29 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cep bilgisayarı
El bilgisayarı

Paralel port veya paralel kapı, bilgisayarın kasasının arkasında bulunan 25 pinlik D şeklindeki konnektördür. Genellikle yazıcı bağlanmak için kullanılır.
Seri porta göre hızlı olmasına rağmen aynı stabiliteyi sağlayamaz. Bu bağlantı noktasına aynı zamanda LPT (LinePrinTer) de denmektedir. Bu port bir seferde 8 bit veri gönderebilir. Gönderim ve alım pinleri ayrı olduğu için aynı anda 8 bit veri de alabilir. DB25 isimli portu kullanır. DB25 ismindeki 25 rakamı kablo girişindeki pin sayısını ifade etmektedir. Yazıcı ve tarayıcı bu portu kullanmaktadır. Paralel port, seri port gibi yerini USB'ye bırakmaya başlamıştır. Doğabilecek sorunlardan kaçınmak için uzunlukları 6 metreyi aşan kablolar kullanılmamalıdır. Hedef aygıt sadece PC tarafından gönderilen komutları işlemekle kalmaz PC'ye kendisi de veri gönderebilir.

Paralel hesaplama (ya da koşut hesaplama), birden fazla hesaplama işleminin aynı anda gerçekleştirildiği bir hesaplama biçimidir. Bu yaklaşımda büyük bir problem daha küçük parçalara bölünür; her parça bağımsız olarak işlenir ve sonuçlar birleştirilerek nihai yanıt elde edilir. Geleneksel dizisel hesaplamada adımlar sırayla, tek bir merkezi işlem birimi üzerinde yürütülürken, paralel hesaplamada pek çok işlemci ya da çekirdek eş zamanlı olarak birlikte çalışır.
Paralel hesaplamayı zorunlu kılan temel etken, Moore yasası kapsamında transistör yoğunluğunun artmaya devam etmesine karşın Dennard ölçeklemesinin 2000'li yılların ortasında çökmesidir. Bu çöküş, saat frekansını artırmanın beraberinde getirdiği güç tüketimi ve ısı sorunlarıyla birlikte "güç duvarı" olarak adlandırılan bir engeli gündeme getirdi. Tasarımcılar tek bir çekirdeği hızlandırmak yerine aynı kırmık üzerine birden fazla çekirdek yerleştirme yolunu seçti; bu sayede çok çekirdekli işlemciler, 2005'ten itibaren masaüstü bilgisayarlardan sunuculara uzanan geniş bir alanda standart hâle geldi.
Günümüzde paralel hesaplama; çok çekirdekli işlemcilerden binlerce düğümlü süper bilgisayarlara, grafik işlem birimlerinden (GPU) bulut tabanlı dağıtık sistemlere kadar çok farklı ölçeklerde uygulanmaktadır. Makine öğrenimi, iklim modelleme, ilaç tasarımı ve büyük veri analitiği gibi güncel uygulama alanları, günümüz hesaplama altyapısının paralel doğasına doğrudan bağımlıdır. Yapay zekâ modellerinin eğitimi gibi görevler, on binlerce GPU'yu eşgüdümlü biçimde çalıştırmayı gerektirmektedir.

Paralel hesaplamanın kökleri 1960'lı yıllara uzanır. Bu dönemde ana bilgisayar üreticileri, birden fazla işlemciyi eşgüdümlü çalıştıran sistemler geliştirmeye başladı. 1966'da tanıtılan ILLIAC IV, 64 işlem birimini aynı anda çalıştırabilen ve döneminin en iddialı paralel mimarilerinden biri olan dizi işlemcisi olarak tarihe geçti. Aynı yıllarda Intel'in 4004 gibi tek çipli mikroişlemcilerden yıllar öncesinde, büyük ölçekli bilimsel hesaplama merkezleri birden fazla işlemci içeren sistemleri araştırıyordu.
Teorik çerçeveyi belirleyen önemli bir kırılma noktası 1967'de yaşandı: Gene Amdahl, tüm sistemin paralel hesaplamadan sağlayabileceği hızlanmanın, programın dizisel kalan kesimiyle sınırlı olduğunu matematiksel olarak ortaya koydu. Bu çalışma, Amdahl yasası adıyla paralel hesaplama araştırmalarının temel taşlarından biri hâline geldi.
1970'ler ve 1980'ler, vektör işlemcilerin altın çağıdır. 1976'da Seymour Cray tarafından tasarlanan Cray-1, saniyede 160 milyon kayan noktalı işlem gerçekleştirme kapasitesiyle döneminin en hızlı bilgisayarıydı. Vektör birimleri, aynı işlemi büyük veri dizileri üzerinde tek bir buyrukla uygulayarak önemli bir performans artışı sağlıyordu. Bu dönemde aynı zamanda simetrik çoklu işlemci (İngilizce: symmetric multiprocessor, SMP) mimarileri de ticari sistemlerde yaygınlaşmaya başladı.
1990'ların başında büyük ölçekli paralel işlemciler (İngilizce: massively parallel processor, MPP), bağımsız işlemci düğümlerini birbirine bağlayarak binlerce çekirdeğe ulaşan devasa sistemler kurdu. 1993'te TOP500 listesinin yayımlanmaya başlamasıyla süper bilgisayar rekabeti resmî bir zemine oturdu. 1994'te NASA'dan Thomas Sterling ve Don Becker, sıradan kişisel bilgisayarlardan oluşan ucuz bilgisayar kümelerinin bilimsel hesaplamada kullanılabileceğini göstererek Beowulf kavramını ortaya koydu. Bu gelişmeyle birlikte paralel hesaplama yalnızca büyük kurumların değil, üniversitelerin ve araştırma laboratuvarlarının da erişebildiği bir alan hâline geldi.
Yazılım cephesinde ise 1992'de OpenMP ve 1994'te MPI (İngilizce: Message Passing Interface) standartlarının oluşturulması, taşınabilir paralel programlamayı mümkün kıldı. Bu standartlar, farklı donanım platformlarında çalışabilen paralel uygulamaların geliştirilmesinin önünü açtı.
2000'li yılların ortasında Intel ve AMD'nin çok çekirdekli tüketici işlemcileri piyasaya sürmesiyle paralel hesaplama, masaüstü ve dizüstü bilgisayarların olağan bir özelliği hâline geldi. Bu değişimin ardındaki temel neden, artan transistör sayısına karşın tekli çekirdek performansının güç ve ısı duvarına çarpmasıydı; artık frekans artışı yerine çekirdek adedi artırmak temel tasarım stratejisi oldu.
2010'ların sonundan itibaren derin öğrenme ve büyük dil modellerinin yükselişi, grafik işlem birimlerini ve özelleşmiş yapay zekâ hızlandırıcılarını hesaplama gündeminin odak noktası hâline getirdi. Günümüzde eksaölçek (İngilizce: exascale) süper bilgisayarlar, saniyede 1018 kayan noktalı işlem sınırını aşmış bulunmaktadır.

Hızlanma, paralel bir programın N işlemciyle elde ettiği süre kazanımını ölçen temel ölçüttür. Bir programın dizisel (tek işlemcili) çalışma süresi 
  
    
      
        
          T
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{1}}
  
, N işlemcili paralel çalışma süresi ise 
  
    
      
        
          T
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{N}}
  
 ile gösterilirse, hızlanma şöyle tanımlanır:

  
    
      
        S
        (
        N
        )
        =
        
          
            
              T
              
                1
              
            
            
              T
              
                N
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S(N)={\frac {T_{1}}{T_{N}}}}
  

Gene Amdahl, 1967'de bir programın paralelleştirilebilen kesiminin p oranında olduğunu varsayarak elde edilebilecek maksimum hızlanmayı formüle etti:

  
    
      
        S
        (
        N
        )
        =
        
          
            1
            
              (
              1
              −
              p
              )
              +
              
                
                  p
                  N
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S(N)={\frac {1}{(1-p)+{\frac {p}{N}}}}}
  

Burada 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
, iş yükünün paralel çalıştırılabilen oranı; 
  
    
      
        1
        −
        p
      
    
    {\displaystyle 1-p}
  
 ise değişmez dizisel kesimdir. Bu formülün en çarpıcı sonucu şudur: N sonsuza gitse bile hızlanma 
  
    
      
        1
        
          /
        
        (
        1
        −
        p
        )
      
    
    {\displaystyle 1/(1-p)}
  
 ile sınırlıdır. Örneğin programın yalnızca %5'i dizisel kalıyorsa sonsuz işlemciyle bile 20 kattan fazla hızlanma sağlanamaz. Bu sınır, paralel sistem tasarımında dizisel darboğazların ne denli kritik olduğunu vurgular.
Hızlanma, doğrusal olmayan bir ilişkidir: gerçek sistemlerde iletişim yükü, eşzamanlama maliyetleri ve önbellek tutarsızlıkları nedeniyle kuramsal değerin altında kalınır.

Amdahl yasası, problem boyutunu sabit tutarak işlemci sayısını artırdığımızda hızlanmanın sınırlı kaldığını göstermektedir. Ancak pratikte kullanıcılar genellikle daha hızlı bilgisayarla daha büyük problemi çözmeyi hedefler; bu durumda problem boyutu işlemci sayısıyla birlikte büyür.
John Gustafson 1988'de bu gözlemden yola çıkarak "zayıf ölçekleme" (İngilizce: weak scaling) yaklaşımını önerdi: Sabit süre içinde N işlemciyle çözülebilecek en büyük problemin ölçeklenmiş hızlanması şöyledir:

  
    
      
        
          S
          
            Gustafson
          
        
        (
        N
        )
        =
        N
        −
        α
        ⋅
        (
        N
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle S_{\text{Gustafson}}(N)=N-\alpha \cdot (N-1)}
  

Burada 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
, toplam işin dizisel kesiminin oranıdır. Gustafson yasası, paralel sistemlerin sabit bir problemde çöktüğü iddiasını yanlışlar; problem büyüdükçe büyük işlemci sayılarında bile anlamlı hızlanma elde edilebileceğini gösterir. Bu bulgu, iklim simülasyonu ve genomik gibi problem boyutunun veri miktarıyla doğrudan büyüdüğü uygulamalar için büyük önem taşır.
Amdahl ile Gustafson yasaları birbirini dışlamaz; sabit yük için Amdahl, büyüyen yük için Gustafson uygun ölçütü sağlar.

Paralel hesaplamada bir programın ne ölçüde paralelleştirilebileceğini belirleyen temel etken, işlemler arasındaki veri bağımlılıklarıdır. Bernstein koşulları, iki işlemin çakışan okuma/yazma kümeleri olmadığında güvenle paralel yürütülebileceğini tanımlar. Bir işlemin çıktısı başka bir işlemin girdisiyse oluşan akış bağımlılığı, bu iki işlemin paralel çalışmasını engeller.
Taneciklilik, işin ne kadar küçük birimlere bölündüğünü ifade eder. İnce taneli (İngilizce: fine-grained) ayrıştırmada her birim çok az iş taşır; bu durum yük dengelemeyi kolaylaştırır ancak eşzamanlama yükünü artırır. Kaba taneli (İngilizce: coarse-grained) ayrıştırmada parçalar büyüktür; iletişim maliyeti düşer ancak bazı işlemciler boşa bekleyebilir.
Birden fazla iş parçacığının paylaşımlı veriyi koşullu sırayla değiştirdiği durumlarda yarış durumu (İngilizce: race condition) ortaya çıkabilir. Yarış durumunu önlemek için karşılıklı dışlama (İngilizce: mutual exclusion) mekanizmaları, kilitler ve semaforlar kullanılır; ancak bu mekanizmalar yanlış tasarlandığında kilitlenmeye (İngilizce: deadlock) yol açabilir. Kilitlenme, iki ya da daha fazla iş parçacığının birbirinin bırakmasını beklediği döngüsel bekleme durumudur. Eşzamanlama maliyeti; bariyer senkronizasyonu, kilit yarışması ve önbellek tutarsızlığı protokol trafiği biçimlerinde performansa yansır.
"Utanç verircesine paralel" (İngilizce: embarrassingly parallel) problem, parçaları arasında hiç ya da çok az iletişim gerektiren, dolayısıyla neredeyse mükemmel hızlanma sağlayan bir iş yüküdür. Monte Carlo benzetimleri ve kaba kuvvet arama algoritmaları bu sınıfın tipik örnekleridir.

Bit düzeyi paralellik (İngilizce: bit-level parallelism), işlemcinin tek bir adımda kaç bit üzerinde işlem yapabildiğine ilişkin en temel paralellik biçimidir. İlk mikroişlemciler 8 bitlik 

Karmaşık analiz ya da başka bir deyişle kompleks analiz, bir karmaşık değişkenli fonksiyonları araştıran bir matematik dalıdır. Bir değişkenli karmaşık analize ya da çok değişkenli karmaşık analizle beraber tümüne karmaşık değişkenli fonksiyonlar teorisi de denilir.
Karmaşık analiz değişken sayısından bağımsız olarak bir matematiksel analizin alt disiplini olarak görülse de, karmaşık analiz kavramından ekseriyetle kökleri Euler ve daha öncesine kadar giden ve karmaşık düzlemde yapılan bir değişkenli kompleks analiz olarak anlaşılır. Birden fazla karmaşık değişkenli fonksiyonlar teorisi karmaşık analizden önemli noktalarda farklılık gösterir ve bazı matematik cemiyetlerince ayrı araştırma alanı olarak sınıflandırılmıştır.
Özellikle bir karmaşık değişkenli karmaşık analizin sayılar teorisi, uygulamalı matematik gibi alanları ve fizik başta olmak üzere birçok mühendislik ve bilim dalında kullanımları mevcuttur.
Bir değişkenli karmaşık analiz bilhassa, genel olarak holomorf fonksiyonlar ve meromorf fonksiyonlar diye iki ayrı sınıfa ayrılan karmaşık değişkenli analitik fonksiyonlarla ilgilidir. Herhangi bir analitik fonksiyonunun gerçel ve sanal kısmının Laplace denklemini sağlamak zorunda olması sayesinde karmaşık analiz iki-boyutlu fizik problemlerine geniş bir şekilde uygulanabilir.

Karmaşık analiz kökleri 19. yüzyıla ve hatta karmaşık sayıların kullanımına bağlı olarak biraz daha öncesine uzanan klasik bir matematik dalıdır. Karmaşık sayıları ilk kullanan 16. yüzyılda ikinci ve üçüncü mertebeden denklemleri çözerken Cardano olmuştur. 18. yüzyılda karmaşık sayıları içeren fonksiyonları bulan ise Euler olmuştur. Karmaşık sayıları içeren teknikler arttıkça, gerçel değerli fonksiyonlar kuramındaki çoğu problemin karmaşık sayılar kullanılarak daha kolay bir şekilde çözüldüğü gözlemlenmiştir. Ancak, yine de karmaşık sayılar 19. yüzyılın ortasına kadar istenen ünü yakalayamamış ve genel bir uzlaşım alanı olmamıştır. Örneğin, Descartes denklemlerin karmaşık köklerini reddetmiş ve bunlara "sanal (imajiner)" terimini uygun görmüştür. Euler de karmaşık sayıların "sadece hayalde var olduğu" kanısındaydı ve denklemlerin karmaşık köklerinin denklemin aslında hiçbir kökü olmadığını göstermekte yararlı olduğunu düşünmüştü.
Karmaşık sayıların genel kabulü ve bu kabul ile karmaşık analizin doğması aslında büyük ölçekte Gauss'un karmaşık sayıları geometrik bir şekilde temsil edip geliştirmesiyle başlamıştır. Gauss'un çalışmalarının ardından karmaşık analiz matematikte yeni gözde bir alan olarak doğmuş ve zamanın üretken matematikçileri olan Cauchy, Weierstrass ve Riemann'ın da katkılarıyla birçok alanla bağlantılı bir matematik disiplini haline gelmiştir. Ancak, her ne kadar Gauss'un çalışmaları karmaşık analizi yeni bir alan haline getirmiş olsa da, karmaşık sayıların ilk tam ve matematiksel kesinlik içindeki ifadesi Gauss'un çağdaşı Hamilton tarafından verilmiştir.
Geleneksel olarak karmaşık analizin, bilhassa açıkorur gönderimler kuramının, fizikte birçok uygulaması mevcuttur. Karmaşık analiz ayrıca analitik sayılar teorisinde de kullanılmaktadır. Modern matematikte, karmaşık dinamiklerin ortaya çıkmasıyla ve holomorf fonksiyonların yinelemesi yardımıyla üretilen fraktal resimleri (ki en ünlülerinden birisi de Mandelbrot kümesidir) ile karmaşık analiz tekrar herkesin tanıdığı bir alan olmuştur. Karmaşık analizin bugünkü önemli uygulamalarından biri açıkorur değişmez kuantum alan teorisi olan sicim teorisidir. Ayrıca birçok mühendislikte, özellikle de kuvvet mühendisliğinde, karmaşık analizin kullanımı ve uygulaması mevcuttur.

Karmaşık analiz iki temel önem ve faydaya sahip bulunmaktadır. İlk olarak kalkülüs olarak bilinen matematiğin karmaşık sayılar için genişletilmiş halidir. İkinci önemli faydası ise reel analizde sayfalarca sürebilecek birçok problem karmaşık analizin kendine özgü teknikleri ile çok kısa ve sade biçimde çözülebilmektedir.

Karmaşık fonksiyon bağımsız değişkenin ve bağımlı değişkenin her ikisinin de karmaşık sayı olduğu bir fonksiyondur. Tam olarak, karmaşık bir fonksiyon tanım kümesinin karmaşık düzlemin altkümesi olduğu ve yine görüntü kümesinin karmaşık düzlemin altkümesi olduğu fonksiyondur. Herhangi bir karmaşık fonksiyonda hem bağımsız değişken hem de bağımlı değişken gerçel ve sanal kısımlara ayrılabilir:

  
    
      
        x
        ,
        y
        ∈
        
          R
        
         
      
    
    {\displaystyle x,y\in \mathbb {R} \ }
  
 ve 
  
    
      
        u
        (
        z
        )
        ,
        v
        (
        z
        )
        
      
    
    {\displaystyle u(z),v(z)\,}
  
 gerçel değerli fonksiyonlar olmak üzere, 
  
    
      
        z
        =
        x
        +
        i
        y
        
      
    
    {\displaystyle z=x+iy\,}
  
 ve 
  
    
      
        w
        =
        f
        (
        z
        )
        =
        u
        (
        z
        )
        +
        i
        v
        (
        z
        )
        
      
    
    {\displaystyle w=f(z)=u(z)+iv(z)\,}
  
 olarak yazılabilir. Başka bir deyişle, f(z) fonksiyonun bileşenleri olan 
  
    
      
        u
        =
        u
        (
        x
        ,
        y
        )
        
      
    
    {\displaystyle u=u(x,y)\,}
  
 ve 
  
    
      
        v
        =
        v
        (
        x
        ,
        y
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle v=v(x,y),\,}
  
 iki gerçel değişkenin, mesela x ve y'nin gerçel değerli fonksiyonları olarak yorumlanabilir.
Karmaşık analizin basit kavramları çoğunlukla gerçel analizin üstel, logaritma ve trigonometrik fonksiyonlar gibi elemanter fonksiyonlarının karmaşık bölgelere genişletilmesiyle elde edilir.

Gerçel analizde olduğu gibi, "pürüzsüz" karmaşık bir fonksiyonun, örneğin w = f(z), kendi tanım kümesi Ω'nın belli bir noktasında türevi olabilir. Aslında, türevin tanımı olan

  
    
      
        
          f
          
            ′
          
        
        (
        z
        )
        =
        
          
            
              d
              w
            
            
              d
              z
            
          
        
        =
        
          lim
          
            h
            →
            0
          
        
        
          
            
              f
              (
              z
              +
              h
              )
              −
              f
              (
              z
              )
            
            h
          
        
        
      
    
    {\displaystyle f^{\prime }(z)={\frac {dw}{dz}}=\lim _{h\to 0}{\frac {f(z+h)-f(z)}{h}}\,}
  

ifadesi bir önemli fark dışında gerçel durumdakiyle aynıdır. Gerçel analizde, limite sadece bir boyutlu sayı doğrusu üzerinde hareket edilerek yaklaşılabilir. Karmaşık analizde ise limite iki boyutlu karmaşık düzlemdeki herhangi bir yönden yaklaşılabilir.
("Gerçel analizde, limite sadece bir boyutlu sayı doğrusu üzerinde hareket edilerek yaklaşılabilir" ifadesi, yönlü türevlerle karıştırılmamalıdır. Yönlü türevlerde bir boyutlu x doğrusu üzerinde hareket edilir ancak bu "ayrık" birimlerde yapılabilir; yani y = x2 eğrisi izlenirse, bu (bir boyutlu x doğrusu yerine) düzlemde hareket edildiği anlamına gelmez ancak ayrık birimler halinde adımlarla yaklaşıldığı anlamına gelir.)
Eğer bu limit, yani türev, Ω'daki her z noktası için varsa, o zaman f(z) Ω üzerinde türevlenebilir denilir. Her türevlenebilir fonksiyon f(z) aynı zamanda analitik olduğu kanıtlanabilir. Bu sonuç gerçel sayıların gerçel değerli fonksiyonları için kanıtlanan teoremden daha güçlüdür. Gerçel sayılar kalkülüsünde, tanım kümesindeki her yerde birinci türevi olan ancak ancak aynı kümenin bir veya daha fazla noktasında ikinci türevi olmayan bir f(x) fonksiyonu oluşturabiliriz. Ancak, karmaşık düzlemde tanımlı bir karmaşık fonksiyon belli bir komşulukta türevlenebilir ise aynı komşulukta sonsuz kere türevlenebilir olmalıdır. (Kanıt için Holomorf fonksiyonların analitikliğine bakınız.)
f(z)'yi oluşturan iki gerçel fonksiyonun, mesala u(x, y) ve v(x, y)'nin, kısmi türevlerini hesaplamak için vektör analizinin metotlarının uygulanmasıyla ve Ω içindeki bir z noktasına doğru giden iki yolun göz önüne alınmasıyla, türevin varlığının

  
    
      
        
          f
          
            ′
          
        
        (
        z
        )
        =
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        +
        i
        
          
            
              ∂
              v
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              ∂
              v
            
            
              ∂
              y
            
          
        
        −
        i
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              y
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle f^{\prime }(z)={\frac {\partial u}{\partial x}}+i{\frac {\partial v}{\partial x}}={\frac {\partial v}{\partial y}}-i{\frac {\partial u}{\partial y}}.\,}
  

ifadesinin doğruluğunu getirdiği gösterilebilir.
Bu iki ifadenin gerçel ve sanal iki kısmı birbirine eşitlenerek, Cauchy-Riemann denklemlerinin geleneksel formülasyonu elde edilir:

  
    
      
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              ∂
              v
            
            
              ∂
              y
            
          
        
        
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              y
            
          
        
        =
        −
        
          
      

Matematikte karmaşık sayı, bir gerçel bir de sanal kısımdan oluşan bir nesnedir. a ve b sayıları gerçek olursa karmaşık sayılar şu biçimde gösterilirler:

  
    
      
        z
        =
        a
        +
        
          i
        
        b
        
      
    
    {\displaystyle z=a+\mathbf {i} b\,}
  

Karmaşık sayılar kümesi  C şeklinde gösterilir. 
  
    
      
        
          
            i
          
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} ^{2}=-1}
  
 özelliğini sağlayan sanal birime 
  
    
      
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} }
  
 denir. Kimi zaman özellikle elektrik mühendisliğinde 
  
    
      
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} }
  
 yerine, 
  
    
      
        
          j
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {j} }
  
 kullanılır.
Ayrıca matematikte bu sayıların uzayı 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 olarak gösterilir. Bu harfin seçilmesinin nedeni İngilizce'de karmaşık sözcüğünün karşılığı olarak complex sözcüğünün kullanılmasıdır, nitekim bazı Türkçe kaynaklarda complex sözcüğünden devşirilen kompleks sözcüğüne de rastlanabilir. Karmaşık sayılara böyle bir adın verilmesinin nedeni ise aşağıda da göreceğimiz gibi gerçel ve sanal kısımların bir arada durmasıdır.
Bütün gerçel sayılar sanal kısımları sıfıra eşit olan birer karmaşık sayı olarak düşünülebilir. Diğer bir deyişle gerçel sayılar, karmaşık sayı düzleminde gerçel sayılar ekseni üzerinde bulunurlar.

  
    
      
        z
        =
        a
        +
        
          i
        
        ⋅
        0
        ∈
        
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle z=a+\mathbf {i} \cdot 0\in \scriptstyle \mathbb {R} }
  

Bir z karmaşık sayısının gerçel ve sanal parçaları sırasıyla Re(z) ve Im(z) fonksiyonlarıyla gösterilir. Bütün bu tanımları ve özellikleri bir örnekte gösterelim.

  
    
      
        z
        =
        4
        −
        7
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle z=4-7\mathbf {i} }
  
 sayısı gerçel kısmı Re(4-7i)=4, sanal kısmı Im(4-7i)=-7 olan 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 uzayında bir karmaşık sayıdır. Bunun dışında karmaşık sayıların başka özellikleri de vardır. Örneğin bir karmaşık sayı düzlemde bir vektör olarak temsil edilebilir.

Karmaşık sayılar kümesi birçok şekilde tanımlanabilir. Aşağıdaki tanımların hepsi birbirine eşyapısaldır, yani yapısal olarak biri diğerinin yerine kullanılabilir. Bu yüzden aslında içerik olarak farklı olan aşağıda tanımlanan tüm kümeleri aynı harfle gösterdik, 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
. Ayrıca bu simge, sadece karmaşık sayılar dediğimiz öğeleri içeren bir küme olmaktan ötedir, üzerine tanımlayacağımız iki tane ikili işlemi olan bir cisimdir. Üstelik bu cisim, gerçel sayıların en büyük cisim genişlemesidir, yani gerçel sayıları bundan daha fazla genişletemeyiz. Gerçel sayılarla karmaşık sayıların aynı kardinaliteye (öğe sayısına) sahip olduğunu da unutmayalım.

Gerçek sayılar kümesinde her sayıyı 
  
    
      
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} }
  
 ile çarparsak elde ettiğimiz 
  
    
      
        
          i
        
        
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} \scriptstyle \mathbb {R} }
  
 kümesi önceki 
  
    
      
        
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {R} }
  
 kümesine eşyapısaldır. Karmaşık sayılar cismi ise buradan hareketle

  
    
      
        
          
            C
          
          ≡
          
            
              R
            
            ×
            
              i
            
            
              
                R
              
              ≡
              {
              
              (
              a
              ,
              b
              )
              
              
                |
              
              
              a
              ∈
              
                
                  R
                
                
                
                  ve
                
                
                b
                ∈
                
                  i
                
                
                  
                    R
                  
                  }
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} \equiv \scriptstyle \mathbb {R} \times \mathbf {i} \scriptstyle \mathbb {R} \equiv \{\,(a,b)\,|\,a\in \scriptstyle \mathbb {R} \,{\text{ve}}\,b\in \mathbf {i} \scriptstyle \mathbb {R} \}}
  

olarak tanımlanmış olur. Bu 2 boyutlu kartezyen uzay, Argand düzlemi olarak anılır. Eğer 
  
    
      
        
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {R} }
  
 yerine tam sayılar cismi 
  
    
      
        
          
            Z
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {Z} }
  
 alınırsa oluşan karmaşık tam sayılar Gauss düzlemindedir. Bu sayılara da Gauss sayıları denir.
Karmaşık sayılar, bu tanımla aşağıdaki gibi ifade edilir:

  
    
      
        z
        ∈
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle z\in \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 olmak üzere;

  
    
      
        z
        =
        (
        a
        ,
        b
        )
      
    
    {\displaystyle z=(a,b)}
  

Burada açıkça 
  
    
      
        R
        e
        (
        z
        )
        =
        a
      
    
    {\displaystyle Re(z)=a}
  
 ve 
  
    
      
        I
        m
        (
        z
        )
        =
        b
      
    
    {\displaystyle Im(z)=b}
  
 dir.

Karmaşık olmayan sayılar, gerçel sayılar cisminin bir cisim genişlemesidir. 
  
    
      
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} }
  
 sayısı 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle x^{2}+1}
  
 polinomunun köklerinden biridir ve diğer kökü de 
  
    
      
        −
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle -\mathbf {i} }
  
 olur. Bu iki öğenin gerçel sayılarla olan genişlemesinin eşyapısal olduğu kolaylıkla görülebilir:

  
    
      
        
          
            R
          
          
            (
            
              i
            
            )
          
          ≡
          
            
              R
            
            
              (
              
                −
                
                  i
                
              
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {R} \left(\mathbf {i} \right)\equiv \scriptstyle \mathbb {R} \left(-\mathbf {i} \right)}
  

Bu durumda

  
    
      
        
          
            C
          
          ≡
          
            
              R
            
            
              (
              
                i
              
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} \equiv \scriptstyle \mathbb {R} \left(\mathbf {i} \right)}
  

olarak tanımlanır. Daha açık olarak, karmaşık sayılar gerçel sayılar polinom halkasının 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle x^{2}+1}
  
 polinomuyla üretilen bölüm halkasıdır:

  
    
      
        
          
            C
          
          ≡
          
            
              R
            
            [
            X
            ]
            
              /
            
            (
            
              X
              
                2
              
            
            +
            1
            )
            ≡
            {
            
            a
            +
            
              i
            
            b
            
            
              |
            
            
            a
            ,
            b
            ∈
            
              
                R
              
              
              }
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} \equiv \scriptstyle \mathbb {R} [X]/(X^{2}+1)\equiv \{\,a+\mathbf {i} b\,|\,a,b\in \scriptstyle \mathbb {R} \,\}}
  

Bu bölüm halkasında X öğesinin görüntüsü 
  
    
      
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} }
  
 karmaşık birimidir. Bu sayede karmaşık sayılar halkası cebirsel olarak kapalı olur ki bu, gerçel sayıların cebirsel kapanışıdır. Cebirin temel teoremi bunu gerektirir, n dereceli her polinomun tam n kökü vardır. Biz, her karmaşık sayının 
  
    
      
        a
        +
        
          i
        
        b
      
    
    {\displaystyle a+\mathbf {i} b}
  
 olarak ifade edildiği bu tanıma daha âşinâyız.

Karmaşık sayı, iki boyutlu kartezyen koordinat sisteminde, nokta veya konum vektörü olarak gösterilebilir. Sayılar alışılageldiği gibi yatay bileşen gerçel kısmı ve düşey (dikey) bileşen de sanal kısmı olarak çizildi (Şekil 1'e bakınız). Bu iki kısım karmaşık bir sayıyı ifade etmek için kullanılır ve bu yüzden Kartezyen-, dikdörtgensel- veya cebirsel form olarak adlandırılır.

Cebirsel olarak ifade edilen işlemler yukarıdaki karmaşık düzlem kullanılarak gösterilebilir.

Bu geometrik açıklamalar, cebirsel problemleri geometrik biçime dönüştürmeyi sağlar. Ve tam tersi de geçe

Geometride, bir düzlemdeki Kartezyen koordinat sistemi, her noktayı, koordinatlar adı verilen bir çift reel sayı ile benzersiz bir şekilde belirleyen bir koordinat sistemidir. Bu koordinatlar, noktanın iki sabit dik yönlendirilmiş doğruya (bunlara koordinat doğruları, koordinat eksenleri veya kısaca sistemin eksenleri denir) olan işaretli uzaklıklarıdır. Eksenlerin kesiştiği nokta orijin (veya başlangıç noktası) olarak adlandırılır ve koordinatları (0, 0)'dır.
Eksenlerin yönleri bir ortogonal tabanı temsil eder. Orijin ve tabanın kombinasyonu, Kartezyen çatısı (Cartesian frame) adı verilen bir koordinat çatısını oluşturur. Benzer şekilde, üç boyutlu uzaydaki herhangi bir noktanın konumu, noktanın birbirine dik üç düzleme olan işaretli uzaklıkları olan üç Kartezyen koordinat ile belirtilebilir. Daha genel olarak, n Kartezyen koordinat, herhangi bir n boyutu için n-boyutlu bir Öklid uzayındaki noktayı belirtir. Bu koordinatlar, noktanın birbirine dik n sabit hiperdüzleme olan işaretli uzaklıklarıdır.

Kartezyen koordinatlar, 17. yüzyıldaki icatlarıyla; geometri problemlerinin cebir ve kalkülüs kullanılarak ifade edilmesine olanak tanıyarak matematikte devrim yaratan René Descartes'a atfen isimlendirilmiştir. Kartezyen koordinat sistemi kullanılarak, geometrik şekiller (örneğin eğriler), şeklin noktalarının koordinatlarını içeren denklemlerle tanımlanabilir. Örneğin, düzlemin orijininde merkezlenmiş 2 yarıçaplı bir çember, koordinatları x ve y olan ve x2 + y2 = 4 denklemini sağlayan tüm noktaların kümesi olarak tanımlanabilir; alan, çevre ve herhangi bir noktadaki teğet doğrusu, herhangi bir eğriye uygulanabilecek bir yöntemle integraller ve türevler kullanılarak bu denklemden hesaplanabilir.
Kartezyen koordinatlar, analitik geometrinin temelidir ve lineer cebir, karmaşık analiz, diferansiyel geometri, çok değişkenli kalkülüs, grup teorisi ve daha fazlası gibi matematiğin diğer birçok dalı için aydınlatıcı geometrik yorumlar sağlar. Tanıdık bir örnek, fonksiyon grafiği kavramıdır. Kartezyen koordinatlar ayrıca astronomi, fizik, mühendislik ve daha pek çok geometri ile ilgilenen uygulamalı disiplinler için temel araçlardır. Bilgisayar grafikleri, bilgisayar destekli geometrik tasarım ve diğer geometri ile ilgili veri işleme alanlarında kullanılan en yaygın koordinat sistemidir.

Kartezyen sıfatı, bu fikri Hollanda'da ikamet ederken 1637'de yayınlayan Fransız matematikçi ve filozof René Descartes'a atıfta bulunur. Bu fikir, aynı zamanda üç boyutta da çalışan Pierre de Fermat tarafından bağımsız olarak keşfedilmiş, ancak Fermat bu keşfi yayımlamamıştır. Fransız din adamı Nicole Oresme, Descartes ve Fermat'tan çok önce Kartezyen koordinatlara benzer yapılar kullanmıştır.
Hem Descartes hem de Fermat, incelemelerinde tek bir eksen kullandılar ve bu eksene referansla ölçülen değişken bir uzunluğa sahiptiler. Bir çift eksen kullanma kavramı, Descartes'ın La Géométrie adlı eserinin 1649'da Frans van Schooten ve öğrencileri tarafından Latinceye çevrilmesinden sonra tanıtıldı. Bu yorumcular, Descartes'ın çalışmasındaki fikirleri netleştirmeye çalışırken birkaç kavram ortaya attılar.
Kartezyen koordinat sisteminin gelişimi, Isaac Newton ve Gottfried Wilhelm Leibniz tarafından kalkülüsün geliştirilmesinde temel bir rol oynadı. Düzlemin iki koordinatlı tanımı daha sonra vektör uzayları kavramına genelleştirildi.
Descartes'tan bu yana, düzlem için kutupsal koordinatlar ve üç boyutlu uzay için küresel ve silindirik koordinatlar gibi başka birçok koordinat sistemi geliştirilmiştir.

Seçilmiş bir Kartezyen koordinat sistemine sahip bir afin doğruya sayı doğrusu denir. Doğru üzerindeki her noktanın bir reel sayı koordinatı vardır ve her reel sayı, doğru üzerinde bir noktayı temsil eder. Bir doğru için Kartezyen koordinat sistemi seçiminde iki serbestlik derecesi vardır; bunlar, doğru boyunca iki farklı nokta seçilerek ve bunlara iki farklı reel sayı (en yaygın olarak sıfır ve bir) atanarak belirtilebilir. Diğer noktalar daha sonra lineer enterpolasyon ile sayılara benzersiz bir şekilde atanabilir.
Eşdeğer olarak, bir nokta belirli bir reel sayıya, örneğin sıfıra karşılık gelen bir orijin noktasına atanabilir ve doğru boyunca yönlendirilmiş bir uzunluk birim olarak seçilebilir; buradaki yönelim (orientation), doğru boyundaki yönler ile pozitif veya negatif sayılar arasındaki ilişkiyi gösterir. Her nokta, orijine olan işaretli uzaklığına karşılık gelir (uzaklığa eşit bir mutlak değere ve yöne göre seçilen bir + veya − işaretine sahip bir sayı).
Doğrunun geometrik transformasyon, bir reel değişkenli fonksiyon ile temsil edilebilir; örneğin, doğrunun ötelenmesi toplamaya, doğrunun ölçeklenmesi ise çarpmaya karşılık gelir. Doğru üzerindeki herhangi iki Kartezyen koordinat sistemi, bir sistemdeki belirli bir noktanın koordinatını diğer sistemdeki koordinatına götüren bir doğrusal fonksiyon (
  
    
      
        x
        ↦
        a
        x
        +
        b
      
    
    {\displaystyle x\mapsto ax+b}
  
 formundaki fonksiyon) ile birbirine bağlanabilir. İki farklı doğru için birer koordinat sistemi seçmek, bir doğru üzerindeki her noktayı diğer doğru üzerindeki aynı koordinata sahip noktaya götüren, bir doğrudan diğerine bir afin harita oluşturur.

İki boyutta bir Kartezyen koordinat sistemi (ayrıca dikdörtgen koordinat sistemi veya Kartezyen ortogonal koordinat sistemi olarak da adlandırılır), sıralı bir çift dik doğru (eksenler), her iki eksen için tek bir uzunluk birimi ve her eksen için bir yönelim ile tanımlanır. Eksenlerin kesiştiği nokta her ikisi için de orijin olarak alınır, böylece her eksen bir sayı doğrusuna dönüşür. Herhangi bir P noktası için, P noktasından her bir eksene dik bir doğru çizilir ve ekseni kestiği konum bir sayı olarak yorumlanır. Bu seçilen sıradaki iki sayı, P noktasının Kartezyen koordinatlarıdır. Ters işlem, koordinatları verilen P noktasının belirlenmesini sağlar.
Birinci ve ikinci koordinatlara sırasıyla P noktasının apsisi ve ordinatı denir; eksenlerin kesiştiği nokta ise koordinat sisteminin orijini olarak adlandırılır. Koordinatlar genellikle parantez içinde, virgülle ayrılmış iki sayı olarak yazılır, örneğin (3, −10.5). Böylece orijin (0, 0) koordinatlarına sahiptir ve pozitif yarı eksenler üzerinde, orijinden bir birim uzaklıktaki noktalar (1, 0) ve (0, 1) koordinatlarına sahiptir.
Matematik, fizik ve mühendislikte, birinci eksen genellikle yatay ve sağa doğru yönlendirilmiş, ikinci eksen ise dikey ve yukarı doğru yönlendirilmiş olarak tanımlanır veya tasvir edilir. (Ancak, bazı bilgisayar grafikleri bağlamlarında, ordinat ekseni aşağı doğru yönlendirilmiş olabilir.) Orijin genellikle O olarak etiketlenir ve iki koordinat genellikle X ve Y veya x ve y harfleriyle gösterilir. Eksenler daha sonra X-ekseni ve Y-ekseni olarak adlandırılabilir. Harf seçimleri, bilinmeyen değerleri göstermek için alfabenin son kısımlarını kullanma yönündeki orijinal uzlaşımdan gelir. Alfabenin ilk kısmı bilinen değerleri (sabitleri) belirtmek için kullanılırdı.
Seçilmiş bir Kartezyen koordinat sistemine sahip bir Öklid düzlemi, Kartezyen düzlem olarak adlandırılır. Bir Kartezyen düzlemde, birim çember (yarıçapı uzunluk birimine eşit ve merkezi orijinde olan), birim kare (köşegeni (0, 0) ve (1, 1) uç noktalarına sahip olan), birim hiperbol vb. gibi belirli geometrik şekillerin kurallı (kanonik) temsilcileri tanımlanabilir.
İki eksen düzlemi, kadranlar adı verilen dört dik açıya böler. Kadranlar çeşitli şekillerde adlandırılabilir veya numaralandırılabilir, ancak tüm koordinatların pozitif olduğu kadran genellikle birinci kadran olarak adlandırılır. Bir noktanın koordinatları (x, y) ise, bu noktanın X-eksenine ve Y-eksenine olan uzaklıkları sırasıyla |y| ve |x|'tir; burada | · |, bir sayının mutlak değerini belirtir.

Üç boyutlu bir uzay için Kartezyen koordinat sistemi, ortak bir noktadan (orijin) geçen ve çiftler halinde birbirine dik olan sıralı bir üçlü doğrudan (eksenler); her eksen için bir yönelimden; ve üç eksenin tümü için tek bir uzunluk biriminden oluşur. İki boyutlu durumda olduğu gibi, her eksen bir sayı doğrusu haline gelir. Uzayın herhangi bir P noktası için, P noktasından geçen ve her koordinat eksenine dik olan bir düzlem düşünülür ve bu düzlemin ekseni kestiği nokta bir sayı olarak yorumlanır. P noktasının Kartezyen koordinatları, seçilen sıradaki bu üç sayıdır. Ters işlem, üç koordinatı verilen P noktasını belirler.
Alternatif olarak, bir P noktasının her koordinatı, P noktasından diğer iki eksen tarafından tanımlanan düzleme olan uzaklık olarak alınabilir; işaret, ilgili eksenin yönelimine göre belirlenir. Her eksen çifti bir koordinat düzlemi tanımlar. Bu düzlemler uzayı sekiz oktanta böler. Oktantlar şunlardır:

  
    
      
        
          
            
              
                (
                +
                x
                ,
                +
                y
                ,
                +
                z
                )
              
              
              
                (
                −
                x
                ,
                +
                y
                ,
                +
                z
                )
              
              
              
                (
                +
                x
                ,
                −
                y
                ,
                +
                z
                )
              
              
              
                (
                +
                x
                ,
                +
                y
                ,
                −
                z
                )
              
            
            
              
                (
                +
                x
                ,
                −
                y
                ,
                −
                z
                )
              
              
              
                (
                −
                x
                ,
                +
               

Kesir, bir birimin bölündüğü parçalardan birinin veya birkaçının bütüne oranını ifade eden sayı. Kesir kavramı, ondalık sayılardan ve yüzdelerden ayırmak amacıyla sıklıkla sadece "bayağı kesirleri" tanımlamak için kullanılır.

İlk kesirler tam sayıların çarpmaya göre tersleriydi: iki parçanın biri, üç parçanın biri, dört parçanın biri şeklinde devam eden tarihi simgeler. Matematik ilerledikçe kesirlerin daha ileri bir türü olan bayağı kesirler ortaya çıktı.
Bu kesir türü bir pay ve paydadan oluşmaktadır: 1/2, 7/8 gibi. Pay birbirine eşit parça sayısını, payda ise bu parçalardan kaç tanesinin bütünü oluşturduğunu belirtir. Örneğin payın 3 paydanın ise 4 olduğu 3/4 kesrinde 3 rakamı kaç eşit parça olduğunu 4 ise bu parçalardan bütüne oluşturmak için kaç tane gerektiğini söyler.
Genellikle bir bölü çizgisi pay ve paydayı birbirinden ayırır. Çizgi 3/4 örneğindeki gibi yamuk ise eğik çizgi olarak adlandırılır. Eğer çizgi yatay ise kesir çizgisi olarak adlandırılır: 
  
    
      
        
          
            
              3
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{4}}}
  

Bazen çizgi kullanılmayabilir: 34
Bilgisayar görüntü ve tipografisinde bayağı kesirler tek bir karakter olarak gösterilir: ½

Bir  kesir bir rasyonel sayının bir tam sayı (pay)'nın sıfır olmayan başka bir tam sayıya (payda) bölünmesi şeklinde yazılan sayılardır 
  
    
      
        
          
            
              1
              6
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{6}}}
  
.
Bayağı bir kesir payın mutlak değeri paydanınkinden küçük olduğu durumda basit kesir olarak adlandırılır bu durum birim kesrin mutlak değeri 1 den küçük ise geçerlidir.

Payı paydasına eşit veya payı paydasından büyük olan kesirler  bileşik kesir olarak adlandırılır. Mesela 
  
    
      
        
          
            
              10
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {10}{3}}}
  
.

Tam sayılı bir kesir Bir tam sayı ile bir basit kesrin toplanması ile oluşur. Bu toplama herhangi bir toplama operatörü (+) olmadan gerçekleştirilir, Örneğin 2 tam ve 3 çeyrek keki belirtmek için, sayının kesirsel parçası ile tam sayı parçası yan yana yazılır: 
  
    
      
        2
        +
        
          
            
              3
              4
            
          
        
        =
        2
        
          
            
              3
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 2+{\tfrac {3}{4}}=2{\tfrac {3}{4}}}
  
.
Bu yazış şekli matematiksel düşünülerek iki sayıyı araya bir çarpma operatörü koymadan yapılmasıyla karıştırılmamalı.
  
    
      
        a
        
          
            
              b
              c
            
          
        
        =
        
          
            
              
                a
                ⋅
                b
              
              c
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a{\tfrac {b}{c}}={\tfrac {a\cdot b}{c}}}
  
. Bu iki öğenin yan yana olmasıyla ilgili "anlam değişimi" aritmetik seviyesinin ötesindeki matematiksel konularda bileşik kesir tercih edilmesinin en azından kısmi bir sebebi.
Bir bileşik kesir, tam sayılı kesirleri yazmanın başka bir yolu olarak düşünülebilir. Tam sayılı bir kesir bileşik bir kesre 3 adımda dönüştürülebilir.

Tam sayı kısmını kesir kısmının paydasıyla çarp.
Çıkan sayıya payı ekle.
Çıkan toplama işleminin sonucu yeni (bileşik) kesrin payı olacak 'yeni' payda ise eski tam sayılı kesrin kesir bölümünün paydası olacaktır.
Benzer olarak bileşik bir kesir tam sayılı bir kesre dönüştürülebilir.

Payı paydaya böl.
Bölüm (kalan dışında) yeni tam sayı parçası kalan ise yeni tam sayılı kesrin kesir parçasının payı olacak.
Yeni payda bileşik kesrin paydasıyla aynı olacak.

Kesirlerin daha da gelişmiş bir hali olan ondalık sayılar paydası virgül'den sonraki rakamların sayısı tarafından belirlenen 10 ve 10'un kuvvetleri olan kesirlerdir. Örneğin 0,75 ondalık sayısında pay 75 payda ise virgülden sonra 2 rakam olduğuna göre 10 un 2. kuvveti olan 100 dür.
Bayağı bir kesri ondalık hale getirmek için payı paydaya bölmek ve istenilen hassaslığa kadar yuvarlamak gerekir. Tersi şekilde bir ondalık sayı da bir bayağı kesre çevrilebilir. Örneğin 0,2230 
  
    
      
        
          
            
              2230
              10000
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {2230}{10000}}}
  
 olarak gösterilebilir. Eğer mümkünse kesir sadeleştirilir. Örneğin 0,25 ondalık sayısı 25/100 kesrine dönüştürüldükten sonra 1/4 olarak sadeleştirilir. Bu iki kesrin rakamsal değeri eşittir.

Ondalık kesirler toplanırken veya çıkarılırken, virgüller alt alta gelecek şekilde yazılır ve doğal sayılardaki toplama-çıkarma işleminde olduğu gibi işlem yapılır. Sonuç, virgüllerin hizasından virgülle ayrılır.

Bölen virgülden kurtulacak biçimde 10'un kuvveti ile çarpılır (virgül ondalık ifadenin sonuna kadar sağa kaydırılır). Bölünen de 10'un aynı kuvveti ile çarpılır (virgül "bölendeki kadar" sağa kaydırılır). Daha sonra virgül yokmuş gibi işlem yapılır.

0,3046 / 0,02 = ?
bölünen/ bölen

0,3046 x 10 x 10 = 30,46
  0,02 x 10 x 10 = 2
30,46 / 2 = 15,23 (virgül hem bölünende hem de bölende 2 hâne sağa kaydırıldı)

Ondalık sayılar çarpılırken her iki çarpandaki tam sayılar virgül yokmuş gibi çarpılır.
Daha sonra çarpanlardaki (her ikisindeki) virgülden sonraki rakam "adedi" toplanır.
Çarpımın sonundan başlanarak sola doğru bu rakam adedi kadar virgül kaydırılır. Örnek:
0,015 x 0,26 = ?
15 x 26 = 390
015'teki 3 rakam + 26'daki 2 rakam = 5 rakam
05040332910
0,015 x 0,26 = 0,0039 (sondaki 0 bir anlam ifade etmediği için düşer)

Toplama ve çıkarma işlemi yapılırken paydalar aynı ise işlem şöyle yapılır
Örnek:
  
    
      
        
          7
        
        13
      
    
    {\displaystyle 7 \over 13}
  

  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  

  
    
      
        
          8
        
        13
      
    
    {\displaystyle 8 \over 13}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  

  
    
      
        
          15
        
        13
      
    
    {\displaystyle 15 \over 13}
  
 veya 
  
    
      
        
          8
        
        10
      
    
    {\displaystyle 8 \over 10}
  

  
    
      
        −
      
    
    {\displaystyle -}
  

  
    
      
        
          3
        
        10
      
    
    {\displaystyle 3 \over 10}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  

  
    
      
        
          5
        
        10
      
    
    {\displaystyle 5 \over 10}
  

Paylar farklı ama paydalar aynı olunca paylar toplanır veya çıkartılır, payda ise olduğu gibi kalır.
Eğer paydalar da farklıysa şöyle yapılır;
Örnek:
  
    
      
        
          6
        
        8
      
    
    {\displaystyle 6 \over 8}
  

  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  

  
    
      
        
          4
        
        6
      
    
    {\displaystyle 4 \over 6}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  

  
    
      
        
          6
          ×
          6
        
        
          8
          ×
          6
        
      
    
    {\displaystyle 6\times 6 \over 8\times 6}
  

  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  

  
    
      
        
          4
          ×
          8
        
        
          6
          ×
          8
        
      
    
    {\displaystyle 4\times 8 \over 6\times 8}
  
 veya 
  
    
      
        
          6
        
        8
      
    
    {\displaystyle 6 \over 8}
  

  
    
      
        −
      
    
    {\displaystyle -}
  

  
    
      
        
          4
        
        6
      
    
    {\displaystyle 4 \over 6}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  

  
    
      
        
          6
          ×
          6
        
        
          8
          ×
          6
        
      
    
    {\displaystyle 6\times 6 \over 8\times 6}
  

  
    
      
        −
      
    
    {\displaystyle -}
  

  
    
      
        
          4
          ×
          8
        
        
          6
          ×
          8
        
      
    
    {\displaystyle 4\times 8 \over 6\times 8}
  

Çarpma işlemi yapılırken pay ile paydalar doğrudan çarpılır.
NOT:Aynı kural bölme işlemi için de geçerlidir.
Örnek:
  
    
      
        
          7
        
        9
      
    
    {\displaystyle 7 \over 9}
  

  
    
      
        ×
      
    
    {\displaystyle \times }
  

  
    
      
        
          9
        
        6
      
    
    {\displaystyle 9 \over 6}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  

  
    
      
        
          63
        
        54
      
    
    {\displaystyle 63 \over 54}
  

Bölme işleminin kısaca iki kuralı vardır
1.Kural Pay ile paydalar doğrudan bölünür
Örnek:
  
    
      
        
          9
        
        15
      
    
    {\displaystyle 9 \over 15}
  

  
    
      
        ÷
      
    
    {\displaystyle \div }
  

  
    
      
        
          3
        
        3
      
    
    {\displaystyle 3 \over 3}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  

  
    
      
        
          3
        
        5
      
    
    {\displaystyle 3 \over 5}
  

2.Kural İlk kesir olduğu gibi kalır, diğer kesirlerin pay ile paydalarının yerleri değişir ve aradaki bölme işlemi çarpma işlemine dönüştürülür ve çarpma işlemi kuralına göre uygulanır

  
    
      
        
          7
        
        9
      
    
    {\displaystyle 7 \over 9}
  

  
    
      
        ÷
      
    
    {\displaystyle \div }
  

  
    
      
        
          6
        
        16
      
    
    {\displaystyle 6 \over 16}
  

  
    
      
        =
      
    
    {\display

Kombinasyon, bir nesne grubu içerisinden sıra gözetmeksizin yapılan seçimlerdir. Nesne grubunun tekabül ettiği kümenin alt kümeleri olarak da tanımlanabilir. Çünkü alt kümelerde sıra önemli değildir.
Bir A kümesinin herhangi bir alt kümesine A kümesinin bir kombinasyonu denir. Mesela 52 iskambil kartı arasından seçilen dört kart, kartları seçme sırası önemli olmadığından bir kombinasyon problemidir.

C(R, 1) = R
C(R, R) = 1
C(R, 0) = 1
N ≠ M olmak üzere C(R, N) = C(R, M) ise N + M = R
C(R, N) = S (sayma sayıları) ise R, N'den küçük olamaz.

n elemanlı bir kümeden seçilen r elemanlı kombinasyonların toplamı (n ≥ r olmak şartıyla) aşağıdaki formülle ifade edilir:

  
    
      
        C
        (
        n
        ,
        r
        )
        =
        
          
            
              (
            
            
              n
              r
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              n
              
                n
                −
                r
              
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              P
              (
              n
              ,
              r
              )
            
            
              r
              !
            
          
        
        =
        
          
            
              n
              !
            
            
              r
              !
              (
              n
              −
              r
              )
              !
            
          
        
      
    
    {\displaystyle C(n,r)={n \choose r}={n \choose {n-r}}={\frac {P(n,r)}{r!}}={\frac {n!}{r!(n-r)!}}}
  

Kombinasyonun permütasyondan farkı, sıralamanın önemli olmamasıdır. Kombinasyonların toplamı, 
  
    
      
        P
        (
        n
        ,
        r
        )
      
    
    {\displaystyle P(n,r)}
  
 permütasyonların toplamı seçilen elemanların kendi aralarındaki sıralanma sayılarına (
  
    
      
        r
        !
      
    
    {\displaystyle r!}
  
 veya 
  
    
      
        P
        (
        r
        ,
        r
        )
      
    
    {\displaystyle P(r,r)}
  
) bölünerek bulunabilir.

        C
        (
        5
        ,
        3
        )
        =
        
          
            
              (
            
            
              5
              3
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              5
              
                5
                −
                3
              
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              P
              (
              5
              ,
              3
              )
            
            
              3
              !
            
          
        
        =
        
          
            
              5
              !
            
            
              3
              !
              (
              5
              −
              3
              )
              !
            
          
        
        =
        10
      
    
    {\displaystyle C(5,3)={5 \choose 3}={5 \choose {5-3}}={\frac {P(5,3)}{3!}}={\frac {5!}{3!(5-3)!}}=10}
  

Permütasyon

Kontrol teorisi, kontrol sistemleri mühendisliğinde mühendislik süreçlerinde ve makinelerde sürekli çalışan dinamik sistemlerin kontrolü ile ilgilenen bir matematik alt alanıdır. Amaç, gecikme veya aşma olmadan bir kontrol eylemini kullanarak bu tür sistemleri kontrol etmek ve kontrol stabilitesini sağlamak için bir kontrol modeli geliştirmektir.

Control Tutorials for Matlab16 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a set of worked-through control examples solved by several different methods.
Control Tuning and Best Practices 1 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Advanced control structures, free on-line simulators explaining the control theory 22 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Applying control theory to manage flash erasures/lifespan" 
The Dark Side of Loop Control Theory 28 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a professional seminar taught at APEC in 2012 (Orlando, FL).

Matematikte, bir kısmi diferansiyel denklem birkaç değişkenli bir fonksiyon ile bu fonksiyonun değişkenlere göre kısmi türevleri arasındaki ilişkiyi inceler.

İçinde en az iki bağımsız ve en az bir bağımlı değişken ile bağımlı değişkenin bağımsız değişkene göre çeşitli basamaktan kısmi türevlerini belirten eşitliklere (özdeşlik değil) bir kısmi türevli denklem denir.

  
    
      
        z
      
    
    {\displaystyle z}
  
 bağımlı 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 bağımsız değişkenler olmak üzere bir kısmi türevli denklem genel olarak

  
    
      
        F
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        ,
        z
        x
        ,
        z
        y
        ,
        z
        x
        x
        ,
        z
        x
        y
        ,
        z
        y
        y
        ,
        .
        .
        .
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle F(x,y,z,zx,zy,zxx,zxy,zyy,...)=0}
  

şeklindedir.
Burada

  
    
      
        z
        x
        =
        d
        z
        
          /
        
        d
        x
        ,
        z
        y
        =
        d
        z
        
          /
        
        d
        y
        ,
        z
        x
        x
        =
        d
        2
        z
        
          /
        
        d
        x
        2
        ,
        z
        x
        x
        =
        d
        2
        z
        
          /
        
        d
        x
        2
        ,
        z
        x
        y
        =
        d
        2
        z
        
          /
        
        d
        x
        d
        y
        ,
        z
        y
        y
        =
        d
        2
        z
        
          /
        
        d
        y
        2
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle zx=dz/dx,zy=dz/dy,zxx=d2z/dx2,zxx=d2z/dx2,zxy=d2z/dxdy,zyy=d2z/dy2,...}
  

dir.
Cauchy-Riemann sistemi iki bağımlı, iki bağımsız değişkene sahip kısmi türevli denklemlere örneklerdir.

Verilen bir yüzey ailesinin sağladığı en küçük basamaktan kısmi türevli denklemi elde edebilmek için yüzey ailesindeki bağımlı değişken, bağımsız değişken, bağımsız değişkenlere göre yeterince türetilip verilen yüzey ile hesaplanan türevler arasında keyfi fonksiyonlar ve bunların türevleri yok edilir. Verilen yüzey ailesi, bu denklemin genel çözümü olabileceği gibi, genel çözümün parametremlere bağlı bir alt sınıfı da olabilir. Bu durumda verilen yüzeyle türevler arasında keyfi parametre yok edilir.

Adomian bozunma metodu

Leonhard Euler (/ˈɔɪlər/ OY-lər; Almanca telaffuz: [ˈɔʏlɐ]; 15 Nisan 1707 – 18 Eylül 1783), çizge teorisi çalışmasını kuran bir İsviçreli matematikçi, fizikçi, astronom, coğrafyacı, mantıkçı ve mühendisti. Topoloji ve analitik sayı teorisi, karmaşık analiz ve sonsuz küçük hesap gibi matematiğin diğer birçok dalında öncü ve etkili keşifler yaptı. Bir matematiksel fonksiyon kavramı da dahil olmak üzere, modern matematiksel terminolojinin ve gösterim'in çoğunu tanıttı. Ayrıca mekanik, akışkan dinamiği, optik, astronomi ve müzik teorisi alanındaki çalışmalarıyla da tanınır.
Pierre-Simon Laplace'a atfedilen bir ifade, Euler'in matematik üzerindeki etkisini ifade eder: "Euler'ı okuyun, Euler'i okuyun, o hepimizin efendisidir." Carl Friedrich Gauss şunu belirtti: "Euler'in çalışmalarının incelenmesi, matematiğin farklı alanları için en iyi okul olmaya devam edecek ve başka hiçbir şey onun yerini tutamaz." Euler ayrıca yaygın olarak en üretken matematikçi olarak kabul edilir, 850'den fazla yayını 92 "quarto" ciltte (Opera Omnia dahil) alandaki herkesten daha fazla toplanmıştır. Yetişkin yaşamının çoğunu Sankt-Peterburg, Rusya ve Berlin'de, ardından Prusya'nın başkentinde geçirdi.
Euler, Arşimet sabitini (bir dairenin çevresinin çapına oranı) belirtmek için Yunanca π (küçük pi) harfini popüler hâle getirmek, ayrıca ilk defa bir fonksiyonun y-ekseni'ni tanımlamak için f(x) terimini kullanmak, √-1'e eşdeğer sanal kısmı ifade etmek için i harfini kullanmak ve toplamları ifade etmek için Yunanca Σ (büyük harf sigma) harfini kullanmakla tanınmaktadır. Hâlen Euler sayısı olarak bilinen doğal logaritma'nın temeli olan e sabitinin mevcut tanımını vermiştir. Euler, trigonometrik fonksiyonlar için neredeyse modern kısaltmalar olan sin, cos, tang, cot, sec ve cosec kısaltmalarını kullandı. Euler ayrıca, bu tür soyut enstrümanların incelenmesiyle ilgili temel bir matematik disiplini olan çizge teorisi (kısmen Königsberg'in yedi köprüsü problemine bir çözüm olarak) yaratılmasından da sorumluydu. Paralel olarak, diğerlerinin yanı sıra, sonsuz bir kareler dizisinin toplamının tam olarak π2/6'ya eşit olduğunu kanıtladıktan sonra Basel Problemini çözmesiyle ve çokyüzlülerin kenarlarının sayısı ile yüzlerinin sayısı toplamı eksi tepe noktalarının sayısının 2'ye eşit olduğunu keşfettiği için, bu genellikle Euler özelliği olarak bilinir. Fizik alanında, Euler iki ciltlik Mechanica adlı çalışmasında Newton'un fizik yasalarını katı cisimlerin hareketini daha kolay açıklamak için yeni yasalar olarak yeniden formüle etti. Ayrıca katı cisimlerin elastik deformasyonlar çalışmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Leonhard Euler, 15 Nisan 1707'de Basel, İsviçre'de Reform Kilisesi papazı Paul III Euler ve başka bir papazın kızı Margaretha (evlilik öncesi soyadı: Brucker) çiftinin çocuğu olarak doğdu. Anna Maria ve Maria Magdalena adında iki küçük kız kardeşi ve Johann Heinrich adında bir erkek kardeşi olan dört çocuğun en büyüğüydü. Leonhard'ın doğumundan kısa bir süre sonra, Euler ailesi Basel'den babasının yerel kilisede Lüteriyen papaz olduğu ve Leonhard'ın çocukluğunun çoğunu geçirdiği İsviçre'nin Riehen kasabasına taşındı. Paul, Bernoulli ailesi'nin bir arkadaşıydı, matematikle ilgileniyordu ve Jacob Bernoulli'den ders aldı. O zamanlar Avrupa'nın önde gelen matematikçisi olarak kabul edilen Johann Bernoulli, sonunda genç Leonhard üzerinde önemli bir etki yapacaktı.
Euler'in örgün eğitimi, anneannesi ile birlikte yaşamaya gönderildiği Basel'de başladı. 1720'de, henüz on üç yaşındayken Basel Üniversitesi'ne kaydoldu. 1723'te René Descartes ve Isaac Newton'un felsefelerini karşılaştıran bir tezle Felsefe Yüksek Lisansı aldı. Daha sonra Basel Üniversitesi ilahiyat fakültesine kaydoldu. Burada İbranice ve Yunanca eğitimi de aldı. Euler'in matematik yeteneğini çabucak keşfeden Johann Bernoulli'den Cumartesi öğleden sonra dersleri alıyordu. Eğitimi süresince Varignon, Descartes, Newton, Galileo, van Schooten, Hermann, Taylor, Wallis ve tabii ki Jacob Bernoulli gibi pek çok ünlü matematikçinin yaptığı çalışmalarla ilgilenmiş ve bazılarını yeniden yapılandırmıştı. Bu süre zarfında, Johann Bernoulli'nin öğreticisinin sonuçlarından cesaret alan Euler, babasının papaz yerine matematikçi olmak için rızasını aldı.
1726'da Euler, Sesin Yayılımı üzerine "De Sono" başlıklı tezini tamamladı ve bununla Basel Üniversitesi'nde bir pozisyon elde etmek için yaptığı başvuru başarısız oldu. 1727'de ilk kez Paris Akademisi ödül yarışmasına (1720'de başlayan akademi tarafından her yıl ve daha sonra iki yılda bir verildi) girdi. O yılki problem, direği bir gemiye yerleştirmenin en iyi yolunu bulmaktı. "Deniz mimarisinin babası" olarak tanınan Pierre Bouguer kazandı ve Euler ikinci oldu. Euler sonunda bu yarışmaya 15 kez katılarak 12'sini kazandı.

Johann Bernoulli'nin iki oğlu Daniel ve Nicolaus, Sankt-Peterburg'da İmparatorluk Rusya Bilimler Akademisi'ne hizmet etmek üzere görev aldılar. 1725'te Euler'e, müsait olduğunda onu bir göreve tavsiye edecekleri güvencesini verdiler. 31 Temmuz 1726'da Nicolaus, Rusya'da bir yıldan az bir süre kaldıktan sonra apandisitten öldü. Daniel matematik/fizik bölümünde erkek kardeşinin pozisyonunu aldığında, fizyolojide boşalttığı pozisyonun arkadaşı Euler tarafından doldurulmasını tavsiye etti. Kasım 1726'da Euler teklifi hevesle kabul etti, ancak Basel Üniversitesi'nde fizik profesörlüğüne başarısız bir şekilde başvurduğu için Saint Petersburg'a gitmeyi erteledi.
Euler, 1727 Mayıs'ında Saint Petersburg'a geldi. Akademinin tıp bölümündeki küçük görevinden matematik bölümünde bir pozisyona terfi etti. Yakın iş birliği içinde çalıştığı Daniel Bernoulli'nin evine yerleşti. Euler Rusça konusunda uzmanlaştı, Saint Petersburg'daki yaşama alıştı ve Rus Donanması'nda sağlık görevlisi olarak ek bir iş aldı.
Büyük Peter tarafından kurulan Saint Petersburg'daki Akademi, Rusya'daki eğitimi iyileştirmeyi ve Batı Avrupa ile bilimsel açığı kapatmayı amaçlıyordu. Sonuç olarak, Euler gibi yabancı bilim insanları için özellikle çekici hâle getirildi. Rahmetli kocasının ilerici politikalarını sürdüren Akademi'nin hayırseveri Catherine I, Euler'in Saint Petersburg'a gelmesinden önce öldü. Rus muhafazakar asaleti, daha sonra on iki yaşındaki II.Peter'in yükselişi üzerine güç kazandı. Akademinin yabancı bilim adamlarından şüphelenen soylular, Euler ve meslektaşları için fonları kesti ve yabancı ve aristokrat olmayan öğrencilerin Gymnasium ve Üniversitelere girişini engelledi.
II. Peter'in 1730'da ölümünden sonra koşullar biraz düzeldi ve Alman etkisindeki Anna İvanovna görevi üstlendi. Euler akademide hızla yükseldi ve 1731'de fizik profesörü oldu. Ayrıca teğmen rütbesine terfi etmeyi reddederek Rus Donanması'ndan ayrıldı. İki yıl sonra, Saint Petersburg'da karşılaştığı sansür ve düşmanlıktan bıkan Daniel Bernoulli, Basel'e gitti. Euler matematik bölümünün başkanı olarak onun yerine geçti. Ocak 1734'te Georg Gsell'in kızı Katharina Gsell (1707-1773) ile evlendi.

Rusya'da devam eden kargaşadan endişe duyan Euler, Prusya'nın Büyük Fredericki tarafından teklif edilen Berlin Akademisi'nde bir görev almak için Haziran 1741'de St. Petersburg'dan ayrıldı. Birkaç yüz makale yazdığı Berlin'de 25 yıl yaşadı. 1748'de fonksiyonlar üzerine Introductio in analysin infinitorum adlı metni yayınlandı ve 1755'te diferansiyel hesap üzerine Institutiones calculi differentialis adlı bir metin yayınlandı. 1755'te İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi ve Fransız Bilimler Akademisi'nin yabancı üyesi seçildi. Euler'in Berlin'deki önemli öğrencileri arasında, daha sonra ilk Rus astronomu olarak kabul edilen Stepan Rumovsky vardı. 1748'de, yakın zamanda ölen Johann Bernoulli'nin yerine geçmek için Basel Üniversitesi'nden gelen bir teklifi reddetti. 1753'te Charlottenburg'da ailesi ve dul annesiyle birlikte yaşadığı bir ev satın aldı.
Euler, Anhalt-Dessau Prensesi ve Frederick'in yeğeni olan Brandenburg-Schwedt Friederike Charlotte'in öğretmeni oldu. 1760'ların başında ona 200'den fazla mektup yazdı ve bunlar daha sonra Bir Alman Prensesine Hitap Edilen Doğal Felsefede Farklı Konularda Euler'in Mektupları başlıklı bir ciltte derlendi. Bu çalışma, Euler'in fizik ve matematikle ilgili çeşitli konulardaki açıklamalarını içeriyordu ve Euler'in kişiliği ve dinî inançları hakkında değerli bilgiler sunuyordu. Birçok dile çevrildi, Avrupa'da ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlandı ve matematik çalışmalarından daha fazla okundu. "Mektuplar"ın popülaritesi, Euler'in bilimsel meseleleri sıradan bir kitleye etkili bir şekilde iletme becerisine tanıklık ediyor; bu, kendini adamış bir araştırmacı bilim insanı için ender bir yetenek.
Euler'in Akademi'nin prestijine muazzam katkısına ve Jean le Rond d'Alembert tarafından cumhurbaşkanlığı adayı olarak öne sürülmesine rağmen, II. Frederick kendisini başkan olarak seçti. Prusya kralının sarayında geniş bir aydın çevresi vardı ve matematikçiyi, sayıların ve şekillerin ötesindeki konularda deneyimsiz ve bilgisiz buldu. Euler, Frederick'in sarayında yüksek bir prestije sahip olan Voltaire'in birçok yönden tam tersi olan, mevcut toplumsal düzeni veya geleneksel inançları asla sorgulamayan basit, dindar bir adamdı. Euler yetenekli bir tartışmacı değildi ve genellikle hakkında çok az şey bildiği konuları tartışmayı bir noktaya getirdi ve bu onu Voltaire'in zekasının sık hedefi yaptı. Frederick ayrıca Euler'in pratik mühendislik yetenekleriyle ilgili hayal kırıklığını dile getirerek şunları söyledi:

Bahçemde bir su jeti olsun istedim: Euler, suyu bir rezervuara yükseltmek için gerekli tekerleklerin gücünü hesapladı, buradan kanallar yoluyla geri düşmesi ve sonunda Sanssouci'de fışkırması gerekiyordu. Değirmenim geometrik olarak yapıldı ve bir ağız dolusu suyu rezervuara elli adımdan fazla yaklaştıramadı. Beyhudeliklerin beyhudeliği! Geometrinin beyhudeliği! Berlin'de kaldığı süre boyunca St. Petersburg'daki Akademi ile güçlü bir bağ kurdu ve ayrıca Rusya'da 109 makale yayınladı. Ayrıca St. Petersburg'daki Akademi'den öğrencilere yardım etti ve zaman zaman

Limit kelimesi Latince Limes ya da Limites 'den gelmekte olup sınır, uç nokta anlamındadır. Öklid ve Arşimet tarafından eğrisel kenarlara sahip şekillerle ilgili olan teoremlerde kullanılmıştır. Limit kavramı, çok önceleri kullanılmasına rağmen sonra unutulmuş ve daha sonra Newton ile Leibniz'in eserlerinde görülmüştür. Mesela, diferansiyel hesapta bir eğri (daire gibi) sonsuz küçük uzunlukta sonsuz kenara sahip bir çokgen olarak kabul edilir. Limit kavramından ortaya çıkan diferansiyel hesap, pek çok fizik probleminin kolayca ele alınmasını sağlar.

f(x) fonksiyonu bir açık aralıkta tanımlanmış olsun ve L bir gerçek sayı olsun. Bütün 
  
    
      
        ε
         
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \varepsilon \ >0}
  
 değerleri için, bir 
  
    
      
        δ
         
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \delta \ >0}
  
 bulunabiliyor, öyle ki bütün 
  
    
      
        0
        <
        
          |
        
        x
        −
        a
        
          |
        
        <
        δ
         
      
    
    {\displaystyle 0<|x-a|<\delta \ }
  
 sağlayan 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 için, 
  
    
      
        
          |
        
        f
        (
        x
        )
        −
        L
        
          |
        
        <
        ε
         
      
    
    {\displaystyle |f(x)-L|<\varepsilon \ }
  
 eşitsizliği doğru ise; L, f(x)'in a noktasındaki limitidir.
Bir fonksiyonun a'daki limiti (L):

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            a
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        L
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to a}f(x)=L}
  

şeklinde gösterilir.
Ve şöyle okunur "x a'ya giderken, f(x)'in limiti L'ye eşittir". x, a'ya yaklaşırken f(x) fonksiyonunun limit L'ye yaklaştığı sağ ok (
  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  
) ile gösterilir.
f(x) 
  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \rightarrow }
  
 L
1821'de Augustin Louis Cauchy, Karl Weierstrass’ı takiben yukarıdaki tanımlamadaki bir fonksiyonun limitinin tanımını şekillendirdi,19. Yüzyılda  limitin (ε,δ) tanımlamasıyla tanınan hale geldi. ε tanımının kullanımı(Yunanca küçük epsilon harfi) her küçük pozitif sayıyı gösterir. Böylece “f(x) isteğe bağlı olarak L’ye yakın olur”, sonuçta f(x) (L − ε, L + ε) aralığında yer alır demektir, aynı zamanda mutlak değer işareti kullanılarak da yazılabilir  |f(x) − L| < ε.”x c’ye yaklaşırken” ifadesi, baktığımız c'den uzak olan x'lerin bir  δ (Yunanca küçük delta harfi) pozitif sayısından küçük olduğunu gösterir. x'lerin  ya (c − δ, c) ya da (c, c + δ) içindeki değerleri 0 < |x − c| < δ ile ifade edilebilir. İkinci eşitsizlik x c'nin δ uzaklığı içinde olduğunu ifade ederken, ilk eşitsizlik x ve c arasındaki uzaklık 0'dan büyüktür ve x ≠ c demektir.
Yukarıdaki bir limitin tanımlamasının  f(c) ≠ L olsa bile doğru olduğunu unutmayalım. Gerçekten f fonksiyonunun c'de tanımlanmasına gerek yoktur.

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              1
            
            
              x
              −
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)={\frac {x^{2}-1}{x-1}}}
  

böyleyse f(1) tanımlanmaz (bkz. sıfır bölü sıfır), henüz x istenildiği kadar 1'e yakın hareket ederken, f(x) buna bağlı olarak 2'ye yaklaşıyor.
Böylece, x'i 1'e yeterince yaklaştırarak, f(x) 2'nin limitine istenildiği kadar yaklaştırılabilir.
Diğer bir deyişle,

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            1
          
        
        
          
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              1
            
            
              x
              −
              1
            
          
        
        =
        2
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 1}{\frac {x^{2}-1}{x-1}}=2}
  

Bu aynı zamanda cebirsel olarak da hesaplanabilir,

  
    
      
        
          
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              1
            
            
              x
              −
              1
            
          
        
        =
        
          
            
              (
              x
              +
              1
              )
              (
              x
              −
              1
              )
            
            
              x
              −
              1
            
          
        
        =
        x
        +
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {x^{2}-1}{x-1}}={\frac {(x+1)(x-1)}{x-1}}=x+1}
  
 her gerçek sayılar için x≠1.
Bundan beri x+1, 1'de x'in içinde süreklidir, şimdi x'e 1 yazabiliriz, böylece

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            1
          
        
        
          
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              1
            
            
              x
              −
              1
            
          
        
        =
        1
        +
        1
        =
        2
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 1}{\frac {x^{2}-1}{x-1}}=1+1=2}
  

Sonsuz değerlerde limitlere ek olarak, fonksiyonların aynı zamanda sonsuzda limitleri vardır.
Örneğin, şunu dikkate alalım,

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              2
              x
              −
              1
            
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)={\frac {2x-1}{x}}}
  

f(100)=1.9900
f(1000)=1.9990
f(10000)=1.99990
x aşırı büyüyünce, f(x)’in değeri 2’ye yaklaşıyor, ve f(x)’in değeri aynı zamanda istenirse sadece x’i yeterince büyük seçerek 2’ye tek olarak yakın yapılabilir. Bu durumda x sonsuza giderken f(x)’in limiti 2 olur. Matematiksel gösterimde,

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        
          
            
              2
              x
              −
              1
            
            x
          
        
        =
        2.
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to \infty }{\frac {2x-1}{x}}=2.}
  

Şu diziyi ele alalım:  1.79, 1.799, 1.7999,... Dizinin limiti, sayılar 1,8’e “yaklaşıyor” olarak gözlenebilir.
Biçimsel olarak,  a1, a2, ... ‘yı gerçek sayılardan bir dizi olarak varsayalım. Dizinin limiti gerçek sayı L olarak belirtilebilir, şöyle ki;

  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            a
            
              n
            
          
        
        =
        L
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }{a_{n}}=L}
  

şöyle okunur
“n sonsuza giderken  an ‘in limiti L’ye eşittir”
şu anlama gelir
her gerçek sayı için ε > 0, her n>N için bir N doğal sayısı vardır. |an − L| < ε.
Sezgisel olarak, bu demek oluyor ki; mutlak değer |an – L| değeri, an ve L arasında olduğundan itibaren dizinin tüm elemanları limite istenildiği kadar yaklaşabilir. Her dizinin limiti vardır; eğer öyleyse ona yakınsak denir, eğer değilse ıraksaktır.

          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        (
        1
        +
        
          
            k
            x
          
        
        
          )
          
            x
          
        
        =
        
          e
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to \infty }(1+{\frac {k}{x}})^{x}=e^{k}}
  

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            0
          
        
        (
        1
        +
        x
        
          )
          
            
              k
              x
            
          
        
        =
        
          e
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 0}(1+x)^{\frac {k}{x}}=e^{k}}
  

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            0
          
        
        cos
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 0}\cos(x)=1}
  

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            0
          
        
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              x
              )
            
            x
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 0}{\frac {\sin(x)}{x}}=1}
  

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            0
          
        
        
          
            
              tan
              ⁡
              (
              x
              )
            
            x
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 0}{\frac {\tan(x)}{x}}=1}
  

Eğer 
  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        a
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to \infty }f(x)=a}
  
 ve 
  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        g
        (
        x
        )
        =
        b
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to \infty }g(x)=b}
  
 ise o zaman aşağıdaki denklemler doğrudur:

  
    
      
        
          lim
          
     

Doğrusal cebir ya da lineer cebir; matematiğin, vektörleri (yöney), vektör uzaylarını, doğrusal dönüşümleri, doğrusal denklem takımlarını ve matrisleri (dizey) inceleyen alanıdır. 
Doğrusal cebir matematiğin merkezinde yer alan bir konudur. Örneğin geometrinin doğru, düzlem veya öteleme gibi temel kavramlarının modern tanımları doğrusal cebir kullanılarak yapılır. Fonksiyonel analiz, doğrusal cebirin fonksiyon uzayları üzerine uygulamaları olarak görülebilir. Doğrusal cebir, analitik geometri ile de ilgili olup matematiksel modellemedeki kullanışlılığından dolayı sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde, iktisatta ve her türlü mühendislik dalında yaygın bir uygulama alanına sahiptir.
Modern doğrusal cebirin geçmişi 1843 ve 1844 yıllarına dayanır. 1843'te William Rowen Hamilton Kuaterniyonları keşfetti. 1844'te Hermann Grassmann Die lineale Ausdehnungslehre adlı kitabını yayınladı. Arthur Cayley, doğrusal cebirin en temel fikirlerinden birisi olan vektörleri 1857 yılında tanıttı. Ne var ki doğrusal cebir, asıl büyük atılımlarını 20. yüzyılda yapmıştır.

Doğrusal cebirin temelleri vektörlerin incelenmesinde yatar. Burada sözü edilen vektör, yönü ve büyüklüğü olan bir doğru parçasıdır. Vektörler yöney olarak da bilinir. Vektörler kuvvet gibi fiziksel birimlerin ifade edilmesinde kullanılabilir. Birbirlerine eklenebildikleri gibi sabit bir skalerle de çarpılabilirler. Böylece basit bir gerçel vektör uzayının oluşumu gösterilebilir.
Modern doğrusal cebir, 2 ve 3 boyut sınırlamasını kaldırarak isteğe bağlı veya sonsuz boyutlu uzaylarda işleyebilecek şekilde genişletilmiştir. 2 ve 3 boyutlu uzaylardaki sonuçların büyük bir kısmı n-boyutlu uzaylarda da geçerlidir. N boyutlu bir uzayın görselleştirilmesi zor gibi görünse de aslında bu tür uzaylar temel bilimlerde ve günlük hayatta sık kullanılır. Örneğin 8 ülkenin ulusal gelirini listelediğimiz zaman bu liste 8 boyutlu bir vektörü ifade eder. Bu vektördeki her bir elemanın bir ülkenin ulusal gelirini temsil ettiğini söyleyebiliriz.
Matematikte, soruna doğrusal bir açıdan bakıp, matris cebriyle ifade ettikten sonra onu matris işlemleriyle çözmek, matematikte sık kullanılan uygulamalardan birisidir. Örneğin doğrusal denklem sistemleri (dizge) matris yardımıyla ifade edilip çözülerek denklemin kökleri elde edilebilir.

Aşağıda üç boyutlu bir sütun vektörü görülmektedir:

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  3
                
              
              
                
                  7
                
              
              
                
                  2
                
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\begin{pmatrix}3\\7\\2\end{pmatrix}}}
  

Burada ise 4 boyutlu bir satır vektörünü görmekteyiz:

  
    
      
        
          b
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  4
                
                
                  6
                
                
                  3
                
                
                  7
                
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {b} ={\begin{pmatrix}4&6&3&7\end{pmatrix}}}
  

Son olarak 4 satır ve üç sütundan oluşan bir matris örneğini şöyle gösterebiliriz:

  
    
      
        
          M
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  8
                
                
                  2
                
                
                  9
                
              
              
                
                  4
                
                
                  8
                
                
                  2
                
              
              
                
                  8
                
                
                  3
                
                
                  7
                
              
              
                
                  5
                
                
                  9
                
                
                  1
                
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {M} ={\begin{pmatrix}8&2&9\\4&8&2\\8&3&7\\5&9&1\end{pmatrix}}}
  

Bir F cismi üzerine bir vektör uzayı, bir V kümesi ile birlikte iki ikili işlemdir. V'nin elemanlarına vektör ve F’nin elemanlarına skaler denir. Ilk işlem, vektör toplamı, v ve w vektörlerinini bir üçüncü vektöre, v+w, eşler. Ikinci işlem, skaler çarpım, bir vektör v ve bir skaler a'yı av vektörüne eşler. Aşağıdaki tabloda u, v ve w, V'nin elemanları (vektörler) ve a ve b, F'in elemanları (skalerler) olsunlar. Eğerki bu iki işlem aşağıdaki özellikleri sağlıyorlarsa (V, F, +, .) bir vektör uzayı olur.

Verilen bir F alanı üzerinde V ve W iki vektör uzayı, bir doğrusal dönüşüm (ayrıca doğrusal gönderme, doğrusal gönderim veya doğrusal işlemci) bir göndermedir.

  
    
      
        T
        :
        V
        →
        W
      
    
    {\displaystyle T:V\to W}
  

bu toplam ve skaler çarpım ile uyumlandırılabilir:

  
    
      
        T
        (
        u
        +
        v
        )
        =
        T
        (
        u
        )
        +
        T
        (
        v
        )
        ,
        
        T
        (
        a
        v
        )
        =
        a
        T
        (
        v
        )
      
    
    {\displaystyle T(u+v)=T(u)+T(v),\quad T(av)=aT(v)}
  

u,v ∈ V herhangi iki vektör ve bir skaler a ∈ F için.
toplanabilir herhangi iki vektör u, v ∈ V ve skaler a, b ∈ F için:

  
    
      
        
        T
        (
        a
        u
        +
        b
        v
        )
        =
        T
        (
        a
        u
        )
        +
        T
        (
        b
        v
        )
        =
        a
        T
        (
        u
        )
        +
        b
        T
        (
        v
        )
      
    
    {\displaystyle \quad T(au+bv)=T(au)+T(bv)=aT(u)+bT(v)}
  

Yine diğer cebirsel nesnelerin teorileri ile analog olarak, doğrusal cebir vektör uzaylarının kendileri vektör alanlarının alt kümeleriyle ilgilenmektedir, bu alt kümeler doğrusal alt uzayı olarak adlandırılır. Örneğin, aralık ve doğrusal bir eşleme bölgesinin hem çekirdek hem de alt uzayları vardır ve bu nedenle sık sık aralık alanı olarak adlandırılır ve boşuzay; bu alt uzayların önemli örnekleridir. Bir alt uzayı oluşturmanın bir diğer önemli yolu da doğrusal kombinasyona almaktır, v1, v2, ..., vk vektörlerinin bir kümesi:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        
          v
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          v
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            k
          
        
        
          v
          
            k
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a_{1}v_{1}+a_{2}v_{2}+\cdots +a_{k}v_{k},}
  

burada a1, a2, ..., ak skalerlerdir. Vektörlerinin doğrusal tüm bileşimlerinin kümesi v1, v2, ..., vk buna germe denir, bunun bir alt uzay formudur.
Tüm sıfır katsayısı ile vektörlerinin herhangi bir sisteminin bir doğrusal kombinasyonu V sıfır vektörüdür. Bu lineer bir kombinasyonu olarak sıfır vektör ifade etmek için tek yoldur v1, v2, ..., vk ise bu vektörler doğrusal bağımsızdır.Verilen bir vektörler kümesinin bu vektörlerinin bir uzay gerimi, eğer herhangi vektör w diğer vektörlerin doğrusal kombinasyonu (ve böylece kümeleri doğrusal bağımsız değildir) ise biz eğer w kümesinden germeyi kaldırırsak aynı kalacaktır. Böylece, doğrusal bağımlı vektörlerin kümesi bir doğrusal bağımsız alt kümesi aynı alt uzayı kapsar anlamında gereksizdir. Bu nedenle, bir vektör uzayı V yi geren vektörlerin lineer bağımsız kümesinin içinden daha çok ilgiliyiz, buna V’nin tabanı deriz. Vektörlerin herhangi kümesi that spans Vnin gerilmiş bir tabanını içerir ve V içindeki vektörlerin herhangi doğrusal bağımsız kümesi bir tabana gerilebilir (yayılabilir). Buradan çıktığı üzere biz seçim aksiyomu olarak kabul edersek, her vektör uzayının bir tabanı vardır; yine de, bu doğal olmayan baz olabilir ve gerçekten de, hatta inşa edilebilir olmayabilir. Örneğin, burada Kesirli üzerinde bir vektör alanı olarak kabul edilen gerçel sayılar için bir temel var, ama hiçbir açık temel inşa edilmemiştir.
V vektör uzayının herhangi iki tabanı aynı kardinalitesi varsa, buna V’nin boyutu denir. Bir vektör uzayının boyutu vektör uzayı için boyut teoremi ile iyi-tanımlıdır. Eğer V’nin bir tabanı ögelerin sonlu sayısı varsa, V’ye bir sonlu-boyutlu vektör uzayı denir. Eğer V sonlu-boyutlu ve U V’nin bir alt uzayı ise dim U ≤ dim V. Eğer U1 ve U2 V'nin alt uzayı ise

  
    
      
        dim
        ⁡
        (
        
          U
          
            1
          
        
        +
        
          U
          
            2
          
        
        )
        =
        dim
        ⁡
        
          U
          
            1
          
        
        +
        dim
        ⁡
        
          U
          
            2
          
        
        −
        dim
        ⁡
        (
        
          U
          
            1
          
        
        ∩
        
          U
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \dim(U_{1}+U_{2})=\dim U_{1}+\dim U_{2}-\dim(U_{1}\cap U_{2})}
  
.
Birçoğu sonlu boyutlu vektör alanlarına önemi sınırlar. Doğrusal cebir temel bir teoremi aynı boyutun tüm vektör uzaylarının izomorf olduğunu belirtiyor, eş yapının karakterize edilmesi için bir kolay bir yol verir.

Özvektörler
Doğrusal regresyon, bir istatist

Matematikte logaritma, üstel fonksiyonların tersi olan bir matematiksel fonksiyondur. Mesela, 1000'in 10 tabanına göre logaritması 3'tür çünkü 1000, 10'un 3. kuvvetidir, 1000 = 10 × 10 × 10 = 103. Daha genel bir ifadeyle:

  
    
      
        x
        =
        
          b
          
            y
          
        
        ⇔
        l
        o
        
          g
          
            b
          
        
        (
        x
        )
        =
        y
      
    
    {\displaystyle x=b^{y}\Leftrightarrow log_{b}(x)=y}
  

Tabanın 10 olması durumunda işlev, onluk logaritma ya da genel logaritma olarak adlandırılır. Onluk logaritmanın fen ve mühendislikte pek çok kullanım alanı vardır. Taban e sayısı olursa buna doğal logaritma denir. Doğal logaritma, soyut matematikte çok sık kullanılır. Bir diğer logaritma şekli de ikilik logaritmadır, bilgisayar bilimlerinde önemli bir yere sahiptir.
Logaritma 17. yüzyılın başında John Napier tarafından hesaplamaları kolaylaştırmak için oluşturuldu. Denizciler, bilim insanları, mühendisler ve daha hızlı hesap yapmak isteyen kişiler tarafından hızlıca benimsenen logaritma, hesap cetvelleri ve logaritma tabloları aracılığıyla kullanılabiliyordu.
Uzun zaman alan çok basamaklı çarpma işlemleri logaritmanın şu özelliği sayesinde oldukça kolaylaştı:

  
    
      
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        (
        x
        y
        )
        =
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        (
        x
        )
        +
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        (
        y
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle \log _{b}(xy)=\log _{b}(x)+\log _{b}(y).\,}
  

Logaritmanın bugünkü yazım şekli 18. yüzyıla dayanır. Leonhard Euler logaritmanın üstel işlevlerle olan ilişkisini keşfetmiş ve bugünkü yazımı oluşturmuştur.

Logaritma, üstel işlevlerin tersinin hesaplanmasına duyulan ihtiyaç sonucu ortaya çıkmıştır. Örneğin 2'nin küpü 8'dir. Burada 3'ü ifade etmek için logaritmaya ihtiyaç vardır. log2 8 = 3.

Logaritma, birbirinden habersiz çalışan iki kişi tarafından keşfedilmiştir. Bunlar; 1614'te İskoçyalı John Napier ve 1620'de İsviçreli Joost Bürgi'dir.
Logaritmaya önemli katkı sağlayan bir diğer isim de cebirin babası olarak tanınan Fars matematikçi Harezmi'dir. Aynı zamanda ondalık sayıyı bulmuştur ve sıfırı kullanan ilk kişidir. 780-850 yılları arasında yaşamıştır.
Logaritma üzerinde önemli çalışmaları olan bir Türk matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi'dir. Kendisi büyük bir matematikçi olup, mantıkla da uğraşmıştır. 1730-1790 yıllarında yaşayan bu büyük alimin Logaritma Risalesi isimli çok açık, anlaşılır yazılmış bir eseri mevcuttur. Bu risaledeki metinler, bilim insanlarına hesap yapabilen bir cihaz tasarlama fikrini vermiştir. İsmail Efendi'nin bilim dünyasına bu açıdan bakıldığında büyük katkıları olduğu açıkça fark edilmektedir. Logaritmanın Türkiye'ye gelişine ve uygulanışına dair en detaylı bilgileri veren bilimsel bir makalede  bu konu bilim tarihi bakımından ve Salih Murat Üzdilek'in hatıralarıyla beraber açıklanmakta ve Türkiye'de logaritma konusunda ilk çalışmanın Halifezade İsmail Efendi tarafından 1765 yılında yayınlanan Tuhfe-i Behic-i Rasini Tercüme-i Zic-i Kasini adlı yazma tercüme eser olduğu ve logaritmanın Türkiye'ye Batı'dan J. Cassini üzerinden yapılma tercümeyle geldiğini kabul etmek gerektiği gösterilmektedir.

          log
          
            b
          
        
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              
                log
                
                  k
                
              
              ⁡
              (
              x
              )
            
            
              
                log
                
                  k
                
              
              ⁡
              (
              b
              )
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle \log _{b}(x)={\frac {\log _{k}(x)}{\log _{k}(b)}}.\,}
  

Hesap makineleri istenen logaritma değerini hesaplamak için şu formülü kullanır:

  
    
      
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              
                log
                
                  10
                
              
              ⁡
              (
              x
              )
            
            
              
                log
                
                  10
                
              
              ⁡
              (
              b
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              
                log
                
                  e
                
              
              ⁡
              (
              x
              )
            
            
              
                log
                
                  e
                
              
              ⁡
              (
              b
              )
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle \log _{b}(x)={\frac {\log _{10}(x)}{\log _{10}(b)}}={\frac {\log _{e}(x)}{\log _{e}(b)}}.\,}
  

Yaygın olarak kullanılan üç tane taban vardır.

  
    
      
        ln
        ⁡
        
          x
        
        =
        
          log
          
            2.718281828459045
            …
          
        
        ⁡
        
          x
        
        =
        
          ∫
          
            1
          
          
            x
          
        
        1
        
          /
        
        t
        
          dt
        
        ≈
        0.01
        
          log
          
            1.01005
          
        
        ⁡
        
          x
        
        ≈
        
          log
          
            4
          
        
        ⁡
        
          x
        
        +
        
          log
          
            36
          
        
        ⁡
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle \ln {x}=\log _{2.718281828459045\ldots }{x}=\int _{1}^{x}1/t{\text{dt}}\approx 0.01\log _{1.01005}{x}\approx \log _{4}{x}+\log _{36}{x}}
  

Negatif logaritma üzerinde en önemli çalışmalar yapan matematikçi Leonhard Euler dir.
Euler özdeşliği yardımıya negatif sayıların logaritması alınabilir. Bu logaritmayı alabilmek için logaritmanın özellikleri ve Euler özdeşliği bilinmelidir.

  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0}
  
 İşte negatif ve imajiner logaritmanın en önemli denklemlerinden biridir. Euler özdeşliği.

  
    
      
        
          a
          
            x
          
        
        =
        −
        b
      
    
    {\displaystyle a^{x}=-b}
  
 denkleminin çözümü 
  
    
      
        x
        =
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        (
        −
        b
        )
        ⇒
        x
        =
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        b
        +
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        (
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle x=log_{a}(-b)\Rightarrow x=log_{a}b+log_{a}(-1)}
  
 olur.
Burada 
  
    
      
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        (
        −
        1
        )
        =
        
          
            
              l
              n
              (
              −
              1
              )
            
            
              l
              n
              a
            
          
        
      
    
    {\displaystyle log_{a}(-1)={\frac {ln(-1)}{lna}}}
  
 şeklinde de yazılabilir. Bu logaritmanın ln ile genişletmesinin sebebi 
  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0}
  
 denklemi uygun bir logaritma olan ln logaritma fonksiyonudur.

  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0
        ⇒
        
          e
          
            i
            π
          
        
        =
        −
        1
        ⇒
        i
        π
        =
        l
        n
        (
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0\Rightarrow e^{i\pi }=-1\Rightarrow i\pi =ln(-1)}
  
 olur. 
  
    
      
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        (
        −
        1
        )
        =
        
          
            
              l
              n
              (
              −
              1
              )
            
            
              l
              n
              a
            
          
        
      
    
    {\displaystyle log_{a}(-1)={\frac {ln(-1)}{lna}}}
  
 denkleminde yerine yazılırsa 
  
    
      
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        (
        −
        1
        )
        =
        
          
            
              i
              π
            
            
              l
              n
              a
            
          
        
      
    
    {\displaystyle log_{a}(-1)={\frac {i\pi }{lna}}}
  
 olur. Bu sonuç da 
  
    
      
        x
        =
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        b
        +
        l
        o
        
          g
          
            a
          
        
        (
        −
        1
        )
      
    
    {\d

MATLAB (matrix laboratory), çok paradigmalı sayısal hesaplama yazılımı ve dördüncü nesil programlama dilidir. Özel mülk bir programlama dili olan MATLAB, MathWorks tarafından geliştirilmektedir. MATLAB kullanıcıya, matris işleme, fonksiyon ve veri çizme, algoritma uygulama, kullanıcı arayüzü oluşturma, C, C++, Java ve Fortran gibi diğer dillerde yazılmış programlarla arabağlama imkânı tanır.
MATLAB, öncelikli olarak sayısal işleme yönelik üretilmiş olmasına rağmen, isteğe bağlı olarak sembolik hesaplama yapabilen MuPAD sembolik motorunu kullanır. Ek paket, dinamik ve gömülü sistemler için Simulink'i, grafiksel çoklu alan simülasyonunu ve model tabanlı tasarımı ekler.
2004'te, MATLAB akademik ve endüstriyel alandaki kullanıcı sayısı bir milyon civarındaydı. MATLAB kullanıcıları mühendislik, bilim ve ekonomi gibi çeşitli alanlardan gelmektedir. MATLAB, yaygın olarak akademik ve araştırma kurumlarında olduğu kadar endüstriyel işletmelerde de çok kullanılmaktadır.

Cleve Moler, New Mexico Üniversitesi'nde bilgisayar bilimi bölümünün başkanıydı, 1970'lerin sonunda MATLAB'ı geliştirmeye başladı. Cleve Moler, öğrencilerine öğretmek için LINPACK ve EISPACK'ı tasarlamıştır, bunların dışında Fortran programlama dilini de öğrencilerine öğretmiştir. Uygulamalı matematik, yakın bir zaman içerisinde diğer üniversiteler ve toplum içinde güçlü bir kitle tarafından benimsenmiştir. Moler, 1983 yılında Stanford Üniversitesi'ne yaptığı bir ziyaret sırasında Jack Little ile tanışmıştır. Ticari potansiyeli gören Steve Bangert da onlara katılmıştır. MATLAB'ı C ile tekrar yazmışlar ve geliştirmeye devam etmek için 1984'te MathWorks'ü kurmuşlardır. Yeniden yazılan kütüphaneler JACKPAC olarak bilinir. 2000'de, LAPACK matris işleme için yeni kütüphane kümeleri oluşturmak için MATLAB yeniden yazılmıştır.
MATLAB, ilk olarak kontrol mühendisliğindeki araştırmacılar ve uygulayıcılar tarafından kabul edildi.  Ayrıca şu an eğitim alanında da kullanılmaktadır, özellikle doğrusal cebir, sayısal analiz öğretiminde ve görüntü işleme bilim adamları arasında popülerdir.

MATLAB uygulaması, MATLAB dili çerçevesinde geliştirilmiştir.

Değişkenler, = atama operatörü kullanılarak tanımlanır. MATLAB zayıf ve dinamik tipli bir programlama dilidir. Zayıf tipli bir dildir çünkü tipler dolaylı olarak dönüştürülür. Dinamik tipli bir dildir çünkü değişkenler, değişken türü yazılmadan da atanabilirler, sembolik nesne olarak kabul edilip işlenirler, ve tipleri değiştirilebilir. Değişkenler, sabitlerden, diğer değişkenlerin değerlerini içeren işlemlerden ya da bir fonksiyonun çıkışından tanımlanabilir. Örneğin:

MATLAB ile 1, 2 veya daha fazla boyutlarda dizileri oluşturup işleyebilirsiniz. MATLAB lehçesinde, bir vektör tek boyutlu bir matris anlamına gelir, diğer programlama dillerinde genellikle bir dizi olarak adlandırılır. Bir matris, genel olarak, 2-boyutlu bir dizi anlamına gelir, örnek vermek gerekirse, m ve n, 1'den daha büyük bir m×n dizisidir. İkiden daha büyük boyuttaki diziler, çok boyutlu diziler olarak adlandırılır. Diziler, açık döngüler olmadan, temel tipli ve birçok standart fonksiyonları yerel olarak destekleyip işlemler yapılmasına izin verir. Bu nedenle MATLAB dili, aynı zamanda bir dizi programlama dili örneğidir.
Basit bir dizi şunlar kullanılarak tanımlanır: init:increment:terminator. Örneğin:

Değişken ismi dizi olarak tanımlanır (veya yeni değeri dizi adında mevcut bir değişkene atar). Bu dizi 1, 3, 5, 7 ve 9 değerlerinden oluşur. Diğer bir deyişle, dizi 1 değeri (init değeri) ile başlar, her adımda ikişer ikişer (2) (increment değeri) artar ve 9'a (terminator değerine) ulaştığında durur (ya da aşılmasını önler).

1 değerini varsayılan değer olarak kullanmak için, increment değeri aslında bu sözdiziminin dışında bırakılabilir (kolonlardan biri ile birlikte).

1, 2, 3, 4 ve 5 değerlerini ari adındaki dizi değişkenine aktarır, varsayılan 'incrementer' (artırıcı) değer 1'dir.
Matrisler, satır elemanları ile boşluk veya virgül ile ayırarak tanımlanabilir ve her satırı sonlandırmak için noktalı virgül kullanılır. Liste elemanları köşeli parantez ile belirtilmeli: []. Parantezler: () elemanları ve altdizileri çağırır (bunlar, aynı zamanda, değişken listesini bağımsız bir işlem olarak belirtmek için kullanılır).

Örneğin [2, 3, 4] indisi, "2:4" ifadesi ile belirtilebilir. Örneğin, bir submatrix, 2 satır 4 aracılığıyla ve 3 sütun 4 aracılığıyla şu şekilde yazılabilir:

eye fonksiyonu kullanılarak n boyutlu bir kare birim matrisi oluşturulabilir ve zeros ve ones fonksiyonları sırasıyla, boyutu sıfır ya da bir olan matrisler üretebilir.

En çok MATLAB fonksiyonları matrisler kabul edebilir ve her öğeyi kendisi gibi kabul edecektir. Örneğin, mod(2*J,n) "J"deki her öğeyi çoklu olarak 2 ile çarpacaktır ve sonra her eleman modulo "n"yi düşürecektir. MATLAB standart "for" ve "while" döngülerini içerir, fakat (R'ye benzer uygulamalarda olduğu gibi), genellikle vektör notasyonunu kullanarak daha hızlı çalıştırmak için kod üretir. Bu kod, magic.m fonksiyonunun bir bölümüdür, nnin tekli değerleri için M sihirli karesini oluşturur (burada, MATLAB meshgrid fonksiyonu I ve J'nin içerdiği 1:n kare matrisi oluşturmak için kullanılmıştır).

MATLAB, yapısal veri tiplerine sahiptir. MATLAB dizilerindeki bütün değişkenlerden itibaren, daha uygun bir adı "structure array"dır, dizinin bütün elemanları aynı ada sahiptir. Buna ek olarak, MATLAB dinamik alan adlarını destekler (look-up alan adları, alan manipülasyonları, vb.). Fakat maalesef, MATLAB JIT (Just In Time) MATLAB yapılarını desteklemez, bu yüzden çeşitli yapısal değişkenlerin sadece basit bir paketi bile maliyetli olacaktır.

MATLAB, fonksiyon tanıtan kollar tarafından lambda-calculus elemanlarını veya referans fonksiyonlarını destekler, .m uzantılı ya da uzantısı olmayan dosyaları/yuvalanmış işlevleri, her ikisini de destekler.

MATLAB birçok sınıfa sahip olmasına rağmen, söz dizimi ve arama kuralları diğer programlama dillerine göre farklı ve düzenlidir.
MATLAB, değişken sınıflarına ve referans sınıflarına sahiptir, sınıflar super-class olarak handleye sahip olabilir (referans sınıfları için) ya da olmayabilir (değişken sınıfları için).
Metot çağırma, ara değişken ve referans sınıflarından farklıdır. Örneğin, metot çağırma,

referans sınıfının bir örneği olan object yalnızca kendisinin bir üyesini değiştirebilir.

MATLAB, geliştirme uygulamalarıyla beraber grafiksel kullanıcı arayüzü özelliklerini de destekler.
Ayrıca graph-plotting özellikleri de sıkıca entegre edilmiştir. Örneğin plot fonksiyonunda 2 vektör ile grafik üretilebilir. x ve y. Kod:

Ardından sinüs fonksiyonu ile şekiller üretilebilir:

MATLAB programı 3 boyutlu grafikler oluşturmak için surf, plot3 ya da mesh fonksiyonlarını kullanır.

MATLAB'da GUI tasarım araçlarıyla (GUIDE) grafiksel kullanıcı arayüzleri oluşturulabilir.

MATLAB'ın nesne yönelimli programlama için desteklediği sınıflar, inheritance, virtual dispatch, paketler, pass-by-value semantikleri ve pass-by-reference semantikleridir.

merhaba.m adlı bir dosyanın içine koyduğunuzda, aşağıdaki komutlarla çalışacaktır:

MATLAB ile C programlama dili ya da Fortran'daki fonksiyonlar çağırılabilir ve altprogramlar yazılabilir. Çevirici bir fonksiyon MATLAB veri tiplerini geçişli ve devamlı olarak oluşturabilir. Bu şekilde derlenen fonksiyonlar tarafından oluşturulan dinamiksel yüklenebilir nesne dosyaları, "MEX-files" (MATLAB executable) olarak adlandırılır.
Java, ActiveX ya da .NET ile yazılan kütüphaneler, direkt olarak MATLAB'dan çağrılabilir ve birçok MATLAB kütüphanesi (örneğin XML ya da SQL desteği), Java veya ActiveX kütüphaneleri çerçevesinde wrapper olarak uygulanabilir. MATLAB'da, Java'dan çağrışım yapmak çok karmaşıktır, fakat MATLAB ile genişletilebilir, MathWorks tarafından ayrı olarak satılır ya da JMI adlı belgelenmemiş bir mekanizma kullanılır (Java-to-MATLAB Interface), JMI, Java Metadata Interface ile karıştırılmamalıdır.
Alternatif olarak, MathWorks'un geliştirdiği, MuPAD tabanlı Symbolic Math Toolbox (Sembolik Matematik Araç Seti) kullanılabilir, MATLAB Maple ya da Mathematica ile bağlantı kurabilir.
MathML giriş ve çıkışları için kütüphanelerin bulunması gerekmektedir.

MATLAB, MathWorks şirketinin tescilli bir üründür, bu yüzden kullanıcılar satıcıya bağlıdır. MATLAB Builder kütüphane dosyalarıyla MATLAB fonksiyonları dağıtılıp, .NET veya Java uygulaması oluşturulabiliyor olmasına rağmen, ileriki gelişimi MATLAB diline bağlı olacaktır.
Her araç kutusu ayrı olarak satın alınmaktadır. Eğer değerlendirme lisansı talep edilirse, MATLAB değerlendirmesi için MathWorks satış departmanı proje hakkında detaylı bilgi talep eder. Bir lisans edinmenin tüm süreçleri, para ve zaman şartlarından dolayı çok pahalıdır. Değerlendirme lisansı 2 veya 4 hafta içinde değerlendirilip verilir. MATLAB'ın öğrenci versiyonu da mevcuttur.
Şikayet eden AB antitröst düzenleyicileri Mathworks'ün rakip lisansları satmayı reddedip reddetmediğini araştırıyor.

Alternatif olarak MATLAB'ın rakibi olan firmalar var. Ticari rakipleri de dahil olmak üzere, Mathematica, Maple, NAG, ITT Visual Information Solutions tarafından geliştirilen IDL, masaüstü alternatifi olarak ise Metlynx ve GNU Octave Xoctave13 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. vardır.
Ayrıca diğer alternatif yazılımlar ücretsiz ve açık kaynakdır, özellikle GNU Octave, FreeMat ve Scilab MATLAB dili ile son derece uyumlu olarak tasarlanmıştır.
NCLab16 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Octave'nin bulut arayüzü olmasını sağlar, kullanıcıların web tarayıcısında MATLAB dosyalarını kaydetmesine ve çalıştırmasına izin verir. NCLab, kişisel, ticari amaç ile kullanmayan kullanıcılar için ücretsizdir ve hemen hemen hiçbir kısıtlama yoktur. Kurumlar ise sembolik bir abonelik ücretini öderler.
Diğer diller arasında basit olarak davranan diziler(dizi programlama dilleri), APL ve J, Fortran 90'dan daha yüksektir, istatistiksel bir dil olan S kadar iyidir (S'in ana uygulamaları S-PLUS ve popüler açık kaynak o

MacTutor Matematik Tarihi arşivi, John J. O'Connor ve Edmund F. Robertson tarafından sağlanan ve İskoçya'daki St Andrews Üniversitesi tarafından barındırılan bir web sitesidir. Birçok tarihsel ve çağdaş matematikçi hakkında ayrıntılı biyografilerin yanı sıra ünlü eğriler ve Matematik tarihindeki çeşitli konular hakkında bilgiler içerir.
Matematik Tarihi arşivi, aynı yazarların HyperCard veri tabanı olan Matematiksel MacTutor sisteminin bir sonucuydu ve yazarlara 1994'te Avrupa Akademik Yazılım ödülünü kazandırdı. Aynı yıl web sitelerini kurdular. (Şubat 2021 (Şubat 2021) itibarıyla) yaklaşık 3000 matematikçi ve bilim insanının biyografilerini ve 2000 sayfadan fazla deneme ve destekleyici materyalleri içeren ücretsiz bir çevrimiçi kaynaktır.
2015 yılında O'Connor ve Robertson, çalışmaları için Londra Matematik Derneği'nin Hirst Ödülü'nü kazandı. Hirst Ödülü için yapılan alıntı arşivi "matematik tarihinde en yaygın kullanılan ve etkili web tabanlı kaynak" olarak adlandırılır.

Çok iyi organize edilmiş bir sitedir, esas olarak yaklaşık 3000 matematikçi ve bilim insanı şahsiyetin, genellikle çok doğru ve eksiksiz bir biyografi koleksiyonundan oluşmaktadır. Bunlardan 140'tan fazlası Kadın Matematikçilere ait biyografilerdir. Biyografilere çeşitli şekillerde erişilebilir:

alfabetik bir listeden,
2016 itibarıyla eski Mısırdan 1960'lara kadar olan dönemi kapsayan 37 sayfa halinde düzenlenmiş ve yaklaşık 800 olayı bildiren bir kronolojiden,
çok etkili zaman çizelgeleri ile,
karakterlerin doğum yerlerini gösteren ve uygun bağlantılar aracılığıyla biyografilerine bakmanıza izin veren etkileşimli haritalardan
SWISH adlı bir iç arama motoru kullanarak.
Bu biyografik koleksiyona (Vikipedi makalelerinde de çokça alıntılanmıştır), diğer ilginç, yararlı ve genel olarak güvenilir bilgi koleksiyonları eklenmiştir.
Biyografik koleksiyona eklenecek bu bölümlerden ilki, 60'ın üzerinde ünlü matematiksel eğriye adanmıştır. Her bir eğri veya eğri ailesi, en az bir grafik, ifade ve diğer ilişkili eğrilere referanslar içeren bir sayfada işlenir. Farklı parametre değerlerine karşılık gelen değişkenleri etkileşimli olarak incelemenizi sağlayan birkaç Java uygulaması da vardır.
Matematiksel nesneler, teoriler, problemler, dönemler, ülkeler, matematik tarihi ve bazı özel konular üzerine 100'den fazla tarihi makale dizisi oldukça önemlidir. Bu makaleler aynı zamanda biyografilere erişimi de kolaylaştırır. Bu sayfalar için MacTutor tarihsel sayfalarının KWIC (KeyWord In Context) dizinine bakın.
Zamanla eklenen bir başka ilginç bölüm ise 90'dan fazla matematik topluluğuna adanmış, alfabetik ve kronolojik bir listeden erişilebilen makalelerden oluşuyor (ikincisinden ilk ikisi Platon Akademisi ve Akademi dei Lincei'dir).
Bir bölüm, karakterlerden başlayarak (yaklaşık 300) veya bir arama alanına bir kelime veya kelime öbeği girerek bunları tanımlamanıza izin veren alıntılara ayrılmıştır.
Diğer bölümler, Paris sokakları ve kraterler ve matematikçilere adanmış diğer aycık yapıları gibi ilginç konuları kapsıyor.
Her makale (mümkün olduğunca) kişi hakkında doğum ve ölüm tarihi, bir portre, ayrıntılı bir biyografi ve bilim insanının temel başarıları dahil olmak üzere temel bilgileri içerir. Makaleye ayrıca bir bibliyografik liste, bu matematikçinin çalışmaları hakkında makaleler, ek bağlantılar içerir.
Matematik tarihi ile ilgili bilgiler matematiğin farklı kültürlerdeki tarihini ve matematiğin farklı bölümlerinin tarihini içeren İngilizce olarak Tarih Konuları Dizini başlıklı ayrı bir bölümde yer almaktadır. 2016 itibarıyla Babil, Mısır, Yunanistan, Hindistan, Arap dünyası, Amerika, İskoçya'da ve ayrıca Maya matematiğinde matematik tarihi ile ilgili bölümler bulunmaktadır. Bölüm indeksindeki matematiğin çeşitli bölümleri arasında cebir, analiz, geometri ve topoloji, sayılar ve sayılar teorisi, matematiksel fizik, matematiksel astronomi, matematik eğitimi ve bölümleri yer almaktadır. Ek olarak, matematik tarihi ile ilgili makale, özellikle araştırma ve matematikle ilgili politik konular ve çatışmalarla da ilgilenir.
Arşiv, sürekli güncellenmeye devam etmekte olup yakın zamanda yapılan değişiklikler Son Değişiklikler (Recent Changes) sayfasında görüntülenebilmektedir.

Matematik Şecere Projesi
MathWorld
PlanetMath

MacTutor History of Mathematics archive
"Mathematical MacTutor". 21 Kasım 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Matematiksel MacTutor sistemi 

O'Connor, J. J., & Robertson, E. F. (2005). Ten years of the History of Mathematics on the Web. OCTOGON Mathematical Magazine, 2005, ss. 102-107.

Macsyma (Project MAC's SYmbolic MAnipulator), bir bilgisayar destekli cebir sistemidir ve 1967-1982 yılları arasında Project MAC isimli bir projenin parçası olarak MIT AI Lab bünyesinde gerçekleştirilmiştir.
1982 yılında MIT Macsyma'nın bir kopyasını bu yazılımın geliştirilmesi için en çok desteği veren kurumlardan biri olan ABD Enerji Bakanlığı'na vermiştir. Yazılımın bu sürümü DOE Macsyma olarak bilinir.
DOE Macsyma, 1982 yılında Symbolics'e lisanslanmıştı. Symbolics yıllarca Macsyma'yı geliştirmiş ancak daha sonra bunu esas işi olan Lisp makineleri satışlarına odaklanmasını engelleyen bir durum olarak görmeye başlamıştır. 1992 yılında eski bir Symbolics çalışanı tarafından Macsyma Inc. şirketi kurulmuş, yazılımın lisansını alıp geliştirmeye devam etmiştir. 1999 yılında Macsyma Tenedos LLC tarafından alınmıştır. Şirket şu anda Macsyma'yı yeniden çıkarmamış ve satmamıştır.
1982 DOE Macsyma sürümüne dayanan özgür yazılım modeline dayanan ve Maxima ismi altında geliştirilen benzer bir ürün mevcuttur.

Maxima ana sayfası10 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Manifold, topolojide soyut topolojik bir uzay. Bu uzayın her noktasının çevresi Öklit uzayına benzer. Bununla birlikte, bir manifold bir Öklit uzayı olmak zorunda değildir. Genel yapısı, bu basit yerel yapısından çok daha karmaşık olabilir. Bir manifoldun boyutu, yerel olarak benzediği Öklit uzayının boyutu olarak tanımlanır. Herhangi bir topolojik uzay içinse boyut kavramından söz etmek genelde olası değildir.
n boyutlu Öklit uzayı (Rn), n boyutlu bir manifolddur. Birkaç nokta, 0 boyutlu bir  manifolddur. Düzlemde bir doğru 1 boyutlu bir manifolddur; her noktasının çevresi R1'e benzer. R3'te bir düzlem ya da bir küre, 2 boyutlu manifold örneğidir; her bir noktasının küme içinde çevresi R2'ye benzer.

Manifold kelimesinin Almanca karşılığı Almanca: Mannigfaltigkeit'tir (çokyönlülük, çeşitlilik vs.). Bu terim, ilk kez Riemann'ın doçentlik tezinde (Habilitation, 1854) kullanmıştır. Yerel olarAlmanca: Mannigfaltigkeitak n boyutlu uzaya benzeyen, ama her noktasında farklı eğriliklere sahip olabilecek bir uzay tasarlamış ve bu tür bir uzaya  adını vermiştir. Doçentlik tezinde şu satırlar dikkat çekmektedir:

[...] n katlı uzamın (n-fold extent) bir noktasındaki eğriliğine kavranabilir bir anlam verebilmek için şuradan başlamalıyız: bir noktadan başlayan bir jeodezik, ilk yönü verildiğinde tek bir biçimde tarif edilmiş olur. Buna göre, o noktadan ve verilen yüzey-yönleriyle başlayan tüm jeodezikler göz önüne alındığında, yüzeyin o noktasında bir eğrilik belirlenmiş olur. Bu eğrilik, aynı zamanda içinde bulunulan n katlı sürekliliğin (n-fold continuum) o noktada o yüzey yönünde eğriliğidir.
Uzaya uyarlamadan önce, düz çok katlılık (flat manifoldness) hakkında genel saptamalar yapmak gerekiyor[...] Düz bir n katlı uzamda toplam eğrilik her noktada her yönde sıfırdır[...] Eğriliği tamamen sıfır olan manifoldlar, eğriliği sabit olan manifoldların özel bir durumu diye düşünülebilir[...]
Görüldüğü gibi Riemann, bu terimi tanımlarken daha sonra Riemann Geometrisi diye anılacak geometriyi kuruyordu. Kullandığı Almanca: -faltig eki, kat kat hissinden çok eğriliğin değişmesi yüzünden uzamın bükülüp kırışmasına işaret ediyordu. William Kingdon Clifford 1873'te Nature'da yayımlanan tercümesinde bu kelime "İngilizce: manifoldness" olarak karşılamıştır. Türkçeye kavram İngilizce manifold sözünden geçmiştir; her ne kadar çok katlı karşılığı önerilmişse de bu kavramın kullanımı yaygınlaşmamıştır.
Fransızca Fransızca: variété terimi ise (İngilizcedeki İngilizce: variety terimi gibi) cebirsel geometride analitik çok katlılara işaret eder.

(Kenarı olmayan) n boyutlu manifold, aşağıdaki koşulları sağlayan bir topolojik uzaydır:

Hausdorff'tur;
Herhangi bir noktasının çevresinde öyle bir açık komşuluk bulunabilir ki bu komşuluk Rn'nin açık bir alt kümesine homeomorfiktir;
(Kimi tanımlarda) İkinci sayılabilirlik özelliğini sağlar;
(Kimi tanımlarda) Parakompakttır.
Yukarıdaki ikinci koşulda, Rn yerine, üst yarı Öklit uzayını (yani Rn'de  sonuncu koordinatı negatif olmayan noktaların kümesi) temsil etmek üzere Hn konursa, o zaman tanım n (kenarlı) topolojik bir manifold tanımına dönüşür. Bu durumda ikinci koşulda homeomorfizma kelimesinin anlamlı olabilmesi için Hn üzerinde bir topoloji bulunması gerekir. Bu topoloji standart olarak Rn'den tetiklenen topolojidir. M manifoldunun bir noktası x, Hn'de açık V kümesine homeomorfik x 'in açık komşuluğu U olsun. Bu homeomorfizma altında x, V 'nin kenarına gönderiliyorsa, x noktasına manifoldun kenar noktası, tüm kenar noktaların kümesine manifoldun kenarı denir.
Örneğin, düzlemde başnoktaya uzaklıkları 1'den büyük olmayan kümeyi ele alalım. Bu kümeye (kapalı) disk denir ve 2 boyutlu bir manifolddur. Kenarı bir çemberdir. Çember 1 boyutlu bir manifolddur. Kenarı yoktur.
n boyutlu, kenarlı bir manifoldun kenarı, n-1 boyutlu bir manifolddur. Bir manifoldun kenarının kenarı yoktur (boşkümedir).
Birçok katlının içinde bir topolojik altuzay aynı zamanda bir manifoldsa, bu altuzaya alt manifold denir. Yukarıda bir manifoldun içinde verilen tüm manifoldlr alt manifold örnekleridir.

Gray, Jeremy (2007). Worlds Out of Nothing: A Course in the History of Geometry in the 19th Century. Springer. 978-1-84628-632-2.

Matematik Konu Sınıflandırması (MKS) ya da MSC (İng. Mathematics Subject Classification) iki büyük matematik inceleme veritabanı olan Mathematical Reviews ve Zentralblatt MATH'ın personeli tarafından ortaklaşa üretilen ve bu veri tabanının kapsamına dayanan bir alfanümerik sınıflandırma şemasıdır. MSC, araştırma makalelerinin ve bir konuyu detaylarıyla açıklayan makalelerin yazarlarından makalelerinde Matematik Konu Sınıflandırmasından konu kodlarını listelemelerini isteyen birçok matematik dergisi tarafından kullanılır. Güncel sürüm MSC2020'dir.

MSC, üç seviyeye sahip hiyerarşik bir şema yapısındadır. Bir konu sınıflandırması, sınıflandırma şemasının kaç tane saviyesinin kullanıldığına bağlı olarak iki, üç veya beş basamak uzunluğunda olabilir.
Birinci seviye iki basamaklı bir sayıyla, ikincisi bir harfle ve üçüncüsü de başka bir iki basamaklı sayıyla temsil edilir. Örneğin:

53 diferansiyel geometri için sınıflandırmadır
53A klasik diferansiyel geometri için sınıflandırmadır
53A45 vektör ve tensör analizi için sınıflandırmadır.

En üst seviyede, 64 matematik disiplinine biricik bir şekilde denk gelen iki basamaklı bir sayı sınıflandırması mevcuttur. Tipik matematik araştırma alanlarına ek olarak, "Tarih ve Biyografi ", "Matematik Eğitimi" ve farklı bilimlerle örtüşme için en üst düzey kategoriler vardır. Fizik (yani matematiksel fizik) ve aşağıdaki alanlar da dâhil olmak üzere çeşitli kategorilerin sınıflandırma şemasında temsili mevcuttur:

Akışkanlar mekaniği
Kuantum mekaniği
Jeofizik
Optik ve elektromanyetik teorisi
Tüm geçerli MSC sınıflandırma kodlarının en azından birinci seviye tanımlayıcıya sahip olması gerekir.

İkinci seviye kodlar Latin alfabesinden tek bir harftir. Bunlar birinci seviye disiplinin kapsadığı belirli alanları temsil eder. İkinci seviye kodlar disiplinden disipline değişir.
Örneğin, diferansiyel geometri için en üst düzey kod 53'tür ve ikinci düzey kodlar şunlardır:

Klasik diferansiyel geometri için A
Yerel diferansiyel geometri için B
Global diferansiyel geometri için C
Simplektik geometri ve temas geometrisi için D
Ek olarak, özel ikinci seviye kodu "-" belirli türdeki yazı ve araştırma türleri için kullanılır. Bu kodlar şu biçimdedir:

53-00 Genel başvuru kaynakları (el kitapları, sözlükler, bibliyografyalar, vb.)
53-01 Eğitsel açıklayıcı yazılar (ders kitapları, ders makaleleri, vb.)
53-02 Araştırmaya yönelik  açıklayıcı yazılar (monografiler ve bir konuyu baştan sona derli toplu ele alan makaleler)
53-03 Tarihi yazılar (Bölüm 01'den en az bir sınıflandırma numarası da atanmalıdır)
53-04 Açık makine hesaplamaları ve programları (hesaplama veya programlama teorisi değil)
53-06 Bildiriler, konferanslar, derlemeler, vb.
Bu kodların ikinci ve üçüncü seviyeleri her zaman aynıdır - yalnızca birinci seviye değişir. Örneğin, 53'ü bir sınıflandırma olarak kullanmak geçerli değildir. Ya 53 tek başına kullanılmalıdır ya da daha ayrıntılı bir kod kullanılmalıdır.

Üçüncü seviye kodlar en ayrıntılı olanlardır ve genellikle ayrınıtısı bariz belirli bir matematik araştırma alanına, iyi bilinen bir probleme veya bir matematik nesnesine karşılık gelirler.
Üçüncü seviye için 99 kodu her kategoride mevcuttur ve sınıflandırma açısından yukarıdakilerin hiçbiri ama bu bölümde anlamına gelir.

Bazı matematik cemiyetlerine (örneğin Amerikan Matematik Topluluğu) bağlı dergilerine yayımlanmak üzere gönderilen makalelerde birincil sınıflandırmaya ve isteğe bağlı olmak üzere  bir veya daha fazla ikincil sınıflandırmaya sahip olması önerilmektedir. Bir araştırma makalesindeki tipik bir MSC konu sınıfı satırı şu şekilde görünür:
MKS Birincil 03C90; İkincil 03-02 (İng. MSC Primary 03C90; Secondary 03-02);

Amerikan Matematik Topluluğu'nun (İng. AMS) MSC hakkındaki yardım sayfasına göre, MSC 1940'tan beri birçok kez revize edilmiştir. AMS'nin Matematik Offprint Servisi'ni (MOS) organize etme şemasına bağlı olarak, AMS Sınıflandırması 1960'larda Mathematical Reviewsteki incelemelerin sınıflandırılması için oluşturulmuştur ve yıllar içinde çeşitli özel değişiklikler görmüştür. Eksikliklerine rağmen, Zentralblatt für Mathematik de 1970'lerde bu sınıflandırmayı kullanmaya başlamıştır. 1980'lerin sonlarında, Mathematical Reviews ve Zentralblatt für Mathematik tarafından Matematik Konu Sınıflandırması adı altında daha biçimsel kurallara sahip ve ortak revize edilmiş bir şema üzerinde anlaşmaya varılmıştır. MSC1990 , MSC2000 ve MSC2010 olarak çeşitli revizyonlar görmüştür. Temmuz 2016'da Mathematical Reviews ve zbMATH, MSC'nin bir sonraki revizyonu için matematik topluluğundan görüş toplamaya başladı. Bu revizyon Ocak 2020'de MSC2020 olarak yayınlandı.
Eskiden varolan alanların orijinal sınıflandırması değiştirilmedi. İlk seviyedeki değişiklikler (güncel  kodlarıyla) 03, 08, 12-20, 28, 37, 51, 58, 74, 90, 91, 92 kodlu konuları içeriyordu.

Fizik makaleleri için genellikle Fizik ve Astronomi Sınıflandırma Şeması (PACS) kullanılır. Matematik ve fizik araştırmaları arasındaki büyük örtüşme nedeniyle, özellikle arXiv gibi disiplinler arası dergiler ve depolar için araştırma makalelerinde hem PACS hem de MSC kodlarını görmek oldukça yaygındır.
ACM Hesaplama ve Sınıflandırma Sistemi (CCS), bilgisayar bilimi için benzer bir hiyerarşik sınıflandırma şemasıdır. AMS ve ACM sınıflandırma şemaları arasında, hem matematik hem de bilgisayar bilimiyle ilgili konularda bazı örtüşmeler vardır; ancak, iki şema bu konuların organizasyonunun ayrıntılarında farklılık gösterir.
arXiv'de kullanılan sınıflandırma şeması, sunulan makaleleri yansıtacak şekilde seçilmiştir. arXiv çok disiplinli olduğundan sınıflandırma şeması MSC, ACM veya PACS sınıflandırma şemalarına tamamen uymaz. Bu şemalardan bir veya daha fazlasından gelen kodları tek tek makalelerde görmek yaygındır.

00: Genel ve kapsayıcı konular; koleksiyonlar
01: Tarih ve biyografi
03: Matematiksel mantık ve temeller (model teorisi, hesaplanabilirlik teorisi, küme teorisi, ispat teorisi ve cebirsel mantık da dahil olmak üzere)
05: Kombinatorik
06: Sıra, latisler, sıralı cebirsel yapılar
08: Genel cebirsel sistemler
11: Sayılar teorisi
12: Cisim teorisi ve polinomlar
13: Değişmeli cebir (Değişmeli halkalar ve cebirler )
14: Cebirsel geometri
15: Doğrusal ve çoklu doğrusal cebir; matris teorisi
16: Birleşmeli halkalar ve (birleşmeli) cebirler
17: Birleşmesiz halkalar ve (birleşmesiz) cebirler
18: Kategori teorisi; homolojik cebir
19: K-teorisi
20: Grup teorisi ve genellemeler
22: Topolojik gruplar, Lie grupları
26: Gerçel fonksiyonlar
28: Ölçü ve integral
30: Bir karmaşık değişkenli fonksiyonlar
31: Potansiyel teorisi
32: Çok karmaşık değişkenli analiz ve analitik uzaylar
33: Özel fonksiyonlar
34: Adi diferansiyel denklemler
35: Kısmi diferansiyel denklemler
37: Dinamik sistemler ve ergodik teori
39: Fark denklemleri ve fonksiyonel denklemler
40: Diziler, seriler, toplanabilirlik
41: Yaklaştırımlar ve açılımlar
42: Öklid uzaylarında harmonik analiz
43: Soyut harmonik analiz
44: İntegral dönüşümleri, İşleç analizi
45: İntegral denklemleri
46: Fonksiyonel analiz
47: Operatör teorisi
49: Varyasyonlar hesabı ve optimum kontrol; optimizasyon
51: Geometri
52: Dışbükey ve ayrık geometri
53: Diferansiyel geometri
54: Genel topoloji
55: Cebirsel topoloji
57: Manifoldlar ve hücre kompleksleri
58: Global analiz, çok katlılar üzerinde analiz
60: Olasılık teorisi ve stokastik süreçler
62: İstatistik
65: Sayısal analiz
68: Bilgisayar bilimi
70: Parçacık ve sistemlerin mekaniği
74: Deforme olabilen katıların mekaniği
76: Akışkanlar mekaniği
78: Optik, elektromanyetik teori
80: Klasik termodinamik, ısı transferi
81: Kuantum teorisi
82: İstatistiksel mekanik, maddenin yapısı
83: Görelilik ve kütle çekimi teorisi
85: Astronomi ve astrofizik
86: Jeofizik
90: Yöneylem araştırması, matematiksel programlama
91: Oyun teorisi, ekonomi, finans ve diğer sosyal bilimler ve davranış bilimleri
92: Biyoloji ve diğer doğa bilimleri
93: Sistemler teorisi; kontrol
94: Enformasyon ve iletişim, devreler
97: Matematik eğitimi

Matematiğin alanları
MathSciNet
zbMATH Open

MSC2020-Matematik Bilimleri Sınıflandırma Sistemi (PDF of MSC2020)
Matematik Konu Sınıflandırması ile ilgili Zentralblatt MATH sayfasını MSC2020'de burada görebilirsiniz.
Matematik Konu Sınıflandırması 2010  MSC2010 revizyonunun MSCwiki'de halka açık olarak gerçekleştirildiği site. Tüm şemanın ve MSC2000'den yapılan değişikliklerin bir görünümü ve MSC'nin PDF dosyaları ve yardımcı belgeler oradadır. MSC'nin TiddlyWiki biçiminde kişisel bir kopyası da edinilebilir.
Amerikan Matematik Derneği'nin  Matematik Konu Sınıflandırması sayfası
Rusin, Dave. "A Gentle Introduction to the Mathematics Subject Classification Scheme". Mathematical Atlas. 16 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Niels Henrik David Bohr (Danca telaffuz: [ˈne̝ls ˈpoɐ̯ˀ]; d. 7 Ekim 1885, Kopenhag – ö. 18 Kasım 1962, Kopenhag), kuantum mekaniği ve atomun yapısının anlaşılması üzerine yaptığı katkılarla tanınan, 1922'de Nobel Fizik Ödülü almış Danimarkalı fizikçi.
Bohr, elektronların enerji seviyelerinin ayrık olduğunu ve elektronların atom çekirdeği etrafında kararlı yörüngelerde döndüğünü, ancak bir enerji seviyesinden (veya yörüngeden) diğerine atlayabileceğini önerdiği Bohr atom modelini geliştirdi. Bohr modelinin yerini başka modeller almış olsa da, altında yatan ilkeler geçerliliğini koruyor. Tamamlayıcılık ilkesini tasarladı: maddelerin bir dalga veya parçacık demeti gibi davranmak gibi çelişkili özellikler açısından ayrı ayrı incelenebileceği. Tamamlayıcılık kavramı, Bohr'un hem bilim hem de felsefedeki düşüncesine egemen oldu.
Bohr, 1920'de açılan ve şimdi Niels Bohr Enstitüsü olarak bilinen Kopenhag Üniversitesi'nde Teorik Fizik Enstitüsü'nü kurdu. Bohr, Hans Kramers, Oskar Klein, George de Hevesy ve Werner Heisenberg gibi fizikçilere akıl hocalığı yaptı ve onlarla birlikte çalıştı. Keşfedildiği yer olan Kopenhag'ın Latince adına göndermeyle hafniyum adı verilen yeni bir zirkonyum benzeri elementin varlığını öngördü. Daha sonra bohriyum elementine onun adı verildi.
1930'larda Bohr, Nazi rejiminden kaçan mültecilere yardım etti. Danimarka Almanlar tarafından işgal edildikten sonra, Alman nükleer silah projesinin başına geçen Heisenberg ile ünlü bir görüşme yaptı. Eylül 1943'te Almanlar tarafından tutuklanacağı haberi Bohr'a ulaştı ve İsveç'e kaçtı. Oradan, İngiliz Tube Alloys nükleer silah projesine katıldığı ve Manhattan Projesi'ndeki İngiliz misyonunun bir parçası olduğu İngiltere'ye uçtu. Savaştan sonra Bohr, nükleer enerji konusunda uluslararası işbirliği çağrısında bulundu. CERN'in ve Danimarka Atom Enerjisi Komisyonu Araştırma Kuruluşu Risø'nun kuruluşunda yer aldı ve 1957'de İskandinav Teorik Fizik Enstitüsü'nün ilk başkanı oldu.

Bohr, Danimarka'nın Kopenhag şehrinde 7 Ekim 1885'te üç çocuklu bir Yahudi ailenin ikincisi olarak doğdu. Babası, Kopenhag Üniversitesi'nde fizyoloji profesörü ve zengin bir Yahudi olan Christian Bohr ve annesi Ellen Adler Bohr bankacılık ve parlamenter çevrelerde öne çıkan birisiydi. Ablası Jenny ve küçük bir erkek kardeşi Harald vardı. Jenny bir öğretmen oldu, Harald ise Londra'daki 1908 Yaz Olimpiyatları'nda Danimarka millî takımı için oynayan bir futbolcu ve ek olarak matematikçi oldu. Niels da tutkulu bir futbolcuydu ve iki kardeş Kopenhag merkezli Akademisk Boldklub (Akademik Futbol Kulübü) için Niels ile kaleci olarak birkaç maç oynadı. Son önemli çalışmasını, 1939'da yaptı. Yeni keşfedilmiş olan çekirdek bölünmesinin neden bazı çekirdeklerde olup diğerlerinde olmadığını açıklamak için, bir büyük çekirdek ile bir sıvı damlası arasındaki benzerliği kullanmıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Bohr, ilk olarak Alman atom projesinde, daha sonra Almanlar tarafından tutuklanacağını Eylül 1943'teki bir mektupla öğrenince New Mexico'daki Los Alamos'ta (ABD) atom bombasının geliştirilmesine katkıda bulundu. Savaştan sonra Kopenhag'a döndü ve burada 1962'de öldü.

Eylül 1911'de, Carlsberg Vakfı'ndan bir bursla desteklenen Bohr, İngiltere'ye gitti. O zamanlar, atomların ve moleküllerin yapısı üzerindeki teorik çalışmaların çoğunun yapıldığı yer burasıydı. Cavendish Laboratuvarı ve Trinity College, Cambridge'den J. J. Thomson ile tanıştı. James Jeans ve Joseph Larmor tarafından verilen elektromanyetizma üzerine derslere katıldı ve katot ışınları üzerinde bazı araştırmalar yaptı, ancak Thomson'ı etkilemede başarısız oldu. Avustralyalı William Lawrence Bragg ve 1911 küçük merkezi çekirdek Rutherford atom modeli Thomson'ın 1904 erikli puding modeline meydan okuyan Yeni Zelandalı Ernest Rutherford gibi genç fizikçilerle daha başarılı oldu.
Bohr, Temmuz 1912'de düğünü için Danimarka'ya döndü ve balayı için İngiltere ve İskoçya'yı gezdi. Dönüşünde, Kopenhag Üniversitesi'nde termodinamik üzerine dersler veren bir özel doktor oldu. Martin Knudsen, Bohr'un adını 1913 Temmuz'unda onaylanan bir doktor için öne sürdü ve Bohr daha sonra tıp öğrencilerine eğitim vermeye başladı. Daha sonra "üçleme" olarak ünlenen üç makalesi, o yılın Temmuz, Eylül ve Kasım aylarında Philosophical Magazine'de yayınlandı. Rutherford'un nükleer yapısını Max Planck'ın kuantum teorisine uyarladı ve böylece Bohr atom modelini yarattı.
Gezegensel atom modelleri yeni değildi, ancak Bohr'un yaklaşımı öyleydi. Darwin'in, elektronların bir çekirdekle alfa parçacıklarının etkileşimindeki rolüne ilişkin 1912 tarihli makalesini başlangıç noktası olarak alarak, atomun çekirdeği etrafındaki yörüngelerde hareket eden elektronlar teorisini, kimyasal özellikleriyle geliştirdi. her bir element, büyük ölçüde atomlarının dış yörüngelerinde bulunan elektronların sayısı ile belirlenir. Kuantum ayrık enerji yayan süreçte, bir elektronun daha yüksek enerjili bir yörüngeden daha düşük bir yörüngeye düşebileceği fikrini ortaya attı. Bu, şimdi eski kuantum teorisi olarak bilinen şeyin temeli haline geldi.

1885'te Johann Balmer, bir hidrojen atomunun görünür spektral çizgilerini tanımlamak için Balmer serisini ortaya çıkardı:

Burada λ emilen veya yayılan ışığın dalga boyu ve RH Rydberg sabitidir. Balmer'in formülü, ek spektral çizgilerin keşfedilmesiyle doğrulandı, ancak otuz yıl boyunca kimse ne işe yaradığını açıklayamadı. Bohr üçlemesinin ilk makalesinde bunu modelinden türetmeyi başardı:

burada me elektronun kütlesi, e onun yükü, h Planck sabiti ve Z atomun atom numarasıdır (hidrojen için 1).
Modelin ilk engeli, Balmer'in formülüne uymayan çizgiler olan Pickering serisiydi. Bu konuda Alfred Fowler tarafından sorgulanan Bohr, bunlara iyonize helyumun, yalnızca bir elektronlu helyum atomlarının neden olduğunu söyledi. Bohr modelinin bu tür iyonlar için işe yaradığı bulundu. Thomson, Rayleigh ve Hendrik Lorentz gibi birçok eski fizikçi üçlemeyi beğenmedi, ancak Rutherford, David Hilbert, Albert Einstein, Enrico Fermi, Max Born ve Arnold Sommerfeld gibi genç nesil bunu bir atılım olarak gördü. Üçlemenin kabulü, tamamen diğer modelleri engelleyen fenomeni açıklama ve daha sonra deneylerle doğrulanan sonuçları tahmin etme kabiliyetinden kaynaklanıyordu.
Bohr tıp öğrencilerine ders vermekten hoşlanmıyordu. Rutherford'un kendisine, görev süresi dolan Darwin'in yerine öğretmen olarak iş teklif ettiği Manchester'a dönmeye karar verdi. Bohr kabul etti. Kardeşi Harald ve Hanna Adler teyzesiyle Tirol'de tatil yaparak başladığı Kopenhag Üniversitesi'nden izin aldı. Orada Göttingen Üniversitesi'ni ve Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi'ni ziyaret etti ve burada Sommerfeld ile tanıştı ve üçleme üzerine seminerler verdi. Birinci Dünya Savaşı, Tirol'deyken patlak verdi ve Bohr'un daha sonra Margrethe ile Ekim 1914'te geldiği İngiltere'ye yaptığı yolculuğu büyük ölçüde karmaşıklaştırdı. Kopenhag Üniversitesi'nde Teorik Fizik Kürsüsü, özellikle onun için oluşturulmuş bir pozisyondu.

1922 Nobel Fizik Ödülü
1938 Copley Madalyası
1961 Sonning Ödülü

Bohr-Einstein tartışmaları
Bohr magnetonu

Nöroloji ya da sinir bilimi, genel olarak beyin, beyin sapı, omurilik ve çevresel sinir sistemiyle kasların hastalıklarını inceleyen, cerrahi dışındaki tedavi uygulamalarını içeren tıp bilimi dalıdır. Nöroloji zamanla içine kapalı ve sınırlı bir dal olmaktan çıkmış, epilepsi, hareket bozuklukları, beyin damar hastalıkları, bunamalar, uyku bozuklukları gibi ayrıca özelleşmişlik gerektiren alt disiplinlere bölünmüştür, bunun yanı sıra 19. yüzyılda ruh hastalıklarıyla birlikte ele alınırken, 20. yüzyıldan itibaren psikiyatri ayrı bir dal olarak ayrılmıştır. Tüm bu alanlardaki ciddi laboratuvar arka planının yanı sıra günümüze nöroloji pek çok başka tıp alanı ile multidisipliner bir ilişki içindedir 

Son yıllarda yapay zeka ve nöroteknoloji alanındaki ilerlemeler, nörolojik hastalıkların teşhis ve tedavisinde devrim yaratmaktadır. 2023 yılında yapılan bir araştırmada, yapay zeka destekli beyin taramalarının Alzheimer teşhisinde %90 doğruluk sağladığı gösterilmiştir. Ayrıca, beyin-bilgisayar arayüzleri (BCI) sayesinde felçli hastalar için yeni iletişim ve hareket kabiliyeti sağlanmaktadır.

"Nöroloji" terimini ilk kez İngiliz doktor Thomas Willis Cerebri anatome (Beyin Anatomisi) adlı bir eserinde ortaya atmıştır. "Nöroloji" kelimesi Türkçeye Fransızca neurologie, Fransızcaya İngilizce neurology, İngilizceyeyse Yeni Latince neurologia kelimelerinden girmişlerdir. Yüzeysel bir analizle, Grekçe νεῦρον (neúron) "sinir" kelimesiyle -λογία (-logía) "bilim, uzmanlık" edatının bileşiğidir.

Birçok sistemik hastalık sinir sistemine ait bulgulara neden olabilirken, nörolojik hastalıkların bazıları da diğer organ sistemlerini etkilenebilir. Örneğin gebelikte değişen hormon düzeyleri vücudun sıvı ve tuz tutmasını kolaylaştırır, kemiklerin korunaklı yüzeylerinden geçen sinirler bu seviyelerde ödem etkisi nedeni ile bası altında kalarak zarar görürler. Sonuçta etkilenen bölgenin altında uyuşma, karıncalanma, ağrı, etkilenen kaslarda kuvvetsizlik gibi belirtiler ortaya çıkar. Benzer şekilde şeker hastalığı ve tiroid fonksiyon bozuklukları gibi hastalıklarda bu duruma zemin hazırlar. Bu ve benzeri pek çok nörolojik hastalık tek bir sisteme ait bulgu vermediğinden, başvuru sırasında hastaların birçoğu farklı branş hekimlerince görülür.
Nöroloji polikliniklerine başvuru şikayetleri başlıca; baş ağrıları, baş dönmeleri, inmeler, şuur değişikliği ile giden hastalıklar (epilepsi = sara vs), el ayak uyuşmaları, çeşitli kas güçsüzlükleri gibi durumlardır.
Yaşlı nüfusun artışı, hipertansiyon, kalp hastalığı ve diyabet gibi sistemik hastalıkların ve bunlara bağlı komplikasyonların daha sık rastlanır olmasına yol açmaktadır. İnme bu komplikasyonların en dramatik ve en korkulanıdır. Kraniyal tomografi ve/veya magntik rezonans görüntülemesi, ekokardiografi ekstrakranial dopler gibi tetkikler inme kliniği ile başvuran hastalarda uygulanmakta, alınan sonuçlar hastaların takip ve tedavilerine katkıda bulunmaktadır. Koma, ilerleyici inme, sık tekrarlayan nöbetler gibi hasta yaşamını tehlikeye sokan ciddi durumlarda hastaların takip ve tedavisi yoğun bakım ünitesinde sürdürülmektedir.
El ve ayak uyuşmaları gibi sık rastlanılan yakınmalarla ortaya çıkan nöropatileri değerlendirmek ve bel, boyun fıtığı gibi ağrılı durumların tanısında dinamik bir tanı yöntemi olan emg (elektro miyo-nörografi) tetkiki elektrofizyoloji laboratuvarında yapılabilmektedir.
Başta epilepsi olmak üzere santral sinir sisteminin birçok hastalığında ayırıcı tanı amacı ile kullanılan eeg (elektro ensafolo grafi) tetkiki de elektrofizyoloji laboratuvarında yapılabilmektedir.
Toplumsal bir sorun olma yoluna giden işgücü verimi ve üretkenliği engelleyen baş ağrısı yakınmaları; baş ağrısı polikliniğinde değerlendirilebilmektedir.
Nöroloji Bölümü bünyesinde gerçekleştirilen incelemeler, beynin elektriksel aktivitesinin kâğıt üzerine dökülmesiyle gerçekleştirilen EEG ve sinirlerin, kasların ve omuriliğin ve bunların bağlantılarının hastalıkları ile alakalı ölçüm testleri olanEMG'dir. EEG,. beyin dalgalarının değişiklikler gösterdiği hastalıklarda, özellikle epilepside kullanılan bir tetkiktir. EMG ise hızlı bir şekilde yapılıp hastanın tedavisinde kullanılmalıdır. Bunlar diğer branşlara yönlendirme ve hastaların tedavisinin planlanması açısından gerekli olan ölçüm yöntemleridir. Hastanın getirildiği andan itibaren görüntüleme, laboratuvar gibi tüm incelemelerinin bir çatı altında yapılabilmesi ve teşhisinin konulabilmesi hasta açısından çok büyük bir avantajdır.

MRI
BBT
EEG
EMG
X-Ray (Direkt Grafi)

Beyin, omurilik ya da sinirlerin elektriksel yapısındaki anormallikler çeşitli nörolojik bozukluklara yol açabilmektedir.Bu semptomlara örnek; inme, kas zayıflıkları, koordinasyon problemleri, his kaybı, nöbet geçirme, sersemlik, acı ve şuur kayıplarıdır. Birçok tanımlanmış nörolojik hastalık bulunmaktadır, bazıları nispeten yaygındır fakat genellikle az görülmektedir.
Beyin, omurilik ve sinir hastalıklarını şu şekilde listelenmiştir;

Beyin
Beyin lobuna bağlı beyin hasarı
Ön lob hasarı
Yan lob hasarı
Şakak lob hasarı
Artkafa lob hasarı
Tiplerine göre beyin fonksiyon hasarları:
Afazi (konuşma zorluğu ya da yitimi)
Disgrafi (yazı yazma bozukluğu)
Dizartri (sözcükleri söylemede güçlük)
Apraksi (İşlev Yitimi)
Agnozi (bilinçsizlik)
Amnezi (Unutkanlık)
Omurilik hastalıkları
Periferik sinir hastalığı
Kafatası sinir hastalığı (örnek: Trigeminal nevralji)
Otonom sinir sisitemi hastalıkları (örnek: Disotonomi)
Nöbet geçirme hastalıları (örnek :Epilepsi)
Merkez ve periferik sinir sistemi hareket bozukluğu hastalıları (örnek:Parkinson, temel titreme, Amyotrofik lateral skleroz-ALS, Tourette sendromu ve Multipl skleroz-MS)
Uyku Hastalıkları (örnek: narkolepsi)
Migren ve diğer tip baş ağrıları (örnek:Küme baş ağrısı, Gerilim tipi baş ağrısı)
Sırt ve boyun ağrıları
Merkez Nöropati
Nöropsikiyatrik hastalıklar

Türk Nöroloji Derneği 14 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Nöroloji Dergisi 19 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nöroloji Merkezi

Nükleer enerji mühendisliği, nükleer fizik ve radyasyonun madde ile etkileşimi ilkelerine dayalı olarak atomun çekirdeği üzerine pratik uygulamalar yapan bir bilim dalıdır. Bu mühendislik alanında çalışmalar genel olarak nükleer santrallerin ve reaktörlerin, kısacası nükleer fisyon sistemlerinin ve alt elemanlarının tasarımı, analizi, geliştirilmesi, bakımı, test edilmesi, modellenmesi, inşaatı, işletmeye alınması ve sökülmesi gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır. Nükleer enerji mühendisliği kapsamında aynı zamanda nükleer füzyon, radyasyonun tıbbi uygulamaları, nükleer güvenlik, ısı transferi, nükleer yakıt teknolojisi, nükleer verimlilik, radyoaktif atıklar, atom bombaları ve radyoaktivitenin çevreye olan etkileri üzerine çalışmalar çok yaygın bir şekilde bulunmaktadır. Türkiye'de nükleer enerji mühendisliği dalında lisans eğitimi veren kuruluşlar Hacettepe Üniversitesi ve Sinop Üniversitesi'dir.
Nükleer enerji mühendisliği Bölümünde aşağıdaki konularda araştırma yapmak için gerekli deneyim, bilgi birikimi ve teknik altyapı mevcuttur:

Enerji planlaması
Proje yönetimi ve maliyet analizi
Nükleer teknoloji ve radyasyon konusunda hizmet içi eğitim
Nükleer teknoloji hakkında danışmanlık hizmetleri
Nükleer Kaza Analizleri
Risk ve Güvenilirlik Analizleri
Yakıt Yönetimi Hesaplamaları
Nükleer Reaktör Tasarımı
Halkı Aydınlatma Projeleri
Uzaktan Radyasyon İzleme ve Ölçüm Projeleri
Reaktör Bileşenlerinin Deprem Koşullarında Dinamik Analizi

Nükleer enerji

Hacettepe Üniversitesi Nükleer Enerji Mühendisliği 29 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nükleer fizik veya çekirdek fiziği, atom çekirdeklerinin etkileşimlerini ve parçalarını inceleyen bir fizik alanıdır. Nükleer enerji üretimi ve nükleer silah teknolojisi nükleer fiziğin en çok bilinen uygulamalarıdır fakat nükleer tıp, manyetik rezonans görüntüleme, malzeme mühendisliğinde iyon implantasyonu, jeoloji ve arkeolojide radyo karbon tarihleme gibi birçok araştırma da nükleer fiziğin uygulama alanıdır.

Atom fiziğinden farklı bir disiplin olan nükleer fiziğin tarihçesi 1896'da Henri Becquerel’in uranyum tuzlarının fosforesans olayını araştırırken radyoaktiviteyi keşfetmesiyle başlar. Bir yıl sonra J.J. Thomson tarafından elektronun keşfedilmesiyle atomun bir iç yapıya sahip olduğu ortaya çıktı. 20. yüzyılın başlarında ise kabul edilen atom modeli J.J. Thomson’un üzümlü kek modeli oldu. Buna göre büyük pozitif yüklü parçacıklar, küçük negatif yüklü parçacıklarla atomun içine gömülüdür. 20. yüzyılda fizikçiler aynı zamanda atomdan yayılan alfa, beta ve gama ışınlarını keşfetti. 1911 yılında Otto Hahn ve James Chadwick tarafından yapılan deneyler sonucunda 1914’te beta ışını bozunma spektrumun ayrılmasına göre daha devamlı olduğu keşfedildi. Diğer bir deyişle, alfa ve gama bozunmalarına göre beta ışınında daha çok enerji gözlemlenmiştir. Fakat nükleer fizikçiler için bu bir problem olmuştur, bu bozunmalar sonuncunda enerjinin korunmadığı anlaşıldı.
1915 yılında Albert Einstein kütle-enerji eşdeğerliği fikrini formüle etti. Madam Curie ve Becquerel’in radyoaktivite üzerine çalışmaları bundan daha eski olmasına rağmen radyoaktif enerji kaynağıyla ilgili açıklama çekirdeğin küçük bileşenlerden -nükleonlardan- oluştuğunun anlaşılmasına kadar beklemek zorundaydı.

1907'da Ernest Rutherford “Radyumdan Gelen Alfa Parçacıklarının Radyasyonunun Maddeden Geçmesi” makalesini yayımladı. Hans Geiger de bu çalışmayı Royal Society ile iletişim içinde genişletti ve alfa taneciklerinin ince metal yapraklardan saçılmasını inceledi. 1909 yılında Geiger ve Ernest Marsden tarafından yayımlanmış, daha ileri düzeyde genişletilmiş bir çalışma 1910 yılında Geiger tarafından yayımlanmıştır. 1911-1912 yıllarında Rutherford önce Royal Society'e deneylerini açıklamak için gitti ve daha sonra atom çekirdeği teorisini ortaya attı.
Bunun ardındaki anahtar deneyi, 1910 yılında Rutherford gözetimi altında Geiger ve Marsden'ın ince altın folyo filminden alfa parçacıklarını ateşleyip yaptıkları deneyle gerçekleştirdiler. Üzümlü kek atom modeline göre folyodan çıkan alfa parçacıkları folyoyu hafifçe bükmesi gerekiyordu. Rutherford takımını bilgilendirmek için birçok deney yaptı, bu deneylerde alfa paracıklarının genel anlamda küçük açılarla saptığını ama bazılarının büyük açılarla saptığını hatta bazılarının geri döndüğünü gözlemledi. 1911 yılında Rutherford'un analiziyle başlayan bu keşif sonucunda atomun kütlesinin çoğunu içeren yoğun bir kütleye sahip olduğu, pozitif parçacıklar içinde dengeli olarak elektronların gömülü olduğu Rutherford atom modelini buldu. Bu modele göre örneğin Nitrojen-14 14 proton 7 elektron içeriyor (21 parçacık) ve çekirdeğin çevresinde 7 den fazla elektron yörüngesi vardır.
Bu model 1929 yılında Franco Rasetti'nin atom dönüşü çalışmasına kadar geçerliliğini sürdürdü. 1925 yılında proton ve elektronların  ½ oranında spine sahip olduğu ve Rutherford modeli biliniyordu. Fakat Rasetti Nitrojenin 1 spin olduğunu keşfetti.

1932 yılında Walther Bothe, Herbert Becker, Irene and Frederic Joliot-Curie gözlemlediği nötronların varlığı Chadwick tarafından keşfedilmiştir. Aynı yıl Dmitri Ivanenko nötronların ½ spinde olduğunu keşfetmiştir ve çekirdeğin nötron ve protondan oluştuğunu elektron bulunmadığını söylemiştir. Böylece nötron spinler Nitrojen-14 problemini çözdü çünkü buna göre 1 tane eşlenmemiş proton ve bir tane eşlenmemiş nötron vardır her biri aynı yönde ½ spinine katkıda bulunur sonuç olarak 1 spin olur. Nötronun keşfiyle, bilim adamları bağlanma enerjisinin sürtünmesini her atom çekirdeği için nükleer kütle içindeki her proton ve nötronu karşılaştırarak hesaplayabildiler. Nükleer kütleler arasındaki fark da bu yolla bulunmuştur ve Einstein'ın kütle-enerji hesaplamalarıyla da desteklenmiştir.

Alexandra Proca, vektör boson alanı denklemlerini ve nükleer kuvvetlerin mesonıc alan teorisini geliştiren ve rapor eden ilk kişi olmuştur. Proca'nın denklemleri Wolfgang Pauli'nin nobel konuşmasında bu denklemlerden bahsetmesiyle bilindi. Aynı zamanda bu denklemler atom çekirdeği teorisini geliştirdiği için Yukawa, Wentzel, Taketani, Sakata, Kemmer, Heitler ve Fröhlich tarafından takdir edilmesiyle bilinir.

1935 yılında Yukawa'nın ilk önemli kuramı olan güçlü kuvvetler kuramında çekirdeğin nasıl bir arada tutulduğunu fikrini öne sürmüştür. Daha sonra meso olarak anılacak olan Yukawa'nın sanal parçacıklarının etkileşimi tüm nükleonlar arasındaki kuvvete aracı olmuştur. Bu kuvvetler çekirdeğin proton itmesi altında neden parçalandığı ve aynı zamanda etkili ve güçlü kuvvetlerin protonlar arasındaki elektromanyetik itmelere göre neden daha sınırlı aralığı olduğuna açıklama getirdi. Daha sonra pi mesonunu keşfi ile Yukawa parçacıkların özelliklerini kanıtladı.
Yukawa'nın kâğıtları ile modern atom modeli tamamlandı. Atomun merkezi çok büyük olmayan sıkı bir top içerisinde nükleer kuvvet tarafından bir arada tutulan nötron ve protonlardan oluşur. Kararsız çekirdekler, enerjik bir helyum çekirdeği ya da beta bozunmasına uğrayabilirler. Bu bozunmalardan sonra çıkan çekirdek uyarılmış halde olabilir ve bu durumda yüksek enerjili fotonlar salarak taban durumuna düşer.
Güçlü ve zayıf nükleer kuvvet çalışması çarpışmasına daha yüksek enerjideki elektron ve çekirdeğin çarpışmasına yol açmıştır. Bu araştırmalar parçacık fiziğinin standart modeli olan güçlü ve zayıf elektro manyetik kuvvetleri açıklayan bir bilim haline geldi.

Ana makaleler: sıvı damla modeli ve çekirdek kabuğu modeli ağır çekirdekler kısmi yüzey gerilimine ve kısmi protonun elektriksel itilmesinden kaynaklanan bir enerjiye sahiptir.
Sıvı damla modelinde kütle numarasına göre genel bağlanma enerjisi eğiliminin yanı sıra nükleer fisyon fenomeni içeren çekirdeklerin birçok özelliğini çıkarmak mümkündür. Fakat bu klasik resim üzerine büyük ölçüsü Maria Goeppert-Mayer tarafından gerçekleştirilen ve nükleer kabuk kullanımı olarak tanımlanan kuantum mekaniğinin de etkisi vardır. Çekirdekte proton ve nötronlar belirli numaralara göre (bunlar 2.8.20.28) dizilmiştir çünkü onların kabukları doludur.
Çekirdek için diğer karmaşık modellerde öne sürülmüştür. Örneğin; etkileşen bozon modeli, bu modele göre nötron ve proton çiftleri bozonlar gibi etkileşimdedir. Bu Cooper elektron çiftlerine benzer.
Mevcut fizik araştırmalarının çoğu yüksek spin uyarma enerjisi gibi uç koşullarla da ilgilidir. Çekirdekler aynı zamanda farklı şekillere, farklı nötron ve proton oranlarına sahip olabilirler. Uzmanlar, hızlandırıcıdan çıkan iyon ışınlarını kullanarak, yapay füzyon ya da nükleon transfer reaksiyonları oluşturabilir. Daha yüksek enerjiler ile yüksek sıcaklıkta çekirdek oluşturmak için kullanılabilir.

Seksen elementin bozunmada gözlenmeyen en az bir kararlı izotopu vardır 254 izotop içerisinde. Fakat bununla birlikte binlerce izotopun kararsız olduğu karakterize edilmiştir. Bu radyo izotoplar haftalarca, yıllarca, milyonlarca ve hatta trilyonlarca yıl gibi değişen zaman ölçeklerinde bozunabilirler.
Çekirdeğin kararlılığı içindeki nötron ve proton oranı ya da dengeli düştüğü zaman en yükseğe ulaşır, çok az ya da çok fazla nötron bozunmaya neden olabilir. Örneğin beta bozunmasıyla nitrojen atomu (7 proton, 9 nötron) oksijen atomu (8 proton, 8 nötron) birkaç saniye içerisinde dönüşür. Bu element başka bir elemente yeni protonlar elde ettikçe dönüşür.
Radyoaktif elementlerdeki alfa bozunmalar, helyum yayarak ya da başka verilen bir elementte bozunur. Bu işlem bozunmanın diğer türlerinde de sabit bir element oluşana kadar birkaç adım boyunca devam eder.
Gama bozunmasında, çekirdek uyarılmış bir durumdan daha düşük enerji haline gama ışını yayarak bozunur. Bu süre boyunca bu element başka bir elemente dönüşmez.
Diğer farklı bozunmalarda mümkündür (ana yazıya bakınız ). Örneğin iç dönüşüm bozunmasında, uyarışmış bir çekirdek elektronları yüksek hızlı üreten bir işlemde atomun içyapısındaki orbitali çıkarmak için kullanılabilir, ancak bu beta bozunması değildir ve başka bir elemente dönüşmez.

Nükleer füzyonda iki düşük kütleli çekirdek birbirine çok yakın temas eder böylece güçlü kuvvet onları kaynaştırır. Çekirdekler arasındaki bu itmenin üstesinden gelebilmek için yüksek bir enerji gerekir, böylece nükleer füzyon sadece yüksek sıcaklıkta ve yüksek basınçta gerçekleşir. Bir kez bu işlem başarıya ulaşınca çok büyük miktarda enerji ortaya çıkar ve birleşik çekirdekler daha düşük enerji düzeyine gelir. Nükleon üzerindeki bağlanma enerjisi, kütle numarası 62 olan nikele kadar, kütleyle orantılı olarak artar. Güneş gibi yıldızlar, bir helyum çekirdeği iki pozitron ve iki nötrona içine dört proton füzyonu ile güçlendiriliyor. Helyumun içindeki hidrojenin bu kontrolsüz füzyonu termonükleer kaçak olarak bilinir. Örneğin, mevcut araştırmanın öncüsü olan, JET ve ITER kontrollü füzyon reaksiyonlarından ekonomik açıdan enerji kullanım yöntemi geliştirmişlerdir. Güneşinde içinde olduğu tüm yıldızlar çekirdek tarafından üretilen doğal ışık ve enerji kaynağıdır.

Nükleer fisyon, nükleer füzyonun ters işlemidir. Nikel-62'den daha ağır çekirdekler için, nükleonun bağlanma enerjisi kütle numarası ile azalır. Bu yüzden ağır bir çekirdek iki hafif çekirdeğe parçalanırsa enerjinin serbest kalması mümkün olur.
Alfa bozunumu kendiliğinden gerçekleşen bir fisyondur. Bu işlem yüksek derecede asimetrik fisyon üretir çünkü alfa parçacıkları birbirine sıkı bir şekilde bağlı yapan dört parçacık büyük olasılıkla fisyon çekirdeğinin üretimini yapıyor, fisyon üzerinden nötron üreten ve fisyonu başlatmak için nötronları soğuran ağır çekirdekler kendi kendine nötron ateşleme tipi olarak adlandırılan reaksiyonu elde edebilirle

Nükleer kimya ya da çekirdek kimyası, kimyanın radyoaktivite, nükleer reaksiyon ve çekirdek özellikleriyle ilgilenen bir alt dalıdır. Kuantum mekaniğinin atom çekirdeğine uygulanması ile ortaya çıkmıştır. Fizikteki dengi nükleer fiziktir. Örneğin çekirdekten alfa taneciklerinin yayılması kuantum mekaniği ilkeleri ile başarıyla açıklanmıştır. Çekirdek modelleri de kuantum mekaniksel olarak ortaya atılmış, günümüzde de başarıyla uygulanan modellerdir. Radyoaktivite, radyasyon kimyası ve nükleosentez de bu dalın alt dallarıdır. Çekirdeklerin kararlılıkları artan nötron sayıları ile azalmakla birlikte, kararlılığın çekirdeğin ağır olması ile ilgisi yoktur. Oldukça kararlı süper ağır elementlerin varlığı teorik olarak öngörülmüştür ve sentez çalışmaları başlamıştır. Bu elementler de "kararlılık kuşağı" içindedir.
Nükleer kimyanın bazı önemli alt dalları şunlardır:
Radyoaktivite: Radyoaktif elementlerin bozunması ve yaydıkları radyasyon türlerini inceleyen bilim dalıdır.
Nükleer reaksiyonlar: İki veya daha fazla atom çekirdeğinin bir araya gelerek yeni çekirdekler oluşturduğu reaksiyonları inceleyen bilim dalıdır.
Nükleokimya: Elementlerin ve izotoplarının kökenini ve oluşumunu inceleyen bilim dalıdır.
Radyoizotop kullanımı: Tıp, tarım ve sanayi gibi alanlarda radyoizotopların kullanımını inceleyen bilim dalıdır.
Nükleer kimyanın uygulama alanları oldukça geniştir. Bu alanlardan bazıları şunlardır:
Nükleer enerji: Nükleer fisyon ve füzyon reaksiyonları ile enerji üretmek için kullanılır.
Tıp: Tanı ve tedavi amaçlı radyoizotoplar kullanılır.
Tarım: Ürün verimini artırmak için radyoizotoplar ve nükleer teknikler kullanılır.
Sanayi: Malzemelerin analizinde ve nondestructive testlerde radyoizotoplar kullanılır.
Nükleer kimya, modern bilim ve teknolojinin önemli bir dalıdır. Bu dalda yapılan araştırmalar, enerji üretimi, tıp, tarım ve sanayi gibi birçok alanda önemli gelişmelere yol açmaktadır.
Nükleer kimya hakkında daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki kaynaklara bakabilirsiniz:

Oseonografya, oşinografi ya da okyanus bilimi; okyanusları ve denizleri inceleyen bilim dalıdır.

Okyanuslar ve onlarla ilişkili ekosistemleri, kimyasal ve fiziksel süreçleri inceler. Deniz kaynaklarının geliştirilmesine, kullanılmasına ve denizlerin doğal özelliklerinin korunmasına katkıda bulunur. Fiziksel ve kimyasal oşinografi, deniz biyolojisi ve balıkçılık, deniz jeolojisi ve deniz jeofiziği gibi alt dallara ayrılır.
Bilim olarak oşinografi oldukça genç bir bilim gibi gözükse de kökeni insanoğlunun doğa hakkında ilk soruları sormaya başladığı güne kadar götürülebilir. Luigi Ferdinando Marsigli'nin de 17. yüzyılda İstanbul'da Venedik elçiliğinde çalışırken İstanbul Boğazı ile ilgili çalışmaları da oseonografyanın ilk örneklerindendir.
Oşinografide geleneksel olarak dört alt çalışma alanı vardır: fiziksel, kimyasal, jeolojik ve biyolojik oşinografi. Zaten doğası gereği disiplinlerarası olan bu bilim, bu dört alanın ötesine de taşmış durumdadır. Uzaktan algılama sistemleri ve moleküler çalışmalar da buna eklenebilir.

Optik, ışık hareketlerini, özelliklerini, ışığın diğer maddelerle etkileşimini inceleyen; fiziğin ışığın ölçümünü ve sınıflandırması ile uğraşan bir alt dalı. Optik, genellikle gözle görülebilen ışık dalgalarının ve gözle görülemeyen morötesi ve kızılötesi ışık dalgalarının hareketini inceler. Çünkü ışık bir elektromanyetik dalgadır ve diğer elektromanyetik dalga türleri (X-ray, mikrodalga, radyo dalgaları gibi) ile benzer özellikler gösterir.
Çoğu optik olay ışığın klasik elektromanyetizma tanımı ile açıklanabilmektedir. Işığın elektromanyetik tanımlarını tam anlamıyla pratikte kullanmak zordur. Pratik (uygulanabilir) optikte genelde basitleştirilmiş modeller kullanılır. Bu modellerin en yaygını olan geometrik optik; ışığı bir demet olarak ele alır ve ışığı yüzeylerden yansırken, geçerken bükülen bir çizgi varsayar. Fiziksel optik ise ışığın daha kapsamlı bir modelidir. Geometrik optikle açıklanamayan dalga, kırınım, girişim olaylarını barındırır. Tarihsel olarak ışığın demet temelli modeli dalga modelinden önce geliştirilmiştir. 19. yüzyılda elektromanyetik teorideki gelişim ışık dalgalarının aslında elektromanyetik dalga olduğunu göstermiştir.
Bazı optik fenomenleri dalga parçacık ikiliğini ortaya çıkarır. Bu etkiler kuantum mekaniği ile açıklanır. Işığın parçacık modeli söz konusu olduğunda ışık foton adı verilen parçacıkların birleşimi olarak modellenir. Kuantum optiği, kuantum mekaniğini optik sistemlerine uyarlar.
Bir bilim ve fizik dalı olarak optik, astronomi, mühendislik, fotoğrafçılık ve tıp (ağırlıklı olarak oftalmoloji ve optometri) gibi bilim dallarıyla ilintilidir ve bu dallarla birlikte çalışır. Optiğin günlük hayatımızda ve teknolojide çok fazla kullanım alanı vardır. Örneğin; ayna, mercek, teleskop, mikroskop, lazer, fiberoptik gibi günlük eşyaların yapımında ve kullanımında optik bilimi yardımcı olur

Optiğin tarihi Antik Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının merceği geliştirmesiyle başlar. Bilinen ilk mercekler, M.Ö. 700'lerde Asurlular tarafından cilalı kristalden ya da genellikle kuartz, yapılmıştır. Layard/Nimrud Merceği bunun bir örneğidir. Antik Romalılar, cam kürelere su doldurup mercek olarak kullanmışlardır. Optik alanında gelişmeler, ışık hakkındaki genel teoriler ile Yunan ve Hint filozofların geliştirdiği görme kuramlarını beraberinde getirdi. Bu ilerlemeler, Greko-Romen kültüründe geometrik optiğin gelişimini sağladı. "Optik" sözcüğü Yunanca görünüş, görünüm anlamına gelen "ὀπτική" sözcüğünden türemiştir.
Yunan felsefesi görme eyleminin nasıl gerçekleştiği konusunda iki teoriye ayrılmıştır; emisyon (yayılma) ve içe giriş teorisi. İçe giriş teorisine göre nesnelerden nesnenin kopyaları (eidola) göze gelir ve kopya göz tarafından yakalanınca görme eylemi gerçekleşir. Demokritos, Epikür, Aristoteles ve öğrencilerinin de desteklediği bu teori modern görme teorileriyle ortak yanlara sahip olsa da ortaya atıldığı dönemde hiçbir deneysel çıkarıma dayanmamaktaydı.
Platon, ilk olarak yayılma teorisinde görme olayını; maddelerden yayılan ışınların göz tarafından soğurulması olarak açıklamıştır. Platon aynı zamanda Timaeus'da aynaların dönüşüm çarpanına değinmiştir. Birkaç yüzyıl sonra Öklid Optik tezi yazdı. Bu tezinde görme olayını geometriyle birleştirdi ve "Geometrik Optiki geliştirdi. Her ne kadar gözden çıkan ışının her göz kırpmada gözde parlamalara sebep olması gerektiğini sorgulasa da  Öklid bu çalışmasını Platon'un perspektifin matematiksel kurallarını ve kırılımın etkilerini nitel olarak açıkladığı yayılım teorisini baz alarak yaptı. Batlamyus, Optik tezinde içe-dışa yayma teorisini düzenledi: gözden gelen ışınlar (ya da akı) koni şeklini alır, tepesi göze girer ve taban görüş alanını belirtir. Işınlar hassastı, gözlemcinin beynine mesafe ve yüzeyin yönü hakkında bilgi iletiyordu. Aslında Öklid'i özetlemiştir ve ışınla geliş açısı arasındaki ampirik ilişkiyi farkedememiş, kırılma açısını ölçmek için yöntem aramıştır.

Orta Çağ'da Yunanların optik hakkındaki görüşleri Müslüman dünyası bilim adamları tarafından yeniden gündeme getirilip, geliştirildi. Bu bilim adamlarının öncülerinden olan Kindi, Aristotesyen ve Öklidyen optiğin yararlarını yazmış, optik fenomeni daha iyi açıkladığını düşündüğü için yayılım teorisini benimsemiştir. 984 yılında İranlı matematikçi Ibn Sahl, "Yanan (Parlayan) aynalar ve mercekler" üzerine bir tez yazdı. Şimdiki adıyla Snell yasası'nı yani ışığın kırılımını açıklamıştır. Ve bu yasayı merceklerin ve küresel aynaların optimum eğriliğini hesaplamak için kullandı. 11. yüzyılın başlarında, İbn-i Heysem Optik Kitabı'nı (Kitab al-manazir) yazdı. Bu kitapta yansıma ve kırılmayı açıkladı. Aynı kitapta görme olayını ve ışığı açıklamak için gözlem ve deneye dayalı yeni bir sistem önerdi. Batlamyus'un ışınların gözden emildiğini söyleyen optik yayılma teorisini reddetti. Bunun yerine ışığın tüm yönlerden, düz çizgiler halinde gözlenen nesnenin her noktasından yansıyıp göze girdiğini öne sürdü. Fakat gözün ışınları nasıl yakaladığını açıklayamadı. İbn-i Heysem'in çalışması Arap dünyasında görmezden gelinse de 1200 yılında anonim bir yazar tarafından Latinceye çevrildi. Daha sonra Polonyalı Witelo adlı bir keşiş tarafından özetlendi ve genişletildi. Bu metin 400 yıl boyunca Avrupa'da optik üzerine literatür kitap olarak kullanıldı.
13. yüzyıl Orta Çağ Avrupası'nda İngiliz piskopos Robert Grosseteste, ışıkla ilgili bilimsel konuları Aristo'nun ve Platon'un çalışmalarından yola çıkarak geniş bir şekilde, 4 farklı perspektifle ele aldı: epistemolojik, metafiziksel veya kozmogoniksel, etiyolojik veya fiziksel ve teolojik. Grosseteste'nin en tanınmış öğrencisi, Roger Bacon; İbn-i Heysem, Aristo, İbn-i Sina, İbn Rüşd, Öklid, Kindi, Batlamyus, Tideus, Constantinus Africanus gibi bilim insanlarının yakın zamanda çevrilmiş optik ve felsefe konulu eserlerinden alıntılar ile bir çalışma yaptı. Bacon cam küre parçalarını büyüteç gibi kullanarak ışığın nesnelerden kaynaklanmadığını, nesnelerden yansıdığını ortaya koydu.
İlk takılabilir gözlük 1286 yılı civarında İtalya'da icat edildi. Bu icat mercekleri bileyerek ve cilalayarak gözlük yapılmasını sağlayan optik endüstrisinin başlangıcıydı. İlk olarak Venedik ve Floransa'da 13. yüzyılda başlamış daha sonra Hollanda ve Almanya'da da gözlük merceği yapım atölyeleri açılmıştır. Gözlük yapımcıları görüşü düzeltmek için zamanın optik teorisinden (merceklerin nasıl çalıştığını açıklayamıyordu) edindikleri bilgilerle değil merceklerin etkilerini inceleyerek öğrendikleri bilgilerle farklı mercek tipleri geliştirdiler. Mercek alanındaki gelişmeler, ustalaşma ve deneyler; 1595'te bileşik ışık mikroskobunun, 1608'de refrakter teleskopun Hollanda'daki mercek atölyelerinde icat edilmesini sağladı.
17. yüzyılın başlarında Johannes Kepler geometrik optikte ilerleme kaydetmiştir. Kepler mercekleri, düz ve küresel aynalarda yansımayı, iğne deliği kameranın çalışma prensibini, ışığın yoğunluğunun ters kare yasası ile ilişkisini, Ay ve Güneş tutulmasını, ıraklık açısını açıklamıştır. Aynı zamanda retinanın görüntüleri kaydetme rolü olduğunu anlamış ve mercek yapımcılarının 300 yıllık gözlemlerinin ardından değişik mercek çeşitlerinin etkileri bilimsel olarak ölçülmüştür. Teleskobun icadından sonra Kepler; teleskobun çalışma prensibinin teorik temellerini oluşturmuş; teleskoplar için Kepler teleskobu olarak bilinen ve büyütmeyi artırmak için iki dışbükey mercek kullanan daha iyi bir yöntem geliştirmiştir.

Optik teori 17. yüzyılın ortalarında René Descartes'ın The World adlı eserinde bulunan tezlerle ilerleme kaydetti. Bu tezlerde yansıma ve kırılma, ışığın onu üreten nesneler tarafından emildiği varsayılarak, açıklandı. Bu antik Yunan yayılma teorisinden çok farklıydı. 1660'ların sonlarına doğru, Newton Descartes'in fikrini Işığın Tanecik Kuramı'na dönüştürdü. Bu kurama göre beyaz ışık bir prizma aracılığıyla içeriğindeki renklere ayrılabilen birçok rengin karışımıydı. 1690'da Christiaan Huygens, 1664'te Robert Hooke tarafından yapılan çıkarımlara dayanarak dalga teorisini önerdi. Hooke, Newton'ın ışık teorilerini halka açık bir şekilde eleştirdi. İkisi arasındaki anlaşmazlık Hooke'un ölümüne kadar sürdü. 1704 yılında Newton, Opticks'i yayınladı. Fiziğin diğer alanlarındaki başarısı sebebiyle yaşadığı dönemde ışığın doğası tartışmasının galibi olarak düşünülüyordu.
Newtonyen optik 19. yüzyılın başlarına kadar kabul gördü ta ki Thomas Young ve Augustin-Jean Fresnel'in girişim deneyleri ile ışığın dalga modelini yayınlamasına kadar. Young'ın meşhur çift yarık deneyi ışığın süperpozisyon ilkesine uyduğunu gösterdi. Bu durum Newton'ın parçacık teorisinde öngörülmemişti. Bu çalışma ışığın kırınım teorisine yönlendirdi ve fiziksel optikte yeni bir çalışma alanı yarattı. 1860'larda dalga optiği James Clerk Maxwell tarafından elektromanyetik teori ile başarıyla birleştirildi.
Optik teorideki bir sonraki gelişme 1899 Max Planck'ın siyah cisim ışımasını doğru olarak modellemesi oldu. Bu modelde Planck madde ile ışık arasındaki enerji değişimlerinin sadece kuanta adını verdiği belirli enerji düzeylerinde gerçekleşebildiği varsaydı. 1905'te Albert Einstein kuantizasyonun ışığın kendisinden kaynaklandığını açıklayan fotoelektrik etki teorisini yayınladı. 1913'te Niels Bohr atomların sadece belirli ve kesikli enerji düzeylerinde enerji yayıldığını gösterdi. Bu keşif emisyon ve absorpsiyon spektroskopisindeki kesikli çizgileri açıkladı. Işık ve madde arasındaki etkileşimin anlaşılması kuantum optiğinin temelini atmasının yanı sıra kuantum mekaniğinin bir bütün olarak geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı. Sonuç olarak; kuantum elektrodinamiği tüm optik ve elektromanyetik süreci sanal ve gerçek fotonların değişimi olarak açıkladı.
Kuantum optiği 1953'te maserin, 1960'ta lazerin icadıyla günlük hayatta kullanım bakımından önem kazandı. Paul Dirac'ın kuantum alan kuramı üzerine çalışması ve George Sudarshan, Roy J. Glauber, Leonard Mandel'in katkıları 1950 ve 1960'larda fotodedektör, istatistiksel mekanik alanlarında daha fazla bilgi edinmek için kuantum teorisin

Organik kimya, organik bileşiklerin ve organik maddelerin yani karbon atomlarını içeren çeşitli formlardaki maddelerin yapısını, özelliklerini ve reaksiyonların bilimsel çalışmasını içeren, kimyanın bir alt dalıdır. Yapının incelenmesi yapısal formüllerini belirler. Özelliklerin incelenmesi, fiziksel ve kimyasal özellikleri ve davranışlarını anlamak için kimyasal reaktivitenin değerlendirilmesidir. Organik reaksiyonların incelenmesi doğal ürünlerin, ilaçların ve polimerlerin kimyasal sentezini ve bireysel organik moleküllerin laboratuvarda ve teorik (In silico) çalışma yoluyla incelenmesidir.
Organik kimyada incelenen kimyasallar arasında, hidrokarbonların (yalnızca karbon ve hidrojen içeren bileşikler) yanı sıra karbon esaslı ancak aynı zamanda diğer elementleri de içeren bileşikler, özellikle oksijen, azot, kükürt, fosfor bulunur (birçok biyokimyasalda bulunur) ve halojenlerdir. Organometalik kimya, karbon-metal bağları içeren bileşiklerin incelenmesidir. Ayrıca çağdaş araştırmalar lantanitler dâhil olmak üzere diğer organometalikleri, özellikle de geçiş metali çinko, bakır, paladyum, nikel, kobalt, titanyum ve kromu içeren organik kimyaya odaklanır.
Organik bileşikler tüm dünya yaşamının temelini ve bilinen kimyasalların çoğunluğunu oluşturur. Dört değerlikli karbonun bağlanma modelleri (biçimsel tekli, çiftli ve üçlü bağlar ve ayrıca yerelleşmeyen elektronlu yapılar), organik bileşikler dizisini yapısal olarak çeşitlendirir. İlaçlar dâhil olmak üzere birçok ticari ürünün temelini veya bunların bileşenlerini oluştururlar; petrokimyasallar ve zirai kimyasallar ve bunlardan yapılan ürünler (yağlayıcılar, çözücüler dahil) plastikler, yakıtlar ve patlayıcılardır. Organik kimya çalışması organometalik kimya ve biyokimya ile örtüşür ancak aynı zamanda tıbbi kimya, polimer kimyası ve malzeme bilimi ile de örtüşür.
Organik kimya her zaman yaşamla birlikte anılmıştır. Bu, tarihsel bir yanlış algılama olup gerçeği yansıtmaz. Yaşam yalnızca organik kimyaya bağlı olmayıp inorganik kimya’yla da önemli derecede bir bağa sahiptir. Örneğin, birçok enzimin yapısında demir ve bakır gibi metaller bulunur. Deniz kabuğu, diş ve kemiklerin yapısında hem organik hem de inorganik maddeler bulunur.
İnorganik kimya, elementsel karbonun dışında, yalnızca karbon-karbon bağları içermeyen basit karbon bileşikleriyle ilgilenir (oksitler, asitler, tuzlar, karbürler). Ancak bu durum, metan ve türevleri gibi tek karbonlu organik bileşiklerin varolmadığı anlamına gelmez. Biyokimya ise protein gibi büyük biyokimyasalların yapısını inceler.
Organik moleküllerin farklı biçimler ve kimyasal tepkisellikleri, görevlerin şaşırtan bir değişikliğini sağlar, onlar gibi canlı sistemlerin biyokimyasal tepkimelerinde enzim katalizörlerinden yararlanılır. 
Karbonun özel yapısından ötürü, Dünya dışında oluşabilecek yaşamın karbon temelli olması olasıdır; periyodik tabloda karbonun hemen altında bulunan ve benzer özellikteki silisyumun (Si) da Dünya dışı yaşam için temel olabileceği önerilmiştir. Organik kimyada dallar, kiral sentezi, yeşil kimya, mikrodalga kimyası, fullerenler ve mioskopisini kapsar.

19. yüzyıl başlarında kimyagerler, organizmalarda üretilen bileşiklerin yapay olarak üretilemeyecek kadar karmaşık yapılarda olduklarını ve bu bileşikleri meydana getirmek için bir "yaşam gücü"ne gereksinim duyulduğunu düşünüyorlardı. Bu bileşikleri "organik" olarak isimlendirdiler ve çalışmalarını geleceği daha parlak görünen inorganik materyallere yöneltmeyi tercih ettiler.
Organik kimya çalışmaları, kimyagerlerin bu organik maddeleri aynen inorganik maddeler gibi "yaşam gücü"ne gerek duymadan laboratuvar ortamında üretilebileceklerini fark etmeleriyle hız kazandı. 1816'da Michel Chevreul, değişik yağ ve alkalilerden üretilen sabunlar üzerine bir çalışma başlattı. Değişik asitleri ayırdı ve alkali ile kombinasyon sonucunda sabun elde etti. Tüm bu ayrılmış bileşikler ile bir yağın kimyasal yapısında, "yaşam gücü"ne gerek duymadan değişiklik yapılabileceğini gösterdi. 1828'de Friedrich Wöhler, inorganik Amonyum siyanattan (NH4OCN) üre elde etti ve bu yönteme Wöhler sentezi denildi. Her ne kadar Wöhler "yaşam gücü teorisi"ni çürüttüğünü iddia etmekte dikkatli davrandıysa da çoğu kişi bu olaya bir dönüm noktası olarak baktı.

Bir diğer büyük adım, 1856'da William Henry Perkin tarafından atıldı. Kinin sentezlemeye çalışırken, kaza eseri organik bir boya (anilin moru) sentezledi. Kazandığı parayı organik kimyaya ilgi çekmek için harcadı. Bir başka önemli olay DDT maddesinin Othmer Zeidler tarafından 1874'te laboratuvar ortamında eldesiydi. Maddenin böcek öldürücü özellikleri daha sonra yapılan deneylerde keşfedildi.
Teorinin yayılmasında en önemli rolü Friedrich August Kekule ve Archibald Scott Couper tarafından birbirlerinden bağımsız olarak 1858'te ortaya atılan kimyasal yapı ve bağlar hakkındaki teori üstlendi. İkisi de 4 değerlik alan karbon atomlarının birbirine bağlanarak bir karbon iskeleti oluşturacağını ve yapılabilecek uygun deneylerde bu yapının isteğe bağlı olarak ayarlanabileceğini iddia ediyorlardı.
Organik kimya tarihi, petrolün keşfi ve ayrımsal damıtma yöntemi ile bileşenlerine ayrıştırılması ile devam eder. Farklı bileşiklerin çeşitli kimyasal işlemlerle birbirlerine dönüştürülmesi petrol kimyasının indüstriye sıçramasını ve değişik yöntemlerle yapay lastik, içeriği değiştirilmiş petrol katkı maddeleri, plastik gibi ürünlerin başarıyla oluşturulmasını sağladı.
Alman Bayer firmasının asetilsalisilik asit (aspirin) sentezi ile ilaç sanayii doğmuş oldu.
Karmaşık doğal bileşiklerin sentezi önce üre, sonra glukoz, terpineol ile devam etti. 1907'de Gustaf Komppa tarafından sentezlenen Kafur ile satışa sunuldu. Farmasötik çalışmalar bunu takip etti. Örneğin kolesterol bazlı bileşikler kompleks insan hormonları ve benzerlerinin üretiminde yol açtı. 20. yüzyılın başından beri sentezlenen bileşiklerin karmaşıklığı liserjik asit ve Vitamin B12 gibi örneklerle arttı. Bugünkü hedef ise stereojenik merkezlerin asimetrik sentez yoluyla doğru eldesidir.
Biyokimya, canlıların, yapılarının, içlerinde gerçekleşen olayların kimyası, 20. yüzyıl ile kimyaya yeni bir sayfa açarak ilk adımlarını attı.

Organik bileşikler çoğunlukla karışımlar halinde olduğundan saflığı değerlendirmek için çeşitli teknikler geliştirilmiştir; kromatografi teknikleri bu uygulama için özellikle önemlidir ve bunlar arasında HPLC ve gaz kromatografisi bulunur. Geleneksel ayırma yöntemleri damıtma, kristalleştirme, buharlaştırma, manyetik ayırma ve çözücü ekstraksiyonu'dur.
Organik bileşikler geleneksel olarak "ıslak yöntemler" adı verilen çeşitli kimyasal deneylerle belirlendi ancak bu tür deneylerin yerini büyük ölçüde spektroskopik veya diğer bilgisayar yoğunluklu analiz yöntemleri aldı. Yaklaşık yararlılık sırasına göre listelenen başlıca analitik yöntemler şunlardır: 

Nükleer manyetik rezonans (NMR) spektroskopisi en çok kullanılan tekniktir ve çoğunlukla atom bağlantısının tam olarak belirlenmesine ve hatta korelasyon spektroskopisi kullanılarak stereokimyaya imkan verir. Hidrojen ve karbon gibi organik kimyayı oluşturan atomlar, doğal olarak NMR'ye duyarlı izotoplarla (sırasıyla 1H ve 13C) bulunur.
Element analizi: Bir molekülün elementsel bileşimini belirlemek için kullanılan tahribatlı bir yöntemdir.
Kütle spektrometrisi bir bileşiğin molekül ağırlığını ve parçalanma modellerinden yapısını gösterir. Yüksek çözünürlüklü kütle spektrometresi genellikle bir bileşiğin tam formülünü tanımlayabilir ve element analizinin yerine kullanılır. Eski zamanlarda kütle spektrometrisi bir miktar uçuculuk sergileyen nötr moleküllerle sınırlıydı ancak gelişmiş iyonizasyon teknikleri hemen hemen her organik bileşiğin "kütle spektrumunun" elde edilmesine imkan tanır.
Kristalografi, malzemenin tek bir kristali mevcut olduğunda moleküler geometri'yi belirlemek için yararlı olabilir. Yüksek verimli donanım ve yazılım, uygun bir kristalin elde edilmesinden sonra birkaç saat içinde yapının bulunmasına olanak tanır.
Kızılötesi spektroskopi, optik dönüş ve UV/VIS spektroskopisi gibi geleneksel spektroskopik yöntemler nispeten özel olmayan yapısal bilgileri verir. Kırılma indisi ve yoğunluğu da madde tanımlamasında önemlidir

Organik bileşiklerin fiziksel özellikleri genellikle hem niceliksel hem de niteliksel özellikleri kapsar. Erime ve kaynama noktası, çözünürlük ve kırılma indeksi nicel bilgilerdir. Koku, tutarlılık ve renk ise bazı nitel özelliklerdir.

Organik bileşikler genellikle erir ve çoğunlukla kaynar. Buna karşın, inorganik malzemeler genellikle eritilebilirken birçoğu kaynamaz ama bozunur. Erime ve kaynama noktası, moleküllerin kutupsallık ve molekül ağırlığıyla ilişkilidir.
Bazı özellikle simetrik olan organik bileşikler süblimleşir. Naftalin toplarının hoş kokulu bileşeni olan para-diklorobenzen süblimleşebilen organik bileşiğin bir örneğidir.
Bazı istisnalara rağmen organik bileşikler genellikle 300 °C'nin üzerindeki sıcaklıklarda çok kararlı değildir.

Nötr organik bileşikler hidrofobik eğilimlidir yani suda inorganik çözücülere göre daha az çözünürler. İyonlaşabilir grupları içeren organik bileşikler, hidrojen bağı'nın olduğu az molekül ağırlıklı alkoller, aminler ve karboksilik asitler istisnadır. Aksi takdirde organik bileşikler organik çözücülerde çözünme eğilimindedir. Çözünürlük, organik çözünen maddeye ve organik çözücüye göre değişir.

Piezoelektriklik, elektriksel iletkenlik (bkz. iletken polimer'ler ve organik yarı iletkenler) ve elektro-optik (örneğin doğrusal olmayan optik) gibi termo-mekanik ve elektro-mekanik özellikler, moleküler kristallerin ve konjuge sistemli organik polimerler'in çeşitli özellikleri uygulamalara göre ilgi çeker.. Tarihsel nedenlerden dolayı bu tür özellikler esasen polimer bilimi ve malzeme bilimi'nin konularıdır.

Organik bileşiklerin isimleri ya birçok kurala mantıksal olarak bağlı olarak sistematik ya da çeşitli gelenekleri takip ederek sistematik değildir. Sistematik isimlendirme, IUPAC spesifikasyonları tarafından şart koşulmuştur. Sistematik isimlen

Ormancılık, ormanların ve ormanla ilişkili doğal kaynakların idaresi ağaçlandırma faaliyetleri ve bu faaliyetlerin yapılabilmesi için gerekli olan altyapı hizmetlerinin gerçekleştirildiği bir bilim dalı ve yönetim sanatıdır. Ormancılığın ana hedefi doğal kaynaklar ve hizmetlerin sürdürülebilirliğini sağlayacak sistemlerin oluşturulması ve geliştirilmesidir. Ormancılığın ana sorunsalı, toplumun ormanlardan karşılanan ihtiyaçlarının teminini sağlarken aynı zamanda orman kaynağının ve ormandan etkilenen diğer doğal kaynakların sağlıklı bir şekilde devamının sağlanabilmesidir.
Ormancılığın en fazla etkileşim içinde olduğu bilim dalı, yeni orman tesis etme, mevcut ormanların bakımı ve toplum ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi bilim ve yönetim sanatı olan silvikültür bilimidir.
Modern ormancılığın ilgi alanı olarak; ahşap sanayi için odun hammaddesi üretimi, kimya, gıda ve ilaç sanayi için sığla yağı, defne yaprağı, ıhlamur, keçiboynuzu, mantar vb. tali ürünler üretimi, yaban hayatı, kaliteli içme suyu temini, doğal peyzajın korunması, rekreasyon, biyolojik çeşitlilik yönetimi, havza amenajmanı, erozyon kontrolü ve atmosferik karbondioksitin depolanması gibi konular sayılabilir.

Dendrometri

Paleoklimatoloji, doğrudan ölçümlerin alınmadığı iklimlerin incelenmesidir. Araçsal kayıtlar Dünya tarihinin yalnızca küçük bir bölümünü kapsadığından, eski iklimin yeniden inşası, doğal çeşitliliği (varyasyonu) ve mevcut iklimin evrimini anlamak için önemlidir. Paleoklimatoloji, kayalar, tortular, sondaj delikleri, buz tabakaları, ağaç halkaları içinde korunmuş verileri elde etmek için Dünya ve yaşam bilimlerinden çeşitli PROXY yöntemlerini kullanır. Vekilleri tarihlendirme teknikleriyle birleştirilen bu paleoiklim kayıtları, Dünya atmosferinin geçmiş durumlarını belirlemek için kullanılır.
Paleoklimatolojinin bilimsel alanı 20. yüzyılda olgunlaştı. Paleoklimatologlar tarafından incelenen kayda değer dönemler, Dünya'nın geçirdiği sık buzullaşma, YOUNGER DRYAS (soğuk iklim koşulları ve kuraklığın jeolojik kısa dönemidir) gibi hızlı soğuma olayları ve Paleosen–Eosen Termal Maksimum sırasındaki hızlı ısınma hızıdır. Çevrede ve biyoçeşitlilikte geçmişte meydana gelen değişikliklerle ilgili çalışmalar, genellikle mevcut duruma, özellikle de iklimin kitlesel yok oluşlar ve biyotik iyileşme ve mevcut küresel ısınma üzerindeki etkisi üzerine yansır. 

Değişen iklim kavramları, muhtemelen uzun süreli kuraklık ve sellerin yaşandığı eski Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Çin'de gelişti. On yedinci yüzyılda Robert Hooke, Dorset'te bulunan dev kaplumbağa fosillerinin, Dünya'nın eksenindeki bir kayma ile açıklanabileceğini düşündüğü bir zamanlar daha sıcak olan bir iklimle açıklanabileceğini öne sürdü. O dönemde fosiller, genellikle İncil'deki bir selin sonucu olarak açıklandı. 19. yüzyılın başlarında amatör astronom Heinrich Schwabe tarafından başlatılan güneş lekelerinin sistematik gözlemleri, Güneş'in Dünya'nın iklimi üzerindeki etkisine ilişkin bir tartışma başlattı.
Paleoklimatolojinin bilimsel çalışma alanı, 19. yüzyılın başlarında, buzullar ve dünyanın geçmiş iklimindeki doğal değişikliklerle ilgili keşiflerin sera etkisini anlamaya yardımcı olduğu zaman daha da şekillenmeye başladı. Paleoklimatoloji ancak 20. yüzyılda birleşik bir bilimsel alan haline geldi. Daha önce, Dünya'nın iklim tarihinin farklı yönleri çeşitli disiplinler tarafından inceleniyordu. 20. yüzyılın sonunda, Dünya'nın eski iklimlerine ilişkin deneysel araştırmalar, karmaşıklığı artan bilgisayar modelleriyle birleştirilmeye başlandı. Bu dönemde de yeni bir hedef geliştirildi: mevcut iklim değişikliği hakkında bilgi sağlayabilecek eski analog iklimler bulmak.

ANTİK İKLİMLERİN YENİDEN İNŞASI
Ana madde: Proxy (iklim)
Paleoklimatologlar, eski iklimleri anlamak için çok çeşitli teknikler kullanmışlardır. Kullanılan teknikler, hangi değişkenin yeniden yapılandırılması gerektiğine (sıcaklık, yağış veya başka bir şey) ve ilgili iklimin ne kadar önce meydana geldiğine bağlıdır. Örneğin, izotopik verilerin çoğunun kaynağı olan derin deniz kaydı, yalnızca sonunda batan okyanus plakalarında bulunur: kalan en eski malzeme 200 milyon yaşındadır. Daha eski çökeltiler ayrıca diyajenez nedeniyle bozulmaya daha yatkındır. Verilerdeki çözünürlük ve güven zamanla azalmaktadır.
İKLİM İÇİN VEKİLLER
Buz
Dağ buzulları ve kutup buzulları / buz tabakaları, paleoklimatolojide pek çok veri sağlar. Grönland ve Antarktika'daki buzullardaki buz kazma projeleri, EPICA projesinde 800.000 yıldan fazla, birkaç yüz bin yıl öncesine ait veriler sağlamıştır.
- Düşen kar içinde hapsolmuş hava, kar buzulda daha sonraki yılların karının ağırlığı altında sıkışarak buza dönüştüğü için minik kabarcıklarla kaplanır. Hapsolmuş hava, buzun oluştuğu andan itibaren hava bileşiminin doğrudan ölçümü için son derece değerli bir kaynak olduğunu kanıtlamıştır.
- Buz birikimindeki mevsimsel duraklamalar nedeniyle katmanlaşma gözlemlenebilir ve çekirdeğin belirli derinliklerini zaman aralıklarıyla ilişkilendirerek kronoloji oluşturmak için kullanılabilir.
- Tabaka kalınlığındaki değişiklikler yağış veya sıcaklıktaki değişiklikleri belirlemek için kullanılabilir.
- Buz katmanlarındaki Oksijen-18 miktar değişiklikleri (-18O), ortalama okyanus yüzey sıcaklığındaki değişiklikleri temsil eder. Daha ağır O-18 içeren su molekülleri, normal Oksijen-16   izotopunu içeren su moleküllerinden daha yüksek bir sıcaklıkta buharlaşır. O-18'in O-16'ya oranı sıcaklık arttıkça daha yüksek olacaktır. Ayrıca, suyun tuzluluğu ve buz tabakalarında  hapsolmuş su hacmi gibi diğer faktörlere de bağlıdır. Bu izotop oranlarında çeşitli döngüler tespit edilmiştir.
- Polen, buz çekirdeklerinde gözlendi ve hangi bitkilerin oluştuğunu anlamak için kullanılabilir. Polen bol miktarda üretilir ve dağılımı tipik olarak iyi anlaşılır. Belirli bir katman için bir polen sayısı, o katmanın kontrollü bir örneğinde türe (şekle) göre kategorize edilen toplam polen miktarı gözlemlenerek üretilebilir. Zaman içinde bitki sıklığındaki değişiklikler, çekirdekteki polen sayımlarının istatistiksel analizi yoluyla çizilebilir. Hangi bitkilerin mevcut olduğunu bilmek, yağış ve sıcaklık ile mevcut fauna türlerini anlamayı sağlar. Palinoloji, bu amaçlar için polen çalışmalarını içermektedir.
- Volkanik kül bazı katmanlarda bulunur ve katman oluşumunun zamanını belirlemek için kullanılabilir. Her volkanik olay, kendine özgü bir dizi özelliğe (parçacıkların şekli ve rengi, kimyasal imza) sahip kül dağıttı. Kül kaynağının oluşturulması, buz tabakasıyla ilişkilendirmek için bir zaman aralığı oluşturacaktır.
Çok uluslu bir konsorsiyum, Avrupa Antarktika Buz Çekme Projesi (EPICA), Doğu Antarktika buz tabakasında Dome C'de bir buz çekirdeği kazdı ve yaklaşık 800.000 yıl önce buz aldı. Uluslararası buz çekirdeği topluluğu, Buz Çekirdeği Bilimlerinde Uluslararası Ortaklıklar (IPICS) himayesi altında, Antarktika'dan mümkün olan en eski buz çekirdeği rekorunu elde etmek için öncelikli bir proje tanımladı; bu, 1,5 milyon yıl öncesine kadar uzanan bir buz çekirdeği rekorudur.
DENDROKLİMATOLOJİ
Ana madde: Dendroklimatoloji
İklim bilgisi, ağaç büyümesindeki değişikliklerin anlaşılmasıyla elde edilebilir. Genellikle ağaçlar, iklim değişkenlerindeki değişikliklere büyümeyi hızlandırarak veya yavaşlatarak yanıt verir; bu da genellikle büyüme halkalarında daha fazla veya daha az kalınlık ile yansıtılır. Ancak farklı türler, iklim değişkenlerindeki değişikliklere farklı şekillerde yanıt verir. Bir ağaç halkası kaydı, belirli bir bölgedeki birçok yaşayan ağaçtan bilgi toplanarak oluşturulur.
Çürümeden kaçan daha eski bozulmamış ahşap, halka derinliği değişikliklerini çağdaş örneklerle eşleştirerek rekorun kapsadığı süreyi uzatabilir. Bu yöntemi kullanarak, bazı bölgelerde birkaç bin yıl öncesine ait ağaç halkası kayıtları var. Çağdaş bir kayıtla bağlantısı olmayan eski ahşap, genellikle radyokarbon teknikleriyle tarihlendirilebilir. Bir ağaç halkası kaydı, belirli bir alana karşılık gelen yağış, sıcaklık, hidroloji ve yangınla ilgili bilgi üretmek için kullanılabilir.
TORTUL İÇERİK
Daha uzun bir zaman ölçeğinde, jeologlar veri için tortul kayıtlara başvurmaları gerekir.
- Bazen kaya oluşturmak üzere taşlanmış tortular, belirli iklim bölgelerinin özelliği olabilecek korunmuş bitki örtüsü, hayvan, plankton veya polen kalıntılarını içerebilir.
- Alkenonlar gibi biyobelirteç molekülleri, oluşum sıcaklıkları hakkında bilgi verilebilir.
- Foraminifera testlerinde kimyasal imzalar, özellikle kalsitin Mg / Ca oranı, geçmiş sıcaklığı yeniden yapılandırmak için kullanılabilir.
- İzotopik oranlar daha fazla bilgi sağlanabilir. Spesifik olarak, δ18O kaydı, sıcaklık ve buz hacmindeki değişikliklere yanıt verir ve δ13C kaydı, genellikle çözülmesi zor olan bir dizi faktörü yansıtmaktadır.
SEDİMANTER FASİYES

Daha uzun bir zaman ölçeğinde, kaya kayıtları deniz seviyesinde yükselme ve düşme belirtileri gösterebilir ve "fosilleşmiş" kum tepeleri gibi özellikler belirlenebilir. Bilim adamları, milyarlarca yıl öncesine dayanan tortul kayaları inceleyerek uzun vadeli iklimi kavrayabilirler. Dünya tarihinin ayrı dönemlere bölünmesi, büyük ölçüde, koşullardaki büyük değişiklikleri sınırlayan tortul kaya katmanlarındaki görünür değişikliklere dayanmaktadır. Genellikle, iklimde büyük değişimler içerirler.
SKLEROKRONOLOJİ
Mercanlar (ayrıca sklerokronolojiye de bakınız )
Mercan "halkaları", su sıcaklığı, tatlı su akışı, pH değişiklikleri ve dalga hareketi gibi farklı şeylere tepki vermeleri dışında ağaç halkalarına benzer. Oradan, son birkaç yüzyıldaki deniz yüzeyi sıcaklığını ve su tuzluluğunu elde etmek için belirli ekipmanlar kullanılabilir. Mercan kırmızısı alglerinin δ18O değeri, birçok geleneksel tekniğin sınırlı olduğu yüksek enlemlerde ve tropik bölgelerde deniz yüzeyi sıcaklığı ve deniz yüzeyi tuzluluğunun birleşik bir temsilini sağlamaktadır.
MANZARA DOĞAL GÖRÜNTÜ ARAZİ ŞEKİLLERİ
İklimsel jeomorfolojide bir yaklaşım, eski iklimleri ortaya çıkarmak için yer şekillerini yeniden incelemektir. Genellikle geçmiş iklimler hakkında endişe duymak, iklimsel jeomorfoloji bazen tarihsel jeolojinin bir teması olarak kabul edilir. İklimsel jeomorfoloji, jeomorfolojik kayıtlarda nadiren fark edilebildiğinden, yakın zamandaki (Kuaterner, Holosen) büyük iklim değişikliklerini incelemek için sınırlı bir kullanım alanına sahiptir.
Vekillerin zamanlaması
Jeokronoloji alanında, belirli vekillerin kaç yaşında olduğunu belirlemeye çalışan bilim adamları vardır. Ağaç halkaları ve mercanların yakın zamandaki vekil arşivleri için ayrı yıl halkaları sayılabilir ve kesin bir yıl belirlenebilir. Radyometrik tarihleme, vekillerdeki radyoaktif elementlerin özelliklerini kullanır. Daha eski materyalde, radyoaktif materyalin çoğu bozulmuş olacak ve farklı elementlerin oranı yeni vekillerden farklı olacaktır. Radyometrik tarihlemeye bir örnek, radyokarbon tarihlemesidir. Havada, kozmik ışınlar sürekli olarak nitrojeni belirli bir radyoaktif karbon izotopu olan 14C'ye dönüştürür. Bitkiler daha sonra bu karbonu büyümek için kullandıklarında, bu izotop artık yenilenmez ve çürümeye başlar. 'Normal' karbon ve Karbon-14 oranı, bitki materyalinin atmosferle ne kadar süredir temas halinde olmadığına dair bilgi verir.
DÜNYA TARİHİ

Palinoloji, Botanik'in polen ve sporları araştıran alt bilim dalıdır. Palinoloji terimi ilk kez Hyde ve Williams tarafından 1944'te kullanılmıştır. Etimolojik olarak, Hyde ve Williams "palinoloji"yi, Yunanca "paluno" (serpmek) ve "pale" (toz) kelimelerinden türetmiştir.
Özellikle son yıllarda yapılan önemli araştırmalar ve bulgularla palinoloji çok gelişmiştir. Birçok alt dalının (adli palinoloji, polen fizyolojisi, polen morfolojisi vb.) çıkmasının yanı sıra, palinoloji tıbbi araştırmalar açısından da fazla ilerleme kaydetmiştir. Tıbbi açıdan kaydedilen gelişmenin en büyük nedeni polenlerin alerjik reaksiyonlar oluşturup neden olduğu hastalıklar (astım vs.) üzerine yapılan yeni araştırmalardır. Aynı zamanda, polenleri yiyecek olarak toplayan hayvanlar (bal arısı vb.) üzerinde yapılan araştırmalarda palinolojinin gelişmesinde ve yeni palinoloji alt dallarının oluşmasında büyük bir role sahiptir. Bunların dışında, palinoloji aynı zamanda fosilleşmiş polenleri de incelediğinden, jeoloji ile yakından ilgili yeni palinoloji alt dalları oluşmuştur.

Palinoloji dört alt dala ayrılmaktadır:

Polen morfolojisi
Polen fizyolojisi
Polen kimyası
Polen analizleri
Polen bilimi olan palinolojiden, coğrafya, arkeoloji, iklim değişimi, jeoloji, bal analizi ve tıp alanlarından yararlanılır. Kendi içinde stratigrafik (tabakabilimsel) palinoloji ve güncel palinoloji olarak ikiye ayrılır.
Güncel bitki spor ve polenlerini güncel palinoloji inceler. Kendi içinde, bal polenlerini inceleyen melissopalinoloji ve atmosfer polenlerini inceleyen aeropalinoloji olarak ikiye ayrılır. Tortul tabakalar ve kömür tabakaları içindeki polenleri ise stratigrafik palinoloji inceler. Bu çalışmalar jeolojide katmanların diziliminin anlaşılmasında, eski zamanların iklim ve bitki örtüsünün belirlenmesi ile petrol ve kömür aramalarında önemlidir.

Taksonomi
Bal çalışmaları
Evrim ve genetik çalışmaları
Alerji çalışmaları
Adli bilimler (Adli palinoloji)
Eczacılık
Vejetasyon tarihi araştırmaları
İklim değişimi
İnsanın tarihi evrelerinin araştırılması
Korelasyon yöntemi ile tarihleme

Polenlerin dayanıklı ve sert kabukları (exine) uzun yıllar bozulmadan kalmalarını sağlamaktadır. Bitki yaşamına uygun olmaya koşullarda bile milyonlarca yıl varlıklarını korurlar. Bir diğer özellikleri polenlerin şekillerinin bitkiye özgü olmasıdır. Polen ve sporlardan son zamanlara kadar sadece familyaları belirlene biliyorken günümüzde tür ve cinsi tespit edilmektedir. Hava akımları ile taşınan polenler göl, bataklık, toprak, buzullar, kömür, bal içinde birikmektedir. Bataklı ve göl tabanları hareketsiz oluşları ve havasız ortam nedeniyle araştırmalar açısından daha değerlidir. Haliçler, sığ denizler, deltalarda korunmuş polenlere rastlanılmaktadır.

Polenler ve Palinoloji üzerine
Arizona Üniversitesi - Palinoloji bilim dalı üzerine4 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Polenler ve Alerji- Palinoloji bilim dalı üzerine bilgiler

Parçacık fiziği (yüksek enerji fiziği olarak da bilinir), maddeyi ve ışınımı oluşturan parçacıkların doğasını araştıran bir fizik dalıdır. Parçacık kelimesi birçok küçük nesneyi andırsa da, parçacık fiziği genellikle gözlemlenebilen, indirgenemez en küçük parçacıkları ve onların davranışlarını anlamak için gerekli temel etkileşimleri araştırır. Şu anki anlayışımıza göre bu temel parçacıklar, onların etkileşimlerini de açıklayan kuantum alanlarının uyarımlarıdırlar. Günümüzde, bu temel parçacıkları ve alanları dinamikleriyle birlikte açıklayan en etkin teori Standart Model olarak adlandırılmaktadır. Bu yüzden günümüz parçacık fiziği genellikle Standart Modeli ve onun olası uzantılarını inceler.
Atomaltı parçacıklar bağımsız olarak ömürleri çok kısa olduğu için normal şartlar altında gözlemlenemezler. Bu amaçla oluşturulan parçacık hızlandırıcı denilen dev düzeneklerde, yüksek elektriksel alan etkisi ile hızlandırılmış parçacıkların manyetik alan etkisi ile odaklanarak çarpıştırılması ile ortaya çıkan farklı parçacıklar incelenebilir hale getirilmeye çalışılır. Bu işlemlerin yapılmasında ve yaratılan çarpışmalarda ortaya çıkan enerji miktarları çok büyük olduğundan parçacık fiziği yüksek enerji fiziği olarak da adlandırılır. Parçacıkları ve etkileşimlerini açıklayan en güncel kurama Standart Model adı verilir.

Leptonlar ve kuarklar görünen maddeyi oluşturan ve günümüz teknolojisine göre iç yapısında başka parçacıklar barındırmayan temel yapıtaşlarıdır. Fermiyonların, dönüş (spin) kuantum değerleri kesirlidir (½ gibi). Bu parçacıklar dönüş değerleri kesirsiz (0, 1 gibi) olan bozonlar sayesinde birbirleri ile etkileşirler. İki çeşidi vardır.

Leptonların en çok bilineni elektrondur. Elektron günümüz teknolojisiyle temel parçacık olarak kabul edilmektedir, yani başka parçacıklardan oluşmayan bir yapısı vardır ve noktasal bir nesne gibi davranır. Leptonların spin'i (dönüş; parçacığın iç açısal momentumu) ½ ve elektrik yükleri (protonun elektrik yükünün katları olarak) -1 veya 0 dır. Yunanca lepton hafif temel parçacık anlamına gelmektedir. Şimdilik (2019'da) bilinen 6 lepton vardır:

e electron (Elektrik yükü=-1)
νe elektron-nötrino (Elektrik yükü=0)
τ tau (Elektrik yükü=-1)
ντ tau-nötrino (Elektrik yükü=0)
μ muon (Elektrik yükü=-1)
νμ muon-nötrino (Elektrik yükü=0)

Temel parçacıklar içinde adını Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından alan parçacıklar kuarklardır. Kuarklarda spin ½ ve elektrik yükleri 2/3 veya -1/3 olan parçacıklardır. Şimdilik (2007'de) bilinen 6 kuark vardır:

u up (ap) (üst, elektrik yükü=2/3)
d down (davn) (alt, elektrik yükü=-1/3)
c charm (çarm) (çekici, elektrik yük=2/3)
s strange (streync) (tuhaf, elektrik yükü=-1/3)
t top (tap) (tavan, elektrik yükü=2/3)
b bottom (bat`ım] (taban, elektrik yükü=-1/3)

Doğada şimdilik varlığı bilinen dört temel kuvvet vardır. Bu kuvvetler belirli parçacıkların değiş-tokuşu ile etkilerini gösterirler ve şöyle sınıflandırılabilirler:

Elektromanyetik Kuvvet: Foton tarafından iletilir. Foton kütlesizdir. Foton, günlük hayatta iç içe yaşadığımız Isı, Işık, Radyo-TV sinyalleri, Mikrodalga sinyalleri, X-ışınları, Gama ışınları ve bunlara benzer enerji yayılımlarını taşımakla yükümlüdür. Elektromanyetik kuvvet yüklü parçacıklar arasındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak iletilir.
Zayıf Çekirdek Kuvveti: Z adı verilen bozon ile W± adı verilen kütleli ve elektrik yüklü parçacıklar tarafından iletilir. Z ve W bozonlar radyoaktif bozunmalardan sorumludurlar. Zayıf bir kuvvettir ve yüklü parçacıklar arasındaki mesafe ile 'Exp(- MZ * mesafe)/mesafe2)' şeklinde değişir ve yalnız 'mesafe ~ 1/ MZ' civarında etkili olur.
Güçlü Çekirdek Kuvveti: Gluon (yani 'tutkal' parçacığı) tarafından iletilir. Güçlü kuvvet yüklü parçacıklar arasındaki mesafe ile 'mesafe' şeklinde değişir ve büyük mesafelerde güçlü bir etkileşme verirken, küçük mesafelerde oldukça zayıftır (Hook kuvveti gibi).
Kütleçekim Kuvveti: Graviton tarafından iletilir. Graviton henüz keşfedilmemiştir. Bu kuvvet hep çekimseldir ve yüklü (kütleli) parçacıklar arasındaki mesafe ile '1/mesafe2' şeklinde değişir.

Kuarklar ve/veya antikuarklar gluon tarafından tutularak hadronları oluştururlar. Yeğin kuvvet gereğince kuarklar hadronlar içinde hapsolmuş olarak bulunurlar; hiçbir zaman serbest parçacık olarak gözlemlenemezler. 3 kuarktan (veya antikuarktan) oluşan kesir spinli hadronlara baryonlar (bu kelime Yunanca ağır anlamındadır), bir kuark ve bir antikuarktan oluşan spini tam sayı hadronlara ise mezonlar (bu kelime "mezzo" kelimesinden gelir) denir.

Atom çekirdeği, diğer adıyla nükleon, proton ve nötronlardan meydana gelir. Elektron ve çekirdeğin içindeki nötron ile proton kararlı parçacıklardır. Kuarklar bir araya gelerek nükleonları oluştururlar. Nötron u, d, d kuarklarından, proton ise u, u, d kuarklarından meydana gelir. Elektrik yükleri hesaplandığında nötronun yüksüz (2/3 - 1/3 - 1/3 = 0) ve protonun +1 yüklü (2/3 + 2/3 - 1/3 = 1) olduğu görülür.
Bir atom çekirdeğini oluşturan nükleonlar aradaki mezon alışverişi ile kararlı parçacıklar ortaya çıkar. Bu olay esnasındaki kuvvet güçlü etkileşimdir ve çekirdeği parçalanmadan bir arada tutar. Bu olgu ilk kez Hideki Yukava tarafından ortaya konulmuştur ve bu olayda en çok rol oynayan mezon pi mezondur. Ortalıkta fazla görülmeyen bu parçacıkların ömrü çok kısadır. Yüklü pi mezon 
  
    
      
        
          10
          
            −
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{-8}}
  
 sn yaşar.
Bir atom çekirdeği her zaman kararlı değildir. Radyoaktif maddelerin çekirdekleri gibi kararsız atom çekirdeklerinde çekirdek parçalanması olur. Bunun nedeni zayıf etkileşim adlı kuvvettir.

Bu parçacıkların Pauli yasası dahilinde spinleri göz önüne alındığında, ya tam sayılı (0,1,..) veya buçuklu (1/2, 3/2,...) olduğu görülür. 
Yarı tam sayılı spinli parçacıklar Fermi istatiklerine, tam sayılı spine sahip olanlar Bose-Einstein istatiklerine uyarlar.
Bu nedenle spinler göz önüne alındığında parçacıklar iki kısma ayrılırlar.

Fermiyonlar (Enrico Fermi'den)
Bozonlar (M. K. Bose'dan)
Fermi istatistiklerine uyan parçacıklar aynı anda aynı kuantum sayılarına sahip olamazlar (elektron gibi).
Bose istatiklerine uyanlar ise aynı anda aynı konumda olabilirler (fotonlar bu grupta oldukları için lazer ışını oluşabilir). Yukarıda bahsi geçen temel Kuvvetlerin etkileşim parçacıkları bozonlardır.
Tüm bahsedilen parçacıkların bir antiparçacığı da mevcuttur; bu parçacıkların tamamı antimadde olarak adlandırılır.

Paul Adrien Maurice Dirac (8 Ağustos 1902 – 20 Ekim 1984), İngiliz teorik fizikçi ve matematikçidir. Kuantum mekaniğinin kurucularındandır. Fermiyonların davranışını açıklayarak antimaddenin keşfine olanak veren ve kendi adı verilen Dirac denklemi ile tanınır. Dirac, 1933 Nobel Fizik Ödülü'nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır.

Paul Dirac; İngiltere'nin Bristol kentinde, Bishopston kasabasında doğdu ve büyüdü. Babası Charles Dirac, İsviçre'nin Valais kantonundan gelmiş bir göçmendi ve geçimini Fransızca öğretmenliği yaparak sağlıyordu. Annesi Cornwalllıydı ve bir denizcinin kızıydı. Paul'ün Felix adında, Mart 1925'te intihar eden bir ağabeyi ve Beatrice adında bir kız kardeşi vardı. Babasının sert ve otoriter tavırları yüzünden çocukluk yılları pek de neşeli geçmemişti. Eğitimine Bishop Road İlkokulunda başladı, daha sonra da babasının öğretmenlik yaptığı Merchant Venturers' Teknik Kolejine (daha sonra adı Cotham Gramer Okulu olarak değişti) devam etti. Merchant Venturers' ağırlıklı olarak fen ve çağdaş diller eğitimi veren Bristol Üniversitesi'ne bağlı bir kuruluştu. Bu, o zamanın Birleşik Krallık'ında genellikle klasikleri öğreten ortaöğretim kurumlarıyla karşılaştırıldığında ilginçti ve Dirac daha sonra buna çok müteşekkir olduğunu açıklayacaktı
Dirac Bristol Üniversitesi'nde elektrik mühendisliği okudu ve 1921'de mezun oldu. Daha sonra asıl ilgilendiği konunun matematik olduğunu anlayarak 1923'te Bristol'de matematik yüksek eğitimini tamamladı ve St John's College, Cambridge'de araştırma yapmak üzere burs aldı. Hayatının uzunca bir kısmı burada geçecekti. Cambridge'deyken, Ralph Fowler'ın yardımlarıyla Bristol'de ilgilenmeye başladığı genel görelilik teorisi ve henüz yeni yeşermekte olan bir dal olan kuantum fiziği ile ilgilendi.

Dirac klasik mekanikte kullanılan Poisson parantezleri metoduyla, kuantum mekaniği için Werner Heisenberg tarafından yeni önerilen matris mekaniği arasında benzerlikler fark etti. Bu gözlem üzerine yaptığı 1926 tarihli yayınla Cambridge'den Ph.D. unvanını aldı.
1928'de Wolfgang Pauli'nin göreli olmayan spin sistemleri üzerine çalışmasına dayanarak, elektronun dalga fonksiyonu için göreli bir hareket denklemi olan Dirac denklemi'ni oluşturdu. Bu çalışma Dirac'ın, elektronun antiparçacığı olan pozitronun varlığını öngörmesine yol açtı. Pozitron Carl Anderson tarafından 1932'de gözlemlendi. Dirac'ın denklemi aynı zamanda spin kavramının görelilik çerçevesine oturtulmasına da yardım etmiştir. Bu çalışması sayesinde Dirac, kuantum elektrodinamiği terimini ilk kez kullanan ve bu dalı kuran kişi olarak tarihe geçti.
Dirac'ın 1930'da basılan Kuantum Mekaniğinin İlkeleri (The Principles of Quantum Mechanics, Oxford Science Publications, Oxford University Press) isimli kitabı bilim tarihinde bir mihenk taşıdır. Basıldıktan hemen sonra konuyu öğretmek için kullanılan standart kitap haline geldi ve bugün hala kullanımdadır. Bu kitapta Dirac Werner Heisenberg'in “Matrix Mekaniği”nde ve Erwin Schrödinger'in “Dalga Mekaniği”'nde yaptığı çalışmaları, ölçülebilir değerler ile fiziksel sistemin durumunu betimleyen vektörlerin Hilbert uzayına etki eden operatörleri ilişkilendirdirerek tek çatı altında topladı. Kitapta daha sonra evrenselleşecek olan bra-ket notasyonu ismi verilen notasyonu ve Dirac delta fonksiyonunu da ilk kez kullandı.
1931'de Dirac tek bir manyetik tekkutuplunun varlığının elektriksel yükün kuantizasyonunu açıklayacağını kanıtladı. Bu kanıt çok ilgi görse de bugüne kadar bir manyetik tekkutuplunun varlığına dair hiçbir bilgi edinilemedi.
1937'de Eugene Wigner'ın kızkardeşi Margit ile evlendi. Margit'in iki çocuğu Judith ve Gabriel'ı da evlat edindi. Ayrıca Margit'ten Mary Elizabeth ve Florence Monica isimlerinde iki kızı oldu.

Dirac 1932'den 1969'a kadar Cambridge'de Matematik Lucasian Profesörlüğü onursal unvanını elinde tuttu. II. Dünya Savaşı sırasında gaz santrifujü kullanarak uranyum zenginleştirme üzerine teorik ve deneysel çalışmalar yürüttü. 1937'de Dirac büyük sayıları hipotezi üzerine kurulu kozmolojik modelini geliştirdi. Dirac, "İyi bir teori olarak kabul ettiğimiz kuantum teorisinde sonsuzlukları ihmal ediyor olmamız beni çok rahatsız ediyor. Bu mantıklı değil. Mantıken matematikte bir değeri çok küçük olduğu için ihmal edersiniz, sonsuz büyüklükte olduğu ve onu istemediğimiz için değil." diye yazmıştı. Kuantum alan teorisinde ortaya çıkan sonsuzluklarla başa çıkmak için kullanılan renormalizasyon yaklaşımından hiç memnun değildi ve bu konudaki çalışmaları gitgide ana akımın dışında kalmaya başladı. Büyük kızı Mary'ye yakın olmak için Florida'ya taşındıktan sonra Dirac hayatının son on yılını Tallahassee, Floridadaki Florida Eyalet Üniversitesi'nde geçirdi.
Öğrencilerinden John Polkinghorne Dirac'a temel inancının ne olduğunun sorulduğunu hatırlıyor. "Tahtaya yürüdü ve doğa kanunlarının güzel denklemlerle ifade edilmesi gerektiğini yazdı."

1984'te Dirac Tallahassee, Florida'da öldü. 1997'de Florida Eyalet Üniversitesi'nde son doktora öğrencilerinden Dr.Bruce Hellman teorik fizikteki önemli çalışmaları ödüllendirmek için Dirac'ın adına Dirac-Hellman ödülü'nü başlattı. Aynı zamanda Uluslararası Teorik Fizik Merkezi de Dirac ödülü adında bir ödül vermeye başladı. 1995'te Londra'daki Westminster Abbey'de onuruna hazırlanan, üzerinde Dirac denkleminin olduğu bir plaka Stephen Hawking'in konuşmasıyla açıldı. Babasının memleketi olan İsviçre Saint-Maurice'te tren istasyonun karşısına, Dirac onuruna bir hatıra parkı yapıldı.

Paul Dirac 1933'te Nobel Fizik Ödülü'nü "atom teorisinin yeni üretken biçimlerini keşfinden dolayı" Erwin Schrödinger ile paylaştı. [1]16 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dirac 1939'da Kraliyet Madalyası ve 1952'de Copley Madalyası ve Max Planck Madalyası'nı da aldı.
1930'da Royal Society, 1948'de American Phsical Society üyesi seçildi.
Ölümünden hemen sonra iki önemli fizik kurumu adına ödül düzenledi. Birleşik krallığın profesyonel fizikçilerinden oluşan Fizik enstitüsü adına Paul Dirac Madalyası'nı düzenledi. Bu madalyayı alan ilk üç kişi 1987'de Stephen Hawking, 1988'de John Bell ve 1989'da Roger Penrose oldu. Abdus Salam Uluslararası Teorik Fizik Merkezi (ICTP) ICTP her sene Dirac'ın doğumgününde verilen Dirac Madalyasını düzenledi.
Tallahassee, Florida'daki Ulusal Yüksek Manyetik Alan Laboratuvarı'nın bulunduğu caddeye Paul Dirac Drive ismi verildi. İngiliz yayın kuruluşu BBC video codec'ini Dirac olarak adlandırdı. Popüler bir TV dizisi olan Doctor Who'daki Adric karakterinin adı da Dirac'a gönderme yaptı. (Adric Dirac'ın anagramıdır).

Dirac arkadaşları arasında sakin ve titiz kişiliği ile tanınırdı. Niels Bohr yazdığı bir bilimsel makaledeki cümlenin sonunu bir türlü tamamlayamadığından şikayet ettiğinde Dirac, "Bana okulda asla sonunu bilmediğim bir cümleye başlamamayı öğrettiler" diye yanıtlamıştı.  SSCB'yi ziyaret ettiği sıra fizik felsefesi üzerine bir konferans düzenlemek üzere bir davet aldı. Sadece kalkıp tahtaya "Fizik kanunları matematiksel güzellik ve basitliğe sahip olmalıdır" yazdı.  Şiir hakkındaki görüşleri sorulduğunda "Bilimde insan daha önce kimsenin bilmediği bir şeyi herkesin anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışır. Şiirde durum tam tersidir." 
Eugene Wigner (Dirac'ın eniştesi) bir keresinde Richard Feynman'ı "başka bir Dirac, ama bu sefer insan" diye tanımlamıştır. Paul Dirac'ın içe dönük yapısı, otizmli olabileceğini düşündürür. Biyografisini yazan Graham Farmelo kitabında bu konuyu ayrıntılı olarak aktarır.
Dirac alçakgönüllülüğüyle de tanınırdı. Kuantum mekaniksel operatörlerin zamanda gelişimi hakkındaki denklemi ilk yazan kendisi olduğu halde "Heisenberg hareket denklemi" ismini vermiştir. Birçok fizikçi yarım spinli parçacıklar için Fermi-Dirac istatistikleri ismini kullanırken, tam sayı spinli parçacıklar için Bose-Einstein istatistikleri tanımını kullanır. Dirac verdiği bir konferansta ilkine "Fermi istatistikleri" isminin verilmesinde ısrar etmiştir. Diğerinin de "Einstein istatistikleri" olarak adlandırılmasını istemiştir ve sebebi sorulduğunda "simetri" yüzünden olduğunu belirtmiştir. 
Wolfgang Pauli, Dirac'ın dini görüşleri üzerine bir soru sorulduğunda "Eğer Dirac'ı doğru anladıysam, anlatmaya çalıştığı şey şuydu: Tanrı yoktur ve Dirac onun elçisidir."
Dirac bir keresinde örgüde kullanılan "ters dikiş"i yeniden keşfetmişti. Bir arkadaşıyla fizik hakkında konuşurken, arkadaşının karısını örgü örerken görmüştü. Daha sonra ilmeğin topolojisini inceleyerek bunu yapmanın bir yolu daha olduğunu fark etti. Aynı zamanda gördüğü ve kendi yarattığı alternatiften başka olasılık olmadığını da kanıtladı. 

The Principles of Quantum Mechanics (1930): Bu kitap kuantum mekaniği kavramlarını büyük kısmını Dirac'ın kendi geliştirdiği modern metotla anlatıyor. Kitabın sonlarına doğru öncülüğünü yaptığı elektronun göreli teorisinden de bahsediyor. Bu eser o zamanlar kuantum mekaniği üzerine yazılmış hiçbir yayını kaynak göstermemiştir.
Lectures on Quantum Mechanics (1966): Çoğunlukla eğri uzay-zamanda kuantum mekaniği ile ilgili bir kitap. Dirac'ın 1964'te New York'ta Yeshiva University'de verdiği derslerin notlarından derlenmiştir.
General Theory of Relativity (1975): Bu 68 sayfalık eser Einstein'ın genel görelilik teoremini özetliyor. Dirac'ın Florida State University'de verdiği ders notlarından derlenmiştir.

Dirac denklemi
Dirac denizi

Özel

Genel
The Second Creation: makers of the revolution in twentieth century physics Robert P. Crease ve Charles C. Mann, 1986 Macmillan Publishing, New York, 1996 (genişletilmiş baskı), Rutgers University Press.
QED and the men who made it: Dyson, Feynman, Schwinger, and Tomonaga Silvan S. Schweber, Princeton University Press, 1994.
"Paul Adrien Maurice Dirac"19 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

P.A.M Dirac'ın Türkçe Biyografisi-Serkan Kasırga (Bilkent Üniversitesi)
Uluslararası Teorik Fizik Merkezi tarafından verilen Dirac Madalyası
[2]24 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Paul Adrien Maurice Dirac] Biyografi 

Pierre-Simon (Marquis de) Laplace (23 Mart 1749 – 5 Mart 1827), Fransız matematikçi ve gökbilimci.
Astronom ve matematikçi olduğu kadar çok üstün bir yazma tekniğine de sahipti. Bu yüzden, kolayca görülür deyimi dışında onun eserleri de eksiksizdi.
On sekizinci yüzyılda, iki Fransız Lagrange ve Laplace birçok yönüyle zıttılar. Laplace, fizik, matematik grubuna; Lagrange ise kuramsal matematik grubuna giriyordu. Lagrange, bütün bunların matematikten başka bir şey olmadığını söylüyordu. Laplace ise, matematiği kullanılan bir alet gibi görüyordu. Aslında Laplace her ikisini de yapıyordu. Örneğin, potansiyel kuramın önemi matematik yönüyledir. Sınır değer problemleri yine aynı değerdedir. Bunun gibi olan çalışma örnekleri arttırılabilir.
Laplace, 1785 yılında Akademinin sürekli üyesi seçildi. Sağlam ve karakterli bir yapısı vardı. Askeri okula giriş sınavında Napolyon Bonapart'ı (1768 -1821) imtihan etmişti. Daha sonra Napolyon onu siyasetin çamuruna ve bataklıklı sularına sürükleyecekti. Gerek Laplace ve gerekse Lagrange ihtilalin dışında kalmadılar. Newton son yıllarını siyasette geçirdiği gibi, Laplace da onu yenmek amacıyla siyasete atıldı. Napolyon ona içişleri bakanlığını verdi. Laplace, oldukça oynak fikirli davranışlarda bulunuyordu. Napolyon devrinin bütün nişanları göğsünü süslüyordu. Kötü bir yöneticiydi. Zaten içişleri bakanlığı görevini ancak altı hafta sürdürebilmiştir. Napolyon'la beraber onun da siyasi hayatı sona ermiştir.
Laplace'ın en iyi tarafı, matematik çalışan gençleri tutar ve onlara yardım ederdi. Laplace'ın bulunduğu bir toplantıda, Biot adlı bir genç matematikçi Akademide bir çalışmasını okur. Toplantı bittikten sonra Biot'u bir kenara çeken Laplace, cebinden çıkardığı ve sararmış kâğıtları göstererek, aynı keşfi kendisinin yıllar önce elindeki kâğıtların eskiliğinden de anlaşılacağı üzere, bulduğunu ve yayınlamadığını gizlice söyler. Laplace, Biot'a bunu kimseye söylemeyeceğini ve çalışmasını çekinmeden yayınlamasını içtenlikle istemiştir. Bu onun, binlerce olumlu davranışlarından biridir. Laplace, matematik araştırmaları yapan gençleri manevi evladı gibi görür ve onlara kendi öz çocukları gibi yakınlık gösterirdi.
Laplace'la Lagrange, gerek zamanlarında gerekse onlardan sonra gelenler tarafından olsun çok karşılaştırılmışlardır. Bazıları Lagrange'ı tutmuş ve onu göklere yükseltmiştir. Bazıları da Laplace'ı tutup övmüştür. Aslında böyle bir karşılaştırmaya ve ayırt etmeye hiç gerek yoktur. İkisi de matematikte ölümsüz buluşlar yapmışlardır.
Laplace, son günlerini Paris yöresinde Arcueil'de geçirmiş, kısa bir rahatsızlıktan sonra 5 Mart 1827 tarihinde yetmiş sekiz yaşında ölmüştür.

Laplace dönüşümü
Laplasyen
Laplace denklemi
Laplace'ın şeytanı

Plazma (Grekçe πλάσμα, Fransızca plasma "biçimlendirilebilir madde"), elektromanyetizmaya kolektif tepki veren elektrik yüklü parçacık topluluğudur . Daha kolay bir tanımla; atomun elektronlardan arınmış hâlidir.
Plazma sözcüğü, fizik yazınında ilk olarak 1923 yılında Irving Langmuir tarafından kullanılmıştır. Elektromanyetizma ile güçlü etkileşimleri nedeniyle plazmalar, yapıları ve hareketleri bakımından katı, sıvı ya da gaz hâlde bulunan maddelerinkini çok aşan bir karmaşıklık sergiler. Bu karmaşıklığın fiziksel sonuçları, günümüzde hâlâ tüm boyutlarıyla kavranabilmiş değildir; bununla birlikte, plazma fiziği alanındaki çalışmalar sayesinde konuya ilişkin bilgi birikimi hızla artmaktadır.
Plazmanın kolektif yapısı ve karmaşık davranışı nedeniyle, her biri belirli varsayımlar ve kestirimler temelinde, plazmanın sınırlı bir davranış aralığını açıklayan çeşitli modeller kullanılır. Bu modeller, bir ağ yapısı içinde örtüşerek, analiz edilebilen fiziksel plazma tanımını oluşturur.
Katı bir cisimde cismi oluşturan moleküllerin hareketi çok azdır, moleküllerin ortalama hareket enerjisi herhangi bir yöntemle (örneğin ısıtarak) arttırıldığında cisim ilk önce sıvıya, sonra da gaza dönüşür. Gaz fazında elektronlar gayet hızlı hareket ederler. Eğer gaz hâlinden sonra da ısı verilmeye devam edilirse iyonlaşma başlayabilir, bir elektron çekirdek çekiminden kurtulur ve serbest bir elektron uzayı meydana getirerek maddeye yeni bir biçim kazandırır. Atom bir elektronu eksilmiş ve net bir pozitif yüke sahip olmuş olacaktır. Yeterince ısıtılmış gaz içinde iyonlaşma defalarca tekrarlanır ve serbest elektron ve iyon bulutları oluşmaya başlar. Ama bazı atomlar nötr kalmaya devam eder. Oluşan bu iyon, elektron ve nötr atom karışımı; plazma olarak adlandırılır.
İyonlaşma durumu, en az bir elektronun atom ya da molekülden ayrıldığı anlamına gelir. Serbest elektrik yükü sayesinde plazma yüksek bir elektrik iletkenliğine kavuşur ve elektromanyetik alanlardan kolaylıkla etkilenir. Atmosferin üstünde, manyetosferde, özellikle kutuplara yakın bölgelerde görülen auroralar, güneş rüzgârından kaynaklanan yüklü parçacıklarla çarpışan oksijen atomlarının iyonize olması ile oluşurlar.
Evrende madde dört hâlde bulunur. Bunlar katı, sıvı, gaz ve plazma hâlidir. Mikroskobik açıdan plazma, sürekli hareket eden ve etkileşen yüklü parçacıklar topluluğu olarak söylenir. Plazma içinde nötr atom ya da moleküllerin olması plazma hâlini değiştirmez. Kimyasal tepkimeleri oldukça hızlıdır. Çünkü plazma maddenin en sıcak hâlidir ve elektronların çekirdek ile olan bağları güçsüzdür.
Plazmalar soğuk ve sıcak plazmalar olarak ayrılabilir. Yıldızlar sıcak plazmaya örnekken floresan soğuk bir plazmadır.
Bir plazma, gaz ısıtılarak veya bir lazer ya da mikrodalga jeneratörü ile uygulanan güçlü bir elektromanyetik alana tabi tutularak oluşturulabilir. Bu elektron sayısındaki düşüş ya da artışlar, iyonlar adı verilen pozitif veya negatif yüklü parçacıklar oluşturur ve eğer varsa moleküler bağların ayrışmasına eşlik eder 
Bu yük taşıyıcılarının önemli sayıda varlığı plazmayı elektriksel olarak iletken hâle getirir, böylece elektromanyetik alanlara şiddetle tepki verir. Gaz gibi plazmanın da bir kap içine konulmadıkça belirli bir biçimi veya belirli bir hacmi yoktur. Gazdan ayrı olarak, bir manyetik alanın etkisi altında lifler, kirişler ve çift katmanlı yapılar oluşturabilmektedir.
Plazma sıradan maddenin evrendeki en bol hâlidir; çoğu düşük yoğunluktaki bölgelerde, özel küme içi ortamlarda ve Güneş de dahil olmak üzere yıldızlarda madde bu şekilde bulunmaktadır. Plazmaların dünyadaki yaygın şekli ışıklı reklam tabelalarında görülür.
Plazma ile ilgili çoğu özellik, kontrollü nükleer füzyon ve füzyon gücü ile ilgili araştırmalar sonucun bulunmuştur. Bunun nedeni plazma fiziğinin nükleer füzyonun anlaşılması için gerekli temeli sağlamasıdır.

Plazma, kolayca gevşek bağlı olmayan pozitif ve negatif parçacıkların elektriksel olarak nötr ortamı şeklinde söylenmesidir. (yani bir plazmanın genel yükü yaklaşık sıfırdır). Bağlanmamış olmalarına karşın bu parçacıkların güçlerin karşılaşması konusunda tamamen serbest olmadıklarını belirtmek önemlidir. Harekete geçtiklerinde, manyetik alanlarla elektrik akımı oluşturur ve bunun sonucu olarak, birbirlerinin alanlarından etkilenirler. Bu onların çok serbestlik derecesiyle ortak davranışlarını yönetir. Bir tanımın üç ölçütü olabilir.

Plazma Yaklaşımı: Yüklü parçacıklar sadece en yakın parçacıkla etkileşimden çok, parçacık etkisi çok yakın yüklü parçacıklarla birbirine yeterince yakın olmalıdır (bu kolektif etkiler plazmanın ayırt edici özelliğidir). Belirli bir parçacığın etki alanı içinde yük taşıyıcılarının sayısı yüklü parçacıklarıyla (yarıçapı Debye tarama uzunluğu Debye küresi denir) toplu davranış sağlamak için birlik daha yüksek olduğunda plazma yaklaşımı geçerlidir. Debye küresinde parçacıkların ortalama sayısı plazma parametresi tarafından verilir, "Λ" (Yunan alfabesinde büyük Lambda), 
Toplu Etkileşimler :Debye tarama uzunluğu plazmanın fiziksel boyutuna göre kısadır. Bu kriter, plazma hacmi içinde meydana gelebilecek sınırlı etkilerin kenarlarından daha önemli olduğu anlamına gelir. Bu kriter gerçekleştiğinde, plazma yarı nötr olur.
Plazma Frekansı: Elektron plazma frekansı (elektron plazma salınımlarının ölçülmesi) (elektronlar ve nötr partiküller arasındaki çarpışma sıklığının ölçülmesi) elektron çarpışma sıklığı ile karşılaştırıldığında büyüktür. Bu durum geçerli olduğu zaman, elektrostatik etkileşimler, sıradan gaz kinetik işlemlerden daha baskındır.

Plazma parametreleri  büyüklükte birçok ayrı değer alabilir, ancak ayrı parametreler ile plazmaların özellikleri çok benzer olabilir. Aşağıdaki grafik sadece geleneksel atom plazmalar ve kuark gluon plazmalar gibi değil, egzotik fenomeni de göz önünde bulundurur

Plazma için, iyonlaşma gereklidir. Terim olarak "plazma yoğunluğu" genellikle "elektron yoğunluğu"nu kapsar, hacim başına serbest elektron sayısına karşılık gelir. Bir plazmanın iyonlaşma derecesi, atom oranının elektron kaybetmiş ya da kazanmış olduğu sıcaklıkla kontrol edilir. Hatta parçacıklar %1 daha az iyonize edildiğinde, kısmen iyonize gazı, plazma özelliğini elde edebilir. (yani manyetik alanlara tepki ve yüksek elektriksel iletkenlik.). İyonlaşma derecesi, 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
, olarak 
  
    
      
        α
        =
        
          
            
              n
              
                i
              
            
            
              
                n
                
                  i
                
              
              +
              
                n
                
                  n
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {n_{i}}{n_{i}+n_{n}}}}
  
, olarak tanımlanır. 
  
    
      
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{i}}
  
 iyon sayısı yoğunluğu 
  
    
      
        
          n
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{n}}
  
 nötral atomlarının sayısı yoğunluğudur.Elektron yoğunluğu, iyonların ortalama şarj durumu 
  
    
      
        ⟨
        Z
        ⟩
      
    
    {\displaystyle \langle Z\rangle }
  
 aracılığıyla ilişkilendirilir 
  
    
      
        
          n
          
            e
          
        
        =
        ⟨
        Z
        ⟩
        
          n
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{e}=\langle Z\rangle n_{i}}
  
. 
  
    
      
        
          n
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{e}}
  
 elektron sayısı yoğunluğudur.

Plazma sıcaklığı genel olarak K veya elektrovoltla ölçülür ve partikül başına termal kinetik enerjinin ölçümü ile elde edilir. Çok yüksek sıcaklıklara genelde plazmanın bir tanımlayıcı özelliği olan iyonlaşmayı sürdürmek için ihtiyaç vardır. Plazma iyonlaşma derecesi iyonlaşma enerjisine göre (yoğunluğu ile daha zayıf) elektron sıcaklığı ile belirlenir, bu ilişki Saha denklemi olarak adlandırılır. Düşük sıcaklıklarda, iyonlar ve elektronlar bağlı duruma gelir -atom- ve sonunda plazma gaz haline gelme eğilimindedir.
Çoğu durumda elektronlar sıcaklığı nispeten iyi tanımlanmış termal dengeye yakındır, Maxwell enerji dağıtım işlevinde önemli bir sapma olduğunda bile; örneğin, UV radyasyon, enerji yüklü parçacıkları ya da kuvvetli elektrik alanları. Kütledeki büyük farktan dolayı, iyonlar veya nötr atomlar denge haline gelene kadar elektronlar daha hızlı termodinamik dengeye gelir. Bu nedenle, iyon sıcaklığı (genellikle daha düşük) ile elektron sıcaklığı çok farklı olabilir. Bu iyonlar ortam sıcaklığına yakın, genellikle zayıf iyonize teknolojik plazmalarda yaygındır.

Elektronlar, iyonlar ve nötrler, sıcaklıklarına göre, plazmalar "termal" ya da "termal olmayan" olarak sınıflandırılır. Termal plazmaların aynı sıcaklıkta elektron ve ağır parçacıkları var, yani birbirleri ile termal dengede bulunmaktadırlar. Öte yandan termal olmayan plazmalar, daha düşük sıcaklıkta (bazen oda sıcaklığı) elektronlar fazla "sıcak" iken iyonlar ve nötrlere sahiptir. (
  
    
      
        
          T
          
            e
          
        
        ≫
        
          T
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{e}\gg T_{n}}
  
).
Bir plazma bazen neredeyse tamamen iyonlaşmışsa "sıcak" veya gaz moleküllerinin (örneğin %1) yalnızca küçük bir bölümü iyonlaşmışsa "soğuk" diye adlandırılır, ancak "sıcak plazmanın" ve "soğuk plazmanın" diğer tanımları yaygındır. Hatta bir "soğuk" plazmada elektron sıcaklığı tipik olarak birkaç santigrat derecedir. "Plazma teknolojisi" ("teknolojik plazmalar") olarak kullanılan plazmalar genellikle gaz moleküllerinin sadece küçük bir kısmının iyonlaşması anlamında soğuk plazmalardır.  

Plazmalar çok iyi elektrik iletkenleri olduğundan, elektrik po

Polimer fiziği, sırasıyla polimerleri, onların dalgalanmalarını, mekanik özelliklerini ve ek olarak polimer ve monomerlerin bozulma ve polimerleşme gibi kinetik reaksiyonlarını inceleyen fizik dalıdır.
Yoğun madde fiziği perspektifine odaklanmış olsa da polimer fiziği aslen istatistiki fiziğin bir dalıdır. Polimer fiziği ve polimer kimyası da polimerlerin uygulanabilir bölümlerini inceleyen polimer biliminde birbirleriyle alakalıdır.
Polimerler büyük moleküller oldukları için deterministik metot kullanarak çözümü oldukça karmaşıktır. Fakat istatistiki yaklaşımlar sıklıkla geçerli sonuçlar verebilir çünkü büyük polimerler (örneğin yüksek sayıda monomer içeren polimerler) sonsuz sayıdaki monomerlerin termodinamik limitiyle verimli bir şekilde tarif edilebilir (asıl boyut belirgin bir şekilde sonsuz olmamasına rağmen) 
Termal dalgalanmalar sıvı çözeltinin içindeki polimerlerin şekline sürekli etki eder ve bu etkiyi modellemek istatistiki mekanik ve termodinamiğin yardımını gerektirir. Doğal olarak, sıcaklık faz değişimleri erime ve başka birçok şeye neden olarak çözelti içindeki polimerlerin fiziksel davranışlarına güçlü bir şekilde etki eder 
Polimer fiziği için istatistiksel yaklaşım bir polimerle Brown Devinimi ya da tesadüfi hareket, öz-kaçınmalı hareket tiplerinden birinin benzerliği üzerine kuruludur. En basit polimer zincir modeli tesadüfi harekete denk gelen ideal zincir şeklinde sunulmaktadır. Polimerleri karakterize etmek için deneysel yaklaşımlar ayrıca yaygındır. Büyüklük dışlanımlı kromatografi, viskometri, dinamik ışık saçılımı ve polimerleşme reaksiyonlarını otomatik sürekli çevrimiçi gözetleme metotlarını kullanan polimer karaktarizasyon metotları polimerlerin kimyasal fiziksel ve maddesel özelliklerinin tayini için kullanılabilir. Bu deneysel metotlar ayrıca polimerlerin matematiksel olarak modellenmesine yardımcı olur daha fazlasıyla polimerlerin özelliklerinin daha iyi anlaşılmasını sağlar.

Paul Flory polimer fizik alanını oluşturan ilk bilim adamı olarak kabul edilir.
Fransız bilim adamları 70'lerden beri bu alanda birçok çalışma yapmıştır. (örneğin Pierre-Gilles de Gennes,J. des Cloizeaux).
Doi ve Sam Edwards polimer fizik alanında çok meşhur bir kitap yazmışlardır.
Rus ve Sovyet fizik okulları (I. M. Lifshitz, A. Yu. Grosberg, A.R. Khokhlov ) polimer fiziğin geliştirilmesi konusunda oldukça aktiftirler.

Polimer zincir modelleri iki tipe ayrılır: “ideal” modeller ve “gerçek” modeller. İdeal zincir modelleri zincir monomerleri arasında hiçbir etkileşim olmadığını varsayar. Pozitif ve negatif etkileşimlerin birbirini sıfırladığı belli polimer sistemleri için bu varsayım doğrudur. İdeal zincir modelleri daha karmaşık sistemleri incelemek için iyi bir başlangıç noktası sağlar ve çok parametreli eşitliklere daha uygundur

Serbest bağlantılı zincir en basit polimer modelidir. Bu modelde sabit uzunluktaki polimer segmentleri doğrusal olarak bağlanmış ve tüm bağ ve burulma açıları aynı derecede muhtemeldir. Bu yüzden polimer tesadüfi rastgele hareket ve ideal zincir ile tarif edilebilir.
Serbest dönen zincir belirli kimyasal bağlanmalar yüzünden polimer segmentleri arasındaki sabit açıyı hesaba katarak serbest bağlantılı zincir modelini geliştirir. Sabit bir açı altında segmentler yine de serbestçe döner ve tüm bükülme açıları aynı ölçüde olasıdır
Kısıtlanmış dönüş modeli bükülme açılarının bir potansiyel enerji ile kısıtlandığını varsayar. Bu da her bükülme açısının olasılığını Boltzman Faktör'üyle orantılı duruma getirir

  
    
      
        P
        (
        θ
        )
        ∝
        

        
        exp
        ⁡
        
          (
          
            −
            U
            (
            θ
            )
            
              /
            
            k
            T
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle P(\theta )\propto {}\exp \left(-U(\theta )/kT\right)}
  
 
Dairesel izomerik durum modelinde izin verilen bükülme açıları dairesel potansiyel enerji minimumuna göre belirlenir. Bağ uzunlukları ve açıları sabittir.
Kurtçuk benzeri zinci daha karmaşık bir modeldir. Kalıcı uzunluğu hesaba katar. Polimerler tamamıyla elastik değildir; onları bükmek enerji ister. Kalıcı uzunluğun altındaki uzunluk skalalarında polimer aşağı yukarı sert bir çubuk gibi davranır.

Zincir monomerler arasındaki etkileşim harici hacim olarak modellenebilir. Bu da zincirin konformasyonel olasılıklarını azaltır ve öz-kaçınmalı rastgele sürece yol açar. Öz-kaçınmalı rastgele süreçlerin rastgele süreçlerden farklı istatistikleri vardır.

Tek bir polimer zincirinin istatistiği çözücüye bağlıdır. İyi bir çözücüde zincir daha genişken kötü bir çözücüde zincir segmentleri birbirlerine daha yakın durur. Çok kötü çözücü limitinde polimer zinciri neredeyse çöküp katı bir küre şekline gelirken iyi çözücüde zincir polimer-sıvı temas sayısını maksimize etmek için şişer. Bu durumda dönme yarıçapı için ölçekli bir sonuç veren Flory ortalama alan yaklaşımı ile dönme yarıçapı hesaplanır.

  
    
      
        
          R
          
            g
          
        
        ∼
        
          N
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{g}\sim N^{\nu }}
  
,

  
    
      
        
          R
          
            g
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{g}}
  
 polimerin dönme yarıçapı iken, 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 ise zincirin bağ segmentlerinin sayısıdır. (polimerleşme derecesine eşit)
İyi çözücü için,
  
    
      
        ν
        =
        3
        
          /
        
        5
      
    
    {\displaystyle \nu =3/5}
  
; kötü çözücü için, 
  
    
      
        ν
        =
        1
        
          /
        
        3
      
    
    {\displaystyle \nu =1/3}
  
. Bu yüzden iyi bir çözücü içindeki polimerlerin boyutu daha büyüktür ve parçalı bir obje gibi davranır. Kötü çözücüde ise katı küre davranışı gösterir.

  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 denilen çözücünün içinde,
  
    
      
        ν
        =
        1
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle \nu =1/2}
  
 dir ve bu da basit tesadüfi harekete yol açar. Zincir sanki ideal zincirmiş gibi hareket eder.
Çözücü kalitesi sıcaklığa da bağlıdır. Elastik bir polimer için düşük sıcaklık kötü kaliteye tekabül ederken yüksek sıcaklık aynı çözücüyü daha iyi yapabilir. Teta (θ) sıcaklığı denilen özel bir sıcaklıkta çözücü ideal zincir gibi davranır.

İdeal zincir modeli polimer segmentlerinin sanki zincir hayalet bir zincirmiş gibi birbirleri üzerine binebileceğini varsayar. Gerçekte ise iki segment aynı anda aynı alanı kaplayamaz. Segmentler arasındaki bu etkileşime harici hacim etkileşimi denir.
Harici hacmin en basit formülasyonu bir önceki rotasını tekrar etmeyen öz-kaçınımlı rastgele harekettir. Bu hareketin N basamaktan oluşan rotası üç boyutlu uzayda harici hacim etkileşimli bir konformerini temsil eder. Bu modelin öz-kaçınımlı tabiatindan ötürü olası conformasyon sayısı ciddi şekilde azalır. Dönme yarı çapı genellikle ideal zincirdekinden daha büyüktür

Polimer elastik olsun ya da olmasın Whether a polymer is flexible or not depends on the scale of interest. Örneğin çift sarmallı DNA'nın kalıcı uzunluğu 50 nm civarıdır. 50 nm'den daha düşük ölçeklere baktığımızda (McGuinnes limiti olarak bilinen) az çok katı çubuk gibi davranır. 50 nm'den çok daha yüksek ölceklerde ise elastik zincir gibi davranır.

Bu bölüm herhangi bir kaynak ya da referanstan alıntı yapmamaktadır. Lütfen, güvenilir kaynaklardan alıntılar ekleyerek bu bölümün gelişmesine yardımcı olun. Kaynak gösterilmemiş materyallere reddedilip silinebilir. 
Uzun zincirli polimer çalışmaları 1950'lerden beri istatistiksel mekanik alanında problem kaynağı olmuştur. Bunun sebeplerinden bir tanesi ise bir polimer zincirinin davranışını temsil eden eşitlikler zincir kimyasından bağımsız olmasıdır. Dahası temsili eşitliklerin uzayda tesadüfi hareket ya da yayıngan hareket olduğu ortaya çıktı. Aslında Schrödinger denkleminin kendisi sanal zamanda bir yayınım denklemidir., t' = it.

Parçacıkların çevrelerindeki ortam tarafından uygulanan harici güçlerle rastgele hareket etmesi tesadüfi hareketlerin ilk örneği olan zaman ile tesadüfi harekettir. Tipik bir örnek su dolu bir beher içindeki polen tanesi olurdu. Eğer birisi bir şekilde polenin izlediği yolu boyayla işaretleyebilseydi gözlemlenen yol kesinlikle bir tesadüfi hareket olurdu
Tek boyutlu bir yolda x-yönüne hareket eden bir trenin olduğu bir oyuncak problemi düşünün. Bir bozuk para havaya atıldığında yazı veya tura gelmesine bağlı olarak trenin +b ya da −b (b her adım için aynı) kadar hareket ettiğini varsayın. Şimdi de oyunca trenin adımlarını istatistiksel olarak değerlendirelim (Si trenin attığı adımlardır)

  
    
      
        ⟨
        
          S
          
            i
          
        
        ⟩
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \langle S_{i}\rangle =0}
  
 ; eş muhtemel öncül olasılıklardan dolayı

  
    
      
        ⟨
        
          S
          
            i
          
        
        
          S
          
            j
          
        
        ⟩
        =
        
          b
          
            2
          
        
        
          δ
          
            i
            j
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \langle S_{i}S_{j}\rangle =b^{2}\delta _{ij}.}
  

İkinci eşitlik ilintili fonksiyon olarak bilinir. Buradaki delta kronecker deltasıdır ve bize i ve j endeksleri farklı ise sonucun sıfır olduğunu fakat i=j ise kronecker deltası 1 olacağından ilintili fonksiyonun b2 değerine döneceğini söyler. Bu sonuç oldukça mantıklıdır çünkü eğer i = j ise aynı adımı dikkate alıyoruz demektir. Önemsiz olsa da trenin x-eksenindeki ortalama hareketi 0 olarak gösterilebilir;

  
    
      
        x
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
 

Psikoloji veya ruh bilimi, içgüdüsel davranışları ve zihni inceleyen bilimdir. Bilinçli ve bilinçsiz olayların yanı sıra daha çok duygu ve düşüncenin incelemesini içeren psikoloji, çok kapsamlı bir bilimsel alandır. Bu alanda uzman olan ve aynı zamanda bilgi araştırması yapanlara psikolog denir. Psikologlar, beynin ortaya çıkan özelliklerini ve ortaya çıkan özelliklerle bağlantılı tüm fenomenleri anlamaya çalışırlar ve bu şekilde daha geniş nöro-bilimsel araştırmacı grubuna katılırlar. Psikoloji bilimi, bir sosyal bilim olmasına rağmen aynı zamanda doğa bilimleri olarak da kategorize edilebilir. Özellikle nöroloji bilgisini oldukça kullanır ve geliştirir.
Organizmaların hem doğrudan gözlenen davranışları hem de düşünme, zihinde canlandırma, hatırlama ve hayal etme gibi doğrudan gözlenemeyen karmaşık zihinsel süreçleri psikolojinin inceleme alanına girer. Bir yandan algı, dikkat, duygu, motivasyon, zekâ, kişilik gibi içsel süreçler; bir yandan kişiler arası ilişki süreçleri (örneğin aşk, evlilikte uyum ve çatışma, anne ve çocuk arasında bağlanma gibi), grup-içi (örneğin gruba uyma ve itaat etme) ve gruplar arası ilişki süreçleri (örneğin gruplar arası önyargı ve ayrımcılık, kolektif eylem vb.) psikoloji biliminin çalıştığı konulardır. Psikoloji bilimi dâhilinde hem insanların hem de hayvanların davranışları üzerinde çalışılabilir. Tüm bu özellikleriyle psikoloji, hem fen ve tıp bilimleri ile hem de sosyal bilimlerle yakından ilişkilidir.
Psikolojinin hedefi, zihinsel süreçleri ve davranışları tanımlamak, neden ve nasıl oluştuklarını açıklamak, ileride nasıl bir değişim-gelişim göstereceklerini öngörmek ve bu süreçleri kontrol etmektir. Bu hedefler doğrultusunda görgül yöntemlerle –örneğin deneysel ya da korelasyonel yöntemler- araştırmalar yürütülür. Psikoloji biliminin ürettiği bilgiler, insan etkinliklerinin değerlendirilmesi ve düzenlenmesi ile ilgili pek çok alanda kullanılır.

Psychologia terimi 16. yüzyılda Marko Marulić tarafından Yunanca ψῡχή (psykhe) "ruh" ve –λογία (logia, "araştırma, bilim") kelimelerinin birleştirilmesi ile türetilmiştir. Türkçe psikoloji terimi Fransızca psychologie'den alınmadır.

Psikolojinin incelediği zihin ve davranış kavramları eski Mısır, İran, Yunan, Çin, Hint uygarlıklarında felsefenin inceleme konusu olmuştur. Ancak 19. yüzyılda pek çok bilim gibi, psikoloji de felsefeden bağımsızlığını ilan etmiştir. Psikolojinin bir bilim dalı olarak doğmasına, 1876 yılında Almanya'da Leipzig Üniversitesinde kurduğu psikoloji laboratuvarı ile Wilhelm Wundt ön ayak olmuştur. Wundt, kendini psikolog olarak tanımlayan ilk kişidir. Psikolojinin pozitif bir bilim olarak ortaya çıkışına ilk önemli katkıları koyan diğer isimler şunlardır: Hermann Ebbinghaus (hafıza üzerinde deneysel çalışmalar yaptı), Ivan Pavlov (psikoloji ile fizyoloji arasında ilk kez ilişki kurdu, öğrenme süreçlerini deneysel olarak inceleyerek klasik şartlanma kavramını getirdi), John B. Watson (davranışçı yaklaşımın ABD'deki temsilcisi oldu).
Deneysel psikolojinin Almanya ve ABD'de gelişmesinin peşi sıra psikolojinin uygulamalı alanları doğmuştur. 19. yüzyılın son yıllarında G. Stanley Hall ve John Dewey psikoloji biliminin ABD'de eğitim alanındaki uygulamalarına öncülük etmiştir. Hugo Münsterberg psikolojinin endüstri, hukuk ve diğer alanlardaki uygulamaları üzerine yazmaya başlamıştır. 1890'larda Lightner Witmer ilk psikoloji bölümünü kurmuştur. Yine aynı yıllarda James McKeen Cattell, ilk zeka testi uygulamalarını başlatmak üzere Francis Galton'un antropometri yöntemini uyarlamıştır. Öte yandan Viyana'da Sigmund Freud, zamanla çok popülerleşecek olan psikanaliz kuramını ve yöntemlerini geliştirmiştir.
20. yüzyılda psikolojinin soyut ve muğlak bir kavram olan zihni incelemesine bir tepki doğmuştur. Edward B. Titchener tarafından getirilen eleştiriler, John B. Watson'un davranışçılık yaklaşımını geliştirmesine katkıda bulunmuştur. Bu yaklaşım, B.F. Skinner tarafından popüler hale getirilmiştir. Bu yaklaşımda, zihin yerine gözlenebilen ve ölçülebilen davranışın incelenmesi savunulur.
20. yüzyılın sonlarına doğru insan zihnini çalışmak üzere disiplinler arası bir alan olan bilişsel bilimler gelişmiştir. Zihin, tekrar bilimin popüler bir inceleme konusu haline gelmiştir.

Bu yaklaşıma göre psikolojinin görevi bilincin ve bilinci oluşturan zihinsel olayların -duyumlar, imajlar, duygular- incelenmesidir. Bu amaçlar doğrultusunda içebakış yöntemi ile bilgi toplanır. İçebakış, deneklere bir uyaran verip onlardan neler hissettiklerini en ince detayına kadar anlatmasını istemeye dayalı bir yöntemdir. Yapısalcılara göre tıpkı su molekülünün atomik bileşenlerine (hidrojen ve oksijen) ayrıştırılması gibi, bilinç de temel bileşenlere ayrıştırılabilir. Acılık-tatlılık, soğukluk-sıcaklık, donukluk-canlılık gibi saf duyumlar bilincin temel bileşenleri olarak kabul edilebilir. Yapısalcılığın iki önemli temsilcisi şunlardır: Wundt ve Titchener. Wundt Almanya'da bir psikoloji laboratuvarı kurmuş, onun öğrencisi olan Tichener ise Wundt'un psikolojiye yaklaşımını ABD'ye taşıyarak Cornell Üniversitesinde bir psikoloji laboratuvarı oluşturmuştur. Titchener'dan sonra bu yaklaşım pek fazla yaşamamış olsa da, psikolojinin pozitif bir bilim olarak temellerinin atılmasındaki katkısı açısından bu yaklaşım psikoloji tarihinde önem taşımaktadır.

20. yüzyılın başlarında ABD'de yapısalcılık yaklaşımı etkisini yitirirken, işlevselcilik yaklaşımı gelişmeye başladı. Yapısalcılığa tepki olarak doğan bu yaklaşıma göre psikolojinin görevi, yalnızca bilincin yapıtaşlarını belirlemek olamaz; asıl görevi bilincin işlevlerini -nasıl çalıştığını ve ne işe yaradığını- incelemek, insan zihninin değişen çevre şartlarına nasıl uyum sağladığıyla ilgilenmektir. İşlevselciliğin bakışından davranış, organizmanın çevresine uyum çabasıdır. İşlevselciler, Charles Darwin'in Evrim Kuramı'ndan etkilenmiş, zihni bedenden ayrıştırılamaz olarak görüp bu ikisi arasındaki ilişkiyi anlamaya odaklanmışlardır. Kuramın başlıca temsilcisi William James'tır. James'a göre bilinç, yapısalcıların iddia ettiği gibi bileşenlerine ayrıştırılabilecek sabit bir yapı değildir; süregiden bir akıştır. Bu yaklaşımın psikolojiye temel katkısı, sadece zihinsel süreçleri değil davranışları da psikolojinin inceleme alanına dahil etmesidir. Ayrıca yapısalcılar içgörü yöntemini uygulamak üzere eğitilemediklerinden, hayvanlar, çocuklar ve zihinsel engelliler üzerinde çalışma yapmazlarken işlevselciler bu gruplar üzerinde de çalışmışlardır. Günümüzde ne yapısalcılık ne de işlevselcilik akımları varlığını sürdürmektedir. Fakat 20. yüzyılın başlarında işlevselciler ve yapısalcılar arasındaki tartışmalar sayesinde çağdaş psikoloji akımlarının ortaya çıkması mümkün olmuştur.

19. yüzyılın sonlarında doğan bu yaklaşımda psikolojinin konusunun ölçülebilen ve gözlenebilen davranışlar olması gerektiği savunulur. Davranış, organizmaların içten ya da dıştan gelen uyarıcılara verdikleri tepkilerdir ve davranışa dair bilgi toplamak için doğa bilimlerinde kullanılan nesnel yöntemlere -deney ve gözleme- başvurmak gerekir. Davranışçılar, organizmaların çeşitli davranışlarının, çevrelerinden gelen ödüllendirme ve cezalandırmalara bağlı olarak nasıl değiştiğini, yeni davranışların nasıl öğrenildiğini veya halihazırdaki davranışlarını nasıl yeni durumlara uyarlandığını inceler. Davranışçılığa göre belirli uyarıcılara maruz kalan her organizma, aynı tepkiyi verir yani bireysel farklılıkların önemi yoktur. Davranışların nedenlerini, organizmanın içsel özelliklerinde değil, içinde bulunduğu çevredeki uyarıcılarda aramak gerekir. Ayrıca bu yaklaşımda, insan ve hayvan davranışlarının aynı öğrenme yasalarına dayandığı iddia edilir. Dolayısıyla hayvan davranışlarını gözleyerek insanlar için de geçerli olan öğrenme yasalarını anlamak mümkündür. Bu ekolün başlıca temsilcileri şunlardır: Watson, Skinner, Pavlov.

1890'larda Almanya'da doğan bu yaklaşımda, psikolojik deneyimi çözümlemeye çalışan yapısalcılığa karşıt bir biçimde, psikolojik deneyimin bir bütün olduğu ve parçalarına ayrıştırılarak incelenemeyeceği görüşü savunulur. Gestalt yaklaşımını benimseyen psikologlara göre, en ilkel ve basit olan psikolojik deneyimler dahi karmaşıktır. Bu karmaşıklığa rağmen, algının gerçekleşmesi temel bazı prensiplere bağlıdır ve psikolojinin hedefi bu temel prensipleri keşfetmektir. Bunun yolu doğal gözlem ve deneydir. Davranışçılardan farkı olarak Gestaltçılar, psikolojide etki-tepki ilişkisine odaklanılmasına karşı çıkmış ve etkinin tepkiye dönüşürken deneyimlenen bilişsel süreçlerin incelenmesini önemsemişlerdir. Gestalt psikolojisinin başlıca temsilcileri şunlardır: Wolfgang Köhler, Max Werthemeir, Kurt Koffka. 1930'larda Almanya'daki Nazi hakimiyeti sırasında Gestaltçıların başlıca temsilcileri ABD'ye göç etmiş, böylelikle bu yaklaşım ABD'de de tanınmıştır. Günümüzde bu yaklaşımdaki temel fikir -zihnin dış uyaranlara doğrudan tepki vermeyip öncelikle onu yorumlayıp anlamlandırdığı fikri- bilişsel psikologların öğrenme, bellek, problem çözme ve hatta psikoterapi hakkındaki fikirlerinde kendini göstermektir.

Psikanaliz, bilinçaltı zihni ve günlük yaşam üzerindeki etkisini analiz etmeyi amaçlayan bir teoriler ve terapötik teknikler koleksiyonudur. Bu teoriler ve teknikler ruhsal bozuklukların tedavisine yön verir.
Psikanaliz 1890'larda, en belirgin olarak Sigmund Freud'un çalışmalarıyla ortaya çıktı. Freud'un psikanalitik teorisi büyük ölçüde yorumlayıcı yöntemlere, iç gözleme ve klinik gözleme dayanıyordu. Cinsellik, bastırma ve bilinçdışı gibi konuları ele aldığı için çok iyi tanındı. Freud, serbest çağrışım ve rüya yorumlama yöntemlerine öncülük etti.
Psikanalitik teori monolitik değildir. Freud'dan ayrılan diğer iyi bilinen psikanalitik düşünürler arasında Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Erik Erikson, Melanie Klein, D.W. Winnicott, Karen Horney, Erich Fromm, John Bowlby, Freud'un kızı Anna Freud ve Harry Stack Sullivan vardır. Bu kişiler psikanalizin çeşitli düşünce okullarına evrilmesini sağladı. Bu okullar arasında ego psikolojisi, n

Richard Phillips Feynman (11 Mayıs 1918 - 15 Şubat 1988), kuantum mekaniğinin ayrılmaz formülasyonu, kuantum elektrodinamiği teorisi, aşırı soğutulmuş sıvı helyumun süper-akışkan fiziği ve partonu önerdiği parçacık fiziğindeki çalışmaları ile 1965'te, Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş Amerikalı teorik fizikçidir.
1918'de ABD'nin New York eyaletinde Queens'teki Far Rockway adlı küçük bir kasabada dünyaya geldi. Henüz 16 yaşındayken türev ve integral hesabını tüm yönleriyle kavradı. 17 yaşında Rockway'den ayrılıp, lisans derecesini yapacağı MIT (Massachusetts Institute of Technology)'e girdi. Lisans derecesinden sonra ünlü Princeton Üniversitesi'ne kabul edildi. Doktorasını Princeton'dan aldıktan sonra, dekorsal sanatlar öğretmeni Arline Greenbaum ile ailesinin itirazlarına aldırış etmeyerek evlendi. 1942'de ABD'nin savaşa katılmasıyla birlikte, Manhattan Projesi (atom bombası projesi) için çağrıldı.
Burada Nazi Almanyası'ndan kaçıp ABD'ye sığınan, yarı Yahudi yarı Alman olan fizikçi Hans Bethe tarafından kuramsal bölümün önderi olarak atandı. Bu görevi aldığında henüz 24 yaşındaydı. Manhattan Projesi'nde Feynman, kritik kütle için gerekli olan uranyum miktarını tespit etmek için çalıştı. Hipotezini denemek için Los Alamos'u havaya uçurmadan birçok deney araçları geliştirdi. Oak Ridge uranyumun parçalanması sırasında güvenlik sorunuyla uğraşırken, Feynman çalışanların ışıma zehirlenmesinden korunması için prosedürler geliştirdi. Savaş sonrası Bethe'yi takip ederek, Cornell Üniversitesi'ne gitti. Feynman burada atomaltı parçacıkların karmaşık yapısı için basit bir gösterim geliştirdi. Onun bu gösterimi Feynman Çizelgeleri olarak bilinir.
Savaş bittikten sonra, 1965'te Kuantum elektrodinamiğine yaptığı katkılardan dolayı Itiro Tomonaga ve Julian Schwinger ile birlikte Nobel Ödülüne layık görüldü. 1986'daki Challenger felaketini araştıran Rogers komisyonunda yer aldı.

Feynman, 11 Mayıs 1918 Queens, New York'ta Yahudi kökenli ev hanımı bayan Lucille ve Yahudi kökenli satış müdürü bay Melville Arthur Feynman'ın oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi, o dönem Rus İmparatorluğu'nda Yahudiler'e yönelik yapılan zulüm ve ayrımcılıktan kurtulmak için ABD'ye göçmüş Yahudiler idi. Ailesi laik Yahudiler'dendi ve genç Feynman da kendisini bariz bir agnostik ateist olarak nitelendirmiştir. Daha sonra Yahudi Teorik Seminerini seyahati sırasında Talmud'u harika ve değerli bir kitap olarak bulduğunu söylemiştir.
Einstein ve Teller gibi konuşmayı geç öğrenenlerdendi. Üçüncü yaş gününde, henüz ancak bir kelime mırıldanabilmişti. Bir yetişkin olarak Bronx aksanını benimsemişti. Bu aksan gösterişli ve abartılı olmak için yeterince yoğundu. Bu nedenle Feynman'ın yakın arkadaşları Wolfgang Pauli ve Hans Bethe bir keresinde onun bir "aylak" gibi konuştuğunu söylemiştir.
Genç Feynman, geleneksel düşünceyle çelişen sorular sorması için onu destekleyen ve Feynman'a yeni bir şey öğretmeye her zaman hazırlıklı olan babasından yoğun olarak etkilenmiştir. Annesinden de hayatı boyunca sürdürdüğü espri anlayışını kazanmıştır. Çocukluğunda da bir mühendislik yeteneğine sahipti. Bu yetenek evindeki laboratuvarında yaptığı deneyler sayesinde korunmuştur. Bozulmuş radyoları tamir etmekten de zevk alırdı. İlköğretimde iken, ailesinin günlük işlere koşuşturduğu sıralarda o bir hırsız alarmı yaratmıştır.
Richard beş yaşındayken, annesi bir oğlan çocuk doğurdu ancak bebek dört haftalıkken öldü. Dört yıl sonra, Richard'ın kız kardeşi Joan doğdu ve bütün aile Fark Rockway/Queens'e taşındılar. Geçen dokuz yılın boyunca Joan ve Richard yakındılar. Çünkü ikisi de dünya hakkında doğal bir meraka sahiplerdi. Anneleri onlara bir kadının bu tarz karşılaştırmalar yapabilecek bir kafatası yapısına sahip olmadığını söyledi. Annesi Joan'ın astronomi konusunda çalışmak istemesine karşı çıkmasına rağmen, Richard onu evreni keşfetmesi için destekledi ve Joan en sonunda Dünya ve güneş rüzgarları üzerinde uzmanlaşmış bir astrofizikçi oldu.

Feynman, Nobel kazanan Burton Richter ve Baruch Samuel Blumberg gibi yoldaşlarının da gittiği Far Rockaway High School'a gitmiştir. Lisenin hemen başında Feynman hızla daha üst matematik derslerine terfi ettirilmiştir. Okulda yapılmış belirtilmemiş bir IQ testinde Feynman'ın IQ'su 123 olarak ölçülmüştür bu IQ James Gleick isimli bibliyografa göre "yüksek fakat zar zor takdir edilen" bir değerdi. 15 yaşına geldiğinde, kendi kendine trigonometri, ileri cebir, sonsuz seriler, analitik geometri ve hem türev hem de integrali öğrenmişti. Üniversiteye girmeden önce, kendi yöntemiyle yarı-türev gibi konuları türetiyor ve deneyler yapıyordu.
Arista Şeref Topluluğu'nun bir üyesi olarak okuldaki son yılında Feynman, New York Üniversitesi Matematik Olimpiyatları'nı kazandı. En yakın rakibiyle arasında olan büyük fark jüri üyelerini çok şaşırttı.
Direkt niteleme alışkanlığı bazen geleneksel düşünürlere göre boş laf gibi gelirdi. Örneğin kedi anatomisini öğrendiği esnada sorduğu sorulardan biri "elinizde kedinin haritası mı var?" olmuştur fakat o burada aslında bir anatomik çizelgeyi kastetmiştir.
Kolombiya Üniversitesine başvurdu ancak kabul edilmedi çünkü bu üniversite kabul edebileceği Yahudi kotasını zaten doldurmuştu. Bunun yerine Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne gitti. Burada da 1939 yılında lisans derecesini kazandı ve aynı yıl Punthan Fellow olarak isimlendirildi.
Princeton Üniversitesi'nin lisans üstü sınavında matematik ve fizik dalında harika bir sonuç elde ederken İngilizce ve tarih alanında çok zayıf bir sonuç almıştı. Feynman'ın ilk seminerine katılanlar arasında Albert Einstein, Wolfgang Pauli ve John von Neumann da vardı. 1942 yılında Princestone'dan PhD aldı ve tez danışmanı John Archibald Wheeler'dı. Feynman'ın tezi kuantum mekaniğinde statik hareket prensiplerine uygulandı, Wheeler-Feynman diyagramını kuantize etme arzusuna ilham oldu.

Princeton'dayken fizikçi Robert R. Wilson Feynman'ı, Manhattan Projesine katılması destekledi (bu dönemde savaş zamanında Amerikan ordusu Los Alamos'taki projede atom bombasını geliştiriyordu). Feynman, bu girişime katılmaya ikna olduğunu çünkü Nazi Almanyası geliştirmeden, kendilerinin atom bombasını yapması gerektiğini söyledi. Feynman, Hens Bethe'nin teorik bölüğüne katıldı ve Bethe'yi kendisini kurup lideri yapmasına neden olacak kadar etkiledi. O ve Bethe, Feynman- Bethe formülünü geliştirdiler ve bu formül fizyon bombasının verimini hesaplamalarına yardımcı oldu. Bu Robert Serber'in daha önceden yaptığı çalışmalara dayandırılarak yapıldı.
Kendini bu projesindeki işine adadı ve Trinity bombası testinde de yer aldı. Feynman'ın, patlamayı siyah gözlükleri olmadan veya Welder lensi ile korunmadan gözlemleyen tek insan olduğu söylenir. Sebep olaraksa kamyon ön camından gözlemlemenin, camın zararlı ultraviole ışınlarını engelleyecek olduğunu söyledi. Patlamaya şahit olduğunda, patlamanın devasa parlaklığı nedeni ile Feynman arabasının zeminine doğru eğildi, buna rağmen mor bir leke gördüğünü söyledi.
Yaşça küçük bir fizikçi olduğu için, projenin merkezinde yer almadı. Bu projede yer aldığı en büyük kısım, insan bilgisayarları hesaplayan grubun teorik kısmında var olmaktı (burada öğrencilerinden biri John G. Kemeny'dir ve daha sonra BASIC dilini programlamada ortak tasarıma ve özelleştirmeye gitti devam ettiler). Sonraları, Nicholas Metropolis ile birlikte, damgalanmış IBM kartlarının hesaplama yapmak için kullanılacağı bir sistem yayınlamakta beraber çalıştılar.
Feynman'ın, Los Alamos'ta yer aldığı başka bir iş ise Los Alamos "Su Kaynatıcısı" için nötron hesaplamaları yapmasıdır. Bu iş üzerindeyken, hakkında çalıştığı konu Oak Ridge tesisine verildi. Burada, materyallerin muhafaza edilmesi konusunda mühendislere yardımcı oldu böylece kritik aksaklıklardan (örneğin bazı materyallerin bazı şartlar altında barındırılması tehlike arz ediyordu) korunulabilirdi. Aynı zamanda uranyum hidrit bombası için hesaplamaları ve teoritik kısımları yaptı, daha sonraları bunun uygun olmadığı kanıtlandı.
Feynman, baş başa tartışmak için fizikçi Niels Bohr tarafından çağrıldı. Daha sonradan Bohr ile tartışmanın pek çok fizikçi tarafından hayranlık ve saygı duyulduğunu öğrendi. Feynman hiç utangaç bir adam değildi, Bohr'un fikirlerinde kusur olduğunu düşündüğü her şeyi direkt söylüyordu. Feynman, Bohr'a karşı diğer insanların hissettiğinden daha az saygı duymadığını ancak konu fiziğe geldiği zaman sosyal nitelikleri ikinci plana ittiğini söyledi.
Los Alamos, içerdiği işin yüksek güvenlikli olduğu gerekçesi ile izole edilmişti. Feynman'ın kendi ağzından söylediğine göre, "Orada yapılacak hiçbir şey yoktu" Sıkılmıştı, kapıların ve kabinlerin kilitlerini maymuncukla açarak ve gizli belgeleri karıştırarak merakını gideriyordu. Feynman, iş arkadaşlarına pek çok şaka yaptı. Bir keresinde bir dolgu kabinini kilitleyen sayı kombinasyonunu buldu. Bu kombinasyonu bir fizikçinin en çok kullandığı sayıları deneyerek (örneğin 27-18-28, doğal logaritmada e=2.71828...'dir) bulmuştur. Açtığı kabinlerde bir iş arkadaşının muhafaza ettiği atomik bomba araştırmalarının da aynı yolla açıldığını buldu. Alay etmek amacıyla açtığı kabinlere çeşit çeşit notlar bıraktı fakat bu iş arkadaşlarını ürkütmeye başladı. Frederic de Hoffmann, bir casusun ya da sabotajcının atomik bomba araştırmalarının notlarına eriştiği düşüncesine kapıldı. Ardından Feynman'ın eşini almak için Klaus Fuchs'tan ödünç aldığı araba ile birlikte, Klaus'un Sovyetler için çalışa asıl casus olduğu anlaşıldı. Klaus nükleer sırları arabası ile Santa Fe'ye taşıyordu.
Ara sıra Feynman Amerikan yerlileri gibi konuşabileceği bir yer bulurdu. Çok geçmeden fark edildi ve "Injun Jeo" denilen gizemli bir kızılderili hakkında dedikodular yayılmaya başladı. Aynı zamanda laboratuvarda baş çalışanlardan biriyle arkadaş oldu.
Feynman, "The Pleasure of Finding Things Out"da Manhattan projesine katılma gerekçeleri hakkında düşüncelerini üstü kapalı bir şekilde ifade etmiştir. Feynman, Amerika'ya müttefik kuvvetler yardımcı olmadan önce N

Robotik, robotların tasarımı, yapımı, işletimi ve kullanımına ilişkin disiplinler arası bir çalışma ve uygulamadır. Dördüncü Sanayi Devrimi'nin en yaygın özelliklerinden biridir. Makine mühendisliği, uçak mühendisliği, uzay mühendisliği, elektronik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, mekatronik ve kontrol mühendisliği dallarının ortak çalışma alanıdır. Robotlar bir yazılım aracılığıyla yönetilen ve yararlı bir amaç için iş ve değer üreten karmaşık makinelerdir.
Robotik, insanın yerinde geçebilecek ya da insanın eylemlerini taklit edebilecek makineler yapmayı hedefler. Robotların birçok farklı durumda kullanılması amaçlansa da, günümüzde daha çok tehlikeli ortamlarda (örn. bomba imhası), üretim süreçlerinde veya insanın yaşayamadığı uzay, sualtı, yüksek sıcaklık ve radyasyonlu ortamlarda kullanılmaktadır. Robotlar her biçimde yapılabileceği halde, bazı robotlar insana benzer olarak yapılmaktadır. Bunun, robotların insanlar tarafından kabulünü kolaylaştıracağı düşünülmektedir. Birçok robot doğadan esinlenerek yapılmıştır.
Türkiye'deki üniversitelerde açılan mekatronik bölümleri robotikle yakından ilişkilidir.

Tarihte robotikle ilintili en erken atıf MÖ 3. yüzyılda Çin'de yazılmış bir Lie Zi yazmasında bulunmuştur. Bu yazma MÖ 1000 yıllarında yaşamış Zhou Kralı Mu'ya sunulan mekanik bir insan mankeninden bahseder. Antik Yunanda, MÖ 3. yüzyılda yaşamış Ktesibios çağını aşan pek çok çalışmalar yapmış, yüzden fazla mekanik otomata tasarlamıştır. Onun çalışmaları Bizantiyonlu Filon ve İskenderiyeli Heron tarafından devam ettirilmiştir.
Onlardan sonra bilinen en önemli robotik öncüsü El-Cezeri'dir. Çağının çok ilerisinde[kime göre?] mekanik otomatalar yapmıştır. Eski tarihlerde yaşamış olan meslektaşlarının icatlarını geliştirmiş ve kendine ait olan birçok tasarım yapmıştır. El Cezeri, Otomatik Makineler tarihinde Çağın Doruğuna Erişmiş Büyük Mühendis İbn-i Razzaz Cezeri adıyla anılır. Yazdığı kitabındaki tüm buluşlar insanımsı, estetik değerlere sahiptir ve hiçbiri hayal ürünü değildir.[kime göre?] Alman Profesörü Widemann, tarafından tekrar üretilip çalıştırılmışlardır. El Cezeri'nin kaleme aldığı orijinal ismi Kitab-ül Camii Beyn-el ilmi vel-amel En Nafi-i fi Sınaat-il hiyel kitabı, Kültür Bakanlığı 1990 yılında Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap adında basmıştır. Kitabın Türkçe çevirisi ise Sevim Tekeli tarafından hazırlanarak Türk Tarih Kurumu Yayınları tarafından basılmıştır. El-Cezeri'nin mezarı hâlen Cizre'de Nuh Peygamber Camii'nin avlusunda bulunuyor. Avrupalılar tarafından Al-Jasar olarak bilinmektedir.
İtalya Floransa'da yaşamış Rönesansın en büyük ressam ve heykeltıraşlarından kabul edilen Leonardo Da Vinci'ye ait 1495 yılında tasarlandığı sanılan savaşçı makine kayıt altına alınmış bir başka örnektir. Resimdeki model Leonardo'nun orijinal çizimlerinden yararlanılarak 1950 yılında yeniden yapılmıştır. Robot kollarını çenesini ve başını hareket ettirebilmektedir.

Bu yüzyıllarda daha çok eğlence amaçlı gerçekleştirilen Robot - Otomatlar zengin sarayların gözdesiydi.
Yanda: 1776 yılında Fransız mekanikçi Pierre Jaquet Droz tarafından yapılan org çalan müzisyen
Osmanlı Sarayı için geliştirilen otomatlardan biri de 1769 yılında [Baron Von Kempelen] tarafından yapılan satranç oynayan adamdı. Bu otomat Viyana ve Moskova fuarlarında sergilenmişti. Ancak daha sonraları bu otomatın içinde insan gizlendiği iddia edilmiştir. Bir Zemberekten güç alan metal silindir ve üzerindeki kamlar sayesinde olasılıkları hesaplayabilen karmaşık bir mekanizması vardı. O yıllarda Laterna mekaniğinin benzeri olan bu sistemler daha sonraları Thomas Alva Edison'a da ilham kaynağı olacak ve Edison üzerinde sabitlenmiş kamları bulunan silindirin yerine üzerine yazılabilir balmumu silindiri koyarak gramafonu icat edecekti. Bu örnek tarihte icatların öyle gökten düşmediğine ilişkin çarpıcı bir örnektir.
1785 yılında Pierre Kintzing tarafından yapılan Müzisyen. Dönemin değer yargılarına göre oldukça estetik bir görünümü olan ve bir tür vurmalı akustik çalgı olan Harpsicord çalan kadın döneminin androidi sayılabilirdi. Bu gün Fransada müzede bulunan bu örnek de kurulan bir zemberekten güç almaktaydı. Bu otomatlar gerçekten de birçok müzik parçasını çalabilen karmaşık makinelerdi. Avrupa'nın bilgi birikimi, o çağda doruğa çıkmış olan saat yapımcılığı ve mekanik ustalığından ileri gelmekteydi. Çok küçük parçalar yapmakta ustalaşmış saat yapımcıları ve mekanik ustaları için otomat yapımı sarayda ve soylu çevrelerde kendilerini gösterebilecekleri eşsiz fırsatlardı.
Charles Roberts adlı bir mekanik ustası tarafından geliştirilen bu örnekteki resim çizen otomatların tarihi bilinmemektedir. Ancak 19. yüzyılda yayınlanan bir kitapta resimleri yer almaktadır. Fransa ulusal müzesinde sergilenen otomatlar son derece karmaşık çizimleri ustalıkla yapmaktadır. Ayrıca şiirde yazabilen otomatlar zemberek - kam prensibiyle çalışmaktaydı.

ISO 8373 Standardına göre belirlenmiş endüstriyel robot tanımı ve robot tiplerinin sınıflandırılması şöyledir:
"Endüstriyel uygulamalarda kullanılan, üç veya daha fazla programlanabilir ekseni olan, otomatik kontrollü, yeniden programlanabilir, çok amaçlı, uzayda sabitlenmiş veya hareketli manipülatördür."

Günümüzde kullanılan robotlar çeşitli sınıflara ayrılabilirler. Bunlar kullanılan eksen
takımlarına göre, tiplerine göre, kullanılan tahrik elemanının çesidine göre vb. Bunlardan en önemli olan sınıflandırma yöntemleri aşağıda verilmiştir;

Kartezyen koordinat sistemi,
Silindirik koordinat sistemi,
Küresel koordinat sistemi,
Döner koordinat sistemi.

Kartezyen robotlar,
Mafsallı robotlar,
Scara robotlar.

Scara, İngilizce: Selective Compliance Assembly Robotic Arm kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur. Yani seçimlere uyan (faaliyet yerine getirme) montaj robot koludur. Bu robot 1970'ten sonra Japon Endüstriyel Konsorsiyomu ve bir grup araştırmacı tarafından Japonya'da Yamanashi Üniversitesinde geliştirilmiştir.
Scara tipi robot, çok yüksek hızlara, en iyi tekrarlama kabiliyetine, yüksek hassasiyet ve doğruluk oranlarına sahip bir robot çeşididir.

Scara tipi bir robota ait şematik çizim verilmiştir. Scara robotun genel özellikleri şöyledir:

1. Doğruluk
2. Yüksek hız
3. Kolay montaj
4. Hassasiyet
5. Yüksek Verim

Bu robot genellikle dikey eksen çevresinde dönen 2 veya 3 kol bölümünden meydana gelmiştir. Şekil 16'de görülen 1 numaralı eksen robota ana dönmeyi veren eksendir. Bu eksen en çok montaj robotlarında kullanılmaktadır. 2 numaralı eksen doğrusal dikey eksendir.
Bu eksende sadece dikey hareket yapılabilmektedir. Bu özellik montaj robotlarında istenildiğinden dolayı, montaj robotlarının büyük bir kısmı aşağıya doğru dikey hareket yapar. 
Dikey eksen hareketleri koordinat hareket eksenleri içinde aşağıya doğru yapılan en çabuk ve düzgün hareketlerdir. 3 numaralı eksende robot kolunun erişebileceği uzaklık değiştirilebilir. 4 numaralı eksende ise dönen kol bileği hareket eder. robotun çalışma alanına ait çizdiği hacim verilmiştir.

Scara Tipi Robotun Kullanım Alanları
Günümüzde Scara tipi robotlar yaygın olarak birçok alanda kullanılmaktadır. Elektronik devre elemanlarının baskılı devre üzerine yerleştirilmesinde, elektromekanik olarak çalışan küçük cihazların ve bilgisayar disk sürücülerinin montajında bu robotlardan faydalanılmaktadır.
Elektronik devre elemanlarının yerleştirilmesi sırasında robotun tutucu kolu kullanılır.
Bu kola alınan parça bakırlı plaket üzerinde önceden belirlenen yere yerleştirilir. Yerleştirme işlemi ve öncesi bilgisayar tarafından kontrol edildiği için hata meydana gelmeyecektir.
Robotların elektronik sanayiinde kullanılmasıyla birlikte seri üretim yapılmaya başlanmış ve kalite artmıştır.

Uygulamalar
Dizme, yerleştirme, taşıma, paketleme, silikon çekme, delme, kesme, yapıştırma, kalite kontrol, ölçüm, test işlemleri, yükleme ve boşaltma gibi birçok üretim sürecine kullanılmaktadır.
Otomotiv, beyaz eşya, kimya, cam, mobilya, gıda, elektronik, metal, seramik, kâğıt gibi birçok endüstriyel sektörde kullanıma uygundur.

İnsanın yaşamasına elverişli olmayan ortamlarda çalışırlar. Örnek: Radyasyon ortamı, su altı, uzay vb. sistemler programlanabilir ve kendi kendine çalışan bir olmaktan çok uzaktan kontrollüdür. Servo DC motor, hidrolik ve pnömatik sistemler tercih edilebilir. Yüksek teknoloji gerektirir. Özel amaçlara göre özel yaklaşımlar geliştirilir. Uzaktan yönetim için güç aktarım sistemleri (hidrolik veya pnömatik) veya radyo frekansı kullanılır.

Robotik protezler  (ortopedi)
Gelişmiş protezler piezo elektrik sensörlerle tendonlardaki gerilimleri (beyin komutlarını) algılayabiliyorlar ve parmaklara veya eksenlere gerilimin şiddetine göre güç gönderebiliyorlar. Güç aktarımı servo motorlar ve yapay tendon sistemleriyle yapılıyor. Bu protezler çok pahalıya malolduğundan çok yaygın olarak şimdilik kullanılamıyor. Mâliyeti düşürmek için son zamanlarda bellekli metâller üzerinde çalışılıyor.

Ameliyat Robotları (tıbbî operasyonlar)
Tamamen adımlı motorlar ve hassas kontrollerle yapılan sistemler, kıtalar arası iletişimle cerrahların ameliyatlara katılmasını sağlıyabilmektedir.

Da Vinci Ameliyat Robotu Yakın zamanda Einstein isimli yeni bir cerrahi robot doktorların ve hastaların hizmetine Medtronic tarafından sunulacaktır.

Konstruktif mimari (dış görünüm ve beden)
Amaç sistemi canlı dokuya benzetmek olduğu için elektronik, malzeme bilimi, sibernetik ve tıp konunun içine girmiştir. Ayrıca konstruktif fizik, pnomatik, hidrolik ve makine gibi geleneksel mühendislik ve bilim kategorilerinide ilgilendirmektedir. Plastik döküm yöntemleri, Üç boyutlu yaratım yeteneği ve sanatsal görüş gibi soyut yeteneklerde gerektirmektedir. Bazı sibernetikçi bilim insanları plâstik ve metal yerine kalsiyum ve doğal dokuları kullanmak için araştırmalar yapmaktadırlar.

Zekâ ve Denetim Sistemi
Yapay zekâ araştırmaları, programcılık ve veritabanı sorgu dillerini bilmeyi ve yeni algoritmalar geliştirebilmeyi gerektiriyor. Araştırmalar, mevcut ikili bilgi sisteminin (0 ve 1 (Boole cebiri)) sı

Rubidyum, Rb sembolü ile gösterilen, 37 atom numarasına sahip alkali metaller grubundan bir kimyasal element. 1861 yılında Gustav Kirchhoff ve Robert Bunsen tarafından Almanya'da keşfedilmiştir. Kimyasal açıdan potasyum ve sezyumun özelliklerine benzer özellikler gösterir ama potasyuma oranla çok ender bulunur. Oda sıcaklığında gümüşi beyaz renkli, yumuşak ve parlak bir katıdır. Kuru havada bile çok çabuk yükseltgenir, bu yüzden açık havada saklanamaz. Suyu şiddetle ayrıştırır ve ortaya çıkan hidrojeni tutuşturur.
Çok kolay iyonlaşması nedeniyle sezyuma alternatif olarak, uzay araçlarındaki 'iyon motorlarında' kullanılmaktadır. Rubidyumdan, özel camların yapımında, kalp araştırmalarında, vakum tüplerindeki gaz izlerini yok etmede ve fotosellerin yapımında da yaralanılır. Rubidyum metali, sıvı rubidyum klorür (RbCl) tuzunun eloktrolizi ile saf olarak elde edilir. Bir diğer elde ediliş yöntemi ise sodyum metalinin, sıcak eritilmiş rubidyum klorür ile reaksiyona girmesi sonucu gerçeklerşir.
Elementin ismi Latincede koyu kırmızı anlamına gelen rubidus kelimesinden türemiştir ve bu isim Rubidyum'un emisyon spektrumunda gösterdiği renge atıfta bulunur.

Rubidyum metali bıçak ile kesilebilecek kadar yumuşak bir metaldir. Yüzeyi parlaktır. Fakat havadaki oksijen ve nem ile teması sonucunda matlaşır. Havada yandığı zaman Rubidyum süperoksit (RbO2) oluşturur.

Rb (k) + O2 (g) → RbO2 (k)

Rubidyum metalinin su ile hızlı reaksiyonunun sonucunda renksiz rubidyum hidroksit çözeltisi (RbOH) ve hidrojen gazı oluşturur. Bu çözelti baziktir ve reaksiyon çok ekzotermik bir reaksiyondur. Bu nedenle reaksiyonun gerçekleştiği cam kap kırılabilir.

2 Rb (k) + 2 H2O → 2 RbOH (aq) + H2 (g)

2 Rb (k) + F2 (g) → RbF (k)
2 Rb (k) + Cl2 (g) → RbCl (k)
2 Rb (k) + Br2 (g) → RbBr (k)
2 Rb (k) + I2 (g) → RbI (k)

Seyreltik sülfürik asit ile hızlı bir şekilde reaksiyona girerek hidrojen gazı ve sulu Rb(I) çözeltisini oluşturur.

2 Rb (k) + H2SO4 (aq) → 2Rb+ (aq) + SO42- (aq) + H2 (g)

www.webelements.com (Rubidium)2 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sağlık, sağlık hizmetleri veya sağlık hizmeti, insanlarda hastalık, rahatsızlık, yaralanma ve diğer fiziksel ve zihinsel bozuklukların önlenmesi, teşhisi, tedavisi yoluyla sağlığın korunması veya iyileştirilmesidir. Sağlık hizmetleri, sağlık profesyonelleri ve ilgili sağlık kuruluşları tarafından verilmektedir. Doktorlar ve diğer sağlık çalışanları bu sağlık hizmetinin bir parçasıdır. Diş hekimliği, eczacılık, diyetisyenlik, ebelik, hemşirelik, tıp, optometri, odyoloji, psikoloji, mesleki terapi, fizik tedavi, atletik eğitim ve diğer sağlık meslekleri sağlık hizmetlerinin bir parçasıdır. Birinci basamak, ikinci basamak ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerinin yanı sıra halk sağlığında yapılan çalışmaları kapsar.
Sağlık hizmetlerine erişim, sosyal ve ekonomik koşulların yanı sıra sağlık politikalarından etkilenen ülkeler, topluluklar ve bireyler arasında farklılık gösterebilir. Sağlık hizmetlerinin sağlanması, "mümkün olan en iyi sağlık sonuçlarına ulaşmak için kişisel sağlık hizmetlerinin zamanında kullanılması" anlamına gelir. Sağlık hizmetlerine erişim açısından dikkate alınması gereken faktörler arasında finansal sınırlamalar (sigorta kapsamı gibi), coğrafi engeller (ek nakliye maliyetleri, bu tür hizmetleri kullanmak için işten ücretli izin alma imkanı) ve kişisel sınırlamalar (sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla iletişim, zayıf sağlık okuryazarlığı, düşük gelir) yer alır. Sağlık hizmetlerine yönelik sınırlamalar, tıbbi hizmetlerin kullanımını, tedavilerin etkinliğini ve genel sonucu (sağlık, ölüm oranları) olumsuz yönde etkilemektedir.
Sağlık sistemleri, hedeflenen nüfusun sağlık ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş kuruluşlardır. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, iyi işleyen bir sağlık hizmetleri sistemi, bir finansman mekanizması, iyi eğitilmiş ve yeterince maaşlı bir işgücü, kararların ve politikaların temel alınacağı güvenilir bilgi ve kaliteli ilaçların sağlanması için iyi korunmuş sağlık tesisleri ve teknolojiler gerektirir.
Etkili bir sağlık sistemi, bir ülkenin ekonomisinin, kalkınmasının ve sanayileşmesinin önemli bir kısmına katkıda bulunabilir. Sağlık bakımı, geleneksel olarak, dünyanın dört bir yanındaki insanların genel fiziksel ve zihinsel sağlığını ve refahını geliştirmede önemli bir etmen olarak kabul edilmektedir. Bunun bir örneği, Dünya Sağlık Örgütü'nün insanlık tarihinde kasıtlı sağlık müdahaleleri ile ortadan kaldırılan ilk hastalık olarak ilan ettiği 1980 yılında dünya çapında çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasıydı.

Modern sağlık hizmetlerinin sunulması, disiplinler arası ekipler olarak bir araya gelen eğitimli profesyonel ve yardımcı profesyonellerden oluşan gruplara bağlıdır. Bu, tıp, psikoloji, fizyoterapi, hemşirelik, diş hekimliği, ebelik ve yardımcı sağlık alanlarındaki profesyonellerin yanı sıra, sistematik olarak kişisel ve nüfusa dayalı önleyici, tedavi edici ve rehabilite edici bakım sağlayan halk sağlığı pratisyenleri, toplum sağlığı çalışanları ve yardımcı personel gibi diğer pek çok kişiyi içerir.
Çeşitli sağlık bakımı türlerinin tanımları, farklı kültürel, politik, örgütsel ve disipliner bakış açılarına bağlı olarak değişmekle birlikte, birinci basamak sağlık hizmetinin devam eden bir sağlık bakımı sürecinin ilk unsurunu oluşturduğu ve ayrıca, ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerine ön hazırlık oluşturduğu kabul edilir. Sağlık hizmetleri kamusal veya özel olarak tanımlanabilir.

Birinci basamak sağlık hizmetleri sistemindeki tüm hastalar için ilk konsültasyon noktası olarak hareket eden sağlık profesyonellerinin çalışmalarını ifade eder. Böyle bir profesyonel genellikle bir pratisyen hekim veya aile hekimi gibi bir birinci basamak hekimi olmaktadır. Diğer bir profesyonel, fizyoterapist gibi lisanslı bağımsız bir pratisyen veya doktor asistanı veya hemşire pratisyen gibi hekim olmayan birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcısı olabilir. Bölgeye, sağlık sistemi organizasyonuna bağlı olarak, hasta ilk olarak eczacı veya hemşire gibi başka bir sağlık uzmanıyla görüşebilir. Sağlık durumunun niteliğine bağlı olarak, hastalar ikinci veya üçüncü basamak hizmetlere sevk edilebilir.
Birinci basamak sağlık hizmetleri genellikle yerel toplulukta rol oynayan sağlık hizmetleri için kullanılan bir terimdir. Aynı gün randevu veren Acil bakım merkezleri veya el değmeden hizmet veren acil bakım merkezleri gibi farklı ortamlarda sağlanabilir.
Birinci basamak sağlık hizmetinin en geniş kapsamını içerir; her yaştaki hasta, tüm sosyoekonomik ve coğrafi kökenlerden hastalar, optimal sağlığı sürdürmek isteyen hastalar ve birden çok sayıda dahil olmak üzere her tür akut ve kronik fiziksel, zihinsel ve sosyal sağlık sorunları olan hastalar kronik hastalıklar. Sonuç olarak, bir birinci basamak pratisyen hekimi birçok alanda geniş bir bilgi birikimine sahip olmalıdır. Hastalar genellikle rutin kontroller ve koruyucu bakım, sağlık eğitimi için ve yeni bir sağlık sorunu hakkında ilk konsültasyona ihtiyaç duyduklarında genellikle aynı pratisyen hekime danışmayı tercih ettikleri için süreklilik, birinci basamak sağlık hizmetinin temel bir özelliğidir. Uluslararası Birinci Basamak Sağlık Sınıflandırması (ICPC), hastanın ziyaretinin nedenine bağlı olarak birinci basamakta müdahalelerle ilgili bilgileri anlamak ve analiz etmek için standart bir araçtır.
Genellikle birinci basamakta tedavi edilen yaygın kronik hastalıklar şunları içerebilir: hipertansiyon, diyabet, astım, KOAH, depresyon ve anksiyete, sırt ağrısı, artrit veya tiroid disfonksiyonu. Birinci basamak sağlık hizmetleri aynı zamanda aile planlaması hizmetleri ve aşılar gibi birçok temel anne ve çocuk sağlığı hizmetini de içerir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, 2013 Ulusal Sağlık Görüşmeleri Anketi, cilt bozukluklarının (%42.7), osteoartrit ve eklem bozukluklarının (%33.6), sırt problemlerinin (%23.9), lipid metabolizması bozukluklarının (%22.4) ve üst solunum yolu hastalıklarının (astım hariç %22.1) bir doktora erişmenin en yaygın nedenleri olduğunu ortaya koydu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, birinci basamak hekimleri, daha tanıdık konsiyerj tıbbının bir alt kümesi olan doğrudan birinci basamak sağlık hizmeti yoluyla, yönetilen bakım (sigorta-faturalandırma) sisteminin dışında birinci basamak sağlık hizmeti sunmaya başladılar. Bu modeldeki doktorlar, hastaları hizmetler için doğrudan aylık, üç aylık veya yıllık olarak faturalandırır veya ofisteki her hizmet için fatura düzenler. Doğrudan birinci basamak bakım uygulamalarına örnek olarak Colorado'daki Foundation Health ve Washington'daki Qliance verilebilir.
Küresel nüfusun yaşlanması bağlamında, kronik bulaşıcı olmayan hastalıklar açısından daha fazla risk altında olan yaşlı yetişkin sayısının artmasıyla, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde birinci basamak sağlık hizmetlerine yönelik talebin hızla artması beklenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, temel birinci basamak sağlık hizmetinin sağlanmasını kapsayıcı birinci basamak sağlık hizmetleri stratejisinin ayrılmaz bir bileşeni olarak nitelendirmektedir.

İkincil bakım, kısa fakat ciddi bir hastalık, yaralanma veya diğer sağlık durumları için kısa bir süre için gerekli tedavi olan akut bakımı içerir. Bu bakım genellikle bir hastanenin acil servisinde bulunur. İkincil bakım ayrıca doğum sırasında yoğun bakım ve tıbbi görüntüleme hizmetlerini de içerir.
"İkinci basamak" terimi bazen "hastane bakımı" ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, psikiyatristler, klinik psikologlar, meslek terapistleri, çoğu diş hekimliği uzmanları veya fizyoterapistler gibi birçok ikinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcısı, hastanelerde çalışmak zorunda değildir. Bazı birinci basamak sağlık hizmetleri hastaneler içinde verilmektedir. Ulusal sağlık sisteminin organizasyonuna ve politikalarına bağlı olarak, hastaların ikinci bakıma erişmeden önce sevk için bir birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcısına başvurmaları gerekebilir.
Karma pazar sağlık hizmetleri sistemi altında faaliyet gösteren ülkelerde, bazı doktorlar, hastaların ilk olarak bir birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcısıyla görüşmelerini zorunlu kılarak uygulamalarını ikinci basamakla sınırlar. Bu kısıtlama, özel veya grup sağlık sigortası planlarındaki ödeme anlaşmalarının hükümlerine göre uygulanabilir. Diğer durumlarda, tıp uzmanları hastaları sevk olmadan görebilir ve hastalar kendi kendine sevkin tercih edilip edilmeyeceğine karar verebilir.
Diğer ülkelerde, finansmanın özel sigorta programlarından veya ulusal sağlık sigortasından gelip gelmediğine bakılmaksızın, başka bir doktordan (birinci basamak hekimi veya başka bir uzman) önceden sevk gerekli görüldüğünden, hastanın ikinci basamak sağlık hizmeti için bir tıp uzmanına kendi kendine sevk edilmesi nadirdir.
Ortak sağlık uzmanları gibi, fizyoterapistler, solunum terapistleri, mesleki terapistler, konuşma terapistleri ve diyetisyenler ayrıca, genellikle hastanın kendi kendine sevk edilmesi veya doktorun sevk edilmesi yoluyla erişilebilen ikincil bakımda çalışırlar.

Üçüncül bakım sağlık hizmetleri, genellikle yatan hastalar için ve üçüncü basamak sevk hastanesi gibi gelişmiş tıbbi araştırma ve tedavi için personel ve tesislere sahip bir tesiste birinci veya ikinci bir sağlık uzmanından sevk üzerine özel danışmanlık sağlık bakımıdır.
Üçüncül bakım hizmetlerine örnek olarak kanser yönetimi, beyin cerrahisi, kalp cerrahisi, plastik cerrahi, ciddi yanık tedavisi, gelişmiş neonatoloji hizmetleri, palyatif ve diğer karmaşık tıbbi ve cerrahi müdahaleler verilebilir.

Dördüncül bakım terimi bazen, yüksek düzeyde uzmanlaşmış ve yaygın olarak erişilemeyen ileri tıp düzeylerine atıfta bulunarak üçüncü basamak tedavinin bir uzantısı olarak kullanılmaktadır. Deneysel tıp ve bazı yaygın olmayan teşhis veya cerrahi prosedür türleri dördüncül bakım olarak kabul edilir. Bu hizmetler genellikle yalnızca sınırlı sayıda bölgesel veya ulusal sağlık merkezlerinde sunulmaktadır.

Birçok tür sağlık hizmeti müdahalesi, sağlık tesislerinin dışında gerçekleştirilir. Bunlar, gıda güvenliği gözetimi, prezervatif dağıtımı ve bulaşıcı hastalıkların 

Klasik mekanikte serbest düşme, yerçekiminden başka bir kuvvetin etkilemediği bir fiziksel maddenin devinimine verilen addır. Genel görelilik bağlamında ise yerçekimi uzay-zaman boyutunda değerlendirildiğinden, üzerinde herhangi bir kuvvetin bulunmadığı devinim serbest düşme olarak adlandırılır. Başka bir kuvvetin mevcut olmadığı ortamlarda yerçekimi bir nesnenin her yanına eşit oranda etkir ve bu durum ağırlıksızlık olarak tanımlanır.
Newton fiziğinde, serbest düşüş sadece yerçekimi kuvvetinin etki ettiği cisim hareketi olarak tanımlanır. Genel görelelik şartlarında, çekim uzay-zaman eğriliğine indirgendiğinde, serbest düşüşte bir cisim üzerinde hiçbir kuvvet bulunmaz.
Bir cisim teknik açıdan bakıldığında "serbest düşüş" genel düşüncenin aksine yere düşüyor olmayabilir. Yukarı hareket eden bir cisim, eğer üzerinde sadece yerçekimi kuvveti etki ediyorsa, normal olarak düşüyor farz edilir. Bu nedenle, Ay serbest düşüştedir.
Kabaca yerçekimi alanı, diğer kuvvetlerin yokluğunda, yerçekimi her bir cisme yaklaşık olarak eşit davranır, böylece ağırlıksızlık hissine yol açar, ağırlıksızlık yerçekimi alanının zayıf olduğunda (örnek olarak yerçekimi kaynağından yeterince uzak bir konumda) yaşanan bir durumdur.
"Serbest düşüş" tabiri genelde yukarıdaki katı tabirden daha serbest kullanılır. Bu nedenle, açılmış bir paraşüt olmadan atmosferden düşmek, veyahut uçan bir araçtan, serbest düşüş olarak değerlendirilir. Aerodinamik sürükleme kuvvetleri böyle durumlarda tamamıyla ağırlıksızlık hissinden engeller ve böylece gökdalışçının "serbest düşüşü" terminal hıza ulaştıktan sonra vücudun ağırlığının havadan oluşan bir yastıkla desteklendiği hissini oluşturur.

On altıncı yüzyıldan önceki batı dünyasında, genel olarak düşen bir cismin hızı ağırlığına doğru orantılı olacağı farz edilmiştir, yani 10 kilogram bir objenin 1 kilogram aynı maddeden oluşan bir objeden aynı ortamda daha hızlı düşeceği beklenmiştir. Antik Yunan filozofu Aristoteles (384-322 MÖ) Fizik'te (7.Kitap) düşen objeleri tartıştı. (mekaniklerde en eski kitaplardandır) (Aristoteles fiziğine bakınız)
On ikinci yüzyıl Irak'ında, Ebu'l-Berekât Bağdâdi düşen cisimlerin yerçekimsel ivmesine düşen cisimlerin ivmesine, ardışık hız artışları sonucu ardışık güç artışlarının toplamı olarak bir açıklama getirmiştir. Shlomo Pines'e göre, Bağdâdi'nin hareket teorisi "Aristoteles'in temel dinamik yasasına [yani, sabit güç değişmeyen hareket oluştururak] en eski reddiyedir [ve böylece] klasik fiziğin temel [yani, sürekli olarak uygulanan gücün ivme oluşturacağı] yasasının anlaşılmaz modasının belirsiz bir şekilde öngörülmesidir". On dördüncü yüzyılda, Jean Buridan ve Saksonyalı Albert, düşen bir cismin hızlanması, artan ivmesinin bir sonucu olduğunun açıklamasını yaparken Ebu Berekât'ın açıklamasına atıfta bulunmuştur.
Uydurma olabilecek bir hikâyeye göre, 1589-92 yıllarında Galileo, eşit olmayan ağırlıktaki iki cismi Pisa Kulesi'nden bıraktı. Böyle bir düşüşün meydana gelme hızı göz önüne alındığında, Galileo'nun bu deneyden çok fazla bilgi elde etmiş olabileceği şüpheli bir konudur. Kendisinin düşen objelere gözlemleri aslında yokuşlardan aşağı yuvarlanan cisimlerle ilgili gözlemlerdi. Bu durum, zaman aralıklarını su saatleri ve kendi nabzıyla ölçebildiği noktaya kadar yavaşlattı. (kronometreler henüz icat edilmemişti) Bunu, "iki gözlem arasındaki sapmanın bir nabız atımının onda birini asla aşmadığı bir doğruluk" elde edene kadar "tam yüz kez" tekrarladı. 1589-92 yılları arasında, Galileo De Motu Antiquiora'yı, yayınlanmamış düşen cisimlerin hareketlerine dair makale yazdı.

Serbest düşüşteki obje örnekleri şunlardır:

İtiş gücü olmayan uzaydaki bir uzay aracı. (örnek olarak serbest bir yörüngedeyse veya yörünge altı yoldaysa (balistik) (birkaç dakika yukarı çıkıp daha sonra aşağı iniyorsa))
Serbest düşme tübünün başından bırakılan bir obje.
Yukarı fırlatılan bir obje veya yerden yukarı yavaş hızlarda zıplayan bir insan. (hava direnci ağırlığa göre önemsizken)
Ağaçtan düşen elma.

Sibernetik (Yunanca kybernétes: "dümenci") veya güdüm bilimi; canlı ve cansız tüm karmaşık sistemlerin denetlenmesi ve yönetilmesini inceleyen bilim dalıdır.
Sibernetik, düzenli sistemlerin, bu sistemlerin yapılarının, limitlerinin ve sistemin imkânlarının araştırılmasına ilişkin disiplinlerarası bir yaklaşımı içerir. Sibernetiğin konu aldığı sistemler mekanik, fiziksel, biyolojik, düşünsel ve sosyal olabilir. 

Sibernetik yaklaşım eylemin çevresinde yol açtığı değişimlerin sistem içinde geribildirim yolu ile yansıtıldığı, kapalı sinyal döngüsü içeren sistemlere uygulanır. Sibernetik sistemlerin geribildirimler sayesinde değişime uğraması, “dairesel nedensellik” ilişkisi olarak tanımlanır.
Sibernetiğin ele aldığı kavramlar arasında öğrenme, bilişsellik, sosyal kontrol, belirme, iletişim, verimlilik ve tesir yer almaktadır. Çeşitli bilim alanlarından farklı olarak, sibernetik bu kavramları özgün organizma ya da cihaz bağlamında soyutlayarak ele alır.
Sibernetiğin etkilediği ya da sibernetikten etkilenen çalışma alanları arasında oyun teorisi, sistem teorisi (sibernetiğin matematiksel karşılığı), algısal kontrol teorisi, sosyoloji, psikoloji (özellikle nöropsikoloji, davranışsal psikoloji, bilişsel psikoloji alanlarında), felsefe ve mimarlık yer almaktadır.
Sibernetik terimi ilk olarak Fransız matematikçi ve fizikçi André-Marie Ampère tarafından kullanılmıştır. Terim, Amperè'nin 1834 yılında yönetim bilimlerini konu alan Fransızca: Essai sur la philosophie isimli eserinde yer almıştır. Terim güncel anlamını Norbert Wiener’in 1948 tarihli Sibernetik ya da hayvan ve makinelerde kontrol ve iletişim isimli kitabı ile edinmiştir.
Modern sibernetiğin kurucuları arasında gösterilen Amerikalı matematikçi ve felsefeci Norbert Wiener, sibernetiği insan ve hayvanlarda kontrol ve iletişimi konu alan çalışma alanı olarak tanımlamıştır.

12. yüzyılda Cizre'li fizikçi, robot ve matris ustası bilim insanı El-Cezeri, sibernetik alanın ilk isimlerindendir. Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim insanı olan El Cezerî, "Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap" (El Câmi-u'l Beyn'el İlmî ve El-Amelî'en Nâfi fî Sınâ'ati'l Hiyel, Arapça: بَيْنْ اَلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ اَلنَّافِعْ فِي صِناعَةُ الْحِيَلْ) adlı eserinde ortaya koydu. 50'den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta Cizirî, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10'u Avrupa'nın farklı müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır.
İnsanî ve mekanik sistemlerin çalışma tarzı ve fonksiyonlarını daha iyi anlatabilmek amacıyla, bilgi işlem sistemleri ve canlı varlıkların kontrol ve iş haberleşme yöntemlerinin karşılaştırmalı araştırılmasına dayanır. Sibernetik, birden fazla disiplin oluşturmakla ilgili olup bilim dallarının her biriyle tam bir uygunluk içinde olan bir dizi kavram yardımıyla bu dallar arasında tam bir ilişki kurulmasını sağlar.

Simya, eski kimya veya alşimi (batı dillerindeki varyasyonlarıyla "alşimi" Arapçadaki "al-Kimiya" kelimesinden gelir, İngilizceye "alchemy" olarak geçmiştir, Türkçede yaygın kullanılan "simya" ise Eski Yunanca işaret, simge, gösterge anlamlarına gelen sema>semaion kökünden Arapçaya geçmiş, harf ve sayı büyüsü anlamında "al-Simiya" olarak kullanılmış, 19.yy'da Türkçeye özgü olarak uğradığı anlam kayması ile "eski kimya / alşimi" yerine kullanılmaya başlanmıştır. Alkimya/kimya ile simya sözcükleri arasında etimolojik bir ilişki yoktur. ) hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırır.
Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.
İnsanlık simya ile buluştuğunda bir sürü element ve maden ile buluştu. Simyacıların bugünkü mesleği kimyacılıktır.
Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.
Günümüzde simya, mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir.
Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.

Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilim insanı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.
Bazı simyagerler gerçekten kaçık veya şarlatan olsa da, çoğu entelektüel akademisyenler ve önemli bilim insanlarıdır. Mesela, Isaac Newton ve Robert Boyle'un simyacı olduğu bilinmektedir. Bunun gibi yenilikçi kişiler kimyasal maddelerin doğasını ve işleyişini araştırmayı denemişlerdir. Bunun gibi simyagerler fiziki evrenin sırlarını keşfetmeye çabalarken deney yapmaya, geleneksel bilgi ve tekniklere, genelgeçer ampirik ilkelere ve kuramsal fikirlere dayanmak zorundaydılar.
Aynı zamanda, simyagerler kimyasal süreçlerde, fiziki durum ve görünüşün büyük ölçüde değiştiği durumlarda dahi, "bir şeyin" muhafaza edildiğini kabul ederler. Bu "bir şey" ya da "öz" maddelerin bazı temel prensiplere sahip olduğu, prensiplerin birçok dış görünüş altında gizli halde bulunabileceği ve bu prensiplerin uygun işlemler sonucu ortaya çıkartılabileceği görüşü ile ilintilidir.

Simyagerlerin en çok bilinen iki hedefi madenlerin altına dönüştürülmesi ve bütün hastalıkları iyileştirecek ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak "pancea" (ölümsüzlük iksiri) yaratılmasıdır. Bu konu Petrus Bonus ve Jean de Roquetaillade'in yapıtlarında ele alınmıştır. Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın  bulunması için büyük çaba sarf ettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı. Bu katkılar arasında barutun keşfi, madenlerin test ve rafine edilmesi, metaller üzerindeki çalışmalar, mürekkep, kozmetik, boya üretimi, deri boyanması, seramik ve cam üretimi, likör ve esans üretimi vb. sayılabilir. (Avrupalı simyagerler arasında "aqua vitae" (Ab-ı hayat, Bengi Su, Hayat Suyu) üretiminin de popüler bir deney olduğu düşünülmektedir.)

Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, Antik Çağ'dan Modern Çağ'a uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevî konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları Hristiyan ve pagan mitolojisi, astroloji, kabala ile diğer mistik ve ezoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve egzoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.
Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziksel hâller ve materyal süreçleri ise spiritüel varlık, durum ve transformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten, mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümsüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evrimini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli spiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.
Bazı Hümanist bilginler, ruhani ve tabiat üstü alegorileri (metafizik yorumların şekillerle ifadesi) simyanın en doğru ve değerli açısı (ifadesi, görünüşü) olarak görürler ve kimyanın simyanın bir uzantısı olarak gelişmesi, orijinal Hermetik geleneğinin
bir bozulmuşu (yozlaşmışı) olduğunu iddia etmektedir. Bu spiritüel simyanın çağdaş uygulayıcıları tarafından kabul edilmiş bir görüştür. Diğer bir yandan, çoğu bilim insanı bu görüşün karşısında yer almaya eğilimli olmuştur; onlara göre; simyanın metafiziksel yolda giden tarzı hiçbiryere varmayan "yanlış bir dönüş" iken, simyanın maddelerle uğraşan tarafı modern kimya biliminin gelişmesi için gerekli olan "doğru yol"du. Diğer bir bakış açısına göre, bazı pratisyenlerin tecrübesiz yorumlarının ya da diğerlerince teşvik edilen hileli beklentilerinin, daha gerçekçi simyacıların katkılarını azaltmayacağıydı.

Okültizm'in dallarından biri ya da kapsadığı alanlardan biri olarak görülen simya kimi kaynaklarda iç (ezoterik) simya ve dış (egzoterik) simya olarak ikiye ayrılmaktadır. Dış simyadaki bütün kavramlar Hermes Trismegistus inisiyasyonundaki ezoterik bilgilerin anlaşılamamış sembollerinden ibarettir. Örneğin, dış simyada madenlerin birbirine dönüşümünü sağlamak anlamına gelen “büyük eser” (magnum opus), iç simyada, inisiyatik bir eğitimin sonunda elde edilen spiritüel “aydınlanma”yı ifade eder. İç simyada inisiyasyonlardaki küçük misterlere ve büyük misterlere vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır. “Büyük eser”i gerçekleştiren kişinin “büyük sanat”ın  sonunda “felsefe taşı”nı  elde etmiş, “ölümsüzlük iksirini”ni içmiş olması, inisiyatik süreç sonunda aydınlanmış olmasını simgelerdi. “İlk madde”yi (materia prima) elde etmek ise, tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına geliyordu. Metalin altına dönüşmesi sembolizminde simgelenen bir anlam da ‘aura'nın arınması, altın parlaklığını gösterecek bir saflığa ulaşmasıdır. Hermes Trismegistus'a dayanan ezoterik sembollerin, o sembolleri anlayabilecek inisiyatik eğitimden geçmemiş olanların eline geçmesi dış simyayı doğurmuştur. Bu bakımdan kimi yazarlar dış simyayı okültizm kapsamında, iç simyayı ezoterizm kapsamında ele alırlar.

Vitriol
Anatomi

Fullmetal Alchemist
Buso Renkin (武装錬金 Busō Renkin), (2006-2007)

Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları

Biyolojik sistematik, geçmişte yaşamış ve günümüzde yaşayan canlıların çeşitlenmesi ve zaman içinde bu  canlılar arasındaki ilişkileri inceleyen bir alandır. Bu ilişkiler evrim ağaçları, filogenetik ağaçları ya da kladogramlar (filogeniler) olarak görsel hâle getirilir. Filogenilerin iki bileşeni vardır: Gruplar arasındaki ilişkileri gösteren dallanma sırası ve evrim için geçen süreyi gösteren dal uzunluğu. Tür ve daha yüksek taksonların filogenetik ağaçları anatomik ya da moleküler özellikler gibi karakter özelliklerinin evrimi ve organizmaların dağılımını araştıran biyocoğrafya üzerine yapılan çalışmalarda kullanılır. Diğer bir deyişle sistematik, Dünya üzerinde yaşamın evrimsel tarihçesini anlamak için kullanılır.

Biyolojik sistematikte araştırmacılar farklı organizmalar arasındaki ilişkiyi anlamak için farklı dallar kullanırlar. Bu dallar günümüz sistematiğindeki uygulamaları ve kullanımları belirlemede kullanılır.
Biyolojik sistematik türleri üç farklı dal kullanarak sınıflandırır. Numerik sistematik ya da biyometri, hayvanları tanımlanamak ve sınıflandırmak için biyolojik istatistiği kullanır. Biyokimyasal sistematik hayvanları tanımlamak ve sınıflandırmak için hücre çekirdeği, organeller ve sitoplazma gibi hücrenin canlı kısımlarını oluşturan maddelerin analizini kullanır. Deneysel sistematik ise hayvanları tanımlamak ve sınıflandırmak için bir türü oluşturan evrimsel birimlere dayandığı kadar bunların evrim sürecindeki önemlerini de dikkate alır. Mutasyonlar, genetik ayrılma ve melezleşme gibi faktörlerin hepsi evrimsel birimler olarak kabul edilir.
Bu belirli dalları kullanarak araştırmacılar günümüz sistematiği için uygulamaları belirleyebilmektedirler. Bu uygulamalar arasında şunlar bulunur: Organizmalar arasındaki çeşitliliği ve soyu tükenmiş ile yaşayan yaratıklar arasındaki farklılıkların araştırılması. Biyologlar kladogram, filogenetik ağaç, filogeni gibi çeşitli diyagramlar yaparak iyi anlaşılmış ilişkileri incelerler; organizmaların bilimsel adlandırması, türlerin tanımı ve özellikleri, taksonomik seviyeler, organizmaların evrimsel tarihçesinin sınıflandırılması da uygulama alanları arasındadır. Dünya üzerindeki biyoçeşitliliği ve organizmaları açıklamak için Koruma biyolojisinde sistematik araştırmalar uygulamır. Doğal dünyaya bilerek sokulan doğal avcılar ya da hastalıklarla biyolojik kontrol uygulaması da sistematik kullanır.

John Lindley 1830'da sistematiğin ilk tanımlamalarından birini yapmıştır ancak "sistematik" terimi yerine "sistematik botanik" terimini kullanmıştır.
Charles Michener vd. 1970 yılında sıklıkla karıştırılan ve birbirlerinin yerine kullanılan "sistematik biyoloji" ve "taksonomi" terimlerini birbirleri ile bağlantılı olarak şöyle tanımlamıştır:

Sistematik biyoloji (bundan sonra basitçe sistematik olarak adlandırılacaktır) (a) organizmalar için bilimsel adları sağlayan, (b) onları tanımlayan, (c) onların koleksiyonlarını saklayan, (d) organizmaların sınıflandırmasını, tanımlanması için gereken anahtar noktaları ve dağılımları ile ilgileri sağlayan, (e) evrimsel tarihçelerini inceleyen ve (f) çevresel uyumlarını dikkate alan bir alandır. Bu alan özellikle teorik kapsamda olmak üzere son yıllarda kayda değer bir yeniden doğuş yaşamış olan, uzun bir tarihçeye sahip bir alandır. Teorik bulguların bir kısmı evrimsel alanlarla (yukarıdaki e ve f konuları) ilgilidir, kalan kısmı ise özellikle sınıflandırma sorunsalı ile ilgilidir. Taksonomi ise sistematiğin (a) ve (d) konuları ile ilgilenen parçasıdır.

"Taksonomi" terimi Augustin Pyramus de Candolle tarafından ortaya atılmışken "sistematik" terimi, taksonominin babası sayılan Carl Linnaeus tarafından ortaya atılmıştır.
Taksonomi, sistematik biyoloji, sistematik, biyosistematik, bilimsel sınıflandırma, biyolojik sınıflandırma, filogenetik: Tarihin belirli dönemlerinde tüm bu terimler birbiri ile örtüşen, ilişkili anlamlara sahip olmuşlardır. Ancak, günümüzde hepsi birbirinin eş anlamlısı olarak kabul edilmektedir.
Ancak "taksonomi", özellikle de "alfa taksonomi" yalnızca organizmaların belirlenmesi, tanımlanması ve adlandırılması ile uğraşırken "sınıflandırma" organizmaları diğer organizmalar ile olan ilişkilerini gösteren hiyerarşik gruplara yerleştirmek üzeine yoğunlaşır. Tüm bu biyolojik disiplinler hem soyu tükenmiş hem de yaşayan organizmalar ile uğraşır.
Bir organizmanın diğer organizmalarla olan ilişkisini anlamak için ilk olarak o organizmanın gerektiği gibi incelenip, doğru olarak tanımlanıp sınıflandırılması için yeterli detayda belirlenmesi gerektiği için sistematik, taksonomiyi araştırma alanında asıl araç olarak kullanır. Bilimsel sınıflandırmalar bilgilerin kaydedilip bildirilmesi için yardımcı araçlardır. Sistematik alanında uzmanlaşan bilim insanlarına sistematikçi adı verilir. Sistematikçilerin var olan sınıflandırma sistemlerini kullanabilmeleri ya da kullanmadıkları durumda neden kullanmadıklarını açıklayabilecek kadar iyi bilmeleri gerekmektedir.
Fenetik, atalardan kalma (plesiomorfi) ve türemiş (apomorfi) arasında hiçbir fark gözetmeksizin, yalnızca genel benzerliğin ölçülmesi yoluyla organizmalar arasındaki ilişkiyi belirlemek için yapılmış bir girişimdir. Yerine 20. yüzyılın sonlarından itibaren Dünya'da tarih boyunca yaşamış çeşitli organizmalar arasında filogeniyi çözümleyebilmek içinatalardan kalma özellikleri reddeden kladistik geçmiştir. Günümüzde sistematikçiler, organizmaları incelemek için yaygın olarak moleküler biyoloji ve bilgisayar yazılımlarını kullanırlar.

Biyolojik sınıflandırma
Kladistik
Evrimsel sistematik
Küresel biyoçeşitlilik
Fenetik
Filogenetik

Schuh, Randall T. and Andrew V. Z. Brower. 2009. Biological Systematics:  Principles and Applications, 2nd edn.  978-0-8014-4799-0
Simpson, Michael G. 2005. Plant Systematics. 978-0-12-644460-5
Wiley, Edward O. and Bruce S. Lieberman. 2011. "Phylogenetics: Theory and Practice of Phylogenetic Systematics, 2nd edn." 978-0-470-90596-8

Society of Systematic Biologists 12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Willi Hennig Society 18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sitoloji veya hücre biyolojisi, kökü Yunancadaki kytos, barındırıcı kelimesidir), hücrelerin fizyolojisini, yapısını, içerdiği organelleri, bulunduğu ortamla olan ilişkisini, yaşam döngüsünü, bölünmesini ve ölümünü inceleyen bir bilim dalıdır. Bu işlem hem moleküler hem de mikroskobik ölçüde gerçekleştirilir. Sitoloji araştırmaları, bakteriler ve protozoa gibi tek hücreli organizmalardan, insan gibi çok hücreli organizmalara kadar büyük bir alana yayılır.
Hücrelerin oluşumu ve görevleri hakkında bilgi edinmek, bütün biyolojik bilimlerin temelini oluşturur. Değişik hücre türleri arasındaki farklılık ve benzerlikleri ortaya çıkarmak, özellikle de moleküler biyolojinin yanı sıra kanser araştırmaları ve gelişim biyolojisi gibi biyomedikal alanlara çok büyük katkıda bulunur. Bir araştırmadan öğrenilen bilgiler, evrensel bazı teorileri ortaya çıkardığından, bir türün hücresinden edinilen bilgiler diğer türlere de uygulanılabilir hale gelir. Sitolojideki araştırmalar, özellikle genetik, biyokimya, moleküler biyoloji ve gelişim biyolojisine katkıda bulunur.

Hücreler ilk olarak 17. yüzyılda Avrupa'da bileşik mikroskobun icadıyla görüldü. 1665 yılında Robert Hooke, bir mantar parçasına baktıktan ve hücre benzeri bir yapıyı gözlemledikten sonra tüm canlı organizmaların yapı taşını "hücreler" olarak adlandırdı. Ancak bu hücreler ölüydü ve bir hücrenin gerçek genel bileşenlerine dair hiçbir gösterge vermedi. Birkaç yıl sonra, 1674'te Anton Van Leeuwenhoek, alglerin inceleyerek canlı hücreleri analiz eden ilk kişi oldu. Bütün bunlar, tüm canlıların hücrelerden oluştuğunu ve hücrelerin, organizmaların işlevsel ve yapısal birimi olduğunu belirten hücre teorisinden önce geldi. Birkaç yıl sonra Rudolf Virchow, hücre teorisine daha fazla katkıda bulundu ve tüm hücrelerin önceden var olan hücrelerin bölünmesinden geldiğini ekledi. Hücre teorisi yaygın olarak kabul edilmesine rağmen, geçerliliğini sorgulayan birçok çalışma vardır. Örneğin virüsler; zar, hücre organeli gibi canlı bir hücrenin ortak özelliklerinden ve kendi kendilerine üreme yeteneğinden yoksundur. Bilim insanları, virüslerin canlı olup olmadıklarına ve hücre teorisiyle uyuşup uyuşmadıklarına karar vermek için mücadele ettiler.

Proteinin her bir türü genellikle hücrenin belirli bir bölümüne gönderilir. Hücre biyolojisinin önemli bir parçası da hücre içindeki değişik bölgelere gönderilen veya hücre dışına salgılanan proteinlerin moleküler mekanizmasının incelenmesidir.
Proteinlerin pek çoğu sitoplazmadaki ribozomlarda sentezlenir. Bu süreç ayrıca protein biyosentezi veya basitçe protein translasyonu olarak bilinir. Bazı proteinler, zarlara dahil olacak proteinler gibi (zar proteinleri olarak bilinir), sentez sırasında endoplazmik retikuluma (ER) taşınırlar. Bu süreç, Golgi cisimciğine taşınma ve orada gerçekleşen birkaç işlemle devam eder. Zar proteinleri, Golgi'den hücre zarına, diğer hücre altı yapılara gidebilir veya hücreden dışarı salgılanabilir. Endoplazmik retikulum ve Golgi sırasıyla, "zar proteini sentez bölümü" ve "zar proteini işleme bölümü" olarak düşünülebilir. Proteinlerin bu bölümler boyunca yarı-durağan akışı vardır. ER ve Golgi'ye yerleşmiş olan proteinler, diğer proteinlerle birleşirler ancak kendi bölgelerinden ayrılmazlar. Diğer proteinler ER ve Golgi'den geçerek hücre zarına "akarlar". Motor proteinler, zar proteini içeren vezikülleri, akson terminalleri gibi hücrenin uzak parçalarına giden hücre iskeleti yolları boyunca taşır.
Sitoplazmada üretilen bazı proteinler kendilerini mitokondri veya çekirdeğe taşınmak için hedef göstermek gibi yapısal özelliklere sahiptir. Bazı mitokondrial proteinler, mitokondri içinde üretilir ve mitokondrial DNA tarafından kodlanır. Bitkilerde, kloroplast da bazı hücre proteinlerini üretir.
Hücre dışı ve hücre yüzeyindeki parçalanması hedeflenmiş proteinler, endositoz veziküllerine katılmaları üzerine hücre içi yapılara geri dönebilirler. Bu veziküllerden bazıları proteinlerin kendi amino asitlerine yıkıldığı yerde lizozomla kaynaşırlar. Bazı zar proteinlerinin yıkımı, daha hücre yüzeyindeyken sekretazlar tarafından bölündüğünde başlar. Sitoplazmada işlevini yerine getiren proteinler genelde proteazomlar tarafından yıkılır.

Aktif taşıma ve Pasif taşıma - Moleküllerin hücre içine ve dışına hareketi
Otofaji - Hücrenin, kendi iç yapılarını veya mikrobiyal işgalcileri yeme işlemi
Adezyon - Doku ve hücreleri bir arada tutma
Hücre bölünmesi - yavru hücrelerin oluşumuyla sonuçlanan ve ökaryot hücrelerde gerçekleşen bir hücresel süreç; ayrı ayrı iki temel türü vardır: mitoz ve mayoz, eşeyli ve eşeysiz.
Hücre taşınması: Kemotaksi, Kasılım, sil ve kamçı
Hücre sinyalleşmesi - Dışarıdan gelen sinyaller tarafından hücre davranışlarının düzenlenmesi.
DNA tamiri ve Hücre ölümü
Metabolizma: Glikoliz, Hücresel solunum, Fotosentez
Transkripsiyon ve mRNA uçbirleşimi - gen ekspresyonu.

Siyaset bilimi, politika bilimi ya da politoloji, siyasi teorileri ve siyasi teorilerin pratiklerini inceleyen, siyasi sistemler ve siyasi davranışlar alanıyla ilgilenen bir sosyal bilim alanıdır.

Siyaset bilimi geçmişte dar anlamda devlet ve iktidar kavramları üzerine araştırmalar yapmaktayken günümüzde, siyasi kararların tahlili, sosyal grupların karar ve etki ilişkilerindeki rolü, siyasi katılma, toplumsal yapı ve iktidar ilişkisi, devletin kökeni, siyasi değişme ve gelişme gibi konuları da incelemektedir.
Siyaset bilimi, karşılaştırmalı siyaset, siyasi ekonomi, uluslararası ilişkiler, siyaset felsefesi, kamu yönetimi, kamu politikası ve siyasal metodoloji dahil olmak üzere çok sayıda alt alanı kapsar. Ayrıca, ekonomi, hukuk, sosyoloji, tarih, felsefe, beşeri coğrafya, gazetecilik, siyasal antropoloji ve sosyal politika alanlarıyla da ilgilidir ve bunlardan yararlanır.

"Siyaset bilimi" terimi sosyal bilimlerin ayrı bir alanı olarak geç kavramlaşmış bir alan olsa da siyasal iktidarı ve tarih üzerindeki etkilerini analiz etmek için Antik Çağ'dan beri var olan bir olgudur. Bununla birlikte "siyaset bilimi" konuları, siyaset felsefesi içinde incelenmiştir. Modern disiplinin içinde ahlakî felsefe, siyasi ekonomi, siyasi teoloji, tarih, olması gerekenlerin normatif olarak belirlenmesi ile ideal devletin özelliklerinin ve işlevlerinin tümdengelimiyle uğraşan diğer alanlar olmak üzere bir dizi öncüleri bulunmaktadır.

Siyaset bilimi metodolojik olarak çeşitlidir ve psikoloji, sosyal araştırma ve bilişsel sinirbilimden kaynaklanan birçok yöntemi benimser. Yaklaşımlar pozitivizm, hermenötik, rasyonel seçim teorisi, davranışçılık, yapısalcılık, postyapısalcılık, felsefi gerçekçilik, tarihsel kurumsalcılık ve çoğulculuğu içerir. Siyaset bilimi, sosyal bilimlerden biri olarak, araştırmalarında ihtiyaç duyduğu yöntem ve teknikleri kullanır: Tarihsel belgeler ve resmi kayıtlar gibi birincil kaynakların yanı sıra bilimsel dergi makaleleri, araştırma anketleri, istatistiksel analiz, vaka çalışmaları, deneysel araştırma ve model oluşturma gibi ikincil kaynaklardan yararlanılır.
Siyaset bilimi, esasen siyasetin herhangi bir yönüyle insan davranışı üzerine bir çalışma olduğu için, kontrollü ortamlarda gözlemlerin yeniden üretilmesi veya kopyalanması çoğu zaman zordur, ancak yine de deneysel yöntemler giderek yaygınlaşmaktadır. Amerikan Siyaset Bilimi Derneği eski başkanı Abbott Lawrence Lowell, "Deney yapmanın olanaksızlığı ile sınırlıyız. Politika deneysel bir bilim değil, gözlemsel bir bilimdir." diyerek bu zorluğa atıfta bulunmuştur. Bu nedenle siyaset bilimcileri, kalıpları belirlemek, genellemeler yapmak ve siyaset kuramları oluşturmak için tarihsel olarak siyasal seçkinleri, kurumları, birey ve grup davranışlarını gözlemlemişlerdir.

Uluslararası alanda faaliyet gösteren aktörler arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. Uluslararası ilişkiler bir bilim olarak 1919'da, Galler'in Aberystwyth kentinde doğmakla birlikte ilk yıllarında Britanya'da gelişmiştir. Bu dönemde disipline hakim ekol, idealizmdir. Savaş sonrası ağırlık merkezi ABD'ye kaymış, hakim paradigma da realizm olmuştur. 1960'lardaki davranışsalcı devrimden etkilenen disiplin daha sonraları pek çok altdala ayrılmıştır. Günümüzde postmodern yaklaşım tarzının benimsenmesiyle uluslararası ilişkiler farklı bir boyut kazanmış, devletler politika üretirken bireysel açılımlara yer vermeye başlamıştır. Liberalizm ve neo-realizmden sonra konstrüktivizm, postyapısalcılık ve bağımlılık çalışmaları en önemli ekolleri ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Neo-Gramscian okulunda uluslararası ilişkiler kritik bir bakış açısıyla incelenmektedir.

Siyasal geçişler teorisinin analiz ve krizleri tahmin etme yöntemleri, siyaset biliminin önemli bir bölümünü oluşturur. Kritik geçişleri tahmin etmek için çeşitli genel kriz göstergeleri ve yöntemler önerilmiştir. Bunlar arasında, kriz beklentisi için krizin istatistiksel bir göstergesi, eş zamanlı varyans artışı ve korelasyonlar önerilmiştir ve çeşitli alanlarda başarılı bir şekilde kullanılabilmektedir. Siyasi krizlerin erken teşhisi için uygulanabilirliği, 2014 Ukrayna ekonomik ve siyasi krizinden önceki uzun süren stres döneminin analizi ile kanıtlanmıştır. Kriz öncesi yıllarda Ukrayna toplumundaki 19 adet büyük halk korkusu arasındaki toplam korelasyonda (yaklaşık %64 oranında) ve ayrıca istatistiksel dağılımında (%29 oranında) eşzamanlı bir artış oldu. Bazı büyük devrimlerin paylaştığı bir özellik, tahmin edilememeleri olmakla birlikte, krizlerin ve devrimlerin kaçınılmazlığının görünmesi teorisi de geliştirildi.

Siyaset biliminin matematikleştirilmesi olarak adlandırılan yönteme tepki olarak 2000 yılında doğan Perestroyka Hareketi, siyaset biliminde çoklu metodoloji ve yaklaşımlarla çalışılması gerektiğini ve disiplinin dışındaki alanlarla daha uyumlu olunmasını savunarak öne çıktılar.
Bazı evrimsel psikoloji teorileri, insanların siyasetle uğraşmak için oldukça gelişmiş bir dizi psikolojik mekanizma geliştirdiğini iddia ettiler. Bununla birlikte, bu mekanizmalar, günümüz dünyasındaki büyük siyasi yapıları değil, aile ortamı gibi küçük grup siyasetiyle ilgilenmek için gelişti. Bunun, mevcut siyasetin birçok önemli özelliğini ve sistematik bilişsel önyargıları açıkladığı ileri sürülmektedir.

Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması ya da SDSS, New Mexico Apache Point Gözlemevi, Amerika Birleşik Devletleri'nde, 2,5 metre, geniş açılı optik teleskop kullanılarak yapılan çok filtreli görüntüleme ve spektroskopik kızıla kayma araştırmasıdır. Proje adını projeye önemli bir bağış yapan Alfred P. Sloan Kuruluşu'ndan almıştır.
2000 yılında başlayan veri toplama sürecinde nihai görüntüleme verileri 500 milyon civarında cismin fotometrik gözlemi ve 1 milyondan fazla cismin spektrumu ile gökyüzünün %35'ten fazlasını kapsamaktadır. Asıl örnek gezegenin z=0,1'in orta redshift'ine sahiptir; parlak kırmızı galaksiler için z=0,7 olduğu sürece redshift vardır ve z=5 olduğu sürece kuasarlar da vardır; ve z=6'nın ilerisindeki redshiftlerdeki kuasarları gözlemlemek için görüntüleme anketlerde  katıldılar.
Ocak 2011'de yayınlanan 8. veri sürümü (DR8) SDSS görüntüleme kamerasıyla yapılan gökyüzünün 14.555 kare derecesini (tam gökyüzünün %35'ini biraz aşkın) kapsayan bütün fotometrik gözlemleri içermektedir. 31 Temmuz 2012 tarihinde yayınlanan 9. veri sürümü Baryon Salınım Spektroskopik Araştırması'ndan (BOSS) gelen 800.000 den fazla yeni spektrum içeren ilk sonuçları kapsamaktadır. Bunların içinde 500.000'den fazla spektrum evrende 7 milyar yıl önce (neredeyse dünyanın yarı yaşı) var olan nesnelere aittir. 31 Temmuz 2013 tarihinde halka açıklanan 10. veri sürümü (DR10) önceki sürümlerde yayınlanan tüm verileri ve APO Galaktik Evrim Deneyi (APOGEE) spektrografından gelen, Samanyolu Galaksisi'nin yıldızlarının 57.000'den fazla yüksek çözünürlüklü (kızılötesi) spektrumunu içeren verileri kapsamaktadır. Ayrıca DR10 verileri uzak evrendeki galaksilerin ve kuasarların 670.000'den fazla yeni BOSS spektrumunu içermektedir.

SDSS 2.5 metre, geniş açılı özel bir teleskop kullanır ve görüntüleri u, g, r, i ve z olarak adlandırılan beş filtrenin fotometrik sistemini kullanarak kaydeder. Bu görüntüler gözlenen nesnelerin ve çeşitli parametrelerin listesini yapmak için kullanılır. Örneğin nesnelerin noktasal ya da geniş (bir galaksi gibi) görünüp görünmediğini ve çeşitli astronomik büyüklüklerle ilişkili CDDler üzerindeki parlaklıklarını listeler.
SDSS teleskopu, teleskopu sabit tutan ve dünyanın dönüşü sayesinde gökyüzünden küçük şeritler kaydeden kayma tarama tekniği kullanır. Yıldızların odak düzlemindeki görüntüleri paletli teleskoplar gibi sabit kalmak yerine CCD çipi üzerinde sürüklenir. Bu yöntem, hassasiyeti teleskop izleme hatalarından etkilenmemekle birlikte mümkün olan en geniş alanda tutarlı gök ölçümlerine olanak verir. Dezavantajları ise küçük bozulma etkileri ve CCDnin eşzamanlı yazılması ve okunması zorunluluğudur. 
Teleskobun kamerası her biri 2048x2048 piksel, toplamda yaklaşık 120 mega piksel çözünürlüklü otuz CCD çipinden oluşur. Çipler içinde altı çip bulunan beş sıra şeklinde düzenlenmiştir. Her satırın farklı optiksel filtresi vardır ve ortalama dalga boyları şöyledir; 355,1, 468,6, 616,5, 748,1 ve 893,1 nm, tipik görme bütünlüğü ise %95'tir, büyüklük olarak 22,0, 22,2, 22,2, 21.,3 ve 20,5, sırası ile u, g, r, i, z dir. Filtreler kameraya r, i, u, z, g sırasında yerleştirilmiştir. Sesi azaltmak için kamera sıvı azotla 190 kelvine (yaklaşık -80 °C ye) soğutulur. Bu foto metrik veriler kullanılarak yıldızlar, galaksiler ve kuasarlar da spektroskopi için seçilir. Spektrograf alüminyum bir plaka içinde açılan bir delikten her hedef için bağımsız bir optik fiber besleme ile çalışır. Her delik seçili bir hedef için özel konumlandırılmıştır, bu nedenle içerisinde spektrumların elde edildiği her alan için özel bir levha gerekir. Teleskopa bağlı orijinal spektrograf anlık 640 spektrum kaydedebilirken, SDSS III için son güncellenen spektrograf tek seferde 1000 spektrum kaydedebilmektedir. Spektrumları kaydetmek için her gece boyunca tipik olarak altı ile dokuz levha arsında levha kullanılır. Teleskop her gece 200 GB civarında veri üretir.

(.)

Operasyonların 2000-2005'teki ilk aşamaları boyunca SDSS beş optik bant geçişiyle gökyüzünün 8000 kare dercesinden fazlasını görüntülemiş, bunların 5700ünden de galaksilerin ve kuasarların spektrumlarını elde etmiştir. SDSS ayrıca güney galaktik cap 300 kare derecelik şeritinin tekrarlanan (yaklaşık 30 tarama) görüntüsünü elde etmiştir.

2005'te Samanyolu'nun yapısını ve yıldız oluşumlarını keşfetmek üzere gözlemler genişletilerek SDSS-ll adıyla yeni bir araştırma başlatıldı, SEGUE ve Sloan Süpernova Araştırması, uzak olan nesnelerin uzaklığını ölçmek için süpernova la olaylarını gözlemlerler.

Araştırma Kuzey Galaktik cap ın 7500 kare derecesinden fazlasını, yaklaşık 2 milyon nesneden gelen verileri, 800,000'den fazla galaksinin ve 100,000'den fazla kuasarın spektrumlarını kapsamaktadır. Nesnelerin konumu ve mesafeleri hakkındaki bilgiler boşlukları ve filamentleriyle Evren'in yapısının büyük ölçüde keşfedilmesine imkân sağlamıştır. Hemen hemen bütün veriler SDSS-l ile elde edilmiş fakat küçük bir kısmı SDSS-ll ile tamamlanmıştır.

Saman yolu galaksisinin daha detaylı üç boyutlu haritasını oluşturabilmek için, Galaktik Anlama ve Keşifin Sloan uzatması 240.000 yıldızın spekturumunu elde etti(tipik radyal 10 km / s hız ile). SEGUE yaş için kanıt olan datalar sağlar, kompozisyon ve faz uzayı çeşitli galaktik bileşenlerin içindeki yıldızların dağılımlarıyla, yapıyı anlaşılması için önemli ipuçları temin ederler, galaksimizin oluşumunu ve evrimini. 
Yıldız spektrumları, görüntüleme verileri ve türetilmiş parametre katalogları incelemeleri halka açık olmasını sağlamıştır, SDSS Verilerinin parçaları 7 (DR7) serbest bıraktıklarında.

2007 yılının sonuna doğru, Süpernova İncelemesi la süpernovae çeşitlerini araştırdı. Bu inceleme 300 kare derece alanı hızla sken ederek değişken nesneleri ve süpernovae'ı belirlerler. Bu 2005'te 130 onaylı süpernovae la durumu belirlenmiştir, 2006'da ise tam 197 daha belirlenmiştir.

2008'in ortalarında, SDSS-III başlatılmıştı. Bu dört farklı incelemeyi içerir, her birinin yönetilen aynı 2.5m teleskobu vardır.

APO Galaktik Evrim Deneyi (APOGEE) yüksek çözünürlüğü kullanır, yüksek sinyal-gürültü kızılötesi spektroskopinin karartan toz nüfuzunu iç galaksiyi gizler. APOGEE galaktik çıkıntı, bar, disk ve halo aralığındaki 100.000 kızıl dev yıldızları inceler. Yüksek çözünürlüğü kullanır, yüksek sinyal-gürültü kızılötesi spektroskopi. Bu iç galaksiye nüfuz eden tozu engellemek için kullanılır. APOGEE yüksek spektrokopi çözünürlüğünde gözlemlenen yıldız sayısını artıracaktır ((R ~ 20,000 at λ ~ 1.6μm)) ve yüksek gürültü sinyali oranı (S/N ~ 100) 100 etmenden fazlasıyla. Yüksek çözünürlüklü, spektrumları da oluşturulan gaz bulutlarına bileşimi hakkında bilgi veren yaklaşık 15 elementin bollukları ortaya çıkar. APOGEE Temmuz 2013'te verilerin ilk sürümü ile 2011'den 2014'e veri toplaması gereklidir.

SDSS-III'ün Baryon Salınım Spektroskopik İnceleme (BOSS) evrenin genişleme oranını ölçmek için dizayn edilmiştir. Parlak kırmızı galaksilerin mekânsal dağılımını (LRGs) harita eder ve kuarsarların mekânsal dağılımı harita eder ve erken evrendeki baryon akustik salınımları tarafından basılan karakteristik ölçeğini tespit eder. Erken evrende ses dalgalarını yaymak, bir göletteki dalgalanmaların yayılmaları gibi, galaksiler birbirlerine göreceli olarak karakteristik bir ölçü damgalarlar. Ocak 2014'te BOSS yüzde bir doğrulu payı oranı ile evrenin ölçülerini skalasını hesapladığını açıkladı ve Haziran 2014'te de tamamlanacağı programlandı.

Multi-nesne APO Radyal Hız Exogezegeni Geniş-alanlı İnceleme (MARVELS) 11.000 parlak yıldızlı radyal hızlarını izler, hassas ve ritim birkaç saat iki yıla kadar değişen yörünge dönemine sahip gaz devi gezegenleri tespit etmek için gereklidir. Bu zemin tabanlı Doppler inceleme SDSS'nin teleskobunu ve yeni multi-nesne Doppler aletlerini radyal hızıları izlemek için kullanıcaklar. Bu SDSS-III, Sloan Digital Gökyüzü İnceleme (SDSS) bölümü tarafından yürütülen dört astronomik incelemelerinden biridir.
Bu projenin asıl amacı Büyük-ölçek oluşturmaktır, dev gezegenler istatistiksel olarak iyi tanımlanmış örneklerdir. Döndükleri yörünge dönemleri birkaç saat ve 2 yıl arasında değişmekte olan gaz gezegenlerini araştırırlar ve 0.5-10 Jüpiter kütlesi arasındadırlar. 11.000 yıldızlı toplam 18 aylık dönemde yıldızı başına 25-35 gözlemler ile analiz edilecektir. 150 ve 200 arası yeni exogezegenlerin algılanması beklenilmektedir ve nadir sistemi çalışmak mümkün olacaktır, aşırı tuhaflığı olan gezegenler gibi ve ‘’kahverengi cüce çölü’' de olan nesneler. 
Toplanan datalar, nadir sistemlerin keşfinde ve teorik karşılaştırma için olan istatistiksel örnekler için kullanılır. 
Proje 2008'in sonbaharında başlamıştır ve 2014'ün ilkbaharına kadar devam edecektir.

Galaktik Anlayış ve Keşif için orijinal Sloan Uzatma (SEGUE-1) neredeyse 240.000 spektral tip dizili yıldızların spektrumlarını elde eder. Bu başarıya ulaşırken, SEGUE-2 spektroskopik bir şekilde neredeyse 120.000 yıldız gözlemledi, 10'dan 60 kpc'ye varan uzaklıktan, galaksinin yerindeki yıldız halosuna odaklanarak.
SEGUE-1 ve 2'yi birleştirmek kompleks bir kinematik ve kimyasal bir Galaktik halo ve disklerinin altyapılarını ortaya çıkarıyor, Galaksilerin zenginleştirilmiş ve montajlı tarihçesine temel ip uçları temin eder. Özellikle, dış haloda geç-zaman yığılma olaylarının gerçekleşmesi bekleniyor. SEGUE mevcut yıldızlar halosunun oluşumu sınırlamakta yardımcı olabilir ve sonraki nesillere galaksinin yüksek çözünürlük simülasyonlarının oluşumunu bildirir. Ek olarak, SEGUE-1 ve SEGUE-2 nadiri ortaya çıkarmakta yardımcı olurlar, kozmik yıldızların önceki jenerasyondaki oluşumlarının fosilleri olan kimyasal ilkel yıldızlardır.
Bu 240.000 yıldızlı bir spektrum ile Samanyolu'nun dış ulaşır eşleştirmek için tasarlanmış bir astronomik araştırmadır. Bu inceleme SEGUE-1'in örneğinin boyutunu ikiye katlayacaktır.

Araştırma verileri internet üzerinden ulaşılabilir hale getirir. SkyServer temel bir Microsoft SQL Sunucuna bir dizi arayüz sağlar. Örneğin, gökyüzünün SDSS ile alınmış herhangi bir bölgesinin tam renkl

Sosyal bilimler, toplumsal bilimler veya toplum bilimleri; insanın muhatabı olan her şey ile ilişkisini araştıran, olayları incelerken merkeze insanı ve insanların oluşturduğu toplumu koyan akademik disiplinler bütünüdür. İnsan ile yazı bulunduktan sonraki zamanın ilişkisini araştıran tarih, insan ile bulunduğu çevrenin ilişkisini araştıran coğrafya, insanların oluşturduğu toplumu araştıran sosyoloji gibi bilim dalları sosyal bilimlere örnek olarak gösterilebilir. Türkiye'de zaman zaman sözel bilimler olarak da anılırlar. Sosyal bilimlerin sanat ve beşeri bilimlerden temel farkı, insanlığı incelerken nitel ve nicel bilimsel yöntemlerin kullanımını içermesidir. Bu terim, 19. yüzyılda, "toplumun özgün bilimi" sosyolojiyi ifade etmek için kullanılmaktaydı. Ancak günümüzde antropoloji, arkeoloji, iktisat, ilahiyat ve din bilimleri, beşeri coğrafya, dil bilimi, işletme, müzik bilimi, siyaset bilimi, psikoloji, hemşirelik ve sosyal tarihi içeren birçok akademik branşı ifade eder.
Disiplinler arası dalların çoğalmasıyla ve sosyal bilimler ile sosyal bilimler dışındaki bilimler arasındaki sınırlar büyük oranda muğlaklaşmıştır; nöropsikoloji dalı buna örnek teşkil edebilir.

Sosyal bilimler başlığı altında genellikle aşağıda listelenen bilim dalları incelenir. Bununla birlikte bu dalların bir kısmı diğer akademik disiplin gruplarının da altında yer alabilir.

Tarih Bilimleri
Tarih
Sanat tarihi
Bilim tarihi
Arkeoloji
Nümismatik
Paleografi
Jeneoloji
Kronoloji
Filoloji
Etnoğrafya
İktisadî ve İdarî Bilimler
Uluslararası ilişkiler
Siyaset bilimi
İşletme
Ekonomi
Çalışma ekonomisi ve Endüstri ilişkileri
Coğrafya (beşeri, ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel)
Demografi
Dilbilim
Sentaks (sözdizim)
Fonetik (ses bilgisi)
Fonoloji (sesbilim)
morfoloji (biçimbilim)
pragmatik (edimbilim)
Hukuk
Psikoloji
Sosyoloji
Antropoloji (sosyal ve kültürel)
Teoloji
İletişim bilimleri
Eğitim bilimleri
Sosyal politika
Sosyal hizmet
Müzikoloji
Kriminoloji (Suç bilimi)
Etnoloji

Sosyobiyoloji, davranışların sahip olmuş olabileceği evrimsel avantajları göz önüne alarak türlerin sosyal davranışlarını açıklamaya çalışan bilimsel disiplinlerin neo-Darwinci bir sentezidir. Başka bir ifadeyle, sosyal davranışın biyoloji, daha spesifik olarak evrimsel biyoloji temelli olarak ele alındığı disiplinlerarası bir çalışmadır. Sosyobiyolojinin konuları etoloji, antropoloji, evrim, zooloji, arkeoloji, popülasyon genetiği, davranışsal ekoloji, evrimsel psikoloji, felsefe gibi birçok disiplinin konuları arasındadır.
Sosyobiyoloji tartışmalı bir disiplindir. Özellikle insan davranışı konusu sosyobiyolojinin en tartışmalı konusudur. Richard Lewontin ve Stephen Jay Gould öne çıkan sosyobiyoloji eleştirmenleri arasındadır ve bu eleştiriler, genlerin insan davranışını oluşturmada merkezi bir rol oynadığı kabulünün yeterli olmadığı üzerine kuruludur. Buna cevap olarak antropolog John Tooby ve psikolog Leda Cosmides, sosyobiyolojinin bir dalı olarak evrimsel psikoloji kavramını önermişler ve böylece konuyu biyolojik çeşitlilik sorunlarından uzak durarak ele almışlardır.
Sosyobiyoloji şu iki ön kabule dayanır:

Bazı davranışsal karakterler kalıtsaldır.
Davranışsal karakterler doğal seçilim ile gelişmiştir.
Bu sebeple, bu davranışlar muhtemelen türlerin doğal ortamlarında adaptasyona uğramıştır.
İnsanlar hayvanlar alemindendir.
Dolayısıyla, davranışları doğal seçilim ile değişmiştir.
Yani, insan davranışlarının kökeni kalıtsaldır. ve onları değiştirme yeteneğimiz kısıtlıdır.
Bu, en çok tartışmaya neden olan kısımdır.

Biyoloji filozofu Daniel Dennett, Thomas Hobbes'ın 1651'deki Leviathan kitabına dayanarak ilk sosyobiyolog olduğunu iddia etti.
Hoobes, insan topluluğunda manevi değerleri sosyobiyolojik perspektifte inceledi.
Hayvan davranışları genetikçisi John Paul Scott, 1948'deki bir genetik ve sosyal davranışlar konferansında bilimsel bir alanın gelişimi ve hayvan davranışları araştırmalarında laboratuvar çalışmalarında kullandı.
John Paul Scott'un yoğun çabaları sonucu, ESA'nın "Hayvan Davranışları ve Sosyobiyoloji Bölümü" 1956'da kuruldu.

Wilson, 700 sayfalık kitabını bütünüyle hayvanların sosyal davranışlarına adamıştı. İnsan davranışlarının evrimi hakkındaki görüşlerine, kitabın sonundaki 30 sayfalık kısa bir bölümde yer verdi. Yine de bu bölüm, biyolojinin yeni sosyobiyoloji alanını çok tartışmalı hâle getirdi. Eleştirilerden günün siyasi etkinliklerinden bahsedildi.

"Üniversitelerde siyasi faaliyetlerin arttığı 1970'li yılların ortalarında, sol görüşlü öğretim üyeleri ve Vietnam Savaşı karşıtı öğrencileri tarafından dile getirildi. Marksist felsefe, ideolojik yöntemlerle insan kurumlarının mükemmelleştirilebileceği öncülüne dayanır. Dolayısıyla Marksist görüşlü kişiler, Evrimleşmiş bir insan doğası fikrine kapalılardır."
Richard Lewontin ve Stephen Jay Gould tarafından yapılan eleştiriler ve Sosyobiyolojik Çalışma Grubu, bu tarz.fikirlerle tarihteki kötü olayların ilişkisine parmak bastılar. Eleştirilerin temel kaygısı, sosyobiyolojinin adaletsizlik ve eşitsizliğe neden olabileceği fikriydi.
Aslında, Wilson'un kitabından bölümünde siyasi bir içerik yoktu ve Wilson liberal görüşlü birisiydi. Kitabının 25. baskısında tartışmalar hakkında kendi açıklamasını yaptı.
Bazı tartışmalardan kaçınmak için, fikirleri Wilson ile oldukça benzer olmasına rağmen, birtakım psikolog ve antropolog evrimsel psikoloji adında yeni bir alan kurdu. Sosyobiyoloji ve evrimsel psikoloji, düşünce kalıplarının evrimsel kökeni düşüncesini paylaşıyorlar. Bununla birlikte, sosyobiyoloji hayvan davranışları ve etoloji etrafında şekillenirken davranışsal psikoloji daha çok insan davranışlarını amaç edinir.

Evrimsel psikoloji
Evrimsel biyoloji
Evrimsel antropoloji
Memelilerin evrimi
Sinirbilim

Alcock, John (2001). The triumph of sociobiology. Oxford, UK: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-514383-6. 
Barkow, Jerome, (Ed.) (2006). Missing the Revolution: Darwinism for Social Scientists. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-513002-7. 
Cronin, Helena (1993). The ant and the peacock: Altruism and sexual selection from Darwin to today. Press Syndicate of the University of Cambridge. ISBN 978-0-521-45765-1. 
Etcoff, Nancy (1999). Survival of the Prettiest: The Science of Beauty. Anchor Books. ISBN 978-0-385-47942-4. 
Kaplan, Gisela; Rogers, Lesley J. (2003). Gene Worship: Moving Beyond the Nature/Nurture Debate over Genes, Brain, and Gender. Other Press. ISBN 978-1-59051-034-6. 
Richard M. Lerner (1992). Final Solutions: Biology, Prejudice, and Genocide. Pennsylvania State University Press. ISBN 978-0-271-00793-9. 
Levallois, Clement (2017). "The Development of Sociobiology in Relation to Animal Behavior Studies, 1946–1975". Journal of the History of Biology. 51 (3). ss. 419-444. doi:10.1007/s10739-017-9491-x. ISSN 0022-5010. PMID 28986758. 
Richards, Janet Radcliffe (2000). Human Nature After Darwin: A Philosophical Introduction. London: Routledge.
Segerstråle, Ullica (2000). Defenders of the truth: The sociobiology debate. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-286215-0. 

Sociobiology30 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Stanford Encyclopedia for Philosophy) Harmon Holcomb25 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. & Jason Byron 9 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Sociobiology of Sociopathy, Mealey, 1995
Speak, Darwinists!7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Race and Creation21 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Richard Dawkins
Genetic Similarity and Ethnic Nationalism
Scientist at Work | Edward O. Wilson | Taking a Cue From Ants on Evolution of Humans by Nicholas Wade 17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sosyoloji veya toplum bilimi, toplum ve insanın etkileşimi üzerinde çalışan bir bilim dalıdır. Toplumsal (sosyolojik) araştırmalar sokakta karşılaşan farklı bireyler arasındaki ilişkilerden küresel sosyal işleyişlere kadar geniş bir alana yayılmıştır. Bu disiplin insanların neden ve nasıl bir toplum içinde düzenli yaşadıkları kadar bireylerin veya birlik, grup ya da kurum üyelerinin nasıl yaşadığına da odaklanmıştır.
Toplum bilimi alanında çalışan bir kişiye de sosyolog denir. Bir akademik disiplin olarak toplum bilimi bir sosyal bilim olarak kabul edilmektedir ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde gelişmiş diğer bilim dalları ile karşılaştırıldığında göreceli olarak gençtir. Birçok sosyolog bir veya daha fazla uzmanlık alanında veya alt dallarında çalışmaktadır.
Sociology kelimesi, Yunanca “bilim” anlamına gelen “logy” eki ve Latince'de, genel anlamda insanı işaret eden, üye, arkadaş veya dost anlamındaki, “socius” kelimesinden gelen “socio-” kökünden oluşur.
Toplum bilimi geniş çerçeveli bir disiplin olduğu için profesyonel toplum bilimcilerin bile tanımını yapması güçtür. Bu disiplini tanımlamak için işe yarayan yollardan biri bu disiplini toplumun farklı boyutlarını inceleyen alt dalların oluşturduğu bir küme olarak tanımlamaktır. Örneğin toplumsal sınıflaşma; eşitsizliği ve sınıfsal yapıları, demografi; nüfusun miktar ve türündeki değişimleri, suç bilimi; suç davranışı ve çarpıklıkları, politik toplum bilimi; hükûmet ve yasaları, ırk toplum bilimi ve cinsiyet toplum bilimi; ırk ve cinslerin eşitsizliği kadar ırk ve cinsiyetlerin toplumsal yapılarını inceler. Doğadaki birçok çapraz disiplini içerecek şekilde, ağ çözümlemesi gibi yeni toplumsal alt bilim dalları ortaya çıkmaya devam etmektedir.
Birçok toplum bilimci, akademi dışında yararlı araştırmalar yapmaktadır. Bulguları eğitimcilere, yasa yapıcılara, yöneticilere, yenilik yapmak isteyenlere, iş dünyasının liderlerine ve toplumsal sorunları çözme ve sosyal politikalar oluşturma konusuyla ilgilenenlere yardımcı olmaktadır.

Ekonomi, politika bilimi, antropoloji, tarih ve psikolojiyi kapsayan diğer sosyal bilimler ile karşılaştırıldığında toplum bilimi oldukça yeni bir bilim dalıdır. Arkasındaki düşüncelerin ise daha uzun bir geçmişi vardır ve ortak insan bilgisi ve felsefesinin karışımına kadar izleri takip edilebilir.
Toplum bilimi 19. yüzyılın ilk yarısında modernliğin iddialarına karşı bir akademik tepki olarak belirmeye başladı: dünya küçülmeye başlayıp bütünleşmeye başlıyor, insanların yeryüzündeki deneyimleri hızlı bir şekilde atomize olup yayılıyordu. Toplum bilimciler sadece toplumsal grupları nelerin bir arada tuttuğunu öğrenmeyi değil aynı zamanda toplumsal dağılmaya karşı bir çare geliştirmeyi de umut ettiler.
Sociology kelimesi 1838'de Auguste Comte tarafından Latince socius (arkadaş, dost) ve Yunanca logos (bilim) kelimelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturuldu.

Comte insana dair bütün bilimleri – tarih, psikoloji ve ekonomi dahil, bütünleştirmeyi istiyordu. Onun toplumsal şeması tam 19. yüzyıla özgüydü; tüm insanlığın aynı tarihsel aşamalardan (teoloji, metafizik, pozitif bilimler) geçtiğine inanıyordu ve eğer birisi bu gelişimi kavrarsa toplumsal hastalıklar için çareler de bulabilirdi. Toplum bilim ‘bilimlerin kraliçesi’ olmalıydı.

Sociology terimi ile ilk yayımlanan kitap İngiliz düşünür Herbert Spencer’in yazdığı The Study of Sociology (Toplum Bilimi Çalışması) idi (1874).
ABD’de bazıları tarafından Amerikan toplum biliminin babası diye tanımlanan Lester Frank Ward, 1883’te Dinamik Toplum Bilim kitabını yayınladı ve ilk kez Kansas Üniversitesi, Lawrence’da 1890’da Toplum Bilim Öğeleri başlıklı bir kursta(Amerika'nın devam eden en eski toplum bilim bölümüdür) bu disiplin kendi adıyla öğretilmeye başlandı.
Kansas Üniversitesi’nde Tarih ve Sosyoloji Bölümü 1891 yılında kuruldu ve ilk tam anlamıyla bağımsız toplum bilim bölümü 1892’de Chicago Üniversitesi ‘nde 1895’te Amerikan Toplum Bilimi Dergisini çıkaran Albion W. Small tarafından kuruldu.
İlk Avrupa toplum bilim bölümü, L'Année Sociologique'un (1896) kurucusu Émile Durkheim tarafından 1895’te Bordeaux Üniversitesi'nde kuruldu.
Birleşik Krallık’taki ilk toplum bilim bölümü London School of Economics and Political Science‘da (İngiliz Toplum Bilim dergisini de yayınlayan) 1904'te kuruldu.
1919’da Almanya’da Ludwig Maximilians University of Munich’de Max Weber ve 1920’de Polonya’da Florian Znaniecki tarafından toplum bilim bölümleri oluşturuldu.

Toplum bilim alanında uluslararası işbirliği 1893’te, René Worms tarafından kurulan ancak 1949’da oluşan çok daha geniş katılımlı Uluslararası Toplum Bilim Birliği (ISA) ile yıldızı kararan küçük Uluslararası Toplum Bilim Enstitüsü ile başladı.
1905’te dünyanın en büyük profesyonel sosyologlar birliği olan Amerikan Toplum Bilim Birliği kuruldu.

19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar diğer “klasik” toplum bilim kuramcıları şunlardır: 

Karl Marx,
Ferdinand Tönnies,
Émile Durkheim,
Vilfredo Pareto,
ve Max Weber.
20. yüzyıldan 21. yüzyılın başlarına kadar diğer “klasik” toplum bilim kuramcıları şunlardır: 

Markus Dressler,
Comte gibi bu bilimciler de kendilerini sadece “sosyolog” saymaz. Çalışmaları din, eğitim, iktisat, hukuk, psikoloji, etik, felsefe ve teoloji konularına yöneliktir ve kuramları değişik akademik disiplinlere uyarlanmıştır. En çok ne var ki toplum bilim üstünde etkili olmuşlardır (aynı zamanda ekonomi üstünde de merkezi bir isim olan Marks'ı hariç tutarak) ve gene onların kuramları bugün hâlâ en uygulanabilir kuramlar olarak düşünülmektedir.
Disiplinin içinde, bilimsel açıklamadan farklı olan anlayışın felsefi kökleri vardı. Comte'un başını çektiği ilk kuramcıların toplum bilime yaklaşımı, toplumu anlamak için doğal bilimlerde kullanılan yöntemleri ve yöntem bilimini aynen uygulayarak toplum bilimin bir doğal bilim gibi geliştirmekti. Deneycilik ve bilimsel yönteme yapılan vurgu toplum bilimsel iddialar ve bulgular için tartışılmaz bir temel oluşturmayı ve felsefe gibi daha az deneysel disiplinlerden toplum bilimini farklılaştırmayı araştırıyordu. Pozitivizm denilen bu yöntem bilimsel yaklaşım toplum bilimciler ve diğer bilim insanları arasında çekişme kaynağına ve sonunda disiplinin kendi içinde de bir ayrışma noktasına dönüştü. Böylece, birçok bilim, gerekirci, Newtoncu modelden belirsizliği kabullenen ve içselleştiren olasılıklı modellere geçerken toplum bilim gerekirci (çeşitlemeleri yapıya, etkileşime veya diğer güçlere yükleyen)yaklaşıma inananlar ve her türlü açıklama ve tahmin olasılığına karşı duranların hakimiyetine girdi.
Bilimsel açıklamadan farklı ikinci bir görüş ise kültürel hatta kendi başına toplumsaldı. 19. yüzyılın başlarından itibaren insan toplumunun anlamlar, semboller, kurallar, normlar ve değerler gibi kendine özgü yanları bulunmasından dolayı doğal dünyadan toplumsal dünyanın ayrı olduğunu tartışan Wilhelm Dilthey ve Heinrich Rickert gibi bilim insanları tarafından toplum hayatını inceleyen pozitivist ve doğacı yaklaşımlar sorgulanmıştı. Toplumun bu öğeleri insan kültürlerini hem sonucuydular hem de bunlar tarafından üretiliyorlardı. Bu bakış açısı daha sonra antipozitivizmin (insancıl toplum bilim) kurucusu olan Max Weber tarafından geliştirildi. Anti-doğacılıkla yakın ilişkili bu anlayışa göre, toplumsal araştırma insanın kültürel değerlerine yoğunlaşmalıydı. Bu, bir insanın öznel ve nesnel araştırma arasında nasıl bir ayrım yapabileceği konusunda bazı tartışmalara yol açtı ve kişisel yorumlu (hermeneutical) çalışmaları etkiledi. Benzer tartışmalar, özellikle internet çağında, toplum bilimde, hedef kitleye özgü toplum bilimsel uzmanlığın yararına vurgu yapan kamu sosyolojisi gibi çeşitlemelere yol açmaktadır.

Bireysel sorunlarla değil toplumsal sorunlarla ilgilenir
Sosyoloji bilimi evrensel kural ve tanımlar yapmaz
Sosyoloji bilimi olması gerekeni değil olanı inceler
Sosyoloji diğer bilim dallarıyla dayanışma içinde hareket eder
Sosyoloji bilimi olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurarak genellemelere ulaşır
Sosyoloji bilimi sistemli ve düzenli bilgiden oluşur
Sosyoloji ise toplumsal yapıları, ilişkileri, normları ve kültürü inceleyen, insan davranışları üzerindeki etkileşimlere odaklanan bir sosyal bilimdir.
Sosyoloji bilimi, pozitif bir bilimdir.
Sosyoloji, genellikle toplumları genel kurallar ve tanımlar eşiğinde inceleyerek anlamaya çalışır.

Sosyolojik bakış açısı, sosyolojinin toplumda oluşan olaylara karşı nasıl yaklaştığını ve oluşan olayların nasıl incelendiğini niteleyen bir ifadedir. Bu ifade, görünenin ardındaki gerçekliğe atıfta bulunur. Bu bakış açısı ile yaşanan bir olayın birden fazla sebebi olabileceği ve bu nedenle eleştirel düşünmenin önemi vurgulanır.

Sosyal teori, toplumsal hayatın kalıplarını açıklamak yerine toplumsal kalıp ve büyük toplumsal yapıları açıklayacak ve çözümleyecek özet ve çoğunlukla karmaşık kuramsal çatıların kullanımına başvurur. Sosyal teori her zaman daha klasik akademik disiplinlerle sorunlu bir ilişki kurmuştur; anahtar düşünürlerden birçoğunun üniversitede kürsüsü yoktur. Bazen sosyal teorinin toplum biliminin bir dalı olduğu düşünülse de, antropoloji, ekonomi, teoloji, tarih, felsefe gibi bilimlerle ilgili olduğu için disiplinlerarasıdır. İlk sosyal teoriler toplum bilimin doğuşuyla beraber, eşzamanlı olarak geliştirildi. ‘Toplum biliminin babası’ olarak bilinen Auguste Comte –toplumsal evrimcilik- diye ilk sosyal teorilerden birinin temel çalışmasını gerçekleştirdi. 19. yüzyılda sosyal ve tarihsel değişimle ilgili üç büyük klasik teori oluşturuldu: sosyal evrimcilik teorisi (sosyal darwinizm de bunun bir parçasıdır) sosyal dönem teorisi ve Marksist tarihsel materyalizm teorisi. Modern sosyal teoriler klasik teorilerin daha da yetkinleştirilmiş uyarlamalarıdır, evrimin çoksoylu teorileri gibi (neo-evrimcilik, sosyobiyoloji, modernizasyon teorisi, sanayi sonrası toplumu teorisi) veya genel tarihsel sosyoloji ve öznellik teorisi ve toplumun yaratılması.
Doğal bilimler disiplinlerinin tersine –fizik veya kimya gibi- sosyal teorisyenler kendi teorilerin

Spin ya da dönü, temel parçacıklar ve dolayısıyla bileşik parçacıklar (hadronlar) ve atom çekirdeklerince taşınan korunan bir niceliktir.
Spin, kuantum mekaniğindeki iki tür açısal momentumdan biridir – diğeri ise yörüngesel açısal momentumdur. Yörünge açısal momentum operatörü, yörünge dönüşünün klasik açısal momentumunun kuantum mekaniğindeki karşılığıdır ve açı değiştikçe dalga fonksiyonunun periyodik yapısı olduğunda ortaya çıkar. Fotonlar için spin, ışığın kutuplanmasının kuantum mekaniğindeki karşılığıdır; elektronlar için spinin klasik karşılığı yoktur.
Elektronun spin açısal momentumunun varlığı, gümüş atomlarının yörünge açısal momentumu olmamasına karşın iki olası ayrık açısal momentuma sahip olduğunun gözlemlendiği Stern-Gerlach deneyi gibi deneylerden çıkarılmıştır. Elektron spininin varlığı, spin-istatistik teoreminden ve Pauli dışarlama ilkesinden kuramsal olarak da çıkarılabilir ve tam tersi, elektronun özel spini verildiğinde, Pauli dışarlama ilkesi türetilebilir.
SI spin birimi, klasik açısal momentum ile aynıdır (yani, N · m · s, J ·s veya kg ·m 2 ·s −1). Uygulamada spin, dönüş açısal momentumunu açısal momentumla aynı boyutlara sahip olan indirgenmiş Planck değişmezine (ħ) bölerek boyutsuz bir spin kuantum sayısı olarak verilir; ancak bu değerin kesin hesaplaması bu değildir. Çoğu zaman, "spin kuantum sayısı" basitçe "spin" olarak adlandırılır. Bunun bir kuantum sayısı olduğu gerçeği örtüktür.

1924'te Wolfgang Pauli, iki değerli klasik olmayan "gizli dönüş" nedeniyle var olan elektron durumlarının sayısının ikiye katlanmasını öneren ilk kişiydi. 1925'te Leiden Üniversitesi'nden George Uhlenbeck ve Samuel Goudsmit, Bohr ve Sommerfeld'in eski kuantum kuramı ruhuyla bir parçacığın kendi ekseni etrafında dönmesinin basit fiziksel yorumunu önerdiler. Ralph Kronig, birkaç ay önce Kopenhag'da Hendrik Kramers ile tartışırken Uhlenbeck-Goudsmit modelini öngördü, ancak yayınlamadı. Matematiksel teori, 1927'de Pauli tarafından derinlemesine çalışıldı. Paul Dirac 1928'de göreli kuantum mekaniğini türettiğinde, elektron spini bunun önemli bir parçasıydı.

Statik, durağan anlamına gelen, fiziğin statik dengede duran sistemlerle ilgilenen dalıdır. Eğer bir cismin parçaları, birbirlerine göre izafi hareket yapmıyorlarsa, o cisim için statik dengede denir. Bu da ancak cisim belirli bir referans noktasına göre hareket etmiyorsa ya da ağırlık merkezi sabit bir hıza sahipse olabilir.
Statik dengedeki bir cisim, Newton'un birinci ve ikinci hareket yasalarıyla incelenebilir. Kuvvetler toplamının sıfıra eşitlenmesi denge için birinci, momentler toplamının sıfıra eşitlenmesi ise, ikinci koşuldur.
Statik, yapıların mukavemet yönünden incelenmesi için kullanılır. Maddelerin mukavemeti statiğin mekanikle ilgili bir alanıdır.

Skaler, kütle ve sıcaklık gibi sadece büyüklüğü olan bir niceliktir. Vektör ise büyüklüğün (şiddetin) beraberinde bir yöne de sahiptir. 
Bir vektör tanımlamak için çeşitli gösterimler vardır;

Kalın Harfle yazılmış V
Altı çizli V
Üzerine ok yerleştirilmiş
  
    
      
        
          
            V
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {V}}}
  

Vektörler paralelkenar yasası ya da üçgen yasası kullanılarak birbirlerine eklenebilirler.

Kuvvet, bir cismin diğer bir cisim üzerindeki etkisidir. Kuvvet itme ya da çekmenin herhangi biridir ve cisimlere kendi doğrultusunda bir hareket eğilimi kazandırır.

Statik konusu üzerine açıklama ve ayrıntılı bilgiler 1 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Stephen William Hawking (8 Ocak 1942, Oxford - 14 Mart 2018, Cambridge), İngiliz teorik fizikçi, kozmolog ve yazardı. 1979-2009 yılları arasında Cambridge'de Lucasian Matematik Profesörü olarak görev yaptı. Bu ünvan dünyanın en prestijli akademik görevlerinden biri olarak kabul edilir.
Stephen Hawking, Einstein'dan bu yana dünyaya gelen en parlak teorik fizikçi olarak kabul edilmektedir. 12 onur derecesi almıştır. 1982'de CBE ile ödüllendirilmiş, bundan başka birçok madalya ve ödül almıştır. Royal Society'nin ve National Academy of Sciences (Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi) üyesidir.

Hawking 8 Ocak 1942 tarihinde hayata gözlerini açmıştır. 8 yaşındayken Londra'dan 20 mil uzaktaki St Albans'a gitti. 11 yaşında St Albans okuluna kayıt oldu. İleride, "Size ilham veren bir öğretmeniniz oldu mu?" sorusuna, St Albans'ta öğretmeni olan Dikran Tahta'dan söz ederek cevap verecekti.
Hawking St Albans Okulu'ndan mezun olduktan sonra babasının eski okulu Oxford Üniversitesi kolejine devam etti. Babası onun tıp okumasını istiyordu, ancak o matematiği seviyordu. Fakat okulun matematik bölümü mevcut değildi. Bu yüzden onun yerine fizik öğrenimi görmeye başladı. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi.
Hawking daha sonra kozmoloji (evrenbilim) üzerine çalışmak üzere Cambridge'e gitti. O zamanlar Oxford'da evren bilimi üzerine çalışma yoktu. Cambridge'de danışman olarak Fred Hoyle'u istemesine karşın Dennis Sciama atanmıştı. Doktorasını aldıktan sonra ilk önce araştırma asistanı, daha sonra Gonville and Caius College'da doçent oldu. 1973'te Gökbilim Enstitüsünden ayrılarak Uygulamalı matematik ve Kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979'dan sonra matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlamento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuştu. İlk olarak Isaac Barrow sonra 1669'da Isaac Newton'a verilmişti.
Hawking evrenin temel ilkeleri üzerine çalıştı. Roger Penrose ile birlikte Einstein'ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang'le başlayıp karadeliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı'nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da karadeliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olduğuydu. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çerçevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.
Stephen Hawking kuantum fiziği ve kara deliklerle ilgili iddialarıyla, bugün yaşayan bilim insanları arasında dünyada en çok tanınan isimdir. Kitapları, 40 dile çevrildi; evrenle ilgili çılgın teorik bilgilerini popüler hale getirmek için gereken maddi bağımsızlığı sağlayacak ve Cambridge Üniversitesi'ndeki uygulamalı matematik ve teorik fizik laboratuvarını geliştirecek kadar da sattı. Hawking, hastalığıyla gizemli bir kişilik oluşturmaktadır. Son kitabı “Ceviz Kabuğundaki Evren”de, dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek uzayda insan kolonileri kurulmasını gündeme getirmişti. Bir fenomen haline gelen ve milyonlarca satan “Zamanın Kısa Tarihi: Büyük Patlamadan Karadeliklere” kitabı, Hawking'e asıl şöhreti getirmişti. İlk kitabının yayımlanmasından bu yana gerçekleşen önemli buluşların ardındaki sırrı açığa çıkaran “Ceviz Kabuğundaki Evren”, “Zamanın Kısa Tarihi”nin bir devamı sayılabilir. Yeni kitabıyla yazar, bizleri çoğu kez gerçeklerin kurmacadan daha şaşırtıcı olduğu teorik fiziğin en üst noktalarına çıkarıyor ve evrenin temel ilkelerine dair anlaşılır yorumlarda bulunuyor. Görelilik kuramından zaman yolculuğuna, süper kütleçekiminden Süpersimetriye, kuantum teorisinden M-Kuramı'na ve bütünsel beyin algılanımına kadar evrenin bilinen en kışkırtıcı sırlarına kapı aralayan kitap, Einstein’ın “Genel Görelilik Kuramı” ile Richard Feynman'ın çoklu geçmiş düşüncesini birleştirerek evrende olup bitenleri tanımlayabilecek eksiksiz ve tek bir teori geliştirmeye çalışıyor. Okur, kitabı bir bilimsel eser olarak algılayabileceği gibi, rahatlıkla bir bilimkurgu romanı gibi de değerlendirebilir. Hawking'in “karmaşık önermeleri günlük yaşamdan çekip aldığı analojilerle resmetme becerisi” buna imkân tanımaktadır. 2012'de “Büyük Tasarım” adlı kitabını da çıkartmıştır. Kitaplarında genellikle bir "Yaratan"ın varlığını reddeden Stephen Hawking, Her Şeyin Teorisi (Birleştirilmiş Alan Kuramı)’ne ulaşıldığı zaman, kainatın oluşum sürecinde, ‘Tanrı’ kavramına ihtiyaç olmadığını da net bir dille ifade eder.

Stephen Hawking, amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığının nadir görülen, kendini erken gösterip yavaş ilerleyen bir formundan muzdaripti. Bu hastalığın teşhisi 1963'te, Hawking 21 yaşındayken konuldu; doktorları tarafından Hawking'e iki yıllık ömür biçildi. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden; ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking'i tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkûm etti. 1970'lerin sonlarında konuşma yetisi gittikçe de zayıflamaya başladı, bu dönemde sadece en yakınları tarafından anlaşılan Hawking'in dış dünyayla iletişimini dediklerini dinleyip tekrarlayan yakınları sağlamaktaydı. 1985'te CERN'i ziyaret ederken zatürre kaptı. Bu nedenle nefes borusuna delik açılması gerekti ve sesini tamamen yitirdi. 1986'dan itibaren koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabildi. Bilimsel uğraşlarında ve günlük yaşantısında çevresinden ve ailesinden destek aldı. Konuşmak istediği anda, elindeki elektronik aleti sıkarak, sandalyesine bağlı özel bilgisayarının ekranına, dakikada ortalama 10 kelimeyi sıralayabilmekteydi. Bilgisayarının hafızasında yaklaşık 2600 kelime bulunmaktadır. Böylece herhangi bir kelimeyi söylemek istediğinde ekrana yazabilmekteydi. Sağlıklı insanların konuşmalarında kullandığı kelime sayısı da 2500 civarındadır. Dolayısıyla Hawking, duygularını ifade etmede kelime sıkıntısı çekmemekteydi. 2005'te el kaslarını hareket etme yetisini kaybetmesiyle yanağındaki kasları kullanarak kelime seçmeye başladı.

Albert Einstein Madalyası (1979)

14 Mart 2018 tarihinde sabaha karşı, Cambridge, İngiltere'deki evinde 76 yaşında öldü. Ailesi ölüm sebebi hakkında, "Huzur içinde öldü." açıklamasını yaptı. Stephen Hawking'in henüz 21 yaşındayken yakalandığı ve tedavisi olmayan ALS hastalığı yüzünden öldüğü düşünülmektedir.

Hawking insanların 100 yıl içerisinde dünyayı terk etmesi ve farklı dünyalarda koloniler kurması gerektiğini söylemiştir. Hawking'e göre insanlar koloni kuramazlarsa hayatta kalamayacaktır.

Singularities in Collapsing Stars and Expanding Universes (D. W. Sciama ile birlikte), 1969 Comments on Astrophysics and Space Physics Vol 1 #1
The Nature of Space and Time (Roger Penrose ile birlikte, Michael Atiyah'ın önsözüyle), New Jersey: Princeton University Press, 1996, ISBN 0-691-05084-8
The Large Scale Structure of Spacetime (George Ellis ile birlikte), 1973 ISBN 0-521-09906-4
The Large, the Small, and the Human Mind, (Abner Shimony, Nancy Cartwright ve Roger Penrose ile birlikte), Cambridge University Press, 1997, ISBN 0-521-56330-5 (hardback), ISBN 0-521-65538-2 (karton kapaklı), Canto edition: ISBN 0-521-78572://arxiv.org/abs/hep-th/0507171 Information Loss in Black Holes]3 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge University Press, 2005
God Created the Integers: The Mathematical Breakthroughs That Changed History, Running Press, 2005 ISBN 0-7624-1922-9

A Brief History of Time, (Bantam Press 1988) ISBN 0-553-05340-X
Black Holes and Baby Universes and Other Essays, (Bantam Books 1993) ISBN 0-553-37411-7
The Universe in a Nutshell, (Bantam Press 2001) ISBN 0-553-80202-X
On The Shoulders of Giants. The Great Works of Physics and Astronomy, (Running Press 2002) ISBN 0-7624-1698-X
Zamanın Daha Kısa Tarihi, (Bantam Books 2005) ISBN 0-553-80436-7

George's Secret Key To The Universe, Lucy Hawking ile birlikte (Random House, 2007) ISBN 978-0-385-61270-8
George's Cosmic Treasure Hunt, (Simon & Schuster Children's Publishing, 2009) ISBN 978-1-4169-8671-3
George and the Big Bang, (Doubleday, 2011) ISBN 978-0-385-61191-6
George and the Unbreakable Code
George and the Blue Moon

Resmi sitesi5 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cambridge Üniversitesi17 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Video : Stephen Hawking kainat hakkında büyük sorular soruyor9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stephen Hawking: God didn't create universe2 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Stern-Gerlach deneyi Alman fizikçi
Otto Stern ve Walther Gerlach tarafından isimlendirilen taneciklerin sapmasının kuantum mekaniği alanında önemli bir deneydir. 1922
yılında Otto Stern ve Walther Gerlach tarafından gerçekleştirilen bu deney, genellikle parçacıkların saçınımını kullanarak kuantum mekaniğinin temel noktalarını açığa çıkarması açısından önemlidir. Bu deney elektronların ve atomların özünde kuantum özelliklerine sahip olduğunu ve ölçülürken kuantum mekaniğinin sistemi nasıl etkilediğini ispat etmek için yapılmaktadır.

Stern-Gerlach deneyi homojen olmayan manyetik alana doğru tanecik demetleri göndermeyi ve bu taneciklerin sapmalarını gözlemlemeyi içerir. Sonuçlar taneciklerin özünde klasik olarak dönen objelerin
açısal momentumuna yakından benzeyen fakat sadece kesin değerlerle nicelendirilen açısal momentuma sahip olduğunu gösterir. Bir diğer önemli sonuç ise, sadece bir parçacığın dönme bileşeni aynı anda ölçülebilir bunun anlamı z
ekseni boyunca dönme ölçümü, x ve y eksenleri boyunca parçacığın dönme bilgilerini yok eder.
Stern-Gerlach deneyi normal olarak elektriksel nötr parçacık ya da atomların iletilmesi için kullanılmaktadır. Bu manyetik alana doğru hareket eden yüklü parçacığın yörüngesi ve dönme-bağımlı etkilere izin vererek hakim olmak için büyük sapmalardan kaçınır. Eğer parçacık klasik olarak dönen dipol olarak davranırsa, manyetik alanın
dipolün üzerine uyguladığı dönme momentumu dolayısıyla manyetik alan gibi devinecektir. Parçacık homojen manyetik alana doğru hareket ettiği takdirde,
dipolün zıt uçlarındaki birbirlerini nötrleyen yüklere etki eden kuvvet kaybolur ve parçacığın yörüngesi etkisiz hale getirilecektir. Fakat, manyetik alan homojen olmadığı takdirde, dipolün bir ucundaki kuvvet diğer uçtaki kuvvetten parçacığın yörüngesinin yönünü değiştiren net kuvvet olması için ihmal edilecek kadar büyük olacaktır. Eğer parçacık klasik olarak dönebilen objeler olsaydı, açısal momentum vektörlerinin dağılımının belirsiz ve devamlı olması beklenirdi. Her bir parçacık dedektör ekranında bazı yoğunluk dağıtıcı üreten farklı miktar tarafından saptırılır. Bunun karşılığında, Stern-Gerlach
düzeneğine giden parçacıkların belirli miktarlar tarafından aşağı ya da yukarı yönü değiştirilir. Bu, kuantumun gözlenebilirliğinin ölçüsüydü. Günümüzde, dönebilen olarak bilinir ve gözlenebilirliğin nokta spektrumu olduğu yerde ölçümün mümkün sonucunun olduğunu kanıtlar. Atomik spektrum gibi aralıklı kuantum olayları olmasına rağmen, Stern-Gerlach deneyi bilim adamlarına
üperpose olmuş kuantum durumlarının ölçümlerini yürütmek için bilim tarihinde ilk kez izin vermiştir.
Günümüzde teoriksel olarak kuantum açısal hızına sahip olan herhangi bir tür "belli bir dereceye kadar enerji içermek" olarak da
bilinen kesik spektruma sahiptir.
Eğer deney elektron gibi yüklü taneciklerle iletilirse, halkada yönü çevirmeye eğilimli Lorentz kuvveti oluşur. Bu kuvvet yüklü parçacığın yolunu çapraz duruma getirmek için uygun büyüklükteki elektrik alanı tarafından etkisiz hale getirilebilir.

Elektronlar dönen parçacıklardır. (Stern-Gerlach ile serbest elektronların
varolamayacağı not edilmelidir.) Bunlar herhangi bir eksen boyunca ölçülen, tamamen quantum mekaniksel olay olan ve mümkün olabilen dönme açısal momentum
değerleridir. Çünkü bu değerler hep aynıdır, elektronların kesin değerleri olarak görülür ve bazen kesin açısal momentum olarak da bilinir. (Diğer
taneciklerin mevcut olmasına bağlı ve çeşitli olabilen orbital açısal momentumdan ayırmak için). Elektronlar için eksenle ölçülen dönme açısal momentum için iki olası değer vardır. Aynı bilgi üçer
kuark içeren nötron ve proton için doğrudur. Fakat, üç kuarklar birbirlerini nötrleyen çiftlere sahip değildir ve karşıt parçacığa net yarım dönme veren üçüncü kuark ‘Proton dönüm noktasından önce inanılan olarak keşfedilmiştir. Çünkü, nükleonların asıl dönmeleri asıldan çok orbitaldir. Diğer parçacıklar mümkün
olan farklı dönme değerlerine sahiptir. Delta baryonları, +3⁄2 parçacıklar ve dört mümkün momentum değeri olarak dönerler. Vektör mezonları,
W ve Z bozonları gibi -1 dönme sayısına ve üç mümkün olan dönme açısal momentum
değerine sahip olan parçacıklardır.
Matematiksel olarak yarım dönme sayısına sahip parçacıkları tanımlamak için, Dirac'ın bra-ket gösterimini kullanmak en kolayıdır. Parçacıklar
Stern-Gerlach düzeneğine doğru giderken, dönmenin aşağı mı yukarı mı olduğunu çözen dedektör tarafından gözlemlenirler. Bunlar izin verilen mümkün değerleri, +ħ/2 ya da −ħ/2, alabilen açısal momentum numarası, j, tarafından tanımlanır. Matematiksel terim olarak:

  
    
      
        
          |
        
        ψ
        ⟩
        =
        
          c
          
            1
          
        
        
          |
          
            ψ
            
              j
              =
              +
              
                
                  ℏ
                  2
                
              
            
          
          ⟩
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        
          |
          
            ψ
            
              j
              =
              −
              
                
                  ℏ
                  2
                
              
            
          
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle |\psi \rangle =c_{1}\left|\psi _{j=+{\frac {\hbar }{2}}}\right\rangle +c_{2}\left|\psi _{j=-{\frac {\hbar }{2}}}\right\rangle }
  

C değerleri compleks numaralardır. Mutlak değerlerinin karesi, j'nin iki olası değerlerinin bulunabildiği durumdaki ihtimaline karar verir. Sabitler değerlerin bulunabilmesi için normalleştirilmelidir. Bu nedenle sadece mutlak değerlerde verimli olmaktadır.

Eğer birçok Stern-Gerlach düzeneklerini birleştirirsek, açıkça görebiliriz ki, düzenekler basit ayırıcılar olarak davranmazlar. Fakat kuantum mekaniği yasalarına göre değişen durum, ışık kutuplaşması gibi, gözlenir.

Stern-Gerlach deneyi 1922 yılında
Otto Stern ve Walther Gerlach tarafından Frankfurt, Almanya'da gerçekleştirildi. Bu yıllarda Stern, Frankfurt Üniversitesi Teoretiksel Fizik Enstitüsü'nde Max Born'un asistanıydı. Gerlach is aynı üniversitenin Deneysel Fizik Enstitüsü'nde
asıstandı.
Deneyin yapıldığı zamanlarda atomu tanımlayan en öncelikli model,
elektronların pozitif yüklü çekirdeklerin etrafında sadece kesin ayrık atomik orbitallerde veya enerji seviyelerinde olduğunu belirten Bohr atom modeliydi.
Elektronlar uzayda kesin pozisyonda olmak için belirli dereceye kadar enerji içerdiğinden beri, ayrık orbitlerin içindeki farklılıklar uzay kuvantumlama
olarak refere edilir. Stern-Gerlach deneyi gümüş atomunun açısal momentumunun yönünün belirli dereceye kadar enerji içerdiği anlamına gelen Bohr-Sommerfeld
hipotezini test etmek için yapılmıştır.
Deneyin Uhlenbeck ve Goudsmit dönen elektronun varolduğu hipotezini
formüle dökmeden yıllar önce yapıldığı not edilmelidir. Stern-Gerlach deneyinin sonuçları daha sonradan quantum mekaniğinin yarım dönebilen parçacık tahminlerine katılır bir
hale dönüşse de, deney Bohr-Sommerfeld teorisinin onayı olarak görülmelidir.
1927 yılında, T.E. Phipps ve J.B.
Taylor, gümüş atomunun kullanımının neden olabileceği herhangi bir şüpheyi gümüş atomları kullanarak eleyerek böylece en alt seviyedeki hidrojen
atomlarının kullanım etkilerini yeniden üretmiştir.

Modern fizikte, deneyden sonraki
gelişmeler Stern-Gerlach deneyinden önemli ölçüde etkilenmiştir.

Deneyi takip eden on yıl içerisinde, bilim adamları bazı atomların çekirdeğini ayrıca belirli dereceye kadar enerji içeren açısal momentuma sahip olmasına benzer teknikler kullanarak göstermiştir. Bu çekirdek açısal momentum ile spektroskopik çizgideki aşırı ince yapıdan sorumlu elektronların etkileşimidir.
1930 yıllarında Stern-Gerlach düzeneklerinin gelişmiş versiyonu kullanılarak, Isidor Rabi ve arkadaşları çeşitli manyetik alanlar kullanarak bir tanesinin bir düzeyden diğerine geçmesi için manyetik momentuma güç uygulayabileceğini göstermiştir. Deney serileri 1937 yılında, Isidor Rabi ve arkadaşları geçişlerin düzeyi çeşitli alanlar ya da RF alanıyla tetiklenebileceğini keşfettiklerinde en son noktaya eriştirilmiştir.
Norman F. Ramsey, Rabi düzeneğini alan ile birlikte zaman etkileşimini artırmak için geliştirmiştir. Radyasyon tekrar sıklığından (frekansından) dolayı oluşan uç hassaslık doğru zamanı elde etmek için kullanışlı olmuştur. Günümüzde hala atomik saatlerde kullanılmaktadır.
1960 yılından önce, Ramsey ve Daniel Kleppner Stern-Gerlach sistemini günümüzde popüler olan atomik saatlerde de kullanılan hidrojen MASER'in enerji kaynağı olduğundan polarize olmuş hidrojen demeti üretmek için geliştirmiştir.
Dönme hakkındaki doğrudan gözlem, kuantum mekaniğinde kuvantumlamanın en doğrudan kanıtı olmasıdır. Stern-Gerlach deneyi kuantum ölçüsünün paradigması haline gelmiştir. Özellikle, von Neumann projeksiyonunu sağlamak için varsayılır. Daha ileri sezgilere göre, kuantum mekaniksel homojen olmayan manyetik alan etkileşiminin tanımına dayanır. Bu sadece kesin algılamada doğru olabilir. Von Neumann projeksiyonu sadece manjetik alan homojen olduğunda kesin olduğunda sağlanır. Çünkü, Von Neumann projeksiyonu düzenli fonksiyonlara sahip Stern-Gerlach düzeneğiyle bile uyumsuzdur.

 Gerlach, W.; Stern, O. (1922). "Das magnetische Moment des Silberatoms". Zeitschrift für Physik 9: 353–355. Bibcode:1922ZPhy....9..353G. doi:10.1007/BF01326984.
 http://journals.aps.org/prl/pdf/10.1103/PhysRevLett.81.4772 - Comment on "Stern-Gerlach Effect for Electron Beams"
 Sakurai, J.-J. (1985). Modern quantum mechanics. Addison-Wesley. ISBN 0-201-53929-2.
 Stern, O. (1921). "Ein Weg zur experimentellen Pruefung der Richtungsquantelung im Magnetfeld". Zeitschrift für Physik 7: 249–253. Bibcode:1921ZPhy....7..249S. doi:10.1007/BF01332793.
 Weinert, F. (1995). "Wrong theory—right experiment: The significance of the Stern–Gerlach experiments". Studies in History and Philosophy of Modern Physics 26B: 75–86. doi:10.1016/1

Karışım, genellikle içerdiği maddelerin kimyasal özelliklerini kaybetmedikleri fiziksel sistemlerdir. Bu fiziksel sistemler ise, içerdikleri maddelerin dağılım oranlarına ve özelliklerine göre sınıflandırmak için homojen ve heterojen terimleri kullanılmıştır.
Homojen karışım ya da türdeş karışım her yerinde aynı özellik gösteren karışımdır. Homojen karışımlarda dağılan maddeler karışımın her yerinde aynı yoğunlukta dağılmıştır. Bu tür karışımlara çözelti de denir. Çözeltiler, derişimlerine göre ve/veya elektriği iletme durumlarına göre kendi içlerinde sınıflandırılabilir. Bununla birlikte, homojen karışımlara alaşımlar örnek verilebilir. Gaz karışımı olan hava da homojen bir karışımdır. (Bütün gaz karışımları homojendir.)
Heterojen karışımlarda ise karışımı oluşturan bileşenler birbirleri içinde eşit miktara dağılmazlar. Süspansiyon, emülsiyon ve aerosol karışımları, heterojen karışımlardır.

Islak kimya, materyalleri analiz etmek için gözlem gibi klasik yöntemleri kullanan bir analitik kimya biçimidir. Analizlerin çoğu sıvı fazda yapıldığından ıslak kimya olarak adlandırılır. Islak kimya, laboratuvar tezgâhlarında birçok test yapıldığından, tezgâh kimyası olarak da bilinir.

Islak kimya, malzemelerin istenmeyen kaynaklar tarafından kirlenmesini veya bunlara müdahale edilmesini önlemek için genellikle beher ve dereceli silindir gibi laboratuvar cam malzemelerini kullanır. Benzin, Bunsen brülörleri ve potalar da kuru haldeki maddeleri buharlaştırmak ve izole etmek için kullanılabilir. Bununla birlikte, bir değişiklik meydana gelmeden önce ve sonra bir maddenin ağırlığını ölçmek için terazi gibi basit araçlar kullanılır. Birçok lise ve üniversite laboratuvarı öğrencilere temel ıslak kimya yöntemlerini öğretir.

Nitel yöntemler, bir değişikliği tespit etmek için nicel olarak belirlenemeyen bilgilerdeki değişiklikleri kullanır. Bu, renk, koku, doku vb. değişiklikler olabilir.

Kimyasal testler, bilinmeyen bir çözelti içinde belirli bir kimyasalın varlığını belirtmek için reaktifler kullanır. Reaktifler, reaksiyona girdiği kimyasala dayalı olarak benzersiz bir reaksiyon oluşmasına neden olarak, kişinin solüsyonda hangi kimyasalın olduğunu bilmesini sağlar. Bir örnek, protein içeren bir test tüpünün kendisine eklenen güçlü asitler içerdiği Heller testidir. Maddelerin buluştuğu yerde, asitlerin proteinleri denatüre ettiğini gösteren bulanık bir halka oluşur. Bulut, proteinlerin bir sıvıda bulunduğunun bir işaretidir. Yöntem, bir kişinin idrarındaki proteinleri tespit etmek için kullanılır.

Alev testi, kimyasal testin daha iyi bilinen bir versiyonudur. Sadece metalik iyonlarda kullanılır. Metal tozu yakılır ve hangi metalin yakıldığına bağlı olarak bir renk yayılmasına neden olur. Örneğin, kalsiyum (Ca) turuncu renkte yanar ve bakır (Cu) mavi renkte yanar. Havai fişeklerde parlak renkler üretmek için renk emisyonları kullanılır.

Nicel yöntemler, bir değişikliği belirtmek için ölçülebilen ve nicelendirilebilen bilgileri kullanır. Bu, hacim, konsantrasyon, ağırlık vb. değişiklikler olabilir.

Gravimetrik analiz, bir çökeltiden oluşan veya bir sıvıda çözünen bir katının ağırlığını veya konsantrasyonunu ölçer. Reaksiyona girmeden önce sıvının kütlesi kaydedilir. Çökelti için, çökelti oluşumu durana kadar bir reaktif eklenir. Çökelti daha sonra kurutulur ve sıvıdaki kimyasal konsantrasyonunu belirlemek için tartılır. Çözünmüş bir madde için, sıvı, katılar çıkarılana veya tüm sıvı buharlaşana kadar kaynatılana kadar filtrelenebilir. Katılar tamamen kuruyana kadar yalnız bırakılır ve ardından konsantrasyonunun belirlenmesi için tartılır. Tüm sıvının buharlaştırılması daha yaygın bir yaklaşımdır.

Bir kimyasalın miktarını belirlemek için hacim ölçümlerine dayandığı için titrasyona hacimsel analiz denir. Bilinmeyen madde ve konsantrasyona sahip bir çözeltiye bilinen hacim ve konsantrasyona sahip bir reaktif eklenir. Bir değişikliğin meydana gelmesi için gereken reaktif miktarı, bilinmeyen maddelerin miktarı ile orantılıdır. Bu, mevcut bilinmeyen maddenin miktarını ortaya çıkarır. Görünür bir değişiklik yoksa, çözüme bir gösterge eklenir. Gösterge, çözeltinin pH'ına göre renk değiştirir. Renk değişiminin gerçekleştiği kesin noktaya uç nokta denir. Renk değişimi çok ani olabileceğinden, tüm ölçümlerde son derece hassas olmak önemlidir.

Kolorimetri hem kalitatif hem de kantitatif özelliklere sahip olduğu için benzersiz bir yöntemdir. Nitel analizi, bir değişikliğin gerçekleştiğini belirtmek için renk değişikliklerini kaydeder. Bu, rengin gölgesinde bir değişiklik veya tamamen farklı bir renge geçiş olabilir. Nicel yön, renklerin dalga boyunu ölçebilen duyusal ekipmanı içerir. Dalga boylarındaki değişiklikler hassas bir şekilde ölçülebilir ve değişikliklerin gösterilmesine yardımcı olabilir.

Analitik kimya

Sir Joseph John Thomson (d. 18 Aralık 1856 - ö. 30 Ağustos 1940), çağdaş fiziğin gelişimine büyük katkılarıyla tanınan Britanyalı fizikçi. Elektronu ve izotop kavramını keşfetmesi ile kütle tayfölçerini icat etmesiyle bilinir. Gazların elektriksel iletkenliği üzerindeki çalışmaları ve elektronu keşfinden dolayı 1906'da Nobel Fizik Ödülü ile ödüllendirilmiştir.

Joseph John Thomson, 1856'da, Cheetham İngiltere'de doğmuştur. Annesi, Emma Swindells, yerel olarak tekstille uğraşan bir aileden geliyordu. Babası, Joseph James Thomson, İskoç büyük-büyükbabası tarafından kurulmuş olan bir antik kitap dükkânı çalıştırıyordu. Frederick Vernon Thomson adında, kendinden iki yaş küçük bir erkek kardeşi vardı. Eğitiminin ilk yılları küçük özel okullarda geçti. Bu okullarda bilime olan büyük ilgi ve yeteneğini gösterdi. 1870'te Owen Koleji'ne kabul edildi. O zamanlarda, okula kabul edildiğinde, sıra dışı bir şekilde gençti - yalnızca 14 yaşındaydı.
Ebeveynleri onu Sharp-Stewart & Co.'da, bir lokomotif üreticisi, yardımcı mühendis olarak işe sokmak istiyorlardı ancak 1873'te babası öldüğü için bu planlar uzun sürmedi. 1876'da Trinity Koleji, Cambridge'e geçti. 1880'de iki ödülle birlikte matematik lisans diplomasını ve 1883'te bir ödülle birlikte matematik yüksek lisans diplomasını aldı. 1884'te Cambridge Üniversitesinde kıdemli fizik profesörü oldu. Öğrencilerinden biri daha sonra çok başarılı bir bilim insanı olacak olan Ernest Rutherford'du. 1890'da bir fizikçi ve tıp profesörü olan Sir George Edward Paget'in kızı Rose Elisabeth Paget'le evlendi. Bir erkek (George Paget Thomson) ve bir kız çocukları (Joan Page Thomson) oldu.
Thomson, 12 Haziran 1884'te Kraliyet Derneği'ne üye olarak kabul edildi - ayrıca 1915 ile 1920 arasında Kraliyet Derneği'ne başkanlık yaptı.

Bazı bilim adamları, William Prout ve Norman Lockyer gibi, atomların daha temel bir parçadan oluştuğunu öne sürdüler. Ancak bu parçanın en küçük atom olan hidrojen olduğunu öngördüler. Thomson, 1897'de, bu temel parçacığın şimdi elektronlar olarak bilinen atomaltı parçacıklar olduğunu ve bir atomdan 1000 kat daha küçük olduğunu öne süren ilk kişiydi. Thomson, bunu elektron demetlerinin özellikleri üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde keşfetti. Bu fikirlerini 30 Nisan 1897'de, Lenard ışınlarının havada atomik boyuttaki bir tanecikten beklenenden çok daha ileri gittiğini keşfetmesinden hemen sonra öne sürdü.
Thomson Atom Modeli: Joseph John Thomson, değişik gazlarda yapmış olduğu deneylerle her atomun elektron yükünün kütlesine oranını hesaplayarak elektronu keşfetmiştir. Elektron veren atomun artı yüklü olacağını ispatlamış, atom içerisinde proton ve elektronun homojen olarak dağıldığını söylemiştir. Bu yüzden bu modele üzümlü kek modeli de denilmektedir. Rutherford Atom Modeli ile proton ve elektronun homojen dağıldığı ilkesi çürütülmüştür.
Thomson Atom Modeli'ndeki açıklamalardan bazıları şunlardır:

Atom artı yüklü maddeden oluşmuştur.
Elektronlar bu artı yüklü madde içinde gömülüdür ve hareket etmezler.
Elektronların kütleleri çok küçüktür bu yüzden atomun tüm kütlesini bu artı yüklü madde oluşturur.
Atom küre şeklindedir.

1905'te potasyumun doğal radyoaktivitesini keşfetti
1906'da hidrojenin bir elektronu olduğunu gösterdi. Önceki teoriler birden fazla olduğunu söylüyordu.

1906'da "gazların elektriksel iletkenliği üzerine kuramsal ve deneysel çalışmalarından dolayı" Nobel Fizik Ödülü'yle ödüllendirildi. 1908'de şövalye unvanı aldı ve 1912'de Liyakat Nişanıyla Ödüllendirildi.
1914'te "Atom Teorisi"yle ilgili Oxford'da halka açık ücretsiz ders verdi. 1918'te ölümüne kadar kaldığı Trinity Koleji'nin dekanı oldu. 30 Ağustos 1940'ta öldü ve Westminster Abbey'e, Sir Isaac Newton'un yakınına gömüldü.
Thomson'ın çağdaş bilime en büyük katkılarından biri de oldukça yetenekli bir öğretmen olarak onun yedi araştırma yardımcısının ve önce adı geçen oğlunun Nobel Fizik Ödülü kazanmalarındaki etkisidir. Oğlu elektronların dalga-benzeri özelliklerini kanıtlamasıyla 1937'de Nobel Ödülü'nü kazanmıştır.

Kraliyet Madalyası (1894)
Hughes Madalyası (1902)
Nobel Fizik Ödülü (1906)
Elliott Cresson Madalyası (1910)
Copley Madalyası (1914)
Franklin Madalyası (1922)
1991'de kütle tayfölçerindeki kütle-yük oranının birimi olarak "Thomson" (simge: Th) önerildi.

About Joseph John Thomson 4 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Discovery of the Electron 16 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Annotated bibliography for Joseph J. Thomson from the Alsos Digital Library (İngilizce)
Essay on Thomson life and religious views (İngilizce)
The Cathode Ray Tube site (İngilizce)

James Chadwick (d. 20 Ekim 1891; Cheshire - ö. 24 Temmuz 1974; Cambridge), 1932'de nötronu keşfetmesiyle tanınan İngiliz fizikçi. 1935'te bu keşfiyle Nobel Fizik Ödülü almıştır.
20 Ekim 1891'de Cheshire'de doğdu. Öğrenimini Rutherford'un öğrencisi olarak Manchester Üniversitesinde yaptı. 1919'da çalışmaya başladığı Cambridge'de 1935'e kadar çalıştı. Değişik nükleer fizik problemlerini, özellikle çekirdeklerin yüklenmesini ve elementlerin, alfa ışınlarıyla yapay parçalanmasını incelemiş; 1923'te, Cavendish Laboratuvarı araştırmalar bölümü müdür yardımcısı, 1927'de ise Kraliyet Derneği üyesi olmuştur.
1932'de nötronun yapısını keşfetti ve 1935'te Nobel Fizik Ödülünü kazandı. Ayrıca yine 1935'te Liverpool üniversitesi fizik kürsüsüne geçti. II. Dünya Savaşı'nda, Los Alamos'taki İngiliz atom araştırmalarını yönetti, 1948 yılında Cambridge'de bir kolejin müdürlüğüne getirildi. Döteryumun gama ışınlarıyla parçalanmasını sağlayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu.
24 Temmuz 1974'te Cambridge'te öldü.

Nobel Kazananlar - James Chadwick 2 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nötronun varlığı isimli makalesi (İngilizce)

Johann Joachim Becher, Alman fizikçi, simyacı ve bilgin. Filojiston teorisinin ve Alman merkantilizminin geliştiricisidir.

Becher Speyer'de doğdu. Babası Protestan kilisesinde papazdı ve öldüğünde Becher henüz çocuktu. Annesi ve iki kardeşiyle kalakaldı. On üç yaşında ailesine yardım etmek için çalışmaya başladı ve birkaç el becerisini geliştirdi. Çalışmalarına gecelerini adadı ve az da olsa para kazanmaya başladı. 1654 yılında, on dokuz yaşındayken Salzthal’s Tractatus de lapide trismegisto adlı kitabını yayınladı.

1657 yılında, başpiskopos tarafından seçilerek Mainz Üniversitesi'e tıp profesörü ve doktor olarak atandı. 1660 yılında Metallurgia'yı yayınladı ve gelecek yıl da içinde 10,000 kelimeyi barındıran Character pro notitia linguarum universali adlı kitabını evrensel bir dil olarak kullanılması amacıyla yayınladı. 1663'te ise hayvanları, bitkileri ve mineralleri anlatan Oedipum Chemicum kitabı yayınlandı. 1666'da Viyana Ticaret Odası'nın danışmanlığına getirildi ve I. Leopold'un başbakanının güçlü desteğini elde etti. İmparatorluk görevi nedeniyle Hollanda'ya gönderildi. Burada on gün içinde Methodus Didacticayı yazdı bu kitabı da Regeln der Christlichen Bundesgenossenschaft, Politischer Discurs von den eigentlichen Ursachen des Auf- und Abnehmens der Städte ve Länder und Republiken takip etti. 1669 yılında Physica subterraneayı yayınladı ve aynı yıl Hollanda'daki West İndia Company Guyanasını elde etmek için Hanau'nun nüfus sayımıyla meşgul oldu. 
Bu arada Bavyera'ya doktor seçmenliği için atandı ancak 1670 yılında Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'da kurulacak ipek fabrikasının danışmanlığını yapma ve Ren ile Tuna nehirlerini birleştirecek olan kanal projesini planlamak için yeniden Viyana'ya döndü.

1678'de İngiltere'ye gitti ve Prens Rupert'in isteği üzerine madenleri ziyaret etmek amacıyla İskoçya'ya geçti. Ardından aynı amaç için Cornwall'a gitti ve orada bir yıl geçirdi. 1680 yılının başında Huygens'i onur ödülünden mahrum bırakmak için sarkaçla zamanın ölçümü hakkında Royal Society'e bir bildiri sundu. 1682'de Londra'ya geri döndü ve orada Chymischer Glücks-Hafen, Oder Grosse Chymische Concordantz Und Collection ve Von funffzehen hundert Chymischen Processen'i yazdı. Aynı yıl ekim ayında hayatını kaybetti.

Filojiston teorisi

John Dalton  (6 Eylül 1766 - 27 Temmuz 1844), İngiliz kimyager, meteorolog ve fizikçi. Modern Atom Teorisi ile ilgili öncü çalışmaları ve renk körlüğü (onun onuruna Daltonizm olarak da bilinir) üzerine araştırmalarıyla bilinir.

Cockermouth, Cumberland yakınlarındaki Eaglesfield köyünde, Dostların Dinî Derneği üyesi bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Babası bir dokumacıydı. 15 yaşında ağabeyi Jonathan ile beraber Kendal yakınlarındaki bir Dostların Dinî Derneği okuluna gitmeye başladı. 1790 civarlarında, Dalton hukuk ya da tıp okumayı düşünüyordu. Ancak planları akrabaları tarafından teşvik görmüyordu O yıllarda İngiliz Muhalifleri'nin İngiliz üniversitelerinde öğrenim görmesi veya öğretim yapması yasaktı. 1793 baharında, Manchester'a taşınana kadar Kendal'da kalmıştır. John Gough - Dalton'un bilimsel bilgisinin çoğunu borçlu olduğu görme engelli bir filozof ve bilgin – sayesinde Manchester'daki İngiliz Muhalifi okullardan biri olan New College'da matematik ve doğa felsefesi öğretmenliğine başladı. Bu pozisyonda, 1800'de okulun finansal sorunlar nedeniyle istifa edene kadar kaldı. Daha sonra yine Manchester'da aynı dallarda özel öğretmenlik yapmaya başladı.
Dalton gençken, onun matematik ve meteoroloji ile ilgilenmesine neden olan, yetkili bir meteorolog ve enstrüman yapımcısı olan, önemli bir Dostların Dinî Derneği üyesi ve Eaglesfield'lı olan Elihu Robinson'dan oldukça etkilenmiştir. Kendal'daki yılları boyunca, Gentlemen's and Ladies' Diaries'e birçok konudaki problemlerin çözümüyle ilgili yardımcı olmuştur. 1787'de bir meteoroloji günlüğü tutmaya başlamıştır ve 57 yıl boyunca 200.000'den fazla gözlem kaydetmiştir. Bu sıralarda, George Hadley'in Atmosferik Dolaşım Teorisi'ni (şimdilerde Hadley Hücresi olarak bilinir) yeniden keşfetmiştir.
Dalton'un yayınlanan ilk eseri, 1793'te yayınlanmış olan, onun sonraki keşiflerinin tohumlarını içeren, Meteorological Observations and Essays'dir (Meteorolojik Gözlemler ve Yazılar). Çalışmalarının orijinalliğine rağmen, diğer akademisyenlerinden az ilgi gördü. Dalton'un yayınlanan ikinci eseri, 1801'de yayınlanmış olan Elements of English Grammar'dir (İngilizce Dilbilgisinin Temelleri).

1794'te, Manchester'a gidişinden kısa bir süre sonra, Manchester Literary and Philosophical Society'nin bir üyesi olarak seçildi. Bundan birkaç hafta sonra; renk algısındaki kısıtlanmanın, göz küresinin sıvı kısmının solmasından kaynakladığını anlattığı, Renklerin Görülüşü ile İlgili Sıra dışı Gerçekler adlı çalışmasını yayınladı. Aslında, Dalton bu çalışmasında kendisinde fark ettiği renk algısındaki bu kısıtlanmayla – yani renk körlüğüyle – ilgili yazana kadar renk körlüğü resmi olarak tanımlanmamış veya fark edilmemişti.
Kendisi yaşarken çalışmalarına güvenilmemesine rağmen, kendi görme problemi – yani renk körlüğü – üzerine yaptığı eksiksiz ve sistemli çalışmalar günümüzde o kadar geniş kitleler tarafından tanınmaktadır ki renk körlüğü yerine Daltonizm sözcüğü de sıkça kullanılmaktadır.
Dalton'un korunmuş göz küresi 1995'te incelendiğinde, onun renk körlüğünün pek yaygın olmayan bir çeşidine, dötoranopiye sahip olduğu ve orta dalga boylarını gören ışık hücrelerinin eksik olduğu ortaya çıkmıştır.

1800'de, Manchester Literary and Philosophical Society'de bir sekreter oldu ve sonraki yıl "Experimental Essays" adlı dört adet yazıdan oluşan önemli çalışmalarını sundu. 1802'de, bu yazıları Manchester Literary and Philosophical Society tarafından Memoirs'da yayınlandı.
Bir olay ya da olgunun doğru şekilde açıklanması bir süreç işidir. Bu süreçte en fazla yararlanılması gereken bilgi, önceki bilim insanlarının deneyimleri ve görüşleridir. Öncelikle bu görüşler ve deneyimler dikkatli şekilde irdelenerek gözlemleri açıklamak için bir hipotez ortaya atılır. Bu hipotez gözlemleri yorumlamada kullanılan geçici bir açıklamadır. Daha sonra hipotezi desteklemek ya da çürütmek için çeşitli deneyler yapılır. Eğer deneylerden elde edilen verilerle çelişiyorsa hipotez reddedilir ve farklı bir hipotez kurulur. Hipotez, deneylerden elde edilen tüm verilerle uyuşuyorsa o zaman teori olarak diğer bilim insanlarına sunulur. John Dalton'un atom teorisi, bu basamaklardan geçerek Sabit Oranlar Kanunu'nu açıklamak üzere ortaya atılmış bir teoridir.
Dalton, teorisini ortaya koymadan önce geçmişte yapılan açıklamaları incelemiş ve Sabit Oranlar Kanunu'nun MÖ 400 - 500 yıllarında Yunan filozofları Leucippus ve Democritus tarafından ortaya atılan atom kavramıyla açıklanabileceğini düşünmüştür. Bu düşünceyle bazı hipotezler geliştirmiştir. Dalton'un geliştirdiği hipotezler şöyledir:

Elementler atom adı verilen son derece küçük taneciklerden oluşur.
Bir elementin bütün atomları birbirinin aynıdır, yani bu atomların boyutları eşittir, aynı kütleye sahiptir ve kimyasal özellikleri aynıdır. Ancak bir elementin atomları diğer bütün elementlerin atomlarından farklıdır.
Bileşikler birden çok elementin atomlarından oluşmuştur. Herhangi bir bileşikteki iki elementin atom sayılarının oranı bir tam sayı ya da basit tam sayılı bir kesirdir.
Kimyasal tepkimeler, yalnızca atomların birbirinden ayrılması, birbirleri ile birleşmesi ya da yeniden düzenlenmesinden ibarettir, atomların yok olmasına ya da oluşmasına yol açmaz.

Dalton Atom Teorisi, ortaya atıldığı günlerde bu konuyla ilgili çok iyi açıklamalar yapmış olmasına rağmen günümüzde bazı yanlışları olduğu bilinmektedir. Bazıları şunlardır:

Bir elementin tüm atomları tamamen aynı özellikte değildir. Tüm kimyasal özellikleri aynı olsa da kütleleri farklıdır. Bundan dolayı bir bileşik tüm molekülleri de aynı değildir. Buna sebep olan nötronlardır. Ancak Dalton Atom Teorisi ortaya çıktığında nötron bilinmediği için izotop kavramı da bilinmiyordu.
Atomlar içi dolu küreler değildir. Aksine boşluklu yapıdadır.
Atomlar bilinen en küçük parçacıklar değildir. Dolayısıyla bölünmez de değildir. Günümüzde atom çekirdeğini oluşturan 70 çeşit parçacığı olduğu ve bunların 50 farklı hareketinin olduğu bilinmektedir.

Dalton tarafından 1808'de ortaya atılan bu hipotezler irdelenirse Kütlenin Korunumu Kanunu'nu çok iyi açıklayabildiği görülür. Örneğin dördüncü hipotez gereğince eğer kimyasal tepkimeler atomların yeniden düzenlenmelerinden ibaretse ve kimyasal tepkimelerde yeni atom oluşmazsa tepkime süresinde kütle sabit kalır. Bir başka anlatımla kütle korunmuş olur.

Diğer çalışmalarından bazıları şunlardır:

Dalton'un Kısmi Basınçlar Yasası
Element Atomlarının Görece Ağırlıklarının Hesaplanması

Claus Bernet: John Dalton (1766-1844), in: Biographisches-bibliographisches Kirchenlexikon, 31, 2010, 309-332.
Dalton, John (1834). Meteorological Observations and Essays (2 bas.). Manchester: Harrison and Crosfield. Erişim tarihi: 1 Ekim 2012.

Kalay, periyodik cetvelde atom numarası 50 olan elementtir. Simgesi Sn olup Latince stannum dan gelir. Gümüşümsü gri renktedir. Havada kolaylıkla okside olmaz, korozyona karşı dirençlidir. Bu özelliğinden ötürü diğer metallerin (korozyondan korumak amacıyla) kaplanmasında kullanılır. Tarihçesi MÖ 3000 yıllarına dayanır. Antik Mısır'da ve Mezopotamya'da bronz alaşımında kalay kullanılmıştır.

Kalayın alfa-kalay ve beta-kalay olmak üzere başlıca iki allotropu vardır. Düşük sıcaklıklarda gri veya alfa-kalay kararlı olup, silisyum ve germanyuma benzeyen kübik kristal yapıdadır. 13,2 °C nin üzerinde ısıtıldığında beyaz veya beta-kalaya dönüşür. Beyaz kalay tetragonal kristalin yapıdadır. Soğutulduğunda yavaşça gri formuna dönüşür ki bu durum kalay hastalığı olarak bilinir. Bu dönüşüm, aluminyum ve çinko gibi empüritelerin (safsızlıkların) varlığından etkilenir ve antimon veya bizmut ilavesiyle önlenebilir.
Kalay elementinin Kalay çığlığı adı verilen karakteristik bir bükülme sesi vardır. Elementin iç yapısındaki kristalleşmenin sonucu element büküldüğünde cam ezilmesine, kırılmasına benzer ses üretir.

WebElements.com – Kalay (İngilizce) 27 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kalayla ilgili ilginç bilgiler (İngilizce) 4 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Malezya'da kalay madenciliği
Kalay

Karbokimya, kömürün (bitümlü kömür, taş kömürü katranı, antrasit, linyit, grafit ve odun kömürü) faydalı ürünlere ve hammaddelere dönüştürülmesini inceleyen kimya dalıdır. Karbokimya süreçleri arasında karbonizasyon ve koklaştırma gibi gazdan arındırma işlemleri, gazlaştırma ve sıvılaştırma yöntemleri yer alır.

Karbokimya çalışmalarının kökeni 16. yüzyıla kadar uzanır. Bu dönemde, demir cevherlerinin ergitilmesinde büyük miktarda odun kömürü kullanılıyordu. Ancak odun kömürü üretimi, yavaş yenilenebilen orman kaynaklarına yüksek oranda bağımlıydı. Bu nedenle, alternatif bir kaynak olarak taş kömürünün kullanımı araştırılmaya başlandı. Taş kömürünün doğrudan kullanımı, yan ürün olarak oluşan sıvı ve katı maddeler nedeniyle zorluk yaratıyordu. Bu sorunu aşmak amacıyla, kömür ilk aşamada odun gibi işlenerek fırınlarda koka dönüştürüldü.
1684 yılı civarında, John Clayton taş kömüründen elde edilen kömür gazının yanıcı olduğunu keşfetti. Bu buluşunu Royal Society’nin Philosophical Transactions adlı yayınında duyurdu.

Bergius süreci
Temiz kömür teknolojisi
Taş kömürü katranı
Fischer–Tropsch süreci
Petrokimya
Sentetik Sıvı Yakıtlar Programı
Kok fabrikası

Karbonmonoksit, CO formülüne sahip sadece bir karbon ve bir oksijen atomundan oluşan inorganik bileşiktir. Karbonmonoksitte karbon ve oksijen arasında üçlü bağ vardır. Endüstride jeneratör gazı, su gazı, kuvvet gazı ve hava gazı içinde kullanılır. Yakıt olarak da kullanılmaktadır.
Renksiz, kokusuz, tatsız bir gaz olduğu için "Sessiz katil" olarak adlandırılır. Atmosfere emisyonu üzerine karbon monoksit, iklim değişikliğine katkıda bulunan çeşitli süreçleri etkiler.
En yaygın karbon monoksit kaynağı, karbon içeren bileşiklerin kısmi yanmasıdır. Çok sayıda çevresel ve biyolojik kaynak karbon monoksit üretir. Endüstride karbon monoksit, ilaçlar, parfümler ve yakıtlar da dâhil olmak üzere birçok bileşiğin üretiminde önemlidir.

Karbon monoksit en basit oksokarbondur ve siyanür anyonu, nitrosonyum katyonu, bor monoflorür ve moleküler azot dâhil olmak üzere 10 değerlik elektrona sahip diğer üçlü bağlı diatomik türlerle izoelektroniktir. İdeal gaz yasasına göre, ortalama molar kütlesi 28,8 olan havadan biraz daha az yoğunluğa sahip olan 28,0 molar kütlesine sahiptir.

İnsanlar, ateşi kontrol etmeyi ilk kez MÖ 800.000 civarında öğrendiklerinden bu yana karbon monoksit ile karmaşık bir ilişki sürdürmüşlerdir. İlk insanlar muhtemelen karbon monoksit zehirlenmesinin toksisitesini evlerine ateş yaktıklarında keşfettiler. MÖ 6.000'den Bronz Çağı'na kadar ortaya çıkan metalurji ve eritme teknolojilerinin ilk gelişimi de aynı şekilde insanoğlunu karbon monoksit maruziyetinden rahatsız etti. Karbon monoksitin toksisitesinin yanı sıra, Amerikan yerlileri, şamanistik ocakbaşı ritüelleri yoluyla karbon monoksitin nöroaktif özelliklerini deneyimlemiş olabilirler.

İlk uygarlıklar, ateşi insanlarla paylaşan Yunan mitolojisindeki Prometheus gibi, ateşin kökenini açıklamak için mitolojik hikâyeler uydurdular.
Aristoteles (MÖ 384-322) yanan kömürlerin zehirli dumanlar ürettiğini ilk kez kaydetti. Yunan doktor Galen (MS 129-199), havanın bileşiminde, solunduğunda zarara neden olan bir değişiklik olduğunu öne sürdü ve dönemin pek çok başkası, kömür dumanı toksisitesi bağlamında karbon monoksit hakkında bir bilgi temeli geliştirdi.
Kleopatra, karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüş olabilir.

Georg Ernst Stahl, 1697'de karbon monoksit olduğu düşünülen zehirli buharlara atıfta bulunarak carbonarii halitustan bahsetti. Friedrich Hoffmann, 1716'da kömürden kaynaklanan karbon monoksit zehirlenmesine ilişkin ilk modern bilimsel araştırmayı gerçekleştirdi. Herman Boerhaave, 1730'larda karbon monoksitin (kömür dumanı) hayvanlar üzerindeki etkisine ilişkin ilk bilimsel deneyleri gerçekleştirdi.
Joseph Priestley'nin karbon monoksiti ilk kez 1772'de sentezlediği düşünülüyor. Carl Wilhelm Scheele de benzer şekilde 1773'te kömürden karbon monoksiti izole etti ve bunun dumanları zehirli hâle getiren karbonik varlık olabileceğini düşündü. Torbern Bergman, 1775 yılında oksalik asitten karbon monoksiti izole etti. Daha sonra 1776'da Fransız kimyager deLassone, çinko oksidi kok ile ısıtarak CO üretti, ancak mavi bir alevle yandığı için yanlışlıkla gaz hâlindeki ürünün hidrojen olduğu sonucuna vardı.
Atmosferdeki konsantrasyonlar da dâhil olmak üzere oksijenin varlığında, karbon monoksit mavi bir alevle yanarak karbondioksit üretir. Antoine Lavoisier, 1777'de deLassone ile benzer sonuçsuz deneyler gerçekleştirdi. Gaz, 1800 yılında William Cruickshank tarafından karbon ve oksijen içeren bir bileşik olarak tanımlandı.
Thomas Beddoes ve James Watt, 1793 yılında karbon monoksitin ("hidrokarbonat" olarak) kanın rengini parlattığını fark etti. Watt, kömür dumanının kanda fazla oksijene karşı panzehir görevi görebileceğini öne sürdü. 1796'da Beddoes ve Watt da benzer şekilde "hidrokarbonat"ın hayvan liflerine oksijenden daha fazla ilgi gösterdiğini öne sürdü. 1854'te Adrien Chenot benzer şekilde karbon monoksitin kandaki oksijeni uzaklaştırmasını ve daha sonra vücut tarafından karbondioksite oksitlendiğini önerdi.
Karbon monoksit zehirlenmesinin mekanizması, 1846'da başlayan ve 1857'de yayınlanan yazıları olan Claude Bernard'a büyük ölçüde atfedilmektedir. Felix Hoppe-Seyler ertesi yıl bağımsız olarak benzer sonuçlar yayınladı.

Solunan havada konsantrasyonu artarsa, kana geçer ve oksijenin taşındığı hemoglobine O2'den daha kolay bağlanır. Yani bütün CO'lar bitmeden O2 bağlanamaz. Bu bakımdan oksihemoglobin meydana gelemez ve kanda karboksihemoglobin artar, dokulara oksijen taşınamaz ve hücre ölümü meydana gelir. CO, kanın hemoglobininin merkez atomu demire bağlanarak ölüme sebep olur. Zehirlenme tablosunda başağrısı, görme bozuklukları, uyku hali, zihni bulanıklık ve koma vardır. Yargı kabiliyeti bozulur ve sezgi kaybolur. Sonuçta kalıcı beyin hasarı meydana gelebilir. Ayrıca nevrasteni, depresyon görülebilir. Belirgin iyileşme durumunu oksijensizliğe ikincil gelişen ansefalopati takip edebilir. Organik psikozlar aylarca sürebilir, fakat sonu nispeten iyi biter. Tedavisi basınç altında oksijen solutma olan hiperbarik oksijen tedavisidir.

Karbon monoksit zehirlenmeleri 19 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Katalizör (Yunancadan κατάλυσις: çözülme), bir kimyasal tepkimenin aktivasyon enerjisini düşürerek tepkime hızını artıran ve tepkime sonrasında kimyasal yapısında bir değişiklik meydana gelmeyen maddelerdir. Katalizörün tepkime üzerinde yaptığı bu değişikliğe kataliz denir. Kataliz olayı, katalizör ve reaktantlar aynı fazda ise homojen kataliz (ör: gaz-gaz, sıvı-sıvı, katı-katı), katalizör ve reaktantlar farklı fazda olduğunda ise heterojen kataliz olarak adlandırılır (ör: gaz-sıvı, sıvı-katı, katı-gaz). Heterojen kataliz mekanizmaları hâlâ tam olarak aydınlatılmış değildir.
Heterojen katalizör olarak en sık kullanılan katalizörler platin, osminyum, rodyum, rutenyum, paladyum gibi atom numarası büyük geçiş metallerinin kendileri veya kompleksleridir. Heterojen katalizde katalizörler küçük parçacıklar halinde tepkime ortamına konarak yüzey alanları büyütülür ve daha iyi bir tepkime verimi alınır. Organik sentezlerde homojen katalizör olarak sıklıkla asit ve bazlar kullanılır.
Canlıların vücudunda bulunan enzimler de çok iyi birer katalizördürler.
"Kataliz" kavramını icat eden kişi İngiliz kimyager Elizabeth Fulhame'dir.

Anot
Yapıştırıcı (malzeme)
Elektrot
Elektrolit
Yarı hücre
İyon
Tuz köprüsü

Katlı oranlar yasası, aralarında birden fazla bileşik oluşturan elementler arasında, birinin sabit miktarıyla, birleşen diğer elementin miktarları arasında tam sayılarla ifade edilen katlı orana denir. Bu yasa 1804 yılında İngiliz kimyacı John Dalton tarafından bulunmuştur.
1804 yılında bu yasayı bulan John Dalton, bileşiklerde elementler arasındaki kütle oranının korunmasına karşın bazen aynı elementlerin birbirleriyle birleştiklerinde farklı özellikler gösteren bileşikleri oluşturduğunu gözlemlemiştir. Örneğin karbon ve oksijenin birleşmesiyle özellikleri tamamen birbirinden farklı karbon dioksit ve karbon monoksit diye adlandırılan iki farklı ürün meydana gelir. Karbonmonoksit oldukça zehirli bir gazken karbondioksit soluk alıp verirken dışarı attığımız zehirli olmayan bir gazdır ve yeşil bitkilerin yaşamını sürdürmesi için gereken en temel elemanlardan biridir.
Aslında oksijen ile hidrojenin birlikte oluşturdukları birbirinden farklı iki form vardır. Biri su, diğeri hidrojen peroksittir. Hidrojen peroksidin yaklaşık %3'lük su ile seyreltilerek hazırlanmış çözeltisi eczanelerde oksijenli su olarak satın alınabilen ticari bir üründür. Ayrıca özellikleri kesinlikle sudan çok farklıdır. Yalnızca karbon ve hidrojenden oluşmuş bileşiklerin sayısını ise tam olarak söylemek zordur. Bütün bu karmaşaya karşın Dalton şunu fark etti.

"Eğer bir element bir başka element ile birden fazla bileşik oluşturabiliyorsa elementlerden birinin sabit miktarı ile diğer elementin değişen miktarları arasında basit ve tam sayılarla ifade edilebilen bir oran vardır."
Örneğin karbon dioksit-karbon monoksit örneğine geri dönersek, 44 gram karbondioksitte 12 gram karbon ve 32 gram oksijen vardır. Karbonmonoksidin 28 gramında ise 12 gram karbon ve 16 gram oksijen vardır. Her iki bileşikteki karbon miktarı 12 gramı için birinde 32 diğerinde 16 gram oksijen vardır. Birinci bileşikteki oksijen kütlesinin ikinci bileşiktekine oranı 32/16=2 dir. Bu Dalton'a kendi adıyla anılan Dalton Atom Teorisi fikrini verdi.

Elektron demeti veya eski adıyla katot ışını, vakum tüplerinde gözlemlenen elektron akışlarıdır. İki elektrot içeren ve bir gerilim uygulanan havası boşaltılmış bir cam tüpte, elektronların katottan (gerilim kaynağının negatif terminaline bağlanan elektrot) yayılması nedeniyle pozitif elektrodun parlamasıyla gözlemlenmektedir. Seyreltilmiş gazlarda elektriksel iletkenlik üzerine çalışmalarda bulunan Julius Plücker, 1859 yılında, katottan yayılan radyasyonun yol açtığı fosforesans ışığın, katodun yanındaki tüpte göründüğünü ve bu ışığın, manyetik alan uygulanmasına bağlı olarak hareket ettiğini gözlemledi. 1869'da Johann Wilhelm Hittorf, katot ile tüpün duvarları arasında koyduğu katı bir cismin bir gölge oluşturduğunu tespit etti. 1876'da Eugen Goldstein, bu cismin gölgesinin, cismin kendisinden daha büyük boyutlarda olduğunu gözlemleyerek fosforesansı oluşturan ışınların katottan direkt bir yol izleyerek geldiğini belirledi ve bu ışınlara katot ışını (Almanca: Kathodenstrahlen) adını verdi. 1897'de J. J. Thomson, katot ışınlarının daha önceleri bilinmeyen, sonraları elektron olarak adlandırılan negatif yüklü parçacıklardan meydana geldiğini tespit etmiştir. Günümüzde kavram, daha yaygın bir biçimde "elektron demeti" olarak adlandırılmaktadır.

Katot ışını tüpü

Kaçak kimya, gizlice ve özellikle yasa dışı uyuşturucu laboratuvarlarında yürütülen kimyadır. Daha büyük laboratuvarlar genellikle karaborsada dağıtılmak üzere üretim yapmak isteyen çeteler veya organize suçlar tarafından yönetilir.
Kaçak laboratuvar terimi, kullanılan tesislerin gerçek bir laboratuvar olup olmadığına bakılmaksızın, genellikle yasa dışı bileşiklerin üretimini içeren herhangi bir durumda kullanılır.

Kaçak kimyanın eski biçimleri arasında patlayıcı üretimi de vardı.

Kaçak kimyanın bir başka eski biçimi de, alkolün yasa dışı mayalanması ve damıtılmasıdır. Bu, alkollü içkiler üzerindeki vergilendirmeyi önlemek için sıklıkla yapılır.
1919'dan 1933'e kadar Amerika Birleşik Devletleri alkollü içeceklerin satışını, üretimini veya taşınmasını yasakladı. Bu, bira üreticilerinin kendi kasabalarına alkol tedarik etmeleri için bir kapı açtı. Tıpkı günümüzün uyuşturucu laboratuvarları gibi, onlar da kırsal alanlara yerleşti.

Kaçak kimya uyuşturucularla sınırlı değildir; ayrıca patlayıcılar ve diğer yasa dışı kimyasallarla da ilişkilidir. Yasadışı olarak üretilen patlayıcılardan, nitrogliserin ve aseton peroksit, öncü maddelerin kolaylıkla elde edilebilmesi nedeniyle üretilmesi en kolay olanlardır.

Breaking Bad

Kil kimyası, killerin ve kil minerallerinin kimyasal yapılarını, özelliklerini ve bu maddelerin dâhil olduğu ya da bunlarla ilgili kimyasal tepkimeleri inceleyen uygulamalı bir kimya alt dalıdır. Bu disiplin, inorganik ve yapısal kimya, fizikokimya, malzeme kimyası, analitik kimya, organik kimya, mineraloloji, jeoloji gibi birçok farklı alandan bilgi ve kavramları bir araya getirir.
Killerin ve kil minerallerinin kimya (ve fizik) bilgisi, hem akademik hem de endüstriyel açıdan büyük öneme sahiptir. Çünkü bu mineraller, seramik ve çömlekçilik gibi alanlarda hammadde olarak; adsorban, katalizör, katkı maddesi, mineral dolgu, ilaç ve yapı malzemesi gibi çok çeşitli endüstriyel uygulamalarda yaygın şekilde kullanılmaktadır.
Kil minerallerinin benzersiz özellikleri — nanometrik ölçekli katmanlı yapıları, sabit ve değiştirilebilir yüklerin varlığı, molekülleri adsorplama ve aralarına alma (interkalasyon) yetenekleri, kararlı kolloidal dispersiyonlar oluşturma kapasiteleri ve yüzey ile katmanlar arası kimyasal modifikasyona olanak tanımaları — kil kimyasını oldukça çeşitli ve önemli bir araştırma alanı hâline getirmiştir.
Çevre bilimlerinden kimyasal proses mühendisliğine, geleneksel çömlekçilikten nükleer atık yönetimine kadar birçok farklı disiplin, kil minerallerinin fizikokimyasal davranışlarından etkilenmektedir.
Kil minerallerinin katyon değişim kapasitesi (CEC), toprakta yaygın olarak bulunan katyonların (Na⁺, K⁺, NH₄⁺, Ca²⁺, Mg²⁺) dengelenmesinde ve pH kontrolünde önemli bir rol oynar. Bu özellik, doğrudan toprak verimliliğini etkiler ve karasal kökenli Ca²⁺ iyonlarının denizlere taşınımında da önemli bir faktördür. CEC'in kontrol edilip değiştirilme imkânı, kimyasal sensörlerden kirli suların temizlenmesinde kullanılan adsorbanlara kadar çok çeşitli uygulamalar için değerli bir araç sunar.

Kil minerallerinin su ile olan etkileşimleri (interkalasyon, adsorpsiyon, kolloidal dispersiyon vb.), özellikle seramik endüstrisi açısından büyük önem taşır. Bu etkileşimler, seramik hammaddelerinin plastiklik ve akış özelliklerini doğrudan etkiler. Aynı zamanda, bu etkileşimler toprakların birçok mekanik özelliğini belirlediği için, inşaat mühendisliği tarafından da ayrıntılı olarak incelenmektedir.
Kil minerallerinin topraktaki organik maddelerle olan etkileşimleri, besinlerin tutulması ve toprak verimliliğinin sağlanmasında, ayrıca pestisit ve diğer kirleticilerin sabitlenmesi veya yıkanarak uzaklaştırılmasında hayati rol oynar. Bazı kil mineralleri (örneğin kaolinit), tarımda mantar ilaçları ve böcek ilaçlarının taşıyıcısı olarak da kullanılır.
Birçok kaya türünün ayrışması sonucunda oluşan son ürünlerden biri genellikle kil mineralleridir. Bu jeokimyasal süreçlerin anlaşılması, kayaçların ve tortulların makroskobik özelliklerinin yanı sıra, peyzajın jeolojik evriminin de açıklanmasında önemlidir. 2009 yılında Mars Reconnaissance Orbiter tarafından Mars yüzeyinde kil minerallerinin tespit edilmesi, gezegende önceki jeolojik dönemlerde su varlığına dair önemli bir kanıt olarak değerlendirilmiştir.
Ayrıca, nanometrik ölçekteki kil minerali parçacıklarının bir polimer matris içinde dağıtılarak inorganik-organik nanokompozitlerin oluşturulabilmesi, 1990'ların sonlarından itibaren bu minerallere yönelik çalışmalarda büyük bir canlanmaya neden olmuştur.
Kil kimyasının önemi kimya endüstrisi açısından da büyüktür. Pek çok kil minerali, kimyasal süreçlerde katalizör, katalizör öncülü veya destek malzemesi olarak kullanılır. Bu uygulamalara otomotiv katalizörleri ve petrol çatlatma (kraking) katalizörleri örnek verilebilir.

Kimya tarihi, Antik Çağ'dan günümüze kadar uzanan zaman aralığında kimya biliminin ortaya çıkışı ve gelişimini konu alır. MÖ 1000 yılına gelindiğinde antik uygarlıklar ileride kimyanın çeşitli dallarının temelini oluşturacak teknolojileri kullanmaktaydı. Ateşin keşfi, cevherlerden metal elde edilmesi, çömlek ve sır yapımı, bira ve şarabın fermantasyon ile elde edilmesi, ilaç ve parfüm yapmak için bitkilerden kimyasalların özütlenmesi, yağın sabuna dönüştürülmesi, cam imâli ve bronz gibi çeşitli alaşımların üretimi bu teknolojiler arasında sayılabilir.

Kimyanın önbilimi olan simya, maddenin doğasını ve dönüşümlerini açıklamada başarısız olmuştur. Ancak simyacılar deneyler yaparak ve deney sonuçlarını kayıt altına alarak modern kimyanın ortaya çıkışına zemin hazırladılar. Robert Boyle, The Skeptical Chymist (1661) adlı eserinde, kimya ve simya arasındaki farkları kesin bir biçimde ortaya koyduğunda, kimya ve simyanın birbirinden ayrımı söz konusu olmaya başlamıştır. Hem simya hem de kimya madde ve maddenin dönüşümleriyle ilgilenirken, kimyagerler çalışmalarında bilimsel yöntemi uygulamaktaydı.
Kimya tarihi, özellikle Willard Gibbs'in çalışmalarıyla termodinamik tarihiyle iç içe geçmiştir.

Güney Afrika'daki Blombos Mağarası'nda 100.000 yıllık bir aşıboyası işleme atölyesi bulunmuştur. Bu keşif, ilk insanların temel kimya bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Mağara duvarlarına ilk insanlar tarafından yapılan resimler ve şekillerde bulunan hayvan kanıyla karıştırılmış diğer sıvılar da zayıf bir kimya bilgisine işaret etmektedir.

En erken tarih kayıtlarına göre insanlar tarafından kullanılan en eski metalin saf ve "doğal" olarak bulunabilen altın olduğu görülmektedir. İspanya'da MÖ 40.000 civarında geç Paleolitik dönemde kullanılmış mağaralarda az miktarda doğal altın bulunmuştur.
Gümüş, bakır, kalay ve meteor demiri de doğal olarak bulunabildiğinden antik kültürlerde sınırlı oranda metal işlenebilmesine olanak tanımıştır. MÖ 3000'lerde meteor demirinden yapılan Antik Mısır silahları, "cennetten gelen hançerler" olarak görüldüğünden oldukça değerliydi.
Kontrol altında tutularak kullanılan ilk kimyasal reaksiyon muhtemelen yanmaydı. Bununla birlikte, yanma olayında ortaya çıkan ateş, uzun dönemler boyu bir maddeyi başka bir maddeye (odun yakmak veya kaynar su) dönüştürebilen mistik bir güç olarak görülmüştü. Ateş, erken toplumları birçok açıdan etkiledi. Ateşin etkileri yemek pişirmek, yaşanılan bölgenin ısıtılması ve aydınlatılması gibi günlük hayattaki en basit uygulamalardan; çanak çömlek yapımı, tuğla yapımı ve çeşitli aletler yapmak için metalleri eritilmesi gibi daha gelişmiş kullanım yöntemlerine kadar uzanıyordu.
Camın keşfine ve metallerin saflaştırılmasına giden yolu açan unsur ateşti. Bu keşif ve uygulamaları metalürjinin ortaya çıkışı takip etti. Metalürjinin ilk zamanlarında metallerin saflaştırma yöntemleri aranmış ve MÖ 2900 gibi erken bir tarihten beri Antik Mısır'da bilinen altın değerli bir metal olarak görülmeye başlanmıştır.

Özellikle kalay, kurşun ve (daha yüksek bir sıcaklıkta) bakır gibi bazı metaller, kayaların sırf ateşte ısıtılmasıyla cevherlerinden elde edilebilir. Bu işlem eritme olarak bilinir. Maden çıkarma metalürjisinin MÖ 6. ve 5. binyıllardan kalma bu ilk kanıtı, üçü de Sırbistan'da bulunan Madeniipek, Yarmovac ve Plocnik arkeolojik sit alanlarında bulunmuştur. Bugüne kadar bakır eritme işlemine dair keşfedilmiş en erken kanıtlar Belovode sit alanında bulundu. Bu kanıtlar arasında, Vinča kültürüne ait MÖ 5500'den kalma bakırdan bir balta vardır. MÖ 3. binyıldan kalma ilk işlenmiş metallere dair işaretler Palmela (Portekiz), Los Millares (İspanya) ve Stonehenge (Birleşik Krallık) gibi yerlerde bulunmuştur. Bununla beraber tarih öncesi çağların araştırılmasında sıklıkla karşılaşıldığı üzere, nihai başlangıç tarihleri kesin bir biçimde belirlenememektedir ve yeni keşifler günümüzde devam etmektedir.

Bu ilk metaller tekil hâlde bulunan elementler veya doğal olarak oluşan bileşimlerdi. Bakır ve kalay eritilip birleştirilerek, daha üstün bir metal olan bronz (tunç olarak da adlandırılır) alaşımı yapılabilir. Bu uygulama MÖ 3500 civarında Tunç Çağı'nı başlatan büyük bir teknolojik değişimdi. Tunç Çağı, insanlığın kültürel gelişiminde bakır ve kalay cevherlerinin doğal olarak ortaya çıkan mostralarından eritilerek çıkarılması ve tunç alaşımını oluşturmak için birlikte eritilmesi için ileri metal işleme tekniklerinin geliştirildiği bir dönemdi. Bu doğal olarak oluşan cevherler içlerinde sık olarak arsenik safsızlıkları bulunuyordu. Bakır/kalay cevherleri, MÖ 3000'den önce Batı Asya'da kalay bronzlarının olmamasından da anlaşılacağı üzere nadir bulunur.
Metalürji tarihini Tunç Çağı'ndan sonra daha iyi silahlar arayan ordular belirledi. Avrasya'daki devletler, daha iyi zırh ve silahlar yapan üstün alaşımları yaptıklarında zenginleştiler. Antik Hindistan'da metalürji ve simyada önemli ilerlemeler kaydedildi.

Demirin cevherinden çıkarılarak işlenebilir bir metal hâline getirilmesi, bakır veya kalaydan çok daha zordur. Demir, çelik keşfedilene kadar insanlığın kullandığı aletler için bronzdan daha uygun olmasa da, cevherinin bakır veya kalaya göre çok daha bol bulunması ve yaygın olması sebebiyle herhangi bir ticari alışveriş yapılmasına gerek kalmadan yerel olarak erişilebilir durumdaydı.
Demir işçiliğinin Hititler tarafından yaklaşık MÖ 1200 yılında icat edildiği sanılmaktadır. Demirin işlenebilmesi, Demir Çağı'nın başlangıcı olmuştur. Demir çıkarmanın ve işlemenin sırrı, Antik Filistinlilerin başarısında kilit bir rol oynamıştır.
Demir Çağı, demir işçiliğinin (demir metalürjisi) gelişimini ifade etmektedir. Demir metalürjisindeki tarihsel gelişmeler, geçmişteki çok çeşitli kültür ve uygarlıkta görülebilir. Bu uygarlıklar arasında Orta Doğu ve Yakın Doğu'nun Antik ve Orta Çağ krallıkları ve imparatorlukları, Antik İran, Antik Mısır, Antik Nübye, Anadolu (Türkiye), Antik Nok, Kartaca, Antik Avrupa'da yaşamış Yunanlar ve Romalılar, Orta Çağ Avrupası, Antik ve Orta Çağ dönemi Çin, Hindistan ve Japonya bulunur. Yüksek fırın, dökme demir, hidrolik tahrikli şahmerdan ve çift etkili piston körükleri gibi metalürjiyle ilişkili veya metalürjide kullanılan pek çok uygulama ve alet Antik Çin'de bulunmuştur.

Birbirinden farklı maddelerin neden farklı özelliklere (renk, yoğunluk, koku) sahip olduğunu, farklı hallerde (gaz, sıvı ve katı) bulunduğunu ve ortam koşullarında farklı tepkiler verdiğini (örneğin suya, ateşe veya sıcaklık değişimine maruz kaldığında) rasyonelleştirmeye yönelik felsefi girişimler, antik dönem filozoflarını doğa ve kimya üzerine ilk teorileri oluşturmaya yöneltti. Kimyayla ilgili bu tür felsefi teorilerin tarihi kökeni büyük olasılıkla her bir antik uygarlıkta rastlanabilir. Tüm bu teorilerin ortak yönü, doğada bulunan bütün maddeleri oluşturan az sayıdaki ilksel klasik elementi belirleme girişimiydi. Antik uygarlıklardan bazıları arasında herhangi bir kültürel etkileşim gerçekleşmemiş olsa da hava, su ve toprak gibi maddeler; ateş ve ışık gibi enerji biçimleri; esîr, düşünce ve cennet gibi daha soyut kavramlar yaygındı. Örneğin Antik Yunan, Hint, Maya ve Çin felsefelerinin tümünde hava, su, toprak ve ateşi ilksel elementler olarak görüyordu.

MÖ 420 civarında Empedokles, bütün maddelerin dört temel madde olan hava, su, toprak ve ateşten oluştuğunu öne sürdü. Erken atomculuk teorisinin izleri, Antik Yunanistan ve Antik Hindistan'a kadar takip edilebilir. Yunan atomculuğu, maddenin MÖ 380 civarında "atomos" adı verilen bölünemez ve yok edilemez parçacıklardan oluştuğunu söyleyen Yunan filozof Demokritos'a dayanır. Leukippos da atomların maddenin en bölünmez kısmı olduğunu öne sürmüştür. Bu teoriler aynı zaman diliminde Hint filozof Kanada tarafından Vaişeşika sutralarında yazılmış açıklamalarla örtüşür. Kanada, aynı şekilde gazların varlığını da ele aldı. Demokritos, Kanada'nın sutra ile açıkladıklarını felsefi düşüncelerle açıklamıştır. Her iki görüş de deneysel veriler açısından eksikti. Bilimsel birer kanıt olmadan atomların varlığını inkâr etmek kolaydı. Aristo, MÖ 330'da atomların varlığına karşı çıktı. Daha öncesindeyse Polibios'a atfedilen MÖ 380 yılına ait bir Yunanca metinde insan vücudunun dört unsurdan oluştuğu öne sürüldü. MÖ 300 civarında Epikuros, insanın dengeli bir yaşam sürmekten kendisinin sorumlu olduğu, yok edilemez atomlardan oluşan bir evren fikrini ortaya attı.
Romalı şair ve filozof Lucretius, Epikür felsefesini Romalı dinleyicilere açıklamak amacıyla MÖ 50'de De rerum natura'yı (Nesnelerin Doğası Üzerine) yazdı. Lucretius bu eserinde atomculuğun ilkelerini, aklın ve ruhun doğasını, duygu ve düşüncenin açıklamalarını, dünyanın gelişimi ve doğa olaylarını, çeşitli gökyüzü ve yeryüzü olaylarının açıklamalarını sunmaktadır.
İlk geliştirilen saflaştırma yöntemlerinin birçoğu, Yaşlı Plinius'un Naturalis Historia adlı eserinde anlatılmıştır. Plinius bu yöntemleri açıklamaya çalıştı ve birçok mineralin hâlleri üzerinde gözlemlerde bulundu.

 Orta Çağ simyasında kullanılan temel sistem ilk olarak Fars-Arap simyacı Câbir bin Hayyan, tarafından geliştirilmişti ve Yunan geleneğinin klasik unsurlarına dayanmaktaydı. Sistemi, "yanan taş" olarak adlandırılan ve yanabilirliği temsil eden kükürt ve metalik özellikleri karakterize eden cıva isimli iki felsefi unsura ek olarak Empedokles'in öne sürdüğü Aristotelesçi düşünceye dayanan dört elementten; hava, toprak, su ve ateşten oluşuyordu. Bu temeller ve elementler simyacılar tarafından evrenin indirgenemez bileşenlerinin idealize edilmiş ifadeleri olarak görülmüşlerdi ve felsefî simya için önem taşıyorlardı.
Üç metalik ilke, (yanıcılık ve yanmayı temsilen kükürt, uçuculuk ve kararlılığı temsilen cıva ve katılığı temsil etmek için tuz) İsviçreli simyacı Paracelsus'un tria prima'sı oldu. Aristoteles'in dört element teorisinin maddelerde üç ilke olarak göründüğünü düşündü. Paracelsus bunları temel ilkeler olarak gördü ve ahşabın ateşte nasıl yandığının açıklamasına başvurarak bu ilkeleri doğruladı. Cıva bağlılık ilkesini

Kimya yasaları, kimya ile ilgili olan doğa yasalarıdır.

Bir kimyasal tepkimede pratik olarak tepkimeye giren maddelerin kütleleri toplamı, tepkime sonunda oluşan ürünlerin kütleleri toplamına eşittir. Ancak gerçekte tepkime sonunda bir miktar kütle enerjiye dönüşür. Fakat bu kütle oldukça az olduğundan ihmal edilir.
Tanım: Kimyasal olaylarda, tepkimeye giren maddelerin kütleleri toplam, tepkime sonunda oluşan maddelerin kütleleri toplamına eşittir. Bu olaya “Kütlenin Korunumu Yasası” denir. Kütlenin korunumu yasası, zaman zaman Lomonosov-Lavoisier yasası olarak da adlandırılan, kapalı bir sistemde var olan çevrimler ve işlemler ne olursa olsun, kütlenin sabit kalacağını belirten yasadır. Denk bir ifadeyle açıklamak gerekirse kütlenin durumu yeniden düzenlenebilir fakat kütle yaratılamaz veya yok edilemez. Böylece, kapalı bir sistem dahilindeki her türlü kimyasal tepkime ve proseste tepkenlerin (yani reaktantların)  kütlesi, ürünlerin kütlesine eşit olmalıdır. Kimyasal tepkimelerde kütle enerjiye dönüşmez. Çekirdek reaksiyonlarında ise kütle E=mc² ye göre enerjiye dönüşebilir.
Fizik ve kimya derslerinde sık sık karşılaştığımız bir söz vardır: “Var olan şey yok, yok olan da var edilemez”. “Maddenin veya kütlenin korunumu yasası” olarak bilinen bu ifade, Fransız kimyacısı A. L. de Lavoisier'e aittir. Lavoisier kimyasal bileşiklerdeki kütle miktarlarının değişmezliği konusunda şunları söylemiştir: “Hiçbir şey ne yapay ne de doğal işlemlerle yeniden yaratılmaz. şu temel yasa ortaya atılabilir ki, her bir işlemde madde niceliği işlemden önce ve sonra aynı büyüklüktedir ve temel maddelerin niteliği aynıdır; yalnızca dönüşümler ve değişen biçimler vardır.” Bu bilgi modern nicel kimyanın temeli olmuş ve daha sonra, kimyasal tepkimelerde “Kütlenin Korunumu Yasası” olarak nitelenmiştir.
Şimdi her tarafı kapalı bir kap düşünelim. İçinde yüzlerce çeşit bileşik bulunsun. Kabımızı tartalım ve ateşin üzerine koyalım. Bunun sonucu olarak da, kabın içinde çok sayıda reaksiyon olduğunu ve birçok yeni bileşiklerin de teekkül ettiğini farz edelim. Deney sonunda kabımızı tekrar tarttığımız zaman, ağırlığının aynı kaldığını görürüz. Çünkü, kabımız kapalı olduğundan dar madde çok olmamış, yani, mevcut kütle kaybolmamıştır. Dardan da herhangi bir madde girişi olmadığından, yoktan yeni bir kütle meydana gelmemiştir. Dardan içeriye bir şey koysaydık veya içinden bir şeyler alsaydık, kutunun ağırlığında mutlaka bir değişme olacaktı.
Kısaca, kütlenin korunumu, çerçevesi tespit edilmiş bir kapalı sisteme uygulanan ve maddenin dönüşümleri esnasındaki ağırlıkla ilgili münasebetleri gösteren bir yasadır. Ansiklopedilerden Lavoisier'in biyografisini okuduğumuz zaman, O'nun, kimyada teraziyi kullanan ikinci ilim adamı -ilk Van Helmont- olduğu görülür. Buradan da o kimyacının, söz konusu ifade ile maksadının ne olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kütlenin korunumu prensibinin geçerli olmadığı durumlar mevcuttur.Einstein'ın E=mc2 eşitliğine göre kütlenin ışık hızının karesiyle çarpımı o kütlenin sahip olduğu potansiyel enerjiyi verir ve kütle enerjiye, enerji de kütleye dönüşebilir. Bu uygulamaya misal olarak bir atomun çekirdeğini tekil etmek üzere bir araya gelen nötron ve protonların toplam kütlelerinin azalmasını verebiliriz. 35/17 CI şeklinde gösterilen klor atomu çekirdeği kütlesinin, 18 nötron ve 17 protonun toplam kütlesine, yani 172.007277+ 182.008665 = 35.289005 atomik kütle birimine eşit olması gerekir. Burada 1.007277 bir protonun, 1.008665'te bir nötronun kütlesidir. Fakat çok hassas deneyler sonucunda bir klor atomu çekirdeğinin 34.96885 atomik kütle birimi olarak, yani, 0.32016 daha az bulunmuştur. Aradaki kütle fark, enerjiye dönüşmüş, madde aleminden yok olmuştur.
Örnek: Lavoiser, HgO bileişiğini ısıtıyor. HgO bileişiği Hg ve 1/2O2 şeklinde bileşenlerine ayrılıyor. Dolayısıyla başlangıçta aldığı madde sadece bileşenlerine ayrışmış oluyor. Ortaya çıkan O2 gaz uzaydan başka bir yere gidemeyeceğine göre. Kimyasal olaylarda kütle mutlaka korunur.
Yürürlükteki kurama göre, yanma, yanan nesnenin “flojiston” denen, ama ne olduğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flojiston bakımından en zengin nesnelerdi. Lavoisier yaptığı bir deneyde şu sonuca varır. Cıva oksidin ısı altında cıvaya dönüşmesiyle kaybettiği ağırlık ile çıkan gazın ağırlığı denkti. Bunun anlamı şuydu: yanma, yanan nesnenin flogiston salmasıyla değil, havanın etkili bölümüyle (yani oksijenle) birleşmesiyle gerçekleşmektedir.
Lavoisier'i unutulmaz yapan bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı. Bu özelliği ona “Kütlenin Korunumu Yasası” diye bilinen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlar. Lavoisier kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmiştir: “Madde yoktan var edilemediği gibi, vardan da yok edilemez. Sadece birinden ötekine dönüşebilir”

1804 yılında bu yasayı bulan John Dalton, bileşiklerde elementler arasındaki kütle oranının korunmasına karşın bazen aynı elementlerin birbirleriyle birleştiklerinde farklı özellikler gösteren bileşikleri oluşturduğu gözlenmiştir. Örneğin karbon ve oksijenin birleşmesiyle özellikleri tamamen birbirinden farklı karbondioksit ve karbonmonoksit diye adlandırılan iki farklı ürün meydana gelir. Karbonmonoksit oldukça zehirli bir gazken karbondioksit soluk alıp verirken dışarı attığımız zehirli olmayan bir gazdır ve yeşil bitkilerin yaşamını sürdürmesi için gereken en temel elemanlardan biridir
Birleşen Hacim oranları yasası (Gay – Lussac Yasası)

a) Kimyasal bir tepkimeye giren gazlarla, tepkimede oluşan gaz halindeki ürünlerin aynı koşullarda (aynı sıcaklık ve basınç) hacimleri arasında sabit bir oran vardır.
b) Aynı koşullarda gazların hacimleri mol sayıları ile doğru orantılıdır.
Örn; H2(g) + Cl2(g) = 2HCl(g) tepkimesine göre, 1 mol H2 1 mol Cl2 ile birleşerek 2 mol HCl oluşturur.Hacimler mol sayıları ile doğru orantılı olduğundan, aynı olayı anlatmak için “1 hacim H2 gazı, 1 hacim Cl2 gazı ile birleşerek eşit koşullarda 2 hacim HCl gazı oluşturur.” İfadesi de kullanılabilir.
Aynı şekilde, N2(g) + 3H2(g) = 2NH3(g) tepkimesine göre 1 hacim azot gazı 3 hacim hidrojen gazı ile birleşerek eşit koşullarda 2 hacim NH3 gazını oluşturur diyebiliriz.

Bir atomdan bir elektron koparmak için gerekli olan enerjidir. Bu enerji her atomda aynı değildir. Örneğin helyum atomundan bir elektron koparmak için en büyük enerjiyi vermeniz gerekir (helyum iyonlaşma enerjisi en büyük olan atomdur.). Bir atomun iyonlaşma enerjisi demek onun kimyasal tepkimeye girme isteği demektir. Bu nedenle soygazlar çok nadir tepkime yaparlar. Eğer bir atomun iyonlaşma enerjisi büyükse o atomu kimyasal tepkimeye sokmak da o kadar zordur. Zaten atomlar değerlik orbitallerini doldurmak için kimyasal tepkimeye girerler. Değerlik orbitalleri dolu olan bir atomu kimyasal tepkimeye sokmak demek ondan elektron koparmak demektir bu nedenle değerlik elektronları dolu olan atomlar çok nadir tepkimeye girerler.

0 °C derecede 1 atm basınç altında deniz seviyesindeki koşula normal şartlar denir.Normal şartlar altında 1 mol gazın hacmi 22,4 lt, yani 6,02*1023 atomdur.

İdeal gaz yasası, sadece teoride olan ideal gazların durumları hakkında denklemler sağlayan bir yasadır. Bir miktar gazın durumu; basıncı, hacmi ve sıcaklığına göre belli olur.

Bu yasa, eşit hacimdeki gazlar, eşit sıcaklıklarda aynı sayıda parçacık ya da molekül olduğunu öne sürer. Buna göre, belirli bir hacimdeki gazın bulundurduğu molekül sayısı, gazın kütle ya da boyutundan bağımsızdır. Örnek olarak, aynı hacimdeki hidrojen ve nitrojen verilebilir. Buna göre, hidrojen de nitrojen de aynı molekül sayısına sahiptir.

Boyle yasasına göre, sıcaklıklar sabit tutulduğu sürece, belirli ölçüde alınan bir ideal gazın hacmiyle basıncının çarpımı sabittir.

François-Marie Raoult tarafından 1887 yılında tanımlanmış Raoult Yasası, bir çözeltideki saf çözücü ile çözünen arasındaki ilişkiyi inceleyen termodinamik bir yasadır. Bu yasaya göre bir sıvıda uçucu olmayan bir katı çözündüğünde oluşan çözeltinin buhar basıncı çözücünün saf hâldeki buhar basıncı ile çözeltideki mol kesrinin çarpımına eşittir.

Bu yasaya göre, sabit basınçta, herhangi bir miktardaki ideal gazın hacminin azalıp çoğalması, aynı oranda sıcaklığının da azalıp çoğalmasını etkiler.

Kimyager veya kimyacı, kimya alanında eğitim almış ve bu alanda çalışmalar yapan bilim insanıdır. Kimyagerler maddenin bileşimini ve özelliklerini inceler. Kimyagerler, miktar açısından inceledikleri özellikleri, molekülleri ve bileşen atomları hakkında ayrıntılı olarak tanımlarlar. Kimyagerler, madde oranlarını, kimyasal reaksiyon hızlarını ve diğer kimyasal özellikleri dikkatli bir şekilde hesaplarlar.
Kimyagerler bilgilerini, alışılmadık maddelerin bileşimini ve özelliklerini öğrenmek, büyük miktarlarda faydalı doğal olarak oluşan maddeleri yeniden üretip sentezlemek, yeni yapay maddeler ve faydalı süreçler yaratmak amacıyla kullanırlar. Malzeme bilimciler ve metalurji uzmanları, kimyagerlerle aynı eğitim ve becerilere sahiptirler. Kimyagerlerin işi genellikle en uygun maliyetle büyük ölçekli kimyasal tesislerin uygun tasarımı, inşası ve değerlendirilmesi ile ilgilidir. Kimyasalların ve ilgili ürünlerin ticari ölçekte üretimi için yeni süreçlerin ve yöntemlerin geliştirilmesinde endüstriyel kimyagerlerle birlikte çalışan kimya mühendislerinin çalışmaları ile yakından alakalıdır.

Kimyanın temeli yanma fenomenine kadar dayanır. Ateş, bir maddeyi diğerine dönüştüren mistik bir güçtü ve bu nedenle insanoğlunun birincil ilgi alanıydı. Demir ve camın keşfine yol açan ateşti. Altın keşfedilip değerli bir metal haline geldikten sonra, birçok kişi diğer maddeleri altına dönüştürebilecek bir yöntem bulmakla ilgilendi. Bu ilgi, simya adı verilen protobilimin yolunu açtı. Kimyager kelimesi, alchimista'nın (simyacı) kısaltması olan Neo-Latince isim chimista'dan türetilmiştir. Simyacılar, modern kimyanın gelişmesine yol açan birçok kimyasal sürece önayak oldular. Bugün bildiğimiz şekliyle kimya, 1783 yılında kütlenin korunumu yasası ile Antoine Lavoisier tarafından icat edilmiş kabul edilir. Kimyasal elementlerin keşifleri ve Dmitri Mendeleyev tarafından periyodik tablonun oluşturulmasıyla sonuçlanan uzun bir geçmişe sahiptir. 1901'de verilmeye başlanan Nobel Kimya Ödülü, 20. yüzyılın başından bu yana kimyasal keşiflere genel bakış sağlıyor.

Kimyager (Kimya bilimci), Üniversitelerin Fen Fakülteleri'nin Kimya Lisans Bölümlerinden mezun olan; organik kimya, anorganik kimya, analitik kimya, biyokimya, fizikokimya gibi kimya bilimi konularında ileri düzeyde eğitim alan kimya bilimcilerdir. Araştırma geliştirme, kalite kontrol, kalite güvence, üretim, teknik yönetim, sorumlu müdürlük başlıca çalışma sahalarıdır.
Almanya Başbakanı Angela Merkel, eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, Eczacıbaşı'nın kurucusu Nejat Eczacıbaşı, Alfred Nobel, Robert Boyle, Louis Pasteur, Linus Pauling, Kimya dalında Nobel ödülü alan Aziz Sancar, Türkiye'den ve dünyadan bazı ünlü kimyagerlerdir.
Çoğu ilaç ve kimyasalı, bulan, sentezleyen ve üreten diğer ünlü kimyagerlerden bazıları şunlardır;

Ahmed H. Zewail (1946 - ...) Mısır-Amerikalı Kimyager.
Aziz Sancar (1946 - ...)Türk-Amerikan Türk Biyofizik-Biyokimya uzmanı
Emil Abderhalden, (1877–1950), İsviçreli kimyager
Richard Abegg, (1869–1910), Alman kimyager
Peter Agre, (1949-), Amerikalı kimyager ve doktor, 2003 Nobel Kimya Ödülü
Arthur Aikin, (1773–1855), İngiliz kimyager ve minerolojist
David Anthony Alberola, (1859–1927), Amerikalı kimyager ve fizikçi
Johan August Arfwedson, (1792–1841), İsveçli kimyager
Amedeo Avogadro, (1776–1856), İtalyan fizikçi ve kimyager
Heather C. Allen (d. 1960), Amerikalı kimyager
Angelo Angeli (1864-1931), İtalyan kimyager
Natalie Ahn, Amerikalı kimyager
John Albery (1936-2013), İngiliz fiziksel kimyager
Adrien Albert (1907-1989), Avustralyalı tıbbi kimyager
Frederick Abel (1827-1902), İngiliz kimyager
Karin Aurivillius (1920-1982), İsveçli kimyager ve kristalograf
Allene Jeanes (1906-1995), Amerikan kimyager

Leo Baekeland (1863–1944),
Adolf von Baeyer (1835–1917),
Karl Bayer (1847–1904),
Johann Joachim Becher (1635–1682),
Paul Berg (d. 1926),
Friedrich Bergius (1884–1949),
Marcellin Berthelot (1827–1907),
Claude Louis Berthollet (1748–1822),
Jöns Jakob Berzelius (1779–1848),
Alexander Borodin (1833–1887),
Paul D. Boyer (d. 1918), 1997
Herbert C. Brown (1912–2004),
Eduard Buchner (1860–1917), 1907 Nobel Kimya Ödülü
Stephen L. Buchwald, (d. 1955),
Robert Wilhelm Bunsen (1811–1899), Alman mucit ve kimyager
Adolf Butenandt (1903–1995), 1939
Katherine Bitting (1869–1937),Kanadalı ve Amerikalı gıda kimyacısı
Stephanie Burns (d. 1955), Amerikalı organosilikon kimyager ve Kimya Endüstrisi Derneği'nin eski onursal başkanı
Rachel Fuller Brown (1898-1980) Amerikalı kimyager
EJ Bowen (1898–1980), İngiliz fiziksel kimyacı

Melvin Calvin, (1911–1997), Amerikalı kimyager, 1961 Nobel Kimya Ödülü
Georg Ludwig Carius, (1829–1875), Alman kimyager
Heinrich Caro, (1834–1910), Alman kimyager
Wallace Carothers, (1896–1937), Amerikalı kimyager
Henry Cavendish (1731–1810), İngiliz kimyager
Yves Chauvin (d. 1930), 2005 Nobel Kimya Ödülü
Elias James Corey (d. 1928), Amerikalı organik kimyacı 1990 Nobel Kimya Ödülü
Marie Curie (1867–1934), Polonya asıllı Fransız fizikçi ve kimyager 1903 Nobel Fizik Ödülü
Pierre Curie (1859–1906), 1903 Nobel Fizik Ödülü
Robert Curl (d. 1933), 1996 Nobel Kimya Ödülü
Theodor Curtius, (1857–1928), Alman kimyager
Michelle Chang (d. 1977), Amerikalı kimyager, Kimya Profesörü

John Dalton (1766–1844), Fizikçi ve Kimyacı
Carl Peter Henrik Dam (1895–1976), Danimarkalı Biyokimyacı 1943 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü
Humphry Davy (1778–1829)
Peter Debye (1884–1966)
Sir James Dewar, (1842–1923)
Otto Diels, (1876–1954), Alman Kimyager, 1950 Nobel Kimya Ödülü
Edward Doisy, (born 1893), Amerikalı biyokimyacı, 1943 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü
Davorin Dolar, (1921-2005), Kimyager
Emmanuel Dongala, Kimyager
Jean Baptiste Dumas, (1800–1884), Fransız Kimyager
Serena DeBeer (1973 doğumlu) Amerikalı kimyager ve Max Planck Kimyasal Enerji Dönüşümü Enstitüsü müdürü

Esther Batchelder
Hans von Euler-Chelpin (1873–1964), İsveçli Kimyager, 1929 Nobel Kimya Ödülü
Ebu Musa Câbir bin Hayyan (721-815) Fars Kimyager
Arthur Eichengrün (1867-1949), Alman kimyager

Francesco Bellini
Fred Basolo
Michael Faraday (1791–1867)
Emil Fischer (1852–1919)
Aleksandra Kornhauser Frazer (1926-2020)
Franz Josephyager

Johan Gadolin, (1760–1852), Fin Kimyager
Victor Goldschmidt, (1888–1947) Modern Jeokimyanın Babası
Ljubo Golic, (born 1932), Kimyager.
Thomas Graham, (1805–1869)
William Hardin Graham ???
Francois Auguste Victor Grignard, (1871–1935), 1912 Nobel Kimya Ödülü
Robert H. Grubbs, (born 1942), 2005 Nobel Kimya Ödülü
Bettye Washington Greene (1935-1995), lateks ve polimerler üzerine Amerikalı araştırmacı

Hüseyin Hilmi Işık (1911-2001) Türkiye, Kimyager
Fritz Haber, (1868–1934)
Otto Hahn, (1879–1968)
John Haldane, (1860–1936), İngiliz Biyokimyager
Odd Hassel, (1897–1981), Norwegian Kimyager 1969 Nobel Kimya Ödülü
Charles Hatchett, (1765–1847), İngiliz Kimyager Niobiumun mucidi
Clayton Heathcock, Amerikalı Kimyager
Dudley R. Herschbach, (1932-), Amerikalı Kimyager, 1986 Nobel Kimya Ödülü
Robert Havemann, (1910–1982), Kimyager.
George de Hevesy, (1885–1966), Kimyager, recipient of the Nobel Kimya Ödülü 1943
J. H. van 't Hoff, (1852–1911), Dutch physical Kimyager, 1901 Nobel Kimya Ödülü
Friedrich Hoffmann, (1660–1742), physician and Kimyager
Roald Hoffmann, (born 1937), Polish-born Amerikalı Kimyager, 1981 Nobel Kimya Ödülü
August Wilhelm von Hofmann, (1818–1892) Alman Organik Kimyacı
Jaroslav Heyrovsky, (1890–1967), Czech Kimyager, 1959 Nobel Kimya Ödülü
Gerhard Herzberg, (1904–1999), Alman-Canadian Kimyager, 1971 Nobel Kimya Ödülü
Amir H. Hoveyda, asimetrik katalizde çalışan kimyager

Sir Christopher Kelk Ingold (1893–1970), İngiliz Kimyager
İbn-i Sina (980 - 1037) İranlı Kimyager

Jeannette Brown
Frederic Joliot-Curie (1900–1958), Fransız kimyager ve fizikçi
Irène Joliot-Curie (1897–1956), Fransız kimyager ve fizikçi
Faiza Al-Kharafi (d. 1946), Kuveytli kimyager, akademik ve Orta Doğu'da büyük bir üniversiteye başkanlık eden ilk kadın

Paul Karrer, (1889–1971), 1937 Nobel Kimya Ödülü
Karl Wilhelm Gottlob Kastner (1783–1857)
Susumu Kitagawa (d. 1951)
Friedrich August Kekulé von Stradonitz, (1829–1896), Alman Kimyager
Emil Knoevenagel, (1865–1921)
Adolph Wilhelm Hermann Kolbe, (1818–1884)
Izaak Kolthoff, (1894–1993) Analitikl Kimyanın Babası
Aleksandra Kornhauser, (born 1926), Kimyager.
Harold Kroto, (born 1939), İngiliz Kimyager, 1996 Nobel Kimya Ödülü
Richard Kuhn (1900–1967), 1938 Nobel Ödülü

Irving Langmuir, (1881–1957), Kimyager, Fizikçi
Antoine Lavoisier, (1743–1794), Fransız Öncü Kimyager
Eun Lee, (born 1946), Koreli Organik Kimyacı
Yuan T. Lee, (born 1936), 1986 Nobel Kimya Ödülü
Janez Levec, (born 1943), Kimyager.
Primo Levi, (1919–1987), resistance fighter, Kimyager ve Romancı
Gilbert N. Lewis, (1875–1946), Amerikalı Kimyager
Joseph Lister, 1st Baron Lister, (1827–1912), İngiliz Cerrah
Henri Louis le Chatelier, (1850–1936)
Willard Libby (1908–1980), Amerikalı Kimyager, 1960 Nobel Kimya Ödülü
Justus von Liebig, (1803–1873), Alman Mucit
Christopher Longuet-Higgens, İngiliz Kimyager
Martin Lowry, (1874–1936), İngiliz Kimyager
Auguste Laurent (14 Kasım 1807 - 15 Nisan 1853), Fransız kimyager.

Martha Doan
Marta Catellani, İtalyan kimyager, Catellani reaksiyonunu keşfetti
Vladimir Vasilevich Markovnikov, (1838–1904)
Lise Meitner, (1878–1968), Fizikçi
Dmitri Ivanovich Mendeleev, (1834–1907), Kimyager, Periyodik Tablo ve Elemetlerin Mucidi
John Mercer, (1791–1866), Kimyager ve sanayici
Robert Bruce Merrifield, (1921–2006), Katı Faz Kimyageri
Lothar Meyer, (1830–1895)
Viktor Meyer, (1848–1897),
Kurt Heinrich Meyer
Stanley Miller (born 1930), Amerikalı Kimyager
Luis E. Miramontes (1925–2004),
William A. Mitchell, (1911–2004),
Alexander Mitscherlic, (1836–1918), Kimyager
Jacques Monod, (1910–1976), Biyokimyacı, Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü 1965
Peter Moore (born 1939), Amerikalı biokimyacı,
Henry Gwyn Jeffreys Moseley (1887-1915), İngiliz Fizikçi
Robert S. Mulliken, (1896–1986), Amerikalı Fizikçi, Kimyager

Robert Nalbandyan, (1937–2002), Ermeni protein kimyacısı
Isaac Newton, (1642–1727), Bilimci ve Kimyager
Kyriacos Costa Nicolaou, Amerikalı Kimyager
Victor Ninov
Alfred Nobel, İsveçli Kimyager

George Andrew Olah, (born 1927), 1994 Nobel Kimya Ödülü
Lars Onsager, (1903–1976), physical Kimyager, 1968 Nobel Kimya Ödülü
Wilhelm Ostwald, (1853–1932), 1909 Nobel Kimya Ödülü

Paracelsus, (1493–1541), simyager
Rudolph Pariser, (d. 1923), theorik ve organik kimyacı
Robert G. Parr, (d. 1921), theorik kimyacı
Louis Pasteur, (1822–1895), Fransız biyokimyager
Linus Pauling, (1901–1994), Nobel Barış ve Kimya Ödülü
William Perkin, (1838–1907) İngiliz organik kimyacı ve boyanın mucidi
John A. Pople, (1925–2004), teorik kimyacı, 1998 Nobel Kimya Ödülü
Roy J. Plunkett, (1910–1994), teflonun mucidi
Fritz Pregl, (1869–1930), Kimyager, Nobel Kimya Ödülü 1923.
Vladimir Prelog, (1906–1998), 1975 Nobel Kimya Ödülü
Joseph Priestley, (1733–1804)
Ilya Prigogine, (1917–2003), 1977 Nobel Kimya Ödülü
John Charles Polanyi, (d. 1929), Kanadalı kimyager, Nobel Kimya Ödülü 1986.
Joseph Louis Proust (1754–1826),

Ğilem Qamay (1901–1970), Sovyet Kimyager

Ralph Nuzzo
William Ramsay, (born 1852), İrlandalı Kimyager
Henry Rapoport, Amerikalı Kimyager, UC Berkeley
Rhazes (Razi), (865–925)
Marij Rebek, Kimyager.
Henri Victor Regnault (1810–1878), Fransız Kimyager ve Fizikçi
Tadeus Reichstein, (1897–1996), Kimyager, 1950 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülü
Stuart A. Rice, (born 1932), Fizikokimyacı
Ellen Swallow Richards, (1842–1911), Endüstriyel ve Çevre Kimyageri
Jeremias Benjamin Richter (1762–1807), Alman Kimyager.
H. M. Rouell, (1718–1779)
Leopold Ruzicka, (1887–1976), 1939 Nobel Kimya Ödülü

Paul Sabatier, (1854–1941), 1912 Nobel Kimya Ödülü
Maks Samec, (1844–1889), Sloven Kimyager.
Carl Wilhelm Scheele, (1742–1786), İsveçli 18.yy Kimyager, temel elementlerin mucidi
Stuart L. Schreiber, (d. 1956), Amerikalı Kimyager, kimyasal biyoplojinin öncüsü
Richard R. Schrock, (d. 1945), 2005 Nobel Kimya Ödülü
Glenn T. Seaborg, (1912–1999), 1951 Nobel Kimya Ödülü
Nils Gabriel Sefström, (1787–1845), Kimyager.
Francesco Selmi, (1817–1881), İtalyan Kimyager.
Nikolay Nikolayev

Bu kimya zaman çizelgesi, maddenin bileşiminin ve etkileşimlerinin bilimsel çalışması olarak tanımlanan ve kimya olarak bilinen modern bilim hakkında insanlığın anlayışını önemli ölçüde değiştiren çalışmaları, keşifleri, fikirleri, icatları ve deneyleri listelemektedir.
"Merkezî bilim" olarak bilinen kimya çalışmaları, diğer birçok bilimsel ve teknolojik alandan etkilenmekle beraber, bu alanlar üzerinde güçlü bir etkiye de sahiptir. Modern kimya anlayışımızın merkezi olarak kabul edilen birçok olay aynı zamanda fizik, biyoloji, astronomi, jeoloji ve malzeme bilimi gibi alanlarda da önemli keşifler olarak kabul edilmektedir.

Bilimsel yöntemin kabul edilmesinden ve kimya alanına uygulanmasından önce, aşağıda listelenen insanların birçoğunun modern anlamda birer "kimyager" olarak değerlendirilmesi bir miktar tartışmalıdır. Bununla beraber, geniş ve uzun vadede gördükleri kabul veya ileri görüşlülüklerinden dolayı belli başlı büyük düşünürlerin fikirleri burada sıralanmaya değer kılmaktadır.

MÖ yaklaşık 3000
Mısırlılar, her şeyin onlardan meydana geldiği Ogdoad (veya ilksel güçler) teorisini ortaya koyarlar. Bunlar, güneşin yaratılmasından önce var olan sekiz kaos elementiydi.
MÖ yaklaşık 1200
Mezopotamya'da bulunan çivi yazısı tabletinde parfüm üreticisi ve ilk kimyagerlerden olan Tapputi-Belatikallim'den bahsedilir.
MÖ yaklaşık 450
Empedokles, her şeyin dört temel kökten (daha sonra stoikheia ["elementler"] olarak isim değiştirecektir) oluştuğunu iddia eder. Bunlar toprak, hava, su ve ateştir. İki aktif ve birbirine karşıt kuvvet olan sevgi ve nefret, elementlere etki eder ve onları sonsuz çeşitte biçimlere ayırır ve birleştirir.
MÖ yaklaşık 440
Leukippos ve Demokritos, bütün maddeleri oluşturan bölünmez bir parçacık olan atom fikrini öne sürer. Bu fikir büyük ölçüde Aristotelesçi görüşten yana olan doğa filozofları tarafından reddedilir (aşağıya bakınız).
MÖ yaklaşık 360
Platon στοιχεῖᾰ (stoikheîă, "elementler, unsurlar") terimini yaratır. İnorganik ve organik cisimlerin bileşimi hakkında bir tartışma içeren ve kimya üzerine basit bir inceleme olan Timaios diyalogunda, her elementin en küçük parçacığının özel bir geometrik şekle sahip olduğunu varsayar. Bunlar sırasıyla tetrahedron (ateş), oktahedron (hava), ikosahedron (su) ve küptür (toprak).
MÖ yaklaşık 350
Empedokles'in fikirlerini geliştiren Aristoteles, madde ve biçimin bir birleşiminden meydana gelen madde fikrini ileri sürer. Ateş, su, toprak, hava ve esîrden oluşan Beş Element teorisini açıklar. Bu teori, batı dünyasında 1000 yıldan fazla bir süre boyunca büyük ölçüde kabul görmüştür.
MÖ yaklaşık 50
Lucretius, atomculuk fikirlerinin şiirsel bir açıklaması olan De rerum natura'yı yazar.
MS yaklaşık 300
Panopolisli Zosimos, suların bileşimi, hareket, büyüme, cisimleştirme ve cisimden ayırma, ruhu bedenden ayırma ve bedene bağlama çalışması olarak tanımladığı simya üzerine bilinen en eski kitaplardan birini yazar.
MS yaklaşık 800
Yanlış bir şekilde Tyanalı Apollonios'a atfedilen ve doğa felsefesi üzerine anonim bir ansiklopedik çalışma olan Yaratılışın Sırrı (Arapça: Sırrü'l-Halika), tüm metallerin çeşitli oranlarda kükürt ve cıvadan oluştuğuna dair uzun süredir kabul gören teorinin bilinen en eski örneklerinden birini kaydeder. Bu çalışma aynı zamanda çok sonraları Isaac Newton tarafından yorumlanmış kompakt ve şifreli bir Hermetik metin olan Zümrüt Tablet'in bilinen en eski örneğini içermektedir.
MS yaklaşık 850-900
Câbir bin Hayyan'a (Latince: Geber) atfedilen Arapça eserler, kimyasal maddelerin sistematik bir sınıflandırmasını ortaya koyar ve organik maddelerden (örneğin bitkiler, kan ve saç) kimyasal yollarla inorganik bileşiklerin (nişadır veya amonyum klorür) türetilmesi için talimatlar sağlar.
MS yaklaşık 900
Fars bir simyacı olan Ebû Bekir Muhammed bin Zekeriyyâ er-Râzî (kısaca Râzî olarak bilinir), kimya üzerinde, sülfürik asit de dahil olmak üzere birçok asidin en eski üretim yöntemlerini içeren incelemelerini yayımlar. Râzî'nin maddeleri sınıflandırma yöntemi, organik ve inorganik kimyaya uzanan yolu açtı.
MS yaklaşık 1000
Pers kimyagerler Birûnî  ve İbn-i Sina, simya pratiğini ve metallerin birbirine dönüşme olasılığını reddederler.
MS yaklaşık 1167
Salerno Okulu'ndan Magister Salernus, şarabın damıtılmasına dair ilk atıfta bulunur.
MS yaklaşık 1220
Robert Grosseteste, bilimsel yöntem için ilk sistemlerden birini ortaya koyduğu çeşitli Aristotelesçi yorumlar yayımladı.
MS yaklaşık 1250
Fars kimyager Nasîrüddin Tûsî, kütle korunumunun ilk örneklerinden birini açıklayarak bir maddenin kütlesinin değişebileceğini ancak yok olamayacağını belirtir.
MS yaklaşık 1250
Tadeo Alderotti, öncüllerinden çok daha etkili olan ayrımsal damıtmayı geliştirir.
MS yaklaşık 1260
Albertus Magnus arsenik ve gümüş nitratı keşfeder. Ayrıca sülfürik aside ilk atıfları yaptı.
MS yaklaşık 1267
Roger Bacon, bilimsel yöntemin ilk modellerinden birini ortaya koyan ve barutla yaptığı deneylerin sonuçlarını içeren Opus Maius'u yayımlar.
MS yaklaşık 1310
Câbir adı altında yazan isimsiz bir İspanyol simyacı olan Sahte Câbir, uzun süredir kabul gören tüm metallerin çeşitli oranlarda kükürt ve cıvadan oluştuğuna dair teoriyi kuran birkaç kitap yayımlar. Nitrik asit, aqua regia ve aqua fortis'i ilk tanımlayanlardan biridir.
MS yaklaşık 1530
Paracelsus, modern ilaç endüstrisinin köklerini oluşturan, yaşamı uzatmayı hedefleyen bir simya alt disiplini olan iyatrokimyayı geliştirir. Aynı zamanda "kimya" kelimesini ilk kullananın Paracelsus olduğu iddia edilir.
1597
Andreas Libavius, prototip bir kimya ders kitabı olan Alchemia'yı yayımlar.

1605
Sir Francis Bacon, daha sonra bilimsel yöntem olarak bilinecek yöntemin tanımını yaptığı The Proficience and Advancement of Learning'i yayımlar.
1605
Michal Sedziwój, çok daha sonra oksijen olarak kabul edilecek olan havada bulunan bir “yaşam besininin” varlığını ileri süren simya eseri A New Light of Alchemy adlı çalışmasını yayımlar.
1615
Jean Beguin, ilk kimya ders kitaplarından biri olan Tyrocinium Chymicum isimli kitabı yayımlar ve bu kitapta ilk kimyasal denklemi yazar.
1637
René Descartes, bilimsel yöntemin ana hatlarını içeren Discours de la méthode adlı çalışmasını yayımlar.
1648
Jan Baptist van Helmont'un, bazıları tarafından simya ve kimya arasında önemli bir geçiş çalışması olarak görülen ve Robert Boyle'u önemli düzeyde etkilediği düşünülen Ortus medicinae kitabının ölümünden sonra yayımlanması. Kitapta birçok deney sonucu bulunmakta ve kütlenin korunumu yasasının ilk örneklerinden biri ortaya konulmaktadır.

1661
Robert Boyle, kimya ve simya arasındaki ayrım üzerine bir inceleme olan The Sceptical Chymist adlı kitabı yayımladı. Kitap, atomlar, moleküller ve kimyasal reaksiyonla ilgili ilk modern fikirlerden bazılarını içerir ve modern kimya tarihinin başlangıcıdır.
1662
Robert Boyle, gazların davranışının, özellikle de gazlarda basınç ve hacim arasındaki ilişkinin deneysel temelli bir açıklaması olan Boyle yasasını ortaya koyar.
1735
İsveçli kimyager Georg Brandt, bakır cevherinde bulunan koyu mavi bir pigmenti analiz eder. Brandt, pigmentin yeni bir element içerdiğini ispat etti. Bu yeni element daha sonra kobalt olarak adlandırılacaktı.
1754
Joseph Black, "durağan hava" olarak adlandırdığı karbondioksiti ayrıştırarak izole eder.

1757
Louis Claude Cadet de Gassicourt, arsenik bileşiklerini araştırırken, Cadet'in tüten sıvısını yaratır. Daha sonra sıvının ilk sentetik organometalik bileşik olarak kabul edilen kakodil oksit olduğu keşfedilecektir.
1758
Joseph Black, faz değişimlerinin termokimyasını açıklamak adına gizli ısı kavramını formüle eder.
1766
Henry Cavendish, renksiz, kokusuz ve hava ile patlayıcı bir karışım oluşturabilen yanıcı bir gaz olarak tanımladığı hidrojeni keşfeder.
1773–1774
Carl Wilhelm Scheele ve Joseph Priestley, birbirlerinden bağımsız olarak Priestley tarafından "defiloje hava" ve Scheele tarafından "ateş havası" olarak adlandırılan oksijeni havadan ayrıştırarak izole eder.

1778
"Modern kimyanın babası" olarak kabul edilen Antoine Lavoisier, gerçekleştirdiği deneyler sırasında varlığını ve yanma tepkimesindeki rolü ve önemini fark ettiği gaza oksijen ismini verir.
1787
Antoine Lavoisier, kimyasal adlandırılmasında ilk modern sistem olan Méthode de nomenclature chimique'i yayımladı.
1787
Jacques Charles, Boyle yasasının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve bir gazın sıcaklığı ve hacmi arasındaki ilişkiyi tanımlayan Charles yasasını öne sürer.
1789
Antoine Lavoisier, ilk modern kimya ders kitabı olan Traité Élémentaire de Chimie'yi yayımlar. O zamana kadarki modern kimya birikiminin eksiksiz bir araştırması olmasının yanı sıra, kütlenin korunumu yasasının ilk özlü tanımını içerdiğinden stokiyometrinin ve kantitatif kimyasal analizin kuruluşunu da temsil etmektedir.
1797
Joseph Proust, elementlerin bileşikleri oluşturmak için her zaman küçük tam sayı oranlarında birleştiğini ifade eden sabit oranlar yasasını ortaya koyar.
1800
Alessandro Volta ilk kimyasal pili tasarlayarak elektrokimya disiplinini kurmuş olur.

1803
John Dalton, bir gaz karışımındaki gazların birbirleriyle olan ilişkisini ve her birinin karışımın toplam basıncı içindeki nispi basınç payını açıklayan Dalton yasasını ortaya koyar.
1805
Joseph Louis Gay-Lussac, suyun hacimce üçte ikisinin hidrojen ve üçte birinin oksijenden oluştuğunu keşfeder.
1808
Joseph Louis Gay-Lussac, Boyle ve Charles yasalarının deneysel kanıtları ile gazların yoğunluğu ve bileşimi arasındaki ilişkiler dahil olmak üzere, havanın ve diğer gazların çeşitli kimyasal ve fiziksel özelliklerini toplar ve keşfeder.
1808
John Dalton, atom teorisinin ilk modern bilimsel tanımını ve katlı oranlar yasasının net bir tanımını içeren New System of Chemical Philosophy adlı çalışmasını yayımladı.
1808
Jöns Jakob Berzelius, modern kimyasal semboller ve formüller ile bağıl atom kütlesi kavramını ortaya koyduğu Lärbok i Kemien isimli çalışmasını yayımlar.
1811
Amedeo Avogadro, sabit sıcaklık ve basınç altında bulunan eşit hacimdeki gazların eşit sayıda molekül içerdiğini açıklayan Avo

Endoplazmik retikulum hücrede bulunan, veziküller, tüpler ve sisternalardan oluşmuş bir organeldir. Bu organel çeşitli işlevlerden sorumludur: membran proteinlerinin veya bir membran içinden geçerek (hücre dışına veya membran çevrili bir organelin içine) salgılanacak olan proteinlerin çevrimi, katlanması ve taşınması; kalsiyum depolanması; ve bazı lipit ve makromoleküllerin depolanması.
1945 yılında Keith R. Porter, Albert Claude ve Ernest F. Fullam, elektron mikroskobu ile yaptığı çalışmalarda, hücre sitoplazmasının dantel şeklinde bir ağ manzarası görünümünde olduğunu saptamıştır. Bu ağ yapı hücrenin ektoplazmasında görülmediği için bu araştırmacılar buna endoplazmik retikulum (plazma içi ağı) adını vermişlerdir. Yapılan daha derin çalışmalarda endoplazmik retikulum'un sitoplazmada bulunan bir koful sistemi olduğu ve bu sistemin bir zarla çevrilmiş olduğu saptanmıştır. Endoplazmik matriks ise koful sisteminin dışında, yani kofullar arasında kalan alanı doldurur. Endoplazmik retikulum, Golgi aygıtı ve lizozomun oluşturduğu yapıya endoplazmik vakuol sistemi adı verilir.
Endoplazmik retikulumun zarının kalınlığı 50-60 Å kadardır. Kalınlığı hücre zarından az olduğu halde aynı yapıyı gösterir. İki koyu ve arasında bir açık renk tabakadan yapılmıştır.
Endoplazmik retikulumu bir kargo sistemine benzetilebilir. Hücre içinde ve hücre dışına proteinleri taşımayı sağlar. Aynı zamanda bazı hücrelerde glikojen, steroidler ve diğer makromolekülleri depolar ve zamanı geldiğinde taşınmasını sağlar.
Üzerinde ribozom olan endoplazmik retikulum granüllü endoplazmik retikulum, ribozom olmayanlar granülsüz endoplazmik retikulum adını alır. Granül, tanecik demektir, elektron mikroskobunda bu yapıların üzerinde küçük tanecikler görünmesinden dolayı bu şekilde adlandırılmışlardır.

Endoplazmik retikulum ağsı yapısı üzerinde ribozom taşıyan tiplerine granüllü endoplazmik retikulum denir. Bu tip endoplazmik retikulumlar protein sentezinde görevlidirler. Sentezledikleri proteinleri küçük veziküllere yüklenip Golgi aygıtına taşınırlar. Protein sentezinde görevli olan hücrelerde daha fazla görülürler.

Granülsüz endoplazmik retikulum, lipid sentezinde görevli hücrelerde bulunur. Membran üzerinde ribozomlar bulunmaz. Bir nevi paketleme ve taşıma görevi üstlenen bu organel bazı maddelerin hücre içinde dağılmasını sağlar. Birçok metabolik reaksiyonda, karaciğerdeki metabolik reaksiyonlarda, steroid yapılı hormonların sentezinde, fosfolipid sentezinde, lipid taşımasında, karaciğerdeki metabolik reaksiyonlarda görev alır.
Karbonhidrat ve lipit sentezi yapan hücrelerde daha çok bulunur. Granülsüz endoplazmik retikulum özellikle kas hücrelerinde kalsiyum depolar.

Sarkoplazmik retikulum (Yunanca sarks, "et" demektir) düz ve çizgili kaslarda bulunan özel bir tip granülsüz endoplazmik retikulumdur. Aradaki fark, sarkoplazmik retikulumda (SR) bulunan proteinlerin kalsiyum depolamaya ve pompalamaya yaramalarıdır. Kas uyarılınca SR'de depolanan kalsiyum salınır, bu da kasın kasılmasına neden olur.

Endospor, bir bakterinin uygun olmayan koşullar altında sitoplazma yüzeyini minimuma indirerek metabolizmasını en düşük halde çalıştırmasıyla ortamın dış etkilerinden korunması amaçlı olarak aldığı haldir.
Endospor bir üreme biçimi değildir. Yüksek ve düşük sıcaklık durumlarında meydana gelir. Bakteriler çok düşük sıcaklıklarda endospor halde uzun yıllarca var olabilirken (buzullarda binlerce yıllık bakterilere rastlanmıştır) yüksek sıcaklıklarda durum böyle değildir; belli sıcaklık değerlerinden sonra endospor korumaya devam edememektedir. Endospor olayı protista aleminde yer alan canlılarda gerçekleşmez. Endospor genel olarak hücre içerisinde oluşan bir yapıdır. Genelde bakterilerin büyük çoğunluğu spor oluşumu gerçekleştirmez. Ancak belli başlı bazı bakteriler endospor üzerinden bu oluşumu sağlar. Bunlar içerisinde Clostridium ve Bacillus kendisine ait bakteriler bulunmaktadır. Bu bakteriler endospor meydana getirir ve böylece minimum yaşam seviyesinde hayatta kalma imkanı elde eder. O yüzden belli başlı sınıfa ait olan bakteriler için endospor ortamlarda hayatta kalma noktasında büyük bir öneme sahiptir.
Endospor oluşurken;

Bakteri su kaybeder.
DNA dayanıklı bir örtü ile kaplanır.
DNA'nın niteliği ve niceliği değişmez.

Enerji dönüşümü enerjinin bir biçimden diğerine dönüşümüdür. Fizikte enerji terimi bir sistemdeki belirli değişiklikleri oluşturma kapasitesini açıklar. Dönüşümde entropinin sınırlamaları göz ardı edilir. Sistemlerin toplam enerji dönüşümü, yalnızca enerjinin eklenmesi veya çıkarılması ile sağlanabilir. Termodinamiğin birinci kanununa göre (enerjinin korunumu yasası olarak da bilinir) enerji, dönüştürülebilen bir büyüklüktür. Bir sistemin toplam  kütle miktarı, enerjisinin bir ölçüsüdür.
Bir sistemdeki enerji dönüştürülebildiğinden dolayı, farklı bir hale veya başka bir biçime dönüşebilir. Çoğu haldeki enerji, birçok fiziksel iş yapmak için kullanılabilir. Enerji doğal süreçler veya makinelerde kullanılabilir. Ayrıca ısı, ışık veya harekete dönüşebilir. Örneğin bir güneş pili, güneş ışınımını elektrik enerjisine dönüştürür ve böylece ampul yanar veya bilgisayara güç sağlanır.
Enerjiyi bir biçimden diğerine dönüştüren cihaza transduser denir.
Yapısında termal enerji barındıran çoğu enerji biçimi, başka enerji biçimine verimli olarak dönüştürülebilir. Bu verim, potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşümünde olduğu gibi bazen %100 olur.

Evrende Büyük Patlamadan beri çeşitli enerji biçimleri arasında dönüşümler meydana geldiğine inanılıyor. Büyük patlamada açığa çıkan hidrojenin gezegenler tarafından tutulmasında enerjide doğrudan bir dönüşüm oluştu. Yerçekimi potansiyel enerjisi doğrudan ısıya dönüştü.

Örneğin kömür yakıtlı elektrik santralinde büyük miktarda enerji elde edilir ve açığa çıkan enerji dönüşümleri şu adımlarla gerçekleşir:

Kömürün kimyasal enerjisi termal enerjiye dönüşür.
Termal enerji, buharda kinetik enerjiye dönüşür.
Jeotermal enerji
Kinetik enerji, türbinde mekanik enerjiye dönüşür.
Türbinin mekanik enerjisi, elektrik enerjisine dönüşür. Bu da enerjinin son biçimidir.
Çoğu sistemde, sonuncu adım çoğunlukla mükemmel verim verir. Birinci ve ikinci adımlar oldukça verimlidir, fakat üçüncü adım nispeten verimsizdir. En verimli gaz yakıtlı santrallerde %50 verim elde edilir. Yağ ve kömür yakıtlı santraller az verimlidir.

Otomobilde enerji dönüşümünde şu adımlar gerçekleşir:

Yakıttaki potansiyel enerji yakıtın yanması sonucu genişleyerek kinetik enerjiye dönüşür.
Gazın genişlemesi sonucu oluşan kinetik enerji pistonu doğrusal hareket ettirir.
Pistonun doğrusal hareketi krank milinde dairesel harekete çevrilir.
Krank milinin dairesel hareketi şanzımana aktarılır.
Dairesel hareket şanzıman ile hızlandırılır.
Hızlandırılan dairesel hareket diferansiyele aktarılır.
Diferansiyel, dairesel hareketi tekerleklere aktararak dönmelerini sağlar.
Tekerleklerin dairesel hareketi, taşıtı doğrusal hareket ettirir.

Enerjiyi bir biçimden diğerine dönüştüren birçok makine ve transduser vardır: Bunlardan bazıları ve dönüştürdükleri enerji aşağıdaki listede verilmiştir:

Termoelektrik etki (Isı → Elektrik enerjisi)
Jeotermal enerji (Isı→ Elektrik enerjisi)
Soğutma çevrimi, arabalarda kullanılan içten yanmalı motor veya buhar motoru (Isı → Mekanik enerji)
Okyanus ısıl gücü (Isı → Elektrik enerjisi)
Hidroelektrik santrali (Yerçekimi potansiyel enerjisi → Elektrik enerjisi)
Elektrik üreteci (Kinetik enerji veya Mekanik iş →  Elektrik enerjisi)
Yakıt hücreleri (Kimyasal enerji → Elektrik enerjisi)
Pil (Kimyasal enerji → Elektrik enerjisi)
Ateş (Kimyasal enerji → Isı ve ışık)
Lamba (Elektrik enerjisi → Isı ve ışık)
Mikrofon (Ses enerjisi → Elektrik enerjisi)
Dalga enerjisi (Mekanik enerji → Elektrik enerjisi)
Rüzgâr gücü (Rüzgâr enerjisi → Elektrik enerjisi veya Mekanik enerji)
Piezoelektrik sensör (Germe →  Elektrik enerjisi)
Yarı akustik gitar (Ses →  Elektrik enerjisi)
Sürtünme kuvveti (Kinetik enerji → Isı)
Isıtıcı (örneğin klima) (Elektrik enerjisi → Isı)

Etanol fermantasyonu, solunumda oksijen kullanmayan canlılar için bir fermantasyon biçimidir.
Glikolizde bir molekül glikoz (C6H12O6) parçalanarak pirüvata (C3H6O3) dönüşür. Bu süreçte glikozdan iki gliseraldehit-3-fosfat (G3P) molekülü elde edilir. Bunun ardından bir nikotinamid adenin dinükleotit (NAD+) molekülü G3P'den bir hidrojen atomu çıkararak G3P'yi 3-bifosfogliserata dönüştürür, NAD+'yı da NADH'ye.
Oksijen olduğu zaman NADH'deki hidrojen başka moleküllere aktarılarak sonunda oksijenle reaksiyona girer ve su (H2O) meydana getirir (ve bu yolla hücreye enerji sağlayan ATP üretilir). Böylece NADH tekrar NAD+'ya dönüşür ve yukarıda belirtilen tepkimede tekrar kullanılabilir. Yeterince oksijen olmadığı durumlarda hücredeki tüm NAD+, NADH'ye dönüşür ve ondan sonra G3P daha fazla 3-bifosfogliserata dönüşemez. NADH'deki hidrojeni alacak başka bir bileşik olmazsa daha fazla ATP üretilemez. Fermantasyon böylesi bir bileşik sağlar.
Etanol fermantasyonunda pirüvattaki iyonlaşmış karboksil grubu (COO-) ondan kopup bir molekül karbon dioksit olarak ortama salınır. Arta kalan molekül, asetaldehit (C2H4O), NADH'deki hidrojeni alarak ortamda bulunmayan oksijenin işlevini görür. Bu hidrojen, glikolizin daha evvelki bir aşamasında açığa çıkan bir H+ iyonu ile beraber, asetaldehide eklenir ve etanol (C2H6O) meydana gelir.
Etanol fermantasyonu şu kimyasal denklemle özetlenebilir:
C6H12O6 → 2 C2H5OH + 2 CO2 + 2ATP

Etanol fermantasyonu alkol ve ekmek yapımında kullanılır. Ekmek hamurunda bulunan maya hücreleri yeterince oksijen alamadıklarından bu yolla alkol ve karbon dioksit üretirler. Sıcaktan dolayı alkol buharlaşır, karbon dioksit ise hamur için kabarcıklar oluşturarak ekmeğin kabarmasını sağlar. Etanol fermantasyonu alkollü içeceklerin üretiminde de kullanılır. Oksijensiz kalan maya hücreleri nişastalı tohum veya sebzelerdeki (buğday, mısır, patates, arpa) şekeri fermante ederek alkol açığa çıkmasına neden olurlar.

Maya
Zymomonas mobilis

Etoburlar ya da karnivorlar, ana besin kaynağı et olan canlılar. İkincil tüketiciler olarak da adlandırılırlar. Etobur sınıflaması yapılırken "ana besin kaynağı" göz önünde bulundurulur. Yani herhangi bir nedenle nadiren ot yiyen bir hayvan etobur kabul edilmeye devam edilir.

Otoburlar (Herbivorlar/Birincil tüketiciler) ve Omnivorlardan (hepçil) farklı olarak etoburların beslenmeleri neredeyse sırf etten oluşur.
Etcilmemeliler, bazı Keseliler, Kuşlar, Balıklar, Sürüngenler ve diğer hayvan sınıfları içinde etoburlar bulunur. Ama sırf hayvanlar değil, bitkiler ve mantarlar da etobur olabilirler.

Etobur ile Carnivora (Etçiller) kavramları sıklıkla karıştırılır. Karnivor et ile beslenen bütün canlılar için kullanılır. Bu canlılar hayvan, bitki veya mantar olabilir. Carnivora ise memeliler sınıfının belli bir takımıdır.

Etobur bitkiler
Carnivora
Yırtıcı kuşlar
Yırtıcı balıklar

Eşeysiz üreme tek bir organizmadan yalnızca bu organizmanın genlerini alarak yeni bir canlı üremesidir. Bu üreme yönteminde ploitlik görülmez. Otomiksis durumu dışında eşeysiz üreme sonucu oluşan organizma, ana organizmanın birebir genetik kopyasıdır. Daha dar bir tanımlama gametlerin birleşmesi dışında oluşan üreme yöntemi demek olan agamogenez terimidir. Eşeysiz üreme arkea, bakteri ve protistler gibi tek hücreli organizmalar için ana üreme yoludur. Birçok bitki ve mantar da eşeysiz ürer.
Tüm prokaryotlar eşeysiz olarak üreseler de bazen bakteriyel konjugasyon, transformasyon, transdüksiyon gibi yatay gen transferi mekanizmaları rekombinasyon anlamında eşeyli üremeye benzetilir. Çok hücreli canlılarda, özellikle hayvanlarda tamamen eşeysiz üreme görece nadir olarak görülmektedir. Çok hücreli canlılarda eşeyli üremenin neden çok yaygın olduğu anlaşılamamıştır. Günümüzdeki hipotezler eşeysiz üremenin hızlı popülasyon artışında ve kararlı ortamlarda kısa süreli avantajları olabileceğini ancak eşeyli üremenin daha hızlı bir genetik çeşitlilik sağlayarak değişen ortamlara adaptasyonda çok bariz bir avantajı olduğunu önermektedir. Gelişimsel kısıtlamalar neden çok az hayvan türünün yaşam döngüleri boyunca eşeyli üremeden neden tamamen vazgeçtiğini açıklayabilir. Eşeyli üremeden eşeysiz üremeye geçmenin önündeki kısıtlardan biri mayoz bölünmenin kaybolmasıyla birlikte mayoz bölünme sayesinde DNA tahribatının rekombinasyon sayesinde koruyucu onarımında yok olması olabilir.

Prokaryot canlılarda (arke ve bakteriler), ana hücrenin basitçe ikiye bölünerek gerçekleştirdiği üreme çeşididir. Oluşan iki hücre de genetik olarak birbirinin aynısıdır. Ökaryotlarda (protistler ve tek hücreli mantarlar) mitoza oldukça benzer bir şekilde gerçekleşebilir.

Tek hücreli canlılarda (bira mayası gibi) ve çok hücreli canlılar (şapkalı mantar, sölenter vb.) görülür. Ana hücre kendisinden bir çıkıntı oluşturarak, anne ve kızı gibi, kendisinden daha küçük bir hücre oluşturur. Tomurcuk ana canlıdan kopana kadar ona bağlı bir şekilde büyür.

Çoğu çok hücreli canlı yaşam döngülerinde spor üretmelerine sporogenez denir. Hayvanlar ve bazı protistalarda mayoz hemen döllenme tarafından izlendiğinden spor oluşumu gözlenmez. Lakin bitkiler ve çoğu algde görülen mayoz ile gametten ziyade haploit (n) kromozomlu sporlar oluşur. Bu sporlar döllenme olmadan çok hücreli bireyler haline gelir. Bu canlılar mitozla yeni gametler oluşturabilir. Eşeyli üreme ve eşeysiz üremenin bu şekilde birbirini takip etmesine metagenez (döl almışı) denir. Eşeyli üremeyi döllenme ile tanımladığımız için sporla üremeye, ne kadar mayozla oluşup kromozom sayısında bir yarıya inme olsa da, eşeyli üreme demiyoruz. Bitkilerin yaşam döngüsünde çoğalma için sporla üreme ve eşeyli üremenin bir arada bulunması gereklidir.

Bitkilerde tohum, mayoz, spor ya da döllenme olmadan görülen çoğalma biçimidir. Çelik, yumru, rizom, sürünücü gövde gibi bitki kısımlarından yeni bir bitki üretilmesidir. Aşılama ve doku kültürü de bu kısma girer.

Yumurta hücresinin döllenme olmadan gelişerek yeni bir birey oluşturmasıdır. Döllenmemiş yumurta mitozla gelişir ve erkek birey oluşturur.

Familya (Latince:familia, çoğul: Latince: familiae), Linnaean taksonomisindeki dokuz büyük hiyerarşik taksonomik seviyeden biridir. Takım ve cins arasında sınıflandırılır.
Familya isimleri kendisine dahil olan bir cins adından yola çıkarılarak sonuna -aceae, -ae ya da -idae ilave edilerek belirlenir. Genellikle Türkçe isimlendirmede Türkçe cins adı ve "gil" eki birleştirilerek oluşturulur. Örneğin Pinus cinsine çam adı verilir, Pina-ceae ve çam+giller gibi. Bazen bu kuralın dışına çıkıldığı da görülür. Familya isimleri tek kelimedir ve hiçbir zaman italik yazılmaz.
Sınıflandırmayı kolaylaştırmak amacıyla bazen üst familya ve alt familya gibi taksonomik basamaklar da kullanılır.

Aileler, cins ve tür gibi daha düşük taksonomik seviyelere kıyasla nispeten daha fazla istikrara sahip olmaları nedeniyle evrimsel, paleontolojik ve genetik çalışmalar için değerli birimler olarak hizmet eder. Aileler, biyolojik eğitim ve araştırmada önemli bir pratik rol oynamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri Fen Bilimleri, Mühendislik ve Tıp Millî Akademileri hep bir arada bir Millî Bilim Akademisi olarak
Amerika Birleşik Devletleri'ne hizmet sunmaktadır. Bu akademiler ABD Ulusal Bilimler Akademisi (NAS), Amerika Birleşik Devletleri Millî Mühendislik Akademisi (NAE) ve Amerika Birleşik Devletleri Millî Tıp Akademisi (NAM) olmak üzere başlıca Üç ana akademiden meydana gelmiştir.

National Academy of Sciences, National Academy of Engineering ve National Academy of Medicine Milî Akademiler'in şeref üyeleri arasında yer alır. Bu teşkilatlar ulusa bilim, mühendislik, tıp alanlarında tavsiyelerde bulunmak suretiyle hizmet vermektedir.

The National Academies: Advisers to the Nation on Science, Engineering, and Medicine7 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Institute of Medicine
The National Academy of Sciences29 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The National Academy of Engineering19 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The National Academy of Medicine 13 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The National Academies Press 20 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ulusal Bilimler Akademisi üylerinin listesi

Fenotip ya da Dışyapı, genetik (genotip) ve çevresel etkenlerin yarattığı özelliklerin canlının dış görünüşündeki yansıması. Fenotip çoğunlukla genler tarafından belirlenir ancak bazı koşullarda diğer etkenler, fenotipin genotipe yüzde yüz uymasını engelleyebilir. Bu duruma hipomorfizm denir.
Fenotip, zaman içinde değişebilir. Birden çok genle kontrol edilen özelliklerin fenotipleri de karmaşıklık gösterir. Genlerin durumuna göre çeşitlilik gösteren fenotip sınıflarına pleitropik fenotipler denir.
Örneğin kıvırcık saçlı anne ile düz saçlı baba çiftleşirse doğacak çocuklar 1. kuşak olur. Kıvırcık saç, düz saça baskın olduğundan kıvırcık saçlı birey AA ve düz saçlı birey aa olur. Mendel'in de yaptığı gibi bireyler arasında çaprazlama yapılır. AA ve aa olan bireylerin harfleri çaprazlanır. A ile a, A ile a, a ile A ve a ile A genleri ortaya çıkar. Fakat baskın gen harfi (büyük harf) başa yazıldığından tüm bireyler %100 melez döl; fakat kıvırcık saçlı doğar. Çünkü çekinik gen, baskın genin yanında özelliğini gösteremez. 2. kuşağın bireyleri ise şöyledir: 
Aa, Aa, Aa ve Aa 1. kuşak üyeleriydi. Bir Aa diğer bir Aa ile çiftleşirse: Aa, Aa bireyleri çaprazlanır ve 2. kuşak bireyleri AA, Aa, Aa ve aa olur. Yani 2. kuşak bireylerinin %25'i arıdöl ve kıvırcık, %50'si melez ve kıvırcık, %25'iyse düz saçlı doğar. Yani fenotip olarak 2. kuşağın bireylerinin %75'i kıvırcık saçlı ve %25'i düz saçlı doğar.

Fenotipik özellik veya biyolojik özellik, bir canlı organizmanın fenotipik karakterinin kalıtılan, doğal çevre tarafından belirlenen veya her ikisinin bir kombinasyonu olabilen değişik bir varyantı. Örneğin, göz rengi bir karakter veya bir niteliğin soyut tanımlanması olurken mavi, ela ve kahverengi ise somut özelliklerdir.

Fenotipik özellik, açık ve gözlemlenebilir bir özellik olup ölçülebilir bir şekilde bir genin ifadesidir. Fenotipik özelliğe dair başka bir örnek saç rengidir. Saç renkleri buna dair genlerin kontrolü altında olup bu genler bütün bir saç rengi genotipini oluştururlar. Buna karşın bizim gördüğümüz kısım olan asıl saç rengi ise bir fenotiptir. Fenotip, organizmanın ayırt edici fiziksel bir özelliğidir. Bir organizmanın fenotipi onun sahip olduğu genetik yapı tarafından yönetilip kontrol edildiği gibi organizma, çevresel baskılara da bağlı olup bunlardan etkilenebilir.
Bir özellik, organizmanın sahip olduğu herhangi bir vasıf veya onun sayısal bir eşdeğerdeki kantitatif ölçüsü olabilir.
Görülebilir bir özellik, birçok moleküler ve biyokimyasal süreçlerin ürünüdür. Bilgi edinimi, çoğu durumda DNA'nın RNA'ya yol alıp oradan proteinlere ulaşmasıyla başlar ve nihayetinde organizmanın yapısını ve işlevini etkiler. Francis Crick tarafından belirtildiği gibi, bu moleküler biyolojinin merkezi dogmasıdır.
Bu bilgi akışının hücre içindeki yolculuğu, hücre çekirdeğindeki DNA'dan sitoplazmaya, ribozomlara ve endoplazmik retikuluma ve nihayet oradan hücrenin çeşitli yerlerinden aldığı materyalleri hücre dışına ihraç etmek için etiketleyerek paketleyen golgi aygıtına kadar takip edilerek gözlemlenebilir. Hücrenin ürettiği bu materyaller canlının doku ve organlarına salıverilir ve nihayetinde canlının bir özelliği oluşturan fizyolojisini bir şekilde etkiler.

Bir özelliği etkileyebilen kalıtsal birime gen denir. Gen, kromozomun bir parçası veya bir kısmıdır. DNA'nın çok uzun ve sıkıştırılmış bir dizisi olan kromozom boyunca yer alan önemli bir dayanak noktası sentromer olup bir genden sentromere olan uzaklık mesafesi ise genin lokusu veya harita konumu olarak adlandırılır. Bir özelliği düzenlediği ve kontrol ettiği bilinen kromozom bölgesi, bünyesi içinde yer alan sorumlu genler tam olarak tespit edilmeseler bile niceliksel özellik lokusu  olarak adlandırılır.
Dçploit bir hücrenin çekirdeği, aynı lokuslarda aynı genlere sahip olan ve çoğunlukla özdeş her bir homolog kromozom çiftlerinden bir tanesine sahip olarak toplam iki kromozom içerir.
Farklı formlardaki genler ve tek bir bireydeki mutasyon sonucu ortaya çıkan aleller farklı fenotipik özelliklere neden olur ve böylece birbirini takip eden kuşaklar boyunca gelecek nesillere aktarılırlar.

Bir gen, sadece bir DNA kodu dizisidir; bu dizinin biraz farklı varyasyonlarına ise alel denir. Aleller oldukça farklı olabilirler ve farklı RNA yapıları meydana getirebilirler.
Böylece farklı alel kombinasyonları, yukarıda şemalandırılmış olan bilgi akışı yoluyla farklı özellikler oluşturmaya devam ederler. Örneğin, homolog kromozomdaki aleller "basit bir üstünlük" ilişkisi sergilerse "baskın" alelin özelliği kendisini fenotipte gösterebilir.
Modern genetiğe öncülük eden Gregor Mendel'in ünlü analizleri basit baskın olan açık ve kolay anlaşılır özellikler temeline dayalıdır. Mendel, "gen" olarak adlandırdığı kalıtsal birimlerin çiftler halinde meydana geldiğini ve genetik bağlantı sergileyebileceğini tespit etmiştir. Buna dair, James D. Watson ve Francis Crick'in DNA molekül modelini ortaya atmalarından çok önce, yararlandığı araçlar ise elindeki istatistiklerdi.
Mendel'in deneylerinde, aykırı değerleri göz ardı edip genellikle veri setleri istatistiklerini işine geldiği gibi değerlendirdiği ve deneyleri defalarca tekrarlamış olduğu halde hile yapmış olduğu bile öne sürülmüştü. Bu da, onun çağına göre elde ettiği sonuç ve çıkarımların aslında fazlasıyla "mükemmel" olduğunu göstermektedir ve bu nokta, istatistiğin babası olan Ronald Fisher tarafından ilk kez 1936 yılında da ifade edilmiştir.

Aracı proteinlerin biyokimyası, bu proteinlerin hücre içinde nasıl etkileştiklerini belirler. Bu nedenle, biyokimya farklı alel kombinasyonlarının farklı özellikleri nasıl üreteceğini ön görür.
Diploit organizmalarda görülen genişletilmiş ifade örüntüleri, eksik baskınlık, eş baskınlık ve çoklu alellerin yönlerini kapsar.

Organik kimyada fonksiyonel grup, içinde bulundukları moleküllerin karakteristik kimyasal tepkimelerinden sorumlu belli atom gruplarıdır. Aynı fonksiyonel grup aynı veya benzer kimyasal tepkimere girer, ait olduğu molekülün büyüklüğünden bağımsız olarak.
Aşağıda en yaygın fonksiyonel grupların bir listesi bulunmaktadır. Bu formüllerde R ve R' sembolleri bir alkil grubunu temsil eder.
Temel biyolojide sözü geçen gruplar için temel fonksiyonel gruplar listesine bakınız.

Fonksiyonel grupların isimlerini alkanlarınkiyle birleştirmek organik bileşikleri isimlendirmek için güçlü bir adlandırma sistemi yaratır.
Fonksiyonel grupların hidrojen olmayan atomları birbirleriyle ve molekülün geri kalanı ile kovalent bağlarla bağlıdır. Atomlar grubu molekülün kalan kısmıyla iyonik kuvvetle bağlanmışsa bu atom grubu çokatomlu iyon veya kompleks iyon olarak adlandırmak daha doğrudur. Bu atom gruplarına toplu olarak radikal denir, serbest radikal terimi bundan türetilmiştir.
Fonksiyonel grubun bağlı olduğu karbona alfa karbon denir.
Fonksiyonel gruplar organik moleküllerin omurgalarına bağlı olurlar. Molekülün özelliklerini ve kimyasal tepkimelerini belirlerler. Fonksiyonel gruplar karbon omurgadan daha az kararlıdır ve kimyasal tepkimeye girmeye daha eğilimlidirler.

IUPAC ligand kısaltmaları (pdf) (İngilizce)
IUPAC Gold Book (Kimya terminolojisi hülasası)27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
IUPAC Blue Book (Organik isimlendirme)8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Fosfolipitler dört bileşenden oluşurlar; bir veya iki yağ asit grubu, negatif yüklü bir fosfat grubu, bir alkol grubu ve de bunları birbirine bağlayan bir omurga. Gliserol omurgalı fosfolipitlere gliserofosfolipit veya fosfogliserit denir. Sfingozin omurgalı tek bir fosfolipit vardır: sfingomiyelin. Hücre zarlarının (membranlarının) ana bileşenleri fosfolipitler, kolesterol ve glikolipitlerdir.

Fosfogliseritlerde, her yağ asidinin karboksil grubu, gliserolun karbon-1 ve karbon-2'sindeki hidroksil grubuyla esterleşmiştir. Fosfat grubu ise karbon-3'e bir ester bağı ile bağlanmıştır. Fosfat grubuna ayrıca bir grup bağlı değilse bu moleküle fosfatidat denir, hücre zarlarında çok az miktarda bulunan bu molekül diğer fosfogliseritlere hammaddelik yapar.

Fosfatidilkolin, lesitinin bir diğer adıdır. Fosfat grubuna kolin bağlıdır. Kolinerjik nöronlarda asetilkolin sentezinin bir kaynağıdır.

Fosfat grubuna etanolamin bağlıdır. Fosfatidil etanolamin özellikle beyin ve omurilikte, ayrıca bakterilerin hücre zarlarında çok miktarda bulunur. Sefalin başlıca fosfatidil etanolamindir.

Bu konu hakkında daha ayrıntılı bilgi için Fosfatidil inositol maddesine bakınız
Bu molekülün fosfat grubuna inositol bağlıdır. Hücre zarlarında az miktarda bulunan fosfatidil inositol hücre içi sinyalizasyonda kullanılır.

Mitokondri membranlarının önemli bir bileşenidir, ayrıca bazı bakterilerde görülür.

Sfingomiyelinin omurgası, palmitat ve serinden oluşmuş sfingozin adlı bir amino alkoldur. Fosfat grubuna bir kolin grubu bağlıdır.
Sfingomiyelin bütün ökariyotik hücre zarlarında mevcuttur ve özellikle sinir sisteminde çok miktarda bulunur. Sinir hücrelerinin etrafına sarılı olan Schwann hücreleri ve oligodendrositlerin oluşturduğu, miyelin isimli yalıtım tabakasının en önemli bileşenidir.

Fosfogliserit sentezinin ilk aşamasında fosfatidatın kimyasal olarak aktive edilmesi, yani reaksiyona girmeye eğilimli hale gelmesi gerekir. Fosfolipitlerin sentezinde ya aktive edilmiş bir diasilgliserol ya da aktive edilmiş bir alkol gerekir. Fosfatidil serin ve fosfatidil inositol oluşumunda, bir alkol (serin veya inositol) hidroksili ile sitidin difosfodiasilgliserol (CDP-diacylglycerol) arasında bir fosfo ester bağlantısı oluşur.
Fosfatidil etanolamin sentezinde, alkol önce ATP ile fosforlanır, sonra sitidin difosfat (CDP) ile reaksiyona girip aktive olur. Bu alkol ardından diasilgliserol ile reaksiyona girip son ürünü verir.
Memelilerde fosfatidil kolin iki yoldan sentezlenebilir: ya fosfatidil etanolamin sentezine benzer bir seri reaksiyonla ya da fosfatidil etanolamin metil transferaz enziminin katalizlediği fosfatidil etanolaminin metilasyonu ile.
Sfingomiyelinin sentezinde, sfingozinin amino ucu, uzun zimcirli acyl CoA ile birleşerek seramit oluşturur. Bunun ucundaki hidroksil grubuna fosfatidilkolin (diğer adıyla lesitin) eklenmesiyle sfingomiyelin meydana gelir.

Fosfolipitlerin fosfat grubunu içeren polar başları hidrofilik (suyu seven), apolar kuyrukları ise hidrofobik (suyu sevmeyen) özelliklidir. Bu yüzden sulu ortamda fosfolipitler hidrofobik kuyruklarını yan yana ve uçuca yerleştirerek, sadece hidrofilik başların suyla temas ettigi bir çifte tabaka oluştururlar. Oluşan bu çifte tabaka esnek, bir sıvı kristal gibi akışkan ve kısmen geçirgendir. Bu şekilde oluşan zar yapısının içinde yer alan fosfolipit ve diğer moleküller, zarın düzlemi içinde yatay olarak serbestçe hareket edebilirler. Sıvı Mozaik Modeline göre hücre zarındaki lipitler adeta bir mozaik yapı oluşturular ve bunun içinde yer alan protein ve diğer maddeler için bir çözücü olarak işlev görürler. Zarın oluşturduğu düzlemde bu moleküllerin difüzyon yoluyla yatay hareketi sayesine, hücre zarında çeşitli biyokimyasal reaksiyonlar gerçekleşir. Laboratuvar ortamında fosfolipit kullanarak lipozom veya vesikül adı verilen, küresel şekilli, içleri boş, lipit çift tabakalı bir zarla çevrili kesecikler yapılabilir. Bu keseciklerin içine bir madde (örneğin DNA) doldurup bunların hücre içine alınmasını sağlamak mümkündür.

Hücre zarı
Biyokimya
Lipit

Boya, herhangi bir nesneye renk vermek amacıyla yalıtım ve koruma sağlamak için uygulanan bir kaplamadır. Boya, üreticinin uygun gördüğü malzemelere uygulanmalıdır. En sık kullanıldığı alanlar sanat, çizim, tasarım, resim, endüstriyel kaplamalar, ulaşım (örneğin, yol şerit çizgileri) ve korumadır (su veya hava temasını kesmek ve yalıtım için). Boya kimyasal özelliği bakımından temel olarak yaş boya (ıslak boya) ve toz boya olmak üzere ikiye ayrılır. Çoğu boya ya yağ bazlıdır ya da su bazlıdır ve her birinin kendine özgü özellikleri vardır.
İlkel boya formları on binlerce yıl önce mağara resimlerinde kullanılmaktaydı.

Boyalar, temel olarak dört bileşenden oluşur: bağlayıcı, çözücü, pigmentler ve diğer katkı maddeleridir. Bağlayıcı kullanımı zorunludur çünkü içerisindeki katı dolgu maddelerini bağlayarak kurumuş boya filminin oluşmasını sağlar ve boyayı yüzeye yapıştırır, bağlar. Bağlayıcının türü ve miktarı boyanın silinebilirlik, sertlik (sadece plastik boya için geçerli olmak üzere), yapışma, renk dayanıklılığı gibi özelliklerini belirler. Çözücü, boyanın viskozitesini ayarlamak için kullanılır. Uçucu olup film tabakasının oluşumuna katkıda bulunmaz; fakat yüzey yayılımını gerçekleştirir. Pigmentler boyaya renk ve örtücülük özelliği verir. Diğer katkı maddeleri ise boya film tabakasıyla birleşerek boyaya fiziksel ve kimyasal özellikler kazandırır. Boyalar bağlayıcının türüne bağlı olarak su bazlı ve solvent bazlı olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Bir yüzey üzerine uygulandığında dekoratif ve koruyucu bir tabaka oluşturan kimyasal bir malzeme olarak tanımlanır. Bu malzeme belli prensipler dahilinde formüle edilen ve bünyesinde dört esas unsur bulunan kimyevi bir karışımdır.

Bağlayıcılar
Pigmentler ve dolgu malzemeleri
Kimyasal katkılar
Çözücüler

Bağlayıcılar, solventin uçması ve reaksiyon sonucu sıvı halden katı hale dönüşerek boya filmini meydana getiren likitlerdir. Bağlayıcının boyaya katkıları arasında sertlik, sağlamlık, parlaklık ve yapışma yer alır; ayrıca bağlayıcı, boyanın hava koşullarına, güneş ışınlarına ve kimyasallara direncini sağlar. Bağlayıcı, boyanın temel bileşeni olup, boyanın türünü belirler.

Pigmentler düzgün, yuvarlak, doğal veya sentetik, inorganik veya organik, çözünmeyen dağılmış (toz) parçalardır. Bu parçalar; boya sıvısının içinde dağılarak boyaya renk vermenin yanında opaklık, sertlik, dayanıklılık ve korozyona dayanıklılık gibi boyanın temel özelliklerini de geliştirirler. Bu terim, beyaz veya renkli pigmentler ile birlikte genleştiriciler de içerir. Pigment olan tozlar ve boyalar arasındaki fark genel olarak çözünürlüğün temelinde incelenmektedir. Kullanım sırasında pigmentler, çözünmeyen ve madde içinde dağılan; boyalar, çözünebilir veya solüsyon halinde bulunan malzemelerdir.

Organik Pigmentler
İnorganik Pigmentler
Metalik Pigmentler
Sedefimsi Pigmentler
Monomer Pigmentler

Çinko kromat
Çinko fosfat
Metalik Pigmentler

Kalsit
Barit
Talk
Kil
Bentonit

Bu grupta yer alan maddeler çok değişik özelliklerde olan ve boyaya çok az miktarda giren kimyasallardır. Katkı maddeleri boyanın özelliklerini iyileştirmek, istenmeyen olumsuz değişimleri engellemek için kullanılır.

Surfektanlar
Islatıcılar
Kurutucular
Matlaştırıcılar
Kaymak kesici
Çökme engelleyici
Köpük kesiciler
UV ışınlarından koruyucular
Optik beyazlaştırıcı

Boyanın uçucu kısmını oluşturan kimyasal maddelerdir. Boyanın üretimi ve uygulanması sırasında kullanılan, boyanın özelliklerinde değişiklik yapmadan incelten sıvılardır.
Bunlardan bazıları toluen, ksilen, beyaz ispirto, aseton, su, benzin ve tinerdir.

Boyalar genel olarak dört ayrı çeşitte sınıflandırılabilir.

Kurutma Metoduna Göre
Fiziksel kurumalı boyalar (Ör: Fırın kurumalı boyalar)
Kimyasal kurumalı boyalar (Ör: Sertleştirici girilerek kurutulan boyalar)
Özelliklerine Göre
İnşaat boyası
Ahşap boya
Zemin boyaları
Gemi boyaları
Pastel boya
Yağlı boya
Suluboya
Gıda boyaları
Oto boyaları
Oto tamir boyaları
İşaretleme boyaları (Ör: trafik levhaları)
Ayakkabı boyası
Akrilik boya
Kök boya
Toz boya
Aerosol boya
Kirlenme önleyici boya
Otomotiv boyası
Kara ışık boyası
Tebeşir boyası
Kara tahta boyası
Emaye boya
Çekiç boyası
Yalıtkan boya
Kumaş boyası
Kurşun boya
İndigo boya
Parlak boya
Metalik boya
Süt boyası
Soya boyası
Tempera
Aşıboyası
Gram boyası
Tiner
Lake
Kına
Kırmız
Vernik
Çevreye Olan Etkisine Göre
Su Bazlı Boyalar
Solvent Bazlı Boyalar
Reçinesine Göre
Selülozik boyalar
Rapid Boyalar
UV Boyalar
Akrilik boyalar
Epoksi Boyalar
Sentetik Boyalar
Polyester Boyalar
Poliüretan Boyalar
Nem Kürlenmeli Boyalar
Asit Kürlenmeli Boyalar
Su Bazlı Boyalar

Sprey boya sanatı
Yağlı boya reprodüksiyonu
Duvar boyacısı
Boya tabancası
Tutkal
ECCA

Brom (Br), Antoine Balard tarafından 1826 yılında keşfedilen halojen ametal. Yunanca dışkı gibi koku anlamındaki bromosdan gelmiştir.
Doğada Na, K, Be, Mg bromürler halinde bulunur. Deniz suyunda az miktarda bulunan bromürlere deniz bitkilerinde, bazı maden yataklarında rastlanır. Oda koşullarında koyu kızıl renkli sıvıdır.

Brom, yaygın olarak deniz sularında elde edilen bromürlerin Cl2 ile reaksiyonundan elde edilir.

2 Br- + Cl2 → 2 Cl- + Br2
Diğer bir elde edilişi ise, katı sodyum bromürün sülfürik asit ile reaksiyonu sonucunda elde edilen gaz formdaki HBr'in yine sülfürik asit ile yükseltgenmesi ile gerçekleşir.

NaBr (k) + H2SO4 (s) → HBr (g) + NaHSO4 (k)
2 HBr (g) + H2SO4 (s) → Br2 (g) + SO2 (g) + 2 H2O (s)
Bundan başka, laboratuvarda çeşitli bileşiklerinin bozunması ile veya yan ürün olarak da elde edilmesi mümkündür.

Brom bileşikleri, sanayide ve laboratuvarda geniş kullanım alanına sahiptir.
Elektronegatif yapısı nedeniyle, brom elektropozitif elementlerle kolayca tuz oluşturur. Doğada da en çok alkali ve alkali toprak metallerinin tuzları olarak bulunur.
Brom, elektronegatif yapısı sayesinde organik sentezlerde de kullanılmaktadır.

Moleküler brom oldukça reaktif olduğu için, sıvı hâlde cilde temasından kesinlikle kaçınılmalıdır. Ete temas hâlinde kısa bir süre içinde temas bölgesi tamamen erir ve bölgedeki tüm dokular geri dönüşümsüz olarak kaybolur.
Gaz hâldeki bromun solunmasından kaçınmak gerekir. Solunum sistemini tahriş eder. Ölümcül olabilir.

Brown hareketi (botanikçi Robert Brown'ın onuruna) iki kavrama işaret eder:

Bir sıvıda yüzen veya asılı parçacıkların rastlantısal hareketi
Bu hareketi açıklamak için kullanılan matematiksel model. Bu modele Wiener metodu da denir.
Matematiksel model aynı zamanda parçacıkların rastlantısal hareketiyle görünüşte ilgisiz başka olayları da açıklamak için kullanılır. Sık verilen bir örnek borsa dalgalanmalarıdır.
Brown hareketi en basit "continuous-time" stokastik metotlardan biridir ve hem daha karmaşık hem de daha basit metotların limitidir. Bu evrenselliği normal dağılımın evrenselliğiyle yakından ilişkilidir. Herhalde bu tip modellerin kullanımının yaygınlığının sebebi kesinlikleri değil matematiksel olarak basit olmalarıdır.

Jan Ingenhousz alkol içinde yüzden kömür ve toz parçacıklarının rastlantısal hareketini 1785'te gözlemlemişti ancak Brown hareketinin bulunuşu genellikle 1827 yılında hareketi gözlemleyen botanikçi Robert Brown'a atfedilir. Brown, hareketi suda yüzen polen parçacıklarını mikroskop altında inceliyordu. Polenin boşlukları içinde rastlantısal olarak hareket eden ufak parçacıklar gözlemledi. Aynı deneyi tozla tekrarlayarak hareketin polenin canlı olmasından kaynaklanmadığını doğruladıysa da hareketin kaynağını saptayamamıştı.
Brown hareketini ilk kez matematiksel olarak açıklayan 1880 yılında en küçük kareler yöntemi üzerine yazdığı makalesiyle Thorvald N. Thiele olmuştur. Bundan bağımsız olarak 1900 senesinde Louis Bachelier borsa'nın stokastik analizi üzerine yazdığı doktora tezi "The theory of speculation"'da da bir model geliştirdi. Ama fizikçilerin konuya dikkatini çeken Albert Einstein'ın bu konudaki bağımsız araştırması oldu.
O zamanlar maddenin atomik doğası hala tartışmalı bir kavramdı. Einstein ve Marian Smoluchowski, eğer sıvıların kinetik teorisi doğru ise su moleküllerinin rastlantısal olarak hareket ediyor olmaları gerektiğini fark etti. Böylece küçük bir parçacık rastlantısal yönlerden, rastlantısal şiddetlerde gelen birçok kuvvetin etkisi altında olmalıydı. Küçük parçacık bu bombardıman altında aynen Brown'ın tarif ettiği gibi hareket etmeliydi. Theodor Svedberg Brown hareketini koloidlerde, Felix Ehrenhaft ise Dünya'nın atmosferi'nde asılı gümüşü parçacıklarında gözlemledi. Jean Perrin yeni matematiksel modelleri test etmek için deneyler düzenledi ve yayınladığı sonuçlar iki bin yıllık atom tartışmasına son verdi.
Atom tartışmasını ilk başlatan Demokritos (yaklaşık MÖ 460 - MÖ 490) ve Anaksagoras (yaklaşık MÖ 500, Sokrates'in öğretmeni) olmuştu. Filozofların atomlar hakkındaki fikirleri farklıydı. Demokritos bir damla suyun sonsuza kadar bölünemeyeceğini düşünüyordu, Anaksagoras ise tersini savunuyordu.

Çapı 10 metre olan büyük bir balon düşünün. Bu top futbol stadyumu gibi kalabalık bir yerde olsun. Balon o kadar büyüktür ki aynı anda kalabalıktaki birkaç kişinin üzerinde olacaktır. Taraftarlar heyecanlı oldukları için balona rastlantısal zamanlarda rastlantısal yönlerde vuracaklar. Sonuçta balon rastlantısal yönlere itileceği için ortalama olarak çok fazla hareket etmeyecektir. 20 taraftarın topu sağa, 21 taraftarın da sola ittiğini ve her taraftarın kuvvetinin eşit olduğunu varsayalım. Bu durumda iki yönden uygulanan kuvvetler dengede değildir ve top yavaşça sola gidecektir. Bu dengesiz kuvvet her an vardır ve topun rastlantısal hareketine yol açan budur. Eğer bu sahneye taraftarları göremeyecek şekilde yukarıdan bakarsak büyük balonu rastlantısal hareketler yapan küçük bir nesne olarak görürüz.
Brown'ın suda yüzen parçacığına dönelim. Bir su molekülü yaklaşık 1 nm boyundadır, polen parçacığı ise yaklaşık 1 µm'dir yani su molekülünden yaklaşık 1000 kat büyüktür. Bu yüzden polen parçacığını minik su molekülleri tarafından sürekli itilen büyük bir balon olarak düşünebiliriz. Sıvıdaki Brown hareketinin sebebi parçacığa uygulanan kuvvetlerdeki anlık dengesizliklerdir.
Bu fikri gösteren bir Java applet'e buradan 4 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. erişebilirsiniz.

Douglas Adams'ın yazdığı Otostopçunun galaksi rehberi'nde Altın yürek (uzay gemisi) isimli uzay gemisi basit bir fincan çayın içinde oluşan Brown hareketiyle çalışmaktadır.

Brown köprüsü
Brown motoru
Kırmızı gürültü veya brown gürültüsü
Brown kastanyolası
Brown ağacı
Brown dinamiği
Brown yüzeyi
Geometrik Brown hareketi
Itô difüzyonu
Kesirli Brown hareketi
Karmaşık sistemler
Osmoz
Tyndall etkisi
Ultramikroskop

Brown, Robert, "A brief account of microscopical observations made in the months of June, July and August, 1827, on the particles contained in the pollen of plants; and on the general existence of active molecules in organic and inorganic bodies." Phil. Mag. 4, 161-173, 1828. (PDF versiyonu orijinal metne ek olarak Brown'ın gözlemlerini savunduğu daha yeni bir metni de içeriyor, Additional remarks on active molecules.) 16 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Einstein, A. "Über die von der molekularkinetischen Theorie der Wärme geforderte Bewegung von in ruhenden Flüssigkeiten suspendierten Teilchen." Ann. Phys. 17, 549, 1905. http://www.wiley-vch.de/berlin/journals/adp/549_560.pdf 23 Temmuz 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Einstein, A. "Investigations on the Theory of Brownian Movement". New York: Dover, 1956. ISBN 0-486-60304-0 [1]
Theile, T. N. Danca: "Om Anvendelse af mindste Kvadraters Methode i nogle Tilfælde, hvor en Komplikation af visse Slags uensartede tilfældige Fejlkilder giver Fejlene en ‘systematisk’ Karakter". Fransızca: "Sur la compensation de quelques erreurs quasi-systématiques par la méthodes de moindre carrés" published simultaneously in Vidensk. Selsk. Skr. 5. Rk., naturvid. og mat. Afd., 12:381–408, 1880.
Nelson, Edward, Dynamical Theories of Brownian Motion (1967)   (Baskısı tükenmiş olan kitabın PDF sürümü yazarın kendi web sayfasında yayınlanıyor.) 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Brown hareketini açıklayan bir sayfa (ing.)
Brown hareketinin java simülasyonu 9 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl Gustav Jung (26 Temmuz 1875 Kesswil, Thurgau, İsviçre - 6 Haziran 1961 Küsnacht, Zürih, İsviçre), İsviçreli psikiyatr. Analitik psikolojinin kurucusudur. Derinlik psikolojisinin Sigmund Freud ve Alfred Adler ile beraber üç büyük kurucusundan birisidir.

Basel Üniversitesi'nde tıp profesörü olan büyükbabasının adını taşıyan Carl Gustav Jung İsviçreli bir papazın oğludur. 1895 yılında Basel'de tıp eğitimi almaya başladı ve 1900 yılında Eugen Bleuler'in asistanı olarak Burghölzli'de psikiyatrist olarak hizmet verdi. Doktorasını 1902 yılında tamamladı. Konu okült (gizli, görünmeyen) fenomenler (etkiler) ve onların Psikoloji ve Patolojiyle bağlantıları idi. Paris'te 6 ay Pierre Janet ile bilgilerini derinleştirdi. 1903 yılında Emma Rauschenbach ile evlendi. 36 yaşında Uluslararası Psikanaliz Birliği'nin ilk başkanı oldu. Psikolojik analizlerinde astrolojiden de yararlanan Carl Gustav Jung, Sigmund Freud ile beraber çalıştığı toplumsal bilinçaltı kavramı ile de tanınır.

Carl Gustav Jung sadece psikoterapi bilim dalını değil, aynı zamanda Psikoloji, Teoloji, Etnografi, Edebiyat ve güzel sanatları da etkiledi. Psikoloji bilim dalında kendisi tarafından yaratılan kavramlar geniş ölçüde kabul gördü. Örneğin; kompleks, içedönük ve dışadönük, gölge, arketip (enerjikompleksler), kolektif (toplumsal) bilinçdışı, anima ve animus.

Gölge bilinçdışındaki bir arketiptir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özellikler gölge arketipine dâhil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır. (Buna karşın, diğerleri bunu görmezse kişinin güzel tanımlaması yalnızca kendisini kibirlendirir.)

Gölge ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür. Jung, gölge dokunun varlığını bilinçdışından bilince kavuşturmanın önemini vurgulamaktadır. Bu yapılmadıkça, kişi kendi gölge kompleksini projekte ederek iletişim bozukluğuna ve ruhta derin yaralara yol açmaktadır.

Jung, içedönüklük ve dışadönüklük kavramlarını psikolojik bağlamda ilk tanımlayanlardan biridir. Psychological Types kitabında, her insanın bu iki sınıflandırmadan birine dahil olduğu teorisinden bahseder. Bu iki psikolojik türü, antik arketipler olan Apollo ve Dionysos'a benzetir.
İçedönüklük, "kavramak", "anlamak" üzerine ışıldayan Apollo'ya benzer. İçedönüklük yansıyanın, rüyanın ve görüşün içsel dünyasına odaklanır. Düşünceli ve anlayışlı olan İçedönüklük, bazen diğerlerinin etkinliklerine katılma konusunda ilgisiz olabilir.
Dionysos ile bağdaştırılan Dışadönüklük, aktivitelere katılmaya meraklıdır. Faaliyetlerin, nesnelerin ve duygusal algı'nın dışsal dünyasıyla ilgilenir. Enerjik ve yaşam dolu olan Dışadönüklük, Dionysosça uğraşılar peşinde benlik duygusunu kaybedebilir.
Jung'un İçedönüklük ve Dışadönüklük kavramları, modernist görüşlerden oldukça farklıdır. Modern teoriler, bu kişisel özellikleri tanımlamada davranışçı araçlar kullanırken (sosyallik, konuşkanlık, kendine güven, vb.), Jung bunları birer bakış açısı olarak ifade etmiştir. Dışadönük dünyayı nesnel olarak yorumlarken İçedönüklük öznel olarak yorumlar.

Erkeğin bilinçaltında, iç benlikte kadınsı olarak ifade bulan arketip anima, aynı şekilde kadının bilinçaltında erkeksi olarak ifade bulan arketip animus'tur. Erkeğin duyarlılığı sık sık baskılandığından, anima en önemli otonom komplekslerden biridir. Kendini rüyalarda gösterdiği söylenir. Ayrıca anima, erkeğin kadınla olan etkileşimlerini ve davranışlarını etkiler ki aynısı animus ve kadın için de geçerlidir. Jung'a göre, "Bireyin gelişiminde gölgeyle yüzleşmek, çıraklık eseridir. Anima ile olan ise başyapıttır."

Kolektif bilinçdışı, tüm insanlık tarafından ortak paylaşılan ve bize miras kalan beynin yapısında meydana gelen bilinçdışı biçimi olarak Carl Jung tarafından ortaya konmuştur. Bu sebeple, kişinin kendi deneyimleriyle ortaya çıkan kişisel bilinç dışından ayrılır. Jung'a göre kolektif bilinçdışı, arketipleri ve evrensel en eski düşünceleri ve imajları içerir.

Jung, zıtları birleştirme süreci olan bireyleşmeyi, kişinin tam olabilmesi için gerekli gördü.
Bireyleşme, kişisel ve kolektif bilinçdışının, tam kişiliği oluşturmak, özümsemek için bilinci meydana getirdiği (rüyalar, aktif imgelem, serbest çağrışım vasıtasıyla) dönüşüm sürecidir. Bu, ruhun bütünleşmesi adına meydana gelen doğal bir süreçtir.
Bedensel ve zihinsel sağlığın elde edilmesinin yanında, bireyleşmeye doğru ilerleyen insanlar uyumlu, olgun ve sorumluluk sahibi olma eğilimindedirler. Özgürlük ve adalet gibi insani değerleri somutlaştırır ve insan doğasının ve evrenin işleyişi hakkında iyi bir kavrayışa sahip olurlar.

Jungçu psikolojide persona, sosyalleşme, kültürleşme ve deneyim sayesinde bilinçli olarak oluşturulmuş kişiliktir. Jung "persona" terimini kullanmıştır, çünkü bu kelime, oynanan bireysel rolleri ifade ederek, Latincede hem "kişilik" hem de Romalı oyuncular tarafından giyilen maske anlamını taşır.
Persona, benlik rolü yapan bir maskedir. Hatta bu, iyi oynanmış bir rolden daha fazlası olmasa bile kişi ve diğerleri o kişiliğe inanır. Jung, Persona-maskesi'ni bireysel bilinç ve sosyal topluluk arasında aracılık eden karmaşık bir sistem olarak tanımlar: bu, "kişi ile topluluk arasında kişinin nasıl görüneceğine dair bir uzlaşmadır". O kadar açıktır ki esasında kişilik maskesi, tiyatroda bilindiği üzere, iki özellik taşır: diğerlerine belli bir izlenim bırakmak ve kişinin gerçek doğasını (bir kısmını) gizlemektir. Jung, kişinin benliğini, persona'nın aldatıcı örtüsünden ve bilinçdışı dürtülerden özgürleştirerek kişiye "kendi benliğini" kazandırmayı ve bireyselleşme sürecinde yardımcı olmayı hedefler.

Jung'un 1940'lardan sonraki yazıları ve çalışmaları simya üzerine odaklanmıştır. 1944 yılında Jung, simya'daki sembolleri incelediği ve psikanalitik süreçlerle olan direkt ilişkisini ortaya koyduğu Psikoloji ve Simya kitabını yayınlamıştır. Simya'daki işleyişin saf olmayan ruhun (kurşun), kusursuz ruha (altın) dönüşümü olduğunu ve bunun bireyselleşme sürecinin bir metaforu olduğunu savunur.
1963 yılında Mysterium Coniunctionis kitabı İngilizce ilk olarak The Collected Works of C. G. Jung kitabının parçası olarak ortaya çıktı. Mysterium Coniunctionis, Jung'un son kitabıydı ve "Mysterium Coniunctionis" arketipi üzerine odaklandı.

Jung'un, kendisi ve hastaları üzerinde yaptığı çalışmalar onu hayatın maddi amaçlarının ötesinde ruhsal (tinsel) bir amacı olduğuna ikna etmişti. Jung, asıl amacımızın doğuştan gelen potansiyelimizi keşfedip uygulamaya geçirmek olduğuna inandı. Birçok din ve gelenek üzerine yaptığı çalışmalara dayanarak bireyleşme diye bahsettiği dönüşüm yolculuğunun bütün bütün dinlerin mistik çabası olduğuna inandı: İnsanın kendisini ve aynı zamanda ilahî olanı tanıdığı bir yolculuk. Freud'un nesnelci dünya görüşünün aksine, özellikle bireysel insan yaşamını evrenle bir bütün olarak bir tutmasından dolayı Jung'un panteizm'i, onu, ruhsal deneyimin tam oluşumuz, diğer bir deyişle kemâle ermemiz için gerekli olduğuna inanmaya yönlendirmiş olabilir. Jung'un din üzerine fikirleri, Freud'un dini konulardaki şüpheciliğine eşit güçte karşılık vermiştir. Bireyselleşmeye giden bir yol olarak din üzerine fikirleri, ayrıca eleştirilmelerine rağmen oldukça popüler olmuştur ve hâlâ din psikolojisi üzerine yazılan ders kitaplarında yer bulmaktadır.

Popüler psikometri aracı Myers-Briggs Kişilik Göstergesi (MBTI) ve sosyonik kavramları, Jung'un psikolojik türler teorisinden geliştirilmiştir. Jung, insan ruhunu "doğuştan dindar" olarak kabul etti ve bu dindarlığı araştırmalarının odak noktası yaptı. Rüya analizi ve sembolizm (simgecilik) çalışmalarına katkıları nedeniyle bu alanların en çok okunan çağdaş yazarlarından biridir.

Psikiyatri Araştırmaları
Psikoloji ve Din
Anılar, Düşler, Düşünceler
İnsan Ruhuna Yöneliş
İnsan ve Sembolleri
Kırmızı Kitap
Keşfedilmemiş Benlik
Çocuk Rüyaları
Rüya Analizleri
Rüyalar
Analitik Psikoloji
Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri
Psikoterapi Pratiği
Psikolojide Tipler
Doğu Metinlerine Psikolojik Yaklaşım
Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme
Freud ve Psikanaliz
Gökte Görülen Cisimler Üzerine Bir Mit
Dört Arketip
Psikoloji ve Felsefe & Zofingia Dersleri
Kundalini Yoga Psikolojisi
Kişiliğin Gelişimi
Kişiliğin Oluşumu ve Sorunları
Maskülen & Erilliğin Farklı Yüzleri
Feminen & Dişilliğin Farklı Yüzleri
Ruh & İnsan, Sanat, Edebiyat
Jung Psikolojisi
Eşzamanlık: Nedensellik Dışı Bağlayıcı Bir İlke

Carl Gustav Jung - Psikoloji ve Okült 

Din Psikolojisi
Sosyonik

Jung Page17 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
C.G.Jung27 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
C.G.Jung Institute of New York - Recommended Links

Carl Edward Sagan (9 Kasım 1934 - 20 Aralık 1996), Amerikalı gök bilimci ve astrobiyolog. Astrobiyolojinin öncülerinden olan Sagan, bilimin popülerleşmesi için yaptığı çalışmalarla tanınır. Popüler bilim kitaplarıyla ve yazımında yer alıp sunduğu ödüllü televizyon dizisi Cosmos (Kozmos) ile dünya çapında tanınmıştır. Ayrıca Dünya Dışı Akıllı Varlık Araştırması'nın (SETI) ilerlemesine katkı sağlamıştır ve 1985 yılında yayımlanan Contact (Mesaj) adlı romanı, Jodie Foster'ın oynadığı aynı isimli film ile 1997 yılında beyaz perdeye aktarılmıştır. Çalışmalarında her zaman bilimsel yöntemi savunmuştur.
Bir tür kemik iliği neoplazistik hastalığı olan myelodysplasia (Miyelodisplastik sendrom) hastalığından dolayı ölmüştür.

Carl Sagan, Brooklyn'de Yahudi terzi bay Samuel Sagan ve Yahudi ev hanımı Rache Molly'in oğlu olarak dünyaya geldi. Sagan, Chicago Üniversitesinden 1955'te mezun oldu. 1956'da fizik üzerine yüksek lisans derecesi aldı, 1960'ta astronomi ve astrofizik üzerine doktora yaptı. Üniversite öğrenciliği süresince genetik bilimci H. J. Muller'in laboratuvarında çalıştı.
1960'ların başında, bilim insanlarının elinde Venüs gezegeninin yüzeyinin temel özellikleri hakkında bile kesin veriler yokken olasılıkları içeren bir rapor hazırladı, kendi görüşü gezegenin kuru ve sıcak olduğu yönündeydi. Konuk katılımcı olarak Caltech Jet İtki Laboratuvarı'ndaki Venüs'e yapılacak Mariner görevlerine, tasarım ve düzenleme alanında katkıda bulundu. 1962'deki Mariner 2 görevinin başarıyla gerçekleştirilmesinin ardından, gezegen hakkındaki görüşleri, elde edilen veriler ile doğrulanmıştır.
Sagan, 1968'de Cornell Üniversitesine geçmesine kadar, Harvard Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1971'de Cornell Üniversitesinde profesör oldu ve bir laboratuvarın başına geldi. Güneş Sistemi'nin keşfi için çalışan pek çok insansız uzay görevini yönetti. Görev sonrası Güneş Sistemi'ni terk edecek olan uzay sondalarının üzerine, dünya dışı akıllı uygarlıkların bulması hâlinde anlayabileceği evrensel ve değişmez bir mesaj koyma fikrini ortaya attı. Bu şekilde gönderilen ilk mesaj, Pioneer 10 sondasının üzerine yerleştirilmiş olan ve üzerinde evrensel olarak anlaşılabilir şekiller bulunan, altından bir plakadır. Bu konudaki çalışmalarını Pioneer 10'dan sonra da geliştirmeye devam etti. Geliştirilmesine yardım ettiği en detaylı ve üzerinde en çok çalışılmış mesaj Voyager Altın Plakları'dır. Bu kayıt, Voyager uzay sondaları üzerine yerleştirilmiştir.

Sagan, Satürn'ün uydusu Titan ve Jüpiter'in uydusu Europa'nın okyanuslara (Europa için söz konusu olan yüzeyin altındaki okyanuslardır.) sahip olabileceği hipotezini ilk ortaya atanlardandır. Bu hipotez beraberinde, Europa'daki sıvı okyanusların yaşam için potansiyel bir habitat oluşturabileceği önermesini de getirmektedir. Europa'nın yüzey altı okyanusları daha sonra Galileo uzayaracı tarafından dolaylı yollarla kanıtlanmıştır.
Jüpiter'in atmosferinin, Mars'taki mevsimsel değişimlerin ve Satürn'ün uydusu Titan'ın anlaşılmasına yardım etmiştir. Sagan, Venüs'ün atmosferinin aşırı derecede sıcak ve yoğun olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca Venüs'te yaşamın karşısındaki en büyük tehdit olan küresel ısınmanın, Dünya'da da her an şiddeti artan bir tehlike içerdiğini fark etmiştir. Mars'taki mevsimsel değişikliklerin, diğerlerinin söylediği gibi bitki örtüsünün değişmesi ile değil, rüzgârla savrulan tozlarla ilgili olduğunu ileri sürmüştür.

Carl Sagan, Dünya dışında akıllı yaşamın araştırılmasından yanaydı. Bilim dünyasını, Dünya dışı akıllı yaşam formlarından gelen sinyalleri dinlemek için büyük radyo-teleskopları kullanmaya sevk etmiştir. Diğer gezegenlere sondalar gönderilmesi gerektiğini savunmuştur. Carl Sagan, 12 yıl boyunca Icarus dergisinin editörlüğünü yapmıştır. Planetary Society'nin kurucularındandır. Ayrıca Sagan, SETI Enstitüsü'nün yönetim kurulu üyesiydi.
Carl Sagan, büyük çaptaki bir nükleer savaşın, nükleer kış denilen iklimsel değişikliklere sebep olması tehdidine karşı bir bildirinin altına da imzasını atmıştır. Kuveyt'te Saddam Hüseyin'in askerleri tarafından kurulmuş olan tüten petrol ateşlerinin, oluşturdukları kara bulutlarla, ekolojik bir felakete yol açabileceğini öne sürmüştür (Bunu daha sonra yanıldığı tahminler arasında sayar). Emekli atmosfer fizikçisi Fred Singer, Sagan'ın bu önermesini saçma bulduğunu belirtmiş, bu dumanların birkaç gün içinde dağılacağını söyleyerek reddetmiştir.
Sagan, Karanlık Bir Dünya'da Bilimin Mum Işığı kitabında "Karşıtbilim" adlı bölümde pseudoscience (sözde bilim) örneklerine de değinmiştir. Sagan, "Karşıtbilim" (Antiscience) deyimini "sözde bilim"den farklı olarak bilimi hedef alan saldırıları ifade etmekte kullandığını söyler. Sagan bu bölümde, bilimi güvenilmez olarak lanse etme çabasındakilerden bahseder. Bilimsel yöntemleri bu şekilde ekarte ederlerken diğer yandan da güvenilir bilgi diye kendi kabullerini rahatça sunmalarındaki tutarsızlığı tekrar deşifre eder. Bilim adamlarının hata yapmaktan muaf olmadıklarını belirtir ve kendi bazı hatalarını veya yanlış tahminlerine de değinerek, hata yapmakla "sözde bilim" yapmak arasındaki farka vurgu yapar. Çeşitli bilim adamlarının çeşitli tarzları olabilir. Fikirleri test edilebilir olduğu ve aşırı dogmatik davranmadıkları sürece en spekülatif fikirlerin bile zararlı olmaktan ziyade ilerlemeyle katkı sağlayabileceğini ifade eder.
Ayrıca, Ay yüzeyinde bir bomba patlatmayı amaçlayan, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen Project A119 adlı bir projede araştırmacı olarak bulunmuştur.

Sagan'ın sayısı, gözlemlenebilir evrendeki yıldızların sayısıdır. Yıldızların gözlemlenebilir evrenin ne olduğu bilinmesi nedeniyle bu sayı oldukça iyi tanımlıdır, ancak değeri oldukça belirsizdir.

1980'te, Sagan, 10 sekstilyon olduğunu tahmin etmiştir (kısa ölçekte 1022).
2003'te, 70 sekstilyon (7 × 1022) tahmin edilmiştir.
2010'da, 300 sekstilyon (3 × 1023) tahmin edilmiştir.

Drake denklemi, birçok Dünya dışı uygarlığın var olduğunu öngörür. Ancak, onların varlığına dair bilimsel kanıtların yokluğu sebebiyle (bkz. Fermi paradoksu), teknolojik uygarlıkların kendilerini yok etme olasılıklarının diğerlerine göre daha yüksek olduğunu söyler. Bu, Carl Sagan'ı insanlığın kendi kendini yok etme senaryolarını araştırmaya ve bunu insanlara duyurmaya itmiştir.
Carl Sagan'ın politik kişiliği, nükleer silahsızlanma döneminde nükleer silah mevkilerinde sivil itaatsizlik etkinliklerinde bulunan romancı Ann Druyan ile evlenmesinin ardından daha fazla su yüzüne çıkmıştır.  Amerikan başkanı Reagan'ın "Star Wars" programı olarak da bilinen Stratejik Savunma İnisiyatifi'ne karşı olduğunu belirtmiştir. Bunun mükemmel olacağını fakat teknik olarak imkânsız olduğunu, maliyetinin çok yüksek olacağını, aynı zamanda Soğuk Savaş döneminin nükleer silahsızlanma anlaşmalarıyla ters düşeceğini söylemiştir.

Sagan'ın düşüncelerini ifade etme yeteneği, pek çok insanın evreni daha iyi anlamasını sağlamıştır. 1977-78 yıllarında Royal Institution'da Gençler için Noel Konferansları'na katıldı. Ayrıca 1980 yılında astronominin geniş kitlelerce sevilmesini sağlayan 13 bölümlük Kozmos adlı bir belgesel hazırladı. Söz konusu belgesel, yayınlandığı her ülkede halkın ilgisini topladı ve sonradan yapılan belgeseller için örnek oldu. Bu başarıda, Sagan'ın yazılarında da kullandığı kendine özgü dilin önemli payı vardı. Belgeselle aynı ismi taşıyan kitapta da yer alan şu ifadesi buna örnektir: "DNA'mızdaki azot, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon, çöken yıldızların içlerinde yapıldı. Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık." 1985 yılında yayımlamış olduğu Mesaj adlı roman, 1997 yılında film olarak beyaz perdeye yansıtılmış ve epey beğeni toplamıştır. 1996 yılındaki ölümünden önce yazdığı son kitabı Milyarlarca ve Milyarlarca: Milenyum Eşiğinde Yaşam ve Ölüm Üzerine Düşüncelerdir.

Apollo Başarı Ödülü, NASA
Sıradışı Bilimsel Başarı Ödülü, NASA
Amerikan Felsefe Cemiyeti Üyeliği (1995)
John F. Kennedy Astronotik Ödülü (1982), Amerikan Astronotik Cemiyeti
Klumpke-Roberts Ödülü, Pasifik Astronomi Topluluğu (1974)
Altın Tabak Ödülü, Amerikan Başarı Akademisi (1975)
Konstantin Tisolkovsky Madalyası, Sovyet Kozmonotlar Federasyonu
Lowell Thomas Ödülü, The Explorers Club (75. Yıl Özel Ödülü)
Masursky Ödülü, Amerikan Astronomi Topluluğu
Miller Araştırma Fellowship Ödülü, Miller Enstitüsü (1960-1962)
Oersted Madalyası, Amerikan Fizik Öğretmenleri Derneği (1990)
Le Prix Galabert d'astronautique, Uluslararası Astronotik Federasyonu
UCLA Madalyası (1991)
Uluslararası Uzay Hall of Fame Ödülü (2004)
Whittier Koleji Fahri Doktorası (1978)
Ayrıca bilim insanlarının "akademik başarıyı" ölçmekte kullandıkları metriklere göre, 18 Haziran 2020 itibarıyla: 
Carl Sagan'ın makaleleri ve eserleri, 30.000'den fazla defa alıntılanmıştır. h-index'i 77'dir. Yani Carl Sagan, her biri en az 77 defa alıntılanan 77 adet makale yayınlamıştır. i10-index'i 255'tir. Yani 10'dan fazla defa alıntılanan 255 makale yayınlamıştır.

Üstün Televizyon Başarısı Yıllık Ödülü, Ohio State University (1981), PBS Cosmos Serisi için
NASA Ayrıcalıklı Halk Servisi Ödülü (1977)
Emmy Ödülü, Sıradışı Bireysel Başarı (1981), PBS Cosmos Serisi için
Emmy Ödülü, Sıradışı Bilgilendirici Seri (1981), PBS Cosmos Serisi için
Helen Caldicott Liderlik Ödülü, Nükleer Silahsızlanma İçin Kadın Hareketi
Hugo Ödülü, En İyi Dramatik Sunum (1981), PBS Cosmos Serisi için
Hugo Ödülü, En İyi Kurgusal Olmayan Kitap (1981), Cosmos kitabı için
Hugo Ödülü, En İyi Dramatik Sunum (1998), Contact filmi için
Yılın Hümanisti Ödülü (1981), Amerikan Hümanist Derneği
Mantığa Övgü Ödülü (1987), Skeptical Inquiry Komitesi
Isaac Asimov Ödülü (1994), Skeptical Inquiry Komitesi
Campbell Anma Ödülü (1974), The Cosmic Connection kitabı için
Joseph Priestley Ödülü, İnsanlığın iyiliğine yaptığı üstün katkılardan ötürü
Locus Ödülü (1986), Contact kitabı için
Peabody Ödülü, Cosmos belgeseli için (1980)
Halk İyiliği Madalyası (1994), ABD Ulusal Bilimler Akademisi
Pulitzer Ödülü, Genel Kur

Carolyn Merchant (d. 1936) Amerikalı ekofeminist filozof ve bilim tarihçisi. Bilim tarihinde Aydınlanma hareketinin yeri ve bu hareket sonucu doğa algısındaki değişiklik konulu fikirleri özellikle ilgi çekmiştir.
Merchant'a göre Aydınlanma öncesinde, doğa zaman zaman vahşileşse de, her şeyin cömert anası olarak algılanmaktaydı. Bununla birlikte zaman içinde bu metafor yerini Bilimsel Devrim'in modeline bıraktı; doğanın tüm sırlarını ifşa etmek için Bilimsel Devrim doğayı parçalayıp inceledi. Bununla birlikte doğanın sırları ortaya döküldükçe, artık daha kontrol edilebilir bir konuma erişmiştir. Nitekim Merchant'a göre zaman içinde bilimin insan zihninin doğal dünyaya dair her şeyi bilebileceği kanaatinin daha da güçlenmesiyle birlikte insanlar Dünya'yı besleyici yaşam taşıyıcısı, yaşam getiricisi olarak görmeyi bıraktılar ve yavaşça onu sadece harcanılacak, tüketilecek bir diğer kaynak olarak görmeye başladılar.

Carolyn Merchant ile yapılmış bir sohbet (2002)

Charles Thomson Rees Wilson, (d. 14 Şubat 1869 – ö. 15 Kasım 1959) yılları arasında yaşamış, X-ışınları, radyoaktivite ve kozmik ışın çalışmalarında kullanılmış “sis odası” buluşuyla 1927 yılında Nobel Fizik Ödülü kazanmış İskoç fizikçi ve meteorologtur.

14 Şubat 1869 tarihinde Glencorse, Midlothian, İskoçya'da çiftçi “John Wilson” ve “Annie Clerk Harper” çiftinin çocukları olarak dünyaya gelmiştir. 1908 yılında evlendiği “Jessie Fraser Dick” ile iki kız, iki erkek çocuk sahibi olmuşlardır. 4 yaşında babasını kaybedince, annesi ile birlikte İngiltere'de Manchester şehrine taşındılar. Owen's Koleji'nde (şu anda Manchester Üniversitesi) eğitimine başladı. Fizik tedavicisi olmak istediğinden ilk yıllarında biyoloji derslerine ağırlık verdi. 1888 yılında Cambridge Üniversitesi'nden burs kazandı. 1892 yılında mezun olduğunda artık fizik ve kimya onun için daha önem taşımaktaydı.

1893 yılında meteorolojiye ilgi duymaya başladı. 1894 yılında Ben Nevis gözlemevinde bulut oluşumlarını incelemeye başladı. Bulut formasyonlarından çok etkilenen Wilson, bulutları Cambridge'teki laboratuvar ortamında oluşturma çalışmalarına girdi. Buhar içeren havayı kapalı bir ortamda genleştirerek deneyler yapmaktaydı. Yıllar geçtikçe deney ortamını geliştirdi ve sonradan çok kullanılacak sis odasını meydana getirdi. Bu deneyler sırasında iyonların hareketini gözlemleyen Wilson, yeni keşfedilen x ışınlarını kullanarak havanın daha iletken olduğunu keşfetmişti. 1895'te yaptığı bulut odası keşfi ile 1927 yılında Arthur H. Compton ile Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. Wilson sis odası, yüklü taneciklerin izlerini görünür hale getiren bir aygıttır. Kabarcık odası'nın öncüsüdür; ama aşağı yukarı karşıt bir ilkeyle çalışır.
1911 yılında alfa ve beta parçacıklarının izlediği yolu fotoğraflayan ilk bilim adamıydı. 1923 yılında elektronların izlediği yollar üzerine 2 makale çıkardı. Ve bundan sonra sis odası nükleer araştırmalarda önemli bir yer etti.
Sis odası, C.T.R. Wilson tarafından, 1912'de geliştirilmiştir. Wilson, Ben Nevis araştırma laboratuvarında bulut oluşumu üstünde çalışmıştır ve bulut oluşturan küçük su damlacıklarının, toz ya da iyonlaşmış hava moleküllerinde, başka yerlerdekinden çok daha hızlı oluştuğunu fark etmiştir. Havada ilerleyen yüklü tanecik, hava moleküllerinden elektron alarak, iyonlaşmış moleküller oluşturduğuna göre, bulut oluşumu için gerekli koşullar sağlanırsa, taneciğin geçtiği yolda bir dizi damlacığın kalması sağlanabilirdi.
Sis odası, kabarcık odası gibi, yüklü tanecikleri belirlemede kullanılır. Ama, sıvıda gaz kabarcıkları yerine, gazda sıvı damlacıkları oluşmasına dayanarak çalışır.
Wilson sis odası; kozmik ışınlar, radyoaktivite, x-ışınları gibi olguların araştırmalarında ve nükleer silahların geliştirilmesine yardımcı olmuştur. Wilson yoğunlaşma bulutu adı verilen sistemle duman halkaları şeklinde oluşan ve karakteristik su üzerinde bir nükleer patlama oluşturulur.

1916 yılından sonra yıldırımları araştırmaya yöneldi. 1936 yılında Cambridge'ten emekli oldu. Fakat araştırmalarına devam etti. II. Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin yıldırımlardan etkilenmemesi için çalışmalar yaptı. 15 Kasım 1959 tarihinde İskoçya'nın Carlops köyünde öldü.

1927 yılında Arthur Holly Compton ile birlikte Nobel Fizik Ödülünü aldı.

Royal Society  Resmi Sitesi7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sis Odası Makalesi İng. 17 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nobel Fizik Ödülü
Kabarcık odası

Cinayet, bir kimsenin başka bir kimseyi bilerek öldürmesi eylemidir. Çoğu ülkede müebbet hapis ya da idam cezasıyla sonuçlanmaktadır. Hukuken öldürme veya kasten öldürme olarak nitelenir. Öldüren kişiye katil denir.
Çoğu toplum, cinayeti son derece ciddi bir suç olarak görmekte ve dolayısıyla cinayetten hüküm giymiş bir kişinin intikam, caydırıcılık, rehabilitasyon hale getirme amacıyla sert cezalar alması gerektiğine inanmaktadır.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Kişilere Karşı İşlenen Suçlar" başlığının altında 2. kısmında düzenlenmiş suç tipidir.
Eski TCK'de (765 Sayılı Türk Ceza Kanunu) adam öldürmek cürümleri başlığı altında 448'den 455'nci maddelere kadar toplam 8 maddede öldürme suçları düzenlenmişti. Yeni TCK'de ise hayata karşı suçlar başlığı altında 81'den 85'nci maddelere kadar, toplam 5 madde altında öldürme suçları düzenlenmiştir.
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 81. maddesine göre kasten adam öldüren kişi müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Aynı kanunun 82. maddesinde sıralanan nitelikli hallerden birinin varlığı halinde ise kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Cinayet oranlarına göre ülkeler listesi
Töre ve namus suçları
Hamile kadın cinayetleri
Ölüm tehdidi
Cinayet-intihar
Şehvet cinayeti
Anatomi cinayeti
Çeyiz cinayeti
Kadın cinayeti
Öldürmeme
Suikast
Meşru müdafaa

Cinayet8 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Darmstadtiyum (Fonetik: /ˌdɑ(ɹ)mˈʃtatiəm/), eski adıyla ununnilium (Fonetik: /ˌjuːnuːˈnɪliəm/, sembol Uun) veya eka-platin, sembolü Ds, atom numarası 110 olan kimyasal element.
Süper ağır elementlerden biridir. Çok çabuk bozunur: kütle numarası 267 ile 273 arasında olan izotoplarının yarı ömürleri mikrosaniyelerle ölçülür. Daha ağır izotopları, kütle numarası 279 ile 281 olanlar, daha yakın zamanlarda sentezlenmişlerdir ve daha kararlıdırlar. Yarı ömürleri sırasıyla 180 milisaniye ile 11.1 saniyedir.

Darmstadtiyum ilk kez 9 Kasım 1994'te, Darmstadt, Almanya'daki GSI Helmholtz Ağır İyon Araştırma Merkezinde, Jorge Rigol önderliğinde bir ekipçe sentezlenmiştir. Ds, kurşun bir hedefin nikel atomlarıyla bombalanması sonucu oluşan nükleer füzyon ile elde edilmiştir:

  
    
      
        
          
            208
            82
          
        
        
          P
          b
        
        +
        
          
            62
            28
          
        
        
          N
          i
        
        
        →
        
        
          
            269
            110
          
        
        
          D
          s
        
        +
        
          
            1
            0
          
        
        
          n
        
        
      
    
    {\displaystyle {208 \atop 82}\mathrm {Pb} +{62 \atop 28}\mathrm {Ni} \quad \rightarrow \quad {269 \atop 110}\mathrm {Ds} +{1 \atop 0}\mathrm {n} \;}
  

Element keşfedildiği yerin adıyla isimlndirilmiştir. Yeni isim IUPAC tarafından 16 Ağustos 2003'te resmiyet kazanmıştır.

Bazı bilim insanı (eğlence için) policium adını önermişlerdir. Çünkü elementin atom numarası olan 110, Alman polisinin acil durum numarasıdır.

Kararlılık adası

WebElements.com - Darmstadtium 18 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IUPAC: Element 110 is named darmstadtium
Apsidium - darmstadtium
(Almanca) https://web.archive.org/web/20070928002740/http://www.darmstadtium.de/index.cfm

Denklem, iki niceliğin eşitliğini gösteren bağıntıdır. Araya (=) işareti konularak ifade edilir. Denklemlerde eşitlik değişkenin belirli değerleri için sağlanır. Değişkenlerin her değeri için geçerli olan eşitliklere özdeşlik denir.
(x+y)²= x²+2xy+y² özdeşlik, x²-3x+2=0 ifadesi ise bir denklemdir.
Denklemlerde değişkenlerin en büyük kuvveti denklemin derecesini gösterir. Her terimin derecesi aynı olan denklemlere homojen denklem denir.

Denklemler bilinmeyenin derecesine göre aşağıdaki isimleri alır:
Doğrusal denklem (Birinci derece)
Karesel denklem (İkinci derece)
Kübik denklem (Üçüncü derece)
Diferansiyel denklem, içinde türev operatörü barındıran denklem
Parametrik denklem, değişkenlerin bir parametreye göre değiştiği denklem
Diophantus denklemi

Eşitsizlik
Cebir

"Üniversiteye giriş sınavlarında çıkmış denklem soruları". 27 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Ocak 2013.

Dijital antropoloji, insan ile dijital teknolojilerin ilişkisi üzerine çalışan disiplindir. Antropoloji ile teknolojinin kesiştiği alanlara eğilir.
Yeni bir alan olduğu için, farklı isimlendirmeleri ile karşılaşılabilir. Tekno-antropoloji, dijital etnografi, siber antropoloji, sanal antropoloji bu isimlendirmelere örnek olarak verilebilir.

İnsan ve teknoloji üzerine sibernetik çalışmalar
İnsanlık üzerine yapılan araştırmalarda dijital teknolojilerin kullanımı
Teknoloji tabanlı topluluk çalışmaları
Antropoloji yardımıyla teknolojinin daha iyi anlaşılması ve daha verimli kullanılması
Öğretim ve araştırmada dijital teknolojilerin araç olarak kullanılması
Kültürel bağlamda dijital teknoloji deneyimlerinin etkileri
Dijital teknolojilerin bağlamsallaştırılması
Maddi kültür alanı olarak dijital teknoloji
İnsan davranışlarının modellenmesi ve analizi

Londra Üniversitesi, Kansas Devlet Üniversitesi, Binghamton Üniversitesi, Aalborg Üniversitesi ve Colorado Üniversitesi dijital antropoloji alanında eğitimlere öncülük eden üniversitelerdir. Türkiye'de bu alanda eğitim veren bir kurum henüz bulunmamaktadır.

İnternet Sosyolojisi (İngilizce)
Dijital Sosyoloji (İngilizce)

Budka, Philipp and Manfred Kremser. 2004. "CyberAnthropology—Anthropology of CyberCulture" 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in Contemporary issues in socio-cultural anthropology: Perspectives and research activities from Austria edited by S. Khittel, B. Plankensteiner and M. Six-Hohenbalken, pp. 213–226. Vienna: Loecker.
Escobar, Arturo. 1994. "Welcome to Cyberia: notes on the anthropology of cyberculture." Current Anthropology 35(3): 211-231.
Fabian, Johannes. 2002. Virtual archives and ethnographic writing: "Commentary" as a new genre? Current Anthropology 43(5): 775-786.
Gershon, Ilana. 2010. The Break-up 2.0: Disconnecting over new media. Cornell University Press
Ginsburg, Faye. 2008. Rethinking the Digital Age. In The Media and Social Theory. Edited by Desmond Hesmondhalgh and Jason Toynbee. New York: Routledge
Hine, Christine. 2000. Virtual ethnography. London, Thousand Oaks, New Delhi: Sage.
Horst, Heather and Daniel Miller. 2012. Digital Anthropology. London and New York: Berg
Kremser, Manfred. 1999. CyberAnthropology und die neuen Räume des Wissens. Mitteilungen der Anthropologischen Gesellschaft in Wien 129: 275-290.
Ito, Mizuko, Sonja Baumer, Matteo Bittanti, danah boyd, Rachel Cody, Rebecca Herr-Stephenson, Heather A. Horst, Patricia G. Lange, Dilan Mahendran, Katynka Z. Martinez, C.J. Pascoe, Dan Perkel, Laura Robinson, Christo Sims and Lisa Tripp. (2010) Hanging Out, Messing Around, and Geeking Out: Kids Living and Learning with New Media. Cambridge: MIT Press.
Paccagnella, Luciano. 1997. Getting the seats of your pants dirty: Strategies for ethnographic research on virtual communities 13 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Journal of Computer Mediated Communication 3(1).
Sugita, Shigeharu. 1987. "Computers in ethnological studies: As a tool and an object," in Toward a computer ethnology: Proceedings of the 8th International Symposium at the Japan National Museum of Ethnology edited by Joseph Raben, Shigeharu Sugita, and Masatoshi Kubo, pp. 9–40. Osaka: National Museum of Ethnology. (Senri Ethnological Studies 20)
Wittel, Andreas. 2000. Ethnography on the move: From field to net to Internet 18 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Forum Qualitative Sozialforschung / Forum: Qualitative Social Research 1(1).

Computer Mediated Anthropology
Cyber Studies WebRing 29 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Centre for Digital Anthropology (University College London) 22 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Digital Ethnography Research Centre (RMIT University, Melbourne) 29 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Intel Science & Technology Centre (University of California, Irvine)28 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dijital eşitsizlik bilişim ve iletişim teknolojilerinde erişim, kullanım ve etki yönünden karşılaşılan eşitsizlik durumudur. Eşitsizlik olgusu farklı toplumsal, coğrafi ya da jeopolitik öbekleri etkileyebilmektedir. Bilişim teknolojisinin maliyetindeki yükseklik bu teknolojinin küresel ölçekte kullanımını güçleştirmektedir.
Dijital eşitsizlik terimi ilk kez Larry Irving tarafından, NTIA başkanı olduğu dönemde kullanılmıştır.
Dijital eşitsizliğin tarihsel gelişimi, farklı dönemlerde ortaya çıkan teknolojik ve ekonomik dönüşümlerle birlikte aşağıdaki tabloda kısaca özetlenmiştir:

Tarih boyunca çeşitli biçimlerde toplumu etkileyen eşitsizlikler, günümüzde dijitalleşme ve bilgisayar devrimi ile yeni bir boyut kazanmıştır. İlk çağlardaki kabile içi etkileşimlerden, Antik Mısır ve Roma İmparatorluğu’nda görülen kölelikten, Orta Çağ’daki serflik ve feodalite düzeninden, mutlakiyetçi krallıklar altındaki toplumsal yapılardan, Sanayi Devrimi işçilerinden ve İkinci Dünya Savaşı sonrası hız kazanan feminizm hareketlerinden de anlaşılabileceği üzere, eşitsizlik insanlık tarihi boyunca toplumları şekillendiren bir olgu olmuştur. Çağdaş dönemde eşitsizlik kavramı, dijital eşitsizlik çerçevesinde yeniden ele alınmakta; özellikle 1960’lardan itibaren hız kazanan bilgisayar devrimi ve küreselleşme, toplumsal, ekonomik ve politik alanlarda önemli değişimlere yol açmaktadır.

“Cybercrud” kavramı, Ted Nelson tarafından ortaya atıldığında, Silikon Vadisi’ndeki bazı yazılımcı, akademisyen ve girişimcilerin bilgisayarların ve bilginin merkeziyetçi yapılardan uzaklaştırılması gerektiğini savunduğu belirtilmiştir. Nelson ve benzer görüşteki öncü isimler, bilginin özgürleşmesi ve bürokratikleşmemesi gerektiğini savunmuş; bu yaklaşım, teknolojinin yeni yön ve vizyonlarının şekillenmesinde etkili olmuştur. Bilgisayar devriminden sonraki dönemde birçok teknoloji şirketi, piyasalardaki devlet düzenlemelerinin azaltılmasını destekleyen politikalar benimsemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında artış gösteren medyan reel ücretlerin, 1980’lerden itibaren durgunlaştığı, bu dönemde eşitsizlik göstergelerinin artış eğilimine girdiği görülmüştür. "İktidar ve Teknoloji" adlı eserde, İkinci Dünya Savaşı sonrası refah artışının yalnızca otomasyona değil, aynı zamanda yeni iş olanaklarının ortaya çıkması ve daha dengeli gelir dağılımına bağlı olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca, işçi sendikalarının küresel ölçekte zayıflaması, şirket kârlarının ekonomik büyümenin temel unsuru olarak görülmesi, işgücü maliyetlerini azaltmaya yönelik stratejilerin yaygınlaşması ve düşük vasıflı işlerin taşeronlaşması gibi gelişmelerin, zaman içinde işçi gücünün azalmasına yol açtığı değerlendirilmiştir. Bu süreçte kamu politikalarının da piyasalardaki devlet düzenlemelerini azaltmaya yönelik biçimde şekillendiği ifade edilmiştir.

Küreselleşmeyle birlikte yerel sorunlar ve fırsatlar, küresel ekonomik ve toplumsal gelişmelerden daha fazla etkilenmeye başlamıştır. Toplumlar, küreselleşme sürecinin ekonomik, kültürel ve teknolojik etkilerinden doğrudan etkilenmiştir. Marshall McLuhan, iletişim teknolojilerinin dünyayı birbirine daha bağlı hâle getirdiğini savunarak bu süreci “Küresel Köy” kavramıyla açıklamıştır. Manuel Castells ise bilgi teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla oluşan toplumsal yapıyı "Ağ Toplumu" olarak tanımlamıştır. Dijital teknolojiler, 1990'lı ve 2000'li yıllardan itibaren günlük yaşamın birçok alanında yaygın olarak kullanılmaya başlamasıyla birlikte, insanların diğer mal ve hizmetleri tüketme biçimleri üzerinde de önemli bir etki yaratmıştır. Dünyada dijitalleşmeye verilen önemin artması, birçok alanda dijital teknolojilerin ve araçların yaygınlaşmasına ve zamanla geleneksel yöntemlerin kullanımının azalmasına yol açmıştır. Bilgi ve İletişim Teknolojilerin'e erişim eksikliği ise bazı çalışmalarda "Dijital yoksulluk" olarak tanımlanmaktadır.
2000'li yılların başlarında, dijital cihazlar ve altyapı daha yaygın ve uygun hale geldikçe, akademisyenler yalnızca erişime değil, aynı zamanda dijital becerilere, okuryazarlığa ve kullanım kalıplarına da vurgu yapmaya başlamıştır. Bu dönemde dijital eşitsizlik, yalnızca erişim sorunu değil; dijital beceri ve deneyim farklılıklarıyla da ilişkilendirilmeye başlanmış, bu beceri ve deneyim uçurumunu ele almak, dijital eğitim ve öğretime daha fazla önem verilmesini gerektirmiştir.  2000'li yılların ortalarına gelindiğinde, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki birçok ülke, dijital yeterliliği ya disiplinler arası bir tema olarak ya da bağımsız bir ders olarak okul müfredatlarına entegre etmeye başlamıştı.  Bu yeni gereksinimleri karşılamak ve gelecek nesilleri dijital düzene adapte etmek için öğretmenlerin ve öğretmen adaylarının becerilerini geliştirmek amacıyla önemli çabalar sarf edilmiştir. Dijital Düzen herkese eşit fırsat sunmadığı için Birleşmiş Milletler (BM), 2015 yılında Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları adı altında dijital eşitsizliklerin azaltılmasına yönelik çalışmalar başlatmış olsa da dijital eşitsizlik etkilerini göstermeye devam etmektedir.

COVID-19 salgını sonrası dijital uçurum konusu kamuoyunda daha görünür hale gelmiştir. Salgın sürecinde insanların uzaktan çalışma, eğitim görme, hizmetlere erişme ve iletişim kurma gibi faaliyetleri dijital ortamlar üzerinden yürütmek zorunda kalması, medya, hükûmetler ve çeşitli kuruluşlar tarafından dijital eşitsizliklerin daha ciddi bir sorun haline geldiğinin vurgulanmasına yol açmıştır. Salgın sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, dijital uçurumu bir ölüm kalım meselesi olarak gördüğünü dile getirmiştir. Salgın sırasında dijital teknolojilerin günlük yaşamda kullanımı önemli ölçüde artmış, internete ve dijital cihazlara dayalı yeni çalışma ve iletişim alışkanlıkları ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak internet erişimi ve dijital beceri eksikliği yaşayan kişiler bu süreçte eğitim, iletişim ve hizmetlere erişim konusunda daha fazla dezavantajlı durumda kalmıştır.
Pandemi sonrasında yaşanan teknolojik gelişmeler, yapay zekâ araçlarının popüler hale gelişi ve günlük hayattaki kullanımının artması ile dijitalleşme farklı bir boyut kazanırken dijital eşitsizlik ve insanlar arasındaki dijital uçurum da artmıştır. Şirketler Covid-19 salgınının yarattığı bu dönüşüm ile yeni teknolojik atılımlar yapmışlardır. Bu durum ile artık dijital eşitsizlik halk ve insanların arasında olmaktan çıkmış, devletler ve şirketler arasında da büyük bir uçuruma sebep olmuştur.

Alan Turing, 1950 yılında yayımlanan makalesinde akıllı makine kavramını tanımlamıştır. Turing’e göre bir makinenin zekâsı, insan davranışını taklit etme kapasitesi üzerinden değerlendirilebilir. Bu yaklaşım temelinde gelişen yapay zekâ çalışmaları ve şirketlerinin, günümüzde yapay zekâyı insanın tamamlayıcısı olmaktan ziyade daha ileri bir teknoloji olarak konumlandırdığı ifade edilmiştir. Bilgisayar devrimi ve neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla, yapay zekâ alanındaki bu yönelimin daha anlaşılır hâle geldiği savunulmuştur. Birçok çalışmada insan zekâsının sosyal ve bağlamsal özellikleri nedeniyle farklı ortamlara uyum sağlayabilen bir yapıya sahip olduğu belirtilmiştir. Otomasyonun arttığı ve emeğin değerinin sermaye lehine dönüştüğü bu dönemde, yapay zekâ ve robot teknolojilerinin insan emeğinin yerini tam olarak almadığı ileri sürülmüştür. İnsan zekâsının sosyal niteliği; problem çözme, uyum sağlama, hipotez üretme ve empati gibi becerilerin önemini ortaya koymuştur. "İktidar ve Teknoloji" adlı eserde, insan davranışlarının sosyal ve bağlamsal doğasının tam olarak anlaşılmaması durumunda, yapay zekâ sistemlerinin bu yönleri taklit etmekte sınırlı kalacağı belirtilmiştir. Aynı eserde, insan zekâsının kapasitesinin küçümsenmesi ve yapay zekâ sistemlerinin aşırı değerlenmesi durumunda, otomasyonun artmasıyla işsizlik ve refah kaybı risklerinin ortaya çıkabileceği ifade edilmiştir. Yapay zekâ ve veri temelli teknolojilerin yaygınlaşması, aynı zamanda yeni ekonomik modellerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 

Bu bağlamda, veri odaklı ekonomik yapılar içinde öne çıkan kavramlardan biri gözetleme kapitalizmidir. 2000’li yılların başlarında, artan dijitalleşme ve veri temelli teknolojilerin gelişimi, birçok kişi tarafından yeni bir refah döneminin başlangıcı olarak değerlendirilmiştir. Ancak Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism adlı eserinde, kökleri bilgisayar devrimine uzanan yeni bir ekonomik sistemin toplumsal yapılar üzerinde belirleyici olmaya başladığını ileri sürmüştür. Zuboff, gözetleme kapitalizmini, insan deneyiminin veri, öngörü ve reklam gibi ticari faaliyetler için bir kaynak olarak kullanıldığı bir ekonomik düzen olarak tanımlamıştır. 
Bu çerçevede, büyük teknoloji şirketlerinin kullanıcı verilerini hizmet sunumu kapsamında topladığı ve bu verileri ekonomik değere dönüştürdüğü ifade edilmiştir. Şirketlerin bu süreçte hukuki ve kurumsal boşluklardan yararlanarak faaliyetlerini genişlettiği ve bu modeli geniş kitlelere yaydığına yönelik değerlendirmeler ileri sürülmüştür. Bu bağlamda, teknolojinin yönünün yalnızca teknik gelişmelerle değil, aynı zamanda politik ve ekonomik tercihlerle şekillendiği vurgulanmıştır.
Zuboff ayrıca, bu yeni ekonomik yapının, geçmişte eşitsizliklerin yoğunlaştığı dönemlerle benzer dinamikler taşıdığını ve veri temelli ekonomik modellerin daha önce görülmemiş özellikler içerdiğini belirtmiştir. Sanayi devrimi sonrası yaşanan toplumsal dönüşümler ile günümüz dijital ekonomisi arasında paralellikler kurarak, bireyselleşme ve veri odaklı hizmetlerin bu sistemin yaygınlaşmasına katkı sağladığını ifade etmiştir.
Bu kapsamda, büyük teknoloji şirketlerinin kullanıcı davranışlarını analiz ederek ekonomik değer üretmesi, gözetleme kapitalizminin temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Bu modelin zamanla daha da güçlendiği ve düzenleyici müdahalelerin sınırlı kaldığı yönünde görüşler ortaya atılmıştır. Zuboff’a göre bu sistemde bireyler yalnızca kullanıcı değil, aynı zamanda veri üreticisi olarak konumlandırılmıştır. Bu yeni ekonomik yapıların

Disprozyum, periyodik tabloda simgesi Dy, atom numarası 66 ve atom ağırlığı 162.51 olan kimyasal element.

Disprozyum, nadir toprak elementlerinden biridir. Metalik, parlak gümüş renklidir. Oda sıcaklığında havada tepkimeye girme eğilimi düşüktür, ancak seyrek veya derişik mineral asitlerinde hidrojen açığa çıkartarak çözünmeye eğilimlidir. Çelikten daha sert alaşımlarla kesilebilir ve aşırı ısınması engellendiği sürece kıvılcım çıkartmadan üzerinde çalışılabilir. Disprozyumun karakteristikleri ufak safsızlıklarda bile değişim gösterir.

Disprosiyum lazer yapımı için vanadyum ve diğer elementlerle alaşım halinde kullanılır. Yüksek termal nötron emilim kesiti ve yüksek erime noktası sayesinde nükleer reaktörlerde kontrol çubukları yapımında kullanılmasını sağlar. Disprozyum oksit (diğer adıyla disprosiya/dysprosia), nikel çimento içinde nükleer reaktörlerin soğutma çubuklarında kullanılır. Disprozyum-kadmiyum kalkogenitler kimyasal reaksiyon gözlemlerinde kızılötesi ışınım kaynağı olarak kullanılır. Kompakt disk (CD) yapımında az miktarda kullanılan disprosiyum, yüksek paramanyetikliği sebebiyle manyetik rezonans görüntüleme tekniklerinde kontrast ajanı olarak görev yapar.
85 Kelvin altındaki sıcaklıklarda ferromanyetik olması sebebiyle araştırma amaçlı nanomıknatıs yapımında kullanılabilir, ancak oksitlenmeye eğilimi sebebiyle pratikte bu yapılamamıştır.

Psikoloji felsefesi, modern psikolojinin teorik temellerinde yatan birçok konuyu ifade eder.

Psikoloji felsefesi ile ilgili olarak, klinik psikiyatri ve psikopatoloji hakkında felsefi ve epistemolojik araştırmalar vardır. Psikiyatri felsefesi temel olarak değerlerin psikiyatrideki rolü ile ilgilenir: felsefi değer teorisi ve fenomenolojiden türetilen değerlere dayalı uygulama, zihinsel sağlık bakımının oldukça karmaşık ortamında klinik karar verme sürecini iyileştirmeyi ve insanlaştırmayı amaçlar.
İnsan davranışlarının sebeplerini açıklayarak insanı açıklama amacı taşıyan psikoloji bilimi deneysel bir bilim olarak şekillenmeden çok önce felsefenin içinde yer almıştır. Felsefi bir bakışla insanı değerlendirmeye çalışan felsefi psikoloji ile deneysel bir bilim olarak şekillendirilen bilimsel psikolojinin sahip olduğu özellikler birbirlerinden farklıdır. Psikoloji felsefesi tarafından incelenen konulardan bazıları, psikolojik araştırma metodolojisiyle ilgili epistemolojik kaygılardır, bunlardan bazıları:

Psikoloji için en uygun metodoloji mentalizm, davranışçılık veya uzlaşma mıdır?
Özbildirim ölçekleri güvenilir bir veri toplama yöntemi midir?
Boş hipotez testlerinden hangi sonuçlar çıkarılabilir?
İlk ağızdan duyulan deneyimler (duygular, arzular, inançlar vb.) objektif olarak ölçülebilir mi?
Psikoloji ve bilişsel sinirbilimde kullanılan bilimsel karar verme mekanizmaları ve laboratuvar rutinleri nelerdir?
Psikoloji felsefesindeki diğer konular, zihnin, beynin ve bilişin doğası hakkında felsefi sorulardır, daha yaygın olarak bilişsel bilimin veya zihin felsefesinin bir parçası olarak düşünülür, örneğin:

Bilişsel modül nedir?
İnsanlar rasyonel yaratıklar mı?
Doğuştanlık varsayımı nedir?
Psikoloji felsefesi aynı zamanda bilişsel sinirbilim, evrimsel psikoloji ve yapay zeka alanlarında yürütülen çağdaş çalışmaları da yakından izler, örneğin psikolojik fenomenlerin sırasıyla sinirbilim, evrim teorisi ve hesaplamalı modelleme yöntemleri kullanılarak açıklanıp açıklanamayacağını sorgular.

Wundt bir felsefeci olarak psikoloji kürsüsü kurduğunda, psikoloji bir disiplin olarak kurulmuş kabul edilmesine rağmen hem Avrupa hem de Amerika'da, (James McKeen Cattel ilk psikoloji profesörü olarak atanıncaya kadar) psikoloji çalışmaları bir süre daha felsefe bölümleri içinde yer almıştır. Wundt'un psikoloji çalışmalarını yayınlamak için 1881 yılında kurduğu Felsefe Çalışmaları dergisi ilk psikoloji dergisidir. Felsefeden bağımsız olarak yayınlanan ilk dergi ise Amerikan Psikoloji Dergisi olmuştur

Felsefede İngiliz ampiristlerin insanın bilgiyi öğrenme sonucu elde ettiğine yönelik açıklamaları, deneyimin önemi ve duyu organlarının rolü üzerinde daha fazla durulmasına neden olmuştur. Bu düşünceye göre bilginin elde edilme sürecinde duyumlarla gelen dışsal deneyimler ve John Locke’un deyimiyle düşüncelerle gelen içsel deneyimler bütün bilgilerin kaynağını oluşturur ve bunların dışında bilginin oluşması söz konusu değildir. Bu yaklaşım, Descartes’ın insanın bazı bilgilerinin doğuştan geldiği fikrine karşı şiddetli bir çıkıştır. Immanuel Kant ise, zihinde doğuştan örgütleyici bazı yapılar olduğunu kabul etmektedir.

İnsanın sahip olduğu psikolojik özellikler teknolojiden gündelik yaşama kadar hemen her alanda değerlendirilmektedir. Buna bağlı olarak bir bilim olarak psikolojinin insan hayatındaki yeri ve değeri de gittikçe artmaktadır. Elde edilen bilimsel gelişmeler bilimlerin birbirleri ile ilişkilendirilmesini de zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda biyoloji ile psikolojinin ya da nöroloji ile psikolojinin ve yapay zekâ çalışmaları ile psikolojinin ortak alanlarının olması kaçınılmaz bir sonuç olarak gözükmektedir. İşte bu nokta felsefe ile bilim ilişkisinin de ana noktasıdır. Bilimlerin kavramlarının, problemlerinin ve yöntemlerinin felsefi bir gözle değerlendirilmesi görevini üstlenen bilim felsefesi ile bilimler sınırlarını, kavramlarını ve problemlerini daha açık bir biçimde belirlemektedir. Psikoloji felsefesi de bu amaçla psikolojinin bir bilim olarak sahip olduğu özelliklere yönelik yapılan felsefi değerlendirmeler bütünüdür. Yani psikoloji bilimine bir üst bakış ile oluşturulan alandır. Bu değerlendirmeler ile hem psikolojinin bilimsel özellikleri belirginleştirilmekte hem de yeni çalışmalar hususunda psikolojiye yeni hedefler gösterilmektedir.

Eleştirel psikoloji adına vurgulanması gereken daha önemli bir nokta, psikoloji tarihinin psikoloji felsefesi ile ilişkisidir. Burada söz konusu olan yalnız psikolojinin metodolojik tercihleri değil, aynı zamanda “genel dünya görüşündeki” değişimlerdir de. Psikoloji batı ülkelerinde daha İkinci Dünya Savaşı öncesinde, salt akademik bir araştırma alanı olmaktan çıkarak toplumsal yaşamda da yaygın olarak karşılık bulmaya başladı. Ancak bu süreç özellikle savaş sonrası dönemde büyük bir ivme kazandı. Psikolojinin bu gelişimini Lucien Goldmann’ın (1998) bu döneme ilişkin bakış açısı ile karşılaştırmak mümkündür. Goldmann’a göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kapitalizmi bir “bunalım kapitalizmi” olmaktan çıkarak bir “düzenleme kapitalizmi” haline evrilmiştir. Bu dönüşüm sırasında daha önceleri felsefenin tuttuğu ideolojik yeri toplumsal bilimler tutmaya başlamıştır ve bu toplumsal bilimler “düzenleme kapitalizminin” kurucu bir ögesi durumuna dönüşmüştür. Nitekim psikolojinin tarihine bakıldığında yalnız pratik uygulamaları 4 bakımından değil, genel paradigmaları bakımından da ideolojik etkileşimlerinin kuvvetli olduğu görünmektedir. Vurgulanması gereken nokta çok temel felsefi tutumda psikolojinin kendi iç bilimsel" dinamiklerinden daha çok, dış toplumsal ve tarihsel dinamiklere bağlı kaldığıdır. Psikoloji tarihi çalışması bu etkileşimi gözler önüne sermesi itibarı ile, yalnız psikolojinin ideolojik karakterini deşifre etmenin ötesinde, psikolojinin modern kapitalist toplum içindeki kurucu rolünün görülmesini de destekleyecektir.

Wittgenstein'ın psikoloji felsefesi alanındaki çalışmaları; psikolojik kavramların, zihni ve ifadesel davranışları oluşturan dil oyunları bağlamında anlaşılması ve aktarılması gerektiğini öner sürer. Wittgenstein sadece gerçeklik tasarımı, deneyim ve dil unsurları arasındaki ilişkiye değil aynı zamanda iç ve dış deneyimler arasındaki karşılıklı etkileşime de işaret eder.
Davranışların iç benlikle olan ilgisinde yaşam biçimleri ve dil oyunu pratiğinin kültürel taraflarını ortaya koymak, davranışsal dilin nasıl edinildiği ile ilgilenen psikoloji felsefesiyle paralel olarak düşünülebilir. Farklı bakış açılarının kazanılmasında ve düşüncenin gerçekliği kavramasında önemli bir yer tutan yaşam tarzları, Merleau Ponty'nin beden-özne felsefesine benzetilmektedir. Yaşam biçimlerine benzer olarak Ponty'nin beden felsefesi, iç yaşantılarla bedensel aktiviteler arasındaki ilişkide, anlamı ilkin bilinçte değil, bedensel algıda görmüş, açıkça bedensel aktiviteyi dış dünya algısının temeline yerleştirmiştir. Ponty'nin ego-body algısı olarak ele aldığı bu algı biçimi, bedenin duyusal araçlarını zihinsel niyetlerin izini sürmenin birincil kaynağı haline gelmiştir. Bu şekilde bedensel aktivite gibi yaşam biçimleri de bedensel pratik alanı sunarak sözü edilen kültür ortamının aslında insani bir eylem alanı olduğu anlaşılır.

Psikolojik sermaye, psikoloji disiplininden evrimleşerek oluşmuştur. Pozitif psikolojik hareket de, psikolojik işlev bozukluğuna odaklanmak yerine psikolojideki pozitif niteliklere dikkat çekmektedir. Pozitif psikoloji hareketi örgütsel davranış alanında önemli bir yer almaya başlamıştır. Pozitif psikoloji felsefesi kullanılarak literatürde iki akım yaratılmıştır. Bu hareketler pozitif örgütsel bilim ve pozitif örgütsel davranıştır.

Willard Van Orman Quine, analitik felsefede dil ve aklın gelişimi üzerine bir tezle empati üzerine tartışmaya olan ilgiyi tazeledi. Quine'e göre, psikolojinin insan davranışını yaygın olarak açıkladığı sözde kasıtlı durumların atfedilmesi empatiye dayanmaktadır ve insanları inançlara, arzulara ve algılara atfetmeye yönlendirir.

Spinoza felsefesinin temel kavramlarından biri olan conatusun, tüm varlıkların özünde bulunan bir varlığını sürdürme çabası olduğunu açıkladıktan sonra, insanın da doğadaki her varlık gibi conatusu gereğince hareket ederken neleri temele aldığı, yani varolma çabasının bir şeye yönelirken belli başlı kriterleri olup olmadığının da sorgulanması gerekmektedir.“Spinoza, dış etkenlerin neden olduğu olgusal etkilerin deneyimlerine, tanımı gereği zararlı ya da acı verici olmayan, nötr bir anlamdaki bedensel duygulanımlar (affectiones) adını verir. Bütün diğer şeyler (kayalar, bitkiler, hayvanlar) benzer bir biçimde etkilenir. Bu etkiler, conatus’un uğruna çabaladığı, kendi varoluşunda sürme arayışı açısından sonuçlar doğurur. Bu sonuç olumlu, nötr ya da olumsuz olabilir, yani bu sürme arayışı güçlenir, aynı kalır ya da engellenir.”

Part 7 of MindPapers: Philosophy of Cognitive Science (contains over 1,500 articles, many with online copies) 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Philosophy of Psychology 8 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arkeolojik kazılarda ele geçen buluntuların bir kısmı, içinde karbon elementi bulunan çeşitli organik buluntulardır. Karbon içeren organik buluntularda eser olarak bulunan radyoaktif 14C (radyokarbon) izotopunun yoğunluğu ya da radyoaktivitesi ölçülerek söz konusu buluntular ve bu buluntuların ele geçtiği tabakalar ve kontekstler tarihlenebilir. Radyokarbon tarihleme yöntemi, bulunduğu 1950 yılından günümüze, yaklaşık son 50 bin yılda yeryüzünde meydana gelen arkeolojik, paleobotanik ve yerbilimsel olayların mutlak tarihlenmesi için kullanılan ana yöntem durumuna gelmiştir. Arkeolojik kazılarda ele geçen ve karbon içeren her organik buluntu radyokarbon yöntemiyle tarihlenebilir. Tarihlenmek üzere toplanan buluntulara örnek adı verilir. Tarihlenecek örnekler olarak ağaç parçaları, odun kömürü, kurumuş bitkiler, tahıl taneleri, dokuma parçaları, deri, hayvan kabukları, kemik, yemek artıkları sayılabilir.
Uzaydan atmosferin üst tabakalarına gelen kozmik ışınların her yönden eşit miktarda geldiği gözlenir. Bu nedenle 14C izotopunun oluşma hızı ile canlılardaki yoğunluğunun eski zamanlardan günümüze aynı olması beklenir ve böyle olduğu varsayılır. Fakat 14C hemen parçalanmaya başlar ve atmosferde bir denge derişimine erişir: 1 g karbon için 1 dakikada 15.3 parçalanmadır. 14C karbondioksidin yapısına girer ve fotosentez ile bitkilerin ve dolayısıyla hayvanların yapısına girer. Bitki ve hayvanlar canlıyken yapılarında 14C denge derişiminde bulunur. Fakat öldükten sonra dışarıdan karbon alınması duracağından zamanla 14C miktarı azalır. 5730 yıl geçtiğinde ise yarı yarıya azalmış olur.
Bu tarihleme yöntemi için, atmosferdeki 14C yoğunluğu eski zamanlardan günümüze değişmediği varsayılır. Temel varsayımı doğrulamak üzere ağaç halkaları sayımı (dendrokronoloji) yöntemiyle gerçek halka yaşları belirlenen yüzlerce örneğin radyokarbon yaşları da bulunarak karşılaştırılmıştır. Gerçek yaş deyimi yerine aynı zamanda takvim yaşı deyimi de kullanılır. Bu karşılaştırmalar temel varsayımın doğru olmadığını, yeryüzündeki 14C yoğunluğunun eski yıllarda önemli miktarlarda değiştiğini, bazı zamanlarda arttığını bazı zamanlarda ise azaldığını göstermiştir. Özellikle 20. yüzyılda yapılan nükleer denemeler hakkında yapılan gözlemler, karbon izotopları konusundaki ölçümlerin yanıltıcı olabileceğini göstermektedir. Nükleer denemeler sonucunda, izotop miktarında ciddi artışlar gözlenmiştir. Bu fark, kozmik ışınlardaki doğal değişim sonucunda da oluşmaktadır. Sonuçta radyokarbon tarihleme yöntemiyle elde edilen verilere dikkatli yaklaşmak ve sonuçların belirli bir hata payına sahip olduğunu unutmamak gereklidir.

Türkiye'de radyokarbon ile tarihleme yöntemi için Ulusal bir laboratuvar kurulmaktadır. Kömürleşen bitkiler, ağaçlar, kemik ve diğer örneklerden, radyokarbon tarihleme yapılacak laboratuvar tam teşekküllü olacaktır. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi'nde 2015 yılı Sonbaharında denemelere başlanması planlanan tesisin 2016 yılı içinde Türkiye ile birlikte Ortadoğu, Balkanlar'a hizmet verebilecektir.
Dr. Turhan Doğan yöneticiliğinde yürütülen proje ile hayata geçecek tesiste ABD, Japonya ve İsviçre'den getirilen en modern sistemler ile Türkiye'nin ve Bölgenin ilk tesisi olarak faaliyete geçecektir.
Radyokarbon (Karbon 14) ile tarihlemenin yapılacağı tesise Arkeoloji, Yer Bilimleri, Çevre Bilimleri ve Nükleer örnekler kabul edilecektir.

TAY Projesi: Radyokarbon Tarihleme Yöntemi 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20070531121105/http://www.radiocarbon.org/
http://ydbe.mam.tubitak.gov.tr/tr/haber/ulusal-1mv-hizlandirilmis-kutle-spektroskopisi-laboratuvari17 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Romantizm (Fr. romantisme) veya Coşumculuk, 1800 ve 1850 yılları arasında Avrupa'da edebiyatı, müziği, felsefeyi ve sanatı etkileyen entelektüel bir akımdı. Bir ölçüde Sanayi Devrimi'ne, Aydınlanma Çağı'na aristokratik sosyal ve siyasi düzenine, doğanın bilimsel rasyonalizasyonuna ve klasisizme tepki olarak doğan, doğaya ve duygulara verdiği önemle bilinen bir akımdır. Ortaya çıkışında ise 1789 Fransız İhtilali sonrasındaki toplumsal, siyasal ve düşünsel yapının etkileri vardır.

İngiliz romantikleri uygarlığın yapmacıklığına, tarihin acımasızlığına karşı durmuş, Fransız devrimcilerinin yanında yer almışlardır. İlk İngiliz romantizmi doğuya, kadınlık, çocukluk dünyasına yöneliktir.
İkinci romantik kuşak Lord Byron yaşamda duyulan acıyı dile getirmekte ya da asi kahramanların şarkısını söylemektedir. 1824'te başkaldıran Yunanların arasında ölümüyle romantik umutsuzluğun simgesi olmuştur. John Keats doğada insan için bir avunma getirmiştir (Ode to a Nightingale). İrlanda melodilerinin yazarı Moore ve onu izleyen ve yapıtıyla uluslararası başarı yakalayan Byron önemli romantiklerdir. Walter Scott "Göldeki Kadın-The Lady of the Lake, 1810" adlı tarihî romanıyla kendini kabul ettirmiştir.

Friedrich Schiller (Alman romantizm akımının etkisinde olan sanatçıdır.),
Alman romantizminin kaynakları 18. yüzyıla kadar uzanır. Klopstock ve Lessing yenilenmenin öncüleridirler. "Sturm und Drang" hareketinin kökeninde de onların etkisi hissedilir. Herder'in yanı sıra Goethe ve Schiller de bu hareketin içindedirler. Romantizm, Hölderlin ve Jean-Pau gibi sonraki kuşağın temsilcilerinde daha belirgindir. Son romantikler arasında Eichendorff, Ludwig Uhland, Mörike ile romantizmden etkilenmekle kalmayıp bu hareketin tüm özlemlerini paylaşmayan Heine sayılabilir.

Geçmişten devralınan her şeyin söz konusu edilmesine dayanan ve anlaşılması güç bir modernlik verilerine göre biçimlenen bu yeni duyarlılığın ortaya çıkış biçimleri Fransız Devrimi'nin hemen öncesinden başlayarak Fransa'da her dönemde varlığını sürdürdü. Fransa'da romantizm Rousseau ve Mme de Stael'i okuyan ve Chateaubriand'ı ustaları sayan kuşağı temsil eder. Romantizm Lamartin, sanatta özgürlüğü savunan Hugo, Vigny, Musset kendini kabul ettirdi ve Nerval, Gauter, P. Borel gibi sanatçıları etkiledi. Stendhal, Dumas gibi geçmişe yönelmek yerine içinde yaşadığı toplumu betimlemeyi yeğledi.

İtalya ve İspanya'dan çıkan romantikler beklendiği kadar geniş bir çevreye yayılamadılar. Tarihsel koşulların etkisiyle, edebî hareket bu iki ülkede sıkı sıkıya siyasete bağlı kaldı. İtalya'da liberaller ve yurtseverler öncelikle romantiklerdi. G. Brechet ve S. Pellico (Conciliatore'nin kurucuları) ile Manzoni (Nişanlılar) önemli temsilciler arasındadır. Büyük bir şair olan Leopardi döneme damgasını vururken Carducci de Risorgimento'nun bağımlı edebiyatına karşı çıkar. İspanyol romantizmi Rivas dükü ve José Zorrilla'nın

Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra başlayan ve Batı edebiyatı örnek tutularak meydana getirilen Tanzimat Edebiyatı'nın (1859-1896) ilk yıllarında romantizm akımının başlıca kişilerinin başlıca yapıtları verildi. Hugo, Chateaubriand, Dumas; tiyatro alanında özellike Goethe ve Schiller anılabilir. Tanzimat Edebiyatı'nın pek çok yazar ve şairi (Ahmet Mithat, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Abdulhak Hamit, Recaizade Mahmut Ekrem) romantizm akımının etkisindedir. Namık Kemal'in İntibah romanı Kamelyalı Kadın'ın; Vatan yahut Silistre oyunu da Romeo ve Juliet'in etkisindedir. Edebiyat-ı Cedide döneminde Halit Ziya Uşaklıgil'nın Mai ve Siyah adlı romanındaki Ahmet Cemil karakteri romantik yazarları okumak için özlem duyar. II. Meşrutiyet döneminden sonra Millî Edebiyat Dönemi'nde Yusuf Ziya Ortaç'ın Binnaz adlı oyununda Hugo'nun etkisi vardır. Fransız edebiyatının etkisi edebiyatımızda hissedilmiştir.

Edebî romantizmin Amerikan görsel sanatlarında, özellikle de Hudson Nehri Okulu resimlerinde bulunan yerli olmayan bir Amerikan manzara yüceltilmesinde karşılığı vardı. Thomas Cole, Albert Bierstadt ve Frederic Edwin Church gibi ressamlar ve diğerleri resimlerinde sık sık Romantik temalar ifade ettiler. Fredric Edwin Church'ün Suriye'de Gündoğumu adlı eserinde olduğu gibi bazen eski dünyanın antik kalıntılarını tasvir ettiler. Bu çalışmalar Gotik ölüm ve çürüme duygularını yansıtıyordu. Ayrıca, doğanın güçlü olduğu ve sonunda erkeklerin geçici yaratımlarının üstesinden geleceği romantik ideali gösterirler. Daha sıklıkla, benzersiz Amerikan sahnelerini ve manzaralarını tasvir ederek kendilerini Avrupalı meslektaşlarından ayırmaya çalıştılar.

Romantizm bir edebiyat akımı olmanın ötesinde, 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başlarında Avrupa'da yer etmiş belli bir duyarlılığı belirtir. Fransa'da doğan bu hareket Güney Avrupa ülkelerine (İtalya ve İspanya) biraz daha geç girmiştir. Klasik edebiyat akımına tepki olarak 18. yüzyılın sonlarında doğan ve Victor Hugo'yla birlikte büyük ün kazanan romantizm, insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı durur. "En iyi kural, kuralsızlıktır" diyen romantikler, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçirmesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar. Romantizmin değerlerine göre hiciv ilgi hak etmeyen bir tarzdır.
Romantizm edebiyattan gelen bazı motiflerin üstünde duruyor: geçmişin ruh çağrısını ya da kınanmasını, çocuklar ve kadınlarla ilgili hassasiyete verilen önem, sanatçının ve anlatıcının yalnızlığı ve doğa saygısı gibi motifler Romantik edebiyatında sıkça kullanılır. Ayrıca, Edgar Allan Poe ve Nathaniel Hawthorne gibi bazı Romantik yazarların yazıları doğaüstü ve insan psikolojisi ile ilgili tesisler üstüne kurulmuş.

18. yüzyılda Alman düşünürler felsefeyi bir doğa felsefesi ve sanat felsefesi olarak tanımlar. Romantizm, akılcı eleştiriden çok, canlı hatta bilinç dışı yaratma adı verilen öncelikle dikkat çeken felsefi bir uyarlılığı dile getirir. Önemli ya da önemsiz birçok düşünür romantik olarak kabul edilebilir; ama felsefede romantik olguyu en yetkin biçimde Novalis ve Schelling dile getirmiştir; şair yanı daha ağır basan Novalis, eserlerini tamamlayamadan genç yaşta ölmüştür; Schelling ise metafizikçi ve sistematiktir.

Romantizm, bilimi de birçok yönden etkiledi. Birçok bilim insanı Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel gibi filozofların doğa felsefesinden etkilendi ve Deneyciliği terk etmeden tümüyle doğayı açıklamaya çalıştılar. İngiliz bilim insanı Humphry Davy, doğayı anlamanın "takdir ve sevgi dolu bir bakış gerektirdiğini" söyledi. Bilgeliğin sadece doğayı takdir eden ve doğaya saygı duyan insanlar tarafından elde edilebileceğini düşünüyordu. Romantik bilim, insanlığın doğayı anlayabileceğini kanıtlayıp onu kontrol etmeye çalışmaktan çok duygusal bir şekilde doğayı onunla ahenk içinde yaşayarak anlamakla ilgiliydi.

Müziğin öncelikle insanın duyum ve duygularına seslenmesi ölçüsünde, aklın önceliğini tartışma konusu yapan romantizmle müzik arasında doğal bir yakınlık ortaya çıkar. Romantizmle birlikte iç dünyayı yansıtan yapıtlar, yoğun bir duygusal içerik kazandı (lied); büyük çaplı yapıtlar, yeni bir gerilim ve dokunaklılığa ulaştı (programlı müzik). Orkestra zenginleşti, çeşitlendi ve çalgıların tınısı ve rengi üzerinde titizlikle duruldu. Bu hareket, kaynağını Almanyadaki "Sturm und Drang" ve Fransız Devrimi'nin ideolojisinde buldu.
Özellikle Almanya ve Avusturya'da benimsenen romantizmin başlıca örnekleri Beethoven'ın büyük partisyonlarıdır.

Romantizm, resimde de kendini gösterdi ancak ifadesini biçimden çok düşüncede bulduğundan belirli bir üslup benimsemedi. Goya, Turner, Delacroix'nın coşkunluğu kadar Blake'in yeni klasikçiliği ya da Delaruche'nin kurallara bağlı tarzı, Füssli'nin düşselliği, biedermeier'in burjuva dünyası romantizm hareketinden kaynaklanır. Romantizm, klasikçilik kuramının önderi Ingrer'i de etkilemiştir. Doğa duygusuna metafizik bir anlam kattı, kimilerine bir renk zevki aşıladı, öznelliği, melankoliyi, kaygıyı doruk noktasına çıkardı; akıl dışı olanı savundu, gotik hayranlığını kamçıladı; doğuculuğu yüceltti; şövalye romanları, İskandinav sagaları ve Ossian'ın düzmece şarkılarında kendine konular aradı. Plutarkhos'un kişilerinin yerini, Shakespeare'in, W. Scott, Bryon, Goethe, Hugo'nunkiler aldı. Fırtınalar, gün batımları, uçurumlar, baykuşlar, kurukafalar, ürkmüş atlar, ikonografide önemli bir yer tutmaya başladı. İngiltere'de Edmund Burke'ün "A Philosophical Enquiry into the origine of our ideas of the sublime and Beautiful" adlı kitabıyla başlayan romantizm, Gainsbrarough'u son yapıtlarında ve bir ölçüde Reynolds, Reaburn, Lawrence'ın büyük portrelerinde kendini gösterdi. Fuseli (Kâbus, 1782, Goethe Museum, Frankfurt), Blake, J. Martin, S. Palmer'ın yapıtlarında da hayal gücü önemli bir yer tuttu. Cozens, Cotman, Constabla gibi manzaracıların şiirsel anlatımı, Turner'da biçimlenip parçalanmasıyla kendini gösteren bir yoğunluk kazandı. İspanya'da romantizm Goya tarafından yüceltildi. Fransa'da Oors (Nasıra Savaşı, 1801, Nantes Müzesi) ile başlayan romantizm Gericalt (Madusa'nın Salı, 1819, Louvre) ve İngiliz Bonington ile devam etti. Amerika Birleşik Devletleri'nde de A. B. Durand ve şair Coleridge'in dostu W. Allston'un adları sayılabilir.

Rönesans, Orta Çağ ve Reform arasındaki tarihsel dönem olarak bilinir. 15 - 16. yüzyıl İtalya'sında batı ile klasik İlk Çağ (Eski Roma ve Yunan Eserlerinin incelenmesi) arasında güzel sanatlar, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağın tekrar kurulmasını sağlayan, Antik Yunan filozoflarının ve bilim insanlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı, deneysel düşüncenin canlandığı, insan yaşamı (hümanizm) üzerine yoğunlaşıldığı, matbaanın icat edilmesiyle bilginin geniş kitlelerle paylaşımının arttığı ve kökten değişimlerin yaşandığı bir dönemdir.
Bu çağ, uzun süredir geriye düşmüş olan Avrupa'nın ticaret ve Coğrafi Keşifler'le yükselişinin öncüsü olmuştur. İtalyan Rönesansı bu dönemin başlangıcındaki sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder. İlk kez İtalyan sanatçı Giorgio Vasari tarafından Vite'de kullanılmış, 1550 yılında basılmıştır. Rönesans teriminin kökeni Fransızcadır. Fransız tarihçi Jules Michelet tarafından kullanılmış ve İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt tarafından 1860'larda geliştirilmiştir. Yeniden doğuş iki anlamı içerir. Birincisi İlk Çağ'daki klasik metinlerin yeniden keşfi, öğrenimi, sanat ve bilimdeki uygulamalarının belirlenmesidir. İkincisi ise bu entelektüel etkinliklerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir. Bu yüzden Rönesans'tan bahsederken iki ayrı ancak anlamlı yoldan söz edilebilir: Klasik öğrenmenin ve bilimin İlk Çağ metinlerinin yeniden keşfiyle yeniden doğması ve genel anlamda bir Avrupalılık kültürünün yeniden doğuşu. Bu dönemde, Raphael Sanzio ve Michelangelo gibi birçok ressam mevcuttur.
Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi büyük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.
Rönesans üzerinde derin araştırmalar yapan Burkhard: “Rönesans insanın keşfedilmesidir.” demektedir. Gerçekten de Ortaçağ Avrupa'sında insanın hiçbir değeri yoktu. Engizisyon mahkemelerinde yüz binlerce insan haksız yere ve çok kez yalnızca servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Papazlar çeşitli çıkarlar karşılığında günahları bağışlıyorlardı. Hatta cennetten yerler satıyorlardı. Mantık ve insanî temeller kaybolmuştu. Dünya'nın döndüğü kanısına varan Galileo Galilei ve daha pek çok düşünür ya da bilim insanı çeşitli işkenceler görmüş pek çoğu öldürülmüştür. Bu saygınlıkla Rönesans hareketi bilim ve teknolojideki ilerlemenin yanı sıra insan ve doğa sevgisini de birlikte getirdi. Rönesans'ın öncüleri, sanat eylemlerinin yanı sıra edebiyat, tarih ve arkeolojiye de önem verdiler. Resim ve betimleme anlayışı gelişti. Mimaride Gotik tarzı bırakılarak barok ve rokoko üslubu geliştirildi. Rönesans mimarlığının başlıca özellikleri ölçü, yalınlık ve doğallıktır.
Bu biçimde İtalya'da başlayan Rönesans hareketi kısa zamanda bütün Avrupa'da yayıldı. Rönesans daha çok Fransa'da sanat; Almanya'da dinî tablo ve resimler; İngiltere'de edebiyat; İspanya'da resim ve edebiyat alanında gelişti. İtalya'daki rönesans hareketinde eski Yunan ve Roma edebiyatçılarından Tacitus, Sophokles, Domosten, Platon, Cicero ve Vergilius'un eserleri yeniden ortaya çıkarıldı. İtalyan düşün adamı ve yazarlarından Niccolò Machiavelli (1469-1531) ve Tasso (1544-1595) yetişip eserler verdiler. Machiavelli'nin Prens adlı eseri ünlüdür. Ressamlardan Rafael (1483-1520) aynı zamanda heykeltıraş, mimar ve edebiyatçı da olan Leonardo da Vinci (1452-1519), Michelangelo (1475-1564) bu devirde İtalya'da yetişen sanatçılardır. Fransa, edebiyat ve düşün sahalarında İtalya'yı geçerek; Ronsard (1525-1585), Montaigne (1533-1592), Rabelais (1495-1555), mimarlıkta Louvre Sarayı'nı yapan Pierre Loscot, Tuileries Sarayını yapan Jean Bullant, resimde de François Clouet yetiştiler. Fransız krallarından I. François (1515-1547) zamanında Collège de France kuruldu. Almanya'da ise daha çok din alanında değişiklikler oldu. Almanya'da hümanizm akımında Erasmus (1467-1536), Röklen (1452-1522), Luther (1483-1546), resimde Albrecht Dürer (1471-1528) yetişti. İngiltere'de tiyatro sahasında eserleriyle tanınan ve Hamlet'in yazarı Shakespeare (1564-1616), İspanya'da Don Kişot'un yazarı Cervantes (1547-1616), ressam Velasquez (1599-1660), Hollanda'da ressam Rembrandt (1607-1669), Polonya'da ilk kez dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik yetiştiler. Rönesans devrinde yapılan eserler Avrupa'da hâlâ bulunmaktadır. Ressam ve heykeltıraşların tablo ve heykelleri müzelerde bulunmaktadır.

Birçoğu, Rönesans'ı niteleyen fikirlerin kökeninin 13. ve 14. yüzyılların başında Floransa'da, özellikle Dante Alighieri (1265-1321) ve Petrarca'nın yazılarında (1304-1374) ve Giotto di Bondone'in (1267-1337) resimleri olduğunu iddia eder. Bazı yazarlar Rönesans'ı kesin olarak tarihlendirir; önerilen başlangıç noktası, rakip dahiler Lorenzo Ghiberti ve Filippo Brunelleschi'nin Floransa Katedrali'nin Vaftizhanesi için bronz kapıları inşa etme sözleşmesi için yarıştığı 1401'dir. (O zaman bu sözleşmeyi Ghiberti kazanmıştı). Diğerleri Brunelleschi, Ghiberti, Donatello ve Masaccio gibi sanatçılar ve bilginler arasındaki daha genel rekabetin, Rönesans'ın yaratıcılığının kıvılcımını oluşturduğuna bakar. Yine de Rönesans'ın neden İtalya'da ve neden başladığı çok tartışılır. Buna göre, kökenlerini açıklamak için çeşitli teoriler ileri sürülmüştür.
Rönesans sırasında para ve sanat el ele dolaştı. Sanatçılar tamamen patronlara bağlıyken, patronların sanatsal yetenekleri geliştirmek için paraya ihtiyacı vardı. Ticaret Asya ve Avrupa'ya yayarak, 14., 15. ve 16. yüzyıllarda zenginlik İtalya'ya getirildi. Tirol'deki gümüş madenciliği para akışını artırdı. Haçlı Seferleri sırasında İslam dünyası'ndan yurda getirilen lüks mallar Cenova ve Venedik'in refahını artırdı.
Jules Michelet 16. yüzyıl Fransız Rönesansını, Orta Çağ'dan kopuşu temsil eden, modern insanlık anlayışını ve dünyadaki yerini yaratan Avrupa'nın kültürel tarihinde bir dönem olarak tanımladı.

Latin bilim adamlarının neredeyse tamamen Yunanca ve Arapça doğa bilimleri, felsefe ve matematik eserlerini incelemeye odaklandıkları Yüksek Orta Çağ'ın tam tersine, Rönesans bilim insanları en çok Latin ve Yunan edebi, tarihi ve hitabet metinlerini kurtarmak ve incelemekle ilgilendiler.
Genel olarak konuşursak bu, Petrarca, Coluccio Salutati (1331-1406), Niccolò de' Niccoli (1364-1437) ve Poggio Bracciolini (1380–1459) gibi Rönesans bilginlerinin Cicero, Lucretius, Livius ve Seneca gibi Latin yazarların eserlerini Avrupa kütüphanelerinde taradığı 14. yüzyıldaki Latin evresiyle başladı.
15. yüzyılın başlarında, bu tür Latin edebiyatının eserlerinin geriye kalan büyük kısmı kurtarılmıştı; Batı Avrupalı bilim adamları eski Yunan edebi, tarihi, hitabet ve teolojik metinlerini kurtarmaya yönelirken, Rönesans hümanizminin Yunan aşaması devam ediyordu.
Geç antik çağlardan beri Batı Avrupa'da korunan ve incelenen Latince metinlerin aksine, antik Yunan metinlerinin incelenmesi Orta Çağ Batı Avrupa'sında çok sınırlıydı. Bilim, matematik ve felsefe üzerine Antik Yunan eserleri, Batı Avrupa'da Yüksek Orta Çağ'dan ve İslam'ın Altın Çağı'ndan (normalde çeviri olarak) beri incelenmişti, ancak Yunan edebi, hitabet ve tarihî eserler (örneğin, Homer gibi, Yunan oyun yazarları Demosthenes ve Thukydides) ne Latincede ne de Orta Çağ'da İslam dünyası incelenmedi; Orta Çağ'da bu tür metinler sadece Bizans bilginleri tarafından incelendi.
Bazıları, kültürel yeniden doğuşun merkezi Floransa ile ayarlanan Semerkant ve Herat'taki Timuri Rönesansı'nın ihtişamının Yunan bilginlerinin İtalyan şehirlerine göç etmesine yol açan Osmanlı İmparatorluğu fetihleri ile bağlantılı olduğunu iddia eder. Rönesans bilginlerinin en büyük başarılarından biri, tüm bu Yunan kültür eserlerini geç antik çağdan beri ilk kez Batı Avrupa'ya geri getirmekti.
Müslüman mantıkçılar, özellikle İbn Sina ve İbn Rüşd, Mısır'ın ve Levanta'ni işgal edip fethettikten sonra Yunan fikirlerini miras almışlardır. Bu fikirlerin tercümeleri ve yorumları, Arap Batısı üzerinden Iberia ve Sicilya'ya doğru ilerledi ve bu fikirlerin aktarımı için önemli merkezler haline geldi. 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar, İberya'da, Klasik Arapçadan Orta Çağ Latincesi'ne felsefi ve bilimsel eserlerin çevirisine adanmış birçok okul, özellikle de Toledo Çevirmenler Okulu kuruldu. İslam kültüründen yapılan bu çeviri çalışması, büyük ölçüde plansız ve düzensiz olmasına rağmen, tarihteki en büyük fikir aktarımlarından birini oluşturdu.
Yunan edebi, tarihi, hitabet ve teolojik metinlerin düzenli incelenmesinin Batı Avrupa müfredatına yeniden birleştirme hareketi, genellikle Coluccio Salutati'nin Bizanslı diplomat ve bilgin Manuel Hrisoloras'a (y. 1355-1415) Floransa'da yunanca dersi vermesi için 1396'daki davetiyle tarihlendirilir. Bu miras, Basilios Bessarion'dan Leo Allatius'a kadar bir dizi gurbetçi Yunan bilgin tarafından devam ettirildi.

Geç Orta Çağ İtalya'sının benzersiz siyasi yapıları, bazılarının, alışılmadık sosyal ikliminin nadir görülen kültürel gelişip olgunlaşmaya imkan verdiğini kuramına yol açtı. İtalya, erken modern dönemde bir siyasi varlık olarak var olmadı. Bunun yerine daha küçük şehir devletleri ve bölgelere bölündü: Napoli Krallığı güneyi, merkezde Floransa Cumhuriyeti ve Papalık Devletleri, sırasıyla kuzey ve batıda Milano ve Ceneviz ve doğuda Venedikliler kontrol etti. On beşinci yüzyıl İtalyası, Avrupa'nın en çok kentleşmiş bölgelerinden biriydi. Şehirlerinin çoğu antik Roma binalarının kalıntıları arasındaydı; Rönesans'ın klasik doğasının Roma İmparatorluğu'nun kalbindeki kökeniyle bağlantılı olması muhtemeldir.
Tarihçi ve siyaset filozofu olan Quentin Skinner, 12. yüzyılda kuzey İtalya'yı ziyaret eden Alman piskopos Otto von Freising‘in (y. 1114-1158), toplumunun tüccarlara ve ticarete dayandığını gözlemleyerek İtalya'nın feodalizm’den çıkmış gibi göründüğünü ve böylece çok yeni siyasi ve sosyal bir örgütlenme biçimini fark ettiğini belirtir. Bu

Sanat tarihi, en yalın haliyle görsel sanatların tarihsel evrimini inceleyen bilim dalıdır. Bir başka tanım vermek gerekirse tarih koşullarından doğan maddi kültür eşyasını inceleyen bilimdir denebilir.

Konusu, çok çeşitli duygu birikimlerinin yaşandığı insan eserleri olan sanat tarihini açıklarken “sanatın tarihidir” gibi kestirme ve kapalı bir tanımlama ile yetinmek doğru olmaz. Bunun nedeni sanat tarihinin eseri tanımlamakla kalmayıp, eserin üretildiği çağ içindeki toplumsal, fiziki ve psikolojik koşulları da göz önünde bulundurarak bu etkenler ile birlikte anlamaya çalışmasıdır. Sanatın tanımına dair fikirler tarih boyunca sürekli değişmesine rağmen, sanat tarihi, sanattaki değişimlere bir sistem çerçevesinde bakarak bunları sınıflandırmayı, yaratıcılık yoluyla şekillendirilmelerini anlamayı ve yorumlamayı amaç edinir.
Sanat tarihi sadece resimlerin ve tarihlerinin formel bir şekilde gösterilmesi ya da öğrenilmesiyle değil, analizlerinin yapılması, eser analizinin daha ön plana çıkmasıyla bugünkü çağdaş sanatlarla ilişkiye geçmektedir.
Mimari, resim, heykel ve süsleme sanatlarının doğuşundan günümüze değin, birçok farklı ülke ve toplumda ne şekilde, ne tür yapıtlar vererek oluştuğunu inceler. Aynı zamanda sanat yapıtlarının ve onları yapan sanatçıların tarzlarını, sanat anlayışlarını belirleyip değerlendirmeyi, bir yapıdan başka bir yapıya geçerken yitip gideni ve kazanılanı bütün özellikleriyle görüp anlamayı ve değerlendirmeyi amaçlar. Sanat tarihçisi belirli şartların getirdiği durumların madde üzerindeki etkisini anlamak ister.

Sanat tarihi, sosyal hatta daha da özele indirgemek gerekirse beşeri bir bilimdir. Bu nedenle diğer çoğu bilime nazaran test edilme, laboratuvar koşullarında incelenme olanağı –arkeolojik materyalleri tarihlendirme için kullanılan C14 metodu dışında- neredeyse yoktur. Bu ve buna benzer sebeplerden ötürü yakın tarih içerisinde sanat tarihinin bilim dalı sayılıp sayılmaması konusunda tartışmalar yaşanmıştır. Çünkü bu bilim dalı, doğada bulunan gerçekleri değil; insanın duygu ve düşüncesinden doğarak yaratılmış nesneleri incelediğinden, diğer bilim dallarından ayrılır.
Sanat tarihçisi sanatçıdan ziyade olarak sanatı yaratmakla değil, sanatı incelemekle mükelleftir. Sanatçı ve sanat tarihçisi aynı nesne üzerine farklı boyutlarda yaklaşan, anlayan ve okuyan insanlardır.
Bu bağlamda bakıldığında sanat tarihçisinin sanatçıyı da incelemek ve anlamak zorunda olduğu görülebilir. Belli bir sanat yapıtını kimin yaptığını, neden yaptığını ya da yaptırdığını, eserin o kültüre ait değerler arasındaki yerini belirler. Ayrıca sanatçının kendinden önceki sanatçılardan ne ölçüde etkilenip kendinden sonra gelen sanatçıları ne ölçüde etkilediği gibi noktalar üzerinde durulur.
Sanat tarihi araştırmalarının başlıca beş ilgi alanı vardır. Bunlardan birincisi şunları kapsar:

Belli bir sanat yapıtını kimin yaptığını bulmak,
Bir sanat yapıtının gerçekten, öteden beri yaptığına inanılan sanatçı tarafından yapılıp yapılmadığını belirleyerek özgünlüğünü saptamak,
Söz konusu yapıtın belirli bir kültürün gelişim çizgisi ya da bir sanatçının meslek yaşamı içinde hangi aşamada gerçekleştirildiğini belirlemek,
Geçmişte bir sanatçının kendisinden sonrakiler üzerinde yarattığı etkiyi değerlendirmek ve sanatçıların yaşamlarına ilişkin bilgi toplamak,
Belirli sanat yapıtlarının önceki sahip ve yerlerini (kökenini) belgelemek.
Sanat tarihi araştırmalarının ikinci önemli ilgi alanı, sanat geleneklerinin üslup ve biçim açısından gelişimlerinin büyük ölçekte ve geniş bir tarihsel perspektif içinde kavranmasıdır. Bu da temelde çeşitli sanat üsluplarının, dönemlerin, akımların ve tarihsel okulların sayımı ve çözümlemesini içerir. Sanat tarihi ayrıca görsel sanatlarda dinsel simge, tema ve konuların çözümlenmesiyle uğraşan ikonografiyi kapsar.
Sanat tarihçiliği büyük ölçüde uzmanların geniş deneyimlerine, içgüdüsel yargılarına ve eleştirel duyarlılıklarına dayanır. Ayrıca sanatın içinde yaşadığı ve çalıştığı tarihsel ortamın ayrıntılarıyla bilinmesi ve sanatçının düşünce, yaşantı ve kavrayışlarının duygudaşlık temelinde anlaşılması gereklidir. Sanat tarihi araştırmalarında çıkarımın kilit bir işlevi vardır; bir yapıtın sanatçısı, bir imza, o döneme ait yazılı belgeler ya da köken belirleyici başka yollarla kesin biçimde saptanabilirse, benzer ya da yakın özellikteki yapıtlar bunun çevresinde gruplandırılabilir, o sanatçıya ya da döneme bağlanabilir. Modern sanat tarihçilerinin çok eski zamanlardan bu yana üretilmiş sanat yapıtlarını kapsayan bilgi birikimi bu tür yöntemlerle sağlanmıştır.

Sanat tarihi, bir sanat eserinin görsel görünümüne katkıda bulunan çeşitli faktörleri (kültürel, politik, dini, ekonomik veya sanatsal) analiz eden disiplinler arası bir çalışmadır.
Sanat tarihçileri, nesnelerin ontolojisi ve tarihine ilişkin araştırmalarında bir sürü farklı yöntem kullanırlar.
Sanat tarihçileri genellikle eseri kendi zamanının bağlamında inceler. İnceleme yaparken mümkün olabildiğince eserin yaratıcısının motivasyonlarına ve zorunluluklarına saygı duyacak şekilde yapılmasına dikkat edilir. Buna patronlarının ve sponsorlarının arzu ve önyargılarını göz önünde bulundurmak da dahildir. Ek olarak eserin yaratıcısının meslektaşları ve hocalarının tema ve yaklaşımlarının karşılaştırmalı bir analizi de yapılmalıdır. İkonografi ve sembolizm de ayrıca dikkate alınmalıdır. Kısacası bu yaklaşım, sanat eserini içinde yaratıldığı dünya bağlamında inceler.
Sanat tarihçileri de genellikle bir işi form analizi yoluyla inceler. Form analizi eserin yaratıcısının çizgi, şekil, renk, doku ve kompozisyon kullanımının analizidir. Bu yaklaşım, sanatçının sanatını yaratmak için iki boyutlu bir resim düzlemini veya heykelsi veya mimari alanın üç boyutunu nasıl kullandığını inceler. Farklı farklı öğelerin kullanılma şekli, temsili veya temsili olmayan sanatla sonuçlanır. Bunun sonucunda sanatçının bir nesneyi mi taklit edip etmemesi ya da oluşturulan görüntü doğada bulunabilir mi bulunamaz mı gibi sorular ortaya çıkar. Eğer öyleyse, eser temsil barındıran bir eserdir. Sanat mükemmel taklide ne kadar yakınsa, sanat o kadar gerçekçidir. Sanatçı doğayı taklit etmiyorsa da sembolizme mi daha yatkın ya da önemli bir şekilde doğanın özünü doğrudan kopyalamak yerine onu yakalamaya mı çalışıyor gibi sorular bize temsile olmayan sanatı bulmamızda yardımcı olacaktır. Bu tür sanat eserleri soyut eserler olarak da adlandırılır. Gerçekçilik ve soyutlama bir süreklilik üzerinde var olur. İzlenimcilik ise doğrudan taklitçi olmayan ancak doğanın bir "izlenimini" yaratmaya çalışan bir temsil tarzı örneğidir. Eser temsili değilse ve sanatçının duygularının, özlemlerinin ve özlemlerinin bir ifadesiyse veya güzellik ve biçim idealleri arayışıysa, eser soyut veya bir dışavurumculuk eserlerinin bir örneğidir.
İkonografik analiz, bir nesnenin belirli tasarım öğelerine odaklanan bir analizdir. Bu tür unsurların yakından okunmasıyla, onların kökeninin izini sürmek ve bununla birlikte bu motiflerin kökenleri ve gittikleri yol hakkında sonuçlar çıkarmak mümkün hale gelir. Buna ek olarak, nesneyi üretmekten sorumlu olanların sosyal, kültürel, ekonomik ve estetik değerlerine ilişkin çok sayıda gözlem yapmak mümkündür.
Pek çok sanat tarihçisi, araştırmalarını nesnelerle bir zemine oturtmak için eleştirel teoriyi kullanır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, teori çoğunlukla daha yeni nesnelerle uğraşırken kullanılmaya başlanır. Sanat tarihindeki eleştirel teori genellikle edebiyattan ödünç alınır ve sanat nesnelerinin incelenmesine sanatsal olmayan analitik bir çerçevenin uygulanmasını içerir. Feminist, Marksist, eleştirel ırk, queer ve postkolonyal teorilerin tümü bu disiplinde bir şekilde iç içe geçmiştir. Edebiyat araştırmalarında olduğu gibi, bilim insanları arasında da doğaya ve çevreye karşı var olan bir ilgi bulunmaktadır ve bu ilginin alanda değişiklere yol açacağı aşikardır fakat henüz disiplinin alacağı yön belirli değildir.

Sanat tarihinin yararlandığı başlıca yardımcı bilim dalları şunlardır: 

Arkeoloji,
Sosyoloji,
Antropoloji,
Psikoloji,
Felsefe,
Tarih,
Nümismatik,
Paleografya,
Epigrafya,
Mitoloji ve Coğrafya.
Müzikoloji

Savaş veya harp; ülkeler, hükûmetler, bloklar ya da bir ülke içerisindeki toplumlar, isyancılar veya milisler gibi büyük gruplar arasında gerçekleşen silahlı çatışmaya denir.
Savaşlar genellikle dini, millî, siyasi ve ekonomik amaçlara ulaşmak için gerçekleştirilir. Kullanılan silahlara, amaçlara, taraflara ve gerçekleştiği yerlere göre farklı şekillerde adlandırılır: nükleer savaş, soğuk savaş, iç savaş, dini savaş (cihad, haçlı seferi), dünya savaşı, gerilla savaşı ve biyolojik savaş gibi.

Günümüzde savaşlar Birleşmiş Milletler tarafından bazı temellere ve kurallara dayandırılmıştır. Geçmişte yapılan savaşların aksine günümüzdeki savaşlarda özellikle sivillerin öldürülmesini engellemek, ülke ya da kitleleri yok etmektense onları güçsüz bırakmak güdülmektedir. Ancak buna rağmen günümüzde de trajediler yaşanmaya devam etmektedir. Örneğin, 1990'lı yıllarda Kuzey Afrika'da çıkan iç savaşlarda ve kabile savaşlarında 1 milyonun üzerinde insan ölmüştür. 2003 yılında başlayan Irak Savaşı'nda çok sayıda asker ve sivil ölmüştür.
Uluslararası hukukta silahlı direniş hareketleri başlatmış olduğu savaşın kabul edilebilirliği ve yasallığı üzerine, en az 1899'dan günümüze kadar, savaş hukukunun bir dizi uluslararası antlaşma düzeyde belirlenmesi yoluyla ilk büyük girişim gerçekleştiğinden bu yana savaşın direniş hareketi olarak kapsanması konusunda anlaşmazlık yaşanmaktadır. Yakın tarihte, 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri'ne 1977 yılında eklenen I. Protokol olarak anılan "Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunması ile İlgili Protokol"; 1. ve 4. maddede silahlı çatışmalara atıfta bulunarak "... insanların sömürgecilik hakimiyeti, yabancı işgal kuvveti ve ırkçı rejimlere karşı" savaşın yapılabileceğini öngörür. Ancak tüm bu ayrımlar politik birer yargıdır, iktidarların uygulamalarından öte uluslararası hukuk da bu konuda net bir ayrım yapmamakta ve en ciddi insan hakları ihlallerine karşı bile örgütlü bir direniş hakkı tanımlamamaktadır. Zira bu durum soykırım ve devlet terörü gibi suçlara karşı savaş hakkını engellemekte, insanlığa karşı suçlar ve büyük çapta savaş suçlarına karşı mücadeleyi zayıflatmaktadır.

Savaşlar farklı açılardan ayrı biçimlerde türlerine ayrılmıştır.

Savaş ilanı, bir devlet ya da milletin diğerine karşı savaşı öngören irade beyanını gösteren resmî bir eylemdir. Bu ilan, iki veya daha fazla devlet arasında savaş hali yaratmak için ulusal bir hükûmetin yetkili organı veya yetkili kişisi tarafından irade beyanını sunan bir konuşma eylemi veya bir belgenin imzalanması sonucu tamamlanabilir.

Savaşan taraf, uluslararası hukukta, iki veya daha fazla (genellikle) egemen devletin, bir savaşa girme durumunu göstermek için kullanılan bir terimdir. Savaşlar, 51. maddesi uyarınca (Birleşik Krallık'ın Falkland Savaşı'nın başlangıcından (1982) önce yaptığı gibi) Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının himayesinde (Körfez Savaşı için yasal yetki veren 678 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Çözümü gibi) kendiliğinden savunma hakkını ihlal eden bir çatışmaya karşı bir veya birden çok tarafla çatışarak gerçekleşir.
İç silahlı çatışma durumunda, bu çatışmanın tarafı olan devlet dışı aktörlerin hukuki açıdan değerlendirilmesi, o silahlı çatışmaya uygulanacak uluslararası hukuk kurallarını da belirlemektedir. Zira tarafların ve aynı zamanda çatışmanın niteliğine göre iç silahlı çatışmanın gerçekleşmesi olasılığı olduğu gibi, iç silahlı çatışmanın uluslararası nitelik kazanması olasılığı da bulunmaktadır. Başkaldırı, iç silahlı çatışmaların başlangıç aşaması olarak değerlendirilir. Başkaldıran gruplara asi ya da savaşan taraf statüleri tanınabilir. Savaşan statüsünün tanınması, iç silahlı çatışmaların uluslararasılaşması sonucunu doğuran aşama olarak değerlendirilebilir. Başkaldırı, tek başına uluslararası silahlı çatışmalara uygulanan insancıl hukuk kurallarının uygulanması için yeterli bir durum değildir. Hatta yalnız iç silahlı çatışmalara ilişkin düzenlemelerin uygulanması bile, bu grupların gerçekleştirdikleri eylemin belirli bir eşiği geçmesine bağlıdır.
Kendilerini, bir iç silahlı çatışmanın taraflarına nazaran daha özel konumda gören ulusal bağımsızlık hareketleri, uluslararası hukuk bakımından da farklı değerlendirilirler. Bu tür gruplarla savaşan taraf ve asiler arasındaki fark, belirli bir bölgede ülkesel kontrol sağlamasalar ya da statüleri tanınmasa da, uluslararası taleplerde bulunma ve yükümlülükler üstlenme açısından ortaya çıkar. Yani Cenevre Sözleşmelerinin ilgili Ek I. Protokol 1. maddesinin uygulanabilmesi için ulusal bağımsızlık hareketlerinin resmen tanınması gerekir. Bununla beraber tanıma olmaksızın bu tür hareketlerin, olağan bir iç silahlı çatışma olarak adlandırılması durumunda nasıl bir hukuki sonuç getireceği açık değildir. Dolayısıyla uluslararası düzeyde tanıma işlemleri, her ne kadar resmî  bir ön koşul olmasa bile, uygulamada fiilen bir gereklilik olarak kabul edilir.

Savaş suçu, askerî veya sivil, kişi veya kişilerin, savaş kanunları ihlâli için uluslararası ceza hukuku çerçevesinde cezalandırılabileceği suçtur. Bunlar özellikle, sivil halkın öldürülmesi, kötü muameleye tabi tutulması veya zorla çalıştırılması, savaş esirlerinin öldürülmesi ya da kötü muameleye tabi tutulması, rehinelerin öldürülmesi, kamu ve özel kişilerin mallarının yağmalanması, gereksiz yere şehirlerin yakılıp yıkılması gibi eylemleri kapsamaktadır.
Devletler arası çatışmalarda savaş kanunlarının her ihlâli bir savaş suçu sayılmaktadır, ama devlet içi çatışmalarda yer alan ihlâller savaş suçu sayılmayabilir.

Devletler ekonomik pozisyonlarını savaş zamanında canlı tutmak ve kriz yaşamamak için savaş ekonomisi kapsamında, üretim, paylaşım ve tasarruf üzerinde çeşitli düzenlemelere gitmekte ve döneme özel önlemler almaktadırlar.

İnsanlık tarihi boyunca çatışma kategorisine girmiş birçok olay gerçekleşmiştir. Bunlar iki kabile arasındaki küçük çaplı dövüşmelerden, düzenli ordular arasında geçen ve yeryüzündeki insan nüfusunun çoğunluğunu etkileyen dünya savaşlarına kadar sıralanırlar.

Tarihteki en ölümcül savaş, toplam kümülatif ölüm sayısı bakımından, 1939'dan 1945'e kadar, 60-85 milyon ölüm ile II. Dünya Savaşı olmuştur. Ardından da 60 milyon civarındaki ölüm sayısı ile Moğol istilaları gelmektedir.

Ateşkes, savaşın ve çatışmaların geçici bir süreliğine durdurulmasına denir. Savaşan, çarpışan iki düşmanın, yaralılarını, ölülerini kaldırmak ya da barış sağlayıcı görüşmelerde vb. bulunmak üzere anlaşarak, çarpışmaları durdurmasıdır. Eş anlamlısı bırakışma, mütareke olarak da bilinir. Süresi bitince çarpışmalar tekrar başlayacağı gibi her an bu anlaşmanın bozulabilmesi de mümkündür.

Barış genel anlamda düşmanlığın zıddı olan politik duruma verilen isimdir. Devletler arası diplomasilerde birbirlerine göre durumlarının düşmanlık sıfatıyla tanımlanmadığı durumlarda bu terim kullanılır.Bu durumun oluştuğu taraflar müttefik devletler olarak adlandırılır.
Sembolü güvercin kuşu olarak bilinir. Çeşitli resim yarışması konularına çok dahil olmuş bir konu olmakla birlikte geniş kapsamlı olduğu da söylenir.

Özel askerî  şirketler, silahlı veya silahsız mücadelelerde, muharebe destek, güvenlik veya güvenlik danışmanlık hizmetleri veren kâr amaçlı kurumlardır. Bu şirketlerin bir kısmı "özel sektör silah sanayi" içinde de yer almaktadırlar.

Din savaşları
Casus belli

Madenî para veya eski dilde sikke; altın, gümüş, bakır, bronz, alüminyum vb. madenlerin alaşımından yapılan para. İlkel çağlardan beri ticarette geçerli olan değiş-tokuş yöntemleri yerine, daha kullanışlı bir değişim aracı olarak ortaya çıkmıştır. Sikke kavramı daha çok tarihî madenî paraları tanımlamak için kullanılır. Günümüzde madenî paraları tanımlamak için bozuk para kavramı da kullanılır ancak bozuk para kavramı her zaman 'sadece' madenî paraları kapsamayabilir.

Para, malların alım ve satımında kullanılan en yaygın değişim aracıdır. Para, fiyatları ve değerleri ifade eden bir araçtır. İnsanlar ve ülkeler arasında el değiştirerek ticari etkinliklerin yürütülmesini sağlar. Bununla birlikte temel bir zenginlik ölçüsüdür. Taşıma ve ölçme kolaylığı sağlamak gibi özellikleri bulunan paranın asıl önemi, biçiminden ve yapıldığı madenden çok mal ve hizmet alımında herkesin benimsediği bir ödeme aracı olmasıdır. Eskiden, aralarında deniz kabuğu, boncuk, taş ve sığırın da bulunduğu bazı değerli nesneler para gibi kullanılıyordu. MÖ 8. yüzyılda Çin'de, para yerine çapa, tırmık gibi bazı tarım aletlerinin küçük modellerinin yapılıp kullanıldığı bilinmektedir.
Metal paraları inceleyen bilim dalına "nümismatik" denir. Yunanca "nomisma" ve Latince "numisma" sözcüklerinden türetilmiştir. Osmanlıcada bu kavram "ilm-i meskukat" ya da kısaca "meskukat" (Arapça 'sikke'den) olarak geçmektedir. Madenî paraların ilk olarak Lidya'da bulunduğu kabul edilmektedir.

Eski metal paralar "sikke" biçiminde adlandırılır. Kazılarda, temel altında veya duvar harcı içinde bulunmuş herhangi bir sikke tabakanın tespit edilmesi için önemli veri sağlar. Aynı zamanda devletin adını, bölgesini ve döneminin özelliklerini yansıtır. Sikkelerin incelenmesiyle sayısız tarihî olay ve gerçekler ortaya çıkar. Ortadan kalkmış şehirlerin isimlerini, kaybolmuş bir heykeli, yıkılmış bir binayı veya o zaman var olan ancak bugün yetişmeyen bir bitkiyi sikkelerdeki tasvirler sayesinde öğrenebiliriz.
Sikke, devletin resmî damgasıyla garantilenmiş, kullanımı kolay, madenî bir ödeme aracıdır. Sikke, MÖ 7. yüzyılda Anadolu'da Lidyalılar tarafından ortaya çıkarılmıştır. İlk sikkeler, altın ve gümüş karışımından meydana gelen elektrondan yapılmıştır. Bu doğal elektronu ilk kez altın ve gümüşe ayırarak sikke bastıran Pers kralı Kyros'tur.
Sikkeler, yazılı belgeler ve arkeolojik bulgular ile birlikte incelendiğinde insanlara pek çok konuda bilgi verirler. Örneğin kentlerin veya devletlerin zenginlik düzeylerine ışık tutarak ekonomi tarihinin yazımına katkı sağlarlar. Devletlerin hangi coğrafyada egemenlik kurdukları ya da ticari ilişkilerinin nereye kadar uzandığı da yine bulunan sikkelerle anlaşılabilmektedir.
Sikkeler, ekonomik ve siyasi yaşama ilişkin bilgi vermenin yanı sıra belge niteliği de taşır. Sikkeler ve madalyonlar tarihsel kişilerin resimleri konusunda önemli kaynaklardır. Birçok tarihsel kişiliğin yüzleri bu sikkeler aracılığıyla bilinmektedir. Sikkelerde ayrıca devletle ilgili bilgiler, şehir adları, bina, heykel veya bitki tasvirleri bulunabilmektedir ve bu yönüyle de önem taşırlar.

Eski çağlarda yapılan sikkelerde kullanılan başlıca metaller arasında altın, gümüş, bakır, altın-gümüş karışımı alaşımlar olan elektron, tunç ve pirinç sayılabilir. Anadolu'da ilk metal paraların elektrondan yapıldığı kabul edilmektedir. Değerli metallerin para yapımında kullanılması 20. yüzyıla kadar sürmüş ancak kâğıt paranın yaygınlaşması ile yavaş yavaş terk edilmiştir. Günümüzdeki bozuk para ihtiyacı için yapılan metal paralarda nikel, bakır-nikel, tunç, alüminyum ve tunç-alüminyum gibi metal ve alaşımlar kullanılmaktadır.
Paraların metalden yapılması, hem dayanıklılığından hem de metalin eritilip bir kalıba dökülerek biçimlendirilmesinin kolay olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle döküm tekniği, para basımının en önemli işlemlerinden biri olmuş, hatta pek çok yerde para yalnız döküm yoluyla üretilmiştir. Ancak içerisine daha değersiz metaller karıştırarak paranın değerinin düşürülebileceği, böyle bir paranın da ilk bakışta gerçek değerde olandan ayırt edilemediği anlaşılınca bu durumu önlemek için farklı yöntemler denenmeye başlanmıştır.
MÖ 7. yüzyılda Batı Anadolu'da paralar, eriyik hâldeki metalin düz bir yüzeye dökülmesiyle yapılıyordu. Alt yüzeyleri düz olan bu paraların üstleri metal eriyiğindeki yüzey gerilimi nedeniyle hafif yuvarlak oluyor ve bunu düzeltmek için çekiç ya da tokmak gibi aletler kullanılıyordu. Bir süre sonra bu aletlerin üzerindeki girinti ve çıkıntıların paranın üstünde iz bıraktığı fark edilince, bunun düşük değerde para basımını engellemekte kullanılabileceği düşünüldü. Ardından paraların üzerine, değişim değerinin resmen onaylanması anlamına gelen yönetici ya da devlet işaretleri işlenmeye başlandı.
Eski çağlardan günümüze ulaşan para kalıplarının çoğu tunçtan yapılmıştır. Romalıların demir kalıplar da kullandığı bilinmektedir. Alt kalıbın içine yerleştirilen metalin üzerine, bir sapın ucundaki üst kalıp konulur ve çekiçle vurularak arada kalan metale hem ince pul biçimi verilir hem de istenen işaretler işlenirdi. Vurmaya dayanan bu para basma yönteminde bir süre sonra metal eriyiği doğrudan alt kalıbın içine dökülmeye başlandı. Bu yöntemle, alt kalıp bozulmadan binlerce para basılabileceği, çekiç darbelerinden direkt olarak etkilenen üst kalıbın ise bunun yarısı kadar para basımına elvereceği bilinmektedir. Bir kalıpta bir kişinin çalıştığı küçük ölçekli darphanelerde saatte yaklaşık 100 adet sikke yapılabileceği bilinmektedir.
Kalıplarda yapılan değişiklikler, paraların biçiminin yanı sıra üretim tekniklerini de etkiledi. Sasaniler döneminde İran'da MS 3. yüzyıldan sonra ince kalıp kullanıldığı görülmektedir. Bu durum, hem daha ince paraların yapılmasına hem de bunların üstündeki kabartmaların daha alçak tutulmasına yol açtı. Bizans aracılığıyla Avrupa ülkelerine geçen bu teknik, bazı Frank ve Sakson krallıklarında uygulandı. Aynı paranın üzerine, her biri yalın işaretler taşıyan birkaç kalıpla baskı yapılır, böylece daha karmaşık bir kabartma elde edilirdi. Avrupa metal paralarında hem kabartma hem de oymalar bulunurken İslam ülkelerinin paralarında oyma daha ağır basmaktaydı.
Gümüş para yapımında, önce gümüş ince bir katman biçiminde dökülür, sonra da eriyik tam soğumadan çekiçle istenilen kalınlığa getirilirdi. Aşağı yukarı 10. yüzyılda gerçek para boyutlarından biraz daha büyük dörtgen parçalar hazırlanmaya, daire biçimindeki kalıbın içine yerleştirilip sıkıştırıldıktan sonra yanlardaki fazlalıklar kesilerek alınmaya başlandı. Metal para bastırmak karşılığında kullanılan "sikke kestirmek" deyimi buradan gelmektedir.
15. yüzyılda para basımının hızlanması, daha dayanıklı kalıpların yapılmasına yol açtı. Bu dönemde demir-çelik kalıp kullanımı yaygınlaşmıştır. Kalıbın sertleşmesi için demire karbon eklenerek kalıp fırına veriliyor, bu da onun çeliğe dönüşerek daha sertleşmesini sağlıyordu. Paraların kenarının kesilip değerlerinin düşürülmesi tehlikesine karşı da buraya çentikler yapmak, tırtıklar açmak ya da bir yazı kazımak gibi önlemler uygulanıyordu. Ayrıca kalıpları, çekiçle vurmak yerine vida ile sıkıştırarak üstlerindeki işaretlerin paraya geçmesini sağlayacak yöntemler de geliştirildi. Bu yöntem 16 yüzyılda İtalya ve İngiltere'de de kullanıldı. 16. yüzyılda Almanya'da döner kalıplar geliştirilmeye başlandı. Bunlar üzerine kabartma yapılacak metali kendi kendine içine alıp baskıdan sonra da dışarı çıkaran eğri yüzlü kalıplardı. Bu yöntemle para yapılacak metalin kalıplara küçük parçalar biçiminde tek tek yerleştirilmesi yerine, baskı yürüyen bir bant üstünde yapılarak üretim hızı artırılabiliyordu. Daha sonra baskıda çekiç yerine vida ile sıkıştırma yöntemi kullanıldı. Bu teknik 18. yüzyıla kadar kullanıldı.
19. yüzyılda geliştirilen buhar makinesi, kısa sürede para yapımında kullanılmaya başlandı. Kalıplar için ise niteliği yükseltilmiş çelikten yararlanılmaya başlandı. Günümüzde kalıpların yapımı, paraların basımı gibi işlemler elektrikli makinelerle gerçekleştirilmekte, kullanılan metallerin özelliklerini ve niteliklerini belirlemek, basılan paraların denetimini yapmak için de bilgisayarlardan yararlanılmaktadır. Çeşitli eritme ve arıtma süreçlerinden geçirilen metaller dakikada yüz metal para basan makinelere gelmekte, basımdan sonra, artanlar ya da eskimiş paralar yeniden üretilmek üzere fırınlara gönderilmektedir. Bir kalıpla 200 binden fazla para basılabilmektedir.

İslam ülkelerinde dinar (altın), dirhem (gümüş) ve fels (bakır) olmak üzere üç tür metal para kullanıldı. Yüzyıllarca Roma, Bizans ve Sasani paralarının sürümde kaldığı Orta Doğu'da ilk İslam parası Halife Ömer döneminde (634-644), Sasani paraları üzerine İslam'a özgü bazı işaretlerin kazınması ile oluşturuldu. Emevi halifesi I. Muaviye, Sasani paralarına kendi kılıçlı tasvirini koydurttu. Halife Abdülmelik ise 693'te bir yüzünde kendi resminin bulunduğu ilk İslam dinarını bastırdı. Bu paranın öbür yüzünde kelime-i tevhid yazılıydı. 694'te Emevi eyaletlerinde gümüş İslam paraları basılmaya başladı. Emevi Dinarı, Bizans solidus'una eşit saf altın, dirhem de saf gümüştü. Metal paraların üzerine hükümdar ve halifelerin adlarının yazılmasını ilk kez Emeviler uyguladı. 9. yüzyılda İslam sikkelerinin biçimi temel kurallara bağlandı. Paranın üzerine egemenliği tanınan halifenin ve hükümdarın adı, sultanın ya da melikin kendisinin ve babasının adı, hükümdarlık ünvan ve lakapları, kelime-i tevhid, paranın basıldığı kent ve basım yılı yazılmaya başlandı. Halifeden ve sultandan bağımsızlık izni alan küçük beyler de adlarını taşıyan sikke bastırmayı egemenliklerinin gereği sayıyorlardı. Örneğin parasındaki özel ünvanları arasında "ed-devle" ile biten bir tamlamanın bulunması o hükümdarın bağımlılığını, "ed-dünya" sözünü içeren bir ünvanın bulunması ise bağımsızlığını belli ediyordu. Bunun gibi "melik", "sultan", "emir" ünvanlarının da siyasal anlamları vardı. Bu ünvanları tamamlayan "el-kamil", "el-adil", "ebu'l-muzaffer", "ebu'l-feth", "el-gazi" gibi lakaplar da siyas

Silah veya teçhizat, canlıların diğer canlılara karşı savunma veya saldırı amacıyla kullandığı her türlü araç. Silahlar, bıçak ve kılıç gibi kesici araçlardan, top ve tüfek gibi patlayıcı araçlara kadar çok geniş bir yelpazede yer alırlar.

Gürz, bıçak, kılıç, pala, mızrak, kargı, kırbaç, kalkan, zırh, hançer, balta, kama, koçbaşı ve bunlara benzer pek çok çeşitte silah geliştirildi. Bunların savaşta en yaygın olanı kılıçtı. Meç, şimşir, gaddare, yatağan gibi çeşitleri vardı. Günümüzde hala kullanılmakta olan kasatura, tüfeğin ucuna takılan dürtücü ve kesici ateşsiz bir silahtır. Koçbaşı, ucunda demir bir koçbaşı bulunan asılı bir kirişten ibarettir. Kale kapılarını yıkmak için kullanılır.

Yay, tatar yayı, cirit, bumerang, mancınık. Ateşli silahların bulunuşuna kadar yaygın olarak kullanılan diğer bir silah oktu. Mancınık, gülleleri ve büyük okları fırlatmaya yarayan bir aletten çok bir mekanizmaydı.

Çin gibi Uzak Doğu ülkelerinde bulunan barutun, Orta Doğu ve Avrupa'ya geçmesiyle ateşli silahlarda da önemli gelişmeler oldu. Eskiden beri Orta Asya'da Türkler ve Çinliler tarafından kullanılan barut, sonradan roket, top ve tüfek gibi silahlarda kullanılmaya başlandı. Orta Çağ'da en çok Selçuklu ve Osmanlı döneminde bu tür silahlarda büyük gelişmeler kaydedildi. Kosova Meydan Muharebesi'nde ve özellikle II. Mehmed tarafından, İstanbul'un fethinde toptan büyük ölçüde faydalanıldı. I. Selim zamanındaysa kısa ve orta menzilli tüfekler askerî birim ve orduda yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı.
I. Selim tarafından verilmiştir.
Zamanla büyük değişikliğe uğrayan ateşli silahlar, tabanca, tüfek, bomba atar, top, obüs, havan gibi çeşitli adlar altında, değişik vasıflara sahip birçok çeşitlere ayrıldı. Bunların her birinin kullanım amacına göre özellikleri vardır. Ayrıca günümüzde bu silahların makineli, yarı otomatik tipleri gelişmiştir.
Güdümlü mermiler, deniz hedeflerine karşı kullanılan torpidolar, çeşitli tipteki bombalar, roketler ve mayınlar da ateşli silahlar grubuna dahil edilebilir. Kara, deniz ve hava birliklerince kullanılan bu silahların bazısı saldırı, bazısı savunma, bazısı da hem saldırı hem de savunma amacı taşır. Örneğin savaş uçaklarında saldırı için kullanılan makineli tüfek, top, roket, güdümlü mermi ve çeşitli bombalar bulunabildiği gibi uçaklara karşı savunmada kullanılan güdümlü uçaksavar sistemleri de vardır. Zırhlı bir savaş aracı olan tankta kullanılan makineli tüfek, top, roket, alev makinesi, sis ve gaz makineleri ayrıca tanklara karşı kullanılan tanksavar topları, roketleri, bombaları, füzeleri bu silahların çeşitli değişik amaçlardaki kullanımına örnektir.

Her ne kadar bir silah olmamakla birlikte, üzerlerinde çeşitli silahlar taşıyan ve birer savaş aracı olan askerî araç, askerî gemi, askerî uçak, savaş uçağı, savaş gemisi, denizaltı, uçak gemisi, tank da komplike ve dolaylı bir silah olarak kabul etmek mümkündür. Barış zamanlarında politik, istihbarat ve propaganda faaliyetleriyle kültürel ve sosyal yapı üzerinde tahribat yapmak için kullanılan usuller ve yapılan işler de bir silahtır. Savunmada bir vasıta olarak kullanılan radar, sonar, lidar gibi sistemler, lazer ve yapay uydu da birer silah grubu teşkil ederler.

Sima Qian (Çince (basitleştirilmiş): 司马迁; Çince (geleneksel): 司馬遷; pinyin: Sīmǎ Qiān; MÖ 145- MÖ 86) eski çağ Çin tarihçisidir. Han Hanedanı'nın Büyük Katipleri'nin (Tàishǐ Gōng Çince: 太史公) başkanı idi. Antik dönem Çin'in en önemli tarihçisi olarak kabul görmüştür. Tarih yazımında tarafsız kalmanın zorluğuna karşın önemine vurgu yapmasıyla nam salmış ve yine bu yüzden sıkıntılar çekmiştir. Tarih yazımı konusundaki tutumuyla tarihçilikten edebiyata önemli etkileri olmuştur. Yarı efsanevi Sarı İmparator'dan Han Wudi'ye kendisinden önceki 2000 senelik Çin tarihinin genel görünümünü veren Shiji (史記- Büyük Tarihçinin Kayıtları) adlı eseri çok övgü almıştır. Çin tarihyazımının en kapsamlı kaynağı kabul edilmiştir. Bu tanımlayıcı eseri, daha sonraki Çin tarihyazımına da temel atmıştır.

Ban Zhao
 Wikimedia Commons'ta Sima Qian ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikikaynak'ta Shiji (Çince) ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Siyahi ya da zenci, antropolojide insanların ayrıldığı ırklardan biri. Bu kavram yalnızca belirli milletleri değil, derileri siyah olan tüm insanları kapsar.

Siyahî sözcüğü Türkçeye Farsçadan, zenci sözcüğü Arapçadan geçmiştir. Arapça zenc sözcüğü "siyah" anlamına, zenci sözcüğü "siyahî" anlamına gelir.
Köle ticareti ile özdeşleştiği için Anglosakson toplumlarda hakaret kabul edilerek artık kullanılmayan "Negro" sözcüğü Latince niger (siyah) sözcüğünden İspanyolca ve Portekizceye geçmiştir.

Siyahi ırkın en belirgin ortak özelliği, derinin, iris ve kılların bol miktarda melanin boya maddesi (pigmenti) içermesi nedeniyle koyu renkli oluşudur. Renk sarı-kahverengi ya da kırmızıdan, abanoz siyahına dek değişir. Bu koyu renkler Güneş ışınlarını soğutarak deri altındaki dokuları korurlar. Öte yandan vücuttaki çok sayıdaki ter bezleri ısının dağılmasını sağlar. Deride çok az kıl bulunur. Saçlar genellikle kıvırcık, bazen de biber tanesi biçiminde örgülüdür. Ağız bölümleri oldukça etli, dişleri ise çok kuvvetlidir; çene kemikleri çok sağlam olup uzun ve dışarı çıkıktır. Dudakları kalın ve sarkık; kulaklar küçüktür. Burnun aşırı geniş oluşu da sıcak ve özellikle nemli-nemli sıcak ortama uyma özelliğine bağlanır.

Siyahiler, ekvator ortamı ve bu ortamın orman, savan, çöl gibi çeşitli değişikliklerine uyma bakımından kendi içinde derin farklılıklar gösterir. Afrika, Asya ve Avustralya'ya yayılmış olan siyahiler birbirinden farklıdır. Beyaz ırkta ve sarı (doğu Asyalı) ırklarda olduğu gibi, siyahilerde de melezler görülür. Buna karşın siyahiler, dünyada en az karışan, büyük göçlerle ana karakterini yitirmeyen ırklardan biridir.  Siyahilerin ana yurdu Afrika anakarası olmakla birlikte, tarih öncesi zamanlardaki göçlerle birçok kol, Güney Asya ve Avustralya ile Büyük Okyanus'taki adalara geçti. Siyahilerin ayrıldığı başlıca soy dalları şunlardır:

Batı kıyılarında yaşayan siyahilerin derileri koyu kahverengi ile siyah arasında değişir. Bunların kafası küçük ve uzunca, yüzleri basık, boyları ve kolları uzuna yakın, bacakları kısadır. Liberya'daki Kru, Nijerya'daki İbo ve Lvaj'lar bu soyun tipik örnekleridir. Aşağı Nil bölgesindeki siyahiler, Batı Afrikalı siyahilere benzer. Bir bölümü, beyaz ırktan olan hami soyuyla karışıktır. Nil çevresinde yaşayan bu siyahilere Nilotik adı verilir. Nil boylarında beyaz ırkla karışan siyahilerin bir kolu da Mısır Halkının bir bölümünü oluşturan Fellahlardır. Kuzeydoğu Afrika'da, özellikle Kenya'da yaşayan siyahiler de Nilotikler'e benzer. Bunlardan Masai, Nandi ve Suk boyları Hami soyuna ait özellikler gösterir. Bu arada Kuzeydoğu Afrika ile, Kuzeybatı Afrika'da Sudan ve Senegal boyları, siyahi ırkının tipik örnekleridir. Bunların boyları daha uzun, vücutları biçimli, derileri koyu kahverengidir.

Genellikle başka ırklara karışmıştır. Hindistan'daki Toda, Tamil ve Vedalar Beyaz ırk ile Siyahi ırkın karışmasından ortaya çıkmadır. İnce çizgili, ince dudaklı ve düz saçlıdırlar. Malay Yarımadası'ndaki Semanglar ile Filipinler'deki Aetalar, kısa boylu ufak yapılıdırlar. Bunlara Asya Pigmeleri adı verilir. Bu arada Yeni Gine ile Borneo'da yaşayanlar da Siyahi ırkındandırlar.

Burada yaşayan siyahiler her iki ırkla da karışıktırlar. Yeni Gine ve Borneo'da olduğu gibi bunlar da Küçük siyahi koluna Bağlıdırlar. Negrito adı verilen bu Siyahilerden Samoa, Solmon ve Hawaii Adaları'nda yaşayanlar Sarı ırk (Çin ve benzeri) ve Beyaz ırkla karışmıştır. Renkleri açık kahverengi, boyları uzun ve düzgündür. Avustralya yerlileri de Zenci-Beyaz karışımıdır.

Siyahiler Güney ve Kuzey Amerika'da da önemli topluluklar oluştururlar. Bunlar anakaranın yerlisi değil, köle ticareti yoluyla Avrupalılar tarafından Yeni Dünya'ya götürülen siyahilerdir.

 Wikimedia Commons'ta Siyahiler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikisöz'de Siyahiler ile ilgili sözler mevcuttur.

Siyaset veya politika, gruplar arasında kararların alındığı veya bireyler arasındaki güç ilişkilerinin, kaynakların dağıtımı veya statü gibi diğer etkileşim biçimlerinin ilişkilendirildiği bir dizi faaliyeti ifade eder. Siyaset ve hükümeti inceleyen sosyal bilim dalı ise siyaset bilimi olarak adlandırılır.
Siyaset terimi, olumlu bir bağlamda "siyasi bir çözüm" olarak kullanılabileceği gibi uzlaşmacı ve şiddetsiz bir anlam taşırken, tanımlayıcı bir anlamda "hükümetin sanatı veya bilimi" olarak da kullanılabilir. Ancak sıklıkla olumsuz bir çağrışım taşır. Bu kavram çeşitli şekillerde tanımlanmıştır ve farklı yaklaşımlar, siyasetin yaygın veya sınırlı bir şekilde kullanılması gerekip gerekmediği, deneysel veya normatif bir şekilde ele alınıp alınmaması gerektiği ve çatışmanın mı yoksa işbirliğinin mi daha temel olduğu konularında temel farklı görüşlere sahiptir.
Politikada bir dizi yöntem kullanılır, bunlar arasında kişinin kendi siyasi görüşlerini halk arasında tanıtması, diğer siyasi öznelerle müzakere, yasalar çıkarma ve içsel ve dışsal güç kullanma, rakiplere karşı savaş da dahil olmak üzere bulunur. Politika, geleneksel toplumların kabilelerinden ve kabilelerinden modern yerel hükûmetlere, şirketlere ve kurumlara kadar geniş bir sosyal seviyede icra edilir ve uluslararası seviyeye kadar uzanır.
Modern ulus devletlerde insanlar genellikle fikirlerini temsil etmek için siyasi partiler kurarlar. Bir partinin üyeleri genellikle birçok konuda aynı pozisyonu almaya ve aynı yasa değişikliklerini ve aynı liderleri desteklemek üzerine uzlaşmışlardır. Seçim ise genellikle farklı siyasi partiler arasında bir yarışmadır.
Bir siyasi sistem, bir toplum içinde kabul edilebilir siyasi yöntemleri tanımlayan bir çerçevedir. Siyasi düşünce tarihi antik çağlara kadar izlenebilir ve bu alandaki önemli eserler arasında Platon'un Devlet, Aristoteles'in Politika, Konfüçyüs'ün siyasi yazıları ve Çanakya'nın Arthashastra gibi eserleri bulunur.

Osmanlıca üzerinden Türkçeye geçen Siyaset sözcüğü Arapça Seyis (At Bakıcısı) kelimesi ile bağlantılıdır. Türk dilleri içerisinde yer alan ve -At- kökünden türemiş olan "Atkarma" (siyaset, idare) ve "Atkarmak" (siyaset yapmak, idare etmek, icra etmek, muvaffak olmak) sözcükleri de benzer anlamları karşılamaktadır. Bu bağlamda "Siyaset" (ve "Atkarma") sözcüğü aslında atın idare edilmesi manasına gelmektedir.
Osmanlıcada ise bu anlamlara ilaveten padişahın hükmettiği ölüm cezası anlamında kullanılır. Esasen İslam kamu hukukunun önemli bir unsuru olan “siyaseten katl”, Türk – İslam devlet nazariyesinde hükümdarın yetkisine bağlı olarak şekillenmiştir. Buna göre siyaseten katl, en genel tanımıyla İslam hükümdarının mutlak otoritesine dayanarak verdiği en ağır cezadır. Kavram bu haliyle, bir hükümdarın ülke idaresi ve politika zorunlulukları gereği hükmettiği ölüm cezasıdır. Kavram, İslam kamu hukukunda, özellikle de Osmanlı devlet düzeninde o denli yerleşmiştir ki siyaset sözcüğü tek başına, esas anlamının yanında ve pek çok kullanımda hükümdarın verdiği ölüm cezasını ifade eder.
Yunan siyasal yaşamında ise siyaset, "polis"'e veya devlete ait etkinlikler biçiminde tanımlanmıştır. Politika bilimi (politoloji) politik hareketler ve güç edinilmesi ve kullanımı konusunu inceler.
Politika, toplumun halka dair yaptığı tüm etkinliklerdir. (Aristoteles)

Harold Lasswell: "kim neyi, ne zaman, nasıl elde eder."
David Easton: "bir toplum için otoriter değerlerin tahsis edilmesi."
Vladimir Lenin: "ekonominin en yoğun ifadesi."
Otto von Bismarck: "her an değişen durumlarda her zaman en az zararlı, en faydalı olanı seçme yeteneği."
Bernard Crick: "insanların farklılıkları çözmek için kurumsallaşmış prosedürler aracılığıyla bir arada hareket ettiği özgün bir yönetim biçimi."
Adrian Leftwich: "toplumlar arasında ve içinde işbirliği, müzakere ve çatışma faaliyetlerini kapsar."

Siyasetin tarihi, insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar olan bir süreci kapsar ve modern hükûmet kurumları ile sınırlı değildir.

Frans de Waal, şempanzelerin "etkili pozisyonlarını güvence altına almak ve sürdürmek için toplumsal manipülasyon" yoluyla politika yürüttüğünü savundu. Erken insan toplumsal organizasyon formlarında (bkz. kabileler ve aşiretler) merkezi politik yapılar eksikti. Bu durum devletsiz toplumlar olarak adlandırılır.

Antik dönemde, medeniyetler günümüz devletlerinin sahip olduğu kesin sınırlara sahip değildi ve sınırları daha doğru bir şekilde sınır bölgeleri olarak tanımlanabilirdi. Antik dönem Sümer ve erken dönem Mısır, sınırlarını tanımlayan ilk medeniyetlerdi. Ayrıca, 12. yüzyıla kadar birçok insan devlet dışı topluluklarda yaşıyordu. İnsanlığın yönetimi bu dönemlerde, göreceli olarak eşitlikçi gruplardan karmaşık ve yüksek derecede tabakalaşmış şefliklere kadar uzanmaktadır.

Devlet oluşumunun neden bazı yerlerde geliştiğini ancak bazılarında gelişmediğini açıklamak için genellemeleri açıklamaya çalışan birçok farklı teori ve hipotez bulunmaktadır. Diğer bilim insanları ise genellemelerin yararlı olmadığını ve her ilk devlet oluşumunun kendi başına ele alınması gerektiğine inanmaktadır.
Gönüllü teoriler, çeşitli grupların, ortak bir rasyonel çıkar sonucunda devletler oluşturmak üzere bir araya geldiğini iddia eder. Bu teoriler genellikle tarımın gelişimine odaklanır ve bunun sonucunda ortaya çıkan nüfus ve organizasyonel baskıyı, devlet oluşumuna yol açtığını vurgular. Erken ve temel devlet oluşumunun en önemli teorilerinden biri, hidrolik hipotezdir ve devletin büyük ölçekli sulama projeleri inşa etme ve sürdürme ihtiyacının bir sonucu olduğunu savunur.
Devlet oluşumunun tartışma teorileri, devletlerin oluşumunda bir nüfusun diğer bir nüfus üzerindeki çatışma ve egemenliği nüfuzlu bir faktör olarak kabul eder. Gönüllü teorilere karşı, bu argümanlar, insanların faydaları en üst düzeye çıkarmak için devlet oluşturmayı gönüllü olarak kabul etmediklerini, ancak devletlerin bir grubun diğerleri üzerinde bir tür baskısı nedeniyle oluştuğuna inanır. Bazı teoriler ise devlet oluşumu için savaşın kritik olduğunu savunur.

İlk devletler, yaklaşık MÖ 3000 civarında ortaya çıkan Sümerler ve Antik Mısır'ın devletleriydi. Antik Mısır, Kuzeydoğu Afrika'da Nil Nehri etrafında kurulmuş olup, krallığın sınırları Nil çevresine dayanmaktaydı ve vaha alanlarını da içermekteydi. Sümerler ise Güney Mezopotamya'da bulunuyor ve sınırları Basra Körfezi'nden Fırat ve Dicle nehirlerinin bazı bölgelerine kadar uzanıyordu.
Mısırlılar, Romalılar ve Yunanlar, devletin siyasi bir felsefesini açıkça oluşturan ve siyasi kurumları rasyonel olarak analiz eden ilk insanlar olarak bilinirler. Buna kadar devletler, dini mitlerle tanımlanmış ve haklı çıkarılmıştır.
Klasik Antikçağ'ın birçok önemli siyasi yeniliği, Yunan şehir-devletleri (polis) ve Roma Cumhuriyeti'nden gelmiştir. MÖ 4. yüzyıldan önce Yunan şehir-devletleri, özgür nüfuslarına vatandaşlık hakları tanımışlardır; Atina'da bu haklar, doğrudan demokratik bir hükûmet biçimi ile birleştirilmiştir ve siyasi düşünce ve tarih boyunca uzun bir ömre sahiptir.

1648 yılındaki Vestfalya Anlaşması, siyaset bilimcileri tarafından modern uluslararası sistem başlangıcı olarak kabul edilir ve dış güçlerin başka bir ülkenin iç işlerine müdahale etmekten kaçınması gerektiği prensibi ile tanınır. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme ilkesi, İsviçre hukukçusu Emer de Vattel tarafından 18. yüzyılın ortalarında ortaya konmuştur. Devletler, uluslararası ilişkilerin devletler arasında bir sistem içindeki başlıca kurumsal temsilcileri haline geldi. Vestfalya Barışı, Avrupa devletlerine üst ulusal otorite dayatma girişimlerinin sona erdiğine dair bir işaret olarak kabul edilir. "Vestfalya" doktrini, devletleri bağımsız aktörler olarak tanıyan 19. yüzyıl düşüncesinin yükselmesiyle güçlenmiştir; bu düşünceye göre meşru devletler, dil ve kültürle birleşen insan gruplarına karşılık gelir.
Avrupa'da, 18. yüzyıl boyunca klasik ulusal olmayan devletler çok uluslu imparatorluklardı: Avusturya İmparatorluğu, Fransız Krallığı, Macaristan Krallığı, Rus İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu. Benzer imparatorluklar Asya, Afrika ve Amerika'da da mevcuttu; Müslüman dünyasında ise, Muhammed'in 632 yılındaki ölümünün hemen ardından Halifelikler kurulmuş ve bunlar çok etnikli çok uluslu imparatorluklara dönüşmüştür. Çok uluslu imparatorluklar, genellikle bir kral, imparator veya sultan tarafından yönetilen mutlak bir monarşiydi. Nüfus birçok etnik gruba aitti ve birçok dil konuşuyorlardı. İmparatorluk, genellikle bir etnik grubun egemenliğindeydi ve onların dili genellikle kamusal idarenin diliydi. Hükûmet ailesi genellikle, ancak her zaman, o gruptan geliyordu. Bazı daha küçük Avrupa devletleri etnik açıdan o kadar farklı değildi, ancak onlar da krallık tarafından yönetilen hanedan devletleriydi. Bazı daha küçük devletler hayatta kaldı, örneğin Liechtenstein, Andorra, Monako ve San Marino cumhuriyeti gibi bağımsız prenslikler.
Çoğu teori, ulus devleti 19. yüzyıl Avrupa olayı olarak görür ve devlet tarafından zorunlu kılınan eğitim, kitlesel okur yazarlık ve kitle iletişimi gibi gelişmelerin bu olgunun ortaya çıkmasını kolaylaştırdığını öne sürer. Ancak, tarihçiler ayrıca Portekiz ve Hollanda Cumhuriyeti'nde nispeten birleşik bir devlet ve kimlik ortaya çıkmasını da belirtirler. Steven Weber, David Woodward, Michel Foucault ve Jeremy Black gibi bilim adamları, ulus devletin politik bir zeka veya bilinmeyen belirsiz bir kaynak sonucu olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir tesadüf veya politik bir buluş olmadığını savunmuşlardır. Bunun yerine, ulus devlet, 15. yüzyıl politik ekonomi, kapitalizm, merkantilizm, siyasi coğrafya ve coğrafyanın yanı sıra kartografya ve harita yapım teknolojilerindeki ilerlemelerin tesadüfi bir yan ürünüdür.
Almanya ve İtalya gibi bazı ulus devletler, 19. yüzyılda milliyetçilerin politik varlığının bir sonucu olarak varlığını sürdürdü. Her iki durumda da, toprak daha önce diğer devletler arasında bölünmüştü, bazıları çok küçüktü. Serbest ti

Siyasi ekoloji, siyasal, ekonomik ve sosyal faktörler ile çevresel sorunlar ve değişimler arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Siyasi ekoloji, çevre konularını ve fenomenlerini politikleştirerek incelediğinden, apolitik ekolojik çalışmalardan farklıdır.
Akademik disiplin, bozulma, marjinalleşme, çevresel çatışma, koruma ve kontrol, çevresel kimlikler ve sosyal hareketler gibi konularda ekolojik sosyal bilimleri, siyasi ekonomi ile bütünleştiren geniş kapsamlı çalışmalar hazırlamaktadır.

"Siyasi ekoloji" terimi ilk olarak Frank Thone tarafından 1935'te yayınlanan bir makalede kullanılmıştır. O zamandan beri beşeri coğrafya ve insan ekolojisi bağlamında yaygın olarak kullanılmaktadır, ancak sistematik bir tanımı yoktur. Antropolog Eric R. Wolf, 1972'de "Mülkiyet ve Siyasi Ekoloji" (Ownership and Political Ecology) başlıklı, yerel mülkiyet ve miras kurallarının "toplumdan kaynaklanan yoğun baskılar ile yerelin zorunlulukları arasında nasıl aracılık ettiğini" tartıştığı  bir makalesinde, terimi ikinci kez canlandırdı, ancak kavramı daha fazla geliştirmedi. Eric Robert Wolf, Michael J. Watts, Susanna Hecht ve diğerlerinin 1970'ler ve 1980'lerdeki diğer erken çalışmaları da ilk çalışma kaynakları arasında yer almaktadır.
Alanın 1970'ler ve 1980'lerdeki kökenleri, kalkınma coğrafyasının ve kültürel ekolojinin gelişmesinin, özellikle Piers Blaikie'nin toprak erozyonunun sosyopolitik kökenleri konusundaki çalışmalarının bir sonucuydu. Tarihsel olarak, politik ekoloji, gelişmekte olan dünyaya ve bu dünyayı etkileyen fenomenlere odaklanmıştır; terimin ortaya atılışından bu yana, "araştırma, öncelikle üçüncü dünyadaki çevre üzerindeki maddi ve söylemsel mücadeleleri çevreleyen siyasi dinamikleri anlamaya çalışmıştır".
Petra Kelly, Almanya ve Avrupa'daki politik ekoloji partilerinin kurucu isimlerinden biridir.

Politik ekolojinin geniş kapsamı ve disiplinler arası doğası, kendisini birden çok tanım ve anlayışa tabi kılmıştır. Bununla birlikte, alandaki yaygın varsayımlar, terimin ilgi alanlarını gösterir. Raymond L. Bryant ve Sinéad Bailey, politik ekolojiyi uygularken üç temel varsayım geliştirdiler:

Birincisi, çevredeki değişiklikler toplumu homojen bir şekilde etkilemez: siyasi, sosyal ve ekonomik farklılıklar, maliyet ve faydaların eşit olmayan dağılımına neden olur.
İkincisi, "çevre koşullarındaki herhangi bir değişiklik, siyasi ve ekonomik statükoyu etkilemelidir."
Üçüncüsü, maliyetlerin ve faydaların eşit olmayan dağılımı ve önceden var olan eşitsizliklerin güçlendirilmesi veya azaltılması, daha sonra ortaya çıkan değişen güç ilişkileri açısından siyasi sonuçlara sahiptir.
Buna ek olarak, politik ekoloji, çevre ve politik, ekonomik ve sosyal faktörlerin etkileşiminde eleştiriler ve alternatifler sağlamaya çalışır. Paul Robbins, disiplinin "daha iyi, daha az zorlayıcı, daha az sömürücü ve işleri yapmanın daha sürdürülebilir yolları olduğuna dair normatif bir anlayışa" sahip olduğunu iddia etmektedir.

Politik ekolojinin bir alan olarak hareketi, 1970'lerdeki başlangıcından bu yana, kapsamını ve hedeflerini karmaşıklaştırdı. Disiplinin tarihi boyunca, belirli etkiler, çalışmanın odağını belirlemede giderek daha az etkili olmuştur. Peter A. Walker, ekolojik bilimlerin politik ekolojideki öneminin izini sürmektedir. Pek çok eleştirmen için, ekolojinin disiplinde kilit bir konuma sahip olduğu 1970'ler ve 1980'ler boyunca 'yapısalcı' bir yaklaşımdan, politik ekolojide 'politika'ya vurgu yapan 'postyapısalcı' bir yaklaşıma geçişe işaret etmektedir. Bu dönüş, alanın 'ekoloji' teriminin kullanımının yanı sıra çevre siyaseti ile farklılaşmasına ilişkin soruları gündeme getirdi. Siyasi ekolojik araştırmalar siyasi nüfuz soruşturmalarına doğru kaymıştır.
Kültürün toplumun maddi koşullarına nasıl bağlı olduğunu ve bunlardan nasıl etkilendiğini gösteren bir analiz biçimi olan kültürel ekolojiden çok bilgi elde edilmiştir. (Walker'a göre ise politik ekoloji, bir analiz biçimi olarak kültürel ekolojiyi büyük ölçüde gölgede bırakmıştır.) Walker'ın belirttiği gibi, "kültürel ekoloji ve sistem teorisi adaptasyon ve homeostazı (dengeleşim) vurgularken, politik ekoloji bir uyumsuzluk ve istikrarsızlık gücü olarak politik ekonominin rolünü vurgulamaktadır".

18. ve 19. yüzyıllarda Adam Smith, Karl Marx ve Thomas Malthus gibi filozoflarla başlayan politik ekonomi, ekonomik üretim ve politik süreçler arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışıyordu. Sosyal düzenin korunmasında bireysel ekonomik ilişkilerin rolüne odaklanan aşırı yapısalcı açıklamalara yöneliyorlardı. Eric Wolf, politik ekonomiyi, yerel kültürlerin dünya kapitalist sisteminin bir parçası olarak rolünü ele almaya başlayan ve bu kültürleri "ilkel yalıtkanlar" olarak görmeyi reddeden neo-Marksist bir çerçevede kullandı. Ancak siyasi ve ekonomik süreçler üzerindeki çevresel etkiler yeterince vurgulanmadı.
Tersine, Julian Steward ve Roy Rappaport'un kültürel ekoloji teorileri, bazen 1950'lerin ve 1960'ların işlevselci yönelimli antropolojisini değiştirmek ve ekolojiyi, çevreyi etnografik çalışmaya dahil etmekle tanınır.
Coğrafyacılar ve antropologlar, politik ekolojinin temelini oluşturmak için her ikisinin de güçlü yanlarıyla çalıştılar. Siyasi ekoloji, politik ve ekonomik bağlamları ayırmadan kültürel süreçler üzerindeki çevresel etkileri açıklamanın önemini kabul ederek güç konularına odaklanır.

Koruma bilimi ile politik ekoloji arasında bir fikir ayrılığı vardır. Korumacılar biyoçeşitliliği korumak için korunan alanlar kurarken, "politik ekolojistler, korunan alanların çalışmasına bir kısım enerjilerini ayırdılar; bu, siyasi ekolojinin kaynaklara erişim ve kaynaklar üzerinde kontrol biçimlerine olan genel ilgisi göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir". Arazinin koruma amacıyla kapatılmasına karşı olan argümanlar, yerel halka ve onların geçim sistemlerine erişimlerini engelleyerek zarar vermesiyle ilgilidir. Dove ve Carpenter'ın belirttiği gibi, "yerel insanlar korumaya katkıda bulunabilecek önemli çevresel bilgilere sahiptir". Politik ekolojistlerin itirazı, arazi kullanım düzenlemelerinin Sivil toplum kuruluşları ve hükûmet tarafından yapılması, erişimin reddedilmesi, yerel halkın türleri ve alanları kendilerinin koruma kabiliyetini reddetmesi ve mülksüzleştirme yoluyla onları daha savunmasız hale getirmesidir.

Bazı önde gelen çağdaş bilim insanları şunlardır:

Bu alanın gelişiminde (ve eleştirisinde) kilit rol oynayan bilimsel dergiler şöyle sıralanabilir:

Çevre sosyolojisi
Ekofeminizm
Ekolojik sosyalizm
Siyasi ekonomi

Blaikie, P., and Brookfield, H. Land Degradation and Society. Methuen: 1987.
Blaikie, Piers. 1985. The Political Economy of Soil Erosion in Developing Countries. Londra; New York: Longman.
Bryant, Raymond L. 1998. Power, knowledge and political ecology in the third world: a review, Progress in Physical Geography 22(1):79-94.
Bryant, R. (ed.) 2015. International Handbook of Political Ecology. Edward Elgar
Bryant, Raymond L. and Sinead Bailey. 1997. Third World Political Ecology. Routledge.
Dove, Michael R., and Carol Carpenter, eds. 2008. Environmental Anthropology: A Historical Reader. MA: Blackwell.
Escobar, Arturo. 1996. “Construction Nature: elements for a post-structuralist political ecology”. Futures 28(4): 325-343.
Garí, Josep A. 2000. The Political Ecology of Biodiversity: Biodiversity conservation and rural development at the indigenous and peasant grassroots. D.Phil. Dissertation, Oxford Üniversitesi. British Library No. 011720099 (DSC D213318).
Garí, Josep A. 2000. La ecología política de la biodiversidad. Ecología Política 20: 15-24.
Greenberg, James B. and Thomas K. Park. 1994. Political Ecology, Journal of Political Ecology 1: 1-12.
Hecht, Susanna & Alexander Cockburn. 1990 [Updated edition 2010]. Fate of the Forest: Developers, Destroyers, and Defenders of the Amazon. Chicago Üniversitesi Yayınları.
Hershkovitz, Linda. 1993. Political Ecology and Environmental Management in the Loess Plateau, Çin, Human Ecology 21(4): s.327-353.
Martinez-Alier, Joan. 2002. The Environmentalism of the Poor: A Study of Ecological Conflicts and Valuation. Edward Elgar.
Paulson, Susan, Lisa L. Gezon, and Michael Watts. 2003. Locating the Political in Political Ecology: An Introduction, Human Organization 62(3): s.205-217.
Peet, Richard and Michael Watts. 1993. Introduction: Development Theory and Environment in an Age of Market Triumphalism, Economic Geography 68(3): s.227-253.
Peet, Richard, Paul Robbins, and Michael Watts. (eds.) 2011. Global Political Ecology. Routledge.
Peet, Richard and Michael Watts. eds. 1996. Liberation ecologies: environment, development, social movements. Routledge.
Peluso, Nancy Lee. 1992. Rich Forests, Poor People: Resource Control and Resistance in Java. Kaliforniya Üniversitesi Yayınları.
Peluso Nancy Lee & Michael Watts (eds.). 2001. Violent Environments. Cornell Üniversitesi Yayınları.
Perreault, T., G. Bridge and J. McCarthy (eds.). 2015. Routledge Handbook of Political Ecology. Routledge.
Perry, Richard J. 2003. Five Key Concepts in Anthropological Thinking. Upper Saddle River, NJ: Prentice Hall.
Ritzer, George. 2008. Modern Sociological Theory. Boston: McGraw-Hill.
Robbins, Paul. 2012. Political Ecology: A Critical Introduction. 2nd ed. Blackwell.
Rocheleau, D. 1995. Gender and a Feminist Political Ecology Perspective, IDS Institute for Development Studies 26(1): s.9-16.
Salleh, Ariel (ed.) 2009. Eco-Sufficiency & Global Justice: Women write Political Ecology. Londra: Pluto Yayınları.
Salleh, Ariel. 2017. Ecofeminism in Clive Spash (ed.) Routledge Handbook of Ecological Economics. Londra: Routledge.
Sayre, Nathan. 2002. Species of Capital: Ranching, Endangered Species, and Urbanization in the Southwest. Arizona Üniversitesi Yayınları.
Sutton, Mark Q. and E.N. Anderson. 2004. Introduction to Cultural Ecology. Altamira.
Vayda, Andrew P. and Bradley B. Walters. 1999. Against Political Ecology, Human Ecology 27(1): s.167-179.
Walker, Peter A. 2005. Political ecology: where is the ecology? Progress in Human Geography 29(1): s.

Siyasi iktisat aslen üretim, alım-satım ve bunların kanun, gümrük ve devlet ile ilişkilerinin incelenmesine verilen addır. Siyasi iktisat kavramı ahlak felsefesinde ortaya çıkmıştır. 18. yüzyılda devletlerin ("polities") iktisatlarının çalışılması olarak gelişmiş dolayısıyla da "siyasi" iktisat (ekonomi) adını almıştır.
19. yüzyılın sonlarında, "Siyasi iktisat" terimi genellikle iktisat çalışmalarını üretim ve tüketimin yapılık ilişkilerinden ziyade matematiksel ve belitsel dizge temellerine dayandırmak isteyenler tarafından kullanılan iktisat terimi ile yer değiştirmiştir (bkz. Marjinalizm, Alfred Marshall).

Başlangıçta, siyasi iktisat ulus devletlerde üretim veya tüketimin sınırlı parametrelerle teşkilatlandığı koşulların incelenmesi manasına gelmekteydi. Economie Politique deyimi ilk olarak 1615'te Fransa'da Antoine de Montchrétien'in çok iyi bilinen kitabı Traité de l'economie politique'de yer aldı. Fransız fizyokratlar, Adam Smith, David Ricardo ve Karl Marx siyasi iktisadın bazı temsilcileridir. 1805'te Thomas Malthus, East India Company College, Haileybury, Hertfordshire'da İngiltere'nin ilk siyasi iktisat profesörü olmuştur. Dünyanın ilk siyasi iktisat kürsüsü 1763'te Viyana Üniversitesi'nde kurulmuştur. İlk tam zamanlı (tenured) profesör ise Joseph von Sonnenfels olmuştur.
Birleşik Devletlerde, siyasi iktisat ilk kez 1784'te College of William and Mary'de okutulmuş ve zorunlu ders kitabı olarak Adam Smith'in Milletlerin Zenginliği kullanılmıştır.
Adam Smith'in Mantık ve Ahlak Felsefesi profesörü olduğu Glasgow Üniversitesi, 1797–1798 akademik yılında Siyasi İktisat Bölümü'nün adını (sözde gelecekteki lisans öğrencilerinin kafa karışıklığını engellemek amacıyla) İktisat Bölümü olarak değiştirmiştir ve 1798 yılı mezunları Siyasi İktisatta İskoç Yüksek Lisans derecesiyle mezun olan son mezunlar olmuştur.

Günümüzde siyasi iktisat iktisadi ve siyasi davranışları çalışan, farklı ancak ilişkili, iktisadı diğer alanlarla birleştiren yaklaşımlardan, ortodoks iktisadi varsayımlara meydan okuyan ve farklı temel varsayımlar kullanan yaklaşımlara kadar olan akımları kastetmek içim kullanılmaktadır.

Siyasi İktisat genellikle siyasi kurumların, siyasi çevrenin ve iktisadi sistemin—kapitalist, sosyalist, karma— birbirlerini nasıl etkilediğini iktisat, hukuk ve siyaset bilimden yararlanarak araştıran disiplinler arası alanlar için kullanılır. Dar anlamda tanımlanırsa, örneğin tekel, piyasa korumacılığı, maliye politikası ve kâr arayışı (rent seeking) gibi kamu politikasını ilgilendiren uygulamalı iktisat konuları olarak tanımlanabilir.
Tarihçiler siyasi iktisadı, geçmişte çıkarları için faydalı olabilecek değişiklikleri yaparken siyaseti kullanan ortak iktisadi çıkarlara sahip insanlar ve grupların bunu yapma yollarını araştırırken kullanmışlardır.
"Uluslararası politik iktisat" (IPE), uluslararası ticaret ve finans ve uluslararası ticareti etkileyen devlet politikalarına, örn. para ve maliye politikaları, yaklaşımlardan oluşan disiplinler arası bir alandır. Birleşik Devletlerde bu yaklaşımlar 1970'lerde Robert Keohane, Peter J. Katzenstein ve Stephen Krasner'in editörlükleri altında uluslararası siyasi iktisadın en önemli dergisi haline gelen Uluslararası organizasyon (International organization) ile ilişki içerisindedir. Bunun yanında bu yaklaşımlar Uluslararası Politik İktisat Dergisi (The Review of International Political Economy) ile de ilişkidedir. Karl Polanyi'nin çalışmalarından ilham alan ve önemli figürleri arasında Susan Strange ve Robert W. Cox'un da bulunduğu daha eleştirel bir IPE okulu da mevcuttur.
İktisatçılar ve siyaset bilimciler genellikle terimi iktisadın standart konusunun ötesindeki olayları açıklamada akılcı tercih teorisi varsayımlarını, özellikle oyun teorisi, kullanan yaklaşımlarla ilişkilendirirler. Bu bağlamda "pozitif siyasi iktisat" teriminin kullanımı daha yaygındır.
Antropologlar, sosyologlar ve coğrafyacılar siyasi iktisat terimini André Gunder Frank ve Immanuel Wallerstein tarafından ileri sürülen iktisadi kalkınmaya ve azgelişmişliğe Neo-Marksist yaklaşımlara atfen kullanırlar.
Güncel siyasi iktisatçılar Marksist siyasi iktisat geleneğinde olduğu üzere iktisadi ideolojileri açıklanması gereken olaylar olarak değerlendirirler. Dolayısıyla, Charles S. Maier'e göre bir siyasi iktisadi yaklaşım  sosyolojik ve siyasi önermelerini açığa çıkartmak amacıyla iktisadi doktrinleri sorgular...Özetle, siyasi iktisadi yaklaşım iktisadi fikirler ve davranışları analiz için çerçeve olarak ele almak yerine açıklanması gereken inanışlar ve eylemler olarak ele alır. Bu yaklaşım Andrew Gamble'ın Özgür Ekonomi ve Güçlü Devlet (The Free Economy and the Strong State) (Palgrave Macmillan, 1988) ve Colin Hay'in Yeni İşgücünün Politik Ekonomisi (The Political Economy of New Labour) (Manchester University Press, 1999) kitaplarının özünü oluşturur. Aynı zamanda 1996'da Sheffield Üniversitesi akademisyenlerince kurulan uluslararası bir dergi olan Yeni Politik Ekonomi (New Political Economy)'de yayınlanan birçok çalışmanın da özünü oluşturmaktadır.

Siyasi İktisat tek bir disiplin olmadığından terimi konu bakımından örtüşen ancak bağnaz biçimde farklı perspektiflerden kullanan çalışmalar mevcuttur.

Sosyoloji kişilerin grup üyeleri olarak topluma dahil olmalarının etkilerini ve bunun kişilerin yeteneklerinin işlev kazanmasını nasıl değiştirdiğini çalışır. Çoğu sosyolog Karl Marx'dan hareketle üretim ilişkileri perspektifinden olaya yaklaşır.
Siyaset Bilimi kurumlar ve insan davranışları arasındaki ilişkiye odaklanır ki burada kurumların tercihleri, insan davranışlarının ise kurumsal yapıları nasıl değiştirdiği incelenir. İktisat ile birlikte, Shepsle, Ostrom, Ordeshook ve diğer yazarlar sayesinde en iyi çalışmaların yapılmasına olanak tanımıştır.
Antropoloji siyasi iktisadı, dünya kapitalist sistemi ve yerel kültürler arasındaki ilişkiyi inceleyerek çalışır.
Psikoloji sadece siyasi iktisadın karar verme (decision making) (sadece fiyatlarda değil) çalışırken gücünü yasladığı dayanak noktası değil aynı zamanda varsayımlarının siyasi iktisadı belirlediği bilimdir.
Tarih değişimi belgeler ve bunu siyasi iktisat tartışmakta kullanır, tarih çalışmalarında siyasi iktisat öykünün ana yapısını oluşturur.
İktisat siyasi hükûmetleri, devletleri, yasal çerçeveleri veri olarak alır ve piyasaya odaklanır. İktisat, siyasi sıfatını 19. yüzyıl sonlarında atmıştır fakat "İdeal Piyasa" tanımı yaparak ve hükûmetleri bu ideale yaklaşmak için politika uygulamaya ve yasa yapmaya sevk ederek geriye doğru çalışmaktadır. İktisatçılar ve Siyasi İktisatçılar genelde üretimin, piyasanın ve siyasi yapı teorilerinin geliştirilmesinde neyin egemen olduğu konusunda anlaşmazlık içerisindedirler.
Hukuk politika yaratımı ve politikaların belirli sonuçları olan siyasi eylemler vasıtasıyla uzlaşımı ile ilgilenir. Hukuk politik iktisadı, siyasi sermaye ve içtimai altyapı olarak ele alır.
Beşeri coğrafya siyasi-iktisadi süreçlerle ilgilenir, mekan ve çevreye vurgu yapar
Ekoloji siyasi iktisatla ilgilenir çünkü insan eylemleri doğa üzerinde en büyük etkiye sahiptir. Ekolojinin temel ilgisi doğanın insan eylemleri için uygunluğudur. İktisadi eylemlerin ekolojik etkileri piyasa iktisadı saiklerinin değiştirilmesi üzerine araştırmaları kışkırtmaktadır.
Uluslararası İlişkiler genellikle siyasi iktisat terimini siyasi ve iktisadi kalkınmayı çalışırken kullanır.
Kültürel Çalışmalar içtimai sınıf, üretim, emek, ırk, içtimai cinsiyet ve cinsiyet konularını çalışır.
İletişim medyanın ve telekomünikasyon sistemlerinin kurumsal taraflarını, mülk sahibi, emekçi, tüketici, reklamcı ve devlet arasındaki tarihi ilişkilere belirli bir önem vererek inceler.

İktisatçı
Sosyoekonomi
Sosyal Sermaye

Groenwegen, Peter (1987). "'political economy' and 'economics'", The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 3, pp. 904–07.
Pressman, Steven, Encyclopedia of Political Economy Routledge, 1999
Pressman, Steven, Interactions in Political Economy: Malvern After Ten Years Routledge, 1996
Winch, Donald, Riches and poverty : an intellectual history of political economy in Britain, 1750–1834 Cambridge [etc.]: Cambridge U. P., 1996.
Winch, Donald, "The emergence of Economics as a Science 1750–1870". In: The Fontana Economic History of Europe, Vol. 3. London: Collins/Fontana, 1973.

Politik İktisadın Ulusal Sistemi 31 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Friedrich List tarafından kaleme alınmış olan Politik İktisadın temel eseri (İngilizce).
Çıkarların Uyumu—Amerikan Politik İktisat Sistemi ve İngiliz Politik İktisat Sistemini karşılaştıran bir çalışma, Henry C. Carey. (İngilizce)
PERI 27 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Massachusetts Üniversitesi, Amherst. Politik İktisat Araştırma Enstitüsü
[1] Sosyal Bilimler Araştırmaları Derneği

Siyer-i Nebi (Arapça: السيرة النبوية es-sîra en-nebevîyya), kısaca siyer, geleneksel İslami literatürde Muhammed'in biyografilerine verilen isimdir. Kur'an ve Hadislere ek olarak, Muhammed'in hayatı ve İslam'ın ilk dönemi hakkındaki çoğu tarihi bilginin kaynağıdır.
Muhammed'in hayatı ve erken İslam tarihi ile ilgili en dikkat çeken konu, kaynaklık eden bilgilerin sözlü hikâyecilik kültürünün düzensiz ürünleri olarak ortaya çıkması ve ayrıntıların yüzyıllar boyunca artan ilerlemesidir. Lawrence Conrad sözlü dönem sonrası erken dönemde yazılan biyografi kitaplarını inceler ve bu eserlerde Muhammed'in doğum tarihiyle ilgili 85 yıllık bir zaman aralığının sergilendiğini görür. Conrad bunu hikâyedeki "akışkanlığın (evrimsel süreç) halen devam etmekte olması" olarak tanımlar.
Karmaşık hikâyeler Muhammed'in yaşadığı rivayet edilen hayatından 150-200 yıl süren bir aradan sonra toplanır, sıralanır, düzenlenir ve biyografik metinlere dönüştürülür. Bu rivayetler İslam dışı kaynaklarca desteklenmemekte ve kendi içerisinde de çelişkiler taşımaktadır. Rivayetlere dayalı kayıtlarda olayın yaşandığı günlerde anlatılanlar büyük ölçüde gerçekliğini korurken, zaman içerisinde değişikliğe uğrayarak birkaç nesil sonra tarihi realiteden tamamen uzaklaşır. Hadis ve siyer kaynaklarında Muhammed'in hayatı ile hiçbir bağlantısı olmayan hikâyelerin, Muhammed'in hikâyesine birtakım değişiklikler yapılarak eklemlenmiş olabileceği sıklıkla dile getirilen konulardandır. Sami Ezzib, bu konuda dikkat çeken bir ifade ile Hayber'in Fethi ve Kurayza Katliamı gibi konuların Yahudi kutsal kitabında yer aldığını, ancak bu kaynağa göre Yahudilerin Yahudi olmayanları katlettikleri bilgisini vermektedir.
Rivayet kültürüne dayalı eserlerin dışında tarih bilimi açısından İslam'ın erken tarihi, ne zaman ortaya çıktığı, hangi coğrafyada doğup dünyaya yayıldığı konusu günümüzde belirsizliğini korumakta, bu konuda geleneksel anlatımların işaret ettiği Mekke'yi dışlayan, Petra başta olmak üzere farklı coğrafyalara işaret eden teoriler ileriye sürülmektedir. Tartışmalarda Petra, Petra'nın kuzeyinde bir bölge, Kûfe ve Hîre (Güney Irak) bölgeleri öne çıkmaktadır. Bizans kronikleri ve Hristiyan din adamlarının kayıtları, basılı paralar ve Abbasiler döneminde İslam'ın hikâyesinin yazılma sürecine katılan hadisçi ve tarihçilerin yaşam bölgeleri, Hire, Yathrib gibi bazı antik şehirlerin isimleri ve diğer bulgular Muhammed'in ve erken dönem İslam coğrafyasının Güney Irak bölgesi ile ilişkilendirilmesine ve Muhammed'in hayat hikâyesinin birden fazla kişinin hikâyelerinin birleşimi olabileceği kanaatine yol açmıştır.

Arap dilinde sīra veya sīrat kelimesi seyahat etmek veya yolculukta olmak anlamına gelen sāra fiilinden gelir. Bir kişinin siyeri, o kişinin doğumunu, yaşamındaki olayları, görgü ve özelliklerini ve ölümünü kapsayan yaşam yolculuğu veya biyografisi anlamına gelmektedir. Siyer (çoğ) İslami literatürde, savaş ve gayrimüslimlerle ilişkilere de atıfta bulunabilir.
Sırat rasûl allah veya es-sîra al-nebawiyya ifadesi, Muhammed'in yaşamının incelenmesine atıfta bulunur. İslam tarihinin ilk iki yüzyılında, siyer yerine kullanılan kelime megāzī (Muhammed'in askeri sefer hikâyeleri) idi ve bu deyim ve şu anda siyerin bir alt kolunu ifade ediyor.
Terim ilk olarak İbn Şihab ez-Zuhri tarafından Muhammed'in biyografisiyle ilişkilendirildi ve İbn Hişam tarafından da bu haliyle popüler hale getirildi.
İlk siyer eserleri, kendisine haber denilen tarihsel anekdotlardan (çoğ, ahbār') oluşur. Haber yerine rivayet veya hadis kelimesi de kullanılırdı.

Siyer literatürü, esas olarak Muhammed ve arkadaşları tarafından yürütülen askeri seferlerin anlatılarını içeren çeşitli karmaşık materyaller oluşmaktaydı. Bu hikâyeler yüceltme amaçlı tarihsel açıklama veya hikâyelerdi. Siyer ayrıca siyasi anlaşmalar (ör. Hudeybiye Antlaşması veya Medine Anayasası), askere almalar, görevli atamaları, yabancı hükümdarlara mektuplar ve benzeri gibi bir dizi yazılı belgeyi de içerir. Ayrıca, Veda Haccı'ndaki konuşması gibi, Muhammed'in yaptığı bazı konuşmaları ve vaazları da kaydeder. Siyer kayıtlarından bazıları, belirli olayları ve savaşları anan şiir ayetlerini içerir.

Siyerde yer alan bazı hikâye türleri daha sonraki dönemlerde kendi ayrı türlerine dönüştü. Bunlardab biri a'lām al-nubuwa ("peygamberlik kanıtları" - bazen ilk kelime yerine amārāt veya dalāʾil kullanılır) olarak adlandırılan peygamberlik mucizeleri ile ilgilidir. Faḍāʾil ve Mathālib adı verilen başka bir tür yoldaşların (sahabe), düşmanların ve Muhammed'in diğer önemli çağdaşlarının faziletlerini ve hatalarını gösteren masallardı. Bazı siyer eserleri Muhammed'in hikâyesini daha önceki peygamberlerin, Pers krallarının, İslam öncesi Arap kabilelerinin ve Raşidun'un hikâyelerini içeren anlatının parçası olarak konumlandırdı.
Siyerin bazı bölümleri, Kur'an'da bahsedilen olaylardan esinlenir veya bunlar üzerinde ayrıntılı bir şekilde durur. Bu kısımlar genellikle tefsir ve esbab-ı nüzûl yazarları tarafından belirli âyetlerde bahsi geçen olaylar için arka plan bilgisi sağlamak için kullanılmıştır.

Yapı, hadis ve tarihi bir rivayet (haber) bakımından birbirine çok benzer; her ikisi de isnad (nakil zincirleri) içerir. Hadis ile haber arasındaki temel fark, hadisin bir olayla ilgili olmaması ve normalde bir zaman veya yer belirtmemesidir. Aksine hadisin amacı, dinî bir doktrini İslam hukukunun yetkili bir kaynağı olarak kaydetmektir. Buna karşılık, haber bazı hukuki veya teolojik imalar taşıyabilirken, asıl amacı belirli bir olay hakkında bilgi aktarmaktır. 
8. ve 9. yüzyıldan itibaren birçok bilim insanı çabalarını her iki tür metne eşit olarak adamışlardır.  Bazı tarihçiler siyer ve megâzî literatürünü Hadis'in bir alt kümesi olarak kabul ederler.

Anlatı kültürü: Kıssacılık kültürü nesnel doğrular yerine anlatıcıların bilgi birikimleri ve zihinsel yaratıcılıklarına dayalı bir hitabet ve toplumsal etkileme sanatı olarak görülür. Kıssacılık veya vaazcılık geleneği halkın din algısını oluşturmada din bilimleri açısından özel bir önem taşır. Kıssacılık İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren yaygın bir kurum haline gelmiş, anlatıcılarına geniş sosyal-manevi imkanlar sağlayan, halkın dinî hislerini güçlendiren anlatımlar geniş rağbet görmüştür. Destansı unsurlarla süslenen anlatılar siyer, meğazi, delail, şemail, fezail ve metalib gibi kitaplarda bir araya getirilerek topluma sunulmuşlardır.
İslam'ın ilk yüzyıllarında siyer literatürü hadislere kıyasla daha az ciddiye alındı. Emeviler döneminde, hikâye anlatıcıları ( Kāss, pl. Kussās) yetkililerden izin aldıkları sürece özel toplantılarda ve camilerde Muhammed ve önceki peygamberlerin hikâyelerini anlatırlardı. Bu hikâye anlatıcılarının çoğu artık bilinmiyor. Emeviler döneminden sonra abartma ve hayal kurma eğilimleri ve İsrailiyat'a aşırı güvenmeleri nedeniyle itibarları sarsıldı ve camilerde vaaz vermeleri yasaklandı. Ancak sonraki dönemlerde siyer daha fazla ön plana çıktı. Yakın zamanlarda, siyer ile ilgili Batılı tarihsel eleştiri ve tartışma, içeriğini savunan özür dileyen literatür yazan bazı Müslümanlarda savunmacı bir tavır ortaya çıkardı.
Süleyman Ateş'in kaydettiğine göre siyer yazarlığı ilk zamanlarından itibaren mutlak bilgiye ulaşma ve yayma gibi objektif amaçlarla yapılan bir iş değildir. İbni İshak örneğinde görülebileceği gibi siyer anlatımlarına en baştan itibaren Yahudi-Hristiyan efsaneleri etkili bir şekilde sokulmuştur.
Ahmed Emin'in değerlendirmeleri: “Siret kitapları, en eski ve en güvenilir olanları da dahil hurafe ve İsrailiyat'tan arınmış değildir. Tam aksine bunların kronolojik sırada en önce gelenleri İsrailiyat'la en fazla doldurulmuş olanlarıdır. İlk ve en güvenilir kaynak sayılan İbni İshak'a bakalım. Bu zatın esas kaynaklarından biri de Yahudilikten İslam'a geçen Vehb İbni Münebbih'tir. İbni İshak'ın ayrıca Hristiyan ve Mecusi kaynaklardan da büyük ölçüde yararlandığı bilinmektedir.”

Mucizeler: Prof. Dr. Mehmet Özdemir Siyer yazıcılığı ile ilgili makalesinde, İbni Hişam örneğine ve zaman içerisinde bu kitap ve risalelerde anlatılan yüceltmeci, olağanüstücü ve mucize olarak anlatılan rivayetlerin sayılarındaki artışa dikkat çekmektedir. Bu tespitlerden bir diğeri de ilk yazılan siyer kitaplarında bulunmayan, ancak zaman içerisinde siyer kitaplarında geniş yer işgal eden irhasat rivayetleri ile ilgilidir. Siyer kitaplarında Ay'ın Yarılması veya Miraç gibi rivayetleri tarihi bir vakıa olarak görmek olasıdır.
Ahmediyye, Muhammediyye, Envar'ül Aşıkin gibi bazı popüler siyer kitapları Muhammed'in hayatını mistik-destansı unsurlarla süsleyerek anlatmakta ve İslam mitolojisi olarak değerlendirilebilecek konular ile tarihsel olaylar birbirine karışmaktadır.
Siyere kaynaklık eden kıssa, hadis, haber gibi materyalleri kullanan siyercilerin yüceltmeci ve olağanüstücü eğilimlerle gerçek ve kurguyu birlikte verdikleri, mucize ve irhasatların her nesilde artış gösterdiği, siyer yazıcılığının ilmi ve objektif kriterlere göre yapılan bir iş olmayıp, bazıları peygamberlik kanıtı olarak da ileri sürülen bu anlatılar içerisinde tarihi olan ile efsane olan arasında ayrım yapmanın zor olduğu ifade edilmektedir.

Yüzyıllar boyunca Müslüman alimler, hadislerin sahihliği sorununu kabul ettiler. Bu sebeple senet adını verdikleri isnad veya nakil zincirlerini değerlendirmek için sofistike yöntemler geliştirdiler (bkz. Hadis çalışmaları). Bu çalışmalarla hadisler, diğer kategorilere ek olarak muhtemelen uydurma olanlar için "zayıf", sahih (sağlam) gibi sınıflara ayrıldı.
Birçok siyer rivayeti aynı zamanda isnad bilgileri de içerdiğinden ve siyer derleyicileri(ahbârîler)'nin bir kısmı bizzat fakihlik ve muhaddislik görevi icra ettikleri için, aynı hadis tenkidi yöntemlerini siyer rivâyetlerine de uyguladılar. Bununla birlikte, bazı siyer raporları, kesin olmayan bir isnad biçimi veya modern tarihçilerin "toplu isnad" veya "birleşik rivayetler" dediği şey kullanılarak yazılmıştır. Bu kesinlik eksikliği, bazı hadis alimlerinin toplu isnad kullanan herhangi bir rivayeti sahihlikten yoksun

Sotik döngü, 1461 yıllık döngü anlamına gelir. Adını Antik Yunanların Sirius yıldızına verdikleri ad olan Sothisten alır.

Antik Mısırlılar Güneş takvimini ilk kullanan halktı. Fakat bir yılı 365 gün olarak saptamış, yani artık yılı hesaba katmamışlardı. Ancak göğün en parlak yıldızı olan Sirius yıldızının doğu ufkundan doğuşunu yılbaşı saydıklarından, yılbaşının her yıl planlanandan yaklaşık olarak 0.25 gün geç geldiğini (aslında 0.2425 gün) saptadılar. Ayrıca çok düzenli olduğu bilinen Nil nehrinin yıllık taşması da ortalama olarak olarak 0.25 gün gecikiyordu. Bu sebepten Mısırlıların takvimi her yıl 0.25 gün ileri gidiyordu. Ancak Mısırlılar artık yıl uygulaması yapmadılar. Onun yerine, hesap yapıp 1460 (bugünkü hesaba göre 1461) yılda bir durumun eski haline geleceğini tahmin ettiler (1460 yıl, 365 yılın 4 ile çarpımıdır). Günümüzde bu süre "Sotik döngü" olarak bilinir.

Strabon (Yunanca: Στράβων; MÖ 64 - MS 24), Yunan tarihçi, coğrafyacı ve filozoftur. Yaşadığı dönemde bilinen yerlere yapılan göçlere ve hangi milletlerin nerelerde yerleşmeler yaptığı üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarla ün kazanmıştır. Roma aristokratlarıyla kan bağı olduğu düşünülmektedir. Bugünkü Amasya ili sınırlarının içinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Dünyanın ilk coğrafyacısı kabul edilir.
Antik Dünya hakkındaki coğrafya kitabı ile tanınmıştır.
Amasya'da doğdu ve Amasya'da öldü. Klasik Yunan eğitimi gördü. Aristodemos’tan hitabet dersleri aldı. MÖ 44’te öğrenimini sürdürmek amacıyla Roma’ya gitti. Başlangıçta Aristotelesçi görüşleri savunduysa da sonraları Augustus’un öğretmenlerinden olan Athenodoros’un etkisinde kalarak Stoa okulunun görüşlerini benimsedi. MÖ 31’e değin Roma’da kaldı. MÖ 29’da Yunanistan’ı gezdi. MÖ 28’de Mısır’a gitti. Roma İmparatorluğu'nun büyük bir bölümünü dolaştı. Roma ve İskenderiye’de uzun süre kaldı.

Olgunluk çağında Historika Hypomnemata (Tarihi Hatıralar) adlı bir eser yazdı. Bu yapıt, 43 cilttir ve Polibios'un Tarihler çalışmasının bir devamıdır. Korint ve Kartaca’nın (MÖ 146) yıkılışından Sezar’ın ölümüne ya da Aktium Savaşı’na dek süren dönemi kapsar. Yalnızca 19 parçası günümüze kadar ulaşmıştır. 17 ciltlik Geographumena veya Geographika (Coğrafya) adlı yapıtının büyük bölümü günümüze kadar gelmiştir. Yazar bu yapıtını Yunan ve Roma dünyasının kültürlü kişileri için yazmıştır. En geniş seçmeci düşüncelere yer veren yapıt; Eratosthenes, Hipparkhos, Epheros, Polybios ve Poseidonios adlı tarihçilerden esinlenmişti. Strabon’un coğrafyası tarihsel bir özellik taşımakla birlikte insanın, kavimlerin ve imparatorlukların fizikî dünya ile olan ilişkilerini de belirtir. Bu özelliğiyle Batlamyus’un Geographike Aphegesis adlı coğrafyasından üstündür. İlgili eserin Anadolu coğrafyasını kapsayan 12, 13 ve 14. ciltleri Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından günümüz Türkçesi ile basılmıştır.
Strabon, Kalkedon'dan bahsederken "denizden biraz içeride, içinde küçük timsahların yaşadığı bir pınar vardı" der. Bu timsahlı pınarın Kadıköy'ün ne tarafında olduğu bilinmemektedir ancak Kurbağalıdere'nin (Kuşdili Deresi) yatağını alüvyonlar doldurmadan önce, bugünkü Uzunçayır civarında bulunması olasıdır. Anadolu'nun Romalılar tarafından istila edildiği yıllarda bazı esir ve kölelerin timsahlara kurban edildiğine göre Strabon'un “Kalkedon’un biraz içerisindeki küçük pınarda timsahlar vardı” cümlesini anlamak pek de zor olmayacaktır.
Strabon aynı zamanda antik dönemde volkanizmanın ilk neden/sonuç ilişkisine dayanan açıklamasını yapan yerbilimcidir.
Eski tarihçilerin söylediklerine de kulak vermek gerekir. Örneğin, “Lydia Tarihi”ni yazmış olan Ksanthos bu ülkenin sık sık karşılaştığı acayip değişiklikleri anlatır. Gerçekten burasını Arimlerin efsanesinin geçtiği ve Typhōn’un acı çektiği yer olarak kabul etmişler ve buraya Katakekaumenē ülkesi demişlerdir. Beş yüz stadion uzunluğu, dört yüz stadion genişliği olan Mysia ve Maionia denen ve Katakekaumenē olarak adlandırılan ülkeye gelinir. Burada hiç ağaç yoktur; sadece kalite olarak ünlü şarapların hiçbirisinden aşağı olmayan Katakekaumenē şarabının elde edildiği bağlar vardır. Toprağın yüzü küllerle kaplıdır, dağlık ve kayalık olan ülke sanki yangından olmuş gibi siyah renktedir. Bazıları, bunun yıldırımlardan ve ateşli yeraltı patlamalarından olduğunu tahmin etmektedir ve bunlar Typhōn’un efsanevi hikâyesinin burada olduğunda tereddüt etmemektedirler. Fakat kaynağı şimdi tükenmiş olan ve yerden fışkıran bir alev nedeniyle olabileceği yerine, bütün bir ülkenin bir seferde böyle bir olayla yanmış olacağını kabul etmek mantıksızdır. Burada birbirlerinden kırk stadion uzaklıkta olan “physas” denen üç çukur görülür. Bunların yukarısında, mantıklı olarak tahmin edildiği takdirde, topraktan fışkıran sıcak külle oluşmuş tepeler uzanır. Bu tür toprak bağcılığa iyi uyum sağlar. Hâlen en iyi ve bol miktarda şarap elde edilen, üzeri küllerle kaplı Katana toprağında olduğu gibi. Bazı yazarlar bunun gibi yerlere bakarak, Dionysos’a (“Phrygenes”) denmesinin iyi bir nedeni olduğu hükmüne varmışlardır.

Kenthaber Kültür Kurulu Yayın Tarihi: 20 Ocak 2004 Salı Güncelleme: 30 Ağustos 2004 Pazartesi 16:27
https://web.archive.org/web/20090427180933/http://www.amasya.gov.tr/http/index.asp?PageNo=5

Sunum bir grupla konuşmak, bir toplantıya gitmek veya bir ekibin brifingi gibi çeşitli konuşma durumlarına uyarlanabilen bir iletişim aracıdır. Bir sunum, bir toplantıda konuşma yapma veya bir video konferansta bir nokta oluşturma gibi diğer "konuşma angajmanlarını" kapsayan geniş bir terim olarak da kullanılabilir.
Sunum, bir konunun içeriğini bir kitleye veya öğrenciye anlatma ve açıklama uygulamasıdır. Gösterim, aynı zamanda, bir grupla konuşma, bir toplantıya seslenme veya bir ekiple brifing yapma gibi çeşitli konuşma durumlarına uyarlanabilen iletişim aracıdır. Etkili olabilmesi için, adım adım hazırlama, bilgiyi sunma yöntem ve araçları dikkatle düşünülmelidir. Sunum, dinleyicilere bir mesaj göndermenizi gerektirir ve genellikle 'ikna edici' bir unsur içerir. Örnegin, organizasyonunuzun olumlu çalismalarini, bir isvereyi nasil teklif edebileceğinizi veya neden bir proje için ek finansman almalısınız hakkında bir konu olabilir. Bir sunum, bir kitleyi bir kitleye sunma sürecidir. Genellikle, iyi niyetleri bilgilendirmek, ikna etmek veya oluşturmak için kullanılan bir gösteri, tanıtım ya da konuşmadır. Bu terim, bir debutante'nin sunumunda olduğu gibi, resmi veya ritüelleştirilmiş tanıtım veya sunum için de kullanılabilir.

Başarılı bir sunum için gerekenleri ifade eden SUCCESs Metodu akronimi ve açıklamaları:

Sunum içerisinde hedef kitleye bilgileri daha iyi iletmek için görseller kullanılmaktadır. Özellikle istatistik bilgiler içeren verileri aktarmak için görselleştirme önemlidir. Grafik çeşitleri bu verileri görselleştirme ve dinleyici/okuyucu tarafından anlaşılması için en kolay araçlardan biridir. Bazı grafik çeşitleri ve kullanım alanları şu şekildedir:

Sütun Grafiği: Hem dikey hem yatay olarak kullanılabilen grafik çeşidi. Özellikle ayrık veya aralık değerler içerek bilgilerde tercih edilir.
Çizgi Grafiği: Verinin zaman içerisindeki değişimini gözlemek için idealdir. Değişimin önemli olduğu konularda çizginin ani dönüşleri sayesinde daha iyi takip imkânı sunar.
Akış Çizelgesi: Bir çeşit çizgi grafiğidir. Daha çok verinin belirlenen eşik değerine göre değişiminin izlenmesi için kullanılır.
Kontrol Diyagramı: Akış çizelgesinin önceden belirlenen şartlara göre kontrol edilen versiyonudur. Şarta göre uyumsuzluklar takip edilir ve kontrol kıstaslarına göre verinin başarı durumu gözlenir.
Serpilme Diyagramı: İki farklı değişken arasındaki korelasyonu incelemek üzere kullanılan bir kalite grafiğidir. Değişken arası ilişki ve kuvveti takip edilir.
Dairesel Grafik: Özellikle yüzdelik dağılımların görselleştirilmesinde kullanılır. Karmaşık olmaması için değişken sayısının çok fazla olmamasına dikkat edilmelidir.

Bilgilendirici: bilgilendirici bir sunum kısa ve öz bir noktada tutun. Gerçeklere bağlı kalın ve karmaşık bilgilerden kaçının.
Öğretim: Bir öğretim sunumundaki amacınız belirli talimatlar veya emir vermektir. Konunuzu iyice kapsamanız gerektiği için sununuz muhtemelen biraz daha uzun olacak.
Çılgınca: Şaşkın bir sunumda bulunma amacınız, insanları belirli bir sorun veya durum hakkında düşündürmektir.
Karar verme: Karar vermek sunumunda amacınız, izleyicinizi, önerilen eyleme uygun hale getirmektir. Bir karar verme sunumu, fikirleri, önerileri ve anlaşmaları, ana istemciyi isteklerini yerine getirmeye ikna edecek kadar güçlü bir şekilde sunar.
İkna edici: İkna edici bir sunumda amacınız, dinleyicilerinizi teklifimizi kabul etmeye ikna etmektir.

Sözlü tarih, tarihi yazılı belgelere ek olarak yaşayan bireylerin belleğe dayalı anlatıları aracılığıyla yazma ve sıradan insanları, gündelik yaşamı ve öznelliği tarihin araştırma alanına dahil etme dürtüsüyle şekillenen ve ses kaydetme teknolojilerinin gelişmesiyle de desteklenen disiplinler arası bir çalışma alanı ve araştırma yöntemidir.
Sözlü tarih, ulusal ses/görüntü arşivi oluşturma ve kullanılabilirliğini artırmaya odaklı araştırma projeleri, eğitim atölyeleri, konferans, seminer, yayın ve bazıları faaliyetlere ağırlık verilerek yapılır.
Sözlü tarihin geleneksel biçimi kişisel yaşam öykülerinin saptanmasıdır. Böyle olduğu için kişisel arşivler önem kazanmaya başlamıştır. Ancak zamanla kurum tarihi, olay tarihi, sözlü tarih çalışma konuları arasına girmiştir.

Sözlü tarih yaşayan bellektir. Her insanın kendi yaşamına ilişkin var olan ve anlatabilecekleri yaşam öyküleri yüzyılımızın tarihi için değerli bilgiler içerir. Bunlar, değişiklik dönemlerinin, bu değişiklikleri yaşayanların aracılığıyla doğrudan anlatımıdır.
Sözlü tarih bir bilimsel disiplinden çok bir bilimsel yöntemidir. Ancak disiplin olarak tarihe, sosyolojiye yakındır ve antropoloji ile benzerlikler gösterir. Çünkü sözlü tarih çalışması salt bir kayıt faaliyeti değildir. Görüşme hazırlığı, görüşme süreci ve görüşme sonrası 'katılımcı gözlemcilik' tekniklerinin de kullanıldığı bir anlama faaliyetidir.

Sözlü tarih kaynakları tarihî şiirler, hikâyeler, efsaneler, mitoslar, destanlar, menkıbeler, fıkralar ve atasözleri olmak üzere çeşitlendirilebilir.
Fuat Köprülü; tarihi, sadece kronoloji ve biyografiye indirgeyen yaklaşımların tutarsız ve eski olduğunu belirtir. Edebiyat eserlerinin zaman zaman aslî kaynakları aşabileceği kanaatindedir. Fakat bu yararlanma esnasında sağlam bir filoloji kültürü, tenkit yeteneği gerektiğini vurgular.

Ailedeki yaşı ilerlemiş kişilerle nereden gelindiği, akrabalık ilişkileri, evlilikler, doğumlar ve ölümlerle ilgili görüşmeler tam olmasa bile tahmini tarihlerin elde edilmesi ve kronoloji bilgisinin daha sonradan olaylarla tutarlı bir biçimde oluşturularak sosyolojik bilgilerin öğrenilmesini amaçlamaktadır.
Toplumda çok az kişi kendi başına, toplumdan ayrı olarak yaşar. Çoğu zaman insanların hayatları ve davranışları bir arada yaşadıkları insanlarla bağlantılı olarak gelişir. Böylece yalnızca kişilerin bir anlamda kişiye özgü olabilecek hayat hikâyeleri değil aynı zamanda toplumdaki kadın-erkek ilişkileri ile çocuk dünyaya gelir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün yıllarından başlar. 2009'a kadar biten tarihe Kurum Tarihi denir.

Kişinin anısı arasında bir yeniden üretim süreci vardır. Sözlü tarih çalışmaları, bireysel değerlerin ve eylemlerin geçmişi nasıl biçimlendirdiğini ve geçmişin bugünkü değerleri ve eylemleri nasıl biçimlendirdiğini de ortaya çıkartan bir araç olmaktadır.

Türkiye'de bu alanda şimdiye değin yapılan en kapsamlı çalışmalardan biri, Tarih Vakfı'nın şimdiye kadar gerçekleştirdiği en büyük sözlü tarih projesi olan Tarihe Bin Canlı Tanık projesi kapsamında, 70 yaş üzeri 1000 kişi ile yapılan sözlü tarih çalışmasıdır. Bu proje ile, toplumun farklı kesimlerinden, kültürel gruplarından ve sektörlerinden belli sayıda kişinin anı ve tanıklıklarının yer alacağı ulusal bir sözlü tarih arşivinin oluşumu amaçlanmaktadır.
İstanbul merkezli Bilim ve Sanat Vakfı da kendi bünyesinde İstanbul Şehir Üniversitesi işbirliğiyle bir sözlü tarih veritabanı oluşturmuştur.

Süperpozisyon prensibi veya süperpozisyon ilkesi, jeolojinin bir bilim olarak gelişmesinde 17. yüzyıl Danimarkalı anatomi bilgini Nicolas Steno'nun (1638-1686) geniş ölçüde yayılan yazılarından ötürü önemli bir dönemdir. Steno taşkın sırasında ırmakların taşkın düzlükleri boyunca yayıldığını ve taşkın düzlüğünde yerleşik organizmaları gömen çökel tabakalarının biriktiğini gözlemiştir. Ardışık taşkınlar önceki çökellerin üzerine gelen ya da depolanan yeni çökel tabakalarını oluşturur. Bu çökel tabakaları taşlaşarak çökel kayaç haline gelir. Bu yüzden bozulmamış bir çökel kayaç tabakası diziliminde en eski tabaka altta ve en genç tabaka üsttedir. Bu üst üste bulunma prensibi katmanların ve içerdikleri fosillerin göreceli yaşlarının belirlenmesi için temeldir.

Stratigrafinin temel kuralı süperpozisyon prensibinin de temel kuralıdır. Bir örnekle açıklanacak olursa Meksika Körfezi'nde bu yıl belirlenen bir çamur deposu, geçen sene depolanmış bir katman üzerinde duracaktır. Geçen yılki depo, sırayla ve art arda daha eski depoya dayanır. Körfez içinde depolanma uzun zaman içerisinde geriye doğru devam eder. Bu depolardan bir kesit alınırsa en eski deponun altta, en genç deponun üstte olduğu kronolojik bir kayıt ortaya çıkar. Bu art arda sıralanma süperpozisyon prensibini açıklar. Eğer bir serideki tortul kayaçlarda bir devrilme yoksa en üstteki katman daima en genç, en alttaki katman ise en eskidir.

Judson Sheldon, Richardson Steven M., 1995, EARTH An Introduction to Gelogic Change.
Monroe James s., 2007, Fiziksel Jeoloji Yeryuvarı'nın Araştırılması.

Sınıflama (Osmanlıca: tasnif, İngilizce: classification, Fransızca: classification, Almanca: Klassifikation), varlıkları benzer özelliklerine göre birbirinden ayırmak ve sistematik bir şekilde hazırlanmış, düzenlenmiş ve nitelikleri belirlenmiş gruplara (kümelere) atama, dahil etme işlemidir.

Aynı grupta yer alan varlıklar benzer özelliklere sahiptir. Sınıflama her bir varlık için sistemli ve düzenli bir atama işlemi gerektirir. Önce oluşturulacak sınıfın özellikleri belirlenir sonra içine o grubun niteliklerini taşıyan varlıklar atanır. Atama işlemi grubun niteliklerine ve grubun oluşturulma amacına bağlıdır. Bu nedenle sınıflamanın ne amaçla yapıldığı büyük önem taşır.
İki tip sınıflama vardır: Doğal sınıflama ve yapay sınıflama. Doğal sınıflama, şeyleri doğal niteliklerine göre, yapay sınıflama ise, isteğe ya da öngörüye göre sınıflara ayırmaktır.
Sınıflamada amaç;

Aranan ve ihtiyaç duyulan nesnelerin yerlerini kolayca saptamak
Nesnelere kısa sürede zaman kaybetmeden ulaşmak
Düzensizlik ve kargaşayı önlemek
Bir konuda daha kapsamlı bakış açısına sahip olmak
Anlamayı ve kavramayı kolaylaştırmak
Sınıflama, şu anlamlarda da kullanılır:
Matematikte Sınıflama

İstatistiksel sınıflama
Matematiksel sınıflama
Teoremlerin sınıflanması
Medyada Sınıflama

Doküman sınıflaması - Kütüphanecilik, bilişim ve bilişim biliminde bir problem.
Kütüphanecilikte sınıflama (Library  classification) - Kütüphanecilikte kodlama, sıralama ve düzenleme.
Sınıflanmış enformasyon (Classified information) - Hükümet ya da hükûmetlerin, ulusal ya da bölgesel gereksinimlere göre kimi materyallere gizli ya da duyarlı (hassas) oldukları gerekçesiyle yasal düzenleme getirmek için yaptığı uygulama.
Bilimde Sınıflama

Kimyasal sınıflama - Element ve bileşikleri belirli kimyasal işlev ya da yapısal özelliklerine göre sınıflama.
 Taksonomik sınıflama (Taxonomic classification) - Biyolojide organizmaları ortak karakteristiklerine göre gruplayarak adlandırma.
Organizmaların biyolojik sınıflaması - Organizmaları tür, cins, çeşit gibi grup ve kategorilere ayırma yöntemi.
Tıbbi sınıflama (Medical classification) - Tıbbi tanım ve prosüdürlere evrensel tıbbi kod numaraları vererek sınıflama.

Buchanan, B. (1979), Theory of Library Classification., 978-0851572703
Batley, S. (2005), Classification in Theory and Practice., United Kingdom, Chandos Publishing., 9781780630748
Hunter, E.J. (1988), Classification Made Simple., England, Gower., 978-0566056055
Herdman, M.M. (1947), Classification:An Introductory Manual, Chicago, American Library Association., 9780598349149
Jacob, E.K. (2004), Classiﬁcation and Categorization:A Difference that Makes a Difference 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sınıf
Kategori
Sınıflama bilimi

Gaius Cornelius Tacitus (veya genel bilinen adıyla Cornelius), MS 56-120 yılları arasında Roma'da yaşamış hatip, avukat, senatör ve tarihçidir. Roma senatosundaki görevleri, Roma tarihi ve imparatorluğun kuzeyindeki Cermenler üzerine yazdığı eserleriyle tanınır. Tacitus, modern akademisyenler tarafından en büyük Roma tarihçilerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Tacitus, MS 56-57 yıllarında diğer birçok Altın ve Gümüş çağı yazarları gibi soylu bir ailenin çocuğu olarak Kuzey İtalya veya bir Roma eyaleti olan Gallia Narbonensis'te doğmuştur. Eserleri onun zamanı hakkında birçok bilgi verirken, kendi yaşamı hakkında pek az bilgi verir. Günümüze kalan bilgilere göre Tacitus, yakın arkadaşı Plinius gibi hukuk ve siyasi hayatına hazırlanmak için retorik okumuştur. Hatta bu eğitimi ileride kendi adı Tacitus (sessiz) ile tezat oluşturacak derecede iyi bir hatip olmasına ve konuşmalarıyla halkın beğenisini kazanmasına yol açmıştır. Çalışma hayatına Historiae eserinde belirttiği gibi İmparator Vespasianus'un yardımlarıyla başlar. Kariyerindeki önemli olaylardan birisi de ünlü komutan Agricola'nın kızı Iulia ile MS 77 yılında evlenmesidir. Siyasi yaşamına ise MS 81-82 yıllarında İmparator Titus zamanında quaestor (yargıç) olarak başlar. Kariyerinde hızla yükselerek MS 88 yılında praetorluğa (baş yargıç) atanır. Çeşitli eyaletlerde MS 89'dan 93'e kadar lejyon kumandanlığında çalışır. Nerva'nın imparatorluğu zamanında MS 97 yılında Tacitus consul suffectus (vekil konsül) olur. Böylece ailesinde Roma senatosuna adımını atan ilk kişi Tacitus olur. Bu konsüllüğü sırasında ünlü Roma askeri Lucius Virginius Rufus'un cenazesinde yaptığı konuşma ile ününün doruğuna çıkar. Bir yıl sonra Agricola ve Germania adlı eserlerini yazarak ve yayınlatarak, ölümüne kadar devam edeceği edebî kariyerine başlar. Daha sonra Traianus'un imparatorluğuna kadar devlet işlerinden elini çeker. Siyasetten ve hukuktan ayrı kaldığı zamanlarda iki büyük eseri Historiae ve Annales'i yazar. Ölüm tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, Hadrianus'un imparatorluğuna dek yaşadığı tahmin edilmektedir.

De vita et moribus Iulii Agricolae (Iulius Agricola'nın yaşamı ve ölümü) : Bu eserde Tacitus saygın bir Romalı komutan ve kendi kayın pederi olan Iulius Agricola'nın yaşamını ele alır. Bununla birlikte Britanya adasının coğrafi ve etnografik özelliklerine de değinir. Tacitus, Agricola'nın sadakatini, dürüstlüğünü ve despot İmparator Domitianus karşısında gösterdiği azim ve kararlılığı övgü dolu bir dille gözler önüne serer ve ancak Domitianus'un MS 96 yılında suikaste kurban gitmesinin ardından gelen rejim değişikliğinden sonra bu eseri yayınlatabilir.
De Origine et situ Germanorum (Germania halkının kökeni ve yerleşim yeri): Roma imparatorluğunun sınırlarının dışında yaşayan Germanialı kavimleri konu alan etnografik bir incelemedir. İlk eseri Agricola ile benzer özellikler taşıyan bu eserinde Tacitus, Germania'nın topraklarını ve Germanialıların kanunlarını, gelenek-göreneklerini inceler daha sonra Roma İmparatorluğuna yakın olanlardan Baltık Denizi sahillerinde yerleşik olanlarına kadar tek tek kavimleri ele alır.
Dialogus de oratoribus (Hatipler üzerine söyleşi): Dialogus de oratoribus adlı eserinin ne zaman yazıldığı kesin olmamakla birlikte Tacitus'un bu eseri Agricola ve Germania eserlerinden sonra kaleme aldığı tahmin edilmektedir. Pek çok yönden diğer eserlerinden farklı olduğu için özgünlüğü tartışmalıdır. Tacitus'un diğer eserlerinden farklı olmasının sebebi belki de hitabet sanatıyla ilgili olmasındandır. Fabius Iustus'a ithaf edilmiş olması bize yayınlandığı tarih hakkında bir fikir verse de yazıldığı tarihi öğrenmemize yardımcı olmaz.
Historiae: Dört İmparator Yılıyla başlayan ve Flavianus hanedanının despotluğu ile biten zaman dilimini ele alır. Sadece ilk dört kitap ve beşinci kitabın yirmi altı bölümü günümüze ulaşmıştır. Bu kitaplar MS 69 yılını ve 70 yılının başlarını anlatır. Beşinci kitapta Titus'un Büyük Yahudi İsyanını bastırması, Yahudiler hakkında kısa bir araştırma ve eğitimli Romalıların bu insanları nasıl gördüğü hakkında bilgiler vardır Eserin Domitianus'un MS 96'daki ölümünü de içine alacak şekilde geniş kapsamlı bir eser olduğu tahmin edilmektedir.
Annales (Yıllıklar): İmparator Augustus'un ölümünden (MS 14) Nero'nun ölümüne (MS 68) kadar olan elli dört yıllık zaman dilimini kapsayan bir eserdir. Beşinci, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu kitabın büyük bölümü, on birinci kitabın başı ve on altıncı kitabın sonu ne yazık ki kaybolmuştur. Kaybolan bölümler İmparator Caligula'nın hüküm sürdüğü zamanı, İmparator Claudius'un hüküm sürdüğü ilk beş yılı ve İmparator Nero'nun hükümdarlığının son iki yılını kapsamaktadır.

Erdoğan T. (2006), Tacitus'un monografileri:Agricola'nın yaşamı ve Germania'da kaynak kullanımı, İstanbul Üniversitesi-Sosyal Billimler Enstitüsü yükseklisans tezi www.belgeler.com
Hatapkapulu M. (2007), Tacitus'un Germen kavimlerine bakışı, Ankara Üniversitesi-Sosyal Billimler Enstitüsü yükseklisans tezi

Takvim, zamanın yüzyıl, yıl, ay, hafta ve gün gibi parçalara bölünüp düzenli bir sırayla gösterildiği çizelgedir.
Takvim, sosyal, ticarî, dinî ya da idarî amaçla gün organize bir sistemdir. Takvim organizasyonu, zamanı dilimlere bölerek gün, hafta, ay ve yıl gibi isimlendirerek yapılır.
Takvimde süreler, Güneş ve Ay döngüsü gibi bazı astronomik olayların çevrimi ile eşitlendiği gibi hasat zamanı, suların yükselmesi ve çekilmesi gibi doğal olaylar üzerinden de belirlenebilir. Birçok uygarlık ve toplum kendi özel ihtiyaçlarına uygun modelli takvimler geliştirmiştir.
Dünyada en çok Miladi ve Hicri takvimler kullanılır. Miladî takvim, İsa'nın doğumunu (0) başlangıç olarak alır ve Güneş'e göre hazırlanmıştır. Hicrî takvim ise İslâm Peygamberi'nin Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç olarak alır (MS 622) ve Ay'a göre hazırlanmıştır.
Takvimlerde zamanın doğru ölçülebilmesi için astronomik hesaplamalar büyük önem taşır. Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüş süresi tam sayı olmadığından, takvim sistemlerinde uzun vadede mevsim kaymaları meydana gelebilir. Bu sorunu gidermek amacıyla modern takvimlerde belirli matematiksel kurallar uygulanmış, özellikle yüzyıllar boyunca biriken zaman farklarını dengelemek için bazı yıllar artık yıl sayılmamış ya da ek düzenlemeler yapılmıştır. Bu tür düzenlemeler, takvimlerin yalnızca günlük yaşamı değil, tarım, dinî günler ve idarî işleyişi de doğru biçimde düzenlemesini sağlamıştır.

Arapça ḳiyām “düzelmek, tanzim etmek; kıymeti belirlenmek”ten taḳvı̇̄m sözcüğünden dilimize geçmiştir. Türkçede takvim anlamında gündizme ve dallık sözcükleri de mevcuttur. Anadolu ağızlarında takvim anlamında gözetlek, günek ve güngen sözcükleri tespit edilmiştir.

İlk Babil takvimleri kamerî Ay'ı, yani birbirini izleyen iki dolunay arasındaki 29,5 günlük dönemi temel alan bir sistemdi. Bu döngüye göre 365,24199 gün olarak gözlemlenen ortalama güneş yılından daha kısa, 354 günlük bir Ay yılı (Kamerî yıl) ortaya çıktı. Güneş yılına dayalı takvimi ilk geliştirenler, İlk Çağ Mısırlıları idi. Mısır'da yaşam Nil taşkınlarının etrafında dönüyordu. Gece göğünün en parlak yıldızı olan Sirius, her yıl Nil'in taştığı zamanlarda, gün doğumundan hemen önce parlamaktaydı. Mısırlılar, takvimlerini bu olayla ilgili yapılandırdılar. Mayalar da zaman kaydı tutmakla ilgileniyorlardı ama, takvimlerini yıllık bir dönemle ilişkilendirmemişlerdi. Onlar hem geçmişe hem de geleceğe yönelik bir takvim sistemi kurmuşlardı. İlk takvimin Mısırlılar tarafından bulunduğu da söylenmektedir.
Modern takvimlerin temeli ise 8. yüzyılda atıldı. Bu takvimler MÖ 46 yılında Jül Sezar tarafından kullanıma sokulan Jülyen takvimine dönüştü. Jülyen takvimi, son şekline MS 8 civarında, İmparator Agustus döneminde, ağustos ayına kendi adını verip gün sayısını şubattan aldığı bir günle 31'e çıkarınca kavuştu.

12 hayvanlı takvim
Asur Takvimi
Celali takvimi
Güneş takvimi
Halk takvimi
Hicrî takvim
Miladi takvim
Rumi takvim
Takvimler listesi

Tanrı, klasik teistik inanç sistemlerinde Mutlak Varlık, Mutlak Benlik ve tüm varoluşun temel kaynağı olarak görülen varlık. Tek tanrılı inançlarda evrenin tek yaradanı ve yöneteni olarak kabul edilir. Çok tanrılı inançlarda genelde ilahların cinsiyeti bulunur ve eril olanlarına tanrı, dişi olanlarına tanrıça denir. Tektanrılı ve henoteistik inançlardaki Tanrı kavramını tanımlamak için ise sadece tanrı sözcüğü kullanılabilir.
Teologlar ve filozoflar, tarih boyunca sayısız Tanrı kavramını ve anlayışını incelemişlerdir. Tanrı'nın varlığı, felsefenin metafizik ve din felsefesi alanlarında incelenen önemli bir konudur.
Tanrı kavramının, tek tanrılı ve çok tanrılı dinlerdeki farkını ayırt etmek için “Dinbilimi” önceleri, monoteizm dinlerindeki tek tanrıyı ifade etmek için “Tanrı” ifadesini; farklı tanrıları olan politeizm dinlerindeki Tanrı kavramı için “Gottheit” (tanrısal varlık) ifadesini kullanmıştır. Anlamı kolaylaştırmak amacıyla Avrupa'da yaygınlaşan bu sözcüğün kullanımı, hâlâ tartışma konusudur. Felsefede Tanrı kavramı; “ilk neden”, “ebedi ilke” ya da “insanlığın, yaşamın ve doğanın tamamının en yüce aşaması” olarak açıklanır ve çoğunlukla ilah veya mutlak olan şeklinde tanımlanır.

Tanrı sözcüğü Türkçedir ve kökeni tengridir. Bu sözcüğün Arapçadaki karşılığı ilahtır. İlah kelimesinin antik Kenan tanrısı El'den türediği düşünülmektedir. Orhun Yazıtları'nda rastlanan Gök Tanrı ve benzeri ifadeler, Türk mitolojisinde görülebilen tanrılara karşılığı olan özel isimlerdir. 

Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmış olan Güncel Türkçe Sözlük'e göre, Tanrı sözcüğü "çok tanrıcılıkta var olduğuna inanılan insanüstü varlıklardan her biri, ilâh," ve özel isim olarak da Tengricilik'te "Tengri", Bahai inancında "Baha", Sihizm'de "Vaheguru", Zerdüştlük'te ise "Ahura Mazda" anlamlarına gelmektedir.

“Tanrı” (Gott) sözcüğünün kökeni, çok eskiye dayanmakta; fakat çok bilinmemekle birlikte sadece Cermen dilinde var olan bir sözcüktür. Bu sözcüğün kökeni; Orta Çağ Almancasında ve eski Almancada “got”, “gotisch”, “guth”, İngilizcede “god” ve İsveççe “gud” olarak tabir edilir. Demir çağından itibaren Cermenlerin en yüce tanrı olarak Teiwaz adlı ortak Cermen tanrıya taptıkları belgelerle kanıtlanmıştır.

Bu ad Hint-Avrupa dillerindeki “göklerin tanrısı” (deiwoz) kavramından farklı olarak kullanılmaktadır. Türevsel olarak bu Tanrı adının karşılığı, Yunanca “Zeus”, Roma mitolojisinde Jüpiter, Vedik zamanında ve eski Hint dillerinde Dyaus Pita ve eski Yunan kavimleri dilinde (Δει-πάτυρος) “Dei-pátyros” olarak geçer. Aslında bütün bu kavramlar, dyaus sözcük kökü ile bağlantılıdır ve bu kökün, “yansıma” veya “ışın” olarak çevrilmesi mümkündür. Bu sözcük kökü aynı zamanda Tanrı kavramının (“deva, deus”) kökünü oluşturur. Cermen dilindeki, tanrı “Gott” sözcüğünün kökeni, Hint-Avrupa dillerinde isimleştirmeyi sağlayan ikinci sıfat-fiilden türetilmiştir. Buna göre büyü sözleri ile çağrılan varlık olarak tanrı anlaşılmaktadır. Cermen dilinde “Guþ” (Gott) tanrı kavramı, Cermen dilindeki diğer tanrı kavramlarında olduğu gibi asıl olan, eşi ve benzeri olmayan, tarafsız olan, anlamlarını taşır. 3. ve 4. yüzyılda Doğu Roma'nın etkisinde kalan Ariyanizm Hristiyanlığındaki tanrı “Gott” sözcüğü, Hristiyanlıktaki Tanrı “Gott” olarak günümüze kadar gelmiştir. Fransa'da Merovenj ve Karolingern Hanedanlığı'nın etkisi altında kalan Anglo Saksonlar ve Roma Katolikleri’nde, Tanrı “Gott” eril olarak kullanılmıştır.
Tanrı sözcüğü Gotik zamanında, batıl inançlarda ya da putperestlerde de kullanılmıştır; fakat Hristiyanlıktaki gibi eril değil cinsiyetsiz olarak ifade edilmiştir. Batı Cermen dilinde cinssiz (“neutrum”) durumundan eril (“maskulinum”) duruma geçmesi, yaklaşık olarak 6. ve 8. yüzyılda olmuştur. İskandinav dili- Kuzey Cermen dilleri ise çok daha uzun bir süre Tanrı sözcüğünü cinsiyetsiz, “Neutrum” durumunda kullanmışlardır. Çünkü onlarda kişisel Tanrı için kullanılan “Ase” sözcüğü uzun süre kullanılmıştır. Tanrı sözcüğü, tanrısal varlıkların, başka şekilde ifade edilemediği durumlarda birçok farklı anlamlarda kullanılmıştır. Örneğin; yüce güçleri olduğuna inanılan hareketsiz canlılar, melekler gibi tapılan; fakat asla hareket etmeyen, dünyadaki görüntüsünü koruyan güçler de bu sözcükle ifade edilmiştir. Ayrıca tanrı “Gott” anlamı taşıyan diğer sözcükler de cinsiyetsiz olarak belirtilir. Büyük olasılıkla bu tür sözcükler çoğul olarak kullanılırlar ve tanrıları bir bütün olarak ifade ederler. Burada belirtilen belli sayıda tanrının kişiselleştirilmesi değildir; belli tanrısal varlıkların veya güçlerin tamamını betimlemektir. Bunlar görünen belli bir tanrı değil, diğer tüm tanrıların varlığını ifade eder.
Burada anlatılmak istenen Tanrı'nın tek olan aslının, özünün deiwos-Teiwas‘ın sadece cins isimleriyle belirtilmesidir; örneğin Odin lakaplı Tanrı Hanga-Tyr'nin Hängetyr olması gibi. Her bir tanrının kendi adıyla, kendi efsanesiyle ve kendi inananların kültürleriyle ifade edildiği gibi, görünemeyen, sadece efsanelerde, efsane şiirlerinde tasvir edilen tanrısal değerler de vardır.
Cermenler daha önceleri yüce bir tanrı kavramı geliştirmemişlerdir. İlk olarak Snorri Sturluson Odin'i her şeyin Tanrısı, daha somut bir söylemle “tüm baba” olarak anmıştır. Bu konudaki eksiklik Hristiyanlaşma süreci başladığından beri görülmüştür. Odin, Thor ve Balder, İsa'ya karşıt olarak, kuzey İzlandaca metinlerde her şeye gücü yeten ya da mükemmel tanrılar olarak geçerler.

Buna karşıt bir kavram olarak Cermenler'de “Gott/Götter” (Tanrı/Tanrılar) kavramı “Menschen” (insanlar) ile karışım içine girerek *teiwoz - *gumanez kavramlarının etkisiyle *guda - *gumanez ile yer değiştirmiştir. Öyle ki bu bağlantı Aliterasyon edebi sanatında ve Eski Nors Dili'nde çeşitli şiirlerde etkisini göstermiştir. Önceleri tanrı “Gott” kavramı cinsiyetsiz bir terminoloji iken, sadece Cermen dilinde eril durumda kullanılmış ve böylece Tanrı İsa eril olarak simgelenmiştir. Bu şekilde, günümüze kadar gelen bir anlam değişimi meydana gelmiştir, sözcük farklı yorumlanmış ve eril olarak Yahudi-Hristiyan Tanrısı olarak kullanılmıştır. O zamandan beri tanrı sözcüğü dilbilgisi bağlamında eril olarak ifade edilmiştir.

Allah kelimesinin Arapça bir kelime olmadığı iddiası mevcuttur ve kelimenin kökeni klasik Arap dilbilimciler tarafından yoğun olarak tartışılmıştır.
İsmail Hakkı Altuntaş "Allah kelimesinin ‘İlah’ dan türetilmiş olduğu bunun da Sami dinlerin ortak kullanımı olan El/İl den türetilmiş olduğu daha kabul edilebilir bir görüştür. Pagan baş Tanrısı ölümsüz El’in isminin geçirdiği linguistik değişmelerin Hem Yahudilere hem Müslümanların hem de diğer birçok dinin Tanrı isimlerinin oluşumunda katkıda bulunmuş olacağı ihtimali kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Bütün dinler bir önceki dinlerin inanç, dil, kültür, yaşam, dünya görüşü gibi birçok ögelerinden beslenerek gelişmişlerdir. Aramca-Süryanice konuşan İsa da Tanrı'ya son nefesinde şöyle diyordu: “Eli, Eli, lama şevaktani”, ‘Tanrım, Tanrım beni neden terk ettin?” ifadelerini kullanmaktadır.
MÖ 2000'lere dayanan Kenan panteonunda “El” ya da “İl” baştanrı konumundaydı. El her şeye kadir, ezeli ve ebedi, yer ile gökteki her şeyin tek hakimi, her şeyi yaratan, yaratıcı, antlaşma yapan ahit tanrısı vs. gibi niteliklere sahipti. El tanrısı Aramiceye Eloh veya Elaha ve İbraniceye Eloah olarak geçmiş, Yeni Ahit'te “Eli” ve “Elohi” tanrı anlamında kullanılmıştır. İl veya El sonu el veya il ile biten isimlerde görülmeye devam etmektedir. Gabri-el, Mika-el, Azrail, İsrafil, İsrael, Yişmael (İsmail), Emanuel vb.
Güney Arabistan tanrılarından el-Lât, el-Uzzâ ve el-Menât Kur'an'da da anlatıldığı şekliyle Allah'ın kızları olarak anılıyorlardı. Uruklular, Nebatiler ve İslâm öncesi Mekkeliler tarafından da kullanılan Allah ismi İslâm ile birlikte bir dönüşüm yaşamış, arkadaş, eş, kız ve çocuk gibi unsurlarından arındırılmıştır. Allah İslam öncesi dönemde politeistik Mekke panteonunda bir put ile temsil edilmeyen tek ilah ve bir baştanrı idi.
İslamda Allah isminin, Tanrı'nın özel ismi olduğuna inanılır. İslam'da ayrıca bu ismin yerine kullanılabilecek, Allah'ın çeşitli fiil ve sıfatlarından türetilen güzel isimler anlamına gelen Esmaül Hüsna mevcuttur.

Neo-spiritüalizme göre Tanrı, Mutlak’tır; yaratılanlar ise görece ve görelidir. Dolayısıyla, görece ve göreli hiçbir varlık Mutlak'la kıyaslanamaz, oranlanamaz. Dolayısıyla, Mutlak, hiçbir şeyle, hiçbir tarzda, hiçbir yolda ilinti ve kıyas kabul etmez. O’na hiçbir değer takdir edilemez. O Mutlak olduğundan, görece ve göreli olan varlıkların sıfatlarıyla ifade edilemez. Dolayısıyla, kıyasa ve oranlamaya dayalı anlayış ve kabullerimize göre O'na yakıştırılacak bir sıfat ne kadar yüksek düzeyli kabul edilirse edilsin ve ne kadar ideal olursa olsun, O'nu ifade edemez.

Mistizme göre, Tanrı'yı ne idealistler ne spiritüalistler ne de teologlar şablon ya da kavram olarak ortaya koyabilir. Yapılan her tanım dar, sınırlı ve bütünü gözden kaçırıcıdır. Tanrı, insanı o insanın bünyesinde öldürerek kendisinde diriltmesidir. Hayat anlayışı farklı insanlara farklı Tanrı anlayışları icadından başka bir şey olmayan felsefi veya dini bütün tanımlar ne insanın hayat sürecindeki konumlarının açıklamasını yapabilir ne de büsbütün Tanrı'nın doğasını ve iradesini gösterebilir. Hem kaosu hem de düzeni olurlayan hayat ritminde kayboluşun kimi zamanda yeniden doğuşun ruhunu, ne "Evren, Tanrı üreten bir makinedir" öngörüsüyle ne de "inkarcılar öldürülmelidir" anlayışındaki gibi hükümlerde bulabiliriz. İnsanlık tarihinin ezilen, horlanan ve her şeyi gasp edilmiş mazlumlarından alınacak tek ders kişisel bir tanrının mutlak butlan hükmünde olduğu hakikatidir.

Arap tanrıları

Mısır tanrıları
Kelt tanrıları
Roma tanrıları
Türk kozmogonisi ve Türk tanrıları
Yunan tanrıları
Tanrı'nın varlığı

Bahâîlikte Tanrı
Budizm'de Tanrı
Hristiyanlıkta Tanrı
İslam'da Tanrı
Yahudilikte Tanrı

Tanrı'nın Tarihi (A History Of God), belgesel 27 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tanrı sözcüğüne derinlemesine bakış
Richard Dawkins, Din

Tapınak (Latince: templum), ibadet yeri, dua ve kurban gibi manevi ayinler ve aktiviteler için kullanılan bir yapıdır.

Dinî terminolojide tapınak, herhangi bir dinî inanç, gelenek veya akımın dinî uygulamalar, âdetler, ibadetler ve ritüeller için yapılan, çoğunlukla kutsal kabul edilen yapıdır. Tapınaklar çok çeşitli olabildiği gibi dinden dine büyük farklılıklar gösterir. Bağlı olduğu din ve ibadetlere göre tapınaklar hem yapısal hem de anlamsal açıdan farklı olabilirler. Bir dinde birden çok tapınak türü bulunabilir.
Sıklıkla her din barındırdığı tapınaklara farklı isimler verir. Bu isimlerin yanında bazen tapınak sözcüğü de kullanılırken (Yunan tapınağı gibi), sadece dinin verdiği spesifik isim de olabilir (cami gibi). Sıklıkla tapınakların, dinin o tip tapınaklara verdiği ismin yanı sıra, özel isimleri de vardır; örneğin, Selimiye Camii (veya Selimiye Camisi). 

Antik Roma'da yerli tanrılara adanan templum isimli tapınaklar bulunurdu. Çoğu Batı dilinde tapınak anlamına gelen sözcükler bu templum sözcüğü kökenlidir (örneğin İngilizce temple). Yabancı tanrılara adanan denk yapılara ise fanum denmekteydi.
Hristiyanlıkta tapınaklara sıklıkla kilise dense de zaman zaman sadece tapınak olarak da anılırlar. Ayrıca Hristiyan inancına göre Tanrı kilisede (yani tapınakta) değil, her yerde mevcuttur. Zaten 1 Korintliler Bölüm 6, 19. ayette Hristiyanların bedenlerinin (kendilerinin) Tanrı'nın tapınağı olduğu belirtilmiştir.
Batı Hristiyanlığında bazı "özel" tapınaklar şapel olarak anılırken, çoğu kamuya açık büyük tapınaklara Hristiyanlıktaki durumlarına (statülerine) ilişkin isimler verilmiştir: Katedral veya bazilika gibi.
Ortodoks Hristiyanlığında tapınaklar Yunan haçına benzer bir temele sahip kiliselerdir. Daha fazla bilgi için: Ortodoks tapınağı.
Fransa'da erken modern dönemde ortaya çıkan Protestan mezhepler "kilise" yerine "tapınak" sözcüğünü kullanır; daha yakın zamanlarda ortaya çıkmış bazı Hristiyan mezhepleri ise "kilise" sözcüğünü kullanır.
Mormon Kilisesi (resmî adıyla: Church of Jesus Christ of Latter-day Saints) hem "kilise" hem de "tapınak" sözcüklerini, farklı tipteki tapınakları tanımlamakta kullanırlar. Normal ibadet hizmetleri ve benzeri âdet ve uygulamalar kiliselerde yapılırken Mormon tapınakları daha özel düzenlemeler için ayrılmışlardır.
Bir Jain tapınağı derasar olarak anılır.
Bir Hindu tapınağı çeşitli şekillerde anılır; mandir (Hindi-Hintçe-), Kovil (Tamil) ve gudi/devalayam/kovela (Telugu).
Cami ve cemevleri İslam dinindeki tapınaklardandır.
Antik Musevi dininin merkezi ve en kutsal mekânı, Kudüs'te bulunan Kudüs Tapınağı idi. İlk Tapınak, MÖ 10. yüzyıl dolaylarında Kral Süleyman tarafından yaptırılmış, daha sonra MÖ 586'da Nebukadnezzar yönetimindeki Babilliler tarafından yıkılmıştır. İkinci Tapınak ise Babil sürgünü sonrasında, MÖ 536-515 yılları arasında yapılmıştır. Herod Tapınağı İkinci Tapınak'ın MÖ 19'da başlayan yoğun geliştirilme ve genişletilmesinden sonra ortaya çıkan yapıdır. Bu tapınak da Titus kumandasındaki Romalı birlikler tarafından MS 70'te, İlk Yahudi-Roma Savaşı'nda Kudüs'ün kuşatılması sırasında yıkılmış, sadece Batı Duvarı kurtulabilmiştir. Bazı sinagoglar, özellikle de Reform sinagogları, tapınak olarak anılır (örneğin Emanu-El Tapınağı, Beth-El Tapınağı gibi); fakat Ortodoks Musevilik bu kullanımı yersiz bulur zira onlar sinagogları Kudüs Tapınağı'nın yerine getirilmiş bir yapı (tapınak) olarak ele almazlar.

Bir Sih tapınağına gurdwara denir.
Zerdüştlük dininin tapınağına ateşgede denir.
Kamboçya ve Tayland'da hem Hindu hem de Budist tapınaklarına wat denir.
Bahaî tapınaklarının ismi Meşrükul Azkar'dır.
Şintoist tapınaklara jinja denir.
Mandean ya da Sabii tapınaklarına menda denir.
Çeşitli Uzak Doğu tapınaklarına Batı dillerinde pagoda denir.
Dinlerin verdikleri özel isimlerin yanı sıra, belirli bir dinin belirli bir tapınak tipinin dahi ismi farklı kültür ve bölgelerde farklı olabilir.

Çeşitli tarihî dönemlerde, belirli mimari tarzlar büyük dinî yapılarda çok sıkı ve yoğun biçimde kullanılmıştır. Bu tapınak yapıları, askerî ve saray yapılarıyla birlikte, belirli mimari tarzların bugüne kadar kalabilmiş ana örneklerini oluştururlar ve bu sebeple de mimari açıdan çok önemlidirler.
Özellikle, Yunan ve Roma tapınak mimarisi Batı kamu mimarisini önemli oranda etkilemiştir.
Tapınakların mimari yönü de dinî yönleri kadar önemlidir. Çoğu zaman belirli bir dinin belirli ve/veya belirli bir tapınak tipinin farklı kültür ve bölgelerde çok farklı mimari biçimler aldığı görülür. Bu sebeple bir tapınağın mimari yapısı, tapınağın bağlı bulunduğu dinin anlayışına dair yoğun mimari ögeler taşıdığı gibi tapınağın bağlı bulunduğu zaman dilimi, kültür ve bölge açısından da çok önemli bilgiler taşır. Özellikle bugün var olmayan, hakkında pek az şey bilinen veya büyük oranda değişikliğe uğramış dinî inançların tapınaklarının mimarisi, dönem, kültür ve bölgenin mimari anlayışına dair bilgi vermesinin yanı sıra o dinî inanca dair de bilgi verecektir. Bu sebepten dolayı tapınaklar teknik ve mimari açıdan da, mimarlık biliminin yanı sıra, dinler tarihi ve arkeoloji için de çok önemli bir yere sahiptir.

Tarih felsefesi, tarihin kavramsal bir bakış açısıyla yorumlanması. Eleştirel tarih felsefesi ve kurgusal tarih felsefesi olarak iki başlık altında incelenir. Bunlardan ilki, akademik tarih dalını "kuram" özelinde incelemekte; tarihsel belgelerin doğası, nesnelliğin ne derece olası olduğu gibi konularla uğraşmaktadır. Kurgusal tarih felsefesi ise insanlık tarihi başta olmak üzere olayların önem derecesini konu almaktadır.

Poetika adlı eserinde Aristoteles, şiirin tarih üzerindeki üstünlüğünden bahsetmiştir çünkü ona göre şiir yalnızca doğru olandan ziyade doğru olması gerekenden de söz eder.
Sokrates'in MÖ beşinci yüzyılda çağdaşı olan Herodotos, Tarihler adlı çalışmasında, Homeros'un anlatıyı nesilden nesile geçirme geleneğinden koptu. Bazıları tarafından ilk sistematik tarihçi olarak kabul edilen Herodotos ve daha sonra Plutarkhos, tarihsel şahsiyetler için nutuklar yapmaya başladı ve okuyucuyu ahlaki açıdan iyileştirmeye yönelik bir gözle tarihsel konularını seçti. Onlara göre tarihin takip etmesi için iyi örnekler öğretmesi gerekiyordu. Tarihin "iyi örnekler öğretmesi gerektiği" varsayımı, yazarların tarihi nasıl ürettiğini etkiledi. Geçmişteki olaylar, takip edilmemesi gereken kötü örnekler olarak gösterilirdi, ancak klasik tarihçiler bu tür örnekleri kaydetmezler ya da tarihin amacına ilişkin varsayımlarını desteklemek için bunları yeniden yorumlarlardı.
Klasik dönemden Rönesans'a tarihçiler, insanlığı geliştirmek için ya tasarlanmış konulara odaklanma ya da gerçeğe bağlılık arasında gidip geldiler. Tarih, esas olarak hükümdarların hagiografilerinden veya epik şiirlerden oluşuyordu.
On dördüncü yüzyılda tarih felsefesinin babalarından biri olarak kabul edilen İbn Haldun, Mukaddime'de tarih ve toplum felsefesini ayrıntılı olarak tartıştı. Çalışmaları, Farabi, İbn Miskeveyh, Celâleddin Devvanî ve Nasîrüddin Tûsî gibi İslam ahlakı, siyaset bilimi ve tarih yazımı alanlarında Orta Çağ İslam sosyologlarının önceki çalışmalarının bir sonucunu temsil etti. İbn Haldun sık sık "boş batıl inançları ve tarihsel verilerin eleştirilmeden kabul edilmesini" eleştirdi. Tarih felsefesine bilimsel bir yöntem getirdi ve onu sık sık "yeni bilim" olarak adlandırdı; şimdiki tarihyazımı ile aynı değerler. Tarihsel yöntemi aynı zamanda tarihte devletin rolü, iletişim, propaganda ve sistematik önyargının gözlemlenmesine zemin hazırladı.
On sekizinci yüzyıla gelindiğinde tarihçiler daha pozitivist bir yaklaşıma yönelmişlerdi - mümkün olduğunca gerçeğe odaklanarak, ama yine de öğretici ve gelişebilecek tarihsel olayları anlatmaya odaklanmışlardı. Fustel de Coulanges ve Theodor Mommsen ile başlayarak, tarihsel araştırmalar daha modern bir bilimsel biçime doğru ilerlemeye başladı.

Tarihte erken teleolojik yaklaşımlar, kötülük sorununu Tanrı'nın varlığıyla bağdaştırmaya çalışan teodilerde bulunabilir; üstün bir güç tarafından organize edilen ilerici bir yönlülüğe olan inançla tarihin küresel bir açıklamasını sağlayarak eskatolojik bir sona götürür (Mesih Çağı veya Kıyamet olarak). Augustine of Hippo, Thomas Aquinas, Jacques-Bénigne Bossuet, 1679 tarihli Discourse On Universal History'de ve terimi icat eden Gottfried Leibniz, bu tür felsefi teodileri formüle ettiler. Leibniz açıklamasını, olan her şeyin belirli bir nedenle gerçekleştiğini belirten yeterli neden ilkesine dayandırdı. Bu nedenle, kişi Tanrı'nın bakış açısını benimserse, görünüşte kötü görünen olaylar aslında yalnızca daha geniş ilahi planda gerçekleşir. Bu şekilde teodiler, daha geniş bir tarih planının parçasını oluşturan göreceli bir unsur olarak kötülüğün gerekliliğini açıkladı. Ancak Leibniz'in ilkeleri kaderciliğin bir jesti değildi. Gelecekteki olasılıkların antik sorunuyla karşı karşıya kalan Leibniz, determinizm sorununa yanıt olarak zorunlu dünyalar teorisini geliştirdi.
G. W. F. Hegel teleolojik tarih felsefesinin somut örneğini temsil edebilir. Hegel'in teleolojisi, Francis Fukuyama tarafından The End of History and the Last Man'de ele alındı. Nietzsche, Michel Foucault, Althusser veya Deleuze gibi düşünürler, tarihin herhangi bir teleolojik anlamını reddederek, tarihin en iyi şekilde süreksizlikler, kopmalar ve çeşitli zaman ölçekleriyle karakterize edildiğini iddia ettiler.
Hegel'den etkilenen düşünce okulları da tarihi ilerici olarak görürler, ancak ilerlemeyi, zıt yönlerde işleyen faktörlerin zamanla uzlaştırıldığı bir diyalektiğin sonucu olarak görürler. Tarih dönemin doğrusuyla yönetildi ve Zeitgeist'in izleri geriye bakılarak görülebilir. Hegel, tarihin insanı medeniyete götürdüğüne inanıyordu ve bazıları da Prusya devletinin tarihin sonunu somutlaştırdığını düşündüğünü iddia ediyor.

G. W. F. Hegel, 1807 Ruhun Fenomenolojisi adlı eserinde, tarih anlayışını diyalektiğe dayandıran karmaşık bir teodise geliştirdi. Olumsuz olan, Hegel tarafından tarihin motoru olarak tasarlandı. Hegel, tarihin, her tezin karşıt bir fikir veya olay antitezi ile karşılaştığı sürekli bir diyalektik çatışma süreci olduğunu savundu. Her ikisinin çatışması, tez ile onun antitezi arasındaki çelişkiyi alt üst ederken koruyan bir bağlantı olan sentezde "tasarlandı". Daha sonra Marx'ın ünlü bir şekilde açıkladığı gibi, somut olarak bu, Altıncı Louis'ın Fransa'daki monarşik egemenliğinin tez olarak görülmesi durumunda Fransız Devrimi'nin antitez olarak görülebileceği anlamına geliyordu. Bununla birlikte, devrimi Ancien Régime ile uzlaştıran Napolyon tarafından ikisi de ortadan kaldırıldı(olumsuzlandı); değişimi korudu. Hegel, aklın Tarihte bu diyalektik şema aracılığıyla kendisini gerçekleştirdiğini düşünüyordu. İnsan, emek sayesinde doğayı dönüştürdü, böylece kendini onun içinde tanıyabilecekti; onu "evi" yaptı. Böylece doğayı ruhsallaştırdı. Yollar, tarlalar, çitler ve içinde yaşadığımız tüm modern altyapı, doğanın bu ruhsallaşmasının sonucudur. Böylece Hegel, toplumsal ilerlemeyi tarihteki akıl emeğinin sonucu olarak açıkladı. Bununla birlikte, tarihin bu diyalektik okuması elbette çelişki içeriyordu, bu nedenle tarih de sürekli çelişkili olarak düşünüldü: Hegel bunu meşhur lord ve bağcı diyalektiğinde kuramlaştırdı. Böylece felsefe, tarihi sonradan açıklamak içindi. Felsefe her zaman geç kalmıştır, yalnızca gerçekte rasyonel olanın bir yorumudur ve Hegel'e göre yalnızca rasyonel olarak tanınan gerçektir. Bu idealist felsefe anlayışına, Karl Marx Feuerbach Üzerine Tezler adlı eseriyle meydan okundu: "Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece çeşitli şekillerde yorumlamışlardır; ancak, asıl mesele onu değiştirmektir."

Tarihte büyük adamların rolünde ısrar eden Hegel'in Napolyon hakkında yaptığı ünlü "Ruh'u atının üzerinde gördüm" ifadesinden sonra Thomas Carlyle, tarihin birkaç merkezi kişinin, kahramanın biyografisi olduğunu savundu. Cromwell ya da Büyük Frederick şöyle yazıyor: "Dünya tarihi, büyük insanların biyografisidir." Onun tarihteki kahramanlar hakkındaki görüşü yalnızca siyasi ve askeri figürleri, devletlerin kurucuları veya tepetakçılarını değil, aynı zamanda sanatçılar, şairler, ilahiyatçılar ve diğer kültürel liderleri de içeriyordu. Büyük adam teorisi, büyüklüğün ortaya çıkışında değişimi organize etmeye çalıştı.
Marx'ın, tarihin gelişmesinde ekonomi gibi sosyal faktörlerin önemine ilk kez dikkat çeken sınıf mücadelesine dayanan materyalist tarih anlayışından sonra, Herbert Spencer, "Büyük insanın doğuşunun buna bağlı olduğunu kabul etmelisiniz. içinde ortaya çıktığı ırk ve bu ırkın yavaş yavaş büyüdüğü sosyal durumu üreten uzun bir dizi karmaşık etki ... Kişi toplumunu yeniden oluşturmadan önce, toplumu onu oluşturmalıdır.. "

Siyasal İktisat. Bir Tarih Felsefesi Temelinde Büyüme Merkezli Makroekonominin Eleştirisi, B. Kargı, Derin Yayınları, 2013.

Tarihsel materyalizm; Marx ve Engels tarafından ortaya konulan diyalektik materyalizm felsefe görüşünün, doğadan topluma doğru geliştirilerek tarihsel süreçlerin anlaşılmasında ve açıklanmasında kullanılmasıyla formüle edilen yöntemsel yapıya verilen isimdir. Diyalektik materyalizmde olduğu gibi tarihsel materyalizmi de bir felsefe dizgesi olarak anlayıp açıklamanın yanında bir bilim yöntemi, dahası bir  bilimsel kuram olarak değerlendiren düşünceler de mevcuttur. Bu görüşler, Marksizm içindeki eğilimlere göre çeşitli ayrımlar gösterir.
Marx ve Engels, diyalektiği doğanın temel bir yasası olarak kabul ettikten sonra bu yöntemi toplumsal ve tarihsel süreçleri anlamak için de kullandılar. İşte bu maddeci bakış açısıyla geliştirdikleri sisteme tarihsel materyalizm denir. En genel anlamda, tarihsel gelişmenin maddeci bir açıklamasını vererek bu gelişmenin yasalarını ortaya koymak ve bu bulgulara uygun bir teori ortaya koymak tarihsel materyalizmin içeriğini oluşturmaktadır.
Bu yaklaşıma göre sadece ekonomik olgular değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel olgular da toplumdaki üretim biçiminin bir sonucudur ve bu süreçlerde temel belirleyici olan ekonomidir. Bu temel ilke, kendini toplumdaki sosyal sınıfların oluşumunda ve sınıflar arası mücadelede gösterir. Üretim araçlarına kimin sahip olduğu ve bu bağlamda açığa çıkan özel mülkiyet kavramı, tarihsel materyalizmin üzerinde durduğu önemli konular arasındadır.
Marx ve Engels, bu eleştirel girişimin sonucunda ulaştıkları kuramsal yapıyla, kafası üzerinde duran Hegelci Diyalektiği ayaklarının üstüne koyduklarını ileri sürerler. Çünkü onlara göre tarih; soyut bir tinin açılımı ve gerçekleşmesi  değil, maddi temelleri olan ve belirli yasalarla işleyen bir yapının diyalektik ilerlemesi ve gelişimi olarak açıklanmasıdır.

Tarihsel materyalizm, özetle tarihin maddi temelindeki gelişimiyle birlikte diyalektik olarak açıklanması ve bu açıklamanın teorize edilmesidir diyebiliriz. Ayrıca, tarihsel materyalizmin diyalektiğin tarihe uygulanması ile bir tarihsel inceleme yöntemi olduğu kadar, bu inceleme yönteminin belirli yasalarla formüle edilmesi dolayısıyla bir yöntem teorisi ve hatta bu yöntem ve incelemenin değiştirilemez belirli ilkelere dayanması nedeniyle bir tarih felsefesi içerdiğini de söyleyebiliriz.
Tarihsel materyalizm, hem Marksizm-içi hem de Marksizm-dışı kuramsal alanda her zaman etkili olmuş ve etkili olduğu kadar da kuramsal/felsefi sorunların taşıyıcısı durumunda kalmış bir teorik öğretidir. Bu tartışmaları bir sonuca bağlamanın ya da bitirmenin bazı temel güçlükleri vardır, hatta olanaksızdır. Bununla birlikte teorinin ya da yöntemin genel bir şemasını çıkarmak mümkündür:
Tarihsel materyalizm, en genel anlamda "toplumun maddi temelinin üretimi ve yeniden üretiminin tarihsel gelişmede öncül ve belirleyici olduğu" savına dayanır. Buna göre ideolojiler, fikirler ve kültür gibi ögeler ikincil bir düzey olan üst yapıya aittirler ve birincil düzey olan altyapı tarafından belirlenirler. Buradaki ana fikrin, "Maddeyi belirleyen, düşünce değil; düşünceyi belirleyen maddedir." düsturundan geldiği açıktır.
Alman İdeolojisi'nden Kapital'e uzanan çizgide, bu fikrin, çeşitli aşamalardan geçerek ve zaman zaman birbirinde ayrı doğrultulara gidebilecek şekilde eğilimler göstererek oluşturulduğunu söyleyebiliriz. Başlangıçta vurgulanan "tarihsel insan etkinliği" argümanı zamanla yerini kendiliğinden işleyen "tarih yasalarına" bırakma eğilimi gösterse de, bunların aynı tarihsel perspektifin hayata geçirilmesinin ögeleri olduğu belirtilebilir. Alman ideolojisinde tarih biliminin yegane bilim olarak vurgulanması, Marx 'ın konuya yaklaşımı açısından bir ipucu oluşturur.
Alman İdeolojisi ve Feuerbach Üzerine Tezler’de açık bir şekilde Hegelci İdealizm'in yanı sıra Ludwing Feuerbach 'ta ifadesi bulduğu varsayılan eski-yeni materyalizm ile de hesaplaşmaya gider Marx ve Engels. Bu hesaplaşmanın sonuçlarından birisi diyalektik anlayışın idealist öznelcilikten arındırılarak maddeci bir konumda yeniden değerlendirilmesi ise diğeri de materyalizm olarak bilinen eğilimin mekanik - nesnelci yanından sıyrılmaya çalışmaktır. Tarihsel materyalizm olarak ifade edilen düşünce dizgesine, bu çabanın sonucunda varılacaktır ve burada maddeci tarih anlayışı genel teorik ilkeler düzeyinde ortaya konulacaktır. Bu çalışmalarda maddi olana vurgu yapılmakta ancak bu pratik kavramıyla birlikte kullanıma sokulmaktadır, yani maddi pratik anlamında.
Maddi pratik, hem düşüncenin hem de toplumsal gelişmenin kaynağı olarak ortaya konulduğunda, tarihsel-toplumsal gelişmenin maddeci bir açıklanışına da teorik bir imkân doğmuş olmaktadır. Marx, "Feuerbach Üzerine Tezler" 'de açık bir şekilde mekanik materyalizme karşı tarihsel-toplumsal insan fikrini vurgular ve praxis kavramını öne çıkarır. Elbette daha sonra teorisinin birkaç bağlamda yön değiştirdiği söylenebilir ve Marx sonrası Marksizm tartışmalarının ana konularının buradan kaynaklandığı da belirtilebilir; ancak Marx'ın burada hazırladığı tezlerden vazgeçtiğini beyan etmesi söz konusu değildir - sonraki yapıtlarında buradaki nosyonlar, örneğin praxis nosyonu çok görünmemekle birlikte bu aşamada Marx, geleneksel materyalizme itirazını, teorik karşıtlıkların çözümünün salt teorik bir mesele olmadığının aksine bunun pratik bir mesele olduğunun vurgulanmasıyla dile getirir. Bu görüş bütün tarihsel materyalizm anlayışının genel bir ifadelendirilmesidir.
Maddi pratikten kastedilen, daha sonraki çalışmalarda belirginleşeceği gibi üretim yapısı ya da üretim tarzı denilen nosyonların içinde gizlidir. Engels'in kısmen Diyalektik materyalizmi ve tarihsel materyalizmi sistematize etme yönünde zorlayıcı çabalara girdiğini söyleyebiliriz, ancak Marx'ın bu girişimlere müdahale etmediği bilindiğine göre aralarında bir çelişki görünmemektedir. Engels Doga'nın diyalektiğinde, Anti-Dühring 'de, Ludwing Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda Marx ile oluşturdukları kavramları ve diyalektik ve materyalist perspektifleri önce doğaya sonra da topluma tarihe uyarlar, bunların savunusunu ortaya koymaya çalışır. Marx ve Engels için maddi pratik önsel ve belirleyicidir. Tarih üzerine bir düşünce de doğal olarak maddi temele işaret eden bir kuram olmalıdır. Buna göre toplumsal biçimler ve onların içeriksel gelişimi altyapının bir ürünüdür.
Bu noktadan itibaren devreye altyapı - üstyapı, üretim tarzı, üretim araçları - üretim ilişkileri, maddi üretim biçimleri - toplumsal biçimler gibi çokça ekonomi tınılı kavram ve kategori girer. Marx'ın tarihsel kuramı, kendi çalışmalarının seyrini izleyerek bu şekilde soyut formülasyonlardan somut inceleme alanına dönüşür; ki bunun anlamı Kapital adlı ünlü çalışmasında ve onu önceleyen Grundrisse'de ortaya konulur. Tüm bu ekonomik içerikli terimler soyut tarihsel materyalizm anlayışının somut uygulanma ve analiz etme araçlarıdır. Üretimin maddi yapısı toplumsal-tarihsel alanın maddi temelini oluşturur ve bu anlayışa göre tarihsel materyalizm tarihin bilimsel olarak açıklanmasına buradan başlanacağını söyler.

Maddeci bir tarih anlayışının mümkün olup olmadığı sorusu, her zaman Marksizm içinden ve dışından soruşturulmaktadır. Genel olarak materyalizmin ve özgül olarak da Marksist materyalizmin kuramsal düzlemde hem çarpıcı derecede ciddi boyutlarda sorunları söz konusudur. Tarihsel materyalizm bu sorunlar yumağının özgül bir başka boyutudur, ancak materyalizm tartışmasının belli bir noktada oraya kayması kaçınılmazdır.
Roy Bihaskar materyalizm'i ve onun özel bir türevi olan tarihsel materyalizmin imkânlarını soruşturup değerlendirirken, "tarihsel materyalizmin kökleri ontolojik materyalizmde bulunur, yani bilimsel gerçekçi bir ontoloji ve epistemolojiyi ön varsayar ve pratik materyalizmin niteliksel ve özenli bir açıklanışından oluşur" demektedir. Bunun anlamı, tarihsel materyalizmin teorik güçlüklerine rağmen, tarihsel-toplumsal yaşamın anlaşılıp açıklanmasında çok önemli kuramsal bir statüye ve kimi teorik araçlara sahip olmasıdır. Bununla birlikte soru, kuramsal düzeyde doyurucu bir cevap ihtiyacıyla birlikte hâlen geçerliliğini korumaktadır: Materyalist bir tarih anlayışı mümkün müdür? Nasıl?
Vladamir Lenin'in söz konusu kuramsal meselelere doğrudan ilgilenmediği söylenebilir. Ancak o daha çok Engels'in sistematize ettiği doğrultuda ve politik pratik içinde Diyalektik ve tarihsel materyalizm in formülasyonlarını savunulabilir bir şekilde sistematize etmeye çalışmıştır. Tarihsel materyalizmin sorunlarının, diğer kuramsal sorunların genelinde olduğu gibi daha çok içeriden teorik pratik düzleminde başka teorisyenlerce üstlenilmeye çalışıldığını görürüz. Daha çok ve asıl Batı Marksizmi olarak bilinen düşünürleri anabiliriz bu bağlamda.
Bunlar, politik pratik bakımdan değil, daha çok teorik pratik bakımdan öne çıkan Marksist düşünürlerdir. Georg Lukács,Antonio Gramsci, Louis Althusser ya da Frankfurt Okulu düşünürleri belli başlı ana eğilimleri temsil eden isimler olarak anılabilir. Lukacs'ın doğrultusunda giden Hegelci-marksizm ile Althusser'de kesin ifadesini bulan Yapısalcı Marksizm, tarihsel materyalizmin ne olduğuna, hangi kavram ve kategorilerin nasıl anlamlandırılacağına dair tamamen farklı yollardan giderler ve farklı sonuçlara ulaşırlar. Gramsci kısmen her iki eğilimde dışında duracak öğeler barındırır. Bu iç-tartışmada düşünürlerin kuramsal çabası etkileyicidir ve Marksizm dışında da her zaman önemli olmuştur.

Materyalizm ve Ampiryokritisizm

Alman İdeolojisi, K.Marks / F.Engels
Ludwing Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, F.Engels
Grundrisse, K.Marks
Kapital, K.Marks
Marksist Düşünce Sözlüğü- Yayın Yönetmeni :Tom Bootomore, Maddenin Yazarı:Roy Bihaskar- İletişim Yayınları-Çeviri:Sina Şener
Bihaskar' ın söz konusu yorumu için bkz: 22 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarım bilimleri veya nadiren tarım bilimi, insan ve hayvan gıdalarının yanı sıra yenilenebilir hammaddelerin (tarım sektörü) yetiştirilmesiyle ilgili tüm konularla ilgilenen bilimsel bir alandır. Kurucularından biri İngiliz ziraat mühendisi Jethro Tull ve Alman ziraat mühendisi Albrecht Thaer'dir. Araştırma alanı ve konuları diğer birçok bilimsel alan ile kesişir. Yanı sıra, tarım bilimlerinin bağımsız uzmanlık alanları da vardır. Temel olarak bu alanları bitki bilimleri, hayvan bilimleri ve tarım ekonomisi olarak üçe ayırabiliriz.

Üç terim ile sık sık karışıtırılır ancak aralarındaki fark şöyledir:

Tarım, çevreyi insan kullanımı için hayvan ve bitki üretimi için dönüştüren faaliyetler dizisidir. Tarım, tarımsal araştırma uygulaması da dahil olmak üzere teknikleri ilgilendirmektedir.
Tarımsal araştırma, bitki esaslı bitkilerin incelenmesi ve geliştirilmesi ile ilgili araştırma ve geliştirmedir.
Tarım bilimleri aşağıdaki alanlarda araştırma ve geliştirme içerir:

Üretim teknikleri (Örnek : Sulama yönetimi, önerilen azot girdileri vb.)
Miktar ve kalite yönünden tarımsal verimliliğin artırılması (örn., Kuraklığa dayanıklı bitki ve hayvanların seçimi, yeni pestisitlerin geliştirilmesi vb.)
Zararlı madde ve canlılarn (yabani otların, böceklerin, patojenler, nematodların) ürün veya hayvansal üretim sistemleri üzerindeki etkilerinin en aza indirilmesi.
 Birincil ürünlerin son tüketim ürünlerine dönüşümü (ör., Süt ürünlerinin üretimi, korunması ve ambalajlanması)
Olumsuz çevresel etkilerin önlenmesi ve düzeltilmesi (örn., Toprak bozulması, atık yönetimi,biyolojik giderme)
Mahsul üretim modellemesiyle ilgili teorik üretim ekolojisi
Tarımsal kaynaklara ve çevreye ilişkin çeşitli bilim dalları (ör. Toprak bilimi, agroblimatoloji); Tarımsal ürünlerin ve hayvanların biyolojisi (örneğin ürün bilimi, hayvan bilimi ve bunların dahil bilim, örneğin ruminant beslenmesi, çiftlik hayvanı refahı); Tarım ekonomisi ve kırsal sosyoloji gibi alanlar; Ziraat mühendisliğinde kapsanan çeşitli disiplinler

Tarımsal biyoteknoloji, canlı organizmaları değiştirmek için genetik mühendisliği, moleküler belirteçler, moleküler teşhis, aşılar ve doku kültürü gibi bilimsel araçlar ve teknikler içeren bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmaların kullanıldığı tarım biliminin belirli bir alanıdır.

En yaygın verim düşürücü maddelerden biri de, geçiş dönemi boyunca gübrenin daha yüksek miktarlarda uygulanmaması, toprağın agregalarını ve organik maddeleri yeniden inşa etmesi için geçen zamandır. Mahsulün Karbon ve Azot oranı ve yerel çevreye bağlı olarak bozulması birkaç ay ila birkaç yıl sürebilen azot, bitki kalıntılarını hareketsiz hale getirdiğinden verim geçici olarak düşecektir

Kuramsal tarımsal faaliyet dışında, tarım alanındaki araştırmalar, diğer alanlardan daha fazla, tarım alanları ile güçlü bir şekilde ilişkilidir. Ekolojik bölgeler bilimi olarak düşünülebilir, çünkü toprak özellikleri ve iklimi ile sıkı sıkıya bağlantılıdır; bu da bir yer ile diğerinin aynı olmasına engeldir. Birçok kişi, yerel hava koşullarına, toprak özelliklerine ve özel mahsullere dayanan bir tarımsal üretim sisteminin yerel olarak incelenmesi gerektiğini düşünüyor.

Tarım bilimi, Gregor Mendel'in genetik çalışmasıyla başladı. Amerika Birleşik Devletleri'nde, tarımda bilimsel devrim olan, "tarım bilimi" terimi Hatch Yasası ile başladı. Kapama Kanunu, erken suni gübrenin unsurlarını bilmek çiftçilerin ilgisini çekti. 1917'de kurulan Smith-Hughes Yasası, tarım eğitimini mesleki köklerine kaydırdı ve bilimsel temel oluşturuldu. 1906'dan sonra, ABD'deki tarımsal araştırma ile ilgili kamu harcamaları önümüzdeki 44 yıl için özel harcamaları aştı.
Çoğunlukla Yeşil Devrim olarak adlandırılan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde 1960'lardan beri tarımı yoğunlaştırmak, bitkisel hayvanlardan ve hayvanlardan yüksek üretkenlik sağlanması, suni gübreler ve bitki sağlığı gibi ilave girdiler geliştirilmesinde kaydedilen ilerlemeyle yakından ilişkiliydi.
Doğadaki en eski ve en büyük insan müdahalesi olan tarımın son zamanlardaki yoğun endüstriyel gelişme ve nüfus artışı nın çevresel etkileri tarım bilimcileri arasında birçok soruyu gündeme getirdi ve yeni alanların ortaya çıkmasına neden oldu. Bunlara, teknolojik problemlerin çözümü, entegre zarar yönetimi, atık arıtma teknolojileri, peyzaj mimarisi, genomik ve temelde ekonomik olmayan, gıda üretimine göndermeler içeren tarımsal felsefe alanları gibi teknolojik alanlar bulunmaktadır. Aslında, bu iki yaklaşım arasındaki etkileşim, tarım biliminde daha derin bir anlayış için verimli bir alan sağlar.
Biyoteknoloji ve bilgisayar bilimi (veri işleme ve depolama için) gibi yeni teknolojiler,genetik mühendisliği, agrofizik, gelişmiş istatistiksel analiz ve hassas tarım da dahil olmak üzere yeni araştırma alanları geliştirmeyi mümkün hale getirmiştir. Bunları, yukarıda olduğu gibi dengelemek, geleneksel tarımın insan-doğa etkileşimlerini, din ile tarımı etkileşimi ve tarımsal üretim sistemlerinin maddi olmayan bileşenleri de dahil olmak üzere anlamaya çalışan doğal ve beşeri bilimler bilimidir.

Robert Bakewell
Norman Borlaug
Luther Burbank
George Washington Carver
René Dumont
Sir Albert Howard
Kailas Nath Kaul
Justus von Liebig
Jay Lush
Gregor Mendel
Louis Pasteur
M. S. Swaminathan
Jethro Tull
Artturi Ilmari Virtanen
Eli Whitney
Sewall Wright

Tarım bilimleri, insan sağlığını ve çevreyi etkileyebilecek biyogüvenlik sorunlarını önlerken dünya nüfusunu beslemeye çalışır.
Tarım bilimlerinin ekonomik, çevresel ve sosyal yönleri devam etmekte olan tartışmaların konusudur. Son zamanlarda yaşanan krizler (kuş gribi, deli dana hastalığı ve genetiği değiştirilmiş organizmaların kullanımı gibi konular) bu tartışmanın karmaşıklığını ve önemini göstermektedir.

Tarım bakanlığı
Tarım bilimlerinin temel konuları
Tarım Ekolojisi
Amerikan Tarım Araştırmaları Derneği
Evcilleştirmenin genomiği
Tarım konuları listesi
Tarım bilimleri tarihi
Gıda ve Tarım Bilimleri Enstitüsü
Tarımsal Bilim ve Teknolojinin Kalkınmada Uluslararası Olarak Değerlendirilmesi
Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü
Tarla Bitkileri Araştırma Enstitüsü
Tarım Bilimleri Üniversitesi
Ulusal FFA Organizasyonu
Tarımsal Araştırma Konseyi

Agricultural Research, Livelihoods, and Poverty: Studies of Economic and Social Impacts in Six Countries Edited by Michelle Adato and Ruth Meinzen-Dick (2007), Johns Hopkins University Press Food Policy Report
Claude Bourguignon, Regenerating the Soil: From Agronomy to Agrology, Other India Press, 2005
Pimentel David, Pimentel Marcia, Computer les kilocalories, Cérès, n. 59, sept-oct. 1977
Russell E. Walter, Soil conditions and plant growth, Longman group, London, New York 1973
Salamini Francesco, Oezkan Hakan, Brandolini Andrea, Schaefer-Pregl Ralf, Martin William, Genetics and geography of wild cereal domestication in the Near East, in Nature, vol. 3, ju. 2002
Saltini Antonio, Storia delle scienze agrarie, 4 vols, Bologna 1984-89, ISBN 88-206-2412-5, ISBN 88-206-2413-3, ISBN 88-206-2414-1, ISBN 88-206-2415-X
Vavilov Nicolai I. (Starr Chester K. editor), The Origin, Variation, Immunity and Breeding of Cultivated Plants. Selected Writings, in Chronica botanica, 13: 1-6, Waltham, Mass., 1949–50
Vavilov Nicolai I., World Resources of Cereals, Leguminous Seed Crops and Flax, Academy of Sciences of Urss, National Science Foundation, Washington, Israel Program for Scientific Translations, Jerusalem 1960
Winogradsky Serge, Microbiologie du sol. Problèmes et methodes. Cinquante ans de recherches, Masson & c.ie, Paris 1949

Consultative Group on International Agricultural Research (CGIAR)27 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Agricultural Research Service 28 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Indian Council of Agricultural Research9 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Institute of Tropical Agriculture3 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Livestock Research Institute3 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The National Agricultural Library (NAL)12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The most comprehensive agricultural library in the world.
Crop Science Society of America14 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Society of Agronomy21 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soil Science Society of America10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Agricultural Science Researchers, Jobs and Discussions11 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Information System for Agriculture and Food Research 30 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
South Dakota Agricultural Laboratories 6 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NMSU Department of Entomology Plant Pathology and Weed Science 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Teknoloji ya da uygulayım bilimi, (Yunanca: τέχνη, tekno; "zanaat, beceri, el sanatları"; Yunanca: -λογία; -loji) İnsanlığın, içinde bulunduğu koşullarla baş etmedeki yetersizliğini gidermek üzere faydalanabileceği malzeme, alet, araç ve yöntemlerin; bulunması, geliştirilmesi ve üretilmesi süreçlerine verilen addır.
Avcı-Toplayıcı çağlarda kullanılan taş, sopa, ok, yay, kütük kano, tekerlekten; tarım toplumlarında kullanılan toprak kap kacak, pulluk, at/öküz arabası, taş yapılar, yelkenli kayıklara; yerleşik düzene geçen topluluklarda kullanılan kerpiç barınaklar, köprüler, yel değirmenleri, piramidler, çelik, baruttan; günümüzde, uzay araştırmalarında veya parçacık hızlandırma deneylerinde kullanılan gelişmiş laboratuvar donanımlarına kadar tüm araç ve gereçler, insanın doğa karşısındaki zayıflık veya yetersizliğini gidermek üzere üretilmişlerdir. Aynı zamanda, insanın doğaya karşı en yıkıcı silahı olmuştur. Teknolojik bilgi ve üretim seviyesi, tarihi boyunca devletlerin kurulması ve yıkılmasında, en güçlü etkenlerden biri haline gelmiştir. Silah, sağlık ve besin sektörleri, teknolojinin en gelişmiş araçlarını kullanmaya eğilim gösterirlerken, teknolojinin geliştirilmesinde de en çok yatırım yapan sahalardır. Teknolojik çalışmalar ile bilimsel araştırmalar aynı alanlar değillerdir fakat birbirini destekler. Bilim, bilimsel bilgiyi üretir; teknoloji ise bu bilgiyi araç geliştirilmesi ve yapımında kullanır. Teknoloji kullanımı farklı sanayi kollarının gelişimini sağlamıştır.

Teknoloji 19. yüzyılda buharlı makinelerin geliştirilmesi ve ardından elektriğin güç kaynağı olarak kullanılmasıyla, üretimde ciddi artışlar olmuştur. Bunu takiben, hızla artan enerji ihtiyacı ve enerji kaynaklarının sınırlı olması, teknolojik gelişmelerin önünde duran en önemli sorunlardan biri olagelmiştir.
20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başlarında bilgisayar ve internet teknolojilerinin hızla devreye girmesiyle, bu teknolojilerin gereksinim duyduğu yüksek özellikli malzemelerin kıtlığı, bir diğer kısıtlayıcı etken olarak öne çıkmıştır.
Günümüzde, enerji kaynaklarının kıtlığı ve malzemelerin sınırlayıcı etkilerine rağmen; kuantum fiziğinin bulguları, yapay zekâ yazılımlarının geliştirilmesi ve bu bilgilerin makinelerde kullanılmaya başlanması, insanlık tarihi boyunca yaşanan en büyük uygarlık sıçramalarından biri olarak öngörülüyor.

Teknolojik araçların sağladığı kolaylıklar ve bolluk; insan etkinliği, etkileşimi, davranışları üzerinde önemli farklılaşmalara ön açmıştır. Bu kolaylıklardan dolayı insanın kendi doğal beceri ve yeteneklerine yabancılaşması veya bilişsel özelliklerinin zayıflaması veya yitmesi, insanın tümüyle doğasından ve doğadan kopup kopmayacağı, kopuyorsa bunun ne tür sonuçlar doğuracağı, her zaman merak ve tartışma konusu olmuştur. Yeni teknolojilerin birkaç dev şirketin tekelinde toplanıyor olması, alışılagelmiş olan devlet ve toplum yapılarında çözülmelere yol açıp açmayacağı sorgulanmaktadır.

Thukydides (Grekçe: Θουκυδίδης, romanizasyon: Thoukudídēs; MÖ 460–400), Atinali tarihçi ve komutan. Peloponez Savaşı Tarihi adlı eseri, MÖ 5. yüzyılda Sparta ile Atina arasında gerçekleşen savaşları MÖ 411 yılına kadar anlatır. Kendi eserinin giriş bölümünde belirttiği üzere, tarafsızlık, güvenilir kanıtlara dayanma ve sebep-sonuç ilişkisini analiz etme konularında katı prensipleri olduğunu öne süren Thukydides, bu iddialarını kabul edenler tarafından Tarih Biliminin Babası olarak nitelendirilmiştir. Eserinde, olayları anlatırken tanrıların müdahalelerine yer vermemesi, onun tarih anlayışını dönemin yaygın inanç ve anlatı biçimlerinden ayıran önemli bir özellik olarak öne çıkarmaktadır.
Thukydides, bireylerin siyasi davranışlarını ve devletler arasındaki ilişkilerin sonuçlarını nihayetinde korku ve kişisel çıkarın belirlediğini ve şekillendirdiğini öne süren siyasi realizm ekolünün babası olarak anılmıştır. Eseri, günümüzde dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde ve askeri akademilerde incelenmektedir. Melian Diyaloğu, uluslararası ilişkiler teorisinin temel metinlerinden biri olarak kabul edilirken, onun aktardığı Perikles'in Cenaze Söylevi, siyaset teorisyenleri, tarihçiler ve klasik dönem araştırmacıları tarafından yaygın şekilde incelenmektedir. Daha genel bir perspektiften bakıldığında, Thukydides veba, katliam ve savaş gibi kriz anlarında insan doğasını anlamaya yönelik bir yaklaşım geliştirmiştir.
Thukydides, Atina ile Sparta arasındaki 30 yıl süren ve MÖ 404 yılında sona eren ünlü Peloponez Savaşı sırasında yaşamış ve bu savaşları tasvir etmiştir. O, tarihi her şeyden önce siyasi açıdan inceler ve tarih ile bunun için ilgilenir. Tanrıların müdahalelerini konu etmez. Peloponez Savaşı Tarihi adlı eserinde özellikle bu savaşların nedenlerini ve sonuçlarını ele alır. Eserini vatandaşlarına siyasi bir eğitim kazandırmak, onları siyasi açıdan bilgilendirmek için yazmıştır. Thukydides, çağdaşı Herodot'a göre çok farklı bir tarihçidir. Herodot yalnızca bir hikâyeci iken Thukydides, tarihi siyasi açıdan ele alan bir tarihçidir. Kendisi de Peloponez Savaşı Tarihi adlı eserini anlatırken bunu yinelemiştir:

Eserim toplantıda okunurken masalımsı şeylerin bulunamaması dolayısıyla belki eğlendirici bir tesir bırakmaz. Geçmişteki şeyler gibi, yeryüzü olaylarında adet olduğu üzere, bir zaman gelip aynı yahut benzer şekilde meydana gelecek şeyler üzerine de eksiksiz bilgi edinmek isteyenlerin onu faydalı bulmaları yeter. Bu eser sürekli bir mal olmak için yazılmıştır, o an için dinlenecek gösterişli bir süs olarak değil.
Aralarındaki farklılığa rağmen, her ikisi de tarihçidir ancak tarih filozofu değildir. Bir başka deyişle, her ikisi de tarihi olaylarla ilgilenmişlerdir. Tarihin anlamı ve amacını, insanın tarih içindeki rolünü dikkate almamışlardır.

Genel
Hense-Leonard (1948), Hellen-Latin Eski-Çağ Bilgisi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 
Özel

Hint (Hindu) Felsefesi (Hintçe: भारतीय दर्शन) Hindistan'ın eski çağlarında ortaya çıkmış, içinde felsefeleri, dünya görüşlerini, öğretileri barındıran kendilerinin ise Darşana dedikleri geniş bir yelpazeyi içine alır. Milattan önce 15. yüzyılda geç vedalar döneminde oluşturulan upanişadlar ilk yazılı ve hala önemsenen kaynaklardır. Radhakrishnan'a göre dünyanın en eski felsefi yapıtlarıdır. Modern yorumcular Hint Felsefesinde iki ana gelenek olduğunu öne sürerler. Veda'da söylenenleri kaynak olarak görüp kabul eden geleneğe Astika, Veda'lara mesafe koyan geleneklere de Nastika geleneği denir. Nastika akımından olan okullar arasında Budizm, Cainizm, Ajivika, Carvaka vs. bulunur. Hint felsefesinde Veda'ları kabul eden Astika akımında altı sistem bulunur. En eskisi Samkhya'dır ve ondan ortaya çıkan Yoga'dır. Diğer dördü Nyaya, Vaiseşika, Mimamsa, Vedanta'dır. Yoga adlı eserinde inançlar üzerine çalışan felsefeci Eliade'e göre Hindu düşünce sisteminin olmazsa olmaz dört temel  kavramı karma, maya, nirvana ve yoga'dır. Karma, insanı kozmosa bağlayan evrensel nedensellik yasasıdır, "eden, ettiğini bulur" diye algılanır. Maya, kozmosu doğurur ve onun geri dönüşünü de yönetir. İnsanlar cehaletle körleştiği sürece bu kozmik yanılsamayı besler. Nirvana, Karma ve Maya'nın ötesinde konumlanmış asıl hakikat, koşullanmamış, aşkın bir hal, durumdur. Yoga ise varlığa erişmenin yollarıdır.
Hint felsefesinin başlıca okulları MÖ.1000 ile MS.100 arasında oluşmuştur. Takip eden yüzyıllar bu okullara yorumlar ve reformlar getirmiştir. 20. yüzyıldan Aurobindo ve Prabhupada bunlara örnek olarak gösterilebilir. Okulların biçimlenme döneminde, özellikle MÖ.800 ila MS.200 arasında  rekabet ve entegrasyon göze çarpmaktadır. Cainist, Budist, Şaiva ve Advaita okulları günümüze dek ayakta kalırken, Samkhya ve Ajivika gibiler asimilasyona uğrayarak terk edilmiştir. Hint felsefesinde filozofun Sanskritçe karşılığı dārśanika ya da darśanas'dır.

Hint felsefesi Hinduizmin esaslarının yazıldığı Veda'lara dayanır. Veda, yazılı külliyattır. Eski ciltleri bir tür şiirlerle dolu iken, nispeten sonraki bölümleri bu şiir veya beyitlerin felsefi yorumlarını içerir. Rigveda adı verilen bu metinlerde örneğin: "Tanrılar ve insanlar yokken bu evrende ne vardı?" gibi sorular sorulur. Tanrıların da içinde bulunduğu bu evrenin elbette bir başlangıcı olduğunu ve ilk sebebin ne olduğunu merak eder. Rigvedalarda şöyle yanıt verilir: "Evren var olmadan ön­ce ne var olan ve ne de yok olan, yani varlık ile yokluk arasında bir şeyin bulunması gerekir. Bu ne var ve ne de yok olan şeyin yaratıcı, doğurgan bir gücü olması gerekir. " Ya­zar bu gücü doğanın yaratıcı gücü ile karşılaştırdıktan sonra beyit şöyle son bulur; "Her halde evrenin ne ol­duğunu bilen bir kimse vardır. Yoksa bunu bilen biri yok mu?"
Von Aster'e göre: Bu açıklamalar Hint felsefesinin başlangıç devri olarak nitelenebilir. Görül­düğü gibi bu türden konular üzerinde düşünmeye başlayan insana artık dinin kuralları yetmemektedir. İlk kez Veda'larda belirsiz ve bulanık bir biçimde ortaya çıkan bu anlayış, Hint'de ilk felsefi çaba sayılabilir. Hint felsefesi hiçbir zaman kendisini dinden tam an­lamıyla soyutlayamamıştır. Bunun içindir ki Hint fel­sefesi, bir rahip felsefesi olarak kalmıştır. Kendisini dinden tamamen soyutlayarak bilimsel bir biçimde gelişen felsefe, eski Yunan felsefesidir. Ancak, öte yandan modern bilimin kendisini Yunan Felsefesine dayandırarak geliştirdiği için, dünyanın diğer kültürlerinde ortaya çıkan ve kendi içinde bir tutarlılığı barındıran evren anlayışlarını değerlendirirken kendi tutarlı anlayışından çıkmaksızın diğer evren anlayışlarını gerçek anlamda tahayyül edemeyceği kendi düzlemine oturtamadığı sürece de nasıl kabul edebileceği soru olarak ortada kalmaktadır. Çağımızda bu anlayışlarla ilgili dil, yazı, kültür, anlayış sorunları ortadan kalktıkça bu tür çok eski evren anlayışlarının kafa yordukları konular daha etraflıca ortaya çıkmaya başlamıştır.

Astika: Bu akım Atman'ın yani bir öz cevherin varlığını kabul eder. Ayrıca Veda'ları temel kaynak olarak görürler.

Samkhya: Ateisttir ve güçlü bir şekilde özgün dualist bakışını ortaya koyar. Cehaletin giderilmesini ve irfanı ön planda tutar.
Yoga: Samkhya okulundan çıkmıştır ve sıkı sıkıya ona bağlıdır. Daha çok doğu tarzı meditasyon, inziva ile özgürleşmeyi önemser.
Nyaya: Bilginin kaynaklarının keşfine önem verir.
Vaiśeṣika: Atomcu doğal felsefeden hareket eden uygulamacı (empirik) okulu.
Mīmāṃsā: Veda'da geçen metinlerin daha doğru yorumlanmasına uğraşır, çileciliğe ve mistizme karşı durur.
Vedānta: Veda'daki bilgilerin son basamağı. Orta Çağ'dan sonra ana akım halini almaya başlamıştır.
Nāstika: Bu akım Veda'ları temel kaynak görmez.

Cārvāka: Özgür iradenin varlığını kabul eder.
Cainizm: Yirmidörtler denilen 24 rehberin öğretilerini takip ederler. Atman'ın (öz, cevher) varlığını kabul eder.
Budizm: Buda'nın öğretilerini izler. Atman (öz, cevher)'ın varlığını red eder.
Ajivika: Özgür iradenin varlığını reddeder.

Çağdaş Hint felsefesi Britanya egemenliği döneminde (1750–1947) gelişmiştir. Bu dönem filozofları geleneksel felsefeye güncel anlamlar vermiştir. Swami Vivekananda, Swami Dayananda Saraswati, Bal Gangadhar Tilak, Bankim Chandra Chattopadhyay, Raja Ram Mohan Roy, Kesab Sen, Sri Aurobindo, Mahatma Gandhi, Kireet Joshi, Mahapandit Rahul Sankrityayan, M. N. Roy, Subhas Chandra Bose, Indra Sen, Swami Sahajanand Saraswati, Ananda Coomaraswamy, and Sarvepalli Radhakrishnan. Pandurang Shastri Athavale, U. G. Krishnamurti, Acharya Rajnesh Osho ve Krishnananda çağdaş Hint felsefesindeki önemli isimlerdir.

Özel

Genel
Kaya, Korhan (2016). Hint Felsefesinin Temelleri. Doğu Batı Yayınları. ISBN 978-605-9328-20-3.

Hristiyan felsefesi, MS 2. yüzyıldan günümüze kadar Hristiyanlar tarafından ortaya konulan ve tartışılan felsefî fikirlerdir.

Hristiyan felsefesi, Hristiyanlık vahiylerinin yardımıyla tabii akılcı açıklamalardan yola çıkarak bilim ve inancı uzlaştırmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Augustinus gibi bazı düşünürler bilim ve inanç arasında uyumlu bir ilişki olduğuna inanırken, Tertullianus gibi düşünürler çelişki olduğunu öne sürdü. Bir kısım düşünür de bilim ve inancı birbirinden ayırmaya çalıştı.
Direkt olarak hristiyan felsefesinin var olup olmadığını sorgulayan bilim insanları mevcuttur. Bu bilim insanları, Hristiyan felsefesinde özgünlük olmadığını, kavram ve fikirlerin Yunan felsefesinden miras alındığını iddia etmektedirler. Bu sayede Hristiyan felsefesi, kati biçimde Yunan felsefesi tarafından detaylandırılmış olan felsefî düşünceyi korumuş olacaktı.
Bununla birlikte, Boehner ve Gilson, Platon, Aristoteles ve Yeni-Platoncular tarafından geliştirilen bilgiye ve Yunan bilimine borçlu olmalarına rağmen, Hristiyan felsefesinin antik felsefenin basit bir tekrarı olmadığını öne sürer. Hatta Boehner ve Gilson Hristiyan felsefesinde Yunan kültürünün organik bir şekilde korunduğunu iddia etmektedir.

Hristiyan felsefesinin felsefi çıkış noktası Hristiyan ilahiyatıyla birlikte mantıktır. Hristiyan felsefesinde ilahi doktrinlerle felsefî düşünceler arasında bir ilişki olmasına rağmen, felsefî düşünceler kesin biçimde rasyoneldir. Hristiyan ilahiyatı ve felsefesine bu bakış açısında, eğer bir argümanın öncüllerinden en az biri vahiyden türetilmişse, o argüman ilahiyatın alanına girmektedir; aksi halde felsefenin alanına girer.

Hristiyan apolojetiği
Katolik ilahiyatı
Teizm

ÖzelGenel
Boehner, Philoteus. Gilson, Etienne. História da filosofia cristã: desde às origens até Nicolau de Cusa, 8a edição, Petrópolis, Vozes, 2003.
Lara, Tiago Adão. Curso de história da filosofia: A filosofia nos tempos e contratempos da cristandade ocidental, Petrópolis, Vozes, 1999.
Störig, Hans Joachim. História Geral da Filosofia, Petrópolis, Vozes, 2008.

From Plato to Derrida. Upper Saddle River, New Jersey: Pearson Prentice Hall. 2008. ISBN 0-13-158591-6. 
From Logos to Trinity. The Evolution of Religious Beliefs from Pythagoras to Tertullian. Cambridge, UK; New York: Cambridge University Press. 2012. ISBN 978-1-107-01330-8. 
Richmond, James. Faith and Philosophy, in series, Knowing Christianity. London: Hodder and Stoughton, 1966.

The Institute for Faithful Research

Hukuk felsefesi, hukukun doğasını ve hukukun diğer norm sistemleriyle, özellikle etik ve siyaset felsefesiyle ilişkisini inceleyen bir felsefe dalıdır. Felsefenin temel dallarından biri olan aksiyoloji içindeki etik başlığına bağlanır. Hukuk felsefesi ve içtihat sıklıkla birbirinin yerine kullanılır, ancak içtihat ekonomiye veya sosyolojiye uyan muhakeme biçimlerini kapsamaktadır.
Hukuk felsefesi; "Hukuk nedir?", "Hukuksal geçerliliğin kriterleri nelerdir?", "Hukuk ile ahlak arasındaki ilişki nedir?" gibi sorular sorar. Temel problem alanları; hukukun kaynağı, amacı, adalet, mevcut hukuk düzenlerinin (pozitif hukuk) meşruiyeti gibi ortaya konabilir. Ancak pozitivist yahut realist hukuk teorileri açısından bakıldığında bu tanımlamalar eksik hatta yanlış kalacaktır. Hukuk felsefesi, hukukun daha çok adaletin gerçekleşmesi olgusuyla bağdaştırılarak başlıyor kabul edilse de Hans Kelsen gibi pozitif hukuk öncüleri tarafından, hukukun adalet gibi soyut, bilimsel olmayan tanımlar ile ilgilenmemesi gerektiği de savunulmuştur.
Hukukî pozitivizm, formel bir bakışla hukukun bir normlar sistemi olduğunu ve kaynağının da devlet olduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla hukuku kendi içinde tutarlı ve anlamı belirlenmiş bir bütün olarak ortaya koymanın gerekliliği üzerinde durmaktadır. Yine felsefî pozitivizme paralel olarak adalet, hak, ahlâk gibi kavramların metafizik, spekülatif ve bilinemez (kimine göre yok) olduklarını dolayısıyla hukukun dışında tutulması gerektiğini ileri sürer.
Hukukî realizm ise, bir yanıyla sosyolojik bir karakterdedir ve uygulamaya, mahkeme içtihatlarına büyük önem verir. Bu teoriye göre hukuk büyük ölçüde fiilen mahkemelerde cereyan eden şeydir ve yasa koyucunun rolü sanıldığı kadar büyük değildir.
Bunlardan önce ve spekülatif anlamda felsefe içinde değerlendirilebilecek asıl hukuk felsefesi akımı doğal hukuk yaklaşımıdır. Bu düşünce hukukun Tanrısal yahut akıl kökenli olduğunu ve insan düşüncesinden bağımsız a priori değerlere dayandığını ileri sürmektedir. İnsan, hukuku icat eden değil keşfeden konumundadır ve zaten yapması gereken tek şey de budur. Doğal hukuk en temel problem olarak adalet değerini ele alır. 20. yüzyılda büyük önem kazanmış insan hakları düşüncesinin kaynağında da bu düşünce yer almaktadır.

Hukuk Felsefesi Ders Kitabı24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Nedir? Slayt14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukukun Temel Kavramları Açıköğretim Ders Kitabı28 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ebû Zeyd Huneyn bin İshâk el-İbâdî (d. 810[?]- ö. 873), Abbâsî döneminde yaşamış ünlü bir mütercim ve hekimdir. Tam künyesi Ebu Zeyd Huneyn bin İshak el-İbadi'dir. Hristiyan bir Arap aşireti olan İbad'a mensuptur. Arapça, Süryanice, Grekçe'yi çok iyi derecede bilen Huneyn, bu, dillerdeki yetkinliği ve tercümelerinin kalitesi sebebiyle Abbasi halifesi Memun döneminden Mutasım dönemine kadar Bağdat'a hekimlik ve mütercimlik yapmıştır. Pehlevice bildiği rivayet edilse de ders aldığı kişi, Halil bin Ahmed (ö. 791), o dünyaya gelmeden ölmüştür. İki oğlu vardır: Birinin adı Davut'tur ve çağında yetkin bir pratisyen hekim olarak tanınmıştır. Diğerinin adı ise İshak'tır ve İshak, babasından bile yetenekli tercüman olarak tanınmıştır; Batı’da Johannitus adıyla tanınan Huneyn bin İshak, İslâm dünyasında ilmin gelişmesine hizmet etmiş olan çok yönlü bir ilim ve fikir adamıdır.
15 yaşında Bağdat'a giden ve hocası İbn Mâseveyh tarafından hakir bir tenkit yüzünden Bağdat'tan, iki yıl boyunca, ayrılmış ve Bizans'a giderek Grekçe'yi Homeros'tan ezbere şiir okuyacak kadar öğrenip geri dönmüştür. Cibrâîl bin Buhtîşû', Benî Mûsâ ve halifelerin desteğiyle Grek bilim kitaplarını Arapça ve Süryanice'ye aktarmıştır.
Bağdat sarayında -Beytü'l-Hikme'de- oğlu İshak, kız kardeşinin oğlu Hubeyş bin El-Hasan el-Asem, Yahya bin Harun, İsa bin Halid, İstefan bin Basil, İsa bin Yahya gibi; neredeyse tamamı Süryani olan; mütercimlerle hem tercüme yapmış hem de onları yetiştirmiştir. Platon'un Cumhuriyet, Timaios ve Yasalar'nı; Aristoteles'in de beş kadar eserinin tercümesinde rol almıştır. İlk tercümesi 17 yaşında iken Galenos'un bir eseriyle yapan Huneyn bin İshak, Galenos'un yüz kadar eserini Süryanice'ye elli kadarını da Arapçaya tercüme etmiştir. Devrinin en büyük hekimlerindendir ve bilinen en eski göz çizimleri ona aittir.

Özel

Genel
Demirci, Mustafa, Beytü'l-Hikme Kuruluşu İşleyişi ve Etkiler, İnsan Yay., İstanbul 1996.
Doru, M. Nesim, Süryanilerde Felsefe, Yaba Yay., İstanbul 2012.
http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=180380&idno2=c18021425 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 22.05.2016 01:37).
Kumeyr, Yuhanna, İslâm Felsefesinin Kaynakları, trc. Fahrettin Olguner, Dergah Yay., İstanbul 1992.
Sezgin, Fuat, İslam'da Bilim ve Teknik IV, trc. Abdurrahman Adıy-Echard Neubauer, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay, İstanbul 2008.
Ülken, Hilmi Ziya, Uyanış Devrinde Tercümenin Rolü, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2016.
Yusif, Efrem İsa, Mezopotamya'nın Bilim Öncüleri Süryani Tercüman ve Filozofları, trc. Mustafa Aslan, Doz Yay., İstanbul 2007.
Zeydan, Corci, İslâm Medeniyeti Tarihi III, trc. Zeki Megâmiz, Üçdal Yay., İstanbul 1973.

Hükûmet, genellikle bir devlet olan düzenli bir topluluğu yöneten sistem veya insan grubudur.
Hükûmet, genellikle bir devletin yönetimini üstlenen ve düzenli bir topluluğu idare eden sistem veya insanlar grubudur. Hükûmetin geniş bir tanımıyla, genellikle yasama, yürütme ve yargı organlarından oluşur. Hükûmet, organizasyonel politikaların uygulandığı ve politikaların belirlendiği bir mekanizmadır. Birçok ülkede hükûmetin kendi anayasası bulunur, bu anayasa yönetim ilkelerini ve felsefesini belirtir.
Tüm organizasyonların yönetimi olsa da, "hükûmet" terimi genellikle yaklaşık 200 bağımsız ulusal hükûmet ve yan kuruluşlarını ifade etmek için daha spesifik bir şekilde kullanılır.
Modern siyasi sistemlerin başlıca tipleri demokrasiler, totaliter rejimler ve bu ikisi arasında yer alan çeşitli hibrit rejimlerdir. Modern sınıflandırma sistemleri ayrıca monarşileri bağımsız bir varlık olarak veya ana üç sistemin bir hibrit şekli olarak da içerir. Tarihsel olarak yaygın olan yönetim biçimleri arasında monarşi, aristokrasi, timokrasi, oligarşi, demokrasi, teokrasi ve tiranlık yer alır. Bu şekiller her zaman birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz ve karma yönetimler yaygındır. Herhangi bir hükûmet felsefesinin ana yönü siyasi gücün nasıl elde edildiğidir ve bu iki temel şekil seçim yoluyla mücadele ve kalıtsal devralmadır.

Bir hükûmet, bir devlet veya topluluğun yönetim sistemidir. Columbia Encyclopedia, hükûmeti "toplumda yasaları yapma ve uygulama hakkının belirli bir grup tarafından kullanıldığı bir sosyal kontrol sistem" olarak tanımlar. Tüm organizasyonların yönetimine sahip olmasına rağmen, hükûmet terimi, Dünya üzerindeki yaklaşık 200 bağımsız ulusal hükûmeti ve devlet ve eyalet hükûmetleri ile yerel yönetim gibi onların bağlı kuruluşlarını daha özel olarak ifade etmek için sıkça kullanılır.
Kelime "hükûmet", Yunanca "κυβερνάω" (kubernáo) fiilinden türetilmiştir ve bir gubernaculum (dümen) ile yönlendirmek anlamına gelir. Bu kelimenin mecazi anlamı, klasik antik çağ edebiyatında, Platon'un Devlet Gemisi dahil olmak üzere, kullanılmaktadır. İngiliz İngilizcesi'nde "hükûmet" bazen "bakanlık" veya "yönetim" olarak da adlandırılan, yani belirli bir icra veya yönetim koalisyonunun politikalarını ve hükûmet yetkililerini ifade etmek için kullanılır. Son olarak, "government" kelimesi bazen İngilizcede yönetim veya idare anlamında da kullanılır.
Diğer dillerde, benzer kelimeler daha dar bir anlam taşıyabilir. Örneğin, Portekiz hükûmeti, aslında "yönetim" kavramına daha çok benzeyen bir anlama sahiptir.

İnsan hükûmetinin ortaya çıktığı an ve yer zaman içinde kaybolmuştur; ancak tarih erken hükûmet oluşumlarını kaydetmektedir. Yaklaşık 5.000 yıl önce, ilk küçük şehir devletleri ortaya çıktı. M.Ö. üçüncü ve ikinci binyıllar arasında bazıları daha büyük yönetilen alanlara dönüşmüştü: Sümer, antik Mısır, İndus Vadisi ve Sarı Nehir medeniyeti.
Tarımın ve su kontrol projelerinin gelişimi, hükûmetlerin gelişiminde bir katalizör oldu. Bazen bir kabile şefi, çeşitli ritüeller veya güç testleriyle seçilerek kabilenin yönetimini üstlendi, bazen yaşlı kabile üyelerinden oluşan bir konsey eşliğinde. İnsanların soyut ve öğrenilen bilgileri hassas bir şekilde iletebilme yeteneği, tarımda giderek daha etkili olmalarına olanak sağladı ve bu da nüfus yoğunluğunun sürekli artmasına yol açtı. David Christian, bu durumun yasaları ve hükûmetleri olan devletlerin ortaya çıkmasına yol açtığını açıklamaktadır.

"Tarım toplulukları daha büyük ve yoğun topluluklarda bir araya geldikçe, farklı gruplar arasındaki etkileşim arttı ve sosyal baskı büyüyerek, yıldız oluşumuyla çarpıcı bir benzerlik gösteren yeni yapılar ve birlikte bir yeni karmaşıklık seviyesi ortaya çıktı. Yıldızlar gibi, şehirler ve devletler, küçük nesneleri çekim alanları içinde yeniden düzenleyip hareketlendirirler."

17. yüzyılın sonlarından itibaren, cumhuriyetçi hükûmet biçimlerinin yaygınlığı arttı. İngiliz İç Savaşı ve İngiliz Devrimi, Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi, temsilci hükûmet biçimlerinin büyümesine katkıda bulundu. Sovyetler Birliği, komünist bir hükûmete sahip olan ilk büyük ülke oldu. Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana, liberal demokrasi daha yaygın bir hükûmet biçimi haline gelmiştir.
19. ve 20. yüzyılda, ulusal düzeyde hükûmetin boyutu ve ölçeği önemli ölçüde arttı. Bu, şirketlerin düzenlenmesini ve refah devletinin gelişimini içeriyordu.

Siyaset biliminde, uzun zamandır hükûmet türlerinin bir tipolojisi veya sınıflandırması oluşturma hedefi bulunmaktadır, çünkü siyasi sistemlerin tanımları açık bir şekilde belirgin değildir. Özellikle karşılaştırmalı siyaset ve uluslararası ilişkiler alanlarında önem taşır. Hükûmet sınıflandırmalarının sınırları, diğer hükûmet türleri içinde belirlenen kategoriler gibi ya belirsiz ya da değişkendir.
Yüzeysel olarak, tüm hükûmetlerin de facto, de jure veya ideal bir biçimi vardır. Amerika Birleşik Devletleri federal anayasal bir cumhuriyetken, eski Sovyetler Birliği federal bir sosyalist cumhuriyetti. Ancak öz tanımlama nesnel değildir ve Kopstein ve Lichbach'ın belirttiği gibi, rejimleri tanımlamak zor olabilir, özellikle de facto durumlarında, hükûmet ve ekonomi uygulamada sapmalar gösterdiğinde. Örneğin, Voltaire "Kutsal Roma İmparatorluğu ne Kutsal'dır, ne de Roma, ne de bir İmparatorluk" şeklinde bir argüman sunmuştur. Uygulamada, Sovyetler Birliği Joseph Stalin döneminde merkeziyetçi otoriter tek parti rejimi olarak işlemiştir. Uygulamada, Amerika Birleşik Devletleri kusurlu bir demokrasidir, çünkü seçim sistemi önden halk oylarını geçersiz kılmıştır; Yüksek Mahkeme tarafından belirlendiği üzere, kazanan siyasi parti seçmenleri başkan adayı için oy kullanmak zorundadır.
Hükûmet biçimini belirlemek de zor olabilir çünkü birçok siyasi sistem, sosyo-ekonomik hareketler olarak ortaya çıkar ve daha sonra bu hareketlerin adını taşıyan partiler tarafından hükûmetlere taşınır; hepsi de rekabet halinde olan siyasi ideolojilere sahiptir. Bu hareketlerin iktidardaki deneyimleri ve belirli hükûmet biçimleriyle olan güçlü bağları, onları kendileri başlı başına birer hükûmet biçimi olarak kabul etmemize neden olabilir.
Diğer karmaşık durumlar arasında, modern çağın siyasetin doğası gereği, makul teknik tanımların politik ideolojilere ve ilişkili yönetim biçimlerine yönelik genel uzlaşmazlık veya kasıtlı "bozulma veya önyargı" bulunması yer alır. Örneğin, "muhafazakarlık" kelimesinin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki anlamı, diğer yerlerde kullanılan tanımın birçok ortak noktası yoktur. Ribuffo'nun belirttiği gibi, "Amerikalıların şu anda muhafazakarlık olarak adlandırdığı şeyin dünyanın büyük kısmının liberalizm veya neoliberalizm olarak adlandırdığı" bir durumdur; Finlandiya'da bir "muhafazakar", Amerika Birleşik Devletleri'nde bir "sosyalist" olarak etiketlenebilir. 1950'lerden bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nde muhafazakarlık genellikle sağcı siyaset ve Cumhuriyetçi Parti ile ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte, ırk ayrımcılığı döneminde birçok Güney Demokrat muhafazakarlıkla ilişkilendirilmiş ve 1937-1963 yılları arasında Kongreyi kontrol eden muhafazakar koalisyonda önemli bir rol oynamışlardır.

Hükûmetlerin varoluş biçimleri ve özellikleri konusunda bireyler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Herhangi bir hükûmetin ve buna karşılık gelen sınıflandırmanın içinde "gri tonlar" yaygındır. En liberal demokrasiler bile, belirli bir ölçüde rakip siyasi faaliyetleri sınırlarken, en zalim diktatörlükler geniş bir destek tabanı oluşturmak zorunda kalır ve bu da hükûmetleri dar kategorilere sokmayı zorlaştırır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin bazı seçmenlerine göre, zengin Süper PAC'lerin seçimleri manipüle ettiği inancıyla Amerika Birleşik Devletleri'nin bir demokrasi yerine bir plutokrasi olduğu iddia edilmektedir.

Platon'un "Devlet" adlı kitabında, hükûmetleri beş temel tipe ayırdığı belirtilmektedir (dört tanesi mevcut formlar ve biri Platon'un ideal formu olup "yalnızca sözde var olan" bir formdur):

Aristokrasi (kanun ve düzene dayalı yönetim)
Timokrasi ("hayırsever" bir ordu gibi şeref ve göreve dayalı yönetim; örnek olarak Sparta)
Oligarşi (piyasa temelli ahlak kuralları)
Demokrasi (özgür bir vatandaş, saf özgürlük ve eşitlikle yönetim)
Tiranlık (bir despot  korkuyla yönetilmek)
Bu beş rejim, en üstte aristokrasi ve en altta tiranlık olmak üzere üstten alta giderek yozlaşıyor. 
Aristoteles'in "Politika" adlı eserinde, Platon'un beş rejimini ele alarak bunları tek kişi, az sayıda kişi ve halk tarafından yönetilen hükûmetlerle ilişkilendirdiği belirtilir. Bu, insanların yönetim yetkisine sahip olduğu hükûmet türlerinin sınıflandırılmasını takip eder: ya tek bir kişi (monarşi gibi bir otorite), seçilmiş bir grup insan (aristokrasi) veya halkın tamamı (bir demokrasi, örneğin bir cumhuriyet).
Thomas Hobbes, sınıflandırmalarında şunları söyledi:

"Topluluklar arasındaki fark, egemenin farklılığından kaynaklanır, yani herkesin temsilcisi olan kişinin farklılığından. Ve çünkü egemenlik ya bir kişide ya da birden fazla kişiden oluşan bir mecliste bulunur; ve o meclise ya herkesin giriş hakkı vardır ya da sadece bazı insanlar diğerlerinden ayrılmıştır; açıktır ki sadece üç tür Topluluk olabilir. Çünkü temsilcinin ya bir kişi ya da birden fazla kişi olması gerekir; ve eğer birden fazla kişi ise, o zaman ya herkesin katılma hakkı vardır ya da sadece belirli kişiler diğerlerinden ayrılmıştır; temsilcinin bir kişi olduğu durumda Topluluk bir monarşi olur; herkesin bir araya geleceği bir meclis olduğunda bir demokrasi veya halk Topluluğu olur; sadece bir kısmın bir araya geldiği bir meclis olduğunda ise aristokrasi denir. Başka türde bir Topluluk olamaz: çünkü egemen güç ya bir kişiye, ya birden fazla kişiye ya da herkese ait olmalıdır (bunu bölünemez olduğunu gösterdim)."

Yale profesörü Juan José Linz'e göre bugün üç ana politik sistem türü bulunmaktadır: demokrasiler, totaliter rejimler ve bu ikisi arasında yer alan, hibrit rejimlerle otoriter rejimler. Diğer bir modern sınıflandırma sistemi ise monarşileri ana 

Papa II. Ioannes Paulus (Latince: Ioannes Paulus II; Lehçe: Jan Paweł II; Türkçe: II. Yuhanna Pavlus), doğum adıyla Karol Józef Wojtyła (18 Mayıs 1920, Wadowice, Polonya – 2 Nisan 2005, Vatikan), Katolik Kilisesi'nin Polonya kökenli ilk papası ve 264. papa olarak tarihe geçmiştir. 16 Ekim 1978 tarihinde seçilmiş ve ölümüne dek 26 yıl 5 ay görev yapmıştır. Papalık tarihinde en uzun süre görev yapan papalardan biridir.
2 Nisan 2005 tarihinde ölen II. Ioannes Paulus, tarihte en çok konuşan, en kalabalık insan gruplarına seslenen Papa olarak da anılır. Yurt dışı seyahatlerinde kendisini dinleme imkânı bulan kitleler bir yana Papa, sadece 2000 yılında Roma'da yapılan 'Jübile' (Papa'nın Genel Af Yılı) etkinliklerinde 8 milyon kişiye seslenme imkânı buldu. 27 Nisan 2014'te dönemin papası olan Franciscus tarafından Roma'da Aziz Petrus Bazilikası'nda yapılan büyük bir ayin ve merasimle Katolik Kilisesi Azizi olarak ilan edilmiştir.

Polonya Wadowice'de 18 Mayıs 1920'de dünyaya geldi. 1938'de Leh Dili ve Edebiyatı okumak üzere Jagiełło Üniversitesi'ne kaydoldu. Ancak Polonya'nın Alman orduları tarafından işgali üniversitenin kapanmasıyla sonuçlandı. Güçlü, kuvvetli, erkek çalışana gereksinim duyulduğu için 1940-1944 yılları arası bir restoranda haberci olarak çalıştı. Almanya'ya sınır dışı olmamak için Kireç ocağında ve Solvay kimyasal fabrikasında işçi olarak çalıştı. Babası, Polonya ordusunda eski bir Avusturya-Macaristan astsubayı idi ve 1941 yılında bir kalp krizi sonucu öldü. Wojtyla, 1941'de babasını kaybettikten sonra dine ilgi duymaya başladı. Savaş devam ederken Ekim 1942'de, Kraków'da bulunan Piskopos Sarayı'nın kapısını çaldı ve rahiplik için çalışmak istediğini söyledi. Kısa bir süre sonra, Krakov Başpiskoposu Kardinal Adam Stefan Sapieha tarafından yürütülen bir gizli yeraltı seminer dersleri almaya başladı. 29 Şubat 1944 tarihinde, Wojtyła'ya bir Alman kamyonu çarptı. Alman Wehrmacht subayları onu bir hastaneye gönderdi. Orada ciddi bir sarsıntı ve omuz yaralanması sonrasında iyileşmesi iki hafta sürdü. 6 Ağustos 1944 Kara Pazar olarak bilinen bir günde, Gestapo'da son Varşova ayaklanmasına benzer bir ayaklanmada, Alman birlikleri üzerinde arama yaparken Wojtyła, 10 Tyniecka sokaktaki amcasının evinin bodrum katında gizlendi. Sonra Başpiskopos Sarayına kaçtı. Almanlar bölgeyi terk edene kadar burada kaldı. 17 Ocak 1945 gecesi, Almanlar şehirden kaçtılar. Bu sırada Wojtyła, Częstochowa'da bir Nazi çalışma kampından kaçan Edith Zierer adlı 14 yaşındaki bir Yahudi mülteci kız çocuğuna yardımcı oldu. B'nai B'rith ve diğer yetkililer, Wojtyła'nın Nazilerden birçok Polonyalı Yahudiyi koruyarak yardımcı olduğunu söylediler. 1945'te Nazi işgalinin sona ermesiyle tekrar İlahiyat Fakültesi'ne yazıldı ve Kasım 1946'da rahip unvanı aldı.
4 Temmuz 1958'de dönemin Papa'sı XII. Pius tarafından Ombi Piskoposluğu ve Kraków Yardımcı Piskoposluğu görevine atandı. 30 Aralık 1963'te Kraków Başpiskoposu oldu, 26 Haziran 1967'de Papa VI. Paulus tarafından kardinallik unvanıyla taltif edildi.
Papalık görevi süresinde 129 ülkeyi ziyaret ederek tarihte en çok seyahat eden liderlerden birisiydi. Pek çok dili akıcı olarak biliyordu. Ana dili olan Lehçede olduğu kadar İtalyanca, Fransızca, Almanca, İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Rusça, Hırvatça, Antik Yunanca ve Latincede de akıcı bir konuşmaya sahipti.

VI. Paulus'un ölümünün ardından Vatikan'daki papalık seçimi, 26 Ağustos 1978'de papalığa I. Ioannes Paulus'un geçmesiyle sonuçlandı. Ancak yeni papa, bu görevde sadece 33 gün kalabildi. Papa I. Ioannes Paulus, 28 Eylül 1978'de Vatikan'a göre eceliyle öldü. Başka bir iddiaya göre ise bir iç hesaplaşma neticesinde zehirlenerek öldürülmüştü.
16 Ekim 1978'de Papa seçilen Wojtyła, bu yeni görevde kendisi için seçtiği ismi, selefinden esinlenerek belirledi. II. Ioannes Paulus adını alarak Papalık tahtına geçti ve 455 yıl sonra Vatikan dışından gelen ilk Papa oldu.
II. Ioannes Paulus'un, Berlin Duvarı'nın yıkılışı, iki Almanya'nın birleşmesi, Doğu Bloku ile Varşova Paktı'nın çöküş süreci ve SSCB'nin dağılması sürecinde büyük rol oynadığı biliniyor.
Papa II. Ioannes Paulus, uzun süredir Parkinson hastalığı ve çeşitli sağlık sorunlarıyla mücadele etmekteydi. 2005 yılının başlarında geçirdiği gribal enfeksiyon ve ardından gelen solunum yetmezliği, durumunun ciddileşmesine neden oldu. Yoğun tıbbi müdahalelere rağmen, 2 Nisan 2005'te saat 21.37'de, Vatikan'daki Apostolik Saray'da öldü.

8 Nisan 2005 tarihinde, Vatikan'da düzenlenen cenaze törenine dünyanın dört bir yanından devlet başkanları, dini liderler ve milyonlarca insan katıldı. Bu tören, modern tarihin en geniş katılımlı dini törenlerinden biri olarak kayda geçti. Cenaze ayini, Kardinal Joseph Ratzinger tarafından yönetildi.
Törenin ardından naaşı, Aziz Petrus Bazilikası'nın altındaki papalara ayrılan mezarlık bölümüne, Papa XXIII. Ioannes'in eski mezarına defnedildi. 2011 yılında aziz ilan edilme süreci kapsamında mezarı açılmış ve naaşı farklı bir yere taşınmıştır.

II. Ioannes Paulus'ün hayatında, Mehmet Ali Ağca'nın 13 Mayıs 1981'deki suikast girişimi de önemli bir dönüm noktası oldu. Suikast girişimiyle elinden ve karnından yaralanan II. Ioannes Paulus olaydan sağ çıkmasına rağmen eski sağlığına kavuşamadı. Olaydan sonra kendisini ölümden kurtaranın Meryem olduğuna inanıp Meryem kültünün hararetli savunuculuğunu yaptı.

Resmi genelge, öğreti risalesi ve belge yayınlama konusunda da tarihi bir rekora imza atan Papa, resmi nitelik taşımayan beş de eser yayımladı:

'Varcare la Soglia della Speranza' (Umudun Eşiğini Aşmak, 1994)
'Dono e Mistero: Nel Cinquantesimo Anniversario del Mio Sacerdozio' (Lütuf ve Gizem: Rahipliğimin Ellinci Yıldönümünde, 1996)
'Trittico Romano' (Roma Üçlüğü, 2003, şiir denemeleri)
'Alzatevi, Andiamo!' (Kalkın Gidiyoruz!, 2004)
'Memoria e Identita' (Bellek ve Kimlik, 2005)

Bojinka Planı

Jacques-Louis David (30 Ağustos 1748 – 29 Aralık 1825), dönemin önde gelen ressamlarından biri olarak kabul edilen, resimlerini Neoklasik tarzda çizmiş bir Fransız ressamdır.

Neoklasik tarzı tasarımlarıyla tanınan, sanat tarihinin en önemli ressamlarından biriydi. 1780'lerde, tarihsel resimleriyle Rokoko tarzından klasik bir tat ile kullandı.
Arkadaşları Maximilien Robespierre ve Jean-Paul Marat ile Fransız Devrimi'nin aktif bir destekçisi olan David, Fransız Cumhuriyeti'nin aktif bir sanat diktatörüydü. Robespierre'in devrilmesi üzerine hapse giren David, Napolyon döneminde İmparatorluk tarzını kullanmış ve Venedik renklerine önem vermiştir. Oldukça fazla hayranı vardı ve Fransız sanatının 19. yüzyıldaki temsilcisi olmuştu. Le Sacre de Napoléon ve Sokrates'in Ölümü önemli eserlerindendir.

Tabloları ve onlarla ilgili bilgiler 20 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Japon felsefesi tarihsel olarak hem yerli Şinto hem de Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük gibi kıtasal dinlerin bir birleşimi olmuştur. Eskiden, Mitogaku ve Zen'de olduğu gibi, hem Çin felsefesinden hem de Hint felsefesinden büyük ölçüde etkilenen modern Japon felsefesinin çoğu, artık Batı felsefesinden de etkilenmektedir.

Japonya'da feodalizm sağlam bir şekilde kurulmadan önce Budizm, Japon düşüncesinin ana akımını işgal etti. Prens Shōtoku tarafından politik olarak tanıtılan Budist kültürü, Nara döneminde "bir ülkeyi güvenli hale getirme" düşüncesi olarak tamamlandı. Heian dönemi (794–1185) başladığında, "bir ülkeyi güvenli bir düşünce haline getirme" yerine, topluca mikkyō olarak bilinen bir ezoterik Budizm türü yaygınlaştı. Bununla birlikte, "Budizm'in bu dünyanın son günlerinde gerileyeceği inancı" nedeniyle karamsarlığın popüler olduğu geç soylu çağda, Saf Toprak hareketleri, çaresizlikle başa çıkmanın bir yolu olarak "gelecek yaşam" beklentisini teşvik ederek yayıldı. "bu dünyadaki yaşam" üzerine. Samuray sınıfının egemen olduğu hükûmetin başladığı Kamakura döneminde (1185–1333), yeni yükselen sınıf (samuray) için “yeni” bir Budizm ortaya çıktı.

Antik Japonya'da, Budizmin gelişi, Japonların uluşlaşma süreciyle ilgilidir. Prens Shōtoku ve Soga ailesi, eski Japon dinini idare eden Mononobe ailesiyle savaşıp galip geldi ve yasal hukuk sistemi ile Budizmin birleşmesine dayanan bir ulusal yönetişim planı hazırladı. İmparatoriçe Suiko'nun naibi olan Prens Shōtoku, Soga ailesiyle işbirliği yaparken, "yabancı" Budizm konusunda derin bir anlayış gösterdi ve Budizmi kullanarak ulusal siyaseti istikrara kavuşturmayı planladı. Ulusal barış ve güvenliğin Budizmin gücünden geldiği düşüncesine "bir ülkeyi güvenli hale getirme" düşüncesi denir. Nara döneminde, özellikle İmparator Shōmu zamanlarında, tüm ülkede Kokubun-ji tapınakları ve Kokubun-ni-ji tapınakları inşa edildi ve Nara'da Tōdai-ji Tapınağı ve Daibutsu inşa edildi. Tang hanedanından Jianzhen'in Todai-ji Tapınağı'na bir imparatorluk tören platformu getirmesinin kanıtladığı gibi, devletin Budist politikası Nara döneminde zirveye ulaştı.

Japonya'nın antik ve Orta Çağ düşüncesi Budizme yakından bağlıyken, Japonya'nın erken modern düşüncesi esas olarak Tokugawa şogunluğu tarafından resmi çalışma için belirlenen Konfüçyüsçülük veya Yeni Konfüçyüsçülük idi. Ek olarak, rasyonel Konfüçyüsçülük Kokugaku, Rangaku kapsamında teşvik edilmiştir. Orta Edo döneminin de resmi olmayan popüler düşüncesiydi.

Edo döneminde Konfüçyüsçülük yetkin çalışma alanıydı. Çeşitli neo-Konfüçyüsçülük okulları popülerdi.
Yeni Konfüçyüsçülük'ün Zhu Xi okulu, sabit sosyal konumları destekleyen aile benzeri feodal düzene hürmet gösteriyordu. Hayashi Razan, Zhu Xi neo-Konfüçyüsçülük ekolünü Tokugawa şogunluğunun teorik temeli olarak kabul etti. Sivil hükûmet ilkesiyle, Yushima Seidō, Konfüçyüs'e adanarak  kuruldu. Kansei Reformları ile Zhu Xi, Yeni Konfüçyüsçülük okulu, Tokugawa şogunluğu tarafından daha da güçlendirildi ve yetkilendirildi. Buna ek olarak, Yeni Konfüçyüsçülük'ün Zhu Xi okulunun bir okulu düşüncesi, imparatora saygı duyulmasını ve geç Tokugawa dönemindeki yabancıların sınır dışı edilmesini savunan siyasi harekete büyük etki sağladı.

Erken modern Japon düşüncesi Konfüçyüsçülük ve Budizm içerisinde gelişirken, İngiliz Aydınlanması ve Fransız insan hakları gibi Batı düşüncesi unsurlarının Meiji Restorasyonuna yaptığı etki ve devlet politikalarının bu düşünceden beslenerek hızla gelişmesinden sonra Batı düşüncesi ülkede yaygınlaştı. Çin ve Rus-Japon Savaşlarından itibaren Japon kapitalizmi oldukça gelişti. Hıristiyanlık ve sosyalizm gelişti ve çeşitli sosyal hareketlere bağlı hale geldi. Ayrıca yabancı araştırmaya karşı çıkılarak milliyetçi düşünce ve çalışma oluşturuldu.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra, akademideki birçok filozof Kıta felsefesi ve Amerikan felsefesi üzerine kitaplar yayınladı. Bunlardan Ōmori Shōzō, Wataru Hiromatsu, Yasuo Yuasa ve Takaaki Yoshimoto, Marksizm, fenomenoloji ve analitik felsefenin etkisi altında orijinal eserler yarattı. Ōmori Shōzō, "temsil monizmi", "çift tasvir" ve "dil animizmi" kavramlarına dayanan benzersiz bir monist epistemoloji yarattı. Wataru Hiromatsu, "dünyanın çok öznel ontolojik yapısı" teorisini geliştirdi. Yasuo Yuasa, Merleau-Ponty ve Çin tıbbında bulunan vücut imajından etkilenen yeni bir vücut teorisi geliştirdi. Takaaki Yoshimoto, "ortak illüzyon teorisi" ve Japon kültürü üzerine çeşitli felsefi denemeleriyle ünlüdür. Bugün, Kojin Karatani (edebiyat kuramı), Hitoshi Nagai (solipsizm), Shigeki Noya (analitik felsefe), Masahiro Morioka (yaşam felsefesi), Ryota Matsumoto (medya teorisi) ve Motoyoshi Irifuji (analitik felsefe) gibi filozoflar karakteristik Japon filozofları olarak kabul görmektedir.

Budō
Giri (Japonca)
Grace - "itsukushimi"
Haibutsu kishaku
Hakkō ichiu
Münzevi - örneğin, Yoshida Kenkō, Kamono Chōmei
Kami
Kokutai
Ma (negatif boşluk)
Maruyama Masao - "Bambu çırpma" kültürü ve "ahtapot saksı" kültürü
Nihonjinron
Utanç toplum
Wabi-sabi
Yamato-damashii
Japonya'da Taoizm
Japon felsefesi hakkında bilgi edinen ilk Avrupalılardan biri olan William Vorilong

Japon felsefesi: Routledge Encyclopedia of Philosophy Online 6 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stanford Felsefe Ansiklopedisinde Graham Parkes tarafından Japon Estetiği 13 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jiva (Sanskrit: जीव, IAST: jīva), Jivātman veya jīva-bhūta, Hinduizm ve Jainizm geleneklerinde ruh kavramının karşılığıdır. Kelime, Sanskrit fiil kökü olan ve "yaşamak" anlamına gelen jīv'den türemiştir. Jiva kavramı, Bhagavad Gita ve Upanişadlar gibi çeşitli metinlerde tanımlanmıştır.
Türkçe’ye bir başka Hint-Avrupa dili olan Farsça’dan geçmiş olan “can” sözcüğü jīva kelimesi ile soydaştır.

Bhagavad Gita'da jiva hakkında detaylı açıklamalar mevcuttur. Gita'nın 2. bölümünde doğrudan jiva kelimesi geçmese de jivanın özellikleri belirtilmiştir.

न जायते म्रियते वा कदाचि-
न्नायं भूत्वा भविता वा न भूयः ।
अजो नित्यः शाश्वतोऽयं पुराणो
न हन्यते हन्यमाने शरीरे ॥ २० ॥

"Ruh asla doğmaz ve asla ölmez, varoluşa geçmemiştir ve hiçbir zaman geçmeyecektir. Doğmamış, ezeli, ebedi ve ilkseldir – beden öldürüldüğünde o ölmez."Bhagavad Gita, ruh kavramından iki kez jīva-bhūta (canlı varlık) olarak bahseder [7.5, 15.7].
7. bölümün 5. şlokasında jīva-bhūta Tanrı'nın üstün yayılımı olarak tanımlanmıştır:अपरेयमितस्त्वन्यां प्रकृतिं विद्धि मे पराम् ।
जीवभूतां महाबाहो ययेदं धार्यते जगत् ॥ ५ ॥

"Bu Benim aşağı tabiatımdır, ey Dev Kollu, ama dünyaya can veren üstün tabiatımı, canlı varlığı da bil."15. bölümün 7. şlokasında jīva-bhūta ezeli ve ebedi olan bir varlık ve Tanrı'nın bir yayılımı olarak tanımlanmıştır:ममैवांशो जीवलोके जीवभूत: सनातन: ।
मन:षष्ठानीन्द्रियाणि प्रकृतिस्थानि कर्षति ॥ ७ ॥

"Yaşayan dünyada, Benim parçamdan başka bir şey olmayan ezeli ve ebedi canlı varlık, altıncısı zihin olan madde temelli duyuları yönetir."

Açintya Bheda Abheda
Vaişnavizm
Krişna
Bhagavad Gita
Sanatana Dharma

John Locke (/lɒk/; 29 Ağustos 1632 – 28 Ekim 1704), Aydınlanma Çağı düşünürlerinin en etkililerinden biri olarak kabul edilen ve genellikle “liberalizmin babası” olarak bilinen bir İngiliz filozof ve doktordu. Francis Bacon geleneğini takip eden İngiliz deneycilerinden ilklerinden biri olarak kabul edilen Locke, toplumsal sözleşme teorisi için de aynı derecede önemlidir. Çalışmaları epistemoloji ve siyaset felsefesinin gelişimini büyük ölçüde etkiledi. Yazıları Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau'nun yanı sıra birçok İskoç Aydınlanma düşünürünü ve Amerikan Devrimcilerini etkiledi. Klasik cumhuriyetçiliğe ve liberal teoriye katkıları, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi'nde yer almaktadır. Uluslararası alanda Locke'un siyasi-hukuki ilkeleri, sınırlı temsili hükûmet teorisi ve uygulaması ile hukukun üstünlüğü altında temel hak ve özgürlüklerin korunması üzerinde derin bir etkiye sahip olmaya devam etmektedir.
Locke'un zihin teorisi, genellikle modern kimlik ve benlik kavramlarının kaynağı olarak gösterilir ve Jean-Jacques Rousseau, David Hume ve Immanuel Kant gibi daha sonraki filozofların çalışmalarında belirgin bir şekilde yer alır. Locke, doğuştan zihnin boş bir levha ya da tabula rasa olduğunu öne sürdü. Önceden var olan kavramlara dayanan Kartezyen felsefenin aksine, doğuştan gelen fikirler olmadan doğduğumuzu ve bunun yerine bilginin yalnızca duyu algısından elde edilen deneyimle belirlendiğini savundu ki bu kavram günümüzde ampirizm olarak bilinmektedir.

John Locke, Bristol yakınlarında, Wrington'da doğdu. Kumaş ticareti ile uğraşan bir aileden gelmektedir. Babası ticaretle uğraşmak yerine noterliği tercih etmiştir, ibadetle sadelik isteyen Püriten mezhebinin koyu bir taraftarıydı. Locke'un daha sonra öne sürdüğü öğrenim kuramlarında babasının büyük etkisi sezilir. Locke yükseköğrenimini Oxford Üniversitesi'nde yaptı, en çok tabiat bilimleriyle tıp okudu. Hayata atıldıktan sonra hem yazar hem de siyaset adamı olarak çalıştı. Önce Brandenburg Dükalığı'nda İngiliz elçiliği katibi olarak bulundu, daha sonra İngiltere'ye dönünce 8 yıl boyunca Shaftsbury adında bir İngiliz aristokratının yanında özel hekimlik yaptı. 1683'te Shaftsbury'nin Hollanda'ya kaçmak zorunda kalması üzerine Locke da İngiltere'den ayrıldı. Ancak 1689'da İkinci İngiliz Devrimi başarı kazanınca İngiltere'ye dönebildi. Ancak daha sonra tekrar Fransa'ya iltica etmek zorunda kaldı.

Locke, bütün eserlerinde gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğini ileri sürer. Bu düşünceleriyle Liberalizm'in, tabii bir din anlayışının, Rasyonel Pedagoji'nin öncüsü olmuştur. Mutlakıyet yönetimlerini ilk sarsan kişi olarak tarihe geçmiştir, mutlakiyet yönetimine açtığı sarsıntılar sonucunda zamanla derin yarıklar oluşmuştur ve üç büyük devrimin temelleri oluşmuştur. İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin temelini oluşturan filozof olarak akıllara yer etmiştir. Doğal hukuk doktrinini savunanlardan biridir (Diğerleri: Jean Jacques Rousseau ve Thomas Hobbes).
Locke için dünya ile ilişiği kesmek ve deneyim sayesinde kişi bir şeyler öğrenebilir. İnsan sezgisel herhangi bir bilgiye sahip değildir. Dünyevi, deneye dayanan ve sistemli bir düşünce biçimini benimsemiştir. Dini dogmaların bu düşünce sisteminde yeri yoktur. İnsanın bu noktada görevi onun içinde yaşadığı dünya ile sınırlıdır. Sadece insanda bulunan kendini sevme duygusu ve aklın işleyişi ahlakın doğuşunu beraberinde getirmiştir. kabul etme bu felsefi temellerle vardır. Bir yönetici, otoritesini yönettiği insanların rızasına borçludur. Hükûmetler niçin vardır? Bu sorunun cevabı Locke'a göre doğa durumu ile açıklanabilir. Doğa durumu, yeryüzünde hiçbir siyasi topluluğun olmadığı bir duruma karşılık gelmektedir. Üstünlüklerin ve karışıklıkların artması yaşamı olumsuz etkiler ve insanlar bir araya gelerek siyasi toplulukları oluştururlar. Hükümdarlara ve güçlü siyasi yöneticilere bu durumda itibar edilir. İtimat bu noktada önemlidir. Yöneticinin otoritesi mutlak değildir ve karşılıklı itimat ile toplumsal sözleşme oluşturulmuştur. İktidar, kaynağını buna ve bu sürece borçludur. İnsanın hürriyeti ulusun kabullenişi ile kurulmuştur. Yasalarla, bu güven kayıt altına alınır. Bu benimseme aynı zamanda bu güvene ihanet eden yöneticiyi görevden uzaklaştırma hakkını da içerir.
İnsan hakları Locke'a göre yaşam, hürriyet ve mülkiyet olarak özetlenebilir. Bu hakların uygulanması, korunması hem yasalarla hem de kurumlarla sağlanır. Bağımsız bir yargı sistemi de bunların tümünü kapsar.
Hürriyet ile ilgili olarak ise, bir insanın özgürlüğü, başka bir insanın özgürlüğüne zarar gelebilecek noktada sona erer. Siyasi bir toplumsa özgürlük yasaların hükmüne bağlıdır. Mutlak değil, sınırları çizilmiş bir özgürlüktür.
İlk kitaplarını siyasi nedenlerden ötürü isimsiz yayınlamış ve hiçbir zaman bu eserlerin kendisine ait olduğunu kabul etmemiştir. Descartes'tan etkilenmesine rağmen ona hiçbir zaman benzememiş; zihnin özünün düşünme ve maddenin özünün yer kaplama olduğu biçimindeki iki temel ilkesine karşı çıkmıştır.
Gassendi'nin görüşleri ile Deneme'nin birçok bölümü arasındaki benzerlikler salt rastlantı olamayacak kadar büyüktür, öyle ki Leibniz, Locke için Gassendici demiştir. İnsan zihninin başlangıçta bir Tabula Rasa oluşu, Locke'taki "bütün niteliklerden yoksun ak kâğıt" ya da "boş oda" önermelerinin aynıdır.

Yargılama ve cezalandırma hakkını kendi iradesiyle yargıçlara yani yargı erkine bırakan toplum üyeleri, uygulanacak olan yasaların hazırlanması ve yürürlüğe konması görevini de bir başka güce; parlamentoya vermiştir. Ancak bu da yeterli değildir, bir de yürütme erkine ihtiyaç vardır; yasamanın koyduğu pozitif yasaları uygulayacak, ayrıca anlaşmaları yapacak, savaşa, barışa karar verecektir.
Locke'un toplumsal sözleşme hakkındaki görüşleri birçok konuda Thomas Hobbes'unkilere benziyor olsa da aslında farklılıkları çoktur. Locke'un var saydığı toplum sözleşmesi, Hobbes'unkinden çok farklıdır. Locke'a göre doğa durumunda mülkiyet hakkı yeterince korunmuyordur. Bunun üzerine toplumsal sözleşmeyle devlet kurulacaktır.
Locke, insanların doğa durumundan gelen hakları olduğunu ve hiçbir imparatorun bu hakları kaldırmaması gerektiğini savunur. Doğa durumunda insanlar tam bir özgürlük içinde yaşamaktadırlar. Aynı zamanda da eşitlik hakimdir. Çünkü doğa durumunda kimse bir diğerinin iktidarı halinde bulunmaz. Locke'un benimsediği mülkiyet kuramı bugün de varlığını sürdürmektedir. Locke'un amacı "Mülkiyet eşitsizliğini nasıl açıklayabilirim?" olmuştur. Bunu kısaca şu şekilde yapmaktadır; "Mülkiyet sahibi Tanrıdır. Bir şeyin mülkiyetini kazanabilmek için emek vermek gerekmektedir. Emek vermediğim bir şeyin mülkiyeti bende olamaz." Bunun için bir takım kurallar olduğunu söyler. Biriktirme yasağı ve herkesin ihtiyacını bırakma zorunluluğu bu bahsi geçen kurallardır. Bu kurallar paranın icadına kadar geçerli olmuştur. Sonra ise emek, satın alınmaya başlanmıştır. Mülkiyetin edinilmesine ilişkin olarak Locke Ön Koşulu adı verilen teoriyi öne sürmüştür.
Locke'a göre mülkiyetin kaynağı her zaman "emek" olmuştur. Locke, devlet iktidarını sınırlandırmanın bir yolu olarak kuvvetler ayrılığını görmektedir. Locke, devlet içerisinde yasama, yürütme ve konfederatif güç ismini verdiği üç ana gücün varlığından söz eder. Yasama gücünün kanunları yaptığını, yürütme gücünün bu kanunları uyguladığını, konfederatif gücün ise diğer devletlerle olan ilişkileri sağladığını söyler. Üstün olanın yasama gücü olduğunu, diğer iki gücün de ona tabi olduğunu vurgular.

'Essay on the Law of Nature' (Tabiat Kanunu Üzerine Denemeler)
'An Essay Concerning Human Understanding' (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme)
'Some Thoughts Concerning Education' (Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler)
'A Letter Concerning Toleration' (Hoşgörü Üzerine Bir Mektup)
'Two Treatises of Government' (Yönetim Üzerine İki İnceleme)
'Hükûmet Üzerine İki Deneme'
'Devlet'
'A Letter Concerning Toleration' (Tolerans Üzerine Bir Mektup)
On The Reasonableness Of Christianity (Hristiyanlığın Akla Uygunluğu Üstüne)

DIDER Jean (2009) John Locke (Çeviren: Atakan Altınörs), İstanbul, Paradigma yay.

M.Cranson, John Locke (Lockmans 1657) ve J.R

John Stuart Mill (20 Mayıs 1806, Pentonville, Islington - 8 Mayıs 1873, Avignon), İngiliz filozof, politik ekonomist, parlamento üyesi ve devlet memurudur.

Mantık alanında, yalnızca tümdengelimsel mantıkla ilgili çalışmalar yapmayıp, tümevarımsal mantığı da formüle ederek geliştirmiş olan Mill, mantıksal ilkeleri sosyal alana, siyaset ve ahlak alanına uygulamasıyla ün kazanmıştır. Psikoloji alanında, çağrışımcılığın babası olarak kabul edilen filozof, psikolojiyi "zihin kimyası" olarak tanımlamıştır. O, çağrışımcı psikolojisini bilgi konusuna da taşımış ve bu alanda, Berkeley'den esinlendiği besbelli olan psikolojik bir idealizm geliştirmiştir. Mill, bununla birlikte, psikolojik idealizminde, maddesizciliği seçen Berkeley'den ayrılmış ve dış gerçekliğin varoluşunu kabul ederek, söz konusu nesnel gerçekliği "duyumları mümkün kılan, kalıcı dayanak" olarak tanımlamıştır. Ahlak alanında yararcılığı savunan Mill, hazzı ya da mutluluğu insan eylemlerinin en büyük amacı ve mutlak ölçüsü yapmış ve yararcılığında, genelin iyiliğini ve refahını temele almıştır.

Utilitarianism

Karma, Sanskrit dilinde “yapmak, eylemek, bir fiilde bulunmak” anlamındaki “kri” sözcüğünden türetilmiştir. Karma sözcüğü farklı sözcüklerle birlikte kullanılarak; karma yasası, karmik plan ve karmik telafi gibi farklı anlamlara gelen terimlerin oluşturulmasında kullanılmıştır. Hinduizm, Budizm, Jainizm, Taoizm, Sihizm ve teozofide kullanılan bir terimdir.

Karma; hem fiziksel hem de zihinsel her türlü eylemin sonuçlarının kaçınılmaz olduğunu ifade eder; düşündüğümüz her şey ya da yaptığımız her eylemin sonuçlarının, bizi bu yaşamımızda ya da sonraki yaşamımızda etkileyeceğini söyleyen bir kuraldır. Yani; gerçekleştirmiş olduğumuz, fiziksel ya da zihinsel her türlü eylemin etkilerini şu anki gerçek yaşam içinde görmesek bile, bir sonraki yaşamımızda bu etkiler mutlaka kendini gösterecektir.
Hint dinlerindeki Karma öğretisi, “yeniden doğuş” inanışı olan Samsara ile bağlantılıdır. Sebep –sonuç (etki-tepki) ilkesinin geçerliliği ruh var oldukça devam eder. Hinduizm, Budizm ve Jainizm‘de Karma; herhangi bir eyleminin veya düşüncenin sonucunun, her şekilde sadece o kişiyi etkilediğini ifade eder.
Karma, Tanrı’nın ya da dünyada bir hâkimin hüküm vermediği, “ilahi bir lütuf” ya da “ceza” olmadan, kişinin kendini değerlendirdiği bir öğretidir.
Yeniden Doğuş Döngüsünü (Reenkarnasyon) sadece kötü eylemlerde bulunup, kötülük düşünenler değil, aynı zamanda iyilik yapıp temiz niyetli olanlar da yaşayacaklardır. Son amaç ise bu şekilde devam etmeden, Karma'nın sona ermesidir.

Budizmdeki Karma öğretisini anlamada “kendin-değil” ve “Koşullu Oluşum” kavramları önem taşır. Budist öğretisine göre (Dharma); “Ben” ifadesiyle bir insanı tek bir ruh olarak sınırlamak, gerçekliğe uygun değildir. Bir insan, sadece kendi varlığıyla ya da ruhuyla ifade edilmesinden çok daha fazlasıdır. İnsan varlığının ait olduğu, sürekli değişen beş yaşamsal durum başlıkları şunlardır: iç organlarının da dâhil olduğu somut bedeni; duyguları; dünyevi çıkarları; ilgi, arzu, özlem, amaç gibi ruhsal istekleri ve son olarak bilinçli olmasıdır. Bu sürekli değişen durumlar koşullu oluşumun kanunudur. Her eylem, maddelerden ruha kadar dünyadaki her şeyi yeniden düzenler.
Karma bu durumda, budist yazarlar tarafından “esas, temel, asıl” şey olarak kullanılır. Bu anlamda, ruhani istekler, dünyanın yaradılışı ve onu takip eden düşünceler ve eylemlerin anlamını ifade eder. Tüm eylemler ve düşünceler, Karma'yı oluşturur ve karmaşık dünyaya yön verir. Budist öğretisinin amacı, Karma'ya daha fazla yol açmamak ve bu döngüye bir son vermektir. Bunun için yapılması gereken ilk adım, Karma bağlığına yol açan, ruha zararlı üç sebebi anlamaktır. Bunlar; Hırs (Lobha), öfke ve nefret (Dosa), cahillik (Moha) olarak sıralanır. Olumlu Karma için üç yol ise; alçak gönüllülük, insaniyet (şefkat, iyilik) ve anlayıştır.
Bir eylem sonucunda oluşan Karma'nın niteliğini, o eylemi yapmanın temelindeki amaç (Cetana) belirler. Budist öğretisine göre, bedensel eylem türlerinden olan düşünce ve konuşma, Karma'da büyük önem taşır. Karma etkisinin oluşum zamanıyla ilgili üç farklı Karma türü vardır:

Yaşandığı esnada oluşan Karma (Pali dilinde: Ditthadhamma-vedaniya-kamma)
Önceki yaşamda oluşan Karma (Pali: Upapajja-vedaniya-kamma)
Sonraki yaşamda oluşacak Karma (Pali: Aparapariya-vedaniya-kamma)
Bazı eylem ve davranışlar, sonucunda Karma oluşturmayabilir. Gereken durumlarda bu etki yaşanmayabilir veya önemsiz ölçülerde şiddete karşı tepki olaylarında, örneğin; iyi niyetler olumsuz sonuçlardan fazla olduğu zamanlarda, Karma etkisi oluşmayabilir. Bu durumda etkisiz Karma (Pali: Ahosi-kamma) söz konusudur.
Karma etkisi farklılıklar gösterebilir:

“Yeniden doğuş” ile oluşan Karma Janaka-kamma: Yeniden doğuşla (reenkarnasyon) ve bulunduğu topluluğun koşullarıyla sınırlı yaşanır.
Yardımcı Karma Upatthambhaka: Hiçbir Karma etkisi yoktur ve yalnız hareket ederek yaşanır.
Zulmeden Karma Upapilaka: Karma etkisiyle baskı yaşanır.
Yıkıcı, tahrip edici Karma Upaghataka: Diğer Karma etkilerinden daha fazlası yaşanır.
İstemeden yapılan eylemler için bir düzenleme yoktur. Bir eylemin temelinde ne kadar az art niyet varsa o kadar az Karma toplanır, oluşur.
Şu sözler buna işaret etmektedir: 
Her kim bir başkasına eziyet ediyor ve buna rağmen iyi bir yaşam arzu ediyorsa, o kişi bir sonraki yaşamında asla mutlu olmayacaktır.
Her kim diğerleriyle iyi anlaşıyorsa ve iyi bir yaşam arzu ediyorsa, o kişi bir sonraki yaşamında mutluluk bulacaktır.(Dhammapada M.Ö. 3.yüzyıl)
Eylemlerin failini bulamayız; etkiyi yakalayan hiçbir “varlık”. Sadece boş şeyler geçer gider önümüzden: Bu şekilde anlayışa kavuşan kişi, doğru bir bakışa sahiptir. Ve eylem ile etki bu şekilde gerçekleşip ilerlerken, köke bağlılık nedeniyle kimse tıpkı tohum ile ağaçta olduğu gibi hiçbir başlangıç asla bulunamaz. (Vis. XIX) Culakammavibhanga Sutta.

Terimin dört farklı anlama gelmesi anlamının Batılılarca iyi kavranamamasına ve kimi zaman tek anlamıyla kullanılmasına neden olmuştur. Terim Doğu'da şu dört anlamda kullanılır:

Bedensel hareketler (söz, davranış) veya zihinsel hareketler (niyet, düşünce, imaj oluşturma). Bunlar “neden”dir.
Bu hareketlerin sonucu. Bunlar “sonuç”tur.
Bireyin şimdiki ve geçmiş yaşamdaki hareketlerinin sonuçlarının toplamı. Bunlar, nedenler toplamı olarak oluşan "mukadderat"tır.
Manevi âlemdeki nedensellik kuralı (yasa).

Zen sisteminde karma yasası, öte-alemdeki yaşamı ve tekrar doğuşları belirleyen evrensel nedensellik yasasıdır. Yani Upanişadlar’da belirtildiği şekilde karma yasası insanın şimdiki ve geçmiş yaşamında yaptıklarıyla karşılaşmasıdır. Yapılan hareketlerin karşılığı olarak yaşanması gereken sonuçların planlı ve programlı bir şekilde düzenlenmiş haline “karmik plan” denir.

Kişi her an iradesiyle yeni hareketler yapmakta olduğundan karmik plan kısmen belirli, kısmen oluşum halindedir. Bu bakımdan karmik planın oluşum süreci ve bu süreçteki hareketler üç grupta ele alınır:

Mukadderat üzerine bir etkide bulunmuş hareketler (sanchita-karma)
Neden oluşturmuş ve mukadderat üzerinde bir etkide (sonuçta) bulunma sürecine girmiş hareketler (prarabdha-karma)
Birikmiş, fakat henüz mukadderat üzerinde bir sonuç oluşturmamış hareketler(agami-karma)

Karma yasası; kısaca her yaşamın, önceki yaşamlarda yapılan hareketlerin sonucu olarak belirmesi esasına dayanır. Yani kişinin yaptığı hiçbir hareket sonuçsuz kalmayacak ve kişinin mukadderatının belirlenmesinde bir neden oluşturacaktır. Hiçbir neden, herhangi bir sonuç yaratmadan yok olup gitmez. (Bu, felsefe ve bilimde "nedensellik kuralı" olarak adlandırılır.) Dolayısıyla samsarayı esas alan Doğu öğretilerinde her yaşam ve her yaşamdaki koşullar, önceki yaşamlarda yapılan hareketlerin bir bileşkesi olarak meydana gelmekte olup o yaşamda yapılacak hareketler de bir sonraki yaşamı ve koşullarını belirleyici bir etken olacaktır.
Daha kısa olarak ifade etmek gerekirse, Doğu'nun karma yasası bir Türk atasözüyle tek cümleyle şöyle ifade edilebilir: “Ne ekersen onu biçersin.”
Hindu mitolojisinde yasaları uygulayan, yasanın somutlaşmış biçimi olan karma ilahlarına "Lipikas" adı verilir.

Jainizm'de Karma öğretisi, Hindistan kökenli diğer dinlerle kıyaslandığında farklılık gösterir. Jainizm'de Karma, sadece eylemlerin sebep ve sonuçlarının kaçınılmaz olduğuna dayalı yasa olarak değil; ayrıca bunların temelini kavrama bilincidir.
Jainizm taraftarları bu anlamda ince maddelerden oluşan, algılanamayan “Karma parçaları”ndan veya “karmik töz”den bahsederken, iki ayrı kategoride sınıflanan toplam 148 çeşit tözün varlığını savunurlar.
Bu geniş kapsamlı sınıflandırma, “Dokuz Gerçek” (nava tattvani) öğretisinin temelindeki detayları açıklayarak kavramayı sağlayan, yol gösteren bir kılavuzdur; bir rehber kitaptır. Amacı; öğrencilerin, Jain öğretisinin önemli koşullarını teoride başarılı bir şekilde anlamalarına yardımcı olmaktır.
Birbirini takip eden konular; örneğin Karma etkisinin nasıl meydana geldiği, hangi şekillerde ortaya çıktığı, Karma etkisinden ne şekilde kurtulunacağı ve ayrıca var olan Karma'nın nasıl azaltılacağı, Yeniden Doğuş Döngüsü'nden (Reenkarnasyon) ne şekilde kesin olarak kurtulunacağı konuları pratik olarak açıklanmıştır.
“Dokuz Gerçek” öğretisinin çıkış noktası, Jain düşüncesine göre tüm evrende var olan iki temel öz'ün (dravya) şeklidir. Bunlar:

Bilinç; sonsuz sayıda insan ruhundan oluşan bilinç.
Bilinçsiz; beş kategoriye ayrılan (1) Madde, Karma olarak sayılan; (2) Uzay, boşluk (akasha), (3) Hareket alanı (dharmastikaya), (4) Huzur, sessizlik alanı (adharmastikaya) ve son olarak (5) Zaman (kala).
Karma anlamıyla "Madde” ve Ruh arasındaki sorunlu ilişki, bu tanıma göre Yeniden Doğuş Döngüsü'nün (samsara) işleyişidir.
Bilinçsizce yapılan eylemler (mithyatva) sonucunda ruhlar, evrenin sonsuz başlangıcından beri var olan sayısız Karma'lar yaşar. Bu sayede Karma her bir ruhun cismâni bedeninde toplanır. Bu, bir tür ince tözden bir araya gelen bir kabuktur; ruh bunu sarar ve artan bir yoğunluk derecesi ile iki ayrı kabukla daha birleştirir. Bilinçsizce, cahilce kavramı (mithyatva) bu bağlamda her ruhun Samsara döngüsüne bağlı kalması ve kendi öz varlığını unutması anlamına gelir. Karma etkisiyle, bireylerin kişiliğinin oluşmasında ortaya çıkan sonuçlar; özellikle beden ve bedenin fonksiyonlarının bilinçsizce davranması, sınırsız algılama (anant darshan), her durumu idrak etme, her şeyi anlama (ananta jnana), sonsuz enerji (ananta virya) ve sonsuz mutluluk (ananta sukha) gibi içimizde saklı bulunan özelliklerdir. Bu özelliklerin açığa çıkmasıyla, bilinçsizlik yavaş yavaş azalır ve sonunda Karma etkisi altında kalma, bu döngüye bağlı olma zorunluluğu ortadan kalkar.
Ruhun, bu her iki farklı olası görüntüsünü birbirinden ayırt etmek için, Jainizm'de “birbiriyle bağlantılı, bağlı (samsari)" ve “birbirinden bağımsız (mukta)" ruhlar olarak belirleyici özellikler vardır. Duruma bağlı olarak ruh dönüşümü, dört farklı şekilde ortaya çıkar. Bunlar; insan dünyası (manushya), bitki ve hayvan dünyası (tiryancha), göksel Tanrılar dünyası (devaloka) ve yedi cehennemdir (naraki). H

Kelâm ya da İlm-i Kelâm (Arapça: عِلْمُ الْكَلَام); İslam dininin akaid konularını irdeleyen ve tarihî olarak bu çerçevede gelişen dinî-felsefî teorilerle ilgilenen ilim dalı. Bu anlamda kelâm, imanla ilgili konu ve sorulara izah ve ispat getirme amacıyla geliştirilen teolojik felsefenin adıdır.
İtikadî mezhep imamlarına göre kelâm ilminin metotları farklılık gösterdiği gibi konulara getirilen açıklamalar ve sorulara verilen cevaplar da farklılık göstermektedir.

Başlangıçta fıkıh içerisinde mütalaa edilen kelâm, daha sonra ilm-i tevhid olarak adlandırılmıştır. Fıkıh; amelî (ibadetle ilgili) meseleler üzerinde, kelâm ise itikadî (inançla ilgili) meseleler üzerinde yoğunlaşmıştır.
Muhammed peygamberin zamanında nispeten dar ve aksiyona dayalı İslam toplumunda fazlaca dinî-felsefî tartışma görülmez. Örneğin hicrî birinci yüzyılın son çeyreğinde kader konusu bir inanç konusu olarak ele alınarak tartışılmaya başlanmıştır.
Başlangıç itibarıyla kelâm, imanın esası olan Allah'a iman, Allah'ın sıfatları ile ilgilenmişse de, özellikle Gazzâlî'den sonra bütün imanî meseleleri kapsayacak genişlikte değerlendirilmeye başlanmıştır. Burada Gazzâlî'nin Yunan felsefesinin tesirlerine karşı aldığı tavır, önemli bir parametre olarak gözükmektedir. Mu'tezile mezhebi kelâmcıları akılcı-nakilci tartışmalarında aklı esas alan yaklaşımları ile öne çıkmışlardır. Sünni itikat mezhep imamlarından Ebü'l Hasan Eş'arî ile İmam Mâtürîdî Sünni kelâm ilminin kurucularından sayılır, bu isimler akıl ve nakli birlikte kullanmıştır.

Tarihte kelâm tartışmalarında taraflar sıklıkla birbirlerini dinden çıkmış mürted veya sapkın olarak nitelendirmişlerdir. Birçok sufi ve İslam alimi bu tartışmalara girmeyi de sapkınlık olarak değerlendirmiş ve kendi müridlerine yasaklamışlardır.

Kelâmcılar inancı ilgilendiren birçok sorular sormuşlar veya sorulan sorulara akli cevaplar aramışlardır.

Allah'ın zat ve sıfatları: Allah'ın zat ve sıfatları nelerdir, bu sıfatlar Allah'ın zatından ayrı mıdır yoksa aynısı mıdır, bu sıfatlar ezelî ve ebedî midirler yoksa hadis (sonradan olma) midirler?
Mârifet: Allah ve O'nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında manevi tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamında bir tasavvuf terimi.
Ru'yetullah: Müminlerin ahirette Allah'ı görmesi anlamında bir kelâm terimi.
Nübüvvet: Allah ile insanlar arasında dünya ve ahiretle ilgili ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla yapılan elçilik görevi
Mucize ve keramet: Mucize ve keramet, hak ve gerçek midir?
İmamet: Halifelik hakkı ile ilgili Şii-Sünni tartışmasının inanç boyutu
Hidayet: Hidayet Kur'an'da belirtildiği gibi Allah tarafından verilen ve alınan bir şey midir, değil midir?
Ruh: Ruhun mahiyeti gibi konularda tartışma ve görüşler
Cennet-Cehennem: Cennet ve cehennem; şu anda yaratılmış hâlde midir, oraya gidecekler orada ebedî olarak kalacak mıdır?
Kaza ve kader: Kader karşısında insanın irade ve sorumluluğu nedir?
Doğru ve yanlışın tanımı: Bir şey yanlış ve kötü olduğu için mi günah olur, yoksa bir şeyi kötü yapan o şeyin Allah tarafından yasaklanması mıdır?
İmanın mahiyeti: İmanın sabit mi yoksa artan ya da eksilebilen bir kavram mı olduğu, iman-amel münasebeti (amelin imandan bir parça olup olmadığı) tartışmaları
Büyük günahların neler olduğu ve büyük günah işleyenin durumun ne olduğu: Büyük günah işleyenin imanı azalır mı azalmaz mı, dinden çıkıp irtidad mı etmiş olur, yoksa çıkmaz da fâsık mı olur gibi konular
Kur'an, mahluk (yaratık) mudur yoksa mahluk değil midir? Kur'an Allah'ın sözü ise bu söz Allah'ın zatı ile birlikte ezelden beri var mı idi, yoksa sonradan mı konuşulmuştur?

Kelâm tartışmalarında ortaya çıkan itikadi mezheplerin bazıları:

Selefiyye
Mâtürîdiyye
Eş'ariyye
Mu'tezile
Kaderiyye
Cebriyye
Mürcie
Mücessime
Müşebbihe
Neccâriyye
Kerrâmiyye
Hâricîler

İslam mezhepleri
İtikadî mezhepler
Fıkhî mezhepler
İslam ilahiyatı
İslam felsefesi
İslam ilimleri
İslam hukuku
Şeriat

[1] Akılcı-nakilci tartışmaları çerçevesinde Türk Müslümanlığı

Keşmir Şivacılığı, Hindu felsefi ve dini Şivacı okulun kollarından biridir. Keşmir'de 8. veya 9. yüzyıllarda doğan Keşmir Şivaizmi Batı felsefi terminolojiyle mutlak idealizm, teistik monizm, realistik idealizm gibi tanımlanmaktadır. 
Keşmir Şivaizmi'ne göre Tanrı ile evren arasında uçurum bulunmamaktadır. Hint felsefesinin bir başka okulu olan Advaita Vedanta'da dile getirildiği gibi Evren değil ancak evren ile Tanrı'yı birbirinden kopuk olarak algılayan ikilik algısının kendisi bir illüzyondur.

Keşmiş Şivacılığı geleneğine göre insanlığın hâlâ içinde bulunduğuna inanılan Kali Yuga çağına doğru Tantraların bilgisi kaybolduğundan Tanrı Şiva, Śrikanthanath formunda Kailaśa dağında Rişi Durvasa'ya Tantrika bilgisinin tüm formlarını aktarmıştır. Bu bilgi içinde Bhairava Tantralar, Rudra Tantralar ve Şiva Tantraları barındırmaktaydı. Keşmir Şivacılığı üçlü tantralardan Bhairava Tantraları'nın monistik felsefinden ortaya çıkmıştır.

Keşmir Şivacılığındaki en yüce ilkedir. Tüm evreni ayakta tutan temel gerçeklik olduğundan "yüce", "her şeyin üstünde" gibi ifadelerle yorumlanan bu kavram Sanskritçe'de "A" (devanagari alfabesinde "अ") harfiyle temsil edilir. Aşkınlık fikrini içerse de kavram, evrenden büsbütün ayrı bir duruma işaret etmemekte tersine uygulayıcı kendi asli Ben'ini idrak ettiğinde Şiva ile tanımlanan anuttara'yı da deneyimlemiş olmaktadır.

Aham, Şiva'nın herkesin kalbindeki ikamet ettiği inancıyla bağlantılı bir kavramdır ve yüce kalp, aşkın Benlik, yüce Ben farkındalığı veya sonsuz bilinç olarak tanımlanır.

Basham, A. LZysk, Kenneth (Editor) The Origins and Development of Classical Hinduism, Oxford University Press, New York
Dyczkowski Mark S. G. The Doctrine of Vibration: An Analysis of the Doctrines and Practices of Kashmir Shaivism, State University of New York Press, Albany, New York
Flood Gavin An Introduction to Hinduism, Cambridge University Press
Lakshmanjoo Swami Kashmir Shaivism: The Secret Supreme, 1st Books Library
Triadic Heart of Siva: Kaula Tantricism of Abhinavagupta in the Non-Dual Shaivism of Kashmir (Suny Series, Shaiva Traditions of Kashmir)

Kashmir Trika Foundation 8 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kimya felsefesi, kimya biliminin temelindeki varsayımları ve metodolojiyi inceler. Kimya felsefesi, filozoflar, kimyagerler ve filozof kimyacılar tarafından araştırılmıştır. Tarihin büyük bölümünde bilim felsefesi büyük oranda fizik felsefesinden oluşmaktaydı fakat kimya kaynaklı felsefi sorular 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artan düzeyde ilgi görmüştür.

Kimya ve kimyanın neyi irdelediği tanımlanmaya çalışıldığı takdirde başlıca felsefi sorular ortaya çıkmaktadır. Atomlar ve moleküller genellikle kimya teorisinin temel birimleri olarak kabul edilir ancak moleküllerin yapısı ve kimyasal bağlara dair geleneksel açıklamalar, metaller, metal kompleksleri ve aromatiklik gibi birçok madde özelliğini hesaba katmaz.
Bazı kimyagerler ve kimya filozofları, mikro yapılardan ziyade  maddeleri kimyanın temel çalışma birimleri olarak ele almayı tercih ederler. Maddeleri sınıflandırmanın bu iki yöntemi arasında her zaman bire bir benzeşme yoktur. Örneğin çoğu kayaç doğada sabit oranlarda veya uzamsal ilişkilerle oluşmamış birçok iyondan meydana gelen mineral kompleksleri halinde bulunur.
Kimya felsefesiyle alakalı bir başka felsefi problem de, kimyanın maddelerin mi yoksa reaksiyonların mı araştırması olduğu sorusudur. Atomlar, katı halde bile sürekli olarak hareket halindedir ve uygun koşullarda birçok kimyasal kendiliğinden reaksiyona girerek yeni ürünler oluşturur. Sıcaklık, basınç, diğer moleküllere olan yakınlık ve manyetik alanın gibi çeşitli çevresel değişkenler, maddenin özellikleri üzerinde etki sahibidir. Schummer'in bu konu hakkındaki yorumu şöyledir: "Madde filozofları bir kimyasal reaksiyonu belli maddelerin değişimiyle tanımlarken, süreç filozofları maddeyi karakteristik kimyasal reaksiyonlarıyla tanımlar."

Friedrich Wilhelm Joseph Schelling, "kimya felsefesi" terimini kullanan ilk filozoflardan biridir.
Özellikle 2000 yılında Kimya Felsefesi'ni yazan Hollandalı filozof Jaap van Brakel ve "Foundations of Chemistry" dergisinin editörü, 2004 tarihli "Normatif ve Tanımlayıcı Bilim Felsefesi ve Kimyanın Rolü" vb. makalelerin yazarı Malta doğumlu filozof kimyager Eric Scerri gibi birkaç filozof ve bilim insanı, son yıllarda kimya felsefesine odaklandı. Scerri, özellikle periyodik tablonun felsefi temellerinin yanında fizik ve kimyanın periyodik tabloyla ilgili olarak birbirleriyle nasıl kesiştiğiyle ilgilenir. Scerri bu durumun sadece bilimin değil, felsefenin de bir konusu olduğunu iddia etmektedir.

Kimya tarihi
Merkezî bilim

Stanford Felsefe Ansiklopedisi'ndeki Kimya Felsefesi 7 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. makalesi

Foundations of Chemistry, Springer tarafından yayınlanan, kimya eğitiminin yanı sıra kimya tarihi ve felsefesi hakkında yayınlar içeren uluslararası hakemli bir dergidir.
Hyle: International Journal for Philosophy of Chemistry 23 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Almanya'daki Karlsruhe Üniversitesi ile ilişkili İngilizce hakemli bir dergidir.

Philosophy of Chemistry 11 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., J. van Brakel, Leuven University Press, 2000. 90-5867-063-5ISBN 90-5867-063-5
Philosophy of Chemistry: Synthesis of a New Discipline, Davis Baird, Eric Scerri, Lee McIntyre (eds.), Dordrecht: Springer, 2006. 1-4020-3256-0ISBN 1-4020-3256-0
The Periodic Table: Its Story and Its Significance, E.R. Scerri, Oxford University Press, New York, 2006. 0-19-530573-6ISBN 0-19-530573-6
Collected Papers on Philosophy of Chemistry, E.R. Scerri, Imperial College Press, London, 2008. 978-1848161375ISBN 978-1848161375
Of Minds and Molecules: New Philosophical Perspectives on Chemistry, Nalini Bhushan and Stuart Rosenfeld (eds.), Oxford University Press, 2000, Reviewed by Michael Weisberg
Philosophy of Chemistry : Growth of a New Discipline, Eric Scerri, Lee McIntyre (eds.), Heidelberg: Springer, 2015. 978-94-017-9363-6ISBN 978-94-017-9363-6

 Reduction and Emergence in Chemistry 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İnternet Felsefe Ansiklopedisi
International Society for the Philosophy of Chemistry 21 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Society for the Philosophy of Chemistry Summer symposium 2011 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Society for the Philosophy of Chemistry Summer symposium 2016 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Website for Eric Scerri, author and founder-editor of Foundations of Chemistry 14 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kindî veya tam adıyla Ebu Yusuf Yakub bin İshak el-Sebbah el-Kindî (Arapça: أبو يوسف يعقوب بن إسحاق الصبّاح الكندي; d. 801, Basra - ö. 873, Bağdat), felsefe, tıp, matematik astronomi, ilahiyat, psikoloji, fizik, kimya ve müziğe kadar pek çok bilim dalında eser yazan Arap bilim insanı.
Abbasi halifelerinden özel ilgi ve destek gören Kindî, astronom ve astrolog olarak sarayda müneccimlik görevini de yürüttü. Ayrıca halife Mu'tasım'ın oğlu Ahmed'in eğitimini üstlendi. Kindî eserlerinin önemli bir kısmını aralarında hoca-talebe ilişkisinin ötesinde dostluğa dayanan bir yakınlık bulunan bu veliahdın isteği üzerine kaleme almış ve eserlerini de bu veliahda ithaf etmiştir. Orta Çağ Avrupası'nda "Alkindus" adıyla tanınan, ilk İslam filozofudur. Felsefesinde, Platon, Aristoteles ve Plotinus'un görüşlerinin bir sentezini yapmıştır. Felsefenin yönteminin kanıtlama, kanıtlamanın hedefinin maddeye biçim kazandıran özleri bilmek, felsefenin amacının ise Tanrı'ya erişmek olduğunu öne süren Kindî'ye göre, felsefi bilginin ilk basamağı akıl yürütmedir. İnsanın akıl yürütme yoluyla adım adım basitten bileşiğe ve en yetkin olana doğru yükseldiğini öne süren filozof, varlığa akılcı bir açıdan yaklaştığı için, Tanrı'nın özüne ait sıfatları inkâr etmiştir. Tanrı'nın sıfatlarının ancak olumsuz bir biçimde bilinebileceğini savunan El-Kindî'ye göre, Tanrı mutlak Bir'dir. Mutlak varlık olması nedeniyle, Mutlak Bir'in şekli, niteliği, niceliği, maddesi yoktur ve O göreli bir varlık değildir.
Soylu bir ailenin çocuğu olarak Kûfe'de doğdu. Dedesi Eş'as, Güney Arabistan'ın en büyük kabilelerinden biri olan Kinde'nin hükümdarıydı. Müslüman olduktan sonra kabilesinin ileri gelenleriyle Kûfe'ye yerleşmişti. Babası İshak b. es-Sabbah yıllarca Kûfe valiliği yaptı.
Kindî'nin doğum tarihi gibi ölüm tarihi konusunda net bir bilgi yoktur. Filozofun öldüğü tarih olarak 860, 869, 870 ve 873 gibi farklı tarihler ortaya çıkıyorsa da Mustafa Addurrâzık bazı gerekçeler göstererek Kindî'nin 866 tarihinde ölmüş olabileceğini belirtmiştir. Kimi kaynaklarda ölüme sebep olan hastalıkların olduğu ve filozofun kronik romatizmal rahatsızlığından dolayı ölmüş olabileceğini söylemektedirler. (Kaya, 2002:3-6)
Küçük yaşta babasını yitirdi. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Kûfe ve Basra'da geçen Kindî, geleneksel temel eğitimden sonra dil ve edebiyat alanında eğitim gördü. Halife Me'mun'un 830'da kurduğu Beytü'l-hikme'deki bilginler topluluğu arasında yer aldı. Mutezili devlet yöneticilerinden destek gören Kindî Ehl-i Sünnet yanlısı Mütevekkil-Alellah'ın iktidarında saraydan uzak kaldı.
Kindî felsefeden tıbba, matematikten astronomiye, ilahiyattan siyasete, psikolojiden diyalektiğe, astrolojiden kehanete ve optikten kimyaya kadar yirmi ayrı dalda eser vererek sayıları 277'yi bulan bir külliyat oluşturmuştur.
Akla büyük bir yer veren Meşşaîlik felsefesini ilk başlatan kişi de olan Kindî'nin 17 eseri Latinceye, 4'ü İbraniceye tercüme edilmiştir. Mekân ve hareketin izafi olduğun-u, zamanın cisim ve hareketten ayrı düşünülemeyeceğini söylemiştir. "Yavaş dediğimiz şey, uzun zaman içinde belli bir mesafenin kat edilmesidir. Hızlılık ise kısa zaman içinde aynı mesafenin kat edilmesidir"
Kindî, kriptoloji biliminde Jül Sezar (MÖ 50) tarafından bulunan ve uygulanan tek alfabeli yerine koyma şifreleme yöntemini geliştirerek frekans analizini bulan ilk kişidir.

Kindî, Kinde kabilesinin büyüklerinden birinin evinde, 801 yılında dünyaya geldi. İlk öğrenimini Kinde kabilesinin reisi olan babasından tamamladı. Sonra Bağdat'a gitti. Halife Memun ve Mutasım (Abbasi)'in dikkatini çekti ve Memun onu Beyt'ül Hikmet'e yönetici olarak atadı. Kindi'nin atanma nedeni, Bağdat'ta Eski Yunan Felsefesinden ve ilmi metinlerden yaptığı tercümelerdir. Kindî aynı zamanda güzel hitabeti ile de bilinir. Hatta Halife Mütevekkil (Abbasi) onu özel hatibi olarak seçmiştir.
Mutasım (Abbasi) kardeşi Memun yerine hilafete gelince, Kindî'yi çocuklarının eğitmeni olarak görevlendirmiştir. Ancak, Kindî, Beyt'ül Hikmet'te kalmak istemiştir. Bu olayın birçok yorumu vardır. Bazıları, bu durumu Beyt'ül Hikmet de olan rekabete yorumlasa da, bazıları bunu Kindî'nin din konusunda daha çok ihtisas yapması olarak yorumlamıştır hatta bu yüzden Kindî birtakım sıkıntılar ile karşılaşmış ve bir dönem yazıtlarına el koyulmuştur. Henry Corbin -İslami konular araştırmacısı- Kindî'nin Mutasım (Abbasi) döneminde Bağdat'ta Hicri 259 (Miladi 873) yılında tek başına öldüğünü söylemiştir.
Ölümünden sonra, Kindî'nin felsefe alanında birçok çalışması yok olmuştur ya da kaybolmuştur. Felix Klein Franke, bunun birçok nedeni olduğunu söylemiş, bunlar; Din alanında sert eleştirileri ile dikkat çekmesi, bir diğer sebep ise Moğolların Bağdat'ı istilası sırasında bu eserleri yok etmesi, bu sebeplere ek olarak, büyük ihtimal doğrultunda yazıtlarının kendinden sonra gelen meşhur Farabi ve İbn-i Sina gibi filozoflar tarafından kabul görmemesi olarak yorumlamıştır.

Kindî, düşünce alanından başka konularda da alim bir kişiydi. Farabi ve İbn-i Sina'nın çalışmalarına rağmen, kendisi de yaşadığı asrın Büyük Müslüman Filozofları arasında sayılmıştır. Tarihçi İbnünnedim Fihrist (Katalog) adlı kitabında ondan bahsetmiştir. Aynı şekilde Rönesans dönemi İtalyan araştırmacı Gerolamo Cardano ondan şöyle bahsetmiştir;" Orta Çağ'ın en büyük on iki akıl bilimcisinden biridir."

Kindî, Batlamyus'un "Güneş Sistemi" teorisini desteklemiştir. Bu teori; Dünyanın değişik sistemlerin merkezi olduğu ve bilinen gezegenler; Ay, Merkür, Mars, Venüs, Güneş, Jüpiter'in bu yörüngede döndüğünü söyler. Kindî bu teori hakkında; "Rasyonel varlıklar bir yörünge içerisinde döner, dönüşü ise Allah'a itaati ve ona boyun eğmesi şeklinde olur." Ancak ne var ki bu sözü, semai varlıkların etkisinin maddi dünyaya tesiri ile bir gizem haline gelmiştir.
Ancak Kindî, ruhsal varlıklar tarafından gerçek dünyaya tesirinin nasıl olduğu konusunda belirsizliğe düşmüştür. Kindî, Aristo'dan esinlendiği bir teoride, bu cisimlerin hareketleri ayın alt bölümünde sürtünmeye neden olduğu ve ilk aşamada toprak, ateş, su ve havayı oluşturdu düşünülen bu teoride, bu birleşmenin maddi dünyada her şeyi ürettiğini tasarlamaktadır.
Kindî astronomi konusundaki açık düşüncelerini, içerisinde soruların ve cevapların, "Hava değişimi", "Güneş Tutulması", "Yıldızların Işınları" tezlerinin bulunduğu 40 bölümden oluşan "Yıldızlardaki Kanun" adlı kitabında toplamıştır.

Risale fil Akl Manaslk
Risale fi Mahiyyetin Nevmi ver hayali beser.
Risale fil Cevahiril Hamse.
Risale fil illetis Selci vel Berdi vel Berki ves Savaiki ver Radi vez Zemherir.
Risale fiş Şubat.
Risale fi Vel Elel Hesana İhtiyaratil Eyyam.
De İntellecto Secondum Aristoteles et Platonem.
Risale fi İhtilafil Manazır.
Fi Marifeti Kuval Edviyetil Murekkebe.
Risale fi'l-İlleti'i-Levni'l-Lazeverdi
Risale fi´l-hile li-def´i´l-ahzan.
Risaletü Eflatun ila Furfuriyus fi hakikati nefyi´l-hem.

Özel

Genel
Mahmut Kaya: Felsefe Metinleri, İstanbul: Klasik Yayınları, 2005.
Atiyeh, G. N. (1966). Al-Kindi: The Philosopher of the Arabs, Rawalpindi
İbn Rüşt, (2007). "Fa'âl Akıl Cisimle İçiçe Bulunan Heyûlânî Akıl İle İttisâl Eder mi?", Çeviren H. Sarıoğlu. (M. Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri içinde), İstanbul. sf. 495-500

Kinizm (sinizm, kinik ya da kuşkuculuk), Sofist Gorgias'ın ve daha sonra da Sokrates'in öğrencisi olan Antisthenes'in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion'da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

Kinik okul, Sokratesçi okullardan biri kabul edilir. Anthisthenes mutluluğa ancak erdemle ulaşılacağını ve bu erdemin de dünyevi hazları yadsımakla mümkün olabileceğini (mülkiyet, aile, din vb. değer ve yargıları reddederek) savunmuştur. Kinizme ün kazandıran, dolayısıyla kinizmin yayılmasını sağlayan Diogenes'tir. Diogenes bu öğretiyi eyleme dönüştürmüştür ve gerçek erdeme ancak bu şekilde ulaşılacağını savunmuştur. Rivayete göre Diogenes yaşamını bir fıçının içinde devam ettirmeye vardırarak, toplumsal gereksinmelerden kendisini tamamen yalıtmaya yönelmiştir.

Kiniklerin temel felsefi konumları, zamanın uygarlık değerlerine yönelik aldırmaz tavırları ve eleştirel yaklaşımları tarafından şekillenir. Onların temel etik ilkesi erdemdir ve bundan anladıkları da, insanın özgürlüğü ve kendi iç bağımsızlığı ile yaşamını sürdürmesidir. İnsan, her tür gereksinmeye olan bağımlılığından kurtulmalıdır. Dolayısıyla böyle bir erdem anlayışı, bilgi ile temellendirilir; yani, insan ancak bilgilenme aracılığıyla kendisini kuşatmış olan gereksemelerden sıyrılabilir. Onlar açısından bilgi ve ahlaki ilkeler bu nedenle salt soyut bir bilme meselesi değil, somut yaşamda yaşanması gereken şeylerdir. Kinik filozoflar, bütün bu yaklaşımlarına uygun bir kişilik örneği olarak Sokrates'e işaret ederler. Kinizme göre, insan kendi kendisine dayanmalıdır ki erdemli, yani kendine yetebilen bir kişi olabilsin. İnsanın doğaya karşı geliştirdiği toplumsallık, büyük ölçüde gereksiz ve yozlaştırıcı nitelikler arz eder; kinikler buna karşı doğal ve sade yaşamı öne çıkarırlar.

Sofistler
Sokratesçi okullar
Babailik
Melamilik
Stoacılık

Antisthenes
Diyojen
Demetrius
Dion
Hipparchia
Kerkidas
Krates
Menedemos
Menippos
Zoilos
Oenomaus
Demonax

Kirene (Kyrene) okulu, Kireneli Aristippos tarafından kurulmuş olan hedonist bir okuldur.
Kinizmin feragatçi ve katı ahlaki tutumlarına karşı hazcı, rahat ve eğlenceli bir yaşam anlayışının savunucuları olmuşlardır. Aristippos da Sokrates'in öğrencilerinden biridir ve doğru yaşamak nedir? sorusuyla felsefesini geliştirmiştir. Ona göre ulaşılmak istenen ve ulaşılması gereken hedef yalnızca hazdır. İstencimizin yegâne amacı hazdır ve Aristippos'a göre haz, bu nedenle iyinin ta kendisidir. Haz veren her şey iyidir sonucuna varılmasıyla, bu felsefe hazcılığı (Hedonizm) kurar. Bu okulun yorumuyla, Sokratesçi iyi ve mutluluk kavramları yeni bir anlama daha kavuşurlar. Daha önceden Sokrates'te iyi, açık bir şekilde tanımlanmamış ve mutluluk ise farklı bir şekilde, ruhun devamlı sağlığı ve esenliği şeklinde değerlendirilmişti.
Aristippos, hazzı felsefi bir kategori haline getirerek, haz türleri arasında herhangi bir ayrım gözetmez; ona göre hazlar nitelik olarak değil nicelik olarak birbirinden ayrılırlar ve bedensel olsun zihinsel olsun hazlar önemlidirler. Duyusal hazlar, manevi hazlardan doğrudan olmaları sebebiyle daha üstün tutulurlar. Öte yandan bu haz kavramı Sokratesçi bilgi anlayışıyla da bir şekilde ilişkilendirilmiştir. Hazza ulaşmak için bilgi bir koşul olarak görülür. Farklı bir yoldan mutluluk yine bilgiyle ulaşılabilen bir şey olarak belirtilmiş olmaktadır. Çünkü bilgi, bu anlayışa göre önyargılardan, boş dini inançlardan, insanı hazdan uzaklaştıran eğilimlerden kurtarabilecek yegane güçtür. Bilgi sayesinde insan kendine güven kazanır ve dış dünyanın hazzı engelleyen koşullarını bertaraf etmesini sağlayacaktır. Kirene okulu, bu anlamda kiniklerin tam tersi bir yolda, yani insanın dünya nimetlerinden kurtulmasıyla kendisine yeteceği ve özgürleşeceği düşüncesinden farklı olarak, dünyanın zevkine ulaşmak için özgürleşmeyi isterler. Hayattan zevk alan ve hazzın peşinde olan bu okula göre bilgedir. Her zaman dingin ve kontrollü olarak kişinin içinde bulunduğu koşullara hükmetmeye ve hazza ulaşmaya çalışması bilgece bir yaşam sürdürmektir. Kinikler gibi kirene okulu da bireyciliğin ve bireyselliğin gelişmesine etki etmiş okullardandır. Din konusunda onlar da kinikler gibi yaklaşırlar, onun kuruntularından kurtulunması gerektiğine inanırlar.

Çilecilik
Kinizm
Hedonizm

Aristippos
Theodoros
Euhemeros
Hegesias
Antipatros
Kireneli Arete

Kireneli Arete (/əˈriːtiː/; Grekçe: Ἀρήτη; y. MÖ 5.-4. yy.) Kirene, Libya'da yaşamış Kirene Okulu'ndan bir filozoftur. Kireneli Aristippus'un kızıydı.

Arete felsefeyi, kendisi de Sokrates'ten felsefe öğrenmiş olan babası Aristippus'tan öğrendi. Arete de felsefeyi oğlu Genç Aristippus'a öğretti - oğluna "Mother-taught" (Yunanca: μητροδίδακτος) lakabı verilmiştir.
Arete'nin babasının ölümü üzerine Kirene Okulu'nun liderliğini üstlendiği bildirilmektedir. Kendisinden Diogenes Laërtius, Strabo, Aelius, Clement of Alexandria, Theodoret of Cyrus, Aristocles ve Suda'da bahsedilmektedir. Diogenes, öğrencileri arasında Ateist Theodorus ve Anniceris'in de bulunduğunu kaydeder. Arete'nin öğretileri hakkında güvenilir bir tarihi kaynak günümüze ulaşmamış olsa da, babasının kurduğu Kirene Okulu'nun ilkeleri bilinmektedir. Bu okul, insan yaşamında haz ve acının rolü üzerine sistematik bir görüş geliştiren ilk okullardan biriydi. Cyrenaicler disiplin, bilgi ve erdemli eylemlerin zevkle sonuçlanma olasılığının daha yüksek olduğunu savunmuşlardır. Oysa öfke ve korku gibi olumsuz duygular acıyı çoğaltır. Platon'un "Protagoras" adlı eserinin sonlarına doğru, "hayatımızın kurtuluşunun" zevk ve acılara bir "ölçü bilimi" uygulanmasına bağlı olduğu düşünülür. Kirene Okulu, 18. ve 19. yüzyıl Avrupa'sında tekrar ortaya çıkan ve Jeremy Bentham gibi düşünürler tarafından geliştirilen hedonizme ilk yaklaşımlardan birini sağlamıştır.

Sahte Sokratik mektuplar arasında (muhtemelen 1. yüzyıldan kalma) Aristippus'tan Arete'ye yazılmış hayali bir mektup vardır.
Mozans takma adıyla yazan John Augustine Zahm, 14. yy. bilgini Giovanni Boccaccio'nun bazı "erken dönem Yunan yazarlarına" erişimi olduğunu ve bu sayede Boccaccio'nun "başarılarının genişliği ve çeşitliliği nedeniyle" Arete'ye özel bir övgüde bulunduğunu iddia etmiştir:

Otuz beş yıl boyunca Attika okullarında ve akademilerinde halka açık olarak doğa ve ahlak felsefesi dersleri verdiği, kırk kitap yazdığı ve öğrencileri arasında yüz on filozofun bulunduğu söylenir. Vatandaşları tarafından o kadar çok saygı görmüştür ki mezarına Yunanistan'ın ihtişamı olduğunu ve Helen'in güzelliğine, Thirma'nın erdemine, Aristippus'un kalemine, Sokrates'in ruhuna ve Homeros'un diline sahip olduğunu belirten bir mezar yazısı yazmışlardır.

Cyrenaics Resource, 29 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi29 Mart 2023, Handbook of Cyrenaic resources, primary and secondary 
Project Continua: Biography of Arete, 2 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi29 Mart 2023 
Arete of Cyrene: bibliographical and biographical references, Center for the History of Women Philosophers and Scientists, 27 Ocak 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi29 Mart 2023 

Françoise Caujolle-Zaslawsky (1989),  Richard Goulet (Ed.), "Arétè de Cyrène", Dictionnaire des philosophes antiques (Fransızca), Paris: CNRS, 1, ss. 349-350, ISBN 2-222-04042-6

Konfüçyüs (Çince: 孔夫子; pinyin: Kǒng Fūzǐ yani "Üstad Kong"; Latince: Confucius) ya da Kongzi (Çince: 孔子; pinyin: Kǒng Zǐ; Wade–Giles: K’ung-tzǔ), (MÖ 28 Eylül 551 - MÖ 479), Çinli filozof, eğitimci ve yazardır.
MÖ 551 - MÖ 479 tarihleri arasında, Doğu Zhou Hanedanlığı döneminde yaşadığı sanılmaktadır. Kong Qiu (Wade-Giles: K'ung Ch'iu) adı altında, Lu devletinin (günümüzde Shandong eyaleti olan) Qufu şehrinde doğmuş ve aynı şehirde ölmüştür.
Çin uygarlığının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir. Kongzi (Konfüçyüs), Çin geleneklerini derleyip yeni kuşaklara aktarmıştır. Öğretmenliği bir uğraş haline getirmiş ve kendine özgü eğitim yöntemlerini halka yaymayı başarmış bir düşünürdür. Hala da Çin ve çevresindeki kimi ülkelerde sosyal yapışkan niteliği taşıyan hakim ahlaki değerler Kongzi tarafından ortaya konmuş değerlerdir.
Kongzi (Konfüçyüs), kendinden önceki Çin klasik metinlerinin içerdiği dao evren anlayışı ilkelerinin toplum ve devlet için uyarlanabileceğini görüşünü ortaya koymuştur. Temel görüşü erdemli insan ve uyum içinde yaşayan toplum olmuştur. Bu ideale ulaşabilmek için ise, erdemli insanı tanımlamak ve onun ortaya çıkmasına yardımcı olmak gerekiyordu. Öğretisinde öteki dünya, tanrı, ruhlar, tabiatüstü varlıklar, benzeri kavramlar ve olgular yer bulmaz. Bu bakımdan ele alındığında Grek Felsefesi'nde Sokrates de benzer yaklaşımlar sergilemiştir. Fikirleri, kendisi tarafından yazılı hâle getirilmemiş, çoğunluğu birer düşünür ve bilim insanı olarak yetişen öğrencileri tarafından kâğıda dökülmüştür. Kongzi'nin düşüncelerini ve konuşmalarını derleyen "Lun Yu♧" adlı kitap, öğretiler kitabı olarak kabul görmüştür.
Avrupa ve Ortadoğu kaynakları Çin'de ortaya çıkan düşünürlerin görüşlerini sıklıkla dinî terimlerle anlatmışlardır. Bunun temel sebebinin Çin ile ilgili ilk araştırmaları yapanların misyoner din insanları olmaları ve çevirilerinde kendi inançlarına uygun terimleri tercih etmiş olmaları yatmaktadır. Bu yüzden uzun süre Çin öğretilerinin din gibi ele alınma yanlışına düşülmüştür. Yeni çağdaş çevirilerin artmasıyla ne eski Çin hanedanlıklarında, ne de günümüzde Çin'de yaratıcı ve hükmeden bir tanrı anlayışı veya peygamberlik kurumunun olmadığı görüşü hâkim olmuştur. Çin'de ortaya çıkan Dao anlayışı, Yer ve Gök anlayışı tarım öncesi toplumlarda başlamıştır. Kongzi (Konfüçyüs) de bu gelenekten gelen bir kişi olarak görüşlerinde dayanak olarak Dao anlayışını temel almış ve kendi yorumunu katmıştır. Çin düşünürleri arasında Laozi ile birlikte insanlık tarihine katkısı olmuş en etkili şahıstır.

Asıl adı Qui, soyadı Kong, lakabı ise Zhonngni'dir. Çin'de Kong-Fuzi (孔夫子, Kǒng Fū Zǐ) veya Kung-Fu-Tzu adıyla tanındı. Fuzi, "üstat, bilge, öğretmen, filozof" anlamlarına gelir. İsminin anlamı "Bilge-Filozof Kong"dur.
Konfüçyüs isminin Batı dillerindeki karşılığı olan "Confucius", Kong-Fuzi'nin Latince şeklidir. İsmin sonundaki "-us" parçasının kaynağı, yazıtlarının ilk başta Cizvitler tarafından Latinceye çevrilmesiyle ilgilidir. Böylece "Kǒng Fū Zǐ", "Konfüçyüs"e dönüşmüştür.
Kong ailesi günümüzde hâlâ çınar ailesi olmakta ve dünyanın tarihçe kanıtlanmış en eski ailelerinden biri sayılmaktadır. Kong ailesinin 75. nesil üyesi bugün Tayvan'da oturan çınar olarak yaşamaktadır. Qufu şehrinde yaşayan diğer bir ailenin de yine Konfüçyüs soyağacına dayandığı bilinmektedir. Soyağacının çok eskiye dayanmasından ötürü, binlerce ailenin çınar ailesine bağlı olması mümkün sayılır.

MÖ 28 Eylül 551 tarihinde, Kuzey Çin'in şimdiki Shandong eyaletinin Lu şehrinde, Kong ailesinden Shu-Liang He'nin oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülür. Kaynaklarda soyu ve gençliği ile ilgili çeşitli rivayetler ve anlatımlar bulunmaktadır. Bir rivayete göre fakir fakat saygın bir aristokrat aileden gelmekteydi. Babasını henüz üç yaşında iken kaybetti.
Bilge bir aileye mensup olan annesinden yazı yazmayı öğrendi. On üç yaşına geldiğinde dedesinin yanına gönderildi; altı yıl süreyle dedesinden özel eğitim alarak altı marifet (sanat-hüner) diye adlandırılan, töre (tarihî gelenek ve görenekler), müzik, ok ve yay kullanma, araba sürme, yazı yazma ve hesap yapmayı öğrendi. Altı yılın sonunda dedesi, MÖ 529 yılında ise annesi öldü. Konfüçyüs, yaşadığı beyliğin kuralları gereği üç yıl annesinin yasını tuttu.
MÖ 532–502 yılları arasında belli aralıklarla Lu derebeyliğinde çeşitli görevlerde bulundu. Başlangıçta küçük memuriyetlerde bulundu. 19 yaşında iken Song beyliği seyahati sırasında tanıştığı Jī Guān Shì (丌官氏) ile evlendi, bir yıl sonra bir oğlu dünyaya geldi. Daha sonra iki kız çocuğu olmuş, birisi çok küçükken ölmüştür.

MÖ 522'de bir okul açtı ve öğrenci yetiştirmeye başladı. Hedefi yeni görüşler ortaya koymak değil, eskilerin hikmetli sözlerini aktarmaktı. Çocukluk çağlarından itibaren önceki dönem hanedanlık tarihi, yönetim şekli, sosyal ve kültürel yaşam gibi konularda araştırma yapmış ve ideallerinde yer alan dönemi Batı Zhou Hanedanlığı olarak belirlemişti. Toplumsal düzenin yeniden sağlanması için siyasal ve sosyal anlamda reform gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktaydı. Fikirlerini hayata geçirmek amacıyla, ülkedeki beyliklere mensup bir yöneticinin yanında görev almayı arzu etmekteydi.
MÖ 518'de günümüzde Henan eyaletinin Luo Yang kenti olan şehre gitti; tarih ve müzik üzerine çalıştı. Taoizmin kurucusu kabul edilen Laozi'nin düşünceleri ile buluştu. Bu buluşma onun düşünce dünyasına yön vermesi bakımından önemlidir. Laozi ile buluşmasından sonra Lu Beyliği'ne geri dönerek araştırma yapmaya ve öğrenci yetiştirmeye devam etti. İki sene sonra öğrencileri ile birlikte iç savaştan kaçarak komşu devlet Qi'ye sığındı. Qi halkı üzerinde etkili ve güçlü izler bıraktı ancak soylularla çatışma yaşadığı için iki sene sonra doğduğu topraklar olan Lu Beyliği'ne döndü. On beş yıl boyunca öğrencileri ile vakit geçirmeye devam etti.

51 yaşında iken beyliğin kuzeybatısında küçük bir yerleşim yeri olan Zhōng Dū (中都) bölgesi temsilcisi olarak görevlendirildi. Bu görevindeki başarıları nedeniyle MÖ 500 yılında Lu Beyi tarafından "vezir vekili" görevine terfi ettirildi. Fikirlerini hayata geçirmek üzere Lu Beyliği idari sistemi ve toplum yapısında önemli değişiklikler yaptı. Cinsiyet ve sınıf farkı gözetmeksizin herkesin eğitim almasının önünü açtı. Soyluların yetkilerini sınırladı.

Shiji, komşu Qi devletinin, Konfüçyüs Lu devletinin hükûmetinde yer alırken Lu'nun çok güçlü hale gelmesinden endişe duyduğunu belirtti. Bu hesaba göre, Qi, Lu'nun reformlarını sabote etmeye karar verdi ve Lu düküne 100 iyi at ve 80 güzel dansçı kız gönderdi. Dük kendini eğlenceye kaptırdı ve üç gün boyunca resmî görevlerine katılmadı. Konfüçyüs hayal kırıklığına uğradı ve Lu'dan ayrılmaya ve daha iyi fırsatlar aramaya karar verdi, ancak hemen ayrılmak dükün kötü davranışlarını açığa çıkaracak ve bu nedenle Konfüçyüs'ün hizmet ettiği hükümdara kamuoyu önünde aşağılanma getirecekti. Bu nedenle Konfüçyüs, dükün daha küçük bir hata yapmasını bekledi. Kısa bir süre sonra, dük, geleneklere göre hakkı olan kurban etinin bir kısmını Konfüçyüs'e göndermeyi ihmal etti ve Konfüçyüs, hem görevinden hem de Lu devletinden ayrılmak için bu bahaneyi kullandı.
Konfüçyüs'ün istifasından sonra, Wey, Song, Zheng, Cao, Chu, Qi, Chen ve Cai (ve Jin'e gitmek için başarısız bir girişim) dahil olmak üzere kuzeydoğu ve orta Çin'in prenslik devletlerini dolaştı. Bu devletlerin mahkemelerinde, siyasi inançlarını açıkladı ancak bunların uygulandığını görmedi.
Hiçbir yerde düşüncelerini gerçekleştirmek için uygun konuma gelmeyi başaramadı ancak çok sayıda yeni öğrenci kazandı. Gezdiği toprakların tarihsel sürecini, yaşam koşullarını ve gelenek yapısını öğrenerek düşünce dünyasını zenginleştirdi.

Zuo Zhuan'a göre, Konfüçyüs, Lu'nun başbakanı Ji Kangzi tarafından davet edildikten sonra 68 yaşındayken memleketi Lu'ya geri döndü. Shih Chi, son yıllarını 3000 öğrenciye ders vererek geçirdiğini ve bunlardan 72 veya 77'sinin Altı Sanat'ta ustalaşmış müritleri olduğunu tasvir eder. Bu arada, Konfüçyüs Beş Klasik'i yazarak veya düzenleyerek eski bilgeliği aktarmaya kendini adadı.
Dönüşü sırasında, Konfüçyüs bazen Lu'daki Ji Kangzi de dahil olmak üzere birkaç hükûmet yetkilisine yönetim ve suç gibi konularda danışmanlık yaptı.
MÖ 484'te eşini kaybeden Kongzi, Lu'ya döndü. Peş peşe oğlunu, en sevdiği öğrencilerinden Yan Hui'yi ve Zǐ Lù'yu kaybetti. Bu arada Çin tarihinde İlkbahar ve Sonbahar Dönemi bitmiş, Muharip Devletler Dönemi başlamıştı. Kongzi, tek eseri olan Bahar ve Güz'ü yazdı.
Hem oğlunu hem de en sevdiği müritlerini kaybetmenin yükü altında ezilen Konfüçyüs, 71 veya 72 yaşında MÖ 479'da ağır bir hastalığa yakalanıp öldü. Naaşı Şantung Eyaletindeki Qufu'nun tarihi kesiminde yer alan kuzey yakasında yer alan Sa Shui Nehri kıyısına Kong Lin Mezarlığına gömüldü ve öğrencileri mezarı başında bir kulübe inşa ederek üç yıl boyunca yasını tutmuştur. Konfüçyüs anısına Sishui Nehri kıyısına dikilen orijinal mezar bir balta şeklindeydi. Ayrıca anıtın ön tarafında sandal ağacı tütsüsü ve meyve gibi sunular için yükseltilmiş bir tuğla platform bulunmaktadır.

Kongzi'nin etkisi, öğrencileri ve takipçileri sayesinde ölümünden kısa süre sonra görülmeye başlandı. Takipçilerinden Mensiyüs ile Hsun Zi, Kongzi düşüncesine kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldular. Kısa ömürlü Ch'in hanedanlığı döneminde (MÖ 221-MÖ 205) Kongzi ve ekolü yok sayıldı. Fal, tıp ve tarım kitapları dışındaki kitapların yakıldığı bu dönemde Lun Yu da yakılan kitaplar arasındaydı. Ancak geçici bir unutuluştan sonra hükümdarlar Kongzi'nin kuramının, feodal toplumun istikrarı için çok yararlı olduğunun farkına vararak, Kongziciliği devletin yasal öğreti ideolojisi konumunu tanıdılar.
1906'da İngiliz sömürgeciliği dönemlerinde İmparatoriçe Dowager ile bir din yaratma girişimi olarak, Gök'e sunulan kurbanların aynısının Kongzi'ye de sunulacağına dair emir yayınladı; Kongzicilik Çin'in resmî ve millî dini hâline getirildi. 1912'ye kadar imparator onun şerefine, ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere, yılda iki 

Konfüçyüsçülük, Ruizm veya Ru klasisizmi olarak da bilinir, Antik Çin'de ortaya çıkan bir düşünce ve davranış sistemidir ve çeşitli şekillerde bir gelenek, felsefe (hümanist veya akılcı), din, hükûmet teorisi veya yaşam biçimi olarak tanımlanır. Konfüçyüsçülük, Çin filozofu Konfüçyüs'ün (MÖ 551–479) öğretilerinden, daha sonra Yüz Düşünce Okulu dönemi olarak anılacak bir dönemde gelişti.
Konfüçyüsçülük (Çince: 儒家; pinyin: Rújiā; lit. 'eğitimcilerin okulu, Konfüçyüs'ün öğretileri') eski bir Çin ahlâkı ve Çin felsefesi sistemi olup başlangıçta bilgin Konfüçyüs'ün öğretilerinden yola çıkarak gelişmiştir. Ağırlığı insan ahlaklı ve iyi amellerdedir. Konfüçyüsçülük ahlak, sosyal, politik, felsefî ve dinî düşüncelerden oluşan karmaşık bir sistem olup Doğu Asya'nın kültürü ve târihi üzerinde muazzam etkisi olmuştur. Batıdaki bazı kaynaklar, hükûmetlerin bu inanışı tarih boyunca uzun süreler desteklemelerinden dolayı Konfüçyüsçülük'ü Doğu Asya'daki devletlerin "devlet dini" olarak görmüşlerdir.

Savaşan Devletler Dönemi'nde tartışılmış ve yasaklanmış olup kısa ömürlü Qin Hânedanlığı döneminde Çin devletini yönetmek için İmparator Han Wudi tarafından politik sistem olarak seçilmiştir. Tang Hânedanlığı döneminde etkisini kaybetmesine rağmen Konfüçyüsçü doktrin, ortodoks Çin'in ana görüşü olarak 20. yüzyıla kadar kalmıştır. 20. yüzyılın başında modernizm öncüsü radikal Çin düşünürleri tarafından aleyhinde yazılmış ve Çin'in çağdaşlaşmasına engel olduğu öne sürülmüştür. Bu hareket, Çin Halk Cumhûriyeti'nde yapılmış olan Kültür Devrimi sırasında doruk noktaya ulaşmış olup Kıtasal Çin'de daha sonra yeniden canlandırılmış, artık hem ilgi görmüş, hem de üzerinde tartışmalar artmıştır.
19. ve 20. yüzyıla yetişen Konfüçyüsçülük, öncelikle ona Song ve daha sonraki hânedanlıklarda yeni canlılık kazandıran, Zhu Xi'nin önderliğindeki Neokonfüçyüsçü ekolden türemiştir. Neokonfüçyüsçülük, Budizm ve Taoizm fikirlerini mevcut Konfüçyüsçü fikirlerle birleştirerek o zamâna kadar görülmemiş karmaşık bir metafizik oluşturmuştur. Aynı zamanda birçok Konfüçyüsçü şekiller, kendilerinin Budist ve Taoist inanç sistemlerine karşı olduklarını îlân etmişlerdir.
M.Ö. 551-M.Ö. 479 yılları arasında yaşamış olan Konfüçyüs, bir bilgin ve sosyal filozoftu. Öğretileri 2.500 yıl boyunca Doğu Asya'yı derinden etkilemiştir. Bununla berâber Konfüçyüs ve Konfüçyüsçülük arasındaki ilişki çok zayıftır. Konfüçyüs'ün ideaları hayâtı boyunca kabûl görmemiş, kendisi sık sık hiçbir derebeyi tarafından ona iş verilmediğinden şikâyet etmiştir.
Buda, Sokrat gibi diğer tanınmış kişilerde de olduğu gibi Konfüçyüs'ün fikirleri günümüze kadar değişmeden gelememiştir. Bunun yerine insanlar, mürit ve talebelerinin bu kişiler hakkındaki anıları bilinmektedir. Bu faktör, Konfüçyüs'ün ölümünden iki yüzyıldan fazla geçtikten sonra Qin Hânedanlığı zamânında "Kitap yakımı ve bilginlerin gömülmesi"yle yapılan farklı düşüncede olanlara baskıyla daha da zorlaşmıştır.
Fakat bugün kalan artıklardan Konfüçyüs'ün düşüncelerini kabataslak çizebiliriz. Konfüçyüs, yaşadığı problemli zamanlar hakkında kaygılanan entelektüel bir kişiydi. Kendisi hayâtı boyunca düşüncelerini yaymak ve o zamanlar hüküm süren ve birbiriyle hâkimiyeti ele geçirmek için çarpışan birçok kralı etkilemek için dolaştı durdu.
772-221 yılları arasında hüküm süren Doğu Zhou Hânedanlığı'nda hüküm süren krâl, zamanla gücünü kaybetmişti. Oluşan iktidar boşluğunda hükümdarlar, birbirleri üzerindeki hâkimiyeti elde etmek için çarpışıp duruyorlardı. Misyonunun önemine derinden inanarak yola çıkan Konfüçyüs, yılmadan Zhou'nun Dükü gibi eski zamanların ünlü bilgelerin erdemlerini dile getirirdi. Konfüçyüs, baş kaldıran bir kişinin dâvetini kabul ederken yeni bir hânedanlık kurmak için gerekli gücü bir araya getirmeye çalışarak "doğuda bir Zhou hânedanlığı kurmak" için çalıştı (Analektler XV, 5). Konfüçyüs'ün "taçsız kral" olduğunu söyleyen deyimden de anlaşılacağı üzere hiçbir zaman düşüncelerini uygulamaya koyma imkânı bulamadı. Birçok kere devletlerden sınırdışı edildi ve sonunda yurduna dönerek hayâtının son bölümünü ders vererek geçirdi. Konfüçyüs'ün Analektleri, düşüncelerini bugün anlayabilmek için elimizde olan aslî kaynaklara en yakın kaynak, düşünceleriyle hükümdarlar ve müritleriyle sürdürdüğü tartışmaları kısa pasajlar hâlinde verir. Analektler'in nasıl yorumlanacağı konusunda hayli tartışma yapılmıştır.
Birçok Batılı filozofun aksine Konfüçyüs, dinleyicilerini iknâ etmek için tümdengelime dayanan akıl yürütmeye değil, analoji ve atasözleriyle belâgat sanatını kullanmıştır. Çoğu zaman bu öğretim teknikleri değişik bağlamlarda kullanılmıştır. Bu yüzden Batılı okuyucular, bu felsefeyi açıkça anlaşılamayan bulanık düşünceler olarak görürler. Buna rağmen Konfüçyüs, "her şeyi delen bir birlik" aradığını ve "yolunu birleştiren tek bir ipin" varlığından (Analektler XV, 3 ve IV, 15) bahseder. Gerçek Konfüçyüsçü bir sistem, ilk kez müritleri ya da onların müritlerince oluşmuş olabilir. Felsefî açıdan verimli Yüz Düşünce Okulu döneminde Konfüçyüsçülük'ün ilk büyük ve önemli temsilcilerinden olan Mensiyüs ve Xun Zi, Konfüçyüsçülük'ten törel ve politik bir öğreti yapmışlardır. Her ikisi de çağdaş olan düşüncelerle mücâdele etmek ve hükümdarların güvenini tartışıp akıl yürüterek kazanmak durumundaydılar. Mensiyüs, Konfüçyüsçülük'e insan tabiatı, iyi yönetim için gerekenler, ahlâklılığın ne olduğu konusunda daha geniş bir yorum getirerek insan tabiatının iyi olduğunu iddia eden idealist bir öğretiyi yaymaya başlattı. Xun Zi, Mensiyüs'un birçok fikrine karşı çıkarak insan tabiatının kötü olduğu ve dolayısıyla eğitim görmesi ve dinsel törenlere uyması gerektiği ideası üzerine yapısal bir sistem kurmuştur. Ancak bu eğitimden geçtikten sonra insan, insanlara iyi davranmayı öğrenmiş olur. Han Feizi ve Li Si gibi Xun Zi'nin bazı müritleri, erdeme dayanan Konfüçyüslük yerine yasaya dayanan totalitarist olan legalizmi savunmuşlar ve böylece Qin Shi Huang'ın Çin'i birleştiren ve herkesin her hareketini kontrol altına alan devlet sistemini ortaya koymuşlardır. Bu yüzden Konfüçyüs'ün birleşme ve barış rüyâsı, Çin'de onun düşüncelerine neredeyse tam ters olan legalizmle gerçekleşti denebilir.

"Erdemli yönetimi Kuzey Yıldızı'yla kıyaslayalım: sayısız yıldızlar onu beklerken yerinden ayrılmaz."
(Analektler II, 1)

Konfüçyüsçülük'ün bir başka önemli kavramı, başkalarını yönetmeden önce insanın kendi kendini yönetmesini bilmesidir. Krallığın bütününe bereket getirici etkisi, olgunlaşmış kralın kişisel erdeminden gelir. Büyük Öğreti'de bu düşünce daha da derinleştirilerek "kral ne kadar az icraat yaparsa o kadar çok sonuç alınır" prensibi getirilir ve böylece Taoist wu wei (Çince (basitleştirilmiş): 无为; Çince (geleneksel): 無為; pinyin: wú wèi) kavramına sıkı sıkıya bağlanır. Krallığının etrâfında döndüğü "sâkin merkezi" oluşturarak kral, her şeyin düzgün çalışmasını sağlar ve kendisini bütünün parçalarıyla uğraşıp onları değiştirmek zahmetinden alıkoyar.
Bu düşüncenin temeli, çok önceki zamanlarda hâkim olan şamanistik inançlarda olduğu görüşü vardır. Bu inanışlara göre kral, gök, insanlar ve yer arasında bir eksendir. Kral (Çince: 王; pinyin: wáng) için kullanılan Çince karakterde bu üç unsur, yatay çizgilerle temsîl edilmiş olup kral, dikey çizgiyle bunları birleştirmektedir. Bir başka bütünleyici bir görüşe göre kral hakkındaki bu anlayışın toplumun zarârına olan aristokratik kaprisleri engellemek isteyen bakan ve danışmanlarca yayıldığıdır.

"Eğitimde sınıf ayrımı olmamalıdır."
(Analektler XV, 39)

Konfüçyüs'ün hiçbir şeyi îcat etmediği ve sadece eski zamanların bilgilerini naklettiği sözüne rağmen (bkz. Analektler VII, 1), birkaç düşünceyi kendi ortaya koymuştur. Avrupa ve Amerika'da yaşmış olan hayranlarından Voltaire ve H. G. Creel, soyluluk yerine erdemi koyma devrimci düşüncesine işâret etmişlerdir. Daha önceleri "soylu" demek olan Yunzi (Çince: 君子; pinyin: Jūnzǐ), Konfüçyüsçülük'ün etkisiyle zamanla "centilmen" anlamına gelmeye başladı. Kendini yetiştirip erdemli olan avamdan biri, "centilmen" olabilirken bir kralın utanmaz oğlu, ancak "küçük kişi" olabilir. Konfüçyüs'ün okulunda değişik sınıflara ait öğrencileri birleştirmesi, Çin'deki sınıf ayrımına karşı verdiği mücâdeleyi göstermektedir.
Bir başka yeni düşüncesi olan erdemlilik, Çin'de İmparatorluk sınav sisteminin temelini oluşturur. Bu sistemle sınavda başarılı olan herkes, ailesine onur ve zenginlik getiren mêmur olabiliyordu. Bu sistem, muhtemelen MÖ 165'te uygulanmaya başlandı. Bu sınav için devlet mêmurluklarına alınacak bazı adayların ahlâki mükemmeliyetlerinin imparatorca tespîti için başkente çağrılmışlardır. Sistem, daha sonraki yüzyıllarda gelişerek nihâyet devlette çalışmak isteyen herkesi kapsar bir sınav sistemi olmuş, adaylar yazılı sınavda bu mevkîye lâyık olduklarını göstermek durumunda kalmışlardır.
Konfüçyüs, krallıklarını hânedanlıklarında sırada olan en büyük oğulları yerine en erdemli kişiye bırakan kralları övmüştür. Başarısı, devlet ve görev bilinciyle dolu öğrenciler yetiştiren bir okul kurmasıdır (Çince: 儒家; pinyin: Rújiā; lit. 'Konfüçyüsçü, Konfüçyüs okulu'). Savaşan Devletler Dönemi ve eski Han Hânedanlığı döneminde Çin çok yayıldığından güvenilir, merkezî çalışan ve evrakları okuyup yazabilen mêmurlara olan ihtiyaç arttı. Bunun sonucunda Konfüçyüsçülük'ün önemi arttırılarak bu yolda çalışanlar, devletin bütünlüğünü tehlikeye sokabilecek toprak sâhibi soylulara karşı bir denge unsûru oluşturdular.
O târihten sonra Konfüçyüsçülük'ün prensipleri olan otoritercilik, lejitimizm, paternalizm ve otoriteye teslîmiyetle Çin'in yönetiminde gereken bu araçları veren bir çeşit "devlet dîni" hâline geldi. Çoğu imparatorlar, içe doğru legalizmle, dışa doğru Konfüçyüsçülük'le devleti idâre etmişlerdir.

Konfüçyüsçülük, Qin Hânedanlığı dönemindeki baskıyı kısmen bir müridin evinde saklı Konfüçyüsçü klâsikler kolleksyonunu duvarının içine örmesiyle atlatarak ondan sonra gelen Han Hânedanlığı döneminde (MÖ 206-220) kabul gören bir öğreti oldu. Bu dönemde Konfüçyüsçü öğrencile

Kore felsefesi, dünya görüşünün bütünlüğüne odaklanan bir felsefe türüdür. Şamanizm, Budizm ve Neo-Konfüçyüsçülüğün bazı yönleri bu felsefeye entegre edilmiş hâldedir. Geleneksel Kore düşüncesi, yıllar boyunca bir dizi dinî ve felsefî düşünce sisteminden etkilenmiştir.
Kore Şamanizmi, Kore Taoizmi, Kore Budizmi, Kore Konfüçyüsçülüğü ve Silhak hareketleri Kore yaşamını ve düşüncesini şekillendirmiştir. 20. yüzyıldan itibaren ise çeşitli Batılı felsefi düşünceler Kore akademisini, siyasetini ve günlük yaşamını güçlü bir şekilde etkilemiştir.

Koreli Budist düşünürler, orijinal olarak Çin'den getirilen fikirleri farklı bir forma dönüştürdüler. Kore'deki Üç Krallık (Şilla, Bekçe ve Koryo), Budizm'i Batı'da popüler hale geldiği zaman Japonya'ya tanıttı. Kore Budizmi çoğunlukla, Çin'in Zen Budizminin türevi ve Batı'da Japonya aracılığıyla bilinen Zen Budizminin öncüsü olan Seon soyundan oluşmaktadır.
Budist tapınakları Kore'nin çoğu yerinde bulunabilir ve pek çoğu ulusal hazine olarak kabul edilir.

Kore entelektüel tarihindeki en önemli etkilerden biri, Çin ile yaşanan kültürel alışverişin bir parçası olarak Konfüçyüs düşüncesinin tanıtılmasıydı. Bugün Konfüçyüsçülüğün mirası, ahlaki sistemi, yaşam biçimini, yaşlı ve genç arasındaki sosyal ilişkileri ve kültürü şekillendirerek Kore toplumunun temel bir parçası olmaya devam ediyor.

Kuşkuculuk, septisizm, skeptisizm veya şüphecilik, her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir kuşku içinde kalınacağını, "mutlak"a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi görüştür. Kuşkuculuk, felsefe tarihi açısından önemli bir yere sahiptir; zira felsefe tarihi boyunca bilginin sınırlarını, insanların inançlarını, önyargılarını ve dogmatik düşünceyi sorgulayarak yerleşik kanılar ve inançları sarsmış, felsefe, bilim ve özellikle din konusunda birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır. Dogmatizmin karşıtıdır. Kuşkucular, kesin bilgi veya mutlak doğruyu elde etmenin zor veya imkansız olduğunu savunurlar ve genellikle bu düşünceyi sorgulamayı teşvik ederler.

Felsefenin babası sayılan Thales’ten beri ortaya atılan felsefi açıklamalarının çokluğu ve çeşitliliği doğal olarak eleştiriyi ve kuşkuyu gerektirmiştir. Antik çağ Yunan bilgiciliğinin kurucusu Protagoras tarihteki ilk kuşkucu (septik) düşünürdür. Protagoras “Her şeyin ölçüsü insandır. Her şey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgâr soğuk, üşümeyen için soğuk değildir. Her şey için birbirine tümüyle karşıt iki söz söylenebilir” diyerek tümel (külli) bir hakikatin var olmadığını, her insanın kendine ait kanaat ve düşünceleri olabileceğini belirtmiştir. Buna göre Protagoras’ın kuşkuculuğu göreli kuşkuculuk olarak tanımlanır. Bilgi sorununu sistematik olarak inceleyen ilk kuşkucu filozof ise Pyrrhon'dur. Pyrrhon ile birlikte kuşkuculuk görüşü okullaşmıştır.
Pyrrhon'un kuşkuculuğunun kökeni belki de Platon ve Aristoteles okulları arasındaki karşıtlığı sezmesi ve bu karşıtlığın daha sonra Stoa ve Epiküros okullarında derinleşmesini gözlemlemiş olmasıdır. Bu tür gözlemleri Pyrrhon'un felsefi öğretilere karşı olan güveninin sarsılması ve bunun sonucu olarak da kuşkunun temelini oluşturmuştur.
Pyrrhon'un kuşkuculuğuna göre mutluluğa giden yol şöyledir:

Nesnelerin gerçek yasası kavranamaz.
Öyleyse nesnelere karşı tutumumuz yargıdan kaçınma olmalıdır.
Ancak bu tutumla ruhsal dinginliğe ulaşılabilir.

Yöntemsel kuşkuculuk aslında kuşkucu bir görüş değildir. Yöntemsel kuşkuculuk kuşkuyu kullanarak "kuşku duyulamaz olan"a ulaşmaya çalışır. Yani kuşkuyu aşmak için kuşku duyabileceklerimiz arasında yer almayanı bulmaya çalışır. Bu sayede aslında dolaylı olarak kuşkucu düşünürlerin bile kuşku duyamayacağı bir sistem kurmayı hedefler. Yöntemsel kuşkuculuğun en önemli ismi ve kurucusu Descartes'tır. Ardından yöntemsel şüpheyle en ilişkili isim kendi felsefesinin temellerinin Descartes'a dayandığını söyleyen Husserl'dır.

Descartes kuşkucu olarak bilinse de aslında kuşkucu değildir. Descartes, kuşkuyu bir netice değil, bir vasıta olarak kullanır. Kuşkuyu kullanmasının amacı "kuşku duyulamaz olan"ı bulmaktır. Burada Descartes kuşkuyu ortadan kaldırmak için kuşkuyu kullanır. Kuşku duyulamaz olandan bir düşünce geliştirerek kuşkusundan kurtulmayı amaç edinir. Descartes, kuşku duyulamaz olanı bulmak için kuşkuyu kullanır.
Descartes'ın "Cogito ergo sum" önermesi aslında ne olursa olsun bu deneyimlerimi yaşayan bir bilincin var olmasının kuşku götürmez olduğunu söyler. Evet, ben düşüncelerimde ve gördüklerimde yanılıyor olabilirim fakat ben en azından bu düşünceleri düşünüyorum. Düşüncelerim ister doğru ister yanlış olsun onu düşünen bir özne olmalıdır. Dolayısıyla her durumda ben varım.
Descartes "cogito ergo sum" önermesini sanılanın aksine Meditasyonlar kitabında değil, Yöntem Üzerine Konuşma'da kurar. Descartes Meditasyonlar'ında bu önermeyi bir adım daha ileri götürür: "cogito ergo sum"(düşünüyorum öyleyse varım) değil, "cogito, sum"(düşünüyorum, varım) der. Descartes burada aslında çok ince bir ayrım yapar. Yöntem Üzerine Konuşma'da düşünen bir öznenin varlığının zorunlu olmasını mantıksal bir zorunluluk olarak görür, ancak Meditasyonlar'da bunu daha da ilerletir: mantığı bir kenara bıraksak bile bunun böyle olması zorunludur der, "ergo" (öyleyse) ifadesini kaldırarak. "Ergo" burada bir mantık bağlacıdır ve Descartes bu mantık bağlacını kaldırır. Mantıktan kuşku duysanız bile bu önerme yine de doğrudur mesajını verir. Descartes bir de deneyimlerin deneyim olarak kendisinden şüphe edemeyeceğimizi söyler. En azından biz şu an bir şeyleri algılıyoruz. Bu algımız yanlış veya doğru olabilir ancak algıladığımız şeyleri gerçekten algılıyoruz.
Ancak bu Descartes'ın Meditasyonlar kitabında mantıktan kuşku duyduğu anlamına gelmez. Descartes, kitapta, bu düşünce dışında tüm düşüncelerini mantıktan yararlanarak kurar. Bu düşüncesini mantıksallıktan da öteye taşımasındaki amaç, bu önermenin mantıksal sonuçlardan bile daha önce geldiğini göstermektir.

Edmund Husserl, temelini Descartes'tan alır. Ancak Husserl şüphe konusunda Descartes'tan da ileri gider. Descartes şüphe duyulması imkansız iki şey önem sürmüştü: deneyimleyen özne ve deneyimlenenler. Descartes ardından mantıkla düşüncesini daha ilerletir ancak Husserl, şüpheyi daha da ileri götürdüğünden ötürü, burada durur. Böylece sadece bu Fenomenlerin kaldığını ve gerçek olabilecek tek şeyin de fenomenler olduğunu öne sürer. Husserl fenomenolojiyi bu temelden yararlanarak kurar.

Epikür Paradoksu (kötülük problemi ya da şer problemi), din felsefesinde kötülük ile mutlak iyi olan bir Tanrı'nın varlığının nasıl bağdaştığı şeklindeki bir sorudur. Sorunu ilk olarak Epikür mantıksal bir formül ile ortaya koymuş, o zamandan beri de felsefe ile hiçbir ilişkisi olmayan kişilerden filozoflara kadar hemen herkesin zihnini meşgul etmiştir.

MS II. yüzyılda yaşamış bir Kilise Babası olan Lactantius’un (ö. MS 340) aktarımına göre Epikür kötülük problemini bir ikilem biçiminde şöyle formüle etmiştir:

Tanrı, ya kötülükleri ortadan kaldırmak ister de kaldıramaz; veya kaldırabilir, ama kaldırmak istemez; ya da ne kaldırmak ister, ne de kaldırabilir; yahut da hem kaldırmayı ister hem de kaldırabilir. Eğer ortadan kaldırmak istiyor da kaldıramıyorsa, O her şeye kadir değildir; ki bu durum Tanrı’nın karakteriyle uyuşmaz; eğer ortadan kaldırabiliyor, fakat kaldırmak istemiyorsa, O kötü niyetlidir; ki bu da aynı şekilde Tanrı ile uyuşmaz; eğer O ne ortadan kaldırmayı istiyor, ne de kaldırabiliyorsa, hem kötü niyetlidir hem de her şeye kadir değildir; bu durumda da Tanrı değildir; eğer hem ortadan kaldırmayı istiyor, hem de kaldırabiliyorsa – ki yalnızca bu Tanrı’ya uygundur–, o zaman kötülüklerin kaynağı nedir? Ya da o kötülükleri niçin ortadan kaldırmamaktadır?
Epikuros
Problemin bir başka sunuluşu yüzyıllar sonra David Hume tarafından Din Üstüne Diyaloglar adlı eserinde Filon’nun ağzıyla şöyle yapılmıştır:

Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?
Öyleyse o güçsüzdür.
Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor?
Öyleyse o iyi niyetli değildir.
Hem güçlü, hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?
David Hume
Problem değişik versiyonlarla defalarca tekrarlanmıştır. Kötülük probleminin çok bilinen bir versiyonu da çağdaş filozof John Leslie Mackie tarafından ileri sürülmüştür.:

Tanrı vardır.
Tanrı mutlak iyidir.
Tanrı her şeye kādirdir (Her şeye gücü yeter).
Kötülük vardır.
Yukardaki maddelerden herhangi üçünü kabul eden kişi, dördüncüsünü reddediyor olmalıdır. Yani:

Eğer Tanrı varsa (madde 1) ve mutlak iyiliği (madde 2) istiyorsa ve istediği her şeyi yapabilecek kadar güçlüyse (madde 3) kötülük olmamalıdır.
Eğer Tanrı varsa (madde 1) ve sadece iyiliği istiyorsa (madde 2), fakat Dünya'da kötülük varsa (madde 4) Tanrı istediğini yapamıyor demektir. Böylece Tanrı her şeye kādir değil demektir.
Eğer Tanrı varsa (madde 1) ve her şeye kādirse (madde 3) ve kötülük de varsa (madde 4), Tanrı kötülüğü yaratmış ve mutlak iyi değildir.
Son olarak, eğer Tanrı aynı zamanda mutlak iyi (madde 2) ve her şeye kādirse (madde 3) ve buna rağmen kötülük varlığını sürdürüyorsa (madde 4) böyle bir Tanrı var olamaz.
Din felsefesinde bu sorulara cevap bulma çabasına genel olarak teodise denilmiş ve burada sorunun çözümüne çalışılmıştır.
Kötülük problemi bir dizi teolojik sorun yarattığı için birçok filozof önce "kötülük" kavramını sınıflandırmaya çalışmıştır. Leibniz'e kadar, özellikle de Hristiyan düşünürler, iki tür kötülükten söz etmiştir:

Doğal kötülük ya da fiziksel kötülük: Çağdaş Hristiyan teolog John Hick'e göre "hastalık yapan bakteriler, depremler, fırtınalar, kasırgalar, kuraklıklar ve benzeri durumlarda insan eylemlerinden bağımsız olarak meydana gelen kötülükler" bu gruptan sayılır.
Ahlakî kötülük: Acımasızlık, adâletsizlik, aldatma, kıskançlık, savaş, soykırım, yalan, zulüm vb. insan kaynaklı kötülüklerdir.
Bu sınıflandırmada ahlakî kötülüğün sorumlusu olarak insanın kendisi ve özgür iradesi gösterilmiş, tartışma "doğal kötülük" kısmında süregelmiştir. Leibniz bunlara daha sonra bir de "metafizik kötülük" kavramını ekleyecektir. Çağdaş teologlar kötülükleri bugün de kaynaklarına göre benzer şekilde sınıflandırmaya devam ederler.

Felsefe tarihinde bilinen ilk teodise girişimi Platon'a aittir. Sonradan geliştirilen birçok teodise düşüncesinin izleri Platon'un teodise düşüncesinde bulunabilir. Platon Evren'deki kötülüğün kaynağı olarak Tanrıyı/tanrıları görmez, başka şeyler kötülüğün kaynağı olmalıdır:

O insanlarla ilgili olarak meydana gelen bazı şeylerden sorumludur; fakat onlarla ilgili çoğu şeyin sorumlusu O değildir. O, her şeyin sebebi değil, yalnız iyi olanın sebebidir. Kötü olan şeylerle ilgisi yoktur. Tanrı iyi olduğu için, insanların başına gelen her şey, çoğumuzun sandığı gibi, ondan gelmez. Yalnız iyi olan şeyler Tanrıdan gelir... İyi olan şeyler de, kötülüklerden daha az olduğuna göre, Tanrı’dan çok değil, az şey gelir bize...
Bu nedenle kötü şeyler için başka sebepler aranmalıdır. Bunların Tanrı’dan geldiği söylenmemelidir.
Platon, Devlet
Platon, maddeyi de kötülüklerin kaynağı olarak görmez, daha çok Kötü Ruhları kötülüklerden sorumlu tutar gibidir. Örneğin Timaios'ta "Tanrı Dünya'yı mümkün olduğu kadar kavranabilen varlıkların en güzeline ve her bakımdan en kusursuzuna benzetmek istedi…" der. Ancak Yeni-Platonculuğun kurucusu Plotinus'dan başlayarak Platoncu düşünürler kötülüğün kaynağı olarak maddeyi görmüşlerdir.

Irenaeus (MS. 130-202), yaratma konusunu ele alan Hristiyan Kilise babalarının ilkidir. İraneus'a göre Tanrı'nın insanı yaratması evrimsel bir tarzda ve iki aşamadan oluşur. Birinci aşaması Tanrı'nın imgesi (image of God) aşamasıdır. İkinci aşama ise Tanrı'nın benzerliği (likeness of God) aşamasıdır ki bu aşama henüz sonlanmamış, sürmektedir. İraneus'a göre Tanrı, insanı Tanrı'ya giden manevi bir yolun henüz başında kusurlu ve mükemmellikten uzak olarak yaratmıştır. İnsana mükemmel olma potansiyeli verilmiştir, ancak bunun için insanın duyma, inceleme, akıl yürütme, anlama ve yorumlama aşamalarından geçerek ahlakî ve bilge bir varlık haline gelmesi gerekir. İnsanın iyilikleri kazanabilmesi için kötülüklerle ve sıkıntılı durumlarla yüzleşmesi gerektiği için Tanrı ile arasında bir bilişsel mesafe (epistemic distance) konulmuştur.

İnsan, başta, yaratılmamış bir Tanrı’nın imgesi ve benzeri olarak ortaya çıkarılmış – Baba her şeyi güzelce planlamış ve Kendi emirlerini vermiş, Oğul bunu uygulamaya koymuş ve yaratma işini gerçekleştirmiş, ruh da bunu sağlamlaştırmış ve (yaratılanları) çoğaltmış ve böylece insan ise her gün biraz daha gelişim geçirmiş ve yaratılmamış Bir olana yakın bir mükemmelliğe doğru yürümüştür. Zira Yaratılmamış olan mükemmeldir, bu da Tanrı’dır
Irenaeus, Against Heresies
İraneus'un teolojisi bugün yaygın olan Hristiyan teolojisinden belli farklılıklar gösterir. Augustinus teolojisine hakim olan "insanın düşüşü", "ilk günah", "kefaret" gibi kavramlar İraneus teolojisinde etkili değildir. Irenaeus mânevi evrim düşüncesi için benimsediği özgür irade anlayışında Augustinus'tan çok farklı düşünmemekte, fakat bu özgürlüğü ileriye yönelik bir amaç olarak tasarladığı için Augustinus'un günah (geçmişe yönelik) fikrinden ayrılmakta ve daha optimistik çizgiye yaklaşmaktadır. İraneus'un Augustinus'tan çok daha önce geliştirdiği bu teodise anlayışı 20. yüzyılın Hristiyan teologlarından John Hick tarafından revize edilerek savunulmaktadır.

Orta Çağ Hristiyan Düşüncesi'ni derinden etkileyen filozoflardan olan Augustinus'a (MS. 354-430) göre Tanrı insani kendisinde hiçbir günah olmaksızın yaratmıştır ve onu kötülüklerden yalıtılmış bir Dünya'ya yerleştirmiştir. Ama insan Tanrı vergisi özgürlüğünü bilerek kötüye kullanmış ve günaha düşmüştür. Bütün insanlar Adem'in günahı yüzünden lanete uğramıştır, Tanrı hepimizi sefalete terk edebilecek iken, sırf iyi olduğu için içimizden bir kısmını kurtarmaktadır. Bazı insanlar bu nedenle ancak Tanrı'nın lütfuyla affedilecek, diğerleri cezaya tabi tutulacaktır. Görüldüğü gibi Augustinus'un teodise felsefesine Hristiyanlığın insanın düşüşü, ilk günah ve kefaret gibi konular egemendir. Ayrıca Augustinus'a göre, gerek varlığın kötü fonksiyonundan kaynaklanan kötülük, gerekse de günaha karşılık gelen cezadan kaynaklanan kötülük, Evren'de ahenksizliği değil, ahengi doğurur. Öyle ki bu Dünya, üzerinde hiç kötülük olmayan bir Dünya kadar iyi ve güzeldir.
Augustinus Plotinus'a benzer şekilde kötülüğü, madde ile açıklamaya çalışır. Ona göre kötülük, iyiliğin yokluğudur. Tanrı saf ve nihai iyiliktir, mutlak ve değişmezdir. Ancak Tanrı'nın yarattığı Evren "yokluk"tan yaratılmıştır, değişkendir ve maddenin oluşumu iyiliğin eksikliğinden, Tanrı'daki gibi saf ve mutlak olmamasındandır. Evren'in kendisi de aynı Tanrı gibi iyilikle doludur ama her şey aynı oranda iyilik içermez. Varlıklarda bir hiyerarşi vardır ve bu hiyerarşinin en üstünde en iyiler bulunur. Güneş, ay, yıldızlar, melekler, insanlar, kuşlar, balıklar, ışık ve karanlık hep iyidir. Ancak hiçbiri Tanrı kadar mükemmel değildir, farklı seviyelerde dururlar. Ayın güneş kadar parlak olmasını istemek nasıl doğru değilse, her varlığın mutlak iyi olmasını istemek de doğru değildir.
Augustinus'a göre deprem, fırtına, salgın hastalıklar gibi doğal kötülükler insanların işlediği günahların cezai sonuçlarıdır. Fakat bu cezalar adil olduğu için Evren'in mükemmelliğini bozmaz.

Damak zevki bozulmamış birine lezzetli gelen ekmek, damak zevki bozulmuş birine lezzetli gelmeyebilir; gözleri sağlıklı birine ışık hoş gelirken hastalıklı gözlere acı verebilir. Aynı şekilde senin hakkaniyetin dürüst olmayan kişilere hoş gelmez: haydi haydi iyi olarak yaratmış olduğun ve aşağı seviyedeki yaratıkların bir bölümü ile uyum içinde bulunan bir engerek ve bir küçük yer solucanı da hoş gelmez. Kötüler bu aşağı bölgelere daha çok uyum sağlayarak sana (Tanrı) olan benzerliklerini yitirirler; tersine sana daha çok benzemeye çalışanlar ise, üstün yaratıklarınla daha çok uyum içerisine girerler. Kötünün ne olduğunu aradım ve onun bir töz olmadığını keşfettim, kötülük yüce tözden yâni Tanrım, senden yüz çeviren, bu içten zenginlikleri reddeden, daha aşağı seviyedeki şeylere dönerek dışarıda gururla şişinen bir irâdenin ahlâk bozukluğudur
Augustine, İtiraflar

Leibniz kötülük problemine çözüm önerisini "mümkün dünyalar teorisi" adı verilen bir teori ile açıklar. Buna göre Tanrı mümkün dünyaların en iyisini yaratmıştır. Mümkün olanın en iyisini yaratabilmek için birtakım kötülüklere göz yummak zorundadır

Kürtaj, hamilelikte rahim içerisindeki ceninin tıbbi müdahale ile alınmasıdır. Bunun yanı sıra rahim iç duvarından kazınarak örnek alınıp incelenmesi de kürtaj olarak adlandırılır. Türkçeye 1930'larda Fransızca curetage (küret denilen cerrahi aletler ile kazıyarak temizleme şeklinde cerrahi müdahale) sözcüğünden geçmiştir.

Kürtajı resmî olarak serbest bırakan ilk ülke 1920 yılında tıbbi bir neden olmasa dahi kürtajı serbest bırakan Sovyetler Birliği'dir. Bunun ardından resmî verilere göre 1934 yılına dek 700.000 kürtaj yapıldı, 1930'lara dek artan kürtaj sayısını azaltmak için bir takım önlemler alındı. 1936-1955 yılları arasında ülkede tıbbi olmayan nedenlerle kürtaj yasaklandı. Türkiye'de de uzun yıllar yasak olan kürtaj, 12 Eylül Darbesi sonrası Askerî İdare'nin 27 Mayıs 1983'te çıkardığı yasayla serbest bırakıldı.

İstenmeyen gebelikler (hamilelik) sonlandırılmak istendiğinde kürtajın son adet tarihi itibarıyla yasal olduğu ülkelerde farklı sınırlar vardır. Bu duruma yasal tahliye ya da kürtaj denilmektedir. Türkiye' de 2827 sayılı yasanın 5. maddesine göre gebeliğin 10. haftası bir limit şeklinde kullanılarak kürtaj işlemi yasal olarak yapılmaktadır. Yasalar ile ilgili bu işlem sadece kadın doğum uzmanlarının yetkisi altındadır. İşlem hekim ve hasta arasında gizli kalmaktadır. Gebede ciddi bir hastalık mevcut ise ve gebe kalma durumu kişi için risk oluşturuyor ise ya da gebelik süresince zararlı olan yalnız kendisinin kullanmakta zorunlu kılındığı ilaçlar var ise kişiye terapotik kürtaj (tedavi amaçlı kürtaj) uygulanır.

İşlemin gerçekleşmesi için bir tane değil birden fazla hekimin onayı gerekir ve sağlık kurulu raporuna gerek duyulur. Gebelik süresince takibi yapılan bebeğin sakatlık ya da kalp ritimlerinin olmadığı kesinleştiği gibi durumlarda terapötik kürtaj uygulanır. İşleme geçilmeden önce USG ile gebelik durumunun ve rahim dışındaki yerleşim durumu gözlenir. Kürtaj işlemi sırasında Genel ya da lokal anestezi uygulanır. Kişi genel anesteziye alınacak ise işlem öncesi 4 saat kadar oral alımı durdurulur.
Hastanın uygulanan ilk kürtajı ise ya da önceden yapılmış sezaryen ile doğumu varsa Genel anestezi ile kürtaj yapılır. Yalnız kişinin geçmişte yaptırmış olduğu kürtajları varsa ya da normal doğum eylemi gerçekleştirilmiş ise lokal anestezi yapılabilir. Lokal anestezi, Anestezi uzmanları tarafından serviks bölgesi özel ilaçlar ile uyuşturulur. Genel anestezi ise intravenöz yol ile ilaç uygulanarak Anestezi uzmanı tarafından yapılır. İşlem öncesinde jinekolojik muayene ve rahim yapısı değerlendirilmelidir. İşlem 5 ila 15 dakika kadar sürer. Lokal anestezi ile 15 dakika kadar, Genel anestezi ile 30 dakika kadar sonra kişi ev ortamına gönderilebilir. Analjezik, antibiyotik, kanamayı azaltmak amaçlı Hekim tarafından ilaçlar önerilir.

Kürtajın riski prosedürün ne kadar güvenli olarak yürütüldüğüne bağlıdır. Dünya Sağlık Örgütü güvenli olmayan kürtajı yetkin olmayan şahıslarca, tehlike yaratan ekipmanla veya hijyenik olmayan şartlar altında yapılan kürtaj olarak tanımlar. Gelişmiş ülkelerde yapılan yasal kürtaj tıptaki en güvenli prosedürlerdendir. Örneğin ABD'de kürtajdan ölüm oranı 100.000 vakada 0,7'dir; bu kürtajın doğum yapmaya göre 13 kat daha güvenli olduğu anlamına gelmektedir. Kürtajla alakalı ölüm oranı hamileliğin ilerlemesiyle artsa da, 21. haftaya kadar doğumdan daha azdır.
Hamileliğin ilk üç aylık döneminde vakum aspirasyonu en güvenli yöntemdir. Bu prosedürüm komplikasyonları nadirdir ve rahim delinmesi, iltihaplanma ve ikinci bir prosedür gerektirecek şekilde parça kalmasından oluşur.

Asherman sendromu (rahim içerisinde yapışıklık oluşması)
İşlem sonrası enfeksiyon (endometrit)
Uzamış vajinal kanama (içeride bir miktar gebelik ürünü kalması nedeniyle oluşabilir)
Kullanılan her türlü anestezik maddeye bağlı ilaç alerjisi
Kürtaj işlemine rağmen gebeliğin devam etmesi
Stres, kaygı bozukluğu, panik atak
Sonraki regl döneminin değişmesi sayılabilecek riskler arasındadır.

İşlem sonrası Genel anestezi etkisi 1 saat kadar sürer. Bu süre içerisinde kişi gözlem altında tutulur. Bir saat kadar sonra hasta kendine gelmesiyle normal aktivitelerine dönmesi beklenir. Ağrı çoğu zaman olmaz, olması durumunda analjeziklere yanıt verir. Çok az derecede bir kanama, menstruasyondan çok daha az vajinal hemoraji olur. Kanama en fazla on gün kadar sürer. Kişi bir buçuk ay kadar sonra menstruasyon kanaması geçirir. Kürtaj sonrası vajinal kanamalar olacağından cinsel ilişkiye ara verilmelidir.
Kürtaj işlemi yapılan kadınlar tekrar hamile kalabilirler. Bazı vakalarda tüplerdeki tıkanıklık, kürtaj esnasında meydana gelen rahim delinmesi, İşlem sonrası enfeksiyon, uterusun yapışması gibi olumsuz durumlarda hamile kalmada zorluklar yaşanabilir.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada sadece 52 ülkede, hamile bir kadının talebi doğrultusunda, herhangi bir gerekçe göstermeksizin yapılan kürtaj yasal sayılıyor. Avrupa coğrafyasında kürtaj bugün sadece Malta'da tamamen yasak. Müslüman halkın çoğunlukta olduğu ülkelerde ise herhangi bir sebepten ötürü kürtaja izin veren iki  ülke bulunuyor: Tunus ve Türkiye. Türkiye'de kürtaj 27 Mayıs 1983'ten bu yana "Nüfus Planlaması Kanunu"nun 5. ve 6. maddelerince yasaldır. Kürtaj hamileliğin 10. haftasına kadar gebenin rızasına ve kadının sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı müddetçe yasaldır. Kadının 18 yaşının altında olması durumunda ebeveynlerinin izni gerekmektedir. Kadın evli ise kocasının da rızası gerekir.

Azerbaycan'da kürtaj - Azerbaycan'da kürtaj, 1955'ten bu yana, hamileliğin ilk 28 haftalık döneminde istenildiğinde özgürce gerçekleştirilebilen, yasal bir tıbbi operasyondur.
İspanya'da kürtaj - İspanya'da kürtaj, 5 Haziran 2010'dan bu yana, hamileliğin ilk üç aylık döneminde istenildiğinde özgürce gerçekleştirilebilen, yasal bir tıbbi operasyondur.
Almanya'da kürtaj - Almanya'da kürtaj, zorunlu danışmanlık şartıyla 12 haftaya kadar yasaldır. Hamile kadının fiziksel veya zihinsel sağlığı için önemli bir tehlike oluşturması durumunda hamileliğin ilerleyen dönemlerinde de izin verilir.
Ermenistan'da kürtaj - Ermenistan'da kürtaj talep üzerine 12 haftaya kadar ve özel durumlarda 12 hafta ile 22 hafta arasında yasaldır.
Kazakistan'da kürtaj - Kazakistan'da kürtaj, seçmeli bir prosedür olarak 12 haftaya kadar yasaldır ve sonrasında sadece özel durumlarda uygulanabilmektedir.
Rusya'da Kürtaj - Rusya'da kürtaja yasal olarak sadece tecavüz vakalarında 12 ila 22 hafta arasında izin veriliyor.
ABD'de Kürtaj - Amerika'da, 1973'teki tarihi kararla tüm kadınlar yasal kürtaj hakkı kazandılar, örnek: bir live-ivf kuruluşu.
Arnavutluk'ta kürtaj - Arnavutluk'ta kürtaj 7 Aralık 1995'te tamamen yasallaştırıldı. Kürtaj işlemi gebeliğin on ikinci haftasına kadar yapılabilmektedir.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nde kürtaj - Kıbrıs Cumhuriyeti'nde kürtaj, sınırlı bir şekilde serbest bırakılmıştır. Bu konudaki en yeni yasa 1986 tarihlidir. Kürtaj, sadece anneye herhangi bir fiziksel veya ruhsal zarar gelmesi riski varsa, fetüs bozukluğu riski mevcutsa veya annenin ırzına geçilmiş veya herhangi bir "sosyal ve aile statüsünü etkileyen" cinsel suç işlenmişse yasaldır.

Cinsiyet tercihli kürtaj
Azerbaycan'da kürtaj
Nüfus azalması
Benim bedenim, benim kararım
Tecavüz hamileliği
Mifepriston + Misoprostol
Zorla kürtaj
Türkiye'de kürtaj
Tüp bebek

Kıta felsefesi, Avrupa'daki 19. ve 20. yüzyıl felsefe geleneklerini tanımlamakta kullanılan terim. 20. yüzyılın ikinci yarısında anadili İngilizce olan filozoflar tarafından, analitik felsefenin dışında kalan görüş ve düşünceler için kullanılmaya başlanmıştır. Kıta felsefesi, şu akımları içinde barındırır: Alman idealizmi, fenomenoloji, varoluşçuluk (Kierkegaard ve Nietzsche'ninki gibi önceki düşüncelerle birlikte), yorumsama, yapısalcılık, postyapısalcı felsefe, Fransız feminizmi, Frankfurt Okulu'nun eleştirel teorisi ve Batı Marksizmi ile psikoanalitik teorinin ilgili alanları.
"Analitik felsefe" gibi, "Kıta felsefesi" teriminin de açık bir tanımı yoktur ve diğer felsefî görüşlerle oldukça az aile benzerliğine sahiptir. İngiliz filozof Simon Glendinning; bu terimin aslen betimlemeden ziyade, analitik felsefeciler tarafından reddedilen ve beğenilmeyen Batı felsefesi akımlarını işaret eden küçültücü bir fonksiyonu olduğunu öne sürmüştür.

Yukarıda anlatılan anlamda "Kıta felsefesi" kavramı, geniş çapta ilk olarak İngilizce konuşan filozoflar tarafından 1970'li yıllarda; Fransa ve Almanya'da yayılan fenomenoloji, varoluşçuluk, yapısalcılık ve postyapısalcılığın ortak adı olarak üniversite kürsülerini tanımlamak için kullanıldı.
Diğer yandan yakın anlamıyla kullanılan kavram, John Stuart Mill'in Samuel Taylor Coleridge hakkında yazdığı; Kant felsefesinden etkilenen "Kıta felsefesi" ve "Kıta filozofları" düşüncesini, Jeremy Bentham'ın ve genel olarak 18. yüzyılın İngiliz deneyciliğiyle karşılaştırdığı yazıya, 1840 yılına dayandırılabilir. Bu kavram; Bertrand Russell ve George Edward Moore'nin mantıksal analiz kullanarak doğa bilimleri ile felsefe için sıkı bir ittifak vizyonu oluşturmalarıyla 20. yüzyılda önem kazandı. Geniş bir çevrece "analitik felsefe" olarak benimsenen bu gelenek, Britanya ve Amerika'da 1930'dan itibaren baskın duruma geldi. Russell ve Moore, Hegelcilik akımı ile yakın felsefî bağlantılarını reddederek, bunu kendi hareketlerinin ayırt edici özelliği haline getirdiler. 1945 yılındaki bu ayrım ile Russell, "Kıtasal ve İngiliz olarak ayırt edilebilinir iki farklı felsefe okulu" ortaya çıkardı.
1970'li yıllardan beri Amerika ve Britanya'daki pek çok filozof, Immanuel Kant ve sonrasındaki Kıta filozofları ile ilgilenmeye başladı ve çoğu Avrupa ülkesindeki felsefî gelenekler de benzer şekilde "analitik" akımın boyutlarıyla bir bütün olarak ele alındı. Fransa'da Jules Vuillemin, Vincent Descombes, Gilles Gaston Granger, François Recanati ve Pascal Engel gibi filozofların dahil olduğu analitik felsefe ilerlerken; benzer şekilde Birleşik Krallık, Kuzey Amerika, Avustralya'daki üniversitelerin felsefe bölümlerinde de kendini "Kıta filozofu" olarak tanımlayanlar bulunmaktadır. Bu nedenle "Kıta felsefesi", coğrafî bir ayrımdan ziyade bir felsefî gelenek ve etkiler dizesini tanımlamakta kullanılır.

Daha dar anlamda Kıta felsefesi tarihinin Alman idealizmi ile başladığı düşünülür. Simon Critchley ve Robert C. Solomon ise Kıta felsefesinin kökenini bir dönem daha geriye, Jean-Jacques Rousseau'nun çalışmalarına dayandırır. Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Schelling ve sonradan Hegel'in öncülüğünde Alman idealizmi; 1780 ve 90'lı yıllarda Immanuel Kant'ın çalışmalarından esinlenilerek ortaya konulmuş, romantizm düşüncesi  ve Aydınlanma Çağı'nın devrimci politikaları ile sıkıca ilişkilendirildi. Yukarıda anılan merkezî figürlerin yanı sıra Friedrich Heinrich Jacobi, Gottlob Ernst Schulze, Karl Leonhard Reinhold ve Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher'in de Alman idealizmine önemli katkıları oldu.
"Kıta felsefesi"nin geleneksel kökeninin pek çok bağlamda fenomenolojiye dayanması nedeniyle Edmund Husserl de, Kıta felsefesi için genelgeçer bir figür olmanın yanı sıra analitik gelenek için de kabul edilmiş bir kişidir. Husserl'in ortaya koyduğu kavram olan noema (düşüncenin psikolojik olmayan özü), Gottlob Frege ile yazışmaları ve mantık doğasına yönelik yaptığı çalışmalar, analitik filozoflar arasında ilgi uyandırmaktadır.
José Guilherme Merquior, analitik felsefe ile kıta felsefesi arasındaki ayrımın ilk olarak; bilimsel farkındalığı ve sezgisinin yüksekliği ile varoluşçuluğa zemin hazırlayan Henri Bergson (1859-1941) tarafından açıklığa kavuşturulduğunu ileri sürdü: "Fransa'daki en saygın felsefî düşünce, (Anglo-Cermen analitik okullardan) çok farklı bir hâl aldı. Bütün bunun Henri Bergson ile başladığı söylenebilir."
1930'lu yıllarda Nasyonal sosyalizmin yükselişiyle; Almanya'daki Yahudi filozoflar ile Viyana Çevresi'nde ve Frankfurt Okulu'ndaki gibi liberal politika yanlısı filozofların çoğu, İngilizce konuşulan ülkelere kaçtı. Kalan filozofların, üniversitelerin idaresini ele alan Nazi yönetimini kabullenmeleri gerekti. Almanya'da kalarak en çok öne çıkan filozoflardan biri olan Martin Heidegger'in dahil olduğu diğer bir grup ise iktidara gelmesiyle nasyonal sosyalizmi benimsediler.
II. Dünya Savaşı'nın hem öncesinde, hem de sonrasında; Fransa'da Alman felsefesine ilgi büyüdü. Komünizme duyulmaya başlanan ilgi, Üçüncü Fransa Cumhuriyeti'nin yükseköğretim politika programlarında ilk defa yoğunca işlenen Marx ve Hegel ilgisine dönüştü. Aynı zamanda Husserl ve Heidegger'in fenomenolojik felsefesi de, Fransız felsefesindeki çeşitli farklı düşüncelerle sağladığı uyum nedeniyle gitgide etkili olmaya başladı. Fenomenolojinin bu popülerliğinin en büyük nedeni, kendi felsefesini varoluşçuluk olarak tanımlayan yazar ve filozof Jean-Paul Sartre'dir.

Michael E. Rosen, Kıta felsefesinin karakteristiğindeki ortak konuları tanımlamıştır.

Öncelikle Kıta filozofları, görüngüleri anlamanın tek ve en doğru yöntemi olarak doğa bilimlerini ele alan bilimciliği genellikle reddederler. Onlara göre bilim, "yaşantı öncesi ön-teorik bir alt katmana" ihtiyaç duyar ve bilimsel metotlar, bu bildirişimselliği tamamen anlamak için yeterli değildir.
İkinci olarak Kıta felsefesi, bu bildirişimi genellikle bağlam, zaman ve mekan, dil, kültür veya tarih değişkenleriyle ele alır ve bu nedenle tarihselciliğe meyillidir. Kıta felsefesine göre felsefî bir argüman, tarihsel ortaya çıkışının metinsel ve bağlamsal boyutlardan ayrılamaz.
Üçüncü olarak Kıta felsefesi; bilinçli insanın, muhtemel yaşantının bu bildirişimini değiştirebileceğini varsayar: "Eğer insan yaşantısı rastlantısal bir yaratılış ise o, başka şekillerde yeniden yaratılabilir." Bu nedenle Kıta filozofları, teori ile pratiğin bütünlüğü ve onların kişisel, ahlakî ve politik dönüşümleri ile ilgili felsefî sorgulamalara yönelirler. Bu eğilim, Marksist gelenekte kendini açıkça göstermektedir ("Filozoflar dünyayı sadece farklı biçimlerde yorumladılar, oysaki asıl mesele onu değiştirmek.") ve ayrıca varoluşçuluk ile postyapısalcı felsefenin odak noktasındadır.
Kıta felsefesinin son karakteristik özelliği ise meta-felsefe vurgusudur. Doğa bilimlerinin gelişim ve başarısının sonucunda Kıta filozofları sıklıkla, felsefenin yöntem ve doğasını yeniden bulmaya çalıştılar. Bu durum, Alman idealizmi veya fenomenoloji gibi bazı akımlarda felsefenin ilk, temel, birincil bilim olduğu yönündeki geleneksel görüşün gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koyarken; yorumsama, eleştirel teori veya yapısalcılık gibi diğer akımlarda, felsefenin indirgenemez biçimde kültürel ve uygulamalı bir sahayı incelediği düşüncesini yarattı. Kierkegaard, Nietzsche ve sonradan Heidegger ile Derrida gibi Kıta filozofları ise felsefî herhangi bir anlayışın, önceden belirlenmiş hedeflerine tutarlı olarak ulaşıp ulaşamayacağı kuşkusu duydular.
Sonuç olarak yukarıda anılan konular; şartlarla sınırlandırılıp şekillendirilmiş bilgi, deney ve hakikatin en doğru biçimde, deneysel sorgulamadan ziyade felsefî düşünce ile anlaşılacağı fikrine dayanan Kant felsefesinden gelmektedir.

20. yüzyılın başlarından 1960'lı yıllara kadar kıta filozofları, bir kısmı Nietzsche ve Heidegger'in Alman Yahudi öğrencilerinden oluşan, işkenceden dolayı ve II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri'ne giden kıta filozoflarının varlığına rağmen yalnızca aralıklı olarak İngiliz ve Amerikan üniversitelerinde tartışıldı. Hannah Arendt, Leo Strauss, Theodor W. Adorno ve Walter Kaufmann, 1930'ların sonu ve 1940'ların başlarında gerçekleşen bu dalganın en bilinen isimleridir. Buna rağmen üniversitelerin felsefe bölümleri 1960'ların sonunda ve 1970'lerin başında kıta felsefesi dersleri açmışlardır. 1970 ve 80'lerde postmodernizmin yükselişiyle bazı İngiliz ve Amerikan filozoflar, kıta filozoflarının metot ve yargılarına daha belirgin biçimde karşı çıkmaya başladılar. Örneğin John Searle, "entelektüel zayıflığı" nedeniyle Derrida'nın yapısöküm düşüncesini eleştirdi. Sonrasında Cambridge Üniversitesi tarafından kendisine onursal unvan verilmesi de protesto edildi.

Analitik felsefe

Rosen, Michael (1998). "Continental Philosophy from Hegel" (PDF). Harvard University. 3 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 21 Mayıs 2012.  (İngilizce)
Stone, Abraham D. (2005). "Heidegger and Carnap on the Overcoming of Metaphysics" (PDF). University of California. 2 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 21 Mayıs 2012.  (İngilizce)

Lao Zi (老子, Çince, okunuşu Laotsı) kimi pinyin kullanılmayan eski kaynaklarda adı Lao Tzu, Lao Tse, Laotze diye geçer. Lao Çince 'yaşlı', Zi ise 'üstad', 'bilge' anlamına gelir. Tao Düşüncesi'nin kurucusu kabul edilen önemli bir Çin düşünürüdür. Dao De Çing kitabının yazarıdır.
Laozi, Çin tarihi belgelerine göre milattan önce 6. yüzyılda Çuu Devletinin Kuu ilinde (Kǔ Xiàn), yani günümüzdeki Henan eyaletinin Lùyì kasabasında doğmuştur. Bir başka görüş ise, Çin'in Yüz Düşünce Okulu ve Savaşan Beylikler Dönemi olan MÖ 4. yüzyılda yaşamış olabileceğini söyler. Ancak, önemli takipçilerinden Çuang Zi'nin (莊子) MÖ 4. yüzyılda yaşadığı düşünülürse bu görüşün temelleri zayıflamaktadır.
Bir rivayete göre Çou Hanedanlığı'nın imparatorluk kütüphanesinde arşivciydi; 80 yaşına geldiğinde Çin'i terk etti. Hangu sınır kapısından geçerken muhafız Yin Şi, Laozi'den gitmeden önce öğretilerini kaleme almasını istedi ve o da Dao De Çing kitabında görüşlerini derledi. Bazılarına göre ise Laozi Çin'in efsanevi Sarı İmparatoru Huang-Di idi. Kadim olan öğretilerde ve düşünürlerde sıkça görüldüğü gibi Dao De Çing kitabının kendinden önce zaten var olan görüşlerin, bilgilerin Laozi tarafından bir araya getirilerek derlenip düzenlenmiş olduğu da iddia edilmektedir. Çok daha eskiye dayanan Yi Çing kitabından esinlendiği ya da yine bölgenin göçer halde yaşayan Şamanik toplumları gibi Doğu Asya halklarının evren ve yaşam hakkındaki gözlem, bilgi ve görüşlerinin derlenmiş hali olduğunu ileri süren güçlü görüşler de vardır.
Laozi'nin aktardığı bu metni, ister kendi görüşleri ister derleme olsun, yazılı klasik eser olarak dünya halklarına sunması, halkların kendi tarihi bilgi birikimlerinin günümüzdeki fizik biliminin kuantum mekaniği kuramları ile ne kadar örtüştüğünü görebilme olanağını doğurmaktadır. Yalın doğanın derin gözlemlerine dair bu bilgiler onu hem kendi döneminde hem de günümüzde çok önemli bir üstad yapmıştır. İnsanın sonradan yarattığı akıl ve düşsel evreni ile kendiliğinden doğal akışındaki evrenin farklılığını sağlam ilkelerle ortaya koymuş ve asıl olanın doğal akış, yol olduğunu sürekli vurgulamıştır. Asıl yolu (Dao'yu) kavramak için de akıl ve düşsel kurguladığımız evren ile ilgili bilgilerimizden kurtulmamız gerektiğini, bu bilgilerin asıl doğal evreni kavramak için hem zayıf kalacağını hem de engel oluşturacağını savunmuştur. Newton Mekaniği fizikte yüzyıllarca en son nokta sanılırken, Einstein'ın Görecelik Kanunu ile sarsılmıştır. Einstein ise Kuantum Mekaniğindeki Belirsizlik İlkesini saçma bulmuştu. Daocular fiziğin en küçük parçacığı bulmaya verdiği aşırı önemin onun en önemli engeli olduğunu savunur. Onlara göre bulunmuş ya da bulunabilecek olan en küçük parçacık evreni anlatamaz. Evrenin kaynağı var olana değil var olmayana dayanır. Bu hali Lao Zi Dao olarak anmaktadır ve eklemektedir: aslında onun ne adı var ne de kendi. Lao Zi'nin varlık olmama hali yani "yok" veya "hiç" haline yaptığı vurgu ile "kendiliğindenlik döngüsü"ne verdiği önem her türlü otoriteyi de dışlar. Akışa müdahale etmek olarak görür. İnsanın kendi zihninde yarattığı evrenleri de akışa müdahale olarak görür. Dao De Çing kitabında anlatılan ilkeler ve görüşler Çin Tıbbı'nın felsefi temelini oluşturur.
Laozi dünya kültürler tarihi boyunca yeryüzüne gelmiş düşünürler arasında en etkili ve ilham verici karakter olarak görülür. Dao düşüncesi sıklıkla felsefede diyalektik mantıkla karıştırılır. Kendi çağdaşı olan antik grek felsefesinde diyalektik düşüncenin öncüsü görülen Elealı Zenon'un paradoks mantığı veya Platon, Aristo gibi felsefecilerde bir şeyin karşıtıyla akıl yürütmek yöntemi; veya yakın dönemdeki düşünürlerden Kant, Hegel ve Marx düşüncesinde çelişkilerin doğurganlığı türü kuramlar basit veya karmaşık halleriyle diyalektik mantık içinde ele alınır. Ancak Dao'da yer alan ve yin ve yang olarak geçen karşıtlıklar ilkesi; yin ve yang'ın mutlak olmayışlarıyla, yani, bir şeyin tümden yin veya tümden yang olamaması, her kutbun içinde karşıtını barındırması, ayrıca bir kutup göreceli yin iken yang'a veya tersine dönüşebilir olması gibi nedenlerle diyalektik mantık ile aynı değildir. Yin ve Yang kuramında mantık olup olmadığı tartışmalıdır. Varsa bile ancak Kuantum Fiziği'ndeki Belirsizlik İlkesinde olduğu gibi "bir şeyin hem bu hem şu, hem orada hem burada, hem geçmişte hem gelecekte olabileceği" şeklinde bir mantık yin ve yang kuramının ilkelerine daha çok yakındır. Zaten çağdaş bilim anlayışı ile çatıştığı yer akıl ve mantık konusunda çok sıra dışı bir konumda olmasıdır. Ancak Kuantum Fiziğiyle öğrenilen yeni bilgi ve gözlemler Lao Zi'nin görüşlerinin bir kısmını ispatlar gibi durmaktadır. "Hiçlik" veya "Yokluk" ya da Lao Zi'nin deyimiyle "Dao" temel ilkesinin henüz Kuantum Fiziğinde de bir karşılığı yoktur. Günümüzde Daocular zaten olmaması gerekir çünkü Dao "varlık" değildir, demekteler.
Klasik Kadim Çin'de Lao Zi'nin görüşlerinden etkilenen farklı okullar da ortaya çıkmıştır. Devletlerin yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerine görüşler ortaya atmış olan Fajia (Çince: 法家; pinyin: Fǎjiā) okulu veya bireysel özgürlükleri ön plana çıkaran ve anarşizmle benzerlik kurulan anti-otoriteryenler okulu Lao Zi'nin görüşlerinden etkilenmiş düşünce okulları arasında en önemlileridir.

Laozi, 老子'nin modern pinyin romanizasyonudur. Kişisel bir isim değil, daha ziyade 'eski' veya 'saygıdeğer' anlamına gelen onursal bir unvandır. Yapısı Konfüçyus, Mensiyüs ve Zhuangzi gibi diğer antik Çin filozoflarınınkiyle uyuşmaktadır.

Yirminci yüzyılın ortalarında, Batılı akademisyenler arasında Laozi olarak bilinen kişinin tarihselliğinin şüpheli olduğu ve Tao Te Ching 'in "birçok elin yazdığı Taoist sözlerin bir derlemesi" olduğu ve daha sonra bir yazarın icat edildiği konusunda fikir birliği oluşmuştu. Kitabın merkezi bir Üstat figürünün belirgin yokluğu, onu hemen hemen diğer tüm erken Çin felsefi çalışmalarıyla belirgin bir tezat oluşturur.
2023 itibarıyla, Tao Te Ching 'den metin içeren en eski el yazması, Guodian-Chu-Şeritleri'nin bir parçası olarak kazılan bambu şeritlerine yazılmış, MÖ 4. yüzyılın sonlarına tarihlenir. Ancak bunlar, Tao Te Ching'in hala revizyon ve değişikliklerden geçtiğini gösteren diğer çalışmalardan alıntılarla karıştırılmış durumdadır. Tao Te Ching 'in kendi başına eksiksiz bir biçimde en eski el yazmaları Mawangdui'deki bir mezarda keşfedildi ve MÖ 2. yüzyılın başlarına tarihlenir. Alınan Tao Te Ching 'de yer alan pasajlar üzerine erken yorumların analizi, tekil bir yazarlık olayından ziyade metin için birikimsel bir evrimi destekler.

Sirke Tadanlar

老子 Lǎozĭ 道德經 Dàodéjīng Chinese+English+German20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lawrence Mark "Larry" Sanger (d. 16 Temmuz 1968), Amerikalı internet proje / yazılım geliştiricisi, Wikipedia'nın kurucularından ve Citizendium'un kurucusu.
Sanger; Anchorage, Alaska'da büyüdü. Erken yaşlardan itibaren felsefeyle ilgilenmeye başladı. 1991 yılında Reed Koleji'nden felsefe lisansı (Bachelor of Arts) alan Sanger 2000 yılında Ohio State Üniversitesi'nden Felsefe Doktoru unvanı aldı. Felsefi çalışmalarının çoğu epistemoloji (bilginin teorisi) üzerine odaklanmıştır.
Çeşitli çevrimiçi ansiklopedi projelerinde yer almıştır. Wikipedia'nın öncülü sayılan Nupedia'da baş editörlük, Wikipedia'da baş organizatörlük (2001-02) ve Citizendium'da kurucu şef editörlük yapmıştır. Nupedia görevinden itibaren makale gelişim süreci ile ilgilenmiştir. Sanger Wikipedia'nın yaratılmasına yol açan bir wiki uygulaması önermiştir. Başlangıçta Vikipedi Nupedia için tamamlayıcı bir proje olmuştur. Wikipedia'nın erken dönem toplum lideridir ve özgün politikaların birçoğunu oluşturan kişidir.

Sanger Bellevue, Washington'da doğdu. 7 yaşındayken ailesi Anchorage, Alaska'ya göç etti. Babası bir deniz biyoloğu annesi ise çocuk bakıcısı idi.
Erken yaşlardan itibaren felsefe ile ilgilenmeye başladı.
1986 yılında liseden mezun olduktan sonra felsefe eğitimi için Reed College'a kaydoldu. Kolejdeyken internet ve internet yayıncılığı ile ilgilenmeye başladı.
Sistematik Felsefe Derneği isimli bir felsefe tartışma listesini başlattı ve yönetti.
1991 yılında Reed Koleji'nden felsefe lisansı alan Sanger 2000 yılında da Ohio State Üniversitesi'nden Felsefe Doktoru unvanı aldı.

X'te Larry Sanger
Facebook'ta Larry Sanger
YouTube'da Larry Sanger
Larry Sanger17 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Sanger's personal website.
Wikipedia's forgotten founder Larry Sanger 14 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Sanger was interviewed on This Week in Startups.
Larry Sanger - SISCTI 3429 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Sanger spoke at Monterrey, Mexico during the SISCTI 34 conference.
Video interview: Larry Sanger talks about Wikipedia and his plans with Citizendium8 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Mostly in English, with a German introduction and subtitles.

Çin felsefesinde Legalizm (Çince: 法家; pinyin: Fǎjiā; Wade-Giles: Fa-chia; düz olarak "Hukuk okulu"), bir politik sistemin temellerini içeren felsefedir. İlkbahar ve Sonbahar Dönemi'yle Savaşan Beylikler Dönemi'nde yaygın olan dört felsefe okulundan biriydi (diğer üçü Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Mohizm'di). MÖ 770-MÖ 221 yıllarını içine alan bu dönem, Çin'de büyük kültürel mayalanmanın olduğu ve yeni düşünce tarzlarının ortaya çıktığı dönemdir.
Legalizm, faydacı bir politik felsefe olup temelini "çağ değişince legalizm, yeni çağın yasalarını tam olarak benimsemektir" şeklinde ifâde etmek yerinde olur. En önemli prensibi yasal prensip olup "yürürlükte olan yasayı üstte tutan bir politik felsefe"dir. Bu okulun en tanınmış önderi olan Han Fei (韓非), bir hükümdarın tebaasını şu üç esâsa göre yönetmesini tavsiye eder:

Fa (Çince: 法; pinyin: fǎ; düz olarak "yasa veyâ prensip"): Bu prensibe göre kanunnâme maddeleri açık bir dilde yazılı olup yayınlanmalıdır. Kanun önünde herkes eşittir. Kanunlar, uygun hareket edenleri ödüllendirip kuralları çiğnemeye cüret edenleri gereğince cezalandırmalıdır. Böylece sistemin nasıl hareket edeceği tahmîn edilebilecektir. Bunun yanı sıra kânun sistemi, devleti yönetmek içindir, hükümdarı değil.
Şû (Çince: 術; pinyin: shù; düz olarak "metot, taktik veyâ sanat"): Hükümdar tarafından özel taktikler ve sırlar kullanılarak başkalarının devleti kontrolü altına geçirmesini önlemelidir. Çok önemli bir nokta, başkalarının hükümdarın niyetleri anlayıp ona göre hareket etmesini imkânsız kılmaktır. Böylece 術'ya, yâni kanunlara uymak dışında ne şekilde daha avantajlı bir durum elde edileceğini kimse bilememelidir.
Şî (Çince: 勢; pinyin: shì; düz olarak "yasallaştırma, güç veyâ karizma"): Hükümdarın kendisi değil, pozisyonudur. Dolayısıyla eğilimlerin, konunun ne bağlamda olduğunun ve gerçeklerin analizi, gerçek bir hükümdar için şarttır.

Legalizm, ilk kez Shang Yang tarafından ortaya konmuştur. Bu reform yanlısı politik felsefeyle Qin Devleti'ni geri kalmışlıktan kurtarıp güçlü bir devlet hâline getirerek mevcut olan diğer altı devleti de egemenliği altına alarak büyük bir Çin imparatorluğu kurmayı plânlamıştı. Shag Yang'ın hukuk kuramları, herkesi kanun önünde eşit görüp sıkı yasalar ve sert cezalarla tebaayı kontrol etmeyi öngörmekteydi. Kendisi Qin dükü Xiao'nun hükümranlığı sırasında Qin'in başbakanı oldu ve aşamalarla devleti güçlü ve düzenli bir ülke hâline getirdi. Bu devletin tek hedefi, bütün rakiplerini yok etmekti. Shang Yang, soylu sınıfı giderip yerine ancak başarılara yükselme imkânını veren ve soydan ayrıcalığını hükümdar hariç kimseye izin vermeyerek meritokrasi sınıfını oluşturdu. Önceleri ordu soyluların kumandasında olup toplanan vergilerle kurulurdu. Bundan sonra generaller, yeteri kadar becerileri olmak şartıyla toplumun her kesiminden atanabiliyordu. Bunun yanında birlikler son derece sıkı eğitiliyor ve disipline önem veriliyordu.
O tarihten beri Qin, Çin'in en güçlü devleti olma yolunda ilerledi ve sonunda diğer altı devleti (Qi, Chu, Han, Yan, Zhao, Wei) egemenliği altına aldı. Bu yeni devletin başına İlk İmparator (Qin Shi Huangdi) geçti. (İmparatorluğun başına geçmeden önce kendisi Qin Ying Zheng olarak bilinirdi.)

Aslında yönetici sınıfına ait olan hükümdarlar, legalistlere göre "yetki gizemi" donatılmıştır (Çince: 勢; pinyin: shì; düz olarak "otorite esrârı"). Dolayısıyla her zaman buyrukları tebaa tarafından saygı ve itaatla karşılanmalıdır. Hükümdârın zâtı meşrûiyeti ona verir. Shen Dao (~MÖ 350–MÖ 275) ve Shen Buhai gibi legalistler, hükümdarın karizmasına verilmiş öneme pek değer vermemişlerdir. Yetenekli hükümdarlar, niyetlerini gizleyip dışarıya doğru kayıtsız gibi dururlardı. Bütün hükümlerine uyulacağına emîn olmak için akıllı hükümdar dikkati çekmeme politikası güder (düşük profil). Dolayısıyla arzu ve isteklerini gizleyerek dalkavukluğun önüne geçer ve tebaasının emirlerine önem vermesini sağlar. Çin dükü Xiao'nun başbakanı Shang Yang, felsefesinde hükümdarına dış politikayla ilgileneceğine müzik dinlemesine izin verirken İlk İmparator'un en hayran kaldığı Han Feizi'yse akıllı hükümdardan daha çok beklemektedir. Onun standardlarına göre iyi bir hükümdar, hatalı olduğunu gösterince ona sadık bakanlarının tavsiyelerini kabul etmekle kalmaz, nezâketi altındakilere de gösterir ve fazla açgözlü olmaz. Legalistler, hükümdarın ataerkil olması beklenirken fazla hoşgörülü olmanın avamı bozacağını ve devletin iç düzenini tehlikeye sokacağını ileri sürer. Ne ilginçtir ki Han Hânedanlığı'nın büyük tarihçisi Sima Qian (~MÖ 145–86), İlk Qin İmparatoru dünyaya kendini göstermeyip (muhtemelen ebedîleşebilmek için) saklanarak düşük profille hareket ederken mutlaka legalistlerin hükümdarın rolü konusundaki bütün tavsiyelerine uymamıştır.

Hükümdara destek olmak ve idarî problemlerden uzak kalmak için Han Devleti'nin bir bakanı olan Shen Buhai, yeni bir kavramı ortaya koydu: Çince: 術; pinyin: shù; düz olarak "methods". Bu metot ya da bürokratik idarî modeli, hükümdarı ideal hedefe doğru geliştirmek için bir programdır. Legalistlere göre akıllı bakan, hükümdarın en önemli yardımcısıdır. Bakanın görevi, belli maslahatları anlamak iken hükümdar da bakanının icraatını değerlendirmek durumundadır. Bakanların ve başka memurların birçok kez yabancı güçlerin lütfünu aradığına işaretle Han Feizi, hükümdarın bu kişileri ödül ve ceza "kulplarıyla" kontrol altında tutmasını önermiştir. Memurlar, korkunun verdiği motivasyonla bakanların icraatlarının istenenden ne fazla, ne de az olup olmadığını kontrol eder.

Konfüçyüsçü düşünür Xun Zi'nin legalist düşüncelerden etkilendiği ya da düşüncelere etki ettiği bazen ileri sürülür. Bu, genellikle iki öğrencisinin (Li Si ve Han Fei) koyu legalist olmasındandır.

Konfüçyüsçülük
Meritokrasi
Mohizm
Platonizm
Realizm (Politik felsefe)

Taoizm
Stoacılık (ya da Stoisizm)

Barbieri-Low, Anthony, trans. “The Standard Measure of Shang Yang (344 B.C.).” 2006.
Creel, H.G. “The Totalitarianism of the Legalists.” Konfüçyüs'den Mao Zedong'a kadar Çin felsefesi. Chicago: The University of Chicago Press, 1953.
Duyvendak, J.J.L., trans. The Book of Lord Shang: A Classic of the Chinese School of Law. London: Probsthain, 1928.
Graham, A.C., Disputers of the TAO: Philosophical Argument in Ancient China (Open Court 1993). ISBN 0-8126-9087-7
Pu-hai, Shen. “Appendix C: The Shen Pu-hai Fragments.” Shen Pu-hai: MÖ 4. yüzyılın bir politik felsefecisi. Herrlee G. Creel tarafından İngilizceye tercüme edilmiştir. Chicago: The University of Chicago Press, 1974.
Qian, Sima. Büyük Târihçinin kayıtları, Qin Hânedanlığı. Burton Watson tarafından İngilizceye tercüme edilmiştir. New York: Columbia University Press, 1993.
Schwartz, Benjamin I. Eski Çin'in Düşünce Dünyâsı. Cambridge, MA: The Belknap Press of Harvard University Press, 1985.
Watson, Burton, trans. Han Fei Tzu: Temel Yazıları. New York: Columbia University Press, 1964.

Liberteryenizm, özgürlüğün ve özgürlüğün bileşenlerinin siyaset içerisinde en önemli değer olduğuna inanan bir siyaset felsefesidir. Liberteryen felsefeye göre insanlar özgür olduğunda herkes için daha güvenli, daha iyi ve daha adil bir dünya yaratılabilir. Liberteryenizmin bazı türleri ise negatif özgürlüğe daha çok odaklanır. Liberteryenler otonomi ve seçme özgürlüğünü maksimize etmeye çalışır; seçim özgürlüğü, gönüllü iş birliği ve bireysel karar önceliğini vurgular, bu doğrultuda da devletin minimize edilmesini savunur. Popüler anlamda, otoriterlik ile zıt anlamda kullanılır. Liberteryenler otorite ve devlet iktidarı konusunda aynı şüpheciliği paylaşıyorlar, ancak bazıları mevcut ekonomik ve politik sistemlere muhalefetlerinin kapsamı konusunda farklılaşıyor. Çeşitli liberteryen düşünce okulları, devletin ve özel iktidarın meşru işlevlerine ilişkin bir dizi görüş sunar ve genellikle zorlayıcı sosyal kurumların sınırlandırılmasını veya tasfiye edilmesini ister.
Klasik liberalizmin sınırlı bir türevi biçiminde tanımlanabilen modern liberteryenizm,   liberalizmin yirminci yüzyılda geçirmiş olduğu anlam değişikliklerinden dolayı ‘sol’ düşünceleri savunanlara ABD'de "liberal" denilmeye başlanmasından beri klasik liberal geleneğin takipçisi olanların kendilerini  ve düşüncelerini ‘liberaller’den ayırma amacıyla liberteryen kelimesini kullanmasıyla ortaya çıkar. Bu yeniden canlanma, serbest piyasa veya sağ liberteryenizminin düşünce kuruluşları ve siyasi partilerin aracılığı ile Kuzey Amerika dışında yayılmasıyla sonuçlanır.

İngilizcede yaygın kullanımıyla serbest piyasa kapitalizmi ve minimal devleti savunanları, ansiklopedik kullanımdaysa bir dizi siyasi ideolojiyi ifade eden libertarian sözcüğü Fransızca libertaire'nin İngilizceye uyarlamasıdır. Ancak daha sonra İngilizcedeki bu uyarlama tekrar Fransızcaya uyarlanarak Libertarien şeklini almıştır. Fransızcada libertaire kelimesi günümüzde de anarşizm ile eş anlamlı kullanılırken, İngilizceden uyarlanan Libertarien kavramıysa serbest piyasa kapitalizmini destekleyen ideolojik grupları tanımlamada kullanılır. İki terim de Türkçeye liberter ve liberteryen olarak uyarlanmıştır. Bununla birlikte İngilizcedeki Left-libertarianism (sol liberteryenizm) ve Libertarian socialism (liberteryen sosyalizm) gibi daha sol ideolojileri tanımlama amacıyla kullanılan kavramlar Türkçede liberteryen sözcüğü kullanılarak ifade edilebilmektedir. Özellikle anarşistler tarafından liberter kavramının Fransızcadaki anlamıyla kullanıldığı görülmektedir. Fakat bazen "liberter" kavramının, liberteryenin kısaltması şeklinde, onun yerine kullanıldığına da rastlanır.

Liberteryen (ing. libertarian) kelimesi özgün haliyle  ilk olarak fr. libertaire (liberter) ifadesiyle, anti-otoriter ve anarşistler gibi devlet karşıtı sosyalistler, özellikle sosyal anarşistler, ancak daha genel olarak liberter komünistler ve liberter sosyalistler gibi bir sol-kanat siyaset biçimi olarak ortaya çıktı. Bu özgürlükçüler, özel mülkiyeti bağımsızlığın ve özgürlüğün önünde bir engel olarak görerek, kapitalizmi ve üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldırmaya, kooperatif mülkiyet ve işçilerin yönetimi lehine, mülkiyet normlarının kullanım alanını ya da etkilerini sınırlandırmaya çalışırlar.
20. yüzyılın ortalarında, anarko-kapitalizm ve minarşizm gibi serbest piyasa kapitalizmini temel alan ideolojiler, liberteryen terimini, Laissez faire (bırakınız yapsınlar) kapitalizmi ve toprak, altyapı ve doğal kaynaklar gibi güçlü özel mülkiyet haklarını savunmak yolunda kullandılar. ABD'deki ortaya çıkan bu baskın siyasi görüş dizisi; sivil özgürlükleri, doğal hukuku, serbest piyasa kapitalizmini ve bunlara ek olarak modern refah devletinin büyük ölçüde tersine çevrilmesini savunur.
İngilizcede farklı ideolojileri kastetmek için de kullanılan liberteryenizmin (ing. libertarianism) içinde oluşan çeşitli liberteryenizm biçimlerini ayırt etmek için farklı kategoriler kullanılmıştır. Akademisyenler, mülkiyet ve sermayenin doğasına ilişkin özgürlükçü görüşleri, genellikle sol-sağ veya sosyalist-kapitalist çizgilerde ayırt ederler.
Liberter sözcüğünün Fransızcada kullanımı ise; anarşist Joseph Déjacque Le Libertaire, Journal du Mouvement Social dergisini 1858 ile 1861 arasında New York'ta çıkarması ve Fransız anarşist kongresinin bunu benimsediği Kasım 1880′e kadar gitmektedir.  “Liberter” teriminin kullanımı, anarşizm karşıtı yasaları delmek ve halkın aklındaki “anarşi” kelimesinin olumsuz çağrışımından sakınmak üzere Fransa'da kullanılmaya başlandığı 1890′lardan sonra daha da popüler hale geldi.

Felsefî liberteryenizm bir metafizik teorisidir. Tüm liberteryenlerin, sivil özgürlükler ve devletin gücünün azaltılması veya ortadan kaldırılması lehine savundukları kişisel özerklik anlayışıyla başlar.

Murray Rothbard, 19. yüzyıl Amerikan bireyci anarşistlerin klasik liberal fikirlerin etkisiyle şekillenmiş çalışmalarından etkilendi. 19. yüzyılda bireycilerin bir emek değer teorisi vardı, fakat Rothbard neoklasik iktasadın bir öğrencisi olarak emek değer teorisini kabul etmedi. Rothbard 19. yüzyıl Amerikan bireycilerinin savunduğu özel savunma ve serbest piyasayı  Avusturya İktisat Okulunun ilkeleriyle birleştirmeye çalıştı.
1971 yılında New York Times 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinozanın modern liberteryenizmin habercisi olduğunu yazdı. Yazarlar, modern liberteryenizmin 18. ve 19. yüzyıl liberalizminin kısmen devamı olduğunu belirtti. 1950'lerde yazar Ayn Rand adına objektivizm dediği bir felsefi sistem geliştirdi. Rand'ın fikirlerini ifade ettiği Hayatın Kaynağı ve Atlas Silkindi romanları ve diğer çalışmaları birçok liberteryeni etkiledi.  Bununla birlikte Rand, liberteryen etiketini reddetmiş ve "sağcı hippiler" olarak tanımladığı liberteryen hareketi sertçe kınamıştır.
1960'larda, Vietnam Savaşı sırasında liberteryenler, anarşistler ve muhafazakârlar bölünmüştü. Bu dönemde ABD'de gençler orduya girmeye zorlanıyordu. Liberteryenler savaşa katılmaya karşı çıktı ve barış hareketlerine katıldı ve Rothbard'ın Liberteryen Forumu gibi kendi yayınlarını kurmaya başladılar. Ayrıca 1960'larda Radikal Liberteryen İttifak ve Bireysel Özgürlük Derneği gibi kuruluşlar kuruldu. 1971 yılında küçük bir Amerikan grup David Nolan liderliğindeki Liberteryen Partiyi kurdu. Yıllar içinde kapitalizmi destekleyen onlarca liberteryen politik partinin dünya çapında ortaya çıktığı görüldü.

Modern liberteryenizm, Harvard Üniversitesi profesörü Robert Nozick'in Anarşi, Devlet ve Ütopya isimli kitabıyla akademik olarak tanınmıştır. Rawls'un adalet teorisini eleştirmek için yazdığı Anarşi, Devlet ve Ütopya  kitabı modern liberteryenizmin en önemli kitaplarından biri hâline gelmiştir. Bu kitapta Nozick, devletin rolünün, vatandaşları şiddetten ve hırsızlıktan korumak ve sosyal sözleşmelere uyulmasını sağlamakla sınırlı olduğu görüşünü savunmuştur. Anarşi, Devlet ve Ütopya 1975 yılında Ulusal Kitap Ödülünü kazandı.

Liberteryenizmin popüler kullanımı minarşizme denktir. Modern liberteryenizm, bireysel özgürlüklerin korunmasıyla sınırlandırılmış minimal devlet fikrini güçlü şekilde savunan; serbest ticareti ve serbest piyasa ekonomisini destekleyen; 18. ve 19. yüzyıl klasik liberal fikirlerin kısmen devamı olan bir 21. yüzyıl siyaset felsefesidir.
Bu modern liberteryenizm, Harvard Üniversitesi profesörü Robert Nozick'in Anarşi, Devlet ve Ütopya isimli kitabıyla akademik olarak tanınmıştır. Rawls'un adalet teorisini eleştirmek için yazdığı Anarşi, Devlet ve Ütopya  kitabı modern liberteryenizmin en önemli kitaplarından biri hâline gelmiştir. Bu kitapta Nozick, devletin rolünün, vatandaşları şiddetten ve hırsızlıktan korumak ve sosyal sözleşmelere uyulmasını sağlamakla sınırlı olduğu görüşünü savunmuştur.

Anarko kapitalizm (ayrıca özel mülkiyet anarşizmi veya serbest piyasa anarşizmi ile ifade edilebilir)  özel mülkiyet hakkına,  iktidar müdahalesinin reddine ve temel toplumsal etkileşim mekanizması olarak rekabete dayalı serbest piyasanın savunusuna dayanan siyasal düşüncedir.  Anarko kapitalizm, özel mülkiyeti şu şartlarda meşru görür: bir emek ürünü ise, ticaret etkinliğinin bir sonucu ise veya hediye olarak elde edilmiş ise.  Ekole göre, anarko kapitalist toplumda; serbest piyasa işleyişini, toplumsal kurumları, yasa uygulamalarını, güvenliği ve altyapıyı, devlet yerine kâr amaçlı rekabete dayalı şirketlerin, yardım derneklerinin veya gönüllülüğe dayanan birliklerin düzenlemesi öngörülür.
Anarko kapitalizm, piyasa teorisyenleri Gustave de Molinari, Frederic Bastiat ve Murray Rothbard ile birlikte Amerikalı bireyciler Tucker ve Spooner gibi düşünürlerin fikirleri ile şekillenmiştir. Bir tür bireyci anarşizm biçimi olarak karakterize edilir. Fakat, Tucker ve Spooner'ın çizgisinde olan bireyci anarşizmden farklı olarak, anarko kapitalizm emek değer teorisini ve onun normatif uygulamalarını reddeder. Anarko kapitalist düşünceler agorizm ve piyasa merkezli liberteryen sol felsefelerin gelişimine katkılarda bulunmuştur.
Anarko kapitalizm hem doğal haklar hem de faydacı (utilitarian) temelde savunulmuştur. Rothbard uzlaşmaya dayalı değişimi ifade eden serbest piyasa kapitalizmini,  onu yok etmek üzere baskıcı yöntemler kullanan hükûmet ve büyük şirketler arasında bir birliktelik olarak tanımladığı devlet kapitalizminden ayırır. Bu bağlamda Rothbard "kapitalizm"i anarşizmin en yetkin ifade biçimi ve aynı şekilde anarşizmi de kapitalizmin en yetkin ifade biçimi olarak tanımlamıştır.

Yeşil liberteryenizm
Sağ liberteryenizm
Sol liberteryenizm
Liberteryen sosyalizm
Serbest piyasa anarşizmi

Liberteryen TR 6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Humble Libertarian 1 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Foundation for Economic Education 3 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Libertarianism.com  2 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lucius Annaeus Seneca veya Genç Seneca (MÖ 4, Córdoba - MS 65, Roma), Romalı düşünür, devlet adamı, oyun yazarı. Roma Stoası (Yeni Stoa) döneminin kurucu filozofları arasındadır. Sokrates’in bilgi görüşü ve Kinikler’in doğaya uygun yaşama ideali Seneca'nın üzerinde oldukça büyük bir etki yaratmıştır. Ona göre felsefe, ruhu geliştirip aydınlatan, yaşama düzen veren, karşısına çıkan sorulara cevap vermekte aracı olacak başlıca disiplindir ve bunu elde etme amacı gören araç ise akıldır.
Seneca, Córdoba, Hispanya'da dünyaya geldi, Roma'da retorik ve felsefe eğitimi aldı. Babası Yaşlı Seneca, abisi Lucius Junius Gallio Annaeanus ve yeğeni şair Lucanus'tu. İmparator Claudius döneminde, MS 41'de Korsika Adasına sürgün edildi fakat çok geçmeden 49'da Nero'ya eğitim vermesi amacıyla dönmesine izin verildi. Nero 54 yılında tahta geçtiğinde, Nero için Sextus Afranius Burrus ile birlikte danışmanlık yaptı ve ilk beş yıl üzerinde etkin bir rol oynadı. Seneca'nın Nero'ya karşı tesiri zamanla azalmaya başladı. Bunun ardından yüksek ihtimalle masum olmasına karşın, 65 yılında bir komploya karıştığı iddiasıyla kendi bileklerini keserek idam edilmesine karar verildi. Bu kararı büyük bir metanet ve soğukkanlılıkla karşılayarak "intihar" etti. Bu ölümü ondan sonra birçok resme konu oldu.
Bir yazar olarak, felsefe üzerine yazdığı eserler ve birçoğu tragedya olan oyunlarıyla tanınmaktadır. Ahlaki konulara değinen 12 düzyazı ve 124 tane mektup kaleme almıştır. Bu eserler antik Stoacılık için büyük öneme sahiptir. Kaleme aldığı trajediler arasında Medea, Thyestes ve Phaedra en önemlileri kabul edilir. Kendinden sonraki nesiller için muazzam derecede etkiye sahip olmuştur; Rönesans çağında kendisinden: "Ahlakın ve Hıristiyanlığın rehberi olarak hayranlık ve saygı duyulası bir bilge; bir edebi dâhi, dramatik sanat için mükemmel bir örnek" olarak bahsedilmiştir.

Roma'ya küçük yaşta teyzesi tarafından getirilmiş ve Mısır valisinin eşi olan bu kudretli kadının gözetiminde büyümüştür. Babası atlı sınıfına (equites) üyedir ve derlediği söylevlerle Latin edebiyatında Rhetor Seneca ve Stoacı ahlak görüşleriyle tanınan Seneca, ahlakın temeline doğaya uygun yaşama ilkesiyle, bir bilge idealini yerleştirmiştir. Zamanın toplumunu bir vahşi hayvanlar topluluğu olarak gören Seneca, bilge kişisini, kendi kendine yeten, hazza olduğu kadar eleme karşı da duygusuz, korku bilmez, evrenin gerçek efendisi, erdemi özgür iradesinin sonucu olan ve ölümden korkmayan kişi olarak tanımlamıştır.
Her ne kadar Stoacı maddeciliği benimsemiş olsa da, Tanrı'nın aşkın olduğunu öne süren Seneca, pratik felsefeyi öne çıkarmış ve gerçek erdemle değerin, dışarıda değil de, insanın içinde olduğunu belirtmiştir. Ayrıca harici iyiler ve zenginliklerin, insana mutluluk sağlamayacağını da söylemiştir.
Seneca, ailesinin varlıklı olması sayesinde ünlü felsefeciler ve söylev ustalarından (rhetor) eğitim almış ve bilgelik sevgisi yüzünden genç yaşta retorikten (söylev sanatı bilgisi) sıyrılmış ve felsefe eğitimine ağırlık vermiştir. Pythagorasçı Sotion’dan dersler alarak onun gibi etyemez olmuş ve ruhun ölümsüzlüğüne inanmıştır. Daha sonra Attalus’a bağlanıp güzel kokulardan, şaraptan, istiridye ve mantar yemekten ve yumuşak bir yatakta uyumaktan vazgeçmiştir. Kynik Demetrius’u ve Papirius Fabianus’u da hararetle dinleyen Seneca’nın felsefeye olan aşırı düşkünlüğü babasını telaşlandırmıştır; çünkü İmparator Tiberius gençliği saran bu felsefe akımlarına hiç sıcak bakmıyor, garip kılıklı ve tavırlı bu kişileri Roma’dan uzaklaştırıyordu. Ayrıca Seneca’nın, yaptığı perhizlerden dolayı zaten narin olan bünyesi daha da bozulmuştu, sağlığı iyice kötüye gidiyordu. Babası, oğlunun sağlığını düzeltmek ve felsefeden uzaklaştırmak için onu ilk önce Pompei’ye, sonra Mısır’a gönderdi. Roma’ya MS 31 yılında dönen Seneca, kendini siyasete verdi ve quaestorluk (idam cezası vermeye yetkili hakim) elde ederek mahkemede avukatlık yapmaya başladı. Quaestor oldu, senato üyeliğine seçildi. Fabianus’tan öğrendiği keskin çelişkiler içeren, imalarla dolu kısa cümleli ifadeler kullanmada oldukça başarılıydı. Kıskanç İmparator Caligula’nın deyimiyle “kum taneleri” gibi akıp giden üslubu ölüm nedeniydi. Böyle başarılı bir konuşmacının kendi Roma'sında yeri yoktu. Ancak saraydaki bazı kişiler Seneca'nın hasta bir insan olduğunu ve çok az bir ömrü kaldığını söyleyerek İmparatoru zor ikna etti ve ünlü bir düşünürün yaşamını bağışlattı. İmparatoriçe Messalina, Caligula ve Agrippina'nın kızkardeşi Julia Livilla ile Seneca arasında bir ilişki olduğuna ilişkin dedikodular çıkarınca, Seneca MS 41'de Korsika'ya sürgüne yollandı. 

Livilla ise öldürüldü. Seneca sürgündeki yaşamını felsefe yapıtları yazarak, bilim ve şiirle uğraşarak geçirdi. İlk yıllar kolay geçti, ama sonraki yıllarda Roma'ya dönme arzusu yüreğini iyice kaplayınca, Cladius'un azatlısı Polybius'a kardeşinin ölümünden dolayı yazdığı Ad Polybium De Consolatione (Polybius'a Teselli Üzerine) başlıklı yazısında hem ona hem de imparatora adeta yalvarmıştır. Ayrıca yine aynı ruh durumuyla annesine yazdığı Ad Helviam Matrem De Consolatione (Annem Helvia'ya Teselli Üzerine) yazısında da annesinden çok kendini teselli eder gibidir. Bütün bu yakarılarına karşın Seneca Roma'ya ancak Livilla'nın kardeşi Agrippina zamanında dönebilmiştir. Genç Prens Neron'un annesi Agrippina, tanınmış bir edebiyatçının, oğlunun eğitiminde önemli bir rol oynayacağını düşündüğü için Seneca'yı sürgünden çağırtmıştı. Neron'un tüm eğitimini üstlenen Seneca, ona çağının önemli kültür konularıyla ilgili dersler vermiş, ancak Agrippina'nın felsefeye pek sıcak bakmaması nedeniyle bu konulardaki derslerine bazı kısıtlamalar getirmek zorunda kalmıştır. M.S 54 yılında Claudius öldüğünde Neron on altı yaşında İmparator ilan edilince, Seneca muhafız kıtası komutanı Afranius Burrus ile birlikte idarede söz sahibi olmuştur. Ama filozoflara yakışmayacak yaşam tarzı ile savunduğu düşünceler uyuşmadığı için hakkında dedikodular çıkmasına engel olamamıştır. Bu arada Neron tümüyle anormal davranışlar içine girmiş ve annesi Agrippina'yı öldürtmüştür. Bunun ardından Burrus'un zehirlenerek öldürülmesi Seneca'yı saray yönetiminde tek başına bırakmıştır. Bunun üzerine tüm servetini imparatora bırakarak özel yaşamına çekilmeye karar veren Seneca, bu düşüncesini Neron'a açmış, ancak reddedilmiştir. İS 64'te meydana gelen büyük Roma yangınından sonra bu önerisini yinelediği halde imparator tarafından ikinci kez reddedilmiştir. Ancak Seneca bu kez kararlı davranmış, Neron'dan aldıklarının bir kısmını geri vererek siyasetten ayrılmıştır.

M.S 61-65 yılları Seneca'nın kendini tümüyle felsefeye verdiği en verimli dönemi oldu. Ancak M.S 65'te C. Calpurnius Piso’nun başı çektiği, Faenius Rufus, Plautus Lateranus ve şair Lucanus'un adının karıştığı Neron’a karşı düzenlenen bir suikast girişimine onun da adı karıştığı için, İmparator tarafından kendini öldürmesi emri verildi. Seneca, bütün yaşamı boyunca ölümün hiçe sayılması gerektiğini savunmuş, Naturales quaestiones eserinde yer verdiği "Herkes ölüme yazgılıdır" düsturuna uygun olarak, bu emri metanetle karşıladı ve M.S 65'te damarlarını keserek intihar etti.

Seneca, felsefe tarihinde, Roma Stoası ya da Yeni Stoa denen öğretinin üç kurucusundan ilki olarak nitelendirilir. Epiktetos ve Marcus Aurelius'un geliştirdikleri bu öğreti insanın bir istenç varlığı olduğu görüşüne dayanır. Seneca'nın başlıca özelliği, düşüncelerinin us ilkelerine ve istence dayanmasına karşın, yer yer derin duygusallıkla kaynaşmasıdır. Bu tutumundan dolayı da, kimi felsefe tarihçileri, onu kendi kendisiyle çelişki içinde bulunmakla suçlamıştır. Seneca için insanın başlıca davranış ilkesi istençtir, ancak insanın bir de duygu yanı vardır, onu da istencin ışığında görmek gerekir. Doğa olaylarının açıklanışında Aristoteles' in geliş­tirdiği ve az çok gözleme dayanan yöntemi benimseyen Seneca bir takım gizli güçlerin varlığına da inanmıştır. Ona göre doğa olaylarının nedenleri doğaldır, ancak bunların birer belirti olabileceği de gözden uzak tutulmamalı­dır. Bu da bütün doğal nedenlerin Tanrı'dan kaynaklanması sonucuna bağlanmıştır. Ancak burada Tanrı'ya bağlanan nedenler tikel değil tümeldir. Tanrı bütün evreni, bütün varlık türlerini kapsayan evrensel bir doğa yasası'dır, her nesne, her oluş bu yasaya dayanır.
Felsefenin mantık, ahlak ve fizik olmak üzere üçe ayrılması gereğini savunan Seneca, genellikle yaşamı kuramsal görüşlere değil yönlendirici bir yönteme bağlar. Mantığı da usa dayalı bir felsefe olarak niteler. Ona göre filozofun görevi insanları yetiştirmek, eğitmektir. Seneca'ya göre tin, kimi bilgelerin sandıkları gibi tinsel ve soyut bir varlık değil çok ince ögelerden kurulmuş bir nesnedir. İnsanda tanrısal bir töz vardır, ölen onun görüntüsüdür. Bu nedenle insan, yaşama ara veren, başka bir varlık ortamına geçiş olan ölüm karşısında sarsılmamalıdır. Gövdenin dağılması tinin ölümsüz kaynağına dönerek yaşamını sürdürmesini sağlar.
Seneca'ya göre, ahlak soyut bir bilgi dalı değil yaşamın içindedir, insan davranışlarının, eylemlerinin kaynağıdır. Kişiye nasıl davranacağını, ne gibi bir yöntem benimseyeceğini gösteren doğadır, bu nedenle ahlaklı yaşamak doğayı izlemektir (naturam sequi). Bunu da ancak erdemle donatılmış bilge kişi başarabilir. Bilgenin erdemi, özgür istencidir.

Hercules Furens (Çıldıran Hercules)
Medea, Troiades (Troyalı Kadınlar)
Phaedra
Agamemnon
Oedipus
Hercules Oeta'da, Phoenissae (Fenikeli Kadınlar)
Thyestes
Octavia

Ad Marciam de Consolatione (Marcia'ya Teselli)
Ad Helviam Matrem de Consolatione (Annem Helvia'ya Teselli)
Ad Polybium de Consolatione (Polybius'a Teselli)

Tragödische Schriften, (ö.s.), 1924

Troades (Troyalılar)
Medea (Medea)
Thyestes (Thyesces)
Oedipus (Oedipus)
Apocolocyntosis sive Ludus de Morte Claudii (İmparator Claudius'un Kabaklaşması)

Naturales Quaestiones (Doğa İncelemeleri)
De Clemcntia (Acıma Üstüne)
De Beneficiis (İyilikler Üstüne)
Dıaloglar (12 cilt)
Epistulae Morales ad Lucilium (Luçullus'a Ahlak Mektupları).

De Providentia (Tanrı

Kurgu, tamamen veya kısmen gerçeklere dayanmayan; yazar veya sanatçının hayal gücünün eseri olan kişi, yer ve olaylar içeren eser. Edebiyat, tiyatro, sinema ve müzikte kurgusal eserlere sıklıkla rastlanır. Kurgusal eserler (biyografi veya tarihçeler gibi) gerçek kişilere, mekanlara ve olaylara dayanan (kurgusal olmayan) eserlerle tezat oluştururlar.

Realist kurgusal eserlerdeki olaylar hayal ürünü olmakla birlikte normal hayatta gerçekleşmeleri mümkündür. Kişilerin olayların veya yerlerin bir kısmı gerçek olabilir. Günümüzde yazılan ve gündelik hayata dair pek çok roman bu türe örnek gösterilebilir.

Gerçekçi olmayan kurgudaki bazı detayların gerçek hayatta gerçekleşmesi mümkün değildir. Hayalî yaratıklardan, henüz icat edilmemiş cihazlardan, evrende henüz keşfedilmemiş veya tamamen hayal ürünü olan yerlerden vs. bahsediyor olabilir. Fantezi türündeki eserler bu türe örnek verilebilir.

Yarıkurgu eserler büyük oranda gerçeklere dayanır. Gerçeklere dayanan biyografik filmler bu türe örnek gösterilebilir. Olayların, mekanların ve kişilerin neredeyse tamamı gerçek olmakla birlikte hikâyeyi zenginleştirmek için kurgusal öğeler kullanılmış olabilir.

Kurgusal karakter
Fantastik edebiyat
Kurgusal olmayan
Kurgusal olmayan roman
Kurgu yazımı

Kurgu belgesel (İngilizce: Docufiction), fantezi ve belgesel tarzlarının sinematografik kombisyonu olan tür.
Bu yeni terimin bir film tarzı olarak benimsenmesi 21. yüzyılın başlarına rastlar. Birçok dilde kabul görmüştür ve çoğu önemli film festivali tarafından sınıflandırılmıştır. Kurgu belgesel bazen yazınsal gazetecilikte kullanılır. (creative nonfiction)

1926: Moana ile Robert Flaherty, Amerika Birleşik Devletleri
1930: Maria do Mar ile Leitão de Barros, Portekiz
1932: L'or des mers ile Jean Epstein, Fransa
1948: La Terra Trema ile Luchino Visconti, İtalya
1963: Pour la suite du monde (Of Whales, the Moon and Men) ile Pierre Perrault ve Michel Brault, Kanada
1988: Mortu Nega ile Flora Gomes, Gine-Bissau
1990: Yakın Plan ile Abbas Kiarostami, İran
1991: The Gost Train ile Mika Kaurismäki, Finlandiya
2005: Underexposure ile Oday Rasheed, Irak

1931: Tabu (film) ile Robert Flaherty ve F.W. Murnau
1934: Man of Aran ile Robert Flaherty
1945: Ala-Arriba! (film) ile Leitão de Barros
1948: Louisiana Story ile Robert Flaherty
1955: Man ve the Moon ile Walt Disney
1958: La pyramide humaine ile Jean Rouch
1959: Shadows (film) ile John Cassavetes
1960: Moi, un noir ile Jean Rouch
1967: David Holzman's Diary ile Jim McBride
1972: Trevico-Torino (viaggio nel Fiat-Nam) ile Ettore Scola
1974: Orderers ile Michel Brault
2000: Supervolcano (TV filmi) ile Tony Mitchell
2009: District 9 ile Neill Blomkamp

Rhodes, Gary D.; Springer, John Parris, (Ed.) (2006). Docufictions : Essays on the Intersection of Documentary and Fictional Filmmaking. Jefferson, NC: McFarland & Co. ISBN 9780786421848.  See table of contents17 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Paget, Derek (1998). No Other Way to Tell It. Dramadoc/docudrama on television. Manchester University Press. ISBN 9780719045332. 
Rosenthal, Alan (199). Why Docudrama? : Fact-Fiction on Film and TV. Carbondale & Edwardsville: Southern Illinois Press. ISBN 9780809321865. 
Lipkin, Steven N., (Ed.) (2002). Real Emotional Logic. Film and Television Docudrama As Persuasive Practice. Carbondale: Southern Illinois Press. ISBN 9780809324095.

Kurgu olmayan, gerçeklere ve olgulara dayalı her türlü yazılı, görsel ve düşünsel ürünlerdir. Kurgu olmayan kavramı her ne kadar genellikle yazılı eserler için kullanılıyor olsalar da kurgusal olmayan görsel ve işitsel eserler de mevcuttur.

Yaklaşık 32 bin yıl önceki mağara resimleriyle insanoğlu av sahnelerini kurgusal olmayan bir şekilde veya gelecekteki beklentileriyle kurgusal şekilde ifade etmişlerdir. Genel olarak kurgusal olmayan ürünler yasal belgeler ve kayıtlarda, çok az insanın ilgisine sunulmuştur. Çoğunlukla halkın ilgi ve beğenisini çeken bir tür olduğu için kurgusal eserler (hikâye, tiyatro vs.) daha çok üretilmiş ve izlenilmiştir.

Deneme, gazete yazıları belgesel film, tarihi metinler, bilimsel sunumlar, fotoğraf, biyografiler kurgusal olmayan eserlerden bazılarıdır.
Genel olarak şu alt türleri bulunmaktadır:

Almanak
Otobiyografi
Biyografi
Kitap raporu
Yaratıcı kurgusal olmayan (Creative nonfiction)
Günlük
Sözlük
Kurgusal olmayan filmler veya belgesel filmler
Ansiklopedi
Deneme
Tarihi
Edebiyat eleştirisi
Anı
Doğal tarih
Felsefe
Fotoğraf
Gezi rehberleri

Kurgu
Kurgusal olmayan roman

Nonfiction Awards 1 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Citizen Reader: Nonfiction Book Reviews 13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kurgusal evren, gerçekte var olmayan, kurgusal öykülerde kullanılmak üzere tasarlanmış bir evrendir. Edebiyat, film ve video oyunlarında sıkça kullanılan kurgusal evrenler kendine gerçek yaşamda da yer bulabilmektedir.
Kurgusal evren insanı adeta hayallere sürükler. Bu zaman insan kendini her şeyin mümkün olduğu, değişken olduğu, heyecanlarla dolu olduğu bir dünyada bulabilir.
Ottawa Üniversitesi profesörü José Lopez kurgusal evrenlerin teorik önermeleriyle bilimsel nanoteknoloji operasyonlarını ilişkilendirmiştir. Son yıllarda kurgusal evrenlerin iş birliğiyle oluşturulmasını teşvik eden Orion's Arm, Galaxiki gibi bir sürü siteler ortaya çıkmıştır.

Amerikalı korku yazarı H.P. Lovecraft tarafından yaratılan Cthulhu Mitosu kurgusal evren ve bu evrende geçen tüm öykülerini kapsayan metinler bütününe verilen addır. Mitos adını bu öykülerde yer alan hayali Cthulhu varlığından alır.

Geliştirmiş kurgusal evren ve markası olan Yıldız Savaşları filmleri, kitaplar, televizyon dizileri, video oyunları ve çizgi romanlar gibi birçok farklı alanda yayınların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Film serisinin ilki 25 Mayıs 1977'de yayınlanmış ve George Lucas tarafından tasarlanmış Yıldız Savaşları, öncelikle filmleriyle tanınmış, sonraki yıllarda çizgi roman, bilgisayar ve konsol oyunları, televizyon yapımları vb. dallarda ününü geliştirmiştir. Üçlemede tasvir edilen kurguya pek çok yenilik getiren bu yan ürünler, serinin takipçileri tarafından Genişletilmiş Evren adıyla bilinen kurgusal evrenin oluşmasına imkân sağlamıştır.
Yönetmenliğini Roland Emmerich'in yaptığı Yıldız Geçidi′de 1994 yapımı Stargate filminin kurgusal evrenidir. Bu kurgusal evren, 1997'deki ilk bölümü ile 2007'ye kadar başarıyla 10 sezon sürmüş Stargate SG-1 isimli televizyon dizisi ile devam etmiştir. Dizi o ana kadar yapılmış en uzun bilimkurgu dizisidir.

Gizli Tehlike
Klonların Saldırısı
Sith'in İntikamı
Yeni Bir Umut
İmparator
Jedi'ın Dönüşü
Stargate
SG-1
Infinity
Atlantis
Universe
Uzay Yolu
Star Trek (film)
Dune: Çöl Gezegeni

Michael Page and Robert Ingpen : Encyclopedia of Things That Never Were: Creatures, Places, and People, 1987.
George Ochoa and Jeffery Osier: Writer's Guide to Creating A Science Fiction Universe, Cincinnati, Ohio : Writer's Digest Books, c1993.
Brian Stableford: The Dictionary of Science Fiction Places, New York : Wonderland Press, c1999.
Diana Wynne Jones: The Tough Guide to Fantasyland, New York : Firebird, 2006.

Kurgusal ülke

Kurgusal konumlar, sadece kurguda yer alıp gerçek olmayan yerlerdir. Yazarlar bu tür konumları kurgusal çalışmalarına bir arka plan olmaları nedeniyle yaratabilir ve tasvir edebilirler. Zindanlar ve Ejderhalar gibi rol yapma oyunlarında da kullanılabilirler. Kurgusal yerler yeni sistemlerin geliştirilmesinde de kullanılabilir. Örneğin, European Article Number ülke kodları olan 978 ve 979 "Bookland" adlı bir ülkeye aittirler, böylece bu kodlar ISBN numaraları için kullanılabilmektedir.
Kurgusal konumlar boyutsal olarak büyük farklılıklar gösterebilir. Bir oda veya pek çok bina bu kapsamın dışında tutulur. Kurgusal konumlar bir üniversite boyutundaki yapılar, bir şehir, bir il, bir eyalet, bir ülke, bir kıta, bütün bir gezegen, bir galaksi veya bir paralel evren olabilir.
Dawn Arkin, kurgusal konumun avantajlı olduğunu şu sözlerle belirtmiştir:

Bir kurgusal konum yaratmanın yazar için pek çok avantajı vardır. Şehri, sokakları, binaları veya okulları adlandıran kişi siz olursunuz. Şehrin içindeki her şey sizin kontrolünüz altındadır.
Kurgusal konumun inandırıcılığının arttırılması haritalarla ve resimlerle mümkün olabilir. Haritalar dünyada geçmeyen bazı eserler için zorunluluk niteliğindedir. Bir harita yaparken yazarın öyküdeki iki yer arasında gitmek için gereken uzaklık veya kalenin nehrin kuzeyinde mi, yoksa güneyinde mi olduğu gibi detaylara dikkat etmesi gereklidir.

Kurgusal olmayan roman, kurguya dayanmayan bir roman türüdür. Bu türde tarihsel veriler ve gerçek olaylar, kurgusal iddialarla beraber anlatılır. Kurgunun anlatım teknikleri de bu türde kullanılır.
Türün Truman Capote'nin 1965'te yazdığı In Cold Blood kitabıyla başladığı kabul edilir. Romanın yazılmasının ardından romanın türüyle ilgili tartışmalar bir süre devam etti. Capote kendisinin bir "kurgusal olmayan roman" yazdığını ve yeni bir tür yarattığını iddia etmekteydi. Sonunda romanın kurgusal olmayan bir roman olduğu yönünde uzlaşıya varıldı. Jesse Brady, Norman Mailer'ın The Armies of the Night kitabının da türün "önemli bir örneği" olduğunu belirtmiştir.
Bu romana kadar da Capote birkaç kurgusal olmayan roman denemesi daha yapmıştı. Bu denemeler ve Capote'nin bu yeni türe yönelik iddiaları ilk başta eleştirmenler tarafından olumsuz karşılanmıştı. Martin Bucco kurgusal olmayan romanı "talihsiz", "kendini beğenmiş" ve "çelişkili" olarak nitelemişti. George Garrett ise bu yeni türü "reklamlardaki sloganlarla aynı seviyede" olarak nitelendirmişti.
Jesse Brady, Capote ve Mailer'ın kurgusal olmayan romanlarının bu iki yazarın gazeteci geçmişleriyle ilgili olduğunu belirtmiştir. Buna rağmen Brady, bu türün kendi parametreleri ve hedefleri ile bir edebiyat türü olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.
Bazı araştırmacılar bu türdeki ilk romanın 1957'de Arjantinli yazar Rodolfo Walsh tarafından yazılan Operación Masacre olduğunu öne sürmüşlerdir. John Russell, Isak Dinesen'in 1937'de yazdığı Out of Africa'nın bu türün bir örneği olarak kabul edilebileceğini iddia etmiştir. Russell, E.E. Cummings'in 1940'larda yazdığı The Enormous Room kitabının da bu türün bir örneği olabileceğini belirtmiştir.
Peter Rubie, bu tür bir roman yazarken konu bulmanın zor olduğunu belirtmiştir.

Kurgusal ülke, gerçekte var olmayan, kurgusal öykülerde kullanılmak üzere tasarlanmış ülkedir. Yazın, film ve video oyunlarında sıkça kullanılan kurgusal ülkeler kendine gerçek yaşamda da yer bulabilmektedir. 978 ve 979 sayılı EAN "ülke" kodlarının ISBN, 977 sayılı kodun ISSN numaraları için kullanılmasına izin veren kurgusal Bookland ülkesi bu duruma örnek olarak gösterilebilir. "ZZ" adlı ISO 3166 ülke kodu da kurgusal amaçlı kullanım için ayrılmış olup İnternet alan adı olarak kullanılmamaktadır.
Kurgusal ülkeler erken dönem bilimkurguda sıkça kullanılmıştır. Genellikle Dünya'nın bir parçası olarak tasarlanan bu yapılar daha sonra yazılan öykülerde kurgusal gezegenlere taşınmıştır.
Jonathan Swift'in Lemuel Gulliver adlı baş kahramanı birçok yer dolaşmış, Edgar Rice Burroughs imzalı Tarzan öyküleriyse Afrika'nın o zaman için bilinmeyen yerlerinde tasarlanmıştır. Bu yazarların ürün verdiği dönemde büyük ilgi toplayan yaratık ve varlıklar batılı gezginlerin Dünya'nın hemen tümünü keşfettiği 19. yüzyıl itibarıyla önemini yitirmiştir. Daha sonra konu edilen ütopya ve distopyalar ise uzaydaki diğer gezegenleri temel almıştır. Kurgusal ülkeler uzak gelecekte geçen öykülerde de kullanılmaktadır.
Dünya üzerinde tasarlanan kurgusal ülkeler çizgi romanlar ve gerilim türündeki yapıtlarda da  kullanılmaktadır. Bu ülkelerin büyük bölümü tek bir öykü, TV dizisi bölümü ya da çizgi roman sayısı için oluşturulmuştur.

Kurgusal ülkeler genellikle gerçek yaşamda karşılaşılan ülkelerle benzerlikler taşımaktadır. Gerçek ülkenin adında yapılan küçük değişikliklerle oluşturulan kurgusal ülke adları yazarın neyi anlatmak istediğini açıkça ortaya koymaktadır. Yazar, olayları bir kurgusal ülke aracılığıyla anlatmakla karakter seçimi ve olay örgüsü bağlamında daha rahat davranabilmekte, okurların içli dışlı olduğu bir ortam hazırlamaktadır. Kurgusal ülke, yazarın kendini bir gerçek ülkenin tarih, siyaset ya da kültürüyle sınırlamak zorunda hissetmesini engellerken kurgusal bağımsızlığı artırmakta; bir ülke, siyasi parti ya da kişiyle ilişkiler üzerine kurulacak olası eleştirilerin de önüne geçmektedir.
Kurgusal ülkeler askeri amaçla da kullanılmaktadır. Hawaii çevresindeki adaların "Blueland" ve "Orangeland" olarak adlandırılması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Yazar, "Dış Güç" olarak tanımlanan ve genellikle arketip olarak tasarlanan bir karakter oluşturabilir. Örneğin, kurgusal bir Doğu Avrupa ülkesi eski bir Sovyet uydu devleti olarak tanımlanabilir.
Bir kurgusal Orta Doğu ülkesi genellikle Arap Yarımadası'nda yer alan, petrol geliri yüksek ve sultan tarafından yönetilen bir yeri konu almaktadır. Öte yandan, Latin Amerika'yı temel alan bir kurgusal ülke bir muz cumhuriyetini andırmakta; devrimler, askeri darbeler ve askeri diktatörlüklerle örülü bir yaşam sürmektedir. Kurgusal Afrika ülkeleri açlık ve iç savaş gibi sorunlarla boğuşurken Karayipler'de öne çıkan konu vudu olacaktır.
Çağdaş yazarlar yarattıkları öyküleri bir gerçek olarak sunmamaktadır. 18. yüzyılda yaşamış olan George Psalmanazar ise kendini Formosa (bugünkü Tayvan) prensi olarak tanıtmış ve bunu birçok kurgusal öyküyle kanıtlamaya çalışmıştır.
Dolandırıcılık amacıyla oluşturulmuş kurgusal ülkeler de bulunmaktadır. Örneğin, Gregor MacGregor adlı bir girişimcinin 1820'li yıllarda Poyais toprağını sattığı bilinmektedir. Melchizedek Dominyonu ve EnenKio Krallığı da benzer suçlamalarla yüz yüze kalmıştır.
Polonya Dışişleri Bakanının bir gafı sonucu İnternet fenomenine dönüşen San Escobar gibi mizahi amaçlı kurgusal ülkeler de söz konusudur.

Kurgusal ülkeler anketlere de konu olmuştur. Nisan 2004 tarihli bir araştırmaya göre, Britanyalıların %10'u Luvania'nın yakın gelecekte Avrupa Birliği'ne üye olacağını düşünmektedirler. 1989 yılında ABD'de yapılan bir araştırma ise "Wisian" adlı kurgusal etnik grubun toplumsal statüsü üzerinedir. Ankete katılanların büyük bölümü toplumda bu tür bir etnik kökenin bulunmadığını kabul etse de, böyle bir olgunun varlığına inananlar bu etnik grubun üyelerini Meksika-Amerikalıların üstünde kabul etmiştir.

Öykü ve söylencelerde geçen şu ülkelerin gerçekte var olduğuna inanan insanlar da bulunmaktadır:

Atlantis
Aztlán
El Dorado
Hidalgo
Lemuria
Lyonesse
Mu
Ophir
Shangri-La
Tazonia
Xanadu
Zanj
Zembla

Alberto Manguel & Gianni Guadalupi: The Dictionary of Imaginary Places, ISBN 0-15-626054-9
Brian Stableford: The Dictionary of Science Fiction Places

Kurgusal kent
Mikroulus

Latin edebiyatı ya da Roma edebiyatı, Antik Roma yazılı kültürünün oluşturduğu edebî birikim. Yunan edebiyatının etkisinde olan bu edebiyat Yunan edebiyatının devamı niteliğindedir. En verimli ve parlak dönemini MÖ 78 ile MS 14 yılları arasında Altın Çağ adı verilen dönemde yaşamıştır.

Tam olarak saptanamayan bir tarihten Birinci Pön Savaşı'nın sonuna dek olan dönem. Eski Latince eserler verilen bu döneme ayrıca Erken Latin Edebiyatı adı da verilir.

MÖ 241'den Sulla'nın MÖ 78'deki ölümüne dek olan dönem.

Sulla'nın ölümünden 14'te Augustus'un ölümüne dek süren dönem. Klasik Dönem adı da verilmekte olup iki alt başlıkta incelenmektedir.

Sulla'nın ölümünden MÖ 44'te Caesar'ın ya da MÖ 43'te Cicero'nun ölümüne dek. Konsül, söylevci Cicero ile Lucreitus'un yapıtlarının gerçekleştiği dönemdir. Yazarların didaktik üslubu dolayısıyla bir söylev dönemi havasında geçmiştir.

MÖ 44 ya da 43'ten MS 17'ye dek. Latin edebiyatının en büyük üç şairinin yetiştiği ve eserler verdiği dönem olarak nitelendirilmektedir. Bu dönemde şair Vergilius, Horatius, Ovidius, Titus Livius, Tacitus ve Seneca'nın eserleriyle karşılaşılır.
İç savaşlardan sonra gelen Augustus dönemi ile başlayan Pax Romana barış ve iç huzuru getirmiştir. Augustus döneminden başlayarak dışarıda toprak ele geçirmek amacıyla çıkılan seferler de gittikçe azalmıştır. İmparatorların pek çoğu Roma İmparatorluğu'nun yeterince büyüdüğünü kabul etmişlerdir. Bununla birlikte dışarıdaki genişleme bu dönem boyunca sürmüştür. Bu dönemde ele geçirilen toprakların büyük bir kesimi Yunan ve Roma kültürünün izlerini taşıyacaktır ve birçoğunda da Latince egemen olacaktır.

14'ten I. Justinianus'un 550'de hukuk alanında yaptığı yeniliklere dek olan dönem. İmparatorluk Dönemi de denen bu çağ da kendi içinde üçe ayrılır.

Tiberius'tan Trajan'a dek (14-117).

Hadrianus'tan Nerva-Antoninlerin sonuna dek (117-192).

193'ten Corpus Iuris Civilis'in yürürlüğe girmesine dek (550).

2. yüzyıldan 6. yüzyıla dek. 6. ve 7. yüzyıllarda daha çok yayılarak ve düşünülmeyen gelişmelerle birlikte ilerlemesini sürdürür.

Hristiyan dünyası bu edebiyat sayesinde tüm Avrupa'da kendisini ifade etmeyi sürdürmüştür. 14. ve 16. yüzyıllarda kendini kanıtlamıştır.

Günümüze dek.

Erim, Müzehher (1987). "Lâtin Edebiyatı". Remzi Kitabevi.
Öyken, E., & Güven Günay, E.B. (2023). Kum Tanelerini Saymak: Latin Şiirinde Öznel Zaman Algısına Kavramsal Metafor Açısından Bakış. Felsefe Arkivi, 0(58), 179-252. https://doi.org/10.26650/arcp.1292285

Limerick (İngilizce telaffuz: ['lɪmərɪk]), genellikle komik ve sık sık kaba sözleri olan, beş dizeli, ağırlıklı olarak feilün ölçüye sahip ve birinci, ikinci ve beşinci dizenin kafiyeli olduğu, ancak üçüncü ve dördüncü dizelerin kendi aralarında kafiye gösterdiği (AABBA) ve daha kısa olduğu bir İngilizce şiir türü.
Limerick, 18. yüzyılın ilk yıllarında İngiltere'de ortaya çıktı. Bu formu Edward Lear, 19. yüzyılda yaygınlaştırdı, ancak şiiri betimlemek için limerick terimini kullanmadı. En büyük ve en bilimsel limerick antolojisini derlemiş Gershon Legman, bir halk eseri olan gerçek limerick'in her zaman müstehcen olduğunu savunmuştur. Arnold Bennett ve George Bernard Shaw da aynı fikirleri paylaşmaktadır.

Aşağıdaki örnek, kaynağı bilinmeyen bir limerick'tir:
Aşağıda Edward Lear'ın limericklerinden birine bir örnek verilmiştir.

İngiliz kelime oyunu ve eğlence amaçlı matematik uzmanı Leigh Mercer (1893-1977) aşağıdaki matematiksel limerick'i tasarlamıştır: 
  
    
      
        
          
            
              12
              +
              144
              +
              20
              +
              3
              
                
                  4
                
              
            
            7
          
        
        +
        (
        5
        ×
        11
        )
        =
        
          9
          
            2
          
        
        +
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {12+144+20+3{\sqrt {4}}}{7}}+(5\times 11)=9^{2}+0}
  
 Formül aşağıdaki gibi okunur:

Lirik şiir, duyguların coşkun bir dille anlatıldığı edebiyat eserlerinin genel adıdır. Latince lyricus, Yunanca lyricos, Fransızca lyrique kelimelerinden türemiştir. Sözlük anlamı ise; coşkun, ilhamla dolu demektir. Antik Yunan'da kullanılan lirik sözcüğü bugünkü anlamında kullanılmıyordu.
Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına da lirizm denir. Sıfat olarak esin dolu, coşkun, içli bir dili bulunan anlamlarında kullanılan lirik sözü, bu niteliği taşıyan düzyazı ürünleri de niteler. Aynı genellik lirizm için de söz konusudur.
Antik Yunan edebiyatında ozanlar şiirlerini lir denen telli bir sazla söyledikleri için, bu türlü şiirlere lirik denmiştir. Türk edebiyatında da âşık ya da saz şairi adı verilen halk ozanları şiirlerini hâlâ sazla söylemektedirler. Lirik şiirde toplumsal mutluluk ya da felâketlerden duyulan sevinç ya da acı gibi ortak duygular; ya da aşk, ayrılık, özlem, ölüm acısı, gibi bireysel duygular anlatılır. Lirik şiir dünya edebiyatında en çok işlenen ve sevilen şiir türüdür. Türk edebiyatımızda halk âşıklarının (veya halk şairlerinin) söylediği şiirlerin çoğu liriktir.
Batı edebiyatında Rönesans çağı ozanlarının (Petrarca, Ronsard, vb.); daha sonra da, ilke olarak içe dönüklüğü benimseyen romantik ozanların (Lamartine, Hugo, Musset, vb.) duygusal ve öznel bir nitelik gösteren şiirleri bu türün başarılı örnekleridir. Lirik şiir, Türk edebiyatında da en çok kullanılan şiir türlerinden biri olmuş; Divan edebiyatında (Fuzuli, Nedim, vb.), Halk tasavvuf edebiyatında (Yunus Emre, vb.), din-dışı Halk edebiyatında (Karacaoğlan, vb.) ve yeni edebiyatta (Yahya Kemal, vb.) bu alanda büyük ozanlar yetişmiştir.
Bu türe örnek olarak; Fuzûli'nin "Su" kasidesi, Yahya Kemal Beyatlı'nın "Hayal Şehir" ve Mehmet Âkif Ersoy'un "Bülbül" isimli şiirleri verilebilir

Lirik şiirin ilk önderleri Anadolulu Alkman ve Lesboslu'dur. Daha sonra Arion İbikos Semonides Terpandros Timokreon Korinna ve Pindaros lirik şiir ozanları arasındadır.

iambic: Birincisi kısa, ikincisi uzun iki heceli vezin türüdür.
trochaic: Bir uzun ve bir kısa heceli ölçüdür.
anapestic: İki kısa ve bir uzun heceden meydana gelen vezin türüdür.
dactylic: Bir uzun iki kısa ölçülü Yunan ve Latin veznidir.

Antik Yunanlar lirik terimiyle telli bir saz ve genellikle dans eşliğindeki şarkıya ayrılan şiir türünü belirtirlerdi. Şiirin eşliğinde kullanılan çalgı her zaman lyra değildir, çalgı şiirin konusuna ve tartısına göre değişir.
Lirik şiir, MÖ 7. ve 6. yüzyılda gelişip yayılmıştır. Bu yüzyıllarda yerleşmecilik hareketleri sonucunda değişen ticaret ve ekonomi alanındaki koşullarla birlikte Yunanların toplumsal yapısı da değişmeye başlamıştır. İktidar önce monarkh ve tiranlardan aristokratlara geçmiş bunlar da ticaretle zenginleşen burjuva sınıfı karşısında güçlerini yitirmişlerdir. Atina'da da aristokrasinin iktidardan uzaklaştırılıp demokrasinin kurulduğunu görüyoruz. Böylece bireyin öne çıktığı demokratik bir hava içinde kişiler kendi kişisel ve siyasal görüşlerini şiire dökmüşler, şiir destan gibi toplumun görüşlerini dile getirmekten çok, kişinin duygularını dile getiren bir araç durumuna gelmiştir.
Lirik şiirin hız kazanmasına bir başka neden de dinsel inançlardaki bunalımdır. Homeros'un bütün tanrıları anthropomorphik idi. Yani insanlarda bulunan tüm kusurlar onlarda da bulunuyordu. Oysa yeni kuşaklar tanrıları bu kusurlardan uzak düşünüyorlar ve şiirlerinde bunu dile getiriyorlardı.
Öte yandan, Yunanistan'da yeni polisler kurulmakta ve büyük savaşlar yapılmaktadır. Devlet adamları ya da bu savaşlara katılan komutanlar görüş ve duygularını dile getirmek istedikleri zaman lirik şiirden yararlanmaktadırlar; çünkü o zamanlar düz yazı henüz gelişmemiştir.
Lirik şiir mythos, masal, efsane, öykü gibi konuları ele alır. Bu bakımdan biraz destana benzese de içe dönüktür, kişiseldir. İlk olarak Hesiodos destandaki eski geleneği yıkarak kendinden söz etmiştir. 7. yüzyılda lirik şiir birdenbire insanın kişi olarak ortaya çıkmasını sağlıyor, ozan kendi duygularını dünyaya bildirecek kadar değerli buluyor. Humanizm yolunda atılan ilk adım budur.
Destanın gelişme ve yayılma merkezi İyonya'dır. Lirik şiirin yayılma merkezi olarak bir tek yer gösteremiyoruz. Ama ilk atılım İyonlarla Aiollerden gelmiştir. Aiolis'te Lesbo şerefine okunduğu bilinir. İyonlar lirik şiire en uzak iki türde şiir yazmışlardır. Elegeia ve İambos. Elegeia, flavta eşliğinde söylenen şiirdir, yarı şarkı yarı okumadır. Bir mısra heksameter, bir mısra pentameter olan sıralardan katışık bir şiir çeşitidir. Elegeia ilkin İyonya'da doğmuştur. Ele aldığı konular türlü türlüdür; savaş, yas, insan ve hayat üzerinde düşünceler vs.
İambos ise şarkı olmaktan çıkmış konuşmaya en yakın tartı ile yazılan bir şiir türüdür. Yunanların konuşma diline en uygun dedikleri İambos vezni halk edebiyatından gelme bir vezindir. Yaşamın kaba ve bayağı yanını ortaya koyar. İamboslar destan, dil ve vezin geleneği büsbütün kırılmış, yerine gülük konuşma diliyle yazılmış konusu çoğu zaman günlük hayattan alınmış bir şiir meydana gelmiştir.
Bu ikisinin dışında kalan lirik tek adı altında toplanır; melos monodik lirik ve koro liriği olmak üzere iki türe ayrılır. Monodik lirik tek kişinin söylediği liriktir, güçlü ve tutkulu şairlerin yarattığı monodi liriği insan ruhundaki aşırı duygululuğun eşsiz anlatımı haline geldi.
Koro liriği ise, adından da anlaşılacağı üzere, koro tarafından söylenir. Birincisinde kişinin duyguları, ikincisinde ise toplumun duyguları söz konusudur. Lirik teriminin anlamı zamanla genişleyerek eleji, yergi şiiri gibi şiir türlerini kapsadı. Öte yandan, temel unsur olan müzik İskenderiye'de MÖ 3. yüzyılda Ptolemaios'lar devrinde ve Roma'da monodi liriğinden bütünüyle ayrıldı; koro liriği ise Horatius'un Carmen Saeculare'sinde ciddi ve tek düzenli, birkaç yüzyıl sonraki Hristiyan ilahilerinde ise hareketli ve canlıdır.

Doç.Dr. AÇIK Tansu, Yunan Edebiyat Tarihi ders notları
Prof. Dr. Şentuna Candan Yunan Edebiyat Tarihi Ders Notları
Eski Yunan Atlaslı Uygarlık Ansiklopedisi, İletişim Yayınları
Erhat Azra, Önsay A., Calp H., Dinçer N., Ersan T., Sayı: 29-30 ELEGEİA-İAMBOS, Tercüme Dergisi
Meydan Larousse Ansiklopedi
Ord. Prof.Dr. MANSEL Arif MÜFİD, Ege ve Yunan Tarihi (Türk Tarih Kurumu)
İngilizce Vikipedi'deki Lyric poetry maddesi

https://web.archive.org/web/20090318015031/http://www.nedirvekimdir.com/nedir/siir.html
http://www.bilgilik.com/edebiyat/sair-ve-yazarlar/antik-yunan-ve-romali-sairler.html 20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Macera romanı, macera, risk alma, heyecanlı olaylar ve fiziksel tehlike gibi öğeleri konu edinen romandır.
Eleştirmen Don D'Ammassa, türü şu şekilde tanımlamıştır: "Bir macera kahramanın günlük hayatının dışında meydana gelen ve genellikle tehlike ve hareketin eşlik ettiği bir olay serisidir. Macera romanları neredeyse her zaman hızlı hareket eder, hikâyenin hızı en az karakterler, arka plan ve yaratıcı bir çalışmada yer alan diğer öğeler kadar önemlidir."
Macera edebiyatın ilk günlerinden beridir yaygın bir tema olmuştur. Orta Çağ'ın kahramanlık hikâyelerinin ana unsuru bir maceraydı. Çeşitlilik türün günümüze ulaşmasını sağladı. 19. yüzyılda edebiyatta bir büyüme olunca macera popüler bir tür hâline geldi.
Macera romanları genelde savaş romanları, polisiye romanlar, casus romanları ve deniz öyküleri gibi türlerle sık sık çakışır.

Manzum hikâye, Nazım şeklinde yazılan hikâyelere denir. Manzum hikâyelerin öykülerden tek farkı şiir biçiminde yazılmış olmalarıdır. Bu tür hikâyelerde didaktik şiir özelliği görülür. Hikâyede bulunan bütün özellikler (olay, yer, zaman, kişiler) manzum hikâyede de bulunur.

Manzum hikâyeler edebi metinlerdir.
Konu ve özellik bakımından hikâye ile aynı özellikleri gösterirler.
Manzum hikâyelerde şair ya bir olayı anlatır ya da bir öğüt verme çabası içindedir.
Manzum hikâyeler genellikle bir çevre tasviriyle başlar, ardından o çevrede bulunan kişiler anlatılır. Daha sonra ise olay anlatılır. Amaç okuyucuya bu bölümde ders veya öğüt vermektir.
Giriş, gelişme ve sonuç bölümleri hikâye ile benzer özellikler gösterir.
Manzum hikâyeler düşündürücü ve eğiticidir.
Manzum hikâyeler birçok bölümden oluşur. İlk bölümde anlatılmak istenen olaydan ve kişilerden bahsedilir. İkinci bölümde ise olaylar anlatılır ve örneklerle tasdik edilir. Üçüncü bölümde ise olay son bulur ve okuyucuya ders vermeyi güden cümleler yer alır.
Manzum hikâyede her olay işlenebilir. Sıradan olaylar, sosyal olaylar vs.
Manzum hikâyeler dörtlük, beyit, bent şeklinde de yazılabilir.
Mensur hikâyeden (düzyazı) hiçbir farkı yoktur. Kişiler, zaman, mekân, olay bu hikâyelerde de vardır. Tek farkı şiirsel olması, dizeleri, kafiye ve redifleridir.

Divan edebiyatında uzun hikâyeler mesnevi türü ile yazılırdı. Edebiyatımızda kafiyeli ve redifli, şiir biçiminde hikâye yazma Tanzimat’tan itibaren ortaya çıktı. Türün ilk temsilcileri Recaizade Mahmud Ekrem ile Muallim Naci'ydi.
Servet-i Fünûn döneminde manzum hikâye en etkili hale geldi. En önemli iki temsilcisi; "Balıkçılar" ve "Hasta Çocuk" gibi hikâyeleriyle Tevfik Fikret ve "Küfe", "Seyfi Baba", "Mahalle Kahvesi", "Hasta" gibi hikâyeleriyle Mehmet Akif Ersoy’du.
Ersoy ve Fikret dışında Beş Hececiler de manzum hikâye denemeleri yaptılar. Bunun dışında Yahya Kemal'in de manzum hikâyeleri vardı. Özellikle "Nazar" düşündürücü ve eğitici manzum hikâyelerin en önemli örneklerinden biridir.

Akd ü hall

Masal ya da erteği, esas itibarıyla sözlü anonim halk edebiyatı ürünü, kahramanları arasında olağanüstü kişi veya yaratıkların bulunabildiği, anlatılan olayların tamamen gerçek dışı olduğu, yer ve zaman ögesinin ise daima belirsiz olduğu bir anlatı türüdür.
Masalı, öykü ve destan gibi türlerden ayıran en önemli temel özellik ise gerçek dışı ögeler içermesi ve anlatılanları gerçeğe benzetme çabası içinde olmamasıdır. Masallarda olaylar bilinmeyen bir zamanda geçer. Türkçede, bilinmeyen geçmiş zamana en uygun kip öğrenilen geçmiş zaman olduğundan, tüm masallar genellikle bu kiple anlatılır, görülen geçmiş zaman kipi ise hiç kullanılmaz, fakat bazen şimdiki zaman veya geniş zaman kipi kullanılır.
Masal terimi öncelikle Külkedisi, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Keloğlan gibi ulusal ve uluslararası sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsasa da, sözlü geleneğin mahsulü olmayan, yani yazarı belli olan, fakat masal tarzında yazılmış eserler de bu türün içinde yer alır.
Masallar, genellikle "masal anaları" tarafından, dinlemeye hazır gruplara anlatılır ve bu masallar, daha sonra derlemeciler tarafından yazıya aktarılır.

Kelime, Arapçadaki "mesel" kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Anadolu'da masal kelimesi yerine "metel, mesele, matal, hekâ, hikâ, hikiya, hekeya, oranlama, ozanlama ve nagıl" şeklinde kulanımlar da vardır. Türk edebiyatında masalın birçok tanımı yapılmıştır. Türk Dil Kurumu'nun Güncel Türkçe Sözlük'ünde "Genellikle halkın yarattığı, hayale dayanan, sözlü gelenekte yaşayan, çoğunlukla insanlar, hayvanlar ile cadı, cin, dev, peri vb. varlıkların başından geçen olağanüstü olayları anlatan edebî tür." olarak geçer. Saim Sakaoğlu, Masal Araştırmaları adlı kitabında "Olayların geçtiği yer ve zaman belli olmayan; peri, dev, cin, ejderha, arap bacı gibi kahramanları, belirli kişileri temsil etmeyen hikâyelerdir." şeklinde tanımlamıştır. Naki Tezel ise "Genellikle doğaüstü kahramanlara ve maceralara yer verilen, konusu hayali, kulaktan kulağa aktarılarak geçen halk hikâyeleridir." şeklinde tanımını yapmıştır. Osmanlıca–Türkçe Ansiklopedik sözlüklte "mesel, terbiye ve ahlaka faydalı olan hikâye" şeklinde tarif edilmiştir.

Farklı coğrafyalardan derlenen masallar arasındaki benzerlikleri açıklayabilmek için ortaya atılan farklı görüşler vardır. Mitolojik görüşe göre masal mitolojiden üretilmiştir ve eski Hint mitolojisine, kutsal metin sayılan Rigvedalar'a kadar dayanır. Tarihi görüş "parçalanan mitler, tarihi devirler içinde şekillenerek masalları oluşturmuştur tezini ileri sürer. Böylece Arap, İran ve Orta Çağ Avrupa masallarının kaynağını da Hindistan'a bağlar. Antropolojik görüşe göre ise, masallar insanların bir arada yaşamaya başlamasıyla oluşan komünlerin artıklarıdır. Kültürlerin paralel olarak gelişmesi sonucu benzer masalların ortaya çıktığını savunur.

Masallar, masal araştırmacıları tarafından çok farklı şekillerde sınıflandırılmışlardır. Masalları tiplerine göre ilk sınıflandırma girişiminin Alman masal araştırmacısı J. G. Von Hahn tarafından yapıldığı kabul edilir. Kapsamlı olmayan ancak yol gösterici nitelikteki bu çalışmadan sonra 1910 yılında Antti Aarne'nin hazırladığı çalışma, masal sınıflandırılması konusundaki ilk önemli çalışmadır. Aarne, masalları; hayvan masalları, asıl halk masalları ve fıkralar olarak sınıflandırmıştır.
Aarne'nin öğrencisi Stith Thompson ise bu üçlü sınıflandırmayı genişleterek  zincirlemeli masallar ve sınıflamaya girmeyen masallar olmak üzere iki ana başlık daha eklemiş; her grubu kendi içinde alt başlıklara ayırmıştır.
Motiflere göre en geniş sınıflandırmayı da 1932-1936 arasında Stith Thompson yapmış ve masalları motiflere göre 23 ana başlık altında toplamıştır.
Türk masallarının sınıflandırılması hakkında da çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Pertev Naili Boratav'ın  üslup, yapı ve konu bakımından yaptığı masal sınıflandırmasına göre Türk masalları şu beş gruba ayrılmıştır: Olağanüstü masallar, Hayvan masalları, Güldürücü masallar, yalanlamalar ve zincirleme masallar, fıkra ve latifeler.

Masallar günümüzde çocuk edebiyatı içinde değerlendirilir. Geçmiş yüzyıllarda ise, masallar sadece çocuklar için değil, büyükler içindi de; evlerde, konaklarda, hanlarda, kahvehanelerde, uzun yolculuklarda başlıca anlatı aracı idiler. 

Masalı diğer anlatı türlerinden ayırt eden bazı özellikleri şunlardır:

Hayal mahsulüdür.
Yer ve zaman belirsizdir.
Olaylar ve kahramanlar olağanüstü özellikler içerir.
Kahramanları arasında olağanüstü varlıklar (cin, peri, melek) veya hayvanlar bulunabilir.
Ahlâka dayalı, yararlı, eğitici anlatılar olarak düşünülürler.
Kaynakları çok eski devirlere dayanan, söylendiği zaman ve devirden izler taşıyan bir edebiyat ürünüdür.
Mensur bir türdür.
Kalıplaşmış bir tekerleme ile başlar, kalıplaşmış tekerlemelerle biter.
Serim, düğüm ve çözüm bölümlerinden oluşur.
Çoğunlukla mutlu sonla biter.
İnandırıcılık iddiası taşımaz.

Masallar, insanlık tarihinin derinliklerine uzanan önemli anlatılardır. İlk çağlardan beri sözlü olarak aktarılan bu hikâyeler, zamanla yazılı hale gelmiştir. Masal okuma geleneği, toplumların kültürel yapısını ve değerlerini yansıtır. İşte masalların kökenleri ve evrimi hakkında bilmeniz gerekenler:

Sözlü Anlatım: İlk masallar, kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Kültürel Zenginlik: Her kültür, kendi masallarında farklı öğeler barındırır.
Yazılı Eserler: Masallar, Homer gibi yazarlarla yazılı hale gelmiştir ve dönem içerisinde evrim geçirmiştir.
Günümüzde masallar, sadece eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumsal mesajlar taşıyan önemli bir araçtır.

Dünya genelinde masal geleneği, kültürel değerlerin ve inançların aktarımında önemli bir rol oynar. Farklı kültürlerde masal geleneğinin bazı özellikleri:
Ağızdan Ağıza İletim: Çoğu kültürde, masallar kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu sayede, tarih ve kültür zenginliği korunur.
Eğitici İçerik: Masallar genellikle ahlaki dersler içerir. Çocuklar bu hikâyelerle değerlerini öğrenir.
Geleneksel Figürler: Her kültürde kendine özgü kahramanlar ve kötü karakterler yer alır. Örneğin:

Türk Masalları: Nasreddin Hoca
Arnavut Masalları: Zeka ile kazanmak
Afrika Masalları: Hayvanlar ve insan ilişkileri

Masallar, toplumsal yapıyı ve bireylerin psikolojik gelişimini önemli ölçüde etkiler. İşte bu etkilerin bazıları:

Kimlik Gelişimi: Masal okuma ile çocuklar, karakterler aracılığıyla çeşitli kimlikler keşfederler. Bu, onların kendilerini anlamalarına yardımcı olur.
Ahlaki Öğretiler: Masallar, topluma yönelik değerleri aktararak ahlaki bir temel sunar. Çocuklar, iyilik-kötülük; cesaret-korkaklık gibi kavramları masallar sayesinde öğrenirler.
Duygusal Bağlantılar: Masal okuma, bireylerin empati kurma yetisini geliştirir. Karakterlerin yaşadığı zorluklar, okuyucuda duygusal bir bağ oluşturur.
Kültürel Bilinç: Farklı kültürlerin masalları, toplumsal normları ve gelenekleri öğretir. Bu da bireylerin kültürel farkındalığını artırır.
Sonuç olarak, masallar sadece eğlence aracı değil, aynı zamanda bireylerin ve toplumların gelişiminde önemli bir rol oynar.

Modern dünyada masallar, sadece çocuklara yönelik bir eğlence unsuru olmaktan çok daha fazlasıdır. Masal okuma alışkanlığı, bireylerin duygusal ve bilişsel gelişiminde önemli bir rol oynar. Ayrıca, toplumsal değerlerin aktarılmasında da kritik bir işlev üstlenir.

Eğitimsel Değer: Masallar, çocuklara hayal gücünü geliştirirken, dil becerilerini de pekiştirir.
Kültürel Aktarım: Farklı kültürlerin masalları, bireylere o kültürün değerlerini ve geleneklerini öğretir.
Duygusal Gelişim: Masal okumak, çocukların empati kurmalarını ve duygusal zekalarını artırmalarını sağlar.

Nağıl

Mecaz, edebi etki yaratmak amacıyla bir şeyi başka bir şeyden bahsederek ifade eden bir söz sanatıdır.
"Mecaz" Arapça, "trope" Eski Yunanca ve metafor Yunancadır. Ad değişimi olarak da bilinir. Mecaz sanatı, anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Söze güzellik, güçlülük, canlılık, zarafet, derinlik veya genişlik verir. Eski Yunan'da "mecaz" anlamda kullanılan "metafor" sözcüğü Antik Çağ'ın sonlarına doğru anlam daralmasına uğramış ve yerini "trope" sözcüğüne bırakmıştır.

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtabı sürükledik sularda
-Yahya Kemal Beyatlı
Yukarıdaki mısralarda Kandilli semtinin uykularda yüzmesi ve mehtabın sularda sürüklenmesi; sözcüklerin asıl anlamının dışında güzelleştirme, zarifleştirme ve güçlendirme gibi amaçlarla mecaz olarak kullanılmasına örnektir.

"Mecaz" sözcüğü Türkçeye en geç 1300'lü yıllarda, Arapça "macāz" sözcüğünden geçmiştir. Bu sözcük Arapçadaki "cwz" (geçit, köprü) kökünden gelir. Türkçeye Fransızcadan geçen, Antik Yunancada "taşıma, transfer etmek" anlamlarına gelen "metafor" sözcüğü daha sonra anlam daralmasına uğramıştır.
Aristoteles tarafından "mecaz" anlamında kullanılan "metafor" sözcüğü, Antik Çağ'ın sonlarına doğru ise anlam daralmasına uğrayarak Türkçedeki "istiare, eğretileme" kavramları karşılığında kullanılmaya başlanmıştır.

Bir kavramın mecaz olmayan anlamlarına gerçek anlam denir:

Babam yorganı üzerime çekip iyi uykular diledikten sonra alnımdan öptü. (gerçek anlam)
Ay ışığında yakamozlar dans ediyor, dalgalar sahili öpüyordu. (mecaz)
Bugün hava çok soğuk. (gerçek anlam)
Soğuk bir tavırla birbirlerini selamlayıp uzaklaştılar. -R. H. Karay. (mecaz)
Sabah erkenden uyandım. (gerçek anlam)
Baharın gelmesi ile birlikte doğa uyandı. (mecaz)

Mecaz anlam sıklıkla yan anlam ile karıştırılır. Yan anlamların her biri, sözcüğün gerçek anlamlarından biridir ve birincil anlamla (temel anlamla) yakından ilişkilidir.

Torpido ile vurulan gemi bir süre sonra battı. (temel anlam)
Elime iğne battı. (yan anlam)
Güneş bugün saat yedide batacak. (yan anlam)
Hamileliğin de verdiği alınganlıkla her sözümüz ona batıyordu. (mecaz)

Mecaz, sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında; fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

İstiare, Türk Edebiyatında, bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka varlığının adıyla anma sanatı. Diğer adı eğretilemedir.

Sadece kendisine benzetilenle (müşebbehu bih-müstearı minh) yapılan istiaredir. Bir sözcüğün yerine benzetme amacı güderek başka bir sözcük kullanmaya denir.

Benzetme öğelerinden yalnız benzeyenle (müşebbeh-müstearı leh) ve benzeme yönü (karine) ile yapılan istiaredir. Kapalı istiarede benzetilen söylenmeyerek gizili tutulur. Mitoloji, bilim ve metafizik gibi pek çok disiplin, kapalı istiareler yoluyla dünya edebiyatının epistemolojik altyapısını oluşturmuştur.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle (müşabehet ögesi) çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliyye) adı verilir. Bu tür istiarelerde kelimeler hakiki manalarında kullanılsalarda bir araya gelmeleriyle ortaya çıkan mana heyetine benzetilmek istenen başka bir mana heyeti istiare edilir. Bu yüzden bu tür istiarelere heyetlerin birbirlerine istiaresi diyebiliriz. Bu tür istiareler halk arasında yayılırsa darbı mesel olarak isimlendirilir. Türkçemizdeki birçok atasözü bu kısımda değerlendirilir. Misal: Üzüm üzüme bakarak kararır. Bu misalde bir kişinin bir başkasından etkilenmesi üzümlerin birbirlerini kararma yönünden etkilemelerine benzetilmiştir. Dikkat edilecek olursa benzetilende ve kendine benzetilende kelimeler istiare edilmemiş, belki kelimelerden oluşan kelamın ifade ettiği heyet olan manalar benzetilmiştir.

Bedr'in aslanları ancak bu kadar şanlı idi 
Cümlesindeki "aslan" bu istiare çeşidine bir örnektir

Dışarıda bir dost eli okşuyor tenimizi. 
Cümlesinde "dost eli" rüzgâr yerine kullanılmıştır

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüğüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece
Dünya iki kapılı bir hana benzetilmiş ama dünya söylenmemiş yani benzeyen yok sadece benzetilen var.

Aşiyân-ı murg-ı dil zülf-ı perîşânındadır
Kanda olsam ey perî gönlüm senin yanındadır.
Fuzulî
Al câme ile meh-pâre maşallah
Pertev Paşa
Âh eylediğim serv-I hırâmânın içindir
Kan ağladığım gonce-I handânın içindir.
Fuzulî
Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin
Cihân cihân elem-I intizâra değmez mi
Nâilî
Gezermiş kasrın etrâfında yer yer tâze meh-rûlar
Mükahhal gözlü Şîrîn sözlü Leylî yüzlü âhûlar
Nedîm
Açıldığın haber verir ağyâra gül gibi
Dâim bize nesîm-I sebük-pâ gelir gider
Nâbî

Sözlerin saplama kalbime ne olur
Her taraf kırık dökük
Dalların boynu bükük

Kederliyiz der gibi
Orhan Seyfi Orhon
Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan söz edilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.

Nâz ederse gamzesi uşşâk-ı zâra nâz eder
Zülfi bir âşüftedir ki rûzgâra nâz eder
Nâbî
Ki henüz gonce-ı neşküfte iken
Anı dest-ı ecel itdi pâmâl
Fâzıl
Nâgehân simsiyâh olur eflâk
Hayretinden düşer sükûna cihân
Mecnûn ana verdi cümle rahtın

Pâk eyledi bergden dırahtın
Fuzulî
Eşcâr-ı bâğ hırka-ı tecrîde girdiler
Bâd-ı hazan çemende el aldı çenârdan
Bâkî

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor 
Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor  
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın  
Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın  
Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da  
Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da...  
Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri  

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Faruk Nafız Çamlıbel
Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.

Makdem-I tab’a dîbâ-yı Münîf olsa hasır
Kadr-I iclâlime nisbetle değildir şâyân
İrfan Paşa
Yanıkdır o âşıkın kitâbı
Nazmında kokar ciğer kebâbı
Ziya Paşa
O ten ki hâk ola aşkın güdâz u sûzunda
Biten giyâhı dem-I haşre dek kebâb kokar
Nedîm

Mektup, bir kişi veya bir grup insan tarafından diğer bir kişiye bir araç aracılığı ile iletilen yazılı bir mesajdır. Terim genellikle gazete ve dövizler gibi çok sayıda kişi tarafından orijinal haliyle okunması amaçlanan yazılı materyalleri kapsamamaktadır, ancak bunlar arasında "açık mektup" şeklindeki materyaller de yer alabilir. Mektubun yüzyıllar boyunca tipik şekli ve bugün bile arketipik kavramı, posta sistemi aracılığıyla bir muhatabına gönderilen bir sayfa (veya birkaç sayfa) kağıttır. Bir mektup, muhatabına ve amacına bağlı olarak resmi veya gayri resmi nitelikler taşıyabilir. Mektup yazımı, bir iletişim aracı ve malumat olmasının yanı sıra, tarih boyunca yazının bir sanat olarak yeniden üretilmesinde de rol oynamıştır. Mektuplar antik çağlardan günümüze kadar gönderilmiştir ve İlyada'da da bahsi geçmiştir. Tarihçiler Herodot ve Thukididis eserlerinde mektuplardan bahsetmiş ve kullanmışlardır.

Tarih boyunca mektuplar Antik Hindistan, Antik Mısır ve Sümer'den Roma, Yunanistan ve Çin'e uzanan bir yelpazede günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. 17. ve 18. yüzyıllarda mektuplar kişisel eğitim için kullanılmıştır.

E-postanın yaygın kullanımına rağmen, mektuplar özellikle iş dünyasında ve resmi iletişimde hala popülerdir. Bununla birlikte, günümüzde pek çok mektup elektronik ortamda gönderilmektedir.

Farklı mektup türleri vardır, mektuplar, konularına ve yazanla yazılan arasındaki ilgiye göre ayrılabilir:

A Hundred Years by Post 24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by J. Wilson Hyde
Potts, Albert, (First U.S. street mailbox patent). US patent office. 1858
GRC Database Information: links to worldwide postal services websites11 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The British Postal Museum & Archive23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Royal Engineers Museum British Army Postal Services History

Mektup roman, bir dizi mektuptan oluşan bir roman tarzıdır.
Mektuplardan oluşan bu tarz romanın doğuşu ile ilgili iki teori vardır.
Avrupa Edebiyatında bu türün ilk örneklerinden biri Letters of a Portuguese Nun olmuştur (1669). İngiliz yazar Aphra Behn'in Love-Letters romanı da bu tarz ilk romanlardan biridir (1684).
XVIII. yüzyılda Fransa'da böyle romanları Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau ve diğerleri yazmıştır. Fransız ordusunda general olan Pierre Ambroise François Choderlos de Laclos 1782 tarihinde yayınlanmış "Les Liaisons Dangereuses" romanı esasında, 1988 yılında ABD İngiltere ortaklığı ile Tehlikeli İlişkiler filmi yapılmıştır.

Almanya'da ise bu tarz romanların XVIII. yüzyılda en başarılı yazarı Johann Wolfgang von Goethe olmuştur. Onun Die Leiden des jungen Werthers romanı mektup tarzındaki ilk romanlardan biridir.
Rus edebiyatındaysa, Fyodor Dostoyevski'nin İnsancıklar romanı, mektup roman tarzında kaleme alınmış bir romandır (1846).
Türk edebiyatında da birçok yazar tarafından bu tarz denenmiştir. Halide Edip Adıvar’ın Handan ve Reşat Nuri Güntekin’in Bir Kadın Düşmanı eserleri bu tarz eserlere ait olabilir.

Çağdaş mektup romanlar teknoloji kullanılarak yazılıyor. İnternet sayesinde ortaya çıkan e-postalar bunda çok önemli olmuştur. Örneğin, Matt Beaumont′un yazdığı e isimli roman böyle bir romandır. E-posta formatında olan bu roman 2000 yılında yazılmıştır. Aynı formattaki diğer bir roman ise Daniel Glattauer′in yazmış olduğu Gut gegen Nordwind isimli romandır (2006). Günümüzde bu tür romanlar sürekli artmaktadır.

Roman

Mesnevi, özellikle Arap, Fars ve Türk edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan divan edebiyatı şiir biçimidir.

Her beytinin kendi arasında kafiyelenmesi hem yazma kolaylığı sağlar hem de daha uzun metinlerin bu şekle uygun olarak kaleme alınmasına imkân tanır. Diğer nazım şekillerindeki kafiye bulma zorluğu şairleri uzun metinlerde bu şekli kullanmaya teşvik etmiştir. Klasik düzende bir mesnevi; tevhid, münacat, naat, miraciye, eserin sunulacağı büyüğe övgü, mesnevinin niçin yazıldığını açıklayan sebeb-i nazm ve hikâyenin anlatımı (ağaz-ı destan) bölümlerinden oluşmuştur. Mesnevide beyit sayısı sınırsızdır.
Mesnevilerde yer ve zaman kavramlarının tam belli olmaması, olay ve kahramanların olağanüstülükler taşıması mesnevinin masal ve destanla ortak özellikleridir.

Mesnevide konu her ne olursa olsun, ilk dikkati çeken özellik olayın bir masal havasında anlatılmasıdır. Akıl ve mantık ölçülerini aşan bir sürü olay birbirini izler. Olayın geçtiği yer ve zaman belirsizdir. Konuda birlik sağlanamamıştır. Hikâyenin bölümleri birbirine eklenmiş ilgisiz parçalar gibi görünür. Çevre tasvirleri gerçeğe uygun değildir, hikâye  kahramanları doğaüstü davranışlarda bulunur. Hikâyelerde cinler, periler, devler, cadılar, ejderhalar gibi masal motifleri sık sık işlenir.
Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım biçimidir. Bir anlamda Divan edebiyatında manzum hikâyelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz.
Mevlânâ'nın ünlü tasavvufi mesnevisi 25.700 beyitten oluşmuştur. Mevlana eserine ayrı bir isim koymamıştır; eser, nazım türü olan mesnevi adı ile bilinir.
Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikâye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır.
On bölümden oluşur.
Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olmak bir itibar kaynağıdır. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi,Fuzuli,Nabi,Şeyhi' dir.

Pala, İskender (1999 27.bas. 2016), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul:Kapı Yayınları, ISBN 9758950218, Sayfa 273-274
Dilçin, Cem (1983) Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara:Türk Dil Kurumu Yayınları ISBN 9789751604897
İpekten, Haluk (1994, 14.bas.2011), Eski Türk Edebiyatı Nazım şekilleri ve Arûz, İstanbul:Dergah Yayınları, ISBN 9759953539
Muallim Nâci, (haz. M. A. Yekta Saraç), (2004) Edebiyat Terimleri: Istılahât-ı Edebiyye, İstanbul:
Tural, Sadık Kemal (ed.) (2001, 2003, 2004, 2005, 2006), Türk Dünyası Edebiyat Terimleri ve Kavramları Ansiklopedik Sözlüğü 5 Cilt, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, ISBN 3990000025722
İsen, Mustafa; Macit, Mahsun; Horata, Osman; Kılıç, Filiz; ve Aksoyak, İ. Hakkı, (2002) Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, İstanbul:Grafiker Yayınları  ISBN 9786054512232

Ünver, İsmail (2004) "Mesnevi, Türk Edebiyatı", Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.29 say.322-324 Online: [2] 23 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Tam Metin Mesneviler" maddesi Kültür ve Turizm Bakanlığı E-Kitap Sitesi "E.kitap.kultur" Websitesi" [3] 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şentürk, Ahmet (ed) () "Divanlar ve Mesneviler: Mesnevilerin Doğuşu ve Türk Edebiyatindaki Gelişmesi"  Kültür ve Turizm Bakanlığı E-Kitap Sitesi. Online:[4]

Metafizik ya da doğa ötesi, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, "fizik bilimlerinin ötesinde olan" anlamına gelen "metafizik" sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.
İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrı, olay gibi kavramlar üzerinedir.
Metafiziği tanımlamaktaki zorluk Aristoteles'in bu alana ismini verdiği yüzyıldan bu yana bu alanın gösterdiği değişimdir. Metafiziğin konusu olmayan konular metafizik içine dahil edilmişlerdir. Yüzyıllarca metafiziğin içinde olan Din felsefesi, Mantık felsefesi, Algı felsefesi, Dil felsefesi ve Bilim felsefesi gibi konular kendi alt başlıkları altında incelenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar metafiziğin konusu içinde yer almış konuların hepsinden söz etmek çok yer tutabilir.
Temel metafizik sorunları hep metafiziğin konusu olagelmiş konular olarak tanımlamak mümkündür. Bu sorunların ortak niteliği ise hepsinin ontolojik (varlıksal) sorunlar olmasıdır.

Metafizik Mendel'in belirttiğine göre durağanlıktır ve bunun zıddı diyalektik'tir. Diyalektik de her şeyin değiştiğini savunan bir felsefi akımdır. Hegel'in tanımında metafizik ilkelerini de oluşturmuştur.

Varlıklar var olan boyutundadır, değiştirilemez. Üç varlık vardır, üç boyut vardır ama biz insan oğlu sadece kendi boyutumuz ölçüsünde durabiliriz. Başka boyutlara giremeyiz de, başka boyutları göremeyiz de.

Bu ilkede de varlıkların birbirinden farklı olduğu vurgulanmaktadır.

Zıt boyutların aynı yapıda boyut değiştirmesi.

Eski Yunan filozofu Aristoteles Fizik ismi verilen bir seri kitap yazmıştır. İlk sürümlerinden birinde Aristoteles'in çalışmaları bazı kitap grupları Fizik 'ten hemen sonra yer almıştır. Bu kitaplar felsefi sorgulamanın temel alanı ile ilgilidir ve o dönemde bir ismi yoktur. Bu sebeple ilk Aristoteles uzmanları bu kitaplara "ta meta ta fizika" yani "fizik ile ilgili kitaplardan sonra gelen kitaplar" ismini vermişlerdir. Bu 'metafizik' kelimesinin kaynağıdır.
Dolayısıyla etimolojik olarak metafizik Aristoteles'in toplu olarak Metafizik adı verilen kitaplarının konusudur. Etimolojik anlamda 'metafizik' sadece Aristo'nun Metafizik kitabının çalışma konusu manasına gelmektedir.
Aristoteles'in bu kitaplarının konusu neydi? Metafizik üç bölüme ayrılmıştır: 

(1) Ontoloji
(2) Teoloji
(3) Evren bilim

Metafizikçiler listesi

Mimesis, (Kadim Yunanca: μίμησις, mīmēsis) Klasik Yunan'da "öykünmek" anlamına gelen felsefî terimdir.Eflâtun ve Aristo düşüncesinde mimesis, doğaya öykünmek, doğa ve gerçeği yansıtmaktır. Maddeci estetikçilerden H. Koch'a göre ise, sanat, özel bir gerçekliği yansıtma biçimidir. Ancak bu yansıtma biçimini toplumsal değerler belirler. Belki bazı sanat dallarında, mesela resimde, heykelde, tiyatroda taklidin daha fazla yer aldığını, ama mimari, edebi sanatlar gibi alanlarda hayal gücünün taklidi aştığını söylemek daha gerçekçi olur. Zaten eski Yunan düşünürlerinden Philostratus taklidi ikinci plana atarak hayal gücü ve yaratma ilkesini savunmuştur. Hayal gücü taklitten daha kuvvetlidir. Eski Yunan Tanrılarının heykellerini yapanlar onları görerek yapmamışlardır. Alman filozofu G.W.Fr. Hegel (1770-1831) de tabiat güzelliğini reddederek sanat güzelliğini tabiat güzelliğinden üstün tutar. Fr.W.-J. Shelling (1775-1854) de sanatı tabiatın taklidi sayanlara karşıdır.

Mehmed Nâmık Kemal (Osmanlıca: نامق كمال) (21 Aralık 1840; Tekirdağ - 2 Aralık 1888; Sakız Adası), 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında etkili olmuş, Türk milliyetçiliğine esin kaynağı olmuş, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesi Osmanlı yazarı, gazetecisi, devlet adamı ve şâiridir.
Yurtseverlik, özgürlük, ulus kavramlarına bağlı bir Tanzimat aydınıdır. Bu kavramları Türk düşünce yaşamına ve edebiyatına sokan kişi kabul edilir. Heyecanlı, kavgacı kişiliği, akıcı ve parlak biçemi nedeniyle döneminin diğer yazarlarından daha çok tanındı. "Vatan Şairi" ve "Hürriyet Şairi" olarak anılan Namık Kemal, şiirin yanı sıra eleştiri, yaşam öyküsü, tiyatro, roman, tarih ve makale türlerinde eserler verdi. Özellikle Türk edebiyatının ilk edebî romanı olan "İntibah" ve Türk edebiyatının sahnelenen Batılı tarzdaki ilk tiyatro eserlerinden olan "Vatan yahut Silistre "eserleriyle ünlüdür. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü eserleri ve düşünceleriyle etkiledi. Atatürk, Namık Kemal'i Türk dünyasının çağdaşlaşması açısından en üst nokta olarak kabul eder ve onun Türk dünyasına bırakmış olduğu mirası da benimser. Bu benimsemeyi Atatürk'ün Namık Kemal'in ünlü beyitlerinden birine yapmış olduğu nazire gösterir. Namık Kemal'in "Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini/Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini " dizelerine Atatürk şu nazireyi yazmıştır: "Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini/Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" bu ifade kalıpları o dönemdeki halk mücadelesinin mühim bir parolası olmuştur.
Hatta Atatürk'ün bir biyografisini yazmış olan yazar Andrew Mango, Atatürk'ün Kemal adını Namık Kemal'in adında "Kemal" bulunduğu için kendisinin koyduğunu iddia etmektedir.

21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ'da dünyaya geldi. Annesi Arnavut asıllı Fatma Zehra Hanım'dır, babası Yenişehirli Mustafa Âsım Bey ise Türk kökenli Topal Osman Paşa'nın neslindendir.
Tekirdağ'daki evlerinin yakınında bulunan tekkenin şeyhi Tokatlı Hafız Ali Rıza Efendi kendisine "Mehmet Kemal" adını verdi. Çocukluğu annesinin babası Abdülatif Paşa'nın yanında geçti. Abdülatif Paşa, Tekirdağ (Tekfurdağ) Sancağında vali yardımcısı idi; Afyonkarahisar Sancağına atandığında ailece Afyon'a taşındılar. 1848 yılında annesi Fatma Zehra Hanım'ı Afyon'da kaybetti. Mehmet Kemal, dedesinin yanında yaşamını sürdürdü.
Abdülatif Paşa'nın değişik kentlerde görev yapması nedeniyle düzenli bir eğitime devam edemedi. Özel dersler aldı ve kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Arapça ve Farsça öğrendi. Dedesinin Afyon'daki vali yardımcılığı görevinin ardından ailesiyle İstanbul'a gelmişti. Orada, üç ay Bayezid Rüştiyesi'ne ve ardından dokuz ay Valide Mektebi'ne devam etme fırsatı buldu.

Dedesinin Kars'a mutasarrıf olarak atanması sebebiyle 1,5 yıl Kars'ta yaşadı. Karslı şair ve müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi'den divan edebiyatını öğrendi. Avcılık, atıcılık, cirit dersleri aldı. Kars'ta görevi sona eren dedesi ile 1854'te İstanbul'a döndü. Burada görüp yaşadıkları ileride yazacağı tiyatro eserlerine ilham vermiştir. Namık Kemal, Midilli'de sürgüne gönderildiği sırada Abdülhak Hamit'e gönderdiği bir mektupta nişanlısının arkasına düşerek, gönüllü nefer yazılmış, Kars'a kadar gelmiş ve bir taburun trampetçiliğinde bulunduğu halde şehit olmuş Kürt kızın cenazesini gördüğünden bahseder. Vatan yahut Silistre piyesinin konusunu oluşturan erkek kıyafetine girip nişanlısının ardından Silistre'ye giden Zekiye'yi buradan etkilenerek yarattığı düşünülür.

1855'te babasının Bulgaristan Filibe mal müdürü, dedesinin Sofya kaymakamı olması ile Sofya'ya gitti. Kars'ta öğrendiği aruz ve hece vezinlerini Sofya'da kaldığı dört sene boyunca pekiştirdi. Sofya'da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra Mehmet Kemal'e yazıcı, kâtip anlamlarındaki "Namık" adını verdi. O günden sonra Namık Kemal olarak anılmaya başladı. 18 yaşına kadar kaldığı Sofya'da komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi'nin kızı Nesime Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Feride ve Ulviye adında iki kızı ve Ali Ekrem adında bir oğlu dünyaya geldi.

1857'de İstanbul'a döndü ve Bab-ı Ali'de Tercüme Odası stajyer olarak memurluğa başladı. 1858'de büyükannesi Mahmude Hanım'ı, 1859'da büyükbabası Abdülatif Paşa'yı kaybetti. Babasının ikinci evliliğini yaptığı Dürrüye Hanım'ın Kocamustafapaşa'daki evinde yaşadı. Babasının bu evliliğinden Naşit adında bir kardeşi oldu. 1859'da gümrük kaleminde çalışmaya başladı.
İlk şiirlerini Sofya'da yazan Namık Kemal, İstanbul'a geldiğinde kısa sürede şairler arasında tanınmıştı. Henüz Batı edebiyatı ile bir teması yoktu. İstanbul'da divan edebiyatı geleneğini takip ettiren şairlerle tanıştı. Arap ve Fars edebiyatlarını öğrenmeye çalıştı. Divan şiirinin son temsilcilerinden Leskofçalı Galip Bey ile yakın dostluk kurdu. Bu şairin başkanlığında kurulan Encümen-i Şuara adlı şairler topluluğuna katıldı.
1863'ten itibaren dört yıl yeniden tercüme odasında görev aldı. Bu yeni görevi sırasında Batı'yı tanıyanlarla tanışma imkânı buldu ve gözlerini Batı kültürüne çevirdi. Edebiyatta Batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi ile tanışması hayatını değiştirdi. Sanat ve hayat görüşü değişti. Batı edebiyatını öğrenmeye başladı, ilgisi nesre yöneldi. Tarih ve hukuk alanında kendini geliştirmeye çalıştı. Tercüme odasının bir kâtibinden Fransızca dersleri aldı. Tasvir-i Efkar'da fıkra ve tercüme yazılar kaleme aldı. İlk defa Şinasi'de gördüğü "hak, millet, vatan, hürriyet, meclis, mebus" gibi kelimeleri yaygınlaştırdı.

1865'te Şinasi, Tasvir-i Efkar gazetesini kendisine bırakarak Fransa'ya gidince Namık Kemal, tek başına gazeteyi çıkardı. Aynı dönemde İttifak-i Hamiyet adlı (daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adını alacak) gizli derneğin kurucuları arasına girdi (Sağırahmetbeyzâde Mehmet Bey'in öncülüğündeki derneğin diğer kurucuları Menâpirzâde Nuri Bey, Kayazade Reşat Bey, Mir'at mecmuasının sahibi Mustafa Refik Bey, Suphipaşazade Ayetullah Bey ve Ziya Bey'dir). Derneğin amacı bir anayasa hazırlanmasını ve parlamenter bir yönetim sistemi kurulmasını sağlamaktı. Namık Kemal, gazetesinde bu görüşler doğrultusunda ve hükûmet aleyhine şiddetli makaleler yayınladı. "Şark Meselesi" üzerine yazdığı bir makale, gazetenin 1867'de kapatılmasına ve kendisinin Erzurum vali muavini olarak atanmasına yol açtı.
Namık Kemal, hükûmet tarafından gönderildiği Erzurum'a gitmek yerine Ziya Paşa ile birlikte Paris'e kaçtı. O ve arkadaşlarını Paris'te yaşayan Mısırlı prens Mustafa Fazıl Paşa davet etmiş ve maddi himayesine almıştı. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu olan ancak Sultan Abdülaziz'in bir fermanıyla Mısır yönetimindeki haklarından mahrum edilen Mustafa Fazıl Paşa, kendisini Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin reisi ilan etmiş ve Avrupa'ya davet ettiği örgüt üyelerinin finansörlüğünü üstlenmiş birisiydi. M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Londra'da "Muhbir" adlı gazeteyi çıkardılar ancak Namık Kemal, Ali Suavi ile yaşadığı anlaşmazlık üzerine Muhbir'den ayrıldı. Aynı yıl Sultan Abdülaziz Uluslararası Paris Sergisi'ni görmek üzere şehre gelince Fransız hükûmeti Genç Osmanlılar'ı ülkeyi terk etmeye davet etti. Namık Kemal, bazı arkadaşlarıyla birlikte Londra'ya gitti ve orada Hürriyet gazetesini çıkardılar. Bu arada Mustafa Fazıl Paşa, Paris'e gelen Abdülaziz'le ilişkilerini düzeltmiş ve onunla İstanbul'a dönmüştü. Giderken gazeteyi çıkarmaya devam etmelerini, desteğinin süreceğini söylediyse de İstanbul'a döndükten sonra fikrini değiştirdi ve geçici olarak Hürriyet'i kapatmalarını istedi. Bunun üzerine Namık Kemal ile Ziya Paşa gazeteyi kendi imkânları ile çıkarmayı denediler. Bir süre sonra arkadaşları ile arası bozulan Namık Kemal vazgeçti ve 1870'te Sadrazam Âli Paşa ile barışıp yurda döndü.

Siyasetten uzak durmak, yazı yazmamak koşuluyla affedilmiş olan Namık Kemal, İstanbul'a döndükten sonra Diyojen adlı mizah dergisinde imzasız fıkralar yazdı; Sadrazam Ali Paşa'nın ölümünden sonra 1872'de İbret gazetesini çıkararak yeniden muhalefete başladı. Gazete sık sık kapatıldı ve sonunda Sadrazam Mahmut Nedim Paşa'yı eleştiren yazılar yüzünden Namık Kemal, İstanbul'dan uzaklaşması için mutasarrıf olarak Gelibolu'ya atandı.
Birkaç ay kaldığı Gelibolu'da "Vatan yahut Silistre" adlı oyunu ile "Evrâk-ı Perişan" adlı eserini tamamladı. Gelibolu'nun bazı sorunları ile ilgilendi ve su davasını halletti. Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa'nın Bolayır'daki kabrini ziyaret etti. Ebüzziya Tevfik Bey'e burada gömülmeyi vasiyet etti.
Namık Kemal, bir yandan da İbret gazetesine "BM" (Baş muharrir) ve Ebuzziya'nın çıkardığı Hadika gazetesine "N.K" imzası ile yazı göndermeye de devam ediyordu. Gelibolu'da salgın haline gelen kuduz hastalığını önlemek için köpekleri sürgün etmesi bahane edilerek Gelibolu mutasarrıflığı görevinden alındı.

Osmanlı hükûmeti tarafından açığa alınan Namık Kemal 1872'nin son günlerinde Gelibolu'dan İstanbul'a döndü, İbret'in başına geçti. Çok geçmeden bir makalesi nedeniyle hakkında soruşturma açılıp gazetesi tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeye başladı. Vatan yahut Silistre oyunu, 1 Nisan 1873 gecesi İstanbul'da Güllü Agop'un Gedikpaşa'daki tiyatrosunda sahnelendi. Oyunun sahnelenmesi halkı coşturup olaylar çıkmasına neden olmuştu. Bu konuda İbret'te yayınlanan yazılardan sonra gazete kapatıldı; Namık Kemal ve dört arkadaşı yargılanmadan sürgüne gönderildiler. Namık Kemal Mağusa'ya, Ahmet Mithat ile Ebüzziya Tevfik Bey Rodos'a, Menapirzade Nuri ve Bereketzade Hakkı Beyler de Akka'ya sürüldü.

(bkz. Namık Kemal Zindanı ve Müzesi)
Namık Kemal'in Mağusa (Kıbrıs) sürgünlüğü 38 ay sürdü. Mağusa'da son derece olumsuz koşullar altında yaşamak zorunda kaldı, pek çok kez sıtmaya ve başka hastalıklara yakalandı. Namık Kemal, eserlerinin çoğunu bu dönemde Kıbrıs'ta kaleme almıştı. Namık Kemal Mağusa'ya geldiği andan itibaren İstanbul'da ön çalışmalarını hazırlamış olduğu Gülnihal'i tamamına ulaştırıp neticelendirmiştir. Gülnihal dışında Zavallı Çocuk, Kara Bela, Celaleddin Harzemşah gibi ehemmiyetli eserle

Nesir ya da düzyazı, edebiyatta bulunan bir sanattır. Dil kurallarından başka hiçbir ölçüye bağlı olmayan düz ve doğal anlatma yolu.
"Yunanların ve bilhassa Latinlerin nesir dedikleri nesir, hulasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplar'da da yoktu, Acemler'de de yoktu. Biz Türkler, Arap ve Acemden etkilendiğimiz için, ayrıca da, kendi milli kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Asıl edebiyat nesirdir" (Yahya Kemal, edebiyata dair, İstanbul Fetih Cemiyeti 1984, s.70.)
Eski nesir, “sade nesir” ve “süslü nesir”(sanatkarane) olmak üzere başlıca iki koldan yürümüştür. Sade nesir, konuşma dilinde yazılan, açık, tabiî nesirdir. Bu nesirle halkla ilgili eserler ve bazı tarihler yazılmıştır. Süslü nesir ise yabancı kelime ve dil kurallarıyla yüklü, çeşitli söz sanatlarıyla ve kelime oyunlarıyla süslü nesirdir. Bu nesirle, aydın kimselere hitap eden eserler yazılmıştır. Yeni nesir'de, yazı dili konuşma dili ile birleştirilmeğe çalışılmıştır. Yazı dilinin konuşma dili haline getirilmesi hareketi, 1911'de Selanik'te çıkarılmaya başlanan “Genç Kalemler” dergisinde, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi sanatçılar ve fikir adamları tarafından ileriye sürülmüş ve bu hareket, bugünkü yazı dilinin ayırıcı vasfı olmuştur. Yeni nesrin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir. Konuşma dilinde karşılığı bulunan yabancı kelimeler dilden atılmıştır.
Bütün yabancı dil kuralları bırakılmış, Türk diline Türk dilbilgisi hâkim kılınmıştır.
Eski nesir, çok kere, iç içe girmiş cümleciklerle uzatılan bileşik cümlelerle yazılırdı; yeni nesir ise, çok kere, kısa cümlelerle yazılmaktadır. Eski nesirde söz hüneri göstermeye çalışılır, cümle sonlarında "seci"ler kullanılır, bunu sağlamak için de doldurma sözlere yer verilirdi; yeni nesirde ise seci kullanılmaz, sadece düşünceleri anlatmaya yetecek kadar kelime kullanılır, doldurma sözlere yer verilmez.

Nükte veya epigram, her türlü konuda yazılmış kısa manzumelere verilen addır. Ancak epigramlar daha çok kısa ve özlü eleştiriler için kullanılmıştır.
Epigramlar, kısa, keskin zekâ ürünü ve düşündürücü ifadelerdir. Epigram kelimesi Yunanca ἐπίγραμμα epigramma yani "yazıt" kökünden gelmektedir. Yazın tarihinde iki bin yıllık bir geçmişleri vardır. Doğu edebiyatlarının temelini oluşturan selâse-i lisâniyye'de (Arapça, Türkçe, Farsça) bu terim nükte olarak karşılık bulmuştur. Nükteler yalnızca manzume olarak yazılmamıştır. Nasrettin Hoca fıkralarında olduğu gibi Doğu edebiyatlarına ait birçok mensur nükte örnekleri de vardır. Nükte, Arapçada: ince manalı, zarif ve şakalı söz anlamına gelir. Nükte, fıkra ve şaka kavramlarıyla bağlantılı olup aynı şeyi ifade etmez. Yalnızca bazı fıkra ve şakalar nüktelidir.

İlk epigramlara Eski Yunan'da rastlanmaktadır. Eski Yunan'da sporcu heykelleri dahil olmak üzere; adak sunulan tapınaklara ve mezar taşlarına epigram manzumeler işlenmiştir. Zamanla bu manzumeler, kısa şekil özelliklerinin de etkisiyle küçük ve anlamlı sözler halinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreç sonucunda, anıştırma yoluyla oluşturulan eleştiri yazıları ortaya çıkmıştır. Bugünkü epigram yazılar daha çok kısa ve üstü kapalı eleştiren yazılar olarak değerlendirilmektedir.

Hicviye
Rübai
Taşlama

Hüseyin Gönel, Nükte ve Nüktenin Aracı Olan Edebî Sanatlar 23 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Odak karakter, herhangi bir anlatıda seyircinin ilgisinin ve dikkatinin büyük ölçüde onda olduğu karakter. Odak karakter genelde protagonist karakter yani baş karakterdir. Bununla beraber "odak karakter" ve "protagonist" karakterin ayrı olduğu zamanlarda vardır. Bu tür anlatılarda odak karakterin duyguları ve tutkuları izleyici tarafından protagonist karaktarinkiler kadar empati edilemez. Bu aynı zamanda iki karakter arasındaki ana farklardan birisidir. Odak karakter, ana karakterin seyirci ile duygusal bağlaması için gerekli bir şey olmasa da, basitçe söylenirse genelde hikâyeye "heyecan" katmaktadır. Odak karakter, diğer karakterlerden daha çok sahne ışıklarının odaklandığı, dikkat merkezi ve ekrana hakim biri gibi tepki veren bir karakterdir.
Örneğin; Gaston Leroux'un Operadaki Hayalet romanında Christine Daaé karakteri ise protagonist karakterdir. Okuyucu daha çok onun duyguları, mutluluğu ve hedeflerine yakınlık duyar. Ama Hayalet karakteri odak karakterdir. Okuyucu daha çok onun hareketlerinin ve tepkilerinin cazibesine kapılmaktadır.
Aynı zamanda odak karakterin anlatıyı anlatan anlatıcı ile aynı olması gerekmez. Hikâyenin odak karakter gözünden anlatılması gerekmez. Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes eseri buna bir örnektir. Bu eserde hikâye Watson isimli karakterin gözünden anlatılır. Odak karakter ise Holmes karakteridir. Hikâye de Holmes karakteri üzerine dönmektedir.

Olasılık kuramında olay, kendisine bir olasılık değeri atanan sonuç kümesine verilen addır. Örnek uzayın sonlu olması durumunda bu kümenin herhangi bir altkümesi bir olay oluşturmaktadır. Ne var ki, bu yaklaşım örnek uzayın sonsuza uzandığı durumlarda işe yaramamaktadır. Bu nedenle, olasılık uzayı tanımlamalarında örnek uzayın bazı altkümeleri göz önüne alınmaz.

52 karttan oluşan bir oyun kâğıdı destesinden kart çekme işlemi 52 elemanlı bir örnek uzay oluşturmaktadır. Olay ise bu örnek uzayın tek elemanlı tüm altkümeleridir. Boş küme ve destenin tümü ayrı tutulursa geriye kalan tüm olaylar örnek uzayın kurallı altkümeleridir. Bu olaylardan bir bölümü şunlardır:

"Hem kırmızı hem siyah renge sahip olan bir kart" (0 eleman)
"Kupa beşi" (1 eleman)
"Papaz" (4 eleman)
"Yüz kartı" foklar
"Maça" (13 eleman)
"Bir kart" (52 eleman)

Örnek uzayın tüm altkümelerinin olaylar olarak tanımlanması sonlu sayıda sonuç için sorun yaratmazken sonsuz durumlar için doğru sonuç vermemektedir. Normal dağılım gibi birçok olasılık dağılımı; örnek uzayı, gerçel sayılar kümesi ya da bu kümenin bazı altkümeleri olarak tanımlamaktadır. Gerçel sayılar kümesinin tüm altkümelerinin olasılıklarını tanımlamak özellikle ölçüsüz kümeler gibi 'kuralsız' kümeler için neredeyse olanaksızdır. Bu, olasılık tanımlamalarının daha sınırlı altkümeler için yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Birleşik ve koşullu olasılık gibi kavramların doğru sonuçlar üretebilmesi için sayılabilir birleşim ve kesişimler altında kapalı bir küme (sigma-cebir gibi) kullanmak gerekmektedir. Borel ölçümü aralık birleşim ve kesişimleri için iyi sonuç verirken Lebesgue ölçümü uygulamada daha başarılıdır.
Olasılık uzaylarının genel ölçü kuramsal tanımına göre bir olay, örnek uzay altkümelerinin belirli bir sigma-cebir elemanıdır. Bu tanıma göre, örnek uzayın σ-cebirin elemanı olmayan herhangi bir altkümesi bir olay oluşturmamakta ve bu nedenle herhangi bir olasılığa sahip bulunmamaktadır.

Olaylar her ne kadar bir Ω örnek uzayının altkümeleri olsalar da, rassal değişkenlerin de içinde bulunduğu önerme ifadeleri olarak yazılmaktadırlar. Örneğin X, Ω örnek uzayı üzerinde tanımlı gerçel değerli bir rassal değişken ise

  
    
      
        {
        ω
        
          |
        
        u
        <
        X
        (
        ω
        )
        ≤
        v
        }
      
    
    {\displaystyle \{\omega |u<X(\omega )\leq v\}}
  

ifadesine ulaşılır. Bu,

  
    
      
        u
        <
        X
        ≤
        v
      
    
    {\displaystyle u<X\leq v}
  

olarak da yazılabilir.

Olasılık
Tümleyen olay

Olgu, var olduğu, doğru olduğu veya gerçekleştiği kabul edilen şeydir. Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat olarak da tanımlanabilir. Bir gerçeğin geçerliliğini sınamanın en yaygın yolu doğrulanabilirlik testidir; yani, deney yoluyla gösterilip gösterilemeyeceğidir. Gerçekleri kontrol etmek için genellikle standart referans kaynakları kullanılır.
Bilimsel gerçek, dikkatli gözlemler veya ölçümler (örneğin deneyler veya diğer yöntemler) yoluyla doğrulanmış olgulardır.

Gerçek sözcüğü Farsçadaki rasti sözcüğünden Türkçeye girmiştir. Farsçaya da Roma Mitolojisindeki Veritas, yani doğruluk tanrıçasından girmiştir. Sözcük Türkçede ilk olarak kerti veya kertek olarak 14. yüzyılda kullanılmıştır. İngilizcede "fact" olarak bilinen sözcük ise Latincede factum sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcük, yapılan veya sergilenen şey anlamındadır. Sözcüğün genel kullanımı, "gerçekten de olmuş veya gerçekleşmiş bir şey" anlamındadır ve bu şekildeki ilk kullanımı 16. yüzyılın ortalarına denk gelmektedir.
Gerçek, kimi zaman doğru ile eş anlamlı olarak kullanılır. Böylelikle, şahsi fikirler, kanaatler ve zevklerden bağımsız olgulardan söz edilir. Buna bir örnek olarak "Bu kabın mavi olduğu bir gerçektir." veya "İşin gerçeği...", "...tarih ya da gerçek değil, tamamen hayal ürünü" gibi kullanımlar gösterilebilir Film yapımcısı Werner Herzog bu ikisini şöyle söyleyerek ayırmayı tercih etmiştir: "Gerçekler normlar yaratır, doğrular ise aydınlatır."
Gerçekler aynı zamanda, gerçek olduğu ileri sürülen konunun doğru ve geçerli olduğunu belirtir. Bu, tartışılan bir konunun çürütüldüğü gerçeğini vurgulamak için başvurulan bir kullanımdır. Örneğin "bu işin aslı/gerçeği şu ki...".
Alternatif olarak gerçek sözcüğü, doğruluğundan emin olunmayan konularda suçlamada bulunmak için de kullanılabilir. (örneğin "Yazarın kullandığı olgular güvenilir değil."). Bu alternatif kullanım, Türkçede pek yaygın olmasa da, İngilizcede oldukça tartışmalıdır ve tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır.
Gerçek aynı zamand a değerlendirme süreci sonucunda tespit edilmiş bulguları (örneğin bir ifade tutanağının incelenmesi, doğrudan gözlem yapılması veya spekülasyona dayalı açıklamaların incelenmesi sonrası gibi). Bu tip kullanımlar "gerçeği bulmak" veya "gerçek buluculuk" gibi terimlerde kendini gösterir (örneğin, "Gerçeği bulmak için bir komisyon kurulsun.").
Gerçekler mantık, deney, bireysel deneyim veya otoriteler arasında yapılan münazaralar yoluyla sınanabilir. Roger Bacon şöyle yazmaktadır: "Eğer diğer bilim dallarında hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın ve hiçbir hataya yer olmaksızın kesinliğe ulaşacak olursak, bu bilgilerimizin temelini matematik üzerine inşa etmemiz icap eder."

Felsefe dahilinde gerçek kavramı epistemoloji ve ontoloji sahalarının konusu olarak kabul edilir. Tarafsızlık ve doğruluk gibi problemler, gerçekle ilgili problemlerle yakından ilişkilidir. Bir "gerçek", varlığından emin olunan bir şey olarak tanımlanır ve "vaziyet" bildirir.
Gerçekler aynı zamanda, doğru olan bir cümleyi "doğru" kılan bilgiler olarak tanımlanabilir. Bunun yanı sıra gerçekler, doğru bir cümlenin bahsettiği şeyler olarak da tanımlanabilir. "Jüpiter, Güneş Sistemi içerisindeki en büyük gezegendir." ifadesi, Jüpiter'in Güneş Sistemi içerisindeki en büyük gezegen olması ile ilgilidir.

Engel'in doğruluk teorisinin tekabüliyeti versiyonunda, bir cümleyi doğru yapan şeyin, o cümlenin bir gerçeğe karşılık gelmesi (tekabül etmesi) olduğu belirtilir. Bu teori, objektif bir dünyanın var olduğu varsayımına dayanır.
Sapan argümanı, doğru olan her argümanın aynı şeye karşılık geldiğini iddia eder: "doğru" denen doğruluk değerine. Bu argüman tutarlıysa ve gerçekler, doğrulara karşılık gelen ifadeler olarak kabul edilirse, bu durumda doğruluk adı verilen tek bir doğru olduğu sonucuna varılır - ki bu, içgüdülerimize ters bir sonuçtur.

Basit olmayan ve gerçeklik ile ilgili olan her türlü doğru ifade, yapısı gereği karmaşık nesnelerin, özelliklerin ve ilişkilerin bileşkesinden oluşan bir soyutlama olmak zorundadır. Örneğin "Ankara, Türkiye'nin başkentidir." şeklindeki doğru ifade içerisinde bahsedilen gerçek, Türkiye diye bir yer olduğunu, "başkent" denen bir kavram olduğunu, Türkiye'nin bir devleti olduğunu, bu Türk devletinin başkenti belirleme gücü olduğunu ve bu devletin Türkiye'nin başkenti olarak Ankara'yı seçtiğini, seçim ve yer gibi kavramların gerçekten var olduğunu ve daha nicesini ima eder. Tüm bu önermelerin doğrulanabilir isabetliliği, eğer gerçekten de gerçekse, Ankara'nın Türkiye'nin başkenti olduğu gerçeği ile örtüşebilir.
Ne var ki, eğer bu yöntem kullanılarak olumsuz, modal, münferit veya ahlaki gerçekleri belirlemeye çalıştığımızda, sorunlar baş göstermektedir.

David Hume'dan bu yana gelen ahlak felsefecileri, değerlerin objektif olup olmadığını, dolayısıyla gerçeklik değerleri bulunup bulunmadığını tartışmışlardır. A Treatise of Human Nature isimli eserinde Hume, gerçekten var olan bir şeyden yola çıkarak üretilen bir dizi ifadenin, gerçekte olması gereken şeylere yönelik çıkarımlarda bulunmamızın bariz bir yolu olmadığını yazmaktadır. Gerçekler ve değerler arasında bir uçurum olduğu, dolayısıyla gerçeklerden yola çıkarak değerlere ulaşmanın hatalı olduğu konusunda ısrarcı olanlar arasında G. E. Moore da bulunur. Ona göre bu çaba, bir doğalcılık safsatasıdır..

Olgusallık (gerçeklik), yani gerçekten var olmuşluk, aynı zamanda karşıolgusallık ile tezat kurmak için de kullanılabilir. Karşıolgusallık, olabilecek ama olmamış olan şeyler için kullanılır. Karşıolgusal koşul veya dilek kipine dayalı koşul, olaylar, gerçekte olduğundan farklı şekilde gerçekleşseydi neler olabileceğine dair bir çeşit koşullu ifadedir (veya "eğer-öyleyse" kalıbıdır). Örneğin, "Eğer İskender yaşasaydı, imparatorluk Roma'dan daha büyük olurdu." önermesi, haber kipine dayalı koşullara zıtlık gösterir. Bu tip koşullarda, öncülleri gerçekten doğru olan şeylerin gerçekten var oldukları belirtilir. Örneğin "Eğer bunu içersen, daha iyi hissedeceksin." gibi.
Bu tip cümleler, özellikle de olası dünyalar semantiğinin geliştirilmesinden beri, modal mantık için önem arz etmektedir.

Bilim dilinde gerçek, tekrar edilebilir ve dikkatlice yapılan gözlemler veya ölçümler (deneysel olarak veya başka yöntemlerle) sonucunda elde edilen deneysel kanıtlara işaret etmek için kullanılır. Gerçekler,bilimsel teorilerin inşa edilebilmesini mümkün kılarlar. Farklı gözlem ve ölçüm yöntemleri, bilimsel yöntem ve bilimsel muhakemenin geçerliliği ve kapsamı ile ilgili birçok soruna kapı aralamaktadır.
En basit anlamıyla bilimsel gerçek, objektif ve doğrulanabilir bir gözlemdir. Bu tanımıyla hipotez veya teoriden ayrılır. Hipotezler ve teoriler, gerçekleri açıklamak veya yorumlamak için geliştirilirler.
Birçok akademisyen, bu basit tanımlamanın geliştirilmesi için önerilerde bulunmuştur. Bilim insanları şunlar arasında ayrım yaparlar: 1) dış dünyaya ait olay ve olgular ve 2) bilimsel analiz dahilinde önemli olabilecek, gerçeklere yönelik önermeler. Terim, bilim felsefesi dahilinde her iki şekilde de kullanılmaktadır.
Hem sosyal, hem de doğal bilimlerde görev alan akademisyenler ve klinik araştırmacılar, bilimsel gerçeğin temel doğasını netleştirmeye çalıştığımızda ortaya çıkan sayısız sorunu konu edinmişlerdir. Bu sorgulama sonucu ulaşılan sorunlar arasında şunlar bulunur:

"Yerleşmiş gerçek" kavramını tanınır ve kabul edilir kılan süreçler nelerdir?
"Gerçek" ile "teorik açıklama" kavramları birbirinden ne düzeyde bağımsızdır ve ayrıştırılabilirdir; veya bağımsız ve ayrıştırılabilir midir?
"Gerçekler", gözlemden ne kadar etkilenmektedir?
Gerçeklere dayalı çıkarımlarımız, sistematik metodolojiden ziyade, tarihten ve tarihsel görüş birliğinden ne kadar etkilenmektedir?
Teyit bütünselliği fikriyle uyumlu olarak, bazı akademisyenler "gerçek" kavramının yapısı gereği belli bir düzeyde "kuram-yüklü" olmak zorunda olduğunu iddia etmektedirler. Thomas Kuhn, hangi gerçekleri ölçeceğimizi ve onları nasıl ölçeceğimizi bilmek için diğer teorilerden faydalanmamızı gerektiğini vurgulamıştır. Örneğin, fosillerin yaşı radyometrik tarihleme ile ölçülür. Bu ölçüm, radyoaktif bozunmanın bir Bernouilli süreci olmaktan ziyade, bir Poisson süreci olması mantığına dayanır. Benzer şekilde, Percy Williams Bridgman da operasyonalizm adı verilen bir metodolojik konumlanma ile bilinir. Bu görüşe göre bütün gözlemlerimiz, onları nasıl yapacağımıza dair varsayımlarımızdan etkilenmekle kalmaz, onlar tarafından bizzat şekillendirilir.

Bilimsel gerçeklerin doğasına yönelik temel sorgulamanın yanında, bir gerçeğin nasıl incelendiği, nasıl yerleştirildiği, bilimsel yöntemin doğru kullanımı sonucunda nasıl temellendirildiği konusunda düşünülmesi gereken birçok pratik ve sosyal konu bulunmaktadır. Bilimsel gerçekler genellikle gözlemciden bağımsız varsayılır: deneyi kim yaparsa yapsın, tüm gözlemciler aynı sonuca varacaktır. Buna ek olarak, akran denetimi veya akreditasyon gibi sosyal ve kurumsal meseleler de söz konusudur. Tüm bunlar, bilimsel araştırmalar dahilindeki olgusal isabetliliği (ve bazı diğer konuları) arttırmayı hedefler.
Bir araştırmacı, gerçeklerin bilim dahilindeki yerini şöyle tanımlamaktadır: Eğer kanıt ile tıbbi kanıt arasındaki fark ya da gerçek ve bilimsel gerçek arasındaki fark size anlaması zor geliyorsa, izin verin açıklayayım. Eğer baş ağrım ya da ateşim varsa, bu benim haricimde kimse için gerçek değildir. Eğer bunu doktora söylersem, bu doktor için anekdotal kanıt veya ifadeden ibaret olacaktır. Eğer doktor ateşimi ölçer de bunu not alırsa, baş ağrısı tıbbi kanıt haline gelir. Eğer bir diğer doktor bunu kopyalarsa, artık bilimsel kanıt haline gelir. Eğer geçen Salı ateşimin 39 derece olduğuna dair kanıta ihtiyacım olursa, doktorumdan rapor isteyebilirim; ama bana vermeyecektir. Bu bariz gerçeklik, artık bilimsel gerçekliğe dönüşmüştür. Sadece bir diğer doktor bu verilere bakabilir. Eğer ben, geçmiş bir sıkıntımla ilgili verileri benimle paylaşmadığı için doktorumdan şikayetçi olursam, bu da yine anekdotal kanıttan ibaret olacaktır.

S

Kültürel Müslümanlar, ya da diğer adlarıyla nominal Müslümanlar, dindar olmayan Müslümanlar, dini uygulamaları yerine getirmeyen Müslümanlar, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan ancak dindar olmayan kişilerdir. 
Bu kişiler; dini uygulamaları yerine getirmeyen, seküler, dinsiz veya inançları, aile geçmişleri, kişisel deneyimleri, etnik/ulusal mirasları, büyüdükleri sosyal/kültürel çevreleri nedeniyle kendilerini hala Müslüman olarak tanımlayan kişiler olabilirler.
Kültürel Müslümanlar dünyanın her yerinde bulunabilir, ancak özellikle Balkanlar'da, Orta Asya'da, Avrupa'da, Mağrip'te,  Güney Asya ve Batı Asya'daki çeşitli ülkelerde, Rusya'da, Türkiye'de,  Singapur'da, Malezya'da, Endonezya'da  ve Amerika Birleşik Devletleri'nde  ağırlıklı olarak bulunurlar. Birçok ülke ve bölgede; kendilerini Müslüman olarak tanımlayanlar dini aşırı olmayan seviyelerde yaşamaktadırlar ve bazıları taşıdıkları Müslüman kimliğini yalnızca dini inançtan ziyade kültürel, etnik veya ulusal mirasla ilişkilendirmektedir.
Kavram, İslami topluluklarda her zaman kabul görmemekte olup köktendinci örgütler ve kişiler tarafından kafir olarak sınıflandırılabilmektedir.

Özel

Genel
Cesari, Jocelyne (2014). The Oxford Handbook of European Islam. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-960797-6. 21 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Nisan 2017.

Kültürel Alan, Latince ‘’colere’’ kelimesinden türetilen kültür kelimesi, en genel haliyle bireylerin maddi-manevi, soyut ve somut olan her türlü alışkanlığını ve yaşam tarzını kapsayan müzik gibi sanatsal faaliyetlerin de dahil olduğu özellikleri anlatır.Ayrıca kültürler akışkan ve sürekli etkileşim halinde olan sosyal yapılardır, kültürün elemanları farklı şekillerde seçilebilir ve belirlenebilir. Bundan dolayı tek bir kültür tanımı da yoktur.
Kültürel alanlar, kültürler kadar çok çeşitlilik gösterirler, kültürel alanları tanımlarken kültürü oluşturan özelliklerden herhangi biri kullanılabilir.
Herhangi bir kültürel alanı tanımlamak için kullanılan ölçütler değişebilir. Bir kültürel alanın özelliklerinin birçoğunun temeli tarihtedir.

Örneğin bir dinler haritası örneği, Hinduizmin baskın olduğu Hindistan'da gölgeli bir alanı içerir.
Hem coğrafya hem antropoloji terimi olan kültürel alan, homojen insan etkinliği ya da etkinlikleri olarak tanımlanabilir. Bu etkinlikler farklı etnolinguistik gruplarla hatta bu grupların olduğu yerler ile bağdaştırılabilir.
Kültürel alanlar, insanların geleneksel yerleşim yerleri, araziyi nasıl kullandıkları, nasıl beslendikleri, onların günlük uygulamaları ve davranışları hatta kutlama gelenekleri gibi birçok kültürel ölçütle tanımlanabilir. Birçoğu semboliktir ve bölgede bulunan insanların kimliğini etkiler, ortak bilincin oluşmasında payı vardır.

Kültürel alanın temelleri, Friedrich Ratzel'in çalışmalarından ilham alan Avrupadaki Kulturkreis (kültür çemberi" veya "kültürel alan") kavramının gelişimine kadar dayanır.
Kültürel alanın gelişimi Leo Frobenius (1873-1938) ve Fritz Graebner'in (1877-1934) Kulturkreise'da yapılan çalışmaları ile devam eder.
Fransız coğrafyacı Paul Vidal de la Blache (1845-1918) 19. yüzyılın başlarında, de vie(yaşam tarzı) adlı bir kavram geliştirir. Ayrıca kültür alanı kavramı Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçek bir sosyal bilimsel uyum kazanmasına rağmen Avrupa'da bu uyum sağlanamamıştır. Bu gelişmenin itici güçlerinden biri, Amerika'nın batısındaki erken antropolojik keşifler tarafından üretilen etnografik verileri anlamlandırma ihtiyacıdır.
Kızılderili kabileler hakkında bilinenleri derlemek için kültür alanı kavramını 1917 yılında Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nde antropolog olan Clark Wissler (1870-1947) kullanmıştır.
Çalışmalarının sonucunda, birçok kültürel karakteristiği paylaşan yakın veya benzer bölgelerde olan gruplarla ilgili coğrafi bir sistem buldu. Kızılderililere ait dokuz farklı kültürel bölge tanımladı ve hususi nitelik paylaşan kabileleri gruplandırdı. Bazı Kızılderili kültürel özelliklerinin coğrafi dağılımını gösteren birkaç harita oluşturdu. Wissler'in çalışmaları Kızılderili kabilelerin kültürel ekolojisi hakkında daha sonra yapılabilecek araştırmaların temelini atmıştır.
Carl Sauer (1889-1975), 20. yüzyılın ortalarında, Kulturkreise fikirlerini, Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'deki Alfred Kroeber ve Robert Lowie tarafından ona tanıtılan kültür alanına farklı antropolojik bakış açılarıyla coğrafyadaki kültür alanı terimine hayat vermiştir.

Kültürler bulundukları alanlardaki siyasi sınırların kendilerini sınırlamasına müsaade etmezler. Başka alanlarda kendilerine ait çok farklı yerler oluştururlar. Her kültür alanı alt kültürlere ayrılmıştır ve ilk gerçekleştiği yerde bir çekirdeğe sahiptir.
Kültürel alan türlerinin en yaygını bir ya da daha fazla kültürel özelliği paylaşan insanların olduğu resmi kültür alanıdır. Bu alanlar homojendir. Bu özelliklerin içinde dil, din gibi özellikler bulunur. Resmi kültür alanına örnek olarak farklı dil konuşanların dağılımını gösteren bir Hindistan haritası üzerinde, Oriya dili konuşulan bir kültürel alan çizilmesi verilebilir.
Bir diğer kültür alanı, işlevsel kültür alanıdır. Bu alanlar homojen değillerdir. Şehirler, bağımsız eyaletler ve hatta ticaret bölgeleri gibi alanlar işlevsel kültür alanıdır. Bu bölgelerin belediye binaları, bankaları veya oy kullanma yerleri gibi özekleri vardır. İşlevsel kültür alanına örnek olarak bölge merkezi, bir şehrin etki alanı, bir tapınak veya bir fabrika verilebilir.

Üçüncü kültür alanı ise yerel, popüler veya algısal kültürel alanlardır. Bu alanlar homojen değillerdir. Soyut oldukları için belli sınırları yoktur. İnsanlardaki ait olma duygusundan ortaya çıkarlar. Bu kültür alanına örnek olarak Rajasthan'daki Shekhawati bölgesi ve Batı Uttar Pradesh'teki Braj bölgesi verilebilir.

Kültürel sınırlar, kültürlerin birbirlerine göre kesin ölçütlere sahip farklı varlıklar oluşturmasını zorunlu kılar. Bu ölçütlerin kültürleri birbirinden farklılaştırması gerekir. Kültürel sınırlar sadece sınırlamazlar aynı zamanda buluşan ve bağlanan yerlerdir. Bu yüzden kültürel sınırlar aksiyomatiktir ve kültürel bilginin temeli konumundadır. Kültürel sınırlar, farklı kültürlerden gelecek etkileri engelleyebilir ya da etkilerini içine katabilir.
Kültürleri oluşturan parçalar dinamik ve akıcı olduğu için kültürel sınırlar çoğunlukla keskin değildir. Bir haritada anlaşılır gibi görünen bir kültürel sınır olabilir fakat daha yakından incelendiğinde iki veya daha fazla kültürel bölgeden unsurların karıştığı bir geçiş bölgesi olduğunu görebiliriz. Bu sınır bölgeleri genişliklerine göre değişebilir.
Belli bir alandaki kültürler yan kültürler ile çelişebilir veya sınırlar net çizilmemişse karma kültür bölgeleri veya geçiş bölgeleri oluşabilir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısında ve Afrika'nın Kongo bölgesindeki gibi oldukça farklı yaşam biçimleri bir arada gözükebilir.
Kültürel alanlar yerel kültürleri içine alan daha büyük kültürlerle örtüşebilir veya onları oluşturabilir. Din ve folklorden giyim ve mimariye kadar, dil gibi belli bir özelliğe bağlı sınırlar da çizilebilir.

Coğrafi kültürel alan örnekleri:
Avrupa
Afrika
Antarktika
Asya
Kuzey Amerika
Güney Amerika
Avustralya
Ayrı olduğu savunulan (ara) kıtalar:

Zelandiya
Takım kıtalar:

Avrasya
Afrika-Avrasya
Amerika
Okyanusya
Dil veya dil ailelerine göre:
Ural - Altay Dil Ailesi
Hint - Avrupa Dil Ailesi
Hami - Sami Dil Ailesi
Bantu Dil Ailesi
Çin - Tibet Dil Ailesi
Kafkas Dil Ailesi
Avustronezya Dil Ailesi
Dini inanışlar:
İbrahimî dinler
Bahâîlik
Dürzîlik
Hristiyanlık
İslam
Sâbiîlik
Rastafaryanizm
Yahudilik
İran dinleri:
Budizm
Hinduizm
Konfüçyüsçülük
Şinto
Taoizm

Kültürel antropoloji, etnolojik, etnografik, dilbilimsel, sosyal ve psikolojik analiz yöntemlerine dayanarak kültürlerin gelişimini inceleyen bilim dalı. Fiziksel antropoloji, arkeoloji ve dilbilimsel antropoloji ile birlikte antropolojinin geleneksel dört ana bölümünden biri olarak tanımlanır. Kültürel antropoloji, katılımcı gözlem (genellikle saha çalışması olarak adlandırılır, çünkü antropolog, araştırma yerinde uzun bir vakit geçirerek gözlem yapar), görüşme ve anketler dahil olmak üzere çeşitli metodolojilere sahiptir.
Franz Boas ve pek çok öğrencisi kültüre difüzyonist, tarihsel bir yaklaşım getirmiş, daha sonra gelen Margaret Mead ve başkaları kültür ve kişilik arasındaki ilişkiyi ele alan bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Ruth Benedict gibi bazı bilim insanlarına göre kültür bir bütün olup kapalı bir sistemdir; başkalarına göre ise, o daha çok tarihsel olaylardan etkilenen gevşek biçimde bütünleşmiş bir davranış dizisidir. Ne kadar değişirse değişsin, tüm bu yazarların görüşleri şu temel varsayımı paylaşmaktadır: Kültür, davranışların başlıca belirleyicisidir.
Bu düşüncenin doğal sonucu, insanın kolaylıkla yoğurulabilen bir şey olduğu fikridir. Kültürel uyarlanma ödünç alma, yenilik ya da bireysel öğrenme yoluyla mümkün, hatta normaldir. Avrupa'da özellikle İngiltere'de 1908 - 1910 yılları arasında gelişen Sosyal Antropoloji; insan davranışlarının karşılaştırmalı incelenmesi olarak tanımlanabilir. Araştırmalarında toplumsal yapıya ağırlık veren; toplumsal kurumların ve formların sistematik ve karşılaştırmalı araştırmalarını yapan sosyal antropoloji Radcliffe Bronw ve Bronislaw Malinowski tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş olup difüzyonizme ve evrimci kurama bir tepki olarak doğmuş; kısmen Durkheim sosyolojisini izlemiş kısmende sosyolojideki yapısal fonsiyonalist görüşün öncüsü olmuştur.

Çevresel antropoloji
Eğitimsel antropoloji
Ekonomik antropoloji
Hukuk antropolojisi
Kentsel antropoloji
Psikolojik antropoloji
Siyasal antropoloji
Tarımsal antropoloji
Tıbbi antropoloji
Dijital antropoloji

Kültürel astronomi, bazen kültürde astronomi çalışmaları olarak da adlandırılır ve "hem eski hem de modern kültürlerin göksel nesneleri algılama ve bunları dünya görüşlerine entegre etme yollarının çeşitliliğini" araştırmak olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, mevcut veya eski toplumların ve kültürlerin astronomilerini inceleyen disiplinlerarası alanları kapsamaktadır. Astronominin kullanımı ve eski kültür ve medeniyetlerdeki rolünü inceleyen arkeoastronomi ve "yaşam tarzlarını, astronomik teknikleri ve ritüelleri yeniden inşa etmek amacıyla astronomi, metin incelemeleri, etnoloji ve antik ikonografinin yorumlanmasını birleştiren yakın müttefik bir araştırma alanı" olan etnoastronomi olmak üzere iki disiplinlerarası alandan ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda tarihsel astronomi (tarihsel astronomik verilerin analiz edilmesi), astronomi tarihi (insan bilgisi boyunca astronomi disiplininin anlaşılması ve incelenmesi ve evrimi) ve astroloji tarihi (astroloji ve astronomi arasındaki ilişkilerin araştırılması) ile de bağlantılıdır.

Arkeoastronomi

Kültürel bellek, Alman kültürbilimci Aleida Assmann ve Jan Assmann tarafından tanımlandığı şekliyle jenerasyonlar ve yüzyıllar boyunca tekrarlanarak içinde yaşanılan kültüre yerleşen, kültürü ve içinde bulunulan çağı anlama ve yorumlama konusunda insana yön veren metinler ve resimlerin oluşturduğu insanların içinde var olan bir gelenektir.

Aleida Assmann ve Jan Assmann geliştirdikleri bu konsepti iki temel noktada diğer hafıza formlarından ayırmaktadırlar. Bunlardan birincisi iletişimsel (das kommunikative) adını verdikleri ve içerisinde kültürel yansımaları barındırmayan gündelik hafızayken, ikincisi yine aynı şekilde kültürel toplu kimliğin oluşmasına katkısı olmayan, bilgiye karşı tutunan bilimsel yaklaşımdır. Maurice Halbwachs burada bahsi geçen bilimsel yaklaşımı ayrıca kendi içerisinde tarih (histoire) ve hafıza (mémoire) olarak iki alt kategori halinde incelemektedir.

Jan Assmann, Kültürel Bellek, 2011, Ayrıntı yayınları (özgün adı: Das Kulturelle Gedächtnis)
Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne, 2016, İletişim yayınları

Kültürel ekoloji, insanların sosyal ve fiziksel çevrelere adaptasyonlarının incelenmesidir. İnsan adaptasyonu, bir nüfusun belirli veya değişen bir çevrede hayatta kalmasını ve çoğalmasını sağlayan hem biyolojik hem de kültürel süreçleri kapsar. Bu çalışma artzamanlı (farklı dönemlerde var olan unsurların incelenmesi) ya da eşzamanlı (mevcut bir sistemin ve bileşenlerinin incelenmesi) olarak gerçekleştirilebilir. Temel argüman, doğal çevrenin, kısmen ona bağımlı olan küçük ölçekli veya geçimlik toplumlarda, sosyal organizasyona ve diğer insan kurumlarına önemli bir katkıda bulunduğudur. Akademik alanda, ekonomilerin yönetimler olarak incelendiği politik ekonomi çalışmasıyla birleştirildiğinde, başka bir akademik alt alan olan politik ekoloji haline gelir. Ayrıca Paskalya Adası Sendromu gibi tarihsel olayların sorgulanmasına da yardımcı olur.

Şablon:Environmental humanities

Kültürel görelilik, görecilik ya da kültürel rölativizm bir kişinin inanç ve aktivitelerinin, o kişinin kültüründe yaşayan başka kişiler aracılığıyla, bu kişilerin gözlemlenmesi ile anlaşılması gerektiğini öne süren prensip.
Franz Boas tarafından 20 yüzyılın başlarında antropoloji'de bir aksiyom olarak ortaya atılan teori Boas'ın öğrencileri tarafından yaygınlaştırılmıştır. Franz Boas'ın bu teoriye yönelik ilk açıklamaları 1887 yılına aittir: "...medeniyet mutlak bir şey değildir, ancak ... göreceli ve ... bizim fikir ve anlayışlarımız ancak ve ancak medeniyetimizin izin verdiği ölçüde doğrudur." Boas temel olarak kültürel görelilik kavramını açıklamasını vermiş olsa da, terimi bizzat kullanmamıştır.
Kültürel rölativizm teriminin ilk kullanımı 1924 yılında filozof ve sosyal teorisyen Alain Locke'un Oxford İngilizce Sözlük'e yazdığı bir madde ile gerçekleşir. Bu maddede Locke, Robert Lowie'nin 1917 yılında yayınlanan Kültür ve Etnoloji  adlı eserinde bahsi geçen"aşırı kültürel rölativizm" kavramını açıklamaya çalışmıştır. 1942 yılında Franz Boas'ın ölümünün ardından antropologlar arasında iyice yaygınlaşan terim, sentezlenerek toplumsal fenomenlerin açıklanmasında kullanıldı. Boas, kültürlerin tümünün bir şekilde alt kültürlerle ilişkilendirilmesi tezini doğru buluyor, ancak kültürler ve ırklar arası bir ilişkinin var olduğuna inanmıyordu. Kültürel görelilik belirli epistemolojik ve metodolojik iddiaları, bu iddiaların belirli bir ahlaki duruşu gerektirip gerektirmediğini tartışmaksızın içinde barındırmaktadır. Bu yönüyle kültürel göreliliği ahlaksal görelilik ile karıştırmamak gerekir.
Kültürel görecelik, evrensel ahlak kriterlerine başvurmadan anlaşmazlıkları çözmenin bir yaklaşımını sunar. Bu yaklaşım, farklı kültürlere karşı hoşgörü göstermeyi, onları anlamayı ve kabul etmeyi teşvik eder. Aynı zamanda, bize yabancı olan "öteki" kültürleri anlamakta ve onlardan uzak durma eğilimimizi yönetmede rehberlik eder. 

Kültürel görecelik savunucuları, dünya görüşlerini değerlendirmek için sağlam bir teori olduğunu kanıtlamak adına güçlü argümanlar sunsalar da, bu yaklaşıma yönelik eleştiriler de oldukça fazladır. Örneğin, birçok antropolog, biyolojinin insan davranışları üzerindeki etkisini göz ardı ederek ölüm ve doğum ritüellerinin tüm kültürlerde ortak olduğunu öne sürmektedir. Diğer eleştiriler ise, kültürün dinamik ve sürekli değişen doğası nedeniyle, istikrarlı bir ölçüt olarak değerlendirilemeyeceğini vurgulamaktadır. 
Kültürel göreceliğe yöneltilen en güçlü eleştiri, ahlak ve geleneklerin değerlendirilmesi için tek bir nesnel çerçevenin varlığını reddetmesidir. Eğer her şeyin kültürel bağlam içinde gerekçelendirilebileceğini ve objektif bir ölçüt bulunmadığını kabul edersek, bir davranışın ahlaki açıdan doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu nasıl belirleyeceğimiz sorusu ortaya çıkar. Bu, etik ve değer yargılarının tamamen öznel ve bağlamsal olduğu bir dünyada, evrensel bir ahlak anlayışının mümkün olup olmadığına dair önemli bir tartışmayı beraberinde getirir. 
Nazi Almanyası'nda, vatandaşlara dayatılan sosyal inançlar, birçok bireyin Holokost'u adil ve gerekli bir eylem olarak görmesine neden oldu. Ancak, dünyanın geri kalanı bu görüşe katılmadı ve Holokost'u insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden biri olarak değerlendirdi. Bu durum, bireylerin ahlaki yargılarının, içinde bulundukları toplumsal ve ideolojik bağlamdan ne kadar etkilenebileceğini açıkca göstermektedir. 
Eğer ahlakın nesnel bir ölçüsü olmadığını kabul edersek ve bir kültür belirli eylemleri kabul ediyorsa, bu durum o eylemlerin o bağlamda doğru ve mazur görülebileceği anlamına gelir. Bu bakış açısıyla, yamyamlık, ritüel amaçlı insan kurban etme, sadakatsizlik gibi davranışlar- Batı kültüründe genellikle ahlaka aykırı olarak değerlendirilen- bir kültür tarafından onaylanıyorsa, o kültür içinde kabul edilebilir olarak görülebilir. Bu durum, ahlakın evrensel bir ölçüt yerine, tamamen kültürel bağlama bağlı olduğu fikrinin bir sonucudur. Ancak bu, etik tartışmalarda büyük bir sorunu da beraberinde getirir: Kültürlerin sınırlarını aşan bir ahlak anlayışının mümkün olup olmadığı sorusu. 

Kültürel görecelik ile insan hakları arasındaki tartışmalarda, kültürel göreceliğin, kültürel farklılıklar nedeniyle evrensel insan haklarının tesis edilmesine karşı çıkabileceği öne sürülebilir. Ancak tarihsel olarak, genellikle baskıcı rejimleri, insan haklarını ihlal etmek için kültürü bir bahane olarak kullandığı görülmüştür. Kürselleşme süreciyle birlikte, birçok devlet kültürel farklılıklara daha fazla saygı göstermeye başlamış ve kültürel çeşitliliği bir zenginlik olarak kabul etmiştir. Bu nedenle, her milletin kendi kültürünü oluşturma, geliştirme ve koruma sorumluluğu bulunmaktadır. Bu görev, hem evrensel insan haklarının hem de kültürel çeşitliliğin uyum içinde var olabileceği bir dengeyi sağlamayı amaçlar. 
Birleşmiş Milletler (BM), insan haklarını, ırk, cinsiyet, etnik köken, milliyet, din, dil gibi farklılıklar gözetilmeksizin, her bireyin doğuştan sahip olduğu vazgeçilmez ve evrensel ayrıcalıklar olarak tanımlar. Bu haklar, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde ifade edilmiştir ve çoğu devlet, insan haklarından söz ederken bu evrensel ilkeleri esas alır. Beyanname, insan haklarının tüm dünyada korunması ve saygı görmesi gerektiğini vurgulayan temek bir belge olarak kabul edilmektedir. 
Kültürel görecelik eleştirilerinde sıklıkla vurgulandığı gibi, bu yaklaşım her türlü davranışın mazur görülmesine kapı arayabilir. Eğer bir devlet, vatandaşlarının insan haklarına erişimini sınırlıyorsa, uluslararası toplumun bu duruma nasıl tepki verebileceği kritik bir sorudur. İnsan hakları evrensel bir nitelik taşıyorsa, bu tür ihlaller uluslararası toplum tarafından kınanmalı ve durdurulması için baskı yapılmalıdır. Ancak, kültürel görecelik perspektifi, bu ihlalleri, ilgili toplumun kültürel bağlamında kabul edilebilir bulabilir. 

Çin, vatandaşlarına yönelik muameleriyle insan hakları iddialarının sıkça gündeme geldiği ülkeler arasındadır. Örneğin, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve siyasi muhalefete yönelik kısıtlamalar, uluslararası insan hakları standartlarına aykırı görülmektedir. Kültürel görecelik bu tür uygulamaları, devletin kendi kültürel ve tarihsel bağlamına dayandırarak açıklayabilir. Ancak bu yaklaşım, evrensel insan haklarının korunması gerektiğini savunanlar için yeterli bir gerekçe olarak kabul edilmez. 
Bu durum, Amerikan Antropoloji Derneği'nin, insan haklarının bireyin yaşadığı çevre ve kültürel bağlam çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunan bir duruş sergilemesine yol açmıştır. Bu yaklaşım, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin hazırlanmasına katkı sağlayarak, hakların evrenselliği ile kültürel görecelik arasındaki dengeyi sağlamayı amaçlamıştır. Dernek, bireylerin haklarının, yaşadıkları toplumsal, tarihsel ve kültürel koşulların bir ürünü olarak ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. 

Kültürel görecelik kavramını ve bir eylemin, ait olduğu kültür tarafından meşrulaştırıldığında ahlaki olarak kabul edilebileceğini anlamak için, Batı toplumlarının genellikle onaylamadığı ancak belirli kültürel bağlamlarda tamamen normal sayılan şu iki somut örneğe bakılabilir: 

Bazı yerli kabilelerde, özellikle Güney Amerika ve Papua Yeni Gine gibi bölgelerde, ölülerini yeme  (endokannibalizm) geçmişte bir saygı ve bağlılık göstergesi olarak uygulanmıştır. Bu topluluklar için, sevdikleri birini yemek, o kişinin ruhunu korumak ve toplum içinde bir bağlı kurmak anlamına gelir. Ancak, Batı toplumlarında yamyamlık ahlaki açıdan kabul edilemez ve büyük ölçüde tabu olarak görülür. 

Afrika, Orta Doğu ve bazı Asya ülkelerinde, kadın sünneti, kültürel bir gelenek ve kadınların toplumsal statüsünü artırmanın bir yolu olarak görülür. Bazı topluluklar, bunun dini veya kültürel açıdan gereklilik olduğuna inanır. Buna karşın, Batı'da kadın sünneti ciddi bir insan hakları ihlali ve kadına yönelik şiddet olarak değerlendirilir.

Kültürel milliyetçilik, kendini sosyal bağlarla ve ortak kültürle tarif eden bir milliyetçiliktir, etnik milliyetçilik ile sivil milliyetçilik arasında orta bir konuma sahiptir. Bu nedenle milliyet, ortak ata, ırk veya etnisite kavramlarına değil, kültürel gelenekler ve ortak bir dil tarafından şekillendirilen bir ulusal kimliğe odaklanır.
"Kültürel milliyetçilik "kendini bağımsızlık hareketlerinde gösterme eğiliminde değildir, daha geniş bir milliyetçi ideoloji yelpazesi içinde ılımlı bir konumdur. Bu nedenle, Flaman veya Hindu milliyetçiliklerindeki ılımlı hareketler "kültürel milliyetçilik" olabilirken, aynı şekilde bu hareketler etnik milliyetçi ve ulusal mistisist de olabilir.
Kültürel milliyetçilikte herhangi bir millete addedilme durumu ne tamamen gönüllüdür (anında bir kültür edinemezsiniz), ne de kalıtsaldır (üyelerin çocukları başka bir kültürde büyüdülerse yabancı olarak kabul edilebilir).
Yani, siz bir milletten iseniz ve çocuğunuz başka bir kültürde büyüdüyse, sizin milletinize rağmen çocuğunuz (sizin milletinizin vatandaşı olsa dahi), kendi yaşadığı kültürün milletinden sayılır ve sizin milletinizden olması için kültürünüzü öğrenmesi gerekir. Bu sebeple, etnik milliyetçilik gibi ayrıştırıcı bir görüş değildir. Ama milliyet, sivil milliyetçilikteki gibi vatandaşlık ve üst kimlik yoluyla sağlanmaz.

Kültürel miras veya kültür mirası, daha önceki kuşaklar tarafından oluşturulmuş ve evrensel değerlere sahip olduğuna inanılan eserlere verilen genel bir isimdir.  Bir toplumun geçmişinden günümüze taşıdığı, gelecek nesillere aktarılması gereken maddi ve manevi değerlerin bütünüdür. Miras; dil, gelenek, görenek, ritüeller, sanat eserleri, yapılar, el sanatları, toplumsal uygulamalar, bilgi sistemleri, yazılı belgeler, müzik, dans, yemek kültürü ve yaşam biçimlerini kapsar. Kültürel miras, bireylerin ve toplulukların kimliğini ve aidiyet duygusunu güçlendirir. Kültürel miras genel olarak iki ana kategoriye ayrılır:

Somut kültürel miras: Anıtlar, yapılar, arkeolojik alanlar, müzelerde sergilenen eserler gibi fiziksel ve kalıcı varlıklardır.
Somut olmayan kültürel miras: Geleneksel bilgiler, sözlü anlatımlar, halk oyunları, zanaatlar, törenler, festivaller gibi topluluklar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan yaşam biçimleridir.
16 Kasım 1972'de Paris'te UNESCO Genel konferansında kabul edilen  “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme“ kültür mirasını üç sınıfta gruplandırmaktadır:

Anıtlar: Bu gruba mimari yapılar, heykeller, resimler, arkeolojik eserler, kitabeler, mağaralar ve eleman birleşimleri girmektedir. Bu grupta yer alan eserler tarihi veya sanatsal veya bilimsel olarak evrensel değerlere sahiptirler.
Yapı toplulukları: Bu gruba giren yapı toplulukları bulundukları konum nedeniyle tarihi veya sanatsal veya bilimsel olarak evrensel değerlere sahiptirler.
Sitler: Bu gruba giren sit alanları ya insan ürünüdür ya da doğal bir şekilde oluşmuştur. Ya da bu ikisinin kombinasyonudur. Bu gruba giren sit alanları ya estetik, ya etnolojik ya da antropolojik bakımdan evrensel değerlere sahiptirler.
Yöresel bir arada oluşların zaman içinde ayrışan, çatışan veya kaynaşan etkileşimlerinin yazınsal ürünleri veya bulgusal kalıntıları, bölgesel koşullara ve anlayışlara  göre anlatılmış ve düzenlemelere konu oluşturmuş tarihi yaşanmışlık ve esintilerle oluşturulmuş yazılı kayıtlar, dikili taş veya çivi yazısı ve kitabe türü tarihi yapılar veya doğal olayların dokulaştırdığı veya aşındırdığı yapıt veya alanlardan insanlığa katkı olarak değerlendirilen eserler bütünü Kültürel Miras olarak adlandırılıyor.  Bu sözleşme, UNESCO tarafından oluşturulmuş ve kültürel ve doğal mirasların evrensel değeri olduğunun kabulüyle, bu mirasların korunmasını devletlere uluslararası yükümlülük olarak getirmiştir. "Dünya Miras Listesi" de bu sözleşme temel alınarak oluşturulmuştur.

Küresel Miraslar Fonu
Lahey Silahlı Çatışma Durumlarında Kültür Varlıklarının Korunması Konvansiyonu

Barbara T. Hoffman, Art and cultural heritage: law, policy, and practice, Cambridge University Press, 2006 (İngilizce)
Dallen J. Timothy and Gyan P. Nyaupane, Cultural heritage and tourism in the developing world : a regional perspective, Taylor & Francis, 2009 (İngilizce)
Peter Probst, "Osogbo and the Art of Heritage: Monuments, Deities, and Money", Indiana University Press, 2011 (İngilizce)

Kültürel Mirasın Dostları Derneği web sitesi
Tarih Vakfı web sitesi 4 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maar, püskürme veya patlamayla birlikte lav ve magmanın oluşturduğu, geniş, hafif kabarmış bir kraterdir. Maar tipik olarak suyla dolu ve sığ krater gölü görünümündedir. İsmi yerel Alman lehçesi olan Daun'dan gelir ve Latincesi mare (deniz)dir. 
Maarlar 60 metreden 2000 metre çapa ve 10 metreden 200 metreye  kadar derinliğe sahip olabilirler ve çoğunlukla doğal göldeki gibi suyla doludurlar. Çoğu maar volkanik kayaların alçak kenarında oluşmuştur.

Maarlar Amerika'nın batısında, Almanya'nın Eifel bölgesinde ve diğer jeolojik olarak genç olan dünyanın volkanik bölgelerinde bulunur. Kilbourne Çukuru ve Hunt Çukuru maarları Teksas'taki El Paso köyüne yakındır. Doymuş karbon dioksit ünlenmiş Afrika Kamerun'daki Nyos Gölü diğer bir örnektir. Maara çok güzel bir örnek Yeni Meksika'daki Zuni Tuz Gölü yaklaşık 1980 metre çapında ve 120 metre derinliğindedir.

Bilinen en büyük maarlar kuzeybatı Alaska'daki Seward Yarımadası'ndaki Espenberg'de bulunur. Bu maarlar, çap olarak 4.000 ila 8.000 metre arasında ve 300 metreye kadar derinlikte değişir. Bu patlamalar yaklaşık 100.000 yıllık bir dönemde meydana geldi ve en küçüğü (Şeytan Dağı Maar) yaklaşık 17.500 yıl önce meydana geldi. Büyük boyutları, magma donmuş toprakla temas ettiğinde ortaya çıkan patlayıcı reaksiyondan kaynaklanmaktadır. Hidromagmatik püskürmeler, suyun magmaya oranı düşük olduğunda giderek daha patlayıcı hale gelir. Permafrost yavaşça eridiğinden, su / magma oranını düşük tutarken püskürmeye sabit bir su kaynağı sağlar. Bu, bu büyük maarları yaratan uzun süreli patlayıcı patlamaları üretir. Seward Yarımadası maarlarının örnekleri arasında Kuzey Killeak Maar, Güney Killeak Maar, Şeytan Dağı Maar ve Beyaz Balık Maar bulunur.
Maarlar, Batı Kuzey Amerika'da, Güney Amerika'da Patagonya'da, Almanya'nın Eifel bölgesinde (başlangıçta tanımlandıkları yer) ve Dünya'nın diğer jeolojik olarak genç volkanik bölgelerinde meydana gelir. Avrupa'nın başka yerlerinde, Fransa'nın Ardèche bölgesindeki La Vestide du Pal, yerden veya havadan kolayca görülebilen muhteşem bir maar örneği sunuyor. El Paso, Teksas yakınlarındaki güney New Mexico'daki Kilbourne Hole ve Hunt's Hole, maarlar. Filipinler'deki Los Baños'taki Timsah Gölü, başlangıçta volkanik bir krater aynı zamanda bir maar olarak düşünülüyordu. Afrika'daki kötü şöhretli, karbondioksite doymuş Nyos Gölü başka bir örnek. Bir maarın mükemmel bir örneği, yaklaşık 2.000 metre genişliğinde ve 120 metre derinliğinde düz tabanlı bir krateri kaplayan sığ bir tuzlu göl olan New Mexico'daki Zuni Tuz Gölü'dür. Alçak kenarı, alttaki diatremin gevşek bazaltik lav ve duvar kayaçlarından (kumtaşı, şeyl, kireçtaşı) ve büyük derinliklerden yukarı doğru fırlatılan rastgele eski kristal kayalardan oluşur. Kanada'daki Maarlar, doğu-orta Britanya Kolombiyası'nın Wells Gray-Clearwater volkanik alanında ve Kanada'daki kimberlit tarlalarında bulunur. Güney Amerika, Patagonya'daki Pali-Aike Volkanik Alanında kayda değer bir maar alanı bulunur. ve Sudan Bayuda Volkanik Alanı'nda. Yeni Zelanda'nın Auckland kent bölgesindeki Auckland volkanik alanı, Takapuna'nın North Shore banliyösündeki kolayca erişilebilen Pupuke Gölü de dahil olmak üzere birkaç maara sahiptir.
Yanlışlıkla maar olarak tanımlanan en dikkat çekici kraterlerden biri Arizona'nın Meteor Krateri'dir; Uzun yıllar bunun meteorik değil volkanik olduğu düşünülüyordu.

Volkanik Eifel'de yaklaşık 75 maar vardır. Bunlar su dolu maar göllerini içerir, ancak büyük çoğunluğu kuru mayadır. Her iki tür de, göl dolgulu maarlar ve kuru maarlar, Volkanik Eifel'e özgüdür. Son patlamalar en az 11.000 yıl önce gerçekleşti ve Eifel'deki birçok maar açıkça daha yaşlı. Bu nedenle, birçoğu çok ağır bir şekilde aşınmıştır ve şekilleri ve volkanik özellikleri, daha yeni ve hatta erken dönemlerde başka yerlerdeki aktif maarlar kadar açık değildir. Yine de, Eifel'in maarları iyi korunmuştur.
Maar gölleri ve kuru maar
Yeraltı suyu veya yağış, volkanik patlamalarla oluşan maar çukurunun huni şeklindeki ve genellikle yuvarlak oyuğunu doldurduğunda, aynı zamanda basitçe mayalar olarak da anılan Maar gölleri meydana gelir. Bu tür maarların örnekleri, Almanya'nın Eifel dağlarındaki Daun'daki üç maardır.
Bir kuru maar bir maar gölü kurur sonuçları olur allüvyon veya karalaşarak. İkincisine bir örnek Eckfelder Maar'dır. Yakınındaki Eichholzmaar (diğer adıyla Gussweiher) geçen yüzyılda kurutuldu. Bazı durumlarda alttaki kaya o kadar gözeneklidir ki, maar gölleri oluşamaz. Şiddetli kar ve yağışlı kışlardan sonra birçok kuru maarlar kısmen ve geçici olarak suyla dolar; diğerleri küçük bataklıklar veya genellikle oyukların yalnızca bir kısmını kaplayan yapay göletler içerir.

Türkiye'de bulunan maar gölleri; Meke Krater Gölü, yakınındaki Acıgöl (Konya) ile  Acıgöl (Niğde) ve Gölcük Gölü (Isparta) gölleridir.
Türkiye de görülen [maar bölgeleri ve oluşum süreçleri Batı Anadolu Kula Maar bölgesi. Kula bölgesinde 5 adet maar bulunmaktadır. Bunlar Sandal köyünün 2.2 km güneybatısında Yağbasan, Sandal köyünün 1.3 km kuzey ve kuzeydoğusunda Kızıltepe ve Cemal Tepe, Demirköprü Baraj Gölü batısında Divlit Tepe ve son olarak da Sandal köyünün 4 km kuzeybatısında Çukurada Maarı şeklinde sıralanmaktadır. Maarlardan sadece Çukurada kendi ismiyle adlandırılmıştır. Diğerleri ise sahip oldukları ve maar kenarından çıkan cürüf konilerin isimleriyle adlandırılmıştır. Krater çapları 875 ile 1.125 metre arasında değişmektedir. Orta Anadolu Volkan bölgeslnde'ki Maarlar. OAVB'de (kısaltılmış hali) 1970'lerin başından beri ondan fazla maar volkanı tanımlanmıştır. Karapınar bölgesi'nde yer alan maarlar Meke Gölü, Acıgöl, Mekeobruk ve Yılanobruğu maarlarıdır ve mafik bileşimlidirler. Acıgöl bir göle sahip büyük bir maarken, Mekegölü içinde skorya konisi gelişmiş olan kompleks bir maardır. Karapınar bölgesi maarları dik ve duraylı krater oluşmasına imkan veren lav akıntılarını keserek oluşmuşlardır.

Yanardağ krateri

Maar Volkanlarının Listesi
Morale Claim Maar, Arizona13 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maden cevheri ya da kısaca maden ya da cevher, yer kabuğunda iç ve dış doğal etkenlerle oluşan, ekonomik yönden değer taşıyan minerallere verilen ad. Her mineral cevher değeri taşımaz. Bir mineralin cevher değeri taşıması için piyasa şartları gibi birtakım ekonomik etkenlerce belirlenen Tenör değerlerine sahip olması gerekir. Maden sözcüğü aynı zamanda "maden ocağı" anlamında da kullanılır.

Maden sözcüğü Arapça kökenlidir ve "toprağın içinde sarılı olmak" kökünden gelir. Cevher sözcüğü de yine Arapça kökenlidir ve "öz, kıymetli taş" anlamlarına gelir.

Madenlerin ekonomiye kazandırılması süreci, jeoloji mühendislerinden, maden mühendisleri ve metalurji ve malzeme mühendislerine kadar çeşitli mühendislik dallarında çalışan mühendisleri içine alan uzun bir süreçtir. Birçok maden çeşidi vardır. Bunlardan yüzeye yakın olanlar açık işletme, derindekiler ise kapalı işletme teşekkülleri ile çıkartılır. Elmas madeni bu gruba örnek olarak verilebilir.
Bozulmuş veya tahrip edilmiş maden alanlarının (ocaklarının) peyzaj mimarlığı mesleği faaliyet alanları içerisinde arazi biçimlendirme mühendisliği(Grading-engineering) ve bitkisel tasarımlar ile yeniden onarımı ile ülkeye kazandırılması görsel ve doğal kirliliğin azaltılması, vahşi yaşamın korunması ve rekreasyonel faaliyet alanları için daha sağlıklı mekanlar yaratılmasında önemli rol oynar.

Madencilik
Türkiye'de madencilik
Değerli taş
Madenlerde havalandırma

Magma, yeraltında bulunan, erimiş haldeki kayaçlar. Kayaçların basınç düşmesi, sıcaklık yükselmesi, H2O ilavesi gibi etkenler altında erimesi sonucu oluşan silikat hamuru durumundaki eriyiklerdir. Yeryüzüne ulaşarak yanardağlardan püsküren magmaya lav denir. Magma, dünya yüzeyinin altında bulunur ve diğer karasal gezegenlerde ve bazı doğal uydularda da magmatizmanın kanıtı keşfedilmiştir. Erimiş kayanın yanı sıra, magma ayrıca kristaller ve volkanik gazlar içerebilir.
Magma, yitim bölgeleri, kıtasal yarık bölgeleri, orta okyanus sırtları ve sıcak noktalar dahil olmak üzere çeşitli tektonik ortamlarda manto veya kabuğun erimesi ile üretilir. Manto ve kabuk eriyikleri, magma odalarında veya trans-kabuk kristal zengini lapa zonlarında depolandıkları düşünülen kabuktan yukarı doğru hareket ederler. Kabukta depolanmaları sırasında, magma bileşimleri fraksiyonel kristalizasyon, kabuk eriyikleri ile kontaminasyon, magma karıştırma ve gaz giderme yoluyla değiştirilebilir.
Magma çalışması tarihsel olarak lav akışları şeklinde magmayı gözlemlemeye dayanırken, jeotermal sondaj projeleri sırasında İzlanda'da iki kez ve Hawaii'de bir kez olmak üzere toplam üç kez yerinde görülmüştür.
Magmanın katılaşmasıyla magmatik kayaçlar oluşur. Üç tür magmatik kayaç vardır. Bunlar derinlik, yarı derinlik ve yüzey kayaçlarıdır.
Eğer magma derinlerde soğursa iri kristaller oluşur. Derinlerde magma ile ortam arasındaki ısı farkı azdır. Çünkü derinlere inildikçe yerin ısısı artar. (Jeotermal gradyan -1 km'de 33 °C) magma ile ortam arasında ısı farkı az olduğu için iri kristaller oluşur. Derinlik kayaçları tamamen iri kristallerden oluşur. Ve kristaller yaklaşık eş boyutludur.
Magma yarı derinlikte soğursa hem iri hem de küçük kristaller oluşur. Yarı derinlik kayaçları, başka bir deyişle damar kayaçları tamamen kristalli ve kristaller iki farklı tane boyutundadır.
Magma yüzeyde soğursa tamamen kristalli bir kayaç oluşmaz. Bunun nedeni yüzeyde magma ile ortam arasındaki ısı farkı fazla olması ve buna bağlı olarak magmanın hızlı soğumasıdır.        
Magmanın yerkabuğuna çıkması ile yanardağ patlamaları oluşur.

Çoğu magmatik sıvı silika bakımından zengindir. Silikat eriyikleri esas olarak silikon, oksijen, alüminyum, demir, magnezyum, kalsiyum, sodyum ve potasyumdan oluşur. Eriyiklerin fiziksel davranışları atomik yapılarının yanı sıra sıcaklık, basınç ve bileşime bağlıdır.
Viskozite, magmaların davranışını anlamada önemli bir erime özelliğidir. Daha silika bakımından zengin eriyikler, daha fazla silika tetrahedra bağlantısı ile tipik olarak daha polimerize edilir ve dolayısıyla daha viskozdur. Suyun çözünmesi eriyik viskozitesini büyük ölçüde azaltır. Daha yüksek sıcaklık eriyikleri daha az viskozdur. Ayrıca, silikat eriyiği (magmanın sıvı fazı) viskoelastiktir, yani düşük gerilimler altında bir sıvı gibi akar, ancak uygulanan gerilim kritik bir değeri aştığında, eriyik gerilimi tek başına gevşetme yoluyla yeterince hızlı dağıtamaz, bu da geçici kırılmaya neden olur. Stresler kritik eşiğin altına düştüğünde, eriyik bir kez daha viskoz bir şekilde gevşer ve kırığı iyileştirir.
Genel olarak konuşursak, bazalt oluşturanlar gibi daha mafik magmalar, riyolit oluşturanlar gibi daha silika bakımından zengin magmalardan daha sıcak ve daha az viskozdur. Düşük viskozite, daha yumuşak, daha az patlayıcı püskürmelere yol açar
Birkaç farklı magma türünün özellikleri aşağıdaki gibidir:
(pikrit)

  
    
      
        
          
            SiO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {SiO2}}}
  
 < 45%

  
    
      
        
          Fe
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Fe}}}
  
 - 
  
    
      
        
          Mg
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Mg}}}
  
 > 8% ila 32%
  
    
      
        
          MgO
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {MgO}}}
  

Sıcaklık: 1500 °C'ye kadar
Viskozite: Çok Yavaş
Erüptif davranış: yumuşak veya çok patlayıcı
Dağılım: Sıcak noktalar, yakınsak plaka sınırları
Mafik (Bazaltik)

  
    
      
        
          
            SiO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {SiO2}}}
  
 < 50%

  
    
      
        
          FeO
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {FeO}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          MgO
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {MgO}}}
  
 tipik olarak <% 10 wt
Sıcaklık: ~1300 °C'ye kadar
Viskozite: Yavaş
Erüptif davranış: Sakin
Dağılım: Sıcak noktalar, yakınsak plaka sınırları
Orta Düzey (Andezit)

  
    
      
        
          
            SiO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {SiO2}}}
  
 ~60%

  
    
      
        
          Fe
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Fe}}}
  
 - 
  
    
      
        
          Mg
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Mg}}}
  
: ~3%th
Sıcaklık: ~1000 °C
Viskozite: Orta Düzey
Erüptif davranış: Patlayıcı
Dağılım: Yakınsak plaka sınırları, ada yayları
Felsik (riyolitik)

  
    
      
        
          
            SiO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {SiO2}}}
  
 > 70%

  
    
      
        
          Fe
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Fe}}}
  
 - 
  
    
      
        
          Mg
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Mg}}}
  
: ~2%
Sıcaklık: <900 °C
Viskozite: Yüksek
Erüptif davranış: Patlayıcı
Dağılım: Kıta kabuğundaki (Yellowstone Milli Parkı) ve kıta yarıklarındaki sıcak noktalarda yaygındır.

Çoğu magmanın sıcaklıkları 700 °C ila 1300 °C arasındadır, ancak çok nadir bulunan karbonatit magmaları 490 °C kadar soğuk  komatit magmalar ise 1600 °C kadar sıcak olabilir. Herhangi bir basınçta ve herhangi bir kaya bileşimi için, katılaşmayı geçen sıcaklıktaki bir artış erimeye neden olur. Katı toprak içinde, bir kayanın sıcaklığı Yer ısısı ve kaya içindeki radyoaktif bozunma tarafından kontrol edilir. Yer ısısı ortalama 25 °C / km'dir ve okyanus çukurları ve dalma bölgeleri içindeki düşük 5-10 °C / km'den okyanus ortası sırtları ve volkanik ark ortamları altında 30-80 °C / km'ye kadar geniş bir aralıkta ortalama 25 °C / km'dir.

Büyük bir kaya kütlesinin toplu bileşimini değiştirmek genellikle çok zordur, bu nedenle bileşim, herhangi bir sıcaklık ve basınçta bir kayanın eriyip erimeyeceği konusunda temel kontroldür. Bir kayanın bileşiminin, su ve karbondioksit gibi uçucu fazları içerdiği de düşünülebilir.
Basınç altındaki bir kayada uçucu fazların varlığı, eriyik bir fraksiyonu stabilize edebilir. Hatta% 0,8'lik suyun varlığı erime sıcaklığını 100 °C'ye kadar düşürebilir. Tersine, bir magmadan su ve uçucuların kaybı, magmanın esasen donmasına veya katılaşmasına neden olabilir.
Ayrıca hemen hemen tüm magmanın büyük bir kısmı, bir silikon ve oksijen bileşiği olan silikadır. Magma ayrıca magma yükseldikçe genişleyen gazlar içerir. Yüksek silika içeren magma akmaya karşı dirençlidir, bu nedenle içinde genişleyen gazlar hapsolur. Gazlar şiddetli, tehlikeli bir patlamayla patlayana kadar basınç artar. Silika bakımından nispeten zayıf olan magma kolayca akar, bu nedenle gaz kabarcıkları içinden yukarı hareket eder.

Katı kayaların magma oluşturmak için erimesi üç fiziksel parametre tarafından kontrol edilir: sıcaklık, basınç ve bileşim. Mantodaki magma oluşumunun en yaygın mekanizmaları dekompresyon eritme, ısıtma (örneğin, sıcak manto bulutuyla etkileşim yoluyla) ve katılaşmanın düşürülmesidir (örneğin, su ilavesi gibi bileşim değişiklikleri ile). Mekanizmalar, magmatik kayanın girişinde daha ayrıntılı tartışılmıştır.
Kayalar eridiğinde, bunu yavaş ve kademeli olarak yaparlar çünkü çoğu kayaç, hepsi farklı erime noktalarına sahip birkaç mineralden yapılmıştır; dahası, erimeyi kontrol eden fiziksel ve kimyasal ilişkiler karmaşıktır.Örneğin bir kaya eridikçe hacmi değişir. Yeterli kaya eridiğinde, küçük eriyik kürecikleri (genellikle mineral taneleri arasında oluşur) kayayı birbirine bağlar ve yumuşatır.Yeryüzündeki basınç altında, kısmi erimenin yüzde bir kısmının çok küçük bir bölümü, eriyiğin kaynağından sıkıştırılmasına neden olmak için yeterli olabilir. Eriyikler % 20 veya hatta % 35'e kadar eriyecek kadar uzun süre yerinde kalabilir, ancak kayaçlar nadiren% 50'den fazla erir, çünkü eriyen kaya kütlesi sonunda kristal ve eriyen bir lapa haline gelir ve daha sonra toplu halde yükselebilir. Diyapir, daha sonra dekompresyon erimesine neden olabilir.

Kısmi erime derecesi, ürettiği magmanın özelliklerinin belirlenmesi için kritiktir ve bir eriyik oluşma olasılığı, uyumsuz ve uyumlu elemanların dahil olduğu dereceleri yansıtır. Uyumsuz elementler arasında genellikle potasyum, baryum, sezyum ve rubidyum bulunur.
Dünya'nın mantosunda küçük derecelerde kısmi erime ile üretilen kaya türleri tipik olarak alkali (Ca, Na), potasik (K) veya peralkalindir (alüminyumun silikaya oranının yüksek olduğu). Tipik olarak, bu bileşimin ilkel erimeleri, lamprophyre, lamproite, kimberlite ve bazen alkali bazaltlar ve esseksite gabrolar veya hatta karbonatit gibi nefelin içeren mafik kayaçları oluşturur.
Pegmatit, kabuğun düşük dereceli kısmi erimesi ile üretilebilir. Bazı granit bileşimli magmalar ötektik (veya kotektik) eriyiklerdir ve kabuğun düşük ila yüksek derecelerde kısmi erimesi ve ayrıca fraksiyonel kristalleşme ile üretilebilir. Kabuğun yüksek dereceli kısmi erimesinde, tonalit, granodiyorit ve monzonit gibi granitoidler üretilebilir, ancak diğer mekanizmalar tipik olarak bunların üretiminde önemlidir.

Kristalleşen mineraller yüksek sıcaklıkta ve uçucu bileşen bakımından fakir bir magmadan itibaren oluşurlar. Bu minerallere pirojenetik mineraller denir.
Pirojenetik minerallerin kristalleşip ayrılmasıyla magma uçucu bileşenler bakımından oldukça zenginleşir ve böylece büny

Magmatik kayaçlar, magmanın yükselerek yer kabuğunun içerisine girip veya yeryüzüne ulaşıp soğuyarak katılaşması sonucu oluşan kayaç türüdür. Üç ana kaya türünden biridir, diğerleri tortul ve metamorfiktir. Magmatik kaya magma veya lavın soğutulması ve katılaşmasıyla oluşur. Magmatik kayaçlar çok çeşitli jeolojik ortamlarda meydana gelir: kalkanlar, platformlar, orojenler, havzalar, büyük magmatik bölgeler, genişletilmiş kabuk ve okyanus kabuğu. (Resim1) Magmatik kayaçlar temel olarak silikat minerallerinden oluşmuşlardır. Magmanın bileşimi temel bazı elementlerin dağılımını yansıtsa da oranları değişmekte ve bu da belli başlı magma tiplerinin oluşmasına neden olur.
Silisyum oksit bileşiğini barındırma oranlarına göre 3 tip magma belirlenmiştir. Bunlar: felsik (+%65), mafik(%45) ve ortaç(%45-65) magmalardır. Magmanın sahip olduğu bileşim fiziksel ve kimyasal özelliğinde karakteristik izler bırakmaktadır, örnek olarak en önemli özellik de viskozite (akmaya karşı direnç) özelliğidir. magmanın yapısındaki silisyum oksit de viskoziteyi artırmaktadır. magmatik kayaçlar temel olarak 2 grupta toplanır:
Plutonik Kayaçlar (Intrusive Magmatik Kayaçlar)
Bu tür magmatik kayaçlar yüksek viskoziteli magmadan türerler, bu sayede mantodan oluştuktan sonra magma kütlesi yüzeye gelecek kadar ilerleyemez ve jeotermal etki nedeniyle (yerin derinliklerideki sıcaklık) hızlıca soğumaz ve iri taneli kristaller üreterek kaya oluşturur.
Volkanik kayaçlar (Extrusive Magmatik Kayaçlar)
İçeriklerinde, plütonik kayaçlara nazaran oldukça az silisyum oksit barındıran magmadan türeyen bu kayaçlar düşük viskoziteleri sayesinde magmatik oluşum sürecinin ardından hızlıca yeryüzüne ulaşırlar, bu durum sonrası ise ani sıcaklık düşüşüyle soğurlar ve büyük kristal üretemeden kayaç oluşur. Masif, küçük kristalli ve genelde koyu renkli kayaçlardır.

Magmatik ve metamorfik kayaçlar, Dünya kabuğunun en büyük 16 km'sinin% 90-95'ini hacim olarak oluşturur. Magmatik kayaçlar, Dünya'nın şu anki toprak yüzeyinin yaklaşık %15'ini oluşturur. Dünya'nın okyanus kabuğunun çoğu magmatik kayadan yapılır.

Mineralleri ve küresel kimyası, bazı magmatik kayaçların ekstrakte edildiği manto bileşimi ve bu ekstraksiyona izin veren sıcaklık ve basınç Koşulları ve/veya erimiş diğer önceden var olan kayaç hakkında bilgi verir;
Bunların mutlak yaşları, çeşitli radyometrik yaşlandırma formlarından elde edilebilir ve bu nedenle bitişik jeolojik tabakalarla karşılaştırılarak olayların bir zaman dizisine izin verir;
Özellikleri genellikle belirli bir tektonik ortamın karakteristiğidir ve tektonik yeniden yapılandırmaya izin verir (bkz. levha tektoniği);
Bazı özel durumlarda önemli mineral yataklarına (cevherlere) ev sahipliği yaparlar: örneğin, tungsten, kalay ve uranyum yaygın olarak granitler ve dioritlerle, krom ve platin cevherleri ise gabrolarla ilişkilidir.

Oluşum biçimleri açısından, magmatik kayaçlar; dış püskürük (plütonik ve hipabissal) veya iç püskürük (volkanik) olarak ikiye ayrılır.

Plütonik magmatik kayaçlar (derinlik) magmatik kayaçların çoğunluğunu oluşturur ve önceden var olan kaya (ülke kayası olarak adlandırılır) ile çevrili bir gezegenin kabuğunda (plüton olarak bilinir) soğuyan ve katılaşan magmadan oluşur; magma yavaş yavaş soğur ve sonuç olarak bu kayalar kaba taneli olurlar. Bu tür kayaçlardaki mineral taneleri genellikle çıplak gözle tanımlanabilir. Derinlik kayaçlar, müdahaleci gövdenin şekline ve büyüklüğüne ve içine girdiği diğer oluşumlarla olan ilişkisine göre de sınıflandırılabilir.Tipik plütonik  oluşumlar, batolitler, stoklar, lakolitler, siller ve dikelardır. Magma yer kabuğunda katılaştığında, yavaş yavaş soğur ve granit, gabro veya diyorit gibi kaba dokulu kayaçlar oluşturur.

Büyük dağ sıralarının merkezi çekirdekleri, genellikle granit olan müdahaleci magmatik kayaçlardan oluşur.Erozyona maruz kaldığında, bu çekirdekler (batolit olarak adlandırılır) Dünya yüzeyinin büyük bölgelerini işgal edebilir.Kabuğun derinliklerinde oluşan derinlik magmatik kayaçlar plütonik (veya abisal) kayaçlar olarak adlandırılır ve genellikle kaba tanelidir.
Yüzeyin yakınında oluşan derinlik magmatik kayaçlara subvolkanik veya hipabissal kayaçlar denir ve genellikle orta tanelidir.
Hipabyssal kayalar, plütonik veya volkanik kayalardan daha az yaygındır ve genellikle dikelar, siller, lakolitler, lopolitler veya facolitleri oluşturur.

Volkanik kayalar olarak da bilinen ekstrüzyonlu magmatik kayaçlar, manto ve kabuk içindeki kayaların kısmi erimesinin bir sonucu olarak kabuk yüzeyinde oluşur. Ekstrüzyonlu magmatik kayaçlar müdahaleci magmatik kayalardan daha hızlı soğur ve katılaşır. Erimiş magmanın yeryüzünde soğutulmasıyla oluşurlar. Çatlaklar veya volkanik patlamalar yoluyla yüzeye getirilen magma daha hızlı bir şekilde katılaşır. Dolayısıyla bu tür kayalar pürüzsüz, kristalimsi ve ince tanelidir. Bazalt yaygın bir ekstrüzyonlu magmatik kayadır ve lav akışları, lav tabakaları ve lav platoları oluşturur. Bazı bazalt türleri uzun sütunlu birleşmeler oluşturmak için katılaşır. Dev Geçit Antrim, Kuzey İrlanda bir örnektir.
Magma; yeraltında bulunan, ergimiş haldeki kayaçlar. Kayaçların basınç düşmesi, sıcaklık yükselmesi, H2O ilavesi gibi etkenler altında ergimesi sonucu oluşan silikat hamuru durumundaki eriyiklerdir. Yeryüzüne ulaşarak yanardağlardan püsküren magmaya lav denir.
Lavın (bir yanardağdan çıkan magma) davranışı, sıcaklık, bileşim, kristal içeriği ve içerdiği silika miktarı ile belirlenen viskozitesine bağlıdır. Çoğu bileşimde bazaltik olan yüksek sıcaklıklı magma, kalın yağa benzer şekilde davranır ve soğudukça, şekerleme yapar. lav yüzeyi uzun, ince bazalt akışları yaygındır. Andezit gibi ara kompozisyon magması, birbirine karışmış kül, tüf ve lav gibi kül konileri oluşturma eğilimindedir ve patladığında kalın, soğuk pekmez veya hatta kauçuğa benzer bir viskoziteye sahip olabilir. Felsic magma, örneğin riyolit, genellikle düşük sıcaklıkta patlar ve bazalt kadar kalındır. Riyolitik magmaya sahip volkanlar patlayıcı olarak patlar ve riyolitik lav akışları tipik olarak sınırlıdır ve magma çok kalın olduğu için dik kenar boşluklarına sahiptir.
Genellikle şiddetli bir şekilde patlayan felsik ve ara magmalar, çözünmüş gazların salınmasından kaynaklanan patlamalar ile (tipik olarak su buharı, aynı zamanda karbondioksit) meydana gelir. Patlayan piroklastik malzeme tefra olarak adlandırılır ve tüf, aglomerat (yığılma) ve ignimbrit içerir. İnce volkanik kül de patlar ve genellikle geniş alanları kaplayabilen kül tüf tortuları oluşturur.

Lav genellikle hızla soğuduğu ve kristalleştiği için genellikle ince tanelidir. Soğutma, ekstrüzyondan sonra küçük kristallerin bile oluşumunu önleyecek kadar hızlı olursa, elde edilen kaya çoğunlukla cam olabilir (kaya obsidyeni gibi). Lavın soğutulması daha yavaş olsaydı, kaya kaba taneli olurdu.
Mineraller çoğunlukla ince taneli olduğundan, farklı ekstrüzyonlu magmatik kayaçları ayırt etmek, farklı müdahaleci magmatik kayaçlar arasında ayrım yapmaktan çok daha zordur. Genel olarak, ince taneli ekstrüzyonlu magmatik kayaçların mineral bileşenleri, kayanın ince kesitlerinin mikroskop altında incelenmesiyle belirlenebilir, bu nedenle sahada sadece yaklaşık bir sınıflandırma yapılabilir.

Magmatik kayalar, oluşum şekline, dokuya, mineralojiye, kimyasal bileşime ve magmatik gövdenin geometrisine göre sınıflandırılır.
Birçok farklı magmatik kayaç türünün sınıflandırılması, bize oluşturdukları koşullar hakkında önemli bilgiler sağlayabilir. Magmatik kayaçların sınıflandırılması için kullanılan iki önemli değişken, büyük ölçüde soğutma geçmişine ve kayanın mineral bileşimine bağlı olan parçacık boyutudur. Feldispat, kuvars veya feldspathoidler, olivinler, piroksenler, amfiboller ve mikalar, hemen hemen tüm magmatik kayaçların oluşumunda önemli minerallerdir ve bu kayaçların sınıflandırılmasında temeldir. Mevcut diğer tüm mineraller hemen hemen tüm magmatik kayaçlarda gereksiz olarak kabul edilir ve bunlara yardımcı mineraller denir. Diğer temel minerallere sahip magmatik kayaç türleri çok nadirdir ve bu nadir kayaçlar esansiyel karbonatlara sahip olanları içerir.
Basitleştirilmiş bir sınıflandırmada, magmatik kayaç türleri mevcut feldispat tipine, kuvarsın varlığına veya yokluğuna ve feldispat veya kuvars içermeyen kayalarda, demir veya magnezyum minerallerinin türüne göre ayrılır. Kuvars içeren kayaçlar (bileşimde silika) silika-aşırı doygundur. Feldspatoidli kayaçlar silika-doygun değildir, çünkü feldspatoidler kuvars ile kararlı bir ilişki içinde bir arada bulunamazlar.
Çıplak gözle görülebilecek kadar büyük kristalleri olan magmatik kayalara faneritik denir; kristalleri görülemeyecek kadar küçük olanlara afanitik denir. Genel anlamda, faneritik müdahaleci bir köken anlamına gelir ;afanitik bir ekstrüzyon.
Daha ince taneli bir matrise gömülü daha büyük, açıkça fark edilebilir kristalleri olan magmatik bir kayaya porfir denir. Porfritik doku, magmanın ana kütlesi daha ince taneli, tek tip malzeme olarak kristalleşmeden önce bazı kristaller önemli ölçüde büyüdüğünde gelişir.

Magmatik kayaçlar doku ve kompozisyon bazında sınıflandırılır. Doku, kayanın oluştuğu mineral tanelerinin veya kristallerinin büyüklüğünü, şeklini ve düzenini ifade eder.

Doku, volkanik kayaların adlandırılmasında önemli bir kriterdir. Volkanik kayaların doku, boyutu dahil, şekil, oryantasyon ve mineral taneleri dağılımıdır volkanik kayalar; Kayanın tüf  olup olmadığını belirleyecektir, bir piroklastik lav veya basit bir lav olabilir.
Bununla birlikte, doku, volkanik kayaları sınıflandırmanın yalnızca bir alt parçasıdır, çünkü çoğu zaman, son derece ince taneli toprak kütlesine sahip kayalardan veya volkanik külden oluşabilen hava tüflerinden toplanan kimyasal bilgiler olmalıdır.
Dokusal kriterler, minerallerin çoğunun çıplak gözle görülebileceği müdahaleci kayaların sınıflandırılmasında veya en azından bir el merceği, büyüteç veya mikroskop kullanılarak daha az kritiktir. Plütonik kayaçlar ayrıca dokusal olarak daha az çeşitlilik gösterir ve yapısal kumaşlar

Maki, (İtalyanca macchia, Korsikaca machja, Hırvatça makija, Fransızca maquis), Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelere özgü, ortalama 1-2 metre boyundaki küçük ağaç ya da çalıların oluşturduğu bitki örtüsüdür. Bu bitki örtüsünün hâkim olduğu alan ve bölgelere makilik denir.
Maki bitkileri Akdeniz ikliminin kurak koşullarına yani ortamdaki yetersiz sudan olabildiğince yararlanmaya uyarlanmış derin köklü, ufak ve sert yapraklı, hatta dikenli ağaçlık ve çalılardır. Makilerin bitki oluşumu Akdeniz iklimine sahip bölgelerin karakteristik özelliğidir. Bu, kıtaların daha yağışlı batı taraflarında, dünyanın ilgili enlemlerinde kesintili bir kuşak halinde görülür. Ilıman-dönencealtı iklim, nispeten bol kış yağışı, yaz kuraklığı ve yıl boyunca şiddetli gece donlarının olmaması ile karakterize edilir. Çok düşük yağışlı veya karasal iklim bölgelerinden kaçınır. Akdeniz bölgesinin kendisine ek olarak, Akdeniz bitki örtüsünün ilgili biyomu dünyanın diğer dört bölgesinde (Kaliforniya, orta Şili, Güney Afrika, güneybatı Avustralya) yaygın olarak görülür. Bu bölgelerde fizyonomik olarak makiye çok benzeyen ve tek bir ortak bitki türüne sahip olmamalarına rağmen (yakınsak evrim) ekolojik olarak örtüşen maki oluşumları vardır. Makiye karşılık gelen bitki örtüsü, Amerika'da chaparral (İspanyolca konuşulan ülkelerde matorral olarak da bilinir) ve Güney Afrika'da fynbos olarak adlandırılır.

Makiler, insanlar ve otlobur hayvanlar tarafından aşırı sömürülen ormanlardan ortaya çıkmıştır. İnsanların binlerce yıllık aşırı kullanımı (kes ve yak, otlatma, sürdürülemez kereste çıkarımı), normalde manzaraya hakim olan büyük sert yapraklı meşe ormanlarının üç ila beş metre yüksekliğinde baltalık benzeri bir çalılık ormana dönüşmesine yol açmıştır. Akdeniz bölgesinde, eskiden bölgeyi karakterize eden uzun ve yoğun meşe ormanı, küçük, çoğunlukla kısmen bozulmuş kalıntılara kadar azalmıştır. Buradaki doğal orman, bitki örtüsü kalıntılardan ve dejenerasyon aşamalarından türemiş olmalıdır. Maki bitki örtüsü, ilgili bitki türlerinin çoğunu yok olmaktan kurtarmıştır ve yeniden ormana dönüşebilir.
Bu ufak yaprakların yüzeyi genellikle su kaybını önlemek için yaprakları kalın, sert, cilalı, keçeli veya mumsu reçineli bir katmanla kaplanmıştır. Makiliklerde rastlanan pek çok ağaç türü arasında başlıca yabani zeytin, funda, katran ardıcı, keçiboynuzu, sakız ağacı, laden, böğürtlen, zakkum, sandal ağacı, Akdeniz defnesi, menengiç, mersin (bitki), koca yemiş (dağ çileği), kermes meşesi, pırnal meşe sayılabilir. Maki bitki örtüsü, genellikle geçit vermeyecek kadar yoğun bir biçimde gelişerek toprağın yüzeyinde oldukça sık bir doku oluşturur. Çoğu su gereksinimini gecenin neminden sağlar. Özellikle denize bakan yamaçlar, yapraksız dikenli çalılıklarla kaplıdır.
Türkiye'de maki tipi bitki örtüsü en çok Akdeniz ve Ege, özellikle Güney Ege kıyılarında yaygındır; Marmara ve Karadeniz kıyılarında ise daha seyrektir. Dünyanın başka bölgelerinde de makiye benzeyen bitki örtüsüne rastlanır, ancak bunlar bulundukları yöreye göre değişik adlar alır.
Akdeniz iklim sahasından uzaklaştıkça maki türleri azalır, çıkabildiği yüksekliği kaybeder. Akdeniz kıyılarında 18-20 tür, Ege kıyılarında 13-14 türe, Karadeniz kıyılarında 4-5 türe iner. Makilerin çıkabildiği yükseklik enleme bağlı olarak güneyden kuzeye azalır: Akdeniz'de 800-900m, Ege'de 500-600m, Marmara çevresinde 300-400m, Karadeniz'de 150-200m.
Türkiye'de ayrıca garig vardır. Makiye göre daha seyrektir. Maki asitli topraklarda yaygınken garig kalkerli topraklarda yaygındır. Halk arasında her iki bitki türüne de maki adı verilmesine rağmen, iki tür arasında belirgin farklar bulunur.

Peyzaj ekolojisi ya da Manzara ekolojisi coğrafyanın ve ekolojinin alt disiplinidir. Alan; Alman coğrafyacı Carl Troll tarafından kurulmuştur. Landscape ekolojisi problemlere uygulamalı ve bütüncül bağlamda yaklaşır. Biyocoğrafyayla arasındaki temel fark enerji ve materyallerin dağılımını incelemesidir.
İngilizce olan Landscapein karşılığı peyzaj, kır manzarası olarak verilmektedir. Coğrafi görünüm olarak da kullanılmaktadır. Landscape; herhangi bir alanın tüm unsurlarıyla beraber görünümünü ifade eder. 19 yüzyılda; üstündeki tüm unsurlarla insanın bir kerede görebileceği alan tanımı yapılmıştır.
Mekân kavramının tartışıldığı gibi, mekânsal görünüm (landscape) tartışılsa da coğrafyanın köklü geleneklerinden kabul edilir. Manzara eklojisi ekolü Beşeri coğrafyayı mekândaki görünür biçimler ve bunların bileşimi ile ilişkilerini de ifade eden kültür ile beraber ele alır.
Amerikalı bilim insanı Carl Sauer; coğrafyacıların, toplumların doğal ortamları nasıl kültürel ortama dönüştürdüğünü incelemeleri gerektiğini ileri sürmüştür. İnsan kültürü ile ilgili her şeyin manzara/coğrafi görünüm üzerinde belirleyici olduğunu söylemiştir. Fikirleriyle Sauer, coğrafyada landscape ekolünün kurucusu olarak kabul edilmektedir.
Alman Otto Schlüter 1906 yılında; coğrafyacıların başlangıçtaki doğal peyzajın, nasıl kültürel peyzaja dönüştüğünü araştırmaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu bakış açısı 1950'li yıllar kadar beşeri coğrafyacıları etkilemiş ve yönlendirmiştir. Meinig; aynı alana bakan insanların aynı şeyleri algılayacağını söyler. Kişi maddi unsur olarak gördüklerini zihnindeki düşüncelere, tecrübesine, yorumlama şekline göre algılar. Bir köylü için odun deposu olan orman, şehirli için rekreasyon, turizm alanı olabilir. Türkiye'de doğal peyzajı okumada jeomorfologlar başarılı olsa da, kültürel peyzajı okumada beşeri coğrafyacılar başarısızdır.
Peyzaj doğal peyzaj ve kültürel peyzaj olmak üzere iki bölümde incelenir. Doğal peyzajı yeryüzü şekilleri, bitki toplulukları, toprak, nehirleri göller oluşturur. Kültürel peyzaj ise doğal peyzaj üzerinde insan eseri olan tüm unsurları kapsar. İnsan, faaliyetleriyle doğal peyzajı değiştirmiş, şekillendirmiştir. Kültürel peyzaja yapılandırılmış veya inşa edilmiş ortam da denilmektedir.
Peirce Lewis, peyzajın anlaşılması için şu ilkeleri önermiştir: 1. Kültürü anlamada peyzaj bir ipucudur. 2.Peyzajlar arasında önem farkı yoktur. 3. Yaygın peyzajlar dikkate alınarak bilimsel olarak çalışılmamıştır. 4. Peyzajda tarihsel gerçekler önemlidir. Bugün anlamsız olan bir eser önceki insanların ihtiyacını karşılıyor olabilir. 5. Peyzajdaki bazı ögeler bulunduğu kültürde anlam ifade eder, başka kültürlerde anlamsız olabilir. 6. Doğal peyzaj hakkında bilgi sahibi olamadan kültürel peyzaj anlaşılamaz. 7. Peyzaj oldukça karmaşık bir yapıdır. Anadolu uygarlıkların her biri peyzajda izler bırakmıştır, bu ancak geçmişle bağlantı kurularak anlaşılabilir.

Mercan adası ya da atol; ortasında lagün adı verilen bir göl bulunan, kısmen veya tamamen lagünü çevreleyen adacıklara denir. Atolller her zaman dairesel yapıda olmamakla birlikte düzinelerce kilometre çapında kapalı bir şekil oluşturan ve ortasında yaklaşık 50 m ya da daha derin bir lagün bulunduran mercan resiflerinden oluşur.

Derin okyanus tabanının denizin en yüksek kabarmak düzeyinin hemen altına kadar yükselmesi sonucunda oluşan resifin büyük bölümü su altındadır. Resifin üst çember bölümünün çevresinde genellikle alçak düz adalar ya da alçak ve düz kesintisiz kara şeritleri yer alır. Bu adalardan bazıları Maldivliler, Polinezyalılar, Mikronezyalılar gibi pek çok halkın yüzyılardan beri üzerinde yaşadığı yerlerdir.

	İngilizce Atoll kelimesinin ilk kayıtlı kullanımı 1625 yılında olmuştur. Atolllerin kökeni her zaman denizcilerin ve doğa bilimcilerin ilgisini çekmiştir. İlk bilim insanları resifi oluşturan organizmaların yalnızca deniz yüzeyinin yaklaşık 100 m derinine kadar olan kadar olan bölümde yaşıyor olmasına karşılık resifin çok daha derinlerden yükseldiğini saptamışlardı. Atoll oluşumunun günümüzdeki açıklaması charles Darwin'in kuramına dayanır. Buna göre atolller, çok önceleri çöküp yok olan bir volkanik adanın çevresinde gelişmekte olan bir resifin son aşamasını temsil eder.

Resifler  saçaklanarak çevredeki açık sulara ve aynı zamanda yukarı doğru büyür binlerce yıllık etkin bir büyüme döneminden sonra resif yapısı araya giren bir lagün suyu uzantısıyla volkanik kıyı şeridinden ayrılır. Bu, set resifi aşamasıdır. Sonunda volkanik ada dibe dalarak yok olur ve geriye, tepesi su düzeyinin üstüne yükselen ve ortadaki çöküntüsü bir lagün yapısı kazanan resif kalır.

Dünyadaki atoll dağılımına bakıldığında atolllerin daha çok pasifik okyanusu (Tuamotu adaları, Caroline Adaları, Marshall Adaları) ve Hint Okyanusu'nda (Maldivler, Laccadive Adaları, Chagos Takım Adaları...) bulunduğu görülmektedir.
Resif mercanlar sadece okyanus ve denizlerin sıcak tropikal ve subtropikal sularında geliştiğinden atolller yalnızca tropik ve tropik altında bulunur. Tropik denizlerde, çökme kuramı uyarınca aynı oluşumun değişik aşamaları biçiminde birbiri ile ilişkilendirilebilen çeşitli resif ve volkanik ada türleri yer alır. İlk kez 1952'de Enewetak atollünde  gerçekleştirilen bir dizi sondaj  çalışması sonucunda bugünkü resiflerin üstünden 1400 m aşağıda volkanik kayaçlar saptanmış ve böylece çökme kuramı büyük ölçüde doğrulanmıştır.

Mercan resifleri canlı organizmaların ürettiği aragonit yapılardır. Az miktar besin içeren deniz sularında bulunur. Çoğu resifte, baskın organizmalar kalsiyum karbonattan oluşan bir dış iskelete sahip taş mercanları, kolonyal sölenterlerdir. İskeletsel materyaller, dalga hareketleri ve biyoerozyon ile parçalanıp yığılarak yaşayan mercanlar ve çok çeşitli hayvanlar ve bitkilerden oluşan yaşamı destekleyen kalsiyumlu bir oluşum meydana getirirler.
Bir mercan kayalığı, resif inşa mercanları ile karakterize sualtı ekosistemidir. Resifler, kalsiyum karbonat tarafından bir arada tutulan mercan polip kolonilerinden oluşur. Çoğu mercan kayalığı, polipleri gruplar halinde kümelenmiş taşlı mercanlardan yapılır.
Mercan, deniz anemonları ve denizanası içeren hayvan filesi Cnidaria'daki Anthozoa sınıfına aittir. Deniz anemonlarından farklı olarak, mercanlar, mercanı destekleyen ve koruyan sert karbonat dış iskeletleri salgılar. Çoğu resif ılık, sığ, berrak, güneşli ve tedirgin suda büyür. Mercan resifleri ilk olarak 485 milyon yıl önce, Erken Ordovisiyenin şafağında, Kambriyen'in mikrobiyal ve sünger resiflerinin yerini aldı.
Bazen denizin yağmur ormanları olarak adlandırılan sığ mercan kayalıkları, Dünya'nın en çeşitli ekosistemlerini oluşturur. Dünya okyanus alanının% 0.1'inden daha azını, Fransa'nın yaklaşık yarısını işgal ediyorlar, ancak tüm deniz türlerinin en az% 25'ine ev sağlıyorlar, balık, yumuşakçalar dahil, solucanlar, kabuklular, ekinodermler, süngerler, tunikler ve diğer cnidarians. Mercan kayalıkları, az miktarda besin sağlayan okyanus sularında gelişir. Genellikle tropikal sularda sığ derinliklerde bulunurlar, ancak derin su ve soğuk su mercan kayalıkları diğer bölgelerde daha küçük ölçeklerde bulunur.
Mercan kayalıkları, kısmen su koşullarına karşı hassas oldukları için kırılgandır. Aşırı besin maddeleri (azot ve fosfor), yükselen sıcaklıklar, okyanus asitlenmesi, aşırı avlanma (örneğin, yüksek balık avı, siyanür avcılığı, tüplü balık avlama), güneş koruyucu kullanımı ve akıntı dahil zararlı arazi kullanım uygulamalarından dolayı tehdit altındadırlar.

Çoğu mercan kayalığı, buzulların erimesinin deniz seviyesinin yükselmesine ve kıta sahanlığına su basmasına neden olduğu son buzul döneminden sonra oluşmuştur. Çoğu mercan kayalığı 10.000 yaşından küçüktür. Topluluklar kendilerini kurdukça, resifler yükselerek deniz seviyelerinin yükselmesine neden oldu. Çok yavaş yükselen resifler, yeterli ışık olmadan boğulabilir. Mercan kayalıkları derin denizde kıta sahanlıklarından uzakta, okyanus adaları ve atollerin çevresinde bulunur. Bu adaların çoğu volkanik kökenlidir. Diğerleri plaka hareketlerinin derin okyanus tabanını kaldırdığı tektonik kökene sahiptir.
Mercan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı'nda Charles Darwin, Beagle'ın yolculuğu sırasında tasarladığı bir fikir olan atol resiflerinin oluşumu teorisini ortaya koydu. Okyanusların altındaki Dünya kabuğunun yükselmesi ve çöküşünün atolleri oluşturduğunu teorize etti. Darwin, atol oluşumunda üç aşamadan oluşan bir dizi hazırladı. Adanın ve okyanus tabanı azaldıkça soyu tükenmiş bir volkanik adanın etrafında saçaklı bir resif oluşur. Çökme devam ederken, saçaklı resif bir bariyer resif ve sonuçta bir atoll resif haline gelir.

Darwin, her bir lagünün altında ana yanardağın kalıntıları olan bir ana kaya tabanı olacağını öngördü. Sonraki araştırmalar bu hipotezi destekledi. Darwin'in teorisi, mercan poliplerinin suyun ajite edildiği tropik bölgelerde geliştiğini, ancak düşük gelgitin hemen altında başlayarak sadece sınırlı bir derinlik aralığında yaşayabileceği anlayışından kaynaklandı.
Tabanın yükseldiği yerde, saçaklı resifler kıyı boyunca büyüyebilir, ancak deniz seviyesinin üzerinde yükselen mercan ölür. Arazi yavaşça azalırsa, saçaklı resifler, eski ve ölü mercanların bir tabanı üzerinde yukarı doğru büyüyerek, resif ve arazi arasında bir lagün çevreleyen bir bariyer resifi oluşturarak ayak uydurur. Bir bariyer resifi bir adayı çevreleyebilir ve ada deniz seviyesinin altına düştüğünde, kabaca dairesel bir büyüyen mercan mercanı deniz seviyesine ayak uydurmaya devam eder ve merkezi bir lagün oluşturur. Bariyer resifleri ve atoller genellikle tam daireler oluşturmaz, ancak yer yer fırtınalarla kırılır. Deniz seviyesinin yükselmesi gibi, hızla azalan bir dip mercanın boğulmasına, mercan boğulma denilen şey nedeniyle mercan ve resifin ölümüne neden olabilir. Zooxanthellae'ye dayanan mercanlar, ışığın azalmasına bağlı olarak su, simetlerinin yeterince fotosentez yapması için çok derinleştiğinde ölebilir.
Yaklaşık 20.000 yıllık Büyük Set Resifi, mercan resiflerinin kıta sahanlığında nasıl oluştuğuna dair bir örnek sunmaktadır. Deniz seviyesi daha sonra 21. yüzyıldan 120 m daha düşüktü. Deniz seviyesi yükseldikçe, su ve mercanlar, Avustralya kıyı ovasının tepelerinde olanları işgal etti. 13.000 yıl önce, deniz seviyesi şu andakinden 60 m daha alçakta yükseldi ve kıyı ovalarının birçok tepesi kıta adaları haline gelmişti. Deniz seviyesinin yükselmesi devam ederken, su kıta adalarının çoğunu doldurdu. Mercanlar daha sonra tepeleri fazla büyütebilir, cay ve resifler oluşturabilirler. Büyük Set Resifi'nde deniz seviyesi son 6.000 yılda önemli ölçüde değişmemiştir. Canlı resif yapısının yaşının 6.000 ile 8.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Büyük Set Resifi, volkanik bir ada çevresinde değil, kıta sahanlığı boyunca oluşmasına rağmen, Darwin'in prensipleri geçerlidir. Avustralya'nın sular altında kalmayacağı için gelişme resif aşamasında durdu. Kıyıdan 300-1.000 m uzaklıkta, 2.000 km boyunca uzanan dünyanın en büyük bariyer resifini oluşturdu.
Sağlıklı tropik mercan kayalıkları yılda 1 ila 3 cm yatay olarak büyür ve yılda 1 ila 25 cm arasında her yerde dikey olarak büyür; bununla birlikte, güneş ışığına ihtiyaçları nedeniyle sadece 150 m'den daha derin derinliklerde büyürler ve deniz seviyesinin üzerinde büyüyemezler.

Adından da anlaşılacağı gibi, mercan kayalıkları çoğunlukla sağlam mercan kolonilerinden gelen mercan iskeletlerinden oluşur. Mercanlarda bulunan diğer kimyasal elementler kalsiyum karbonat yataklarına dahil edildikçe aragonit oluşur. Bununla birlikte, kabuk parçaları ve yeşil bölümlü Halimeda cinsi gibi koralin yosun kalıntıları, resifin fırtınalardan ve diğer tehditlerden gelen hasara dayanma yeteneğini artırabilir. Bu tür karışımlar Eniwetok mercan adaları gibi yapılarda görülebilir.

Darwin'in üç klasik resif oluşumunu tanımlamasından bu yana - volkanik bir ada çevresindeki saçaklı resif, daha sonra bir bariyer resifi ve ardından bir Mercan adası - bilim adamları daha fazla resif türü belirlediler. Bazı kaynaklar sadece üçünü bulurken, Thomas ve Goudie dört "başlıca büyük ölçekli mercan kayalığı türü" - saçaklı resif, bariyer resifi, atol ve masa resifi listelerken Spalding ve diğerleri beş "ana tip" - saçaklı resif, bariyer resifi, atol, platform resifi ve yama resifi listelediler.

Kıyı resifi olarak da adlandırılan bir saçak resifi doğrudan bir kıyıya bağlıdır veya araya giren dar, sığ bir kanal veya lagün ile sınırlar. En yaygın resif türüdür. Saçak resifleri sahilleri takip eder ve kilometrelerce uzayabilir. [Genellikle 100 metreden daha azdı. Saçak resifleri başlangıçta düşük su seviyesinde sahilde oluşur ve büyüdükçe denize doğru genişler. Son genişlik, deniz yatağının dik bir şekilde düşmeye başladığına bağlıdır. Saçak resifin yüzeyi genellikle aynı yükseklikte kalır. Dış bölgeleri denize doğru itilen eski saçaklı resiflerde iç kısım erozyonla derinleşir ve sonunda bir lagün oluşturur. Saçak resif lagünleri 100 metre genişliğinde ve birkaç metre derinliğinde olabilir. Saçak resifin kendisi gibi, kıyıya paralel koşuyorlar. Kızıl Deniz'in saçaklı resifleri "dünyanın en iyi gelişmişlerinden bazıları" dır ve kumlu koylar hariç tüm kıyılarında görülür.

Ana karadan veya ada kıyısından derin bir kanal veya lagün ile ayrılır. Lagünleri ile bir saçak resifinin sonraki aşamalarına benziyorlar, ancak ikincisinden esas olarak boyut ve kökeni farklıdır. Lagünleri birkaç kilometre genişliğinde ve 30 ila 70 metre derinliğinde olabilir. Her şeyden önce, kıyı şeridi dış resif kenarı kıyı şeridinin yanında açık suda oluşmuştur. Bir atol gibi, bu resiflerin deniz yatağı alçaldığı zaman veya deniz seviyesi yükseldikçe oluştuğu düşünülmektedir. Formasyon bir saçak resifinden çok daha uzun sürer, bu nedenle bariyer resifleri çok daha nadirdir.
Bir bariyer resifinin en iyi bilinen ve en büyük örneği Avustralya Büyük Bariyer Resifi'dir. Diğer önemli örnekler Belize Bariyer Resifi ve Yeni Kaledonya Bariyer Resifi'dir. Bariyer resifleri ayrıca Providencia kıyılarında, Mayotte, Gambier Adaları, Kalimantan'ın güneydoğu kıyısında, Sulawesi sahilinin, güneydoğu Yeni Gine ve Louisiade Takımadalarının güney kıyısında bulunur.

Çeşitli banka veya masa resifleri olarak adlandırılan platform resifleri, kıta sahanlığında ve açık okyanusta resif oluşturmanın büyümesini sağlamak için okyanusun yüzeyine yeterince yakın yükseldiği her yerde oluşabilir. Platform resifleri, güneydeki Büyük Set Resifi, Swain ve Copricorn grubunda, sahile yaklaşık 100–200 km uzaklıktaki kıta sahanlığında bulunur. Kuzey Mascarenes'in bazı platform resifleri ana karadan birkaç bin kilometre uzaklıktadır. Sadece denize doğru uzanan saçak ve bariyer resiflerinden farklı olarak, platform resifleri her yöne doğru büyür. Birkaç yüz metreden kilometreye kadar değişen boyutlarda değişkendir. Her zamanki şekli oval ve uzundur. Bu resiflerin bir kısmı yüzeye ulaşabilir ve etrafta saçak resifleri oluşturabilecek kumdan ve küçük adalar oluşturabilir. Platform resifinin ortasında bir lagün oluşabilir.
Platform resifleri atoller içinde bulunabilir. Orada yama resifleri denir ve sadece birkaç düzine metreye ulaşabilir. Platform resiflerinin uzun bir yapı üzerinde oluştuğu, e. g. eski, aşınmış bir bariyer resifi, onlar doğrusal bir düzenleme oluşturabilir. Örneğin, Cidde yakınlarındaki Kızıldeniz'in doğu kıyısında durum budur. Eski platform resiflerde, iç kısım öylesine ağır bir şekilde aşınabilir ki sahte bir atolü

Merkatör projeksiyonu, Ekvator etrafında bir siferoide teğet olan ve bir silindir üzerine matematik olarak teşkil edilen bir silindirik harita projeksiyonu. Bu projeksiyona göre enlemler arasındaki açıklıklar, herhangi bir yerdeki küçük bir sahada ölçek, bütün istikametlerde aynı kalacak şekilde tayin edilir. Gerardus Mercator tarafından 1569'da geliştirilmiştir.
Merkezinde bir ışık kaynağı bulunan küresel dünyanın, ekvatoruna teğet olarak geçirilen bir silindir vasıtasıyla harita elde edilmesini sağlayan bir projeksiyondur. Merkator projeksiyonuna sahip olan haritalarda sadece ekvatora yakın olan bölgelerde doğru sonuçlar alınır. Kutuplara doğru gittikçe şekiller bozulur. Örneğin 7.700.000 mil karelik bir sahaya sahip Güney Amerika ile 800.000 mil karelik Grönland adası aynı büyüklükte görünür. Küçük bir sahada (1 derecelik kare) herhangi bir şekil bozulması meydana gelmez. Merkatör pojeksiyonu ile yapılan haritalar aşağıda belirtilen özelliklere sahiptir:

Meridyenler, birbirine paralel, eşit aralıklı ve düz çizgiler şeklindedir.
Paraleller, birbirine paralel olmasına rağmen kutuplara doğru gittikçe araları açılır. 60 derece paralelindeki, paralel dairelerinin birbirinden olan uzaklıkları ekvatordakilerin iki mislidir. Ekvatorda 1: 1.000.000 ölçekli olan harita, 60. paralel dairesinde 1: 500.000 ölçeklidir. 80. paralel dairesinde ise ölçek, 6 katına çıkar. Bu nedenden, 80. paralel dairesinden kutuplara kadar olan kısmın haritaları yapılmaz.
Meridyenler ve paraleller birbirine diktir.
Meridyenleri aynı açı ile kesen hatlara "kerte hattı" denir. Meridyenler birbirine paralel olduğu için kerte hattı doğrudur.
Büyük daire ekvator hariç eğridir.
Mesafeler ve sahalar dolayısıyla şekiller, kutuplar civarında aşırı derecede bozuktur.
Bazı karşılaştırmalar:

Grönland, Afrika kadar görünmesine rağmen Afrika 14 kat daha büyüktür. Yaklaşık Cezayir kadar.
Alaska, Brezilya kadar yer kaplamasına rağmen Brezilya 5 kat daha büyüktür.
Finlandiya Hindistan'dan değil, Hindistan Finlandiya'dan büyüktür.
Güney Amerika'dan büyük çizilen Avrupa, Güney Amerika'nın neredeyse yarısı kadardır.
İran'dan büyük çizilen Alaska, aslında hemen hemen aynı ölçümlerdedir. Aynı şekilde Türkiye'nin 2 katı büyüklüğünde olmasına rağmen neredeyse 3 4 katı büyüklüğünde görünmektedir.

Mesûdî veya tam künyesiyle Ebu el-Hasan Ali bin el-Hüseyn bin Ali el-Mesûdî (d. 896 - ö. 956) Irak, Bağdat doğumlu Arap tarihçi, coğrafyacı ve gezgin. "Arapların Herodotu" olarak da tanınan Mesûdî dünya tarihini konu eden eseri Murûc ez-Zeheb ve Ma'âdin el-Cevâhir ("Altın Bozkırlar ve Cevher Madenleri") ile tanınır. Bu eseriyle birlikte tarih ile coğrafyayı geniş çaplı ve ayrıntılı bir biçimde birleştiren ve aynı eserde sunan ilk Arap olmuştur. Irak başta olmak üzere, Orta Doğu'da Arabistan, Mısır, Suriye, İran, Ermenistan, Azerbaycan ve Hazar Denizi çevresindeki diğer bölgeleri gezmiş, ek olarak Hindistan, Sri Lanka ve Çin'e seyahat etmiştir. Bu ülkelerin yanı sıra Hint Okyanusu, Akdeniz, Kızıl Deniz ve Hazar Denizi'nde yelken açmıştır. Hayatının büyük bir bölümünü seyahate harcayan Mesûdî, 956 yılı Eylül ayında Mısır, Kahire'de öldü. Her ne kadar İslam dininden coğrafyaya kadar pek çok konuda eser vermiş olsa da eserlerinin birçoğu bugüne ulaşmamıştır.

Mesûdî'nin kendisi hakkında yazdıkları dışında hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Bağdat'ta doğmuştur ve İslam Peygamberi Muhammed'in sahabelerinden Abdullah bin Mesud'un soyundan gelmektedir. Arap kabilelerinden Hudeyl'e mensup olduğu sanılmaktadır. Mesûdî, yolculukları sırasında karşılaştığı bir dizi alim arkadaşından bahsetmektedir:

Mesûdî'nin seyahatleri, ilk olarak başladığı 903/915 yılından, ömrünün sonuna kadar hayatının büyük bir bölümünü kaplamıştır. Seyahatleri onu İran'ın birçok bölgesine, Ermenistan'a, Gürcistan'a ve Hazar Denizi'nin diğer bölgelerine ayrıca Arabistan'a, Suriye'ye ve Mısır'a götürmüştür. Ayrıca İndus Vadisi'ne ve Hindistan'ın diğer bölgelerine, özellikle batı kıyılarına seyahat etmiş ve Doğu Afrika'ya ise birden fazla kez yolculuk yapmıştır. Hint Okyanusu, Kızıldeniz, Akdeniz ve Hazar Denizi çevresinde de seyahat etmiştir.
Mesûdî'nin Sri Lanka ve Çin'e kadar gittiği sanılıyor ancak Basra Körfezi kıyısında Ebu Zeyd el-Sirafi ile görüştüğü ve ondan Çin hakkında bilgi aldığı biliniyor. Muhtemelen son yıllarını Suriye ve Mısır arasında geçirdi ve Müslüman olan Bizans amirali Trabluslu Leo'dan Bizans hakkında bilgi topladı. Mısır'da, Endülüs piskoposu tarafından yazılmış, Clovis'ten IV. Louis'e kadar uzanan bir Frank kral listesinin bir kopyasını edinmiştir.
İslam toprakları içinde ve dışında yaptığı kapsamlı seyahatlerinin ücretlerini nasıl karşıladığı hakkında çok az şey bilinmektedir ve birçok seyyah gibi ticaretle uğraştığı tahmin edilmektedir.
Mesûdî, "Altın Çayırlar" adlı eserinin son bölümlerinde şunları yazmıştır:

Burada topladığımız bilgiler, uzun yıllar süren araştırmaların ve Doğu ile Batı'yı kapsayan yolculuklarımızın, İslam bölgelerinin ötesindeki çeşitli milletlerin zahmetli çabalarının meyvesidir. Bu eserin yazarı kendini, her türden ve renkte inci bulan, bunları bir araya getirip bir kolye yapan ve sahibinin büyük bir özenle koruduğu bir süs eşyası haline getiren bir adama benzetiyor. Amacım birçok halkın topraklarını ve tarihlerini izlemek oldu ve başka bir amacım yok.
Mesûdî, 956 yılında Altın Çayırlar'ı gözden geçirerek yeni baskısını yazdı ancak günümüzde 947 yılından kalma sadece bir taslak versiyonu mevcuttur. Mesûdî, Tenbīh adlı eserinde Altın Çayırlar'ın gözden geçirilmiş baskısının 365 bölüm içerdiğini belirtmektedir.

Modernizm veya çağdaşlık, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Batı toplumunda sanayileşme, kentleşme ve teknolojik ilerlemenin getirdiği hızlı değişimlere bir yanıt olarak ortaya çıkan kültürel ve sanatsal bir harekettir. Hareket, yenilik arzusu ve geleneksel sanat, edebiyat ve felsefe biçimlerinin reddedilmesiyle karakterize edilir.
Modernist sanatçılar, gelişen endüstriyel dünyayı yansıtan yeni ifade biçimleri yaratmaya çalıştılar. Gerçekçiliği reddettiler ve deneyselliği, öz farkındalığı ve yaratıcı süreci benimsediler. Akımın anahtar kavramlarından biri, şair Ezra Pound tarafından ortaya atılan "yeniyi yapma" fikriydi.
Modernist yenilikler arasında soyut sanat, bilinç akışı romanları, montaj sineması, atonal ve on iki tonlu müzik, bölünmüş resimler ve modern mimari yer alıyordu. Hareket aynı zamanda geçmişin unsurlarını genellikle tekrarlama, sentezleme, yeniden yazma, özetleme, revizyon ve parodi yoluyla bir araya getirdi.
Modernizm, Aydınlanma düşüncesinin ve dini kesinliğin reddedilmesiyle karakterize edildi. Bunun yerine, modernistler sanatsal ve sosyal geleneklerin öz farkındalığını benimsemiş, bu da genellikle sanat eserlerinin yaratılmasında kullanılan biçim ve tekniklerin test edilmesine yol açmıştır.
Bazı akademisyenler modernizmin 21. yüzyıla kadar devam ettiğine inanırken diğerleri bunun geç modernizm veya yüksek modernizme dönüştüğünü düşünmektedir. Postmodernizm, modernizmden bir kopuş olarak ortaya çıkmış, onun temel varsayımlarını reddederek kültürel çeşitliliğin ve öznel deneyimin önemini vurgulamıştır.
Modernizmin 19. yüzyılın ortalarında Fransa'da ortaya çıktığı ve hareketin kabaca 1884-1914 yıllarını kapsadığı kabul edilir. Temel fikir, geleneksel sanatların, edebiyatın, sosyal organizasyonların ve günlük yaşamın zamanını doldurduğu ve yeni bir kültürle değiştirilmesi gerektiğiydi. Modernizm, ticaretten felsefeye kadar her şeyin sorgulanması gerektiğini, böylece kültür unsurlarının daha yeni ve daha iyi olanlarla değiştirilebileceğini savunuyordu. Modernizme göre, 20. yüzyılın değişimleri ve yenilikleri kalıcıydı ve tam da yeni oldukları için "iyi" ve "güzeldi" ve toplumun dünya görüşünü buna göre uyarlaması gerekiyordu.
Modernizm, yeni bir çağa daha uygun biçimler yaratmak amacıyla yerleşik geleneklerin kırılmasını tanımlamak için stilistik bir terim olarak kullanılmıştır. Bazıları modernizm ve postmodernizmi 20. yüzyıldaki iki hareket olarak görürken diğerleri bunları tek bir hareketin parçası olarak görmektedir.

Modernizm, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan kültürel, sosyal veya siyasi bir hareketi tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bazı yorumcular bu akımı öz-bilinç ve öz-referans ile karakterize edilen bir düşünce tarzı olarak tanımlarken diğerleri insan yaratıcılığını, bilim ve teknolojinin dünyamızı şekillendirme gücünü yücelten sosyal açıdan ilerici bir akım olarak görmektedir.
Kültür tarihçisi Roger Griffin'e göre modernizm, giderek parçalanan ve sekülerleşen bir dünyaya düzen ve amaç duygusunu yeniden kazandırma arzusundan kaynaklanıyordu. Modernistler sanat, mimari, felsefe ve siyasette yeni ve yenilikçi yaklaşımları benimseyerek mümkün olanın sınırlarını zorlamaya ve daha ütopik bir gelecek yaratmaya çalıştılar.
Modernizm, çok çeşitli sanatsal, felsefi ve siyasi fikirleri kapsayan geniş bir hareketti. Modernizmin en önemli akımları arasında Ekspresyonizm, Fütürizm, vitalizm, Teozofi, psikanaliz, nüdizm, öjenik, ütopik şehir planlaması ve mimari, modern dans, Bolşevizm ve organik milliyetçilik sayılabilir.
Farklı kökenlerine rağmen, bu hareketlerin hepsi ortak bir hedefi paylaşıyordu: bireysel ölümlülüğün sınırlamalarını aşan ve insanların tarihin kurbanları olmak yerine yaratıcıları olmalarını sağlayan "kişiler üstü bir gerçeklik deneyimine" erişmek. Bu şekilde modernizm, modern toplumun algılanan çöküşüne ve parçalanmasına bir yanıt ve yeni, daha anlamlı bir gelecek yaratma teklifi olarak görülebilir.

Modernizm, 19. yüzyıl sanat ve edebiyat hareketidir. Bazı eleştirmenlere göre, modernizm, Romantizm'in Sanayi Devrimi ve burjuva değerlerine karşı ayaklanmasından gelişmiştir. Modernist sanatçılar, gerçekçiliği reddetmişlerdir. Sanayi Devrimi, demiryolları ve elektrik tellerinin geliştirilmesi gibi teknolojik yeniliklerin yanı sıra, İngiltere'de 1851 yılındaki Büyük Sergi için yapılan Kristal Saray gibi yapısal gelişmeler de modernizme katkıda bulunmuştur. Bazı filozoflar da modernizm fikrine katkı sağlamıştır. 19. yüzyılın ortalarındaki Charles Darwin'in doğal seçilim teorisi, insanın benzersizliği fikrini sorgulamıştır. Ayrıca, Karl Marx'ın kapitalizm sistemine yönelik eleştirileri, modernist düşünceye yön veren düşünceler arasındadır. Modernizmin başlangıç tarihi konusunda farklı görüşler vardır. Bazı tarihçiler, modernizmin 1870'lerde başladığını, bazıları ise 1880'lerde başladığını öne sürerler.

Modernizm ve Postmodernizm iki farklı düşünce ekolüdür. Modernizm geleneksel formlardan ve geleneklerden radikal bir kopuşla karakterize edilirken, postmodernizm bireysel deneyimin önemini vurgulayan ve nesnel hakikat fikrini reddeden modernizme bir tepkidir. Edebiyatta, modernist yazarlar kasıtlı olarak geleneksel biçimlerden koparken, postmodernist yazarlar geleneksel edebi gelenekleri yıkmak için genellikle parodi ve ironi kullanırlar. Sanatta, modernistler orijinal eserleri otantik olarak kabul ederken, postmodernistler görüşlerini hiper-gerçekliğe dayandırır ve kitle iletişim araçlarıyla yayılan şeylerden oldukça etkilenirler. Modernizm 1800'lerin sonu ve 1900'lerin başında gerçekleşirken, postmodernizm İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır.

Moren veya buzultaş (Fransızca: moraine, Almanca: Moraene), doğrudan doğruya buzulların ilerlemesi veya gerilemesi sırasında, buzulun taşıyarak oluşturduğu tabakalaşmamış depolara genel olarak verilen bir terimdir. Glasiyal koşullar ve süreçler ile taşınan ya da biriktirilmiş olan malzemenin her tanesine moren adı verilir.
Moren, buzulun zeminden veya yamaçlardan kopardığı parçalar ile buzulun üzerine yamaçlardan düşen veya çığlarla yuvarlanan maddelerden oluşur. Moren depoları taş, toprak, kum ve çakıl boyutundaki irili ufaklı, genellikle de köşeli malzemeden oluşur. Bunların içine yer yer küçük kaya ve blok parçaları da karışmış olabilir. Bütün bu malzeme düzensiz yığılmış bir depo görünümündedir ve herhangi bir tabakalaşma göstermezler.

Gerek vadi buzulları gerekse örtü buzullarında yaygın olarak görülen morenlerdir. Buzulun büyüklüğüne, anakayanın özelliğine bağlı olarak değişmekle beraber, %30 oranında kil ve kumdan meydana gelirler. Bununla birlikte, içlerinde yer yer kaya ve blok büyüklüğündeki malzemeye de rastlanır. Taban morenleri biriktirme sonucu drumlin adı verilen yer şekillerini oluştururlar. Az eğimli yamaçlar veya düzlüklerde biriken taban morenleri, düzenli bir dağılım ve ardalanma göstermeyen buzul depolarını oluştururlar.
Buzulun ilerlemesi ya da geri çekilmesi sırasında, tabanında bir örtü oluşturacak şekilde, taşınmış enkaz malzemelerin birikmesiyle oluşur. Basal tillinin üstüne yer alırlar. Buzulun çekilmesi sonrasında ablasyon morenleri ile karışırlar. Bu yüzden çoğu kez taban moreni depoları basal till, taban moreni, ablasyon moreni gibi buzul yüklerini içerir, ayrım yapmak zordur. Bu malzemelerin tümüne birden taban tilli adı verilir.
Buzulun aşındırma ile oluşturduğu yükü genellikle ana kaya malzemeleridir. Buzulun taban kısmında bulunan taban morenlerini heterojen yapan
unsurlar ise çoğunlukla rüzgâr ile taşınan veya çevreden kar veya yamaçlardan enkaz çığları ile buzula katılan malzemelerdir. Taban morenlerinin tekstüründe iri çakıldan kum boyutuna küçülen tanelerin miktarında düzenli bir azalma trendi görülmektedir.
Taban moreni depolarının tekstür ve strüktüründeki çeşitlilik kalınlık ve yüzey engebeliliği konularında da dikkate geçer. Yüzey engebeliliği ana kaya engebeliliğinden kaynaklanabileceği gibi ayrıca biriken morenlerin depo kalınlıkları ile de ilgilidir. Ana kaya yüzey engebeliliği belirgin topoğrafik değişikliklere sahipse, bu topoğrafik özellik moren birikimini kontrol eder. Moren deposunun kalınlığı ve buzulun yüzeyinde ve içinde bulundurduğu yükü de bu konuda etkili olan bir diğer faktörlerdir.
Buzul vadilerinin tabanlarında morenlerin belirli bir düzene sahip olmayan karmaşık tepe, sırt ve çukurlardan oluşan depolanma şekillerine sıklıkla rastlanır. Düzensiz moren depolarına İskoçya'da “hummocky” adı verilir.
Glasiyal depolardaki çukurlarının bir başka örneği ise tabakalı glasiyal depolar içinde meydana gelen çökme çukurlarıdır (çanak) (İngilizceː kettle).
Buzul depoları üzerindeki çanak şekilli çukurluklara Anglo Sakson ülkelerinde kettle, Baltık ülkelerinde ise söl adı verilir. Eğer erime ve çökme yolu ile meydana gelen bu çanağın tamamı veya bir kısmı su tablasından daha derinde ise çanağın içi su dolar ve kettle gölü oluşur.

Taban morenleri, buzulun ortadan kalkmasıyla yükseltileri yer yer 10 m'yi bulan tepeciklerden oluşan dalgalı bir topoğrafya meydana getirirler. Örtü buzullarının geliştiği sahalarda bu morenler binlerce kilometrekarelik bir alan (Örneğin Kanada'da) kaplarlar ve drumlin denilen özel topoğrafyanın ortaya çıkmasını sağlarlar. Bu topoğrafya kaşık tersine benzeyen asimetrik sırtlar ve tepelerle oluşur. Uzunlukları 800 ila 2000 m, genişlikleri ise 300 ila 400 m arasında değişir. Bu sırtların eğimi, buzulun geldiği yönden başlayarak uzandığı yöne doğru artar.

Aşınma ve çığ yoluyla vadi duvarlarından buzulun ucuna dek sürüklenen ve buzul gerilemesiyle bir sırt uzantısı biçiminde çökelen döküntü malzemeden oluşur. Tabakasız birikim şekillerinden biri olan yan moreni depoları karakteristik olarak vadibuzulları tarafından oluşturulur. Buzul vadisinin her iki yamacı boyunca, buzula paralel uzanan ve morenlerden meydana gelen çizgisel sırtlar şeklindeki morfolojileri, yan moren depolarının karakteristik şekilsel özellikleridir. Yan moreni depolarını oluşturan malzeme birikimi büyük oranda; buzulun içinde bulunduğu vadinin her iki yamacında, özellikle fiziksel parçalanma ile meydana gelen enkazın yer çekimine bağlı olarak hareket edip buzul kenarında toplanması ve ayrıca kısmen de buzul tarafından yataktan enkazın koparılması ile gerçekleşir.

İki buzul akıntısının kesişmesiyle uzun, ince bir hat ya da kuşak biçiminde biriken döküntülerden oluşur. Ortaya çıkan moren, birleşen iki buzulun ortasında yer alır. Orta morenler, kabaca buz hareketinin yönü doğrultusunda bir sırt biçiminde çökelir. Orta

moreni depoları da yan moreni gibi vadi buzullarının karakteristik birikim şekillerindendir. İki vadi buzulunun birleşmesi halinde, birleşen buzulların birbirine yakın yamaçlarındaki yan morenleri bu birleşme ile buzulun ortasında ve büyük kısmı buzulun yüzey ve yüzeye yakın kesiminde kalırlar. Böylece; eski yan morenler, yeni orta morenleri durumuna gelmiş olurlar. Orta morenlerin bir diğer özelliği ise konumlarının; yan morenleri gibi buzul ilerleme istikametinde olup, vadinin her iki yamacına kabaca paralel şekilde vadiboyunca olmasıdır.

Buzulun sona erdiği dil kısmında yer alan morenlerdir. Bunlar tek sıra halinde bulunabilecekleri gibi birden fazla sıralar halinde de görülebilirler. Cephe morenlerinin yükseltileri farklıdır. 40–50 m yüksekliğinde olanları bulunduğu gibi, 5–10 m'lik yüksekliğe sahip olanları da vardır. Değişik boyuttaki malzemeden oluşurlar. Örtü buzullarının kenarlarında, dağ buzullarının ise vadi buzulu, sirk buzulu veya diğer türlerinin hareket istikametlerine göre ön kısımlarında bulunan ve moren sırtlarından oluşan buzul biriktirme şekillerine Cephe Moreni Depoları adı verilir.
Cephe moreni depoları şekilsel olarak, kabaca kavisli çizgisellik gösteren buzul birikinti sırtlardır. Bu depoların hacimsel büyüklükleri; buzulun yükü, ne süre ile orada sabit kaldığı ve buzulun büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Buzulun ilerlemesi ya da gerilemesi sırasında meydana gelen duraklamalar cephe moreni depolarının oluşmasına fırsat verir. Bir cephe moreni deposunun buzulun ilerlemesi sırasında mı yoksa gerilemesi sırasında mı oluştuğunu anlamak mümkündür. Cephe morenlerinin özellikle oluşum şekillerini dikkate alarak şu şekilde sınıflamak mümkündür:

İtilme morenleri
Nihai morenler
Çekilme morenleri
a. İtilme moreni depoları: Buzulun; mevsimlik ya da daha uzun süreli ilerlemesi ve gerilemesi sırasında farklı kökenli suya doygun tabansal till depoları, tabanındaki kil, silt gibi ince taneli malzemeler ve kısmen de önündeki ayrışma ürünü enkaz malzemeyi iterek, öteleyerek yığmak sureti ile cephe moreni depolarının bir türünü oluşturur.
b. Nihai moreni depoları: Genellikle buzul önü arazisindeki sediment malzemesi olan farklı boyutlardaki irili-ufaklı taneli malzemelerden, glasiyo-flüviyal kökenli elenmiş sedimentlerden, kütle hareketi enkazı ve az da olsa tabansal tillden oluşur.

En belirgin şekilde dağ buzullarında görülen moren deposu türüdür. Buzulların erimesi ile birlikte buzul yükünün taban morenleri üzerine birikmesi ile meydana gelir. Düşey kesiti incelendiğinde ağırlıklı olarak ince taneli malzemelerden oluşan taban yükü üzerine, daha çok kenarlı köşeli olan buzul içi ve yüzey yükünün düzensiz olarak geldiği bir strüktür gözlemlenir. Bu anlamda tekstür farklılığı da dikkat çekicidir.
Ablasyon moren depoları; öncelikli olarak buzul yüzey yükü olmak üzere ayrıca buzul içi yükü ve buzul altı (taban) yüklerinden oluşur. Ablasyon moren deposunun birikimi, durağan buzul yükünün depolanması ile gerçekleşir.

Dış kuvvetler

TUROĞLU, H. 2011. Buzullar ve Buzul Jeomorfolojisi (Birinci Baskı), ISBN 978-975-9060-82-4, Çantay Kitabevi, İSTANBUL.

Nüfus coğrafyası, nüfusla ilgilenen bir beşeri coğrafya dalıdır. Doğal çevre ile nüfus arasındaki ilgiyi araştırır. Kıta, ülke, bölge, bölüm ve yöre ölçeğinde nüfusun dağılışı ile dağılışı etkileyen doğal ve beşeri faktörleri araştırır.
Nüfus coğrafyası, nüfusun özellikleri, dağılışı, sık-seyrek nüfuslu bölgeleri belirlemek için verileri demografi biliminden alır. meteoroloji-klimatoloji arasındaki bağlantı, demografi-nüfus coğrafyası arasında da görülür. Demograflar tarafından nüfus sayımları ve araştırmalara dayalı hazırlanan nüfus istatistikleri bu açıdan önemlidir.
Mekanlar arasında nüfus yoğunluğu farklılığı nüfus coğrafyasının konusudur. Bu farklılığın doğal ve beşeri sebepleri araştırılır. göç olgusu neden ve sonuçları ile nüfus coğrafyasının inceleme alanına girer. Göç; ülke içinde (iç göç) ve ülke dışına (dış göç) olabilir. Çoğunlukla ekonomik sebeplere dayanan göç, eğitim, sağlık, terör, kan davası, doğal afetler nedeniyle de gerçekleşir. Beyin göçü bir diğer göç türüdür.
Nüfus artış hızı ülkelerin geleceğini ilgilendirmesi nedeniyle araştırılır. Gelişmiş ülkeler nüfusunu artırmaya çalışırken, gelişmekte olan ülkeler azaltmaya çalışmaktadır. Genç, olgun ve yaşlı nüfusun miktarı ve yıllar içindeki değişimi incelenir. Gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfus, gelişmekte olan ülkelerde genç nüfusun fazlalığı sorun oluşturur.
Nüfus piramitleri hazırlanarak veriler görsel hale getirilir. Nüfusun cinsiyet yapısı, okur-yazarlık durumu, ekonomik faaliyet kollarına (tarım, sanayi, hizmet) dağılımı, kır-kent nüfusu Nüfus coğrafyasının araştırma konularıdır.
Çin'in uyguladığı tek çocuk politikası, zamanımıza geldiğimizde cinsiyet dengesizliğine sebep olmuştur. Ailelerin hakları olan tek çocuğun erkek olmasını istemesiyle sorunlar oluşmuştur. Evlenme çağındaki gençlerin eş bulamama ihtimali doğmuştur.

Malthusçu Büyüme Örneği
Popülasyon dinamiği

Genel Beşeri ve Ekonomik Coğrafya (PDF). Ankara: PEGEM A. 2012. 21 Ekim 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Mart 2014.

Obruk, yer altında kireçtaşı gibi eriyebilen kayaçların zamanla boşluklar meydana getirmesi ve bu boşlukların tavanlarının çökmesiyle oluşan karstik yer şekli.
Yer altı suyunun, karbondioksit ile birleşimi sonucu karbonik asit oluşur. Bu karbonik asit kireç taşının yoğun olduğu toprakları zamanla çözerek yer altında mağaralar oluşmasına neden olur, bir müddet sonra mağaranın üstünde bulunan toprak çöker. İşte bu çökme sonucu oluşan derin çukurlara obruk denir. Çözünebilir kayaçların bulunduğu bölgelerde yeryüzü boyut ve şekilleri çeşitlilik gösteren çok sayıda çöküntüyle doludur.
Obrukların çoğu iki şekilde oluşur. Birincisi alttaki eriyebilen kayaçlar topraktan sızan sularla çözünürler ve kayaç içinde bulunan doğal boşluklar genişler ve üzerlerinde bulunan toprakla doldurulurlar. Yer altı suyu kayacı çözmeye devam ettikçe toprak ortadan kalkar ve geride yamaç eğimi düşük, derinliği fazla olmayan çöküntüler bırakır. Komşu obruklar birleştiğinde ise çözünme vadileri denilen daha büyük, düzensiz, kapalı bir çöküntüler ağı oluşturur. Obruklar ayrıca bir mağara tavanının çökmesi sonucu dik kenarlı bir krater şeklinde de oluşur. Bu yolla oluşan obruklar özellikle nüfusun fazla olduğu bölgelerde ciddi bir tehlikedir.
Obrukların oluşması için karstik alanların bulunmasından başka şartlar da gereklidir. Yeraltı su seviyeleri farklı iki havza bulunmalı. Bu alanları daha yüksek bir eşik birbirinden ayırmalıdır. Havzaların yeraltı suları bu eşiğin altından akış göstermelidir. Tüm bu şartlar Obruk platosunda bir araya gelir. Tuz Gölü havzası ile Konya ovası arasında Obruk platosu eşik durumundadır. Daha yüksek olan Konya yeraltı suyu platonun altından Tuz gölü havzasına doğru yeraltı akışı gösterir. Bu akışın oluşturduğu erime güncel obrukların oluşumunun başlıca sebebidir. Bu nedenlerden başka yerel fay hatlarının da obruk oluşumuna katkısı bulunur. Tuz gölünün güneybatısında bulunan fay Dikmen-Kolca obruklarının oluşum sebebidir.
Türkiye'nin yeraltı sularının 3'te 1'ini barındıran Konya Havzası'nda 20'yi aşkın obruk bulunuyor. Bunlardan en meşhuru 300 m genişliği ve 145 m derinliğiyle Kızören obruğu. Merkez Karatay ilçesine bağlı Obruk kasabası da ismini ondan alıyor. Obrukların diğer bir özelliği de yazın ilk aylarında koyu lacivert ve yeşil olan renginin yaz ilerledikçe çivit mavisi, berrak bir renk alması. Meyil, Çıralı, Gökhöyük Obruk, Kuru obruk, Kangallı obruğu, Hamam obruğu Obruk Platosu'nun diğer obruklarıdır. Obrukların yaygın olduğu diğer bir alan ise Antalya ilinin doğu kesimindeki Çimiköy platosudur. Burada 22 obruk belirlenmiştir. Mucur Obruğu, Cennet ve Cehennem obrukları bilinen diğer obruklarımızdır.
Derinliği ve genişliği bir metreden yüzlerce metreye değişen bu oluşumların içi genellikle suyla doludur. İçindeki suyun derinliği ve berraklığı sebebiyle de bu obruklardan 7-8 tanesi su altı dalışları için uygun yerler.
Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye), Konya Kapalı Havzası'nın Akılcı Kullanımına Doğru adlı bir projeyi uygulamaya başladı.

Dış kuvvetler

İslam dünyasında 10. yüzyılda başlayan bilimsel uyanışın etkilerinin yoğun olarak görüldüğü alanlardan birisi de coğrafyadır. Yeryüzünü ve burada yaşayan milletleri tanıma hevesi ilk dönem coğrafya hareketlerini başlattı. Bunda Kur'an'ın yeryüzünün gezilmesini ve eski medeniyetlerin kalıntılarının incelenmesini telkin eden emirlerin etkisi de büyüktür.
Nitekim Kur'an'da yeryüzü ile ilgili olarak :"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir...." diye buyurmaktadır. (Ankebut Suresi 20. Ayet)
İlk dönem coğrafya çalışmaları Antik Yunan ve Hint coğrafyasının yeniden ele alınması şeklinde başladı. Aristoteles, Platon, Batlamyus ve Marinos'un eserlerinin Arapçaya çevirisi bu alandaki çalışmalara ilk örneklerdir. Bu çalışmalar da halifeler tarafından himaye edilmekteydi.
İlk olarak telif edilen eserler "Mesalik ve'l Memalik", "Suverü'l-Ekalim", "Kitabü'l-Büldan"dır.

Ova, genellikle alçak bölgelerde bulunan ama yanlış bilinenin aksine bazen yükseklerde de bulunabilen, akarsu alüvyonlarının oluşturduğu birikimli, düz bir arazi alanıdır. Ovalar vadiler boyunca veya dağların eteklerinde, kıyı ovaları ve yaylalar veya yayla ovaları olarak ortaya çıkar.
Bir vadide, bir ova iki tarafta çevrelenir, ancak diğer durumlarda bir ova tepelerin tamamı veya çevresinin bir kısmı, dağlar veya uçurumlar tarafından tasvir edilebilir. Bir jeolojik bölgenin birden fazla ova içerdiği durumlarda, bir geçiş ile bağlanabilir (bazen bir boşluk olarak adlandırılır). Kıyı ovaları, dağlar veya yaylalar gibi yüksek özelliklere ulaşana kadar çoğunlukla deniz seviyesinden yüksekte bulunur.
Ovalar tüm kıtalarda bulunur ve Dünya topraklarının üçte birinden fazlasını kapsayan ovalar, dünyadaki en büyük yer şekillerinden biridir. Ovalar akan lavlardan oluşmuş olup, su, buz, rüzgar tarafından biriktirilmiş veya bu ajanlar tarafından tepelerden ve dağlardan erozyonla oluşturulmuş olabilir. Ovalar genellikle maki (subtropikal), bozkır (yarı kurak), Savan (tropikal) veya tundra (polar) biyomlarında bulunmaktadır. Bazı durumlarda, çöller ve yağmur ormanlarında da ovalar olabilir.

Birçok bölgedeki ovalar tarım için önemlidir, çünkü toprakların tortu olarak biriktirildiği yerlerde yoğun ve verimli olabilirler. Ova, mahsul üretiminin mekanizasyonunu kolaylaştırır; ya da hayvancılık için iyi otlama alanları bulunmaktadır.

Çökelme ovalarının türleri şunlardır:

Abisal ovalar, derin okyanus havzasının düz veya çok hafif eğimli bölgelerinde bulunmaktadır.
Ova için Latince kelime olan Planitia, Mars'taki Hellas Planitia veya Venüs'teki Sedna Planitia gibi dünya dışı gezegenlerin isimleri ovaların isimlendirilmesinde kullanılır.
alüvyon ovaları nehirlerin oluşturduğu ve bu örtüşen tiplerden biri olabilir:

Alüvyal ovalar, alüvyal toprak haline gelen sel ovalarında veya yataklarında tortu biriktiren bir nehir tarafından uzun bir süre içerisinde oluşmaktadır. Bir sel ovası ve bir alüvyon ovası arasındaki fark şudur: bir sel ovası, günümüzde veya yakın zamanda sürekli olarak sel yaşayan alanları temsil ederken, bir alüvyon ovası, bir sel ovasının şimdi ve eskiden olduğu alanları veya sadece birkaç kez sel yaşanan alanları içermektedir.
Sel Ovası, ara sıra veya düzenli olarak sel afetinin gerçekleştiği bir göle, nehire, dereye veya sulak alana bitişik alandır.
Scroll Ovası, nehrin çok düşük bir eğimle kıvrıldığı bir ova çeşididir.
Buzulların yerçekimi kuvveti ile hareketi sonucu oluşan buzul ovaları:

Outwash Ovası bir eriyen buzun suyu ile biriken tortulardan oluşan bir buzul ovasıdır. Temel olarak tabakalı (katmanlı ve sıralanmış) çakıl ve kumdan oluşur.
Ovalara kadar, buz tabakasında, buzulun ana gövdesinden ayrılan ve taşınan tortuları biriktirdiği yerde eridiği forma kadar olan kısma buzul ovası denir. Till plains, her boyuttaki sıralanmamış malzemeden oluşur.
Göl ovaları, başlangıçta göl ortamında, yani bir göl yatağı olarak oluşan ovalar.
Akan lav tabakalarından oluşan lav ovaları.

Erozyon ovaları, engebeli yüzeyi aşındıran ve pürüzsüzleştiren akan su, nehirler, rüzgar ve buzul gibi çeşitli denudasyon elemanları tarafından düzleştirilir. Bu denudasyon elemanları etkisiyle oluşan ovalara peneplains (neredeyse ova), rüzgar etkisiyle oluşan ovalara pediplains denir.

Yapısal ovalar, Dünya'nın nispeten bozulmamış yatay yüzeyleridir. Bunlar, dünya yüzeyindeki en geniş doğal ovalardan bazılarını oluşturan bölgeler olup, yapısal olarak çökmüş bölgeleridir.

Otlak
Yayla
Savan
Bozkır
Çayır

Ayrıca bakınız: 

Altiplano (Bolivya, Şili)
Altiplano Cundiboyacense (Kolombiya)
Caroni Ovası (Trinidad ve Tobago)
Şili Merkez Vadisi
Cancha Rayada
Los Llanos
Gran Chaco (Arjantin, Bolivya, Paraguay)
Llanos (Kolombiya ve Venezuela)
Pampas (Arjantin, Uruguay, Brezilya)
Şili'nin kıyı ovaları

Atlantik kıyı Ovası (Amerika Birleşik Devletleri)
Carrizo Ovası (California, Amerika Birleşik Devletleri)
Great Ovası (Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri)
Gulf Coastal Plain (Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri)
Interior Plains (Kanada) ve Amerika Birleşik Devletleri)
Lake Superior Lowland (Wisconsin, Amerika Birleşik Devletleri)
Laramie Ovaları (Wyoming)
Mississippi Alüvyal Ovası (Mississippi)
Oxnard Ovası (Ventura County, California)
Snake River Ovası (Idaho)

Chianan Ovası (Tayvan)
Depsang Ovaları (Çin ve Hindistan)
Honam Ovası (Güney Kore)
Kantō Ovası (Japonya)
Kedu Ovası (Endonezya)
Kewu Ovası (Endonezya)
Mallig Ovaları (Filipinler)
Nōbi Ovası (Japonya)
Kuzey Çin Ovası (Çin)
Osaka Ovası (Japonya)
Pingtung Ovası (Tayvan)
Sarobetsu ovası (Japonya)
Batı Sibirya Ovası (Rusya)
Yilan Ovası (Tayvan)

Bhuikhel (Nepal)
Depsang Ovaları (Hindistan ve Çin)
Dooars (Hindistan ve Bhutan)
Doğu kıyı Ovaları (Hindistan)
Hint-Gangetik Ovaları (Bangladeş, Hindistan, Nepal ve Pakistan)
More Ovalar (Hindistan)
Kuzey Bengal Ovaları (Bangladeş ve Hindistan)
Pencap Ovaları (Pakistan ve Hindistan)
Terai (Hindistan ve Nepal)
Utkal Ovaları (Hindistan)
Batı kıyı Ovaları (Hindistan)

El-Ghab Ovası (Suriye)
Halep Yaylası (Suriye)
Ararat Ovası (Ermenistan ve Türkiye)
İsrail kıyı Ovası (İsrail)
Khuzestan Ovası (İran)
Mugan Ovası (Azerbaycan ve İran)
Ninova Ovaları (Irak)
Shiraki Ovası (Gürcistan)

Limagne (Fransa)
Kuzey Alman Ovası
Ochsenfeld (Fransa)
Pannonian Havzası (Orta Avrupa)
Parndorf Ovası (Avusturya)
Vestfalya Ovası (Almanya)

Bărăgan Ovası (Romanya)
Danubian Ovası (Bulgaristan)
Dinyeper Ovası (Ukrayna)
Doğu Avrupa Ovası
Avrupa Ovası
Büyük Macar Ovası
Kosova alanı (Kosova)
Küçük Macar Ovası (Avusturya, Macaristan ve Slovakya)
Pannonian Bozkır (Macaristan)
Polezya ovaları (Ukrayna ve Belarus)
Yukarı Trakya Ovası (Bulgaristan)
Wallachian Ovası (Romanya)

Cheshire Ovası (İngiltere)
Hardangervidda (Norveç)
Kaffiøyra (Svalbard, Norveç) Muddus plains (İsveç)
Kuzey Avrupa Ovası
Kuzey Northumberland Kıyı Ovası (Kuzey İngiltere)
Kuzey Somerset Seviyeleri (Kuzey Somerset, İngiltere)
Salisbury Ovası (İngiltere)
Solway Ovası (Cumbria, İngiltere)
Somerset Seviyeleri (Somerset, İngiltere)
South Coast Ovası (Hampshire ve Sussex, İngiltere)
Güney Småland peneplain (İsveç)
Stora Alvaret (Öland, İsveç)
Strandflat (Norveç)
Alt Kambriyen peneplain (İskandinav ülkeleri)
Orta İsveç Ovası
Ostrobothnian Ovası (Finlandiya)
Fylde (Lancashire, İngiltere)

Agro Nocerino Sarnese (İtalya)
Campidano (İtalya)
Lelantine Ovası (Yunanistan)
Mesaoria (Kıbrıs)
Messara Ovası (Yunanistan)
Nurra (Sardinya, İtalya)
Po Vadisi (İtalya)
Rieti Vadisi (Orta İtalya)
Tavoliere delle Puglie (Güney İtalya)

Bogong High Plains (Victoria Alpleri, Avustralya)
Cumberland Ovası (Sydney, Avustralya)
Esperance Plains (Batı Avustralya)
Molonglo Ovası (Avustralya Başkent Bölgesi)
Mulga toprakları (Doğu Avustralya)
Nullarbor Ovası (Güney Avustralya)
Ord Victoria Ovası (Kuzey Avustralya)
Kuğu Kıyı Ovası (Perth, Avustralya)

Awarua Ovaları (Southland)
Canterbury Ovaları (Canterbury)
Hauraki Ovaları (Waikato)
Maniototo (Otago)
Taieri (Otago)

Türkiye de Tektonik ovalar, Delta ovaları ve karstik ovalar bulunur. Özellikle Tektonik ovalar yaygındır.

Çubuk Ovası
Iğdır ovası
Ağrı
Pasinler
Niksar
Varto
Kahramanmaraş
Erzincan
Malatya
Konya ovası
Adıyaman
Karlıova
Suşehri
Amik
Ladik
Merzifon
Suluova
Taşova
Kurşunlu-Çerkeş
Tosya
Kırkağaç
Sapanca
Adapazarı
Söke
Turgutlu
Salihli
Torbalı
Ergene
Nazilli
Ödemiş

Bafra
Çarşamba
Çukurova
Büyük Menderes
Küçük Menderes
Gediz
Bakırçay

Acıpayam
Kestel
Avlan
Korkuteli
Elmalı
Tefenni
Tavas

Paleocoğrafya (Yunanca palaios: eski; ge: dünya; graphis: tarz), geçmiş çağların coğrafyasını araştıran bilim dalı.
Paleocoğrafyanın başlıca ilgilendiği konular: Kıtaların oluşumu ve geçmişten günümüze iklim değişiklikleridir. Araştırmalar tektonik levha hareketleri sonucunda  Dünya'nın bugünkü halini aldığını düşünmektedir.

Bitki ve hayvan türleri üzerinde bugünkü şartlarla beraber geçmiş dönemlerde hakim olan çevre şartları da büyük ölçüde etkilidir. Kıtalarda ve iklimlerde meydana gelen değişiklikler, canlıların yeryüzüne dağılışını önemli ölçüde etkilemiştir.
Yeryüzünde, tek büyük kara parçası olan Pangea'dan bugünkü görünümünü alana kadar geçen süre boyunca kara ve denizlerin dağılışında büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Kıtaların yaklaşması ya da uzaklaşması bitki ve hayvanların göç yollarının değişmesine, daha önce bir arada bulunmayan türlerin birbiriyle karşılaşarak etkileşimine neden olmuştur.

İklim değişiklikleri bazı türlerin yok olmasında, bazı türlerin çevreye uyum sağlamasında veya göç etmesinde önemli bir etkendir. İklim değişikliklerine paralel olarak deniz seviyesinde meydana gelen değişiklikler, kıyılarda yaşayan bazı türlerin kitlesel olarak yok olmasına neden olmuştur. Buzul çağlarında buzulların kapladığı alanlar genişlediği için canlıların yeryüzünde yayılış alanları daralmıştır.
Su seviyesindeki değişiklikler, okyanuslardaki habitatların ya tümüyle yok olmasına ya da azalmasına neden olmuştur. Bu değişimlerden en çok etkilenen yerler canlı çeşitliliğinin bol olduğu mercan kayalıklarıdır.
Kıtaları birbirine bağlayan geçitlerin su altında kalması ve zaman zaman kara haline geçmesi hayvanların göçlerini etkilemiştir. Örneğin, Bering Boğazı'nın kara haline geçmesi Sibirya'dan Kuzey Amerika'ya olan göçleri meydana getirmiştir. Bu durum, her iki kıtadaki hayvan türlerinin birbirine benzemesinde etkili olmuştur.

Orta Öğretim Coğrafya Ders Kitabı 11-Devlet Kitapları

Jeoloji Mühendisleri Odası11 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
yerbilimleri.com19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paradigma (Grekçe: [paɾadi'gma]; παράδειγμα, paradeigma "patern, örnek, numune") Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlam karşılığı; "Değerler dizisi" olarak tanımlanır.
1960'lardan beri paradigma kelimesi bilimsel disiplinlere veya başka epistemolojik içerikteki düşünce kalıplarına göndermede bulunur. Başlangıçta kelime dilbilgisine özgüydü: 1900 Merriam-Webster sözlüğü, gramerin içeriğinde sadece onun tekniksel kullanımını veya onu retorikte bir mesel veya masal (anlamını) açıklayıcıları için bir terim olarak tanımlar. Dilbilimde, Ferdinand de Saussure paradigmayı, benzer özellikteki öğelerin bir sınıfı için kullandı. Ek olarak, model ya da kuramsal çerçeve anlamında kullanılabilen bir terimdir ve göstermek, anlaşılır kılmak, örnek teşkil etmek, sınırları belli olan ön bulgu ve genel anlamında da dünya bakışı anlamlarına gelir. Bu göstergelerin alternatifleriyle olan ilişkisi paradigmatik çözümleme yoluyla analiz edilir.

Yunanca παραδείγματι (paradeigma)'dan gelen kavramın popülerliğini sağlayan Thomas Samuel Kuhn'dur. Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında düşünsel çerçeve, kuramsallığın belirli bir terimi olarak ve kendisi de yirmi çeşit paradigmada kullanarak anlatır. Ana anlamı, bir bilim çevresine belli bir süre için, bir model sağlayan evrensel olarak kabul edilen bilimsel başarılar, olarak tanımlanır.
Thomas Samuel Kuhn bilimsel anlamında paradigmayı şöyle formüle etmektedir:
- İzlenen ve kontrol edilen olandır.
- Soruların tarzı hangi konuyla ilgili olduğuyla iç içedir ve sağlamasının nasıl test edilebilirliğiyledir.
- Bu soruların nasıl sorulacağıyladır.
- Sonuçların karşılaştırmalı olarak nasıl yorumlanacağıyladır.
Yani Kuhn'a göre paradigma, kabul görülmeye öncelikle hakim olan bir düşüncenin belli bir zaman dilimi içindeki ilk örneğidir. Uzun deneyimleri ve kanıtlarını içerisinde barındırır. Diğer anlamıyla paradigma, bir düşüncenin genel onayı (genel kabul görüleni) tasarımsal olarak varsayışının bir yansımasıdır ve bu da birçok sorunun yanıtlarını da beraberinde taşıyarak sunar. Bu tanımlamada paradigmanın bilimsel çalışmalardaki olgusu, model sunmak ya da bu suretle görüngüleri önceden açıklamak deneyidir.
Kuram, paradigma değildir. Paradigma olması için, yeni ve benzersiz olması, yeniliğinin gelecekteki çalışmalara kaynaklık edecek türde olması gerekir. Bir olağan paradigma, olağan bilim etkinliği kuramıdır. Bu kuram her şeyi çözemez, açıkta kalan sorunları görmezden gelir veya dosyalar. Bunlar ve getirdiği sorunlar büyüyüp de kuramın başına bela olduğu zaman, bilim insanları çözüm bulmak zorunda kalırlar. Bunun sonucunda olağanüstü paradigma dönemi gelir. Olağan dönem iflas etmiştir. Kriz döneminde bilim insanları, yeni paradigma oluşturmak zorundadır. Paradigma değişikliği budur. Bir bunalım dönemi gelir ve her şey altüst olur. Kavramların yerli yerine konması için belki bütün teori baştan alınır. Ancak bu olağanüstü dönemde eski paradigmalar direnirler, teoriden kopmalar çatışmalara yol açar.
Dikkat edilirse, buradaki durumun ideoloji için de geçerli olduğu görülecektir. Mevcut toplumsal işleyiş krize girdiğinde, krizi çözmeye aday toplumsal sınıf ve veya katmanlar kendi iktidarlarını ve kendi çözümlerini topluma önermeye başlarlar. Yine ideoloji de olduğu gibi paradigmanın temelinde de belli bir çevrenin ilişkilerinin ürettiği ve pekiştirdiği, kimi doğru, kimi yanlış inanışlar vardır. ideolojinin, ilişkinin biçimleri tarafından şekillenen ve ortaklaşılan düşünceler olduğu yolundaki tanımlamanın, söz konusu paradigma kavramı olduğunda birebir geçerli olduğu sadece dar ve tanımlı bir çevre için kullanıldığı açıklık kazanmaktadır.
Terim olarak Thomas Samuel Kuhn'un kullanmasından önce Herodot, Platon, Aristoteles'de geçer. Ancak bilinen kesin anlamına ve bilim felsefesindeki tartışmasız konumuna Kuhn ile ulaşmıştır. Terimin amacı geniş bir düşünsel çerçevedir. Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında 21 farklı anlamda kullanılır. Esas olarak, bir bilim çevresine belli bir süre için egemen olan model, anlamını verir. Bir kuramın paradigma olması için öyle bir yenilik getirmesi lazımdır ki, hem rakipleri varsa şaşırsın ve hayran olsun, hem de çağını aşarak ilerideki görüşlere kapı açsın. Olağan paradigma da zamanla çözemediği sorunlar olduğunda bunalıma düşer ve olaganüstü arayışlara girer ki bu döneme paradigma değişikliği hakimdir. Kuhn, bu anlamda bilimsel bilginin gelişiminin Bilimdeki devrimsel/sıçramalı gelişmelerle meydana gelidiğini belirtir. Belirli bir egemen paradigma artık geçerliliğini yitirmeye başladığında kendiliğinden yeni bir paradigmaya yerini bırakmaz, aksine bu devrimsel süreçlere benzeyen aşamalar gösterir. Paradigma değişiklikleri eskisinde büyük yıkımlara yol açar. Belirli bir paradigmanın belirli bir zamandaki geçerliliği, söz konusu paradigmanın genel-kabuledilirliği ile ilintilidir.

Kuhn'dan sonra paradigma yeni fenomenler oluşuncaya dek tanımını korudu ve o güne kadar olan öğretisi artık ortak onaydan uzaklaştı. Bu zamanda yeni teoriler geliştirildi. Savunucuların farklı öğretilerden yola çıkarak ortaya koydukları tanımlamalar paradigma değişimi adlı kuramı ortaya çıkardı.
Paradigma, ayrıca anlatılar için de kullanılır. Örneğin içinde ahlaki anlamda bir öğreti barındıran bir masal ki, eğer gerçeğe yönelik kaygılardan yola çıkarak örnekleme yapıyor ve sonuçta ders verici yenilikçi bir mesaj sunuyorsa, bir anlamda burada da paradigmadan söz edilebilir.
Bilim, teknoloji ve ekonomide de biçimsel yanıyla çok farklı anlaşılmayan bir tarzla yine kullanılır. Özellikle bilgisayar dünyasında veya ekonomide yöneticilik statüsünde. Örneğin "Programlama Paradigmaları, Postkapitalist Pradigma, Yönetim paradigması..." gibi.
Reklâm sektöründe ilişkisel olarak üretim mekanizmasının bir sonucu olarak özellikle yeni ve teşvik edici olanın görünümü üzerinde dikkatleri çekmek üzere kullanılır.
Organizasyon teorisinde işletmenin felsefesi üzerine konsepti yer alır. Yani sunuş, anlayış ve tarzı içeren bir özümsemedir bu. Bunlardan en çok kullanılan model G. Johnson modelidir. 1998'de "Strategic Management Journal" adıyla yayımlanan kitabında Johnson, kültür ağındaki yerleşik yedi elementten söz eder: Geçmiş ve mitos, semboller, yaptırım gücü yani hedefler, organizasyon hiyerarşisi, kontrol sistemi, ritual rutinlik ve paradigma.
Davranış biliminde paradigma klasik bir ön kanıdır yani duygusal analizle iyi ya da kötü diye nitelenir. Fizikte, laboratuvar deneyselliğindeki nedensellik kavramının metafizikten uzak tutularak anlaşılması boyutunda kullanılır. Organik tıp, fizikten etkilenerek tedavinin basitleştirilmiş (makinalaştırılmış) modelini tercih ederken paradigma, psikomatik tıbbın organik ayırımını öne çıkararak makinalar ile sürdürülen tıptan farklı olduğunu sağlar.

Yapı
Episteme
Epistemoloji
Bilgi rejimleri
Bilim tarihi
Holistik paradigma

Antropoloji Sözlüğü, Cemal Güzel, "Paradigma", Kudret Emiroğlu-Suavi Aydın, içinde, Bilim ve sanat Y. Ank.2003.
Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Thomas S. Kuhn, Çev. Nilüfer kuyaş, Alan Y. 1982.

Toprak bilimi veya agroloji; (Yunanca "agros" (tarla, kara) ve "logos" çalışma); toprağın yeryüzündeki sınıflandırılması, cinsleri, doğal kaynak alanları gibi konularla ilgilenir.
Toprak Dünya yüzeyinde doğal bir kaynaktır. Toprak yeryüzünü ince bir tabaka halinde örten ve canlılar için son derece önemli yaşama faktörlerinden biridir. Pedoloji, günümüzde en önemli bilim dalları içerisinde yer almaktadır. Pedoloji(Toprak Bilimi) toprağın yapısını, oluşumunu verimliliğini fiziksel ve kimyasal özelliklerini, sınıflandırılmasını inceleyen bilim dalıdır. Pedoloji Rusça 'ped' Latince 'loji' kelimelerinden ortaya çıkmıştır. Pedoloji aynı zamanda jeoformoloji'nin alt grup dallarından biri olarak öne çıkmaktadır. Pedoloji ile ilgilenen bilim insanına ise pedolog denir. Toprak bilimcileri artan nüfusa sahip bir dünyada toprağın nasıl korunacağını, gelecekte olan su krizini, kişi başına düşen gıdanın artmasını, insanların doğal kaynakları gereğinden fazla tüketmesini, toprağa atılan kirli atıkları, arazi bozulmalarıyla ilgili görüşlerini ve endişelerini dile getirmişleridir. Pedologların yanı sıra mühendisler, agronomistler(Ziraat mühendisleri), kimyagerler, jeologlar, fiziki coğrafyacılar, ekologlar, biyologlar, mikrobiyologlar, silvikültüristler(Orman yetiştiriciliği), sağlık görevlileri, arkeologlar ve bölgesel planlama uzmanlarının tümü, toprak hakkında daha fazla bilgiye ve toprak bilimlerinin ilerlemesine katkıda bulunmuşlardır.

Toprak, yer bilimlerinin Dünya'yı kavramsal olarak düzenlemek için kullandığı, Dünya'nın kürelerinden biri olan pedosferi(Toprakküre) işgal eder. Bu, toprak biliminin iki ana dalı olan pedoloji ve edafolojidir. Pedoloji bilimi toprağın doğal ortamda  incelenmesidir. Oluşumunda, yapısında,sınıflandırılmasında farklı özellikler içermektedir. Toprağın fiziksel, kimyasal,biyolojik olaylarını incelemekle beraber ortaya çıkan verimli toprakların belirlenmesinde de katkı payı vardır. Organizmalar ile toprağın yaptığı etkileşimler göz önünde bulundurularak incelenir toprağın nasıl ve ne şekilde kullanıldığı öğrenilir. Tarımsal alanlar söz konusu olduğunda pedoloji biliminden yararlanırız. Edafoloji  ise toprağın insanlar tarafından işlenmesini, toprağı kullanma şeklini, nasıl etkilediğini araştırmasıdır. kısacası toprağa bağlı kullanımların incelemesi alanıdır.

Dünyada farklı toprak tipleri görülmektedir. Oluşumunda iklim, topoğrafya, organizma,zaman ve ana materyal etkili olmuştur, toprak haritalama, bir peyzaj üzerindeki toprak örtüsünün toprak türlerini veya diğer özelliklerini belirleme ve bunları başkalarının anlayıp kullanması için haritalama sürecidir. Toprak haritası için ilk veriler, saha örneklemesi ile elde edilir ve uzaktan algılama ile desteklenir.

Dünyanın her yerinde farklı iklimlerin görülmesi sonucu toprağında farklılaşması söz konusu olmuştur. Dünyanın her yerinde farklı toprak tipleri görülmektedir. Sınıflandırma, temelde bir pedogenez ifadesi olarak toprak morfolojisine dayanmaktadır. Yerel sistemler dahil olmak üzere birçok başka sınıflandırma şeması mevcuttur. İklim toprak profilleri üzerinde en önemli etkiye sahiptir.

Peyzaj ekolojisi, peyzajdaki alansal modeller ve insan etkileri dahil özellikle bozulmanın rolü üzerine eğilerek bunların nasıl meydana geldikleri ile ilgilenen, ekolojinin nispeten yeni bir dalıdır.

Klimatik faktörler: Işık, sıcaklık hava nemi, yağışlar ve hava hareketleri gibi iklim öğeleri veya meteorolojik verileri içermektedir. Bu faktörler, peyzaj alanlarında kullanılacak bitki seçimi için çok önemli faktörlerdir.
Toprak faktörü: Toprak tüm bitkisel ürünlerin yaşam ve üretim kaynağı, yeraltı servetlerin ambarı, mikroorganizmaların konutu, tüm canlıların yaşama ortamıdır. Bu karakteri peyzajın yapısını oluşturan tüm öteki canlı ve cansız öğeler tarafından etkilenmekte ve böylece toprak faktörünün fonksiyonları peyzajlara göre değişik arz etmektedir.
Rölyef faktörü: Rölyef bir peyzaja ait arazi şeklinin düz, girintili-çıkıntılı, eğimli, alçak veya yüksek gibi deyimlerle tanıtılmasını sağlayan bir tanımdır. Rölyef, Rakım - Eğim ve Bakı olmak üzere üç alt başlıkta incelenir.
Biyotik faktörler: Canlı faktörleri (İnsan, hayvan, bitki ve mikroorganizmalar)

Polye, çözünebilen kayaların çözünmesiyle meydana gelen ve yüksek dağlar arasında bulunan geniş düzlük veya ova. Bilinen diğer ismi Karstik ovadır.
Dolin ve uvala gibi farklı boyutlarda erime çukurlarının birleşmesiyle oluşan, genişlikleri 40–50 km'ye kadar ulaşabilen erime çukurlarıdır. Toroslar'da yaygın olarak görülmektedır. Tarıma elverişli, verimli arazilerdir ve etraflarındaki arazinin karstik olması nedeniyle, çorak ve kurak olabilirler. Büyük polyelerimiz bazıları; Kestel ovası (128 km²), bozova (114 km²),Elmalı polyesi (200 km²), Muğla (48 km²) ve Gembos (42 km²) ovalarıdır.
Polyeler çevrelerine göre çukur alanlar olduklarından yağış suları genelde dışarı akamaz. Toplanan suları zaten geçirgen olan karstik kayaçlar düdenlerle yeraltı akışına drene ederler. Ani yağış ve sel durumunda düdenler tıkanır, polye tabanında gölcükler oluşur. Bu durumda polyelere Gölova adı da verilir.
Bir polye dış drenaja açılarak polye özelliğini kaybettiğinde; fosil, kapılmış, açık veya flüvyo-karstik polye olarak tanımlanır.

Dış kuvvetler

Millî muhasebe sistemi (MMS) veya millî muhasebe (İngilizce: national account systems, NAS), bir ulusun (veya diğer coğrafi alanlarda daha geniş bir terim olan sosyal muhasebe sistemleri) ekonomik faaliyetlerini ölçmek için eksiksiz ve tutarlı muhasebe tekniklerinin uygulanması.
Millî hesaplar, diğer ülkelerin ekonomileri ile ilişkileri dahil olmak üzere bir ekonomideki ekonomik aktörlerin (hükûmet, ev sahipleri, şirketler) üretim, gelir ve gider faaliyetlerini gösterir. Bir periyotta toplam ekonomik aktivitenin ölçümünde sıklıkla gayrısafî yurt içi hâsıla kullanılır.

Toplam ekonomik faaliyetin kesin ölçümü için ihtiyaç, istihdamın sistematik ölçümü ve millî muhasebe sisteminin gelişimi için hareket noktası oldu. Bu ihtiyaç Büyük Buhran'da daha çok hissedildi ve Keynesyen makroekonomik istikrar politikası ve savaş zamanı ekonominin planlanması için temel oldu.
Bu tarz ölçümlerin geliştirilmesi ilk kez, Colin Clark ve Simon Kuznets'ın önemli katkılarıyla, 1930'lar ve 1920'lerin sonunda ele alındı. Birleşik Krallık'ta, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Richard Stone bu konuya katkılarda bulundu. İlk resmi millî muhasebe sistemi ABD'de 1947 yılında yayımlandı. Birçok Avrupa ülkesinde de bundan kısa bir süre sonra uygulamaya konuldu ve Birleşmiş Milletler 1952 yılında A System of National Accounts and Supporting Tables (Millî Muhasebe ve Yardımcı Tablolar Sistemi) yayımlandı.
Millî muhasebe için uluslararası standartlar son versiyonu 2008 yılında yayımlanan Birleşmiş Milletler Millî Muhasebe Sistemi (United Nations System of National Accounts) tarafından tanımlandı.
Avrupa'da dünya çapında Millî Muhasebe Sistemi, Avrupa Muhasebe Sistemi (European System of Accounts, ESA) adıyla adapte edildi. Bu Avrupa Birliği üyeleri ve diğer birçok Avrupa ülkesinde uygulanmaktadır.

From The New Palgrave Dictionary of Economics, 2008, 2nd Edition:
"national income" by Thomas K. Rymes Abstract. 26 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"national accounting, history of" by André Vanoli. Abstract. 26 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"generational accounting" by Jagadeesh Gokhale. Abstract 2 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and  uncorrected proof.
"green national accounting" by  Sjak Smulders. Abstract.6 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"intangible capital" by Daniel E. Sichel. Abstract. 26 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
From The New Palgrave: A Dictionary of Economics, 1987:
"social accounting," v. 4, pp. 377–82, by Nancy  D. Ruggles.
"real income" v. 4, p. 104, by D. Usher.
T. P. Hill (2001). "Macroeconomic Data," International Encyclopedia of the Social & Behavioral Sciences, pp. 9111–9117. Abstract.5 Ocak 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Laurence J. Kotlikoff, 1992. Generational Accounting: Knowing Who Pays, and When, for What We Spend. Free Press.
J. Steven Landefeld, Eugene P. Seskin, and Barbara M. Fraumeni. 2008. "Taking the Pulse of the Economy: Measuring GDP." Journal of Economic Perspectives, 22(2), pp. 193–216. PDF link (press +).
Amartya Sen, 1979. "The Welfare Basis of Real Income Comparisons: A Survey," Journal of Economic Literature, 17(1), p p. 1 4 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.–45.
United Nations, 1993. About the System of National Accounts 1993.

Milton Friedman (31 Temmuz 1912 – 16 Kasım 2006), tüketim analizi, para tarihi ve teorisi ile istikrar politikalarının karmaşıklığı üzerine yaptığı araştırmalar nedeniyle 1976'da Nobel Ekonomi Ödülü almış Amerikalı bir ekonomist ve istatistikçiydi. George Stigler ile birlikte, Chicago Üniversitesi öğretim üyelerinin çalışmalarıyla şekillenen ve Keynesyen ekonomi anlayışına karşı çıkarak para teorisini savunan Chicago İktisat Okulunun önde gelen entelektüel isimlerinden biri olarak kabul edilir. 1970'lerin ortalarına kadar monetarizm anlayışını benimseyen bu okul, daha sonra büyük ölçüde rasyonel beklentiler teorisine dayanan yeni klasik makroekonomiye yönelmiştir. Friedman’ın Chicago'da eğitim verdiği veya akademik anlamda rehberlik ettiği birçok öğrenci ve genç akademisyen, ilerleyen yıllarda ekonomide önemli adlar haline gelmiştir. Bunlar arasında Gary Becker, Robert Fogel, ve Robert Lucas Jr. gibi Nobel ödüllü ekonomistler bulunmaktadır.
Friedman, "naif Keynesyen teori" olarak adlandırdığı anlayışa yönelik eleştirilerine, tüketim harcamalarının nasıl gerçekleştiğini inceleyen tüketim analizine getirdiği yorumlarla başladı. Daha sonra ana akım ekonominin bir parçası haline gelecek bir teori geliştirdi ve tüketim düzlemesi (consumption smoothing) teorisini savunan ilk ekonomistlerden biri oldu. 1960'larda, hem Marksist hem de Keynesyen ekonomi politikalarına karşı çıkan en güçlü isimlerden biri haline geldi ve kendi yaklaşımını, "Keynesyen dil ve araçları kullanan" ancak onun başlangıçtaki sonuçlarını reddeden bir yöntem olarak tanımladı. Ekonomide doğal işsizlik oranı (Natural rate of unemployment) olduğunu öne sürdü ve bu oranın altına inildiğinde enflasyonun hızlanarak artacağını savundu. Uzun vadede Phillips eğrisinin dikey bir şekilde doğal işsizlik oranında sabit olduğunu ileri sürerek, daha sonra stagflasyon olarak bilinecek ekonomik olguyu öngördü. Makroekonomide monetarizm olarak bilinen yaklaşımı savunan Friedman, para arzının istikrarlı ve kontrollü bir şekilde artırılmasının en iyi politika olduğunu, hızlı ve beklenmedik değişimlerin ise ekonomik istikrarsızlığa yol açacağını öne sürdü. Friedman’ın para politikaları, vergilendirme, özelleştirme ve serbest piyasa düzenlemelerine yönelik düşünceleri, özellikle 1980'lerde birçok hükümetin ekonomi politikalarını şekillendirdi. Bununla birlikte, para politikası konusundaki görüşleri, 2007-2008 küresel finansal krizine karşı ABD Merkez Bankası'nın (Federal Reserve) aldığı önlemleri etkiledi.

Milton Friedman 31 Temmuz 1912'de Brooklyn, New York'ta Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan yeni göç etmiş bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi çocukken New Jersey'de taşındı ve Friedman bu eyalette 1928'de 16 yaşında iken lise ayarı okuldan mezun oldu. Üniversite diploma eğitimini 1932'de Rutgers Üniversitesi'nde matematik bölümünden aldı. ABD'de büyük iktisadi buhran sırasında mezun olmuştu ve önce bu buhrandan ve üniversitesinde bulunan iktisat hocalarından çok etkilendi. Master için branşını değiştirip Chicago Üniversitesi'nde Master çalışmalarını iktisat üzerinde yaptı ve burada bulunan ünlü iktisatçılardan olan Jacob Viner, Frank Knight ve Henry Simons'dan etkilendi.
1933'te Columbia Üniversitesi'nde iktisatçı ve istatistikçi Harold Hotelling altında çalışmalar yaptı. 1934'te yine Şikago Üniversitesi'ne gelerek "talep ölçülmesi" üzerinde çalışan Henry Schultz'un asistanlığını yaptı. Fakat kriz dolayısıyla akademik iş bulamadı ve Roosevelt zamanında devlet idaresinde iktisatçı olarak çalıştı. 1941-43'te Federal Hükûmetin harp için vergilendirme konularında çalışmalar yaptı ve stopaj usulüyle gelir vergisi toplanmasına büyük katkı yaptığı söylenmektedir. 1945'te Columbia Üniversitesinde matematik istatistikçi olarak çalıştı. Friedman sonradan bu dönemin Amerikan halkı ve işçisine sağladığı iktisadi başarılarını ve bu dönemdeki kendi görüşlerini ve başarılarını kökünden inkâr etmiştir.
Friedman 1940'ta hazırlamış olduğu "Serbest Profesyonel Çalışmadan Gelirler (Incomes from Independent Professional Practice)" adlı eserini geliştirerek 1945'te Columbia Üniversitesi'ne doktora tezi olarak sunmuş ve 1946'da Doktora derecesi almıştır.
1946'da Chicago Üniversitesi'ne iktisat teorisi okutmak için atandı ve bundan sonra 30 yıl akademik kariyerini bu kurumda geçmiştir. Bu dönemde Serbest piyasa ve sadece sıkı para politikasına önem veren, hiç piyasaya ve sosyal konulara karışmayan bir küçük devlet prensiplerine inanan fikirler taşıyan çok doktriner bir ekonomiciler grubunun yetişmesine on ayak oldu. Bu doktriner görüşlerini yaymak için mikroekonomi, makroekonomi, ekonomi tarihi ve kamu idaresi konularında akademik monograflar, kitaplar, makaleler yazdığı gibi liberal medyada popüler olarak gazeteler, dergiler, radyolar, televizyonlar, videolar için popüler yazılar ve konuşmalar yaptı. Cumhuriyetçi Parti'nin seçimi Lyndon Johnson'a kaybeden cumhurbaşkanı adayı Barry Goldwater'in ekonomi danışmanı oldu.
1976'da Nobel Ekonomi Ödülü'nü aldıktan sonra 65 yaşında 1977'de Chicago Üniversitesi'nden emekli oldu. Karısı ile San Fransisco'ya taşındı ve orada liberal iktisadi politikaları geliştirmek için kurulmuş "Hoover Institution"'da çalışmaya başladı. 1977'de bir liberal eğilimli "Seçim Yapmak İçin Bağımsızlık (Free to Choose Network)" televizyon program şirketinde de katkı yaptı ve bu şirket için hazırladığı 10 programlık serilik program ve bundan ortaya çıkan kitap epeyce popüler oldu. Ekonomik teorilerini deneme fırsatını Şili'de buldu. Şili için hazırlanan ekonomik programlar Şili Ekonomisinin Güney Amerika ülkelerinin üstüne çıkmasını sağladı. Şili kişi başına geliri en yüksek olan Güney Amerika ülkesi olup birinci dünya ülkeleri arasındadır. 1980'de Cumhuriyetçi Parti cumhurbaşkanı adayı Ronald Reagan'a danışman oldu ve bu kişi cumhurbaşkanı seçilince Friedman ABD Federal hükûmetinin baş ekonomi danışmanı olan "Ekonomik Politika Danışma Kurulunda görev yaptı. 1980'li ve 1990'li yıllarda Friedman yine popüler makaleler ve TV konuşmaları yapmaya devam etti. Sovyetler sisteminin yıkılışından sonra serbest piyasa fikirlerinin yayılmasını sağlayan büyük bir doktrinci olarak övgü gördü. 2006'da 94 yaşındayken San Francisco'da kalp krizinden öldü.

Milton Friedman, Monetarizmin oluşumunda ve tanıtımında en önemli isimdir. 1976 yılında "Paranın Miktar Teorisi üzerine çalışmalar" adlı kitabında Monetarizmin temel ilkelerini ortaya koymuştur. Amerika'daki Devlet okullarında öğrencilere ücretsiz öğle yemeği verilmesi tartışmaları sırasında söylediği "There is no such thing as a Free Lunch" (Bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur) sözü monetarist ekonomiye inananların ana tartışma ekseni oldu.
Milton Friedman kendisine Nobel Ekonomi Ödülü verilirken yaptığı konuşmada "enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgu olmuştur" sözüyle parasal genişleme - enflasyon arasındaki sıkı ilişkiye vurgu yapmıştır.
Friedman ayrıca bir ekonomik durgunluk ya da bunalım döneminde bir şekilde "ipleri elinde tutmak" şeklindeki dinamik agresif bir para arzı genişlemesinin etkili olmayacağı düşüncesinden hareketle ortaya atılan "para önemli değildir" tarzındaki hakim Keynesyen düşünceyi sarsmıştır.
Friedman ve diğer Monetaristlerden Schwartz, para politikasının hem genişlemelerde hem de daralmalarda gerçekten etkili olduğunu göstermişlerdir.
Milton Friedman'ın para ekonomisi üzerine yaptığı çalışması, 1960'larda ve 1970'lerde enflasyon tehlike sinyalleri vermeye başladıkça, giderek önemli ve uygulanabilir hale geldi. Friedman'a göre ileri ülkelerde 1970'lerden sonra baş gösteren krizin asıl nedeni John Maynard Keynes'ten esinlenerek uygulamaya sokulmuş konjonktür politikalarıdır.
Yüksek düzeyde istihdam oluşturmayı esas almış olan konjonktür politikalar, gevşek politikasından doğan etkilerle ekonomileri raydan çıkararak istikrarsızlığı yaygınlaştırmıştır.
1970'lerin ve 1980'lerin başlarında Monetaristler gerek Akademik ve gerekse politik çevrelerden birçok taraftara toplayarak düşüncelerini yaymışlardır. Onlara göre 1970'li yıların sorunu olan işsizlik ve enflasyonun sebebi uygulanan gelişigüzel para politikalarıdır. Ekonomik istikrarsızlığın kaynağı ise para arzındaki düzensiz dalgalanmalardır

Kapitalizm
Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi
Monetarizm
Neoliberalizm
Augusto Pinochet
Ronald Reagan
Margaret Thatcher

Milton Friedman Vakfı5 Temmuz 2009 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi
Nobel Ödülü - Biyografisi 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Monokültür belirli bir bitki türünün bir bölgede çok yaygın olarak uzun yıllar boyunca yetiştirilmesine dayanan bir tarımsal yöntemdir. Endüstriyel tarımda sıklıkla kullanılan bu yöntem, kısıtlı iş gücü olanaklarına sahip bölgelerde yüksek hasat oranlarına ulaşılmasına yardımcı olmaktadır. Tarımda monokültür, bir tarlada aynı anda bir ürün türünün yetiştirilmesi uygulamasıdır .  Monokültür, yoğun tarımda ve organik tarımda yaygın olarak kullanılmaktadır: hem 1000 hektarlık mısır tarlası hem de 10 hektarlık organik lahana tarlası monokültürdür. Mahsullerin monokültürü, esas olarak bu işlemlerde makine kullanımını kolaylaştırarak çiftçilerin ekim, yönetim ve hasattaki verimliliği artırmasına olanak tanıdı, ancak monokültürler aynı zamanda hastalık veya haşere salgınları riskini de artırabilir. Bu uygulama özellikle dünya çapında sanayileşmiş ülkelerde yaygındır. Çeşitlilik, hem ürün rotasyonu veya sırası ile zaman içinde, hem de çoklu kültür veya karışık ekim yoluyla uzayda eklenebilir.
Çiftçilerin her yıl aynı türü yetiştirdiği sürekli monokültür veya monokültür, duyarlı bir üründe zararlıların ve hastalıkların daha hızlı birikmesine ve yayılmasına yol açabilir. Bunun için Tarım bakanlığının zirai ilaç kullanımı listesi vardır.
"Oligokültür" terimi, dünyanın çeşitli bölgelerinde uygulandığı gibi, yalnızca birkaç ürünün ürün rotasyonunu tanımlamak için kullanılmıştır.
Monokültür kavramı aynı zamanda (örneğin) kentsel peyzajlardaki çeşitlilik tartışmalarını da kapsayabilir.

Mısır (Zea mays), genellikle çok nemli iklim bölgelerinde yetiştirilebilen bir tarım bitkisi. Meksika ve Orta Amerika kökenlidir.
Mısırda lisin ve triptofan proteinin biyolojik değeri de aminoasitlerin limite edici etkisi altındadır. Tanesindeki ham yağ yulaftan sonra en yüksek değer veren besin maddesidir. Sınıflandırma koçan sekli, tane şekli, tane iriliği, sıralar arası açıklık, koçan ucundaki boşluk ve somak rengine bakılarak yapılır.

1600 yıllarında Suriye yoluyla Mısır'dan İstanbul'a "Mısır buğdayı" ya da "Mısır darısı" adıyla gelmiştir. Zaman içinde de kısaltılarak (dil biliminde ellipse adı verilen olay) mısır adını almıştır. Ayrıca Anadolu'da mısır en çok Doğu Karadeniz bölgesinde ekildiğinden ve Karadeniz bölgesine mısırı Laz denizciler yaydığından dolayı mısıra "Laz otu" ya da kısaca "lazut/lazot" da deniyordu. Bununla beraber günümüzde bu tabir kullanılmamaktadır. Mısır, Avrupa'ya Osmanlı'dan yayıldığı için birçok Avrupa dilinde mısır "Türk buğdayı" olarak isimlendirilmişti. Orta Asya Türkleri ise mısıra benzeyen bir bitkiyi cugan adıyla tanımlıyordu.

Mısırın kökeni bilim insanları tarafından uzun zamandır tartışılan bir konudur. İsviçreli botanikçi Augustin Pyramus de Candolle bu konu üzerinde ayrıntılı çalışma yapan ilk bilim insanlarından biridir. Candeolle tarafından ortaya atılan, mısırın Amerika kökenli olması fikri bilim insanları tarafından kabul edilmiştir ve Edward Enfield'in 1866'da yayınlanmış olan Indian Corn: Its Value, Culture, and Uses kitabında mısırın kökeninin kesinleştiği ele alınmıştır. Yine de 20. yüzyıl boyunca tartışmalar devam etmiştir.
Çin'de bulunan bir mısır çeşidinde daha önce bilinmeyen bir endosperm türü keşfedilmesinin ardından Guy N. Collins, mısırın Kristof Kolomb'dan önce, Asya'da bilinen bir bitki olmuş olabileceği öne sürülmüştür. Assam mısırları üzerine C.R Anderson ve Edgar Stonor tarafından 1949 yılında benzer bir çalışma yapılmıştır.
Bazı bilim insanları, Asya ve Amerika arasında kültürel benzerlikler olduğunu ve bu benzerliklerin Kristof Kolomb'dan önce ortak bir merkezden yayıldığına ("difüzyon") inanıyorlardı. Bunların arasında, G. Carter, Thor Heyerdahl ve Carl Sauer, Stonor ve Anderson tezini kabul etmiş ancak Elmer Drew Merrill yayılım kuramları için yeterli kanıt olmadığını ortaya atmıştır. Merrill'a göre 15. yüzyıldan beri işleyen ticaret yolundan bitkiler Asya'ya ulaşmış olabilir. Üstelikle Ping-Ti Ho'un tarihi Çin kaynakları üzerinde yaptığı önemli çalışması mısırın 16. yüzyıldan önce Çin'de bulunmadığını ispatlamıştır.

Taş mısır (Zea mays indurata)
Atdişi mısır (Zea mays indentata)
Cin mısır (Zea mays everta)
Tatlı mısır (Zea mays saccharata)
Unlu mısır (Zea mays amylaceae)
Mumlu mısır (Zea mays ceratina)
Kavuzlu mısır (Zea mays tunicata)
Çizgili mısır (Zea mays japonica)
Süt mısır (Zea mays tunicata)

Haşlanmış mısır
Közlenmiş mısır
Mısır ekmeği
Patlamış mısır
Mısır Yasaları
Mısır koçanı

Neoklasik iktisat, mal ve hizmetlerin üretim, tüketim ve değerlemesinin (fiyatlandırma) arz ve talep modeli tarafından yönlendirildiğinin gözlemlendiği bir ekonomi yaklaşımıdır. Bu düşünceye göre, bir mal veya hizmetin değeri, geliri kısıtlı bireyler tarafından faydanın ve üretim maliyetleriyle karşı karşıya olan ve mevcut bilgi ve üretim faktörlerini kullanan firmalar tarafından kârın varsayımsal maksimizasyonu yoluyla belirlenir. Bu yaklaşım genellikle rasyonel seçim teorisine başvurularak gerekçelendirilmiştir.
Neoklasik iktisat tarihsel olarak mikroekonomiye hakim olmuş ve Keynesyen iktisat ile birlikte 1950'lerden 1970'lere kadar "neo-Keynesyen iktisat" olarak ana akım iktisada hakim olan neoklasik sentezi oluşturmuştur. 1970'lerden 1990'lara kadar makroekonomik olguları açıklamada yeni klasik makroekonomi olarak yeni Keynesyen iktisat ile rekabet etmiş ve yeni Keynesçilik ile birlikte yeni neoklasik sentezin bir parçası olarak tanımlanmıştır. Neoklasik iktisada birçok eleştiri getirilmiş, bunlardan bazıları neoklasik teorinin yeni versiyonlarına dahil edilmiş, bazıları ise ayrı alanlar olarak kalmıştır.

Bu terim ilk olarak Thorstein Veblen tarafından 1900 tarihli "Ekonomi Biliminin Ön Kabulleri" adlı makalesinde ortaya atılmıştır; bu makalede Veblen, Alfred Marshall ve diğerlerinin geleneğindeki marjinalistleri Avusturya Okulu'ndakilerle ilişkilendirmiştir.

Burada, teorinin tanınmış iki ya da üç ana "okulunun" göreceli iddiaları hakkında, elimizdeki amaç için, Avusturya okulu olarak adlandırılan okulun, farklı vurgu dağılımı dışında, neo-klasiklerden neredeyse hiç ayırt edilemeyeceği gibi biraz açık bir bulgunun ötesinde bir karar verme girişiminde bulunulmayacaktır. Bir yanda modernleştirilmiş klasik görüşler ile diğer yanda tarihsel ve Marksist okullar arasındaki fark o kadar büyüktür ki, ikincisinin önermelerinin birincisiyle aynı inceleme bağlılığı altında ele alınmasını engelleyecek kadar büyüktür.
Daha sonra John Hicks, George Stigler ve diğerleri tarafından Carl Menger, William Stanley Jevons, Léon Walras, John Bates Clark ve diğerlerinin çalışmalarını içerecek şekilde kullanılmıştır. Günümüzde genellikle ana akım iktisada atıfta bulunmak için kullanılmakla birlikte, özellikle kurumsal iktisat, çeşitli tarihsel iktisat okulları ve Marksist iktisadın yanı sıra çeşitli diğer heterodoks iktisat yaklaşımlarını da kapsayan bir şemsiye terim olarak da kullanılmaktadır.
Neoklasik ekonomi, birçok ekonomik düşünce okulunda ortak olan bazı varsayımlarla karakterize edilir. Neoklasik iktisat ile neyin kastedildiği konusunda tam bir mutabakat yoktur ve bunun sonucunda çeşitli sorun alanlarına ve etki alanlarına yönelik neoklasik yaklaşımlar geniş bir yelpazede yer almaktadır - neoklasik emek teorilerinden neoklasik demografik değişim teorilerine kadar.

E. Roy Weintraub tarafından neoklasik iktisadın üç varsayıma dayandığı ifade edilmiştir, ancak neoklasik teorinin bazı dalları farklı yaklaşımlara sahip olabilir:

İnsanlar, tanımlanabilen ve değerlerle ilişkilendirilebilen sonuçlar arasında rasyonel tercihlere sahiptir.
Bireyler faydalarını, firmalar ise karlarını maksimize eder.
İnsanlar tam ve ilgili bilgiler temelinde bağımsız hareket ederler.
Bu üç varsayımdan yola çıkan neoklasik iktisatçılar, kıt kaynakların alternatif amaçlar arasında tahsisini anlamak için bir yapı inşa etmişlerdir - aslında bu tür bir tahsisi anlamak, neoklasik teorisyenler için genellikle iktisadın tanımı olarak kabul edilir. William Stanley Jevons "Ekonomi sorununu" şu şekilde ortaya koymuştur.

Belirli topraklara ve diğer malzeme kaynaklarına sahip, çeşitli ihtiyaçları ve üretim güçleri olan belirli bir nüfus göz önüne alındığında: emeklerini, ürünlerinin faydasını en üst düzeye çıkaracak şekilde kullanma biçimi gereklidir.
Neoklasik ekonominin temel varsayımlarından, ekonomik faaliyetin çeşitli alanlarına ilişkin çok çeşitli teoriler ortaya çıkmaktadır. Örneğin, neoklasik firma teorisinin temelinde kar maksimizasyonu yatarken, talep eğrilerinin türetilmesi tüketim mallarının anlaşılmasına, arz eğrisi ise üretim faktörlerinin analiz edilmesine olanak sağlar. Fayda maksimizasyonu, neoklasik tüketim teorisinin, tüketim malları için talep eğrilerinin türetilmesinin ve işgücü arz eğrileri ile rezervasyon talebinin türetilmesinin kaynağıdır.

Piyasa analizi tipik olarak, bir elmanın neden bir otomobilden daha ucuza mal olduğu, iş performansının neden bir ücret gerektirdiği veya tasarrufun ödülü olarak faizin nasıl hesaba katılacağı gibi fiyat sorularına verilen neoklasik cevaptır. Neoklasik piyasa analizinin önemli bir aracı, arz ve talep eğrilerini gösteren grafiktir. Eğriler, bireysel alıcıların ve bireysel satıcıların davranışlarını yansıtmaktadır. Alıcılar ve satıcılar bu piyasalarda ve bu piyasalar aracılığıyla birbirleriyle etkileşime girerler ve bu etkileşimler aldıkları ve sattıkları her şeyin piyasa fiyatlarını belirler. Aşağıdaki grafikte, alınan/satılan emtianın spesifik fiyatı P* ile gösterilmektedir.

Etkileşimlerinin mutabık kalınan sonuçlarına ulaşırken, alıcı ve satıcıların piyasa davranışları tercihleri (= istekler, faydalar, zevkler, seçimler) ve üretken yetenekleri (= teknolojiler, kaynaklar) tarafından yönlendirilir. Bu durum alıcılar ve satıcılar arasında karmaşık bir ilişki yaratmaktadır. Dolayısıyla, arz ve talebin geometrik analitiği, bunların etkileşimini tanımlamanın ve keşfetmenin yalnızca basitleştirilmiş bir yoludur.
Piyasa arz ve talebi firmalar ve bireyler arasında toplanır. Bunların etkileşimi denge çıktısını ve fiyatını belirler. Her bir üretim faktörü için piyasa arz ve talebi, denge gelirini ve gelir dağılımını belirlemek için piyasa nihai çıktısı için olanlara benzer şekilde türetilir. Faktör talebi, söz konusu faktörün çıktı piyasasındaki marjinal verimlilik ilişkisini içerir.
Neoklasik ekonomi, aracı maksimizasyon problemlerinin çözümleri olan dengeleri vurgular. Ekonomilerdeki düzenlilikler, ekonomik olguların aktörlerin davranışları üzerinden toplanarak açıklanabileceği görüşü olan metodolojik bireycilik ile açıklanmaktadır. Vurgu mikroekonomi üzerinedir. Bireysel davranıştan önce gelen ve onu koşullandırdığı düşünülebilecek kurumlara vurgu yapılmamaktadır. Ekonomik sübjektivizm bu vurgulara eşlik eder.

Neoklasik ekonomi, bir malın değerinin kullanıcı tarafından deneyimlenen marjinal fayda tarafından belirlendiğini ifade eden fayda teorisini kullanır. Bu, neoklasik ekonomi ile değerin üretim için gerekli emek tarafından belirlendiği emek teorisini kullanan Klasik ve Marksist gibi diğer önceki ekonomik teoriler arasındaki temel ayırt edici faktörlerden biridir.
Neoklasik değer teorisinin kısmi tanımı, bir piyasa mübadele nesnesinin değerinin, bireylerin tercihleri ve üretken yetenekleri arasındaki insan etkileşimi tarafından belirlendiğini ifade eder. Bu, en önemli neoklasik hipotezlerden biridir. Ancak neoklasik teori, alıcı ve satıcıların arz ve talep davranışlarına tam olarak neyin neden olduğunu ve insanların tercihlerinin ve üretken yeteneklerinin piyasa fiyatlarını tam olarak nasıl belirlediğini de sorar. Dolayısıyla, neoklasik değer teorisi bu güçlerin bir teorisidir: insanların tercihleri ve üretken yetenekleri. Bunlar arz ve talep davranışının ve dolayısıyla değerin nihai nedensel belirleyicileridir. Neoklasik ekonomiye göre, bireysel tercihler ve üretken yetenekler, diğer tüm ekonomik olayları (talepler, arzlar ve fiyatlar) yaratan temel güçlerdir.

Paranın miktar teorisinin Cambridge versiyonu esas olarak Alfred Marshall, Arthur Cecil Pigou, Ralph George Hawtrey ve Dennis Holme Robertson tarafından geliştirilmiştir ve para teorisinin gelir versiyonu olarak anlaşılmaktadır. Paranın Cambridge miktar teorisinin temeli Cambridge denklemidir:

  
    
      
        
          M
          
            d
          
        
        =
        k
        P
        Y
        ,
      
    
    {\displaystyle M_{d}=kPY,}
  

nerede 
  
    
      
        
          M
          
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{d}}
  
 para talebidir, 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 reel gelirin nakit şeklindeki kısmını ifade eden Cambridge (Marshall) katsayısıdır, 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 fiyat seviyesi ve 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 reel gelirdir. Cambridge denkleminin sol tarafı para arzını, yani insanların ellerinde bulunan para miktarını ifade ederken, sağ tarafı ise insanların gerçekten sahip olmak istedikleri nakit miktarını, yani para talebini ifade etmektedir. Bu nedenle Cambridge denklemi, para piyasasındaki denge koşullarını araştırmaya odaklanmaktadır.

Neoklasik teori, ekonomik faaliyetleri düzenlemek için piyasaları tercih etmesine rağmen, dışsallıkların varlığı nedeniyle piyasaların her zaman sosyal olarak arzu edilen sonucu üretmediğini kabul eder. Dışsallıklar bir tür piyasa başarısızlığı olarak kabul edilir. Neoklasik ekonomistler, piyasa sonuçlarında dışsallıklara atfettikleri önem açısından farklılık göstermektedir.

Çok sayıda katılımcının olduğu bir piyasada ve uygun koşullar altında, her bir mal için, tüm refah artırıcı işlemlerin gerçekleşmesini sağlayan tek bir fiyat olacaktır. Bu fiyat, tercihlerini takip eden bireylerin eylemleri tarafından belirlenir. Eğer bu fiyatlar esnekse, yani tüm taraflar karşılıklı olarak faydalı buldukları herhangi bir fiyattan işlem yapabiliyorlarsa, uygun varsayımlar altında, tüm refah artırıcı işlemlere izin veren fiyat seviyelerinde uzlaşma eğiliminde olacaklardır. Bu varsayımlar altında, serbest piyasa süreçleri bir sosyal refah optimumuna yol açmaktadır. Bu tür bir grup refahı, kaşifi Vilfredo Pareto'dan sonra Pareto optimumu (kriteri) olarak adlandırılır. Wolff ve Resnick (2012) Pareto optimalitesini başka bir şekilde tanımlamaktadır. Onlara göre, "Pareto optimal noktası" terimi, bir ekonominin talep (marjinal faydaların oranı olarak) ve arz (marjinal maliyetlerin oranı olarak) taraflarının birbiriyle dengede old

Neoliberalizm veya neo-liberalizm, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gerileme yaşayan serbest piyasa kapitalizmiyle ilişkilendirilen 19. yüzyıl fikirlerinin 20. yüzyılın sonlarında yeniden ortaya çıkması için kullanılan bir terimdir. Muhafazakar ve liberteryen örgütlerin, siyasi partilerin ve düşünce kuruluşlarının yükselişinde önemli bir faktör olan neoliberalizm, genellikle ekonomik liberalleşme politikalarıyla ilişkilendirilir. Bu politikalar arasında özelleştirme, düzenlemelerin kaldırılması, küreselleşme, serbest ticaret, para politikası, kemer sıkma politikaları ve devlet harcamalarının azaltılması gibi unsurlar yer alır. Bu politikalarla ekonomi ve toplumda özel sektörün rolünün artırılması amaçlanır.  Neoliberal proje aynı zamanda kurumların tasarlanmasına odaklanmakta ve bir siyasi boyutu bulunmaktadır. Neoliberalizmin düşünce ve pratikte belirleyici özellikleri, büyük ölçüde akademik tartışmanın konusu olmuştur.
Ekonomik bir felsefe olarak, neoliberalizm, 1930'larda Avrupa liberal akademisyenler arasında ortaya çıktı. Bu dönemde, bu akademisyenler klasik liberalizmden gelen temel fikirleri canlandırmaya ve yenilemeye çalıştılar. Büyük Buhran'ı takip eden dönemde, serbest piyasaların istikrarsızlığını karşılamak amacıyla kontrol etme isteğiyle popülerlik kazanan bu fikirlerin azaldığını gözlemlediler ve bu duruma tepki olarak tasarlanmış politikalar ortaya çıktı. Kapitalist serbest piyasanın dalgalanmalarını hafifletmek için politikaların oluşturulmasında bir itki, erken 1930'lardaki ekonomik başarısızlıkların tekrarlanmasından kaçınma arzusuydu ve bu başarısızlıklar bazen klasik liberalizmin ekonomik politikalarına dayandırılıyordu. Politika yapımında, neoliberalizm genellikle savaş sonrası uzlaşının ve neo-Keynesyen ekonomi politikalarının 1970'lerdeki stagflasyon sorununu çözememesinin ardından ortaya çıkan bir paradigma dönüşümünü ifade eder. SSCB'nin çöküşü ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi, neoliberalizmin Amerika Birleşik Devletleri ve dünya genelinde zafer kazanmasını mümkün kılmıştır.
Terimin birden fazla, rekabet eden tanımı bulunmakta ve genellikle olumsuz bir şekilde kullanılmaktadır. İngilizce konuşanlar 20. yüzyılın başından beri farklı anlamlarda bu terimi kullanmaktadır, ancak 1960'lar, 1970'ler ve 1980'lerde daha yaygın hale gelmiş ve sosyal bilimlerdeki çeşitli akademisyenlerin yanı sıra eleştirmenler tarafından da kullanılmıştır. Terim, piyasa temelli reformlar nedeniyle toplumun son on yıllarda yaşadığı dönüşümü tanımlamak için kullanılmıştır. Serbest piyasa politikalarını savunanların nadiren kullandığı bir terimdir. Bazı akademisyenler neoliberalizmin monolitik bir ideoloji olduğu fikrini reddetmekte ve terimin dünya genelinde yayıldıkça farklı insanlar için farklı şeyler ifade ettiğini ve coğrafi olarak farklı hibritlere dönüştüğünü açıklamışlardır. Neoliberalizm, temsilî demokrasi de dahil olmak üzere tartışmalı anlamlara sahip diğer kavramlarla birçok özelliği paylaşmaktadır.
Terim, 1980'lerde Şili'deki Augusto Pinochet'in ekonomik reformlarıyla ilişkilendirildiğinde yaygın kullanıma girdi ve hızla olumsuz çağrışımlar kazandı. Terim, genellikle piyasa reformu ve laissez-faire kapitalizm eleştirmenleri tarafından kullanıldı. Akademisyenler genellikle Mont Pelerin Cemiyeti ekonomistleri Friedrich Hayek, Milton Friedman, Ludwig von Mises ve James M. Buchanan ile Margaret Thatcher, Ronald Reagan ve Alan Greenspan gibi siyasetçi ve karar alıcılarla ilişkilendirdi. Neoliberalizmin yeni anlamı İspanyolca konuşan akademisyenler arasında yaygın olarak kabul gördüğünde, İngilizce dilindeki siyaset ekonomisi çalışmalarına yayıldı. 1994 yılında NAFTA'nın kabul edilmesi ve Zapatistalar'ın Chiapas'taki bu gelişmeye tepkisiyle birlikte, terim küresel dolaşıma girdi. Neoliberalizm fenomeni üzerine yapılan akademik çalışmalar son birkaç on yılda artmıştır.

İngilizcede terimin ilk kullanımı, 1898 yılında Fransız ekonomist Charles Gide tarafından, İtalyan ekonomist Maffeo Pantaleoni'nin ekonomik inançlarını tanımlamak için kullanıldı. Terim, Fransızcada önceden mevcut olan "néo-libéralisme" terimini içeriyordu; daha sonra klasik liberal ekonomist Milton Friedman da 1951 tarihli "Neo-Liberalism and its Prospects" adlı denemesinde terimi kullanmıştır. 1938'de Colloque Walter Lippmann'da, belirli bir dizi ekonomik inancı tanımlamak için diğer terimlerle birlikte neoliberalizm terimi önerildi ve sonunda seçilerek kullanılmaya başlandı. Kollokyum, neoliberalizm kavramını "fiyat mekanizmasının önceliği, serbest girişim, rekabet sistemi ve güçlü ve tarafsız bir devlet" olarak tanımlayan bir yapıyı içermek olarak belirledi. Kollokyum katılımcıları Louis Rougier ve Friedrich Hayek'e göre, neoliberalizmin rekabeti toplumda başarılı bireylerin bir elit yapısı oluşturmasını sağlayacak ve bu elitler, çoğunluğun adına hareket eden mevcut temsilî demokrasiyi değiştirerek toplumda iktidarı ele geçirecektir. Neoliberal olmak, devlet müdahalesiyle modern bir ekonomi politikasını savunmak anlamına gelir. Neoliberal devlet müdahaleciliği, Ludwig von Mises gibi klasik liberalizmin laissez-faire (serbest piyasa) yanlısı kanadıyla ayrışmaya yol açtı. 1950'ler ve 1960'larda çoğu akademisyen, neoliberalizmi sosyal piyasa ekonomisi ve başlıca ekonomi teorisyenleri olan Walter Eucken, Wilhelm Röpke, Alexander Rüstow ve Alfred Müller-Armack ile ilişkilendirmek olarak anlamıştır. Hayek'in Alman neoliberal akımıyla entelektüel bağlantıları olmasına rağmen, bu dönemde daha çok serbest piyasa yanlısı duruşu nedeniyle adı nadiren neoliberalizmle birlikte anılmıştır.
Şili'deki Augusto Pinochet dönemi (1973-1990) askeri yönetiminde, muhalif akademisyenler, burada uygulanan ekonomik reformları ve destekçilerini (Chicago Boys) tanımlamak için bu ifadeyi kullanmaya başladı. Bu yeni anlam İspanyolca konuşan akademisyenler arasında yerleşik hale geldikten sonra, politik ekonominin İngilizce dilindeki çalışmalarına yayıldı. 148 bilimsel makalenin incelendiği bir çalışmaya göre, neoliberalizm neredeyse hiçbir zaman tanımlanmamış, ancak ideoloji, ekonomik teori, kalkınma teorisi veya ekonomik reform politikası olarak farklı anlamlarda kullanılmıştır. Bu terim genellikle bir hakaret veya klasik liberalizmin neredeyse aynısı olan serbest piyasa temelciliğini ima etmek için kullanılmaktadır - 1938 yılındaki toplantıya katılanların fikirlerinden ziyade. Sonuç olarak, terimin kesin anlamı ve sosyal bilimlerde bir tanımlayıcı olarak kullanılabilirliği konusunda tartışmalar bulunmaktadır, özellikle son yıllarda farklı türdeki piyasa ekonomilerinin sayısının artmasıyla birlikte.
"Neoliberalizm" terimi aynı zamanda 1970'lerde modern Amerikan liberalizminden türeyen bir merkez sol siyasi hareketi tanımlamak için de kullanılır. Siyasi yorumcu David Brooks'a göre, önde gelen neoliberal politikacılar Amerika Birleşik Devletleri Demokrat Partisi'nden Al Gore ve Bill Clinton'dı. Neoliberalizm yanında toplananlar, The New Republic ve Washington Monthly gibi iki dergi etrafında bir araya geldiler ve genellikle Üçüncü Yol politikalarını desteklediler. Bu neoliberalizmin "babası" gazeteci Charles Peters idi ve 1983 yılında "Bir Neoliberalin Bildirgesi"ni yayınladı.

Tarihçi Elizabeth Shermer, terimin 1970'lerde genellikle sol eğilimli akademisyenler arasında popülerlik kazandığını ve "sosyal-demokratik reformları kınamak ve açıkça serbest piyasa politikalarını uygulamak için politika yapıcılar, düşünce kuruluşu uzmanları ve sanayiciler tarafından yapılan 20. yüzyılın son dönemi çabası"nı tanımlamak için kullanıldığını savunmuştur. Ekonomi tarihçisi Phillip W. Magness ise terimin akademik literatürde yeniden ortaya çıkışını, Fransız filozof Michel Foucault'un dikkat çekmesiyle 1980'lerde gözlemlemiştir.Neoliberalizm günümüzde "fiyat kontrollerinin kaldırılması, sermaye piyasalarının düzenlenmesi, ticaret engellerinin azaltılması" gibi piyasa odaklı reform politikalarını ifade etmek için kullanılmaktadır. Ayrıca, özellikle özelleştirme ve kemer sıkma yoluyla, devletin ekonomi üzerindeki etkisini azaltmayı hedefleyen ekonomik politikalarla sıkça ilişkilendirilmektedir. Margaret Thatcher'ın Birleşik Krallık'ta ve Ronald Reagan'ın Amerika Birleşik Devletleri'nde uyguladığı ekonomik politikalarla da sıkça ilişkilendirilmektedir. Bazı akademisyenler ise farklı alanlarda farklı kullanımları olduğunu belirtmektedir.
Bir kalkınma modeli olarak, neoliberalizm yapısal ekonomikçilik ekonomisine karşı Washington Mutabakatı'nı tercih etmeyi ifade eder.
Bir ideoloji olarak, özgürlüğü baskın bir toplumsal değer olarak kabul eden ve devlet fonksiyonlarını en aza indiren minimal bir devlet anlayışını temsil eder.
Bir kamu politikası olarak, kamusal ekonomik sektörlerin veya hizmetlerin özelleştirilmesini, özel şirketlerin düzenlemelerinin kaldırılmasını, hükûmet bütçe açıklarının keskin bir şekilde azaltılmasını ve kamu projelerine harcamaların azaltılmasını içerir.
Terimin anlamı üzerinde tartışmalar bulunmaktadır. Sosyologlar Fred L. Block ve Margaret Somers, 1980'lerden bu yana New Deal programları ve politikalarının geri çekilmesini haklı çıkarmak için kullanılan serbest piyasa fikirlerinin ne adlandırılacağı konusunda bir anlaşmazlık olduğunu belirtmektedir: neoliberalizm, laissez-faire veya "serbest piyasa ideolojisi". Susan Braedley ve Med Luxton gibi diğer akademisyenler, neoliberalizmin sermaye birikimi süreçlerini "özgürleştirmeyi" amaçlayan bir siyasi felsefe olduğunu iddia etmektedir. Buna karşılık, Frances Fox Piven, neoliberalizmi temel olarak hiper-kapitalizm olarak görüyor. Robert W. McChesney, neoliberalizmi "eldivenleri çıkarmış kapitalizm" şeklinde tanımlarken, terimin genel olarak halk tarafından, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, büyük ölçüde bilinmediğini iddia eder. Lester Spence, siyah politikalarındaki eğilimleri eleştirmek için neoliberalizm terimini kullanırken, neoliberalizmi "toplumun, insanların ve kurumların piyasa prensiplerine göre çalışması veya şekillendirilmesi durumunda en iyi şekilde işlediği genel fikri" olarak tanımlar. Philip Miro

Okyanusya ekonomisi 14 farklı ülke ve ekonomilerini konu almaktadır.
Bölge nüfusu Güney Pasifik'te yer alan toplam 30.000 adada yaşayan 34,700,201 insandan oluşmaktadır. Okyanusya'nın en büyük iki ekonomisi (Avustralya ve Yeni Zelanda) Batı Avrupa ekonomileriyle yarışırken ada ülkelerinin büyük bölümü az gelişmiş ekonomilere sahiptir.

Birçok küçük Pasifik ülkesinin Avustralya, Yeni Zelanda ve Amerika Birleşik Devletleri'yle ticari ilişkisi vardır.
Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki ticari anlaşmalar Closer Economic Relations olarak adlandırılmaktadır. Bu iki ülkenin Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) ve Doğu Asya Zirvesi (EAS) üyeliği de bulunmaktadır.

Aşağıdaki çizelge Okyanusya'da yer alan ülkelerin kullandıkları para birimlerini Euro ve Amerikan doları dönüşüm oranlarıyla birlikte göstermektedir.

Okyanusya'da yaşayan insanların büyük bölümü turizm, eğitim ve finans gibi alanlarda çalışmaktadır. Japonya, Çin, Birleşik Devletler ve Güney Kore bölgenin dışsatım yaptığı başlıca ülkelerdir.

Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Birleşik Krallık ve ABD'den gelen turistler bölge ülkelerinin gelişimine yardımcı olmaktadır. Fiji'yi her yıl yarım milyona yakın insan ziyaret etmekte, bu da ülke ekonomisine 1 milyar dolarlık bir katkı sağlamaktadır.

Okyanusya ülkelerinin yalnızca %10'unu oluşturan tarım sektörü buna karşın dışsatımda başı çekmektedir. Bölgenin en gelişmiş ekonomileri olan Avustralya ve Yeni Zelanda'da hizmet sektörü öne çıkarken diğer Pasifik ülkelerinin ekonomileri genellikle tarıma dayanmaktadır. Hindistan cevizi bölgede yetiştirilen temel tarım ürünüdür.
Balıkçılık özellikle bölgenin küçük ülkeleri için kayda değer bir girdi kapısı durumundadır. Bölgenin batısında yer alan Avustralya ve Solomon Adaları ise varsıl demir, çinko, nikel ve altın kaynaklarına sahiptir.

Okyanusya'nın en kalabalık ülkeleri olan Avustralya ve Yeni Zelanda aynı zamanda bölgeye ekonomik bakımdan da önderlik yapmaktadır. Bu iki ülke, gelişimleri için dış yardıma gereksinim duyan bölge ülkelerine maddi yardımda bulunmaktadır.
Avustralya'nın bölge ülkelerine 2007-2008 mali yılında yaptığı katkı 3,155 milyar dolardır. Bu tutarın 2,731 milyar dolarlık bölümü AusAID tarafından karşılanmıştır.

Solomon Adaları'nın yıllık harcama tutarının yaklaşık yarısı Avustralya, Yeni Zelanda, Avrupa Birliği, Japonya ve Çin Cumhuriyeti tarafından karşılanmaktadır.

Okyanusya

Oligopol piyasası, genelde 2, 3 veya 4 oyuncunun (üretici, aracı veya satıcı) hakimiyetinde şekillenen piyasa.
Doğal nedenlerin etkili olmadığı durumlarda çoğu piyasa oligopol piyasasına dönüşür. Zira tekel piyasasındaki büyük kâr imkânlarının çekiciliği yeni oyuncuların katılımına yol açar. Aynı şekilde, tam rekabet piyasasındaki kâr imkânlarının zorluğu oyuncuların kaçmasına yol açar. Bu yüzden, özellikle büyük sermaye isteyen piyasaların çoğu kendiliğinden oligopole döner.
Fazla oyuncunun veya tek oyuncunun hakim olduğu piyasalarda fiyatın oluşturulmasıyla ilgili kolay teknikler bulunur. Ne var ki, oligopol piyasalarında fiyatın belirlenmesi ile ilgili teoriler son derece karmaşıktır. Hatta, oligopol piyasasında fiyat belirlenmesine dair oyun teorisi, ünlü Amerikalı matematikçi John Nash'e Nobel Ödülü kazandırmıştır.

Saf oligopol piyasasında firmaların ürünleri birbirlerine oldukça benzerdir. Petrol üreticileri, çelik fabrikaları saf oligopollere örnek olarak gösterilebilir. Bu tip piyasada firmalar özellikle fiyat konusunda birbirlerinin davranışlarından oldukça etkilenmektedirler.

Farklılaştırılmış oligopol piyasasında firmaların ürettiği ürünler homojen değillerdir. Bu tip bir piyasada firmalar birbirlerinin fiyat değişimlerinden çok etkilenmezler, çünkü ürünler farklılaştırılmıştır.

Eğer birkaç firma bir araya gelme, üretimi azaltma ve fiyatları yükseltme konusunda anlaşırlarsa -yani rekabet yapmaktan vazgeçerlerse- toplam kardan daha fazla pay elde edebileceklerdir. Bir grup firmanın bir araya gelmek suretiyle fiyat ve miktar konusundaki kararları beraberce alıyor olmalarına kartel denir. Günümüzde en belirgin kartel, Organization of the Petroleum Exporting Countries OPEC, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'dür. Ancak OPEC bir hükûmet kartelidir. Firmalar tarafından oluşturulmuş karteller kanunlara göre yasaklanmıştır. Çünkü fiyat ve miktar üzerine yapılmış herhangi bir anlaşma mahkeme tarafından fiyat sabitleme olarak kabul edilir ve yasadışıdır.

Piyasada hakim tek bir büyük firmanın olduğu; buna karşılık belli sayıda küçük firmanın ise lider konumundaki bu firmanın fiyat politikasını izlediği durumdur. Eğer lider firma, diğer küçük firmaların kendisini izlediklerini bilirse, bu küçük firmanın belli bir fiyattan mal satmak suretiyle tatmin olacakları üretim miktarlarını toplam piyasa talebinden çıkararak kendi piyasa talebini oluşturur.

Oligopolist bir piyasada firmaların birbiriyle bağlantılı olduklarını ifade eden model. 19. yüzyılda, bir matematikçi olan Antoine Augustin Cournot tarafından ortaya çıkarılan modeldir.

Dirsekli talep eğrisi ya da Sweezy modeli, piyasa fiyatının istikrarlı olmasını pazardaki firmalar arasındaki örtük anlaşmaya bağlayan bir oligopol piyasası modelidir.

Arz Esnekliği

Özel

Genel
Case Fair Oster Ekonominin İlkeleri syf:287-288-289

Oyun teorisi veya Oyun kuramı, istatistik, sosyal bilimler (en fazla ekonomide olmak üzere), biyoloji, mühendislik, siyasi bilimler, bilgisayar bilimleri (temel olarak yapay zekâ çalışmaları üzerinde) kullanılan meşhur teoridir. Oyun teorisi, bireyin başarısının diğerlerinin seçimlerine dayalı olduğu seçimler yapması olan bazı stratejik durumların matematiksel olarak davranış biçimlerini yakalamaya çalışır. İlk başlarda bir bireyin kazancının ötekinin zararına olduğu (sıfır toplamlı oyunlar) yarışmaları çözümlemek için geliştirilmişse bile, daha sonradan birçok kısıta dayanan çok geniş bir etkileşim alanını incelemeye başlamıştır. Bugün: Oyun teorisi, sosyal kelimesinin geniş anlamda insan ve insan-dışı oyuncuları (bilgisayarlar, hayvanlar ve bitkiler) kapsayacak biçimde tanımlandığı, sosyal bilimlerin rasyonel yönü için bir birleşik alan kuramı veya bir tür şemsiyedir.Karar verenlerin diğer düşüncelerle uyumlu ya da rekabet halinde olduğu sosyal durumları modelleyen bir yaklaşım olması bu kuramın en temel özelliğidir. Oyun teorisi, neoklasik ekonomilerde geliştirilmiş bilinen iyileştirme yaklaşımlarını genişletmiştir.
Oyun teorisinin geleneksel uygulamaları bu oyunlarda —bireylerin davranışlarını değiştirmek istemediği— denge bulmaya çalışır. Bu fikri gerçekleştirmek üzere birçok denge kavramları en ünlüsü Nash dengesi geliştirilmiştir. Bu denge kavramları uygulama alanına göre farklı amaçlara sahiptir, fakat genel olarak uyuşurlar ve iç içe geçmişlerdir. Bu yöntemler eleştiriden uzak değildir ve bazı özel denge kavramlarının uygunluğu, dengenin tümden uygunluğu ve genel olarak matematiksel modellerin faydaları üzerine tartışmalar sürmektedir.
Daha öncesinde bazı gelişmeler olmuşsa da, oyun kuramı, 1944 yılında çıkan John von Neumann ve Oskar Morgenstern tarafından yazılmış olan Theory of Games and Economic Behavior (Oyunların ve Ekonomik Davranışın Kuramı) adlı kitapla başlamıştır. Bu kuram 1950'lerde birçok akademisyen tarafından geliştirilmiştir. Benzer gelişmeler 1930'lara kadar gitmekte idiyse de, 1970'lerde açıktan biyolojiye uygulanmıştır. Birçok alanda önemli bir araç olarak kabul edilmiştir. Ekonomide sekiz oyun kuramcısı Nobel Ödülü almıştır ve John Maynard Smith biyolojideki uygulaması için Crafoord Ödülüne layık görülmüştür.
Bu teori, geçmişten geleceğe, sosyal bilimlerde çok önemli bir rol oynamaktadır, ayrıca günümüzde birçok farklı akademik alanda da kullanılmaktadır. 1970'li yılların başında oyun teorisi, evrim teorisini içeren hayvan davranışlarına uygulanmıştır. Siyaset bilimi ve etik alanlarındaki düşünceleri betimlemek için özellikle tutsak ikilemi gibi birçok oyundan yararlanılmıştır. Son zamanlarda oyun kuramı, yapay zekâda ve sibernetikte kullanılmasıyla bilgisayar biliminin de dikkatini üzerinde toplamayı başarmıştır.
Akademik ilginin yanı sıra, popüler kültürde de ilgi çekmiştir. Nobel Ödüllü oyun kuramcısı, John Forbes Nash, Sylvia Nasar tarafından kaleme alınan 1998 tarihli biyografinin ve 2001 yılında çekilen A Beautiful Mind filminin konusu olmuştur. 1983 yapımı WarGames filminin de ana teması oyun kuramı olmuştur. Friend or Foe, kısmen Survivor gibi televizyonda yayınlanan bazı yarışma programlarında bile oyun kuramının izlerini sürmek mümkündür. Her ne kadar bazı oyun kuramsal çözümlemeler karar kuramıyla benzer görülseler de oyun kuramı çalışmaları, oyuncuların etkileşim içinde olduğu bir ortamda verilen kararlar üzerinde çalışmaktadır. Diğer bir deyişle, oyun kuramı, her bir tercihin kâr ve maliyetinin diğer bireylerin kararlarına bağlı olduğu durumlarda en uygun davranışın seçilmesini inceler.
Eğer bir karar, diğer oyuncular ne yaparsa yapsın en iyi kararsa ona oyun teorisi lisanında baskın strateji denir. Her baskın strateji çözümü bir Nash çözümüdür ama tersi doğru değildir. Teori basit şekilde şöyle özetlenebilir: oyuncuların hepsi aynı hedefe yönlenirse, bu oyuncuların elde etme olasılıklarını azaltacak; farklı hedeflere yönelim ise arttıracaktır. Özellikle ekonomide ve oligopol piyasalarda geçerlidir.
Şu iki özel durumda uygulanabilecek bir kuramsal çözümlemedir:

Bir oyuncunun elde ettiği kazancın diğerinin (veya diğerlerinin) kaybını oluşturduğu mutlak çelişki durumu.
Çelişki ile işbirliğinin karma durumu şöyle ki, bu durumda oyuncular ortak kazançlarını artırmak için işbirliğine girişebilirler, ancak yine de kazancın dağıtımı konusunda bir çelişki söz konusudur.
Oyun teorisinde ekonomik, sosyal bir çelişki söz konusudur. Oyun kuramının ekonomik, sosyal ve siyasal alanda uygulanabileceği pek çok durum bulunabilir. Oyun kuramı sonradan uluslararası politikada da kullanılmaya başlandı. II. Dünya Savaşından sonra birkaç büyük devletin uluslararası sistemi belirlediği bir ortamda bu teoriye başvurulabilir. Bu alanların başında çatışma analizi ve strateji konuları gelmektedir. Bu temelde kurulan oyun modelleri başlıca iki varsayıma dayanmaktadır:

Sıfır toplamlı model: Bu modelde, taraflardan birinin kazancı doğrudan bir diğerinin kaybı anlamına gelmektedir. Soğuk savaş döneminde büyük güçler açısından bu tür bir ilişki var. Böyle bir durumda dahi taraflar kendi açılarından en rasyonel stratejiyi bulmaya çalışırlarsa birisi "en iyisini" seçerek bir denge noktasını yakalayabileceklerdir.
Sıfır toplamlı olmayan model: Bu model, taraflar yine esas olarak birbirlerine rakip olmakla beraber, her iki tarafın da kârlı olabileceği denge durumları söz konusu olabilmektedir. Oyun teorisinin uluslararası politikaya uyarlanışı konusunda üçüncü çabalar Thomas C. Schelling'in çalışmaları olmuştur.
David Ruelle bu konuda Rastlantı ve Kaos kitabında şunlara yer vermiştir:

Bir başka oyun da şöyle olabilir: Ben birden fazla sığınağın bulunduğu bir savaş alanındayım, siz de küçük bir uçakla tam üstümde daireler çiziyor ve tepeme bir bomba bırakmak için fırsat 
kolluyorsunuz. Normalde benim çevredeki en sağlam görünüşlü sığınağı seçmem ve orada saklanmam 
gerekir ama sizin de normalde yapabileceğiniz en doğru iş benim en iyi sığınağı seçmiş olabileceğimi 
düşünerek orayı bombalamaktır. Bunu bildiğim için benim o denli sağlam görünmeyen ikinci sığınağı 
seçmem gerekmez mi? Eğer ikimiz de çok akıllıysak olasılıklara dayanan stratejiler izleriz. Örneğin 
ben çevredeki çeşitli sığınaklar arasında bana en fazla kurtulma şansı verecek özelliklere sahip olanları 
arar, bundan sonra nereye saklanacağımı belirlemek için yazı-tura atar ya da gelişigüzel sayılardan oluşan 
bir liste kullanırım. Siz de beni vurma şansınızın en yüksek düzeyde olduğu sığınağı belirlemek için 
benzer biçimde olasılıklardan yararlanırsınız. Bu size saçma gelebilir ama ikimiz de akılcı davranabiliyorsak 
yapacağımız budur. Doğal olarak ben hareketlerimi gizlemezsem sizin işiniz kolaylaşır, buna karşılık 
siz de nereyi bombalamayı tasarladığınızı bana sezdirmemeye çalışmalısınız.
 Günlük hayatta patronunuz, sevgiliniz ya da ülkenizi yönetenlerin sizi yönlendirmeye çalıştığını 
sık sık görürsünüz. Size önerdikleri oyun, seçeneklerden birinin kesinlikle daha parlak göründüğü bir 
seçimdir. Bu seçenekte karar kıldığınız zaman karşınıza yeni bir oyun çıkar ve böylelikle kısa bir süre 
sonra akılcı seçimlerinizin sizi aslında hiçbir zaman istememiş olduğunuz bir yere getirdiğini görür 
ve tuzağa düştüğünüzü anlarsınız.
    Bu noktaya gelmemek için yapacağınız şey arada bir beklenmedik biçimde davranmaktır. En çekici görünen 
seçeneklerden uzak durduğunuz zaman kaybettiğiniz şeylerin karşılığında daha özgür olabilirsiniz.
    Doğal olarak hedefiniz sadece beklenmedik biçimde davranmak değil, bunu belli bir olasılık stratejisine 
uygun olarak yapmaktır.

Oyun kuramı tarafından çalışılan oyunlar iyi tanımlanmış matematiksel nesnelerdir. Bir oyun, bir oyuncular kümesinden, bu oyuncuların uygulayabileceği bir eylem kümesinden (ya da stratejilerden) ve her strateji bileşkesi için tanımlanmış sonuçlardan meydana gelir. En işbirlikçi oyunlar karakteristik fonksiyon biçiminde sunulurken, yaygın ve normal biçimler işbirlikçi olmayan oyunlar için kullanılır.

Yaygın biçim önem sırasına sahip oyunları biçimlendirmek için kullanılır. Resimde görüldüğü gibi genellikle bu oyunlar ağaçlar biçiminde gösterilir. Burada her kenar (veya uç) bir oyuncunun seçeneklerini gösterir. Oyuncu kenarların tepesinde listelenen bir sayı tarafından temsil edilir. Bu noktadan çıkan çizgiler o oyuncunun olası eylemlerini gösterir. Ağacın en altında sonuçlar belirtilir.
Buradaki resimde gösterilen oyunda iki oyuncu vardır. Oyuncu 1 ilk hareket eder ve F ya da U'yu seçer. Oyuncu 2, Oyuncu 1'in hareketini görür ve A ya da R'yi seçer. Oyuncu 1'in U'yu seçtiğini varsayalım, bu durumda Oyuncu 2 A'yı seçer, sonra Oyuncu 1, 8 alır ve Oyuncu 2, 2 alır.
Yaygın biçim; eşzamanlı-eylem oyunlarını ve kısmi bilgiye sahip oyunları temsil edebilir. Bu, iki farklı ucu bağlayan, aynı bilgi kümesine (örn. oyuncuların hangi noktada olduklarını bilmedikleri) ait olduklarını gösteren bir noktalı çizgiyle yapılır ya da bunun çevresine kapalı bir çizgi çizilir.

Normal (ya da stratejik) biçim oyunu genellikle oyuncuları, stratejileri ve sonuçları (örneğe bakın) gösteren bir matris tarafından temsil edilir. Her oyuncunun her olası eylemini bir sonuca bağlayan herhangi bir fonksiyon tarafından da temsil edilebilir. Devam eden örnekte iki oyuncu vardır; biri bir satırı seçer, diğeri sütunu. Her oyuncunun, satır ve sütun sayısı tarafından belirlenen, iki stratejisi vardır. İçeride ise sonuçlar gösterilir. İlk sayı satır oyuncusunun (örnekte Oyuncu 1) sonucunu, ikinci ise sütun oyuncusununkini gösterir. Oyuncu 1'in Yukarı oynadığını ve Oyuncu 2'nin Sol oynadığını farzedersek Oyuncu 1, 4 alırken Oyuncu 2, 3 alır.
Bir oyun normal biçimde tanımlandığında, her oyuncunun eşzamanlı olarak hareket ettiği ya da en azından diğerinin eyleminden haberdar olmadığı varsayılır. Eğer oyuncular birbirlerinden biraz da olsa haberdar ise, oyun genellikle yaygın biçimde gösterilir. Bu nedenle asıl olan oyuncuların birbirinden habersiz olmaları. Aksi takdirde, manipüle ve propaganda araçları ile oyuncular birbirin

Para, mal ve hizmetlerin değiş-tokuşu için kullanılan araçlardan en yaygın olanı. Para sözcüğü ile genellikle madenî para ve banknotlar kastedilmekle birlikte; ekonomide, vadesiz mevduatlar ve kredi kartları da parayı meydana getiren unsurlardan sayılır. Vadeli mevduat, devlet tahvili gibi değişim araçları ise para benzeri olarak değerlendirilir.
Para değer denkliğinin bir göstergesi olarak değer ölçütü, değişim ve saklama aracı olarak kullanılır. Bu gösterge maddi ya da nominal değerde karşılıklar bulabilir. Maddî nitelikte paraya örnek olarak madeni para, banka teminat belgeleri ya da banknot, çek ya da senetler örnek verilebilir. Nominal nitelikte paraya ise banka hesabındaki para ya da kredi onayı örnek verilebilir. Para gündelik yaşamda takas aracı olarak kullanılır. Doğrudan doğruya takas yapan kişilerin ihtiyaçlarını karşılamasının yanında diğer takaslar için geçerli olması, parayı diğer takas araçlarından ayıran önemli bir özelliktir.
Günümüzde kullanılan borca dayalı para sistemi ile işleyen ekonomilerde sanıldığının aksine parayı devletler üretmez. Bu sistemde para, borç demektir. Para bankalar tarafından müşterilerin borçlanmasıyla üretilir. Mevcut paraların tamamına yakını itibari para olduğu için nakit paranın altın ya da döviz rezervleriyle değişimi olanaksızdır. Günümüzde kullanılan nakit para miktarı, her devlette para basmaya yetkili özel bir banka olan merkez bankası tarafından kontrol edilmekte ve ticari bankalar aracılığı ile piyasaya sürülmektedir. Ticari bankalar Merkez bankalarından alınan paraların karşılığından fazla elektronik ortamda para yaratarak müşterilerine verebilirler.

Para sözcüğü Türkçeye, Farsça pâre (küçük parça) sözcüğünden geçmiştir.
Para bir ülkenin para sahasına dâhil olan madeni ve banknot sistemini içeren tüm para varlığıdır. Para sahası da bir paranın yürürlük alanı anlamına gelir ve mal, hizmet takasını sağlar. Para birimi ise genellikle ülkelerin para türleriyle eş anlamda kullanılır. Bu nedenle para birimi, paranın bir alt biçimi olarak görülür. Çoğu para birimi, uluslararası döviz piyasalarında da işlem görür. Bu piyasalardaki değerler de kambiyo ya da döviz kuru adını alır. Piyasada bulunan neredeyse tüm nominal para değerleri, ana birim ve bunun yüzde biri değerinde olan alt birimlerden oluşan ondalık sayı sistemine dayanır.
Günümüzde para stokunun kontrolünü yani para politikasını, merkez bankaları yürütmektedir. Neredeyse tüm batılı ülkelerin merkez bankaları bağımsızdır, yani hükûmet merkez bankalarına ya neredeyse hiç müdahale edememekte ya da hükûmetin nadiren, dolaylı ve küçük müdahalesi olabilmektedir.
Bir paranın konvertibilitesi dünya piyasalarında serbestçe alınıp-satılabilir ve değiştirilebilir olması demektir. Ayrıca bir para birimi, altın ve/ veya gümüşle tanımlanıyor ve banknot bu para birimiyle her zaman değiştirilebiliyorsa yine konvertibiliteden söz edilebilir.
Şu an dünyada yürürlükte olan resmi para birimi 160'tan fazladır (ISO 4217). Uluslararası alanda geçerliliği olan başat döviz birimi Amerikan doları ve Euro’dur. Resmi para birimine nispeten bölgesel olan tümleyen para birimi ise takas aracı olarak kabul görür.
Halk arasında eski önemini yitirmiş bir para birimi genellikle yedek değer olur. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ödeme ve takas aracı olarak sigaranın para birimi olarak kullanılması. Bu geçici para, kriz zamanlarında resmi para biriminin yerini tutmuştur. Para birimleri diğer devletlerin yedek para birimi olarak da kullanılmıştır. En iyi bilinen örnek; Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin Doğu Alman Markı yerine Alman Markı’nı kullanmasıdır.

Paranın değişim aracı işlevi: Para bir hak ölçüsüdür. Altın karşılığı para kullanan bir devlet ne kadar para basarsa Merkez bankasına o değerde Altın stoklaması veya koyması lazımdır. Günümüzde Türkiye herhangi bir karşılığı olmayan "fiat" sistemine dahildir.
Paranın ticari işlemlerdeki fonksiyonu tam burada ortaya çıkar. İki malın değişiminde para, bir üçüncü mal olarak araya girer ve değişim iki bölüme ayırır. A malı verilip karşılığında para alınır, başka bir yer ve zamanda ise para verilip B malı alınır.
Paranın bu şekilde mal değişimini iki bölüme ayırması, paranın bir değişim (mübadele) aracı olma işlevidir.
Paranın hesap ve değer birimi işlevi: Paranın hesap ve değer birimi olarak işlevi, onun bir değişim aracı olma işlevinden kaynaklanır. Farklı malların değişiminde değişim oranları para ile belirlenir. Öte yandan para sayesinde iktisadi değerlerin tek bir ölçü birimiyle ifadesi de sağlanır. Özellikle işlemlerin kaydının tutulmasında paranın bu işlevi zorunludur.
Paranın değer biriktirme ve spekülasyon işlevi: Para, arz ve talebin rahatlıkla karşılanmasını sağlar. Sermaye birikimi ve yatırım aracı olarak da kullanılır.
Paranın bir iktisat politikası aracı olması işlevi: Gelişmiş bir para ekonomisine sahip ülkelerin para otoriteleri 20. yüzyılda sıklıkla, faiz oranları ve para arzını kontrol etmek yoluyla, paranın bir iktisat politikası aracı olarak kullanmışlardır.

Mal para ve itibari(temsili) para olmak üzere ikiye ayrılır:

Hem mal olarak kullanıldığında bir değere sahip olan hem de değişim aracı olarak kullanılabilen nesnelere denir. Buna en iyi örnek altın paradır. İkiye ayrılır: 

Tek maden (normalde altın) burada madeni para birimi olarak görülür.

Altın sikke sistemi: Altın madeni paralar ödeme aracıdır. Bunun yanı sıra her zaman EQ altınla değiş- tokuş edilebilen banknotlar da tedavülde yer alır.
Altın külçe sistemi: Tedavülde altın yerine ödeme aracı olarak banknotlar, madeni paralar kullanılır. Ancak bu paralar karşılığında altın merkez bankasında rezerv olarak tutulur.
Altın kambiyo sistemi (Bretton-Woods Sistemi): Merkez bankası rezervleri altın ve parası altına endeksli diğer ülkelerin dövizlerinden oluşur. Bu sistem 1971'de ABD'nin dolar karşılığında altın vermeyeceğini açıklamasıyla son bulmuştur.

Çift maden (altın ve gümüş) burada madeni para birimi olarak kullanılır.

Çift metal para sisteminde her iki metal arasında sabit bir döviz kuru ilişkisi vardır. Buradaki sorun; metaller arası değişen kıtlık durumuna göre bu nominalin gerçek değişim ilişkisinden farklılaşabilmesidir. Gresham Yasası (Kötü para iyi parayı piyasadan kovar), mal ve hizmetlerin yüksek değerli para yerine; düşük değerli parayla bir biçimde ödenmesini kapsar. Altın ve gümüş arasındaki değer ilişkisi bir yasayla belirlendiğinde ve bu ilişki madenlerin piyasa fiyatlarına uymaz ya da madenlerin piyasa fiyatları değişirse, bunun sonucunda insanlar piyasa işlemlerinde değeri düşük sikkeyi kullanır, fiyatlar düşük değerli sikkeye yön vermeye başlar ve değeri yüksek sikkeler tedavülden kalkar.
Paralel değerde ise metaller arasındaki döviz kuru ilişkisi zayıftır, bu nedenle iki para birimi de (altın ve gümüş) bir arada kullanılır.

İtibari para, hükûmet kararına dayalı çıkartılan, altın, gümüş vs. karşılığı olmayan, altında imzası olan yere ve düzenlediği kağıdın taklit edilemeyeceği güveni üzerine kurulmuş, mal ve hizmet alışverişi için kullanılan şeye banka kağıdı veya kâğıt para denmektedir. Günümüzde dolaşımda olan paralar bu şekildedir.
Manipülasyona uğramış kâğıt para değerleri: Altınla konvertibilitesi olmayan bu kâğıt paraların ödeme gücü artırılabilir. Günümüzde para miktarını, her devletin kendi bağımsız merkez bankası kontrol etmektedir. Nakit paranın altın ya da döviz rezervleriyle değişimi olanaksızdır. 1971'de ABD Başkanı Richard Nixon'un Amerikan Dolarının altın karşılığını kaldırmasıyla birlikte modern siyasi iktisatta paraların tamamına yakını kâğıt paraya dönüşmüştür. Bu bağlamda Avusturya Okulunun (İktisadi düşünce okulu) terimlerinden olan itibari para (Fiat Money) yerini almıştır.

Bankaların Kısmi Rezerv Sistemi'nde (KRS) kredi vermek suretiyle yarattıkları sanal paradır. Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) denen mevcut küresel finans sisteminde piyasadaki paralar içinde fiziksel para %10'luk kısmı oluştururken Kaydi Para %90'lık kısımdır. Yani piyasadaki paranın %90'ı bankalarca yaratılmaktadır.

MÖ 3. yüzyıl başından itibaren bakır, gümüş, kalay ve altın gibi madenler paranın yerini tutmuş; paranın değişim aracı, ödeme aracı, hesap birimi ölçüsü, değer saklama aracı olma gibi işlevlerini yerine getirmiştir. Bu madenlerin yanı sıra tahıl ürünleri de değer ve takas ölçüsü olarak kullanılmıştır. Ancak destekleyici üretime bağlı olan Oikos ticareti ile bağlantılı olarak saray ekonomisi, kendi üretimine dayalı malların değiş tokuş yoluyla veya hizmet yükümlüğü karşılığında sağlanmasından ötürü para odaklı ekonominin gelişimini engellemiştir. Bu nedenle madeni para, sadece birkaç ekonomi dalında kendini kabul ettirebilmiştir.
Afrika'da her dönem farklı para değerleri tedavülde olmuştur. Bu değerlerin hepsi değer biriktirme işlevi görmüştür. Ödeme aracı olarak inci, fildişi, sığır ya da Manilla kullanılmıştır. 15. yüzyılda ise köle ticaretinden elde edilen gelirler (özellikle köle alım- satımında kullanılan Manilla halkası) söz konusu olmuştur.

Antik Yunan'da mallar, yerine getirdikleri para fonksiyonlarına göre sınıflandırılmıştır. 

Değer ölçüsü: Sığır
Değer biriktirme: Mücevher
Takas aracı: Şarap, bakır, demir ve köleler
Ödeme aracı: Demir çubuk ve uzun çivi
Bu bağlamda, paranın standartlaşmış kamusal ödemeler için şehir devletlerinde (Polis) belirgin bir öneme sahip olduğunu varsaymak gerekir. İlk madeni paralar MÖ 600' lü yıllarda Batı Anadolu'da darp edilmiştir. Bu paralar gümüş- altın alaşımı/ elektrum/beyaz altından elde edilmiş ve büyük olasılıkla da sadece bölgesel çapta kullanılmıştır. Sikkelerin gümüşten yapılması zorunluluğunun (olağanüstü durumlarda altın ve bronzdan) hâkim olduğu Yunanistan'da madeni para kullanımı hızla artmıştır. Sikkelerin ağırlığı Polis şehri damgasıyla garanti altına alınmıştır.
En önemli para değeri Yunan Drahmisi olup 1831'den 2001 yılına kadar Yunanistan'da kullanılmıştır. MÖ 5. yüzyıl başlarından itibaren de paralı ekonomiden söz edilebilir. Antik monetarizmin merkezi Atina olmuş, para değeri tüm Akdeniz sahasında dolaşmış, bunun temelin

Para politikası, hükûmetin, merkez bankasının ya da para otoritesinin, ekonomiye, para arzı yönetimi ya da döviz piyasası işlemlerini kullanmak yoluyla yön vermesidir. Para teorisi, ekonomi için en uygun (optimal) para politikasının belirlenmesini sağlar.
Para politikasına, genellikle, "genişletici" ya da "daraltıcı" para politikası kavramlarıyla atıfta bulunulur. Genişletici para politikası, ekonomideki toplam para arzının artırılması anlamına gelirken, daraltıcı para politikası, genişletici para politikasının tersine, ekonomideki toplam para arzının azaltılması anlamına gelmektedir. Genişletici para politikası genellikle, ekonomideki durgunluk (resesyon) dönemlerinde ortaya çıkan işsizliği (para arzının artması sonucunda artan para miktarının, "paranın fiyatı" olan faizi düşüreceği varsayımından hareketle) yenmek amacıyla uygulanırken; daraltıcı para politikası, enflasyon oranını (para arzındaki azalışın, paranın fiyatı olan faizleri yükselteceği, yükselen faizin de insanların marjinal tüketim eğilimini azaltıp, marjinal tasarruf eğilimini artıracağı varsayımından hareketle) düşürmek amacıyla uygulanmaktadır.

Enflasyon hedeflemesi, ekonominin genel değişkenlerinin ve verilerinin dikkate alınarak belirli bir dönem için kabul edilebilir bir enflasyon oranının belirlenmesi ve para politikalarının belirlenen orana ulaşacak şekilde yürütülmesidir.
"Enflasyon hedeflemesi kendi içinde 'enflasyon oranı hedeflemesi' ve 'fiyat düzeyi hedeflemesi' olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bazen ikisi de dönüşümlü olarak kullanılabilmektedir. Bu iki uygulama arasındaki farklılıklar nedeniyle enflasyonun mu yoksa fiyat seviyesinin mi hedefleneceği konusunda farklı görüşler vardır. Enflasyon oranı hedeflemesi ya da fiyat düzeyi hedeflemesi arasında bir seçim yapmak, sonuçları açısından, farklılıklar göstermektedir. Para politikasının hedefi, fiyat seviyesi istikrarını sağlamak ise fiyat seviyesi hedeflemesi eğer amaç düşük ve durağan bir enflasyon oranı sağlamak ise enflasyon hedeflemesi rejimi kullanılır. Bu karar verilirken de enflasyon hedeflemesi rejiminin fiyat seviyesinde baz kaymasına (base drift) neden olacağı göz önünde tutulur. Enflasyon hedefli rejimde, geçmiş enflasyon başarısızlıkları gelecek politika faaliyetlerini etkilememektedir. Dolayısıyla enflasyon hedefli politikadaki bu özellik baz kaymasına yol açmaktadır. Bu iki uygulama arasındaki en önemli farkı ise şu şekilde açıklamak mümkündür: Eğer her bir yıla ait hedef, enflasyon oranı ise merkez bankasından önceki yıllardaki hedefine ulaşmadaki başarısızlığını telafi etmesi talep edilmez. Eğer hedef, fiyat düzeyi ya da fiyat düzeyi konusunda izlenecek bir politikaya ait ise o zaman merkez bankası önceki yıllara ait hedeflerde meydana gelen sapmaları telafi etmeye çalışmak zorunda kalacaktır."

Sabit kur, yerel para biriminin değerinin, başka bir para biriminin veya para birimleri sepetinin değerine veya altın gibi başka bir değere bağlandığı kur düzenidir. Ölçü alınan bu değerler yükselip düştükçe bunlara bağlanmış olan yerel para biriminin de değeri değişir. Kur değeri alt ya da üst limit çizgisini geçerse kura müdahale edilir. Sabit kur uygulaması için ülke döviz rezervlerinin yeterli düzeyde ve sürekli dış finans kaynaklı olması gerekir.
Serbestçe başka para birimlerine çevrilebilir (konvertibl) para birim değerinin başka değerlere sabitlenmesi, merkez bankasının alım ve satım işlemleri ile sağlanır. Buna göre merkez bankası yerel para birimiyle ilgili olası arz veya talep kaymalarını, bunları karşılayacak işlemler yaparak dengeler ve yerel para biriminin hedeflenen seviyede (veya aralıkta) kalmasını sağlar.
Sabit kur düzeninin tersi dalgalı kur düzenidir.

Resmi bir kur hedefi olmaksızın döviz kurlarının serbest olarak piyasada belirlendiği, ancak otoritelerin piyasaya döviz satmak ya da piyasadan döviz almak suretiyle kurlara müdahale edebildiği kur rejimidir.

Parasalcılık veya monetarizm, 1976 Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanan Amerikalı iktisatçı Milton Friedman tarafından geliştirilmiş bir teoridir.
Friedman, 1976 yılında “Paranın Miktar Teorisi Üzerine Çalışmalar” başlıklı, editörlüğünü yaptığı bir kitap yayınladı. Bu çalışma ile Friedman, parasalcılığın temel ilkelerini ortaya koymuş oldu. İleriki yıllarda Chicago Üniversitesi'ndeki meslektaşları ve öğrencileri ile birlikte, teorik görüşlerini daha da geliştirdi ve bazı ampirik çalışmalarla bu görüşlerini doğruladı.
Çağdaş iktisadi sorunlardan biri olan enflasyon konusu üzerinedir ve enflasyonun temel nedeni olarak para arzının hükûmetlerce gereksiz yere ve aşırı ölçüde artırılmasını belirtmektedir. Parasalcılara göre, ekonomideki istikrarsızlıkların birçoğu parasal kökenlidir. Bu nedenle para politikasının iktisadi sorunlara karşı, diğer iktisat politikası araçlarından daha etkili olduğunu düşünmektedirler. Bu görüşlerini özetle " Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur" sözüyle ifade ederler.

Parasalcı yaklaşım, 1950'ler ve 1960'larda Milton Friedman'ın miktar teorisini yeniden yorumlamasıyla sistematik çerçeve kazanmıştır. Friedman ve Anna J. Schwartz'ın ABD para tarihi çalışması, parasal şokların konjonktür üzerindeki etkilerine dair ampirik kanıt sundu. Friedman'ın 1968 tarihli makalesi ve 1970'teki konuşması, parasalcı karşı-devrimi ve politika önerilerini özetledi.

Para arzındaki büyüme oranı ile nominal gelirin büyüme oranı arasında çok kesin olmamakla birlikte bir ilişki bulunmaktadır.
Bu ilişki çok kesin değildir çünkü para arzındaki artışların geliri etkilemesi zaman alır. Ayrıca, bunun ne kadar süreceği de belli değildir.
Ortalama olarak para arzındaki artış, nominal gelirleri yaklaşık 6 ve 9 ay arasında geçecek bir süre sonunda etkiler.
Nominal gelirin büyüme oranındaki artış etkisi, kısa dönemde (5 veya 10 ay kadar bir sürede) ilk olarak üretim üzerinde görülür. Bu daha sonra, 10 ayı aşan bir sürede, fiyatlara yansır.
Ortalama olarak, para arzındaki artış ile enflasyon arasındaki toplam gecikme 12-18 ay arasındadır. (Kaynak: Macesich, 1983: 3-4).
Parasalcılar, para arzındaki değişimlerin ekonomi üzerinde uzun ve değişken gecikmelerle etkili olduğunu vurgular; bu nedenle tek bir sabit gecikme yoktur ve dönemlere göre değişebilir. Temel ilişki, para arzı artışlarının önce toplam harcamalar ve üretim üzerinde, daha sonra fiyatlar genel seviyesinde etkiler yaratmasıdır.

Bu ilkeleri ile klasik iktisatçıların açıkladıkları miktar teorisini yeniden ön plana çıkarmıştır. Bununla birlikte parasalcılar, Klasik Miktar Teorisi'ni bazı yönlerden eleştirmişler ve bu teorinin enflasyonu açıklamak için yeterli olmadığını öne sürmüşlerdir. Parasalcılara göre, MV=PT şeklinde ifade edilen klasik miktar teorisi formülünde yer alan paranın dolaşım hızı (V) sabit değil, aksine bazı değişkenlerin istikrarlı bir fonksiyonudur. Friedman' ın analizleri ile geliştirilen parasalcılığa aynı zamanda “Modern Miktar teorisi” adı da verilmektedirKlasik miktar teorisinin MV=PT formülasyonu Irving Fisher tarafından sistematikleştirilmiştir; parasalcılar bu çerçeveyi modern para talebi ve hız dinamikleri ile güncellemiştir.

Parasalcılar, serbest piyasa ekonomisinin kendi iç dinamiği sayesinde istikrarlı bir model olduğunu savunmakla birlikte, klasik iktisatçılardan farklı olarak ekonominin her zaman tam istihdam düzeyinde olmayacağını kabul etmektedirler. Parasalcılar, insanların daha iyi bir iş arama veya işsizlik yardımından yararlanmaları neticesinde belirli bir süre işsiz kalabileceklerini, böylece ekonomide her an bir “doğal işsizlik” olabileceğini öne sürmüşlerdir. Parasalcılık, esasen klasik iktisatın temel ilkelerini aynen kabul etmekle birlikte, ondan başlıca iki noktada ayrılmaktadır:

Klasik miktar teorisi açıklaması yetersizdir.
Ekonomi her zaman tam istihdam düzeyinde dengede değildir; doğal işsizlik hipotezi.(Ekonomi içinde potansiyel üretim gücü fiili üretim gücüne eşitlendiğinde yani %100 üretim kapasitesinde bile işsizlik olabilir buna doğal işsizlik denir.)
Klasik iktisat ve parasalcılık arasındaki bu iki temel farklılığa rağmen her iki teori de enflasyonun en önemli kaynağının para arzındaki artışlar olduğunu kabul etmektedir. Parasalcılara göre enflasyonu kontrol altına almak için en etkin araç para politikasıdır. Para arzındaki değişmeler, para talebinden bağımsız bir şekilde para otoritesince belirlenir. Ancak para otoritesinin bu gücünün sık sık değişen para artış hızları şeklinde uygulanması istikrar değil, istikrarsızlık getirir. Parasalcılar, bu istikrarsızlıkları önlemek için para arzının belirli bir oranda ve ekonomideki gelişmelerle orantılı olarak kademeli bir şekilde artırılmasını önermektedir.
Friedman, ekonomide uzun dönemde doğal işsizlik oranı etrafında denge olduğunu, enflasyon ile işsizlik arasında kalıcı bir değiş-tokuş bulunmadığını savunmuştur; bu yaklaşım Phillips eğrisinin uzun dönemde dikey olduğu sonucuna yol açar.

Parasalcılar, para arzının ekonominin uzun dönem büyüme oranına paralel, öngörülebilir ve sabit bir oranda artırılmasını önerir (parasal kural). Amaç, keyfî ve sık müdahalelerden doğan dalgalanmaları azaltmaktır. Bu yaklaşım, 1970'lerin yüksek enflasyon koşullarında birçok ülkede para politikası tasarımını etkilemiştir.

Keynesyen ve Yeni Keynesyen iktisatçılar, paranın dolaşım hızının istikrarlı olmadığı dönemlerde para arzı hedeflemesinin zayıf performans gösterebileceğini savunmuştur. Ayrıca parasalcı kuralların, finansal yenilikler ve beklentilerdeki değişimler karşısında esnekliğinin sınırlı olabileceği belirtilmiştir.

Miktar teorisi
Phillips eğrisi

Aftalion, Florin; Poncet, Patrice (1992). Monetarizm. Lerzan Özkale tarafından çevrildi. İletişim Yayınları (Cep Üniversitesi). ISBN 978-9754703542.

Paul Anthony Samuelson, (15 Mayıs 1915, Gary, Indiana ABD - 13 Aralık 2009 Belmont, Massachusetts), Amerikalı iktisatçı.

1970'te Nobel Ekonomi Ödülü'nü alan Samuelson, siyaset alanında da tanınmıştır. Chicago Üniversitesi'nde iktisat tahsili yaparak, 1935'te buradan, 1941'de de Harvard Üniversitesi'nden diploma aldı. 1940'tan sonra Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'de ekonomi öğretmenliği yaptı. 1947'de Amerikan Ekonomik Derneğinin ilk olarak verdiği Bates Clark Madalyasını kazandı. 1951'de Amerikan Ekonometri Derneğinin başkanlığına ve bu derneğin yayımladığı Ekonometri dergisinin editörlüğüne seçildi. Bu tarihten sonra yazdığı makalelerle, ortaya çıkan ekonomik problemlerin çözüm yollarına işaret etti. Devletin, bilgisine, yol göstericiliğine önem verdiği bir kişi oldu.

Samuelson'un ilk çalışmaları, "Foundations of Economics Analysis (Ekonomik Analizin Temelleri)" adlı kitabında toplanmıştı. Bu kitapta, ekonomi hakkında bazı anafikirler ileri sürerek genel iktisat konularına temas etmiştir. 1954'te yayınladığı bültenlerle doğrusal programlama, mevduat temayülü, çarpan-hızlandıran bağlantısı ve ekonometriyle alakalı problemlere çözüm yolları gösterdi. Daha sonra çeşitli yayın organlarında neşredilen makalelerinde, serbest ticaret şartları ve üretim konularında bazı tavsiyelerde bulundu. İngiliz iktisatçısı John Maynard Keynes'in fikirleri üzerinde çalışma yapanların en önemlilerinden olan Samuelson, ekonomik stabilizasyon sahasında da makaleler yazmıştır.

1939 : Interaction Between the Multiplier Analysis and the Principle of Acceleration - Review of Economics and Statistics
1947 : Foundations of Economics Analysis
1948 : Economics: an Introductory Analysis - 1948'den 1983'e kadar çok sayıda edisyon 1985'ten sonra William D. Nordhaus ile birlikte. En son 2004 18. edisyon ISBN 0-07-074741-5.
1953 : Balanced Growth Under Constant Returns to Scale - R.M. Solow ile birlikte), Econometrica
1955 : Readings in Economics
1958 : Linear Programming and Economic Analysis () Robert Dorfman ve Robert M. Solow ile birlikte., McGraw-Hill
1966 : The Pasinetti Paradox in Neoclassical and More General Models (F. Modigliani ile birlikte), Review of Economics and Statistics
The Collected Scientific Papers of Paul A. Samuelson, MIT Press
Cilt 1 ve 2, 1937-1964 ortasina kadar(1966)
Cilt 3. 1964 ortasi -1970 (1970)
Cilt 4, 1971-76 (1977)
Cilt 5, 1977-1985 (1986)
Cilt 6 & 7, 1986- (hazırlanmakta)

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Ekonomik Düşünce Tarihi biyografisi  (İngilizce)
Nobel e-müzesinde biyografyası 2 Aralık 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Penguin Books Birleşik Krallık'ta kurulu bir yayınevidir. 1935 yılında Allen Lane tarafından The Bodley Head yayınevinin bir kolu olarak kurulmuş ve ertesi yıl bağımsız bir şirket olmuştur. Penguen yayınevi 1930'larda ucuz cep kitapları basarak ve bunları çeşitli zincir dükkanlarda geniş çaplı olarak dağıtarak kitap yayımcılığında çığır açmıştır. Penguin'in başarısı ciddi kitaplar için büyük kitlelerin ilgilendiğini göstermiştir. Penguen ayrıca siyaset, sanat  ve bilim üzerine bastığı kitaplarla Birleşik Krallık'ta kamuoyunda etkili olmuştur.
Penguin Books artık 2013 yılında iki büyük yayımevinin birleşmesi ile oluşan dünya çapında kitap pazarlayan Penguin Random House'un bir parçasıdır.

Ann Godoff tarafından kurulan Penguin Press, 2003 yılında yayıncılığa başladı. Odak noktaları kaliteli kurgu dışı ve edebi kurgu eserlerdir. Yayınladıkları eserler dört Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği ödülü, bir Ulusal Kitap Ödülü ve en sonuncusu 2016'da olmak üzere beş Pulitzer Ödülü kazandı.

Penguin Group

Piyasa başarısızlığı, mal ve hizmetlerin serbest piyasa tarafından tahsisinin Pareto verimliliğine sahip olmaması ve genellikle net ekonomik değer kaybına yol açtığı bir durumdur. Piyasa başarısızlıkları, bireylerin saf kişisel çıkarları artırmalarının, toplumsal açıdan bakıldığında geliştirilebilecek verimli olmayan sonuçlara yol açtığı senaryolar olarak görülebilir. Terimin ekonomistler tarafından ilk olarak 1958'de kullanılması karşın konsept Victoria dönemi filozofu Henry Sidgwick'e kadar uzanıyordu. Piyasa başarısızlıkları genellikle kamu malları, zaman tutarsız tercihler, bilgi asimetrileri, rekabetçi olmayan pazarlar, ana temsilci sorunları veya dışsallıklarla ilişkilidir.

Market Failures 26 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – in Price Theory, an intermediate text by David D. Friedman

Piyasa ekonomisi; yatırım, üretim ve dağıtım ile ilgili kararların arz ve talebe dayalı olduğu, mal ve hizmet fiyatlarının serbest fiyat sistemi içinde belirlendiği ekonomidir. Çoğu mevcut piyasa ekonomisi belirli bir derece kadar ekonomik planlama veya devletin ekonomik aktiviteleri yönlendirmesini içerir ve dolayısıyla karma ekonomi olarak sınıflandırılır. Piyasa ekonomisi terimi bazen serbest piyasa ekonomisi ile eşanlamlı kullanılır, ancak serbest piyasa ekonomisi ayrıca laissez-faire veya serbest piyasa anarşizmini ifade eder. Piyasa ekonomisi çeşitli kooperatif türlerinin, kolektif veya özerk devlet kurumlarının bulunduğu bir serbest fiyat sisteminde de var olabilir. Piyasaların devlet tarafından gerekli şartlarda müdahaleye uğradığı sistem ise sosyal piyasa ekonomisidir.

Kapitalizm
Ekonomik liberalizm
Serbest piyasa
Sosyal piyasa ekonomisi
Serbest piyasa anarşizmi
Laissez-faire
Piyasa liberalizmi

Piyasa sosyalizmi veya pazar sosyalizmi, piyasa ekonomisi çerçevesinde üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini içeren bir ekonomik sistem türüdür. Böyle bir sistem için, genellikle kooperatif işletmeleri ve bazen de kamu veya özel işletmelerin bir karmasından oluşan çeşitli modeller mevcuttur. Piyasa mekanizmasını bir tür ekonomik planlamayla ikame eden ve tarih boyunca kendini sosyalist olarak tanımlayan ekonomilerin çoğunluğunun aksine, piyasa sosyalistleri sermaye mallarının ve üretim araçlarının tahsisini yönlendirmek için arz ve talep sinyallerinin kullanımını sürdürmek isterler. Böyle bir sistemde, toplumsal mülkiyette olan işletmelerin devlet mülkiyetinde olup olmamasına veya işçi kooperatifleri olarak işletilip işletilmemesine bağlı olarak kârlar, çeşitli şekillerde doğrudan çalışanları ödüllendirmek, kamu finansmanının kaynağı olarak toplumun bütününe aktarılmak veya halka sosyal temettü olarak dağıtılmak üzere kullanılabilir.
Piyasa sosyalizmi, karma ekonomi kavramından ayırt edilebilir; çünkü çoğu piyasa sosyalizmi modeli, karma ekonominin aksine, eksiksiz ve kendi kendini düzenleyen sistemler önermektedir. Sosyal demokrasi, vergi, sübvansiyon ve sosyal refah programları gibi politika önlemleriyle daha fazla ekonomik istikrar ve eşitlik sağlamayı hedeflerken, piyasa sosyalizmi, benzer hedeflere işletme sahipliği ve yönetim modellerini değiştirerek ulaşmayı hedefler.
"Piyasa sosyalizmi" terimi, ancak 1920'lerdeki sosyalist hesaplama tartışması sırasında ortaya çıkmış olsa da, Ricardocu sosyalist ekonomistler ve mutualist filozoflar da dahil olmak üzere Marx öncesi bir dizi sosyalist, sosyalizmi klasik ekonominin piyasa prensiplerinin doğal bir gelişimi olarak görmüş ve serbest piyasa ekonomisinde rekabet edecek kooperatif işletmelerinin kurulmasını önermiştir. Bu tür önerilerin amacı, bireylerin emeklerinin tam ürününü almalarına izin vererek sömürüyü ortadan kaldırmak ve aynı zamanda mülkiyetin ve servetin küçük bir özel mülk sahibi sınıfının elinde toplanmasının piyasa bozucu etkilerini ortadan kaldırmaktı.
Bazen "piyasa sosyalizmi" olarak tanımlansa da Lange modeli, piyasanın simüle edildiği bir planlama biçimidir. Bu modelde, merkezi bir planlama kurulu, faktör piyasası işlemlerini simüle ederek yatırım ve sermaye mallarını tahsis ederken, emek ve tüketim malları piyasalar aracılığıyla dağıtılır. Sistem, sosyalist bir ekonominin ne doğal birimlerle hesaplamalarla ne de ekonomik koordinasyon için bir dizi eşzamanlı denklemler sistemini çözerek işleyebileceğine inanan sosyalist ekonomistler tarafından tasarlanmıştır.
Piyasa sosyalist ekonomilerini hayata geçirmeye yönelik girişimler, teorisyenlerinin öngördüğü önlemleri ancak kısmen uygulamaya koyabilmiştir. Bununla birlikte terim, bazen Macaristan'ın Yeni Ekonomik Mekanizması, Yugoslavya ekonomisi, Perestroyka ve Çin'in ekonomik reformları ile Lenin'in Yeni Ekonomi Politikası da dahil olmak üzere Doğu Bloku'ndaki çeşitli liberalizasyon girişimlerinin sonuçlarını tanımlamak için kullanılmıştır.

Piyasa sosyalizminin ana teorik temeli, diğer üretim tarzlarında mevcut olan artık değerin kamulaştırılmasının reddedilmesidir. Piyasayı destekleyen sosyalist teoriler, üretim araçlarının kamusal veya karşılıklı mülkiyetiyle birlikte serbest piyasayı savunan Ricardocu sosyalistlere ve anarşist iktisatçılara kadar uzanır.
Erken dönem piyasa sosyalizminin savunucuları arasında Ricardocu sosyalist iktisatçılar, klasik liberal filozof John Stuart Mill ve anarşist filozof Pierre-Joseph Proudhon yer alır. Bu sosyalizm modelleri, sömürü, özel mülkiyet ve yabancılaşmış emeğin neden olduğu çarpıklıkları ortadan kaldırarak piyasa mekanizmasını ve serbest fiyat sistemini mükemmelleştirmeyi veya iyileştirmeyi içeriyordu.
Piyasa sosyalizminin bu biçimi, herhangi bir planlamacı kadro içermediği için serbest piyasa sosyalizmi olarak adlandırılmıştır.  
John Stuart Mill
Mill'in erken dönem ekonomi felsefesi, daha sosyalist bir eğilime doğru yöneldiği kapitalist serbest piyasalardan biriydi; Politik Ekonominin İlkeleri adlı eserine sosyalist bir bakış açısını ve bazı sosyalist davaları savunan bölümler eklemiştir. Bu revize edilmiş çalışmada, ücretli emek sisteminin ortadan kaldırılarak yerine kooperatif ücret sisteminin getirilmesi yönündeki radikal öneri de yer almıştır. Bununla birlikte, düz oranlı vergilendirme fikrine ilişkin görüşlerini korumuş; ancak kitabın üçüncü baskısında, kendisinin desteklediği kazanılmamış gelirler üzerindeki kısıtlamalarla, desteklemediği kazanılmış gelirler üzerindeki kısıtlamalar arasındaki farkı yansıtacak şekilde bir değişiklik yapmıştır.
1848'de ilk kez yayınlanan Politik Ekonominin İlkeleri, o dönemde ekonomi üzerine yazılmış en çok okunan kitaplardan biriydi. Adam Smith'in daha önce Ulusların Zenginliği adlı eseriyle yaptığı gibi, Mill'in bu eseri de iktisat eğitiminde hakim bir eser haline geldi. Oxford Üniversitesi özelinde bu eser, yerini 1919'da yayımlanan Alfred Marshall'ın Ekonominin Prensipleri kitabına bırakana dek standart ders kitabı olarak kalmıştır.

Kitabın sonraki baskılarında Mill, "ekonomik teori açısından bakıldığında, teorik olarak sosyalist politikalara dayalı bir ekonomik düzeni engelleyen ilkesel hiçbir şey yoktur" diye savunacaktı. Mill ayrıca kapitalist işletmelerin yerini işçi kooperatiflerinin almasını şu sözlerle savunmuştur:Eğer insanlık gelişmeye devam ederse, sonunda hakim olması beklenen ortaklık biçimi, yönetici olan kapitalist ile yönetimde söz hakkı olmayan çalışanlar arasındaki ilişki değil, işçilerin kendi aralarında eşitlik temelinde kurdukları, faaliyetlerini yürüttükleri sermayenin kolektif sahibi oldukları ve kendilerinin seçip görevden alabildikleri yöneticilerin altında çalıştıkları bir ortaklıktır.Mill, sonraki düşüncelerinde, kapitalist şirketlerin istihdam-ücret ilişkisi yerine; açık bir piyasada işçilerin kendileri tarafından yönetilen işletmelere dayalı kooperatif bir ekonomik düzeni savunmuştur.
Mutualizm

Pierre-Joseph Proudhon, mevcut mülkiyet haklarının, sübvansiyonların, şirketlerin, bankacılığın ve kira gelirlerinin meşruiyetine saldıran mutualizm adlı teorik bir sistem geliştirmiştir. Proudhon, insanların eşit güçle piyasaya gireceği ve ücretli köleliğin ortadan kalktığı adem-i merkeziyetçi bir piyasa öngörmüştür. Mutualizmin savunucuları, kooperatiflerin, kredi birliklerinin ve diğer işçi mülkiyeti biçimlerinin devlet denetimine girmeden de sürdürülebilir hale geleceğine inanır. "Piyasa sosyalizmi" terimi, serbest piyasaların işçilere yardım ettiğini ve kapitalistleri zayıflattığını savunan bazı bireyci anarşist eserleri tanımlamak için de kullanılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde bireyci anarşizm
Amerikalı anarşist tarihçi Eunice Minette Schuster'e göre, "açıktır ki ... Proudhoncu anarşizm, Amerika Birleşik Devletleri'nde en geç 1848'den itibaren mevcuttu ve Josiah Warren ve Stephen Pearl Andrews'un bireyci anarşizmi ile olan yakınlığının farkında değildi. ... William B. Greene, bu Proudhoncu mutualizmi en saf ve en sistematik biçimde sunmuştur." Josiah Warren, ilk Amerikalı anarşist olarak kabul edilir ve 1833 yılında editörlüğünü yaptığı dört sayfalık haftalık gazete The Peaceful Revolutionist, yayımlanan ilk anarşist süreli yayındı. Warren, bu girişim için kendi matbaasını kurmuş, kendi harflerini dökmüş ve kendi baskı kalıplarını yapmıştır.
Robert Owen'ın bir takipçisi olan Josiah Warren, Owen'ın Indiana, New Harmony’deki topluluğuna katılmıştır. Warren, "maliyet, fiyatın sınırıdır " ifadesini türetmiştir; buradaki "maliyet" ödenen parasal fiyatı değil, ürünü üretmek için harcanan emeği ifade ediyordu. Buradan hareketle Warren, insanlara kaç saat çalıştıklarını gösteren sertifikalarla ödeme yapılan bir sistem önermiştir. Kişiler bu sertifikaları yerel ‘zaman mağazalarında’, üretimi aynı miktarda zaman alan mallarla takas edebiliyorlardı. Warren, Cincinnati Zaman Mağazası adında deneysel bir yer kurarak bu teorilerini test etmiştir. Bu mağazada ticaret, emek verme vaadiyle desteklenen senetler aracılığıyla kolaylaştırılıyordu. Mağaza başarılı olmuş ve üç yıl boyunca faaliyet gösterdikten sonra, Warren'ın mutualizm esasına dayalı koloniler kurma çalışmalarına devam edebilmesi için kapatılmıştır. Bu koloniler arasında Ohio’daki Utopia kasabası ve New York’taki Modern Zamanlar adlı topluluk da vardı. Warren, 1852'de yayınlanan Stephen Pearl Andrews'un The Science of Society adlı eserinin, kendi teorilerinin en açık ve eksiksiz sunumu olduğunu belirtmiştir.
Daha sonra Benjamin Tucker, Warren ve Proudhon'un iktisadi fikirlerini sentezleyerek bunları Liberty adlı dergide "Anarşist Sosyalizm" adıyla yayımlamıştır. Tucker şöyle der: "Bir sınıf insanın geçinmek için emeklerini satmaya mahkûm olması, diğer bir sınıfın ise emek olmayan bir şeyi satma ayrıcalığına yasal olarak sahip olması sayesinde çalışma zorunluluğundan kurtulması gerçeği... Ben de böyle bir duruma herkes kadar karşıyım. Ancak ayrıcalığı kaldırdığınız anda ... her insan, diğer emekçilerle takas yapan bir emekçi olacaktır. Anarşist-sosyalizmin ortadan kaldırmayı amaçladığı şey tefeciliktir ... sermayeyi ödülünden mahrum bırakmak ister.” Tucker gibi Amerikalı bireyci anarşistler, kendilerini ekonomik olarak piyasa sosyalisti, politik olarak bireyci olarak görürken, "anarşist sosyalizm" veya "bireyci anarşizmlerinin” "tutarlı Manchesterizm" olduğunu savunmuşlardır. Modern piyasa anarşizmi, bu tür piyasa sosyalizmi teorilerinin yeniden canlanmasına dayanmaktadır.

20. yüzyılın başlarından itibaren, neoklasik ekonomi teorisi, piyasa sosyalizminin daha kapsamlı modelleri için teorik temel sağladı. Erken neoklasik sosyalizm modelleri, Pareto verimliliğine ulaşmak için fiyatları marjinal maliyete eşitleyen bir merkezi planlama kurulunu içeriyordu. Bu erken modeller geleneksel piyasalara dayanmasa da, finansal fiyatları ve hesaplamaları kullanmaları nedeniyle "piyasa sosyalisti" olarak adlandırıldılar. Piyasa sosyalizmine yönelik alternatif taslaklar, toplumsal mülkiyetteki işletmelerin veya üretici kooperatiflerinin kârl

Ragnar Anton Kittil Frisch, (d. 3 Mart 1895, Oslo, Norveç - ö. 31 Ocak 1973, Oslo), Norveçli iktisatçı.
1969'da ilk defa verilen Nobel İktisat Ödülü'nü, özellikle ekonometri bilim dalının kurucusu olması nedeniyle kazanmıştır.

Ragnar Frisch okulu bitirince babasının kuyumculuk firmasında çırak olarak hayata atıldı. Ustalık brövesi alıncaya kadar Oslo Üniversitesi'nde en kısa ve en kolay bir branş olarak gördüğü iktisat bölümüne devam etti. 1919'da üniversite iktisat master diplomasını aldı. Ertesi yıl ustalık unvanı alıp babasının firmasına ortak olarak katıldı. 1920-1923'te Oslo Üniversitesi'nden bulduğu bir bursla iktisat ve matematik mezuniyet üstü çalışmaları için Fransa ve İngiltere'ye gitti. 1923'te ciddi olarak akademik kariyere girdi ve 1925'te Oslo Üniversitesi'nden matematik ve istatistik üzerinde bir doktora kazandı. Akademik kariyerde ilerlerken, 1927'de Birleşik Amerika'ya Rockefeller bursu ile gitti. 1931'de Oslo Üniversitesi'nde profesör oldu. 1932'de aynı üniversitede Rockafeller finansmani ile İktisat Enstitüsü'nü kurdu ve bu kurumun ilk araştırma direktörü olarak tayin edildi. Bu görevlerine emekliliğine kadar devam etti.

Frisch, iktisadın bir modern bilim dalı olarak ortaya çıkmasının temelini sağlayanların başında geldiği kuşkusuzca söylenebilir. İktisadın matematiksel ifadesi alanında birkaç gayet çok değerli temel katkıda bulunmuştur ve yeni ekonomik kavramlara şahsen özel isimler vermiştir. 1926'da tüketim teorisini yeni-Walrasiyen matematik baza Frisch koymuştur. 1965'te üretim teorisini formalize etmiştir. 1927'de zaman serileri üzerine, 1934'te doğrusal regresyon üzerine çalışmalar yaparak, 1930'da Econometrics Society (Ekonometri Kurumu)nu Frisch kurmuş ve bu kurumun yayın organı olan Econometrica dergisinin editörlüğünü 20 yıl kendisi yapmıştır. Makro ekonomi teriminin adını 1933'te Frisch vermiştir. 1933'te ekonomik dalgalanmaları darbeyle-yayılması üzerinde yaptığı çalışmalar modern Klasik konjonktür dalgalanması teorisinin temelini sağlamaktadır. Modern devlet sosyal muhasebesi ve iktisat planlaması alanlarında ekonometrik modellemenin başrol oynamasında Frisch'in rolü çok büyüktür. 1993'te Fredrick Waugh ile birlikte tanınmış Frisch-Waugh teoremini ortaya çıkartmıştır.

1932: New Methods of Measuring Marginal Utility
1951: Mixed Linear and Quadratic Programing by the Multiplex Method
1956: Macroeconomics and Linear Programing
1970: Econometrics in the World of Today

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Nobel e-müzesinde otobiyografisi5 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nobel Ödülü töreninde Ragnar Frisch takdimi - Nobel-winners.com websitesinde 27 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Rasyonel bekleyişler veya rasyonel beklentiler birçok makroekonomik modelde kullanılan bir varsayımdır, ayrıca modern ekonomi ve oyun kuramının diğer alanlarında ve rasyonel seçim teorisinin diğer uygulamalarında da kullanılır. Rasyonel beklentiler makroekonominin, ekonomik beklentilerini değerlendirmek için sahip olduğu en uygun modellerindendir. İşçilerin, tüketicilerin ve şirketlerin gelecekteki ekonomik durumlar hakkındaki beklentileri, bu modelin önemli bir parçasıdır.

Oyun kuramı
Genel denge teorisi

Maarten C. W. Janssen (1993) "Microfoundations: A Critical Inquiry". Routledge.
Hanish C. Lodhia (2005) "The Irrationality of Rational Expectations - An Exploration into Economic Fallacy". 1st Edition, Warwick University Press, UK.
John F. Muth (1961) "Rational Expectations and the Theory of Price Movements" reprinted in The new classical macroeconomics. Volume 1. (1992): 3-23 (International Library of Critical Writings in Economics, vol. 19. Aldershot, UK: Elgar.)
Thomas J. Sargent (1987). "Rational expectations," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 4, pp. 76–79.
N.E. Savin (1987). "Rational expectations: econometric implications," The New Palgrave: A Dictionary of Economics, v. 4, pp. 79–85.

Concise Encyclopedia of Economics dergisinde yayımlanmış Thomas Sargent'ın bir makalesi24 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Refah iktisadı, bir makroekonominin kaynak dağıtım verimini ve onun gelir dağılımını beraberce belirlemek üzere mikroekonomik teknikler kullanan bir iktisat dalıdır.
Bir toplumu oluşturan bireylerin iktisadi etkinliklerini incelemek aracılığıyla toplumsal refah seviyesini en yükseğe çıkarmaya çalışır.
Refah iktisadı, grupların, toplulukların veya halkların refahı ile değil de bireylerin refahı ile ilgilenir; ölçümün temel birimini birey olarak kabul eder. Buna ek olarak yapılan diğer varsayımlar da: Bireylerin kendi refahlarını yönetmede en iyi yöneticiler olduğu, insanların daha yüksek refah seviyesini daha düşük refah seviyesine yeğlediği ve refahın gerek parasal ölçülerle gerekse göreceli tercihlerle yeterli derecede ölçülebildiği varsayımlarıdır.
Toplumsal refah, toplumun genel faydalanırlık (İngilizce: utilitarian) durumu ile ilgilenir. Genelde toplumdaki tüm bireylerin refahlarının toplamı olarak tanımlanır. Refah, lira veya "fayda" cinsinden sayıl olarak da ölçülebilir, göreceli fayda cinsinden sıral olarak da ölçülebilir. Sayıl yöntem günümüzde nadiren kullanılır; bunun sebeplerinden biri toplama sorunlarının yöntemin güvenilirliğini azaltması, bir diğeri de yöntemin temelinde yatan cüretkâr varsayımlardır.
Refah iktisadının odaklandığı iki nokta vardır: iktisadi verimlilik ve gelir dağılımı. İktisadi verimlilik büyük ölçüde pozitif niteliklidir ve "pastanın büyüklüğü" ile ilgilenir. Gelir dağılımı ise çok daha düzgüseldir ve "pastanın nasıl bölüneceği" ile ilgilenir.

Refah devleti
Arrow'un İmkânsızlık Kuramı
Mikroekonomi
Pareto verimliliği
Gini katsayısı
Lorenz eğrisi
Toplumsal refah
Milli Gelir (milli gelir muhasebesi)
Sustainable National Income at wikinfo

Arrow, K. (1951, 2nd ed., 1963), Social Choice and Individual Values, Yale University Press, New Haven.
Atkinson, A. (1975) The Economics of Inequality, Oxford University Press, London.
Little, I. (1973) A Critique of Welfare Economics, 2nd edition, Oxford University Press, London.
O'Connell, J. (1982) Welfare Economic Theory, Auburn House Publishing, Boston.
Just, R. et al. (2004) The Welfare Economics of Public Policy, Edward Elgar Publishing, Cheltenham and Northampton.
Samuelson, P.A. (1947, Enlarged ed. 1983). "Welfare Economics," Foundations of Economic Analysis, Harvard University Press, Cambridge, MA, ch. VIII, pp. 203–53.

Rekabet, üstünlük sağlama amacı ile rakiplere karşı yürütülen yarışma etkinliklerinin bütünüdür. Bu terim işletmecilik, iktisat, çevrebilim, spor ve sanat dallarını da içeren alanlarda sıkça kullanılır. Rekabet iki ya da daha çok güç, kuruluş, işletme, sistem, birey ya da grup arasında yeralabilir.
Rekabet, içsel ya da dışsal getirileri de içeren çeşitli sonuçlara yol açabilir. Bazı alanlardaki rekabet (ve sonuçları), bireylerin ya da toplumların yaşam savaşını ya da hayatta kalma ihtimalini doğrudan etkileyebilir (örneğin kaynak ya da toprak kazanımları). Diğer bazı alanlardaki (örneğin piyasa alanı ya da siyasi alandaki) rekabet (ve sonuçları) ise belirli bir tarihsel andaki toplumsal değerlerin sonucu olarak ortaya çıkmış olup, temel olarak bireysel ve toplumsal yaşamın niteliğini etkiler. Rekabetin sonuçları arasında kazanan tarafa sunulan armağan, ödül, plaket, kuşak ve övgüler yer alabilir.

Rekabet kelimesi Arapçada "denetim, kontrol, gözetmek, dikkat etmek, gözünü ayırmamak" anlamlarındaki raqābat ("rqb") kelimesinden türemiştir. Kelimenin Türkçe modern anlamı "birini (rakibi) gözetim altında tutma" anlamından türemiş olmalıdır. Rekabette önemli olan kavram kısıtlılıktır. kısıtlılık rekabetin nedenidir.

Resesyon ya da durgunluk, ekonomik faaliyetlerde genel bir düşüş olduğunda ortaya çıkan bir iş döngüsü daralmasıdır. Durgunluklar genellikle harcamalarda yaygın bir düşüş (olumsuz bir talep şoku) olduğunda ortaya çıkar. Bu durum finansal kriz, dış ticaret şoku, olumsuz arz şoku, ekonomik balonun patlaması, büyük ölçekli insan kaynaklı veya doğal afet (örneğin pandemi) gibi çeşitli olaylar tarafından tetiklenebilir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde resesyon, "ekonomik faaliyetlerde piyasa geneline yayılan, birkaç aydan uzun süren, normalde reel GSYH, reel gelir, istihdam, sanayi üretimi ve toptan-perakende satışlarda görülen önemli bir düşüş" olarak tanımlanmaktadır." Avrupa Birliği de benzer bir tanım benimsemiştir. Birleşik Krallık'ta resesyon, iki çeyrek üst üste negatif ekonomik büyüme olarak tanımlanmaktadır.
Hükümetler durgunluklara genellikle para arzını artırmak ve faiz oranlarını düşürmek veya devlet harcamalarını artırmak ve vergilendirmeyi azaltmak gibi genişletici makroekonomik politikalar benimseyerek yanıt verirler.

İşsizlik özellikle durgunluk dönemlerinde yüksektir. Neoklasik paradigma içinde çalışan birçok ekonomist, doğal bir işsizlik oranı olduğunu ve bu oranın gerçek işsizlik oranından çıkarıldığında durgunluk sırasında GSYİH açığını tahmin etmek için kullanılabileceğini savunmaktadır. Diğer bir deyişle, işsizlik hiçbir zaman %0'a ulaşmaz, bu nedenle "doğal oranı" aşmadığı sürece bir ekonominin sağlığı için olumsuz bir gösterge değildir, ancak işsizlik oranındaki fazlalık doğrudan GSYH'de bir kayba karşılık gelir.
Durgunluğun istihdam üzerindeki tam etkisi birkaç çeyrek dönem boyunca hissedilmeyebilir. İngiltere'de 1980'ler ve 1990'larda yaşanan durgunluklardan sonra işsizliğin eski seviyelerine düşmesi beş yıl sürmüştür. İstihdam ayrımcılığı iddiaları durgunluk sırasında artmaktadır.

Verimlilik durgunluğun ilk aşamalarında düşme eğilimindedir, daha sonra zayıf firmalar kapandıkça tekrar yükselir. Verimlilikteki düşüş, Brexit nedeniyle Birleşik Krallık genelinde gözlemlenen ve bölgede mini bir durgunluk yaratabilecek verimlilik kaybı gibi çeşitli makro-ekonomik faktörlere de bağlanabilir. COVID-19 gibi küresel salgınlar, küresel tedarik zincirini bozdukları veya malların, hizmetlerin ve insanların hareketini engelledikleri için başka bir örnek olabilir.
Durgunluklar aynı zamanda rekabete aykırı birleşmeler için de fırsatlar sunmuş ve bu durum ekonominin geneli üzerinde olumsuz etki yaratmıştır; 1930'larda Amerika Birleşik Devletleri'nde rekabet politikasının askıya alınması Büyük Buhran'ı uzatmış olabilir.

Maaş ve ücretlere bağımlı olan kişilerin yaşam standartları, sabit gelire veya sosyal yardımlara bağımlı olanlara göre durgunluklardan daha az etkilenir. İş kaybının ailelerin istikrarı ve bireylerin sağlık ve refahı üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu bilinmektedir. Resesyon, hükûmetlerin gelirlerinde azalmaya neden olabilir. Bu da kamu hizmetlerinde kesintilere yol açabilir. Özellikle sosyal yardım, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi alanlarda kaynak sıkıntısı yaşanabilir. Bu durum, dezavantajlı grupları ve ihtiyaç sahiplerini daha da etkileyecektir.

Riskten kaçınma, kaybetme ihtimalini elimine etmek. Uygulamada riskten kaçınma, yeni bir ürün tanıtımı yapmamak, var olan ürünün üretimini sonlandırmak, bazı faaliyetleri durdurmak veya belirli bir tehlike bulundurmayan işyeri yerleşkesi seçmek gibi anlamlara gelir. Örneğin, bazı yabancı ülkeler vardır ki Amerikan ticari işletmeleri bu ülkelere yatırım yapmazlar. Bu firmalar kâr etme girişiminde bulunmak yerine, varlıklara el konulması ya da çalışanların rehin tutulması gibi risklerden kaçınmayı tercih ederler. Bireyler meslek hayatlarındaki tercihlerinde, ciddi şekilde ölüm riski içeren ya da vazifeden alıkoyacak derecede sakatlık oluşturacak işlerden kaçındıkları zaman, riskten kaçınmış olurlar. Bazı insanlar da meslek hayatlarında onlar için önemli görünen finansal başarısızlık ihtimalinden kaçınmayı seçerler.
Şirketlerde ise genellikle yöneticiler kendi riskten kaçınma eğilimlerine göre firmalarının faaliyetlerini kısıtlamayı tercih ederler. Eğer firma sahipleri, yöneticilerin risk yönetimi faaliyetleri hakkında ilgisizlerse, firma kısıtlanmış olur.
Bazı riskler kaçınılmazdır. Örneğin, iflas riski, takım sorumluluğu riski ya da firmalar ve insanlar için erken ölüm riski kaçınılmazdır. Bu kaybetme riski genellikle azaltılabilir ama yok edilemez. Kaçınmak diğer riskler için yalnızca kabul edilebilir bir alternatiftir. Temel kural şudur; kaybetme riski yüksekse ve kaybetme şiddetti de yüksekse kaçınmak çoğu kez en iyisidir ve bazen tek pratik seçenektir.

Risk analizi
Risk yönetimi

Risk Yönetimi ve Kontrol Genel Müdürlüğü24 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sanayi Devrimi veya Endüstri Devrimi, insanlık tarihinin Tarım Devrimi'nden sonraki en köklü dönüşümlerinden biri olarak kabul edilen; üretim süreçlerinin daha yaygın, verimli ve mekanikleşmiş bir yapıya dönüşmesiyle karakterize edilen küresel bir ekonomik ve toplumsal değişim dönemidir Büyük Britanya'da başlayan Sanayi Devrimi, yaklaşık 1760'tan 1820-1840 yılları arasındaki dönemde Avrupa Kıtasına ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yayılmıştır.
Sanayi Devrimi'ne geçiş elle üretim yöntemlerinden makinelere geçişi; yeni kimyasal üretim ve demir üretim süreçlerini; su gücü ve buhar gücünün artan kullanımını; takım tezgâhlarının geliştirilmesini ve makineleşmiş fabrika sisteminin yükselişini içeriyordu. Üretim büyük ölçüde arttı ve bunun sonucunda nüfusta ve nüfus artış hızında benzeri görülmemiş bir artış yaşandı. Tekstil endüstrisi modern üretim yöntemlerini ilk kullanan sektör oldu
Sanayi Devrimi sürecinde, başlangıçtaki teknolojik ve mimari yeniliklerin çoğu İngiliz kaynaklıydı. 18. yüzyılın ortalarında Britanya; Kuzey Amerika, Hindistan, Afrika ve Karayipler'deki kolonileriyle küresel bir ticaret imparatorluğunu kontrol eden dünyanın lider ticaret ülkesiydi. Britanya, Doğu Hindistan Şirketi'nin faaliyetleri aracılığıyla Hindistan alt kıtasında, özellikle de sanayileşme öncesi Babür Bengal'inde büyük bir askeri ve siyasi hegemonyaya sahipti. Ticaretin bu ölçekte gelişmesi ve iş dünyasının yükselişi Sanayi Devrimi'nin başlıca nedenleri arasındaydı.  Bu dönemde, mahkemelerin mülkiyet hakları lehine karar vermesi gibi hukuk alanındaki gelişmeler de devrimi kolaylaştırdı. Girişimcilik ruhu da İngiltere'de sanayileşmenin başlamasına yardımcı oldu ve 1800'den sonra Belçika, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa'da da bu durum taklit edildi.
Sanayi Devrimi, maddi ilerleme açısından insanlığın tarımı benimsemesiyle kıyaslanabilecek, tarihte önemli bir dönüm noktası oldu. Sanayi Devrimi günlük yaşamın hemen her alanını etkiledi. Özellikle ortalama gelir ve nüfus, daha önce benzeri görülmemiş sürekli bir büyüme sergilemeye başladı. Bazı ekonomistler, Sanayi Devrimi'nin en önemli etkisinin Batı dünyasındaki genel nüfusun yaşam standardının tarihte ilk kez istikrarlı bir şekilde artmaya başlaması olduğunu söylerken diğerleri 19. yüzyılın sonlarına ve 20. yüzyıla kadar anlamlı bir şekilde iyileşmeye yaşanmadığını belirtmektedir. Sanayi Devrimi ve modern kapitalist ekonominin ortaya çıkışından önce kişi başına düşen GSYH genel olarak istikrarlıyken, Sanayi Devrimi kapitalist ekonomilerde kişi başına düşen belirgin ekonomik büyüme dönemini başlattı. Ekonomi tarihçileri Sanayi Devrimi'nin başlangıcının, hayvanların ve bitkilerin evcilleştirilmesinden sonraki insanlık tarihindeki en önemli olaylardan biri olduğu konusunda hemfikirdir.
Sanayi Devrimi yalnızca ekonomik ve teknolojik alanlarda değil, kültürel yaşamda da önemli dönüşümlere neden olmuştur. Özellikle 19. yüzyılda, işçi sınıfının yükselişiyle birlikte tiyatro sanatında yeni temalar ortaya çıkmış; sınıf mücadelesi, emek, makineleşme gibi kavramlar oyunların konusu hâline gelmiştir. George Bernard Shaw gibi yazarlar, sanayi toplumunun yarattığı sosyal adaletsizlikleri sahneye taşıyarak dramatik anlatımda yeni çatışmalar ortaya koymuşlardır.
Bilimsel gelişmenin ve onun getirdiği teknolojik buluşların sağladıkları ile kotarılan Sanayi Devrimi, insanlığın ilerlemesine olan inancı öylesine güçlü bir biçimde perçinliyordu ki, söz gelimi, teknolojinin olanaklarının sergilendiği ve uluslararası ticaretin pekiştirildiği 1900 Paris Fuarının açılışında dönemin Fransız Ticaret Bakanı "Ey emek, sen bizim kurtarıcımızsın!" diyordu.

Düşünsel nedenlerin yanında Sanayi Devrimi'ni doğuran diğer unsurlar şunlardır:

16. yüzyıldan başlayarak Avrupa'nın nüfus verilerinde artış yaşanmıştır.
Tarımdaki gelişmeler bu sektördeki nüfus ihtiyacını azaltarak bu nüfusun kentlere göç etmesine neden olmuştur. Böylece kent sanayisine hazır iş gücü ortaya çıkmıştır.
Yaşam standartları yükselmiş aynı zamanda eskiden lüks sayılan şeker, kahve, çay gibi mallar artık orta sınıf ve alt sınıflar için doğal bir gereksinim olmaya başlamıştır. Bu da dolaylı olarak tüketim malı talebinde artışa neden olmuştur.

Geniş çaplı kaynak sömürü anlayışı Sanayi Devrimi'nin en önemli finans kaynağı olmuştur. Gerek İspanyollar tarafından sömürülen Orta Amerika altınları; gerekse de İspanyol gemilerini vuran, sömürge devletine ait olan İngiliz gemileri Avrupa'ya tonlarca altın getirmiştir. Bütün bu yaşananlar 16. ve 17. yüzyıllarda Sanayi Devrimi'ne giden süreci desteklemiştir.
Hindistan'da 23 Haziran 1753 tarihinde Fransız birliklerini savaş alanında yenen İngilizler (Plassey Muharebesi), Babür imparatorlarının devasa hazinesine el koymuştur. Bu hazinenin İngiltere'ye taşınmasıyla bu ülke ekonomisinde ortaya çıkan para ve finans olanaklarının, dokuma ve buhar makineleriyle ilgili tüm teknik buluşların 1758 ve 1791 tarihleri arasında gerçekleşmesini açıklamada birincil argüman olduğu söylenebilir.
Avrupa ülkeleri yeni koloniler oluşturarak buradan getirdikleri malları sanayide kullanmaya başlamışlardır. İşlenen mallar tekrar sömürge ülkelerine satılmıştır.
Bankacılık ve sigortacılık çalışmalarının önemi artmıştır.
Küçük burjuvazinin gelişmesi ve orta sınıfın zenginleşmeye başlaması bir itici kuvvet olmuştur.
Orta sınıfın zenginleşmesi sürecine paralel olarak kapital birikimi oluşmaya başlamıştır. Böylece yeni yatırım alanları aranarak gerekli görülen noktalara yatırımlar yapılmıştır.
Protestan reformu ve ahlak anlayışı, dolayısıyla "Bugün çok çalışıp yarını düşünmek" öğretisi önemli bir değer olarak yerleşmiştir.
17. yüzyılda Aydınlanma Çağı'nda aklın başat konumu ve bilimsel bilginin akıl yoluyla inşa edilme süreci hakim olmuştur.
Bilimsel yöntem ve rasyonel düşünme ilkelerinin bilimleri ortaya çıkarması ve teknolojik gelişmeleri etkilemesine olanak sağlamıştır.
Fransız Devrimi aracılığıyla sanayi toplumuna uygun siyasal bir yapılanmanın temellerinin atılması amaçlanmıştır.

Sanayi Devrimi'nin önce İngiltere Manchester'da başlamasının başlıca sebepleri şunlardır:

İngiltere'de uzun süredir bir anayasal monarşi düzeni oluşmuştur. Bu düzenin temelinde mülkiyet hakkının ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması öne plana çıkmıştır.
18. yüzyıl İngiltere'si zaten dünyanın mali merkezi konumunda ve borsa ve bankacılık sektörleri açısından diğer ülkelerden çok ileri bir konumda yer almıştır.

Parlamento, kapitalizm ilkeleri doğrultusunda iç piyasada özgür rekabeti önleyici bütün engelleri kaldırmıştır.
İngiltere, sanayi için gerekli en temel ham maddeler olan kömür ve demir yönünden zengin yer altı kaynaklarını bünyesinde bulundurmaktaydı.
İngiltere, dünyanın en büyük sömürge imparatorluğu konumundaydı. Bu da ona ham madde kaynakları ve üretilmiş mallar için geniş pazar olanağı sağlamıştır.
Kraliyet donanması ve güçlü ticaret filoları, taşımacılığı daha kolay hâle getirmiştir.
İngiltere Avrupa'da Rönesans döneminden beri dokumacılık sanayiinde zirve noktalardaydı.
İngiltere bir ada ülkesidir. Bundan dolayı Avrupa'daki derebeylik mücadelesi, savaşlar, mezhep kavgaları gibi olaylardan uzak kalmıştır.
Fabrika sistemi ile üretim, talep artışı doğrultusunda bir gereksinim olarak ortaya çıkmıştı. Büyük makineler ev üretimi için elverişsiz durumdaydı. Bu nedenle evler yerine işçilerin makinelerin bulunduğu büyük binalara giderek çalışma sistemi, başka bir deyişle fabrika sistemi süreç içinde meydana gelmiştir.
Fabrika sistemi hızlı üretim gibi olumlu sonuç yanında sosyal açıdan olumsuz birtakım sonuçlar da doğurmuştur. Erkek işçilerin yanında, onların yerine daha ucuza çalışan çocuk ve kadınlar çalıştırılmaya başlanmıştır. 20 saate kadar varan iş saatleri küçük çocuk ve kadınlar üzerinde kötü etkiler bırakmıştır.
Buna rağmen ücretler yetersiz kalmıştır. İşçilerin kalifiye olması önem arz etmemiştir çünkü makineler tekdüze, basit, mekanik hareketler yapabilen herkesle çalışabiliyor durumdadır. Böylece kalifiye işçilerin normal ücretle iş bulma imkanları kısıtlanmıştır.

Buharlı makine, Sanayi Devrimi'nin en önemli gelişmelerinden birisidir. 1763'te James Watt, İskoçya'da buharla çalışan makineyi bulmuştur. Bu makinenin gelişmiş biçimi, makine çağının gerçek başlangıç noktasını oluşturmuştur.

1807'de Robert Fulton adındaki Amerikalı buharlı makineyi gemilere uygulamıştır. 1840'ta ilk düzenli okyanus ötesi buharlı gemi seferleri başlamıştır.
1812 tarihinde buharlı makine ilk kez lokomotiflerde kullanılmaya başlanmıştır.
1844'te Samuel Morse Amerika Birleşik Devletleri'nde ilk ticari amaçlı telgraf servisini hizmete sokmuştur.
1876'da Alexander Graham Bell telefonu icat etmiştir.
Tarım teknolojisinde gelişmeler başlamıştır. Almanya bu alandaki gelişmelere öncülük etmiştir. Almanlar pancardan şeker çıkarma tekniğini keşfetmişlerdir. Bir başka Alman kimyager suni gübreyi bulmuştur. 1834'te bir Amerikalı mühendis bir biçerdöveri icat etmiştir. Tarımsal üretimde yaşanan bu hızlanma sonucu 1870'lerden sonra konserve yiyecek imalatı hızlı bir biçimde artış göstermiştir.
1830 ve 1860 yılları arasında İngiltere'de daha etkili maden tasfiye yöntemlerinin geliştirilmesine paralel olarak kömür üretimi hızlı bir artış göstermiştir. Yüksek demir ve çelik talebi bu yöntemler sayesinde kolayca karşılanabilmiştir.
Bu üretim sayesinde 1800 ve 1830 yılları arasında köprü, kanal, demir yolu gibi inşaatlar hızla artmıştır. 1850'lere kadar genelde İngiltere'nin tekelinde olan Sanayi Devrimi, bu tarihten sonra tüm Avrupa'yı ve Amerika Birleşik Devletleri'ni etkisi altına almıştır. Sonrasında ise gelişmekte olan ülkelere doğru bir yönelim gözlenmiştir.
1831'de Michael Faraday mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren bir makine geliştirmiş ve bu buluş daha sonraları Werner von Siemens ve diğerleri tarafından geliştirilerek dinamo adıyla anılmıştır. Elektrik enerjisi, asıl 1873'ten sonra, özellikle kömürün yetersiz olduğu bölgelerde sanayide kullanılan başlıca enerji türü hâline gelecek, 1914'e gelindiğinde elektrik İngiltere'de kullanılan sınai enerjinin 

Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP), farklı ülkelerdeki belirli ürünlerin fiyatlarını ölçmek ve ülkelerin para birimlerinin satın alma gücünü karşılaştırmak için kullanılan bir ölçüttür. SAGP, bir yerdeki belirli bir ürün sepetinin fiyatının, başka bir yerdeki aynı sepetin fiyatına oranını ifade eder. SAGP'ye göre hesaplanan enflasyon ve döviz kuru, gümrük vergileri ve diğer işlem maliyetleri gibi sebeplerle piyasa döviz kurundan farklılık gösterebilir.
Satın Alma Gücü Paritesi göstergesi, ekonomileri gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH), iş gücü verimliliği ve bireysel tüketim açısından karşılaştırmak, bazı durumlarda ise fiyatların yakınsamasını analiz etmek ve yaşam maliyetlerini kıyaslamak için kullanılabilir. OECD'ye göre, SAGP hesaplaması, yaklaşık 3.000 tüketim malı ve hizmeti, 30 kamu sektörü mesleği, 200 çeşit ekipman ve yaklaşık 15 inşaat projesini içeren bir ürün sepetine dayanılarak yapılır.

Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP), farklı yerlerdeki fiyatları ölçmek için kullanılan ekonomik bir terimdir. Bu kavram, tek fiyat kanuna dayanır. Bu yasa, bir mal için işlem maliyetleri veya ticaret engelleri yoksa, o malın fiyatının her yerde aynı olması gerektiğini söyler. Örneğin, bir bilgisayar New York'ta ve Hong Kong'da aynı fiyata sahip olmalıdır. Eğer New York'ta bir bilgisayar 1000 Amerikan doları ve Hong Kong'da aynı bilgisayar 2.000 Hong Kong doları ise, SAGP teorisine göre döviz kuru 1 Amerikan doları = 2 Hong Kong doları olmalıdır.
Fakirlik, gümrük vergileri, taşıma maliyetleri ve diğer engeller nedeniyle bazı malların ticareti ve satın alınması zorlaşır. Bu da tek bir malın fiyatına dayalı ölçümlerin büyük hatalara yol açmasına neden olur. Bu sorunu çözmek için SAGP, bir ürün sepeti (farklı miktarlarda birçok mal) kullanır. SAGP, bir yerdeki ürün sepetinin fiyatını başka bir yerdeki fiyatına bölerek enflasyonu ve döviz kurunu hesaplar. Örneğin, bir bilgisayar, bir ton pirinç ve yarım ton çelikten oluşan bir sepetin New York'ta 1.000 Amerikan doları ve Hong Kong'da 6.000 Hong Kong doları olduğunu varsayarsak, SAGP'ye göre döviz kuru 1 Amerikan doları = 6 Hong Kong dolarıdır.
Satın Alma Gücü Paritesi adı, doğru döviz kuru ile her yerdeki tüketicilerin aynı satın alma gücüne sahip olacağı fikrinden gelir.
SAGP'ye dayalı döviz kuru, seçilen ürün sepetine çok bağlıdır. Genel olarak, tek fiyat kanununa daha uygun olan ve her iki yerde de kolayca ticareti yapılabilen mallar seçilir. SAGP döviz kurunu hesaplayan kurumlar, farklı ürün sepetleri kullanır ve bu da farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir.
SAGP döviz kuru, piyasa döviz kuru ile eşleşmeyebilir. Piyasa kuru daha dalgalıdır çünkü her yerdeki talep değişikliklerine tepki verir. Ayrıca, gümrük vergileri ve iş gücü maliyetlerindeki farklar (Bkz: Balassa–Samuelson teoremi), iki kur arasındaki uzun vadeli farklılıklara katkıda bulunabilir. SAGP, özellikle uzun vadeli döviz kurlarını tahmin etmek için kullanılır.
SAGP döviz kurları daha istikrarlıdır ve gümrük vergilerinden daha az etkilenir, bu yüzden ülkelerin GSYİH'sini veya diğer ulusal gelir istatistiklerini karşılaştırmak gibi birçok uluslararası karşılaştırmada kullanılır.
SAGP'ye dayalı gelirler ile piyasa döviz kurlarıyla dönüştürülen gelirler arasında belirgin farklılıklar olabilir. Örneğin, Geary–Khamis doları (GK doları veya uluslararası dolar) olarak bilinen bir satın alma gücü ayarı vardır. Dünya Bankası'nın 2005 Dünya Kalkınma Göstergeleri'ne göre, 2003 yılında bir Geary–Khamis doları, satın alma gücü paritesine göre yaklaşık 1.8 Çin yuanına eşitti-bu, nominal döviz kurundan oldukça farklıdır. Bu tür farkların büyük etkileri vardır. Örneğin, nominal döviz kuru ile hesaplandığında Hindistan'ın kişi başına GSYİH'si yaklaşık 2,484 Amerikan dolarıdır, ancak SAGP'ye göre bu rakam yaklaşık 9170 uluslararası dolardır. Diğer yandan, Danimarka'nın nominal kişi başına GSYİH'si yaklaşık 68000 Amerikan dolarıdır, ancak SAGP'ye göre bu rakam 72000 uluslararası dolardır ve diğer gelişmiş ülkelerle uyumludur.

SAGP'yi (Satın Alma Gücü Paritesi) hesaplamak için kullanılan yöntemlerde farklılıklar vardır. EKS yöntemi (EKS Index) (Ö. Éltető, P. Köves ve B. Szulc tarafından geliştirilen), bireysel mallar için hesaplanan döviz kurlarının geometrik ortalamasını kullanır. EKS-S yöntemi (Éltető, Köves, Szulc ve Sergeev tarafından geliştirilen) ise her ülke için iki farklı ürün sepeti kullanır ve sonuçları ortalamaya alır.
Bu yöntemler iki ülke için etkili bir şekilde çalışsa da, üç ülkeye uygulandığında döviz kurları arasında tutarsızlıklar oluşabilir. Örneğin, para birimi A'dan B'ye, ardından B'den C'ye olan kurun çarpımı, doğrudan A'dan C'ye olan kura eşit olmayabilir. Bu durumda, oranların tutarlı hale gelmesi için ek ayarlamalar gerekebilir.

Göreli SAGP, tek fiyat yasasına dayalı daha zayıf bir ifadeye dayanır ve döviz kuru ile enflasyon oranlarındaki değişiklikleri kapsar. Göreli SAGP, döviz kurundaki değişiklikleri SAGP'ye kıyasla daha yakından yansıtıyor gibi görünür.

Satın alma gücü paritesi (SAGP) döviz kuru, ulusal üretim ve tüketim gibi konuların yanı sıra ticareti yapılmayan malların fiyatlarının önemli olduğu diğer durumlarda kullanılır. (Bireysel ticareti yapılan mallar için piyasa döviz kurları kullanılır.) SAGP kurları, zaman içinde daha istikrarlıdır ve bu özelliğin önemli olduğu durumlarda tercih edilir.
SAGP döviz kurları maliyetlerin hesaplanmasına yardımcı olur ancak kârı dışlar ve en önemlisi ülkeler arasındaki mal kalitesi farklarını dikkate almaz. Aynı ürün, farklı ülkelerde farklı seviyelerde kaliteye ve hatta güvenliğe sahip olabilir, ayrıca farklı vergilere ve taşıma maliyetlerine tabi olabilir. Piyasa döviz kurları önemli ölçüde dalgalandığından, bir ülkenin kendi para biriminde ölçülen GSYİH'si, piyasa döviz kurları kullanılarak başka bir ülkenin para birimine dönüştürüldüğünde, bir yıl daha yüksek, diğer yıl daha düşük gerçek GSYİH'ye sahip olduğu gibi yanlış bir çıkarım yapılabilir. Bu tür çıkarımlar, ülkelerin üretim seviyelerinin gerçekte ne olduğunu yansıtmaz.
Bir ülkenin GSYİH'si, piyasa döviz kurları yerine SAGP döviz kurları kullanılarak dönüştürüldüğünde, bu tür yanlış çıkarımlar ortaya çıkmaz. SAGP ile ölçülen GSYİH, farklı yaşam maliyetleri ve fiyat seviyelerini kontrol eder ve genellikle Amerikan doları ile karşılaştırmalı bir şekilde bir ülkenin üretim seviyesini daha doğru bir şekilde tahmin eder.
Döviz kuru, ülkeler arasındaki ticareti yapılan malların işlem değerlerini yansıtır, ticareti yapılmayan malları değil. Ticaret dışı mallar genellikle yerel kullanım için üretilir. Ayrıca, para birimleri yalnızca mal ve hizmet ticareti için değil, örneğin sermaye varlıkları satın almak gibi başka amaçlarla da alınıp satılabilir. Sermaye varlıklarının fiyatları, fiziksel malların fiyatlarından daha fazla dalgalanır. Farklı faiz oranları, spekülasyon, korunma amaçlı işlemler veya merkez bankalarının müdahaleleri de bir ülkenin uluslararası piyasalardaki satın alma gücü paritesini etkileyebilir.
SAGP yöntemi, olası istatistiksel yanlılıkları düzeltmek için bir alternatif olarak kullanılır. Penn Dünya Tablosu (Penn World Table), SAGP ayarlamaları için sıkça başvurulan bir kaynaktır. Bu tabloyla ilişkili Penn etkisi, döviz kurlarını kullanarak ülkeler arasındaki çıktılar karşılaştırıldığında ortaya çıkan sistematik bir yanlılığı yansıtır.
Örneğin, Meksika pesosunun değeri ABD doları karşısında yarıya düşerse, dolar cinsinden ölçülen Meksika'nın gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH) da yarıya düşer. Ancak bu döviz kuru, uluslararası ticaret ve finansal piyasalardan kaynaklanır ve bu durum, Meksikalıların gelir ve fiyatları peso cinsinden aynı kalırsa, bireylerin yaşam kalitesi için ithal mallar gerekli olmadığı sürece, onların yarı yarıya fakirleştiği anlamına gelmez.
Farklı ülkelerdeki gelirleri SAGP döviz kurları kullanarak ölçmek, bu sorundan kaçınmaya yardımcı olur çünkü bu metrikler, yerel piyasalardaki mallar ve hizmetler açısından göreceli zenginlik hakkında bir anlayış sağlar. Öte yandan, uluslararası piyasalar açısından malların ve hizmetlerin nispi maliyetini ölçmekte zayıftır. Bunun nedeni, 1 ABD dolarının bir ülkede ne kadar değerli olduğunu tam olarak yansıtmamasıdır. Yukarıdaki örneğe göre, uluslararası piyasada, pesosunun düşüşünden sonra Meksikalılar Amerikalılardan daha az alım yapabilirken, SAGP ile hesaplanan GSYİH'leri pek değişmemiş olabilir.
Günümüzde yüksek teknoloji ürünlerinin ithalatı gerekli bir durum olduğu için, döviz dalgalanmaları her ne kadar ülke kendi kendine yetse de, yine de bu tür ürünler üzerindeki etkilerini gösterir.

SAGP döviz kurları asla değer biçilemez çünkü piyasa döviz kurları, yıllar içinde genel olarak kendi yönlerine doğru hareket etme eğilimindedir. Uzun vadede döviz kurunun hangi yönde değişmeye daha yatkın olduğunu bilmenin bir değeri vardır.
Neoklasik ekonomi teorisinde, satın alma gücü paritesi (SAGP) teorisi, iki para birimi arasındaki döviz kuru, farklı uluslararası piyasalarda gerçekten gözlemlenen döviz kurudur ve bu kur, satın alma gücü paritesi karşılaştırmalarında kullanılır. Böylece aynı miktarda mal, her iki para biriminde de başlangıçtaki aynı miktarda fonla satın alınabilir. İlgili teoriye bağlı olarak, satın alma gücü paritesinin uzun vadede veya daha güçlü bir şekilde kısa vadede geçerli olduğu varsayılır. Satın alma gücü paritesini öne süren teoriler, bazı durumlarda bir para biriminin satın alma gücündeki düşüşün (fiyat seviyesinin artışı) o para biriminin döviz piyasasındaki değerinin orantılı bir şekilde düşmesine yol açacağını varsayar.

SAGP döviz kurları, hükûmetler tarafından resmi döviz kurlarının yapay bir şekilde manipüle edildiği durumlarda özellikle faydalıdır. Ekonomisi üzerinde güçlü hükûmet kontrolüne sahip ülkeler, bazen kendi para birimlerini yapay olarak güçlü kılmak için resmi döviz kurları uygularlar. Buna karşın, para biriminin kara borsa döviz kuru yapay olarak zayıf olabilir. Böyle durumlarda, SAGP döviz kuru, ekonomik karşılaştırmalar için en gerçekçi temel olabilir. Benzer şekilde, döviz kurları, spe

Sendika, belirli bir işi yürütmek, ortak bir menfaati takip etmek veya teşvik etmek için kurulan bireyler, şirketler, kurumlar veya kuruluşlardan oluşan kendi kendini organize eden bir gruptur.

Sendika kelimesi Fransızca "işçi sendikası" anlamına gelen syndicat kelimesinden (syndic "yönetici" anlamına gelir), Latince syndicus kelimesinden, o da Grekçe "bir konunun bekçisi" anlamına gelen σύνδικος (syndikos) kelimesinden gelir; ombudsman veya temsilci ile karşılaştırılabilir.

Merriam Webster Sözlüğü sendikayı, bir ekip olarak birlikte çalışan bir grup insan veya işletme olarak tanımlar. Bu, bir görevi üstlenmek veya bir ofis veya yargı yetkisi ile iş görüşmesi yapmak için resmi olarak yetkilendirilmiş bir konsey veya organ veya insan birliği veya bir endişeler birliği olabilir. Organize suçlarda bir haraççılar birliği anlamına gelebilir. Aynı anda bir dizi satış noktasında yayınlanmak üzere (gazete, radyo, TV, internet) materyal satan bir ticari kuruluşu veya tek bir yönetim altında bir grup gazeteyi ifade edebilir.

Sendika, çalışan sendikası aynı zamanda bir işçi sendikası anlamına da gelebilir. Bu kullanım, kelimenin Fransızca ve İspanyolca gibi dillerdeki etimolojik kuzenlerinin ortak anlamını yansıtmaktadır.

Bu anlamda terim, sendikaların hem ulus devlete hem de kapitalist şirketlere bir alternatif oluşturduğu anarşist teori, özellikle de anarko-sendikalizm ile de ilişkilidir. Anarşistler, sendikalistler ve diğer özgürlükçü sosyalistler "sendika" kelimesini işçiler tarafından yönetilen bir işletmeye atıfta bulunmak için kullanırlar. Böyle bir işletme, orada çalışan herkesin yüz yüze katıldığı ve her işçinin bir oy hakkına sahip olduğu bir toplantı ile yönetilir. Ya hiç yönetici yoktur ya da yöneticiler doğrudan seçilir ve geri çağrılabilirler. Her iki durumda da en önemli kararlar tüm işgücü tarafından kolektif olarak alınır. Bu, işçilerin kendi kendini yönetmesi olarak bilinir.

Suç sendikaları, organize suçları koordine etmek, teşvik etmek ve yürütmek, ulus-altı, ulusal veya uluslararası ölçekte ortak yasa dışı işler yürütmek için kurulur. Sendikanın alt birimi, İtalyan mafyası ve İtalyan Amerikan mafyası suç ailelerinde (New York suç dünyasına hakim olan Beş Aile, yani Gambino suç ailesi, Genovese suç ailesi, Lucchese suç ailesi, Bonanno suç ailesi ve Colombo suç ailesi) görüldüğü gibi kan bağıyla örgütlenmiş bir suç ailesi veya klandır.

Medyada, sendikalar isim ve krediye göre organizasyonlardır. Örneğin, BBC Radio International bir radyo sendikasıdır. Televizyon ekran görüntüsünün alt üçte birlik kısmında yer alan bir haber ticker'ı genellikle sendikasyon haberlerini gösterir.
Basılı sendikasyon, haber makalelerini, köşe yazılarını, karikatür bantlarını ve diğer özellikleri gazetelere, dergilere ve internet sitelerine dağıtır. Yeniden basım hakları sunarlar ve telif haklarına sahip oldukları/temsil ettikleri içeriğin yeniden yayınlanması için diğer taraflara izin verirler.

Bir pazarda ortak çıkarları paylaşan ancak genellikle doğrudan rakip olmayan şirketler veya kurumlar gibi çeşitli ticari kuruluşlardan oluşan bir gruptur. Daha büyük şirketler veya kurumlar, pazardaki konumlarını güçlendirmek için sendikalar oluştururlar. Çeşitli internet girişimlerine odaklanan internet şirketleri, doğrudan rakiplerin de dahil olduğu kendi grupları içinde sendikalar oluşturma eğilimindedir. Bu gibi durumlarda, marka yönetimi veya arama motoru optimizasyonu gibi belirli bir pazar türünü paylaşırlar ve genellikle bir holding sendikası oluştururlar. Ulusal ya da uluslararası sendikalar olabilirler.

Bir satış sendikası, ortak bir satış acentesi olan bir karteldir. Bu tür kombinasyonlar İkinci Dünya Savaşı'ndan önce yaygındı. Bireysel işletmelerin satış departmanlarının örgütsel olarak birleşmesi, kartel üyesinin kartel yönetimine olan bağımlılığının artmasına neden olmuştur. Bu durum, söz konusu kombinasyonları istikrarlı hale getirmiştir. Bu sendika kartellerinin bazı genel merkezleri ve diğer binaları, tarihi binalar olarak anıt statüsüyle günümüze kadar kalmıştır.

Finans alanında, genellikle basitçe sendika olarak adlandırılan bir banka (veya kredi birliği) sendikası, geleneksel olarak belirli bir amaç için ve tek bir borçluya genellikle büyük miktarda borç veren bir grup bankadır (veya kredi birliğidir). Sendikasyon kredileri, bir banka sendikası tarafından yazılan kredilerdir ve Avrupa veya Güney Amerika'daki gibi özel sermaye piyasalarından ziyade finansal piyasaların şirket mülkiyetinde olduğu ABD'de daha yaygındır. Sendikalarda krediyi veren bir lider kredi kuruluşu ve krediye katılan sermaye benzeri kredi kuruluşları bulunur. Hizmet, tahsilat vb. genellikle lider kredi veren tarafından yürütülür.

İş organizasyonunun sendika formu altında işlenen sigorta sözleşmeleri (tazminat sözleşmeleri) Hammurabi Kanunları'na kadar uzanmaktadır. Tazminat sağlamaya yönelik bir süreç olarak sigorta sendikası kavramı ilk olarak Lex Rhodia'da kodifiye edilmiş ve bugün hala Denizcilik Müşterek Avarya Kanunu olarak kullanılmaktadır.

Sigorta sendikasının işleyişinde, ihtiyaç fazlası tedarikçilerinin sorumluluğunun müşterek değil müteselsil olması esastır. Bu, sigorta sendikalarındaki üyelerin veya abonelerin kendilerini müşterek bir sorumluluktan ziyade kesin bir bireysel ayrı ve müteselsil sorumluluğa tabi tuttukları anlamına gelir. Sigorta sendikaları "anonim şirket" değildir ve anonim şirket olamazlar: ABD Yüksek Mahkemesi Roby v Lloyd's davasında sigorta sendikalarının ayrı bir varlığı olmadığına karar vermiştir.
Bugün, sigorta sendikaları üç şekilde mevcut görünmektedir:

Lloyd's of London gibi bazı sigorta piyasaları, herhangi bir tazminat talebinin masraflarını karşılamak için tüm sorumluluğu üstlenen yatırımcı sendikaları tarafından sigortalanan sigorta teminatı sağlar. Sendikanın her bir üyesi, sendika tarafından girilen sigortanın sonuçlarına ilişkin masraf ve harcamalar için tam ve sınırsız bir sorumluluk olan müteselsil sorumluluğa sahiptir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde dört büyük sigorta sendikası vardır ve bunlar, abone üyeler olarak adlandırılan sendika isimlerinin çeşitli sorumlulukları yoluyla tazminat sağlamaktadır.

Birleşik Hizmetler Otomobil Birliği;
Otomobil Kulübü Sigortalararası Borsası;
Erie Indemnity Company;
Farmers Group Inc;
Bu tür sigorta sendikaları Gerçek Avukatlar tarafından işletilmektedir.

Bu düzenlemeler ne kamuya açık ne de düzenlemeye tabi olduğu için tanımlanmaları ve nitelendirilmeleri zordur. Ancak bilgi ve inanca göre, dünya çapında risklerin yakınlık/devlet/sanayi grupları tarafından çeşitli sorumluluk esasına göre paylaşıldığı bu tür binlerce düzenleme mevcuttur.

Piyango sendikaları biletleri bir havuzda toplamak ve böylece kazanma şansını artırmak için kurulur. Piyango sendikaları genel olarak Birleşik Krallık ve Avrupa'da daha yaygındır. ABD'de yasaldırlar, ancak düzenli olarak yasal sorunlar bildirilmektedir.

Kitlesel fonlamada başarısızlık, yaratıcıların çevrimiçi platformlar aracılığıyla birçok farklı yatırımcıdan projeler için fon toplamasına olanak tanıyan bir yöntemdir. Özkaynak kitlesel fonlaması, yaratıcıların projeye yatırım yaptıklarında yatırımcılara özkaynak ihraç etmelerine olanak tanır. Özkaynak kitlesel fonlamasında, yaratıcı ve yatırımcı arasındaki bilgi asimetrisi çeşitli sorunlara ve bazı durumlarda piyasa başarısızlığına neden olabilir.
Bir sendika, bir birey, melek yatırımcı veya risk sermayedarı tarafından başlatılabilir. Sendika kurmak isteyen kişi bir yatırım stratejisi oluşturur ve bunu bir kitlesel fonlama platformunda açıklar. Diğer yatırımcılar, lider olan bireyi desteklemeyi seçebilir. Destekleyen yatırımcılar liderin yatırım stratejisini takip etmeli ve onlara bir ücret ödemelidir. Sendikalar tüm hisse senedi kitle fonlaması platformlarında mevcut değildir.

Kooperatif
Akademik birlik
Meslek birliği

Serbest ticaret, mal ve hizmetlerin devlet kısıtlamaları olmaksızın ülkeler arasında veya ülkeler içinde transfer edildiği bir iş modelidir. Bu kısıtlamalar vergileri ve tarifeleri içerir. Serbest ticaret ile diğer ticaret yöntemleri arasındaki fark, ticaret yapan ülkeler arasında malların dağılımının gerçek arz ve talebi yansıtabilecek yapay fiyatlara dayanmasıdır. Serbest ticaret anlaşması, serbest ticaret bölgelerinin temel unsurlarından biridir. Serbest piyasa, alıcı ve satıcıların fiyat ve miktar açısından herhangi bir koşul olmaksızın birbirleriyle ticaret yaptıkları, alım satımda herhangi bir zorlamanın olmadığı serbest bir ekonomidir.
Devlet kişileri serbest bırakır ve üreticiler kendi isteklerine ve memnuniyetlerine göre üretim yapar ve üretilen ürünün fiyatını ve miktarını belirlemeye devlet hiçbir şekilde müdahale etmez. Serbest piyasa, kurucuları Adam Smith ve David Ricardo olan iktisattaki klasik okulun veya liberalizm temellerinden biridir.

Adam Smith, eski Mısır gibi uygarlıkların gelişmesinin nedeninin serbest ticaret olduğuna inanıyordu. Britanya'da, özellikle 19. ve 20. yüzyılın başlarında (örneğin John Stuart Mill) ve ayrıca 20. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nde (örneğin Cordell Hall) birçok liberal, serbest ticaretin, barışı desteklediğine inanıyordu. Yavaş yavaş ve bu inançlara göre ülkeler serbest ticaret modeline yöneldiler.

Serbest bölge
Korumacılık

Gelgit daireler olarak bilinen gelgit düzlüğü veya çamur daireleri, gelgit ya da nehir tarafından depolanarak oluşturulan kıyı sulak alanlardır. Bunlar; koylar,lagünler,haliç gibi korunaklı alanlarda bulunurlar. Jeolojik katmanlar olarak gelgit düzlüğü nehir ağzında silt, kil ve deniz hayvanlarının tortu birikimi sonucunda çamura maruz kalarak katmanlar halinde görülebilirler. Bir gelgit düzlüğü içinde tortu çoğunlukla gelgit bölgesinin içindedir. Günde yaklaşık olarak iki kez çamura maruz kalırlar.
Geçmişte gelgit daireleri sağlıksız, ekonomik anlamda önemsiz alanlar olarak kabul edilmiştir ve sık sık temizletilip tarım arazisi haline getirilmiştir. Özellikle birçok sığ gelgit düzlüğü alanları Wadden Denizi gibi yürüyüş sporu için popüler alanlardır. Almanya'nın Baltık Denizi kıyısındaki yerlerde gelgit düzlüğü gelgit etkisine maruz kalmamıştır fakat uzaktan gelen sığ rüzgarların itici hareketi suyu denize doğru itmektedir. Bu rüzgarlardan etkilenen gelgit düzlüğü Almanca Windwatts denir.

Gelgitle tuz sazlıkları ve Mangrov ormanları ile birlikte gelgit daireleri önemli ekosistemlerdir. Genellikle yaban hayatı büyük bir nüfusa sahip olan on milyonlarca göçmen sahil kuşları kuzey yarım kürede üreme sitelerinden güney yarım kürede olmayan üreme alanlarına göç sağlayan önemli bir yaşam alanına sahiptir. Göçmen kuşlar, belirli yengeç türleri, yumuşakçalar ve balık için genellikle hayati önem taşır. İngiltere gelgit düzlüğünü bir biyolojik çeşitlilik, bir yaşam alanı olarak sınıflandırmıştır. Gelgit düzlüğü, bakımı kıyı erozyonu önlenmesinde önemlidir. Ancak gelgit düzlüğü, dünya çapında tahmini deniz seviyesi yükseldiği için kimyasal kirlilik tehdidi altındadır.

Bir çorak bölgede gelgit düzlüğü bataklık ve tuz tavası oluşturmaktadır. Bu alanlarda tortul katmanlar oluşturan kum ve çamur çeşitli oranlardadır ve deniz seviyesi değişiklikleri, kıyı tortul yataklarının birbiriyle ilişkili büyüme depolanma oranları (örnek olarak nehir yolu ile taşınan silt) ile beraber çökme oranlarına bağlanabilir. Gelgit barlarının yakınından başlayarak egemen kum katmanları gelgit kanalları boyunca giderek çamur hale gelir. Tortul tabakalar ince kum ve çamur katmanlar oluşturur. Bataklık, otsu bitkileri bol içerir. Çamur çatlakları, yaygın dalgalı yataklar oluşturur çünkü bataklıkta bol miktarda çürüyen bitki,  kömür/turba tabaka kökenleri vardır. Bunlar killi, siltli, ince lamine tabaka oluştururlar, siltin temel kaynağı nehirlerden gelmektedir.

Arcachon Bay, Fransa
Banc d'Arguin, Moritanya
Great Rann of Kutch, Hindistan
Belhaven, East Lothian İskoçya, Birleşik Krallık
Bridgwater Bay ve Morecambe Bay, Birleşik Krallık
Cape Cod Bay, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri
Cook Inlet, Alaska, Amerika Birleşik Devletleri
Lindisfarne Island, İngiltere, Birleşik Krallık
Minas Basin, Nova Scotia, Kanada
Padilla Bay, Washington, Amerika Birleşik Devletleri
Plymouth Bay, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri
Port of Tacoma, Washington, Amerika Birleşik Devletleri
Skagit Bay, Washington
Snettisham Norfolk İngiltere, Birleşik Krallık
Wadden Sea: Hollanda, Almanya, Danimarka
West coast of Andros Island, Bahamas
Yellow Sea, Çin, Korea
Moreton Bay, Queensland, Avustralya

Dredging Indian River Lagoon Wetlands 1920 - 1950s
Tidal flat habitats
Mud crab (Scylla serrata) culture in tidal flats with existing mangroves
Manko - Tidal Flat, Mangrove Forest
Jump up to:a b c d e Reineck, H.E, and I.B Singh, Deposistional Sedimentary Enviornments, 2nd Ed. New York: Springer-Verlag Berlin Heidelberg, 1980, pp. 418–428

Gelgit enerjisi, denizlerdeki oluşan gelgit olayından yararlanan yenilenebilir birincil enerji kaynağıdır.

Gelgit enerjisinde, gelgit olayı için üretilmiş olan özel türbinler kullanılır. Bu türbinler, iki taraflı olarak hareket edebilirler. Gelgit olayı ile deniz kabarır ve alçalır. Bu iki deniz seviyesi farkından yararlanılarak, türbinler çalışır. Böylece, elektrik üretilir. Gelgit enerjisi için özel türbinlerin yanında, gelgit barajı da gereklidir. Gelgit barajları, köprü gibidir. Altındaki, gelgit türbinleri ile haliçteki gelgit olayı ile elektrik üretilir.

Gelgit barajları doğaya zararlı değildir. Bunun yanında, kullanımı kolay değildir ve haliçte, önemli ölçüde gelgit olayı gereksinimi vardır. Bu nedenle kullanımı yaygın değildir. Çoğu ülke, gelgit barajı yerine hidroelektrik barajını tercih etmektedir. İngiltere'deki Severn Nehri halicinde olmak üzere, birkaç gelgit barajı yapılması planlanmaktadır. ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya Gelgit enerjisi üzerine çalışmalar yürütmektedir. Dünyadaki en büyük gelgit barajına Fransa sahiptir: Rance Nehri halicinde bulunan gelgit barajı 1966'da inşa edildi. Bu baraj, 750 metre uzunluğundadır ve 240 MW güç üretir. 2011 yılında açılan Sihwa Gölü Gelgit Enerji Santrali 45 yıldır dünyanın en büyüğü olan 240 MW çıkış kapasiteli Rance Gelgit Santralini geride bırakarak, toplam 254 MW çıkış kapasitesiyle dünyanın en büyük gelgit enerji santrali olmuştur.Roblox

Gelgit havuzları ya da  kaya havuzları, deniz suyu ile dolu, deniz kıyısında kayalık havuzları vardır. Bu havuzların çoğu sadece düşük gelgit gibi ayrı ayrı  havuzlardan oluşur.

Gelgit havuzları gelgit bölgelerinde oluşur. Bu bölgeler, yüksek gelgit ve fırtına sırasında deniz yoluyla batık ve dalga eylemleri sonucunda oluşur. Diğer zamanlarda kayalar güneşte pişirme veya soğuk rüzgârlara maruz kalır. Ekstrem koşullara uğrayabilir. Liken ve midyeler bu bölgelerde sert koşullar altında yaşayabilen canlılardır. Bu bölgede, farklı midye türleri birbirlerine çok yakın ve kısıtlı yüksekliklerde yaşıyor.
Gelgit bölgelerde periyodik su kaybının adapte edilmesi gereken kıskaç, güneş ve rüzgâr ile kurumaya maruz kalmaktadır. Bu canlılar kalsit kabukları sayesinde güneş ve rüzgârdan etkilenmezler. Kabukların iki tabakası arasındaki açıklıkta avlanmalarını sağlar.

Yüksek gelgit bölgesi, her yüksek gelgit sırasında sular altında kalır. Organizmalar güneşe maruz kaldıklarından dalga eylemi ve akımları canlıların hayatta kalmasını sağlar. Bu bölge ağırlıklı olarak; yosun, deniz anemonları, denizyıldızı, yengeçler, yeşil algler ve midye gibi omurgasızların yaşadığı bir alandır. Deniz yosunları yengeçler için bir barınak görevi görür. Yüksek gelgit bölgelerinde dalgalar ve akıntılar bu alanda yaşayan canlıların yiyecek ihtiyacını karşılar.

Bu alt bölge çoğunlukla batık ve sadece düşük gelgit sırasında maruz kalmaktadır. Genellikle yaşam doludur ve çok daha fazlası deniz bitki örtüsü, özellikle yosunlar vardır. Aynı zamanda daha büyük biyolojik çeşitlilik bulunmaktadır. Bu bölgedeki organizmalar kuruma ve aşırı sıcaklıklara karşı adapte edilmesi gerekmez. Düşük gelgit bölgesi organizmaları deniz kulağı, anemon, kahverengi deniz yosunu, kitonlar, yengeçler, yeşil algler, Hidroidler, midye, deniz salatalığı, deniz marulu, deniz avuç içi, denizyıldızı, denizkestaneleri, karides, salyangoz, sünger, sörf çim, tüp solucanları, vb.
Düşük gelgit bölgelerinde fotosentez ve güneş ışınlarınından daha iyi faydalanılmasından dolayı burada canlı yaşamı çeşitlilik gösterir ve canlılar için daha iyi ortam koşullarının olması canlıların daha iyi gelişmesi ve büyük boyutlara ulaşmasını sağlar. Bu alanların sığ olmasından dolayı büyük avcılardan korunma kolaylığı sağlar.

Tidal swimming pools in Britain

Gelgit kuvveti veya gelgit oluşturan kuvvet, bir cismi, diğer cisimden gelen yerçekimi alanındaki güçteki uzamsal değişimler nedeniyle başka bir cismin kütle merkezine doğru veya bundan uzağa doğru uzatan bir yerçekimi etkisidir. Katı dünya gelgitleri, gelgit kilitlenmesi, gök cisimlerinin parçalanması ve Roche sınırı dahilinde halka sistemlerinin oluşumu ve aşırı durumlarda nesnelerin spagettileşmesi dahil olmak üzere gelgitlerden ve buna bağlı diğer etkilerin oluşumundan sorumludur. Bunun nedeni, bir cismin bir diğerinin uyguladığı yerçekimi alanının, o cismin parçaları arasında sabit olmaması nedeniyle yakın kısmın, uzak kısma göre daha güçlü bir şekilde çekilmesidir. Oluşan bu fark yakın tarafta pozitif, uzak tarafta ise negatiftir, bu da nesnenin gerilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle gelgit kuvveti aynı zamanda diferansiyel kuvvet, artık kuvvet veya yerçekimi alanının ikincil etkisi olarak da bilinmektedir.
Gök mekaniğinde kullanılmakta olan "gelgit kuvveti" ifadesi, bir cismin veya malzemenin (örneğin gelgit suyu) esas olarak ikinci bir cismin (örneğin Dünya) yerçekimi etkisi altında olduğu, ancak aynı zamanda üçüncü bir cismin (örneğin Ay) yerçekimi etkileriyle tedirgin edildiği bir durumu ifade edebilir. Bu tür durumlarda tedirgin edici kuvvete gelgit kuvveti adı verilmektedir (örneğin, Ay'daki bozucu kuvvet ) ki bu, üçüncü cismin ikinciye uyguladığı kuvvet ile üçüncü cismin birinciye uyguladığı kuvvet arasındaki farktır.

Bir cisme (cisim 1) başka bir cismin (cisim 2) yerçekimi etki ettiğinde, cismin cisim 2'ye bakan tarafı ile cisim 2'den uzağa bakan tarafı arasındaki fark 1. cisim açısından önemli ölçüde değişebilir. Şekil 4, küresel bir cisim (cisim 1) üzerinde başka bir cisim (cisim 2) tarafından uygulanan diferansiyel yerçekimi kuvvetini göstermektedir. Gelgit kuvvetleri olarak adlandırılan bu kuvvetler her iki cisimde de gerilmelere neden olur ve onları deforme edebilir, hatta aşırı durumlarda birini veya diğerini parçalayabilir. Roche limiti, gelgit etkilerinin bir cismin parçalanmasına neden olacağı bir gezegenden uzaklıktır, çünkü gezegenden gelen farklı kütleçekim kuvveti cismin parçalarının birbirini çekmesinin üstesinden gelir. Kütleçekim alanı tekdüze olsaydı bu gerilmeler meydana gelmezdi, çünkü tekdüze bir alan yalnızca tüm cismin aynı yönde ve aynı oranda birlikte hızlanmasına neden olurdu.

Dünya Ay'dan 81 kat daha büyüktür ancak yarıçapı kabaca Ay'ın 4 katıdır. Sonuç olarak, aynı mesafede, Ay'ın yüzeyindeki Dünya'nın gelgit kuvveti, Dünya'nın yüzeyindeki Ay'ın gelgit kuvvetinden yaklaşık 20 kat daha güçlüdür[8].

Sonsuz küçüklükte elastik bir küre söz konusu olduğunda, gelgit kuvvetinin etkisi hacimde herhangi bir değişiklik olmaksızın cismin şeklini bozmaktır. Küre, diğer cisme doğru ve ondan uzağa bakan iki çıkıntısı olan bir elipsoide dönüşür. Daha büyük cisimler oval bir şekle dönüşür ve hafifçe sıkışır, Ay'ın etkisi altında Dünya okyanuslarına olan da budur. Dünya ve Ay ortak kütle merkezleri ya da çift merkez etrafında yörüngede dönerler ve aralarındaki çekim kuvveti bu hareketi sürdürmek için gerekli merkezcil kuvveti sağlar. Dünya üzerinde, bu çift merkeze çok yakın bir gözlemci için durum, 1. cisim olarak Dünya'nın, 2. cisim olarak Ay'ın yerçekimi tarafından etkilendiği bir durumdur. Dünya'nın tüm kısımları Ay'ın çekim kuvvetine maruz kalarak okyanuslardaki suyun yeniden dağılmasına, Ay'a yakın ve uzak taraflarda şişkinlikler oluşturmasına neden olur.
Bir cisim gelgit kuvvetlerine maruz kalarak döndüğünde, iç sürtünme dönme kinetik enerjisinin ısı olarak kademeli bir şekilde dağılmasına neden olur. Dünya ve Ay'ın durumunda, dönme kinetik enerjisinin kaybı yüzyıl başına yaklaşık 2 milisaniyelik bir kazançla sonuçlanır. Eğer cisim ana merkezine yeterince yakınsa, bu durum Dünya'nın uydusu örneğinde olduğu gibi, yörünge hareketine gelgitsel olarak kilitlenmiş bir dönüşle sonuçlanabilir. Gelgit ısınması Jüpiter'in uydusu Io üzerinde dramatik volkanik etkiler yaratır. Gelgit kuvvetlerinin neden olduğu gerilimler de Dünya'nın uydusu Ay'da aylık düzenli ay depremlerine neden olmaktadır.
Gelgit kuvvetleri, ısı enerjisini kutuplara doğru taşıyarak küresel sıcaklıkları ılımlı hale getiren okyanus akıntılarına katkıda bulunur. Gelgit kuvvetlerindeki değişimlerin 6 ila 10 yıllık aralıklarla küresel sıcaklık kayıtlarındaki serin dönemlerle ilişkili olduğu ve gelgit zorlamasındaki harmonik atım değişimlerinin bin yıllık iklim değişikliklerine katkıda bulunabileceği öne sürülmüştür. Bugüne kadar bin yıllık iklim değişiklikleri ile güçlü bir bağlantı bulunamamıştır.

Gelgit etkileri özellikle nötron yıldızları ya da kara delikler gibi yüksek kütleli küçük cisimlerin yakınında belirginleşir ve bu cisimler içe doğru akan maddenin "spagettileşmesinden" sorumludur. Gelgit kuvvetleri, çeken cisimlerin Ay ve daha az ölçüde Güneş olduğu Dünya okyanuslarının gelgitini yaratır. Gelgit kuvvetleri aynı zamanda gelgit kilitlenmesinden, gelgit ivmesinden ve gelgit ısınmasından da sorumludur. Gelgitler ayrıca sismisiteye de neden olabilir.
Gelgit kuvvetleri, dünyanın iç kısmında iletken sıvılar üreterek dünyanın manyetik alanını da etkiler.

Amfidromik nokta
Bozulmuş gezegen
Galaktik gelgit
Gelgit rezonansı
Gelgit sıyırma
Gelgit tensörü
Uzay-zaman eğriliği

Gravitational Tides by J. Christopher Mihos of Case Western Reserve University
Audio: Cain/Gay – Astronomy Cast Tidal Forces – July 2007.
Gray, Meghan; Merrifield, Michael. "Tidal Forces". Sixty Symbols. Brady Haran for the University of Nottingham. 11 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Pau Amaro Seoane. "Stellar collisions: Tidal disruption of a star by a massive black hole". 4 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Aralık 2018. 
Myths about Gravity and Tides by Mikolaj Sawicki of John A. Logan College and the University of Colorado.
Tidal Misconceptions by Donald E. Simanek

Guyot, deniz yüzeyinden ~200 m aşağıda, tabanından ise en az 900 m yükseklikte bulunan eski volkanik adalara guyot veya masa dağı denilmektedir. Guyot adını Princeton Üniversitesinin ilk jeoloji profesörü olan İsviçreli-Amerikan Arnold Henry Guyot'dan almıştır.
Üstü adeta bıçak gibi kesilmiş, yani düz olan deniz altı tepesi deniz tabanının çökmesine paralel olarak adalar, deniz seviyesine yaklaştığında dalgalar tarafından aşındırılarak düzleşir ve daha sonra bu düzleşen ada deniz tabanı çökmeye devam ettiği için su altında kalır.
Guyot en yaygın olarak Pasifik Okyanusu'nda bulunur.
Guyotlar, dalgaların aşındırması sonucu üstü düzleşen adanın deniz tabanına doğru çökmesi sonucunda oluşmuştur. Bunlar denizaltında muhtelif derinliklerde bulunmaktadır. Pasifik okyanusunda yaygın olan bu tepelerin en az 1000 nin üzerinde olduğu sanılmaktadır. Denizaltı tepeleri ve guyotlar, deniz ve okyanus havzalarının büyüklüğü yanında mikro ölçekli olmalarına rağmen tek başlarına oldukça büyük kütleler oluşturmaktadırlar. Pasifik Okyanusunun Ekvatoral Bölge dahilinde deniz yüzeyine kadar yükselen denizaltı tepelerinin üzerinde mercan resifleri ve atoller bulunmaktadır.

Doğrusal uzanış gösteren denizaltı tepelerinin, genel olarak okyanus tabanlarındaki kırık hatlar ve ezik zonlar boyunca uzandıkları görülmektedir. Bu durumun tipik örneklerini ABD'nin batısında, doğu batı yönünden kuzeyden güneye doğru uzanan Mendocino, Murray ve Clarion kırık zonları boyunca guyot ve denizaltı tepeleri boyunca görülmektedir.
Kısaca, okyanus havzalarında sayılamayacak kadar çok olan denizaltı tepe ve guyotları, okyanus kabuğundaki gerilimin yol açtığı merkezi ve doğrusal hatlar boyunca magmanın püskürmesinden meydana gelmiş olup, bunlar bir bakıma kara üzerindeki volkan konilerine benzemektedir. Bunlar şiddetli volkan faaliyetleri sonucunda deniz yüzeyine kadar yükselerek ada halini almışlardır.
Guyotlar, kırılma kuşakları yakınında ya da sıcak noktaların üzerinde gelişmiş yanardağ yapılarıdır. Tepeleri başlangıçtan beri düz olabilir, (püskürme sırasında patlama ürünleriyle tıkanmış krater) ya da daha sonra düzleşebilir (deniz aşındırması). Tepe bölümünün kopmasından sonra, kendisini taşıyan okyanus kabuğunun alçalması ve taşınmasıyla guyot, hem su düzeyi altındaki derinliğini hem de coğrafi konumunu kazanır. Büyük Okyanus' taki guyotlar derin deniz çamurları ve mercan oluşumlarıyla kaplıdır. Mercan oluşumlarıyla örtüldüklerinde, mercan yapıları guyotun kaybettiği yükseltiyi sürekli tamamlayacak  kadar hızlı gelişiyorsa atoller oluşabilir (örneğin Bikini atolü)
Bu düz zirvelerin çapları 10 km'yi geçmez.Oluşumu itibarıyla Volkanların üzerinde durduğu levha hareketini faylar sürdürdükçe, bunlar yayılan sırttan uzağa taşınmış ve okyanusal kabuk soğuduğunda da okyanusun daha derinlerine inmişlerdir. Böylece bir zamanlar ada olan guyotlar okyanusun derinliklerine dalarken dalgaların aşındırması ile bugünkü düz tepeli görünümlerini kazanmıştır.

Haliç, içine bir veya daha fazla nehir veya dere akan ve açık denize serbest bir bağlantısı olan kısmen kapalı bir acı su alanıdır.
Haliçler nehir ortamları ve ekoton olarak bilinen deniz ortamları arasında bir geçiş bölgesi oluşturur. Haliçler hem gelgit, dalgalar ve tuzlu su akışı gibi deniz etkilerine hem de tatlı su ve tortu akışı gibi nehir etkilerine maruz kalır. Deniz suyunun ve tatlı suyun karışması, hem su sütununda hem de tortuda yüksek düzeyde besin maddesi olmasına sebep olarak, haliçlerin dünyanın en verimli doğal yaşam alanları arasında yer almasına sebep olur.
Günümüzdeki haliçlerin çoğu, Holosen döneminde yaklaşık 10.000-12.000 yıl önce deniz seviyesi yükselmeye başladığında nehirlerin aşındırdığı veya buzulların oyduğu vadilerin suyla dolmasıyla oluştu. Haliçler tipik olarak jeomorfolojik özelliklerine veya su sirkülasyon modellerine göre sınıflandırılır. Haliçler koy, körfez, körfezcik, liman, lagün gibi birçok farklı isme sahip olabilir, ancak bu su kütlelerinin bazıları yukarıdaki bir haliç tanımını tam olarak karşılamamaktadır ve tamamen tuzlu olabilir.
Birçok haliç toprak erozyonu, ormansızlaşma, aşırı otlatma, aşırı avlanma ve sulak alanların doldurulması gibi çeşitli faktörlerden dejenerasyona maruz kalır. Ötrofikasyon, kanalizasyon ve hayvansal atıklar aşırı besin maddesi girişine yol açabilir; kanalizasyon girdilerinde ötürü ağır metal, poliklorlu bifenil, radyonüklit ve hidrokarbonlar da dahil olmak üzere kirleticilere maruz kalabilirler ve taşkın kontrolü veya su saptırma için inşa edilen barajlardan olumsuz etkilenebilirler.

Jeoloji kapsamında, hava deliği ya da deniz gayzeri adlarıyla anılan bu yapı, deniz mağaraları karaya ve yukarı doğru genişleyip dikey şaft oluştururken yüzeye ulaşmasıyla oluşmaktadır. Böyle bir yapıda deniz suyu hidrolik basınç altında kalmaktadır. Bu basınç hava deliğinin tepesinden deniz suyunun fışkırmasıyla serbest bırakılmaktadır. Mağara yapısının ve hava deliğinin geometrisi ile gelgit seviyeleri ve denizin kabarma koşulları fışkıran suyun çıktığı yüksekliği belirler.

Hava delikleri denilen bu yapı; kıyı şeridindeki kayalardaki, lava tüplerinde olduğu gibi, bünyesinde yarıklar bulunan alanlarda oluşmaktadır. Bu tür alanlar genellikle fay hatları boyunca ve ayrıca adaların üzerinde bulunabilirler. Şiddetli dalgalar kıyıya çarparken, su bu yarıkların içerisine girer ve yüksek basınçla yüzeye açılan tarafından şiddetle fışkırır. Su bu şekilde çıkış yaparken şiddetli bir gürültüyle geniş bir alana püskürür ve bundan dolayı hava delikleri genellikle turistlerin sıkça ziyaret ettiği yerler haline gelirler.
Kayalık kıyı şeritlerindeki deniz erozyonun oluşturduğu hava delikleribe Dünya'nın çeşitli yerlerinde rastlanmaktadır. Bu alanlar ayrıca; kıyı şeritlerinin açık denizden daha yüksek dalga enerjisi aldıkları, kıyıya doğru rüzgarın estiği tarafla fayların kesiştiği kısımlarda bulunabilirler. Hava deliğinin ortaya çıkması, kıyısal mağara (ing:littoral cave) oluşumu ile bağlantılıdır. Bu iki bileşen Hava Deliği Sisteminin oluştururlar. Hava deliği sisteminin daima üç adet özelliği vardır: havza girişi (ing:catchment entrance), sıkıştırma/basınç mağarası (ing:compression cavern) ve dışarı atma açıklığı (ing:expelling port). Bu üç özelliğin yerleşimi, açısı ve boyutları, açıklıktan dışarı fırlatılan karışımdaki hava/su oranını belirler. Hava deliği, havza girişine göre deniz mağarasının uzak noktasında oluşur genelde. Hava delikleri havayı hızlı bir şekilde hareket ettirme özelliğine sahiptirler. Bağlantılı başka bir kıyı mağarasındaki basınç değişimi yüzünden oluşan kuvvetli ters akımlar yüzünden hava yukarı doğru 70 km/h gibi bir hıza ulaşabilmektedir
Deniz mağarası oluşmaya başlarken Hava deliği sistemi de oluşmaya başlar. Deniz mağarasının oluşumuna katkıda bulunan ana faktörler rüzgar dinamiği ve ana materyal'in (ing:parent material) kayalık özelliğidir. Ana materyalin kötü hava koşullarında aşınmaya (ing:weathering) yatkınlığı ya da direnci mağaraların oluşumunda önemli role sahiptir. Deniz mağaraları iki süreçten birisiyle oluşur: kireç taşından olan mağaralar, karst (çözünme/erime) süreçleriyle oluşur ya da volkanik/püskürük kayalardan olan mağaralar sahte-karst, karst-andıran ancak kayacın çözülmesiyle oluşmamış, (ing: pseudokarst) (çözünme-dışı) süreçlerle oluşur. Deniz mağarakarı zamanla kıyı içlerine doğru, ana materyaldaki zayıf kısımlardan üzerinden yukarıya doğru genişler. Aşınma devam ederken, mağarının çatısı açığa çıkar ve hava deliği genişlemeye devam eder ve sonunda deniz mağarasının tavanı zayıflarak çöker. Bu noktada dik duvaları olan bir çöküntü ortaya çıkar ve kıyısal morfolojinin bir sonraki aşaması başlar 
Meksika'nın Baja California Yarımadasındaki Punta Banda Burnu'nda bulunan La Bufadora büyük bir hava deliği örneğidir. İnce bir açıklığa sahip olan deniz mağarasından yüzeye 13 -17 saniye sıklığında aralıklarla fışkıran su yaklaşık 30 metre yüksekliğe çıkmaktadır.

Hava delikleri yakın çevreleridneki topografyayı değiştirme kapasitesine sahiptirler. Hava delikleri etraftaki yakın yarıkları nihayetinde eriterek/erozyona uğratarak, daha büyük deniz mağaralarının oluşmasına sebep verebilirler. Bazı durumlarda, mağaranın tavanı çökebilir. Bunun sonucunda kıyı şeridinde sığ havuzlar oluşabilir

Hava deliği terimi ayrıca kapalı yeraltı sistemi ile yüzey arasındaki basınç farkından dolayı havanın küçük bir delikten yüzeye aktığı nadir jeolojik bir yapı için de kullanılmaktadır. ABD'deki Wupatki Ulusal Anıtı'nın (ing:Wupatki National Monument) hava delikleri böyle bir yapıya örnektir. Hesaplamalara göre kapalı yeraltı geçitlerinin hacmi yaklaşık olarak en az 200 Milyon metre küp (~7 Milyar feet küp) civarındadır.Esen rüzgarın hızı yaklaşık 48-50 Km/h civarına kadar çıkmaktadır. But tür hava deliğinin bilinen başka bir örneği ise ABD'nin South Dakota eyaletindeki Rüzgar Mağaralarının doğal girişlerinde görülebilir.

Hidrotermal baca, jeotermal ısıya sahip suyun salındığı bir deniz tabağı yarığıdır. 

Dünya ergimiş magma yapısı gereği sürekli hareket halindedir. Kıtalar adeta ergimiş magma üzerinde yüzercesine hareket ederler. Ayrıca okyanus tabanlarında da yerin altından gelen bu yüksek basıncın etkisiyle uzun yarıklar boylu boyunca uzanırlar. Bu yarıklardan sürekli olarak yerin altından gelen hidrojen (H2), metan (CH4), hidrojen sülfür (H2S), karbondioksit (CO2), hidrojen siyanür (HCN), formaldehit (HCHO), azot (N2), kükürt dioksit (SO2) gazları çıkmaktadır. Bu yarıklardan giren su, 1200 °C lik sıcaklıkta erimiş hâlde bulunan kayalar (magma) tarafından ısıtılır. Isınan su basıncın etkisiyle magmadaki Fe, Ni, Mn, Cu gibi metal iyonlarını, silisyum silikatlı, kalsiyum karbonatlı, demir sülfürlü ve bakır sülfürlü mineralleri bu yarıklardan suyun iç yüzeyine doğru fışkırtırlar. Okyanusal levha yanlara doğru zıt yönde itilerek birbirinden uzaklaşmaya başlar ve burada meydana gelen boşluğu doldurmak için aşağıdan genç litosfer soğuyarak sırtın iki yanında büyümeye devam eder. Bu olay okyanus ortası sırtları oluşumuna neden olur. Fışkıran bu mineraller sıcaklığın etkisiyle anında çökelir ve zamanla birikerek hidrotermal bacaları oluştururlar. Demir sülfür, bakır sülfür ve karbonatlı yapılardan oluşmuş bu bacalarda çok küçük mikro odacıklar yer almaktadır.

Bu hidrotermal bacaların iç kısımlarında sıcaklık ortalama 350-400 °C arasındadır. Ağız kısımlarında ise ortalama 150 °C dolaylarındadır. Normalde 100 °C de kaynayan su, derinliğin sebep olduğu basınç yüzünden bu kadar yüksek sıcaklıkta bile kaynayamaz. 20 metreyi bulan bacalar var. Yukarı doğru çıktıkça daha çok çözünüyor bu nedenle de hortum gibi bir görüntüsü oluyor. Siyah ve beyaz dumanlı olarak ikiye ayrılıyorlar. Siyah dumanlı olanların içinde yüksek miktarda sülfid veya sülfür mineralleri var. Siyah renkte olmasının nedeni çözülmüş maddelerin çökmüş küçük zengin metal parçalar. Onların yoğunlaşmasıyla da duman oluşuyor. Siyah duman rengine sahip olan bacaların oluşturduğu rüzgarlar en az 300 derecedir. Beyaz renk dumana sahip olanların da baryum, kalsiyum, silikon gibi açık renkli minerallerin bulunması. Beyaz renk dumana sahip olanların siyah dumana sahip olanlara göre daha düşük bir derecesi vardır. Duman çıkmasının nedeni sıcaklık farkıdır. Su sıcaklığı 2 derece iken bacanın içindeki sıcaklık 350 derece civarındadır. Ayrıca asit, oksijen çabuk değişime uğraması da duman oluşumuna ortam hazırlar. 

Bu derinliklerde bu ortama çok iyi uyum sağlamış derin su yengeçleri, karides türleri, denizyıldızları, kemosentetik bakteriler, boyları 3 metreyi bulan dev solucanlar ve önceden hiç rastlanmayan derin su balıkları yaşamaktadır. Buradaki hayat türüyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik vardır. Burada hayat fotosenteze değil kemosenteze dayalıdır. Fotosentez güneş ışığına dayanan bir reaksiyondur. Oysa bu kadar derinlere güneş ışığının erişmesi imkânsızdır ve zifiri karanlıktır.

Bu ortamda konunun başında bahsettiğimiz beslenme piramidinin en altında kemosentetik bakteriler bulunur. Bunlar bacalardan sıcak suyla fışkıran karbondioksit ve hidrojen sülfür elementiyle beslenirler. Kemosentez, bakterilere enerji sağlayan ve kimyasallara dayanan reaksiyonun adıdır. Diğer canlılar da bu bakterileri yiyerek enerji elde ederler. Bu keşfin ardından birçok bilim kuruluşu harekete geçerek yaşamın kökenini buralarda daha çok aramaya başlamışlardı. Bugün aralarında NASA, ESA, Harvard, Cambridge, Oxford, Science gibi birçok saygın üniversite ve bilim kuruluşu yaşamın bu hidrotermal bacalar etrafında başladığını düşünmektedir. Hatta NASA, bu hidrotermal bacaların evrende herhangi bir yıldızın çevresinde dönen gezegende ya da uydu üzerinde de oluşmuşsa hayatın orada da başlamış olabileceğini vurgulamaktadır.
Bacalarda çok sayıda kemosentetik bakteri bulunur. Bunun dışında yengeçler, karidesler, tüp solucanları (boyları 3 metreye ulaşabilir), hiç görünmeyen dip balıkları (engerek balığı), farekuyruklugiller)..) da sayıca fazladır. Bu organizmaların çoğu açık kırmızı dokular bulundurur. Bu dokuların etken maddesi de hemoglobindir. Hemoglobini sudaki oksijeni açığa çıkarmak/oksitlenme için kullanırlar. Solucanların içinde barınan kemosentetik bakteriler kendilerine ve içinde bulundukları canlıya yetecek kadar besin üretir. Geri kalan çoğu tür etçil olarak beslenir.

James S. Monroe-Reed Wicander, Fiziksel Jeoloji-Yeryuvarının Araştırılması (Jeoloji Mühendisleri Odası, Ankara 2007)
Yrd. Doç. Dr. Murat Çiflikli Metamorfik Petrografi Ders Notları
"Hidrotermal bacalar ve rüzgarlar". 22 Mart 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Şubat 2015.

Galce, Kelt dillerinin Britonik koluna ait bir dildir. Çoğunlukla Galler'de konuşulur, İngiltere'de de az bir konuşura sahiptir. Tarihsel bağlamda İngilizcede bu dil Kambrian, Kambrik gibi isimlerle bilinir.
2011 Birleşik Krallık nüfus sayımlarına göre %27'si (837 bin) Galler'in dışında ve %73'ü (2,2 milyon) ise Galce bilmeyen 3.100.000 Galler vatandaşı bulunmaktadır. Üç yaş ve üstü Galler vatandaşlarının %19'unun (562 bin) Galce konuşabildiği, %77'sinin ise Galceyi hem konuşup hem okuyup hem de yazabildiği aktarılmaktadır.
Galce, Galler Dil Komisyonu'nun girişimleriyle Galler'de resmî dil olarak kabul edilmiştir.
Galce (Galce: Cymraeg) veya (y Gymraeg), Galce halkına özgü Kelt dil ailesinin bir Brittonik dilidir. Galce Galler'de, İngiltere'de ve Arjantin'deki Chubut eyaletindeki Y Wladfa'da yerel olarak konuşulmaktadır. Galce, tarihsel olarak İngilizcede "British", "Cambrian", "Cambric" ve "Cymric" olarak da bilinir.
2011'deki son nüfus sayımına göre, üç yaş ve üzerindeki Galler nüfusunun 562.016'sı (%19,0) Galce konuşabiliyordu. Aralık 2020'de, Galler nüfusunun üç veya daha fazla yaşındaki %29,1'inin (883.600) Galce konuşabildiği, nüfusun %16,3'ünün (496.300) günlük Galce konuştuğunu bildirdiği rapor edilmiştir.
2011 Galce Dil Tüzüğü, Galler'de Galceye resmi statü verdi, bu da onu Birleşik Krallık'ın herhangi bir yerinde yasal olarak resmi olan tek dil haline getirdi ve İngilizce fiili resmi oldu. Hem Galce hem de İngilizce, Senedd'in yasal resmi dilleridir. Galler hükûmeti, 2050 yılına kadar Galce konuşan bir milyon kişiye sahip olmayı planlıyor. 1980'den beri, Galce eğitim veren okullara giden çocukların sayısında artış ve iki dilli Gal okullarına gidenlerin sayısında azalma oldu.

Gal dili İngilizlerin dilinden gelişmiştir. Galli'nin ortaya çıkışı anlık ve açıkça tanımlanabilen bir şey değildi. Bunun yerine, kayma uzun bir süre boyunca meydana geldi, bazı tarihçiler bunun 9. yüzyıla kadar geç olduğunu iddia ettiler, dilbilimci Kenneth H. Jackson tarafından önerilen bir dönüm noktası olan Dyrham Savaşı, askeri bir savaş Batı Saksonlar ve Britanyalılar arasında MS 577'de Güney Batı Britanya'yı Galler ile doğrudan kara temasından ayırdı.
Galler tarihinde sınırları belirsiz dört dönem tanımlanmıştır: İlkel Galce, Eski Galce, Orta Galce ve Modern Galce. Dilin ortaya çıkışından hemen sonraki dönem bazen İlkel Galce olarak adlandırılır, ve ardından Eski Galce dönemi gelir – genellikle 9. yüzyılın başından 12. yüzyıla kadar uzandığı düşünülür. Orta Galler döneminin, Modern Gal döneminin başladığı 14. yüzyıla kadar sürdüğü ve bunun da Erken ve Geç Modern Galce'ye ayrıldığı kabul edilir.
Galce kelimesi, Eski İngilizce Eski İngilizce: wealh, wielisc aracılığıyla, Romalılar tarafından Volcae olarak bilinen Kelt halkının adından türetilen ve Kelt dillerini konuşanlara atıfta bulunan Proto-Germen * Walhaz kelimesinin soyundan gelmektedir. ve daha sonra ayrım gözetmeksizin Batı Roma İmparatorluğu halkına. Eski İngilizcede bu terim, özellikle Britanyalılara ya da bazı bağlamlarda kölelere atıfta bulunarak anlamsal daralmadan geçti. Wēalas'ın çoğul hali, kendi bölgeleri olan Galler adına evrildi. Kıta Avrupası'nda Romanca konuşan çeşitli insanlar için modern isimler (örneğin Valonlar, Valaisanlar, Ulahlar/Wallachians ve Włosi, İtalyanların Lehçe adı) benzer bir etimolojiye sahiptir. Dil için kullanılan Galce terim Cymraeg, "vatandaşlar" veya "hemşehriler" anlamına gelen Brythonic kelimesi combrogi'den gelmektedir.

Galce, eski Kelt Britonları tarafından konuşulan Kelt dili olan Common Brittonic'ten evrimleşmiştir. Insular Kelt olarak sınıflandırılan İngiliz dili, büyük olasılıkla Bronz Çağı veya Demir Çağı sırasında Britanya'ya geldi ve muhtemelen Firth of Forth'un güneyindeki adanın her yerinde konuşuldu. Erken Orta Çağ boyunca İngiliz dili, artan lehçe farklılaşması nedeniyle parçalanmaya başladı, böylece Galce ve diğer Brittonic dillerine dönüştü. Galcenin ne zaman belirginleştiği belli değil.
Dilbilimci Kenneth H. Jackson, hece yapısı ve ses düzenindeki evrimin MS 550 civarında tamamlandığını öne sürdü ve o zamandan MS 800'e kadar olan dönemi "İlkel Galce" olarak nitelendirdi. Bu İlkel Galce, hem Galler'de hem de Hen Ogledd'de ("Eski Kuzey") - şu anda kuzey İngiltere ve güney İskoçya'nın Brittonic konuşulan bölgeleri - konuşulmuş olabilir ve bu nedenle Galce'nin yanı sıra Cumbric'in de atası olabilir. Ancak Jackson, o zamana kadar iki çeşidin zaten farklı olduğuna inanıyordu. Cynfeirdd veya "Erken Şairler"e atfedilen en eski Gal şiirinin, genellikle İlkel Gal dönemine ait olduğu kabul edilir. Bununla birlikte, bu şiirin çoğunun sözde Hen Ogledd'de bestelendiği ve orijinal olarak bestelendiği materyalin ve dilin tarihlendirilmesi hakkında daha fazla soru sorulmasına neden oldu. Bu takdir yetkisi, Cumbric'in Hen Ogledd'de kullanılan dil olduğuna yaygın olarak inanılmasından kaynaklanmaktadır. Tywyn'deki 8. yüzyıldan kalma bir yazıt, dilin isimlerin çekimlerinde zaten çekimler bıraktığını gösteriyor.

Genleşme, sıcaklığı artırılan bir cismin uzunluk ya da hacminin değişmesi olayıdır.
Katıları, sıvıları ya da gazları oluşturan tanecikler, ortalama konumları çevresinde sürekli çalkalanma halindedirler. Bu cisimlerden birine ısı biçiminde enerji verilirse bu enerji kinetik enerjiye dönüşür. Dolayısıyla, kinetik enerjisi artan tanecikler daha şiddetle çalkalanır ve daha geniş alana yayılmaya çalışırlar; yani sıcaklığı yükselen cisim (katı, sıvı, gaz) aynı zamanda genleşir. Sıcak bir cisim ışınını başka bir maddeye gönderirse o maddenin kapladığı alan (hacmi) genişler ve yayılır.

Genleşme katsayısı, bir maddenin ısı etkisiyle genleştiği miktarın belirlenmesi için kullanılan katsayıdır. Birim hacimdeki bir maddenin birim sıcaklık değişiminde hacmindeki değişme miktarı olarak tanımlanır.
Isı değişikliği etkisi altında kalan bir malzemeyi oluşturan atomların, enerji düzeylerinin değişmesi ile moleküler bağ uzunlukları değişir. Dolayısıyla atomlar arası mesafelerin değişmesi maddenin hacmini de değiştirir.
Katı ve sıvı her maddenin farklı bir genleşme katsayısı vardır. Aynı şartlar altında eşit hacimdeki iki gaz örneği özdeş ısıtıcılarda aynı sürede ısıtıldıklarında hacimleri eşit miktarda artar. Bütün gazların genleşme katsayısı aynıdır.

Bir gaz, sıvı veya katının genel hacimce genleşme katsayısı şöyle ifade edilir;

  
    
      
        
          α
          
            V
          
        
        =
        
          
            1
            V
          
        
        
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  V
                
                
                  ∂
                  T
                
              
            
            )
          
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha _{V}={\frac {1}{V}}\,\left({\frac {\partial V}{\partial T}}\right)_{p}}
  

Burada p alt indisi, genleşme süresince sabit tutulan basıncı; "V" ise bu genel ifadeye giren (doğrusal olmayan) hacimce gerilmeyi ifade eder. Gaz ortamında basıncın sabit tutulması önemlidir. Çünkü bir gaz hacmi, basınç ve sıcaklıkla çok değişir. Düşük yoğunlukla bir gaz için bu, ideal gaz modelinde görülebilir.

Dışarıdan ısı alan maddenin taneciklerinin kinetik enerjisi, dolayısıyla taneciklerin titreşim hızı artar. Tanecikler birbirinden uzaklaşmaya başlar. Bu olaya genleşme adı verilir. Tersine olarak madde dışarıya ısı verdiğinde (madde soğutulduğunda) maddenin taneciklerinin kinetik enerjilerinin azalmasına neden olur.
Maddelerin genleşmesi ya da tersine büzülmesi sırasında büyük kuvvetlerin ortaya çıkması, tren raylarında, köprü gibi yapılarda hasarlara neden olmaktadır. Bu yüzden tren raylarının eklenti yerlerinde boşluklar bırakılır, köprüler demir makaralar üzerine oturtulur. Çevremizdeki bu tür yapıları gözlemleyerek genleşme ile ilgili birçok örnekler bulabiliriz.

Katı bir maddenin sıcaklığının 1 °C yükseltilmesiyle birim boyundaki uzama miktarına boyca genleşme katsayısı denir.
Bir metal çubuğun önceki ilk boyu, L0 olsun. Bu metal boyu uzayarak son boyu L olur. Boyca uzama miktarı (Δl);
ΔL =L-L0= L0.λ.Δt bağıntısıyla bulunur.
Burada, 

L0 : Metalin ilk boyu.
Δt = tson-tilk : Metalin ısıtılmadan önceki sıcaklığı ile ısıtıldıktan sonraki sıcaklığının farkıdır.
Basınç ihmal edilirse, boyca genleşme katsayısı şöyle ifade edilebilir.

  
    
      
        α
        =
        
          
            1
            L
          
        
        
          
            
              ∂
              L
            
            
              ∂
              T
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={1 \over L}{\partial L \over \partial T}}
  

Bir metal levhanın ısıtılmadan önceki ilk yüzeyi S0 olsun. Bu metal levhayı ısıttığımızda, yüzey artarak son yüzeyi
ΔS = S-S0=S0.2 λ.Δt bağıntısıyla hesap edilir.
Burada;

S0: Metalin ilk yüzü.
2λ: Yüzeyce genleşme katsayısı (Boyca genleşmenin iki katıdır.)
Δt = tson-tilk :Sıcaklık farkıdır

Metal bir kürenin ısıtılmadan önceki ilk hacmi V0 olsun. Bu metal küreyi ısıttığımızda son hacmi V olur. Hacimce genleşme miktarı ΔV;
ΔV= V-V0 =V0 .3λ.Δt
Burada; 

V0: Metal kürenin ilk hacmi
3λ: Hacimce genleşme katsayısı (Dikkat edilirse boyca genleşme katsayısının üç katıdır.)
Δt = tson-tilk : Sıcaklık

Sıvıların ısıtılmadaki davranışlarını, katılarda olduğu gibi inceleyemeyiz. Çünkü, sıvıları katılar gibi şekillendirmek, örneğin boru haline getirmek imkânsızdır. Bu yüzden, sıvıların, bir kap içinde incelenmeleri gerekir. Ayırt edici bir özelliktir.
Sıvıların genleşmesinden sıvılı termometrelerde, sıcak su kazanlarında, termosifonlarda ve kalorifer sistemlerinde yararlanılır. Sıvıların genleşme miktarı aşağıdaki bağıntı ile hesaplanır;
ΔV=V.a.ΔT
Bağıntıda;
ΔV: sıvının hacimce genleşme miktarı
V: sıvının ilk hacmi
a: sıvının hacimce genleşme katsayısı
ΔT: sıcaklık değişimidir
Gazlarda genleşme her gazda aynıdır. Gazlar en çok genleşen maddelerdir.

İdeal gaz için, hacimce genleşme (örneğin, sıcaklık değişiminden dolayı hacimdeki görsel değişim) sıcaklığı değiştiren sürecin türüne bağlıdır. İki temel durumdan biri, basıncın sabit tutulduğu izobarik süreç, diğeri ortamda ısı değişiminin olmadığı süreçtir.
Bir izobarik süreçte hacimce genleşmeyi 
  
    
      
        
          γ
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma _{p}}
  
 ile gösterirsek, ideal gaz yasasına göre:

  
    
      
        P
        V
        =
        n
        R
        T
        
      
    
    {\displaystyle PV=nRT\,}
  

  
    
      
        ln
        ⁡
        
          (
          V
          )
        
        =
        ln
        ⁡
        
          (
          T
          )
        
        +
        ln
        ⁡
        
          (
          
            n
            R
            
              /
            
            P
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \ln \left(V\right)=\ln \left(T\right)+\ln \left(nR/P\right)}
  

  
    
      
        
          γ
          
            p
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  1
                  V
                
              
              
                
                  
                    d
                    V
                  
                  
                    d
                    T
                  
                
              
            
            )
          
          
            p
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  d
                  (
                  ln
                  ⁡
                  V
                  )
                
                
                  d
                  T
                
              
            
            )
          
          
            p
          
        
        =
        
          
            
              d
              (
              ln
              ⁡
              T
              )
            
            
              d
              T
            
          
        
        =
        
          
            1
            T
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \gamma _{p}=\left({\frac {1}{V}}{\frac {dV}{dT}}\right)_{p}=\left({\frac {d(\ln V)}{dT}}\right)_{p}={\frac {d(\ln T)}{dT}}={\frac {1}{T}}.}
  

olur.
Burada 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 izobarik süreci ifade eder.

Gezegen halkası, gezegenlerin çevresinde bulunan halka biçimli katman. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün halkaları olan gezegenlerdir.
Güneş Sistemi'nin oluşum evresiyle başlayan hareketlenme süreci günümüze yakın bir uzaklıkta yavaşlamaya başlamadan önce gezegenlerin etrafında bulunan artık parçalar, uydular ve göktaşlarının ufalanarak uydu oluşturamayacak kadar küçük parçalar haline gelerek gezegenin kütleçekim kuvveti ile onun etrafına toplanmalarına yol açmıştır. Bunun neticesinde, uydu olamayan ama hala gezegen etrafında olan parçalar dönme ve çekim gücü ile halka şeklinde birleşmeye başlamıştır. Bu parçaları dağılmadan gezegen etrafında tutan en önemli unsur da buzdur.
Buzun bu birleşmedeki etkisi bu halkalı gezegenlerin Güneş'e uzaklığı ile ifade edilebilmektedir. Gezegen etrafında bulunan halkalar bir bütün halinde değil, bölünmüş otobanlar gibi şeritler halinde bulunmaktadır. Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında yer alan astroit kuşağı da halka oluşumu için önemli bir alandır. Mars ve Jüpiter arasında muhtemelen büyük bir göktaşının etkisi ile yok olan bu cisim bugün var olan bu astroit kuşağını oluşturmuştur. Bu noktada Mars gezegenine ait bir kuşak oluşmamasının sebebi ise muhtemelen Güneş ve Jüpiter'in bu noktaya uyguladığı çekim gücünün parçalanmış bu cisimleri denge noktasında tutmasıdır.

Bir gezegen sembolü veya gezegensel sembol, astroloji ve astronomide klasik bir gezegeni (Güneş ve Ay dahil) veya modern gezegenlerden birini temsil etmek için kullanılan grafiksel bir semboldür. Bu semboller ayrıca simya alanında gezegenlerle ilişkilendirilen metallerin temsilinde ve takvimlerde bu gezegenlerle ilişkilendirilen günlerde kullanılmıştır. Çoğu sembolün kökeni, Greko-Romen astronomiye dayanır ve modern biçimleri 16. yüzyılda gelişmiştir.
Klasik gezegenlerin, sembolleri, günleri ve en sık ilişkilendirilen simyasal simgeleri şunlardır:

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), güncel dergi makalelerinde bu sembollerin kullanımını teşvik etmemektedir ve kılavuzunda gezegen isimleri için bir ve iki harfli kısaltmalar önermektedir. Gezegen sembollerinin kullanılabileceği durumlarda, örneğin tablo başlıklarında, bu kısaltmalar önerilmektedir. Modern gezegenlerin geleneksel sembolleri ile IAU kısaltmaları şunlardır:

Venüs ve Mars sembolleri, 1750'lerde Carl Linnaeus tarafından tanıtılan bir gelenek uyarınca biyolojide dişi ve erkek cinsiyetlerini temsil etmek için de kullanılır.

Goddard Uzay Uçuş Merkezi (GSFC) 1 Mayıs 1959'da NASA'nın ilk uzay uçuş merkezi olarak kurulmuş NASA'ya ait büyük bir uzay araştırma laboratuvarıdır. GSFC, yaklaşık olarak 10.000 sivil uzmana ve çalışana sahiptir ve ABD'de, Greenbelt, Maryland, Washington'un yaklaşık olarak 6,5 km kuzeydoğusunda yer almaktadır.
Goddard Uzay Uçuş Merkezi ABD'de modern roket itiş sistemlerinin öncülerinden Dr. Robert H. Goddard'ın adını taşımaktadır. 

NASA Headquarters16 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. *Goddard Space Flight Center26 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. *Dateline Goddard newsletter *Goddard Employees Welfare Association5 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (GEWA) *Goddard Fact Sheets27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. *The Goddard Homer E. Newell Memorial Library
Goddard Visitor Center5 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. *Independent Verification and Validation Facility *Dreams, Hopes, Realities: NASA's Goddard Space Flight Center, The First Forty Years5 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Lane E. Wallace, 1999 (full on-line book)
Goddard Amateur Radio Club27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. WA3NAN is known worldwide for their HF retransmissions of space flight missions.

Gotça, Gotlar tarafından konuşulmuş ölü bir Doğu Cermen dilidir. Dil büyük oranda Codex Argenteus adlı, 6. yüzyılda yazılmış kopyaları vasıtasıyla bilinen ancak 4. yüzyılda yazıldığı düşünülen İncil çevirisi sayesinde bilinmekte olup, büyük miktarda yazılı kaynak içeren tek Doğu Cermen dili olma özelliği taşımaktadır. Dil, 4. yüzyılda Ulfilas tarafından yaratılan Got alfabesiyle yazılmıştır.
Bir Cermen dili olarak Gotça Hint-Avrupa dil ailesine mensuptur. Büyük miktarda yazılı kaynağa sahip ilk Cermen dili olan Gotçanın günümüzde herhangi bir ardılı yoktur. Gotça, Gotların Franklar tarafından yenilgiye uğratılması, İtalya'da siyasi Got varlığının sonlandırılması, izolasyon ve kilise dili olma özelliğini kaybetmesi gibi nedenlerden ötürü 6. yüzyıldan sonra gerilemeye girmiştir. Dil, 8. yüzyıla kadar İber Yarımadası'nda varlığı sürdürdü. 16. yüzyılda Kırım yarımadasında Ogier Ghiselin de Busbecq tarafından Kırım Gotçası 80 civarında kelimenin varlığı ile kaydedilmiş olmakla birlikte, İncil çevirisinin yazılmış olduğu tarihi Gotça ile Kırım Gotçası arasındaki sessel farklılıklar, Kırım Gotçasının tarihi Got dili yerine başka bir Doğu Cermen dilinden türediğini ortaya koymaktadır. Kırım Gotçasının 18. yüzyıl sonunda soyunun tükendiği kabul edilmektedir.

Atta unsar þu in himinam,
weihnai namo þein,
qimai þiudinassus þeins,
wairþai wilja þeins,
swe in himina jah ana airþai.
hlaif unsarana þana sinteinan gib uns himma daga,
jah aflet uns þatei skulans sijaima,
swaswe jah weis afletam þaim skulam unsaraim,
jah ni briggais uns in fraistubnjai,
ak lausei uns af þamma ubilin;
[unte þeina ist þiudangardi
jah mahts jah wulþus in aiwins.
Amen.]

Göklerdeki Atamız,
adın kutsal kılınsın.
Egemenliğin gelsin.
Gökte olduğu gibi,
yeryüzünde de senin istediğin olsun.
Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver.
Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi,
sen de bizim suçlarımızı bağışla.
Ayartılmamıza izin verme.
Kötü olandan bizi kurtar.
[Çünkü egemenlik, güç ve yücelik sonsuzlara
dek senindir. Amin.]

Bir skaler alanın yön türevi (gradyan) artımın en çok olduğu yere doğru yönelmiş bir vektör alanını verir ve büyüklüğü değişimin en büyük değerine eşittir.
Örneklemek gerekirse bir odadaki zamandan bağımsız sıcaklık dağılımı düşünülebilir. Sıcaklık dağılımı skaler bir alandır ve kartezyen koordinatlarda 
  
    
      
        ϕ
        =
        ϕ
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
        
      
    
    {\displaystyle \phi =\phi (x,y,z)\,}
  
 olarak gösterilebilir. Bu dağılımın yöntürevi en çok ısınan yeri işaret edecektir ve yöntürevi büyüklüğü de o yöndeki ısınmanın miktarını verecektir. Başka bir örnek olarak bir yokuş ele alınabilir. Yokuşa onu üstten kesen bir düzlemden bakılırsa ortaya çıkan fonksiyon yokuşun eğim profili 
  
    
      
        H
        =
        H
        (
        x
        ,
        y
        )
        
      
    
    {\displaystyle H=H(x,y)\,}
  
'i verir (basitlik için yokuşu iki boyutta düşünmek faydalı olacaktır). Bu fonksiyonun yöntürevi yokuşun en dik yerini, yöntürevinin büyüklüğü de bu yerin dikliğini verir.

x genelleştirilmiş koordinatların kapalı gösterimi olmak üzere 
  
    
      
        x
        =
        (
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        …
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle x=(x_{1},\dots ,x_{n})}
  
 bir f(x) fonksiyonunun yöntürevi

  
    
      
        ∇
        f
        =
        
          (
          
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                
              
            
            ,
            …
            ,
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  
                    x
                    
                      n
                    
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \nabla f=\left({\frac {\partial f}{\partial x_{1}}},\dots ,{\frac {\partial f}{\partial x_{n}}}\right)}
  

şeklinde gösterilir. Burada 
  
    
      
        ∇
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \,}
  
, del işlemcisini temsil etmektedir. Başka bir gösterim ise grad' ftir.

        f
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
        =
        
          x
          
            3
          
        
        +
        
          e
          
            2
            y
          
        
        −
        cos
        ⁡
        (
        w
        z
        )
        
      
    
    {\displaystyle f(x,y,z)=x^{3}+e^{2y}-\cos(wz)\,}
  
 olmak üzere f fonksiyonunun gradyanı:

  
    
      
        ∇
        f
        =
        
          
            (
            
              
                
                  
                    
                      
                        ∂
                        f
                      
                      
                        ∂
                        x
                      
                    
                  
                  ,
                  
                    
                      
                        ∂
                        f
                      
                      
                        ∂
                        y
                      
                    
                  
                  ,
                  
                    
                      
                        ∂
                        f
                      
                      
                        ∂
                        z
                      
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  
                    3
                    
                      x
                      
                        2
                      
                    
                  
                  ,
                  
                    2
                    
                      e
                      
                        2
                        y
                      
                    
                  
                  ,
                  
                    w
                    sin
                    ⁡
                    (
                    w
                    z
                    )
                  
                
              
            
            )
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \nabla f={\begin{pmatrix}{\frac {\partial f}{\partial x}},{\frac {\partial f}{\partial y}},{\frac {\partial f}{\partial z}}\end{pmatrix}}={\begin{pmatrix}{3x^{2}},{2e^{2y}},{w\sin(wz)}\end{pmatrix}}.}
  

olarak elde edilir.

Herhangi bir f(x) göndermeyi, bir 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 noktasında

  
    
      
        g
        (
        x
        )
        =
        f
        (
        
          x
          
            0
          
        
        )
        +
        (
        
          ∇
          
            x
          
        
        f
        (
        
          x
          
            0
          
        
        )
        
          )
          
            T
          
        
        (
        x
        −
        
          x
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle g(x)=f(x_{0})+(\nabla _{x}f(x_{0}))^{T}(x-x_{0})}
  

yaklaşımı yapılarak doğrusallaştırılabilir. g(x) doğrusu f(x) göndermesinin 
  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{0}}
  
 noktasında doğrusallaştırılmış halidir.

Kısmi türev
Diverjans
Rotasyonel
Del İşlemcisi

Korn, Theresa M.; Korn, Granino Arthur (2000). Mathematical Handbook for Scientists and Engineers: Definitions, Theorems, and Formulas for Reference and Review. Dover Publications. ss. 157-160. ISBN 0-486-41147-8. OCLC 43864234. 

"Gradient". Khan Academy. 11 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Kuptsov, L.P. (2001), "Gradient",  Hazewinkel, Michiel (Ed.), Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104 .
Eric W. Weisstein, Gradient (MathWorld)

Güneş fiziği ve Güneş gözleminde, granüller Güneş'in fotosferinde bulunan konveksiyon hücreleridir. Bunlar, Güneş'in Konveksiyon bölgesinde, fotosferin hemen altında bulunan plazma akımları tarafından oluşturulur. Fotosferin çekirdekli görünümü, bu konvektif hücrelerin üst kısımları tarafından oluşturulur; bu desen granülasyon olarak adlandırılır. and lasts 8 to 20 minutes before dissipating.
Her granülün yükselen kısmı, plazmanın daha sıcak olduğu merkezde bulunur. Granüllerin dış kenarları, daha soğuk olan alçalan plazma nedeniyle daha koyudur. (Daha koyu ve daha soğuk terimleri, daha parlak ve daha sıcak plazmaya kıyasla kullanılır. Stefan-Boltzmann yasasına göre, parlaklık sıcaklığın dördüncü kuvvetiyle artar, bu da küçük bir ısı kaybının bile büyük bir parlaklık kontrastına neden olmasına neden olur. Görünür görünümün yanı sıra, konvektif hareket ile açıklanabilen, tek tek granüllerden gelen ışığın Doppler kayması ölçümleri, granüllerin konvektif doğasına dair kanıt sağlar.

Göz bebeği, gözün iris kısmının ortasında bulunan boşluktur ve ışığın retina üzerine düşmesini sağlar. Göz bebeğinden geçen ışık ışınları gözün içindeki dokular tarafından doğrudan soğurulduğu ya da gözün içinde yansıyan ışın saçılmalarının dar göz bebeğinden geri çıkmaması nedeniyle siyah renkli olarak görünür.
İnsanların göz bebeği yuvarlak olur ancak diğer hayvan türlerinde farklı biçimlerde göz bebeklerine rastlanır. Kedilerin göz bebekleri dikey bir yarık şeklinde iken keçilerin göz bebekleri yatay dikdörtgen şeklindedir ve hatta Hypostomus plecostomus türü balığın göz bebekleri halka şeklindedir. Optik terimlerle açıklanacak olursa anatomik göz bebeği gözün diyaframı iken iris de diyafram genişliğidir. Göz bebeğinin dışarıdan görülen görüntüsü giriş açıklığıdır ve fiziksel göz bebeğinin ne yerini ne de boyutunu gösterir çünkü kornea tarafından olduğundan büyük gösterilir.

Göz bebeğini çevreleyen iris çoğunlukla düz kastan oluşan büzülebilir bir yapıdır. Işık göz bebeği yoluyla göze girer ve göz bebeğinin boyutunu kontrol eden iris içeri giren ışığın miktarını düzenler. İris iki grup düz kas içerir: dairesel sfinkter pupillae kas grubu ve radyal dilator pupillae kas grubu. Sphincter pupillae kasıldığında iris göz bebeğinin boyutunun küçülmesini sağlar. Üst servikal gangliyondan gelen sempatik sinirlerle innerve olan dilator pupillae kasıldığında ise göz bebeğinin büyümesine neden olur. Algı yolu her gözün optik liflerinin kısmi çaprazlaması ile iki gözü birbirine bağlar. Bu şekilde bir göze gelen etki diğer göze de taşınır. Eğer pilokarpin kimyasal maddesi vücuda enjekte edilirse dairesel kasların parasempatik kasılması ile göz bebeği küçülür ve atropin enjekte edilirse de göz bebekleri büyür.

Parlak ışık göze vurduğunda retinada bulunan fotoreseptör hücreler ve melanopsin ganglion hücreleri okülomotor sinirin Edinger Westphal çekirdeğinden gelip dairesel iris kaslarında sonlanan parasempatik kısmına sinyal gönderir. İrisin dairesel kasları kasıldığında göz bebeğinin boyutu küçülür. Beyinsapı işlevlerinin önemli bir kontrolü olan bu tepkiye göz bebeği ışık refleksi denir. Ayrıca eğer kişi ilgi çekici bir nesne görürse de göz bebekleri büyür.
Göz bebeği karanlıkta büyürken ışık altında küçülür. Küçüldüğünde göz bebeğinin çapı 2 ila 4 mm. arasındadır. Karanlıkta ilk önce aynı boyutlardadır ancak yavaş yavaş 3 ila 8 mm.'lik maksimum açıklığa ulaşır. İnsanlarda yaş gruplarına göre maksimum göz bebeği açıklığında büyük farklılıklar görülür. Örneğin 15 yaşında karanlığa uyum sağlamış olan göz bebeği kişiden kişiye göre 4 ila 9 mm. arasında değişebilir. 25 yaşından sonra ortalama göz bebeği boyutu düzenli olmayan bir oranda azalır. Bu aşamada göz bebekleri tamamen sabit kalmaz ve dalgalanmaya başlayabilir. Bu dalgalanmanın artması hippus denen duruma yol açabilir. Göz bebeklerinin kısılması ve yakını görme yakından bağlantılıdır. Parlak ışıkta göz bebekleri kısılarak fazla ışığın girmesini engeller ve gözün net görmesini sağlar ancak karanlıkta bu geçerli değildir. Dolayısıyla göz bebeğinin asıl görevi göze yeterli derecede ışığın girmesini sağlamaktır.
Optik sinirler kısmen zarar gördüğünde bene dilitatizm denen bir durum ortaya çıkar. Bu durum optik sinirlerin ışığa tepki verme yeteneğinin azalması nedeniyle kronik olarak genişlemiş göz bebekleri ile karakterizedir. Normal ışık altında bu durumdan muzdarip kişilerin göz bebekleri açık hâldedir ve parlak ışık ağrı yapabilir. Öte yandan karanlıkta ise görmede sorun yaşayabilirler. Özellikle bu kişilerin tam perspektifte göremedikleri için geceleri araç sürmeleri sakıncalıdır. Bunun dışında bu durumun başka tehlikesi yoktur.

Bütün hayvanların göz bebekleri yuvarlak şeklinde değildir. timsahlar, engerekler, kediler ve tilkiler gibi bazı hayvanların göz bebekleri dikey yarık ya da oval şeklinde olabilirken vatozlar, kuyruksürengiller ile evcil koyun, Kanada geyiği, kızıl geyik, Ren geyiği ve su aygırı gibi çift toynaklıların ve ayrıca atların göz bebekleri de yatay ya da köşeleri yuvarlak dikdörtgen şeklinde olabilmektedir. Keçilerin, kurbağaların ve ahtapotların göz bebekleri yatay ve köşeleri yuvarlak dikdörtgen şeklnde olmaya meyilldir. Kimi vatozların göz bebekleri yarım ay şeklindedir. Gekogillerin göz bebekleri yuvarlak, yarık ya da inci kolyesi gibi olabilmektedir ve mürekkep balığının göz bebekleri ise yumuşak kıvrımlara sahip W harfi şeklindedir.
Çok yakın akraba hayvanlar arasında bile göz bebeği şekilleri farklılık gösterebilmektedir. Kedigillerde küçük ve büyük boyutlu türler arasında farklılıklar vardır. Evcil kedinin  (Felis sylvestris domesticus) göz bebekleri dikey yarık şeklinde iken büyük akrabası Sibirya kaplanının (Panthera tigris altaica) göz bebekleri yuvarlaktır ve vaşağın göz bebeklerinin şekli kedi ile Sibirya kaplanının arasında yer alır. Küçük ve büyük türler arasındaki benzer bir farklılık köpekgillerde de görülür. Ufak boylu kızıl tilkinin göz bebekleri dikey yarık şeklinde iken daha büyük akrabaları kurt (Canis lupus lupus) ve evcil köpeklerin (Canis lupus familiaris) göz bebekleri yuvarlaktır.
Yarık şeklindeki göz bebeklerinin evrimi hakkında bir açıklama şekli yuvarlak göz bebeklerine nazaran ışığı daha kolay engelleyebilmeleri olabilir. Bu görüş alacakaranlıkta etkin olan hayvanların gündüzleri gün ışığına karşı gözlerini koruma ihtiyaçlarına yarık göz bebeklerinin neden yardımcı olabildiğini açıklamaktadır. Yuvarlak göz bebeklerine karşın yarık göz bebekleri kısılmak için iki ek kas daha kullanmakta ve yatay olarak da iris kasılabilmektedir. Örneğin insanın yuvarlak göz bebeği göze düşen ışığın yoğunluğunu 10 kat azaltabilirken kedinin yarık şeklindeki göz bebeği retinaya düşen ışığı 135 kat kadar azaltabilmektedir. Ancak bu görüş 0,5 mm. çapa kadar küçülebilen Tarsiidae memeli familyasının üyelerinin yuvarlak göz bebekleri ile parlak ışık altında çok daralmayan toynaklıların dikdörtgen göz bebeklerinin evrimini açıklayamamaktadır. Bir başka açıklama ise kısmen kısılmış yuvarlak göz bebeklerinin lensin çevresindeki görüşü azalttığı ve farklı dalga boylarında görüşün odaklanmasında zorluk yaşadığıdır. Dikey yarık göz bebekleri ise parlak ışık altında dahi lensin tam çapının kullanımına olanak vermesi dolayısıyla tüm dalga boylarında görüşün daha iyi olmasını sağlamasıdır. Ayrıca pusuya yatarak avlanan kimi yılanlar gibi hayvanlar için dikey yarık göz bebeklerinin gözün yuvarlak hattını kırarak kamuflaja yardımcı olduğu da önerilmiştir.

Gündönümü ya da gün dönümü, yılda iki kez tekrarlanan ve Güneş'in yarımkürelerde en büyük açılarla düştüğü günlerdir. Bulunulan yarımküreye göre gündüzlerin veya gecelerin, kısalmaya veya uzamaya başladığı tarihlerdir.
Kış gündönümünde (yaklaşık 21 Aralık), güneş ışınları Oğlak Dönencesi'ne dik açıyla düşer. Kuzey yarımkürede gündüzler uzamaya, güney yarımkürede kısalmaya başlar. Bu tarih kuzey yarımkürede kışın, güney yarımkürede yazın başlangıcı sayılır. Güney yarımkürede en uzun gün, kuzey yarımkürede en uzun gece yaşanır. Kuzey yarımkürede gölgelerin en uzun olduğu gündür.
Yaz gündönümünde (yaklaşık 21 Haziran), güneş ışınları Yengeç Dönencesi'ne dik açıyla düşer. Kuzey yarımkürede gündüzler kısalmaya, güney yarımkürede uzamaya başlar. Bu tarih, kuzey yarımkürede yazın, güney yarımkürede kışın başlangıcı sayılır. Güney yarımkürede en kısa gün, kuzey yarımkürede en kısa gece yaşanır. Kuzey yarımkürede gölgelerin en kısa olduğu gündür.

Bu, Güneş Sistemi'ndeki en yüksek dağların bir listesidir. Liste, önemli dağların tespit edildiği tüm gök cisimlerini içermektedir. Bazı gök cisimleri için farklı ölçüm türlerinde farklı zirveler verilmiştir. Güneş sisteminin en yüksek dağı, muhtemelen Mars'taki 21,9 ila 26 km yüksekliğindeki büyük kalkan volkanı Olympus Mons'tur. Vesta asteroidi üzerindeki Rheasilvia'nın merkezi zirvesi de, zirveden tabana kadar 20 ila 25 km arasında tahmin edilen yüksekliğiyle en yüksek adaylardan biridir.

Yükseklikler tabandan zirveye kadar verilmiştir (fakat ortalama taban seviyesi için kesin bir tanım bulunmamaktadır). Deniz seviyesinden zirveye kadar olan yükseklikler yalnızca Dünya'da ve muhtemelen Titan'da mevcuttur. Diğer gezegenlerde yeterli veri mevcutsa, eşpotansiyel yüzey veya referans elipsoid üzerindeki zirve yükseklikleri kullanılabilir, fakat bu genellikle mümkün olmamaktadır.

Aşağıdaki resimler tabandan tepeye yüksekliği azalan şekilde gösterilmiştir.

Güneş tipi yıldızlar, Güneş benzerleri (veya analogları) ve Güneş ikizleri, büyük ölçüde Güneş'e benzeyen yıldızlardır. Yıldız sınıflandırması, Güneş ikizlerinin Güneş'e en çok benzediği, ardından Güneş benzerlerinin (solar analog) ve son olarak Güneş tipi yıldızların geldiği hiyerarşik bir yapıdır. Bu tip yıldızların gözlemleri, Güneş'in diğer yıldızlarla ilişkili özelliklerini ve gezegenlerin yaşanabilirliğini daha iyi anlamak açısından önemlidir.

Üç kategorinin Güneş'e benzerliklerine göre tanımlanması astronomik gözlem tekniklerinin evrimini yansıtmaktadır. Başlangıçta Güneş tipi, Güneş'e benzerliğin tanımlanabileceği en yakın kategoriydi. Daha sonra, daha hassas ölçüm teknikleri ve gelişmiş gözlemevleri, sıcaklık gibi önemli ayrıntıların daha hassas bir şekilde belirlenmesini sağlayarak, özellikle Güneş'e benzeyen yıldızlar için bir güneş analogu kategorisinin oluşturulmasını mümkün kılmıştır. Daha sonra, hassasiyette devam eden gelişmeler, mükemmele yakın eşleşmeler için bir güneş-ikiz kategorisinin oluşturulmasına izin verdi.
Güneş'e benzerlik, renk indeksinden türetilen sıcaklık gibi türetilmiş niceliklerin, sıcaklığı kesin olarak bilinen tek yıldız olan Güneş'e karşı kontrol edilmesini sağlar. Güneş'e benzemeyen yıldızlar için bu çapraz kontrol yapılamaz.

Bu yıldızlar genel olarak Güneş'e benzerler. B-V rengi 0,48 ile 0,80 arasında olan anakol yıldızlarıdır, Güneş'in B-V rengi 0,65'tir. Alternatif olarak, spektral tipe dayalı bir tanım da kullanılabilir, örneğin F8V'den K2V'ye kadar, bu da 0,50 ila 1,00 B-V rengine karşılık gelir. Bu tanım yıldızların yaklaşık %10'una uymaktadır, bu nedenle güneş tipi yıldızların bir listesi oldukça kapsamlı olacaktır.
Güneş tipi yıldızlar dönme hızları ile kromosferik aktiviteleri (örn. Kalsiyum H ve K çizgisi emisyonu) ve koronal aktiviteleri (örn. X-ışını emisyonu) arasında yüksek korelasyon gösterirler. Güneş tipi yıldızlar manyetik frenleme nedeniyle anakol ömürleri boyunca döndüklerinden, bu korelasyonlar kabaca yaşların türetilmesine izin verir. Mamajek & Hillenbrand (2008), Güneş'in 52 ışık yılı (16 parsek) içindeki 108 güneş tipi (F8V-K2V) anakol yıldızının yaşlarını kromosferik aktivitelerine (Ca, H ve K emisyon çizgileri ile ölçüldüğü gibi) dayanarak tahmin etmişlerdir.
Aşağıdaki tabloda, 50 ışık yılı içinde bulunan ve mevcut ölçümlere göre güneş benzeri kriterlerini (B-V rengi 0,48 ile 0,80 arasında) neredeyse karşılayan güneş tipi yıldızların bir örneği gösterilmektedir (Güneş karşılaştırma için listelenmiştir):

Bu yıldızlar fotometrik olarak Güneş'e benzer ve aşağıdaki özelliklere sahiptir:

Güneşinkinden 500 K dahilindeki sıcaklık (5278 ila 6278 K)
Metaliklik Güneş'inkinin %50-200'ü (± 0,3 dex ) kadardır; bu, yıldızın proto-gezegen diskinin, gezegenlerin oluşabileceği benzer miktarda toza sahip olacağı anlamına gelir
Yakın arkadaş yok (yörünge süresi on gün veya daha az), çünkü böyle bir arkadaş yıldız aktivitesini teşvik ediyorDaha katı güneş ikizi kriterlerini karşılamayan güneş analogları, 50 ışık yılı içinde ve artan mesafe sırasına göre (Güneş karşılaştırma için listelenmiştir.):

Bugüne kadar Güneş'e tam olarak benzeyen bir güneş ikizi bulunamamıştır. Bununla birlikte, Güneş'inkine çok yaklaşan bazı yıldızlar vardır ve astronomi topluluğu üyeleri tarafından güneş ikizleri olarak kabul edilirler. Tam bir güneş ikizi, 5,778K yüzey sıcaklığına sahip, 4.6 milyar yaşında, doğru metalikliğe ve %0.1 güneş parlaklığı varyasyonuna sahip bir G2V yıldızı olacaktır  Yaşı 4,6 milyar yıl olan yıldızlar en kararlı durumdadır. Uygun metaliklik ve boyut da düşük parlaklık değişimi için çok önemlidir.

Aşağıdaki yıldızlar Güneş'e daha çok benzer ve aşağıdaki niteliklere sahiptir:

Sıcaklık Güneş'inkinden 50 K dahilinde (5728 ila 5828 K)  (güneşten 10 K dahilinde (5768–5788 K)).
Metalikliği Güneş'inkinin %89-112'si (± 0,05 dex ) kadardır, bu da yıldızın propidinin gezegen oluşumu için neredeyse tamamen aynı miktarda toza sahip olacağı anlamına gelir
Güneş'in kendisi tek bir yıldız olduğu için yıldız arkadaşı yok
Güneş'inkinden 1 milyar yıl uzaktaki bir yaş (3,6 ila 5,6 Ga)
Aşağıda güneş ikizi kriterlerini karşılamaya en çok yaklaşan bilinen yıldızlar verilmiştir. Güneş karşılaştırma için listelenmiştir. Vurgulanmış kutular bir güneş ikizi için aralık dışındadır. Yıldız geçmişte güneş ikizi olarak kaydedilmiş olabilir, ancak daha çok bir güneş analogudur.

Diğer bazı yıldızlardan bazen güneş ikizi adayı olarak bahsedilir: Beta Canum Venaticorum; ancak güneş ikizi için çok düşük metalikliğe (-0,21) sahiptir. 16 Cygni B bazen ikiz olarak belirtilir, ancak üçlü bir yıldız sisteminin parçasıdır ve 6,8 Ga ile bir güneş ikizi için çok yaşlıdır. İki güneş ikizi adayı (benzer yaş, metaliklik ve kinematik) Gaia DR2 1927143514955658880 ve 1966383465746413568'dir.

Güneş ikizini tanımlamanın bir başka yolu da "habstar "dır - yaşam barındıran bir gezegen için özellikle misafirperver olduğuna inanılan niteliklere sahip bir yıldız. Dikkate alınan nitelikler arasında değişkenlik, kütle, yaş, metaliklik ve yakın yoldaşlar yer alır. 

En az 0,5-1 milyar yaşında
Anakolda
Değişken olmayan
Karasal gezegenleri barındırma kapasitesine sahip
Dinamik olarak istikrarlı bir yaşanabilir bölgeyi destekleme
0-1 geniş olmayan yıldız yoldaş yıldızları.
Yıldızın en az 0,5-1 Ga boyunca anakolda kalması gerekliliği, en sıcak A0-B7V spektral tipine karşılık gelen yaklaşık 2,2-3,4 güneş kütlesi üst sınırını belirler. Bu tür yıldızlar Güneş'in 100 katı kadar parlak olabilir. Tardigrad benzeri yaşam (UV akısı nedeniyle), 10 M☉ kütleye ve 25.000 K sıcaklığa sahip, yaklaşık 20 milyon yıllık bir anakol ömrüne sahip B1V kadar sıcak yıldızların yörüngesindeki gezegenlerde potansiyel olarak hayatta kalabilir.
Değişkenlik olmaması ideal olarak %1'den daha az değişkenlik olarak tanımlanır, ancak mevcut verilerdeki sınırlar nedeniyle %3 pratik sınırdır. Dış merkezli bir yörüngeye sahip bir yoldaş yıldız nedeniyle bir yıldızın yaşanabilir bölgesindeki ışınımdaki değişim de bir endişe kaynağıdır..
Üç ya da daha fazla yıldız içeren çoklu yıldız sistemlerindeki karasal gezegenlerin uzun vadede istikrarlı yörüngelere sahip olması muhtemel değildir. İkili sistemlerdeki kararlı yörüngeler iki biçimden birini alır: Yıldızlardan birinin etrafında S-Tipi (uydu ya da yıldız çevresi) yörüngeler ve tüm ikili çiftin etrafında P-Tipi (gezegensel ya da dairesel) yörüngeler. Eksantrik Jüpiterler yaşanabilir bölgelerdeki gezegenlerin yörüngelerini de bozabilir.
Dünya benzeri bir karasal gezegenin oluşumu için en az %40 güneş metalikliği ([Fe/H] = -0.4) gereklidir. Yüksek metaliklik, sıcak Jüpiterlerin oluşumuyla güçlü bir şekilde ilişkilidir, ancak bunlar yaşam için mutlak engeller değildir, çünkü bazı gaz devleri yaşanabilir bölge içinde yörüngeye girerler ve potansiyel olarak Dünya benzeri uydulara ev sahipliği yapabilirler
Böyle bir yıldıza örnek olarak 5533 K sıcaklığındaki bir G5V olan HD 70642 verilebilir, ancak 1,9 milyar yaşıyla Güneş'ten çok daha gençtir.
Bu türden bir başka örnek de Jüpiter benzeri bir gezegenin Güneş Sistemi'ndeki Jüpiter gezegenine benzer bir mesafede yörüngede döndüğü bir gezegen sistemine sahip olan HIP 11915'tir. Benzerlikleri güçlendirmek için yıldız G5V sınıfındadır, 5750 K sıcaklığa sahiptir, Güneş benzeri bir kütleye ve yarıçapa sahiptir ve Güneş'ten sadece 500 milyon yıl daha gençtir. Bu nedenle, yaşanabilir bölge Güneş Sistemi'ndeki bölge ile aynı alana, yaklaşık 1 AU'ya uzanacaktır. Bu da Dünya benzeri bir gezegenin 1 AU civarında var olmasına olanak tanıyacaktır 

Yakın Yaşanabilir Sistemler Kataloğu (HabCat)
En yakın parlak yıldızların listesi
En yakın yıldızların ve kahverengi cücelerin listesi
Anakol
G-tipi anakol yıldızı
G-tipi anakol yıldızlarının yaşanabilirliği
Gezegensel yaşanabilirlik
Uzay kolonizasyonu

Lockwood (1997). "The Photometric Variability of Sun-like Stars: Observations and Results, 1984—1995". The Astrophysical Journal. 485 (2): 789-811. doi:10.1086/304453. 
Porto de Mello (2000). "A Survey of Solar Twin Stars within 50 Parsecs of the Sun". Bioastronomy 99: A New Era in the Search for Life. 213: 73. 
Turnbull (2003). "Target Selection for SETI. II. Tycho-2 Dwarfs, Old Open Clusters, and the Nearest 100 Stars". The Astrophysical Journal Supplement Series. 149 (2): 423-436. doi:10.1086/379320. 
Hall (2004). "The Chromospheric Activity and Variability of Cycling and Flat Activity Solar-Analog Stars". The Astrophysical Journal. 614 (2): 942-946. doi:10.1086/423926. 
do Nascimento Jr. (2009). "Age and mass of solar twins constrained by lithium abundance". Astronomy and Astrophysics. 501 (1): 687-694. arXiv:0904.3580 . doi:10.1051/0004-6361/200911935.

Güneş dinamosu, Güneş'in manyetik alanını üreten fiziksel bir süreçtir. Dinamo teorisinin bir varyantı ile açıklanır. Güneş'in iç kısmında doğal olarak oluşan bir elektrik jeneratörü, Ampère yasası, Faraday ve Ohm yasalarına ve akışkanlar dinamiği yasalarına göre manyetik hidrodinamik yasaları oluşturur. Güneş dinamosunun ayrıntılı mekanizması bilinmemektedir ve şu anda araştırma konusudur.

Bir dinamo, kinetik enerjiyi elektromanyetik enerjiye dönüştürür. Türbülans gibi kesme veya daha karmaşık hareket gösteren elektrik ileten bir akışkan, Lenz yasası aracılığıyla manyetik alanı geçici olarak güçlendirebilir: manyetik alana göre akışkan hareketi, akışkanda ilk alanı bozan elektrik akımları indükler. Akışkan hareketi yeterince karmaşıksa, kendi manyetik alanını sürdürebilir; bu durumda, advektif akışkan amplifikasyonu, difüzif veya ohmik bozulmayı esasen dengeler. Bu tür sistemlere kendi kendini sürdüren dinamo denir. Güneş, Güneş içindeki konvektif hareketi ve diferansiyel rotasyonu elektrik-manyetik enerjiye dönüştüren kendi kendini sürdüren bir dinamo.
Şu anda, takoklinin geometrisi ve genişliğinin, daha zayıf poloidal alanı sararak çok daha güçlü bir toroidal alan yaratarak güneş dinamosu modellerinde önemli bir rol oynadığı varsayılmaktadır. Ancak, radyatif çekirdeği olmayan ve sadece konveksiyon bölgesi bulunan daha soğuk yıldızlar ve kahverengi cüceler üzerinde yapılan son radyo gözlemleri, bunların tachocline olmamasına rağmen büyük ölçekli, güneş gücü manyetik alanları koruduklarını ve güneş benzeri aktivite gösterdiklerini ortaya koymuştur. Bu, konveksiyon bölgesinin tek başına güneş dinamosunun işlevinden sorumlu olabileceğini düşündürmektedir.

Yıldız manyetik alanı

Güneş geçiş bölgesi, Güneş'in atmosferinde üst kromosfer ile korona arasında bulunan bir bölgedir. Güneş atmosferinin fiziğinde birbiriyle ilgisiz ancak önemli birkaç geçişin gerçekleştiği yer olması nedeniyle önemlidir:

Aşağıda, yerçekimi çoğu özelliğin şeklini belirler, bu nedenle Güneş genellikle katmanlar ve yatay özellikler (güneş lekeleri gibi) açısından tanımlanabilir; yukarıda ise dinamik kuvvetler çoğu özelliğin şeklini belirler, bu nedenle geçiş bölgesi belirli bir irtifada iyi tanımlanmış bir katman değildir.
Aşağıda, helyumun çoğu tam olarak iyonize değildir, bu nedenle enerjiyi çok etkili bir şekilde yayar; yukarıda ise tamamen iyonize olur. Bu, denge sıcaklığı üzerinde derin bir etkiye sahiptir (aşağıya bakınız).
Madde spektral çizgilerle ilişkili belirli renklere karşı opak olduğundan, geçiş bölgesinin altında oluşan çoğu spektral çizgi kızılötesi ve görünür ışıkta Absorpsiyon spektroskopisidir, görünür ışık ve yakın ultraviyolede spektrum çizgisi olurken, geçiş bölgesinde veya üzerinde oluşan çizgilerin çoğu uzak ultraviyole (FUV) ve X-ışınlarında spektrum çizgisi olur. Bu, geçiş bölgesindeki enerjinin radyatif transferini çok karmaşık hale getirir.
Gaz basıncı ve akışkanlar dinamiği genellikle yapıların hareketini ve şeklini belirler; yukarıda ise manyetik kuvvetler yapıların hareketini ve şeklini belirler ve manyetik hidrodinamikte farklı basitleştirmelere yol açar. Geçiş bölgesi, Navier-Stokes denklemleri'nin elektrodinamik ile birleşmesinin hesaplama maliyeti, benzersizliği ve karmaşıklığı nedeniyle yeterince araştırılmamıştır.
Helyum iyonizasyonu önemlidir, çünkü korona oluşumunun kritik bir parçasıdır: güneş materyali, içindeki helyumun sadece kısmen iyonize olacağı kadar soğuk olduğunda (yani iki elektronundan birini koruduğunda), materyal hem kara cisim ışıması hem de helyum Lyman sürekliliği ile doğrudan bağlantı yoluyla radyasyonla çok etkili bir şekilde soğur. Bu durum, denge sıcaklığının birkaç on bin kelvin olduğu kromosferin tepesinde geçerlidir.
Biraz daha fazla ısı uygulanması, helyumun tamamen iyonlaşmasına neden olur ve bu noktada Lyman sürekliliğine iyi bir şekilde bağlanmayı bırakır ve neredeyse hiç etkili bir şekilde radyasyon yaymaz. Sıcaklık, güneş koronasının sıcaklığı olan yaklaşık bir milyon kelvine hızla yükselir. Bu fenomen sıcaklık felaketi olarak adlandırılır ve kaynar suyun buharlaşmasına benzer bir hâl değişimidir; aslında, güneş fizikçileri bu süreci, suyla daha tanıdık olan sürece benzeterek buharlaşma olarak adlandırırlar. Benzer şekilde, koronal malzemeye uygulanan ısı miktarı biraz azalırsa, malzeme sıcaklık felaketini geçerek çok hızlı bir şekilde yaklaşık yüz bin kelvine kadar soğur ve yoğunlaştığı söylenir. Geçiş bölgesi, bu sıcaklık felaketinde veya bu sıcaklık civarında bulunan malzemeden oluşur.

Moreton dalgası
İğne (Güneş fiziği)

Animated explanation of the Transition Region (and Chromosphere)  (University of South Wales).
Animated explanation of the temperature of the Transition Region (and Chromosphere) (University of South Wales).

Astronomide düzensiz uydu  veya düzensiz doğal uydu, uzak, eğik ve genellikle dış merkezli, ters yön yörünge izleyen bir doğal uydudur. Bunlar, oluşumunu yörüngelerinde gerçekleştiren düzenli uydulardan farklı olarak ana gezegenleri tarafından yakalanmışlardır. Düzensiz uydular, genellikle benzer şekilde düzensiz yörüngelere sahip olan fakat sonunda uzaklaşarak ayrılacak olan geçici uyduların aksine sabit bir yörüngeye sahiptir. Terim, şekle atıfta bulunmaz; örneğin Triton yuvarlak bir uydudur, fakat yörüngesi nedeniyle düzensiz olarak kabul edilir.
Mayıs 2023 itibarıyla, dört dış gezegenin (Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) etrafındaki yörüngede dönen 224 düzensiz uydu bilinmektedir. Her bir gezegenin en büyükleri; Jüpiter'in Himalia'sı, Satürn'ün Phoebe'si, Uranüs'ün Sycorax'ı ve Neptün'ün Triton'udur. Şu anda, düzensiz uyduların ana gezegenlerinin oluşumundan kısa bir süre sonra mevcut konumlarına yakın güneş merkezli yörüngelerden yakalandıkları düşünülmektedir. Kuiper kuşağının daha uzağında ortaya çıktıklarına dair alternatif bir teori ise mevcut gözlemler tarafından desteklenmez.

Düzensiz uyduya dair yaygın kabul görmüş kesin bir tanım bulunmamaktadır. Gayri resmi bir tanım olarak uydular, yörünge düzlemi devinimleri büyük ölçüde Güneş, diğer gezegenler veya diğer uydular tarafından kontrol ediliyor ve gezegeninden yeterince uzaktaysa düzensiz olarak kabul edilir.
Uygulamada uydunun yarı büyük ekseni, gezegenin Hill küresinin (yani kütleçekim etki alanı küresi) yarıçapı ile karşılaştırılır, 
  
    
      
        
          r
          
            H
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{H}}
  
. Düzensiz uyduların yarı büyük eksenleri 0,05 
  
    
      
        
          r
          
            H
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{H}}
  
'den büyüktür ve enöte noktaları 0,65 
  
    
      
        
          r
          
            H
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{H}}
  
'ye kadar uzanır. Hill küresinin yarıçapı yandaki tabloda verilmiştir.
Dünya'nın uydusu Ay bir istisna gibi görünmektedir. Devinimi çoğu zaman Güneş tarafından kontrol edilmesine ve yarı büyük ekseni Dünya'nın Hill küresi yarıçapının 0,05'inden büyük olmasına rağmen genellikle düzensiz bir uydu olarak listelenmez. Öte yandan, muhtemelen yakalanmış bir cisim olan Neptün'ün uydusu Triton, Neptün'ün Hill küresi yarıçapının 0,05'i içinde olmasına rağmen genellikle düzensiz olarak listelenir. Neptün'ün Nereid'i ve Satürn'ün İapetus'u, ana gezegenlerinin Hill küreleri yarıçapının 0,05'ine yakın yarı büyük eksenlere sahiptir. Nereid (çok dış merkezli bir yörüngeye sahip) genellikle düzensiz olarak listelenir, fakat İapetus listelenmez.

Düzensiz uyduların bilinen yörüngeleri aşırı çeşitlidir, fakat kesin kurallar vardır. Tersine giden yörüngeler prograd yörüngelerden daha yaygındır (83%). Uyduları olmayanlar yörünge eğilimleri olarak bilinir ve 55° den büyüktür (veya 130°den küçük retrograd uyduları için). Ek olarak, bazı gruplar tanımlanabilir, bir büyük uydu benzer yörüngeyle birlikte benzerlerinden paylaşabilir.
Gezegenlerden uzaklığı verildiğinde, Güneş sayesinde dıştaki uydunun yörüngesi bayağı sıkıntılı  ve yörüngelerinin elementleri kısa aralıklarda genişçe değişebilir. Pasiphae nın yarı büyük ekseni, örneğin, 2 yıl içinde 1.5 gm kadar değişirler  (yalnız yörüngelerde), eğilimi 10°civarındadır, dışmerkezlilik eğilimide 24 yılda 0.4 kadardır. Sonuç olarak, verilen tarihte dokunumlu elementlerden ziyada ortalama yörünge elementleri grupları tanımlamakta kullanılırdı. (Benzer olarak, uygun yörünge elementleri astroidlerin yakınlarını tanımlamak için kullanılırdı.)

Güneş merkezli yörüngelerden düzensiz uydular yakalanmış. (Aslında, büyük gezegenlerin düzensiz ayları  görünür.), Jovian ve Neptunian trojans ve gri Kuiper belt nasneleri aynı kökene aittir.) Bunun oluşması için, şu üç şeyin gerçekleşmesi gerekir:

Enerji dağıtımı (örneğin ilkel gaz bulutlarının etkileşimi)
Kısa bir süre içinde bir gezegenin tepe küresinin önemli bir oranda genişlemesi (40%) (binlerce yıl içinde)
Üç cisim etkileşiminde enerji aktarılması. Bu şunları  içerir:
Bir çarpışma (veya yakın karşılaşma) yeni cismin veya bir uydunun, sonucunda gelen cisim enerji kaybeder ve yakalanır.
Gelen çift maddenin aralarındaki yakın karşılaşma ve bir gezegenin (veya muhtemel var olan ay), sonucu alınan ikilinin bileşenleri. Bu tür rota önerildi çoğunlukla Triton için.
Yakalandıktan sonra, küçük ayların benzeri uydular onları takip eder ve uyduların birkaçı ayrılabilir ve bu gruplaşmaya sebep olur. Rezonans ayrıca değiştirilebilir  ve yörüngeler grup yapılarak daha az tanınabilir.

Apocenter in yakınlarındaki önemli karışıklıklara rağmen, düzensiz ayların güncel yörüngeleri düzenlidir.
Birçok düzensizin sürekliliğinin sebebi  şudur yörüngeler secular veya Kozai resonance ile birliktedir.
Ek olarak, Taklit şunları gösteriyor:

Yörüngenin eğimi 50° ve 130° arasında oldukça süreksizdir: Dış merkezlilik hızlıca artar ve sonuç olarak uydusunu kaybeder.
Ters yönde giden uydular prograddan fazlaca düzenli (sürekli) (ters yönde giden düzenli uydular gezegenden çok daha uzakta bulunur.)
Dışmerkezliliğin artışı sonuçları gökada enberilerinden ve büyük gökada ötesinden küçüktür.  Uyduların girişi düzenli kuşağın ayları ve kayıbı veya kazanın çıkarılması vasıtasıyla ve yakın yüzleşmedir. Bundan farklı olarak, Güneş aracılığıyla artan karışıklık büyüyen gökada enötesi tepe küresinden uzağa itilir.
Tersine giden uydular, progradlarla karşılaştırıldığında gezegenlerden uzakta bulunur. Entegrasyonların sayısal olarak incelenmesiasimetri ile gösterilir. Eğimin ve dışmerkezlilik kompleks fonksiyonlarının sınırları vardır, fakat genel olarak, prograd yörüngeleri yarı büyük eksen ile  0.47 rH (Tepe küresi yarıçapı) süreklidir, halbuki tersine giden yörüngelerin düzenliliği 0.67 rH a kadar genişleyebilir.
Prograd uydular için ana eksenin sınırı şaşırtıcı bir şekilde keskindir. Prograd uydusu, dairesel yörünge (eğim=0°) 0.5 rH  a yerleşen 40 yıldan kısa süre içinde Jüpiter'den ayrılabilir.Etki ay tedirginliği rezonansı şeklinde açıklanabilir.Uydunun galaktik enötesinde, gezegenlerin ayın durumunu kontrol altına almak ve Güneş'e olan pozisyonunu sabit tutmak.Biriken karışıklığın etkisi her itişte dışarı daha da itilen uydulardır.
Dönen gezegen eksen takımında prograd eden ve geriye doğru giden uyduların arasındaki asimetrisi Coriolis ivmesiyle sezgisel olarak açıklanabilir.Uyduların dengelenmesi için prograd uydular için ivme noktası dışarı doğru ve geriye doğru giden uydular için nokta içeri doğru.

Dünya'dan çok uzaktakiler için verilen Uranüs'ün ve Neptün'ün bilinen düzensiz uyduları Jüpiter ve Satürn'ünkilerden büyüktür; küçük olanların varlığı var olarak düşünülüyor fakat daha gözlem yapılmamıştır. Ancak, bu kafadaki gözlemsel önyargılar ile, dağılımın büyüklüğü dört büyük gezegeninkiyle benzerdir.
Genellikle, güç yasasına göre objenin sayısal olarak dışavurum çapı yaklaşık olarak D den küçük veya D ye eşittir:

n
  
    
      
        
          
            
              d
              N
            
            
              d
              D
            
          
        
        ∼
        
          D
          
            −
            q
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dN}{dD}}\sim D^{-q}}
  
 q ile tanımlanan eğim
Yüzeysel olarak güç yasasında  (q~2) büyüklük gözlemlendi 10 dan 100 km† ye kadar fakat daha dik 10 km‡ den küçük olanlar için (q~3.5).
Karşılaştırmalara göre, Kuiper kuşağı objelerinin dağılımı  daha dik (q~4), 1000 km nin bir obje için, çapı 100 km olan yüzlerce obje vardır. Dağılım büyüklüğü muhtemel kökene kayrayış sağlar (esir alma, çarpışma / parçalanma veya yapışma gibi..).
† Her 100 km lik obje için 10 kmlik 10 obje bulunabilir.
‡Bir 10 km lik obje için, bazı 1 km lik 140 obje bulunabilir.

Düzensiz uyduların renkleri renklerin indüksiyonu üzerinden çalışılabilir: maviden oluşan objenin belli büyüklüklerin farklılıklarının basit ölçümleri, görünebilir mesela yeşil-sarı ve kırmızı filtreler ile. Düzensiz uuyduların gözlemlenen renkleri birçok renksizden  (grimsi) den (kırmızımsıya) (fakat bazı kuiper kuşağı objeleri kırmızı kadar değil)

Her gezegen in sistemi az da olsa farklı özellikler gösterir. Jüpiter'in düzensizlerigriden biraz kırmızıya kadar, C ile birlikte, P ve D tipi astroitler. Bazı uydu grupları benzer renklerde gözlemlenebilir (diğer bölümlerde göreceksiniz). Saturn'ün düzensizleri Jüpiter'den biraz daha kırmızıdır.
Uranüs'ün büyük düzensiz uyduları (Sycorax ve Caliban) ışıkları kırmızı, halbuki küçükleri Prospero ve Setebos gri, Neptün'ün uyduları Nereid ve Halimede gibi.

Güncel kararlarla birlikte, birçok uydunun görünebilir ve  yakın kızılötesi spektrumları özelliksiz görünür. Şimdiye kadar, Phoebe ve Nereid üzerinde su buzu anlamına geldi ve özellikleri sulu değişikliklere katkıları Himalia da bulundu.

Düzenli uydular  gelgit arasında sıkıştı (bu şu demek,  uyduların kendi gruplarına yalnızca bir taraflarını göstermeleri amacıyla, uyduların rotasyonlarıyla birlikte yörüngelerinin eş uyumluluğu vardır. Aksine, düzensiz uyduların üzerindeki gelgit kuvveti, gezegenler arası verilen uzaklığa göre önemsizdir ve sadece 10 saatlik rotasyon periyodu arasında  Himalia, Phoebe ve Nereid in büyük aylarının ölçümü sağlandı. (öbür yörünge periyotlarıyla kıyaslanınca diğerleri yüzlerce gün aldı). Bu rotasyon oranı genel olarak astroitler için aynı aralıktadır.

Bazı düzensiz uyudular yörüngelerinde grup şeklinde görülürler, bu şekilde birçok uydu aynı yörüngeyi paylaşır. Ana teoride bu objeler çarpışma aileleridir, ayrılan büyük bir objenin parçalarıdır.

Verilen hız itmesinin Δv yörünge çapınının muhtemel dağılımı tahmin etmek için basit çarpışma modelleri kullanılır. Bu modelin onaylanması bilinen yörünge çapları Δv gözlemlenen gerekli sağılım yaratımının tahminini mümkün kılar. Δv dakikada on metrenin  (5–50 m/s) ayrılma sonucuna sebep olur. Düzensiz uyduların dinam

Epimetheus, Satürn'ün düzensiz uydularından biridir ve çapı 119 km genişliğindedir. Satürn XI olarak da bilinir. Satürn'ün en büyük 11'inci uydusudur. Adını bir mitolojik karakter olan Prometheus'un kardeşi Epimetheus'dan almıştır.

Alıntılar

Kaynaklar

Spitale, J. N.; Jacobson, R. A.; Porco, C. C.; Owen, W. M., Jr. (2006). "The orbits of Saturn's small satellites derived from combined historic and Cassini imaging observations". The Astronomical Journal. 132 (2). ss. 692-710. Bibcode:2006AJ....132..692S. doi:10.1086/505206. 
Thomas, P. C. (Temmuz 2010). "Sizes, shapes, and derived properties of the saturnian satellites after the Cassini nominal mission" (PDF). Icarus. 208 (1). ss. 395-401. Bibcode:2010Icar..208..395T. doi:10.1016/j.icarus.2010.01.025. 23 Aralık 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi14 Mayıs 2020. 
Verbiscer, A.; French, R.; Showalter, M.; Helfenstein, P. (9 Şubat 2007). "Enceladus: Cosmic Graffiti Artist Caught in the Act". Science. 315 (5813). s. 815. Bibcode:2007Sci...315..815V. doi:10.1126/science.1134681. PMID 17289992. 24 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Aralık 2011.  (supporting online material, table S1)

 Wikimedia Commons'ta Epimetheus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Epimetheus Profile by NASA's Solar System Exploration10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Planetary Society: Epimetheus
Cassini Images of Epimetheus 20 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Solar System Dynamics' by Murray and Dermott The standard text on the subject, describes the orbits in detail.
3 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Murray and Dermott
Cassini image of Janus and Epimetheus near the time of their orbital swap.
Epimetheus nomenclature 27 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from the USGS planetary nomenclature page25 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erinome, (veya Jupiter XXV), Jüpiter'in düzensiz bir doğal uydusudur.

23 Kasım 2000 tarihinde Scott S. Sheppard liderliğindeki Hawaii Üniversitesi'nden bir ekip tarafından keşfedildi ve geçici olarak S/2000 J 4 adı verildi.

Ekim 2002'de Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Roma mitolojisine göre Jüpiter'in metresi olan Erinoma'ya atıfta bulunarak resmi adını verdi.
İsmin sonundaki -a harfi, ters yön yörüngeye sahip uydu isimlendirme kurallarına uyum sağlamak için -e ile değiştirildi. Bu hikâye sadece Latincede biliniyor ve el yazmalarında isim Erinoma, Erinona ve Erittoma olarak geçiyor.

Erinome, Jüpiter'in yörüngesinde 682,80 günde, ortalama 22.986.000 kilometre mesafede, tutuluma göre 164°'lik bir eğiklikle (Jüpiter'in ekvatoruna 162°) ters yön yörüngede ve 0,2552 dış merkezlik ile hareket eder. Jüpiter'in yörüngesinde 23 ila 24 Gm arasında, kabaca 165° eğikliklerde dönen düzensiz uydular olan Carme grubuna dahildir.

Erriapus veya Saturn XXVIII (28), Satürn'ün doğrusal yörüngeye sahip düzensiz uydularından biridir. 2000 yılında Brett Gladman, John J. Kavelaars ve meslektaşları tarafından keşfedilmiş ve geçici olarak S/2000 S 10 adı verilmiştir. Ağustos 2003'te, Kelt mitolojisindeki dev Erriapus'tan (Erriappus olarak da bilinir) esinlenerek Erriapo adı verilmiş, fakat 2007'nin sonlarında Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) kurallarına uygun olarak ismi yalın haliyle Erriapus olarak değiştirilmiştir.
Erriapus yaklaşık 10 kilometre çapındadır ve Satürn etrafındaki yörüngesini ortalama 17,5 Gm mesafede 871 günde tamamlar.
Düzensiz uydulardan oluşan Galyalı grubunun bir üyesi olan Erriapus, bu grubun diğer üyeleriyle benzer yörünge özelliklerine ve açık kırmızı renge sahiptir. Bu nedenle, grubun ortak bir atasının parçalanması sonucu oluştuğu veya grubun en büyük üyesi olan Albiorix'in bir parçası olduğu düşünülmektedir. Erriapus'un dönüş süresi 28,15±0,25 sa olarak ölçülmüş ve Uranüs'ün mevsimlerine benzer mevsimler yaşamasını sağlayacak şekilde yana yatmış olarak döndüğü tahmin edilmektedir. Oldukça uzunlamasına bir şekle sahip olması nedeniyle, bir değen ikili veya ikili uydu olabileceği düşünülmektedir.

David Jewitt internet sayfası

Eupheme, (Jupiter LX olarak da bilinen ve başlangıçta geçici olarak S/2003 J 3 adı verilen), Jüpiter'in 2 km çapındaki dış doğal uydusudur.

2003 yılında Scott S. Sheppard liderliğindeki Hawaii Üniversitesi gök bilimcilerinden oluşan bir ekip tarafından keşfedildi. Uydu, keşfedilmesinin ardından kayboldu. 2017 yılında tekrar bulundu ve o yıl kalıcı adını aldı.

2019 yılında, Hephaestus ve Aglaea'nın kızı, Zeus'un torunu; iyi haberlerin, övgülerin, beğenilerin, zafer çığlıklarının ve alkışların antik Yunan ruhu olan Eupheme'nin adı verildi. İsim, Carnegie Enstitüsü tarafından düzenlenen bir adlandırma yarışmasında, aynı zamanda başka bir Jüpiter uydusu Philophrosyne'in de adının belirlenmesine yardımcı olan Twitter kullanıcısı Lunartic (@iamalunartic) tarafından önerildi.

Eupheme, Jüpiter'in yörüngesinde 628,06 günde, 19,3 ila 22,7 milyon kilometre arasındaki yarı büyük eksenlerde, tutuluma göre 146°'lik bir eğiklikle (Jüpiter'in ekvatoruna 146°) ters yön yörüngede ve 0,2507 dış merkezlik ile hareket eder. Jüpiter'in yörüngesinde 19,3 ila 22,7 Gm arasında, kabaca 150°'lik eğikliklerde dönen düzensiz uydular olan Ananke grubuna dahildir.

Eurydome, (veya Jupiter XXXII), Jüpiter'in bilinen en küçük doğal uydularından biridir.

9 Aralık 2001 tarihinde David Jewitt ve Scott S. Sheppard liderliğindeki Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü'nden bir ekip tarafından Hermippe ile eşzamanlı olarak keşfedildi ve geçici olarak S/2001 J 4 adı verildi.

Ağustos 2003'te Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından Zeus'un (Jüpiter) eşlerinden, bazen Üç Güzeller'in annesi olarak tanımlanan Eurynome'a atıfta bulunarak Eurydome adı verilmiştir.

Eurydome, Jüpiter'in yörüngesinde 722,59 günde, ortalama 23,231 milyon kilometre mesafede, tutuluma göre 149°'lik bir eğiklikle (Jüpiter'in ekvatoruna 147°) ters yön yörüngede ve 0,3770 dış merkezlik ile hareket eder. Jüpiter'in yörüngesinde 22,8 ila 24,1 Gm arasında, kabaca 145° ila 159,3° arası eğikliklerde dönen düzensiz uydular olan Pasiphae grubuna dahildir.

Fosfor, simgesi P ve atom numarası 15 olan ve insan vücudunda kalsiyumdan sonra en fazla bulunan kimyasal elementtir.
Bütün organizmalar için fosfor birleşimleri (fosfodiester bağları) DNA yapıları için büyük önem taşır. Bunun dışında insan vücudu fosfora kemik ve diş oluşumu, hücre büyümesi ve onarımı, enerji üretimi, kalp kasının kasılması, sinir ve kas hareketleri, böbrek işlevleri açısından ihtiyaç duyar. Fosfor ayrıca vitaminlerin kullanımı ile besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde yardımcı olarak vücuda yarar sağlar. Fosfat (fosforun %85 kadarı kemikte fosfat formunda depolanır) hücre içi sıvıların ana anyonudur. Fosfatlar dönüştürülebilir olmalarından ötürü, birçok koenzim sisteminin ve metabolizma fonksiyonlarının işlemesi için gerekli bileşiklerle birleşme yeteneğine sahiptir. 
Fosfatların birçok önemli reaksiyonları özellikle ATP, ADP ve fosfokreatinin işlevleri ile ilişkilidir.

Doğada fosfor üç farklı formda bulunur. Bu değişik biçimlerine allotrop denir. Bunlar beyaz fosfor, kırmızı fosfor ve siyah fosfordur.
Beyaz fosfor doğada en yaygın olan fosfor allotropudur. Kristal yapılıdır ve 44.25 °C'de erir. En önemli özellikleri, karanlıkta ışıldaması ve çok zehirli olmasıdır. Havayla temas ettiği halde tutuşur ve beyaz dumanlar çıkararak yanar. Bu yüzden su dolu şişe içinde tutulur. Beyaz fosfor, böcek ve fare zehiri, sis ve yangın bombaları için kullanılır.
Kırmızı fosfor güneş ışığı ve ısı etkisiyle beyaz fosfordan oluşur. Beyaz fosforun aksine kolayca tutuşmaz, ışıldamaz ve zehirli değildir. Erime sıcaklığı ise çok daha yüksektir. Kırmızı fosfor kibrit yapımında kullanılır.
Siyah fosfor, beyaz fosforun havasız ortamda ve basınç altında ısıtılmasıyla elde edilir. Siyah fosfor yarı iletkenlerin yapımı için gerekir.

31P, fosforun doğada bulunabilinen tek izotopudur. Bunun yanında başka radyoaktif fosfor izotoplarıda üretilmiştir.
25,3 günle en uzun yarılanma süresi olan radyoaktif fosfor izotopu 33P'dir.

Fosfatlar, pirofosfatlar ve ATP fosfor kaynağıdır. Özellikle sütlü besinlerde bulunur. Diyetle alınan fosfatların serbest formu ince bağırsaklardan emilir. Vücutta kemiklerde % 90 kalsiyum trifosfat, kalsiyum fosfat (Ca3(PO4)2) ve hidroksi apatit kristalleri halinde, plazmada ise 0,03-0,04 mg anorganik formda bulunur. İdrarla inorganik fosfat halinde atılır. Serum düzeyi parathormon ile sağlanır.

Hücre duvarı yapısının devamlılığının sağlanmasında fosfolipidlerin yapısında bulunur.
Enerji metabolizmasında ATP, GTP, ADP'nin yapısında bulunur.
Oksijen taşınımı ve H+ tamponlanmasında etkilidir.
Proteinlerin yapısına girerek faaliyetlerini kontrol eder. Enzimlerin yapısına katılır onları aktive veya inhibe eder.
DNA ve RNA'nın yapısına girer.
Hücre içi sıvısında en bol bulunan anyondur.

Hiperfosforemi (1,5 mmol/L üzeri plazma düzeyleri);
Böbrek yetmezliği
Diyabet, hipoparatiroid
Çeşitli hastalıklar, D vitamini zehirlenmesi sırasında görülür.
Hipofosforemi (0,8 mmol/L'nin altında);
Hiperparatiroid
Osteomalazi (D vitamini eksikliği)
Glukoz veya fruktoz perfuzyonu
Vitamine dirençli osteomalazi durumlarında görülür.
Hipofosfatemi;
Emilimin azalması
Diyette eksiklik
Oral fosfat bağlayıcılar
Malabsorpsiyon
Hücreye alımının artması
Alkaloz
Diyabetik ketoasidoz
Aşırı açlık çeken hastanın yeniden beslenmesi
Atılımın artması
Dializ
Böbrek testosteron bozuklukları durumlarında görülür.

Fosfor elementi, gün ışığına yani fotonlara maruz kaldığında enerji seviyesini yükseltir. Fakat bu element her daim eski enerji seviyesinde kalma isteğindedir. Bu istek doğrultusunda karanlık bir ortamda eski seviyesine dönerken elektronların bu enerji savurması olayı görülen şekilde ışıma olarak algılanır. Bu olay dakikalar, saatler hatta günler sürebilir. Bu süreyi maruz kaldığı enerji seviyesi belirler.

Büyük G harfi ile sembolize edilen kütleçekim sabiti ile karıştırılmamalıdır.

g kuvveti (İngilizce: g-force), bir kütleye belirli bir durumda etki eden hızlanma (akselerasyon). İngilizce gravitational (kütleçekimsel) sözcüğünden gelen g kuvveti adı aslında bir misnomerdir (hatalı adlandırma) zira kütleçekimini değil hızlanmayı belirtir. Düz bir hatta sabit hızla ilerleyen veya hareketsiz duran bir cisme etki eden g kuvveti +1'dir.
g kuvveti serbest hareket eden bir nesnenin maruz kaldığı "kütleçekimsel olmayan" kuvvetlerin vektörel toplamıdır. Kütleçekiminden kaynaklanmayan hızlanmalara "gerçek ivme" denir ve g kuvveti hesaplanırken sadece bunlar kullanılır. g kuvveti arttıkça nesne üzerindeki gerilim artar. Yüksek seviyelere ulaştığında g kuvvetlerinin etkileri yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Vücuda etki eden g arttıkça baş dönmesi ve ağırlaşma gibi hoş olmayan etkiler görülür. Bu nedenle örneğin lunapark oyuncakları 4 g'yi geçmezler.

Normal eksen, vücudun tam ortasında baştan ayağa doğru geçen hayalî eksendir. Dünya üzerinde ayakta dururken normal eksen yeryüzü ile dik açı yapar. Ancak örneğin yatışlı bir uçuşta normal eksen yere dik değildir.

Pozitif g normal eksende yukarıdan aşağıya doğru etki eden g kuvvetidir. Normal günlük faaliyetler esnasında maruz kalınan g kuvveti pozitif 1 g'dir. Bu oranın örneğin 2 g'ye çıkması durumunda insan vücuduna etki eden kuvvet ikiye katlanır ve her g artışında maruz kalınan g de aynı oranda artar.
Normal (dikey) eksendeki +4 g'den yüksek g'lerde kan beyinden aşağıya doğru hareket eder. Buna bağlı oksijen yetersizliği görme kaybına ve daha ileri aşamalarda da öncelikle greyout'a (görüşün kısmî kararması) ve son olarak da blackout'a (bilinç kaybı) neden olur.

Negatif g pozitif g'nin aksi istikamette (ayaklardan başa doğru) etki eden g kuvvetidir. Örneğin uçuş esnasında pilot lövyeyi aniden ileri hareket ettirip bu şekilde muhafaza ederse vücudundaki kan hızla başa doğru hareket eder. Aşırı negatif g durumunda alt göz kapakları yukarı doğru hareket eder ve redout (görüşün kırmızılaşması) durumu ortaya çıkar.
İnsanın pozitif g limiti 9-10'lara kadar varsa da negatifte bu -3, -3,5 civarındadır.

Pozitif 1 g'yi yenecek kadar negatif g uygulandığında sıfır g durumu ortaya çıkar.

Av uçağı ve aerobasi pilotları g kuvvetinin etkisini azaltmak amacıyla g suit (g kıyafeti) denen özel kıyafetler giyer. Bu kıyafet şişerek yüksek g kuvvetinin etkisiyle beyinden ayaklara doğru hareket eden kanı yavaşlatma amaçlıdır ve bu yolla pilotun bayılma ihtimali azaltılmış olur. g suit +3 g'ye kadar tolerans sağlar. Pilot manevra esnasında nefes alışını 3-4 saniyelik kesitler hâlinde yapar ve öksürüğe yakın bir tazyikle dışarı verir. Böylece iç basınç yaratarak dış basıncın etkisini hafifletir. Pilotun karın ve göğüs kaslarının güçlü olması g toleransını artırır. g suit ve nefes taktiği ile pilotlar yüksek g'lere tahammül edebilmektedirler.

Vücuda önden arkaya (veya tam tersi) şekilde etki eden g kuvvetidir. Otomobil yarışçılarının ve kalkış esnasında astronotların maruz kaldığı g kuvveti bu kategoridedir.
Uzaya fırlatılan bir roketin içindeki astronotlar 5 g'ye maruz kalırlar. Dönüşte ise bu oran iki katına çıkmakta yani astronotlara 10 g'lik bir kuvvet uygulanmaktadır.

Godwin, Peter, David Robson. ''The Air Pilot's Manual 6: Human Factors & Pilot Performance.'' 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2006.

Kütleçekim ivmesi

Ekvatoral şişkinlik, bir gezegenin ekvatoral ve kutupsal çapları arasında, gök cisminin kendi ekseni etrafında dönerken uyguladığı merkezkaç kuvveti nedeniyle oluşan farktır. Dönen bir gök cismi, küre yerine basık bir sferoit oluşturma eğilimindedir.

Küçük bir düzleşme miktarı için, sabit bir eksen etrafında sabit bir şekilde dönen, sıkıştırılamaz akışkandan oluşan, kendi başına yerçekimi oluşturan bir kürenin denge konfigürasyonu için düzleşme "
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
" yaklaşık olarak şu formülle hesaplanır: 
  
    
      
        f
        =
        
          
            
              
                a
                
                  e
                
              
              −
              
                a
                
                  p
                
              
            
            a
          
        
        =
        
          
            5
            4
          
        
        
          
            
              
                ω
                
                  2
                
              
              
                a
                
                  3
                
              
            
            
              G
              M
            
          
        
        =
        
          
            
              15
              π
            
            4
          
        
        
          
            1
            
              G
              
                T
                
                  2
                
              
              ρ
            
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {a_{e}-a_{p}}{a}}={\frac {5}{4}}{\frac {\omega ^{2}a^{3}}{GM}}={\frac {15\pi }{4}}{\frac {1}{GT^{2}\rho }}}
  

Burada:

  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 evrensel kütleçekim sabitidir,

  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ortalama yarıçaptır,

  
    
      
        
          a
          
            e
          
        
        ≈
        a
        
        (
        1
        +
        
          
            
              f
              3
            
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle a_{e}\approx a\,(1+{\tfrac {f}{3}})}
  
 Ve 
  
    
      
        
          a
          
            p
          
        
        ≈
        a
        
        (
        1
        −
        
          
            
              
                2
                f
              
              3
            
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle a_{p}\approx a\,(1-{\tfrac {2f}{3}})}
  
 sırasıyla ekvator ve kutup yarıçaplarıdır,

  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 dönme periyodu ve 
  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              
                2
                π
              
              T
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={\tfrac {2\pi }{T}}}
  
 açısal hızdır,
İlgili bir diğer nicelik, gök cisminin ikinci dinamik form faktörü olan J2'dir:

  
    
      
        
          J
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              2
              
                ε
                
                  
                    E
                  
                
              
            
            3
          
        
        −
        
          
            
              
                
                  
                    R
                    
                      
                        E
                      
                    
                  
                
                
                  3
                
              
              
                
                  
                    ω
                    
                      
                        E
                      
                    
                  
                
                
                  2
                
              
            
            
              3
              G
              
                M
                
                  
                    E
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle J_{2}={\frac {2\varepsilon _{\mathrm {E} }}{3}}-{\frac {{R_{\mathrm {E} }}^{3}{\omega _{\mathrm {E} }}^{2}}{3GM_{\mathrm {E} }}}}
  

Dünya için J2=−√5C20=1,08262668×10-3'tür. Formüldeki değişkenler:

εE merkezi cismin yayvanlığıdır,
RE merkezi cismin ekvatoral yarıçapıdır (Dünya için 6378137 m),
ωE merkezi cismin dönme hızıdır (Dünya için 7,292115×10-5 rad/s),
GME evrensel kütleçekimi sabiti ile merkezi cismin kütlesinin çarpımıdır (Dünya için 3,986004418×1014 m3/s2'dir).

Dünya'nın yerçekimi

Uzzâ (Arapça: العزى, Arapça telaffuz: [al ˈʕuzzaː]), İslâm öncesi Arabistan'daki bereket tanrıçası olup bu dönemde Mekke şehrinin üç baş tanrıçasından biriydi. O dönemlerde Uzza, Manat ve Lat, asıl ulaşılmak istenen ulu tanrı El-İlah'ın kızları olarak anılıyorlardı.
İslam dininin kutsal kitabı Kur'an'da da İslam öncesi tapınılan ilah-putlardan biri olarak adı geçmektedir (Necm Suresi, 19-23. ayetler).
Hubel gibi Uzza da İslam öncesinde Kureyşliler tarafından korunmak için çağrılırdı. 624'te Uhud Savaşında, Kureyşlilerin savaş narası “Uzza'nın insanları, Hubel'ın insanları!” şeklindeydi.

Söyleyiş ayrımlarına göre:

Eluza
Haluza
Alilat

İslam öncesi Arabistan’daki ilahlara dair bilgi bulmak pek kolay olmadığı gibi bulunan bilgilerin güvenilirliği de tartışmalı olabilmektedir. İlahların kökenleri ihtiyatlı bir biçimde araştırılmakta ve bâzı öneriler getirilmektedir. Nabatlıların Petra'daki Uzza'ya dair kitabelerinde Uzza'nın Venüs gezegeniyle ilişkilendirildiğine dair açıklamalar bulunmaktadır.
Hişam bin el-Kelbî tarafından yazılmış Putlar Kitabı'na göre; "Kureyşliler de dâhil Arapların çocuklarına Abdul-Uzza ("Uzza'nın kulu/kölesi") ismini koyma âdetleri vardı. Daha da önemlisi Kureyşiler için Uzza en önemli puttu. Onu ziyaret eder, hediyeler getirir ve kurban adayarak lütuf dilerlerdi."
Tapınılan üç tanrıçanın (Uzza, Manat ve Lat) gerçekten Tanrı'nın veya başka bir ilahın kızları olarak tapınılıp tapınılmadığı konusu belirsizdir. Putlar Kitabı'na göre üç tanrıçanın da tapınımına farklı zamanlarda başlanmış, buna göre ilk dönemlerde kardeş bile sayılmıyor olabilirler. İslâmî kaynaklar, İslâm öncesi dönemde bu üç tanrıçaya Tanrı ile insanlar arasında arabuluculuk etmesi için tapınıldığını ileri sürmüştür.
"İyi bil ki hâlis din, yalnız Allah'ındır. O'ndan başka dostlar edinerek 'Onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde hüküm verecektir." (Zümer Suresi, 39/3)
Tefsirciler, ayetin son kısmını İslam öncesi dönemde bölgedeki insanların Allah veya tek yaratıcı Tanrı'ya inandıklarını, ama melekleri veya bir tür ilahları kendilerini Yaratıcı Tanrı'ya yaklaştırsınlar diye aracı kıldıklarını, bu aracı ilahlara ve putlarına taptıkları şeklinde açıklamıştır.
Her üç tanrıçanın Mekke'nin yakınında kendilerine adanmış farklı mabetleri vardı. En önemli Arap Uzza mabedi, Kudayd'ın yanındaki Nakhlah diye anılan, Mekke'nin doğusunda Taif'e doğru olan bir yerde idi.
Geç dönem pagan Arap şiirinde Uzza, güzelliğin simgesi olarak geçmekteydi. Nabatlılarca Petra'da varlığını sürdürdü. Nabatlılar, başlarda Arapça isimler taşıyan ilahlara sahipken sonraları ilahlar, Helenistik tanrı ve tanrıçalarla özdeşleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak Uzza da İsis ve Afrodit ile ilişkilendirilmiştir. Petra'daki kazılarda İsis/Uzza'ya adanmış bir tapınak ortaya çıkarılmıştır. Bu tapınak, içinde bulunan bazı oymalardan esinlenerek Kanatlı Aslanların Tapınağı olarak anılmaktadır. Uzza ismi Petra'daki kitabelerde kayıt edilmiştir.
Putlar Kitabı'nda alıntılanan ve Zeyd ib-Amr ibn-Nufeyl tarafından yazıldığı bilinen şiirin bir mısrada şöyle denmektedir:

Ne Al-Uzza ne de iki kızı kınanmadı. (Arapça فلا العزى أدين ولا ابنتـيهـا ‎)

Easton's Bible Dictionary'e (Easton İncil Sözlüğü) göre Uzza, Manasseh ve Amon'un gömüldüğü bir bahçeydi (2 Krallar 21:18, 26).

Ambros Arne A 2004: "A Concise Dictionary of Koranic Arabic". Wiesbaden: Reichert Verlag. ISBN 3-89500-400-6
Burton, John, The Collection of the Qur'an, Cambridge University Press, 1977: the collection and composition of the Qu'ran in the life time of Muhammad
Finegan, Jack, The Archeology of World Religions, Princeton University Press, 1952, pages 482-485, 492
Hammond, Philip, "An Isisian Model for The Goddess of the 'Temple of the Winged Lions' at Petra (Jordan)". 1985
Hitti, Philip K. History Of The Arabs, 1937, pp 96-101
The Kitab al-Asnam ("Book of Idols") 12 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Bir evangelik Hristiyan sitesinin çevirisine göre.
Kitab al-Asnam özgün Arapça
Peters, F. E., The Hajj: The Muslim Pilgrimage to Mecca and the Holy Places. Princeton University Press 1994
al-Tawil, Hashim, "Early Arab Icons: Literary and Archaeological Evidence for the Cult of Religious Images in Pre-Islamic Arabia", PhD dissertation, University of Iowa, 1993 Tawil on Pavlovitch 1 and Reply 1
Ibn al-Kalbī; (author) and Nabih Amin Faris (translator & commentary) (1952): The Book of Idols, Being a Translation from the Arabic of the Kitāb al-Asnām." Princeton University Press. US Library of Congress #52006741
Easton's Bible Dictionary, 1897.

Şeytan Ayetleri

Nabat panteonu 10 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Uzza dahil (İngilizce)
Book of the Idols 10 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Putlar Kitabı (İngilizce)

Eliptik yörünge, Astronomi ve uzay mühendisliğinde, dışmerkezliği (basıklık) 0'dan büyük ancak 1'den küçük olan yörüngedir. Dışmerkezliği 0'a eşit olan yörünge daireseldir ve bu yörüngeye dairesel yörünge denir. Eliptik bir yörüngede özgül enerji her zaman negatiftir. Hohmann transfer yörüngesi, Molniya yörünge ve Tundra yörünge başlıca eliptik yörüngeler arasındadır.

Uzay mühendisliğince kabul edilen standart şartlar ve varsayımlar altında, eliptik yörüngede hareket halinde bulunan 0'dan büyük kütleli bir cismin yörüngesel hızı (
  
    
      
        v
        
      
    
    {\displaystyle v\,}
  
) aşağıdaki şekilde hesaplanabilir.

  
    
      
        v
        =
        
          
            μ
            
              (
              
                
                  
                    2
                    
                      r
                    
                  
                
                −
                
                  
                    1
                    
                      a
                    
                  
                
              
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={\sqrt {\mu \left({2 \over {r}}-{1 \over {a}}\right)}}}
  

Burada,

  
    
      
        μ
        
      
    
    {\displaystyle \mu \,}
  
 standart kütleçekim değişkeni,

  
    
      
        r
        
      
    
    {\displaystyle r\,}
  
 yörüngeyi çizen cisim ile merkezi kütle arasındaki radyal mesafe,

  
    
      
        a
        
        
      
    
    {\displaystyle a\,\!}
  
 ise yarı-büyük eksen uzunluğudur.
Bu eşitlikten çıkartılacak iki önemli sonuç:

Eliptik bir yörüngede yörüngesel hız dışmerkezliğe değil yarı-büyük eksenin (
  
    
      
        a
        
        
      
    
    {\displaystyle a\,\!}
  
) uzunluğuna bağlıdır.
Hız ile alakalı bu eşitlik hiperbolik yörüngedeki gibidir. Aralarındaki fark hiperbolik yörüngede 
  
    
      
        
          
            1
            
              2
              a
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {1 \over {2a}}}
  
'nın pozitif olmasıdır.

Standart şartlar ve varsayımlar altında, eliptik yörüngede hareket eden bir cismin özgül yörüngesel enerjisi (
  
    
      
        ϵ
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon \,}
  
) 0'dan küçüktür ve bu yörünge için enerji konservasyon eşitliği,

  
    
      
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            
              2
            
          
        
        −
        
          
            μ
            
              r
            
          
        
        =
        −
        
          
            μ
            
              2
              a
            
          
        
        =
        ϵ
        <
        0
      
    
    {\displaystyle {v^{2} \over {2}}-{\mu  \over {r}}=-{\mu  \over {2a}}=\epsilon <0}
  
 şeklinde ifade edilir.
Burada,

  
    
      
        v
        
      
    
    {\displaystyle v\,}
  
 yörüngedeki cismin hızı,

  
    
      
        r
        
      
    
    {\displaystyle r\,}
  
 yörüngedeki cisim ile merkezi cisim arasındaki radyal mesafe,

  
    
      
        a
        
      
    
    {\displaystyle a\,}
  
 yarı-büyük eksenin uzunluğum

  
    
      
        μ
        
      
    
    {\displaystyle \mu \,}
  
 ise standart kütleçekim değişkenidir.
Sonuç:

Özgül yörüngesel enerji dışmerkezlikten bağımsızdır ve sadece elipsin yarı-büyük ekseninden etkilenir.
Ayrıca bu noktada halkalanma teoremini kullanarak;

Özgül potansiyel enerjinin zaman-ortalamasının 2ε'ye eşit olduğu,
r−1'nin zaman-ortalamasının a−1 olarak ifade edilebileceği ve
Özgül kinetik enerjinin -ε'ye eşit olduğu bulunabilir.

        h
        =
        r
        v
        cos
        ⁡
        ϕ
      
    
    {\displaystyle h=rv\cos \phi }
  
 şeklinde gösterilir. Burada,

  
    
      
        h
        
      
    
    {\displaystyle h\,}
  
 açısal momentum,

  
    
      
        v
        
      
    
    {\displaystyle v\,}
  
 yörüngedeki cismin yörüngesel hızı,

  
    
      
        r
        
      
    
    {\displaystyle r\,}
  
 yörüngedeki cisim ile merkezi cisim arasındaki radyal mesafe,

  
    
      
        ϕ
        
      
    
    {\displaystyle \phi \,}
  
 de uçuş yolu açısıdır.

Bkz. yörüngesel eşitlik

Dairesel yörünge
Karakteristik enerji
Yörüngeler listesi
Yörüngesel eşitlik
Parabolik yörünge

Enuma Anu Enlil yaklaşık 7000 adet Babil Omen'inden oluşan çivi yazılı metinlerdir. Metinlere ismini veren Anu ve Enlil eski mezopotamya tanrılarındandır.

Günümüze ulaşan çivi yazılı metinlerin büyük bir kısmı Arkeologlar tarafından Asurbanipal Kütüphanesinde ve Babil'de bulunmuşlardır.

Tarihçiler Babil'de astronomik incelemelerin ilk olarak Ay tutulmaları ile başladığını düşünmektedirler. Metinlerde ay tutulmasının Akad kralının ölümü anlamına geldiğine yönelik bilgiler yer almaktadır. Bu bilgiler muhtemelen kâhinlerin yorumlamalarıydı. İlginç bir biçimde kaynaklardan gerçekten de ay tutulması sonrası ölen üç kralı tespit etmek mümkündür.

1.-13. tabletler: Ay gözlemleri.
14. tablet: Ayın görünme süresini gösteren bir çizelge.
15.-22. tabletler: Omen metinleri
23.-29. tabletler: Güneşin renk değişimleri ve hava durumu üzerine yazılmış meteorolojik yorumlar.
30.-39. tabletler: Güneş tutulmaları
40.-49. tabletler: Deprem, Fırtına ve doğa olayları.
Diğer tabletlerde de bir takım gezegenlere gözlemleri yer almaktadır.

Lis Brack-Bernsen: Zur Entstehung der babylonischen Mondtheorie - Beobachtung und theoretische Berechnung von Mondphasen - . Steiner, Stuttgart 1997, ISBN 3-515-07089-3.
Francesca Rochberg-Halton: Aspects of Babylonian celestial divination - The lunar eclipse tablets of Enūma Anu Enlil. (= Schriftenreihe Archiv für Orientforschung. Beiheft. 22). Berger, Horn (Österreich) 1988, DNB 959719679 Bu makale  şu anda kamu malı bir yayından metin içerir: Dictionary of National Biography. Londra: Smith, Elder & Co. 1885–1900.  , Tafeln 15 bis 22.
Wilfried-Hugo van Soldt: Solar omens of Enuma Anu Enlil - Tafeln 23 bis 29 - . Nederlands Institut voor het Nabije Oosten, Leiden 1995, ISBN 90-6258-074-2.
Erica Reiner, David Pingree: Babylonian planetary omens. Part 1: Tafel 63: The Venus tablet of Ammiṣaduqa . Undena, Malibu (Kalifornien, USA) 1975, ISBN 0-89003-010-3.
Erica Reiner, David Pingree: Babylonian planetary omens. Part 2: Tafeln 50 bis 51. Styx, Groningen 1981, ISBN 0-89003-049-9.
Erica Reiner, David Pingree: Babylonian planetary omens. Part 3, Styx, Groningen 1998, ISBN 90-5693-011-7.
Erica Reiner, David Pingree: Babylonian planetary omens. Part 4, Styx, Leiden 2005, ISBN 90-04-14212-6.
Peter J. Huber: Dating by Lunar Eclipse Omina. With Speculations on the Birth of Omen Astrology, Essays on the Exact Sciences Presented to Asger Aaboe. In: J. L. Berggren, B. R. Goldstein (Hrsg.): From ancient omens to statistical mechanics : essays on the exact sciences presented to Asger Aaboe (= Acta Historica Scientiarum Naturalium et Medicinalium. Vol. 39). Copenhagen 1987, ISBN 87-7709-002-0.

Epifanios (Grekçe: Ἐπιφάνιος), 4. yüzyılda Salamis'te yaşamış Ortodoks piskopos. Doğu Ortodoks Kilisesi ile Doğu Katolik Kiliseleri tarafından aziz ve Kilise Babası olarak kabul edilen Epifanios ortodoksluğun güçlü bir savunucusu olarak ün kazanmıştır.

İkonaların dinde yeri olmadığını savunan Epifanios kaleme aldığı bir mektup ile  I. Theodosius'tan ikonaların yasaklanmasını istemiş, üzerinde İsa'nın ya da azizlerinden birisinin tasvirinin bulunduğu bir perdeyi "kiliseyi kirlettiği" için paramparça ettiğini yazmıştır.

Panarion veya Adversus Haereses (374-77) - Sapkınların argümanlarını ele alman bir el kitabı. 80 sapkınlığı listeliyor ve reddediyor. 19. üncü yüzyıla kadar Gnosisçiler hakkındaki bilgilerimiz sadece Epiphanius gibi Hristiyanlar'ın yazdıklarına dayanıyordu.
Ancoratus - kitap Arianizm'e ve Origenes'in öğretilerine karşı argümanlar içeriyor.

Esnek olmayan çarpışmalar, esnek çarpışmaların aksine, sürtünme nedeniyle kinetik enerjinin korunmadığı bir çarpışma çeşididir.
Makroskopik cisimlerin çarpışmalarında, kinetik enerjinin bir kısmı, cisimlerin deforme olduğu ve ısıya neden olan, atomlar arasında meydana gelen titreşim enerjisine dönüşür.
Sıvı ve gaz molekülleri nadiren de olsa tam anlamıyla mükemmel esnek çarpışma yaparlar çünkü her çarpışmayla birlikte moleküllerin içinde ve öteleme hareketleri arasında kinetik enerji değişimi yaşanır. Herhangi bir anda, çarpışmaların yarı yarıya değişen oranında; bir yarısı esnek olmayan çarpışma (çarpışma öncesi sahip olduğu kinetik enerjiye nazaran çarpışma sonrasında daha az kinetik enerjiye sahip olan çarpışmalar) ve diğer yarısı da mükemmel derecede esnek olan çarpışmalar (çarpışma öncesi sahip olduğu kinetik enerji kadar çarpışma sonrasında da aynı kinetik enerjiye sahip olan çarpışmalar) olur.
Esnek olmayan çarpışmalarda kinetik enerji korunmaz ama momentumun korunduğundan söz edilebilir. Basit balistik bir sarkaç probleminde, kinetik enerjinin korunumu durumu sadece ve sadece blok en büyük açısıyla sallandığında gerçekleşir.
Nükleer fiziğinde, esnek olmayan çarpışma atom altı parçacığın atom çekirdeğinde bozulmaya neden olan çarpışmalardan bir tanesidir. Derin esnek olmayan saçılma Rutherford atomu içine problanmış hemen hemen aynı şekilde atomik parçacıkların yapısını tarama yöntemidir (bakınız Rutherford scattering). 1960'ların sonlarında bu tür deneyler protonlar üzerinde Stanford doğrusal hızlandırıcıda (SLAC) yüksek enerjili elektronlar kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Rutherford saçılmasında olduğu gibi, proton hedefleriyle elektronların derin esnek olmayan saçılması çok az etkileşim içinde olan ve az sayıda miktarı geri zıplayan elektronları ortaya çıkardı. Bu protondaki yüklerin küçük parçacıklar içinde yoğunlaştığını gösterir ve Rutherford'un teorisine göre de, pozitif yükler atomun içinde çekirdekte yoğunlaşırlar. Ama, proton halinde, kuarkların yükleri bir değil üç farklı konsantrasyonda olur.

Bir boyutta esnek olmayan çarpışmadan sonraki hızlarının formülü:

  
    
      
        
          v
          
            a
          
        
        =
        
          
            
              
                C
                
                  R
                
              
              
                m
                
                  b
                
              
              (
              
                u
                
                  b
                
              
              −
              
                u
                
                  a
                
              
              )
              +
              
                m
                
                  a
                
              
              
                u
                
                  a
                
              
              +
              
                m
                
                  b
                
              
              
                u
                
                  b
                
              
            
            
              
                m
                
                  a
                
              
              +
              
                m
                
                  b
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{a}={\frac {C_{R}m_{b}(u_{b}-u_{a})+m_{a}u_{a}+m_{b}u_{b}}{m_{a}+m_{b}}}}
  

  
    
      
        
          v
          
            b
          
        
        =
        
          
            
              
                C
                
                  R
                
              
              
                m
                
                  a
                
              
              (
              
                u
                
                  a
                
              
              −
              
                u
                
                  b
                
              
              )
              +
              
                m
                
                  a
                
              
              
                u
                
                  a
                
              
              +
              
                m
                
                  b
                
              
              
                u
                
                  b
                
              
            
            
              
                m
                
                  a
                
              
              +
              
                m
                
                  b
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{b}={\frac {C_{R}m_{a}(u_{a}-u_{b})+m_{a}u_{a}+m_{b}u_{b}}{m_{a}+m_{b}}}}
  

va çarpışmadan sonraki ilk nesnenin son hızı
vb çarpışmadan sonraki ikinci nesnenin son hızı
ua çarpışmadan önceki ilk nesnenin ilk hızı
ub çarpışmadan önceki ikinci nesnenin ilk hızı
ma ilk nesnenin kütlesi
mb ikinci nesnenin kütlesi
CR eski haline dönme katsayısı eğer 1 ise, esnek bir çarpışmaya sahip oluruz; eski haline dönme katsayısı eğer 0 ise tamamen esnek olmayan çarpışmaya sahip oluruz.
Momentumun merkezi çerçevesine gore, formüller şu şekilde indirgenebilir:

  
    
      
        
          v
          
            a
          
        
        =
        −
        
          C
          
            R
          
        
        
          u
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{a}=-C_{R}u_{a}}
  

  
    
      
        
          v
          
            b
          
        
        =
        −
        
          C
          
            R
          
        
        
          u
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{b}=-C_{R}u_{b}}
  

İki ve üç boyutta çarpışmalar için, bu formüllerdeki hızların bileşenleri temas ettikleri noktadaki teğet düzlemine diktir.

Bir lastik topun katı bir yüzeyle çarpışması, gibi çarpışan cisim diğerine yapışıp kalmıyor ama biraz kinetik enerji kaybediyorsa çarpışma esnek olmayan çarpışmadır. Örneğin lastik top katı yüzeyle çarpıştığında, çarpışma inelastiktir çünkü top şekil değiştirmiş ve kinetik enerji kaybetmiştir.

Tamamen esnek olmayan çarpışma kinetik enerji maksimum oranda kaybedildiğinde gerçekleşir. Tamamen esnek olmayan çarpışmada, yani eski haline dönme katsayısı 0 iken, çarpışan cisimler birbirlerine yapışırlar. Bu tip bir çarpışmada, iki cismin birbirine yapışmasıyla kinetik enerji kaybedilir. Bu birbirlerine bağlanma enerjisi genellikle sistemde maksimum kinetik enerjinin kaybedilmesiyle meydana gelir. Bu noktada momentumun korunumunu da düşünmek gerekir: (Not: yukarıda birbirlerine çarpan blok örneğinde de olduğu gibi, iki cisimli sistemin momentumu yalnızca yüzey sürtünmesizse korunur. Sürtünmeyle birlikte, iki cismin momentumu birbirlerine çarptıkları noktadaki yüzeye aktarılır. Benzer şekilde, eğer hava sürtünmesi varsa, cisimlerin momentumu havaya aktarılır. Aşağıdaki eşitlikler üstteki A cismi ve B cisminin oluşturduğu iki cisimli sistem için geçerlidir. Bu örnekte, sistemin momentum korunur çünkü yüzey ve çarpışan cisimler arasında herhangi bir sürtünme yoktur. 

  
    
      
        
          m
          
            a
          
        
        
          u
          
            a
          
        
        +
        
          m
          
            b
          
        
        
          u
          
            b
          
        
        =
        
          (
          
            
              m
              
                a
              
            
            +
            
              m
              
                b
              
            
          
          )
        
        v
        
      
    
    {\displaystyle m_{a}u_{a}+m_{b}u_{b}=\left(m_{a}+m_{b}\right)v\,}
  

v son hız ve formülü şudur:

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              
                m
                
                  a
                
              
              
                u
                
                  a
                
              
              +
              
                m
                
                  b
                
              
              
                u
                
                  b
                
              
            
            
              
                m
                
                  a
                
              
              +
              
                m
                
                  b
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={\frac {m_{a}u_{a}+m_{b}u_{b}}{m_{a}+m_{b}}}}
  

Toplam kinetik enerjinin indirgenmiş hali iki parçacıklı bir sistemi referans aldığımızda momentum noktasının merkezindeki çarpışmadan önceki toplam kinetik enerjiye eşittir, çünkü böyle bir durumda çarpışmadan sonra kinetik enerji sıfıra eşit olur. Bu durumda, çarpışmadan önceki kinetik enerjinin çoğu daha küçük kütleye sahip olan parçacığa aittir. Başka bir referans noktasında, kinetik enerjinin indirgenmesine ek olarak, kinetik enerjinin bir parçacıktan diğer parçacığa transferi gerçekleşir; bu çerçevede bağlı olması ne kadar göreceli olduğunu gösterir.
Zamanla ters olarak, birbirinden gittikçe uzaklaşan iki nesne durumuna sahibiz, örneğin Tsiolkovsky roket eşitliğiyle karşılaştırılarak, rokete itme uygulandığında ya da atış yapıldığında.

Bir meteor taşının yere çarpışında olduğu gibi, çarpışan cisimlerin çarpışmadan sonra birlikte hareket ettiği çarpışma, tamamen esnek olmayan çarpışma olarak adlandırılır. Örneğin lastik hareket ettiği çarpışma tamamen esnek olmayan çarpışmadır. Tamamen esnek olmayan çarpışmada çarpışmadan sonra cisimler birbi

Euler diyagramı, kümeleri ve bu kümeler arasındaki ilişkileri görsel olarak temsil etmek için kullanılan bir diyagram türüdür. Özellikle karmaşık hiyerarşileri ve örtüşen tanımları açıklamada oldukça etkilidir. Bu diyagramlar, başka bir küme gösterim yöntemi olan Venn diyagramlarına benzer; ancak aralarında önemli bir fark vardır: Venn diyagramları tüm olası ilişkileri gösterirken, Euler diyagramları yalnızca gerçekten var olan (anlamlı) ilişkileri gösterir.
İsviçreli matematikçi Leonhard Euler (1707–1783), bu tür diyagramların tarihindeki en önemli isimlerden biridir. Ancak kendisi bu diyagramların mucidi değil, yalnızca ismine kaynak olan kişidir. Euler diyagramları ilk olarak mantık alanında, özellikle kıyas çalışmalarında geliştirilmiş; daha sonra küme teorisine uyarlanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, 1960’lı yıllardaki “yeni matematik” hareketiyle birlikte hem Euler hem de Venn diyagramları, küme teorisi öğretiminin bir parçası haline gelmiştir. Zamanla bu diyagramlar sadece matematikte değil; okuma becerileri, organizasyon yapıları ve iş dünyası gibi farklı alanlarda da yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Euler diyagramları, iki boyutlu bir düzlemde yer alan ve her biri bir küme ya da kategoriyi temsil eden basit kapalı şekillerden oluşur. Bu şekillerin birbirleriyle örtüşüp örtüşmemesi veya nasıl örtüştüğü, kümeler arasındaki ilişkileri ortaya koyar. Her eğri, düzlemi iki bölgeye ayırır: iç bölge sembolik olarak kümenin elemanlarını temsil ederken, dış bölge o kümeye ait olmayan tüm elemanları gösterir. Örtüşmeyen eğriler, ortak elemanı bulunmayan ayrık kümeleri ifade eder. Birbiriyle kesişen iki eğri ise ortak elemanlara sahip kümeleri temsil eder; her iki eğrinin de içinde kalan bölge, bu iki kümenin ortak elemanlarını yani kesişim kümesini gösterir. Başka bir eğrinin tamamen içinde yer alan bir eğri ise, o kümenin diğerinin bir alt kümesi olduğunu belirtir.
Venn diyagramları, Euler diyagramlarının daha kısıtlayıcı bir biçimidir. Bir Venn diyagramı, n adet eğri için mantıksal olarak mümkün olan tüm örtüşme bölgelerini, yani toplamda 2ⁿ farklı durumu içermek zorundadır; bu bölgeler, kümelerin tüm dahil olma ve dışlanma kombinasyonlarını temsil eder. Kümeye ait olmayan bölgeler genellikle siyah renkle gösterilir; buna karşılık Euler diyagramlarında, bir elemanın kümeye ait olup olmadığı hem örtüşme hem de renk kullanılarak ifade edilir.

Avrupa Güney Rasathanesi (İngilizce: European Southern Observatory) ya da daha resmî adıyla Avrupa Güney Yarımküre Astronomik Araştırmalar Organizasyonu hükûmetlerarası bir astronomi araştırma organizasyonudur ve Avrupa Birliği üyesi olan 12 devlet ile İsviçre tarafından desteklenmektedir. 1962 yılında kurulmuştur ve daha çok işlettiği, aktif optiğin öncülerinden olan New Technology Telescope (NTT) (Yeni Teknoloji Teleskop) ve dört adet 8 metre sınıfındaki teleskopa sahip olan Very Large Telescope (VLT) (Çok Büyük Teleskop) gibi Dünya'nın en büyük teleskopları ile üne kavuşmuştur.
Sahip olduğu birçok gözlem tesisi sayesinde çok sayıda astronomik keşif yapılmış ve astronomik kataloglar için çok sayıda veri elde edilmiştir. Bunların arasında en son keşiflerden biri de insanoğlu tarafından görülmüş en uzak galaksi olan Abell 1835 IR1916 galaksisidir. 2005 yılında, 260 ışık yılı uzaklıktaki bir kahverengi cücenin yörüngesinde olan 2M1207b adlı bir exolar gezegenin ilk resmini sağlamıştır.

Gözlem tesislerinin çoğunluğu Şili'dedir ve merkezi ise Almanya'da Münih yakınlarındaki Garching kentindedir. ESO Şili'deki Atacama Çölü'nde bulunan üç rasathanesini işletmektedir:

La Silla Rasathanesi
Llano de Chajnantor Rasathanesi
Paranal Rasathanesi, Very Large Telescope buradadır.
ESO'nun en heyecan verici projelerinden biri de Overwhelmingly Large Telescope (OWL) projesidir ve imal edildiğinde Dünya'daki en büyük teleskop olacaktır.

Almanya
Belçika
Birleşik Krallık
Çekya (1 Ocak 2007'den beri)
Danimarka
Finlandiya
Fransa
Hollanda
İspanya (1 Temmuz 2006'dan beri)
İsveç
İsviçre
İtalya
Portekiz
Avusturya ise şu sıralarda katılmak için görüşmeler yapmaktadır.
Türkiye ise hükûmetler arası astronomi kuruluşu Avrupa Güney Rasathanesi'ne (ESO) üyelik çalışmalarına başladı.

ESO18 Aralık 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paranal Rasathanesi7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
La Silla Rasathanesi'nin İnternet Sitesi19 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Extrasolar Planets Encyclopaedia (ayrıca Encyclopaedia of exoplanetary systems ve Catalogue of Exoplanets olarak da bilinir), Şubat 1995'te Jean Schneider tarafından Fransa, Paris'teki Meudon Gözlemevi'nde kurulmuş bir astronomi internet sitesidir. Bu internet sitesi, bilinen ve aday tüm ötegezegenlerin bir veritabanını tutar ve her gezegen için ayrı ayrı sayfalar ve tam listeli etkileşimli bir katalog tablosu sunar. Ana katalog, doğrulanmış tüm ötegezegenlerin veritabanlarının yanı sıra doğrulanmamış gezegen tespitlerinin bir veritabanını da içerir. Veritabanları, hakemli yayınlardan ve konferanslardan elde edilen yeni verilerle sık sık güncellenmektedir.
Gezegenler kendi sayfalarında, keşif yılı, kütle, yarıçap, yörünge periyodu, yarı büyük eksen, dış merkezlik, yörünge eğikliği, periastron boylamı, periastron zamanı, maksimum zaman değişimi ve geçiş süresi dahil olmak üzere tüm hata payı değerleri ile birlikte temel özellikleriyle listelenir.
Gezegenlere ait verilerin bulunduğu sayfalarda ayrıca; ad, parsek cinsinden uzaklık, tayf tipi, etkin sıcaklık, görünür büyüklük, kütle, yarıçap, yaş ve göksel koordinatlar (sağ açıklık ve dik açıklık) dahil olmak üzere ana yıldızlarına ait veriler de yer almaktadır. Veriler biliniyor olsa bile, bu verilerin tamamı etkileşimli elektronik tablo kataloğunda listelenmemiştir ve Kepler'in üçüncü hareket yasasının uygulanmasını gerektirecek birçok eksik gezegen verisi boş bırakılmıştır. Tüm sayfalarda en dikkat çekici eksiklik ise yıldızların aydınlatma gücüdür.
Haziran 2011 itibarıyla katalog, 25 Jüpiter kütlesine kadar olan nesneleri içermektedir. Bu, önceki 20 Jüpiter kütlesine kadar dahil etme kriterlerine göre bir artış anlamına gelir. 2016 yılı itibarıyla, kütle-yoğunluk ilişkileri üzerine yapılan bir çalışmaya dayanarak bu sınır 60 Jüpiter kütlesine çıkarılmıştır.

NASA Exoplanet Archive
Exoplanet Data Explorer

exoplanet.eu

Faeton, Yunan mitolojisinde Güneş Tanrı Helios (Roma mitolojsinde Sol) ile Okeanidler'den Klimene’nin oğludur. Adı "parlak, ışıltılı" anlamına gelen Faeton'un öyküsü, Ovidius’un "Dönüşümler" kitabında anlatılmıştır.

Helios, her akşam indiği Okeanos’un sularında kızkardeşleri Okeanidlerle  oynaşırken gördüğü amca kızı Klimene'ye gönlünü kaptırmıştı . Günler geçtikçe aşkın ateşini arabasını sürdüğü Güneş’in ateşinden daha güçlü duyumsamaya başlamış, yaşlı Okeanos da hiç düşünmeden kızını vermişti ona. Bir oğulları olduğunda Güneş Tanrı kendi parlak ismini paylaştı onunla, adını Faeton koydu. ) Bu arada Okeanos oğlanın talihsiz geleceğini görmüş ama kızının mutluluğunu gölgelememek için gördüklerini kendine saklamıştı.

Ovidius Faeton’un öyküsüne İo’nun öyküsünden geçiş yaparak başlar. Öykünün başında Ovidius’un dizelerine serpiştirdiği bilgilerden öğrendiğimize göre Faeton, Epafos adında, kendisiyle aynı yaşta ve kafada olan bir gençle arkadaşlık etmektedir. Bir önceki öyküden anlaşıldığına göre de Epaphos, Zeus’un İo’dan olan oğludur; İo’nun Hera’dan kaçış yolculuğu Nil Nehri’nin kıyılarında son bulmuş ve Epaphos da burada, yani Mısır’da doğmuştur. Faeton’un bir üvey babası vardır, çünkü Klymene Etiyopya kralı Merops ile evlidir. Sonuç olarak Epaphos ile Faeton iki komşu ülkenin yani Mısır ile Etiyopya’nın prensleridir.
Faeton, Epaphos ile konuşmalarında babasının Helios olduğunu söylemekte; Epaphos da buna inanmadığını, arkadaşının hayali bir babayla böbürlendiğini, annesinin her dediğine inandığını söylemektedir. Faeton Epaphos’un sözlerini hakaret olarak alır ve annesine giderek gerçeğin ışığında aklanmayı diler. Annesi de onun Güneş’ten olduğuna yeminle “Eğer yalan söylüyorsam onun ışığını son kez göreyim; bana inanmıyorsan git kendin öğren” der ona, “zor değil, doğduğu (güneşin doğduğu) yerdeki evi ülkemize yakındır.”

Annesinin bu sözleri üzerine Faeton doğu ufkuna doğru uzun bir yolculuğa çıktı. Sol’ün (Helios) göz kamaştıran sarayına vardığında yıldızlar çekilmeye başlamıştı. O günkü yolculuğuna hazırlanan Sol ışıklı tahtında oturuyor, o güne kadar hiç kimsenin gelmeye cesaret edemediği konağına ilk kez ayak basan bu gencin kendi oğlu olduğunu sağında ve solunda duran saniyelere, dakikalara, günlere ve yıllara söylerken gururla gülümsüyordu. Faeton’u sevinçle kucaklayarak “Annen doğru söylüyor” dedi, “sen benim oğlumsun, dile benden ne istersin? Stiks üzerine yemin ederim ki ne istersen yapacağım.”
O zamanlar yeminler Oceanus'un yeraltına giren kolu olan kutsal Styx ırmağı üzerine edilirdi. Böylece yeminlerin tutulmaması halinde gelecek cezalara katlanılacağı baştan kabul edilmiş oluyordu. Faeton isteğini dile getirince Sol ettiği yemine pişman oldu. Çünkü delikanlı Güneş'in dört atlı arabasını sürmek istiyordu. Babası onu vazgeçirmeye çalıştı. “Yemin ettim ama seni uyarmam gerek” dedi, “bu çok zor bir iştir. Bana bile zor geliyor. Alev soluyan azgın atları izlemeleri gereken yolda tutabilmek büyük güç ve beceri ister. Öğle vakti en yüksek noktaya çıktıklarında aşağıya bakarken benim bile içimi korku kaplıyor. Burçlar kuşağından geçerken Aslan’ın pençesinden, Akrep’in iğnesinden, Yengeç’in kıskaçlarından, Yay’ın oklarından ve Boğa’nın boynuzlarından kaçınmak gerekir. Hele iniş çok daha çetindir; dizginlere asılmak daha da güçleşir. Baban olduğuma inandıysan bir baba nasihatı gibi dinle sözümü, gel vazgeç bu işten. Senin dileğin bir armağan değil, bir felakettir. Başka ne istersen söyle, yapayım.” Fakat yüreği gençliğin serüven tutkusuyla dolu Faeton isteğinden vazgeçmedi. Dört atlı araba ışıklarını saçmaya başlamıştı bile. Gül parmaklı Aurora (Yun. Eos (Şafak) sarayın önünde bekleyen atları zor tutuyordu. Baba Güneş alevlere dayanabilmesi için oğlunun bedenini kutsal yağla ovduktan ve yüreği sıkışarak son uyarılarını yaptıktan sonra koyverdi onu.

Güneşin azgın atları burunlarından alev fışkırtarak hızla tırmanışa geçtiler. Fakat günün dakika ve saatlerine ayak uydurmaları için güçlü kollarla dizginlenmeleri gerekiyordu. Dizleri titremeye başlayan Faeton dizginleri sıklaştırmak ve gevşetmek arasında bocalamaya başladı. Sürücüden gelen gücün zayıfladığını fark eden atlar daha da azgınlaşarak yoldan saptılar; yalnız sağa sola değil, yukarı aşağı da koşuyorlardı. Yere yaklaştıklarında, yerkürenin tepesindeki buzlar eriyor, ortasındaki denizler çekiliyor, nehirler buharlaşıyor, ürünler ve hayvanlar telef oluyordu. Afrika'nın üzerinden geçerken yeşillikleri, gölleri çöllere dönüştürdüler. Nil nehri bile başını kumlara gömdü. Sonra bir türlü bulamadılar kaynağını. Kanları derilerinin yüzeyine toplandığı için Etiyopya halkı siyah renge büründü. Faeton üstesinden gelemeyeceği bir işe kalkışmış ve başarısız olmuştu. Artık babasının atlarına el sürdüğüne ve soyunu öğrenmeye çalıştığına pişman olmuş, Merops'un oğlu olarak tanınmayı ister hale gelmişti. Artık alabora olurken gemi kaptanlarının yaptığı gibi dümeni bırakıp onu tanrılara ve dualara terk eder duruma düşmüştü.
Faeton'un düşüşü ve kızkardeşlerinin dönüşümü
Bu arada topraklarının ve üzerinde yaşayan canlıların acıklı durumunu gören Toprak Ana Gaia torunu Zeus'un yardımını istedi. “Neden yıldırımların hiçbir şey yapmıyor?” diye sordu ona. Zeus da gürledi ve yıldırım oklarından birini Faeton’a fırlattı. Delikanlı saçları alevler içinde, gökyüzünde kayan yıldızlar gibi uçarak baş aşağı döne döne Eridanus (bugünkü Po) nehrine düştü. O günü güneşsiz geçirdi dünya. Sadece çıkan yangınlar aydınlattı yeryüzünü.
Faeton için nehir kıyısında yas tutan kızkardeşleri Heliades ve arkadaşı Cygnus öyle acı acı ağladılar ki Olymposlular dayanamayıp kızkardeşleri kavak ağaçlarına dönüştürdüler, Cygnus'u da bir kuğuya. Kızkardeşlerin gözyaşları amber damlalarına dönüştü. O günden beri kavaklar su kenarında salınır durur, yakınlarında da bir kuğu süzülür.

Fainon (Yunanca: Φαίνων), Yunan mitolojisinde Kronos'un yıldızının (Satürn gezegeni) gökyüzü tanrısıdır. Fainon adı bazen Satürn gezegenini şiirsel bir şekilde ifade etmek için kullanılır; "Fainon" kelimesi "parlak" veya "ışıldayan" anlamına gelir ve Satürn de kolayca görülebilen parlak bir gezegendir.
Prometheus, insan ırkını yarattığında, Fainon, diğerlerinin hepsinden üstün güzellikte olan bir gençti. Onu diğerleri gibi Zeus'a sunmayıp geride tutmayı amaçladığında, Eros bu durumu Zeus'a bildirdi. Bunun üzerine Hermes, Fainon'a gönderildi. Fainon'u Zeus'a gelmeye ve ölümsüz olmaya ikna etti. Bu nedenle, Fainon "gezgin yıldızlar" arasında yer alır. Ancak, diğer antik yazarların aksine, Fainon'un "Kronos'un yıldızı" (Satürn gezegeni) için bir isim olduğunu belirten Higinus, bu hikâyeyi Herakleides Pontikos'a dayanarak anlatırken Fainon'un "Jüpiter'in yıldızına" (Jüpiter gezegeni) dönüştüğünü bildirir. Oysa ki, diğerleri genellikle bu yıldızın adının Faeton olduğunu söylemektedir. Hignius ise Eratosthenes'e atıfta bulunarak Faeton isminin, Faeton'un babası olan Güneş'in alternatif bir adı olduğunu belirtir.

Fen bilimleri, doğa bilimleri veya fennî bilimler; insanların maddesel çevresini denetlemek ve değiştirmek amacıyla geliştirdiği teknolojik bilgileri kapsayan akademik disiplinler grubuna denir. Gözlem ve deneye dayanan çalışmalarla elde edilen sistematik bilgilerdir.
Fen bilimleri, evrendeki olguları birbirine bağlayan sebepleri, bilimsel yasalarla (kanunlarla) açıklamaya çalışır. Doğa olaylarının oluş nedenlerini ortaya koyan ve gelecekteki olayları önceden kestirme olanağı veren bu kanunlar, fen bilimlerinin diğer bilimlere olan üstünlüğünü gösterir.
Fen bilimleri, sosyal bilimlere göre daha objektiftir. Örneğin; her ülke kendi milli değerleri doğrultusunda Tarih bilimini yorumlarken; Fizik biliminde Ohm Kanunu, elektrik laboratuvarında bir deneyle ispat edilebilir.
Disiplinlerarası dalların çoğalmasıyla fen bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki sınırlar karmaşık bir hal almıştır; nöropsikoloji dalı buna örnek teşkil edebilir.

Fen bilimleri başlığı altında genellikle aşağıda listelenen bilim dalları incelenir. Bununla birlikte bu  bilim dalların bir kısmı diğer akademik disiplin gruplarının da altında yer alabilir.

Fizik
Kimya
Biyoloji'nin konuları:
Botanik, Moleküler biyoloji, Mikrobiyoloji, Genetik, Zooloji, Ekoloji, Tıp, v.s.
Astronomi
Yerküre bilimleri'nin konuları:
Fiziki coğrafya, Jeoloji, Atmosfer bilimleri, Klimatoloji&Meteoroloji, Jeofizik, Jeodezi, Hidroloji&Hidrografi, Oşinografi, Toprak bilimi, Glasiyoloji, Jeomorfoloji, Pedoloji, Limnoloji, Biyocoğrafya, Mineraloji, Çevre bilimi, Hidrojeoloji, Palinoloji, Paleoklimatoloji v.s.

1) Mühendislik bilimleri ve Mimarlık

Bilgisayar bilimleri & Bilgisayar mühendisliği & Bilişim
Donanım bilimi
Yazılım bilimi
Mekatronik mühendisliği
Tarım bilimleri & Ziraat mühendisliği
Bitkisel üretim
Hayvansal üretim
Metalurji ve malzeme mühendisliği
Havacılık ve uzay mühendisliği
Biyomedikal mühendisliği
Kimya mühendisliği
İnşaat mühendisliği
Elektrik ve elektronik mühendisliği
Genetik mühendisliği
Endüstri mühendisliği
Makina mühendisliği
Peyzaj mimarlığı
Askeri mühendislik
Maden mühendisliği
Nükleer enerji mühendisliği
Yöneylem araştırması
Robotik
Yazılım mühendisliği
Gıda mühendisliği
İşletme mühendisliği v.s.
2) Sağlık bilimleri

Tıp
Veteriner hekimliği
Diş Hekimliği
Eczacılık
Epidemiyoloji v.s.

Matematiğin temel kuramları:
Matematiksel mantık, Kümeler kuramı, Kategori kuramı v.s.
Uygulamalı matematik'in konuları:
Matematiksel iktisat, İstatistik, Olasılık, Finansal matematik, Ayrık matematik, Matematiksel fizik v.s.
Cebir
Geometri
Analiz (matematik)
Topoloji vs.

Biyolojik psikoloji
Biyofizik
Biyolojik antropoloji
Biyokimya vs.

Floransa (İtalyanca: Firenze), 2025 yılı itibarıyla 362.353 nüfusuyla İtalya'nın Toskana bölgesinin başkenti ve en kalabalık şehridir. Aynı zamanda 989.460 nüfusa sahip olan aynı adı taşıyan metropol bölgesinin de başkentidir.
Floransa, Orta Çağ Avrupa ticaretinin ve finansının merkezi ve o dönemin en zengin şehirlerinden biriydi. Birçok akademisyen tarafından Rönesans'ın doğduğu yer olarak kabul edilir ve önemli bir sanatsal, kültürel, ticari, politik, ekonomik ve finansal merkez haline gelmiştir. Bu dönemde Floransa, İtalya, Avrupa ve ötesinde muazzam bir etkiye sahip bir konuma yükselmiştir. Çalkantılı siyasi tarihi, güçlü Medici ailesinin yönetimi dönemlerini ve çok sayıda dini ve cumhuriyetçi devrimi içerir. 1865'ten 1871'e kadar şehir, İtalya Krallığı'nın başkenti olarak hizmet vermiştir. Floransa lehçesi, standart İtalyancanın temelini oluşturur ve Dante Alighieri, Petrarch, Giovanni Boccaccio, Niccolò Machiavelli ve Francesco Guicciardini'nin başyapıtlarının prestiji nedeniyle İtalya genelinde kültür dili haline gelmiştir.
Roma'nın yaklaşık 275 kilometre (171 mil) kuzeybatısında yer alan Floransa, her yıl milyonlarca turisti kendine çekmekte ve UNESCO, Floransa Tarihi Merkezi'ni 1982'de Dünya Mirası Alanı ilan etmiştir. Şehir, kültürü, Rönesans sanatı, mimarisi ve anıtlarıyla ünlüdür. Şehir ayrıca Uffizi Galerisi ve Pitti Sarayı gibi çok sayıda müze ve sanat galerisine ev sahipliği yapmaktadır ve sanat, kültür ve siyaset alanlarında hala etkisini sürdürmektedir. Floransa'nın sanatsal ve mimari mirası nedeniyle Forbes, 2010 yılında şehri dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak sıralamıştır. Floransa, İtalyan modasında önemli bir rol oynamaktadır ve Global Language Monitor tarafından dünyanın en iyi 15 moda başkenti arasında sıralanmaktadır; ayrıca, turizm ve sanayi merkezi olmasının yanı sıra, önemli bir ulusal ekonomik merkezdir.

MÖ 9.-8. yüzyılda Etrüskler küçük Fiesole (Latince Faesulae) yerleşimini oluşturdu. 
Floransa (eski adı: Florenz), Faesulae (Fiesole) yakınlarındaki küçük bir tepenin üzerine kurulmuştur. Burası MÖ 80'de Roma'daki populares hizbini desteklediği için misilleme olarak Lucius Cornelius Sulla tarafından yok edildi.
Bugünkü Floransa Julius Caesar tarafından MÖ 59 da gazi Arno Nehri vadisindeki bu verimli toprakları vermiş ve iki nehir arasında kurulduğundan önce "Fluentia" denilmiştir. Daha sonra da şehrin adı Florentia ("çiçekli") olarak değiştirilmiştir.
Floransa'nın, Via Flaminia ve Via Cassia yollarının yapımında rol oynadığı bilinmektedir.
Marius ve Sulla arasındaki savaşta Floransa büyük zarara uğradı ve Milattan önce 15 yılında Clains, (Chiana) vadisinden akan Arno nehrinin sularının bir bölümünün yatak değiştirmesine engel oldu.

Ana caddeleri, cardo ve decumanus, mevcut Piazza della Repubblica ile kesişen ordu kampı tarzında inşa edilmiştir. Roma ile kuzey arasındaki ana yol Via Cassia üzerinde ve verimli Arno vadisindeki yerleşim, kısa sürede önemli bir ticaret merkezi oldu.
MS 3. yüzyılda Roma İmparatoru Diokletian tarafından şehir Floransa ismini alarak Toskana vilayetinin başkenti ilan edildi.
M.S. 405 yılında şehrin Gotlar tarafından kuşatılması ve bir Roma generali tarafından da kuşatmanın kaldırılması bilinen ilk ve en önemli olaydır.

Batı Roma İmparatorluğu'nun Milattan sonra 476 yılında yıkılması ile birlikte, M.S. 493 yılından sonra Ostrogotlar İtalya'ya hakim oldu. Şehir, Ostrogotlar yönetiminin çalkantılı dönemlerini yaşadı ve nüfusun bin kişiye kadar düşmesine neden olan Ostrogotlar ve Bizans arasındaki savaştan kötü şekilde etkilendi.
Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus imparatorluğu yeniden düzeltmeye çalıştıysa da İtalya 535 yılından itibaren imparatorluğun komutanlarından Belasir ve Narzes arasında kanlı savaşlara sahne oldu.
Ostrogotlar'ın kralı Totila 542 yılında Floransa'yı kuşatan imparatorluk komutanının harekâtı, şehir garnizonunun direnişi sonucunda sonuçsuz kaldı, daha sonra ise Floransa şehri Gotlar tarafından işgal edildi.
Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılması ile birlikte Floransa, şehrin uğruna savaşıldığı ve nüfusun 1.000 kişiye kadar düşmesine neden olan Ostrogoth ve Bizans yönetiminin çalkantılı dönemlerini yaşadı.
Lombardlar M.S. 570 yıllarında Toskana'da (Toscana) ortaya çıktılar ve sekizinci yüzyılda Lombardlar Dux civitatis Florentinorum (Floransa halkının yöneticisi) olarak adlandırılmıştır. Dükalığın isminden de anlaşılacağı üzere Floransa şehri bu dukalığa başkentlik yaptı.
6. yüzyılda Lombardların egemenliği altında Floransa tekrar gelişmeye başladı.
Floransa, 774'te Şarlman tarafından fethedildi ve Lucca merkezli Toskana Dükalığı]]nın parçası oldu. Nüfus yeniden artmaya başladı ve ticaret gelişti.
MS 786'da Floransa'daki Frenk Kralı Büyük Karl, bu şehre büyük önem verdiğinden dolayı Kuzey İtalya'dan Roma'ya giden yol önem kazandı.
MS 846'dan beri şehir Toskana Marklığı'nın parçasıydı.
MS 854'te Floransa ve Fiesole tek bir ilçede birleşti.

Uçbeyi Hugo, ikametgâhı olarak MS 1000 civarında Lucca yerine Floransa'yı seçti. Floransa sanatının Altın Çağı bu sıralarda başladı.

Din adamlarının yolsuzluğa ve dini görevlerinin satılmasına karşı verdikleri mücadele hareketi San Salvi Manastırı'nın papazı San Giovanni Gualberto zamanında Floransa'da zirveye ulaştı.
Pietro Mezzabarba'nın Floransa piskoposluğuna seçilmesi, Roma ile ciddi ve uzun süren karışıklıklara neden oldu. Bu karışıklık, keşiş Petrus Igneus’un elde ettiği yenilikçi hareketin zaferiyle son buldu. Bu olay Floransa'nın özgüveninin ortaya çıkmasında önemli oldu.Toskana, Frank-Cermen İmparatorluğu'nun derebeyliğiydi. Derebeylikler daha sonra o kadar çok güçlendiler ki imparatorluk için büyük tehlike oluşturmaya başladılar.
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu Kralı I. Otto (Büyük Otto) zamanında Ugo derebeyliği ortaya çıktı.
1024 yılında başa geçen Kutsal Roma İmparatoru Kralı II. Konrad, sınırları Po nehri' nden Roma şehirlerine kadar uzanan bir bölge olarak Tuszien Derebeyliği'ne Canossalı Bonifaz'ı atamıştır.
1013 yılında Basilica di San Miniato al Monte inşaatına başlandı. Kilisenin dış cephesi 1059 ve 1128 yılları arasında Romanesk üslup olarak elden geçirildi.
Bonifaz 1052 yılında ölünce derebeyliğin başına kızı Kontes Matilda geçti. Kontes Matilda, derebeyliği 40 yıl yönetti ve İtalya tarihinde büyük rol oynadı. Kilise ve krallık yanlısı kişilerin verdiği mücadelede Matilda papalık tarafındaydı. (Bu kişilere daha sonra “Guelfo'lar” denildi.) Guelfoların karşısında ise krallık yanlısı Ghibellinolar vardı. Matilda sık sık ordunun başında savaşlara katıldı. Bu dönemde Floransa halkının toplumsal saygınlığı artmaya başlamıştır. Kontes Matilda krallık adına mahkemelere başkanlık ederken, Toskana'daki zamanın avukatları, hakimleri ve soyluların oluşturduğu bir grup olan boni homines ya da sapientes (iyi ve akıllı kimseler) tarafından desteklendi. Kontesin mahkemelere başkanlık etmediği durumlarda, sözü edilen grup karar verebilmekteydi. Özgür bir şehrin yolu böylece açılmış oldu. Halk, şehrin yüksek mevkilerinde bulunan soylulara karşı bir tutum sergilemekteydi.
Floransa, diğer devletlerin ve soyluların birçok savaşına sahne oldu. Halk kendi arasında kuruluşlar ve gruplar oluşturarak esnaf birliğinin temellerini attı.
1100'de, Floransa şehir devleti anlamına gelen bir "komün" idi. Kentin birincil kaynağı endüstriye (esasen tekstil endüstrisi) güç ve uluslararası ticaret için Akdeniz'e erişim sağlayan Arno nehri idi. Bir başka büyük güç kaynağı da çalışkan tüccar topluluğuydu.
Floransalı ticari bankacılık becerileri, Orta Çağ fuarlarına belirleyici finansal yenilikler (örneğin kambiyo senetleri, çift girişli defter tutma sistemi) getirdikten sonra Avrupa'da tanınır hale geldi.
Bu dönem, Floransa'nın eski güçlü rakibi Pisa'nın da gölgede kalmasına tanık oldu. Tüccar elitin artan gücü, Giano della Bella liderliğindeki aristokrat karşıtı bir ayaklanmayla zirveye ulaştı ve elit loncaların gücünü Cumhuriyet'in sonuna kadar sağlamlaştıran Adalet Kararnameleri ile sonuçlandı.
Kontes Matilda'nın 1115 yılında ölmesinden sonra krallık, soyluların oluşturduğu bir grup tarafından ele geçirildi ve halk adına adalet sağlandı. Ancak şehrin en alt yönetim birimi olan komünler oluşmaya başladı. Toskanalı Matilda öldükten sonra şehir, anlaşmazlıkta öldürülen Matilda'nın halefine Rabodo'ya (r. 1116-1119) kolay boyun eğmedi.
1119'da Rabodo'nun ölümü bir dönüm noktası olsa da, Floransa'nın markizlikten bağımsız olarak kendi cumhuriyetçi/oligarşik hükûmetini ne zaman kurduğu tam olarak bilinmemektedir. Florentine cumhuriyetinden bahseden ilk resmi söz, Toskana çevresindeki birkaç şehrin Bavyera Dükü Henry X'e karşı birlik olduğu 1138'deydi. Ülke, ismen Kutsal Roma İmparatorluğu'nun parçasıydı.
Floransa Üniversitesi'nden Enrico Faini tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, 1000 ile 1.100 yılları arasında Floransa'ya taşınan yaklaşık on beş eski aristokrat aile vardı: Amidei, Ardinghi, Brunelleschi, Buondelmonti, Caponsacchi, Donatı, Fifanti, Gherardini, Guidi, Nerli, Porcelli, Sacchetti, Scolari, Uberti ve Visdomini.
12. yüzyılda Floransa tekrar bağımsızlığını ilân etti.

1138 yılından sonra büyük şatolara sahip soylu ailelerin ve aristokratların belirlediği “boni homines” (iyi insanlar) adında bir konsey oluşturuldu; bu konsey zanaatkârlardan (arti) ve esnaf birliğinden meydana gelmekteydi. 
Başlangıçta, delle torri (şatolara sahip soylu kişiler) tarafından her bölge için 2 tane oluşturulan 12 konsül seçiliyordu. Konsüller, zanaatkârların (arti) hakim olduğu 100 tane konsülden (boni homines) oluşan bir kurul tarafından görüş alışverişinde bulunmaktaydı. Böylece soylu aileler, yönetimde kendini daha az göstermişlerdi. Floransa Cumhuriyeti nüfuzunu genişletti ise de Fiesole şehri yağmalanarak tahrip edildi; fakat şehir yakınlarında yaşayan soylular, krallık kontluklarınca korundular. Daha önceki kontluklar, Floransa halkına şatoları yıkılan Alberti ailesine karşı savaşmaları için göz yummuştur.
Kral III. Lothar Floransa'yı kendi egemenliği altına aldı fakat kralın 1137 yılında ölmesinden sonra Fl

Fosforus (Eski Yunanca: Φωσφόρος romanize: Fōsforos) Sabah Yıldızı olarak görünen Venüs gezegeninin tanrısıdır. Sabah Yıldızı'nın bir diğer Yunanca adı da “şafak getiren” anlamına gelen “Eosforus”tur (Antik Yunanca: Ἑωσφόρος, romanize: Heōsforos). İngilizce'de bazen “eosforus” terimine rastlanmaktadır. Sıfat olarak “fosforus” kelimesi “ışık getiren” (örneğin şafak, tanrı Dionisos, çam meşaleleri ve gün) ve “meşale taşıyan” anlamında çeşitli tanrı ve tanrıçaların, özellikle Hekate'nin ama aynı zamanda Artemis/Diana ve Hefaistos'un bir sıfatı olarak kullanılır. Mevsimsel olarak Venüs, Kuzey Yarımküre'de “ışık getirendir”. Aralık ayında en parlak şekilde görünür (günlerin kısalması nedeniyle optik bir yanılsamadır) ve kış biterken uzun günlerin “yeniden doğuşuna” işaret eder.

Sabah yıldızı, bir alt gezegen, yani Dünya ile Güneş arasında bir yörüngeye sahip olan Venüs gezegeninin bir görünümüdür. Venüs ve Dünya'nın yörüngesel konumlarına bağlı olarak, Venüs, Güneş doğmadan yaklaşık bir saat önce sabahleyin gökyüzünün doğu tarafında görülebilir ve Güneş yükseldikçe görünürlüğü azalır. Ya da Güneş battıktan sonra akşamleyin gökyüzünün batısında (akşam yıldızı olarak) yaklaşık bir saat boyunca görülebilir ve ardından Venüs de batar. Venüs, Güneş ve Ay'dan sonra gökyüzündeki en parlak cisimdir; Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlerden daha parlaktır; ancak bunlar gökyüzünde yükseğe çıksa da Venüs hiçbir zaman onlar kadar yükselmez. Bu durum, sabah yıldızıyla ilişkilendirilen tanrıların en yüksek yer için gururla çabalayıp aşağı düşürülmesiyle ilgili mitlerin ardında yatan neden olabilir.

Tarık
Earendel
İsa
Şeytan
Sirius
Yıldız ve hilal
Tlāhuizcalpantecuhtli
Gök cisimlerine tapınma

Fotobuharlaşma, enerjik radyasyonun gazı iyonize ettiği ve iyonlaştırıcı kaynağın dışına dağılmasına neden olan işlemi ifade eder. Bu tipik olarak sıcak yıldızlardan alınan morötesi ışınımın, moleküler bulutlar, öngezegensel diskler veya gezegen ortamları gibi bulutların üzerine etki ettiği astrofiziksel bir bağlamı ifade eder.

Astrofiziksel Fotobuharlaşma'nın en bariz tezahürlerinden biri, molekül bulutlarının erozyona uğramış yapılarında görülürken, parlak yıldızların içinde doğarlar.

Bir gezegen, yüksek enerjili fotonlar ve diğer elektromanyetik radyasyon nedeniyle atmosferinden (veya atmosferin bir bölümünden) soyulabilir. Bir foton bir atmosferik molekül ile etkileşime girerse, molekül hızlanır ve sıcaklığı artar. Yeterli enerji sağlanırsa, molekül veya atom gezegenin kurtulma hızına erişebilir ve uzaya "buharlaşabilir". Gazın kütle numarası ne kadar düşük olursa, bir foton ile etkileşim yoluyla elde edilen hız da o kadar yüksek olur. Böylece hidrojen, en çok foto-buharlaştırma eğilimi gösteren gazdır.

Francesco Bianchini (13 Aralık 1662 – 2 Mart 1729), İtalyan bir filozof ve bilim insanıydı. Üç farklı papanın hizmetinde çalıştı; bu süreçte Papa XI. Clemens'in onur hizmetlisi olarak görev yaptı ve takvim reformu için oluşturulan komisyonun sekreteri oldu. Bianchini, Paskalya Bayramı'nın her yıl astronomik olarak doğru tarihte kutlanabilmesi için hesaplama yöntemleri geliştirmeye odaklandı.

Bianchini, Verona'da soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; babası Giuseppe Bianchini, annesi ise Cornelia Vailetti idi. Eğitimini Bologna'da Cizvitlerden aldı ve Padualı astronom Geminiano Montanari'nin öğrencisi oldu. Üniversite yıllarının çoğunu Padova'da geçiren Bianchini, Teoloji eğitimi alırken kuyruklu yıldızlar üzerine araştırmalar yaptı. Astronomi alanındaki bu erken dönem eğitimi, Bianchini'nin deneysel ve fiziksel bilimlere olan bağlılığını pekiştirdi. 1684'te Roma'ya gitti ve Kardinal Ottoboni'nin kütüphanecisi oldu. Ottoboni, 1689'da Papa VIII. Alexander olarak tahta çıkınca Bianchini'yi papalık hizmetinde oda görevlisi ve Santa Maria Maggiore'de kanon olarak atadı. Papa XI. Clemens, Bianchini'yi 1712'de bir görev için Paris'e gönderdi ve ondan Hristiyan antik eserlerinden oluşan bir müze kurmasını istedi. Bianchini'nin Giovanni Domenico Cassini'nin yeni paralaks yöntemine dair bir makalesi, 1685'te Leipzig'de yayımlanan Acta Eruditorum dergisinde yer aldı.
Bianchini, Ocak 1713'te Sir Isaac Newton'un önerisiyle Londra Kraliyet Cemiyeti'ne üye seçildi. 9 Ocak 1706'da ise Paris'teki Fransız Bilimler Akademisi'ne üye olarak kabul edildi.
Bianchini, Venüs'ün dönüş süresini, 66 mm çapında ve yaklaşık 30 metre odak uzunluğuna sahip bir hava teleskobu kullanarak yüzeyini gözlemleyerek hesapladı. Ancak bugün, Venüs'ün yoğun bulut örtüsü nedeniyle bunun imkansız olduğunu biliyoruz. Ayrıca Venüs'ün paralaksı üzerinde çalıştı ve Dünya'nın dönüş ekseninin devinimini ölçtü.
Bianchini, takvimi daha doğru hale getirme amacıyla, Papa XI. Clemens tarafından Roma'daki Santa Maria degli Angeli e dei Martiri Bazilikası'na bir meridyen hattı inşa etmesi için görevlendirildi. Bu hattın amacı, güneş ve yıldızların konumlarını hesaplamak için kullanılacak bir araç olarak işlev görmesiydi.

42775 Bianchini adlı bir asteroit, Mars'taki kraterler ve Ay'daki Bianchini krateri, onun onuruna isimlendirilmiştir
Bianchini, eski Roma'nın topografyacısı ve arkeoloğu olarak da görev yaptı ve aynı zamanda bir koleksiyoncu olarak da tanındı. 1726 yılında, Via Appia yakınlarında, Augustus ve eşi Livia'nın hizmetkarları ve serbest bırakılan kölelerine ait üç mezar odasından oluşan bir yapı keşfedildi ve kazıldı. Bianchini, bu odaları inceledi ve bununla ilgili bir rapor yayımladı. 1727'de, Palatino Tepesi'nde Sezarlar Sarayı'nın (Domitian Sarayı) kalıntılarını incelerken bir kubbenin tavanından düşerek ağır yaralandı
Bianchini, 2 Mart 1729'da Roma'da hayatını kaybetti ve Santa Maria Maggiore'ye gömüldü. Onun anısına Verona Katedrali'nde bir anıt dikildi.

Aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok kitap yayınladı:

Storia universale, provata co' monumenti, e figurata co' simboli degli antichi (Roma, 1697 ve 1747)
De Calendario et Cyclo Caesaris (1703)
De vitis romanorum pontificum a Petro Apost. ad Nicolaum I. 4 vol. (Roma, 1718–35)
Camera Ed Inscrizioni Sepulcrali De' Liberti, Servi, ed Ufficiali della Casa di Augusto Scoperte nella Via Appia, ed illustrate Con le Annotazioni (Roma, 1727)
Hesperi et Phosphori nova phaenomena sive observationes circa planetam Veneris (Roma, 1728), Venüs'ün dönüş hızını 24 gün ve 8 saat olarak hesaplamıştır.
Astronomicae et Geographicae Observationes Selectae (1737) (ölümünden sonra)
Del Palazzo de Cesari Opera Postuma (Verona, 1738) (ölümünden sonra)
De Tribus Generibus Instrumentorum Musicae Veterum Organicae  (Roma, 1742) (ölümünden sonra) Yunanistan ve Roma'nın müzik aletleri üzerine bir inceleme.
Opuscula Varia (1754) (ölümünden sonra).

Rotta, Salvatore (1968). "BIANCHINI, Francesco". Dizionario Biografico degli Italiani, Volume 10: Biagio–Boccaccio (İtalyanca). Roma: Istituto dell'Enciclopedia Italiana. ISBN 978-8-81200032-6. 
Heilbron, J. L. (2022). The Incomparable Monsignor. Francesco Bianchini's World of Science, History, and Court Intrigue. Oxford University Press. ISBN 9780192856654.

Fred Lawrence Whipple (5 Kasım 1906 - 30 Ağustos 2004), Amerikalı astronomdur. Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde 70 yılı aşkın bir süre çalıştı. Başarıları arasında asteroit ve kuyruklu yıldız keşifleri, kuyruklu yıldızlara dair "kirli kartopu" hipotezi ve Whipple kalkanının icadı bulunmaktadır.

Ödüller

ABD Başkanı John F. Kennedy tarafından verilen Üstün Federal Sivil Hizmet Ödülü (1963)
Meteoritical Society Leonard Madalyası (1970)
Amerikan Başarı Akademisi Altın Tabak Ödülü (1981)
Kraliyet Astronomi Topluluğu Altın Madalyası (1983)
Pasifik Astronomi Topluluğu Bruce Madalyası (1986)
Henry Norris Russell Amerikan Astronomi Topluluğu Öğretim Görevlisi (1987)
Amerikan Jeofizik Birliği Whipple Ödülü (1990)

Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyeliği  (1941)
Amerikan Felsefe Derneği üyeliği (1956)
Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi üyeliği (1959)
Adını taşıyan gök cisimleri, ekipmanlar ve binalar

Ana kuşak asteroit 1940 Whipple
Arizona'daki Mount Hopkins'teki Whipple Gözlemevi
Whipple kalkanı
Britanya Virjin Adaları'ndaki Great Camanoe'daki Whipple Evi (Massachusetts, Ipswich'teki John Whipple Evi ile karıştırılmamalıdır).

Brownlee, Don; Hodge, Paul (2005). "Fred Lawrence Whipple". Physics Today. 58 (3). ss. 86-87. Bibcode:2005PhT....58c..86B. doi:10.1063/1.1897572. 

Kongre Kütüphanesi'nde Fred L. Whipple, 13 katalog kaydı
Bruce Medal entry with picture Archived 2016-10-12 at the Wayback Machine
"Dr. Comet", 2002 CNN article
Report of his death (BBC)
Astronomy.com obituary Archived 2012-03-16 at the Wayback Machine
Center for Astrophysics | Harvard & Smithsonian press release
Londoner's WWII diary, 6 Feb 1943, observing Whipple's comet
F. L. Whipple Oral History Interview from the Smithsonian Enstitüsü Arşivleri
George Field, "Fred Whipple", Biographical Memoirs of the National Academy of Sciences (2007)

GJ 1214 b (bazen Gliese 1214 b, ayrıca 2023'ten beri Enaiposha olarak da adlandırılıyor), GJ 1214 yıldızının yörüngesinde dönen bir dış gezegendir ve Aralık 2009'da keşfedilmiştir. Ana yıldızı Güneş'ten 48 ışık yılı (15 pc) uzaklıkta, Yılancı takımyıldızındadır. Keşfedildiği sırada, GJ 1214 b bir okyanus gezegeni olma olasılığı en yüksek bilinen adaydı. Bu nedenle o dönemdeki bilim insanları gezegene sıklıkla "su dünyası" adını vermişlerdi. Ancak, James Webb Uzay Teleskobu ile yapılan gözlemlerle desteklenen gezegenin iç yapısıyla ilgili yakın tarihli bir çalışma, bir "su dünyası" bileşiminin olası olmadığını ve gezegenin hidrojen, helyum, su ve metan veya karbondioksit gibi diğer uçucu kimyasallardan oluşan kalın bir gaz zarfına ev sahipliği yapmasının daha olası olduğunu öne sürüyor.
Bu bir mini Neptün'dür; yani Dünya'dan daha büyüktür ancak Güneş Sistemi'ndeki gaz devlerinden kütle ve yarıçap olarak önemli ölçüde daha küçüktür. CoRoT-7b'den sonra, Dünya ile Neptün arasında kütlesi ve yarıçapı ölçülen ikinci gezegendi ve küçük boyutlu ve nispeten düşük yoğunluğa sahip yeni bir gezegen sınıfının ilkiydi. GJ 1214 b ayrıca ana yıldızının Güneş'e nispeten yakın olması ve ana yıldızının önünden geçmesi nedeniyle de önemlidir; bu da gezegenin atmosferinin spektroskopik yöntemler kullanılarak incelenmesine olanak tanır.

Parçacık fiziğinde elektrozayıf etkileşim, doğanın bilinen iki veya dört temel etkileşiminin birleşimin bir tanımıdır: elektromanyetizm ve zayıf etkileşim. Her gün düşük enerjilerde, bu iki kuvvet çok farklı oluşsa da, teori modelleri aynı kuvvetin iki farklı etkisi gibidir. Yukarıdaki birleştirme enerjisi, yaklaşık 100 GeV, tek bir elektrozayıf kuvvet oluşturabilir. Bu yüzden, eğer evren yeterince sıcaksa (Big Bang'den kısa bir süre sonra olan bir sıcaklık ortalama 1015 K), elektromanyetik kuvvet ve zayıf kuvvet birleşmiş bir elektrozayıf kuvvete dönüşür. Elektrozayıf dönem boyunca, zayıf kuvvet güçlü kuvvetten ayrılır. Kuark dönem boyunca, elektrozayıf kuvvet elektromanyetik ve zayıf kuvvetten ayrılır.
Sheldon Glashow, Abdus Salam ve Steven Weinberg, temel parçacıklar arasındaki zayıf ve elektromanyetik etkileşimin birleşimine katkılarından ötürü 1979'da Nobel Fizik ödülünü aldılar. Elektrozayıf etkileşimlerin varlığı deneysel olarak iki adımda sabitlendi, ilki 1973'te Gargamelle işbirliği ile nötrino saçılmasındaki nötr akımların keşfiydi. Ikincisi ise dönüşmüş Super Proton Synchroton'undaki proton/antiproton çarpışmalarının W ve Z ölçü bozonlarının keşfini içeren 1983'teki UA1 ve UA2 işbirliğidir. 1999 yılında Gerardus 't Hooft ve Martinus Veltman elektrozayıf teorinin yeniden normalleştirilebildiğini gösterdiği için Nobel ödülü aldı.

Uzun zamandır, zayıf kuvvetin elektromanyetik kuvvetle yakın bir ilişisinin bulunduğu düşünülüyordu. Nihayet, 10−18 m gibi küçük mesafelerde zayıf etkileşimin gücünün, elektromanyetik etkileşiminkiyle kıyaslanabilir olduğu belirlendi. Öte yandan, bunun 30 misli, yani 3x10−17 m mesafe düzeyinde, zayıf etkileşimin gücü, elektromanyetik etkileşiminkinin 1/10,000'ine iniyordu.
Bir nötron veya protonu oluşturan kuarkların arasındaki tipik mesafelerde (10−15 m) ise, bu oran çok daha küçülüyordu. Sonuç olarak, zayıf ve elektromanyetik kuvvetlerin gücünün, esas olarak eşit düzeyde olduğu sonucuna varıldı. Çünkü bir etkileşimin gücü, taşıyıcı parçacığın kütlesine ve etkileşim mesafesine, güçlü bir şekilde bağlıydı. İki kuvvetin güç düzeyleri arasındaki gözlemlenen fark, görece çok ağır olan W ve Z parçacıkları ile, bilindiği kadarıyla kütlesi olmayan foton arasındaki kütle farkından kaynaklanıyordu.
Sonuç olarak Standart Model'de elektromanyetik ve zayıf etkileşim; Glashow, Salam ve Weinberg tarafından geliştirilmiş olan birleşik bir 'elektrozayıf' kuramda birleştirilmiş bulunuyor. Bu iki alanın 'Birleşik Alanlar Kuramı;' o zamana kadar zayıf etkileşimin tek taşıyıcısı olduğu düşünülen W parçacıklarının kütlesini hesaplayabildiği gibi, yeni bir tür zayıf etkileşimin ve bu etkileşimin taşıyıcısı olan Z parçacığının varlığını da öngördü.
Bu kuvvetlerin birleştirilmesi ve tek bir teoriyle açıklanması bu kişilere 1979 Nobel ödülünü kazandırmıştır. Bu teorinin kurulması, fizikçilerin yıllardır kurmaya çalıştıkları büyük birleşik teoriye giden yolda atılan ilk başarılı adımdır. Daha önce Albert Einstein, kütleçekim ile elektromanyetik kuvveti birleştirmeye çalışmış ancak başarısız olmuştu.

Bilinen bazı temel parçacıklar; zayıf eşspin modeli T3, zayıf aşırıyük YW, zayıf birleşme açısı boyunca Q elektrik yükünü gösteriyor. Nötr Higgs alanı (çevrelenmiş) elektrozayıf simetriyi bozar ve kütlesini diğer parçacıklara vermek için onlarla etkileşime geçer. Higgs alanının üç bileşeni çok büyük W ve Z bozonlarının bir parçası olmaya başlar.
Matematiksel olarak, birleşime bir SU(2) × U(1)  ölçüm grubu altında ulaşılır. Ilgili ayar bozonları SU(2) (W1, W2, and W3)'dan zayıf eşspinli üç W, U(1)'den zayıf aşırıyüklü B bozonudur ve hepsi kütlesizdir.
Standart modelde W, Z bozonları ve foton; Higgs mekanizmasının neden olduğu SU(2) × U(1)Y to U(1)em'dan elektrozayıf simetrinin ani simetri bozulması ile üretilir. U(1)Y and U(1)em, U(1)'in farklı kopyalarıdır ve üretici U(1)em, Q = Y/2 + I3 olarak verilir; Y U(1)Y'in üreticisidir; I3 ise SU(2)'nin üreticilerinden (zayıf eşspinin bir bileşeni) biridir.
Ani simetri bozulması W3 ve B bozonlarının iki farklı bozon gibi davranmasına yol açar - Z0 ve (γ) aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        
          
            (
            
              
                
                  γ
                
              
              
                
                  
                    Z
                    
                      0
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  cos
                  ⁡
                  
                    θ
                    
                      W
                    
                  
                
                
                  sin
                  ⁡
                  
                    θ
                    
                      W
                    
                  
                
              
              
                
                  −
                  sin
                  ⁡
                  
                    θ
                    
                      W
                    
                  
                
                
                  cos
                  ⁡
                  
                    θ
                    
                      W
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        
          
            (
            
              
                
                  B
                
              
              
                
                  
                    W
                    
                      3
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{pmatrix}\gamma \\Z^{0}\end{pmatrix}}={\begin{pmatrix}\cos \theta _{W}&\sin \theta _{W}\\-\sin \theta _{W}&\cos \theta _{W}\end{pmatrix}}{\begin{pmatrix}B\\W_{3}\end{pmatrix}}}
  

θW zayıf birleşme açısıdır. Parçacıkları gösteren eksenler (W3, B) düzlemi boyunca θW açısı ile dönmüştür. Bu durum Z0 kütlesi ve W± arasında bir çelişki yaratır (sırasıyla MZ ve MW)

  
    
      
        
          M
          
            Z
          
        
        =
        
          
            
              M
              
                W
              
            
            
              cos
              ⁡
              
                θ
                
                  W
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{Z}={\frac {M_{W}}{\cos \theta _{W}}}}
  

W1 ve W2 bozonları daha büyük yüklü bozonlar oluşturmak için birleşir:

  
    
      
        
          W
          
            ±
          
        
        =
        
          
            1
            
              2
            
          
        
        (
        
          W
          
            1
          
        
        ∓
        i
        
          W
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle W^{\pm }={\frac {1}{\sqrt {2}}}(W_{1}\mp iW_{2})}
  

Elektromanyetizm ve zayıf kuvvet arasında fark oluşur, çünkü Higgs bozonu için Y ve I3‘ün doğrusal birleşimi vardır. U(1)em bu doğrusal birleşme tarafından üretilen grup olarak tanımlanır ve Higgs ile etkileşmediğinden bozulmaz.

Elektrozayıf etkileşimleri Lagrangian, elektrozayıf simetriden önce dört gruba ayırdı

  
    
      
        
          
            
              L
            
          
          
            E
            W
          
        
        =
        
          
            
              L
            
          
          
            g
          
        
        +
        
          
            
              L
            
          
          
            f
          
        
        +
        
          
            
              L
            
          
          
            h
          
        
        +
        
          
            
              L
            
          
          
            y
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {L}}_{EW}={\mathcal {L}}_{g}+{\mathcal {L}}_{f}+{\mathcal {L}}_{h}+{\mathcal {L}}_{y}.}
  

  
    
      
        
          
            
              L
            
          
          
            g
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {L}}_{g}}
  
 terimi üç tane W parçacıkları ve B parçası arasında etkileşimi tanımlar,

  
    
      
        
          
            
              L
            
          
          
            g
          
        
        =
        −
        
          
            1
            4
          
        
        
          W
          
            a
          
          
            μ
            ν
          
        
        
          W
          
            μ
            ν
          
          
            a
          
        
        −
        
          
            1
            4
          
        
        
          B
          
            μ
            ν
          
        
        
          B
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {L}}_{g}=-{\frac {1}{4}}W_{a}^{\mu \nu }W_{\mu \nu }^{a}-{\frac {1}{4}}B^{\mu \nu }B_{\mu \nu }}
  

  
    
      
        
          W
          
            a
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle W^{a\mu \nu }}
  
 (
  
    
      
        a
        =
        1
        ,
        2
        ,
        3
      
    
    {\displaystyle a=1,2,3}
  
) ve 
  
    
      
        
          B
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle B^{\mu \nu }}
  
 zayıf eşspinler ve zayıf aşırıyüklü alanlar için alan güçlendirici tensörlerdir.

  
    
      
        
          
           

Evren, uzay ve uzayda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerinin bütünüdür.
Evren ayrıca şu anlamlara gelebilir:

Evren, Ankara, Ankara ilinin bir ilçesi
Evren, Bulgaristan, Bulgaristan'ın Varna ilinde bulunan bir köy ve belediye
Evren, Mut, Mersin ilinin Mut ilçesine bağlı bir mahalle
Evren, Şiran, Gümüşhane ilinin Şiran ilçesine bağlı bir köy

Evren Avşar, Türk eski futbolcu
Evren Büker, Türk basketbolcu
Evren Çağıran, Türk okçu
Evren Duyal, Türk oyuncu
Evren Erdeniz, Türk eski futbolcu
Evren Kardeş, Türk tiyatro oyuncusu
Evren Korkmaz, Türk futbolcu
Evren Kürkçü, Türk futbolcu
Evren Özyiğit, Türk eski futbolcu
Evren Turhan, Türk eski millî futbolcu
Evren Üstündağ, Türk kaleci
Evren Yaşar, Türk akademisyen ve rektör
Nuran Evren Şit, Türk senarist

Ayhan Evren, Türk eski futbolcu
Burçak Evren, Türk gazeteci ve sinema yazarı
Figen Evren, Türk oyuncu
Gürbüz Evren, Türk sosyolog ve akademisyen
Kenan Evren, Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin 17. Genelkurmay Başkanı
Sekine Evren, 7. Türkiye Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in eşi
Tolga Evren, Türk oyuncu

Nükleer kuvvet, atomların protonları ve nötronları arasında hareket eden bir güçtür. Nötronlar ve protonlar, her ikisi de çekirdek, nükleer güç tarafından neredeyse aynı şekilde etkilenir. Protonlar +1 e şarj olduklarından, onları ayırma eğiliminde olan bir elektrik kuvveti yaşarlar, ancak kısa mesafede çekici nükleer kuvvet elektromanyetik kuvvetin üstesinden gelecek kadar güçlüdür. Nükleer güç çekirdekleri atom çekirdeğine bağlar.
Nükleer kuvvet, yaklaşık 1 femtometre (FM ya da 1.0 × 10−15 metre) mesafedeki çekirdekler arasında güçlü bir şekilde çekicidir, ancak yaklaşık 2,5 FM'in ötesindeki mesafelerde hızla önemsiz hale düşer. 0.7 FM'den daha kısa mesafelerde nükleer güç itici hale gelir.
Nükleer kuvvet, nükleer güç ve nükleer silahlarda kullanılan enerjinin depolanmasında önemli bir rol oynar. Yüklü protonları elektrik itmelerine karşı bir araya getirmek için iş (enerji) gereklidir.

Nükleer kuvvet genellikle nükleonlarla ilişkilendirilirken, daha genel olarak bu kuvvet hadronlar veya kuarklardan oluşan parçacıklar arasında hissedilir.

Samanyolu, Samanyolu Galaksisi veya Kehkeşan, Güneş Sistemi'ni içeren bir galaksidir. Galaksinin ismi Dünya'dan görünüşünü betimleyecek şekilde gece gökyüzünde görülen ve çıplak gözle tek tek ayırt edilemeyen yıldızlardan oluşan puslu bir ışık şeridi olarak tanımlanmaktadır. Yerel Küme'nin bir parçası olan çubuklu sarmal türdedir. Gözlemlenebilir evrende bulunan sayısız galaksiden sadece bir tanesidir. 23 Ekim 2015 Cuma günü Ruhr-Universität Bochum üyesi Alman astronomlar tarafından 46 milyar piksellik "855.000X54.000" çözünürlükte Samanyolu galaksisi haritası yayınlanmıştır.

Babil destanı Enūma Eliš'te, Samanyolu, ilkel tuzlu su canavarı Tiamat'ın kesik kuyruğundan yaratılır ve Tiamat'ı öldürdükten sonra Babil tanrısı Marduk tarafından gökyüzüne yerleştirilir. Bu öykünün bir zamanlar, Tiamat'ın Nippur'lu Enlil tarafından öldürüldüğü daha eski bir Sümer versiyonuna dayandığı düşünülüyordu, ancak günümüzde bu öykünün, Marduk'u Sümer tanrılarından üstün göstermek amacıyla Babil propagandacıları tarafından uydurulmuş bir öykü olduğu düşünülmektedir.

Türkçede Samanyolu olarak bilinen ismin kökeni Farsçaya dayanmaktadır. İranlılar bu fenomene saman çeken, saman taşıyan anlamına gelen "kehkeşan" ismini vermişlerdir. Efsaneye göre Samanyolu, kerpiç ustalarına saman taşınırken, saman taşıyanların düşürdüğü yere düşen saman tozlarından ve saman parçalarından meydana gelmiştir. Türklere ise bu hikâye bir saman hırsızının ardında bıraktığı izler şeklinde geçmiştir. Bununla birlikte, Türkler bu fenomeni bir yön belirleyici olarak da kullanmışlar ve bu nedenle samanyolunu gökdere, gök yolu, ordu yolu, kuş yolu, yaban kazlarının yolu, hacılar yolu gibi isimlerle de nitelemişlerdir.
Galaksi terimini kökeni, Eski Yunancada bizim galaksimizi belirtmek üzere kullanılan "sütlü, süt gibi, sütsü" manalarına gelen galaxias (Yunanca: γαλαξίας) sözcüğü ya da "süt dairesi" anlamındaki kyklos galaktikos (Yunanca: κύκλος γαλακτίκος) terimidir. Bu terim ve dolayısıyla Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan "Süt Yolu" terimi eski Yunan mitolojisindeki bir mitostan kaynaklanır: Efsaneye göre bir gece Zeus, ölümlü bir kadından yaptığı oğlu Herakles'i fark ettirmeden uykuya dalmış olan Hera'nın göğsüne koyar. Bebek Herakles, Hera'nın memelerinden akan sütü içecek ve böylece ölümsüz olacaktır. Fakat Hera, gece uyanıp tanımadığı bir bebeği emzirdiğini fark edince onu fırlatıp atar ve boşalan memesinden çıkan süt de gece gökyüzüne fışkırıp akar ve samanyolu (İng. Milky Way) oluşur.
Samanyolu veya "süt çemberi", Yunanların gökyüzünde tanımladığı 11 "daireden" sadece biriydi, diğerleri Zodyak, Meridyen, Ufuk, Ekvator, Yengeç ve Oğlak dönenceleri, Kuzey Kutbu ve Antarktik çevreleri ve her iki kutuptan geçen iki gök çemberiydi (colure).

“Kuşların Yolu” birçok Ural ve Türk dilinde ve Baltık dillerinde kullanılır. Kuzey halkları, göçmen kuşların Kuzey Yarımküre'de göç ederken galaksinin rotasını takip ettiklerini gözlemlemişlerdir. “Kuşların Yolu” adı (Fince, Estonca, Letonca, Litvanca, Başkurtça ve Kazakça) diğer dillerde bazı varyasyonlara sahiptir, örneğin Çuvaşça, Mari ve Tatarcada “Gri (yabani) kazın yolu” ve Erzya ve Mokşa'da “Turna yolu”.
Ev nehri: Güney Avustralya'nın Adelaide Ovaları'nda yaşayan Kaurna halkı, Samanyolu'na Kaurna dilinde “ev nehri” anlamına gelen wodliparri adını vermiştir.
Gökyüzündeki Emu: Yeni Güney Galler ve Queensland arasındaki Gomeroi halkı, Samanyolu'na gece gökyüzünü kaplayan dev Emu anlamına gelen Dhinawan adını vermiştir.
Süt yolu (Milky Way): İngilizce ve Latince dahil olmak üzere birçok Avrupa dili, doğrudan veya dolaylı olarak Samanyolu'nun Yunanca adını ödünç almıştır.
Santiago'ya Giden Yol: Samanyolu, geleneksel olarak Compostela'daki kutsal yere seyahat eden hacılar tarafından rehber olarak kullanılırdı, bu nedenle Samanyolu'nun adı olarak “Santiago'ya Giden Yol” kullanılırdı. İlginç bir şekilde, La Voje Ladee “Samanyolu” da hac yolunu ifade etmek için kullanılırdı.
Gökyüzünün Ganga Nehri: Bu Sanskritçe isim (आकाशगंगा Ākāśagaṃgā), Hindu inancına göre birçok Hint dilinde kullanılır.
Gümüş Nehir: Bu Çince isim “Gümüş Nehir” (Geleneksel Çince: 銀河), Kore ve Vietnam (Ngân hà) dahil olmak üzere tüm Doğu Asya'da kullanılır. Japonya ve Kore'de “Gümüş Nehir” (Japonca: 銀河, romanize: ginga; Korece: 은하; RR: eunha) genel olarak galaksileri ifade eder.
Cennet Nehri: Japoncada Samanyolu'nun adı “Cennet Nehri” (Japonca: 天の川 Amanokawa) olup, Çincede de alternatif bir isimdir (Çince: 天河; pinyin: Tiānhé). Vietnamcada “Cennet Nehri” (Thiên hà) genel olarak galaksileri ifade eder.
Saman Yolu: Batı Asya, Orta Asya ve Balkanlar'ın bazı bölgelerinde Samanyolu'nun adı saman kelimesiyle ilgilidir. Günümüzde Persler, Pakistanlılar ve Türkler ile Araplar bu adı kullanmaktadır. Bu terimin, Ermenilerden ödünç alan Orta Çağ Arapları tarafından yayıldığı da öne sürülmüştür.
Walsingham Yolu: İngiltere'de Samanyolu, İngiltere'nin Norfolk kentinde bulunan Walsingham Meryem Ana Tapınağı'na atfen Walsingham Yolu olarak adlandırılmıştır. Bu isim, oraya akın eden hacılar için bir rehber ya da hacıların kendilerini temsil eden bir simge olarak anlaşılmıştır.
Kış Sokağı: İsveçliler gibi İskandinav halkları, galaksiyi Kış Sokağı (Vintergatan) olarak adlandırmışlardır, çünkü kuzey yarımkürede, özellikle de yaz aylarında gece geç saatlerde güneşin parlaklığı nedeniyle görünmeyen galaksi kış aylarında yüksek enlemlerde en net şekilde görülebilmektedir.

Samanyolu, gece gökyüzünde yaklaşık 30° genişliğinde, bulanık bir beyaz ışık şeridi olarak görülür. Gökyüzündeki tüm çıplak gözle görülebilen yıldızlar Samanyolu Galaksisi'nin bir parçası olsa da, “Samanyolu” terimi bu ışık şeridiyle sınırlıdır.  Işık, galaktik düzlem yönünde bulunan çözünmemiş yıldızların ve diğer maddelerin birikiminden kaynaklanır. Şeridin etrafındaki daha parlak bölgeler, yıldız kümeleri olarak bilinen yumuşak görsel lekeler olarak görünür. Bunların en göze çarpanı, galaksinin merkezi çıkıntısının bir parçası olan Büyük Yay Yıldız Bulutu'dur. Şeridin içindeki Büyük Yarık ve Kömür Çuvalı gibi karanlık bölgeler, yıldızlararası tozun uzak yıldızlardan gelen ışığı engellediği alanlardır. İnka ve Avustralya Aborjinleri de dahil olmak üzere güney yarımküre halkları, bu bölgeleri karanlık bulut takımyıldızları olarak tanımlamıştır. Samanyolu'nun gizlediği gökyüzü alanı, Kaçınma Bölgesi olarak adlandırılır.
Samanyolu'nun yüzey parlaklığı nispeten düşüktür. Görünürlüğü, ışık kirliliği veya ay ışığı gibi arka plan ışığı tarafından büyük ölçüde azalır. Samanyolu'nun görünür olması için gökyüzünün kare saniye başına yaklaşık 20,2 büyüklüğünden daha karanlık olması gerekir. Sınır büyüklüğü yaklaşık +5,1 veya daha iyi ise görünür olmalı ve +6,1'de çok fazla ayrıntı göstermelidir. Bu durum, Samanyolu'nun parlak ışıklı kentsel veya banliyö alanlarından görülmesini zorlaştırır, ancak Ay ufkun altında olduğunda kırsal alanlardan bakıldığında çok belirgin olur. Yapay gece gökyüzü parlaklığı haritaları, Dünya nüfusunun üçte birinden fazlasının ışık kirliliği nedeniyle evlerinden Samanyolu'nu göremeyeceğini göstermektedir.
Dünya'dan bakıldığında, Samanyolu'nun galaktik düzleminin görünür bölgesi, 30 takımyıldızını içeren bir gökyüzü alanını kaplar. Galaktik Merkez, Samanyolu'nun en parlak olduğu Yay takımyıldızı yönünde yer alır. Yay takımyıldızından, bulanık beyaz ışık şeridi, Auriga takımyıldızındaki galaktik antik merkeze doğru uzanır. Şerit daha sonra gökyüzünün geri kalan kısmında Yay burcuna geri dönerek gökyüzünü kabaca eşit iki yarım küreye ayırır.
Galaktik düzlem, ekliptik (güneşin gökyüzündeki yolu) ile yaklaşık 60° eğimlidir. Gök ekvatoruna 63° açıyla eğimlidir.

Antik çağda Grek filozofu Democritus (450–370 MÖ), geceleyin gökyüzünde görünen Süt Yolu denilen ışıklı bölgenin uzak yıldızlardan oluşuyor olabileceğine dikkat çekmişti. Aristo'nun (384-322 MÖ) düşüncesine göreyse Süt Yolu büyük, birbirine bağlı çok sayıdaki yıldızın alevlenmesinden kaynaklanmaktaydı ve bu alevler Dünya atmosferinin üst kısmında yer almaktaydı.

Arap astronom İbn-i Heysem (965-1037), Samanyolu'nun ıraklık açısını gözlemleme ve ölçme girişiminde bulundu; Süt Yolu'nun ıraklık açısı yoktu. Bunun üzerine “bu, Dünya’dan uzaktadır, atmosfere ait değildir” diyerek Aristo’nun görüşüne karşı çıktı. Birûni (973-1048) Samanyolu Gök Adası’nın sayısız bulutsu yıldızlar yığını olabileceği görüşünü ortaya attı. İbn Bacce ise Samanyolu’nun pek çok yıldızdan oluştuğunu ve gözümüze sürekli bu şekilde görünmesinin Dünya atmosferindeki kırılımdan kaynaklanıyor olabileceğini ileri sürdü. İbn Kayyim El-Cevziyye (1292-1350), Samanyolu Gök Adası’nın sabit yıldızlar feleğinde bir araya gelmiş çok sayıdaki küçük yıldızlardan oluştuğunu ve bu yıldızların gezegenlerden daha büyük olduklarını ileri sürdü. 
Samanyolu Gök Adası’nın birçok yıldızdan oluşmasının ilk kanıtı Galileo Galilei’den geldi. 1610 yılında Samanyolu Gök Adası’nı bir teleskopla inceleyen Galilei, bunun çok sayıdaki yıldızın bir araya gelmesinden oluştuğunu fark etti. 1750’de İngiliz astronom ve matematikçi Thomas Wright, “Evren'in orijinal bir teorisi ya da yeni hipotezi” adlı eserinde gök adanın Güneş Sistemi'ne benzer tarzda, fakat daha büyük ölçekte, kütleçekim gücüyle birbirlerine bağlı çok sayıdaki dönen yıldızlardan oluşmuş bir kitle olduğu görüşünü ortaya attı. Bunun sonucunda bu düşünceye göre söz konusu yıldızların oluşturduğu ve bizim de içinde bulunduğumuz bu disk, bizim gökyüzüne bakışımız açısından bize gökyüzünde Süt Yolu olarak görünüyor olabilirdi.

Immanuel Kant, 1755'teki bilimsel incelemesinde Thomas Wright'ın düşünce ve çalışmalarını biraz daha ayrıntılandırdı, gök adamızın da Güneş Sistemi'mize benzer biçimde kütleçekim ile bir arada tutulan ve dönen bir yıldız kümesi olduğunu (haklı olarak) ifade etti. Kant, ayrıca o dönemde gözlemlenebilen birkaç bulutsunun da ayrı gök adalar olabilecekleri varsayımında bulundu. (Bu adın verilme nedeni dürbünle bakıldığında ışık veren gaz bulutu gibi gözükmeleridir.) Samanyolu Gök Adası'nın biçimi ve Güneş'in gök a

Satürn veya Eski Türkçedeki adıyla Sekentir ya da Sekendiz, Güneş'e en yakın altıncı gezegen ve Jüpiter'den sonra Güneş Sistemi'ndeki en büyük ikinci gezegendir. Ortalama yarıçapı Dünya'nın yaklaşık dokuz buçuk katı olan bir gaz devidir. Dünya'nın ortalama yoğunluğunun yalnızca sekizde birine sahiptir, ancak Dünya'dan 95 kat daha büyüktür. Satürn, neredeyse Jüpiter büyüklüğünde olmasına rağmen, Jüpiter'in kütlesinin üçte birinden daha azına sahiptir. Satürn, Güneş'in etrafında 9,59 AU (1.434 milyon km) mesafede 29,45 yıllık bir yörünge periyoduyla dolanır.
Satürn'ün iç kısmının, derin bir metalik hidrojen tabakası, sıvı hidrojen ve sıvı helyumdan oluşan bir ara tabaka ve son olarak gazlı bir dış tabaka ile çevrili kayalık bir çekirdekten oluştuğu düşünülmektedir. Satürn, üst atmosferindeki amonyak kristalleri nedeniyle soluk sarı bir renk tonuna sahiptir. Metalik hidrojen katmanı içindeki bir elektrik akımının, Satürn'ün Dünya'nınkinden daha zayıf olan, ancak Satürn'ün daha büyük olması nedeniyle Dünya'nınkinden 580 kat daha büyük bir manyetik momente sahip olan gezegensel manyetik alanına yol açtığı düşünülmektedir. Satürn'ün manyetik alan gücü, Jüpiter'in manyetik alan gücünün yaklaşık yirmide biri kadardır. Uzun ömürlü özellikler ortaya çıkabilse de, dış atmosfer genellikle yumuşak ve kontrasttan yoksundur. Satürn'deki rüzgar hızları saatte 1.800 kilometre/saat (1.100 mil/saat) ulaşabilir.
Gezegen, daha az miktarda kayalık döküntü ve toz ile esas olarak buz parçacıklarından oluşan parlak ve geniş bir halka sistemine sahiptir. Gezegenin yörüngesinde 63'ü resmî olarak adlandırılmış toplam 292 uydudan oluşan bir uydu sistemi olduğu bilinmektedir; bu sayıya halkalarındaki yüzlerce uyducuk dâhil değildir. Satürn'ün en büyük uydusu ve Güneş Sistemi'ndeki ikinci en büyük uydu olan Titan, Merkür gezegeninden daha büyüktür ve Güneş Sistemi'nde önemli bir atmosfere sahip olan tek uydudur.

Satürn, adını Roma'nın zenginlik ve tarım tanrısı ve Jüpiter'in babasından almaktadır. Astronomik sembolünün () geçmişi, Yunan Oxyrhynchus Papirüslerine kadar uzanmaktadır. Gezegenin Yunanca adı olan Κρονος'un (Kronos) kısaltması olarak, yatay vuruşlu bir Yunanca kappa-rho ligatürü olduğu görülmektedir (). Daha sonra, bu pagan sembolünü Hristiyanlaştırmak için 16. yüzyılda tepesine eklenen haç ile küçük harfli bir Yunan ita'sı gibi görünmeye başladı.
Romalılar, haftanın yedinci günü olan Cumartesi'ye Satürn gezegenine ithafen "Sāturni diēs" (Satürn Günü) adını vermişlerdir.

Satürn, ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan bir gaz devidir. Belirli bir yüzeyi yoktur, ancak katı bir çekirdeğe sahip olması muhtemeldir. Satürn'ün dönüşü onun basık bir sferoit şekline sahip olmasına neden olur; yani kutuplarda düzleşir ve ekvatorunda şişkinleşir. Ekvator yarıçapı, kutup yarıçapından %10 daha büyüktür. Satürn'ünki kadar olmasa da, Güneş Sistemi'ndeki diğer dev gezegenler olan Jüpiter, Uranüs ve Neptün de basıktır. Çıkıntı ve dönüş hızının birleşimi, ekvator boyunca etkili yüzey yerçekiminin, 8,96 m/s2, kutuplardakinin %74'ü olduğu ve Dünya'nın yüzey yerçekiminden daha düşük olduğu anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, yaklaşık 36 km/s'lik ekvatoral kaçış hızı, Dünya'nınkinden çok daha yüksektir.
Satürn, Güneş Sistemi'nde sudan daha az yoğun olan tek gezegendir - yaklaşık %30 daha az. Satürn'ün çekirdeği sudan oldukça yoğun olmasına rağmen, atmosfer nedeniyle gezegenin ortalama özgül yoğunluğu 0,69 g/cm3'tür. Jüpiter, Dünya'nın 318 katı kütleye sahiptir ve Satürn, Dünya'nın kütlesinin 95 katıdır. Jüpiter ve Satürn birlikte Güneş Sistemi'ndeki toplam gezegen kütlesinin %92'sine sahiptir.

Çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmasına rağmen, Satürn'ün kütlesinin çoğu gaz fazında değildir, çünkü yoğunluk 0,01 g/cm3'ün üzerine çıktığında hidrojen ideal olmayan bir sıvı hâline gelir, bu da Satürn'ün kütlesinin %99,9'unu içeren bir yarıçapta ulaşılır. Satürn'ün içindeki sıcaklık, basınç ve yoğunluk, çekirdeğe doğru giderek artar, bu da hidrojenin daha derin katmanlarda bir metal olmasına neden olur.
Standart gezegen modelleri, Satürn'ün iç kısmının Jüpiter'inkine benzer olduğunu, hidrojen ve helyumla çevrili küçük bir kayalık çekirdeğe ve eser miktarda çeşitli uçucu maddelere sahip olduğunu öne sürmektedir. Bozulmanın analizi, Satürn'ün Jüpiter'den çok daha fazla merkezî olarak yoğunlaştığını ve bu nedenle merkezinin yakınında hidrojenden daha yoğun önemli miktarda malzeme içerdiğini göstermektedir. Satürn'ün merkezî bölgeleri kütlece yaklaşık %50 hidrojen içerirken, Jüpiter'inki yaklaşık %67 hidrojen içerir.
Bu çekirdek, bileşim olarak Dünya'ya benzer, ancak daha yoğundur. Satürn'ün yerçekimi momentinin incelenmesi, iç kısmın fiziksel modelleriyle birlikte, Satürn'ün çekirdeğinin kütlesine kısıtlamalar getirilmesine olanak sağlamaktadır. 2004 yılında bilim insanları, çekirdeğin Dünya'nın kütlesinin 9-22 katı olması gerektiğini ve bunun da yaklaşık 25.000 km (16.000 mi) bir çapa karşılık geldiğini tahmin ettiler. Ancak Satürn'ün halkaları üzerinde yapılan ölçümler, kütlesinin yaklaşık 17 Dünya'ya eşit olduğuna ve Satürn'ün tüm yarıçapının yaklaşık %60'ına eşit bir yarıçapa sahip çok daha dağınık bir çekirdeğe işaret etmektedir. Bu çekirdek, daha kalın bir sıvı metalik hidrojen tabakası ile çevrilidir ve bunu artan yükseklikle birlikte yavaş yavaş gaza dönüşen helyuma doymuş moleküler hidrojenden oluşan sıvı bir tabaka takip eder. En dıştaki katman, yaklaşık 1.000 km (620 mi) uzunluğundadır ve gazdan oluşur.
Satürn, çekirdeğinde 11.700 °C (21.100 °F) ulaşan sıcak bir iç kısma sahiptir ve uzaya Güneş'ten aldığından 2,5 kat daha fazla enerji yaymaktadır. Jüpiter'in termal enerjisi, Kelvin-Helmholtz yavaş yerçekimsel sıkıştırma mekanizması tarafından üretilir, ancak daha az kütleli olduğu için böyle bir süreç Satürn'ün ısı üretimini açıklamak için tek başına yeterli olmayabilir. Alternatif ya da ek bir mekanizma, Satürn'ün iç kısmının derinliklerindeki helyum damlacıklarının "yağması" yoluyla ısı üretimi olabilir. Damlacıklar, daha düşük yoğunluklu hidrojenden aşağı doğru inerken, süreç sürtünme yoluyla ısıyı serbest bırakır ve Satürn'ün dış katmanlarını helyumdan arındırır. Bu alçalan damlacıklar, çekirdeği çevreleyen bir helyum kabuğunda birikmiş olabilir. Satürn'ün yanı sıra Jüpiter ve buz devleri Uranüs ve Neptün'de de elmas yağmurlarının meydana geldiği öne sürülmektedir.

Satürn'ün dış atmosferi, hacim olarak %96,3 moleküler hidrojen ve %3,25 helyum içerir. Helyum oranı, bu elementin Güneş'teki bolluğuna kıyasla önemli ölçüde eksiktir. Helyumdan daha ağır elementlerin miktarı (metallik) kesin olarak bilinmemektedir, ancak oranların Güneş Sistemi'nin oluşumundaki ilkel bolluklarla eşleştiği varsayılmaktadır. Bu daha ağır elementlerin toplam kütlesinin Dünya kütlesinin 19-31 katı olduğu ve önemli bir kısmının Satürn'ün çekirdek bölgesinde bulunduğu tahmin edilmektedir.
Satürn'ün atmosferinde eser miktarda amonyak, asetilen, etan, propan, fosfin ve metan tespit edildi. Üst bulutlar amonyak kristallerinden oluşurken, alt seviye bulutların amonyum hidrosülfür (NH4SH) veya sudan oluştuğu görülmektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole radyasyon, üst atmosferde metan fotolizine neden olarak bir dizi hidrokarbon kimyasal reaksiyonuna yol açmakta ve ortaya çıkan ürünler girdaplar ve difüzyon yoluyla aşağıya doğru taşınmaktadır. Bu fotokimyasal döngü, Satürn'ün yıllık mevsimsel döngüsü tarafından modüle edilir. Cassini, kuzey enlemlerinde bulunan ve "İnciler Dizisi" olarak adlandırılan bir dizi bulut özelliği gözlemlemiştir. Bu özellikler, daha derin bulut katmanlarında bulunan bulut açıklıklarıdır.

Satürn'ün atmosferi, Jüpiter'inkine benzer bantlı bir desen sergilemektedir, ancak Satürn'ün bantları çok daha soluktur ve ekvatora yakın yerlerde çok daha geniştir. Bu bantları tanımlamak için kullanılan isimlendirme Jüpiter'dekiyle aynıdır. Satürn'ün daha ince bulut desenleri Voyager uzay aracının 1980'lerdeki uçuşlarına kadar gözlemlenemedi. O zamandan bu yana, Dünya tabanlı teleskoplar düzenli gözlemlerin yapılabileceği noktaya kadar geliştirildi.
Bulutların bileşimi, derinliğe ve artan basınca göre değişiklik göstermektedir. Üst bulut katmanlarında, 100-160 K aralığında sıcaklıklar ve 0,5-2 bar arasında uzanan basınçlarla, bulutlar amonyak buzundan oluşmaktadır. Su buzu bulutları, basıncın yaklaşık 2,5 bar olduğu bir seviyede başlamakta ve sıcaklıkların 185 ila 270 K arasında değiştiği 9,5 bar'a kadar uzanmaktadır. Bu katmanda, 190-235 K sıcaklıklarla 3-6 bar basınç aralığında uzanan bir amonyum hidrosülfür buz bandı bulunmaktadır. Son olarak, basınçların 10 ila 20 bar arasında ve sıcaklıkların 270-330 K olduğu alt katmanlar, sulu çözelti içinde amonyaklı su damlacıklarından oluşan bir bölge içermektedir.
Satürn'ün genellikle sönük olan atmosferinde zaman zaman uzun ömürlü ovaller ve Jüpiter'de görülen diğer özellikler görülmektedir. 1990 yılında Hubble Uzay Teleskobu, Satürn'ün ekvatoru yakınlarında Voyager karşılaşmaları sırasında bulunmayan muazzam bir beyaz bulut görüntüledi ve 1994 yılında daha küçük bir fırtına daha gözlemlendi. 1990 yılındaki fırtına, kuzey yarımkürenin yaz gündönümü zamanında her Satürn yılında bir kez, kabaca her 30 Dünya yılında bir meydana gelen kısa ömürlü bir fenomen olan Büyük Beyaz Leke'nin bir örneğiydi. Daha önceki Büyük Beyaz Lekeler 1876, 1903, 1933 ve 1960 yıllarında gözlemlendi; 1933'teki fırtına en iyi gözlemleneniydi. En son dev fırtına 2010 yılında gözlemlendi. 2015 yılında araştırmacılar, Satürn atmosferini incelemek için Very Large Array teleskobunu kullandılar ve "tüm orta enlem dev fırtınalarının uzun süreli imzalarını, yüzlerce yıllık ekvator fırtınalarının bir karışımını ve potansiyel olarak 70°N'de bildirilmemiş daha eski bir fırtına" bulduklarını bildirdiler.
Satürn'deki rüzgârlar, Güneş Sistemi gezegenleri arasında Neptün'den sonra ikinci en hızlı rüzgârlardır. Voyager verileri, doğudan esen rüzgârların 500 m/s (1.800 km/sa) olduğunu göstermektedir. Cassini uzay aracından 2007 yılında alınan görüntül

Solucan deliği (Einstein-Rosen köprüsü veya Einstein-Rosen solucan deliği), uzayzamandaki farklı noktaları birbirine bağlayan kurgusal bir yapıdır ve Einstein alan denklemlerinin özel bir çözümüne dayanır.
Solucan delikleri ilk olarak 1916 yılında Ludwig Flamm tarafından ileri sürülmüştür. Flamm, Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi denklemlerini elden geçirirken, beyaz delik adını verdiği, kara deliklerin tam tersi özellikteki bir gök cisminin teorik olarak mümkün olabileceğini fark etmiştir. Bir beyaz delik ile bir kara delik arasında bir köprü kurulabileceğini düşünmüştür.
1935 yılında Albert Einstein ve Nathan Rosen, Genel Görelilik kuramını kullanarak uzay-zaman içerisinde köprülerin varolduğu önermesinde bulunmuşlardır.

Solucan delikleri, uzayı bükerek iki farklı nokta arasında kestirme yollar oluşturan yapılardır. Bir solucan deliğinin bir tünele/boğaza bağlı en az iki ağzı vardır. Solucan deliğinden geçilebilirse, diğer ağıza ulaşılarak uzayda yolculuk yapılabilir.

Solucan delikleri, Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi ile tutarlıdır. Fakat gerçekliği henüz kanıtlanmamıştır. Negatif kütleli bir solucan deliği etrafından geçen ışığı yer çekimiyle etkilemesiyle tespit edilebilir. İlk solucan deliklerinin, mikroskobik seviyede yaklaşık 10–33  santimetrede var olduğu kabul ediliyordu. Fakat, evren genişledikçe, bazılarının da çok daha büyük boyutlara genişlemiş olması oldukça muhtemeldir.Genel Göreliliğin bazı çözümleri; solucan deliğinin her iki ağzında da bir kara delik bulunduğunu öngörüyor. Ancak, "ölmek" üzere olan bir yıldızın çöküşüyle doğal olarak oluşan bir kara deliğin kendisi bir solucan deliği oluşturmaz.
Birçok bilim insanı, solucan deliklerinin yalnızca dördüncü bir uzaysal boyutun izdüşümü olduğunu varsayar.
Bir solucan deliği, milyarlarca ışık yılı veya daha fazlası gibi son derece uzun mesafeleri, birkaç kilometre gibi kısa mesafeleri, farklı evrenleri veya zamandaki farklı noktaları birbirine bağlayabilir. İki nokta arasındaki mesafeyi kısaltan ve seyahati kolaylaştırabilen tüneller olarak tanımlanabilir.
Solucan deliğini kavramak için, uzayı iki boyutlu bir düzlem gibi düşünebiliriz. Solucan deliği, bu düzlem üzerinde yalnızca birer delik gibi gözükecektir. Halbuki 2 boyutlu düzlemin altında, 3 boyutlu bir silindir köprü olarak yer almaktadır. Bu tünelin ucu, 2 boyutlu varsayılmış uzay üzerinde herhangi bir noktada bir delik görünümünde ortaya çıkacaktır. Gerçek bir solucan deliği, bu anlatıma benzer olabilir.
Basit bir örnek vermek gerekirse, kağıt üzerinde birbirine uzak iki nokta işaretleyin. Daha sonra kağıdınızı, işaretlediğiniz iki nokta üst üste gelecek şekilde katlayın. İki nokta arası mesafeyi kağıdın açık halinde giderseniz herhangi bir tünelden yararlanmamış olursunuz. Fakat, noktaların üst üste geldiği kısım iki nokta arası oluşmuş bir tüneldir. Eğer bu tünelden geçilebilirse, uzayda size çok uzak olan bir noktaya kısa ve pratik bir şekilde ulaşmış olursunuz. Örnekte bahsedilen tünel, solucan deliğidir.

1928 yılında, Alman matematikçi, filozof ve teorik fizikçisi Hermann Weyl elektromanyetik alan enerjisinin kütle analizi ile bağlantısını kurarak maddenin solucan deliği hipotezini önerdi. Hipotezinde "tek boyutlu tüpler" terimini kullandı. Hermann Weyl "solucan deliği" terimini kullanmadı.

Amerikalı teorik fizikçi John Archibald, Wheeler Weyl'in çalışmalarından esinlenerek "solucan deliği" terimini, Charles Misner'ın ortak yazarı olarak bulunduğu bir makalede ortaya atmıştır.:"Bu analiz kişiyi durumları düşünmeye zorlar ... Net bir kuvvet çizgisi akısının olduğu yerde, topologların çok bağlantılı alanın "kolu" dediği şey aracılığıyla ve fizikçiler belki de daha canlı bir şekilde "solucan deliği" olarak adlandırdıkları için mazur görülebilecekler." —  Charles Misner and John Wheeler in Annals of Physics

Keşfedilen ilk solucan deliği çözüm yöntemi, ebedi bir kara deliği tanımlayan Schwarzschild ölçüsünde bulunacak olan Schwarzschild Solucan Deliği'dir. Ancak bu yöntemde, herhangi bir şeyin bir uçtan diğer uca hızlıca geçmesiyle solucan deliğinin çökmesi beklenmektedir. Çökmenin gerçekleşmemesi için iki yönlü geçiş yapılabilen solucan deliklerinde, henüz keşfedilememiş negatif yoğunluğa ve büyük bir negatif basınca sahip egzotik parçacıkların var olmasını gerektirmektedir. Fizikçiler daha sonra teorik modellerine göre geçilebilir mikroskobik solucan deliklerinin mümkün olabileceğini ve herhangi bir egzotik madde gerektirmediğini yani mikroskobik solucan deliklerinde çökme olmayacağını bildirdi. Bu tür solucan delikleri eğer mümkünse bilgi aktarımıyla sınırlı olabilir.

Einstein-Rosen köprüleri olarak da bilinen Schwarzschild solucan delikleri, adını Albert Einstein ve Nathan Rosen'den almıştır. Einstein alan denklemlerine vakum çözümleri olarak modellenebilen uzay alanları arasındaki bağlantılardır ve bunlar artık yüksüz ve dönüşsüz, sonsuz bir kara deliği tanımlayan Schwarzschild metriğinin maksimum genişletilmiş versiyonunun içsel parçaları olarak anlaşılmaktadır. Burada, "maksimum genişletilmiş" uzay zamanın herhangi bir "kenar" içermemesi gerektiği fikrini ifade eder: serbest düşen bir parçacığın olası herhangi bir yörüngesi için bu yolu parçacığın geleceğine veya geçmişine keyfi olarak devam ettirmek mümkün olmalıdır.
Bu gereksinimi karşılamak için, parçacıkların olay ufkuna dışarıdan düştüklerinde girdikleri kara delik iç bölgesine ek olarak, yörüngelerini tahmin etmemize izin veren ayrı bir beyaz delik iç bölgesi olması gerektiği ortaya çıktı. Dışarıdan bir gözlemcinin olay ufkundan uzağa yükseldiğini gördüğü parçacıklar ve maksimum uzatılmış uzay zamanının iki ayrı iç bölgesi olduğu gibi, bazen iki farklı "evren" olarak adlandırılan iki ayrı dış bölge de vardır ve ikinci evren, iki iç bölgedeki bazı olası parçacık yörüngelerini tahmin etmemize izin verir. Bu, iç kara delik bölgesinin her iki evrenden düşen parçacıkların bir karışımını içerebileceği anlamına gelir ve böylece bir evrenden düşen bir gözlemci diğerinden düşen ışığı görebilir, aynı şekilde iç beyaz delik bölgesi her iki evrene de kaçabilir. Dört bölgenin tamamı Kruskal-Szekeres koordinatlarını kullanan bir uzay-zaman diyagramında görülebilir.
Bu uzay zamanında, sabit zamanlı bir hiper yüzeyde hepsi aynı zaman koordinatına sahip olan bir nokta kümesi, yüzeydeki her noktanın uzay benzeri bir ayrıma sahip olduğu bir nokta kümesi olacak şekilde koordinat sistemleri bulmak mümkündür. Bunlar, "uzay benzeri yüzey" olarak adlandırılır. O sırada uzayın eğriliğini gösteren bir "gömme diyagramı" çizilir, gömme diyagramı "Einstein-Rosen köprüsü" olarak bilinen iki dış bölgeyi birbirine bağlayan bir tüp gibi görünecektir. Schwarzschild metriği, dış gözlemcilerin perspektifinden sonsuza dek var olan idealleştirilmiş bir kara deliği tanımlar. Çöken bir yıldızdan belirli bir zamanda oluşan daha gerçekçi bir kara delik, farklı bir metrik sistem gerektirir. Düşen yıldız maddesi bir kara deliğin geçmişinin diyagramına eklendiğinde, diyagramın diğer evrene karşılık gelen kısmı ile birlikte beyaz delik iç bölgesine karşılık gelen diyagramın parçasını kaldırır.
Einstein-Rosen köprüsü, Ludwig Flamm tarafından 1916'da, Schwarzschild'in çözümünü yayınlamasından birkaç ay sonra 1935 yılında Einstein ve Nathan Rosen tarafından yeniden keşfedildi. Bununla birlikte, 1962'de John Archibald Wheeler ve Robert W. Fuller, bu tür bir solucan deliğinin, aynı evrenin iki parçasını birbirine bağlarsa kararsız olacağını ve bir dış bölgeden diğer dış bölgeye düşen ışık veya ışıktan daha yavaş bir parçacık için çok hızlı bir şekilde sıkışacağını gösteren bir makale yayınladılar.
Genel göreliliğe göre, yeterince kompakt bir kütlenin yerçekimsel çöküşü, tekil bir Schwarzschild kara deliği oluşturur. Einstein-Cartan-Sciama-Kibble yerçekimi teorisi, düzenli bir Einstein-Rosen köprüsü oluşturur. Bu teori, afin bağlantının simetrisinin bir kısıtlamasını kaldırarak ve onun antisimetrik kısmı olan burulma tensörünü dinamik bir değişken olarak dikkate alarak genel göreliliği genişletir. Burulma, doğal olarak maddenin kuantum mekaniği ve açısal momentumunu açıklar. Burulma ve Dirac spinörleri arasındaki minimum bağlantı, fermiyonik maddede son derece yüksek yoğunluklarda önemli olan itici bir spin-spin etkileşimi oluşturur. Böyle bir etkileşim, kütleçekimsel tekilliğin oluşumunu engeller. Bunun yerine, çökmekte olan madde muazzam fakat sınırlı bir yoğunluğa ulaşır ve köprünün diğer tarafını geri teper.
Schwarzschild solucan delikleri her iki yönde de geçilemez olsa da, bunların varlığı Kip Thorne'a Schwarzschild solucan deliğinin boğazını, egzotik maddeyle açık tutarak yaratılan, geçilebilir solucan deliklerini hayal etmesinde ilham kaynağı oldu.

Solucan deliklerinin iki uç noktası birbirinden farklı hareketlere sahip ve farklı kütleçekim alanları dahilinde ise, Einstein'ın Özel Görelilik Teorisi devreye girer ve "tünelin" iki ucunun senkronizasyonunun bozulmasına neden olur. Senkronizasyonun bozulması sonucunda, solucan deliğinin iki ucu birbirinden farklı zamanlar içerisinde yer alır. Bu da zamanda yolculuğu mümkün kılabilen bir yapı oluşturur.
Gerekli koşulların sağlanmasıyla Stephen Hawking, Kip Thorne gibi birçok fizikçi yolculuk yapılabilen solucan delikleri yapısının oluşmasının mümkün kılınabileceğini savundu.
Genel görelilik ve kuantum mekaniği bağlamında bir solucan deliği oluşturacağı teorik olarak tahmin edilen bilinen tek doğal süreç, Leonard Susskind tarafından ER = EPR varsayımında ortaya konmuştur. Kuantum köpük hipotezi bazen Planck ölçeğinde küçük solucan deliklerinin kendiliğinden ortaya çıkıp kaybolabileceğini öne sürmek için kullanılır. Bu tür solucan deliklerinin kararlı versiyonları karanlık madde adayları olarak önerilmiştir.
Lorentzian Çapraz Geçişli Solucan Delikleri, evrenin bir bölümünden aynı evrenin başka bir bölümüne çok hızlı bir şekilde her iki yönde de seyahat etmeye izin verir veya bir evrenden diğerine seyahat etmeyi sağlar. Genel görelilikte geçilebilir solucan deliklerinin olasılığı ilk kez Homer Ellis tarafından 19

Süper kütleli kara delikler (İngilizce: supermassive black hole, kısaca SMBH), kara deliklerin en büyükleridir. Milyarlarca güneş kütlesi büyüklüğünde olabilirler. Çoğunlukla -ya da muhtemelen tüm- galaksiler galaktik merkezlerinde bir süper kütleli kara delik bulundururlar. Samanyolu Galaksisi'nin galaktik merkezindeki süper kütleli kara deliğin Sagittarius A* olduğu düşünülmektedir.

Fulvio Melia (2003). The Edge of Infinity. Supermassive Black Holes in the Universe. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-81405-8. 
Laura Ferrarese and David Merritt (2002). "Supermassive Black Holes". Physics World. 15 (1). ss. 41-46. arXiv:astro-ph/0206222 . Bibcode:2002astro.ph..6222F. 
Fulvio Melia (2007). The Galactic Supermassive Black Hole. Princeton University Press. ISBN 978-0-691-13129-0. 
Merritt, David (2013). Dynamics and Evolution of Galactic Nuclei. Princeton University Press. ISBN 978-0-691-12101-7. 
Julian Krolik (1999). Active Galactic Nuclei. Princeton University Press. ISBN 0-691-01151-6. 

Black Holes: Gravity's Relentless Pull Award-winning interactive multimedia Web site about the physics and astronomy of black holes from the Space Telescope Science Institute
Images of supermassive black holes14 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA images of supermassive black holes19 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The black hole at the heart of the Milky Way
ESO video clip of stars orbiting a galactic black hole 3 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Star Orbiting Massive Milky Way Centre Approaches to within 17 Light-Hours ESO, October 21, 2002
Images, Animations, and New Results from the UCLA Galactic Center Group 22 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Washington Post article on Supermassive black holes 6 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A simulation of the stars orbiting the Milky Way's central massive black hole 28 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tek hücreli organizma olarak da bilinen tek hücreli canlı, birden fazla hücreden oluşan çok hücreli bir organizmanın aksine, tek bir hücreden oluşan bir organizmadır. Organizmalar iki genel kategoriye ayrılır: prokaryotik organizmalar ve ökaryotik organizmalar. Prokaryotların çoğu tek hücrelidir ve bakteri ve arkea olarak sınıflandırılır. Birçok ökaryot çok hücrelidir, ancak protozoa, tek hücreli algler ve tek hücreli mantarlar gibi bazıları tek hücrelidir. Tek hücreli organizmaların yaşamın en eski formu olduğu düşünülmektedir; ilk protoseller muhtemelen 3.8-4.0 milyar yıl önce ortaya çıkmıştır.
Bazı prokaryotlar koloniler halinde yaşasa da farklı işlevlere sahip özelleşmiş hücreler değildirler. Bu organizmalar birlikte yaşar ve her bir hücre hayatta kalmak için tüm yaşam süreçlerini yürütmelidir. Bunun aksine, en basit çok hücreli organizmalarda bile hayatta kalmak için birbirlerine bağımlı olan hücreler vardır.
Çok hücreli organizmaların çoğunda tek hücreli bir yaşam döngüsü aşaması vardır. Örneğin gametler, çok hücreli organizmalar için üreme tek hücreleridir. Buna ek olarak, çok hücreliliğin yaşam tarihinde birçok kez bağımsız olarak evrimleştiği görülmektedir.
Dictyostelium discoideum gibi bazı organizmalar kısmen tek hücrelidir. Ek olarak, tek hücreli organizmalar Caulerpa, Plasmodium ve Myxogastria gibi çok çekirdekli olabilir.

İlkel protoseller günümüzün tek hücreli organizmalarının öncüleriydi. Yaşamın kökeni büyük ölçüde hala bir gizem olsa da RNA dünyası hipotezi olarak bilinen şu anda geçerli olan teoriye göre, erken RNA molekülleri organik kimyasal reaksiyonları katalize etmek ve kendi kendini kopyalamak için temel oluşturmuş olmalıdır.
Bölümlere ayırma, kimyasal reaksiyonların daha olası olması ve dış çevre ile reaksiyonları farklılaştırmak için gerekliydi. Örneğin, erken bir RNA replikatör ribozimi, ayrı tutulmadığı takdirde farklı RNA dizilerine sahip diğer replikatör ribozimleri replike edebilirdi. Normal DNA genomu yerine RNA genomuna sahip bu tür hipotetik hücrelere 'ribosel' veya 'ribosit' adı verilir.
Lipitler gibi amfifiller suya konulduğunda, hidrofobik kuyruklar, hidrofilik uçları dışa bakacak şekilde miseller ve veziküller oluşturmak üzere toplanır. İlkel hücreler muhtemelen kimyasal reaksiyonları ve çevreyi ayırmak için kendi kendine birleşen yağ asidi veziküllerini kullanmıştır. Basitlikleri ve suda kendi kendilerine bir araya gelme yetenekleri nedeniyle, bu basit zarların diğer erken biyolojik molekül formlarından önce ortaya çıkmış olması muhtemeldir.

Prokaryotlar mitokondri veya çekirdek gibi zara bağlı organellerden yoksundur. Bunun yerine çoğu prokaryot, nükleoit olarak bilinen DNA içeren düzensiz bir bölgeye sahiptir. Prokaryotların çoğu, tipik olarak doğrusal kromozomlara sahip olan ökaryotların aksine tek, dairesel bir kromozoma sahiptir. Beslenme açısından prokaryotlar, metabolizmada kullanılmak üzere sülfür, selüloz, amonyak veya nitrit dahil olmak üzere çok çeşitli organik ve inorganik materyalleri kullanma yeteneğine sahiptir. Prokaryotlar çevrede nispeten her yerde bulunur ve bazıları (ekstremofiller olarak bilinir) aşırı ortamlarda gelişir.

Bakteriler dünyanın en eski yaşam formlarından biridir ve doğada hemen hemen her yerde bulunurlar. Birçok yaygın bakteri, bakteriyel kromozomdan ayrı, kısa, dairesel, kendi kendini kopyalayan DNA molekülleri olan plazmidlere sahiptir. Plazmidler yeni yeteneklerden sorumlu genler taşıyabilir, bunların arasında antibiyotik direnci kritik öneme sahiptir. Bakteriler ağırlıklı olarak ikili fisyon adı verilen bir süreçle eşeysiz olarak ürerler. Bununla birlikte, yaklaşık 80 farklı tür doğal genetik transformasyon olarak adlandırılan cinsel bir süreçten geçebilir. Transformasyon, DNA'nın bir hücreden diğerine aktarılması için bakteriyel bir süreçtir ve görünüşe göre alıcı hücredeki DNA hasarını onarmak için bir adaptasyondur. Buna ek olarak, plazmidler konjugasyon olarak bilinen bir süreçte pilus kullanımı yoluyla değiş tokuş edilebilir.
Fotosentetik siyanobakteriler tartışmasız en başarılı bakterilerdir ve dünyanın ilk atmosferini oksijenlendirerek değiştirmişlerdir. Kalsiyum karbonat katmanlarından oluşan yapılar olan stromatolitler, siyanobakterilerden ve ilişkili topluluk bakterilerinden arta kalan tortuları hapsetmiş ve geride kapsamlı fosil kayıtları bırakmıştır. Stromatolitlerin varlığı, Arkeen (4 milyar ile 2,5 milyar yıl önce), Proterozoyik (2,5 milyar ile 540 milyon yıl önce) ve Fanerozoyik (540 milyon yıl öncesinden günümüze) çağlar boyunca temsil edilen siyanobakterilerin gelişimine ilişkin mükemmel bir kayıt sunmaktadır. Dünyadaki fosilleşmiş stromatolitlerin çoğu Batı Avustralya'da bulunmaktadır. Burada, bazıları yaklaşık 3,430 milyon yıl öncesine kadar uzanan en eski stromatolitlerden bazıları bulunmuştur.
Klonal yaşlanma bakterilerde doğal olarak meydana gelir ve görünüşe göre dış stres faktörlerinin yokluğunda bile meydana gelebilecek hasar birikiminden kaynaklanmaktadır.

Hidrotermal bacalar ısı ve hidrojen sülfür salgılayarak ekstremofillerin kemolitotrofik büyüme ile hayatta kalmalarını sağlar. Arkealar genellikle görünüş olarak bakterilere benzerler, dolayısıyla orijinal sınıflandırmaları bakteridir, ancak özellikle zar yapıları ve ribozomal RNA'larında önemli moleküler farklılıklar vardır. Ribozomal RNA'nın sıralanmasıyla, arkeaların büyük olasılıkla bakterilerden ayrıldığı ve modern ökaryotların öncüleri olduğu ve aslında ökaryotlarla filogenetik olarak daha ilişkili olduğu bulunmuştur. Adından da anlaşılacağı üzere arkea, orijinal, eski veya ilkel anlamına gelen Yunanca archaios kelimesinden gelmektedir.
Bazı arkealar yeryüzündeki biyolojik açıdan en elverişsiz ortamlarda yaşar ve bunun bazı yönlerden yaşamın maruz kaldığı erken, zorlu koşulları taklit ettiğine inanılır. Bu arkean ekstremofillerinin örnekleri aşağıdaki gibidir:

Termofiller, optimum büyüme sıcaklığı 50 °C - 110 °C, Pyrobaculum, Pyrodictium, Pyrococcus, Thermus aquaticus ve Melanopyrus cinslerini içerir.
Psikrofiller, Methanogenium ve Halorubrum cinsleri dahil olmak üzere 15 °C'den düşük optimum büyüme sıcaklığına sahiptirler.
Alkalifiller, Natronomonas cinsi de dahil olmak üzere optimum büyüme pH'ı 8'den yüksektir.
Asidofiller, Sulfolobus ve Picrophilus cinsleri dahil olmak üzere optimum büyüme pH'ı 3'ten düşüktür.
Piezofiller (barofiller olarak da bilinir), Methanococcus ve Pyrococcus cinsleri dahil olmak üzere derin okyanus ortamları gibi 130 MPa'ya kadar yüksek basıncı tercih eder.
Halofiller, Haloarcula, Haloferax, Halococcus cinsleri de dahil olmak üzere 0,2 M ile 5,2 M NaCl arasındaki yüksek tuz konsantrasyonlarında en iyi şekilde büyürler.
Metanojenler, arkelerin önemli bir alt kümesidir ve birçok ekstremofili içerir, ancak aynı zamanda sulak alan ortamlarında ve hayvanların geviş getiren ve arka bağırsaklarında da her yerde bulunurlar. Bu süreç, karbondioksiti metana indirgemek için hidrojen kullanır ve enerjiyi kullanılabilir adenozin trifosfat formuna dönüştürür. Metan üretebilen bilinen tek organizmalardır. DNA hasarına neden olan stresli çevresel koşullar altında, bazı arkea türleri bir araya gelir ve DNA'yı hücreler arasında transfer eder. Bu transferin işlevi, alıcı hücredeki hasarlı DNA dizisi bilgisini, verici hücreden gelen hasarsız dizi bilgisi ile değiştirmek gibi görünmektedir.

Ökaryotik hücreler mitokondri, çekirdek ve kloroplast gibi zara bağlı organeller içerir. Prokaryotik hücreler muhtemelen 2 ile 1,4 milyar yıl önce ökaryotik hücrelere dönüşmüştür. Bu, evrimde önemli bir adımdı. Prokaryotların aksine ökaryotlar mitoz ve mayoz bölünme yoluyla çoğalırlar. Cinsiyet, ökaryotik yaşamın her yerde bulunan, eski ve doğal bir özelliği gibi görünmektedir. Gerçek bir cinsel süreç olan mayoz bölünme, DNA hasarının etkin rekombinasyonel onarımına ve ebeveynlerin DNA'larını birleştirip ardından rekombinasyon yaparak daha geniş bir genetik çeşitlilik yelpazesine olanak tanır. Ökaryotlardaki metabolik işlevler, belirli süreçleri organellere ayırarak daha da özelleşmiştir.
Endosimbiyotik teori mitokondri ve kloroplastların bakteriyel kökenleri olduğunu savunur. Her iki organel de kendi DNA setlerini içerir ve bakteri benzeri ribozomlara sahiptir. Modern mitokondrinin bir zamanlar Riketsiya'ya benzer bir tür olması ve bir hücreye girme parazit yeteneğine sahip olması muhtemeldir. Bununla birlikte, bakteri solunum yeteneğine sahip olsaydı, enerji ve oksijen detoksifikasyonu karşılığında parazitin yaşamasına izin vermek daha büyük hücre için faydalı olurdu. Kloroplastlar muhtemelen benzer bir dizi olayla simbiyont haline gelmiştir ve büyük olasılıkla siyanobakterilerin torunlarıdır. Tüm ökaryotlarda mitokondri veya kloroplast bulunmamakla birlikte, mitokondri çoğu ökaryotta, kloroplastlar ise tüm bitki ve alglerde bulunur. Fotosentez ve solunum esasen birbirinin tersidir ve fotosentezle birlikte solunumun ortaya çıkması, enerjiye tek başına fermantasyondan çok daha fazla erişim sağlamıştır.

Protozoalar büyük ölçüde flagella, sil ve psödopodia dahil olmak üzere hareket yöntemleriyle tanımlanır. Protozoaların sınıflandırılması konusunda çok çeşitli olmalarından kaynaklanan önemli tartışmalar olsa da bir sistemde şu anda protozoa alemi altında tanınan yedi şube bulunmaktadır: Euglenozoa, Amoebozoa, Choanozoa, Loukozoa, Percolozoa, Microspora ve Sulcozoa. Protozoalar, bitkiler ve hayvanlar gibi, heterotrof veya ototrof olarak kabul edilebilir. Öglena gibi ototroflar enerjilerini fotosentez kullanarak üretebilirken, heterotrofik protozoalar yiyecekleri ya ağız benzeri bir boğazdan geçirerek ya da bir tür fagositoz olan psödopodlarla yutarak tüketir. Protozoalar çoğunlukla eşeysiz olarak ürerken, bazı protozoalar eşeyli üreme yeteneğine sahiptir. Eşeyli üreme yeteneğine sahip protozoalar arasında patojenik türler olan Plasmodium falciparum, Toxoplasma gondii, Trypanosoma brucei, Giardia duodenalis ve Leishmania türleri bulunmaktadır.
Silliler veya siliyatlar, hareket için silleri kullanan bir grup protistlerdir. Örnekler arasında Paramecium, S

Temel etkileşimler veya Temel kuvvetler, fiziksel sistemlerde daha temel etkileşimlere indirgenemeyen etkileşimlerdir. Bilinen dört temel etkileşim vardır. Bunlar uzun mesafelerde etkileri olabilen kütleçekimsel, elektromanyetik etkileşimler ve atomaltı mesafelerde etkili olan güçlü nükleer ve zayıf nükleer etkileşimlerdir. Her biri bir alan dinamiği olarak anlaşılmalıdır. Bu dört etkileşim de matematiksel açıdan bir alan olarak modellenebilir. Kütleçekim, Einstein'ın genel görelilik kuramı tarafından tanımlanan uzay-zamanın eğriliğe atfedilirken diğer üçü ayrı kuantum alanlar olarak nitelendirilir ve etkileşimlerine Parçacık fiziğinin Standart Modeli tarafından tanımlanan temel parçacıklar aracılık eder.
Standart Modelde, güçlü etkileşim, gluon adı verilen bir parçacık tarafından taşınır ve kuarkların proton ve nötron gibi hadronları oluşturmak üzere birbirine bağlanmasından sorumludur. Kalıntı etkisi olarak da atom çekirdeklerini oluşturmak için son parçacıkları bağlayan nükleer kuvveti yaratır. Zayıf etkileşim, W ve Z bozonları adı verilen parçacıklar tarafından taşınır ve ayrıca radyoaktif bozunuma aracılık ederek atomların çekirdeğine etki eder. Foton tarafından taşınan elektromanyetik kuvvet, yörünge elektronları ile atomları bir arada tutan atom çekirdekleri arasındaki çekimden sorumlu olan elektrik ve manyetik alanları, kimyasal bağları ve görünür ışık dahil elektromanyetik dalgaları ve elektrik teknolojisinin temellerini oluşturur. Elektromanyetik kuvvet Kütleçekiminden çok daha güçlü olmasına rağmen, diğer nesnelerle etkileştiğinde etkisi azalabilir. Bu nedenle astronomik mesafelerde kütleçekim baskın kuvvet olma eğilimindedir ve evrendeki gezegenler, yıldızlar ve gökadalar gibi büyük ölçekli yapıları bir arada tutmaktan sorumludur.
Birçok kuramsal fizikçi, bu temel kuvvetlerin ilişkili olduğuna ve çok yüksek enerjilerde çok küçük bir ölçekte, Planck ölçeğinde tek bir kuvvette birleştiğine inanır, ancak parçacık hızlandırıcıları bunu deneysel olarak araştırmak için gereken muazzam enerjileri üretemez. Kuvvetler arasındaki ilişkiyi tek bir kuramda açıklayacak ortak bir çerçeve oluşturmak, günümüz kuramsal fizikçilerinin belki de en büyük hedefidir. Zayıf ve elektromanyetik kuvvetler, 1979 Nobel Fizik Ödülü'nü aldıkları Sheldon Glashow, Abdus Salam ve Steven Weinberg tarafından sunulan Elektrozayıf kuramı ile zaten birleştirildi. Bazı fizikçiler, Büyük Birleşik Kuram (GUT) olarak adlandırılan şey içinde elektro-zayıf ve güçlü alanları birleştirme arayışındadır. Daha da büyük bir zorluk, Kütleçekimini diğer üç kuvvetle ortak bir kuramsal çerçevede birleştirecek bir kuantum kütleçekim (QG) kuramı ile sonuçlanan kütleçekim alanını nicelemenin bir yolunu bulmaktır. Bazı kuramlar, özellikle sicim kuramı, hem Kuantum kütleçekimini hem de Büyük Birleşik Kuramı tek bir çerçevede araştırır ve dört temel etkileşimin tümünü ve kütle oluşumunu Her şeyin kuramı(ToE) içinde birleştirir.

Ana madde: Klasik Fizik
Isaac Newton, 1687 yılında yayınladığı kitabında, uzayı, tüm nesnelerin önünde, içinde ve çevresinde var olan, durumları ve ilişkileri her yerde sabit bir hızla, dolayısıyla mutlak uzay ve zaman olarak ortaya çıkan sonsuz ve değiştirilemez bir fiziksel yapı olarak kabul etti. Bu kabule göre her bir noktasal kütle diğer noktasal kütleyi, ikisini birleştiren bir çizgi doğrultusundaki bir kuvvet ile çeker. Bu kuvvet bu iki kütlenin çarpımıyla doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılıdır. Evrensel kütleçekim yasası, tüm nesneler arasında anında etkileşim olduğunu ima etti. Geleneksel olarak yorumlandığı gibi, Newton'un hareket kuramı, iletişim aracı olmayan bir merkezi kuvveti modelledi. Böylece Newton'un kuramı, Descartes'a geri dönerek, uzaktan hiçbir hareket olmaması gerektiği geleneğini ihlal etti. Michael Faraday, 1820'lerde manyetizmayı açıklarken, nihayetinde tüm kuvvetlerin tek bir güçte birleştiğini varsayarak alanı dolduran ve bu kuvveti ileten bir alan çıkardı.
1873'te James Clerk Maxwell, elektrik ve manyetizmayı, üçüncü sonucu ışık olan bir elektromanyetik alanın etkileri olarak birleştirdi ve vakumda sabit hızda hareket etti. Elektromanyetik alan kuramı tüm eylemsiz referans çerçevelerinde doğru olsaydı, bu Newton'un Galilean göreliliğine dayanan hareket kuramıyla çelişirdi. Bunun yerine, onun alan kuramı, yalnızca mekanik bir ışık saçan etere göre hareketsiz durumdaki referans çerçevelerine uygulansaydı - ister madde içinde ister boşlukta tüm uzayı doldurduğu ve elektromanyetik alanı tezahür ettirdiği varsayılırsa - o zaman Galilean göreliliği ve Newton'un göreliliği ile uzlaştırılabilirdi. yasalar. (Ancak, böyle bir "Maxwell eter" daha sonra çürütüldü; aslında Newton yasalarının değiştirilmesi gerekiyordu.)

Ana madde: Standart Model
Parçacık fiziğinin Standart Modeli, 20. yüzyılın ikinci yarısında geliştirildi. Standart Modelde elektromanyetik etkileşimler, güçlü ve zayıf etkileşimler, davranışları kuantum mekaniğinde modellenen temel parçacıklarla ilişkilendirilirken. Kuantum mekaniğinin istatiksel sonuçlarıyla tahmine dayalı başarı için, parçacık fiziği geleneksel olarak kuantum mekaniği olaylarını özel göreliliğe, tamamen göreli kuantum alan kuramına göre ayarlanmış bir alanda modeller .Ayar bozonları olarak adlandırılan kuvvet parçacıkları (kuvvet taşıyıcıları veya altta yatan alanların haberci parçacıkları), fermiyon adı verilen madde parçacıklarıyla etkileşime girer. Gündelik madde, üç fermiyon türünden oluşan atomlardır: yukarı-kuarklar,aşağı-kuarklar ve çekirdek yörüngesindeki elektronlar. Atomlar etkileşime girer, moleküller oluşturur ve elektromanyetik alanın kuvvet taşıyıcısı olan fotonları emen ve yayan elektronları arasındaki elektromanyetik etkileşimler yoluyla başka özellikler gösterir; bu, engellenmediğinde potansiyel olarak sonsuz mesafeyi kat eder. Elektromanyetizmanın kuantum alan kuramı, kuantum elektrodinamiğidir.
Zayıf etkileşimin kuvvet taşıyıcıları, büyük W ve Z bozonlarıdır. Elektrozayıf kuram, hem elektromanyetizma hem de zayıf etkileşimi kapsar. Büyük Patlama'dan kısa bir süre sonra yüksek sıcaklıklarda, zayıf etkileşim, elektromanyetik etkileşim ve Higgs bozonu orijinal olarak farklı bir dizi eski simetri öncesi-kırma alanlarının karışık bileşenleriydi. Erken evren soğudukça, bu alanlar uzun menzilli elektromanyetik etkileşim, kısa menzilli zayıf etkileşim ve Higgs bozonu olarak ayrıldı. Higgs mekanizmasında, Higgs alanı, bazı kuantum parçacıkları ile bu parçacıklara kütle kazandıracak şekilde etkileşime giren Higgs bozonlarını gösterir. Kuvvet taşıyıcısı gluon olan ve kuarklar arasında çok küçük bir mesafeyi kateden güçlü etkileşim, kuantum renk dinamiğinde modellenmiştir. Elektrozayıf kuramı, Kuantum renk dinamiği ve Higgs mekanizması, parçacık fiziğinin Standart Modelini içerir. Tahminler genellikle hesaplamalı yaklaşım yöntemleri kullanılarak yapılır, ancak bu tür pertürbasyon kuramı bazı deneysel gözlemleri (örneğin bağlı durumlar ve solitonlar) modellemek için yetersizdir. Yine de fizikçiler, Standart Model'i bilimin deneysel olarak en doğrulanmış kuramı olarak kabul ederler.

Standart Model ötesi fizikte, bazı kuramcılar, bir Büyük Birleşik kuram içinde elektro-zayıf ve güçlü etkileşimleri birleştirmek için çalışırlar. Büyük birleşik kuramın "gölge" parçacıkları varsayımına yönelik bazı girişimler, öyle ki bilinen her madde parçacığı keşfedilmemiş bir kuvvet parçacığıyla birleşir ve bunun tersi de tamamen süpersimetridir. Diğer kuramcılar, varsayımsal kuvvet taşıyıcısı olan gravitonun modelleme davranışıyla Kütleçekimi alanını nicelemeye ve kuantum kütleçekimine ulaşmaya çalışırlar. Kuantum kütleçekimine bir yaklaşım, Kuantum çekim döngüsüdür. Yine diğer kuramcılar, dört temel etkileşimin tümünü bir Her Şeyin Kuram'ına indirgeyerek hem kuantum kütleçekimini hem de büyük birleşik kuramını tek bir çerçevede ararlar. Her şeyin kuramının en yaygın amacı sicim kuramıdır, ancak madde parçacıklarını modellemek için, parçacıkları zorlamak için süpersimetriyi eklemiştir ve bu nedenle, kesin konuşmak gerekirse, Süpersicim kuramı haline gelmiştir. Görünüşte farklı süpersicim kuramları, bir omurga, M-kuramı üzerinde birleştirildi. Standart Modelin ötesindeki kuramlar, büyük deneysel destekten yoksun olunmasından kaynaklı olarak oldukça spekülatif olmaya devam ediyor.

Temel etkileşimlerin kavramsal modelinde, madde, yük ve spin ±1⁄2 (dönü ±ħ⁄2, burada ħ indirgenmiş Planck sabitidir) adı verilen özellikleri taşıyan fermiyonlardan oluşur. Bozonları değiştirerek birbirlerini çeker veya iterler.
Pertürbasyon kuramındeki herhangi bir fermiyon çiftinin etkileşimi daha sonra şu şekilde modellenebilir:
İki fermiyon giriyor → bozon değişimi ile etkileşim → İki değiştirilmiş fermiyon çıkıyor.

Bozonların değişimi her zaman fermiyonlar arasında enerji ve momentum taşır, böylece hızlarını ve yönlerini değiştirirler. Değişim, işlemdeki fermiyonların yüklerini değiştirerek (örneğin, onları bir tür fermiyondan diğerine çevirerek) fermiyonlar arasında bir yük taşıyabilir. Bozonlar bir birim açısal momentum taşıdığından, böyle bir değiş tokuş sırasında (indirgenmiş Planck sabitinin birimlerinde) fermiyonun dönüş yönü +1⁄2'den -1⁄2'ye (veya tam tersi) dönecektir. Bu tür etkileşimler momentumda bir değişiklikle sonuçlandığından, klasik Newton kuvvetlerine yol açabilirler. Kuantum mekaniğinde fizikçiler genellikle "kuvvet" ve "etkileşim" terimlerini birbirinin yerine kullanırlar; örneğin, zayıf etkileşim bazen "zayıf kuvvet" olarak adlandırılır.
Mevcut anlayışa göre, dört temel etkileşim veya kuvvet vardır: çekim kuvveti, elektromanyetizma, zayıf etkileşim ve güçlü etkileşim. Büyüklükleri ve davranışları, aşağıdaki tabloda açıklandığı gibi büyük ölçüde değişir. Modern fizik, gözlemlenen her fiziksel fenomeni bu temel etkileşimlerle açıklamaya çalışır. Ayrıca, farklı etkileşim türlerinin sayısının azaltılması arzu edilir olarak görülmektedir. Söz konusu iki durum aşağıdakilerin birleştirilmesidir:

Elektromanyetizmaya elektrik ve manyetik kuvvet;
Elektrozayıf etkileşime e

Temel parçacıklar, bilinen hiçbir alt yapısı olmayan parçacıklardır. Bu parçacıklar evreni oluşturan maddelerin temel yapıtaşıdır. Standart Model'de kuarklar, leptonlar ve ayar bozonları temel taneciklerdir.
Tarihsel olarak, hadronlar (proton ve nötron gibi baryonlar ve mezonlar) ve hatta bütün bir atom dahi temel tanecik olarak kabul ediliyordu. Temel tanecikler kuramındaki merkezi fikir, elektromanyetik radyasyonu ve onun beraberinde getirdiği kuantum mekaniğinin anlaşılmasında devrim yaratan kuanta'dır. Matematiksel anlamda temel tanecikler nokta parçacık olarak kabul edilir, buna rağmen sicim kuramı gibi bazı fizik kuramları fiziksel bir boyut önermektedir.

Bütün temel tanecikler spinlerine bağlı olarak bozon veya fermiyondurlar. Spin-istatistik teoremi fermiyonları bozonlardan ayıran kuantum istatistiklerini belirler. Bu metodolojiye göre: madde ile ilişkilendirilen parçacıklar fermiyondur. Bunlar yarım tam sayı spine sahiptirler ve on iki çeşniye ayrılırlar. Temel kuvvetlerle ilişkilendirilen parçacıklar bozondurlar ve bunlar tam sayı spine sahiptirler.

Fermiyonlar:
Kuarklar — yukarı, aşağı, tılsım, garip, üst, alt
Leptonlar — elektron nötrino, elektron, müon nötrino, müon, tau nötrino, tau
Bozonlar:
Ayar bozonları — gluon, W ve Z bozonları, foton
Diğer bozonlar — Higgs bozonu, graviton

Parçacık fiziğinin Standart Modeli temel fermiyonların on iki çeşnisini, onlara karşılık gelen antiparçacıkları, kuvvetlere aracılık eden temel bozonları içerir. Ancak Standart Model kati bir kuramdan ziyade geniş çapta geçici bir kuram olarak nitelendirilir ve Einstein'ın genel göreliliği ile uyumlu olup olmadığı bilinmemektedir. Kütleçekim kuvvetinin taşıyıcı parçacığı olduğu düşünülen graviton, sparçacıklar ve sıradan parçacıkların süpersimetrik eşleri gibi Standart Model'de açıklanmayan bazı hipotetik parçacıkların varlığı muhtemeldir.

12 temel fermiyonik çeşni, her birinde dört parçacık bulunan üç nesile ayrılır. Bu parçacıkların altısı kuarktır. Geriye kalan altı parçacık leptondur, bunların üçü nötrinodur ve geriye kalanlar da -1 elektrik yüküne sahiptir: elektron ve onun kuzenleri müon ve tau.

Bu 12 parçacığa karşılık gelen 12 temel fermiyonik antiparçacık bulunur. 

Renkhapsi denilen bir olgu sebebiyle kuarklar ve antikuarklar hiçbir zaman izole bir şekilde algılanamaz. Her kuark güçlü etkileşimin üç renk yükünden birini taşır; antikuarklar da benzer şekilde anti renk yükü taşırlar. Yüklü parçacıkların foton değiş tokuşu yoluyla etkileşmesi gibi renk yüklü parçacıklar da gluon değişimi yoluyla etkileşirler. Yüklü parçacıkların birbirlerinden ayrılmasıyla etkisi azalan elektromanyetik etkileşimden farklı olarak, renk yüklü parçacıklar ayrıldıkça daha fazla kuvvet hissederler.
Renk yüklü parçacıklar bir araya gelerek, hadronlar olarak bilinen renk yüksüz kompozit parçacıkları oluştururlar. Bir kuark bir antikuark ile çift oluşturabilir: bu durumda kuark bir renk yükü ve antikuark da ona karşılık gelen bir anti renk yükü taşır. Kuark ve antikuark birbirlerini sıfırlayarak mezonlar olarak bilinen renk yüksüz parçacıkları oluştururlar. Bunun alternatifi olarak biri kırmızı, diğerleri mavi ve yeşil olmak üzere üç kuark bir arada bulunabilir. Bu üç renk yüklü kuark birlikte renk yüksüz baryonları oluştururlar. Simetrik olarak antikırmızı, antimavi ve antiyeşil renk yüklerine sahip üç antikuark bir araya gelerek antibaryon oluşturabilir.
Kuarklar ayrıca kesirli elektrik yüküne sahiptirler, ancak kuarklar tam sayı elektrik yüklü hadronlarda hapis olduklarından kesirli yükler hiçbir zaman izole edilemez. Kuarklar +2/3 ve −1/3 antikuarklar da bunun tersi -2/3 ve +1/3 elektrik yüküne sahiptirler.

Standart Model'de vektör (spin-1) bozonları (gluonlar, fotonlar ve W ve Z bozonları) kuvvet taşıyıcısıdırlar. Higgs bozonu (spin-0) ise parçacıkların içkin kütlelerinden sorumludur.

Gluonlar güçlü etkileşimin aracasıdırlar ve hem renkyükü hem de antirenkyükü taşırlar.

Üç zayıf ayar bozonu W+, W− ve Z0 zayıf etkileşime aracılık ederler. Kütlesiz foton elektromanyetik etkileşimin aracı parçacığıdır.

Feynman, R.P. & Weinberg, S. (1987) Elementary Particles and the Laws of Physics:  The 1986 Dirac Memorial Lectures. Cambridge Univ. Press.
Ford, Kenneth W. (2005) The Quantum World. Harvard Univ. Press.
Brian Greene (1999). The Elegant Universe. W.W.Norton & Company. ISBN 0-393-05858-1. 
John Gribbin (2000) Q is for Quantum - An Encyclopedia of Particle Physics. Simon & Schuster. ISBN 0-684-85578-X.
Oerter, Robert (2006) The Theory of Almost Everything: The Standard Model, the Unsung Triumph of Modern Physics. Plume.
Schumm, Bruce A. (2004) Deep Down Things: The Breathtaking Beauty of Particle Physics. Johns Hopkins Univ. Press. ISBN 0-8018-7971-X.
Martinus Veltman (2003). Facts and Mysteries in Elementary Particle Physics. World Scientific. ISBN 981-238-149-X. 

Bettini, Alessandro (2008) Introduction to Elementary Particle Physics. Cambridge Univ. Press. ISBN 978-0-521-88021-3
Coughlan, G. D., J. E. Dodd, and B. M. Gripaios (2006) The Ideas of Particle Physics: An Introduction for Scientists, 3rd ed. Cambridge Univ. Press. An undergraduate text for those not majoring in physics.
Griffiths, David J. (1987) Introduction to Elementary Particles. John Wiley & Sons. ISBN 0-471-60386-4.
Kane, Gordon L. (1987). Modern Elementary Particle Physics. Perseus Books. ISBN 0-201-11749-5. 
Perkins, Donald H. (2000) Introduction to High Energy Physics, 4th ed. Cambridge Univ. Press.

Teori veya kuram, bilimde bir olgunun, sürekli olarak doğrulanmış gözlem ve deneyler temel alınarak yapılan bir açıklamasıdır. Kuram, herhangi bir olayı açıklamak için kullanılan düşünce sistemidir. Genel anlamda kuram, bir düşüncenin genel, soyut ve ussal olmasıdır. Ayrıca bir kuram, açıklanabilir genel bağımsız ilkelere dayanmaktadır. Bu ilkelere bağlı kalarak doğada sonuçların nasıl örneklendirileceğini açıklamaya çalışır. Sözcüğün kökü Antik Yunan’dan gelmektedir. Ancak günümüzde birçok ayrı anlamlarda kullanılmaktadır. Kuram, varsayımla (hipotez) aynı anlama sahip değildir. İkisinin de anlamı başkadır. Kuram bir gözlem için açıklanabilir bir çerçeve sağlar ve kuramı sağlayacak olan sınanabilir varsayımlar tarafından desteklenir.
Çağdaş anlamlarından biri de spekülatif ve genelleme doğasına vurgu yapmaktadır. Örneğin sanat ve felsefede kuramsal sözcüğü kolaylıkla ölçülebilir olmayan düşünceleri ve deneysel olayları tanımlamak için kullanılabilir. Felsefedeki anlam uzantısı olan kuram, hala tanrı bilimsel bağlamında kullanılan bir sözcüktür. Aristoteles'in tanımı olarak, arı kuram anlamına tamamen karşı olan “uygulama (pratik)”, kuram tanımının çok sık çeliştiği bir sözcüktür. Tıbbın uygulamalı yanı insanları sağlıklı yapmaya çalışıyor iken tıbbi kuram, sağlık ve hastalık doğasını ve nedenleri anlamaya çalışıyor. Bu örnek tıpta kuram ve uygulamanın bir ayrımıdır. Bu iki olay birbiriyle ilişkilidir ancak hasta iyileştirmeden araştırma yapmak ya da bu iyileştirmenin nasıl olduğunu bilmeden bir hastayı iyileşirmek olanaklıdır.
Çağdaş bilimde, kuram, bilimsel kuram anlamı taşır ve bilimsel yöntem ile tutarlı bir biçimde yapılan ve çağdaş bilimin gerektirdiği ölçütlere uygun açıklamalardır. Kuram alanında bir bilim insanını anlamak için kuramının doğruluğunu olduğu gibi yanlışlığını da deneysel olarak kanıtlamak gerekir. Bilimsel kuramlarda bir şeyin hâla kanıtlanmamış olduğunu ya da düşüntülü olduğu varsayım sözcüğü ile belirtilir, kuram yaygın kullanımlarının tersine, bilimsel bilginin en güvenilir, titiz ve kapsamlı bir biçimidir. Bilimsel kuramlar kendi başına deneysel olarak sınanabilir. Varsayımlardan ve doğanın kesin koşulları altında nasıl davranış göstereceğini açıklayan bilimsel yasalardan ayrılırlar.
Bir kuram düzgüler ne üzerine ise varsayılabilir. Bu hedefleri, düzgüleri ve ölçünleri belirler.
Bir kuram bilgi tabanı oluşturabilir ve bu taban açıklayıcı modelleriyle uyuşmayabilir. Kuramsal yaklaşmak bu bilgi tabanını geliştirmektir.

Teori sözcüğü Türkçeye Fransızca théorie sözcüğünden geçmiş olup, bu sözcükse Fransızcaya Yunanca theoros 'gözlemci, izleyici' sözcüğünden geçmiştir. "Kuram" sözcüğü Türkçe 'kurmak' kökünden türetilmiştir.

Teori (θεωρία, theoria) sözcüğü Antik Yunan filozofisinden teknik terim olarak türetilmiştir. Günlük kullanımda kuram “dikkatlice bakmak, seyretmek” demekti. Teknik anlamı doğasal olayların kuramsal ve uzun uzun düşünülmüş açıklamalarına denk gelmektedir. Aynı doğasal filozoflar gibi dalgın ve düşüntülü anlayış içindeydiler ve aynı yetenekli yazıcı ve esnaflar gibi bilgiyi öğrenmenin pratik yolları aramaktaydılar. Kuram kelimesi İngilizcede 16. Yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Kuramın modern kullanımı gerçek anlamından türetilmiştir ancak yeni anlamlar da kazanmıştır. Yine de kuram gerçek anlamından temel alınarak doğanın düşünülmüş ve rasyonel yanımıdır.
İngiliz anlamına rağmen Yunancada daha olağan anlamları vardır. Görünen o ki θεωρία sözcüğü Yunan dilinde eski kayıtlara göre daha özel bir kullanıma sahiptir. Francis Comford “From Religion To Philosopy” kitabından Orphinclerin kuram sözcüğünü “tutkulu sempatik niyet” anlamında kullandıklarını öne sürmüştür.
Pisagor sözcüğün anlamını matematik ve bilimsel bilginin tutkulu sempatik niyeti olarak değiştirmiştir. Çünkü o böyle bir entelektüel takipçiliği varoluşun en yüksek mertebesine ulaşma yolu olarak kabul etmiştir. Pisagor'un yüksek bir mertebeye çıkmak için kuramı, duyguları ve bedensel arzuları bastırarak düşünmeyi sağlamaktır. Buna göre kuram kelimesine kesin anlamını veren Pisagor, klasik ve modern anlamından farklı olarak, doğal düşünce ve pratik olduğunu söylemiştir.

Kuramlar belirli bir konuyu anlamak açıklamak ve gelecekle ilgili tahminler yapmak için kullanılan analitik araçlardır. Çok sayıdaki çeşitli konularda kuramlar vardır, sanat ve bilim gibi. Resmi bir kuram belirli bir içeriğe uygulanarak dilsel bir anlam yüklenirse anlamlı olur. Farklı alanlardaki kuramlar doğal dille ifade edilir, ancak genel formları daima matematiksel mantığın resmi diliyle aynı anlama gelecek şekilde oluşturulurlar. Kuramlar matematiksel, sembolik veya normal dille ifade edilebilirler ancak genellikle rasyonel düşünce ya da mantık prensiplerini takip etmeleri beklenir.
Kuramlar tartışılan konu hakkında doğru önermelerle ilgili cümlelerle oluşturulurlar. Fakat bu cümlelerde herhangi birinin doğruluğu her zaman kuramın tamamına göre değişir (görecelidir). Bu yüzdendir ki bir kurama göre doğru olan bir önerme başka bir kurama göre yanlış olabilir. Buna göre “O çok kötü bir insan” önermesi kişinin kim olduğuna ve “kötü insan” kuramının ne olduğuna göre doğru ya da yanlış olarak kabul edilemez.
Bazen iki kuram tamamıyla aynı açıklama gücüne sahiptirler çünkü aynı tahminlerde bulunurlar. Bu kuramlara, çiftine ayırt edilemez kuramlar denir ve ikisi arasındaki seçim uygunluğa veya felsefi tercihe indirgenir.
Matematiksel mantıkta kuramlar formu resmi olarak incelenir, özellikle de model kuramında. Kuramlar matematikte incelendiğinde genellikle resmi bir dille ifade edilirler ve netice kuralları diye adlandırılan izlekler altında kapalı önermelerdir. Bunun özel bir durumu aksiyomatik kuramdır, aksiyomlardan ve netice kurallarından oluşur. Kuram ise bu aksiyomlara netice kurallarını uygulayarak türetilebilir. Uygulamalarda kullanılan kuramlar gözlemlenmiş görüngülerin alıntılarıdır ve sonuç olarak ortaya çıkan kuramlar gerçek dünyada karşımıza çıkan olaylarla örtüşürler. Göze çarpan örnekler arasında aritmetik(Sayılardan soyutlaşan kavramlar), geometri(uzay kavramları) ve olasılık(rastgelelik kavramı) sayılabilir.
Gödel'in tamamlanmama kuramı gösteriyor ki, doğal sayıların ifade edilebilindiği tutarlı hiçbir kuram onunla ilgili bütün doğru önermeleri içeremez. Sonuç olarak, bazı bilgi tanım kümeleri matematiksel kuram olarak tamamen ifade edilemez. Fakat bu kısıtlama hiçbir şekilde bilimsel bilgiyi resmîleştiren matematiksel kuramların oluşumuna ön aşama değildir.

Eğer kuramı destekleyen bir kanıt varsa ve bu kanıta karşıt bir kuram mevcutsa ve bu kuram kanıtlara dayanıyorsa: kuram belirsiz (aynı zamanda kuram bilgisinde belirsizlik de denebilir) olur. Belirsizlik epistemolojik kanıt ve sonuç arasındaki ilişkinin durumudur.

Eğer görüngü açıklamada ve öngörmede eski bir kuramdan daha iyi yeni bir kuram varsa yeni kuramın gerçekliği daha iyi açıkladığı inancında haklı olur. Buna kuramlar arası azalma denir çünkü eski kuramın terimleri yeni kuramınkilere azaltılabilir. Mesela, ışık, ses ve ısı ile ilgili geçmişte anladıklarımız bugün sırasıyla dalga sıkışmaları ve seyrelmeleri, elektromanyetik dalgalar ve moleküler kinetik enerji olarak azaltılmıştır. Birbiriyle ilişkilendirilen bu kuramlara interteoretik kimlikler denir. Eski bir kuramla yeni bir kuram bu şekilde paralelse aynı gerçekliği daha bütünsel bir şekilde açıkladığımız sonucuna varabiliriz.
Yeni bir kuramın yeni terimleri eski kuramların terimlerini azaltmıyorsa, bunun yerine tamamen yeni terimler koyuyorsa bu aslında interteoretik elemenin yanlış yorumlanmasıdır. Örneğin kalorik sıvıyla ilişkili olarak ısı transferi anlayışı ortaya koyan eskimiş bilimsel kuram ısının enerji kuramı ortaya konunca elenmiş oldu. Ayrıca phlogiston maddesinin yanıcı ve yıpratıcı materyallerden açığa çıktığı bir madde olduğu kuramı oksijenin reaktivitesi incelendiğinde elimine edilmiştir.

Deneysel veri içermeyen kuramların bilimsel ve felsefi düşünce alanında olduğu gibi farklılıkları bulunur. En azından bazı temel felsefi önermelerin açıklamalarının doğruluğu bilimsel-deneysel gözlemlerle kesin olarak sınanamaz.
Bazı çalışma alanları “kuram” olarak adlandırılır çünkü bunların amacı bir konuya alanın yaklaşımını açıklayan itirazlardır. Bu varsayımlar gerçek kuramın basit önermeleridir ve bu alanın beliti (aksiyom) olarak düşünülürler. Çoğunlukla bilinen örnekleri sayı kuramı ve set kuramıdır, yine de edebiyat kuramı, eleştirel kuram ve müzik kuramı da bazı çeşitleridir.

Felsefi kuramının çeşitlerinden birisi metakuramıdır. Metakuramı bir kuram hakkındaki konu ve meselelerle ilgilidir. Kısaca metakuramı bir kuram hakkındaki bir başka kuramdır. Metakuramlar diğer kuramların üst kuramlarıdır.

Politik kuramlar yasa ve hükûmet hakkındaki etik kuramlardır. Politik kuram konusunu genel bakış, özel etik, politik inanç ve tutum ya da siyasetten alır.

Buna göre bir kuramı desteklemek için belirtilen mevcut kanıtların ışığında, ona zıt ve onunla tutarsız bir rakip kuram vardır.

Bilimde kuram, genel gerçeklerin tekrarlanarak kabul gören gözlem ve deneyleri baz alınarak doğal dünyanın bazı görünüşlerinin iyi doğrulanmış açıklamalarıdır. Kuramlar aynı zamanda kesinlikle uzak düşüncelerle uyuşmalıdır, çürütülebilir tutarlı doğru bir bilimsel araştırma yapma yeteneği ve birçok bağımsız kaynaktan güçlü bir delil lehine kuram üretmek gibi.
Bilimsel kuramın kuvveti çeşitli görüngülere göre çürütülebilir tahminler üretme yeteneğine göre ölçülebilir. Kuramlar daha çok delil toplandıkça geliştirilebilir (ya da daha iyisiyle yer değiştirilebilir): bu doğruluk artışı bilimsel bilgide artışa neden olur. Bilim adamları teknolojiyi keşfetmek, bir hastalığı tedavi etmek yani bilimsel bilgiyi ileri taşımak için kuramı bir dayanak olarak kullanır.

Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilim Akademisi bilimsel kuramları şöyle tanımlar:
Kuramın resmi bilimsel tanımı kelimenin gündelik anlamından oldukça farklıdır. Doğanın geniş bir bölümünün kapsamlı açıklamalardan geldiğini destekler. Birçok bilimsel kuramın onları değiştir

Termodinamik; ısı, iş, sıcaklık ve enerji arasındaki ilişki ile ilgilenen bilim dalıdır. Basit bir ifadeyle termodinamik, enerjinin bir yerden başka bir yere ve bir biçimden başka bir biçime transferi ile ilgilenir. Bu süreçteki anahtar kavram; ısının, belirli bir mekanik işe denk gelen bir enerji biçimi olmasıdır.

Termodinamik kavramı, Yunanca: thermos (ısı) ve Yunanca: dynamic (enerji) kelimelerinden türetilmiştir. Bazı Türkçe kaynaklarda ısıl devingi olarak da geçer. Enerji, ısı, iş, entropi ve ekserji gibi fiziksel kavramlarla ilgilenir. Termodinamik yasalarının istatistiksel mekanikten türetilebileceği gösterilmiştir.

Termodinamik her ne kadar sistemlerin madde ve/veya enerji alış-verişiyle ilgilense de, bu işlemlerin hızıyla ilgilenmez. Bundan dolayı aslında termodinamik denilirken, denge termodinamiği kastedilir. Bu yüzden termodinamiğin ana kavramlarından biri "quasi-statik" (yarı-durağan) adı verilen, idealize edilmiş "sonsuz yavaşlıkta" olaylardır. Zamana bağlı termodinamik olaylarla, denge halinde olmayan termodinamik ilgilenir.
Termodinamik yasaları çok genel bir geçerliliğe sahiptirler ve karşılıklı etkileşimlerin ayrıntılarına veya incelenen sistemin özelliklerine bağlı olarak değişmezler. Yani bir sistemin sadece madde veya enerji giriş-çıkışı bilinse dahi bu sisteme uygulanabilirler.

Bu değişkenler genellikle sistemin ya kendisini ya da çevre koşullarını tarif etmek için kullanılır. En çok kullanılanlar ve simgeleri şunlardır:

Mekanik değişkenler:
Basınç: P
Hacim: V
İstatistiksel değişkenler:
Sıcaklık: T
Entropi (düzensizlik): S
Mekanik değişkenler, temel klasik veya parçacık fiziği tanımlarıyla tarif edilebilirken, istatistiksel değişkenler sadece istatistiksel mekanik tanımlarıyla anlaşılabilir.
Termodinamiğin çoğu uygulamasında, bir ya da daha çok değişken sabit tutulurken diğer değişkenlerin bunlara göre nasıl değiştiği incelenir ve bu da sistemin matematiksel olarak (n sabit tutulmayan değişkenlerin sayısı olmak üzere) n boyutlu bir uzay olarak tarif edilebileceği anlamına gelir. İstatistiksel mekaniği fizik yasalarıyla birleştirerek, bu değişkenleri birbirleri cinsinden ifade edecek "durum denklemleri" yazılabilir. Bunların en basit ve en önemli olanlarından biri ise ideal gaz yasasıdır.

  
    
      
        P
        ⋅
        V
        =
        n
        ⋅
        R
        ⋅
        T
      
    
    {\displaystyle P\cdot V=n\cdot R\cdot T}
  

Bu denklemde R evrensel gaz sabiti'dir. Ayrıca istatistiksel mekanik terimleriyle bu denklem şöyle yazılır:

  
    
      
        P
        ⋅
        V
        =
        N
        ⋅
        k
        ⋅
        T
      
    
    {\displaystyle P\cdot V=N\cdot k\cdot T}
  

Bu denklemde de k Boltzmann sabiti'dir.

Termodinamik değişkenler vasıtasıyla dört tane termodinamik potansiyel tanımlanabilir:

Entalpi, özel bir fonksiyondur. Basınç sabit olduğu zaman bize ısıyı verir.
Bu dört potansiyelin diferansiyel denklemlerini ve zincirleme türev kuralını kullanarak bu dört potansiyel, değişkenler ve birbirleri cinsinden yazılabilir:

  
    
      
        E
        =
        H
        −
        P
        ⋅
        V
        =
        A
        +
        T
        ⋅
        S
      
    
    {\displaystyle E=H-P\cdot V=A+T\cdot S}
  

  
    
      
        A
        =
        E
        −
        T
        ⋅
        S
        =
        G
        −
        P
        ⋅
        V
      
    
    {\displaystyle A=E-T\cdot S=G-P\cdot V}
  

  
    
      
        G
        =
        A
        +
        P
        ⋅
        V
        =
        H
        −
        T
        ⋅
        S
      
    
    {\displaystyle G=A+P\cdot V=H-T\cdot S}
  

  
    
      
        H
        =
        G
        +
        T
        ⋅
        S
        =
        E
        +
        P
        ⋅
        V
      
    
    {\displaystyle H=G+T\cdot S=E+P\cdot V}
  

İki sistem birbirleri ile etkileşim halinde oldukları halde, durumları değişmeden kalıyorsa bu iki sistem birbirleri ile dengededir denilir. Eğer iki sistem etkileşime açık oldukları halde, aralarında mekanik etkileşimle olan enerji transferi (iş) dışında net enerji transferi (ısı geçişi) yoksa, bu iki sistem birbirleri ile ısıl dengededirler. Sıfırıncı yasa şöyle der:

Eğer A ve B sistemleri birbirleri ile ısıl dengede ise, A sistemi ile ısıl dengede olan bir C sistemi, B sistemi ile de ısıl denge durumundadır.
Bu denge durumu, sıcaklık olarak tanımlanır. Yani her sıcaklık derecesi, farklı bir denge durumunu temsil eder. Bu durum:
TA=TB=TC şeklinde formülize edilir.
1931 yılında Ralph H. Fowler tarafından tanımlanan bu yasa, temel bir fizik ilkesi olarak karşımıza çıktığından, doğal olarak 1. ve 2. yasalardan önce gelmek zorunluluğu doğmuş ve sıfırıncı yasa adını almıştır.
Bu yasanın uygulanışına örnek olarak termometreler verilebilir. Termometre "üçüncü sistem" olarak kullanılır ve bir sıcaklık ölçeği oluşturulmasına imkân verir.

Termodinamiğin birinci yasası "enerjinin korunumu" olarak da bilinir. Bu yasaya göre:

Bir sistemin iç enerjisindeki değişim miktarı, o sisteme ilave edilen ısı miktarı ile sistemin çevresine uyguladığı iş arasındaki farka eşittir.
Bu durum şöyle gösterilir:

U2 – U1 = Q – W
Enerji yoktan var edilemez ve yok edilemez sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Bir sistemin herhangi bir çevrimi için çevrim sırasında ısı alışverişi ile iş alışverişi aynı birim sisteminde birbirlerine eşit farklı birim sistemlerinde ise birbirlerine orantılı olmak zorundadır. Bu ifadelerin yapılan deneylerle doğruluğu gözlenmiştir fakat ispat edilememektedir. Bütün bu ifadeler matematiksel olarak çok daha kolay ifade edilebilir.
Aşağıdaki formüllerde

Q = çevrim boyunca net ısı alışverişini
W = çevrim boyunca net iş alışverişini
göstermektedir. Çevrim de şu şekilde gösterilmiştir:

Şimdi bu şekilde sistemin herhangi iki hali görünüyor yani 1 ve 2 nolu noktalar. Hal değişimleri ise A, B, C çizgileriyle sağlansın. Ok yönleri de hal değişimlerinin olacağı yönler. Şimdi hal değişimleri 1A2 ve 1B2 ise 2C1 ilk hale dönülen durumdur. Şimdi çevrimleri kurgulayalım elimizde 1A2C1 ve 1B2C1 çevrimleri var:

1A∫2.δ.Q + 2C∫1.δ.Q = 1A∫2.δ.W + 2C∫1.δ.W (1A2C1 çevrimi) (a denklemi)
1B∫2.δ.Q + 2C∫1.δ.Q = 1B∫2.δ.W + 2C∫1.δ.W (1B2C1 çevrimi) (b denklemi)
1A2C1 ve 1B2C1 çevrimleri birbirlerine eşittir. Termodinamiğin 1. kanunu uygulandığında a ve b denklemleri ortaya çıkar b denklemi a denkleminden çıkarırsak c denklemi bulunur.

1A∫2 (δQ - δW) = 1B∫2(δQ - δW)  (c denklemi)
1A2 ve 1B2 aynı haller arasında herhangi iki hal değişimi olduğundan δQ – δW ifadesinin 1-2 noktası arasındaki bütün hal değişimleri için bağımsız olduğu söylenebilir. Bunların farkı nokta fonksiyonudur ve tam diferansiyeldir. Bu sisteme has bir özellik olup sistemin enerjisidir ve E ile gösterilir (E=δQ-δW) sonsuz küçük hal değişimi için bu formülün integrali alınırsa;

Q1-2 : Sistemin hal değişimindeki ısı alışverişi
W1-2 : Sistemin hal değişimindeki iş alışverişi
E1 : Sistemin ilk haldeki enerjisi ve
E2 : Sistemin son haldeki enerjisi
olmak üzere;

Q1-2 – W1-2 = E2 – E1
formülü çıkar. Termodinamikte enerji, maddenin yapısına bağlı iç enerji ve koordinat eksenlerine bağlı olan kinetik enerji (EK) ve potansiyel enerji (EP) olarak ayrılabilir;

E = U + EK + EP
Sistemin herhangi bir hal değişimindeki enerjisi de;

Q1-2 – W1-2 = E2 – E1 = (U2 – U1) + (1/2) m (V22 – V12) + m g (h2 – h1)
U: iç enerji
m: kütle
V: hız
g: yerçekimi ivmesi
h: yükseklik

Termodinamiğin ikinci yasası şu şekildedir:

Isı, soğuk bir bölgeden sıcak bir bölgeye kendiliğinden akamaz; başka bir deyişle, belirli bir sıcaklık derecesindeki ısı, tamamen işe dönüşemez.
Bunun bir sonucu olarak, kapalı bir sistemin entropisi zaman içerisinde en yüksek değerine ulaşır. Yani, tüm kapalı sistemler bir denge hâline ulaşmaya meyleder ve bu denge hâlinde entropi en yüksek düzeyde iken iş yapabilecek enerji miktarı sıfırdır. Bu ileri-geri asimetrik süreç fizikte "zaman oku" denen kavramın oluşturulmasına neden olmuştur.
Bir ısı kaynağından ısı çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkânsızdır. (Kelvin-Planck Bildirisi)
Verim asla 1'den büyük olamaz. Dolayısıyla tek kaynaktan ısı alarak çalışan bir makine yapmak olası değildir.
Soğuk bir cisimden sıcak bir cisme ısı akışı dışında bir etkisi olmayan bir işlem elde etmek imkânsızdır. (Clausius Bildirisi)
Termal olarak izole edilmiş büyük bir sistemin entropisi hiçbir zaman azalmaz (bkz: Maxwell'in Cini). Ancak mikroskopik bir sistem, yasanın dediğinin tersine entropi dalgalanmaları yaşayabilir (bkz: Dalgalanma Teoremi). Aslında, dalgalanma teoreminin zamana göre tersinebilir dinamik ve nedensellik ilkesinden çıkan matematiksel kanıtı ikinci yasanın bir kanıtını oluşturur. Mantıksal bakımdan ikinci yasa bu şekilde aslında fiziğin bir yasasından ziyade göreli olarak büyük sistemler ve uzun zamanlar için geçerli bir teoremi haline gelir. Ludwig Boltzmann tarafından tanımlanmıştır. Sisteme dışarıdan enerji verilmediği sürece düzenin düzensizliğe düzensizliğin de kaosa dönüşeceğini anlatır. Kırık bir bardağın durup dururken veya kırarken harcanan enerjiden daha azı kullanılarak eski haline döndürülemeyeceği örneği verilir klasik olarak. Yine aynı şekilde devrilen bir kitabı düzeltmek için devirirken harcanan enerjiden fazlasını kullanmak gerekir, potansiyel enerjinin bir kısmı ısıya dönüşmüştür ve geri getirilemez. Aynı zamanda Evren'deki düzensizlik eğilimini de anlatır. Düzensizlik eğilimini anlatırken entropi kelimesini kullanır. Yunanca, en = İngilizcedeki 'in' gibidir, önüne geldiği kelimeye -de, -da eki verir ve tropos = yol kelimesinin çoğulu olan 'tropoi' (tropi diye telaffuz edilir) kelimesinden. Yani; "yolda").

Düzensizlik ya değişmez ya da artar. Örnek olarak difüzyon verilebilir. Ayrı duran maddeler bir arada olandan daha düzenlidir ve kendiliğinden karışmış sıcak ve soğuk sudan oluşmuş ılık suyun, bir daha sıcak ve soğuk diye ayrılması imkânsızdır.
Eskime, yaşlanma, yıllanma gibi eylemlerin neden

Termodinamik yasaları, termodinamiğin temelini oluşturan dört yasadır. Termodinamik proseslerdeki ısı ve iş transferlerinin yapısını tanımlar.
Termodinamik yasaları, çok genel bir geçerliliğe sahiptir ve karşılıklı etkileşimlerin ayrıntılarına veya incelenen sistemin özelliklerine bağlı olarak değişmez. Yani bir sistemin sadece madde veya enerji giriş-çıkışı bilinse dahi bu sisteme uygulanabilir.

1931 yılında Ralph H. Fowler tarafından tanımlanan bu yasa; temel bir fizik ilkesi olarak karşımıza çıktığı ve doğal olarak termodinamiğin 1. ve 2. yasalarından önce gelme zorunluluğu doğduğu için "sıfırıncı yasa" adını almıştır.
Termodinamiğin bu en basit yasasına göre eğer iki sistem, birbiriyle etkileşim içerisindeyken aralarında ısı veya madde alışverişi olmuyorsa bu sistemler, termodinamik dengededir. Sıfırıncı yasa şöyle der:

Eğer A ve B sistemleri, termodinamik dengedeyse ve B ve C sistemleri de termodinamik denge içerisindeyse; A ve C sistemleri de termodinamik denge içerisindedir.
Daha basit bir ifadeyle farklı sıcaklıklara sahip iki cisim arasında ısı alışverişine dayalı bir temas olursa sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır. İşin temelinde, iki farklı sıcaklığa sahip iki cisim arasında gerçekleşen ısı akışının sıcak cisimden soğuk cisme doğru gerçekleştiği gerçeği yatar. Bazı soğuk cisimlerin sıcak, bazı sıcak cisimlerin de soğuk algılanması mümkündür. Örneğin –30° sıcaklık, kategorik olarak soğuk sınıfında düşünülebilirse de  –50°ye göre daha sıcaktır. Isı akışının soğuktan sıcağa doğru olmayışının temeli şudur: Sıcaklık; malzeme atomlarının -daha doğrusu elektronlarının- kinetik enerjisine etki eden bir faktördür. Elektronlar, her zaman temel enerji seviyesinde olacak şekilde davranış gösterir. Kinetik enerjilerinin fazlasını aktarma ve temel enerji seviyesine dönme isteği hâkimdir. Sıcaklık, malzeme içinde atomların titreşmesi ile iletilir. Bu nedenledir ki ısı akışı, sıcak cisimden soğuk cisme doğru gerçekleşir.

Bir sistemin iç enerjisindeki değişim: sisteme verilen ısı ile, sisteme çevre tarafından uygulanan iş toplamıdır.

U2 – U1 = Q + W
Bu yasa "enerjinin korunumu" olarak da bilinir. Enerji, yoktan var edilemez; var olan enerji de yok edilemez; sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Bir sistemin herhangi bir çevrimi için çevrim sırasında ısı alışverişi ile iş alışverişi aynı birim sisteminde birbirlerine eşit farklı birim sistemlerinde ise birbirlerine orantılı olmak zorundadır. Bu ifadelerin yapılan deneylerle doğruluğu gözlenmiştir fakat ispat edilememektedir. Bütün bu ifadeler matematiksel olarak çok daha kolay ifade edilebilir.
Aşağıdaki formüllerde 

Q = çevrim boyunca net ısı alışverişini
W = çevrim boyunca net iş alışverişini
göstersin. Ama bir de çevrime ihtiyaç duyuyoruz şimdi onu da basit olarak çizelim, 
 
Şimdi bu şekilde sistemin herhangi iki hâli görünüyor yani 1 ve 2 nolu noktalar. Hâl değişimleri ise A, B, C çizgileriyle sağlansın. Ok yönleri de hâl değişimlerinin olacağı yönler. Şimdi hâl değişimleri 1A2 ve 1B2 ise 2C1 ilk hâle dönülen durumdur.
Şimdi çevrimleri kurguluyalım elimizde 1A2C1 ve 1B2C1 çevrimleri var:

1A∫2.δ.Q + 2C∫1.δ.Q = 1A∫2.δ.W + 2C∫1.δ.W (1A2C1 Çevrimi ) (a denklemi)
1B∫2.δ.Q + 2C∫1.δ.Q = 1B∫2.δ.W + 2C∫1.δ.W (1B2C1 Çevrimi ) (b denklemi)
1A2C1 ve 1B2C1 çevrimleri birbirlerine eşittir. Termodinamiğin 1. yasası uygulandığında a ve b denklemleri ortaya çıkar b denklemi a denkleminden çıkarırsak c denklemini buluruz.

1A∫2 (δ.Q - δ.W ) = 1B∫2(δ.Q - δ.W )  (c denklemi)
1A2 ve 1B2 aynı hâller arasında herhangi iki hâl değişimi olduğundan δQ – δW ifadesinin 1-2 noktası arasındaki bütün hâl değişimleri için bağımsız olduğu söylenebilir. Bunların farkı nokta fonksiyonudur ve tam diferansiyeldir. Bu sisteme has bir özellik olup sistemin enerjisidir ve E ile gösterilir (E=δQ-δW) sonsuz küçük hâl değişimi için bu formülün integrali alınırsa;

Q1-2 : Sistemin hâl değişimindeki ısı alışverişi
W1-2 : Sistemin hâl değişimindeki iş alışverişi
E1 : Sistemin ilk hâldeki enerjisi ve
E2 : Sistemin son hâldeki enerjisi
olmak üzere;

Q1-2 – W1-2 = E2 – E1
formülü çıkar. Termodinamikte enerji, maddenin yapısına bağlı iç enerji ve koordinat eksenlerine bağlı olan kinetik enerji (EK) ve potansiyel enerji (EP) olarak ayrılabilir;

E = U + EK + EP
Sistemin herhangi bir hâl değişimindeki enerjisi de;

Q1-2 – W1-2 = E2 – E1 = (U2 – U1) + (1/2) m (V22 – V12) + m g (z2 – z1)
U: iç enerji
m: kütle
V: hız
g: yerçekimi ivmesi
z: yükseklik

Birçok alanda uygulanabilen ikinci yasa şöyle tanımlanabilir:

Bir ısı kaynağından ısı çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkânsızdır. (Kelvin-Planck Bildirisi)
ya da
Soğuk bir cisimden sıcak bir cisme ısı akışı dışında bir etkisi olmayan bir işlem elde etmek imkânsızdır. (Clausius Bildirisi)
Termal olarak izole edilmiş büyük bir sistemin entropisi hiçbir zaman azalmaz (bkz: Maxwell'in Cini). Ancak mikroskopik bir sistem, yasanın dediğinin tersine entropi dalgalanmaları yaşayabilir (bkz: Dalgalanma Teoremi). Aslında, dalgalanma teoreminin zamana göre tersinebilir dinamik ve nedensellik ilkesinden çıkan matematiksel kanıtı ikinci yasanın bir kanıtını oluşturur. Mantıksal bakımdan ikinci yasa bu şekilde aslında fiziğin bir yasasından ziyade göreli olarak büyük sistemler ve uzun zamanlar için geçerli bir teoremi hâline gelir. Ludwig Boltzmann tarafından tanımlanmıştır. Sisteme dışarıdan enerji verilmediği sürece düzenin düzensizliğe düzensizliğin de kaosa dönüşeceğini anlatır. Kırık bir bardağın durup dururken veya kırarken harcanan enerjiden daha azı kullanılarak eski hâline döndürülemeyeceği örneği verilir klasik olarak. Yine aynı şekilde devrilen bir kitabı düzeltmek için devirirken harcanan enerjiden fazlasını kullanmak gerekir, potansiyel enerjinin bir kısmı ısıya dönüşmüştür ve geri getirilemez. Aynı zamanda evrendeki düzensizlik eğilimini de anlatır. Düzensizlik eğilimini anlatırken entropi kelimesini kullanır. Yunanca, en = İngilizcedeki 'in' gibidir, önüne geldiği kelimeye -de, -da eki verir ve tropos = yol kelimesinin çoğulu olan 'tropoi' (tropi diye telaffuz edilir) kelimesinden. Yani; "yolda").

Düzensizlik ya değişmez ya da artar. Örnek olarak difüzyon verilebilir. Ayrı duran maddeler bir arada olandan daha düzenlidir ve kendiliğinden karışmış sıcak ve soğuk sudan oluşmuş ılık suyun, bir daha sıcak ve soğuk diye ayrılması imkânsızdır.
Eskime, yaşlanma, yıllanma gibi eylemlerin nedenidir.
En düzensiz enerji ısıdır ve bir gün gelecek bütün enerji ısı olacaktır ve bu da evrenin sonu demektir.
İleri sürülecek teoriler termodinamiğin 2. yasasıyla çelişmemelidir.
Entropi iş yapma yeteneği olmayan enerji olarak da tanımlanır. İki cam balona farklı sıcaklıklarda gaz, cam balonlar arasına da bir pervane konacak olursa ilk başta pervanenin döndüğünü görülecektir. Fakat sonra entropi arttığı için pervanenin dönmesi duracaktır.
Spor yapmak için bir parkta 100 metrelik bir koşu yapıldığını, 100 metrenin sonunda yorulup koşamayacak hâle gelindiğini ve bir yere oturulduğu düşünülecek olursa koşarken harcanmış olan ve bir daha kazanılamayacak olan enerjiye entropi denir.
Sistemin düzensizliği arttıkça artan herhangi bir fonksiyon rahatça entropi fonsiyonu olabilir. Örneğin bir bardak suyumuz olduğunu ve bunun içine bir damla mürekkep damlatıp gözlediğimizi düşünelim ve içeride neler olduğunu hayal etmeye çalışalım. Mürekkep molekülleri başlangıçta kısa bir süre bir arada bekleştikten sonra su içine dağılmaya başlayacaklardır. Çünkü kendilerine çarpan su molekülleri tarafından değişik yönlere itileceklerdir (su ve mürekkep maddelerinin kimyasal bağlarının birbirlerini itmeye elverişli olmalarından dolayı). Şimdi de olağanüstü bir bilgisayarın, sistemin bütün mümkün durumlarını sayabildiğini düşünelim. Sistemin bir durumu denildiğinde anlamamız gereken şey bir molekülün belirli bir koordinata ve belirli bir hıza; bir başka molekülun bir başka belirli koordinata ve hıza sahip olduğu konfigürasyondur. Bardaktaki mürekkep örneğinde bu tür durumların sayısının çok fazla olduğu açıktır. Zira bunların çok büyük bir kısmı mürekkebin moleküllerinin bardak içinde oraya buraya rastgele dağıldığı, düzensiz, yani yüksek entropili durumlara karşılık gelirler. Bizim algıladığımız düzeyde bunların hepsi homojen durumlardır. Çünkü karışıma baktığımızda o molekülün burada, bir başkasının şurada olmasına aldırmadan, mürekkebin homojen olarak dağıldığını söyleyebiliriz. Yani olağanüstü sayıda farklı mikroskopik durum tek bir makroskobik duruma, yani homojen duruma karşılık gelir.
Aslında sistemler bozulmamakta, enerji değişimi bazında en kararlı hâli almaya çalışmaktadırlar. Hayatın anlamı da budur, yaşam entropi yollarından biridir, şekerin çaya çok daha çabuk karışmasını sağlayan kaşık işlevindedir.
Kapalı bir sistemde entropi her zaman artar. Kapalı sistem kısmı çok önemlidir. Sisteme enerji vermek suretiyle entropisi azaltılabilir. Dünya kapalı bir sistem değildir. Güneşten sürekli olarak enerji akmaktadır dünyaya ve düzeni bu sağlar.
"Parçacık sayısı sonsuza giderken olması en muhtemel olan şey olur": Havaya bir miktar bozuk para atılsa hepsinin tura gelme ihtimali yalnızca birdir. Biri dışında hepsinin tura gelme ihtimali daha çoktur. Yarısının yazı, yarısının tura gelme ihtimali daha da çoktur.İşte bu sonuncusu maksimum entropiye sahip olan sistemdir. Sonuç olarak entropinin artması, sistemin muhtemel olmayan durumdan daha çok muhtemel olan duruma doğru gitmesi demektir. İçinde bulunulan odadaki moleküllerin hepsinin odanın sağ köşesindeki bir noktaya toplanması mümkünse de bu koşulu sağlayan yalnızca bir konfigürasyon vardır. Oysa atomların odanın her yerine eşit dağıldığı daha çok konfigürasyon vardır.

Bu yasa neden bir maddeyi mutlak sıfıra kadar soğutmanın imkânsız olduğunu belirtir:

Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça bütün hareketler sıfıra yaklaşır.
Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça, bir sistemin entropisi bir sabite yaklaşır. Bu sayının sıfır değil de bir sabit olmasının sebebi, bütün hareketler durmasına ve b

Termodinamiğin (Isıl devinimin) ikinci yasası, izole sistemlerin entropisinin asla azalamayacağını belirtir. Bunun sebebini izole sistemlerin termodinamik dengeden (maksimum entropi aşaması) spontane olarak oluşmasıyla açıklar. Buna benzer olarak sürekli çalışan makinelerin ikinci kanunu imkânsızdır.
Termodinamiğin ikinci yasası deneysel olarak bir ısı bilgisi önermesi olarak kabul edilir fakat bu yasa altında yatan istatistiksel kuantum mekaniğiyle anlaşılabilir ve açıklanabilir. İstatiksel mekanik literatüründe entropi, makroskopik evrelerde mikroskobik gruplaşmaların ölçümü olarak ifade edilir. Çünkü ısıbilgisinin denge, dengede olmayan duruma göre büyük miktarda mikroskopik dizilişe sahiptir. Bu maksimum entropiye sahiptir ve ikinci yasayı takip eder çünkü düzensiz yalnız değişim kısmen sistemin ısı bilgisinin dengesini geliştirmesini sağlar.
Zamana bağlı bir ifade olarak; sıcaklık, basınç ve kimyasal potansiyel ısı bilgisi dengeye doğru izole edilmiş ve yerçekiminin önemsiz olduğu sistemde azalır.
İkinci yasa farklı birçok şekilde açıklanabilir ama ilk formülasyon 1824 yılında Fransız bilim insanı Sadi Carnot tarafından yazılmıştır. İkinci yasanın ilk ifadeleri yalnızca yatay düzlemde (yerçekimsiz alanda) doğrudur. 
İkinci yasa, iç enerji U'ya eşit olarak kapsamlı özelliklerin (Kütle, hacim, entropi) fonksiyonu olarak yazılabilir.

Termodinamiğin birinci yasası, termodinamik enerjinin (iç enerji olarak da bilir bütün ısı bilgisi sistemler bilinmeyen klasik mekanikler hariç) basit tanımını ve doğadaki enerji korunumunu sağlar.
Birinci yasadaki enerji konsepti doğal süreçteki gözlemleri hesaplayamaz. Örneğin ısı her zaman istemsizce yüksek sıcaklıktan düşük sıcaklığa doğru akar (dışarıdan iş yapılmadığı sürece). Birinci yasa başlangıç ve son durumlardaki değişimin simetrik olduğunu açıklar. Bunun açıklanmasındaki anahtar durum termodinamiğin ikinci yasası boyunca yeni fiziksel özelliğin tanımı entropidir. 
Tersine çevrilebilir durumda, entropideki sonsuz küçük artış (dS), ısı transferindeki sonsuz küçük değişimin (δQ) kapalı sistemdeki sıcaklığa (T) bölümümden elde edilebilir.

  
    
      
        d
        S
        =
        
          
            
              δ
              Q
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle dS={\frac {\delta Q}{T}}\!}
  

Korunumlu entropi sistemindeki iç ısıbilgisi denge zamana bağlı değildir. Korunumlu sistem birbirinden ayrılmış başlangıç sistemlerden oluşur ama hepsi kendi dengesine sahiptir. Parçacıklar tekrar hareket ettirilirse önceki sistemler genel bir etkileşim içinde olacaktır ve kendi yeni son ısı bilgisi sistemini oluşturacaktır. Başlangıç entropiler son entropilerden azdır. Eğer başlangıç entropilerinin hepsi aynı değerdeyse, başlangıç ve son entropileride aynı olacaktır.
Vücuttaki temel denge başkasıyla, kesinlikle birçok ampirik sıcaklık ölçüsü vardır. Isı bilgisi sistemin arasındaki temel denge eşit derecelerde sonlanır. Isı bilgisinin başlangıç yasası, kısa durumlarda iki ortamın aynı derecelerde recogne etmesine izin verir.
İkinci kural, ünlü bir sıcaklık ölçeğine izin verir. Bu ölçek kesin, Isı bilgisi sıcaklık ve herhangi bir özel, bağımsız ısıbilgisi sistemin özelliklerini tanımlar.
Isı bilgisinin 2. Kuralı birçok özgül yolla açıklanabilir.
Bunların en önemlilerin durumu: “Rudolph Clausius” (1854), “Lord Kelvin” (1851) ve “Constantin Carathéodory” (1909) tarafından açıklanmıştır. Bu ifadeler, kesin süreçlerin olanaksızlığı ilkesine dayanarak genel fizik terimlerine dayanır. Clausius'un ve Kelvin'in açıklamaları eşdeğer olarak kabul edilir.

Isı bilgisinin 2. Yasasının tarihsel kökeni Carnot prensibidir. Bu prensibi, Carnot makinesi döngüsünü gösterir. Carnot makinesi; ısı ve iş aktarımlarının birbiri içinde sürekli kendi iç ısı bilgisi dengede almasını düzenler. Bu makine, ısı makinelerinin verimliliğiyle ilgilenen mühendislerin ilgisini çeker, idealize edilmiş bir aygıttır. Carnot's prensibi, klasik teorisi ciddice anlaşıldıktan sonra ve termodinamiğin 1. kanununun ve entropinin matematiksel izahından önce tanıtılmıştır. 1. Kanunun yorumlanması. Termodinamiğin 2. Kuralının anlaşılmasını kolaylaşmıştır. Bu, bugün için bile hâlâ geçerlidir.

Quasi-statik veya tersinir Carnot döngüsünün verimliliği, sadece iki ısı kaynağının sıcaklığına ve çalışan kaynağın serbestliğine bağlıdır. Bir Carnot makinesi, bu iki sıcaklığın kullanılmasıyla en verimli şekilde kullanılabilir.

Alman bilim insanı Rudolf Clausius, ısı ve iş aktarımlarını inceleyerek, ısı bilgisinin 2. Yasasını kurmuş oldu. (1850) onun bu yasayı açıklaması "Clausius ifadesi" olarak bilinir: (1854 Almanya) 

Isı, hiçbir zaman soğuk bir cisimden ılık bir cisme bir takım değişiklikler olmadan geçmez.
Isı, sıcak bölgelerden soğuk bölgelere aniden ve iş yapmadan geçemez. Bu, sıradan bir donma olayıyla kanıtlanabilir. Bir dondurucu içinde, ısı soğuktan sıcağa ve sadece dışarıdan bir kuvvet uygulandığında geçebilir.

Lord Kelvin 2. kanunu şu şekilde ifade etmiştir:

Donuk materyal aracılığıyla, etrafındaki en soğuk nesne vasıtasıyla soğutulmuş herhangi bir maddeyi türetmek imkansızdır.

1926'da, Max Planck termodinamik temelleri hakkında önemli bir makale yazdı.

Bu makaleyle kapalı sistemlerdeki iç enerjinin bir isochosic adiabatic süreçle arttığını gösterdi.
Bu formülasyon, ısı ve sıcaklıktan ya da entropiden bahsetmedi ve dolaylı olarak bu kavramlara bağlı değildi; fakat 2. Kanunun içeriğini taşıyordu. Bağlı olduğu ifade: “sürtünme kuvveti asla pozitif iş yapamaz”dı. Planck, kelimelerin eski biçimlerini kullanarak şunu yazdı: “Isının sürtünme tarafından üretimi tersinir değildir.” 

Constantin Caratheodory, ısı bilgisi saf matematiksel aksiyomlara bağlı olarak formüle etti. Onun 2. Kanunla ilgili ifadesi "#Caratheodory_prensibi" olarak bilinir.

Caratheodory adyabatik erişebilirlik kavramını ilk kez tanımladı ve klasik ısı bilgisinin alt kategorilerini sınıflandırdı.
Bunlar “geometrik ısıbilgisi” olarak adlandırılır ve enerjinin quasi-statik olarak transferinin miktarı prensibini taktik Eder. (Çünkü ısı holonomic bir süreçtir. 
  
    
      
        δ
        Q
        =
        T
        d
        S
      
    
    {\displaystyle \delta Q=TdS}
  
.)
Caretheodory'nin Prensibi 2. Kanunu ifade Eder ve Clausius ya da Kelvin-Planck ifadesine eşdeğerdir. 2. Kanunun tüm içeriğini almak için Caratheodory Prensibi, Planck Prensibi ne ihtiyaç duyar. Isokharic iş, her zaman başta kendi iş ısı bilgisi denkliğine sahip kapalı sistemin iç enerjisini artırır.

Bir motorun Kelvin ifadesiyle çalıştığını düşünelim. Mesela biri ısıyı tüketiyor ve bunu bütünüyle bir “işe dönüştürüyor. Bu yeni yapılmış makinenin net ve biricik etkisi iki motor içerir. Aktarılmış ısı:

  
    
      
        Δ
        Q
        =
        Q
        
          (
          
            
              
                1
                η
              
            
            −
            1
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \Delta Q=Q\left({\frac {1}{\eta }}-1\right)}
  

Sonuç olarak Kelvin ifadesinin aykırılığı, Clausius ifadesinin aykırılığı anlamına da gelir; yeni Clausius ifadesi, Kelvin ifadesini de ima eder. Bunu ayrı şekilde Kelvin ifadesi, Clausius ifadesini ima Eder şekilde de bulabiliriz. Bu yüzden bu iki ifade eşdeğerdir.

Yerçekimsiz sistemlerde, nesne her zaman pozitif ısı kapasitesine sahiptir; bu da sıcaklığın enerji ile yükseleceği anlamına gelir. Bu yüzden, enerji yüksek sıcaklıktaki nesneden düşük sıcaklıktaki nesneye geçtiğinde kaynak sıcaklık düşer. Buna rağmen lavabo sıcaklığı yükselir. Sonuç olarak; sıcaklık farklılıkları zamanla azalma eğilimindedir.
Ancak, bu yerçekimi kuvvetinin önemli olduğu sistemlerde her zaman geçerli olan bir durum değildir. Kara delikler en göze çarpan örneklerdir ve teoriye göre kara delikler negatif ısı kapasitesine sahiptirler. Kara deliklerin büyüklükleri arttıkça, sahip oldukları enerji de artar ama sıcaklıkları düşer. Sonuç olarak, samanyolundaki süper büyük kara deliğin sıcaklığı 10-4K varsayılır, bu sıcaklık kozmik mikrodalga arka plan sıcaklığı olan 2,7 K'den çok düşüktür, fakat bu kara deliğin düşük olan sıcaklığı daha çok azalır çünkü kozmik mikrodalga arka plan fotonlarını absorbe ettiğin için kütlesi artar. Bu yüzden yerçekiminin olduğu ortamlarda kütle ve enerji eşit olarak dağılmaz.

İkinci yasanın oluşturulmasından önce, sürekli hareketli makinelerinin icadıyla ilgilenen pek çok insan, makinenin gücü ile sistemin büyük iç enerjisinin farkını alarak ısı bilgisinin birinci yasasının kısıtlamalarından kaçınmaya çalışmışlardır. Bu tür makinelere “devridaim makinesi” denir. İkinci kanun bu makinelerin imkânsızlıklarını açıklamıştır.

Carnot teoremi (1824) her makineyi maksimum verimlilikle sınırlandırır. Verimlilik yalnızca sıcak ve soğuk termal rezervuarlar arasındaki sıcaklık farkına bağlıdır. 
Carnot kuramı aşağıdaki ifadelere dayanmaktadır:

İki ısı rezervuarı arasındaki tek yönlü bütün ısı motorları, aynı iki rezervuar arasındaki bir Carnot motorundan daha az verimlidirler.
İki ısı rezervuarı arasındaki tek yönlü bütün ısı motorları, aynı iki rezervuar arasındaki bir Carnot motoruyla eşit verimliliktedirler.
Carnot’un ideal modelinde kalorik ısı, tersinir hareket döngüsünü eski haline çeviren işe dönüştürür. Ancak Carnot, mekanik işe dönüşmeyen ısı kayıplarının olduğunu varsaymıştır. Sonuç olarak Carnot döngüsünün çevrilebilme özelliğini gerçekleştiren gerçek ısı makinesi yoktur ve bu makine çok verimsizdir.

Clausius teoremi (1854) döngü sürecine dayanır.

  
    
      
        ∮
        
          
            
              δ
              Q
            
            T
          
        
        ≤
        0.
      
    
    {\displaystyle \oint {\frac {\delta Q}{T}}\leq 0.}
  

Eşitlik tersinir durumu gösterir ve “<” işareti tersinemez durumlarda yer alır. Tersinir durum entropi hal fonksiyonunu açıklamak için kullanılır. Çünkü döngüsel işlemlerde hal fonksiyonunun değişimi sıfırdır.

Herhangi bi

Gelecek kesin olarak öngörülemez olsa da, günümüzde çeşitli bilim alanlarında edinilen bilgiler sayesinde uzak gelecekteki bazı olaylar, en genel hatlarıyla da olsa öngörülebilmektedir. Bu alanlar arasında; gezegenlerin ve yıldızların nasıl oluştuğunu, etkileştiğini ve yok olduğunu inceleyen astrofizik; maddenin en küçük ölçekte nasıl davrandığını açıklayan parçacık fiziği; yaşamın zamanla nasıl evrildiğini araştıran evrimsel biyoloji; kıtaların binyıllar boyunca nasıl hareket ettiğini gösteren levha tektoniği ve insan toplumlarının ve kültürlerinin nasıl geliştiğini inceleyen sosyoloji yer alır.
Bu zaman çizelgeleri 4. binyılın başı olan 3001 yılıyla başlar ve geleceğin en uzak ve erişilmez noktalarına kadar uzanır. Ayrıca, insanların yok olup olmayacağı, Güneş'in kırmızı deve dönüşmesiyle birlikte Dünya'nın hayatta kalıp kalamayacağı ve proton bozunmasının evrendeki tüm maddenin sonunu getirip getirmeyeceği gibi henüz cevabı bilinmeyen bilimsel soruları konu alan alternatif gelecek senaryolarını da içermektedir.

Dünya'nın, Güneş Sistemi'nin ve evrenin geleceğine dair yapılan tüm projeksiyonlar, termodinamiğin ikinci yasasını hesaba katmak zorundadır. Bu yasa, entropinin, yani işe dönüştürülebilir enerjinin zamanla azalmasının, sürekli artacağını belirtir. Yıldızlar, hidrojen yakıtlarını füzyon yoluyla tüketecek ve sonunda sönüp yok olacaklardır. Güneş'in ise, zamanla yeterince genişleyerek Merkür, Venüs ve muhtemelen Dünya gibi iç gezegenleri yutması, ancak Jüpiter ve Satürn gibi dev gezegenleri yutmaması beklenir. Bu genişleme evresinden sonra Güneş, bir beyaz cüce boyutuna kadar küçülecek; dış gezegenler ve uyduları ise, bu küçük güneş kalıntısının etrafında dönmeye devam edeceklerdir. Bu gelecekteki durum, MOA-2010-BLG-477L adlı beyaz cüce yıldız ve onun yörüngesinde bulunan Jüpiter büyüklüğündeki ötegezegen sistemine benzeyebilir.
Güneş Sistemi'nin ölümünden çok uzun bir zaman sonra fizikçiler, radyoaktif bozunmanın etkisiyle maddenin kendisinin bile zamanla parçalanarak, en kararlı maddelerin bile atom altı parçacıklara ayrışacağını öngörmektedir. Mevcut veriler, evrenin düz bir geometriye sahip olduğunu (veya neredeyse düz olduğunu) göstermektedir; bu nedenle evrenin sonlu bir sürede kendi içine çökmesi beklenmemektedir. Bu sonsuz gelecek, Boltzmann beyinleri gibi son derece düşük olasılıklı olayların bile gerçekleşmesine izin verebilir.

Uzay veya dış uzay (Arapçadan geçtiği haliyle feza), Dünya atmosferinin ötesinde ve gök cisimleri arasında var olan genişliktir. Uzay düşüncelerin aksine tamamıyla boş bir alan değildir; son derece düşük parçacık yoğunlukları içerir ve ağırlıklı olarak hidrojen, helyum ve plazma, ayrıca elektromanyetik radyasyon, manyetik alanlar, nötrinolar, kozmik toz ve kozmik ışınlar içeren neredeyse mükemmel bir vakum oluşturur.

Türkçe uz- kökünden türetilmiş olan kelimeye ilk defa Atatürk tarafından yazılarak 1937 yılında basılmış olan Geometri kitabında rastlanmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün bu kelimeyi kendisinin türettiğine dair yaygın bir kanaat vardır. Ayrıca öncesinde 1937 yılında Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleştirilen terim üretme çalışmaları için Atatürk'ün başkanlığında toplanan Dil Komisyonu'na davet edilerek katılan Akil Muhtar Özden'in not defterinde de bu sözcüğe rastlanmaktadır. Aslında yabancı bir terim karşılığında bir geometri kavramı olarak türetilen sözcük daha sonradan dilde kabul görerek yaygınlaşmış ve astronomi bilimindeki gök boşluğunu da ifade eder olmuştur. Böylece genel bir anlam kazanarak günlük dilde de kullanılır hale gelmiştir.

Uzay kelimesinin "Dünya göğünün ötesindeki bölge" anlamındaki kullanımı, "dış uzay" (İngilizce: Outer space) tam teriminin kullanımından öncesine dayanmaktadır. Bu anlamdaki ilk kaydedilen kullanım, John Milton'ın 1667'de yayımlanan Kayıp Cennet (Paradise Lost) adlı epik şiirinde görülmektedir.
Dış uzay terimi, İngiliz şair Emmeline Stuart-Wortley'nin 1842 tarihli "The Maiden of Moscow" adlı şiirinde yer alsa da, astronomide bu terimi ilk kez 1845 yılında Alexander von Humboldt kullanmıştır. Terim, 1901'den sonra H. G. Wells'in yazıları sayesinde yaygınlaşmıştır. Theodore von Kármán, uzay araçlarının atmosferik sürtünmeden yeterince uzak koşullara ulaştığı irtifaları tanımlamak için serbest uzay (free space) terimini kullanmış, bu terimi hava sahasından ayırmış ve ülkelerin egemenlik alanları dışında kalan yasal bir uzay bölgesi olarak tanımlamıştır.
"Uzayda bulunan" anlamına gelen "Spaceborne" terimi, özellikle bir uzay aracı tarafından taşınıyorsa, dış uzayda var olmayı ifade eder. Benzer şekilde, "uzay tabanlı" (space-based) dış uzayda veya bir gezegen ya da uydu üzerinde bulunan anlamına gelir.

Büyük Patlama'nın kozmik fon radyasyonuyla belirlenen uzayın taban sıcaklığı 2,7°K kelvindir. bu da (−270,45 °C - 454,81 °F) tekabül etmektedir. Aslında bu sıcaklık Büyük Patlamadan sonra ortaya çıkan ışınımın günümüze gelen dalga boyudur. Galaksiler arasındaki plazma, evrendeki baryonik maddenin yaklaşık yarısını oluşturur. Metreküp başına bir hidrojen atomundan daha az sayı yoğunluğuna ve milyonlarca Kelvin sıcaklığına sahiptir. Büyük patlama sonrası lokal madde konsantrasyonları, yıldızlara ve galaksilere yoğunlaşmıştır. Araştırmalar, çoğu galaksideki kütlenin %90'ının karanlık madde adı verilen bilinmeyen bir biçimde olduğunu ve diğer maddelerle yerçekimsel kuvvetler yoluyla etkileşime girebilen ancak elektromanyetik kuvvetlerle etkileşime girmeyen bir maddenin yoğunluğu ile birlikte olduğu yönündedir.Teleskoplar yardımıyla yapılan gözlemler sonucu, gözlemlenebilir evrendeki kütle-enerjisinin çoğunun karanlık enerji olduğu, çok az ayırt edilebilen bir tür vakum enerjisi olduğunu göstermektedir.
Evrenin 4,9% normal madde, 26,8% karanlık madde ve 68,3% karanlık enerji ile oluştuğu bilim insanlarınca tahmin edilmiştir. Galaksiler arasındaki uzay, evrenin hacminin çoğunu kaplar, ancak galaksiler ve yıldız sistemleri bile neredeyse tamamen boş uzaydan oluşur.

Uzay, Dünya yüzeyinin belirli bir yüksekliğinde başlamaz. 100 km (62 mi) deniz seviyesi yüksekliğindeki Kármán hattı, uzay antlaşmalarında ve uzay sahası kayıtlarının tutulmasında uzayın başlangıcı olarak kabul edilir. Üst stratosfer ve mezosferin bazı kısımları bazen "yakın uzay" olarak adlandırılır. Uluslararası uzay hukukunun çerçevesi, 10 Ekim 1967'de yürürlüğe giren Dış Uzay Anlaşması tarafından oluşturulmuştur. Bu antlaşma, herhangi bir ulusal egemenlik iddiasını engeller ve tüm devletlerin uzayı serbestçe keşfetmesine izin verir. Uzayın barışçıl amaçlarla kullanılması için BM kararları tasarlanmış olmasına rağmen, Dünya yörüngesinde anti-uydu silahları test edilmiştir.

Uzaya gidiş süreci, uzayda belirli bir süre zaman geçirmek ve geri dönüşler oldukça zor ve meşakkatli bir çalışma olduğu uzmanlarca belirtilir.
Uzayın insan üzerinde, kısa vadede ve uzun vadede olmak üzere hem fizyolojik hem de psikolojik etkileri bulunmaktadır. Bir yerçekimsel alanından diğerine geçiş süresince insanın buna, adapte olması zor olduğu belirtilir. Uzaysal yönelim, baş-göz ve el-göz koordinasyonu, denge, hareketliliğini etkiler. Ve bir ihtimal kinetosiz yaşanabilir buna bir diğer tabir ile vücudun kararlı iç dengesini yani homeostazisini kaybetmesinin sonucu olarak kabul edilir. İnsan vücudunda yerçekimi olmadan, kemiklerin mineral kaybettiği ve yoğunluğun ayda %1'in üzerinde kayıplar yaşadığı araştırmalar sonucunda keşfedilmiştir. Bu oran dünya üzerinde sağlıklı yaşlı bir birey ile karşılaştırıldığında, kemik kaybı oranı yılda %1 ila %1,5 arasındadır. Bu şu sonucu ortaya çıkarır; Dünya'ya geri dönüş sonrası, kemik kaybı rehabilitasyonla düzeltilemeyebilir, bu nedenle insan vücudu için ilerleyen yaşlarda osteoporozla ilişkili kırıklar için daha büyük risk altında olma ihtimali doğmaktadır. Bu sebepten dolayı uzayda düzenli egzersiz yapmak zorunluluktur.

Buna ek olarak sağlıklı beslenmek de eklenir. Aksi bir durum Kas gücü, kas dayanıklılığı kaybına yol açar uzayda süzülmek için çaba gerektirmediği için kardiyovasküler bozulma yaşanabilir. Vücuttaki sıvılar başınıza doğru kayar ve bu da gözlerde baskı yaparak görme sorunlarına neden olabilir. Dehidrasyon ve kemiklerden kalsiyum atılımının artması nedeniyle böbrek taşı geliştirmeye yatkınlık seviyesi artar. Üstelik ilaçlar dahi iyileştirme sürecinde etkili olmayabilir çünkü, ilaçlar uzayda vücutta farklı tepki verir. Yeterince yemek de dahil olmak üzere beslenme önemli hale gelir, vücuttaki her hücre ve sistemin işlevi için besinler gerekli olduğundan aksi bir durum yakın vadede kendini belli etmese de gelecekte ciddi sorunlar doğurabilmektedir.

1932'de Karl Guthe Jansky adındaki bir mühendisin rastlantı sonucu bulduğu uzaydan gelen radyo yayınları, daha sonraki yıllarda radyoteleskopların doğmasına ve uzayın derinliklerinin dinlenmesine, bu radyo yayınlarının kaynaklarının ve nedenlerinin bulunmasına yol açtı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanların geliştirdiği V-1 ve V-2 füzeleri daha sonraki yıllarda uzayın keşfi için yapılacak çalışmalarda büyük bir adım oldu. 1947-1956 yılları arasında özellikle ABD, uzay çalışmalarına büyük hız verdi. Yapılan uzay uçuşu denemelerinin hiçbiri bir uzay aracını yörüngeye oturtmayı başaramadı. Bu arada SSCB, 1957 yılında üç kademeli Vostok roketleri ile "Sputnik" adındaki ilk yapma uyduyu Dünya çevresinde yörüngeye oturtarak uzay yarışında öne geçti. Uydulardan elde edilen uzay üzerine bilgiler, canlıların, özellikle insanların uzayda yaşayabilmeleri için hangi koşulların yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Böylece uzay tıbbı doğdu ve gelişti. Uzayda ilk insan ise 12 Nisan 1961 tarihinde SSCB'nin uzaya gönderdiği Yuri Gagarin oldu. Bu arada, insanların uzay boşluğuna yerleşmelerini sağlamak, uzayı uzaydan izlemek, Dünya üzerinde haberleşme kolaylıkları sağlamak için binlerce uydu yörüngeye yerleştirildi ya da uzayın boşluğuna fırlatıldı. Nihayet 1969 Temmuz'unda Ay'ın Amerikalı astronotlar tarafından ziyaret edilmesi, uzay çalışmalarında ve astronomi tarihinde en önemli adımlardan biri oldu. Günümüzde uzay yarışı sürmektedir. Özellikle, insanlı uzay aracı yapabilen ABD, Rusya ve Çin bu yarışın içindedir. Hindistan ise insan taşıyan mekik geliştirerek bu yarışa katılma aşamasındadır.

Uzay aracı
Galaksiler listesi
Uluslararası Uzay İstasyonu
Uzay ajansları listesi
Uzay mühendisliği
Uzay madenciliği
Uzay (geometri)
Büyük Patlama
Atom
Baryonlar listesi
Uzayzaman
Uzay Yarışı

Uzay-zaman, uzay ile zamanı "uzay-zaman sürekliliği" adı verilen dört boyutlu bir yapıda birleştiren matematiksel bir modeldir. Öklid uzayı yaklaşımına göre, evren uzayın üç boyutu ve dördüncü boyutu oluşturan zamandan oluşur. Albert Einstein'ın geliştirdiği Görelilik Kuramı, bu kavramı daha ileri taşıyarak uzay ve zamanın birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koymuştur.
Fizikçiler, uzay ve zaman kavramlarını birleştirerek, hem süpergalaktik (fiziksel kozmoloji) hem de altatomik (kuantum fiziği) seviyelerde karmaşık fiziksel süreçleri anlamada ortak bir dil geliştirmiştir.

Uzay-zaman, klasik Newton fiziğinde zamanın mutlak ve evrensel kabul edildiği anlayıştan farklı olarak, gözlemcinin hareket durumuna ve bulunduğu kütleçekimsel alana göre değişiklik gösterebilir. Görelilik teorisi çerçevesinde, zaman ve uzayın birbirine bağlı olduğu şu şekilde ifade edilir:

Zaman ve uzayın bağlantısı: Zaman, uzayın üç boyutundan ayrı düşünülemez. Bir cismin hareket durumu, ışık hızı ve çevresindeki kütleçekim alanı zamanın akışını etkileyebilir.
Kütle ve uzay-zaman eğriliği: Büyük kütleli cisimler uzay-zamanda eğrilik yaratır. Bu eğrilik, diğer cisimlerin hareketine etki eder ve yerçekimi olarak algılanır.

Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı'na göre, kütleçekim alanının yoğun olduğu bölgelerde zaman daha yavaş akar. Bu olgu, GPS gibi teknolojilerde göz önüne alınmak zorundadır. GPS uyduları, Dünya yüzeyindeki zamandan farklı bir hızda işler ve bu sapma görelilik teorisi ile düzeltilir.

Uzay-zaman genellikle iki boyutlu bir düzlemde, üzerindeki kütlenin oluşturduğu eğriliklerle temsil edilir. Bu eğrilikler, büyük kütlelerin yerçekimi etkilerini açıklamak için kullanılan bir analojidir. Örneğin:

Düz bir çarşaf üzerine yerleştirilen bir bilye, çarşafı büker. Bu bükülme, uzay-zaman eğriliğini temsil eder.
Çarşaf üzerindeki diğer küçük toplar, bu bükülmeye doğru hareket eder. Bu, yerçekimi etkisinin bir analojisidir.

Eğer kütle çok büyükse, uzay-zaman öyle bir eğrilir ki ışık bile bu eğrilikten kaçamaz. Bu duruma kara delik denir. Bazı teorilere göre, kara deliklerin içeri giren madde ve enerjiyi evrenin başka bir noktasına yönlendirdiği öne sürülmüştür. Bu tür yapılar, solucan deliği kavramını destekler.

Uzay-zaman kavramı, modern teknolojiler ve bilimsel araştırmalar için temel bir öneme sahiptir:

GPS ve Uydu Sistemleri: Görelilik teorisine dayalı düzeltmeler olmadan doğru konum bilgisi sağlanamaz.
Kozmoloji: Evrenin genişlemesi, kara deliklerin incelenmesi ve kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun anlaşılması uzay-zaman modeliyle açıklanır.
Parçacık Fiziği: Uzay-zaman, kuantum alan teorisinin ve yüksek enerjili parçacık etkileşimlerinin temelidir.

Genel Görelilik
Özel Görelilik
Zaman (fizik)
Kara delik
Solucan deliği

Uzay-zaman bükülmesini gösteren bir animasyon (.webm)

Venüs, Güneş Sistemi'nde Güneş'e uzaklık bakımından ikinci sıradaki, sıcaklık bakımından ise birinci sıradaki gezegendir.
Güneşe uzaklık bakımından ikinci sırada olmasına rağmen en sıcak gezegen olmasının nedeni de atmosferinin gelen güneş ışınlarının dışarı çıkmasına izin vermemesidir. Ayrıca Zühre, Çolpan veya Çoban Yıldızı olarak da bilinir. Bu gezegen adını Eski Roma tanrıçası Venüs (Eski Yunan Mitolojisi'nde Afrodit)'ten almıştır. Venüs'ün astronomik sembolü ise kadınlık sembolü ile aynıdır. Venüs, kendi ekseni etrafında, Güneş Sistemi'ndeki diğer tüm gezegenlerin aksi istikametinde döner. Güneş etrafındaki dönüşünü 224,7 Dünya gününde tamamlar.
Büyüklüğü açısından Dünya ile benzerlik gösterdiğinden Dünya ile kardeş gezegen veya dünyanın ikizi olarak da bilinmektedir. Gökyüzünde Güneş'e yakın konumda bulunduğundan ve yörüngesi Dünya'nınkine göre Güneş'e daha yakın olduğundan, yeryüzünden sadece Güneş doğmadan önce veya battıktan sonra görülebilir. Bu yüzden Venüs, Akşam Yıldızı, Sabah Yıldızı veya Tan Yıldızı olarak da isimlendirilir. Çoban Yıldızı da denmektedir. Görülebildiği zamanlar, gökyüzündeki en parlak cisim olarak dikkat çeker.

Venüs, Ay, Güneş, Merkür, Mars, Jüpiter ve Satürn ile birlikte, görünür hareketlerinin diğer yıldızlardan farklılığıyla tanınan 7 gök cisminden biri olarak gösterilir. Bu yönüyle, antik gök bilim için olduğu kadar astroloji açısından da önem taşıyan gezegen, birçok dilde haftanın yedi gününe adını veren gök cisimlerinden biri olarak, tarih öncesinden günümüze insan kültüründe yerini korumuştur. Günümüze ulaşan en eski gök bilimsel belge olan ve MÖ 7. yüzyıla ait olduğu sanılan Ammi-Şaduqa Venüs tabletinde Babillilerin MÖ 1700-1400 yılları arasında yaptıkları Venüs gözlemlerinden söz edilir. Eski Mezopotamya, Orta Amerika ve Uzak Doğu kültürlerinde Venüs'ün önemli bir yeri olmuştur. Eski Yunan'da sabah yıldızı olarak görüldüğünde 'Phosphorus', akşam yıldızı olarak görüldüğünde ise 'Hesperus' olmak üzere iki ayrı ad taşımaktaydı. Pisagor sayesinde bu iki yıldızın aslında aynı gök cismi olduğunu öğrenen ilk çağ dünyası, Venüs ve Merkür'ün Güneş çevresinde döndüğünü ileri süren Herakleitos ile ilk kez güneş merkezli görüş ile tanıştı.

1610'da İtalyan gökbilimci Galileo Galilei basit bir teleskop yardımı ile Venüs'ün evreleri olduğunu fark etti. Daha sonraki gözlemlerinde gezegenin evrelerindeki değişikliklere paralel olarak görünür boyutunun da değiştiğini gözleyen Galilei, bu bulguları gezegenin Güneş etrafında döndüğünün kuvvetli göstergeleri olarak kabul etti.
1761'de Rus gök bilimci Mihail Vasilyeviç Lomonosov, Venüs'ün Güneş geçişi sırasında gezegenin kenar çizgisindeki düzensizliği fark ederek bunun bir atmosferin varlığını gösterdiğini öne sürdü.
1793'te, Alman gök bilimci Johann Schröter sonradan kendi adıyla anılacak ve Venüs atmosferinin neden olduğu anlaşılacak olan 'faz kayması' olayını gözlemledi. Bu olay, güneş ışınları ile aydınlanan kalın ve yoğun atmosferin Venüs'ün görünür kenar çizgisine eklenerek, bulunduğu konumun gerektirdiğinden farklı bir evredeymiş gibi algılanmasına neden olması sonucu ortaya çıkar.
1932 yılında, Amerikalı araştırmacılar W. S. Adams ve T. Dunham kızılötesi tayfölçüm ile Venüs atmosferinin temel bileşeninin karbon dioksit olduğunu öğrendiler. İzleyen yıllarda Rupert Wildt, tayfölçüm verilerine dayanarak atmosferin kimyasal bileşimi yanı sıra basıncı, sıcaklığı, gezegen yüzeyiyle etkileşimi hakkında birçok tahminde bulundu.
1956'da Robert S. Richardson gezegenden yansıyan güneş ışınlarının Doppler kaymasını ölçtüğünde, bulguların gezegenin kendi etrafında dönüş yönünün ters olduğunu gösterdiğini saptadı.
1960'larda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (M.I.T.) ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü bilim adamları mikrodalga bandında radar incelemeleri ile Venüs'ün kendi etrafında dönüş süresini duyarlı olarak ölçtüler. Aynı dönemde yeryüzünden yapılan radar incelemeleri ile gezegenin yüzey şekilleri hakkında önemli bilgi elde edildi.
14 Eylül 2020'de Royal Astronomical Society, Venüs'te yüksek miktarda fosfin bulunduğunu açıkladı. Fosfin gazının yüksek oranlarda bulunması resmi açıklamada "Venüs'te hayatın göstergesi" olarak tanımlandı.

Sputnik 7 (SSCB): 4 Şubat 1961'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkamadı.
Venera 1 (SSCB): 12 Şubat 1961'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Venüs'e ulaşamadan iletişim koptu. Şu anda Güneş çevresinde yörüngededir.
Mariner 1 (ABD): 22 Temmuz 1962'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Fırlatılmadan hemen sonra kontrolden çıkması üzerine imha edildi.
Sputnik 19 (1962AlphaPi1) (SSCB): 25 Ağustos 1962'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkma aşamasında son kademe arızalandı. 3 gün sonra Dünya atmosferine girerek parçalandı.
Mariner 2 (ABD): 27 Ağustos 1962'de fırlatıldı. İlk başarılı Venüs sondası. 201 kg ağırlığında. 14 Aralık 1962'de gezegenin 35.000 km yakınından geçti. 42 dakika süren bilimsel gözlemleri ile Venüs hakkında bilinenlere önemli yenilikler ekledi. Venüs yüzeyinin 425°C'den sıcak olduğunu, bulut tepelerinde ise sıcaklığın düşük olduğunu saptadı. Böylece gezegen yüzeyindeki koşullarda sera etkisinin payı anlaşıldı. Gezegenin manyetik alanı bulunmadığını gösterdi. Ayrıca Venüs'e doğru yolculuğu sırasında ilk kez güneş rüzgârını inceledi, güneş patlamaları kaynaklı yüksek enerjili yüklü parçacıklar ve kozmik ışınlar ile ilgili ölçümler yaptı, gezegenler arası toz miktarının sanılandan daha az olduğunun anlaşılmasını sağladı. Şu anda Güneş çevresinde yörüngede.
Sputnik 20 (1962 AlphaTau1) (SSCB): 1 Eylül 1962'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkamadı. 5 gün sonra Dünya atmosferine girerek parçalandı.
Sputnik 21 (1962 APi) (SSCB): 12 Eylül 1962'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinde iken infilak ederek parçalandı.
Kosmos 21 (SSCB): 11 Kasım 1963'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkamadı. 3 gün sonra Dünya atmosferine girerek parçalandı. Bu aracın bir Venüs sondası olduğu yalnızca bir tahmindir. Daha sonraki Venüs uçuşlarına hazırlık amaçlı bir test uçuşu da olabilir.
Kosmos 27 (SSCB): 27 Mart 1964'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkamadı.
Zond 1 (SSCB): 4 Nisan 1964'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Venüs'e ulaşamadan radyo sistemi arızalandı. Şu anda Güneş çevresinde yörüngededir.
Venera 2 (SSCB): 12 Kasım 1965'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Venüs'e varmak üzere iken iletişim kesildi. Şu anda Güneş çevresinde yörüngededir.
Venera 3 (SSCB): 16 Kasım 1965'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Venüs atmosferine girmekte iken iletişim kesildi. Venüs üzerine çarparak parçalandı.) Bir başka gezegen üzerinde bulunan en eski insan yapımı nesnedir.
Kosmos 96 (SSCB): 23 Kasım 1965'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkma için ateşleme sırasında oluşan bir patlama ile hasar gördü. 16 gün sonra Dünya atmosferine girerek parçalandı.
Venera 4 (SSCB): 12 Haziran 1967'de fırlatıldı. Venüs atmosferinden veri gönderen ilk uzay aracı. 1106 kg ağırlığında. 18 Ekim 1967'de Venüs atmosferine girdi, bir paraşüt sistemi ile yavaşlarken yanında taşımakta olduğu 2 termometre, bir barometre, bir radyo altimetre, bir atmosfer yoğunluğu ölçme cihazı, 11 gaz analiz cihazını düşüşe bıraktı ve bu cihazlardan gelen verileri yeryüzüne aktardı. Sondanın kendisi ise hidrojen ve oksijen algılayıcıları, kozmik ışın algılayıcısı yüklü parçacık algılayıcısı ve bir manyetometre taşımaktaydı. 25 km yükseklikte atmosferin yüksek sıcaklık ve basıncına dayanamayarak tahrip oldu. Atmosferin bileşimi ve ulaştığı yükseltiye kadar olan kısmına ait fizik verileri gönderdi. Bu şekilde ilk gezegenler arası yayını gerçekleştirmiş oldu.
Mariner 5 (ABD): 14 Haziran 1967'de fırlatıldı. 19 Ekim 1967'de Venüs yüzeyinin 4000 km uzağından geçti. Gezegenler arası ortamda ve Venüs yakınlarında manyetik alan, yüklü parçacıklar, plazma ölçümleri yaptı; Venüs atmosferinin radyo ve morötesi bandında ışınımlarını taradı. Şu anda Güneş çevresinde yörüngededir.

Kosmos 167 (SSCB): 17 Haziran 1967'de fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Venera 4'e benzer şekilde tasarlanmış olan ve Venüs üzerine inmesi planlanan bu araç Dünya yörüngesinden çıkamadı. 8 gün sonra Dünya atmosferine girerek parçalandı.
Venera 5 (SSCB): 5 Ocak 1969'da fırlatıldı. 16 Mayıs 1969'da Venüs atmosferine girdi. Venera 4'e benzer şekilde tasarlanmış 405 kg ağırlığındaki sonda, bir paraşüt sistemi ile yavaşlarken 53 dakika atmosfer hakkında veri toplayıp gönderdi. Gezegen yüzeyine varamadan, atmosferin yüksek sıcaklık ve basıncına dayanamayarak tahrip oldu. Atmosferin bileşimi ve sondanın inebildiği 38 km yükseltiye kadar olan kısmına ait fizik verileri gönderdi.
Venera 6 (SSCB): 10 Ocak 1969'da fırlatıldı. 17 Mayıs 1969'da Venüs atmosferine girdi. Venera 4'e benzer şekilde tasarlanmış 405 kg ağırlığındaki sonda, bir paraşüt sistemi ile yavaşlarken 51 dakika atmosfer hakkında veri toplayıp gönderdi. Gezegen yüzeyine varamadan, atmosferin yüksek sıcaklık ve basıncına dayanamayarak tahrip oldu. Atmosferin bileşimi ve sondanın inebildiği 36 km yükseltiye kadar olan kısmına ait fizik verileri gönderdi.
Venera 7 (SSCB): 17 Ağustos 1970'te fırlatıldı. 15 Aralık 1970'te Venüs atmosferine girdi. 495 kg ağırlığındaki iniş sondası bir paraşüt arızası nedeniyle 60 dakika sürmesi gereken inişini 35 dakikada tamamlayarak Venüs yüzeyine indi ve buradan 23 dakika sinyal gönderdi. Gezegen yüzeyinde atmosfer sıcaklığının 475 °C, basıncın ise 90 atmosfer olduğunu saptadı. Böylece bir başka gezegenin yüzeyine çalışır durumda inen ve radyo yayınları yeryüzüne veri gönderen ilk uzay aracı oldu.
Kosmos 359 (SSCB): 22 Ağustos 1970'te fırlatıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya yörüngesinden çıkamadı.
Venera 8 (SSCB): 27 Mart 1972'de fırlatıldı. 22 Temmuz 1972'de Venüs atmosferine girdi. Bir paraşüt sistemi yardımı ile inişi sırasında atmosfer hakkında veriler topladı. Değişik yükseltilerdeki rüzg

Vera Florence Cooper Rubin (23 Temmuz 1928 - 26 Aralık 2016), galaksilerin dönüş hızlarıyla ilgili çalışmaların öncüsü sayılan Amerikalı astronom. Galaksilerin dönüş eğrileri üzerine çalışarak, galaksilerin açısal hareketinin tahmin edilen biçimiyle gözlemlenen biçimi arasındaki tutarsızlığı ortaya çıkardı. Bu olgu daha sonra galaktik dönüş problemi olarak anılmaya başladı.

Vera Rubin, 23 Temmuz 1928 tarihinde Philadelphia'da Yahudi bir ailede doğdu. Philip Cooper Pesach Kobchefski, Litvanya'nın Vilnius şehrinde doğmuş bir Yahudi elektrik elektronik mühendisiydi. Annesi Rose Applebaum, Bell Telefon Şirketi'nde hatlarda kullanılması gereken kablo uzunluğunu hesaplamakla görevliydi. Rubin'in bir de Ruth Cooper Burg adında bir ablası vardır. Ablası Amerikan Savunma Teşkilatında idari hâkim olarak çalışmaktaydı. Lisans eğitimini Vassar Üniversitesinde tamamlayan Rubin, lisansüstü eğitimi için Princeton Üniversitesine başvurdu. Ancak üniversitenin kataloglarına bile ulaşamadı çünkü Princeton Üniversitesinin lisansüstü astronomi programına kadınların girmesi o tarihte yasaktı. (bu yasak 1975'e dek sürdü.)
Bu nedenle Rubin lisansüstü eğitimi için Cornell Üniversitesi fizik bölümüne başvurdu. Burada Philip Morrison, Richard Feynman ve Hans Bethe gibi önemli fizikçilerle çalışma fırsatı buldu. 1951 yılında eğitimini tamamladı, master tezinde galaksilerin hareketine dair Hubble Teleskobu gözlemlerinden yararlanarak sapmaların ilk gözlemlerini yaptı. Galaksilerin, o zamanlar büyük patlama kuramının iddia ettiği gibi bir merkezden dışarıya doğru değil de, henüz bilinmeyen merkezler çevresinde dairesel hareket ettiğini iddia etti. Öne sürdüğü bu iddialar o zaman çok kabul görmedi.
Rubin doktorasını Georgetown Üniversitesinde, Profesör Doktor George Gamow'un yanında yaptı. Doktora tezini 1954'te bitirdi. Bu tezde, galaksilerin rastgele uzaya dağılmadığını bunun yerine gruplar halinde olduklarını göstermeye çalışıyordu. Bu galaksi topluluklarının var olduğu teorisi yayınlandıktan 20 yıl sonrasına kadar kabul görmeyecekti.

Rubin mezun olduktan sonra, Montgomery şehrindeki Junior College’da ders vermeye başladı. Aynı zamanda Georgetown Üniversitesinde de araştırma asistanı olarak çalışmaya başladı. 1962 yılında da yine Georgetown Üniversitesinde doçent oldu. 1965 yılında Palomar Gözlemevinin gözlem araçlarını kullanmasına izin verilen ilk kadın oldu. Bundan önce kadınların bu tür tesislere girme hakkı yoktu. Aynı yıl içinde Washington Carnegie Enstitüsünde, Yeryüzü Manyetizması bölümünde kendine bir iş buldu. O tarihten beri burada astronom olarak çalışmaktadır. Rubin şu anda DTM’nin kıdemli üyesi ve galaktik ve galaksiler üstü dinamikler olarak adlandırılan alanda çalışmakta. Bu alan evrenin büyük ölçekteki yapısını ve dinamiklerini inceler.

Rubin, deney düzenekleri tasarlamasıyla ünlü Kent Ford ile birlikte daha önceki tartışmalı, kabul görmeyen galaksi kümeleri tezine benzer konularda yüzlerce gözlem yaparak çalışmaya başladı. Bu çalışmaların sonunda Rubin-Ford etkisi teorisi ortaya atıldı. Bu teori ortaya atıldığı günden beri yoğun tartışmaların merkezinde kaldı. Bu teori basitçe spiral galaksilerin dairesel eğrilerinin teorik eğrilerle neden uyuşmadığını açıklama amacındadır.
Rubin yoğun tartışmalardan bunalınca bunlardan uzaklaşma umuduyla çalışma alanını Andromeda Galaksisinden yola çıkarak galaksilerin dairesel eğrilerini incelenmesine kaydırdı. Galaksilerin dönüş hızıyla ilgili çalışmalarını yayınladı ve galaksilerin tahmini hareketleriyle gerçekteki hareketleri arasındaki uyuşmazlığı bu kez kesin olarak gösterdi. Galaksiler çok hızlı dönüyordu ve bunun yarattığı merkez kaç kuvveti, eğer onları bir arada tutan tek şey onları oluşturan yıldızların kütleçekim etkileri olsaydı, bu kuvvet bir arada kalmalarına yetmezdi ve galaksiler dağılırdı. Ancak, dağılmıyorlardı. Bunun açıklaması ancak göremediğimiz çok büyük miktardaki maddenin yarattığı kütleçekiminin etkisi olabilirdi. Bu göremediğimiz maddeye hakkında bilgi sahibi olmadığımız için ‘karanlık madde’ adını verildi. Bu fenomen galaksi dönüş problemi olarak adlandırıldı. Rubin’in hesaplamaları galaksilerde gözlemlediğimizin 10 katı kadar da gözlemleyemediğimiz, yani karanlık madde olması gerektiğini gösterdi. Galaksi dönüş problemini açıklama çabaları bizi karanlık madde teorisine götürdü.

1970’lerde Rubin karanlık maddenin varlığına dair o güne kadarki en güçlü kanıtı buldu. Karanlık maddenin yapısı hala tamamen bilinmez durumda ancak varlığı evrenin nihai kaderini anlamamız için ölümcül önemde.
Günümüzde karanlık madde teorisi, galaksi dönüş problemini çözmenin en uygun adayı gibi görünmektedir. Bilim dünyasında alternatif teori/açıklama olarak öne çıkan bir ikinci fikir olan MOND (Modified Newtonian Dynamics) yani modifiye edilmiş Newton dinamikleri fikri henüz bilim insanları arasında yeterli desteği bulabilmiş değil. Ancak Rubin, MOND yaklaşımını kendi teorisine tercih etmekte. Bu tercihini de; ‘’Eğer seçme şansım olsaydı, Newton'un yasalarını uzak mesafeler için modifiye ettiğimizde evrenin hareketini açıklayabilecek olmasını tercih ederdim. Bu evrenin yeni bir tür, bilinmeyen çekirdek altı parçacıkla dolu olduğunu düşünmekten çok daha çekici.’’ sözleriyle açıklamakta.

Rubin 1948 yılından beri Robert Rubin ile evli. Tanıştıklarında kocası Robert henüz Cornell Üniversitesinde fizikokimya masterı yapıyordu. Çiftin 4 çocuğu oldu, hepsi, doğa bilimleri veya matematik alanında doktora derecesi aldı. 1950 doğumlu David, jeoloji doktorası yaptı ve şu anda Amerika jeolojik araştırmalar ekibinde jeolog olarak çalışmakta. 1952 doğumlu Judith Young, kozmik ışınım fiziğinde doktora yaptı şu anda ise Massachusetts Üniversitesinde astronom. 1965 doğumlu Karl, matematik alanında doktorasını yaptıktan sonra Irvine’daki California Üniversitesinde matematikçi oldu. En küçük çocukları 1960 doğumlu Allan ise, abisi gibi jeoloji doktorası yaptı ve Princeton Üniversitesinde çalışıyor.
Bir kadın astronom olarak verdiği kabul edilme ve var olma savaşımının da motivasyonuyla Rubin hala genç kadınları evreni araştırmaları ve hayallerinin peşinden gitmeleri için cesaretlendirmekte. Çalışma alanıyla ilgili olarak sürekli aldığı cesaret kırıcı yorumların üstesinden gelerek yoluna devam etmek onun için sürekli bir mücadeleydi ama o azmetti, babasının, kocasının ve ailesinin desteğiyle amaçlarına ulaştı. Astronomiye ilave olarak, Rubin kadınların bilim alanında daha aktif hale gelmesinde etkili bir güç oldu. Her zaman Ulusal Bilimler Akademisinde, panellerde, akademik araştırmalarda yani özetle akademik hayatın her yönünde kadınların daha etkin olmaları gerektiğini savundu. Sürekli Ulusal Bilimler Akademisiyle savaştığı halde, her yıl akademiye seçilen kadın sayısıyla hayal kırıklığına uğradığını belirtmekte. Bunun hayatında en çok üzüldüğü konulardan birisi olduğu söyler ve ‘’30 yıl önce her şeyin mümkün olduğunu düşünürdüm’’ der.
Muhtemel vasiyeti olarak Rubin her zaman: ‘’Ün geçicidir, benim rakamlarım bana adımdan çok daha fazlasını ifade eder. Eğer bundan yıllar sonra astronotlar hala beni verilerimi kullanıyor olurlarsa, bu bana yapılabilecek en büyük iltifat olacaktır.’’ der.

Rubin inançlı bir Yahudidir ve bilim ile din arasında bir çelişki görmez. Bir röportajında ‘’benim kendi hayatımda din ve bilim ayrıdır. Ben Yahudiyim, yani benim için din bir tür ahlaki yol gösterici ve bir tür tarih. Bilimimi de ahlaki bir yoldan icra etmeye çalıştım ve bence bilim bize evrendeki rolümüzü açıklayan bir şey olmalı.’’ demiştir.

Kraliyet Astronomi Topluluğu Altın Madalyası (1828’de u ödülü alan Caroline Herschel’den sonra bu başarıyı yakalayan 2. Kadın)
Wiezmann Kadın ve Bilim ödülü
Gruber Uluslararası Kozmoloji Ödülü
Pasifik Astronomi Topluluğu Bruce Madalyası
Ulucal Bilim Akademisi, James Craig Watson Madalyası
Richtmyer Memorial Ödülü
Dickson Bilim Ödülü
Ulusal Bilim Madalyası
Adler Planetarium Hayat Boyu Başarı Ödülü
Ayrıca Rubin birçok fahri doktora derecesiyle onurlandırılmıştır. Ona fahri doktora veren üniversiteler arasında Creighton Üniversitesi, American University, Princeton Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve Yale Üniversitesi gibi oldukça prestijli üniversiteler de bulunmaktadır.

ABD Ulusal Bilim Akademisi üyeliği
Pontifical Bilim Akademisi üyeliği
Amerikan Felsefe Topluluğu üyeliği
Amerikan Astronomi Topluluğu Üyeliği
Ulusal Radyo Astronomisi Topluluğu üyeliği
Uluslararası Astronomi Topluluğu üyeliği

5726 Rubin Asteroidi
Rubin-Ford Etkisi

Rubin, Vera C. (1970). "Rotation of the Andromeda Nebula from a Spectroscopic Survey of Emission Regions". The Astrophysical Journal. Cilt 159. s. 379. Bibcode:1970ApJ...159..379R. doi:10.1086/150317. 
Rubin, V. C. (1976). "Motion of the Galaxy and the local group determined from the velocity anisotropy of distant SC I galaxies. I - The data". The Astronomical Journal. Cilt 81. s. 687. Bibcode:1976AJ.....81..687R. doi:10.1086/111942. 
Rubin, V. C. (1980). "Rotational properties of 21 SC galaxies with a large range of luminosities and radii, from NGC 4605 /R = 4kpc/ to UGC 2885 /R = 122 kpc/". The Astrophysical Journal. Cilt 238. s. 471. Bibcode:1980ApJ...238..471R. doi:10.1086/158003. 
Rubin, V. C. (1985). "Rotation velocities of 16 SA galaxies and a comparison of Sa, Sb, and SC rotation properties". The Astrophysical Journal. Cilt 289. s. 81. Bibcode:1985ApJ...289...81R. doi:10.1086/162866. 
Rubin, Vera C. (1992). "Cospatial counterrotating stellar disks in the Virgo E7/S0 galaxy NGC 4550". The Astrophysical Journal. Cilt 394. ss. L9. Bibcode:1992ApJ...394L...9R. doi:10.1086/186460. 
Rubin, Vera C. (1995). "A Century of Galaxy Spectroscopy". The Astrophysical Journal. Cilt 451. s. 419. Bibcode:1995ApJ...451..419R. doi:10.1086/176230. 

Rubin, Vera (1997). Bright galaxies, dark matters. Woodbury, NY: AIP Press. ISBN 1-56396-231-4. 

Vera Rubin BBC Belgesel Most of Our Universe is Missing. belgeselinde izlenebilir.
The Simpsons dizisinin ilk sezonun 22. bölümünde, Milhouse "Vers Rubin" (sic) ‘i 2010 Nobel ödülü için favorisi olarak seçer



Virüs, canlı hücreleri enfekte edebilen ve böylece kendi kendine çoğalabilen mikroskobik büyüklükte ve hastalıklara yol açan biyolojik yaratıkların genel adıdır. Virüsler, hayvanlardan ve bitkilerden, bakterilerin ve arkeaların da içinde bulunduğu mikroorganizmalara kadar her türlü canlı bünyelere bulaşabilirler.
Dmitri Ivanovsky'nin 1892 yılında bir makalede tütün bitkisine bulaşan bakteri olmayan patojenlerin varlığını açıklamasının ve Martinus Beijerinck'in 1898 yılında tütün mozaik virüsünü keşfetmesinden beri 6000'den fazla virüs türü detaylı bir şekilde tarif edilse de milyonlarca türde virüs vardır. Virüsler yeryüzündeki hemen her ekosistemde bulunan biyolojik hayatın en sık görülen türüdür. Virüslerle ilgilenen bilime viroloji denir ve mikrobiyolojinin alt uzmanlık alanıdır.
Virüsler, enfekte hücre içerisinde veya enfeksiyon sürecinde, virionlar ve bağımsız viral parçacıklar hâlinde bulunabilir. Bir virüsün tüm yapılarını barındıran tek bir virüs partikülüne virion  ya da viryon denir ve iki ya da üç parçadan oluşur: (i) DNA veya RNA'dan sadece birisi olabilen viral genom ve genetik materyali taşıyan büyük moleküller; (ii) genetik materyali saran, koruyan ve başka işlevleri de olan kapsid denilen bir protein tabakası, (iii) protein tabakayı saran lipit bir zarf. Virüs parçacıkları sarmal (helikal), kübik veya karmaşık (kompleks) morfolojilerde olabilmektedirler. Virionlar ışık mikroskobuyla görülemeyecek kadar küçük yapıdadırlar. Ortalama bir virion ortalama bir bakterinin yüzde biri büyüklüğündedir.
Yaşamın evrimsel tarihinde virüslerin menşei açıklanamamıştır. Bazıları, hücreler arasında hareket edebilen DNA parçacıkları olan plazmidlerden, bazıları da bakterilerden evrimleşmiş olabilir. Evrimde, virüsler genetik çeşitliliği arttıran yatay gen transferinde önemli bir araçtırlar. Virüsler genetik materyal taşıdıkları, üredikleri ve doğal seçilime uğradıkları için bazıları tarafından canlı kabul edilirler. Ancak canlı olarak kabul edilebilmek için gerekli bazı anahtar özellikleri (ör. hücre yapısı) taşımadıkları için virüslere "yaşamın kıyısındaki organizmalar" ve "kopyalanıcılar" denilmiştir.
Virüsler birçok yolla yayılırlar; bitkilerde virüsler genellikle yaprak bitleri ve bitki özsuyu ile beslenen böcekler tarafından bitkiden bitkiye aktarılırken, hayvanlarda kan emici haşerat tarafından aktarılırlar, bu hastalık taşıyan organizmalara vektörler denilir. Grip virüsleri solunum yoluyla yayılım gösterirler. Norovirüs ve rotavirüs viral kaynaklı gastroenteritin en bilindik etkenlerindendir ve fekal-oral bulaş yoluyla ve insandan insana temas ile, su ve yiyeceklerle bulaşırlar. HIV cinsel temas yoluyla ve enfekte kanla temas yoluyla bulaşan ciddi bir etkendir. Virüsün enfekte edebildiği hücrelere "konak" hücre denir ve konak türü geniş veya dar olabilir, bunu virüsün "konak özgüllüğü" belirler.
Hayvanlarda viral enfeksiyonlar genelde bağışıklık sisteminin uyarılması ve enfeksiyona neden olan virüsün ortadan kaldırılması ile sonuçlanır. Bağışıklık tepkileri aynı zamanda aşı ile de uyarılabilir, bu durum belirli viral ajanlara karşı yapay bir bağışıklık kazandırır. Bununla beraber AIDS ve viral hepatit etkeni olan bazı virüsler immun yanıttan kaçarlar ve kronik enfeksiyonlara yol açarlar. Antibiyotikler virüslere etki etmezler ancak virüslere etki edebilen bazı antiviral ilaçlar geliştirilmiştir.

Latinceden gelen vīrus kelimesi zehir anlamına gelmektedir ve Hint-Avrupa dil kökeninden gelen diğer zararlı sıvılar ile Sanskritçede viṣa poison, Doğu İran dillerinde vīša poison, antik Yunancada ἰός poison aynı anlamdadır, bu kelimenin ilk tasdiki 1398'de Bartholomeus Anglicus'un John Trevisa tarafından İngilizce tercümesi olan De Proprietatibus Rerum'da yapılmıştır. 1400'lerde Latincede Virulent, virulentus (zehirli) kelimesi kullanılmıştır. Dmitri Ivanovsky'nin 1892'de virüsleri keşfinden önce "bulaşıcı hastalığa neden olan ajan" anlamı ilk kez 1728'de kayda girmiştir. Viral sıfatı 1948'de kullanılmıştır. Virion terimi (çoğulu virionlar) 1959'da, Özgül hücreleri enfekte edebilen tek bir stabil enfektif viral partikül anlamında kullanılmıştır.

Louis Pasteur kuduz için bir nedensel ajan bulamadı ve bir mikroskop kullanılarak tespit edilemeyecek kadar küçük bir patojenle ilgili spekülasyonlar yaşandı. 1884'te, Fransız mikrobiyolog Charles Chamberland, bakteriden daha küçük gözeneklere sahip olan filtreyi icat etti (günümüzde Chamberland filtresi ya da Chamberland-Pasteur filtresi olarak bilinir). Böylece, bakteri içeren bir çözeltiden bakteriler tamamıyla ayrıştırılabildi. 1892'de, Rus biyolog Dmitriy İvanovskiy şimdiki tütün mozaik virüsü olarak bilinen virüsü incelemek için bu filtreyi kullandı. Deneylerinde enfekte tütün bitkilerinin ezilmiş yapraklarından elde edilen çözeltilerin süzülmesi sonucunda süzülen sıvıda etkenlerin süzülmeden kaldığını gözlemledi. Ivanovsky enfeksiyonun bakteriler tarafından üretilen bir toksin tarafından meydana geldiğini öne sürdü, ancak bu düşüncesini sürdürmedi. O zamanlar tüm enfeksiyöz ajanların filtreler tarafından süzülebildiği ve üretilme ortamlarında üreyebildikleri düşünülmekteydi – Bu düşünce hastalık yapıcı mikrop teorisinin bir parçasıydı. 1898'de, Hollandalı mikrobiyolog Martinus Beijerinck bu deneyleri tekrarladı ve süzülmüş çözeltinin enfeksiyöz ajanların yeni bir formunu içerdiğine ikna oldu. Bu ajanların sadece bölünebilen hücrelerde çoğaldıklarını gözlemledi ancak bu deney sonucunda hastalık oluşturan partikülleri göremedi, ajanlara contagium vivum fluidum (çözünür canlı mikroplar) adını verdi ve sonra virüs olarak yeniden adlandırıldı. Beijerinck virüslerin  doğada sıvı olarak bulunduğunu savunmuştur, daha sonra bu teori virüslerin partikül olduğunu düşünen Wendell Stanley tarafından düşürülmüştür. Aynı yıl içinde Friedrich Loeffler ve Paul Frosch ilk hayvan virüsü olan şap hastalığı virüsünü tescillediler.
20. yüzyılın başlarında, İngiliz bakteriyolog Frederick Twort, şimdilerde bakteriyofaj (ya da sadece faj) denilen ve bakterileri enfekte eden virüs gruplarını keşfetti. Fransız-Kanadalı mikrobiyolog Félix d'Herelle, besiyerindeki bakterilere süspansiyon şeklinde eklendiğinde onları öldüren virüsları tanımladı. Bu süspansiyonları seyrelterek en yüksek seyreltmeyi keşfetti (en düşük virüs konsantrasyonları), tüm bakterilerin ölmesinden ziyade, ölü organizmaların oluşturduğu alanları gözlemledi. Bu alanları sayma ve seyreltme faktörü ile çarparak orijinal süspansiyondaki virüslerin sayısını hesaplamaya çalıştı. Fajlar tifo ve kolera gibi hastalıkların olası tedavisi gibi takdim edildi, ancak penisilinin geliştirilmesi ile bir kenara bırakıldılar. Faz çalışmaları, genlerin açılıp kapanma mekanizmalarını ve yabancı genlerin bakteri hücrelerine aktarılmaları için kullanışlı bir mekanizmayı anlamayı destekledi.
19. yüzyılın sonlarında virüsler, enfeksiyonları, filtrelerden geçebilmeleri ve yaşamaları için konağa gereksinim duymaları bakımından tanımlanmışlardır. Virüsler sadece bitki ve hayvanlarda üretilebilmişlerdi. 1906'da, Ross Granville Harrison lenf dokusu yetiştirmek için bir yöntem icat etti ve 1913'te E. Steinhardt, C. Israeli ve R. A. Lambert, gine domuzu kornea dokusu parçalarında Vaccinia virüsü üretme amacıyla bu metodu kullandı. 1928'de, H. B. Maitland ve M. C. Maitland, kıyılmış tavuk böbreği süspansiyonunda vaccinia virüsü ürettiler. Bu metotlar 1950'lerde aşı üretimi için büyük ölçekte poliovirüs üretilene kadar geniş ölçüde kabul edilmediler.
Diğer bir atılım 1931'de geldi, Amerikan patologlar Ernest William Goodpasture ve Alice Miles Woodruff influenzavirüs ve bazı diğer virüsleri döllenmiş tavuk yumurtasında ürettiler. 1949'da, John Franklin Enders, Thomas Weller ve Frederick Robbins insan embriyo hücre kültüründe poliovirüs ürettiler ve böylece sağlam hayvan dokuları ve embriyonlu yumurta dışında virüs üretilmiş oldu. Bu çalışma etkili polio aşısı üretmek için Jonas Salk tarafından yapıldı.
Virüslerin ilk görüntüleri, Alman mühendisler Ernst Ruska ve Max Knoll tarafından 1931'de elektron mikroskobunun icadı üzerine elde edildi. 1935'te, Amerikan biyokimyacı ve virolog Wendell Meredith Stanley tütün mozaik virüsü ile ilgili çalışmalar yaptı ve çoğunlukla protein yapılardan oluştuğunu buldu. Kısa bir süre sonra, virüsler proteinler ve RNA parçalarına ayrıştırıldılar. Tütün mozaik virüsü ilk kez kristalize edildi ve yapısı bu nedenle ayrıntılı olarak tarif edilebildi. Kristalize virüsün ilk X ışını kristalografisi görüntüleri Bernal ve Fankuchen tarafından 1941'de elde edildi. Bu görüntüleri temel alan Rosalind Franklin 1955 yılında virüsün tam yapısını keşfetti. Aynı yıl içinde, Heinz Fraenkel-Conrat ve Robley Williams saflaştırılmış tütün mozaik virüsünün RNA ve protein kapsidinin kendi kendine birleşip fonksiyonel virüs formunu oluşturabildiğini gösterdi, bu basit mekanizmanın muhtemelen virüsler tarafından konak hücre içinde oluşturulduğu düşünüldü.
20. yüzyılın ikinci yarsında virüs keşfi altın çağını yaşadı ve bu yıllarda 2000'den fazla hayvan, bitki ve bakteri virüsü türü keşfedildi. 1957'de, atların viral arteritine yol açan equine arterivirüs ve sığır viral diyare virüsü (bir pestivirüstür) keşfedildi. 1963'te, hepatit B virüsü Baruch Blumberg tarafından keşfedildi ve 1965'te, Howard Temin ilk retrovirüsü tanımladı. Ters transkriptaz enzimi retrovirüsler tarafından kendi RNA'larından DNA kopyalamada kullanılır ve ilk kez birbirinden bağımsız olarak Howard Martin Temin ve David Baltimore tarafından 1970'te tanımlanmıştır. 1983'te Luc Montagnier'in takımı Fransada Pasteur Enstitüsünde, şimdilerde HIV olarak bilinen retrovirüsü ilk kez izole ettiler.

Virüsler ve canlı hücreler, DNA veya RNA ve proteinler gibi ortak bileşiklere sahiptirler. Lakin biyokimyacı Wendel Stanley'nin tanımına göre virüsler biyolojik moleküllerden "basit" oluşumlardır. Organik moleküllerin kendi kendilerine yapısallaşma özelliklerinin bir sonucudurlar ve dolayısıyla canlı sayılmazlar. François Jacob da virüsler hakkında "bir kültür ortamına yerleştirildiklerinde v

Wilkinson Microwave Anisotropy Probe (WMAP), başlangıçta Microwave Anisotropy Probe (MAP) ve Explorer 80 olarak bilinen, 2001-2010 yılları arasında faaliyet gösteren bir NASA uzay aracıydı. WMAP, Büyük Patlama'dan arta kalan kozmik mikrodalga arka plan ışımasındaki (CMB) sıcaklık farklılıklarını gökyüzü boyunca ölçmek amacıyla tasarlanmıştı. Johns Hopkins Üniversitesi'nden Prof. Charles L. Bennett liderliğinde yürütülen bu proje, NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi ile Princeton Üniversitesi arasındaki ortak bir çalışma sonucu geliştirildi. WMAP uzay aracı, 30 Haziran 2001'de Florida'dan fırlatıldı. WMAP projesi, NASA'nın COBE uzay misyonunun ardından gelen ikinci orta sınıf (MIDEX) uzay aracıydı ve NASA Explorer programı kapsamında gerçekleştirildi. MAP'in adı 2003'te, 2002'de hayatını kaybeden kozmolog David Todd Wilkinson'ın anısına (1935–2002), WMAP olarak değiştirildi. Dokuz yıl devam eden faaliyetlerin ardından, 2009'da Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından daha gelişmiş Planck uzay aracının fırlatılmasını takiben, WMAP 2010 yılında devre dışı bırakıldı.
WMAP, Dünya'dan 1,5 milyon kilometre uzaklıktaki L2 noktasında bulunmaktadır.

WMAP'ın temel amacı, Kozmik mikrodalga arka planı (CMB) radyasyonundaki sıcaklık farklılıklarını ölçmekti. Bu anizotropiler, evrenin geometrisini, içeriğini ve evrimini anlamak, Büyük Patlama modelini ve kozmik enflasyon teorisini test etmek için kullanıldı. Bu doğrultuda, WMAP tüm gökyüzünün CMB haritasını oluşturdu. 13 yay dakikası çözünürlüğe sahip bu harita, çok frekanslı gözlemlerle elde edildi. Haritanın doğruluğunu sağlamak için sistematik hataların en az düzeyde olması, pikseller arasında ilişkisiz gürültü bulunmaması ve kalibrasyonun hassas yapılması gerekiyordu. Haritanın açısal ölçekte doğruluğu, çözünürlüğünden daha yüksek olacak şekilde tasarlandı. Harita 3.145.728 pikselden oluşmaktadır ve küresel yüzeyi pikselleştirmek için HEALPix şeması kullanılmaktadır. Teleskop ayrıca CMB'nin E-mod polarizasyonunu ve ön plan polarizasyonunu da ölçtü. WMAP'ın faaliyette olacağı süre 27 ay olarak planlanmıştı: 3 ayı L2 noktasına ulaşmak, kalan 2 yıl ise gözlemler yapmak için ayrılmıştı.

Sir William Herschel,  (/ˈhɜːrʃəl/ HUR-shəl; Almanca: Friedrich Wilhelm Herschel Almanca telaffuz: [ˈfʁiːdʁɪç ˈvɪlhɛlm ˈhɛʁʃl̩]; 15 Kasım 1738 – 25 Ağustos 1822) Almanya doğumlu, Alman-İngiliz astronom, teleskop üreticisi ve bestecidir.
On dokuz yaşında İngiltere'ye göç edene kadar, Hanover Askeri Bandosu bünyesinde çalışmıştır. Güneş Sistemindeki 7. gezegen olan Uranüs'ü, Uranüs'ün iki büyük uydusu Titania ve Oberon'u, Satürn'ün iki uydusu olan Enceladus ve Mimas'ı ve kızılötesi radyasyonu keşfetmesiyle ve yazdığı 24 adet senfoniyle ünlenmiştir.
Sir William Herschel, hayatının büyük bir kısmını İngiltere'de, Berkshire Kontluğu içinde yer alan Slough isimli kasabada geçirmiş ve aynı kasabada ölmüştür.

Herschel'ın müziğe olan ilgisi, onu matematik ve lensler üzerinde çalışmaya yönlendirmiştir. İngiliz asil astronom Nevil Maskeylne ile tanışmasının ardından astronomiye karşı ilgisi oluşmuştur ve kendi yansımalı teleskopunu yapmıştır. Mayıs 1773 yılı içerisinde gökyüzünü düzenli bir şekilde izlemeye ve incelemeye başlamış ve 1 Mart 1774'te, Satürn'ün halkaları ve Büyük Orion Bulutsusu'nun da (M42) dahil olduğu izlenimlerini kaydettiği bir astronomi günlüğü tutmaya başlamıştır.

Herschel, bir süre sonra dikkatini, gökyüzünde çok yakın gözüken "çift yıldızları" incelemeye çevirmiştir. Bath'taki New King Sokağı'nda bulunan evinin arka bahçesinden, kendinin yaptığı 160 milimetre açıklığa ve 2,1 metre odak uzaklığına sahip Newton usulü teleskopu ile 1779'da sistematik olarak "gökyüzündeki tüm yıldızları" aramaya başlamıştır. 1792 yılına kadar olan çalışmalarında birçok çift ve çoklu yıldız sistemi keşfetmiş ve dikkatli ölçümlerden sonra bu keşiflerini bir araya getirerek 1782 (269 sistemlik ilk kataloğu) ve 1784 (434 sistemlik ikinci kataloğu) yıllarında, Royal Londra Topluluğu'na iki adet katalog sunmuştur. 1821'de, 1783 yılından sonra yaptığı keşifler üzerine 145 sistemden oluşan üçüncü kataloğu basılmıştır. Döneminin astronomlarının yıldızların hareketlerini açıklamalarının (aslen Galileo Galilei'nin savunduğu şekilde) aksine, 1802'de kendi hipotezi olan; karşılıklı çekim kuvvetlerine takılmış, çift yıldız sistemlerini ortaya atmıştır.
Kısaca Herchel, yaklaşık olarak, doğrulanmış 800 adet, çift veya çoklu yıldız sistemi keşfetmiştir. Teorik çalışmaları ve gözlemleri; modern çift yıldız gözlemleri ve değerlendirmelerinin temelini oluşturmuştur.

Herschel, 1781 yılının mart ayı içerisinde, çift yıldızları ararken, yıldız doğasına sahip olmayan bir diske rastlamıştır. Herschel bu cismin, asıl olarak bir kuyruklu yıldız veya yıldız olduğunu düşünmüş olsa da, Rus Akademisyen Anders Lexell'in değerlendirmeleri sonucu, bu diskin yörüngesinin gezegensel olduğu ortaya çıkmış ve sonuç olarak Herschel, Satürn'ün yörüngesinin ötesinde de, yedinci bir gezegen olduğu kanısına varmıştır.
Kral 3. George'un ardından bu yeni gezegeni; "George'un Yıldızı" (Gerogium Sidus) olarak adlandırmış olsa da, bu isim kalıcı olmamıştır. Fransa'da "Herschel" olarak tanınan bu gezegen, bir süre sonra Yunan mitolojisinde hem Gaia'nın eşi, hem de Zeus'un büyükbabası olduğuna inanılan, kozmik güçlere sahip, gökyüzünün tanrısı Uranus'ün adıyla adlandırılmıştır. Herschel bu keşfi ile, 1781 yılı içerisinde Copley Madalyası ile ödüllendirilmiş ve Royal Topluluğun bir üyesi haline gelmiştir. 1782'de, Kral'ın astronomu olarak görevlendirilmiştir. Sonuç olarak aynı yıl içerisinde, Herschel Buckinghamshire'ye yerleşmiştir. Yeni şehirde teleskoplar üretmeye başlamış, 60'ın üzerinde Avrupalı astronoma ürettiklerini satmıştır.

1782 ve 1802 yılları arasında, Herschel, kendi ürettiği iki teleskopu ile (610 cm odak uzaklığı/30 cm açıklık ve 610 cm odak uzaklığı/47 cm açıklık), tekrarlanan veya kaybolan incelemeler dışında, 2400 derin uzay objesini keşfetmiş ve bu keşiflerini üç katalog içerisinde yayınlamıştır.

Catalogue of One Thousand New Nebulae and Clusters of Stars (1786)
Catalogue of a Second Thousand New Nebulae and Clusters of Stars (1789)
Catalogue of 500 New Nebulae (1802)
Herschel, kataloglarındaki objeleri, "bulutsu" (nebulae) olarak adlandırmış (1924'te Edwin Hubble tarafından bulutsular tanımlanana kadar, büyük ve bozuk gözüken uzay objeleri, bulutsu olarak tanımlanmaktaydı.) ve objeleri sekiz "sınıfa" ayırmıştır.

Parlak Bulutsu (I)
Zayıf Bulutsu (II)
Çok Zayıf Bulutsu (III)
Gezegenimsi Bulutsu (IV)
Çok Büyük Bulutsu (V)
Çok Sıkıştırılmış ve Zengin Yıldız Kümeleri (VI)
Çok Sıkıştırılmış Büyük ve Küçük (Zayıf ve Parlak) Yıldız Kümeleri (VII)
Kabaca Dağılmış Yıldız Kümeleri (VIII)

Kariyeri boyunca, Herschel 400'ün üzerinde teleskop üretmiştir. Ürettiklerinin arasındaki, en büyük ve aynı zamanda da en ünlü olan teleskopu, 1,26 metrelik ana aynaya sahip ve 12 metrelik odak uzaklığına sahiptir. Döneminin aynaları mükemmel yansıtma yapamadıkları için, görüntü verimliliğini artırtmak adına, Herschel farklı bir yol izlemiş ve günümüzde "Herschelian Teleskopu" denilen modeli ortaya çıkartmıştır. Ürettiği bu büyük teleskopunu denediği ilk gece, 28 Ağustos 1789 tarihinde Satürn'ün uydusu olan Enceladus'u keşfetmiş, bir aylık gözlem sonucunda ise Satürn'ün bir diğer uydusu olan Mimas'ı keşfetmiştir.

1787 yılı içerisinde, Herschel Uranus'ün keşfinin ardından, gezegenin uyduları olan Oberon ve Titania'yı ve 1789 yılı içerisinde Satürn'ün uyduları olan Mimas ve Enceladus'u keşfetmiştir. Bu uyduların adları, kendi tarafından değil, ölümünden sonra oğlu John tarafından 1847 ve 1852 yılları arasında verilmiştir.
Herschel, kendinden önce Giovanni Domenico Cassini (1666) ve Christiaan Huygens (1672) tarafından gözlemlenen Mars kutuplarındaki buzulların, Mars'ın mevsimleri ile değiştiğini gözlemlemiştir.
Yıldızlar üzerindeki çalışmalarından sonra, Güneş Sistemi'nin kendinin de bir bütün olarak hareket ettiğinin farkına varmış ve hareket yönünü yaklaşık olarak saptamıştır.
Samanyolu üzerindeki çalışmaları sonucunda, galaksinin bir disk şeklinde olduğu kanısına varmıştır.
"Asteroid" kelimesini 1802'de, gözlemlediği objeleri tanımlarken, "yıldıza benzer" anlamında kullanmak için, Yunan kökenli aster (yıldız) ve eidos (şekil, form) kelimelerini bir araya getirerek oluşturmuş ve astronomi literatürüne sokmuştur.
Uranüs'ün keşfinin yanında, Uranüs'ün halkalarını da Herschel'in tanımladığı üzerine devam eden bir tartışma vardır.
Herschel, Güneş'te ve tüm gezegenlerde yaşamın bulunduğuna inanmıştır.

Herschel, 11 Şubat 1800'de, güneş lekelerini gözlemlemek için, bazı teleskop filtrelerini test etmekteydi. Çalışması sırasında, kırmızı filtre kullanırken, normalin üstünde bir sıcaklık oluştuğunun farkına varmıştı. Bunun üzerine, bir prizma ve bir termometre ile deney yapmaya karar vermiş ve ışık spekturumunun farklı kesitlerinde farklı derecelerde ısı oluştuğunun farkına varmıştır. Devam eden deneyleri sonucu, Herschel, gözle görülen spektrumun dışında da ışık formları olduğu kanısına varmıştır.

Herschel, bir mikroskop kullanarak, genel kanının tersine, deniz mercanlarının hücre duvarlarının bitkisel değil, hayvansal bir formda olduğunu kanıtlamıştır.

Uranüs'ün sembolü, Herschel'in soyadının baş harfi olan H'yi içermektedir.
Mu Cephei yıldızı, Hershel'in Lal Taşı Yıldızı olarak da bilinmektedir.
Mars üzerinde büyük bir çarpma havuzunun adı Herschel'dir.
2000 Herschel adlı bir meteor vardır.
La Palma, Kanarya Adaları'ndaki büyük teleskopun adı William Herschel'dir.
14 Mayıs 2009 tarihinde kendi türündeki teleskopların en büyüğü olan Herschel Uzay Rasathanesi başarıyla uzaya gönderilmiştir.
Bath, İngiltere'de, Herschel Astronomi Müzesi vardır.
Herschel Astronomi Topluluğu, Berkshire'daki, Herschel Hatıra Rasathanesi'nde faaliyet göstermektedir.

Yaşam veya hayat, sinyalizasyon ve kendi kendini idame ettirme süreçleri gibi biyolojik süreçlere sahip olan maddeyi, bu özelliklere sahip olmayan maddeden ayıran bir niteliktir ve büyüme, uyaranlara tepki verme, metabolizma, enerji dönüşümü ve üreme kapasitesi ile tanımlanır. Bitkiler, hayvanlar, mantarlar, protistler, arkealar ve bakteriler gibi çeşitli yaşam biçimleri mevcuttur. Biyoloji, yaşamı inceleyen bilim dalıdır.
Gen kalıtım birimidir, hücre ise yaşamın yapısal ve işlevsel birimidir. Prokaryotik ve ökaryotik olmak üzere iki tür hücre vardır; her ikisi de bir zar içine alınmış sitoplazmadan oluşur ve proteinler ve nükleik asitler gibi birçok biyomolekül içerir. Hücreler, ana hücrenin iki veya daha fazla yavru hücreye bölündüğü ve genlerini yeni bir nesle aktardığı, bazen genetik çeşitlilik üreten bir hücre bölünmesi süreciyle çoğalır.
Organizmalar veya yaşamın bireysel varlıkları, genellikle homeostazı sürdüren, hücrelerden oluşan, bir yaşam döngüsüne sahip, metabolizma geçiren, büyüyebilen, çevrelerine uyum sağlayan, uyaranlara yanıt veren, üreyen ve birden fazla nesil boyunca evrimleşen açık sistemler olarak düşünülür. Diğer tanımlar bazen virüsler ve viroidler gibi hücresel olmayan yaşam formlarını içerir, ancak bunlar genellikle yaşamdan hariç tutulur çünkü kendi başlarına işlev görmezler; daha ziyade konaklarının biyolojik süreçlerini kullanırlar.
Yaşamın kökeni olarak da bilinen abiyogenez, basit organik bileşikler gibi cansız maddelerden ortaya çıkan doğal yaşam sürecidir. İlkel başlangıcından bu yana, Dünya'daki yaşam jeolojik zaman cetvelinde çevresini değiştirmiştir, ancak aynı zamanda çoğu ekosistemde ve koşulda hayatta kalmak için adapte olmuştur. Yeni yaşam formları, kalıtsal varyasyon ve doğal seçilim yoluyla ortak atalardan evrimleşmiştir ve bugün, farklı türlerin sayısına ilişkin tahminler 3 milyon ile 100 milyon arasında değişmektedir.
Ölüm, bir organizmayı ayakta tutan tüm biyolojik süreçlerin kalıcı olarak sona ermesidir ve bu nedenle yaşamının sonudur. Soy tükenmesi, bir grubun veya taksonun, genellikle de bir türün yok olmasını tanımlayan bir terimdir. Nesli tükenen tür ya da takson bir daha hayata dönemez. Fosiller, organizmaların korunmuş kalıntıları veya izleridir.

Yaşamın tanımı uzun zamandır bilim insanları ve filozoflar için bir meydan okuma olmuştur. Bunun nedeni kısmen yaşamın bir madde değil bir süreç olmasıdır. Bu durum, eğer varsa, Dünya dışında gelişmiş olabilecek canlı varlıkların özelliklerine dair bilgi eksikliği nedeniyle daha da karmaşık bir hal almaktadır. Yaşamın felsefi tanımları da ortaya atılmıştır ve canlıların cansızlardan nasıl ayırt edileceği konusunda benzer zorluklar yaşanmaktadır. Yaşamın yasal tanımları da tanımlanmış ve tartışılmıştır, ancak bunlar genellikle bir insanın ölü ilan edilmesi kararına ve bu kararın yasal sonuçlarına odaklanmaktadır. Yaşamın 123 kadar tanımı derlenmiştir.

Yaşamın tanımı konusunda bir fikir birliği olmadığından, biyolojideki mevcut tanımların çoğu betimleyicidir. Yaşam, belirli bir çevrede varlığını koruyan, ilerleten veya güçlendiren bir şeyin özelliği olarak kabul edilir. Bu özellik aşağıdaki özelliklerin tümünü ya da çoğunu sergiler:
Homeostaz: sabit bir durumu korumak için iç ortamın düzenlenmesi; örneğin, sıcaklığı düşürmek için terleme
Organizasyon: yapısal olarak yaşamın temel birimi olan bir veya daha fazla hücreden oluşmak
Metabolizma: kimyasalları ve enerjiyi hücresel bileşenlere dönüştürerek (anabolizma) ve organik maddeyi ayrıştırarak (katabolizma) enerjinin dönüşümü. Canlılar iç organizasyonlarını (homeostaz) sürdürmek ve yaşamla ilişkili diğer olguları üretmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar.
Büyüme: katabolizmadan daha yüksek bir anabolizma oranının sürdürülmesi. Büyüyen bir organizma sadece madde biriktirmek yerine tüm parçalarının boyutunu artırır.
Adaptasyon: bir organizmanın kendi habitatında veya habitatlarında daha iyi yaşayabilir hale geldiği evrimsel süreç.
Uyaranlara tepki: bir tepki, tek hücreli bir organizmanın dış kimyasallara karşı kasılmasından, çok hücreli organizmaların tüm duyularını içeren karmaşık reaksiyonlara kadar birçok şekilde olabilir. Bir tepki genellikle hareketle ifade edilir; örneğin, bir bitkinin yapraklarının güneşe doğru dönmesi (fototropizm) ve kemotaksi.
Üreme: tek bir ebeveyn organizmadan eşeysiz olarak ya da iki ebeveyn organizmadan eşeyli olarak yeni bireysel organizmalar üretme yeteneği.
Fizyolojik işlevler olarak adlandırılan bu karmaşık süreçlerin altında yatan fiziksel ve kimyasal temellerin yanı sıra yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan sinyalizasyon ve kontrol mekanizmaları vardır.

Fizik perspektifinden bakıldığında canlılar, hayatta kalmanın gerektirdiği şekilde kendini yeniden üretebilen ve evrim geçirebilen organize bir moleküler yapıya sahip termodinamik sistemlerdir. Termodinamik açıdan yaşam, kendisinin kusurlu kopyalarını yaratmak için çevresindeki gradyanlardan yararlanan açık bir sistem olarak tanımlanmıştır. Bunu ifade etmenin bir başka yolu da yaşamı "Darwinci evrim geçirebilen, kendi kendini idame ettiren kimyasal bir sistem" olarak tanımlamaktır; bu tanım, Carl Sagan'ın önerisi üzerine, ekzobiyolojinin amaçları doğrultusunda yaşamı tanımlamaya çalışan bir NASA komitesi tarafından benimsenmiştir. Ancak bu tanım yaygın bir şekilde eleştirilmiştir çünkü buna göre cinsel olarak üreyen tek bir birey kendi başına evrim geçiremeyeceği için canlı değildir. Bu potansiyel kusurun nedeni, "NASA'nın tanımının" yaşamı yaşayan bir birey olarak değil, bir olgu olarak ifade etmesi ve bu nedenle eksik kalmasıdır. Alternatif olarak, bir fenomen ve yaşayan bir birey olarak yaşam kavramına dayanan tanımlar, sırasıyla kendi kendini idame ettirebilen bir bilginin sürekliliği ve bu sürekliliğin farklı bir unsuru olarak önerilmiştir. Bu yaklaşımın en güçlü yanı, yaşamı matematik ve fizik terimleriyle tanımlaması ve kaçınılmaz olarak pleonastisiteye yol açan biyolojik kelime dağarcığından kaçınmasıdır.

Diğerleri ise moleküler kimyaya bağlı olmak zorunda olmayan sistemik bir bakış açısına sahiptir. Yaşamın sistemik bir tanımı, canlıların kendi kendini organize eden ve otopoietik (kendi kendini üreten) olmasıdır. Bu tanımın varyasyonları arasında Stuart Kauffman'ın kendini ya da kendilerini yeniden üretebilen ve en az bir termodinamik iş döngüsünü tamamlayabilen otonom bir ajan ya da çok ajanlı bir sistem olarak tanımı yer almaktadır. Bu tanım, zaman içinde yeni işlevlerin ortaya çıkmasıyla genişletilmiştir.

Virüslerin canlı olarak kabul edilip edilmemesi gerektiği tartışmalıdır. Çoğunlukla yaşam formlarından ziyade sadece gen kodlayan çoğaltıcılar olarak kabul edilirler. Genlere sahip olmaları, doğal seçilim yoluyla evrimleşmeleri ve kendi kendilerine bir araya gelme yoluyla kendilerinin birden fazla kopyasını oluşturarak çoğalmaları nedeniyle "yaşamın sınırındaki organizmalar" olarak tanımlanmışlardır. Ancak virüsler metabolize olmazlar ve yeni ürünler oluşturmak için bir konak hücreye ihtiyaç duyarlar. Virüslerin konakçı hücreler içinde kendi kendilerini bir araya getirmeleri, yaşamın kendi kendini bir araya getiren organik moleküller olarak başlamış olabileceği hipotezini destekleyebileceğinden, yaşamın kökeni üzerine yapılan çalışmalar açısından önemli sonuçlar doğurabilir.

Gerekli asgari olguları yansıtmak için, yaşamın diğer biyolojik tanımları önerilmiştir ve bunların çoğu kimyasal sistemlere dayanmaktadır. Biyofizikçiler canlıların negatif entropi ile işledikleri yorumunu yapmışlardır. Başka bir deyişle, yaşam süreçleri, biyolojik moleküllerin iç enerjisinin daha potansiyel mikrodurumlara doğru kendiliğinden yayılması veya dağılmasının gecikmesi olarak görülebilir. Daha ayrıntılı olarak, John Bernal, Erwin Schrödinger, Eugene Wigner ve John Avery gibi fizikçilere göre yaşam, çevreden alınan ve daha sonra bozulmuş bir biçimde reddedilen maddeler veya serbest enerji pahasına iç entropilerini azaltabilen açık veya sürekli sistemler olan fenomenler sınıfının bir üyesidir. Biyomimetik veya biyomimikrinin (biyolojik varlıklar ve süreçler örnek alınarak modellenen malzeme, yapı ve sistemlerin tasarımı ve üretimi) ortaya çıkışı ve artan popülaritesi, doğal ve yapay yaşam arasındaki sınırı muhtemelen yeniden tanımlayacaktır.

Canlı sistemler, çevreleriyle etkileşim halinde olan, kendi kendini organize eden açık canlılardır. Bu sistemler bilgi, enerji ve madde akışları ile sürdürülür.

Budisa, Kubyshkin ve Schmidt hücresel yaşamı dört sütun/köşe taşı üzerine oturan bir organizasyon birimi olarak tanımlamıştır: (i) enerji, (ii) metabolizma, (iii) bilgi ve (iv) biçim. Bu sistem metabolizmayı ve enerji tedarikini düzenleyip kontrol edebilmekte ve bilgi taşıyıcısı (genetik bilgi) olarak işlev gören en az bir alt sistem içermektedir. Kendi kendini idame ettiren birimler olarak hücreler, evrim olarak bilinen tek yönlü ve geri döndürülemez açık uçlu sürece dahil olan farklı popülasyonların parçalarıdır.
Son birkaç on yılda bazı bilim insanları yaşamın doğasını açıklamak için genel bir canlı sistemler teorisinin gerekli olduğunu öne sürmüşlerdir. Böyle bir genel teori, ekolojik ve biyolojik bilimlerden doğacak ve tüm canlı sistemlerin nasıl çalıştığına dair genel ilkeleri haritalandırmaya çalışacaktır. Olayları bileşenlerine ayırmaya çalışarak incelemek yerine, genel bir canlı sistemler teorisi, olayları organizmaların çevreleriyle olan ilişkilerinin dinamik kalıpları açısından araştırır.

Dünya'nın canlı olduğu fikri felsefe ve dinde yer almaktadır, ancak bu konudaki ilk bilimsel tartışma İskoç bilim adamı James Hutton tarafından yapılmıştır. Hutton, 1785 yılında Dünya'nın bir süper organizma olduğunu ve fizyolojisinin incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Hutton jeolojinin babası olarak kabul edilir, ancak yaşayan bir Dünya fikri 19. yüzyılın yoğun indirgemeciliği içinde unutulmuştur. 1960'larda bilim adamı James Lovelock tarafından ortaya atılan Gaia hipotezi, Dünya'daki yaşamın, hayatta kalması için gerekli çevresel koşulları tanımlayan ve sürdüren tek bir organizma olarak işl

Dünyadaki yaşamın evrimsel tarihi, fosil ya da günümüz yaşayan canlı organizmaların evrildiği süreçlerin izlerini takip eder. Yaşamın evrimsel tarihi, yeryüzünde yaşamın kökeninden, günümüzden yaklaşık 4,5 milyar yıl önceki bir tarihten, günümüze kadar uzanmaktadır. Günümüz tüm canlı türleri arasındaki benzerlikler, bilinen tüm canlı türlerin, evrim süreçleri içinde giderek birbirlerinden ayrıldığı ortak bir ataya sahip olduklarına işaret etmektedir.
Bir arada yaşamış ve var olan bakteri ile arkelerin oluşturduğu mikrobik matlar erken Arkeyan devrinde en baskın yaşam formu olup evrimin ilk önemli adımları bu iki canlı türü arasında vuku bulmuştur. Yaklaşık 3,5 milyar yıl öncesine denk gelen oksijenli fotosentezin evrimi, bundan yaklaşık 2.4 milyar yıl öncesinden başlayarak sonunda atmosferin oksijenlenmesine yol açtı. Organellere sahip kompleks yapılı ökaryot organizmalara ait ilk kanıtlar günümüzden 1,85 milyar yıl öncesine ait olup daha önce de var oldukları düşünülen bu organizmaların bünyelerinde metabolizma için oksijen kullanmaya başlamalarıyla çeşitlenmeleri de hızlanmıştır. Daha sonra, yaklaşık 1,7 milyar yıl önce, özel işlevleri yerine getiren farklılaşmış hücrelere sahip çok hücreli canlılar görülmeye başlar.
En erken kara bitkileri 450 milyon yıl öncesi ile tarihlenmekle birlikte bulgular, su yosunlarından oluşan köpüksü formların karalarda bundan daha önce, yaklaşık 1,2 milyar yıl önce, oluşmaya başladığını göstermektedir. Kara bitkileri, Geç Devoniyen yok oluşunda katkıda bulunduklarını düşündürecek kadar başarılıydılar. Omurgasız hayvanlar Vendiyan dönemi boyunca görülmeye başlarken omurgalılar, 525 milyon yıl önce, Kambriyen patlaması sırasında görülmüştür. Permiyen devri boyunca, memelilerin atalarını da içeren sinapsidler karaya egemen oldular, fakat 251 milyon yıl öncesine denk gelen Permiyen-Triyas yok oluşu, tüm kompleks yaşamı silme eşiğine getirdi. Bu felaketin etkilerinden toparlanırken arkozorlar, karada yaşayan en egemen omurgalı tür oldular ve Triyas Dönemi ortalarında therapsidleri bastırarak onların yerini aldılar. Bir arkozor grubu, nitekim dinozorlar, ancak küçük boyutlarda ve böcekçiller olarak varlığını sürdürebilen memelilerin atalarıyla birlikte Jura ve Kretase devirlerine egemen oldular. 65 milyon yıl önce, Kretase-Tersiyer yok oluşu kuşların ataları olmayan tüm dinozor türlerini ortadan kaldırdıktan sonra memeliler hızlı bir şekilde boyut ve çeşitlilik olarak artış gösterdi. Bunun gibi kitlesel yok oluşlar, yeni canlı türlerin ve organizma gruplarının çeşitlenmesine olanak sağlayıp evrime hız vermiş ve ivme kazandırmış olabilir.
Fosil kanıt, çiçekli bitkilerin 130 ile 90 milyon yıl önce, Kretase döneminde görünmeye başlayıp hızlı olarak çeşitlendiğine ve polen taşıyan tozlayıcı böceklerle birlikte evrildiğine işaret etmektedir. Çiçekli bitkiler ve deniz fitoplanktonu, hala olsun günümüzün en büyük ve baskın organik madde üreticileridir. Sosyal yaşamlı böcekler çiçekli bitkilerle yaklaşık aynı zaman diliminde göründüler. Bu böcekler böcek soy ağacının çok küçük bir kısmını oluşturdukları halde onlar günümüzdeki böcek ailesinin yarısından daha fazlasını oluşturmuşlardır. İnsan, dik duran ve yürüyen bir maymunsu-insansı soyundan gelmiş olup bipedal insansılara ait ilk fosil kanıtlar 6 milyon yıl öncesine dayanır. Bu soyun ilk üyelerinin beyin büyüklüğü şempanze beyni büyüklüğü ile karşılaştırılabilse dahi geçen 3 milyon yıllık zaman dilimi içinde insan beyninin boyutlarının sürekli büyüme gösterdiği tespit edilmiştir.

Yeryüzünde bulunan en eski meteor parçaları 4,54 milyar yıl yaşındadır; bu tarih, eski çağ kurşun yataklarının tarihiyle karşılaştırıldığında ortaya dünyanın yaşı için ortalama bir tahmin ortaya çıkmaktadır. Ay, Dünya'nın yerkabuğu gibi aynı bileşime sahip olmakla birlikte Dünya'nın iç çekirdeğinde olduğu gibi zengin demir bileşimleri içermez. Birçok araştırmacı, Dünya oluştuktan 40 milyon yıl sonra Dünyaya bir gezegenimsinin çarptığını ve bu çarpışma ile yer kabuğundan kopan parçaların yörüngede Ay'ı oluşturduğunu düşünür. Buna dair diğer bir hipotez ise Dünya ve Ay'ın aynı zamanda birleşip yakınlaşmaya başladığı ancak Dünya'nın daha güçlü bir yerçekimine sahip olması nedeniyle içeriğinde tüm demir parçacıklarını topladığıdır.
Yakın bir geçmişte, Dünya'da 3,8 milyar yıl öncesine ait en eski kayaçlar bulunmadan önce, önde gelen bilim insanları on yıllarca Dünya yüzeyinin bu döneme kadar eriyik bir durumda olduğunu düşünmüşlerdir. Dolayısıyla, Dünya tarihinin bu dönemine, "cehennemsi" anlamına gelen Hadeyan ismi konmuştur. Ancak, 4,0 ile 4,4 milyar yıl öncesine ait zirkon kristallerinin (Zirkonyum silikat) analizleri sonucu, yerkabuğunun gezegen oluşumundan 100 milyon yıl sonra katılaştığını ve gezegenin yaşamı destekleyecek ve muhafaza edecek olan okyanuslara ve bir atmosfere çabucak sahip olup edindiğini göstermiştir.
Ay'dan gelen kanıtlar ise, Ay'ın 4,0 milyar yıl öncesinden 3,8 milyar yıl öncesine kadar, Güneş Sistemi'nin oluşumu esnasında geride kalan enkaz yığınlarının Geç Dönem Ağır Bombardıman'ına maruz kaldığını göstermektedir. Yerküre ise daha güçlü bir yerçekimine sahip olduğu için bundan daha ağır bir bombardımana maruz kalmıştır. Dünya'nın 4,0 ile 3,8 milyar yıl önceki formuna dair doğrudan kanıtlar olmasa da, Dünya'nın bu geç ağır bombardımandan etkilenmediğini düşünmek için bir neden görünmemektedir. Bu olayın belki de önceki okyanusları ve ilk atmosferi ortadan kaldırmış olabileceği düşünülebilir; bu durumda yer küredeki volkanik gaz çıkışlarının bunların tekrar oluşumunun en az yarısına katkıda bulunmuşsa da, Dünya'ya çarpan kuyruklu yıldızların tekrar getirdiği su ve gazlar, atmosferin ve okyanusların yeniden oluşmasını ve gezegene yerleşmesini de sağlamış olabileceği ihtimali bulunmaktadır.

Tespit edilen en erken canlı organizmalar, çok kısa zaman aralığında yaşamış olan nispeten özelliksiz türler olup bu canlıların fosilleri, abiyotik fiziksel süreçler yoluyla ortaya çıkan yapılar dışında haklarında ne oldukları zor söylenebilecek türden çubuksu özellikler gösterirler. Dünya üzerindeki yaşamın tartışmasız en eski kanıtı fosilleşmiş bakteriler olup bundan 3 milyar yıl öncesine dayanır. 3,5 milyar yıl öncesine tarihlenen kayaçlardaki diğer buluntular ise bakteri izleri olarak yorumlanmış olup, buradaki jeokimyasal kanıtlar Dünyadaki yaşamın 3,8 milyar yıl öncesine kadar gidebileceğini göstermiştir. Ancak bu analizler yakından incelendiğinde biyolojik olmayan süreçlerin de var oldukları ve bu süreçlerin de yaşama imza atabilecekleri gözlemlenmiştir. Bu bulgular, bulunan yapıların tam olarak biyolojik olmayan bir kökene sahip olmasına kanıt olmadığı gibi hayatın varlığına dair de kesin kanıt olarak düşünülemezler. 3,4 milyar yıl öncesine ait kayalardan elde edilen jeokimyasal izler yaşamın birer kanıtı olarak düşünüldüler ise de bu ifadeler eleştirmenler tarafından iyice incelenmemiştir.

Biyologlar, birbirinden farklı ve ayrı iki veya daha fazla soyun, tüm canlı organizmalar için ortak olan birçok kompleks biyokimyasal mekanizmaları oluşturabilecek kadar birbirinden bağımsız gelişmiş olabileceği ihtimalinin neredeyse imkânsız olduğunu düşündükleri için günümüz yaşayan tüm canlı organizmaların kökenini bir tek ortak ataya, nitekim son evrensel ataya dayandırırlar. Daha önce de belirtildiği gibi, haklarında fosil kanıtlara sahip olduğumuz en eski organizmalar sayılan bu bakteriler, halihazırda doğrudan cansız maddelerden ortaya çıkamayacak kadar kompleks hücrelere sahiptirler. Erken dönem organizmalara dair fosil ya da jeokimyasal kanıtların eksikliği, iki ana grupta toplanabilecek farklı hipotezler için geniş yer bırakır: 1) yaşam yeryüzünde kendiliğinden ortaya çıktı veya 2) yaşam evrenin başka bir yerinde filizlendi.

Yeryüzünde yaşamın başka bir yerde oluşup geliştiği fikri en az M.Ö. 5. yüzyıla kadar dayanır. 20. yüzyılda ise bu fikir fiziksel kimyager Svante Arrhenius, astrofizikçi Fred Hoyle ve Chandra Wickramasinghe ile moleküler biyolog Francis Crick ve kimyager Leslie Orgel tarafından dile getirilmiştir. "Yaşam başka bir yerde filizlendi" hipotezinin üç temel versiyonu bulunmaktadır: Yaşam, Güneş Sistemimizin herhangi bir yerine meydana gelen büyük bir meteor çarpışması sonucu uzaya dağılan göktaşı parçaları aracılığıyla Dünya'ya geldi ki böyle bir olasılıkta tek güvenilir yaşam kaynağı sadece Mars olabilir, veya uzaylıların yanlarında getirdikleri mikro organizmaların istek dışı kontaminasyona uğrayıp bulaşması sonucu yaşamın Dünyaya gelmiş olması ya da yaşamın Dünya'ya Güneş sistemi dışından bir yerden doğal olan yollardan gelmiş olması. Deneyler, bazı mikro organizmaların uzaya fırlatıldıklarında bu şoku atlatabildiğini ve hayatta kalabildiklerini, bazılarının ise radyasyona maruz kaldıklarında birkaç gün sağ kalabildiklerini göstermiştir. Buna rağmen, bu mikro organizmaların uzay boşluğunda daha uzun bir süre için yaşayabileceklerine dair bir kanıt bulunmamaktadır. Bilim adamları, yaşamın Mars'ta bağımsız bir şekilde oluşup buraya geldiği ya da galaksimizdeki başka bir gezegende oluşup geldiği konusunda ikiye ayrılmış görünmekte.

Dünyadaki hayat karbon ve suya dayanır. Karbon, karmaşık kimyasallar için sağlam bir yapı sunar ve çevreden, özellikle karbondioksitten kolayca çıkarılarak elde edilebilir. Hemen hemen benzer kimyasal özelliklere sahip olan başka bir element silikon olup daha az kararlı yapılar oluşturur ve bileşiklerinin büyük çoğunluğu katı formda olduğu için çıkarılıp elde edilmesi organizmalar için daha zordur. Su mükemmel bir çözücü madde olup çok yararlı olan iki kullanış özelliği vardır: su yüzeyini kaplayan buz parçaları, bu buz tabakasının altında yaşayan deniz canlılarının kış mevsiminde hayatta kalmalarına olanak sağlar ve su moleküllerinin uçları, diğer çözücülerden daha geniş yelpazede bileşikler oluşturabilmesini sağlayan pozitif ve negatif elektrik yüklerine sahiptir. Amonyak gibi diğer iyi çözücüler, hayatın devamlılığını sağlayan kimyasal tepkimelerin ancak çok yavaş gerçekleştiği sıcaklık seviyelerinde sıv

Yaşamın evrimsel tarihi kronolojisi, gezegenimiz Dünya'daki yaşamın gelişmesini ve önemli başlıca olayları özetlemektedir (bkz: Organizma). Daha ayrıntılı bir açıklama için Yerküre tarihi ve Jeolojik devir maddelerine bakınız. Bu makalede verilen tarihler bilimsel kanıta dayalı tahminlerdir. 
Evrim, biyolojide canlı popülasyonların kazandığı yeni özelliklerin nesillerden nesile aktarıldığı bir süreçtir. Evrimin uzun zaman süreçleri içinde yayılarak oluşumu, yeni türlerin kökenini ve biyolojik canlılığın oluşturduğu muazzam çeşitliliği açıklamaktadır. Günümüz canlı türleri ortak bir ata üzerinden birbirleriyle akraba olup milyarlarca yıl süren bir evrimin ve türleşmenin sonucu olarak meydana gelmiştir.

Başlıca evrimsel gelişmelere genel bakış:

Yukarıdaki şemada gösterilen basitleştirilmiş evrim kronolojinde Dünya 4,5 milyar yıl yaşında olup, verilen tarihler aşağı yukarıdır.

Günümüzden 3,8 milyar yıl ve öncesi

Günümüzden 3,8 - 2,5 milyar yıl önce

Günümüzden 2,5 milyar yıl ile 542 milyon yıl önce

Ataların Hikâyesi, Richard Dawkins'in evrimin dört milyar yıla yayılan hikâyesini günümüzden geriye giderek anlattığı kitabı.

Evrim düşüncesinin tarihi
İnsan evrimi zaman çizelgesi
Bitkilerin evrimsel tarihi
Doğa tarihi
Jeolojik devir
Sosyokültürel evrim
Yaşamın evrimsel tarihi

Berkeley Üniversitesi'nin İngilizce evrim sayfası11 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce kaynaklı evrim kronoloji
Tree of Life Web Project11 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - interaktif biçimde tüm filogenetik ağacı keşfedebileceğiniz bir sayfa
TalkOrigins Archive sitesinde yer alan daha derli toplu bir kronoloji12 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Palaeos - Dünya'daki yaşamın izleri5 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Waikato Üniversitesi - Bitkilerin evrimi dizisi28 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Waikato Üniversitesi - Hayvanların evrimi dizisi27 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Grafiksel evrim kronoloji 21 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya'daki yaşamın öyküsü14 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plank döneminden evrenin yaşam süresine kadar Zamanın keşfi21 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cambridge Ensemble Project Üniversitesi tarafından hazırlanan - Interaktif bitki evrimi kronoloji
Kozmik, yerbilimsel ve evrimsel zaman şeridi 6 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yer bilimleri, Dünya'nın ve atmosferinin fiziksel ve kimyasal yapısıyla uğraşan bir bilim dalı olup, Dünya gezegenine ait bütün doğa bilimi alanlarını kapsar. Yer bilimleri gezegen biliminin bir dalı olarak düşünülebilir ancak tarihi daha eskiye dayanır. Yer bilimleri, her biri kendi içinde daha özelleşmiş alanlara ayrılabilen dört ana çalışma alanından oluşur; bunlar sırasıyla litosfer, hidrosfer, atmosfer ve biyosferdir.

Yer bilimlerine hem indirgemeci hem de bütüncül yaklaşımlar bulunmaktadır. Yer bilimleri aynı zamanda Dünya ve Dünya'ya komşu gökcisimlerinin incelenmesidir. Yer bilimcilerin bir kısmı enerji ve maden kaynaklarının yerlerini tespit etmek için üzerinde çalıştıkları gezegen hakkındaki bilgilerini kullanırken, bir kısmı da beşeri faaliyetlerin Dünya'nın çevresine olan etkilerini araştırır ve gezegenimizi korumak için yöntemler tasarlar. Bazısı da volkanlar, depremler ve kasırgalar gibi doğa olayları hakkındaki bilgilerini kullanarak insanların bu tehlikeli doğa olaylarına karşı savunmasız kalmaması için yerleşim ve topluluk planlarının oluşturulmasına katkıda bulunur.
Yer bilimleri, jeoloji, litosfer ve büyük ölçekli Dünya iç yapısının yanı sıra atmosfer, hidrosfer ve biyosferin incelenmesini kapsayabilir. Yer bilimciler Dünya'nın nasıl işlediği ve evrimleştiği hakkında nicel bir anlayış oluşturmak için genellikle jeoloji, kronoloji, fizik, kimya, coğrafya, biyoloji ve matematik bilimlerini kullanır. Örneğin, meteorologlar hava durumunu inceler ve tehlikeli fırtınaları araştırırlar. Hidrologlar suyu inceler ve gözlemleri sonucunda sel uyarısında bulunurlar. Sismologlar depremleri inceler ve nerede gerçekleşeceğini anlamaya çalışırlar. Jeologlar kayaları inceler ve faydalı minerallerin bulunmasına yardımcı olurlar. Yer bilimciler çoğunlukla sahada çalıştıkları için dağlara tırmanmak, deniz dibini araştırmak, mağaralar boyunca sürünmek, bataklıklarda bata çıka yürümek genellikle işlerinin birer parçasıdır. Ölçümler yapar ve numune (bunlara taşlar ve nehir suyu örnek verilebilir) toplarlar ve bulgularını çizelge ve haritalara kaydederler.

Yer bilimleri genellikle dört küre olduğunu var sayar. Bunlar litosfer, hidrosfer, atmosfer ve biyosferdir. Her biri sırasıyla taşlar, su, hava ve yaşama karşılık gelmektedir. Bazıları tarafından hidrosferin ayrı bir bölümü olarak kriyosfer (buzlara karşılık gelir) ile aktif ve karışık bir küre olan pedosfer (toprağa karşılık gelir) bu dört ana küreye dahil edilmektedir.

Dünya'nın yapısı
Çevre jeolojisi

Özel

Genel

Earth Science Picture of the Day 4 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi sponsorluğunda yapılan bir Universities Space Research Association hizmetidir.
Geoethics in Planetary and Space Exploration 16 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Geology Buzz: Earth Science 4 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hertzsprung-Russell diyagramı veya Hertzsprung-Russell çizeneği (ayrıca H-R diyagramı veya HRD olarak da anılır) yıldızları ışınım güçleri, etkin sıcaklıkları gibi özellikleri arasındaki ilişkileri gösteren bir çizenektir. 1910 yılı civarında Ejnar Hertzsprung ve Henry Norris Russell tarafından oluşturulmuş olup yıldızların evrimini anlama çalışmalarında önemli bir rol oynamıştır. Yıldızın çizelgedeki konumunun değişimine bakılarak yıldızın evrimi izlenebilir.

Hertzsprung-Russell çizelgesinin değişik şekilleri olup sınıflandırma o kadar iyi tanımlanmış değildir.
Asıl çizelge, ana koldaki yıldızların tayf örneğini yatay, mutlak kadri de dikey eksende gösterir. İlk nicelik (olan tayf örneği) tartışmasız şekilde kolayca belirlenemeyeceğinden B-V renk indeksi kullanılmıştır. Bu tür çizelgeye Hertzsprung-Russell çizelgesi veya renk-kadir çizelgesi denir ve gözlemciler tarafından çok kullanılır. Fakat görünen kadri dikey eksende çizmek de renk-kadir çizeneklerinin bir şeklinde görülür.
Başka bir şekli de bir eksene yıldızın etkin sıcaklığını, diğer eksene de parlaklığını koyar. Bu da yıldızların evrimini açıklamak için çalışan kuramcıların bilgisayarlarla hesapladığı çizeneklerdir. Bu tür çizenekler muhtemelen sıcaklık-parlaklık diyagramı olarak adlandırılmalıdır. Fakat bu ifâde pek kullanılmamakta olup Hertzsprung-Russell diyagramı tercih edilmektedir. Sınıflandırmadak, bu karışıklığa rağmen astrofizikçiler bu ç, zelgeler arasında kesin bir ayrım yapar.
Bu ayrımın nedeni, bir çizelgeden diğerine tamı tamına basit bir dönüşümün olmaması ve kullanılan yıldız atmosfer modeli ve (sıcaklık ve parlaklık dışında bileşimi ve basınç) parametrelerle ilgili olmasıdır. Ayrıca o cisme olan uzaklığın ve yıldızlararası kırmızılaşmanın bilinmesi gerekmektedir. Değişik renk indeksleri ve etkin sıcaklıkla yapılan sayısal dönüşümler literatürde vardır (Sekiguchi 2000, Casagrande 2006).
H-R çizeneği, değişik yıldız tiplerini tanımlamak ve bilgisayar modelleriyle elde edlmiş yıldız evrimi hakkındaki teorik tahminleri gerçek yıldız gözlemleriyle karşılaştırmak için kullanılır. Bu durumda ya hesaplanmış nicelikleri izlenebilir değerlere çevrilerek ya da öbür yönde hareket edilerek bir başka belirsizlik faktörü eklenmiş olur.

Yıldızların büyük çoğunluğu ana kol denilen doğru etrâfında toplanır. Bu safhada yıldızlar çekirdeklerinde hidrojeni kaynaştırmaktadırlar. Yıldızların çizenekteki ikinci toplanma yeri yatay koldur (merkezinde helyum kaynaşması ve etrâfındaki tabakada hidrojen yanması olan yıldızlardır). Başka hatırı sayılır bir özellikse Hertzsprung aralığıdır. Bu da A5 ve G0 tayf örneği ve +1 ve -3 mutlak kadri arasındaki (yâni ana kolun üstüyle yatay koldaki devler arasındaki bölgededir. (RR Lyrae yıldızları bu aralığın solunda bulunabilir. Sefe değişenleri dayanıksızlık şeridinin üst bölümünde yer alırlar.
H-R çizeneği ayrıca bilginlerce kabaca bir yıldız kümesinin Dünya'dan ne kadara uzakta olduğunu ölçmek için de kullanılır. Bu da kümedeki yıldızların görünür kadrinin bilinen uzaklıktaki (model) yıldızların mutlak kadriyle kıyaslayarak yapılır. Gözlenen grup, daha sonra gözlenen ve hesaplanmış ana kollar kesişene kadar çizelgede dikey yönde kaydırılır. Her iki grup arasında köprü yaparak büyüklüklerdeki farkı yok eden bu farka uzaklık katsayısı denir ve uzaklık için doğrudan bir ölçüdür. Bu tekniğe ana kola oturtma veya karıştıran bir ifâdeyle tayfölçer paralaksı denir.

Diyagramı tefekkür eden astronomlar, yıldızların evrimin gösterebileceğini tahmin etmişlerdir. Ana öneri, burada yıldızların kırmızı devden beyaz cüceye dönüştükleri, sonra hayatları boyunca kolda aşağı doğru hareket ettikleridir. Fakat Russell'in 1912'sw çizelgeyi Royal Astronomical Society'ye (Krâliyet Astronomi Cemiyeti) sunuşundan sonra Arthur Eddington'un yıldız fiziği üzerindeki düşüncelerine taban oluşturmuştur (Porter, 2003). 1926'da yayımladığı Yıldızların iç dünyası (The Internal Constitution of the Stars) adlı eserinde yıldızların nasıl bu diyagrama uyduğunu açıklamaktadır. Bu husus, o zamanlar yıldız teorisinin ana problemi olan yıldızların enerjilerini nereden aldıkları konusuna daha açıklık getirilemediğinden hatırı sayılır bir gelişmeydi. Termonükleer enerji ve hattâ yıldızların hidrojenden oluştuğu daha keşfedilmemişti. Eddington, bu problemi sürüncemede bırakıp soruyu yıldızların içlerindeki enerjinin nasıl taşındığını açıklayan ısı nakli termodinamiğine yoğunlaşarak çözmüştü (Smith, 1995). Böylece Eddington, beyaz cücelerin temelde değişmez bir konumda hayatları boyunca ana kol üzerinde kaldıklarını öngördü. 1930'lar ve 1940'larda hidrojen birleşmeyi anlaşılınca yıldızların kırmızı devlere ve beyaz cücelere evriştiği teorisi fiziğe dayandırılabildi. O zamanalar Hertzsprung-Russell çizeneği, bu tür gelişmelere sebep olmamakla birlikte yıldızların evrimini grafik olarak göstermekteydi.

Asimptotik dev kol
Hayashi çizgileri
Yıldız sınıflandırması

Casagrande, L. (Kasım 2006). "Accurate fundamental parameters for lower main-sequence stars" (Abstract). MNRAS. 373 (1). ss. 13-44. doi:10.1111/j.1365-2966.2006.10999.x. 18 Mart 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi6 Şubat 2007. 
Porter, Roy (2003). The Cambridge History of Science. Cambridge, UK: Cambridge University Press. s. 518. ISBN 978-0521572439. 
Sekiguchi, Maki (Ağustos 2000). "A Study of the B-V Color-Temperature Relation" (HTML). The Astronomical Journal. 120 (2). ss. 1072-1084. doi:10.1086/30149014 Eylül 2008. 
Smith, Robert (1995). Observational Astrophysics. Cambridge, UK: Cambridge University Press. s. 236. ISBN 978-0521278348. 

JavaHRD1 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. an interactive Hertzsprung-Russell diagram as a Java applet
BaSTI22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. a Bag of Stellar Tracks ve Isochrones, simulations with FRANEC code by Teramo Astronomical Observatory
Leos Ondra: The first Hertzsprung-Russell diagram18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hidrojen'in (H) (Standart atom ağırlığı: 1,00794 (7) u) üç doğal izotopu bulunur, bunlar 1H, 2H ve 3H. Diğerleri, laboratuvar ortamında sentezlenen fakat doğada gözlenemeyen aşırı kararsız çekirdeklere sahiptir (4H arası 7H).
Bugün sadece hidrojen elementinin izotopları farklı isimlerle adlandırılır. (Radyoaktivite çalışmaları sırasında, çeşitli radyoaktif izotoplar isimlendirilir; fakat bu gibi adlar uzun süre kullanılmaz). Sembollari D ve T olan izotoplar (2H ve 3H yerine) bazen döteryum ve trityum isimleri kullanılır. IUPAC üye ülkelerde bu kullanım yaygın olarak tercih edilmez.

1H hidrojenin 99,98% oranla en yaygın bulunan izotopudur. Çünkü bu izotopun atom çekirdeği sadece bir protondan oluşmaktadır, bu nedenle nadiren protium olarak adlandırılır.

2H, hidrojenin diğer kararlı izotopudur, döteryum olarak bilinir ve çekirdeği bir proton ve bir nötrondan meydana gelir. Dünyadaki hidrojenin 0,0026 – 0,0184% (mole-fraction veya atom-fraction) döteryum olarak bulunmaktadır, düşük miktarda hidrojen gazı olarak ve yüksek oranda (0,015% or 150 ppm) okyanus sularında bulunur. Döteryum radyoaktif değildir ve önemli bir zehirleme tehlikesi bulunmaz. Normal hidrojen yerine zenginleştirilmiş döteryum molekülleri içeren su ağır su olarak adlandırılır. Döteryum ayrıca nükleer füzyon için potansiyel yakıttır.

3H, trityum olarak bilinir ve çekirdeği bir proton ve iki nötrondan meydana gelir. Radyoaktiftir, β− çözünmesi yaparak helyum-3'e dönüşür ve yarılanma ömrü 12.32 yıldır.

4H hidrojenin yüksek kararsızlığa sahip izotopudur. Çekirdeği bir proton ve üç nötrondan meydana gelir. Laboratuvar ortamında trityum ile döteryumun çok hızlı çekirdeklerinin bombardımanı sonucu oluşur. Bu deney esnasında, trityum çekirdeği çok hızlı döteryum çekirdeklerinden nötron yakalar. Hidrojen-4'ün varlığı yayılan protonların belirlenmesiyle kanıtlanır. Atom ağırlığı 4,0279121'dir. Nötron emisyonu yolu ile çözünür ve yarılanma ömrü 9.93696x10−23 saniyedir.

5H, hidrojenin yüksek kararsızlıktaki izotopudur. Çekirdeği bir proton ve dört nötrondan oluşur. Laboratuvar ortamında trityum ile trityumun çok hızlı çekirdeklerinin bombardımanı sonucu oluşur. Deney sırasında, bir trityum çekirdeği diğerinden iki nötron yakalar, bunun sonunda çekirdek bir proton  ve dört nötrona sahip olur. Nötron emisyonu yolu ile çözünür ve yarılanma ömrü 8.01930x10−23 saniyedir.
Hidrojen

7H bir proton ve altı nötrondan maydana gelir. İlk kez 2003 yılında Rus, Japon ve Fransız bilim adamları tarafından RIKEN 'de (RI Beam Science Laboratory) hidrojenin Helyum-8 atomlarıyla bombardıman edilmesi sonucu sentezlenmiştir. Reaksiyon sonucunda, helyum-8 hidrojen çekirdeğine nötron verir. İki artakalan proton "RIKEN teleskopu" ile algılanmıştır, cihaz birçok katmandan ve sensörden oluşmaktadır, hedefin arkasında yerleştirilen RI Beam Siklotron'udur.

Müonyum parçacığı egzotik atom olan bir antimüon (müonlar artı antiparçacıklardır) ve bir elektron'dan oluşur, ve Mu veya µ+e− ile sembolize edilir. Müon'un yarılanma ömrü 2 µs'dir, müonyum müonyum klorür (MuCl) veya sodyum müonid (NaMu) bileşikleri oluşturabilir.
Hidojen 7

Sudaki izotopik birleşimlerdir.
İzotop çoğunluğu hassastır ve atom ağırlığı, değişimden geçerek sınırlanır. Belirli alanlarda, herhangi bir normal karasal maddeye uygulanabilir olmalı.
Hidrojen tankı 3.2×10−5 (mole fraction) gibi düşük bir oranda 2H içerir.
Bunların hepsi farklılık gösterebilir.

Isotope masses from Ame2003 Atomic Mass Evaluation23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by G. Audi, A.H. Wapstra, C. Thibault, J. Blachot and O. Bersillon in Nuclear Physics A729 (2003).
Isotopic compositions and standard atomic masses from Atomic weights of the elements. Review 2000 (IUPAC Technical Report)24 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Pure and Applied Chemistry Vol. 75, No. 6, pp. 683–800, (2003) and Atomic Weights Revised (2005)5 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Half-life, spin, and isomer data selected from these sources. Editing notes on this article's talk page.
Audi, Bersillon, Blachot, Wapstra. The Nubase2003 evaluation of nuclear and decay properties16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nuc. Phys. A 729, pp. 3–128 (2003).
National Nuclear Data Center, Brookhaven National Laboratory. Information extracted from the NuDat 2.1 database14 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (retrieved Sept. 2005).
David R. Lide (ed.), Norman E. Holden in CRC Handbook of Chemistry and Physics, 85th Edition, online version. CRC Press. Boca Raton, Florida (2005). Section 11, Table of the Isotopes.

News of hydrogen-7 discovery30 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Article on hydrogen-4 and hydrogen-5

Hidrojen çizgisi ya da 21 cm çizgisi, uzaydaki nebulaların yaydığı 21 cm dalga boyuna sahip bir ışınımdır. Bu ışınımın varlığı kuramsal olarak Hollandalı astronom H.C. van de Hulst tarafından öne sürülmüş, 1951 yılında da saptanmıştır.

Işınımın kaynağı evrende en bol bulunan element olan hidrojendir. Hidrojen atomu bir elektron ve bir protondan meydana gelir. Gerek proton ve gerekse elektronun spin hareketi vardır. Proton ve elektronun spini kimi atomlarda aynı yönde yani paralel, kimi atomlarda ise ters yöndedir. Bu iki durum arasında küçük te olsa bir enerji farkı vardır. Paralel spinli atomlar ters spinli atomlardan daha yüksek enerjiye sahiptir. Bu fark;

  
    
      
        E
        ≈
        5.874
        ⋅
        
          10
          
            −
            6
          
        
        e
        V
      
    
    {\displaystyle E\approx 5.874\cdot 10^{-6}eV}
  

ya da joule cinsinden,

  
    
      
        E
        =
        5.874
        ⋅
        
          10
          
            −
            6
          
        
        ⋅
        1.602
        ⋅
        
          10
          
            −
            19
          
        
        =
        9.41
        ⋅
        
          10
          
            −
            25
          
        
        J
      
    
    {\displaystyle E=5.874\cdot 10^{-6}\cdot 1.602\cdot 10^{-19}=9.41\cdot 10^{-25}J}
  

En düşük enerji düzeyindeki bir hidrojen atomunda elektron spini çevre bulutsularin ısısı sebebiyle  değişebilir ve enerji düzeyi artabilir. Spinin tekrar eski halime gelmesi için yaklaşık 10 milyon yıl geçer. Bu sürenin sonunda spin yeniden eski haline gelirken, atom fazladan enerjiyi ışınım olarak yayınlar.Bu ışınımın frekansı Planck formülüne göre;

  
    
      
        f
        =
        
          
            E
            h
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {E}{h}}}
  

Bu formüldeki h Planck sabitidir ve SI birimlerinde değeri

  
    
      
        h
        ≈
        6.626
        ⋅
        
          10
          
            −
            34
          
        
      
    
    {\displaystyle h\approx 6.626\cdot 10^{-34}}
  

Buna göre;

  
    
      
        f
        =
        
          
            
              9.41
              ⋅
              
                10
                
                  −
                  25
                
              
            
            
              6.626
              ⋅
              
                10
                
                  −
                  34
                
              
            
          
        
        =
        1.42
        ⋅
        
          10
          
            9
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {9.41\cdot 10^{-25}}{6.626\cdot 10^{-34}}}=1.42\cdot 10^{9}}
  
 Hz
Dalga boyu da

  
    
      
        λ
        =
        
          
            c
            f
          
        
        =
        
          
            
              3
              ⋅
              
                10
                
                  8
                
              
            
            
              1.42
              ⋅
              
                10
                
                  9
                
              
            
          
        
        =
        0.21
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {c}{f}}={\frac {3\cdot 10^{8}}{1.42\cdot 10^{9}}}=0.21}
  
 m = 
  
    
      
        21
      
    
    {\displaystyle 21}
  
 cm

Tek bir atomun 21 cm dalga boyunda bir foton yayınlaması için yaklaşık 10 milyon yıl geçmesi gerekir. Ancak dev nebulalarda ki madde miktarı o kadar çoktur ki bu nebulalar her an  Dünya'dan izlenecek kadar 21 cm ışınımı yaparlar. Bu ışınım radyo astronomide büyük öneme sahiptir. Çünkü arka plandaki ışıklı kaynakları perdeleyen sisli bölgeler 21 cm. ışınımına saydamdır ve bu ışınımdan yararlanarak görünmeyen bölgelerin haritaları çizilebilir. Astronomlar nebulaların hareketini izlemek için 21 cm ışınımını izler ve bu ışınımdaki kırmızıya kayma veya maviye kayma miktarına bakarak bu nebulaların uzaklaşma veya yaklaşma süratlerini hesaplarlar.

Hipernova, sıra dışı bir çekirdek çöküşü senaryosundan kaynaklandığı düşünülen çok yüksek enerjili bir süpernovadır. Böyle bir durumda büyük kütleli bir yıldız (>30 Güneş kütlesi), bir yığılma diskiyle çevrili ve çift kutuplu astrofiziksel jet yayan bir dönen kara delik oluşturacak şekilde çöker. Bu olay; çoğu süpernovadan yaklaşık on kat daha yüksek, olağan dışı düzeyde yüksek bir kinetik enerjiyle madde püskürten ve en az 10 kat daha fazla ışıma gücüne sahip olan bir yıldız patlaması türüdür. Hipernovalar o kadar yoğun gama ışınları yayar ki genellikle Tip Ic süpernovalara benzer görünürler fakat son derece yüksek bir genişleme hızına işaret eden, olağan dışı geniş spektral çizgileriyle onlardan ayrılırlar. Hipernovalar, süreleri 2 saniyeden bir dakikanın üzerine kadar değişen uzun süreli gama ışını patlamalarının (GRB) oluşmasını sağlayan mekanizmalardan biridir. Bu patlamalar, farklı oluşum mekanizmalarına sahip diğer aşırı parlak yıldız patlaması türlerini de kapsayan bir sınıflandırma olmasına rağmen, aşırı parlak süpernovalar olarak da adlandırılmıştır.

1980'lerde hipernova terimi, günümüzde çift kararsızlığı süpernovası olarak bilinen teorik bir süpernova türünü tanımlamak için kullanılıyordu. Bu terim, tipik çekirdek çöküşü süpernovalarına kıyasla patlamanın sahip olduğu son derece yüksek enerjiyi ifade etmekteydi. Terim daha önce, hiper yıldızlar ve erken evrendeki son derece büyük kütleli popülasyon III yıldızları gibi çeşitli oluşumların varsayımsal patlamalarını veya kara delik birleşmeleri gibi olayları tanımlamak için kullanılmıştı.
Hollanda-İtalya ortak yapımı BeppoSAX uydusu, Mayıs 1997'den itibaren GRB 970508 patlamasının izini sürerek yaklaşık 6 milyar ışık yılı uzaklıktaki sönük bir gökadaya ulaşmayı başardı. Hem GRB 970508 hem de konak gökadanın spektroskopik verilerini analiz eden Bloom ve meslektaşları, 1998 yılında bu olası nedenin bir hipernova olduğu sonucuna vardı. Aynı yıl Polonyalı gök bilimci Bohdan Paczyński, hipernovaların hızlı dönen yıldızlardan kaynaklanan süpernovalar olduğuna dair daha ayrıntılı bir hipotez ortaya koydu.
20. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılan hipernova terimi, o zamandan beri olağan dışı büyüklükte kinetik enerjiye sahip süpernovaları ifade edecek şekilde daraltılmıştır. Gözlenen ilk hipernova, standart bir Tip Ib süpernovasından 100 kat daha yüksek ışıma gücüne sahip olan SN 1998bw idi. Bir gama ışını patlamasıyla (GRB) ilişkilendirilen ilk süpernova olan bu olay, normal bir süpernovadan on kat daha fazla enerji barındıran bir şok dalgası üretti. Bazı bilim insanları ise bu cisimleri sade bir şekilde geniş çizgili Tip Ic süpernovalar olarak adlandırmayı tercih etmektedir. O zamandan beri bu terim, tamamı standart tanımı karşılamayan çeşitli gök cisimleri için kullanılmıştır. ASASSN-15lh bu duruma bir örnektir.
2023 yılında, kuasar olmayan fakat yüksek enerjili ve geçici bir gök olayı olan AT2021lwx'in gözlemi yayımlandı. Bu olay, orta kızılötesinden X-ışını dalga boylarına kadar son derece güçlü bir emisyona ve toplamda 1,5×1046 joule'lük bir enerjiye sahipti. Bu cismin bir hipernova olmadığı, bunun yerine büyük kütleli bir kara delik tarafından yutulan devasa bir gaz bulutu olduğu düşünülmektedir. Bu olaya Zwicky Transient Facility tarafından gelişigüzel olarak "ZTF20abrbeie" adı da verilmişti. Bu isim ve olayın görünüşteki şiddeti, ana akım basının ilgisini çeken "Scary Barbie" (Korkunç Barbie) lakabının takılmasına yol açtı.

Hipernovaların, püskürttükleri maddenin kinetik enerjisi yaklaşık 1045 joule'den büyük olan ve tipik bir çekirdek çöküşü süpernovasından on kat daha yüksek enerji barındıran süpernovalar olduğu düşünülmektedir. Püskürtülen nikel kütleleri oldukça büyüktür ve püskürme hızı ışık hızının %99'una kadar ulaşır. Bunlar genellikle Tip Ic sınıfındandır ve bazıları uzun süreli gama ışını patlamalarıyla ilişkilendirilir. Bu olaylar sırasında açığa çıkan elektromanyetik enerji, diğer Tip Ic süpernovalarıyla karşılaştırılabilecek düzeylerden, bilinen en parlak süpernovalardan biri olan SN 1999as gibi olağanüstü seviyelere kadar değişiklik gösterir.
Arketip bir hipernova örneği olan SN 1998bw, GRB 980425 ile ilişkilendirilmişti. Spektrumunda hidrojen ve belirgin helyum özellikleri görülmese de güçlü silisyum çizgileri bu gök cismini bir Tip Ic süpernova olarak belirlemiştir. Ana soğurma çizgileri son derece genişlemişti ve ışık eğrisi çok hızlı bir parlama evresi göstererek 16. günde bir Tip Ia süpernova parlaklığına ulaşmıştı. Püskürtülen toplam kütle yaklaşık 10 M☉, püskürtülen nikel kütlesi ise yaklaşık 0,4 M☉ düzeyindeydi. GRB'lerle ilişkilendirilen tüm süpernovalarda, hipernova olarak sınıflandırılmalarını sağlayan yüksek enerjili madde püskürmeleri gözlemlenmiştir.
Hipernovaların radyo dalga boyundaki karşılıkları olarak olağan dışı parlaklıkta radyo süpernovaları da gözlemlenmiş ve bunlara "radyo hipernovalar" adı verilmiştir.

Hipernova modelleri, enerjinin püskürtülen maddeye verimli bir şekilde aktarılmasına odaklanır. Normal çekirdek çöküşü süpernovalarında, çöken çekirdekte üretilen nötrinoların %99'u herhangi bir madde püskürmesini tetiklemeden kaçar. Süpernovayı oluşturan öncül yıldız dönüşünün, maddeyi patlamadan uzaklaştırarak ışık hızına yakın hızlara ulaştıran bir jeti tetiklediği düşünülmektedir. İkili sistemler, hem yıldız zarflarını soyarak geride çıplak bir karbon-oksijen çekirdeği bırakmak hem de bir hipernovayı tetiklemek için gereken dönme koşullarını hazırlamak adına en uygun yöntem olarak her geçen gün daha fazla incelenmektedir.

Kollapsar modeli, kütleçekimsel olarak çökmüş bir cisim (yani bir kara delik) üreten bir süpernova türünü tanımlar. İngilizcede "çökmüş yıldız" (collapsed star) ifadesinin kısaltması olan "collapsar" kelimesi, eskiden yıldızların kütleçekimsel çöküşünün nihai ürünü olan yıldız kütleli kara delikleri ifade etmek için kullanılıyordu. Günümüzde ise bu kelime, bazen hızlı dönen bir yıldızın çöküşüne dair belirli bir modeli tanımlamak için kullanılmaktadır. Çekirdeği Güneş kütlesinin (M☉) en az on beş katı olan bir yıldızda çekirdek çökmesi gerçekleştiğinde, kimyasal bileşim ve dönme hızı da önemli etkenler olmakla birlikte patlama enerjisi yıldızın dış katmanlarını fırlatmak için yetersiz kalır ve yıldız, görünür bir süpernova patlaması üretmeden doğrudan bir kara deliğe çöker.
Çekirdek kütlesi bu seviyenin biraz altında (5-15 M☉ aralığında) olan bir yıldız süpernova patlaması yaşayacaktır, fakat püskürtülen kütlenin büyük bir kısmı çekirdek kalıntısının üzerine geri düşer ve bu durum cismin yine de bir kara deliğe çökmesine neden olur. Böyle bir yıldız yavaş dönüyorsa sönük bir süpernova üretecektir, fakat yıldız yeterince hızlı dönüyorsa kara deliğe doğru gerçekleşen bu kütle geri düşüşü rölativistik jetler oluşturacaktır. Bu güçlü jetler yıldız maddesinin içinden geçerek güçlü şok dalgaları yaratır, yeni oluşan 56Ni'nin şiddetli rüzgarları yığılma diskini süpürür ve hipernova patlamasını tetikler. Püskürtülen 56Ni'nin radyoaktif bozunumu, görünür patlamayı standart bir süpernovadan çok daha parlak hale getirir. Jetler aynı zamanda yüksek enerjili parçacıkları ve gama ışınlarını doğrudan dışarıya doğru fırlatarak X-ışını veya gama ışını patlamaları üretir. Birkaç saniye veya daha uzun sürebilen bu jetler uzun süreli gama ışını patlamalarına karşılık gelse de kısa süreli gama ışını patlamalarını açıklıyor gibi görünmemektedir.

Tip Ic süpernovaların soyulmuş öncülünü (belirgin miktarda hidrojen veya helyum barındırmayan bir karbon-oksijen yıldızı) oluşturan mekanizmanın, bir zamanlar son derece evrimleşmiş büyük kütleli bir yıldız olduğu düşünülüyordu. Yoğun yıldız rüzgarlarıyla tüm dış katmanlarını fırlatmış WO tipi bir Wolf-Rayet yıldızı buna örnek olarak gösterilmekteydi. Ancak gözlemler şimdiye kadar bu tür öncül yıldızları tespit etmeyi başaramamıştır. Öncüllerin aslında farklı bir gök cismi türü olduğu henüz kesin olarak gösterilememiş olsa da bazı örnekler, daha düşük kütleli "helyum devlerinin" bu öncüller olabileceğine işaret etmektedir. Bu yıldızlar sadece yıldız rüzgarlarıyla zarflarını fırlatacak kadar büyük kütleli değildir ve ancak ikili bir yoldaşa kütle aktarımı yoluyla soyulabilirler. Tip Ib süpernovalarının öncülleri olarak helyum devleri her geçen gün daha fazla kabul görse de Tip Ic süpernovalarının öncülleri hala belirsizliğini korumaktadır.
Gama ışını patlamaları üretmek için önerilen mekanizmalardan biri, soyulmuş bir karbon-oksijen çekirdeğinden oluşan yakın bir yoldaşın çekirdek çöküşüyle bir nötron yıldızının kara deliğe dönüşmesinin tetiklendiği uyarılmış kütleçekimsel çökmedir. Nötron yıldızının bu şekilde tetiklenen çöküşü, tek bir yıldız üzerinden modellenmesi zor olan jetlerin ve yüksek enerjili püskürtülen maddenin oluşmasına olanak tanır.

Kuark yıldızı

Hubble Uzay Teleskobu (HUT), ismi Amerikalı astronom Edwin Hubble'ın anısına verilmiş; Nisan 1990'da STS-31 Görevi esnasında Uzay Mekiği Discovery tarafından Dünya etrafındaki yörüngesine taşınmış bir uzay teleskobudur. İlk uzay teleskopu olmamasına rağmen, HUT en büyüklerindendir ve birçok üstün özelliğe sahiptir. Ayrıca hem hayati öneme sahip bir araştırma aracı olması hem de astronomi için etkili bir halkla ilişkiler unsuru olması nedeniyle çok tanınmıştır.
HUT, NASA ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) arasında ortak bir çalışmadır ve Compton Gama Işını Gözlemevi, Chandra X-ışını Gözlemevi ve Spitzer Uzay Teleskobu projelerinden oluşan NASA'nın Büyük Gözlemevleri programının bir parçasıdır.
Uzay teleskopların yapımı ilk olarak 1923'te düşünüldü. HUT için 1970'lerde, 1983'te uzaya gönderilmesi hedefiyle fon bulundu ancak proje teknik gecikmeler, bütçe sorunları ve Challenger faciası nedeniyle gecikti. 1990'da yörüngeye yerleştirildikten sonra bilim adamları ana aynanın teleskobun çalışmalarını kısıtlayacak şekilde yanlış yerleştirildiğini tespit etti. 1993 yılında bir uzay mekiği yolculuğunda bu sorun giderildi.
HUT, Dünya atmosferinin dışında konumlanması sayesinde, yeryüzündeki teleskoplara kıyasla pek çok avantaja sahip olabilmektedir: Atmosferin olumsuz etkilerinden (Görüntüde bulanıklık ve havadaki partiküllerden yansıyan ışığın oluşturduğu arka-plan kirliliği gibi) bağımsız görüntü elde edilmesinin yanı sıra, Ozon tabakası tarafından tutulan morötesi ışığın gözlemlenmesi ancak bu şekilde mümkün olabilmektedir.
1990 yılında fırlatılmasının ardından, astronomi tarihindeki en önemli enstrümanlardan biri haline gelmiştir. Astronomların astrofizik alanındaki temel problemlerine çözüm bulmakta büyük yarar sağlamıştır. Hubble teleskobu tarafından kaydedilmiş olan Hubble ultra derin alan adlı fotoğraf, bugüne kadar görünür ışık ile en uzak mesafeden alınmış detaylı görüntüdür. Birçok Hubble gözlemi, en kesin biçimde hesaplanan evrenin genişleme oranı gibi astrofizik alanında birçok çığır açıcı sonuç doğurmuştur.
HUT, uzayda bakımı astronotlar tarafından yapılacak şekilde tasarlanmış tek teleskoptur. Sonuncusu Mayıs 2009'da olmak üzere beş adet bakım uçuşu gerçekleştirilmiştir. İlk servis uçuşu Aralık 1993'te Hubble'ın görüntüleme hatasının düzeltilmesi için gerçekleştirildi. 2, 3A ve 3B bakım uçuşları sırasında çok sayıda alt sistem onarılmış ve birçok gözlem cihazı daha modern ve yetkin olanlarıyla değiştirilmiştir. Ancak 2003 yılında Columbia Uzay Mekiği'nin yaşadığı kazadan sonra beşinci bakım uçuşu güvenlik gerekçeleri ile iptal edildi. Uzun tartışmalardan sonra NASA kararını tekrar gözden geçirdi ve kurumun yöneticisi Mike Griffin son kez olmak üzere bir servis uçuşu yapılmasına karar verdi. STS-125 Mayıs 2009'da gerçekleştirildi; iki yeni cihaz takıldı ve çok sayıda tamir yapıldı. Yeni cihazlar ve düzeltmeler test edilip HUT rutin işlemlerine Eylül 2009'da tekrar başladı.
Son uçuşta yapılan bakım ile 2021'de uzaya gönderilmesi planlanan ve HUT'un ardılı olan James Webb Uzay Teleskopu (JWUT), çalışmaya başlayana kadar HUT'un görev yapması beklenmektedir. (JWUT) birçok açıdan daha üstün astronomik araştırma programlarına sahip olacak ancak kızılötesi gözlem yapacağından dolayı Hubble'ın spektrumun görünür ve ultraviyole ölçeğinde gözlem yapma yeteneğini (yerine geçmeyecek) tamamlayacak.

1923 yılında, Hermann Oberth— füzeciliğin babaları olarak düşünülen Robert H. Goddard ve Konstantin Tsiolkovski ile beraber bir füze yardımıyla dünya çevresinde bir teleskobun nasıl yörüngeye oturtulabileceğini anlattıkları (Almanca:Die Rakete zu den Planetenräumen, İngilizce:The Rocket into Planetary Space, Türkçe: Gezegenler Arası Uzaya Roket Yollamak) bir kitap yayınladı.
Hubble Uzay Teleskobunun tarihçesi, gökbilimci Lyman Spitzer'ın 1946'da yazdığı "Dünya dışına konumlandırılmış bir teleskobun üstünlükleri" isimli yazıya kadar takip edilebilir. Bu çalışmasında uzayda kurulacak bir gözlemevinin dünyadaki bir gözlemevine göre iki temel üstünlüğünü tartıştı. Birincisi açısal çözünürlük (nesnelerin açık bir biçimde ayrıştırılabildiği en küçük ayrım), atmosferin ters akıntısı yüzünden yıldızların göz kırpar gibi görünmesine yol açan ve gök bilimciler tarafından verilen isimle gökbilimsel görmeye nazaran sadece kırınım ile kısıtlanacaktı. O yıllarda, dünyadaki teleskoplar, çapı 2,5 m olan bir aynası olan, teorik olarak yaklaşık 0,05 arcsec'lik kırınım sınırlılık çözünürlüğe sahip bir teleskop ile karşılaştırıldığında 0,5–1,0 açısal dakikalık çözünürlükle sınırlıydılar. İkinci olarak uzaydaki bir teleskop atmosfer tarafından güçlü biçimde emilen kızılötesi ve ultraviyole ışınlarını gözlemleyebilirdi.
Spitzer hayatının büyük bir kısmını bir uzay teleskobunun geliştirilmesine adadı. 1962'de ABD Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yayınlanan bir rapor insanlı uzay uçuş programının bir parçası olarak bir uzay teleskobunun geliştirilmesini tavsiye etti ve 1965'te Spitzer, büyük bir uzay teleskobu için bilimsel hedefler taslağı hazırlamakla görevlendirilen komitenin başına atandı.

Uzay tabanlı astronomi II. Dünya Savaşı'nı takip eden kısa süreli bir boşluktan hemen sonra bilimadamlarının roket teknolojisinde etkili olan geliştirmeler gerçekleştirmelerini takiben başladı. Güneşin ilk morötesi elektromanyetik tayfı 1946'da elde edildi, ve NASA 1962'de morötesi, x-ray ve gama ışın spektrumlarını elde etmek için Uydu Güneş Gözlemevi'ni uzaya gönderdi. Dünya çevresinde dönen bir güneş teleskobu Ariel 3 programı çerçevesinde İngiltere tarafından 1962 yılında dünya yörüngesine oturtuldu ve 1966'da NASA ilk Uydusal Astronomik Gözlemevi'ni (OAO) uzaya fırlattı. OAO-1 üç gün sonra güç kaynağının bozulması sonucu görev dışı kaldı. Bu uyduyu 1968 ve 1972 arası, normal planlanan ömründen bir sene fazla çalışarak yıldız ve galaksilerin morötesi gözlemlerini yapan OAO-2 takip etti.
OSO ve OAO çalışmaları, uzay tabanlı gözlemlerin astronomide oynayabileceği önemli rolü sergiledi. 1968'de NASA'nın, 1979'da fırlatılmak üzere o dönem için geçici olarak en Büyük Uydu Teleskobu veya Büyük Uzay teleskobu olarak bilinen 3 metre çaplı bir aynaya sahip uzay tabanlı bir yansımalı teleskop için ciddi planlar geliştirdiği görüldü. Bu planlar, bu kadar pahalı bir programın uzun bir çalışma ömrünün olması için insanlı destek uçuşlarına ihtiyaç olduğunu vurguladı ve eş zamanlı olarak geliştirilen tekrar kullanılabilecek Uzay mekiği programının planları bunu gerçekleştirebilecek teknolojinin çok yakında kullanıma sunulabileceğini gösterdi.

OAO programının devamlılık gösteren başarısı LST'nin ana hedef olması gerektiği konusunda astronomi dünyasında giderek artan fikirbirliğini cesaretlendirdi.1970 yılında NASA iki komite kurdu; biri uzay teleskobu projesinin mühendislik yanıyla diğeri bu çalışmanın bilimsel hedeflerinin belirlenmesi ilgilenmek üzere. Bu komiteler kurulduktan sonra NASA'nın önündeki ikinci engel dünyada kurulacak herhangi bir benzer cihaz ile karşılaştırıldığında bu aletin çok daha yüksek olan maliyetinin karşılanmasını sağlamaktı. ABD Kongresi teleskop için öngörülen bütçenin birçok öğesini sorguladı ve o dönem olası aletler ve teleskop için gerekli donanım hakkında oldukça detaylı çalışmasını içeren planlama safhalarının bütçelerinde kısıntılara zorladı. 1974'te Gerald Ford tarafından bütçeye getirilen kısıtlamalar yüzünden teleskop projesinin bütün fonu kesildi.
Buna karşılık olarak, gök bilimciler arasında ülke çapında bir lobi çalışması yürütüldü. Birçok gök bilimci Kongre üyeleri ve Senato üyeleri ile yüz yüze görüştü ve büyük katılımlı bir mektup gönderme kampanyası düzenlendi. Ulusal Bilimler Akademisi bir uzay teleskobuna duyulan ihtiyaç ile ilgili bir rapor yayınladı ve sonuçta Senato daha önce Kongre tarafından onaylanan bütçenin yarısını kabul etmeye ikna oldu. Fon tartışmaları projenin büyüklüğünde bir küçülmeye gidilmesine yol açtı; planlanan ayna çapı 3 m'den 2,4 m'ye indirilirken diğer harcamalara da kısıntı getirildi ve teleskop donanımı için daha etkili ve sınırlı bir tasarım ile yapılacak harcamaya izin verildi. Ana teleskopta kullanılacak sistemin denenmesi için düşünülen 1,5 m çapındaki ön çalışma teleskobundan vazgeçildi ve bütçe için Avrupa Uzay Ajansı ile işbirliğinin araştırılmasına karar verildi. ESA, Avrupalı gök bilimcilerin teleskobun gözlem süresinin en az %15'inde yer almalarının garanti edilmesi karşılığında teleskobu destekleyecek güneş pillerinin ve ABD'de teleskop üzerinde çalışacak teknik personelinin sağlanması kadar teleskop için gereken birinci nesil cihazlara mali kaynak yaratılmasına ve bunların teminine karar verdi. Kongre 1978 yılında 36,000,000 US$'lık fonu onayladı ve LST'nin tasarımı en erken 1983 yılında bitirilip fırlatılmak üzere başladı. 1983 yılında teleskoba şu isim verildi: Edwin Hubble; evrenin genişlediğini keşfederek 20. yüzyılın çığır açan keşiflerinden birini yapan gök bilimci.

Uzay Teleskobu projesine karar verildikten sonra, programdaki çalışma birçok kurum arasında paylaştırıldı. Marshall Space Flight Center(MSFC)'ye teleskobun tasarım, geliştirme ve yapım sorumluluğu verilirken Goddard Space Flight Center (GSFC)'ye bu çalışmanın bilimsel cihazlarının tüm kontrolü yapma ve yer-kontrol merkezi olma sorumluluğu verildi. MSFC Perkin-Elmer şirketini uzay teleskobunun optik yapısını ve hassas kılavuz alıcılarını tasarlamak ve inşa etmekle görevlendirdi. Lockheed firması ise teleskobun içine yerleştirileceği uzay gemisini yapmakla görevlendirildi.

Optik açıdan, Hubble, çoğu büyük profesyonel teleskop gibi, Ritchey-Chrétien tasarımına sahiptir. Bu tasarım, iki hiperbolik aynası ile; bu aynaların şeklinden dolayı üretilmelerinin ve test edilmelerinin zor olmaları dezavantajına rağmen geniş görüş alanlarında görüntülemede iyi olarak bilinmektedir. Teleskobun ayna ve optik sistemleri en son başarımı belirler ve bunlar teknik özellikleri yerine getirmek üzere tasarlanır. Optik teleskoplar geleneksel olarak görülebilir ışığın onuncu dalga boyuna kadar netliğe ulaşacak şekilde parlatılmış aynalara sah

Paralaks veya ıraklık açısı; iki farklı bakış açısından (örneğin sol ve sağ göz) bakıldığında cismin görünen konumunun değişme miktarıdır ve açı ile hesaplanır. İki bakış açısının arasındaki uzaklık arttıkça artar, cismin iki bakış açısına uzaklığı arrtıkça ise azalır. Yakındaki cisimlerin ıraklık açısı uzaktaki cisimlerinkinden fazla olacağından uzaklık hesaplamak için kullanılabilir. Ayrıca görüşte derinlik algısı da ıraklık açısı ile sağlanır.

Trigonometri kullanılarak yıldızların Yerküre'ye olan uzaklıkları hesaplanabilir. Burada iki bakış açısı, dünyanın ilk gözlem yapıldığındaki konumu ve 6 ay sonraki konumudur. Çünkü 6 ay sonra dünya tam olarak güneşin diğer tarafına geçmiş olacağından iki nokta arasındaki uzaklık iki astronomik birim olur. Bu uzaklık bilgisini ve cismin iki ölçümdeki konumlarının farkı kullanılarak uzaklık hesaplanır. Çıkan sonuç parsek cinsindendir.

Bu yöntem ancak 3000 ışık yılı uzaklığa kadar olan hesaplamalar için sağlıklı sonuçlar vermektedir, daha ötesi için doppler etkisi gibi farklı şeylerden yararlanmak gerekmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Iraklık açısı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Isis, Chicago Press tarafından yayınlanan üç aylık akran denetimli bir akademik dergidir . Bilim tarihi, tıp tarihi ve teknoloji tarihinin yanı sıra kültürel etkilerini de kapsar. Orijinal araştırma makaleleri ve kapsamlı kitap derlemeleri ve derleme yazıları içerir. Ayrıca, belirli bir konuya ayrılmış bölümler açık erişimde her sayıda yayınlanmaktadır. Bu bölümler Odak bölümü, Bakış açısı bölümü ve İkinci Bakış bölümünden oluşur.

1924'te Bilim Topluluğu Tarihi, Isis'in geleceğini güvence altına almak için George Sarton ve Lawrence Joseph Henderson tarafından kuruldu.

Dergi aşağıdaki organizasyonlar tarafından özetleniri ve indekslenir: 

 Dergi Atıf Raporlarına (Journal Citation Reports) göre, derginin 2017 etki faktörü 1.070' dır. "Tarihi ve Bilim Felsefesi" kategorisindeki 61 dergiden 11'inci sıradadır.

Resmî site

Işık titremesi, gazyuvardan gözlemlenen ırak gökcisimlerinin görünen parlaklık veya renklerindeki hızlı değişimleri tanımlamak için kullanılan genel bir sözcüktür.
Eğer söz konusu nesne Yer'in gazyuvarı dışında yer alıyorsa (örneğin gezegenler ve yıldızlar), gökbilimsel ışık titremesinden söz edilir. Aksi takdirde, yersel ışık titremesi denir.

Atmosfer sakin olduğu zaman, bir yıldızdan çıkan ışık ışınlarının tümü, gözlemcinin gözüne ulaşmadan önce aynı yolu izler; ve yıldız ışıldamaz. Buna karşılık, atmosferde herhangi bir hareketlilik olduğunda, bu ışınlar kıvrımlı ve farklı yollar izler: bunların tümü, gözlemcinin gözüne aynı anda ve aynı açı alanda ulaşmaz ve bunun sonucu olarak da yıldız yanıp sönüyormuş gibi görünür, yani ışıldar. Bir yıldız ufka yakın olduğunda, daha çok ışıldar, çünkü ışınlar Dünya atmosferine hemen hemen teğet olarak girer. Dolayısıyla ışınlar, yıldız gökyüzünde daha yüksekte bulunduğu sıradakine oranla, daha kalın bir atmosfer diliminden geçmek zorunda kalır.
Güneş sisteminin beş gezegeni, çıplak gözle çok parlak yıldızlar olarak görülür. Ama bu gezegenler asla ışıldamaz. Çünkü bize yıldızlardan çok daha yakındır. Bu durum, söz konusu gezegenlerin gökyüzünde aralarından geçtikleri yıldızlardan çok kolaylıkla ayırt edilmesini sağlar.

Işınım bölgesi veya radyatif bölge, enerjinin esas olarak konveksiyondan ziyade radyatif difüzyon ve termal iletim yoluyla dışa doğru taşındığı bir yıldızın içindeki bir katmandır. Enerji ışınım bölgesinde, ışık tanecikleri olan fotonların elektromanyetik dalgalar halinde yayılmasıyla ilerler.
Işınım bölgesindeki madde o kadar yoğundur ki, fotonlar başka bir parçacık tarafından emilmeden veya saçılmadan önce çok kısa bir mesafe gidebilirler. Bunu yaparken de dalga boyu giderek uzar. Bu nedenle, güneşin çekirdeğinden gelen gama ışınlarının ışınım bölgesinden çıkması ortalama olarak 171.000 yıl sürer. Bu mesafe boyunca, plazmanın sıcaklığı çekirdek yakınında 15 milyon K'dan konveksiyon bölgesinin tabanında 1,5 milyon K'ya kadar düşer.

SOHO ... Solar and Heliospheric Observatory 24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — official site of this NASA and ESA joint project.
Animated explanation of the Radiation zone  16 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (University of South Wales).
Animated explanation of the temperature and density of the Radiation zone 16 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (University of South Wales).

Işınım enerjisi, elektromıknatıssal dalgaların enerjisidir.
Işınım enerjisinin miktarı, ışıma akısının zamana göre integralini alarak hesaplanabilir.
SI sistemine göre ışınım enerjisinin birimi Jul (İngilizce: Joule)'dur.
Qe sembolü, literatürde genellikle ışıma (radyan) enerjisini belirtmek için kullanılır (Fotometrik miktarlarla karıştırılmaması için "e", "enerji" içindir). Radyometri dışındaki fizik dallarında elektromanyetik enerji "E" veya "W" ile ifade edilir. Terim, özellikle bir kaynak tarafından çevredeki ortama elektromanyetik radyasyon yayıldığında kullanılır. Bu radyasyon insan gözüyle görülebilir veya görülmeyebilir.
Nikolai Tesla'nın 19. yüzyılın sonunda patentini aldığı, Big Bang' (Büyük Patlama) dan kalma elektromanyetik dalgaları yakalayan bir düzenek vardır. Eğer televizyon veya FM radyo kanalında, kanal olmayan bir yere radyonuzu ayarlarsanız, bir hışırtı sesi duyarsınız. Bu hışırtı Büyük Patlama'dan kalma ya da Güneş'ten gelen bu ses elektromanyetik bir dalgadır. Buradaki enerji de ışıma enerjisidir. Bir düzenekle bu enerji yakalanıp kullanılabilir. 

Elektromanyetik (EM) radyasyon foton akışı olarak kavramsallaştırılabildiğinden ışıma enerjisi foton enerjisi- bu fotonlar tarafından taşınan enerji olarak düşünülebilir. EM radyasyon, salınan elektrik ve manyetik alanlarda enerji taşıyan elektromanyetik dalgalardır.
EM radyasyon çeşitli frekanslarda olabilir. Belirli bir EM sinyalinde bulunan frekans bantları atomik tayfda görüldüğü gibi net tanımlanabilir veya kara cisim ışımasındaki gibi geniş olabilir. Parçacık resminde her fotonun taşıdığı enerji frekansıyla orantılıdır. Dalga resminde tek renkli bir dalganın enerjisi yoğunluğuyla orantılıdır. Bu iki EM dalganın aynı yoğunluğu ama farklı frekansları varsa daha yüksek frekanslı olanı daha az fotonludur çünkü her foton daha enerjiktir.
EM dalgalar bir nesne tarafından emildiğinde EM dalga enerjisi ısıya dönüşür (veya bu nesne fotoelektrik malzemeyse elektriğe dönüştürülür). Güneş ışığı ışınladığı yüzeyleri ısıttığından bu bilinen bir etkidir. Genellikle bu doğa olayı kızılötesi ışımayla ilişkilendirilir ama her türlü elektromanyetik ışıma onu emen nesneyi ısıtır. EM dalgaları yansıtılabilir ve enerjileri yeniden yönlendirilebilir.

Işınım enerjisi, enerjinin bir açık sisteme girip çıkabileceği mekanizmalardan biridir. Böyle bir sistem, güneş enerjisi toplayıcı gibi insan yapımı veya Dünya'nın atmosferi gibi doğal da olabilir. Jeofizik'te, sera gazları da dahil olmak üzere çoğu atmosferik gaz, Güneş'in kısa dalga boylu ışınım enerjisinin Dünya'nın yüzeyine geçmesine, karayı ve okyanusları ısıtmasına izin verir. Soğurulan güneş enerjisinin bir kısmı atmosferdeki sera gazlarınca emilen uzun dalga boylu radyasyon (başlıca kızılötesi radyasyon) olarak kısmen yeniden yayılır. Nükleer füzyon sonucunda güneşte radyan enerji üretilir.

Işıma enerjisi radyan ısıtma için kullanılır. Kızılötesi lambalar tarafından elektriksel olarak üretilebilir veya Güneş ışığından emilebilir ve su ısıtmak için kullanılabilir. 
Isı enerjisi, sıcak bir elemandan (zemin, duvar, tavan paneli) yayılır ve havayı doğrudan ısıtmak yerine odadaki insanları ve diğer nesneleri ısıtır. Bu nedenle, oda aynı derecede rahat görünse bile, hava sıcaklığı geleneksel olarak ısıtılan bir binadakinden daha az olabilir.
Işıma enerjisinin başka uygulamaları da geliştirilmiştir.. Bunlar arasında işleme ve inceleme, ayırma ve sıralama, kontrol ortamı ve iletişim ortamı vardır. Bu uygulamaların çoğu, bir ışıma enerji kaynağı ve bu radyasyona yanıt veren ve radyasyonun bazı özelliklerini temsil eden sinyali veren bir dedektör içerir. Işıma enerjisi dedektörleri, elektrik potansiyeli veya elektrik akımı akışında artış veya azalma olarak veya fotoğraf filmi'nin pozlanması gibi başka bir algılanabilir değişiklik olarak gelen ışıma enerjisine tepkiler verir.

Johannes Hevelius (Latince), ayrıca Almancada Johannes Hewel, Johann Hewelke, Johannes Höwelcke ve Jan Heweliusz Lehçe (28 Ocak 1611 – 28 Ocak 1687), Protestan encümen üyesi ve ve Polonya'da bulunan Gdansk'ın (Danzig) belediye başkanı. Bir astronom olarak "ay topoğrafyasının kurucusu" namına sahip oldu ve yedisi günümüzde halen geçerliliğini koruyan on yeni takımyıldız tanımladı.

Galileo Project on Hevelius 8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Electronic facsimile-editions of the rare book collection at the Vienna Institute of Astronomy 20 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Lehçe) Jan Heweliusz - Gdańszczanin Tysiąclecia 1 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prodromus astronomiae - dijital tıpkıbasımları:
Cyfrowa Biblioteka Narodowa: Prodromus Astronomiæ 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prodromus astronomiae, 1690, taranmış kitap, at Linda Hall Kütüphanesi'nden.
Johann Hevelius - Forgotten Pioneer of the Pendulum Clock

Kahverengi altcüce veya gezegen kütleli kahverengi cüce, yıldızlar ve kahverengi cücelerle aynı şekilde (yani bir gaz bulutunun çökmesi yoluyla) oluşan, ancak döteryumun termonükleer füzyonu için sınırlayıcı kütlenin altında bir kütleye sahip olan astronomik bir cisimdir. (Jüpiter kütlesi ile yaklaşık 13 MJ). Bazı araştırmacılar Kahverengi altcücelere serbest yüzen gezegenler de demektedir. Ancak çoğunlukla kabul edilen ismi gezegen kütleli kahverengi cücedir.

Kahverengi altcüce, bir gaz bulutunun çökmesi sonucunda yıldız şeklinde oluşur. Serbest yüzen kahverengi altcüceler, gözlemsel olarak bir yıldızın etrafında oluşan ve yörüngeden fırlatılan yetim gezegenlerden ayırt edilemez. Benzer şekilde, bir yıldız kümesinde serbest yüzen bir kahverengi altcüce, bir yıldızın etrafındaki yörüngeye yakalanabilir, bu da kahverengi altcüceleri ve büyük gezegenleri ayırt etmeyi zorlaştırır. Uluslararası Astronomi Birliği Ekstra Güneş Gezegenleri Çalışma Grubu (WGESP) tarafından "kahverengi altcüce" terimi için bir tanım öne sürüldü ve bu terim, onu, küçük kütle sınırının altındaki genç yıldız kümelerinde bulunan serbest yüzen bir cisim olarak tanımladı.

Bir kahverengi altcüce oluşturmak için çökebilecek gaz bulutu kütlesi en az 1 Jüpiter kütlesi (MJ) olmalıdır. Bunun nedeni, yerçekimi daralması ile çökmenin, enerjinin ısı olarak yayılmasını gerektirmesidir ve bu, gazın opaklığıyla sınırlıdır.

Bu yıldızların kahverengi altcüce veya gezegen olarak kabul edilip edilmeyeceği konusunda bir fikir birliği yoktur.

WD 0806-661
DT Virginis c
FW Tauri b
HD 106906 b
ROXs 42Bb

Bu kahverengi cücelerin, kahverengi altcüce veya gezegen olarak kabul edilip edilmeyeceği konusunda bir fikir birliği yoktur.

2MASS J04414489+2301513
2M1207b

Yetim gezegenler olarak da adlandırılır:

WISE 0855–0714 3–10 MJ, yaklaşık 7 ışıkyılı uzaklıkta
S Ori 52
UGPS 0722-05 10–25 MJ, 13 ışık yılı uzakta
Cha 110913-773444 5–15 MJ, 163 ışık yılı uzakta
CFBDSIR 2149−0403 4–7 MJ, 130 ışık yılı uzakta
OTS 44 11,5 MJ, 550 ışıkyılı uzaklıkta

Kahverengi cüce
Dev gezegen
Sıcak Jüpiter
Kırmızı cüce
Yetim gezegen

Kahverengi cüceler, ilk kez 1995 yılında keşfedilen, ne yıldız ne de gezegen kategorisine konabilen gök cisimleri. Ancak son yıllarda bazı gök bilimciler kütlelerinin büyüklüğüne ve buna bağlı olarak sıcaklıklarına ve buna da bağlı olarak renklerine göre O, B, A, F, G, K ve M olarak sıralanan geleneksel yıldız kategorilerine kahverengi cüceleri de T ve Y sınıfları olarak eklemektedir.
Kahverengi Cüceler yıldızlararası gaz bulutlarının çökmesiyle oluşurlar, fakat gökcismini yıldız yapacak nükleer tepkimelerin başlayamayacağı kadar hafiftirler. 80 Jüpiter kütlelik sınıra ulaşamadıkları için yeteri kadar ısınamayıp sönerler.
İlk keşfedilen Kahverengi Cüceler Gliese 229 a ve Gliese 229 b. Gliese B diğerine göre daha solgundur. Bu iki sönmüş yıldızın yaşları yaklaşık 10 milyon yıl olarak tahmin ediliyor. Dünyamızdan yaklaşık olarak 1400 ışık yılı uzaklıkta, Büyük Orion Bulutsusunda yer alıyor ve birbirlerinin çevresinde dönüyorlar. Bunların dışında Ülker'deki çiftlerden biri de Kahverengi Cücedir ve adı Teide 1'dir. Yüksek miktarda lityum içerir.

Kütle: Kabul edilmiş teorilere göre hidrojen yanmasını başlatabilecek kritik kütle 0.084M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
. Yani bir kahverengi cücenin kütlesi bundan daha büyük olmamalı. En alt sınırın belirlenmesi güçse de kahverengi cücelerin genellikle 10-84 Jüpiter kütlesi (
  
    
      
        
          M
          
            J
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{J}}
  
) arasında bir kütleye sahip oldukları düşünülüyor.
Güneş Kütlesi: M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
=2x1030kg=1000
  
    
      
        
          M
          
            J
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{J}}
  

Jüpiter Kütlesi: 
  
    
      
        
          M
          
            J
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{J}}
  
=2x1027kg=0.001M
  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  

Merkezi Isı: Merkezdeki sıcaklığın, nükleer tepkimeleri başlatmaya yeten 3 milyon derecenin altında olması gerekiyor. Bu değer kütleye bağlı; daha küçük kütlelere ilişkin sıcaklıklar da daha düşük.
Yüzey Sıcaklığı: Bir kahverengi cücenin en dış katmanına ait sıcaklığın 1000
  
    
      
        K
      
    
    {\displaystyle K}
  
 civarında olması beklense de, bu sıcaklık yaşa da bağlı. Kahverengi cüce, yaşlandıkça soğuyor. Yaşamının başlangıcında nükleer füzyon oluşabilse de bu pek uzun sürmüyor.
Işınım Gücü: Kahverengi cüceler, yüzey sıcaklıklarının düşüklüğüne bağlı olarak, pek parlak değiller. En sönük yıldızlar için ışınım gücü 10−4
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  

  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
; ancak genç bir kahverengi cüce soğumadan önce daha büyük bir ışınım gücüne sahip olabiliyor. Evrimlerinin sonraki aşamalarındaysa ışınım güçleri 10−5
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  

  
    
      
        
          ⊙
        
      
    
    {\displaystyle {\odot }}
  
 civarındadır.

Yıldız nesneleri
Karanlık yıldız
Turuncu cüce
Kırmızı cüce
Sarı cüce
Altyıldız nesneleri
Siyah cüce
Güneş dışı gezegen
Beyaz cüce
Listeler
Kahverengi cüceler dizini
Diğerleri
Karanlık madde

NASA-1
NASA-2 3 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resimler10 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kahverengi cüceler, ilk kez 1995 yılında keşfedilen, ne yıldız ne de gezegen kategorisine konabilen gök cisimleri. Ancak son yıllarda bazı gök bilimciler kütlelerinin büyüklüğüne ve buna bağlı olarak sıcaklıklarına ve buna da bağlı olarak renklerine göre O, B, A, F, G, K ve M olarak sıralanan geleneksel yıldız kategorilerine kahverengi cüceleri de T ve Y sınıfları olarak eklemektedir.
Kahverengi cüceler yıldızlararası gaz bulutlarının çökmesiyle oluşurlar, fakat gökcismini yıldız yapacak nükleer tepkimelerin başlayamayacağı kadar hafiftirler. 80 Jüpiter kütlelik sınıra ulaşamadıkları için yeteri kadar ısınamayıp sönerler.
İlk keşfedilen kahverengi cüceler Gliese 229 A ve Gliese 229 B. Gliese B diğerine göre daha solgundur. Bu iki sönmüş yıldızın yaşları yaklaşık 10 milyon olarak tahmin ediliyor. Dünyamızdan yaklaşık olarak 1400 ışık yılı uzaklıkta, Büyük Orion Bulutsusunda yer alıyor ve birbirlerinin çevresinde dönüyorlar. Bunların dışında Ülker Takımyıldızındaki çiftlerden biri de Kahverengi Cücedir ve adı Teide 1'dir. Yüksek miktarda Lityum içerir.

Aşağıdaki listede doğrulanmış 36 kahverengi cüce bulunmaktadır. Liste tamamlanmamıştır.
Ana yıldızın Sağ açıklıkna göre sıralanmıştır.

Burada 6 doğrulanmamış kahverengi cüce listelenmeiştir. Liste henüz tamamlanmamıştır.
Ana yıldızın Sağ açıklıkna göre sıralanmıştır.

3 kahverengi cüce alanı listelenmiştir. Liste tamamlanmamıştır.
Ana yıldızın Sağ açıklıkna göre sıralanmıştır.

Güneş dışı gezegenler dizini
Doğrulanmamış Güneş dışı gezegenler dizini

Extrasolar Visions: Brown dwarfs, 28 Eylül 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi25 Temmuz 2007 
Interactive Extrasolar-Planets Catalogue, 27 Kasım 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi25 Temmuz 2007

Kara cüce veya siyah cüce, varsayımsal bir yıldız kalıntısıdır. Tam ifadesiyle artık yeteri kadar ısı veya ışık yayamayacak kadar soğumuş olan bir beyaz cücedir.
Bir beyaz cücenin milyarlarca yıl içinde soğuması tüm ısısını evrene yayması ile oluşur; dahası, beyaz cücede bulunan iyonların enerjisi sonunda tükenir ve bu nedenle artık kendi ışığını yayamaz, kararır ve artık çıplak gözle görülemez. Bu yoğunlaşmış plazma kümesinin uzayda sonsuza kadar dolaşacağı varsayılır. Bir yıldızın bu aşamaya ulaşması için 100 milyar yıla ihtiyacı vardır ve evrenin şu anki yaşının 13,77 milyar yıl olduğu düşünüldüğünde henüz bir kara cücenin oluşmadığı sonucuna varılabilir. En soğuk beyaz cücelerin sıcaklığı evrenin yaşıyla ilgili gözlemsel bir sınırdır.
"Kara cüce" adı, hidrojenin nükleer füzyonu için yeterli kütleye sahip olmayan (yaklaşık 0,07 M☉'den az) yıldızdan küçük gökcisimlerine de uygulanmıştır. Bu cisimler artık 1970'lerde ortaya çıkan bir terim olan kahverengi cüceler olarak adlandırılıyor. Kara cüceler, kara delikler veya nötron yıldızlarıyla karıştırılmamalıdır.

Karanlık yıldız, günümüzdeki yıldızlar oluşup gelişmeden önce evrenin başlarında var olduğu düşünülen bir yıldız türüdür.
Karanlık yıldızlar, günümüzdeki yıldızlar gibi çoğunlukla normal maddeden oluşacaktı, ancak içlerinde bulunan yüksek konsantrasyonda nötralino karanlık madde, karanlık madde parçacıkları arasındaki yok etme reaksiyonları yoluyla ısı üretti. Bu ısı, karanlık yıldızların günümüzdeki yıldızlardan nispeten kompakt ve yoğun boyutlara çökmesini önledi ve bu nedenle 'normal' madde atomları arasında nükleer füzyon başlamayarak karanlık yıldızlar oluştu.
Bu modele göre, karanlık bir yıldızın çapı 4 ila 2.000 astronomik birim arasında değişen ve yayılan radyasyonun çıplak gözle görülemeyecek kadar düşük bir parlaklığa ve yüzey sıcaklığına sahip bir moleküler hidrojen ve helyum bulutu olduğu tahmin ediliyor.
Karanlık yıldızlar; gama ışınları, nötrinolar ve antimadde emisyonları ile tespit edilebilirler ve normalde bu kadar enerjik, aşırı uçları barındırmayan soğuk moleküler, hidrojen gazı bulutları ve nadir parçacıklarla ilişkilendirilebilirler.

Genel

Özel
Freese (2008). "The Effect of Dark Matter on the First Stars: A New Phase of Stellar Evolution". AIP Conference Proceedings. 990: 42-44. doi:10.1063/1.2905656. 
Spolyar (3 Aralık 2007). "Dark matter in newborn universe doused earliest stars". Phys.org. 13 Aralık 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Aralık 2007. 
Freese (2008). "Dark Stars: the First Stars in the Universe may be powered by Dark Matter Heating". AIP Conference Proceedings. 1166: 33-38. doi:10.1063/1.3232192. 

Karanlık madde
Nükleer füzyon
Gama ışını
Antimadde

Kararsızlık kuşağı, Hertzsprung-Russell diyagramında yer alan ve genellikle birbiriyle ilişkili çeşitli zonklayan değişen yıldız sınıflarının bulunduğu bölgenin adıdır. Bu bölgede ana kol yakınlarında Delta Scuti değişenleri, SX Phoenicis değişenleri ve hızlı salınım gösteren Ap yıldızları (roAps) bulunur. Kuşak, yatay kolla kesiştiği alanda RR Lyrae değişenlerini, üstdevlerin bulunduğu alandan geçerken ise Sefe değişenlerini içerir.
Yıldız zonklamalarının aynı mekanizmaya dayandığı düşünüldüğü için, RV Tauri değişenleri de genellikle kararsızlık kuşağında yer alan yıldızlar olarak kabul edilir. Bu yıldızlar, kuşağın daha parlak olan Sefelerin sağında kalan (daha düşük sıcaklıktaki) bölümünde bulunur.

Hertzsprung-Russell diyagramı, yıldızların gerçek ışıma gücünü, etkin sıcaklıklarına (fotosfer sıcaklıkları ile belirlenen renklerine) göre gösteren bir grafiktir. Kararsızlık kuşağı, ana kolu (diyagramın sol üstünden sağ altına uzanan belirgin çapraz şerit) A ve F sınıfı yıldızların (1–2 M☉) bulunduğu bölgede keser ve G ile K sınıfı parlak üstdevlere kadar uzanır. RV Tauri yıldızları en sönük durumdayken dahil edilirse bu uzantı, M sınıfının başlarına kadar ulaşabilir. Ana kolun üzerinde, kararsızlık kuşağındaki yıldızların büyük çoğunluğu değişen yıldızlardır. Kararsızlık kuşağının ana kolla kesiştiği yerde ise yıldızların büyük çoğunluğu kararlıdır ancak roAp yıldızları ve Delta Scuti değişenleri gibi bazı değişenler de bu bölgede bulunur.

Kararsızlık kuşağındaki yıldızlar, Kappa mekanizmasına dayanan ve He III'ün (iki kat iyonize Helyum) yol açtığı bir süreçle zonklarlar. Normal A-F-G sınıfı yıldızların fotosfer katmanında Helyum nötr durumdadır. Fotosferin daha derinlerinde, sıcaklığın 25.000–30.000 K'ya ulaştığı yerde He II katmanı (ilk Helyum iyonizasyonu) başlar. İkinci Helyum iyonizasyonu (He III) ise sıcaklığın 35.000–50.000 K olduğu derinliklerde meydana gelir.
Yıldız büzüldüğünde He II katmanının yoğunluğu ve sıcaklığı artar. Bu enerji artışı, He II'deki son elektronu da kopararak onu He III'e dönüştürmek (ikinci iyonizasyon) için yeterlidir. Bu durum, Helyum katmanının opaklığının (ışık geçirmezliğinin) artmasına ve yıldızın içinden gelen enerji akısının etkili bir şekilde emilmesine neden olur. Yıldızın çekirdeğindeki sıcaklık artar ve bu da onun genişlemesine yol açar. Genişlemenin ardından He III soğur, serbest elektronlarla yeniden birleşerek He II'yi oluşturur ve yıldızın opaklığı azalır. Bu sayede, hapsolmuş ısı yıldızın yüzeyine yayılabilir. Yeterli miktarda enerji yayıldıktan sonra, üst katmanlardaki yıldız maddesi He II katmanının tekrar büzülmesine neden olur ve döngü baştan başlar. Bu süreç, yıldızın yüzey sıcaklığında gözlemlenen artış ve azalışları meydana getirir. Bazı yıldızlarda ise zonklamalara yaklaşık 200.000 K sıcaklıktaki metal iyonlarının opaklık zirvesi neden olur.
Bir yıldızın radyal zonklamaları ile parlaklık değişimleri arasındaki faz farkı, He II bölgesinin yıldız atmosferinde yüzeye olan uzaklığına bağlıdır. Bu durum, Sefelerin çoğunda belirgin şekilde asimetrik bir ışık eğrisi yaratır; parlaklık hızla en yüksek seviyeye çıkar ve ardından yavaşça en düşük seviyeye geri döner.

Kararsızlık kuşağında bulunmayan ve farklı mekanizmalarla harekete geçen çeşitli zonklayan yıldız türleri de vardır. Daha düşük sıcaklıklarda uzun dönemli değişen AGB yıldızları yer alır. Daha yüksek sıcaklıklarda ise Beta Cephei ve PV Telescopii değişenleri bulunur. Ana kol yakınlarında, kararsızlık kuşağının tam kenarında Gama Doradus değişenleri mevcuttur. Beyaz cüceler şeridi ise üç ayrı bölgeye ve değişen yıldıza sahiptir: DOV, DBV ve DAV (= ZZ Ceti) değişenleri. Bu zonklayan değişen yıldız türlerinin her biri, Helyum dışındaki elementlerin kısmi iyonizasyon bölgelerindeki değişken opaklıktan kaynaklanan kendilerine ait birer kararsızlık kuşağına sahiptir.
Alfa Cygni değişenleri de dahil olmak üzere yüksek ışıma gücüne sahip üstdevlerin çoğu bir miktar değişkenlik gösterir. Kararsızlık kuşağının üzerindeki daha parlak yıldızların bulunduğu özel bölgede, düzensiz zonklamalar ve püskürmeler sergileyen sarı üstündevler bulunur. Daha sıcak olan parlak mavi değişenler de bunlarla ilişkili olabilir ve düzensiz püskürmelerin yanı sıra benzer kısa ve uzun vadeli tayfsal ve parlaklık değişimleri gösterirler.

Karbon yakma işlemi veya karbon füzyonu, karbonu diğer elementlerle birleştiren büyük kütleli yıldızların (doğumda en az 8 tane) çekirdeğinde gerçekleşen bir dizi nükleer füzyon reaksiyonudur. Yüksek sıcaklıklar (> 5×108 K veya 50 keV) ve yoğunluklar (> 3×109 kg/m3) gerektirmektedir.
Sıcaklık ve yoğunluk için bu rakamlar yalnızca bir kılavuzdur. Daha büyük kütleli yıldızlar, (yaklaşık) hidrostatik dengede kalmak için daha büyük yerçekimi kuvvetlerini dengelemek zorunda olduklarından, nükleer yakıtlarını daha hızlı yakmaktadırlar. Bu genellikle daha az kütleli yıldızlara göre daha düşük yoğunluklara rağmen daha yüksek sıcaklıklar anlamına gelmektedir. Belirli bir kütle ve belirli bir evrim aşaması için doğru rakamları elde etmek için bilgisayar algoritmalarıyla hesaplanmış sayısal bir yıldız modeli kullanmak gerekmektedir. Bu tür modeller, nükleer fizik deneylerine (nükleer reaksiyon hızlarını ölçen) ve astronomik gözlemlere (kütle kaybının doğrudan gözlemlenmesini, yüzeyden füzyon yakma bölgelerine doğru konveksiyon bölgeleri geliştikten sonra spektrum gözlemlerinden nükleer ürünlerin saptanmasını içeren) dayalı olarak sürekli olarak geliştirilmektedir.

Başlıca reaksiyonlar şunlardır:

Bu reaksiyon dizisi, etkileşen iki karbon çekirdeğinin bir araya gelerek 24Mg çekirdeğin uyarılmış halini oluşturduğu ve daha sonra yukarıda listelenen beş yoldan biriyle bozunduğu düşünülerek anlaşılabilmektedir. İlk iki reaksiyon, salınan büyük pozitif enerjilerin gösterdiği gibi güçlü bir şekilde ekzotermiktir ve etkileşimin en sık görülen sonuçlarıdır. Üçüncü reaksiyon, enerjinin yayılmak yerine emildiğini gösteren büyük negatif enerjiyle gösterildiği gibi, güçlü bir şekilde endotermiktir. Bu, karbon yakmanın yüksek enerjili ortamında bunu çok daha az olası kılar, ancak yine de mümkündür. Ancak bu reaksiyonla birkaç nötron üretimi önemlidir. Çünkü bu nötronlar, çoğu yıldızda küçük miktarlarda bulunan ağır çekirdeklerle birleşerek s-sürecinde daha da ağır izotoplar oluşturabilmektedir.
Dördüncü reaksiyonun büyük enerji salınımından dolayı en yaygın olması beklenebilmektedir. Ancak aslında son derece ihtimal dışıdır çünkü elektromanyetik etkileşim yoluyla ilerlemektedir. Çünkü nükleonlar arasındaki güçlü kuvveti kullanmak yerine bir gama ışını fotonu üretmektedir. İlk iki tepki Nükleonlar birbirlerine bu enerjinin fotonlarına göre çok daha büyük görünmektedirler. Bununla birlikte, bu reaksiyonda üretilen 24Mg, 23Mg radyoaktif olduğundan, karbon yakma işlemi sona erdiğinde çekirdekte kalan tek magnezyumdur.
Son reaksiyon, endotermik olmasının yanı sıra üç reaksiyon ürünü içerdiğinden de pek olası değildir. Reaksiyonun ters yönde ilerlediğini düşünün, üç ürünün hepsinin aynı anda yakınsamasını gerektirmektedir. Bu da iki cisimden daha az olasıdır.
İkinci reaksiyon tarafından üretilen protonlar, proton-proton zincir reaksiyonunda veya CNO döngüsünde yer almaktadır. Ancak 23Na tarafından 20Ne artı 4He çekirdeği oluşturmak üzere yakalanabilmektedirler. Aslında, ikinci reaksiyon tarafından üretilen 23Na'nın önemli bir kısmı bu şekilde tüketilmektedir. 9 ila 11 güneş kütlesi arasındaki yıldızlarda, yıldız evriminin önceki aşamasında helyum füzyonu tarafından zaten üretilen oksijen (O-16), bir kısmının He- 4 çekirdek olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla karbon yakmanın nihai sonucu, esas olarak oksijen, neon, sodyum ve magnezyumun bir karışımıdır.
İki karbon çekirdeğinin kütle-enerji toplamının, magnezyum çekirdeğinin uyarılmış halininkine benzer olması, "rezonans" olarak bilinmektedir. Bu rezonans olmadan, karbon yanması yalnızca yüz kat daha yüksek sıcaklıklarda gerçekleşmektedir. Bu tür rezonansların deneysel ve teorik olarak araştırılması hala bir araştırma konusudur. Benzer bir rezonans, orijinal karbon üretiminden sorumlu olan üçlü alfa sürecinin olasılığını artırmaktadır.

Nötrino kayıpları, karbon yakma sıcaklıklarında ve yoğunluklarında yıldızlardaki füzyon süreçlerinde önemli bir faktör olmaya başlamaktadır. Ana reaksiyonlar nötrinoları içermese de, proton-proton zincir reaksiyonu gibi yan reaksiyonlar yapmaktadır. Ancak bu yüksek sıcaklıklarda nötrinoların ana kaynağı, kuantum teorisinde çift üretimi olarak bilinen bir süreci içermektedir. İki elektronun geri kalan kütlesinden (kütle-enerji denkliği) daha büyük bir enerjiye sahip olan yüksek enerjili bir gama ışını, yıldızdaki atom çekirdeğinin elektromanyetik alanları ile etkileşime girebilir ve bir elektron ve pozitronun bir parçacık ve anti-parçacık çifti haline gelmektedir.
Normalde, pozitron başka bir elektronla hızla yok olur, iki foton üretir ve bu işlem daha düşük sıcaklıklarda güvenle göz ardı edilebilmektedir. Ancak 1019 çift üretiminden 1'i, elektron ve pozitronun zayıf bir etkileşimiyle sona ermektedir. Bu da onları bir nötrino ve anti-nötrino çifti ile değiştirmektedir. Neredeyse ışık hızında hareket ettikleri ve madde ile çok zayıf etkileştikleri için, bu nötrino parçacıkları genellikle etkileşime girmeden yıldızdan kaçarlar ve kütle enerjilerini alıp götürmektedirler. Bu enerji kaybı, karbon füzyonundan elde edilen enerji çıkışı ile karşılaştırılabilmektedirler.
Bu ve benzeri süreçlerle nötrino kayıpları, en büyük kütleli yıldızların evriminde giderek daha önemli bir rol oynamaktadır. Yıldızı, onları dengelemek için yakıtını daha yüksek bir sıcaklıkta yakmaya zorlarlar. Füzyon süreçleri sıcaklığa çok duyarlıdır. Bu nedenle yıldız, birbirini izleyen nükleer yakıtları daha hızlı yakma pahasına hidrostatik dengeyi korumak için daha fazla enerji üretebilmektedir. Füzyon, yakıt çekirdekleri ağırlaştıkça birim kütle başına daha az enerji üretir ve bir yakıttan diğerine geçerken yıldızın çekirdeği büzülmekte ve ısınmaktadır. Bu nedenle her iki süreç de birbirini takip eden füzyon yakan yakıtların ömrünü önemli ölçüde azaltmaktadır.
Helyum yakma aşamasına kadar nötrino kayıpları önemsizdir. Ancak karbon yakma aşamasından itibaren, nötrinolar biçiminde kaybedilen enerji nedeniyle yıldız ömründeki azalma, yakıt değişimi ve çekirdek büzülmesi nedeniyle artan enerji üretimiyle kabaca eşleşmektedir. En büyük kütleli yıldızlardaki ardışık yakıt değişimlerinde, yaşam süresindeki azalmaya nötrino kayıpları hakimdir. Örneğin, 25 güneş kütlesindeki bir yıldız çekirdeğinde 107 yıl hidrojen, 106 yıl helyum ve sadece 103 yıl karbon yakmaktadır.

Helyum füzyonu sırasında yıldızlar, karbon ve oksijen açısından zengin, atıl bir çekirdek oluşturmaktadır. Eylemsiz çekirdek sonunda yerçekimi nedeniyle çökmeye yetecek kütleye ulaşırken, helyum yanması yavaş yavaş dışa doğru hareket etmektedir. Eylemsiz çekirdek hacmindeki bu azalma, sıcaklığı karbon tutuşma sıcaklığına yükseltmektedir. Bu, çekirdeğin etrafındaki sıcaklığı yükseltecek ve helyumun çekirdeğin etrafındaki bir kabukta yanmasına izin verecektir. Bunun dışında hidrojen yakan başka bir kabuk vardır. Ortaya çıkan karbon yanması, yıldızın mekanik dengesini eski haline getirmek için çekirdekten enerji sağlamaktadır. Ancak, denge sadece kısa ömürlüdür. 25 güneş kütlesindeki bir yıldızda, süreç sadece 600 yıl içinde çekirdekteki karbonun çoğunu tüketecektir. Bu işlemin süresi, yıldızın kütlesine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektir.
8-9 güneş kütlesinin altındaki yıldızlar asla karbonu yakmak için yeterince yüksek çekirdek sıcaklığa ulaşmazlar, bunun yerine kabuk helyum parlamalarından sonra karbon-oksijen beyaz cüceler olarak yaşamlarına son verirler ve dış zarfı gezegenimsi bir bulutsuda nazikçe dışarı atmaktadırlar.
Kütleleri 8 ila 12 güneş kütlesi arasında olan yıldızlarda, karbon-oksijen çekirdeği dejenere koşullar altındadır ve karbon tutuşması, sadece milisaniyeler süren ve yıldız çekirdeğini bozan bir karbon parlamasında gerçekleşmektedir. Bu nükleer yanmanın son aşamalarında, devasa bir yıldız rüzgarı geliştirirler ve bu rüzgar, gezegenimsi bir bulutsudaki dış zarfı hızla dışarı atar ve arkasında yaklaşık 1.1 güneş kütlesi olan bir O-Ne-Na-Mg beyaz cüce çekirdeği bırakmaktadır. Çekirdek, karbondan daha ağır elementlerin daha fazla füzyon yanması için asla yeterince yüksek sıcaklığa ulaşmaz.
12 güneş kütlesinden daha büyük yıldızlar, dejenere olmayan bir çekirdekte karbon yakmaya başlamaktadır. Karbon tükenmesinden sonra, atıl (O, Ne, Na, Mg) çekirdeğin büzülmesi sıcaklığı yeterince yükselttiğinde neon yakma işlemine devam etmektedir.

Karbon yıldızı (C-tipi yıldız), atmosferi oksijenden daha fazla karbon içeren tipik olarak asimptotik dev kol yıldızı ve parlak bir kırmızı devdir. İki element, yıldızın üst katmanlarında birleşerek atmosferdeki tüm oksijeni tüketen, karbon atomlarını diğer karbon bileşiklerini oluşturmak üzere serbest bırakan ve yıldıza "isli" bir atmosfer ve çarpıcı yakut kırmızısı bir görünüm veren karbonmonoksiti oluşturur. Ayrıca bazı cüce ve üstdev karbon yıldızları da vardır ve daha yaygın olan dev yıldızlara bazen onları ayırt etmek için klasik karbon yıldızları denir.
Çoğu yıldızda (Güneş gibi), atmosfer karbona göre oksijen bakımından daha zengindir. Karbon yıldızlarının özelliklerini sergilemeyen ancak karbonmonoksit oluşturacak kadar soğuk olan sıradan yıldızlara bu nedenle oksijen yönünden zengin yıldızlar denir.
Karbon yıldızlarının oldukça belirgin tayfsal özellikleri vardır ve ilk kez 1860'larda astronomik spektroskopide öncü olan Angelo Secchi tarafından tanımlanmışlardır.

Tanım gereği karbon yıldızları, C2 molekülünden gelen baskın spektral Swan bantlarına sahiptir. CH, CN (siyanojen), C3 ve SiC2 gibi diğer birçok başka karbon bileşiği yüksek seviyelerde mevcut olabilir. Çekirdekte karbon oluşur, üst katmanlarına sirküle edilir ve bu da katmanların bileşimini önemli ölçüde değiştirir. Karbona ek olarak kabuk parlamalarında baryum, teknesyum ve zirkonyum gibi s-süreci elementleri oluşur ve yüzeye kadar "eşelenir".
Gök bilimciler, karbon yıldızlarının tayfsal sınıflandırmasını geliştirdiklerinde, tayfları yıldızların etkin sıcaklıklarıyla ilişkilendirmeye çalışırken büyük zorluklar yaşadılar. Sorun, tüm atmosferik karbonun normalde yıldızlar için sıcaklık göstergeleri olarak kullanılan soğurma çizgilerini gizlemesinden kaynaklanıyordu.
Karbon yıldızları ayrıca milimetre ve milimetre altı dalga boylarında zengin bir moleküler çizgi spektrumu gösterir. Karbon yıldızı CW Leonis'te 50'den fazla farklı yıldız çevresi molekülü tespit edildi. Bu yıldız genellikle yeni yıldız çevresi moleküllerini araştırmak için kullanılır.

Karbon yıldızları 1860'larda tayfsal sınıflandırmanın öncüsü Angelo Secchi'nin karbon yıldızları için Secchi sınıf IV'ü oluşturduğunda keşfedilmişti. 1890'ların sonlarında N sınıfı yıldızlar olarak yeniden sınıflandırıldı.

Bu yeni Harvard sınıflandırması kullanılarak N sınıfı, daha sonra tayfın karakteristik karbon bantlarını paylaşan daha az koyu kırmızı yıldızlar için bir R sınıfı geliştirildi. R'den N'ye olan şemanın geleneksel tayflarla daha sonraki ilişkisi, R-N dizisinin yıldız sıcaklığına göre yaklaşık olarak c:a G7-M10 ile paralel olarak çalıştığını göstermiştir.

Daha sonraki N sınıfları, muadili M tiplerine daha az karşılık gelir, çünkü Harvard sınıflandırması yalnızca kısmen sıcaklığa, aynı zamanda karbon bolluğuna da dayanıyordu; böylece kısa sürede bu tür bir karbon yıldızı sınıflandırmasının eksik olduğu anlaşıldı. Bunun yerine, sıcaklık ve karbon bolluğunun üstesinden gelmek için yeni bir çift numaralı yıldız sınıfı C inşa edildi. Y Canum Venaticorum için ölçülen böyle bir spektrum C54 olarak belirlendi; burada 5, sıcaklığa bağlı özellikleri ve 4, spektrumdaki C2 Swan bantlarının gücünü ifade eder. (C54 genellikle alternatif olarak C5,4 biçiminde yazılır).
Bu Morgan-Keenan C sistemi sınıflandırması, 1960-1993 arasındaki eski RN sınıflandırmalarının yerini almıştır.

İki boyutlu Morgan-Keenan C sınıflandırması, içerik oluşturucuların beklentilerini karşılayamadı:

kızılötesine dayalı sıcaklık ölçümleriyle ilişkilendirilemedi,
başlangıçta iki boyutlu olduğundan kısa bir süre sonra eklerle, CH, CN, j ve diğer özelliklerle zenginleştirildi, bu da onu dış galaksilerin karbon yıldız popülasyonlarının toplu analizleri için kullanışsız hale getirdi.
ve yavaş yavaş eski R ve N yıldızlarının gerçekte astrofiziksel öneme sahip iki farklı tipte karbon yıldızı olduğu ortaya çıktı.
Yeni bir gözden geçirilmiş Morgan-Keenan sınıflandırması 1993 yılında Philip Keenan tarafından yayınlandı ve sınıflar CN, CR ve CH olarak tanımlandı. Daha sonra CJ ve C-Hd sınıfları eklendi. Bu, günümüzde kullanılan yerleşik sınıflandırma sistemini oluşturur."Spectral Atlas of Carbon Stars". 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Mart 2012. </ref>

Karbon yıldızları birden fazla astrofiziksel mekanizma ile açıklanabilir. Klasik karbon yıldızları daha kütleli olan klasik karbon yıldızları ile kütle açısından klasik olmayanlardan ayırt edilir .
Modern spektral tip CR ve CN'ye ait olan klasik karbon yıldızlarında, karbon bolluğunun helyum füzyonunun, özellikle de devlerin yaşamlarının sonuna yaklaştığı bir yıldız içindeki üçlü alfa sürecinin bir ürünü olduğu düşünülmektedir. içinde asimptotik dev dalı (AGB). Bu füzyon ürünleri, karbon ve diğer ürünler yapıldıktan sonra konveksiyon olayları (sözde üçüncü tarama) ile yıldız yüzeyine getirildi. Normal olarak AGB karbon yıldız bu tür bir hidrojen yanma kabuk hidrojen kaynaştıran, fakat bölüm 10 ile ayrılan 4 -10 5Yıllar geçtikçe yıldız bir kabukta yanan helyuma dönüşürken, hidrojen füzyonu geçici olarak durur. Bu aşamada yıldızın parlaklığı yükselir ve yıldızın içindeki malzeme (özellikle karbon) yukarı hareket eder. Parlaklık yükseldiğinden, yıldız genişleyerek helyum füzyonu durur ve hidrojen kabuğunun yanması yeniden başlar. Bu kabuk helyum parlamaları sırasında, yıldızdan kaynaklanan kütle kaybı önemlidir ve birçok kabuk helyum parlamasından sonra, bir AGB yıldızı sıcak beyaz bir cüceye dönüşür ve atmosferi bir gezegenimsi bulutsunun malzemesi haline gelir .
Klasik olmayan tipler CJ ve ait karbon yıldızlı türlü CH, olduğuna inanılan ikili yıldız bir yıldız dev bir yıldız (veya bazen bir olduğu görülmektedir, cüce kırmızı) ve diğer bir beyaz cüce . Halihazırda yıldızın, dev bir yıldızın, hala klasik bir karbon yıldızıyken yoldaşından (yani şu anda beyaz cüce olan yıldızdan) bir ana dizi yıldızı iken, karbon bakımından zengin bir malzeme biriktirdiği gözlemlendi . Yıldız evriminin bu aşaması nispeten kısadır ve bu tür yıldızların çoğu sonuçta beyaz cüceler olur. Bu sistemler artık kütle transferinden nispeten uzun bir süre sonra gözlemlenmektedir.olay, bu nedenle mevcut kırmızı devde gözlemlenen ekstra karbon o yıldızın içinde üretilmedi.  Bu senaryo, aynı zamanda karbon moleküllerinin ve baryumun (bir s-süreci elemanı) güçlü spektral özelliklerine sahip olmasıyla da karakterize edilen baryum yıldızlarının kökeni olarak kabul edilmektedir . Bazen aşırı karbonu bu kütle transferinden gelen yıldızlara, onları dahili olarak karbon üreten "içsel" AGB yıldızlarından ayırmak için "dışsal" karbon yıldızları denir. Bu dışsal karbon yıldızlarının çoğu, kendi karbonlarını yapacak kadar parlak veya soğuk değiller; bu, ikili doğaları keşfedilene kadar bir muammaydı.
Spektral sınıf C-Hd'ye ait olan esrarengiz hidrojen eksikliği olan karbon yıldızları (HdC), R Coronae Borealis değişkenleriyle (RCB) bir miktar ilişkiye sahip gibi görünmektedir, ancak kendileri değişken değildir ve RCB: ler için tipik olan belirli bir kızılötesi radyasyondan yoksundur . Yalnızca beş HdC bilinmektedir ve hiçbirinin ikili olmadığı bilinmemektedir,  bu nedenle klasik olmayan karbon yıldızlarıyla ilişkisi bilinmemektedir.
CNO döngüsü dengesizliği ve çekirdek helyum flaşı gibi daha az ikna edici teoriler de daha küçük karbon yıldızlarının atmosferlerinde karbon zenginleştirme mekanizmaları olarak önerildi.

Klasik karbon yıldızlarının çoğu uzun dönemli değişen yıldızlardır.

Gece görüşünün kırmızıya duyarsızlığı ve kırmızıya duyarlı çubuk hücrelerinin yıldızların ışığına yavaş adaptasyonu nedeniyle kırmızı değişen yıldızların, özellikle de karbon yıldızlarının büyüklük tahminlerini yapan gök bilimciler, gözlemlenen yıldızın büyüklüğünü küçümsememek için Purkine Kayması ile nasıl başa çıkılacağını bilmek zorundadırlar.

Karl Schwarzschild (Almanca: [ˈʃvaɐ̯tsʃɪlt]; 9 Ekim 1873 - 11 Mayıs 1916) Yahudi kökenli Alman fizikçi ve astrofizikçi. Aynı zamanda astrofizikçi Martin Schwarzschild'in babası.
Schwarzschild, Einstein'ın genel göreliliği teoremini tanıttığı aynı yıl, 1915'te tek bir eksende dönmeyen kütle için sınırlı bir durum olan Einstein'ın genel görelilik alan denklemlerine ilk kesin çözümü sağladı. Schwarzschild koordinatlarını ve metriğini içeren Schwarzschild çözümü, sabit bir kara deliğin olay ufkunun boyutu olan Schwarzschild yarıçapının türetilmesine yol açar.
Daha 16 yaşında yayımlandığı yörünge yazısı ile zekasını erken yaşta kanıtlayan Schwarzschild, doktora derecesini Poincare'nin kuramları üzerine olan çalışması ile edindi. I. Dünya Savaşı'nda Alman ordusuna katıldı ve 1915 yılında ve sonrasında görecelilik teoremi üzerine çalışmaya devam etti.
Schwarzschild 1. Dünya Savaşı'nda siperdeyken uzay-zamanın son derece idealize, kusursuz derecede küresel bir yıldızın etrafında nasıl büküldüğünü hesaplamanın yolunu buldu. Denklemlerini Einstein'a yolladı ve o da Ocak 1916'da bu denklemleri Berlin'deki bir konferansta sundu. Schwarzschild, 1. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunda hizmet ederken bunları başardı. Ertesi yıl Rus cephesinde kaptığı otoimmün hastalık pemfigusundan öldü. Hastalığın mekanizması özellikle Aşkenazi Yahudi kökenli insanları etkilerdi.
Kara delikler için Schwarzschild yarıçapı olarak bilinen bir değer geliştirmiştir. Buna göre güneş boyutunda bir yıldızın kara delik olabilmesi için yarıçapının 3 km civarında olacağını bulmuştur. Aynı şekilde dünya için bu değer 1 cm olacaktır

Karl Schwarzschild 9 Ekim 1873'te Frankfurt'ta Main'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, şehrin işletme dünyasında aktifti ve ailenin şehirde 16. yüzyıla kadar uzanan ticaretçi ataları vardı. Karl 11 yaşına kadar bir dindar eğitim veren Yahudi ilkokuluna gitti. 16 yaşında yayımladığı yörüngeler (göksel mekanik) üzerine iki makalesi onun düşünce potansiyelini ve dahiliğini gösteriyordu. Strazburg ve Münih'te okudu ve 1896'da Henri Poincaré'nin teorileri üzerine yaptığı çalışmalarından sonra doktorasını aldı.

Martin Schwarzschild
Schwarzschild metriği
Schwarzschild koordinatları
Stark etkisi

Kataklizmik değişen yıldız (CV), kütle kazanan bir dejenere yıldız (beyaz cüce) ve ona kütle veren büyük bir yoldaştan oluşan yarı ayrık çift sistemlerdir.
Dev yıldızın Roche lobundan yüksek açısal momentumlu madde dejenere yıldıza doğru akar ve dejenere yıldızın çevresinde bir disk oluşturur. Yoldaş yıldız her zaman değil ama çoğunlukla anakol yakınında veya üzerinde olan geç tip bir yıldız olabilir. Ayrıca yoldaşın dev bir yıldız veya beyaz cüce olduğu durumları da vardır. Çiftin tamamı bizim Güneş sistemi büyüklüğünde bir sistem içine sığabilir.
Bu tür sistemlerde, dev yıldızdan transfer edilen kütle beyaz cüceyi çevrileyen diskin dış kenarlarındaki madde ile çarpışarak bu noktalarda parlak lekeler meydana getirir ve bu lekeler ışık eğrisinde yörüngenin belli evrelerinde parlaklık artışı olarak gözlenir. Genelde lekeler göreceli olarak durgun dış diske göre daha sıcaktırlar (1500 – 4000 °K). Parlak lekeler yüksek kütle akımı durumlarında pek fazla belirgin değildirler. Genel olarak Kataklizmik Değişenlerin her birinin farklı bir karakteristik patlama morfolojisi vardır. Kataklizmik Değişenlerin birçoğunda, beyaz cüce termonükleer bir süreç meydana getirecek kadar kütle biriktirdiğinde patlama meydana gelir. Onun için her türün kendine özgü bir davranışı vardır ve bunlar tek tek incelenmelidir

Kataklizmik Değişenler üzerinde yapılan araştırmalar, onların davranış, yapı ve transfer edilen kütlenin evrimi ile ilgili türlü araştırmaların bir bütünüdür. Bunlardan bazıları maddeler halinde şöyle özetlenebilir:

1) Madde yığılmasının ışık eğrileri üzerindeki doğasının incelenmesi, küçük kütleli nötron yıldızları ve X-ışını çiftlerinde olduğu gibi kısa süreli patlamalar hakkında birçok ipucu verirler.
2) Kütle transferi ile yığılma diskinin fiziğini çalışmak için Kataklizmik Değişenler en pratik cisimlerdir. Çünkü diskler, yeryüzünden daha az ulaşılabilir nötron yıldızı çiftlerine zıt olarak daha kolay incelenebilir. Ayrıca diskin spektrumundan, kütle akım hızının bir fonksiyonu olarak disklerin evrimi üzerinde modellere ulaşılabilir. Diskler, kendisinden gezegenlerin türediği erken Güneş nebulasının oluşumunda da önemli bir rol oynamaktadır.
3) Kataklizmik Değişenlerin çeşitli patlama türleri vardır. Bu çeşitli patlamalar, dev kırmızı yıldızlardan transfer edilen kütle kararsızlıkları ve diskte var olan kararsızlıklardan kaynaklanır. Bu patlamalar ise bize yeni araştırma olanakları verir.
4) Kataklizmik Değişenlerde oluşan patlamalar ya da yüksek hızlı rüzgârlar biçimindeki radyal dış akışlar, çizgisel ivmeli rüzgâr teorilerini araştırılmasında bir laboratuvar görevi yapar.
5) Kataklizmik Değişenler, beyaz cüce yapısını belirlemede de iyi bir kaynak durumundadır.
6) Kataklizmik Değişenler, düşük ışıma güçlü X–ışın kaynaklarının tespitleri için bir canlılık kazandırmaktadırlar.
7) Kataklizmik Değişenlerin, patlamaları ve manyetik alanlarından dolayı bunlar bize birçok ipuçları sağlamıştır. Manyetik alan varlığının gelişme süreci üzerindeki etkisini gözden geçirmek için iyi bir araç durumundadır.
8) Nova patlamalarından önce beyaz cücelerin evrimsel geçmişleri hakkında da birçok bilgiyi bize kazandırırlar. Bunun yanında Kataklizmik Değişenler nova patlamaları için bir çalışma zemini olarak bilinmektedirler.
Gözlemsel ya da teorik yollarla elde edilmiş olan bu bilgiler daha da sıralanabilir. Robinson (1976) ve Warner (1976) 'ın yüksek enerji araştırmaları Kataklizmik Değişenler için o denli bilgi ortaya koydu ki, 1980'lerde manyetik Kataklizmik Değişenlerin keşfi ve çeşitli disk kararsızlığı modelleri gelişmesine neden oldu. İnceleme alanların çok gelişmesinden dolayı, araştırmalar doğal olarak Kataklizmik Değişenlerin daha özel davranışları üzerinde yoğunlaştı.

Çift sistemin, iki bileşeni arasındaki mesafe yeterince küçük olursa (büyük yoldaşın çapından küçük olursa) kütleçekim kuvvetinin ürettiği çok büyük gel-git kuvveti oluşur. Ayrıca iki yıldızın yüksek yörüngesel hızlarından dolayı önemli merkezkaç kuvvetlerine sahiptirler. İki yıldızın birbirine yaklaşımı ise sınırlıdır, yani iki yıldız arasındaki mesafe limitlidir. Bu limitin aşılması durumunda, normal koşullar altında büyük bileşenin L1 Lagrange noktası civarında beyaz cüceye kütle akımı başlar. Transfer edilen kütle yüksek açısal momentumlu olup, yoğun yıldızı çevreleyen disk civarında toplanır. Diskin kütle toplamasından dolayı buna yığılma diski denir. Transfer edilen kütle, yığılma diskinin en dış tabakalarına akar ve parlak sıcak lekenin oluşmasına neden olur.
Dev yoldaş yıldızdan transfer edilen kütle oranına bağlı olarak, sıcak lekenin parlaklığı belirli zaman aralıklarında yavaşça azalabilir ya da sabit kalır. Yoldaş yıldızdan transfer edilen kütle oranı genelde sabittir, fakat bu transfer edilen maddenin disk boyunca dağılımı homojen değildir. Kütle transferi çok yüksek ya da çok düşük olur ise, disk sadece o zaman kararlı bir denge durumunda olabilir; orta değerlerde ise disk her iki denge durumu arasında hızlı değişimler yapmaya zorlanır. Kataklizmik Değişenlerde kuvvetli ve zayıf X-ışını salma durumlarına göre iki kütle akım geometrisi üretilmiştir. Birinci halde X-ışını, disk ile dejenere yıldız arasında salınır. Hızlı yörüngesel dönme hareketleri nedeniyle transfer edilen kütle disk tabakalarında aşırı dağılmaya zorlanır ve sonuç olarak bu tabakalar arasında X–ışını üretimi olur. İkinci halde, maddenin dejenere yıldız üzerine hızlı akması maddeye bir kinetik enerji kazandırır. Bu kinetik enerjinin disk tabakalarının yüzeyinde serbest kalmasıyla güçlü şoklar oluşur ve X–ışını salınır. Her iki tip modelde kuvvetli ve zayıf X–ışını verme durumu tamamen madde akımının çeşitliliğine ve miktarına göre değişecektir.

Kataklizmik Değişenlerde beyaz cüceyi çevreleyen disk oluşumuna dair elimizdeki deneysel kanıtlar en önemli verilerden biridir. Kararlı durum disk teorisi, dev yıldızdan kütle transferi ile beyaz cüceyi çevreleyen disk oluşum varsayımına dayanır. Bu oluşan diskler α diye adlandırılır. Çünkü momentum transfer verimliliği α parametresi tarafından tayin edilir. Bu da şöyle bulunur:

  
    
      
        α
        =
        
          
            V
            
              
                C
                
                  s
                
              
              ⋅
              H
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {V}{C_{s}\cdot H}}}
  
 ile hesaplanır. Burada yer alan:
V: Etkin viskozite
CS: Disklerdeki ses hızı
H: Diskin yarı genişliği olarak bilinirler.
Diskin sıcaklığı α'ya bağlı değildir ama zaman ölçekli kütle transfer olgusu α'ya bağlıdır. Efektif disk sıcaklığı ise şöyle bulunabilir:

  
    
      
        T
        (
        R
        )
        =
        T
        ∗
        ⋅
        (
        R
        
          /
        
        R
      
    
    {\displaystyle T(R)=T*\cdot (R/R}
  
WD)-3/4 
  
    
      
        ⋅
        [
        1
        −
        (
        R
      
    
    {\displaystyle \cdot [1-(R}
  
WD
  
    
      
        
          /
        
        R
        )
      
    
    {\displaystyle /R)}
  
1/2]1/4 ile hesaplanır. Burada yer alan:
T*: Diskin maksimum sıcaklığı
RWD: Beyaz cücenin yarıçapı
T(R): Diskin R yarıçap değerindeki sıcaklığı olarak tanımlıdır.
Kataklizmik Değişenler çift yıldız sistemleri olduklarından, bunlar yörüngenin belli evreleri ve konumları için birbirlerini örtebilir, yani bir tutulma oluşturabilirler. Kataklizmik Değişenlerin birçok tutulmalarından diskin iki boyutlu görüntüsünü elde etmek mümkün olmuştur. Ayrıca yığılma diskinin yüzey parlaklık özelliklerinin çıkarılmasını sağlamıştır. Disk kararsızlık modeline göre, patlama en dış diskte başlar ve ilk olarak en dış diskte bir parlama oluşur. Patlamanın başlangıcında disk daha küçük yarıçaplara düşer. Kütle transfer yoğunluğu (madde akım oranı) artıkça disk yeni bir denge yarıçapına doğru genişlemeye başlamaktadır.

Antik çağ'dan bu yana yıldızlar, mitolojik kişiler veya hayvanlarla özdeşleştirilen biçiminde sınıflandırılmışlardır. Aslında genel anlamıyla sınıflama bir kümeyi herhangi bir parametreye göre gruplandırmaktır. Yıldızlara ilişkin sınıflama, onların parlaklık, tayf türü, kimyasal bileşim, sıcaklık, dönem ve ışık eğrileri gibi parametrelerin incelenmesiyle yapılan bir çalışmadır. Birçok yıldız için yapılan sınıflama çalışmaları olduğu gibi, değişen yıldızlar için de bir sınıflama çalışması vardır. Bu sınıflama değişimin nedenine göre yapılan bir çalışmadır ve bu çalışma değişen yıldızların iki büyük gruba ayrıldığını göstermiştir. Bunlar:

1- İçten Değişenler
2- Geometrik Değişenler
Değişen yıldızlar, parlaklığında düzenli ya da düzensiz bir değişim gösterirler. Geometrik Değişenlerde değişim, örtme ve örtülme olaylarından dolayı olmaktadır. İçten değişenlerdeki değişimin nedeni sıcaklık, yoğunluk ve basınçtaki bir değişmenin olmasıdır. İçten Değişenler ise kendi içinde iki alt sınıfa ayrılırlar:
a) Pulsasyon Yapan Değişen yıldızlar
b) Patlayan Değişen yıldızlar
Pulsasyon yapanlar, parlaklıklarında oldukça düzenli bir değişim gösterirler. Karşıt olarak ise Patlayan Değişenler çok az düzenli değişim gösterirler; parlaklık ani bir şekilde artar (novalar gibi) veya azalır (R Coronae Borealis tipleri gibi).
1960'lı yıllarda Patlayan Değişen yıldızlara yeni bir alt sınıf daha eklendi. Bu sınıf Kataklizmik Değişen Yıldızlar olarak adlandırıldı. Bunların ışık eğrileri, dönem, renk (sıcaklık), patlama davranışları ve diğer bazı parametre öğeleri incelendiğinde çeşitli alt sınıfları keşfedildi.

1600'ün üzerinde bilinen CV sistemi vardır.

İlk değişen yıldızın 13 Ağustos 1596'da İtalyan Fabricius tarafından keşfedilmesinden sonra, günümüze kadar geçen zaman içinde birçok değişen yıldız türü keşfedilmiştir. Bunlardan biri de Kataklizmik Değişen yıldızlardır, yani ani patlayan yıldızlardır. 1960'ta ilk cüce nova'nın keşfi ile başlayan bu tür yıldızların tarihi, birçok araştırma alanı için bir laboratuvar niteliği taşır. Birçok araştırmacı bu sistemlerin evrimi ile ilgili bir

Kavuşum, gökbilimde bir gözlem noktasından bakıldığında iki ya da daha çok sayıda gök cisminin gökyüzünde birbirlerine yakın konuma gelmesi.
Yaygın uygulamada bu sözcük, Dünya'dan bakıldığında, Güneş'in uydusu olan bir gök cisminin (örn. bir gezegen, bir asteroid) veya Ay'ın Güneş'e en yakın konumuna geldiği anı tanımlamada kullanılır. Jüpiter'in 'kavuşum'undan söz edildiğinde, Dünya-Güneş-Jüpiter şeklinde bir dizilme ile Güneş'in Dünya ile Jüpiter arasına girdiği ya da başka bir deyişle Jüpiter'in Güneş'in arkasından geçtiği an kast edilmiş olur.
Alt gezegenler söz konusu olduğunda gezegenin yörüngesi boyunca izlediği yol sürekli Dünya yörüngesinin içinde kaldığı için, kavuşum iki değişik konumda gerçekleşir:

Üst kavuşum: Güneş'in Yer ile gezegen arasında kaldığı, yani gezegenin Güneş'in arkasından geçtiği, Yer'e en uzak konumu.
Alt kavuşum: gezegenin Güneş ile Yer arasında kaldığı, yani Güneş'in önünden geçtiği, Yer'e en yakın konumu.
Bir üst kavuşumdan ikincisine kadar geçen süre, gezegenin kavuşum dönemi olarak adlandırılır.
Üst gezegenler için kavuşum olayı, yalnızca üst kavuşum konumunda gerçekleşir. Bu terim yine, Güneş'in Yer ile gezegen arasında kaldığı, yani gezegenin Güneş'in arkasından geçtiği, Yer'e en uzak konumunu tanımlar. Üst gezegenlerin Yer'e en yakın oldukları an ise Yer'in gezegenle Güneş arasına girdiği karşı konum durumudur.
Gezegenlerin yörünge düzlemleri arasında küçük de olsa farklılıklar bulunduğundan, bu sıralama her zaman kusursuz bir çizgi üzerinde gerçekleşmez. Düz bir çizgi üzerinde sıralanmanın gerçekleşebilmesi için, yörünge düzlemlerinin aynı olması veya sıralanmanın düzlemlerin kesiştiği düğümler çizgisi boyunca gerçekleşmesi gerekir. Böyle bir durumda,

Eğer sıralanan gök cisimlerinden bir tanesi, bir diğerinin gölgesine girerse, tutulmadan söz edilir. Güneş tutulması, Ay tutulması gibi.
Eğer sıralanan cisimlerden Yer'e yakın olanı, görünür çap açısından, uzakta kalana göre belirgin derecede küçükse bir geçiş (transit) söz konusudur. Merkür geçişi, Venüs geçişi gibi.
Eğer Yer'e yakın olan cisim görünür çap açısından uzaktakine oranla belirgin derecede büyükse, örtülme gerçekleşir. 'Satürn'ün Ay tarafından örtülmesi' gibi

Konveksiyonel yağış (Konvektif yağış, Kırkikindi yağışı, Yükselim yağışı) ısınan hava parselinin, her 300 metre mesafede adyabatik olarak 3 derece soğuyarak içeriğindeki nemin yoğunlaşması sonucu oluşan kümüliform bulutlarının neden olduğu yağıştır. Yükselen hava parselinin sıcaklığı çevredeki havadan daha sıcak olduğu müddetçe hava yükselmeye devam eder ve parselin daha sıcak olduğu atmosfer tabakalarında hava kararsızdır. Çevresel sıcaklık ile parsel sıcaklığının birbirine eşit olduğu yükseklik denge seviyesi olarak adlandırılır. Denge seviyesinden itibaren hava kararlıdır ve aşağı yönlü hava akımı başlar. Denge seviyesi ne kadar yüksekte bulunursa, kümülonimbus bulutlarının dikey gelişme imkânı bir o kadar fazladır. Parsel sıcaklığı ile çevresel sıcaklık arasındaki fark çok fazla olan bir bölgede, dikey rüzgâr da fazla olduğundan oluşabilecek konvektif bir fırtınanın hortum ve dolu yapma kabiliyeti artar.
Konvektif yağışlar genellikle sağanak olarak tabir edilen, kısa süreli yağışlardan ibarettirler.
Şimşek aktivesi, konvektif yağışları stratiform tipi bulutların neden olduğu kararlı hava yağışlarından ayıran en önemli özelliğidir.

Kum fırtınası veya toz fırtınası, kurak ve yarı kurak bölgelerde yaygın olan meteorolojik olay. Kum fırtınası, boranın cephesinin gevşek kum ve tozun uçurulduğunda ortaya çıkar. Parçacıklar, uçurulma ve durdurulma ile nakledilir ve bir yerde toprak erozyonuna ve başka yerde depozisyona neden olur. 
Sahra Çölü ve Arap Yarımadası çevresindeki kurak topraklar, İran, Pakistan ve Hindistan'dan gelip Umman Denizi'nde biriktirilen bazı katkılar ile birlikte, havadan inen kum ve toz başlıca kaynaktır. Çin'deki fırtınalar ise Büyük Okyanus'a tozları yerleştirir.
Sahra Çölü ve Arap Yarımadasının dışında ABD ile Kanada'da Rocky Dağları'nın doğusu boyunca uzanan Büyük Düzlüklerde, Çin'in İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nden Moğolistan Cumhuriyeti'ne uzanan Gobi Çölünde ve Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bulunan Taklamakan Çölü'nde meydana gelen kum fırtınası bilinir. 

Kum fırtınası terimi çoğunlukla çöldeki kum fırtınası bağlamında kullanılır ve özellikle Sahra'da görünürlüğü düşüren ince parçacıkların yanı sıra, önemli bir miktarda daha büyük kum parçacıklarının yüzeye yakın yerlerde uçurulduğunda kullanılr.
Toz fırtınası terimi ise daha ince parçacıkların uzun mesafelerde uçurulduğunda ve özellikle kentsel alanları etkilediğinde kullanılır.

Toz şeytanı

Kümülonimbus (Cb), kümülüs bulutlarının dikey olarak gelişerek büyümesiyle oluşan konvektif fırtına bulutu. Tabanı 4 km altında bulunur. Kümülonimbus tek başına, gruplar halinde veya soğuk cephe hattı boyunca termodinamik kararsızlığa bağlı olarak cumulus congestus bulutundan gelişebilir.

Üst bölümünün bir kısmı genellikle düzgün, ipliksi ya da çizgilidir, bu kısma şeklinden dolayı örs adı verilir. Örs kısmı cirrostratus ve cirrus gibi bulutlardan oluşur. Ancak, her cumulonimbus bulutunda örs yapısı oluşmaz. Havanın nem oranı ile doğru orantılı olarak bulut tabanı alçalır. Nem oranının azaldığı sıcak yaz günlerinde bulut tabanının deniz seviyesinden yüksekliği 3 kilometreyi aşabileceği gibi, kışın deniz üzerinden geçen soğuk havanın etkisi ile gelişen kar kümülonimbuslarının taban yüksekliği 500 metrenin de altına inebilir. Ayrıca tabanı daha alçakta bulanan kümülonimbuslar yıldırım açısında daha tehlikelidir.
Bulutun tepe yüksekliği, tepe enverziyonun seviyesine ve termodinamik kararsızlığa bağlı olarak 11 kilometre yukarıda bulanabilir. Öte yandan kışın deniz veya göl etkisi ile gelişen kümülonimbuslar yaz aylarında görülenlere göre oldukça sığ durumdadırlar. Bunların hem tabanları yere çok yakındır, hem de tepe yükseklikleri 5 kilometreyi pek geçmez.
Çoğu kez koyu renkte bu bulutun tabanı çevresinde onunla birleşmiş ya da birleşmemiş durumda aksesuar bulutlar da eşlik edebilir.
Yağış bulutun aşağı yönlü akımın (downdraft) olduğu yerde görülür; bu yağış hava aşırı kuruysa yere ulaşamadan buharlaşan türden olabilir, buna virga denilir.
Şu ana kadar hiçbir cumulonimbus bulutun içi görüntülenmemiştir. Sadece sağ çıkan çok nadir görgü tanıkları ve radarlar sayesinde bilgi sahibi olunmuştur.

Kümülonimbus bulutu hafif rüzgârlı veya durgun bir havada tek bir konvektif hücreden meydana geliyorsa, genellikle kısa süreli sağanak yağışlara neden olur. Zira, diğer bütün kümüliform bulutlarında olduğu gibi kümülonimbus bulutları konveksiyon sonucu yukarı taşınan hava parseli (updraft) ile beslenir. Bulut yağış üretmeye başladığı zaman yağmurla beraber hava hem buharlaşmaya bağlı olarak ısı kaybetmeye başlayacak, hem de aşağı yönlü hava hareketi gelişecektir. Bu durum cumulonimbus bulutunun ömrünün kısa sürede tamamlanmasına neden olur; fırtına bulutu önce kümülüs kongestus bulutlarına bölünmesine ardından cirrus spissatus, altostratus ve stratocumulus bulutlarına dönüşüm geçirerek ortadan kaybolur. 

Rüzgârın yeterince güçlü olduğu çevrelerde gelişen kümülonimbuslar daha ısrarcı ve etkilidir. Bunun sebebi, cumulonimbusların aşağı ve yukarı yönlü hava akım bölgelerinin birbirinden bağımsız yerlerde konumlanmasıdır. Böylece tek bir konvektif hücredeki gibi ömürleri kısa sürede tamamlanmaz. Özellikle atmosferin yukarı seviyelerin rüzgârın açısal değişimi de mevcutsa, bu bulutların hortum ve hamleli rüzgâr yapma ihtimali daha fazladır. Hortumlar kendi çevresinde rotasyon gücü fazla olan cumulonimbusların altında görülür. Öte yandan, tropik fırtınalarda aslında rotasyon gücü fazla olan cumulonimbusların sıcak okyanus üzerinde daha gelişmiş bir formudur, bunlar coriolis kuvvetinin de etkisiyle sürüklenerek kasırgalara dönüşebilirler.

Kümülonimbus kalvus: tepesinde kabarcıklar vardır, örs ya da telli bir yapı gözlenmez, kümülüs kongestus bulutuna benzer ama ondan büyüktür. Calvus latincede kel demektir.
Kümülonimbus kapillatus: Lifli veya saçaklı telli yapıda bulut tepesi vardır.

Kümülonmbus inkus: Kümülonimbus kapillatus bulutunun tam bir örs benzeri tepesi olan alt türüdür.

Kümülonimbus mammatus.
Kümülonimbus pannus.
Kümülonimbus pileus.
Kümülonimbus praecipitatio.
Kümülonmbus tuba.
Kümülonimbus velum.
Kümülonimbus virga.

Clouds-Online.com Cloud Atlas with many photos and description of the different cloud genus31 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumulonimbus cloud at BBC Weather2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Weather Pictures and Storm Chasing – Cumulonimbus clouds29 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İklim değişikliği, küresel ısınmayı (küresel ortalama sıcaklıkta süregelen artış) ve bunun Dünya'nın iklim sistemi üzerindeki etkilerini ifade eder.
Daha geniş anlamda iklim değişikliği, Dünya'nın iklimindeki önceki uzun vadeli değişiklikleri de içerir. Küresel ortalama sıcaklıktaki mevcut artış, önceki değişikliklerden daha hızlıdır ve esas olarak insanların fosil yakıtları yakmasından kaynaklanmaktadır. Fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma ve bazı tarımsal ve endüstriyel uygulamalar, başta karbondioksit ve metan olmak üzere sera gazlarını artırmaktadır. Sera gazları, Dünya'nın güneş ışığından ısındıktan sonra yaydığı ısının bir kısmını emer. Bu gazların daha büyük miktarları Dünya'nın alt atmosferinde daha fazla ısı tutarak küresel ısınmaya neden olur.
İklim değişikliği nedeniyle çöller genişlerken, sıcak hava dalgaları ve orman yangınları daha yaygın hale gelmektedir. Kuzey Kutbu'nda artan ısınma donmuş toprakların erimesine, buzulların geri çekilmesine ve deniz buzu kaybına katkıda bulundu. Daha yüksek sıcaklıklar aynı zamanda daha yoğun fırtınalara, kuraklıklara ve diğer aşırı hava koşullarına neden olmaktadır. Dağlarda, mercan resiflerinde ve Kuzey Kutbu'nda yaşanan hızlı çevresel değişim, birçok canlı türünün yer değiştirmesine ya da neslinin tükenmesine neden olmaktadır. Gelecekteki ısınmayı en aza indirme çabaları başarılı olsa bile, bazı etkiler yüzyıllar boyunca devam edecektir. Bunlar arasında okyanus ısınması, okyanus asitlenmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi yer almaktadır.
İklim değişikliği insanları gıda ve su kıtlığı, artan seller, aşırı sıcaklar, daha fazla hastalık ve ekonomik kayıplarla tehdit etmektedir. İnsan göçü ve çatışmalar da bunun bir sonucu olabilir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) iklim değişikliğini 21. yüzyılda küresel sağlığa yönelik en büyük tehdit olarak nitelendirmektedir. Toplumlar, kıyı şeridinin korunması veya klimaya erişimin genişletilmesi gibi çabalarla iklim değişikliğine uyum sağlayabilir, ancak bazı etkiler kaçınılmazdır. Yoksul ülkeler küresel emisyonların küçük bir kısmından sorumludur, ancak uyum sağlama konusunda en az yeteneğe sahiptirler ve iklim değişikliğine karşı en savunmasız durumdadırlar.
İklim değişikliğinin birçok etkisi, mevcut 1,2 °C ısınma seviyesinde zaten hissedilmektedir. Ek ısınma bu etkileri arttıracak ve Grönland buz tabakasının erimesi gibi devrilme noktalarını tetikleyebilecektir. 2015 Paris Anlaşması kapsamında, ülkeler toplu olarak ısınmayı "2 °C'nin oldukça altında" tutmayı kabul etmiştir. Bununla birlikte, Anlaşma kapsamında verilen taahhütlerle, küresel ısınma yüzyılın sonuna kadar yaklaşık 2,7 °C'ye ulaşacaktır. Isınmanın 1.5 °C ile sınırlandırılması, 2030 yılına kadar emisyonların yarıya indirilmesini ve 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşılmasını gerektirecektir.

Emisyonların azaltılması, fosil yakıtların yakılması yerine düşük karbonlu kaynaklardan elektrik üretilmesini gerektirmektedir. Bu değişim, kömür ve doğalgazla çalışan enerji santrallerinin aşamalı olarak kapatılmasını, rüzgar, güneş ve diğer yenilenebilir enerji türlerinin kullanımının büyük ölçüde artırılmasını ve enerji kullanımının azaltılmasını içermektedir. Karbon emisyonu olmayan kaynaklardan üretilen elektriğin, ulaşıma güç sağlamak, binaları ısıtmak ve endüstriyel tesisleri işletmek için fosil yakıtların yerini alması gerekecektir. Karbon, örneğin orman örtüsünün artırılması ve topraktaki karbonu yakalayan yöntemlerle tarım yapılması yoluyla da atmosferden uzaklaştırılabilir.

1980'lerden önce, artan sera gazlarının ısınma etkisinin hava kirliliğindeki partiküllerin soğutma etkisinden daha güçlü olup olmadığı net değilken, bilim insanları iklim üzerindeki insan etkilerini ifade etmek için kasıtsız iklim değişikliği terimini kullandılar.
1980'lerde küresel ısınma ve iklim değişikliği terimleri daha yaygın hale geldi. Bu iki terim bazen birbirinin yerine kullanılsa da bilimsel olarak küresel ısınma yalnızca yüzeydeki ısınmanın artmasını ifade ederken, iklim değişikliği Dünya'nın iklim sisteminde meydana gelen değişikliklerin bütününü tanımlamaktadır. NASA iklim bilimcisi James Hansen'in 1988'de ABD Senatosunda verdiği ifadede bu terimi kullanmasının ardından, 1975 gibi erken bir tarihte kullanılan küresel ısınma daha popüler bir terim haline geldi. 2000'li yıllardan bu yana iklim değişikliği sözcüğünün kullanımı artmıştır. İklim değişikliği aynı zamanda daha geniş anlamda hem insan kaynaklı değişiklikleri hem de Dünya tarihi boyunca meydana gelen doğal değişiklikleri ifade edebilir.
Çeşitli bilim insanları, politikacılar ve medya artık iklim değişikliğinden bahsetmek için iklim krizi veya iklim acil durumu terimlerini kullanıyor.

Birden fazla bağımsız enstrümantal veri seti iklim sisteminin ısındığını göstermektedir. 2011-2020 on yılı, sanayi öncesi temel çizgiye (1850-1900) kıyasla ortalama 1,09 °C [0,95-1,20 °C] ısındı. Yüzey sıcaklıkları her on yılda yaklaşık 0,2 °C artmakta ve 2020 yılında sanayi öncesi dönemin 1,2 °C üzerinde bir sıcaklığa ulaşmaktadır. 1950'den bu yana soğuk gün ve gecelerin sayısı azalmış, sıcak gün ve gecelerin sayısı ise artmıştır.
18'inci yüzyıl ile 19'uncu yüzyılın ortaları arasında çok az net ısınma olmuştur. Bu döneme ait iklim bilgileri, ağaçlar ve buz çekirdekleri gibi iklim vekillerinden gelmektedir. Termometre kayıtları 1850 civarında küresel kapsam sağlamaya başlamıştır. Orta Çağ İklim Anomalisi ve Küçük Buz Çağı gibi tarihsel ısınma ve soğuma modelleri, farklı bölgelerde aynı zamanda meydana gelmemiştir. Sıcaklıklar, sınırlı sayıda bölgede 20. yüzyılın sonlarındaki kadar yüksek seviyelere ulaşmış olabilir. Paleosen-Eosen Termal Maksimum gibi tarih öncesi küresel ısınma dönemleri olmuştur. Ancak, sıcaklık ve CO2 konsantrasyonlarındaki modern gözlemlenen artış o kadar hızlı olmuştur ki Dünya tarihindeki ani jeofiziksel olaylar bile mevcut oranlara yaklaşmamaktadır.
Hava sıcaklığı ölçümlerinden elde edilen ısınma kanıtları, çok çeşitli diğer gözlemlerle de desteklenmektedir. Örneğin, şiddetli yağışların sıklığında ve yoğunluğunda artış, kar ve kara buzlarının erimesi ve atmosferik nemin artması gibi doğal su döngüsündeki değişiklikler tahmin edilmiş ve gözlemlenmiştir. Flora ve fauna da ısınma ile tutarlı bir şekilde davranmaktadır; örneğin bitkiler ilkbaharda daha erken çiçek açmaktadır. Bir diğer önemli gösterge de üst atmosferin soğumasıdır; bu da sera gazlarının ısıyı Dünya yüzeyinin yakınında hapsettiğini ve uzaya yayılmasını engellediğini göstermektedir.
Dünyanın bölgeleri farklı oranlarda ısınmaktadır. Bu örüntü sera gazlarının nereden salındığından bağımsızdır, çünkü gazlar gezegen boyunca yayılacak kadar uzun süre kalmaktadır. Sanayi öncesi dönemden bu yana, kara bölgelerindeki ortalama yüzey sıcaklığı, küresel ortalama yüzey sıcaklığından neredeyse iki kat daha hızlı artmıştır. Bunun nedeni okyanusların daha büyük ısı kapasitesi ve okyanusların buharlaşma yoluyla daha fazla ısı kaybetmesidir. Küresel iklim sistemindeki termal enerji en azından 1970'ten bu yana sadece kısa süreli duraklamalarla artmış ve bu ekstra enerjinin %90'ından fazlası okyanuslarda depolanmıştır. Geri kalanı ise atmosferi ve kıtaları ısıtmış ve buzları eritmiştir.
Kuzey yarımküre ve Kuzey Kutbu, Güney Kutbu ve Güney yarımküreye kıyasla çok daha hızlı ısınmıştır. Kuzey yarımküre sadece çok daha fazla karaya değil, aynı zamanda daha fazla mevsimsel kar örtüsüne ve deniz buzuna sahiptir. Bu yüzeyler, buzlar eridikten sonra çok fazla ışık yansıtmaktan karanlık olmaya geçtikçe, daha fazla ısı emmeye başlarlar. Kar ve buz üzerindeki yerel siyah karbon birikintileri de Arktik ısınmaya katkıda bulunur. Kuzey Kutbu'ndaki sıcaklıklar dünyanın geri kalanına göre iki kattan fazla artmaktadır. Kuzey Kutbu'ndaki buzulların ve buz tabakalarının erimesi, zayıflamış bir Körfez Akıntısı da dahil olmak üzere okyanus dolaşımını bozarak iklimi daha da değiştirmektedir.

İklim sistemi kendi içinde yıllarca (El Niño-Güney Salınımı (ENSO) gibi), on yıllarca ve hatta yüzyıllarca sürebilen çeşitli döngüler yaşar. Diğer değişiklikler, iklim sistemine "dışsal" olan, ancak her zaman Dünya'nın dışında olmayan bir enerji dengesizliğinden kaynaklanır. Dışsal zorlamalara örnek olarak sera gazlarının konsantrasyonlarındaki değişiklikler, güneş parlaklığı, volkanik patlamalar ve Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesindeki değişimler verilebilir.
İklim değişikliğine insan katkısını belirlemek için, bilinen iç iklim değişkenliği ve doğal dış etkenlerin elenmesi gerekir. Temel bir yaklaşım, tüm potansiyel nedenler için benzersiz "parmak izleri" belirlemek ve ardından bu parmak izlerini gözlemlenen iklim değişikliği modelleriyle karşılaştırmaktır. Örneğin, güneş zorlaması ana bir neden olarak elenebilir. Parmak izi tüm atmosferde ısınma şeklinde olacaktır. Ancak, sera gazı zorlamasıyla tutarlı olarak sadece alt atmosfer ısınmıştır. Son iklim değişikliğine yapılan atıflar, ana etkenin yüksek sera gazları olduğunu, aerosollerin ise azaltıcı bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir.

Sera gazları güneş ışığına karşı şeffaftır ve böylece güneş ışığının atmosferden geçerek Dünya yüzeyini ısıtmasına izin verir. Dünya bunu ısı olarak yayar ve sera gazları bunun bir kısmını emer. Bu emilim, ısının uzaya kaçma hızını yavaşlatarak ısıyı Dünya yüzeyinin yakınında hapseder ve zamanla ısınmasına sebep olur. Sanayi Devrimi'nden önce, doğal olarak oluşan sera gazı miktarları, yüzeye yakın havanın, yokluklarında olacağından yaklaşık 33 °C daha sıcak olmasına neden olmuştur. Su buharı (~%50) ve bulutlar (~%25) sera etkisine en büyük katkıda bulunanlar olmakla birlikte, sıcaklığın bir fonksiyonu olarak artarlar ve bu nedenle geri beslemedirler. Öte yandan, CO2 (~%20), troposferik ozon, CFC'ler ve nitröz oksit gibi gazların konsantrasyonları sıcaklığa bağlı değildir ve bu nedenle dış zorlayıcılardır.
Sanayi Devrimi'nden bu yana insan faaliyetleri, özellikle de fosil yakıtların (kömür, petrol ve doğalgaz) çıkarılması ve yakılması, atmosferdeki sera gazı miktarını artırarak radyatif bir dengesizliğe yol açmış

Kırkikindi, Anadolu'da ilkbahar ve yaz başlarında genelde öğleden sonra, ikindi saatlerinde görülen konveksiyonel yağışlara halk arasında verilen isimdir. Bu yağışlara, genelde ikindi vakti başladığı ve 40 gün yağdığına inanıldığı için kırk gün, ikindi vakti yağan yağışlar anlamında kırkikindi yağışları denmiştir. Lakin, 40 gün sürmelerinin bilimsel bir dayanağı yoktur. Bu konveksiyonel yağışların dönem aralıkları sinoptik koşullara göre yıldan yıla fark edebilmektedir.
Isı kapasitesi, albedo gibi özellikleri açısından farklı karakteristiklerdeki araziler, güneş ışınlarından farklı dozlarda etkilenirler ve atmosferik sınır tabakanın ısınması da alttaki yüzeye göre farklılık gösterir. Bu farklılık, yere yakın tabakada bir heterojenlik oluşturur ve meydana gelen yoğunluk farkı, daha düşük yoğunluktaki (genellikle fazla ısınan) hava parselinin yükselmesini tetikler. Gerçekleşen konveksiyon yeterince güçlü ise gök gürültülü fırtına meydana gelir. Tabii bunda düşey rüzgâr kayması ve troposferin üst seviyelerindeki soğuk hava da etkilidir. Kırkikindi yağışları da diğer konvektif yağışlarda olduğu gibi kısa süreli ve ani bastıran sağanaklar şeklinde görülür. Çoğunlukla birkaç saati aşmaz, ancak önemli bir miktar bırakır. Koşullar uygun ise dolu da yağabilir.

Lodos, güneybatıdan esen rüzgârlara verilen addır. Türkiye'de, gezici siklonların içeriye daha çok sokulduğu kış mevsiminde çok görülür ve siklonların sıcak cephesinin geçişini izler. Sıcaklıkların yükselmesine neden olur. En sık aralık ayında görülür.
Lodos kelimesi Türkçe olup, Yunanca "Notus" kelimesinden gelir ve aslen "güney rüzgarı" anlamına gelir.
Lodos, yoğun olarak Marmara, Ege ve Doğu Akdeniz Bölgesi'nde esmekle beraber, zaman zaman Adriyatik Denizi'ni de etkiler.
Lodosun, beraberinde taşıdığı mineraller ve toz sebebiyle insanlar üzerinde baş ağrısı, hâlsizlik, nefes darlığı, göz kanlanması gibi bir dizi etkiye yol açtığına inanılır.
Ege Denizi'nin hakim rüzgar kaynaklı yüzey akıntısı, kuzeybatıdan güneydoğuya doğrudur ama rüzgar yılda yaklaşık yirmi kez güneye doğru yön değiştirerek Akdeniz'den Karadeniz'e doğru eser. Yeterince uzun sürerse, yüzey akıntısı da tersine dönüp denizciler için aldatıcı gidişatlar yapar. Lodos estiğinde sabahın erken saatlerinde Türk Boğazları'ndaki rüzgarlar yön değiştirmeye başlar. Karadeniz'in akıntıları da Lodos'tan etkilenir.
Öğleden sonra en güçlü haldedir ve genellikle geceleri esmesi kesilir ama bazen lodos rüzgarı ara vermeden günlerce sürer. Adriyatik ve İyon denizinde de benzer rüzgarlar eser. Lodos rüzgarı denizciler için tehlikelidir çünkü açık havada uyarı vermeden gelir ve 9-10 Beaufort'da esebilir. Çoğu gemi bu koşullar altında seyredemez.
Soba zehirlenmelerine neden olan bir rüzgârdır.

Marmara iklimi, Marmara Bölgesi'nin kuzey Ege'yi de içine alacak şekilde güney kesiminde görülür. Genel olarak Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Kocaeli, İstanbul, Tekirdağ  ve Yalova şehirlerinde etkilidir.
Marmara iklimi, Karasal iklim, Türkiye'de Karadeniz iklimi  ve Akdeniz iklimleri arasında bir geçiş özelliği göstermektedir. Buna bağlı olarak doğal bitki örtüsünü güney ve alçak kesimlerde Akdeniz kökenli bitkiler, yüksek kesimlerde kuzeye bakan yamaçlarda Karadeniz bitki topluluğu özelliğindeki nemli ormanlar oluşturmaktadır.
Bir geçiş kuşağında yer alan Marmara Bölgesi'nde Akdeniz ikliminin etkisi güneyden kuzeye doğru giderek azalır. İç kesimlerdeki Bilecik yöresiyle Ergene Havzasına doğru ise step ikliminin özellikleri görülür. Kesintisiz dağ engelleri olmadığından bölgenin birçok kesimi Balkan Yarımadasının, bazı kesimleri de İç Anadolu Bölgesi'nin etkilerine açıktır. Bu nedenle bazı kışlar bölgenin kıyılarını bile etkileyen soğuk baskıları, bazı yazlar ise ağır sıcak dalgaları görülür.
Kıyı boyunca 5–6 °C olan en soğuk ay ortalama sıcaklığı iç kesimlere doğru gidildikçe azalır. Karasal etkilere açık Tekirdağ 4,3 °C ile öteki kıyı yerleşmelerine göre daha düşük bir ortalamaya sahiptir. Güney Marmara Bölümü'nde de en soğuk ay ortalamaları yaklaşık 5 °C dir. En sıcak ay ortalamaları hiçbir yerde 21 °C'nin altına inmediği gibi hiçbir yerde de 25 °C'yi bulmaz. Marmara Bölgesi'nde günümüze değinen düşük sıcaklık Bursa'da -25,7 °C (9 Şubat 1929), en yüksek sıcaklık ise Balıkesir'de 43,7 °C (23 Ağustos 1958) olarak saptanmıştır. Yağış rejimi bakımından Akdeniz yağış rejiminin hafiflemiş biçimi görülür. En kurak mevsim yaz, en yağışlı mevsim ise kıştır. Yıllık ortalama yağış miktarı genelde 500-1.000 mm arasında değişir. Bölgede ortalama kar yağışlı gün sayısı genellikle 10 günden azdır. İç kesimlerde bulunan ve İç Anadolu Bölgesi'ne yakınlığı iklim olaylarına yansıyan Bilecik'te ise kar yağışlı gün sayısı 19,5 gündür.

Meltem, deniz kıyılarında, gündüzleri denizden karalara, geceleri ise karalardan denize doğru esen hafif şiddetli rüzgârlardır. Genellikle yazın ve orta enlemlerde etkilidirler. İklim üzerinde fazla etkileri yoktur. Günlük sıcaklık farkına bağlı oluşan basınç farklılığı sebebiyle oluşurlar. Esme süreleri kısa etki alanları dardır.

Isınan kara üzerindeki havanın yükselmesi ile karada bir alçak basınç alanı oluşmaya başlar ve giderek artar. Deniz, özelliği nedeni ile çabuk ısınamaz ve giderek deniz ve kara arasındaki sıcaklık farkı, deniz üzerinde yükselemeyen ve çöken hava, denizin birkaç km. açığında bir yüksek basınç alanı oluşturur. Karadan gelen rüzgârların olmadığı günlerde, deniz meltemi, deniz üzerinde oluşan yüksek basınç alanından kara üzerindeki alçak basınç alanına doğru yönelir ve giderek kuvvetlenir.
Bölgede sıcaklıkların artmasına bağlı olarak özellikle öğleden sonraları, çok daha sertleşir ve güneş battıktan sonra da hızını yavaşlatarak bir süre daha esmeye devam eder. İzmir çevresinde oluşan deniz meltemine İmbat adı verilir.

Kara meltemi, güneş battığı anda, karadan denize doğru esen kuvvetli bir rüzgârdır. Bir tarafta geceleri açık havada hızla soğuyan kara, diğer tarafta ise karanın soğuma hızına yetişemeyen ve karaya göre daha sıcak olan deniz var. Öte yandan, soğuyan havanın çökmesi sonucu kara üzerinde bir yüksek basınç alanı ve karaya göre sıcak olan denizde ise bir alçak basınç alanı oluşur. Bu durum, yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru bir hava akımının oluşmasına neden olur.

Vadi meltemi; gündüz nemin fazlalığından dolayı yavaş ısınan vadiler daha serin, nem azlığı ve havanın inceliğinden dolayı hızla ısınan dağlık alanlar daha sıcaktır. Çevresine göre sıcak olan alanlar Alçak basınç, soğuk alanlar Yüksek basınç alanı oluşturur. Yüksek basınç alanı olan vadilerden, Alçak basınç alanı olan dağlara doğru gündüz zamanı oluşan hafif rüzgâra Vadi Meltemi denir.
Dağ Meltemi; gece dağlık alanlar hızla soğuyarak yüksek basınç alanı, nem bulunması sebebiyle hâlen sıcak olan vadiler alçak basınç alanıdır. Rüzgâr gece boyu dağdan vadilere doğru eser. Anadolu'da sıcak yaz gecelerinde, rahat uyuyabilmek için dağdan esecek serin dağ meltemi beklendiği söylenir. Erciyes'ten Kayseri'ye, Uludağ'dan Bursa'ya dağ meltemi eser.

Mikroiklim (mikroklima, mikro-klima) zemine yaklaşık 2 metre yükseklikteki iklimi ya da belirgin ve küçük bir alandaki (örneğin bir şehirde binalar arasındaki) iklim anlamına gelir. Mikroklima, çevresindeki büyük iklim (makroklima) özelliklerinden ayrılan küçük iklim alanıdır. Küçük alanlı iklim, mikro iklim denilebilir. Mikroklimayı mikroklimatoloji bilimi inceler. Mikroklimatoloji bitki yetişmesi, hayvancılık, ormancılık ve çiftçilik açısından önemlidir.
Vadi ile tepe, şehir ile çevresinin iklimlerinin karşılaştırılması mikroklimanın konusudur. inceleme alanı daha da dar seçilebilir. ormanın bir kenarı ile diğer kenarı, tarlanın sürülen tarafı ile sürülmemiş tarafı incelenebilir.
Tarımsal mikroklimada, bir ürünün yetişebileceği alan incelenir. Örneğin buğday tarımı için, tarlası genişliği ve bir metre yüksekteki alanın iklimi baz alınır.
Bilimsel olarak mikroklima alanı genişliği ve yüksekliği birkaç metrelik bir alanı kapsasa da günlük kullanımda daha geniş ölçütler kullanılır. Artvin ili Yusufeli ilçesi dağların arasında alçak bir vadi içerisinde yer aldığından mikroklima alanı olarak değerlendirilir. Karadeniz iklim bölgesinde Akdeniz İkliminin karakteristik bitkisi zeytinin tarımının yapılabilmesi bunun nedenidir. Iğdır sert karasal iklimin hakim olduğu Doğu Anadolu Bölgesinde yer alır. Iğdır Ovası'nda pamuk yetiştirilmesi mikroklima örneğidir.
Zemine yakın bölgede rüzgarın zemini aşındırması, güçsüz hava akımları, büyük ısı değişimleri, zeminin tipi, bitki örtüsü ve benzeri nedenlerden dolayı yerelleşmiş farklı bir iklim oluşabilir. Mikroiklim özellikle nadir bulunan bitkiler için çok önemlidir, çünkü bu bitkiler iklim değişimine çok duyarlıdır.
Mikroiklim yalnızca bitkiler için değil, ayrıca insanlar için de önemlidir. Özellikle mimarların inşaat malzemesi seçiminde mikroiklimi göz önünde bulundurması gerekir.
Kentsel tasarım ve mimarlık disiplinlerinde mikroiklim, yapı yerleşimi, sokak genişliği, gölgelendirme elemanları ve bitkilendirme stratejileri aracılığıyla etkilenebilmektedir.

Mikro klimaların bulunduğu alanlara örnek olarak; lokal atmosferi soğutan su kenarlarının yakınını veya aşırı derecede şehirleşmiş, güneş enerjisini absorbe ederek ısıyı yükselten tuğla, beton ve asfalt gibi maddelerin çokça kullanıldığı bölgelerde oluşan kentsel ısı adalarını gösterebiliriz. Şehir içinde çok yüksek binaların olması rüzgârın belli bölgelere geçebilmesi için engel yaratırken bazı bölgelerde rüzgarı toplar. Hava kirliliği de bu ısı adalarının oluşmasında etkendir. Kentsel ısı adaları belli bölgelerin daha soğuk olmasına göre de oluşabilir. Mesela kent içerisindeki yeşil alanlar çevresine kıyasla daha serin bölgeler oluşmasına sebep olur.
Mikro klimayla alakalı bir başka faktörse bölgenin eğimi veya bakısıdır. Kuzey Yarımküre'deki güneye bakan yamaçlar ve Güney Yarımküre'deki kuzeye bakan yamaçlar direkt güneş ışığına maruz kaldığı için diğer bölgelere göre daha sıcak olmasını ve daha uzun süre sıcak kalmasını bekleriz. Bu da yamacın çevresine göre daha sıcak bir mikro klima oluşturmasına sebep olur.
Toprak tipi de aynı zamanda mikro klimayı etkileyen faktörlerdendir. Mesela kil oranı yüksek topraklar kaplama görevi görerek yer ısısını ılıman hale getirir. Diğer yanda toprağın havayla dolu boşluk miktarı çok fazlaysa ısı toprağın altında hapsolur ve yer seviyesinde don olaylarının görülme olasılığı artar.
Mikro klima bize normalde geniş bir bölgede yetiştirilemeyen belli başlı bitkilerin küçük alanlarda yetiştirilebilmesi için imkan sağlar. Bu imkan genellikle kuzey iklimlerinde bitkilerin yetiştirilebilmesi adına oldukça önemlidir. Çiftçiler, bitkilerini ekecekleri alanları dikkatlice seçmesiyle birlikte bu bölgeleri kendileri için avantaja çevirebilirler.  Şehir planlamasında zonlama yapılarak, yaşanılacak alanın korunaklı oluşturulmasıyla ortalama sıcaklık yükseltilerek bir mikro klima oluşturulur ve kışın çok şiddetli geçmesine engel olunabilir. Bu korunaklı bölgeler yüksek binaların yapılıp güçlü rüzgârların engellenmesiyle oluşturulabilir. Rüzgâr etkisi de mikro klimanın çalışma alanlarındandır. Zemine yakın bölgede rüzgarın zemini aşındırması, güçsüz hava akımları, büyük ısı değişimleri, zeminin tipi, bitki örtüsü ve benzeri nedenlerden dolayı yerelleşmiş farklı bir iklim oluşabilir.

Hiyanus gezegeni (hidrojen ve okyanus kelimelerinin birleşiminden oluşur), hidrojen bakımından zengin bir atmosfer altında sıvı su okyanusuna sahip özel bir ötegezegen türüdür.

Hiyanus gezegeni, hidrojen atmosferi altında sıvı su okyanuslarına sahip varsayımsal bir gezegen türüdür. Dünya dışı sıvı suyun varlığı, hiyanus gezegenlerinin yaşanabilir gezegenler açısından umut vadeden adaylar olarak değerlendirilmesini sağlar. Genellikle Dünya'dan daha büyük ve daha kütleli oldukları düşünülür. Yoğunluk verileri, hem kayalık Dev Dünyaların hem de Alt-Neptünlerin (K2-18b ve TOI-1231 b gibi) bu türe uyabileceğini gösterir ve bu nedenle yaygın ötegezegenler olmaları beklenir. 2023 itibarıyla doğrulanmış hiyanus gezegenleri yoktur, fakat Kepler görevi birçok aday tespit etmiştir.

"Hiyanus gezegeni" (İngilizce: "hycean planet") terimi, 2021 yılında Cambridge Üniversitesi'ndeki ötegezegen araştırmacılarından oluşan bir ekip tarafından, büyük okyanuslara ve hidrojen bakımından zengin atmosfere sahip olduğu düşünülen gezegenleri tanımlamak için kullanılan "hidrojen" ve "okyanus" kelimelerinin bir birleşimi olarak ortaya atıldı. Hiyanus gezegenlerinin kırmızı cüce yıldızların etrafında yaygın olduğu düşünülmekte ve Dünya'nın ötesinde yaşam aramak için umut vadeden yerler olarak kabul edilmektedir. Bu terim ilk kez 31 Ağustos 2021'de The Astrophysical Journal'da yayımlanan bir makalede kullanılmıştır.
Hiyanus gezegenlerinde yaşam muhtemelen tamamen suyla ilgilidir. Hiyanus olmayan gezegenlere kıyasla su açısından zengin bileşimlerin daha büyük boyutlarda olabileceğini gösterir ve dolayısıyla biyolojik işaretlerin tespitini kolaylaştırır. Hiyanus dünyaları yakın bir zamanda karasal teleskoplar ve James Webb Uzay Teleskobu gibi uzay teleskopları tarafından biyolojik işaretler açısından araştırılabilecek.

Hiyanus gezegenleri, yarıçapları 2,6 R🜨 (2,3 R🜨) ve kütleleri 10 M🜨 (5 M🜨) ulaşan, yaşanabilir gezegenler için önceki tahminlerden önemli ölçüde daha büyük olabilirler. Ayrıca, bu tür gezegenlerin yaşanabilir bölgesi Dünya benzeri gezegenlerden çok daha büyük olabilir. Gezegensel denge sıcaklığı, geç M-cücelerinin yörüngesinde dönen gezegenler için 430 K (157 °C; 314,6 °F) seviyesine ulaşabilir. Bununla birlikte, kütle ve yarıçap tek başına bir gezegenin bileşimi hakkında bilgi vermez, çünkü aynı kütle ve yarıçapa sahip cisimler farklı bileşimlere sahip olabilirler. Bu nedenle belirli bir gezegen, ya bir hiyanus gezegeni ya da bir dev-Dünya olabilir.
Bu tür gezegenler birçok farklı atmosferik bileşime ve iç yapıya sahip olabilirler. Ayrıca kütleçekim kilidiyle kilitlenmiş "karanlık hiyanus" gezegenleri (yalnızca sürekli gece tarafında yaşanabilir) veya "soğuk hiyanus" gezegenleri (yıldız ışınlarının ihmal edilebilir olduğu, sera etkisiyle ısınan) de mümkündür. Karanlık hiyanus dünyaları, atmosferin ısıyı sürekli gündüz tarafından sürekli gece tarafına etkili bir şekilde taşımadığında oluşabilir ve bu nedenle gece tarafında ılıman sıcaklıklar oluşurken, gündüz tarafı yaşam açısından çok sıcak olabilir. Soğuk hiyanus gezegenleri yetim gezegenler gibi yıldızların olmadığı durumlarda bile var olabilirler.
Suyun varlığı yaşanabilir gezegenler olmalarına yardımcı olsa da, yaşanabilirlikleri olası bir kaçak sera etkisi ile sınırlanabilir. Hidrojen, yıldız ışığının dalga boylarına azot ve oksijen gibi daha ağır gazlardan farklı tepki verir. Şayet gezegen bir Astronomik birim (AU) mesafede güneş benzeri bir yıldızın yörüngesinde dönüyorsa sıcaklık o kadar yüksek olacaktır ki, okyanuslar kaynayacak ve su buhar haline gelecektir. Mevcut hesaplamalar, atmosfer basıncının Dünya'nınkine benzer olması durumunda suyun sıvı halde kalacağı yaşanabilir bölgeyi 1,6 AU'da ya da daha olası olan on kat ila yirmi kat basınç durumunda 3,85 AU'da konumlandırmaktadır. Mevcut tüm hiyanus gezegen adayları okyanusların kaynayacağı alan içinde yer almaktadır ve bu nedenle gerçek sıvı su okyanuslarına sahip olmaları pek olası değildir. Bir başka sınırlayıcı faktör de yıldızdan (özellikle aktif yıldızlardan) gelen X-ışını ve UV radyasyonunun su moleküllerini yok edebilmesidir.

Okyanuslarla kaplı oldukları kabul edilir.
Hidrojen bakımından zengin atmosferlere sahiptirler. Hiyanus gezegeni atmosferlerinin hidrojen, helyum ve su buharından oluştuğu düşünülmektedir.
Karanlık hiyanus gezegenlerinin kırmızı cüce yıldızların etrafında yaygın olduğu düşünülmektedir. Kırmızı cüce yıldızlar Samanyolu gökadasındaki en yaygın yıldız türüdür.
Dünya dışında yaşam aramak için umut vadeden yerler olarak kabul edilirler. Hiyanus gezegenleri yaşam için gerekli olan sıvı su, enerji ve organik bileşikler gibi bileşenlere sahiptir.
Atmosferleri (eğer su okyanusları varsa), hiyanus olmayan Neptün benzeri gezegenlere kıyasla daha az metan ve amonyak içerebilir.
Hiyanus gezegenlerinin keşfi Dünya dışı yaşam arayışında yeni bir ufku temsil edebilir. Bu gezegenlerin Dünya'dan çok farklı olduğu düşünülmektedir, fakat yine de yaşam formlarına ev sahipliği yapıyor olabilirler. Gök bilimciler, James Webb Uzay Teleskobu gibi teleskopları kullanarak hiyanus gezegenlerini aramayı ve bu gezegenlerin potansiyel insan yaşanabilirliği hakkında daha fazla bilgi edinmeyi planlamaktadır.

Bu aday gezegenlerden biri, soluk bir yıldızın etrafında yaklaşık 33 günlük bir periyotla dönen K2-18b'dir. Bu aday gezegen sıvı suya sahip olabilir, atmosferinde oldukça yüksek miktarda hidrojen gazı içerir, yıldızından yeterince uzaktadır ve böylece yıldızının yaşanabilir bölgesinde bulunur. Bu tür aday gezegenler biyolojik işaretler için incelenebilir. 2023 yılında James Webb Uzay Teleskobu, K2-18b'nin atmosferinde karbondioksit ve metan tespit etti, fakat büyük miktarlarda amonyak tespit edilmedi. Bu da K2-18b'nin gerçekten de bir su okyanusuna sahip olabileceği hipotezini desteklemektedir. Aynı gözlemler, K2-18b'nin atmosferinin Dünya'daki yaşamla ilişkili bir bileşik olan dimetil sülfit içerebileceğini de göstermiş, fakat bu henüz doğrulanmamıştır.

K2-3 b, potansiyel bir karanlık hiyanus gezegeni fakat çok sıcak olabilir.
K2-3 c çok sıcak olabilir.
Kepler-138 d
LTT 1445 A b çok sıcak olabilir..
TOI-732 c çok sıcak olabilir.
TOI-1266 c çok sıcak olabilir.
TOI-175 d çok sıcak olabilir.
TOI-2136 b
TOI-270 c, potansiyel bir karanlık hiyanus gezegeni fakat çok sıcak olabilir.
TOI-270 d çok sıcak olabilir.
TOI-776 b, potansiyel bir karanlık hiyanus gezegeni fakat çok sıcak olabilir.
TOI-776 c çok sıcak olabilir.

Ötegezegen
Sıcak Neptün
Okyanus gezegeni

Kimyasal madde, kimyevî madde veya kısaca kimyasal, sabit bir kimyasal bileşimi ve karakteristik özelliklere sahip bir madde türüdür. Bu kimyasal bağlar bozulmadan, fiziksel ayırma yöntemleri ile bileşenlerine ayrılmaz. Bu kimyasallar katı, sıvı veya gaz hâlinde olurlar.
Halk arasında yanlış bir şekilde  "kimyasal" terimi sıklıkla laboratuvarlarda üretilen (ya da genel olarak sentetik) ve/veya zararlı maddeler için kullanılmaktadır. Bazen bu yanlışlığa kimyasal maddelerin "doğal olmadığı" algısı eşlik eder.

Kimyasal maddelerin oluşturulması; yani saf hâle getirilmesi için, genelde karışımların haricinde ayarlamak gereklidir. Kimyasal madde kendisine en yakın karakteristik özelliklerdeki molekül, formül birimleri ve atomlardan oluşur. Kimyasal madde için genel bir örnek; nehirden izole edilen su ile laboratuvar ortamında oksijen ve hidrojen ile yapılan suyun aynı oranlara sahip olması olarak gösterilebilir. Genelde saf olarak birbirlerine karıştırılan diğer kimyasal maddelerden bazıları ise; elmas (karbon), altın, sofra tuzu (sodyum klorür) ve rafine şekerdir (sukroz). Bunun gibi kimyasal maddelerin yanı sıra, doğada bulunan basit ya da görünüşte saf maddeler, kimyasal maddelerin karışımı olabilir. Örneğin; musluk suyu, az miktarlarda çözünmüş sodyum klorür ve demir ile kalsiyum gibi diğer kimyasal maddeler içeren bir bileşiktir.

Kimyasal maddeler katı, sıvı, gaz, plazma olarak sıcaklık ya da basınç değişikliklerinde fazları değişebilir. Kimyasal reaksiyonlarla da, başka bir kimyasal maddeye dönüştürülebilir. Isı ve ışık gibi enerji şekilleri madde olarak kabul edilmez ve bu makalenin konusu değildirler.

Saf maddeler ikiye ayrılır:

Elementler
Bileşikler

Aynı cins atomlardan oluşurlar. Kimyasal ve fiziksel yollarla bileşenlerine ayrılamazlar, çünkü tek cins atom bulundururlar. Belirli yoğunluk, erime ve kaynama noktaları vardır. Saf maddedirler. Homojendirler. Üç sınıfta incelenirler: metaller, ametaller ve soygazlar. Örnekler: Sodyum (Na), Oksijen (O2), Helyum (He) vb.

Homojen yapıda saf maddelerdir.
En küçük yapı taşları atomlardır.
Belirli bir erime ve kaynama noktaları vardır. (Bazı metaller hariç)
Öz kütleleri sabittir.
Sembollerle gösterilirler.
Fiziksel veya kimyasal yollarla ayrıştırılamazlar.
Homojendirler.
Belirli koşullarda hâl değiştirirken sıcaklıkları ve yoğunlukları sabittir.
İçinde üçe ayrılırlar. (Metaller, Ametaller, Soy gazlar)

En küçük yapı birimi moleküldür. Formüllerle gösterilirler. Kimyasal yollarla bileşenlerine ayrılabilirler, çünkü en az iki atomdan oluşmuşlardır. Belirli yoğunluk, erime ve kaynama noktaları vardır. Saftırlar. Homojendirler. Kendilerini oluşturan maddelerden farklı özellik gösterirler. Oluştuğu maddeler arasında sabit bir oran vardır. İyonik yapılı ve moleküler yapılı atomlardan oluşurlar.

En küçük parçaları moleküllerdir
Belirli formüllerle gösterilirler
Kimyasal yollarla dönüştürülürler.
Saf ve homojen maddelerdir.
Belirli erime ve kaynama noktaları vardır. Sabit basınç altında hâl değiştirirken sıcaklıkları sabit kalır.
Bileşiği oluşturan elementlerin kütleleri arasında sabit bir oran vardır.
Bileşiği oluşturan elementler kendi özelliklerini kaybederler.
Belirli koşullarda, hâl değiştirirken yoğunlukları sabittir.

Kimyasal element
Kemofobi
Sentez
Kimyasal maddelerin atom numarasına göre listesi

Kimyasal formül (bazen moleküler formül de kullanılır), bir kimyasal birleşiği oluşturan atomlar hakkında detaylı ve açık bilgi veren bir yöntemdir. Moleküler bileşikler için, içindeki elementleri kimyasal sembolleriyle, o elementlerin sayısını da o atomun yanındaki sayılarla belirtirler. Eğer bir molekül, birden çok atom içeriyorsa, bu atomların nicelikleri, yanlarında altyazı olarak belirtilir. İyonik bileşikler ve moleküler olmayan maddeler içinse, atomların girdiği oranlar, bu altyazılarla belirtilir.

Bu sistem ilk defa, Birleşik Devletler Patent ve Ticari Marka Ofisi (United States Patent and Trademark Office)'nden Edwin A. Hill tarafından 1900 yılında yayınlanmıştır.
Sistemde, moleküllerin kimyasal formülleri şu iki kurala göre yazılır:

moleküldeki karbon atomları (ve sayısı) ilk sırada, hidrojen atomları ikinci sırada, diğer elementler ise (döteryum ve trityum gibi hidrojen izotopları da dahil olmak üzere) alfabetik sırayla belirtilir,
eğer molekülde karbon atomu yoksa, hidrojen dahil tüm elementler alfabetik sırayla belirtilir.
Kimyasal formülleri molekülleri oluşturan her bir elementin sayısı ile element simgelerinin alfabetik önceliğini esas tutarak bu iki kurala göre yazmak, bileşiklerin doğrudan sıralıp araştırılabilmesine olanak verir. Sıralamada formüller, aynen bir sözlükteki sözcüklerin alfabetik olarak sıralanma yöntemine benzer şekilde sıralanırlar. Formüllerdeki elementlerin aynı olduğu durumdaysa, element sayıları formül başından itibaren karşılaştırılır ve aynı elementi daha az sayıda içeren bileşik daha önce yazılır. Bu sıralamaya Hill sistemi sıralaması denir ve şöyle bir örnekle açıklanabilir:

  
    
      
        
          
            B
            r
            H
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {BrH}}}
  

  
    
      
        
          
            B
            r
            I
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {BrI}}}
  

  
    
      
        
          
            C
            
              H
              
                3
              
            
            I
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {CH_{3}I}}}
  

  
    
      
        
          
            
              C
              
                2
              
            
            H
            C
            
              l
              
                2
              
            
            
              O
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {C_{2}HCl_{2}O_{2}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              C
              
                2
              
            
            
              H
              
                3
              
            
            B
            r
            
              O
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {C_{2}H_{3}BrO_{2}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              C
              
                2
              
            
            
              H
              
                3
              
            
            C
            l
            
              O
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {C_{2}H_{3}ClO_{2}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              C
              
                2
              
            
            
              H
              
                5
              
            
            B
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {C_{2}H_{5}Br}}}
  

  
    
      
        
          
            H
            I
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {HI}}}
  

Basılı ve çevrimiçi dosyaların neredeyse tümünde, kimyasal formüller Hill sistemi sıralamasına göre düzenlenmiştir.

Koku, koku alma duyusuyla hissedilen, genelde çok küçük konsantrasyonlarda havada çözülmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Fragrens ve aroma terimleri genelde kozmetik ve gıda endüstrisi tarafından hoş kokuları anlatmak için kullanılır. Kokular algılamaya göre pis ve hoş kokular olarak ayrılabilir.

Koku havada çözülmüş hâldeki koku verici moleküllerin verdiği histir. Kokuların çoğu organik bileşikler tarafından oluşsa da hidrojen sülfür ve amonyak gibi inorganik maddeler de kokabilir.
Kokunun etkisi iki basamaklı bir süreçte ele alınabilir. Birincisi Fizyolojik faz; burundaki stimulus bölgesinin reseptörler ile hissetmesi. Ardından Psikolojik faz başlar. Stimuluslar insan beyninin koku almadan sorumlu bölgesi tarafından uyarılır ve çalışması sağlanır. Bu nedenle kokunun objektif ve analitik olarak ölçülmesi imkânsızdır.
Koku hissi tamamen kişisel özellikler gösterir; bunun yanında ise kokuya verilen tepki cinsiyet, yaş, sağlık durumu gibi nedenlere bağlı olarak değişir. İnsanların kendi vücut kokuları gibi alışık oldukları kokular dışarıdan gelen ve alışık olmadıkları diğer kokulara göre daha az algılanırlar.
Çoğu kimseye göre koku alma süreci bir maddenin içeriği hakkında ufak da olsa bilgi verir. Buna rağmen flavorist ve perfumerler sadece koklayarak kompleks karışımların içindeki çok ufak miktarda kimyasalları bile ayırt edebilirler.

Almanyada koku veren maddelerin konsantrasyonu 1870'lerden itibaren “Olfaktometre” adlı cihazla belirlenmektedir.

Kokunun ölçümü için tam anlamıyla objektif bir metot olmasa da kokunun değişik şekillerde ölçümü bir takım kantitatif biçimlerde yapılabilir.Örneğin:
Bu koku emisyonunu hesaplamak için kullanılan en eski ve ve en önemli metottur.Bu metotta hesaplama kokunun başlangıç noktasındaki koku substratının konsantrasyonu ile yapılır.

Bu durumda havadaki yoğunluğa bağlı olan bir ölçek ön plandadır. Bu ölçek şu şekillerde sınıflandırılır:

0 kokusuz
1 çok zayıf (koku eşiği )
2 zayıf
3 belirgin
4 kuvvetli
5 çok kuvvetli
6 dayanılmaz

Hedonik değerlendirme kokuları çok pisten başlayıp his uyandırmayana doğru inip çok hoşa kadar çıkan bir derecelendirme prosesidir. Bu metotla kokunun yoğunluğunu ölçme metodu arasında fark yoktur.

Bu teste tabi tutulan kişinin söz ile kokuyu; iğrenç, hoş, pis, kötü vb. şekillerde tanımlamasıdır. Bu metotta bir denek dışında hiçbir şeye ihtiyaç yoktur.

Spesifik hava örneğinin ortamdaki diğer kokulardan etkilenmemesi için denek hava örneğini hemen hemen başka içeriği olmayan bir hava ortamında yapmalıdır. Değerlendirme sadece uygun çevresel şartlar altında yapılabileceğinden dolayı hava örnekleri genellikle bir örnek torbasında tutulur. Örneklerin tutulduğu tüm materyaller koku bakımından nötr olan materyallerden üretilmelidir.
Almanya'da Çevre Koruma Yasası üzerinde çalışırken değişik kokuların salınımı üzerinde ne yapılabilir sorusu üzerine şu kanunlar yapıldı:

Rafineri Kılavuzu (1970'lerin başları)
Federal emisyon koruma yasası (1974)
Havayı temiz tutmak için teknik kılavuz
Koku emisyon kılavuzu (1980'lerin başından 1998'e kadar)

Parfümleri test etmek, kanseri teşhis etmek, patlayıcıları tespit etmek gibi konularda koklama makineleri yapma konusunda umutlar var olsa da yapay burunlar hala problemlidir.İnsan burnunun kompleks doğasının ve en ufak kokuları ayırt edebilme özelliğinin taklit edilebilmesi şu an için çok zor görünmektedir.

Temel kimyasal bileşimine göre kokuların sınıflandırılması 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İngilizce wikipediden çeviri

Kupffer hücreleri veya Browicz-Kupffer hücreleri karaciğerde bulunan ve retiküloendotelyal sistemin bir bölümünü oluşturan özelleşmiş makrofajlardır. İlk kez Karl Wilhelm von Kupffer tarafından 1876'da gözlemlenmişlerdir. Kupffer, hücreleri "sternzellen" (yıldız hücreler veya stellat hücreler) olarak adlandırmış ve yanlışlıkla karaciğerdeki kan damarlarının endotelinin bir bölümü olduklarını düşünmüştür. 1898 yılında Tadeusz Browicz hücreleri doğru bir şekilde makrofaj olarak tanımlamıştır. Karaciğerde sinüs çeperlerinde ömrünü tamamlamış alyuvarları parçalayan hücrelerdir.

Haubrich WS. Kupffer of Kupffer cells. Gastroenterology 2004;127:16. PMID 15236167.
Stachura J, Galazka K. History and current status of Polish gastroenterological pathology. J Physiol Pharmacol. 2003 Dec;54 Suppl 3:183-92. PMID 15075472.
Szymanska R, Schmidt-Pospula M. Studies of liver's reticuloendothelial cells by Tadeusz Browicz and Karl Kupffer. A historical outline. Arch Hist Med (Warsz). 1979;42(3):331-6. PMID 386989.
Naito M, Hasegawa G, Takahashi K. Development, differentiation, and maturation of Kupffer cells. Microsc Res Tech 1997;39:350-64. PMID 9407545.

Langhans tipi dev hücreler, Langhans dev hücreleri, Langhans dev hücresi veya Langans tipi dev hücre (İngilizce:Langhans giant cell), yangısal hücrelerden epiteloid makrofajların oluşturduğu özel bir yangı hücresidir.
Organizma genellikle yüksek virulansa sahip bir etkenle infeksiyon geçirdiğinde yangısal yanıtı da beraberinde getirir. Bu yanıt ile birlikte fagositoz özelliğine sahip makrofajlar yoğun bir şekilde yangı sahasına göç ederler ve sanki epitel hücreler gibi dizilirler. Bazen bu organizasyonun da yetersiz kaldığı durumlarda sayıları 10 ile 20 arasında değişen sayıda epiteloid hücrenin çekirdeği birleşerek dev hücrelerini oluşturur. Langhans tipi dev hücre de bunlardandır.
Görünümleri bir at nalını andırır. Çekirdekler hücre membranına yakın konumda ve sıralı bir şekilde görünürler.
Langhans tipi dev hücrenin görüldüğü bazı hastalıklar; tüberküloz ve pseudotüberküloz'dur. Bunların dışında ilereyen kronik yangılarda veya granülasyon dokularında da görülürler.

Langhans dev hücreleri, Alman patolog Theodor Langhans'ın (1839-1915) adından gelmektedir. Langhans dev hücreleri, Langerhans hücreleri ile karıştırılmamalıdır. Paul Langerhans'ın adından gelen Langerhans hücreleri, mononükleer epidermal dendritik hücrelerdir.

Lenfosit, bir lökosit (akyuvar) tipidir. Kanda dolaşan lökositlerin yaklaşık olarak yarısını oluştururlar. Pluripotansiyel kök hücrelerden (hemositoblast) ürerler. Kanda dolaşan lenfositler, alyuvarlardan biraz büyükçe oldukları halde yine de küçük hücre grubuna girerler. Ayrıca lenfosit bir bağ doku hücresidir.
Perifer dolaşımda bulunan lenfosit alt grupları kabaca T, B ve NK (doğal öldürücü) hücreler olarak sınıflandırılabilir. Kanda dolaşan lenfositlerin ortalama %80'ini T hücre, %10'unu B hücre geri kalan %10'unu ise NK hücreler oluşturmaktadır. Bu oranlar hücrelerin alındığı dokuya göre değişebilmektedir. Timusta hücrelerin nerede ise %90'ı T hücre iken dalak ve lenf düğümünde %30-40 oranında T hücre görülmekte, B hücreler daha baskın oranda (%60-70) izlenmektedir.

Işık mikroskobu altındaki görüntülerine göre lenfositler, "büyük granüler lenfositler" ve "küçük lenfositler" olarak iki ana gruba ayrılır. Lenfosit alt kümeleri, işlevsel olarak da görünüşleriyle bağıntılıdır. Hepsi olmasa da çoğu büyük granüler lenfosit, çoğunlukla doğal öldürücü hücreler olarak bilinirler. Küçük lenfositler iste T lenfositleri ve B lenfositleridir.

Doğal Öldürücü Hücreler (Natural Killer), doğal bağışıklığın bir parçası sayılırlar ve konağın tümörlere ve virüslerle enfekte olmuş hücrelere karşı savunmasında en büyük rolü oynarlar. Doğal öldürücü hücreler, tümörleri ve enfekte olmuş hücreleri, normal ve enfekte olmamış hücrelerden ayırabilmek için sınıf 1 Major Histokompatibilite Kompleksi denen yüzey proteinlerinin hücrelerdeki düzeyini algılarlar. Doğal öldürücü hücreler, interferonlar denen sitokinlere yanıt olarak işlevsel konuma gelirler. İşlevsel doğal öldürücü hücreler sitotoksik granüller salgılayarak hedef hücreleri öldürürler.
T-Lenfositleri (Thymus Dependent), kanda dolaşan bütün lenfositlerin % 80'ini oluştururlar. Hücresel bağışıklıktan sorumludurlar. Ayrıca B lenfositlerin aktivasyonunda görevleri vardır. T lenfositler efektör hücre haline geldikleri zaman farklılaşarak Yardımcı ve Sitotoksik T lenfosit olarak görev yaparlar.
B-Lenfositleri (Bond Marrow Dependent) ise sıvısal (humoral) bağışıklıktan sorumludur. Uyarıldıklarında antikor üretirler.

Sıradan bir insan vücudu ortalama 1012 lenfoid hücre içerir ve lenfoid doku toplam vücut ağırlığının %2'sini oluşturur. Lökositlerin %20-40 kadarı lenfositlerdir.
Lenfositler için normal değer bir litre kanda (1-5)x109dur. 
Lenfositozis (kandaki lenfosit sayısı>5x109/L) viral enfeksiyonlara (EBW, CMV, HIV, TBC, toksoplazmolizis gibi kronik enfeksiyonlar) tepki olarak oluşur. Aynı zamanda KLL ve bazı lenfoma hastalıklarında da ortaya çıkar.

Farklılaştırma ya da ayırt etme sürecinin etkin durumunda olan herhangi bir lenfosit. Terim, bu sebepten ötürü, ya bir antijen ile ilk defa karşılaşması üzerine çoğalan bir lenfositi ya da bir mitojene tepki gösteren yahut antikor üretmek için gelişen bir hücre aracılı bağışıklık tepkisi içerisinde yer alan adanmış bir lenfositi kast eder.

Maden suyu veya halk arasındaki adıyla soda, jeolojik ve fiziksel olarak koruma altında tutulan yeraltı sularından kuyu açılarak, kaplıca, ılıca veya kaynaktan doldurularak elde edilmiş, çözünmüş katı madde içeriği toplam 250 ppm'den daha az olmayan sulara verilen isimdir.
Çözünmüş mineral tuzları, elementler ve gaz içerirler. Mineralli suları diğer sulardan ayıran özellik, kaynağından elde edildiği anda özel miktar ve oranlarda mineraller ve iz elementler içermeleridir. 500 ppm'den daha az mineral içerenlere düşük mineralli su, 1500 ppm'den daha fazla içerenlere yüksek mineralli su denilmektedir.
Maden suyu ise yerin en derin katmanlarından çıkar, çıktığı yerin jeolojik özelliklerini taşır ve magmadan aldığı karbondioksit gazının basıncı vasıtasıyla yeryüzüne çıkar. Yeryüzüne çıkarken geçtiği katmanlardan mineralleri de alarak yol alır. Bu durumda maden suyu mineralce çok zengindir.
Maden suyu ihtiva ettiği alkali oluşturucu minerallerle vücudun çeşitli elektrolitlerinin konsantrasyonunu düzenler ve özellikle sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve fosfat yoğunluğunu dengeler. Bu mineraller, organizmanın biyokimyasal reaksiyonlarına aktif olarak katılır ve düzenler. Maden suları farklı tatlarla tatlandırılabilir, cam şişe, plastik şişe, içecek kutusu, bardak ve diğer ambalajlarda saklanır.
Magnezyum, kalsiyum, sodyum ve potasyum özellikleri açısından oldukça zengin olan maden suyu, yaz aylarında terlemeden kaynaklı olarak kaybedilen mineralin tekrar alınması için oldukça önemlidir.

Makrofajlar (Yunanca: "büyük-yiyiciler") dokularda bulunan patojenlerin, ölü gözelerin (hücrelerin), hücresel kalıntıların ve vücuttaki yabancı maddelerin yutulmasından sorumlu hücrelerdir. Makrofajlar doğuştan bağışıklık sisteminin bir bölümüdürler.

Makrofajlar monositlerden türer. Monositler kemik iliğinde büyür ve daha sonra kan dolaşımına girerler. Dolaşımdaki monositler enflamasyonun (iltihaplanma) kimyasal aracılarına (medyatörlerine) yanıt verirler. Bu aracılar (medyatörler) tarafından aktive edildiklerinde monositler endotelin içinden geçerler. Endoteli geçtikten sonra, monositlere makrofaj denir. (Bazı monositler özelleşmiş hücrelere farklılaşırlar, dendritik hücreler veya mikrogliya gibi).

Makrofajların ana görevi patojenlerin ve ölü dokuların ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi, yani nekrotik debrisin ortadan kaldırılması, özellikle süreğen (kronik) yangı durumunda daha önemlidir. Yangının erken evreleri nötrofil granülositlerince kontrol edilir ki yaşlanmış nötrofil granülositler makrofajlarca sindirilir.
Ayrıca makrofajlar sindirmek için yapılarına aldıkları patojenlerden parçalar (antijen) salarlar. Bu parçalar yardımcı T hücreleri tarafından tanınır ve yardımcı T hücreleri lenfokin salgılarlar ki bu B hücrelerini uyarır. Böylece B hücreleri o belli antijene özgü (ve böylece patojene özgü) antikor üretir ve salarlar. Bu noktada makrofajlar tekrar rol alırlar, zira makrofajlar özellikle antikorların bağlanmış olduğu hücrelere karşı duyarlıdırlar.
Bir makrofaj bir patojeni içine aldığında, patojen bir kofulun içine alırlar daha sonra bu koful bir lizozomla birleşir. Lizozomun için, enzimler ve toksik oksijen bileşikleri ile patojen sindirilir. Fakat, bazı bakteriler, Mycobacterium tuberculosis gibi, bu sindirilme metotlarına karşı direnç geliştirmişilerdir.
Makrofajlarla yakından ilgili kimi hücre türleri:

Dendritik hücreler (Langerhans hücreleri dahil)
Mikrogliya
Kupffer hücreleri
Osteoklastlar
Hofbauer hücresi

Gözeyutarlığındaki rolleri nedeniyle makrofajlar bağışıklık sisteminin birçok hastalığında yer alırlar. Örneğin, granülomların oluşumunda yer alırlar.
Genellikle nadir olarak etkisiz fagositoz ve makrofaj fonksiyonuna dair bazı bozukluklar tanımlanmıştır.
Aterosklerozun artan plak lezyonlarının oluşumunda en önemli ve çoğunlukta olan hücreler makrofajlardır.
Grip ile savaşırken, makrofajlar boğaza gönderilir. Fakat, grip virüsünü yok edebilecek öldürücü T hücreleri bulunana kadar, makrofajlar yarardan çok zarar sağlar. Grip virüsü bulaşmış boğaz hücrelerini yok etmenin yanı sıra virüs bulamamış komşu hücreleri de yok ederler.
Ayrıca makrofajlar İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü (HIV - Human Immunodeficiency Virus) enfeksiyonunda da rol alırlar. T hücreleri gibi, makrofajlara da HIV bulaşabilir ve hatta devam eden virüs replikasyonunun deposu olarak vücutta dolaşabilirler.

Mast hücresi veya mastosit, (mikroskobik görüntü) bazik boyalarla boyanan, histamin ve heparin açısından zengin granüllere sahip bir hücredir. Bağışıklık sisteminde önemli bir rolü vardır, özellikle alerji ve anafilaksideki yeriyle tanınır.
Mast hücreleri kemik iliğinde köken alır ve dolaşıma öncü hücreler olarak girerler. Daha sonra değişik dokulara yerleşip, farklı olgun mastosit tiplerine farklılaşırlar (değişirler). Vücuttaki dokularda, özellikle kan damarları ve sinirlerin yakınında bulunurlar. Dışarısıyla doğrudan temasın olduğu solunum ve sindirim sistemi ve deri gibi yüzeylerin altında büyük sayılarda bulunurlar. Mast hücreleri çeşitli kimyasal, fiziksel veya biyolojik uyarılarla aktive olurlar. Aktive olduklarında sentezlemiş oldukları mediatörleri salgılarlar.
Mast hücreleri genellikle alerjik reaksiyonlarda oynadıkları rol ile tanınmakla beraber; kazanılmış bağışıklık (immünite), doku tamiri, pıhtılaşma, fibrinoliz ve anjiogenez gibi durumlarda da rol almaktadır. Ayrıca mast hücreleri paraziter enfeksiyonlarda da önemli bir rol alırlar.

Mast hücreleri ilk kez 1878 yılında Paul Ehrlich tarafından tanımlanmıştır. Mast hücrelerinin sahip olduğu büyük granüller yüzünden Paul Ehrlich bu hücrelerin yakınında bulundukları doku hücrelerini besleyip, desteklediği kanısına varmıştı. Bu yanlış kanısından yola çıkarak bu hücrelere "mastzellen" yani "besleyen-hücreler" ismini vermiştir. Bugün mast hücrelerinin bağışıklık sisteminin bir parçasını oluşturduğu bilinmektedir.
Aslında Paul Ehrlich'den önce, 1863 yılında von Recklinghausen tarafından yapılmış bir çalışmada kurbağa mezenterine ait boyanmamış kesitlerde damarlara yakın yerleşimli granüllü hücreler tanımlanmıştır.

Mast hücreleri genellikle yuvarlak veya oval şekilde, 10-30 μm çapındadırlar. Sahip oldukları salgı granülleri 0.3-2.0 μm çapındadır.
Mast hücreleri yine bağışıklık sisteminde yer alan ve kanda bulunan bazofil granülositlerine benzerler. Benzerlikleri dolayısıyla mast hücrelerinin yerleşmiş bazofil hücreleri olduğu varsayımı ortaya atılmıştır. Fakat daha sonraki bulgular mast hücrelerinin kemik iliğinden köken aldığını göstermiştir. Bazofil hücreleri kemik iliğinden olgunlaşmış olarak ayrılırken mast hücreleri olgunlaşmamış (immatür) olarak ayrılırlar. Dokuların yanına yerleşince olgunlaşır, farklı olgun mast hücrelerine farklılaşırlar.
İki tip mast hücresi tanımlanmıştır; bağ dokularında bulunan mast hücreleri ve mukozal mast hücreleri. Mukozal mast hücrelerinin aktiviteleri T hücrelerine bağımlıdır. Bağ dokularında bulunan mast hücreleri çok sayıda bazofilik granüller içerir.
Mast hücreleri fagositoz yapar, antijen işler, sitokin üretir, vazoaktif madde salgılarlar. Fagositoz yaparak bakterileri öldürebildiği bilinse de bu etkisi fagositlerden daha azdır.

Mast hücreleri membranlarında Immünoglobulin E (IgE) reseptörlerinin yanı sıra, Immünoglobulin G (IgG) ve kompleman reseptörleri bulunur.
Mast hücrelerinin membranında bulunan FcεRI isimli yüksek afiniteli IgE reseptör bulunur. Yüksek afinitesi yüzünden IgE molekülleri bir kez bağlandıktan sonra ayrılamazlar, bunun sonucunda da mast hücreleri IgE ile kaplanır. IgE antikorları B hücreleri tarafından üretilir.
Alerjik reaksiyonlarda, mast hücreleri bir allerjen, zaten hücreye bağlanmış olan, bir IgE'ye bağlanana kadar inaktif kalırlar. Allerjenler genellikle protein veya polisakkarittirler. Allerjen mast hücresinin yüzeyindeki IgE'ye moleküllerinin Fab kısmına bağlanır. Bulgulara göre iki veya daha fazla IgE molekülüne antijenlerin bağlanması (yani çapraz bağların oluşması) sonucu mast hücresi aktive olur (etkinleştirilir).
Aktive olduktan sonra mast hücreleri hızlıca granüllerini ve çeşitli hormonal mediatörleri interstitiuma salarlar. Farklı formlardaki (IgE dışındaki, kompleman sistemi gibi) aktivasyon süreçleri de mümkündür, tanımlanmıştır.

Aktivasyon sonucu hücrelerarası (interselüler) ortama salınan moleküllerden bazıları:

Granüllerde önceden sentezlenip depolananlar:
histamin
proteoglikanlar, başlıca heparin
serin proteazları
Uyarılardan sonra sentezlenip derhal serbest bırakılan:
prostaglandin D2
lökotrien C4
sitokinler
Ayrıca, tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α) mast hücrelerinde hem önceden sentezlenip depolanmakta, hem de aktive olan hücrelerde sentezlenmektedir.

Mast hücreleri birçok kütanöz ve mukozal alerjide, astım, egzama (ekzema), alerjik rinit ve alerjik konjunktivitte rol alırlar. Ayrıca kullanılan antihistamin ilaçları histaminin sinir uçlarındaki etkisini bloke ederek (engelleyerek) çalışır.

Aşırı duyarlılık yaratan bir antijenin vücuda girişi ile oluşan bir tür şiddetli antijen-antikor reaksiyonu olan anafilakside, vücudun her yanındaki mast hücreleri degranülasyona uğrar ve bunun sonucunda vazodilasyon (damar genişlemesi) gerçekleşir.

Mast hücrelerinin hızla üremeleri ve birikmeleri durumuna mastositoz adı verilir.Kütanöz ve sistemik formlarda görülür. Kütanöz sadece deri ile ilgiliyken, sistemik formu birçok organı içerebilir.

İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 11 (2) 109-120 (2004), "Mast Hücreleri", Semra Erpek
Prussin C, Metcalfe DD. IgE, mast cells, basophils, and eosinophils. J Allergy Clin Immunol 2003;111(2 Suppl):S486-94. PMID 12592295.

Metuşelah &0000000000004857.0000004.857 yaşındaki bir Büyük Havza bristlecone çamı (Pinus longaeva) ağacıdır ve doğu Kaliforniya'daki Inyo County'deki Beyaz Dağlar'da yaşamaktadır. Dünyada onaylanmış en yaşlı klonal olmayan ağaç olarak kabul edilmektedir. Ağacın adı, 900 yıldan fazla yaşamış olduğu kabul edilen ve bu nedenle uzun ömür ile eş anlamlı olarak kullanılan İncil'deki ata Metuşelah'a atfen verilmiştir.
Metuşelah Inyo Ulusal Ormanı içindeki Antik Bristlecone Çam Ormanı'ndaki "Metuselah Korusu"nda, deniz seviyesinden 2.900 ve 3.000 metre (9.500 ve 9.800 ft) yüksekte yer almaktadır. Koru içindeki tam konumu, Birleşik Devletler Orman Hizmetleri tarafından korunan bir sırdır.

Metuselah, Edmund Schulman ve Tom Harlan tarafından test edildiğinde (muhtemelen 1957'de) 4.789 yaşındaydı, tahmini çimlenme tarihi MÖ 2833 idi.

"Prometheus" adlı başka bir bristlecone örneği olan WPN-114, 1964'te kesildiğinde 4.844 yaşından büyüktü ve tahmini çimlenme tarihi MÖ 2880 idi.
Daha eski bir bristlecone çamının, 1957'de toplanan bir çekirdek numunesine dayanarak Tom Harlan tarafından 2009'da keşfedildiği bildirildi. Harlan'a göre, ağaç 5.062 yaşındaydı ve 2010'da hala yaşıyordu. Harlan'ın 2013'teki ölümünden sonra ne ağaç ne de çekirdek numunesi bulunamadı.

En yaşlı ağaçların listesi

Meşe, Quercus cinsine bağlı anavatanı Kuzey Yarım küre olan yaygın bir türdür. Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika'da serin ılıman bölgelerden tropikal enlemlere kadar uzanan yaprak döken ve yaprak dökmeyen türleri içerir. Kuzey Amerika, Meksika'da 109'u endemik olmak üzere yaklaşık 160 tür bulunur. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaklaşık 90 tür ile en fazla meşe türüne sahiptir. Meşe çeşitliliğinin en büyük ikinci bölgesi ise yaklaşık 100 türle Çin'dir. Anadolu'da; Tüylü Meşe, Saplı Meşe, Sapsız Meşe, Saçlı Meşe, Macar Meşesi, Istranca meşesi, Anadolu Palamut Meşesi gibi türler yetişir.

Meşe ağaçları, yaprak döken veya her dem yeşil, spiral şeklinde dizilmiş, genellikle loblu kenarlı yaprakları olan sert ağaç (çift çenekli) ağaçlardır; bazılarının tırtıklı yaprakları veya düz kenarlı bütün yaprakları vardır. Birçok yaprak döken tür, ilkbahara kadar ölü yapraklarını dökmez. 
İlkbaharda, meşe ağacı hem erkek hem de dişi çiçekler üretir. Erkek çiçekler kedicik şeklinde dizilirken, küçük dişi çiçekler bir kadeh içinde bulunan meşe palamudu (bir çeşit fındık) üretir. Her meşe palamudunda genellikle bir tohumu olur ve türe bağlı olarak olgunlaşması 6-18 ay sürer. 
Meşe palamudu ve yapraklar, mantarlara ve böceklere karşı korumaya yardımcı olan tanen asidi içerir. Günümüzde yaklaşık 500 meşe türü vardır.
Bu cinse ait ağaçlar genellikle büyük ve yavaş büyüyen ağaçlardır; Ak meşe 600 yıla kadar yaşayabilir, 4 metre çapa ve 44 metre yüksekliğe kadar ulaşabilir. Bulgaristan'daki Granit meşesi (Saplı meşe türü), tahmini 1.637 yaşında olup Avrupa'nın en yaşlı meşesidir. 
Kaliforniya'daki Pechanga Kızılderili Kabilesi doğal koruma alanındaki Wi'aaSal ağacı, en az 1.000 yaşında ve muhtemelen 2.000 yaşında olup, ABD'deki en yaşlı meşe ağacıdır. 
En küçük meşe türlerinden biri de Japon her dem yeşil meşesidir (Q. acuta). Bu tür, yaklaşık 9,1 metre yüksekliğe ulaşan küçük bir ağaç oluşturur.
Palamutların 18 ayda olgunlaşması ve dikensi (kılçıksı) uçlu yaprak lopları gibi karakterleri genel özelliklerini yansıtır. 
Meşe 20–30 m veya daha yükseklikte, gövdesi 2 m çapında, tacı gençlikte konik yaşlandıkça genişleyen bir orman ağacıdır.
Yaprak : 6-12 x 3–5 cm boyutundaki 5-9 çiftli loplu yaprakların sinüsleri (boşluk) orta damara kadar uzanır veya ona yakın bir yerde sonlanır. Koyu yeşil yaprakların üzeri pürüzlü ve yıldız tüylüdür. Alt yüzeyi soluk renkli olan yapraklar sık tüylüdür. Küt uçlu yaprakların tabanı kesiklidir. 8-14 yanal damarlı yaprakların tüylü sapı 0.5–2 cm uzunluğunda olukludur.
Çiçek : Haziran ayında görülen sürgün tabanından çıkan kedicik tipi erkek çiçeklerin rengi sarımsı kahverenginden kırmızıya döner. 1-5'i bir arada bulunan kısa boylu dişi çiçeklerin sapı tüylüdür. 4 boyuncuğu bulunur.
Meyve : 3 cm uzunluğundaki palamut silindirik, sivri uçlu ve sapsızdır. Kadeh palamudun 2/3'nü içine alır. Saçlı uzun kadeh 1 cm yükseklik ile 1.8 çapında, ince yapılı olup pullar geriye doğru eğilmiştir. Meyve 2 yılda olgunlaşır.
Kabuk, dal ve tomurcuk : Kabuğu kalın soluk gri renkli ve çatlaklıdır. Hafif tüylü boğumlu dallar sonradan grimsi-kahverengiye döner. Yumurta biçimindeki tomurcukların kulakçıkları uzun saçlı ve kalıcıdır. Pullar kıvrımlıdır.
Yaklaşık 120.000 yıl önceki buzul çağından evvel Kuzey Avrupa'da yaygındı. 18. yüzyıldan itibaren Birleşik Krallık ve İrlanda'ya yeniden getirildi. Bugün ise meşe üzerinde ağaç urları oluşturan kuşlara besin sağlar. 

Süs ağacı ve kıyılarda rüzgâr siperi olarak kullanılır. 

Meşe kerestesi, mobilya, döşeme, bina iskeleti ve kaplama gibi birçok kullanım alanına sahip, güçlü ve sert bir ağaç türüdür. 
Saçlı meşe (Quercus cerris) (Türkiye meşesi) ağacının odununun, beyaz meşe türleri olan Sapsız meşe (Q. petraea) ve Saplı meşe 'ye (Q. robur) göre daha iyi mekanik özellikleri vardır; öz odun ve diri odun benzer mekanik özelliklere sahiptir. 
Kuzey Amerika'da yetişen kızıl meşe türleri arasında, Quercus rubra denen kuzey kırmızı meşesinin kerestesi oldukça değerlidir. Bu kereste, böcek ve mantar saldırılarına karşı dayanıklıdır.
Q. robur ve Q. petraea ağaçlarının kerestesi, 19. yüzyıla kadar Avrupa'da özellikle savaş gemileri olmak üzere gemi yapımında kullanılmıştır. 
Hindistan'ın Uttarakhand gibi dağlık bölgelerinde meşe ağacı, yakacak ve kereste olarak kullanılmasının yanı sıra tarım aletleri yapımında da, yapraklarıysa kıtlık dönemlerinde hayvanlar için yem olarak kullanılır.
Meşenin odunu diğer meşelerle aynı özelliklere sahip olmasına karşın çok çatlaklı ve kolay yarılır bundan dolayı çit yapımı için de uygundur. 

Yüksek tanen içerikli meşe kabuğu, eski dünyada geleneksel olarak deri tabaklamada kullanılıyordu. 
Meşe mazısı, yüzyıllar boyunca el yazmaları için kullanılan demir mazısı mürekkebinin ana bileşenlerinden biri olarak kullanılmış ve yılın belirli bir zamanında hasat edilmiştir. 
Kore'de, Japon kestane meşesinin kabuğu, geleneksel çatı yapımında kullanılan kiremitlerin yapımında kullanılır. 
Beyaz meşe ağacının kurutulmuş kabuğu geleneksel tıbbi preparatlarda kullanılıyordu; içeriğindeki tanen asidi sayesinde büzücü ve antiseptik özelliklere sahipti. 
Meşe palamutları öğütülerek un yapıldı, ve meşe palamudu kahvesi için kavruldu.

Şarap, şeri ve brendi ile İskoç viskisi gibi içkilerin yıllandırılmasında kullanılan fıçılar meşe ağacından yapılır ve tek fıçıda olgunlaştırılan malt viskiler yüksek fiyatlara alıcı bulur. Şarap yapımında meşe kullanımı çeşitli tatlar katar. Kullanımdan önce yakılabilen meşe fıçılar, içeriklerinin rengine, tadına ve aromasına katkıda bulunarak arzu edilen meşe ve vanilya aromasını verir. Şarap üreticileri için ikilem, Fransız ve Amerikan meşe ağaçları arasında seçim yapmaktır. Fransız meşeleri (Quercus robur, Q. petraea) daha fazla incelik sağlar ve en iyi, en pahalı şaraplar için tercih edilir. Amerikan meşesi ise daha fazla doku ve yaşlanmaya karşı direnç sağlar, ancak daha güçlü bir buket verir.
Meşe ağacı yongaları, balık, et ve peynir gibi yiyeceklerin tütsülenmesinde kullanılır. 
Japonya'da Dünya Çocuk Günü, tatlı kırmızı fasulye ezmesiyle doldurulmuş ve Kashiwa meşe yaprağına sarılmış Kashiwa-mochi pirinç kekleriyle kutlanır.
Mantar meşesinin kabuğu, şarap şişeleri için mantar tıpa yapımında kullanılır. Bu tür Akdeniz çevresinde yetişir; Portekiz, İspanya, Cezayir ve Fas, dünyanın bu türe olan talebinin büyük kısmını karşılar.
Birkaç kültivarı seçilmiştir. Bunlardan alaca yapraklı 'Variegata' ile büyük derin loplu yaprakları olan kültivar 'Woden' sayılabilir.
Bütün toprak tiplerinde hatta alkalli ve besince yoksun sahalarda da yetişir.

Quercus cinsine bağlı türler (2022):

Oaks of the world 13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Quercus cerris 30 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bilgi, genetik koruma birimleri ve ilgili kaynaklar. Avrupa Orman Genetik Kaynakları Programı(EUFORGEN)
 Wikimedia Commons'ta Meşe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Meşe ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Mobilya, oturulan yerlerin süslenmesine ve türlü amaçlarla donatılmasına yarayan eşya. Mobilya denilince ilk akla gelen ahşap mobilyadır. Özellikle, masa, sandalye, koltuk, dolap, karyola, komodin, kitaplık gibi konut donatılarında, çeşitli büro donatılarında, okul sıra ve masalarında çoğunlukla ahşap malzeme kullanılmaktadır. Günümüzde mobilya yapımında çelik, alüminyum, cam ve plastik gibi diğer malzemeler kullanılmaya başlanmış ise de hâlen ahşap malzeme bu konuda üstünlüğünü sürdürmektedir.

Mobilya Latince taşınabilir mallar anlamına gelen “mobilius” sözcüğünden türetilmiş olup İtalyancada “mobilia”, Fransızcada “mobilier” ve “meuble”, Almancada “möble” ve İsveççede “möbler” olarak adlandırılmaktadır. Türkçeye İtalyancadan geçtiği belirtilmiştir.

İlk mobilyanın nerede ve ne zaman yapıldığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte, insanların mağaralarda yaşamaya başladığı yontma taş devrinde (paleolitik çağ) taştan, kemikten ya da ağaçtan yontularak yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Elimizdeki en eski ahşap mobilya buluntuları, MÖ 2700 ile MS 450 yılları arasına aittir. Bunun nedeni mobilyaların genelde ağaçtan yapılması ve ömrünün kısa olmasıdır. Ancak Antik Mısır' da, mumyalarla beraber piramitlere konulan ahşap mobilyalar, piramitlerin uygun ortamından dolayı günümüze kadar ulaşmıştır. Antik Mısır' ın yanı sıra; Mezopotamya, Anadolu, Yunan ve Roma medeniyetlerinden kalan mobilya örnekleri de bulunmaktadır. 
Dünyanın ilk taş ve toprak tan mobilyaları Çatal höyük' de bulumuştur. Çatalhöyük, 1958 yılında
İngiliz Arkeolog Mellaart tarafından Konya Ovası yüzey araştırması sırasında bulunmuş, daha sonra Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nün desteği ile yine Mellaart başkanlığında 1961'de kazılmaya başlanmıştır. Kazılar sonucunda elde edilen bilgiler ışığında, bu neolitik dönem yerleşiminin bilinen en eski yerleşim olduğu kabul edilmektedir. Burada yapılan kazılarda Çatal höyük' de evlerde bulunan ve topraktan yapılıp üzerleri sıvanan, üzerinde oturma veya yatma amacıyla kullanılan oda mobilyaların topraktan yapılan en eski mobilya örnekleri olduğu düşünülmektedir. Ayrıca yine Çatal höyük' de yapılan kazılarda bulunan Ana Tanrıça heykelinin bir koltuk üzerinde oturuyor olması, mobilya ile tanrılar arasında bir bağlantı kurduklarını göstermektedir.

İnsan yaşamı çeşitli mekânlar içinde geçmektedir. Bu mekânlar yapılış amaçlarına uygun olmalı, kullanıcısına gerekli konfor düzeyini sağlamalıdır. Mekân içindeki ısı, ışık, ses, renk, koku gibi fiziksel etmenler ve donatı öğeleri, kişi gereksinim ve eylemlerine göre dengeli bir biçimde kurulmalıdır. Duvar, kolon, kapı, pencere gibi yapısal bileşenler kadar donatı, aksesuar gibi mekânsal öğeler de mekân oluşturmada çok etkili rol oynar. Donatı, renk ve dokusunun seçimi ile birlikte, bunların mekân içindeki yoğunluk ve organizasyonu, o mekânın yaşanabilirliğini, olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
Günümüz konutlarında mekânlar, içinde geçecek eylemlere göre bölünmüştür. Bir yemek odasında sadece yemek yeme eylemi gerçekleştirilmekte, dolayısıyla mekânlar o eylemlere olanak sağlayacak şekilde döşenmektedir. Örneğin, bir dinlenme mekânında donatıların rahat oturulabilir ve gerektiğinde uzanmaya elverişli olması gerekmektedir. Oturma düzleminin zemin etkisinden korunacak ve diz bükümünü karşılayacak kadar yükseltilmesi, omurgaya gelen baş ve kol yüklerinin başka yerlere aktarılması, dinlenmek için şarttır. Düz bir zemine oturmak dinlenme konforu açısından yetersizdir. Oturulan düzlemin kan dolaşımını kolaylaştıracak bir yumuşaklıkta olması, omurgadaki basıncı azaltmak için sırtın bir yere dayanması kol ağırlıklarının kolçak, yastık gibi bir elemana aktarılması gerekmektedir. Bunu karşılayacak elemanlar bağdaş kurulan sedirden başlayarak günümüz teknolojisinde yaratılan çok çeşitli kanepelere kadar gelmiştir.

Bazı gardıroplarda kullanılan yerden tasarruf etmek için sürgülü kapı mekanizması kullanılır. Sürgülü kapısı olan dolaplarda bazen kapının kapanırken dolabın yan duvarına çarpma kuvvetini azaltmak için yavaşlatıcı mekanizma'lar veya fren'ler kullanılır.

Gardırop vb. kapı ve kapağı olan mobilyalar çeşitli menteşe'ler kullanırlar.

Mobilya türleri listesi
Çok işlevli mobilyalar

Muz, Musa cinsine ait çeşitli büyük ağaç benzeri otsu çiçekli bitkilerin ürettiği, uzun ve yenilebilir bir meyvedir; botanik açıdan ise bir tür bakka olarak sınıflandırılır.
Dünya üzerinde meyvesi belki de en fazla tüketilen bitkilerden biridir. Muzun bu kadar aranmasının sebebi sadece kolay erişilebilen ve kolay tüketilebilen bir bitki olması değildir. Bu tüketimin ardında muzun çok besleyici bir besin kaynağı olması, birçok vitamin, protein, mineral ve aminoasiti içeriyor olması yatmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde sadece tadı ve kokusu için aranan bir meyve konumunda ise de üçüncü dünya ülkelerinde çok önemli bir besin maddesidir. Az gelişmiş ülkelerde çocuklar ihtiyaçları olan proteini muz yiyerek almaktadırlar. Faydaları şunlardır: 
Muz kemik gelişimini sağlar, sinir zafiyeti ve yorgunluğu giderir. 
Böbrek ve mafsal iltihabında, bağırsak hastalıklarında faydalıdır. 
Müzmin kabızlık çekenler fazla yememelidir. 
B1, B2, C, A ve E vitaminlerini içeren muz, potasyum, demir, kalsiyum, fosfor, sodyum ve iyot açısından da çok zengindir. 
Muzun kalori düzeyi çok yüksek olmasına karşılık hiç kolesterol içermemektedir. 
Kalp kaslarını geliştiren sodyum ve potasyum maddeleri içerir.
Potasyum terleme sebebiyle kapasitesini yitirmeye başlayan kasları canlandırır ve daha kolay hareket etmelerini sağlar. B1 vitamini sayesinde sinir dokularının normal çalışmasına da etki eder. İçerdiği iyot sayesinde de tiroid bezinin dengeli çalışmasına yardım eder.
Muz bitkisi en büyük çiçekli otsul bitkidir. Bitkileri sıkça ağaçlarla karıştırılır ve 7.6 metreye kadar çıkabilirler. Yaprakları sarmal bir biçimde yer alır ve 2.7 metre uzunluğa, 60 cm genişliğe kadar büyüyebilir.

Türkçede yer alan muz kelimesi kökensel olarak Farsça mūz (موز) sözcüğüne dayanır ve kelime Arapça aynı anlama gelen mawz sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen mōz veya mōc sözcüğünden alıntıdır. Orta Farsça sözcük Sanskritçe aynı anlama gelen moça (मोच)  sözcüğünden alıntıdır.
Diğer pek çok dilde kullanılan "banana" sözcüğünün kökeni ise Batı Afrika'da konuşulan bir Nijer-Kongo dili olan Volofça kökenli "banaana" kelimesine dayanır.

FAO verilerine göre dünya muz üretimi 2019 yılında bir önceki yıla göre %0,9 artarak 117 milyon tona yükselmiştir. Dünya muz üretim alanları 5 milyon ha. civarında olup 2017'den itibaren artış eğilimindedir. Dünya muz ihracatı 2019 yılında bir önceki yıla göre %2,3 artarak 22,9 milyon ton gerçekleşirken, muz ithalatı önceki yıllara göre %1,6 artarak 24,8 milyon tona yükselmiştir. Dünyada en fazla muz üretim alanına sahip ülkeler başta Hindistan olmak üzere Brezilya, Çin, Ekvador, Tanzanya ve Ruanda'dır. Dünya muz üretiminde ise yine Hindistan 30 bin ton üretim ile ilk sırada yer alırken12 bin ton üretim ile Çin ikinci sırada, 7 bin ton üretim ile Endonezya üçüncü sırada yer almaktadır. Brezilya ve Ekvador ise dünya muz üretiminde ilk beşte yer alan diğer ülkelerdir.

Nar (Punica granatum), kınagiller (Lythraceae) familyasından, içinde küçük çekirdekleri ve meyve gövdesini oluşturan yüzlerce tanecik bulunan, hafif ekşi ve bazen tatlı tadı olan, ılıman iklimlerde yetişen bir meyve türü.

Narlar kuraklığa dayanıklıdır. Akdeniz yağış rejiminin etkili olduğu, dönenceler ile 40. enlemler arasında, 1000 m kadar yüksekliğe sahip bölgelerde yetişebilir. -10 °C'ye kadar soğuğa dayanabilir. Yıllık 500 mm yağış yeterli olmaktadır. Bol güneş seven bitki, yazın aralıklarla sulanırsa verim artmaktadır. Daha yağışlı bölgelerde sık sık mantar rahatsızlıklarından kaynaklanan kök çürümeleri ile karşı karşıya kalabilmektedirler. 

Akdeniz Havzasında birkaç bin yıldır ekilmekte olan narın ilk olarak İran'da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Afganistan ve Pakistan'dan Himalayalar'a kadar geniş bir alanda yetişir. Gürcistan, Ermenistan ve Karadeniz'in doğu kıyılarında yabani nar bahçeleri vardır. Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye, İran ve Hindistan nar yetiştiriciliği yapılan ülkeler arasındadır. Ayrıca, tarih öncesi zamanlardan beri Akdeniz ülkeleri ve Kafkaslar'da nar yetiştiriciliği yapılmaktadır. Latince ismi Punica granatumun kabaca Fenike elması anlamına gelmesi, Fenikelilerin yemişi Akdeniz havzasında taşımış olduklarını akla getirmektedir. Nar, kurak iklimlerde de yetişebildiğinden, Güneydoğu Asya'da, Malezya'da, tropikal Afrika'da da yetiştirilir. İpekyolu ve deniz tüccarları aracılığıyla Güney Çin'e ve Güneydoğu Asya'ya ulaşan nar, bu bölgelerde de yetiştirilmektedir. 18. yüzyılda İspanyollar tarafından Latin Amerika ve Kaliforniya'ya da getirilen nar, 2000'li yıllardan itibaren Kaliforniya ve Arizona'da ticari bir ürün olarak değer kazanmıştır.
Türkiye'de pek çok yerde gözüken nar yoğunlukla Ege ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ekine alınmıştır. Özellikle Denizli İli Irlıganlı kasabasında yoğunlukla yetiştirilmektedir. Ayrıca Irlıganlı'da yetişen narlar ihracat için en çok tercih edilen nardır.
Side (Antalya) nar demektir. Ayrıca, İspanya'nın güneyindeki tarihi bir şehir olan Granada, adını nar meyvesinden almıştır.

Haziran-temmuz aylarında kırmızı renkli çiçekler açan, iki ile beş metre boylarında ağaççıklardır. Gövdeleri gayri muntazamdır. Yapraklar karşılıklı, parlak renkli, ince-uzun şekilli, kısa saplı ve kırmızı kenarlıdır. Çiçekler kısmen sapsız, tek tek ve birkaçı bir arada bulunur. Çanak yaprakları kırmızı renkli, dökülmeyen ve etlidir. Meyveleri küre şeklinde ve portakal büyüklüğünde, önceleri yeşil, olgunlukta kırmızımsı renkte, derimsi kabuklu, çok tohumlu ve etlidir. Meyvenin yenen kısmı, etli ve bol usareli olan tohumlarıdır. Bir nar meyvesinde 600 civarında tohum bulunur. Tohumların renkleri beyazdan koyu kırmızıya doğru değişik renk tonlarına sahiptir.
Narlarda yumuşak çekirdeklilik, tohum kabuğunun (testa) derece derece daha az odunlaşması ya da çok az odunlaşması (sertleşmesi) ile oluşmaktadır. Halk arasında bu tip narlara genellikle çekirdeksiz nar denilmektedir. Ancak bu narlarda tam oluşmuş, gerçek tohumlar yine mevcuttur.

Bitkinin tohumları meyve olarak yenildiği gibi, gövde-kök ve dal kabukları ile meyve kabuğu da tıbbi olarak kullanılır. Kök ve gövde kabuğu tanen, nişasta ve alkaloidlerden pelletierin taşır.

Narı çiğ olarak tüketmek için, önce bir bıçakla ikiye ayırmak gerekir, sonra narın tohumları kabuğundan ayrılmalıdır. Tohumlar arasındaki beyaz liflerin de tohumlardan ayrılması gereklidir. Bunu yapmanın kolay bir yolu, tohumları su dolu bir kaba koymaktır. Taneler dibe çöker, beyaz lifler su üstünde kalır. Bir tabağa doldurulan taneler, bir kaşık yardımı ile çiğ olarak yenilir. Bazı narların tadı çok ekşi, bazılarınınki çok tatlı olabilir. Ama genelde nar, ekşi ile tatlı arasında bir tada sahiptir.
Nar suyu, Orta Doğu ülkelerinde çok tüketilen bir içecektir. 2000'li yıllardan itibaren ABD'de de popüler olmuştur.
Türkiye'de nar çiğ olarak doğrudan tüketilmesinin yanı sıra nar ekşisi olarak çeşitli biçimlerde, özellikle salataya tat vermede, eti terbiye etmede veya doğrudan içilerek de tüketilmektedir. Nar taneleri de aynı zamanda salatalarda kullanılabilmekte, aşure, muhammara ve güllaç'a katılabilmekte ve çeşitli tatlı süslemelerinde kullanılmaktadır.
İran ve Hint mutfağında nar, çeşitli Yemeklere malzeme olarak katılmaktadır. Domatesin İran mutfağına henüz girmediği dönemlerde, İran mutfağında nar şurubu çok yaygın olarak kullanılmıştır. Halen nar şurubunun kullanıldığı geleneksel yemekler yaşatılmaktadır. Örneğin, ana malzemesi nar şurubu ve öğütülmüş ceviz olan koyu bir sos, çeşitli kümes hayvanları pişirildiğinde üzerlerine dökülerek kullanılır, nar çorbası içilir.
Yabani nar zaman zaman anardana denilen bir baharat olarak da kullanılmaktadır ki anardana sözcük olarak nar taneleri anlamına (anar=nar, dana=taneler) gelmektedir. Bu baharat daha çok Hindistan ve Pakistan mutfağında yer bulmuşsa da aynı zamanda İran ve Orta Doğu mutfağında nar pekmezinin yerine de kullanılabilmektedir. Kurutulmuş çekirdekler bütün etnik marketlerden elde edilebilmektedir. Çekirdekler etten ayrılarak 10-15 günlüğüne kurumaya bırakılır ve çatni (bir tür Hindistan sosu) veya köri yapımında asidik unsur olarak kullanılırlar. Nar taneleri zaman zaman kendisi ile yapılmış yemekleri yerken dişler arasında sıkışmasını engellemek için ezilip-kıyılabilmektedir. Himalayalardaki vahşi nar tanelerinin (daru) bu baharatın en kaliteli kaynağı olduğu düşünülmektedir. DARU kelimesi ile Türkçede çeşitli taneli yemiş için (Panicum miliaceum ve Zea mays) kullanılan darı kelimesi arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.
Yunanistan'da nar (Yunanca rodi) pek çok şekilde tüketilmektedir: Kurumuş üzüm ve kaynamış buğdaydan yapılan kremsi bir et suyu olan kollivozoumi, nar ve buğdayla yapılan legume salatası, geleneksel orta doğu kebabı, narlı patlıcan çeşnisi, avokado ve nar daldırma yunan mutfağında narın kapladığı yeri belirtmek için verilebilecek sadece birkaç örnektir. Narın aynı zamanda likörü yapılmakta ve dondurma tepesine dökülen popüler meyve pastasının da yapımında kullanılmaktadır. Zaman zamansa yoğurt ile karıştırılmakta veya reçel gibi ekmeğe sürülüp kahvaltıda tüketilmektedir.

100 ml nar suyu, yetişkin bir insanın günlük C vitamini gereksiniminin %16'sını karşılar. Nar suyu ayrıca B vitamini ve potasyum içerir. Çeşitli diyet ürünlerinde nar özü kullanılmaktadır. Çünkü nar özü şeker, kalori ve katkı malzemeleri içermemektedir.

Yün iplikler, sarımsı renklere boyanabilir. Ayrıca meyve ve gövde kabukları mordanlarla birlikte yün ipliklerin esmer-sarı, sarı veya siyaha boyanmasında kullanılır.

Nar üretiminde önde gelen ülkeler sırasıyla İran, Hindistan, Çin, Türkiye, ABD, Irak, İspanya, Suriye, Azerbaycan, Afganistan, Mısır, Özbekistan ve Pakistan'dır.
Dünya nar üretiminin önemli bir kısmını gerçekleştiren Çin ve Hindistan nüfus fazlalığı nedeniyle nar ihracatı yapamamaktadır. Dünya nar ticaretinde (2008-2010) önemli ülkeler ve ihracat miktarları; Türkiye (86 bin ton), İran (60 bin ton), İspanya (40 bin ton), Hindistan (35 bin ton), ABD (17 bin ton), Azerbaycan (15 bin ton).

Türkiye'de 2002 yılında 3 milyon nar ağacı ve 50-60 bin ton üretim vardı. Olumlu piyasalar ve devlet desteği ile 2010 yılına gelindiğinde 13 milyon ağaç ve 315 bin ton üretime ulaşıldı. Bölge olarak Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri, il olarak Antalya, Muğla, Mersin, Adana ön plana çıkar. 2010 üretiminin %60'ı Akdeniz, %25 Ege, %10 Güneydoğu Anadolu bölgelerinden sağlanır. Türkiye'nin güneyi boyunca uzanan üç bölge üretimin %95'ini sağlar.
Üretim iller bazında incelendiğinde; Antalya Türkiye üretiminin %37,9 karşılar. Antalya'yı sırasıyla Muğla, Denizli, Mersin, Gaziantep, Aydın, Hatay, Adana izler.

Ekşi (eşki) nar; nar ekşisi yapılır.
Katırbaşı nar; iri taneli olur.
Mayhoş nar; genellikle rakının yanında yenir.
Tatlı kırmızı taneli nar
Tatlı beyaz taneli nar
Çekirdeksiz kırmızı nar
Çekirdeksiz beyaz nar
Milisi nar
Piç nar
Ağacı dikensiz nar

Yunan mitolojisinde Hades tarafından Yeraltı dünyasına kaçırılan Persephone birkaç nar tanesi yediği için bir daha ölüler dünyasını terk edip yeryüzüne insanlar arasında dönememiştir. Yahudi inancına göre nar, doğruluğu simgeler. Yahudi ve Hristiyan folkloruna göre, Adem ile Havva’ya yasak olan cennet meyvası elma değil, nardır.  Bu yüzden, Hıristiyanlar’ın dini süsleme sanatında nar, sıklıkla kullanılan bir motiftir. Papaz giysilerinde, oda duvarlarına asılan dinsel süsleme amaçlı kumaşlarda ve metal işlerinde nar motifine rastlanır. Çingeneler, mevsimi gelmeden dalından nar koparmanın büyük günah olduğuna inanmakta olup nar hasadını 'nar bayramı' adıyla kutlamaktadır.
Kur'an’da nar sözcüğü 3 kez geçmektedir; Enam Suresi 99. ve 141., Rahman Suresi 68. ayetleridir. Bunların ilk ikisinde nar, Allah’ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak verilmiştir, üçüncüsünde ise cennetteki bir meyve olarak anlatılmaktadır.
“O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (Enam, 141)
“O gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı. Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah'ın varlığını gösteren) ibretler vardır.” (Enam, 99)
“İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.” (Rahman, 68)
“Türklerin Orta Asya’da nar ile tanıştıkları Batı Türkistan’daki Harzemşahlar dönemine ait kaynaklarda nar ve nar kabuğu sözcüklerinin yer almasından anlaşılmaktadır. Bu şekilde Orta Asya’da nar sözcüğünü kullanmaya başlayan Türkler Anadolu’da nara “deve dişi, feyz, hâfız, kara, ekşi, ta

Eucalyptus camaldulensis veya okaliptüs, Eucalyptus cinsine bağlı bir bitki türüdür.

 Wikimedia Commons'ta Okaliptüs ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Okaliptüs ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Boland, D.J.; Brooker, M.I.H.; Chippendale, G.M.; Hall, N.; Hyland, B.P.M.; Johnston, R.D.; Kleinig, D.A.; Turner, J.D. (2006). Forest Trees of Australia. 5. baskı. Collingwood: CSIRO Publishing. ISBN 9780643069695.
Brooker, M.I.H.; Kleinig, D.A. (2006). Field Guide to Eucalypts. 3. baskı. Melbourne: Bloomings Books. ISBN 9781876473518.
Turnbull, J.W. (1999). Eucalypt Plantations. FAO Forestry Paper 136. Rome: Food and Agriculture Organization of the United Nations. ISBN 9789251044148.
Myburg, A.A.; Grattapaglia, D.; Tuskan, G.A.; et al. (2014). "The genome of Eucalyptus grandis." Nature. 510: 356–362. doi:10.1038/nature13308.
Royal Botanic Gardens, Kew. Plants of the World Online – Eucalyptus. https://powo.science.kew.org (Erişim tarihi: 3 Mart 2026).
Food and Agriculture Organization of the United Nations (FAO). Forestry Species Database – Eucalyptus. https://www.fao.org (Erişim tarihi: 3 Mart 2026).

Orman Genel Müdürlüğü, Tanzimat Fermanıyla beraber 1839 yılında ormancılık hizmetlerinin takibi için Ticaret Nezaretine bağlı bir “Orman Müdürlüğü“ olarak kurulmuştur. Bu müdürlüğün yetişmiş personel ihtiyacının karşılanması maksadı ile 1857 yılında da Orman Fakültesi kurulmuştur, teknik ve ekonomik ormancılık tatbikatına güç kazandıracak elemanların yetiştirilmesine başlangıç teşkil eden 1857 yılından Cumhuriyet dönemine kadar, günün ve şartların dikte ettirdiği değişik kanunnameler, fetvalar, buyrultular, nizamname ve talimatnameler çıkarılmıştır ve müdürlük bunlara göre görevini gerçekleştirmiştir.
Cumhuriyet döneminin 1920-1923 yılları arasında ormancılık işleri, İktisat Vekaletine bağlı bir Genel Müdürlükle yürütülmeğe devam edilmiştir. Genel Müdürlüğün teknik Ormancılık faaliyetlerinin hız kazanması Atatürk'ün 1922 yılı meclis açılış konuşmasında koyduğu "Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sıhhati umumiyesi noktası nazarından ehemmiyeti muhakkak olan ormanlarımızdaki asri tedbir ile hüsnühalde bulundurmak, tevsi etmek ve azami faide temin eylemek esas düsturlarımızdan biridir" hedefiyle olmuştur.
Orman Genel Müdürlüğü bugünkü yapısına, 1937 yılında çıkarılan 3204 sayılı kanunla gelmiştir. Aynı yıl yürürlüğe giren 3116 sayılı Orman Kanunu ile bugünkü modern ormancılığımızın temeli atılmıştır. Halihazırda yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu ise 1956 yılında çıkarılmıştır.
Genel Müdürlük 01.5.2003 tarihinde kabul edilen 4856 sayılı kanun kapsamında, Çevre ve Orman Bakanlıklarının birleştirilmesiyle bu tarihten itibaren Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesinde faaliyetlerini sürdürmüş, ardından 29 Haziran 2011 tarihinde bakanlığın ismi Orman ve Su İş Bakanlığı olarak değiştirilmiştir. 2018 yılında başkanlık sistemine geçilmesinin ardından kurumun bağlı olduğu bakanlık Tarım ve Orman Bakanlığı adını almıştır.

Genel Müdürlük, Merkez ve Taşra teşkilatı olmak üzere yapılanmıştır.

Orman Genel Müdürlüğü Ankara'da, Ana hizmet biriminde 13 Daire Başkanlığı, Danışma ve Denetim biriminde 1 Teftiş Kurulu, 1 Hukuk Müşavirligi, 1 İç Denetim Başkanlığı, 1 Daire Başkanlığı ve Yardımcı Hizmetler biriminde 4 Daire Başkanlığı 2 müdürlük (116 rakam arttı.) Şube Müdürlüğü olarak yapılanmıştır. 2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı ve OGM arasında yapılan bir protokolle Atatürk Orman Çiftliği içinde bulunan Gazi Tesisleri Yerleşkesi Başbakanlıkça Yeni Başbakanlık Yerleşkesi yapılmak üzere alınmış ve OGM Mart 2012 tarihi itibarı Ankara içinde çeşitli kiralık binalara taşınmıştır. Halihazırda Beştepe Mahallesi Söğütözü Caddesi No:8/1 06560 Yenimahalle / ANKARA adresinde yeni yapılmış modern bir yerleşkesi bulunmaktadır.

Adana, Adapazarı, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Balıkesir, Bolu, Bursa, Çanakkale, Denizli, Elazığ, Erzurum, Eskişehir, Giresun, Isparta, İstanbul, İzmir, K.Maraş, Kastamonu, Kayseri, Konya, Kütahya, Mersin, Muğla, Sakarya, Sinop, Şanlıurfa, Trabzon, Zonguldak Bölge Müdürlükleri olmak üzere toplam 30 Bölge Müdürlüğü ve bölge müdürlüklerine bağlı 293 Başmühendislik, 243 İşletme Müdürlüğü ve yine İşletme Müdürlüklerine bağlı 1406'ı Orman İşletme, 9 Fidanlık, 175 Ağaçlandırma ve Toprak Muhafaza ve diğer (Depo, Kadastro, Emlak vb.)Şeflikler olmak üzere toplam 1808 şeflikten oluşmaktadır. Ayrıca yine Bölge Müdürlüklerine bağlı 30 Orman fidanlık Müdürlüğü ve bunlara bağlı olarak 84 Fidanlık Şefliği bulunmaktadır.
Bununla birlikte taşra teşkilatı olarak belirli iilerde 12 araştırma müdürlüğü ve bunlara bağlı 86 başmühendislik ile 12 Araştırma Mühendislikleri bulunmaktadır.

Genel Müdürlüğün görevleri şunlardır:

Orman kaynaklarını; ekolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel faydalarını dikkate alarak, bitki ve hayvan varlığı ile birlikte, ekosistem bütünlüğü içinde idare etmek, katılımcı ve çok amaçlı şekilde planlamak, usulsüz müdahalelere, tabii afetlere, yangınlara karşı korumak, muhtelif zararlıları ile mücadele etmek ve ettirmek, ormancılık karantina hizmetlerini yürütmek, geliştirmek, orman alanlarını ve ormanlara ilişkin hizmetleri artırmak, ormanları imar ve ıslah etmek, silvikültürel bakımını ve gençleştirilmesini sağlamak.
Ormanların mülkiyeti ile ilgili iş ve işlemlerini, kadastrosunu, izin ve irtifak işlerini yürütmek.
Orman ürün ve hizmetlerinin sürekliliğini güvence altına alarak ormanları teknik, sosyo-kültürel, ekolojik ve ekonomik icaplara göre işletmek, orman ürünlerinin üretim, taşıma, depolama iş ve işlemlerini yapmak ve yaptırmak, bu ürünleri yurt içinde ve yurt dışında pazarlamak.
Mesire yerleri, kent ormanları, araştırma ormanları, ağaç parkı (arboretum) sahaları, orman içi biyoçeşitlilik koruma alanları, model orman, muhafaza ormanı alanlarının ayrılması, korunması, işletilmesini ve işlettirilmesini sağlamak.
Orman sınırları içinde veya orman sınırları dışında her türlü arazide; ağaçlandırma, erozyon kontrolü, ormanla ilgili mera ıslahı, çölleşme ile mücadele, sel ve çığ kontrolü çalışmalarını yürütmek, entegre havza projeleri yapmak ve uygulamak.
Orman ağaç, ağaççık ve florasına ait bitki türlerinin tohum ve fidanlarını üretmek, ürettirmek, aşılama faaliyetlerini yapmak, devamlı veya geçici fidanlıklar kurmak, işletmek, gerektiğinde kapatmak.
Gerçek ve tüzel kişilerin özel ağaçlandırma, imar-ihya, erozyon kontrolü çalışmaları ile fidanlık tesis etmesi, işletmesi ve pazarlamasını desteklemek.
Orman ekosistemlerinin sunduğu ürün ve hizmetlerden azami seviyede istifade edilmesini sağlamak üzere döner sermaye işletmeleri ve gerekli diğer birimleri kurmak ve işletmek, gerektiğinde kapatmak, her türlü malzeme, arsa, arazi, bina, tesis, tesisat satın almak veya kiralamak, gerektiğinde takas yapmak; bunların bakım ve onarımlarını yapmak, yaptırmak, hizmetlerin gerektirdiği makineler ile hizmet vasıtalarını sağlamak, bakım ve revizyonlarını yapmak, yaptırmak, ormanlarda gerekli her türlü altyapı çalışmasını yapmak, ormancılık faaliyetleri için gerekli yolların etüt projelerini yapmak, bakım ve onarım işlerini yapmak veya yaptırmak.
Hizmetin gerektirdiği her türlü hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim yapmak ve yaptırmak, Genel Müdürlüğün çalışma alanına giren hizmetlere ilişkin olarak, yerel, ulusal ve küresel seviyede görev yapacak enstitüler, müdürlükler, araştırma birimleri, eğitim merkezleri ve sosyal tesisler kurmak ve işletmek.
Hizmetleri ile ilgili her türlü araştırma ve geliştirme, envanter, basım, yayım ve tanıtma işleri ile projeleri yapmak veya yaptırmak ve bunların sonuçlarını yurt içinde ve yurt dışında pazarlamak.
Orman ürün ve hizmetlerinin kullanımını yaygınlaştırmaya yönelik çalışmalar yapmak, her türlü orman ürünü üreten, işleyen, pazarlayan, ithalat ve ihracatını yapan özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler ile yakın işbirliği içinde çalışmak, yurt içinde ve yurt dışında danışmanlık yapmak, projeler uygulamak, ormanlar ve ormancılıkla ilgili olarak kamuoyunu bilinçlendirici her türlü faaliyette bulunmak.
Ormancılık faaliyetlerinin geniş kitlelere yayılmasını sağlamak ve orman yangınlarının önlenmesi ile ilgili kamuoyunun bilinçlendirilmesi amacıyla orman gençlik ve spor kulüplerine, ait olduğu yılı başındaki döner sermaye bütçesinin binde ikisini geçmemek üzere transfer niteliğinde yardım sağlamak.
Orman bütünlüğünü sağlamak amacıyla gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların orman rejimine alınması için kamulaştırma, kamu kurum ve kuruluşlarının mülkiyetinde bulunan taşınmazların devir ve gerektiğinde takas işlemlerini yapmak, Devlet ormanları içinde ve bitişiğinde oturan köylüleri ayni ve nakdi yardım kaynaklarıyla desteklemek, orman-halk ilişkilerini geliştirmek ve bu konuda her türlü tedbiri almak.
Görev alanına giren konularda teknik ve idari esasları belirlemek, çalışma konularına ilişkin laboratuvarlar kurmak ve kurdurmak, iş tarifleri ve birim zaman analizlerini yapmak, yaptırmak ve birim fiyatlarını tespit etmek.
Genel Müdürlüğün görev, hizmet ve faaliyetleri ile ilgili olarak, diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca uyulacak esasları belirlemek, koordinasyonu sağlamak.
Mevzuatla verilen diğer görev ve hizmetleri yapmak.

Orman Genel Müdürlüğü'nün bütçesi; Döner Sermaye Gelirleri ve Özel Bütçe Gelirleri olmak üzere iki ana kaynaktan oluşur. Genel Bütçeden sağlanan kaynak tahsisleri, izin irtifak hakları başta olmak üzere elde edilen öz gelirleri Özel Bütçe Gelirlerini, Döner Sermaye gelirleri ise kurumun kendi faaliyetleri neticesinde elde ettiği gelirlerdir ve %70' odun satışından elde edilmektedir.
OGM faaliyetlerinin büyük bir kısmını kendi elde ettiği gelirlerle karşılamaktadır.

(Cari fiyatlarla.000 TL)
2006 yılında Genel Bütçe uygulaması yapıldığından gelirler Maliye bakanlığınca tahsil edilmiştir.

Türkiye'deki ormanlar
Geleceğe Nefes

Orman bahçeciliği az bakım gerektiren, bitki bazlı gıda üretimi ve tarımsal ormancılığa dayalı sürdürülebilir bir bahçecilik sistemidir. Bu tür bahçeler ormanlık ekosistemleri örnek alırlar ve çeşitli meyve ve fındık ağaçları, çalılar, otlar, sarmaşıklar ve çok yıllık sebzeler gibi insanlara doğrudan faydalı bitkiler içerirler. Bu bitkiler tıpkı doğal ormanlık alanlardaki gibi birbirine uyum sağlayacak şekilde (eşlik eden ekim) ekilir. Ekosistem kurulduktan sonra bahçedeki bitkiler fazladan bakım istemeden kendi kendilerine yetişirler.

Orman bahçeleri, tropik bölgelerde yiyecekleri güvence altına almak için kullanılan tarih öncesi bir yöntemdir. 1980'lerde, Robert Hart bu yöntemi ılıman iklimlere uyarlamış ve İngilizce "orman bahçeciliği" anlamına gelen "forest gardening" terimini tanıtmıştır.

Robert Hart, doğal ormanın farklı seviyelere bölünebileceği gözlemine dayanan bir sistemin öncülüğünü yaptı. Bu sisteme göre farklı türdeki bitkiler bir arada dikilerek, çok kültürlü bir bahçe sistemi elde ediliyordu. Bu sistem yedi katman içermektedir:

Orijinal olgun meyve ağaçlarından oluşan ' gölgelik tabakası '.
Cüce kök yapısına sahip küçük fındık ve meyve ağaçlarından oluşan 'alçak ağaç tabakası'.
Kuş üzümü ve meyveleri gibi meyve çalılıklarından oluşan 'çalı tabakası'.
Çok yıllık sebze ve bitkilerin oluşturduğu 'otsu tabaka'.
Kökleri ve yumru kökleri için yetiştirilen bitkilerin oluşturduğu 'rizosfer' veya 'yer altı' tabakası.
Yatay olarak yayılan yenilebilir bitkilerin oluşturduğu 'zemin örtüsü' tabakası.
Asma ve diğer tırmanıcılardan oluşan 'dikey katman'.
Robert Hart'a göre yedi katmanlı sistemin en temel bileşeni seçtiği bitkilerdi. Havuç gibi günümüzde yetiştirilen geleneksel sebzelerin çoğu bol güneş isteyen, gölgeli orman bahçesi sistemi için uygun olmayan bitkilerdir. Hart ise orman bahçeleri için gölge toleransı yüksek olan çok yıllık sebzeleri tercih etti.

Permakültür terimini icad eden Bill Mollison, 1990 yılının Ekim ayında Robert Hart'ı Wenlock Edge'deki orman bahçesinde ziyaret etti.  Hart'ın yedi katmanlı sistemi o zamandan beri ortak permakültür tasarım öğesi olarak kabul edildi.
Graham Bell, Patrick Whitefield, Dave Jacke, Eric Toensmeier ve Geoff Lawton gibi çok sayıda permakültürcü orman bahçelerinin ya da yiyecek ormanlarının savunucularıdır. Bell, 1991 yılında orman bahçesini inşa etmeye başladı ve 1995'te ''The Permaculture Garden (Permakültür Bahçesi) kitabını yazdı. Whitefield, 2002'de How to Make a Forest Garden (Nasıl Bir Orman Bahçesi Yapılır?), Jacke ve Toensmeier ise 2005 yılında Edible Forest Gardens (Yenilebilir Orman Bahçeleri) adlı iki ciltlik kitabını yayımladı. Lawton ise 2008 yılında Establishing a Food Forest (Bir Gıda Ormanı Kurulması) filmini yayınladı.
Avusturyalı Sepp Holzer kendi Krameterhof çiftliğinde "Holzer Permakültürünü" deniz seviyesinden 1,100 ila 1,500 metre arasında değişen çeşitli yüksekliklerde uygulamıştır. Tasarımları, kayalar, göletler ve yaşayan rüzgar bariyerlerini kullanarak mikroiklimler oluşturmak üzerine kurulmuştur. Bu sayede yıl boyu ortalama sıcaklığı 4 °C olan ve kış sıcaklıkları -20 °C'ye kadar düşebilen bir ortamda çeşitli meyve ağaçları, sebzeler ve çiçekler yetiştirmiştir.

https://gaiadergi.com/kazmayi-kuregi-topraga-gomuyoruz-gida-ormani-bahceciligi/; 2 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orman gülü, fundagiller (Ericaceae) familyasından Rhododendron cinsinin 800 kadar türünü içeren çiçekli bitkilerin ortak adı. Gösterişli çiçekleri nedeniyle bahçelerde ve saksıda yetiştirilir.

Kışın yaprağını döken veya her dem yeşil çalı, ağaççık ender olarak ağaç halini alan odunsu bitkilerdir. Tomurcuklar kiremitvari dizilmiş olan çok sayıda pullarla örtülüdür. Yaprakların sürgünlere dizilişi almaşıktır. Çiçek ve yaprakların saplarında yağ bezeleri bulunur. Çiçekler çoğunlukla terminal durumlu mürekkep salkım durumlu bazen de teker teker bulunur. 5 parçalı çanak serbest veya birbirleri ile kaynaşmıştır. Taç; çan, huni veya benzeri değişik şekiller arz eder. Etaminler 5-10'dur. Yumurtalık 5-10 gözlüdür. Meyve yumurta biçiminde 8–10 mm boyunda kapsüldür. Tohumlar gayet küçük ve boldur. Rüzgarla etrafa uçup dağılma özelliği gösterir.
En ufak tür 10–20 cm, R. arboreum ise en büyük tür olup boyunun 50 metreyi bile aştığı tespit edilebilmiştir. Yapraklar spiral konumlu, yaprak boyu 1–2 cm ile 50 cm arasında değişmektedir, sadece R. sinogrande türünde yaprakların uzunluğu 100 cm kadardır.

Orman gülü çok geniş alana yayılmış bir bitki cinsidir, kurak alanlar dışında, Kuzey yarımküre'nin tamamı ile Güney yarımküre'de güneydoğu Asya ve kuzeydoğu Avustralya'ya kadar dağılım göstermektedir. Himalaya dağlarında, orta Nepal ve Sikkim ile doğuda Yunnan ve Sichuan bölgeleri arasında en zengin tür çeşitliliği görülmektedir. Hindiçin dağları, Kore, Japonya ve Tayvan tür çeşitliliği bakımından diğer önemli alanlardır. Ayrıca, güneydoğu Asya ile kuzey Avustralya arasında yer olan Borneo adasında 55, Yeni Gine adasında 164 tür olmak üzere, önemli sayıda tropikal orman gülü türü bulunmaktadır. Kuzey Amerika ve Avrupa kıtaları ise daha az sayıda türe sahip bulunmaktadırlar. Mor çiçekli orman gülü (Rhododendron ponticum) ise Karadeniz Bölgesi'ne özgü bir türdür.

Ormangülleri sekiz alt cins altında toplanmaktadır:

Alt cins Rhododendron L.: yapraklar küçük (yaprakların alt yüzleri pullarla örtülü); birkaçyüz türü vardır. 300 kadar türe sahip Vireya grubunun tropikal ormangülleri genellikle buraya dahil edilmekle birlikte bazı uzmanlarca dokuzuncu altcins olarak ayrılmaktadırlar.
Alt cins Hymenanthes Koch: yapraklar büyük (yaprakların alt yüzlerinde pullar yok); 140 civarında türü bulunmaktadır.
Alt cins Pentanthera Don: yaprak döken ormangülleridir; yaklaşık 25 tür.
Alt cins Tsutsusi: yaklaşık 15 tür.
Alt cins Azaleastrum Planch.: beş tür.
Alt cins Candidastrum Philipson & Philipson: sadece bir türü mevcuttur Rhododendron albiflorum.
Alt cins Mumeazalea: tek türü vardır Rhododendron semibarbatum.
Alt cins Therorhodion: bir türü vardır Rhododendron camtschaticum.
Son genetik çalışmalar bu cins içindeki türlerin yeniden sınıflandırılmasına yol açmış, eskiden cins olarak kabul edilen Ledum, şimdi Rhododendron alt cinsi içine alınmıştır.
Hymenanthes grubunun Pentanthera içine dahil edilmesi gibi, alt cinsler içinde yeni sınıflandırmalar önerilmektedir [1].
Ormangüllerinde Hibritler yapay yollarla yoğun olarak geliştirilmekte, doğada ise farklı türlerin dağılım alanlarının kesiştiği bölgelerde ortaya çıkmaktadır. 20 binin üzerinde kültür ırkı ayırt edilebilmektedir. Bunların çoğu çiçekleri, bir kısmı ise süs bitkisi olarak dekoratif yaprakları veya gövdeleri için geliştirilmektedir.

Labrador çayı olarak kullanılan türler:

Rhododendron tomentosum
Rhododendron groenlandicum
Rhododendron columbianum

Ormangülleri Türkiye'de Karadeniz Bölgesinin bol yağış alan dağlık kısımlarında bulunur. Doğal olarak yetişen 5 orman gülü türü vardır. Ayrıca birçok melez orman gülü taksonu tespit edilmiştir.

Sarı çiçekli orman gülü (Rhododendron luteum) Batı, Orta ve Doğu Karadeniz.
Mor çiçekli orman gülü (Rhododendron ponticum) Bütün Karadeniz sahili boyunca.
Kafkas orman gülü (Rhododendron caucasicum) Rize, Trabzon, Artvin.
Pembe çiçekli orman gülü (Rhododendron smirnowii) Rize, Artvin.
Beyaz çiçekli orman gülü (Rhododendron ungernii) Artvin.
Melez taksonlar

Rhododendron x sochadzeae (R. ponticum x R. caucasicum melezi) Artvin.
Rhododendron x rosifaciens (R. smirnovii x R. ungernii melezi) Tiryal Dağı.
Rhododendron x filidactylis (R. ponticum x R. ungernii melezi) Tiryal Dağı.

Amerika orman gülü Derneği 3 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Vikitür'de Rhododendron ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Orman gülü ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Kızılçam,Türk Çamı veya Anadolu Çamı (Pinus brutia), Çamgiller (Pinaceae) familyasından Doğu Akdeniz Havzasına özgü, elverişli yetişme ortamlarında 25 metreye kadar uzayabilen bir çam türüdür. Akdeniz ikliminin müşir türlerinden olup tipik bir ışık ağacıdır. Kurak koşullara son derece dayanıklı, çok farklı toprak koşullarında başarıyla yetişen ve yetiştirilen, Türkiye'nin de en önemli hızlı gelişen ağaç türüdür. Sadece Türk ormancılığında değil, yabancı kaynaklarda da son dönemde Türk kızılçamı (Türk çamı) olarak kullanımı yaygınlaşmaktadır. Deniz seviyesinden 1300–1550 m yüksekliğe kadar meşcere kuruluşu yaparak yayılış gösterir. Dikey yayılışında 1650 metreye kadar çıkar. Kumsallarda, zayıf kayalık kireçli yerlerde yetişebilir. Ortalama 80-90 yıl ömürleri vardır. Kıbrıs'da 300 yaşını aşkın örneği görülmüştür.

Genç sürgünleri kalın ve kızıl renktedir. Kabuk genç bireylerde düzgün boz renkte iken yaşlılarda derince yarılır, esmer kırmızımsı renkte ve kalın kabuk durumunda görülür. İğne yapraklar 10–16 cm uzunluğunda kalın sert ve koyu yeşil renktedir. Kozalak 6–11 cm boyunda, parlak açık kahverengi olup topaç biçimindedir. Çok kısa saplı kozalak sürgünlere dik oturur ya da yan durumlu olarak çoğunlukla 2-6 adedi bir arada çevrel olarak bulunur.

- Genel coğrafi yayılışı Doğu Akdeniz Havzası ve özellikle Türkiye topraklarıdır. Yayılışı Yunanistan'ın kuzeyinden Rodop Dağlarından (Batı Trakya'dan) doğuya doğru ilerler ve dünyada en geniş ve zengin yayılışını Türkiye'de yapar.
- Türkiye’de en doğudaki yayılışı ise, Dicle Nehrinin de doğusunda ve Cizre Orman İşletme Şefliği sınırları içindedir. Fındık B Serisinin 150 numaralı bölmesinde ve 31,8 hektar genişliğinde bir sahada ve yakın çevrede yayılış gösterir. Yayılış sahası, Şırnak-Güçlükonak ilçesi Kırkağaç (Benate) köyünde, güneye doğru Dicle’ye inen Geli Benate havzasındadır. Şırnak iline bağlı Güçlükonak’dan kuş uçuşu 7,8 km doğuda, 940–600 m rakım aralığında, Kırkağaç köyünün mülki hudutları içinde ve köyün batısındadır. UTM WGS84 projeksiyonunda ortalama koordinatı; X: 4153108,467 ve Y: 234969,912’dir.
- Toros dağ silsilelerini takip ederek Cizre Orman İşletmesindeki yayılışından sonra Türkiye sınırlarını aşar ve güneyde Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün ile güneydoğuda yayılışının en doğu boylamı olan Irak’ta (Zavita-Atruş yöresi) doğal yayılış yapar. Karadeniz’in kuzeyinde, Akdeniz ikliminin baskın olduğu Kırım Yarımadası'nda da yayılış gösterir. Yayılışının en batı boylamı ise, İtalya’nın Kalabriya Yarımadasıdır. Bu nedenle bazı eski İngilizce adlandırmalarında “Calabrian cluster pine” şeklinde bu yarımadanın adı ile de anılır. Ancak bilimsel açıdan en doğru adlandırma "Turkish pine" veya "Turkish red pine" şeklindedir.
- Türkiye'de en geniş yayılışını Akdeniz, Ege ve Marmara Bölgelerinde yapmaktadır. Ayrıca Karadeniz sahilleri boyunca örneğin Sinop Çam gölü yöresinde küçük adacıklar halinde de doğal yayılışı bulunur. Yine Karadeniz'e dökülen (Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya vb.) ırmakların ve kollarının vadileri boyunca, oldukça içerilere kadar, İç Anadolu'ya doğru sarkan yayılışları bulunur (Ankara-Beypazarı, Eskişehir-Sarıcakaya, Tokat-Turhal, Amasya-Göynücek ve Amasya-Aydınca vb. örneklerde olduğu gibi). Girit ve Kıbrıs adaları ile Ege adalarının tamamında da yaygın yayılışı bulunur (Dağdaş, 1998, s. 269-270). Sert karasal koşulların belirleyici olduğu Akdeniz Ardı orman ekosistemlerinden Konya-Beyşehir Gölünün batı yakasında ve güneyinde de meşcere kurduğu doğal yayılış alanları ortaya çıkarılmıştır (Dağdaş ve ark., 2016, s. 24-31). Beyşehir Gölü Kapalı Havzası yanındaki 1241 – 1387 m rakımlardaki yayılışı yanında, Eskişehir-Mihalıççık Orman İşletme Müdürlüğü-Değirmendere Orman İşletme Şefliği'nin 178 numaralı bölmesinde, 990 m rakımda Ağaçhisar köyü yakınlarında Kızılçamın yeni bir doğal yayılışı daha tespit edilmiştir (Dağdaş ve ark, 2016b, s. 25-28). İstanbul Adaları'ndaki ormanları oluşturan kızılçamların ortaya çıkışının doğal olup olmadığı süregelen bir tartışma konusudur. Adalardaki kızılçam oluşumunun doğal olmadığını ve dikimle gerçekleştiğini iddia eden bir kısım bilim insanına karşı diğer bir grup bilim insanı, bölgenin iklim koşullarının kızılçam formasyonuna elverişli olduğunu ve bölgede var olan diğer bitki örtülerinin kızılçam ile organik bir ilişki içerisinde olduklarının altını çizerek muhalefet etmiştir. Örneğin, Yaltırık'a göre (1993) adalardaki kızılçamların oluşma sebebi, ihtiyar ağaçların tabii yollarla saçtığı tohumlardır. Adaların tarihine bakılıp arşivler incelendiğinde de ne Osmanlı ne de Cumhuriyet dönemlerinde, yangın ıslahı dışında, adaların ağaçlandırmasına ilişkin bir kayıt bulunmaktadır. Aksine, Efesli bilgin Artemidorus'un notlarından edinilen bilgiler, kendisinin İstanbul Adaları'na Pitiuso (Çamlı ada) ismini taktığını göstermekte ve kızılçamların tarihinin aslında ne kadar eskilere uzandığına ışık tutmaktadır. Adalar'da bulunan 260 yaşından fazla olan bir kızılçam anıt ağaç olarak tescillenmiştir. 10 metre boya 101 santimetre çapa sahiptir.
- Dünyada en geniş ve verimli yayılış sahaları Türkiye topraklarında bulunan kızılçam, bu özelliğinden dolayı yerli ve yabancı İngilizce yayınlarda son dönemde genel olarak Türk kızılçamı (Turkish red pine) olarak adlandırılmaktadır. Son envanter verileri ışığında Türkiye'de 3.207.914 ha'ı verimli, 2.646.759 ha'ı verimsiz orman olmak üzere toplam 5.854.673 hektara ulaşan doğal yayılışı bulunmaktadır (OGM - Türkiye Orman Varlığı - 2012).
Yapılan çalışmalarda ağaçlandırma yapılan alanlarda Lübnan Sediri ile karşılaştırıldığında Sedire göre daha yüksek hızda büyüdüğü fakat yaşama oranının sedire göre daha az olduğu görülmüştür.

Kızılçamın dört varyetesi bulunur. Bunlar sırasıyla:
Pinus brutia Ten. var. agrophiotii Papaj. (Dipten çok dallı ve yuvarlak tepeli). 1936'da Midilli Adasında tespit edilmiştir.
Pinus brutia Ten. var. densifolia Yalt. ve Boydak (Yoğun iğne yapraklıdır. Yaygındır.). 1989 yılında tespit edilmiştir.
Pinus brutia Ten.var.pendulifolia Frankis (Uzun iğne yapraklıdır. Muğla civarında görülür.). 1993 yılında tespit edilmiştir.
Pinus brutia Ten. var. pyramidalis Selik'tir (Piramidal tepelidir). 1961 yılında Edremit civarında tespit edilmiştir (Boydak ve ark., 2006, s. 22-28; Akkemik (editör), 2014, s. 182. Finike-Boldağ-Alkaya Mevkii'nde de bir örnek tespit edilmiştir (Dağdaş ve ark., 2016, s. 10-12).

Özel

Genel

Metin Sarıbaş & Burçin Ekici (2004). ZKÜ Kızılçamın (Pinus brutia Ten.) batı Karadeniz Bölgesi'ndeki doğal yayılışına katkı. Bartın Orman Fakültesi Dergisi, yıl: 2004 cilt:6, sayı:6
Said Dağdaş (1998). Hızlı Gelişen Tür Kapsamında İç Anadolu Bölgesinde Ele Alınması Gereken Türler. Hızlı Gelişen Türlerle Yapılan Ağaçlandırma Çalışmalarının Değerlendirilmesi ve Yapılacak Çalışmalar, 8.9 Aralık 1998, Ankara, Orman Bakanlığı Yayın Nu.: 083, 375 s.
OGM, 2012: Türkiye Orman Varlığı – 2012. Orman Genel Müdürlüğü, Ankara, 23 s.
Said Dağdaş, Volkan Polat ve Seçil Polat (2016): Kızılçamın (Pinus brutia Ten.) Beyşehir'de Yeni Tespit Edilen Doğal Yayılışı (Beyşehir - Gölyaka - Kızılgüney (Karagünlü) Tepe). Orman Mühendisliği Dergisi, Yıl: 53, Sayı: 1-2-3, Ocak/Şubat/Mart 2016, s. 24-31 40 s. http://ormuh.org.tr/arsiv/files/14062016_DERGI_2016_OSM.pdf16 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
S., DAĞDAŞ, F. YILMAZ, F. ve B. ÇALIMLI, 2016: Kızılçamın Antalya - Finike'de Tespit Edilen Yeni Varyetesi - Ehrami Kızılçam (Pinus brutia Ten. var. pyramidalis Selik). Tabiat ve İnsan Dergisi, Yıl: 50, Sayı: 193, (Mart 2016), s. 9-12, 48 s., Ankara. https://web.archive.org/web/20161116230940/http://ttkder.org.tr/dernek-haberleri/232-tabiat-ve-insan-dergimizin-50-yili-193-sayisi-yayinlandi.html
Said Dağdaş, Seçil Polat ve Volkan Polat (2016): Kızılçamın ve Kermes Meşesinin Beyşehir'de Yeni Tespit Edilen Doğal Yayılışları ve Planlanması (Beyşehir-Akçabelen-Çiftlik-Pinarlık Mevkii & Beyşehir-Ağılönü). Tabiat ve İnsan, Eylül 2016, Yıl: 50, Sayı: 193, s. 22-34, 49 s. http://www.tabiatveinsan.org/dergiler 20 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Laden, Cistaceae familyasından Cistus cinsini oluşturan beyaz veya pembe çiçekli bitki türlerine verilen ad.
Bitkinin yaprakları yapışkanlıdır. Laden bitkisi, daha çok orman yangınlarından sonra, çamın yerini almaktadır. Bundan ötürü laden topluluklarının bulundukları yerler buralarda daha önceden bir çam ormanının olduğunu ıspatlamaktadır.
Türkiye'de beş laden türü bulunmaktadır. Bunlar da beyaz ve pembe çiçekli olmak üzere iki tipe ayrılır. 

Cistus creticus ve
Cistus parvifolius pembe çiçekli;
Cistus salvifolius,
Cistus laurifolius ve
Cistus monspeliensis ise beyaz çiçeklidir.
C. creticus ve C. salvifolius türlerinin dal ve yapraklarının kaynatılması suretiyle bir reçine elde edilir. Bu reçineye Ladanum adı verilir. Bileşiminde reçine, uçucu yağ, mum ve kauçuk vardır.
25 türün tümü;

Göğüs hastalıklarında, parfümeri ve kozmetik sanayiinde, sabun yapımında kullanılır. Bitkinin yaprakları çay halinde kabız, uyarıcı ve balgam söktürücü olarak kullanılmaktadır.

Mangrov, gelgit sonucu oluşan haliçlerde, tuzlu bataklıklarda ve çamurlu kıyılarda sık ormanlar oluşturan bazı ağaç ve çalı türlerine ve oluşturdukları ormanlara verilen addır.
Verbenaceae, Rhizophoraceae, Arecaceae (Palmae) ve Sonneratiaceae familyalarında yer alan bu bitkiler geliştirdikleri destek köklerle ayırt edilir. Ayrıca türleri çoğu tabandan yukarı doğru solunum kökleri uzatır. Bu kökler üzerindeki lentisel adı verilen küçük açıklıklar aracılığıyla çamur altında kalan bölümlerin havalanmasını sağlar.
Mangrov –genellikle– yarı tropik ve tropikal bölgelerde kıyısal habitatlarda tuzlu ya da acı sularda büyüyen ağaç ve çalıları ifade eder. Mangrov kelimesi 3 farklı ifadede kullanılabilmektedir.
Bunlar;

Daha geniş olarak bütün bir bitki topluluğunu (mangal) ifade etmekte
Mangal içindeki bütün ağaçlar ve büyük çalıları ifade etmekte mangrov bataklığı veya mangrov ormanı olarak (Hogarth, Peter J. 1999).
Dar bir anlamda mangrov Rhizophoraceae familyasındaki bitkileri, hatta bazen sadece Rhizophora cinsinin ifadesinde kullanılır.
Mangallar (Mangrov ağaç toplulukları) genellikle yüksek organik içerikli ince sedimentin olduğu çöküntü topraklarda, yüksek dalga hareketlerinin olmadığı alanlarda toplanırlar.

Mangrov bir bitki, mangal bitki topluluğu ve habitat ise mangrovların geliştiği yerdir (Mazda 2005). Tropikal ve subtropikal bölgelerde tidal basinlerde (gel-git havzalarında) yüksek tuzluluğa sahip bölgelerde bulunur. Mangalların bulunduğu bölgeler haliç ve deniz kıyı şeritleridir.
Mangallarda bulunan bitki türleri çeşitlidir fakat hepsi anoxia yaratığı problemler, sık sık görülen su yükselmeleri ve yüksek tuzluluk gibi problemlerin üstesinden gelebilmek için fizyolojik adaptasyonlar geçirip habitatı sömürebilecek hale gelebilirler. Mangalla ait olan 110 tür tanımlanmıştır. Yukarıda belirtilen problemleri çözmede her türün kendine özgü yetenekleri bulunması bazı kıyı kesimlerinde bitki türlerinin ayrı ayrı bölgelerde gelişmesinin başlıca nedenidir. Mangal üzerinde etkili küçük değişimler, bütün çevredeki türlerin gelişimini etkilemekte ve bu nedenle farklı türlerin baskın hale gelmesini sağlayabilmektedir. Ne var ki çoğu türlerin özellikle fiziksel toleranslarının benzer olması nedeniyle aynı çevrede görülmesi beklenirken, bazı türlerin çevrede görülmemesinin diğer sebeplerde vardır. Bu sebeplere örnek olarak (Predasyon) yengeçlerin mangrov fidelerini yemesi verilebilir.
Mangrovlar bulundukları bölgede kökleri sayesinde bazı türlere örnek olarak ıstakozlara yaşama alanı sağlamasının yanı sıra birçok ağır metallerin sedimentteki etkisinin azaltılmasında etkilidir.
Mangrovların kaldırıldığı bölgelerde özellikte bu gibi (trace) ağır metallerin sediment ve canlı çevrede arttığı gözlemlenmektedir.
Mangrovlar kıyıları erozyon, kıyı taşmaları (özellikle fırtınaların sebep olduğu) ve tsunamiden korurlar. (Danielsen, F. ve arkadaşları 2005). Büyük kök yapıları dalga enerjisinin yayılmasında etkilidir.
Bu faydalarının yanı sıra çoğu zaman mangrovların yaraları abartılmaktadır. Çünkü mangrovların bulunduğu bölgeler zaten dalga enerjisinin az olduğu bölgelerde bulunmaktadır. Su taşkınları ve tsunamilerdeki önleme dereceleri tamamen fırtınaların derecesi ve tsunaminin büyüklüğüne göre değişmektedir (Dahdouh-Guebas 2005). Mangrovler özellikle karışık kök sistemleri sayesinde, özgün ekosistemleri desteklemektedir. Birçok genç deniz organizmaları için sakin bir ortam oluşturur. Bu organizmalara örnek olarak özellikle fitre ederek beslenme safhalarında sert bir substrata tutunma ihtiyacı olan algler, kaya midyeleri, ıstakozlar, süngerler ve bryozoalar için bir substrat oluştururlar. Çamur ıstakozları ve karidesler ise köklerin altında sedimentte yaşama olanağı sağlarlar. Bazı durumlarda kıyısal alanlarda sınırlı da olsa yaptıkları karbon fiksasyonu sayesinde kıyı yiyecek ağlarında rol oynarlar. Ayrıca bir takım ekonomik değere sahip balık ve kabuklu türlerinin de gelişimini desteklemektedir.

Mangrov habitatlarında birçok tür bulunmasına karşın (110 tür), ama asıl “gerçek mangrov” olarak nitelendirilebilen türler 16 familya içinde bulunan 54 türle temsil edilebilir, çünkü bu türler sadece mangrov bölgelerinde bulunan ve başka habitatlarda çok nadir olarak görünen türlerdir. Mangalda görülen en büyük biyolojik çeşitlilik Papua Yeni Gine, Endonezya ve Malezya'dadır.

Dünya'yı koruyorlar: Mangrov Ormanları 31 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Quercus suber veya Mantar meşesi, Quercus cinsine bağlı bir bitki türüdür.
20 m yüksekliğe kadar büyüyen büyük bir ağaçtır. Türler yavaş büyür ve uzun ömürlüdür, genellikle 200 yıldan uzun süre hayatta kalır. Rüzgarla tozlaşır ve rejenerasyon tohum/meşe palamudu yoluyla yapılır, ancak bireyler güdük filizleriyle devam edebilir. Tohum alakargalar ile dağıtılır ve fareler tarafından yenir. Tür, İspanya'daki dehezalar ve Portekiz'deki montadoslar dahil olmak üzere çeşitli habitatlarda bulunur. Bunlar, ağaçların çiftlik hayvanları ve meralar arasında bulunduğu tarımsal orman manzaralarıdır. Türler, genellikle sahil çamı (Pinus pinaster) ve diğer meşelerle birlikte ılıman ormanlık alanda ve Akdeniz makiliklerinde de bulunabilir. Kireçli olmayan veya kumlu topraklarda sıcak ortamlarda hayatta kalmaya adapte edilmiştir. Kuru toprakları ve su baskınlarını tolere edebilir ancak donmaya tahammül edemez. Türlerin dış kabuğu 20 cm kalınlığa kadar çıkabilir ve yangınlardan korunma sağlar. Mantar ormanlarının kendisi çok önemli, çeşitli ekosistemlerdir. Meşe alt ormanları, Avrupa Komisyonu (EC) Habitatlar direktifinin Ek 1'inde yer almaktadır ve bu nedenle kaliteye göre değişiklik gösterse de korumaya tabidir. Ayrıca diğer EC korumalı ormanlarda da bulunabilir.
Batı Akdeniz havzasının kıyı bölgelerinde bulunan, yavaş büyüyen, orta büyüklükte, yaprak dökmeyen bir ağaçtır. Ağacın birincil kullanımı, kabuğun gövdeden soyulmasıyla elde edilen bir mantar kaynağıdır. Mantar esas olarak şarap tıpaları için kullanılır, ancak diğer ürünler aynı zamanda otomobil endüstrisindeki yalıtım panelleri, yer ve duvar karoları ve ses geçirmez malzemeleri içerir. İlk kabuk hasadı 25 yıl sonra, ardından her 9–12 yılda bir hasat edilebilir. Kabuk, orman yangınları sırasında ağaç için bir koruma önlemi görevi görür ve yangın hasarından sonra gövdeden yeniden filizlenmesini sağlar.
Mantar meşesi hem kuraklığa hem de şiddetli yağışlara maruz kalan alanlara toleranslıdır. Yıllık ortalama sıcaklık gerektirir ve kumlu ve hafif yapılı toprakları tercih eder. Mantar meşesi içeren orman manzaraları biyolojik olarak çeşitlidir, bu nedenle Avrupa'da pek çok mantar meşesi savan ekosistemi korunmaktadır.

Aronson J., Pereira J. S., Pausas J. G. (eds.). (2009). Cork Oak Woodlands on the Edge: Conservation, Adaptive Management, and Restoration 13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Washington, D.C.: Island Press, 315 pp.

 Wikimedia Commons'ta Mantar meşesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Mantar meşesi ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Maymun, Primatlar takımındaki kimi memelileri kapsayan bir terimdir. Kimi kullanımlarda terim tüm primatları kapsarken genelde Simiiformes infra takımındaki primatlar için kullanılır.
Maymunların birçok ayrı türü vardır. Bazı maymunlar dışında, genelde uzun ve sık ağaçların olduğu yerleri seçerler. Ayrı primat familyaları meyve, yaprak, böcekler, çiçekler, küçük memeliler, sürüngenler, iki yaşamlılar, yengeçler ve hatta diğer maymunlarla beslenebilirler. Maymunlar orman, bozkır, çöl ve karlı dağlarda bile yaşayabilirler, ancak en çok Avustralya ve Yeni Gine dışında, yağmur ormanlarında bulunurlar.
Bazı maymunlar yaklaşık 15 santimetre (6 in) uzunluğunda ve ağırlığı 120 gram (4,2 oz) gram gibi çok küçük olabilecekleri gibi diğer maymunlar yaklaşık 1 metre (3 ft 3 in) uzunluğunda ve ağırlığı 35 kilogram (77 lb) gibi de çok büyük olabilirler.

Maymun sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Arapça māymūn malum hayvan sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ymn kökünden gelen maymūn mutlu, mesut sözcüğünden türemiş olabilir; ancak bu kesin değildir. Bu sözcük Arapça yamīn sağ el sözcüğünün mafˁūl vezninde edilgen eylem sıfatıdır. Eski Türkçede maymuna beçin, biçin ya da piçin denirdi.

Maymunlar yaşadıkları yerlere göre iki grupta toplanır: Güney Amerika'da yaşayan Yeni Dünya maymunları ve Afrika ve Asya'dan gelen Eski Dünya Maymunları. Yeni Dünya maymunları Eski Dünya maymunlarına göre daha küçüktür. Maymunların ağaçları salıncak gibi kullanmalarına yardımcı olmak için uzun kolları ve bacakları vardır. Bazı maymunlar kuyruklarını neredeyse bir beşinci kol gibi kullanırlar. Kuyruk bir tür kavrayıcıdır. Çoğu maymun türü ağaçsıldırlar fakat bazı türler ise yerde yaşamaya adapte olmuşlardır.

Bilinen en küçük maymun türü Cüce ipek maymunu; en büyük maymun türü Mandrildir. Kuyruksuz 14–16 cm boyunda ve 120 gram ağırlığındadır. Bu tür Brezilya, Kolombiya ve Ekvador yağmur ormanlarındaki ağaç tepelerinde yaşamakta Mandril ise yaklaşık 1 m kadar büyüyebilirler ve yetişkinler 35 kg'a kadar çıkabilir. Maymunlar genellikle kuyrukları yardımıyla tırmanırlar.

Aşağıdaki kladogram, kuru burunlu primatların soy ilişkilerini gösterir - soyu tükenmiş gruplar da soyağacının içindedir. 

Çeşitli maymun ailelerinin (kalın), yaşayan primatların sınıflandırılmasında (soyu tükenmeyen) nereye yerleştirileceğini aşağıdaki listede verilmiştir.

Primatlar
Alt takım Strepsirrhini: tarsiyer değil prosimian
Alt takım Haplorhini: tarsiyer, maymunlar ve insansılar
İnfra takım Tarsiiformes
Aile Tarsiidae: tarsiyer
İnfra takım Simiiformes: simian
Parvorder Platyrrhini: Yeni dünya maymunları
Aile Callitrichidae: marmosetler ve tamarinler (42 tür)
Aile Cebidae: başlıklı ve Sincap maymunu (14 tür)
Aile Aotidae: Gece maymunları (11 tür)
Aile Pitheciidae: titis, sakis ve uakaris (41 tür)
Aile Atelidae: tellalı, örümcek ve yünlü maymunlar (24 tür)
Parvorder Catarrhini
Üst familya Cercopithecoidea
Aile Cercopithecidae: Köpeksi maymunlar (135 tür)
Üst aile Hominoidea: insansılar
Aile Hylobatidae: Gibongiller (küçük insansılar) (17 tür)
Aile Hominidae: insanlar dahil olmak üzere büyük insansılar (7 tür)

 Wikimedia Commons'ta maymun ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
"The Impossible Housing and Handling Conditions of Monkeys in Research Laboratories"24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Viktor Reinhardt, International Primate Protection League, August 2001
The Problem with Pet Monkeys: Reasons Monkeys Do Not Make Good Pets12 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an article by veterinarian Lianne McLeod on About.com
Helping Hands: Monkey helpers for the disabled15 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a U.S. national non-profit organization based in Boston Massachusetts that places specially trained capuchin monkeys with people who are paralyzed or who live with other severe mobility impairments

Mera, otlak, meyilli, engebeli ve taban suyunun derinde olduğu yem bitkilerinin bulunduğu alanlara ve hayvancılık amacı ile kullanılan alanlara verilen addır. Çayırlara göre daha kısa boylu, seyrek otların bulunduğu meralar kaba yem alanlarıdır.
Bu topraklar hayvancılık amacıyla kullanılmaktadır. Hayvanların beslenmesinde kullanılan bu alanların erozyon üzerinde etkileri bulunmaktadır.
Engebe sebebiyle yağış sularının bir kısmı sızarak veya yüzey akışı ile kaybolmaktadır. Buraların toprakları sığ, kumlu veya çakıllı, su tutma kapasitesi düşük ve yağışlı dönem haricinde kurudur. Genellikle su, bitkiler için yeterli değildir, bitki örtüleri seyrek ve kısa boyludur, dolayısıyla açık vejetasyona sahiptirler.

Otlatma açısından değerli bitkilerin azalması, yerini değersiz bitkilerin işgal etmesine vejetasyon bozulması veya mera bozulması denilir. Bozulmanın başlıca sebepleri şunlardır:
1.Erken otlatma, 2.Aşırı otlatma, 3.Kontrolsüz otlatma, 4.Kuraklık, 5.Yabancı ot işgali, 6.Yakma

Erken otlatma, otlatma erişkinliğine gelmeyen bitkilerin otlatılmasıdır. Bu durumda bitkiler yedek besinlerini harcadıklarından, yıl içinde cılız kalırlar.
Aşırı otlatma, meranın bir dönemde ürettiği otun %60'tan fazlasının otlatılması durumudur. Büyümeleri için yeterli yaprak üretemeyen bitkiler zayıf kalır. Uç sıcaklık değerlerine ve kuraklığa karşı dayanıksız duruma düşer.
Kontrolsüz otlatma, meradan yararlanma hakkı olan köylünün meraya ıslah, bakım ve koruma yapma zorunluluğu olmaması sonucu ortaya çıkar.
Kuraklık, aşırı ve erken otlatılıp zaten zayıflamış olan meraya son darbe olur.
Yabancı ot işgali, hayvanların yemediği otlardır. Yenilmediği için her yıl tohum verip, üreyerek yayılırlar. Mera çeşitli nedenler ile zayıf düştüğünde istilanın boyutu büyür, mera kullanılamaz hale gelir.
Yakma, merayı işgal eden yabancı ve zararlı bitkilere ve hastalıklara karşı uygulanan iyi bir ıslah yöntemidir. Türkiye'de uygulaması yoktur. Türkiye meraları, orman yangını veya anız yangını sıçraması ile istemeden yakılabilmektedir.

Meranın bitki kalitesinin düşmesi yararlanan hayvanların beslenmelerine olumsuz etki yapmaktadır. Bu nedenler meraların orijinal yapılarının korunması oldukça önemlidir. Meraların bozulmasının bir sebebi uzun süre tek tip hayvan otlatılmasıdır. Aynı tür hayvanlar sürekli belli bitkileri tercih etmesi, bir kısmını da yememesi meranın yapısını bozmaktadır. Fazla tüketilen bitkilerin varlığı gerilerken, tercih edilmeyen zararlı veya istilacı bitkiler merayı işgal etmektedir. Bozulan meraların ıslahında kullanılan başlıca yöntemler; havalandırma, gübreleme, herbisit uygulama, yakma, drenaj, sulama ve otlatma sisteminin düzenlenmesidir.
Keçilerin ormanlara zarar verdiği düşüncesiyle sayılarının azaltılması da meralardaki bazı zararlı bitkilerin yayılmasına neden olmuştur. Köygöçüren, sarı peygamber çiçeği, yabani gül, katırtırnağı, kuzukulağı, yabani böğürtlen keçilerin tercih ettiği türler iken, keçilerin azalması ile meraları işgal etmeye başlamıştır. Keçilerin sığırlar ile birlikte sürekli olarak merada bulundurulması yabancı/zararlı/istilacı türlerin baskılanması için faydalıdır.

Mera Yönetimi ve Verimlilik Meraların sürdürülebilir kullanımı için otlatma planlaması büyük önem taşır. Mera yönetiminde parsel geometrisi otlatma verimliliğini etkileyen önemli bir faktördür; yapılan araştırmalar, ince ve uzun şeritler halindeki mera parsellerinin, kare formundaki parsellere kıyasla daha fazla mükerrer otlatmaya (aynı alanın tekrar tekrar çiğnenmesi ve otlatılması) maruz kaldığını göstermektedir. Bu nedenle mera ıslah ve planlama çalışmalarında parsel şekillerine dikkat edilmelidir.

Meralar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunlar, devletin yönetimi altındadır. Mera, yaylak ve kışlakla kamu malı niteliğindeki alanlardır. Bunlar Osmanlı hukukundaki metruk arazinin bir türüdür.
Mera, yaylak ve kışlakların ada ve parsel numarası bulunmaktadır. Ancak bunlar tapu siciline kaydedilmezler. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 16. maddesine göre mera, yaylak, kışlak, otlak, harman ve panayır yerleri gibi paralı veya parasız kamunun yararlanmasına tahsis edildiği veya kamunun kadimden beri yararlandığı belgelerle veya bilirkişi veya tanık beyanı ile ispat edilen orta malı taşınmaz mallar sınırlandırılır, parsel numarası verilerek yüzölçümü hesaplanır ve bu gibi taşınmaz mallar özel siciline yazılır.

Bu yerler tapu siciline de tescil edilmezler. 4342 sayılı Kanun'un 4. maddesine göre mera, yaylak ve kışlakların kullanma hakkı bir veya birden çok köy veya belediyeye aittir. Evvelce çeşitli kanunlar uyarınca yapılmış olan tahsislere ve teessüs etmiş teamüllere göre; mera, yaylak ve kışlakların köy veya belediye halkı tarafından kullanılmasına devam olunur. Yani mera arazisinin yönetimi devlete ait olmakla birlikte kullanma hakkı bir veya birden çok köy veya belediyeye aittir.

 Oluşum şekline göre meralar:

Doğal meralar: İklim, toprak ve beşeri şartlardan dolayı orman oluşamayan alanlardır. Doğal şartlara bağlı olarak oluşmuşlardır.
Yapay meralar: İnsan müdahalesi ile oluşan meralardır. Toprak işlenir, bölge şartlarına uygun mera bitkileri tohumlarının karışımı ekilir. Gerektiğinde sulama ve gübreleme yapılır. Hayvan otlatarak veya otu biçilerek yararlanılır.
Bulunduğu yere göre meralar

Taban mera: Yeraltı suyu yüksek, düzlük alanlardır. Otlar sık ama kısa boyludur.
Dağ merası: Dağ yamacı veya tepelerde oluşan meralardır. Eğimli arazilerdeki kısa boylu seyrek bitkiler bulunur. Koyun ve keçi otlatmaya uygundur.
Alpin meralar: Yüksek dağların üzerinde oluşmuştur. Vejetasyon süresi ve otlatma süresi kısıtlıdır. Koyun otlatmaya uygun bu mera türüne yaylalar örnektir.
Anız merası: Hasattan sonra hayvanlar tarlada kalan kuru sap, yapraklar ve tahıl artıkları yerler. Mera benzeri otlatılan bu alanlar anız merası denilir. Hayvanlar tahıl anızı bulunan bir hektarlık araziden 200–250 kg kuru yemden yararlanabilir.
Nadas merası: Nadas tarlaları ekilmediği zaman içinde çıkan yabani otlar hayvanlara otlatılır. Normalde çiftçinin toprağın nem ve besin ögelerinin azalmaması için bu otlarla savaşıp yok etmesi gerekmektedir. Bu işlemler yapılamadığından, özellikle diğer otlakların kuruduğu yaz mevsiminde nadas tarlaları otları hayvanlar için beğenilerek tüketilir.
Yararlanan hayvan cinsine göre meralar

Koyun meraları: Yağışların az, hafif engebeli, az meyilli bu araziler koyun otlatmada kullanılır. Türkiye'nin İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu meraları örnektir.
Sığır meraları: Koyun meralarına göre daha sık ve uzun otlar bulunan meralardır, genellikle sığırlar otlatılır. Yılın bir bölümü nemli olan alanlarda, örneğin Doğu Anadolu'da bu meralar yaygındır.
Mülkiyet Durumuna Göre Meralar
Türk hukukunda meralar mülkiyet durumuna göre, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki meralar ve özel mülkiyette bulunan meralar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

devletin hüküm ve tasarrufu altındaki meralar: Türkiye'de bulunan meraların büyük bir kısmı bu statüdedir. 4342 sayılı Mera Kanunu 26 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nun 4. maddesine göre meralar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. yani bunlar, devletin yönetimi altındadır. Mera, yaylak ve kışlaklar; özel mülkiyete geçirilemez, amacı dışında kullanılamaz, zaman aşımı uygulanamaz, sınırları daraltılamaz.
özel mülkiyette bulunan meralar: Bunlar gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan meralardır.

Metal (Latince: metallum, Yunanca: μέταλλον metallon), yüksek elektrik ve ısı iletkenliği, kendine özgü parlaklığı olan, şekillendirmeye yatkın, katyon oluşturma eğilimi yüksek, oksijenle birleşerek çoğunlukla bazik oksitler veren elementlerdir.
Metaller, kendi aralarında soy metaller (altın, gümüş, platin gibi) ve soy olmayan metaller (demir, çinko, alüminyum gibi) şeklinde sınıflandırılabilir. Yarı metaller, iyi metal özelliği göstermez. Bu elementler hem metal, hem de ametal özelliği gösterir. Silisyum, bor, antimon, arsenik gibi elementler yarı metaldir.
Doğada ametaller daha çok bulunsa da periyodik tablodaki elementlerin çoğu metaldir.

Demir
Alüminyum
Bakır
Çinko
Magnezyum
Nikel
Volfram
Cıva

Tel ve levha hâline getirilebilirler.
Cıva dışındaki tüm metaller oda sıcaklığında katıdır.
Işığı yansıtma özellikleri vardır.
Isı ve elektriği iletirler.
Nispeten yoğunlukları fazladır.
Vurulduklarında metal tınılı ses çıkarırlar.
Gri ve kırmızı renk tonlarındadırlar.
Yüksek mukavemet değerlerine sahiptirler.
Kısa mesafeli düzenli atom dizilişine sahiptirler. Buna kristal yapı denilmektedir.
Yüzeyleri Parlaktır.
Erime ve kaynama noktaları yüksektir

Bakır yumuşak bir metal olmasının yanı sıra iyi de bir iletkendir. Bu sebepten dolayı bakır, elektrik kablolarında kullanılmaktadır.
Altın ve gümüş, işlenebilir, iletken ve inaktif metallerdir. Bu nedenle bu iki metal mücevher olarak kullanılmaktadır. Altın kimi zamanlarda elektrik kablolarında kullanılmaktadır.
Demir ve çeliğin her ikisi de serttir. Bu nedenle bu metaller yapılarda kullanılmaktadır. Ancak demir paslanabildiği için paslanmaz çelik formülleri üretilmiştir.
Alüminyum yumuşak ve ısı iletkeni bir metaldir. Bu nedenle bu metal folyo ve tencerelerde kullanılmaktadır. Ayrıca uçak gövdelerinde hafif olmasından dolayı tercih edilmektedir.

Meyan (Glycyrrhiza glabra), yaklaşık 120–150 cm'e kadar boylanabilen, Baklagiller ailesinden çok yıllık bir çalımsı bitkidir. Anavatanı Rusya ve Çin'dir.
Küçük, mavimsi, mor çiçekleri 0,8–1,2 cm boyundadır. 7–15 santimetre boyunda yaprakları ve toprağın altında boyu 1 metreye ulaşan bir kök yapısı vardır. Akdeniz ülkelerinde, güneydoğu Avrupa'da ve Asya'nın bazı kesimlerinde yetişir.

İsmi meyan olan diğer bitkilerden ayırmak için Glycyrrhiza cinsinden olanlara tatlı meyan adı da verilir. Acı meyan adı Sophora cinsinden bitkiler için kullanılır. Aynı adın lokal şiveli biçimi olan acı piyan ismi ise sarı meyan (Thermopsis turcica) için kullanılmaktadır.
Türkiye'de yöreye göre, yöre ağzından kaynaklanan isim değişkenliği gösterir. (Mayan, Biyam, Boyam) Adana'da aşlama olarak adlandırılır.

Meyan kökü, 9-17 yaprakçıklı, yaklaşık 7-15 santimetre (3-6 in) uzunluğunda ince uzun yapraklı, 1 metre (40 in)'e yüksekliğe ulaşan, çok yıllık otsu bir bitkidir. Çiçekler, 8-12 milimetre (5⁄16-1⁄2 in) uzunluğunda, mordan soluk beyazımsı maviye kadar değişen renklerde ve gevşek salkımlıdır. Meyve, birkaç tohumlu, 20-30 milimetre (3⁄4-1+1⁄8 in) uzunluğunda dikdörtgen bir kabuk’tur. Kökleri dal biçimlidir (stolonifer).

Meyan kökü kokusu, toplam uçucuların %3'üne kadar anetol içeren bileşiklerin karmaşık ve değişken bileşiminden gelir. Meyan kökündeki tatlılığın çoğu, şeker'den 30-50 kat daha tatlı olan glisirizin'den gelir. Tatlılık şekerden farklıdır, daha az anlık, ekşi ve daha uzun sürer.
Meyan kökü köklerinde bulunan izoflavan glabren ve izoflavan glabridin fitoöstrojenlerdir.

Meyan kökü, en iyi şekilde tam güneşli derin vadilerde iyi drene edilmiş topraklarda yetişir. Ekimden iki ila üç yıl sonra sonbaharda hasat edilir. Meyan kökü üreten ülkeler arasında Hindistan, İran, İtalya, Afganistan, Çin, Pakistan (Urduca'da mulethi), Irak, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan ve Türkiye vardır. Hindistan'da Maharashtra bölgesinde meyan köküne jyeshthamadh (Marathice: ज्येष्ठमध) denilir.
2019'da dünya meyan kökü ekstresi pazarı US$191 milyon A.B.D. Doları idi. En büyük ihracatçıların başında Fransa, Özbekistan, Çin ve İran geliyordu ve her birinin pazar payı toplamın yaklaşık 10– %14'ü kadardı.
Dünyada şirket olarak en büyük üreticisi meyan kökü üretiminin %70'ini gerçekleştiren M&F Worldwide'dır ve üretiminin %73'ünü tütün ürünlerine tat ve aroma kazandırmak isteyen ABD orijinli sigara firmalarına satmakta olduğunu açıklamıştır.

Bitkinin kökü "meyan kökü" olarak bilinir ve tıpta kullanımı yaygındır. Kök, lezzetlidir, ekstrakte edilmek suretiyle kola, meyan kökü şekeri ve Meyan şerbeti yapımında kullanılır.
Meyan bitkisinin kökleri ve yeraltındaki gövdesi (rizom) baharat olarak kullanılır. Tatlı, sert ve tuzlu bir tada ve hoş bir kokuya sahiptir.
Köklerin suyla kaynatılıp, suyun buharlaştırılmasıyla elde edilen balına çubuk şekli verilir. Bu bal, tatlı, pasta, şekerleme ve çikolata yapımında kullanılır.
"Meyankökü"nü Kuzey Avrupalılar tatlılarda, Çinliler ise daha çok yemeklerde çeşni olarak kullanırlar.
Kolalı içeceklere tat vermek için de katılır.

 
Türkiye’nin güney illeri ve çevresinde meyan kökü demlenerek şerbet olarak tüketilir. Meyan şerbeti yaz aylarının değişmez içeceğidir.
Mide ve bağırsak hastalıklarına iyi geldiğine inanılır.

Meyankökü, tütün için tatlandırıcı bir madde olarak, Amerikan harmanı sigaralar, nemli enfiye, çiğneme tütünü ve pipo tütün’lerinin imalatında tat arttırıcı ve nemlendirici maddeler olarak kullanılır. Meyan kökü, tütün ürünlerine doğal bir tatlılık ve tütün endüstrisinde kullanılan doğal ve taklit tatlandırıcı bileşenlerle kolayca karışan ayırt edici bir tat sağlar. Meyan kökü sigara sarma kağıtlarına da eklenebilir. 2009 itibarıyla, ABD Gıda ve İlaç İdaresi, sigaralardan mentol dışında herhangi bir "niteleyici tatların" kullanılmasını yasakladı, ancak diğer üretilmiş tütün ürünlerini yasaklamadı.

Meyan kökü aroması, çok çeşitli şekerler veya şekerlemeler ‘in içinde bulunur. Bu şekerlemelerin çoğunda tat anason yağı ile güçlendirilmiştir. Bu nedenle gerçek meyan kökü içeriği çok azdır. Meyan kökü şekerlemeleri öncelikle Avrupa'daki tüketiciler tarafından satın alınır ancak Avustralya ve Yeni Zelanda gibi diğer ülkelerde de sevilir.
Hollanda'da meyankökü şekerlemesi ("damla") en popüler tatlı biçimlerinden biridir. Birçok şekilde satılır. Nane, mentol, anason veya Akdeniz defnesi ile karıştırmak için oldukça popülerdir. Amonyum klorür (Fince: salmiak) ile karıştırmak da Finlandiya'da olduğu gibi popülerdir. Hollanda'da salmiak meyan kökünün popüler bir örneği Felemenkçe: zoute drop ('tuzlu meyankökü') olarak bilinir ancak çok az tuz (sodyum klorür) içerir. Sert, tuzlu tatlılar, meyankökü aromalı alkollerin olduğu özellikle Danimarka ve Finlandiya gibi İskandinav ülkeleri'nde de popülerdir.
Kurutulmuş meyan kökü çubukları, son yıllarda popülariteleri azalmış olsa da, bir zamanlar İngiltere'de olduğu gibi, Hollanda'da da kendi başlarına geleneksel bir şekerlemedir. Şeker olarak çiğnemek için Felemenkçe: zoethout ('tatlı ağaç') çubukları olarak satılırdı. Çiğneyerek ve emildiğinde yoğun bir tatlı tadı verir. Tatlılık, dişlere zarar vermeden sükrozdan 30 ila 50 kat daha güçlüdür. 1970'lerden beri, Felemenkçe: zoethout daha nadir bulunur oldu ve yerini tüketmesi daha kolay olan 'damla' dahil çeşitli şekerler aldı.

İngiltere Yorkshire'deki Pontefract, şekerle karıştırılan meyan kökünün çağdaş şekilde tatlı olarak kullanılmaya başlandığı yerdir. Pontefrakt keki ilk olarak orada yapıldı.
Cumbria, Durham ilçesi, Yorkshire ve Lancashire'da halk arasında 'İspanyol' olarak bilinir. Çünkü İspanyol rahipler Thirsk yakınlarındaki Rievaulx Manastırı'nda meyan kökü yetiştirdiler.
İtalya, İspanya ve Fransa'da meyan kökü doğal haliyle sevilir. Bitkinin kökü çıkarılır, yıkanır, kurutulur ve ağız ferahlatıcı olarak çiğnenir.
İtalya genelinde şekersiz meyankökü, yalnızca %100 saf meyan kökü özünden yapılan küçük siyah parçalar halinde tüketilir. Calabria'da saf meyan kökü özünden popüler bir likör yapılır ve Reggio Emilia'da acqua d'orcio adıyla ünlü bir meşrubat yapılır. 
Meyan kökü Suriye, Mısır ve Türkiye'de Gaziantep ve Diyarbakır'da içecek olarak dükkanlarda ve sokak satıcılarında satılır.

Glisirizin'in özellikleri, hepatit C veya topikal sedef hastalığı tedavisi gibi ön araştırma aşamasındadır.

Geleneksel Çin tıbbı’nda, ilgili bir tür olan Glycyrrhiza uralensis  (genellikle "meyan kökü" olarak çevrilir) gancao (Çince: 甘草; lit. 'tatlı ot') olarak bilinir ve formüldeki bileşenleri "uyumlaştırdığına" inanılır. Herhangi bir tıbbi amaç için güvenli veya etkili olduğunu gösteren yeterli ve kaliteli klinik araştırma olmamasına rağmen meyan kökü Ayurveda'da çeşitli hastalıkları tedavi edebileceği inancıyla kullanılmaktadır.
Avrupa Tıp Ajansı, bitkisel ilaçlar listesine meyankökü ekledi.

Meyan kökünün başlıca doz sınırlayıcı zehirleri, aktif bileşenleri olan glisirizin ve enoksolonun kortizol bozunmasına önleme etkisi nedeniyle doğası gereği kortikosteroid'dir. Meyan kökü, ödem, hipokalemi, kilo alımı veya kaybı ve yüksek tansiyon yapabilir.
Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi meyan kökü ve glisirizin dahil türevlerini içeren gıdaların aşırı tüketilmediği takdirde güvenli olduğuna inanmaktadır.
Diğer yargı bölgeleri günde 100 ila 200 mg'dan (1,5 ila 3,1 gr)'dan fazla glisirizin, yaklaşık 70 ila 150 g (2+1⁄2 ila 5+1⁄4 oz)'dan daha fazla meyan kökü şekerlemesi eşdeğerinin fazlasını önermez. Meyan kökü hamilelikte yenmemeli ve kullanılmamalıdır.

Uçucu yağ'lar Aspergillus flavus büyümesini engeller.

Meyan kökü, glisirizik asit (GZA) içeren Glycyrrhiza glabra bitkisinden elde edilen bir özdür. GZA molekülleri bir glisiretinik asit molekülünden ve iki glukuronik asit molekülünden oluşur.
Bitkinin kökünden elde edilen özler meyan kökü, tatlı kök ve glisiriza özü olarak adlandırılabilir. G. glabra Avrupa ve Batı Asya'da yetişir. Ağızdan alındığında, glisiretinik asit ürünü insan idrarında bulunurken GZA bulunmaz. Bu, glisiretik asidin insanların bağırsaklarında emildiğini ve metabolize edildiğini gösterir. GZA bağırsaklarda bakteriler tarafından glisiretik aside hidrolize edilir.
Binlerce yıldır G. glabra, hazımsızlık ve mide iltihabı dahil olmak üzere tıbbi amaçlar için kullanılır. G. glabra ayrıca öksürüğü kesmede, ülser tedavisinde ve müshil olarak da kullanılır. GZA tuzları birçok üründe tatlandırıcı ve aroma verici olarak da kullanılır. Meyan kökünün kabaca %90 kullanımı tütün endüstrisinde kullanılır. Geri kalan kullanımı %5 olacak şekilde gıda ve eczacılık ürünleri arasında eşit olarak paylaştırılır.
Meyan kökü özü genellikle birçok tatlı ve şekerlemelerde, bazı ilaçlarda ve kök birası gibi içeceklerde de bulunur. Ayrıca sakız, enfiye gibi tütün ürünleri ve diş macununda da kullanılabilir.
Bol miktarda meyan kökü alımının zehirleyici etkileri olabilir. Vücut sodyum tutup potasyumu kaybederek biyokimyasal ve hormonal faaliyetleri değiştirdiğinde hipermineralokortikosteroid sendromu oluşabilir. Bu faaliyetlerden bazıları, homoeostazdaki değişimlerini telafi etmek için daha alçak aldosteron seviyesi, renin-anjiyotensin sisteminin azalması ve atriyal natriüretik hormon seviyelerinin yükselmesidir.
Diğer bazı zehirlenme belirtileri, elektrolit dengesizliği, ödem, artmış kan basıncı, kilo alımı, kalp problemleri ve halsizliktir. Belirtiler zehirlenme şiddetine bağlıdır. Yorgunluk, nefes darlığı, böbrek yetmezliği ve felç diğer bazı şikayetlerdir. 2020'de doktorlar aşırı derecede düşük potasyum seviyeleri nedeniyle kalp durmasından ölen bir adam vakası bildirdi. Ölen kişi daha önce üç haftadır günde bir torba siyah meyan kökü yiyordu.
Meyan kökü zehirlenmesinin çoğu olumsuz etkisi, GZA'nın mineralokortikoid etkilerine bağlanır. Meyan kökü dozuna ve alımına bağlı olarak ciddi sorunlar ve hatta hastaneye yatışlar ortaya çıkarsbilir. Önceden kalp veya böbrek sorunları olan kişiler GZA ve meyan kökü zehirlenmesine karşı daha duyarlı olabilir.
Zehirlenmeyi önlemek için tüketilen meyan kökü miktarını izlemek öne

Bir mikroorganizma (Yunanca mikrós; "küçük" ve ὀργανισμός, organismós; canlı "organizma"'dan gelmektedir.) veya mikrop (genellikle çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük anlamında) mikroskobik bir organizmadır. Mikroorganizmaları inceleyen, Anton van Leeuwenhoek'un kendi tasarımı olan bir mikroskop kullanarak 1675'te mikroorganizmaları keşfetmesi ile başlayan bilim dalına mikrobiyoloji denir.
Mikroorganizmalar çok çeşitlidir. Bu tanımlama bakterileri, mantarları, arkeaları, protistleri, mikroskobik bitkileri (yeşil algler denen); ve plankton, planarya ve Amoeba gibi mikro hayvanları da içine almaktadır. Bazıları virüsleri mikroorganizmaların içine dahil etse de bu tasnif, virüsler canlı olmadıklarından kabul edilmektedir. Mikroorganizmaların büyük kısmı tek hücreli olsa da hepsi için genellenemez, çünkü bazı çok hücreli organizmalar mikroskobik olurken bazı tek hücreli protistler ve bakteriler, Thiomargarita namibiensis gibi makroskobiktir (çıplak gözle görülebilmektedir). Mikroorganizmalar, biyosferin akar su olan her yerinde, aynı zamanda okyanus tabanındaki sıcak su kaynaklarında, atmosferin üst tabakalarında ve yer kabuğunun iç kısımlarındaki kayaların derinliklerinde yaşamaktadır. Mikroorganizmalar, saprotrof olarak iş gördükleri için ekosistemlerin besin çemberinde çok önemlidirler. Bazı mikroorganizmalar azot tutabildiklerinden azot döngüsünün en değerli parçalarıdır ve son çalışmalar, havadaki mikroorganizmaların yağış ve havanın oluşumunda etkili olabileceğini göstermektedir.
Mikroplardan aynı zamanda biyoteknoloji ile hem geleneksel besin ve yiyecek hazırlama yöntemlerinde, hem de genetik mühendisliğine dayalı modern teknolojilerde yararlanılmaktadır. Ancak patojenik mikroorganizmalar zararlıdır çünkü onlar milyonlarca insan, hayvan ve bitkinin ölümüne neden olacak şekilde diğer organizmalara girerek içlerinde çoğalırlar.

Tek hücreli mikroorganizmalar, yeryüzünde yaklaşık olarak 3-4 milyar yıl önce oluşmuş ilk canlı biçimleridir. Daha sonraki evrim süreci yavaştı ve yaklaşık olarak 3 milyar yıl boyunca Kambriyen öncesi devirde tüm canlılar mikroskobikti. Yani, dünya tarihinin büyük bir kısmında tek canlı biçimi mikroorganizmalardı.  Trias döneminden beri mikroorganizmaların morfolojilerinin çok az değiştiğini gösterecek şekilde 220 milyon yıllık bir kehribarın içinde bakteri, algler ve mantarlar bulunmuştur.
Birçok mikroorganizma, hızlıca yenilenebilir ve bakteriler gibi mikroplar da çok farklı türler arasında konjugasyon,Transformasyon ve Transdüksiyon ile serbestçe gen transferi yapabilir.
Yüksek bir mutasyon oranı ve gen çeşitlemesinin birçok başka yoluyla bitiştirilmiş olan bu yatay gen transferi, mikroorganizmaların hızla, yeni ortamlarda yaşayabilmelerine ve ortam baskılarına karşı direnmelerine (doğal seçilim yoluyla) evrim ile olanak sağlamaktadır. Bu hızlı evrim tıp açısından önemlidir, çünkü bu özellik mikroorganizmalarda antibiyotik direnci ve modern antibiyotiklere karşı direnç geliştiren patojenik bakteriler geliştirmektedir.

17. yüzyılda keşfedilmeden çok yüzyıllar öncesinde mikroorganizmaların var olabilme olasılığı insanlar tarafından tartışılmıştı. Mikroorganizmalar hakkında ilk fikirler Romalı akademisyen Marcus Terentius Varro'nun MÖ 1. yüzyılda yayınlanan ve içinde, çiftliklerin bataklık yanında kurulmaması ikazı barındıran Tarım Üzerine adlı kitabında yer almaktadır: 

…ve çünkü gözle görülemeyen, havada yüzen ve ağız ve burun yoluyla vücuda giren ve ciddi hastalıklara yol açan çok hızlı hareket eden tehlikeli yaratıklar vardır.
Bu ifade, eski zamanlarda insanların, hastalıkların gözle görülemeyen canlılar tarafından bulaştırılabilme olasılığının farkında olduklarını göstermektedir.
İbn-i Sina, El-Kanun fi't-Tıb (1020) isimli eserinde vücut salgılarının enfekte olmadan önce vücut dışından kirli organizmalar tarafından kirletildiğini ifade etmiştir. Aynı zamanda tüberküloz ve diğer hastalıkların bulaşıcı olabileceğini savundu, bunların enfeksiyöz hastalık olduğunu söyledi ve yayılmalarını engellemek için karantina uygulattı.
Büyük Veba Salgını14. yüzyıl'da Endülüs'e ulaşınca Ibn Khatima, bulaşıcı hastalıkların insan vücuduna giren küçük canlılar tarafından yayıldığını yazdı. Daha sonra 1546'da, Girolamo Fracastoro salgın hastalıkların, enfeksiyonu doğrudan veya dolaylı temas veya bazen çok uzun mesafelerde temas olmaksızın ileten taşınabilir tohum benzeri yapılar ile meydana getirildiğini ileri sürdü.
Mikroorganizmaların varlığına dair tüm bu erken döneme ait iddialar doğal olarak tartışmaya açıktı ve veriye veya bilimsel araştırmaya dayanmıyordu. Mikroorganizmaların varlığı kanıtlanamamış, gözlemlenememiş ve 17.yüzyılın sonuna kadar doğru ve açık bir biçimde tanımlanamamıştı. Bunun nedeni şuydu tüm bu erken dönem iddialarını kanıtlamak için gerekeli olan mikrobiyoloji ve bakteriyoloji için en önemli aracından yoksundular: Mikroskop.

Anton van Leeuwenhoek kendi tasarımı olan bir mikroskop kullanarak -ki bu onu aynı zamanda ilk mikrobiyolog yapmıştır- gözlemleyen ilk kişidir. Bunu yaparak  Leeuwenhoek biyolojiye en önemli katkılardan birini yapmış ve mikrobiyoloji ve bakteriyoloji sahalarını açmıştır. (Bu arada, Robert Hooke canlı organizmaları gözlemlemek için mikroskobu ilk kullanan kişidir; 1665 tarihli Micrographia isimli kitabı bitki hücreleri tanımlamalarını içermektedir.)
Leeuwenhoek'un 1675'te mikroorganizmaları keşfinden önce, üzümlerin nasıl şarap olduğu, sütün nasıl peynir olduğu ve besinlerin neden çürüdüğü bir gizemdi. Leeuwenhoek, bu süreçler ve mikroorganizmalar arasındaki ilişkiyi tespit etmedi ancak mikroskobu kullanarak, çıplak gözle görülemeyecek yaşam biçimleri olduğunu kanıtladı. Leeuwenhoek'un keşfi, Lazzaro Spallanzani ve Louis Pasteur'ün gözlemleri ile beraber uzun süredir egemen olan  canlı olmayan maddelerin çürümesi sırasında yaşamın kendiliğinden oluştuğu inancını yıktı.
Lazzaro Spallanzani mikroorganizmaların sadece hava ile teması olan etsuyunda çoğaldığını keşfetti. 
Aynı zamanda etsuyunu kaynatmanın onu mikroplardan temizlediğini de ve mikropları öldürdüğünü de keşfetti. Louis Pasteur, Spallanzani'nin bulgularını kaynatılmış et sularının havayla temasını sağlayarak geliştirdi; bir kısım etsuyunun havayla temasını sağlayan borularda dışarıdan küçük parçaların gelmesini engelleyecek bir filtre vardı ve bir kısım etsuyunun havayla temasını sağlayan borularda ise dışarıdan gelecek parçacıkların temasına engel olacak filtre yoktu. Etsuyunu önceden kaynatarak Pasteur deneyinin başında etsuyu içinde hiç mikroorganizma kalmadığını ortaya koymuştu. Pasteur'ün deneyinde filtre takılı olan etsularında herhangi bir canlı üremedi. Bu şu anlama geliyordu; içinde mikroorganizma üreyen et sularına bu canlılar dışarıdan mesela toz üzerindeki sporlardan geliyordu. Böylece Pasteur spontane jenerasyon denilen kendiliğinden bir anda canlı oluşma fikrini yıktı ve mikrop teorisini ortaya koydu. Ayrıca Abiyogenez teorisi denilen yaşamın cansızlıktan kademeli ve fizik, kimya yasalarına tabi olan oluşumu ile spontane jenerasyon 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. farklı konu alanları olup, Pasteur'un mikrop teorisi spontane jenerasyon fikrini yıkmıştır.
1876'da  Robert Koch mikropların hastalık yapabileceğini ortaya koydu. Bunu şarbon hastalığına yakalanmış sığırların kanında çok miktarda Bacillus anthracisi tespit etmesiyle bulguladı. Koch aynı zamanda hastalık bulaşmış hayvandan aldığı küçük bir miktar kanı sağlıklı hayvana vererek şarbonun sağlıklı hayvanın hastalanmasını sağladığını gösterdi. Aynı zamanda bir besiyerinde bakteri üretebileceğini, bunu sağlıklı bir hayvana verebileceğini ve onun hastalanmasını sağlayabileceğini kanıtladı. Deneylerine dayanarak, bir mikrop ve hastalık arasında mantıksal bir bağ kuran, bugün Koch postülatları olarak bildiğimiz ilişki sürecini geliştirdi Bu postülalar her vaka için geçerli olmasa da bilimsel gelişmenin tarihinde önemli bir yer tutmaktadır ve bugün hala kullanılabilmektedir.

Mikroorganizmalar gezegenimiz üzerindeki yaşamın taksonomisine ait herhangi bir yerde bulunabilir. Çoğu protistleri, bazı mantarları, aynı zamanda bazı mikro hayvanları ve bitkileri da içine alan belli sayıda ökaryotlar mikroskobik iken, bakteri ve arkeaların çoğunluğu mikroskobiktir. Virüsler, mikrobiyolojinin çalışma alanında olmasına rağmen, genellikle cansız sayılır ve dolayısıyla mikroorganizma olarak kabul edilmez.

Prokaryotlar ya da Prokaryota; bakteriler, mavi-yeşil algler, riketsiyalar, aktinomisetler ve mikoplazmaların gruplarının dahil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve membrana bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest halde bulunan mikroorganizmaları kapsayan canlılar üstalemdir.
Halk arasında mikrop diye adlandırılan mikroorganizmalar, hücresel yapılı olanlar ve hücresel yapıda olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Hücresel yapıda olanlar bakteriler, mantarlar, protistlerdir. Hücresel yapıda olmayanlar ise virüsler, viroidler, prionlardır. Canlılar; bilimsel sınıflandırması içinde çok çeşitli grupları içerdiği için, genelgeçer özellikler belirtmek zordur.

Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır; kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin  sadec

Mineral, doğal şekilde oluşan, homojen, belirli kimyasal bileşime sahip inorganik kristalleşmiş katı bir maddedir. Buna göre minerallerin özellikleri şöyledir; doğal olarak oluşur, herhangi bir parçası bütününün özelliklerini taşır, belirli bir kimyasal formülü vardır, katı hâlde olup nadiren sıvıdır ve inorganiktir.
Mineralojinin konusu doğal şekilde oluşan maddeleri ihtiva ettiği için bu bakımdan sınırlandırılmıştır. Teknolojinin ilerlemesiyle laboratuvarlarda sentetik olarak elde edilen kimyasal bileşikler mineral sayılmazlar. Bu yapay bileşikler halindeki katı maddelere doğada tabii halde rastlanmaz. Dolayısıyla da doğal şartlarda oluşturulamazlar. Bu tür katı maddelere "yapay mineraller" adı verilebilir. Yapay mineraller de tabii minerallerde olduğu gibi benzer kristal iç yapılarına sahiptir.
Minerallerin doğada veya deneysel olarak yapılan incelemelerde de gözlendiği gibi, oluşum şartları bunların belirli fizikokimyasal şartlarda (belirli sıcaklık ve basınç altında ve ortamın kimyasal durumu gibi) oluşurlar. Buradan mineralojinin bir amacının da minerallerin oluşturduğu yerkabuğunun kimyasal ve fiziksel yapısının öğrenilmesi, yerkabuğunun tarihinin bilinmesi ve yer altı kaynaklarından yararlanılması olduğunu anlıyoruz.
Mineraller belirli bir kimyasal bileşime sahiptirler. Her mineral ayrı bir kimyasal formül ile ifade edilir. Minerallerin kimyasal formülleri genellikle sabittir. Ancak belirli sınırlar içinde belirli kaidelerle değişebilir. Çok ender olarak saf elementler (altın, gümüş, bakır vs) şeklinde oluşan mineraller, yerkabuğunda meydana gelen doğal fizikokimyasal olayların ürünleridir.
Minerallerin bir diğer özelliği de inorganik oluşudur. Yerkabuğunda bulunan petrol, kömür, fosil ve reçine gibi maddeler mineralojinin kapsamına girmez.
Minerallerin katı olmaları düzenli atomsal iç yapılı olduklarını gösterir. Mineral kristallerinin dış yapıları incelendiğinde düzgün geometrik dış şekilli oldukları görülür. Yine aynı şekilde iç yapılarının da düzgün olduğu görülür. Minerallerin "cıva" gibi sıvı olan tipleri de vardır.
Mineraller homojen yapılıdır. Alınan bir mineral örneğinin her tarafı aynı mineralden ibaret olmalıdır. Ancak her mineralde az veya çok yabancı mineral varlığı bulunur. Yabancı madde oranının çokluğu, mineralin özelliklerini değiştirir. Esasta; gözle görülebilen boyutta homojen olması basit tanımlama için yeterlidir.

Mineralin tanımı aşağıdaki kriterleri içerir:

Doğal bir süreçle oluşur. (Antropojenik bileşenler hariç tutulur)
Oda sıcaklığında kararlı ya da yarı kararlıdır. (25 °C). En basit mantıkla, bu mineralin katı olması gerektiği anlamına gelir. Bu istisnaların en klasik örnekleri, −39 °C'de kristalleşen civa ve sadece 0 °C'de katılaşan buzdur. Çünkü bu iki mineral 1959'dan önce tanımlanmıştır. Bunlar Uluslararası Mineraloji Derneği (IMA) tarafından muaf tutulmuşlardır. Modern ilerlemeler mineralojiyi de içeren kapsamlı sıvı kristal çalışmalarını da içerir.
Kimyasal bir formül tarafından temsil edilir. Mineraller kimyasal bileşenlerdir ve bu bağlamda belli ya da değişken bir formülle tanımlanabilirler. Birçok mineral grupları ve türleri, katı çözümlerden oluşmaktadır: saf maddeler, kimyasal karışma ya da pislenme sebebiyle genellikle bulunmaz. Örneğin, olivin formülü katı bir, iki minal türü olan değişken bir formülle (Mg, Fe)2SiO4, tanımlanmıştır. (Belirli bir kimyasal formülle tanımlanan magnezyum zengin forsteritik olivin ve demir zengin fayalit)
Düzenli atomik bir diziliştedir. Bu genelde kristalleşme anlamına gelir; ancak kristaller aynı zamanda periodiktir. Bu yüzden daha geniş kriterler kullanılır. Düzenli atomik diziliş, çeşit çeşit makroskopik fiziksel özellikler ortaya çıkartır. Örneğin, kristal hal, sertlik ve yarılma.
Genellikle abiyojeniktir (yaşayan organizmaların hareketlerinin sonucu olmayan). Biyojenik maddeler özellikle UMO tarafından hariç tutulmuştur. "Biyojenik maddeler, jeolojik bir bileşen olmaksızın tamamen biyolojik süreçlerle üretilen kimyasal bileşiklerdir (örneğin, idrar taşları, bitki dokularındaki oksalat kristalleri, deniz yumuşakçalarının kabukları, vb.).) ve mineral olarak kabul edilmez. Bununla birlikte, bileşiğin oluşumunda jeolojik süreçler yer aldıysa, ürün bir mineral olarak kabul edilebilir."
İlk üç genel özellik son ikiliden daha az tartışılmaktadır.

Mineral sınıflandırma şemaları ve tanımları mineral bilimindeki son gelişmelere uymak için evrilmektedir. Son değişiklikler hem Dana hem Stunz sınıflandırma şemalarında organik bir sınıfın eklenmesini içermektedir.
Organik sınıf, hidrokarbonlu nadir mineral grubunu içerir. IMA Yeni Mineraller Komisyonu ve "Mineral İsimler" 2009'da hiyerarşik bir şema kabul etmiştir. Yedi komisyon ve bu konuda çalışan dört grup yayımlanmış isimleriyle resmi şekilde listelemek üzere kurulmuştur. Bu yeni kurallara göre, " mineral türleri, kimya, kristal yapısı, oluşumu, birlikteliği, genetik tarihi veya kaynağı temel alınarak farklı şekillerde gruplandırılabilirler. Örneğin, amacına dayanarak sınıflandırma yapılabilir."
Ernest Nickel'in (1995) biyojenik maddelerin dışlanması evrensel olarak uygulanmamıştır. Örneğin Lowenstam (1981), "organizmaların, bazıları biyosferde inorganik olarak oluşturulamayan çeşitli bir mineral dizisi oluşturabildiğini belirtti."ayrım, bir sınıflandırma meselesidir ve minerallerin bileşenleri ile daha az ilgilidir. Skinner (2005) tüm katıları potansiyel mineraller olarak görür ve mineral krallığında, organizmaların metabolik aktiviteleri tarafından yaratılan biyomateryalleri içerir. Skinner, bir mineral olarak "biyojeokimyasal süreçlerle oluşan amorf veya kristalli element veya bileşiği" bir mineral olarak sınıflandırmak için önceki mineral tanımını genişletti.
Yüksek çözünürlüklü genetik ve X-ışını absorpsiyon spektroskopisi son gelişmeler nikel (1995) biyojenik mineral dışlama eskimiş ve Skinner (2005) biyojenik mineral dahil bir zorunluluk yapabilir mikroorganizmalar ve mineraller arasındaki biyojeokimyasal ilişkiler üzerinde bilgi sağlamaktadır. örneğin, IMA tarafından görevlendirilen "çevresel mineraloji ve Jeokimya Çalışma Grubu" hidrosfer, atmosfer ve biyosferdeki minerallerle ilgilenir grubun kapsamı mineral oluşturan mikroorganizmaları içerir, deniz tabanının en az 1600 metre altında ve stratosfere 70 kilometre (muhtemelen mezosfere giren) derinliklerine kadar dünyayı kapsayan neredeyse her kaya, toprak ve parçacık yüzeyinde var olan biyojeokimyasal döngüler milyarlarca yıldır minerallerin oluşumuna katkıda bulunmuştur.
Mikroorganizmalar metalleri çözeltiden çökeltebilir ve cevher yataklarının oluşumuna katkıda bulunur. Ayrıca minerallerin çözünmesini katalize edebilirler.
UMO'nun listelemesinden önce 60'ın üstünde biomineral keşfedilmiş, isimlendirilmiş ve yayımlanmıştı. Bu mineraller, Skinner'ın tanımına göre düzgün mineraller olarak tanımlanmıştır. Bu biomineraller, UMO'nun resmi mineral listesinde geçmemektedir ancak bu mineral temsilcilerin birçoğu Dana'nın sınıflandırma şemasında 78 mineral sınıfı arasında paylaştırılmıştır. Diğer nadir bir mineral sınıfı (öncelikle biolojik kökenli) hem sıvı hem kristal özelliklere sahip sıvı kristal mineralleri da içermektedir. Bugüne kadar 80.000'in üzerinde sıvı kristal bileşeni tanımlanmıştır.
Skinner'ın mineral tanımı, minerallerin kristal halde ya da amorf şekilde olmasını göz önüne alarak incelenmesi üzerinedir.(Sıvı kristaller amorf şekilde olanlara dahildir). Biomineraller ve sıvı mineraller en yayın mineral hali olmasa bile, düzgün mineralin oluşumundaki limiti tanımlamamızda bize yardımcı olur. Nickel'in resmi tanımı bir şeyin mineral olarak tanımlanmasını kristalliğine bağlı olduğunu özellikle belirtmiştir.

Mineraller kayalara eşdeğer değildir. Taş birden fazla mineralin ya da mineraloidin bütünüdür. Kireçtaşı veya kuvarsit gibi bazı kayaçlar, öncelikle kireçtaşı durumunda mineral – kalsit veya aragonit ve ikinci durumda kuvarstan oluşur. Diğer kayalar temel minerallerin göreceli bollukları ile tanımlanabilir; granit kuvars, alkali feldispat ve plajiyoklaz feldispat oranları ile tanımlanır. Diğer bazı taşlar ise oluşturan minerallerden çoğunlukta olan ile tanımlanır. Mesela granit, kuvarslar, alkali feldispat ve plajiyoklasların birleşiminden oluşur. Taşlar aynı zamanda bütünüyle mineral olmayan malzemelerden oluşabilir; örneğin kömür genel olarak organik kökenli karbonun oluşturduğu bir tortuldur.
Taşlarda, bazı mineral grupları ve türleri diğerlerinden daha çoktur. bunlara taş-oluşturan mineraller adı verilir. Bunun en önemli örnekleri kuvarslar, feldispatlar, piroksenler, amfiboleler, kalsitler ve mikalardır. Kalsitler harici bütün bu mineraller silikattır. Toplamda 150 mineral, bolluğu ya da toplanması bağlamında estetik değeri gözetilmeden önemli kabul edilir.
Ticari olarak değerli kabul edilen mineraller endüstriyel kabul edilir. Örneğin muskovit ve beyaz mika pencerelerde dolgu ve yalıtkan maddesi olarak kullanılabilir.
Cevherler, belirli bir elementin tipik olarak metalin yüksek konsantrasyonuna sahip minerallerdir. Örnekleri cinnabar (HgS), cıva cevheri sfalerit (ZnS), çinko cevheri veya kalay cevheri olan kasiterittir (SnO2).
Değerli taşlar süs değeri olan minerallerdir ve güzelliği, dayanıklılığı ve nadirlikleri değersiz taşlardan ayrılırlar. En yaygın değerli taşların yaklaşık 35'ini oluşturan mücevher mineralleri olarak nitelendirilen yaklaşık 20 mineral türü vardır. Mücevher mineralleri genellikle birkaç çeşitte bulunur ve bu nedenle bir mineral birkaç farklı değerli taşı oluşturabilir, örneğin yakut ve safir hem korendon, hem de Al2O3'tür.

Mineraller artan genellik sırasına göre çeşitliliğe, türe, seriye ve gruba göre sınıflandırılır. Temel tanım seviyesi, her biri diğerlerinden benzersiz kimyasal ve fiziksel özelliklerle ayırt edilen mineral türleridir. Örneğin kuvars SiO2 formülü ile ve onu aynı kimyasal formülle (polimorflar olarak adlandırılır) diğer minerallerden ayıran özel bir kristal yapısı ile tanımlanır. İki mineral türü arasında bir bileşim aralığı olduğunda, bir mineral serisi tanımlanır. Örne

Muson iklimi, tropikal iklim özellikleri taşıyan Güney, Güneydoğu ve Doğu Asya'da etkilidir. Görkemli yağmur bulutları, aralıksız yağış ve güçlü rüzgârları başta gelen özelliğidir. En yağışlı iklim tipidir dolayısı ile sık  sık sel felaketi görünür.
Buralarda Yaz mevsimleri ılık ve yağışlı, kışlar kuru ve soğuk geçer. Bu yönüyle savan iklimi ile benzerlik gösterir. Sıcaklık ortalaması bütün yıl 10 °C nin üstündedir. Yıllık sıcaklık farkı daha kuzeyde yer aldığından Savan iklimine göre fazladır.
Yıllık yağış miktarı 1000-1500 milimetre civarındadır ancak kıyı kesimlerde bu yağış miktarı çok daha fazla olabilmektedir. Dünyanın en fazla yağış alan yeri, Hindistan'ın kuzey doğusunda yer alan Assam bölgesindeki Çerapunçi'dir. Yıllık 12000 mm yağış alabilmektedir.
Hindistan'da su ve nehirler kutsal sayılır, her sene Muson mevsiminde nehirlerde törenler yapılır. Ganj Nehri, bu törenlerin merkezini oluşturur.
Bitki örtüsü kışın yaprağını döken geniş yapraklı muson ormanlarıdır. Muson ormanlarının tipik ağacı ise Tik Ağacı'dır.
Muson, yaz ve kış aylarında farklı davranışlar göstermektedir. Hint Yarımadası'nın Asya kıtasını sıkıştırması ile yükselen Himalaya Dağları, Hint Okyanusu'ndan gelen nemli ve göreceli olarak soğuk ya da sıcak olan havanın tüm yağışını aynı periyotlarla Hint anakarası üzerinde bırakmasına yol açmaktadır.
Amerika'nın Las Vegas kentini de kapsayan kesiminde, Asya musonuna göre sakin kalmakla birlikte Amerika kıtasına ait Muson sistemi bulunmaktadır. Yaz Musonları, üç aylık bir dönemde etkili olur. Soğuk olan Hint Okyanusundan anakaraya doğru esen nemli rüzgâr, alçak basınç alanı oluşturarak bol miktarda yağış bırakır.
Kış aylarında ise karadan denize doğru serin ve kuru eser.
Nisan-Eylül ayları arasında Güney Asya'da kara sıcaklığı ortalaması 45 derece iken, denizlerde sıcaklık 25 derece olur. Muson yağmurları şiddetli olabileceğinden, özellikle karaya vurdukları sahil kesimlerinde ciddi sel baskınlarına ve dev dalgalara sebep olurlar.

Nükleer enerji, atomun çekirdeğinden elde edilen bir enerji türüdür. Kütlenin enerjiye dönüşümünü ifade eden, Albert Einstein'a ait olan E=mc² formülü ile ilişkilidir.
Bununla beraber, kütle-enerji denklemi, tepkimenin nasıl oluştuğunu açıklamaz, bunu daha doğru olarak nükleer kuvvetler yapar. Nükleer enerjiyi zorlanmış olarak ortaya çıkarmak ve diğer enerji tiplerine dönüştürmek için nükleer reaktörler kullanılır.
Nükleer enerji, üç nükleer reaksiyondan biri ile oluşur:

Füzyon: Atomik parçacıkların birleşme reaksiyonu.
Fisyon: Atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanması.
Yarılanma: Çekirdeğin parçalanarak daha kararlı hale geçmesi. Doğal (yavaş) fisyon (çekirdek parçalanması) olarak da tanımlanabilir.
Ağır radyoaktif maddelerin, dışarıdan nötron bombardımanına tutularak daha küçük atomlara parçalanması olayına fisyon, hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları meydana getirdiği nükleer tepkimelere ise füzyon tepkimesi denir. Füzyon tepkimeleriyle fisyon tepkimelerinden daha fazla enerji elde edilir. Güneş patlamaları füzyon'a, nükleer santrallerde kullanılan tepkimeler, atom bombası teknolojisi gibi faaliyetler de fisyona örnek olarak gösterilebilir.
Nükleer enerji, 1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından kazara, uranyum maddesinin fotoğraf plakaları ile yan yana durması ve karanlıkta yayılan radyoaktif ışınların fark edilmesi ile keşfedilmiştir.

Bir nükleer santral kurmak için zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç vardır. Uranyumun fisyon tepkimesine girerek bölünmesi sonucunda açığa çok yüksek miktarda enerji çıkar. Bu bölünme için, nötronlar yüksek bir hızla uranyum elementinin çekirdeğine çarpar. Bu çarpışma çekirdeğin kararsız hale geçmesine ve sonrasında büyük bir enerji açığa çıkartan fisyon tepkimesine neden olur.
Gerçekleşen tetikleyici ilk fisyon tepkimesi sonucunda ortama nötronlar yayılır. Bu nötronlar diğer uranyum çekirdeklerine çarparak fisyonu elementin her atom çekirdeğinde gerçekleştirene kadar devam eder. Ortaya çıkan enerji kontrol edilmediği takdirde ölümcül boyutlardadır. Kontrol etmek için reaktörlerde fazla nötronları tutan ve tepkimeye girmesini engelleyen üniteler vardır. Bu sayede kontrollü bir fisyon tepkimesi zinciri sağlanır.

Nükleer santralin iç yapısına baktığımızda, uranyumun fisyon tepkimesine girmesiyle oluşan enerji su buharının çok yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılmasını sağlar. Yüksek sıcaklıktaki bu buhar, elektrik jeneratörüne bağlı olan türbinlere verilir. Türbin kanatçıklarına çarpan yüksek enerjili buhar, bilinen şekilde türbin şaftını çevirir ve jeneratörün elektrik enerjisi üretmesi sağlanır. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir. Türbinden çıkan basınç ve sıcaklığı düşmüş buhar, tekrar kullanılmak üzere yoğunlaştırıcıya gider ve su haline geldikten sonra tekrar bölünme ile açığa çıkan enerji ile ısıtılıp buhar haline getirilir ve döngü devam eder.

Nükleer enerji, günümüzün ve geleceğin en önemli enerji kaynaklarından biri olarak kabul görmektedir. Petrol ve doğalgazın bazı ülkede geniş rezervler halinde bulunması ve bu kaynakların yenilenemez oluşu birçok ülkeyi nükleer araştırmalara ve nükleer enerjiden faydalanmaya yönlendirmiştir. Bugün Dünya üzerinde 400'den fazla nükleer enerji santrali vardır ve bunlar dünyanın toplam elektrik ihtiyacının %15'ini sağlayacak kapasitede çalışmaktadılar. Örneğin Fransa, elektrik ihtiyacının %77'sini nükleer reaktörlerinden sağlamaktadır.
Nükleer enerjiye karşı çıkanlar ise tükenmiş yakıt bertarafı, santral güvenliği ve kaza riski (bkz. nükleer erime) gibi nedenleri öne sürmektedir.
Bugüne kadar çevreye zarar verebilecek ölçüde büyük 4 tane nükleer santral kazası gerçekleştiği bilinmektedir. Bunlardan ilk 2'si alınan önlemlerle çevrelerine herhangi bir zarar vermediği söylenirken, 3. olarak gerçekleşen Çernobil Faciası doğaya ve insanlara çok büyük zararlar verdiği bilinmektedir, 4. Fukuşima Faciası ise Çernobil Faciasını tehlike seviyesi olarak geçtiği belirtilmiştir.
Bu kazalar:
1) 1957 yılında İskoçya'da meydana gelen Windscale kazası; bu kazada reaktörün civarına bir miktar radyasyon yayılmakla beraber ölümle veya akut radyasyon hastalığıyla sonuçlanan bir olay meydana gelmemiştir.
2) 1979 yılında ABD'de meydana gelen Three Mile Island kazası; normal bir işletim arızası, ekipman kaybı ve operatör hatası ile kazaya dönüşmüş, ancak kısmi reaktör kalbi erimesi meydana gelmesine rağmen reaktörü çevreleyen beton koruyucu kabuğun sayesinde çevreye ciddi bir radyasyon sızıntısı olmadığı söylenmiştir.
3) 1986 yılında Ukrayna'da meydana gelen Çernobil reaktör kazasının daha fazla zarara yol açtığı görülmüştür. Kazanın nedenleri; operatörlerin güvenlik mevzuatına aykırı olarak santralde deney yapmaları sonucunda reaktördeki ani güç artışı, reaktörde aşırı basınç oluşumu ve santral tasarımında derinliğine güvenlik prensibine aykırı olarak, reaktörü çevrelemesi gereken bir beton koruyucu kabuğun inşa edilmemiş olması olarak özetlenebilir.
26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer reaktöründe meydana gelen patlama ve sonucunda yayılan radyoaktif madde Ukrayna, Belarus ve Rusya'da yaşayan yaklaşık 336.000 insanın tahliyesine, 56 kişinin ölümüne, 4.000 doğrudan ilişkili kanser vakasına ve 600.000 kişinin sağlığının ciddi şekilde etkilenmesine sebep olmuştur. Nükleer kalıntıların ürettiği radyoaktif bulut patlamadan sonra tüm Avrupa üzerine yayılmış ve Çernobil'den yaklaşık 1100 km uzaklıktaki İsveç Formsmark Nükleer Reaktöründe çalışan 27 kişinin elbiselerinde radyoaktif parçacıklara rastlanmış ve yapılan araştırmada radyoaktif parçacıkların İsveç'ten değil Çernobil'den gelen parçacıklar olduğu tespit edilmiştir.
4) 2011 yılında Japonya'da meydana gelen Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları; Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları 9.0 büyüklüğündeki 11 Mart günü olan 2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında meydana geldi. Honşu adası açıklarında meydana gelen bu deprem, Japonya'da büyük bir tsunamiye yol açtı. Tsunami Japonya'ya çok büyük zarar verdi ve nükleer enerji santrallerinde arızalar meydana getirdi.
Günümüzde dünyanın birçok yerinde nükleer karşıtı gruplar oluşmuştur. Bunlardan en ünlüleri; Yeşiller Partisi, Yeşil Barış (Greenpeace), Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Anti-Nükleer Cephe ve bu konuda öne çıkan bireysel tepkilerdir. Nükleer enerji santralı yapılması istenilen Sinop ve Akkuyu'da ayrıca yerel bazlı nükleer-karşıtı örgütlenmeler de mevcuttur.

Nükleer Enerji Mühendisliği
Nükleer reaktör
İTÜ Nükleer Araştırma Reaktörü, Triga Mark 2

Going Nuclear: A Green Makes the Case 2 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Patrick Moore, Washington Post, 16 Nisan 2006

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 25 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rebecca Harms ile Söyleşi – Üç Ekoloji
Nükleer Enerji Bilgi Platformu 26 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nükleer Enerji Dünyası 19 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oksijen atom numarası 8 olan ve O harfi ile simgelenen kimyasal elementtir. Oksijen ismi Yunanca ὀξύς (oxis - "asit", tam anlamıyla "keskin", asitlerin acı tadı kastedilir) ve -γενής (-genēs) ("üretici", tam anlamıyla "sebep olan şey") köklerinden gelmektedir, çünkü isimlendirildiği zamanlarda tüm asitlerin oksijen içerikli olduğu sanılırdı. Standart şartlar altında, elementin iki atomu bağlanarak çok soluk mavi renkte, kokusuz, tatsız, diatomik yapıdaki, O2 formülüne sahip dioksijen gazını oluşturur.
Oksijen periyodik tablodaki kalkojen grubunun üyesidir ve neredeyse diğer tüm elementlerle kolayca bileşik (başta oksitler olmak üzere) oluşturabilecek, büyük ölçüde reaktif olan bir ametaldir. Oksijen güçlü bir oksidanttır ve tüm elementler içinde ikinci en yüksek elektronegatifliğe sahiptir (sadece florun daha yüksek bir elektro negatifliği vardır). Kütlesel olarak, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en bol bulunan elementtir ve yer kabuğunda en bol bulunan elementtir, bu kısmın kütlesinin neredeyse yarısını oksijen oluşturur . Serbest oksijen, sudan oksijen elde etmek için Güneş ışığını kullanan bazı fotosentetik organizmalar olmadan Dünya üzerinde bulunamayacak derecede fazla reaktiftir. O2 elementi bu organizmalar evrildiğinde, yaklaşık olarak 2,5 milyar yıl önce, atmosferde birikmeye başladı.
Diatomik oksijen gazı hacimsel olarak havanın %20,8'ini oluşturur.
Suyun kütlesinin %88'i oksijendir, bu yüzden canlı organizmaların kütlesinin büyük bir kısmını oksijen oluşturur. Organizmalardaki hem organik (proteinler, yağlar ve karbonhidratlar) hem de inorganik (dış iskelet, dişler ve kemikler) neredeyse tüm ana moleküllerin yapısında oksijen bulunur. Element halindeki oksijeni; siyanobakteriler, Algler, bitkiler üretir ve tüm kompleks yaşam biçimlerindeki canlılar hücresel solunumda kullanır. O2 atmosferde birikmeye başlamadan önce, Dünya üzerinde evrimsel sürecin erken dönemlerinde dominant olan zorunlu anaerob organizmalar için oksijen toksik etki gösterir. Oksijenin başka bir formu (allotrop) olan Ozon (O3), biyosferin morötesi radyasyondan korunmasında atmosferdeki ozon tabakası (ozonosfer) yardımcı olur, ancak yeryüzüne yakın yerlerde hava kirliliğinin yanı sıra çevreyi kirletici özelliği de bulunmaktadır. Daha yüksekte alçak Dünya yörüngesi irtifasında kayda değer miktarda atomik oksijen bulunur ve uzay araçlarında erozyona neden olur.
Oksijen, sıvılaştırılmış havanın ayrımsal damıtılmasıyla, zeolitlerin basınç salınım adsorpsiyonu ile kullanılarak oksijenin havadan ayrılarak yoğunlaştırılmasıyla, suyun elektroliziyle ve diğer yollarla endüstriyel olarak üretilir. Oksijenin kullanım alanları arasında çelik, plastik ve tekstil üretimi, roket yakıtı, oksijen terapisi ve hava taşıtlarında, denizaltılarda, insanlı uzay uçuş programlarında ve dalgıçlıkta yaşam destek üniteleridir.

Oksijen Carl Wilhelm Scheele tarafından 1773 yılında veya daha erken yıllarda Uppsala'da ve Joseph Priestley tarafından 1774 yılında Wiltshire'da keşfedilmiştir. Fakat öncelik genellikle Priestley'e verilir çünkü onun çalışması daha önce yayınlanmıştır. Oksijen ismi, bu elementle yaptığı deneylerle o zamanlar popüler olan korozyon ve yanma ile ilgili phlogiston teorisinin gözden düşmesine sebep olan Antoine Lavoisier tarafından 1777 yılında türetilmiştir.

Standart sıcaklık ve basınçta oksijen çok soluk mavi renkte ve kokusuz bir gazdır. O2 molekülünde iki oksijen atomu birbirlerine üçlü spin elektron dağılımıyla oluşmuş kimyasal bağlarla bağlıdır.
Oksijenin doğada kütle numaraları toplamı (15.9999, yaklaşık=) 16'dır. 16 (%99,76), 17 (%0,04) ve 18 (%0,20) olan üç izotopu vardır. Oksijenin atom ağırlığı 16 olarak kabul edilir. Kütle numaraları 14, 15 ve 19 olan izotopları radyoaktiftir. Fakat bu radyoaktiflerin ömrü oldukça kısadır. Oksijenin çekirdeğinde 8 proton bulunmaktadır. Kimyasal tepkimelerin hemen hemen hepsinde iki elektron alarak eksi hale geçer. Oksijen normal sıcaklıkta pasiftir; yüksek sıcaklıkta aktiftir.
Oksijenin sudaki çözünürlüğü 0 °C'de 14,6 mg/L'dir. Oksijenin kritik sıcaklığı –118,8 °C'dır. Oksijen, bu sıcaklığın üzerinde sıvılaşamaz. Yani sadece basınç ile sıvılaştırılmaz. Oksijenin kritik basıncı 49,7 atmosferdir. Bir atmosfer basınçtaki ergime noktası –218,8 °C ve kaynama noktası –183 °C dır. Belirli bir miktardaki oksijen, katı ve sıvı hallerinin her ikisinde de açık mavi ve şeffaftır. Sıvı oksijen, kuvvetli bir magnetiktir. Şayet sıvı oksijenin bir atmosfer basıncındaki bir hacmi, normal şartlar altında (760 mm Hg ve 20 °C) buharlaştırılırsa, buharın hacmi sıvı hacminin 860 misli olur. Katı oksijenin yoğunluğu –252,5 °C de 1,426 g/cm³'tür. Metallerin çok azı, sıvı halde iken oksijen absorblar (emerler). Absorblanan bu oksijen metal katılaşırken tekrar metali terk eder.

Oxidizing Agents > Oxygen30 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oxygen (O2) Properties, Uses, Applications27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Roald Hoffmann article on "The Story of O"
WebElements.com – Oxygen16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chemistry in its element podcast (MP3) from the Royal Society of Chemistry's Chemistry World: Oxygen17 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scripps Institute: Atmospheric Oxygen has been dropping for 20 years25 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orkideler, Asparagales takımına bağlı Orchidaceae familyasına ait bitkilerdir. Orkideler, çiçekleri genellikle renkli ve hoş kokulu olan çeşitli ve yaygın çiçekli bir bitki grubudur. Orkideler, buzullar hariç Dünya'daki hemen hemen her yaşam alanında bulunan kozmopolit bitkilerdir. Dünyanın en zengin orkide cinsleri ve türleri tropiklerdedir.
Orchidaceae, Asteraceae ile birlikte çiçekli bitkilerin en büyük iki familyasından biridir. 763 cinse yayılmış yaklaşık 28.000 kabul görmüş tür içerir.
Orchidaceae ailesi, tüm tohum bitkisi türlerinin yaklaşık %6-11'ini kapsar. En büyük cinsler, Bulbophyllum (2.000 tür), Epidendrum (1.500 tür), Dendrobium (1.400 tür) ve Pleurothallis'tir (1.000 tür). Ayrıca Vanilya (vanilya bitki cinsi), tip cinsi Orchis ve Phalaenopsis ve Cattleya gibi yaygın yetiştirilen birçok bitkiyi de kapsar. Dahası, 19. yüzyılda tropikal türlerin yetiştiriciliğe girmesinden bu yana, bahçıvanlar 100.000'den fazla melez ve kültür üretmiştir.

Orkideler, bazı çok belirgin türetilmiş özellikleri veya sinapomorfileri paylaştıkları için diğer bitkilerden kolayca ayırt edilebilirler. 
Bunlar arasında; çiçeğin iki taraflı simetrisi (zigomorfizm), çok sayıda resupinat çiçek, hemen hemen her zaman oldukça değişikliğe uğramış taç yaprak (labellum), kaynaşmış stamenler ve karpeller ve son derece küçük tohumları sayılabilir.

Bütün orkideler kalıcı odunsu yapıdan yoksun çok yıllık otsu bitkilerdir. İki modele göre büyürler:

Monopodial: Gövde tek bir tomurcuktan büyür, her yıl tepeden yapraklar eklenir ve gövde buna göre daha uzun büyür. Monopodial büyümeye sahip orkidelerin gövdesi, Vanda ve Vanilla 'da olduğu gibi birkaç metre uzunluğa ulaşabilir.
Sympodial: Sympodial orkidelerin bir ön (en yeni büyüme) ve bir arka (en eski büyüme) kısmı vardır. Bitki, belirli bir boyuta kadar büyüyen, çiçek açan ve daha sonra büyümeyi durduran ve değiştirilen birçok bitişik sürgün üretir. Sympodial orkideler, desteklerinin yüzeyini takip ederek dikey yerine yatay olarak büyür. Büyüme, Cattleya 'da olduğu gibi, kendi yaprakları ve kökleri olan, önceki yılın yapraklarından veya yanlarından filizlenen yeni uçların gelişmesiyle devam eder. Yeni bir uç gelişirken, köksap, gelişmemiş bir tomurcuk olan sözde bir 'göz'den tekrar büyümesine başlayabilir ve böylece dallanabilir. Sympodial orkideler, tepeden veya toprağın hemen altından sürünen bir köksap  tarafından birleştirilmiş görünür yalancı soğanlara sahip olabilir.

Karasal orkideler rizomatöz olabilir veya gövde yumruları veya yumrular oluşturabilir. Karasal orkidelerin kök şapkaları pürüzsüz ve beyazdır.
Orchis ve Ophrys gibi bazı simpodial karasal orkidelerin iki yeraltı yumrulu kökü vardır. Biri kış dönemleri için besin rezervi olarak kullanılır ve diğerinin gelişimini sağlar, buradan da gözle görülür büyüme gelişir.
Sıcak ve sürekli nemli iklimlerde, birçok karasal orkidenin yalancı soğanlara ihtiyacı yoktur.
Destek üzerinde büyüyen epifitik orkideler, bazen birkaç metre uzunluğunda olabilen değiştirilmiş hava köklerine sahiptir. Köklerin eski kısımlarında, velamen denilen modifiye edilmiş süngerimsi bir epidermis, nemi emme işlevi vardır. Ölü hücrelerden oluşur ve gümüş-gri, beyaz veya kahverengi bir görünüme sahip olabilir. Bazı orkidelerde velamen, tilozom adı verilen geçiş hücrelerinin yakınında süngerimsi ve lifli gövdeler içerir.
Kök epidermisinin hücreleri, desteklerine sağlam bir şekilde tutunmalarını sağlamak için kök eksenine dik açıyla büyür. Epifitik orkideler için besinler çoğunlukla mineral toz, organik detritus, hayvan dışkısı ve destekleyici yüzeylerinde toplanan diğer maddelerden gelir.

Sempodial epifitlerin gövdesinin tabanı veya bazı türlerde gövdenin tamamı, kurak dönemler için besin ve su içeren bir yalancı soğan oluşturmak üzere kalınlaşabilir.
Yalancı soğan genellikle uzunlamasına oluklara sahip pürüzsüz bir yüzeye sahiptir ve genellikle konik veya dikdörtgen şeklinde olmak üzere farklı şekillere sahip olabilir. Boyutu çok değişkendir; bazı küçük Bulbophyllum türlerinde iki milimetreden uzun değildir, dünyanın en büyük orkidesi olan Grammatophyllum speciosum 'da (dev orkide) ise üç metreye ulaşabilir. Bazı Dendrobium türlerinde tüm uzunluk boyunca kısa, yuvarlak yaprakları olan uzun, kamış benzeri yalancı soğanlar bulunur; diğer bazı orkidelerde yaprakların tamamen içine yerleştirilmiş gizli veya son derece küçük yalancı soğanlar vardır.
Yaşlanmayla birlikte yalancı soğan yapraklarını döker ve uykuda kalır. Bu aşamada genellikle arka soğan olarak adlandırılır. Arka soğanlar bitki için hala besin bulundurur, ancak daha sonra genellikle bir yalancı soğan devralır ve arka soğanda biriken son rezervleri kullanır, bu da sonunda ölür. Yalancı soğan genellikle yaklaşık beş yıl yaşar. Fark edilir yalancı soğanları olmayan orkidelerin de, bir simpodial bitkinin bireysel bir bileşeni olan büyümelere sahip olduğu söylenir.

Çoğu monokotil gibi, orkideler genellikle paralel damarlı basit yapraklara sahiptir, ancak bazı Vanilloideae'lerde retikülat damarlanma vardır. Yapraklar oval, mızrak şeklinde veya orbikülat olabilir ve tek tek bitkide boyutları çok değişkendir. Özellikleri genellikle tanısaldır. Normalde gövdede dönüşümlüdür, genellikle merkez boyunca uzunlamasına katlanır ("plikat") ve stipülleri yoktur. Orkide yaprakları genellikle vasküler demet kılıflarında stegmata adı verilen silisli gövdelere sahiptir (Orchidoideae bitkisinde bulunmaz) ve liflidir.
Yaprakların yapısı bitkinin belirli yaşam alanına karşılık gelir. Genellikle güneş ışığı alan veya zaman zaman çok kuru olabilen yerlerde yetişen türler kalın, kösele yapraklıdır ve laminalar gerekli su kaynaklarını korumak için mumsu kütikül ile kaplıdır. Öte yandan gölge seven türlerin uzun ve ince yaprakları vardır.
Çoğu orkidenin yaprakları çok yıllıktır, yani birkaç yıl yaşarlar, diğerleri ise, özellikle Catasetum'daki gibi kıvrımlı yapraklı olanlar her yıl yapraklarını döker ve yeni yalancı soğanlarla birlikte yeni yapraklar geliştirir.
Bazı orkidelerin yaprakları süs olarak kabul edilir. Yarı karasal veya kayaya sarılan ("litofit") bir orkide olan Macodes sanderiananın yaprakları açık yeşil bir arka plan üzerinde parlak gümüş ve altın damarları gösterir. Psychopsiella limmingheinin kalpsi yaprakları, çiçek pigmentleri tarafından oluşturulan bordo-koyu lekelerle açık kahverengimsi-yeşildir. Tropikal ve subtropikal Asya'dan gelen bayan terliği'nin (Paphiopedilum) yapraklarının çekici beneklenmesi, klorofilin eşit olmayan dağılımından kaynaklanır. Ayrıca, Phalaenopsis schilleriana koyu yeşil ve açık yeşil benekli yaprakları olan pastel pembe bir orkidedir. Mücevher orkidesi (Ludisia discolor) beyaz çiçeklerinden çok renkli yaprakları için yetiştirilir.
Dendrophylax lindenii (hayalet orkide), Aphyllorchis ve Taeniophyllum gibi bazı orkideler, fotosentez için yeşil köklerine bağımlıdır ve diğer tüm heterotrofik türlerde olduğu gibi normal gelişmiş yaprakları yoktur.
Corallorhiza (mercan kök orkideleri) cinsindeki orkideler yapraksızdır ve bunun yerine köklerini olgun ağaçların köklerinin etrafına sararlar ve şeker toplamak için özel mantarları kullanırlar.

Orkide çiçeklerinin üç çanak yaprağı, üç taç yaprağı ve üç odacıklı bir yumurtalığı vardır. Üç çanak yaprağı ve taç yapraklarından ikisi genellikle birbirine benzer ancak bir taç yaprağı genellikle oldukça değiştirilmiştir ve "dudak" veya labellum oluşturur. Çoğu orkide cinsinde, çiçek gelişirken, resupinasyon denilen 180°'lik bükülme geçirir, böylece labellum sütunun altında kalır. Labellum böcekleri çekme işlevi görür ve resupinasyonlu çiçeklerde iniş alanı veya bazen tuzak görevi de yapar.

 

Bir orkide çiçeğinin üreme organları, stamenlerin ve stilin tek bir yapı, yani sütun oluşturmak üzere birleşmesi bakımından eşsizdir. Tek tek salınmak yerine, binlerce polen tanesi, sütunun tepesine yakın yapışkan bir diske bağlı pollinia adlı bir veya iki demette bulunur. Pollinia'nın hemen altında tepecik denilen ikinci, daha büyük yapışkan bir plaka vardır.

Orkidelerin çapraz tozlaşma elde etmek için evrimleştirdiği karmaşık mekanizmalar Charles Darwin tarafından araştırılmış ve Orkidelerin Gübrelenmesi (1862) adlı eserde açıklanmıştır. Orkideler son derece özelleşmiş tozlaşma sistemleri geliştirmiştir, bu nedenle tozlaşma şansı genellikle azdır, bu nedenle orkide çiçekleri genellikle çok uzun süreler boyunca alıcı kalır ve tozlaşmamış çiçeklerin yetiştirilmesinde uzun ömürlü olmasını sağlar. Çoğu orkide poleni tek bir kütle halinde verir. Tozlaşma her başarılı olduğunda, binlerce ovül döllenebilir.
Tozlayıcılar genellikle labellumun şekli ve renkleri tarafından görsel olarak çekilirler. Ancak bazı Bulbophyllum türleri erkek meyve sineklerini (Bactrocera ve Zeugodacus türleri) yalnızca çiçek ödülü olarak aynı anda etki eden ve tozlaşmayı gerçekleştiren bir çiçek kimyasalı (örneğin metil öjenol, ahududu ketonu veya zingerone) yoluyla çeker. Çiçekler çekici kokular üretebilir. Çoğu türde bulunmasa da, nektar labellumun bir mahmuzunda (yukarıdaki çizimde 8) veya çanak yapraklarının ucunda veya yumurtalığın septumunda, Asparagales arasında en tipik pozisyon olan yerde üretilebilir.

Polen üreten orkidelerde, tozlaşma aşağıdaki sıranın bir çeşidi olarak gerçekleşir: Polinatör çiçeğe girdiğinde, genellikle baş veya karın bölgesinde olmak üzere vücuduna hemen yapışan bir viscidium'a dokunur. Çiçeği terk ederken, poleniumu kaudil veya stipe ile viscidium'a bağlı olduğu için anterden çeker. Daha sonra kaudil bükülür ve polen öne ve aşağı doğru hareket eder. Polinatör aynı türden başka bir çiçeğe girdiğinde, polenyum ikinci çiçeğin rostellum'un hemen altındaki stigmasına yapışacak ve onu tozlaştıracak şekilde pozisyon almıştır. Bahçecilikte, yapay orkide tozlaşması, polenleri polen ebeveyninden kürdan gibi küçük bir aletle çıkararak ve tohum ebeveynine aktararak gerçekleştirilir.

Bazı orkideler, özellikle polinatörlerin çok nadir olduğu daha soğuk bölgelerde, esas olarak veya tamamen kendi kendine tozlaşmaya güvenir. Çiçek herhangi bir polinatör tarafından ziyar

Afalina (Tursiops truncatus), yunusgiller (Delphinidae) familyasından dünyanın bütün okyanuslarında yaygın olan bir yunus türü.
"Flipper" adlı dizi ile meşhur olan bu yunus türü, zekası yüzünden Delfinaryumlarda en çok tutulan ve eğitilen yunus türüdür. Bu yüzden dünyada "yunus" dendiği zaman insanların aklına ilk olarak bu türün görüntüsü gelir. Oysa Yunus famiyasının örnek türü tırtak'tır (Delphinus delphis)

Afalinanın rengi gri renktir ve karın kısmı daha açık renktir. Boyu 190 cm 400 cm ve ağırlığı 650 kiloya kadar varabilir. Yeni doğan bir yavru afalina 65–105 cm boy ve 15–30 kg ağırlık ile dünyaya gelir. Koyu renkli ve orak şeklinde olan sırt yüzgeci sayesinde kolayca tanınabilir. Afalina, bütün diğer yunuslar gibi her iki saatte bir bütün en üst seviyede olan cilt hücrelerini kaybeder ve böylece vücudunun suda direncini daima düşük tutar.

Afalinalar küçük gruplar oluşturarak yaşarlar. Bu grubun içindeki yunuslar birbirlerine çok bağlılardır. Bir gün içinde 60–100 km yüzerler ve 500 metre derinliğe kadar dalarlar. Bir grup 2 ila 15 yunusdan oluşur, ortalama grup büyüklüğü Atlas Okyanusu'nda 5 yunusdan, Büyük Okyanus ve Hint Okyanuslarında daha fazla yunuslardan oluşur. Denizin açıklarındaki gruplar kıyılara yakın gruplardan daha büyüklerdir.
Her grubun başında olgun bir erkek yunus bulunur. Grubun gerisi dişilerden ve yavrulardan oluşur. Genç erkek yunuslar ayrı gruplar oluştururlar. Bu grublara "Bekar-grupları" denilir.

Afalinalar birbirleri ile yüksek frekanslı sesler ile anlaşırlar; her yunusun kendine özel kimliğini belirten bir sesi (isimi) vardır. Afalinaların dili yıllardır bilimciler tarafından araştırılmaktadır. Bazı idealist bilimciler, afalinaların dili çözüldükten sonra, insanların afalinalar ile konuşabileceklerine inanırlar. Ama diğer bilimcilerin genel görüşüne göre, afalinaların bu dili sadece birbirlerine kimliklerini ve keyiflerini belirtmek için yetmektedir ve bundan daha fazla bir şey konuşamazlar.
Afalinalar da diğer balinalar ve yunuslar gibi yüksek frekanslı sesleri avlanırken kullanırlar. Bu seslerin yankılarını belli bir organları ile yakalayarak sesin yankısını görüntü olarak algılarlar.

Yavru yunuslar bir yıl süren bir gebelik sonunda 120 cm uzunluk ile dünyaya gelirler. Doğarken ilk önce kuyrukları ile doğarlar çünkü böylece 2 saate kadar sürebilen doğumda boğulma tehlikesi yaşamazlar. Hemen doğumdan sonra anne yavrusunu su yüzüne doğru iter ve ilk kez nefes almasını sağlar. Bütün doğum boyunca doğuran anne grubun diğer yunusları tarafından çembere alınır ve olası köpek balığı saldırılarına karşı korunur. Anne yunus yeni doğan yavrusu için ilk 2 hafta hiç uyumaz ve hatta bundan sonrasında da normal uyku süresine dönmesi haftalarca sürer.
Afalinalar ortalama 25 yaşına varırlar ama tutsak tutulan afalinalarda 35 yaşına ulaşmış olanlarıda vardır.

Sydney kentindeki New South Wales Üniversitesinin batı Avustralya açıklarında yaptıkları bir araştırmada afalinaların aletler kullandıkları tespit edilmiştir. "Shark Bay"'deki Afalinalar deniz tabanından süngerler koparıp bunları gagalarına takarlar ve böylece kumun içinde saklanmış kabuklu hayvanlar ararken gagalarının yaralanmasını önlerler; Yani süngerleri eldiven olarak kullanırlar. Toplam 3.000 Afalinadan sadece 30'unun böyle yaptığını gözetleyen bilimciler, bu yunuslardan DNA örnekleri alıp bu davranışa sahip olan afalinaların birbirleri ile akrabalığı olduğunu tespit etmişlerdir. Araştırmanın sonucu olarak dişi bir afalinanın kısa süre önce bu davranışı keşif edip daima dişi yavrularına öğrettiğini ve bu yavrular anne olduklarında kendi yavrularına öğrettikleri açıklamışlardır. Böylece deniz memelilerinde ilk kez "maddi kültür" kanıtlanmıştır.

Afalinanın tek bir tür mü, yoksa birkaç türe ayrılması mı gerektiği konusunda bilimciler arasında farklı görüşler vardır. Bazı zoologlar 3 türden bahsederler ve onları şöyle adlandırırlar:

Atlas afalinası (Tursiops truncatus)
Indipasifik afalinası (Tursiops aduncus)
Pasifik afalinası (Tursiops gillii)
Son zamanlarda bu ayrım genel olarak kabul edilmemiş olsa da, Dale W. Rice adlı zoolog yazdığı yeni bir kitabında Tursiops aduncus'u ayrı bir tür olduğunu, ama Tursiops gillii'nin sadece Tursiops truncatus'un bir alt türü olduğunu savunmuştur.
Ayrıca Karadenizin afalinaları Atlas afalinasının bir alt türü olarak görülür ve Tursiops truncatus ponticus diye adlandırılır.

İstanbul boğazında 3 yunus türü üzerinde araştırmalar
ARKive afalina (Tursiops truncatus) fotografları

Alaca yunus (Cephalorhynchus commersonii), yunusgiller (Delphinidae) familyasından Cephalorhynchus cinsindeki dört yunus türünden biri.
Bu yunus türü coğrafi olarak iki ayrı bölgede bulunmaktadır:

Güney Amerika'nın güney ucunda Ateş Toprakları ve Falkland Adaları civarında ve
Hint Okyanusu'nun güney kısmında Kerguelen Adaları yakınlarında.
Yunusun bilimsel adı Macellan Boğazı'ndan geçerken bu yunusları gözlemleyen ve ilk defa 1767'de tanımlayan Philibert Commerson'un anısına verilmiştir.

Alaca yunus çok belirgin bir vücut rengine sahiptir. Başı, sırt yüzgeci ve kuyruğu siyah, boğazı ve gövdesi ise beyazdır. İki renk arasındaki geçiş çok keskin hatlarla belirlenmiştir. Boyut ve biçim olarak tıknaz yapıdadır ve yaklaşık 1,5 metreye kadar büyür. Dış görünüşü ile yunustan çok muturlara benzese de davranış itibarıyla tipik bir yunustur. Ön tarafı uzun ve dik olan sırt yüzgecinin ucu kıvrıktır. Arka tarafı içbükeydir ama yarım ay şeklinde değildir. Kuyruğun ortasında bir çentik bulunur. Yunusun ağzı dışa doğru çıkıntılı değildir.
Dişiler altı ile dokuz yıl içinde doğurganlığa erişir. Erkekler de cinsel olgunluğa aynı yaşlarda erişir. İlkbahar ve yazın olan çiftleşmenin ardından on bir aylık hamilelik dönemi sonunda yavrular doğar. Bilinen en yaşlı alaca yunus 18 yaşında ölmüştür.

Alaca yunus türü iki bölgede bulunur. Daha büyük bir popülasyon Arjantin'in çeşitli koy ve körfezlerinde, Macellan Boğazı'nda ve Falkland Adaları yakınında bulunur. 1950'lerde ortaya çıkarılan ikinci bir popülasyon en yakın kuzenlerine 8.000 km doğusunda Kerguelen Adaları'nın yakınında yaşar. Alaca yunus sığ suları tercih eder. Sayıları tam olarak bilinmese de yerel olarak sıradan türler arasında sayılmaktadır. 1984'te yapılan bir çalışma sonucunda MAcellan Boğazı'nda 3.400 bireyin olduğu tahmin edilmiştir.

Alaca yunus çok hareketlidir. Çok sık olarak yüzeyde hızlıca yüzerken ya da suyun dışına sıçrarken gözlemlenir. Yüzerken kendi etrafında hızlıca döner ve kıyıya yakın olduklarında kırılan dalgalarda sörf yapar. Hızlı giden teknelerin baş dalgalarında ve teknelerin arkasında yüzer.
Bu yunus sahil ve derin deniz balıkları ile mürekkep balığından oluşan bir beslenmeye sahiptir. Güney Amerika'da bulunanlar ayrıca kabuklu deniz hayvanları da yer.

IUCN Kırmızı Liste'sinde alaca yunusu "eksik bilgi" sınıfında listeler. Yunusun kıyıya yakın yaşaması balık ağlarına takılarak ölmesine neden olmaktadır. 1970'lerde ve 1980'lerde Arjantinli ve Şilili balıkçılar alaca yunusu yengeç yemi olarak avlıyordu. Bu uygulama şu an azalmıştır.

National Audubon Society: Guide to Marine Mammals of the World ISBN 0-375-41141-0
Encyclopedia of Marine Mammals ISBN 0-12-551340-2

Amazon nehir yunusu (Inia geoffrensis) ya da diğer adlarıyla Boto, Pembe nehir yunusu Amazon Nehri ve Orinoco Nehri sistemlerinde bulunan bir tatlısu nehir yunusudur. Nehir yunuslarının en büyüğü olan bu tür, aynı yaşam alanı içinde bulunan ancak gerçek bir nehir yunusu türü olmayan Tucuxi (Sotalia fluviatilis) ile karıştırılmamalıdır.
IUCN bu yunus türüne verilen diğer adları şöyle sıralar: Amazon yunusu, Boto Vermelho, Boto Cor-de-Rosa,
Bouto, Bufeo, Inia, Pembe yunus, Pembe tatlısu yunusu, Pembe porpoise ve Tonina.

İlk örnek 1817 yılında Henri Marie Ducrotay de Blainville tarafından tanımlanmıştır.
Rice'ın 1998 sınıflamasında Inia cinsinde tek tür olarak I. geoffrensis listelenir ve üç alttür tanımlanır:Inia geoffrensis geoffrensis - Amazon havzası popülasyonu (Bolivya'da Teotonio Rapids yukarısındaki Madeira Nehri akaçlama alanı dışında)

Inia geoffrensis boliviensis - Madeira Nehri akaçlama alanı içindeki Amazon havzası popülasyonu
Inia geoffrensis humboldtiana - Orinoco havzası popülasyonu
Bazı eski sınıflandırmalarda boliviensis popülasyonu ayrı bir tür olarak sınıflanmıştır.

Amazon nehir yunusunun rengi akılda kalıcı parlak pembe renkten hoş olmayan bir kahverengiye, gri, mavi-gri renkten krem beyaz renge kadar değişiklik gösterebilir. Yetişkin bireyler tipik olarak 2,5 metre boyunda ve 150 kg ağırlığında olur. Gövde boyutlarına göre yan yüzgeçleri büyüktür ve arkaya doğru kıvrılır. Amazon nehir yunusunun sırt yüzgeci yoktur ancak sırtındaki çıkıntı evrimsel olarak geçmişte bir sırt yüzgeci bulunduğunu gösterir. Oldukça belirgin, ince ve uzun bir ağzı ve hem alt hem üst çenede 25-35 çift dişi vardır. Ön dişler kanca şeklinde iken arka dişler sivri uçlu ama daha düzdür. Öndeki dişler avı yakalamaya arkadakiler de ezmeye yarar. Amazon nehir yunusları genellikle nehir tabanından beslenir ve tercih ettikleri avlar yengeç ve küçük balıklardır. Bazen küçük kaplumbağaları da yedikleri olur.
Bu tür yunuslar nadiren ikiden fazla birarda görülür ancak yirmiye kadar yunusun bir arada görüldüğü de olmuştur. Diğer yunuslar gibi Amazon nehir yunusunun boyun omurları bir arada kaynamadığı için başları daha geniş bir hareket alanına sahiptir. Gözleri küçük olmasına rağmen oldukça iyi görebilirler, ancak dışarı çıkık yanakları nedeniyle aşağıyı çok iyi göremezler. Ancak sırtüstü yüzerek bunu aşarlar.

Nehir yunuslarının içinde Amazon nehir yunusu en az tehdit altında olan yunus sayılabilir ancak IUCN tarafından 1994 ve 2000'de yayımlanan Kırmızı Liste'de Amazon nehir yunusunun durumu hassas olarak sınıflandırılmıştır. Yakın geçmişte soyu tükenen Çin nehir yunusu ile Ganj ve İndus nehir yunusunun doğal yaşam alanlarının hızla azalmasına karşın Amazon nehir yunusunun yaşam alanı zaman içinde oldukça sabit kalmıştır. Yağmurormanlarına ulaşmanın zorluğu nedeniyle popülasyon araştırmaları tam olarak yapılamadıysa da Amazon nehir yunusu popülasyonunun onbinlere ulaştığı sanılmaktadır.
Amazon nehir yunusları doğrudan hiçbir zaman avlanmamıştır. Ancak balıkçıların yakaladıkları balıkları ve malzemelerini korumak için yunusları öldürdükleri bilinmektedir. Bu uygulamanın yerel popülasyonlara zarar verecek kadar önemli olup olmadığı bilinmemektedir. 1988'den beri bu uygulama Brezilya ve Bolivya'nın tamamında, Peru, Venezuela ve Kolombiya'nın koruma altındaki bölgelerinde yasaklanmıştır.
Amazon ve Orinoco havzalarında insan nüfusunun artması biliminsanları arasında endişe yaratmaktadır. Asya'da bulunan nehir yunuslarının soyunu tüketen tarzda çeşitli baraj projeleri bu bölge için önerilmektedir. Çevreciler bu projelere oldukça sert bir şekilde karşı çıkmaktadır.
Yaşam alanlarında cıva zehirlenmesi nedeniyle bazı yunus ölümleri olmuştur. Altını kayadan ayırmaya yarayan cıvanın kullanıldığı altın madenlerine yakın bölgelerde bu ölümlerle karşılaşılmaktadır.

Geleneksel Amazon Nehri mitolojisinde yunus geceleri yakışıklı bir erkeğe dönüşür, kızları baştan çıkararak hamile bırakır ve sabah tekrar nehre dönerek yunusa dönüşür. Bu yunusadamlara Brezilya'da encantado denir. Mitin ortaya çıkışına neden olarak yunus cinsel organlarının kısmen insan cinsel organlarına benzemesi öne sürülmüştür.

Kitap: "Pink dolphin, friend of the river" (Pembe yunus, nehrin dostu) (Web Sitesi - İngilizce & İspanyolca)
Projeto Boto26 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Amazon'a özgü iki yunus türünün (Inia geoffrensis veSotalia fluviatilis) araştırılması için kâr gütmeyen araştırma projesi
ARKive - Amazon nehir yunusunun (Inia geoffrensis) resim ve videoları
Dolphins, Whales and Porpoises: 2002–2010 Conservation Action Plan for the World's Cetaceans. IUCN/SSC Cetacean Specialist Group 2003, Reeves et al. Kitap uzunluğundaki raporun HTML kopyası13 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göçmen Türler üzerine Konvansiyon'da Amazon nehir yunusu sayfası
Walker's Mammals of the World Online - Amazon nehir yunusu 8 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amazon nehir yunusu Animal Info sayfası19 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cetacea.org sayfası (İnternet arşivinden)
- Virtual Explorers 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atlantik benekli yunusu (Stenella frontalis), Stenella cinsindeki beş yunus türünden biridir. Kuzey Atlas Okyanusu'nda Gulf Stream'de bulunur. Bu türün yaşlı üyelerinin gövdeleri üzerinde oldukça ayırtedici benekler yer alır.

Atlantik benekli yunusu ilk olarak Cuvier tarafından 1828 yılında tanımlanmıştır. Bireylerin fiziksel biçimleri arasında önemli derecede farklılıklar olması nedeniyle uzmanlar uzun bir süre doğru taksonomik sınıflamanın ne olduğu konusunda kararsız kalmıştır. Şu anda tek bir tür tanınmaktadır ancak Florida yakınlarında bulunan büyük ve kendine özgü beneklere sahip bir varyant bir alttür olarak ve hatta kendine özgü bir tür olarak da sınıflandırılabilir.
Cope tarafından 1866'da yapılan sınıflamada bilimsel adı Stenella plagiodon olarak geçmiştir ancak bu isim günümüzde geçersizdir.

Atlantik benekli yunusunun deri rengi yaşı ilerledikçe oldukça farklılaşır. Yavru yunuslar tekdüze gri bir renktedir. Yavrular sütten kesildikten sonra beneklenmeye başlar. Genç yunusların karınlarında bazı koyu lekeler ve yanlarında da beyaz lekeler vardır. Sırtları ve sırt yüzgeçleri vücutlarının geri kalanından daha koyu bir gri rengindedir. Hayvan olgunlaştıkça lekeler daha yoğunlaşır ve tüm vücuda yayılır. Erişkinlikte vücut üzerinde beyaz lekeler oluşan siyah bir renk alır.
Yavru yunuslar doğduklarında 90–110 cm. boyunda olur. Erişkin erkekler 2,26 metre boyunda ve 140 kg. ağırlığındadır. Dişilerin boyu 2,29 metre ağırlığı da 130 kg. civarındadır. Kendilerinden daha küçük olan pantropik benekli yunusu ile karşılaştırıldıklarında daha dayanıklıdırlar. Pantropik benekli yunus ve afalina ile aynı bölgelerde bulunur.
Kendi cinsindeki diğer türler gibi Atlantik benekli yunusu da sosyal ve sokulgan bir hayvandır. Hızlı yüzer, teknelerin yanından gider ve havada akrobatik gösteriler yapabilir.

Bu tür Atlas Okyanusu'nun ılıman ve tropikal alanlarına özgüdür. Gulf Stream'in batı ucunda, Florida ile Bermuda arasında oldukça yüksek oranda gözlemlenmişlerdir. Meksika Körfezi'nde de yaşarlar. Daha az sıklıkla da olsa Azorların ve Kanarya Adaları'nın açıklarında da görülürler. Kuzeyde ise Cape Cod ile İspanya'nın güneybatı ucu arasındaki hat boyunca görülebilirler. Güneyde ise Brezilya'da Rio Grande do Sul ile Afrika'nın batısına kadar bulunurlar ancak bu bölgedeki dağılımları çok iyi anlaşılamamıştır.
Yaklaşık yirmi yıl kadar önce Bahamalar'da 80 civarında Atlantik benekli yunusu vardı. Günümüzde aynı yerde yaklaşık 200 yunus bulunmaktadır. Bulundukları bölgede yaşayan diğer yunuslara benzerlikleri nedeniyle Atlantik benekli yunusunun popülasyonunu tam olarak belirlemek oldukça zordur. Mantıklı bir tahmin ile bu sayının 100.000 civarında olduğu düşünülmektedir.

Bazı Atlantik benekli yunusları, özellikle de Bahamalar'da bulunanlar insan ile temasa alışmıştır. Buralarda yunusları izlemek ve birlikte yüzmek için özel turlar düzenlenmektedir.
Atlantik benekli yunusları zıpkın ile balık avlayanlara hedef olmakta ve her yıl bazı yunuslar balık ağlarına takılmaktadır. Ancak bunların bu türlerin hayatta kalmasını etkilemediği düşünülmektedir.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Stenella frontalis. 20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 2 Ocak 2007'de erişildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden eksik bilgi sınıfında listelendiği açıklanmaktadır.
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0

Atlantik beyaz yanlı yunusu (Lagenorhynchus acutus) Lagenorhynchus cinsindeki altı yunus türünden biridir ve Kuzey Atlas Okyanusu'nun ılık ve serin sularında bulunur. Belirgin bir renge sahiptir.

Atlantik beyaz yanlı yunusu 1828'de Gray tarafından adlandırıldı. Tür adındaki Latince acutus kelimesi 'ucu sivri' anlamına gelir ve yunusun sivri uçlu sırt yüzgecine ithafen verilmiştir.

Diğer deniz yunuslarından hafifçe daha büyük olan Atlantik beyaz yanlı yunusu doğum anında bir metreden biraz daha uzundur ve ergenliğe eriştiğinde erkekler 2,8 metreye dişiler de 2,5 metreye ulaşır. 200 – 230 kg. arasında ağırlığa sahiptir. Cinsel olgunluğa dişiler 6-12 yıl arasında erkekler de 7-11 yıl arasında erişir. Hamilelik süresi 11 aydır ve yavrular yaklaşık bir buçuk yıl emzirilir. Erkeklerin yaşam süresi 22 yıl, dişilerin ise 27 yıldır.
Bu tür yunusların ayırtedici ve dikkat çekici özelliği sırt yüzgeçlerinin arkasında gövdelerinin her iki yanında bulunan beyaz ile soluk sarı arasındaki lekedir. Diğer açık deniz yunus ve balinaları arasında bu renk biçimi Atlantik beyaz yanlı yunusuna özgüdür. Vücudun geri kalanı kesin hatlarla belirli renklerdedir. Çene, boğaz ve karın beyaz, yan yüzgeçler, sırt yüzgeçi ve sarı leke dışında sırt koyu gri ile siyah renktedir. Ağızdan kuyruğa kadar uzanan ve gözün hemen üzerinden başlayan açık gri bir çizginin hemen üzerinde ve sırt yüzgecinin altında başka bir beyaz leke daha vardır.
Yunus gruplarının büyüklüğü bulundukları yere göre değişiklik gösterir. Newfoundland kıyılarında gruplar 60 yunustan oluşur ama İzlanda'nın doğusunda gruplar daha küçülür.
Ağlara yakalanan yunusların midelerinin içindekilerin araştırılması sonucu bu türün ana besin kaynağının ringa balığı, uskumru ve mürekkep balığı olduğu anlaşılmıştır.
Atlantik beyaz yanlı yunusu oldukça akrobatiktir ve tekneler ile birlikte yüzer ancak bayağı yunus ve beyaz burunlu yunus kadar sokulgan değildir.

Atlantik beyaz yanlı yunusu yalnızca Atlas Okyanusu'nda bulunur. Özellikle yoğun popülasyon oranlarına sahip alanlar arasında Newfoundland ve Cape Cod kıyıları ile Birleşik Krallık, İzlanda ve Grönland'ın arasında kalan üçgen deniz alanı ve Kuzey Denizi'dir. Toplam popülasyonun 200-300.000 olduğuna inanılmaktadır.

Tarihi olarak Atlantik beyaz yanlı yunusları Norveç ve Newfounland'tan başlatılan sürek avlarıyla öldürülmekteydi ancak bu son yıllarda durdurulmuştur. Ama Faroe Adaları'nda az da olsa hâlâ devam etmektedir. Bu avlanmanın bölgede ne etkisi olacağı bilinmemekle birlikte doğa korumacılarının dikkatini çekmiştir. Türün geniş anlamda tehdit altında olmadığı kabul edilmektedir.

Cetacean Specialist Group (1996). Lagenorhynchus acutus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 May 2006 tarihinde alınmıştır. Bilgibankası girişinde bu türün neden asgari endişe altında listelendiği açıklanmaktadır.
Atlantic White-sided Dolphin, Frank Cipriano, Encyclopedia of Marine Mammals pp49–51 ISBN 0-12-551340-2
National Audubon Society: Guide to Marine Mammals of the World ISBN 0-375-41141-0
Encyclopedia of Marine Mammals ISBN 0-12-551340-2

Atlantik dönücü yunusu (Stenella clymene) Stenella cinsindeki beş yunus türünden biridir ve Atlas Okyanusu'nda bulunur. Aynı zamanda Clymene yunusu, miğfer yunusu ve kısa burunlu dönücü yunus adları da verilmektedir.

1850 yılında John Gray tarafından bulunuşundan 1981 yılında tekrar değerlendirilene kadar Atlantik dönücü yunusu, dönücü yunusun bir alt türü olarak ele alınmıştır. 1981 yılında Perrin ve arkadaşları Atlantik dönücü yunusunu ayrı bir tür olarak tanımlamıştır. Bu zamana kadar dönücü yunuslara göre daha uzak oldukları ve aynı tür olduğu düşünüldüğü için üzerinde çok araştırma yapılmamıştır. Mead ve Perrin bu açığı bir nebze de olsun kapamaya çalışsalar da Atlantik dönücü yunusu tüm balinalar sınıfı içinde en az tanınanlardan birisidir.

Atlantik dönücü yunusu denizde dönücü yunusa oldukça çok benzer ve iki türden oluşan büyük gruplar halinde birbirlerinden ayırtedilemezler. Yakından bakıldığında ise Atlantik dönücü yunusunun ağzı yakın akrabası olan dönücü yunustan daha kısadır. Sırt yüzgeci de daha az dik ve üçgendir.
Atlantik dönücü yunusunun ana rengi "balina napoliten" rengidir ve üç ayrı kattan oluşur ve en altta beyaz-pembe renk bulunur. Daha sonra ağzın hemen üstünden gözleride içine alacak şekilde kalınlaşarak kuruğa kadar giden açık gri renkli bir hat bulunur. En üst katta da alından başlayarak tüm sırt boyunca sırt yüzgecinden kuyruğun üst kısmına kadar koyu gri renk bulunur. Ağız, dudaklar ve ön yüzgeçler de koyu gri renktedir.
Atlantik dönücü yunuslarının boyu iki metreye ağırlığı da 75–80 kg.'a yaklaşır. Doğduklarındaki boyutlar şu an için bilinmemektedir. Hamilelik, süt verme, erişkinlik yaşı ve yaşam süreleri hakkında kesin bilgiler olmasa da Stenella cinsindeki diğer yunuslardan çok farklı olmadığı sanılmaktadır.
Atlantik dönücü yunusları oldukça hareketli yunuslardır. Su dışına doğru zıpladıklarında kendi eksenleri etrafında dönerler ancak bu dönüşler dönücü yunusların ki kadar karmaşık ve düzgün değildir. Teknelere yaklaşır ve baş dalgalarını izlerler. Büyük bir olasılıkla küçük balıklar ve mürekkep balıklarıyla beslenirler. Birkaç yunustan 500 yunusa kadar varan değişik sayılarda gruplarla yüzerler.

Atlantik dönücü yunusu yalnızca Atlas Okyanusu'nda yaşar. Tam olarak yaşama alanı anlaşılamamıştır. Bu tür ılıman ve tropik suları tercih eder. Yaşama alanlarının kuzey sınırı büyük bir olasılıkla New Jersey'den doğu-güneydoğu yönünde güney Fas'a kadar sürer. Güney sınırı Angola'dan Rio de Janeiro'ya kadar uzanmaktadır. Derin suları tercih ettikleri görülür. Meksika Körfezi'nde çok sık görülmektedirler. Akdeniz'de görülmemiştirler.
Toplam popülasyon bilinmemektedir. Bilinen tek popülasyon tahmini Meksika Körfezi'nin kuzey kısmında yapılmıştır ve 5.500 yunus bildirilmiştir. Stenella cinsindeki diğer yunuslara göre daha ender bulunabilirler.

Bu yunus türünün insan ile çok fazla bir etkileşimi olmamıştır. Karayiplerde ve Afrika'nın batı kıyılarında balıkçıların ağlarına birkaç yunusun yakalandığı bilinmektedir.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Stenella clymene. 28 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 4 Ocak 2007'de erişildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden eksik bilgi sınıfında listelendiği açıklanmaktadır.
Clymene Dolphin by Thomas A. Jefferson in Encyclopedia of Marine Mammals pp. 234–236. ISBN 0-12-551340-2
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0

Balinalar (Latince: Cetacea) içinde balinaları, yunusları ve muturları barındıran, çift toynaklılar takımında bir infra takımdır. Biyolojik adlarda "balina" için Latince cetus sözcüğü kullanılır, özgün anlamı ise "büyük deniz hayvanı"dır. Latinceye ise Yunancadan geçmiştir. Yunanca κῆτος sözcüğü "balina" ya da "herhangi bir dev balık veya deniz canavarı" anlamındadır.
Günümüz balinaları 50 milyon yıl önce suda yaşama adapte olmaya başlamış çift toynaklı memelilerdir. Moleküler genetik çalışmalar kendilerinin çift toynaklılarda sınıflandırılması gerektiği göstermiştir. En yakın akrabaları olan su aygırları ile Whippomorpha kladında sınıflandırılırlar. Gövdeleri mekik şeklinde, ince uzun ve ortada kalındır. Ön uzuvları değişerek yüzgeçe dönüşmüştür. Arka uzuvları ise çok küçülmüştür, belkemiğine bağlı değildirler ve gövde içinde gizlidirler. Kuyrukları yatay olarak düzleşmiştir. Hemen hemen hiç kılları yoktur ve kalın bir yağ tabakası ile soğuktan korunurlar. Grup olarak yüksek bir zekâ düzeyine sahiptirler.
Balinalar grubunda yaşayan doksan tür bulunur. Tatlısu yunusu olan beş türü hariç hepsi deniz ve okyanuslarda yaşar. Grup iki parvo takıma bölünmüştür: çubuklu balinalar (Mysticeti) ve yunuslar ile muturları da barındıran dişli balinalar (Odontoceti).

Balinalar takımının üyeleri memelidir yani hayvanlar âleminin memeliler sınıfında yer alırlar. Bu takımın üyelerinin yaşayan en yakın akrabası su aygırıdır.
Memelilere özgü özellikleri paylaşırlar: Sıcakkanlıdırlar, akciğerleri ile havayı solurlar, canlı doğum yaparlar ve yavrularını kendi sütleri ile beslerler, az da olsa kılları bulunur.
Balina ve yunusları balıklardan ayırmanın bir başka yolu da kuyruklarının şeklidir. Balıkların kuyrukları diktir ve yüzerken sağdan sola hareket eder. Balina ve yunusların kuyrukları ise yataydır ve yüzerken yukarıdan aşağıya doğru hareket eder ve belkemikleri aynı bir insanın belkemiğinin yüzerken hareket ettiği gibi hareket eder.

Balinalar, memeli olduklarından (kara kökenli) hava solumak zorundadırlar. Bu nedenle su yüzüne çıkarak ciğerlerinden karbondioksiti dışarı vererek taze oksijen solurlar. Dalma sırasında kaslar sayesinde nefes delikleri kapanır ve bir daha su yüzüne çıkana kadar kapalı kalır. Su yüzüne çıktıklarında ise nefes delikleri kaslar sayesinde açılarak soluk verirler.
Balinaların soluk alıp vermek için zaman kazanacak şekilde evrimleşen nefes delikleri kafalarının tepesinde yer alır. Soluk verdiklerinde ciğerlerden gelen ılık hava dışarıdaki soğuk hava ile karşılaştığında yoğunlaşır. Karada yaşayan memelilerin soğuk bir günde soluk verdiğinde oluştuğu gibi küçük bir "buhar" sütunu oluşur. Balinalarda da soluk verirken karşılaşılan bu buhar sütunu her tür için farklı bir şekle, açıya ve yüksekliğe sahiptir. Bu özelliklerine bakılarak uzaktan balinaların türü deneyimli kişiler tarafından tanımlanabilir.
Balinalar su altında, diğer memelilerin kaldığından çok daha uzun bir süre kalabilirler. Su altında kalma süreleri, bu takımın üyeleri arasında bulunan büyük fizyolojik farklar nedeniyle türler arasında büyük farklar gösterir.
Memelilerin kaslarında bulunan miyoglobin derişimi çok farklılık gösterir. Miyoglobin oksijene karşı hemoglobinden daha fazla bir affinite gösterir yani miyoglobin oksijen moleküllerini hemoglobinden daha iyi tutar. Dolayısıyla oksijen almak mümkün olmadığında yüksek miyoglobin derişimi olması yararlıdır. Balinaların kaslarında bulunan miyoglobinin derişimi ne kadar yüksekse o kadar uzun süre su altında kalabilir ve besin arayabilirler.
Yüksek vücut kütlesi de balinalarda daha uzun dalış süresine yardımcı olur. Vücut kütlesinin artışı aynı zamanda kas kütlesinin artışı demektir, dolayısıyla da kaslarda bulunan oksijen deposuda artar. Ayrıca Kleiber yasasına göre bir hayvanın vücut kütlesi arttıkça metabolizma hızı yavaşlar dolayısıyla da birim kütle başına daha az oksijen harcarlar.

Balinaların gözleri büyük kafalarının her iki yanında ve oldukça geridedir. Özellikle ucu sivri gagası olan yunusların ileri ve aşağı doğru oldukça iyi bir binoküler görüş açıları vardır ama İspermeçet balinası gibi küt kafalı balinaların her iki yanı da görebilir ama önlerini ya da doğrudan aşağıyı göremezler. Gözyaşı bezleri yağlı gözyaşı salgılar ve denizin tuzlu suyundan gözleri korur. Balinaların göz lensleri hemen hemen küreseldir dolayısıyla derin sularda az ışık altında odaklanmayı sağlar. Balinaların, yunuslar dışında oldukça zayıf olan görme yetilerine karşın oldukça mükemmel duyma yetileri vardır.
Balinaların kulakları da gözleri gibi küçüktür. Suda yaşaması sebebiyle ses dalgalarını odaklayarak kuvvetlendirmeye yarayan dış kulaklarını kaybetmişlerdir. Suyun ses ilektenliği havaya göre çok yüksek olduğundan dış kulak gibi bir organa gerek kalmamıştır. Bu yüzden kulakları gözlerinin hemen arkasında küçük bir deliktir. Buna karşın iç kulak balinanın kilometrelerce uzaktaki sesi duymasını ve sesin geldiği yönü anlayabilmesini sağlayacak kadar gelişmiştir.
Bazı balinalar ekolokasyon yeteneğine sahiptir. Çoğu dişli balina ekolokasyon seslerine benzer sesler çıkarırlar, fakat bu balinaların bu sesleri ekolokasyon için kullandığı gösterilememiştir. Mysticeti, ekolokasyonla tespit edilemeyecek kadar küçük avlarla beslendiğinden ekolokasyona çok az ihtiyaç duymaktadır. Odontoceti'nin Yunus gibi bazı üyeleri ekolokasyonu kullanırlar. Bu balinalar, yarasalar ile aynı şekilde, bir nesneye çarpıp sonra geri dönecek şekilde bir ses çıkarırlar. Bunun sayesinde nesnelerin şekillerini, boyutlarını, yüzey karakteristiklerini, hareket şekillerini ve uzaklığını anlayabilirler. Bu yetenek ile balinalar zifiri karanlıkta hızlı yüzen küçük avları yakalayabilirler. Çoğu Odontoceti'de ekolokasyon öyle gelişmiştir ki, bir nesnenin av olup olmadığını ayırt edebilirler. Esaret altındaki balinalar çeşitli şekil ve büyüklükteki topları ayırt edecek şekilde eğitilebilirler.
Balinalar iletişim için de sesleri kullanırlar. Bu sesler; inlemeler, tıklayışlar, ıslıklar ve Kambur balina'daki gibi kompleks şarkılar şeklinde olur.

Seksenden fazla yaşayan türü bulunan balinalar iki alt takıma ayrılır: Dişli balinalar (Odontoceti) ve çubuklu balinalar (Mysticeti). Bunların dışında soyu tükenmiş birçok balina türü de bulunmaktadır.

İnfra takım: Cetacea
Familya: †Pakicetidae
Familya: †Ambulocetidae
Familya: †Remingtonocetidae
Familya: †Protocetidae
Klad: Pelagiceti
Familya: †Basilosauridae
Klad: Neoceti
Parvo takım: Odontoceti
Parvo takım: Mysticeti

Balinlar'ın (Cetacea) çift toynaklılar (Artiodactyla) içindeki varsayılan konumu aşağıdaki kladogramda gösterilmektedir:

Balinaların evrimi

ARKive - images and movies of Whales, Dolphins and Porpoises
Tree of Life illustration showing how Cetacea relates to other lifeforms10 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
images and movies of Whales and Dolphins. Text is in French9 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1]13 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. American Cetacean Society
British Cetacean Site especially interesting is4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cetacea.org homepage3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Walker's Mammals of the World Online - Cetaceans11 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tursiops.org: Current Cetacean-related news
Dolphins and Whales on Science Daily5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
All About Dolphins: Information and News Concerning Dolphins and other Cetacea27 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2] Sounds of the cetaceans, bioindicators, acoustic trauma, acoustic signals
Cetacea Evolution29 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - by Douglas J. Futuyma

Bayağı yunus, yunusgiller (Delphinidae) familyasının tipik cinsi Delphinus'u oluşturan iki yunus türünün ortak adıdır.
1990'lardan önce, taksonomi bilimcilerinin çoğunluğu tarafından, Delphinus cinsi içinde yalnıca Delphinus delphis türünün varlığı tanınmış ve "bayağı yunus" genel adı ile anılmıştır. Daha sonra yürütülen genetik araştırmalara bağlı olaraksa, günümüz balina bilimcileri bu cins içinde iki ayrı tür olduğunu genellikle kabul etmektedir. Bahsi geçen türler şunlardır:

Delphinus capensis - Uzun burunlu bayağı yunus
Delphinus delphis - Kısa burunlu bayağı yunus
Yunusgiller familyasının tipik türü kısa burunlu bayağı yunus olsa da hem en sık rastlanan yunus türü olma hem de özellikle 1970'li yıllarda Türkiye'de de yayınlanan ABD televizyon dizisi Flipper'ın popülerleştirmesi nedeniyle "yunus" denildiğinde ilk akla gelen canlı olma unvanları, Türkçede "şişe burunlu yunus" ya da "afalina" olarak anılan Tursiops truncatus'a aittir.
Kısa burunlu bayağı yunus, Türkçede esasen "tırtak" adı ile anılır.

Tüm Delphinus cinsini tek bir türe indirgeme yaklaşımının tarihsel bir geçmişi olsa da oldukça geniş bir dağılım alanına sahip bu yunusların geniş aralıkta bir büyüklük, biçim ve renk çeşitliliği gösterdiği izlenir. Öyle ki, son birkaç on yıllık dönemde, bu cins içinde sınıflanmak üzere yirmiden fazla tür önerilmiştir. Ancak 1960'larda Kaliforniya'dan bilim insanları, daha sonra 1990'larda yürütülen ayrıntılı bir genetik çalışma ile de doğrulanacağı üzere, uzun burunlu (capensis) ve kısa burunlu (delphinus) olmak üzere iki farklı bayağı yunus türünün olduğu sonucuna varmıştır.
Bu süreç sonunda, önerilen diğer türlerin bir kısmı Stenella cinsi içine kaydırılmıştır ama bahsi geçen genetik çalışmaya dayanarak, Delphinus cinsi içinde Delphinus tropicalis bilimsel adı ve sıklıkla da Arap ya da Malabar bayağı yunusu genel adları ile anılan üçüncü bir türün olduğu da ileri sürülmüştür. D. capensis'e göre daha da uzun bir burnu olan bu canlı, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nda bulunur. Bun karşın, yakın tarihli morfolojik incelemelerde D. capensis ve D. tropicalis arasındaki farkların tür seviyesinde olmadığı gösterilmiştir ve D. tropicalis, güncel standart taksonomik çalışmalarda D. capensis'in bölgesel bir varyasyonu olarak değerlendirilmektedir.

Bayağı yunuslar oldukça renkli canlılardır ve derileri, balinalar (Cetacea) takımının tüm üyeleri içindeki en ayrıntılı renk desenlerini içerir. Yanlarında, boğum yeri sırt yüzgecinin hizasına denk gelecek şekilde yan yatmış bir kum saati deseni vardır ve bu desenin sırt yüzgecinden önde olan kısmı sarımsı kahverengi, arkada olan kısmı ise açık gridir. Sırtları, başlarının üstünden kuyruğa kadar ve sırt yüzgeci hizasında da yanlardaki kum sati deseninin boğumuna doğru V şeklinde uzanmak üzere, koyu gri-siyah renktedir. Karınları beyaz olan bayağı yunusların gözlerini koyu renkli halkalar çevreler ve bu halkalar, burunlarının arkasından geçen koyu renkli bir çizgi ile birbirine bağlanır. Ayrıca, siyah bir bant da çeneden göğüs yüzgeçlerine uzanır. İki bayağı yunus türünden uzun burunlu olan (capensis) daha soluk, kısa burunlu olan (delphinus) ise daha koyu renklidir.
Cinsel organ bölgesindeki renk biçemine bakılarak, bir bayağı yunusun cinsiyetini ayırmak olasıdır:

Erkek bireyde, cinsel bölgenin hemen üzerinde siyah ve alev benzeri bir leke bulunur.
Dişi bireydeyse, aynı bölgede, çevresi gri tonla çevrili ve dar bir siyah bant izlenir.

Genel adlarının burunları ile ilgili olarak ifade ettiğinden başka, uzun ve kısa burunlu bayağı yunusların birbirinden ayrılabilmesini sağlayan başa ait bir başka nitelik de bu türlere özellikle yandan bakıldığında izlenebilir: kısa burunlu bayağı yunusun melon yapısı daha yuvarlak ve hayvanın alnı burnuna daha dik bir açı ile birleşiyorken, uzun burunlu yunusta daha yassı bir melon vardır ve alnı da burnuna daha dar bir açı ile birleşir.
Bayağı yunusların her iki çenesinde de 40-55 çift küçük ve sivri diş bulunur.

Erkekler dişilerden biraz daha büyüktür ve en küçük formlar Karadeniz'de (erkekler 1,7-1,8 m, dişilerse 1,5-1,7 m arasında), en büyük formlar ise Hint Okyanusu'nda (erkekler 2,42 metreye, dişilerse 2,12 metreye kadar) yaşar.
Kısa burunlu bayağı yunus görece daha ağır olan türdür.

3-4 yaşında ya da 1,8-2,1 m uzunluğa ulaştıklarında cinsel olgunluğa erişen bayağı yunuslarda gebelik süresi yaklaşık 10-11 aydır ve 76–86 cm uzunluğa sahip bir yavru doğururlar.
Yavrunun anne ile olan birlikteliği 1-3 yıl gibi bir süreyi kapsar. 20-25 yıllık bir ömre sahip olan bayağı yunuslar için burada ifade edilen rakamların farklı topluluklar arasında büyük çeşitlilik gösterdiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Bayağı yunuslar 10-50 üyelik gruplar halinde seyrederler ve sıklıkla da 100-2000 üyelik sürüler halinde toplanırlar. Bu sürüler genellikle çok hareketlidir: sürüyü oluşturan gruplar birlikte yüzeye çıkar, sıçrar ve su sıçratırlar. Su üstüne sıçramak, yüzeye kuyruk ya da çene çarpmak tipik davranışlardır.
Bayağı yunusların, balinalar (Cetacea) takımının pilot balinası gibi türlerinin sürüleriyle karıştıkları gözlenmiştir. Benzeri bir karışmanın, Büyük Okyanus'un doğusundaki sarı yüzgeçli ton balığı bölgelerinde, başka yunus türü sürüleri ile de gerçekleştiği izlenmiştir. İlginç bir teoriye göre, yunuslarda sık gözlenen "pruva yüzüşü" davranışının kökeninde balinaların önünden pruva yüzüşü yapmaları yatmaktadır.

Bayağı yunusların temel gıdası mürekkep balıkları ve sürüler halinde bulunan küçük balıklardır. Bu yunusların, ekip olarak çalışıp, balıkları yoğun sürüler haline sıkıştırdıkları gözlenmiştir. Dünyanın bazı bölgelerinde, geceleri yüzeye doğru hareketlenen derin yansıtıcı tabaka canlılarıyla da beslenirler. Ayrıca, çoğu diğer yunus türü gibi bayağı yunuslar da fırsat buldukça insanların trolle avlanma benzeri balıkçılık etkinliklerinden faydalanır ve ağlardan kaçan ya da balıkçıların denize attığı balıklar ile beslenirler.

Toplam nüfuslarının kesin olarak bilinmediği ve yüzbinlerce olduğu tahmin edilen bayağı yunuslar, 10-28 °C'lık yüzey suyu sıcaklıklarını tercih ederler. Bununla paralel olarak da tüm dünya denizlerinde, kabaca 50° kuzey ile 40° güney enlemleri arasında kalan ılıman, tropik altı ve tropik sularda bulunurlar. Türler, tipik olarak, Kızıldeniz ve Akdeniz gibi ara denizler ile kıyıdan açıktaki ve daha az olarak da kıta sahanlıkları üzerindeki derin suları tercih ederler. Bazı topluluklar tüm yıl boyunca yerleşimlerini korurken diğerleri göçer bir davranış gösterir.
Uzun ve kısa burunlu yunusların dünya denizlerindeki kabaca dağılımları aşağıdaki şekillerde mavi renk ile sunulmuştur.

Şekillerden de yorumlanabileceği üzere, uzun burunlu bayağı yunus iç denizlerde bulunmaz ve kıyıya daha yakın suları tercih ederken, kısa burunlu bayağı yunus Karadeniz ve Akdeniz gibi iç denizlerde bulunur ve kıyılardan görece uzak suları tercih eder. Basra Körfezi'nde de bulunan bayağı yunusların Atlas Okyanusu'ndaki kuzey sınırı Yeni İskoçya ve İzlanda iken, Büyük Okyanus'ta ise Kaliforniya'nın kuzeyi ile Japonya'dır; bazen, Arktik Okyanus'ta da görülebilirler. Güney sınırları ise Arjantin'in Valdéz Yarımadası, Afrika'nın güney ucu, Avustralya'nın güneyi ve Yeni Zelanda'dır.

Benguela yunusu ya da Heaviside yunusu (Cephalorhynchus heavisidii) Cephalorhynchus cinsindeki dört yunus türünden biridir. Namibya kıyısında ve Güney Afrika'nın batı kıyısında bulunur. Haviside yunusu ve Güney Afrika yunusu diye de bilinir.

Heaviside yunusunun adı 19. yüzyılın başlarında Namibya'dan Birleşik Krallık'a bu türden bir yunusu getiren gemi kaptanı Haviside 'ın adından gelmektedir. Ancak ismi deniz memelileri ve diğer hayvan türleri toplayan önde gelen cerrah yüzbaşı Heaviside ile karıştırılmıştır. Bu karışıklık nedeniyle popüler literatürde ikinci isim daha çok kullanılmaktadır.

Benguela yunusu 1,80 metrelik boyu ve 75 kg.'luk ağırlığıyla küçük bir yunustur. Boyutları ve küt burunları nedeniyle bu yunuslar porpoise ile karıştırılırlar. Başları koyu gridir. Sırtlarının ön kısmı ile yanları daha açık gridir. Sırt yüzgeçleri, kuyrukları ve sırtlarının arka kısmı yine koyu gridir. Karınları beyazdır ve sırt yüzgeci altında yanlarda beyazlıklar bulunur.
Erkekler cinsel erişkinliğe 7-9 yıl arasında ulaşır. Dişiler de aynı zamanda doğurganlığa ulaşır. Hamilelik dönemi büyük bir olasılıkla on aydır. Çiftleşme ilkbaharda ve yazları olur. Dişilerin her üç yılda bir doğurduğuna inanılmaktadır. Benguela yunusunun bilinen maksimum yaşı yirmi yıldır. Görece kısa olan bu yaşam süresi ve aralıklı doğumlar doğal olarak popülasyonun düşük bir artış hızına sahip olmasına neden olur. Bu nedenle bu türün popülasyon sayısı avlanmaya karşı oldukça hassastır.

Benguela yunusları hareketli ve sosyal hayvanlardır. Tipik olarak 5-10 bireyden oluşan ve bazen de daha büyük gruplarla dolaşırlar. Çok hızlı yüzebilirler. Oyunlarının ve sosyal aktivitelerinin bir parçası da dik olarak denizden dışarı sıçramak, havada dönmek ve ses çıkarmadan ve su sıçratmadan tekrar denize dalmaktır.

Her ne kadar Namibya'nın İskelet Sahili açıklarında gözlemlenebilseler de Benguela yunusu biliminsanları tarafından sistematik olarak incelenmemiştir. Namibya'nın kuzey sahilinde 17&deg güney enleminden Güney Afrika'nın güney ucuna kadar bir aralıkta görülmektedirler. Cape Town gibi nüfusu yoğun şehirlerle, Walvis Bay gibi kasabalardan gözlemlendikleri bildirilmektedir. Lambert's Körfezi'nde jıyıdan ya da limandan yapılan tekne gezilerinde görülebilirler. Sayıları hakkında bir tahminde bulunulmamıştır.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Cephalorhynchus heavisidii. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 8 Mayıs 2006'da çekildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden tehdit altında olduğu açıklanmaktadır.
National Audubon Society: Guide to Marine Mammals of the World Reeves, Stewart, Clapham and Powell, (2002)
Cephalorhynchus dolphins, Encyclopedia of Marine Mammals, p200-202, Stephen M. Dawson (1998) ISBN 0-12-551340-2

Bering denizi gagalı balinası (Mesoplodon stejnegeri), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü.

Bering denizi gagalı balinası Pasifik okyanusunun kuzeyinde Bering denizinden Japonyaya ve Kaliforniyaya kadar varan bir bölgede yaşar. Özellikle Aleut adaları civarında sık görülür.

Vücudu torpido şeklinde, ağzı kısa ve kafası ince olur. İki azman dişi ağzı kapalıyken de dışarıda kalır. Rengi koyu gridir, ancak ağzı, alt kısmı ve ensesi daha açık renktir. Yüzgeçleri küçük ama kuyruk yüzgeci geniştir.
Açık denizin soğuk sularında, 2 - 15 bireyden oluşan gruplar içinde yaşar. Grup içerisinde birbirilerine dokunacak kadar yakın yüzerler. Ahtapot ve balık (örneğin somon balığı) ile beslenirler.

Rüdiger Wandrey: Die Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags GmbH, 1997, ISBN 3-440-07047-6

Beyaz balina, ak balina, beluga balinası ya da yalnızca beluga (Delphinapterus leucas), balinalar (Cetacea) takımının Monodontidae familyası içindeki Delphinapterus cinsinin tek türüdür. Yaşam alanı arktik ve arktik altı denizler olan bu memeli için kullanılan "beluga" adı, Rusçada "beyaz" anlamına gelen Белуха (belukha) sözcüğünden türemiştir. Hayvanın Latince olan bilimsel adı ise "beyaz (leucas), yüzgeçsiz (-apterus) yunus (delphin-)" anlamını taşır.

Beyaz balina, ilk olarak 1776'da Peter Simon Pallas tarafından tanımlanmıştır. Monodontidae familyasını, kendisinin Delphinapterus cinsinin tek türü olması gibi, Monodon cinsinin tek türü olan narval (Monodon monoceros) ile paylaşır. Bir dönem, kısa burunlu yunus (Orcaella brevirostris) için de aynı familya uygun görülmüşse de yakın tarihli genetik kanıtlar ile bu canlının yunusgiller (Delphinidae) familyasına dahil olduğunu belirlenmiştir.
Beyaz balinanın bilinen en eski genetik atası, izine geç Miyosen devrinde rastlanan ve günümüzde soyu tükenmiş olan Denebola brachycephala'dır. Baja Kaliforniya yarımadasında, ilgili familyanın bir zamanlar daha sıcak denizlerde geliştiğini gösteren tek bir fosil bulunmuştur. Bu fosil kaydı, görece yakın zamanlarda beyaz balinanın dağılım alanının yüzer buz dağılımı ile değiştiğini de göstermektedir: Buz devirlerinde genişleyen dağılım alanı, buzların geri çekilmesiyle daralmıştır.

Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'nde, hem "beyaz balina" hem de "beluga" adları genel adlar olarak verilmektedir[1] ancak "beluga" adı giderek daha fazla kullanılmaya başlanmıştır. Bu ad, Rusçada "beyaz" anlamına gelen Белуха (belukha) sözcüğünden türemiştir. Mersin morinasının (Huso huso) İngilizcedeki adı beluga sturgeon olduğu ve yalnızca beluga olarak da anılabildiği için, karışıklığın önüne geçmek isteyen bilim insanları, beyaz balina için bazen beluga whale (beluga balinası) adını da kullanırlar.
Yüksek ve tiz sesli ıslık, bağırtı ve gıcırtı sesleri çıkarıyor olması nedeniyle, beyaz balina için İngilizce halk dilinde sea canary (deniz kanaryası) adı da kullanılır.

Beyaz balina 5 metreye kadar uzayabilir ve bu haliyle de çoğu dişli balinadan küçük ama yine dişli balinalar içinde sınıflanan yunusların çoğundan büyüktür. Erkekler, genellikle, dişilerden büyük olur; erkekler 1,5 ton ağırlığa ulaşabilirken, dişiler yaklaşık 1 tonda kalır. Yeni doğmuş bir beyaz balina yaklaşık 1,5 metre uzunluğa ve 80 kg ağırlığa sahiptir.

Erişkin bir beyaz balina yanılgıya yer bırakmayacak kadar tipik bir hayvandır:

Rengi tamamen beyazdır.
Bir sırt yüzgeci yerine, aynı anatomik bölgede bir çıkıntısı vardır. Sırt yüzgecinin olmayışı, hayvanın bilimsel cins adında belirtilen bir özelliktir: Delphinapterus adındaki "-apterus", Latincede "yüzgeçsiz" anlamına gelen bir sözcüktür. Bilim insanları, sırt yüzgeci yerine bir sırt çıkıntısı gelişmesinin evrimsel açıklamasını, buz altı ortamlara uyum ya da olası bir ısı koruma yolu olarak yapmaktadır.
Alın bombesinin çok çıkık, yuvarlak ve yumuşak oluşu nedeniyle, baş yapısı tüm diğer balinalardan farklıdır. Bu çıkıklığın sebebi, yunusların da dahil olduğu dişli balinaların çoğunda bulunan melon dokusunun beyaz balinada oldukça büyük oluşudur. Beyaz balina, sinüslerinde hava dolaştırarak, bu melonun şeklini değiştirebilmektedir.
Yine diğer hiçbir balinada bulunmayan bir özellik olarak, beyaz balinanın boyun omurları birbirine kaynamamıştır ve hayvan başını yanlara ve yukarı-aşağı kısmen oynatabilmektedir.
Özellikle beslendiğinde belirgin olmak üzere, beyaz balinanın gövdesi yuvarlaktır ve baş ve kuyruğa doğru incelir. Hayvan büyüdükçe, kuyruk yüzgeci de büyür ve giderek daha gösterişli kıvrımlara kavuşur. Kısa ve geniş göğüs yüzgeçleri neredeyse kare şekillidir.

Erişkin erkek bireyler 8, dişiler ise 5 yaşında cinsel olgunluğa ulaşır. Çiftleşmenin aşamaları yeterince anlaşılamamıştır. Çiftleşmeler esasen kış ya da erken ilkbahar sırasında, hayvanlar henüz kışı geçirdikleri sulardayken ya da göç etmeye henüz başlamışken olmaktadır ama başka zamanlarda da çiftleşmeler gözlenmiştir. Bu da zigotun rahime tutunmasının gecikebildiği olasılığına işaret etmektedir.
Dişiler, yaklaşık 15 ay süren gebelik döneminin sonunda, ilkbaharda tek bir yavru doğururlar. Emzirme dönemi yaklaşık 2 yıldır.
Genç beyaz balinalar tamamen koyu gri renge sahiptir. Bu grilik, hayvanlar büyüdükçe giderek açılır ve dişilerde 7, erkeklerde ise 9 yaşında tipik saf beyaz renge ulaşır.
Beyaz balinaların doğal ömrü yaklaşık 40 yıldır.

Beyaz balina temelde balıkla beslenen, yavaş yüzen bir memelidir. Ahtapot ve mürekkep balığı gibi kafadan bacaklılar ile yengeç ve karides gibi kabukluları da yiyebilir. Deniz tabanında besin aramayı tipik olarak 300 metre gibi derinliklerde gerçekleştirir ama bunun en az iki katı kadar derine de dalabilir.

Beyaz balinalar oldukça sosyal canlılardır. Sıklıkla aynı cinsiyet ve yaşa sahip bireylerin oluşturduğu sürüler hâlinde hareket ederler ve erkeklerden oluşan gruplar yüzlerce birey içerebilir. Yavrusu olan anneler genellikle görece küçük gruplara karışır. Sürüler haliçlerde toplandığında, sayıları binlerce olabilir ve bu, tüm beyaz balina nüfusunun önemli bir kısmını temsil ediyor olabilir. Böyle zamanlarda, avlanılmaya en açık durumda bulunurlar.
Beyaz balina sürüleri kararlı değildir, bireyler sürü değiştirmeye meyillidir. Sürü üyeliği nadiren kalıcıdır ve radyo vericileriyle sürdürülmüş izlemelerde, bir sürü içinde gözlenmesine başlanmış beyaz balinaların birkaç gün içinde o sürüden yüzlerce kilometre ötede bulunabildikleri görülmüştür. Bu canlılardaki en yakın sosyal ilişki, anneyle yavrusu arasındakidir. Yavrular yazın sıklıkla annelerinin gittiği halice giderler ve hatta, tam erişkin hâle geldikten sonra bile anneleriyle görüşebilirler.
Beyaz balinanın çıtırtı, gıcırtı, bağırtı, ıslık ve çan benzeri tınlamalardan oluşan, geniş bir ses yelpazesi vardır. Bu ses çeşitliliği nedeniyle, sürü halindeki hayvanlar, konserden hemen önce çalgılarını akort eden bir orkestraya benzetilebilir. Araştırmacılar, çoğunluğu 0,1 - 12 kHz aralığında olmak üzere, 50 farklı ses kaydetmişlerdir.
Bu canlılar, oldukça oyuncu oluşlarıyla ve diğer balinalar ile insanlara tükürüşleriyle de bilinirler. Gösteri için alıkondukları akvaryumdaki bakıcılarını ağızlarıyla su atarak ıslatmaları sık karşılaşılan bir davranıştır.

Beyaz balinalar, Kuzey Kutbu ve kutup altı denizlerde, 50° K ile 80° K enlemleri arasında hareket ederler. Ayrıca, Tadoussac kasabasının yakınlarında, St. Lawrence Nehri halici ve Saguenay Nehri fiyordunda dolaşan yalıtılmış bir nüfus da bulunmaktadır.
İlkbaharda yazı geçirecekleri kuzey bölgelerine hareket eden sürüler, birbirinden kopuk koy, haliç ve diğer benzer sığ girintilere yerleşirler. Anne bireyler, genellikle her yıl aynı bölgeye döner. Sonbaharda yaz sığınakları giderek buzla dolan beyaz balinalar, kışı geçirmek için bu bölgelerden ayrılırlar ve çoğunluğu, ilerleyen yüzer buz kitlesinin kıyısına yakın kalmaya özen göstererek yol alır. Geri kalanlar ise buz tutan bölgenin altında kalır ve nefes almak için yüzeye ulaşan buz yarıklarını ve doğal açıklıkları kullanır. Ayrıca, buz altında hapsolmuş hava ceplerini de bulabilirler. Yoğun buz kitlesinin deniz yüzeyinin %95'inden fazlasını kaplayabildiği bu koşullarda, beyaz balinaların yüzeye açılan ince yarıkları bulabilme konusundaki dikkate değer özellikleri bilim insanları için sırrını koruyan bir ilgi alanıdır. Beyaz balinalardaki yankıyla yer belirleme yeteneğinin, buz altı deniz koşullarına özel yankılanmaya çok iyi uyum sağlamış olduğu açıktır ve bu yetenekleriyle de su açıklıklarını algılayabildikleri ileri sürülmüştür.
9 Haziran 2006'da, orta Alaska'daki Fairbanks şehrine yakın geçen Tanana Nehri'nde genç bir beyaz balina ölüsü bulunmuştur. Bu yer, hayvanın doğal yaşam alanı olan okyanustan yaklaşık 1600 km uzaktadır. Beyaz balinaların bazen göç eden balıkları izledikleri bilindiği için, bu bireyin de nehir yukarı göç eden somonları izlemiş olabileceği düşünülmüştür[2].
Günümüzde, küresel beyaz balina nüfusu yaklaşık 100.000 kadardır. Bu sayı diğer balinalarla karşılaştırıldığında çok daha büyük ama onlarca yıl süren aşırı avlanma dönemi öncesine göre çok daha küçüktür. Beaufort Denizi'nde 40.000, Hudson Körfezi'nde 25.000, Bering Denizi'nde 18.000 ve Kanada'nın kuzeyindeki Arktik Okyanus bölgelerinde de 28.000 bireylik dağılımların olduğu tahmin edilmektedir. St. Lawrence halicindeki nüfus ise yaklaşık 1000 bireyliktir[3].

Beyaz balinanın ana doğal düşmanı, buz tabakalarında bulunan açıklıklara nefes almak için çıkmasını bekleyen kutup ayılarıdır. Ayrıca, katil balinalara hedef olabilecek kadar da küçüktür.
Öngörülebilir göç düzenleri ve yüksek sayıları nedeniyle, Arktik yerel halklar yüzyıllarca beyaz balina avlamıştır. Günümüzde de pek çok bölgede, sürdürülebilir olduğuna inanılan bir avlanma düzeni vardır. Ancak, günümüzde balınacılık ile ilgili genel moratoryum dahilinde yasaklanmış ama geçmişte Cook Girintisi, Ungava Körfezi ve Grönland açıklarında sürdürülmüş olan ticari avlar ile beyaz balina nüfusu büyük tehlikeye atılmıştır. Resmî olarak izin verilmese de yerli halkın bu bölgelerdeki avlanması devam etmektedir ve beyaz balina nüfuslarının hiç düzelmeyebileceği düşünülmektedir. Bu bölgeler, hem sürdürülebilir avlanmanın elde edilmesi için İnuit halkları ve ulusal hükûmetler arasında yoğun tartışma konusu hem de beyaz balinanın Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'nde 1994'ten beri "zarar görebilir" kategorisinde yer alışının nedenidir.
Beyaz balinaların haliçlerde toplanıyor oluşu nedeniyle, insan kaynaklı kirlenme bu canlıların sağlıkları için büyük tehlike oluşturmaktadır. St. Lawrence Nehri'ndeki kirlenme nedeniyle, burada yerleşik nüfusta kanser vakalarının arttığı bildirilmiştir. Yine, bu bölgede yerleşik beyaz balinaların bedeninde o kadar çok kirletici madde bulunur ki, ölen bireylerin cesetleri zehirli atık olarak kabul edilir. Bu kirlenmenin etkilenen nüfuslar üzerindeki uzun dönemli etkilerinin ne olacağı ise henüz bilinmemekted

Beyaz balinagiller (Monodontidae), balinalar (Cetacea) takımı içindeki dişli balinalar (Odontoceti) alt takımının familyalarındandır ve her biri kendi cinsi içinde tek başına sınıflanan iki sıra dışı balina türünü içerir. Bu türler şunlardır:

Beyaz balina (Delphinapterus leucas) - erişkin bireylerin tamamen beyaz renkli olduğu, diğer hiçbir balinada görülmeyen bir özellik olarak boyun omurlarının kaynamamış olduğu ve yankıyla yer bulmada işlevi bulunduğu düşünülen melon dokusunun bu dokuyu içeren diğer balinalardakine göre çok daha belirgin olması nedeniyle tipik bir kafa şekli olan tür.
Narval (Monodon monoceros) - erişkin erkek bireylerde üst sol çeneden çıkan ve ileriye 3 metre kadar uzayabilen, sola dönüşlü helis sarmalı yapan, boynuz benzeri uzun bir dişin bulunduğu tür.

Beyaz balinagiller familyasının Cetacea (balinalar) takımı içindeki yeri ve içindeki taksonlar aşağıda sunulmuştur.

Takım: Cetacea - Balinalar
Alt takım: Odontoceti - Dişli balinalar
Familya: Monodontidae
Cins: Delphinapterus
Tür: Delphinapterus leucas - Beyaz balina
Cins: Monodon
Tür: Monodon monoceros - Narval

Beyaz başlı yunus (Cephalorhynchus hectori), Cephalorhynchus cinsinde bulunan dört tür arasında en çok bilinen yunus türüdür.
Beyaz başlı yunus, 1,4 metrelik boyu ile en küçük deniz memelileri arasındadır. Yeni Zelanda yunusu ya da Hector yunusu olarak da bilinir.
Beyaz başlı yunusun bilimsel adı, şu anda Yeni Zelanda Te Papa müzesi olan Wellington'daki Koloni Müzesi'nin müdürü olan Sir James Hector'un (1834-1907) anısına verilmiştir. Hector, bu yunusun bulunan ilk örneğini inceleyen kişidir.

Beyaz başlı yunusun ağzı belirgin bir şekilde çıkıntılı değildir. Kendine özgü yuvarlak bir sırt yüzgeci bulunur. Kuyruğunun uçları sivridir ve arka kenarları içbükeydir. Genel rengi soluk gri olmasına karşın yakından bakıldığında aslında karmaşık bir renk yapısına sahip olduğu görülür. Alın içinde siyah çizgiler bulunan gri renktedir. Ağzının ucu siyahtır. Boğazı ve göğsü beyazdır. Göğsün üzerinde koyu gri renkteki yan yüzgeçlerden gözlere kadar giden koyu gri bir leke vardır. Beyaz olan karın bölgesinde de sırt yüzgeçinin altında yanlarda yer alan bir kuşak bulunur. Sırtın büyük kısmı ve yanlar ağızla aynı gri renktedir. Kuyruk bağlantısı dardır.
Yaklaşık dokuz kilogram doğan yunus erişkin olduğunda 40 ile 60 kg arası büyüklüğe erişir.Yaklaşık yirmi yıl yaşar.
Beyaz başlı yunuslar iki ile sekiz bireyden oluşan gruplar hâlinde yaşar. Çok hareketli hayvanlardır, hemen hemen her zaman teknelerin baş dalgasını takip eder, su yosunlarıyla oynarlar. Denizden sıçrayan yunuslar yan olarak denize düşer ve büyük bir ses çıkarır. Dik ya da yatay düştüklerinde çok daha az ses çıkarırlar.

Beyaz başlı yunus yalnız Yeni Zelanda'nın kıyı bölgelerinde bulunur. Güney Adası'nın her iki yanında yer alan başlıca iki popülasyon vardır. Bu iki popülasyonun Cook Boğazı'ndaki ve Güney Adası'nın güneybatı ucundaki derin su nedeniyle birbirlerinden koptukları düşünülmektedir. Türün ya derin suyu geçemediği ya da geçmek istemediği sanılmaktadır. 1980'lerin ortalarında toplam popülasyonun 3.500 civarında olduğu tahmin edilmişti. Yakın geçmişte yapılan bir araştırma sonucu sayılarının 2.000-2.500 civarında olduğu sanılmaktadır. Hatırı sayılır bir popülasyon Yeni Zelanda Christchurch yakılarında Akaroa'da bulunur.
Beyaz başlı yunuslar yazları kıyıya 10 km'den az mesafelerde kışları da biraz daha uzak bir mesafede gözlemlenir. Avustralya ve Malezya'da bu yunusların görüldüğü bildirilmiştir ancak bunlar yanlış tanımlanan başka tür yunuslardır.
Maui alttüründe yaklaşık 100 birey bulunmaktadır.

Balık ağları beyaz başlı yunuslar için oldukça önemli bir tehdit oluşturur. Balık ağlarına yakalanma nedeniyle ölümlerin 1970'lerden beri yunus popülasyonunu yarıya düşürdüğü tahmin edilmektedir. 1988 yılında Banks Yarımadası etrafında yaratılan deniz koruma alanında balık ağı ile avlanma yasaklanmıştır. Bu sayede popülasyonun azalışı önlenmiştir ancak henüz bir artış gözlemlenmemiştir. Tekne pervanelerine takılma gibi diğer tehditler bu artışı engellediği düşünülmektedir.
Mart 2004'te Yeni Zelanda Koruma Bakanlığı üç beyaz başlı yunusu işaretleyerek uydu ile takip etmeyi test etmeye başlamıştır. Eğer bu yunusların hareketleri başarılı bir şekilde izlenebilirse bu sistem türleri büyük tehlike altındaki Maui alttürünün izlenmesi için kullanılacaktır.
(Cephalorhynchus hectori maui) Yeni Zelanda'nın Kuzey Adası'nın kuzeybatı kıyısının açıklarında bulunan bir beyaz başlı yunus alttürüdür. Deniz memelileri arasında en tehlikeli durumda olan tür Maui yunusudur. Benzer durumdaki diğer deniz memelileri yalnızca nehir ve haliçlerde yaşar. Doğal yaşam alanında yaklaşık 100 kadar Maui yunusu kaldığı söylenmektedir. Maui yunusunun soyu balık ağlarına yakalanarak ve tekne pervanelerine takılarak oluşan ölümler nedeniyle tükenmeye başlamıştır. Erişkin Maui yunusları genellikle 1,2 - 1,4 metre boyunda ve 50 kg ağırlığındadır. Yuvarlak sırt yüzgeçleri vardır ve karın kısımları beyaz, yanları ise gridir. Maui yunusları 90 saniyelik kısa dalışlarla okyanus tabanındaki küçük balıklar ve kabuklu deniz hayvanlarıyla beslenir.

 Wikimedia Commons'ta Beyaz başlı yunus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
WDCS - Balinalar ve yunuslar derneği24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.wwf.org.nz30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Cephalorhynchus hectori.5 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 5 Mayıs 2006'da çekildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden tehdit altında olduğu açıklanmaktadır.
National Audubon Society: Guide to Marine Mammals of the World ISBN 0-375-41141-0
Encyclopedia of Marine Mammals ISBN 0-12-551340-2
Whales, Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine 1995 ISBN 0-7513-2781-6

Beyaz yanlı musur (Phocoenoides dalli), yalnızca Kuzey Pasifik Okyanusunda bulunan bir musurgil türüdür. 1970'lerde ilk defa halka yakın olmalarıyla dünya çapında dikkat çekmişlerdir ki bundan önce sombalığı yakalayan balıkçı tekneleri kazara ağlarına binlerce beyaz yanlı musur ve diğer balinaları yakalayıp öldürürmüşlerdir. Beyaz yanlı musurlar Phocoenoides cinsinin tek üyeleridir. Türün İngilizce ismi (Dall's porpoise) Amerikan natüralist W. H. Dall'dan gelmektedir.

Beyaz yanlı musurun benzersiz gövde şekli sayesinde bu tür diğer balina türlerinden kolayca ayırt edilebilir. Bu hayvanların gövdeleri oldukça kalındır ve başları küçüktür. Renkleri genelde katil balinalara benzer; musurgilin ana gövdesi çok koyu bir gri ile siyah renkte olup, yan tarafları ve karınlarında ise beyaz çizgiler bulunur. Sırt yüzgeçleri sırtlarının tam ortasında bulunur ve dik durmaktadır. Yüzgeçlerinin üst kısımları beyaz ile açık gri arası bir renge sahiptir.
Kuruklarının iki kısmı da buna benzer bir renge sahiptir. Erişkinlerin kuyruklarının her iki parçası da hayvanın gövdesine doğru geriye kavislidir ki bu da başka bir ayırt edici özellikleridir. Diğer musurgillerden daha büyüktür, 2.3 m (7.5 ft) boyuna kadar büyüyebilirler ve kiloları 130 ila 220 kg (290 ila 490 lb) arasındadır. Bu türde ayrıca seksüel dimorfizm de bulunmaktadır, erkekler daha büyük olur ve ayrıca daha derin kuyruk sapları ve anüslerinin arkasında bir tümsek bulunur. Genç beyaz yanlı musurlar grimsi bir renge sahip olup koyu renkli kuyrukları vardır.

Beyaz yanlı musurlarının yaşam alanları Kuzey Pasifik'i ve Bering, Okhotsk ile Japon gibi denizleri de kapsamaktadır. Yaşam alanlarının en güneyinde bulunan bölgenin batısında doğu Japonya, doğusunda ise doğu Kaliforniya bulunmaktadır, en kuzeyindeki bölge ise Bering Denizidir. Bu hayvanlar eğer normalde soğuk olmayan mevsimlerde soğukla karşılaşırlarsa Güney Aşağı Kaliforniya'daki Ojo de Liebre Lagoon'a girerler. Ayrıca nadiren de olsa Çukçi Denizine de yolculuk ederler.
Beyaz yanlı musurlar 180 metreden (590 ft) daha derin soğuk suları tercih ederler. Kıta sahanlığı bitişiğinden yamaçlar ve okyanus suları arasında bulunurlar. Genellikle açık denizlerde yaşarlarken, Kuzey Amerika'da derin kıyı sularında da görülürler. Orada, genellikle derin su vadilerinde bulunurlar.
İki tutarlı ve iyi tanımlanmış farklı renkte morf (dalli tipi ve truei tipi) tespit edilmiştir. Dalli tipi bu musurun doğal yaşam alanlarında belirirken, truei tipi çoğunlukla batı Pasifik'te ve nadiren doğusunda yaşarlar. Bu morflarda yalnızca renkli desenler olduğu için (truei tipinin göbeğinde daha belirgindir) bunların ayrı alttürler olup olmadığı bir soru işaretidir. Japonya yakınlarında bunlardan 104,000 kadar, Okhotsk denizinde 554,000 kadar, Alaska'da 83,000 kadar ve ABD kıtasında ise 100,000 kadar olduğu düşünülmektedir.

Beyaz yanlı musurlar öncelikli olarak küçük balıkları (sayısız türü) ve kafadan bacaklıları yerler. Ringa, ançüez, sardalya, uskumru, barlam ve Scomberesocidae gibi büyük gruplar halinde dolaşan balıklar favori avları arasındadır, bunların yanında da mesopelagic balığı, ışıldakgiller ve derin su Osmeridae'si de sevdikleri balıklar arasındadır.  Ayrıca kril de tüketebilirler, ama bunlar beslenme düzenleri açısından o kadar da önemli değildir. Beyaz yanlı musurlar derin dalgıçlardır. 94m'ye kadar daldıkları tespit edilmiştir. Beyaz yanlı musurlar, katil balina ve büyük beyaz köpek balığına yem olurlar. Ama yine de, Saulitis et al. (2000) açıklamasına göre Prince William Sound'da beyaz yanlı musurlar ile katil balinalar arasında agresif olmayan etkileşimler vardır; "Beyaz yanlı musurların yerli katil balinalar ile birlikte yüzdükleri gözlemlendi, katil balinalar ile çekici oyun davranışları sergilemişler ve katil balinaların tam önlerinde suyun altına girip çıkmışlardır, hatta bazen fiziksel temas bile olmuştur...Bir tane hatırda kalıcı beyaz yanlı musur AB başkanı ile 1984 yılında Mayıs ayından Eylül ayına kadar kalmıştır". Bu hayvanlar ayrıca bazı parazitlere duyarlıdır. Karaciğer kelebekleri yoluyla Nastitrema isimli bir iç paraziti kapabilirler ki bu parazit yunuslar için ölümcüldür. Yunusların dış parazitleri ise balina bitleridir.

Beyaz yanlı musurlar son derece aktif yaratıklardır. Sık sık su yüzeyinde ya da altında büyük bir hız ile kendi etraflarında zigzag hareketi yaparak "horoz kuyruğu" adı verilen su dalgalanmasına sebep olurlar. Bu hayvanlar aniden ortaya çıkıp kaybolabilirler. Bütün küçük deniz memelileri arasında en hızlıları olan beyaz yanlı musurlar 55 km/s hızına kadar yüzebilirler, bu hız da neredeyse katil balinaların hızındadır. Bu musurlar teknelere yaklaşır ve reverans yaparak teknenin kıçına asılarak sürüklenirler, ama tekne çok hızlı gidiyorsa dikkat kaybedebilirler. Ayrıca büyük balinaların kafalarının oluşturduğu dalgalarda "burun binme" de yaparlar. Bundan farklı olarak daha sakin hareketler de yapabilirler, mesela su yüzeyinde yaptıkları hafif dönemeçler. Çok nadiren sudan sıçrama hareketi yaparlar. Beyaz yanlı musurların uyudukları hiç gözlemlenmemiştir.
Beyaz yanlı musurlar iki ila 12 arasında değişen küçük gruplarla yaşarlar. Yine de beslenirlerken yüzlercesi bir araya gelebilir. Bu hayvan türünde çok eşlilik görülür ama erkekler dişilerini diğer erkeklerden uzak tutmaya çalışırlar. Çiftleşme sezonu süresince, bir erkek doğurgan bir dişi seçer ve kendi yavrusunu dünyaya getireceğinden emin olmak için onu korur. Erkekler bunu yaparken bazen derin dalışlarla bulunan yemleri kaybetmeyi göze alırlar. Doğumlar genelde yaz aylarında gerçekleşir. Bu hayvanların gebeliği 10 ila 11 ay arası sürmekte ve süt salgılama dönemi ise en az iki ay sürmektedir. Durumlarına bağlı olarak, dişiler her yıl doğum yapabilirler. Beyaz yanlı musurlar 22 yıla kadar yaşamlarını sürdürebilirler.
Bir araştırmaya göre DNA dizileme sırasında Britanya Kolumbiyası'nda bir cenin bulunduğu ve bu ceninin beyaz yanlı musur ile bayağı musurun karışımı olan bir melez olduğu belirlenmiştir. Bu melez nadir de olmayabilir— Vancouver Adası'nda görülen bazı tipik olmayan renkli beyaz yanlı musurların ataları olarak da tanımlanabilirler.

Birçok beyaz yanlı musur her sene balık ağlarına yakalanarak öldürülüyor. Japon avcılarının zıpkın ile bu türü öldürmeleri büyük bir endişeye yol açmıştır. Her sene yakalanan beyaz yanlı musur sayısı 1980'lerin ortalarında tanıtılmış büyük deniz memelilerini avlama moratoryumu nedeniyle büyük bir ölçüde yükselmiştir. En çok yakalanan sayı 1988 yılında olmuştur ki 40,000'den fazladır bu sayı. Bu avlamaya bir son vermek için uluslararası ilgi 1990 yılında ortaya çıkmış; Uluslararası Balinacılık Kurulunun (IWC) çözümü sonucunda yakalama sayısı azalmıştır; yine de hala her sene 15,000 civarında yakalama olmaktadır ki bu durum beyaz yanlı musurun bütün dünyada diğer deniz memelileri ile karşılaştırıldığında en çok avlanan tür olmasına sebep olur. 2008 yılında, bu avlanma durumu IWC ve IWC'nin Bilimsel Komitesi tarafından eleştirilmiştir. Şu anda bu kota her sene 16,000 yakalanma sayısındadır. Ek olarak, sayısı bilinmeyen bazıları da vurulmuş ya da yakalama sırasında kayıplara karışmıştır. Bu tehditlere rağmen, beyaz yanlı musurları üretken popülasyonlar arasında oldukça yaygın bir tür olmaya devam etmektedir.
Beyaz yanlı musurlar, Vahşi Hayvanların Göçmen Türlerinin Korunmasına ilişkin Bonn Sözleşmesi (CMS) dahilinde olumsuz korunma statüsü olması ya da uluslararası anlaşmalarla sağlanacak işbirliğinden olumlu olarak yararlanabileceği için Ek-II listesinde bulunmaktadırlar.

Balina ve yunuslar listesi
Deniz biyolojisi

www.dallsporpoise.org
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS)24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EIA cetacean campaign, Beyaz yanlı musur yakalamaları hakkında raporlar.
EIA in the USA, raporlar & haberler.
Convention on Migratory Species page on the Dall's porpoise
Voices in the Sea - Sounds of the Dall's Porpoise9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boz yunus  (Grampus griseus), gri yunus ya da Risso yunusu, Grampus cinsinde yer alan tek yunus türüdür.

Boz yunus cinsinin adı olan grampus sözcüğünün etimolojisi tam olarak bilinmemektedir. Latince grandis piscis ya da Fransızca  grand poisson kelimelerinin birleşik hâli olabileceği düşünülmektedir ki her ikisi de büyük balık anlamına gelmektedir. Türün adı olan griseus ise vücudunun boz rengine ithafen verilmiştir. Risso yunusu da denilen bu yunusun adı, ilk olarak Antoine Risso'nun tanımlamasına dayandığı için oradan gelmektedir.

Boz yunusun vücudunun ön kısmı ve sırt yüzgeci görece oldukça büyüktür ama vücudunun arkası incelerek oldukça dar bir kuyruk ile son bulur. Ampul şeklindeki kafasının önünde dik bir kırışıklık bulunur.
Yavru yunusların sırtları gri ile kahverengi arası, karınları da krem rengindedir ve ağızları ile göğüslerinde çıpa şeklinde beyaz bölgeler bulunur. Daha büyük yunuslarda ise beyaz olmayan alanlar hemen nhemen siyah olacak kadar koyulaşır ve sonradan açılırlar ama sırt yüzgeci her zaman siyah kalır. Sosyal etkileşimden kaynaklanan doğrusal yara izleri vücutlarını baştan aşağıya kaplayabilir. Yaşlı bireyler çoğunlukla beyaz renklidirler. Bireylerin çoğunda hepsi alt çenede olmak üzere 2-7 çift arası diş bulunur.
Boyları genellikle 3 m.'dir ancak 3,8 m.'ye varan yunuslara rastlanmıştır. Yunusların genelinde olduğu gibi, erkekler dişilerden biraz daha büyüktürler. Ağırlıkları 300–500 kg. arasında değişen bu tür adına "yunus" denen en ağır deniz memelisi türüdür.

Tüm dünya üzerinde ılık ve tropik sularda ve genellikle kıyıdan uzak derin denizlerde bulunurlar. Hint Okyanusu'nun, Pasifik Okyanusu'nun ve Atlantik Okyanusu'nun tropik bölgeleri dışında, Basra Körfezi, Akdeniz ve Kızıldeniz'de görülürler ama Karadeniz'de görülmemişlerdir. Alaska Körfezi ve Grönland'ın güneyinden, Ateş Toprakları'na kadar yaşarlar.
Tercih ettikleri alanlar hemen kıta sahanlığının açığında, deniz derinliğinin 400 ile 1,000 m arasında değiştiği ve deniz suyu sıcaklığının da en az 10 °C olduğu ve genellikle 15–20 °C arasında değiştiği yerlerdir.
ABD'nin kıta sahanlığı çevresindeki nüfusunun 60,000'i geçtiği tahmin edilmektedir. Pasifik'te yapılan sayımda doğu tropik sularda 175,000, batı tropik sularda da 85,000 olduğunu göstermiştir. Dünya üzerindeki toplam nüfusu bilinmemektedir.

Genellikle geceleri olmak üzere yalnızca kalamar ile beslenirler. Çoğunlukla 10-50 arası yunustan oluşan gruplar ile dolaşırlar ama sayıları 400'e de çıkabilir. Diğer yunus türleri ile birlikte de dolaşırlar.
Gebelik süresi yaklaşık 13-14 ay sürer ve 2,4 yılda bir doğum yaparlar. Pasifiğin doğusunda kışları, batısında ise yaz ve sonbaharları daha çok doğum yaparlar. Dişiler cinsel olgunluğa 8-10 yaşında, erkekler ise 10-12 yaşında ulaşırlar. En uzun yaşamış olan örnek 34,5 yaşına erişmiştir.

Whale and Dolphin Conservation Society 24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
ARKive Fotoğraflar ve video (İngilizce)

Cephalorhynchus, yunusgiller (Delphinidae) familyasından ve dört türü barındıran bir yunus cinsidir. Bu cinste şu türler bulunur;

Alaca yunus (Cephalorhyncus commersonii)
Benguela yunusu (Cephalorhyncus heavisidii)
Beyaz başlı yunus (Cephalorhyncus hectori)
Şili yunusu (Cephalorhyncus eutropia)
Bu türler birbirine benzer fiziksel özellikler gösterir ancak küçük, küt burunlu ve genellikle oyuncu olan bu yunuslar coğrafi olarak birbirinden çok uzak bölgelerde bulunur.
May-Collado & Agnarsson tarafından yapılan yakıntarihli bir filogenetik analizi (2006), geleneksel olarak Lagenorhynchus cinsinde sınıflanan kum saati yunusu L. cruciger ve siyah çeneli yunusun L. australis aslında filogenetik olarak Cephalorhynchus arasında yer aldığını ve dolayısıyla da bu cinsin altında sınıflandırılmaları gerektiğini önermiştir. En azından siyah çeneli yunus ile ilgili olarak bu sınıflandırmayı destekleyecek akustik ve morfolojik destekler de bulunmaktadır. Schevill & Watkins'e göre (1971), siyah çeneli yunus ve Cephalorhynchus türleri ıslık çalmayan tek yunus türleridir. Kum saati yunusu için akustik data bulunmamaktadır. Siyah çeneli yunusta diğer Cephalorhynchus türlerinde olduğu gibi ön yüzgeçlerin hemen arkasında ayırtedici beyaz "koltukaltı" işareti bulunur.

May-Collado, Laura; Agnarsson, Ingi (1 Şubat 2006). "Cytochrome b and Bayesian inference of whale phylogeny". Molecular Phylogenetics and Evolution (İngilizce). 38 (2): 344-354. doi:10.1016/j.ympev.2005.09.019. 
Schevill, W.E., Watkins, W.A. (1971). Pulsed sounds of the porpoise Lagenorhynchus australis. Breviora 366, 1–10.

Cüce ispermeçet balinası (Kogia sima ya da eski adıyla Kogia simus) Physeteroidea ailesinin bilinen üç türünden birisidir. Genellikle denizlerde görünmezler ve en kaybolmamış bilgiler gövdelerinin araştırmalarından gelmektedir.

Günümüzde, cüce ispermeçet balinası genellikle Kogiidae ailesinin ve Kogia cinsinin iki türünden birisi olarak sınıflandırılır, diğer ikinci tür de pigme ispermeçet balinası'dır. Bu iki tür 1966 yılına kadar iki ayrı tür olarak kabul edilmiyordu. Çoğu sınıflandırıcı Kogiidae ailesinin Physeteroidea üst familyasına ait olduğunu kabul ediyordu, yine de bazı Physeteridae ailesinin bir altfamilyası (Kogiinae) olduğunu kabul edenler de vardı.

Cüce ispermeçet balinaları şu anda bilinen en küçük balina türüdür. Bu balinalar 2.7 m (8.9 ft) uzunluğuna ve 250 kg (550 lb) kilosuna çıkarlar; ki bu durum da bu türün yunusların büyük türlerinden küçük olduğunu gösterir. Genellikle yavaş hareket ederler, küçük sıçramalar ve esnemeler gibi kasıtlı hareketler yaparlar ve su yüzeyinde durduklarında çoğunlukla hareketsiz bir şekilde uzanırlar. Kısacası, bu tür yalnızca sakin sularda bulunurlar (Beaufort 0-1).
Cüce ispermeçet balinaları görünüş ve davranışları açısından akrabaları olan pigme ispermeçet balinası'na benzemektedir. Bu türleri denizde ayırt etmek neredeyse imkânsızdır; yine de, cüce türü biraz daha küçük ve daha büyük bir sırt yüzgecine sahiptir. Gövdeleri mavimsi gri renkte olup alt kısımları ise toplardamara benzeyen sarımsı çizgilerin bulunduğu daha açık renktedir. Gözlerinin arkalarında beyaz birer solungaç bulunur. Kanatçıkları çok kısa ve geniştir. Burunlarının tepeleri ile küçük olan alt çeneleri arasında çıkıntılar bulunur. Cüceler uzun, kavisli, keskin dişlere sahiptir (üst çenede sıfır ile altı arasında ve alt çenede ise 14 ila 26 arasında). Bu dişler, Hollanda Antilleri'nde türün "keme musurgili" olarak tanımlanmasına neden olur.
Cüce ispermeçet balinaları genellikle yalnızdır, ama ara sıra küçük gruplar halinde de görülebilirler.
Bir cüce ispermeçet balinasının beyni yaklaşık olarak 0.5 kg kilosundadır.

Cüce ispermeçet balinaları birincil olarak kalamar ve yengeç ile beslenirler.

Cüce ispermeçet balinaları ve pigme ispermeçet balinaları, kalamarlara benzer bir şekilde bir "mürekkep" türü kullanıp yırtıcılıktan kaçınmalarıyla diğer deniz memelileri arasında oldukça eşsizdirler. İki tür de bağırsak sistemlerinin alt kısımlarında 12 koyu kırmızımsı-kahverengi akışkan madde alabilen bir keseye sahiptir ki bu sıvılar potansiyel saldırganlara enjekte edilerek onları şaşırtmak ya da vazgeçirmek için kullanılır.

Cüce ispermeçet balinaları derin suları tercih ederler, ama pigme türünden daha çok kıyılarda bulunurlar. En sevdikleri yaşam alanı ise hemen kıta sahanlığı yakınlarıdır. Atlas Okyanusunda, bu tür Virginia, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısında, İspanya'da, Birleşik Krallık'ın doğusunda, Brezilya'nın güneyinin en güney noktasında ve Afrika'nın ucunda görülmüştür. Hint Okyanusu'nda ise, bazı örnekler Avustralya'nın güney kıyısında ve Hint Okyanusu'nun güney kıyıları boyunca birçok bölgede bulunmuşlardır - Güney Afrika'dan Endonezya'ya kadar. Büyük Okyanus'ta, bilinen doğal yaşam alanları Japon kıyıları ve Britanya Kolumbiyasıdır. Dünyadaki toplam nüfusları hakkında hiçbir tahmin yapılmamıştır. Ama bir ankete göre Büyük Okyanusun doğusunda 11,000 civarında bir nüfus bulunmaktadır.

Doğurma sezonu dört ila beş ay arasında sürmektedir. Gebelik ise 9 ila 11 ay arasındadır. Yeni doğmuş bir ispermeçet yaklaşık olarak 1.0 m uzunluğundadır. Erkekler ergenlik döneminde 2.0 m uzunluğuna ulaşır ve 2.1 ile 2.2 m uzunluklarına ulaştıklarında cinsel olarak yetişkin olurlar.

Cüce ispermeçet balinaları ticari balinacılar tarafından aktif olarak avlanmaktadır. Ara sıra Endonezyalı ve Japon balıkçılar hala zıpkın ile öldürmeye devam etmektedir. Cüce balina'nın pigme'den daha çok sahillerde dolaşmasından dolayı, bu tür balıkçılık ve kirlilik gibi insan aktivitelerine karşı daha savunmasızdır. Bu aktivitelerin türün yaşamlarını etkileyip etkilemediği konusunda yeterli bilgi yoktur.

Cüce ispermeçet balinaları ACCOBAMS tarafından korunmaktadır. Bu tür ayrıca Batı Afrika ve Macaronesia'nın Küçük Balinaları ile Denizayılarının Korunmasına ilişkin Mutabakat Zaptına (Batı Afrika'daki Sucul Memeliler MoU) ve Pasifik Adaları Bölgesi'nin Balinaları ve Onların Habitatlarının Korunmasına ilişkin Mutabakat Zaptına (Pasifik Balinaları MoU) dahil edilmiştir.

Balina ve yunuslar listesi
Deniz biyolojisi

Pygmy and Dwarf Sperm Whales by Donald F. McAlpine in Encyclopedia of Marine Mammals (2002), San Diego: Academic Press, s. 1007–1009, ISBN 0-12-551340-2
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0

Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS)24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voices in the Sea - Sounds of the Dwarf sperm Whale9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cüce katil balina (Feresa attenuata), yunusgiller (Delphinidae) familyasından monotipik Feresa cinsinde sınıflandırılan bir yunus türüdür.
Hakkında az bilgi olan ve seyrek görülen bir türdür. Katil balina ile bazı ortak özelliklerinden ötürü cüce katil balina adını almıştır ancak balina değil, yunustur ve katil balina ile fiziksel bir benzerliği yoktur. Vücudu küçük ve incedir. Elektra balinası ve yalancı katil balina gibi bazı türlerle karıştırılması olasıdır.

40. kuzey enleminin kuzeyi ve 35. güney enleminin güneyinde tüm okyanusların tropikal ve subtropikal sularında görülür. Japonya, Hawai ve Kuzey Pasifik'in ılık bölgelerinde; Atlantik Okyanusu'nda Batı Hint bölgesi ve tropik Batı Afrika ile Hint Okyanusu ve Meksika Körfezi'nde de görülmüştür. Genellikle açık denizlerdeki derin suları tercih eder.

Göç davranışları hakkında fazla bilgi yoktur; göç etmeyen bir tür olduğu düşünülür. Genellikle 12-50 bireylik gruplar halinde görülür ancak yüzlerce bireylik gruplar halinde görüldükleri de bildirilmiştir.
Gemilerden kaçtığı için yanaşması zordur. Sürüler bir hizada yüzer, tehlike anında bir araya gelirler.

Cüce katil balinalar balık, ahtapot ve mürekkepbalığı ile beslenir. Diğer okyanus yunusları gibi ekolokasyon kullanır. Nadiren küçük su memelilerine de saldırdıkları görülmüştür.

Yaşam süreleri ve çiftleşmeleri hakkında fazla bilgi yoktur. Erkeklerin 2.16 metre, dişilerin 2.21 metreyi geçtiğinde cinsel olgunluğa ulaştığı düşünülür. Muhtemelen yavruların çoğu yaz aylarında dünyaya gelmektedir. Gebelik süresinin 10-12 ay olduğu düşünülür.

Balık ağlarına kaza ile takılma dışında türün maruz kaldığı bir tehlike görülmez.

Dev gagalı balina (Hyperoodon planifrons), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından Berardius cinsine ait üç balina türünden ikisi Güney yarıküre'nin soğuk sularında yaşayan Arnoux gagalı balinası ve Büyük Okyanus'un kuzeyindeki soğuk sularda bulunan Baird gagalı balinasıdır. Üçüncü bir tür 2016 yılında tanımlanmış ancak adlandırılmamıştır. Gagalı balinagillerin en büyükleri olup boyları 10-12 metreye ulaşabilmektedir. Dört dişli balina veya dev gagalı balina olarak da adlandırılsalar bile genellikle cins isimleri olan Berardius olarak bilinirler. Arnoux ve Baird gagalı balinaları o kadar birbirine benzerdir ki ayrı tür olup olmamaları tartışma konusu olmuş ancak genetik kanıtlar ve yaşadıkları coğrafyaların farklılığı nedeniyle ayrı ayrı sınıflandırılmalarına karar verilmiştir. Arnoux gagalı balinası, ilk olarak Georges Louis Duvernoy tarafından 1851 yılında Baird gagalı balinası ise 1883 yılında Leonhard Hess Stejneger tarafından tanımlanmıştır.

Arnoux ve Baird gagalı balinası yaşadıkları yer ayrı olmasa denizde ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemektedir. Arnoux gagalı balinasının denizdeki tahmini boyu 12 metre olup ölü olarak görülenler ise 9,3 ile 9,75 metre arasındadır. Baird gagalı balinası ise görece daha büyük olup 12-13 metreye kadar büyüyebilmektedir. Her ikisinin de ağırlıkları 14 tona ulaşabilmektedir.
Her iki türün de gagaları diğer gagalı balinalara göre uzundur. Sırt yüzgeci vücudun arka tarafındadır. Vücut renkleri açık gri ile siyah arasında ve tüm vücutta aynı renktedir. Her iki tür de beyaz çizgisel izler olup yaşlandıkça büyümekte olup yağ belirlemede kullanılabilmektedir.
Üçüncü bir tür (henüz resmi olarak adlandırılmayan ancak Japonca karga anlamındaki Karasu olarak kullanılan) 2016 yılında tanımlanmıştır. Baird gagalı balinasına benzemesine rağmen mtDNA farklılığı vardır.

Toplam popülasyon kesin olarak bilinmese de Baird gagalı balinasının 30.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Üçüncü tür için herhangi bir bilgi yoktur.
Her iki türün de yayılımı antitropikal sulardır. Arnoux gagalı balinası Güney Afrika, Arjantin ve Yeni Zelanda'nın en güney uçları ile Antarktika arasında bulunur.
Baird gagalı balinası Büyük Okyanusun kuzeyinde özellikle Japonya adaları etrafında yaşamaktadır. En kuzey olarak Bering Denizi, en güney olarak Izu Adaları ve Bonin Adalarında kayıt edilmiştir. Çin'in Zhoushan sahillerinde kıyıya vurmalar da görülmüştür.

Bütün diğer gagalı balinagiller gibi onlar da büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ve krill ile beslenir.

1974 yılında avlanması yasaklanmadan önce 176 balina Sovyet avcılarınca yakalanmıştır. Amerikan ve Kanadalı avcılarca 1966'dan önce 60 ve Japon avcılarca 1986'dan önce 4000 civarında avlanamıştır.

Giant Beaked Whales in the Encyclopedia of Marine Mammals pages 519-522 Teikyo Kasuya, 1998. ISBN 0-12-551340-2
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World Reeves et al., 2002. ISBN 0-375-41141-0.
Whales, Dolphins and Porpoises Carwardine, 1995. ISBN 0-7513-2781-6
An image of a Baird's Beaked Whale at monteraybaywhalewatch.com 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The Environmental Investigation Agency27 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS)24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Baird's Beaked Whale - ARKive bio
Arnoux's Beaked Whale - ARKive bio
Arnoux's beaked whale - The Beaked Whale Resource 20 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Baird's beaked whale - The Beaked Whale Resource 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rare whale gathering sighted - BBC News 29 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Species Convention on Migratory species page on Baird's Beaked Whale
Voices in the Sea - Sounds of the Baird's (Giant) beaked Whale9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dişli balinalar (Odontoceti), mevcut balinaların iki ana grubundan biridir. Dişsiz balinalar ile son ortak ataları muhtemelen – 34 milyon yıl önce – geç Eosen'de yaşamıştır.

Delphinidae (Denizel yunuslar)
Delphinus
Tırtak (Delphinus delphis)
Stanella
Atlantik benekli yunusu (Stenella frontalis)
Pantropik benekli yunusu (Stenella attenuata)
Çizgili yunus (Stenella coeruleoalba)
Dönücü yunus (Stenella longirostris)
Atlantik dönücü yunusu (Stenella clymene)
Tursiops
Afalina (Tursiops truncatus)
Lagenorhynchus
Beyaz burunlu yuunus (Lagenorhynchus albirostris)
Atlantik beyaz yanlı yunusu (Lagenorhynchus acutus)
Pasifik beyaz yanlı yunusu (Lagenorhynchus obliquidens)
Peale yunusu (Lagenorhynchus australis)
Dumanlı yunus (Lagenorhynchus obscurus)
Yıldızlı yunus (Lagenorhynchus cruciger)
Sotalia
Haliç yunusu (Sotalia fluviatilis)
Lagenodelphis
Fraser yunusu (Lagenodelphis hosei)
Lissodelphis
Kuzey balina yunusu (Lissodelphis borealis)
Güney balina yunusu (Lissodelphis peronii)
Grampus
Risso yunus (Grampus griseus)
Peponocephala
Yuvarlak başlı yunus (Peponocephala electra)
Globicephala
Uzun yüzgeçli pilot balina (Globicephala melas)
Kısa yüzgeçli pilot balina (Globicephala macrorhynchus)
Orcinus
Katil balina (Orcinus orca)
Feresa
Cüce katil balina (Feresa attenuata)
Pseudorca
Yalancı katil balina (Pseudorca crassidens)
Orcaella
Kısa yüzgeçli yunus (Orcaella brevirostris)
Avustralya kısa yüzgeçli yunusu (Orcaella heinsohni)
Monodontidae (Beyaz balinagiller)
Monodon
Denizgergedanı (Monodon monoceros)
Delphinapterus
Beyaz balina (Delphinapterus leucas)
Phocoenidae (Muturlar)
Phocoena
Mutur (Phocoena phocaena)
Körfez muturu (Phocoena sinus)
Gözlüklü liman yunusu (Phocoena dioptrica)
Burmeister muturu (Phocoena spinipinnis)
Phocoenoides
Beyaz yanlı mutur (Phocoenoides dalli)
Neophocaena
Yüzgeçsiz mutur (Neophocaena phocaenoides)
Physeteridae (İspermeçet balinaları)
Physeter
İspermeçet balinası (Physeter macrocephalus)
Kogiidae (Cüce ispermeçet balinaları)
Kogia
Cüce ispermeçet balinası (Kogia breviceps)
Ziphiidae (Gagalı balinalar)
Ziphius
Cuiver gagalı balinası (Ziphius cavirostris)
Berardius
Baird gagalı balinası Berardius bairdii
Arnoux gagalı balinası Berardius arnuxii
Tasmacetus
Shepherd gagalı balinası (Tasmacetus shepherdi)
Indopacetus
Longmann gagalı balinası (Indopacetus pacificus)
Hyperoodon
Kuzey şişe burunlu balinası (Hyperoodon ampullatus)
Güney şişe burunlu balinası (Hyperoodon planifrons)
Iniidae (Nehir yunusları)
Inia
Amazon nehir yunusu (Inia geoffrensis)
Pontoporia
La Plata yunusu (Pontoporia blainvillei)
Platanista
Hint nehir yunusu (Platanista gangetica)
Lipotes
Çin nehir yunusu (Lipotes vexillifer)

Dönücü yunus (Stenella longirostris), dünya üstündeki tüm tropikal sularda açık denizde görülen küçük bir yunustur. Sudan dışarı sıçradıklarında kendi boy eksenleri çevresinde dönerek yaptıkları akrobatik hareketlerle tanınmıştır. Stenella cinsindeki beş yunus türünden biridir. Uzun burunlu dönücü yunus ve pantropik dönücü yunusu diye de adlandırılır.

Dönücü yunus türü ilk olarak Gray tarafından 1828'de bulunmuştur. Adı konan dört alt türü bulunur:

Doğu dönücü yunusu (S. l. orientalis), Doğu Büyük Okyanus'un tropik sularında bulunur.
Orta Amerika ya da Kosta Rika dönücü yunusu (S. l. centroamericana) da Doğu Büyük Okyanus'un tropik sularında bulunur.
Gray dönücü yunusu ya da Hawaii dönücü yunusu (S. l. longirostris), orta Büyük Okyanus'ta Hawaii civarında bulunur ancak tüm dünya üzerinde benzer alttürleri tanımlamak için de kullanılır.
Cüce dönücü yunus (S. l. roseiventris), ilk olarak Tayland Körfezi'nde bulunmuştur.
Her ne kadar dört alt türün adı geçse de bu tür daha büyük bir çeşitlilik içermektedir. Beyaz karnı ile dikkati çeken melez bir tür Doğu Büyük Okyanus'ta dikkati çekmiştir. daha az belirgin diğer gruplar diğer okyanuslarda tanımlanmıştır.
Türün bilimsel adı Latince uzun burunlu demektir.

Yunusun gövdesinin çoğu koyu gri renktedir. Kuyruk, sırt ve boğaz bölgesinde daha koyu gri renkli kısımlar bulunur. Genellikle karın kısmında krem beyazı renkte bir leke bulunur ama bu bireyden bireye değişkenlik gösterir. Ağız belirgin şekilde uzun ve incedir. Ucu koyu renklidir. Yüzgeçler bu boyutta bir yunus için oldukça uzundur. Sırt yüzgeci diktir ve Doğu Büyük Okyanus'ta bulunan bazı yaşlı erkeklerde öne doğru eğildiği de gözlemlenmiştir. Ancak dönücü yunuslar, balinalar ailesi içinde çok farklı biçimlere sahip olabilen bir yunus türüdür.
Erişkin yunusların boyu 129 cm.'den 235 cm'ye ağırlığı da 23 kg'dan 78 kg'a değişir. Hamilelik dönemi 10 aydır. Dişiler 4-7 yaşında, erkekler de 7-10 yaşında cinsel olgunluğa erişir. Yaşam süreleri bilinmemektedir.
Dönücü yunuslar birkaç yunustan oluşan küçük gruplardan binlerce yunustan oluşan büyük gruplara kadar oldukça geniş bir yelpazede bir araya gelir. Her zaman akrobatiktir ve teknelerin baş dalgalarında yüzer. Yunusun havada kendi ekseni etrafında dönmesinin nedeni bilinmemektedir. Öne sürülen görüşlerin birine göre sudan çıkışta ve tekrar girişte yaratılan büyük hava kabarcıkları grubun diğer yunuslarına yankı ile yönbulmada yardımcı olmaktadır. Bunun nedeni yalnızca oyunculuk da olabilir. Arka arkaya 14 dönen sıçrayış yapan yunuslar gözlemlenmiştir.
Atlantik'te dönücü yunuslar Atlantik dönücü yunuslarıyla karıştırılabilir. Bu tür aynı zamanda pantropik benekli yunuslarıyla da ortak özellikleri bulunmaktadır.

Dönücü kroların dünya üzerindeki tüm okyanusların tropik derin sularında bulunur. Her ne kadar açık denizde yaşasalar da tuvalet gibi tropik sıra adaların kıyılarında da rastlanırlar. Popülasyon yoğunluğu Yengeç ve Oğlak Dönenceleri arasında en fazladır. Pantropik olarak adlandırılsalar da alt türlere ait farklı coğrafi bölgelere göre tür içinde ayrım bulunur. Toplam popülasyon bilinmemekle birlikte Doğu Büyük Okyanus'taki kroculuk nedeniyle oldukça önemli derecede azaldığı kesindir ve tehdit altında diye nitelendirilmektedir.

Dönücü yunusların üzerinde Hawaii'de hem doğal ortamlarında hem de yakalanarak araştırmalar yapılmıştır.
1950'lerde ton balığı avı için ağ kullanılmaya başlanmasından sonra otuz yıl içinde dönücü yunusların doğu ve beyaz karınlı varyetelerinden yaklaşık iki milyon kadarı öldürülmüştür. Bu şekilde büyük bir ihtimalle doğu dönücü yunus popülasyonunun yarısı öldürülmüştür.
Hawaii'deki dönücü yunuslar ağlara yakalanmasalar da kıyıya yakın dinlenme yerlerinde gün içinde birçok ziyarete uğramaktadır. Sıkı düzenlemeler olmadan devam etmesi hâlinde doğal yaşamlarında yunuslarla karşılaşmak isteyenlerin sayısının çokluğu ve etik sayılmayacak tur operatörlerinin kıyıya yakın yunus alanlarını sömürmeleri Kuzeybatı Büyük Okyanus Orkalarının başına geldiği gibi "ölümüne kadar doğayı sevme" sendromuna yolaçabilir.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Stenella longirostris.19 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 5 Ocak 2007'de erişildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden korunmaya muhtaç (LR/cd) sınıfında listelendiği açıklanmaktadır.
Spinner Dolphin by William F. Perrin in Encyclopedia of Marine Mammals pp. 1173–1175.
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0
Variation of spotted and spinner porpoise (genus Stenella) in the Eastern Pacific and Hawaii23 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. William F. Perrin

Hawaii dönücü yunusları (İngilizce)19 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kızıldeniz dönücü yunusları (İngilizce)30 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LiveScience - Yunuslar nasıl döner ve niçin? (İngilizce)29 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektra balinası (Peponocephala electra; diğer isimleri Çok dişli siyahbalık ve Kavun başlı balina) (Delphinidae) ailesine mensup bir (Cetacea). Cüce katil balina ve pilot balina  ile benzerdir, genel olarak bu yunus cinslerinin ismi siyah balıklar olarak adlandırılır. Ayrıca Yalancı katil balina ile de ilişkilidir. Elektra balinaları daha çok tropikal sularda bulunurlar fakat derin suları tercih ettikleri için insanlar tarafından çok fazla gözlemlenemezler.

BBC: Hundreds of whales rescued in Philippines 20 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aschettino, J.M. 2010. Population size and structure of melon-headed whales (Peponocephala electra) around the main Hawaiian Islands: evidence of multiple populations based on photographic data. M.Sc. Thesis, Hawai‘i Pacific University. 117 pp.
Baird, R.W., J.M. Aschettino, D.J. McSweeney, D.L. Webster, G.S. Schorr, S. Baumann-Pickering and S.D. Mahaffy. 2010. Melon-headed whales in the Hawaiian archipelago: an assessment of population structure and long-term site fidelity based on photo-identification.
Southall, B.L., R. Braun, F.M.D. Gulland, A.D. Heard, R.W. Baird, S.M. Wilkin, and T.K. Rowles. 2006. Hawaiian melon-headed whale (Peponocephala electra) mass stranding event of July 3–4, 2004. NOAA Technical Memorandum NMFS-OPR-31.
Memorandum of Understanding Concerning the Conservation of the Manatee and Small Cetaceans of Western Africa and Macaronesia 31 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Official webpage of the Memorandum of Understanding for the Conservation of Cetaceans and Their Habitats in the Pacific Islands Region 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Taylor, B.L., Baird, R., Barlow, J., Dawson, S.M., Ford, J., Mead, J.G., Notarbartolo di Sciara, G., Wade, P. & Pitman, R.L. (2008). Peponocephala electra. In: IUCN 2008. IUCN Red List of Threatened Species. Retrieved 24 March 2009. Database entry includes justification for why this species is of least concern
National Audubon Society: Guide to Marine Mammals of the World ISBN 0-375-41141-0
Encyclopedia of Marine Mammals ISBN 0-12-551340-2
Watkins, WILLIAM A., et al. "Observations of Peponocephala electra, the melon-headed whale, in the southeastern Caribbean." Caribbean Journal of Science 33 (1997): 34-40.
Reeves, Randall R., et al. Guide to Marine Mammals of the World. Andrew Stewart Publishing, Inc. (2002). Print.
McFee, Wayne E., James W. B. Powell, and David S. Rotstein. "First Records Of The 	Melon-Headed Whale (Peponocephala Electra) And The Atlantic White-Sided Dolphin (Lagenorhynchus Acutus) In South Carolina." Southeastern Naturalist 11.1 (2012): 23-34. Academic Search Premier. Web. 27 Mar. 2015.
Wardle, William J., Todd A. Haney, and Graham A. J. Worthy. "New Host Record For The Whale Louse Isocyamus Delphinii(Amphipoda, Cyamidae)." Crustaceana 73.5 (2000): 639. Academic Search Premier. Web. 27 Mar. 2015.
Brownell Jr, Robert L., et al. "Behavior of melon‐headed whales, Peponocephala electra, near oceanic islands." Marine Mammal Science 25.3 (2009): 639-658.

Gerçek balinalar büyük dişsiz balinaların üç türünü kapsayan Eubalaena cinsidir: Buzul balinası (E. glacialis), Kuzey Pasifik gerçek balinası (E. japonica) ve Güney gerçek balinası (E. australis). Bu türler grönland balinası ile birlikte Balaenidae ailesinde dınıflandırılmışlardır. Gerçek balinalar yusyuvarlak bir gövde yapısına sahiptirler, v şeklinde hava delikleri ve koyu gri ya da siyah ten renkleri vardır. Bu balinalar 18 m (59 ft) uzunluğundan daha çok büyüyebilirler ve bilinen en uzun gerçek balina ise 19.8 m (65 ft) uzunluğundadır; kiloları ise 100 kısa ton (91 t; 89 uzun ton) ya da daha fazla olabilir. 20.7 m (68 ft) uzunluğunda ve 135,000 kg (298,000 lb) kilosunda bir de 21.3 m (70 ft) uzunluğunda kesin olmasa da bireyler olduğu bilinmektedir ki bu değerler kambur, gri, bryde ve b. omurai gibi diğer balina türleri ile karşılaştırıldığında oldukça büyüktür, ama mavi balinadan küçüktür. Gerçek balinalara bu ismi veren balinacılar "gerçek" ismini bu türün bir avdayken bol yağ ve balina çubuğu sağlayabilmesi nedeniyle vermiştir.

Carwardine, Mark. Whales, Dolphins and Porpoises, ISBN 0-7513-2781-6.
Collins Gem: Whales and Dolphins, ISBN 0-00-472273-6.
Scott D. Krause and Rosalind M. Rolland, editors. The Urban Whale: North Atlantic Right Whales at the Crossroads. Harvard U Press, 2010.

IUCN Red List entry 27 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Right Whale Lesson Plan from Smithsonian Education17 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
North Atlantic Right Whale on the Smithsonian Ocean Portal 3 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Library for the Environment 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Fall and Rise of the Right Whale 19 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 16 Mart 2009

Eutheria (Yunanca εὐ-, eú- 'iyi, doğru' ve θηρίον, thēríon 'canavar'; lit. 'gerçek canavarlar'), keselilere göre etenelilerle daha yakından ilişkili olan tüm doğurgan memelileri (Theria) kapsayan bir kladdır.
Eutherianlar, ayakların, ayak bileklerinin, çenelerin ve dişlerin çeşitli fenotipik özellikleri ile diğer memelilerden ayırt edilir. Mevcut tüm eutherianlar, diğer tüm canlı memelilerde (keseliler ve tek delikliler) bulunan epipubik kemiklerden yoksundur. Bu, hamilelik sırasında karın genişlemesine izin verir.
Bilinen en eski eutherian türü, Çin'in erken Geç Jura (Oksfordiyen) döneminden 161 milyon yıl öncesine tarihlenen Juramaia sinensis'tir.
Eutheria adı, 1872'de Theodore Gill tarafından seçildi; 1880'de Thomas Henry Huxley, onu Placentalia'dan daha geniş olarak tanımlanmış bir grubu kapsayacak şekilde tanımladı.

kaval kemiğinin alt kısmında genişlemiş bir malleol ("küçük çekiç"), iki kaval kemiğinden daha büyük olan
ayaktaki birinci metatarsal kemik ile entokuneiform kemik (üç çiviyazılı kemiğin en içteki) arasındaki eklem, ikinci metatarsal ve orta çiviyazısı kemikleri arasındaki eklemden daha geriye doğru kaymıştır - metatherianlarda bu eklemler birbirleriyle aynı seviyededir.
çene ve dişlerin çeşitli özellikleri.

Eutheria, soyu tükenmiş birkaç cinsin yanı sıra daha büyük gruplar içerir, birçoğunun karmaşık taksonomik geçmişleri hala tam olarak anlaşılmamıştır. Adapisoriculidae, Cimolesta ve Leptictida üyeleri daha önce plasentalı memeli grubu Insectivora içine yerleştirilmişken, Zhelestidler ilkel toynaklılar olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, daha yeni çalışmalar, bu esrarengiz taksonların, Placentalia'ya daha bazal olan kök grup eutherianları temsil ettiğini öne sürdü.
Zayıf tercih edilen kladogram, Boreoeutheria'yı Atlantogenata'nın kardeş taksonu olarak bir bazal eutherian kladı olarak desteklemektedir.

Halliday vd. (2014) tarafından 177 eutherian taksonunun morfolojik analizi ile oluşturulmuş kladogram.

Gagalı balinagiller (Ziphiidae) dişli balinaların bir familyası. Tanılan 19 türü ile yunusgillerden sonra ikinci büyük balina familyası olmasına rağmen hakkında fazla bilinmemektedir. Bunun nedeni familyanın türlerinin kıyılara pek yaklaşmamasıdır. Familyanın birçok türü daha henüz yeni tanımlanmıştır.

Adları, gagayı andıran uzun ağızlarından kaynaklanır. Familyanın bazı türlerinde, yunuslarda olduğu gibi kafa, ağız ile aynı hizalaya gelene kadar öne doğru incelir. Çoğu diğer türlerde ise ağız kafadan daha incedir ve bir gagayı andırır. Boyları 4 - 13 metre arası değişir. Gagalı balinagillerin alt çenelerinde genel olarak 2 veya 4 dişleri olur, üst çenelerinde ise hiç dişleri yoktur. Sadece Shepherd balinasının üst çenesinde de küçük dişleri vardır. Birçok türlerde erkeklerin dövüşlerde kullandıkları iki azman dişi olur. Erkeklerin vücutlarında da bu dişlerin bıraktığı izleri görmek mümkündür. İki dişli balina cinsinde bu azman dişler ilginç şekillere girebilir; örneğin layand balinasında (Mesoplodon layardii) alt çeneden çıkan azman dişler ağzın üzerine kadar uzanır ve aşağı bükülür, bu yüzden balina ağzını fazla açamaz.

Gagalı balinagiller açık denizlerin balinalarıdır ve tüm okyanuslarda yaşarlar. Çoğunlukla büyük derinliklerde avladıkları kalamarlar (Teutophagie) ile beslenirler. 80 dakika suyun altında kalarak 1000 metre derinliğe kadar indikleri kanıtlanmıştır. En yeni araştırmalara göre Cuvier gagalı balinası hatta 1900 metre derinliğe kadar inmektedir.
Gagalı balinagiller insanlara çok nadir göründüklerinden dolayı davranışları hakkında pek bilgi yoktur. Toplanılan bilgilerin çoğu karaya vurmuş leşlerden kaynaklanır. Sadece kara balina ve blainville balinası cinsleri hakkında balina avcılarından alınmış biraz daha fazla bilgi mevcuttur.

Gagalı balinagiller Miyosen devrinden kalma fosillerin de gösterdiği gibi gayet eski bir balina familyasıdır.

Cins İki dişli balina (Mesoplodon)
Peru gagalı balinası (Mesoplodon peruvianus)
Hektor gagalı balinası (Mesoplodon hectori)
True gagalı balinası (Mesoplodon mirus)
Gervais iki dişli balinası (Mesoplodon europaeus)
Japon gagalı balinası (Mesoplodon ginkgodens)
Gray gagalı balinası (Mesoplodon grayi)
Hubbs gagalı balinası (Mesoplodon carlhubbsi)
Çıkık dişli gagalı balina (Mesoplodon bowdoini)
Bering denizi gagalı balinası (Mesoplodon stejnegeri)
Sowerby iki dişli balinası (Mesoplodon bidens)
Bahamonde gagalı balinası (Mesoplodon traversii)
Perrin gagalı balinası (Mesoplodon perrini)
Layard balinası (Mesoplodon layardii)
Sık dişli gagalı balinası (Mesoplodon densirostris)
Cins Ördek balinası (Hyperoodon)
Kuzey ördek balinası (Hyperoodon ampullatus)
Güney ördek balinası (Hyperoodon planifrons)
Cins Ziphius
Cuvier gagalı balinası (Ziphius cavirostris)
Cins Berardius
Arnoux şişe burunlu balinası (Berardius arnuxii)
Dev şişe burunlu balina (Berardius bairdii)
Cins Tasmacetus
Tazmanya gagalı balinası (Tasmacetus shepherdi)
Cins Indopacetus
Hint-Pasifik gagalı balinası (Indopacetus pacificus)
Hâlâ yeni türler bulunmakta; Perrin gagalı balinası ancak 2002 yılında tarif edilmiştir.

Ganj nehir yunusu (Platanista gangetica gangetica) ve İndus nehir yunusu (Platanista gangetica minor) Bangladeş, Hindistan ve Pakistan'da bulunan tatlısu ya da nehir yunusları üstfamilyasının iki alttürüdür. 1970'lerden itibaren iki ayrı tür olarak nitelendirilmektedirler. Ganj nehri yunusu çoğunlukla Hindistan'da Ganj Nehri ve kollarında, İndus nehir yunusu da Pakistan'da İndus Nehri'nde bulunur. Ancak 1998 yılında balinalar üzerine yapılan bir taksonomi çalışması sonucunda bu iki yunus tekrar tek tür olarak listelenmiştir. Bu türün adı Ganj ve İndus nehir yunusu ya da daha genel adıyla Hint nehir yunusudur ancak bu iki isim de çok fazla yaygın değildir.

Her iki alttür için: Kör nehir yunusu, Yan yüzen yunus, Susu, Bhulan
Ganj alttürü: Ganj yunusu, Ganj Susu
İndus alttürü: Bhulan, İndus yunusu, İndus Susu

İlk olarak 1801'de Roxburgh tarafından isimlendirilen Ganj ve İndus nehir yunusları 1970'lere kadar tek tür olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu tarihte, Hindistan'da Ganj Nehri'nde yaşayan popülasyon ile Pakistan'da İndus Nehri'nde yaşayan popülasyonun birbirleri ile çiftleşmediği açıkça ortaya çıkmıştır. Kafatası yapısındaki farklılık nedeniyle biliminsanları bu iki popülasyonun ayrı türler olduğunu açıkladı. Ancak Rice 1998 yılında yaptığı ve artık standart hâline gelen balina sınıflandırma çalışmasında iki ayrı türü gerektirecek kadar morfolojik farklılıklar olmadığını buldu. Dolayısıyla Platanista cinsinde yalnızca bir tür yer almıştır. Nehir yunusları da dört tür olarak her biri kendi familyası ve cinsinde sınıflandırılmıştır.

Ganj ve İndus nehir yunusları görünüş itibarıyla esasen hemen hemen aynıdır. Tüm nehir yunuslarının karakteristik özelliği olan uzun ve sivri bir ağza sahiptir. Ağız kapalıyken bile alt ve üst çenede bulunan diş dizileri görünür. Ağız uca doğru gittikçe kalınlaşır. Bu tür yunusların göz merceği yoktur. Işığın yoğunluğunu ve geldiği yönü hissetseler bile bu yunuslar kördür. Yankı ile yönbularak hareket eder ve avlanırlar. Kahverengimsi bir renge sahip olan gövde ortada kalınlaşır. Bu türde sırt yüzgeci yerinde küçük üçgen bir şişlik bulunur. Yan yüzgeçler ve kuyruk erkeklerde 2-2,2 metre ve dişilerde 2,4-2,6 metre olan gövde boyutlarına göre ince ve geniştir. Yaşam süreleri ve yaşamları ile ilgili diğer noktalar bilinmemektedir.
Bu tür yunuslar karides ve nehir yatağına yakın yerleri tercih eden küçük balıklarla beslenir. Genellikle tek olarak görülen yunusların, popülsayonları daha büyük olduğu geçmiş zamanlarda grup olarak dolaştıkları bilinmektedir.

Ganj alttürü Ganj Nehri'nde olduğu kadar, Hindistan, Bangladeş, Nepal ve Bhutan'ın Brahmaputra, Meghna, Karnaphuli ve Sangu nehir sistemlerinde de bulunur. Görece yüksek popülasyon yoğunluğuna Hindistan'ın Vikramshila Ganj Yunusu Korunağı yakınında ve güney Bangladeş'te Sangu Nehri'nde rastlanmıştır. Çok az sayıda (20 kadar) yunus Nepal'in Karnali Nehri'nde bulunur. Toplam popülasyon bilinmese de birkaç bin kadar olduğu sanılmaktadır.
İndus alttürü asıl olarak Pakistan'da İndus Nehri'ndedir. 19. yüzyılda yaşama alanı İndus Nehri'nin kolları olan Sutlej, Ravi, Chenab ve Jhelum nehirlerini de kapsayacak şekilde bugünkünün yaklaşık beş katıydı. En büyük popülasyon yoğunluğu Sind Eyaleti'ndedir.
WWF-Pakistan tarafından 2001 yılında tamamlanan kapsamlı sayıma göre günümüzde yaşayan 1.100 birey bulunmaktadır.

Her iki alttürde doğal yaşam alanlarını oluşturan nehir sistemlerinin insanlar tarafından kullanılmasından oldukça olumsuz şekilde etkilenmişlerdir. Balık ağlarına takılma yerli popülasyon sayısının azalmasında önemli derecede etkilidir. Her yıl yakalanan bazı bireylerin et ve yağları eklem ve romatizma ağrılarına karşı merhem, afrodizyak ve yayınbalığı için yem olarak kullanılır. Sulama nedeniyle her iki alttürün de yaşam alanlarında su düzeyleri azalmıştır. Sanayide ve ziraatte kullanılan kimyasallarla zehirlenen su da popülasyonun azalmasında etkili olmuştur. Belki de en önemli etki birçok nehir boyunca 50 kadar baraj yapıldıktan sonra popülasyonların birbirinden ayrılarak üreyebilecekleri çok küçük bir gen havuzu bırakılmasıdır. İndus yunuslarının korundukları takdirde uzun süre yaşayabilecekleri sanılan üç ayrı alt popülasyonu bulunmaktadır.
Her iki alttür de IUCN tarafından yayımlanan "Kırmızı Liste"de yer almıştır.

Randall R. Reeves, Brent S. Stewart, Phillip J. Clapham and James A. Powell (2002). National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World. Alfred A. Knopf, ISBN 0-375-41141-0.

ARKive - Ganj nehir yunusunun (Platanista gangetica) resim ve videoları
Ganj nehir yunusu için IUCN Kırmızı Liste girişi 5 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İndus nehir yunusu için IUCN Kırmızı Liste girişi 5 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göçmen Türler üzerine Konvansiyon'da Ganj nehir yunusu sayfası
Walker's Mammals of the World Online - Ganj nehir yunusu 10 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cetacea.org sayfası: Ganj nehir yunusu

Gervais gagalı balinası veya Avrupa gagalı balinası (Mesoplodon europaeus), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü.

İlk birey 1855 yılında, fransız biyolog Gervais tarafından Manş denizinde bulundu ve adını elde etti. Ancak sonradan bu bulunduğu yerin asıl yayılım alanına ait olmadığı tespit edildi. Asıl yayılım alanı Atlantik okyanusunun ortaları ve batısıdır.

Vücutlarının rengi koyu gri, alt kısımları daha açık renktir. Kafası diğer balinalar ile karşılaştırıldığında gayet küçük olur. Bütün iki dişli balina cinsine ait türlerde olduğu gibi iki azman dişi dıştan görünür. Dişiler 5,2 metreye varan boyları ile sadece 4,5 metre boya varan erkeklerden büyüktür.

Bu balinalar Atlantik okyanusunun sıcak bölgelerinde, açık denizde, çift olarak veya küçük bir grup içinde yaşar. Erkeklerin vücudunda görülen yaralar rekabet dövüşlerinin izleridir. Neredeyse sırf kafadan bacaklılar ile beslenirler.

Rüdiger Wandrey: Die Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags GmbH, 1997, ISBN 3-440-07047-6

{{{assessors}}} ({{{year}}}). {{{title}}}. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: {{{downloaded}}}.

Kreatin, omurgalılarda doğal olarak oluşan ve kas hücrelerine yağları indirgeyerek enerji desteği sağlayan organik bir asittir.
Kreatin vücutta; L-Arjinin, Glisin ve L-Metiyonin aminoasitlerinden; böbrekte, karaciğerde ve pankreasta sentezlenir. Biyosentezden sonra iskelet kaslarına, kalbe, beyne ve diğer dokulara taşınır. Kreatin bu dokularda en büyük enerji depolayıcı form olan kreatin fosfat halinde metabolize olur.
Toplam kas kütlesini tahmin etmede kullanılır. Günlük kreatin alım miktarı yaklaşık 1-2 gr/gün kadardır. Sporcular ise günde(saat fark etmez) 3-5-8 gr arası kreatin alarak performanslarını arttırabilirler. Kaslarda kreatin fosfat maddesinin kullanılmasının sebebi ise var olan ATP moleküllerinin gerekli enerjiyi yalnızca yarım saniye karşılayabilecek düzeyde olmasıdır. Kreatin fosfat molekülünün miktarı ise ATP'nin yaklaşık 20 katı kadardır.

Kreatin destekleri

Kretase, yaklaşık 143,1 milyon yıl öncesinden (myö) 66 milyon yıl öncesine kadar sürmüş bir jeolojik dönemdir. Mezozoyik Zaman'ın üçüncü ve son dönemi olmasının yanı sıra en uzun dönemidir. Yaklaşık 77 milyon yıllık bir süreyi kapsayan Kretase, tüm Fanerozoyik Üst Zaman'ın dokuzuncu ve en uzun jeolojik dönemidir. İsmi, dönemin ikinci yarısında bolca bulunan ve "tebeşir" anlamına gelen Latince creta kelimesinden türetilmiştir. Genellikle Almanca çevirisi Kreide'ye atfen K kısaltmasıyla gösterilir.
Kretase, nispeten sıcak bir iklime sahip bir dönemdi ve bu durum yüksek östatik deniz seviyelerine yol açarak birçok sığ iç denizin oluşmasına neden oldu. Bu okyanuslar ve denizler, artık soyu tükenmiş deniz sürüngenleri, ammonitler ve rudistlerle doluydu, karada ise dinozorlar hâkimiyetini sürdürüyordu. Dünya büyük ölçüde buzdan yoksundu, ancak daha serin olan ilk yarıda kısa süreli buzullaşma dönemleri yaşandığına dair bazı kanıtlar bulunmaktadır. Ormanlar kutuplara kadar uzanıyordu.
Günümüzde var olan baskın taksonomik grupların birçoğunun kökeni, nihayetinde Kretase Dönemi'ne kadar izlenebilir. Bu dönemde, yeni memeli ve kuş grupları ortaya çıktı; bunlar arasında eteneliler ve keselilerin en eski akrabaları (sırasıyla Eutheria ve Metatheria) yer alıyordu. İlk taç grup kuşlar ise Kretase'nin sonlarına doğru ortaya çıktı. Modern omurgalıların en çeşitli grubu olan gerçek kemikli balıklar, Kretase boyunca çeşitlenmeye devam etti ve bu dönemde en çeşitli alt grupları olan Acanthomorpha ortaya çıktı. Erken Kretase'de çiçekli bitkiler ortaya çıktı ve hızla çeşitlenerek, Kretase'nin sonunda dünya genelinde baskın bitki grubu haline geldi. Bu durum, daha önce yaygın olan açık tohumlu gruplarının gerilemesi ve yok olmasıyla aynı zamanda gerçekleşti.
Kretase (ve Mezozoyik), Kretase-Paleojen yok oluşuyla sona erdi. Bu kitlesel yok oluşta, uçamayan dinozorlar, teruzorlar ve büyük deniz sürüngenleri de dahil olmak üzere birçok grup ortadan kalktı. Bu olayın, Meksika Körfezi'ndeki Chicxulub Krateri'ni meydana getirmiş büyük bir asteroidin Dünya'ya çarpmasından kaynaklandığı bilimde geniş kabul görmektedir. Kretase'nin sonu, Mezozoyik ve Senozoyik Zamanlar arasındaki kitlesel yok oluşla ilişkili jeolojik bir imza ve ani bir değişiklik olan Kretase-Paleojen sınırı (K-Pj sınırı) ile tanımlanır.

Kretase Dönemi, bağımsız bir jeolojik dönem olarak ilk kez 1822 yılında Belçikalı jeolog Jean d'Omalius d'Halloy tarafından Terrain Crétacé (Türkçe: Kretase Arazisi) adıyla tanımlandı. Bu tanımlama, Paris Havzası'ndaki katmanlara dayanıyordu ve Batı Avrupa'nın Üst Kretase katmanlarında yaygın olarak bulunan tebeşir yataklarına (çoğunlukla kokkolitler gibi deniz omurgasızlarının kabuklarının tortullaşmasıyla oluşmuş kalsiyum karbonattır) atfen adlandırıldı. Kretase ismi, Latince creta kelimesinden türetilmiştir ve "tebeşir" anlamına gelir.
Kretase'nin ikiye ayrılması, 1822 yılında Conybeare ve Phillips tarafından uygulanmıştır. 1840 yılında Alcide d'Orbigny, Fransız Kretase stratigrafisini beş kata (étages) ayırdı: Neokomiyen, Apsiyen, Albiyen, Turoniyen ve Senoniyen. Daha sonra, Neokomiyen ile Apsiyen arasına Urgoniyen, Albiyen ile Turoniyen arasına ise Senomaniyen katlarını ekledi.

Gondvana, Jura Dönemi'nde parçalanmaya başlamıştı ancak parçalanma süreci Kretase boyunca hız kazandı ve Kretase Dönemi sonunda büyük ölçüde bitti. Güney Amerika, Antarktika ve Avustralya, Afrika'dan ayrıldı (Hindistan ve Madagaskar ise günümüzden yaklaşık 80 milyon yıl öncesine kadar birbirine bağlı kaldı). Bu parçalanmalar sonucunda Güney Atlantik ve Hint Okyanusları oluştu. Bu aktif parçalanma süreçleri, okyanus tabanında büyük sıradağların yükselmesine neden oldu ve küresel deniz seviyelerini (östatik seviyeler) artırdı. Afrika'nın kuzeyinde ise Tetis Denizi daralmaya devam etti. Geç Kretase'nin büyük bir kısmında Kuzey Amerika, Batı İç Denizi'yle ikiye bölünmüştü. Bu büyük iç deniz, batıda Laramidya'yı, doğuda ise Apalaş'ı birbirinden ayırıyordu. Ancak dönem sonunda deniz seviyesinin düşmesi, kömür yataklarının arasına sıkışmış kalın deniz tortullarının kalmasına sebep olmuştur. Çift kabuklu (Bivalvia) fosillerinin dağılımı, Koniasiyen ve Santoniyen çağlarında Afrika'nın sığ bir deniz tarafından ikiye bölündüğünü ve bu denizin Tetis Denizi'ni günümüzdeki Sahra Çölü ve Orta Afrika bölgeleri üzerinden Güney Atlantik'e bağladığını göstermektedir. O dönemde Sahra Çölü ve Orta Afrika sular altındaydı. Ayrıca günümüzde Norveç ve Grönland'a karşılık gelen kara kütleleri arasında da sığ bir deniz yolu bulunuyordu. Bu deniz, Tetis Denizi'ni Arktik Okyanusu'na bağlıyor ve iki okyanus arasında canlıların göç etmesine olanak sağlıyordu. Kretase Dönemi'ndeki kıyı ilerlemesinin (transgresyonunun) zirvesinde, günümüzdeki kara kütlelerinin üçte biri su altında kalmıştı.
Kretase Dönemi, ünlü tebeşir oluşumlarıyla tanınır. Sadece Kretase boyunca esasen Fanerozoyik Üst Zaman'ındaki tüm dönemlerden daha fazla tebeşir oluşumu gerçekleşmiştir. Okyanus ortası sırtlarındaki yanardağ faaliyetleri -veya daha doğrusu, büyüyen okyanus sırtları boyunca deniz suyunun dolaşımı- okyanuslardaki kalsiyum seviyelerini artırmış ve bu da okyanusları kalsiyuma doygun hâle getirmiştir. Bu süreç, kalkerli nanoplanktonların biyolojik olarak kalsiyumdan daha fazla yararlanabilmesini sağlamıştır.

Palinolojik kanıtlar, Kretase ikliminin üç geniş evreye ayrıldığını göstermektedir: Berriaziyen-Barremiyen kuru ve sıcak evresi, Apsiyen-Santoniyen nemli ve sıcak evresi ve Kampaniyen-Maastrihtiyen kuru ve serin evresi. Senozoyik'te olduğu gibi, 400.000 yıllık dış merkezlik döngüsü, farklı karbon rezervuarları arasındaki akışı yöneten ve küresel iklimi etkileyen baskın yörünge döngüsüydü. tropikler arası konverjans alanının (ITCZ) konumu günümüzdekiyle yaklaşık olarak aynıydı.
Jura Dönemi'nin son evresi olan Titoniyen'deki soğuma eğilimi, Kretase'nin ilk çağı olan Berriasiyen'e kadar devam etti. Kuzey Atlantik deniz yolu açılarak Boreal Okyanusu'ndan Tetis Okyanusu'na soğuk su akışını sağladı. Bu dönemde yüksek enlemlerde kar yağışlarının yaygın olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır ve tropik bölgeler, Triyas ve Jura dönemlerine kıyasla daha nemli hale gelmiştir. Buzullaşma yüksek enlem dağlarıyla sınırlıydı, ancak mevsimsel kar yağışları kutuplardan daha uzak bölgelerde de görülebiliyordu. Bununla birlikte, ilk çağın sona ermesinden sonra sıcaklıklar yeniden artmaya başladı ve Paraná-Etendeka Büyük Magmatik Bölgesi'nin faaliyetleriyle ilişkilendirilen Orta Valanjiniyen Weissert Isıl Sıçraması (WTX) gibi birçok termal olay yaşandı. Bunu, Orta Hotriviyen Faraoni Termal Sıçraması (FTX) ve Erken Barremiyen Hauptblatterton Termal Olayı (HTE) takip etti. HTE, Titoniyen-Erken Barremiyen Serin Zaman Aralığı'nın (TEBCI) nihai sonunu getirdi. Bu süreç boyunca, Vocontian Havzası'ndaki çevresel değişimlerin baskın yörüngesel itici gücü ekinoks döngüsüydü. Titoniyen-Erken Barremiyen Serin Zaman Aralığı'nın büyük bir kısmında, Kuzey Gondvana'da muson iklimi vardı. Orta enlemlerdeki Tetis Okyanusu'nda sığ bir termoklin vardı. Titoniyen-Erken Barremiyen Serin Zaman Aralığı'ndan sonra Barremiyen-Apsiyen Sıcak Aralığı (BAWI) geldi. Bu sıcak iklim aralığı, Manihiki ve Ontong Java Platosu'ndaki yanardağ faaliyetleri ve Selli Olayı ile örtüşmektedir. Erken Apsiyen ekvatoral deniz yüzeyi sıcaklıkları, Pasifik Okyanusu'nun ekvatoral bölgelerinden alınan TEX86 ölçümlerine göre 27-32 °C arasında değişiyordu. Apsiyen sırasında, Milankoviç döngüleri, hidrolojik döngünün yoğunluğunu ve karasal akışı düzenleyerek anoksik olayların oluşumuna yön  verdi. Erken Apsiyen ayrıca Asya'nın orta enlemlerinde bin yıllar süren aşırı kuraklık olaylarıyla dikkat çekmektedir. Barremiyen-Apsiyen Sıcak Aralığı'nın ardından, günümüzden yaklaşık 118 milyon yıl önce başlayan Apsiyen-Albiyen Soğuk Dönemi (AACS) geldi. Bu "soğuk dalga" sırasında, Tetis Okyanusu'nun batı kesimlerinde bulunan buzul çökelleri ve soğuk suda yaşayan kalkerli nanofosillerin daha düşük enlemlere yayılması, nispeten kısa ve küçük bir buzul çağının yaşanmış olabileceğini göstermektedir. Apsiyen-Albiyen Soğuk Dönemi, İber Yarımadası’ndaki kurak bir dönemle ilişkilendirilmektedir.

Kapalı tohumlu bitkiler (Angiospermae), günümüzde yaşayan bitki türlerinin yaklaşık %90’ını oluşturmaktadır. Kapalı tohumlular yükselişe geçmeden önce, Jura ve Erken Kretase dönemlerinde yüksek bitki örtüsündeki baskın bitkiler; açık tohumlu bitkiler (Gymnospermae) grubuna ait çikaslar, kozalaklılar, gingkofitler, gnetofitler ve bunların yakın akrabaları ile soyu tükenmiş Bennettitales'ti. Diğer bitki grupları arasında ise pteridospermler veya diğer bir deyişle "tohum eğreltileri" bulunuyordu. Bu terim, eğrelti otu benzeri yapraklara sahip, Corystospermaceae ve Caytoniales gibi farklı soyu tükenmiş tohumlu bitki gruplarını kapsayan genel bir addır. Kapalı tohumluların kesin kökeni belirsizdir, ancak moleküler kanıtlar, onların günümüzde yaşayan herhangi bir açık tohumlu grubuyla yakından ilişkili olmadığını göstermektedir.

Kapalı tohumlulara ait en erken yaygın kabul gören kanıtlar, yaklaşık 134 milyon yıl öncesine tarihlenen Geç Valanjiniyen'den kalma, tek oluklu (monosulcate) polen taneleridir ve bunlar ilk olarak İsrail ve İtalya'da düşük bollukta bulunmuştur. Moleküler saat tahminleri ile fosil kayıtları çelişmekte olup, taç grubu kapalı tohumluların Geç Triyas veya Jura dönemlerinde çeşitlendiğini düşündürmektedir. Ancak bu tahminler, yoğun biçimde örneklenmiş polen kayıtları ve iki çenekli kapalı tohumlulara özgü üç oluklu (trikolpat) veya üç oluklu ve gözenekli (trikolporoidat) polenler ile bağdaştırmak zordur. Kapalı tohumlu makrofosillerinin en eski kayıtları, Barremiyen'e tarihlenen Las Hoyas yataklarından bilinen Montsechia ve Barremiyen-Apsiyen sınırına tarihlenen Çin'deki Yixian Formasyonu’ndan Archaefructus'tur. İki çeneklilere özgü üç oluklu polenler ilk kez Geç Barremiyen’de ortaya çıkarken, tek çeneklilere ait en erken kalıntılar Apsiyen Çağı'na aittir. Kapalı tohumlu bitkiler, Orta K

Kretase-Tersiyer yok oluşu, K-T yok oluşu, Kretase-Paleojen yok oluşu veya K-Pg yok oluşu, günümüzden yaklaşık 66 milyon yıl önce yaşanan ve o zaman var olan birçok canlı türünü ortadan kaldıran, küresel bir yok oluş olayıdır. Bu yok oluş öyle olağanüstü boyutlardaydı ki, yerbilimsel devirlerden Mezozoyik zamanı bitmiş ve Senozoyik zamanı başlamıştır. Mezozoyik'in son dönemi Kretase, Senozoyik'in ilk dönemi Paleojen'dir.

Bu yıkım sonucunda yeryüzünün 150 milyon yıldır en baskın canlıları olan kuş olmayan dinozorlar ve diğer birçok sürüngen (örn. teruzorlar, ihtiyozorlar, plesiyozorlar) grubu yeryüzünden bütünüyle silinmiştir. Ayrıca ilkel kuşların ve memelilerin birçoğu, ammonit ve belemnitlerinde dahil olduğu birçok omurgasız deniz canlısı ve birçok plankton türü de ortadan kalkanlar arasındadır. Kara bitkilerinin %35'i ve tüm canlı türlerinin %60 ila %80'i yok oluştan sağ çıkamamıştır. Çiçekli bitkiler, iki yaşamlılar, kertenkele, yılan, timsah gibi sürüngenler, kuşlar ve bazı küçük ilkel memeliler bu yıkımdan sağ çıkmayı başaranlar arasındadır.

Yeryüzünde meydana gelmiş bu felaketin nasıl olduğu tam olarak bilinmemektedir. En bilindik teori dünyaya bir kuyruklu yıldız ya da göktaşı düştüğüdür. Bu teorinin en büyük delili yerbilimsel katmanlardaki aşırı iridyum miktarıdır. Dünyada iridyum çok nadir bulunduğu için iridyumun kaynağının uzay olduğu bilinir. Meksika, Yucatan Yarımadasındaki Chicxulub krateri iridyumu getiren gökcisminin izidir. Ancak bazı bilim çevreleri bir göktaşı çarpmasının gezegende böyle devasa bir yıkıma sebep olamayacağını düşünmektedir. Felaketle aynı zamanlarda Hindistan'da harekete geçen bir yanardağın atmosfere pompaladığı gazların bu yıkıma katkıda bulunduğunu düşünülmektedir.

"Jeolojik Devirler: Kretase Kitlesel Yokoluşu". web.archive.org. 28 Ağustos 2011. 28 Ağustos 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Ekim 2021.

Kuluçka paraziti ya da kuluçka asalağı organizmalar, kuşlar, balıklar ve böcekler arasında bulunan ve üremek için kendi türlerinin ya da başka türlerin yuvalarına yumurtalarını bırakarak ve yavrularını konak organizmalara besleterek büyütme stratejisi olan ve bir çeşit kleptoparazitizm sayılabilecek kuluçka parazitliğini (kuluçka asalaklığı) seçmiş olan organizmalardır. Bu sayede parazit ebeveyn yuva yapmak ve yavruları büyütmek gibi işlere vakit ayırmadan zamanlarını daha fazla besin aramak ve yavrulamak için kullanabilmektedir. Ayrıca yumurtaları birkaç yuvaya birden dağıtarak rakunlar gibi tehditler tarafından yumurtaların yok edilmesi riskini de en aza indirebilmektedirler. Bu davranış şekli konak tür için zarar verici olduğundan genellikle parazit ve konak tür arasında bir evrimsel silahlanma yarışına neden olur.

Tekeşli birçok kuş türünde erkek kuşlar çift dışında yavru sahibi de olabilmekte ve böylece yavrularını büyütürken erkek kuşun ebeveyn yatırımından kaçması mümkün olabilmektedir. Bu tür aldatma dişilerin yumurtalarını başka bireylerin yuvalarına bırakmasıyla da bir aşama daha öteye geçmektedir. Aynı tür içinde kuluçka parazitliği örneğin altıngöz (Bucephala clangula) gibi ördek türlerinde dişilerin diğer altıngöz dişilerin yuvalarına yumurtalarını bırakması ile gözlemlenir.
Başka kuş türlerini konak olarak kullanan kuşlar arasında Eski Dünya guguk kuşları, inek kuşları, Heteronetta atricapilla türü ördek ile bazı Yeni Dünya guguk kuşları, Afrika'da da Viduidae ve Indicatoridae familyalarından kuşlar sayılabilir. Kuşlarda başka türü konak olarak kullanmakta zorunlu kuluçka parazitliği ile ilgili yedi bağımsız köken olduğu önerilmiştir. Bu tür kuluçka parazitliğinin ne zaman olduğu ve kaç kökeni olduğu konusunda hâlâ bazı tartışmalar bulunsa da yakın zamanda yapılmış olan filogenetik analizler ötücü kuşlarda iki farklı köken (Yeni Dünya inek kuşları Icteridae için bir ve Afrika ispinozları Viduidae için bir); Eski Dünya ve Yeni Dünya guguk kuşları için üç farklı köken (Cuculinae, Phaenicophaeinae ve Neomorphinae-Crotophaginae için birer); Eski Dünya Indicatoridae familyası için bir köken; ve Heteronetta atricapilla türü ördek için de bir köken olduğunu göstermektedir.
Kuluçka paraziti olan kuşların çoğu yalnızca bir kuş türünü ya da çok yakın akraba bir grup kuş türünü konak olarak seçmektedir. Ancak inek kuşlarının %80'i çok sayıda farklı konak tür seçebilmektedir; örneğin Molothrus ater türü inek kuşunun bilinen 221 konağı vardır. Genellikle yuva başına bir yumurta bırakırlar ancak inek kuşlarında farklı dişilerin aynı konak yuvayı kullandıkları gözlemlenmiştir.
Bayağı guguk kuşu tür olarak ötleğenler ve bayağı dağ bülbülü gibi çok sayıda konak türe sahip olsa da dişi bireylerin her biri bir türü konak tür olarak seçmektedir. Yumurta kabuğunun rengini belirleyen genlerin yalnızca dişi soyundan geçmesi dişilere uzmanlaştıkları konak türün yumurtalarına benzer yumurta yumurtlamalarına olanak sağlamaktadır. Dişiler genellikle kendilerini yetiştiren kuş türünü konak olarak seçerler. Erkek guguk kuşları tüm dişi soylarını dölleyerek değişik dişi soyları arasında gerekli olan gen akışını sağlarlar.
Dişi guguk kuşlarının konak tür seçimini nasıl yaptığı konusu hâla tam olarak belirlenememiştir ancak bu seçimi açıklayabilmek için çeşitli hipotezler ortaya atılmıştır. Bunların arasında konak tür seçiminin kalıtsal olması, yavru kuşlarda konak türün etkisi, doğum yuvasına geri dönüş ile birlikte tercih edilen yuva (yuva yeri hipotezi) veya tercih edilen habitat (habitat seçimi hipotezi) seçimi sayılabilir. Bu hipotezler arasında yuva yeri ve habitat seçimi hipotezleri deneysel analizlerle en çok desteklenen hipotezlerdir.

Tek bir konak türü seçen kuluçka paraziti kuşlarda konak türün yumurtalarına benzeyen yumurta yumurtlamak hemen hemen evrensel bir adaptasyondur. Hatta farklı konak türlere sahip Molothrus ater türünün konaklarına göre farklı yumurta renklerini taklit ettiğine dair bazı kanıtlar da bulunmaktadır.
Genellikle kuluçka paraziti kuşlar konak türlerin yuvasına yumurtladıklarında burada bulunan bir yumurtayı yok ederler. Türe göre bu yuvaya yumurta yumurtlanırken olabildiği gibi, daha önce ya da daha sonra da olabilmektedir. Bu şekilde konak türün yuvasında başka bir yumurta olduğunu farketmesi engellenerek asalak tür yumurtadan çıktığında ortaya çıkacak biyolojik rekabet de önlenmeye çalışılır.
Kuluçka paraziti kuşlarının çoğunun kuluçka süresi çok kısadır ve yeni yumurtadan çıkmış yavruların büyümesi hızlıdır. Bu şekilde yuvadaki konak türün yavrularına karşı avantaj kazanan kuluçka paraziti tür onlarla çok daha kolay rekabet edebilmektedir. Bu kısa kuluçka süresinin nedeni konaklara göre yumurtanın iç kuluçka süresinin 24 saat daha uzun olmasıdır. Kuluçka paraziti olmayan bazı guguk kuşu türlerinde de iç kuluçka süresinin uzun olması bunun kuluçka parazitliği sonrası bir adaptasyon olmadığını ancak kuluçka paraziti olabilmeye yatkın bir özellik olduğunu gösterir. Konak türün yavrularının parazit türün yavrusundan oldukça küçük olduğu durumlarda genellikle açlıktan ölebilmektedirler. Bazı kuluçka paraziti türler yumurtadan çıktıktan kısa bir süre sonra diğer yavruları yuvadan dışarı iterek ya da gagalarında birkaç gün içinde düşen kancalar yardımıyla diğer yavruları öldürerek kurtulurlar.

Sıklıkla sorulan bir soru neden konak türlerin parazit yavruları beslemeye devam ettiğidir. Bu parazit yavrular konak türün yavrularından boyut ve görünüş itibarı ile farklı olmasının yanı sıra konak türlerin üreme başarısını da düşürmektedir. Dolayısıyla konak türün parazit yavruya bakmaya devam etmesi ne gibi yararlar sağlamaktadır? Bu soruya cevap verebilmek için yapılan çalışmalar sonucunda "Mafya hipotezi" geliştirilmiştir. Bu hipotez kuluçka parazitlerinin davaranışlarının tetiklediği konak türün manipulasyonu üzerinde durmaktadır. Konak tür eğer parazit yumurtayı fark eder ve reddederse yuvası kuluçka paraziti tür tarafından yağmalanmakta, yuvası ve yumurtalar yok edilmekte ve konak türün yavruları öldürülmektedir. Bu tehditkar tepki dolaylı olarak saldırgan parazit davranışı lehine doğal seçilimi artırmakta ve Mafya benzeri parazit davranışı ile uyumlu konak davranışı arasında pozitif bir geribesleme sağlamaktadır.
Bu mafya benzeri davranışı sergileyen iki tür kuluçka paraziti kuş olduğu speküle edilmektedir: Kuzey Amerika'da yaşayan Molothrus ater türü inek kuşu ile Avrupa'da yaşayan tepeli guguk kuşu (Clamator glandarius). Tepeli guguk kuşu çoğunlukla yumurtalarını Avrupa saksağanının (Pica pica) yuvalarına bırakır. Tepeli guguk kuşunun sık sık yumurtalarını bıraktığı yuvaları ziyaret ettiği gözlemlenmiştir ki bu Mafya hipotezinin ön koşuludur. İspanya'da yüksek rakımlı Hoya de Guadix yaylasında Soler ve arkadaşları tarafından 1990 ile 1992 yılları arasında nisan ve temmuz ayları arasında bir deney yürütülmüştür. Guguk kuşu yumurtalarının saksağan yuvalarından alınmasının saksağanın üreme başarısına etkilerini ve saksağanların tepkilerini gözlemlemişlerdir. Tepeli guguk yumurtaları ziyaretler arasında yuvada kaldıysa saksağan tarafından kabul edilmiş, yuvadan yok olduysa reddedilmiş, yuvada ama soğuk ise terk edilmiş olarak kabul edilmiştir. Eğer ziyaretler arasında yuvada bulunan yumurtalar tamamen yok olduysa yuva yağmalanmış olarak kabul edilmiştir. Saksağanın üreme başarısı, saksağan yavrularının palazlanarak yuvadan ayrılmadan hemen önce yuvada kaç tane saksağan yavrusu kaldığıyla ölçülmüştür. Bu deneylerin sonucunda saksağanların tepeli guguk kuşlarının yumurtalarını yuvadan çıkarttıktan sonra yuvaların, yumurtaların kabul edildiği yuvalara göre çok daha büyük oranda yağmalandığı görülmüştür. Saksağan yumurtalarını modelleyen plastisin yumurtaların modellenmesiyle birlikte yuvaların tepeli guguk kuşları tarafından yağmalandığı belirlenmiştir. Yuvaların yağmalanması aynı yuvanın saksağan tarafından tekrar kullanılarak bu sefer tepeli guguk kuşu yumurtasının kabul edilebilmesi olasılığını taşıdığı için tepeli guguklara yararlı olmaktadır.
Benzer bir başka deney 1996 ila 2002 yılları arasında Hoover ve arkadaşları tarafından kuluçka paraziti M. ater ile konak Protonotaria citrea türü ötleğen üzerinde yapılmıştır. Bu deneyde yuvadan M. ater yumurtalarının çıkarılması ve kuluçka paraziti inek kuşlarının kontrol yuvalarına erişimi manipüle edilmiştir. Parazit yumurtanın reddedildiği yuvaların %56'sının yağmalanmasına karşın, reddedilmeyen yuvaların yalnızca %6'sının yağmalandığını gözlemlemişlerdir. Konaklar tarafından yağmalandıktan sonra tekrar kurulan yuvaların da %85'inin tekrar yok edildiği görülmüştür. Yumurtaları reddeden ötleğenlerin yetiştirdiği kendi yavrularının sayısı yumurtaları kabul eden ötleğenlerin yavrularına göre %60 azalmıştır.

Bu hipoteze göre dişi guguk kuşu kendi yumurta özelliklerine benzeyen yumurtaları olan ve benzer yuva yerlerine sahip bir grup konak türü seçer. Potansiyel konak türleri popülasyonu izlendikten sonra içlerinden birinin yuvası seçilir.
Yuvalarda yapılan araştırma sonucunda guguk kuşu yumurtaları ile konak türlerin yumurtaları arasında önemli ölçüde benzerlikler gözlemlenmiştir. Çok düşük oranda yuvada guguk kuşu yumurtası ile konak türü yumurtaları birbirine benzememektedir. Bu yuvalarda bulunan guguk kuşu yumurtalarının benzer yuva yerine sahip başka bir konak türün yumurtalarına benzediği görülmüştür. Bu farklılık yuva yeri seçimi hipotezinin geçerliliği için bir kanıt olarak öne sürülmüştür.
Bu hipoteze karşı yapılan eleştiriler hangi yuvanın seçileceğine dair nasıl bir mekanizma işlediğini göstermemesi ve böyle yuva yerlerinin tanınması için hangi işaretlerin kullanıldığını belirtmemesi üzerinedir.

Yumurtalarını başka arıların yuva hücrelerine bırakan çeşitli guguk arısı tipleri vardır. Normal olarak bu arıların erişkin olmayan formlarının konak türler tarafından beslenmemesi nedeniyle kuluçka paraziti olarak değil kleptoparazit olarak adlandırılabilirler. Guguk arılarına örnek olarak Nomada ve Epeoloides cinsi arılar verilebilir. İstisnai durumla

Kuş, Aves sınıfını oluşturan; yumurtlayan, akciğerli, sıcak kanlı, vücudu tüylerle örtülü, gagalı, iki ayaklı, iki kanatlı uçucu hayvanların ortak adıdır.

Hava delikleri
Göğüs hava torbacıkları
Yemek borusu
Kursak (Taşlık)
Bezli mide
Kalp
Çiğneme midesi
Ciğer
Bağırsak
Karın hava torbacıkları
Akciğer
Yumurtalık
Böbrek
Yumurta kanalı
Dışkılık (Anüs)
Sidik kanalı
Kör bağırsak

Kuş tüyleri karmaşık bir yapıdadır. Keratinleşmiş deri hücrelerinden oluşur. Kanat ve kuyrukta yer alan büyük tüyler (telekler) uçmaya yarar. Vücudu, bir kiremit örtüsü gibi kaplayan dış tüyler ıslanmaktan korur, alttaki ince ve yumuşak tüyler ise vücut ısısının kaybını önler. 
Bir kuş tüyü, tüy ekseni ve tüy bayrağından oluşur. Tüy ekseni içi boş ve yuvarlak oyan tüy kökü ile içi ilik dolu dört köşeli tüy gövdesinden ibarettir. Tüy bayrağı ise gövdeden çıkan dallardan, bu dallardan çıkan yan dallardan ve bunların üzerindeki ucu çengel gibi küçük dalcıklardan oluşur. Bu çengelli dalcıklar, üzerinde çengelli dalcık bulunmayan yan dalları kavrayarak tüylerin dik durmasını sağlar 
Tüyler eksen ve bayrak kısımlarına göre üç gruba ayrılır:

Büyük ve uzun tüylerdir. Yan dalcıkları çengellidir ve bu tüyler dik dururlar. Telekler kuş vücudunun belli bölgelerinden çıkarlar. Bu bölgelerin dışında kalan kısımlar ya tamamen çıplak veya hav tüyleri ile örtülüdür. Telekler de; uçma telekleri, kuyruk telekleri ve örtü telekleri olmak üzere üç çeşittir. Telekler çeşitli renklerde olabilirler. 

Uçma telekleri
Kanat şekline dönüşen ön ekstremitenin el ve alt kol kısmında bulunur. Genellikle 10 tane el uçma teleği (esas uçma tüyü) kanat ucundan bilek eklemine kadar sıralanır. Daha küçük olan alt kol uçma telekleri (ikinci derece uçma tüyleri) bilek ekseninden dirseğe kadar sıralanır ve sayıları değişiktir. Tüylerin uzunluklarına ve bayrak şekillerine göre kanatlar sivri veya küt bir görünüm alırlar.
Kuyruk telekleri
Kuyruktaki büyük tüylerdir. Uçarken dümen görevini yaparlar. Sayıları genellikle 12'dir. Bazı türlerde 10, bazılarında 20'ye kadar, hatta bazılarında daha fazla da olabilir. Kuyruk telekleri son kuyruk omuruna bağlanmıştır. Buradaki kasların hareketiyle yelpaze gibi açılabilir, aşağı ve yukarı hareket edebilir. Çok değişik şekillerde olan kuyruk tüyleri bazı türlerde körelmiştir.Kuyruk teleklerinin uzunluk ve yapılarına göre basamaklı, kama şekilli yuvarlak, dört köşe, girintili ve çatallı kuyruk şekillerine rastlanır.
Örtü telekleri
Uçma tüylerinin ve kuyruğun dibinde kiremit gibi dizilmiş kısa tüylerdir. Kanatların üst ve alt taraflarında birkaç sıra örtü tüyü bulunur. Üsttekilere kanat üstü örtü tüyler, alttakilere kanat altı örtü tüyleri denir. Uçma teleklerine en yakın olan örtü tüyleri en büyükleridir, bunlar da el ve kol örtü tüyleri adını alırlar. Vücudun diğer bölümleri de çeşitli büyüklükteki örtü tüyleri ile kaplıdır.
Kuyruk şekilleri

Düz kuyruk, yuvarlak kuyruk, kama kuyruk, basamaklı kuyruk, girintili kuyruk, çatal kuyruk.

Yan dalları üzerinde kanca gibi çıkıntıları bulunmadığı için bu tüyler dik durmazlar, yumuşak ve gevşek bir haldedirler. Bu tüylerin gövde kısmı da genellikle ince ve zayıftır. Bazen tüy gövdesi körelmiş olup tüy dallarının hepsi tüy kökünden birbirine çok yakın olarak çıkarlar. Hav tüyleri teleklerinin altında yer alır ve kuşun vücut ısısını korumaya yararlar. Renkleri genellikle beyaz veya gridir.

Eksenleri uzun ve incedir. Bayrak kısımları körelmiştir. Telek tüyleri arasında dağınık olarak bulunur. Gaga dibinde yer alanlar bazen kalın ve sert sakal veya bıyık kılları haline dönüşürler. 

Avibase - Dünya kuş veritabanı
KuşBank- Türkiye kuşları veritabanı 21 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KuşTR- Kuş gözlemciliği sayfası 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuş sesleri
Evcil Kuş Türleri 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuş Araştırmaları Derneği26 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuş Gribi Ve Etkileri19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanarya ve Kafes Kuşları Federasyonu
Norwich kanarya sitesi

Kuş gözlemi, kuşların gözlemlenmesinin rekreasyonel bir etkinlik veya vatandaş bilimi olduğu yaban hayatı gözleminin bir biçimidir. Çıplak gözle veya dürbün ve teleskop gibi görsel bir iyileştirme cihazı aracılığıyla, kuş sesleri dinleyerek veya webcam izleyerek yapılabilmektedir. Tespit edilen kuş türlerini anlık olarak doğrulamak üzere rehber kitapların kullanımı ve gözlem bilgisini kaydetmek üzere defter ya da veritabanı içeren kaynakların kullanımı tercih edilebilmektedir.

Curlie'de Birding (DMOZ tabanlı)
All About Birds – Cornell Lab of Ornithology14 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birders, Banders, & Binoculars 15 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Video produced by Idaho Public Television
A six-part History of Birding magazine, covering the period 1968–2006, appeared in Birding magazine in 2006:
1968–74, 1975–80, 1981–87, 1988–93, 1994–2000, 2001–06

Bu sayfa, yaşayan kuş takımlarını ve familyalarını listeler. Aşağıdaki bağlantılar, familyaların alt bireylerini sıralayan başka maddelere açılır.
Tek başına Passeriformes takımı 5,000'den fazla türe sahiptir. Toplamda ise dünya genelinde 10,000 kuş türü saptanmıştır. Gerçek tür sayısının tahmini ise 15,845 ile 20,470 arasındadır.
Türlerin değerlendirilmesi DNA analizi çağında oldukça değişkendir. Bu sebeple kesin tür sayısı belirlenememektedir. Sibley-Ahlquist taksonomisi kuşların sınıflandırılmasında çok farklı bir görüş sunmaktadır.

Paleognathae ya da koşucu kuşlar, aves sınıfının iki alt sınıfından biridir. Struthioniformes ve tinamiformes takımlarını, 5 familyayı, 14 cinsi ve 59 türü kapsamaktadır. Genellikle uçamazlar ya da zayıf uçuculardır.

Afrika. 2 tür.

Struthionidae

Güney Amerika, 2 tür.

Rheidae

Güney Amerika, 45 tür.

Tinamidae

Avustralya, 4 tür.

Casuariidae

Avustralya, 5 tür.

Apterygidae

Dünya çapında; 150 tür.

Anhimidae
Anseranatidae
Anatidae

Dünya çapında; 250 tür.

Megapodidae
Cracidae
Phasianoidea
Odontophoridae
Numididae
Phasianidae

Dünya çapında; 19 tür; bazen Phoenicopteriformes ile gruplandırılmış.

Podicipedidae

Dünya çapında; 6 tür.

Phoenicopteridae

Madagaskar, Neotropics, Yeni Kaledonya, 5 tür.

Mesitornithidae
Rhynochetidae
Eurypygidae

Afrika, Avrupa, Asya, 16 tür, bazen Columbiformes ile gruplandırılmış.

Pteroclididae

Dünya çapında; 300 tür.

Columbidae

Oceanic; 3 tür.

Phaethontidae

Dünya çapında; 90 tür.

Steatornithidae
Podargidae
Nyctibiidae
Caprimulgidae
Eurostopodidae

Dünya çapında; 400 tür.

Trochilidae
Apodidae
Hemiprocnidae

Okyanusya, 10 tür, bazen Apodiformes ile gruplandırılmış.

Aegothelidae

Dünya çapında; 126 tür.

Cuculidae

Güney Amerika, 1 tür.

Opisthocomidae

Afrika; 23 tür.

Musophagidae

Dünya çapında; 191 tür.

Otididae
Grui
Gruidae
Aramidae
Psophiidae
Ralli
Rallidae
Heliornithidae

Kuzey Amerika, Avrasya, 5 tür.

Gaviidae

Antarktika ve Güney sular; 17 tür.

Spheniscidae

Pan-okyanus; 120 tür.

Diomedeidae
Procellariidae
Pelecanoididae
Hydrobatidae

Dünya çapında; 19 tür.

Ciconiidae

Dünya çapında; 108 tür.

Balaenicipitidae
Scopidae
Pelecanidae
Ardeidae
Threskiornithidae

Dünya çapında; 59 tür.

Phalacrocoracidae
Fregatidae
Sulidae
Anhingidae

Dünya çapında; 350 tür.

Scolopaci
Scolopacidae
Thinocori
Rostratulidae
Jacanidae
Thinocoridae
Pedionomidae
Turnici
Turnicidae
Lari
Laridae
Rhynchopidae
Sternidae
Alcidae
Stercorariidae
Glareolidae
Dromadidae
Chionidi
Burhinidae
Chionididae
Pluvianellidae
Charadrii
Ibidorhynchidae
Recurvirostridae
Haematopodidae
Charadriidae

Dünya çapında; 200 tür.

Cathartidae
Pandionidae
Accipitridae
Sagittaridae

Dünya çapında; 130 tür.

Tytonidae
Strigidae

Sahra-altı Afrika'da; 6 tür.

Coliidae

Sahra-altı Afrika, Amerika, Asya, 35 tür.

Trogonidae

Dünya çapında; 144 tür.

Meropidae
Coraciidae
Brachypteraciidae
Todidae
Momotidae
Alcedines
Alcedinidae
Halcyonidae
Cerylidae

Eski Dünya, Yeni Gine, 64 tür.

Bucerotidae
Upupidae
Phoeniculidae

Madagaskar, 1 tür.

Leptosomatidae

Avustralya dışında dünya çapında; 400 tür.

Galbulidae
Bucconidae
Lybiidae
Megalaimidae
Ramphastidae
Semnornithidae
Capitonidae
Picidae
Indicatoridae

Dünya çapında; 60 tür.

Falconidae

Güney Amerika, 2 tür.

Cariamidae

Pan-tropikal, güney ılıman bölgelerde; 330 tür.

Nestoridae
Strigopidae
Cacatuidae
Psittacidae
Psittrichasiidae
Psittaculidae

Dünya çapında; 5000 tür.

Acanthisitti
Acanthisittidae
Tyranni
Eurylaimidae
Philepittidae
Pittidae
Sapayoidae
Tyrannidae
Tityridae
Furnariidae
Thamnophilidae
Formicariidae
Rhinocryptidae
Grallariidae
Conopophagidae
Cotingidae
Pipridae
Melanopareiidae
Passeri
Atrichornithidae
Menuridae
Alaudidae
Hirundinidae
Motacillidae
Campephagidae
Eupetidae
Pycnonotidae
Regulidae
Hyliotidae
Chloropseidae
Aegithinidae
Ptilogonatidae
Bombycillidae
Hypocoliidae
Dulidae
Cinclidae
Troglodytidae
Donacobiidae
Mimidae
Prunellidae
Turdidae
Cisticolidae
Sylviidae
Stenostiridae
Macrosphenidae
Cettiidae
Phylloscopidae
Megaluridae
Acrocephalidae
Bernieridae
Pnoepygidae
Polioptilidae
Muscicapidae
Platysteiridae
Petroicidae
Pachycephalidae
Colluricinclidae
Picathartidae
Chaetopidae
Timaliidae
Panuridae
Nicatoridae
Pomatostomidae
Orthonychidae
Cinclosomatidae
Aegithalidae
Maluridae
Neosittidae
Climacteridae
Paridae
Sittidae
Tichodromidae
Certhiidae
Rhabdornithidae
Remizidae
Nectariniidae
Melanocharitidae
Paramythiidae
Dicaeidae
Dasyornithidae
Pardalotidae
Acanthizidae
Zosteropidae
Promeropidae
Meliphagidae
Notiomystidae
Oriolidae
Irenidae
Laniidae
Malaconotidae
Prionopidae
Vangidae
Dicruridae
Rhipiduridae
Monarchidae
Callaeidae
Corcoracidae
Artamidae
Pityriaseidae
Paradisaeidae
Cnemophilidae
Ptilonorhynchidae
Corvidae
Sturnidae
Buphagidae
Passeridae
Ploceidae
Estrildidae
Viduidae
Vireonidae
Fringillidae
Urocynchramidae
Peucedramidae
Parulidae
Coerebidae
Thraupidae
Emberizidae
Cardinalidae
Icteridae

Türkiye kuşlar listesi

Kuşların evrimi, Jura döneminde başlamış, en eski kuşlar Paraves adlı bir teropod dinozor kladından evrimleşmiştir. Kuşlar, biyolojik olarak Aves sınıfında yer alır. Yaklaşık 150 yıl önce, Geç Jura dönemine yaşamış theropod cinsi dinozor Archaeopteryx lithographica, uzun bir süre en eski kuş olarak kabul edilmiştir. Modern soy bilimciler, kuşları bir dinozor kladı olan Theropoda'ya dahil etmiştir. Yaygın kanıya göre, Aves ve yakın akrabası olan Timsahlar takımı, Archosauria (arkozor) olarak bilinen bir "sürüngen" kladının yaşayan tek üyeleridir. 66 milyon yıl önce yaşanan Kretase-Tersiyer yok oluşundan dört farklı kuş soyu hayatta kaldı ve deve kuşlarına ve akrabalarına (Paleognathae), ördeklere ve akrabalarına (Anseriformes), uçamayan kümes hayvanlarına (Galliformes) ve "modern kuşlara" (Neoaves) hayat verdi.
Filogenetik olarak Aves, genellikle belirli bir modern kuş türünün (ev serçesi, Passer domesticus gibi) ve Archæopteryx'in en son ortak atalarının soyundan gelenler veya Neornithes'e daha yakın olan bazı tarih öncesi türlerin soyundan gelenler olarak tanımlanır. Bir başka sınıflandırma olan Avialae daha büyük bir grubu içine alır. Şu anda dinozorlar, Archæopteryx ve modern kuşlar arasındaki ilişki halen tartışılmaktadır.

Maniraptora'nın theropoda içerisindeki konumu:

Maniraptora kladogramında kuşların (avialae) yeri:

Jarvis, Eric D., et al. "Whole-genome analyses resolve early branches in the tree of life of modern birds." Science 346. December 12, 2014, pp. 1320-1331.
N. Adam Smith, Luis M. Chiappe, Julia A. Clarke, Scott V. Edwards, Sterling J. Nesbitt, Mark A. Norell, Thomas A. Stidham, Alan Turner, Marcel van Tuinen, Jakob Vinther, and Xing Xu (2015). "Rhetoric vs. reality: A commentary on Bird Origins Anew by A. Feduccia". Auk. 132 (2): 467-480. doi:10.1642/AUK-14-203.1. hdl:2152/43319 . 
Xing Xu; Zhonghe Zhou; Robert Dudley; Susan Mackem; Cheng-Ming Chuong; Gregory M. Erickson; David J. Varricchio (12 Aralık 2014). "An integrative approach to understanding bird origins". Science. 346 (6215): 1253293. doi:10.1126/science.1253293. PMID 25504729. 11 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi31 Aralık 2020.

Kuşların hangi hayvan grubundan evrimleştiği üzerine olan bilimsel soru geleneksel olarak "kuşların kökeni" sorunsalı olarak adlandırılır. Günümüzde ulaşılan bilimsel konsensüs kuşların Mezozoyik'te ortaya çıkmış olan maniraptor teropod dinozorların bir grubu olduğu görüşüdür.
Kuşlar ile dinozorlar arasında yakın ilişki bulunduğu önerisi ilk olarak 19. yüzyılda Almanya'da ilkel kuş Archaeopteryx'in keşfi ile ortaya atıldı. Kuşlar ile soyu tükenmiş kuş grubunda olmayan dinozorlar yalnızca bu iki grupta görülen çok sayıda iskelet özelliklerini paylaşır. Bunlara ek olarak otuzdan fazla kuş olmayan dinozorun korunmuş tüylere sahip fosilleri de bulundu. Hatta Microraptor ve Anchiornis gibi çok küçük dinozorların fosilleri uzun tüylü kol ve bacaklardan oluşan kanatlara sahiptir. Jurasik döneminden Avialae klâdı içinde sınıflandırılan Pedopenna fosillerinde de bu uzun bacak tüylerine rastlanır. Paleontolog Lawrence Witmer 2009 yılında bu kanıtların kuşların evriminde dört kanatlı bir dönemin olduğunu göstermek için yeterli olduğu sonucuna vardı. Fosil kanıtları kuşlar ile dinozorların içi boş pnömatik kemikler, sindirim sistemlerinde gastrolitlerin bulunması, yuva yapma ve kuluçkaya yatma gibi ortak özelliklere sahip olduklarını da gösterir.
Her ne kadar kuşların kökeni evrimsel biyoloji tarihinde önemli bir tartışma konusu olsa da artık günümüzde çok az sayıda bilim insanı kuşların dinozorlardan değil başka arkozor sürüngenlerden evrimleştiğini savunmaya devam etmektedir. Kuşların atalarının dinozorlardan geldiği görüşü üzerine sağlanan konsensüs içindeyse maniraptor teropodlar içerisinde ilkel kuşların ortaya çıkışında görülen kesin sıralamanın ne olduğu konusu hâlâ tartışmalıdır. Kuşların uçuşunun kökeni ise ilgili ama ayrı bir bilimsel sorudur.

Kuşların uçuşu, kuşların havalanarak uçtuğu çoğu kuş türü tarafından kullanılan ana hareket şeklidir. Uçuş, kuşların beslenmesine, üremesine, avcılardan kaçınmasına ve göç etmesine yardımcı olur.
Kuş uçuşu, hayvanlar alemindeki en karmaşık hareket biçimlerinden biridir. Süzülme, kalkma ve iniş dahil olmak üzere bu hareketin her yönü birçok karmaşık aşama içerir. Farklı kuş türlerinin kanatları milyonlarca yıl boyunca evrim yoluyla belirli ortamlar, avlar, avcılar ve diğer ihtiyaçlar için adapte olarak farklı uzmanlıklar geliştirdiler ve farklı uçuş biçimleri edindiler.
Kuşların nasıl uçmaya evrimleştiğine dair çeşitli teoriler mevcuttur. Düşme ve süzülme hipotezi, koşma ve sıçrama hipotezi, kanat destekli koşma hipotezi gibi çeşitli fikirler öne sürülmüştür.

Kuş uçuşunun temelleri, uçuşu sürdüren aerodinamik kuvvetlerin kaldırma ve sürükleme mekaniği hava araçlarına benzer. Kaldırma kuvveti, kanat profili üzerindeki hava akımının etkisi ile üretilir. Kanat profili, havanın hareketini aşağı doğru yönlendirilirken kanat üzerinde yukarı doğru bir kuvvet sağlayacak şekilde gelişmiştir. Bazı türlerde, özellikle kanatlar katlanmış veya yarı katlanmış durumdadır. Bu kuşlarda aralıklı uçuş sırasında kuşun gövdesi etrafındaki hava akımından ek kaldırma kuvveti gelebilir.

Aerodinamik sürükleme, hareket yönünün tersinde oluşan kuvvettir ve dolayısıyla uçuştaki enerji kaybının kaynağıdır. Kanatta üretilen kaldırma işleminin sonucu olarak kaldırma kuvveti kaynaklı bir sürüklenme etkisi oluşur. Sürtünme sebebiyle oluşan bu enerji kaybı kanat ucundaki girdaba kadar devam eder. Havanın kanat derisi ile sürtünmesiyle oluşan parazit sürükleme ve vücut yüzeyleriyle kuşun ön bölgesinde oluşan sürüklenme kuvveti kuşun enerji kaybetmesine neden olur. Kuşun gövdesinin ve kanatlarının düzene sokulması bu kuvvetleri azaltır.

Evrimsel Biyolog John Maynard Smith 25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Freeview'dan 'Kuşlarda ve Uçaklarda Uçuş' 25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. videosu Vega Science Trust tarafından sağlanmıştır
Uçuşta Güzel Kuşlar - Life dergisinden slayt gösterisi
'Pigeon Take off in slow motion' 24 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. YouTube videosu
'Kuş Uçuşu I' 3 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Doğu Kentucky Üniversitesi ornitoloji kurs sitesi, resimler, metinler ve videolar ile.

Pelikan, monotipik pelikangiller (Pelecanidae) familyasını ve Pelecanus cinsini oluşturan iri su kuşu türlerinin ortak adı. Uzun gagaları, avlanmak için kullandıkları ve yutmadan önce gagalarıyla topladıkları avın bulunduğu suyu süzmeye yarayan geniş boğaz keseleri en ayırt edici özellikleridir. Kahverengi pelikan, Peru pelikanı dışındaki türlerinin tüyleri genellikle soluk renklidir. Tüm türlerinin gagaları, keseleri ve yüzlerindeki tüysüz deri, üreme mevsiminden önce parlak renklere kavuşur. Yaşayan sekiz türü dönencelerden ılıman kuşağa kadar olan bölgelerde yaşar ancak Güney Amerika'nın iç kısmında, kutup bölgelerinde ve açık denizde bulunmazlar. Pelikanlara ait fosil kayıtları Fransa'da Oligosen döneminden kalma ve günümüz pelikanlarının gagasına benzeyen fosil buluntularıyla birlikte en az 30 milyon yıl öncesinden itibaren vardır. Uzun süre fregat kuşları, karabataklar, tropik kuşları ve sümsük kuşları ile akraba olduğu düşünülen pelikanlar günümüzde Pelikansılar (Pelecaniformes) takımında sınıflandırılır ve en yakın akrabaları ise pabuç gagalı ve hamerkoptur. Aynı takım içinde yer alan aynaklar, kaşıkçılar ve balıkçıllar ise uzak akrabalarıdır. Genellikle su yüzeyinde ya da yüzeye yakın yakaladıkları balıklarla beslenirler ve kıyılar ile göllerde yaşarlar. Koloniler oluşturarak üreyen pelikanlar sıklıkla toplu olarak avlanır. Beyaz tüylü dört türü yerde yuva yaparken kahverengi ya da gri renkli diğer dört türü ise ağaçlarda yuvalanmayı tercih eder.
Pelikanlarla insanlar arasındaki ilişki sıklıkla çekişmeli olmuştur. Hem ticari hem de zevk amaçlı yapılan balıkçılık için rekabet kaynağı olarak görüldüğünden insanların zulmüne uğramıştır. Yaşam alanı yok olması ve çevre kirliliğinden muzdariptirler. Üç türü korunma durumu açısından önem arz etmektedir. Ayrıca mitoloji, Hristiyanlık ve arma bilimi ikonografisi açısından kültürel öneme sahiptirler.

Pelecanus cinsi ilk olarak Carl Linnaeus tarafından 1758 yılında Systema Naturae eserinin 10. baskısında tanımlanmıştır. Linnaeus ayırıcı özelliklerini düz ve ucu kıvrık bir gaga, doğrusal burun delikleri, tüysüz yüz ve tamamen perdeli ayaklar olarak belirtmiştir. Bu ilk tanım pelikanların yanı sıra fregat kuşlarını, karabatakları ve sümsük kuşlarını da içermekteydi. Cins adı Eski Yunanca "balta" anlamına gelen, πέλεκυς (pelekys) kelimesinden türeyen πελεκάν (pelekan) kelimesinden gelir. Antik çağlarda bu kelime hem pelikanlar hem de ağaçkakanlar için kullanılmaktaydı.

Pelikanlar adlarını zengin bir taksonomik tarihçeye sahip olan Pelikansılar (Pelecaniformes) takımına vermiştir. Bu takımın geleneksel üyeleri olan tropik kuşları, yılanboyunlar, karabataklar, sümsük kuşları ve fregat kuşları tekrar gözden geçirilmiş, tropik kuşu kendi takımı Phaethontiformes içinde, diğerleri de Suliformes takımı içinde yeniden sınıflandırılmışlardır. Onların yerine ise balıkçıllar, aynaklar, kaşıkçılar, hamerkop ve pabuç gagalı Pelecaniformes takımına aktarılmıştır. Moleküler kanıtlar pabuç gagalı ile hamerkopun pelikanlarla kardeş grup oluşturduğunu belirtir ancak bu üç soyun tam akrabalık ilişkileri hakkında bazı şüpheler bulunmaktadır.

Fosil kaydı pelikan soyunun en az 30 milyon yıldır yaşadığını göstermektedir. Bilinen en eski pelikan fosili Fransa'nın güneydoğusunda Luberon'da yer alan Oligosen döneminin başlarından kalma kalıntılardır ve günümüzdeki pelikanlara oldukça benzemektedir. Fosilin gagası hemen hemen tamamen korunmuştur ve morfolojik olarak günümüz pelikanlarının gagası ile birebir aynıdır, dolayısıyla o dönemde beslenme için kullanılan gaga ve boyun kesesinin var olduğu söylenebilir. Miyosen'in başlarından kalma bir fosil, bazı özelliklerinin kendine has olduğu düşünüldüğünden Miopelecanus gracilis olarak adlandırılmış ancak daha sonradan bu farklılıkların Pelecanus cinsinin türleri arasındaki varyasyonların içinde kaldığı düşünülmüştür. Eosen'in son döneminden kalma Protopelicanus cinsi ise pelikanımsı ya da sümsük kuşumsu olabileceği gibi Pelagornithidae familyasından benzer bir su kuşu da olabilir. Geçerli bir tanımlama sağlayacak kadar yeterli fosil kanıtlarına dayanmadan tanımlanmış olan Miyosen döneminden kalma Liptornis cinsi ise nomen dubium olarak değerlendirilir:
Avrupa'da bulunan çok sayıda pelikan fosiline karşın Kuzey Amerika'da daha az sayıda fosil bulunmuştur. Fosil kalıntılarından çeşitli Pelecanus türleri tanımlanmıştır:

Pelecanus cadimurka, Rich & van Tets, 1981 (Pliyosen sonu, Güney Avustralya)
Pelecanus cautleyi, Davies, 1880 (Pliyosen başı, Siwalik Hills, Hindistan)
Pelecanus fraasi, Lydekker, 1891 (Miyosen'in ortası, Bavyera, Almanya)
Pelecanus gracilis, Milne-Edwards, 1863 (Miyosen başı, Fransa)
Pelecanus halieus, Wetmore, 1933 (Pliyosen sonu, Idaho, ABD)
Pelecanus intermedius, Fraas, 1870 (Miyosen'in ortası, Bavyera, Almanya) (1984'te Cheneval tarafından Miopelecanus içinde sınıflandırılmıştır)
Pelecanus odessanus, Widhalm, 1886 (Miyosen'in sonu, Odessa yakınında, Ukrayna)
Pelecanus schreiberi, Olson, 1999 (Pliyosen'in başı, Kuzey Carolina, ABD)
Pelecanus sivalensis, Davies, 1880 (Pliyosen'in başı, Siwalik Hills, Hindistan)
Pelecanus tirarensis, Miller, 1966 (Oligosen'in sonu ile Miyosen'in ortası, Güney Avustralya)

Yaşayan sekiz pelikan türü geleneksel olarak iki gruba ayrılmaktadır: Yerde yuvalanan ve asıl olarak erişkinleri beyaz tüylü olan Avustralya pelikanı, tepeli pelikan, ak pelikan ve Amerika ak pelikanı. Ağaçlarda ya da deniz kayalıklarında yuvalanan ve erişkinleri gri ya da kahverengi tüylü olan küçük pelikan, Pelecanus philippensis, kahverengi pelikan ve Peru pelikanı. Daha çok deniz kıyılarında yaşayan ve önceden aynı tür olarak değerlendirilen kahverengi pelikan ile Peru pelikanı bazen diğer türlerden ayrılarak Leptopelicanus alt cinsinde sınıflandırılır. Ancak iki ana evrimsel soy olduğu görünmesine rağmen her iki görünüşe sahip olan ve benzer yuvalanma davranışı gösteren türler her iki evrimsel soyda da bulunmaktadır.
Mitokondriyal ve nükleer DNA dizileme sonucu türler arasında farklı ilişkiler ortaya çıkarılmıştır: Yeni Dünya'da yaşayan Amerika ak pelikanı diğer iki kahverengi pelikan türü ile kardeştir ve üçü ayrı bir soy oluştururken Eski Dünya'da yaşayan beş pelikan türü ayrı bir soy oluşturmaktadır. Tepeli pelikan, küçük pelikan ve Pelecanus philippensis türleri birbirleriyle çok yakından ilişkilidir ve bu üçüne en yakın diğer pelikan türü Avustralya pelikanıdır. Ak pelikan da bu soyda yer alır ama diğer dört türe göre ortak atadan ayrılan ilk türdür. Bu buluşlar pelikanların Eski Dünya'da evrimleştiğini ve daha sonra Amerika kıtasında yayıldığını göstermektedir. Dolayısıyla yerde ya da ağaçta yuvalanma tercihi genetik olmaktan çok boyutsal özelliklere bağlıdır.

Pelikanların en önemli ayırt edici özellikleri çok uzun gagaları, kanca şeklinde aşağı kıvrılmış üst gaga ucu ve alt gagaya bağlı büyük boğaz kesesidir. Alt gaganın kafaya bağlandığı kemiği ince olması ve esnek dil kasları, kesenin balık yakalamak ve bazen de yağmur suyu toplamak için sepet gibi kullanılmasına olanak sağlar ancak balıkların yutulmasına engel olmamak için dil çok küçüktür. Boyunları uzun olduğu gibi, geniş, tam perdeli ayakları, kısa ve kalın bacakları vardır. Uçan kuşlar arasında en ağırlarından olan pelikanlar, iskeletlerinde ve derilerinin altında bulunan hava keseleri sayesinde görece hafiftirler. Kuyrukları kısa ve kare şeklindedir. Kanatları uzun ve geniştir, süzülerek uçmak için uygun şekildedir ve 30 ila 35 arasında değişen, çok sayıda ikincil uçuş tüyü barındırır.
Erkekler genellikle dişilerden daha büyüktür ve gagaları da daha uzundur. En küçük pelikan türü kahverengi pelikandır ve bu türün en küçük bireyleri 2,75 kg ağırlığında, 1,06 m boyunda olup kanat açıklıkları yalnızca 1,83 m'dir. En büyük pelikan türünün ise en büyük bireylerinin 15 kg ağırlığı, 1,83 m boyu ve 3 m kanat açıklığı ile tepeli pelikan olduğu düşünülmektedir. Avustralya pelikanının gagası büyük erkeklerde 0,5 m'ye kadar erişebilir ki bu kuşlar arasında en uzun gagadır.
Kahverengi pelikan ve Peru pelikanı dışındaki diğer pelikanların tüyleri açık renklidir. Üreme mevsiminden önce tüm türlerin gagaları, boğaz keseleri ve tüysüz yüz derileri daha canlı renklere bürünür. Kahverengi pelikanın Kaliforniya alt türünün boğaz kesesi parlak kırmızı renge bürünür ve yumurtlamadan sonra solarak sararır. Peru pelikanının boğaz kesesi ise mavi renge bürünür. Amerika ak pelikanının erkeğinin gagasında üreme mevsiminden önce oluşan büyük yumru, dişiler yumurtladıktan sonra dökülür. Erişkin olmayan pelikanların tüyleri erişkin pelikanların tüylerinden daha koyu renklidir. Yumurtadan yeni çıkan yavrular tüysüz ve pembe renklidir. 4 ila 14 gün içinde gri ya da siyah renge dönüşürler ve beyaz ya da gri hav tüyler çıkarmaya başlarlar.

İki kahverengi pelikanın 1939 yılında yapılan teşrihleri sonucunda pelikanların kemiklerinde bulunan hava keselerinin yanı sıra derilerinin altında ventral kısımda boğaz, göğüs ve kanatlarının altında hava keselerinden oluşan bir ağ daha olduğu ortaya çıkarılmıştır. Hava keseleri soluma sisteminin hava yollarına bağlıdır ve pelikan gırtlak dilini kapatarak hava keselerini şişirilmiş olarak tutabilir ancak nasıl şişirildikleri tam olarak anlaşılamamıştır. Hava keseleri pelikanların su içinde batmamasını sağlar ve balık yakalamak için uçarken dalış yaptığında suya giriş esnasındaki şoku sönümlemeye yardımcı olur. Yüzeysel hava keseleri aynı zamanda gövde konturlarını yuvarlatarak, gövdeyi kaplayan tüylerin daha etkili ısı yalıtımı yapmalarını ve iyi bir aerodinamik yapı sağlamalarını kolaylaştırır.

Günümüz pelikanları Antarktika hariç tüm kıtalarda bulunurlar. Asıl olarak ılıman bölgelerde yaşasalar da üreme alanları 45° Güney enlemi (Tasmanya'daki Avustralya pelikanları) ile 60° Kuzey enlemi (Kanada'nın batısındaki Amerika ak pelikanları) arasında uzanır. Karadaki su havzalarında ve kıyılarda yaşayan kuşlar olarak kutup bölgelerinde, açık denizde ve Galapagos hariç okyanus adalarında, Güney Amerika'nın içlerinde ve Amazon Nehri'nin ağzından güneye d

Liaoning (Çince (basitleştirilmiş): 辽宁; Çince (geleneksel): 遼寧; pinyin: Liáoníng), Çin'in kuzeydoğusunda bulunan bir eyalettir. Eyalet, günümüzdeki haliyle 1907 yılında Fengtian (Çince: 奉天; pinyin: Fèngtiān) ismiyle kuruldu, ancak isim 1929'da "Liaoning" olarak değiştirildi. Eyalet başkenti ayrıca o dönemde Shenyang'ın eski ismi olan Shengjing'in Mançuca telaffuzu olan Mukden olarak bilinirdi. Japon Mançukuo kukla rejimi altında eyaletin ismi 1907'deki ismine dönüştürüldü, fakat Liaoning ismi 1945'te yine geri getirildi.
Liaoning, Çin'in kuzeydoğusunu oluşturan Mançurya'nın en güney kısmıdır. Yüzeysel şekli ve stratejik konumu nedeniyle Çincede "Altın Üçgen" olarak bilinir. Güneyden Sarıdeniz (Kore Körfezi ile Bohai Denizi), güneydoğudan Kuzey Kore'ye ait Kuzey Pyongan ile Chagang illeri, kuzeydoğudan Jilin eyaleti, güneybatıdan Hebei eyaleti ve kuzeybatıdan İç Moğolistan tarafından çevrelenmektedir. Yalu Nehri, eyaletin Kuzey Kore ile sınırını belirlemektedir.

Liaoning Eyaleti toplam 14 farklı il düzeyi idari birimden oluşur:

2010 yılı Çin Ulusal Nüfus Sayımı'na göre Liaoning'in toplam nüfusu 43.746.323.

Liaoning'deki başlıca etnik gruplar şunlardır:

Liaoning Eyaleti'nin çoğunda Beifanghua'nın bir lehçesi olan Kuzeydoğu Guanhua'nın (Çincede kısaca "Dōngběihuà" 东北话 olarak bilinir) farklı değişkeleri konuşulur; ör. Shenyang'da konuşulan Shenyang şivesi. Liaotung Yarımadası civarlarında ise kendisi de Beifanghua'nın bir lehçesi olan Jiaoliao Guanhua'in farklı değişkeleri konuşulur; ör. Dalian'de konuşulan Dalian şivesi. Tüm bunların dışında, Ethnologue'a göre, Liaoning'de konuşulan diğer diller Korece, Mançuca ve Moğolcadır. Jilin'deki etnik Korelilerin konuştuğu Hamgyŏng lehçesinden farklı olarak, Liaoning Korelileri Pyongan lehçesini konuşurlar.

 Wikimedia Commons'ta Liaoning ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Resmi site (Çince)

Martı, martıgiller (Laridae) familyasını oluşturan deniz kuşlarının ortak adı. Türlerin çoğu Larus cinsinde toplanmıştır.

Martılar büyük kuşlardır, genellikle gri veya beyaz renkte çoğunlukla başlarında siyah işaretler bulunur. Cesurdurlar, uzunca bir gagası ve perdeli ayakları vardır. İri hantal gövdeli kuşlardır. Boyları 25–80 cm'dir. Kanat desenlerinin yanı sıra bacaklarina ve gaga renklerine bakılarak tür ayrımı yapılabilir.

Besinlerini çoğunlukla yumuşakçalar, yengeçler ve küçük balıklar oluşturur ama hemen hemen her şeyi yerler. Martılar denizin üzerindeki insan pisliklerini de besin sanarak yemeye çalışırlar. Özellikle denize atılan plastik parçalar bu tür için ölümcüldür. Ölü bulunan pek çok martının midesinde plastik parçacıklar tespit edilmiştir. Martıların midesi plastiği sindiremediği için midelerinde plastik onlara sürekli bir tokluk hissi vererek açlıktan ölmelerine neden olur. İri martılar kuş yumurtaları ve yavrularını da yer. Tipik kıyı kuşlarıdır, nadiren birkaç türü haricinde denizden uzakta yaşamazlar. Büyük türlerde yavrular dört yılda erişkin bir kuş olurken bu süre küçük martılarda iki yıl kadardır.

Martılar, özellikle daha büyük türler becerikli üst düzeyde zeki kuşlardır. İletişim ve yüksek ölçüde gelişmiş sosyal bir yapının karmaşık metotlarını sergilerler. Örneğin birçok martı sürüsü yırtıcı kuş ve diğer davetsiz misafirlere saldırma eğilimindedir, mesela ringa martı alet kullanımı davranışını sergiler. Martıların birçoğu, insanların yaşadığı yerlerde ortak bir yaşam içerisindedir. Kumsal ve liman çevrelerinde çok görülür ve dikkat çekerler.
Martılar bütün faaliyetlerinde toplumcudur. Hep birlikte avlanır, dinlenir, leş arar ve kavga ederler. Çoğu birlikte yuva yapmayı tercih eder. Bazen geniş koloniler kurarlar. Birkaçı alçak ağaçlara yuva yapar, deniz yosunu ve çevredeki diğer bitkilerden büyük yuva oluşturur. Dişi 2-3 kahverengi yumurta bırakır, bunların üzerinde daha koyu kahverengi ya da siyah sık benekler vardır. Erkekle dişi kuluçka görevini paylaşır. Hem erkek hem de dişi yavruları besler. Yumurtadan çıkmış yavruların üzeri grimsi hav tüylerle kaplıdır. 4-6 haftalıkken uçmaya başlarlar.
Martılar gürültücü kuşlardır. Özellikle üreme dönemlerinde şehirlerde apartman çatıları ve benzeri yerlerde yuva kurarabilirler, bu zaman zarfında cırlak sesleri ile etrafı rahatsız edebilirler.
Familya üyeleri bütün dünyada yaygındır. Yalnızca çöllerde ve kutupların donmuş kesimlerinde görülmezler.

Larus
Rissa
Pagophila
Rhodostethia
Xema
Creagus

Mavi ayaklı sümsük kuşu (Sula nebouxii), Sulidae familyasından bir kuş türüdür. Perdeli ayakları parlak mavi renklidir.

Ortalama 81 cm. boyunda ve 1,5 kg. ağırlığındadır. Dişi kuşlar erkeklerden biraz daha büyüktür. Uzun ve sivri uçlu kanatları kahverengidir. Boynu ve kafası beyaz kırçıllı açık kahverengidir. Karnı ve arkası ise beyaz tüylüdür. Gagasının iki yanında ve öne doğru yerleşmiş gözleri geniş bir binoküler görüş sağlar. İris sarı renklidir. Yavruların gagaları ve ayakları siyah renklidir; üzerleri yumuşak beyaz hav tüylerle kaplıdır. Mavi renkli perdeli ayakları soluk turkuvaz rengi ile koyu akuamarin renkleri arasında değişir.

Pasifik Okyanusu'nun doğusunda Kaliforniya'dan Galapagos Adaları ve Peru'ya kadar olan bölgede kıyılarda ve adalarda yaşar.

Tanınan iki alt türü bulunur:

Sula nebouxii nebouxii Milne-Edwards, 1882
Sula nebouxii excisa Todd, 1948

Mezozoyik Zaman, Triyas, Jura ve Kretase Dönemi'ni kapsayan, günümüzden yaklaşık 252 milyon yıl öncesinden 66 milyon yıl öncesine kadarlık süreyi kapsayan, yerküre tarihindeki sondan bir önceki jeolojik zamandır. Dinozorlar gibi arkozor sürüngenlerinin baskınlığı; bol miktarda açık tohumlu bitki ve eğrelti otları; sıcak bir sera iklimi; ve Pangea'nın tektonik olarak parçalanması gibi olaylar ve koşullar, Mezozoyik Zaman'ı diğer jeolojik zamanlardan ayırır. Mezozoyik, Fanerozoyik'in ikinci zamanı olup karmaşık canlıların evrimleşmesinden sonra gelen üç zamanın (Paleozoyik, Mezozoyik ve Senozoyik) ortasında yer alır.
Mezozoyik, yerküre tarihinin iyi belgelenmiş en büyük kitlesel yok oluşu olan Permiyen-Triyas yok oluşunun ardından başladı ve kuş harici dinozorlar, teruzorlar, mosasaurlar ve plesiosaurların da bulunduğu bir başka kitlesel yok oluş olan Kretase-Paleojen yok oluşuyla sona erdi. Mezozoyik, kayda değer tektonik, iklimsel ve evrimsel faaliyetlerin gerçekleştiği bir zamandı. Bu jeolojik zamanda, süperkıta Pangea, Mezozoyik'ten sonra gelen zamanda mevcut konumlarına hareket edecek olan ayrı kara kütlelerine kademeli olarak parçalandı. Mezozoyik sırasında ısınma ve soğuma dönemleri arasında değişkenlik gösteren çeşitli bir iklim mevcuttu. Bununla birlikte, yerküre genel olarak bugün olduğundan daha sıcaktı. Dinozorlar ilk olarak Orta Triyas'ta ortaya çıktılar ve Geç Triyas ila Erken Jura'da baskın kara omurgalıları hâline geldiler. Dinozorlar, Kretase Dönemi'nin sonunda nesilleri tükeninceye kadar yaklaşık 150 ila 135 milyon yıl boyunca baskın olmaya devam ettiler. Arkaik kuşlar, Jura Dönemi'nde, teropod dinozorların bir dalından evrimleşerek ortaya çıktı. Ardından Kretase'de gerçek dişsiz kuşlar ortaya çıktı. İlk memeliler de Mezozoyik'te ortaya çıktı, ancak Senozoyik'e kadar vücut boyutları açısından küçük (15 kg'dan (33 lb) daha az) kaldılar. Çiçekli bitkiler erken Kretase Dönemi'nde ortaya çıktı ve dönemin sonunda hızla çeşitlenerek o zamana kadar baskın bitki grubu olan kozalaklı ağaçların ve diğer açık tohumluların yerini aldı.

"Sürüngenler Çağı" ifadesi, Mezozoyik Zaman'ı, Iguanodon, Megalosaurus, Plesiosaurus ve Pterodactylus gibi diapsidlerin hakimiyetinde gören 19. yüzyılda yaşamış bir paleontolog olan Gideon Mantell tarafından ortaya atıldı.
Mevcut ad ise 1840 yılında İngiliz jeolog John Phillips (1800-1874) tarafından ortaya atıldı. "Mezozoyik", kelimenin tam anlamıyla "orta yaşam" anlamına gelir ve Grekçe meso- (μεσο- "arasında") ve zōon (ζῷον "hayvan, yaşayan varlık") ön ekinden türemiştir. Bu açıdan Mezozoyik, Senozoyik ("yeni yaşam" olarak anılır) ve Paleozoyik ("eski yaşam") ve Proterozoyik ("önceki yaşam") ile karşılaştırılabilir.
Mezozoyik Zaman, eskiden "birincil" (Paleozoyik) dönemin ardından ve Tersiyer'den önce gelen "ikincil" zaman olarak tanımlanıyordu.

Microraptor (Yunanca, μικρός, mīkros: "küçük"; Latince, raptor: "hırsız"), yaklaşık 120 milyon yıl önce yaşamış bir paravian teropod dinozor cinsidir. Etobur bir dinozordu. Bir metrenin altındaki boyuyla en küçük dinozorlardan biriydi. Kanat benzeri yapıları sayesinde süzülerek uçma kabiliyetine sahip, tüylü bir dromaeosauriddi.
Doksanlı yılların başında Liaoning şehrinde bulunmuştur. Şu anda New York müzesinde sergilenmektedir.
Microraptor, ekosistemindeki en bol kuş olmayan dinozorlar arasındaydı ve cins, çeşitli müze koleksiyonlarında temsil edilen muhtemelen 300'den fazla fosil örneğiyle, diğer tüm dromaeosauridlerden daha fazla fosille temsil ediliyor.

A model of Microraptor/Cryptovolans pauli by Boban Filipovic
Jacqui Hayes: Bird wings evolved from biplane dinosaurs27 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. COSMOS magazine
The Four-Winged Dinosaur13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - PBS web site for the Nova documentary
NewScientist Microraptor's glossy black feather coat reconstructed7 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
nationalgeographic.com 2012-03-08 Ed Yong, A shiny dinosaur four-winged Microraptor gets colour and gloss3 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
nationalgeographic.com 2008-10-08 Ed Yong, Microraptor–the dinosaur that flew like a biplane16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Clostridium, gram pozitif, çoğu hareketli, zorunlu anaerob, katalaz negatif, fermentatif, endospor üreten çubuk şeklinde bakterilerden oluşan bir bakteri cinsidir. Bilimsel yayınlarla doğrulanmış 151 türü bulunmaktadır. Karbonhidratları parçalayarak, butirik asit, asetik asit, aseton, bütanol, izopropanol, etil alkol ve karbondioksit oluştururlar. Ayrıca, proteolitik etkiye sahip türleri de mevcuttur. Psikrotrof, mezofil ve termofil türlere sahiptirler. Endosporlar ısıya karşı çok dayanıklı olduklarından konserve besinlerin üretim teknolojisinde önem taşırlar. Bu özellikleri dolayısıyla bazı besinlerin sterilizasyonu için gerekli ısı-zaman düzenlerinin belirlenmesinde indikatör mikroorganizma olarak kullanılmaktadır.
Clostridium cinsine ait türler tabiatta çok yaygındır. Suda, insan ve hayvanların bağırsaklarında bulunabilirler. İnsanlarda hastalığa neden olan birçok tür yer almaktadır. Clostridium perfringens özellikle et ürünlerinde, Clostridium botulinum ise düşük asitli konserve besinlerde gelişerek besin zehirlenmelerine neden olmaktadır. Ayrıca, Clostridium perfringens kirli yaralarda gelişerek gazlı gangren oluşturmaktadır. Bu bakterilerin yanı sıra Clostridium novyi  ve Clostridium tetani de insanlarda hastalık oluşturan diğer patojen türlerdir. Clostridium tyrobutyricum peynirlerde gazlı bütirik asit fermentasyonuna, Clostridium thermosaccharolyticum düşük ve orta asitli konserve besinlerde asit ve gaz oluşturarak bu besinlerin bozulmasına yol açar. Clostridium putrefaciens proteolitik parçalanmaya, Clostridium bifermentas ile Clostridium histolyticum 15-45 sıcaklık derecesi arasında depolanan etlerde gaz ve kötü koku oluşumuyla karakterize bozulmalara yol açmaktadır. Clostridium soyuna ait bazı türler de endüstride aseton ve bütanol üretiminde kullanılmaktadır.

Clostridium botulinum, nörotoksin botulinum üretme yeteneğine sahip, gram pozitif, çubuk şeklinde, anaerobik, spor oluşturan, hareketli bir bakteridir.
Botulinum toksini, insanlarda ve diğer hayvanlarda şiddetli gevşek felçli bir hastalık olan botulizme neden olabilir ve insanlarda 1,3-2,1 ng/kg'lık ölümcül bir dozla, doğal veya sentetik, insanlık tarafından bilinen en güçlü toksindir.
C. botulinum, başlangıçta botulinum toksini üretme yeteneklerine göre gruplandırılmış ve şimdi dört ayrı grup olarak bilinen çeşitli bir patojenik bakteri grubudur.
C. botulinum, gıda kaynaklı botulizmden (önceden oluşturulmuş toksinin yutulması), bebek botulizminden (toksin oluşturan C. botulinum ile bağırsak enfeksiyonu) ve yara botulizminden (bir yaranın C. botulinum ile enfeksiyonu) sorumludur. C. botulinum, toprakta yaygın olarak bulunan ve olumsuz koşullar altında hayatta kalabilen ısıya dayanıklı endosporlar üretir.
C. botulinum genellikle şişen konserve yiyeceklerle ilişkilendirilir. Şişen, şekilsiz teneke kutular, bakteriler tarafından üretilen gazın neden olduğu dahili basınç artışından kaynaklanabilmektedir.

Sobel J (Ekim 2005). "Botulism". Clinical Infectious Diseases. 41 (8). ss. 1167-73. doi:10.1086/444507. PMID 16163636.

Clostridium perfringens (önceki isimleri C. welchii veya Bacillus welchii), Clostridium cinsine ait Gram pozitif, çubuk şeklinde, anaerobik, spor oluşturan patojenik bir bakteridir. C. perfringens doğada yaygındır ve çürüyen bitki örtüsünde, deniz tortusunda, insanların ve diğer omurgalıların bağırsaklarında, böceklerde ve toprakta normal olarak bulunabilir. Thioglycolate besiyerinde 6,3 dakika bir bölünerek, herhangi bir organizma için bildirilen en kısa jenerasyon süresine sahip bakteri türüdür.
C. perfringens'in ölümden sonra vücutta gaz oluşumuna katkısı vardır. Ayrışmanın aşırı derecede hızlanmasına neden olur ve normal mumyalama işlemleri ile bu süreç durdurulamaz. Bu bakteriler normal konsantrasyonlarda formaldehite dirençlidirler.

C. perfringens, Norovirüs, Salmonella, Campylobacter ve Staphylococcus aureus ile birlikte gıda zehirlenmelerinin en yaygın nedenlerinden birisidir. Fakat, vücuda ağız yoluyla her girişinde gıda zehirlenmesine neden olmayabilir.
İnsanlarda gıda zehirlenmesine bakterinin CPE (Clostridium perfringens enterotoksin) üretebilen tip A suşları neden olur. CPE, sporulasyonun başlangıcında biriken ve sporulasyonun sonunda spor parçalandığı zaman ortama salınan 35.5 kDa boyutunda bir polipeptittir. A tipi suşların % 5'inden daha azında bulunan, kromozomda veya eksternal plasmidlerde yer alabilen cpe geni tarafından kodlanır
C. perfringens yemek pişirme sıcaklıklarına dayanıklı sporlar oluşturduğundan, pişmiş yiyecekler yeterince uzun süre bekletilirse, sporlar aktif hale geçebilir ve enfektif bakteriler üreyebilir. Semptomlar tipik olarak abdominal kramp, ishal, kusma ve ateşi içerir. Tüm belirtiler genellikle 24 saat içinde normale döner, ancak daha yaşlı veya hasta kişilerde 2 haftaya kadar sürebilir.
Toksine karşı antikorlar popülasyonda yaygın olduğu için, C. perfringens kaynaklı gıda zehirlenmesi vakalarının çoğu muhtemelen klinik belirti göstermeden seyreder. Bu durum C. perfringens nedeniyle gıda zehirlenmesinin çok yaygın yaşandığını göstermektedir.

C. perfringens enfeksiyonları doku nekrozu, bakteriyemi, amfizematöz kolesistit ve klostridiyal myonekroz olarak da bilinen gazlı kangren gibi bulgular gösterir. C. perfringens, gazlı kangrene sebep olan en yaygın bakteriyel ajandır. Bazı semptomları kabartılar, taşikardi, şişme ve sarılıktır. Bakterinin tür ismi olan perfringens, gazlı kangren sırasında meydana gelen doku bozulmasına atıfta bulunarak türetilmiştir (Latince per "içinden" ve frango "açıklık"). Gazlı kangrende rol oynayan toksin, hücrelerin plazma zarına giren ve zarda normal hücresel işlevi bozucu boşluklar oluşturan α-toksindir.
C. perfringens normal bağırsak florasının bir bileşeni olarak polimikrobiyal anaerobik enfeksiyonlarda sıklıkla yer alır. Fakat genellikle enfeksiyona sonradan katılır, hastalığın başlangıcındaki rolü çok azdır.

Tedavinin en önemli yönü, ilgili bölgenin hızlı ve kapsamlı şekilde cerrahi olarak alınması ve bakterilerin büyümeye yatkın olduğu tüm cansız dokunun temizlenmesidir. Aynı zamanda antibiyotik, özellikle penisilin, tedavisine başlanır. Hiperbarik oksijen uygulaması da, klostridiyal doku enfeksiyonlarının tıbbi tedavisinde yardımcı olabilir. Hastaları hızlıca “detoksifiye ettiği” belirtilmektedir.

C. perfringens sporlarının oluşması, yiyeceklerin, özellikle sığır ve kümes hayvanlarının önerilen sıcaklıklarda iyice pişirilmesiyle engellenebilir. Kalan yemekler hazırlandıktan sonra iki saat içinde 4 °C'nin altında bir sıcaklıkta soğutulmalıdır. Etli çorba veya güveç gibi yiyecekler küçük miktarlara bölünmeli ve buzdolabında saklanmalıdır. Yeniden servis etmeden önce en az 74 °C'de ısıtılmalıdır. Temel kural şudur: Eğer yiyeceğin tadı, kokusu veya görünüşü olması gerekenden farklıysa, tüketilmemelidir. Güvenli görünse bile, uzun süredir dışarıda olan bir yiyeceğin yenmesi de tehlikeli olabilir.

C.perfringens içme ve kullanma sularında fekal kontaminasyon indikatörü olarak kullanılmaktadır. İndikatör olarak tercih edilmesinin sebepleri, spor oluşturması sayesinde çevresel şartlara ve dezenfektanlara dayanıklılığının fazla olması ve sularda diğer bakterilerden çok daha uzun süre hayatta kalabilmesidir.

Clostridium tetani yaygın bir toprak bakterisi ve tetanos etkenidir. Clostridium tetani'nin vejetatif hücreleri genellikle çubuk şeklinde ve 2,5 μm uzunluğundadır, ancak sporları oluştururken genişler ve tenis raketi veya baget şeklinde olurlar. C. tetani sporları son derece dayanıklıdır ve küresel olarak toprakta veya hayvanların gastrointestinal sisteminde bulunabilir. Bir yaraya aşılanırsa, C. tetani büyüyebilir ve motor nöronlara müdahale ederek tetanosa neden olan güçlü bir toksin olan tetanospazmin üretebilir. Toksinin etkisi, dünya çapında çocuklara sıklıkla uygulanan tetanos toksoid aşıları ile önlenebilir.

Clostridium tetani, tipik olarak 0,5 μm genişliğinde ve 2,5 μm uzunluğunda, çubuk şeklinde, Gram-pozitif bir bakteridir. Vücudunu çevreleyen çeşitli kamçıları sayesinde hareketlidir. C. tetani oksijen varlığında büyüyemez. En iyi 33 ila 37 °C arasında değişen sıcaklıklarda büyür.
Çeşitli koşullara maruz kaldığında, C. tetani kamçılarını dökebilir ve bir spor oluşturabilir. Her hücre, genellikle hücrenin bir ucunda olmak üzere tek bir spor oluşturabilir ve bu da hücreye kendine özgü bir baget şekli verir. C. tetani sporları son derece dayanıklıdır ve ısıya, çeşitli antiseptiklere ve birkaç dakika kaynatmaya karşı dirençlidir. Sporlar uzun ömürlüdür ve dünya çapında toprakta ve çeşitli çiftlik hayvanlarının ve refakatçi hayvanların bağırsaklarında dağılmıştır.

Clostridium tetani, 150'den fazla Gram-pozitif bakteri türünden oluşan geniş bir grup olan Clostridium cinsi içinde sınıflandırılır. C. tetani, diğer cinslere kıyasla birbirleriyle daha yakın akraba olan yaklaşık 100 türden oluşan bir küme içinde yer alır. Bu küme, C. botulinum ve C. perfringens gibi diğer patojenik Clostridium türlerini de içerir. C. tetani'ye en yakın akraba C. cochlearium'dur. Diğer Clostridium türleri genetik olarak ilişkili bir dizi gruba ayrılabilir ve bunların çoğu diğer cinslerin üyeleriyle C. tetani ile olduğundan daha yakından ilişkilidir. Bunun örnekleri arasında, C. tetani'den ziyade Peptostreptococcus cinsi üyeleriyle daha yakından ilişkili olan insan patojeni C. difficile yer almaktadır.

C. tetani toprakta veya hayvanların bağırsak yollarında sıklıkla iyi huylu olsa da, bazen ciddi tetanos hastalığına neden olabilir. Hastalık genellikle sporların bir yara yoluyla vücuda girmesiyle başlar. Delinme veya kontamine iğne enjeksiyonu gibi derin yaralarda, doku ölümü ve yüzey havasına sınırlı maruz kalma kombinasyonu, C. tetani sporlarının çimlenmesine ve büyümesine izin veren çok düşük oksijenli bir ortamla sonuçlanabilir. C. tetani yara bölgesinde büyüdükçe, hücreler parçalandıkça tetanolizin ve tetanospazmin toksinlerini salgılar. Tetanolizinin işlevi belirsizdir, ancak C. tetani'nin bir yara içinde enfeksiyon oluşturmasına yardımcı oluyor olabilir. Tetanospasmin ("tetanoz toksini") bilinen en güçlü toksinlerden biridir, tahmini ölümcül dozu vücut ağırlığının kilogramı başına 2,5 nanogramdan azdır ve tetanoz semptomlarından sorumludur. Tetanospasmin lenfatik sistem ve kan dolaşımı yoluyla vücuda yayılır ve buradan sinir sisteminin çeşitli bölümlerine alınır. Sinir sisteminde tetanospazmin, motor sinir uçlarında glisin ve gama aminobütirik asit inhibitör nörotransmitterlerinin salınımını bloke ederek etki gösterir.
Bu blokaj motor nöronların yaygın aktivasyonuna ve vücuttaki kasların spazmına yol açar. Bu kas spazmları genellikle vücudun üst kısmında başlar ve çene kilitlenmesi enfeksiyonundan yaklaşık 8 gün sonra aşağı doğru hareket eder, ardından karın kasları ve uzuvlarda spazmlar görülür. Kas spazmları birkaç hafta boyunca devam eder.
Tetanospazmin kodlayan gen, birçok C. tetani suşu tarafından taşınan bir plazmid üzerinde bulunur; plazmid içermeyen bakteri suşları toksin üretemez. Tetanospazminin bakteriyel fizyolojideki işlevi bilinmemektedir.

Clostridium tetani, kloramfenikol, klindamisin, eritromisin, penisilin G ve tetrasiklin dahil olmak üzere bir dizi antibiyotiğe duyarlıdır. Bununla birlikte, C. tetani enfeksiyonlarının antibiyotiklerle tedavi edilmesinin faydası belirsizliğini korumaktadır. Bunun yerine, tetanos genellikle dolaşımdaki tetanospazmini bağlamak için tetanos immünoglobulin ile tedavi edilir. Ek olarak, kas spazmlarının etkilerini azaltmak için benzodiazepinler veya kas gevşeticiler verilebilir.
C. tetani enfeksiyonundan kaynaklanan hasar genellikle tetanos toksoidi olarak adlandırılan formaldehit ile inaktive edilmiş tetanospazmin içeren bir tetanos aşısının uygulanmasıyla önlenir. Bu, büyük miktarlarda C. tetani'nin fermentörlerde yetiştirilmesi, ardından toksinin saflaştırılması ve 4-6 hafta boyunca %40 formaldehit içinde inaktive edilmesiyle ticari olarak üretilir. Toksoid genellikle difteri toksoidi ve bir çeşit boğmaca aşısı ile birlikte DBT aşısı veya DaBT olarak uygulanır. Bu, konağı toksinin etkilerinden koruyan bir bağışıklık tepkisi ortaya çıkarmak için aylar veya yıllar boyunca aralıklı olarak birkaç doz halinde verilir.

Clostridium tetani, tiyoglikolat besiyeri, kazein hidrolizat besiyeri ve kanlı agar gibi çeşitli anaerobik büyüme ortamlarında yetiştirilebilir. Kültürler, indirgeyici maddelerle desteklenmiş nötr ila alkali pH'daki besiyerlerinde özellikle iyi büyür. Bir C. tetani suşunun genomu, 2.373 protein kodlayan gen ile 2,80 milyon baz çifti içerecek şekilde dizilenmiştir.

Yaralarla ilişkili tetanosun klinik tanımları en azından MÖ 4. yüzyıla kadar, Hipokrat'ın Aforizmalar'ında bulunmaktadır. Toprakla ilk net bağlantı 1884 yılında Arthur Nicolaier'in toprak örnekleri enjekte edilen hayvanlarda tetanos geliştiğini göstermesiyle kurulmuştur. 1889'da C. tetani Kitasato Shibasaburō tarafından bir insan kurbanından izole edilmiş ve daha sonra organizmanın hayvanlara enjekte edildiğinde hastalık üretebildiğini ve toksinin spesifik antikorlar tarafından nötralize edilebildiğini göstermiştir. 1897'de Edmond Nocard tetanos antitoksininin insanlarda pasif bağışıklığa neden olduğunu ve profilaksi ve tedavi için kullanılabileceğini gösterdi. Birinci Dünya Savaşı'nda, atlardan elde edilen tetanos antiserumunun enjeksiyonu, yaralı askerlerde tetanoza karşı profilaksi olarak yaygın bir şekilde kullanılmış ve savaş boyunca tetanos vakalarında dramatik bir düşüşe yol açmıştır. Tetanos toksininin formaldehit ile inaktive edilmesine yönelik modern yöntem 1920'lerde Gaston Ramon tarafından geliştirilmiştir; bu da 1924 yılında P. Descombey tarafından tetanos toksoid aşısının geliştirilmesine yol açmış ve bu aşı İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş yaralarının neden olduğu tetanosu önlemek için yaygın olarak kullanılmıştır.

BacDive'da Clostridium tetani tip suşu - Bakteriyel Çeşitlilik Metaveritabanı (İngilizce)

Laboratuvar (halk dilinde lab), bilimsel veya teknolojik araştırmaların, deneylerin ve ölçümlerin kontrollü koşullarda gerçekleştirilmesini sağlayan tesistir. Laboratuvarlarda buluş ve keşifler, analizler, testler, adli araştırmalar, hammadde ve mamul malların kalite kontrolü yapılır. Laboratuvar çalışanına laborant denir. Ayrıca bilim adamları, bilgisayar bilimcileri, mühendisler, teknisyenler, kimyagerler, doktorlar, biyologlar ve diğer uzmanlar da laboratuvarda çalışabilir.
Laboratuvarlar, hastane ve tıbbi merkezler, sanayi ve imalat tesisleri, enstitü ve eğitim kurumları, kamu kurumları ve özgür ortamlarda kurulabilir.

Mekanik test laboratuvarı
Film laboratuvarı
Mobil laboratuvar
Dil laboratuvarı
Suç laboratuvarı
Endüstriyel laboratuvar
Halk sağlığı laboratuvarı
Bilgisayar laboratuvarı
Tıbbi laboratuvar
Temiz oda
Kimya laboratuvarları

Sovyet gizli servislerinin zehir laboratuvarları
Moray laboratuvarı
Laboratuvar ayar
Laboratuvar faresi
Atölye

Leblon Brezilya'nın Rio de Janeiro şehrinde yer alan bir barriodur. Şehrin metrekaresi en değerli bölgesidir. Komşu mahalle olan Ipanema ikinci sıradadır. Leblon aynı zamanda bulunduğu bölgedeki plaja da verilen isimdir. Rio'nun güney bölgesi olan Zona Sul'da yer alan Leblon Lagoa Rodrigo de Freitas, Morro Dois Irmãos ve Jardim de Alá kanalları arasındaki bölgedir. Sınır olduğu mahalleler de Gávea, Ipanema, Lagoa ve Vidigal'dır.

Leblon'un ismi 19. yüzyılda bu bölgenin sahibi olan Fransız kökenli iş insanı Charles Le Blond'dan gelmektedir.

Leblon Ipanema'nın batısında yer almadıktadır. Kuzeyde Gávea ile; batıda ise adlı iki ayrı doruğu olduğu için tercümesi İki Erkek Kardeş olarak çevrilen bir dağ olan Dois Irmãos'a komşudur.
Leblon ile Ipanema birbirilerine benzemekle birlikte gelir seviyesi daha yüksektir. Plajı Ipanema'ya kıyasla daha az turistin olması nedeniyle daha sakindir.

Litosfer, eski Yunancada "kayalık" Hintçede "küre" anlamlarına gelir. Tanım olarak ise, sert ve mekanik özellikleri ile tanımlanan karasal tipte bir gezegenin veya doğal uydunun en dış kabuğudur. Litosfer, kabuk ve üst mantonun binlerce yıl veya daha büyük zaman ölçeklerinde elastik olarak davranan üst mantonun en üst bölümünden oluşur. Gezegenimizin kaya kısmını oluşturan ve en dış katmanı olan kabuğu tanımlamada kimyasal ve mineraloji yapısı kullanılır. Litosferin altındaki katman, astenosfer olarak bilinir.

Litosfer, Dünya'nın sert ve sert dış katmanını yapılandıran kabuk ve en üstteki mantoyu içerir. Litosfer tektonik plakalara bölünmüştür. Litosferin, toprak oluşturma işlemi boyunca atmosfer, hidrosfer ve biyosfere kimyasal olarak tepki veren en üst kısmına "pedosfer" denir. Litosferin altında, üst mantonun daha zayıf, daha sıcak ve daha derin kısmı olan "astenosfer" bulunur. Litosfer-astenosfer sınırı, strese tepki olarak bir farkla tanımlanır: Litosfer, elastik ve kırılgan başarısızlıklarla deforme olduğu için çok uzun jeolojik zaman dilimlerinde sert kalır. Astenosfer ise yapışkan olarak deforme olur ve plastik deformasyon yoluyla gerginliği giderir.

Litosfer kavramı, A.E.H Love tarafından 1911 yılında monografisi "Geodynamics'in bazı sorunları" adlı kitabında Dünya'nın güçlü dış tabakası olarak tanımlanmıştır. Kavram hakkında bir dizi makale yazan ve "litosfer" terimini tanıtan Joseph Barrell tarafından daha da geliştirilmiştir. Bu kavram, kıtasal kabuk üzerinde önemli yer çekimi anomalilerinin varlığına dayanıyordu. Buradan akabilecek daha zayıf bir tabakanın üzerinde (astenosfer olarak adlandırdığı) güçlü, katı bir üst tabaka yani litosfer'in olması gerektiği sonucunu çıkardı. Bu fikirler Reginald Aldworth Daly tarafından 1940 yılında "Dünyanın gücü ve yapısı" adlı seminal çalışmasıyla genişletildi. Jeologlar ve jeofizikçiler tarafından geniş çapta kabul edildi. Zayıf bir astenosfer üzerinde duran güçlü bir litosfer kavramları, plaka tektoniği teorisi için geçerlidir.

İki tür litosfer vardır:

Okyanus kabuğu ile ilişkili olan ve okyanus havzalarında bulunan okyanus litosferi (santimetre küp başına ortalama yoğunluğu yaklaşık 2.9 gramdır.)
Kıtasal kabuk ile ilişkili kıta litosferi (santimetre küp başına ortalama yoğunluğu yaklaşık 2.7 gramdır.)
Litosferin kalınlığı, kırılgan ve yapışkan hareketler arasındaki geçiş ile ilişkili izoterm derinliği olarak kabul edilir. Olivinin yapışkan olarak deforme olmaya başladığı sıcaklık (1000 derecedir.) Bu izotermi ayarlamak için sıklıkla kullanılır, çünkü olivin genellikle üst mantodaki en zayıf mineraldir. Okyanus litosferi tipik olarak yaklaşık 50–140 km kalınlığındadır. (ancak okyanus ortası sırtlarının altında kabuktan daha kalın değildir.), kıtasal litosferin kalınlığı yaklaşık 40 km ila 280 km arasındadır. Tipik bir kıtasal litosferin üst kısmının 30 ila 50 km'si kabuktur. Litosferin manto kısmı büyük ölçüde peridotiteden oluşur. Kabuk, maho süreksizliğinde gerçekleşen kimyasal bileşimdeki değişiklik ile üst mantodan ayırt edilir.

Okyanus litosferi mafik ve ultramafik mantodan oluşur. Okyanus litosferi mantonun felsik kayalardan oluşmuş kıta litosferinden daha yoğundur. Okyanus litosferi zaman geçtikçe kalın bir hale gelir ve okyanus sırtından uzaklaşır. Oluşan bu kalınlaşma sıcak halde bulunan astenosferin litosfer mantosuna dönüştürülen ve okyanus litosferinin zamanla giderek çok kalın ve sıkı olmasına neden olan şey iletken soğumadır. Genel olarak okyanus litosferi mantodaki konveksiyon için bir kalkan görevi yapmaktadır.
Okyanus litosferi 20-30 milyon yıl boyunca astenosferden daha yoğun halde iken bundan sonra astenosfer daha yoğun bir hal almaya başlar. Çünkü kimyasal yapı olarak değişmiş okyanus kabuğu astenosferden daha hafiftir ancak manto litosferinin termal kasılmaları okyanus litosferini astenosferden daha yoğun bir hale sokar. Olgun okyanus litosferinin yer çekimini dengesiz iletmesi dengesizliği batma bölgelerinde okyanus litosferi çoğunlukla okyanus veya kıta olabilecek güçte olan litosferin altına batmaktadır. Okyanus ortasında bulunan sırtlarda her zaman daha yeni okyanus litosferi yapılır ve batma bölgelerinde ise yer altına girerek mantoya geri dönüşür bu şekilde bir döngü halinde devam eder sonuç olarak okyanus litosferi çok genç bir kabuktur tahmin edilen en eski okyanusa litosferi 170 milyon yıl, en eski kıtasal litosferin ise bölümleri milyarlarca yaşındadır.
Kıtasal litosferin en eski olan parçaları kratonların altındadır ve orada bulunan manto litosferi normal olanlara göre hem daha kalın hem de daha az yoğundur.

Jeofizik üzerine yapılan bazı çalışmalar litosferin büyük parçalarının 2900 km derinlikte mantoya çekirdek manto sınırına yakın kısımlarda bulundukları diğerlerinin ise üst katmanda yüzdüklerini ortaya çıkarmıştır. Bazı litosferlerde 400 km boyunca uzanırken üstündeki kıta parçasına bağlı kalırken, Ürdün'ün 1988'de önerisi olan tektosfer boyutuna benzer.

Jeologlar volkanları inceleyerek volkanik borularda ortaya çıkan manto ksenolitlerini inceleyerek mantoyu çok iyi bir şekilde anlayabilirler. Bu ksenolitlerin genel olarak tarihi osmiyum ve renyumun izotoplarının bolluklarının analizleri gibi birçok analiz şekli ile araştırılmıştır. Bu tür çalışmalar bazı tektonların altında bulunan manto litofürlerin plaka tektoniği ile birlikte devem eden manto akışına rağmen 3 milyar yılı geçen süreler boyunca sürdüğünü doğrulamışlardır.

Lojistik ya da nakliye; ürün, hizmet ve insan gibi kaynakların, ihtiyaç duyulan yerde ve istenen zamanda temin edilmesi için bir araç olarak tanımlanabilir. Herhangi bir pazarlama veya üretim organizasyonunun lojistik destek olmadan başarılması çok zordur. Lojistik; nakliye, envanter, depolama, malzeme idaresi ve ambalajlama bilgilerinin birleştirilmesini kapsar. Lojistik işletme sorumluluğu, ham maddenin coğrafi konumlanması, sürecin işletilmesi ve ihtiyaçların mümkün olan en düşük maliyetle karşılanarak işin bitirilmesidir. Lojistik yönetimi, tedarik zinciri yönetimi ve tedarik zinciri mühendisliği'nin bir parçasıdır.
Lojistik kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre anlamı, "geri hizmet" olarak verilmiştir. TDK sözlüğünde "Kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere her türlü ürünün, hizmetin ve bilgi akışının çıkış noktasından varış noktasına kadar taşınmasının etkili ve verimli bir biçimde planlanması ve uygulanması." olarak tanımlanmıştır.
Lojistik, doğru zamanda doğru fiyatla, doğru miktara sahip olmak olarak tanımlanabilir. Lojistik bir proses bilimidir. Tüm endüstriyel sektörlerde, verimlilik, tedarik zinciri ve proje devreye alma sürelerinin istenen düzeyde olup olmadığı denetlenir. Lojistik, askerlerin ihtiyaçlarının kendileri tarafından karşılanması sürecinden doğmuş bir konsepttir ve bu temelden yola çıkarak çok daha ileriye gitmiştir. Antik Yunan, Roma ve Bizans uygarlıklarında ihtiyaçların dağıtımı ve finanse edilmesinden sorumlu Logistikas denen bölümler ve subaylar vardı. Oxford Üniversitesi, sözlüğünde lojistik kelimesi; ‘Askerlik biliminin personel, teçhizat, malzeme taşıma ve bakım ile ilgili bir dalı’ olarak tarif edilir. Osmanlı'da lojistik hizmetleri derbendcilik, köprücülük, gemicilik, meremmetçilik adlarıyla başladı.
Lojistik, 1950'lerden sonra iş hayatına (Taşınma Şirketi) uyum sağlamıştır. Dünya çapında tedarik, taşıma ve malzeme ihtiyacının artması bunun başlıca sebebidir.
İş dünyasında, lojistik tedarikçiden son kullanıcıya uzanan (tedarik zinciri) bir akış içinde; içe veya dışa ya da her ikisine odaklı olabilir. Lojistik yönetiminin ana fonksiyonları, satınalma, taşıma, depolama, envanter girişi, doğru bilgi akışının sağlanması ve bu aktivitelerin organize edilmesi ve planlanmasıdır. Lojistik yöneticileri, bir organizasyon içinde kaynakların koordinasyonunu sağlayarak bu fonksiyonların her birinden gelen bilgileri birleştirir. Lojistiğin temelde iki farklı formu vardır: Biri depolama ve taşıma ağı boyunca malzeme akışının sürekliliğini sağlar, diğeri projelerin sonuçlanması için kaynaklar zincirini koordine eder.
"Lojistik, müşteri ihtiyacını karşılamak üzere her türlü ürün, servis hizmeti ve bilgi akışının başlangıç noktasından (kaynağından), tüketildiği son noktaya (nihai tüketici) kadar olan tedarik zinciri içindeki hareketinin etkili ve verimli bir biçimde planlanması, uygulanması, taşınması, depolanması ve kontrol altında tutulması hizmetidir."
Askerî lojistikte, kaynakların ihtiyaç duyulan yer ve zamanda yerine nasıl ulaştırılacağı yönetilir. Askerlik biliminde, düşmanın tedarik hatlarını bozmak en önemli askerî stratejilerden biridir. Yakıt, cephane ve yiyeceği olmayan askerî güç savunmasızdır.

Lojistik, özellikle akademik düzeyde endüstriyel ve ticari meslekler için ilginç bir meslek alanı haline gelmiştir. Dünya Bankası'nın yaptığı güncel bir çalışma olan 2014 Lojistik Performans Endeksi, lojistik uzmanlarının ve tedarik zinciri yönetimi uzmanlarının eğitimini küresel ekonominin işleyişi bakımından en önemli görevlerden biri olarak görmektedir.
Orta veya üst yönetim düzeyinde liderlik pozisyonları, hammadde tedarikçilerinden nihai tüketiciye kadar olan küresel tedarik zincirlerini kontrol ve optimize etmek amacıyla bugün akademik derecesine gerek duymaktadır. Lojistik ve tedarik zinciri yönetimi alanında uzmanlaşma sunan çok sayıda üniversite, lisans veya yüksek lisans programı bulunmaktadır.
Tedarik zinciri yönetimi ve lojistik konusunda araştırma ve eğitim üzerine yoğunlaşan dünyanın tek üniversitesi Hamburg'daki (Almanya) Kühne Lojistik Üniversitesi'dir.
Lojistik ve tedarik zinciri yöneticilerinin köklü meslek bilgisinin yanı sıra kültürlerarası bilgilere çok iyi derecede sahip olup pek çok dil bilmeleri gerekmektedir. Aynı şekilde şartlar da bütünsel ve analitik olmalıdır. Organizasyon, iletişim ve liderlik becerileri önemli gereksinimlerdir. Ayrıca, lojistik servis sağlayıcıları ile sözleşme görüşmeleri için veya Make-or-Buy kararını hazırlamak amacıyla çok iyi seviyede iktisat bilgisine, derin bir süreç anlayışına ve yasal bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır.

Günümüz ekonomik koşullarında şirketlerin asıl üretim (uzmanlık) alanlarının dışından çekilerek, maliyet azaltmayı hedeflemeleri nedeni ile bu sektör gelişimini hızlandırmıştır. 3.parti denmesinin nedeni aşağıdadır:

1. parti; Üretici, imalatçı, gönderici, toptancı vs. malın ve/veya hizmetin üreticisidir.
2. parti; Birinci partinin doğrudan müşterisi veya akışa göre tedarikçisi olan işletmedir.
3. parti; Dolayısıyla bu iki taraf arasındaki mal ve hizmet akışına giren şirkettir.
Kelime anlamıyla, lojistik hizmetlerinde dış kaynak kullanımı veya 3. Parti Lojistik tanımı geleneksel olarak halihazırda şirket bünyesindeki lojistik aktivitelerinin gerçekleştirmesi işinin 3. bir şirkete devredilmesidir.  Bu bağlamda şirketler uluslararası nakliye, depolama, stok kontrolü, paketleme, etiketleme, sevkiyat, dağıtım vb. işlerinde bu alanda uzmanlaşmış ve gerekli tesis, ekipman veya personele sahip şirketlere devretmektedirler.

Uluslararası Lojistik
Üçüncü taraf lojistik
Entegre lojistik destek
Nakliye
Stok yönetimi
Depolama
Askerî lojistik
Bilgi lojistiği
Otonom lojistik
Sıralama
Lojistik merkezi ve dağıtım merkezi hizmetleri
Depo ve antrepo hizmetleri
Sipariş düzenlenmesi
Sipariş karşılama
Paketleme
Tıbbi lojistik
Yeşil lojistik
Malzeme ve ekipman
Sipariş işlemi
Tahmin
Üretim planlama
Satın alma
Müşteri hizmeti
Yer seçimi
Hizmetler (parçalar, iadeler, atıklar)
Gümrükleme hizmetleri

Bir fizik terimi olarak maddenin hâli, maddenin aldığı farklı fazlardır. Günlük hayatta maddenin dört farklı hâl aldığı görülür. Bunlar; katı, sıvı, gaz ve plazmadır. Maddenin başka hâlleri de bilinir. Örneğin; Bose-Einstein yoğunlaşması ve nötron-dejenere maddesi. Fakat bu hâller olağanüstü durumlarda gerçekleşir, çok soğuk ya da çok yoğun maddelerde. Maddenin diğer hâllerininde, örneğin quark-gluon plazmalar, mümkün olduğuna inanılır fakat şu an sadece teorik olarak bilinir. 
Tarihsel olarak, maddenin özelliklerindeki niteleyici farklılıklara dayanarak ayrım yapılır. Katı hâldeki madde bileşen parçaları ile (atomlar, moleküller ve iyonlar ile) bir arada tutulur ve böylece sabit hacim ve şeklini korur. Sıvı hâldeki madde hacmini korur fakat bulunduğu kabın şeklini alır. Bu parçalar bir arada tutulur ama hareketleri serbesttir. Gaz hâlindeki madde ise hem hacim olarak hem de şekil olarak bulunduğu kaba ayak uydurur. Bu parçalar ne beraber ne de sabit bir yerde tutulur. Maddenin plazma hâli ise, nötr atomlarda dahil, hacim ve şekil olarak tutarsızdır. Serbestçe ilerleyen önemli sayıda iyon ve elektron içerirler. Plazma, evrende maddenin en yaygın şekilde görülen hâlidir.

Katılarda parçacıklar (iyonlar, atomlar ya da moleküller) sıkı sıkı bir arada tutulmuştur. Parçacıklar arasındaki bağlanma güçlüdür. Bu yüzden bu parçalar serbestçe hareket edemezler fakat titreşim oluşturabilirler. Bu yüzden bir katı sabittir, belli bir hacmi ve şekli vardır. Katıların şekli sadece bir kuvvet tarafından değiştirilebilir. Örneğin kırılabilir ya da kesilebilir. Örnekte, kristal hâldeki katıda, parçacıklar (atomlar, moleküller ya da iyonlar) düzenli bir sırada toplanmışlardır. Birden çok, farklı kristal yapılar vardır ve aynı madde birden fazla yapıya (ya da katı fazda) sahip olabilir. Örneğin, demirin kütle merkezi 912 °C den az sıcaklıkta kübik yapıya sahiptir. 912 ve 1394 °C sıcaklık arasında ise yüzey merkezli kübik yapıya sahiptir. Buzun çeşitli sıcaklıklarda ve basınçlarda var olan on beş kristal yapısı bilinir.
Camlar ve diğer kristal olmayan yani uzun vadeli diziler hariç kendine özgü billurlaşmıs bir biçimi olmayan katılar termal denge durumunda değillerdir. Bu yüzden bunlar maddenin klasik olmayan hâli olarak aşağıda tanımlanmıştır. 
Katılar eritilerek sıvılara, sıvılarda dondurularak katılara dönüşebilirler. Bunun yanında, katılar direkt olarak süblimleşme ile gaz hâline dönüşebilirler. 

Bir sıvı neredeyse sıkıştırılamayacak akışkanlıktadır yani bulunduğu kabın şeklini alır. Fakat basınçtan bağımsız olarak, (neredeyse) sabit bir hacimde kalır. Eğer sıcaklık ve basınç sabitse, belli bir hacmi vardır. Katı hâldeki bir madde erime noktasının üstünde ısıtılırsa, yani verilen basınç maddenin üçlü noktasından daha yüksek olursa, bu katı sıvılaşmaya başlar. Moleküller arası (ya da atomlar, iyonlar arası) kuvvetler de önemlidir. Fakat, moleküllerin birbirleriyle ilişki kurması yeterli enerjiye sahiptir ve yapıları hareketlidir. Bu da verilen sıvının tanımlanamaması anlamına gelir ama bulundukları kap ile tanımlanırlar. Hacimleri genellikle katılardan daha büyüktür.En çok bilinen örneği ise su, H2O dur. En yüksek sıcaklıkta verilen bir sıvı kritik sıcaklıkta var olabilir.

Bir gaz sıkıştırılabilir. Gazlar bulundukları kabın şekline uymak zorunda değillerdir. Hem de bulundukları kabı genişletebilirler.
Bir gazda moleküller yeterli kinetik enerjiye sahiplerdir. Bu yüzden moleküller arası uygulanan kuvvet çok azdır (ya da ideal gazlarda sıfırdır) ve moleküller arası uzaklık, moleküler boyutlarından çok daha büyüktür. Bir gaz şekil ve hacim tanımlamasına sahip değildir. Ama bulundukları kabı kaplarlar. Bir sıvı sabit basınçta ve kaynama noktasında ısıtma ile ya da sabit sıcaklıkta basınç azaltılarak bir gaza dönüştürülmüş olabilir.
Bir gazın kritik sıcaklık değeri altındaki sıcaklıklarda soğutma olmadan tek başına sıkıştırılması ile bu gaz sıvılaştırılabilir. Buna vapor adı da verilir. Katının (ya da sıvının) gaz basıncının buhar basıncına eşit olduğu durumlarda, bir buhar bir sıvı (ya da katı )ile denge içinde olabilir.
Sıcaklığı ve basıncı sırasıyla kritik sıcaklık ve kritik basınç tan yüksek olan bir süperkritik akışkan (SCF)gazdır.Bu durumda, sıvı ve gazlar arasında ayrım kaybolur. Bir süperkritik akışkan, bir gazın fiziksel özelliklerine sahiptir.Fakat bazı yararlı uygulamalara yol açan durumlarda yüksek yoğunluğu çözücü özellik sunar. Örneğin; kafeinsizleştirilmiş kahve

Bir plazmanın gazlarda da olduğu gibi, belirli bir şekli ya da hacmi yoktur. Gazların aksine, plazmalar elektrik akımını iletirler. Manyetik alan ve elektrik akımı üretirler ve elektromanyetik kuvvetlere karşılık verirler. Pozitif yüklü çekirdek, serbetçe hareket eden ayrılmış elektronların "deniz"inde yüzebilir. Aslında elektrik yapmak için plazma özel meselesi sağlayan bu elektron "deniz " dir.
Maddenin plazma hâli genellikle yanlış anlaşılır ama gerçekte dünya üzerinde oldukça yaygındır ve insanların çoğu bu plazma hâlini farkında olmadan düzenli olarak gözlemlerler. Ateş, ışıklandırma, elek kıvılcımları, floresan lambaları, neon ışıklar, plazma televizyonlar ve yıldızlar plazma hâlindeki ışıklandırılmış maddelerin örnekleridir. 
Bir gaz genellikle bir plazmaya iki şekilde dönüştürülür. Bunlar; iki nokta arasındaki voltaj farki ve son derece yüksek sıcaklığa maruz bırakmak ile gerçekleşir.
Maddeyi yüksek sıcaklıklarda ısıtmak elektronların atomlardan ayrılmasına sebep olur. Böylece serbest elektronlar meydana getirilir. Çok yüksek sıcaklıklarda, örneğin yıldızlarda bulunan, elektronların aslında “serbest” olduğu ve çok yüksek sıcaklıktaki plazmanın bir elektron denizinde yalın bir şekilde yüzdüğü farzedilir.

Maddenin hâli, faz geçişleri ile de ayırt edici özellik olur. Bir faz geçişi yapıdaki bir değişimi gösterir ve özelliğindeki ani bir değişim ile ayırt edilebilir. Herhangi bir hâlden başka bir hâle geçen madde bir faz dönüşümü ile ayırt edilebilir. Suyun birçok farklı katı hâli olduğu söylenebilir. Süper iletkenliğin görünüşü faz dönüşümü ile ilişkilendirilir. Yani, süper iletkenlik hâlleri vardır. Örnek olarak, demir manyetizması hâli, faz geçişleri ile ayrılır ve ayırt edici özellikleri vardır. 
Hâl değişimi gerçekleştiğinde, aşamaların ara adımları mezofaz olarak adlandırılır. Böyle fazlar sıvı kristal teknolojisinin tanımı ile kullanılır.
Verilen maddenin hâli ya da fazı basınç ve sıcaklık koşullarına bağlı olarak diğer aşamalara geçiş için değişebilir; Örneğin, sıcaklık artışı ile katıdan sıvıya geçişler. Mutlak sıfır civarlarında, bir madde katı hâlde bulunur. Eğer bu maddeye ısı verilirse erime noktasında sıvılaşarak erir,kaynama noktasında gazlaşır ve eğer yeterince yüksek derecede ısıtılırsa plazma hâline geçer. Plazma hâlinde elektronlar oldukça enerjilidir bu yüzden atomlarından ayrılırlar. 
Maddenin formları moleküllerden oluşturulmaz ve farklı güçler tarafından düzenlenen formlarda maddenin durumları olarak düşünülebilir. Süperakışkanlar (Fermiyonik yoğuşma gibi) ve quark–gluon plazma örnekleridir. 
Kimyasal Denklemlerde maddenin katı hâli için (k), sıvı için (s), gaz için (g) ile gösterilebilir. Sulu çözelti için ise (aq) ile gösterilir. Kimyasal denklemlerde plazma hâlindeki maddeler nadiren kullanılır. Bu yüzden plazma hâlini tanımlamak için standart bir sembol yoktur. 

Kristal olmayan ya da şekilsiz bir katı olan cam, sıvı hâline doğru ısıtıldığında bir cam geçişi gösterir. Camlar oldukça farklı tip malzemeden yapılabilir. Örneğin; inorganik ağlar (silisik asit tuzu eklenerek yapılmış pencere camı), metal alaşımları, iyonik erimeler, sulu çözeltiler, moleküler sıvılar ve polimerler gibi. 
Termodinamiksel olarak, bir cam kendi kristal parçalarına uyarak yarı kararlı bir hâlde bulunur.

Bir plastik kristal, uzun menzil dizilimi ile bir moleküler katıdır ama tutunan bileşen moleküller serbestçe döner. Konumsal camlarda bu serbestlik derecesi bastırılmış düzensiz hâlde donmuştur.
Benzer olarak, Dönen camlarda manyetik düzensizlik donmuştur.

Kristal sıvı hâli akışkan sıvılar ile düzenli katılar arasında özelliklere sahiptir. Genellikle, bir sıvı gibi akabilirler ama uzun menzili düzen gösterirler. Örneğin, nematik kristal, 118–136 °C arasındaki sıcaklık aralığında olan para-azoxyanisole gibi uzun çubuk moleküllerden oluşur. Bu hâlde, moleküller sıvılar gibi akışkandır ama her nokta aynı yöndedir (aynı alan çevresinde) ve serbestçe hareket edemezler.
Kristal sıvıların diğer bir çeşidi bu hâldeki ana madde yazısında bahsedilir. Birçok çeşidi teknolojik açıdan öneme sahiptir. Örneğin, kristal sıvı gösterimleri

Geçiş metal atomlarının kimyasal bağ formu almamış ve bağlanmamış kalan elektronlarından gelen manyetik momentleri vardır. Bazı katılarda, farklı atomların manyetik momentleri düzene geçer ve ferromanyetik, antiferromanyetik, ferrimanyetik formları alabilir. 
Ferromanyetik maddelerde –örneğin katı demir- her atomun manyetik momenti, manyetik etki alanı içinde aynı yönde hizalanır. Eğer alanlar da sıralıysa, katı geçici manyetiktir; harici bir manyetik alan bulunmasa da manyetikliği devam eder. Mıknatıs, Curie noktasına (demir için 768 °C) kadar ısıtıldığında manyetiklik kaybolur.
Antiferromanyetik maddeler birbirine eşit ve karşıt iki manyetik moment ağı barındırır. Bu ağlar birbirini yok eder ve böylece manyetizm sıfırlanır. Örneğin, nikel(II) oksit (NiO) ‘de, nikel atomlarının yarısı momentlerini bir yönde, kalan yarısı tam tersi yönde hizalar.
Ferrimanyetik maddelerde, manyetik momentler karşıt yöndedir ancak birbirine eşit büyüklükte değildir, böylece birbirini sıfırlayamazlar. Fe3O4 bu duruma örnektir, Fe2+ ve Fe3+ iyonları farklı manyetik momentlere sahiptir.

Kopolimerler periyodik nanoyapıların çeşitli dizinlerini oluşturmak için mikrofaz ayrışması geçirebilir. Mikrofaz ayrışması, yağ ve su arasındaki faz ayrımına bakarak anlaşılabilir. Bloklar arasındaki kimyasal uyumsuzluk sebebiyle, blok kopolimerler benzer bir ayrışma içine girer. Ancak bloklar kovalent bağ ile bağlı oldukları için yağ ve su gibi tekrar karışamazlar. H

Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğusundaki New England bölgesinde yer alan bir eyalettir. Doğusunda Atlantik Okyanusu ve Maine Körfezi, güneyinde Connecticut ve Rhode Island, kuzeyinde New Hampshire ve Vermont, batısında ise New York ile sınır komşusudur. Massachusetts, yüzölçümü bakımından yedinci en küçük eyalettir. Tahmini 7,1 milyondan fazla nüfusuyla New England'ın en kalabalık eyaleti (New Englandlıların neredeyse yarısı Massachusetts'te yaşamaktadır), Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık 16. eyaleti ve New Jersey ve Rhode Island'dan sonra ABD'nin en yoğun nüfuslu üçüncü eyaletidir.
Massachusetts, erken dönem İngiliz kolonizasyonunun bir merkeziydi. Plymouth Kolonisi, 1620 yılında Mayflower hacıları tarafından kuruldu. 1630 yılında, adını yerli Massachusett halkından alan Massachusetts Körfezi Kolonisi de Boston ve Salem'de yerleşim yerleri kurdu. 1692'de Salem kasabası ve çevresi, Amerika'nın en kötü şöhretli kitlesel histeri vakalarından biri olan Salem cadı davalarına tanık oldu. Amerikan Devrimi Massachusetts'te başladı ve Boston, siyasi çalkantıları nedeniyle "Özgürlüğün Beşiği" olarak bilindi. 1786'da, popülist bir isyan olan Shays İsyanı, Amerika Birleşik Devletleri Anayasa Konvansiyonunu etkiledi. Başlangıçta tarım, balıkçılık ve ticarete bağımlı olan Massachusetts, Sanayi Devrimi sırasında bir üretim merkezine dönüştü. Amerikan İç Savaşı'ndan önce, eyalet kölelik karşıtı, ılımlılık ve transandantalist hareketlerin merkeziydi. 20. yüzyılda, eyaletin ekonomisi imalattan hizmetlere doğru kaydı; 21. yüzyılda Massachusetts, biyoteknolojide küresel lider haline geldi ve ayrıca yapay zekâ, mühendislik, yüksek öğrenim, finans ve deniz ticareti alanlarında da üstün başarı gösterdi. 
Boston, Massachusetts'in başkenti ve en kalabalık şehri olmasının yanı sıra kültürel ve finansal merkezidir; diğer büyük şehirler Worcester, Springfield ve Cambridge'dir. Eyalet ayrıca, ABD tarihi, akademi ve araştırma ekonomisi üzerinde derin bir etkiye sahip olan New England'ın en büyük metropol alanı olan Büyük Boston'un kentsel çekirdeğine de ev sahipliği yapmaktadır. Massachusetts, sosyal ve politik ilerlemeciliğiyle ünlüdür; sığınma hakkı yasasına sahip tek ABD eyaletidir ve eşcinsel evliliği yasal olarak tanıyan ilk ABD eyaleti ve dünyadaki en eski yargı bölgelerinden biridir. Cambridge'deki Harvard Üniversitesi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en eski yüksek öğrenim kurumudur ve dünyanın en büyük mali bağışına sahip üniversitesidir. Hem Harvard hem de yine Cambridge'de bulunan MIT, sürekli olarak dünyanın en saygın akademik kurumları arasında yer almaktadır.
Massachusetts, 25 yaş ve üzeri nüfusun lisans veya yüksek lisans derecesine sahip olma yüzdesi bakımından birinci sırada yer alarak ABD'nin en eğitimli eyaletidir. Devlet okulu sistemi ülke genelinde birinci sırada yer almaktadır ve devlet okulu öğrencileri akademik performans açısından dünyanın en üst sıralarında yer almaktadır. Massachusetts, en zengin ve en gelişmiş eyaletler arasında yer almakta ve en iyi performans gösteren ekonomiye sahip olarak kabul edilmektedir. 
Massachusetts ayrıca tüm ABD eyaletleri arasında inovasyonda birinci; Amerikan İnsani Gelişme ve Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme endekslerinde birinci; kişi başına gelirde birinci; ve hem hane halkı hem de bireysel olarak medyan gelirde birinci sırada yer almaktadır. Sonuç olarak, Massachusetts genellikle ABD'de yaşamak için en pahalı eyalet olarak sıralanmaktadır. Genel olarak, Massachusetts genellikle ABD'de yaşam kalitesi en yüksek eyalet olarak sıralanmaktadır.

Massachusetts, İngiltere'nin kuzeydeki en önemli kolonisiydi. Birçok Amerikan kurum ve gelenekleri burada doğdu. İngiltere'nin güney kolonilerindeki çiftlik yapılaşmasının tersine, bu bölge küçük kasabalar şeklinde kuruldu. Massachusetts'e iki önemli göçmen grubu yerleşti: Bunlardan birisi Pilgrim (Hacı) denilen gruptu ve Plymouth kolonisini kurdular. İkinci grup Puritan (Bağnaz) adı verilen çok dindar bir gruptu. Bu ikinci grup önce Salem bölgesine sonra da Boston'a yerleşti ve Massachusetts Körfez kolonisini kurdular. Zamanla bölgeye yerleşen dindar halk laikleşti ve Yanki (Yankee) olarak adlandırılmaya başlandılar. Koloni 1670'lerde Kızılderililerle yapılan Kral Philip Savaşını kazandı. Daha sonra Britanya İmparatorluğu ile birlikte Fransız ve Kızılderili Savaşlarını savaştı. Kanada'ya karşı birkaç başarılı saldırıda bulundu.

Massachusetts Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında çok önemli bir rol oynadı. Boston Çay Partisi denilen ve Massachusetts'in Boston kentinde gerçekleşen olay 1773 yılında Bağımsızlık Savaşının ilk kıvılcımını oluşturdu. Büyük Britanya Krallığının kolonilere uyguladığı yüksek vergiler Boston halkının isyanına yol açtı. İsyancılar İngiltere'den ithal edilen çay balyalarını gemilerden denize atarak imha ettiler. Bu olaydan sonra kolonilerin İngiltere'den bağımsız olmaları fikri giderek yaygınlaştı ve sonunda Amerikan Bağımsızlık Savaşı patlak verdi.

Amerikan Bağımsızlık Savaşının birçok önemli savaşları Massachusetts'de savaşıldı. Lexington ve Concord Savaşı, Boston'un kuşatılması ve Bunker Hill Savaşı bunlardan bazılarıdır.

Amerika Birleşik Devletleri kurulunca Massachusetts kurucu 13 eyaletten biri oldu. John Hancock eyaletin ilk valisi seçildi. 1788 yılında Massachusetts ABD anayasasını onaylayan 6. eyalet oldu. Massachusetts köleliği kaldıran ilk eyaletlerden biriydi. Daha 1790 yılında yapılan nüfus sayımları eyalette köleliğin ortadan kalkmış olduğunu göstermektedir. 1820 yılında Massachusetts'in bir bölgesi olan Maine ayrılarak bağımsız bir eyalet haline geldi. Böylece Massachusetts'in günümüzdeki sınırları çizilmiş oldu.

Massachusetts bazı önemli spor dallarının ilk defa icat edildiği yer olarak önem taşır. Basketbol sporu ile defa 1891 yılında Massachusetts'in Springfield kasabasında icat edildi. Voleybol sporu da 1895 yılında Holyoke kasabasında icat edildi.

Eyaletin kuzeyinde New Hampshire ve Vermont, batısında New York ve güneyinde Connecticut ve Rhode Island eyaletleri yer almaktadır. Massachusetts Atlantik Okyanusu kıyısında yer alır ve ABD'nin en önemli limanlarından birkaçına ev sahipliği yapar.
Eyaletin güneydoğusunda Cape Cod adı verilen plajları ve tatil beldeleriyle ünlü bir yarımada yer alır. Cape Cod'un güneyinde de Martha's Vineyard ve Nantucket adaları vardır. Tamamen Massachusetts sınırları içinde yer alan en büyük nehri Charles nehridir. İçinden geçen diğer nehirler Connecticut Nehri ve Merrimack Nehridir. Eyalet içindeki en büyük göl Quabbin Rezervuarıdır. En yüksek noktası 1.063 metre yüksekliğindeki Mt. Greylock dağıdır.
Massachusetts'in can damarı ve en büyük kenti Boston kentidir. Boston kenti eyaletin doğusundaki Atlantik Okyanusunun bir körfezi olan Massachusetts Körfezinde yer alan bir liman kentidir. Boston ABD'nin en önemli kentlerinden biridir. Özellikle üniversiteleri, teknoloji firmaları ve tıp merkezleriyle tanınır. Örneğin meşhur Harvard Üniversitesi ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Boston'a yürüme mesafesindeki Cambridge şehrindedir. Adeta Birleşik Devletler'in Bilim ve Teknik üssü gibidir. New York'a 375 km uzaklıktadır. Boston'un büyük şehir nüfusu yaklaşık 5.800.000 civarındadır, fakat nüfusun büyük çoğunluğu ana kentin dışındaki banliyölerde yaşamaktadır.
Massachusetts'in kayda değer diğer büyük kentleri Worcester ve Springfield'dir. Eyalet kendi içinde 14 ayrı yerel yönetim bölgesine ayrılmıştır (batıdan doğuya) Berkshire, Franklin, Hampshire, Hampden, Worcester, Middlesex, Essex, Suffolk, Norfolk, Bristol, Plymouth, Barnstable, Dukes ve Nantucket.

Massachusetts'te eşcinsel evlilik

Eyaletin resmi web sitesi 17 Aralık 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir uygarlık veya medeniyet; kentsel gelişme, kültürel seçkin sınıf tarafından empoze edilen sosyal sınıflaşma, iletişimle ilgili sembolik sistemler ve doğal çevreden ayrı olma ve üzerinde hükmetme algısı ile karakterize edilen karmaşık yapıdaki toplumdur.
Uygarlıklar, merkezileşme, insanların ve diğer organizmaların evcilleşmesi, çalışma alanlarında özelleşme, kültürel olarak yerleşik kalkınma ve üstünlük ideolojileri, anıtsal mimari, vergilendirme, tarım ve genişlemeye toplumsal bağımlılık gibi sosyal, politik ve ekonomik özelliklerle ilişkilendirilir ve tanımlanır. Tarihsel olarak, uygarlık genellikle daha küçük ve sözde ilkel kültürlerin aksine, daha büyük ve "daha gelişmiş" bir kültür olarak anlaşılmıştır. Aynı şekilde bazı alimler uygarlığı çok kültürlü olması gerektiği özelliği ile tarif etmişlerdir. Bu geniş anlamda, bir uygarlık, göçebe pastoralist, Neolitik toplum veya avcı-toplayıcı kültürleri de dahil olmak üzere merkezileşmemiş kabile topluluklarıyla tezat oluşturur, ancak aynı zamanda kendi içinde bulunan kültürlerle de çelişir. Toplumun merkezileşmiş, kentselleşmiş ve sınıflandırılmış yapıya dönüşmesi sürecine ise uygarlaşmak denir. Uygarlıklar genellikle yoğun nüfuslu yerleşkeler halinde başta yönetici bir elit sınıfın olduğu ve yoğun tarım, madencilik, küçük çapta üretim ve ticaretle ilgilenen daha alt seviye statülerde kentsel ve kırsal popülasyonların bulunduğu hiyerarşik sosyal sınıflara ayrılırlar. Uygarlık, politik gücü odaklayıp, insan kontrolünü, diğer insanlar da dahil olmak üzere doğanın kalanına yayar.
Etimolojisinin de bahsettiği üzere kavram ilk başta kasaba ve şehirlerle ilgiliydi. Uygarlıkların tarihi açısından ilk ortaya çıkışları genelde Neolitik Devrimin son safhaları ile ilgilidir. Yönetici bir seçkin sınıfın ortaya çıkması ile ilişkilendirilen, göreceli olarak hızlı gelişen kentsel devrim ve devlet oluşumu süreçleri ile büyümüş bir politik gelişmedir.

Temel tez çalışması, Norbert Elias'ın, Orta Çağ mahkeme toplumundan Erken Modern Dönem'e kadar sosyal alanları izleyen "Uygarlık Süreci" (1939) adlı eseridir."Uygarlığın Felsefesi" (1923) adlı eserinde Albert Schweitzer iki görüşü özetler: biri tamamen maddi diğeri ise hem maddi hem ahlaki. Dünya krizinin insanlığın uygarlıkla ilgili ahlaki değeri kaybetmesinden kaynaklandığından bahseder. Schweitzer'e göre uygarlık "insan tarafından bütün alanlarda ve her bakış açısından, bireylerin manevi gelişmesinde rol oynayan toplam kaydedilen ilerlemenin tümüdür". 
"Medenilik" gibi sıfatlar 16. yüzyılın ortalarında geliştirildi. "Medenileşmiş durum" anlamına gelen soyut isim medeniyet, 1760'larda tekrar Fransızlardan geldi. Fransızcada bilinen ilk kullanım 1757'de Victor de Riqueti, Marquis de Mirabeau tarafından gerçekleşmiştir ve İngilizcede ilk kullanım Adam Ferguson'a atfedilir.
Adam Ferguson'un 1767 yılında Sivil Toplum Tarihi Üzerine Bir Deneme adlı eserinde "Sadece birey bebeklikten erkekliğe ilerlemekle kalmaz, türümüz kabalıktan medeniyete doğru ilerler" yazar. Aydınlanma Çağı'nın karakteristiği olan aktif ilerleme arayışında, kelime genellikle barbarlık veya kabalığa tezat oluşturacak şekilde kullanılırdı.
1700'lerin sonlarında ve 1800'lerin başlarında, Fransız Devrimi sırasında, "medeniyet" sözcüğü sadece tekil anlamda kullanılırdı, asla çoğul olarak kullanılmadı ve insanlığın bir bütün olarak ilerlemesi anlamına geliyordu. Bu hâlâ Fransızcada geçerli. Sayılabilir bir isim olarak "medeniyetler" kelimesi, 19. yüzyılda ara sıra kullanılıyordu, ama bazen sadece kültür (Etnografya bağlamında sayılabilir hale getirilmiş, orijinalinde sayılamayan bir isim) anlamında, 20. yüzyılda çok daha yaygın hale geldi. Sadece bu genel anlamda "Orta Çağ uygarlığı"ndan söz etmek mümkün olur ki bu durumda Elias'ın kullandığı şekliyle bir oksimoron olurdu.
18. yüzyılda, uygarlık her zaman bir gelişme olarak görülmüyordu. Tarihi açıdan kültür ile uygarlık arasındaki bir önemli fark Rousseau'nun yazılarından, özellikle de eğitim hakkındaki çalışması olan Emile adlı eserinden gelir. Burada, uygarlık, daha rasyonel ve toplum kaynaklı olacak şekilde, insan doğası ile tamamen uyumlu değildir. İnsan bütünselliği, ancak akılsalcılık öncesi olan başlangıçtaki doğal iyiliği geri kazanma veya bu yöne yaklaşma yoluyla elde edilebilir. Bu fikirden, özellikle Almanya'da ilk olarak Johann Gottfried Herder, ardından Kierkegaard ve Nietzsche tarafından yeni bir yaklaşım geliştirildi. Bu yaklaşım kültürü, mantıklı, rasyonel, bilerek yapılmış hareketlerden ziyade rasyonellik öncesi halk ruhu olarak kabul edilebilecek doğal organizmalar olarak görür. Uygarlık ise aksine, daha rasyonel ve maddi ilerlemede daha başarılı olmasına rağmen, doğal değildir ve hilekârlık, ikiyüzlülük, kıskançlık ve tamahkârlık gibi toplumsal kötülüklere yol açarlar. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'dan kaçan Leo Strauss, New York'ta bir açıklama yaptı ve Nazilik, Alman militarizmi ve nihilizmin arkasında uygarlık fikrinin olduğunu savundu.

V. Gordon Childe gibi sosyalbilim insanları bir uygarlığı diğer tür toplumlardan ayıran özellikler belirlemişlerdir. Uygarlıklar genelde devamlılık, yaşanabilirlik, yerleşke paternleri, hükûmet şekilleri, sosyal sınıflandırma, ekonomik sistemler, okuryazarlık ve diğer kültürel özellikleri içerir. Andrew Nikiforuk uygarlıkların prangalanmış insan kas gücüne bağlı olduğunu ve kölelerin enerjilerini ekin ekmek, imparatorları giydirmek ve şehirler inşa etmek için kullandıklarını savunur. Nikiforuk köleliği modern dönem öncesi uygarlıkların ortak bir özelliği kabul eder.
Peru'da deniz kaynakları ile beslenmelerini sağlayan istisnai bazı eski uygarlıkların dışında bütün uygarlıklar devamlılık için tarıma bağımlı olmuşlardır. Tahıl çiftlikleri, özellikle insanlar yapay gübreleme, sulama ve ekin rotasyonu gibi verimli teknikler kullandığı zaman depolanmış ve arz fazlası gıda sonucunu doğurabilir. Bahçecilikle ilgili ürünleri depolamakta mümkündür ama daha zordur, bu yüzden bahçecilik ile geçimini sağlamış olan uygarlıklar nadir görülür. Tahıl arz fazlaları genelde önemli olmuştur çünkü tahıllar uzun süre depolanabilir. Arz fazlası gıda üretimi insanlara sadece hayatlarını kazanmak için gıda üretmekten başka fırsatlar tanıyabilir: ilk uygarlıklarda uzmanlaşmış kariyerleri olan askerler, zanaatkarlar, rahip ve rahibeler ve diğer insanlar vardı. Arz fazlası gıda üretimi yapılacak işlerin ve dolayısıyla insan aktivitelerinin çoğalmasına sebep olur ve bu da uygarlıkların tanımlayıcı bir özelliğidir. Pasifik Kuzeybatısı yerli halkları ve belki Mezolitik dönemdeki Natufian kültürü gibi avcı-toplayıcı toplumlarda da arz fazlası gıda olmuştur. Arz fazlası yiyecek üretimi, göreceli olarak büyük çapta toplumsal örgütlenme ve iş bölümü uygulamalarının bitki ve hayvan evcilleştirmeden daha önceki tarihlerde başlamış olması muhtemeldir.
Uygarlıkların diğer toplumlardan tamamen farklı yerleşim şekilleri vardır. "Uygarlık" kelimesi bazen basitçe kentte yaşamak olarak tanımlanabilir. Çiftçi olmayan kırsal halk çalışmak ve ticaret yapmak için kentlere gelmeye meyillidir.
Başka toplumlarla kıyaslandığında, uygarlıklar devlet şeklinde daha karmaşık politik yapıya sahiptir. Devlet toplumları diğer toplumlara göre daha fazla sınıflandırılmışlardır ve sosyal sınıflar arasında daha fazla farklar vardır. Genelde kentlerde yoğunlaşmış olan iktidardaki sınıf arz fazlasının çoğunu kontrol eder ve bir hükûmet ve bürokrasi aracılığı ile isteklerini uygulatır. Morton Fried, bir çatışma teorisyeni ve Elman Service, bir birleşme teorisyeni siyasal sistemlere ve sosyal eşitsizliğe bağlı olarak insan kültürlerini sınıflandırmışlardır. Bu sınıflandırma sistemi 4 kategoriden oluşur

Avcı-toplayıcı gruplar: Genellikle egaliteryandırlar.
Bahçecilik/pastoral toplumlar: Genelde iki kalıtsal sosyal sınıf vardır: Şef ve işçi.
Yüksek oranda sınıflandırmanın olduğu yapılar veya beylikler: Birçok kalıtsal sosyal sınıf vardır: kral, asilzade, özgür adam, uşak ve köle...
Uygarlıklar : Komplike toplumsal hiyerarşi ve organize olmuş kurumlaşmış bir hükûmet yapısı vardır.
Ekonomik olarak, uygarlıklar daha az organize olmuş toplumlara göre daha karmaşık aidiyet ve takas şekillerine sahiptirler. Belli bir yerde yaşamak, insanların, göçebe halklara göre daha fazla maddi birikim yapmalarına olanak verir. Bazı insanlar ayrıca üzerindeki yapı ile beraber toprak mülkiyetini veya arazinin özel mülkiyetini edinir. Uygarlıklarda nüfusun belli bir kısmı kendi yiyeceğini yetiştirmediği için kendi ürün veya hizmetlerini piyasadaki yiyecek ile takas eder veya nüfusun yiyecek üreten kısmından haraç, yeniden dağıtım vergilendirmesi, gümrük vergisi ya da dini vergi vasıtası ile temin eder. İlk kültürler sınırlı bir takas sistemi ile desteklenen bir hediye ekonomisi ile işlediler. Erken Demir Çağı'na kadar, çağdaş uygarlıklar, gittikçe daha karmaşık hale gelen alış-verişler için bir değişim aracı olarak parayı geliştirdiler. Bir köyde, seramik ustası bira yapana malzeme verir bunun karşılığında biracı ona bira verir. Bir kentte ise seramik ustasının yeni bir çatıya, çatıcının ayakkabıya, ayakkabı tamircisinin yeni at nallarına, nalbandın yeni bir paltoya ve dericinin de yeni bir güvece ihtiyacı olabilir. Bu insanlar birbirini tanımıyor olabilirler ve ihtiyaçları aynı zamana denk gelmeyebilir. Para sistemi, bu gereksinimleri organize edip karşılanmalarını garanti edecek bir yoldur. En eski, parasal sisteme geçmiş medeniyetlerin zamanından beri, parasal sistemlerin tekelci kontrolleri sosyal ve politik seçkin sınıfın çıkarlarına hizmet etmiştir.
Sümerliler tarafından geliştirilen yazı, medeniyetin bir işareti olarak kabul edilir ve "karmaşık idari bürokrasilerin veya fetih devletlerinin yükselişine eşlik etmiş gibi görünmektedir". Ticaretle uğraşanlar ve bürokratlar doğru kayıtlar tutmak için yazıyı kullanmışlardır. Para gibi, yazılı kayıt tutulması da, bir kentin nüfusunun büyüklüğü ve birbirleriyle kişisel olarak tanışmayan insanlar arasındaki ticaretin karmaşıklığı nedeniyle gerekliydi. Ancak, hiç yazı kullanmamış, "quipu" adı ve

Metan, kimyasal formülü CH4 (Karbon ve 4 Hidrojen atomu) olan bileşiktir. Normal sıcaklık ve basınçlarda gaz hâlinde bulunan metan, kokusuzdur. Doğalgazın bir bileşenidir ve önemli bir yakıttır. Metan, insanlar için zehirli değildir ancak yüksek konsantrasyonlarda boğucu olabilir.
Oksijenin varlığında bir mol metanın yanmasıyla bir mol karbondioksit ve iki mol su ve 55.5 MJ/kg ısı açığa çıkar:

CH4 + 2 O2 → CO2 + 2H2O+55.5 MJ/kg
Doğal metan hem zemin altında hem de deniz tabanı altında bulunabilir. Yüzeye ve atmosfere ulaştığında atmosferik metan olarak bilinir.
Endüstriyel devrimden önce (1750 yılında) atmosferdeki metan 720 ppb seviyesindeydi. 2000'li yılların başında metan seviyesi stabil bir seviyeye ulaşmış, ancak 2007'den beri atmosferdeki metan oranı hızlı bir artış göstermektedir. 2017 yılında, atmosferik metan 1850 ppb seviyesine ulaşmıştır.
1750'den beri Dünya'nın atmosferik metan konsantrasyonu yaklaşık %150 oranında arttı ve uzun süren ve küresel olarak karışan sera gazlarının toplam radyasyon zorlamalarının %20'sini oluşturuyor (bu gazlar su buharı içermiyor; Sera etkisinin en büyük bileşeni).
Metan, sera gazlarının içerisinde, Küresel ısınmada oynadığı rol açısından, Karbondioksit'ten sonra ikinci sırada gelmektedir. Ayrıca çöplerdeki metandan yakıt elde edilebilir. Doğal metan gazları atmosfere zarar vermez.
Metanojen arkeler metan üretimi yapar. Bu canlı türü zorunlu anaerob bir arkedir.

Metan hidrat

Milyon yıl, astronomi ve jeolojide sıklıkla kullanılan 1.000.000 yıla (yani 1×106 yıl) veya 31,556926 terasaniyeye eşit bir zaman birimidir. Metrik ön takı mega'ya dayalı olarak bir mega yıla (Megaannum - Ma sembolü) eşdeğerdir. Buna göre milyar yıl için Ga (Gigaannum) kullanılır, bin yıl için ka kısaltması ise nadiren kullanılır. Bununla birlikte, ölçü birimleri için ön takıların bu şekilde kullanılması, zaman birimleri için ön takıların yalnızca ikinciyle birlikte kullanılabileceğini öngören SI düzenlemeleriyle çelişmektedir. Türkçede milyon yıl için bir kısaltma kullanılmaz.
Milyon yıl aynı zamanda myö (milyon yıl önce) ile birlikte bir referans sistemi oluşturur. Biri, bir miktarı ifade ederken; diğeri, yıl numaralandırma sisteminde geçmişteki belirli bir zamanı ifade eder.
Galaktik yılın, yani Güneş Sistemi'nin Samanyolu merkezi etrafındaki yörüngesinin yaklaşık 225 milyon yıllık bir süreye sahip olduğu tahmin edilmektedir. Kömür yataklarının çoğunun oluştuğu karbonifer jeo kronolojik dönem ise 60 milyon yıl sürmüştür.

Mülk, insanlara değerli şeylerin yasal kontrolünü veren bir haklar sistemidir ve aynı zamanda değerli şeylerin kendilerine de atıfta bulunur.
1) Sözlük Anlamı
Mülk, Türkçede genel olarak “bir kimseye ait olan şey, taşınır ya da taşınmaz mal, sahip olunan varlık” anlamına gelir. Kelime Arapça m-l-k kökünden türemiş olup sahiplik ve tasarruf yetkisi çağrışımı taşır. Güncel Türkçe kullanımında hem maddi malları hem de daha geniş anlamda sahip olunan değerleri ifade edebilir.
2) Hukuki Anlamı
Hukukta mülk (mülkiyet), bir eşya üzerinde sahibine kullanma (usus), yararlanma (fructus) ve tasarruf (abusus) yetkilerini veren ayni haktır. Bu hak, herkese karşı ileri sürülebilir (mutlak hak) ve hukuk düzeni tarafından korunur. Türk hukukunda mülkiyet hakkı, kanunla sınırlanabilir ancak özüne dokunulamaz.
3) Temel İnsan Hakları Açısından
Mülkiyet hakkı, temel insan hakları arasında yer alır ve kişinin mal ve mülk edinme, kullanma ve ondan barışçıl biçimde yararlanma özgürlüğünü güvence altına alır. Bu hak kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabilir; ancak keyfi müdahale yasaktır. Uluslararası hukukta mülkiyet hakkı hem evrensel bildirgelerde hem de bölgesel insan hakları sözleşmelerinde korunmaktadır.
4) Siyaset Felsefesi Açısından
Siyaset felsefesinde mülk, bireyin özgürlüğü, emeği ve devletin meşruiyeti ile yakından ilişkilendirilir. John Locke’a göre mülkiyet, bireyin emeğini doğayla birleştirmesi sonucu ortaya çıkar ve doğal bir haktır; devletin temel görevi bu hakkı korumaktır. Buna karşılık Karl Marx, özel mülkiyetin üretim araçları üzerindeki biçiminin sınıf eşitsizliğinin kaynağı olduğunu savunur. Jean-Jacques Rousseau ise özel mülkiyetin ortaya çıkışını toplumsal eşitsizliğin başlangıcı olarak eleştirel biçimde tartışır.

Kapitalizm
Komünizm

Nil, 6650 km. uzunluğu ile dünyanın en uzun nehridir. Havzası Afrika kıtasının onda birini kaplar. Güneyden kuzeye doğru akar ve Beyaz Nil, Mavi Nil ve Atbarah olmak üzere üç ana kolu vardır. Nehrin en uzaktaki kaynağı Burundi'de Doğu Afrika Göller Bölgesi'ndeki Kagera Nehri olarak doğar ve Tanzanya, Ruanda ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria Gölü'ne dökülür.
Asıl Nil nehri bu gölden Victoria Nili olarak çıkar. Kyoga ve Albert göllerinden geçtikten sonra Albert Nili olarak yoluna devam eder. Nimule'de Sudan'a giren nehrin ana kolu, Melekal yakınında Bahrü'l Gazal ve Sobat nehirleriyle kavuşana kadar Arapça Bahrü'l Cebel, Mavi Nil ile kavuşana kadar da Beyaz Nil olarak adlandırılır. Mavi Nil, Etiyopya'nın orta kesiminde doğar ve Beyaz Nil'e Hartum yakınlarında doğu kıyısından katılır. Mısır'daki taşkınlara yol açan suyu ve bereketli çamuru Mavi Nil getirir. Asıl Nil, son büyük kolu olan Atbera Nehri'ni Hartum'un kuzeydoğusunda ve doğu kıyısından alır. Daha sonra kuzeybatıya doğru geniş bir S çizer. Bu arada üç şelâle oluşturarak Nasır gölüne katılır. Bu gölü oluşturan Asvan Barajı'nın aşağısında Mısır içlerinde kuzeye doğru akar ve Kahire yakınlarında Nil Deltası'nı oluşturur ve İskenderiye ile Dimyat'tan Akdeniz'e dökülür. Denize dökülen yer olan ağız kısmı yaklaşık olarak 300 km uzunluğundadır.
Mısır'da Nil'in sulama amacıyla kullanılması çok eski bir geçmişe dayanır. 19. yüzyılda baraj ve kanalların yapımı ile daha geniş bir alanda ve sürekli sulama olanağı sağlanmıştır. Nil Nehri üzerinde bulunan Assuan Barajı hem sulama, hem de elektrik üretiminde Mısır için hayati bir önem taşımaktadır. Nil Nehri tarih boyunca ve günümüzde taşımacılıkta da yoğun olarak kullanılmaktadır.

Nil Nehri dünyanın en uzun nehridir. Ayrıca su kapasitesi açısından Güney Amerika'daki Amazon Nehri'nden sonra ikinci sırada gelir. Nil'in uzunluğu 6,853 km'dir. Sadece Mısır topraklarındaki uzunluğu 1500 km'dir.
Nil Nehri'nin Akdeniz'e döküldüğü yerde başkent Kahire'den başlayan büyük bir delta oluşmuştur. Bu deltanın başlangıcından denize olan uzaklığı 160 km, Port Said'den İskenderiye'ye olan genişliği ise 150 km'dir. Bu delta içinde çok sayıda kanal ve göl bulunur.
Nil Nehri, havzasının genişliği açısından 3 milyon km2 büyüklüğü ile dünyada üçüncü sıradadır. Nil havzasında en fazla pamuk ve pirinç yetiştirilir, balıkçılık da önemli bir geçim kaynağıdır.

Nil Nehri güneyden kuzeye doğru akar ve üç ana koldan oluşur: Beyaz Nil, Mavi Nil ve Atbera Nehri.
Beyaz Nil 

Burundi'de Doğu Afrika Göller Bölgesi'nden doğar. Bu noktada nehrin adı Kagera Nehri'dir. Kagera Nehri; Tanzanya, Ruanda ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria Gölü'ne katılır. Gölden çıktıktan sonra Sudan topraklarına girer ve Sudan'da Mavi Nil ile birleşir.
Mavi Nil:

"Nil" sözcüğü (Arapça: النيل‎, an-nīl) Yunanca "nehir yatağı" anlamına gelen Neilos (Νειλος) sözcüğünden gelmektedir. Antik Mısır dilinde, nehir iteru diye adlandırılmıştır. İteru, "büyük nehir" anlamına gelir (Sağdaki çerçevede hiyerogliflerle de gösterilmiştir. Sözcüğün aslı "İtrw"dur.). Kıpti dilinde nehrin adı piaro ya da phiarodur ve yine "nehir" anlamına gelir (tam tercüme: p(h).iar-o "-.kanal-büyük").

Nil havzasında 11 Afrika devleti bulunur. Bu devletler güneyden kuzeye doğru sırayla Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Tanzanya, Burundi, Ruanda, Kenya, Uganda, Güney Sudan, Etiyopya, Eritre, Sudan ve Mısır'dır. Asvan'da toplam akımı 85 milyar m3/yıl olan Nil Nehri'nin sularının yüzde 85'ini (72 milyar m3/yıl) Etiyopya'daki Tana Gölü'nden doğan Mavi Nil ve Atbara kolu sağlarken, kalan kısım olan 13 milyar m3/yıllık kısmını diğer kıyıdaş altı ülke sağlar.
1929 tarihinde İngiltere ve Mısır arasında yapılan bir anlaşma ile Nil suyunun kullanım hakkının yüzde 92,3'ü Mısır'a, yüzde 7,7'si Sudan'a verildi. Sudan, bağımsızlığını kazandıktan sonra 1959'da Mısır ile yeni bir anlaşma yaparak kullanım hakkını yüzde 25'e çıkardı. Nil'i besleyen kollardan Mavi Nil'in yüzde 85'i Etiyopya toprakları üzerinde bulunmasına rağmen Etiyopya ne 1929 ne de 1959 anlaşmasına dâhil edilmişti. Havza'da yer alan diğer devletler de o tarihte sömürge durumunda oldukları için iki anlaşmaya da taraf olamadılar. Bu devletler, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra yeni bir anlaşma yapılmasını talep ettiler ancak bu talep Mısır tarafından veto edildi. 2010 yılında bir araya gelen 6 havza ülkesi (Burundi, Etiyopya, Kenya, Ruanda, Tanzanya ve Uganda) Nil suyunu daha eşit paylaşmak ve Mısır'ın veto yetkisini kaldıran bir ortak anlaşma imzaladılar. Ancak Mısır ve Sudan mevcut su kullanım haklarından feragat etmek istemedikleri için bu anlaşmayı reddettiler.
Etiyopya, nehrin kendi topraklarında kalan kısmından yararlanmak için 2011 yılında bir baraj projesi (Rönesans Barajı) başlattığını açıkladı ve bu girişim Mısır ile Etiyopya arasında bir krize yol açtı. Diplomatik girişimler sonunda Mart 2015 tarihinde Mısır, Sudan ve Etiyopya baraj inşasını içeren bir İlkeler Deklarasyonu imzaladı. İlkeler Deklarasyonu, barajın ürettiği elektrik ihracatında aşağı kıyı ülkelerine (Mısır ve Sudan) öncelik verilmesini, zararların tazminini ve uzlaşmazlıkların çözümü için bir yapı kurulmasını kapsıyor.

Nil'in nereden doğduğu yüzyıllar boyu insanlar için bir sır olarak kaldı ve bu konuda pek çok efsane üretildi. Antik Mısırlılar nehrin gökten geldiğini ve yer altı dünyasından gizli yollarla Mısır'a ulaştığını düşünerek Nil'i ilahlaştırdılar ve ona "Hapi" adını vererek insan şeklinde tasvir ettiler.
Herodot, Nil'in kaynağı konusunda bazı ütopik anlatımları aktarır. Bunlardan birine göre Nil bütün dünyayı çevreleyen Okeanus Irmağı'ndan doğuyordu. Bir diğer aktarımına göre Libya'dan çıkıyor, Etiyopya'dan geçiyor ve Mısır'a ulaşıyordu. En detaylı anlatımı ise Sais'li Athene hazinesi yöneticilerinin anlatımlarıydı. Buna göre Nil, Syene (günümüzde Asvan) ve Elefantin (Asvan yakınlarında Nil üzerinde bir ada) şehirleri arasındaki Krophi ve Mophi adındaki iki dağın arasında bulunan dipsiz bir uçurumdan fışkırmaktadır. Suların yarısı Mısır'a ve Boreas'a, diğer yarısı ise Etiyopya'ya ve Notus'a akmaktadır. Herodot şöyle yazar: "Nil'in kaynaklarına gelince, bu konuda görüştüklerim içerisinde, Mısır'da Sais'teki Athene hazinesi yöneticileri dışında, ne Mısırlılar, ne Libyalılar ne de Helenlerden bir kimse çıkıp bunları bilirim diye övünmedi"
MS 2. yüzyılda yaşamış Pausanias'ın aktardığı bilgiler daha da ütopiktir. Buna göre Nil Nehri Fırat Nehri'nin devamıdır. Bataklıkta kaybolan Fırat, Etiyopya'nın uzak kesimlerinde yeniden ortaya çıkar ve Nil Nehri'ni oluşturur.
9. yüzyıl İslam coğrafyacılarından İbn Hurdâzbih ise Nil'in kaynağının Yemen'deki Kamer Dağı olduğunu ve ekvator dairesinin arka kısmında kalan Bahreteyn'e döküldüğünü, Nil'in Nubye arazisini dolaşarak Mısır topraklarına girdiğini, buradan da Rum denizine (Akdeniz) döküldüğünü yazar. 10. yüzyıl coğrafyacılarından El-Mesudi de Batlamyus'un Geographica kitabında Nil'in, Kumr (قمر) Dağı'nın altından çıktığını gösteren bir tasvir gördüğünü ve buna göre nehrin on iki kaynaktan doğarak orada delta şeklinde iki göle döküldüğünü yazar. 12. yüzyıl İslam Coğrafyacılarından Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed Şerif el-İdrîsî'nin haritasında mevcuttur.

Nil'in taşmaması Mısır için ölüm demekti. Ebû’l-Farac 1200 yılında Nil'in taşmaması sonucunda kıtlık yaşandığını, insanların ölü hayvan ve insan eti yediklerini ve bu koşulların vebaya yol açtığını yazar. Nehrin suyunun az yükselmesi de çok yükselmesi de sorun yaratabiliyordu. Nil'in suları haziran ayında yükselmeye başlar ve bu yüz gün kadar, yani eylüle kadar sürerdi. Taşkın Yukarı Mısır'da 13-14 metreyi, Aşağı Mısır'da ise 7-8 metreyi bulur ve tüm ülke sular altında kalırdı. Mısır takviminde selin başladığı zaman "akhet" ayı idi. Sel çekilip toprak yeniden göründüğünde ise "peret" ayı gelir ve toprak ekmeye ve mahsul vermeye hazır olurdu.
Nil'in ilk yerleşimcileri selden korunma yolu olarak yüksek tepeciklere köyler kurmuş, tarlaları yüksek setlerle ayırmış ve taşma zamanı bunları yol olarak kullanmıştı. Nil'in taşmaması; toprağın kurak olarak kalması ve ürün yetişmemesi demekti. Örneğin III. hanedandan Zoser "ümitsizlik içindeyim, çünkü benim zamanımda Nil yedi sene müddetle taştı. Buğday yok, tarlalar kuru, hiçbir yiyecek kalmadı" diyordu. Taşma her zamankinden fazla olursa başka bir felaket yaşanıyordu. XXIII. sülaleden III. Osorkon zamanında her zamankinden büyük olan taşkın için "bütün vadi bir deniz gibi su içinde, mabetler su dalgaları altında, insanlar ördeklere döndü, sel içinde yüzücü oldular" diyordu.
Taşkın zamanlarının doğru saptanabilmesi çok önem taşıyordu. Bu yüzden tapınaklardaki din adamları taşma zamanlarını hesaplayabilmek için doğayı ve gökyüzünü dikkatle incelediler, astronomi ve takvim bilgisi büyük bir gelişme gösterdi. Ayrıca taşkın suları altında kaybolan tarlaların yeniden hesaplanabilmesi ihtiyacı matematik, geometri ve yazının gelişmesine de kaynaklık etti.

Nil taşkınlarının ölçülmesi MÖ 3000 yıllarından beri yapılıyordu. En basit şekilde yüksek kayalara ölçek koyarak taşkının seviyesi ölçülüyordu. Daha gelişmiş bir yöntem ise nilometre idi. Nilometre 2,4 metre çapında büyük kireç taşı bloklardan yapılmış, içine merdivenle inilen dairesel bir kuyuydu. Bu odada bir taş sütunun üzerine seviyeler işaretlenmişti ve iki üç yerden Nil Nehri ile bağlantı sağlanmıştı. Böylece Nil'in sularının ne kadar yükseldiği düzenli olarak saptanabiliyordu. Fayyum barajını yaptıran III. Amenemhat zamanında nilometreler geliştirilerek vergi almalarda bunlardan yararlanıldı. Strabon, Elefantin ve Memfis'te gördüğü bu kuyuları anlatır ve taşma seviyesinin tespit edilmesinden sonra insanlara haber verildiğini de belirtir. Eğer nilometre verimli bir hasat dönemi olacağını öngörüyorsa vergiler de ona göre artırılıyordu.
Evliya Çelebi'nin aktarımına göre Nil'in sularının ne kadar yükseldiğini anlamak için Kahire'deki Ravda (Roda) adasında "Ümmü'l-kıyâs" adında bir Nilmetre vardır. Evliya Çelebi'ye göre Nuh tufanından sonra Kıpti devletinde Kalimun Hakim adında bir 

Odysseia ya da Odisseia (Yunanca: Ὀδύσσεια, Odýsseia) Homeros'un derlediği iki ünlü destandan biridir. Türkçede Odesa, Odise, Odisse gibi şekillerde de yazılmıştır. Homeros'un diğer destanı da İlyada'dır. Odysseia metni, modern Batı kültürünü oluşturan temellerden biridir ve İlyada destanından sonra günümüze ulaşan ikinci en eski Batı edebiyatı örneğidir. Bilim adamları MÖ 8. yüzyılın sonlarında, Anadolu'nun bir kıyı kenti olan İyonya'da oluşturulduğunu tahmin etmektedir.
Destan daha çok Yunan kahramanı Odysseus'u ve onun Truva'nın düşmesinden sonra evine yaptığı dönüş yolculuğunu konu edinmiştir. On sene süren Truva Savaşı'ndan sonra Odysseus'un evinin bulunduğu İthake'ye dönmesi bir on sene daha alır. Öldüğü varsayılan Odysseus'un yokluğunda, karısı Penelope ve oğlu Telemakhos, Penelope ile evlenmek isteyen bir grup azılı taliple baş etmek zorundadır.
Odysseia, Homeros Yunancası diliyle okunmaya ve modern dillere tercüme edilmeye devam etmektedir. Birçok bilim insanı destanın sözlü gelenekle, okunmaktan çok dinlemek amacıyla oluştuğunu düşünmektedir. Sözlü anlatımdaki detaylar ve destanın yazı diline dönüştürülmesi bilim adamları tarafından sürdürülen ilham verici tartışmalardandır. Odysseia; Aiol, İyon ve diğer Antik Yunan lehçelerinin bir karışımı olan Homeros lehçesinde (destan lehçesinde) bir antik Yunan vezni olan daktylik heksametron ile yazılmıştır ve 12.110 dize içermektedir. Metnin dikkate değer özellikleri arasında doğrusal ilerlemeyen zaman dizimi, kadınlar ve köleler tarafından yapılan seçimlerin olayları etkilemesi, ayrıca dövüş sahneleri gösterilebilir.
Telegonia, Odysseia'nın devamı niteliğindeki kayıp bir metindir. Genellikle yazarı olarak Spartalı Kinaithon'a atfedilir. Bir kaynakta Telegonia'nın Kireneli Eugammon tarafından Müzler'den çaldığı söylenmektedir.

Odysseia, on yıl süren Truva Savaşından (İlyada destanının konusu) on yıl sonra başlar ve Odysseus henüz savaştan evine dönmemiştir. Odysseus'un oğlu Telemakhos yirmi yaşındadır ve kayıp babasının evinde, İthaka adasında, annesi Penelope ve bütün bu zaman içinde konukseverliğinden faydalanarak onların varlıklarını tüketen, amaçlarının Penelope'yi içlerinden biriyle evlendirmeye ikna etmek olan “Talipler" adı verilen 108 kişilik taşkın bir grupla birlikte yaşamaktadır.
Odysseus'un koruyucu tanrıçası Athene, düşmanı deniz tanrısı Poseidon'un Olympos dağındaki yokluğunu fırsat bilerek Odysseus'un kaderini kral tanrı Zeus'la görüşür. Sonra Mentor adında Taphoslu bir kabile reisi kılığında Telemakhos'la görüşerek, onu babasından haber alması için teşvik eder. Telemakhos ve Athena ozan Phemius'un gösterisi sırasında taliplerin yemeklerini gürültü ederek yediklerini gözlemler. Penelope ozan Phemius'un seçtiği Truva'dan dönüşle ilgili konuya karşı çıkar çünkü bu şiir ona kocasını hatırlatmaktadır; fakat Telemakhos annesinin itirazlarını çürütür.
Telemakhos, İthake sakinlerini toplantıya çağırıp taliplere karşı birlik olma çağrısı yapar fakat yardım bulamaz. O gece Athene, Mentor'un kılığında, Telemakhos'un seyahati için ona bir gemi ve kürekçiler bulur.
Ertesi sabah, Telemakhos ve Mentor kılığındaki Athene, gemileri ve tayfalarıyla birlikte Pylos'a doğru yola çıkarlar. Pylos'ta Truva savaşından dönen kahraman savaşçı Nestor yaşamaktadır ve Athene Telemakhos'a ondan babası hakkında bilgi alabileceğini söyler. Fakat Nestor da Telemakhos'a Odysseus'un kendileriyle gelmediğini, Truva'daki fikir ayrılıkları sebebiyle geri döndüğünü, yalnız Lakedaimon'daki Menelaos'un Truva'dan en son dönenler arasında olduğunu, Odysseus'un kaderini onun bilebileceğini söyler. Telemakhos'a at arabası verip onu oğlu Peisistratos'la birlikte oraya yollar.
Telemakhos, Lakedaimon'da Menelaos ve Helena'nın sarayına konuk olur. Menelaos'tan onun Truva'dan dönüş hikâyesini dinler. Menelaos Mısır üzerinden dönerken çok sıkıntı çektiğini, Pharos adasında tanrısal Proteus'u tutsak edip ancak o şekilde dönüş yolunu öğrenebildiğini anlatır. Bu sırada Menelaos, Proteus'tan çok sevdiği arkadaşı Odysseus'un akıbetini de öğrenmiştir, Odysseus tanrısal Kalypso'nun tutsağı olarak bir adada yaşamaktadır. Telemakhos bu bilgileri öğrendikten sonra ayrıca Truva savaşında Argosluların lideri, Miken kralı Agamemnon'un dönüş yolunda karısı Clytemnestra ve sevgilisi Aegisthus tarafından öldürüldüğünü duyar.

Destanın ikinci kısmı Odysseus'un hikâyesini anlatmasıdır. Odysseus, yedi yıldır Ogygia adasında Kalipso'nun tutsağı olarak yaşıyordur ve Kalypso'nun derin aşkına rağmen onun tüm tekliflerini geri çevirmiştir. Athene'nin yakarışını duyan baba Zeus, Kalypso'yu Odysseus'u bırakmasına ikna etmesi için haberci Hermes'i yollar. Odysseus, Kalypso'nun gösterdiği ağaçlardan kendine bir sal yapar. Poseidon Odysseus'un adadan kaçtığını öğrenir öğrenmez, yolladığı rüzgarlarla onun salını paramparça eder fakat İno isimli bir deniz perisi onu göğsüne bağlaması için bir yaşmak vermiştir, bu sayede Odysseus yüzerek Phaiaklar'ın iline çıkmayı başarır. Çıplak ve bitkindir, son gücüyle kendini korunaklı bir yere atar ve bir yığın yaprak arasında uykuya dalar.
Ertesi sabah Odysseus kızların sesine uyanır ve orada Phaiaklar'ın kralı Alkinoos'un kızı Nausicaa'yı görür. Nausikaa, gece rüyasında Athene'nin söylediği üzere çamaşır yıkamak için deniz kenarına inmiştir. Odysseus kızdan yardım ister. Nausikaa da onu yardım edebileceğini düşündüğü babası Alkinoos'un sarayına yollar. Odysseus, adı sanı bilinmeden orada çok hoş karşılanır, şölenlerine katılır. Birkaç gün bu şekilde geçer, gençlerin spor oyunlarına katılır ve kör ozan Demedokos'un iki yerel destanını dinler. Biri Truva savaşında pek az bilinen bir olay hakkında “Akhilleus ve Odysseus'un Dövüşü”, diğeri ise Aren ve Aphrodite'nin aralarında yaşadığı aşk ile ilgilidir. Sonunda, Odysseus Demedokos'tan Truva savaşında dönenleri ve kendisinin de başrollerini paylaştığı meşhur Truva atı olayını anlatmasını ister. Destanın sonunda Odysseus duygularına hakim olamaz ve gerçek kimliği açığa çıkar. Sonra Truva'dan dönüş hikâyesini anlatmaya başlar.

Truva dönüşünde Kikonların oturduğu İsmaros adasını korsanca yağmaladıktan sonra, o ve on iki gemisi fırtınaya yakalanıp rotadan çıkarlar. Uyuşuk Lotosyiyenler'i ziyaret ederler ve orada iki adamı onlardan aldığı meyveyi yiyerek sıla özlemini unutur, sonra Kyklopslar'ın adasından kendilerini mağaraya kapatan Polyphemos'u bir kazıkla kör edip zar zor kaçarlar. Oradan da rüzgârların efendisi Aiolos'u ziyaret ederler, Aiolos onların arkasına evlerine dönebilmeleri için bütün rüzgârları yollar, yalnızca Batı rüzgârını dönüşlerini garantilemek için bir çanta içinde vermiştir, zor durumda açacaktır onu Odysseus. Fakat açgözlü tayfalar, İthake'ye neredeyse vardıkları sırada içinde mücevher olduğunu düşünüp çantayı açarlar ve gemi gerisin geri Aiolos'un adasına döner.
Aiolos'tan boşuna tekrar yardım için yalvarmalarından sonra gemiye binerler ve yamyam Laistrygonlarla karşılaşırlar. Odysseus'un gemisi dışında diğerleri Laistrygonların saldırısıyla yok olur. Tekrar denize açılırlar ve cadı tanrıça Kirke'yi ziyaret ederler. Kirke Odysseus'un adamlarının yarısını tatlı sözlerle kandırır ve onları domuza çevirir. Hermes Odysseus'a Kirke'nin sihirlerinden korunması için bir ilaç vermiştir ve onun dayanıklılığına şaşıran Kirke, Odysseus'un aşkına karşılık adamlarını tekrar insana çevirmeyi kabul eder. Kirke onun ve adamlarının birçok bela atlattığını öğrenir ve eve dönüş öncesi dinlenmeleri için onları bir sene boyunca adasında şölenlerle konuk eder. Sonunda, Odysseus ve tayfası Kirke'nin talimatlarını dinleyerek Ölüler Ülkesi Hades'in evine, dünyanın batıdaki ucu okyanus kenarına, Thebaili Teiresias'ın tavsiyelerini duymak için yelken açarlar. Odysseus Ölüler Ülkesi'nde ilk olarak tayfası Elphenor'u görür. Elphenor Kirke'nin konuğu iken sarhoş olduğu bir anda çatıdan düşüp ölmüştür fakat Odysseus ve diğer adamları Elphenor'un yokluğunu fark etmemişlerdir. Elphenor'un ruhu Odysseus'a cesedinin gömülmesini salık verir, o da yapacağına söz verir.
Sonra Odysseus kahin Teireias'un ruhunu eve dönüş tavsiyesini almak için çağırır. Odysseus kendi annesinin ruhuyla karşılaşır, annesi onun geri dönüşünü beklerken hüzünden ölmüştür. Odysseus ilk defa annesi sayesinde ev halkına dadanan aç gözlü Talipler'den haberdar olur. Son olarak, Odysseus tarihte ünlü kahraman kadın ve erkeklerle karşılaşır. Kayda değer olarak Agamemnon'dan onu kimin öldürdüğünü öğrenir ve Akhilleus ona ölüler diyarında acı ve kederi anlatır.
Kirke'nin adasına döndüklerinde, onlara yolculuğun kalan basamakları hakkında bilgi verilir. Yaklaşan gemileri batırmak için onlara büyüleyici şarkılar söyleyip kayalıklara yönlendiren Sirenlerin adasının kıyısından geçerler. Şarkıları duymak ama kendini kaybetmemek için gemi direğine bağlatan Odysseus dışında, bütün tayfanın kulakları mum kaplanarak sağır edilmiştir. Gemileri altı kafalı canavar, Skylla ile Kharybadis anaforu arasından geçer, burada Odysseus altı adamını Skylla'ya kaptırmıştır; sonunda Güneş'in adasına varırlar. Kirke ve Theisires'in kehanetlerine ve Odysseus'un tembihlemesine rağmen, kalan tayfası, Odysseus dua etmek için ormana açıldığı ve orada uyuyakaldığı bir sırada açlıktan ölmek yerine denizde boğulmayı seçerek Güneş'in koyunlarını avlayıp yerler. Bu duruma öfkelenen Güneş Tanrısı, Zeus'a onları cezalandırması için ısrar eder, Zeus da yıldırımlar yollayarak gemilerini denizde paramparça eder.
Odysseus Kharybadis'in hemen üstünde bir incir ağacına tutunur, diğer adamlarının hepsi boğulmuştur. Odysseus ağaçta Kharybadis'in yok olmuş gemisinin parçalarını kusmasını bekler ve o şekilde, ellerini kürek gibi kullanarak dokuz gün boyunca denizde çalkalanıp durur, onuncu gün Tanrılar onu Ogygie adasına atmıştır. Orada yedi sene boyunca Kalypso'nun sevgilisi olmaya zorlanacaktır, ta ki Athene'nin yakarışlarını duyan Zeus, haberci Hermes'i gönderip, Kalypso'nun onu salıvermesini isteyene kadar.

Çok iyi denizci olan Phaiaklar, Odysseus'un hikâyesini ve serüvenlerini dinleyince onu evine yolcu etmekte hemfikir olurlar

Oklahoma, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güney Orta, Güney ve Güneybatı bölgelerinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Güneybatıda Teksas, kuzeyde Kansas, kuzeydoğuda Missouri, güneydoğuda Arkansas, batıda New Mexico ve kuzeybatıda Colorado ile sınır komşusudur. Kısmen Yayla Güneyi'nin batı ucunda yer alan eyalet, 50 Birleşik Devletler eyaleti arasında yüzölçümü bakımından 20. ve nüfus bakımından 28. sıradadır. Sakinlerine Oklahomalılar denir ve başkenti ve en büyük şehri Oklahoma City'dir.
Eyaletin adı, Choctaw dilindeki okla ('insanlar') ve humma ('kırmızı') kelimelerinden türetilmiştir. Oklahoma, 1889 tarihli Kızılderili Tahsis Yasası'nın, 1889 Toprak Akını'nı yerleşime açmasına kadar, daha önce Kızılderililere ait topraklarda hak iddia eden Amerikalı yerleşimciler olan Sooners'a atıfta bulunarak, gayri resmi olarak "Sooner Eyaleti" takma adıyla da bilinir. 
Antik dağ sıraları, ovalar, platolar ve doğu ormanlarıyla Oklahoma'nın büyük bir kısmı, şiddetli hava koşullarına eğilimli olan Büyük Ovalar, Cross Timbers ve ABD İç Yaylaları'nda yer almaktadır. Oklahoma, üç büyük Amerikan kültürel bölgesinin birleşme noktasındadır. Tarihsel olarak, Mississippi Nehri'nin doğusundan taşınan Amerikan yerlileri için hükümet tarafından onaylanmış bir bölge, Teksas ve ilgili bölgelerden gelen sığır sürüleri için bir rota ve Güney yerleşimcileri için bir varış noktası olarak hizmet etmiştir. Şu anda Oklahoma'da 25 yerli dil konuşulmaktadır. 2020 ABD nüfus sayımına göre, Oklahomalıların %14,2'si Amerikan yerlisi olarak tanımlanmaktadır; bu, herhangi bir eyaletteki en yüksek yerli nüfus yüzdesidir.
Doğal gaz, petrol ve tarım ürünlerinin önemli bir üreticisi olan Oklahoma, havacılık, enerji, telekomünikasyon ve biyoteknolojiye dayalı bir ekonomik temele sahiptir. Oklahoma City ve Tulsa, Oklahoma'nın başlıca ekonomik dayanak noktaları olarak hizmet vermekte olup, Oklahomalıların neredeyse üçte ikisi bu metropol istatistiksel alanlarında yaşamaktadır.

Bölgede 15 bin yıl kadar önce Clovis ve Folsom Yerlilerinin yaşadığına ilişkin kanıtlar ortaya çıkarılmıştır. MS 500-1300 arasında çömlek, dokuma, heykel ve metal eşya yapımı alanında altın çağını yaşayan bölge Francisco Vásquez de Coronado'nun 1541'de bölgeye düzenlediği keşif seferleriyle beraber bir gerileme dönemine girdi. Bölge uzun yıllar İspanyol yönetimi altında kaldıktan sonra 1800'de Fransızların eline geçti. 1803'te Louisiana Alımı çerçevesinde ABD'ye bağlandı. 1828'de ABD Kongresi'nde alınan bir kararla Yerlilere ayrıldı. Amerikan İç Savaşı başlangıcında Beş Uygar Kabile'nin Güney eyaletleriyle bir dizi antlaşma imzalamaları üzerine 1865'ten sonra federal hükûmet bölgeye daha fazla müdahalede bulunmaya başladı. 1880'e gelindiğinde Yerli Toprakları olarak anılan bu bölgeye 60'tan fazla Yerli kabilesi yerleşmişti. 1889'da Kongre kararıyla Yerli Topraklarının bir bölümü beyazların yerleşimine açıldı. 1907'de Yerli Toprakları'nın geri kalan bölümünün Oklahoma topraklarına katılmasıyla oluşturulan Oklahoma Eyaleti ABD'nin 46. eyaleti oldu.
19 Nisan 1995'te eyaletin başkenti Oklahoma City'de bir kamu binasına yönelik olarak bombalı saldırı düzenlendi. 168 kişinin ölümü ve 800'ün üzerinde yaralanmayla sonuçlanan olayın 11 Eylül saldırılarından sonra ABD toprakları üzerinde gerçekleşmiş en büyük ikinci şiddet eylemi olduğu iddia edildiyse de sonraları bu olayın da 11 Eylül gibi derin şüpheler bırakan delillerle birlikte kapatıldığını söyleyen uzmanlar da vardır.

ABD'nin en büyük coğrafi oluşumlarından üçü kısmen eyalet sınırları içinde kalır. Doğudaki İç Dağlık Bölge, güneydeki Kıyı Düzlüğü ve eyaletin geri kalan kesiminde uzanan İç Alçak Bölge. Kuzeybatıdaki engebeli Ozark Platosu (Ozarks) güzel manzaralarıyla dikkat çeker. Eyaletin kuzey ve orta kesimlerinin sularını toplayan Red Irmağı (Red River of the South) aynı zamanda eyaletin güney sınırını çizer.

Nüfus olarak ABD'nin 27. büyük eyaleti olan Oklahoma ülkenin en kalabalık yerli nüfusuna sahip ikinci eyaletidir. Amerikan Yerlileri nüfusun % 11.3'ünü oluşturur. Etnik dağılım; Beyazlar % 82,2, Siyahlar % 8,55 ve Asyalılar % 1,9 (2005).

Oklahoma City şehrinin takımı Oklahoma City Thunder NBA basketbol liginde mücadele etmektedir.

Allen Williamson Bridge (bir köprü)
John Jarman (bir siyasetçi)
Gary Richardson (bir siyasetçi)
Allen Williamson (bir siyasetçi)
James Allen Williamson (bir siyasetçi)

Ozonosfer veya ozon tabakası, stratosferin üst kısmında bulunan tabakadır. Ozon tabakası Güneş'ten gelen morötesi ışınlardan olan UV-B ve UV-C gibi zararlı ışınları tutar. Ozon tabakasının bu işlevi hayati açıdan çok önemlidir çünkü UV-B ve UV-C ışınları ölümcüldür.

Ozon (O3) üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gazdır. Ozon tabakası ozon gazından oluşan ve atmosferin yukarı seviyelerinde başka bir deyişle yer yüzeyinden 50–85 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Bu tabakanın temel rolü ultraviyole (UV) ışınlar olarak adlandırılan Güneş'in zararlı ışınlarına karşı canlıları korumasıdır. Ozon tabakası yeryüzüne doğru gelen bu zararlı ışınlara karşı bir filtre gibi davranır.

Güneş yeryüzündeki hayatın var olması için çok önemlidir. Isınmamızı sağlar ve bize ışık verir. Güneş çeşitli ışınlar yayar. Bu ışınlardan bazıları ultraviyole ışınlar olarak adlandırılır. UV ışınları aynı karakteristiklere sahip olmadıkları ve canlılar üzerindeki etkilerinin farklı olması sebebiyle UV-A, UV-B ve UV-C olmak üzere üç kategoriye ayrılır.

UV-A: En yaygın ve sağlığımız için en az tehlikeli olan ışınlardır. Ozon tabakası bu ışınların geçmesine izin verir.
UV-B: UV-A ışınlarından daha tehlikelidir. Bu ışınların büyük bir kısmı, ozon tabakası tarafından engellenir.
UV-C: Diğerlerine kıyasla en zararlı tehlikeli ışınlardır. Morötesi ışınlar içerisinde canlı vücuduna en büyük zararı veren ışınlar UV-C ışınlarıdır. Ozon tabakası bu ışınların neredeyse tamamının yeryüzüne ulaşmasını engeller.
Bütün UV ışınları deri ve gözlerimize nüfuz edebilir ve sağlık problemlerine yol açabilir. Ozon tabakası kalın olduğunda sadece UV-A ışınları ile UV-B ışınlarının bir kısmı bize ulaşabilir. Bu durumda sağlığımız nispeten korunmuş olur. Ozon tabakası bozulduğunda (inceldiğinde) UV-A, UV-B hatta bazen UV-C ışınları bize ulaşabilir ve bu durumda sağlığımız olumsuz yönde etkilenmiş olur.
Maruz kaldığımız UV ışınlarının miktarını etkileyen faktörler şunlardır:

Günün saatleri: 10.00-16.00 saatleri arasında güneş gökyüzünde yüksektedir. Bu saatler arasında büyük oranda UV-A ve UV-B ışınlarına maruz kalabiliriz. Bu nedenle uygun bir koruma olmaksızın dışarı çıkmak için tehlikeli bir zamandır.
Ekvatora olan uzaklık: Ekvatora yakın olan ülkeler ekvatordan uzak olan ülkelere göre daha fazla risk altındadır. Bunun sebebi, ekvatorda UV ışınları atmosferin içini katetmek için daha kısa mesafeye sahiptir ve ekvatora ulaşmadan önce atmosfer tarafından daha az filtrasyona tabi olurlar.
Rakım: Deniz seviyesinin yukarıya doğru çıkıldıkça her 1000 m'de UV ışınları % 8 oranında artış gösterir.

Ozon deliği, ozon tabakasındaki incelmedir. Bu ozon tabakası gittikçe inceliyor anlamındadır. Bunun sebebi insanların havaya saldığı kimyasallardır. Bu kimyasal maddeler günlük insan yaşamında kullanılır ve ozon tabakasına zarar verirler.
Ozon tabakasına zarar veren kimyasal maddeler şunlardır:

Kloroflorokarbonlar (CFC'ler), genel olarak klima sistemlerinde, buzdolaplarında, köpük üretiminde (örneğin yataklar için), parfüm ve deodorantlarda kullanılır.
Halonlar, yangın söndürme cihazlarında kullanılır.
Metil bromid, tarımda böcek ilacı olarak kullanılır.
Modern cihazlar ozon tabakasındaki incelmeyi belirleyebilmektedir. Ölçümler Güney Kutbu'ndaki (Antarktika) incelmenin Kuzey Kutbu'na göre daha büyük olduğunu göstermiştir. Ozon tabakasındaki bu incelme bir şey yapılmazsa daha da büyüyecektir. Ozon tabakasında incelme küresel bir problemdir. Ozon tabakasındaki incelme problemine herkesin duyarlı olması ve zararlı kimyasalları artık daha fazla kullanmamasıyla ozon tabakasının iyileştirilmesi mümkün olabilecektir.

Ozon deliğinin ana sonucu yeryüzüne daha fazla UV ışınının (özellikle çok tehlikeli olan UV-C) ulaşmasıdır. UV ışınları güneş yanıklarına, deri kanserine sebep olabilir, gözlere zarar verebilir (katarakt) ve insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olabilir. Bilindiği gibi bağışıklık sistemi hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklarla savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır.
UV ışınları sadece sağlığımızı etkilemekle kalmaz çevre üzerine de olumsuz etki yapabilir. Tarımsal üretimi azaltabilir, ayrıca deniz besin zincirini bozarak balık nüfusunu etkiler.
Antarktika üzerindeki ozon deliğinin kapladığı alan, ABD'nin yüzölçümünden daha büyüktür ve buranın tekrar doldurulması için on milyonlarca ton ozon gerekir. Bu miktarda ozonun nakliyesinin maliyeti bile astronomik olur.

Uluslararası Ozon Tabakasının Korunması Günü

Omurgasızlar (Latince: Invertebrata), omurgası olmayan hayvanlara verilen genel bir addır. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların genelinde dış iskelet bulunurken bazı omurgasız hayvanlarda iç iskelet bulunabilir. Örneğin derisi dikenlilerde kalker yapılı iç iskelet görülür
Omurgasız canlılar, en basit çok hücreli canlı olan Trichoplax adhaerens'den itibaren başlayan Metazoa aleminin altında incelenmektedir. Omurgasız hayvanlardan bazıları; çekirge, örümcek, kelebek, sinek, solucan, ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye ve denizanasıdır.
Omurgasızlar, Parazoa (Gerçek dokulara sahip olmayan canlılar) ve Eumetazoa (Gerçek dokulara sahip canlılar) olmak üzere iki alt sınıfta incelenirler.
Omurgasız hayvanların kıkırdak doku ve kemik dokudan oluşan iskeletleri yoktur. Bazı omurgasız hayvanların vücutlarında iskelet görevi gören değişik yapılar vardır. Örneğin yengeçlerde bulunan sert kabuk ve böceklerdeki kitin adı verilen örtü iskelet görevi yapar. Omurgasız hayvanların bir bölümü karada bir bölümü suda yaşar. Karada yaşayan omurgasız hayvanların akciğerleri yoktur. Bu hayvanlar trake solunumu ya da deri solunumu yaparlar. Suda yaşayan omurgasız hayvanlar ise solungaçlarıyla solunum yapar.
Omurgasız hayvanlar yumurta ile çoğalır. Çekirge, örümcek, kelebek, hamam böceği, sivrisinek çevremizde gördüğümüz omurgasız hayvanlardır. Ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, denizkestanesi, denizyıldızı, süngerler, denizanası ve mercanlar suda yaşayan omurgasız hayvanlara örnektir. İnsanların çevrelerinde sık karşılaştıkları omurgasız hayvanlar eklem bacaklılar ve solucanlardır.
Sölenterler, yumuşakçalar, eklem bacaklılar, derisi dikenliler ve solucanlar omurgasız hayvanlar grubunda incelenir.

Omurgasızlar genellikle yumurtlayarak çoğalırlar. Yumurtadan çıkan yavrular çoğu zaman yetişkinlere benzemezler ve ancak birkaç aşamadan geçtikten sonra yetişkinlerine benzerler. Fakat bunun aksine, yani yumurtadan direkt olarak yetişkinlerine benzeyerek çıkan türler de vardır. Bunlar; solucan, örümcek ve bazı böceklerdir.

Omurgalılar

Organ, biyolojide belirli bir görevi veya görevler bütününü yapan doku grubudur. Bazı organlar kendilerini farklı yollarda yenileyebilir. Birlikte çalışan organlar sistemleri oluşturur. Organ Latince organum ("alet, araç") sözcüğünden türemiştir. Organın Türkçe eş anlamlısı olarak örgen ve kılgan sözcükleri bulunmaktadır.

İnsanlarda; kan damarları, kılcal damarlar, lenf toplardamarları, sinirler, tendonlar, kas, kemikler, kemik ilikleri, eklemler, ligamentler, deri, deri altı doku, intersitium, tırnaklar, saç folikülleri, beyin, epifiz bezi, hipofiz bezi, lenf nodu, beyincik, omurilik, kulaklar, gözler, burun, burun boşluğu, ağız, dudak, dil, dişler, tükürük bezleri, bademcikler, yutak, gırtlak, soluk borusu, yemek borusu, tiroid bezi, paratiroid bezi, kalp, arter, meme bezleri, timüs, bronş, bronşiyoller, akciğerler, diyafram, karaciğer, dalak, mide, pankreas, safra kesesi, böbreküstü bezleri, böbrekler, mezenter, ince bağırsak, kalın bağırsak, apandis, rahim, yumurtalıklar, fallop tüpleri, üreter, idrar kesesi, seminal keseler, prostat, ayaklar, üretra, penis, kolon, rektum, anüs, rahim ağzı, klitoris, vajina, vulva, vas deferens, testisler, testis torbaları bulunur. Körelmiş organlarımız da vardır. Diğer hayvanlardaki organlar bunlara benzerdir. Ek olarak solungaç, kanat gibi organlar mevcuttur. 

Vücuttaki üç büyük boşluğun (kafatası, göğüs, karın) her biridir.

Bitkiler; yaprak, sap, kök, çiçek, meyve, stamen, pistil ve tohum gibi organlara sahiptirler.

Bir organ sistemi, bir veya daha fazla işlevi yerine getirmek için birlikte çalışan bir grup organdan oluşan biyolojik bir sistemdir. Her organın bir bitki veya hayvan vücudunda özel bir rolü vardır ve farklı dokulardan oluşur.

Diğer hayvanlar da insanlara benzer organ sistemlerine sahiptir, ancak daha basit hayvanlar bir organ sisteminde daha az organa veya hatta daha az organ sistemine sahip olabilir.

İnsanda, insan anatomisi ve fizyolojisinin temelini oluşturan 11 farklı organ sistemi bulunmaktadır. Bu 11 organ sistemi: solunum sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, üriner sistem, örtü sistemi, iskelet sistemi, kas sistemi, endokrin sistem, lenfatik sistem, sinir sistemi ve üreme sistemidir. Vücutta organ sistemi olmayan başka sistemler de vardır; örneğin bağışıklık sistemi organizmayı enfeksiyondan korur, ancak organlardan oluşmadığı için bir organ sistemi değildir. Bazı organlar birden fazla sistemde yer alır - örneğin burun solunum sisteminde yer alır ve aynı zamanda sinir sisteminde duyu organı olarak görev yapar; testisler ve yumurtalıklar hem üreme hem de endokrin sistemlerinin bir parçasıdır.

Damarlı bitkilerin iki farklı organ sistemi vardır: sürgün sistemi ve kök sistemi. Sürgün sistemi gövde, yapraklar ve bitkinin üreme kısımlarından (çiçekler ve meyveler) oluşur. Sürgün sistemi genellikle toprak üstünde büyür ve fotosentez için gereken ışığı burada emer. Bitkileri destekleyen, su ve mineralleri emen kök sistemi ise genellikle yer altındadır.

Organeller, ökaryotik hücrelerin içinde bulunan ve belirli işlevleri yerine getiren, çoğu zarla çevrili hücresel yapılardır. Hücre içinde özelleşmiş görevleri gerçekleştirmek üzere düzenlenmiş bu yapılar, hücrenin yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesini sağlar. Hücrenin bir organizma gibi düzenli çalışmasını, organellerin birbiriyle uyum içinde çalışması mümkün kılar.

Organeller, ilk olarak 19. yüzyılda ışık mikroskobu ile gözlemlenmiştir. Ancak detaylı yapı ve işlevleri, 20. yüzyılda geliştirilen elektron mikroskobu sayesinde anlaşılmıştır. Hücre çekirdeği ilk keşfedilen organellerdendir.

Organeller, hücre zarının içine yerleşmiş yapılar olup çoğunlukla membran (zar) ile çevrilidir. Her biri belirli bir biyolojik işlevi yerine getirir: örneğin mitokondri enerji üretirken, ribozomlar protein sentezler. Zar yapıları, hücre içi bölmeler oluşturarak işlevlerin birbiriyle karışmasını önler.
Ribozom hariç, organeller yalnızca ökaryot hücrelerde bulunur. Prokaryot hücrelerde zarlı organeller yoktur; genetik materyal doğrudan sitoplazmada bulunur.

Ribozom: Protein sentezinden sorumludur. Hem prokaryot hem de ökaryot hücrelerde bulunur. Zar içermez.
Sentrozom

1. Endoplazmik Retikulum (ER)
Granüllü (Kaba) ER: Üzerinde ribozom taşır, sentezlenen proteinleri işler.
Düz ER: Lipit sentezi, detoksifikasyon gibi görevlerde yer alır.
2. Golgi Aygıtı: Hücredeki protein ve lipitleri işleyip paketleyerek ilgili yerlere sevk eder. Hücrenin “postanesi” olarak nitelendirilir.
3. Lizozom: İçerdiği enzimlerle hücre içi sindirim yapar. Yaşlanmış organelleri ve yabancı maddeleri parçalar.
4. Peroksizom: Oksidatif enzimler içerir, zararlı maddeleri (örneğin hidrojen peroksit) etkisiz hale getirir.

1. Mitokondri: Hücrenin enerji üretim merkezidir. Besinleri parçalayarak ATP sentezler. Kendi DNA'sına sahiptir, bölünebilir. Endosimbiyoz kökenli olduğu kabul edilir.
2. Kloroplast: Sadece bitki ve bazı protist hücrelerinde bulunur. Fotosentez burada gerçekleşir. Klorofil pigmenti içerir. Tıpkı mitokondri gibi kendi DNA'sı vardır.
3. Çekirdek: Genetik materyali (DNA) içerir ve hücre faaliyetlerini yönetir. Çekirdek zarı ile çevrilidir. İçinde çekirdekçik (nukleolus) bulunur, burada ribozom alt birimleri üretilir.
Özellikle karmaşık yapıdaki ökaryotik hücrelerde birçok organel çeşidi bulunur. Organeller mikroskobun bulunuşundan sonra gözlemlenmeye ve tanımlanmaya başlanmıştır. Bazı hücrebilimcilerin savlarına göre birçok büyük organelin endosimbiyotik bakterilerden köklendiği öne sürülür.

Mitokondri (çoğu ökaryotlarda)
Plastitler (bitki ve alglerde)
Kloroplast
Kromoplast
Lökoplast
Elayoplast
Proteinoplast
Rodoplast (kırmızı algde)
Apikoplast (sıtma parazitinde)
Bu sava göre diğer organellerin de endosimbiyotik kökleri olduğu öne sürülür. Ancak bu sav bilim çevrelerinde genelde kabul görmemiş ve doğrulanmamıştır.

Organik bileşikler, molekülleri karbon içeren kalabalık kimyasal bileşikler sınıfındandır. Aşağıda sunulan tarihsel nedenlerden dolayı, bu bileşiklerin küçük bir kısmı, örneğin karbonatlar, basit karbon oksitleri ve siyanürlerin yanı sıra, karbon allotropları inorganik kabul edilir. "Organik" ve "inorganik" karbon bileşikleri arasındaki ayrım "kimyanın geniş alanını düzenlemek için yararlı olsa da, çoğunlukla rastgeledir".
Organik kimya organik bileşiklerin tüm yönleriyle ele alındığı bir bilimdir. Organik sentez bunların hazırlanmasının metodolojisidir.

Organik bileşikler, heteroatom da denilen, karbon ve hidrojen olmayan elementlerin atomlarını içerebilirler. Organometalik bileşikler, organik karbon ve bir ametalin kovalent bağ kurmasıyla tanımlanır. Ayrıca, organik bileşiklerden farklı, büyük miktarda inorganik karbon bileşikleri de vardır.

Organik bileşiklerin önemli bir alt kümesi, yapay yolla üretilmesi çok pahalı olduğundan, hala doğal kaynaklardan elde edilmektedir. Çoğu şekerler, bazı alkaloidler ve terpenoidler, B12 vitamini gibi kimi besinler ve genel olarak önemli konsantrasyonlarda canlı organizmalarda bulunan, büyük ya da stereoizometrik olarak karmaşık moleküllerden oluşan doğal ürünler bunlara örnek olarak gösterilebilir.
Biyokimyada birincil öneme sahip bileşikler antijenler, karbonhidratlar, enzimler, hormonlar, lipidler ve yağ asitleri, nörotransmiterler, nükleik asitler, proteinler, peptidler ve amino asitler, vitaminler ile hayvansal yağlar ve bitkisel yağlardır.

Plastiklerin de içinde bulunduğu birçok polimer organik bileşiktir.

CAS[1]17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. organik bileşikler hakkındaki veriler için en bütünlüklü arşivdir. Arama motoru olarak SciFinder[2]17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. çalışır.
Beilstein veritabanı 9.8 milyon madde hakkında enformayson içerir. 1771'den günümüze kadar olan bilimsel literatürü kapsar. "CrossFire" aracılığıyla erişilebilir. Orijinal literatüre referans vererek, her maddenin yapısı ile fiziksel ve kimyasal özellikleri çok geniş bir tarama alanıyla sunulur.
PubChem bileşikler hakkında, özellikle tıbbi kimya alanında, 18.4 milyon girdiye sahiptir.
Organik kimyanın birçok başka alanı için daha özelleşmiş veritabanları da vardır.

Bakınız: Yapı kararlılığı
Günümüzde başlıca yöntemler şunlardır: proton ve karbon-13 NMR spektroskopisi and X ışını kristalografisi

Organometalik bileşikler
İnorganik bileşikler

Ornitoloji veya kuş bilimi, kuşları inceleyen zooloji alt dalı.
Yeryüzündeki yaklaşık 10.000 kuş türünün dağılımı, göçleri, davranışları ve ornitolojinin başlıca ilgi alanını oluşturur. Çok geniş alan çalışmaları gerektiren bu konularda, bilgilerin büyük bir bölümü çok sayıdaki amatör ornitolog tarafından elde edilmektedir. Bu nedenle, ornitoloji amatörlerin önemli katkılar yapabildikleri birkaç bilim dalından biri olarak kabul edilir. Taksonomi ve anatomi çalışmaları ise kuş koleksiyonlarına sahip üniversite ya da müzelerde profesyonel araştırmacılar tarafından yürütülür.

Hacettepe Üniversitesi Çevre Eğitimi, Kuş Araştırma ve Halkalama Merkezi (ÇEKAM)  31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hacettepe Üniversitesi Kuş Gözlem Topluluğu (Beykus)
Prof.Dr. İlhami Kiziroğlu'nun Resmî  Web Adresi 
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ornitoloji Araştırma Merkezi 2 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paleobotanik jeolojik bitki kalıntılarının geri kazanılması ve tanımlanması ile ilgilenen bir botanik dalıdır. Ayrıca bu kalıntılardan geçmişteki biyolojik çevrenin yeniden inşası ile de ilgilenir ve genel olarak bitkilerin evrimsel tarihini konu edinir. Eşanlamlısı paleofitolojidir. Paleontoloji ve paleobiyolojinin bir bileşenidir. Paleo- öneki "antik, eski" anlamına gelir ve Yunanca παλαιός, palaios'tan türetilmiştir. Yakından ilişkili olduğu bir diğer alan da fosilleşmiş ve var olan sporları ve polenleri inceleyen palinolojidir.
Paleobotaniğin bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıkışı 19. yüzyılın başlarında, özellikle Alman paleontolog Ernst Friedrich von Schlotheim, Çek asilzadesi Kaspar Maria von Sternberg ve Fransız botanikçi Adolphe-Théodore'un eserlerinde görülebilir.

Bitki fosili, uzun zaman önce ölmüş bir bitkinin korunmuş herhangi bir parçasıdır. Bu tür fosiller, milyonlarca yıllık tarih öncesi kalıntılar veya yalnızca birkaç yüz yıllık kömür parçaları olabilir. Tarih öncesi bitkiler, kayıtlı tarihten önce (MÖ 3500'den önce) yaşamış çeşitli bitki gruplarıdır.

Patoloji (Tıbbi Patoloji), hastalık (Yunanca pathos) çalışması ve bilimi (Yunanca logos) kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş hastalıklar bilimi anlamına gelen bir sözcüktür. Ayrıca belirli bir bozukluğun tipik özellikleriyle birlikte bütününe patoloji denilebilir.
Hekimliğin en zor ve en fazla disipline sahip bölümlerinden biri olan patoloji, klinikler ve paraklinikler arasında bir nevi köprü görevi görür.
Patoloji alanında uzman olan kişilere patolog veya patoloji uzmanı denmektedir.
Amerika'da patoloji anatomik patoloji ve klinik patoloji olarak ayrılmaktadır. Bu sınıflamada anatomik patoloji ülkemizdeki ve Avrupa'daki tıbbi patolojiye karşılık gelmekte iken; klinik patoloji uygulama alanına giren konular tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji gibi laboratuvar bölümleri tarafından yürütülmektedir.

Çoğu pozitif düşünce ve bilimsel eylemin başlangıcının ve evriminin belirlenmesinde yazılı kaynakların katkıları aranır. Yazılı kaynaklar Patolojinin başlangıcını eski Mısır uygarlığına götürmektedir.  Bu kaynakların en önemlileri papirüs üzerine yazılmış iki adet belgedir: Edwin Smith Papirüsü (İ.Ö.17.) ve Papyrus Ebers (İ.Ö.1550ler). Arkeologların bir bölümü antik sitelerde buldukları iskeletlerde izledikleri patolojileri değerlendirme çabasına girmişler ve bu çabalar “Paleopatoloji” bilim dalının doğmasına yol açmıştır.
Patoloji çok eski bir tıp dalıdır. Ancak bilimsel açıdan bakıldığında modern patolojinin 19. yüzyılda hücreyi temel alan modern patolojinin (hücre patolojisi) Rudolf Virchow (1821–1902) ile başladığı varsayılır. Virchow’un pek konuşulmayan üç ilgi alanı daha vardı; politika, antropololoji ve arkeoloji. Politik niteliklerinin Alman toplumuna ne kazandırdığını bilemiyoruz ama arkeoloji bilgisiyle tüccar Schliemann’ın Truva’yı bulmasına ve soymasına yardım etmişti. Milletvekilliği yaparken Patoloji Enstitüsünü kurdu. Doku kesitlerini hazırlayarak ve inceleyerek bugün bile kullanılan çok sayda kavramın (lösemi, atrofi, hipertrofi, amiloid, miyelin, teratom, şok, vd) tanımını yaptı, konferans konuşmaları ve kitaplar üretti. Ancak canlı etkenlerin varlığına inanmıyordu. Louis Pasteur’ün (1822-1895) “canlı etkenlerin varlığı”nı kanıtladığı konferansını izleyip salonu öfkeyle terk edene dek. Nobelli dönemlere girmeden önceki son aşamalarda sistemik patoloji ve fizyopatoloji (patofizyoloji) kavramlarını geliştirildi.

Deneysel araştırmalar
Hücreleri ve dokuların ürettiği kimyasal maddeler
Bunların birbirleri üzerindeki etkileri
Moleküler Biyoloji geliştikçe Moleküler Patoloji'nin adımlarında hızlandı:

Marrack (1934), kan proteinlerinden tifüs ve kolera etkenlerine karşı oluşmuş antikorları elde etti; antikorları benzidin tetraedro ile işaretleyerek bağlandıkları antijenleri kırmızı renge boyadı
Coons (1941): immunofloresans teknikleri
İmmunohistokimya: Nakane, Mason ve ark, Sternberger ve ark, Mason ve Sammons (1966-1978)
Robotik sistemlerin gelişmesi (1980-1990)

Canlı etkenlerin belirlenmesi: H.pylori, T.pallidum, H.capsulatum, virüsler (HHV1, HHV2, CMV, HHV8), parazitler (T.gondii, P. jiroveci), mikobakteriler
Nöropatoloji: dejeneratif beyin hastalıkları ile distrofik kas hastalıklarının tanısı ve izlenmesinde önemli katkılar
Sitolojik materyalin incelenmesinde immunositokimya
Deneysel araştırmalar ve etik kurulların oluşturulması
Yangı (enflamasyon): yangı hücreleri, medyatörler, vb.
Reseptörler: östrojen, androjen, vd.
Hücre döngüsü: apoptozis, kanserleşmeler
Tümörlerin tanısı ve izlenmesi
Hastalıklarda gen patolojilerinin belirlenmesi ve sendromların tanımlanması
Kanser tanısı yöntemleri: PCR, DNA elektroforezi, kapiller (Sanger) sekensi, FISH (fluorescence in situ hybridization), Mutasyon taranmasında biyoinformatik analiz yöntemleri
Sayısal patoloji (bilgisayar teknolojilerini kullanarak görüntü analizi)
Enfeksiyon hastalıklarının tanısı: moleküler problar

Patolojinin başlıca hedefi hastalıkları 4 yönden incelemektir:
(1) Hastalığın nedeni (etyoloji): Hastalıkların nedeninin bulunması çabasıdır. İnsanlarda saptanan hastalıkların ya da normal-dışı davranışların nedenleri her dönemde merak edilmiştir.
Neolitik dönemlerden kimileri günümüze dek ulaşan inanışlara göre hastalıkların nedenleri: günahların cezalandırılması, cinler, kötü kokular, soğuk hava, kötü ruhlar, vb.
Günümüz çağdaş tıp uygulamalarında hastalıkların 2 ana nedenden kaynaklandığı kabul edilir:
(1) Kalıtsal (intrinsik; genetik) nedenler; (2) Edinsel faktörler (canlı etkenler, beslenme bozuklukları, kimyasallar, fiziksel etkenler….)
Bir hastalığın nedeninin belirlenebilmesi, tanısını ve tedavisini önemli bir biçimde kolaylaştırır. Kimi hastalıkların etyolojisinde 2 ya da daha fazla faktörün etkili olduğu saptanabilir.
Patoloji, hastalıkların nedenini belirleyebilmek için çok çeşitli teknikler kullanır;

Moleküler patoloji teknikleri
Mikrobiyoloji teknikleri
İmmunoloji teknikleri
Morfoloji teknikleri
Tüm bu çabaların yetersiz kaldığı ve nedenin bulunamadığı olgulara “idiopatik” ya da “primer” nitelemesini yapılır.
(2) Hastalığın mekanizması (patogenez): Hücrelerin ve dokuların, etyoloji faktörün ilk etkisine gösterdikleri tepkiden başlayarak hastalık belirtilerinin ortaya çıkışına dek geçen süreçtir.
Hücre ve dokuları etkilenen komponentleri şunlardır;

Organların morfolojisi (makroskopi, mikroskopi)
Organların işlevleri
Hücrelerin biyokimyası ve moleküler düzeni
(3) Hücrelerde/Organlarda oluşan yapısal değişiklikler (morfolojik değişiklikler): Hücrelerdeki ve dokulardaki yapısal değişiklikleri incelemenin 2 önemli yararı vardır;

Hastalığın etyolojisi belirlenebilir
Hastalığın karakteri çözülür
Bu bulgulardan yararlanarak tanıya ulaşır. Doğru tanı, başarılı bir tedavi için "olmazsa olmaz"dır.
(4) Yapısal değişikliklerin neden olduğu işlevsel bozukluklar (klinik belirtiler): Morfolojik değişikliklerin belirmesiyle birlikte organların işlevleri de bozulur, klinik belirtiler ortaya çıkar. Hastalık belirtilerin algılanması (klinik tablo):

Hastalığın klinik yansıması (belirtiler ve bulgular)
Hastalığın gidişi
Hastalığın prognozu (sonu).

Makroskopik İnceleme: Cerrahi yolla ya da otopsi-nekropsi yoluyla elde edilen numunenin çıplak gözle tanı koyma amaçlı incelenmesidir.
Histopatoloji: Dokuların histolojik teknikler kullanılarak incelenmesidir. Rutin uygulama Hematoksilen-Eosin boyalı slaytların incelenmesine dayanır  (ayrıca bakınız: Mikroskop).
Histokimyasal teknikler
İmmünohistokimya: Hastalığın tanısı için özel immün işaretleyiciler ve antikorlar kullanır.
Sitopatoloji: Hücreleri Sitoloji teknikleri kullanarak inceleyerek tanı koyma amacını taşıyan bir bilim dalıdır. Bu tekniğin çok yaygın bir uygulama şekli de pap smear'dir. (pap yayması)
Elektron mikroskopisi
Akış Sitometresi: özel bazı hücrelerin kimliklendirilmesi için kullanılan bir tetkik.
Moleküler Biyoloji: Polimeraz Zincir Tepkimesi (PCR), gen sekanslama ve in situ hibridizasyon (FISH, CISH, SISH) gibi yöntemleri kullanılır özllikle. Mikrobiyolojik ajanların varlığı; kanserin tanısı, prognostik özellikleri ve uygun tedavi yöntemleri hakkında bilgi elde edilir.

Cerrahi patoloji
Baş Boyun Patolojisi
Oral Patoloji
Kemik ve yumuşak doku patolojisi
Dermatopatoloji
Endokrin Patoloji
Gastrointestinal Patoloji
Hepato-Biliyer ve Pankreas Patolojisi
Genitouriner Patoloji
Jinekopatoloji
Pediatrik Patoloji
Meme Patolojisi
Üriner Sistem ve Erkek Genital Sistem Hastalıkları Patolojisi
Pediatrik ve Perinatal Patoloji
Akciğer Patolojisi (Pulmoner patoloji)
Oftalmik Patoloji
Sitopatoloji (Yan dal olan lisanslanabilmektedir)
Nöropatoloji
Nefropatoloji
Hematopatoloji
Adli patoloji
Kardiyovasküler patoloji
Veteriner patoloji
Moleküler patoloji
Sayısal (Dijital) Patoloji
Bilişimsel Patoloji

Patolojik sıfatı "patolojiyle ilgili, anormal, bozulmuş, çalışmayan, işlemeyen, fizyolojik sınırların dışında olan" anlamlarında tıpta yaygın olarak kullanılan tıbbi bir terim ve sıfattır. En çok "anormal" anlamında kullanılır.
Tıp felsefesi açısından yapılan değerlendirmelerde, “Patolojik” nitelemesi “sağlıksız” anlamında, yani “sağlıklı” nitelemesinin karşıtı olarak kullanılmalıdır; “normal” nitelemesinin karşıtı bir sözcük değildir. Georges Canguilhem’e (1904-1995) göre, anomaliler ve mutasyonlar patolojik değildir. Bunlar, olası başka yaşam normlarını ifade etmektedir; bu normlar dengelilik, verimlilik, değişkenlik konusunda daha önceki özgül normların altındaysa patolojik olarak nitelendirilmelidir.

Davis JC. İnsanın Hikayesi. 14.baskı. (Çeviri B.Bıçakçı), T. İş Bankası Kültür Yayınları, Genel Yayın no:40077, İstanbul, 2018
Ceram CW. Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler. 11. Baskı. (Çeviri H. Örs), Remzi Kitabevi, İstanbul, 2011
Bancroft JD, Gamble M. Theory and Practice of Histological Techniques. 6th ed. Philadelphia: Churchill Livingstone; 2008
Dabbs DJ. Diagnostic Immunohistochemistry: Theranostic and Genomic Applications. 3rd ed. New York, Saunders, 2010
Kumar GL, Rudbeck L. Education Guide-Immunohistochemical (IHC) Staininig Methods, 5th ed. DAKO North America, Carpinteria CA, 2009
Richard J Cole, Clive R. Taylor. Immunohistochemistry and related marking techniques, Chapter 8. In “Ivan Damjanov James Linder(ed). Anderson’s Pathology Volume I, 10th edition” pp 136–175St. Louis Mosby-Elsevier, 2009
Suvarna K, Layton C, Bancroft J. Bancroft's Theory and Practice of Histological Techniques, 7th Edition, Elsevier, 2013
Coleman WB, Tsongalis GJ. Molecular Pathology: The Molecular Basis of Human Disease. Academic Press, San Diego-Oxford, 2009
Lindblom A, Liljegren A. Tumor markers in malignancies. Br Med J, 320: 424-427, 2000https://www.maksillofasiyalsendromlar.org/sistemzedelenme 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.maksillofasiyalsendromlar.org/patoloji 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Plastitler, deniz yosunu, bitki ve kimi protist hücrelerinde bulunan, çeşitli görevleri olan çift zarlı temel organeldir. 1,5 milyar yıl önce endosimbiyoz ile ökaryot hücrelerine aktarılmış siyanobakteriler olarak değerlendirilir. Genç hücrelerde renksiz olan plastitler (lökoplast), hücre ile birlikte gelişerek, hücrenin görevine uygun biçim ve renk kazanır. Bulundurdukları pigment (renk maddesi) ve görevlerine göre birbirine dönüşebilen üç çeşit plastit vardır:

Kloroplast, fotosentezin gerçekleştiği sitoplazmik organeldir.
Çift katmanlı zarla çevrilidir. İç katman fotosentez pigmentleri enzimleriyle klorofil içeren yassı keseciklere dönüşmüştür. DNA içeren kloroplastlar, bağımsız işlev gören ve kendi kendine çoğalan bir yapıdır.
Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış tillakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, DNA gibi oluşumlar bulunur. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "tillakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen tillakoid, bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Tillakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir.
Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA, ribozomlar ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.

Renksizdir.Bitkinin kök, toprak altı gövdesi (rizom) ve tohumları gibi depo organlarında bulunur. Besin depolar. Patates gibi kökte, yumruda ya da bitkinin renksiz kısımlarında lökoplast renksizdir, ama gün ışığına çıkınca bitkinin bulunduğu yerdeki rengini değiştirir.

Bitkilerin çiçeğine renk verir. Çiçeklerdeki kırmızı, sarı, turuncu, hatta leylak gibi renklerin oluşmasını sağlar. Havuca turuncu renk veren karoten, domatese kırmızı renk veren likopen, limona sarı renk veren ksantofil, bitkiye yeşil rengi veren ise klorofildir. Kısaca kromoplast bitkiye sarı, kırmızı, turuncu gibi renkleri verir. Bitkilerin bazı renkleri ise koful öz suyunun asidik ya da bazik oluşuna göre renk değiştiren "antokyan" tarafından oluşturulur.

Proplastit, hücrede sitoplazma içerisinde bulunan tanımlanamamış plastit. Plastitlerin diğer plastit türlerine dönüşmeden önceki tanımlanamamış halidir.

Polen (çiçek tozu), bitkinin erkek gametini (bu nedenle erkek DNA) dişi gamete taşıyan bir yapıdır. Polen, bu taşınma sırasında erkek gametini çok iyi korumak zorundadır. Polenin dış duvarı eksin olarak adlandırılır. Bu tabaka çok nadir olarak bulunan ve çok dayanıklı olan sporopollenin denilen bir yapıdan oluşmaktadır. İç tabaka ise selülozdan yapılmış olup tipik bitki hücre duvarının yapısındadır. Polen tanelerinin boyu 15-100 µm arasındadır. Sıkıştırılmış polen tozu binlerce polen tanesi içermektedir.Taç yaprakların iç kısmında bir veya iki daire üzerine dizilidirlerdir

Bitkilerin erkek üreme hücresi olan polen, 21 günlük bal arıları tarafından, arı kolonisinin arı sütü üretimi ve larvaların gelişmesinde protein ihtiyacını karşılamak için toplanır. Polen, genç işçi arıların, yavruların ve yavru gıda bezlerinin gelişmesi için gerekli bir besin kaynağıdır. Arı poleni protein, mineral ve vitamin değeri yüksek bir arı ürünüdür. Polen olmadan yavru geliştirilmesi mümkün değildir. Polen elde edildiği kaynağa göre farklı renk ve şekillerde olmaktadır.

Arı poleninin en önemli yapı taşı proteinlerden oluşur. Protein bakımından zengin içeriğe sahip olan polenin içeriği aminoasitler, fenolik asitler, steroidler, enzimler antioksidanlar, beta karoten, kalsiyum, magnezyum, selenyum, nükleik asit, lektin, sistein, B1, B2, C ve E vitaminlerinden meydana gelir.
İşçi arılarının çiçekli bitkilerden ve orman ağaçlarından topladığı polenlerin besleme değeri aynı kalitede değildir. Örneğin çam ve okaliptüs polenleri genç işçi arılar ve larva gelişmesi için uygun değildir. Söğüt, hardal, karahindiba ve çiriş gibi bitkilerin polenleri çok kalitelidir. Polenin yapısal besin değeri ise, yağ, mineral ve şekerden oluşmaktadır.

Polimer, bir veya daha çok monomer türünden türetilen birçok tekrarlayan alt birimden oluşan çok büyük moleküllerden veya makromoleküllerden oluşan bir madde veya malzemedir. Geniş özellik spektrumları nedeniyle, hem sentetik hem de doğal polimerler günlük yaşamda temel ve yaygın roller oynar.
Polimerler, polistiren gibi bilindik sentetik plastiklerden biyolojik yapı ve işlev için temel olan DNA ve proteinler gibi doğal biyopolimerlere kadar uzanır. Hem doğal hem de sentetik polimerler, monomer denilen birçok küçük molekülün polimerizasyonu yoluyla oluşturulur. Küçük molekül bileşiklerine kıyasla sonuç olarak büyük moleküler kütleleri, tokluk, yüksek elastikiyet, viskoelastisite ve kristaller yerine amorf ve yarı kristalin yapılar oluşturma eğilimi gibi benzersiz fiziksel özellikler üretir.
"Polimer" terimi Yunanca πολύς (polus, "çok" anlamına gelir) ve μέρος (meros, "parça" anlamına gelir) kelimesinden türemiştir ve yapısı çok sayıda tekrar eden birimlerden oluşan, yüksek nispi moleküler kütle ve eşlik eden özelliklerden kaynaklanan büyük molekülleri ifade eder. Polimerleri oluşturan birimler, gerçekte veya kavramsal olarak düşük nispi moleküler kütleli moleküllerden türetilir. Bu terim, modern IUPAC tanımından farklı bir tanımla 1833'te Jöns Jacob Berzelius tarafından icat edildi. Kovalent bağlı makromoleküler yapılar olarak modern polimer kavramı 1920'de, sonraki on yılı bu hipotez için deneysel kanıtlar bulmakla geçiren Hermann Staudinger tarafından önerildi.
Polimerler, polimer bilimi (polimer kimyası ve polimer fiziği dahil), biyofizik ve malzeme bilimi ve mühendisliği alanlarında incelenir. Tarihsel olarak, tekrar eden birimlerin kovalent kimyasal bağlarla bağlanmasıyla ortaya çıkan ürünler polimer biliminin temel odak noktası olmuştur. Şimdi ortaya çıkan önemli bir alan, kovalent olmayan bağlarla oluşan supramoleküler polimerlere odaklanmaktadır. Lateks kauçuğunun poliizopren'i doğal bir polimere örnektir ve straforun polistireni sentetik polimere örnektir. Biyolojik bağlamlarda, esasen tüm biyolojik makromoleküller (yani proteinler (poliamidler), nükleik asitler (polinükleotidler) ve polisakkaritler) tamamen polimeriktir veya büyük oranda polimerik bileşenlerden oluşur.

Günümüzde sentetik polimerler hayatın hemen her alanında kullanılır. Onlarsız modern toplum çok farklı görünürdü.
Polimer kullanımının yaygınlaşması az yoğunluk, az maliyet, iyi ısıl/elektriksel yalıtım özellikleri, korozyona karşı yüksek direnç, az enerji gerektiren polimer üretimi ve nihai ürünlere kolay işleme gibi benzersiz özelliklerine bağlıdır. Belirli bir uygulama için, bir polimerin özellikleri, kompozit malzemelerde olduğu gibi diğer malzemelerle birleştirilerek ayarlanabilir veya geliştirilebilir.
Uygulamaları enerji tasarrufu (daha hafif arabalar ve uçaklar, ısıl yalıtımlı binalar), yiyecek ve içme suyu koruma (ambalajlama), arazi koruma ve gübre kullanımını azaltma (sentetik lifler), diğer malzemeleri koruma (kaplamalar), hayat koruma ve kurtarma (hijyen, tıbbi uygulamalar) sağlar. Temsili bazı uygulamaların listesi aşağıdadır:

Giyim, spor giyim ve aksesuarları: polyester ve PVC giyim, spandeks, spor ayakkabılar, dalgıç elbisesi, futbol topları ve bilardo topları, kayak ve snowboard, raketler, paraşütler, yelkenler, çadırlar ve barınaklar.
Elektronik ve fotonik teknolojiler: organik alan etkili transistörler (OFET), ışık yayan diyotlar (OLED) ve güneş pilleri, televizyon parçaları, kompakt diskler (CD), fotorezistler, holografi.
Paketleme ve kaplar: filmler, şişeler, gıda ambalajı, variller.
Yalıtım: elektrik ve ısı yalıtımı, sprey köpükler.
İnşaat ve yapısal uygulamaları: bahçe mobilyaları, PVC pencereler, döşeme, sızdırmazlık, borular.
Boyalar, yapıştırıcılar ve yağlayıcılar: vernik, yapıştırıcılar, dağıtıcılar, anti-grafiti kaplamalar, kirlenme önleyici kaplamalar, yapışmaz yüzeyler, yağlayıcılar.
Araba parçaları: lastikler, tamponlar, ön camlar, ön cam silecekleri, yakıt depoları, araba koltukları.
Ev eşyaları: kovalar, mutfak gereçleri, oyuncaklar (örneğin, inşaat setleri ve Rubik Küpü).
Tıbbi uygulamalar: kan torbası, şırıngalar, lastik eldivenler, cerrahi dikiş, kontak lensler, protezler, kontrollü ilaç dağıtımı ve salınımı, hücre büyümesi için matrisler.
Kişisel hijyen ve sağlık bakımı: süper emici polimerler kullanan bebek bezleri, diş fırçaları, kozmetikler, şampuanlar, prezervatifler.
Güvenlik: kişisel koruyucu ekipman, kurşun geçirmez yelekler, uzay elbiseleri, ipler.
Ayırma teknolojileri: sentetik membranlar, yakıt hücresi membranları, filtreleme, iyon değişim reçineleri.
Para: polimer banknotlar ve ödeme kartları.
3D baskı.

Polimeraz zincirleme tepkimesi (polymerase chain reaction - PCR), DNA içerisinde yer alan, dizisi bilinen iki segment arasındaki özgün bir bölgeyi enzimatik olarak çoğaltmak için uygulanan tepkimelere verilen ortak bir isimdir.
Metot basitçe tüp içerisinde nükleik asitlerin uygun koşullarda çoğaltılması esasına dayanır. Bir çeşit "in vitro klonlama" olarak da tanımlanan PCR; 94 °C-98 °C aralığında gerçekleştirilen denatürasyon, kullanılan başlatıcı diziye bağlı olarak 55 °C-72 °C aralığında gerçekleştirilen tavlama (İng. annealing) ve 72 °C'de gerçekleştirilen sıcaklığa dirençli bir DNA polimeraz olan Taq polimerazın kullanıldığı uzama aşamalarından oluşur ve bu döngülerin belirli sayıda tekrarlanmasına dayanır. Dr. Kary B. Mullis 1980'li yıllarda yaptığı PCR çalışmaları ile 1993 yılında Kimya alanında Nobel Ödülü almıştır.
PCR yaygın olarak tıbbi ve biyolojik araştırma laboratuvarlarında kalıtsal hastalıkların teşhisi, genetik parmak izlerinin tanımlanması, bulaşıcı hastalıkların teşhisi, genlerin klonlanması, babalık testi ve DNA hesaplaması gibi değişik konularda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
PCR yöntemine dayalı olarak birçok primer olarak adlandırılan başlatıcı DNA dizileri geliştirilmiştir. Bu başlatıcı DNA'lar belli dizilere sahip ve sentetik olarak üretilebilen moleküllerdir. Günümüzde başlatıcı diziler çoğaltılacak olan DNA dizisi için özellikle tasarlanır. PCR'a dayalı ARMS, RAPD, AFLP, SSR ve ISSR gibi çeşitli moleküler teknikler geliştirilmiştir. Bu teknikler birçok bitki ve hayvanda genetik akrabalığın teşhisinde tür içi ve türler arasında kullanılmaktadır.

PCR yöntemi, genellikle yaklaşık 30 denatürasyon-tavlama-uzama döngüsünden oluşmakla birlikte döngülerden önce yaklaşık 5 dakikalık bir denatürasyon süreci ve sonrasında yine yaklaşık 5 dakikalık bir uzama süreci içerir. Bu süreçler PCR'dan önce DNA zincirlerinin birbirinden ayrılmış olduğundan ve sonrasında zincirlerin tamamlandığından emin olunmasını sağlar.

DNA dizisinin çoğaltılması için iki zincirin ayırılması gerekmektedir, bunun için de 20-30 saniye boyunca yaklaşık 95 °C sıcaklıklarına maruz bırakılması gerekmektedir. Çoğu enzim bu sıcaklıklarda denatürasyona uğrayacağı için kullanılamaz. PCR yönteminin gelişmesinde en büyük katkıyı kullanılan yüksek sıcaklıklara dayanabilen Taq polimeraz enziminin bulunması yapmıştır. Bu enzim ilk olarak Yellowstone Millî Parkı'nda bir kaplıcada yaşayan Thermus aquaticus bakterisinden izole edilmiştir.

Tavlama sıcaklığı genellikle başlatıcı dizilerin erime sıcaklığının, yani DNA zincirinden ayrıldığı sıcaklığın (Tm, İng. primer melting temperature) 5 °C altında olacak şekilde ayarlanır, böylece başlatıcı dizinin özel olarak hedef DNA zincirine bağlanıp diğerlerine bağlanmaması sağlanır. Bu sıcaklık guanin ile sitozinin üçlü hidrojen bağı kurup adenin ile timinin ikili hidrojen bağı kurması nedeniyle başlatıcı dizideki AT/GC yüzdesine bağlıdır. Kısa diziler için Tm=2(A+T)+4(G+C) olarak hesaplanabilirken 13 nükleotitten uzun başlatıcı diziler için Tm=64,9+41(G+C-16,4)/(toplam nükleotit sayısı) olarak hesaplanabilir. Tavlama aşaması yaklaşık 20-60 saniye sürer.

Uzama için Taq polimeraz enziminin en iyi çalıştığı sıcaklık olan 72 °C kullanılır. Uzama süresi ise çoğaltılacak olan DNA zincirinin uzunluğuyla doğru orantılı olup bin baz çifti başına 10 saniye ile 1 dakika arasında değişir.

RT-PCR DNA yerine bir mRNA dizisinin çoğaltılmasını sağlamak için kullanılan PCR yöntemidir. Bu yöntemde ters transkriptaz (İng. reverse transcriptase, RT) enzimi mRNA dizisini cDNA (İng. complementary DNA, tamamlayıcı DNA) dizisine dönüştürmek için kullanılır ve cDNA üzerine PCR uygulanır. Bir adımlı ve iki adımlı olarak ayrılır. Ters transkriptaz enzimi için başlatıcı dizi olarak duruma bağlı olacak şekilde rastgele heksamerler, oligo-d(T) dizileri ya da özel hazırlanmış diziler kullanılabilir. Bir adımlı RT-PCR'da özel başlatıcı diziler kullanılmalıdır çünkü hem mRNA hem de cDNA dizilerine bağlanmaları gerekmektedir. Buna karşın, iki adımlı RT-PCR'da ters transkripsiyon ve PCR aşamaları ayrı başlatıcı diziler kullanılarak sırayla yapılır ve ters transkripsiyon adımı için üç çeşit başlatıcı diziden herhangi biri kullanılabilir.

Nicel (ing. quantitative) ya da gerçek zamanlı PCR yöntemi temel PCR yönteminin aksine sadece DNA'nın varlığını değil miktarını da bulmayı amaçlayan PCR yöntemidir. Çoğaltılan DNA'nın miktarını hesaplamak için DNA dizisine özel floresan boyalar kullanılabilir. RT-PCR ile beraber kullanıldığında qRT-PCR (İng. quantitative real-time PCR) olarak bilinir ve mRNA miktarını, dolayısıyla gen ifadesini ölçmek için kullanılır.

Multipleks PCR yönteminde birden fazla başlatıcı dizi çifti kullanılarak birden fazla dizi çoğaltılır. Tepkimenin istenen şekilde gerçekleşmesi için her dizi için dikkatli bir şekilde optimize edilmesi gerekir.

Gen yalıtımı
Gen çoğaltımı
Gen kuvvetlendirilmesi
Rekombinant DNA teknolojisi
Amplifikasyon Dirençli Mutasyon Sistemi (ARMS)

Popülasyon, her türlü canlı varlığın sayısal yoğunluk ve dağılımıdır. Sözcük Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Türkçe karşılığı nüfus olmasına rağmen biyoloji ve toplumbilim terimi olarak sıklıkla kullanılır. Bunun yanında biyolojideki anlamı ile popülasyon, belli bir yerde belli bir zamanda bulunan, birbirleriyle çiftleşip üreyebilen ve aynı tür içinde yer alan canlıların oluşturduğu bireyler topluluğuna verilen isimdir. Bir popülasyonda sadece bir tür bulunabilir.

Popülasyon: Belirli bir bölgede yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur.
Tür: Ortak bir atadan gelen çiftleştiklerinde verimli döller meydana getirebilen bireylerdir.
Ekosistem: Belirli bir bölgede bulunan canlı ve cansız varlıkların oluşturduğu yapıdır.
Habitat: Bir organizmanın yaşadığı ve geliştiği yer.
Ekoton: İki ekosistemin kesiştiği yerlerdir. Canlı çeşitliliği yüksektir.
Baskın tür: Ekosistemde en fazla bulunan tür.
Süksesyon: Çevre koşulları ile baskın türün değişmesidir.
Komünite: Belirli bir bölgede yaşayan popülasyonların tümüdür.

Organizmaya ait popülasyon içindeki bireyler, aşağıdaki üremeye dair oluşum süreçleri ile birbirlerine bağlıdır:

Hücre bölünmesi veya tek hücrelilerde tomurcuklanma
Tek ve çok hücrelilerde eşeyli veya eşeysiz üreme

Bir popülasyonun ayırt edici özellikleri, çeşitleri (özellik ve formları), görülme frekansları ve varyasyon genişliği ile tanımlanır:

Aleller
Genotipler (alel kombinasyonları)
Fenotipler (alel kombinasyonların neden olduğu özellikler kombinasyonu)
Bir popülasyonun değişimi, gelişimi ve evrimi, bu karakteristik özelliklerin değişiminden okunabilir. Hardy-Weinberg Kuralı'na göre dengeli bir popülasyon, birçok nesil boyunca alel ve genotip frekanslarında değişim göstermezler. Eşeyli üreyen organizmalar ise Mendel popülasyonu oluştururlar.
Özellikle çok az yer değiştiren veya daha az hareketli olan organizmalarda (bitkiler ve de hayvanlar) ve parçalanarak birbirinden ayrılmış yaşam alanlarında (örneğin, yüksek bölgelerdeki dağ zirveleri gibi) popülasyon genetiğinin araştırma konusu olan alt popülasyonların oluşu bu sürecin doğasında yatar.
Popülasyon biyolojisi, diğerlerinin yanında popülasyon yoğunluğu, popülasyon dinamiği ve popülasyon genetiğini inceler.

Evrim
Genetik
Evrim Teorisi
Ekoloji

Proteinler, bir veya daha fazla uzun amino asit artık zincirini içeren büyük biyomoleküller ve makromolekül'lerdir. Proteinler organizmalar içinde, hücrelere yapı ve organizmalar sağlayarak ve molekülleri bir konumdan diğerine taşıyarak metabolik reaksiyonları katalizleme, DNA kopyalama, uyaranlara yanıt verme dahil olmak üzere çok çeşitli işlevler gerçekleştirir. Proteinler, genlerinin nükleotit dizisi tarafından dikte edilen ve genellikle faaliyetini belirleyen özel 3D yapıya protein katlanmasıyla sonuçlanan amino asit dizilimlerinde birbirlerinden farklıdır.
Proteinler, açlık anında en son tüketilirler. Kimyasal sindirimleri midede başlar. Proteinler hayvansal proteinler ve bitkisel proteinler olarak ikiye ayrılır. Vejetaryenlar et yemezler ama sağlık için hayvansal ürünler yumurta, süt, yoğurt, peynir gibi benzer ürünleri tüketirler.
Hayvansal protein
yoğurt, süt, mandıra ürünü, bal, yumurta, et, çökelek, lor peyniri, az yağlı peynir, tavuk eti, balık eti, diğer hayvan etleri gibi yiyeceklerde hayvansal protein oranı yüksektir.
Bitkisel protein
bakliyat, hububat, tahıl, mercimek, fasulye, bezelye, kenevir, chia, karabuğday, ıspanak gibi yiyeceklerde bitkisel protein oranı yüksektir.
Proteinler, amino asitlerin polimerleşmesi sonucu oluşan polimerlerdir. Her proteinin kendisine has özelliklerinin olmasını sağlayan özel amino asit dizilimleri vardır. Proteinlerin işlevlerinin çoğu, kendisini oluşturan amino asitlerin özelliklerinin tayin edilmesiyle anlaşılabilir. İnsandan virüse proteinlerin oluşumunda en çok kullanılan 20 çeşit amino asit vardır.
Bu zincirde bir amino asitin karboksil grubunun bir diğerinin amino grubuna bağlanmasıyla oluşan bağ peptit bağı olarak adlandırılır. Her proteindeki amino asit dizisinin sırası bir gen tarafından tanımlanır ve genetik kod ile kodlanmıştır. Genetik kod 22 "standart" amino asit tanımlasa da proteinlerdeki amino asitler çevrim sonrası değişimle kimyasal olarak değişikliğe uğrar. Bu değişimler ya proteinin işlev görmeye başlamasından önce gerçekleşir ya da kontrol mekanizmalarının parçası olarak, proteinin işlevini değiştirmek için olur. Proteinler belli işlevleri yerine getirmek için beraberce de çalışabilirler ve bazıları bir araya gelip kararlı kompleksler oluşturabilir.
Polisakkaritler, nükleik asitler ve yağlar gibi biyolojik makromoleküllere benzer şekilde, proteinler de canlı organizmaların temel bileşenlerindendir ve hücrelerin içindeki her süreçte yer alırlar. Çoğu protein, biyokimyasal tepkimelerde katalizör işlevi olan enzimlerdir ve metabolizma için yaşamsal bir role sahiptir. Başka proteinlerin ise yapısal veya mekanik işlevleri vardır: örneğin hücre iskeletindeki proteinler, hücrenin şeklini koruması için bir iskele görevi yaparlar. Proteinler hücre haberleşmesi, bağışıklık yanıtı, hücre tutunması ve hücre bölünme döngüsünde yer alır.
Protein, insanların beslenmesinde önemli bir parçadır. Hayvanlar her amino asiti sentezleyemediklerinden, temel (esansiyel) aminoasitleri gıda yoluyla almak zorundadırlar. Sindirimde hayvanlar yedikleri proteini serbest amino asitlere parçalayıp bunlarla yeni proteinler sentezler.
"Protein" sözcüğünün kaynağı, Yunancanın "birincil öneme sahip" anlamını taşıyan πρώτα (prota) sözcüğüdür. Bu isim, proteinleri 1838'de ilk tanımlayan Jöns Jakob Berzelius tarafından verilmiştir. 1926'da James B. Sumner'in üreaz enziminin bir protein olduğunu göstermesine kadar, proteinlerin canlılar için ne derece önemli olduğu tam anlaşılmamıştır. Yapısı çözülen ilk proteinler arasında insülin ve miyoglobin bulunur ki, insülin için Sir Frederick Sanger 1958'de, miyoglobin için de Max Perutz ve Sir John Cowdery Kendrew 1962'de Nobel Kimya Ödülü kazanmıştır. Her iki protein de kırınım analizi ile üç boyutlu yapıları çözümlenen ilk proteinlerdendir.

Proteinler, 20 farklı L-alfa-amino asitten oluşmuş lineer polimerlerdir. Tüm amino asitler, bir alfa karbonuna birer karboksil ve amino grubu ve bir yan zincirin bağlanıyor olması gibi ortak yapısal özelliklere sahiptir. Bir tek prolin, yan zincirinin amino grubuyla bir halka oluşturması yüzünden biraz farklılık gösterir: bu yüzden, CO-NH amit dizisi sabit bir şekle zorlanır. Standart amino asitlerin listesinde ayrıntıları verilmiş olan yan zincirlerin farklı kimyasal özellikleri proteinlerin üç boyutlu yapısını belirler ve dolayısıyla protein işlevine etki eder. Bir polipeptit zincirdeki amino asitler bir dehidrasyon tepkimesi sonucu oluşan peptit bağı ile birbirlerine bağlanırlar. Protein zincirine dahil olmuş amino asit birimlerine "kalıntı"; karbon, azot ve oksijen atomlarından oluşan tekrarlayan diziye de "ana zincir" ya da "protein omurgası" denir. Peptit bağının iki rezonans formu vardır ve bunlar ona kısmî çift bağ özelliği kazandırarak, ekseni etrafında dönmesini engeller. Bu yüzden de alfa karbonlar eşdüzlemseldir. Peptit bağdaki diğer iki dihedral açı protein omurgasının yerel şeklini belirler.
Her bir amino asitin kimyasal yapısı nedeniyle, protein zincirinin bir yönü vardır. Proteinin serbest bir karboksil grubuna sahip olan ucu, "karboksi ucu" (C ucu) ya da "karboksi terminali" (C terminali); serbest bir amino grubu olan ucu ise "amino ucu" (N ucu) ya da "amino terminali" (N terminali) olarak adlandırılır.
"Protein", "polipeptit" ve "peptit" sözcüklerinin kullanımında bir muğlaklık vardır. "Protein" genelde kararlı bir şekle sahip olan bütün biyolojik molekül için kullanılır. "Peptit" ise genelde kararlı bir üç boyutlu yapıya sahip olmayan, kısa amino asit oligomerleri için kullanılır. Ancak bu iki terim arasındaki sınır belirsizdir ve genelde 20-30 kalıntı dolayındadır. "Polipeptit" ise, uzunluğundan bağımsız olarak, herhangi bir amino asit zinciri için kullanılır ve sıklıkla da tanımlı tek bir biçimin olmadığına işaret eder.

Proteinler genlerde kodlanmış bilgiye dayanarak amino asitlerden inşa olurlar. Her proteinin, kendisini kodlayan gendeki nükleotit dizisi tarafından belirlenen, kendine has bir amino asit dizini vardır. Genetik kod, kodon olarak adlandırılan üç nükleotitlik dizinlerden oluşan bir kümedir, her üç nükleotitli kombinasyon bir amino asite karşılık gelir, örneğin AUG metionine karşılık gelir. DNA dört nükleotitten oluştuğu için tüm kodonların sayısı 64'tür, dolayısıyla genetik kod bir miktar tekrar içerir ve bazı amino asitler birden fazla kodon tarafından belirlenir. DNA'da kodlanmış genler önce RNA polimeraz gibi bir protein tarafından transkripsiyon yoluyla bir ön mesajcı RNA (pre-mRNA) molekülünün sentezlenmesi şeklinde okunurlar. Çoğu canlı sonra bu pre-mRNA'yı çeşitli transkripsiyon sonrası değişim biçimleriyle (post-transcriptional modification) işlemden geçirip olgun mRNA oluştururlar, bu da protein sentezi için ribozom tarafından bir şablon olarak kullanılır. Prokaryotlarda mRNA üretildikten hemen sonra kullanılabilir veya bir ribozom tarafından bağlanılır. Buna karşın ökaryotlar mRNA'yı hücre çekirdeğinde imal ettikten sonra onu çekirdek zarından sitoplazmaya aktarırlar, protein sentezi orada yer alır. Prokaryotlarda protein sentezi ökaryotlardan daha hızlıdır ve saniyede 20 amino asiti bulabilir.
Bir proteinin bir mRNA şablonundan sentezlenmesine translasyon denir. Ribozoma yüklenen mRNA dizinindeki her kodon, üçer nükleititlik birimler yani kodonlar olarak okunur. Bu işlemde o kodona karşılık gelen amino asiti taşıyan bir taşıyıcı RNA molekülünde bulunan antikodon ile mRNA'daki kodon baz eşleşmesi yoluyla eşleştirilir. Aminoasil tRNA sentetaz adı verilen enzim tRNA moleküllerine doğru amino asidi "yükler". Bu sentez sırasında Uzamakta olan polipeptide doğan zincir (İngilizce nascent chain) denir. Proteinler hep N-terminus'tan C-terminus'a doğru uzarlar.
Sentezlenen bir proteinin büyüklüğü dalton birimi (atom kütlesi ile eş anlamlıdır) veya ondan türemiş kilodalton (kDa) ile ifade edilen moleküler kütlesiyle ölçülebilir. Büyüklüğünü belirtmenin bir diğer yolu onu oluşturan amino asitlerin sayısıyladır. Maya proteinleri ortalama 466 amino asit uzunluğunda ve 53 kDA ağırlığındadır. En büyük proteinler kas sarkomerinde bulunan titinlerdir, bunların moleküler kütlesi neredeyse 3000 kDA ve toplum uzunluğu yaklaşık 27000 amino asittir.

Kısa proteinler laboratuvarda kimyasal yolla da sentezlenebilir. Peptit sentezi olarak adlandırılan yöntemler, kimyasal bağlama (ligation) gibi organik sentez tekniklerine dayandırılmıştır. Kimyasal sentez yoluyla polipeptit zincirlerine doğal olmayan aminoasitlerin de dahil edilmesi mümkündür, örneğin amino asit yan zincirlerine floresan işaretler takılabilir. Bu yöntemler laboratuvar biyokimyası ve hücre biyolojisi araştırmalarında faydalıdır ama genelde ticari uygulamalarda kullanılmazlar. 300 amino asitten uzun polipeptitler için kimyasal sentez verimsizdir ve sentezlenmiş protein kendiliğinden doğadaki üç boyutlu şeklini kazanmayabilir. Çoğu kimyasal sentez yöntemi, biyolojik reaksiyonun tersi yönde, yani C-uçtan N-uca doğru ilerler.

Çoğu protein katlanarak kendine has üç boyutlu bir yapıyla şekil alır. Proteinin doğal olarak katlanıp oluşturduğu şekle onun doğal hali denir. Çoğu protein kendini oluşturan amino asitlerin yapısal eğilimleri yoluyla yardım görmeden katlanabilirse de, diğerleri doğal hallerine elde edecek şekilde katlanabilmek için moleküler şaperonlara gereksinim duyarlar. Biyokimyacılar çoğu zaman protein yapısının dört ayrı yönüne değinirler:

Birincil yapı (primer yapı): Düz amino asit dizini.
İkincil yapı (seconder yapı): hidrojen bağları ile kararlı kılınan, düzenli tekrarlanan yerel yapılardır. Bunların en yaygın örnekleri alfa sarmalı (alpha helix) ve beta yaprağıdır (beta sheet). İkincil yapılar yerel olduğu için bir proteinin içinde farklı ikincil yapılara sahip pek çok bölge olabilir.
Üçüncül yapı (tersiyer yapı): tek bir proteinin tamamının şekli, ikincil yapıların birbirleriyle olan uzaysal ilişkisi. Üçüncül yapı genelde yerel olmayan etkileşimler tarafından kararlı kılınır, bu en yaygın olarak bir hidrofobik çekirdeğin oluşmasıyla olur ama tuz köprüleri, hidrojen bağları, disülfür bağları ve hatta

Protein saflaştırması, karmaşık bir karışımdan tek bir tip proteini izole etmek için izlenen bir seri süreçtir. İlgi duyulan bir proteinin işlevi, yapısı ve diğer proteinlerle etkileşiminin karakterizasyonu için protein saflaştırması şarttır. Başlangıç malzemesi genelde bir biyolojik doku (bu bir organ vb. olabilir) veya mikrobiyal kültürdür. Saflaştırma sürecinin çeşitli adımları sonucunda, protein içinde hapsolduğu ortamdan kurtarılır, karışımda bulunan protein olan ve protein olmayan kısımlar birbirinden ayrılır ve nihayet arzulanan protein tüm diğer proteinlerden ayrıştırılır. Bir proteinin diğer tüm proteinlerden ayrıştırmak, protein saflaştırmasının en zahmetli yanıdır. Ayrıştırma adımlarında proteinlerdeki büyüklük, fizikokimyasal özellikler, bağlanma afinitesi ve biyolojik etkinlik gibi unsurlardaki farklılıklardan yararlanılır.

Saflaştırma preparatif veya analitik olabilir. Preparatif saflaştırmada, nispeten büyük miktarda saflaştırılmış protein üretimi amaçlanır. Bu tür proteinlerin örnekleri arasında enzimler (örneğin laktaz), gıdasal proteinler (örneğin soya protein izolatı) ve bazı biyofarmasötikler (örneğin insülin) sayılabilir. Analitik saflaştırmada ise, bir protein nispeten küçük miktarlarda, araştırma veya analiz amaçları için üretilir. Bu tür amaçlara örnek olarak, protein kimliklemek, nicelemek ve onun yapısını, çevrim sonrası değişimleri ve fonksiyonları üzerinde araştırma yapmak sayılabilir. Üreaz ve pepsin enzimleri, kristalize edilebilecek derecede saflaştırılan ilk proteinler olmuştur.

Bir saflaştırma sürecinin tasarımındaki en temel seçim, başlangıç malzemesidir. Bir bitki veya hayvanın gövdesinde belli bir protein homojen şekilde dağılmış olmaz; proteinin konsantrasyonu farklı organ veya dokularda daha az veya daha çok olabilir. En yüksek konsantrasyona sahip doku veya organın kullanılması, saflaştırma işlemini daha verimli kılar, çünkü belli miktarda saf protein elde etmek için gereken hacim daha az olur. Eğer protein düşük miktarda mevcutsa veya ekonomik değeri yüksekse, bilim insanları rekombinant DNA teknolojisi kullanarak arzu edilen proteini yüksek miktarda üretecek hücreler geliştirebilirler (bu ekspresyon sistemi olarak adlandırılır). Bunun için genelde belirli bakteri yahut (ökaryot olması gerekirse) böcek kültürü kullanılır. Rekombinant ekspresyon sayesinde protein, saflaştırılmasını kolaylaştıracak şekilde (örneğin Histidin etiketi ile) işaretlenebilir, böylece saflaştırma daha az sayıda adımla gerçekleşebilir. Ayrıca, rekombinant ekspresyonda genellikle arzu edilen proteinin oranı, doğal kaynaklardakine kıyasla daha yüksek miktarda olur.
Analitik saflaştırma genelde proteinlerin saflaştırılması için genelde üç özellikten yararlanır. Birincisi, proteinler izoelektrik noktalarına göre ayrıştırılırlar, pH gradyanlı bir jel veya iyon değişim kolonu kullanılarak. İyon değişim kolonlarında proteinler tuz kullanılarak ayrılırlar. İkincisi, proteinler boyları veya moleküler ağırlıklarına göre ayrıştırılırlar, boy dışlama kromatografisi (bunda proteinin şeklinin de etkisi vardır, örneğin, çubuk şeklinde bir protein olduğundan daha büyük gözükür. veya SDS poliakrilamit jel elektroforezi (SDS-PAJE) ile. Üçüncüsü, proteinler polarite veya hidrofobisitelerine göre ayrıştırılabilirler, ters faz kromatografisi ile.
Proteinler çoğu zaman iki boyutlu polikarilamit jel elektroforezi (2B-PAJE) ile saflaştırılıp sonra kütle spektrometresi ile peptit parmak izlemesi ile kimlikleri tespit edilir. Bu yöntem için protein miktarının nanogramlar mertebesinde olması yeterlidir.

Bir saflaştırma sürecini izlemekte kullanılan en genel yöntem, farklı adımların SDS-PAGE ile analizidir. Bu yöntem karışımdaki çeşitli proteinlerin miktarları hakkında ancak kaba bir fikir verir ve aynı moleküler kütleye sahip proteinlerin ayırt edilmesi mümkün olmaz.
Eğer proteinin ayırt edici bir spektroskopik niteliği veya enzim etkinliği varsa, bu özellikten yararlanılarak protein tespit edilebilir ve nicelenebilir. Böylece, ayrışımın fraksiyonları (farklı bölümleri) içinde saflaştırılan proteini bulunduranlar seçilebilir. Eğer proteini tanıyan antikorlar varsa, Western blot ve ELISA yöntemleri ile arzu edilen protein spesifik olarak tespit edilip nicelenebilir. Bazı proteinler reseptör işlevine sahiptir, saflaştırma adımları sırasında bir ligand bağlanma ölçümü kullanılarak bunların varlığı tespit edilebilir.
Çok adımlı bir saflaştırmayı değerlendirmek için, belli bir proteinin miktarı toplam protein miktarı ile kıyaslanmalıdır. Toplam protein tespiti için ışığın 280 nm dalga boyunda soğurulması ölçülür veya Bradford protein ölçümü kullanılır. Ancak, saflaştırmada kullanılan bazı reaktifler bu ölçümlere aykırı düşebilirler. Örneğin, imidazol (poli-histidin işaretli proteinlerin saflaştırılmasında kullanılır) bir amino asit analogudur ve toplam protein ölçümünde kullanılan bisinşoininik asit ölçümüne etki eder. Düşük kaliteli imidazolda bulunan katışkılar da 280 nm'de soğurur, dolayısıyla morötesi absorbansına dayanan protein ölçümleri hatalı olur.
Protein saflığını belirlemekte kullanılan bir diğer yöntem, yüzey plazmon resonansıdır (YPR). YPR sayesinde proteinlerin bir yonga (silikon çip) yüzeyine bağlanması algılananabilir. Eğer arzu edilen protein bir antikora bağlı ise, yonga yüzeyine olan bağlanma oranı, söz konusu protein cinsinden ölçülebilir. Bu yolla proteinin toplam proteine oranı da belirlenebilir.

Proteinleri saflaştırmak için kullanılan yöntemler kabaca analitik ve preparatif yöntemler olarak ayrılabilir. İkisi arasındaki fark, kullanılan yöntemle ne kadar protein üretilebildiğine bağlıdır. Analitik yöntemlerde, bir karışım içindeki protein tespit edilip, miktarının belirlenmesi amaçlanır; preparatif yöntemlerde ise başka amaçlar için (yapısal biyoloji veya endüstriyel kullanım gibi) bir proteinin büyük miktarda üretilmesi amaçlanır. Genelde, preparatif yöntemler analitik amaçla da kullanılabilir ama bunun tersi doğru değildir.
Protein saflaştırması için çeşitli yöntemler mevcuttur ve genelde bunlardan birkaçının kombinezonu sonucu kullanılır. İlk defa saflaştırılacak bir protein durumunda bunlardan hangisinin uygulanacağı, kısmen deneme yanılma esasıyla belirlenir. Alternatif yöntemler arasında karar kılınırken göz önünde tutulan faktörlerden bazıları, harcanan zaman, malzemelerin masrafı ve elde edilen proteinin kalitesidir.

Bazı durumlarda bir doku veya hücrenin parçalanarak arzu edilen bir proteinin çözelti içine sokulması gerekir. Bu amaca ulaşmanın birkaç yolu vardır: tekrarlı dondurma ve eritme, sonikasyon, yüksek basınçla homojenizasyon, filtreleme veya organik çözücülerle hücre zarının geçirgenleştirilmesi (permeabilizasonu). Seçilecek yöntem, proteinin ne derece hassas olduğu ve hücrelerin ne derece sağlam olduğuna bağlıdır. Bu özütleme sürecinden sonra çözünür proteinler çözelti içine girerler; hücre zarı, DNA ve diğer hücre bileşenlerinden santrifüjleme yoluyla ayrıştırılabilirler. Bu süreçte hücrenin proteazları da çözeltiye karışıp ve diğer proteinleri sindirmeye başlayabilirler. Eğer saflaştırılacak protein bu proteazlar tarafından parçalanmaya (proteoliz) duyarlı ise, bu işlemin hızla tamamlanması ve özütün soğuk tutulması tercih edilir, proteolizi yavaşlatmak için.

Toptan protein saflaştırmasında, yaygın olakrak kullanılan bir ilk adım, amonyum sülfat ((NH4)2SO4) gibi yüksek çözünürlüklü bir tuz ile proteinlerin çökeltilmesidir. Bu işlemde, çözeltiye giderek artan miktarda amonyum sülfat eklenir ve farklı protein çökelek fraksiyonları toplanır. Bu yöntemin bir avantajı, çok büyük hacimler için dahi oldukça ucuz olmasıdır. Proteinleri ayrımcı olarak çökeltmek için butanol veya etanol gibi organik çözücüler de kullanılabilir.
Isıya dayanıklı bazı proteinlerin saflaştırılmasında kullanılan bir yöntem, ısıtma yoluyla diğer proteinleri denatüre etmektir. Denatüre olan proteinler çökelir, ısıya dayanıklı olan protein ise sıcaklık azaltıldıktan sonra tekrar katlanıp doğal konformasyonuna kavuşur. Çökelen proteinler çözeltide kalanlardan santrifüjleme yoluyla ayrılabilir.
Membran proteinlerinin saflaştırılması için hücre zarının parçalanması gerekir, böylece arzu edilen bir membran proteinin diğer membran proteinlerinden ayrılabilir. Sodyum dodesil sülfat (SDS) gibi bir deterjan hem hücredeki membranları çözmek hem de membran proteinlerini çözelti içinde tutmak için kullanılabilir. Ancak, eğer söz konusu proteinin saflaştırma sırasında üç boyutlu yapısını muhafaza etmesi arzu ediliyorsa, daha mülayim deterjanlar (Triton X-100 veya CHAPS gibi) kullanılır, çünkü SDS proteinlerde denatürasyona yol açar.
Hücrenin belli bir organelinde (mitokondri gibi) bulunan bir proteinin saflaştırılması durumunda, önce o organelin saflaştırılması, ardından o organeldeki proteinin saflaştırılmasına gitmek verimli bir yoldur.

Santrifüjleme, merkezkaç kuvvet kullanarak, bir sıvı için süspansiyon halinde bulunan, farklı kütlede veya yoğunlukta taneciklerin birbirinden ayrışması için kullanılan bir işlemdir. Protein veya başka taneciklerden (örneğin bakteri hücreleri) oluşan bir karışım içeren bir kap (tipik olarak bir tüp veya şişe) yüksek hızda döndürüldüğünde, her parçacığın açısal momentumu, ona, kütlesi ile orantılı bir merkezkaç kuvvet verir. Belli bir taneciğe etki eden merkezkaç kuvvet, sıvının ona karşı uyguladığı direnç ile dengelenince tanecik sıvı içinde sabit hızda ilerler. Numunenin santrifüj içinde döndürülmesinin sonucunda, yoğun kütleli tanecikler dışarı doğru daha hızlı hareket ederler, düşük kütleli veya sıvı üzerinde daha çok sürtünme yapan taneciklere kıyasla. Taneciklerden oluşan bir süspansiyon "döndürülünce" (santrifüjlenince), kabın dibinde, "pellet" denen sıkışık bir çökelti topağı meydana gelir; sıvıda bulunan en kütleli ve en az sürüklenim gösteren tanecikler bu pellette diğer taneciklere kıyasla daha zenginleşmiş olurlar. Kabın dibinde sıkışmayan ve çoğunlukla sıvı içinde kalan taneciklere "süpernatan" (veya üst faz) denir; bu sıvı, kaptan boşaltmak yoluyla pelletten ayrılabilir. Sant

Proteomik, proteinlerin büyük ölçekli bir çalışmasıdır. Proteinler, canlı organizmaların birçok işlevi olan hayati parçalarıdır. Proteom, bir organizma veya sistem tarafından üretilen veya modifiye edilen proteinlerin tamamıdır. Proteomik, giderek artan sayıda proteinin tanımlanmasını sağlamıştır. Proteom, zamana ve bir hücrenin veya organizmanın maruz kaldığı farklı gereksinimlere veya streslere göre değişir. Proteomik, İnsan Genom Projesi de dahil olmak üzere çeşitli genom projelerinin genetik bilgilerinden büyük ölçüde yararlanan disiplinler arası bir alandır. Proteomik, proteomların genel protein bileşimi, yapısı ve aktivitesi seviyesinden araştırılmasını kapsar. Fonksiyonel genomik branşının önemli bir bileşenidir.
Proteomik genellikle proteinlerin ve proteomların geniş ölçekli deneysel analizini ifade eder, ancak genelde protein saflaştırma ve kütle spektrometrisine atıfta bulunmak için kullanılır.

Curlie'de Proteomics (DMOZ tabanlı)

Restriksiyon enzimi veya restriksiyon endonükleazı, çift zincirli DNA moleküllerindeki belli nükleotit dizilerini tanıyan ve her iki zinciri birlikte kesen bir enzim türüdür. Bu özel enzimler, bakteri ve arkelerde bulunurlar ve virüslere karşı bir savunma mekanizmasına aittirler. Konak bakteri hücresinde restriksiyon enzimleri seçici olarak yabancı DNA'ları keserler; konak DNA'yı restriksiyon enziminin etkinliğinden korunmak için bir değiştirme (modifikasyon) enzimi (bir metilaz) tarafından metillenir. Bu iki süreç toplu olarak restriksiyon modifikasyon sistemi olarak adlandırılır. Bir restriksiyon enzimi DNA'yı kesmek için DNA çift sarmalının her şeker-fosfat omurgasından (yani her zincirden) birer kere olmak üzere iki kesme yapar.

İlk restriksiyon enzimi HindIII'ün saflaştırılmasını takiben pek çok başka restriksiyon enzimi keşfedilmiş ve karakterize edilmiştir. 1978'de Daniel Nathans, Werner Arber ve Hamilton Smith restriksiyon enzimini keşiflerinden dolayı Nobel Tıp Ödülünü almışlardır. Bu keşifleri rekombinant DNA teknolojisinin gelişimine öncülük etmiş, bunun sayesinde örneğin insülinin büyük miktarlarda üretimi için E. coli bakterisi kullanılabilmiştir. 3000 üzerinde restriksiyon enzimi detaylı olarak çalışılmıştır, bunlardan 600'den fazlası ticari olarak elde edilebilir. Bu enzimler laboratuvarlarda DNA modifikasyon ve manipülasyonlarında rutin olarak kullanılmaktadırlar.

Restriksiyon enzimleri spesifik bir nükleotit dizisi tanır  ve DNA'da çift zincirli bir kesik oluşturur. Tanıma dizilerinin uzunluğu 4 ila 8 nükleotit olup, çoğu palindromiktir, yani DNA'daki azotlu bazların dizisi ileri ve geri aynı okunur. Teorik olarak DNA'da iki çeşit palindromik dizi olabilir. Yansımalı palindrom normal metinlerdeki gibi olur, aynı DNA dizisi üzerindeki dizinin normal ve tersten okunuşu aynı olur (örneğin GTAATG gibi). Evirtik (İng. inverted) tekrarlı palindrom da iki yönden aynı okunur ama ileri ve geri diziler komplemanter dizilerde yer alır. Örneğin GTATAC dizisinde olduğu gibi, bu dizinin komplemanter dizisi tersten okununca CATATG elde edilir. Evirtik tekrarlar restriksiyon enzimlerinde daha yaygındır ve yansımalı palindromik dizilerden daha önemli biyolojik role sahiptir.
EcoRI retriksiyon enziminin yaptığı kesme "yapışkan" uçlar üretir,

buna karşın SmaI retriksiyon enziminin yaptığı kesme "küt" uçlar üretir

Her restriksiyon enzimi için DNA'daki tanıma bölgeleri farklıdır, kesim sonucu meydana gelen yapışkan ucun iplik uzantısının uzunluğu, dizisi ve zincir yönü (5' veya 3' yönünde) farklılıklar üretir.
Aynı diziyi tanıyan farklı tanıma enzimleri neoşimerler olarak bilinir. Bunlar çoğunlukla diziyi iki farklı yerden keserler; eğer hem tanıma dizileri hem de kesme yerleri aynıysa bu enzimler izoşizomer olarak adalandırılır.
Bakteriler ürettikleri restriksiyon enzimlerinin kendi DNA'larını kesmemesi için, DNA metilazasyonu yoluyla nükleotitlerini değiştirerek (modifiye ederek) korurlar.

Restriksiyon endonükleazlar üç veya dört genel grupta kategorize edilirler (Tip I, II ve III), bileşenleri, enzim kofaktör gereksinimleri, hedef dizilerinin özellikleri ve DNA kesim yerinin hedef diziyle ilişkisine bağlı olarak.

İlk keşfedilen restriksiyon enzimleri Tip I restriksiyon enzimleri olmuştur ve bunlar E. colinin iki farklı suşuna (K-12 ve B) özgüdürler.
Bu enzimler tanıma bölgelerinden en azından 1000 baz çifti uzaklıktaki farklı bölgeleri keserler.
Tanıma bölgesi asimetriktir ve 6-8 nükleotitlik bir boşlukla ayrılan iki kısımdan oluşur, biri 3-4 nükleotit içeren ve diğeri 4-5 nükleotit içeren. S-Adenozil metyonin (AdoMet), adenozin trifosfat (ATP) ve magnezyum iyonları (Mg2+) gibi birkaç enzim kofaktörü bu enzimlerin etkinliği için gereklidir.
Tip I restriksiyon enzimleri, HsdR, HsdM ve HsdS olarak adlandırılan üç altbirime sahiptirler; HsdR kesme için; HsdM konağın DNAsına metil grupları eklemek için; ve HsdS metiltransferaz etkinliğine ek olarak, tanıma bölgesinin kesim özgüllüğü için gereklidirler.

Tip II enzimler tip I enzimlerden birkaç yönden farklıdır. Tek tip proteinden oluşmuş dimer yapıya sahiptirler; tanıma bölgeleri genelde bölünmüş değildir, palindromiktir ve 4-8 nükleotit uzunluktadır; DNA'yı tanıdıkları ve kestikleri yer aynıdır; etkinlikleri için ATP veya AdoMet'e gerek göstermezler, kofaktör olarak genelde sadece Mg2+ gereksinimleri vardır. 1990'lar ve 2000'lerde bu enzim sınıfının tüm özelliklerin taşımayan yeni enzimler keşfedildiği için bu büyük enzim ailesini alt sınıflara ayıran yeni bir adlandırma sistemi geliştirildi. Bu altgruplar bir sonek harf ile belirtilir.
Tip IIB restriksiyon enzimleri (örneğin BcgI and BplI) mültimeriktir, yani birden çok altbirimden oluşur. DNA'yı tanıma dizisinin iki tarafından kesip çıkarırlar. Kofaktör olarak hem AdoMet hem de Mg2+ gereksinirler. Tip IIE restriksiyon endonükleazları (örneğin NaeI) tanıma dizilerinden iki kopyası ile etkileştikten sonra DNA'yı keserler. Bir tanıma dizisi kesme hedefi olarak etkir, öbürü ie enzimin kesme verimini artıran, yani hızlandıran bir alosterik unsur olarak etkir. Tip IIF enzimler (örneğin NgoMIV) Tip IIE enzimlere benzer, onlar da tanıma dizilerinin iki kopyası ile etkileşir, ama ikisi birden keser. Tip IIG enzimler (Eco57I gibi) tek bir altbirime sahiptir, klasik Tip II restriksiyon enzimleri gibi, ama etkin olmak için AdoMet kofaktörüne gerek duyarlar. Tip IIM restriksiyon endonükleazları, DpnI gibi, metillenmiş DNA'yı tanıyıp kesebilirler. Tip IIS restriksiyon enzimleri (FokI gibi) palindromik olmayan asimetrik tanıma dizilerinden beli bir uzaklıkta keserler. Bu enzimler dimer olarak çalışabilir. Benzer olarak, Tip IIT restriksiyon enzimleri (örneğin Bpu10I ve BslI) iki farklı altbirimden oluşur. Bazıları palindromik dizileri tanır, bazılarının tanıma dizileri ise asimetriktir.

Tip III restriksiyon enzimleri (örneğin EcoP15) birbirine dönük olan iki ayrı, palindromik olmayan dizi tanırlar. DNA'yı tanıma yerinden 20-30 baz uzakta keserler. Bu enzimler birden çok altbirime sahiptir; DNA metilasyonu ve restriksiyonu için, sırasıyla, AdoMet ve ATP kofaktörlerine gerek duyarlar.

Tip IV restriksiyon enzimleri metillenmiş DNA'yı keser. Bunlar iki farklı altbirimden oluşur. DNA kesimi için Mg2 ve GTP kofaktör olarak gereklidir. Tanıma yeri iki parçalıdır. Metillenmiş bazlar arasında birden fazla kesim olur.

Yapay restriksiyon enzimleri üretmek için doğal ve tasarımlı bir DNA bağlayıcı bölge ile bir nükleaz bölgesi (genelde FokI restriksiyon enziminin kesme bölgesi) birleştirilir. Bu tür yapay restriksiyon enzimleri arzu edilen DNA dizilerini tanıyabilecek şekilde tasarlanabilir, ayrıca tanıma bölgelerinin uzunluğu 36 baz çifti uzunluğa varabilir. Çinko parmak nükleazlar yapay restriksiyon enzimlerinin en yaygın kullanılanlarıdır, genelde genetik mühendislik ve standart gen klonlama uygulamalarında da Other artificial restriction enzymes are based on the DNA binding domain of TAL effectors. kullanılırlar.

1970'lerde keşfedilmelerinden beri çeşitli bakterilerde yüzlerce restriksiyon enzimi tespit edilmiştir. Her enzim elde edildiği bakteriye göre adlandırılır, bakterinin cinsi, türü ve suşuna dayalı bir adlandırma sistemine göre. Örneğin EcoRI restriksiyon enziminin adı yandaki kutuda açıklandığı şekilde türetilmiştir.

Saflaştırılmış restriksiyon enzimleri çeşitli bilimsel uygulamalardaki DNA manipülasyonlarında kullanılır.
Restriksiyon enzimleri gen klonlaması ve protein ifadesi deneylerinde, plazmit vektörlerlerin içine genler sokmak için kullanılırlar. Gen klonlama deneylerinde kullanılan plazmitlerde genelde kısa bir "çoklu bağlayıcı" dizi (İng. polylinker; çoklu klonlama yeri) bulunur. Gen parçalarını plazmit vektörün içine sokarken bu diziler kolaylık sağlar; genin içinde doğal olarak bulunan restriksiyon yerleri DNA'yı kesmek için kullanılacak endonükleaz seçimini etkiler, çünkü arzu edilen DNA'ya zarar vermeden onun uçlarının kesilmesi gerekmektedir. Bir gen parçasının bir vektörün içine klonlamak için hem plazmit DNA'sı hem de gen parçası aynı restriksiyon enzimi ile kesilir, sonra bunlar DNA ligaz olarak adlandırılan bir enzimle birbirlerine yapıştırılır.
Restriksiyon enzimleri DNA'da bulunan tek baz değişikliklerini (tek nükleotit polimorfizmleri veya "SNP"leri) spesifik olarak tanıyarak gen alellerini ayırt etmekte kullanılırlar. Bunun için o alelde bulunan bir restriksiyon yerinin bir SNP tarafından değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu yöntemle, bir DNA numunesini dizilemeden, bir restriksiyon enzimi ile onu genotiplemek mümkün olur. Numune önce DNA parçaları oluşturacak şekilde restriksiyon enzimi ile sindirilir, sonra farklı büyüklükteki parçalar jel elektroforezi ile ayrıştırılır. Genelde, doğru restriksiyon yerine sahip olan aleller jelde iki görünür bant meydana getirir, değişikliğe uğramış restriksiyon yeri olan parçalar ise kesilmezler ve sadece bir bant oluştururlar. Bant sayısı kişinin genotipini gösterir. Bu işlem bir restriksiyon haritalaması örneğidir.
Benzer şekilde, restriksiyon enzimleri Southern blot yöntemiyle genomik DNA'nın kesilmesinde kullanılır. Bu yöntem ile, bir kişinin genomunda bir genin kaç kopyası (veya paralogu) olduğu belirlenebilir. Bu yöntemin bir diğer uygulamasında belli bir toplulukta kaç tane gen mutasyonu (polimofizmi) olduğu belirlenebilir, buna restriksiyon parçası uzunluk polimorfizmi (İng. restriction fragment length polymorphism, RFLP) denir.

Daha çok ayrıntı için Restriksiyon enzimi kesme yerleri listesi maddesine bakınız.
Restriksiyon enzimi örnekleri:

Anahtar:
* = küt uçlar
N = C, G, T veya A
W = A veya T

Bazı restriksiyon enzimleri hakkında ayrıntılı maddeler: EcoRV, HindIII, BglII.
Hedefli endonükleazları (homing endonükleazlar)
İzoşizomer.

Genel:

Firman K (24 Kasım 2007). "Type I Restriction-Modification". University of Portsmouth. 22 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Haziran 2008. 
Goodsell DS (1 Ağustos 2000). "Restriction Enzymes". Molecule of the Month. RCSB Protein Data Bank. 5 Temmuz 2009 tarihinde kaynağından arşiv

Sentetik biyoloji, yaşamın temel bileşenlerini yeniden tasarlayıp inşa etmeyi amaçlayan, mühendislik prensiplerini biyolojiyle bütünleştiren, hızla gelişen bir disiplin olarak tanımlanabilir. Bu disiplin, doğada var olan biyolojik sistemleri anlamaya, modellemeye ve manipüle etmenin yanı sıra, yeni biyolojik işlevler ve sistemler yaratma potansiyeline de sahiptir. Sentetik biyoloji, özellikle standart hale gelmiş olan DNA, RNA, proteinler, enzimler gibi biyolojik parçaların kullanımını teşvik ederek, karmaşık sistemlerin daha kolay ve öngörülebilir bir şekilde tasarlanmasını ya da inşa edilmesini mümkün kılabilmektedir.  Sentetik biyoloji, biyolojik sistemlerin modüler bir şekilde yeniden programlanmasıyla, enerji üretimi, çevresel kirlilik, sağlık sorunları gibi günümüzde var olan ciddi ve çeşitli sorunlara  çözüm üretmeyi hedeflemektedir. Özellikle CRISPR-Cas9 gibi genom düzenleme teknolojileri kullanılarak, sentetik biyoloji alanında devrim yaratmış, genetik materyalin daha hassas ve verimli bir şekilde değiştirilmesine olanak sağlamıştır. Sentetik biyoloji, biyoyakıtlar, biyomalzemeler, ilaçlar, çeşitli tanı araçları ve biyosensörler  gibi birçok farklı alanda uygulamalarda bulunmaktadır. Bu alandaki çalışmalar, sadece mevcut canlı sistemleri anlama ve manipüle etme sınırlarını zorlamak ve çeşitlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda tamamen yeni yaşam formları ve özelliklerini tasarlama, inşa etme potansiyelini de içinde bulundurmaktadır. Sentetik biyoloji "sentetik yaşam" kavramını yeniden tanımlayarak, yaşamın ne olduğuna dair temel felsefi ve etik soruların da gündeme gelmesine yol açmaktadır. Ayrıca, sentetik biyolojinin, plastiklerin biyolojik olarak parçalanması, atıkların değerlendirilmesi gibi çeşitli çevresel sorunların çözümüne katkı sağlayabileceği  ve bu tür uygulamalara toplumun bakış açısı da önemli bir gelişme sağlayabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak, sentetik biyoloji, hem bilimsel hem de toplumsal düzeyde önemli bir dönüşüm potansiyeline sahip, gelecek vadeden bir disiplin olarak açıklanabilir.

Sentetik biyolojinin tarihçesi, genetik mühendisliğinin erken dönem çalışmalarından başlayarak, standartlaştırılmış biyolojik parçaların, genetik devrelerin ve mühendislik yaklaşımlarının geliştirilmesine kadar uzanmaktadır.  İlk başlarda deneysel bir alan olarak ortaya çıkan sentetik biyoloji, günümüzde sağlık, endüstri ve çevre gibi çeşitli alanlarda da uygulama potansiyeline sahip bir disiplin haline gelmiştir.  Sentetik biyoloji alanındaki her yeni gelişime, etik ve sosyal etkileri de beraberinde getirmektedir. Bu durum sürekli bir gelişme ve tartışma ortamının oluşmasına sebep olmaktadır.

•Rekombinant DNA Teknolojisi
1970'lerde rekombinant DNA teknolojisinin geliştirilmesi, genetik materyalin şekillendirilmesinin önünü açtı. Bu teknoloji, genlerin farklı organizmalara aktarılmasına olanak sağlayan ve yeni biyolojik işlevlerin oluşturulmasına yardımcı olan temel bir araç haline gelmiştir.
•Genetik Mühendisliği
Bu dönemde yapılan genetik mühendisliği çalışmaları, özellikle mikroorganizmaların metabolik yollarını değiştirerek belirli maddeleri üretmelerini sağlamak üzerine yürütülmüştür.
•Biyoteknolojinin Gelişimi
Biyoteknoloji alanındaki ilerlemeler, genetik mühendisliğinin ticari uygulamalarını mümkün kılmıştır ve sentetik biyolojinin oluşması için sağlam bir zemin hazırlamıştır.

•Standart Biyolojik Parçalar
2000'li yılların başında, biyolojik parçaların (genler, ribozom bağlanma bölgeleri vb.) standartlaştırılması fikri ortaya çıkmıştır. Bu fikir, biyolojik sistemlerin mühendislik yaklaşımıyla tasarlanabilmesini ve inşa edilebilmesini kolaylaştırmıştır.
•Genetik Devreler
Genetik devrelerin (lojik kapılar, osilatörler, anahtarlar) tasarlanması ve inşa edilmesi, sentetik biyolojinin temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu devreler, hücrelerin belirli uyaranlara tepki vermesini, belirli zamanlarda belirli proteinleri üretmesini veya belirli görevleri yerine getirmesini sağlamıştı.
•İnternet Ortamında Biyolojik Parça Kayıtları
Biyolojik parçaların paylaşıldığı ve standartların geliştirildiği BioBricks gibi açık kaynaklı platformlar oluşturulmuştur. Oluşturulan bu platformlar, sentetik biyoloji alanındaki işbirliğinin artmasını teşvik etmiştir.

•Geniş Uygulama Alanları
Sentetik biyoloji, sağlık, çevre, endüstri gibi pek çok alanda uygulanmaya başlandı. İlaç geliştirme, teşhis araçları, biyoyakıt üretimi, biyoremediasyon ve yeni malzeme geliştirme gibi çeşitli alanlarda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.
•Yapay Yaşam Çalışmaları
Sentetik biyoloji, minimal hücrelerin tasarımı ve yapay yaşam oluşturma gibi daha komplike hedeflere yönelmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalar, yaşamın temel bileşenlerini ve işleyişini daha iyi anlamamıza yardımcı olmuştur.
•Gen Düzenleme Teknolojileri
CRISPR gibi gen düzenleme teknolojilerinin gelişmesiyle, sentetik biyoloji çalışmaları daha hızlanmış, daha hassas ve verimli hale gelmiştir.
•Otomasyon ve Yüksek Verimlilik
Sentetik biyoloji araştırmalarında otomasyon ve yüksek verimli yöntemlerin kullanımı yaygınlaşmıştır. Bu yöntemlerin yaygınlaşması, daha karmaşık sistemlerin tasarlanmasını ve test edilebilmesini mümkün kılmıştır.
•Etik Tartışmalar
Sentetik biyolojinin potansiyel riskleri ve etik sonuçları hakkında artan bir farkındalık oluşmuştur. Biyogüvenlik ve biyoetik konularının daha fazla önem kazanmasına sebep olmuştur.

İlaç Üretimi ve Keşfi
Sentetik biyoloji, karmaşık ilaç moleküllerini, antibiyotikleri ve aşıları üretmek amacıyla genetik olarak değişiklik yapılmış mikroorganizmaları kullanmaktadır. İnsülin ve bazı aşılar, sentetik biyoloji teknikleriyle üretilen ürünlere örnek olarak gösterilebilir.
"Sentetik biyoloji, yeni ilaç hedeflerini belirlemek ve bu hedeflere yönelik moleküller tasarlamak amacıyla kullanılabilir." 
Sentetik biyoloji yöntemleri, ilaç üretim maliyetlerini düşürerek bu ilaçları daha erişilebilir hale getirir.
Tanı ve Tedavi
Hastalıkların erken teşhis edilebilmesi için farklı biyosensörler geliştirilebilir. Biyosensörler, vücut sıvılarındaki belirli biyobelirteçleri tespit ederek hastalıkların daha hızlı tanınmasına imkan sunar.
"Sentetik biyoloji, kanser gibi karmaşık hastalıklar için hedefe yönelik tedaviler geliştirmek için kullanılabilir." 
Kişiselleştirilmiş Tıp ve İlaç Geliştirme
Sentetik biyoloji, hastalıkların teşhis ve tedavisinde devrim yaratma potansiyeline sahip bir yaklaşımdır ve kişiselleştirilmiş tıp, kişiselleştirilmiş tedavi gibi yöntemlerin önünün açılmasına fayda sağlayacaktır.
Gelecekte, sentetik biyoloji ile tasarlanmış ilaçlar, her bireyin genetik yapısına uygun olarak üretilebilecek ve bu sayede bireysel tedavilerin etkinliğinin artması sağlanacaktır.

"Sentetik biyoloji, şeker ve selüloz gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen biyoyakıtların üretim verimliliğini artırarak sürdürülebilir enerji çözümlerine katkı sağlar." Genetik olarak modifiye edilmiş mikroorganizmalar, biyoyakıt üretim süreçlerini optimize etmektedir. Sentetik biyoloji, biyoyakıt üretiminde kullanılan biyokütlenin daha verimli şekilde işlenmesini sağlayacak yeni enzimler ve metabolik yollar geliştirilebilir." 
Sentetik biyoloji, biyoyakıtların üretiminde kullanılan mikroorganizmaların genetik olarak değişiklik yapılmasıyla, enerji verimliliğini arttırmaya ve çevre dostu yakıtların üretilmesine türlü katkılarda bulunmaktadır. Örneğin, alglerin genetik modifikasyonu ile yüksek verimli biyodizel üretimini gerçekleştirilebilmektedir.
Kimyasal Üretim
Kimyasal endüstride kullanılan hammaddelerin büyük bir kısmı petrol bazlıdır. Sentetik biyoloji sayesinde, mikroorganizmalar aracılığıyla biyo-temelli kimyasallar üretmek mümkün hale gelmiştir. Genetiği değiştirilmiş Escherichia coli ( E.coli) bakterileri, biyoplastik üretimi için laktik asit ve poli-laktik asit (PLA) gibi bileşenleri sentezleyebilmesi örnek olarak verilebilir.
Malzeme Bilimi
Sentetik biyoloji, endüstride kullanılan yenilikçi biyomalzemelerin üretilmesini sağlayabilmektedir . Örümcek ipeğine benzer dayanıklı ve esnek proteinler üretebilen mikroorganizmalar geliştirilmesi buna örnektir. Bu tür biyomalzemeler, tekstilden tıbbi implantlara kadar çeşitli sektörlerde kullanılmaktadır.
Atık Yönetimi ve Biyoremediasyon
Endüstriyel atıkların temizlenmesi ve geri dönüşümü, sentetik biyolojinin sunduğu araçlarla daha verimli hale getirilebilmektedir. Genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar, toksik atıkları parçalamak veya ağır metalleri ortadan kaldırmak amacıyla kullanılabilmektedir.

İnsan Genom Düzenlenmesi
Sentetik biyoloji, CRISPR-Cas9 gibi teknolojilerle insan DNA'sını değiştirme imkanı sunar. Bu durum, genetik hastalıkları tedavi etme potansiyelinin yanında, "tasarım bebekler" gibi etik sorunları gündeme getirmektedir. Bu teknolojilerin kullanımı, eşitlik, rıza ve uzun vadeli etkiler gibi konularda çeşitli endişelere yol açmaktadır.
Çift Kullanımın Riskleri
Sentetik biyoloji, aşı geliştirmek gibi yararlı amaçlarının yanında, sentetik patojenler veya biyolojik silahlar üretmek gibi kötü niyetli amaçlar için de kullanılabilir. Bu riskler, inovasyonu kısıtlamadan güvenliği sağlamak için uygun düzenlemeleri ve güvenlik önlemlerinin alınmasını gerektirmektedir.
Çevresel Kaygılar ve Ekolojik Riskler
Sentetik organizmaların çevreye salınması, doğal türlerle rekabet etme, ekosistemleri bozma ve genetik materyalin yayılması gibi öngörülemeyen çeşitli sonuçlara yol açabilir. Bu riskleri en aza indirmek için etkili sınırlama stratejileri ve izleme sistemlerinin kurulması gerekmektedir.
Fikri Mülkiyet (Patent/ Telif Hakkı) ve Erişim Eşitsizliği
Sentetik biyoloji alanındaki yenilikler, genellikle fikri mülkiyet haklarıyla korunmaktadır. Bu durum, özellikle düşük gelirli ülkelerde hayati teknolojilere erişimin kısıtlanmasına neden olabilir. İnovasyonu teşvik etmek ve faydalara adil erişimi sağlamak arasındaki dengenin sağlanabilirliği, önemli bir etik tartışma konusudur.
Yaşam Yaratımının Ahlaki Tartışmaları
Sentetik biyoloji ile genetik materyali sentezleyerek "yaşam yaratma" yeteneğinin olm

Sinir sistemi veya sinir ağı, canlıların içsel ve dışsal çevresini algılamasına yol açan, bilgi elde eden ve elde edilen bilgiyi işleyen, vücut içerisinde hücreler ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlayan, organların, kasların aktivitelerini düzenleyen bir organ sistemidir. Sinir sistemi iki bölümden oluşur: Merkezî sinir sistemi (MSS) ve çevresel sinir sistemi (ÇSS). MSS, beyin ve omurilikten oluşur. ÇSS, MSS'yi vücudun diğer tüm kısımları ile bağlayan uzun fiberlerden oluşur. ÇSS, motor nöronları, dolaylı istemli hareket, otonom sinir sistemi, sempatik sinir sistemi, parasempatik sinir sistemi, düzenli istemsiz işlevler ve enterik sinir sisteminden oluşur.
İnsan türü için Beyin diğer beyin organına sahip canlı türlerine göre dikkate değer biçimde, düşünce ve hormonal sistemle birlikte çalışarak duygu üretir. Sinir sistemi, süngerler dışında çoğu çok hücreli hayvanlarda bulunur. Fakat çok karmaşık yapıya sahiptir. Sinir sistemi olmayan çok hücreli organizmalar, süngerler, placozoalar ve mesozoalar çok basit vücut yapısına sahiptir. Taraklılar ve knidliler (örn, anemonlar, hidralar ve denizanalarındaki) sinir sisteminde farklı bir sinir ağı vardır. Birkaç solucan türü hariç, diğer tüm hayvan türlerinde, bir beyin ve bir omurilikten (veya paralel çalışan iki omurdan) oluşan sinir sistemi vardır. Bunlardaki sinirler, beyin ve omurilikten dağılır. En basit solucanlarda sinir sistemi, birkaç yüz hücreden oluşurken, insanlarda 100 milyarlarca sinir hücresi (nöron) bulunur.
Sinir sisteminin en basit işlevi, bir hücreden diğerine veya vücudun bir parçasından diğerlerine sinyal iletmektir. Sinir sisteminin işlev bozukluğu çok çeşitli biçimlerde olabilir. Bunlara genetik bozukluk, travma, zehirlenme, fiziksel yaralanma, enfeksiyon veya erken yaşlanma (progeria) örnek verilebilir. Ayrıca sinir sistemi ile ilgili menenjit, şizofreni, Alzheimer hastalığı, kortikal görme bozukluğu, Parkinson hastalığı, epilepsi, multipl skleroz gibi hastalıklar vardır. Tıpın nöroloji ihtisas alanı sinir sistemi bozukluğunun nedenleri ile ilgilenir ve bozukluğu önlemek için araştırma ve müdahale yapar. Çevresel sinir sisteminde, en yaygın meydana gelen problem türü, çeşitli nedenlerden dolayı ortaya çıkan sinir iletimi arızasıdır. Bunlara diyabetik nöropati ile sinir hücreleri kaybına neden olan amyotrofik lateral skleroz örnek verilebilir.
Nörobilim, sinir sistemi ile ilgilenen bir bilim dalıdır.

Sinir sistemi adı, lifleri silindirik olarak saran sinirlerden türetilmiştir. Lifler beyin ve omurilikten doğar ve dallanarak vücudun her bir parçasını donatır. Bir mikroskop vasıtasıyla, sinir hücrelerinin aksonları görülebilir.

Sinir sistemi hücreleri iki ana birime veya kategoriye ayrılır: sinir hücreleri (nöronlar) ve nöroglia.

Sinir sisteminin temel fonksiyonel birimi olan sinir hücreleri (nöronlar), çeşitli yöntemlerle diğer hücrelerden ayırt edilebilirler. Bunların en temel özelliği, sinapslar vasıtasıyla diğer hücreler ile iletişim sağlamasıdır.

Nöroglia, sinir hücresi olmayan, destek, besleme ve homeostaz sağlayan, miyelin biçiminde olan ve sinir sistemindeki sinyal iletimine katkı sağlayan hücrelerdir.

Omurgalılarda (insan da dâhil) sinir sistemi, merkezî sinir sistemi ve çevresel sinir sistemi olmak üzere iki bölüme ayrılır.
Merkezî sinir sistemi (MSS), beyin ve omurilikten oluşur ve sinir sisteminin en büyük bölümüdür.
Çevresel sinir sistemi (ÇSS), beyin ve omurilik haricindeki sinirler ve gangliyondan oluşur. ÇSS'nin ana işlevi, MSS ile organ ve uzuvlar arasındaki iletişimi (bağlantıyı) sağlamaktır.

Sinir sisteminin en basit işlevi, bir hücreden diğerine veya vücudun bir parçasından diğerlerine sinyal iletmektir. Bir hücreden diğerlerine sinyal iletmenin birçok yolu vardır. Biri, kimyasalların salgılanmasıdır ve hormon olarak adlandırılır.
Sinir sisteminin asıl işlevi, vücudu kontrol etmesidir. Bunun için duyu reseptörlerini kullanarak ortamdaki bilgiyi almak, bu bilgiyi çözümleyerek, onu merkezi sinir sistemine sinyal biçiminde göndermek, bilgiyi işleyerek yaklaşık bir tepki tanımlamak ve tepkiyi etkinleştirmek için kaslara veya bezlere çıkış sinyallerini göndermektir.

Omurgalılarda, embriyonik nöral gelişim dönüm noktaları, kök hücredeki sinir hücrelerinin oluşması ve ayrışması, embriyoda olgunlaşan sinir hücrelerinin oluştukları yerden son konumlarına göç etmesi, sinir hücrelerindeki akson uçlarının ortaya çıkması örnek olarak gösterilebilir.
Tüm bilateria hayvanlarda gelişimin gastrulasyon evresinde oluşan gastrula bir disk şeklindedir ve üç tabakadan meydana gelmiştir. En içteki tabakaya endoderm denir ve sindirim sisteminin iç yüzeylerini, pankreası, karaciğeri, solunum sistemini oluşturur. Ortadaki tabakaya mezoderm denir ve kasları, cinsiyet organlarını, iç organların dış yüzeyini, iç deriyi, kemik dokuyu ve kıkırdak dokuyu, kalp ve kan damarlarını oluşturmaktadır. En dıştaki tabakaya ektoderm denir ve deri, tırnaklar, saç ve dişlerin yanı sıra merkezi sinir sistemi, beyin ve dış salgı bezlerini oluşturur.

Merkezî sinir sistemi, büyük fiziksel ve kimyasal bariyerler tarafından korunur. Fiziksel olarak beyin ve omurilik meninksler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Kimyasal olarak ise, beyin ve omurilik, kan-beyin bariyeri ile korunur.

Sistem biyolojisi biyomedikal ve biyolojik bilimsel araştırma uygulanan gelişmekte olan bir yaklaşımdır. Sistem biyolojisi biyolojik ve biyomedikal araştırma (yerine daha geleneksel indirgemecilik holizm) daha bütünsel bir bakış açısı ile, biyolojik sistemleri içinde karmaşık etkileşimler üzerinde yaklaşım odaklanan bir çalışma biyoloji tabanlı disiplinler arası bir alandır. Özellikle 2000 yılından itibaren, kavram bağlamlarda çeşitli biyolojik bilimler alanında yaygın olarak kullanılmaktadır.Outreaching biri sistem biyolojisi amacı acil özellikleri, olan teorik açıklamalar sistemleri biyoloji havale giren teknikleri kullanarak mümkündür bir sistem olarak işleyen hücre, doku ve organizmaların özellikleri modeli ve keşfetmektir. Bunlar tipik olarak metabolik ağların veya hücre sinyalizasyon ağları içerir.

Sistem biyolojisi, canlıların genler, proteinler ve biyokimyasal tepkimelerin etkileşen ve bütünleşmiş bir ağ yapısı olarak algılanarak incelenmesini amaçlayan çok yeni ve çok disiplinli bir bilim dalı.
Genleri, proteinleri vs. tek tek değil bir bütün halinde inceler.
Elde ettiği bilgileri matematiksel modellere dökerek tüm sistemin yapısı hakkında bilgi edinir.
Sistem biyolojisi, biyolojik sistemleri genetik, biyolojik veya kimyasal açıdan inceler.
Sitem Biyolojisi bu gruplarda incelenebilir:

Genomik: Organizmaya ait tüm genomdaki genlerin işlev ve etkileşimlerini inceler.
Transkriptomik: Hücre genomundan transkripsiyonla oluşan mRNA transkriptlerinin eşzamanlı incelenmesidir.
Proteomik: Belli bir zamanda belli bir yerde bulunan tüm proteinlerin yapılarını, yerleşimlerini, miktarlarını, translasyon sonrası modifikasyonlarını, doku ve hücrelerdeki işlevlerini, diğer proteinlerle ve makromoleküllerle olan etkileşimini aydınlatır.
Metabolomik: Bir hücre veya canlıdaki metabolizmanın tümü metabolomdur. Metabolomik ise metabolomdaki küçük moleküllü metabolitlerin yüksek verimli teknolojiler kullanılarak saptanması, miktarının belirlenmesi ve tanımlanmasıdır.
Biyoinformatik: Çeşitli biyoloji veri bankalarından gelen bilginin anlaşılır ve organize hale getirilmesi için informatik tekniklerin kullanımı.

Modern anlamdaki sistem biyolojisinin, 2000'li yılların başında biyoloji bilimlerinin bir alt dalı olarak, Seattle'daki Sistem Biyolojisi Enstitüsü'nün kurulduğu zaman başladığı söylenebilir. Başlangıçta, üniversitenin temel amacı akademiye ilgi duymadığı düşünülen "informatik" ve "yazılım" odaklı araştırmacıların alana ilgisini artırmak ve onları bu alanda çalışmaya teşvik etmekti. Enstitü, alanın gerçekte ne olduğuna dair net bir tanım da yapmamıştı. En genel anlamıyla amaç, biyoloji bilimlerinde yeni ve daha bütünsel yaklaşımlar uygulayabilmek için bilgisayar temelli teknolojilerden yararlanmak ve bunun için farklı alanlardan insanları bir araya getirmekti.
2003 yılında Harvard Tıp Fakültesi'nde Sistem Biyolojisi Bölümü açıldı. 2000'lerin ortalarında sistem biyolojisi popüler bir terim haline geldi ve her üniversitenin sistem biyolojisi bölümleri açılacağı, bununla beraber programlama ve biyoloji alanlarında kariyer olanakları olacağı tahminlerinde bulunuldu. 2006'da Amerikan Ulusal Bilim Vakfı (National Science Foundation), matematiksel bir hücre modelini oluşturmak için proje fikri ortaya koyu. [alıntı gerekli] 2012'de New York'taki Mount Sinai Tıp Fakültesi'ndeki Karr Laboratuvarı'nda Mycoplasma genitalium'un ilk bütün hücre modeli geliştirildi. Bu bütün hücre modeli, M. genitalium hücrelerinin belirli genetik mutasyonlara uğraması durumunda canlı kalıp kalamayacağını tahmin etmek üzere geliştirilmişti.
Sistem biyolojisinin yeni  bir disiplin olarak öncülüğü, 1966'da Cleveland, Ohio'daki Case Institute of Technology'de Sistem Teorisi ve Biyoloji başlıklı uluslararası bir sempozyumda sistem teorisyeni Mihajlo Mesaroviç tarafından yapılmış olabilir. Mesarovic, gelecekte belki de "sistem biyolojisi" diye bir alanın olabileceğini öngörmüştü.
1960'larda Robert Rosen'e göre, moleküler kimyanın egemen olduğu daha ampirik bilim popüler hale geldiğinden, 20. yüzyılın başlarında bütünsel biyoloji modası geçmişti. Kırk yıl sonra 2006'da onu tekrarlayarak Kling, moleküler biyolojinin başarısının 20. yüzyıl boyunca bütünsel yöntemleri bastırdığını yazdı.  2011 yılına kadar Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institutes of Health), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ondan fazla sistem biyolojisi merkezini desteklemek için hibe sağladı, ancak 2012 yılına gelindiğinde Hunter, sistem biyolojisinin, yapabildiğinden fazlasını vadettiğini yazdı ve bu da alanı olumsuz etkilemişti. Bununla birlikte, alanı savunanlar gelecekte alanın faydalarının görülebileceğini ummaya devam ettiler.

Sistem biyolojisinin gelişiminde önemli bir kilometre taşı da uluslararası Physiome projesi oldu.

Hücre fizyolojisi, hücresel komponentlerin işleyişi ve bu sayede canlılığın sürdürülmesini anlamak için yaklaşımlarda bulunulmasını, modeller geliştirilmesini ve tespitler yapılmasını,
Hastalık tanı ve tedavisi ile ilaç geliştirme işlemlerinin gerçekleştirilebilmesini,
Tasarımı yapılan ilaçlar sanal ortamda hazırlanan modeller
üzerinde denenerek bir öngörü elde edilebilmesini,

Fenotip-genotip ilişkisinin anlaşılmasını,
Genotip ve çevresel faktörler arasındaki etkileşimin
belirlenmesi

Hastalık mekanizmasının anlaşılması için sinyal iletim yolaklarının çözülmesini
Tedaviye yönelik ajanların geliştirilmesini sağlar

Sistem biyoloji çalışmaları ile özellikle mikroorganizmalar ile ilgili elde edilen veriler önemli,
Üretilen pek çok ürün, bitkisel ve bakteriyel kaynaklıdır,
Hem sistemlerin çözülmesi hem de elde edilen ilaçların denenebileceği yapay sistemlerin
oluşturulması için gereklidir.

Mikroarray
Protein çipleri
Hücre fonksiyonunu görüntüleyen sistemler
Kütle spektrofotometresi
Multiprob analizi
Mikrodizin teknolojisi sayesinde elde edilen veriler, yeni bilişim teknolojilerinden olan biyobilişim (biyoinformatik) yöntemlerle işlenerek veritabanları oluşturulmaktadır. Ayrıca mikrodizin, farklı koşullarda ve uyarımlarda gen ifadelerinin karşılaştırılmasında
kullanılabilir.

Organizma genomundaki genlerin dizi analizi ve haritalanmasından elde edilen yeni bilgilerin
analizinde önem taşımaktadır,

Biyoteknolojik uygulamalar için imkânların geliştirilmesinde ve biyolojik sistemlerin daha iyi anlaşılması için modellerin üretilmesinde yararlı olacağı düşünülmektedir.

Sistem dizaynı
Sentetik biyoloji gelişmekte
Nanoteknoloji alanları
İnternet ortamında silikon hücreler kullanılarak çalışmalar yapılabilir.
NEST, 6. çalışma çerçevesi programı dahilinde yeni bir aktivitedir. Avrupa'daki bilim ve teknolojinin gelişimi için yeni potansiyel alanlar oluşturan, alışılmışın dışında ve kurgusal araştırmaları desteklemeyi amaçlar.
NEST birbirine paralel işleyen 3 tamamlayıcı olayı destekler:
Macera Projesi: Kurgusal araştırma projeleridir. Araştırmacılar tarafından tanımlanmış yeni bilimsel ve teknolojik fırsatları geliştirir.
Insight Projesi: Topluma yönelik risk veya problemlere işaret eden yeni keşifler veya yeni gözlemlenmiş fenomanyalara değer biçer.
Pathfinder Girişimler: Yenilikci bilim ve teknoloji alanında özel ve ilgi çekici konular üzerine fokuslanır.

Sitogenetik genetiğin bir dalıdır. Sitogenetik aynı zamanda sitolojinin bir parçasıdır. Kromozomların hücre davranışıyla; özellikle mitoz bölünme ve mayoz bölünme sırasındaki davranışlarıyla nasıl bir ilişkili içinde olduğunu inceler. Kullanılan teknikler arasında karyotipleme, G-bantlı kromozomların analizi bulunmaktadır. Floresan in situ hibridizasyon (FISH) ve komparatif genomik hibridizasyon (KGH) gibi teknikler moleküler sitogenetik başlığı altında yer almaktadır.

Kromozomlar ilk olarak 1842 yılında bitki hücrelerinde çalışmalar yapan Karl Wilhelm von Nägeli tarafından gözlemlenmiştir. Kromozom davranışları semender hücreleri üzerinde çalışmalar yapan Walther Flemming tarafından tanımlanmıştır. Mitoz bölünme 1882 yılında bilim insanı Walther Flemming tarafından keşfedilmiştir . "Sitogenetik" ismi ise 1888 yılında  Alman anatomist von Waldeyer tarafından koyulmuştur.
Bir sonraki aşamaya 20. yüzyılın başlarında geçilmiştir Bu geçiş kromozom setinin (karyotip) genlerin taşıyıcısı olarak değerlendirildiği zaman gerçekleşmiştir. Levitsky, karyotipi genetik içeriklerinin aksine vücut kromozomların fenotipik görünümü olarak tanımlayan ilk kişi olduğu varsayılmaktadır. "Normal bir diploid insan hücresi kaç kromozom içerir?" sorusuna cevap bulmak için insan karyotipi üzerine yapılan çalışmalar yıllarca devam etmiştir. 1912 yılında Hans von Winiwarter, sperm ana hücresinde (spermatagonyum) 47 kromozom olduğunu; yumurta ana hücresinde (oogonyum) ise 48 kromozom olduğunu bildirdi. Bu bildirmeler XX / XO biyolojik cinsiyet belirleme sistemini ortaya çıkardı.  1922 yılında Theophilus Painter, kromozom sayısının 46 veya 48 olduğu hakkında kesin yargılarda bulunamasa da kromozom sayısını 46 almayı tercih etmiştir. Painter, sonrasında fikrini 46'dan 48'e revize etti. Bunun yanında insanların XX / XY cinsiyet belirleme sistemine sahip olduğu konusunda ısrarlarına devam etmiştir. Kullanılan tekniklerine bakıldığında sonuçlar oldukça dikkat çekici bir etki yaratmıştı. Otuz yıldan fazla bir süre boyunca bilim kitaplarında insan kromozom sayısı 48 kalmıştır. Yeni tekniklerin gelişmesi ve bu hatanın düzelmesi gerekmiştir. Bu görev için Albert Levan'ın laboratuvarında çalışan Joe Hin Tjio seçilmiştir. Yapılan araştırmaların doğrultusunda insanın karyotipinin sadece 46 kromozom içerdiği kanıtlanmıştır. Bu araştırmaların bir sonucuna ulaşması ise 1956 yılına kadar devam etmiştir. Büyük maymunlarda 48 kromozom bulunmaktadır. İnsan kromozomlarından biri olan kromozomu 2; ata kromozomlarının birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bu birleşmeden dolayı kromozom sayısı azalmıştır.

Barbara McClintock kariyerine mısır sitogenetikçisi olarak başlamıştır. McClintock ve Harriet Creighton, 1931 yılında yaptıkları araştırmalarla belirgin kromozomların sitolojik eşleşmesinin (rekombinasyon) genetik özelliklerin rekombinasyonuna bağlı olduğunu göstermiştir. McClintock, Carnegie Enstitüsüde çalışmalarına devam etmiştir. Aynı zaman aralığında mısır bitkisinde kromozom kırılması ve füzyon alevlenmesi mekanizmaları üzerine yaptığı çalışmalarına devam etmiştir. McClintock mısır kromozomu 9'da her zaman aynı gen bölgesinde meydana gelen kromozom kırılma olayını tanımlamıştır. Bu durumu "Ds" veya "ayrışma" lokusu olarak adlandırmıştır.

Theodosius Dobzhansky ve çalışma arkadaşları, 1930'lu yıllarda bir çalışma yapmışlardır. Bu çalışmada Kaliforniya ve komşu eyaletlerdeki vahşi popülasyonlardan Drosophila pseudoobscura ve D. persimilis'i toplamışlardır. Painter'ın tekniğini kullanarak politen kromozomlarını incelemişlerdir. İncelemeler sonucunda vahşi popülasyonların kromozomal inversiyonlar için çok çeşitli olduğunu keşfetmişlerdir. Bütün sineklerin, taşıdıkları inversiyonlar ne olursa olsun birbirlerine benzer göründükleri gözlemlenmiştir. Bu, şifreli bir polimorfizm örneğidir.
Bu durumun doğal seçilim yüzünden olduğuna ilişkin kanıtlar hızla birikmiştir. İlk defa Dobzhansky, L'Héritier ve Teissier tarafından denenmiş bir yöntem kullanılmıştır. Bu yöntem popülasyonları kafeslerde besleyerek beslenme, üreme ve örneklemeyi mümkün kılmıştır. Canlılarının kaçışını ise önlemiştir. 1951 yalında ise Dobzhansky kitabının üçüncü baskısını yayınlamıştır. Polimorfizmde gözlemlenen; heterozigotların seçici avantajıyla canlı topluluğunda kromozom yapısının değişmediğini kanıtlamıştır.

Zambak, mayozun sitolojik incelemesi için tercih edilen bir organizmadır. Bunun sebebi zambak kromozomlarının büyük olmasıdır. Mayozun her morfolojik aşaması mikroskop altında  rahatça tanımlanabilir. Hotta ve arkadaşları mayoz bölünmenin profaz aşamasında  kemirgenlerin erkek mayotik hücrelerinde çapraz geçişin meydana geldiği varsayılmıştır. Bu varsayım DNA kesilmesi ve onarım sentezinin ortak bir örüntü oluşması için ortam hazırlamıştır. Zambak ve fare gibi filogenetik olarak birbirinden uzak organizmalar arasında ortak bir modelin var olması yazarları bir sonuca ulaştırmıştır. Bu sonuç gelişmiş ökaryotlarda mayotik geçiş organizasyonunun dağıtım açısından evrensel olduğu sonucuna varılmasına yol açmıştır.

Rutin kromozom analizi (Karyotipleme), tripsin ve Giemsa boyası, Leishman boyası veya ikisinin bir karışımı kullanılarak metafaz kromozomlarının analizine verilen addır. Yapılan işlemler kromozomlarda eşsiz bant desenleri yaratmaktadır. Bu maddelerin replikasyon zamanlaması ve kromatin paketleme ile ilişkisi vardır. Fakat bu ilişki modellerinin moleküler mekanizması ve nedeni bilinmemektedir.
Sitogenetik laboratuvarlarında birçok kromozom bantlama tekniği kullanılmaktadır. Kinakrin bantlama (K-bantlama), belirli bant desenleri oluşturmak için uygulanan ilk boyama yöntemidir. Bu yöntem bir floresan mikroskobu gerektirmektedir. Fakat Giemsa bantlama (G-bantlama) kadar yaygın olarak kullanılmamaktadır. Ters bantlama (T-bantlama), ısıtma aşaması gerektiren bir bantlama tekniğidir. G-bantlarında ve Q-bantlarında görülen normal siyah beyaz deseni tersine çevirmek üzere kullanılır. T-bantlama spesifik olarak kromozomların uzak uçlarını boyamak için daha yararlıdır. Boyama teknikleri arasında C-bantlama ve çekirdekçikte organize bölge lekeleri (ÇOB lekeleri) bulunmaktadır. C-bantlama ve ÇOB lekeleri kromozomun belirli kısımlarının boyanmasında kullanılır. C-bandı, sentromere yakın olan yapıcı heterokromatini boyar. NOR boyama ise akrosantrik kromozomların uydularını ve saplarını vurgular.
Karyotipleme için kullanılan tekniklerden bir tanesi de yüksek çözünürlüklü bantlama tekniğidir. Bu teknik, kromozomların maksimum yoğunlaşmaya ulaşmadan önce profaz veya erken metafaz aşamasında boyanması işlemini içinde barındırır. Profaz ve erken metafaz aşamalarında, kromozomlar  metafaz evresindeki kromozomlardan daha geniştir. Bundan dolayı tüm kromozomlar için gözlemlenebilen bantların sayısı yaklaşık 300'den 450'ye ve 800'e çıkar. Yüksek Çözünürlüklü bantlama geleneksel bantlama teknikleri ile gözlemlenmeyen nadir anormalliklerin tespitinde kullanılır.

Kemik iliği, kan, amniyotik sıvı, kordon kanı, tümör ve dokulardan (deri, göbek bağı, karaciğer ve diğer birçok organ dahil) hücreler alınarak standart hücre kültüründe kültürlenirler. Kültürlenme işleminin amacı ise hücrelerin sayısını çoğaltmaktır. Daha sonra hücre kültürüne bir antimitotik (kolşisin, kolsemid) eklenir. Antimitotik, mitozda bölünmeyi durdurarak analiz için mitotik hücre verimini artırır. Hücreler santrifüjlenir. Daha sonra antimitotik, ortamdan uzaklaştırılır. Hücreler hipotonik bir ortama konur. Hipotonik ortam beyaz kan hücrelerinin veya fibroblastların şişmesine neden olur. Slaytlara eklendiğinde kromozomlar yayılırlar. Bu durum kırmızı kan hücrelerini parçalar. Hücrelerin hipotonik çözelti içinde oturmasına izin verilir. Bu işlemden sonra çözeltiye Carnoy tespit sıvısı (3:1 metanolden buzlu asetik asite) eklenir. Yapılan işlem hücreleri öldürür ve beyaz kan hücrelerinin çekirdeklerini sertleştirir. Bu işlem herhangi bir birikintiyi veya kırmızı kan hücresini atmak için tekrar edilir. Hücre süspansiyonu daha sonra numune lamlarına damlatılır. Lamlar bir fırında eskitilir ve beklemeye bırakılır. Birkaç gün bekledikten sonra bantlama ve analiz için hazır hale gelir.

Bantlı kromozomların analizi, sitogenetikte uzmanlaşmış klinik laboratuvar uzmanı(KLU(SG)) tarafından mikroskopta gerçekleştirilir. Oluşan mozaikliği kabul edilebilir kılmak için 20 hücrenin analiz edilmesi yeterli bulunur. Sonuçlar özet haline getirilir. Sonuçlar kurul onaylı bir sitogenetik uzmanı tarafından gözden geçirilir. Hastanın geçmişi ve diğer klinik bulgular dikkate alınarak bir yorum yazılır.

Floresan in situ hibridizasyon (FISH), sitogenetik hücre preparatlarına melezlenmesi için floresan etiketli probların kullanılmasına verilen addır.
FISH genel kullanımının yanında aşağıda verilen alanlarda da kullanılabilir:

kemik iliği yaymaları
kan yaymaları
parafine gömülü doku preparatları
enzimatik olarak ayrışmış doku örnekleri
kültürlenmemiş kemik iliği
kültürlenmemiş amniyositler

Standart sitogenetik preparatların hazırlanmasına atıfta bulunularak hazırlanmıştır.
Slayt, 2X TSS (tuz, sodyum sitrat) içeren tuz çözeltisi kullanılarak yaşlandırılır. Slaytlar daha sonra etanollü çözeltiye aktarılır. Böylelikle dehidrasyon işlemi uygulanmış olur. Prob karışım eklenir. Örnek DNA ve prob DNA ısıtılmış plaka kullanılarak denatüre edilir. En az 4 saat süreyle yeniden tavlanmaya bırakılır. Slaytlar fazla bağlanmamış sondayı çıkarmak için yıkanır. Sonrasında 4 ', 6-Diamidino-2-fenilindol (DAPI) veya propidyum iyodür ile zıt boyanma işlemleri gerçekleştirilir.

FISH numunelerinin analizi, KLU(SG) tarafından floresan mikroskobu ile yapılır. Onkoloji için 200-1.000 arası hücre sayılır ve puanlanır. Bu puanlamanın amacı düşük seviyeli hastalıkları dışlamaktır. Doğuştan gelen sorunlar için 20 metafaz hücresi puanlanır.

Yaşanan gelişmeler, standart FISH preparatlarının sonuçlarını saymayı amaçlar. Bundan dolayı otomatik sistemler ve karşılaştırmalı genomik hibridizasyon dizileri, CGH ve Tek nükleotid polimorfizm dizileri gibi sanal karyotipleme teknikleri dahil olmak üzer

Nefes almak, soluk almak ya da Teneffüs havanın akciğerlere alınıp verilme işlemidir. Aerobik organizmalar enerji açığa çıkarabilmek için solunum yoluyla oksijene ihtiyaç duyar. Nefes almak vücudun ihtiyacı olan oksijenin alınıp karbondioksidin atıldığı tek işlemdir. Gaz değişimi, akciğer alveolleri ve akciğer kılcal damarlarındaki kan arasında, gazların pasif difüzyonuyla meydana gelir. Kandaki çözünmüş gazlar, kalbin kanı pompalamasıyla dolaşım sistemi yoluyla tüm vücuda yayılır. Nefes alma işlemi, nefes alma (inspirasyon)  ve nefes verme (expirasyon) aşamalarından oluşur.
Nefes alma sırasında alınan havanın içeriği şu şekildedir; %79'u azot (N₂), %20,96'sı oksijen (O₂) ve %0,04'ü karbondioksit (CO₂). Nefes verme sırasında verilen havanın içeriği şu şekildedir; %79 azot (N₂), %17 oksijen (O₂) ve %4 karbondioksit (CO₂).
Normal fizyolojik sınırlar içerisindeki nefes almanın tıbbi terimi öpnedir.
Karbondioksidin atılımına ek olarak nefes almayla vücuttan su da atılır. Alveollerden difüzyona uğrayan su sebebiyle nefes %100 nem içerir.

Solunum sistemi, kandaki karbondioksit (CO2) gazının oksijen gazı (O2) ile yer değiştirmesini sağlayan sistemdir.
Solunumun temel organı akciğerlerdir. Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde veya pasif içicilerde siyahlaşmış bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir.
Solunum sisteminde burun ve ağız yardımıyla dışarıdan alınan havanın içindeki oksijen sırayla yutak, gırtlak ve soluk borusundan geçtikten sonra akciğerlere gelir. Akciğerlerde bronş ve bronşcuklardan geçerek alveollere gelir. Alveollerin iç kısmının nemli tutulması solunumu kolaylaştırmaktadır. Alveollerden kana geçer. Kan, hücrelere oksijeni taşır. Hücreler bu oksijeni kullanarak enerji elde ederler. Kan yardımıyla karbondioksit, tekrar alveollere gelir. Alveollerin içindeki kılcal damarlarda bulunan karbondioksit bronşçuk, bronş, soluk borusu, gırtlak ve yutaktan geçtikten sonra bu sefer ağız ve burundan çıkar.

Solunum sistemindeki yapı organlar şu organlardan oluşur.

burun
ağız
yutak
gırtlak
soluk borusu
akciğer
bronş
bronşçuk
alveoller
Burun, solunum sisteminin dışarı açılan kısmıdır. Burun içindeki kıllar ve nemli yüzey havanın içindeki tozların tutulmasını sağlar. Ayrıca burun içindeki nemli yüzey ve burun içinin kıvrımlı oluşu soğuk havalarda, havanın ısınarak akciğerlere gitmesini sağlar. Burnun en uç kısmındaki koklama sinir uçları havadaki küçük parçacıklar tarafından uyarılarak koku alma faaliyetini yapar.
Yutak, ağız ve burun boşluğunu, soluk ve yemek borusuna birleştiren kısımdır.
Soluk borusu, yutak ile akciğer arasında kalan borudur. Soluk borusunun başlangıç bölümü gırtlaktır. Gırtlakta ses telleri vardır. Ayrıca küçük dil yutkunurken soluk borusunu kapatır. Soluk borusunun iç yüzeyi nemli ve minik kıllarla kaplıdır. Bunlar soluk borusuna kaçan toz vb. maddeleri yakalayarak öksürük ve balgamla dışarı atar. Soluk borusunun alt kısmı bronş adı verilen iki kola ayrılır. Bronşlardan biri sağ, diğeri sol akciğere bağlanır. Soluk borusu üst üste dizilmiş kıkırdak halkalardan oluşmuştur.
Akciğerler, göğüs kafesi içinde yer alır ve akciğerler solunumun en önemli organlarından biridir. Akciğerler Plevra adı verilen sağlam bir zarla çevrilir. Akciğerleri darbe, basınç gibi dış etkenlerden korur. Akciğerler sağ ve sol olmak üzere iki parçadır. Ayrıca her bir parça lob denilen bölümlere ayrılmıştır. Sağ akciğer üç, sol akciğer ise iki lobdan oluşur. Bronşlar akciğerlere girdikten sonra daha ince dallara ayrılır. Bu ince dallara bronşçuk denir. Bronşçuklar üzüm salkımı şeklinde hava keseleri ile sonlanır. Bu hava keselerine alveol denir. Alveoller akciğer yüzeyinin daha geniş olmasını sağlar. Bu özellik solunumu kolaylaştırır. Hava ile kan arasındaki gaz alışverişi alveollerde yapılır.

Solunum kendiliğinden, sessiz, ağrısız, kolaylıkla gerçekleşir. Solunum sayısı yetişkinlerde 10-15 kez/dk, çocukta 20-30 kez/dk, bebekte 30-40 kez/dk arasındadır.
American Heart Association (Amerikan Kalp Derneği) tarafından 2010 yılında alınan kararla solunum kontrolü için "Bak-Dinle-Hisset" yöntemi hava yolu açıldıktan sonra solunumun kontrolü sıralamasından kaldırılmıştır.
Bu soruların yanıtları olumsuzsa ya da ağza - burna ayna veya cam tutulduğunda buharlaşma olmuyorsa solunum yok demektir. Solunum durduğunda dokular oksijenlenemeyeceği için dudaklar ve tırnaklar siyanotiktir (morarmıştır).
Oksijen yokluğunda görülebilecek sorunlar şunlardır.

0 -1. dakikada kardiyak hassasiyet (aritmi vb.)
1 -4. beyinde hasara eğilim
4 -6. beyin hasarı başlar
6 -10. beyin hasarı artar
10 + geri dönüşsüz beyin hasarı
Suni Solunum
Bir kazazedenin yanına varıldığında ilk önce CAB kontrol edilerek sürekliliği sağlanmalıdır.

C (Circulation): Dolaşımın (nabzın varlığının) saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.
A (Airway) : Soluk yolunun açıklığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.
B (Breathing): Solunumun varlığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.

Nabza bakılmadan hemen göğse bası ve suni solunum şeklinde TYD uygulanır (2005 kurallarından önce nabza bakılırken sağlık personeli dışındaki kişilerin bakması artık önerilmiyor).

Bu basamakta solunum yolunun açıklığının saptanması ve sürdürülmesi yapılır. Bilinçsiz ya da yerde yatan bir kişiye rastlandığında, öncelikle kişi omuzlarından hafifçe sarsılarak "iyi misiniz ?" sorusu sorulmalıdır. Yanıt alınamıyorsa, hemen baş-çene yöntemiyle baş geriye yatırılır. Eğer travma şüphesi varsa, boyun travmasına sebebiyet vermemek için "çene itme manevrası" (Jaw-thrust maneuver) uygulanır.

Soluk yolunun açıklığı sağlandıktan sonra solunum kontrol edilir. Kişinin solunumu yoksa, hemen suni solunuma başlanılmalıdır. Önce, her biri bir saniye sürecek şekilde, iki kurtarıcı soluk verilir. Her soluk verildiğinde göğüs kafesinin yükselişi; soluğun ardından ise, soluk veren başını kaldırır, solunumun geri çıkışını ve bu arada göğüs kafesinin inişini izler. Verilecek soluk miktarı, göğüs kafesini yükseltecek kadar olmalıdır. Çok fazla ve güçlü soluk vermenin yararlı olmadığı tespit edilmiştir. O nedenle, bir saniye sürecek şekilde aldığınız nefesi (balon üfler gibi) verilmelidir.

Southern blot, Edwin Southern tarafından geliştirilmiş moleküler genetikte kullanılan hibridizasyon yöntemlerinden biridir.
Uygun probların kolaylıkla elde ediliyor olması insanda özel bir genin, bu geni klonlamaya gerek kalmaksızın analizine olanak sağlamıştır.

Bu yöntemde restriksiyon enzimiyle DNA fragmentlere ayrılır. Bu enzimler DNA'yı tanıdıkları özel dizilerden kırarlar, böylece çeşitli büyüklüklerde fragmentler oluşur. Agaroz jel elektroforez yöntemiyle büyüklüklerine göre sıraya ayrılan bu fragmentler önce bazik pH ile denatüre edilip blot yöntemi ile nitroselüloz filtreye geçirilir. Bu yöntemde kılcallık etkisi kullanılarak çözeltiyle beraber içindeki DNA fragmentlerinin aktarılması sağlanır. Fosfor-32 ile (veya nükleotitlerde bulunan atomların diğer bir radyoaktif analoğuyla) işaretli denatüre edilmiş ve incelenecek bölgeye bağlanacak şekilde hazırlanmış olan prob filtre üzerinde tutulan fragmentlerden kendisine uyanla hibridize olur, yani hidrojen bağı oluşturur. Sonrasında, filtre üzerine bir röntgen filmi konularak otoradyografi işlemi gerçekleştirilir. Bu işlemde radyoaktif probdan gelen radyasyon bağlandığı yerde iz bırakır ve bandı gösterir. Günümüzde radyasyon yerine floresan problar da kullanılmaktadır.

Northern blot
Dot blot
PCR

Spor, döllenme özelliğinde olmayan, monoploit bir üreme hücresidir. Ancak her spor, başka bir hücre ile birleşmeden, tek başına yeni bir organizma oluşturabilir. Sporların dış yüzeyinde bulunan bir örtü, onları çevrenin olumsuz şartlarından koruma özelliği kazandırır. Uygun koşullara düşen her spordan, monoploit bir döl oluşur. Bazı tek hücrelilerde, mantarlarda, su yosunlarında, kara yosunu ve eğrelti otu gibi yerleşik bitkilerde görülür.

Türkçede ve birçok dünya dilinde biyoloji terimi olan spor kelimesinin kökeni Grekçe σπορᾱ́ (sporā́) kelimesidir. "Tohum" anlamındaki σπορᾱ́ ismi, "(tohum) serpmek, yaymak, dağılmak" anlamındaki σπείρω (speírō) fiilinden türemiştir.

Mantarların hem tek hücreli, hem de çok hücreli türleri vardır. Ancak tüm mantar türleri, spor oluşumuna bağlı olarak ürerler. Bu nedenle mantarlar çok sayıda spor oluşturur. Örneğin, bir ekmek küfünün spor kesesinde oluşan binlerce spor kesesinin patlamasıyla çevreye yayılır. Her spor, ulaştığı ortama musilaj denilen yapışkan madde salgılayarak yapışır. Sporların çimlenmesinden önce miseller, misellerinden üzerinden ise ince uzun dallanmış yapılar oluşur. Hif denilen bu yapılar üzerinde de spor kesesi oluşur. Sporların bir kısmı bu şekilde eşeysiz ürerken bir kısmı ise eşeyli üremeye katılır.

Kara yosunları, yaşamlarının büyük bölümünü monoploit olan erkek ve dişi gametofitler hâlinde geçirirler. Erkek gametofit mitoz bölünme ile sperm, dişi gametofit ise yumurta oluşturur. Sperm ve yumurtaların birleşmesinden de zigot oluşur. Dişi gametofit üzerinde oluşan bu zigottan embriyo, embriyodan da sporofit döl gelişir. Sporofit döl tüm yaşamını dişi gametofit üzerinde kısmen parazit olarak sürdürür.
Olgunlaşan sporofit dölün, spor keselerinde bulunan diploit hücrelerin mayoz bölünmesinden sporlar oluşur. Bu sporların uygun koşullarda çimlenmesinden ise yeni erkek ve dişi gametofit döller gelişir. Eşeyli ve eşeysiz üremenin ardışık olarak gerçekleştiği bu üreme şekillerine döl değişimi (metagenez) denir.
Genel döl değişiminde bir türe ait sporofit döllerin sporlarından eşeysiz olarak gametofit döller oluşurken, gametofit döllere ait gametlerin eşeyli üremesiyle sporofit döller gelişir.

Enfekte olmuş bir anofel cinsi dişi sivrisinek, bir insanı ısırdığında plazmodyumun sporozoitlerini bireye bulaştırır. Sporozoitler kan yoluyla karaciğer, dalak ya da kırmızı kemik iliğine geçerler. Buralarda çoğalan sporozoitler kana geçerek, her biri ayrı bir alyuvara girer. Alyuvarlar içinde gelişen sporozoitler, şizontlara dönüşürler. Her alyuvar içindeki şizonttan, çekirdek bölünmeleriyle çok sayıda çekirdek oluşur. Bu şekildeki eşeysiz üremeye şizogoni denir. Şizogoni ile oluşan her çekirdek, sitoplazma ile çevrelenerek merozoitlere dönüşürler. Merozoitlerde alyuvarlar içinde ikiye bölünerek çoğalırlar. Merozoitlerin sayısı belirli bir oranı aştığında, şişen alyuvarlar patlar. Alyuvarlardaki merozoitlerin kan plazmasına dökülmesiyle kişide ateşli titreme denilen sıtma nöbeti başlar. Serbest kalan her merozoit, ayrı bir alyuvara girerek eşeysiz üremesini sürdürür. Bu aşamada sıtma nöbeti durur. Sıtma nöbetleri 48 ya da 72 saat aralıklarla devam eder. Merozoitler eşeysiz üremeyi sürdürürken, insan kanındaki bu gametler, anofel tarafından alınmadıkları takdirde belirli bir süre sonunda ölürler.
Anofelin dişisi sıtmalı bir insanı ısırdığında, emdiği kan ile birlikte plazmodyumun gametlerini de alır. Anofelin midesine geçen gametlerin birleşmesinden zigot oluşur. Bu eşeyli üremeye gametogoni denir. Midede oluşan zigot bağırsak epiteline geçer. Bağırsak epiteline geçen zigottan, ikiye bölünmelerle çok sayıda yeni sporozoitler oluşur. Bu eşeysiz üremeye ise sporogoni denir. Sporogoni ile oluşan sporozoitler, bağırsak epitellerinden vücut sıvısı olan hemolenfle sivrisineğin tükürük bezlerine geçer. Bu sivrisineğin bir insanı ısırmasıyla plazmodyumun yaşam döngüsü yeniden başlar. Görüldüğü gibi sivrisineğin insanlara bulaştırdığı plazmodyumlar insanlarda sıtmaya neden olurken, sivrisinekte herhangi bir hastalığa neden olmaz.

Monoploit olan bir su yosunu (ulotriks) tek başına kaldığında mitoz bölünmeyle oluşturduğu sporlarının çimlenmesiyle eşeysiz olarak üreyebilmektedir. Bölünmeyle oluşturduğu, aynı türden ancak başka su yosunlarının özelleşmiş sporlarından oluşan gametler ile birleşerek (döllenme) eşeyli üreme yapabilmektedir. Zigotun mayoz bölünmesi ile oluşan sporlardan da yeni su yosunu gelişir.

Tepecik ya da stigma, pistilin çiçek tozlarının ulaşıp tutunduğu genişlemiş üst kısmı.

Stigma, yumurtalık ile birlikte, bir bitkinin jinekium veya dişi üreme organının bir parçası olan pistili içermektedir. Stigma, stilin veya stilodianın distal kısmını oluşturmaktadır. Stigma, polen alıcı hücreler olan stigmatik papilladan oluşmaktadır. Bunlar, çiçeğin zirvesiyle sınırlı olabilir veya özellikle rüzgarla tozlaşan türlerde geniş bir yüzey kaplayabilir.
Stigma, poleni alır ve polen tanesinin filizlendiği bölüm stigma üzerindedir. Genellikle yapışkan olan stigma, çeşitli tüyler veya kanatçıklar ile poleni yakalamak ve hapsetmek için çeşitli şekillerde uyarlanmaktadır. Polen, havadan (rüzgar kaynaklı polen, anemofili), ziyaret eden böceklerden veya diğer hayvanlardan (biyotik tozlaşma) veya nadir durumlarda çevredeki sudan (hidrofili) yakalanabilir. Stigma, uzun, ince veya küre şeklinden tüylüye kadar değişik şekillerde olabilir.
Polen, bir ercik başına geldiğinde tipik olarak yüksek oranda kurur. Stigmanın polenin dehidrasyonuna ve polen tüpünün çimlenmesini teşvik etmeye yardımcı olduğu gösterilmiştir. Stigma ayrıca doğru polen türlerinin uygun şekilde yapışmasını sağlar. Stigma, polen ayrımcılığında aktif bir rol oynayabilir. Aynı veya genetik olarak benzer bitkilerden gelen poleni reddeden bazı kendi kendine uyumsuzluk reaksiyonları, stigma ile polen tanesinin yüzeyi arasındaki etkileşimi içermektedir.

Stigma genellikle loblara bölünmektedir: üç parçalı (üç loblu), bir toplu iğnenin başı kadar olan kapitat ve bir nokta şeklinde (noktasal) olabilir. Stigmanın şekli önemli ölçüde değişebilir:

Stil, yumurtalığın yukarı doğru dar bir uzantısıdır ve onu stigmatik papillaya bağlamaktadır. Stigmanın sapsız olarak adlandırılması durumunda bazı bitkilerde bulunmayabilir. Stiller genellikle tüpe benzemektedir, uzun veya kısa olabilirler. Stil, müsilaj ile doldurulabilen bir merkezi kanal ile açık olabilmektedir. Merkezi kısımda çok az hücre içerir veya hiç hücre içermez. Alternatif olarak, stil kapalı olabilir. Bu durumda, yoğun bir şekilde hücrelerle doludur. Çoğu senkarpöz monokotlar ve bazı eudicotlar açık stillere sahipken, birçok senkarpöz ödikotlar ve çimenler, stigmayı yumurtalığın merkezine bağlayan özel salgı ileten doku içeren kapalı (katı) stillere sahiptir. Bu, polen tüpünün büyümesi için besin açısından zengin bir yol oluşturmaktadır.
Pistilde birden fazla karpel olduğunda, her birinin stil benzeri ayrı bir stili olabilir veya ortak bir stili paylaşabilmektedir. Süsenlerde ve Iridaceae familyasındaki diğer türlerde, stil, neredeyse stilin tabanına kadar üç petal benzeri (petaloid) dala (bazen 'stylodia' olarak da adlandırılır) ayrılır ve tribrachiate olarak adlandırılmaktadır. Bunlar, çanak yaprağın üzerindeki periant tüpünden uzanan doku kanatlarıdır. Stigma, dalın alt tarafında, uç lobların yakınında bir kenardır. Stil dalları ayrıca Dietes, Pardanthopsis ve çoğu Moraea türünde görülmektedir.
Çiğdemlerde, bir tüp oluşturan üç bölünmüş stil dalı vardır. Hesperantha'nın yayılan bir stil bölümü de vardır. Alternatif olarak, stil dallanmak yerine loblu olabilmektedir. Gladiolus'un iki loblu bir dalı (bilobate) vardır. Frezya, Lapeirousia, Romulea, Savannosiphon ve Watsonia çatallı (iki dallı) ve kıvrımlı stil dallarına sahiptir.

Terminal (apikal) stil pozisyonu, yumurtalığın tepesindeki eki ifade eder ve en yaygın modeldir. Subapikal modelde stil, apeksin biraz altında olan tarafa doğru yükselmektedir. Yumurtalığın yanından yanal bir stil ortaya çıkar ve Rosaceae'de bulunmaktadır. Jinobazik stil, yumurtalığın tabanından veya yumurtalık lobları arasından kaynaklanır ve Boraginaceae'nin karakteristiğidir. Subjinobazik stiller Allium'u karakterize etmektedir.

Polen tüpleri, yumurtalara ulaşmak için stilin uzunluğunu uzatır ve bazı durumlarda stildeki kendi kendine uyumsuzluk reaksiyonları, polen tüplerinin tam büyümesini engellemektedir. En azından Gasteria dahil olmak üzere bazı türlerde polen tüpü, stile göre yumurtanın mikropiline yönlendirilmektedir.

Stoma, açılıp kapanma özellikleri ile bitkideki terlemeyi ve gaz değişimini kontrol eden canlı yapılardır. Terimin tekili stoma, epidermislerinde karşılıklı olarak bulunur.
Stomalar, epidermisin farklılaşması ile oluşur. Anatomik olarak iç yüzeyindeki zar kalın, dış yüzeyindeki zar ise incedir. Bu incelik kalınlık, stomalara açılıp kapanma özelliği kazandırmıştır
Stoma hücrelerinin yapısında diğer epidermis hücrelerinden farklı olarak kloroplast bulunur. Su içi bitkilerinde stoma yoktur. Kara bitkilerinde stomalar, yaprağın alt yüzeyinde, nilüfer gibi bitkilerde yaprağın üst yüzeyinde bulunurlar. Bitkinin yaşadığı yerin kuraklık derecesi arttıkça stoma sayısı azalır.

Stomaların açılıp kapanması fiziksel prensiplere göre açıklanır. Açılıp kapanma,osmotik basınç ve turgor basıncı değişikliklerinden kaynaklanır. Stomaların açılması için su girişine, kapanması için de su çıkışına ihtiyacı vardır. Bu yüzden stomaların açılmasını sağlayan tepkimelerde su üretilir veya komşu hücrelerden su girişi yaşanır. Aynı şekilde kapanacağı zaman su harcanan tepkimeler gerçekleşir.
Şöyle; bitki fotosentez sonucu glikoz oluşturur. Bu durum, hücrenin osmotik basıncını yükseltir. Böylece komşu hücrelerden stomalara su geçişi olur. Stomanın turgor basıncı artar. Bunun sonucunda ince olan dış çeper şişer ve sonuç olarak stoma açılmış olur.
Bir başka açılma nedeni ise CO2 yoğunluğu ile alakalıdır.CO2 asidik özellik gösterir.Azalması ile phyükselir.Bu durum nişastayı glikoza çeviren enzimlerin aktif hale geçmesine neden olur.Sonuçta üstte oluşan durumlar tekrarlanır.
'Belli bir seviyeye kadar' sıcaklık ve rüzgarın artışı stomanın açılmasına, terlemenin artmasına sebep olur. Ancak; sıcaklık ve rüzgarın aşırı artışı stomanın kapanmasına neden olur.

Stoma tiplerinin farklı sınıflandırmaları mevcuttur. Yaygın olarak kullanılanlardan biri, Julien Joseph Vesque'in 1889'da tanıttığı, Metcalfe ve Chalk tarafından daha da geliştirilmiş  ve daha sonra diğer yazarlar tarafından tamamlanan sınıflandırmaya dayanmaktadır. İki bekçi hücresini çevreleyen komşu hücrelerin boyutuna, şekline ve düzenine dayanır.
İki çeneklileri ayırt etmede kullanılanlar:

anomositik (düzensiz hücreli anlamına gelir) stomalar, epidermis hücrelerinin geri kalanıyla aynı boyuta, şekle ve düzene sahip hücrelerle çevrili koruyucu hücrelere sahiptir. Bu tür stomalar, Apocynaceae, Boraginaceae, Chenopodiaceae ve Cucurbitaceae gibi yüzden fazla iki çenekli familyasında bulunabilir. Bazen sıradan tip olarak adlandırılır.
parasitik (paralel hücreli anlamına gelir) stomalar, bekçi hücreler arasındaki açıklığa paralel bir veya daha fazla komşu hücreye sahiptir. Bu komşu hücreler, bekçi hücrelerinin ötesine ulaşabilir veya ulaşamayabilir. Bu tür stomalar, Rubiaceae, Convolvulaceae ve Fabaceae gibi yüzden fazla iki çenekli familyasında bulunabilir. Bazen rubik tip denir.

Metcalfe, C.R.; Chalk, L. (1950). Anatomy of Dicotyledons. 1: Leaves, Stem, and Wood in relation to Taxonomy, with notes on economic Uses.
van Cotthem, W.R.F. (1970). "A Classification of Stomatal Types". Botanical Journal of the Linnean Society. 63 (3): 235–246. doi:10.1111/j.1095-8339.1970.tb02321.x.

Film, fotoğrafçılık, sinema, röntgen ve radyografide görüntüyü tespit etmeye yarayan yarı saydam plastik şerit. Esasını bir plastik şerit üzerine emülsiyon halinde sürülüp kurutulmuş ince, ışığa duyarlı bir tabaka teşkil eder.
Fotoğrafçılığın başladığı ilk yıllarda, plastik şerit yerine cam kullanılırdı. Sonradan eğilip bükülebilen nitroselülozdan yapılmış filmler kullanılmaya başlandı. Fakat bunlar yanıcı olduğundan, terk edilip, yanıcı olmayan, esnekliğini uzun zaman muhafaza eden ve yıkama işlemleri sırasında boyutları değişmeyen asetilselüloz esaslı filmler yapıldı. Işığa duyarlı tabakayı meydana getiren emülsiyonun esasını, ışık görünce değişen gümüş tuzları (gümüş klorür, gümüş iyodür, gümüş bromür) teşkil eder. İlk zamanlar gümüş tuzları kolodyon denilen çözelti içine çöktürülerek plastik film şeridinin üzerine sürülürdü. Kolodyon kuruyunca, filmin banyo işlemini zorlaştırdığından, bunun yerine jelatin kullanılmaya başlandı. Gümüş tuzları jelatin içinde billur veya tanecikler hâlinde yayılmıştır. Jelatin çözeltisine, gümüş nitrat ve sodyum veya potasyum tuzlarını katmak suretiyle elde edilen emülsiyon, filmin üzerine bir yarıktan geçirilerek yayılır. Soğutulduğunda jelatin kuruyarak sertleşir. Meydana gelen kaplama tabakasının kalınlığı onda bir milimetre kadardır. Röntgen filmlerinin iki yüzü de kalın bir tabakayla kaplanır. Renkli fotoğraf filmleri kat kat değişik gayeleri için tabakalarla kaplanırlar. Eni ve boyu çok büyük olan film topları istenilen en ve boyda kesilerek makaralara sarılır. Sinema filmleri gibi kabın da kenarlarına delik açılır.
Film üzerindeki jelatinli tabakaya ışık düşünce burada bulunan gümüş tuzları, gümüşe veya tabakanın diğer maddeleriyle reaksiyona girebilen bir halojene dönüşür. Meydana gelen gümüş çok az olduğundan görüntü gizlidir.
Bu gizli görüntü developman işlemiyle belirgin hale getirilir. Bu işlemin temelini gümüş tuzlarını gümüşe dönüştüren kimyasal maddeler meydana getirir. Işık görmüş gümüş tuzları tanecikleri, bu kimyasal maddelerden daha çabuk etkilenerek gümüşe dönüşür. Işık görmemişler ise bu maddelerden etkilenmezler. Görüntüdeki ara tonlar, taneciklerin bir kısmının etkilenip, bir kısmının etkilenmemesinden ileri gelir. Görüntüler bu yüzden taneli bir yapıya sahiptir. Tanecikler ne kadar büyükse, resmin taneli yapısı da o kadar belirgin hale gelir. Ayrıntıları görüntülemek güçleşir.
Filmlerin duyarlılığını ölçmek için DIN ve ASA olmak üzere iki sistem kullanılır. Az duyarlı yavaş filmler küçük sayılarla, çok duyarlı hızlı filmler ise büyük sayılarla belirtilir. ASA sisteminde duyarlık iki katına çıkınca, sayı da iki katına çıkar. DIN sisteminde ise duyarlıktaki artış sayıya 3 eklenerek belirtilir.
Renkli filmlerde mavi, yeşil, kırmızı ışıklara duyarlı kat kat tabakalar bulunur. Diğer renkler bu tabakaların etkilenme derecelerine göre tespit edilirler. Bu tabakalarda gümüş tuzları yanında renk maddeleri de bulunur. Siyah-beyaz filmlerde görüntüyü gümüş meydana getirdiği halde, renkli filmlerde gümüş temizlenerek atılır. Görüntüyü ise developman işlemi için katılan kimyasal maddelerin yükseltgenmiş halinin renk maddeleriyle reaksiyona girmesi meydana getirir. Doğrudan pozitif görüntü veren renkli filmlerin yapısı aynıdır. Farklılık, banyo işlemlerinden ileri gelir.

Filmin kimyasal esası 1787'de Alman Johann Heinrich Schulze tarafından keşfedilmiştir. Schulze, tebeşir ve gümüş nitrat karışımını bir cam şişe üzerine sürmüş ve bir kısmını kapatarak güneşte bırakmıştır. Üstü kapanmayan kısmın güneş ışığı ile siyaha döndüğünü belirlemiştir.
1840'ta İngiliz William Henry Fox Talbot, gümüş iyot ile kaplanmış bir kâğıttan negatif ve pozitif kısımlar elde edileceğini göstermiştir. Yarım dakikalık bir ışıkta kalmadan sonra, negatif gallik asit ve gümüş nitratlı banyodan geçirilmekteydi. Işık görmeyen gümüş iyodun sodyum tiosulfat veya hipoya geçmesiyle resim tespit edilebiliyordu. 1847'de Fransız Niepce de Saint-Victor, ışığa hassas maddeleri toplayıp cama sürerek daha ileri gelişme sağladı. İngiliz Frederick Scott Archer, 1851'de kolodyum ve banyo için pirogallik asit kullandı. Kolodyumu kullanmadan hemen önce cama sürülmesi ve yaş olarak banyodan geçirilmesi önemli bir zorluk çıkarmaktaydı. Ancak bu yolla binlerce resim elde edilmiştir.
Modern film 1870'te jelatin emülsiyonun kullanılmasıyla başladı. Bu madde ışığa hassas gümüşü alta bağlıyor ve ışığa hassaslığı artırıyordu. Kullanımdan önce sürülebilmesi ve resmi negatifte uzun zaman tutup, banyoyu istenilen zamanda yapma imkânı vermesi çok büyük kolaylık sağlıyordu.

Video
Mikrofilm
Sinema filmi

Rehber Ansiklopedisi

Gazetelerin kitap ekleri, Türkiye'de ve dünyada yeni çıkan veya çıkmak üzere olan kitapların tanıtımını yapan ve kitap eleştirilerine yer veren, genellikle gazete ekleri olarak belirli periyotlarla yayımlanan dergi tarzındaki yayınlardır.

Çoğunluğu tabloid boyutta gazete kağıdına basılı olan ve ücretsiz olarak verilen bu kitap eklerinde kitap tanıtımları ve kitap eleştirilerinden başka, yazarlarla yapılmış röportajlar, yazar anketleri, yazarların öz geçmişleri, kültür haberleri, edebiyat haberleri, edebiyat dosyaları, denemeler, kitapların satış rakamları ve çok satanlar listesi gibi konulara yer verilmiştir. Bazılarında "tadımlık" adı verilen ve kitaplardan alıntılanmış bölümler de bulunmaktadır. Bunun yanı sıra doğal olarak yayınevlerinin verdikleri kitap reklamları da bu dergilerde geniş yer bulmaktadır. Okurlarının yazılarına yer vererek onları yazarlığa teşvik eden kitap eki dergiler de vardır.
Günümüzde Türkiye'de yirmiye yakın gazete kitap eki vermektedir. Bunların arasında en köklü olanlar Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinin verdikleri kitap ekleridir. Cumhuriyet gazetesi yirmi yılda 1200 kadar ek yayımlamıştır.
Çoğunluğu aylık periyotlarla yayımlanan kitap eklerinden bazıları haftalık, biri de yılda bir kez yayımlanmaktadır. Ara sıra ilan edildikleri gün yayımlanmadıkları da olmaktadır. Birlikte verildikleri gazetelerin yayın politikalarına paralel olarak bu dergilerde tanıtılan kitapların konuları da çeşitlilik göstermektedir. Kimi dergiler kuramsal, edebî, tarihî ya da öz geçmiş kitaplarının tanıtımına ağırlık verirken, kimisi de şiir kitaplarına, politik kitaplara, İslam felsefesine, dinî eserler ve tasavvuf kitaplarına, klasik edebî eserlere, polisiye romanlara ya da çocuk kitaplarına daha fazla ağırlık verebilmektedir.
Bununla birlikte piyasadaki kitap eklerinin birbirinden farkının olmadığını, aynı tarihlerde çıkan dergilerin aşağı yukarı aynı kitapları tanıttıklarını, bunların yayıncılarının kitabı ticari bir meta olarak gördükleri için konuyla bu kadar yakından ilgilendiklerini, zaten bu ekleri hazırlayanların birçoğunun aynı zamanda gazetelerin magazin sayfalarını da hazırladıklarını, dergi sayfalarında belli başlı bazı yayınevlerinin reklamlarının haddinden fazla yer kapladığını ileri sürenler de vardır.
Türkiye dışında yayımlanan gazete ekleri arasında en etkili ve köklü dergi Amerika Birleşik Devletleri'nde yayımlanan The New York Times gazetesinin haftalık eki olan The New York Times Book Review'dur. Bu ek 1896 yılından beri yayınını sürdürmektedir.

"Popüler Kültürün Dönüştürme Aracı: “Gazetelerin Kitap Ekleri"24 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Kitap ekleri ne işe yarar", bir makale
"Bir kitap eki ne işe yarar?", New York Times kitap eki editörü Pamela Paul anlatıyor

Gelenek veya tradisyon; bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.
Gelenek kavramına sosyal bilimlerin farklı alt disiplinlerinin yaklaşımları ile geleneksel toplumların yükledikleri anlamlar arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar bulunur. Sosyal bilimler geleneğe toplumların yaşadıkları coğrafya, iklim gibi dışsal koşullara uyum sağlamak amacıyla türetilmiş, beşeri kaynaklı "inşa"lar, "icat"lar olarak bakarken geleneksel toplumlar kendi geleneklerinin kaynağını mitsel atalar, kahramanlar ve tanrı gibi kutsal da görürler. Sosyal bilimlerde daha fenomenolojik bir yaklaşımla gelenekleri salt işlevsel özellikleri yönüyle görüp kökenlerini bu işleve bağlayan açıklamaların yanı sıra, gelenekleri belirli bir anlam bütünlüğünü yansıtan fenomenler olarak değerlendiren yazarlar da vardır. Her ne kadar bu yazarlar da geleneğin kaynağını kutsalda görmemekteyseler de onun sadece işlevsel boyutuna indirgenemeyeceğini iddia etmişlerdir. (bkz. Claude Levi Strauss)Özellikle Avrupa'da aydınlanma çağı sonunda gelişen Tarih anlayışı ve Tarihselcilik perspektifi geçmişe ilişkin (ve günümüzdeki de) her düşünce, anlayış (konsept) ve tavrın kaynağını dönemin diğer olgularının bütünselliği içinde aramak yönünde bir eğilimin gelişmesine yol açmıştır. Aydınlanmanın kaynağı evrimci görüşe kadar giden ilerlemeci tarih perspektifini de geçerli kılan bu perspektif sosyal bilimlerde hakim görüş olarak varlığını sürdürmektedir.
Gelenek üç bağlamda ele alınabilir. ilki geçmiş yaşam biçimlerinin içinde yaşanılan ana taşıdıkları maddi ve manevi değerler bütünüdür. bu sosyolojik anlamda en fazla rağbet gören izahtır. Beşeri düzlemde toplumu tüm dinamikleri ile inşa eden güçtür.
ikincisi ise geleneğin özünü teşkil ettiği ifade edilen kutsalla olan ilişkiden dolayı geleneğin zengin ve kutsal değerler içeren köklü yanıdır ki, bu anlamda gelenek ilkinden farklı olarak hem fenomenolojik hem de ilahi bir yön taşır. bu sosyolojik ve beşeri anlamından çok daha farklıdır.
üçüncüsü ise geleneğin postmodernist yaklaşımlarla ele alınmasından kaynaklanan aletsel, işlevsel yani kullanıma açık madde yönüdür. Bu anlamıyla gelenek bir anlamlar birikimidir (deposodur). Kendisinden her bakımdan yararlanmaya açık bir hinterlandtır. bahsettiğimiz yönü geleneğin dışsal-formel yönüdür ki sanat ve edebiyata tesir eden bir başka yön de budur.

Ezoterizmde gelenek, "geçmişte insanlığa çeşitli yollar ve irtibatlarla verilmiş, dinsel, ezoterik, okült, mitolojik ve folklorik (masal, dans vs.) biçimlere bürünerek, sözlü ve yazılı halde, günümüze dek aktarılagelmiş hakiki (hakikatlere ait) bilgiler bütünü" olarak tanımlanır. Dolayısıyla, bu kapsamlı anlamıyla gelenek, ezoterizmde örf, adet, anane ile veya mitoloji ile eş anlamlı sayılmamakta, fakat bunlarda bulunan derin bilgileri de içermektedir.
Terimi bu anlamda kullanan yazarlardan en tanınmışı ezoterizm üzerine birçok yapıtı bulunan René Guénon'dur. Gelenekçiliğin öncülerinden biri olarak kabul edilir.

Geleneksel tıp terimi kanıta ve bilimsel metotlarla yapılan araştırma ve ölçüm yöntemlerinin kullanıldığı modern tıp döneminden önce, farklı toplumlarda usta-çırak ilişkisi gibi ampirik bilgiye dayalı olarak geliştirilmiş tıbbi sistemlere işaret etmekte kullanılır. 
Dünya Sağlık Örgütü geleneksel tıbbı; hastalıkları teşhis ve tedavi veya sağlığı korumaya yönelik bitki, hayvan ve mineral temelli sağlık uygulamaları, yaklaşımları, bilgi ve inançları, ruhsal terapiler, el kullanılarak yapılan teknikler, egzersizler bütünü olarak tanımlar. 
Geleneksel tıp 21. yüzyılın başından beri Dünya sağlık Örgütünün gündeminde de yer almaktadır. 2002-2005 yılları arasında gerçekleşen DSÖ Geleneksel Tıp Stratejisi buna örnek olarak gösterilebilir. 2008 yılında Dünya Sağlık Örgütü himayesinde Pekin'de düzenlen Geleneksel Tıp Kongresinin ardından geleneksel tıbbın güvenli ve etkili kullanımını teşvik eden “Pekin Deklarasyonu” yayımlandı. Deklarasyonda DSÖ, geleneksel tıp hakkında ulusal politika oluşturulması, geleneksel ve bitkisel ilaçlarla ilgili ulusal mevzuat geliştirilmesi, geleneksel tıbbın temel sağlık hizmetleri kapsamında ele alınması ve geleneksel tıp uygulamaları için ulusal düzenlemelerle bu alanlarda araştırmaların yapılması için, üye ülkeleri iş birliği yapmaya çağırmaktadır. Hemen ardından 2009 yılında gerçekleştirilen 62. Dünya Sağlık Asamblesinde bu deklarasyonu esas alan bir tüzük kabul edilmiştir.
Günümüzde geleneksel tıp metotlarının uygulanması ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi konusunda nesnel ve ölçüme dayalı verilerin ortaya konulmadan bilimsel argümanlarla sunulması bilimsel istismar (sözdebilim) olarak değerlendirilir.
Dünya Sağlık Örgütü Geleneksel Tıp ile Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp arasındaki ayrımı belirtmek için TM (Traditional Medicine) ve CAM (Complementary and Alternative Medicine) kısaltmalarını kullanmaktadır. 

World Health Organization25 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Gezgin Kitap, başta İngiltere ve ABD olmak üzere birçok ülkede uygulanan ve orijinal adı Bookcrossing olan uygulamanın Türkiye'deki adıdır.
Kişilerin, kamuya açık yerlerde buldukları kitapları, okuduktan sonra yine herhangi bir yere bırakarak, elden ele dolaştırmalarını sağlamak amacıyla düşünülmüştür.
Bu uygulama için hazırlanan internet sitesine üye olanlar, kitaplarını kaydeder ve otomatik bir kitap takip numarası (BCID) alırlar. Bu numarayı, özel hazırlanmış bir etiketin üzerine yazıp, kitabın iç kapağına yapıştırırlar. Böylece, kitabın gezginlik macerası başlar. Kitabı bulan kişi siteyi ziyaret eder, kitabın BCID numarasını yazarak ulaştığı listeye, kitabı nerede, ne zaman bulduğunu ekler. Ayrıca kitap hakkındaki kişisel yorumlarını belirtir. Böylece kitabın dolaştığı eller, sitede düzenli olarak tutulmuş olur.
Asıl amacı kitap okutmak olan uygulama, ilginç paylaşım yöntemiyle eğlenceli bir hal alır.

Kampanyayı başlatan orijinal site1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Google Akademik (İngilizce özgün adı: Google Scholar), 20 Kasım 2004 tarihinde Google tarafından hizmete alınan ve sadece akademik makaleler ve konularda arama yapan bir arama motorudur. Google Akademik genellikle makale sonuçlarını pdf dosya biçiminde verir.
Konuların altındaki atıflar bölümünde makaleye atıfta bulunan diğer makalelerin sayısını ve o makalelerin listesini verir. Bir makalenin atıf sayısını öğrenmek için Scopus ve Web of Science'da kullanıcıların üye olmaları gerekmektedir. Google Scholar bu hizmeti ücretsiz olarak sağlamaktadır.

Google Scholar websitesi30 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview with Google Scholar lead engineer/creator from Aralık 20061 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Scholar: The New Generation of Citation Indexes. Libri 55(4): 170-180.
Google Scholar Versus Metasearch Systems 15 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (March, 2006).
Butler, Declan (Kasım 2004). "Science searches shift up a gear as Google starts Scholar engine". Nature. Cilt 432. s. 423. doi:10.1038/432423a. 
Commercial Search Engines, International Databases or Traditional Libraries? 7 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Journal of Hydraulic Research, 43 6: A85-A87, 2005
Impact of Commercial Search Engines and International Databases on Engineering Teaching and Research6 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., European Journal of Engineering Education, 32 3: 261-269, 2007.
Research Quality, Publications and Impact in Civil Engineering into the 21st Century. Publish or Perish, Commercial versus Open Access, Internet versus Libraries ?6 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Canadian Journal of Civil Engineering, 34 8: 946-951, 2007.
Giles, Jim (Aralık 2005). "Science in the web age: Start your engines". Nature. Cilt 438. ss. 554-555. doi:10.1038/438554a. 
Critical review by Peter Jacso, librarian, at his digital reference shelf. (Nov., 2004)
AutoScholar, an automated interface to Google Scholar for grabbing papers written in perl.

Grimoire, bir kara büyü kitabıdır. Ayrıca, kendi kategorisindeki diğer kitapları tanımlayan bir sıfat olarak da kullanılmaktadır. Bir büyücü için gerekli tüm bilgilerin olduğu, ruh çağırmak ve büyü yapmak için gerekli olan şeyleri içeren kitaplardır. Fakat Grimoireler ağır ve anlaşılması güç kitaplardır, pek çoğu ölü lisanlarda yazılmışlardır ve çok gizli bilgiler içerirler. İşe yaramaları için büyücülerin, formülleri ezbere okumaları ve devamındaki ayinleri doğru bir şekilde yapmaları gerekir. Bazı batıl inançlara göre Grimoireler kırmızı mürekkeple, el ile yazılmalı; siyah renge ya da insan derisine sarılmalıdır.

En yaygın inanılan şekliyle grimoire kelimesinin kökeni Eski Fransızca'daki grammaire sözcüğünden gelmektedir.

Bilinen en eski büyüsel yazıtlar arkeologlar tarafından antik Mezopotamya'da (modern Irak) Uruk şehrinde çivi yazılı kil tabletler olarak bulunmuştur. Tarihin ilerleyen zamanlarında muskaların, büyülü olduğu düşünülen objelerinde kullanımı sık olan Antik Mısır'ın büyü sistemi olarak bilinen Heka ortaya çıkmıştır.Bu sistem Makedonlardan sonra büyük ölçüde değiştirilmiş ve geliştirilmiştir.

Abra Melin isimli Almanya'da yaşayan dönemin ünlü bir majisyeni tarafından kaleme alınmıştır ve kendisinin aslen mısırlı olduğu düşünülmektedir. Kitabın içeriği dört iblis prensi olan Lucifer, Leviathan, Satan, Belial sekiz alt prens Astaroth, Magot, Asmodeus, Beelzebub, Orien, Paimon, Ariton, Amaimon ve onların yardımcılarının davetini içerir. Ancak bu ruhları çağırmadan önce kesinlikle iyi ruh daveti yapılması gerektiğini söyler. Golden Dawn üyelerinden Aleister Crowley, Loch Ness yakınlarında sırf bu kitabı incelemek ve içindekileri uygulamak amacıyla tapınak(Boleskine House) yaptırmıştır.

En ünlü iki grimoire Solomon'un Anahtarı ya da Büyük Anahtar ve Küçük Anahtar ya da Lemegeton olarak bilinir. Bazıları bu kitapların Kral Solomon’un kendisi tarafından yazıldığını bazıları da iblisler tarafından yazılıp krala verildiğini öne sürmüşlerdir. Solomon zamanının en zeki, güçlü büyücüsü olarak ve iblisleri kontrol etmekteki eşsiz yeteneğiyle bilinir. Uzmanlar birçok versiyonun Rabbi Abognazar tarafından yazılan kitaptan alınma olduğunu söylemişlerdir.

Kötü ruhların davetini içerir.

Düşen meleklerle ilgili bir katalogtur ve onların nasıl diriltileceğini anlatır. Kitap hristiyan kutsamaları ve formülleriyle doludur. Kitap, rahipleri sadece demonoloji alanı hakkında eğitmemiş, neredeyse onlara, işlerinin bir parçası olarak iblisleri diriltip, kontrol etmelerini öğrenmeleri emredilmiştir.

Doğayı yöneten ruhları ele geçirmeyi anlatan bir grimoiredir.

Kısa, Bülent (2004). "Bilinmeyen Yönleriyle Satanizm". Gençlik Kitabevi Yayınları.

Gutenberg Projesi (İngilizce: Project Gutenberg, Kısaca: PG), telif hakkı olmayan kültürel eserleri dijital ortama aktarmak, arşivlemek ve dağıtmak amacıyla yürütülen gönüllü bir çalışmadır.
1971 yılında kurulan Gutenberg Projesi, dünyanın en eski dijital kütüphanesidir. İnternet'in doğmasından sonra Web ortamına taşınmıştır.
Proje, özellikle edebiyat eserlerinin olabildiğince ücretsiz ve kalıcı bir biçimde, herhangi bir bilgisayarda kullanılabilen açık formatlarda serbestçe dağıtılmalarını sağlar.

Proje, 1971 yılında Illinois Üniversitesi'nde Michael S. Hart tarafından Amerikan Bağımsızlık Bildirisi'nin dijitalleştirilmesiyle başlatıldı. Üniversitenin öğrencisi olduğu sırada insan-makine arayüzleri konusunda çalışmış olan Hart'a, bilgisayarlara erişimin çok sınırlı ve pahalı olduğu o günlerde Materyal Araştırma Laboratuvarı'ndaki Xerox Sigma V bilgisayarının işleticisi olan arkadaşları tarafından bilgisayar erişim imkanı sağlanmış; ve söz konusu bilgisayarın İnternetin öncülü ARPANET'in bir parçası olduğunun bilincinde olan Hart, kendisine verilen çok değerli bilgisayar-zamanını hangi amaç uğruna kullanacağı konusunda bir süre kafa yorduktan sonra, ABD Bağımsızlık Günü nedeniyle o gün (4 Temmuz 1971) yerel markette kopyaları dağıtılan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'ni yazmaya karar vermişti. Hart'ın teleprinter ile yazdığı Bağımsızlık Bildirgesi'ni Haklar Bildirisi, ABD Anayasası, İncil ve Shakespeare'in eserleri ile "Alice Harikalar Diyarında" ve "Peter Pan" gibi yapıtlar takip etti.
Tarayıcı ve optik karakter tanıma yazılımının geliştiği 1989 yılına kadar metinler bilgisayara elle girildi. 1989 yılında onuncu kitabını yayımlayan proje, 1990'larda İnternet kullanımının yaygınlaşmasıyla hızlandı. Hart, 16 yıl boyunca tek başına çalışarak 313 kitap yükledi. Projeye matbaanın mucidi Johannes Gutenberg'in  adını verdi.
Hart'ın 1998 yılında yeni kurulan Illinois Üniversitesi PC Kullanıcı Grubu ile bağlantı kurup bir e-posta listesi yoluyla projesini duyurmaya başlamasından sonra gönüllülerden oluşan bir ekibin çalışması ile yılın sonunda 1.600 kitap projeye yüklendi. 2000 yılına kadar 10bin e-kitap oluşturma ve her bir e-kitabı ortalama 100milyon okuyucuya ulaştırma hedefi koyan Hart, çabalarından dolayı Wired dergisinin Kasım 1998 sayısında, teknoloji yoluyla topluma önderlik edenlerin seçildiği "Wired 25" listesinde yer aldı. Carnige Mellon Üniversitesi projenin finansörlüğünü üstlendi.
27 Ekim 1998'de Amerikan Meclisi'nin Telif Süresi Uzatma Kanunu'nu onaylaması sonucu kültürel üretimlerin büyük bölümünün kamu malına dönüşmesi süresi 20 yıl ertelendi. Bu gelişme, projenin önüne çıkan önemli bir engeldi. Hart, her şeye rağmen 2020 yılına kadar 9 milyon kitabın kamuya açık hale geleceğini hesaplayarak Gutenberg Projesi için yeni bir misyon belirledi: 100 dilde 10 milyon e-Kitap sunmak.
Çevrimiçi bir katalog içeren ilk Gutenberg Web sitesi 1994 yılında İtalya'dan bir gönüllü olan Pietro Di Micel tarafından geliştirildi. Site, izleyen on yıl içinde birçok ödül kazandı.
Projenin gereksinimlerinin karşılanabilmesi için 2000 yılında Mississippi eyaletinde kâr amacı gütmeyen. Gutenberg Projesi Edebî Arşiv Vakfı kuruldu. Gregory Newby vakfın ilk başkanı oldu.
Projenin 40. yılında (2011) Michael Hart öldü. Gutenberg Projesi, günümüzde varlığını Kuzey Karolina Üniversitesinde sürdürmektedir.

Gutenberg Projesi, e e-kitapların oluşturulması ve dağıtılması konusunda insanları teşvik etmek üzere geliştirilmiş, belirli bir merkezi olmayan bir gönüllülük projesidir. Proje, hangi metinlerin ekleneceğine dair bir seçim uygulamadığı gibi, gönüllülerin çalışmasına, ulaşabildikleri veya ilgilendikleri konularda metinlerin seçilmesine dayanır. Projenin ideali Micheal Hart'ın şu sözüyle ifade edilmiştir: 

Gutenberg Projesi’nin amacı, insanları E-Kitap yaratmaya ve dağıtmaya, bunu olabilecek en fazla format ve dilde mümkün kılarak, teşvik etmektir.
Birçok gönüllünün halk kütüphanelerini yaymaya ve edebi mirası korumaya yönelik çalışmalarının yanı sıra, Gutenberg Projesi Koleksiyonu sayesinde ise eserler olası bir kazaya karşı korunmakta, düzenli olarak yedeklenmekte ve farklı birçok sunucuya yansıtılmaktadır.

Ağustos 2003'te, Gutenberg Projesi koleksiyonundaki “en iyi” 600 civarı e-kitabın bulunduğu bir CD oluşturdu. CD, ISO dosyası formatında kullanıcıya sunuldu. CD'yi indirmeyi başaramayan kullanıcılar için CD'nin bir kopyasını ücretsiz olarak kullanıcıya yollama seçeneği de sunuldu.
Aralık 2003'te içinde yaklaşık 10.000 dosya bulunan bir DVD oluşturuldu. O zaman için bu sayı koleksiyonun neredeyse tamamını kapsıyordu. 2004'ün ilk aylarında DVD posta yoluyla kullanıcılara sunuldu.
Temmuz 2007'de DVD'nin içinde 17.000'den fazla dosyanın bulunduğu yeni bir versiyonu oluşturuldu. Nisan 2010'da içinde yaklaşık 30.000 dosya bulunan çift katmanlı bir DVD kullanıcıya sunuldu.
DVD'lerin büyük kısmı ve postayla yollanan CD'lerin tamamı gönüllüler tarafından kayıt cihazları ile kaydedildi. Ekim 2010'e kadar postayla iletilen disk sayısı yaklaşık 40.000'dir. 2017'den itibaren ücretsiz CD teslimatı durdurulmuştur fakat ISO dosyası yüklemek isteyenler için hâlâ mevcuttur.

Gutenberg Projesi, e-kitap yaratma sürecinde birden çok basılı kaynağın kullanımını teşvik eder. Gutenberg Projesinin ilk e-kitabı olan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi de dahil olmak üzere birçok eserin basılı kaynaklarda farklı versiyonları mevcuttur-. Bunların bir örneği de Shakespeare eserleridir. Gutenberg Projesinde Shakespeare eserlerinin farklı versiyonları mevcuttur. Uygulamada birçok Gutenberg Projesi e-kitabı tek bir basılı kaynağa dayansa da eksik sayfalar veya görseller için farklı bir versiyondan yararlanılır.
Koleksiyondaki e-Kitapların "Gutenberg Projesi e-kitapları" olarak belirtilmesi esastır. Basılı bir eserin yayınevi baskısı ve ön parçası dahil edilse bile, içeriğin basılı eserle tam olarak eşleştiğine dair hiçbir garanti yoktur (en azından alt bilgi ve üst bilgi kaldırılmaktadır).

Michael Hart ve John S. Guagliardo tarafından Mart 2004'te, düşük maliyetle de olsa maddi kazanç sağlamak için bir girişim başladı. PG gönüllüleri, bu projeyi maddi karşılığı olan bir girişim olduğu için ‘Project Gutenberg 2’ adının verilmesini eleştirdi. Proje gönüllüler tarafından yönetildiği için, eserlerin yayınlanırken telif hakkının durumu, tarama kolaylığı ve popülerlik gibi faktörler göz önüne alınmıştır ve bu durum belirli topluluklara ve hedef kitleye hitap etmeyi zorlaştırmaktadır.
Metinlerdeki paragraflar çift satır aralığı ile ayrılır ve 65-70 karakter arasında yazılır. Dosyalar UTF-8'de kodlanmış ve düz metin biçimi kullanılarak yazılmıştır. Son yıllarda, ortaya çıkan görünüm ve işaretlemenin olmaması, genellikle bu formatın bir dezavantajı olarak algılanmıştır. Gutenberg Projesi, birçok metni PDF, HTML ve EPUB ve sürümlerinde de kullanıma sunarak bu sorunu çözmeye çalışmıştır. Eski metinlerin HTML sürümleri, otomatik oluşturulmuş sürümlerdir.
Bazı Gutenberg Projesi e-metinlerine eksikler olduğu için eleştiriler yöneltildi. Kullanılan basımların yetersiz olması bu eleştirilerin sebeplerinden biri. Bu gibi eksikler metinlerin aslına uygun olmamasını ve akademik makalelerde kullanılmamasına neden olmuştur.

1 Ağustos 2016 itibarıyla Gutenberg koleksiyonunda bulunan 66 dildeki 52615 e-kitabın dillere göre dağılımı aşağıda gösterilmiştir. 

(İngilizce) Project Gutenberg resmî Web sitesi 29 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Forty Five Years of Digitizing Ebooks 20 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gregory B. Newby, 2019

Göktürkler veya Kök Türkler (Göktürkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰰:𐰜𐰇𐰛 Kök Türük veya 𐱅𐰇𐰼𐰛 Türk; Çince: 突厥/تُكِئ; pinyin: Tūjué), Orta Çağ'da Orta Asya'da göçebe bir Türk halkları konfederasyonuydu. Bumin Kağan'ın önderliğindeki Göktürkler, geleceğin coğrafi konumunu, kültürünü, hakim inançlarını ve geleceğini şekillendirecek birçok göçebe hanedanlıklarından biri olan Göktürk Kağanlığı'nı kurdular. Göktürkler, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında tarih ders kitaplarında "Tukyular" şeklinde adlandırılmıştır. 
Göktürkler, hem ilk defa kurdukları siyasi yapılara Türk adını vermeleri, hem de Türkçenin ilk bilinen yazılı kayıtlarını vermeleri bakımından Türk kültür ve edebiyat tarihinde çok önemli bir yere sahiptirler.

542 yılından itibaren tarihî kaynaklarda yer alan Göktürkler, 552'de bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Kurucuları Bumin kısa sürede ölünce onun yerine geçen Kara (İlci), Mukan ve Taspar kağanlar zamanında Karadeniz'den Kore'ye kadar olan sahayı kontrol altına aldılar. 582 yılında batı ve doğu olmak üzere ikiye bölündüler. Göktürkler 6. yüzyılın sonlarında güçlerinin zirvesine ulaştılar ve Çin'in Sui Hanedanlığı topraklarını ele geçirmeye başladılar. Ancak, Türk soylularının bölünmesi ve kağanlık otağı için ortaya çıkan iç çekişmeler nedeniyle fetihler sona erdi. Sui İmparatoru Wen'in desteğiyle Yami Kağan iç savaşı kazandı. Ancak Göktürk İmparatorluğu, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölündü. İç savaş nedeniyle zayıf düşen Yami Kağan, Sui Hanedanlığı'na bağlılığını ilan etti. Suiler gerilemeye başladığında ise Şipi Kağan tarafından yeniden Sui Hanedanlığı topraklarına seferler başlatıldı ve hatta Şipi Kağan Yen-Men Kuşatması'nda (MS 615) 100.000 
kişilik süvari ordusu ile Sui İmparatoru Yang'ı kuşattı. Sui hanedanının çöküşünden sonra Göktürkler, takip eden Çin iç savaşlarına müdahale ederek kuzeydoğudaki isyancı Liu Heita'ya 622 ve 623'te yükselen Tang Hanedanlığı'na karşı destek sağladılar. Liu Heita uzun bir başarı dönemi yaşadı ama sonunda Li Shimin ve diğer Tang generalleri tarafından bozguna uğradı ve idam edildi. Bunun ardından Tang hanedanı kuruldu.

Göktürk Kağanlığı'nın Çin iç savaşının başında bir süreliğine Tang Hanedanı'nı desteklemesine rağmen Tangların yavaş yavaş Çin'i birleştirmesi ile birlikte Göktürkler ve Tanglar arasında çatışmalar baş gösterdi. Göktürkler, Tang İmparatorluğu'nun kuzey sınırına saldırılara ve akınlara başladı ve esas ordularıyla Tang başkenti Çangan'ı ele geçirdiler. İç savaştan toparlanamayan Tanglar kısa bir süreliğine Göktürk soylularına haraç ödemeyi kabul etti. Tanglar, 4 yıl sonra Göktürk karşıtı boylarla ittifak kurarak esas Göktürk ordusunu Yinşan Muharebesi'nde yenilgiye uğrattı ve 630'da İl Kağan'ı esir aldılar. Türk boylarının Tang egemenliğini kabul etmek zorunda kalmasıyla Moğol Platosu'nu ele geçirdiler.
İmparator Taizong, Göktürk teginlerine Çin'de makamlar vererek onları asimile etmeye çalıştı. Aşina Cieşeşuay, Doğu Göktürk Kağanı Şipi Kağan'ın oğluydu ve Çin'de yüksek bir askeri göreve terfi ettirildi. 639'da Aşina Cieşeşuay, Çin imparatorunu esir almak için bir plan yaptı. Kardeşi Tölis Kağan'ın oğlu Aşina Holoku ve 40 kişilik bir grupla bu planı gerçekleştirmeye çalıştı. Planın hayata geçirileceği gün fırtına çıktığından imparator saraydan ayrılmadı. Aşina Cieşeşuay ve maiyeti Çin imparatorunun sarayına baskın düzenledi. Uzun süre savaşmalarına rağmen başarılı olamadılar ve saray atlarını çalıp Vey Nehri'ni geçtiler. Çoğu Çin ordusu tarafından öldürüldü.
İsyan sonucunda hedeflenen amaca ulaşılamasa da isyan Çin imparatorunu tedirgin etti ve imparator kağanlığı yeniden kurmaya karar verdi. Bu dönemde iktidara gelen kağanlar Çin devletine bağlıydılar ve Çi-mi sisteminin kağanları olarak biliniyorlardı. İlteriş Kağan, İkinci Göktürk Kağanlığı'nı kurana kadar Doğu Göktürkler Çin'e bağlıydılar. Aşina Cieşeşuay'ın isyanından sonra 13 Ağustos 639'da Taizong, Çelebi Kağan'ı  başa geçirdi ve yerleşik Türk halklarının onu Sarı Irmak'ın kuzeyine doğru takip etmesini ve Çin Seddi ve Gobi Çölü arasındaki bölgeye yerleşmesini emretti. Ancak birçok Göktürk generali Tang İmparatorluğu'na sadık kalmaya devam etti.
679'da, Çanyu Himayesi'nin Türk liderleri olan Aşide Beŋü ve Aşide Fengji, Aşina Nişufu'yu kağan ilan etti ve Tang hanedanına karşı ayaklandı. 680'de Pei Xingjian, Aşina Nişufu ve ordusunu yendi. Aşina Nişufu kendi adamları tarafından öldürüldü. Aşide Wenfu, Aşina Funian'ı kağan yaptı ve tekrar Tang hanedanına karşı ayaklandı. Aşide Wenfu ve Aşina Funian, Pei Xingjian'a teslim oldu. Aralık 681'de Aşide Wenfu ve Aşina Funian da dahil olmak üzere 54 Göktürk, Çangan'ın Doğu Pazarı'nda halka açık bir şekilde idam edildi. 682 yılında İlteriş Kağan ve Tonyukuk Çin hegemonyasına karşı ayaklandı ve Aşina Funian'ın adamlarından geriye kalan orduyla Heişa Kalesi'ni (bugünkü Hohhot'un kuzeybatısı, İç Moğolistan) fethettiler. Yeniden kurulan Göktürk Kağanlığı, Tang ve Hitay boyları arasındaki savaşa müdahale etti. Ancak Bilge Kağan'ın ölümünden sonra Göktürklerin artık bozkırdaki diğer Türk boylarını yönetecek gücü kalmamıştı. 744 yılında Tang Hanedanlığı ile müttefik olan Uygur Kağanlığı, son Göktürk Kağanlığı'nı yıktı ve Moğol Platosu'nu kontrol etti.

Göktürk kıyafetleri, hem erkeklerde hem de kadınlarda çoğunlukla uzun kaftanlardan oluşuyordu. Erkek kaftanları, sol taraf üste gelecek şekilde kapanırken kadın kaftanlarının bunun tersi olarak sağ yan üste gelecek şekilde kapanmakla olduğu görülmüştür. Ancak bu genel bir eğilim gibi görülse de kesin bir kural değildir. Göktürk giysilerinin dışa doğru açılan belirgin yakalarının olması önemli özelliklerden biri olarak kabul edilebilir. Başlarına ise, kendilerine özgü börkler taktıkları ve bunların keçeden ya da kenarları kürkten yapılmış başlıklar olduğu anlaşılmaktadır. Ayaklarına muhtemelen dizlere kadar uzanan deri ve keçe çizmeler giymekteydiler. Dış giyime dair verebileceğimiz bu unsurlardan sonra, iç giyime dair belirleyebildiğimiz herhangi bir giyim türü tespit edilememiştir. Yerleşik hayata geçişin hızla ilerlediği ve Uygur etkilerinin arttığı son dönemlerde, kıyafet biçimlerinde ufak tefek değişimlerin başladığı ve süslemenin arttığı görülür. Uygur sanat anlayışı ve zevkinin ortaya çıkmaya başladığı bu geçiş aşamasında, Uygurların Göktürklere etki etmesinin yanı sıra; ilk önceleri Göktürk egemenliği altında olan Uygurların da Göktürk kültürünün izlerini kendilerinde yansıttıkları görülür.
Kaftan, Orta Asya Türk devletlerinde, Hindistan'daki Türk İmparatorluğu'nda, Selçuklu Türklerinde ve Osmanlılarda en sevilen giysiydi. Selçuklu döneminin en önemli unsuruydu ve izleri Hun kurganlarına kadar uzanmaktadır.
Kaftanlar  çeşitli  renk ve biçimlerde hazırlanır önleri açık olup, diz kapaklarına veya topuklarına kadar inerler. Yakasız düz arkalı kaftan en basit kaftan tipidir. Eski Türklerde Göktürk heykellerinde ve Uygurlarda dize veya yere kadar uzanan beli kuşaklı dik veya devrik  yakalı kaftanlar görülür. Göktürk heykellerinin giyimi Anadolu Selçukluların giyimine kaynak olmuştur. Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri Batı'ya yönelip İran üzerinden Anadolu'ya yerleşmeleri ve çeşitli kültür çevreleri ile iç içe yaşama dönemine geçişleri ile birlikte bu durum giyim kuşamda da büyük değişimlere yol açmıştır.

Göçebe kültürüne sahip at üzerinde hayvan güden toplumlar daha hafif ama bir o kadar da dayanıklı giysilere ihtiyaç duyar. Hayvancılıkla geçimini sağlayan Türkler her türlü doğa koşullarına karşı dayanıklı  elbiseler kullanırlardı. Bu nedenle atın sürtünme ve bacaklarda yara açma gibi tehlikelerden korunmak için kalın pantolon ve çizme giymeleri gerekmekteydi. Yine hayvancılıkla geçinen Türklerin yiyecek silahlarını asabilmek için kalın deri kemerlere ihtiyaçları vardı. Ayrıca sürekli olarak açık havada gezmeleri nedeniyle kalın palto ve kürklerin kullanılmasını da gerektiriyordu. Soğuğa ve rüzgara karşı kulaklıklı ve esneklikli içi kürklü şapkalar giymek işin ve iklimin gereğiydi.
Göktürk devrine ait elbiselerin en önemlileri Katanda'da bulunan giysi parçalarıdır. Bu kurgandaki elbiseleri, ipekli ve kürklü olarak ikiye ayırmamız gerekir. Prof. Wice bunları kemha denilen bir tür Bizans ipekli kumaşı olarak değerlendirir. Ancak Bahaeddin Ögel bunları yabancı kaynaklara dayandırarak MS 7. ve 8. yüzyıllara ait Çin kumaşı olarak tasnif etmektedir. Elimizde kumaşların bir resmi ve görüntüsü olmadığı için kesin bir şey söylemek mümkün
değildir. Her şeye rağmen elbiselerin tamamlayıcısı olan pantolonların kürklerle süslenmesi
Türklere has bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Katanda kurganında ele geçen kürklü cübbe
veya kaftanlar uzun boylu idiler. Daha ziyade tunik şeklinde kısa olan Hun kıyafetleri, yavaş
yavaş Göktürklerdeki yerleşimin etkisiyle olsa gerek, boyda bir uzamayla karşımıza çıkıyor.
Uzun kollu kaftanın kolları da dardır. Adeta yüzyıllar sonra Osmanlı kaftanlarına öncülük eder
tarzdadır. Elbisenin arka robası ve ön taraftaki klapası (mostrası) kürkle de süslenmiştir. Yakası
olmayan elbisenin dikiş yerleri kaytanla tutturulmuştur. Kudirge kurganında da kenarları
kürkle de süslenmiş bir prense ait elbiseyle karşılaşırız. Orhun'daki heykellere baktığımızda
kaftanların uzun boylu olduğunu görürüz. Fakat bu heykellerde yakalar belirli şekilde kıvrık
olarak yapılmıştır. Göktürkler saçlarını serbestçe bırakırlar ve kaftanlarını da sola veya sağa
doğru sararak iliklerlerdi. Bu gelenekleriyle ataları Hunlara benzemektedirler.

"Çin kaynaklarının belirttiğine göre Göktürklerin kaftanları soldan sağa
kapanıyor, saçları serbest bırakılıyordu." Fakat bu kuralın kesin olmadığı, çeşitli Göktürk
heykellerinde ve duvar resimlerinde, sağa veya sola kapanır tarzda olduğu da görülebilmektedir.
Kültigin mezar anıtlarındaki heykeller Göktürklerin kıyafetleri açısından paha biçilmez niteliktedir. Benzer kıyafetler Orta Asya Türklerince bugün bile giyilmeye devam etmektedir.
Göktürk yazıtlarında Bilge Kağan ve Kültigin, Çinliler hakkında bilgi verirken "Sabı süçig,
agısı yımşak ermiş" ibaresini kullanmışlardır. Yani "(Çin'in) sözü tatlı ve ağıs

H endeksi, 2005 yılında ABD'de Kaliforniya Üniversitesinden Jorge Hirsch tarafından ortaya atılmıştır. Bilim dünyasındaki bibliyometrik verilerden biridir.
Bir araştırmacının yapmış olduğu yayın sayısı, bu yayınlara yapılan atıflar önem arzederken Hirsch'in bu buluşu üretilen yayın ve alınan atıf arasında bir denge unsuru oluşturdu.

Bir yazarın 10 makalesi varsa ve bu 10 makaleden 6'sı altı ve üzerinde atıf almışsa, o araştırmacı için H Indeks değeri 6 olarak kabul edilir. Bir başka örnek vermek gerekirse; bir araştırmacının 100 tane makalesi var ve bazı makaleleri binlerce atıf almış olsun. Bu sayılar onun H Indeksini çok da etkilemez. 100 makalede toplam alacağı maksimum H indeks değeri, o makale sayısıyla sınırlıdır. 100 makalesi de 100 ve/veya üzeri atıf almışsa o kişinin H indeks değeri 100'dür.
Bir araştırmacının H indeksi, değerlendirilen ortama göre değişiklik gösterebilmektedir. Örneğin bilim dünyasında çokça bilinen atıf indekslerinden Web of Science, Scopus ve Google Akademik'te H indeks değerleri farklılık gösterir. X kişisinin Web of Science'ta indesklenen makale sayısı 20 iken, Scopus'ta 30 ya da Google Akademik'te 100 olabilir. Bunun da nedeni bahsi geçen kaynakların indekslediği yayın sayısıdır. Hal böyle iken bir yazarın yayın sayısının bir veritabanında çok indekslenmesinin yanı sıra yine indekslediği yayın çok olan ilgili atıf veritabanında alacağı atıf sayısı fazla olacağından H indeks değeri değişir.
Web of Science'ta 10 makalem varsa ve 10 makalem de 10 ve/veya üzeri atıf almışsa buradaki H indeks değerim 10'dur. Scopus'ta 20 makalem varsa ve 20 makalem de 20 ve/veya üzeri atıf almışsa buradaki H indeks değerim 20'dir. Google Akademik'te 50 makalem varsa ve 50 makalem de 50 ve/veya üzeri atıf almışsa buradaki H indeks değerim 50'dir.

Halk dansı veya folk dansı, belirli bir ülke veya bölge halkının yaşamını yansıtan, insanlar tarafından geliştirilen bir danstır. Halk dansları her bir ülkenin en önemli kültürel servetlerinden biridir. Tüm etnik danslar halk dansı değildir. Örneğin tören dansı veya ritüel kökenli danslar halk oyunları olarak kabul edilmez.  Ritüel danslar, amaçları nedeniyle genellikle "dini danslar" olarak da adlandırılır. Çoğu zaman halk sanatı, halk müziği, halk kostümü, art brut, halk etimolojisi, halk inançları ile ilişkilidir.
Halk dansı doğal ortamında icra edilir ve her bölge için geleneksel olan belirli hareketler, ritimler, kostümler ve benzer şeyler vardır.

Danslar listesi
Kökene göre etnik, bölgesel ve halk dansları listesi
Türk halk müziği
Hint dansı
Türk halk oyunları
Azeri halk oyunları
Kafkas yöresi halk oyunları
Gürcü halk oyunları

Halk etimolojisi, çözümlenmesi zor yabancı gelen bilinmedik bir formdan, daha bilindik yerli bir forma zaman içinde dönüşen ve etimolojik açıdan yanlış ve yakıştırma olan kelime ya da deyim.

Yabancı kelimeleri ses yapıları ve anlam unsurları bakımından değişikliğe uğratarak, onları eskisinden az çok farklı yeni birer ses ve anlam yapısına sokma olayıdır. Sözkökünde kimi zaman anlaşılması zor değişiklikler meyadana gelebilir.

Halk etimolojisi adı dünya dillerine ilk kez 1852 yılında Ernst Förstemann tarafından kullanılan Almanca Volksetymologie kelimesinden çevrilerek geçmiştir.

Haiti'deki Taino dilinde hamáka kelimesinden dünya dillerine geçen hamak kelimesine Almancada 1529 yılında Hamaco ya da Hamach biçiminde rastlanırken yıllar içinde Hänge («asılı») ile Matte («hasır») kelimelerinden kurulu sanılarak Hängematte biçimine dönüşmüştür. Felemenkçe (hangmat) ile İsveççe (hängmatta) biçimleri de aynı şekildedir.

İngilizcede kullanılan cockroach («hamam böceği») adı İspanyolca cucaracha kelimesinden geçmedir ve İngiliz halkı İspanyolcayı çözümleyemediği için etimolojik açılımını cock («horoz») ile roach («kızılgöz (Rutilus rutilus) balığı») biçiminde yakıştırır.

Halk, ana-dilinin yapı ve işleyişine ters düşen yabancı kelimeleri gerek ses, gerekse anlam kaymalarına uğratarak Türkçeleştirmeye çalışır ve bu durum folklor ve filolojiyi birbirine kaynaştırır. Halk etimolojisi üzerine yapılan araştırmalar Batıda 19. yüzyılın ortalarına kadar uzamasına rağmen Türkçede sistematik olarak ele alınmamıştır. Tarihi kaynaklar olarak bilinen İbni Bibi, Müsameretü’l-ahbar, Âşıkpaşazâde Tarihi, Kitab-ı Cihannüma gibi eserlerde, vakfiyelerde, şer’iyye sicillerinde, bölge tarihlerinde, eski dil ve edebiyat metinlerinde, çeşitli nitelikteki sözlüklerde, seyahatnamelerde, yer adları üzerinde yapılan araştırmalarda ve halk arasında ve derlenmiş olan efsanelerde halk etimolojisini besleyen bol malzeme varsa da bu malzemeler sistematik olarak ele alınıp işlenmemiştir.

Evliya Çelebi (1611 - 1682) tarafından 17. yüzyılda yazılan Seyahatname adlı 10 ciltlik gezi yazısı kitabında halk etimolojisi örnekleri bolca görülür. Evliya Çelebi en çok yer adlarının açıklamasını yaparken genellikle yerleşim yerinin adıyla tarihte yaşamış bir kişinin adı arasındaki ses benzerliğinden faydalanır. Bunun yanı sıra bazı yer adları etrafında bir olay, menkıbe anlatmak suretiyle yabancı adın kökenini izah etmeye çalışır.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde İstanbul için "Kostantiniyye" adıyla birlikte birçok cildinde "İslambol" (اسلامبول) kelimesi de kullanılmıştır ve bu "İslambol" adı diğer adlardan daha yoğun bir kullanıma sahiptir. Evliya Çelebi İslāmbol adının etimolojik açıklamasını anıñçün islāmı bol ismiyle müsemmā olup... biçiminde yapar. Seyahatname'de İpsala'nın adını ibtidā ṣalā, Üsküdar'ı Eskidār, Bursa'yı Bulursa (< bulmak), Giresun'u Giresin (< girmek), Hereke (Heleke)'yi helāk yeri, Ankara'yı üzümü bol olduğundan Engüriyye yapması diğer bazı halk etimolojisi örnekleridir.

Gündüzöz, Soner (2005), Arapçada Etimolojik Yanlışlar Halk Etimolojisi Ve Dilbilimci Yorumları Kısgacında Dil
Hasan Köksal (2007), "Halk Etimolojisinde Yer Alan Bazı Kelimelerle İlgili Yakıştırmalar", GAU J. Soc. & Appl. Sci., 3(5), 25-35, 2007
Sarıkaya, Mahmut (2006), Erciyes Yöresinden İki Menkıbe ve Toprağı Vatanlaştıran Halk Etimolojisi Örnekleri
Zuckermann, Ghil'ad (2003), Language Contact and Lexical Enrichment in Israeli Hebrew. Palgrave Macmillan13 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. ISBN 978-1403917232.

Etimoloji

Metin, çeşitli amaçlarla dilin belli kurallarına göre bir araya getirilen cümleler topluluğu, dil bütüncesidir. Metindeki cümleler belli bir mantık sırasına ve dilbilgisi kurallarına göre dizilerek, bir ana düşünce veya tema etrafında şekillenir.
"Metin", Arapçaya mensup bir kelime olup, "mtn" kökünden türemiş, 'yazı parçası, yazıyı oluşturan unsurların her bir bölümü' olarak tanımlanmıştır. Ayrıca Türk Dil Kurumu'na göre "metin" sözcüğü;

Bir yazıyı biçim, anlatım ve noktalama özellikleriyle oluşturan kelimelerin bütünü, tekst.
Basılı veya el yazması parça.
şeklinde tanımlanmıştır.
Bir metnin metinsel olabilmesi için taşıması gereken yedi ölçüt vardır; bağlaşıklık, bağdaşıklık, amaçlılık, benimsenirlik, bilgisellik, durumsallık ve metindeşlik. Bağdaşıklık ve bağlaşıklık, bir yazıyı metne dönüştüren iki temel ilişki ağıdır. Bağlaşıklık, metindeki sözcük ve tümcelerin dilbilgisi kurallarına uygun olarak bir araya getirilmesidir. Bağdaşıklık, metindeki tümce ve sözcüklerin arasında anlam bakımından tutarlılık olmasıdır.

Bilgiye ulaşmanın hem çok kolay hem de çok zor olduğu şu son zamanlarda, insanların bilgi ihtiyacını karşılamak için basılı kaynaklara yönelmelerini beklemek oldukça yanlış bir düşünce biçimidir. Bilgi patlaması teriminin tam anlamıyla karşıladığı bu bilgi çokluğu içerisindeki karmaşa, bilgiye olan talebin büyüklüğünü anlatmakla beraber; doğru bilgiye ulaşmanın zorluğunu da belirtmiş olur.
Günlük hayatta yapılan gazete, kitap, magazin okuma; radyo dinleme, televizyon ya da film izleme, bilgisayar kullanma gibi hareketler bilgiye ulaşmak için kullanılan yollardır. Her şeyin bu kadar çok ve çabuk değiştiği bir zaman diliminde, bilgiye ulaşmak için en önemli araçlardan birisi olarak tanımlanan, bilgiye dayalı belgenin ham maddesi metnin ulaşım ve kullanım yollarının değişmemesini beklemek eksik bir düşüncedir.
İnternet üzerindeki bilginin kolay ulaşımlı ve esnek bir bağlantı paylaşımını sağlamak olarak tanımlanabilecek hypertext kelimesi yazılı metnin eski lineer kısıtlarının aşılması anlamına gelir.

Hipertekst belgeler birer iletişim araçlarıdır. Bu iletişim aracı kullanım ve karakter özelliği olarak iki bölümde incelenebilir: Dinamik İletişim ve Statik İletişim.
Dinamik İletişim'e ait belgeler kısa ömürlüdür ve tekrar edilebilirliği olmayan enstantane bir özellik taşır. Web sayfaları, telefon, televizyon, radyo bu tanımlama için bazı örneklerdir. İkinci çeşidi ise Statik İletişimdir.
Statik İletişim'e ait belgeler ise kalıcı, tekrar edilebilir ve süreklilik arz eder. Yazılı, basılı, kayıt altına alınmış her türlü bilginin yer aldığı iletişim araçları bu grup içinde düşünülür. Haberin ya da bilginin anlaşılmaması durumunda geriye dönülebilindiği gibi, alıcının yorulması halinde dinlenmesi ve bıraktığı yerden devam etmesi mümkündür.

Hipertekst'in kullanım amacı, statik belgelere dayalı hipertekstlerin içindeki bilgilerin çapraz bağlantı koleksiyonlarıyla kullanılabilir olmasıdır. Bu terimi ilk kullanan kişi olan Ted Nelson hipertekst için 'yazmanın en genel biçimi' ifadesini kullanmıştır. Doğal yollar dışında çeşitli işlemlerden geçirerek bilgisayar tabanlı dijital çerçevede bilginin sunulması işine denir. Bunun ilk örneği mikrofilmlerdir.

Multimedia and Hypertext: The Internet and Beyond 12 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Forming the Text, Performing the Work 26 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Digital Literature: From Text to Hypertext and Beyond 6 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Participatory knowledge-management design:A semiotic approach-Stefano Valtolina, BarbaraRitaBarricelli, YvonneDittrich

Metindilbilim ya da metin dil bilimi, dilbilim içinde ve bağlamında 1960'lı yıllarından itibaren geliştirilen yeni bir alandır (sonraki yıllarda bu alan, metin bilimi kavramı adı altında daha geniş bir özerklik boyutuna doğru evrilmiş, günümüzde de hâlâ bu gelişimsel çizgide ilerlemektedir). Metnin bir bütün olarak yapısı ile işlevi ve metni oluşturan ögeler arasındaki ilişkileri ele alır. Çeşitli metin türlerindeki her türlü dilsel olguyu, ölçüt ve kuralları saptar. Tüm bunlar için metindilbilimin yararlandığı diğer bilim dalları edebiyat, hukuk ve teolojidir.

Metindilbilimin önemli sorunlarından biri, metnin metin olmayandan farkı ve özelliklerine göre dilsel bir metnin tanımıdır. Metinselliğin kriterleri metindeki bağlamlardır, yani dilsel araçların metin olarak adlandırılması için gerekli olan cümleler ile içeriğin bağlamıdır. Bu özellikler yinelemeler, bağlaçlar, belirteçlerin kullanılması, semantik boyutlar vb. unsurlardır. Diğer önemli kriterler ise metnin sınırlarının özelliklerini ortaya koyan metin konusu ve metnin işlevidir.
Metindilbilimin görevi çözümleme, metin türlerine göre sınıflandırma ve metni sınırlandırmadır. Ayrıca metnin iletişimsel işlevinin araştırılması ve metnin alımlanması ile ilgilenir. Metindilbilimsel araştırmalar belli metin türlerinin karakteristik biçimlerini belirler.

Mobbing ya da bezdiri (Yıldırma), bir grup insanın, bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması.
Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır. Kavramın kökeni Latince "kararsız kalabalık" anlamına gelen mobile vulgus tamlamasına dayanmaktadır. İngilizcede ise "mob" kökü, kanun dışı şiddet uygulayan düzensiz kalabalık veya çete anlamlarını ihtiva ederken; eylem biçimi olan "mobbing", bir kişiyi kuşatma, taciz etme ve sıkıntı verme fiillerini tanımlamak için kullanılmaktadır.
Özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır. Son dönemde sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda disiplinler arası çalışılan bir konu haline gelmiştir.
Ters Mobbing (Reverse Mobbing), bir astın veya grup olarak astların üstlerine, kendilerine yapılan mobbing sonucunda, kişisel anlaşmazlıklar sonucunda veya politik oyunlar sonucunda kasıtlı olarak psikolojik tacizde bulunarak, işten ayrılmadan ziyade üstün hiyerarşik pozisyonunu bozmayı hedeflediği bir yıldırma eylemidir. Ters mobbingin uygulanmasında en yaygın olarak asttan üste; sabote etme, talimatlara uymama, kasti yanlış işlem yapma, asılsız söylentiler çıkarma ve bilgi saklama gibi eylemler gerçekleştirilmektedir.

Kabadayılık
Kazanılmış başarısızlık sendromu (psikoloji)

Mobbing Derneği 25 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mobbing belgeseli 11 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çobanoğlu, Şaban, Mobbing/İşyerinde Duygusal Saldırı ve Mücadele Yöntemleri, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2005).
Davenport, Noa/ Schwartz, Ruth Distler/ Elliott, Gail Pursell (Çev.: Osman Cem Önertoy), Mobbing, İşyerinde Duygusal Taciz, (Sistem Yayıncılık, 2003).
Eser, Oktay, MOBBİNG KAVRAMININ TÜRKÇE SERÜVENİ, TÜRK EDEBİYATI, SAYI:420, AĞUSTOS 2009
Tınaz, Pınar, İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing), (İstanbul: Beta Yayınları, 2006).
Işık, İ. (2015). İnsan Kaynakları Yönetimi Profesyonellerinin İş Ortamındaki Zorbalık Davranışlarına Dair Perspektifleri: Zorbalığın Tanımı, Nedenleri ve Sonuçları. Çalışma ve Toplum, 4, 237-274. http://www.calismatoplum.org/sayi47/isik.pdf 5 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moldova veya resmî adıyla Moldova Cumhuriyeti, Doğu Avrupa'da, 33.843 km² (13.067 mil²) yüzölçümü ve 2,38 milyonluk nüfusuyla denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Moldova, batıda Romanya, kuzeyde, doğuda ve güneyde ise Ukrayna ile sınır komşusudur. Tanınmayan ayrılıkçı Transdinyester devleti, ülkenin Ukrayna ile olan doğu sınırında, Dinyester Nehri'nin karşısında yer almaktadır. Moldova, başkenti ülkenin en büyük şehri ve ana kültür ve ticaret merkezi olan Kişinev'de bulunan, üniter parlamenter temsili demokratik bir cumhuriyettir.
Moldova topraklarının çoğu, 14. yüzyıldan 1812 yılına kadar Moldova Prensliği'nin bir parçasıydı; bu tarihte Osmanlı İmparatorluğu tarafından (Moldavya'nın vasal devleti olduğu) Rus İmparatorluğu'na devredildi ve Besarabya olarak bilindi. 1856'da güney Besarabya Moldavya'ya geri verildi ve üç yıl sonra Eflak ile birleşerek Romanya'yı oluşturdu. Yine de, Rus yönetimi 1878'de tüm bölgeye yeniden kuruldu. 1917 Rus Devrimi sırasında Besarabya, Rus Cumhuriyeti içinde kısa süreliğine özerk bir devlet haline geldi. Şubat 1918'de bağımsızlığını ilan etti ve daha sonra aynı yıl meclisinin oylamasıyla Romanya'ya entegre oldu. Bu karar Sovyetler Birliği tarafından tartışıldı ve 1924'te Ukrayna SSR'si içinde, Besarabya'nın doğusunda kısmen Moldovalıların yaşadığı topraklarda sözde Moldavya özerk cumhuriyetini kurdu. 1940'ta, Molotov-Ribbentrop Paktı'nın bir sonucu olarak, Romanya Besarabya ve Kuzey Bukovina'yı Sovyetler Birliği'ne devretmek zorunda kaldı ve bu da Moldavya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin (Moldavya SSR) kurulmasına yol açtı.
27 Ağustos 1991'de, Sovyetler Birliği'nin dağılması devam ederken, Moldavya SSR bağımsızlığını ilan etti ve Moldova adını aldı. Ancak, Dinyester'in doğu kıyısındaki Moldova topraklarının bir bölümü, 1990'dan beri fiilen ayrılıkçı Transdinyester hükûmetinin kontrolü altında bulunuyor. Moldova Anayasası 1994'te kabul edildi ve ülke parlamenter bir cumhuriyet oldu. Devlet başkanı cumhurbaşkanı, hükûmet başkanı ise başbakandır. 2020'de Batı yanlısı ve yolsuzluk karşıtı bir platformla seçilen Maia Sandu'nun cumhurbaşkanlığı döneminde Moldova, Avrupa Birliği üyeliğini hedefledi ve Haziran 2022'de aday ülke statüsü kazandı. AB'ye katılım görüşmeleri 13 Aralık 2023'te başladı. Sandu, NATO ile daha yakın bir ittifak lehine Moldova'nın anayasal askeri tarafsızlık taahhüdüne son verilmesini önerdi. Rusya'nın komşu Ukrayna'yı işgalini şiddetle kınadı.
Moldova, resmi kişi başına düşen GSYİH açısından Avrupa'nın en yoksul ülkesidir ve GSYİH'sının büyük bir kısmı hizmet sektörüne aittir. Avrupa'nın en düşük İnsani Gelişme Endekslerinden birine sahip olup, 86. sırada yer almaktadır (2023). Moldova, 2025 itibarıyla Küresel İnovasyon Endeksi'nde 74. sırada yer almaktadır. Moldova, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, GUAM Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ve Üçlü Ortaklık'ın üye devletidir.

Moldova, tarihi boyunca sık sık işgallere maruz kalmıştır. Cumhuriyet'in esası Prut ve Dinyester nehirlerinin arasında tarihî adı Besarabya olan bölgedir. Günümüzde iki tane Moldova bulunmaktadır ve genellikle karıştırılmaktadırlar: Birisi Moldova Cumhuriyeti iken diğeri Romanya'nın bir bölgesi olan Moldova'dır. Her iki Moldova'nın tarihi Moldova Prensliği'ne gitmektedir.

Osmanlılar tarafından "Boğdan" olarak anılan Moldova Prensliği, 16. yüzyıldan 1812 yılına kadar 300 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı kalmış, 1812 yılında Bükreş Antlaşması ile Moldova Prensliği'nin bir kısmı Rusya'nın egemenliğine girmiş ve 1918 yılına kadar Rus İmparatorluğu'nun bir vilayeti olarak kalmıştır. Rusya'nın egemenliği altına giren bölge 19 ve 20. yüzyıllarda "Besarabya" olarak bilinmeye başlanmıştır. 1856'da Kırım Savaşı'nı kaybeden Rusya Güney Besarabya bölgesini Moldova'ya vermiş ve üç yıl sonra Moldova (Boğdan) ile Eflak birleşerek Romanya Prensliği'ni kurmuşlardır. Ancak 1878 yılında Berlin Antlaşması ile Beserabya bölgesindeki Romanya toprakları Rusya'ya iade edilmiştir.

Besarabya, 1917 Rus Devrimi sırasında Rus Cumhuriyeti içerisinde Moldova Demokratik Cumhuriyeti olarak bilinen kısa süreli özerk bir devlet olarak ortaya çıktı. Şubat 1918'de, Moldova Demokratik Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti ve daha sonra aynı yıl meclis oylamasının ardından Romanya'ya katıldı. Karara, 1924'te Ukrayna SSC'si içinde Besarabya'nın doğusundaki kısmen Moldovalıların yaşadığı topraklarda Moldova Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni (MÖSSC) oluşturan Sovyet Rusya tarafından itiraz edildi.
Büyük Romanya, 1940'ta Molotov-Ribbentrop Paktı'nın bir sonucu olarak, Stalin'in ültimatomu ile Besarabya' ve Kuzey Bukovina'yı Sovyetler Birliği'ne bırakmak zorunda kaldı. Daha öncesinde kurulmuş olan MÖSSC ile ültimatom ile elde edilmiş toprakların birleşimi ile Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Moldovya SSC) kurulmuştur.

Nazi Almanyası'nın SSCB'ye saldırması ile SSCB bir kez daha 1941 Temmuz'unda Moldova'yı Romanya'ya vermek zorunda kalmış, ancak Sovyet kontrolü 1944 Ağustos'unda yeniden sağlanmıştır. Moldova'nın şimdiki sınırları Prut ve Dinyester nehirlerinin arasındaki Besarabya denilen tarihî bölgenin SSCB tarafından Romanya'dan alınması ile 1947'de çizilmiştir. Romanya ile ilişkileri kesilmiş, Kiril alfabesi kullanma zorunluluğu getirilmiş, Rusların ve Ukraynalıların endüstriyel bölgelere büyük çaplı göçleri özellikle desteklenmiştir. 1950'lerde ise binlerce etnik Rumen, Orta Asya'ya göç etmek zorunda bırakılmıştır.
1986'da Sovyet Lideri Mihail Gorbaçov tarafından uygulanan Glasnost politikası ile birlikte ulusal ve kültürel bağımsızlık için uğraş veren birçok bağımsız politik grup ortaya çıkmıştır. 1990 Şubatında Cumhuriyet'in Yüksek Sovyet (Parlamento) seçimleri yapılmıştır. Moldova'nın bağımsızlık ve reformlara yönelik çalışmaları 1990 yılında artmıştır. Serbest piyasa ekonomisine geçiş yolunda çalışmalara bu yıl içerisinde başlanmıştır. Yine aynı yılın ilkbaharında yapılan seçimlerde Moldova Halk Cephesi Parlamento'da çoğunluğu sağlamış ve Anayasa'da bir dizi değişiklik yapılmıştır. Pek çok Sovyet cumhuriyetinde tam bağımsızlık, Moskova'daki başarısız darbe girişimi sonucunda kazanılmıştır.

Darbenin bastırılmasından sonra Moldova, 27 Ağustos 1991'de bağımsızlığını kazanmıştır. Bu hareketin ardından Ukrayna sınırında gümrük ofisleri açılmış ve Rus askerlerinin Cumhuriyet'ten ayrılması talep edilerek Moldova Ulusal Ordusu kurulmuştur. 21 Aralık 1991 tarihinde Moldova yönetimi halkın büyük ölçüde karşı çıkmasına rağmen Almatı'da yapılan toplantıda eşit ve kurucu üye olarak Bağımsız Devletler Topluluğunun oluşmasına yönelik anlaşmayı imzalamıştır. Ülkeden ayrılmayan Rus askerinin de desteği ile 2 Mart-21 Temmuz 1992 tarihinde Transdinyester Savaşı olmuş ve Transdinyester de facto bir bağımsızlık kazanmıştır. Günümüzde Rus askerleri halen bölgede bulunmakta ve herhangi bir birleşme adımını engellemektedir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra uluslararası sistemin gündemini meşgul eden etnik sorunlar Moldova'nın da gündemini şekillendirecek potansiyel bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak Türki bir dil konuşan Gagavuzlara verilen özerklik, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra barışçı yolla çözümlenen ilk ve tek etnik sorun olma özelliğini korumaktadır.

Ülkenin en yüksek noktası, 430 metre rakımlı Bălănești Tepesi'dir.

Moldova 2016'ya kadar parlamenter sistemle 2016'dan sonra yarı başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik bir cumhuriyettir. Ülkede çok partili bir siyaset yapısı vardır. The Economist'in Demokrasi Endeksi, Moldova'yı "kusurlu demokrasi" olarak değerlendirmiş ve 6,23 puan vermiştir. Endeks, Moldova'nın seçim süreci ve çoğulculuk, siyasi katılım, sivil özgürlükler başlıklarında yüksek notlar verirken siyasi kültür ve devlet işleyişi başlıklarında düşük notlar vermiştir. Siyasi kültür ve devlet işleyişi bakımından Moldova sırasıyla 5,36 ve 4,38 notlarını almıştır.

Yasama yetkisi parlamentoya aittir. Parlamento 101 üyeden oluşur ve dört yıllık bir periyot için seçilir. 45 gün boyunca hükûmetin kurulamaması durumunda Cumhurbaşkanı parlamentoyu feshedip erken seçimleri ilan edebilir. Seçimler dört yılda bir yapılır ve üyeler nispi temsil sistemi ile seçilir. Anayasanın değiştirilmesi için parlamentonun 1/3'ünün destek oyu vermesi gerekmektedir.

Moldova'da yürütme çift başlıdır. Biri halkın doğrudan seçmiş olduğu ve tarafsız olan Cumhurbaşkanı, diğeriyse meclisin güvenoyu ile kurulan Bakanlar Kuruludur. Moldova, tarafsız olmasına rağmen Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi, aktif politikaya müdahale etmesi ve vaatler vermesi nedeniyle yarı başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Siyasette Cumhurbaşkanının rolü kuvvetlidir ve Başbakan üzerinde büyük bir etkisi vardır.
Cumhurbaşkanı 2000 yılına kadar doğrudan halk tarafından seçilmiş ancak 2000 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanını seçme yetkisi halktan parlamentoya alınmıştır. Bu nedenle 2000-2016 yılları arasında parlamento üyelerinin 61 çoğunluğu ile seçilmekteydi. 2009 yılında Moldova Komünistler Partisinin iktidardan düşmesi ve Avrupa Entegrasyonu İttifakanın iktidara gelmesiyle parlamentoda iki taraf da gerekli 61 çoğunluğu elde edememiş, 2012'ye kadar vekil cumhurbaşkanları ülkeyi yönetmiştir. 2012'de iki başarısız girişimin ardından Nicolae Timofti Avrupa Entegrasyonu İttifakı ve üç eski Moldova Komünistler Partisi milletvekilinin desteğiyle seçilebilmiştir. 2015'te Anayasa Mahkemesinin 2000 yılındaki anayasa değişikliğini anayasaya aykırı olarak bulması sonucunda değişiklik iptal edilmiş ve Cumhurbaşkanı yeniden doğrudan halk tarafından seçilmeye başlanmıştır. 2015'ten sonra 2016 ve 2020'de yapılan seçimlerde sırasıyla Igor Dodon ve Maia Sandu (Görevde) seçilmiştir.

Moldova anayasasına göre yargı erki bağımsız ve tarafsız olmalıdır ancak birçok uluslararası rapora göre yargı; polis, bürokrasi ile birlikte geniş yolsuzluğa sahiptir. Bu nedenle halk tarafından yargı erki sürekli eleştirilmektedir. Yargın

The National Geographic Magazine (NGM), 1888 yılından beri yayımlanmakta olan ABD merkezli dergidir. National Geographic Society'nin resmî yayın organıdır. Bugün derginin adı sadece National Geographictir.
Kâr amacı gütmeyen bir bilim organizasyonu olan "National Geographic Cemiyeti" ABD'nin Washington şehrinde kurulduktan 9 ay sonra, Ekim 1888 tarihinde cemiyetin yayın organı olan derginin ilk sayısını yayınlamıştı. Yılda 12 defa çıkan bu dergi günümüzde hala yayınını sürdürmektedir. Dergi 1896'ya kadar her ay çıkmadı, ilk yıl 1 sayı, sonraki yıl 3 sayı çıktı. Yılda 2 ila 9 arasında değişerek 1896'ya kadar gelindi, bu yıl 12 sayı çıktı ve bundan sonra hep yılda 12 sayı yayınlandı. Aradan geçen onca zamana rağmen dergi boyutunda fazla bir değişiklik olmamış ve 1910 yılından beri kapaklarında kullandığı karakteristik sarı rengi de hiç terk etmemiştir. Kapaktaki bu sarı bordür şirketin alâmet-i fârikası haline gelmiştir ve diğer ürünlerinde de hâlen kullanılmaktadır. 1959 yılına kadar kapağında fotoğraf bulunmayan dergi bu tarihten sonra kademeli olarak ön kapağında fotoğraf yayınlamaya başladı. Kâr amacı gütmeyen bir derneğin yayın organı olması nedeniyle sayfa aralarına hiçbir zaman reklam almadı. Reklam sayfaları derginin ilk başında ve en sonunda ayrı bölümlerde yer almaktaydı.
Coğrafya, kültür, keşifler, popüler bilim ve tarihle ilgili makalelerin ağırlıkla yer aldığı dergide fotoğrafın ayrı bir önemi vardır. Birçok ünlü fotoğraf sanatçısını bünyesinde toplayan dergi henüz renkli baskının çok az rastlandığı yıllarda bile renkli baskı yapıyordu. Her ay dergiyle birlikte verilen harita ekleri de çok değerli birer referans kaynağı olarak ilgi görmektedir.
National Geographic Aralık 2023 tarihli sayısıyla son kez raflara çıkmış, bu tarihten sonra matbu yayınını yalnızca dergi aboneleriyle sınırlı tutma kararı almıştır.

Kurulduğundan bu yana National Geographic Kurumu birçok araştırma ve keşif projesine destek vermiştir. Bunların sonuçları yayın organı olan dergide ayrıntılı bir şekilde okuyuculara sunulmuştur. Bu projelerden en popüler olanları şunlardır:

1909 yılının 6 Nisan'ında Robert E. Peary Kuzey Kutup noktasına ulaştı.
1963 yılı Mayıs ayında Everest dağının zirvesine çıkılması
1984'te sualtı arkeoloğu George F. Bass Türkiye sularından 3400 yıllık bir Bronz Çağı batığı keşfetti.
1985 yılında Robert Ballard ve ekibi tarafından Titanic batığının yerinin keşfedilip batığın görüntülenmesi ve bazı parçalarının ilk kez su yüzüne çıkartılması.
1999 yılında yine Robert Ballard ve ekibi 7000 yıl önce Karadeniz nispeten küçük bir göl iken denizlerin yükselmesi sonucunda Marmara denizinin taşarak bu gölü hızla doldurması sonucunda büyük bir tufan'a sebep olduğunu kanıtlayan deliller keşfetti. Kutsal kitaplarda anlatılan büyük tufanla bu olay arasında ilişki kurulmuş oldu.

NGM'de ilk renkli fotoğraf Kasım 1910 yılında görüldü, bunlar Kore ve Çin'de çekilmiş siyah beyaz fotoğrafların elle boyanması ile meydana getirilmiş fotoğraflardı. 1914 yılında ise gerçekten renkli olarak çekilmiş ilk fotoğraf dergide basıldı. Bu, Paul Guillumette 'nin Belçika'da Ghent'te bir çiçek bahçesinde çektiği bir renklendirilmiş (otokrom) fotoğraftı. Derginin Şubat 1962 sayısı tamamı renkli olarak basılmış ilk Amerikan dergisi olma unvanını taşıyor.

Uzun yıllar sadece ABD'de ve İngilizce olarak yayınlanan dergi tarihinde ilk kez 1995 yılında başka bir dilde daha yayınlanmaya başladı; Japonca. Bugün aralarında Türkçenin de bulunduğu 33 ayrı dilde daha yayınlanmaktadır. National Geographic Türkiye dergisi Nisan 2001 tarihinden beri orijinali ile aynı ölçünde yayınlanmaktadır. ABD'de sadece abone yolu ile ulaşılabilen dergi diğer birçok ülkede gazete bayilerinde ve kitapçılarda raflardan satılabilmektedir.
National Geographic Magazine'in İngilizceden başka yayınlandığı 33 dil şunlardır:
Arnavutça, Bulgarca, Geleneksel Çince, Kolaylaştırılmış Çince, Hırvatça, Çekçe, Danca, Felemenkçe, Fince, Fransızca, Almanca, Yunanca, İbranice (iki ayrı İbranice baskı), Japonca, Macarca, Endonezce, İtalyanca, Korece, Norveççe, Lehçe, Portekizce (iki ayrı Portekizce baskı), Rumence, Rusça, Sırpça, Slovence, İspanyolca (2 ayrı İspanyolca baskı), İsveççe, Litvanca, Tayca ve Türkçe.

NGM'in hâlihazırdaki baskı sayısı ayda 12 milyona yakındır. Bunlardan 8,5 milyonu İngilizce dilinde basılmaktadır. Diğer 32 dilde basılan dergilerin toplam baskısı da 3 milyonun biraz üzerindedir. Derginin her ay 40 milyon kişi tarafından okunduğu tahmin edilmektedir.
Winston Churchill'in ölümünden sonra, Ağustos 1965 sayısında ona geniş bir yer ayıran dergi aynı zamanda Decca plak şirketine cenaze töreninin kayıtlarını ve Churchill'in konuşmalarını içeren bir plak yaptırdı. Bükülebilir incelikte olan bu 45 devirlik plak dergiyle birlikte (dergiye ciltle bağlı olarak) o sayının içinde okuyuculara verildi. Derginin o tarihteki baskı sayısı 6,5 milyonun üzerinde olduğu için bu plak da 6,5 milyon adet dağıtılmış oluyordu ve dolayısıyla o tarihe kadar en çok satan plak unvanını da almış oldu.

Dünyanın dört bir yanında derginin ve yan ürünlerinin (efemera) ciddi koleksiyoncuları vardır. Özellikle ilk sayıları derginin durumuna göre değişmekle birlikte açık arttırmalarda veya özel satışlarda astronomik fiyatlara el değiştirmektedir. Örneğin çok ender bulunan 1. sayısı 11.000 dolara kadar alıcı bulmuştur. İlk sayısı 1888 yılında sadece 200 üyeye gönderilmişti. 1900 yılından sonraki sayılarda fiyatlar hızla düşmektedir. Ayrıca hologram kapaklı iki özel sayı da değerli koleksiyon sayıları arasında yerini almıştır.
1997 yılında derginin o zamana kadar çıkmış 108 yıllık koleksiyonu Kodak şirketinin de işbirliği ile 30 CD-ROM halinde yayınlandı. Bu CD-ROM'larda dergilerin ön kapağından arka kapağına kadar tüm sayfalarının taranmış görüntüleri sayfa sayfa incelenebilmektedir. Ayrıca kapsamlı bir indeksten tüm içeriğe ulaşmak mümkün olmaktadır. Ancak set piyasaya çıkar çıkmaz fotoğrafçı Jerry Greenberg dergilerde yer alan kendi fotoğraflarının CD-ROM'lara izni olmadan basılmasından dolayı kurumu dava etti ve davayı kazandı. Bunun üzerine National Geographic Kurumu da CD-ROM setini piyasadan toplatmak zorunda kaldı. Yeni baskıları da yapılamadığı için bu CD-ROM setleri de iyi birer koleksiyon malzemesi haline gelmiştir.
Telif hakları sorununu halleden dernek 2009 yılında bu kez de dijital koleksiyonu 6 DVD halinde tekrar basarak satışa sundu. Bu defa koleksiyon derginin 1888 ilâ 2008 yılları arasındaki 120 yıllık dönemini kapsıyordu ve taranmış görüntülerin kalitesi de arttırılmıştı. Bölümler arasında ikide bir DVD değiştirmekten hoşlanmayanlar için bir de 2,5 inçlik USB hard disk versiyonu hazırlanmıştır.

National Geographic Kids ya da kısaltmasıyla Nat Geo Kids, National Geographic Partners tarafından yayımlanan bir çocuk dergisidir. Geniş anlamda bu yayın, yayınevinin ana dergisi olan National Geographic'in çocuklara yönelik hazırlanmış bir versiyonudur. Derginin merkezi Washington, DC'dedir. Sarı çerçeveli kapak tasarımıyla tanınan dergi, teknoloji, spor, farklı yaşam biçimleri ve hayvanlar gibi konuları fotoğraflarla desteklenen içeriklerle ele almaktadır.
Derginin kökeni, 1919 yılında National Geographic Society tarafından ilkokul öğrencilerine yönelik olarak yayımlanmaya başlanan National Geographic School Bulletin adlı haftalık eğitim bültenine dayanır. Bu yayın 1975 yılında sona erdi ve yerini çocuklara yönelik National Geographic World dergisi aldı. Derginin adı Ekim 2002'de National Geographic Kids olarak değiştirildi ve bu tarihten itibaren reklam almaya başladı. 1995'ten sonra 32 dilde yayınlanan dergi, 7 Mart 2004'te Türkiye'de yayınlanmaya başladı. Derginin Türkiye distribütörlüğünü Doğuş Grubu üstlenmektedir.

1919 yılında National Geographic Society, ilkokul öğrencilerine yönelik çalışmalarına National Geographic School Bulletin adlı yayını başlatarak başladı. Okul yılı boyunca haftalık olarak yayımlanan bu bülten, uzun yıllar çocuklara yönelik eğitim içerikleri sundu. Eylül 1975'te ise bu yayını sonlandırarak yerine çocuklara yönelik yeni bir dergi olan National Geographic World'ü yayımlamaya başladı. Ekim 2002'de reklamsız olarak yayımlanan National Geographic World dergisinin adı National Geographic Kids olarak değiştirildi ve dergi reklam almaya başladı. Kids dergisindeki ilk reklam verenler arasında The Walt Disney Company, Minolta, Nintendo, Scholastic Corporation ve Tony's Pizza yer aldı. Bir yan yayın olan National Geographic Explorer ise sınıf ortamında kullanım odaklı yayın yapmaya devam etti. 2007 yılında, 3-6 yaş arası okul öncesi çocuklara yönelik olarak National Geographic Little Kids yayımlanmaya başladı ve dergi yılda altı kez basıldı. 2015 yılında ise National Geographic Partners, 21st Century Fox ile kurulan ortak girişim kapsamında National Geographic Kids üzerinde kontrol sağlayan kuruluş hâline geldi.

NGM web sitesi 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir NGM koleksiyoncusunun sitesi 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coverbrowser.com'da dergi kapakları

Nesne, cümlede öznenin yaptığı iş ve eylemden doğrudan etkilenen ögedir. Düz tümleç olarak da bilinir. Yüklemi geçişli bir fiil olan cümlelerde bulunur. Yükleme "ne", "neyi" ve "kimi" soruları sorularak bulunur.

Belirtili nesne ismin belirtme hâl ekini (-ı, -i, -u, -ü) alır.

Öğretmen seni görmek istiyor. (kimi?)
Babam evi boyadı. (neyi?)
Kardeşim, annemin hediye ettiği kolyeyi kaybetmiş. (neyi?)
Kışlanın kapısında saatlerce senin gelmeni bekledim. (kimi?)

Belirtisiz nesne, hâl eklerinden hiçbirini almaz (yalın hâldedir).

Yolda eşime çiçek aldım. (ne?)
Yarın terziye bir takım elbise diktireceğim. (ne?)
Biraz uzanmak ister misin? (ne?)
"Akşam eve geç gelme." dedi. (ne?)
Belirtisiz nesneyi tespit etmek için sorulan "ne" sorusunun özne tespitinde kullanılan "ne" sorusu ile karıştırılmaması gerekir. Bu karışıklığı önlemek için özne de soruya dahil edilebilir.
Kedi su içiyordu (Kim/Ne su içiyordu?) Kedi (Özne)
Kedi su içiyordu (Kedi ne içiyordu?) Su (Belirtisiz nesne)

Nil-Sahra dilleri, Nubiya da dahil olmak üzere, Chari ve Nil nehirlerinin üst kısımlarında konuşulan bir Afrika dilleri grubudur. Merritt Ruhlen'in 1987 yılındaki hesaplarına göre, Nil-Sahra dilleri kabaca 11 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Bu dil ailesi kendi içinde aşırı derecede farklılıklar gösterir ve Hint-Avrupa ve hatta Nijer-Kongo dillerine göre bile çok daha fazla olan bu farklılıklar nedeniyle de tartışmalı durumdadır. Az sayıda tarihsel dilbilimci bu aileyi bir bütün olarak çalışmaya çaba göstermiş ve bunların bazıları da geçerliliğini reddetmiştir. Özellikle tartışmaya yol açan konu, Songhay dillerinin eklenmesidir.
Nil-Sahra dilleri, Joseph Greenberg'in Lionel Bender tarafından üzerinde değişiklik yapılmış ve Ethnologue tarafından benimsenmiş görüşlerine göre (Afrika Dilleri, The Languages of Africa), aşağıdaki dallara sınıflandırılmıştır:

Komuz dilleri
Sahra dilleri (Kanuri dili dahil)
Songhay dilleri
Fur dilleri (Fur dili dahil)
Maba dilleri
(Chari-Nil dilleri - daha sonra reddedilmiştir ve aşağıdaki 4 dal, yukarıdaki dallarla eş konuma getirilmiştir)
Orta Sudan dilleri
Kunama dilleri
Berta dilleri
Doğu Sudan dilleri (Nubiya dilleri ve Nil dilleri dahil)
Anbessa Tefera ve Peter Unseth'in fikirlerini izleyen Ethnologue, henüz kesin bir sınıflandırılması olmayan Şabo dilini Nil-Sahra ailesi içine dahil etmektedir. Bazen bu dil, Christopher Ehret'in fikrini takiben, izole bir dil olarak tanımlanır.
Roger Blench'in de aralarında bulunduğu bazı dilbilimcilerin Nil-Sahra ailesinde saydıkları Kadu dillerini ("Kadugli dilleri" veya "Tumtum" olarak da bilinir), Greenberg'i izleyenler Kordofan dilleri içine dahil ederken, Ehret'i izleyenler ise küçük bir izole aile olarak kabul ederler. Songhay dilleri ile dikkate değer benzerlikleri olduğu için, genellikle Nijer-Kongo dilleri içinde sınıflandırılan Mande dillerinin de Nil-Sahra ailesine eklenmesi önerileri kimi zaman yapılmıştır.
Antik Kuş'un nesli tükenmiş Meroitik dili bazen Nil-Sahra ailesinin muhtemel bir üyesi olarak sayılır. Ancak, bu dili kuşkuya yer bırakmadan sınıflandırabilmek için hakkında çok az bilgi vardır. Aynısı, görece daha yakın bir zamanda nesli tükenmiş ve Kuliak ve Nil dilleri ile ilişkisi olduğu öne sürülmüş olan Uganda'nın Oropom dili (şayet varolmuşsa) için de söylenebilir.
Nil-Sahra ailesinin dış akrabalıkları üzerine yapılan önermeler genellikle Nijer-Kongo dilleri merkezlidir:

Edgar Gregersen (1972) ikisini Kongo-Sahra dilleri olarak birleştirmiştir.
Blench (1995) ise aslında Nijer-Kongo dillerinin basitçe Nil-Sahra ailesinin (Orta Sudan dilleri ile düzenlenerek) bir üyesi olabileceği fikrini önermiştir.
Ancak, çoğu tarihsel dilbilimci böyle teorilere çekince ile yaklaşmaktadır.

Lionel Bender, kendisine ait 1989 sınıflandırmasında ufak değişiklikler yaparak, aşağıdaki şekilde sınıflandırmıştır:

Songhay dilleri
Sahra dilleri
Kuliak dilleri
Satellite-Core:
Maba dilleri
Fur dilleri
Berta dilleri
Kunama dilleri
Core Nil-Sahra dilleri
Doğu Sudan dilleri
Orta Sudan dilleri
Komuz dilleri
Kadu dilleri

Christopher Ehret, Nil-Sahra dillerinin sınıflandırılmasını tekrar düzenleyerek, aşağıdaki şekilde detaylı olarak açıklamıştır:

Koman dilleri
Sudan dilleri
Orta Sudan dilleri
Kuzey Sudan dilleri
Kunama dili
Sahra-Sahil dilleri
Sahra dilleri
Sahil dilleri
Fur dilleri
Sahil boyu dilleri
Batı Sahili dilleri
Songhay dilleri
Maba dilleri
Doğu Sahili dilleri
Astaboran dilleri
Nara dili (= Barea)
Batı Astaboran dilleri
Nubiya dilleri
Taman dilleri
Kir-Abbaian dilleri
Jebel dilleri
Doğu Jebel dilleri (= Tabi)
Berta dili
Kir dilleri
Nuba Tepeleri (= Temein) (Nyimang dahil)
Daju dilleri
Surma-Nil dilleri
Surma dilleri
Nil dilleri
Rub dilleri (= Kuliak, Teuso) (Ik ve diğerleri)

Lionel Bender, 1997. The Nilo-Saharan Languages: A Comparative Essay. München.
Christopher Ehret, 2001. A Historical-Comparative Reconstruction of Nilo-Saharan. Köln.
Joseph Greenberg, 1963. The Languages of Africa (International Journal of American Linguistics 29.1). Bloomington, IN: Indiana University Press.

Roger Blench. "Is Niger-Congo simply a branch of Nilo-Saharan?", in ed. Nicolai & Rottland, Fifth Nilo-Saharan Linguistics Colloquium. Nice, 24-29 August 1992. Proceedings. (Nilo-Saharan 10). Koeln: Koeppe Verlag. 1995. pp. 36–49.
Edgar Gregersen. "Kongo-Saharan". Journal of African Languages, 11, 1:69-89. 1972.

Ethnologue13 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Roger Blench: Nilo-Saharan
Nilo-Saharan classification (Blench) (.PDF)
Nilo-Saharan Newsletter16 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nilo-Saharan language family with estimated branching dates by Elizabeth T. Wood (pdf file)

Ogur grubu, Oğur grubu, Ogur öbeği, Oğur öbeği, Ön Bulgar grubu, Lir Türkçesi, Hun-Bulgarca ya da R-Türkçesi Türkî diller ailesinin bir koludur. Bu grubun günümüzde tek hayatta kalmış olan dili, yaklaşık iki milyon kişinin konuştuğu Çuvaşçadır. Gruba ait tarihi bir dil olan Ön Bulgarca (Tuna Bulgarcası ile İtil Bulgarcasına ayrılır) bugün ölü dillerdendir.
Türkologlar, dilsel sınıflandırma için z > r (= rhotacisme) ve ş > l (= lambdaisme) değişimlerini daha esaslı saydıklarından, Türkî dilleri bu esasa göre ikiye ayırmışlar ve z-ş esaslı lehçeler grubuna “Doğu Türkçesi” (Oğuz grubu), r-l esaslı lehçelere de “Batı Türkçesi” (Ogur grubu) demişlerdir. Bu L-R paralelliğine Oğuz grubunda kız kelimesi Ogur grubundaki kır kelimesi örnek verilebilir.

"Oğur," "Onogur" veya "Ogur dilleri" ("Bulgar" olarak da bilinir, "Pre-Proto-Bulgarian" veya "Lir-Turkic" ve "r-Turkic"), Türk dil ailesi. Grubun mevcut tek üyesi Çuvaş dili'dir. Türk ailesinden ilk ayrılan Oğur dilleri, tümü bir daha sonra ortak ata paylaşan diğer Türk dillerinden önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Bu aileden diller, Onogur veya Ogurlar, Ön Bulgarlar ve Hazarlar gibi bazı göçebe kabile konfederasyonlarında konuşuluyordu. Bazı bilim insanları Huncanın benzer bir dil olduğunu söylüyor ve bu genişletilmiş gruplamaya "Hunno-Proto-Bulgar" adını veriyorlar.

Bu kavrama göre adlandırılan Oğur Türkleri, merkezleri Orta Asya olan Oğuz Türklerinden eski bir devirde ayrılarak batıya doğru göç etmişlerdir. Birçok Oğur boyu -ogur ile biten adlar taşımıştır. Bu ad r: z mutabakatına göre, Oğuz Türklerine ismini veren Oğuz adının karşılığıdır.

Oğur Türkleri, göç ettikleri bölgelerdeki yerel halkın dilleri üzerinde büyük bir etki bırakmışlardır. Bugünkü Macarca ve Moğolca bunlar arasında sayılabilir.

Ogur Türkçesinden en çok alıntıya sahip dillerden birisi Macarcadır. Bu durum bazı fonolojik karakterle (Türkçedeki  r > z değişimi gibi) açıklanmaktadır.

"tenger"< tengir (deniz)
"gyürü" < yürük (yüzük)
"ökör" < ökür (öküz)

Moğolcadaki Ogur Türkçesi alıntıları, daha Hun ve Bulgar göçleri olmadan önce gerçekleşmiştir. Bu da MS 4. yüzyıldan öncesine tekabül eder.

"ikere" < iker (ikiz)
"biragu" < burǝʷu (buzaği)
"üker" < hekür (öküz)
"yer" < yer (silah)

Oğur dillerinin başlıca alt kolları şunlardır:

Çuvaşça
Ön Bulgarca
Avarca (tartışmalı)
Hazarca (tartışmalı)
Hunca (tartışmalı)
Bu diller arasında varlığını koruyan tek dil Çuvaşçadır.

Türkçe

Ogurca (Ön Bulgarca)
Ön Bulgarca
Kuban Bulgarcası
İdil Bulgarcası
Çuvaşça
Tuna Bulgarcası
Hazarca (tartışmalı)
Hunca (tartışmalı)
Tabgaçça (tartışmalı)

Hazarca (tartışmalı)
Hunca (tartışmalı)
Ön Bulgarca

Çuvaşça

Oğuz Türkçesi

Ortografi, bir dilin yazı sistemini ve bu sistemin kurallarını ifade eden terimdir. Bu kurallar, dilin kelimelerinin nasıl yazılacağını belirler ve genellikle harflerin kullanımı, noktalama işaretleri, büyük/küçük harf kullanımı ve yazım kurallarını içerir. Ortografi, dilin yazılı biçiminin standartlaşmasını sağlar ve dilin doğru ve tutarlı bir şekilde yazılmasına yardımcı olur.
Ortografi, diyakritik işaretlerin doğru kullanılması ile de ilgilenir. Diyakritik işaretler, noktalama işaretlerinden farklı olarak harflerin ses değerlerini değiştirir.

Karakter eşlem aracında yer alan ve adının başında combining (kombine/eklemlenebilir) yazan işaretler herhangi bir harften sonra eklendiğinde o işaret otomatik olarak harfin üzerine yerleşir. Tüm combining (kombine) işaretleri görmek için Unicode (Ünikod) bir karakter kümesi seçmek gereklidir. Örneğin Lucida Sans Unicode gibi... Burada dikkat edilmesi gereken husus, herhangi işaretin normal biçimi ile combining (kombine) biçiminin görüntüde birbiri ile aynı olduğudur. Normal biçim kullanıldığında harfin üzerine eklenmez, yanında durur. Bu nedenle adının başında combining (kombine) yazan işaret seçilmelidir. Örneğin: Combining Acute Accent, Combininig Tilde gibi...

Herhangi bir harfe, mesela "M" (veya küçük "m") harfinin üzerine dalga (tilde) işareti (̃ ) eklenmek istendiğinde bu harfin işaretli biçimi karakterler arasında bulunamıyorsa şu işlemler uygulanır:

M harfi yazıldıktan sonra combining tilde  (̃ ) işareti bulunup, harften hemen sonra peş peşe yazılır. Böylece ortaya M̃ harfi (veya m̃ harfi) çıkar.
Bu işlem combining (kombine-eklemlenebilir) biçimi olan tüm işaretler için uygulanabilir.
Harften önce yazılırsa işe yaramaz.
Harften sonra boşluk bırakılırsa işe yaramaz.
Adının başında combining (kombine) yazmayan işaretler harfin üzerine eklenmez yanında durur.

Bu işaretler aşağıdan kopyalanarak herhangi bir harften sonra yazıldığında harfin üzerine eklenir. Aşağıdaki işaretler kesinlikle bu simgelerin normal biçimleri değildir. Combininig (eklemlenebilir) hâlidir.

Grafem
Leet
Paleografi
Romanizasyon

Osko-Umbriya, Sabelik veya Sabel dilleri, Antik Roma'nın gücünün genişlemesiyle yerini Latinceye bırakmadan önce Osko-Umbriyalılar tarafından Merkez ve Güney İtalya'da konuşulmuş Hint-Avrupa dilleri olan İtalik dillerin soyu tükenmiş bir grubudur. Yazılı tasdikleri MÖ 1. milenyumun ortasından MS 1. milenyumun ilk yüzyıllarına kadar gelişmiştir. Diller neredeyse sadece yazıtlardan - özellikle Oskanca ve Umbriyaca - biliniyor ama Latincede bazı Osko-Umbriyaca alıntı kelimeler de var. Oskanca ve Umbriyaca'nın (ve lehçelerinin) iki ana kolunun yanında Güney Pikence, Sabel dillerinin üçüncü bir kolunu gösterebilir. Tüm dilsel Sabel bölgesi bir lehçe sürekliliği olarak da kabul edilebilir. "Küçük lehçelerin" çoğundan elde edilen kanıtların azlığı, bu tespitleri yapmanın zorluğuna katkıda bulunuyor.

Antoine Meillet'nin kendi teorisini takiben, Osko-Umbriya dilleri; Latince, Faliskçe ve diğer ilgili birkaç dili daha içeren İtalik dillerin bir kolu olarak kabul edildi. Ancak bu üniter şema, İtalik dillerin Hint-Avrupa içinde ayrı iki kola ayrılması gerektiğini öneren Alois Walde, Vittore Pisani ve Giacomo Devoto gibi kişilerce eleştirildi. Bu görüş 20. yüzyılın ikinci yarısında biraz kabul görmüş olsa da İtalya'daki tam oluşum ve nüfuz süreçleri araştırma konusu olarak kalmaya devam ediyor. Rix gibi bu düşünceyi destekleyenler daha sonradan bu fikri reddedecekti ve tüm İtalik dillerin eşsiz bir ortak atadan türediğini öneren "üniter teori" baskın kalacaktı. Her halükarda, tüm bu dillerin yayılımının, doğu kökenli Hint-Avrupa nüfuslarının giderek artan akışıyla gerçekleşmiş olması, Oski ve Umbri'nin İtalyan Yarımadası'na Latin ve Falisklerden sonra, İapigyalılar ve Mesapyalılardan önce ulaşmış olması mantıklıdır.

İtalyan yarımadasının kalbinde konuşulan Sabel dillerinin iki ana kolu, güneyde Oskanca ve Oskancanın kuzeyinde Umbriyacadır. Sabel dillerine dahil edilen diller şunlardır: Volskice, Sabince, Güney Pikence, Marsice, Pelinyice, Hernikçe, Marrukince ve Pre-Samnitçe.
Ekçe ve Vestince geleneksel olarak Oskanca grubuna veya Umbriyaca grubuna atfedilmiştir. Fakat hepsi zayıf bir şekilde tasdiklenmiştir ve böyle bir ayrım kanıtlarla desteklenmemektedir. Görünen o ki kuzeyde Umbriyaca, güneyde Oskanca ve aradaki 'Sabel' dilleri (bir sonraki bölüme bakınız) her ikisinin özelliklerine sahip olan bir lehçe sürekliliğinin bir parçasını oluşturmuş olabilir.
Bununla birlikte, Güney İtalya ve Sicilya'ya dağılmış Oskanca konuşan koloniler de vardı. Oskanca, Romalıların boyun eğdirmesi yıllar süren güçlü düşmanlarından olan Samnit kabilelerinin diliydi. (Samnit Savaşları MÖ 370'ten MÖ 290'a kadar sürdü).
Bu diller, MÖ 400 ile MS 1. yüzyıl arasında yazıldığı düşünülen birkaç yüz yazıttan bilinmektedir. Pompeii'de kamu binalarındaki adak ve tabelalar gibi çok sayıda Oskanca yazıt vardır.
Umbriyaca; Umbriyalılar, Romalılara boyun eğdiğinde bir düşüş sürecine girdi ve Romalılaştırma onun ölümüne yol açtı. Umbriyaca, tüm Osko-Umbriya dilleri arasında özellikle İguvin Tabletleri sayesinde en iyi bilinen dildir.

Bu diller Samnium ve Campania'da, kısmen Puglia, Lucania ve Bruttium'da ve Mamertinler tarafından Sicilya kolonisi Messana'da (Messina) konuşuldu.

Sabel aslen Roma genişlemesi sırasında Merkez ve Güney İtalya'da yaşamış olan İtalik halkının toplu etnik adıydı. Bu isim sonradan Theodor Mommsen tarafından Unteritalische Dialekte kitabında Oskanca ve Umbriyaca olmayan Roma öncesi Merkez İtalya lehçelerini tanımlamak için kullanıldı.
Terim şu anda bir bütün olarak Osko-Umbriya dilleri için kullanılmaktadır. "Sabel" bir zamanlar Osko-Umbriya olan veya olmayan tüm küçük diller için kullanılmıştı. Kuzey Pikence de dahil edilmişti ama alakalı olup olmadığı halen daha belirsizliğini korumakta.

Tanıklığı korunan Osko-Umbriya dilleri veya lehçeleri şunlardır:

Oskan, İtalyan yarımadasının güney merkez bölgesinde konuşulan dilleri içerir:
Oskanca; daha az bilinen ve Oskancayla ilgili olduğu kabul edilen diğer çeşitliliklerle birlikte grubun en iyi belgelenmiş dilidir.
Marrukince
Pelinyice
Umbriya, yarımadanın kuzey merkez bölgesinde konuşulan dillerle birlikte.
Umbriyaca
Marsice
Sabince
Volskice
Hernikçe
Piken-Ön Samnit
Güney Pikence
Pre-Samnitçe, güneyde belgelenmiş bir dil fakat Güney Pikenceye Oskancadan daha yakın özellikler içeriyor gibi görünüyor.
Bilinmeyen
Ekçe
Vestince (Büyük olasılıkla Oskan, Vestincenin yakından bağlantılı olduğu komşuları Pelinyice ve Marrukince gibi.)
Topluca "Sabel lehçeleri" olarak bilinen az belgelenmiş varyantlar, çok fazla kanıt olmadan iki ana gruba atfedilir. Bazı yazarlar, örneğin Ekçe ve Vestinceyi birlikte gruplamak yerine karşıt dallara yerleştirerek bu tür geleneksel sınıflandırmadan şüphe duyarlar.

Osko-Umbriya dilleri, tekil olarak yaklaşık 5 farklı biçimbilimsel durumu olan, Latincedekine benzer, bükünlü dillerdi.

Osko-Umbriya dilleri Latinceden çok daha zayıf bir şekilde tasdiklenmiş olsa da birkaç bin kelimelik yazıtlardan oluşan bir külliyat, dilbilimcilerin bazı kladistik yenilikleri anlamasına izin verdi. Örneğin, Ön Hint-Avrupaca solukluları, Latincede ünlü arasında b, d ve h/g olarak görünürken (medius < *medʰyos) solukluların tümü Sabel dillerinde f olarak görünür (Oskanca mefiai< *medʰyos). Ek olarak; Latince, Ön Hint-Avrupaca dudaksıl-artdamaksıl seslerini korurken (Q-İtalik) Osko-Umbriya dilleri, onları dudaksıl olarak bileştirir (P-İtalik): Latince quattuor, Oskanca petora.

İtalik halklar

Villar, Francisco (1997). Gli Indoeuropei e le origini dell'Europa [Hint-Avrupalılar ve Avrupa'nın kökenleri] (İtalyanca). Bologna, Il Mulino. ISBN 88-15-05708-0. 

Adams, Douglas Q. ve James P. Mallory. 1997. "İtalik diller." Hint-Avrupa kültürünün ansiklopedisinde. Düzenleyen James P. Mallory ve Douglas Q. Adams, 314–19. Chicago: Fitzroy Dearborn.
Baldi, Philip . 2002. Latincenin temelleri. Berlin: de Gruyter.
Beeler, Madison S. 1952. "Latince ve Osco-Umbrian ilişkisi." Dil 28: 435–43.
————. 1966. "İtalik içindeki karşılıklı ilişkiler." Eski Hint-Avrupa lehçelerinde: 25-27 Nisan 1963, Los Angeles, California Üniversitesi'nde düzenlenen Hint-Avrupa Dilbilimi Konferansı Tutanakları. Henrik Birnbaum ve Jaan Puhvel, 51-58 tarafından düzenlendi. Berkeley: Üniv. California Press'ten.
Buck, Carl Darling. 1928. Bir yazıt koleksiyonu ve bir sözlük içeren bir Oscan ve Umbrian dilbilgisi. 2. Baskı. Boston: Cin.
Clackson, James. 2015. "Hint-Avrupa'nın Sabellian Şubesinde Alt Gruplama." Filoloji Derneği İşlemleri 113 (1): 4-37. https://doi.org/10.1111/1467-968X.12034
Colman, Robert. 1986. "Roma genişleme döneminde Orta İtalik diller." Filoloji Derneği İşlemleri 84(1): 100-131.
de Vaan, Michiel. 2008. Latince ve diğer italik dillerin etimolojik sözlüğü. Leiden Hint-Avrupa Etimolojik Sözlük Serisi 7. Leiden, Hollanda: Brill.
Dupraz, Emmanuel. 2012. Sabellian Göstericiler: Formlar ve İşlevler. Leiden: Brill.
Mercado, Angelo. 2012. İtalik Ayet: Eski Latince, Faliscan ve Sabellic'in Şiirsel Kalıntıları Üzerine Bir Çalışma. Innsbruck: Institut für Sprachen und Literatürn der Universität Innsbruck.
Middei, Edoardo. " Gli antroponimi sabellici in *-ai̭os e le basi onomastiche con morfo-struttura aCCa- (*-ai̭os ile Sabelli kişisel adları ve morfo-yapısal desen acca- ile onomastik tabanlar). İçinde: Greko-Latin Brunensia . 2015, cilt. 20, is. 2, s. 105-121. ISSN 2336-4424 9 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nishimura, Kanehiro. "Sabellian Dillerinde *-ismo- ve *-isim̥mo Üstün Son Ekleri." Glotta 81 (2005): 160-83. www.jstor.org/stable/40267191.
Poccetti, Paulo. "Dil sabelliche". İçinde: Palaeohispanica: revista sobre lenguas y culturas de la Hispania antigua n. 20 (2020): s. 403-494. ISSN 1578-5386 9 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. DOI: 10.36707/palaeohispanica.v0i20.399
Poultney, James. 1951. "Volscianlar ve Umbrialılar." Amerikan Filoloji Dergisi 72: 113-27.
Tikkanen, Karin. 2009. Latince ve Sabellian dillerinin karşılaştırmalı bir grameri: Vaka sözdizimi sistemi. Doktora tezi, Uppsala Üniv.
Weiss, Michael L. 2010. Sabelli İtalya'da Dil ve Ritüel: Üçüncü ve Dördüncü Tabulae Iguvinae'nin Ritüel Kompleksi. Leiden: Brill.
Woodard, Roger D. 2008. Avrupa'nın Kadim Dilleri. Cambridge: Cambridge University Press.

" Eski İtalya'nın Dilleri ve Kültürleri. 10 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tarihsel Dilbilim ve Dijital Modeller 10 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ", İtalyan Üniversite ve Araştırma Bakanlığı tarafından proje fonu (PRIN 2017)
 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Sabini". Encyclopædia Britannica. 23 (11. bas.). Cambridge University Press. ss. 965-966.

Oğuz grubu Türkî diller dil ailesinden Şaz Türkçesinin güneybatı koludur. Bu gruba ait dillerin toplam konuşan sayısı 120 milyon civarında olup Azerice, Türkçe ve Türkmence, bu gruptaki dillerin yaklaşık %95'ini oluştururlar. Gagauzca, Balkan Gagauz Türkçesinden farklı bir dildir.
Oğuzcanın bir yazı dili olarak varlığını ortaya koyması oldukça geçtir. Başlangıcı, Oğuzlar'ın Anadolu'da kurdukları Anadolu Selçuklu Devleti'nin sonlarına denk gelir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun resmî dili Farsça olduğu için 13. yüzyılın ikinci yarısında yazılmış olan eserler de nitelik bakımından daha çok halka seslenen basit içerikli dinî eserlerdir. Selçukluların devamı niteliğindeki Anadolu Beylikleri döneminde ise, Oğuz Türkçesi artık çok yönlü yüzlerce telif ve tercüme eserlerle olgunluğa erişmiş bir yazı dili durumuna gelmiştir. Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi diye adlandırılan bu dönem 13. ve 15. yüzyıllar arasını kaplamıştır. Azerice de yazı dili geleneğine sahip olma bakımından Türkiye Türkçesiyle hemen hemen paraleldir. Türkmen Türkçesi ve Gagavuzca'ya nispeten daha geç yazı dili olmuştur.

Günümüzde konuşulan Oğuz dilleri bulundukları coğrafya ve sahip oldukları ortak özelliklerden yola çıkarak Doğu, Batı ve Güney kollarına ayrılmaktadır.

Kırım Tatarcası ve Urumca Kıpçak grubuna ait diller olmakla birlikte Oğuz dillerinden büyük oranda etkilenmişlerdir.
Günümüzde ölü bir dil olan Peçenekçe'nin de çok büyük ihtimalle bir Oğuz dili olduğu düşünülmektedir ancak yeterli kanıt bulunamamıştır.

Oğuz dilleri belirli dilsel ortak özellikler gösterdiklerinden ötürü aynı dil grubu altında sınıflandırılırlar. Bu özelliklerin bazıları diğer Türki diller ile paylaşılmakla beraber kimileri de bu dil grubuna mahsustur.

Başta bulunan *h sesinin düşmesi (Halaçça dışındaki tüm Türk dillerinde bulunur)
Eski Türkçede bulunan -n vasıta ekinin düşmesi (Yakutça ve Halaçça dışındaki tüm Türk dillerinde bulunur)

İnce ünlülerden önce duraksamaların titreşimlileşmesi (Örnek: gör- < kör)
[ɯ/u]'dan sonra gelen [q/ɣ]'nin düşmesi (Örnek: quru < quruq, "kuru", sarɯ < sarɯɣ, "sarı")
Ortaç formlarının -gandan-ana değişmesi>
Bu gruptaki dillerde aslî uzun ünlüler vardır veya aslî uzun ünlülerin izine rastlanır.

Bu gruptaki diller diğer gruplardaki dillerden farklı olarak, özellikle:

Ağzı çevreleyen organa: dudak
Kolun bitiminde yer alan organa: el
Sol yönünün tersine: sağ
Bilimsel adı, dilden dile değişkenlik gösterebilir, Passer domestocus olan kuşa: serçe
Alçağa veya aşağısına: aşağı
ismini ve isminin türevlerini vermektedir. Bu gibi leksikal özellikler, Salarca dahil, grubun tüm dillerinde ayırt edicidir.

Türk dilleri
Türk halkları
Türkler
Azeriler
Gagauzlar

Heinz F. Wendt: Fischer Lexikon Sprachen, 1961 (ISBN 3-596-24561-3)

Pama-Nyungan dilleri, 300 dili içeren en büyük Avustralya Aborjin dilleri ailesidir. "Pama-Nyungan" ismi kuzeydoğudaki Pama dillerinin ve güneybatıdaki Nyungan dillerinin isimlerinden türetilmiştir. Pama ve nyunga kelimeleri kendi dillerinde "insan" anlamına gelir.
Pama-Nyungan ailesi, coğrafi yayılmanın çoğunu, Aborijin nüfusunun çoğunu ve en fazla dili temsil eder. Pama-Nyungan dillerinin çoğu, birkaç yüz veya daha az kişiye sahip küçük etnik gruplar tarafından konuşulmaktadır. Konuşurların ortadan kalkması nedeniyle dillerin büyük çoğunluğunun nesli tükenmiştir ve kalanların hemen hepsi bir şekilde tehlike altındadır. Pama-Nyungan dilleri sadece kıtanın iç kesimlerindeki topluluklar tarafından önemli oranda konuşulur.
Pama-Nyungan ailesi, yerli Avustralya dillerinin sınıflandırılması çalışmaları sonucunda Kenneth L. Hale tarafından tanımlanmış ve isimlendirilmiştir. Hale'in araştırması, Aborijin Avustralya dillerinin, nispeten yakın ilişkide olan bir ailenin kıtanın çoğuna yayıldığı ve çoğaldığı, yaklaşık bir düzine diğer ailenin ise Kuzey sahilinde yoğunlaştığı sonucuna vardı.

Chirila - Yale Pama-Nyungan Lab 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avustralya dillerinin AIATSIS haritası1 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Papağanlar (Psittaciformes), takımını oluşturan kıvrık gagalı, etli ve kalın dilli, parlak tüylü, sıcak yerlerde yaşayan kuşlardır. Ayrıca bu kuşların bazı türleri söylediğiniz bazı şeyleri tekrar edebilirler.

Ayakları kısa ve ikisi önde, ikisi arkada olmak üzere dört parmağa sahiptir. Ön parmakların dipleri kısa bir zarla birbirine bağlıdır. Arkaya yönelik birinci ve dördüncü parmak geriden kavrar ve gaganın yardımı ile çeviklikle tırmanabilir. Tırmanma anında gagalarını üçüncü bir ayak gibi kullanma özelliklerinden dolayı en iyi tırmanıcı kuşlar olarak kabul edilirler.
Kalın ve kıvrık üst gaga hareketlidir. Alt gaga ise yiyecekleri kırmada tabla vazifesi görür. Dil, kalın ve etlidir. Aynı zamanda dokunma organı görevini de yapar. Dilleri kısa ve serttir. Gaga ve dilleri sayesinde ayçekirdeği gibi kabuklu yemişleri soyup yiyebilirler.
Papağanların kanatları nispeten kısadır. Bununla beraber, Yeni Zelanda papağanı hariç hepsi iyi uçucudur. Genelde çift veya grup halinde çığlık çığlığa uçarlar. Avustralya'da yaşayan Kakadular, binlerce fertten meydana gelen sürüler halinde seyahat ederler.
Beslenirken veya dinlenirken çok sakindirler. Yeşil renklileri o kadar iyi kamufle olur ki, çoğu zaman fark edilmezler. Tüyleri yeşil hakim olmak üzere kırmızı, mavi, sarı, beyaz ve siyah olabilir.

Papağanlar tabii halde ağaçlarda yaşarlar. Ancak insan sesini ve melodileri ezberleyerek tekrarlama kabiliyetlerinden dolayı, birçok evde kafeslerde beslenirler. Kafeslerine çiğnemeleri için ağaç parçaları koymak faydalıdır. Yuvalarını ağaç kovuklarına, kaya yarıklarına yaparlar. Eşler birbirlerine bağlıdır. İri yapıda olanların dişileri yılda 2-3, küçükleri ise daha çok yumurta yaparlar.

Çeşitlerine göre tomurcuk, çiçek, meyve ve tohumlarla beslenirler. Bu arada hayvansal besin alan birkaç tür de mevcuttur.
Papağanlar beslenme ihtiyaçlarına göre (genel olarak) ikiye ayrılabilir:

Tohum/çekirdek ağırlıklı beslenen papağanlar: Sultan papağanları, muhabbet kuşları, sevda papağanları, hindistan papağanları vs. Bu papağanların besinlerinin %70'ini çeşitli tohumlar, çekirdekler, tahıl ürünleri ve nut türleri (fındık, ceviz, kaju vs.) oluşturmalıdır. Geriye kalan %30 meyve ve sebzeye ayrılmalıdır. Eğer papağanınızı pellet mamayla besliyorsanız, besininin %25'ini pellet, % 30 meyve sebze, %45 tohum, çekirdek, tahıl ve nut oluşturmalı.
Meyve/sebze ağırlıklı beslenen papağanlar: Afrika Griler, Kakadular, Eclectuslar, Aralar, Konurlar, Senegal papağanları vs. Bu papağanların besinlerinin %70'ini meyve sebze, %25 tohum, çekirdek(ay çekirdeğinden bahsetmiyorum) ve tahıllar, %5'ini nut türü fındık, ceviz, kaju, şam fıstığı türünde gıdalar oluşturmalıdır. Eğer papağanınızı pellet mamayla besliyorsanız, besininin %25'i pellet, %10'u tohum, çekirdek, tahıl, % 5 nut ve % 60'ını meyve sebze oluşturmalıdır.

Papağanlarınıza taze meyve sebze vermeye çalışın. Ancak kurutulmuş meyve verecekseniz de, "işlemden geçmemiş", şeker eklenmemiş", "boya katılmamış", güvenilirliğinden emin olduğunuz kuru meyveleri almaya dikkat edin.
Papağanlarınıza meyve/sebze verirken, "mevsime uygun" olanları seçin. Hormonlu, serada yetişmiş ürünler papağanınıza size verdiğinden daha fazla zarar verir.
Sebzeleri suda değil buharda haşlamaya çalışın. Suda haşlandığında sebzeler vitaminlerin bir kısmını suda bırakır.

Yazları karpuz kavun yedikçe, kış için çekirdeklerini kurutup biriktirmeyi ihmal etmeyin.
Papağanlar yemek alışkanlıklarını zor değiştirir. Sabırlı olun. Bazen bir mamaya alıştırmak için onu boş yere mama kabına 6 ay boyunca koymak zorunda kalabilirsiniz. Ama bir gün bakarsınız, hiç dokunmadığı mamaya gaga atmaya başlamış, daha sonra en sevdiği şey haline gelmiş. Beslenme başlığı altında yemek alışkanlığını değiştirme konusunda öneriler olacak.
Papağanınıza konserve mısır vermezseniz daha iyi olur. Hem yararsız, hem de genelde içine tuz sinmiş oluyor. Ayrıca hormonlu mısır vermemeye de dikkat edin. En iyisi, papağanınıza mısırı mevsiminde, pişmiş ya da çiğ olarak koçanıyla birlikte vermek.
Patates, fasulye ve bezelye türlerinin papağanlara sadece PİŞMİŞ verilebileceğini unutmayın. Karahindiba gibi pişince vitaminlerini kaybeden bitkileri de çiğ vermeye çalışın.

Papağanınıza tohum ve çekirdekleri filizlendirerek verirseniz, onlara çok daha zengin bir mama sunmuş olursunuz. Bilhassa papağanınız meyve sebze ağırlı beslenmesi gereken bir papağansa ama meyve sebzeyi henüz reddediyorsa, tohum ve çekirdekler mutlaka fiilizlendirilerek verilmelidir. Filizlendirme işlemi basittir: Bir avuç tohum/çekirdek bir kap suda bir gün bekletilir. Ertesi gün su süzülür ve ıslak ıslak, üzeri bir bezle sıkıca kapatılmış bir kabın içine konur ve güneşte/aydınlıkta bekletilir. Ertesi gün filizlenmiş olanlar papağanınıza verilmeye hazırdır.
Papağanınıza meyve sebze verirken iyice yıkamayı unutmayın. İyi yıkanmamış besinlerden her türlü hastalık, iç parazit kapılabilir.

Tohum, çekirdek ve nut gıdalar, eğer papağanınız sebze-meyveye henüz alışmadıysa, gerekli vitamin ve minerallerin karşılanması için önemli olacaktır. Ancak bu durumda ay çekirdeği ve yer fıstığı gibi gereksiz besinler yerine, kabak çekirdeği, badem, fındık ve diğerlerine ağırlık vermeniz daha doğru olur. Yine de unutmayın, bu besinler "normalde" papağanların beslenme yüzdesinin bir kısmını oluşturur ancak. Ne kadar uğraştırırsa uğraştırsın, papağanınızı meyve sebzeye geçirin.
Aşağıdakileri ayrı ayrı verebileceğiniz gibi, ileride anlatılacak "LAPA MAMA"larının içine katık olarak da kullanılabilirler.

Papağanlar, çok kuvvetli hafızaları sayesinde öğrendikleri sözcükleri anlamlarını bilmeden tekrar ederler. Doğada özgürken insanlarla hayvanları taklit etmedikleri tetkik edilerek anlaşılmıştır. En tanınmış konuşan türü jako'dur. Erkekler dişilerden daha iyi konuşur. Yeni bir kelimeyi öğrendikleri zaman memeliler gibi mükafat beklemezler. Verilecek cezadan da anlamazlar. Eğitimleri sabır ister.
Türlere göre papağanlar içerisinde en çok konuşma yeteneği olanlar şöyle sıralanabilir;

Jako, (Gri papağan)
Amazon,
Muhabbet kuşu,
Lori,
Kakadu,
Ara,
Cennet Papağanı,
Sultan Papağanı.
Muhabbet kuşu gibi bazı türlerin konuşmaları ıslığa benzer olduğu için fark edilmeyebilir, bununla beraber gri papağan, amazon papağanı, ara ve kakadu gibi türler net ve anlaşılır şekilde konuşabilir. Kuşların konuşma yeteneğini, eğitim, genetik ve geçmiş deneyimler etkileyebilmektedir.
Papağanlar kuşlar sınıfı içerisinde beyin organizasyonu en gelişmiş canlılar olarak, sebep-sonuç ilişkisi kurmakta oldukça başarılıdırlar. Örneğin telefon çaldığında "alo" ya da kapı çaldığında "kim o" gibi kelimeleri söyleyebilirler. Bu tarz kelimeleri söyletmenin öncelikli olarak eğitimle ilgili olduğunu belirtmek gerekir.

Ortalama ömürleri 70 yıl kadar olan papağanların 315'ten fazla çeşidi vardır. Kafestekiler 30-40 yıl yaşayabilir. Elli yıl yaşayanları görülmüştür.Papağanlar yumurtlayarak çoğalırlar.

Tarım ürünlerine olan ziyanlarından dolayı bol avlanmaktadırlar. Esaret hayatına rahat alıştıklarından kafeste kolayca beslenebilirler. Fakat "papağan hastalığı" diye bilinen psittakozu, insana bulaştırdıklarından zararlı olabilirler.

Afrika, Amerika, Asya ve Okyanusya'nın tropikal orman bölgelerinde yaşarlar. Türkiye'de ise doğal olarak yaşayan iki tür şunlardır: Yeşil papağan ve İskender papağanı.

Papağanlar dil yapısına göre iki ana gruba ayrılır;

Ceviz ve meyveyle beslenen düz ve kaygan dilliler,
Bitki özüyle beslenen fırça dilliler.
Familya Psittacidae: 332 tür
Alt familya Loriinae: loriler 12 cinsde 53 tür
Alt familya Psittacinae: 9 oymak
Oymak Psittrichadini
Oymak Nestorini: 1 cins 3 tür
Oymak Strigopini:
Oymak Micropsittini: 6 tür, bütün türleri aynı cinste toplanmıştır.
Oymak Cyclopsitticini: incir papağanları, 3 cins 6 tür
Oymak Platycercini: 4 cinsde 37 tür
Oymak Psittaculini: 12 cinsde 66 tür
Oymak Psittacini: 3 cinsde 12 tür
Oymak Arini: 30 cinsde 148 tür

Jako
Muhabbet kuşu
Papağangiller

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 293-294. ISBN 978-605-100-090-9. 

City Parrots7 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paul Watzlawick(25 Temmuz 1921 – 31 Mart 2007) Avusturyalı-Amerikalı aile terapisti, psikolog, iletişim teoristi ve filozof. İletişim teoristi ve radikal yapılandırmacı olarak, aile terapisi ve genel psikoterapi alanlarında katkılarda bulundu. Watzlawick, insanların duygusal sorunlarını çözmeye çalışırken, kendi acılarını yarattıklarına inanıyordu. 1958'de, Don D. Jackson tarafından kurulan Zihinsel Araştırma Enstitüsü'nün en etkili isimlerinden biriydi. Palo Alto, Kaliforniya'da yaşadı ve çalıştı.

1921 yılında Avusturya'nın Villach kentinde doğdu. Banka müdürünün oğluydu. 1939'da liseden mezun oldu. Watzlawick, Venedik Ca' Foscari Üniversitesi'nde felsefe ve filoloji okudu ve (Felsefe Fakültesi 1969'dan önce kurulmamış olsa da) 1949'da doktora derecesi (felsefe doktoru unvanı) kazandı. Daha sonra 1954'te, analitik psikoloji diploması aldığı Zürih'teki Carl Jung Enstitüsü'nde okudu. Kariyerine 1957'de El Salvador Üniversitesi'nde devam etti.

1960 yılında Don. D. Jackson, Zihinsel Araştırma Enstitüsü'nde araştırma yapması için Palo Alto'ya gitmesini sağladı. 1967'de Stanford Üniversitesi'nde psikiyatri dersleri vermeye başladı, öldüğü zaman da fahri klinik profesörüydü. Zihinsel Araştırma Enstitüsü'nde Watzlawick, Gregory Bateson'ın ve şizofreninin "çifte bağlantı" olarak bilinen teorisini tanıtmaktan sorumlu araştırma ekibinin (Don D. Jackson, John Weakland, Jay Haley) izinden gitti. "Çifte bağlantı" teorisi, Gregory Bateson'nun öne sürdüğü bir teori olup, şizofreni semptomlarının ailedeki çelişkili etkileşim kalıplarının bir ifadesi olduğunu öne sürer. Watzlawick'in 1967'deki Bateson'un düşüncesine dayanan çalışması, Pragmatics of Human Communication, iletişim teorisinin temel taşı haline geldi. Diğer bilimsel katkıları arasında radikal yapılandırmacılık üzerine çalışmaları ve en önemlisi de iletişim konusundaki teorisi yer almaktadır.
Watzlawick, Zihinsel Araştırma Enstitüsü'ndeki Brief Therapy Center'ın üç kurucu üyesinden biridir.
Hastaları görmeyi bıraktığı 1969'dan 1998'e kadar Kaliforniya'da psikolog olarak lisans aldı.

Vera Watzlawick ile evliydi. Yvonne ve Joanne adında iki üvey kızı vardır. 31 Mart 2007'de, 85 yaşında Palo Alto'daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Penuti dilleri (İngilizce: Penutian languages), Kuzey Amerika'nın batısında Kanada'ya bağlı Britanya Kolumbiyası ile ABD'ye bağlı Washington, Oregon ve Kaliforniya eyaletlerinde konuşulan Kızılderili dil ailesi.

Penutian adı bu dillerdeki Pen ile Uti  «iki, 2» rakam adlarına İngilizcede dil ailesi yapım eki olarak sık kullanılan -an sıfatı getirilerek oluşturulmuştur.

Pen dilleri
Maydu dillerinde iki (2) sayısı:
pen Nisen
pene Maydu, Konkov
Yokuts dillerinde iki (2) sayısı:
ponoi Main Valley
punoi Northern Valley, Kings River
pongoi Tule-Kaweah, Buena Vista
pungi Pelewyami
Vintu dillerinde iki (2) sayısı:
pale-t Vintu, Nomlaki
pampa-ta Patvin
Uti dilleri
Ohlone dillerinde iki (2) sayısı:
uti-s Rumsen
utsi-n, uti-n Tamyen
uthin Awaswas
uṭxi-n Mutsun
Mivok dillerinde iki (2) sayısı:
oti-ko Sierra Miwok
oyo-ke Plains Miwok
otta Lake Miwok
ossa Coast Miwok

Kıyı Penuti dilleri
Çimşiyan dilleri
Çinuk dilleri
Oregon Kıyı Penuti dilleri
Alsea dilleri
Siuslavca
Kus
İçbölge Penuti dilleri
Yok-Uti dilleri
Utian
Yokuts dilleri
Maydu dilleri
Plato Penuti dilleri
Sahaptin dilleri
Molalaca
Klamatça

Piktogram ya da piktograf bir eşyayı, bir objeyi, bir yeri, bir işleyişi, bir kavramı resmetme yoluyla temsil eden semboldür. Bu sembollere dayalı yazı sistemine "piktografi" denir.
Piktografi; temsilî ve grafiksel çizimler şeklinde kullanılan bir anlatım biçimidir. Bir başka deyişle, anlamlı işaretleri esas alan yazı sistemlerindeki işaretler olarak açıklanabilir. Piktografi temelde çivi yazısı gibi biraz uzam olan ve fonotik harfler veya belirleyici uyaklar kullanılarak oluşturulan bir sistemdir. Çivi yazısında ve hiyeroglifik yazılarda piktogramlar bulunur. Örneğin; Hitit ve Urartu yazı sistemleri piktografiktir.
Erken yazılı semboller, resim-yazıları ve ideogramları temel almıştır. Bunlar MÖ 5000 civarlarında Antik Çin kültüründe kullanılmıştır ve MÖ 2000 yılı civarında logografik yazım sistemi olarak geliştirilmeye başlanmıştır. Piktograflar günümüzde hâlen Afrika’daki, Amerika'daki ve Okyanusya'daki gelişmemiş toplumlarda, yazılı iletişimde ana araç olarak kullanılmaktadır. Piktograflar çağdaş kültürler tarafından genellikle basit, resimsel, temsilî semboller olarak kullanılmaktadır.
Resim-yazılar genelde farklı ağızlar veya farklı dil ailelerine mensup dilleri konuşan insanların anlayabileceği üstün bir dildir. Bu nedenle trafik işaretleri ve benzer piktografik materyaller genellikle maksimum anlaşılabilirlik bakımından, global standartlar olarak kabul edilirler.
Piktograflar; resimsel formlar tarafından tasviri istatistiksel veriler olarak, çeşitli renklerde, boyutlarda veya sayılarda grafiksel formlar da alabilirler.
Piktogram zaman zaman ideogram ile karıştırılır, ideogramda da resmetme yolu kullanılıyorsa da ideogram denilen işaret yalnızca bir fikri ifade eden semboldür. Günümüzde coğrafya haritalarında, meteorolojide, trafik işaretlerinde ve diğer birçok alanda kullanılan semboller de piktogram kapsamında ele alınabilirler.

 Wikimedia Commons'ta piktogram ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bouba/kiki etkisi
İdeogram
Runik yazı
Luvi dili
Maya dili

Bir sınıf, okul odası veya ders odası, hem çocukların hem de yetişkinlerin öğrendiği bir öğrenme alanıdır. Sınıflar, anaokullarından üniversitelere kadar her türlü eğitim kurumunda bulunabileceği gibi, şirketler, dini ve insani kuruluşlar gibi eğitim veya öğretimin verildiği diğer yerlerde de bulunabilir. Sınıf, öğrenmenin dışarıdaki dikkat dağıtıcı unsurlar tarafından kesintisiz olarak gerçekleştirilebileceği bir alan sağlar.

İlkokullarda (Anaokulundan 5. sınıfa kadar), sınıflarda 18 ila 30 öğrenci (bazı durumlarda bu sayılar farklılık gösterebilir) ve bir, iki, hatta üç öğretmenden oluşan bir grup bulunabilir. Bir sınıfta iki öğretmen varsa biri baş öğretmen, diğeri de yardımcı öğretmendir. Ya da ikinci öğretmen özel eğitim öğretmeni olabilir. Arkada izleyen ve not alan üçüncü bir öğretmen olabilir. İlkokulda alt sınıflar üst sınıflara göre biraz farklı düzen bulunmaktadır. Bu sınıflarda sıra yerine masalar, tüm grup öğrenimi için akıllı tahtayla birlikyte bir halı, kütüphane, bilgisayarlar ve öğrenme merkezleri bulunmaktadır. Halı sınıfın odak noktasıdır ve diğer her şey stratejik olarak halının etrafına yerleştirilmiştir. Öğretmen sınıfta hızlı hareket edebilmelidir. Sınıfın en yüksek kalite seviyesini karşılayıp karşılamadığını belirlemek için ECERS (Early Childhood Environment Rating Scale, Erken Çocukluk Ortamı Derecelendirme Ölçeği) adı verilen bir derecelendirme ölçeği vardır. Bu kontrol listesinde 43 madde bulunmakta ve yedi farklı kategoride değerlendirilmekte: Alan ve Sıralar, Kişisel Bakım Rutinleri, Dil-Akıl Yürütme, Etkinlikler, Etkileşimler, Program Yapısı ve Ebeveynler ve Personel. İlköğretimin üst sınıflarında öğrenciler artık sıra kullanıyor, tüm grup öğrenimi için halı yok ama akıllı tahta ve bilgisayarlar kullanımı devam ediyor. Öğrenciler ayrıca, genellikle beşinci sınıfa geçiş sırasında, orta ve liseye alışmak için sınıf değiştirme pratiği yapmaya başlarlar.
Özel eğitim sınıflarında 7 veya daha az öğrenci vardır. Özel eğitim sınıfları, bire bir zamana daha fazla ihtiyaç duyan çocuklar için tasarlanmıştır. Öğretmenler böylece küçük öğrenci gruplarına odaklanabilir ve her çocuk için bireyselleştirilmiş dersler oluşturabilir. Bütünleştirilmiş veya kaynaştırma sınıfı, geleneksel sınıf ile kendi kendine yeten sınıfın karışımı olarak düşünülebilir. Bu sınıf tarzında, genel öğrenciler ile hizmete ihtiyaç duyan öğrencilerin bir karışımı vardır. Bu sınıf tarzında bir genel eğitim öğretmeni ve özel eğitim öğretmeni olmak üzere iki öğretmen bulunmaktadır. Hem ders veriyor hem de sınıfta öğrencilere hizmet veriyorlar ancak günün belirli saatlerinde özel eğitim öğretmeni, ek destek sağlamak için hizmet alan öğrencileri çekebilir. Bu, konaklama olanağına veya Bireysel Eğitim Programı'na (IEP) sahip öğrencilerin yine de genel bir sınıfta olmalarına ve aynı zamanda ihtiyaç duydukları bireyselleştirilmiş eğitimi almalarına olanak tanır.
Ortaokul ve lise sınıfları oldukça benzer şekilde düzenlenmiştir. Bir öğretmen ve öğrencilerin bir sınıftan diğerine geçiş durumları bulunmaktadır. Bütün gün aynı sınıfta kalmıyorlar. Bu sınıflarda yaklaşık 20 öğrenci bulunabilir. Öğrencilerin programlarına bağlı olarak, öğrenciler her sınıfta tam olarak aynı öğrenci grubuna sahip olmayabilir.

Daha sonra üniversite sınıfları, aynı zamanda profesör olarak da adlandırılan bir öğretmenin bulunduğu bir konferans salonunda veya oditoryumda kurulur. Tipik olarak bu öğretmenin yüksek lisans öğrencisi olan bir öğretim asistanı vardır. Bu kişi genellikle sınavların yönetilmesine veya not verilmesine yardımcı olur. Ayrıca üniversite öğrencilerinin haftada bir veya iki kez gelebileceği tekrar oturumları da düzenleyebilirler.
Bir ortaokul/lise veya kolejin sahip olabileceği diğer bazı sınıf türleri arasında BT dersleri için bilgisayar laboratuvarları, spor için spor salonları ve biyoloji, kimya ve fizik için fen laboratuvarları yer alır.

Sınıfın düzeni, tasarımı ve dekoru, eğitim deneyiminin kalitesi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Akustik ve renk şemasına dikkat edilmesi dikkat dağıtıcı unsurları azaltır ve konsantrasyona yardımcı olur. Aydınlatma ve sıralar da aynı şekilde öğrencinin dikkat süresi gibi faktörleri etkiler.
Tarihsel olarak, sınıfların yapımında nispeten az sayıda öğrenci merkezli tasarım ilkesi kullanılmıştır. 19. yüzyıl Britanya'sında ortaya atılan düşüncelerden biri, yeni binaları sınıf pencereleri mümkün olduğunca kuzeye bakacak şekilde yönlendirmek ve Britanya'da kuzey ışığının daha az parlamaya neden olması nedeniyle batıya veya güneye bakan pencerelerden kaçınmaktı. Sıralar genellikle sütunlar ve sıralar halinde düzenlenirdi ve ön tarafta öğretmenin ayakta duracağı ve ders vereceği bir masa bulunurdu. Çocukların dikkatini dağıtmamak için çok az renk kullanılırdı. 1950'li ve 60'lı yıllarda bazen göz yorgunluğuna neden olabilecek ucuz ve sert floresan ışıklar kullanılıyordu. Araştırmalar, gün ışığının optimum kullanımının, akustiğin, renk seçiminin ve hatta sınıftaki sıraların düzeninin bile öğrencilerin akademik başarısını etkileyebileceğini öne sürüyor. Georgetown Üniversitesi, sınıfın fiziksel ortamının iyileştirilmesi sayesinde test puanlarının %11 arttığını keşfetti.
Bir sınıfın tasarımında, sınıfın dekoru ve tasarımı için sıra düzenleri ve ardından öğrenciler için oturma düzenleri esastır. Genellikle sınıf sıraları sıralar veya sütunlar halinde düzenlenir ancak sıra düzeninin daha birçok yolu vardır. Örneğin, daha çok grup tartışması olması için sıralarla bir daire oluşturulabilir. Sıralar ayrıca grup tartışmaları ve öğretmenin kolay erişimi için "U" şeklinde de olabilir. Diğer bir ortak prensip ise genellikle (küçük) grup süreçlerine katılımı ve etkileşimi geliştiren 'kümeler' veya küçük gruplar halinde düzenlemedir. Renkler aynı zamanda öğrencilerin öğrenmesine yardımcı olmak için renkleri sınıfta öğrenilen konularla ilişkilendirmek sınıf için de büyük bir değerdir. Renk aynı zamanda atmosferin eğlenceli ve heyecanlı olmasına yardımcı olur ve öğrenciler için görsel uyarılmaya yardımcı olur.

Sınıfın akustiği sıklıkla göz ardı edilir ancak bu bir çocuğun başarısının önemli bir parçasıdır. Yalnızca karo zeminler ve sert duvar yüzeyleri gibi sesin yankılanmasına neden olan malzemeleri seçmek, gürültü seviyelerini büyük ölçüde artırır ve öğrenme açısından zararlı olabilir. Hiperaktif çocuklarla kontrol gruplarının karşılaştırıldığı bir araştırma, beyaz gürültünün her iki grup üzerinde de bir etkisi olmadığını ancak uzak konuşmalar veya müzik gibi işitsel uyarıların her iki öğrenci grubu üzerinde de olumsuz bir etkiye sahip olduğunu keşfetti. Dikkat eksikliği bozukluğu olan çocuklar, sınıfa beyaz gürültü verildiğinde yapılan testlerde, müzik çalındığı zamana göre daha yüksek puan aldı. Çocuklardan oluşan kontrol grubu ve hiperaktif çocuklardan oluşan grup, ses olmadığında beyaz gürültü çalındığı zamankiyle ortalama olarak aynı puanları aldılar.
Özellikle zeminde yumuşak yüzeyler kullanılarak sınıf içi ve dışındaki sesler azaltılıp, öğrencilerin karşılaştığı dikkat dağıtıcı unsurlar ortadan kaldırılınca ve sadece hiperaktif çocukların değil, aynı zamanda dikkat eksikliği bozukluğu olmayan çocukların da test puanları iyileştirilmiş olur. Halı, ses emilimi açısından bariz bir seçim olsa da koridorlar gibi trafiğin yoğun olduğu alanlar için uygun olmayabilir. Bu gibi durumlarda mantar gibi diğer ses emici malzemeler de kullanılabilir. Halının pratik amaçlarla kullanılamadığı alanlar için ses emici tavan döşemelerinin kullanılması da akıllıca bir seçim olabilir.

Renk teorisi, rengin insan vücudu üzerindeki etkilerini ifade eder. Kırmızının hem saldırganlığı hem de iştahı artırdığı söyleniyor; bu da okulun iç mekanı için kötü bir seçim. Sarı, adrenalin düzeylerini artırır ve bu da okul ortamı için istenmeyen bir renktir. Mavi, yeşil ve kahverengi, sınıf için olumlu olan rahatlatıcı ve sakinleştirici bir ortam yaratır. Ancak mavi aynı zamanda soğuk ve hüzünle de ilişkilendirilir ve zaman duygusunu uzatır, bu da mavi bir sınıfı öğrenciler için zorlu bir hale getirir (Vodvarka, 1999). Sıcak renkler genellikle öğrenciler tarafından tercih edilir, bu da onları daha uyanık hale getirir ve beyin aktivitesini arttırır, bu da test puanlarının artmasına yardımcı olur. Soğuk renkler ise tam tersi etki yaratır. Sıcak ve soğuk renkleri, parlak ve yumuşak renkleri dengeleyerek, okullarda devamsızlığı azaltacak ve öğrencilerin öğretmenin söylediklerine odaklanmasını sağlayacak hoş bir etki elde edilebilir. Çocuklar, steril ve soğuk hissedebilecek bembeyaz bir ortamda olmadığında test puanları artış gösteriyor.

Sınıfın düzeni veya sıraların düzenlenmesi önemli bir husustur çünkü öğrenciler zamanlarının çoğunu sınıfta oturarak geçirirler. Öğrencilerin çalışmaya odaklanabilmeleri için öğrenme stillerine en uygun yerlere oturmalarına olanak sağlayacak şekilde sıralar hareket edebilmeli ve kolayca düzenlenebilmelidir.
Geleneksel olarak sınıfların tek bir düzeni vardır: sınıfın ön tarafına bakan düz sıra sıralar. Sıra stili öğretmenlere etrafta dolaşmak için bol miktarda alan sağlar. Bu, öğretmenlerin öğrencilerin çalışmalarını denetlemesini ve yaramazlık yapan öğrencileri yakalamasını kolaylaştırarak öğrencilerin odaklanmasını sağlar. Çalışmalar, satır stilinin aynı zamanda konu dışı konuşmayı daha az teşvik ettiğini ve atmosferin öğrenmeye daha elverişli olmasına neden olduğunu buldu. Satır stili bir öğretmenin bakış açısından ideal görünse de öğrencinin refahına zarar verebilir. Bu sıra düzeninin öğrencilerin geri çekilmesine neden olduğu tespit edilmiştir.
Geleneksel satır tarzı sıra düzenine bir alternatif, masaların gruplar halinde düzenlenmesidir. Birleşik Krallık'ta Yılın Ortaöğretim Öğretmeni Phil Beadle, mümkünse sıraları altılı sıralar halinde düzenlemenin en iyisi olduğuna inanıyor. Bu, tek bir sandalyeyi hareket ettirmeden iki, üç veya altı öğrenciden oluşan gruplardan yararlanma olanağına sahip olduğunuz için sıra düzeninden en iyi şekilde yararlanmanıza olanak tanıyor. Beadle, grup sıra düzenine güvenen tek öğr

Teknik üniversite (ya da bazen teknoloji enstitüsü veya politeknik), daha çok çeşitli teknik konular hakkında eğitim, öğretim ve araştırma yapan üniversitelerdir. Çeşitli dillerde farklı karşılıkları vardır. Fransızcada école polytechnique, Almancada Technische Hochschule gibi karşılıklar kullanılmaktadır.
İlk teknik üniversiteler sadece mühendislik olarak öğretim ve araştırma yapan üniversitelerdi, bu yüzden teknik terimi ile temel mühendislik (Elektrik mühendisliği, İnşaat mühendisliği, Kimya mühendisliği, Makine mühendisliği) ifade ediliyordu. Günümüzde ise teknik üniversitelerde mühendislik dışı bölümler de vardır.

Teknik üniversite, politeknik veya teknoloji enstitüsü deyimleri 18. yüzyıldan beridir kullanılmaktadır, fakat II. Dünya Savaşı'ndan sonra ünlenmiştir. Dünya'nın ilk teknik üniversitesi the Berg-Schola (günümüz Miskolc Üniversitesi) kabul edilir ve metal ve bakır uzmanları yetiştirmek için Macaristan'da kurulmuştur. En eski Alman teknik üniversitesi ise 1825'te kurulan ve bugünkü ismiyle Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü (KIT) olan kurumdur. Almanya'daki ilk teknik üniversitesi olarak bazen 1745'te "Collegium Carolinum" olarak kurulan Braunschweig Üniversitesi geçse de bu bilgi doğru değildir; Braunschweig Üniversitesi yüksek okul olarak kurulmuş ancak sonradan, 1862'de poltiteknik okula evrilmiştir. Türkiye'de ise İstanbul Teknik Üniversitesi 1773'te kurulmuş olup kronolojik olarak Türkiye'nin en eski, Dünya'nın en eski 3. teknik üniversitesidir. 1794'te ise Fransa'da Ecole Polytechnique kurulmuştur.
Almanya, Hollanda, İsviçre ve Türkiye gibi ülkelerde politeknik ve teknoloji enstitüleri birer yükseköğrenim kurumlarıdır ancak İran, Finlandiya, Malezya, Portekiz ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde politeknikler ile üniversiteler arasında belirgin farklar vardır.

Tam liste değildir. Tamamlanmasına yardım edin.

Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü
Florida Teknoloji Enstitüsü
Georgia Teknoloji Enstitüsü
Illinois Teknoloji Enstitüsü
Indiana Teknoloji Enstitüsü
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü
New Jersey Teknoloji Enstitüsü
New York Teknoloji Enstitüsü
Oregon Teknoloji Enstitüsü
Rochester Teknoloji Enstitüsü
Rose-Hulman Teknoloji Enstitüsü
Stevens Teknoloji Enstitüsü
Wentworth Teknoloji Enstitüsü

Çek Prag Teknik Üniversitesi
Liberec Teknik Üniversitesi
Ostrava Teknik Üniversitesi
Brno Teknoloji Üniversitesi

University of Technology, Iraq
Technical College, Basrah

Politecnico di Milano
Politecnico di Torino
Politecnico di Bari

University of Technology, Jamaica, in Kingston

Politechnika Śląska
Politechnika Wrocławska
Politechnika Warszawska
Politechnika Lubelska
Politechnika Poznańska
Politechnika Krakowska
Politechnika Gdańska
Politechnika Łódzka

Bauman Moskova Devlet Teknik Üniversitesi
Sankt Peterburg Politeknik Üniversitesi
Tomsk Politeknik Üniversitesi

Prenses Sumaya Teknoloji Üniversitesi, Amman
Ürdün Bilim ve Teknoloji Üniversitesi, Irbid
New York Teknoloji Enstitüsü, Ürdün yerleşkesi
Balqa Uygulama Üniversitesi,Salt

Hanoi Teknoloji Üniversitesi
Le Quy Don Teknik Üniversitesi
Water Resources University (Vietnam)
Ho Chi Minh City Teknoloji Üniversitesi
Da Nang Teknoloji Üniversitesi
Vietnam Maritime University

Riga Teknik Üniversitesi

Politeknik
Türkiye'deki üniversiteler listesi
Türkiye'deki teknokentler listesi

Tıp eğitimi, hekim olmak için alınan mezuniyet öncesi eğitimi (yani tıp fakültesi dönemi ve stajları) ve mezuniyet sonrası eğitimi (örneğin, ihtisası/uzmanlık eğitimini ve yaşam boyu devam eden sürekli tıp eğitimini) içeren, tıp doktoru olma pratiğiyle ilgili eğitimdir. Tıp eğitimi süreçleri dünyanın pek çok yerinde belli oranda farklıdır. Tıp eğitimi bilimi, eğitimi geliştirmek amacıyla dünya genelinde aktif bir araştırma alanı olarak da tanımlanmıştır.

Mezuniyet öncesi tıp eğitimi bir yükseköğretim programı olarak tıp fakültelerinde gerçekleştirilen başlangıç seviyesini ifade eder. Geleneksel anlamda klinik öncesi dönem ve klinik dönem olarak ikiye ayrılır. Klinik öncesinde anatomi, fizyoloji, histoloji, biyokimya, farmakoloji, patoloji gibi temel bilimler yer alır. Klinik dönemde ise, iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum, psikiyatri ve cerrahi gibi klinik tıbbın çeşitli alanlarında öğretim faaliyetleri yürütülür.

Uzmanlık eğitimini (ihtisas/asistanlık) ve yaşam boyu öğrenmeyi gerektiren sürekli tıp eğitimini içerir.

Tıp eğitimi alanı büyüdükçe, dergiler, hem Açık Erişim ve Abonelik esasına bağlı olarak, sadece tıp eğitimini araştırmak ve geliştirmek için özelleşmiştir. Bunlardan bazıları;

Academic Medicine7 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Abonelik)
Medical Teacher (Abonelik)
Medical Education22 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Abonelik)
Advances in Health Sciences Education2 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Abonelik)
BMC Medical Education (Açık Erişim)
International Journal of Medical Education2 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Açık Erişim)
Medical Education Online26 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Açık Erişim)
Teaching and Learning in Medicine11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Abonelik)
Medical Science Educator (Abonelik)

Tıp dalları

Tıp fakültesi, tıp biliminin öğretildiği ve bu bilim içindeki çeşitli dallarda araştırmalar yapılan fakülte. Mezunları, tıp doktoru unvanı almaktadır. Ayrıca mezuniyet sonrası uzmanlık eğitimi ile uzman doktor, operatör doktor gibi unvanlar verilir. Temel tıp bilimleri alanında yüksek lisans ve doktora eğitimleri de verilmektedir. Türkiye'de tıp fakülteleri liseden sonra ülke genelinde yapılan bir merkezi sınavla öğrenci kabul etmektedir. Eğitim süresi 6 yıldır. Okullar farklı eğitim modellerini tercih etse de ülke genelindeki fakültelerde ilk 3 yıl teorik eğitim laboratuvar dersleriyle beraber verilir sonraki 2 yıl çeşitli bölümlerde stajlara devam edilirken öğrencilerin bilgileri sözlü sınavlarla da sınanmaya başlanır ve okulun son sınıfında Intörn (stajyer) adıyla hastanede gözetim altında çalışmaya başlar. Intörn maaşı, 2022 yılında asgari ücret olarak verilmektedir.

Türkiye'de 18. yüzyılın sonlarına kadar yüksek öğretim için hemen hemen tek müessese olan medresenin temelleri, 9. yy.'a kadar gitmektedir. Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde medreselerin gelişmesi ile birlikte ihtisas medreseleri de kurulmuştur. Örneğin Konya'daki Sırçalı Medrese sadece hukuk, İnce Minare'deki medrese hadis, Kayseri ve Sivas'taki medreseler tıp, Kütahya ve Kırşehir'deki medreselerde astronomi öğretimi yapılıyordu. Bu ilim kuruluşlarından mezun olanların icazetnameleri veya diplomaları orada ders verenlerce verilirdi. Osmanlılar'da da klasik medreselerin yanında ihtisas medreseleri anlayışı sürmüş, örneğin Bursa'da Darü’t-Tıb (1400) adıyla klinik tıp eğitimi veren bir müessese açılmıştı. İstanbul'un 29 Mayıs 1453'te fethinden sonra takip ettiği siyaset, kültür ve bilim politikası sonucu Istanbul'u Türk-İslam dünyasının ilim ve sanat merkezi haline getiren Fatih Sultan Mehmet, 1 Haziran günü Ayasofya'da Cuma namazını kılarken, Ayasofya yakınındaki papaz odalarında öğretmeni Molla Hüsrev, Zeyrek'teki Pantokrator Manastırı'nda Molla Zeyrek, derslerine başlamışlardı. Daha sonra bugünkü Fatih Camisi'nin iki tarafına birer dershaneli, dördü kuzey diğer dördü güney tarafında 8 medreseden ibaret Sekizli Medreseler (Sahn-ı Semân) adı verilen devrin en büyük medreselerini yaptırdı (1463-1470) Güneydeki dört medresenin yanına, bütün hastalıkların tedavisi ve ilaçlarının verilmesinin emredildiği bir darüşşifa (hastane) yapılmıştı. Fatih Darüşşifası'nda 19. yy.'a kadar yaklaşık 350 yıl tıp eğitimi yapıldığı, hasta bakımının sürdüğü bilinmekte ve burada yapılan tıp eğitimi, İstanbul Tıp Fakültesi'nin ilk nüvesi olarak kabul edilmektedir. Nitekim İstanbul Tıp Fakültesi Profesörler Kurulu, 30 Aralık 1970 tarihli oturumunda 1970 yılını Fakülte'nin kuruluşunun 500. yılı kabul etmiş ve kutlanmasına karar vermiştir.

16. yy.'da medrese yapımı sürdürülmüş, her büyük caminin yanında bir medrese kurmak, gelenek halini almıştı. Osmanlı Devleti'ni büyüme ve yükselmede zirveye ulaştıran Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devrinde, ordunun tabip, cerrah ihtiyacını karşılamak için cami yanında 1555 yılında kurulan tıp medresesi ve darüşifada tıp eğitimi verilmiş, sağlık hizmetleri ırk, dil, din, cinsiyet farkı gözetilmeden sürdürülmüştü. Öğrenciler sabahtan öğleye kadar medreselerde iç hazineden verilen kitapları hocalarının plan ve programları doğrultusunda okur, öğleden sonra uygulama için darüşşifaya geçerlerdi. Süleymaniye Tıp Medresesi'nde eğitim süresinin ne kadar olduğu, eldeki kaynak ve belgelere dayanarak kesinleştirilememiş olsa da, diğer medreselerde olduğu gibi burada da kitapla ders geçme esas olduğundan, talebeye verilen kitapları bitirmeye bağlı olduğu düşünülmektedir.

Medrese teşkilatı, Osmanlı Devleti'nin 17. yy.'da başlayan gerilemesi ile birlikte gerek düzen, gerekse tedris bakımından paralel kayba uğramış, Batı'nın ilim sahasındaki gelişmesine kayıtsız kaldığından ihtiyaçları karşılayacak bir varlık olmaktan çıkmıştı. 18. yy.'dan itibaren bu kötüye gidişi düzeltme arayışına girilmiş, 19. yy.'ın başlarında Süleymaniye Medresesi'nde tıp eğitimi devam ederken, Başbakanlık Arşivi Cevdet Sıhhiye Tasnifi 304 numarada kayıtlı, 1220/1805 tarihli bir belge ile, yine bu tasnifte kayıtlı 1575 no'lu 1220/1806 tarihli bir diğer belgeden anlaşıldığı üzere III. Selim (1789-1807), donanmanın hekim ve hasta bakım ihtiyacını karşılamak üzere 18 Şubat 1805'te Kasımpaşa'da Tersâne Tıp Mektebini kurdurmuştur. Alet ve kitaplarının Avrupa'dan getirtilmesine, Avrupa'da tıp öğrenimi görmüş hocaların görevlendirilmesine gayret edilen bu okul, Kabakçı Mustafa İsyanı (1807) ve Alemdar Vak’ası (1808) gibi karışıklıklar sonrasında faaliyetini durdurmuş, 1822 Kasımpaşa Yangını ile binası da ortadan kalkmıştı. Kısa bir süre yaşamış olan bu kurumun, Türk tıbbının batılılaşmasında bir dönüm noktası oluşturduğu kabul edilmektedir.

Batılılaşma çabalarını sürdüren Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması ardından modern bir orduya sahip olma hedefinin bir parçası olarak yeni orduya (Asakir-i Mansure-i Muhammediye) nitelikli hekim ve cerrah yetiştirilmesi için Vezneciler'deki Tulumbacılar Konağı'nda bir askerî okul niteliğindeki Tıbhane-i Âmire'yi kurdurdu. Okul, 14 Mart 1827 (15 Şaban 1242)'de faaliyete geçti. Bu okul, Türkiye'de modern anlamda açılan ilk tıp okuludur. Bu kurum, daha sonra farklı adlar alsa da eğitime aralıksız ve kendisini geliştirerek devam etmiştir. Bu nedenle 14 Mart 1827 tarihi, Türkiye'de modern tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilmekte ve Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Bu okulda üst katta Tıphane, altta ise Cerrahhane öğrencileri ayrı ayrı okurlardı. Tıphane'nin ilk Nazırı (Müdürü) hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi idi. Okul yatılı değildi, girişte bir sınav uygulanmıyordu. Sınıf geçme de sınavla olmayıp, yıl içindeki sözlü sınavlarda hocaların yetiştiğine kanaat getirdiği talebelerin üst sınıfa alınması, yerlerine başkalarının kabul edilmesi şeklindeydi. Nihayet, tıp eğitimi veren kurum adına diploma verilen bir sisteme geçilmişti.
Tıbhane-i Âmire ve ordunun cerrah ihtiyacını karşılamak üzere aynı okul bünyesinde kurulan Cerrahhane'de eğitim, tabip olmak için dört yıl, cerrahlık için ise üç yıl olarak düzenlenmişti. Başlangıçta İstanbul cerrahlarından yirmisi seçilerek başlarına Avrupa tıbhanelerinden yetişmiş, teorik ve pratik bilgilere sahip biri getirilerek ordunun istediği cerrahların kısa sürede yetiştirilmeleri yoluna gidildi. Yüzlerce yıllık medrese sisteminden modern bir düzene geçme arayışı içinde bu kurumda da sık sık yeni düzenlemeler yapılmış, öğrenci sayısının artması ile bina yetersiz kalınca 1832 yılında Cerrahhane, Topkapı Sarayı'ndaki Hastalar Odası'na nakledilmiş, başına Fransız cerrah Sat-Deygalliere getirilmişti. Tıphane-i Âmire de 1836 yılında yine Topkapı Sarayı içindeki Otlukçu Kışlası'na nakledilmiş, bir süre sonra Cerrahhane de aynı binaya taşınmıştır. Cerrahhane daha sonra Halıcıoğlu'nda bir binaya taşınarak okulun iki kısmı birbirinden tekrar ayrılmıştır.
Yer darlığı nedeniyle Tıphane ve Cerrahhane'nin birleştirilemeyişi ve modernleşme yolunda arzulanan düzenlemelerin yapılamadığı görülerek 1838 yılında Galatasaray'daki Enderun Ağaları Mektebi'ne taşınılmış, Tıphane ve Cerrahhane kısımları ile birlikte buraya yerleşen okulda başlangıçta Osman Saib Efendi, kısa süre sonra ise Abdülhak Molla yönetici olmuştur. Bu sırada Sultan II. Mahmud, Paris Elçisi Ahmed Fethi Paşa’nın Viyana’da bulunuşu sırasında Prens Metternich’ten Osmanlı Devleti’nde çalışacak iki hekim ve bir eczacı tavsiye edilmesi için ricada bulunmasını istemiş, Viyana’daki Askeri Tıp ve Cerrahi Akademisi Josephinum’dan mezun olan iki genç askeri hekim Dr. Jakob Neuner ve Dr.Charles Ambroise Bernard ve eczacı Antoine Hoffmann bu görev için seçilmişlerdir. 1839’da Dr.Charles Ambroise Bernard’ın (1808-1844) muallim-i evvelliğe atanışı ardından okul, 17 Şubat 1839’da mülki ve dini törenle Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne adıyla yeniden açılmış, 11 Mart 1839’da 290 öğrencisiyle öğretime başlamıştı. Okul 4 yıllık idadi denilen hazırlık bölümü ile dört yıllık esas tıp eğitiminin yapıldığı yüksek bölümden oluşuyordu. Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’da geçerli dil olan Fransızca öğretim dili olarak belirlenmişti. Okulda 1839 yılında bir de eczacı sınıfı açılmıştı. Tıphane-i Âmire orduya Müslüman hekim yetiştirmek için kurulmuşsa da, 1839 yılında Tanzimat’ın ilanı ile tab’a arasında eşitlik kabul edildiğinden 1841 yılından itibaren azınlıklar da Tıbbiye’ye kabul edilmeye başlanmıştır.
Dr. Bernard, okulda bir botanik bahçesi kurdurmuş, Fransızca 1300 ciltten oluşan bir kütüphane ve mineral koleksiyonu vücuda getirilmesini sağlamıştı. Klinik dersler, okula ait hasta koğuşlarında verilmekteydi. Okuldaki idari görevi yanında dahiliye ve hariciye kürsülerinin de başına geçen Bernard, okula bir Fakülte kimliği kazandırmış, Osmanlı Askeri Farmakopesi’nin de içlerinde yer aldığı 4 önemli kitap yazmış, Sultan Abdülmecid tarafından “İftihar Nişanı” ile taltif edilmişti. Bursa Kaplıcaları üzerine yazdığı kitap, Türkiye'de gelişecek Balneolojinin ilk yapıtı kabul edilebilir. Bernard'ın o zamana kadar modeller üzerinde öğretilen teşrih dersinden talebenin istifade edemediği ve ölü üzerinde teşrih yapılması gerektiğine dikkat çekişi ile Sultan Abdülmecid 1841'de bir Ferman çıkarmış, böylelikle tıp öğrencisi nihayet insan ölüsü üzerinde kanuni izinle diseksiyon yapmaya başlamış, bu derslerin sorumluluğu verilmek üzere Viyana'dan Dr.Sigmund Spitzer (1813-1895) getirilmişti. 20 Temmuz 1842 tarihli bir Avrupa gazetesinde (Allgemeine Medicinische Central-Zeitung) okulda ellişer yataklı dahiliye, cerrahi ve göz kliniklerinden oluşan bir uygulama hastanesi açıldığı haberi yer almıştır. Bernard, 1844 yılında henüz 36 yaşında iken İstanbul'da aniden vefat edip Beyoğlu'ndaki Santa Maria İtalyan Katolik Kilisesi'ne gömüldüğünde, Tıbbiye'nin eğitim işlerinin idaresini Spitzer üzerine almıştır. Mektep, Beyoğlu'nda olduğu, İstanbul'daki doktorların da çoğu da Galata ve Beyoğlu'nda oturduğu için, acil durumlarda İstanbul içerisinde oturanların ihtiyaçlarına çare olması 

Uzaktan eğitim öğrenenlerin zaman ve mekan bağlamında birbirlerinden ve öğrenme kaynaklarından uzak olduğu eğitim modelidir. Uzaktan eğitimin gelişim evreleri incelendiğinde geçmişinin sanıldığından daha eskiye dayandığı; içeriğin sunumu ve kullanılan teknolojilere beş ana döneme ayrıldığı görülmektedir. Birinci dönem,1700'lü yılların ilk çeyreğinde ortaya çıkan yazışarak eğitimin sağlandığı ve özellikle posta hizmetlerinde yaşanan gelişmelerin önemli etkilerinin olduğu dönemdir. İkinci dönem ise 1900'lü yılların ilk çeyreğinde radyo ve televizyonun yaygınlaşması ile kitlesel eğitimin öne çıktığı dönemdir. Üçüncü dönem, 1960 ve 1970'li yıllarda açık üniversitelerin ortaya çıkmasıyla yaşanan gelişmeleri nitelemektedir. Dördüncü dönem 1980'li yıllarla beraber ortaya çıkan telekonferans teknolojileriyle yaşanmıştır. Son olarak beşinci dönem ise 1900'lü yıllarla başlayan ve bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler doğrultusunda özellikle bilgisayar, İnternet ve diğer iletişim araçlarının yaygın olarak kullanıldığı dönemi nitelemektedir. Uzaktan eğitim, disiplinler arası bir alandır ve öğrenen, öğreten ve öğrenme kaynaklarının birbirinden uzakta olmasından dolayı ortaya çıkan sınırlılığı ortadan kaldırabilmek için farklı teknolojileri kullanır. Uzaktan eğitimin bu özelliği kavramın bir çatı kavram olarak ortaya çıkmasına neden olmuş; yazışarak öğrenme, tele öğrenme, e-öğrenme, m-öğrenme, çevrimiçi öğrenme, esnek öğrenme gibi kavramları da nitelemek için kullanılmıştır. Çoğu zaman uzaktan eğitin ve açık ve uzaktan öğrenme kavramları birbiri yerine kullanılmaktadır. Günümüzde özellikle bilgisayar ve çevrimiçi teknolojilerle kullanılan hali en yaygın halidir ve sağladığı yaşam boyu öğrenme fırsatları ile eğitimde ana akımın bir parçası olmuştur. Uzaktan eğitim sisteminde sanal üniversite, sanal sınıf, sanal sınıf, teleseminar gibi kavramlar yaygındır.

Türkiye'de uzaktan eğitimin tarihi cumhuriyetin ilk yıllarına dayanmaktadır. Uzaktan eğitim süreçlerinde kullanılan yaygın teknolojiler ve uzaktan eğitim alanında yaşanan gelişmeler dikkate alındığında Türkiye'de uzaktan eğitimin temelde 4 dönemde incelenebileceği görülmektedir.

I. Dönem -Tartışma ve öneriler: Kavramsal (1923-1955)
II. Dönem -Yazışarak: Mektupla (1956-1975)
III. Dönem - Görsel-işitsel araçlarla: Radyo-Televizyon (1976-1995)
IV. Dönem - Bilişim tabanlı: İnternet-Web (1996-…)
1982 yılında Anadolu Üniversitesi, 2010 yılında ise Atatürk Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nde  kurulan Açıköğretim fakülteleri uzaktan eğitimin Türkiye'de gelişmesine büyük katkı sağlanmış, farklı üniversitelerde kurulan uzaktan eğitim merkezleri ise bu gelişimi desteklemiştir.
Koronavirüs salgınında uzun süreli olarak zorunlu şekilde uzaktan eğitim uygulanmıştır.

Uzaktan eğitim teorileri ve felsefesi
Uzaktan eğitimin tarihsel gelişimi
Uzaktan eğitimin ticari ortamlardaki uygulamaları
Senkron uzaktan eğitim
Asenkron uzaktan eğitim
Açık Öğretim Lisesi
Mesleki Açık Öğretim Lisesi
Öğrenim Yönetim Sistemi
Kitlesel Açık Çevrimiçi Ders
E-MYO
SCORM
Transaksiyonel uzaklık

Waldorf eğitimi, Rudolf Steiner tarafından yine onun kurucusu sayıldığı antropozofi ilkeleri üzerinde şekillenen bir eğitim sistemidir. 20. yüzyılın başlarında oluşturulan bu eğitim prensipleri, 1919 yılındaAlmanya'nın Stuttgart şehrinde kurulan ilk Waldorf okulu ile uygulanmaya başlandı.
Waldorf Pedagojisinin temelinde Rudolf Steiner'in eğitim sanatı düşüncesi yatar demek yanlış olmaz. Ne de olsa, her çocuk yuvasında, her okulda bu eğitim sanatını yerinde ve zamanında gerçekleştirenler eğitmenler ve öğretmenlerdir. Bu eğitim sanatının her yuvada, her okulda, her ülkede kendine özgü bir havası ve gerçekleştirme biçemi vardır. Koşullar ve yaşamın yüklediği görevler ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya değişir, böylece her okul birliği kendine özgü biricik biçimini kazanır. Ama yine de bunlar Waldorf çocuk yuvaları, Waldorf okullarıdır, çünkü aynı ruhtan ve tinsel birlikten etkilenmiş ve esinlenmişlerdir.
Tin evrenseldir. İnsanlar tarafından yaşanırsa, bireysel olur. Ama merkezde daima, tüm farklılıklara karşın, oluşmaktaki insan, çocuk bulunur.

Steiner içinde bulunduğu yüzyıldaki siyasi ve kültürel yozlaşmaları gözlemlediği sıralarda antroposofi felsefesinin de temellerini atmış bulunuyordu. Steiner' ın hayatını adadığı bu felsefeye on dokuzuncu yüzyıl siyasi ve toplumsal iklimi şiddetle karşı çıkmıştır (Selg, 2014). 8 Antroposofi felsefesi, insan bilgeliği anlamına gelmektedir. İnsanın sadece maddesel yapılardan oluşmadığını; manevi ve ruhsal yapılara da sahip olduğunu savunan bir felsefe olarak tanımlanmıştır. Steiner bunu evrenin ruhsal olanı ile insanın ruhsal olanının birleşimi olarak aktarmıştır (Steiner, 2002). İnsan yaşamını bir bitkiye benzeten Steiner, sadece dışarı görsel olarak sunduğu değil; derinlerinde yatan gizli bir gerçekliği de olduğundan bahsetmiştir. Tohumun içinden çıktıktan sonra nasıl bir bitki olacağı, kaç yaprak açıp kaç günde büyüyeceği tıpkı insanın geleceği büyük bir gizem olarak anlatılmaktadır. İnsan yaşamının varlık özünü geniş kapsamlı ve pratik bir dünya görüşü halinde toparlama görevi tin bilimine verilmiştir. Maddeci dünyanın insana baktığında gördüğü fiziksel bedenin haricinde; tin bilim dünyasının gördüğü başka bedenler de bulunmaktadır, ilk olarak: eter beden ya da yaşam bedeni. Bu tabir önceleri tamamen bilimdışı kabul edilse de günümüz dünyasında bilimsel olarak görülmektedir. Tin bilim insanın gelişmekte olan bir yeteneği olduğunu ve bu yetenek sayesinde de manevi organlar geliştirebileceğini ve bu yeni organlarla yeni dünyalar keşfedebileceğini savunmktadır. Steiner (1904), ‘Daha Yüksek Dünyalara Nasıl Ulaşılır?’ kitabında gerekli sabır ve emek gösterildiği takdirde herkesin bu organları geliştirebileceğini savunmuştur. Antropoofi felsefesine göre duyular ve duygular öz insanın sadece bir parçasını anlayabilmektedir. Bu parça fiziksel bedendir. Ancak insanın fiziksel bedeni kendi kendini canlı kılamadığı ve bir ‘güce’ ihtiyaç duyduğu düşünülmektedir. Bu güç, yaşamın (eterin) gücüdür: Eter beden bitki ve hayvanlarda da mevcuttur. Eter beden sayesinde fiziksel beden büyüme, gelişme, üreme vb. faaliyetler gerçekleştirebilmektedir. Bir başka deyişle fiziksel beden, eter bedenin dışa vurumu olarak görüldüğü de söylenebilmektedir. Antroposofi felsefesi eter bedeni, fiziksel bedenin şekillendiricisi, mimarı ve koruyucusu olarak değerlendirmektedir. Fiziksel kalbin özünde eter kalp, fiziksel beynin özünde de eter beyin vardır denilebilir. İnsanlarda fiziksel beden ve eter beden birbirinin neredeyse aynı olduğu ancak asla eşit değildir. Hayvanlarda ve esasında daha çok da bitkilerde eter beden fiziksel bedenden büyük ölçüde farklıdır (Steiner, 2006). Antroposofi felsefesine göre insan varlığının üçüncü yapıtaşı ise duyumsama bedeni ya da astral beden olarak isimlendirilmektedir. Acı, hüzün, dürtü ve ihtiras gibi duyguların taşıyıcısı; insan yaşamını bilinçsiz uykudan her sabah uyandıran üçüncü beden olan duyumsama bedenidir. Bitkilerde duyumsama bedeni bulunmaz. Bazı araştırmacılar 9 bitkilerin de dışarıdan gelen etkilere tepki verdiğini söylese de Steiner bunu turnusol kâğıdının da duyumsama bedeni olması ile eş değer görmüştür. Hayvanlarda ise astral bedenin olduğu antroposofi felsefesinde kabul edilmektedir. Astral bedende bahsi geçen acı, hüzün gibi duygular dışarıdan gelen bir uyarana verilen tepki değildir. Birey içsel bir süreç yaşadığında bu durumu acı, hüzün, sevinç gibi duygularla yansıtmaktadır. Antroposofi felsefesi bu süreci fizikel bedenin korunmak için eter bedene ihtiyaç duyması gibi, eter bedenin de bilinçle aydınlanmak için astral bedene ihtiyacı olduğu şeklinde açıklamaktadır. Duygu durumları, hisler ve dürtüleri barındıran astral beden tek başına doyumsuzdur. Acı, zevk ve susuzluk yaşar. Bu felsefeye göre insan içerisindeki ve dışarısındaki duygular yetersizdir ve doygunluğunu hissedebilmesi için bir başka bedene ihtiyaç duyar. İnsanın – sadece insanın- sahip olduğu son beden ben-bedenidir. Bu ben-bedeni yabancı literatürde Ich-Wesenheit ya da I-body olarak yer almaktadır. Ben bedeni sayesinde astral bedendeki geçici tatminler yerini kalıcılığı duyumsayabilen bir güce bırakmaktdır. Hayat, eter bedene; bilinç astral bedene ve hatırlamak da 'ben'e özgü olarak antroposof kaynaklarında açıklanmaktır. Steiner'a göre ben bedenin de tanrı artık içerden konuşmaya başlamıştır. Ben bedeni yüksek insani ruhun taşıyıcısı olarak görülmektedir. İnsanı yaratılmışların en üstünü kılan yapının da ben- bedeni olduğu söylenmektedir. Her insan ben bedenine sahiptir. Ben bedeni hayvani dürtüler kullanan insanlarda da vardır ancak ben bedeninin görevi bireyin değer geliştirerek ve bu değerlere sahip olarak arıtılmak ve asilleşmektir. Tüm bu bilgilerin ışığında antroposofi felsefesine göre insan varlığının sahip olduğu bedenleri özetlemek gerekirse eter beden büyüme ve üremenin; yaşamın taşıyıcısıdır. Astral beden, uyarılan güdüler ve heyecanların dışa vurumunu sağlar. Bu bedenleşmeler yaşanırken insan daha yüksek gelişmelere ulaşır (Clouder ve Nicol, 2008; Mancini ve Berger, 2018; Steiner, 2006)

Yükseköğretim, yüksekokullar ve üniversitelerde yapılan öğretim. İlköğretim ve ortaöğretimden sonra gelir. Yükseköğretim; önlisans, lisans ve lisansüstü eğitimi kapsayacak şekilde ele alınır. Ortaöğretimin ötesindeki mesleki eğitim, Birleşik Krallık'ta ileri eğitim olarak bilinir ve Birleşik Devletler'de sürekli eğitim kategorisine dahil edilir.
Bu öğretim, Türkiye'de lise diplomasına ve üniversite giriş sınavını (Yükseköğretim Kurumları Sınavı, YKS) kazanma şartına bağlıdır. Ülkelerin eğitim sistemine göre farklılık gösterebilir. Ortaöğretim kademesindeki bazı kurumların uzantısı olan yükseköğretim kurumları da vardır.

Yükseköğretim Kanunu
Yükseköğretim Kurulu
Yükseköğretim Kalite Kurulu
Yükseköğretim Kurumları Sınavı
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi
Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordinasyon Kurulu
Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi
Yükseköğretime Geçiş Sınavı
Yükseköğretim Kurumları Yabancı Dil Sınavı

Çevre eğitimi, doğal ortamların nasıl işlediğini ve özellikle insanların sürdürülebilir bir şekilde yaşamak için davranışları ve ekosistemleri nasıl yönetebileceğini öğretmeye yönelik organize çabaları ifade eder. Biyoloji, kimya, fizik, ekoloji, jeoloji, atmosfer bilimi, matematik ve coğrafya gibi disiplinleri birleştiren çok disiplinli bir alandır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), çevre eğitiminin toplumda doğaya doğuştan saygı gösterilmesinde ve halkın çevre bilincini geliştirmede hayati önem taşıdığını belirtmektedir. UNESCO, çevrenin korunması, yoksulluğun ortadan kaldırılması, eşitsizliklerin en aza indirilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın güvence altına alınması yoluyla toplumsal yaşam kalitesinin gelecekteki küresel gelişmelerini korumada Enerji Verimliliği'nin rolünü vurgulamaktadır.
Terim genellikle ilköğretimden lise sonrasına kadar okul sistemi içindeki eğitimi ifade eder. Ancak bazen basılı materyaller, web siteleri, medya kampanyaları vb. dahil olmak üzere halkı ve diğer izleyicileri eğitmeye yönelik tüm çabaları içerir. Çevre eğitiminin geleneksel sınıf dışında öğretilmesinin yolları da vardır. Akvaryumlar, hayvanat bahçeleri, parklar ve doğa merkezlerinin hepsinin halka çevre hakkında bilgi verme gibi yolları vardır.

Özel eğitim, öğrencilerin bireysel farklılıklarına; akademik, sosyal, günlük yaşam ve benzeri yetersizliklerine hitap eden geliştirilmiş ve bireyselleştirilmiş eğitim anlayışıdır. Özel eğitim, öğrenme güçlüğü, gelişimsel yetersizlikler, iletişim bozuklukları, duygusal ve davranışsal bozukluklar, fiziksel engel ve diğer yetersizlik sınıfında olan veya yetersizliği olmayıp özel yeteneği yani yüksek yeterliliği olan öğrencilere uygun özelleştirilmiş bir eğitim sağlamayı amaçlar. Yetersiz veya yüksek yeterliliğe sahip öğrencilerin farklı öğretim yaklaşımları, teknoloji kullanımı, özel olarak uyarlanmış bir öğretim sınıfı, ek ders, BİLSEM, destek eğitim odası veya ayrı bir özel eğitim okulu vb gibi eğitim hizmetlerinden yararlanmaları sağlanır.
Özel eğitimde bireyin ihtiyaç ve gereksinimlerini karşılamak için kişiye özel bireyselleştirilmiş eğitim programı (BEP) hazırlanır.

Bireysel ve gelişim özellikleri ile eğitim yeterlilikleri açısından akranlarından anlamlı düzeyde farklılık gösteren bu bireyler; Zihin yetersizliği, görme veya işitme yetersizliği, ortopedik yetersizlik, dil ve konuşma güçlüğü veya öğrenme güçlüğü gibi yetersizlik veya özel yetenekli bireyler gibi yüksek yeterliliğe sahip bireylerden oluşur. Gereksinimler; zihinsel, fiziksel, davranışsal, duyusal ve duygusal olabilir. Bu gereksinimlerin karşılanması engelleri ortadan kaldırır. Lakin bu yetersizliği veya hastalığı ortadan kaldırmaz! Gereksinimler engelin sayısına bağlı olarak 2 grupta incelenir:

Zihinsel yetersizlik ve ortopedik yetersizlik
Zihinsel yetersizlik ve otizm
Görme ve işitmeye eşlik eden zihinsel yetersizlik
Ortopedik yetersizlik ve Görme yetersizliği ve dahası...

Özel gereksinimli bireyler farklı seviyelerde ve tanılarda olabilir. Bu yüzden bütün öğrencileri içine alacak bir ortak eğitim programı hazırlanamaz. Her öğrencinin özel gereksinimlerine dayanan onların farklılıklarını dikkate alan bireyselleştirilmiş bir eğitim programı(BEP) hazırlanır.
Özel eğitime gereksinim duyan öğrencilerin eğitim alacakları kurumları eğitsel tanılarını gerçekleştiren Rehberlik Araştırma Merkezi(RAM) belirler. Öğrenciler kurumlara yönlendirilirken topluma entegrasyonu en çok sağlayan ve özel gereksinimlerin en ideal şekilde karşılandığı ortamlara yönlendirilirler. Yetersizliği olan öğrenciler aşağıda belirtilen 5 eğitim ortamından en uygun olanına yönlendirilir:

Tam zamanlı kaynaştırma: Bu sistemde öğrenci, normal gelişim gösteren akranlarının gittiği okula gidererek "kaynaştırma" öğrencisi statüsünde herkesin aldığı eğitimi alır. Birey burada akranlarıyla geçireceği sosyal yaşam sayesinde yaşadığı uyumsal problemlerle başa çıkmayı öğrenir veya bu hedeflenir. Lakin okulda yaşayabileceği akran zorbalığı neticesinde bu durumun ters tepmesi ve bireyin daha da içine kapanması ve uyumsal problemlerin daha da artması içten bile değildir.
Tam zamanlı kaynaştırma ve destek eğitim odası: Kaynaştırma/bütünleştirme öğrencisinin bulunduğu okulda ek olarak ders alacağı bir destek eğitim odası bulunması zorunludur. Destek eğitim odasında öğrenciye eşlik eden bir özel eğitim öğretmeni, sınıf öğretmeni veya alan öğretmeni bulunur. Eğitim bir öğrenciyle bireysel veya en fazla 3 öğrenci olmak kaydıyla birbirine yakın yetersizlik gösteren öğrencilerle grup halinde de gerçekleşebilir. Öğrencinin destek eğitim odasında alacağı dersleri RAM, eğitim öğretim başlamadan önce çocuğun gereksinimlerine yönelik şekilde belirler. İhtiyaç halinde alacağı dersler öğretim yılı içerisinde de revize edilebilir.
Özel eğitim sınıfı: Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu Raporu doğrultusunda ayrı bir sınıfta eğitim almalarına karar verilen özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler için resmî ve özel okullarda il veya ilçe özel eğitim hizmetleri kurulunun teklifi doğrultusunda Valilik Oluru ile özel eğitim sınıfları açılır. Özel eğitim sınıflarında yarı zamanlı kaynaştırma programları da BEP ile öğrenciye uygulanabilir.
Özel eğitim okulu: Özel eğitim gerektiren bireylere hizmet veren, özel olarak yetiştirilmiş öğretim personelinin bulunduğu, geliştirilmiş eğitim programlarının uygulandığı kurumlardır. Bu eğitim kurumlarında bütün öğrenciler özel eğitime gereksinim duyan bireylerden oluşur, bu sebeple kimi öğrenciler için en kısıtlayıcı eğitim ortamıdır.
Ev ya da hastanede eğitim
Hastanede eğitim: Zorunlu öğrenim çağındaki özel eğitim ihtiyacı olan öğrencilerden sağlık problemi nedeniyle sağlık kuruluşlarında yatarak tedavi gören öğrencilerin eğitimlerini sürdürmeleri için hastaneler bünyesinde il veya ilçe özel eğitim hizmetleri kurulunun teklifi ve Sağlık Bakanlığının uygun görüşü üzerine Valilik Olur'u ile hastane sınıfları açılır.
Evde eğitim: Zorunlu öğrenim çağındaki özel eğitim ihtiyacı olan öğrencilerden sağlık problemi nedeniyle en az on iki hafta süreyle örgün eğitim kurumlarından yararlanamayacağı ya da yararlanması durumunda sağlığı açısından risk oluşturacağı en az birisi ilgili daldan olmak üzere üç uzman tabip tarafından düzenlenmiş Durum Bildirir Sağlık Kurulu Raporu'nda belirtilen öğrencilere velinin yazılı talebi ve Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu Raporu ile il veya ilçe özel eğitim hizmetleri kurulunun planlaması doğrultusunda ders yılı içinde evde eğitim hizmeti verilebilir.
Rehabilitasyon merkezleri: Özel eğitim değerlendirme kurulları tarafından yapılan eğitsel değerlendirme ve tanılama sonucunda destek eğitimine ihtiyacı olduğu belirlenen engelli bireylere destek eğitimi hizmeti veren özel öğretim kurumunu ifade eder.
Bu eğitim yaklaşımlarının haricinde, tersine kaynaştırma adı verilen bir uygulama çeşidi daha bulunmaktadır. Bu sistemde normal gelişim gösteren öğrenciler özel eğitim okullarına alınarak özel gereksinimli öğrencilerle birlikte eğitim görürler.

Lappeenranta (İsveççe: Villmanstrand), Finlandiya'nın Güney Karelya bölgesinde bulunan bir şehirdir. Şehir, ülkenin güneydoğusunda Saimaa Gölü'nün kıyısında yer almaktadır. Yüzölçümü 1,723.55 km² olan şehrin nüfusu 31 Ağustos 2017 tarihi itibarıyla 72,685'tir.

Lappeenranta, 1649 yılında İsveç Kraliçesi Christina tarafından Lapvesi'nin popüler pazarındaki ticareti meşrulaştırılması amacıyla kurulmuştur. Şehir, 1721-1743 yılları arasında Kymmenegård ve Savonlinna ilinin merkeziydi.
1741 yılında bölgede İsveç ve Rusya arasında Villmanstrand Muharebesi gerçekleşmiştir.

Lappeenranta, Finlandiya'da uluslararası bir üniversite kenti olarak bilinmekte olup Lappeenranta Teknoloji Üniversitesi ve Saimaa Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır.

Şehre Lapeenranta Demiryolu İstasyonu ile Lappeenranta Havalimanı hizmet vermektedir. Aynı zamanda Saimaa Kanalı aracılığı ile Vıborg'a gemi ile ulaşılabilmektedir.

Lappeenranta, aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır:

Resmî site

Lisans derecesi veya bakalorya (Orta Latincede: baccalaureus; Yeni Latincede: baccalaureatus), kuruma ve akademik disipline bağlı olarak üç ila yedi yıl süren bir programın tamamlanması üzerine, üniversiteler tarafından verilen akademik derece. Nitelikler çerçevesine sahip ülkelerde, lisans derecesi normal olarak çerçevedeki temel düzeylerden biridir. Lisans dereceleri başlıklı bazı yeterlilikler diğer seviyelerde (ör. MBBS veya tıp fakültesi mezunu) olabilir ve lisans dışı başlıkları olan bazı nitelikler lisans dereceleri (ör. İskoç MA sanat ustası ve Kanada tıp doktoru) olarak sınıflandırılabilir.
12. yüzyıldaki "bachelor" veya üniversite mezunu, kendi bayrağı altında vasalları toplamak için çok genç veya fakir olan bir şövalye bekçisine atıfta bulundu. Aynı zamanda sosyal olarak evlenebilen, ama henüz sahip olmayan bir erkek idi. 13. yüzyılın sonunda, lonca ya da üniversitelerin küçük üyeleri tarafından da kullanılmıştır. Halk etimolojisi veya kelime oyunu ile, baccalaureus kelimesi, akademik başarı ya da onur için verilen ödüllere referans olarak bacca lauri ("laurel berry" veya akdeniz defnesi) ile ilişkilendirilmiştir.
İngiliz sistemi ve onun tarafından etkilenenler altında, lisans akademik dereceleri ya (onur derecesi, sıradan derece veya genel derece olarak bilinen) veya onur derecesi olarak onur derecesi olarak ayırt edilir. Bir onur derecesi genellikle bir geçiş derecesinden daha yüksek bir akademik standart gerektirir ve bazı sistemlerde bir çalışma yılı daha fazladır. Bazı ülkelerde, ör. Avustralyada, aynı alanda lisans diploması programından ya da (Birleşik Krallık sistemine benzer bir şekilde) tamamlanmasından sonra devam eden bir akademik lisans derecesi olarak kabul edilebilecek "lisansüstü" bir lisans derecesine sahiptir.

Türkiye'de toplamda 206 adet üniversite lisans eğitimi vermektedir. Hepsi fakülte ve yabancı diller yüksekokulu tarafından sunulan sekiz dönemlik programların tamamlanması üzerine Bachelor of Arts veya Bachelor of Science dereceleri vermektedir. Ayrıca bu üniversitelerde çift anadal mevcuttur. Bazı üniversiteler, normal ya da ikinci sınıf öğreniminden sonra kabul edilebilir bir standarda ulaşılırsa, sıradan lisans öğrencilerinin aynı konuda bir onur derecesi kursuna aktarma fırsatı sunar. Buna "Önlisans Mezunu" denir.
Kamu ve özel üniversitelerin bazıları programlarında %30 İngilizce sunarken, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi gibi programlarda %100 İngilizce sunan birçok üniversite bulunmaktadır.

Agrégasion
Bachelor of Science
Bakalorya
Doktora
Kandidat
Lisansüstü diploması
Lisantiat
Magister derecesi
Önlisans derecesi

Lisans derecesi 29 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lisansüstü, üniversite enstitülerinde dört yıllık lisans eğitiminin ardından yapılan ve uzmanlaşmaya yönelik eğitimdir. Akademik derece olarak lisansın üzerindedir. Bir lisansüstü program; yüksek lisans, doktora veya sanatta yeterlik unvanlarına yönelik belirli sayıda ve belirli muhteva ve adları taşıyan zorunlu ve seçmeli dersler ile doktora yeterlik sınavı, sanat yeterliği sınavı, tez, sanat eseri ve uygulamalardan oluşur.1 Lisansüstü eğitimi tezli veya tezsiz olabilir. Tezli lisansüstü eğitiminde, enstitü tarafından belirlenen dersler tamamlanmalı, yüksek lisans için üç veya beş, doktora ve sanatta yeterlik için beş öğretim üyesinden oluşan jüriye, öğrenci tez çalışmalarını sunmalı ve başarılı olmalıdır.

Yükseköğretim Kanunu 29 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Exduco 1 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Best Graduate School Guide
Lisansüstü Eğitim Öğretim Enstitülerinin Teşkilat Ve İşleyiş Yönetmeliği
Alışkan, M., 2002, Yükseköğretim mevzuatı, Yaylım yayıncılık, İstanbul

Bir lisantiat, bazı ülkelerde üniversiteler tarafından verilen felsefe doktoru derecesinin altındadır. Terim ayrıca bu dereceye sahip bir kişi için de kullanılır. Terim Latince licentia, "özgürlük" (Latince licere, "izin vermek") sözünden gelmekle, licentia docendi öğretmek için izin anlamına gelir ve bir meslek uygulamak için yeterlilik sertifikası tutan bir kişi belirten licentia ad practicandum anlamına gelir. Birçok ülkenin bu unvanla derece vardır, ancak farklı eğitim seviyelerini temsil edebilirler.
İlk olarak, Orta Çağ üniversitesindeki öğrenci için "licentia docendi" lisans, yüksek lisans veya doktora derecelerinden farklıydı. İkincisi esas olarak çeşitli fakültelerdeki (sanat, teoloji, hukuk, tıp) kıdem sırasını gösterirken, licentia tam anlamıyla öğretme lisansıydı. Üniversite tarafından değil, üniversitenin bulunduğu piskoposluk rektöründe somutlaşan kilise tarafından verildi. Licentia, ancak üniversitenin tavsiyesi üzerine, ilk olarak adayın son derece yüksek lisans veya doktora verilebilmesi için kısa bir süre önce verilecekti, bununla birlikte, licentia'yı ödüllendirmenin ötesindeki şartlar sadece törensel bir nitelikteydi.
Ancak zamanla, bir yandan licentia ile usta ve doktora dereceleri arasındaki doğadaki bu ayrım azalmaya başladı. Kıta Avrupası üniversitelerinde licentia, bir yandan lisans derecesi ile diğer yükseköğretim dallarında olmak üzere, diğer yandan yüksek lisans veya doktora derecesi arasında akademik bir derece olmuştur. Ayrıca doktora alma maliyetleri de önemli olabilir. Sonuç olarak, bir akademik kariyere niyetlenmeyen çoğu öğrenci doktora gidecektir ve sonuç olarak licentiate ortak bir son derece oldu.
Bu gelişmenin dikkate değer bir istisnası Oxford Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi ve onlardan sonra modellenen üniversitelerdi. Yerleri piskoposun sandalye olmadığından, licentia belgesinin verilmesi vekaleten gerçekleşti ve önemi azaldı.

Laurea
Yüksek doktora
Doktor nauk
Habilitasyon
Doçent
Tenure
Akademi üyesi
Terminal derece

Bir magister ya da kadınlar için magistra, çeşitli yükseköğretim sistemlerinde kullanılan akademik bir derece ve ünvandır.

Latince magister, kelime anlamıyla öğretmen veya usta anlamına gelir. Magister kelimesinden hem Almanca Meister, hem de Fransızca maître (eski Fransızca maistre) kelimeleri türetilmiştir ve bunlardan da İngilizce Master ve Mister kelimeleri türetilmiştir.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan Almanca yüksek lisans derecesi kısaltması, Magister Artium/Magistra Artium için "M.A." veya, özellikle Avusturya'da, "Mag." şeklindedir;  Almanya'da genellikle ismin ardından, Avusturya'da ise ismin önünde kullanılır. M.A. bazen nokta olmadan da yazılır (MA). Daha önceki kısaltmalar, doktor kelimesinin kısaltması "Dr." esas olarak eczacılar tarafından kullanılan Mr. ve teologlar tarafından kullanılan M idi.
Bazen "doktor" kelimesinin dişil hâli olan "doctrix" kelimesine atıfta bulunarak kullanılan Magistrix kelimesi, Latince metin kaynaklarında geçmemektedir. Günümüzde yaygın olarak kullanılan "Magistra" formu, çağdaş türetilmiş bir kelimedir.

Orta Çağ'da, magistrat ve doktorat eşit düzeydeydi ve sadece disiplinlere göre farklılık gösteriyordu. Lisans derecesi, bugün hala Katolik teolojisinde olduğu gibi, genellikle akademik derece olarak öncelikliydi.

Magister eğitimi, genellikle teknik odaklı olan diplom programından farklı olarak, daha geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu programda öğrenciler, üniversitenin sunduğu dersler arasından kendi derslerini büyük ölçüde kendileri belirleyebilirler. Yüksek lisans programı, sanat derslerini örneğin dil ve tarih dersleriyle veya diğer fakültelerin dersleriyle birleştirerek ana dal veya yan dal olarak seçme imkanı sunar. Böylece öğrenciler geniş bir bilimsel yelpazeyle ilgilenme ve kendi ilgi alanlarını büyük ölçüde gerçekleştirme imkanına sahip olurlar.
Öğrenciler ya bir ana dal (AD) ve iki yan dal (YD), örneğin sanat eğitimi ile eğitim bilimi ve sosyoloji, ya da iki ana dal, örneğin tarih bilimi ve Alman dili ve edebiyatı veya İskandinav dili ve edebiyatı ile siyaset bilimi seçerler. En azından JLU Gießen'de, bir ana dal, bir yan dal ve iki sözde çalışma öğesi okunabilen üçüncü bir seçenek daha bilinmektedir, örneğin çağdaş tarih (AD), gazetecilik (YD) ve İspanyolca (Seçmeli1) ve Alman dili ve edebiyatı (Seçmeli2). Tüm kombinasyon seçeneklerinde toplam çalışma yükü temelde aynıdır. Yan dal eğitiminde temel bilgilerin edinilmesine odaklanılırken, ana dal eğitiminde temel bilgilerin yanı sıra özel konu alanlarının incelenmesine de önem verilir.
1999 yılında Bologna Reformu ile Almanya'da lisans-yüksek lisans (İngilizce: Bachelor ve Master) sistemine geçiş kararı alındı. O zamandan beri hemen hemen bütün Almanya'da magister programları kaldırıldı ve yerlerine yüksek lisans programları getirildi.
Magister programı, meslekî bir hazırlık ve eğitim niteliğinde değildi. Ancak öğrenciler, seçtikleri dersler sayesinde hedefledikleri çalışma alanına yönelik hazırlık yapma olanağına sahiptir. Yükseköğretim ve kültür alanındaki faaliyetlerin yanı sıra, yayıncılık ve kütüphanecilik, eğlence ve medya alanları ile yetişkin ve ileri eğitim alanları da tipik kariyer hedefleri arasındadır. Ancak, uygun stajlar ve diğer ekonomiye yakın deneyimler sayesinde, yüksek lisans mezunları endüstri, hizmet ve danışmanlık alanlarında da oldukça rağbet görmektedir. Yüksek lisans mezunları, öğrenim sırasında edindikleri çeşitli disiplinlerin karmaşık bilgi bağlantılarını işleme becerisi, geniş konu yelpazesi ve gerekirse ek olarak edindikleri dil becerileri sayesinde çeşitli mesleki perspektiflere sahip olurlar.
Federal Almanya Cumhuriyeti'nde bu akademik derece, ilk olarak 1957'de Freie Universitat Berlin'de olmak üzere, 1950'lerin sonunda yeniden ihdas edildi. Diğer üniversiteler de 1960 yılına kadar veya bu tarihte bu uygulamayı takip etti. Amaç, üniversitelerin yükünü hafifletmekti. Çünkü o dönemde öğretmen olmak istemeyen ve fakat beşerî bilimler okuyan öğrenciler, yeterlilik sınavı ve doktora dışında başka bir diploma olmadığı için doktora yapmak zorunda kalıyorlardı.  Bologna Reformu kapsamında, birçok yüksek lisans programı (diploma programları gibi) şu anda ilgili lisans ve yüksek lisans programlarına dönüştürülmektedir.
En yaygın Magister dereceleri olan Magister Artium ve Magister Scientiarum, sırasıyla "M.A." ve "M.Sc." şeklinde kısaltılır. İlgili akademik yüksek lisans dereceleri aynı şekilde kısaltılır, ancak Bologna sistemine göre lisansüstü eğitimleri ifade eder. Yükseköğretim kurumları, yüksek lisans derecelerini (Bologna modeline göre üç aşamalı akademik eğitimin 2. aşaması) “Magister” olarak adlandırmakta serbesttir. Ancak bunlar, klasik lisansüstü Magister programlarından ayırt edilmelidir.
Genellikle, en azından Almanya'da, magister sınavını iyi veya çok iyi bir dereceyle geçenler doktora yapabilirler.

Aspiranturo

Bir matrikülasyon sınavı, genellikle ortaöğrenimin sonuna doğru düzenlenen bir üniversite giriş sınavıdır. Sınavı geçtikten sonra, bir öğrenci ikinci seviye eğitimden gelen akademik nitelikleri tanıyan bir okuldan ayrılma sertifikası alır. Alınan puanlara veya notlara bağlı olarak, bir öğrenci daha sonra daha fazla araştırma yapmak üzere üniversiteye girebilir. Matrikülasyon sınavı akademik sertifikadır.
Aşağıdaki matrikülasyon sınavları yapılır:

A-level – İngiltere'de
Abitur – Almanya ve Litvanya'da.
Bakalorya – Fransa
Birleşik Devlet Sınavı – Rusya'da.
Bitirme sınavı – ABD.
Regents Exam – New York Eyaleti, ABD
Eindexamen – Hollanda'da.
IB Diploma Programı – Uluslararası Bakalorya.
Matric – Güney Afrika'da ve daha önce Avustralya'da.
Matura – Arnavutluk, Avusturya, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, İtalya, Kosova, Lihtenştayn, Makedonya, Karadağ, Polonya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, İsviçre ve Ukrayna'da.
Ortaöğretim Diploması – Türkiye
Öğrenci derecesi – İskandinav ülkelerinde.
Studentereksamen, Danimarka öğrenci derecesi.
Studentexamen, İsveç öğrenci derecesi (kaldırıldı).
Generell Studiekompetanse, Norveç öğrenci derecesi.
Stúdentspróf, İzlanda'da öğrenci derecesi.
Studentsprógv, Faroe dili öğrenci derecesi.
Ylioppilastutkinto, Fince öğrenci derecesi.
Riigieksamid – Estonya'da.
Selectividad – İspanya'da.
Tasdikname – İrlanda.
Tawjihi – Ürdün ve Filistin topraklarında.
Te'udat Bagrut – İsrail'de

Üniversite ve kolejlere giriş
Eğitim giriş sınavı
Kolej giriş sınavı
Devlet memurluğu giriş sınavı
Final sınavı
Diploma
Diplom

Mezun kolej, lise, üniversite veya başka bir okuldan bir şekilde katılmış veya bitirmiş eski bir öğrencidir. Kelime Latinceden "alumnus" veya "alumne" olmakla öğrenci anlamına gelir. Bunun için özel olarak "mezuniyet töreni" de düzenlenir.
Bir mezun eski bir öğrencidir ve çoğunlukla bir eğitim kurumundan mezun olur (okul, kolej, üniversite). Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanlığı'na göre, mezun terimi kadın ve erkek kolejleri veya kız öğrenci grubuyla birlikte kullanılmaktadır.
Mezunlar toplantısı birçok kurumda popüler etkinliklerdir. Genellikle toplantılar dernekler tarafından organize edilirler ve genellikle bağış toplama için sosyal ortamlardır. Bu kavram neredeyse tüm ABD'de kullanılmaktadır.

Alma mater
Seminer
The Isis
Matrikülasyon sınavı
Karne
Mezuniyet diploması
Lisansüstü eğitim
Akademik atkı
Akademik kıyafet
Akademik şapka
Prom

Okul psikolojisi, klinik psikoloji ve eğitsel psikolojinin ilkelerinin öğrencilerin davranış ve öğrenim sorunlarını tespit ve tedavisine yönelik kullanıldığı bir alandır. Okul psikologları çocuk ve ergen gelişimi, öğrenme teorileri, kişilik teorileri gibi alanlarda eğitim, mesleklerinin etik, hukuki ve idari kuralları hakkında da bilgi sahibidirler.

Okul psikolojisi 1800'lerin sonlarında özellikle Alfred Binet gibi insanlar tarafından deneysel bir hareket olarak başlatılmıştır. Binet eğitim alanında faydalanılması için ilk IQ testini geliştiren kişidir aynı zamanda. Binet'in testi 1900'lerin başlarında ABD'ye getirilmiş ve 1916'da Lewis Terman tarafından standartları verilmiştir.

Eğitsel psikoloji
Klinik psikoloji

Okul Psikologluğu ve Okul Psikolojik Danışmanlığı Meslekleri:Karşılaştırmalı Bir Çalışma
School Psychology.Net11 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global School Psychology Network

Kondominyum bir uluslararası hukuk terimi olup iki veya daha çok sayıda egemen gücün bir politik bölgedeki (bir arazi veya sınır bölgesinin) egemenlik gücünün (Latince dominium), bu bölgeyi ayrı milli bölgelere bölmeden, birlikte ortaklaşa yüklenildiği önerisi üzerinde resmen anlaşmaları ve bu ortak hakları birlikte ortakça yürütmeleridir. Latince köklü bir hukuk terimidir: com=birlikte + dominium=sahiplilik veya egemenlik hakkı parçalarından oluşur.
Kondominyum idaresi çok uzun zamandır bir teorik imkân olarak hukukçularca kabul edilmekle beraber pratik gerçekte çok nadir olarak ortaya çıkmıştır. Buna başlıca neden iki veya daha çok egemen ülke arasında bu kondominyum konusunda herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkarsa ve taraflar bu anlaşmazlığı çözemezlerse kondominyum statüsü savunulamaz hale girmektedir.

Hazar Denizi uluslararası hukuka göre bu deniz etrafında sahilleri bulunan 5 ülkenin kondominyumudur: Rusya, Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Kazakistan
Moselle Nehri ve bu nehre katılan nehir kolları Sauer ve Our, Almanya ile Lüksemburg ülkelerinin bir kondominyumudur. Bu nehirler üzerindeki koprüler ve Lüksemburg'da "Schengen" de bulunan adanın bir kısmı bu kondominyum idaresine aittir. Bu kondominyum 1816'da taraflar arasında imzalanan bir antlaşma ile kurulmuştur.
Fransa ile İspanya arasındaki "Bidassoa Nehri" üzerinde bulunan (Franszca Île de la Conférence, İspanyolca Isla de los Faisanes veya Baskça Konpantzia ve ayrıca Konferans Adası olarak anılan) bir ada Fransız-İspanyol kondominyumudur. Bu statü 1659'da imzalanan "Pireneler Antlaşması" ile kurulmuştur.
Arap yarımadasında bulunan küçük bir bölge Umman ile Birleşik Arap Emirliği Ajman devleti arasında birlikte kondominyum olarak idare edilmektedir.
Orta Amerika kıstağında Fonseca Körfezi'inin bir kısmı ve bu körfezin ağzında bulunan sahil denizi El Salvador, Honduras ve Nikaragua'nin üçlü kondominyum statüsünde idare altındadır.
Güney Amerika'da Parana Nehri'nin bir kısmı ("Salto Grande de Sete Quedas" ile "İguassu Nehri" ağzı arası) Brezilya ve Paraguay kondominyum idaresi altındadır.
Avusturya Konstanz Gölü'nün (adaları kapsamayan) büyük bir kısmının Avusturya, Almanya ve İsviçre arasındaki kondominyum idaresi altında olduğunu kabul etmektedir. Bu görüşü Almanya ve İsviçre kabul etmemekteydi.

Kıbrıs adası 688'de yapılan bir antlaşma ile 688-965 arasında yaklaşık 280 yıl Bizans İmparatorluğu ile önce Emeviler sonra Abbasiler elinde bulunan halifelik arasında bir kondominyum olarak idare edilmiştir.
Şimdi Hollanda'da bulunan tarihî Friesland Kontluğu 1165'ten itibaren 1555e kadar Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu idaresi altında bulunmuş ve bu imparatorluk altında 1165-1493 döneminde "Hollanda Kontu" ile Utrecht Piskoposluğu birleşik kondominyumu idaresi altında bulunmuştur.
Erfurt şehri XII. yüzyıldan Otuz Yıl Savaşları'nın sonuna kadar Mainz Piskoposluğu ve "Geichen Kontluğu" birleşik kondominyum idaresi altında bulunmuş; 1289'daki "Geichen Kontluğu" yerine serbest şehir konseyi ortak olmuş, 1327'den sonra Thuringia Kontluğu ve 1483den sonra da Wettin hanedanı ortak olmuş ve şehrin kondominyum statüsü devam etmiştir.
Zaporosci Kazaklarının Dinyeper Nehri ortasında bir adada bulunan idare merkezi "Zaporosci Sich" 1667'de "Andrusovo Antlaşması" ile kısa bir zaman için Rusya ile Polonya kondominyumu olmuştur.
1794'te kadar şimdi Hollanda'da bulunan Maastricht şehri Liège Piskopos-Prensliği ile önce "Brabant Dükalığı" arasında ve 1632den sonra da onun yerine "Hollanda Cumhuriyeti" altında kondominyum statüsünde idare edilmiştir.
1818 ile 1846 arasında Kuzey Amerika'da Oregon arazisi ABD ile Birleşik Krallık kondominyumu olmuştur.
1864'e kadar İber yarımadasında bulunan "Couto Mixto" bölgesi İspanya ve Portekiz kondominyumu olarak idare edildi.
1889 ile 1899 yılları arasında Samoa adası Almanya, Birleşik Krallık ve ABD arasında üçlü bir kondominyum olarak idare edildi.
1855'te Rusya ile Japonya arasında imzalanan "Shimoda Antlaşması" ile Uzak Doğu'da, Sibirya kıyılarındaki Sahalin Adası aralarında belirli bir sınır olmadan kuzeyde Rusların ve güneyde Japonların yerleşmeleri kabul edilmiş ve bu ada bir kondominyum statüsünü almıştır. 1905'te Rus-Japon Savası sonunda, Japonya adanın güneyini 50'nci paralele kadar kendi ülkesine kattığını ilan etmiş ve kondominyum statüsü ortadan kalkmıştır. 1945 Yalta Konferansı ile bütün ada Sovyet Rusya egemenliğine geçmiştir.
1908 ile 1918 arasında Bosna-Hersek resmen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından ilhak edildikten sonra, bu imparatorluğun çifte devleti olan Avusturya ile Macaristan arasında kondominyum statüsü verilmişti.
1914′te İngiltere ile Fransa tarafından işgal edilen Alman Togoland kolonisi, 1916'da ikiye bölünene kadar bir Fransiz-Birleşik Krallık kondominyumu olarak idare edildi. İngiltere'nin Togoland adını verip koloni olarak aldığı kısmı, 1956'da bağımsızlık kazanan Gana'ya bağlandı. Fransız kolonisi olan kısmı ise 1960'ta Togo adıyla bağımsızlık kazandı.
I. Dünya Savaşı esnasında İhtilaf Devletleri tarafından Romanya'dan ayrılan Kuzey Dobruca Alman-Avusturya-Bulgar kondominyumu olarak idare edilmiştir.
1816 ile 1919 yılları arasında şimdi Almanya'da bulunan Tarafsız Moresnet,önce Hollanda sonra Belçika ile Prusya tarafından idare edilen bir kondominyum idi.
1941 ile 1943 yıllarında, II. Dünya Savaşı sırasında, "Hırvatistan Bağımsız Devleti'nin statüsü "Nazi Almanyası" ve "Faşist İtalya" arasında birlikte kondominyum idi. Bu statü 1943'te İtalya'nın harpten çekilmesi ile sona erdi.
1939 ile 1979 arasında Pasifik Okyanusu'nda bulunan "Canton ve Enderbury Adaları", Birleşik Krallık ve Birleşik Amerika kondominyumu olarak idare edildi ve 1979'da bağımsızlık kazanan Kiribati'ye dahil oldu.
Pasifik Okyanusu'nda bir ada olan Nauru, 1923 ile 1942 yılları arasında bir Milletler Cemiyeti mandası ve 1947'den 1968'e kadar bir Birleşmiş Milletler "trust" arazisi olarak Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Krallık üçlü kondominyum idaresi altında bulunmuştur. Nauru 1968'de bağımsızlığını kazanmıştır.
1899 ile 1959 yılları arasında Sudan, Birleşik Krallık'ın ülkeyi Mehdi devletinin elinden almasında sonra, 1882 itibarıyla fiilen Britanya kontrolü altında bulunan Mısır ile Birleşik Krallık kondominyum idaresi altında bulunmaktaydı.
1906 ile 1980 yılları arasında bir Pasifik Okyanusu'nda bir takım ada olan Yeni Hebridler, Banks Adaları ve Torres Adaları Fransa ile Birleşik Krallık tarafından Yeni Hebridler Kondominyumu altında idare edilmiştir. Söz konusu bölge 1980'de Vanuatu adıyla bağımsız olmuştur.

Fransız hukukuna göre Andorra, Fransa ile İspanya kondominyumu olarak kabul edilmekteydi. Ancak Andorra'nın bir bağımsız devlet olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu devletin devlet başkanlığı bu iki ülke arasında ortaklaşa yapılmaktadır.
Bazı hukukçulara göre bir arazi veya ülke diğer bir ülkenin hükümdarının (resmi veya şahsi) idaresi altında bulunursa bu ülkenin hukuki statüsü kondominyumdur. 1868'den 1918'e kadar Habsburg İmparatorluğu altında, Macaristan ve Hırvatistan'ın birlikte idare ettiği "Fuume" şehri (şimdiki Rijeka) örnek olarak gösterilebilir
2001'de Birleşik Krallık hükûmeti İspanya ile olan anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için, Cebelitarık'in egemenliğinin Birleşik Krallık ve İspanya tarafından paylaşılmasını teklif etti ve bu teklifi 2002'de Cebelitarık halkına bir referandum olarak sundu. Bu referandumda Cebelitarık seçmenleri büyük çoğunlukla teklife hayır oyu verip Cebelitarık'in fiili olarak bir İspanya ile Birleşik Krallı kondominyumu olmasını reddettiler.

Bağımlı bölge

Konferans (Fransızca: conférence), ilim, ekonomi, teknoloji, sanat, kültür, politika, hukuk, edebiyat gibi çeşitli konularda sohbet ve bilgi vermek amacıyla yapılan uzun konuşmalardır. Konferanslar genellikle konferans salonu, konferans merkezi, halka açık alan, konser salonu, amfitiyatro, ziyafet salonu, kafe, restoran, kulüp, arena ve stadyum gibi çeşitli ortamlarda düzenlenmektedir. Devlet, şirketler, sivil toplum kuruluşu, kâr amacı gütmeyen kuruluş'lar, diğer teşkilat ve kuruluşlar tarafından düzenlenebilir.
Bir hitap çeşidi olan konferans, bilgi verme esasına dayanmaktadır. Konferans, bir tezi veya görüşü, bir konuyu açıklamak için daha çok akademik yerlerde verilir. Konferans veren kimsenin derin ve geniş bilgi sahibi, orijinal ve sağlam bir görüş sahibi olması beklenir. Konferans heyecanlı konuşmalar yapmak ve dinleyicileri galeyana getirmek yerine, onların merak ve araştırma, öğrenme arzusuna seslenen bir hitaptır. Konferansı nutuktan ayırt edemeyen konuşmacılar, genellikle gülünç bir etki bırakabilirler.

Devletlerarası diplomatik ilişkilerde, sorunların görüşüldüğü bir toplantıdır. İlk defa 1592'de Conbrai Kongresi adı altında böyle bir toplantı yapıldı ve 19. yüzyıldan sonra daha da yaygınlaştı. Konferanslarla devletlerarası direkt anlaşmalar yapılabildiği için, resmi protokollerden ayrılmakta ve daha önemli bir yer tutmaktadır. İlk zamanlarda bu maksatla kongre terimi kullanılmış olup 20. yüzyıldan itibaren yerini konferansa bırakmıştır.
Konferansın yapılmasıyla ilgili yer, zaman, görüşülecek hususlar bir kurala bağlı olmayıp, tarafların anlaşmalarıyla belirlenir. Konferanslar bazen politik olanlar ve olmayanlar diye gruplandırılır. Politik olmayanlar da ayrıca yönetim, ekonomik, sosyal, komünikasyon, bilim, eğitim ve kültürel konferanslar olarak alt gruplara ayrılır. Konferansla ilgili evraklar önceden delegelerce imzalanır.

Zirve toplantısı
Topluluk önünde konuşma
Video konferans
Basın toplantısı
Seminer
Parti kongresi
Açık oturum
Telekonferans
Webinar
Sempozyum
Kollegyum
Müzakereci meclis
Nakonferans
Panel
Forum
Fuar
Görüşme
Kurultay
Konvansiyon

Kongre, farklı ülkelerin, kurucu devletlerin, örgütlerin, sendikaların, siyasi partilerin veya diğer grupların temsilcilerinin bir araya geldiği resmi bir toplantıdır. Terim Geç Orta İngilizcede Latince congressus'tan savaş sırasında bir karşılaşmayı (düşmanların buluşması) ifade etmek için ortaya çıkmıştır.

Aşağıdaki kongreler, farklı ulusların temsilcilerinin resmi toplantılarıydı:

Temsilciler Kongresi (İspanyolca: Congreso de los Diputados) İspanya'nın yasama organı olan Cortes Generales'in alt meclisidir.
Belçika Ulusal Kongresi, 1830 yılında yeni devlet için bir anayasa oluşturan geçici bir yasama meclisiydi.
Çin Halk Cumhuriyeti'nin yasama organı Ulusal Halk Kongresi olarak bilinir.
Sovyetler Birliği Halk Vekilleri Kongresi, Sovyetler Birliği'nde yasama organı ve devlet iktidarının nominal en yüksek kurumuydu.
Rusya Halk Vekilleri Kongresi, Sovyetler Birliği'ninkinden sonra modellenmiştir ve 1990-1993 yılları arasında varlığını sürdürmüştür.
Küba Kongresi, 1902'den 1959'a kadar Küba'nın iki meclisli yasama organıydı.

1770'lerin ortalarında, Amerika Birleşik Devletleri'ne dönüşen İngiliz kolonileri, her koloninin kendi başına bir devlet olduğunu vurgulamak için ortak konvansiyonları için "Kongre" kelimesini benimsedi. Bu terim o zamandan beri pek çok ülke tarafından yasama organlarını ifade etmek üzere benimsenmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri federal hükümetinin iki meclisli yasama organıdır.
Kıta Kongresi (1774-1781), Konfederasyon Maddeleri uyarınca Amerika Birleşik Devletleri'nin yasama organı olan Konfederasyon Kongresi (1781-1789) haline gelen On Üç Koloni'den gelen delegelerin bir kongresiydi.
1861-1865 Amerika Konfedere Devletleri Kongresi, Amerikan İç Savaşı sırasında Amerika Konfedere Devletleri'nde faaliyet göstermiştir.
Guatemala Cumhuriyeti Kongresi (İspanyolca: Congreso de la República) Guatemala'nın tek meclisli yasama organıdır.
Honduras Ulusal Kongresi (İspanyolca: Congreso nacional) Honduras hükümetinin yasama organıdır.
Meksika Kongresi (İspanyolca: Congreso de la Unión) Meksika hükümetinin yasama organıdır.
Paraguay Kongresi, Paraguay'ın iki meclisli yasama organıdır.
Arjantin Ulusal Kongresi (İspanyolca: Congreso de la Nación Argentina) Arjantin hükümetinin yasama organıdır.
Dominik Cumhuriyeti Kongresi, Dominik Cumhuriyeti'nin iki meclisli yasama organıdır.
Palau Ulusal Kongresi (Palauca: Olbiil era Kelulau) Palau Cumhuriyeti'nin iki meclisli yasama organıdır.
Mikronezya Federal Devletleri Kongresi, Mikronezya Federal Devletleri'nin tek meclisli yasama organıdır.
Filipinler Kongresi (Filipince: Kongreso ng Pilipinas) Filipinler hükümetinin yasama organıdır.
Peru Cumhuriyeti Kongresi (İspanyolca: Congreso de la República) Peru'nun tek meclisli yasama organıdır.
Kolombiya Kongresi (İspanyolca: Congreso de la República) Kolombiya'nın iki meclisli yasama organıdır.
Bolivya Ulusal Kongresi, yerini Çok Uluslu Yasama Meclisine bırakmadan önce Bolivya'nın ulusal yasama organıydı.
Brezilya Ulusal Kongresi (Portekizce: Congresso Nacional) Brezilya'nın iki meclisli yasama organıdır.
Şili Ulusal Kongresi (İspanyolca: Congreso Nacional) Şili hükümetinin yasama organıdır.
Ekvador Ulusal Kongresi, Ulusal Meclis ile değiştirilmeden önce Ekvador'un tek meclisli yasama organıydı.
Fransa:
Fransız Parlamentosu Kongresi, özellikle Fransa'nın yasama organının her iki meclisinin tek bir organ olarak, genellikle Versay Sarayı'nda, anayasada yapılan değişiklikleri oylamak, Fransa Cumhuriyeti cumhurbaşkanının bir konuşmasını dinlemek ve geçmişte cumhurbaşkanını seçmek için bir araya geldiği zamanı ifade eder.
Yeni Kaledonya Kongresi, özerk kolektivitenin yarı başkanlık sistemi altındaki ulusal yasama organıdır.

Devrim Savaşı'nı sona erdiren Aix-la-Chapelle Kongresi (1668)
Avusturya Veraset Savaşı'nı sona erdiren Aix-la-Chapelle Kongresi (1748)
Aix-la-Chapelle Kongresi (1818)
93 Harbi'nin (1877-1878) ardından Doğu Sorunu'nu çözüme kavuşturan Berlin Kongresi (1878)
Gniezno Kongresi (1000)
Laibach Kongresi (1821)
Panama Kongresi, 1826 yılında Simón Bolívar tarafından düzenlenen bir toplantı
Kırım Savaşı'nı sona erdiren Paris Kongresi (1856)
Troppau Kongresi (1820)
Tucumán Kongresi (1816)
Utrecht Kongresi (1712-1713)
Verona Kongresi (1822)
Napolyon Savaşları sonrasında Avrupa'nın şeklini belirleyen Viyana Kongresi (1814-15)
Avrupa Konseyi Kongresi.

Birçok siyasi parti, parti için kararlar almak ve yönetim organlarını seçmek için birkaç yılda bir parti kongresine sahipken, diğerleri buna parti kurultayı adını verir. Kongre, özellikle eski İngiliz sömürgelerindeki birçok siyasi partinin adında yer almaktadır:

Hindistan
Hindistan Ulusal Kongresi
All India Trinamool Congress
Kerala Kongresi
Milliyetçi Kongre Partisi
Tamil Maanila Kongresi
YSR Kongresi Partisi
Janta Kongresi Chhattisgarh
Tüm Hindistan N.R. Kongresi
Kanarya Adaları
Kanarya Adaları Ulusal Kongresi
Esvatini
Ngwane Ulusal Özgürlük Kongresi
Fiji
Fiji Ulusal Kongresi
Guyana
Ulusal Halk Kongresi Reformu
Lesotho
Basotho Kongre Partisi
Lesotho Demokrasi Kongresi
Lesotho Halk Kongresi
Malavi
Malavi Kongre Partisi
Malezya
Malezya Hint Kongresi
Namibya
Demokratlar Kongresi
Nepal
Nepal Kongresi
Pakistan
Halkların Devrimci Kongresi Pakistan
Sierra Leone
Tüm Halkların Kongresi
Güney Afrika
Afrika Ulusal Kongresi
Halk Kongresi
Pan-Afrikanist Kongre
Sri Lanka
Tüm Seylan Tamil Kongresi
Sri Lanka Müslüman Kongresi
Sudan
Ulusal Kongre Partisi (Sudan)
Trinidad ve Tobago
Birleşik Ulusal Kongre
Uganda
Uganda Halk Kongresi
Irak
Irak Ulusal Kongresi

Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi
Irksal Eşitlik Kongresi
Kıta Kongresi 2.0

Endüstriyel Örgütler Kongresi
Filipinler Sendikalar Kongresi
Sendikalar Kongresi
Kanada İşçi Kongresi

Katolik Kongreleri
Efkaristik kongreler
1947 Marian Kongresi
Subud Kongresi

Kongre, büyük ulusal veya uluslararası akademik konferanslar için kullanılan alternatif bir isimdir. Örneğin, Dünya Erkek Sağlığı Kongresi, erkeklerin tıbbi sorunları üzerine yıllık bir toplantıdır.
Bovling gibi bazı atletik sporlardaki organizasyonlar tarihsel olarak "kongre" olarak adlandırılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Bowling Kongresinin (1995 yılında kurulmuştur) öncülleri Amerikan Bowling Kongresi (1895 yılında kurulmuştur) ve Kadınlar Uluslararası Bowling Kongresidir (1927 yılında kurulmuştur).

Satranç kongresi, bir şehirde, çok sayıda yarışmacının sınırlı bir süre boyunca rekabetçi satranç oynamak için bir araya geldiği bir satranç turnuvasıdır; tipik olarak bir gün ila bir hafta veya daha fazla sürer.

 Phillips, Walter Alison (1911). "Congress". Encyclopædia Britannica. 6 (11. bas.). ss. 937–938.  (İngilizce)

Konut; bireyler, hanehalkı veya birkaç aile için kalıcı veya yarı kalıcı ev olarak kullanılan bir yaşam alanıdır. Genellikle bir ev, apartman, başka bir bina olabilir. Alternatif olarak mobil ev, tekne evi, yurt veya başka bir taşınabilir barınaklar da bulunur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 12. maddesindeki anayasa hukuku ilkesi, mahremiyet hakkı ve bireyin yaşama ve sığınma yeri olarak evinin dokunulmazlığıdır.
Konutlar genellikle uyumak, yemek hazırlamak, yemek yemek ve hijyen için alanlar ve olanaklar sunar. Daha büyük gruplar huzurevi, yetimhane, manastır veya benzer bir kurumda yaşayabilir. Çiftlik evi ayrıca lojman arazisini ve evcil hayvanlar için tesisleri de içerir. Daha güvenli konutların bulunmadığı yerlerde, insanlar gecekondu mahallelerinde ve gecekondu kasabalarında bulunan gayri resmi ve bazen yasadışı kulübelerde yaşayabilirler. Daha genel olarak, "konut" bir kasaba, mahalle, köy, banliyö, şehir veya ülke gibi bir coğrafi alan olarak düşünülebilir.
Konut kooperatifi bir veya daha fazla konuttan oluşan, bir tür konut kullanım hakkıdır. Konut kooperatifleri, birçok özelliği olan farklı bir ev sahipliği biçimidir. Müstakil ev sahipliği, kondominyum ve diğer konut düzenlemelerinden farklıdır.

Ev otomasyonu
Ev otomasyonu
Ev ağı
Ev tadilatı
Ev tamiri

Kuopio, Finlandiya'nın Kuzey Savonya bölgesinin merkezi olan şehirdir. Şehir, Kallavesi Gölü'nün kıyısında yer almaktadır. Yüzölçümü 4.326,36 km² olan şehrin nüfusu 31 Ağustos 2017 tarihi itibarıyla 117.842'dir.

Kuopio, 1653 yılında Vali Peter Brahe tarafından kurulmuş olup resmî olarak 17 Kasım 1775 tarihinde Kral III. Gustav'ın emriyle kuruldu. Rus yönetimi döneminde (1809-1917), şehir Saimaa Kanalı ve Savo Demiryolu ile Doğu Finlandiya'da önemli bir ulaşım merkezi haline geldi.
1969'dan bu yana Kuopio, belediye birleşmeleri yoluyla geniş bir yüzölçüme sahip oldu.

Kuopio, önemli bir eğitim şehri olarak bilinmekte olup Doğu Finlandiya Üniversitesi, Savonya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi ve Sibelius Akademisi'nin Kuopio bölümüne ev sahipliği yapmaktadır.

Şehre Kuopio Demiryolu İstasyonu ile Kuopio Havalimanı hizmet vermektedir.

Resmî site

KuopioInfo (Fince) (İngilizce) (Almanca) (Rusça) (Çince)
Kuopio pazar yerinin 360° panoraması

Köping, İsveç'in güneybatısında bulunan bir kenttir. Kent, Göller Yöresi'nin doğusunda, ormanlık bir arazi üzerinde kuruludur.

Köping, tarih boyunca İsveç'in önemli bir ticaret merkezi olarak ün saldı. İsmini İsveççe market sözcüğünden alan Köping, 19 Ocak 1474'te kent konumuna alındı. Bu haliyle İsveç'in en eski kentlerinden biri sayılmaktadır. Kent çevresinde yoğun olarak demir çıkarılmakta ve bu demir uluslararası pazarda ihraç edilmektedir. Baştan sona ahşaptan inşa edilen kent, 1889'daki yangında büyük bir hasar görerek mimar Theodor Dahl tarafından yeniden ve yeni malzemelerle onarıldı. 20. yüzyıla gelindiğinde Volvo gibi birçok ünlü İsveç firması kentte şubeler ve fabrikalar açtı. Bu süreçten sonra tam bir sanayi kenti olan Köping, günümüzde 17.000'lik bir nüfusa sahiptir.

Carl Wilhelm Scheele - Oksijenin kullanım alanlarıyla ilgili araştırmalar yapan 18. yüzyıl kimyacısı.
Richard Dybeck - İsveç milli marşının yazarlarından olan edebiyatçı.

Dünya şehirleri ya da küresel şehirler, küresel ekonomide önemli bir merkez hâline gelmiş yerlerdir. Dünya şehirlerini diğer büyükşehirlerden ayıran en önemli özellik, dünya ekonomisinin ayrılmaz parçalarından biri olmalarıdır.

Dünya şehirleri pek çok alt bölgeye/ilçeye ayrılmış olsalar da, bu şehirlerin tüm bunları tek çatı altında birleştiren uluslararası adları vardır. (Örneğin: İstanbul ve ilçeleri)
Uluslararası olay ve toplantılar ile dünya ilişkilerinde etkin rol oynar önemli uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yaparlar. (örneğin: Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'ne ev sahipliği yapan New York)
Metropolitan bir bölge içinde en az bir milyonluk bir nüfusa sahiptirler.
Pek çok uluslararası havayolu şirketini bünyesinde barındıran bir uluslararası havaalanına sahiptirler.
Otobüs, vapur, bölgesel demiryolu, hafif raylı sistem, ekspres yol, gelişmiş bir toplu taşıma gibi ileri bir ulaşım ağını barındırırlar.
Uluslararası finans kuruluşlarının, hukuk bürolarının, büyük şirketlerin, holdinglerin, borsaların ya da dünya ekonomisinde önemi olan başka kuruşların merkezlerine ev sahipliği yaparlar.
Fiberoptik, Wi-Fi, cep operatörü, hızlı iletişim ağı gibi gelişmiş haberleşme altyapısına sahiptirler.
Müze ya da üniversite gibi dünyaca ünlü kurumlara ev sahipliği yaparlar.
Sanat galerileri, film festivalleri, orkestralar, tiyartolar, operaevleri gibi tanınmış kültürel merkezlere ev sahipliği yaparlar.
BBC, Reuters gibi dünya çapında yayın yapan önemli yayın kuruluşlarına ev sahipliği yaparlar.

Şehirler 2020 yılının verilerine göre sıralanmıştır.

 Wikimedia Commons'ta küresel kent ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kıtalararası şehir, birden fazla kıtada yer alan bir şehirdir. Bir şehri kıtalararası yapan özellik, kara üzerindeki alanının kıta sınırının iki tarafında yer alması veya şehrin idarî denetiminde olan bazı adaların, şehrin kurulu olduğu kıtadan başka bir kıtaya ait olmasıdır. Aşağıdaki alfabetik listede kıtalararası şehirlere örnekler verilmiştir:

İstanbul, Türkiye'nin en büyük şehri ve iki kıtalı şehirlerin en iyi bilinen örneğidir. İstanbul Boğazı şehrin Avrupa ve Asya kısımlarını ayırır. İstanbul ili ile aynı sınırlara sahiptir, sakinlerinin %65'i Avrupa'daki 19 ilçede, %35 ise Asya'daki 12 ilçede yer alır.
Çanakkale Türkiye'nin İstanbul'dan sonra ikinci kıtalararası şehridir. Çanakkale Boğazı şehrin Avrupa ve Asya'daki topraklarını ayırır. Sekiz ilçe Asya kıtasında bulunurken, Gelibolu ve Eceabat ilçeleri Avrupa'dadır. Ege Denizi'nde bulunan Gökçeada ve Bozcaada şehrin diğer iki ilçesidir.
Atyrau, batı Kazakistan'da bir şehir; Ural nehri'nin ağzı tarafından ikiye bölünmüştür. Hemen neredeyse tamamı Asya'da yer alır ama ufak bir bölümü Avrupa'ya uzanır.
Orenburg, Ural nehri üzerinde bir Rus şehri. Çoğu Avrupa'da yer alır, ama güney tarafının bir kısmı Ural'ın öbür tarafındaki Asya'ya uzanır.
Süveyş, Süveyş Kanalı üzerinde bir Mısır şehri. Süveyş Vilayeti ile aynı sınırlara sahiptir. Hemen hemen tamamı Afrika'da yer alır ama ufak bir bölümü doğuda Asya'ya doğru uzanır.

Almería, İspanya'nın güneyinde, Akdeniz kıyısında bir şehir. Çoğu, Avrupa kıtasında olmakla beraber, idarî sınırları içinde yer alan Isla de Alborán İspanya kara parçasından çok Afrika'ya yakındır. Şehir yüzölçümünün %19,4'ü Afrika'ya aittir.
Cape Town, Güney Afrika Cumhuriyeti'nın yasama başkenti. Prince Edward Adaları'nı da kapsar, bu şehrin kıtalararası olup olmadığı, bu adaların Antarktika'ya ait sayılıp sayılmadığına bağlıdır. Şehrin yüzölçümünün %25,8'i bu adalar grubundan oluşur.
Caracas, Güney Amerika'da Venezuela'nın başkenti ve en büyük şehri. Şehir, Venezuela Federal Bağımlı Bölgesi'ndeki adaların idaresinde sorumludur, bunların arasında bulunan Isla Aves bazen Kuzey Amerika'ya ait sayılır.
Tokyo, Asya ülkesi Japonya'nın başkenti. Onun güney ve güneydoğusunda yer alan Japon Pasifik adaları, şehrin idarî kontrolündedir. Bu adalar arasında bulunan Minami Torishima bir Okyanusya adasıdır. Tokyo'nun kıtalararası bir şehir kabul edilmesi Okyanusya'nın bir kıta kabul edilip edilmediğine bağlıdır. Asya ve Okyanusya adalarından oluşan bu adalar Tokyo'ya bağlı Ogasawa Köyü'nü oluşturur.[2]
Cape Town, Caracas ve Tokyo'nun kıtalararası sayılması, onlara idarî olarak bağımlı olan uzak ve yaşanmayan adaların şehre aidiyetinin yeterli olmasını gerektirir. Başka bir bakış açısıyla bu adaların coğrafî olarak kıtalararası, ama demografik olarak öyle olmadığı söylenebilir. Almería, kıtalararası olmasını, kendisinden 90 km uzakta, üzerinde bir askeri üs bulunduran bir adayı içermesine borçludur. Diğer dört örnek ise tartışmasız kıtalararası şehirler olup, kıtalararası metropoliten bölgelerin merkezi konumundadırlar.

Kıtalararası ülkeler listesi

Kızılderili rezervasyonu ya da kısaca Rezervasyon, Amerika Birleşik Devletleri'nde Kuzey Amerika Yerlileri için oluşturulan kısıtlayıcı yasal yerleşim bölgelerine verilen ad. 1840'lı yıllarda oluşturuldu. Kızılderili İşleri Bürosu'na bağlıdır. Kanada'daki muadili ise yasal olarak Kızılderili rezervi adını alır.
O yıllarda, Avrupa kökenli Amerikalılar, ülkenin batı bölgelerine yerleşmek için kızılderili kabilelerini de önlerine katarak ilerliyordu. Kızılderililer, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek ve reservation adı verilen, anavatanlarından çok daha küçük bölgelere yerleşmek zorunda bırakıldı.
Günümüz ABD'sinde Kızılderililerin yaklaşık %84'ü rezervasyonların dışında yaşıyor ve her büyük kentin kendi Kızılderili toplumları var. Amerika'da 300'den fazla Kızılderili yerleşim bölgesi bulunmaktadır.
Metlakatla hariç Alaska'daki bütün "yerli toplama kampları" (Rezervasyon) Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası yasasıyla kaldırıldı.

Yuki Soykırımı üzerine çalışan Yale Üniversitesi'nden tarihçi Benjamin Madley Kızılderililerin doğal hayatlarından koparılıp kapatıldıkları bu rezervasyonları etnik gulaglar (ethnic gulags) olarak nitelendirmiştir.

Alaska yerlileri kabile birlikleri
Kosta Rika Kızılderili rezervi

Rezervasyonların Haritası26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Indian Reservations in the Continental United States21 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızılderili rezervi (İngilizce: Indian reserve, Indian Reserve, Fransızca: Réserve indienne), Kanada'da Nunavut hariç bütün eyalet ve topraklarda Kanada Kızılderililerinin (First Nations) 1951 Kızılderili Yasası (Indian Act) gereği Kanada hükûmeti tarafından yerlilere bir ayrıcalık olarak verilen yerleşim yerlerine verilen yasal addır. Bu ad ve düzenleme, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ABD Kızılderilileri için oluşturulan Kızılderili rezervasyonu kamplarının bir benzeridir.
Kanada'da Native reserve (yerli rezervi), First nations reserve (İlk milletler rezervi) hatta yanlış olsa da First Nation (İlk Millet) adları da Indian reserve (Kızılderili rezervi) terimi yerine yaygın olarak kullanılmaktadır.
Kanada'da 600'den fazla Kızılderili rezervi vardır ve bunların çoğu oldukça küçük araziye sahiptir. Çoğunluğunu İnuitlerin oluşturduğu Nunavut'ta %0.34 nüfusa sahip Denesuline Kızılderilileri için kısıtlayıcı hiçbir rezerv kurulmamıştır.

Kanada Kızılderili rezervleri listesi
Nüfusuna göre Kanada Kızılderili rezervleri

Liman; gemi, tekne gibi deniz araçlarının park yeri, gemilerin konteyner ve kargolarını boşaltıp yüklediği ticaret merkezi, vinç barındıran ve genellikle gümrük de bulunduran mekanlardır.
Özellikle Demiryolu ve kara yolu çıkış yerleriyle kesişir. Ekonomik olarak gelişmiş yerlerde kuruludur. Liman trafiğinde akaryakıt, özellikle petrol trafiği büyük yer tutar. Genel liman ve özel liman olarak ikiye ayrılır. Genel limanlar her tür yük trafiğine açıktır. Özel limanlar belirli maddelere özgüdür. Yapı olarak ise limanlar doğal koylarda veya dalgakıranla korunan kıyılardakiler, akarsu ve göl limanlarıdır. Türlere göre yükleme boşaltma tesisleri de değişiklik gösterir.
Limanlar küresel ekonomi için son derece önemlidir. Değer olarak küresel mal ticaretinin %70'i bir limandan geçmektedir. Bu nedenle limanlar aynı zamanda malların ve ilgili hizmetlerin işlenmesi ve elleçlenmesi için işgücü sağlayan yoğun nüfuslu yerleşim yerleridir. Bugün liman gelişimindeki en büyük büyüme Asya'da yaşanıyor. Kıta, Singapur ve Çin'in Şanghay Limanı ve Ningbo-Zhoushan Limanı gibi dünyanın en büyük ve en yoğun limanlarından bazılarına ev sahipliği yapıyor. 2020 yılı itibarıyla Avrupa'nın en yoğun yolcu limanı Finlandiya'nın Helsinki Limanı'dır. Bununla birlikte, yalnızca yerel turizme veya balıkçılık endüstrilerine hizmet edebilecek sayısız küçük liman mevcuttur.
Limanların yerel ekolojiler ve su yolları üzerinde, en önemlisi de su kalitesi üzerinde tarama, dökülme ve diğer kirliliklerden kaynaklanabilecek geniş bir çevresel etkisi olabilir. Limanlar, çoğu liman altyapısının deniz seviyesinin yükselmesine ve kıyı taşkınlarına karşı son derece savunmasız olması nedeniyle, iklim değişikliğinin neden olduğu değişen çevresel faktörlerden ağır bir şekilde etkilenmektedir. Uluslararası düzeyde, küresel limanlar, kıyı yönetimi uygulamalarını iyileştirmenin ve iklim değişikliğine uyum uygulamalarını kendi inşaatlarına entegre etmenin yollarını belirlemeye başlıyor.

Portus Romae
Samos antik limanı
Prosphorion limanı
Theodosius limanı

Türkiye'deki limanlar listesi
Türkiye'deki antik limanlar
Dünyanın en işlek konteyner limanları listesi
Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi
Bağlama limanı
Denizyolu ulaşımı

MIT Technology Review, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü tarafından sahiplenilen ve iki ayda bir yayımlanan bilim ve teknoloji dergisi. 1899 yılında The Technology Review'' adıyla kuruldu, ve 23 Nisan 1998'de The kelimesi kaldırılarak yeniden yayımlanmıştır. Eylül 2005'te, o dönemdeki genel yayın yönetmeni ve yayıncı Jason Pontin'in yönetiminde, dergi tarihî formuna benzer bir hale getirilmiştir.
1998'deki yeniden piyasaya sürülmeden önce, editör "eski dergiden geriye sadece isminin kalacağını" belirtmişti. Bu nedenle, modern ve tarihî Technology Review arasında bir ayrım yapmak gerekliydi. Tarihî dergi, MIT Mezunlar Derneği tarafından yayımlanıyordu, MIT mezunlarının ilgi alanlarına daha yakın bir çizgideydi ve daha entelektüel bir ton ve çok daha küçük bir kamu tirajına sahipti. 1998'den 2005'e kadar "MIT'nin Yenilik Dergisi" olarak tanıtılan, 2005'ten itibaren ise sadece "MIT tarafından yayımlanan" olarak bilinen dergi, yeni teknolojilere ve bu teknolojilerin nasıl ticarileştirildiğine odaklanıyordu. Dergi, kamuya satılıyordu ve daha çok üst düzey yöneticiler, araştırmacılar, finansörler ve politika belirleyiciler ile MIT mezunlarına yönelikti.
2011'de, Technology Review Utne Reader Bağımsız Basın Ödülleri'nde En İyi Bilim/Teknoloji Kapsamı ödülünü kazandı.

Manhattan, New York şehrinin beş ilçesinden en yoğun nüfuslu ve coğrafi olarak en küçük olanıdır. New York İlçesi ile aynı alanı kapsayan Manhattan, ABD'nin New York eyaletindeki en küçük ilçe ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en küçük ilçelerden biridir. Eyaletin güney ucuna yakın Manhattan Adası'nda neredeyse tamamen yer alan Manhattan, Kuzeydoğu mega kentinin merkezinde yer alır ve New York metropol alanının kentsel çekirdeğini temsil eder. Manhattan, New York şehrinin ekonomik ve idari merkezi olarak hizmet vermekte olup, dünyanın kültürel, finansal, medya ve eğlence başkenti olarak tanımlanmıştır.
Avrupa kolonizasyonundan önce, günümüz Manhattan'ı Lenape topraklarının bir parçasıydı. Avrupa yerleşimi, 1624 yılında Hollandalı kolonistler tarafından Manhattan Adası'nda bir ticaret merkezi kurulmasıyla başladı; 1626'da bu yerleşim yerine "Yeni Amsterdam" adı verildi. Bölge 1664'te İngiliz kontrolüne geçti ve İngiltere Kralı II. Charles'ın toprakları kardeşi York Dükü'ne vermesinin ardından "New York" olarak yeniden adlandırıldı. Günümüzdeki Aşağı Manhattan'da bulunan New York, 1785'ten 1790'a kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti olarak hizmet verdi. New York Limanı'ndaki Özgürlük Heykeli, 19. yüzyılın sonlarında gelen milyonlarca göçmeni karşıladı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ve ideallerinin dünya çapında bir sembolüdür. Manhattan, 1898'de New York şehrinin birleştirilmesi sırasında bir ilçe haline geldi ve şehrin yönetiminin merkezi olan New York Belediye Binası'na ev sahipliği yapıyor. Yukarı Manhattan'daki Harlem, 1920'lerde günümüzde kültürel Harlem Rönesansı olarak bilinen hareketin merkezi haline geldi. Greenwich Village'daki Stonewall Inn, Stonewall Ulusal Anıtı'nın bir parçası olup, 1969'da modern eşcinsel hakları hareketinin doğduğu yer olarak kabul edilir ve Manhattan'ın LGBTQ kültüründeki merkezi rolünü pekiştirir. Aşağı Manhattan, 2001'deki 11 Eylül terör saldırılarında yıkılan orijinal Dünya Ticaret Merkezi'nin bulunduğu yerdi.
Dünyanın en büyük doğal limanlarından birinde yer alan ilçe, Hudson, East ve Harlem nehirleri ile çevrilidir ve Roosevelt, U Thant, Randalls ve Wards Adaları da dahil olmak üzere birkaç küçük bitişik adayı içerir. Ayrıca, şu anda ABD anakarasında bulunan küçük Marble Hill mahallesini de içerir. Manhattan Adası, her biri ilçenin uzun eksenini kesen üç gayri resmi olarak sınırlandırılmış bileşene ayrılmıştır: Aşağı Manhattan, Midtown ve Yukarı Manhattan. Manhattan, 2020 nüfus sayımına göre 22,66 mil kare (58,69 km²) alanda yaşayan 1.694.250 nüfusuyla dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden biridir ve mil kare başına 72.918 sakin (km2 başına 28.154 sakin) düşmektedir. Ayrıca, konut mülklerinin metrekare başına satış fiyatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en yüksek seviyededir.
Manhattan, hem mutlak hem de kişi başına düşen GSYİH açısından ABD'nin en yüksek ilçe GSYİH'sini üretmektedir. İlçe, Milyarderler Sokağı ve Wall Street'in yanı sıra toplam piyasa değeri bakımından dünyanın en büyük iki borsası olan New York Borsası ve Nasdaq'a ev sahipliği yapmaktadır. Birçok çok uluslu medya holdingi Manhattan'da yer almaktadır; ayrıca Columbia Üniversitesi, New York Üniversitesi, Rockefeller Üniversitesi ve New York Şehir Üniversitesi gibi çok sayıda kolej ve üniversite de burada bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler'in genel merkezi, Midtown Manhattan'ın Turtle Bay semtinde yer almaktadır. Manhattan, dünyanın en çok ziyaret edilen 10 turistik mekanından üçüne ev sahipliği yapıyor: Times Meydanı, Central Park ve Grand Central Terminali. New York Penn İstasyonu, Batı Yarımküre'nin en işlek ulaşım merkezidir. Chinatown, Batı Yarımküre'deki en yüksek Çinli nüfus yoğunluğuna sahiptir. Beşinci Cadde, 2024'te ikinci sıraya düşmeden önce dünyanın en pahalı alışveriş caddesi olarak sıralanmıştı. İlçe, Empire State Binası, Chrysler Binası ve One World Trade Center dahil olmak üzere birçok önemli köprü, tünel ve gökdelene ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, Ulusal Basketbol Birliği'nin New York Knicks ve Ulusal Hokey Ligi'nin New York Rangers takımlarına da ev sahipliği yapıyor.

Manhattan ismi "Man-hata"dan gelir. Bu isme ilk defa Robert Juet'in gezi defterinde rastlanmıştır. 1610'daki bir harita Manahata ismini ikinci kez bu bölge için kullanır. Manhattan Lenape dilinden 'birçok tepeden oluşan ada' olarak çevrilmiştir.

0 °C (32 °F) İzotermi kullanılarak Köppen iklim sınıflandırması altında, New York şehri hem Ilıman dönencealtı iklimi (Cfa) hem de nemli karasal iklimlidir (Dfa). Nemli subtropikal iklimli Kuzey Amerika kıtasının en kuzeyindeki büyük şehirdir.
Şehir, yılda 234 gün biraz da olsa güneş ışığı alır. Şehir, USDA 7b bitki dayanıklılık bölgesi içindedir.
Kışlar soğuk ve nemlidir ve açık denizlerde esen hakim rüzgar modelleri Atlantik Okyanusu'nun ılımlı etkilerini yumuşatır; yine de Atlantik ve Appalaşlar tarafından daha soğuk havadan kısmen korunması, şehri kışın Pittsburgh, Cincinnati ve Indianapolis gibi benzer veya daha alçak enlemlerdeki Kuzey Amerika iç kesimlerindeki şehirlerden daha sıcak tutar.
Şehrin iklimi aynı enlemde bulunan Avrupa'daki merkezlere (örn. Madrid) göre serindir. Bunun nedeni ise  bölgenin okyanus kıyısındaki konumundan kaynaklanır. Ancak şehrin okyanus kıyısında yer alması bölgeyi iç bölgelere nazaran kışların daha ılık geçmesine neden olur.
Bölgenin en soğuk ayı olan ocak ayında günlük ortalama sıcaklık 32.6 °F (0.3 °C)'dir; sıcaklıklar genellikle kışın birkaç kez 10 °F (-12 °C)'a düşer, ve en soğuk kış ayında birkaç gün 60 °F (16 °C) ulaşır. İlkbahar ve sonbahar tahmin edilemez ve soğuktan sıcağa değişebilir ancak genellikle ılıman ve az nemlidir. Yazlar genellikle ılık ila sıcak ve nemlidir ve temmuzda günlük ortalama sıcaklık 76.5 °F (24.7 °C)'dir. Gece koşulları genellikle kentsel ısı adası olayı yüzünden şiddetlenirken, gündüz sıcaklıklar her yaz ortalama 17 gün 90 °F (32 °C)'ı ve bazı yıllarda 100 °F (38 °C)'ı aşar. Aşırı sıcaklıklar, 9 Şubat 1934'te kaydedilen −15 °F (−26 °C) ile 9 Temmuz 1936'da 106 °F (41 °C) arasında değişmişti.
Yaz akşamı sıcaklıkları, gün boyunca emilen ısının gece geri yayılmasına neden olan kentsel ısı adası etkisiyle yükselir ve rüzgarlar yavaş olduğunda sıcaklıkları 7 °F (4 °C) kadar yükseltir. Manhattan yılda 49.9 inç (1,270 mm) yağış alır ve bu yıl boyunca nispeten eşit şekilde dağılır. 1981 ile 2010 arasındaki ortalama kışın kar yağışı 25.8 inç (66 cm) oldu; bu miktar yıldan yıla önemli ölçüde değişir. New York Limanı'ndaki Governors Island, New York şehrini iklim krizi konusunda küresel lider yapmak amacıyla 1 milyar ABD Doları değerinde bir araştırma ve eğitim merkezine ev sahipliği yapması planlanmaktadır.

2000 yılında yapılan bir çalışmaya göre Manhattan'da yaşayanların %56,4'ü beyaz, %27,8'i İspanyol (İspanyol veya Latin), %17,3'ü Siyah (afrika kökenli Amerikalılar), %9'u Asyalı, %0,5'i Amerikan yerlisi (Kızılderili), %4'ü ise iki veya daha fazla ırka mensuptur. Burada yaşayanların %24'ü evlerinde İspanyolca, %4'ü Çince, %2'si ise Fransızca konuşmaktadır. Manhattan'da en büyük dini grubu Katolikler oluşturur (%36). Ardından Yahudiler (%20), Protestanlar (%9), Müslümanlar (%2,4) gelmektedir. Ayrıca bu bölgede 2000 yılından sonra 5 yaşından küçük çocukların sayısı %32 artmıştır. Bölgede oturanların %20'si yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürmektedir. 18 yaş altı kişilerin %31'i, 65 yaş üstündeki kişilerin %18,9'u yoksulluk sınırının altındadır.

Manhattan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en değerli bölgedir. 2007 Haziranında 450 araba parkı yeri 51 milyon dolara satılmıştır. Manhattan, New York'un ekonomik olarak lokomotifi sayılır. New York şehrindeki işlerin 3'te 2'si burada bulunur. Manhattan'ın günlük nüfusu iş ve turizm sebebiyle 1,6 milyondan 2,8 milyona kadar çıkar. Buradaki en önemli sektör finans sektörüdür. 2009 istatistiklerine göre Manhattan'da haftalık işçi ücreti saati 8 dolardan 320 dolardır.

1912 yılında 5000'i kadın olmak üzere 20000 işçi Washington Meydan Parkına 1911 yılında yangında ölen işçileri anmak amacıyla yürüyüş düzenlemişlerdir. Bu sırada kadınlar özgürlüğün sembolü kıyafetler giyinmiş, işçi hakları hareketini yansıtmışlardır.

Dört büyük medya devi bu bölgede bulunmaktadır. Bunlar Fox, ABC, NBC ve CBS'tir. Bu medya kuruluşlarının merkez binaları Manhattan'dadır. Ayrıca FOX News, MTV, Comedy Central gibi kablo TV kanallarının merkezleri de buradadır.

Manhattan'ın eski günlerinde bu bölge, ahşap yapıları ve su kaynaklarının azlığı nedeniyle yangınlara karşı savunmasız kalmıştır. 1776'da çıkan yangında evlerin 1/3'ü yanmıştır (yaklaşık 50 ev). Bu yüzyılın bitiminde Amerika'ya yapılan göçlerin artışı ve bu bölgenin Amerika'ya gelenler tarafından bir liman görevi görmesi nedeniyle bölge hijyenik olmayan ve sağlıksız koşullar içindeydi. Burada 5 kat yüksekliğinde yeni gelen göçmenlere kiraya verilmek üzere yapılmış apartmanlar bulunmaktaydı. 1929'da artık asansörün binalarda kullanılabiliyor oluşu ile bina biçimi değişmiş ve bugün Doğu sahilinde görülen apartmanlar yapılmaya başlanmıştır. 2000 yılında yapılan sayımlarına göre Manhattan'da 798.000 ev ve yaşanılabilecek mekanlar bulunmaktadır. Burada yaşayanların sadece %20'si oturdukları evin sahibidir. Bu da ülkedeki Bronx'tan sonra gelen en düşük rakamdır. Yerleşik nüfus 1.620.000 kadardır.

Manhattan toplu taşımanın yoğun kullanımı ve özel araçların azlığı dikkat çekicidir. Manhattan'da işe giderken toplu taşıma sistemini kullananların oranı %70'i bulmaktadır. Bu oran Amerika genelinde yalnızca %5'tir. Manhattan'da oturanların %75'inin özel araçları bulunmamaktadır. New York şehir metrosu dünyadaki en büyük ikinci metrodur. Otobüse ya da metro bilet ücreti 2 dolardır. Ayrıca 7 günlük ve aylık sınırsız binmek için satın alınabilen metrocard'larda bulunmaktadır.

Manhattan adası, aşağı şehir (downtown), ortaşehir (midtown) ve yukarı şehir (uptown) olmak üzere üç ana bölüme ayrılır. Izgara planına sahip olan şehirde sokaklar doğu-batı yönünde giderken caddeler de (avenue) kuzey-güney yönünde giderler. Aşağı şehir, adanın 14

Manitoba, Kanada'nın Batı Kanada bölgesindeki bir eyâletidir. Manitoba'da İngilizce daha yoğun olarak kullanılmaktadır.
Thlewiaza Nehri'nin berrak soğuk suları, Manitoba-Nunavut sınırındaki Nueltin Gölü'nün kuzey ucundan, Arviat'taki küçük İnuit topluluğunun güneyinde yer alan Hudson Koyu sahiline kadar uzanır. Bölge, yaz aylarında yiyecek, giyecek ve barınma gibi ihtiyaçlarını karşılamak için ren geyiğinin mevsimlik göçlerini takip eden Athapascan yerlilerince kullanılır. Bu grup, kış aylarında da avlanmak ve tuzaklarını kurmak için bölgeye gidip gelmeye devam ederler.
Bu, oldukça genç bir nehirdir ve henüz, yolunu bulmak için tundralar arasında ilerlerken yoluna çıkan küçük gölleri tamamen kendisine katacak derinliğe ulaşamamıştır. Tam anlamıyla tundra olarak adlandırılamayan bu bölgeye tayga denmektedir. Burası rüzgârlı ve kayalık kamp yerleri, sonsuz gökyüzü ve kırmızı etli alabalıklarca zengin derin mavi göllerin diyarıdır.
Manitoba çok sayıda etnik grubun merkezidir. Ontario, Saskatchewan, Nunavut, Hudson Körfezi ve ABD ile çevrelenmiş olan eyâlet, Prairie bölgesinin üç eyâletinden biridir ve Kanada'nın merkezinde konumlanır. Manitobalıların çoğu İngiliz asıllıdır fakat iç ve dış göç yapısındaki değişiklikler hıçbir etnik grubun sayıca baskın olmadığı bir eyâlet yaratmıştır.
Eyâlette Yeni Kanadalıları ve Kanadalı göçmenleri destekleyen 700'den fazla organizasyon vardır. 1.000.000'den fazla Manitobalının yaklaşık %60'i başkent Winnipeg metropolitanında yaşamaktadır. İkinci büyük şehir Manitoba'nın güney-batısındaki Brandon'dür. Manitoba ismi "büyük ruhun geçitleri" anlamına gelen "Manitiu bou" kelimelerinden gelir. Ayrıca, Manitoba dünya barışına adanmış ve dünyanın en büyük bahçesi olan Uluslararası Barış Bahçesi'ne ev sahipliği yapar.

Manitoba'nın iklimi aşırı kara iklimidir. Sıcaklıklar ve yağış genellikle güneyden kuzeye doğru, yağışsa doğudan batıya doğru azalır. Manitoba, ılımanlaştıran dağ silsilelerinden veya büyük sulardan çok uzaktadır. Genellikle düz olan yüzeyinden dolayı arktik yüksek basıncıyla kuzeybatıdan gelen hava kitleleriyle soğuğa ocak ve şubatta maruz kalır. Yazın hava kileleri bazen Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinden Meksika Körfezi'nden gelen ılık ve nemli hava gelir. Sıcaklıklar yazın 30 °C ' ye kadar çıkar, ısı ve nem bir arada humideks değerini 40 ortalarına getirir.

Manuel Castells Oliván (d. 9 Şubat 1942; Hellín, Albacete), İspanyol sosyologdur.
1942'de İspanya'da doğdu. 1958-1962 yılları arasında Barcelona Üniversitesi'nde Hukuk ve Ekonomi eğitimi gördü. 1964'te Sorbonne Hukuk ve Ekonomi Fakültesi'nden mezun oldu. Doktora derecesini, 1967'de Paris Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden aldı.
Akademik hayatına 1967'de Paris Üniversitesi'nde Sosyoloji dersleri vererek başladı. 1972'de yazmış olduğu La Question Urbaine adlı kitabı on dile çevrildi ve bu kitabıyla "Yeni Kent Sosyolojisi" kavramının entelektüel kurucularından biri oldu. 1982'de Guggenheim Fellowship, 1983'te C.Wright Mills ödülünü kazandı.
1979'dan beri Berkeley California Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama ve Sosyoloji bölümlerinin yanı sıra, Avrupa, Amerika, Kanada, Asya ve Latin Amerika'daki 15 değişik üniversitede konuk profesör olarak ders vermeye devam etmektedir. Derslerin içeriğini; kentsel ve bölgesel siyasetin karşılaştırmalı analizi, enformasyon toplumunun sosyolojisi ve enformasyon teknolojisi ve toplumu oluşturmaktadır.
Castells ayrıca, UNESCO, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), Avrupa Komisyonu (EC), Şili (Allende yönetimi), Meksika, Fransa, Ekvator, Rusya, Brezilya, Portekiz, İspanya ve Güney Afrika hükûmetlerine danışmanlık yapmıştır.
13 Ocak 2020 tarihinde kurulan PSOE Podemos koalisyon hükûmetinde, 20 Aralık 2021 tarihine dek Üniversiteler Bakanı olarak görev yapmıştır.

Manuel Castells, eserlerinden en çok alıntı yapılan sosyal bilimcilerden ve iletişimcilerden biridir. 20 den fazla kitabı yayımlanmıştır.

Castells, Manuel (2001). İnternet Galaksi, İnternet Üzerindeki Yansımalar, İş ve Toplum. Oxford: Oxford Üniversitesi Basımı. ISBN 978-0-19-925577-1.
Castells, Manuel (1996, 2. Basım, 2000). Network Toplumunun Yükselişi, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür Cilt I. Cambridge, MA; Oxford, UK: Blackwell. ISBN 978-0-631-22140-1.
Castells, Manuel (1997), 2. Basım, 2004). Kimliğin Gücü, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür Cilt II. Cambridge, MA; Oxford, UK: Blackwell. ISBN 978-1-4051-0713-6.
Castells, Manuel (1998, 2. Basım, 2000). Milenyumun Sonu, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür Cilt III. Cambridge, MA; Oxford, UK: Blackwell. ISBN 978-0-631-22139-5.
Kent Sorunsalı. Marksist yaklaşım (Çev: Alan Sheridan). Londra, Edward Arnold (1977) (Orijinal Fransa Baskısı, 1972)
Kent, Sınıf ve İktidar. Londra; New York, MacMillan; St. Martins Basımı (1978)
Ekonomik Kriz ve Amerikan Toplumu. Princeton, NJ, Princeton UP (1980)
Kent ve Çim Kökleri: Kent Toplumsal Hareketinin Çapraz Kültürel Temelleri. Berkeley: Kaliforniya Üniversitesi Basımı (1983)
Enformasyon Şehri: enformasyon Teknolojisi, Ekonomik Yeniden Yapılanma ve Kent Bölgesel İşleyişi. Oxford, UK; Cambridge, MA: Blackwell (1989)
Enformasyon Toplumu ve Refah Devleti: Finlandiya Modeli. Oxford UP, Oxford (2002) (Pekka Himanen ile birlikte )
Network Toplumu: Kültürel Çatışmacı Bakış Açısı. Cheltenham, UK; Northampton, MA, Edward Edgar (2004), (Editör ve Yrd. Editör), ISBN 978-1-84542-435-0.
Network Toplumu: Bilgiden Politikaya. Transatlantik İlişkileri Merkezi (2006) (Yrd. Editör)
Mobil İletişim ve Toplum: Küresel Bakış. MIT Basımı (2006) (Yrd. Editör)

Toplumun Kablosuz İletişimi Kullanımı: Mobil bilgi toplumu, kablosuz iletişim üzerine uluslararası çalıştay için hazırlanan politikalar ve çözüm önerileri: Küresel Bakış, USC, Ekim 8-9, 2004

Susser, Ida. Sosyal Kuram ve Şehirler Üzerine Castells Okuması. Oxford, Blackwell (2002)
Castells, Manuel; Ince, Martin. Manuel Castells ile Söyleşi. Oxford, Resmi/Kurumsal Basım (2003)
Stalder, Felix. Manuel Castells ve Network Toplumu Kuramı. Oxford, Resmi/Kurumsal Basım (2006)

Max Weber (21 Nisan 1864 - 14 Haziran 1920), Alman düşünür, sosyolog ve ekonomi politik uzmanı. Modern antipozitivistik toplumbilimi incelemesinin öncüsü olduğu düşünülür. Sosyolojiyi yöntembilimsel olgunluğa eriştirmiştir.
Weber, siyaset sosyolojisi ve eğitim sosyolojisi alanında yaptığı araştırmalarıyla da tanınır. Marx'ın sınıf temelli çözümlemelerinin yerine statü kavramını getirmiştir. Bürokrasi üzerine çalışmalarıyla tanınır.
Max Weber, sosyoloji alanında dönüştürücü bir figür olarak kabul edilir. Çalışmaları, modern toplumların gelişimini anlamak için rasyonelleşme, sekülerleşme ve dünyanın büyüsünün bozulması gibi süreçleri merkeze koyar. Weber, bu süreçlerin kapitalizmin ve modernitenin yükselişiyle nasıl iç içe geçtiğini inceledi ve bu bağlantıları "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" adlı eserinde detaylı bir şekilde ele aldı. Bu çalışmada, Weber, pazar odaklı kapitalizmin ve Batı'daki rasyonel-legal sistemlerin yükselişinde ascetik Protestanlığın oynadığı rolü vurguladı. Bu analiz, daha sonra Çin, Hindistan ve antik Yahudi dinlerini de kapsayan geniş kapsamlı dünya dinleri çalışmalarının temelini oluşturdu.
Weber aynı zamanda devleti şiddet tekelinde tanımlayan ve sosyal otoriteyi karizmatik, geleneksel ve rasyonel-legal olmak üzere üç kategoriye ayıran teorileriyle tanınır. Metodolojik antipozitivizmi savunan Weber, sosyal eylemlerin sadece ampirik değil, aynı zamanda yorumlayıcı yöntemlerle de incelenmesi gerektiğini öne sürdü. Ekonomik sosyoloji, siyasi sosyoloji ve din sosyolojisi gibi alanlarda önemli katkılarda bulundu.
Weber'in ölümünden sonra, çalışmalarının etkisi, Weimar Cumhuriyeti'nin siyasi karışıklığı ve Nazi Almanyası'nın yükselişi sırasında azaldı. Ancak, II. Dünya Savaşı sonrasında, Talcott Parsons öncülüğünde yapısal işlevselcilik alanında kullanılan çalışmaları sayesinde tekrar ilgi çekti. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, Weber'in eserlerinin çevirilerinin ve bilimsel yorumlarının artmasıyla beraber ünü de arttı. Marx ve Durkheim ile birlikte sosyolojinin kurucu babalarından biri olarak kabul edilen Weber, sosyal bilimlerin gelişimindeki merkezi figürlerden biri olarak görülmektedir.

Weber, Almanya’nın Erfurt kentinde doğmuştur. Max Weber Sr.’un yedi çocuğunun en büyüğüdür. Babası seçkin bir liberal politikacı, annesi Helene Fallenstein ise ılımlı bir Protestandı. Weber Sr. politikanın içinde bir figürdü ve aile yaşantısına da bunu yansıtmıştı, Weber’lerin salonunda birçok göze batan entelektüel ve siyasi ağırlanırdı.
Genç Weber ve daha sonra kendisi gibi bir sosyolog ve ekonomist olan kardeşi Alfred, işte böyle bir entelektüel ortamda büyümüşlerdir. 1876’da, Max henüz 12 yaşındayken, ailesine Noel hediyesi olarak iki tarihi metin kaleme almıştır: “Alman Tarihi Hakkında, İmparator ve Papa’ya Özel Atıflarla” ve “Konstantin’den Kavimler Göçüne, Roma İmparatorluğu”. 14'üne geldiğinde Homeros, Vergilius, Cicero ve Livius atıflı makaleler yazıyor ve henüz üniversiteye girmeden evvel Goethe, Spinoza, Kant ve Schopenhauer’u genişçe biliyordu. Weber’in üniversite çağında sosyal bilimler alanında uzmanlaşmak isteyeceği açıkça belli idi.

1882'de Heidelberg Üniversitesi'ne Hukuk öğrencisi olarak girdi. Hukuk dersleriyle birlikte, ekonomi, Orta Çağ Tarihi ve teoloji derslerine de katıldı. Aralıklarla, Strazburg’da Alman ordusuna hizmet verdi.
1884 Sonbaharında, babasının evine, Berlin Üniversitesi’ne çalışmak için girdi. Sonraki 8 yıl boyunca, sadece bir dönem Göttingen Üniversitesi için ve kısa dönem askerlik için evinden ayrıldı. Baba evindeyken, stajyer avukat oldu ve nihayetinde Berlin Üniversitesine doçent olarak girdi. Meslek birliğinin sınavını kazandı. 1880’ler boyunca tarih dersleri almaya devam etti. 1889 yılında "Orta Çağ İşletme Organizasyonları Tarihi” isimli doktora tezini verdi. İki yıl sonra "Roma Tarım Tarihi ve Roma Tarım Tarihinin Özel ve Halk Hukukundaki Önemi" adlı makalesini tamamladı. Weber'in profesör olması için önünde bir engel kalmamıştı.
Doktora tezi sonrasında, Weber'in ilgisi çağının sosyal politikalarına kaydı. 1888’de “Verein für Sozialpolitik”e katıldı. Bu birlik, tarihçi ekole bağlı Alman ekonomistlerin kurduğu yeni bir meslek örgütüydü. Orada, sosyal problemlerin birçoğunun ekonomi ile çözümlenebildiğini gösterdi ve ekonomik problemleri çözümlemede istatistik yöntemleri kullanmaya öncelik etti. Siyasete ilgisi devam ediyordu ve sol görüşlü Protestan Sosyal Kongresi’ne katıldı. 1890, “Verein” Polonya Sorunu “Ostflucht” diye bilinen, yabancı çiftçilerin Doğu Almanya'ya girişleri ve yerli çiftçilerin ise hızla sanayileşen Alman şehirlerine göç etmelerini üzerine bir araştırma programı açtı. Bu araştırmanın bir kısmını yürüten Weber araştırmanın sonuç raporunu da kaleme aldı. Bu sonuç raporu, muhteşem bir empirik çalışma denilerek övüldü ve Weber'in tarım ekonomisi dalındaki uzmanlığını perçinledi.
1893'te, kuzeni ve geleceğin feminist yazarı olan Marianne Schnitger ile evlendi. Schnitger, Weber'in ölümünden sonra, onun gazete makalelerini toplayıp kitaplaştıran insandır. Çift 1894'te Weber'in Freiburg Üniversitesi'ne Ekonomi Profesörü olarak atanması üzerine, Freiburg'a gittiler. Bundan iki yıl sonra, aynı görevle Heidelberg Üniversitesi atandı. 1 yıl sonra, oğluyla sert bir anlaşmazlığa düşmelerinden iki ay sonra baba Weber öldü. Bu olayın ardından, Weber artarak uyku problemine ve sinirliliğe düçar oldu. Bu durum, Weber'in profesörlük görevini sürdürmesini zorlaştırdı. Bu durum, daha az ders vermesine neden oldu ve 1899'da son dersini verdi. 1900'de eşiyle birlikte İtalya'ya gittiler ve 1902'ye dek Heidelberg'e dönmediler.
1890'lardaki engin üretkenliğinden sonra, 1898'den 1902 sonlarına kadar tek bir sayfa bile yazmamış ve nihayetinde 1903'te profesörlükten istifa etmiştir. Bu sorumluluktan kurtulunca, "Archives for Social Science and Social Welfare"den gelen ortak editörlük teklifini, meslektaşları Edgar Jaffe ve Werner Sombart’la birlikte kabul etti. 1904’te, bazı makalelerini bu dergide basmaya başladı, “Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Ahlak ” (Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus) da bunlardan en dikkate değer ve ünlü olanıdır. Bu çalışması, daha sonraki, ekonomik sistemleri kültür ve dinle temellendirmek düşününe temel oluşturmuştur.
Bu çalışması, o hayattayken kitap olarak basılan tek eseridir. Yine o yıl, ABD'ye gitti ve Congress of Arts and Sciences’da World's Fair (Louisiana Purchase Exposition)’a atıldı. Bu başarılarına rağmen, Weber sürekli hocalığa devam edemeyeceğini düşünüyor, sadece özel dersler veriyordu, geçimini de kısmen bu yolla büyük ölçüde kendisine 1907’de kalan mirasla sağlıyordu. 1912’de Weber, sosyal demokratlar ve liberalleri birleştirerek bir sol parti kurmayı denedi. Bu girişim, liberallerin, sosyal demokratlardan devrim yapabilecekleri endişesiyle uzak durmaları sonucunda başarısızlıkla sonuçlandı.

I. Dünya Savaşı sırasında, Heidelberg'deki bir askerî hastanede müdürlük yaptı. 1915 ve 1916’da, savaş sonrasında Belçika ve Polonya'daki Alman üstünlüğünün sürdürülmesi için görevlendirilen komisyonda görev aldı. Savaş sırasında Weber’in Alman İmparatorluğu'nun genişlemesine dair görüşleri gibi, savaş hakkındaki görüşleri de değişti. 1918’de Heidelberg’deki “İşçi ve Asker Konseyi”ne katıldı. Yine aynı yıl, Versay Anlaşması'na katılan Alman Ateşkes Komisyonu’na danışmanlık yaptı ve "Weimar Anayasası komisyonuna üye olarak atandı. Özellikle 48. maddenin bu anayasada da yer almasını sağladı. Bu madde daha sonra "Hitler" tarafından, muhaliflerini susturmak ve diktatörlüğünü kurmak için kullanılmıştır. Weber'in Alman politikasına yaptığı katkılar halen tartışılmaktadır.

Weber, önce Viyana Üniversitesi'nde, 1919'da ise Münih Üniversitesi'nde ders vermeye yeniden başladı. Münih'te Almanya'nın ilk sosyoloji enstitüsünü kurdu ve başına getirildi ancak sosyoloji bölümü için yeterli personel bulunamadı. 1919 ve 1920'de Weber, sağcıların kışkırtmaları ile siyasetten ayrıldı. Birçok meslektaşı ve öğrencisi, 1918 ve 1919'daki Alman Devrimi boyunca solcuların davranışları ve konuşmaları hakkındaki görüşlerini protesto ettiler. Bazı sağcı öğrenciler ise evinin önünde protesto gösterileri yaptı.

Weber, 14 Haziran 1920'de İspanyol gribi nedeniyle zatürreye yakalanıp öldü.

Heinrich Rickert'e göre, Weber'in düşüncesi büyük ölçüde Alman idealizminden, özellikle de Yeni-Kantcılık'tan etkilenmiştir. Özellikle gerçekliğin kaotik ve anlaşılamaz olduğu, insanların dikkatlerini gerçekliğin bazı görünümlerine odakladığı ve sonuçta oluşan algılarını organize etme yoluyla akılcı bir çıkarım yaptıkları şeklindeki Yeni-Kantçı inanış Weber'in eserlerinde önemlidir. Weber'in fikirleri sosyal bilimler metodolojisi açısından çağdaşı olan Yeni-Kantçı filozof ve önemli sosyolog Georg Simmel'in çalışmaları ile paralellik taşır.
Weber, dinsel kesinliklerin kaybolduğu modern çağda anlamsız hale gelmiş olmasına rağmen, Kantçı ahlaktan da etkilenmişti. Bunun dışında Friedrich Nietzsche'nin felsefesinden etkilendiği de belirgindir. Stanford Encyclopedia of Philosophy'ye göre "Kantçı ahlaki zorunluluklar ile Nietzscheci modern kültürel yaşamın kavranması arasındaki derin gerilim Weber'in etik dünya görüşüne koyu bir trajik ve agnostik gölge vermektedir." Weber'in hayatı ve fikirleri üzerindeki bir diğer önemli etki ise Karl Marx'ın yazıları ve akademide ve aktif politikada sosyalist düşüncedeki çalışmalar oldu. Weber, Marx'ın bürokratik sistemler ile ilgili korkularını paylaşır ve bunların insan özgürlüğü ve otonomisine zarar verebilecek kapasitede olduklarını öne çıkarmaya çalışırken, bu yaklaşımı sürekli ve kaçınılmaz biçimde var olan ütopyalarla çatışıyor ve ütopya ruhuna bir türlü uymuyordu. Annesinin Kalvinci dinsel bağlılığı Weber'in tüm yaşamı ve eserlerinde görülür olmasına ve dinlerle ilgili çalışmaları yaşamı boyunca sürdürmesine karşın, kişisel olarak dinsiz olduğu açıktı.
Bir politik iktisatçı ve iktisadi tarihçi olarak Weber, yeni gelişen ve Gustav von Schmoller ve öğrencisi Werner Sombart tarafından temsil edilen Alman Tarih Okulu'n

Mayalar ya da Maya halkları (İspanyolca mayas), Mezoamerika'da Maya uygarlığını kuran atalarının topraklarında, günümüzdeki Guatemala, Güney Meksika ve Yukatan Yarımadası, Belize, El Salvador ve Batı Honduras'ta yaşayan ve 7 milyon nüfusa sahip olan Orta Amerika'nın en tanınmış yerli Kızılderili halkıdır. Konuştukları anadil Maya dillerine giren dil ve lehçeler olsa da İspanyolca (Guatemala, Meksika, El Salvador, Honduras) ve İngilizce (Belize) gibi sömürge dilleri de kullanılır.
Maya takvimine göre bir yıl, her biri 20 günlük 18 aydan oluşuyordu. Ayrıca "haab" denilen 5 ekstra gün daha vardı. "Tun" adı verilen 360 günlük periyot Maya takviminin temelini oluşturuyordu. Mayalar, binalarında güçlü bir kireç harcıyla yapılandırılmış, ters çatı kemeri kullanıyorlardı. Mayaların dev boyutlu binalarının pek çoğunun dinsel amaçlı binalar olması, Maya mimarisinin gelişiminde dinin etkili olduğunu düşündürmektedir.

Maya adı muhtemelen post-klasik Yukatan şehri Mayapán'ın (Yukatek Mayacası: Màayapáan) adından gelir. Günümüzde «Maya» (Maaya'ob) adını çok yaygın biçimde kendileri için kullanan tek Maya halkı Yukatek Mayalarıdır ve konuştukları dil olan Yukatek Mayacasına da «Maya konuşması» anlamına Màaya t'àan adını verirler. SIL International (Ethnologue) «Maya» adını Yukatek dillerinden 3 dil (Mopan Mayacası, Chan Santa Cruz Mayacası, Yukatek Mayacası) için kullanıyor. Fakat, Kolomb öncesi Maya uygarlığının dili Klasik Mayacadır ve bu dil Yukatek dilleri koluna değil Çol dilleri koluna giren dillerin (Çontalca, Çolca, Çortice) ortak atasıdır

Meksika'nın Yukatan yarımadasında Yucatán eyaletinde daha yoğun olmak üzere çevre eyaletlerde (Quintana Roo, Campeche) esas olarak Yukatek Mayaları ana Maya halkıdır. Chiapas eyaletinin yüksek yaylalarında Tzotzil ve Tzeltal Mayaları bulunur. Tabasco eyaletinde Çontallar bulunur.
Guatemala'da Maya Dilleri Akademisi tarafından desteklenen Maya dillerini konuşan 22 Maya halkı (Achi', Akateko, Awakateko, Chalchiteko, Ch'orti', Chuj, Jakalteko, Itza', Ixil, Kaqchikel, Q'anjob'al, Q'eqchi', K´iche´, Mam, Mopan, Poqomam, Poqomchi', Sakapulteko, Sipakapense, Tektiteko, Tz'utujil, Uspanteko) yaşar.
Belize'de Q'eqchi' (11.000), Mopan (7.000) ve Yukatek (5.000) Mayaları yaşar.

1845 yılında Meksika'ya yerleşip buradaki yerel ağızları öğrenerek “Mayalar” ve “Mu” hakkında çok önemli araştırmalara imza atan Charles Etienne Brasseur de Bourbourg, hayatını Orta Amerika tarihine, felsefe ve din konularına adamış Mayalar ve kökleri hakkında araştırmalar yapmıştır. Brasseur, Mayalar konusundaki ilk araştırmaları gerçekleştirmiş döneminin birkaç uzmanından biridir. Atatürk, Brasseur'un “Maya Dili” adlı bu çok önemli kitabını sayfa kenarlarına notlar alarak ve önemli gördüğü yerlerin altını çizerek büyük bir dikkatle okumuş ve Maya diliyle Türkçe arasındaki benzerlikleri ortaya koymaya çalışmıştır.

Maya bölgesinin MÖ 10.000-11.000 yıllarında meskûn olduğunu göstermektedir. Klasik-öncesi döneminin öncesi hakkında büyük bir tartışma hâlen sürmektedir; bu konuda pek fazla keşif ve buluntu olduğu söylenemez. Bilim insanlarının Maya bölgesinde yaptığı çalışmalar ışığında Maya bölgesinin Eski Taş Devri'nin üçüncü ve son alt devri olan Üst Paleolitik ya da Kaba Taş Devri ile Yontma Taş Devri veya bilimsel adıyla Paleolitik Çağ olarak tanımlanan Eski Taş Çağ arasında bağ oluşturduğu konusunda ortak görüşler bulunmaktadır. Bu nedenle arkeologlar tarafından pek rağbet görmeyen bir görüş ise James Churchward tarafından ortaya atılmıştır. Churchward'a göre Mayalar yaklaşık 12.000 yıl önce (MÖ 10.000) Büyük Okyanus'un sularına gömülmüş efsanevi Mu kıtasından bu kıtaya göç etmiş bir halkın torunları olduğunu belirtmiştir. James Churchward'ın bu Tezini kısmen, mineralog ve arkeolog olan Dr. William Niven'in 1921'de Meksiko yakınlarındaki Santiago Ahuizoctla kazılarında bulduğu 2.600 tablete, kısmen Troano, Dresden gibi Maya el yazmalarına, kısmen de Uxmal tapınağı ve Xochicalo Piramiti yazıtlarına dayandıran Churchward, Asya ve Amerika halkları arasındaki benzerlikleri her iki kıtaya da Mu kıtasından göç edildiğini ileri sürerek açıklamaya çalışmıştır. (Churchward'a göre, Mu'nun batışından itibaren dünya uygarlıklarında bir ilerleme değil, bir çöküş, yani yüksek bir uygarlık düzeyinden gerileme yaşanmıştır.) Söz konusu benzerlikleri açıklamak üzere ortaya atılmış bir başka görüş ise göçün Asya'dan Amerika'ya Bering Boğazı yoluyla yapılmış olabileceğini varsayar. (Konuya ilişkin son bilimsel araştırmalar, tümüyle kanıtlanmış bir kuramı henüz ortaya koymamakla birlikte, Maya dilinin de dahil olduğu Amerindiyen dil ailesinin yaklaşık 16.000 yıl önce Sibirya kaynaklı bir göç dalgasıyla oluştuğu, yani Amerindiyen dil ailesindekilerle Sibirya'da yaşayanların o zamana dek aynı dili konuştuğu sonucuna varmıştır.) Bu benzerlikler üzerinde çalışan isimlerden biri de Doç. Dr. Haluk Berkmen'dir. Diğer bir araştırma ise 2010 yılında Orta Asya' da Avrasyalı ön Türkleri konu alan belgeselin yönetmeni Gül Tekin Gün notlarında geçen, Beyaz Irk ve Amerindlerin ilk akrabalık bağı -8.000'lerde gerçekleşir. Buzul Çağı'nın sona ermesiyle birlikte yeryüzünün daha yaşanabilir bir yer olmaya başlar ve akarsular, göller, dereler yani hayatın kaynağı su yeryüzündeki yaşanabilir mekanların temellerini oluşturmuştu. Bu dönemde Aral gölü, yoğun insan popülasyonuna sahip bir yerleşke durumundadır. Bu bölgenin yerlileri olan Beyaz Irk, Aral Gölü civarında varlıklarını devam ettirmekteydiler. Kuzey bölgelerinde yaşayan Amerindlerin bir bölümü, -8.000'lerde güney bölgelerine doğru göç hareketi başlatmışlardı. Maya bölgesinde klasik-öncesi döneminin öncesinde emin olabileceğimiz bir şey, iklim koşullarının çeşitli hayvan türlerinin ortadan kalkmasına yol açmış büyük değişimlere uğramış olmasıdır. Bu değişiklikler muhtemelen, temel etkinlik olan avlanma konusunda yer değişimine ve yabani meyve, tohum ve köklerin yenilmesine neden olmuştu. Tüm Yucatan Yarımadası'nda soyu tükenmiş hayvan türlerine ve bu döneme ait insan etkinliklerinin izlerine rastlanmıştır; Campeche'deki Industria de la Concepción aletleri ve Loltún'daki mağaralarda bulunan duvar resimleri bu döneme ait insan etkinliklerini gösteren buluntulara örnek olarak gösterilebilir.

Guatemala, La Corona'da –bir zamanların Saknikte kenti– bulunan bir kabartma, geleceğin Yılan Kralı II. Yuknoom Cheen'i bir ziyaret sırasında top oynarken gösteriyor. (Hiyeroglif uzmanları 11 Şubat 635 tarihine dek geldiğini vurgulamakta). Bir başka buluntu ise kefen üzerine yerleştirilmiş yeşim taşı ve deniz kabuğundan boncuklar ve Calakmul'da birlikte gömüldüğü seramiklerin bir bölümü ceset üzerinde yer alıyor. Calakmul: İS 7. yüzyılda egemen olan Yılan krallar, günümüzde Meksika'nın güneyinde bulunan bu başkentten ve en büyük yapısı olan 55 metrelik piramitten hüküm sürüyordu. Karmaşık bir ittifak ağını buradan yönetmişlerdi.

Courtly Art of the Ancient Maya at the National Gallery of Art25 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Olimpiyat Oyunları veya kısaca Olimpiyatlar, Yaz ve Kış Olimpiyat Oyunları olmak üzere iki ayrı kategoride, dört yılda bir düzenlenen uluslararası çok sporlu etkinlik. 200'ün üzerinde ülkeyi temsil eden sporcuların katıldığı etkinlikler, dünyanın en kapsamlı spor etkinliği konumundadır.
Temelleri MÖ 8. yüzyılda Olimpiya'da gerçekleştirilen antik oyunlara dayansa da modern oyunların ilki 1896 yılında, Pierre de Coubertin'in Uluslararası Olimpiyat Komitesini (kısaca IOC) kurması sonrasında gerçekleştirildi. 1924 yılında, kış sporları etkinliklerinin yer aldığı Kış Olimpiyatları düzenlenmeye başlandı. I. Dünya Savaşı sebebiyle 1916'daki oyunlar, II. Dünya Savaşı sebebiyle ise 1940 ve 1944'teki oyunlar gerçekleştirilemedi. Her iki etkinlik son olarak 1992'de aynı yıl içerisinde gerçekleştirildi ve 1994'te düzenlenen Kış Olimpiyatları ile birlikte iki etkinlik arasında ikişer yıllık fark oluştu.
Olimpiyat Oyunları kapsamında, toplamda 13.000'in üzerinde sporcu 400'den fazla kategoride mücadele etmektedir. Gerçekleştirilen mücadeleler sonunda, belli bir kategoride en iyi sırayı elde eden sporcu altın madalya ile ödüllendirilirken, ikinci ve üçüncü sıradaki sporcular sırasıyla gümüş ve bronz madalyanın sahibi olur.

Antik olimpiyat oyunlarının ilk olarak nerede ve ne zaman başladığına ilişkin kesin bir bilgi yoktur; ancak sayısız efsane vardır. Bunlardan birine göre oyunlar, Olimpia kralı ve Peloponnisos'a adını veren kahraman olan Pelops'a kurbanların sunulduğu süre boyunca doğmuştur. Hristiyan Yunan düşünürü Titus Flavius Clemens'e göre ise bu oyunlar Pelops'un ruhuna sunulan armağanlardan başka bir şey değildir.
Bir başka söylenceye göre ise mitolojik kahraman Herakles'in Olimpiya'da bu tip bir oyuna katılarak kazanmasının sonucunda bu oyunların her dört yılda bir geleneksel olarak yinelenmesi istediği yönündedir. Bir başka efsane bunun Zeus tarafından Titan Kronos'a karşı aldığı yenilgi sonrasında koyulduğunu söyler. Değişik kaynaklarda bunun Elis Kralı İfitos'un MÖ 9. yüzyılda halkını büyük bir savaşın içine düşmekten kurtarması için Pythia'ya giderek ona danıştığını, kâhinin ise ona tanrılar onuruna oyunlar düzenleyerek tanrıların memnuniyetini kazanmasını önerdiği geçer. Bunun sonucunda İfitos bu oyunları düzenlemeye başlar ve Spartalı düşmanları bu oyunlar süresince onlara saldırmayı durdurur. Oyunlar tanrıların yaşıyor olduğuna inanılan Olimpos Dağı'nda düzenlenir ve adını da bu dağda düzenlenmesinden ötürü alır. Ancak kökeni ne olursa olsun olimpiyat oyunlarının Antik Yunanistan'da Eleusis Gizemleri'nin yanında düzenlenen en büyük iki dinsel törenden biri olduğu kesindir.

1892'de Paris Sorbonne Üniversitesi'ndeki bir konuşması sırasında Fransız Baron Pierre de Coubertin uluslararası spor organizasyonu fikrini öne sürdü. Coubertin, 1870-71 yıllarındaki Fransa-Almanya savaşında Fransa'nın yenilgi nedenini ülkede fiziksel eğitimin verilememesi olarak görüyordu. Spor eğitimini ve spor kurumlarını güçlendirerek ülkede sporu yaygınlaştırmak ve spordaki rekabetin ve iletişimin gerçek savaşları önleyebileceğini savunuyordu. 23 Haziran 1894'te Coubertin önderliğinde Uluslararası Olimpiyat Komitesi 13 ülke ve 79 temsilci ile ilk kez toplandı ve Olimpiyat Oyunlarının yeniden düzenlenmesine ve ilk olimpiyatların 1896'da Atina'da düzenlenmesine karar verdi.

İlk modern olimpiyatlar Uluslararası Olimpiyat Komitesi himayesinde Atina'da 1896'da gerçekleştirildi. Bu olimpiyatlara 14 ülkeden 241 sporcu katıldı ve 43 yarışta mücadele ettiler. Yunan hükûmeti oyunların gerçekleşebilmesi için Zappas ve kuzeni Konstantinos Zappas'a güveniyordu ve bu güveni olimpiyat oyunlarını finanse ederek kullandılar. İş insanı George Averoff da Panathinaiko Stadyumu restorasyonu masraflarını üstlendi. Yunan hükûmeti ise biletler ve hatıra pulları satışından gelir elde etmiştir.
Yunan halkı ve hükûmeti olimpiyatların gerçekleşmesinden memnundular ve Olimpiyat oyunlarının kalıcı olarak Atina'da gerçekleşmesi görüşü birçok sporcu tarafından paylaşıldı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi ise bu isteği kabul etmedi ve organizasyonun uluslararası bir bir kimlik kazanması amacıyla ikinci olimpiyatların Paris'te düzenlenmesine karar verdi.

1896 Olimpiyatları'nın ardından olimpiyatların sürekli olup olamayacağı tartışma konusu oldu. Olimpiyat Oyunları 1900'de Paris Exposition'da, 1904'te ise St. Louis, ABD'de gerçekleştirildi. Paris oyunları stadyum olmadan gerçekleştirildi, ancak bu oyunlarda ilk kez kadın sporcular da yarıştı. 1904 oyunlarından 2 yıl sonra Atina'da 1906 Olimpiyatları (ya da "1906 Ara Olimpiyatlar") gerçekleşti, ancak bu oyunlar resmi olarak düzenlenmediği için Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tanınmamaktadır ve bu olimpiyattaki dereceler sayılmamaktadır. Yine de 1906 Olimpiyatları halkın büyük ilgi göstermesi ve katılımcı sayısının yüksek olması nedeniyle Olimpiyatların popülerliğinin artmasını sağlamıştır. 1908 Yaz Olimpiyatları modern tarzda inşa edilen ilk stadyum olan White City Stadyumu'nda düzenlendi. Stadyumdaki tribünlerin bir kısmı kapalıydı, maraton pisti ve 50 bin üzerinde seyirci kapasitesi vardı.
2014 yılının Aralık ayında Meksika'da düzenlenen 114. IOC toplantısı'nda "Olimpiyatlarda temsil edilecek spor branşlarının sayısının 28 ile sınırlandırılması" kuralı kaldırılmıştır. Bunun yerine sınırlama 10.500 sporcu ve madalya dağıtılan 310 etkinlikle sınırlandırılmıştır.

Yaz Olimpiyatları'nda kar ve buz sporu yarışmaları düzenlemenin imkânsız olması nedeniyle ve başarılı geçen Yaz Olimpiyatlarının ardından Kış Olimpiyatları da düzenlenmeye başladı. Artistik buz pateni 1908 ve 1920, Buz hokeyi 1920 Yaz Olimpiyatları'nda yer almıştı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi diğer kış sporlarını da kapsayacak şekilde spor listesini genişletmek istiyordu. IOC tarafından 1921'de Lozan'da gerçekleştirilen Olimpiyat Kongresi'nde Yaz Olimpiyatlarının yanında Kış Olimpiyatlarının da düzenlenmesine karar verildi. 1924'te Fransa'nın Chamonix bölgesinde sadece kış sporlarını kapsayan 11 gün süren ilk Kış Olimpiyatları düzenlendi. 1992 Kış Olimpiyatları'na kadar Yaz ve Kış Olimpiyatları aynı yıl içinde yapılıyordu. Yaz ve Kış Olimpiyatlarının iki yıl arayla yapılması amacıyla bir sonraki Kış Olimpiyatları 1994'te düzenlendi ve günümüzde Yaz ve Kış Olimpiyatları 2 yıl farkla yapılmaktadır. Kış Olimpiyatları da Yaz Olimpiyatları gibi dört yılda bir yapılmaktadır.
2014 yılının Aralık ayında Meksika'da düzenlenen 114. IOC toplantısı'nda katılacak sporcu sayısı 2.900 ile sınırlandırılmıştır.

1948'de Ludwig Guttmann II. Dünya Savaşı'ndan dönen askerlerin rehabilitasyonu amacıyla 1948 Yaz Olimpiyatları ile aynı tarihlerde çeşitli hastaneler arasında çoklu spor etkinlikleri düzenledi. Ludwig Guttmann'ın yarışmaları her yıl düzenlenmeye başladı ve 12 yıl boyunca sportif etkinlikler rehabilitasyon amacıyla kullandı. Guttmann'ın çabasıyla, "Paralel Olimpiyatlar" olarak anılan Paralimpik Oyunlara 1960 Yaz Olimpiyatları'na (Roma) 400 sporcu katıldı. Bu yıldan itibaren her olimpiyatlar sırasında Paralimpik Oyunları da düzenlenmeye başladı. 1982'de "Uluslararası Dünya Engelliler Spor Organizasyonları Koordinasyon Komitesi" (ICC) kuruldu ve beş yıl sonra bu komitenin yerini Uluslararası Paralimpik Komitesi (IPC) aldı.

2010'dan itibaren 14-18 yaşları arasındaki gençlerin katıldığı Gençlik Olimpiyatları yapılmaya başlandı. Gençlik Olimpiyatları yapılması fikri 2001'de IOC başkanı Jacques Rogge tarafından ortaya atıldı 2007'deki 119. IOC kongresinde Gençlik Olimpiyatları yapılmasına karar verildi. İlk Yaz Gençlik Olimpiyatları 2010'da Singapur'da 14-26 Ağustos tarihleri arasında düzenlendi. 2012'de ise Avusturya'nın İnnsbruck kentinde ilk Kış Gençlik Olimpiyatları düzenlendi.

Olimpik hareketin 3 temel unsuru bulunmaktadır: Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), uluslararası spor federasyonları ve Ulusal Olimpiyat Komitesi (NOC). Her ülke Ulusal Olimpiyat Komitesi ile Olimpiyatlara katılır. Dünyada IOC'a üye 205 Ulusal Olimpiyat Komitesi bulunmaktadır.

Olimpiyatlar pahalı ve masraflı organizasyonlardır. Masrafların en büyük kısmını inşa edilen tesisler oluşturmaktadır. Oyunların yapılacağı ve sporcuların yarışacakları tesisler, spor alanları ve olimpiyat köyleri ve her olimpiyatlarda artan katılımcı sayısı olimpiyatların şimdiye kadar sadece gelişmiş ülkelerde yapılmasına neden olmuştur. Örneğin ekonomik gelişmişlik bakımından geri olan Afrika ülkelerinin hiçbirinde olimpiyat yapılmamıştır. Olimpiyatlar tarihinde ilk defa 1984 Yaz Olimpiyatları kâr etme başarısını gösterdi.

Olimpiyatların önemli gelirleri spor turizmi, yayın gelirleri, bilet gelirleri ve reklam, sponsorluk faaliyetleridir.
Berlin'deki 1936 Yaz Olimpiyatları sadece yerel izleyicilerle sınırlı olsa da televizyonda yayınlanan ilk olimpiyatlardır. 1956 Kış Olimpiyatları uluslararası yayınlanan ilk olimpiyat oyunlarıdır. 1960'taki olimpiyatlarda ise ilk defa olimpiyatların yayın hakları satıldı ve Amerikalı CBS kanalı bunun için 394.000 dolar, Avrupa Yayın Birliği (EBU) ise 660.000 dolar ödedi. Soğuk Savaş ortamında olimpiyatların televizyon yayınları ve her olimpiyatta bu yayınlara artan ilgi birçok ülke tarafından siyasi propaganda amacıyla da kullanıldı. Olimpiyatların televizyonda yayınlanması, yayın gelirleri yanında reklam gelirlerinin ve daha çok izleyiciye ulaşılması sayesinde toplam gelirin artmasını sağladı.
1988 Yaz Olimpiyatları'nda televizyon yayın gelirleri olimpiyatlardan üç yıl önce 140 ülkeden 227 yayın kuruluşuna satıldı ve 407 milyon dolar gelir sağlandı.

Olimpik hareketin ideallerinin temsili için semboller kullanılır. En çok bilinen olimpiyat sembolü iç içe geçmiş farklı renklerdeki halkalardır. Beş iç içe halka 5 kıtayı (Amerika, Afrika, Asya, Avustralya, Avrupa) temsil eder. 5 kıtadan ülkelerin katıldığı ilk olimpiyat ise 1912 Yaz Olimpiyatları'dır. Seçilen bu renklerden en az biri her ülkenin bayrağında bulunmaktadır. Dolayısıyla sanılanın aksine bayraktaki renklerin herhangi bir kıtayı temsil etmemektedir, ülkeleri temsil etmektedir. Olimpiyat bayrağı 1914'te ka

Orta Amerika Oyunları (İspanyolca: Juegos Deportivos Centroamericanos), dört yılda bir Yaz Olimpiyat Oyunları'ndan bir yıl sonra düzenlenen çok sporlu etkinlik. Oyunlara, Orta Amerika Spor Organizasyonları (Spanish: Organización Deportiva Centroamericana) üyesi olan Orta Amerika ülkeleri girebilmektedir.
Oyunlarda, Olimpiyat meşalesine eşdeğer olan ve eski kültürel Maya merkezlerinden biri olan El Quiché, Guatemala'da yer alan Q'umarkaj yakılmaktadır. Ancak bazı kişiler ve organizasyonlar, etkinlikte yapılan sporlar arasında Mezoamerikan top oyunu gibi en eski top sporlarının olmamasını eleştirmiştir.
Turnuvanın adını taşıyan ikinci etkinlik olan ve 1926'da başlayan Orta Amerika ve Karayip Oyunları, 1935 yılında ismini genişletinceye kadar Orta Amerika Oyunları adını taşımıştır.

Aynı spor dalları aynı renkte gruplanmıştır:
  Su sporları –
  Bisiklet sporları –
  Futbol –
  Jimnastik –
  Tekerlekli sporlar –
  Voleybol

†: Gösteri yarışması

Mas Goles sitesinde madalya kazananların listesi (İspanyolca)

Bu, farklı oyun kategorilerin bir listesidir.

Parti oyunu
Konuşma oyunu
İçme oyunu
Tahmin oyunu
Şarkı söyleme oyunu
Güç oyunu
Masaüstü oyunu
Masa oyunu
İskambil oyunu
Zar oyunu
Minyatür oyunlar
Kalem ve kağıt oyunu
Döşeme tabanlı oyun
Rol yapma oyunu
Devasa çok oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunu
Yetenek oyunu
Carrom Board
Strateji oyunu
Deste oluşturma oyunu
Eurogame'ler
Amerigame
Ortak oyunlar
Video oyunu
Arcade oyunu
Konsol oyunu
El konsolu oyunu'lar
Taşınabilir oyun konsolu oyunları
Mobil oyunlar
Bilgisayar oyunu
Aksiyon-macera oyunu
Macera oyunu
Kaçış odası oyunları
Dövüş oyunu
Birinci şahıs nişancı oyunu
Üçüncü şahıs nişancı oyunu
Çok oyunculu çevrimiçi savaş arenası oyunları
Platform oyunu
Gerçek zamanlı strateji oyunu'
Ritim oyunu
Rol yapma video oyunu
Simülasyon Oyunları
Spor oyunu
Gündelik oyun
Tarayıcı oyunu
Mini oyun
Alternatif gerçeklik oyunu
Şans oyunları
Eğitsel oyun
PBM oyunu
Posta bazlı oyun'lar
Çok oyunculu oyun
Tek oyunculu oyun
Çevrimiçi oyun
Matematiksel oyunlar
Salon oyunu
Yaygın oyunlar
Konumsal oyunlar
Oyun alanı oyunu
Bulmacalar
Çim oyunu
Beceri oyunları
Geri ödeme oyunu
Bilgi oyunu
Savaş oyunu
Kelime oyunu
Sokak oyunu
Araba oyunu
Yarış oyunu
Zekâ oyunu
Gölge oyunu
Korku oyunu
Bağımsız oyun
Hayatta kalma-korku oyunu
Sandbox oyunu
Nişancı oyunu
Gizlilik oyunu
Şehir kurma oyunu
Audio oyun
Gizli nesne bulma oyunu
Sosyal ağ oyunu
Bulut oyun
Zaman yönetimi oyunu
Taktik nişancı oyunu
Sosyal simülasyon oyunu
Yaşam simülasyonu oyunu
Işın silahı oyunu
Deste oluşturma oyunu
Hayatta kalma oyunu
Dijital kart koleksiyonu oyunu
Kart koleksiyonu oyunu
Araç simülasyon oyunu
Oynaması ücretsiz oyun
Çocuk oyunu

Video oyunları listeleri
Video oyunu serileri listesi
Spor türleri listesi
Oyun motoru
Oyun mekaniği
Oyun kasedi
Oyun programlama

Pan Arap Oyunları (Arapça: دورة الألعاب العربية), Arap devletleri arasında düzenlenen bölgesel çok sporlu etkinlik. İlk oyunlar, Mısır'ın İskenderiye şehrinde 1953 yılında düzenlendi. Arap Oyunları her dört senede bir organize edilmektedir. 1985 yılında, ilk defa oyunlarda kadınlarında yarışmasına karar verilmiştir.

* Birleşik Arap Cumhuriyeti, Mısır ve Suriye ile birlikte.
** Birleşik Arap Cumhuriyeti, yalnızca Mısır ile birlikte.

Pan Arap Oyunları'nda toplam 36 spor dalı yer almaktadır.

Aşağıda, Arap Oyunları'nda düzenlenen 12 turnuvada (2011'e kadar) madalya kazanan ülkeler gösterilmiştir.

* Birleşik Arap Cumhuriyeti (1958-1961) Mısır ve Suriye'yi içerir..
** Kuzey Yemen ve Güney Yemen Yemen'e dahildir.

Pan Arap Oyunları'nda Mısır
2011 Pan Arap Oyunları

Bell, Daniel (2003). Encyclopedia of International Games. McFarland and Company, Inc. Publishers, Jefferson, North Carolina. ISBN: 0-7864-1026-4.

Atletizm madalya sahipleri6 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080920042545/http://www.egolympic.org.eg/olymusfram.html
2011 Arap Oyunları resmi web sitesi
2011 Arap Oyunları Karşılaşmaları ve Zaman Çizelgesi

Pan-Ermeni Karşılaşmaları (Ermenice: Համահայկական խաղեր) Ermeni diasporası ve Ermenistan'dan yarışmacılar arasında düzenlenen çok sporlu bir karşılaşmadır. Ermeni atletler arasında bireysel ve takım sporlarında çeşitli yarışmalardan oluşur. Ermenistan'un başkenti Yerevan'da gerçekleşir. Dünya Pan Ermeni Oyunları Komitesi, uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur; Uluslararası Olimpiyat Komitesi ile, UNESCO, Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası spor kuruluşları ie işbirliği yapar ve Ermenistan'da sporun gelişmesine katkıda bulunur.

Karşılaşmalar (milli orijininden bağımsız olarak) Ermenistan pasaportlulara  ve Ermeni kökenli diğer ülke vatandaşlarına açıktır. Ermeni kökenlilerin eşleri de yarışmalara katılabilir. Sporcular geldikleri ülkeleri değil şehirleri temsil eder. Futbol, mini-futbol, basketbol, voleybol, yüzme, badminton, tenis, masa tenisi, satranç ve atletizmdir.

Pan-Ermeni Karşılaşmalar düzenleme fikri ilk defa Sovyet diplomatı Aşot Melik-Şahnazaryan tarafından düşünülmüştür. 1965'te Brazzaville (Kongo Cumhuriyeti)'e bir iş seyahati için gittiğinde o ülkede düzenlenecek bir Afrika Oyunları hazırlıkları sürmekteydi. Melik-Şahnazaryan, Ermeniler için de benzer bir spor karşılaşması düzenelenbileceğini düşünmüştü. Ancak, Ermenistan o dönemde bir Sovyet Cumhuriyeti olduğu için böylesi bir fikir Moskova'da milliyetçi sayılarak kabul göremezdi, bu fikrin uygulamaya konması için Ermenistan'ın bağımsızılığını elde etmesi gerekti. Melik-Şahnazaryan 1995'te ilk defa bir Pan-Ermeni oyunlar düzenleme niyetini basında dile getirince Ermeni diyasporasından destek gördü. Melik-Şahnazaryan Dünya Pan Ermeni Oyunları Komitesi'nin ilk başkanı seçildi ve örgütle ilgili amblemler, kupalar, madalyalar, marşlar ve diğer sembolleri o yarattı.

Paralimpik Oyunlar, çeşitli engelli gruplarından sporcuların katıldığı çok sporlu etkinliktir. Orijinalindeki "paralympic" kelimesi; İngilizce, engelli anlamına gelen "paralyzed" ve "olympic" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Yaz ve Kış Paralimpik Oyunları o dönemki Olimpiyatların hemen ardından yapılır. Tüm Paralimpik Oyunları Uluslararası Paralimpik Komitesi tarafından yönetilir.
Paralimpik Oyunlar 1948'deki az sayıda II.Dünya Savaşı İngiliz eski askerlerinin toplanmasından 2008'de uluslararası ikinci büyük spor yarışması haline gelmiştir. Paralimpik atletlerle Olimpiyatlarda yarışan atletler aynı şartlarda mücadele etmelerine rağmen Paralimpik Oyunlarla Olimpiyat Oyunları arasında büyük bir bütçe farkı vardır.
1988 yılında Güney Kore'nin Seul kentinde düzenlenen Yaz Olimpiyatları'ndan bu yana, Kış ve Yaz Paralimpik Oyunları, ilgili Olimpiyat Oyunlarından kısa bir süre sonra düzenlenmektedir. 1988 Seul Yaz Oyunları ve 1992 Albertville Kış Oyunlarından bu yana Paralimpik Oyunlar Olimpiyat Oyunları ile aynı tesislerde yapılmaktadır.

Parti oyunu, etkileşimi kolaylaştırmak, eğlence ve rekreasyon sağlamak için sosyal toplantılarda oynanan oyundur. Kategoriler arasında (açık) buzkıran, salon (iç mekan), piknik (dış mekan) ve büyük grup oyunları bulunurken, diğer türler arasında eşleştirme (ortak) oyunları ve salon yarışları bulunmaktadır. Farklı oyunlar farklı atmosferler yarattığındna parti oyunları yalnızca bir buz kırıcı veya partinin tek amacı veya yapısı olarak tasarlanabilir. Bu nedenle, parti oyunları çeşitli beceri seviyelerindeki oyuncuları dahil etmeyi amaçlamaktadır ve oyuncu eleme nadirdir. Parti oyunları sosyal olarak oynanmaya yöneliktir ve yeni oyuncuların öğrenmesi kolay olacak şekilde tasarlanmıştır.

Demashita! Powerpuff Girls Z
Doğruluk mu, cesaret mi
Kulaktan kulağa
Mafya
Mario Party (video oyunu)
Mario Party 10
Mario Party 2
Mario Party 3
Mario Party 4
Mario Party 5
Mario Party 6
Mario Party 7
Mario Party 8
Mario Party 9
Strip poker
Super Mario Party
Trivial Pursuit

Pilates, yirminci yüzyılın başlarında Joseph Hubertus Pilates (1880-1967) tarafından geliştirilmiş fiziksel fitness sistemi.
Joseph Pilates, Pilates metodu üzerine iki kitap yazdı: Return to Life through Contrology ve Your Health: A Corrective System of Exercising That Revolutionizes the Entire Field of Physical Education.
Pilates metodunun zihnin kaslar üzerindeki kullanımını desteklediği için contrology (kontrol bilimi) olarak adlandırdı. Pilates, bedenin dengeli tutulmasına yardımcı olan ve omurgayı desteklemekte önemli işlevi olan temel kaslar üzerine yoğunlaşılan bir egzersiz programıdır. Nefes egzersizi teknikleri de yer almaktadır.

Pilateste her bir egzersizin çok kez tekrarı yerine daha az sayıda, tam, kontrol ve belirli bir biçim içinde uygulanması tercih edilir. Joseph Pilates 500 belirli egzersiz tasarladı. Ona göre zihinsel ve fiziksel sağlık birbiri için gerekliydi. Hareketler akıcıydı ve nefes, kontrol ve konsantrasyonla birleştirilmişti. Sonuç artan esneklik, güç, beden farkındalığı, enerji ve gelişmiş zihinsel konsantrasyondur. Pilates ayrıca daha iyi sonuçlar alabilmek için egzersizinin beş ana aletini de tasarlamıştı. Karın, alt sırt ve kaba etler vücudun geri kalanının özgürce hareket etmesi için destekleniyor ve güçlendiriliyor pilates programında.
Pilates uygulayıcıları eğitimlerinde, güç ve esneklik inşa edebilmek için kendi vücut ağırlıklarını kullanmaktadırlar. Bunu yüksek düzeyde kardiovasküler egzersiz üzerine yoğunlaşmadan gerçekleştirmeyi hedeflerler. Günümüzde pilates pek çok fizyoterapist tarafından rehabilitasyon sürecinin bir parçası olarak kullanılmaktadır.

Konsantrasyon: Pilates yaparken hareketlere yoğunlaşmak, bedenin uyum içinde nasıl çalıştığına ve hangi kasların kullanılıp, hangilerinin kullanılmadığına dikkat etmek gerekir. 
Kontrol: Pilateste kontrol çok önemlidir. Kontrol için bedenin iyi dinlenmesi ve hareketlerin gösterildiği şekilde uygulanması, olası sakatlıkların önlenmesi gerekir.
Merkezleme: Pilates metodunda, doğru hareket sanatlarında olduğu gibi merkez, göbek, bel ve kalça çevresidir. İç organları ve omurgayı yerinde tutan kas sistemlerini içerir. Merkezleme, üst bedenin stabilitesini ve esnemeyi, uzamayı sağlar.
Akıcı hareket: Hareketler acele edilmeden, her noktadan tek tek geçerek ama aynı zamanda hiç duraksamayarak yapılmalıdır. 
Kesinlik: Hareketler belirsizce değil, hakkı verilerek tam yapılmalıdır. Hareket sekansları birbirleri içinde ve birbirleri arasında koordine olmalıdır. 
Nefes: Nefes alıp verme, panik olmadan sırtın arkasına ve altına derin nefes alıp bütün nefesi tamamıyla dışarı üflemek yoluyla olmalıdır. Böylece, nefes tamamen boşaltılıp, kan temizlenmiş olur.

Powerlifting, squat (çömelme), bench press (yatarak halter kaldırma) ve deadlift (yerden ağırlıkla doğrulma) hareketlerinden oluşan bir güç sporudur. Yarışmalarda amaç sporcuların bu üç harekette en yüksek ağırlığı kaldırmaya çalışmasıdır. Sporcunun her hareket için üç deneme hakkı vardır.
Yarışmalar ekipmansız (raw/classic) ve ekipmanlı (equipped) olarak ikiye ayrılır. Ekipmansız yarışmalarda dizlik, ağırlık kemeri ve bilek sargısı gibi destekleyici ekipmanlar serbesttir. Ekipmanlı yarışmalarda squat suit, diz sargısı (knee wrap), bench shirt ve deadlift suit adlı daha ağır kaldırmaya olanak sağlayan destekleyici ekipmanlar kullanılır.
Yarışmaları yerel, ulusal ve uluslararası olarak gerçekleşir. Powerlifting aynı zamanda 1984 yılından beri IPF (International Powerlifting Federation) çatısı altında bir paralimpik dünya oyunları sporudur.

IPF federasyonuna göre sıkletler bu şekildedir:

IPF federasyonuna göre yaş kategorileri bu şekildedir:

Yaş kategorileri sporcunun doğum yılına göre belirlenir. Örneğin bir sporcu 19 yaşına Temmuz ayında girecekse, o takvim yılı boyunca Junior kategorisinde kabul edilir.

Powerlifting sporunda kaldırışların belli kurallara göre uygulanması gerekmektedir.
Squat hareketinde sporcu komut ile çömelmeye başlamalı ve en azından kalça kıvrımının, dizinin üst kısmından daha aşağı ineceği bir derinlik yakalamalıdır. Doğrulduktan sonra hakem komutunu beklemeli ve vücut stabilitesini bozmamalıdır. Örneğin hakem komutu gelmeden ayağın hafifçe oynaması, kural dışı bir kaldırış kabul edilir.
Bench Press hareketinde sporcu ağırlığı hakem komutu ile indirmeye başlamalı, halteri göğsünün üzerinde ikinci bir hakem komutu duyana kadar bekletmelidir. İkinci hakem komutunun ardından halteri dirseklerini tam kilitleyecek kadar itmeli ve üçüncü bir komuta kadar stabilitesini korumalıdır.
Deadlift hareketinde yerden kaldırış esnasında bir komut bulunmaz. Sporcu tek bir hamlede, halterin hareket yönü yalnızca yukarı olacak şekilde doğrulmalıdır. Bu esnada halterin kısmen aşağı yönlü hareket yapması geçersiz sayılır. Hareketin üst kısmında dizler ve kalça tam kilitlenmelidir. Hakemin indirme komutuyla beraber kaldırış tamamlanır.

Halter
Strongman

Rol yapma oyunu (RYO), (İngilizce: role-playing game, RPG); oyuncuların kurgusal bir sahnede farklı karakterlerin rollerini üstlendikleri oyunların genel bir ailesidir. Oyuncular, belirli kurallar çerçevesinde oluşturulan karakterleri yöneterek bir hikâyenin parçası olurlar.
Kalem ve kâğıt RYO denilen orijinal biçimi, baştan sona konuşma aracılığıyla iletilir; oysa canlandırmalı rol yapma oyunlarında (LARP - Live Action Role Playing), oyuncular, karakterlerinin eylemlerini fiziksel olarak oynarlar. Bu biçimlerin her ikisinde de her oyuncu tek bir karakterin rolünü yaparken; bazı oyuncular Oyun Yöneticisi görevini üstlenerek oyununun senaryosunu hazırlar, kullanılacak ilkeleri belirler ve oyuncu karakterlerin iradesi dışında gelişen olayları kontrol eder. Belirsizlik faktörünün sağlanması için genellikle zarlar kullanılır. Kalem ve kâğıt RYO, Türkiye'de yaygın olarak FRP adıyla bilinir.
RYO'ların çok oyunculu metin tabanlı MUD'ları ve grafik arayüzlerini içeren birkaç çeşidi elektronik ortamda bulunur. Rol yapma oyunları, oyuncuların, oyun sürecinde belirli kullara göre kabiliyetleri gelişen bir karakteri veya karakter grubunu kontrol ettikleri rol yapma video oyunlarını da kapsar. Oyun mekanikleri sıkça kalem ve kâğıt RYO kurallarına dayanır; ama, işbirlikçi hikâye anlatımından daha fazla, karakter geliştirmenin üzerinde durur. Oyun dünyaları da kalem ve kâğıt RYO dünyalarıyla benzerdir.
Biçimlerin bu çeşitliliğine rağmen; rol yapma unsurları içeren kart toplama oyunları ve savaş oyunları gibi bazı oyunlar bunlara dahil değildir. Rol yapma etkinliği, bazen, böyle oyunlarda bulunabilmektedir ama temel odak noktası değildir. Terim, bazen de rol simülasyonu oyunları ve eğitim, antrenman ve akademik araştırmada kullanılmış egzersizleri açıklamak üzere kullanılır. Bu oyunlara örnek olarak, The Witcher 3: Wild Hunt, The Elder Scrolls V:Skyrim, Baldur's Gate serisi ve Stardew Valley gösterilebilir.

Rol yapma oyunları, sosyal etkileşimi ve iş birliğini vurguladıkları oyunların diğer birçok türünden esas olarak farklıdır. Hâlbuki, genel oyunlar, kart oyunları ve spor oyunları rekabeti vurgular.
Kalem ve kâğıt rol yapma oyunlarının hem yazarları hem de büyük yayıncıları, etkileşimli ve işbirlikçi hikâye anlatımının biçimi olması için onları vurgularlar; ancak, rol yapma oyunu dahilinde hiç gerçek hikâye yokken, romanlar ve filmler gibi gerçek öyküler dikkate alınmaz. Olaylar, karakterler ve öykü yapısı yerine, öykü tecrübesinden bir fikir verir. Hikâyeler gibi rol yapma oyunları, hayali gücünü tuttukları için başvururlar. Etkileşim, rol yapma oyunları ve geleneksel kurgu arasındaki kritik farktır. Hâlbuki, bir televizyon programının seyircisi pasif bir gözlemci, rol yapma oyunda bir oyuncu hikâyeyi etkileyen seçimler yapar. Bu gibi rol yapma oyunları, hikâye meydana getirmek amacıyla arkadaşların, küçük bir partide iş birliği yaptıkları hikâye anlatma oyunlarının eski bir geleneğini devam ettirmektedir.
Basit rol yapma kalıpları, "polisler ve hırsızlar" ve ''kovboylar ve Kızılderililer'' gibi çocuk geleneksel çocuk oyunlarında bulunurken; rol yapma oyunları, oyun kolaylaştırıcıları ve etkileşimin ilkeleri gibi eklerle, bu temel kanıya, bir entelektüellik ve süreklilik seviyesi ilave eder. Rol yapma oyunundaki katılımcılar, özel karakterler ve gelişmekte olan bir plot oluşturacaklardır. İlkelerin ve oyunlardaki daha fazla veya daha az gerçeğe uygun bir kampanya sahnesinin tutarlı sistemi, güvensizliğin asılmasına yardım eder.

Oyun, küçük bir sosyal toplantıda konuşma aracılığıyla yönlendirilir. GM, oyun dünyasını ve onun sakinlerini anlatır. Diğer oyuncular tasarlanmış karakterlerinin tasarlanmış eylemlerini anlatırlar ve GM sonları anlatır. Bazı sonlar oyun sistemi tarafından belirlenirler ve bazıları GM tarafından seçilirler.
Bu, rol yapma oyunlarının ilk kez halka sevdirildikleri biçimidir. İlk kez ticarî olarak piyasada bulunan RYO D&D, düşlem yazını ve savaş oyunu hobisiyle esinlendi ve 1974'te yayınlandı. D&D'nin tutulması, oyun konuları, ilkeleri ve tarzlarının geniş bir çeşitliliğiyle oyunları yayınlayan kalem ve kâğıt rol yapma oyunu endüstrisinin doğuşuna yol açtı.
Günümüzde bazı firmaların (Wizards of the Coast, White Wolf, Steve Jackson Games) oyunları yaygın olarak oynanır. Ayrıca bağımsız olarak yayımlanan yaygın sistemler de vardır. Bazı oyuncular kendi yarattıkları dünyaları ve kural sistemlerini oynamayı tercih eder. Türkiye'de en çok sevilerek oynanan RP'ler; FRP örneklerinden, Ejderha Mızrağı Destanı, Unutulmuş Diyarlar, Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter Serisi, (Proudloud olarak da özel bir çeşite sahiptir Harry Potter) kitap serileridir. Bunun en büyük nedeni hayran sayısının yüksek olması ve kişilerin bu dünyaları yaşama arzusudur.
Bu biçim, sıklıkla bir rol yapma oyunu olarak basit bir biçimde atfedilir. Bu RPG biçimini diğer kalıplardan ayırt etmek için retroyms rol yapma oyunu ya da masaüstü rol yapma oyunu, ne kalem ve kâğıt ne de bir masa gerekli olmamasına rağmen, bazen kullanılırlar. FRP, yani Fantastik Rol Yapma Oyunu, rol yapma oyununun bir alt türüdür.

Bir LARP doğaçlama tiyatro gibi daha iyi oynanır. Katımcılar onları anlatmak yerine karakterlerinin eylemlerini davranışlarıyla ortaya koyarlar ve asıl sahne, oyun dünyasının hayalî sahnesini temsil etmek için kullanılır. Oyuncular sıklıkla onların karakterleri olarak kostümlü olup uygun sahne donanımları kullanırlar ve buluşma yeri oyun dünyasının düşsel sahnesini çalmak için donatılabilmektedir. Diğer LARP'lar, airsoft tabancaları veya köpük silahları gibi taklit cephaneyle fiziksel savaşı kullanırken; bazı canlı eylem rol yapma oyunları, sembolik olarak anlaşmazlıkları çözmek üzere özelliklerden taş-kâğıt-makası veya kıyaslamayı kullanırlar.
LARP'lar boyca, birkaç bine yakın bir avuç dolusu oyuncudan ve sürece, birkaç güne yakın bir çift mesai saatinden değişime uğrarlar. Bir LARP'taki oyuncu sayısı genellikle bir rol yapma oyunundakinden daha bol olduğu ve oyuncular ayrı fiziksel alanlarda etkileşime geçebildikleri için, bir öyküyü veya oyuncuları doğrudan doğruya eğlendirici sıkı bir şekilde koruma konusunda karakteristik olarak daha az önemi vardır ve oyun devreleri daha iyi paylaştırılmış bir tutumda sıklıkla yönetilirler.

Kalem ve kâğıt rol yapma oyunları, elektronik biçimlerin bir çeşidine dönüştürülmüşler. 1974 öncesine kadar, D&D sürümü olarak aynı yıl lisanssız sürümleri DND ve Dungeon gibi başlıklar altında üniversite bilgisayar sistemlerinde geliştirildiler. Bu eski bilgisayar RPG'leri, çoğalan rol yapma video oyunu tarzı yanında, bütün elektronik kumarı etkiledi. Bazı yazarlar, rol yapma oyunlarını, RYO stil mekaniğini kullanarak tek oyunculu oyunlar ve sosyal etkileşimi katarak çok oyunculu oyunlar, birbirine geçmiş iki gruba ayırırlar. Lethal Love bunun bir örneğidir.

Tek oyunculu rol yapma video oyunları, sahneler ve oyun mekaniği terminolojilerini fazlaca kurdukları Zindanlar ve Ejderhalar gibi rol yapma oyunlarında kökenlerle bilgisayar ve konsol oyunlarını dağınık olarak tanımlı bir tarzını oluştururlar. Bu çeviri, dünyanın görsel bir temsilini sağlayarak ama işbirlikçi, etkileşimli hikâye anlatımı üzerinde istatistiksel karakter geliştirme üzerinde durarak oyun tecrübesini değiştirir.

Metin bazlı arayüz ve bir İnternet bağlantısı kullanarak oynanan çevrimiçi metin bazlı rol yapma oyunları çok oyunculudur. Bu oyunlardan MUD'lar, MUSH'ler ve MU*'nun diğer çeşitleri gerçek zamanlı bir şekilde oynanır. Posta oyunları tur bazlı bir şekilde oynanır.
Çok oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunları (MMORPG) grafik arayüzleriyle MUD'ların büyük ölçekli sosyal etkileşimini ve sürekli dünyasını birleştirirler. Çoğu MMORPG karakterine uygun rol yapmayı etkin bir şekilde desteklememektedir; ancak oyuncular diğer oyuncularla iş birliği yaptıkları sürece oyunların iletişim işlevlerini rol yapmak için kullanabilirler.
Klasik rol yapma oyunlarında bulunan ortam ve oyun mekanikleri içeren bilgisayar oyunları ise "bilgisayar rol yapma oyunları" olarak adlandırılırlar. Bilgisayar endüstrisinin sık kullanımı ile RYO şimdilerde daha çok bu oyunları anlatmakta ve klasik oyunlara ise, kâğıt kalem rol yapma oyunu ve masaüstü rol yapma oyunu adı verilir.
İnternet üzerinde de yöneticilerin (DM veya GM), sanal forumlar oluşturarak, çok büyük kitleler için yarattıkları RYO'lar da (kısaca RP olarak da bilinir) yeni bir çeşittir. RP'ler de en büyük fark bir DM (oyun yöneticisi) olmadan da kişilerin, birbirleriyle kurgu yaratıp, oynayabilmesidir. Masaüstü RYO' en fazla 10-12 kişilik bir gruba hitap ederken, sanal forumlar da bu sayı 100 kişiyi geçebilir. Ayrıca programların getirdiği pratik çözümlerle de, oyunlar etkileşimli bir hale gelir.
Örnek
A Kişisi: A bugün kötü bir kâbus ile kalkmıştı. ABC hanına doğru ilerlerken B'i gördü, ancak onu görmek bile kendisini neşelendirmemişti.
B Kişisi: A'ya gülümseyerek "Merhaba" dedi ve koşarak boynuna atladı. "Sonunda Abim savaştan döndü, Siyah Yüreği devirmişler. Yanında yaratığın kendisine düşün parçası, bir pençesini getirdi. Buna inanabiliyor musun?" dedi hayranlıkla...
A Kişisi: Bu beklemedi haber karşısında B'lerin evine doğru son hızla koşmaya başladı. Eğer gördüğü doğru ise, C'nin başı çok büyük belaydaydı.

Belli kurallar çerçevesinde, oyun yöneticisinin (Dungeon Master) yazdığı bir hikâyeyi oyunculara oynatmasıdır. Oyun sırasında oyun yöneticisi oyuncuların gözü ve kulağı olur. Yönetici oyuncuların hangi durumda olduğunu söyler; oyuncular da ona göre yöneticiye ne yaptıklarını söylerler. Oyun yöneticisinin rolü video oyunlarındaki bilgisayarın rolüne benzetilebilir. Oyun yöneticisi oyunu yönetirken kararlarını farklı esneklik seviyelerinde veriyor olabilir. Oyunu tamamen keyfi olarak yönlendirebileceği gibi oyunu yönetirken bir kural kitabında yazan kaideleri ve şans faktörünü belirlemek için zarlar kullanabilir. Tipik bir oyun süreci, oyun yöneticisinin dünya durumu tasviri ve oyuncuların buna verdiği tepkiler şeklinde döngüsel olarak ilerler.

Bir oyuncu karakter bir oyuncu tarafından kontrol ed

Savaşçı Oyunları, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı "personeli ya da eski askerlerinden; yaralı, sakat veya hasta olanların katılabildiği bir çok sporlu etkinliktir.

Savaşçı Oyunları 2010'dan beri her sene düzenlenmektedir. 2014 yılına kadar, etkinlikler Amerika Birleşik Devletleri Olimpiyat Komitesi tarafından Colorado Springs, Colorado'da yönetilmiştir. Britanya'nın, o zamanda yüzbaşı ve İngiliz Ordusu'nda helikopter pilotu olarak görev yapan Prens Harry'si, 2013 Oyunları'nı açmıştır, ki bunun ardından ilham alarak Invictus Oyunları'nı yaratmıştır.
2015'teki etkinlikler DoD tarafından organize edilen ilk oyunlardı. Etkinlikler, Haziran 19–28 tarihlerinde Virginia'da bulunan Deniz Piyade Üssü Quantico'da gerçekleşmiştir. Ordu, Deniz Piyade Kolordusu, Donanma/Sahil Güvenlik Teşkilatı, Hava Kuvvetleri, Özel Harekât Komutanlığı ve Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri'nden takımlar katılmış, sekiz farklı herkesin uyabileceği oyunda yarışmışlardır.
2016 yılında, etkinlikler Haziran 15–21 tarihleri arasında West Point, New York'te bulunan Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okulu'nda yapılmış ve Amerika Birleşik Devletleri Ordusu tarafından organize edilmiştir. Jon Stewart törenin sunuculuğunu yapmıştır.
2017 yılında, etkinlikler Chicago'da gerçekleşecektir ve Amerika Birleşik Devletleri Donanması tarafından organize edilecektir. Chicago, Donanma tarafından Birleşik Devletler'deki diğer yerleri de gözden geçirildikten sonra seçilmiştir.  John Stewart'ın açılış sunumunu yapması beklenmektedir ve hemen ardından ise Kelly Clarkson ile Blake Shelton tarafından bir konser verilmesi planlanmaktadır. ABD silahlı kuvvetlerinin tüm kollarını temsil eden ekiplere ek olarak, Avustralya ve Birleşik Krallık'tan da katılan takımlar olacaktır.

2015 ve 2016'da, yarışmaya dahil olan sekiz spor:

Okçuluk
Bisiklet
Saha: Erkekler ve kadınlarda gülle atma, ayakta gülle atma, oturarak disk fırlatma ve ayakta disk fırlatma etkinliklerini kapsar.
Silah vurma
Oturarak voleybol
Yüzme: Erkekler ve kadınlarda 50 metre serbest yüzüş, 100 metre serbest yüzüş, 50 metre sırtüstü yüzme ve 50 metre kurbağalama yüzüşü etkinliklerini kapsar.
İz sürme: 100 metre, 200 metre, 400 metre, 800 metre ve 1500 metre etkinliklerini kapsar. Tekerlikli sandalye veya protez kullanan katılımcılar için de etkinlikler bulunmaktaydı.
Tekerlekli sandalye basketbolu
2015 yılında, tekerlekli sandalye ragbi bir gösteri sporu olarak yapılmıştır.

Çok sporlu etkinlikler listesi

Warrior Games resmi site25 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Facebook'ta Warrior Games

Sezon, bir spor organizasyonunda belirli bir döneme verilen isim, yıl içinde yapılan etkinlik dönemi. Örneğin, bir futbol liginde sezon belirli sayıda maç oynandıktan sonra sona erer ve tatile girer. Daha sonra sezon başlangıç tarihinde yeni sezon başlar. Organizasyonların bazılarında sezon belirli aşamalara bölünmüş olabilir. Örneğin, bir futbol liginde normal sezon oynandıktan sonra, şampiyonu belirlemek için ligin en üst sırasını alan ve daha önceden belirlenen sayıda takımı kapsayan turnuva oluşturulur, bu turnuvaya ekstra play-off denir.

Takımlar yeni sezona başlamadan önce kendilerine program belirlerler. Belirledikleri programlara göre çeşitli maçlar yaparlar. Bunlara dostluk maçları denir. Bu maçların amacı, sporcuların kondüsyon kazanması, takıma bağlı bireylerin uyum sağlaması, takımı yöneten kişinin belirli bir şablon oturtabilmesi vb.

Normal sezonda takımlar belirlenen fikstüre göre rakipleriyle maçlara çıkarlar. Genellikle spor organizasyonlarında 1 maç kendi evinde bir maç deplasmanda oynanmaktadır. Bu sezonda daha önceki sezonda alınan başarılara göre uluslararası turnuvalara katılan takımlar olur. Yapılan müsabakaların neticesinde takımlar puan sıralamasına tabi tutulurlar.

Birçok ligde, sezonun ardından ligi en üst sıralarda bitiren birkaç takımın birleştirilmesiyle play-off sistemi oluşturulur. Buna göre takımlar aralarında normal sezondan farklı olarak ekstradan maçlar yaparlar. Play-off lig usulüne göre oynanıyorsa 1. sırada bitiren şampiyon olur. Eğer eliminasyon şeklinde ise final maçında rakibini yenen şampiyon olur. Bunun dışında bazı organizasyonlarda ligden düşecek takımları belirlemek içinde play-out ismi verilen bir sistem oynatılmaktadır. Bunlar normal sezondan hariçtir.

Tabloda bazı liglerin sezon çizelgesi gösterilmiştir. Sezon dışındaki aylar boş bırakılarak beyaz renkle gösterilmiştir. Aynı kategorideki ligler aynı renkte gösterilmiştir.

"Q" Ön elemeler.
"S" Sezon başlangıcı.
"P" Play-offlar.
"F" Final.

Bulgaristan Krallığı (Bulgarca: Царство България - Tsarstvo Bılgariya) veya Bulgaristan Çarlığı, 1908-1946 yılları arasında var olmuş bir devlet. 1885'te Doğu Rumeli'yi Osmanlılardan alan Bulgaristan Prensliği'nin 5 Ekim 1908 tarihinde krallık olmasıyla kurulmuştur. Bulgaristan de jure olarak Osmanlı'ya karşı bağımsızlığını bildirmiştir.
I. Balkan Savaşı'nın başlatıcısı olmuş ve Balkanlarda etnik bir devlet olmuştu. Ancak II. Balkan Savaşı'nda tek başına kalmış ve Bükreş Antlaşması ile etkinliğini kaybetmiştir. I. Dünya Savaşında İttifak Devletlerinin yanında yer almıştır. Neuilly Antlaşması ile savaştan çekildi. II. Dünya Savaşı'nda Almanya safında savaştı. Dinleri Ortodoksluk ve başkenti Sofya'ydı. 1946 Bulgaristan Krallığı yıkıldı ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti kuruldu.

1878'de Osmanlı İmparatorluğu'nun otoritesi altında Bulgaristan Prensliği'nin kurulmasına ve 1885'te Doğu Rumeli'nin de Bulgaristan'a katılmasına karşın hâlâ Osmanlı egemenliğinde (özellikle Makedonya ve Trakya'da) önemli ölçüde Bulgar nüfusu bulunuyordu. Bulgaristan özellikle Makedonya'daki Bulgar nüfus üzerinde hak iddia ediyordu. Bununla birlikte yine bir Slav ülkesi olan Sırbistan da Makedon Slavları'nın Sırp olduğunu iddia ediyor ve bölgede hak iddia ediyordu. Yunanistan ise tarihî bağlarından dolayı bölgenin Yunan toprağı olması gerektiğini düşünüyordu. Böylece bölge için I. Dünya Savaşı'na kadar sürecek olan üç taraflı bir mücadele başladı.
1903'te Makedonya'da bir Bulgar isyanı çıktı. Bu isyan Osmanlı ve Bulgaristan'ı savaşın eşiğine getirdi. Ancak savaş yaşanmadı ve taraflar barışı korudu.
Ferdinand; 1908'de Bulgaristan'ı bağımsız, kendini ise Çar ilan etmek için büyük güçler arasındaki mücadelelerden yararlandı. Bağımsızlık ilanını 5 Ekim'de Tırnova'daki Aziz Kırk Şehitler Kilisesi'nde yaptı. Bulgaristan her ne kadar bu tarihten itibaren tam bağımsız olsa da Bulgaristan'ın hâlihazırda 1878'den beri kendi anayasası, bayrağı, marşı ve ayrı bir dış politikası vardı. Yani Bulgaristan, sultanın otoritesini sadece göstermelik olarak tanıyordu
Ferdinand Birinci ve İkinci Bulgar İmparatorluklarının onuruna "Çar" unvanını aldı. Ancak önceki Bulgar Çarları, ülke dışında imparator olarak adlandırılırken Ferdinand ve onun halefleri kral olarak adlandırıldı. Tırnova Anayasası ise hükümdar unvanı olan "prens" yerine "çar" konularak korundu.

1911 yılında Milliyetçi Başbakan İvan Geşov, Yunanistan ve Sırbistan Krallığı ile ittifak kurmaya girişti ve üç müttefik, Osmanlı'ya karşı ortak bir saldırı planlamak için rekabetlerini bir kenara bırakmaya karar verdiler.

Şubat 1912'de Bulgaristan ile Sırbistan arasında gizli bir antlaşma imzalandı, bu antlaşma ilk başta Avusturya-Macaristan'a karşıydı, ancak daha sonra Bulgaristan tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yeniden yönlendirildi ve Mayıs 1912'de Yunanistan ile benzer bir antlaşma imzalandı. Karadağ da pakta dâhil edildi. Antlaşmalar, Makedonya ve Trakya'nın müttefikler arasında paylaşılmasını öngörüyordu, ancak paylaşım hatları tehlikeli bir şekilde belirsiz bırakılmıştı. Osmanlılar tartışmalı bölgelerde reformları uygulamayı reddettikten sonra, Ekim 1912'de Birinci Balkan Savaşı patlak verdi.
Müttefikler şaşırtıcı bir başarı elde etti. Bulgar ordusu Osmanlı güçlerine birkaç ezici yenilgi yaşattı ve Sırplar ve Yunanlar Makedonya'nın kontrolünü ele geçirirken Konstantinopolis'e doğru tehdit edici bir şekilde ilerledi. Osmanlılar Aralık ayında barış için dava açtı. Müzakereler bozuldu ve Şubat 1913'te savaş yeniden başladı. Osmanlılar Edirne'yi bir Bulgar görev gücüne kaybetti. Mart ayında ikinci bir ateşkes yapıldı ve Osmanlılar İstanbul'dan çok da uzak olmayan Midia-Enos hattının batısındaki tüm Avrupa topraklarını kaybetti. Bulgaristan, Edirne ve Ege limanı Dedeağaç (bugünkü Dedeağaç) dâhil olmak üzere Trakya'nın çoğunu ele geçirdi. Bulgaristan ayrıca Selanik'in kuzeyinde ve doğusunda bir Makedonya parçası (ancak yalnızca batı sınırları boyunca bazı küçük alanlar) kazandı.

Bulgaristan müttefikler arasında en ağır kayıpları veren ülkeydi ve bu temelde ganimetlerin en büyük payını almaya hak kazandığını düşünüyordu. Özellikle Sırplar, olaylara bu şekilde bakmadılar ve Kuzey Makedonya'da ele geçirdikleri toprakların hiçbirini (yani, kabaca bugünkü Kuzey Makedonya Cumhuriyeti'ne denk gelen toprakları) boşaltmayı reddettiler. Bulgar ordusunun Edirne'de savaş öncesi hedeflerine ulaşamadığını (yani, Sırp yardımı olmadan ele geçiremediğini) ve Makedonya'nın bölünmesine ilişkin savaş öncesi anlaşmaların revize edilmesi gerektiğini belirttiler. Bulgaristan'daki bazı çevreler bu konuda Sırbistan ve Yunanistan ile savaşa girmeye meyilliydi. Haziran 1913'te Sırbistan ve Yunanistan, Bulgaristan'a karşı yeni bir ittifak kurdular. Sırp Başbakanı Nikola Pasic, Yunanistan'a, Sırbistan'ın Bulgaristan'ı Makedonya'nın Sırp kesiminden uzak tutmasına yardım ederse Trakya'yı alabileceğini söyledi ve Yunan Başbakanı Eleftherios Venizelos da aynı fikirdeydi. Bunu savaş öncesi anlaşmaların ihlali olarak gören ve Almanya ile Avusturya-Macaristan tarafından gizlice cesaretlendirilen Çar I. Ferdinand, Sırbistan ve Yunanistan'a savaş ilan etti ve Bulgar ordusu 29 Haziran'da saldırdı. Sırp ve Yunan kuvvetleri başlangıçta batı sınırında geri çekiliyordu, ancak kısa sürede üstünlüğü ele geçirdiler ve Bulgaristan'ı geri çekilmeye zorladılar. Çatışmalar çok sert geçti ve özellikle Bregalnica Muharebesi sırasında çok sayıda kayıp verildi. Kısa süre sonra Romanya savaşa girdi ve Bulgaristan'a kuzeyden saldırdı. Osmanlı İmparatorluğu da güneydoğudan saldırdı. Savaş artık Bulgaristan için kaybedilmişti, Makedonya'daki iddialarının çoğunu Sırbistan ve Yunanistan'a terk etmek zorunda kaldı, canlanan Osmanlılar ise Edirne'yi geri aldı. Romanya Güney Dobruca'yı ele geçirdi.

Balkan Savaşları'nın ardından Bulgar görüşü, Bulgarların kendilerine yardım etmek için hiçbir şey yapmadığını düşündükleri Rusya ve Batılı güçlere karşı döndü. Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan başlangıçta tarafsız kaldılar, sempatilerinin nerede olduğuna karar vermeden önce savaşın gidişatını gözlemlediler.
Vasil Radoslavov hükûmeti altında Bulgaristan, geleneksel düşmanı olan Osmanlıların müttefiki olmayı gerektirmesine rağmen, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile ittifak kurdu. Ancak Bulgaristan, Osmanlılara karşı iddialarından vazgeçmişti; Sırbistan, Yunanistan ve Romanya (İngiltere ve Fransa'nın müttefikleri) ise Bulgaristan tarafından Bulgar olarak algılanan topraklara sahipti. Balkan Savaşları'ndan kurtulan Bulgaristan, I. Dünya Savaşı'nın ilk yılında tarafsız kaldı. Almanya, Ayastefanos Antlaşması'nın sınırlarını geri getirme sözü verdiğinde, Balkanlar'daki en büyük orduya sahip olan Bulgaristan, Ekim 1915'te Sırbistan'a savaş ilan etti. Ardından İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya, Bulgaristan'a savaş ilan etti.
Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlılarla müttefik olan Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya'ya karşı askeri zaferler elde etti. Makedonya'nın çoğunu (Ekim ayında Üsküp dâhil) ele geçirdiler, Yunan Makedonyası'na ilerlediler ve Eylül 1916'da Dobruca'yı Rumenlerden aldılar. Ancak savaş, ciddi ekonomik zorluklara katlanan ve Müslüman Osmanlılarla müttefikken Ortodoks Hristiyan kardeşleriyle birlikte savaşmaktan nefret eden Bulgarların çoğunluğu arasında hızla popülerliğini yitirdi. Tarım Partisi lideri Aleksandar Stamboliyski, savaşa karşı çıkması nedeniyle hapse atıldı. Şubat 1917'deki Rus Devrimi, Bulgaristan'ı önemli ölçüde etkileyerek, birlikler ve şehirler arasında savaş karşıtı ve monarşi karşıtı duyguların yayılmasına neden oldu. Haziran ayında Radoslavov'un hükûmeti istifa etti, orduda isyanlar çıktı, Stamboliyski serbest bırakıldı ve bir cumhuriyet ilan edildi.

Eylül 1918'de Fransızlar, Sırplar, İngiliz, İtalyanlar ve Yunanlar Makedon cephesinde kırıldı ve Çar I. Ferdinand'ı barış aramaya zorladı. Stamboliyski bir devrimden ziyade demokratik reformları savundu. Devrimcileri önlemek için Ferdinand'ı oğlu III. Boris lehine çekmeye ikna etti. Devrimciler bastırıldı ve ordu dağıldı. Neuilly-Cur-Seine Antlaşması'nda (Kasım 1919) Bulgaristan, Ege kıyı şeridini (Batı Tahtası) Yunanistan'a, Makedon topraklarının ve Batı Outlands'ı Yugoslavya'nın yeni krallığına ve Güney Dobruca'yı Romanya'ya kaybetti, ülkenin ordusunu 20.000'e kadar düşünmesi ve 100 milyon doları aşan bir tazminat ödemesi gerekiyordu. Bulgarlar genellikle anlaşmanın sonuçlarını "ikinci ulusal felaket" olarak adlandırırlar. Mart 1920'de yapılan seçimlerde Tarımcılar önemli çoğunluk elde etti ve Stamboliyski Bulgaristan'ın ilk gerçek demokratik hükûmetini kurdu.

Başbakan Georgi Kyoseivanov liderliğindeki Bulgar hükûmeti II. Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından tarafsızlığını ilan etmişti. Bulgar hükûmetindeki genel plan savaşın bitimine kadar pozisyonlarını korumak ve II. Balkan Savaşı ile I. Dünya Savaşı'ndaki kaybettikleri ve kaybettikleri dışında Bulgarca konuşan çoğunluğun olduğu bölgeleri kansız bir biçimde ele geçirmekti. Ancak Bulgaristan'ı kendi saflarına katmak için savaşın her iki tarafı da baskı gösteriyordu. 15 Şubat 1940'ta Georgi Kyoseivanov'ın görevden alınmasının ardından yerine Alman taraftarı Bogdan Filov atandı. 7 Eylül de ise Bulgaristan, Mihverin desteği ile imzalanan Krayova Antlaşması ile Güney Dobruca'yı ele geçirdi.
1 Mart 1941'de Bulgaristan resmi olarak Üç Güç Paktı'nı imzaladı ve diğer imzacılar olan Nazi Almanyası, Japon İmparatorluğu ve İtalya Krallığı ittifak oldu. Hemen ardından Alman askerleri Yunanistan Krallığı ve Yugoslavya Krallığı'nı işgal etmek amacıyla ülkeye konuşlandı. Yugoslavya ve Yunanistan'ın işgalinin ardından Mihverler, Bulgaristan'a katkılarından dolayı Batı Trakya ve Makedonya'nın çoğunluğunun kontrolünü verdi. Bulgaristan her ne kadar Mihverlere katılmış olsa ve ABD ile Büyük Britanya'ya savaş ilan etmiş olsa da ülkedeki mevcut Rus etkisinden kaynaklı olarak baskılara rağmen Sovyetler'e savaş ilan etmedi.

Ağustos 1943'e gelindiğinde Çar Boris, Almanya'dan dönüşünün ardından kalp krizinden kaynaklı ölse de gerisinde zehirle

Sümerbank Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası, Türkiye'nin ilk sanayileşme atılımları çerçevesinde 1938'de Bursa'da hizmete girmiş tekstil fabrikasıdır. Önceleri sadece iplik üretirken 1944'te dokuma, 1946'da apre tesisleri ilave edilmiş; böylece Ortadoğu ve Balkanlar'ın en büyük entegre yünlü kumaş fabrikası olmuştur. Cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden birisidir. 1960'larda Bursa şehrinin ekonomisine en önemli katkıyı sağlayan kurum haline gelen fabrika, 2004 yılında kapatıldı ve arazisi Bursa Büyükşehir Belediyesi'ne bedelsiz devredildi.
Temeli 28 Kasım 1935 tarihinde dönemin başbakanı İsmet İnönü ve İktisat Vekili Celal Bayar tarafından atıldı. Fabrikanın yapımını ünlü girişimci Nuri Demirağ üstlendi. 2 yılda yapımı tamamlanan fabrikanın açılışı 2 Şubat 1938 tarihinde gerçekleşti. Açılışı, devrin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk yaptı.

Fabrikaya Merinos adı, devrin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından verilmiştir. Atatürk, İktisat Vekili Celal Bayar'a Merinos ismine nasıl karar verdiğini şöyle açıklar
“Güneş dili araştırmalarına göre, merinos öz Türkçe bir kelimedir ve ince, uzunca yün anlamına gelir. İspanya'ya giden İber Türkleriyle oraya intikal etmiş ve o Türklerle oraya giden koyunlar ve yünleri bu isimle anılmışlardır. Bu nedenle merinos bu fabrika için pek uygun bir isimdir.”

Cumhurbaşkanı Atatürk, Sümerbank Genel Müdürü Nurullah Esat Sümer tarafından kendisine sunulan fabrikanın altın anahtarını aldıktan sonra, fabrika içerisinde incelemelerde bulunmuş ve ardından onur defterinin ilk sayfalarına duygularını şöyle yazmıştır:

Sümer Bank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci arttıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına (gelişimine) ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir. Eserin başarılmasından Ekonomi Bakanlığını tebrik ederim. Sümer Bank Direktörlüğüne teşekkür ve fabrikayı gördüğüm gibi yüksek bilgi ve tam düzenli idarede direktörüne başarılar temenni ederim.

Fabrika, her türlü sosyal tesisi kaplayan geniş bir arazi üzerinde yer almaktadır. Bünyesinde bulunan futbol sahası sayesinde fabrika faaliyete geçer geçmez, Merinos Spor Kulübü kurulmuş ve ülkenin önemli spor kuruluşlarından birisi haline gelmiştir. Futbol ile başlayan spor faaliyetleri güreş, atletizm, bisiklet, kayak, tenis, yüzme, sutopu, voleybol, hentbol, basketbol gibi sporlarla devam etti; basketbol takımı 1987'de futbol takımı 1990'da Türkiye ligine yükseldi; fabrika bünyesindeki kadın sutopu takımı uzun yıllar Türkiye şampiyonalarında ilk üçe girdi

Merinos, Bursa şehrinin soysal ve ekonomik yönden gelişmesine pek çok yönden öncülük etmiş; şehir halkının sosyal yaşamını değişik yönleriyle tanışmasına vesile olmuştu.
Fabrikada yer alan iki adet salonda ücretsiz sinema, tiyatro, konser gibi etkinlikleri düzenlenmiş; Merinos düğün salonunda binlerce evlilik töreni gerçekleşmiş, işçi yemek salonunda ilk toplu sünnet uygulamaları yapılmış; çalışanların çocukları için Türkiye'nin ilk modern kreşlerinden birisi Merinos'ta hizmete girmiş; fabrika arsasında kurulan Merinos İlkokulu 50'li, 60'li, 70'li yıllarda Bursa'nın en önemli eğitim kurumlarından birisi olmuş; fabrikanın elektrik santrali şehrin elektrik ihtiyacının bir kısmını da karşılamıştı.

Kurum 2004 yılında Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından özelleştirilmiş ve üretim durdurulmuş, kuruma ait çok değerli olan arazi ve üzerindeki taşınmazlar Bursa Büyükşehir Belediyesi'ne tahsis edilmiştir. Arazi ve taşınmazlar 31 Temmuz 2006 tarihinde çıkan faili meçhul yangınla kül olmuştur.

Tarihi Merinos Fabrikası, “Merinos Yünlü Sanayi İşletmesi’nin toplam 314 bin 569 metrekarelik arazisi ve üzerinde bulunan taşınmazların eğitim, halka açık kültür, sanat, spor ve rekreasyon amaçlarında kullanılması için kamu yararı göz önüne alınarak", Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından Bursa Büyükşehir Belediyesine bedelsiz devredildikten sonra 2007 yılında bir kültür merkezine dönüştürüldü ve arazisine yeni bir kongre merkezi inşa edildi. Bu önemli iki yapının meydana getirdiği Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'ni içine alan Merinos Parkı, Bursa'nın önemli bir dinlenme alanı haline geldi. Ayrıca bugün içerisinde Halk Eğitime bağlı bir Konservatuvar bulunmaktadır.

Sümerbank
Kayseri Bez Fabrikası
Millî Mensucat

Bursa Nutku, Bursa'da Türkçe ezan okunmasına karşı bir protesto gerçekleşmesi üzerine şehre giden Mustafa Kemal Atatürk'ün, kendisi ve heyeti için 6 Şubat 1933 akşamı verilen yemek sırasında yaptığı iddia edilen konuşmadır.
Mustafa Kemal'in olay karşısında yeterince duyarlı davranmadığını düşündüğü yetkililere ve gençlere kızgınlıkla akşam yemeğinde böyle bir konuşma yaptığı, ilk defa olaydan 14 yıl sonra Rıza Ruşen (Yücer) adlı genç bir gazetecinin yazdığı "Atatürk'e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra" kitabında anlatılmıştır. Metin, 20 Haziran 1949'da İzmir'de yapılan Demokrat Parti (DP) İkinci İl Kongresi'nde Celal Bayar tarafından Şeref Balkanlı'ya verilip onun tarafından okunmuş ve bu kongrede okunduktan sonra kamuoyunun ilgisini çekerek daha sonraki yıllarda da sık sık gündeme gelmiştir.
Söz konusu konuşmanın gerçekten yapılmadığı konusunda öne sürülen iddialar vardır.  Metnin  Mustafa Kemal tarafından söylenip söylenmediği de çeşitli dönemlerde kamuoyunca tartışılmış; bu sözlerin anarşiyi teşvik ettiği öne sürülmüş; hatta Bursa Nutku adlı metni okuyan, bastıran ve dağıtanlar hakkında, halkı kanunlara karşı gelmeye teşvik iddiası ile dava açılmıştır. Konu hakkında mahkeme tarafından Türk Tarih Kurumuna yapılan başvuru sonucunda nutkun gerçek olduğu anlaşılmıştır. Konuşma yapıldıktan hemen sonra çeşitli gazetelerde de yayınlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde başlayan ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi  tartışmaları ve denemelerine sahip çıkan Cumhuriyet kadroları, 1932 yılının Ramazan ayında başlattıkları dinde reform girişimlerinin bir sonucu olarak Türkiye'de ezan Türkçe okunmaya başlanmıştı. Türkçe ezan-kamet uygulaması, halkın devrimlere ve devrim yasalarına karşı fiili tavır gösterdikleri konularından birisi oldu. Uygulama, 1933 yılında çeşitli kentlerde protesto edildi. İlk ciddi tepki ise Bursa'da görüldü.

1 Şubat 1933'te Bursa Ulu Cami'de Türkçe ezan okumak istemeyen ve göreve gelmeyen müezzinin yerine cemaattten Topal Halil adlı kişi Arapça ezan okumuş ve Kazanlı Tatar İbrahim adlı şahıs tarafından Arapça kamet getirmişti. Cemaat içinde bulunan bir sivil polisin müdahalesinden sonra cemaatten bir grup sloganlar ve tekbir sesleri ile yürüyüşe geçti; Evkaf Müdürlüğü önüne giderek İstanbul ve diğer şehirlerde olduğu gibi Bursa'da da Arapça ezan okunmasını istedi. Ardından eylemlerine Vilayet önünde devam eden ve o sırada binada bulunmayan valiyi bekleyen grup, polis müdahalesi ile dağıtıldı ve birçok kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan kişiler ertesi gün serbest bırakıldı ancak bu kararı veren hakim ve savcı görevden uzaklaştırıldı; ayrıca Müftü işten el çektirildi. Daha önce serbest bırakılan kişiler yeniden tutuklandı. Ulu Cami hatibi İstanbul'da tutuklanarak Bursa'ya gönderildi.

O sırada yurt gezisinde olan Mustafa Kemal, olayı 3 Şubat'ta İzmir'de öğrenmiştir. Dönemin belediye başkanı Ali Muhiddin Dinçsoy, Mustafa Kemal'e telgraf çekerek  yaşananları "Bursa'da irticai ayaklanma oldu" şeklinde bildirmişti. Derhal Bursa'ya gitmek üzere hazırlanan Mustafa Kemal, 4 Şubat'ta Afyonkarahisar'a vardı ve İsmet Paşa ile buluşarak 5 Şubat'ta sabaha karşı otomobille Bursa'ya ulaştı. Ertesi gün Adalet Bakanı ile İçişleri Bakanı da Bursa'ya gelerek incelemeler yaptı. Olayın düşünüldüğü kadar büyük olmadığı anlaşıldı. Bakanlar aynı gün Ankara'ya dönerek Bakanlar Kuruluna konu ile ilgili bilgi verdiler.
O akşam, Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte  verilen akşam yemeğinde cemaatin yürüyüşü ile ilgili olarak "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü..." şeklinde bir söz sarf edilmesi üzerine sinirlenen Mustafa Kemal'in konuşmakta olan kişinin sözünü keserek "Bursa Nutku" diye anılan konuşmayı yaptığı ifade edilmiştir.
Sert ifadelerin yer aldığı konuşmanın ardından geçen sürede yumuşayan Mustafa Kemal, 6 Şubat'ta Bursa'dan ayrılmadan önce Anadolu Ajansı'na verdiği demeçte olayın çok da önemli olmadığı şeklinde kanaatini açıklamış; Bursa olayı ile ilgili soruşturma 13-14 Şubat'ta sona ermiştir. Olayla ilgili beş kişi ikişer yıl, yedi kişi birer yıl, yedi kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştır.

1947 yılında "Atatürk'e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra"  adlı kitabı yayımlayan Rıza Ruşen Yücer, on dört sene önce genç bir gazeteci iken yemeğe katıldığını, Mustafa Kemal'in bir çırpıda söylediği sözleri not ettiğini ifade etmiş ve yıllardır sakladığını söylediği bu nota kitabında  yer vermiştir.
Nutuk; I. Cildi 1945'te Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü tarafından yayımlanan Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri adlı kaynakta yer almamıştır

İlk kez 1947'de Rıza Ruşen Yücer'in kitabında yer alan ve "Bursa nutku" olarak adlandırılan konuşma metni, 1 Temmuz 1949 günü Demokrat Partili Şeref Balkanlı tarafından partinin İzmir İl Kongresi'nde Celal Bayar'ın isteği üzerine okundu. Ertesi gün Demokrat İzmir gazetesinin birinci sayfasında yayımlandı. Bu kongreden sonra kamuoyunun dikkatini çeken nutkun ilk cümlesi 1954'te Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nin cephesine yazılmıştır.
Bursa Nutku, 10 Kasım 1957'de Dünya; 1958 yılında 19 Mayıs günü Ulus gazetesinde yayımlandı. Ulus gazetesinde yayımlanmasının ardından  şaibeli bir metin olduğu öne sürüldü ve Ulus Gazetesi hakkında soruşturma başlatıldı; Başbakan Adnan Menderes'in baskısı ile soruşturmaya son verildi.
Böyle bir nutkun mevcut olup olmadığı 1963 yılında Senatör Özel Şahingiray tarafından ve Millî Eğitim Bakanı İbrahim Öktem'in yanıtlaması talebiyle Senatoya getirildi. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü Afet İnan "dönemin tanık ifadeleri dikkate alınarak, bu sözlerin mealen Atatürk tarafından söylendiği anlaşılmaktadır" şeklinde yanıt verdi.
Böyle bir nutkun var olup olmadığı konusu Ege Üniversitesi Fikir ve Sanat Kulübü'nün yayımladığı bir broşürde Bursa Nutkuna yer verilmesi üzerine 1966'da  yeniden gündeme geldi. Bornova Cumhuriyet Başsavcılığı, Nutku  kullanarak halkı kanunlara itaatsizliğe teşvik ettiği iddiasıyla kulübün kapatılması için dava açmıştı. Adalet Partisi genel başkanı Süleyman Demirel metnin Atatürk'e aidiyetinin ispatlanması gerektiğini ifade etmiş ve Cumhuriyet Senatosu'nda oluşturulan bilirkişi heyeti, böyle bir nutkun var olup olmadığının tespiti için Türk Tarih Kurumu'ndan görüş istemiştir.  Türk Tarih Kurumu "bu sözlerin Atatürk'ün 1933 Şubat'ında Bursa'da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır" şeklinde görüş bildirmiştir.
1975 yılında Cafer Tanrıverdi adlı kişinin yazılı metin olarak nutku Kayseri'de halka dağıtması konuyu tekrar gündeme getirdi. Bursa Nutku’nu kullanarak halkı kanunlara itaatsizlik etmeye teşvik ettiği gerekçesiyle açılan ve Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen davada, bilirkişiye başvuruldu. Dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ve Öğretim Üyesi Sami N. Özerdim mahkemeye Bursa Nutku metninin Atatürk'e ait olduğuna dair görüş ve belge sundular. Mahkeme, sadece bu bilirkişilerin görüşü paralelinde karar aldı. Bursa Nutku bu karardan sonra serbestçe okunur, basılıp dağıtılır oldu.

Bursa Nutku'nun 77. yılı olan 2010'da Bursa'nın Nilüfer ilçesindeki Gençlik Parkı'na (Üç Fidan Parkı) "Bursa Nutku Sonsuzluk Anıtı" adlı anıt yapılmıştır. Rengin Solmaz Sönmez'in eseri olan anıt,  ay ve yıldızla bütünleşmiş sonsuzluk sembolünü içerir; Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyet değerlerinin Türk gençliği tarafından sonsuza kadar yaşatılacağını ifade eder. 

Atatürk İlkeleri
Mustafa Kemal Atatürk kronolojisi

Bâb-ı Âlî veya Babıali, Osmanlı Devleti döneminde sadrâzam sarayına verilen isimdir. Onsekizinci yüzyıl sonlarına yakın bir zamana kadar Paşa sarayı, Paşa kapısı, Bâb-ı Âsafî gibi adlarla da anılan sadrazam sarayına I. Abdülhamid zamanından itibaren Bâb-ı Âlî denmeye başlamıştır.
Babıali ifadesi yalnızca bir bina veya sadrazamın kendisini belirtmek için değil, özellikle 17. yüzyıldan itibaren aktif devlet yönetiminde sadrazamların gücünün artmasıyla direkt olarak devlet yönetimi anlamında kullanılmaya başladı. Modernleşme dönemiyle kurulan nezaretler ve kalemler gibi yeni kurumlarla bu dönemde bürokrasinin ve dış ilişkilerin merkezi haline geldi.

Osmanlı Devleti, Bâb-ı Âlî'den idare ediliyordu. Bâb (باب) ve âli (عالی) kelimelerinin izafet tamlamasıdır. Yüce kapı veya yüksek kapı anlamına tekabül eder.

Devletin kuruluş döneminde sultanlar devleti bizzat kendileri idare edip, orduların başında savaşa çıktılar. Osmanlı Klasik döneminde ise devletin yönetim merkezi Topkapı Sarayı idi. Dîvân-ı Hümâyun sadrazam başkanlığında sarayın Kubbealtı bölümünde toplanır, devlet meseleleri burada görüşülür, sultan gerekli gördüğünde müdahale ederdi. Özellikle 17. yüzyıl sonrası ise Osmanlı sultanları ellerini devlet yönetiminden çekmeye başladı ve sadrazamlar gittikçe güç kazandı. Padişahlar bu dönemde genel olarak ya yalnızca alınması gereken çok önemli kararlara bakıyor ya da devlet işlerinden tamamen elini çekiyordu. Devlet işlerinin yürütülmesini sadrazamlar yerine getirirdi.
Gittikçe artan ihtiyaçlarla ve yeni memuriyetlerle büyümeye başlayan Babıali, kalemlerin (bürokratların) ve kâtiplerin toplandığı büyük bir yönetim merkezi haline geldi. Devletin tüm yazışmaları, emirleri ve idari düzenlemeleri burada hazırlanıyordu.

Tanzimat Fermanı'nın ilanıyla ise Batılı tarzda nezaretler (bakanlıklar) kurulmaya başladı. Kurulan Hariciye, Dahiliye, Maliye gibi nezaretlerin merkezleri Babıali'de toplandı ve Babıali modern anlamda da imparatorluğun yönetim merkezi olma özelliğini sürdürdü. Babiali aynı zamanda dış ilişkileri yürütür, taşraya atanacak yöneticilere karar verir ve devletin güvenliğiyle ilgili meseleleri ele alırdı.

1756'da Sultan III. Osman tarafından bu semtte yaptırılan Sadrazamlık konağı ilk bilinen resmi nitelikteki Sadrazamlık binasıdır. Bina 1755, 1808, 1826 ve 1839 yıllarında tamamen, 1878 ve 1911 yıllarında ise kısmen yandı. Her seferinde yeniden inşa edildi. İlk önceleri binaya “Paşa Kapısı” ve “Bâb-ı Âsafi” deniyordu. 1808 yılında Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasına çıkan ayaklanma sırasında binada olan patlama sonucu bina gene kül olunca, yeniden yaptırılan binaya dönemin padişahı II. Mahmut'tan dolayı Mahmud-ı Adli dendi. Bu isim zamanla Bâb-ı Adl ya da Bâb-ı Adli isimlerine, 19. yüzyılın ikinci yarısında da Bâb-ı âli deyimine dönüştü.

1839 yılındaki yangına kadar bina hep ahşap olarak inşa edilmişti. 1844'te bina ilk defa olarak Stefan Kalfa tarafından kâgir olarak inşa edildi. Ayrıca o tarihten sonra bina sadrazamın yaşadığı yer olmaktan çıkarılarak tamamen bir devlet dairesi durumuna geldi. O bina, daha sonra yangınlar ve tamirler sonucu değişikliklere uğramakla birlikte günümüze kadar gelen binanın esasını oluşturmaktadır. 1878'deki yangında Şura-yı Devlet Dairesi, Ahkam-ı Adliye Dairesi, Dahiliye ve Hariciye nezaretleri tamamen yandı ve yeniden inşa edildi. 1910 yılında Babıali'ye küçük bir yapı eklendi. 1911 yılındaki yangında gene Şura-yı Devlet ve Dahiliye Nezareti ile Mektubcu, Teşrifatçı, Beylikçi, Sadaret Kalemi daireleri ve Vakanüvis daireleri tamamen yandı. Bu en son yangında zarar gören bölümler o zamanlar tek bir bina olan Babıali'nin orta bölümünü oluşturuyordu. Yangından sonra bu orta bölüm tekrar eski haline getirilmeyerek ortadan kaldırıldı. Böylece Babıali ilk defa olarak iki binaya ayrılmış oldu. 2020'de valilik tarafından Şura-yı Devlet binasının aslına uygun yeniden yapılma kararı alınmıştır ve binanın inşası günümüzde devam etmektedir. Ayrıca 2021'de inşa sırasında defterdarlık binası ise yıktırılıp yeniden inşa edilmeye başlamıştır. Paşa Kapısı ise restore edilmektedir.

Bâb-ı Âli Baskını, 23 Ocak 1913'te, Balkan Savaşı'nın yenilgiyle sonuçlanacağının anlaşıldığı günlerde Bulgar orduları Edirne ve Çatalca önlerindeyken yapıldı. İttihat ve Terakki Fırkası'nın önde gelen ismi Binbaşı Enver, yanında çalıştığı Harbiye Nazırı Nazım Paşa'nın makamını, yanında fırkanın silahşorlarından Yakup Cemil ve adamları olduğu halde bastı. Baskında Nazım Paşa öldürüldü. Daha sonra Sadrazam Kamil Paşa'nın makamına giden baskıncılar, sadrazamı silah zoruyla istifaya zorladılar. Bu olay İttihat ve Terakki'nin yönetime el koymasına giden yolu açtı. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1914'te I. Dünya Savaşı'na Almanya safında girişi ve imparatorluğun çöküşüne varan gelişmeler zinciri de böyle başlamış oldu.

Cumhuriyetin ilanından sonra eski Sadaret dairesi Vilayet Konağı olarak kullanılmaya başladı. Günümüzde de İstanbul Valilik konağı olarak hizmet etmeye devam etmektedir. Yapı üzerindeki neoklasik ayrıntılar kaldırıldı ve bina yalın bir biçimde sıvandı. 1980'lerin sonlarında ve 1997 yılında binayı eski görünümüne kavuşturmak için bazı restorasyonlar yapıldı.
Babıali'nin çevresinde Türk basınının yoğunlaşmaya başlaması, Osmanlı dönemine dayanır. Osmanlı hükûmetinin bu binada çalışması yeni ortaya çıkan Türk basınının haber kaynağına yakınlığı açısından bu binanın çevresinde odaklaşmasına neden oldu. Sirkeci'den başlayıp Babıali binasının önünden geçerek giden Cağaloğlu yokuşunun iki yanındaki ve yan sokaklarındaki matbaa ve gazete binalarını kapsayan yerin adı Babıali olarak anılmaya başladı.
Nutuk'ta da belirtildiği üzere Kurtuluş Savaşı'nın organizasyonunun yapıldığı yıllarda Babıali, "İstanbul basını" olarak anılmış ve Kurtuluş Savaşının hazırlanmasına büyük negatif etkileri olmuştur. Bu nedenle Ankara'da yeni bir millî basın oluşturulması yoluna gidilmiştir.
Cumhuriyet döneminde hükûmetin Ankara'ya taşınmış olmasına rağmen Türk basını bu bölgede gelişmesine devam etti. Bütün 20. yüzyıl boyunca Türkiye'nin bütün önemli gazetelerinin merkezleri ve basımevleri bu bölgede bulunuyordu. Ayrıca birçok kitabevleri de bu bölgede açıldı. 1950'lerin sonlarında bölgenin yerleşim planında yeri olan başlıca gazeteler şunlardı: Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Türkiye, Vatan, Akşam, Son Posta, Son Telgraf, Yeni Sabah, İstanbul Ekspres ve Yeni Gazete. Ancak 20. yüzyılın sonlarında gazeteler bu bölgeye sığamaz oldular ve yavaş yavaş bölgeyi terk ettiler. 2005 yılında Cumhuriyet gazetesinin tarihi binasından taşınmasıyla Babıali'nin Türk basınına adını veren işlevi son buldu.
Necip Fazıl Kısakürek'se Babıali'yi, sanat çevresi olarak ele almış ve Babıali adlı eserinde hatıralarını yazmıştır.

Bab

 OpenStreetMap'te Bâb-ı Âli ile ilgili coğrafi veriler

Bâb-ı Âli Baskını, Osmanlı İmparatorluğu'nda 23 Ocak 1913 günü Enver Bey ve Talat Bey'in önderlik ettiği bir grup İttihat ve Terakki üyesi tarafından hükûmet binası Bâb-ı Âli'nin basılmasıyla yapılan askerî darbedir. Bu baskın sırasında Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa'ya zorla istifası imzalattırılmıştır. Darbe sonrasında Mahmud Şevket Paşa Hükûmeti kurulmuş ve İttihat ve Terakki Partisi yönetime hakim hale gelmiştir.
1911 yılının son aylarında İttihat ve Terakki'ye muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurulmuş, İstanbul'da yapılan ara seçimleri de kazanmıştır. İttihat ve Terakki bunun üzerine erken seçime gitmiş ve şaibeli olduğu iddia edilen 1912 seçimlerini kazanmıştır. Bunun üzerine Hürriyet ve İtilaf Fırkası yanlısı Halâskâr Zâbitân bir askeri muhtıra vererek Mehmed Said Paşa Hükûmetini düşürmüştür. Ardından Ahmed Muhtar Paşa'nın sadrazamlığında tarafsız bir hükûmet kurulmuş fakat dört ay sonra Halâskâr Zâbitân'ın baskıları sonucu Ahmed Muhtar Paşa istifa etmiş ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası yanlısı Kâmil Paşa Hükûmeti kurulmuştur.
Kâmil Paşa Hükûmeti döneminde Balkan Savaşları'nda yaşanan bozgun sonucunda Osmanlı, Balkanlardan tümüyle çekilmek zorunda kalmıştı. İttihat ve Terakki, hükûmetin Edirne'yi de Bulgarlara teslim edeceğini öne sürerek halkı kışkırtmış ve Bâb-ı Âli Baskınını düzenlemiştir. Baskına Enver Bey, Talat Bey, Yakub Cemil, Mustafa Necip, Filibeli Hilmi, Sapancalı Hakkı ve Mithat Şükrü Bey aktif olarak katılmış, çok sayıda İttihatçı da Bâb-ı Âli'nin çevresine yerleştirilmiştir.

Baskının Birinci Balkan Savaşı'nın yaşandığı dönemde Osmanlı Hükûmeti'nin başında bulunan Kâmil Paşa'nın savaştaki başarısızlık ve uluslararası baskılar sonucunda tarihî başkent Edirne'yi Bulgarlara bırakacağı endişesiyle yapıldığı konusunda bir görüş birliği vardır. Kâmil Paşa ve kabinesi baskının yapıldığı günlerde Balkan devletleri ile ateşkes yapmış ve sorunu siyasi yollarla çözmeye çalışmıştı. Bulgarlar, Osmanlı Ordusu'nun Edirne'yi boşaltmasını ve kentin teslim edilmesini istemiş; İttihat ve Terakki, Kâmil Paşa Hükûmetinin Edirne'yi teslim edeceği propagandası ile halkı kışkırtmış ve darbe yapmıştır.

21 Kasım 1911 tarihinde İttihat ve Terakki muhalifleri tarafından Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurulmuş, kısa sürede yetmiş mebusu bünyesine almış ve kuruluşundan yirmi gün sonra İstanbul'da yapılan ara seçimi tek oy farkla kazanmıştır. İktidarda yer alan İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın ara seçimlerden bir yıl sonra yapılacak olan Meclis-i Mebûsan seçimlerinde başarılı olma ihtimalini görmüş ve birtakım tedbirler almıştır. Yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın yeterince örgütlenebilmesine fırsat vermeden bir erken seçime gitmek isteyen İttihat ve Terakki, şaibeli olduğu iddia edilen yollarla V. Mehmed'in Meclis-i Mebusan'ı feshetmesini sağlamış, Nisan 1912'de yapılan erken seçimleri de açık ara farkla kazanmıştır. "Sopalı seçimler" adıyla anılan ve muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi gibi olayların da yaşandığı seçimlerde İttihat ve Terakki dışından yalnızca altı kişi meclise girebilmişti.
Seçimi kaybeden Hürriyet ve İtilaf Fırkası, seçim öncesi ve sırasında yapılan şaibeleri bahane göstererek kanun dışı yollar aramaya başlamıştır. Bu sırada ordu içindeki haksızlıklardan ve askerlerin siyasete karışmasından rahatsızlık duyan bir grup subay, Halâskâr Zâbitân adlı silahlı bir örgüt kurmuş ve Rumeli'de dağa çıkmıştır. Hürriyet ve İtilaf Fırkası yanlısı olan grup İstanbul'da bir dizi karışıklık çıkarmış, İttihat ve Terakki muhalifi olması nedeniyle de bir başka muhalif Prens Sabahattin'in desteğini almıştır. Gazetelerde sert bildiriler yayınlayan ve Askerî Şura'ya muhtıra veren Halâskâr Zâbitân, Sadrazam Mehmed Said Paşa'nın istifa etmesine neden olmuştur.

21 Temmuz 1912'de Ahmed Muhtar Paşa'nın sadrazamlığında partiler üstü bir hükûmet kurulmuştur. İçerisinde üç eski sadrazam bulunduğundan dolayı "Büyük Kabine" adı verilen kabine içerisinde hiç İttihat ve Terakki üyesi olmaması sebebiyle yeni hükûmetin Meclis-i Mebusan'ı dağıtacağı dedikoduları baş göstermiştir. Temmuz 1912'de Halâskâr Zâbitân, Meclis-i Mebusan Başkanı Halil Bey'e bir tehdit mektubu göndererek meclisin 48 saat içerisinde dağılmasını istemiştir. İttihat ve Terakki çoğunluklu Meclis-i Mebusan bu tehdidi kınamıştır. Fakat Sadrazam Ahmed Muhtar Paşa, Meclis-i Âyan'dan geçirdiği yasanın sağladığı kolaylık ile 5 Ağustos 1912'de padişahın iradesiyle Meclis-i Mebusan'ın dağıtılmasını sağlamıştır. Meclisin dağıtılmasıyla birlikte sıkıyönetim ilan edilmiş, I. Balkan Savaşı'nın başlaması ve alınan kötü sonuçlar nedeniyle Ahmed Muhtar Paşa istifa etmiştir.

Birinci Balkan Savaşı'nın patlak verdiği dönemde Britanya ile iyi ilişkileri olan Kâmil Paşa'ya 29 Ekim 1912'de hükûmet kurma görevi verilmiştir. Osmanlı Ordusu'nun Balkan devletleri karşısında yenilgiler almasıyla hükûmet bir çıkmaza girmiş, üç aydır işgal altında bulunan Edirne'nin daha fazla direnemeyeceğinin anlaşıldığı günlerde başkentin İstanbul'dan Anadolu'ya taşınması da konuşulur olmuştur. Keza Bulgar ordusu İstanbul'a çok yakınlarda, Çatalca'daydı. Savaş bu aşamada iken hükûmet Balkan devletleriyle ateşkes yaparak Londra'da masaya oturmuştur. Büyük devletler, 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması'nın 23. maddesini öne sürerek bir Rumeli Eyaleti'ne bağlı bir birim olan Bulgaristan'ın içişlerine karışmaya başlamışlardır. Britanya, Fransa, İtalya ve Rusya Bâb-ı Âli'ye bir nota vererek Edirne'nin Bulgaristan Krallığı'na ve Ege adalarının kendilerine bırakılmasını istediler. Balkan Savaşları'nın ilk evresinde ordunun yaşadığı bozgunlar nedeniyle Kamil Paşa Hükûmeti Londra Konferansı'nda önerilen Midye-Enez sınırını kabule yanaşmakla birlikte Edirne'yi Bulgarlar yerine uluslararası bir komisyonun yönetimine bırakma taraftarıydı.
Yunanistan'ın Selanik'i ele geçirdiği kasım ayından itibaren birçok İttihat ve Terakki üyesi tutuklanıp Anadolu'ya sürülmüş, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise kendi içerisindeki iktidar kavgaları nedeniyle dağılmanın eşiğine gelmiştir. Bu durumdan kurtulmak isteyen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, hükûmetten üyelerine önemli görevler talep etmiş fakat bu talepleri hiçbir zaman kabul edilmemiştir.
İttihat ve Terakki kendilerine uygulanan baskıcı tutumdan dolayı, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise kendilerini yok saymalarından dolayı Kâmil Paşa Hükûmeti'ne karşı darbe hazırlıklarına başlamıştır. Ayrıca İttihat ve Terakki ile Kâmil Paşa arasında 24 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilânı sonrasındaki süreçten kalma bir anlaşmazlık bulunmaktaydı. Bu süreçte Kâmil Paşa, İttihat ve Terakki üyelerini devlet işlerinden uzak tutmak, içerisinde çokça İttihat ve Terakki üyesi bulunan ordunun da siyasete karışmasını engellemek için birtakım girişimlerde bulunmuştu. Bu nedenle İttihat ve Terakki, Kâmil Paşa'dan haz etmemekteydi.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın darbe hazırlıklarına hangi tarihte başladığı bilinmemekle birlikte, İttihat ve Terakki'nin darbe kararını 14 Ocak 1913 tarihinden önce aldığı bilinmektedir. Her iki siyasi hareket de darbe sonrasında Kâmil Paşa, döneminin Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'ya yeni oluşturulacak hükûmette görev vermeyi planlıyordu. Talat Bey, baskından daha sonraları Nâzım Paşa'ya sadrazamlık teklif ettiklerini açıklamıştır.

23 Ocak 1913 günü saat 14:30'da Sapancalı Hakkı, Menzil Müfettişliği'nde bekleyen İttihat ve Terakki'nin üst yöneticilerinden Binbaşı Enver Bey'e gelerek baskın için her şeyin hazır olduğunu bildirdi. Enver Bey bu haberi aldıktan sonra kendisi için bekleyen beyaz ata binerek Nuruosmaniye'den Bâb-ı Âli'ye doğru yanlarında İzmitli Mümtaz ve Filibeli Hilmi ile yol almaya başladı. Bu arada Talat Bey de bir grup İttihatçıyla beraber Bâb-ı Âli'ye gidiyordu. Enver Bey, Nafıa Nezareti binasının önüne geldiğinde Ömer Naci tarafından Edirne'nin Bulgarlara terkedileceği bahanesiyle halk Kâmil Paşa Hükûmeti'ne karşı kışkırtılmaya başlanmıştır. Ömer Naci'nin konuşmaları etkisini göstermiş, Bâb-ı Âli'nin önü kısa sürede hükûmet aleyhine sloganlar atan kalabalıkla dolmuştu. Ayrıca Bâb-ı Âli binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirilmişti.
Enver Bey'i önce Bab-i Ali'yi koruyan Uşak Redif Taburu karşılamış hiçbir direnişle karşılaşmayacağının güvencesi altında binaya giriş yapmıştır. Bu Bab-i Ali Baskınının ordunun diğer grupları tarafından da benimsendiğinin bir göstergesiydi. Enver Bey yanındaki Yakub Cemil, İzmitli Mümtaz, Mithat Şükrü Bey, Talat Bey, Mustafa Necip, Filibeli Hilmi ve Sapancalı Hakkı ile beraber Bâb-ı Âli'ye girmiş, gürültüleri duyan Sadaret Yaveri Ohrili Nâfiz Bey darbecilere ateş açmış fakat hiçbirinde isabet bulamamıştır. Yaralanan Nâfiz Bey yaver odasına sığınmış, kendisinin ardından odaya giren Mustafa Necip'i ise tek kurşunla öldürmüş fakat kendisi de Mustafa Necip'in silahından çıkan kurşunlarla ölmüştür. Celâl Bayar'ın anılarına göre duyduğu silah sesleri üzerine odasından çıkan Nâzım Paşa, Enver Bey ve yanındakileri "Ne oluyor! Aklınızca Sadaret'i mi basmaya geldiniz? Haddinizi biliniz..." sözleriyle uyarmış, Enver Bey ise Nâzım Paşa'yı askerî usulde selamlayarak niyetini anlatmaya başlamıştı. Bu sırada Yakub Cemil, paşanın arkasından yaklaşarak sağ şakağına doğru ateş etmiş ve Nâzım Paşa'yı öldürmüştü. Enver Bey, Yakub Cemil'e hiddetle çıkışmış fakat "Bu adamlara başka türlü laf anlatılmaz..." cevabını almıştı. Ali Fuat Türkgeldi'ye göre ise Nâzım Paşa odasından çıktığında Enver Bey ve beraberindekilere "Pezevenkler! Siz beni aldattınız. Bana verdiğiniz söz böyle miydi?" diye çıkışmış ve bu sırada vurulmuştur. Daha sonraları Talat Bey de Nâzım Paşa'yı kastederek "Biz ona sadaret teklif ettik." demiştir.
Olayın ardından Enver Bey ve Talat Bey, Kâmil Paşa'nın odasına girerek silah zoru ile istifasını yazdırmış; Enver Bey yola çıkarak istifa mektubunu saraya bizzat götürmüştü. Kâmil Paşa'nın imzaladığı istifa mektubunda şunlar yazılıydı:

Huzur-ı Âlî-i Hazret-i Padişahî
Ahali ve cihet-i askeriyeden vuku bulan teklif üzerine huzur-ı şahanelerine istifanâme-i aciza

Bülent Arınç, (d. 25 Mayıs 1948, Bursa), Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kurucularından, başbakan eski yardımcısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 22'inci başkanı ve eski cumhurbaşkanı vekili.
2002-2007 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı görevini yürüttü. TBMM başkanlığı döneminde cumhurbaşkanlığına vekâlet etti. 2009-2015 yılları arasında 61'inci ve 62'inci hükûmetlerde başbakan yardımcısı olarak yer aldı. 2019 yılında girdiği Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu'ndan 24 Kasım 2020 tarihinde istifa etti.
İlk defa 1995 Genel Seçimleri'nde Refah Partisi'nden Manisa milletvekili olarak meclise girdi ve aralıksız olarak 19,5 yıl boyunca milletvekili olarak görev yaptı.

Ailesi Manisa'nın Büyüksümbüller köyünden olan Arınç, 25 Mayıs 1948 tarihinde Jandarma Astsubayı İbrahim Arınç ile Sevdiye Arınç'ın (1919-2003) dördüncü çocuğu olarak, babasının görev yaptığı Bursa'nın Demirtaş nahiyesinde doğdu. Anne tarafından Girit göçmenidir. 12 yaşındayken babasını kaybetti. Çocukluğu babasının görevi nedeniyle Van, Silopi, Beytüşşebap gibi yerlerde de geçti. İlkokula Ayvalık'ta başladı, Elazığ'da devam etti. Daha sonra ailesi Manisa'ya döndü ve ilk, orta ve lise eğitimini Manisa'da tamamladı. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu ve uzun süre Manisa'da avukatlık yaptı.

Gençlik yıllarından itibaren siyasete ilgi duydu. Genel başkanlık görevini Necmettin Erbakan'ın üstlendiği, sağ görüşlü Millî Selamet Partisi'nde (MSP) 1974-1981 yılları arasında Manisa gençlik kolları başkanlığı ve Manisa il başkanlığı görevlerinde bulundu. 13 Ekim 1985'te Refah Partisi'nin İzmir'de düzenlediği Refah Gecesi'nde yapılan konuşmalar nedeniyle daha sonra Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde, aralarında RP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi Bülent Arınç'ın da bulunduğu partililer hakkında dava açıldı. Arınç, yargılama sonunda iki yıl hapis cezasına çarptırıldı, ancak cezası Yargıtay tarafından iptal edildi.

1991 Türkiye genel seçimlerinde Refah Partisi Manisa milletvekili adayı oldu fakat seçilemedi. 1994 Türkiye yerel seçimlerinde Refah Partisi'nden Manisa belediye başkanı adayı oldu fakat seçimde başarısız oldu.
1995 genel seçimlerinde tekrar Refah Partisi Manisa milletvekili adayı oldu ve seçimi kazanarak ilk defa TBMM'ye girdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu'nda çalıştı. 1999 genel seçimlerinde Refah Partisi'nin kapatılmasından sonra kurulan Fazilet Partisi milletvekili olarak tekrar meclise girdi ve Fazilet Partisi grup başkan vekilliği görevini icra etti.

Bülent Arınç, Adalet ve Kalkınma Partisinin kurucuları arasında yer aldı ve 2002 Türkiye genel seçimlerinde AKP Manisa milletvekili olarak meclise girdi. Kasım 2002'de yapılan TBMM Başkanlığı seçiminde AK Parti'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan adayı oldu; birinci turda 369 oy alarak TBMM'nin 22. Başkanı seçildi. 8 Ekim 2004 tarihinde yapılan TBMM Başkanlığı seçiminde aynı göreve yeniden seçildi ve görevini 22 Temmuz 2007 tarihine kadar sürdürdü.

Arınç, 2007 genel seçimlerinde tekrar AK Parti Manisa milletvekili olarak meclise girdi. 1 Mayıs 2009 tarihinde yapılan kabine revizyonunda Türkiye başbakan yardımcılığı makamında bulunan Hayati Yazıcı yerine Arınç getirildi. Hükûmet sözcülüğü görevini de üstlenen Arınç, 2011 genel seçimlerinde AKP Bursa milletvekili olarak meclise girdi. AKP seçim zaferi sonrası Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 61. Türkiye Hükûmeti'nde başbakan yardımcılığı görevini sürdürdü. Erdoğan'ın 2014 yılında cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan 62. Türkiye Hükûmeti'nde de görevine devam etti.
2 Ocak 2014 tarihinde KIRSİAD isimli derneğin açılış töreninde 2015 yılının ilk çeyreğinde yapılması planlanan genel seçimleri işaret ederek "Refah'tan bu yana da beş dönemdir parlamentoda milletvekiliyim. Kaldı şurada altı ayımız. Allah hayırlı, uzun ömür verirse altı ay sonra gençlere yerimizi terk edeceğiz. 'Bize bu kadar yeter kardeşim, biraz da kendimize gelelim, işimize bakalım, biraz dinlenelim, siyasete dışarıdan katkı sağlayabilirsek sağlayalım' diyeceğiz." diyerek siyasete devam etmeyeceğini açıklamış olsa da siyasi kariyeri devam etti.

19 Aralık 2009'da Bülent Arınç'ın Ankara'daki evinin yakınlarında iki kişi, Bülent Arınç'a suikast yapılacağına dair bir telefon ihbarı alındığı iddiası ile Terörle Mücadele mensupları tarafından gözaltına alındı. Daha sonra Türk Silahlı Kuvvetleri personeli olduğu anlaşılan kişilerin sorguları sürecinde Ankara'daki Özel Harp Dairesi’ne bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara bölge başkanlığında arama yapıldı. Yakalanan subayların aslında bir casusluk faaliyetini deşifre etmek için görevde olduğu anlaşılmasına rağmen soruşturmaya devam edildi. Seferberlik Tetkik Kurulu'nda bulunan 11 ve 16 numaralı kozmik odalarda aramalar "devlet sırrı" gerekçesiyle hâkim Kadir Kayan tarafından onaylandı. Soruşturmanın başında dönemin genelkurmay başkanı İlker Başbuğ da dahil olmak üzere üst düzey askerler, devlet sırlarının gizliliğini ihlal edebileceği gerekçesi ile bu odaların aranmasına karşı çıksa da dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbuğ'dan odaların aratılmasını bizzat talep etti. Bu arada, Arınç'ın evinin etrafında yakalanan iki subay tutuklanma talebiyle çıkarıldıkları mahkeme tarafından serbest bırakıldı.
2009 yılında soruşturmayı yürüten savcılar suikast gerçekleştireceğine dair hazırlanmış olduğu iddia edilen belgeler hakkında kriminal inceleme yapmadı. Fakat daha sonra 2014 yılında dosyaya yeni bir savcı atandı. Yakalanan subaylara ait olduğu iddia edilen suikast planları ve krokilerinin aslında o subaylara ait olmadığı, soruşturmayı yürüten polisler tarafından hazırlandığı kriminal inceleme sonucu tespit edildi. Bununla beraber suikastın yapılacağına dair Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı'na yapıldığı iddia edilen telefon ihbarlarının da aslında hiç yapılmadığı, savcılığın telefon kayıtlarını incelemesi sonucu ortaya çıkmıştır.
Kozmik oda soruşturmasını yürüten savcı Mustafa Bilgili, 15 Temmuz Darbe Girişiminin ardından Fetullahçı yapılanmaya mensup olduğu için kayıplara karıştı, ancak 9 Kasım 2016 günü sahte kimlikle yakalandı. Kozmik odada arama yapan hâkim Kadir Kayan'ın ise soruşturma esnasında elde edilen cd, dosya ve sabit diskten oluşan devletin en gizli belgelerini yabancı şahıs ve kurumlara sızdırdığı ortaya çıktı. Aynı hakim, 2005 yılında da örgüt elebaşı Fethullah Gülen’e yönelik açılan davada beraat kararı veren hakimdir. Darbe girişiminin ardından hakim Kayan firar etti. Fethullahçı hâkim ve savcıların kozmik odada arama yapmasını sağlayan Genelkurmay Adli Müşaviri Muharrem Köse ise 15 Temmuz’dan sonra tutuklandı, darbe girişiminin planlayıcılarından olduğu tespit edildi ve müebbet ceza aldı.
Emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş, 3 Mayıs 2020'de Halk TV'ye yaptığı açıklamada kozmik odaların açılıp aranması sonrası devletin yabancı istihbarat servislerine ve terör örgütlerine yerleştirdiği görevlilerin ifşa edildiğini ifade etti. İfşa olmaları sonucu 848 Türk devlet görevlisinin şehit edildiğini iddia etti. Ayrıca bu aramaların Gülen Hareketi'ne mensup kişilerce tezgahlandığı belirtildi.
Bu durumların ortaya çıkması sonucu, Arınç'a sosyal medyadan önemli tepkiler geldi. Arınç'ın Gülen destekçileriyle hareket edip onların devlet sırlarını ifşasına önayak olduğu öne sürüldü. Bülent Arınç ise olay hakkında çeşitli vesilelerle farklı açıklamalarda bulundu. 2009 yılında Taraf gazetesine ve Star gazetesinden Şamil Tayyar'a hayatının tehlikede olduğunu, kendisine askerler tarafından bir suikast düzenleneceğine dair açıklamalar yaptı. Yaşanan bu suikast planını ise MGK'ya taşıyacağını ifade etti. 2012 ve 2015 yılında yaptığı açıklamalarda ise olay hakkında tam tersi bir açıklama yaparak "bunun bir suikast olduğunu zannetmiyorum" dedi. Hasan Hüseyin Türkoğlu ise yaşanan olaylar ile ilgili Arınç'ın kendisine "Biliyorum, bunun suikastla alakası yok, ben bundan faydalanıyorum." dediğini iddia etti.
Suikast iddiası sebebiyle kozmik odaların aranması neticesinde 16 seferberlik bölge başkanlığından 11'i tasfiye edildi. Bununla beraber Türkiye'nin olası bir işgali durumunda uygulanması öngörülen acil durum ve sivil direniş planlarının yok edildiği, söz konusu birimlerin de etkisiz hâle getirildiği iddia edildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 20 Mart 2015'te çözüm sürecindeki ilerlemeyi gözlemleyecek bir izleme heyeti kurulmasına sıcak bakmadığını söyleyerek, Bülent Arınç'ın da içerisinde bulunduğu 62. Türkiye Hükûmeti'ni eleştirdi.
Ertesi gün Bülent Arınç, Cumhurbaşkanı Erdoğan ne zaman isterse kendisine bilgi verildiğini, dolayısıyla kendisinin izleme heyetinden habersiz olamayacağını ve sözlerinin ancak ‘kendi özgün düşünceleri’ olarak yorumlanabileceğini söyledi. Ayrıca izleme heyetini kurmada hükûmet olarak kararlı olduklarını, heyeti de faydalı bulduklarını ve heyette yer alması muhtemel isimlerin de geçmişte Akil İnsanlar Heyeti'nde yer alan isimler olduğunu belirtti. Aynı gün, AK Parti milletvekili Mehmet Metiner, Arınç'a tepki gösterdi.
22 Mart'ta açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, izleme heyetine karşı olduğunu yineledi ve “Hükûmetle Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok” diyerek izleme heyeti konusunda hükûmetin kendisi ile mutabakata varmadan hareket ettiği mesajını verdi.

23 Mart 2015'te Ankara Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Melih Gökçek, Bülent Arınç'ın FETÖ'nün talimatıyla Erdoğan'a karşı çıkışlar yaptığını iddia etti ve artık AK Parti'ye yakışmadığını söyleyerek Arınç'ı istifaya çağırdı. Hatta istifa etmeyip direnmesi ihtimaline karşılık Arınç'ın direkt görevden alınması gerektiğini söyledi.
14 Mart 2017'de Melih Gökçek, Hüseyin Gülerce'den aldığını iddia ettiği bilgilere göre, Gezi Parkı Olayları başarıya ulaşmış olsaydı, AKP içindeki FETÖ'cü milletvekilleri tarafından Recep Tayyip Erdoğan'ın yerine Bülent Arınç'ın başbakan yapılacağını da iddia etti.

Kızıl Elma Devlet Ödülü

Münevver Arınç ile evliliğinden ikisi e

Mustafa Bülent Ecevit (28 Mayıs 1925, İstanbul - 5 Kasım 2006, Ankara), Türk gazeteci, şair, yazar, çevirmen ve siyasetçidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin eski başbakanı, çalışma bakanı, devlet bakanı ve başbakan yardımcısıdır. Siyasi kariyeri boyunca üçü koalisyon hükûmeti olmak üzere beş hükûmet kurmuş, 1974, 1977, 1978-1979 ve 1999-2002 yıllarında Türkiye başbakanlığı görevini üstlenmiştir. Ecevit, 20 Temmuz 1974 tarihinde ilk Kıbrıs Harekâtı'nı, 14 Ağustos 1974 tarihinde ise "Ayşe tatile çıksın." parolasıyla ikinci harekâtı başlatmıştır. 1999'da PKK'nın kurucusu Abdullah Öcalan'ın Kenya'da yakalanarak Türkiye'ye getirilmesini sağlamıştır. 1974'te genel af, 2000'de eşi Rahşan Ecevit'in etkisi ile Rahşan Affı'nı çıkarmıştır. 1972-1980 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlığında, 1987-2004 yılları arasında ise Demokratik Sol Parti genel başkanlığında bulunmuştur. 1961-1965 yılları arasında İsmet İnönü tarafından kurulan hükûmetlerde çalışma bakanı olarak yer almıştır. Anne tarafından dedesi olan Medine Harem Şeyhi Hacı Emin Paşa'dan kendisine kalan Medine'deki yüklü mirası 2005 yılında Türk hacılarının yararlanması koşuluyla devlete, Diyanet İşleri Başkanlığına bağışlamıştır.
Siyasi kariyerine ilk 1954 yılında CHP'de başlayan Ecevit, ilk kez 1957 genel seçimlerinde CHP Ankara milletvekili olarak Meclis'e girmiştir. 1972 yılında istifa eden İsmet İnönü'nün yerine genel başkanlığa seçilmiştir. Genel başkanlığı sırasında partisi 1973 genel seçimlerinde %33,3 oy almıştır. 1974 yılında genel başkanlığını Necmettin Erbakan'ın yaptığı Millî Selamet Partisi ile kurduğu koalisyon hükûmetinde ilk defa başbakanlık görevini almıştır. Başbakanlığı döneminde, Haziran 1971'de Amerika Birleşik Devletleri'nin baskısıyla yasaklanan haşhaş ekimi 1 Temmuz 1974'te serbest bırakılmıştır. Ardından Kıbrıs Barış Harekâtı yapılmıştır. Bu gelişmelerden sonra Ecevit'in başbakanlığındaki Türkiye, Amerikan yaptırımları ile karşılaşmıştır. Amerikan ambargosu üzerine Ecevit ASELSAN'ın kurulması talimatını vermiş ancak ASELSAN 1975'te başka bir hükûmet tarafından açılmıştır. 10 ay süren koalisyon hükûmeti Ecevit'in istifasıyla dağılmıştır. 1977 genel seçimlerinde parti, oy oranını %41,4'e çıkarmıştır. Bu oy oranı, sol görüşlü bir partinin çok partili siyasal yaşamda kazandığı en yüksek oy oranı olarak Türkiye tarihine geçmiştir. 1978 yılında yeni bir hükûmet kurarak tekrar başbakan olmuştur. Ecevit bu dönemde, Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'ye uyguladığı ambargonun Eylül 1978'de kesin olarak kaldırılmasından sonra Amerikan üslerini yeniden faaliyete açmıştır. 1979 yılında ara seçimlerde başarısızlığa uğrayınca görevden çekilmiştir.
Ecevit, 12 Eylül Darbesi sonrası diğer bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alınmıştır. Siyasal yasağı devam ederken eşi Rahşan Ecevit'in başkanlığında Demokratik Sol Parti kurulmuştur. 1987 yılında yapılan referandumla siyasal yasağı kaldırılınca (%50,16) DSP'nin başına geçmiştir. 1987 Türkiye genel seçimlerinde partisinin milletvekili çıkaramaması üzerine aktif siyasetten ve genel başkanlıktan ayrılacağını açıklamış ancak 1989'da aktif siyasete dönmüştür. 1997'de kurulan ANAP-DSP-DTP koalisyonunda başbakan yardımcısı olarak görev yapmıştır. 1999'da kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu ile yeniden başbakanlık koltuğuna oturmuştur. 2002 Türkiye genel seçimlerinde partisi %1,22 oy oranı ile baraj altında kalmış ve seçilememiştir. 2004 yılında yapılan DSP 6. Olağan Kurultayı ile aktif siyaseti bırakmıştır. 5 Kasım 2006 Pazar günü dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu ölmüştür.

Mustafa Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul'da doğdu. Mustafa ismi, Huzur-u Hümayun hocalarından ve Kürt asıllı olan dedesi Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi'den kaynaklanmaktadır. Babası, Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi'nin oğlu Kastamonu doğumlu Fahri Ecevit, Ankara Hukuk Fakültesinde adli tıp profesörüydü. (15 Ocak 1945 tarihli Ecevit'in AÜ DTCF öğrenci kimlik cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Fahrettin, gene 5 Mayıs 1951 tarihli AÜ DTCF talebe hüviyet cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Mehmet Fahrettin, öte yandan babasının 31 Ekim 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesindeki ölüm ilanında Prof. Dr. Fahri Ecevit, ayrıca babasının kullandığı kartvizitte Prof. Dr. Fahri Ecevit. Fahri Ecevit daha sonra siyasete girerek 1943-1950 yılları arasında CHP'den Kastamonu milletvekilliği yaptı. İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı ise ressamdı.
Osmanlı döneminde Suudi Arabistan'da kutsal toprakların koruyucusu olarak görev yapan Mekke Şeyhülislamı Hacı Emin Paşa, Ecevit'in anne tarafından büyük dedesiydi. Ecevit'in annesi öldüğü için miras kendisine kalmıştır. Mirasla ilgili öteden beri bilgi sahibi olan Ecevit, mirasa sahip olma adına herhangi bir girişimde bulunmamıştı. Ecevit'in basına yaptığı açıklamayla kamuoyunun haberdar olduğu miras yaklaşık 110 dönümlük bir arazi ve bu arazilerdeki taşınmazlardan oluşuyordu. Miras kalan topraklar Mescidi Nebevi bölgesinin 99 dönümlük kısmını oluşturuyordu. Medine Mahkemesi tarafından yapılan gayriresmî değer tespitinde, gayrimenkule 2 milyar dolar değer biçilmişti. Davanın avukatlarından Alphan Altınsoy da arsaların toplam değerinin 2 milyar doları bulduğunu belirtmişti. Ecevit, ömrünün son zamanlarında miras yoluyla sahip olduğu serveti Türk hacıların faydalanması için bağışlamıştı. Ecevit'in bu davranışı ilk bakışta popülist gayelerle yapılmış bir davranış gibi görülebilirdi ancak Ecevit böyle bir mirasa sahip olduğunu ve bunu da Diyanet İşleri Başkanlığına bağışladığını açıkladığında politikada aktif değildi.

Bülent Ecevit, 1944 yılında Robert Koleji'nden mezun oldu. Önce Ankara Hukuk Fakültesi, sonra da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırmasına rağmen yükseköğrenimine devam etmedi. İngiltere'de bulunduğu yıllarda Londra Üniversitesine kayıt yaptırdı. Burada İngiliz Dili ve Edebiyatı, Sanskritçe, Bengalce ve sanat tarihi üzerine eğitim aldı, ancak eğitimini tamamlamadı.

Bülent Ecevit, çalışma hayatına 1944'te Basın Yayın Genel Müdürlüğünde çevirmenlik yaparak başladı. 1946-1950 yılları arasında Londra Elçiliğinin basın ataşeliğinde kâtip olarak çalıştı. 1950 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin yayın organı olan Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. 1951-52'de yedek subay olarak askerliğini yaptıktan sonra yeniden gazeteye döndü. Ulus gazetesi Demokrat Parti tarafından kapatılınca Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinde yazar ve yazı işleri müdürü olarak görev yaptı. 1955 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Kuzey Karolina eyaletinin Winston-Salem kentinde, The Journal and Sentinel'de konuk gazeteci olarak çalıştı. 1957'de Rockefeller Foundation Fellowship Bursu ile yeniden ABD'ye gitti, Harvard Üniversitesinde sekiz ay sosyal psikoloji ve Orta Doğu tarihi üzerine incelemeler yaptı. Bu sırada Ecevit'in "Hocam" diye bahsettiği Henry A. Kissinger, Harvard Üniversitesi rektörü idi. Harvard'da 1957 yılında, 1950-1960 arasında verilen antikomünizm seminerlerine Olof Palme, Bertrand Russell gibi kişilerle birlikte katıldı.
1950'lerde Forum dergisinin yazı işleri kadrosunda yer aldı. 1965'te Milliyet gazetesinde günlük yazılar yazdı. 1972'de aylık "Özgür İnsan", 1981'de haftalık "Arayış", 1988'de aylık "Güvercin" dergilerini çıkarttı.

1946 yılında okuldan arkadaşı Zekiye Rahşan Aral ile evlendi. Bülent Ecevit'in ölümünden 13 yıl sonra eşi Rahşan Ecevit, 17 Ocak 2020 tarihinde ölmüştür.

Ulus gazetesinde başlayan siyasete ilgisi, Mustafa Bülent Ecevit'i 1954 yılında CHP Çankaya Ocağı'na kaydolmaya itti. İlk olarak Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulunda görev aldı. 32 yaşında, İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker'in adaylığını devretmesiyle, 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili oldu. Milletvekili olarak siyasi yaşamına başlayan Ecevit, 12 Ocak 1959 günü toplanan CHP 14. Olağan Kurultayı'nda Parti Meclisi'ne giren isimler arasında yer aldı. 27 Mayıs 1960 Askerî Müdahalesi'nden sonra CHP kontenjanından Kurucu Meclis üyesi oldu. 1961 genel seçimlerinde Zonguldak milletvekili seçildi. 1961-65 arasında görev yapan İsmet İnönü başkanlığındaki üç koalisyon hükûmetinde de çalışma bakanı olarak yer aldı. Bu dönemde Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun çıkarılması (24 Temmuz 1963), sosyal güvenlik haklarının genişletilmesi için çaba harcadı.
Süleyman Demirel'in başkanlığındaki Adalet Partisinin (AP) kazandığı 1965 genel seçimlerinde Zonguldak'tan yeniden milletvekili seçildi. Bülent Ecevit, bu tarihten sonra muhalefete dönen CHP'nin içinde "Ortanın Solu" görüşünün öncülüğünü yapmaya başladı. Aynı dönemde parti içinde Ortanın Solu'na karşı çıkan bir klik ortaya çıktı. 18 Ekim 1966'da toplanan 18. Kurultay'da Ortanın solunu destekleyen isimlerle beraber tekrar Parti Meclisi'ne girdi ve parti meclisinde yapılan seçim neticesinde 43 yıllık CHP'nin genel sekreterliğine seçildi. CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP örgütlerini tek tek gezerek partililer ve delegelerle tanıştı. Ecevit; çalışkanlığı, hitabet gücü ve demokratik sol duruşuyla parti içerisinde giderek sivrildi. Ortanın Solu, partinin temel ilkesi olarak kabul edildi. Ecevit, Ortanın Solu hareketiyle CHP'nin aşırı sola bir duvar çektiğini, AP'nin de aşırı sağa karşı bir duvar çekmesiyle demokrasinin sürekli yaşama olanağı bulacağını savundu.
1967'de Ortanın Solu politikasına karşı çıkan Turhan Feyzioğlu ile Bülent Ecevit arasındaki çatışma tırmandı. Genel Başkan İnönü, Ecevit'i desteklerken Meclis Grubu ise Feyzioğlu'nu tutuyordu. 28 Nisan 1967 tarihinde düzenlenen 4. Olağanüstü Kurultay'dan sonra Feyzioğlu önderliğindeki 47 milletvekili ve senatör partiden ayrılarak Güven Partisi'ni kurdu. Kemal Satır önderliğindeki bir grup ise parti içinde kalarak Ortanın Solu politikasına karşı mücadeleyi sürdürdü. Genel Sekreter Ecevit, köyleri kalkındırma planını açıklayarak "Toprak işleyenin, su kullananın" sloganını ortaya attı (11 Ağustos 1969).
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Mart 1971 Muhtırası'nd

Saim Bülent Ulusu (1 Temmuz 1923, İstanbul - 22 Aralık 2015, İstanbul) Türk asker ve siyasetçi. 18. Türkiye Başbakanı ve Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı.

1 Mayıs 1940 tarihinde girdiği Deniz Harp Okulu'ndan 15 Ekim 1941 tarihinde güverte asteğmen rütbesi ile mezun oldu. Mezuniyetinin ardından, muhriplerde branş subaylığı, bölüm amirliği ve çeşitli karargâh görevlerinde bulundu. 1955 yılında Deniz Harp Akademisi'nden mezun oldu. Daha sonra sırasıyla TCG Gaziantep Komutanlığı, çeşitli karargâh görevleri ve II. Muharip Filotilla Komodorluğu görevlerinde bulundu.
1964 yılında Tuğamiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Deniz Kuvvetleri Harekât Daire Başkanlığı, Mayın Filosu Komutan Vekilliği görevlerinde bulundu. 1967 yılında tümamiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Harp Filosu Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Harekât Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1970 yılında koramiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı ve Donanma Komutanlığı görevlerini yürüttü.
1974 yılında oramiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Yüksek Askerî Şûra üyeliği, Millî Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. 1977-1980 yılları arasında Deniz kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. 1980 yılının Ağustos ayında emekli oldu. 12 Eylül Darbesi'nden önce 11 Temmuz günü yapılması planlanan Bayrak Harekâtı'nın ertelenmesi nedeniyle askerî müdahaleyi yapan kadro arasında yer alamadı.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile ordu, yönetime el koymuştu. Sonra Millî Güvenlik Konseyi tarafından hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Yeniden serbest seçimlerin yapıldığı 1983 yılına değin başbakanlık yaptı. Başbakanlık görevi boyunca MGK'nın aldığı ekonomik ve siyasi kararları uygulayan en yetkili kişilerden biri oldu. MGK'nın desteğinde bir merkez-sağ parti kurma girişiminde bulunduysa da yeterli desteği sağlayamadığı için bu göreve açıkça talip olmadı. 6 Kasım 1983 seçimlerinde Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) listesinden, İstanbul bağımsız milletvekili seçildi.
Yeditepe Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliği yaptı. 2012 yılında TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu bünyesindeki 12 Eylül 1980 darbesi alt komisyonunda milletvekillerinin sorularını yanıtladı.
22 Aralık 2015'te İstanbul'da tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde 92 yaşında öldü. Cenazesi 24 Aralık'ta Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Evli ve bir çocuk babasıydı.

Bürokrat, bürokrasinin bir üyesidir. Herhangi bir boyuttaki herhangi bir kuruluşun yönetimini oluşturan kişi veya kişilerdir, ancak terim genellikle bir hükümet veya şirket kurumunda birini ifade eder.

Bürokrat terimi "bureaucracy" kelimesinden türemiştir, bu kelime ise ilk olarak 18. yüzyılda bilinen Fransızca "bureaucratie" kelimesinden türemiştir. Kelimenin ilk olarak 1745 yılında Fransız fizyokrat ve dönemin ticaret bakanı Vincent de Gournay tarafından kullanıldığı konusunda görüş birliği vardır. Latince ofis ve memurlar anlamındaki “Burrus” kökü ile güç anlamındaki “Cratie” ekinin birleşiminden meydana gelmektedir. Eski Fransızca' da “la bure” koyu renk kumaş anlamına gelmektedir. Kavramın etimolojik kökeni de bu anlamıyla uyum içindedir. Zira kamu hizmetini görmekle mükellef olan memurlar o dönemde siyah bir bezle örtülü masanın arkasında oturmaktaydılar.

Bürokratlar, hükûmette idari, işlevsel ve yönetimsel pozisyonlarda yer alarak modern toplumda çeşitli roller oynamaktadır. Posta hizmetleri, eğitim ve sağlık hizmetleri ve çeşitli düzenleyici kurumlar gibi merkezi devlet kurumları için yürürlüğe konmuş politikaların günlük olarak uygulanmasını gerçekleştirirler.

Alman sosyolog Max Weber bürokratik bir yetkiliyi şöyle tanımladı:

Kişisel olarak özgürdürler ve davranışları temelinde görevlerine atanırlar.
Atamaları ve yerleştirmeleri teknik donanımlarına bağlıdır.

Brazil (film)
Yaşamak (film, 1952)
Spin City
Dava (Kafka romanı)

Memur
Diplomat
Bürokrasi
Bürokratik mutlakiyet
Mandarin (bürokrat)
Nomenklatura
Salaryman

Haass, Richard N. (1999). The Bureaucratic Entrepreneur: How to Be Effective in Any Unruly Organization. Washington, DC: Brookings Institution. ISBN 0815733534. 
Goodsell, Charles T. (2004). The Case for Bureaucracy: a Public Administration Polemic (4. bas.). Washington, DC: CQ Press. ISBN 1568029071. 
Hummel, Ralph P. (2008). The Bureaucratic Experience: the Post-Modern Challenge (5. bas.). Armonk, NY: M.E. Sharpe. ISBN 9780765610102. 

 Vikisözlük'te Bürokrat ile ilgili tanım bulabilirsiniz.
John Kilcullen, Mq.edu.au 30 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Lecture—Max Weber: On Bureaucracy
Ludwig von Mises, Mises.org 10 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Bureaucracy
National Association of Professional Bureaucrats 15 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cafer Tayyar Eğilmez (1877, Priştine - 3 Ocak 1958, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidir.
Balkan ve I. Dünya savaşlarında önemli görevler üstlenmiş ve Millî Mücadele döneminde “Trakya Millî Kumandanı” olarak tanınmıştır. Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası sahibidir.
Millî Mücadele sonrasında TBMM'de II. dönem Edirne Milletvekili olarak yer aldı. 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na katıldı. Fırka kapatıldıktan sonra bağımsız olarak Milletvekilliğini 1 Kasım 1928'e kadar sürdürdü ve sonra aktif siyasetten çekildi.

1877'de Osmanlı Devleti'nin Kosova Vilayeti'ne bağlı olan Priştine Sancağı'nda dünyaya geldi. Babası Plevne Savunması'nda ölen Yüzbaşı Emin Bey'dir.
1 Ocak 1901 tarihinde Harp Okulu'ndan Teğmen, 4 Ocak 1904 tarihinde de Harp Akademisi'nden Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. İlk görev yeri olan Makedonya'dayken İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi. Rumeli'de çeşitli çatışmalara katıldı.
24 Ocak 1904 tarihinde 3. Ordu emrinde Kumanova bölgesinde eşkıya takibinde görevlendirildi. 27 Eylül 1909 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı 3. Şubeye atandı. 3 Ekim 1909 tarihinde eşkıya takibiyle görevli Sait Paşa'nın refakatine atandı. 27 Nisan 1910 tarihinde Binbaşı rütbesine terfi etti. 3 Ağustos 1910 tarihinde İpek Sancağı Mutasarrıflığı'na atandı. 21 Eylül 1911 tarihinde Mutasarrıflıktan istifa ederek Genelkurmay Başkanlığı 4. Şubeye tayin edildi. 14 Kasım 1911 tarihinde Rumeli Müstahfız birliklerinin teşkiliyle görevlendirilerek Selanik ve Kosova bölgesine gönderildi. 29 Aralık 1911 tarihinde tekrar İpek Sancağı Mutasarrıflığı'na tayin edildi. 2 Ağustos 1912 tarihinde Mutasarrıflık görevinden istifa ederek Genelkurmay 4. Şubeye atandı.
Balkan Savaşları sırasında 29 Eylül 1912 tarihinde Mürettep 2. Kolordu Kurmaylığı'na, 29 Ocak 1913 tarihinde Garp Ordusu'na tayin edildi. Savaştan sonra İstanbul'a geri döndü.
14 Haziran 1913 tarihinde Üsküdar Bölge Komutanı, 10 Aralık 1913 tarihinde Askerî Mahkeme Üyesi, 8 Ocak 1914 tarihinde 4. Kolordu Kurmay Başkanı olarak görevlendirildi. 29 Kasım 1914 tarihinde Kaymakam rütbesine terfi etti. I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine 3 Aralık 1914 tarihinde Çanakkale Cephesi'nde 1. Tümen Komutanlığı görevine atandı. 14 Aralık 1915 tarihinde Miralay rütbesine terfi etti. 5 Eylül 1916 tarihinde 2. Kolordu Komutanı, Nisan 1917 tarihinde 18. Kolordu Komutanı olarak görevlendirildi. Daha sonra Kuzey Kafkas Ordu Komutanlığı'na tayin edildi. Ancak 20 Temmuz 1918 tarihinde bu görevinden vazgeçilerek 1. Kolordu Komutanı olarak atandı.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren kendisiyle temas kurması sonucu Trakya'da Müdafaa-i Hukuk teşkilatına katıldı. 12 Kasım 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'ya çektiği telgrafla bağlılığını bildirdi.
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un işgalini protesto eden bir beyanname yayımlayarak Edirne'de sıkıyönetim ilan etti. 20 Nisan 1920 tarihinde İstanbul Hükümeti'nin kendisini görevden alması üzerine kuruculuğunu Edirne Milletvekili Faik Kaltakkıran, Edirne Belediye Başkanı Şevket Dağdeviren, Avukat Şeref Aykut ve Tüccar Kasım Yolageldili'nin yaptığı Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Heyeti'nin kararıyla "Trakya Millî Komutanı" olarak görevine devam etti. TBMM I. dönem Edirne Milletvekili seçildi. Ancak görevi dolayısıyla Edirne'den ayrılamadı.
Yunan ordusunun 20 Temmuz 1920 tarihinde başlayan taarruzunun beşinci gününde Havsa-Bostanlı arasında Yunan kuvvetlerine esir düşerek Atina'ya gönderildi. Esaretin mahiyetini şöyle tasvir eder; "Rumeli'nin bütün münevverleri (aydınları), eşrafı (şanı şerefi olanları), muteberanı (itibarlı kişileri), ağzı düzgün lakırdı yapanları, hemen kâmilen geceleri evlerinden gecelikleriyle kaldırılarak, parasız, pulsuz, sevk edilerek; yollarda her türlü işkence ve hakarete maruz bırakılmış, pek çokları vapurda pek çok işkenceler yüzünden vefat etmiş veya suveri mahsusa da öldürülmüşlerdir."
Mart 1923 sonuna kadar esarette kaldı. Serbest bırakılınca 11 Nisan 1923 tarihinde Ankara'ya gelerek TBMM'ye katıldı. 12 Ağustos 1923 tarihinde 7. Kolordu Komutanı olarak atandı. 24 Eylül 1923 tarihinde Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu.
1924 yılında Güneydoğu Anadolu'da çıkan Nasturi Ayaklanması'nı bastırmakla görevlendirildi. İsyan 26 Eylül'de bastırıldı. Cafer Tayyar Paşa, hareket sırasında Musul'a yönelmek için Ankara'yla görüştüğünü ancak bu sırada yeni bir savaşı göze alamayan Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nin kendisine izin vermediğini zaman zaman dile getirmiştir.
II. dönem TBMM'de tekrar Edirne Milletvekili seçildi. Ancak görevi sebebiyle izinli sayıldı. 31 Ekim 1923 tarihinde Kolordu Komutanlığı görevine son verildi. Savaştaki hizmetlerinden ötürü 21 Kasım 1923 tarihinde Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. 17 Kasım 1924 tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında Mustafa Kemal Paşa'ya karşı düzenlenen İzmir Suikastı olayına adı karıştığından İstiklal Mahkemesi'ndeki yargılama sonucu aklandı.
1 Kasım 1927 tarihinde Milletvekilliği görevi sona erince orduya döndüyse de tekrar ordu açığına alındı. 9 Ocak 1928 tarihinde askerlikten emekliye ayrıldı.

3 Ocak 1958 tarihinde İstanbul'da öldü. Cenazesi Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.

NUTUK'tan, Trakya'da Cafer Tayyar Bey'in Tuttuğu Yanlış Yol 26 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cahit Karakaş (1928, Bartın - 7 Eylül 2025, Ankara), Türk inşaat mühendisi ve siyasetçi. 12 Eylül Darbesi sırasında TBMM başkanlığı görevinde bulunmaktaydı.

1928 yılında Bartın'da doğdu. 1946'da Erzurum Lisesi'ni parasız yatılı olarak bitirdi. 1952 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. Berlin Teknik Üniversitesi'nde su inşaatı ve su ekonomisi kürsüsünden 1961 yılında doktorasını aldı. Yurda dönünce Bayındırlık Bakanlığının çeşitli alanlarında çalıştı.
1965 seçimleri'nde Adalet Partisi'nden Zonguldak milletvekili seçildi. 1969 yılında tekrar Adalet Partisi'nden milletvekili seçildi. 12 Mart Muhtırası'ndan sonra kurulan I. Nihat Erim kabinesinde  Bayındırlık ve Ulaştırma bakanlıklarında bulundu. 1973 yılında Adalet Partisi'nden istifa edip Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) geçti. 1973 ve 1977 seçimlerinde yeniden Zonguldak milletvekili seçildi. 17 Kasım 1977'de Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi ve bu görevi 12 Eylül Darbesi'ne (1980) kadar sürdü. Cahit Karakaş 1983 seçimleri ile Halkçı Parti'den Zonguldak milletvekili seçilerek parlamentoya yeniden girdi. Daha sonra Demokratik Sol Parti'ye geçti. 1987 seçimlerine kadar Zonguldak milletvekilliğini sürdürdü. Özellikle uluslararası parlamento kuruluşlarında görev alan Karakaş'ın çeşitli meslekî eserleri vardır.
Yaşa bağlı rahatsızlıkları nedeniyle 7 Eylül 2025'te 97 yaşında Ankara'da hayatını kaybetti. 11 Eylül 2025'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde düzenlenen anma töreni ve Ahmet Hamdi Akseki Camii'nde kılınan cenaze namazı sonrası Devlet Mezarlığı'na defnedildi.

Abdülkâdir Cami Baykurt (d. 1877, İstanbul veya Bağdat - ö. 5 Kasım 1949, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi.
TBMM 1. Dönemde milletvekilliği ve Mustafa Kemal Paşa'nın reislik ettiği I. İcra Vekilleri Heyeti'nin ilk iki ayında Dahiliye Vekilliği yapmış siyaset adamıdır. Bu anlamda Türkiye'nin ilk içişleri bakanıdır. İslami sosyalizme yakın görüşleriyle tanınmıştır.
Cumhuriyet'ten önce Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp Eyaleti'nde asker olarak görev yaptı ve buradaki anılarını yazarak Osmanlı Afrikası hakkında önemli bir eser bıraktı.
Beşiktaş Jimnastik Kulübü sporcusu ve kurucu üyesidir.

1876'da dünyaya geldi. Doğum yeri çeşitli kaynaklarda İstanbul olarak gösterilir ancak TBMM arşivindeki bir belgede Bağdat olarak görülür. Babası Hacı Mehmet Münir Paşa, annesi Ayşe Hanım'dır. Ailesi tarafından verilen ismi “Abdülkadir” idi. Cami ismi, ünlü Trablusgarp kumandan ve valilerinden Recep Paşa tarafından İranlı filozof Molla Câmî'ye ithafen ismine eklendi ve Abdülkadir Cami ismi ile tanındı. Soyadı Kanunu’ndan sonra “Baykurt” soyadını aldı.
Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesi, Kuleli Askeri İdadisi ve Harp Okulu'nda öğrenim gördü. 1896 yılında Harp Okulu'nu bitirerek orduya katıldı.
Mezuniyetinin ardından, o zamanın muhalifleri için en uzak sürgün yeri olan Trablusgarp'a tayin edildi. Burada yaveri olduğu Vali Müşir Recep Paşa'nın koruması altında, sürgündeki genç mekteplileri İttihat ve Terakki cemiyetinde örgütledi.
1905-1906'da Fransızların güneydeki Canet vahasını işgali üzerine verilen görevle vahayı geri aldı. Hem komutan hem kaymakam olarak görev yaptığı Gat'ta iki yıl kaldı; kasabayı ve çevresinde yaşayan Tevarıklar'ı yakından tanıdı. Ölümünden çok sonra yayınlanacak anılarına kaynak sağlayacak olan yoğun notlar tuttu. Notlarında mekânları, sosyal hayatı, farklı etnik grupların özelliklerini ve hayvanları betimledi.
Bu dönemde 1903 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün kurucuları arasında yer almıştır.

Yüzbaşıyken II. Meşrutiyet ilan edilince askerlikten ayrıldı ve Meclis-i Mebûsan 1908-1912 ve 1912 Nisan-Ağustos dönemlerinde Fizan mebusluğu yaptı. Mecliste İttihat ve Terakki Fırkası'nın Hizb-i Terakki adlı sol kanadının kurucularından biri oldu. Ancak İttihat ve Terakki'nin genel çizgisine aykırı düşünce siyaseti bıraktı; bir süre gazetecilik yaptı.
I. Dünya Savaşı'nda İzmir'de sansür memuru olarak görevlendirildi. Mondros Mütarekesi'nin ardından yeniden siyasete atıldı; İzmir'de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurulmasında öncü oldu. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Aydın mebusu olarak seçildi; mecliste Anadolu hareketinin temsil edildiği Felah-ı Vatan grubunun başkanlığını yaptı. 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgali sırasında İngilizler Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na girince Ankara'ya kaçtı.
İlk TBMM'ye yine Aydın Mebusu olarak giren Cami Bey, 25 Nisan 1920'de geçici İcra Kuruluna seçildi. 3 Mayıs-13 Temmuz 1920 tarihleri arasında kısa bir süre Dahiliye Vekilliği yaptı. Sol görüşlü olduğu için Mustafa Kemal Paşa ile aralarında bazı görüş ayrılıkları çıktı.
TBMM temsilcisi olarak Roma'ya gönderilen Abdülkadir Cami Bey'in, bu görevi birkaç ay sürdü. 27 Nisan 1922'de temsilcilik görevinin bittiği kendisine bildirildi; geri dönmeyince istifa etmiş sayıldı ve milletvekilliği sona erdi. Buna rağmen TBMM Londra Konferansı'na davet edildiğinde mevcut kadro içerisinde yer almıştır.

Atatürk'ün ölümünden sonra yurda dönen Cami Baykurt, ölümüne kadar bazı gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. 1945'ten itibaren yazıları Dikmen ve Görüşler dergisi ile Tan gazetesinde yayımlandı. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesi beş sayı yayımlanabildi. Türkiye Emekçi Köylü Sosyalist Partisi kurma isteği gerçekleşemedi.
Robert Kolej'de tarih, Erenköy Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı.
Çok partili düzene geçiş sonrasında, 1948'de, aralarında Mareşal Fevzi Çakmak'ın da bulunduğu bir grup tarafından kuruluş girişiminde bulunan İnsan Hakları Derneği'nin Zekeriya Sertel ve Tevfik Rüştü Aras ile birlikte önderliğini yaptı.
5 Kasım 1949 tarihinde öldü.

Trablusgarp’tan Sahra-yı Kebire Doğru, 1910.
Osmanlılığın Atisi, Düşmanları ve Dostları, 1913.
Osmanlı Ülkesinde Hristiyan Türkler, 1922; 1932; 2007, Karma Kitaplar).
Son Osmanlı Afrikası'nda Hayat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, ISBN 978-9944-88-722-9.

Can Dündar (d. 16 Haziran 1961, Ankara), Türk araştırmacı, gazeteci, köşe yazarı ve belgesel yapımcısıdır.
Türkiye'nin yakın tarihi, politikası ve popüler kültür konularında hazırladığı belgeselleri ile ve ülke kamuoyunda gündem yaratan haberleri ile tanındı. 2015'te Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Suriyeli cihatçı gruplara askerî mühimmat gönderdiğini ortaya çıkaran "İşte Erdoğan'ın yok dediği silahlar" başlıklı haberi yayımlaması nedeniyle hapis cezasına çarptırılmıştır. 2016 yılından beri Almanya'da sürgünde yaşamaktadır.
Türk medyasının önde gelen isimlerinden biri olarak kabul edilen Dündar, meslek yaşamı boyunca çeşitli özel televizyon kanalları için çok sayıda program ve belgesel hazırladı; 20'den fazla kitap yayımladı. Gazeteci, 1993 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün son 300 gününü konu edinen Sarı Zeybek adlı belgeseliyle geniş kitlelerin dikkatini çekti. 1998'de özellikle Susurluk Kazası'na ilişkin hazırladığı dosyalarla kamuoyunda gündem oluşturdu.
Dündar, Şubat 2015'te Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Bu gazetede 29 Mayıs 2015 tarihinde kendi imzasıyla yayınlanan ve büyük yankı uyandıran MİT Tırlarındaki silah haberi  nedeniyle Kasım 2015'te tutuklanıp yargılandı. Casusluk ve hükûmeti ortadan kaldırma suçlamalarından beraat eden Dündar, devletin gizli belgelerini elde edip yayımlamaktan 27 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Tutuksuz yargılanan gazeteci, dava temyiz sürecindeyken Almanya'ya gitti. 31 Ekim 2016'da hakkında yakalama kararı çıkarıldı ve 31 Aralık 2022 itibarıyla İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan “Aranan teröristler” listesinde gri kategoriye dahil edildi.
Yaşamını Almanya'da sürdüren ve basın özgürlüğü alanında çeşitli ödüllere değer görülen gazeteci, 2017 yılında Nobel Barış Ödülü adayları arasında yer almıştır.

16 Haziran 1961 tarihinde Ankara'da Ali Rıza ve Öznur Dündar çiftinin tek çocuğu olarak doğdu. İlköğrenimini Mimar Kemal İlkokulu'nda, ortaöğrenimini ise Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamladı.
1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. Üniversite yıllarında gazeteciliğe başladı; bu dönemde Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempo gibi yayın organlarında çalıştı. 1986'da Birleşik Krallık'ta bulunan London School of Journalism'de eğitimini tamamladı.
1988'de Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde siyaset bilimi dalında yüksek lisansını tamamladı. Tezinde, iki ülkede birer savaş gemisinin (Kocatepe ve Belgrano gemileri) yanlışlıkla batırılması ve bu olayların devlet sırrı olarak saklanması konusunu inceledi.
Köşe yazarlığı ve belgesel yapımcılığı yapmakta iken ODTÜ'de doktora çalışmalarına da devam eden Dündar, 1996'da “Terör ve medya: Liberal Teori ışığında, terör olaylarının televizyonda işlenişine eleştirel bir yaklaşım” başlıklı tezi ile doktorasını tamamladı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ ve ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü Kültürlerarası Çalışmalar programında yüksek lisans dersi verdi.

Televizyona 1988'de TRT'de Seynan Levent ile başladı. 1989-1995 arasında 32. Gün program ekibinde çalıştı. 1993-1994 yıllarında Show TV'de Mehmet Ali Birand’la birlikte 'Çapraz Ateş’i hazırladı. Özellikle 1993’te Sivas valisi Ahmet Karabilgin, Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ve yazar Aziz Nesin’in konuk olduğu bölüm gündem yarattı ve üzerinden tartışmalara sebep oldu.
Gazetecilik ve belgeselciliğe ağırlık verdiği dönemden sonra 2006'da televizyonculuğa yönelen Dündar, 19 Eylül 2006'da başladığı Neden? isimli tartışma programını 9 Haziran 2009 tarihine kadar hazırlayıp sundu. 2009-2010’da NTV kanalında yayımlanan Canlı Gaste’yi hazırlayıp sundu ve aynı kanalda 2010-2011’de canlı ana haber bültenini sundu. Türk medyasının önde gelen isimlerinden biri olarak değerlendirildi.

Mehmet Ali Birand ve Bülent Çaplı ile birlikte ‘Demirkırat’ (1991) ve ‘12 Mart’ (1994) adlı belgesel dizilerini hazırladı. Ayrıca Türkiye’nin güzellik kraliçelerini anlatan ‘Cumhuriyet’in Kraliçeleri’ belgesel dizisini ve Atatürk’ün son 300 günün anlatan Sarı Zeybek belgesellerini hazırladı. 1994-1995 yıllarında Türkiye tarihinin gölgede kalmış kahramanlarının öykülerini anlatan ‘Gölgedekiler’ adlı belgesel serisini hazırladı.
Köşe yazarlığı 1994'te Aktüel'de başladı; aynı yıl Yeni Yüzyıl gazetesinde günlük köşe yazıları yazmaya başladı ve bu gazetede beş yıl çalıştı.
1996 ve 1997 yılında Show Tv için hazırladığı 10 bölümlük ‘Aynalar’ belgesel ile politik ve tarihî konuların dışına çıktı; popüler kültür alanında çalışmalara yöneldi.
1996-1998 yıllarında 40 Dakika isimli belgesel-haber programını hazırlayıp sundu. Özellikle 7 Ocak 1997'de yayınlanan programda Susurluk kazası’ndan yola çıkarak yapılan araştırmalarla ilgili iddialar uzun süre gündemde kaldı.
Atatürk'ün öğrencilik hayatındaki ülke durumunu ve Atatürk'ün beraberliğinde gerçekleşen değişimleri anlatan Yükselen Bir Deniz belgeseli ile 1998'de belgeselciliğe döndü. Türkiye siyasi tarihi ve popüler kültüründeki önemli kişiler ve Köy Enstitüleri, Devlet Tiyatroları, İş Bankası, Mülkiye gibi kurumlara ilişkin çok sayıda belgesel yaptı.
1999 Ocak - 2001 Ocak arası Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2001 Ocak ayından itibaren Milliyet gazetesinde, Ada başlıklı köşe yazısı yazdı. 2003-2004 yıllarında Milliyet gazetesi için ‘Popüler Kültür’ ekini çıkardı. Milliyet gazetesiyle yolları 1 Ağustos 2013 tarihinden itibaren ayrılmıştır. Milliyet'ten ayrıldıktan sonra BirGün'de Doğan Tılıç'ın köşesinde bir ay boyunca haftada üç gün yazdı.
2014 yılında Gezi Parkı protestoları ile ilgili ‘Gözdağı’ adlı belgeseli hazırladı.

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını anlatan Mustafa adlı filmi yazıp yönetti. 2008 yılında vizyona giren film, Atatürk'ü yargıladığı ya da kötülediği yönünde eleştirilere maruz kaldı.

25 Ekim 2013 tarihinden itibaren yazmaya başladığı Cumhuriyet gazetesinin, 8 Şubat 2015`te genel yayın yönetmeni oldu.

Canlı Gaste, Can Dündar tarafından hazırlanıp sunulan haber bülteni.
16 Şubat 2009'da NTV'de başlayan yayınlanmaya başlayan program, pazartesiden perşembeye haftanın 4 günü yayınlanmış ve Ağustos 2010'da sona ermiştir. 9 Aralık 2013'te yayına tekrar Artı Bir Tv'de başlayan program hafta içi her gün yayın yapmaya başlamış ancak 28 Şubat 2014'te Can Dündar dahil tüm ekibin maddi sıkıntılar ve verilen sözlerin yerine getirilmemesi nedeniyle kanaldan ayrılmasıyla program sona ermiştir. 12 Ağustos 2014'te çıkan habere göre, tvem ile anlaşan Can Dündar programa yeni kanalında başlamıştır.

Suriye'ye gönderilen MİT TIR'ları ile ilgili haber, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Cumhuriyet gazetesinde 29 Mayıs 2015 tarihinde ‘İşte Erdoğan'ın yok dediği silahlar’ başlığıyla ve Can Dündar imzasıyla yayımladı. Hemen yayımlandıktan sonra bu konudaki görüntülere yayın yasağı getirildi ve aynı gün Can Dündar'a ‘devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, siyasî ve askerî casusluk, gizli kalması gereken bilgileri açıklama, terör örgütünün propagandasını yapma’ suçlarından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı.
Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu haberi yapan kişi, bunun bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu.” dedi. Erdoğan'ın savcılığa yaptığı bireysel başvuru ile Can Dündar'a ‘gerçeği yansıtmayan haber, yorum ve görüntüleri yayınlamak suretiyle adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçunu’ öne sürerek iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve 42 yıl hapis cezası talep edildi. Dündar, 26 Kasım 2015 tarihinde gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül ile birlikte tutuklandı. Erdoğan, 24 Kasım 2015'te ise “O TIR'lar Bayırbucak Türkmenlerine yardım götürüyordu. Şimdi diyecekler ki ‘Başbakan TIR'ların içinde silah yoktu’ diyordu... Varsa ne olacak, yoksa ne olacak.” demiştir.
Dündar ve Gül hakkında ‘devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme’, ‘devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklama’, ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen ya da tamamen engellemeye teşebbüs etmek’ ve ‘silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek isteyerek yardım etme’ suçlamalarını içeren iddianame, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. 26 Kasım 2015'te tutuklu yargılanmak üzere cezaevine götürüldü.

Dündar ve Gül, 6 Aralık 2015'te AYM'ye bireysel başvuruda bulunarak tutuklu yargılanırken haklarının ihlâl edildiğini söylediler. Bu başvurunun ardından 25 Şubat 2016'da İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin “Siyasî casusluk yaptıklarına ilişkin somut bilgi yoktur” şeklindeki gerekçeli karar ile tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiler.
AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, kararı sevinçle karşıladıklarını ancak mahkeme kararları üzerinden AK Parti`nin itham edilmesini doğru bulmadığını söyledi. CHP Grup Başkanvekili Levent Gök, bu kararı alan Anayasa Mahkemesi üyelerini kutladığını söyledi. MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay, HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken ve Pervin Buldan kararı sevinçle karşıladıklarını ifade etti.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland ve AGİT, kararı memnuniyetle karşıladıklarını ve basın özgürlüğü açısından önemli bulduklarını ifade ettiler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat günü Can Dündar için Anayasa Mahkemesi'nin verdiği tahliye kararını "Mahkeme bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar. Ama onu kabul etmek durumunda değilim (...) Ve verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum. (...) Aslında onlarla ilgili kararı veren mahkeme kararında direnebilirdi. Eğer kararında direnmiş olsaydı, bu bireysel başvuru veyahut da AYM'nin vermiş olduğu karar boşa çıkacaktı.” şeklinde yorumladı.
Erdoğan 4 Mart'ta ise "Evet ortada bir Anayasa ihlali vardır. Ama Anayasa’yı ihlal eden değilim. Bu Anayasa Mahkemesi’nin karar mercinde olanlardır. Birinci mahkeme Anayasa Mahkemesi'nin karar

Canberra (/ˈkænbərə/) ya da Kanberra, Avustralya'nın başkenti ve Avustralya Başkent Bölgesi'nin tek önemli yerleşim yeridir. Avustralya kolonilerinin birleşmesinin ardından, Melbourne ve Sidney arasında bir uzlaşma sonucu yeni ulusun hükûmet merkezi olarak kurulan şehir, Avustralya'nın en büyük iç şehirlerinden biri ve nüfus bakımından sekizinci büyük şehridir. Şehir, ülkenin en yüksek sıradağları olan Avustralya Alpleri'nin kuzey ucunda yer almaktadır. Haziran 2024 itibarıyla Canberra'nın tahmini nüfusu 473.855'tir.
Başkent için seçilen bölge, Ngunnawal ve Ngambri gibi gruplar da dahil olmak üzere, 21.000 yıla kadar Avustralya Aborjinleri tarafından iskan edilmiştir. Avrupa yerleşimi 19. yüzyılın ilk yarısında başlamış olup, St. John's Anglikan Kilisesi ve Blundells Cottage gibi günümüze ulaşan tarihi yapılarla kanıtlanmaktadır. 1 Ocak 1901'de Avustralya kolonilerinin birleşmesi sağlanmıştır. Başkent 1913 yılında kurulmuş ve resmen Canberra adını almıştır. Avustralya şehirleri arasında alışılmadık bir şekilde, tamamen planlı bir şehirdir ve Amerikalı mimarlar Walter Burley Griffin ve Marion Mahony Griffin'in tasarımına dayanmaktadır. Griffin'lerin planı, bahçe şehir hareketinden etkilenmiş ve Black Mountain, Mount Ainslie, Capital Hill ve City Hill gibi önemli topoğrafik yer işaretleriyle uyumlu geometrik motifler içermiştir. Tasarım, en yüksek noktası olan Telstra Kulesi ve Mount Ainslie zirvesinden görülebilir. Diğer önemli özellikler arasında Ulusal Arboretum ve Burley Griffin Gölü bulunmaktadır. 
Avustralya Hükûmeti'nin merkezi olan Canberra, federal hükûmetin birçok önemli kurumuna, ulusal anıtlara ve müzelere ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar arasında Parlamento Binası, Hükûmet Konağı, Yüksek Mahkeme binası ve çok sayıda devlet kurumunun genel merkezleri yer almaktadır. Ulusal öneme sahip sosyal ve kültürel kurumlar arasında Avustralya Savaş Anıtı, Avustralya Ulusal Üniversitesi, Kraliyet Avustralya Darphanesi, Avustralya Spor Enstitüsü, Ulusal Galeri, Ulusal Müze ve Ulusal Kütüphane bulunmaktadır. Şehir, Kraliyet Askeri Koleji Duntroon ve Avustralya Savunma Kuvvetleri Akademisi de dahil olmak üzere Avustralya Savunma Kuvvetleri'nin birçok önemli kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Avustralya'daki tüm yabancı elçiliklerin yanı sıra birçok uluslararası kuruluşun, kâr amacı gütmeyen grupların, lobi gruplarının ve meslek birliklerinin bölgesel merkezlerine de ev sahipliği yapmaktadır. 
Canberra, dünyanın yaşanacak ve ziyaret edilecek en iyi şehirleri arasında yer almaktadır. Ulusal ortalamalara kıyasla işsizlik oranı daha düşük ve ortalama gelir daha yüksektir; yükseköğretim seviyeleri daha yüksek, nüfus ise daha gençtir. 2021 Nüfus Sayımı'na göre, Canberra sakinlerinin %28,7'sinin yurtdışında doğduğu bildirilmiştir. Kasım 2025 itibarıyla Avustralya Kamu Hizmeti, tüm işlerin yaklaşık %25'ini oluşturmaktadır. Diğer önemli sektörler arasında sağlık hizmetleri, profesyonel hizmetler, eğitim ve öğretim, perakende, konaklama ve yiyecek ve inşaat yer almaktadır. Yıllık kültürel etkinlikler arasında Güney Yarımküre'nin en büyük çiçek festivali olan Floriade, Enlighten Festivali, Skyfire, Ulusal Çok Kültürlü Festival ve Summernats bulunmaktadır. Canberra'nın başlıca spor tesisleri Canberra Stadyumu ve Manuka Oval'dir. Şehir, Canberra Havaalanı'ndan iç ve dış hat uçuşlarıyla hizmet alırken, şehirlerarası tren ve otobüs seferleri sırasıyla Canberra tren istasyonundan ve Jolimont Merkezi'nden kalkmaktadır. City Interchange ve Alinga Street istasyonu, Canberra'nın otobüs ve hafif raylı sistem ulaşım ağının merkezini oluşturmaktadır.

Resmî site20 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canberra Turist Sitesi 19 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Caracas, resmî adıyla Santiago de León de Caracas, Venezuela'nın başkenti ve en büyük şehri olup, Caracas Metropol Bölgesi'nin (veya Büyük Caracas'ın) merkezidir. Caracas, Venezuela'nın kuzey kesiminde, Venezuela kıyı dağ silsilesinin Caracas Vadisi içinde, Guaire Nehri boyunca yer almaktadır. Vadi, Karayip Denizi'ne yakın olup, kıyıdan 2.200 metre yüksekliğindeki dik bir dağ silsilesi olan Cerro El Ávila ile ayrılmıştır. Güneyde vadiyi oluşturan daha fazla tepe ve dağ bulunmaktadır. Caracas Metropol Bölgesi'nin tahmini nüfusu 5 milyondan fazladır. 
Şehrin tarihî merkezi, Bolívar Meydanı'nda bulunan Caracas Katedrali'dir, ancak bazıları merkezin Los Caobos bölgesinde bulunan Plaza Venezuela olduğunu düşünmektedir. Şehirdeki işletmeler arasında hizmet şirketleri, bankalar ve alışveriş merkezleri bulunmaktadır. Caracas, metropol bölgesindeki bazı endüstriyel faaliyetler dışında, büyük ölçüde hizmet tabanlı bir ekonomiye sahiptir. Caracas Menkul Kıymetler Borsası ve Petróleos de Venezuela (PDVSA) genel merkezleri Caracas'ta bulunmaktadır. Venezuela'nın en büyük özel şirketi Empresas Polar'ın genel merkezi de buradadır. Caracas, Venezuela'nın kültür başkentidir ve şehirde birçok restoran, alışveriş merkezi, tiyatro ve müze bulunmaktadır; bunlar arasında Caracas Çağdaş Sanat Müzesi de yer almaktadır. Caracas, Parque Central Towers gibi Latin Amerika'nın en yüksek gökdelenlerinden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır.

Caracas'ın kardeş şehirleri:

Caracas metrosu

Celalettin Arif (1875, Erzurum - 1928, Paris), İstanbul Barosu'nun eski başkanlarından olan Celalettin Arif, TBMM'nin kurulması ile birlikte yürütme görevi verilen I. İcra Vekilleri Heyeti ve (ismen) II. İcra Vekilleri Heyeti'nde Adliye Vekilliği ve TBMM 1. Dönemde Erzurum milletvekilliği yapmış hukukçu ve siyasetçidir.

Erzurumlu Mehmet Arif Bey'in oğludur. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi ve Mekteb-i Sultani'yi bitirdikten sonra, Fransa'da hukuk ve siyasal bilgiler öğrenimi gördü. 1901 yılından 1908 yılına kadar Kahire'de avukatlık yaptı. 1908 yılında İstanbul'a dönerek Hukuk ve Mülkiye mekteplerinde anayasa hukuku dersleri okuttu. 1914-1920 yılları arasında İstanbul Dava Vekilleri Cemiyeti Reisi (İstanbul Barosu başkanı) olarak görev yaptı.
Osmanlı Ahrar Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na İstanbul mebusu olarak seçildi. Reşat Hikmet Bey'in ölümü üzerine, 4 Mart 1920'de, Meclis-i Mebûsân Reisliğine seçildi. 4 Mart 1920 tarihinde başkanlığına seçildiği Meclis-i Mebusan'ı, İstanbul'un bundan 12 gün sonra, 16 Mart 1920'de işgal edilmesi üzerine terk ederek Anadolu'ya geçti ve Erzurum milletvekili sıfatıyla Millî Mücadele saflarında yer aldı. 23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM'nin 24 Nisan'da yapılan Meclis Başkanlığı seçimine tek aday olarak giren Mustafa Kemal Paşa 120 mebustan 110'unun oyuyla birinci başkan (reis-i evvel) seçilmiş, Celalettin Arif Bey ise 109 oyla ikinci başkan (reis-i sani) seçilmiştir. Daha sonra Adliye Vekilliği, Muvakkat İcra Encümenliği, Roma Büyükelçiliği görevlerinde de bulundu.
TBMM'yi Mustafa Kemal'in aksine, Kurtuluş Savaşı'nın nüvesi olarak görmeyip başkanı olduğu Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nın geçici bir dairesi olarak algıladığından Mustafa Kemal ile aralarında kısa zamanda görüş ayrılıkları oluştu. Eylül 1920 tarihinde Ermenistan üzerine taarruz hazırlıklarının yapıldığı bir sırada olağanüstü yetkilerle Doğu illeri Genel Valiliği'ne (Rize, Trabzon, Erzurum, Erzincan, Van, Beyazıt illeri TBMM tarafından uygun görülecek başka bölgeleri de içine almak üzere) atanmasını önermesi ve Mustafa Kemal'e çektiği ültimatom içerikli telgraflar kötü bir etki yarattı. 1921 yılı başında Roma Büyükelçiliği'ne atanarak Adliye Vekilliğine vekaleten Zekai Apaydın getirildi. Ocak 1921 tarihinde teşkil edilen II. İcra Vekilleri Heyeti'nde de Adliye Vekili sıfatını muhafaza etmekle birlikte, bu görevi vekaleten Hafız Mehmet yürüttü.
1928 yılında Paris'te öldü.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık
Ünlü Erzurumlular
Nutuk 11 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mahmut Celalettin Bayar (16 Mayıs 1883, Bursa - 22 Ağustos 1986, İstanbul), 1950'den 1960'a kadar 3. Türkiye Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk ekonomist ve siyasetçidir. Cumhuriyetin ilanının ardından Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üyesi olarak 1937-1939 yılları arasında başbakanlık yapan Bayar, 1946 yılında Demokrat Parti'yi kurdu ve 1950'ye kadar genel başkanlığını yaptı. Bayar, asker kökenli olmayan ilk cumhurbaşkanıydı ve başkanlık dönemi sırasında liberal ekonomiye ve Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle de birlikte Batı Bloku'na yakın politikalar izledi. 27 Mayıs 1960'ta yapılan askerî darbeyle görevden alındı ve yargılandı.

Mahmut Celalettin, 16 Mayıs 1883 tarihinde Bursa'nın Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu. İlmiye sınıfına mensup bir fıkıh bilgini olan babası Abdullah Fehmi Efendi, 93 Harbi'nden sonra, bugün Bulgaristan sınırları içindeki Plevne şehrinden, Gemlik yakınlarındaki Umurbey köyüne göç etmişti. Bu köydeki rüştiyede müdürlük ve bir ara da Gemlik'te müftülük yapmıştı. Bayar, Abdullah Fehmi Efendi'nin; Behzat ve Asım'dan sonraki üçüncü oğludur.
İlk ve ortaöğrenimini babasının yanında gören Bayar'ın çocukluğu ve ilk gençlik dönemi ailesinin yerleştiği Bursa'da geçti. Gemlik Mahkeme Kalemi ve Reji İdaresinde stajyer memur olarak çalıştı. Bursa'da açılan Ziraat Bankası veznedarlığı sınavını kazandı. Bankada veznedar olarak çalışırken Fransız papazlar yönetimindeki Collège Français de l'Assomption'da Fransızca okuluna devam etti. İpekböcekçiliği eğitimi veren Darüllâlim-i Harir'de (İpek Meslek Okulu) eğitim gördü. 1905 yılında Deutsche Orientbank'ın imtihanını kazanarak burada kısa zamanda imza sahibi oldu. 1903'te, İnegöl'ün yerlilerinden ve eşrafından Refet Bey'in kızı Reşide Bayar ile evlendi, bu evlilikten Refii (1904-1940), Turgut (1911-1983), Nilüfer Gürsoy (1921-2024) adlarında üç çocuğu olmuştur.

Bu yıllarda özellikle dayısının etkisiyle siyasetle ilgilenmeye başladı. 1907'de İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Bursa'daki gizli kolu olan Küme adlı örgüte girdi. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) sonra İttihat ve Terakki'yi Anadolu'da örgütlendirme politikası çerçevesinde Bursa'da bir şube açıldı. Bu cemiyetin Bursa şubesinin önce rehber muavini, sonra da rehberi oldu. 31 Mart Olayı (1909) başlayınca Hareket Ordusu'na katılmak üzere Bursalı İttihatçılardan bir gönüllü birliği oluşturdu. Mudanya'ya kadar gittiyse de ayaklanma bastırıldığından İstanbul'a gitmesine gerek kalmadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin fırka (parti) konumunu alması üzerine Bursa sorumlu yazmanlığına (kâtib-i mesul) atandı. Ardından aynı görevle 1911'de İzmir'e gönderildi. Orada İttihat ve Terakki politikalarının başlıca uygulayıcılarından oldu. Partinin propaganda ve örgütlenme çalışmalarını yürüttü. Halka Doğru cemiyetini kuran ve parti görüşlerini yansıtan yine aynı adlı bir dergi çıkaran Bayar, bu dergide Turgut Alp takma adıyla yazılar yazdı. Millî İktisat politikasının uygulamaya geçirilmesi için çalıştı. Yörenin ekonomisine egemen olan gayrimüslim azınlıkların yanı sıra Türk halkının da ekonomik etkinliğinin artırılması çabalarına girişti. Partisinin öncülüğünde İzmir Kız Lisesinin açılmasına önayak oldu (1912). Basmahane'de Şimendifer Meslek Okulunun açılmasına yardım etti. Kooperatifçiliği yaygınlaştırmaya çalıştı. İzmir'de bir millî kütüphane kurdurdu.
Celâl Bayar'ın, spor yapan Altaylı gençleri İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katmak için gösterdiği çabanın sonucunda 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kuruldu. O dönem Şark İdadisinde faaliyet gösteren Altay'ın kuruluşu için para yardımında da bulunarak Altay'ın güçlenmesini sağladı.

I. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisiyle son bulup İttihat ve Terakki iktidardan uzaklaştırılarak bu partinin yöneticilerine karşı soruşturma ve suçlamalar başlayınca savaş suçlusu olarak İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılandı ve aklandı. 
Mütareke döneminde İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti ve İzmir Müdâfaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti'nin kuruluşuna katıldı (1918). İstanbul'da İtilafçı hükûmetler iş başına geçtiğinde adı bir kez daha tutuklanacaklar listesine girince ve İzmir'in işgali tehlikesi belirince, arkadaşı Jandarma Yüzbaşısı Sarı Efe Edip ile birlikte İzmir'den kaçıp dağlara çekilerek Gökçen Efe'ye sığındı. Galip Hoca takma adıyla, zeybek ve köy hocası kılığında köy köy dolaşarak işgale karşı propaganda yaptı. İzmir'in işgalinden sonra Söke yöresindeki ulusal direnişçilerle iş birliği yaptı. Direnişçilerin safında Yunan işgaline karşı Aydın'ın geri alınması mücadelesine katıldı. Denizli cephesinde Demirci Mehmet Efe'ye danışman oldu. Balıkesir Kongresi kararıyla Akhisar cephesi alay komutanlığına getirildi.
Köylü kıyafetinde, eşeklerle odun kömürü satın almak için köy köy dolaşan Celâl Bayar, Akhisarlılara önderlik yapabilecek kabiliyette olan kişilerle irtibat kurmuştur. Özellikle kendi bölgelerinde nüfuz sahibi olan Kömürcü köyünden Uşşaki Şeyhi Sadık (Erenbaş) Efendi, Arabacıbozköy'den Kadiri şeyhi İbrahim (Yılmaz) Efendi ve Beyoba köyünden Ziya Bey ile çok sıkı bir diyalog kurmuştur. Hemen hemen Akhisar'ın bütün köylerini dolaşan Celâl Bayar, halkı örgütlemiş ve millî bilincin oluşmasında gereken her şeyi yapmıştır.
1920'de Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Saruhan Sancağı (Manisa) mebusu seçildi. Mecliste Kuvâ-yi Milliye'yi öven ve Saray'ın Kurtuluş Savaşı konusundaki ilgisizliğini yeren konuşmalar yaptı. İstanbul işgal edilince (16 Mart 1920) gizlice Bursa'ya geçti. Ankara'ya geçmeyi planlarken isyancı Anzavur kuvvetleri Bursa'ya doğru harekete geçince, Mustafa Kemal Paşa Celâl Bayar'dan bir süre Bursa'da kalarak buradaki Kuvâ-yi Milliye örgütüyle iş birliği yapmasını istedi. Bu görevi nedeniyle, Ankara'da 23 Nisan 1920'de toplanan TBMM'nin açılış toplantısında hazır bulunamadı. 8 Mayıs 1920'de Ankara'ya geçerek I. dönem TBMM'ye Bursa mebusu olarak katıldı. Mecliste eski İttihatçılarla iş birliği yapmayarak Mustafa Kemal Paşa'nın yakın çevresine girdi. İktisat encümeni raportörlüğü yaptı. 1920'de bir ara iktisat vekilliğine vekâlet etti. Çerkez Ethem ile TBMM arasında arabuluculuk yapmakla görevlendirilen kurula üye seçildi, Ethem ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa'nın direktifleriyle Yeşil Ordu Cemiyeti ve resmî Türkiye Komünist Fırkası'nın yöneticileri arasında yer aldı.
1921-1922 yılları arasında iktisat vekili olarak görev yaptı. 1922'de Lozan Konferansı'na gönderilen ilk kurula danışman olarak katıldı. Aynı yıl bir süre hariciye vekilliğine vekâlet etti. 1923 seçimlerinde, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Grubu adayı olarak 2. TBMM'ye İzmir Milletvekili olarak girdi. Türk Kurtuluş Savaşı'nda göstermiş olduğu üstün hizmetler dolayısıyla Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.

Cumhuriyet'in ilanından sonra, Mart 1924'te Mübadele, İmar ve İskân vekilliğine atandı. Temmuz 1924'te bu görevden istifa etti. Aynı yıl Mustafa Kemal tarafından yeni bir ulusal banka kurmakla görevlendirildi. 26 Ağustos 1924'te ulusal ekonomi politikasının temel taşlarından olan ve Türkiye'nin ekonomik yaşamında belirleyici bir rol oynayan Türkiye İş Bankası'nı kurdu ve 1932'ye değin genel müdürlüğünü yaptı.

Hükûmetin etkin desteğinden yararlanan İş Bankası hızlı bir gelişme gösterdi. Bayar bu dönemde Mustafa Kemal'in yakın çevresinde bulunmasının sonucu olarak rejimin ekonomi politikasının belirlenmesinde etkili oldu. Aşarın kaldırıldığı, toprak dağıtımına gidildiği, Teşvik-i Sanayi Kanunu'nun çıkarıldığı, demir yolu yapımının hızlandırıldığı ve T.C. Merkez Bankası'nın kurulduğu bu dönemde, ekonomi politikasının temel özelliği, devlet desteğiyle bir tür kapitalizm yaratma kaygısıydı. 1929 Büyük Bunalımı'nın etkileri, "liberal" denen bu politikanın yerini devletçiliğe bırakmasına yol açtı.

1932'de iktisat vekilliğine getirilen ve 1937'ye değin bu görevde kalan Bayar, devletçiliğin de önde gelen uygulayıcılarından oldu. Ama "İş Bankası Çevresi"nin baş temsilcisi olarak, daha katı bir devletçilikten yana olan İsmet Paşa çevresiyle tam olarak anlaşamadı. Bayar'ın devletçilik anlayışı, devletçiliği bir sistem olarak değil, ulusal kapitalist bir ekonominin yaratılmasında etkin bir yöntem olarak görmede odaklanıyordu. Bayar'ın iktisat vekilliği döneminin ayırıcı özelliği, devletin ekonomiye düzenleyici müdahalelerinin artmasının yanı sıra, bizzat devlet eliyle sanayileşme girişiminin büyük boyutlara ulaşmasıydı. Bu amaçla 1. Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandı. Sanayileşmenin yürütülmesi ve finansmanıyla görevli Sümerbank, Etibank gibi kuruluşlar oluşturuldu. Birçok alanda devlet tekeli getirildi. Sanayileşmeyi desteklemek amacıyla dış ilişkilerde korumacı bir siyaset izlendi, iç ticaret hadleri tarım aleyhine bozuldu. Birçok alanda millîleştirmeye gidildi.

Haziran 1936'da Celal Bayar millî iktisat anlayışını özetlerken şu sözleri kullandı:Liberalizmi -dilim dahi dönmüyor, bu kelime bana o kadar yabancı geliyor- yıkaraktan memleketimizde güdümlü bir ekonominin esaslarını kurmak istiyoruz. Bu istihale (değişme) devresinde bizim samiamıza (duyma alışkanlığımıza) işitmemize hoş gelmeyecek birtakım şeyler olacaktır. Fakat bu tecrübe mutlak surette müsbet (olumlu) bir netice verecektir. 
İsmet İnönü, bazı konularda Atatürk'le anlaşmazlığa düşerek başbakanlıktan istifa edince, 1 Kasım 1937'de Bayar bu göreve getirildi. Ama yeni hükûmet genel politikada köklü bir dönüşüm gerçekleştiremedi. Hükûmetin bileşiminde de önemli bir değişiklik yapılmadı, ekonomi politikası değiştirilmedi. Bayar hükûmeti döneminde devletçi yaklaşımı sürdüren Denizbank Kanunu çıkarıldı, birkaç devletleştirme yapıldıysa da bu alanda önemli bir girişim olmadı. Atatürk'ün ölümünden (10 Kasım 1938) sonra cumhurbaşkanı seçilen İnönü'nün yeniden başbakanlığa atadığı Bayar'ın bu görevi kısa sürdü, Ocak 1939'da istifa ederek başbakanlıktan ayrıldı.

II. Dünya Savaşı yıllarında Bayar'ın siyasal etkinliği sınırlı kaldı, yeniden milletvekili seçildiyse de önemli bir göreve getirilmedi. 1943'ten sonra hükûmete karşı ılımlı muhalif bir tutum takındı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimine ka

Cemal Gürsel (10 Haziran 1895, Erzurum - 14 Eylül 1966, Ankara), 1961'den 1966'ya kadar 4. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk asker ve devlet adamıdır. 1960'ta Türk Kara Kuvvetleri komutanıyken Demokrat Parti iktidarına yapılan 27 Mayıs Darbesi'nin ardından kurulan Millî Birlik Komitesinin başkanı olarak bir yıl başbakanlık yapan ve yeni anayasanın hazırlanmasıyla 1961'de cumhurbaşkanı seçilen Gürsel, 1966 yılında sağlık sorunları nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından görevden alındı. 

10 Haziran 1895 tarihinde Erzurum'un Hınıs ilçesinde doğan Cemal Gürsel, asker bir babanın 5 çocuğundan (Kemal, Celâl, Cemile ve Sırrı) ikincisiydi. İlk öğrenime Ordu ilinden sonra Erzincan Askerî Lisesinde devam eden Gürsel, orta eğitimini tamamladıktan sonra Kuleli Askerî Lisesine askeri öğrenci olarak girdi. Kulelide son sınıf öğrencisiyken I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine 16 Ekim 1914'te askeri eğitimine ara verdi ve 4. Kolorduda subay olarak göreve başladı.
1 Eylül 1922'de yüzbaşı rütbesine terfi etti. Bir yıl Kara Harp Okulunda eğitim aldı. 1924'te Kara Harp Okulunu bitirdi. 1 Ekim 1926 tarihinde Harp Akademisine başladı ve 1 Eylül 1929 tarihinde kurmay subay olarak Akademiden mezun oldu. Gürsel, 27 Ocak 1927 tarihinde Melahat Hanım ile evlendi ve bu evlilikten Özdemir (1928 - 9 Eylül 1995) adını verdikleri bir oğlu oldu. Gürsel çiftinin Hatice Ergün adlı bir evlatlıkları da bulunmaktaydı. Oğlu Özdemir Gürsel'den ise Melkan ve Özdem adında iki torun sahibiydi. Babası Osmanlı subayı, Abidin, dedesi İbrahim (1820-1895) ve büyükdedesi Hacı Ahmet'tir (1790-1860).

Birlik komutanlıkları ve karargâh görevlerinde 45 yıl süren askerlik hizmetinde bulundu.
Gürsel, aktif askerlik görevine Çanakkale Savaşı'na katılarak başladı. 45 yıl süren askerlik kariyerinde, Türk Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde komutanlık ve karargâh görevlerinde hizmet verdi. Askerî öğrencilik yıllarından itibaren, popülerliği ve kendisine duyulan sevgi nedeniyle arkadaşlarınca "Ağa" lakabı verildi ve ölümüne kadar hep Cemal Ağa olarak bilindi.

Gürsel, Çanakkale, Filistin-Suriye ve Kurtuluş savaşlarında yer aldı.
1915 ve 1917 yılları arası topçu teğmen olarak Çanakkale Savaşı'nda 1. Topçu Alayının 1. Bataryasında savaştı. Çanakkale Savaşı sonrası, 1 Eylül 1917'de 41. Tümen Obüs Bataryası Komutanlığına atanarak Suriye-Filistin Cephesine gönderildi. Filistin ve Suriye cephesindeki bütün savaşlarda 41. Alayın 5. Bağımsız Bataryasında görev aldı. İngilizlere Gazze cephesinde 19 Eylül 1919'da esir düşerek Mısır'da iki yıl esir kaldı. 6 Ekim 1920 tarihinde serbest kalınca İstanbul'a dönüp, Erzurum Kongresi'ni izleyen günlerde Anadolu'ya geçerek, Türk Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi'ndeki bütün savaşlara katıldı.

1. Tümende üstün başarı ile verdiği hizmetleri için kıdem zammı ile taltif edildi. Büyük Taarruz'da fiilen görev başında muharebede bulunarak Harp Madalyası ve İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Harp Okulunda bir yıl okudu; 1926'da Harp Akademisine girdi, 1929'da kurmay oldu. Bu tarihten sonra çeşitli görevlerde bulunan Gürsel 1940'ta albay, 1946'da tuğgeneral oldu. Bir süre 65. Tümen komutanlığı yaptı, 1948'de tümgeneralliğe yükseldi. 12. Tümen komutanlığı, 18. Kolordu komutanlığı ve 2. Yurtiçi Bölge komutanlığı görevlerinde bulundu. 1952'de korgeneral, 1957'de orgeneral oldu. 7 Aralık 1957'de 3. Ordu müfettişliğine atandı.

25 Ağustos 1958'de Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. 2 Mayıs 1960 tarihinde ziyareti sırasında sohbet ettiği Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes'e ve dolayısıyla hükûmete görüşlerini açıkladı. 3 Mayıs 1960 tarihinde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın istifasını istediği tarihi mektubu yazdı. Bu mektubunda Başbakan Adnan Menderes'in halk tarafından çok sevildiğini belirterek Bayar yerine Cumhurbaşkanlığına getirilmesini önerdi. Bunun üzerine iki ay sonra re'sen emekliliğe sevk edilmek üzere zorunlu izinle İzmir'e gitti.
Silahlı Kuvvetlerin tüm kademelerine iletilen ve ordunun mutlaka siyasetten uzak kalmasını tavsiye eden veda mektubunda Gürsel'in ifadeleri: "Ordunun ve taşıdığınız üniformanın şerefini daima yüksek tutunuz. Şu sırada memlekette esen hırslı politika havasının zararlı tesirlerinden kendinizi korumasını biliniz. Ne pahasına olursa olsun politikadan katiyen uzak kalınız. Bu, sizlerin şerefi, ordunun kudreti ve memleketin kaderi için ehemmiyeti haizdir." idi.
27 Mayıs 1960 tarihinde albay ve daha alt kademedeki subaylarca gerçekleştirilen darbe sonrasında 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala'nın Millî Birlik Komitesine (MBK) liderlerinin kim olduğunu sorması ve eğer başlarında kendisinden daha kıdemli bir asker olmadığı takdirde 3. Ordu ile birlikte Erzurum'dan Ankara'ya yürüyüp isyana son vereceğini bildirmesi üzerine, ihtilalciler zorunlu izindeki Orgeneral Cemal Gürsel'i askeri uçakla İzmir'den Ankara'ya getirdiler. Gürsel, MBK'nın daveti ile başkanlık görevini üstlendi ve ihtilal lideri olarak kabul edildi. Kendisiyle yapılan 16 Temmuz 1960 tarihli Cumhuriyet gazetesi görüşmesinde "Şebeke zaten hazırdı. Ben şahsen ordunun siyasete katılmasını istemiyor ve genç arkadaşlarımın (ihtilal) girişimlerine engel oluyordum. İşler öyle bir seviyeye geldi ki ordunun siyasete karışmasına karşı olmama rağmen, onları görevlerinde serbest bıraktım. Şimdi bütün hedefim, adalet ve ahlak prensiplerine dayalı bir idareyi yeniden kurmaktır." açıklamasında bulundu.
Cemal Gürsel, 27 Mayıs 1960 günü öğleden sonra, İstanbul ve Ankara üniversiteleri hukuk fakültelerinin öğretim üyeleri Ordinaryüs Profesör Sıddık Sami Onar, Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Ragıp Sarıca, Prof. Naci Şensoy, Prof. Hüseyin Nail Kubalı, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Doç. Dr. İsmet Giritli, Prof. İlhan Arsel, Prof. Bahri Savcı, Prof. Muammer Aksoy ve hocalarına yardım eden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi asistanı (eski YÖK Başkanı ve uzmanlık alanı anayasa hukuku olan) Prof. Erdoğan Teziç'i kabul etti. Ord. Prof. Sıddık Sami Onar, heyet adına: "Bugün içinde bulunduğunuz durumu adi ve siyasi bir hükûmet darbesi saymak doğru değildir." ifadesinde bulundu. Heyet, Gürsel tarafından yeni bir Türkiye'nin anayasa taslağını hazırlamakla resmen görevlendirildi.

Cemal Gürsel, 30 Mayıs 1960 tarihinde TBMM Genel Kurulunda okunan programda "İkinci Cumhuriyet" tanımını ilk kez şu cümlelerle kullandı: “İkinci Cumhuriyet'in Anayasası, ilmin ve geçmiş uzun yılların acı tecrübelerinin ışığı altında, memleketin mümtaz ilim adamlarının geceli gündüzlü çalışmaları memleket aydınlarının bu çalışmalara anketler vasıtasıyla katılmaları suretiyle hazırlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Anayasası, İnsan Hakları Beyannamesi, hukuk prensipleri ve millî ruh ve ihtiyaçlardan doğmuş olan eski anayasamız ile millî gelenekler ve yurdumuzun özellikleri yeni anayasamız için ilham alınan başlıca kaynakları teşkil etmektedir.”Tutuklu gazeteci ve öğrencilerin serbest bırakılmasını, yasaklı kapatılmış gazetelerin yeniden açılmasını sağladı. Emekliye ayrılan Orgeneral Ragıp Gümüşpala'ya Demokrat Partilileri bir araya getiren Adalet Partisini kurma görevini verdi. Anayasanın ardından en önemli sorun Yassıada'daki yargılamanın sonuçlarıydı. Bu noktada Cemal Gürsel'in gücü ancak 15 idamı üçe indirmeye yetti. Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve İsmet İnönü’nün, diğer dünya liderleri ile birlikte Adnan Menderes ve diğer iki kabine üyesinin idam cezalarının affı dilekleri, Millî Birlik Komitesinin idam cezalarının onaylanma kararlarının seçimle kurulacak olan yeni meclis tarafından verilmesi dilekleriyle birlikte, yönetimi sivil iradeye bırakmaya yanaşmayan Silahlı Kuvvetler Birliği tarafından reddedildi.
Başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevleri için Ankara ve İstanbul'daki çeşitli akademisyenlere ve doktorlara teklifte bulundu ve destek verdi. Kendisinin seçilmesi için dolaylı ya da doğrudan hiçbir girişim ya da lobi faaliyetinde bulunmadı.
Halk oyuna sunulan ve kabul edilen yeni anayasa gereğince, 10 Ekim 1961'de yapılan genel seçimlerden sonra oluşturulan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından cumhurbaşkanlığına seçildi.
Yüksek Adalet Divanı tarafından verilen idam kararlarının onaylanmasıyla ilgili aleyhte oy kullanmıştır.

Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine 1961 yılında kabulünü sağladı.
Meclis'te çoğunluğa sahip iktidar partisinin her istediğini kontrolsüz yapabilme zihniyetini politikadan uzaklaştırmak için, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile verilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak üzere demokrasinin "emniyet supabı" olarak görülen Anayasa Mahkemesini, Cemal Gürsel, 25 Nisan 1962 tarihinde Ankara'da ilk defa yürürlüğe soktu. Kutsal Emanetler, Topkapı Sarayı muhafaza depolarından ilk olarak, 31 Ağustos 1962 tarihinde modern müzecilik anlayışına uygun bir şekilde Türk halkına ve dünyaya sergilenmeye başlandı. Kendisinin direktifi ile "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun" 22 Haziran 1965'te kabul edilmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığına yeni bir yapı kazandırılmıştır.
ABD ile SSCB arasındaki Küba Füze Krizi'nde, batı tarafında Türkiye'nin komünizme karşı koruyuculuk görevini yürüttü.
Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth ve ABD Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson'u konuk etti. Birleşik Krallık askeri uçaklarının Türk hava sahasını Kuveyt'i tehdit eden Irak'a karşı kullanması için izin çıkardı. Avrupalı liderlerle olan yakın diplomatik ilişkileri sayesinde, Avrupa Birliği 1963 Ankara Anlaşması'nı ve bir yıl sonra da Assosiye Üyelik konumuna Türkiye'nin ulaşmasını sağladı. Kıbrıs'taki Türklere uygulanan mezalim ve katliamın devamı üzerine, 7 Ağustos 1964 tarihinde Türk Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçakları Kıbrıs üzerinde ihtar uçuşu yaptı. Kıbrıs'ta Rumlar saldırılarını ve katliamlarını artırınca Başkomutan ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in emriyle 8 Ağustos 1964 tarihinde askeri hedefler bombalamaya başlandı. Kore Savaşı'ndan sonraki bu ilk Türk askerî harekâtı, Sovyetler Birliği Başkanı Nikita Kruşçev'in Başbakan'a mesaj göndererek itidal tavsiye etmesi üzerin

Mehmed Cemal Mersinli (1875, Mersin - 7 Ekim 1941, Ankara), Türk asker ve siyasetçidir.

1875'te Mersin'de doğdu. Osman Hasip Bey'in oğludur. 1892'de Harbiye Mektebi (Harp Okulu)'ne girerek 1895'te Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu. Ardından Erkânı Harbiye Mektebi (Harp Akademisi)ne girerek 1898'de Kurmay Yüzbaşı olarak bitirdi.
Genelkurmay 3. Şubesinden sonra 1898'de 2. Ordu emrine verildi. 1900'da Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) olarak Trakya'da Demiryolları ve İstasyonların müfettişliğine getirildi. 1903'te Binbaşılığa yükseldikten sonra yarbay okarak 4. Ordu emrine verildi. Dersim İsyânı'nı bastırmasında gösterdiği üstün hizmetinden dolayı 1908'de Albay olup Harbiye Mektebi Kurmay Ödevleri Öğretmenliğine atandı. 1909'da ek görev olarak Tabya Öğretmenliğine de atandı. Genelkurmay Başkanlığı ve 2. Ordu Kurmay Başkanlığında görevlendirildikten sonra 1912'de İştip, Köprülü ve Üsküp yörelerinde tahkimat için kurulan komisyonda yer aldı.
Balkan Savaşı'na Garp Ordusu Kurmay Başkanı, 42. Fırka ve 10. Fırka komutanı olarak katıldı. Kasım 1913'te 1. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı, Nisan 1914'te Edirne Müstahkem Mevki Komutanı Yardımcılığına atandı. Ağustos 1914'te 8. Kolordu Komutanı olup Kasım 1914'te Mirliva (Tümgeneral)lığa yükseltildi. Birinci Kanal Seferi'ne katılan 8. Kolorduyu komutan sıfatıyla yönetti. Kurmay başkanı Von Kress ile birlikte çalıştığı bu seferde lojistik ve ikmal-bütünleme eksiklikleri nedeniyle başarılı olamadı.
Ocak 1918'de 4. Ordu Komutanlığına atandı ve Şeria Nehrinin doğusunu müdafaa etme görevi aldı. Bu mıntıkada Arap isyancılara karşı imkânlar nispetinde başarılı sayılabilecek harekâtlar yapıldı.

Temmuz 1918'de Ferik (Korgeneral)liğe yükseltildi. Nablus Hezimeti'nde Liman von Sanders Paşa'nın Yıldırım Ordular Grubu birliklerini 8. Ordu Komutanı İsmail Cevat Çobanlı ve 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ile birlikte yönetti. Savaşın başlangıcında Şeria nehrinin batısında bulunan VIII. Ordu cephesinin yarılması ve akabinde ordunun dağılması, bunu müteakip VII. Ordunun da imha olmamak için Şeria nehrinin doğusuna çekilmeye başlaması üzerine Arap asilerin baskısı altında ordusuna geri çekilme emri verdi. Kendisine bağlı birlikler çekilme esnasında Arap asilerin katliam amaçlı saldırılarına maruz kaldı. Elinde kalan kuvvetlerle Şam'a ulaştığında Liman Paşa tarafından şehri savunmakla görevlendirildiyse de Enver Paşadan kuvvetleri geri çekme emri verildi. Düşman Şam'ı 1 Ekim 1918'de ele geçirdi. Cemal Paşa Istanbul'a çağrıldı.
Mondros mütarekesinin ardından Ocak 1919'da Yıldırım Kıt'aatı Müfettişliğine atandıktan sonra Konya'da bulunan 2.Ordu'nun Komutanı olarak Mustafa Kemal Paşa'nın düşüncelerine katıldığını bildirdi. Temmuz 1919'da Askerî Okullar Genel Müfettişliğine atandıktan sonra Ekim 1919'da Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı oldu. 20 Ekim 1919 tarihli Amasya Protokolü imzalandıktan sonra 16 Kasım'da Kuvâ-yi Milliye'ye her türlü yardımın yapılacağını bildirdi. 20 Ocak 1920'de İtilaf Devletlerinin İsmail Cevat Paşa (Çobanlı) ile kendisinin görevden alınmasını istediği için istifa etti. 15 Mart'ta İngilizler tarafından tutuklanarak 18 Mart'ta Malta Adası'na sürgün edildi.

1 Kasım 1921'de İnebolu'ya çıkarak 29 Aralık 1921'de Isparta Milletvekili olarak TBMM'ye katıldı. İkinci Grup'ta yer aldı. 17 Haziran 1926'da Mustafa Kemal Paşa'ya suikast girişimi olay ile ilgili görülerek İzmir'de Ankara İstiklal Mahkemesince yargılandıysa da 13 Temmuz'da beraat etti. Daha sonra VI. Dönem İçel Milletvekilliği yapmıştır.

I. Dönem TBMM’de Isparta Milletvekilleri ve Meclis Çalışmaları

Ahmed Cemâl Paşa (6 Mayıs 1872, Midilli - 21 Temmuz 1922, Tiflis), Türk siyasetçi ve asker, İkinci Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin üç liderinden biridir. Özellikle Üç Paşalar İktidarı olarak da bilinen, 1913-1918 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış siyasetinin belirlenmesinde etkin rol oynamıştır. 10 Mart 1914 ve 14 Ekim 1918 tarihleri arasında bahriye nâzırlığı, 5 Ocak 1914 (24 Şubat 1914'e kadar vekâleten) ve 10 Mart 1914 tarihleri arasında ise nâfia nazırlığı görevini üstlenmiştir. I. Dünya Savaşı'nda Suriye-Filistin Cephesi'nin komutanı olarak görev yaptı. Ermenileri çoğunlukla Suriye'ye göç ettirten Tehcir Kanunu'nun mimarlarından biridir.

Askerî eczacı Mehmed Nesib Efendi'nin ve Binnaz Hanım'ın oğludur. 1890'da Kuleli Askeri İdadisi'nden, 1893'te Harbiye Mektebi'nden mezun oldu. 28 Ocak 1895'te kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı.

Önce genelkurmay 1. şubesinde görev aldı. 1896'da 2. Ordu'ya bağlı Kırklareli istihkâm inşaat şubesine atandı. Ertesi yıl kolağası (önyüzbaşı) oldu.
1898'de Selanik'teki 3. Ordu'ya redif fırkası (tümeni) kurmay başkanı olarak atandı. Selanik'te iken o sırada gizli bir örgüt durumundaki İttihat ve Terakkî Cemiyeti'ne girerek cemiyetin askeri kanadının örgütlenmesiyle görevlendirildi. 1899'da Selanik'te Seniha Hanım'la evlendi.
1905'te binbaşı oldu. Ertesi yıl Rumeli Demiryolları müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin Rumeli'de örgütlenmesinde etkin rol oynadı; cemiyetin bölük adı verilen yerel birimlerini oluşturdu. 1907'de 3. Ordu kurmay heyetine atandı. Burada Binbaşı Ali Fethi Bey ve Kolağası Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı.

İkinci Meşrutiyet'in ilanının (1908) ardından Selanik'teki İttihat ve Terakkî Cemiyeti genel merkezi tarafından İstanbul'a gönderilen on kişilik temsil heyetinde yer aldı. Ardından cemiyetin genel merkez üyeliğine seçildi. Aynı yıl kaymakamlığa (yarbay) yükseltilerek Anadolu'ya gönderilen Heyet-i İslâhiye üyeliğine getirildi.
31 Mart Olayı'nın (13 Nisan 1909) çıkması üzerine İstanbul'a dönerek Yeşilköy'de ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Hareket Ordusu'na katıldı. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından Üsküdar muhafızlığına atandı (Mayıs 1909).
31 Mart Olayından kısa bir süre sonra Çukurova'da patlak veren Ermeni ayaklanmasını denetim altına almak üzere Adana valiliğine getirildi (8 Ağustos 1909). 1910 sonlarında hastalandığı için İstanbul'a döndü.
Ağustos 1911'de Arap aşiretlerinin çıkardığı ayaklanmaları bastırmak üzere Bağdat valiliğine atandı. İttihatçıların desteğindeki Mehmed Said Paşa hükûmetinin istifa etmesi üzerine, Temmuz 1912'de bu görevinden ayrılarak İstanbul'a döndü.
Bir süre sonra Konya Redif Fırkası komutanı oldu. Ekim 1912'de miralaylığa (albay) yükseldi. Kasım 1912'de tümeniyle Balkan Savaşı'na katıldı. Pınarhisar-Vize'de Bulgarlar'a karşı ağır bir yenilgiye uğrayınca fırkası ile birlikte Çatalca'ya çekildi. Aralık 1912'de İstanbul menzil müfettişi ve ordu idare reisi oldu.

Bâb-ı Âli Baskını (23 Ocak 1913) olarak bilinen hükûmet darbesinin ardından İttihatçılar başa geçince İstanbul muhafızlığına getirildi. Bu görevi sırasında İttihat ve Terakkî Cemiyeti'ne karşı gelişen muhalefeti bastırarak partinin yönetimine destek sağlamaya çalıştı. Aynı yıl Bulgarlarla yapılan barış görüşmelerine askeri üye olarak katıldı.
İstanbul muhafızlığının kaldırılması üzerine 1. Kolordu komutan vekili oldu. Aralık 1913'te mirlivalığa (tuğgeneral) yükseldi.
26 Şubat 1914'te nafia (bayındırlık), 11 Mart 1914'te Bahriye Nazırlığına atandı. Bahriye Nezareti'nde ve donanmada yeni düzenlemeler yaptı.
Öteden beri Fransız yanlısı olarak bilinen Cemâl Paşa, I. Dünya Savaşı öncesinde Fransa'nın desteğini kazanmak amacıyla Fransa'ya gitti. Ama siyasal ittifak sağlayamadı ve bunun üzerine Alman yanlısı Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte 2 Ağustos 1914'te yapılan Osmanlı-Alman İttifakı'nı isteksizce destekledi.

Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesi üzerine bahriye nazırlığının yanı sıra 2. Ordu komutanı olarak görevlendirildi. Kısa bir süre sonra, Kanal Seferi için görevlendirilen 4. Ordu Kumandanı Halepli Zeki Paşa'nın, bu seferden başarı elde edilemeyeceğini iddia ederek görevden affını istemesi üzerine görev, Enver Paşa tarafından Cemal Paşa'ya teklif edildi ve böylece Filistin'deki 4. Ordu komutanlığına atandı (Kasım 1914). 1915'te Ferikliğe (Korgeneral) yükseldi. Mısır'ı İngilizlerden alarak Süveyş Kanalı'nı kontrol altına alma ve İngilizleri bölgeden uzaklaştırmayı amaçlayan Kanal Seferi'ni komuta etti. Enver Paşa, bu harekâtın aynı zamanda İngilizlerin Hint ordusunu Mısır'da meşgul ederek Çanakkale Boğazı'na yapabilecekleri bir çıkarma harekâtını engellemeyi amaçladığını ifade etmişti. Ancak, Osmanlı kuvvetleri lojistik zorluklar, çöl koşulları ve İngiliz savunması nedeniyle ağır kayıplar verdi ve geri çekilmek zorunda kaldı.
1916'da Enver Paşa'yı devirmek için darbe planladığı ama sonra korkarak bundan vazgeçtiği söylenir (Falih Rıfkı Atay'ın anılarında geçer).
Bunu Filistin Cephesi'ndeki başka yenilgiler izledi. Gittikçe kötüleşen durumu düzeltmek amacıyla Temmuz 1917'de Yıldırım Ordular Grubu kurularak 4. Ordu kaldırıldı. Cemâl Paşa da göstermelik bir görev olan Suriye ve Batı Arabistan orduları genel komutanlığına (Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen ve Asir bölgesi komutanlığı) atandı ve ferik-î evvel (Orgeneral) rütbesine yükseltildi. 1918'de bölgenin denetimi Yıldırım Orduları Grubu'na verilince bu görevden de alındı. Cemâl Paşa Suriye'de bulunduğu sırada Halide Edib Adıvar'la birlikte çeşitli toplumsal hizmetlerin ve bayındırlık etkinliklerinin yaygınlaştırılması için çalıştı; yörenin arkeolojik özellikleriyle yakından ilgilendi. Suriye'deki Alman arkeologlara (Theodor Wiegand), Suriye ve Filistin ve Garbi Arabistan Âbidât-ı Atikası (Suriye, Filistin ve Batı Arabistan'daki Eski Anıtlar) adlı bir eser hazırlattı.

Cemal Paşa, Arap ileri gelenleri arasında ortaya çıkan siyasi hoşnutsuzluğa ve düşmanca yönelimlere karşı başta uzlaşmacı bir yol izledi. Bu bağlamda bölgedeki Mısır kaynaklı olan Arap milliyetçiliği yanlısı yayınlar yapan gazete ve dergilerin bölgeye sokulmasını yasakladı. Dostluk mesajı vermek amacıyla Bağdat, Kerbela, Necef ileri gelenleriyle bölgedeki Arap şeyhlerine, Hicaz'daki İbnür Reşid ve İbni Suud'a, Yemen'deki İmam Yahya'ya mektuplar gönderdi ve Şam ulemasında bazı kişilerle yakın dostluklar kurdu. Paşa, otoriter yönetim şeklini, Halife'ye bağlılığı, Cihat'ı ve vatanseverliği ön plana çıkararak Arapları kazanmaya çalıştı. Bazı Arap milliyetçisi aracılığıyla edebiyat etkinlikleri düzenleyerek Arapların desteğini kazanmaya çalışmış, bu etkinliklerde Arap tarihi
üzerine yapılan konuşmaları ve Arapları öven şiirleri dinlemiştir. Arap azınlığı memnun etmek için savaş yükümlülüklerinden muaf tuttu ve kendilerinden satın alınacak her ürünün ücretinin peşin ödeneceği güvencesi verdi. Bu faaliyetlerle bölge halkının sempatisini kazanmış; bölge halkı, devleti destekleyen gösteriler bile yapmıştı. Sonrasında, Mayıs 1915'te, bazı Mısır gazetelerini ele geçirdiğinde Arap ihtilalcileri amaçlarından vazgeçmemiş olduklarını anladı. En önemli gelişmeler Haziran sonunda yaşandı. İlk olarak, IV. Ordu Müftüsü Şeyh Esad Şukayr'ın bazı ihtilalcilerin devlete karşı durmaları hakkında kesin konuşması ve daha sonra IV. Ordu İstihbarat Şubesinin Mısır'dan Said Şükrü'ye yönelik yazılan 20 Ağustos 1914 tarihli mektubu ele geçirmesi, Cemal Paşa'nın uzlaşmacı siyasetinten uzaklaşmasına ve sert önlemler almasına neden oldu. Mektupta, "Osmanlı'nın savaşa girmesi durumunda çöküşe gideceği, tüm Arapların aynı tehlike ile karşı karşıya kalacağı ve bu nedenle hazırlıklı olunması gerektiği" tavsiye ediliyordu. Bu sırada IV. Ordu'nun önemli bir kısmının Çanakkale Savaşları nedeniyle başka cephede bulunması, olası bir isyan durumunda zor durumda kalınacağını gösteriyordu. Cemal Paşa, Lübnan'da Fransız yanlılarının çoğunlukta olduğunu, Şerif Hüseyin'in Hicaz'da önemli bir tehdit oluşturduğunu ve Mısır'daki bağımsızlık yanlısı Arap cemiyetlerinin her an komploya başvurabileceklerini tahmin etmişti. Şerif Hüseyin'in oğlu Emir Faysal'ın Suriye ve İstanbul'a gerçekleştirdiği ziyaretler ile Suriye'de isyana teşvik faaliyetlerinde bulunan kişilerin tespit edilmesi, Cemal Paşa'nın bu duruma karşı önlem almasına neden oldu. Şam ve Beyrut Fransız Konsoloslukları'ndan ele geçirilen belgeler, bu kuşkuları haklı çıkaracak nitelikteydi. Bu süreçte, Arapların isyan çıkaracağına dair haberler ve istihbarat bilgileri de IV. Ordu Komutanı'na iletilmekteydi. Belgelerde, Cezayir Emiri Abdülkadir'in oğulları Ali Paşa ile Emir Ömer Bey, Meclis-i Mebusan üyelerinden Rüşdü Bey eş-Şem'a, eski milletvekili Şefik el-Müeyyed, Meclis-i Ayan üyesi Abdülhamid ez-Zöhravî, Dürzi Şeyhü'l-Meşayihi Yahya el-Atraş, Mülkiye müfettişlerinden Abdülvahhab el-İngilizî ve Şükri el-Aseli gibi siyasetçi ve liderlerin adları yer alıyordu. Cemal Paşa, belgelerde ismi geçen kişileri yargılanmak üzere, 1915 yılı başlarından itibaren mahkemeye sevk etti. Teşkilat-ı Mahsusa, konsolosluk belgelerinde adı geçenlerin yanı sıra diğer Arap ileri gelenleri ve milliyetçi liderlerle ilgili dosyalar da hazırlamıştır.
1916 yılı başlarında, Mekke'ye gitmek bahanesiyle Suriye'ye gelen ve halkı kışkırtmaya çalışan Mısırlı birkaç kişinin varlığının haber alınması, Cemal Paşa'nın şüphelerini daha da artırdı.

Cemal Paşa, daha sert önlemlerin alınması gerektiğine kesin karar vererek Harbiye Nezâreti ile görüştü. Cemal Paşa'nın emriyle İskenderun, Humus, Halilü'r Rahman, Baalbek, Birrüsseba, Gazze, Kudüs, Şam, Tellüşeria, Nasıra, Akka ve Aliye'de Divan-ı Harb-i Örfî mahkemeleri kuruldu. İlgili kişileri yakalatıp milliyetçilere gözdağı vermek için Beyrut Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılamaların başlatılmasını emretti. Beyrut'ta, 21 Ağustos 1915'te gerçekleştirilen ilk yargılamalar sonucunda, bağımsızlık isteyen 11 milliyetçi, halka açık şekilde idam edildi. Bölgede Paşa'ya Kasap Cemâl, El Cezzar ve Seffah Cemâl lakabı takıldı. Beyrut ve Şam'd

Cemil Cahit Toydemir (1883, İstanbul - 15 Temmuz 1956), Ubıh asıllı Türk asker ve siyasetçidir.

Büyük Çerkes Sürgünü'nde Anadolu'ya göç eden Therhet adlı bir Ubıh ailesinden olan Mehmet Cahit Bey'in oğludur.

1902 yılında Harp Okulu'ndan teğmen rütbesiyle mezun oldu. 1909 yılına kadar Beyrut ve Hicaz'da kıta görevlerinde bulundu. 1909-1914 yılları arasında yüzbaşı rütbesiyle Trablusgarp Savaşı ve Balkan Savaşları'na katıldı.
1915 yılında binbaşı rütbesine terfi ederek I. Dünya Savaşı'nda 53. Alay Komutanlığı ve 1916-1918 yılları arasında 33. Tümen Komutan Vekilliği görevini yürüttü.
1918 yılının Ağustos ayında yarbay rütbesine terfi etti ve 1. Kafkas Tümeni Komutanlığı'na atandı. 1919 yılının Mayıs ayında 5. Kafkas Tümeni Komutanlığı'na getirildi.

1921 yılında miralay rütbesine terfi etti. 21 Ocak 1922 tarihinde 10. Tümen Komutanlığı'na tayin edildi. Savaştan sonra başarıları dolayısıyla Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. 1923 yılında 41. Tümen komutanı olarak Niğde bölgesine gönderildi. Bu dönemde Aladağlar Demirkazık Zirvesine kayıtlı ilk tırmanışı, subay ve erat ekibiyle beraber gerçekleştirmiştir. 1926 yılında 11. Tümen Komutanlığı görevine getirildi.
1927 yılında Mirliva rütbesine terfi etti. 1932 yılında Millî Savunma Bakanlığı Kara Müsteşarlığı görevine getirildi.
1933 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti ve 5. Kolordu Komutanı oldu. 6 Nisan 1936 tarihinde Askeri Temyiz Mahkemesi II. Başkanlığına, 12 Ocak 1939 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığına, 13 Temmuz 1940 tarihinde 20. Kolordu Komutanlığı'na atandı.
11 Eylül 1942 tarihinde Orgeneral rütbesine terfi etti ve Askeri Temyiz Mahkemesi Başkanlığına atandı. 1 Ocak 1943 tarihinde 1. Ordu Müfettişi olarak görevlendirildi. Kısa bir süre sonra da 1. Ordu Komutanlığı'na atandı. Bu görevi sırasında Almanya cumhurbaşkanı Adolf Hitler'in Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye özel daveti üzerine, Türkiye adına Almanya'ya gönderilecek askeri heyetin başkanlığı ile görevlendirildi. Bu görevi sırasındaki gözlemlerini Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye rapor olarak sundu.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, 15 Haziran 1946 tarihinde emekli oldu.

1946 yılında VIII. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili seçildi. 1946-1947 yılları arasında Recep Peker'in başkanlığındaki hükûmette Millî Savunma Bakanı olarak görev yaptı. Bakan olduğu dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yeniden düzenlemekle görevlendirildiyse de bu revizyon sırasında bazı rahatsızlıkların duyulması üzerine görevinden istifa etti.
15 Temmuz 1956 tarihinde İstanbul'da öldü.

Cemil Merdam Bey (Osmanlıca: جميل مردم بك; 1895-1960), Suriyeli bir politikacıdır. Şam'da önde gelen aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Osmanlı generali, devlet adamı ve Sadrazam Lala Mustafa Paşa'nın ve sondan bir önceki Memlük Hükümdarı Kansu Gavri'nin soyundan gelmektedir. Paris'te siyaset bilimi okulunda okudu ve siyasi kariyeri orada başladı.

El-Fetat, 1908'deki Jön Türk Devrimi'nin Türklere Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer vatandaşlarından daha fazla öncelik veren milliyetçi gündemine yanıt olarak kurulmuş gizli bir toplumdu. Cemil Merdam Bey, Paris'teki küçük bir öğrenci grubuyla birlikte 1911'de el-Fatat'a katıldı. Toplum, Arap ve Türk vatandaşlarını Osmanlı çerçevesinde birlik olmaya çağırdı, ancak Arapların Türk muadilleriyle eşit hak ve yükümlülüklere sahip olması gerektiğini iddia etti.
Merdam Bey, 1913 Arap Kongresi'nin Paris'te düzenlenmesine yardım ederek, Osmanlı topraklarında adem-i merkeziyetçilik ve reform için çalışmaya hevesli reformist grupları bir araya getirdi. İstanbul'daki yetkililerle kalıcı bir ayrılık yaratmak istemeyen kurucular, başlangıçta Arapların tamamen kurtuluşu için çağrıda bulunmadılar, ancak Osmanlılarla ilişkileri çözmeye çalıştılar. İttihat ve Terakki (İTC) önderliğindeki Osmanlı hükûmeti, kongre organizatörleriyle görüşmek üzere Paris'e bir temsilci gönderdi.
Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi, Orta Doğu'daki dinamikleri önemli ölçüde değiştirdi. Osmanlıların üzerinde anlaşmaya vardığı tavizler göz ardı edildi ve İTC Suriye'ye genel vali atadı. Cemal Paşa, Arapçıları sıkıştırmayı ve Suriye'de düzeni sağlamayı görev edindi. 21 Ağustos 1915 ve 6 Mayıs 1916'da Arapçı örgütlerle bağlantısı olan 32 kişinin Beyrut ve Şam'da halka açık idamı, el-Fetat ve diğer reformist örgütlerin Osmanlı çerçevesi içinde kalma ümidini sona erdirdi. Bundan böyle toplum, çabalarını Osmanlı egemenliğinden kurtulmaya adadı.
Mayıs 1916'ya gelindiğinde, İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun beklenen çöküşü ve müteakip toprak kaybından sonra kendilerine nüfuz alanlarını oluşturan gizli bir anlaşma olan Sykes-Picot'u çoktan imzalamışlardı. İngilizler, anlaşmayı onaylamalarına rağmen, Arapları Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyana teşvik etmeye devam ettiler ve karşılığında onlara savaşın sonunda bağımsızlık sözü verdiler. Sykes-Picot Anlaşması, dışişleri komiseri Troçki tarafından 24 Kasım 1917'de İzvestiya gazetesinde kamuoyuna duyuruldu. Bu, 9 Kasım 1917 Balfour Deklarasyonu ile birlikte geleceğin en büyük göstergesiydi, ancak İngilizler ve Fransızlar 11 Kasım 1918'de Osmanlı'nın baskısına uğrayan halkların kurtuluşunu teyit eden ortak bir bildiri yayınladılar. Hem Birleşik Krallık hem de Fransa'nın Arap topraklarıyla ilişkisi, her zaman bu toprakların vatandaşlarının pahasınaydı. Merdam Bey ve diğer Arap milliyetçilerinin sonraki on yıllar boyunca faaliyet göstermeleri bu çerçeve içindeydi.

Osmanlı İmparatorluğu 1918'de yenildiğinde, İngiltere Levant'taki baskın askerî güçtü. İngilizlerin desteğiyle 3 Ekim'de Şam'a giren Prens Faysal, Akabe'den Halep'e kadar Suriye'nin içini kapsayan bir Arap askeri yönetiminin başına getirildi. Şubat 1919'da Prens Faysal, Suriye'nin bağımsızlığını için sağlamak için Paris Barış Konferansı'na gitti. Bu zamana kadar İngilizler, Fransızlarla kendi başına müzakere ettiğini açıkça belirtmişti. Paris Barış Konferansı'nda söz almak üzere davet edilen delegelerden biri de Merdam Bey'di. Konuşması, heyetine katılmasını isteyen Prens Faysal'ı etkiledi.
Merdam Bey, Mayıs 1919'da Şam'da düzenlenen Suriye Ulusal Kongresi'nin katılımcılarından biriydi. Kongrenin amacı, o zamanlar Lübnan, Ürdün ve Filistin'i içine alan Suriye'nin geleceğini ele almaktı. Haziran 1919'da King-Crane Komisyonu'na iletilen sonuç raporu, "Suriye'nin Filistin olarak bilinen güney kesiminin veya Lübnan'ı da içeren kıyı batı bölgesinin Suriye ülkesinden ayrılmamasını" talep ediyordu. King-Crane Komisyonu, "Suriye'nin birliğinin korunmasını" tavsiye etti. bununla birlikte, İngiltere ve Fransa'nın Levant topraklarını aralarında paylaşmak için halihazırda vardıkları anlaşmalar göz önüne alındığında, komisyon boşuna bir çabaydı.
Suriye'de milliyetçilik ateşi yükseliyordu ve Prens Faysal'ın Ocak 1920'de Clemenceau ile yaptığı ve Fransa'nın Suriye'deki münhasır konumunu tanıyan anlaşmaya karşı direniş vardı. Mart 1920'de Suriye Kongresi, Suriye'nin Faysal'ın kral olduğu bağımsız bir anayasal monarşi olduğunu ilan etti. Merdam Bey, kraliyet kararnamesi ile dışişleri bakan yardımcılığına atandı. O yılın Nisan ayındaki San Remo Konferansı, bölgenin geleceğini ve yüzyıllardır Bilad'üş-Şam olarak anılan toprakların yok edilmesini açıkça dile getirdi. Fransızlar, mandalarını uygulamakta hiç vakit kaybetmedi ve birliklerinin 24 Temmuz'da Suriye'ye girmesiyle monarşiye ve hükûmete ani bir son verdi. Fransız birlikleri ülkeye girerken Faysal istifasını sunmuştu, ancak General Yusuf el-Azma liderliğindeki küçük bir savaşçı grubu Meyselun'da dört saatlik bir muharebede Fransızlara karşı savaştı. El-Azma, savaşta öldürüldü ve ezici bir güç karşısındaki kahramanca duruşuyla Suriye'de hâlâ anılan efsanevi bir kahraman oldu.
Fransızların Suriye'ye girişi, Cemil Merdam Bey ve diğer milliyetçi liderlerin Fransızlar tarafından verilen ölüm cezalarından kaçınmak için ülkeden kaçmasına neden oldu. Merdam Bey, Aralık 1921'de bir af çıkarıldıktan sonra Suriye'ye döndü. Sıkıyönetim, Suriyelilerin örgütlü siyasi dernek kurma hakkını engelledi. Bu nedenle, diğer milliyetçilerle birlikte Merdam Bey, Abdurrahman Şahbandar tarafından başlatılan bir yeraltı hareketi olan Demir El Cemiyeti'ne üye oldu. Faaliyetleri, Fransızlar tarafından kurulan kukla rejimi itibarsızlaştırmanın yanı sıra tüccarlar, mahalle patronları ve öğrencilerle yeniden temas kurmaya odaklandı.
5 Nisan 1922'de Charles Crane (King-Crane Komisyonu'ndan) Şam'a geldi ve iki gün Şahbandar'ın konuğu olarak kaldı, bu süre zarfında bir dizi ileri gelen, aydın, dini lider, tüccar vb. hepsi de Suriye'deki Fransız varlığından duydukları memnuniyetsizliği dile getirdiler. Bu sefer herhangi bir resmi sıfatla Suriye'de olmamasına rağmen, Crane iki gün sonra Şam'dan ayrıldığında, Fransızlar Şahbandar'ı ve cemiyetin diğer dört üyesini tutukladılar. Tutuklanmaları yaygın gösterilere ve protestolara yol açtı ve şehir neredeyse üç hafta boyunca durma noktasına geldi. Fransızlar baskılarında ısrar ettiler ve Mayıs ayında Demir El Hareketi'nin diğerlerinin yanı sıra Cemil Merdam Bey'i  tutukladıkları gizli ofislerinin izini sürdüler. Manda yetkilileri bazılarına uzun hapis cezaları verdi ve bazılarını sürgüne gönderdi. Şahbandar sürgün edilmeden önce 20 yıl hapis cezasının 17 ayını çekti ve Merdam Bey Avrupa'ya sürgüne gönderildi. Fransızlar 1924 yazında af çıkardıktan sonra Suriye'ye döndüler.
Yeni Fransız Yüksek Komiseri Maurice Sarail, Ocak 1925'te görevine başladı. O, aynı yılın Ekim ayında seçime girecek siyasi partilerin oluşumuna yol açtı ve siyasi alanın biraz açılmasına izin verdi. Cemil Merdam Bey, Fransız Mandası Suriye'sindeki ilk modern parti olan Halk Partisini kurmak için diğer milliyetçilere katıldı. Halk Partisi üyelik aidatı almıyordu, bu nedenle toprak sahipleri ve tüccarlar gibi daha zengin üyelerinin yanı sıra Avukatlar Birliği gibi meslek birliklerinin katkılarına güveniyordu. Ayrıca Kahire'deki Suriye-Filistin Kongresi'nden ve Amerika'daki Suriyeli göçmenlerden de fonlar geldi. Parti liderliği 12 kişiden oluşuyordu: Şahbandar (Başkan), Faris el-Huri, Lütfi el-Haffar, Abdülmecid Tabbah, Abdülhayri el-Mevki, Fevzi el-Gazi, İhsan aeş-Şerif, Said Haydar, Cemil Merdam Bey, Tevfik Şamiyya ve Edib es-Safadi ve Hasan el-Hekim. Halk tarafından siyasi inançları için bir bedel ödemeye hazır milliyetçiler olarak kabul edildiler ve Haziran 1925'te resmi lansman sırasında üyelik sayısı hızla binin üzerine çıktı.

Temmuz 1925'te Sultan el-Atraş, Suriye'nin güneydoğusundaki Cebel el-Dürzi'de Fransızlara karşı silahlı bir ayaklanma başlattı. Ağustos ayında Halk Partisi, Dürzi isyancılarla güçlerini birleştirmeye karar verdi ve Şam'a doğru yürüyüşe geçti. Fransızlar, Şam'ın birkaç mil dışında isyancıları durdurdu ve tüm milliyetçilerin tutuklanmasını emretti. Cemil Merdam Bey, Şahbandar ve birkaç milliyetçi liderle birlikte sığınmak için Cebel el-Dürzi'ye gitti. Sultan Atraş ve Halk Fırkası, 9 Eylül'de Cebel el-Dürzi'de bir geçici hükûmet kurdu. Ekim 1925'te Suriye'nin büyük bir kısmı tam bir isyan halindeydi.
1927'de isyan, Fransız Ordusu tarafından vahşice bastırılmıştı ve liderleri gıyaben ölüme mahkûm edilmişti. Şahbandar ve Merdam Bey Hayfa'ya kaçarken, Sultan Atraş bir süredir Ürdün'de El-Azrak'tan isyancı operasyonlar yürütüyordu. Hayfa'da İngilizler, Şahbandar'ın Mısır'a sığınmasına izin verirken Merdam Bey'i tutuklayıp ve iade ettiler. Beyrut Hapishanesi'nde birkaç gün kaldıktan sonra Merdam Bey, Lazkiye kıyılarındaki Arvad Adası'na sürgüne gönderildi ve burada genel afla serbest bırakılmadan önce bir yıl geçirdi.
Fransızlar, İngilizlerin Dürzi aşiretinin Ürdün dışında operasyon yürütmesine izin vermesine çileden çıktı ve İngilizlerin isyanı desteklediğine dair şüpheleri arttı. İki yıl süren ayaklanma, en az 6000 Suriyeli'nin ölümüne ve 100.000'inin yerinden edilmesine ek olarak, başkentin bazı bölümleri de dahil olmak üzere Fransızlar tarafından bombalanan çok sayıda köy ve şehrin yıkımına neden oldu. Fransızlar da en az 2000 askerin ölümüyle çok fazla kayıp verdi. Suriye'nin kontrolünü sürdürmek için, Fransız birliklerinin sayısı 1926'da 15.000'den 1927'de yaklaşık 50.000 askere yükseldi.

Merdam Bey daha sonra Şam'a döndü ve Ekim 1927'de Suriye'deki önde gelen Fransız karşıtı hareket olan Ulusal Blok'un ortak kuruluşuna yardım etti. Ulusal Blok, amacı diplomasi ve 'onurlu işbirliği' yoluyla bağımsızlığa ulaşmak olan gevşek bir milliyetçiler koalisyonuydu. Çok fazla yıkıma yol açan ve Fransa'nın ülke üzerindeki hakimiyetini güçlendiren isyan için Suriyeliler yüksek bir bedel ödetmişti. Ulusal Blok liderlerinin benimsedikleri yaklaşıma ülke 

Cemil Çiçek (d. 15 Kasım 1946, Yozgat); Türk avukat, siyasetçi ve eski TBMM başkanı. 2011-2015 yılları arasında TBMM Başkanlığı görevini sürdürmüştür. 2007-2011 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 60. Türkiye Hükûmetinde başbakan yardımcısı olarak yer aldı. Bu görevinden önce 2002-2007 yılları arasında Abdullah Gül tarafından kurulan 58. Türkiye Hükûmetinde ve Erdoğan tarafından kurulan 59. Türkiye Hükûmetinde Adalet Bakanı olarak yer aldı.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan Çiçek, Anavatan Partisinin (ANAP) kurucu üyeleri arasında yer aldı. İlk defa 1987 Türkiye genel seçimlerinde Yozgat milletvekili olarak meclise girdi. Turgut Özal tarafından 1987 yılında kurulan 46. Türkiye Hükûmetinde aileden sorumlu devlet bakanı olarak yer aldı.
ANAP'tan istifa edip Fazilet Partisine geçmesinin ardından 1999 Türkiye genel seçimlerinde Ankara milletvekili olarak meclise girmiştir. Daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisine katılarak 2002 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Ankara milletvekili olarak meclise girdi. Ayrıca 2007, 2011 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde de AK Parti milletvekili olarak görev yaptı. Cemil Çiçek TOBB ETÜ Mütevelli Heyeti üyesidir.

Cemil Çiçek, 15 Kasım 1946 Yozgat'ta bir Türkmen köyü olan Musabeyliboğazı Köyü'nde onbir kardeşin en büyüğü olarak doğmuştur. Babasının adı Hacı Ahmet, annesinin adı Meliha'dır. İlkokulu kendi köyünde okudu. Yozgat İmam Hatip Lisesini birincilikle bitirerek 1965 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan Çiçek, serbest avukat olarak çalıştı.

Siyasete 1973 yılında Milli Selamet Partisinde başlayan Çiçek 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar bu partide üyeliğini sürdürdü. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bütün siyasal faaliyetlerin durdurulması ile parti üyeliği sona erdi.

20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisinin 37 kurucu üyesi arasında yer aldı. 1984 Türkiye yerel seçimlerinde Anavatan partisinden Yozgat belediye başkanı seçildi. 1987-1989, 1989-1991, 6 Mart 1996 - 28 Haziran 1996 yıllarında aileden sorumlu devlet bakanlığı yapmıştır.

Çiçek, 1998 yılında ANAP'tan istifa edip Fazilet Partisine geçti. 1999 genel seçimlerinde bu partiden Ankara milletvekili seçildi.

Daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisine katıldı. 3 Kasım 2002'de yapılan milletvekili seçimlerinde tekrar milletvekili olan Çiçek; 58 ve 59. Türkiye Cumhuriyeti kükûmetlerinde adalet bakanı olarak görev yaptı. 59. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinde hükûmet sözcülüğü yaptı.

60. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nde devlet bakanı ve başbakan yardımcılığı görevine getirildi.

24. dönemde Ankara milletvekili seçilerek tekrar meclise giren Çiçek, 30 Haziran 2011'de AK Parti tarafından meclis başkanlığı için aday gösterildi. 4 Temmuz 2011'de yapılan başkanlık seçiminin üçüncü turunda 375 milletvekilinden 322'sinin oyunu alarak TBMM'nin 25. başkanı oldu.
2013 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Çiçek, 30 Haziran 2013'te AK Parti tarafından tekrar meclis başkanlığı için aday gösterildi. Adalet ve Kalkınma Partisinin adayı Cemil Çiçek 2 Temmuz 2013'te yapılan başkanlık seçiminin üçüncü turunda 299 oyla ikinci kez Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı seçildi. 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında görev süresi sona erdi.

Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesinin (TÜRKPA) IV. Genel Kurulu kapsamında 10 Haziran 2013 tarihli Asamble Konseyi toplantısında TBMM Başkanı sıfatıyla TÜRKPA dönem başkanlığını Kırgız Cumhuriyeti Meclis Başkanı'ndan devraldı.
2018 yılının Haziran ayında yapılan genel seçimlerde milletvekili adaylığı için başvuru yapmadı.
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesidir.

Cemil Çiçek, İngilizce ve orta düzeyde Fransızca bilmektedir. Gülten Çiçek ile evlidir ve Ahmet Çağrı, İclal ve Şeyma adlarında 3 çocuk babasıdır.

 Vikisöz'de Cemil Çiçek ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Cemil Çiçek ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Cenevre (Fransızca: Genève, Arpitanca: Genèva, Almanca: Genf, Romanşça: Genevra; İtalyanca: Ginevra, dil devriminde Jönev), İsviçre'de Cenevre Gölü kıyısında yer alan, İsviçre'nin Zürih şehrinden sonra en yüksek nüfuslu ikinci şehridir. Fransızca konuşulan İsviçre bölgesi olan "Suisse Romande" bölgesinin en büyük şehridir. Aynı ada sahip Cenevre kantonu'nun başkentidir. Rhône Nehri'nin Cenevre Gölü'nden çıkışında konumlanmıştır.
Belediye sınırları içinde şehir (ville de Geneve) (Mart 2013 tahmini itibarıyla) nüfusu 194,245 kişi olup Belediye'yi de içine alan Cenevre Kantonu (République et Canton de Genève) içinde nüfus 472,530 İsviçreli ikametgâhlı kişidir. 2011 yılı tahminlerine göre ise şehir merkezine <30 dakikalık yolu içine alan alanda (bir kısmı Fransa sınırları içinde) (agglomération franco-valdo-genevoise (Grand Genève) da oturan İsviçre ikametgâhlı nüfus 915,000 kişidir. Şehre çalışmaya gelenler bölgesinin İsviçre sınırları içinde kalan kısmi yani (Métropole lémanique bölgesinde ikamet eden nüfusun 1,5 milyon kişiyi aştığı tahmin edilmektedir. Bu bölge Cenevre Gölü sahillerinde doğuya doğru olan Vevey ve Montreux kentlerini ve kuzey-batıya Yverdon-les-Bains kentine doğru Vaud kantonu içinde <60 dakikalık yolculuk yapanları içine almaktadır.
Cenevre bir "küresel şehir" niteliği arz etmektedir ve İsviçre'nin en kozmopolit şehri olan Cenevre'de halkın %44.3'unu yabancılar oluşturmaktadır. Şehir bir küresel finansal merkezdir. Cenevre CERN yüksek enerji fiziği laboratuvarına, Birleşmiş Milletler'in Avrupa'daki merkezine ve bu kuruluşun birçok alt kuruluşuna ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nin merkezi buradadır. Cenevre dünyada bulunan diğer uluslararası kurumların epey çoğuna merkezlik yapmaktadır. Harp sahalarında asker olmayanlara karşı ve harp esirlerine karşı yapılacak muamele ve tutumları ele alan "Cenevre Konvansiyonları" bu şehirde imzalanmıştır.
Cenevre 2025 yılında Küresel Finans Merkezleri Endeksi tarafından dünyanın en önemli on beşinci finans merkezi olmuştur ve Avrupa'da Londra, Frankfurt ve Dublin'in ardından dördüncü sırada yer almıştır. 2024 yılında ise Cenevre, Mercer tarafından dünyanın en yaşanabilir üçüncü şehri olarak değerlendirilmiş ve dünyanın en pahalı dördüncü şehri olarak sıralanmıştır. UBS'nin 2018 küresel şehirler sıralamasında brüt kazançlar açısından birinci, yaşam maliyeti bakımından ikinci en pahalı şehir ve satın alma gücü açısından dördüncü sırada yer almıştır.

Cenevre hakkında ilk yazılı belge bu yerleşkenin Roma İmparatorluğu tarafından sınırlarını Galler ırkından olan Helvetler kabilesine karşı korumak için sınır kalesi olarak kurulması hakkındadır. Romalılar bu yerleşkeyi MÖ 120'de ellerine geçirmişlerdi. 443'te güneye inen Germen kavimlerden olan Burgundililer bu Roma kalesini ellerine geçirdiler ve 534'te ise bu kale Franklar eline geçti. 888'de bu yerleşke yeni kurulan Burgonya Krallığı'nın bir parçası oldu. 1033'te Alman Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu tarafından fethedildi.
1154'ten itibaren Cenevre Piskoposları Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu prensi olarak bu şehri yönettiler. Sonra şehir koruyucusu olarak Cenevre Kontları ve daha sonra Savoya kontları kabul edildi. Bunlar şehrin gerçek yönetici olan Cenevre Piskoposu'nun en ufak hatası olursa şehir yönetime el koymayı huy edindiler. 1290'da Savoya Kontları şehri idare eden kilise hiyerarşisi içinde seçtikleri bir kişiye "vice dominu" adı ile yardımcı şehir yöneticilik yapma imtiyazını kazandılar. 1290'da Savoya Kontu olan Chambéry'li François de Candie kendisine ve kendini irsen takip edecekler için "Cenevre Vidamesi" unvanı aldı. Vidame'ler şehir idaresinde imtiyazlı rol oynadılar.
1387'de Cenevre Piskoposu Adhemar Fabry Cenevre şehrine yönetimde özgürlük bağışlayan bir büyük berat verdi ve bu özgür şehir beratı kendisinden sonra gelen piskoposlar tarafından da yenilenmesi beklenmekteydi. 1394'te son Cenevre Kontu direkt varis bırakmadan öldü. Bu kontluk toprakları Savoya Sülalesi eline geçti. Savoya Kontları 1416'dan sonra Savoya Dükü oldular. Cenevre şehri yönetimini ellerinden bırakmamak için çok kere ailelerinden birini Cenevre Piskoposu olarak tayin edip şehri idareye devam ettiler. Bağımsız bir şehir olmayı tercih eden Cenevre halkı 1418'da bağımsız Bern ve bağımsız Fribourg şehirleri ile birlikte bir İsviçre Federasyonu (Eidgenossenschaft) kurdular.
Protestan Reformasyon döneminde Bern şehri yeni Protestan mezhebini tercih edip bu mezhebi yaymak isteyen reformcu papazlar olan Guillaume Farel ve Antoine Froment'e şehirlerinde destek sağladılar. Cenevre'de düşünür, papaz John Calvin daha sıkı disiplinli bir Protestan mezhebi olarak Kalvinist mezhebini Cenvre'den yaymaya başladı. 1536'dan 1564'te ölmesine kadar John Calvin Cenevre şehrini çok sıkı Protestan olarak resmen idare etti. Fakat Fribourg şehri Katolik olmayı tercih etti ve 1511'de Cenevre ile olan birlik anlaşmasından ayrıldı. 
19. yüzyıl başında Napolyon harplerinden sonra barışı ortaya çıkartmak için toplanan 1814-1815 Viyana Kongresi Cenevre Kantonu'na 15 tane eskiden Savoya Kontluğuna bağlı ve 5 tane Fransa'ya bağlı olan Katolik köy/mahalle (parish) verildi. Böylece koyu Protestan olan Cenevre kantonuna 16.000 kadar Katolik katıldı. Aynı zamanda İsviçre kantonaları birleştirilip İsviçre Konfederasyonu kuruldu. İsviçre Konfederasyonu içindeki Roma Katolik mezhebi mensuplarının dini özgürlükleri korundu ve Konfederasyon'un Katoliklerin dinlerine herhangi bir değişme yapabilmesi için Roma'daki Papalık'dan izin alınması ve bu izin verilmezse değişmenin yapılmaması şartı konuldu. Sonra Papa VIII. Pius Cenevre'deki Katolik kilisesi hiyerarşisini değiştirdi. Cenevre ve Lozan İsviçre şehirleri için bir yeni piskoposluk kuruldu. Eskiden Cenevre piskoposluğuna dahil olan ama Fransa'da kalan Katolikler Annecy piskoposluğuna bağlandı.
Cenevre şehrinde Protestanlar ve eski Katolikler kiliselerini idame ettirmek için şehrin topladığı yıllık vergilerden bir kısmını sübvansiyon olarak almaktaydılar. Fakat Roma Katoliklerine kiliseleri için Cenevre şehri hiç sübvansiyon vermemekteydi. Halktan daha liberal olanlar devlet yönetimi ile din yönetiminin birbirinden ayrılmasını prensip olarak istemekteydiler. 1907'de bunlar ve bunlara katılan Cenevre şehri Katolikleri bir referandum yapılmasını ve bu referandumda çoğunluğu sağladılar. 30 Haziran 1907'den itibaren Cenevre şehrinde de kilise ve devlet işleri birbirinden ayrıldı.

Cenevre şehri konumunun koordinatları 46°12' Kuzey, 6°09' Doğu olup şehir Cenevre Gölü'nün güneybatısında Rhone Nehri'nin bu golden çıkışında konumlanmıştır. Alpler ve Jura Dağları sıradağları ile çevrilidir.
Cenevre şehrinin belediye sınırları içindeki yüzölçümü 15.86 km olup başkenti olduğu Cenevre Kantonu yüzölçümü 282 km'dir.
Cenevre şehrinin rakımı deniz yüzeyinden 373.6 m'dir. İsviçre'de rakım tespit edilirken referans noktası olarak Cenevre Golü üzerinden bulunan "Pierres du Niton" adı verilen iki büyük kayadan büyüğü kullanılmaktadır ve Cenevre'nin rakımı referans noktası olan bu kayalardan büyüğünün rakımıdır.
Cenevre'deki ikinci önemli akarsu Cenevre şehir merkezinin hemen batısında Rhone Nehri'ne katılan Arve Nehri'dir.
Cenevre iklimi tipik kara iklimidir. Kışlar soğuk ve genellikle biraz bulutlu geçer. Kış mevsiminde ısı bazen birkaç gün 0 °C üstüne çıkmadığı ve donun devam ettiği dönemler görülebilir. Kışın birkaç gün çok şiddetli soğuk yapıp ısı derecesi -10 °C olabilmektedir. Kış aylarından, eğer antisiklon şartları istikrarla devam etmekteyse, hava birkaç gün devamlı bulutlu kalabilir. Mart ayından itibaren şiş devamlı artamaya başlar. Mayıs sonlarında işi sıcak yaz havasına dönüşür. Fakat bu dönemde yağışlarda giderek artırmaya başlar ve Mayıs ayı içinde çok kere yağmurlu fırtınalar ortaya çıkar. Bu fırtınalı yağış fazla uzun sürmez ama şiddetli fırtına birkaç dakika içinde birkaç santimetre yağış ortaya çıkartabilir. Yazlar çok kere sıcak ve nispeten nemli geçer. Fakat değişik yıllarda yaz havası değişik olabilir. Yazları sabahları güneş etrafı ısıtmadan soğuk hissedilebilir. Yaz döneminde yağışlar daha sık olurlar ama yağan yağmur nispeten çok şiddetli olur. Bu mevsimde yıldırım ve gök gürültülü yağmurlar ve hatta dolu yağışı muhtemeldir. Eylül başında hava sıcak olabilir ama hava devamlı olarak soğumaya başlamıştır. Kasım ayı gerçekten soğuk geçer. Bu aylarda geç gece ve sabah erkenden don yapmaya başlar. Sonbahara ayları şişli geçer ve Ekim ayı yılın en şişli ayıdır., Ekim sisleri çok köyü olup şehir dışında kırsal arazilerde şişli havada görüş sınırı 100 m'den aşağıda kalır.

Belediye sınırları içinde Cenevre şehrinin nüfus gelişmesini gösteren grafik:

İsviçre otoritelerinin hazırladığı listeye göre Cenevre şehrinde 82 bina, özel olarak ulusal öneme haiz şehir mirası envanterine uygun olarak kabul edilmiştir. Cenevre eski şehrinin tümü bu listeye girmiştir.

Aziz Petrus Katedrali ve Macchabés Şapeli,
Notre-Dame Kilisesi,
Rus Kilisesi,
St-Germain Kilisesi,
Fusterie Tapınağı,
Auditoire Tapınağı

Cenevre Şehri Arşivleri ve Silah Deposu,
Eski Crédit Lyonnais Banka binası,
Eski Hôtel Buisson,
Eski Hôtel du Résident de France et Bibliothèque de la Soçiété de lectüre de Genève;
Eski Sanayi Sanatları Okulu,
Bâtiment des forces motrices,
Cenevre Kütüphanesi,
Cenevre «Gérard Nordmann» Yahudi Kütüphanesi,
Cabinet des estampes,
Centre d'İconographie genevoise,
Çollège Calvin,
Ecole Geisendorf,
Cenevre Üniversite Hastanesi (HUĞ),
Hotel de Ville Konağı ve Baudet Kulesi,
2 ve 4 Rue Saint-Laurent'daki "Clatre Apartmanı",
11-19 Rue Charles-Giron'da "House Rotonde Apartmanı",
2, 4, 6, 8 Rue Beauregard'da Apartmanlar,
10-26 Rue de la Corraterie'da Apartmanlar,
2-6 Rue des Granges'de Apartmanlar,
8, Rue des Granges'de Apartman,
10, 12, 14 Rue des Granges Apartmanlar,
6, Rue des Granges 'de Apartman,
7 ve 9 Rue Pierre Fatio'da Apartman,
House de Saussüre ve 24 Rue de la Çiité,
House Des arts du Grütli. 16 Rue du Général-Dufour'de
House Royale, 44-50 Quai Gustave Ador'da iki 

Cengiz Han, (doğum adıyla Temuçin ya da Timuçin, 1162 - Ağustos 1227), Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk Han'ı olan Moğol komutan ve hükümdardır. Hükümdarlığı döneminde gerçekleştirdiği hiçbir savaşı kaybetmeyen Timuçin, dünya tarihinin en büyük askerî liderlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Bu sebeple doğum ismi olan Timuçin'den çok, "güçlü hükümdar" anlamına gelen Cengiz Han ismiyle anılmaktadır. 13. yüzyılın başında Orta Asya'daki tüm göçebe bozkır kavimlerini birleştirip, bir ulus hâline getirerek Moğol siyasi kimliği çatısı altında toplamıştır. Cengiz Han, hükümdarlığı döneminde 1206-1227 arasında, Kuzey Çin'deki Batı Xia ve Jin Hanedanı; Türkistan'daki Kara Hıtay, Maveraünnehir; Harezm, Horasan ve İran'daki Harezmşahlar, Kafkasya'daki Gürcüler, Deşt-i Kıpçak'taki Rus Knezlikleri, Kıpçaklar ile İdil Bulgarları üzerine seferler yaptı. Bunların sonucunda Pasifik Okyanusu'ndan Hazar Denizi'ne ve Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan bir imparatorluk kurdu.
Bozkır geleneğinden gelen onlu teşkilatı kullanarak yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayanan meritokratik bir ordu oluşturan Cengiz Han'ın büyük bir asker olarak ün kazanmasının temelinde, kurduğu posta teşkilatı ve casus ağı ile istihbarat sanatına verdiği büyük değer önemli bir yer tutmaktadır. Yaptığı seferler sonucunda pek çok kent tahrip olmuş ve milyonlarca insan da katledilmiştir ancak Cengiz Yasası adı ile metinleştirilen kuralları ile işkenceyi, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı ve zina etmeyi de yasaklamış; zanaatkârlar, doktorlar, belli bilgi becerisi olan eğitimli kişiler ve her dinden din adamlarına, hangi ulustan olursa olsun aralarında bir ayrım yapılmaksızın saygı gösterilmesi ve vergiden muaf tutulmalarını da yasalaştırmıştır.
Cengiz Han aynı zamanda, halkının yazıya sahip olmasını sağlamak için Uygurlardan önemli kişileri başkenti Karakurum'a çağırmış ve Moğolca için Uygur alfabesini uyarlatarak bunu çocuklarına da öğretmesini istemiştir. Bu sayede Moğol dilinin de yazılı duruma getirilmesini sağlamıştır.
Cengiz Han, 1227 yılında Kuzey Çin'deki Tangutlar'ı yendiği seferden dönerken bilinmeyen bir nedenle öldü. Mezarının yeri ise günümüzde hâlâ bilinmemektedir. Ünlü bir söylentiye göre, kendisi ölmeden önce mezarının gizli tutulmasını vasiyet etmiş, o ölünce de yakınları onu bilinmeyen bir yere gömmüş, daha sonra cenazeye katılan herkes mezarın yeri hiçbir biçimde bilinmesin diye kendilerini öldürmüştür. Fakat bu iddia, birçok kişi tarafından uydurma olarak kabul edilir. Günümüzde arkeologlar Cengiz'in gömüldüğü yere yaklaştıklarını düşünüyorlar. İlerleyen yıllarda modern Moğolistan'ın olağanüstü bir keşfe ev sahipliği yapması mümkündür.
Cengiz Han öldüğünde sahip olduğu topraklar, tahmini olarak Büyük İskender'in dört, Roma İmparatorluğu'nun ise iki katı büyüklüğündeydi. Kurmuş olduğu imparatorluk, günümüzde Rusya hariç tüm ülkelerden daha geniş topraklar üzerine yayılmış durumda olup, onun ölümünden sonra oğulları ve torunları döneminde daha da genişleyerek insanlık tarihinin gördüğü bitişik sınırlara sahip en büyük imparatorluk hâline geldi.
2003'te araştırmacılar American Journal of Human Genetics'te, yaklaşık 900 yıl önce yaşamış bir erkeğin genetik materyalinin günümüzde her 200 erkekten birinde bulunduğunu, yani Avrasya'da 16 milyon erkeğin bu genetik materyali paylaştığını iddia eden bir araştırma yayımladı. Bunun Avrupa'dan Afrika'ya kadar örnekleri vardır. Araştırmacılar, bu süper başarılı atanın kim olduğu sorusuna getirilebilecek en mantıklı açıklamanın Cengiz Han olduğuna karar verdiler. Çünkü Cengiz Han'ın, vaktinde Çin'den getirttiği Taoist bir bilgeden ömrünü uzatmak için yardım istediği ve bunun sonucunda, yaptığı seferlerle büyük kentleri ele geçirdiğinde oralarda yaşayan birçok kadını himayesine alıp onlarla cinsel ilişkiye girdiği bilinmektedir.

Cengiz Han'ın soyağacı yarı mitolojik bir biçimde sis perdesi arkasındadır. Onun atalarının ve kendisinin doğuş efsanesi, Moğol mitolojisinin önemli belgelerindendir. Yazılış tarihi itibarı ile Cengiz Han'ın yaşadığı döneme en yakın olanı Şamanizm etkilerinin görüldüğü, 1240 yılında Moğolca olarak kaleme alınmış olan Moğolların Gizli Tarihi adlı yapıta göre Cengiz Han'dan 10 kuşak önce yaşayan Alangoya, Cengiz Han soyunun efsanevi büyük annesi olarak kabul edilmiştir. Moğolların Gizli Tarihinde yer alan efsaneye göre Alangoya dul kaldıktan sonra evlenmediği hâlde üç oğlu daha olmuştur. Cengiz Han ve onun bağlı olduğu Börçiginler bu çocuklardan “Bodoncar” adlı en küçük olanının soyundan gelmektedir. Alangoya efsanesi yalnızca Cengiz Han'ı değil onunla birlikte “Nirun” yani ışığın çocukları adı verilen bir yığın boyu ilgilendirse de Cengiz Han soyunun en büyük efsanesi olarak kabul edilmiştir. Nirun boylarından öncelikle Cengiz Han'ın boyu Borciginler ardından Tayciutlar, Barlaslar, Derbenler, Salciutlar ve başka birkaç boy daha sayılabilir. 1140 yılında Moğol kabilelerinden Börçiginlere ilişkin Kabul, bütün Moğolların ilk lideri olarak “Han” sanını almıştır. Cengiz Han'ın babası Yesügey Bahadır onun torunudur.
Kabul Han ve onun ardılı Ambakay Han zamanında Moğollar, Çin'deki Jin İmparatorluğu ile mücadele edecek kadar güçlenseler de Tatarlar, Çinlileri hoşnut etmek için Ambakay'ı Çin'e teslim ettiler. Ambakay hiç alışılmadık bir biçimde, “tahta eşek şekli” denen bir duruma sokularak çarmıha gerilip infaz edildi. Cengiz Han'ın büyük amcası Kutua, bu hakarete Çin üzerine ve Tatarlara bir dizi saldırı düzenleyerek yanıt verdi ve bu akınlar sonunda “Moğol Herkülü” sanını kazandı. Ancak, 1160 yılında, ayrıntıları bilinmeyen bir dizi olay sonunda, Kuzey Çin'in egemeni Jin Hanedanı, Moğolları hezimete uğrattı. Moğollar bir süre karmaşa içinde dağıldılar. Sefalet içinde yüzen bu karmaşık durumdaki Moğollar'ın içerisindeki önemsiz liderlerden biri olan Kabul Han'ın torunu Yesügey Bahadır, ittifaklar kurarak Moğolları güçlendirmeye çalıştı. Moğolların batı komşularından biri olan Türk boylarından Keraitler idi. Keraitler 200 yıldan beri Nasturi Hristiyan'dı. Hristiyan Keraitlerin o zamanki lideri Tuğrul idi. Tuğrul, 1160 yılında iç sorunlar sonucu tahtını yitirmişti. Moğolların lideri Yesügey, Tuğrul'a kabilesinin önderliğini yeniden ele geçirmesi için yardım etti. Tuğrul ve Yesügey anda ile kardeşlik yemini ettikten sonra, daha sonraları Moğolların yeniden ortaya çıkışında olağanüstü önem taşıdığını kanıtlayacak olan bir ittifak kurdular.
Söylentilere ve efsaneye göre Yesügey Bahadır bir gün Onon Irmağı kıyılarında şahini ile avlanırken gelinleri taşımak için özel olarak ayrılmış, bir at arabasına rastladı. Yesügey, arabada oturan kıza ilk görüşte âşık olmuştu. Yesügey iki kardeşini yanına alarak ve birlikte ağır ağır giden düğün arabasına yetiştiler. Üç kardeş Onggirat boyunun Olkunat kabilesinden olan Höelin adındaki yeni evli gelini yakaladılar. Höelin başka seçme şansı olmadığı için Yesügey Bahadır'ı yeni kocası olarak kabullendi. Yesügey onunla, doğurduğu oğlan bir kahraman olacak diyerek evlenmişti.

Evlilikten bir süre sonra Yesügey, Tatarlar üzerine yaptığı bir akından geri döndüğünde, karısı Höelin'in hamile olduğu haberiyle karşılandı. Kaynaklarda bebeğin doğumu sırasında Höelin'in kapısına bir yay ve ok asılarak şeytanın girmesinin engellendiği ancak yakın akrabalar ve bir kadın Şamanın ebe olarak görev yaptığı ileri sürülmektedir. Şaman, bebeği çok yakından inceleyerek, geleceği hakkında kehanette bulunabilecek bir im arayacaktı. Efsaneye göre sağ avucunun içinde sonraları gayet doğal olarak, gücün ve çok kan dökeceğinin simgesi olarak nitelendirilecek aşık kemiği biçiminde bir kan pıhtısı ile doğdu. Yesügey Bahadır düşman olduğu Tatar kabilelerinden birinin reisi olan Temuçin adlı bir kişiyi tutsak almıştı. İşte bu tutsak ve olay üzerine Yesügey Bahadır oğluna Temuçin adını verdi. Temuçin, katı, sağlam, sert, dayanıklı ve demir gibi anlamlarına gelmektedir.

Arap ve İranlı tarihçilere göre Temuçin'in doğum tarihi 26 Ocak 1155'tir. Ancak Çin kaynaklarınca Temuçin, 12 Hayvanlı Türk takvimine göre domuz yılının başında dünyaya gelmiştir. Bu hesapla 12 Hayvanlı Türk Takviminde 1 yıl 12 yılı kapsadığı için 1155 ile 1167 arasında sonu 2 ile biten bütün yıllardan yola çıkarak doğum tarihinin 1162 olabileceği kabul edilmektedir. Uzmanlar Temuçin'in doğum tarihini nasıl kanıtlamaya çalışıyorlarsa doğum yerinin de kesin olarak nerede olduğunu tartışmaktalar. Cengiz Han zamanından günümüze kalan tek kaynak olan “Moğolların Gizli Tarihi” adlı yapıtta bu yerin Onon yakınlarında Dülün-Boldak adıyla bilinen bölge olduğu yazmaktadır. Bu adın anlamı “Dalak Tepeciği” idir.

Yesügey Bahadır ve Höelin'in Temuçin'den başka Hasar, Haçi ve Temüge adlarını taşıyan üç oğlu ile Temulun adında bir kızları olmuştur. Bunun yanı sıra Temuçin'in Bekter ve Belgütay adlı iki üvey kardeşi vardı. Temuçin 9 yaşındayken, babası Yesügey Bahadır onu evlendirmek için kendisini de yanına alarak Temuçin'in annesi Höelin'in kabilesi olan Onkıratların yanına gitti. Yesügey, kayın biraderinin kızı Börte'yi oğlu Temuçin'e istedi. Börte adındaki kız Temuçin'den bir yaş büyüktü. Anlaşma gereği Temuçin orada kalacaktı. Burada evlilik yaşı olan, 10 yaşına gelene kadar evin başkanına hizmet edecekti. Fakat Yesügey Bahadır evine dönerken yolda karşılaştığı ve konuk olduğu Tatarlar tarafından, eski husumetlerinin sonucu olarak zehirlendi. Yesugey Bahadır ne olursa olsun ölmeden önce Temuçin'in geri getirilmesi için emir verdi fakat Temuçin gelmeden öldü. Temuçin ve ailesi, ilk olarak akraba kabilelerden Tayciutlara katılmaya karar vererek yanlarına gittiler ancak, Tayciutlar Temuçin ile ailesini yanlarına almak istemediler. Yesügey'in erkek kardeşleri de Höelin ve çocuklarına yardım etmediler. Bir süre sonra da Yesügey'in kabilesi Temuçin'in annesi Höelin'in yani bir kadının emri altında kalmak istemeyerek göç etti. Höelin, kabilesinin sürülerinden hiçbir hak iddia etmeyerek Burhan Haldun Dağının eteklerindeki ormanlık yamaçlara ailesi ile birlikte yerleşti. Sürü sahibi olamadıkları için et yiyemeden, süt

Pandit Cevahirlal (ya da Jawaharlal) Nehru  (Hintçe: जवाहरलाल नेहरू, İngilizce: Pandit Jawaharlal Nehru) (14 Kasım 1889 - 27 Mayıs 1964) Hint politikacı ve devlet adamıdır. Hindistan Ulusal Kongresi'nin önemli siyasi üyelerinden biridir. Hindistan'ın Bağımsızlık hareketi sırasında önemli bir figür olmuştur. Hindistan'ın ilk başbakanıdır.
Savaş sonrası dönemde uluslararası politikada kilit figürlerden biridir. Genelde popüler bir bilgin olan Panditji'e  başvururdu. Nehru yazar, bilgin, amatör tarihçi ve aynı zamanda Gandi-Nehru ailesinin reisiydi.

Varlıklı Hint avukat ve politikacı Motilal Nehru'nun oğlu olarak, Hindistan Ulusal Kongresi'nin en genç liderlerinin biri olmuştu. Mahatma Gandi'nin rehber kılavuzluğunda yükselerek karizmatik ve radikal bir lider oldu. Britanyalılara karşı bağımsızlık mücadelesinde Hindistan gençliği için bir ikon aynı zamanda sosyalizmin temsilcisiydi. Kongre başkanı olarak hizmet ettiği sırada 31 Aralık 1929'da Lahor'da bağımsız Hindistan'ın bayrağını kaldırdı. İyi hatipliği sayesinde milliyetçi isyanları düzenlemekte büyük etkisi vardı aynı zamanda azınlıkların haklarını gözetici tavırlar gösterdi. Ölümüne kadar Hindistan'ın başbakanı olarak görev yaptı.

Hindistan'ı Keşfim
Dünya Tarihinden Görüşler
Türkiye ve Batı Asya Tarihi

1941'de Allahabad'a halka seslenirken ses kaydı 27 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cevahirlal Nehru Üniversitesi 13 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mehmet Cevat Abbas Gürer (7 Ağustos 1887, Niş, Osmanlı İmparatorluğu - 4 Temmuz 1943, Yalova), Türk asker, siyasetçi, Mustafa Kemal Paşa’nın başyaveri, Meclis-i Mebûsan ve TBMM I., II., III., IV. ve V. dönem Bolu milletvekili.
Ahmet Şerif Abbas Bey ile Fatma Hanım'ın oğludur. 13 Aralık 1905’te Harp Okulu’na girdi. 1 Eylül 1908’de Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu. 3. Ordu emrine verildi. Manastır Askeri İdadisi’nde öğrenci iken İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne girdi. 19. Alay’da görevli olarak Preşova, Kumanova, Koçana ve Köprülü’de bulundu. Aralık 1910’da Selanik İhtiyat Zabit Namzedi Talimgâhı’nda görevlendirildi. Mart 1911’de Takip Taburu’yla Selanik ili sınırları içinde eşkıya takibinde görev aldı. Yılın sonunda 37. Alay Yaverliği’ne atandı. 19 Ekim 1912’de üsteğmenliğe yükseltilerek 3 Şubat 1913’te inzibat subayı olarak İstanbul Merkez Komutanlığı emrine atandı.
I. Dünya Savaşı seferberliğinde açılan İhtiyat Zabit Talimgâhı’nda ek görev olarak bölük komutanlığı yaptı. 16 Nisan 1915’te Anafartalar Grubu Kurmayı’na verildi. 13 Aralık 1916’da yüzbaşı oldu. 16. Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın yaverliğine tayin edildi. Savaş süresince yaver olarak Mustafa Kemal Paşa’nın maiyetinde bulundu. Mütarekeden sonra Yıldırım Ordular Grubu’nun lağvı üzerine Harbiye Nezareti emrine verilen Mustafa Kemal Paşa ile birlikte 13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldi.
İşgal altındaki İstanbul’un hazin manzaralarını Mustafa Kemal Paşa ile birlikte gördü. İstanbul limanında demirli işgal donanma gemilerinin arasından geçerken, Kartal İstimbotu'nun güvertesinde Mustafa Kemal Paşa’nın "Geldikleri gibi giderler!" sözünü söylediği kişi, yaveri Cevat Abbas Gürer’di. 30 Nisan 1919’da 9. Ordu Müfettişliği’ne atanan Mustafa Kemal Paşa’nın yaveri olarak Bandırma Vapuru’yla 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.
Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da bulunduğu ve Ulusal Kurtuluş planları gizlice hazırladığı 6 aylık süre içinde kendisine refakat etti. Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Anadolu’ya Kocaeli yarımadası üzerinden geçebilme olasılığı için gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını sağladı. Yahya Kaptan Millî Müfrezelerini örgütledi. Mustafa Kemal Paşa’nın dikte ettiği Amasya Genelgesi’ni kaleme aldı. Erzurum’da 8 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten istifası üzerine Erzurum Müstahkem Mevkii Komutanlığı emrine atandı. Sivas Kongresi’nden sonra Heyet-i Temsiliye Başkatipliği’ne getirildi.
Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ının son dönemi için 8 Ocak 1920’de yapılan seçimlerde Bolu Milletvekili olarak Meclise katıldı. Meclisin feshi üzerine Ankara’ya gelerek 5 Temmuz 1920’de TBMM Genel Kurulu’na Bolu Milletvekili olarak katıldı. 17 Temmuz’da Yozgat ve yöresindeki ayaklanmanın bastırılmasında görevli olarak izinli sayılıp Meclis’ten ayrıldı. Kurduğu Süvari Müfrezesi ile bölgede asayişi sağladı. 20 Ekim 1920’de özel görevle Bulgaristan’a gönderildi. Görevinde başarılı olması dolayısıyla 1921 yılı sonuna kadar Sofya’da Ankara Hükûmeti’nin temsilcisi olarak görev yaptı. 4 Şubat 1922’de yeniden Meclis’e katıldı. Meclis’te Millî Savunma ve Dışişleri Komisyonları’nda çalıştı. 1 Eylül 1923’te Binbaşı rütbesine terfi etti.
Atatürk’ün işaretiyle Türk Tayyare Cemiyeti’ni kurdu (Türk Hava Kurumu) ve cemiyetin başkanlığını bir yıl süreyle üstlendi. 1926’da görevini Fuat Bulca’ya devretti. İsteği üzerine 27 Şubat 1927’de ordudan emekliye ayrıldı. Türkiye İş Bankası’nın kurucularından olan Cevat Abbas Gürer, Atatürk’ün emriyle kurulan Ateş Güneş Spor Kulübü’nün de kurucu başkanıydı. 4 Temmuz 1943 tarihinde Yalova’da 56 yaşında öldü. Fransızca ve Bulgarca bilmekteydi. Anıları "Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 yıl" Başlıklı kitapta toplanmıştır.

Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer: Cepheden Meclise Büyük Önder İle 24 Yıl
Atatürk’ün karakutusu - Doğan HIZLAN

Cevat Çobanlı (14 Eylül 1870, İstanbul - 13 Mart 1938, Kadıköy, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidir.

14 Eylül 1870'te İstanbul'da doğdu. Müşir Şakir Paşa'nın oğludur. Aslen Malatya'nın Arapgir ilçesindendir. Mensup olduğu Çobanoğluzade ailesi Arapgir'in önemli Türk ailelerinden birisidir ve çok sayıda asker ve memur çıkartmıştır. Arapgirli Ermeni tarihçi Minas Bebiryan Çobanoğulları ailesinden Ermenilerle çok defa savaşmış bir Türk ailesi olarak bahseder. Akkoyunlu hanedanının Gökbeyi kolundan gelen ve kendisi gibi Arapgirli olan Sadrazam Yusuf Kamil Paşa ile de akrabadır.
Galatasaray Lisesi'nden mezun olduktan sonra, 1888 yılında girdiği Harp Okulu'ndan 1891 yılında Üsteğmen rütbesiyle mezun oldu. 1892 yılında girdiği Harp Akademisi'ni 1894 yılında birinci olarak bitirdi ve Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. 1894-1900 yılları arasında "Padişah Yaveri" sıfatıyla Maiyet-i Şer'iye Erkan-ı Harbiyesi'nde görev aldı. Bu sırada depremden zarar gören askeri binaları onarımının yapılması yönünde çaba sarf etti. 26 Ağustos 1895 tarihinde Orleans'ta yapılan Fransız Ordusu Manevraları'nda bulunmak üzere Paris'e gitti. Burada dört yıl kaldıktan sonra 7 Şubat 1899 tarihinde, Babası Şakir Paşa'nın refakatinde görevle Bulgaristan'a ve sonra aynı yıl Lahey'de toplanan Silahların Yasaklanması-Silahsızlanma Konferansı'na gönderildi. 1905 yılında Edirne'nin tahkimi için Tophane-i Amire'de teşkil eden kurumda görev aldı. 1907 yılında ise yeni örgütlenmenin süratle uygulanması için dört ay 2. Ordu'da görev yaptı. 1907 yılında Birinci Ferik rütbesine terfi ettiyse de çok çabuk ilerleyenlerin rütbeleri 1909 yılında Tasfiye-i Rütbe Kanunu gereğince geri alınınca, Kaymakam rütbesine tenzil edildi. 1909-1910 yılları arasında Harp Akademisi Komutanı olarak görev yaptı. Görevi gereği Temmuz 1910'da Alman Ordusu'nun geçit resminde bulunmak üzere Almanya'ya gitti. Askeri yeteneği sayesinde devlet idaresi ve ordu yönetiminde hızla yükseldi. Ocak 1911 ve 1912'de 1. Ordu Kurmay Başkanı oldu. Bu sıfatla Mayıs 1911'de İngiltere Kralı'nın taç giyme töreninde padişah adına bulunan Veliaht Şehzade Müşir Yusuf İzzeddin Efendi'nin maiyetinde Londra'ya gitti.

Londra'dan dönünce Balkan Savaşları'nda Eylül 1912-1913 tarihleri arasında Şark Ordusu Kurmay Başkanı, Çatalca Ordusu Topçu Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. Savaş sonrası Şubat 1913-1914 tarihleri arasında 9. Tümen Komutanı ve iki defa Osmanlı-Bulgar Sınır Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu.

10 Ağustos 1914 tarihinde Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı görevine atandı. 29 Kasım 1914 tarihinde tekrar Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu. Komutanlık boğazın ve kıyıların savunmasından sorumluydu. 18 Mart 1915 tarihindeki Çanakkale Deniz Savaşları'ndaki üstün başarıları dolayısıyla "18 Mart Kahramanı" unvanını aldı.
9 Ekim 1915 tarihinde 14. Kolordu Komutanı, 1916 yılında 15. Kolordu Komutanı olarak Galiçya Cephesi'nde görev yaptı. Dönemin Avusturya basınında çıkan bir anekdota göre Viyana sarayında, imparatorun basın dairesi genel müdürü Oskar Montiong, devletin özellikle Slav tebaası tarafından çok sevilen 18. yüzyılda yaşamış Ukraynalı kâhin Mosij Wernyhora'nın kehanetini sık sık hatırlatıyordu. O tuhaf kehanette, Türk atını Dinyester'den suladığında Polonya ayağa kalkacaktır deniyordu. Cevat Paşa atını Dinyester'de suladı. Savaşın sonunda Polonya devleti doğdu. Bu anlamda onun ile bu kehanet ilişkilendirildi.
19 Ağustos 1917 tarihinde tekrar 14. Kolordu Komutanı, 8 Kasım 1917 tarihinde 8. Kolordu Komutanı, 24 Kasım 1917 tarihinde de 2. Ordu Komutan Vekili olarak atandı.
2 Aralık 1917 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu komutası altındaki 8. Ordu Komutanlığı görevine atanarak Filistin Cephesi'ne gönderildi. Burada Yıldırım Ordular Grubu komutanı Müşir Liman von Sanders, 7. Ordu komutanı Mirliva Mustafa Kemal Paşa ve 4. Ordu komutanı Mirliva Mersinli Cemal Paşa ile birlikte görev yaptı. Ordusuyla Şeria Nehrinin batısında, sahil kesiminde konuşlandırıldı. 29 Eylül 1918'de başlayan genel düşman taarruzunda ilk darbeyi yiyen ordusu kendisinden on misli güçlü olan İngiliz Orduları karşısında kendi cephe hattını tutamadı ve cepheyi yaran düşman süvarisi ikmal hatlarına kadar ilerleyerek ordunun geriyle bağlantısını kesti. Yıldırım Orduları ardı ardına çekilmeye başlarken Cevat Paşa ve kurmay heyetinin amacı Şeria Nehri istikametindeki Bisan'a doğru, doğu yönünde çekilmek oldu. Ordusuna bağlı unsurların tamamı imha yahut tutsak edilen Cevat Paşa yanındakilerle birlikte kendini Şeria Nehri'nin doğusuna atabildi. Kısa süre sonra cephede görevi kalmadığı gerekçesiyle Liman von Sanders tarafından İstanbul'a yollandı.

3 Kasım 1918 tarihinde Umumî Karargâh Reisi olarak atandı. 19 Aralık 1918 - 13 Ocak 1919 tarihleri arasında Harbiye Nazırı olarak görev yaptı. Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Genelkurmay Başkanlığı görevini Fevzi Paşa'nın vekili olarak yürütüyordu. Fevzi Paşa, İngiliz Ordusu'nun İstanbul'u işgal edeceği belli olunca, onları karşılamamak için 20 gün hastalık izni almıştı. Daha sonra Yunanların İzmir'e çıkmalarından hemen önce 14 Mayıs 1919 tarihinde Fevzi Paşa görevden alındı. Aynı gün Fevzi Paşa'nın yerine Erkân-ı Harbiye-i Umumîye Reisi olarak atandı. Bu görevini 2 Aralık 1919 tarihine kadar sürdürdü.

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'u işgal eden İngiliz kuvvetleri tarafından tutuklandı, Bekirağa Bölüğü'nde bir hafta alıkonulduktan sonra 22 Mart'ta bir savaş gemisiyle Malta'ya nakledildi ve 2773 no'lu sürgün olarak kaydedildi.

23 Ekim 1921 tarihinde TBMM ve İngiltere Hükûmeti arasında imzalanan takas anlaşması ile 15 Ocak 1922 tarihinde Türkiye'ye geri dönerek Ankara'ya geldi. 9 Şubat 1922 tarihinde karargâhı Diyarbakır'da olan El-Cezire Bölgesi Komutanlığı görevine atandı. 21 Ekim 1922 tarihinde yeniden oluşturulan 3. Ordu Müfettişi oldu. 31 Ekim 1922 tarihinde bu görevinden istifa ederek Elaziz mebusu oldu.

17 Kasım 1924 tarihinde hem ordudaki görevlerini sürdüren hem de Mecliste bulunan yüksek rütbeli subaylara birini tercih etmeleri istenmesi üzerine 25 Aralık 1924 tarihinde mebusluktan istifa etti ve aynı gün Askeri Şura Üyeliği'ne atandı. Mısır Sorunu ve Irak Sınırı Sorunu sırasında Milletler Cemiyetine Mümessil olarak gönderildi. 1932 yılında Cenevre Silahları Sınırlandırma Konferansı'na delege olarak gönderildi. 14 Eylül 1935 tarihinde Orgeneral rütbesinde Askeri Şûra Üyesi olarak görev yaparken yaş haddinden emekli oldu.
İstanbul, Kadıköy'deki evine çekildi. 13 Mart 1938 tarihinde 68 yaşında öldü. Erenköy Mezarlığı'nda toprağa verildi. Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanları ve Atatürk'ün silah arkadaşları için Atatürk Orman Çiftliği arazisinde oluşturulan Devlet Mezarlığı'na kemikleri nakledildi.

Gümüş Liyakat Nişanı (1894)
Bulgar Liyakat Nişanı (1898)
2. Rütbeden Alman Prusya Taç Nişanı (1903)
2. Rütbeden Saint Aleksandr Nişanı (1911)
Altın Muharebe Liyakat Madalyası (1915)
Altın Muharebe İmtiyaz Madalyası (1915)
1. ve 2. Rütbeden Alman Demir Haç Nişanı (1915)
2. Rütbeden Alman Kırmızı Kartal Nişanı (1916)
1. Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı (1917)
Kılıçlı Alman Prusya Taç Nişanı (1917)
1. ve 2. Rütbeden Avusturya-Macaristan Demir Haç Nişanı (1917)
Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası (1923)

Mehmet Cevdet Selvi (d. 20 Mart 1943, Eskişehir) Türk siyasetçidir. CHP eski Genel Başkanvekili.
Eskişehir Tekniker Okulu Makina Bölümünü bitirdi. Petrol İş Sendikası Genel Başkanlığı, İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği, SODEP Kurucu Üyeliği, XVIII., XXII. Dönem Eskişehir, XX. Dönem İstanbul, XXIII. Dönem Kocaeli Milletvekiliği yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır.
Cevdet Selvi, 1995 seçimlerinde DSP'den İstanbul milletvekili seçildi. 1997 yılında DSP'den istifa edip CHP'ye geri döndü. 1999 seçimlerinin ardından görevinden istifa eden CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın yerine 22 Nisan 1999 tarihinde geçici olarak genel başkanlığa getirildi. Bu görevini 23 Mayıs 1999 tarihinde Genel Başkan seçilen Altan Öymen'e devretti. 11 Mayıs 2010 tarihinde CHP genel başkanlığından istifa eden Deniz Baykal'ın ardından geçici olarak genel başkan oldu. 22 Mayıs 2010 tarihinde görevini kurultayda seçimi kazanan Kemal Kılıçdaroğlu'na devretti.

Cumhuriyet Halk Partisi 24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Cevdet Sunay (10 Şubat 1899, Erzurum - 22 Mayıs 1982, İstanbul), 1966'dan 1973'e kadar 5. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk asker ve devlet adamıdır. Daha önce Türk Silahlı Kuvvetleri genelkurmay başkanlığı ve Türk Kara Kuvvetleri komutanlığı da yapan Sunay, Cemal Gürsel'in sağlık sorunları nedeniyle görevden alınmasının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından cumhurbaşkanı seçildi.

Ahmet Cevdet, 10 Şubat 1899 tarihinde Erzurum'da doğdu. Diğer bazı kaynaklarda doğum tarihi olarak 1896 ya da 1899 yılı ve doğum yeri Trabzon olarak geçse de, başka bir kaynağa göre doğum tarihi 1900 yılı ve doğum yeri Trabzon ilinin Çaykara ilçesinin Ataköy mahallesi olarak gösterilmektedir. Babası Çaykara'nın Şinek (Ataköy) köyünden Alay Müftüsü İslâm Sabri Efendi, annesi Hatice Hanım'dır. İlk ve orta öğrenimini Erzurum, Kerkük, Edirne ve Kuleli Askerî Lisesinde yaptı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 7 Temmuz 1917 tarihinde subay namzedi olarak orduya katıldı. Aynı yıl Sina ve Filistin Cephesi'nde görev aldı. 1918 yılında İngilizlere esir düştü. Mısır'a götürüldü. Esaretten döndükten sonra, Türk Kurtuluş Savaşı'na katılarak, Güney Cephesi'nde görev aldı. Sonradan Batı Cephesi'nde görevini sürdürdü. 1927 yılında Harp Okulu öğrenimini tamamladı. 1930 yılında Harp Akademisini bitirdi. Silahlı Kuvvetler'de çeşitli görevler almıştır. 1949 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti.
Tuğgeneral rütbesi ile 3. Zırhlı Tugay Komutanlığı ve Genelkurmay Harekât Daire Başkanlığı yapmıştır. 1952 yılında Tümgeneral rütbesine terfi etti. Tümgeneral rütbesi ile Genelkurmay Harekât Daire Başkanlığı ve 33. Tümen Komutanlığı görevlerinde bulundu. 1955 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti. Korgeneral rütbesi ile 9. Kolordu Komutanlığı, Genelkurmay Harekât Başkanlığı ve Genelkurmay II. Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 1958 yılında Orgeneral rütbesine terfi etti. Orgeneral rütbesinde Genelkurmay II. Başkanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerini yürüttü. 2 Ağustos 1960 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı görevine atandı. 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteği ile emekli oldu ve aynı yıl kontenjan senatörü seçildi.

Cemal Gürsel'in rahatsızlığı sebebiyle görevden ayrılması üzerine, 28 Mart 1966'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin beşinci Cumhurbaşkanı seçildi. 28 Mart 1973 tarihine kadar devam eden Cumhurbaşkanlığı döneminde zaman zaman sıkıntılı günler geçirdi. Sırasıyla Süleyman Demirel, Nihat Erim ve Ferit Melen'in hükûmet kurdukları bu dönemde en uzun müddet hükûmet başında kalan (27.10.1965-19.03.1971) Süleyman Demirel'dir. Demirel bu dönem için Sunay'ın ölümünden sonra: "Beş yıl, Cumhurbaşkanı Sunay ile rahat çalıştık. Birbirimizi anlıyorduk. Çankaya ile hükûmet arasındaki bu uyum Türkiye'ye pek çok şey kazandırmıştır" demiştir.

Türkiye'de sol hareketin ivme kazanması, CHP'nin "Ortanın Solu" sloganı, Ecevit'in adının duyulmaya başlaması, öğrenciler arasındaki sağ-sol kavgası, Yassıda Mahkemesi'nde yargılanıp hapse mahkûm olan ve Kayseri Kapalı Cezaevinde kalan başta Celâl Bayar olmak üzere Demokrat Parti milletvekillerinin affı ile siyasi haklar verilmesi mevzusunda o günlerin partileri arasındaki mücadele, Suat Hayri Ürgüplü'nün başbakanlığa getirilip (29 Nisan 1972) kurduğu hükûmetin Sunay tarafından önce uygun görülüp sonra reddedilmesi, üniversitelerde zaman zaman arama yapılması, hatta bazen kapatılması, İsmet İnönü'nün irtica ve Nurculuk kelimelerini sık sık tekrarlaması, 1967 Kıbrıs olayları, ABD Başkanı Johnson'un mektubu, Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in cenaze merasimindeki olaylar (1969) ve sonrasındaki gösteriler, Birinci Boğaz Köprüsü, İstanbul ve Ankara'da bazı resmî binaların bombalanması Genelkurmay Başkanı Cemal Tural'in Askeri Şûra'ya alınarak Orgeneral Memduh Tağmaç'ın Genelkurmay Başkanı olması (12 Mart 1969), Millî Nizam Partisi'nin kurulması (26 Ocak 1970), İsrail Başkonsolosu'nun kaçırılması ve daha sonra öldürülmesi, üç İngiliz teknisyenin kaçırılıp öldürülmesi, Boğaziçi adlı yolcu uçağının Bulgaristan'a kaçırılması, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamı, İsmet İnönü'nün önce CHP liderliğinden daha sonra CHP'den ve milletvekilliğinden istifası, birinci ve ikinci Nihat Erim hükûmetleri (1971-1972), sonra Ferit Melen'in başbakanlığı ve benzeri olaylar ve meşhur 12 Mart Muhtırası Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanlığı döneminde cereyan etmiştir.
Yedi yıllık görev süresini 28 Mart 1973 tarihinde tamamladı ve cumhurbaşkanlığından ayrıldı. Aynı gün Cumhuriyet Senatosu tabii senatörü olarak göreve başladı ve 12 Eylül Darbesine kadar görevini sürdürdü.
1929 yılında Atıfet Hanım'la evlenen ve üç çocuğu olan Cevdet Sunay 22 Mayıs 1982'de 83 yaşında ölmüştür. Cenazesi, 28 Mayıs 1982'de törenle, Ankara Cebeci Asri Mezarlığında toprağa verildi. 6 yıl sonra, 30 Ağustos 1988'de, Büyük Zafer'in 66. yılı nedeniyle, Devlet Mezarlığına nakledilmiştir.

Sedat Peker'in öne sürdüğü uyuşturucu iddialarıyla gündeme gelen Kıbrıslı iş insanı Halil Falyalı, 15 Ekim 2021 tarihinde tutuklanıp mahkemeye sevk edildi. Mahkemede mal varlığı hakkında bilgi veren Falyalı, Cevdet Sunay hakkında şu açıklamalarda bulundu: "Fly Oil adında Kıbrıs'ın üçüncü büyük petrol şirketine sahibim. Bu petrol firması Cevdet Sunay'a aitti ve 1974'ten beri faaliyettedir. 25-30 yıl önce ben satın aldım."

Cevdet Tolgay (1902, İstanbul - 21 Haziran 1993, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yaverliği, ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün başyaverliği görevlerinde bulunmuş Türk asker.
1932 yılında yüzbaşı rütbesinde iken Gazi Mustafa Kemal'in yaverliğine atanmış ve Atatürk ölünceye kadar bu görevi sürdürmüştür.

1902 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Salim Bey ve annesi Naciye Hanım'dır.  İttihat Terakki Mektebi, Samatya Alman Mektebi ve Koca Mustafa Paşa Askeri Mektebi'nde öğrenim gördükten sonra Kuleli Askeri Lisesi'ne devam etti.
1920'de  Anadolu'daki milli mücadeleye katılmak üzere arkadaşları ile okuldan kaçarak, I. Dünya Savaşı'nda Ruslara esir düşüp iade edilen esir askerleri taşıyan bir gemiye gizlice bindi ve deniz yoluyla İnebolu’ya  ulaştı. 18 Ekim 1921 tarihinde Kocaeli bölgesinde 38. Süvari Alayı 1. Bölük komutanlığı emrine atandı. Bu görevde iken 3 Mart 1922 tarihinde teğmen rütbesine terfi etti. Büyük Taarruz'da görev aldı. Savaştaki başarılarında ötürü Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 4. Kolordu süvari bölüğüne atandı. Burada 3 yıl kaldıktan sonra tahsilini tamamlamak için Harp Akademisi'ne atandı, 1930'da mezun oldu. Çeşitli kıtalarda görev yaptıktan sonra Kasım 1932 tarihinde yüzbaşı rütbesinde Ağrı'da süvari tümeninde görevli iken Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın yaverliğine atandı. Bu göreve 5 Aralık 1932 tarihinde başladı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölüm tarihine kadar 6 yıl süreyle bu görevde bulundu. 1 Kasım 1931 tarihinden itibaren her gün Cumhurbaşkanı`nın yaşadığı olayları ve saat ve dakika belirterek deftere kaydı tutulmaktaydı. Bu defterlere göre en çok “nöbet” tutmuş isim Cevdet Tolgay oldu.
Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü'ye de yaverlik yaptı ve 1940 yılında kıta hizmetine atandı. 1942 yılında tekrar yaverliğe atandı. 1945 yılında başyaver oldu. 1945 yılında tekrar kıta hizmetine atandı ve 1949 yılında tekrar başyaver olarak atandı. 1951 yılında tekrar kıta hizmetine atandı ve aynı yıl emekli oldu.
1983 yılında kuruluşu aşamasında  olan Sosyal Demokrat Parti (SODEP) kurucular listesinde aday gösterildi ancak veto edidi.

Emekli olduktan sonra İstanbul'a yerleşti. Yaşamının son yıllarını İzmir'de geçirdi. 21 Haziran 1993 tarihinde İstanbul'da 92 yaşında öldü ve Nakkaş Baba Mezarlığı'na defnedildi. Yönetmen Ramin Matin, Cevdet Tolgay'ın torunudur.
Kendisi ile Efe Ergier'in 1987'de yaptığı söyleşi kayıtlarından derlenerek oluşturulan "Yaverinin Sesinden - Bir Başka Atatürk" kitabı, 2019'da yayımlanmıştır.

Atatürk'ten Anılar 9 Bölüm Cevdet Tolgay 1975, TRT

Wilhelm Leopold Colmar Freiherr von der Goltz, Osmanlı'daki namıyla "Goltz Paşa", (12 Ağustos 1843, Königsberg, Prusya - 19 Nisan 1916, Bağdat, Osmanlı İmparatorluğu), Osmanlı ve Alman ordularından mareşal rütbesi sahibi Alman subay.
Doğu Prusya'nın Bielkenfeld (şimdi Rusya'da Ivanovka, Kaliningrad) kentinde doğdu. Kutülamare Kuşatması sırasında tifüse yakalanarak Bağdat'ta öldü.

Von der Goltz, 1861 yılında Prusya ordusuna katıldı. Subay olarak değişik birliklerde bulunduktan sonra, 1878-1883 arasında Berlin'deki askeri akademide öğretmenlik yaptı. "Ordu Millet" başlıklı kitabını 1883 yılında bastırdı. Haziran 1883'te binbaşı rütbesindeyken askeri müşavir olarak Osmanlı ordusuna katıldı.
1878'de Osmanlı İmparatorluğu'nun hezimetiyle sonuçlanan 93 Harbi'nden sonra, Sultan II. Abdülhamit Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı ordusunun modernleşmesi gerektiğini anladı ve bu yayılmacılıktan etkilenen bir diğer ülke olan Almanya ile işbirliğine karar verdi. Baron Von der Goltz da bu vesileyle II. Abdülhamit döneminde başlayan orduyu modernleştirme çalışmalarına katkıda bulunmak amacıyla bir Alman askeri heyetiyle İstanbul'a geldi.

Osmanlı askerî okulların ıslahı görevini kabul eden Von der Goltz ile Osmanlı Devleti adına Hariciye Nazırı Arifi Paşa ve Serasker Gazi Osman Paşa arasında 14 Temmuz 1883 tarihinde bir kontrat imzalandı. Bu kontrat da 1882 yılında Alman askerî heyeti ile yapılan sözleşmenin aynısı olup, üç yıllıktı. Üç nüsha olarak tanzim edilen sözleşme ile birlikte Sadaret'in, Hariciye Nezareti'nin ve Seraskerlik makamının yazılarının tamamı Sultan II. Abdülhamid onayına sunulduktan sonra Mirliva (Tuğgeneral) rütbesine terfi ettirilen Von der Goltz'un Osmanlı Devleti'ndeki aktif görevl başlamıştı. Göreve başladıktan kısa bir süre sonra çalışma alanındaki belirsizliklerin giderilmesi noktasında yetkililerin bu duruma çözüm üretmelerini talep etti. Goltz Paşa'nın talepleri, Osmanlı devlet adamları tarafından pek dikkate alınmadı. Bu yüzden Goltz Paşa, kendisinin dikkate alınmadığını dile getirerek Almanya'ya geri döneceğini bildirdi. Bu durum, göreve başladıktan yaklaşık iki ay sonra Osmanlı Devleti ile Goltz Paşa arasındaki ilk ihtilaf olarak kayıtlara geçti. Sultan II. Abdülhamid'in olaya müdahil olması ile birlikte yetkililer, Goltz Paşa'nın ikna edilmesi için İstanbul'daki Alman sefirine aracı olması teklifini götürdüler. Sefir, olayın basına yansımadan çözüme kavuşturulması için elinden gelen gayreti göstereceğine ve Goltz Paşa'yı ikna edeceğine Osmanlı bürokratlarını inandırdı. İstanbul görevlendirilmesinin yapılabilmesi için yoğun bir diplomasi trafiğine neden olan ve alanında hem Almanya hem de Avrupa kamuoyunca hemfikir olunan bir şahsın kaybedilmesi, Osmanlı Devleti tarafından kabul edilemezdi. Sorun kısa süre içinde çözüme kavuşturuldu ve Goltz Paşa imzaladığı kontrat çerçevesinde İstanbul'daki çalışmalarına kaldığı yerden devam etti.
Baron von der Goltz, askerî okullar uzmanı ve daha sonra genel müfettişi sıfatıyla Osmanlı Devleti'nde aktif olarak 1883-1895 yılları arasında hizmette bulundu. İlk kontrat dahil olmak üzere üçer yıllık süreyle Osmanlı Devleti ile dört defa sözleşme yaptı. Kontrat süresi her üç yılda bir yenilendi. Diğer Alman subaylarının aksine Von der Goltz'un kontrat süresinin bitimi yaklaştığında sözleşmesini uzatıp uzatmayacağı merak konusu oluyordu. Kendisi, Osmanlı kamuoyunda önemli bir yer işgal ediyordu.
Von der Goltz, askeri okullarda köklü reformlar gerçekleştirip genç subayların yetiştirilmesi için önkoşulları oluşturdu. Ancak bununla birlikte von der Goltz, Türk generallerinin günümüze kadar dayanan, herkesten daha modern yöntemlerle eğitilmiş olma ve en yeni askeri teknolojileri takip etme bilincinin temel taşını oluşturdu. Mamafih, Prusya geleneğinin bir diğer temeli olan askerlerin sivil siyasete karışmama prensibini aşılamakta başarılı olamadığı Bâb-ı Âli Baskını ile ortaya çıktı.
Ordunun von der Goltz tarafından yeniden yapılandırılmasıyla birlikte Osmanlılar, Krupp ve Mauser gibi Alman şirketlerine ilk kapsamlı silah siparişlerini verdiler. Von der Goltz, Almanya'nın ve Osmanlı Devleti'nin doğudaki nüfuzunu garantilemek için Bağdat tren yolunun inşa edilmesini de destekledi. Bu fikir, yeni pazarlar bulmak için tren yollarının yapılmasını destekleyen Alman ekonomisinin çıkarlarıyla da örtüşüyordu. 1888 yılında Sultan II. Abdülhamit, Bağdat tren hattı inşası lisansını Alman bankası Deutsche Bank tarafından yönetilen bir Alman konsorsiyumuna verdi.
Osmanlı ordusunun modern silahlar kullanmaya başlaması, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda hemen semeresini gösterdi. Osmanlı ordusunun Atina'yı tekrar ele geçirmesine, sonradan bolşevikler tarafından ailesiyle birlikte katledilecek olan son Rus Çarı II. Nikolay'ın Sultan II. Abdülhamit'e haber göndererek, eğer derhal ateşkes sağlanmazsa Rus ordusunun Erzurum'a hücum edeceğini bildirmesi engel oldu.
1897 yılında "korgeneral" rütbesiyle Almanya'ya geri dönen Goltz Paşa, 1908 yılında tekrar Osmanlı Ordusu'na döndü ve 1911 yılında Mareşal rütbesini alarak Osmanlı ordusunun kurmay başkan yardımcılığına kadar yükseldi. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Ağustos 1914'te Almanya'ya döndü ve işgal edilen Belçika'nın askeri valiliğine tayin edildi. Sivil nüfusun direncinin kırılması görevinden memnun olmayan Goltz, isteği üzerine Kasım 1914'te Sultan V. Mehmet'in kurmay başkanı olarak İstanbul'a gönderildi.

İstanbul'a gelişinden kısa süre sonra 1915 Şubat ayında Başkumandan Vekili ve Harbiye Nâzırı Enver Paşa'nın da askerî danışmanı oldu ve askerî faaliyetleri daha yakından takip etmeye başladı. Alman İmparatoru II.Wilhelm'e ve Alman Genelkurmay Başkanı General Falkenhayn'a Türkiye'deki durum ve gelişmeler hakkında raporlar yazıyor, talepler iletiyor, önerilerde bulunuyordu. İtilaf devletlerinin İstanbul'u ele geçirmek ve Osmanlı Devleti'ni savaşın henüz başında saf dışı bırakmak için Çanakkale Boğazı'na büyük bir saldırı hazırlığında olduğu bir dönemde Alman İmparatoru'na önemli bir rapor sunmuştu. Bu raporda Dünya Savaşı'nın gidişatı açısından Batı Cephesi'ndeki tıkanıklığın tarafsız Balkan devletlerinin durumunu daha kritik hale getirdiğine dikkat çeken Goltz Paşa, bu bağlamda tehdit altındaki Çanakkale savunmasının durduğu mühim noktaya işaret etmekteydi. Goltz Paşa bir taraftan Çanakkale savunmasının düşmesinin getireceği tehlikeleri ortaya koyup uyarılarda bulunurken diğer taraftan başarılı bir savunmanın Almanya açısından hem savaşın gidişatı hem de ekonomik avantajlarına değinmekteydi.
Daha sonra Mısır'daki İngiliz Ordusuna karşı Osmanlı ve Alman ordularının birlikte hücum etmesi fikrini Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Osmanlı Orduları Komutanı Otto Liman von Sanders'e beğendiremeyen Goltz Paşa'ya Irak'taki 6. Ordu komutanlığı verildi. Bu göreve Enver Paşa, halihazırda 4. Ordu Komutanlığı görevini yürütmekte olan Cemal Paşa'yı düşünmüş, ancak Cemal Paşa Suriye ve Filistin bölgesinin hassas olduğunu Arap devrimcilerinin etkinliğini arttırabileceğini, bu nedenle bulunmuş olduğu bölgede kalmasının daha uygun olduğunu, ama bu fikrine katılmazsa da Irak'ta teklif edilen göreve hazır olduğunu iletmişti. Durumu değerlendiren Enver Paşa 6. Ordu Komutanlığı görevine von der Goltz Paşa'yı atamayı uygun görmüştü.
Sir Charles Townshend'in komuta ettiği İngiliz Mezopotamya ordusunu 22 Kasım 1915'te Basra'nın kuzeyinde Tizpon harabeleri yakınında Selman-ı Pak'ta durduran 6. Ordu, 8 Aralık'ta bu kuvvetleri Kût'ül-Amâre'de kuşatma altına aldı. Von der Goltz, kusatma planlarını hazırlayanlardan biriydi, İngilizler çember altına alınsa da Goltz Paşa'nın ömrü İngiliz ordusunun teslim oluşunu göremedi. Kendisi 19 Nisan 1916'da öldü. Goltz'un emri altında Ocak'tan beri çalışan ve bu orduyu kurtarmak için gönderilen İngiliz birliklerini de püskürten Halil (Kut) Paşa, ordunun başına 19 Nisan'da getirildi ve onun komutasındaki Osmanlı 6. Ordusu, 143 gün süren kuşatma sonunda Britanya İmparatorluğu'nun Mezopotamya Ordusunu 29 Nisan 1916'da teslim aldı.
Bu olay, İngiliz tarihçileri tarafından kendi tarihlerinin en büyük askeri hezimeti olarak değerlendirilmektedir.

Mareşal von der Goltz, planladığı zaferi göremeden, 19 Nisan 1916'da Bağdat'ta yakalandığı tifüs hastalığı nedeniyle oluşan yüksek ateş sonucu öldü. Ölümünün resmi nedeni tifüs olarak kayıtlara geçmiştir. Son vasiyeti, bir Türk ve bir Alman bayrağıyla İstanbul'un Tarabya semtinde bulunan Alman askeri mezarlığında defnedilmekti.
Baron von der Goltz, bir diğer Prusyalı General olan Carl von Clausewitz'den sonra Dünya'da eserleri en çok okunan ve referans verilen askerdir.

Conkbayırı Muharebesi, 7 Ağustos 1915 tarihinde Anzak ve İngiliz birliklerinin Conk Bayırı Osmanlı mevzilerine taarruzlarıyla başlayan ve 10 Ağustos 1915 tarihine kadar süren çarpışmalardır.

İtilaf Devletleri'nin 25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu Yarımadası'na yaptıkları çıkartmalar ardından Mayıs ayı sonlarına kadar kanlı çatışmalar olmuştu. Osmanlı savunması, Birleşik Donanma’nın çok yoğun topçu desteğinde girişilen bu taarruzlar karşısında hatlarını birkaç yüz metre geri çekmek zorunda kalmışsa da inatçı bir direnme göstermişti. Bu birkaç yüz metrelik ilerlemeler, İtilaf Devletlerinin Akdeniz Yurtdışı Seferi Kuvvetleri’ne, hiç beklenmedik ölçüde ağır kayıplara mal olmuştu. Mayıs sonlarında ise Osmanlı savunması iyice pekişmiş, mevziler Avrupa cephesinde olduğu gibi kilitlenmişti.
Akdeniz Yurtdışı Seferi Kuvvetler komutanı General Sır Ian Hamilton, cephelerdeki bu kilitlenmeyi kırabilmek için Müttefik üst komutanlıklarından sürekli olarak takviye birlikler istemektedir. Bu talepler karşısında bazı birlikler izleyen iki ay içinde bölgeye aktarılmıştır.
General Hamilton, takviye birlikleri iki cephede kullanmaya karar vermiştir. Bölgeye aktarılan birliklerin bir bölümüyle Anzak Kolordusu’nun 2. tümeni takviye edilecek ve Arıburnu Cephesi’nin kuzey yanından bir çevirme taarruzuna girişilecektir. Takviye kuvvetlerin ağırlıklı bölümü ise Arıburnu Cephesi’nin kuzeyinde karaya çıkarılarak yeni bir cephe açılacaktır. Her iki operasyona aynı gün yani 6 Ağustos 1915 tarihinde başlanılması planlanmıştır.
Takviyeli Anzak 2. Tümeni’nin girişeceği bu çevirme taarruzu, Sarı Bayır Harekâtı olarak bilinir. Sarı Bayır Harekâtı, Müttefiklerin “Sarı Bayır” olarak adlandırdıkları Kocaçimen Tepesi – Besim Tepe – Conk Bayırı ve Düztepe hattının işgal edilmesini amaçlamaktadır. Anzak kuvvetleri, iki kol halinde cephenin sol kesiminden kuzey yönünde ilerleyecek, daha sonra sola çark ederek doğu yönünde ilerlemelerini sürdüreceklerdir. Daha güneyde olan sağ kol Şahintepe üzerinden Conkbayırı'nı ele geçirecektir. Sol kol ise Ağıldere'de ikiye ayrılarak Kocaçimen Tepesi'ni ve Besim Tepe'yi ele geçirecektir. Anzak Tümeni sağ kol görev kuvvetinin Conk Bayırı Osmanlı mevzilerine karşı giriştikleri taarruzlar ve Osmanlı kuvvetlerinin karşı taarruzları Conk Bayırı Muharebeleri olarak bilinir.

Plana göre General F.E. Johnston komutasındaki sağ taarruz kolu, 7 Ağustos günü sabaha karşı Şahin Sırtı üzerinden Conk Bayırı'na taarruz edecek ve tepeyi gün doğmadan bir saat önce, yaklaşık 03:30'da işgal etmiş olacaktı. Ancak özellikle Yayla Tepe'deki Osmanlı direnmesi nedeniyle ileri hareket gecikmelerle sürdürülebilmişti. Öte yandan saat 04:30'da taarruz kolunun bir taburu da yolunu kaybetmiş, buluşma noktası olan Şahin Sırtı'na ulaşamamıştı. General Johnston, saat 06:30'a kadar bu taburu beklemiştir.
Gece boyu işitilen silah sesleri Osmanlı karargâhlarını alarma geçirmişti. Arıburnu Cephesi'nin kuzey kesimindeki sırtlar üzerinden kuvvetli düşman kollarının ilerlemekte olduğu yönünde raporlar alan Kuzey Grup Komutanı Esat Paşa, elindeki tek ihtiyat tümeni olan 9. Tümen komutanı Albay Hans Kannengiesser'e, tümenin üç alayından ikisiyle Conkbayırı'na hareket emri vermiştir.
9. Tümen komutanı Albay Kannengiesser, 7 Ağustos 1915 sabahı, saat 06:00 dolaylarında, kendi birliklerinden önce Conkbayırı'na ulaştığında Suvla koyunda yapılmakta olan çıkartmayı görür, ancak Conkbayırı'nda bir düşman harekâtı yoktur. Albay, saat 07:00 dolaylarında sırta doğru ilerleyen bir keşif koluna, Conk Bayırı'ndaki tek kuvvet olan bir topçu bataryasını korumakla görevli yirmi erata ateş açma emri vermiştir. Bir süre devam eden çatışmanın ardından keşif kolu çekilmiştir. Albay Kannengiesser, bu çatışmada göğsünden yaralanmıştır.
Kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Bey'in gönderdiği iki alay da savunmaya katılmışlardır. Albay Kannengiesser'in yaralanmasından hemen sonra, saat 08:00'de kendi tümenin 25. Alayı da Conkbayırı'na ulaşıp siperlere girmiştir...
Saat 09:00'da Birleşik Donanma'nın yoğun topçu ateşi, bir buçuk saat boyunca Conkbayırı'nı hallaç pamuğu gibi atmıştır. Saat 10:30'da General Johnston komutasındaki Anzak sağ taarruz kolunun iki tugayı (savunmanın üç katı bir kuvvetle) taarruza kalkmıştır. İlk taarruz dalgasını oluşturan üç bölük 100 metreden az ilerleyebilmiş, yoğun ateş altında 250 erat ve subayını kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu durum üzerine taarruz durdurulmuştur. Sağ Taarruz kolu komutanı General Johnston, harekât komutanı General Godley'e gönderdiği raporda, hava kararana dek ileri bir harekât yapılmasına olanak olmadığını bildirmiştir.
Ertesi gün yapılacak taarruza hazırlık olmak üzere iki tabura Şahin Tepe'ye yerleşme emri verilmiştir. Taburlardan biri Düz Tepe üzerinden açılan ateş sonucu ağır kayba uğramış ve dağılmıştır. Bu taburdan sadece 37 kişi Şahin Tepe'ye ulaşabilmiştir. Diğer tabur ise dağınık ilerlemiş ve kayba uğramadan tepeye ulaşmıştır.

Şahin Tepe üzerinden Conk Bayırı'na yapılacak taarruza bir Yeni Zelanda ve iki İngiliz taburu, Yarbay William G. Malone komutasında katılacaktır. Maori kıtalarının da dahil olduğu bir tabur, ihtiyatta tutulacaktır. Deniz ve kara topçusunun birlikte katıldığı 1,5 saat süren hazırlık ateşi ardından taburlar gün ağarırken, saat 05:30'da Conk Bayırı'na taarruza geçmişlerdir. Conk Bayırı, kuzeyden güneye 200 metrelik bir sırttır. Tepe, bu sırtın kuzey ucundadır. İngiliz ve Yeni Zelanda taburları bu sırtın güney ucuna, ciddi bir direnmeyle karşılaşmadan ulaştılar. Osmanlı kuvvetleri, hazırlık ateşinden korunabilmek için geri alınmıştır. İngiliz resmi tarihi bu aşamayı, Conk Bayırı'nın işgal edilmesi olarak anlatır. Gerçekte Conk Bayırı'nın zirvesinin işgali söz konusu değildir.
Ancak sırttan girişilen müttefik ileri hareketi, hem Düz Tepe'deki hem de Besim Tepe'deki Osmanlı mevzileri tarafından yan ateşi altına alınmıştır. Saat 09:00'a doğru yedekteki birlikler ileri sürülmüştür. Ancak Osmanlı tarafından ağır ateş altına alındılar. Özellikle Maoriler, tüm birliklerle temaslarını yitirecek denli uzağa püskürtüldüler.
Conkbayırı esasen Anafartalar Grup Komutanlığı'nın sorumluluğundadır. Albay Fevzi Bey, grup komutanlığına bir gün önce 7 Ağustos'ta atanmıştı ve bölgeye gelişi henüz on iki saat bile olmamıştı. Üstelik elinde hiç ihtiyat yoktur. Albay Fevzi Bey, Kuzey Grup Komutanı (Arıburnu Cephesi) Esat Paşa'dan yardım istemiştir ancak, onun da ihtiyatı kalmamıştır. Esat Paşa, durumu Güney Grup Komutanı (Seddülbahir Cephesi) olan kardeşi Vehip Paşa'ya bildirerek takviye kuvvet göndermesini istemiştir. Vehip Paşa derhal Kurmay Albay Ali Rıza (Sedes) Bey komutasındaki 8. Tümen'in yürüyüşe geçmesi için emir vermiştir. Tümen komutanı, Conk Bayırı'ndaki birliklerin komutasını üstlenecektir. Kocaçimen Tepesi'nden Düztepe'ye kadar olan hat, Yarbay Cemil Bey'in komutasındadır ve karargâhı Kocaçimen Tepesi'ndedir, bu yüzden Conk Bayırı'ndaki birlikleri yönetmesi güç olmaktadır.
Gün boyu süren çatışmalar, öğleye kadarki süre içinde Osmanlı savunması için oldukça kritiktir. Beş kilometrelik bir cephe hattında Osmanlı savunması 5.000 tüfek gibi ince bir tek hattır. Her ne kadar Osmanlı topçu bataryalarının ateşi ardından cephe komutanı Yarbay Cemil Bey'in emriyle girişilen karşı taarruz, İngilizleri ve Yeni Zelandalıları geriletmişse de sırttan atamamıştır. Öğleden sonraki saatlerde bölgeye yetişen takviyelerle durum düzelme eğilimine girmiş, derhal karşı taarruzlara başlanmıştır.
Hava kararıncaya dek süren çatışmalarda Osmanlı tarafının giriştiği karşı taarruzlar, Birleşik Donanmanın yoğun ateşinin de etkisiyle sonuç getirmemiş, Yeni Zelanda ve İngiliz kuvvetleri sırtın güney kesiminde tutunmayı sürdürmüşlerdir.
Güney Grup Komutanı Vehip Paşa'nın gönderdiği 8. Tümen'in 23. ve 24. Alayları Kurmay Albay Ali Rıza Bey'in komutasında saat 19:00 dolaylarında Conk Bayırı'na ulaşmaya başlamıştır. Albay Ali Rıza Bey, her iki alayının tüm mevcudu bölgeye ulaştığında, saat 22:30'da bir karşı taarruza girişmiştir. Ancak bu taarruz bir sonuç getirmemiştir. Taarruz sırasında 9. Tümen geçici komutanı Binbaşı Hulusi Bey ile 25. Alay komutanı Yarbay Nail Bey yaralanmış, Yeni Zelandalı komutan Yarbay William Malone ise ölmüştür.
Gün sonunda taarruza katılan üç müttefik taburundan birinde iki subay ve 47 er yara almadan kalabilmiştir. Diğer iki taburun kaybı ise 766'dır. Osmanlı birlikleri ise gerek karşı taarruzlarda gerekse donanma topçusunun siperlerine yönelen ağır bombardımanında ağır kayıplar vermişlerdir.

General Godley'in 9 Ağustos 1915 sabahı yapmayı planladığı taarruz için elinde henüz cepheye sürülmemiş taburları vardır. Bu taburlar İngiltere'den takviye olarak gönderilen “Yeni Ordu”ya ait olup, Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni'ni takviye için Arıburnu sahiline çıkartılmış birliklerdir. General Godley’in planı Conk Bayırı’ndan Besim Tepe’ye kadar olan sırtların işgalini öngörmekteydi. Esas taarruz bir kısmı taze kuvvetlerden oluşmak üzere beş tabur gücünde bir kuvvetti. Bu kuvvete 38. Tugay Komutanı General Anthony H. Baldwin komuta edecektir. Hedefleri Conk Bayırı zirvesidir. Bu taarruz kolunun sol tarafından General Cox komutasındaki iki tugay, Besim Tepe’ye taarruz edecektir. Ana taarruz kolunun sağ tarafından ise General Johnston komutasındaki birlikler Conk Bayırı sırtlarına taarruz edecektir. Taarruz, saat 04:30’da başlayan ve 05:15'te sona eren hazırlık ateşinin hemen ardından başlayacaktır.
Merkezden taarruz edecek olan General Baldwin'in kuvvetleri, gece yürüyüşü sırasında Ağıldere içlerinde yollarını kaybetmiştir. 9 Ağustos sabahı saat 05:15'te bombardıman bittiğinde taarruz çıkış hattına ulaşamadılar. General Baldwin'in taarruzu başlamadığı için her iki kanattaki birlikler taarruza kalkmadılar. Yalnızca sol kanattaki Gurka taburu Besim Tepe'ye taarruza geçmiştir. Bombardıman sırasında Osmanlı savunmasının geri hatta çekilmiş olması nedeniyle tepeye ulaştılar. Ancak ön siperlere dönen Osmanlı eratının süngü hücumuna uğradılar. Bu çatışmada tugay komutanı binbaşı yaralanmış, diğer subaylar ise ölmüştür.

Cumalı Ordugâhı, Mustafa Kemal Atatürk'ün Osmanlı ordusunun 1909'da Makedonya bölgesinde yaptığı tatbikatlar ile ilgili gözlemlerini yazdığı notlardan derlediği kitaptır.

1909 yılında Osmanlı Ordusu komutanlarından 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına konumu, bugün Makedonya sınırları içinde olan Köprülü ile İştip arasında olan Cumalı Ordugâhı'nda eğitim ve manevra yaptırılmıştır.
10 gün süren bu tatbikata Suphi Paşa tarafından davet edilen Kolağası (bugün: Yüzbaşı) Mustafa Kemal Paşa süvari, bölük, alay ve tugayın eğitim ve manevraları sırasında tuttuğu gözlem notlarını, hazırlanan tatbikat senaryolarını ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış ve 39 sayfalık metne eklediği 7 kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür.

Mustafa Kemal Paşa, 12 Eylül 1909'da tamamladığı eserini, tatbikatların sonunda döndüğü Selanik'te matbaa harfleriyle bastırmış ve daha sonra bu eserini subay arkadaşlarına da hediye etmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün 1927'de yayımladığı Nutuk adlı eserinde, tatbikatlerden sonra da paşanın astı olmasına karşın kendisini askerlerin önünde acı bir şekilde eleştirdiğini, ayrıca Suphi Paşa'nın Cumalı Ordugâhı kitabında yazdıkları nedeniyle kendisine kırıldığını ama arkadaşlıklarını sürdürdüklerini ifade etmiştir.

Cumhuriyet, yönetmenliğini Ziya Öztan'ın yaptığı, 1998 çıkışlı sinema filmidir.

Türk milletinin giriştiği Kurtuluş Savaşı'nı konu alan Kurtuluş adlı televizyon dizisinin ardından, yapımcı kuruluş TRT; Kurtuluş Savaşı sonrası olayları konu alan ve ülke zamanının en büyük bütçelerinden birini edinen Cumhuriyet filmini hazırladı.

Cumhuriyet, savaşı sona erdiren Mudanya Mütarekesi'nden başlayarak 1930'lu yılların ortalarına kadar geçen olaylar filmde yer alır.

2 VCD'lik sürümünde VI. Mehmet'in (Vahdettin) iltica sahnesinde İngiltere'nin değil Amerika Birleşik Devletleri'nin millî marşı çalınıyor.
5 VCD'lik sürümü ve DVD sürümünde ise bu sorun yok.
Filmin DVD sürümünde beş bölüm yer almaktadır. Filmin ana olayları olması nedeniyle filmin bölümleri denebilir.

Savaşın yaralarını henüz sarmaya başlayacak olan bir ülkenin, ayağa kalkış mücadelesinin ilk adımları. Fikriye Hanım, hiç istemediği hâlde Münih'te bir sanatoryuma gönderilir. Saltanat yanlısı milletvekillerini, tüm çabalarına rağmen, uzun tartışmadan sonra saltanat kaldırılır.

Mustafa Kemal Paşa ile Uşşakizade Latife Hanım evlenirler. Lozan Konferansı'nda anlaşma sağlanamaz ve İngiltere Lozan'ı terk eder. Fikriye Hanım, Mustafa Kemal'in evliliğini öğrenir ve sanatoryumdan kaçar.

Yurdun her yerinde barış kutlanmaktadır. Cumhuriyet, mecliste kanunlaştırılır, mecliste oylanarak kabul edilir.

Cumhuriyet aleyhtarı bazı gruplar, karakol baskınları yapmaktadır. Hükûmet bütün tekkeleri kapatır, tarikatlar yasaklanır. Gazi'ye suikast planları yapan hainler yakalanır ve yargılanır. Laiklik maddesinin anayasaya eklenmesi için çalışmalar başlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa, yeni Türk alfabesi ve milletlerarası rakamların kullanılması için çalışmalara başlamıştır. Halkevleri kurulmaktadır. İki sorun kalmıştır; boğazlar üzerine konulan kayıtları kaldırmak ve Hatay. Genç Türkiye, savaşın yaralarını sarmış ve medeniyet yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'de cumhuriyet dönemindeki ilk yasal ve en uzun süre iktidarda kalmış siyasi partidir. İlk olarak Türk Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti olarak örgütlenmiş ve daha sonradan "Halk Fırkası" adıyla resmi olarak kabul edilmiştir. 1935 yılında düzenlenen Cumhuriyet Halk Partisi 4. Olağan Kurultayı'nda partinin adı "Cumhuriyet Halk Partisi" olarak değiştirilmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1923'ten 1945 yılında Millî Kalkınma Partisinin kuruluşuna kadar Türkiye'de yasal olarak faaliyet gösteren tek siyasi partidir. Parti, 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimleri kazandıktan sonra, 1950 seçimlerinde Demokrat Partiye (DP) karşı kaybetmiştir. Tek parti rejimi döneminde ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bazı dönemlerde çok partili demokrasiye geçiş için Cumhuriyet Halk Partisine karşı bazı muhalefet partilerinin kurulmasını teşvik etmiştir. Bu kapsamda Kâzım Karabekir 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TCF) kurmuş ancak parti 1925 yılında Şeyh Said İsyanı'nın ardından kapatılmıştır. 1930 yılında ise Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulmuştur ancak parti üç ay sonra kapatılmıştır.
Parti, 1960'lardan itibaren ideolojik olarak demokratik sol politikaları benimsemiştir. Dönemin çalışma bakanı ve bir CHP'nin bir sonraki lideri olacak olan Bülent Ecevit, işçilere grev hakkı ve toplu sözleşme hakkı tanımada etkili olmuş, CHP'deki demokratik sol hareketin lideri olarak, CHP'nin ortanın solu programını benimsemesine katkıda bulunmuştur. İkinci cumhurbaşkanı ve CHP'nin ikinci lideri İnönü'nün 12 Mart Muhtırası'na yaklaşımı nedeniyle kurultayda genel başkanlığa Bülent Ecevit seçildi. 1973 seçimlerine Bülent Ecevit'in liderliğinde katılan CHP, seçimlerden zaferle ayrıldı. 1970'lerde parti, yoğun kutuplaşma döneminde ve siyasi şiddet atmosferinde sendikalar ve solcu gruplarla ilişkilerini sağlamlaştırdı. 1977'de CHP, Ecevit döneminde çok partili siyasi tarihinin en yüksek oy oranını alarak %41'i yakaladı. Bu dönemden sonra, parti 2024 yılına kadar ülke çapında birinci olamadı.
1981 yılında askeri cunta tarafından kapatılan parti 1992 yılında özel bir yasayla yeniden açıldı. 1999 seçimlerinde ise %8,71 oy alarak tarihinde ilk kez baraj altında kaldı. Parti 2002 genel seçimlerinde %19,39 oy oranıyla tekrar Meclis'e girdi ve 22 yılın ardından tekrar ana muhalefet partisi oldu. 2002 ve 2010 yılları arasında düzenlenen üç genel seçim ve iki yerel seçimde CHP %18 ila %23 arasında oy alarak ikinci olmuştur. 2010 yılında Deniz Baykal'ın istifa etmesinin ardından genel başkan seçilen Kemal Kılıçdaroğlu CHP'yi geleneksel sosyal demokrat imajına geri döndürmüş ve partinin Baykal döneminde benimsediği laik-muhafazakar karakterini bir kenara bırakmıştır. Kılıçdaroğlu bu dönemde dindar seçmenler ve Kürtler arasında bir köprü kurmak üzerine politika yürütmüştür. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP 2010-2023 yılları arasında %22 ila %26 arasında oy alarak ana muhalefet pozisyonunu korumuştur.
Mevcut genel başkan Özgür Özel, 2023 yılında düzenlenen kurultayda Kılıçdaroğlu'nu yenerek genel başkan olmuştur. Parti tarihinde mevcut genel başkanın aday olduğu bir kurultayda ilk kez genel başkan değişimi yapılmış oldu. Özgür Özel, 'gölge kabine' yapısını duyurarak I. Türkiye Gölge Kabinesi'ni MYK üyeleri arasından kurdu. Özgür Özel liderliğinde katıldığı ilk seçimde CHP, 2024 yerel seçimlerinde 46 yıl aradan sonra birinci parti oldu ve 22 yılın ardından ülke genelinde Adalet ve Kalkınma Partisini geçti.

CHP'nin 1. Kurultayı olarak da kabul edilen, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde kurulan müdâfaa-i hukuk cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) adı altında birleştirilmiştir. 23 Nisan 1920'de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi ARMHC delegelerinden oluşmuş, ancak 1922'de Meclis, Birinci Grup ve İkinci Grup adıyla iki gruba ayrılmıştır. Mustafa Kemal'in takipçileri daha sonra "birinci grup" olarak adlandırıldı.
İkinci grup, azınlık olsa da parlamentoda güçlü bir muhalefet oluşturdu. Lozan Antlaşması'nın kabulü nedeniyle Meclis'te baş gösteren yoğun tartışmalar üzerine Mustafa Kemal Paşa, 9 Eylül 1923 tarihinde Dokuz Umde adı verilen siyasi programı ilan etti ve iki gün sonra İçişleri Bakanlığına verilen bir dilekçeyle kendine bağlı milletvekillerinden oluşan Halk Fırkası'nı kurdu. Mayıs 1923'te Meclis, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Lozan Antlaşması'nın daha güçlü bir Meclis tarafından onaylanmasını sağlamak amacıyla yeni seçimler için bir tasarı hazırladı. Halk Fırkası, 1923 seçimlerinden sonra resmi olarak kuruldu. İkinci dönem için görev yapan Mecliste Lozan Antlaşması kabul edildi, cumhuriyet ilan edildi ve halifelik kaldırıldı.
Halk Fırkasının resmî kuruluş tarihi 11 Eylül 1923 olmasına rağmen, partinin kuruluş tarihi daha sonradan partileşme kararının alındığı 9 Eylül 1923 olarak kabul edilmiştir.
Ancak 1924'te kısa süreli tek parti yönetiminden sonra, Mustafa Kemal'in eski çalışma arkadaşlarından birçoğu (Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy vb.) bir muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Muhalefet partisi kurulduktan sonra Halk Fırkası adını değiştirerek "Cumhuriyet Halk Fırkası" (CHF) oldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası çok kısa bir süre açık kaldı. Şeyh Sait İsyanı'nın ardından 5 Haziran'da hükûmet, partiyi isyana ve Mustafa Kemal'e suikast girişimine karışmakla suçladı. Karabekir ve partinin çok sayıda üyesi askeri mahkemeye çıkarıldı. Karabekir'in suçsuz olduğunu kanıtladı serbest bırakıldı.

29 Ekim 1923 tarihinde, Halk Fırkası üyesi 158 milletvekili cumhuriyeti ilan ederek Mustafa Kemal Paşa'yı cumhurbaşkanı seçti. İlerleyen aylarda halifeliğin kaldırılması ve 2. dönem TBMM'de muhalif milletvekillerinin sayısının azaltılması gibi bazı hususlardan rahatsız olan, Millî Mücadele'nin lider ve aydın kadrosundaki Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Hüseyin Avni Ulaş, Cafer Tayyar Eğilmez, Refet Bele, Bekir Sami Kunduh ve Hüseyin Cahit Yalçın gibi bazı milletvekilleri Meclis'te ayrı bir grup oluşturdular ve 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TCF) kurdular. Bu olaydan bir hafta önce Halk Fırkasının adı "Cumhuriyet Halk Fırkası" olarak değiştirildi. TCF'nin, Şeyh Said İsyanı'ndan sonra 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılıp önde gelen üyelerinin idamı veya siyasetten uzaklaştırılmasından sonra, 1946 yılına kadar CHF/CHP TBMM seçimlerine tek parti olarak katıldı.
Cumhuriyet idaresini kuran önemli reformların birçoğu 15 Ekim 1927 tarihindeki Cumhuriyet Halk Fırkası 2. Olağan Kongresi öncesinde gerçekleştirildi. İkinci Kongre'de Gazi Mustafa Kemal Büyük Nutuk'unu okudu. Kurultayda kabul edilen tüzüğe CHF'nin cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi siyasi bir cemiyet olduğu, fırkanın değişmez genel başkanının Gazi Mustafa Kemal olduğu yazıldı. Başbakan İsmet İnönü, genel başkan yardımcılığına atandı.
1929 yılındaki Büyük Buhran'ın ardından Türkiye, devletçi ekonomik kalkınma politikasına başvurdu. Önemli yatırımların devlet eliyle yapılması kararlaştırıldı. 1930 yılında ekonomik krizin derinleşerek sürmesi ve toplumda ciddi huzursuzlukların baş göstermesi üzerine Mustafa Kemal, yakın arkadaşı olan Fethi Bey'i bir muhalefet partisi kurmakla görevlendirdi. 1930 yılı Ağustos ayı başında Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. İlk etapta CHF'den 15 milletvekili SCF'ye geçti. Yeni parti ülke çapında büyük heyecanla karşılandı. 5 Eylül'de yapılan İzmir Mitingi, Ege Bölgesi'nde rejime karşı genel bir ayaklanmaya dönüşme eğilimi gösterdi. Ekim ayında yapılan belediye seçimlerinde SCF'nin oy çoğunluğunu elde ettiği, ancak sandıklarda hile yapılarak CHF'nin kazandırıldığı söylentisi yayıldı. Silifke, bu seçimde SCF'yi seçtiği için ilçeye çevrildi. Olaylı İzmir Mitingi sonrası SCF kendini feshetti. SCF'ye yakın bir kaynağın iddiasına göre parti kendini feshedilmeye zorlandı.
SCF deneyinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra CHF'nin tek parti yönetimi kökleşti. 1931 yılından toplanan Üçüncü Kurultay'da tüzük yenilendi ve partinin programı belirlendi. Bu kurultayda; cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık ve inkılapçılıktan oluşan altı ilke partinin ana programı olarak belirlendi. Halkevleri adı altında CHF'ye bağlı bir taban örgütünün oluşturulmasına karar verildi.
CHP'nin altı ilkesini simgeleyen Altı Ok'lu amblem, İsmail Hakkı Tonguç tarafından tasarlandı ve 1933 yılında kullanılmaya başlandı.
1934 yılında Birinci Beş Yıllık Plan devreye sokuldu. Devlet eliyle ağır sanayinin kurulmasını öngören plan için gereken parasal kaynak, büyük ölçüde Sovyet kredilerinden sağlandı. Demiryolu yapımına önem verildi.
29 Mayıs 1935 tarihinde 384 milletvekili ve 160 il delegesi ile toplanan Cumhuriyet Halk Partisi 4. Olağan Kurultayı'nda partinin adı, Dil Devrimi'nin getirdiği yeni anlayış uyarınca Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirildi. Kemalizm sözcüğünün ilk defa parti programına girdiği bu kurultaya damgasını vuran "devletçilik" oldu. "Kişinin yapamayacağı işleri devlet yapar" anlayışının yerine "özel girişimi kontrol etme" anlamı verilen devletçilik ilkesi hemen tepkiler doğurdu. Eskişehirli büyük toprak sahibi Emin Sazak, devletçiliğe eski anlamının geri verilmesini isteyecek ve Genel Sekreter Recep Peker, devletçiliğin en sert ifadelerini kullanacaktır.

18 Haziran 1936 tarihinde yayımlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirildi ve içişleri bakanı resmen, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi. 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan anayasa değişikliğiyle, CHP'nin "Altı Ok"u Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na resmen dahil edildi. Böylece "Tek Parti"nin devletle özdeşleşmesi süreci tamamlanmış oldu.Atatürk döneminde Şeyh Said İsyanı, Ağrı Ayaklanmaları ve Dersim İsyanı olmak üzere üç büyük Kürt isyanı çıkmış ayaklanmalar askerî harekâtla bastırılmıştır.
Atatürk döneminde kurulan CHP hükûmetleri:

I. İsmet İnönü Hükûmeti (30 Ekim 1923 - 6 Mart 1924)
II. İsmet İnön

Başkumandanlık kanunu, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Mustafa Kemal Paşa'ya Türk ordusunun başkomutanlığını verdiği 5 Ağustos 1921 tarihli kanun.
Mustafa Kemal, Kütahya-Eskişehir Savaşları'ndaki yenilginin sorumlusu olarak kendisinin gösterildiğini ifade etmiştir. Bu zor günlerde hiç düşünmeden vatanın kurtuluşu için bütün sorumluluğu almayı kabul etmiştir.
Mersin milletvekili Hüseyin Selâhattin Köseoğlu Bey, mecliste Mustafa Kemal için "Ordunun başına geçsin!" görüşünü ortaya atmıştır.
Tartışmaların giderek artması üzerine 4 Ağustos 1921 tarihinde mecliste yapılan gizli oturumda Mustafa Kemal, kendisini destekleyen milletvekillerine teşekkür ettikten sonra meclis başkanlığına bir önerge vermiştir. Bu önergede TBMM'nin yetkilerini (yasama, yürütme) fiili olarak kullanma şartıyla başkumandanlığı kabul edeceğini bildirmiştir. 5 Ağustos 1921'de Meclis tarafından çıkarılan bir kanunla başkumandanlık yetkisi 3 aylık bir süreyle Mustafa Kemal'e verilmiştir.
Başkumandanlık Kanunu daha sonra üçer ay uzatılmıştır (30 Ekim 1921, 4 Şubat 1922, 6 Mayıs 1922). 20 Temmuz 1922'de Mustafa Kemal'in başkumandanlık yetkisi TBMM tarafından süresiz olarak uzatılmıştır. Bu yetkiyle Büyük Taarruz'da ordunun başına geçen Mustafa Kemal Paşa'nın, Kurtuluş Savaşı'nda zaferin kazanılmasında çok büyük payı olmuştur.
Mustafa Kemal Başkumadanlık görevini 29 Ekim 1923'te cumhurbaşkanı seçilinceye kadar sürdürmüştür.

Belgrad'ın Fethi, Macaristan Krallığı'nın elinde bulunan Belgrad'ın (o dönemdeki adı Nándorfehérvár) Temmuz 1521'de, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuşatılmasıyla başlayan ve 29 Ağustos 1521'de fethiyle sona eren süreçtir.
I. Süleyman'ın 1520 Eylül'ünde Osmanlı Padişahı olmasının ardından Macaristan Kralı II. Lajos'a gönderdiği Behram Çavuş'un öldürülmesi üzerine, Süleyman Belgrad üzerine sefer düzenlemeye karar verdi. 18 Mayıs 1521 tarihinde Belgrad üzerine sefere çıkan Süleyman'ın önderliğindeki Osmanlı Ordusu, Temmuz ayında şehri kuşatma altına aldı. Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'nın komutasındaki ordu, bir ay kadar süren kuşatma sonrasında şehri ele geçirdi. Osmanlı kuvvetleri ayrıca Böğürdelen, Zemun ve Salankamen şehirlerini devlet topraklarına kattı.
Belgrad'ın kaybedilmesinden sonra zayıflayan Macaristan Krallığı, 1526'da Osmanlı kuvvetleriyle gerçekleşen Mohaç Muharebesi'ni kaybetmesi sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlandı. Belgrad, Habsburg Monarşisi tarafından 1688-1690, 1717-1739, 1789-1791 yılları arasında 3 kez işgal edildi ve her seferinde Osmanlılar tarafından geri alındı, 1878 yılında Sırpların Osmanlı'dan bağımsızlık kazanmasıyla elden çıkmıştır.

Sultan II. Mehmed önderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu, 1453 yılında Konstantinopolis'i ele geçirerek önemli bir zafer kazanmış, şehri Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni başkenti yapmış ve böylece Bizans İmparatorluğu'na son vermişti. Osmanlılar yayılmacı hedeflerinde daha da hırslandılar ve nüfuzlarını Avrupa'ya daha da yaymaya çalıştılar. Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktada stratejik olarak konumlu kale şehir olan Belgrad'ı kuzeye doğru ilerlemeleri için önemli bir geçit olarak gördüler. Osmanlı İmparatorluğu'nun yayılmacı hırsları, Avrupa devletlerinin istikrarı ve güvenliği için önemli bir tehdit oluşturdu ve Osmanlı'nın daha fazla saldırısına karşı koymak için ortak bir çabaya yol açtı. 1452 yılında eski vali (gubernátor) János Hunyadi, naipliği Kral V. Ladislas'a devretti; Kral V. Ladislas da reşit oldu ve Besztercze Kontu ve Macaristan'ın kaptan generali oldu.
Belgrad'ın alınması için Osmanlı İmparatorluğu tarafından ilk girişim 1440'ta gerçekleştirildi. Padişah II. Murad komutasındaki ordu Nisan 1440'ta, Macaristan Krallığı yönetimindeki şehri kuşattı. 

Birkaç ay sonra, aynı yılın sonbaharında kuşatma kaldırıldı ve şehir Macar yönetiminde kaldı. Osmanlı kuvvetleri tarafından şehre yönelik ikinci kuşatma 1456 Temmuz'unda, Padişah II. Mehmed yönetimindeki ordu tarafından gerçekleştirildi. Bir aydan kısa süren bu kuşatma da Osmanlı açısından başarısızlıkla sonuçlandı. 1492'de şehir, Osmanlı kuvvetleri tarafından üçüncü kez kuşatıldı. Semendire Sancak Beyi Hadım Süleyman Paşa önderliğindeki Osmanlı kuvvetleri, şehrin kuşatılması sırasında Erdel üzerine yaptığı akınlarda mağlup olarak geri çekildi ve şehrin kuşatması sonlandı. İki devlet arasında bu kuşatmanın ardından büyük bir çatışma yaşanmadı. 28 Mart 1519'da imzalanan barış antlaşmasıyla iki devlet birbirine saldırmayacak ve her iki devletin tüccarları da diğer devletin topraklarına serbestçe girebilecekti.
Padişah I. Selim'in Mısır seferi sırasında Macaristan Kralı yönetimindeki ordu, İzvornik üzerine yürüyerek, Sancak Beyi Mustafa Bey'i öldürdü. Ancak I. Selim, bu olaya karşı herhangi bir şey yapamadan, Eylül 1520'de öldü. I. Selim'in ardından Osmanlı Padişahı olan I. Süleyman, tahta geçtiğini haber vermek üzere Macaristan Kralı II. Lajos'a gönderdiği Behram Çavuş, farklı kaynaklara göre kral tarafından hakaret gördü, alıkonuldu veya öldürüldü. Nicolae Iorga, alıkonulma sebebi olarak Macaristan'da Süleyman'ın öldüğüne dair haberlerin yayıldığını yazmaktadır. Diğer yandan Macar kuvvetlerinin Bosna Sancağı'na bağlı Knin'in Macar kuvvetleri tarafından ele geçirilmesi sonrasında Süleyman, Belgrad üzerine sefer düzenlemeye karar verdi.

Sefere çıkılmadan önce Süleyman; Anadolu, Karaman, Diyarbekir, Şam ve Mısır beylerbeylerine sefer sırasında devletin sınırlarını korumalarını, Rumeli beylerbeyine İpsala'da yığınak yapıp kendisi Edirne'ye varınca kendisini karşılamasını, Rumeli'deki akıncı beylerine kendilerine tâbi olan akıncıları toplamalarını, Bosna ve İzvornik sancak beylerine ise kendilerine bağlı kuvvetleri toplamalarını ve bölgede padişah haslarından olan maller ile, ordunun gelişine kadar hazır olacak şekilde gemiler yapılmasını emretti. Erdel'den Macaristan'a gelecek desteğin engellenmesi için akıncı beylerinden Mihaloğlu Mehmed Bey, Niğbolu üzerinden Erdel'e saldırması için gönderildi.
Macaristan'a karşı yapılacak seferde, Karadeniz'in Tuna nehrine kadar olan kısmının fethi için Danişmend Reis görevlendirilirken; Mihaloğlu Mehmed Bey, Turahanlı ve Bosna Beyi Yahya Paşazade Bali Bey komutasındaki akıncılar da öncü olarak Macaristan içine sevk edildi. Öte yandan Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa komutasındaki tımarlı sipahilerin Belgrad üzerine gönderilip, Tuna'nın sağ tarafından ilerleyerek şehri uzaktan kuşatması kararlaştırıldı ve bu kapsamda elli kadar gemiyle Tuna üzerine kuşatma için gerekli malzemelerle birlikte yola çıkıldı.
Süleyman komutasındaki Osmanlı Ordusu, farklı kaynaklara göre 16 veya 18 Mayıs 1521 tarihinde İstanbul'dan ayrılarak Belgrad üzerine sefere çıktı. Sefere çıkan Osmanlı kuvvetlerinde fil de bulunmaktaydı. 28 Mayıs'ta Edirne civarına ulaşan orduya Rumeli beylerbeyi ve sancak beylerine bağlı kuvvetler de katıldı.
Hunyadi güçlerini toplayamadan önce, II. Mehmed'in ordusu (eski kayıtlara göre 160.000, daha yeni araştırmalara göre 60-70.000 kişi) Belgrad'a geldi. Kuşatma 4 Temmuz 1456'da başladı. Osmanlılar şehrin surlarını bombalamaya başladı.
Szilágyi kalede sadece 5.000-7.000 kişilik bir güce güvenebilirdi. Mehmed, kuşatmasını burunun boynuna kurdu ve 29 Haziran'da şehrin surlarını yoğun bir şekilde bombalamaya başladı. Adamlarını üç bölüme ayırdı: Rumeli kolordusu 300 topunun çoğuna sahipken, 200 nehir savaş gemisinden oluşan filosu geri kalanına sahipti. Rumeliler sağ kanatta, Anadolu kolordusu ise sol kanatta dizilmişti. Ortada Sultan'ın kişisel muhafızları, Yeniçeriler ve komuta merkezi vardı. Anadolu kolordusu ve Yeniçeriler, her ikisi de ağır piyade birlikleriydi. Mehmed, bataklıkları devriye gezmek ve kalenin takviye edilmediğinden emin olmak için nehir gemilerini çoğunlukla şehrin kuzeybatısına yerleştirdi. Ayrıca, piyadenin Hunyadi'nin ordusu tarafından kuşatılmasını önlemek için güneybatıdaki Sava nehrini de gözetliyorlardı. Tuna'dan doğuya doğru uzanan bölge, sağ taraftan kuşatılmamak için Sultan'ın feodal ağır süvari birliği olan Sipahiler tarafından korunuyordu.

Hunyadi bundan haberdar edildiğinde, Macaristan'ın güneyinde ordu için ek hafif süvari birlikleri topluyordu ve bunlarla kuşatmayı kaldırmayı planlıyordu. Nispeten az sayıda olmalarına rağmen, soylu arkadaşları insan gücü sağlamaya istekliydi ve köylüler de bunu yapmaya fazlasıyla istekliydi. Vatikan tarafından hem sapkınları bulmak hem de Osmanlılara karşı bir haçlı seferi vaaz vermek için Macaristan'a gönderilen Rahip Capistrano, Belgrad'a doğru ilerlediği büyük, ancak yetersiz eğitimli ve donanımlı bir köylü ordusu kurmayı başardı. Capistrano ve Hunyadi, orduyu ayrı ayrı komuta etseler de birlikte seyahat ettiler. İkisi de toplamda yaklaşık 40.000-50.000 asker toplamıştı.
Sayıca az olan savunucular, o zamanlar Balkanlar'ın en iyi tasarlanmış kalelerinden biri olan Belgrad'ın müthiş kalesinin gücüne güveniyorlardı. Belgrad, 53 yıl önce Stefan Lazareviç tarafından Sırp Despotluğu'nun başkenti olarak belirlenmişti. Kale bir tepedeydi ve saraylı iç kale, ana askeri kampları, dört kapısı ve çift duvarı olan büyük bir üst şehir ve ayrıca şehir merkezinde katedrali ve Tuna'da bir limanı olan alt şehir olmak üzere üç savunma hattıyla ayrıntılı biçimde tasarlanmıştı. Bu inşa çabası, Orta Çağ'ın en ayrıntılı askeri mimari başarılarından biriydi çünkü nehirlerin Tuna ve Sava'nın birleştiği noktada olmasının doğal engelinden de faydalandı. 2 Temmuz'da Capistrano Belgrad'a geldi.

Hunyadi, Osmanlı filosu şehrin ikmalini durdurmak için Tuna Nehri boyunca Belgrad'ı kuşatırken Zemun Kalesi'nin yakınlarına kampını kurdu Hunyadi'nin birincil amacı, kuşatma altındaki garnizonu desteklemek ve ikmali için nehir geçişini güvence altına almaktı. Bunu başarmak için Tuna Nehri üzerindeki tüm gemilerin toplanmasını emretti ve Szilágyi ile iletişim kurarak ona stratejik bir konumdan Osmanlı filosuna bir saldırı başlatmaya hazır olması talimatını verdi. Szilágyi, şehirden Sırpların mürettebatıyla yaklaşık kırk gemi hazırladı. Osmanlı Deniz Filosu 60 kadırga ve yaklaşık 150 küçük gemiden oluşuyordu.
14 Temmuz 1456'da, nehirde 5 saatlik savaş başladıktan sonra Hunyadi, üç büyük Osmanlı kadırgasını batırarak ve dört büyük gemi ile 20 küçük gemiyi ele geçirerek deniz ablukasını kırdı. Sultan'ın filosunu yok ederek Hunyadi, birliklerini ve çok ihtiyaç duyulan yiyecekleri şehre taşıyabildi. Kalenin savunması da güçlendirildi.

Üçüncü vezir Ahmed Paşa komutasındaki kuvvetler, 7 Temmuz'da Böğürdelen'i ele geçirdi. Sonrasında buraya gelen Süleyman, kalenin genişletilmesini ve bir iç kale yapılmasını istedi. Öte yandan Pîrî Mehmed Paşa tarafından görevlendirilen Semendire Sancak Beyi Gazi Hüsrev Bey Tuna'nın sol yakasındaki Zemun'u alırken, ikinci vezir Çoban Mustafa Paşa komutasındaki birlikler de Salankamen'i ele geçirdi.
Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa komutasındaki kuvvetler, yaklaşık bir ay Belgrad'ı kuşattı. Celâlzâde Mustafa Çelebi'nin belirttiğine göre 15.000, Hocazâde Mehmed'e göre 25.000 kadar Osmanlı askeri şehrin kuşatmasında yer aldı. Belgrad'ın savunması için Mihály Móré ile Balázs Oláh'ın komutasında 700 kadar asker vardı.
Bir haftalık yoğun bombardımandan sonra, kalenin surları birkaç yerden aşıldı. 21 Temmuz'da II. Mehmed, gün batımında başlayıp bütün gece süren tam kapsamlı saldırı emri verdi. Kuşatan ordu şehri bastı ve ardından kaleye saldırmaya başladı. Bu, kuşatmanın en kritik anı olduğundan, Hunyadi savunuculara katranlı tahta ve diğer yanıcı maddeler atmalarını ve ardından kaleyi ateşe vermelerini emrett

Belçika sömürge imparatorluğu (Fransızca: Empire colonial belge; Felemenkçe: Belgische koloniën), Belçika'nın yurt dışındaki kolonileri ve imtiyazlarını kapsamaktaydı.
Belçika, 1885-1960 yılları arasında Belçika Kongosu ile 1916-1962 yılları arasında Ruanda-Urundi arasında iki koloniyi kontrol etti. Ayrıca Çin'de Tientsin'de bir imtiyazı vardı ve Fas'taki Cebelitarık Uluslararası Bölgesi'nin ortak yönetici idi Ayrıca Güney Sudan'daki Yambio Şehrine'de sahip'ti

Anstey, Roger (1966). King Leopold's Legacy: The Congo under Belgian Rule 1908-1960. Oxford: Oxford University Press. 
Freund, Bill (1998). The Making of Contemporary Africa: The Development of African Society since 1800 (2. bas.). Basingstoke: Palgrave-Macmillan. ISBN 978-0-333-69872-3. 
Pakenham, Thomas (1992). The Scramble for Africa: the White Man's Conquest of the Dark Continent from 1876 to 1912 (13. bas.). Londra: Abacus. ISBN 978-0-349-10449-2. 
Neild, Robert (2015). China's Foreign Places: The Foreign Presence in China in the Treaty Port Era, 1840–1943. Hong Kong: Hong Kong University Press. ISBN 978-988-8139-28-6. 

Belgian Concession 15 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at "Tianjin under Nine Flags" Project (University of Bristol)

Bergama Baskını, Yunan ordusunun Türk-Yunan Savaşı esnasında yaptığı bir baskındır. Yunan ordusu Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmasından beri Ege Bölgesi'ndeki şehirleri işgal etmeye devam ediyordu. Yunan kuvvetlerinin 10 Haziran 1919'da Reşadiye'ye (Zeytindağ) ulaştığı haberi gelince sırada Bergama'nın olduğu anlaşılmış. Bergama Mühimmat Deposu memuru silah ve cephane Yunanların eline geçmesin diye depoyu havaya uçurdu.
Bergama'yı saran ve baskına katılacak olanlar: Soma ve Kınık'tan Niyazi ve Abdullah müfrezeleri. Balıkesir'den Zarbalı Hulusi Bey komutasında bir askeri müfreze ve bir parti pehlivan müfrezesi, Kaşıkçı'dan Mehmet Ali Çavuş müfrezesi, Turanlı'dan mülazım Nuri ve Hüseyin Bey müfrezeleri, Ayvalık'tan Binbaşı Cemal Bey müfrezesi ve Ekrem Bey'in müfrezesi, Kozak'tan Çakıcı Rahmi müfrezesi. 
Bölgede bulunan bu Türk millî kuvvetleri Bergama'ya 15 Haziran (başka kaynaklara göre 14 Haziran) günü öğlene doğru ani bir saldırı düzenleyerek Yunan birliklerini 400 üzerinde ağır zayiata uğrattılar. Yunan askerleri burada aldıkları mağlubiyetin intikamını 17 Haziran'da Menemen'de sivillere bir katliam gerçekleştirerek aldılar. Belediye makamlarının bildirdiğine göre 1.000'den fazla Türk öldürülmüş fakat sonradan bir Fransız subayı tarafından yapılan tahkikata göre 200 ölü ve 200 yaralı Türk'ün olduğu saptanmıştır.
Yunan ileri karargâhı, komutanları albay Zafiryos'a saldıran Türk kuvvetleri hakkında 3.000 piyade ve 500 milis gibi çok abartılı rakamlar vermişti. Bergama'da bulunan Türk kuvvetleri 500'dü.
Yunanlar 19 Haziran günü Bergama'ya 3.000 kişilik bir kuvvetle yeniden geldiler. Yüksek sayıda ve üstün teçhizatlı olan Yunan kuvvetine karşı koyabilecek güçte olmadıklarını anlayan Türk millî kuvvetleri Bergama'dan çekilmeye karar verir. Yunanlar, üstün güçlerle 19 Haziran'da yaptıkları bir taarruzla Bergama'yı işgal etmeyi başarırlar. Türk birliklerinin geri çekilirken sırtını koruyan 1 Makineli tüfek ve 56 kişilik savaşçı grubu vardı. Teğmen Sabri bey yönetimindeki bu grup, bütün Türk kuvvetleri Bergama'dan çekilene kadar Yunan kuvvetini akşama dek oyaladı.
Menemen'de olduğu gibi Yunan ordusunun baskının intikamını almak istemesinden korkan Türk siviller, Bergama ve çevresinden göç etti. Göç edenlerin sayısı 80.000-100.000 arasında tahmin edilmektedir.

Berlin Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Büyük Britanya, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Fransa arasında 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin'de imzalanan barış antlaşmasıdır.

93 Harbi'nin ardından Osmanlı ile Rusya arasında, 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşmanın şartları Osmanlı açısından son derece ağır olmaktaydı ve Rusya'yı da Balkanlar'da tek güç haline getiriyordu. Nitekim bu durum Avrupa'nın diğer büyük devletlerini rahatsız etmekteydi.
Aynı dönemde Sultan II. Abdülhamid, İngiltere'yi Rusya'ya karşı kışkırtmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu savaşta yenilmiş ve anlaşmak zorunda kalmıştı. Ancak yapılan antlaşma devletin çöküşünü getirebilecek ağırlıktaydı. II. Abdülhamid de çareyi Avrupa devletlerini Rusya'ya karşı kullanarak durumu hafifletmekte aramaktaydı. Kışkırtmanın sonucu olarak, İngiltere Rusya'nın Orta Doğu'daki İngiliz menfaatlerini tehdit edeceğine, sıcak denizlere inip kendisiyle rekabete başlayacağına inanmıştı. Diğer Avrupa devletleri ile Rusya üzerinde kurduğu yoğun baskı sonucunda yeni bir savaşı göze alamayan Rusya, antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesine razı oldu.
13 Haziran 1878'de Almanya İmparatorluk Şansölyesi Prens Bismark'ın başkanlığında Osmanlı, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve İtalya'nın katılımıyla Berlin Kongresi toplandı. Osmanlı İmparatorluğu'nu temsilen Nafıa Nazırı Karatodori Paşa, Müşir Mehmet Ali Paşa ve Berlin büyükelçisi Sadullah Bey gönderilmiştir. Diğer devletleri de başbakanları ve dış işleri bakanları temsil etmekteydi.

Antlaşmanın başlıca sonuçları şöyle gruplandırılabilir: 

Osmanlı İmparatorluğu kendisine tabi olan Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Karadağ'ın kendi başlarına birer prenslik olmalarını kabul etmiştir. Doğu Rumeli vilayeti kurulmuş ve Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı ancak çeşitli imtiyazlara sahip olmuşlardır.
Toprak paylaşımı ise aşağıdaki gibidir;

Bosna-Hersek imtiyazlı vilayet haline geldi.
Doğu Rumeli imtiyazlı vilayet haline geldi.
Bulgaristan Prensliği kuruldu.
Kıbrıs Sancağı İngiltere'ye  kiralandı.
Niş Sancağı Sırbistan'a bırakıldı.
Teselya Sancağı Yunanistan'a (1881) bırakıldı.
Kars, Batum, Artvin ve Ardahan sancakları Rusya'ya bırakıldı.
Dobruca Sancağı Romanya'ya bırakıldı.
Bunların dışında birkaç kaza Karadağ'a bırakıldı.
Van'ın doğusundaki Kotur yöresi İran'a verildi.
Ayrıca kongre döneminde Fransa'nın yaptığı kulis çalışmaları sonucunda, antlaşma maddelerinde olmadığı halde 3 yıl sonra Tunus Prensliği Fransızlarca işgal edilmiş ve gerekçe olarak Berlin Antlaşması gösterilmiştir. Berlin Antlaşması'ndan sonra İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlıları baskı altına alma politikasına devam etti.

Girit, Doğubayazıt ve Eleşkirt Osmanlı Devleti'ne bırakıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, Vilayat-ı Sitte denilen Doğu Anadolu'daki illerde Ermeniler lehine ıslahat yapacaktı. Ancak yasalar gereği Ermenilerin nüfusları yetmediği için ayrı bir beylik kuramadılar. Benzer ıslahatlar Manastır Eyaleti'nde de gerçekleştirilecekti.

Bu antlaşma incelendiğinde;

Berlin Antlaşması, Karlofça Antlaşması'nın ardında Balkanlar'daki Osmanlı varlığının yok edilmesi yolundaki ikinci büyük adımdır. Ancak Ayastefanos Antlaşması'nın aksine Osmanlı'nın 35 yıl daha Balkanlar'da kalmasını sağlamıştır.
Rusya, Ayastefanos ile elde ettiği birçok haktan mahrum olmuştur. Özellikle Balkanlar konusunda düş kırıklığına uğramıştır.
Antlaşmadan en çok faydalananlar yeni kurulan prenslikler ve İngiltere olmuştur.
Tuna Nehri üzerindeki Adakale'nin ismi Berlin Antlaşması'nda geçmediği için bu ada Osmanlı yönetiminde kaldı.
Antlaşma, Osmanlı Devleti tarafından terk edilen topraklarda kalan Müslüman nüfusunun haklarına halel getirilmesine karşı etkili bir yaptırım öngörmediği için, 93 Harbi ile başlamış bulunan göç dalgası düzenli olarak devam etti.
Antlaşma, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün güvence altına alındığı Paris Antlaşması'ndaki anlayışın terk edildiğini açık bir şekilde gösterdi. Antlaşmada görülen toprak kayıpları Antlaşmadan sonra da devam etti. 1881'de Fransa Tunus'u, 1882'de İngiltere Mısır ve Sudan'ı, 1885'te Bulgaristan Doğu Rumeli'yi; aynı yıl İtalya da Habeş Eyaleti'ni işgal etti.

Beyazıt Devlet Kütüphanesi (eski adı:Kütüphane-i Umumî Osmanî), Bayezid Camii ve tarihî Sahaflar Çarşısı yakınında, Beyazıt Meydanı'na bakan iki tarihi binada 1884 yılından beri araştırmacılara hizmet veren kütüphanedir.
Türkiye'de devlet eliyle kurulan ve oluşum şartları bütün ayrıntılarıyla bilinen ilk kütüphanedir. Bir derleme kütüphanesi olan kütüphane, yaklaşık yarısı kitap olmak üzere toplam bir milyona yakın dokümanı barındırır. Kitapların 11.120 adedi yazma eserdir. 2003 yılında Hakkı Tarık Us Koleksiyonu'nun kütüphaneye devredilmesinden sonra gazete-dergi bölümü Türkiye'nin en önemli  arşivi haline gelmiştir.

Kurum, Avrupa'daki millî kütüphaneler benzeri bir kütüphaneyi  İstanbul'da oluşturma düşüncesinin sonucu olarak ortaya çıktı. Bu düşüncenin gerçekleşmesine devrin Maarif Nazırı Mustafa Nuri Paşa, sadrazam Mehmed Said Paşa ve padişah II. Abdülhamit öncülük etti. Kütüphane binası olarak kullanılmak üzere Bayezid Camii külliyesi imaretinin bir bölümünün  tamir edilip kullanılmasına karar verildi. İmaretin, uzun yıllar ahır olarak kullanılmış altı kubbeli kısmının (şu an okuma salonu olan bölüm) tamir edilip düzenlenmesi işi Mekteb-i Mülkiye binasını da inşa eden Ohannes Kalfa'ya verildi. II. Bayezid devrinde 1501-1506 arasında inşa edilmiş olan bina, 27 Eylül 1882'de başlayan restorasyon çalışması sonucunda yenilenmiş ve 27 Haziran 1884'te “Kütüphane-i Umum-i Osmanî” adıyla Maarif Nezareti'ne bağlı bir kütüphane olarak hizmete girmiştir.
Açılış sırasında kütüphanenin boş raflarına “Naima tarihi” ciltleri konuldu. Daha sonra koleksiyon Beyazıt Camii'nden getirilen kitaplar, civar tekke ve zaviyelerden toplananlar, satın alman ve bağış yoluyla sağlanan kitaplarla zenginleştirildi. Kuruluşunun üçüncü yılında koleksiyon, 4164 kitap büyüklüğüne erişti. Kütüphanenin başına atanan ilk yönetici Tahsin Efendi idi. Kütüphanenin ilk yıllarında kütüphaneye büyük ilgi gösterilmekte idi. Saray mensupları, Cuma namazı dönüşünde kendilerine ayrılmış koltuklarda okurlardı Birbirini takip eden Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında kütüphane bir depo durumuna geldi.
Cumhuriyet döneminde “Bayezid Umumi Kütüphanesi” adıyla hizmete devam eden kütüphane, 1934 yılında çıkarılan Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu çerçevesinde derlenecek eserlerin birer nüshasının gönderileceği derleme kütüphanelerinden birisi oldu. Bu kanun, kütüphane koleksiyonunun sayısını ve çeşidini daha da zenginleştirdi.
1896'da kütüphaneye müdür olarak atanmış olan İsmail Saip Sencer, görevini 1939'a kadar sürdürdü. Kütüphaneyi çok sayıda fare bastığı için onun müdürlük yaptığı dönemde kütüphanede çok sayıda kediye baktı; ileri derecede kedi meraklısı olan İsmail Saip'in döneminde kütüphane "kedili kütüphane" olarak anılmaya başladı. İsmail Saip'ten sonra yerine onun tavsiyesiyle yerine Necati Lugal atandı. 1939-1943 arasında Necati Lugal, 1943-1946 arasında Saadettin Nüzhet Ergun kütüphane yöneticiliğini yürüttü. 1942 yılında kütüphaneye 2 adet 48 gözlü fiş dolabının yaptırılması ile ülkede modern fiş ve kataloglama usulünün uygulandığı ilk kütüphane oldu.
1946'da kütüphane yöneticiliğine atanan Muzaffer Gökman'ın girişimiyle aynı yıl kütüphanede geniş bir restorasyon çalışmasına girişildi. Büyük okuma salonu; konferans ve müzik toplantıları yapılabilecek hale getirildi. 1948 ve 1953 yıllarında alınan Bakanlar Kurulu kararı ile külliyenin diğer bölümleri de kütüphaneye tahsis edildi. 1950 yılında 40bin kitaplık modern katalog hizmete girdi.
1952'de kütüphane bünyesinde Bayezid Çocuk Kütüphanesi açıldı ancak bu bölüm sonraki yıllarda süreli yayın deposu olarak kullanıldı. Kütüphane, bu dönemde büyük bir yer sıkıntısı yaşıyordu. 1961 yılında kendisine özel bir statü verilmesi ile “Bayezid Devlet Kütüphanesi” adını aldı. 1974 yılında kütüphaneye eski Dişçilik Okulu binası tahsis edildi. Binanın kütüphane ek binası olarak onarımı için  1979 yılı sonunda temel atıldı.
1992'den beri kütüphane bünyesinde görme engelliler için özel bir bölüm bulunur.
Türkiye'de şahıslar tarafından oluşturulmuş en önemli koleksiyonlardan olan ve farklı dillerde kitap, gazete, dergi, yıllık, tarihi hikâyeler barındıran Hakkı Tarık Us Koleksiyonu 2003 yılında Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ne devredilmiştir.
2009 yılında İstanbul İl Özel İdaresi  tarafından kütüphane binasının restorasyonu başlatılmıştır.
Rami Kütüphanesi'nin açılmasıyla beraber kitap koleksiyonu ve bazı hizmet birimleri aynı adlı ayrı bir bölümle oraya taşınmıştır. Günümüzde yalnızca gazete ve süreli yayın koleksiyonuyla hizmet vermeye devam
etmektedir.

Kütüphane, 2017 yılında Çağdaş Mimarlık için Avrupa Birliği Ödülü - Mies van der Rohe Ödülü'ne aday gösterilmiştir. Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından tarihi bir yapının yeniden tasarlandığı proje, 2019 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü'ne aday gösterilmiştir.
Britanyalı Mimarlar Kraliyet Enstitüsü (RIBA), Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ni 61 proje ile yarışarak 2017'nin en iyi yeni binası ödülüne aday göstermiştir. 2016 yılında mimari yapısıyla Dünya Mimarlık Festivali ödülünün sahibi olmuştur.
Ayrıca 2017 yılında Yılın Yenileme Çalışması alanında LEAF Ödülü ve MIPIM jüri özel ödülünü kazanmıştır.

Beyazıt Devlet Kütüphanesi web sitesi*30 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beylerbeyi (Osmanlıca: بكلربكی) ya da Mîr-i mîrân, Osmanlı Devleti döneminde bir eyaletin yönetiminden sorumlu olan kişiydi. Fars kültüründen alınan yöneticilik birimi için ve Vali gibi sözcükler de Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde beylerbeyi sözcüğüyle eş anlamda kullanılmıştır.
Osmanlı Devleti'nin ilk döneminde sadece 1 beylerbeyi vardı. Padişah Anadolu'dayken Rumeli bölgesini yöneten kişiye "Rumeli Beylerbeyi" denmişti. Rumeli Beylerbeyliği I. Murat döneminde kurulmuştur. Sonradan Yıldırım Bayezit döneminde ise "Anadolu Beylerbeyliği" kuruldu. Buna ileriki dönemlerde yapılan fetihlerle yeni eyaletler katıldı. Son dönemlerde 40'ı aşkın beylerbeyliği ve bunları yöneten beylerbeyleri bulunmaktaydı.

Hidiv: Mısır valileri beylerbeyi ünvanının yanı sıra hidiv olarak da anılmışlardır.
Dayı: 1671'den itibaren seçilerek göreve getirilen Cezayir Eyaleti ve Tunus Eyaleti yöneticilerinin ünvanıdır.

Halil Inalcık. Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300 - 1600), İstanbul 2005

Beyoğlu veya eski ismiyle Pera, İstanbul ilinin Avrupa yakasında bulunan ilçelerinden biridir. Kuzeybatıda Şişli ve Kâğıthane, doğuda Beşiktaş ve İstanbul Boğazı, güneyde ve batıda ise Haliç ile sınırlı ilçe 45 mahalleden oluşmaktadır. İsmini Pera da denen, Tünel–Taksim arasında uzanan İstiklal Caddesi ve ona açılan sokakların belirlediği alanı kapsayan Beyoğlu semtinden alır. İlçenin yüzölçümü 9 km²dir. Beyoğlu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 58 metredir.

Tarihî yarımadanın ve Haliç'in karşısında gelişen bölge Orta Çağ'dan itibaren, Yunancada "karşı yaka", "öte" anlamına gelen "Pera" (Πέρα) adıyla anılmaktaydı. Türkler tarafından kullanılan "Beyoğlu" adının, bir beyin oğlunun bölgedeki konağından kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Bu konuda öne sürülen iki rivayetten biri; Osmanlı Padişahı II. Mehmed döneminde, Trabzon İmparatorluğu Prensi Aleksios Komnenos'un İslamiyeti kabul ederek bu bölgeye yerleşmesinden; diğeri ise Padişah I. Süleyman döneminin Venedik elçisi Andrea Gritti'nin, Rum bir kadınla evlenmesi sonucunda dünyaya gelen oğlu Luigi Gritti'nin Taksim dolaylarında bir konakta oturmasından dolayı Beyoğlu adının kullanılmaya başlanıldığını belirtir. 1925 yılında Pera kullanımı resmî yazışmalardan çıkarıldı ve Beyoğlu ismi kullanılmaya başlandı.

Galata'nın ilk çağlara dek uzanan tarihine karşın, Beyoğlu, 16. yüzyılın ilk yarısında, içinde tek tük yapıların yer aldığı, bağlık bahçelik bir alandı.

Beyoğlu, Galata'dan gelen Hristiyanlarla yabancıların, elçilikler dolaylarına ve o zamanlar "Grand Rue de Pera" denilen İstiklal Caddesi boyunca yerleşmesiyle Avrupa kenti görünümünde bir yerleşme olarak ortaya çıktı.
Böylece, İstanbul içinde farklı bir topluluk 17. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk önceleri, Fransız ve Venedik elçilikleri ile onların çevresinde yerleşmiş Fransisken misyonerleri yerleşmenin çekirdeğini oluşturuyordu. 17. yüzyılın başlarında Galata'yı gösteren bir gravürde surların dışında çok az bina gözükmektedir.
1700'lerde Beyoğlu, bugünkü Tünel-Galatasaray caddesinin iki tarafı ile, bu caddenin yan sokaklarına yayılmıştı. Dörtyol, merkez olmak üzere Beyoğlu gelişmişti. Batısında mezarlıklar ve doğusunda ise elçilikler vardı. 18. yüzyılda yavaş yavaş Avrupa etkisi artmıştır. 18. yüzyıl sonunda, İstiklal Caddesi'nde, yapıların tamamı taş veya tuğla ya da alt katları taş ve üstleri ahşaptır.
18. yüzyılın sonunda İstanbul'a gelen Dallaway, Beyoğlu'nu Galata'nın yazlığı olarak tanımlıyor, yolların düzensiz olduğunu belirtiyor ve bu bölgede Fransız, İngiliz, Hollanda, Venedik, Rusya, İsveç, İspanya, Prusya ve Napolili diplomatların kışlık malikanelerinin bulunduğunu yazmıştır.
Beyoğlu, genel olarak 19. yüzyılda gelişmiştir. Bu gelişmenin nedeni, bu döneme Osmanlı dış ticaretinin daha önceki dönemlerde görülmemiş boyutlarda büyümesi ve ulaşımın gelişmiş olmasıdır. 19. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu'nun dünya kapitalist sistemi ile bütünleşmesi sonucu, Beyoğlu uluslararası bir ticaret merkezi olmuştur. 19. yüzyılın başında, Beyoğlu, bahçeli evleriyle hala bir banliyö görünümünde idi. Bu yüzyılın ilk yarısında, Beyoğlu ve çevresi henüz tam olarak kentleşmemişti. İkinci yarısında ise Galatasaray ile Taksim arası gelişti. Beyoğlu, artık kapitülasyonların koruması altındaki yabancıların, tüccarların, bankerlerin, armatörlerin ve kozmopolit bir çevreye yerleşmek isteyen zenginlerin Paris modasını taklit ederek yaşadıkları bir yer olmuştur. Yüzyılın sonunda, burada, Paris'in en ünlü sahne oyunlarını aynı zamanda gösteren üç tiyatro vardı. Bu tarihte, modern toplumun gereksinim duyduğu tramvay, gaz, su gibi altyapı hizmetleri sağlanmıştı. Bu kuruluşların işletme ayrıcalıkları çok uzun süreli sözleşmelerle yabancılara ya da azınlık mensuplarına verilmişti. Bu dönemdeki hızlı yapılaşma, Batı'daki örneklerden etkilenmekle birlikte Osmanlı etkisinde de kalmıştır.
20. yüzyılda Beyoğlu'nda Galatasaray ile Taksim arası önem kazandı. Bu alanda hala bahçeli konakların bulunması ve bunların apartmana dönüşmesi olanağı, buranın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca 1913'te ilk elektrikli tramvayın Beyoğlu'nu Şişli'ye bağlaması Galatasaray-Taksim arasını, Tünel-Galatasaray arasına göre daha merkezi bir duruma getirmiş, Beyoğlu'nun en kolay ulaşılabilir ve gözde yeri yapmıştır. Bu dönemde Beyoğlu'nun çevresindeki semtlerde çağdaş binalar yapılmış ve yeni semtler gelişmiştir. 20. Yüzyılın başlarında Beyoğlu'nda da yapılan apartmanların cephelerinde Art Nouveau üslubu uygulanmıştır.
Cumhuriyet Dönemi'nde 1950'lere kadar yabancılardan ve onlar için çalışan azınlıklardan boşalan yerlere, yeni yetişen Türk iş adamları ve Beyoğlu yakasını kentin en çağdaş semti bilen aydın Türkler ilgi gösteriyorlardı. Sinema ve tiyatroları, lokanta ve pastaneleri, sanat galerileri ve mağazalarıyla hala kentin en seçkin semti idi. 1950'lerden sonra, kırsal göç ve hızlı kentleşme sonucu İstanbul'un aşırı büyümesi, yeni semtlerin gelişmesi, eğlence kuruluşlarının, ticaretin ve zengin ailelerin bu yeni gelişen çağdaş alt merkezlere dağılımı ve toplumun kültürel değişimi Beyoğlu'na olan ilgiyi azalttı.
Hala bazı lüks mağazaların İstiklal Caddesi'ni terk etmeyişi ve yoğun bir trafik akışı üzerinde oluşu eski kültürel düzeyinde olmasa bile Beyoğlu'nun canlılığını korumasını sağlamaktadır. Bununla birlikte, pek çok bina boş durmakta ya da atölye olarak kullanılmaktadır. Bu özellikler Beyoğlu'nda yavaş yavaş çöküntü alanının ilerlediğini göstermektedir.
Beyoğlu, ilk önceleri bir diplomasi merkezi olarak gelişmiş, fakat daha sonraları yabancı ticaretinin, ekonomik kontrolünün artması ve burada yoğunlaşması sonucu İstanbul'un ticaret merkezi durumuna dönüşmüştür. Ticaretin yanı sıra eğlence, kültür kuruluşlarının da burada yer alması ve konumu, bütün İstanbul'un odak noktası olmasını sağlamıştır.

Beyoğlu İstanbul'un en İstanbul kokan ilçesi olarak tanımlanabilir, kozmopolit teriminin hayat bulduğu yerdir. İstiklal Caddesi ve çevresindeki sokaklar yalnızca Beyoğlu'nun değil İstanbul'un da merkezi sayılabilir. İstiklal Caddesi dışında Cumhuriyet, İnönü ve Cihangir caddeleri de ticaret ve eğlence fonksiyonunun en belirgin oldukları yerlerdir. İlçe sınırları içinde yer alan çeşitli kültürel etkinliklerin yapıldığı tesisler, ilçenin bir kültür merkezi olmasını da sağlamıştır. Sinemalar, tiyatrolar, gösteri merkezleri gibi yerler, Beyoğlu İlçesi'nde yaşayan nüfustan çok fazla nüfusun faydalandığı, İstanbul ve Türkiye genelinde bir anlam ifade eden yerlerdir. Ayrıca Beyoğlu Gürcü ressamların oluşturduğu Pirosmani Sanat galerisine de ev sahipliği yapmaktadır.
2020 yılından itibaren Beyoğlu'nun eski canlılığını ve kültürünü kazanması adına Ticaret Bakanlığı ve Büyükşehir Belediyesi ile Beyoğlu Belediyesi işbirliğinde ilçede Beyoğlu Kültür Yolu Projesi başlatılmış, buna yönelik olarak ilçede her yıl düzenli olarak müzik, resim, sanat, heykeltıraş gibi çeşitli atölyeler; dil, enstrüman kursları; müzikal konserler ve birçok etkinlik yer almaktadır. Aynı proje kapsamına Galataport, Galata Kulesi, Galata Mevlevihanesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Narmanlı Han, Mehmet Akif Ersoy Müze Evi, Atlas Pasajı, Emek Sineması, Taksim Camisi ve Atatürk Kültür Merkezi gibi yapılar yenilenip amaçlandırılmış veya en baştan yapılmıştır.
Günümüzde Beyoğlu; tarih ve sanat müzeleri, birçok kültür merkezi, opera salonu, konser alanları, çok amaçlı meydan ve parklar, spor kompleksleri; metro, otobüs, füniküler, minibüs ve metrobüs gibi çeşitli ulaşım araçları, sanat atölyeleri, yardımlaşma merkezleri, halk eğitim kursları ve eğlence mekanlarıyla aktif faaliyetini sürdürmektedir.

İstiklal Caddesi ve çevresi, 19. yüzyılda inşa edilmiş pek çok pasaj ve han barındırır. Bu yapıların bir kısmı caddenin çevresindeki birçok sokak ve caddeye geçiş imkânı sağlamasının yanı sıra, bireylerin günlük yaşantıları içerisinde çeşitli gereksinimlerine cevap veren ve farklı aktivite imkânları sunan mekânlardır. İçerisinde pek çok dükkân bulunduran bazı pasajlar, Türkiye'nin en eski modern alışveriş merkezleri olarak nitelendirilir. Beyoğlu'nda yer alan bazı önemli pasajlar şu şekilde listelenebilir:

Beyoğlu ilçesi, 20 Nisan 1924 tarihinde yürürlüğe giren 491 sayılı kanunla kurulmuştur. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Beyoğlu ilçesi; Merkez, Beşiktaş, Kemerburgaz, Şişli ve Taksim bucaklarından meydana geliyordu. 1930'da Beşiktaş ilçesinin kurulmasıyla önce Beşiktaş bu ilçeden ayrıldı. 1935 sayımında Merkez bucağının 3, Kemerburgaz bucağının 10, Şişli bucağının 2 köyü ve Taksim, Beyoğlu ilçesini oluşturuyordu. Kemerburgaz bucağı 1936'da kurulan Eyüp ilçesine, Şişli bucağı da 1954 kurulan Şişli ilçesine bağlandı. 1970'ten beri Beyoğlu ilçesi, mahallelerden oluşan bir idari yapıya sahiptir. Bugün Beyoğlu ilçesi 45 mahalleden oluşmaktadır.
1984'e kadar İstanbul Belediyesi'ne bağlı şube olarak şube müdürlerince yönetilen Beyoğlu, 1984'te büyükşehir ve ilçe belediyeleri için çıkartılan "Yerel Yönetimler Kanunu" çerçevesinde yeniden yapılanarak mevcut statüsünü aldı.

Beyoğlu ilçesi, 45 mahalleden oluşmaktadır.

Beyoğlu ilçesi bugünkü sınırlarına ulaştığı 1950'lerden beri 220-250 bin arasında dalgalanan nüfus grafiğine sahiptir. Bunun başlıca sebebi normal gelişme süreci içinde gelişebileceği herhangi bir yer kalmaması nedeniyledir.

Beyoğlu ilçesi eğitim kurumları açısından zengindir. İlçe sınırları içindeki yükseköğretim kurumları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi merkez kampüsü, İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu ve Taşkışla Kampüsleri, İstanbul Galata Üniversitesi kampüsleri, İstanbul Kent Üniversitesi ayrıca Beykent, Haliç ve İstanbul Bilgi üniversitelerinin bazı birimleri bulunur.
Beyoğlu ilçesinde 15 yaşın üzerindeki nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 84,83'tür.
İlçe sınırları içinde 31 ilköğretim okulu ve 30 ortaöğretim kurumu vardır. Galatasaray Lisesi, Beyoğlu Anadolu Lisesi, İstanbul Özel Alman Lisesi, İtalyan Lisesi, Saint Benoît Fransız Lisesi, Avusturya Lisesi, Sainte-Pulchérie Fransız Lisesi Beyoğlu'ndaki yüzyıldan eski eğitim kurumlarıdı

Beyşehir, Konya ilinin bir ilçesidir. Konya'nın en büyük beşinci ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 2.054 km²dir. Beyşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.131 metredir.

İlçe, Batı Toroslar arasında yer alan çukur alandadır. Bu çukurun büyük kesimini Beyşehir Gölü kaplar. Çukurluk gölün güneydoğusunda Beyşehir ovası devam eder. Toroslar, batıdan ve güneybatıdan yüksek sarp dikliklerle ovaya inerler. Beyşehir'deki düzlük alanlar bozkırlar halinde uzanır. Çevredeki dağlar ise, ormanlarla kaplıdır. Topraklar verimlidir. 
Akdeniz Bölgesi'nin Göller Yöresi'nde yer alan Beyşehir, önemli bir geçit noktasında bulunmaktadır. En güney ucu baz alındığı zaman Akdeniz'e olan uzaklığı 65 km civarındadır. Bir set misali araya giren Toroslar, yöreyi Akdeniz'den ayırmıştır. 
Doğusunda Konya, kuzeyinde Doğanhisar, Hüyük ve Ilgın, kuzeydoğusunda Derbent, kuzeybatısında Şarkikaraağaç ve Eğirdir, doğusunda Meram, güneyinde Seydişehir ve Derebucak ilçeleri bulunur.

Beyşehir ve çevresinin tarihi M.Ö. 7000'li yıllara kadar uzanmaktadır. Bölgede Eski ve Orta Taş devri'ne ait buluntuların varlığı söz konusudur. Ama daha çok Cilalı taş devri'ne ait buluntular yoğunlaşır. Yapılan araştırmalar Beyşehir'in daha o dönemde önemli bir yerleşim alanı olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. M.Ö. 5680 - M.Ö. 5300 arasına tarihlenen Erbaba Höyüğü kalıntıları bunun en somut göstergesidir. Kıstıfan Köyü yakınlarındaki höyükteki kazılarda Kanadalı bilim adamları Jacgues ve Louisse Alpes Bordaz çifti tarafından yapılmıştır (1968-1975).
Günümüzdeki Beyşehir bölgesi, klasik antik çağın Pisidya'sına denk gelmektedir. Beyşehir kasabasının bulunduğu alanda, büyük olasılıkla antik bir Yunan şehri yer alıyordu. Bu şehrin kimliği hakkında farklı görüşler bulunmaktadır:

Bir görüşe göre, bu şehir muhtemelen o dönemde gölü çevreleyen iki kentsel merkezden biri olan Karallia olarak adlandırılmıştı. Aynı şehir, Roma döneminde Claudiocaesarea (Grekçe: Κλαυδιοκαισάρεια) ve Bizans döneminde ise Mistea (Grekçe: Μίσθεια) adıyla biliniyordu.
Başka bir teoriye göre ise, Beyşehir'in bulunduğu yer, Roma egemenliği altında Pisidya'nın büyük kısımlarını da kapsayan Roma eyaleti Pamfilya'ya ait bir Hristiyan diyakozluk merkezi olan Casae'ye (Grekçe: Κἀσαι) denk gelmektedir.
Casae'nin piskoposlarından bazılarının isimleri, 381'den 879'a kadar düzenlenen kilise konsillerine ilişkin belgelerde geçmektedir. Artık yerleşik bir piskoposluk merkezi olmayan Pamfilya'daki Casae, günümüzde Katolik Kilisesi tarafından itibari bir piskoposluk makamı olarak listelenmektedir.
İskoç arkeolog William Mitchell Ramsay (1851-1939) bu konuyu şöyle değerlendirir; "Biri gölün güneydoğusunda, Trogitis gölü'ne akan suyun ağzında, diğeri güneybatısında olmak üzere ihtimal iki şehir bulunuyordu. Bu ikincisinin Parlais olma ihtimali daha kuvvetli olduğu için birincisini Karallia (günümüz Karaali köyü) olarak kabul etmeniz lazım geliyor." Yine Ramsay'a göre Karallia Bizanslılar zamanında Skleros adını almıştır.
Daha sonra harap olan Karallia, Viranşehir adını almıştır. On üçüncü yüzyılın ilk yarısında, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad devrinde, muhtemelen 1240'tan önce çoğunluğunu Üçoklar'ın oluşturduğu Türkmenler tarafından yeniden kurulmuştur. Eşrefoğulları'nın hakim olduğu dönemden itibaren Viranşehir'in adı Süleymanşehir olmuştur. 
Beyliğin merkezi olmasından dolayı geçen zamanla beraber beyin şehri olarak anılır. Bundan dolayı da Beyşehir adını alır. Beyşehir adının bir de efsanevi hikâyesi vardır. Buna göre, Trogitis'de bulunan Seydi Harun Veli şimdi kendi adıyla anılan camiyi yaptırmaktadır. Eşrefoğlu Mehmet Bey de ona malzeme yardımında bulunur. Sonrasında gelişen olaylar onları dost yapar. Eşrefoğlu, Trogitis'e Seydişehir adını verirken Seyyid Harun Veli de Süleymanşehir'e Beyşehir adını vermiştir.

Geleneksel olarak yaz aylarında düzenlenen Beyşehir Göl Festivali'nde yurt çapında tanınmış sanatçıların konserleri, profesyonel ve halk bisiklet yarışları, at yarışları, fotoğraf yarışmaları, off-road gösterileri, konferanslar ve Beyşehir Gölü üzerinde yapılan çeşitli su etkinlikleri ile spor, kültür, sanat etkinlikleri yer almaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Beyşehir Gölü
Beyşehir Gölü Millî Parkı
Suğla Gölü
Alan Höyük
Beyşehir Höyük C
Erbaba Höyüğü
Kubadabad Sarayı
Eflatunpınar

Beyşehir Belediyesi 26 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyşehir Kaymakamlığı 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bezmiâlem Valide Sultan (y. 1807 - 2 Mayıs 1853), Osmanlı Padişahı II. Mahmud'un ikinci eşi ve padişah Abdülmecid'in annesi. Bezm-i-Âlem "Dünya meclisi" anlamına gelir. Osmanlı tarihinin en tanınmış valide sultanlarından biridir. Hayırseverlik için yaptığı çalışmalardan dolayı sevilen ve saygı duyulan bir Valide sultan olarak tarihe geçmiştir.

Doğum yeri ve tarihi hakkında kesin bilgi bulunmamasına rağmen küçük yaşta esirciler tarafından saraya câriye olarak getirilen bir Gürcü kızı olduğu iddia edilmektedir. Abdülmecid tahta çıktığında 16 yaşında, kendisi de 32 yaşındaydı. Oğlunun hükümdarlığı döneminde, öldüğü tarihe kadar 14 yıl süreyle (1839-1853) Valide Sultan oldu. Oğluna Tanzimat'ın ilanı konusunda Mustafa Reşit Paşa'ya güvenmesini tavsiye ettiği söylenir. Ayrıca, Abdülmecid'in hükûmetteki nazırları (bakan) seçerken annesine danıştığı bilinmektedir.
Abdülmecit, çok sevdiği annesine "Mehdiulyâ" unvanı vermiştir. Bezmialem'in görünümü hakkında Sultan Abülmecit'in doktoru Spitzer detaylı bilgi vermektedir: 

Nim şeffaf yaşmağın altında, şâtırâne bir allığın yanaklarında cüşan olduğu görülüyordu; kendisine muhterem oğlunun sıhhatleri hakkında ibrâz buyurdukları nâzikâne ihtimamlardan bahsettim. Tıbbi suallerime kemâli sükünet ve suhületle cevab verdi. Takriben 36 yaşında vücudunu gayet iyi muhâfaza etmiş bu Gürcü kızının göz kamaştıracak derecede beyaz ve nâzik ellerinin hârikulâde güzelliği, hutüti vechiyesinin intizam ve metâneti nazarı dikkatimi celbetti. Çıkarken bana son derece lutufkâr davrandı, kendisine icâb eden ilâcları bizzat yapmaklığımı emretti, ferâcesinin cebinden bir kese altın çıkardı, yukarda zikri geçen harem ağası ile bana gönderdi

Bezmialem Sultan 2 Mayıs 1853 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda öldü ve Divanyolu'ndaki II. Mahmud Türbesine gömüldü. Garabet Balyan'ın mimarlığı altında inşaatına başlattırdığı Dolmabahçe Camii henüz bitmemişti. Camiyi oğlu Sultan Abdülmecid annesinin anısına 1855 yılında tamamlattırarak Bezmialem Valide Sultan Camii adı altında hizmete açtı. Cami zamanla Dolmabahçe Sarayına yakınlığı nedeniyle Dolmabahçe Camii olarak anılmağa başladı.

Bezm-î Âlem Sultan birçok mimari eserlerin yapılmasına öncülük etmiştir. Bu eserlerden bazıları şunlardır:

Yıldız Sarayı'ndaki Dilkuşa Kasrı (1842)
Maçka (1839), Topkapı (1843) ve Yıldız Sarayı'nda (1843) üç değişik Bezm-î-Âlem Valide Sultan Çeşmesi
Bezm-î-Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi (1843)
Günümüzde Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nin binası olarak kullanılan Mekteb-i Maarif ve Valide Mektebi (1850)
Haliç üzerinde yapılan ilk ahşap Galata köprüsü (1845)
Dolmabahçe Camii (1853)
Gureba Hastahanesi Camii (1845)
Sultanahmet'te Üçler Çeşmesi (1843)
Silivrikapı Uzunyusuf Mahallesinde Bezmialem Çeşmesi (1841)
Gureba-yi Müslimin Hastahanesi Çeşmesi (1845)
Tarabya'da Bezmialem Çeşmesi (1852-53)
Medine'de Bezmialem Sebili (1851)
Kerbela'da Bezmialem Sebili (1847)

Peirce, Leslie P., The Imperial Harem: Women and Sovereignty in the Ottoman Empire, Oxford University Press, 1993, ISBN 0-19-508677-5 (paperback).
Bahadıroğlu, Yavuz, Resimli Osmanlı Tarihi, Nesil Yayınları (Ottoman History with Illustrations, Nesil Publications), 15th Ed., 2009, ISBN 978-975-269-299-2 (Hardcover).
Meram, Ali Kemal, Resimli Osmanlı Padişah Anaları, Toplumsal Dönüşüm Yayınları  ( ottaman History with Illustrations, Toplumsal Dönüşüm Publications),17th Ed., 2009, ISBN 975-7244-33-3 (Hardcover).

Bilecik, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara bölgesinde yer alır. İlin nüfusu 228.495'tir. 2023 yılı itibarıyla bu nüfusun %85,92'si şehirde yaşamaktadır. İlin yüzölçümü 4.179 km²'dir.[1] İlde km²'ye 55 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede kilometrekare başına106 kişidir.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,15 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ilçe İnhisar (%12,44), en düşük ise Merkez ilçedir (%2,19).
4 Şubat 2020 tarihli TÜİK verilerine göre ilde 8 ilçe, 11 belediye, bu belediyelerde 62 mahalle ve 244 köy bulunmaktadır.
Bilecik'in trafik plaka kodu 11'dir.
Şeyh Edebali'nin türbesi buradadır. Bilecik, Marmara Bölgesi'nin güneydoğusunda yer almaktadır. Bilecik, Marmara, Karadeniz, İç Anadolu ve Ege Bölgeleri'nin kesiştiği noktadadır. Şehrin bilinen en eski adları "Agrilion" ve "Belekoma"dır. Bilecik, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulduğu topraktır.
Bilecik ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 500 metredir.
Bilecik'te Batı Anadolu Ağzı kullanılmaktadır.

Bilecik'te ilk yerleşim Anadolu'da Tunç Çağına geçiş sürecinde başlamıştır. Bilinen ilk isimleri Agrilion ve Belekoma'dır. Daha sonra Bilecik Bizans İmparatorluğu içine girmiştir. Doğu Roma döneminde Belekoma ismi ile bilinmekteydi. Bilecik o zaman kale-sur şehri idi.

Bu dönemde Bilecik Bitinya bölgesinin içinde yer alır. Burada MÖ 1950'lerde Trakya kavimlerinden Trakların kolu olan Thynlerler bulunmaktadır.
Daha sonra ise;

Roma İmparatorluğu Milattan sonra 395'te yıkılınca Bilecik, Bizans İmparatorluğu içinde kaldı. Bizans döneminde ise Belekoma kalesi inşa edilmiştir. Bizans dönemin de bazen Bilecik, Müslüman ülkelerin de eline geçmiştir. Bizans Döneminde tekfurlar tarafından yönetiliyordu.

Kayı boyunun bir bölümü Ertuğrul Bey liderliği ile batıya doğru gelerek Söğüt ilçesi ve çevresinde ikamet etmeye başlamışlardır. Kayıların Söğüt ve çevresine yerleşmeleri 1230'lu yıllar olarak bilinmektedir. 1231 yılında İznik İmparatoru Selçuklu sınırına saldırmaya tenezzül edince Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Aleaddin Keykubat Bizans İmparatorluğuna karşı bir sefer düzenlemiş, Ertuğrul Bey ve beraberindekiler de bu sefere bir akıncı olarak katılmıştır. Selçuklu ve Bizans ordusu arasında Sultanönü mevkiinde meydana gelen savaşın sonucunda Bizans ordusu yenilmiş, Karacadağ ve Söğüt alanları Büyük Selçuklu Devleti'nin eline geçmişti. I. Aleaddin Keykubat Belekoma Tekfurunu vergiye bağladı. Savaşta önemli katkıları olan Ertuğrul Bey'e Söğüt'ü sahibi olarak, Domaniç'i de yaylak arazi olarak verdi.
Osmanlı kaynaklarına göre Ertuğrul Bey 1281 yılında ölmüştür. Ertuğrul Bey, Kayı Türklerinin önemli bir lideridir. Kayı boyu ise Osmanlı Devletinin kurucu bir kolu olmuştur. Söğüt'te bulunan bir 400 çadırlık uç beyliğinden Osmanlı Devleti doğmuştur.

Ertuğrul Bey'in vefat etmesinden sonra Kayıların başına Osman Gazi geçti. Osman Gazi ve silah arkadaşlarının en önemli manevi destekçisi Şeyh Edebali idi.
Şeyh Edebali Kayı boyunun Ahilik teşkilatının önderiydi. Ahilik; tarım dahil bütün zanaat dallarında halkı, çalışanları teşvik eden, çalışanlara her türlü yardım elini uzatan bir örgüt anlayışıdır. Şeyh Edebali o sıralar medresesinin de bulunduğu Eskişehir şehrinin sınırları içinde bulunan İtburnu Köyünde yaşıyordu. Daha sonra medresesini sıra ile Söğüt ve oradan da Bilecik'e taşımıştır.
Osman Gazi 1286 yılında İnegöl civarlarında bulunan Hisarcık kalesini Bizanslılardan ele geçirdi. 1287 yılında İnegöl Tekfuru'nu Domaniç yakınlarındaki İkizce'de yenilgiye uğratmıştı.
Osman Gazi ve silah arkadaşlarının Bizans Tekfurları ile olan mücadelelerini takip eden Anadolu Selçuklular Sultanı III. Alaeddin Keykubat, bir ordu ile Karacahisar Kalesi önüne kadar geldi. Osman Bey ve beraberindekiler ile birleşerek Bizans İmparatorluğunun sahip olduğu bu kaleyi kuşattı. Kuşatma sürerken Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat; Osman Bey'e bir sancak ve gümüş takımlı bir at göndererek Söğüt ve Eskişehir'i de içinde bulunduran bu sancağı Osman Bey'e verdi. 1289 tarihinde Karacahisar'daki Rum kilisesini camiye çeviren Osman Bey ilk kez kendi adına hutbe okuttu. Bu olaylar Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun temelleridir.
Bu tarihe kadar Bilecik henüz Osmanlılar tarafından fethedilmemişti. Bizanslılara ait bir kalekenti idi. Bilecik ve Yarhisar tekfurlarını vergiye bağlamıştı. Osman Bey 1299 yılında Belekoma kalesini ve peşinden Yarhisar kalesini Bizanslılardan ele geçirdi. Bilecik Osmanlı Beyliğine katılmış oldu.
Bilecik, I. Bayezid dönemine kadar Osmanlı egemenliğinde kalmış, 1402 yılında Ankara Muharebesi'nde Bayezid'in Timur'a mağlup olması sonucunda 2 ay Timurlular'ın hakimiyetine geçmiş ve Fetret Devri'nden sonra Osmanlı sultanı Çelebi Mehmet tarafından geri alınmıştır.
Bilecik; Trakya ve Marmara bölgelerini İç, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgeleriyle Asya'ya bağlayan İstanbul-Bağdat Demiryolu yakınında kurulmuştur. Türklerin elinde değeri artmış ve Osman Gazi'nin fethettiği ilk önemli kale ve Şeyh Edebali Türbesi'nin buradadır.
Önceleri kale çevresinde yerleşik kent daha sonra Şeyh Edebali Türbesi, Orhan Gazi Camii ve yakınındaki medreseye doğru büyümeye başlamıştır. Çukurluk alandan geniş bir alanda yerleşme başlamıştır.

İstiklal Savaşında TBMM hükûmeti ile İstanbul hükûmeti arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkları gidermek amacı ile İstanbul'daki Tevfik Paşa hükûmeti adına Dahiliye Nazırı Ahmet İzzet Paşa, Ankara Hükümeti ile bir görüşme yapmak istedi. Görüşmenin Bilecik Garı binasında yapılması kararlaştırıldı.
TBMM hükûmeti ile İstanbul hükûmeti heyetleri 5 Aralık 1920 günü Bilecik gar binasında bir araya geldiler. İstanbul Heyeti Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa, Tarım Bakanı Kazım Bey, Hukuk Danışmanı Münir (Ertegün) Bey ve Hoca Fatih Efendi'den oluşmuştu. Ankara heyetine ise Mustafa Kemal Paşa başkanlık etmişti. Heyete İsmet Paşa da katılmıştı. Bilecik görüşmelerinde olumlu ve somut bir sonuç elde edilememiştir.
Yunan Ordusu 6 Ocak 1921 günü Bursa ve Uşak dolaylarından saldırıya geçti. 8 Ocak 1921 Bilecik hattına kadar geldi. Böylece Bilecik işgal edilmiş oldu.

Bilecik, Kurtuluş Savaşından çok büyük yaralar alarak çıkmış, savaşın getirdiği sosyal ve ekonomik çöküntü nedeniyle Cumhuriyet dönemine oldukça güçsüz başlamıştır. 1920'lerde 12.000 olduğu tahmin edilen şehir nüfusu, Kurtuluş Savaşından sonra 4.000'e kadar inmiştir.
Savaştan önce Bilecik, bölgenin en önemli ipek endüstrisi merkezine sahipti. Şehirde çok sayıda ipekçilik tesisi ve ipek kadife üreten fabrikalar bulunuyordu, fakat Yunanların çıkardığı yangınlarda bu fabrika ve tesislerin tümü yandı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ise Bilecik merkezin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Rumlar, Lozan Mübadelesiyle Yunanistan'a gönderilmiş oradan gelen Müslüman muhacirler ise Bilecik'in çeşitli yerlerine yerleştirilmişlerdir (Lozan Mübadelesi 1924-1928).

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, il ve ilçe belediyeleri düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Seçmenler, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; il genel meclisi için oy kullanarak ise il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri seçimlerinde %10 barajlı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir. (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi, İl Genel Meclisi ve il encümenlerinden oluşur. Bu yapılar seçilmiş üyelerden oluşsa da, çalışmalar vali başkanlığında yürütülür. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Ağustos 2023'te Şefik Aygöl, Bilecik Valisi olarak göreve başlamıştır.
2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Cumhuriyet Halk Partisi adayı Melek Mızrak Subaşı, %48,88 oyla Bilecik Belediye Başkanı olarak seçilmiştir.
2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bilecik İl Genel Meclisi üye sayısı, 10 Cumhuriyet Halk Partisi, 8 Adalet ve Kalkınma Partisi, 2 İYİ Parti ve 2 Milliyetçi Hareket Partisi olmak üzere 22 kişiden oluşmaktadır. Bilecik Belediye meclisi ise 16'sı Cumhuriyet Halk Partisi ve 5'i Adalet ve Kalkınma Partisinden olmak üzere 21 kişiden oluşmaktadır.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bilecik'in Türkiye Büyük Millet Meclisindeki 2 milletvekili, Adalet ve Kalkınma Partisinden  Halil Eldemir ve Cumhuriyet Halk Partisinden Yaşar Tüzün'dür.

Bilecik'in ilçeleri Bozüyük, Gölpazarı, İnhisar, Osmaneli, Pazaryeri, Söğüt ve Yenipazar'dır.

Bozüyük: Bozüyük, Frigler döneminde kurulmuş bir yerleşim merkezidir. 1908'den sonra Ertuğrul Livası'na bağlanarak Kaza merkezi yapılmıştır. Bozüyük Bilecik'in il olması ile birlikte 1924'te ilçe statüsüne kavuşturulmuştur. Bozüyük ilçesi, birçok fabrikasıyla önemli bir üretim merkezidir.
Gölpazarı: Bizanslılar döneminde Harmankaya Tekfurluğu’na bağlı olan Gölpazarı, Osman Gazi tarafından alınmıştır. Gölpazarı kuruluşundan itibaren sırasıyla Resulşel, Dönen ve Akçaova (Akçaoba) adlarıyla anılmış, son olarak Gölpazarı adını almıştır. Gölpazarı civarında meyvecilik yaygındır.
İnhisar: İnhisar, önceleri Söğüt'e bağlı bir bucakken; mütevazı nüfusuna rağmen, coğrafi konumu göz önüne alınarak 1991 yılında ilçe yapılmıştır.
Osmaneli: Osmaneli çok eski bir yerleşim yeridir. Trakyalılar, Romalılar ve Bizanslılar'a ait kalıntılar, Osmaneli'nin çok eski bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. İlçede her yıl karpuz festivali düzenlenmektedir.
Pazaryeri: Pazaryeri'nde ilk yerleşim 1273'te olmuştur. Pazaryeri'nde hediyelik ve turistik amaçlı toprak ve ahşap ev eşyası üretimi sürdürülmektedir. Ünü civar illere yayılmış o

Bilek güreşi, iki kişinin özel hazırlanmış ve dirseklerin koyulduğu bir masada karşısındakinin bileğini yere yapıştırmaya çalıştığı atletik karşılaşma.
Dünya'da 100'ün üzerinde ülkede bilek güreşi yapılmakta ve Dünya Bilek Güreşi Federasyonu'na üye ülkelerin de sayısı hızla artmaktadır.
Teknik ve kol kuvveti, bir bilek güreşi maçını kazanmada en önemli iki faktördür.

Dünyanın en eski ve amatörce olan şekliyle bile en yaygın sporlarından biri olan bilek güreşinin bilinen ilk organize turnuvası Kaliforniya'nın Petaluma şehrinde bulunan Gilardi'nin salonunda yapılmıştır.
Bu müsabakayı Bill Sonbranes isimli genç araştırmacı organize etmiştir. Bu düzenlemenin arkasından Kuzey California ve Kaliforniya eyalet şampiyonaları düzenlenmeye başlamıştır.
İlk dünya bilek şampiyonası 1962 yılında yine Petaluma California'da düzenlenmiştir.

Sporcular Komuttan önce rakibinin koluna baskı uygulayamaz.
Rakiplerden birinin dirseğinin masanın üzerinde bulunan ve yarışmacıların dirseklerini koydukları yerden kalkması veya bunun dışına çıkması kural ihlali sayılır.
Sporcuların yıkış yapamadıkları elleriyle tuttukları elceklerden ellerini bırakmaları fauldür.
Hakem tutuşu yapılırken sporcuların hakemin kapattığı parmakları oynatması elini ve bileğini hakemin izni olmadan düzeltmesi kural dışıdır.
Yarışmada hakemin verdiği karar değiştirilemez. Ancak sonuca itiraz etme hakkı vardır. Oyuncu isterse belli bir miktar ücret yatırarak maçın sonucuna itiraz edebilir. Hakemler tarafından da uygun görülürse maç tekrarı yapılabilir. Hakemler maçın tekrarına karar vermez ise yatırılan ücret yanar.
Yarışmaya başlar iken eller birbirine paralel ve dirsekler masa üzerindeki pedlere temaslı olması gerekmektedir. Hiçbir sporcu yarışmaya diğerlerine göre avantajlı başlayamaz.
Maç esnasında bir sporcunun 2 faul alması durumunda maçı diğer sporcu kazanmış sayılır.
Sporcu müsabakada iki kere yıkılması durumunda elenir.
Bir defa yıkılan sporcu mağluplar grubundan yarışmaya devam eder. Kazanan sporcu ise yarışmaya galipler tarafından devam eder.Mağlup olan sporcu bu gruptaki diğer mağlup sporcularla karşılaşır ve yenerse final maçına çıkabilir.
Maça başarken düz olan bilekler, maç esnasında bükülebilir ve eller birbirinden ayrılabilir.
Ellerin maç esnasında ayrılması durumunda bağ maçına gidilir ve eller bir bağ yardımıyla hakemler tarafından bağlanır.

Yarışmalar 15 yaş altı gençler, gençler(16-18 yaş ),süper gençler(19-23 yaş), büyükler, Master, Graund Master ve engelli genç erkekler, engelli genç bayanlar, engelli süper genç erkekler, engelli süper genç bayanlar Engelli büyük erkekler, engelli büyük bayanlar
bu kategorilerdeki kilo dağılımları ise şöyledir:

Genç Erkekler: 50-55-60-65-70-75-80 ve +80
Genç Bayanlar: 45-50-55-60-65-70 ve +70 kg
Süper Genç Erkekler:55-60-65-70-75-80 + 80 kg
Süper Genç Bayanlar:50-55-60-65-70-80 ve + 80 kg
Büyük Bayanlar: 50-55-60-65-70-80 ve + 80 kg
Büyük Erkekler: 55-60-65-70-75-80-85-90-100-110 ve +110 kg
Engelli Erkekler: 60-75-90 ve +90 kg
Engelli Bayanlar: 60- +60

TÜRKİYE VÜCUT GELİŞTİRME VE FİTNESS FEDERASYONU
http://www.armpower.net 13 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - - multi language page with armwrestling informations
- Official page of The Ultimate Armwrestling League 28 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arm Wrestling World Wide 4 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- World of Armwrestling.com - News from the armwrestling world! 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IronArm.net - WAF armwrestling table specifications 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Armwrestling in Belarus 19 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- Official New York State Arm Wrestling Association Featuring the NYC Big Apple Grapple International, NY Golden Arm Series and Empire State Golden Arm Tournament of Champions 13 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- Official page of "Pulling John" the movie 14 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Bilek Güreşi Şampiyonası

Birinci Haiti İmparatorluğu, Kuzey Amerika'da 1804'te Haiti Devrimi sonucunda kurulan seçimli monarşidir. Haiti, 1 Ocak 1804'te bağımsızlığını ilan etmeden önce Fransa tarafından kontrol ediliyordu. Haiti Genel Valisi Jean-Jacques Dessalines, imparatorluğu 22 Eylül 1804'te kurdu. Kendini İmparator I. Jacques'i ilan ederek 6 Ekim'de kendi taç giyme törenini düzenledi. 20 Mayıs 1805 anayasası, imparatorluğun nasıl yönetileceğini belirledi ve ülke altı askeri bölüme ayrıldı. Her bölümün generali doğrudan imparatorla veya imparator tarafından atanan genelkurmay başkanı ile haberleşiyordu. Anayasa ayrıca hükümdarın seçilebilir olması ve hüküm süren imparatorun halefini atayabilmesi gücüne sahip olmasıyla tahtın ardıllığını da belirlemiş oldu. Anayasa, vatandaşlığa kabul edilmiş Almanlar ve Polonyalılar hariç, beyaz insanların imparatorluk içinde mülk sahibisi olmasını yasakladı.
Jacques I, 17 Ekim 1806'da suikaste uğradı. Yönetiminin iki üyesi, Alexandre Pétion ve Henri Christophe, daha sonra iktidarı üstlendi ve bu ülkenin Pétion'un yönettiği güney Haiti Cumhuriyeti ve Christophe'nin yönettiği kuzeydeki Haiti Devleti olarak ikiye bölünmesine yol açtı. Yaklaşık 43 yıl sonra, 26 Ağustos 1849'da Başkan Faustin Soulouque, Haiti'de 15 Ocak 1859'a kadar süren bir İmparatorluk kurdu.

Birinci Kanal Harekâtı veya Birinci Süveyş Savaşı; 26 Ocak ile 4 Şubat 1915 tarihleri arasında, 4. Ordu komutanı ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın komutasında Alman kurmayların sevk ve idaresinde bir Osmanlı Ordusu kuvvetinin Güney Filistin'den ilerleyerek Britanya İmparatorluğu himayesindeki Süveyş Kanalı'na taarruz etmesiyle vuku bulmuştur. Bu harekât, I. Dünya Savaşı'nın Sina ve Filistin Cephesi'nin başlangıcını teşkil etmektedir.
Harekâtın amacı, Büyük Britanya'yı Mısır'da tutarak Batı Cephesi'ne kuvvet göndermelerini engellemekti. Ayrıca mümkün olursa, Mısır'ı kurtarmaktı. Eğer kanal geçilebilirse, Mısırlı yurtseverlerin Osmanlı ordusunun yanında, Büyük Britanya'ya karşı ayaklanacağı umuluyordu. Harekâtın planlama aşamasında 4. Ordu Komutanı olan Zeki Paşa harekât için ayrılan kuvvetlerin, bu iş için yetersiz olduğu görüşünü belirtmiş ve harekâtın iptal edilmesin teklif etmiştir. Bunu üzerine harekâtta kullanılması düşünülen 4. Ordu'ya bağlı 8. Kolordu'nun doğrudan Başkomutanlığa bağlanması kararlaştırılmış, ancak daha sonra bu önlemin de yetersiz kalacağını düşünülerek Zeki Paşa'nın yerine Bahriye Nazırı Cemal Paşa, nazırlık görevi de devam etmekle birlikte 4. Ordu komutanlığına atanmıştır. Zeki Paşa ise "Alman Karargâhı Umumisi'ne Türk Başkumandanlığının ''murahhası'' (delegesi) olarak  atanmıştır.

Süveyş Kanalı, on yıllık zorlu ve yorucu bir çalışmanın ardından, 17 Kasım 1869'da ulaşıma açılmıştı. Yaklaşık 6 yıl kadar sonra Kanal'ın toplamı 200.000 adet olan hisselerinden 176.602'sine sahip Britanya ileriki yıllarda Kıbrıs, Mısır ve Sudan'ı işgal ederek Süveyş'teki hakimiyetini güçlendirmiştir. 22 Ekim 1888'te 17 devletin katılımıyla gerçekleştirilen İstanbul konferansı sonucunda Süveyş Kanalı Protokolü imzalanmıştır. Söz konusu protokole göre, Kanal savaş ve barış dönemlerinde açık bulundurulacak, üzerinde hiçbir askerî tesis inşa edilmeyecekti. Osmanlı Devleti, neredeyse bütün haklarını kaybetmiş olmasına rağmen Mısır ve Süveyş'le olan ilgisini kesmemiş, askine yapmış olduğu istihbarat çalışmalarıyla Mısır'dak İngiliz askerî kuvvetlerini yakından takip etmiştir. İstihbarat çalışmaları, Yemen'de başlayan İdris İsyanı dolayısıyla, 1913 yılından itibaren daha da arttırılmıştır.
Süveyş Kanalı'na bir sefer düzenlenmesi fikri, Britanya'nın İngiliz Hindistanı ile olan bağlantılarını kesmek ve Mısır'da bir Alman idaresi tesis ederek Kuzey Afrika'da kontrolü ele geçirmek isteyen Alman İmparatorluğu tarafından ortaya atılmıştır. Nitekim, Fritz Bronsart von Schellendorf nam-ı diğer Bronsart Paşa'nın, 5 Ağustos 1914'te, Alman Dışişleri Bakanlığı'na göndermiş olduğu raporda: ...Hindistan, Mısır ve Kafkaslar'da isyan çıkarmak son derece önemlidir sözleri bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Almanya'nın diğer amacı ise, Osmanlı Devleti'nin bi an önce savaşa girmesini sağlamaktı. Bu sayede Türkler, İtilaf Bloğu'ndan tamamen kopartılmış ve cihad faktörüyle birlike İngiliz sömürgelerindeki Müslümanlar ayaklanmış olacaktı. Bu gerçek, Enver Paşa tarafından Bern Sefiri Celâl Bey'e gönderilmiş olan, 20 Eylül 1917 tarihli şifreli telgrafta açıkça dile getirilmiştir.
Kanal Harekâtı ile ilgili Türk-Alman görüşmeleri 1914 Ağustos'unda başlamış ve Ekim'e kadar devam etmiştir. Enver Paşa, Almanya ile ittifak antlaşmasının yapıldığı gün Şam'da bulunan 4. Ordu Kumandanı Zeki Paşa'ya Mısır Seferi'ne hazırlanılması emrini vermiş, 8. Kolordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa'yı da sefer hazırlıklarıyla görevlendirmiştir. Almanya da buna karşılık, Kreß von Kressenstein başkanlığındaki 5 kişilik askerî heyeti Ekim başlarında Şam'a göndermiş, ardından Enver Paşa'nın da ısrarlarıyla bir miktar para göndermeye razı olmuştur. Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesinin ardından Kanal Harekâtı fikri daha fazla ön plana çıkmıştır. Enver Paşa, Kasım sonlarında Cemal Paşa'yı 4. Ordu Kumandanlığı'na getirerek Kanal harekâtını başlatmış oldu.

Cemal Paşa, 21 Kasım 1914'te Haydarpaşa'dan trenle Şam'a hareket etmiştir. Paşa, 25 Kasım'da Adana'ya ulaştığında Enver Paşa'ya bir telgraf göndererek, 8. Kolordu'nun ulaşım işiyle görevli olan Halep-Şam demiryolunun güvenliğinin sağlanmasını istemiştir. Ertesi gün de Başkumandanlık'a yollamış olduğu üç sayfalık layiha ile; Adana'nın Suriye ile Anadolu arasında stratejik bir noktada bulunduğunu söylemiş ve bölgeye derhal bir fırka gönderilmesini talep etmiştir. Paşa, ayrıca yayınlamış olduğu ordu emriyle Adana Vilayeti ile Suriye Vilayeti sahil demiryolunun muhafazasının önemini belirtmiş ve bunun sonucunda askerî güvenlik noktalarını şu şekilde belirtmiştir:

10. Fırka Kumandanlığı, Adana Vilayeti.
12. Fırka Kumandanlığı, Halep Vilayeti ve Trablusşam.
Cebel-i Lübnan Müfreze Kumandanlığı, Cebel-i Lübnan Mutasarraflığı, Beyrut Vilayeti, Sayda kazası.
Kudüs Müfreze Kumandanlığı, Beyrut Vilayeti'nin geri kalanı Kudüs Mutasarraflığı.
Cemal Paşa, iç güvenliğin sağlanmasının ardındans söz konusu ordu emrinin yedinci maddesi gereğince, Sıkıyönetim Mahkemeleri'nin teşkil edilmesini sağlamıştır. 30 Kasım'da Halep'e varan Paşa, iki gün sonra Başkumandanlık'a bir telgraf daha göndererek 10. Fırka'nın cepheye nakli için izin istemiş ve sefere katılacak kuvvetlere bizzat kendisinin kumanda edeceğini belirtmiştir. Cemal Paşa'ya göre Adana'daki 10. Fırka, Lübnan sahillerinde düşmanın olası çıkartma harekâtına karşı önemli işler başarabilirdi. Ancak onun bu önerisi, Enver Paşa tarafından uygun görülmemiştir.
Çalışmalara ara vermeden devam eden Cemal Paşa, Mısır ve Süveyş Kanalı ile ilgili çeşitli  ölçeklerde haritalar hazırlatmıştır. Bunlara ilave olarak, Almanya'dan gönerilen ve Almanca olarak hazırlanmış haritalardan istifade etmiştir. Ayrıca, Dahiliye Nezâreti'ne bir yazı göndererek Berlin ve Viyana basınının Kanal Seferi'ne destek vermelerinin sağlanmasını ve Mısır'daki İngiliz askerî kuvvetleri hakkında çıkan haberlerin kendisine ulaştırılmasını istemiştir. Bu arada yerli basında Mısır ve Süveyş Kanalı ile ilgili olumlu haberler artmaya başlamıştır.
17 Aralık 1914'te Beyrut'a gelen Cemal Paşa, Başkumandanlık'tan daha önce Adana, Suriye ve Lübnan için önerdiği sahil güvenlik şeridinin Akabe ve Sayda'ya kadar genişletilmesi ve İngiliz-Fransız çıkartma harekâtlarına karşı dikkatli olunması konusunda bu ısrarcı tutumunu son güne kadar devam ettirmiştir. 1915 Ocak ayının ilk haftasında Kudüs'e ulaşmış olan Cemal Paşa, 4. Ordu karargâhını burada kurmuş, daha sonra Birüssebi'ye geçerek kıtaları teftiş etmiştir. Bu teftişten oldukça memnun kalan Paşa, Birüssebi'den Başkumandanlık'a gönderdiği, 13 Ocak 1915 tarihli telgrafla gece yarısında itibaren Kanal'a doğru hareket edeceğini bildirmiştir. Ancak bu hareket bu hareket 4 günlük bir gecikmeyle, 17 Ocak'ta gerçekleşebilmiş, Birüssebi'den ayrılan Cemal Paşa üç günlük yürüyüşün ardından, 20 Ocak'ta İbin'e (El Ariş'in güneyinde) ulaşmıştır. Bu sırada İngilizler tarafından Mısır halkına dağıtılan beyannamelerde, Kafkasya Cephesi'nde Hasan İzzet Paşa'nın esir edildiği ve Osmanlı Orduları'nın Ruslar tarafından bozguna uğratıldığına dair haberler yer almaya başlamıştı. Bu haberlere çok üzülen Cemal Paşa, meselenin açıklığa kavuşturulması için derhal Başkumandanlık'tan bilgi istemiştir. Bunun üzerine Enver Paşa, haberlerin ordunun moralini bozmak amacıyla ve kasıtlı olarak çıkartıldığını söylerek Cemal Paşa'yı rahatlatmaya çalışmıştır. Bu sözlerle yetinmeyen Cemal Paşa, ordunun bozulmuş olan moralini yeniden diriltmek amacıyla Medine'den Sancak-ı Şerif'i getirtmiştir. Mevlevi tarikatının Hint Müslümanlar üzerindeki etkisinden istifade etmek üzere isteyen Enver Paşa da İstanbul'daki Mevlevi şeyhleriyle görüşerek Veled Çelebi komutasında bir Mevlevi gönüllü birliği oluşturulmasını sağlamıştır. Konya'daki katılımlarla sayısı daha da artan Mevlevi gönüllü birliği. 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa'nın emrine verilmiştir. Şam ve Halep'te atış talimi yaptırılan Mevleviler, daha çok cephe gerisinde mücadele etmişler ve 4. Ordu'nun moral kaynağı olmuşlardır. Cemal Paşa, Süveyş'e doğru hareketinden birkaç gün evvel İbin'den Enver Paşa'ya adeta vasiyet niteliğinde bir telgraf göndermiştir. Enver Paşa'ya adeta vasiyet geçmesini istemiştir. Enver Paşa ise: ...Sizi Mısır fatih-i sânisi olarak selamlamak isterim! Sözleriye Cemal Paşa'ya olan desteğini sürdürmüştür.

25 bin kişilik Osmanlı Birinci Kuvve-i Seferiyesi, 1 Şubat'ı 2 Şubat'a bağlayan gece yarısı, toplanma bölgesi olan Gazze-Biirüssebi-Ma'an (günümüzde İsrail sınırları içerisinde) hattından iki kademe halinde ileri yürüyüşe başladı.
Birinci kademe, 8. Kolordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa tarafından komuta edilmekteydi. Yürüyüş düzeni şu şekilde idi:

Mersinli Cemal Paşa komutasındaki 8. Kolordu'ya bağlı Ali Fuat Bey (Cebesoy)'in komutasındaki 25. Tümen Biirüssebi-Hafirülavce-İbin hattından İsmailiye'ye ilerledi.
25. Tümen'in birlik düzeni:
8 Piyade taburu,
3 bölüklü bir hecinsüvar alayı,
4 sahra bataryası,
15 cm'lik bir ağır obüs bataryası,
5 istihkâm bölüğü,
5 tümen köprü takımı,
2 sıhhiye bölüğü ve
3 seyyar hastaneden oluşuyordu.
Sağ kol müfrezesi (Sv.Bnb.İzmitli Mümtaz Bey komutasında) El-Ariş-Düveydar hattından Kantara'ya,
Sağ kol müfrezesinin birlik düzeni:
5 piyade bölüğü,
2 batarya,
yarım sıhhiye bölüğü ve
Gazze'den 1000 gönüllü süvari Bedevi'den oluşuyordu.
Sol kol müfrezesi (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasında) ise Kal'eltül Nehl hattından kanala yürürken,
Sol kol müfrezesinin birlik düzeni:
4 piyade bölüğü,
Yarım sıhhiye bölüğünden oluşan bir batarya ve
600 gönüllüden oluşan küçük bir müfrezeden oluşuyordu.
Merkez kola cephane yüklü yedi, erzak yüklü bir, tayın yüklü 10 ve su yüklü 50 deve takımı, Kantara'dan Süveyş'ye yürüyen tali kollara da 10'ar deve takımı verilecekti. Kol, dört ya da beş günlük aralıklarla İsmailiye'ye doğru ilerlemiştir.
İkinci kademe ise, Alman Albay Tromer'in komutasındaki 10. Tümen'in birlik düzeni ise:

2 piyade alayı,
1 topçu taburundan oluşuyordu ve
birinci kademenin hemen ardından yürüyüşte idi. Bu iki kademe arasında dört veya beş günlük bir mesafe bırakılması gerekiyordu, böylece ilk kademe tarafından boşaltılan

Birinci Meşrutiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nda 23 Aralık 1876'da II. Abdülhamid tarafından ilan edilen, anayasal monarşi rejiminin ilk dönemi. Bu dönemin anayasası Kanun-ı Esasi, yürütme organı padişah II. Abdülhamid, yasama organı ise Meclis-i Umumi'dir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik sorunları, 17. yüzyıldan itibaren toprak kaybetmesi ve sürekli bütçe açığı vermesiyle başladı. Avrupa devletleriyle imzalanan serbest ticaret antlaşmalarıyla ülkeye giren mallardan düşük gümrük vergileri alınıyordu. Bu hem devletin gelirlerini azaltmış hem de yerli sanayinin gerilemesine yol açmıştı. Ekonomik sıkıntıların yanı sıra, özellikle 1789 Fransız Devrimi'nin etkisiyle yayılan özgürlükçü düşünceler ve milliyetçilik akımı, Osmanlı İmparatorluğu'nu da sarstı. Balkanlar'da 19. yüzyılda bağımsızlık talebiyle ayaklanmalar çıktı. Balkanlarda ve Orta Doğu'da çıkar çatışmaları içindeki Avrupa devletleri ile Rusya Çarlığı'da  da zaman zaman bu hareketleri desteklediler. Osmanlı sınırları içindeki Müslüman olmayan halkların durumlarının düzeltilmesi gerekçesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu reformlar yapmaya zorladılar. 1839’daki Tanzimat Fermanı ile 1856’daki Islahat Fermanı’nın ilanları bu tür koşullarda gerçekleşti. Bu nedenle Osmanlı Devleti'ne kanun gücü girmiş, halkın can, mal, namus güvenlikleri sağlanmış, Islahat Fermanıyla da gayrimüslimlere birtakım haklar verilmişti.

1860'larda bir aydın hareketi olarak Genç Osmanlılar ortaya çıktı. Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınlar, Avrupa ülkelerindeki anayasal monarşilerden etkilenerek Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyet ile yönetilmesi gerektiğini savundular. Osmanlı İmparatorluğu, Kırım Savaşı'ndan itibaren dış borç almaya başlamıştı ve 1870'lere gelindiğinde devlet hem ekonomik hem de siyasal bunalıma sürüklenmişti. Bu bunalım sırasında Mithat Paşa ve arkadaşları 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'i tahttan indirerek yerine V. Murat'ı geçirdiler. Ne var ki, V. Murat aydınların ve ilerici devlet adamlarının istediği reformları yapabilecek biri olmasına rağmen ruh sağlığı bozulduğu için tahttan indirildi. Yerine II. Abdülhamid, meşrutiyeti ilan edeceği sözünü vererek tahta oturtuldu.

II. Abdülhamid tahta çıktığında Balkanlar’da ayaklanmalar başlamış, Rus İmparatorluğu, Osmanlı'ya bir ültimatom vermişti. Büyük Avrupa devletlerinin Haliç tersanelerinde toplanarak bir konferansta Balkan sorununu tartıştıkları ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan reformlar yapmasını istedikleri sırada, II. Abdülhamid siyasal bir manevrayla 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi’yi ilan etti. Böylece Birinci Meşrutiyet dönemi başladı.
1876 Anayasası olarak da bilinen Kanun-i Esasi, aslında padişahın egemenlik haklarına bir kısıtlama getirmiyordu. Yürütme yetkisini tümüyle elinde tutan padişah, sadrazam ve vekilleri (bakanları) istediği gibi atayıp görevden alabiliyordu. Meclisin vekiller üzerinde denetim yetkisi yoktu. Padişah, savaş ve barış yapma, istediğinde meclisi kapatma ve yeniden seçimlere götürme yetkisine de sahipti. Ayrıca padişahın, "kamu yararı için" polis soruşturması sonucunda kişiyi sürgün etme yetkisi vardı. Hükümdara tanınan haklara rağmen anayasa, Avrupa etkilerinin Osmanlı bürokrasisinin bir bölümü içerisinde ne derecelere ulaştığının göstergesiydi.

Kanun-i Esasi uyarınca iki kanatlı bir parlamento oluşturuldu. Üyeleri seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebûsan, üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Âyan Meclisi deniyordu. İki meclisin oluşturduğu parlamento Meclis-i Umumi (Genel Meclis) olarak adlandırılmıştı. Âyan Meclisi'nin başkan ve üyeleri doğrudan padişah tarafından atanıyordu. Anayasaya göre Genel Meclis padişahın buyruğuyla kasımda açılıyor, mart başında çalışmalarını tamamlıyordu.

Birinci Meşrutiyet, II. Abdülhamid'in 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndaki yenilgiyi gerekçe göstererek Meclis-i Mebusan'ı kapatmasıyla 1878'de son bulmuştur. 1878'de Meclis-i Mebusan'ın kapanması ile başlayan ve 1908 yılında İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar sürecek olan döneme İstibdat dönemi adı verilmiştir.

İkinci Meşrutiyet

Birun, Osmanlı saray teşkilatında "dış saray" olarak adlandırılan ve önemli saray çalışanlarının bulunduğu yönetici bölümüdür. Bîrun bölümündeki görevliler arasında yeniçeriler, doktorlar, terziler, bekçiler mevcuttu.
Bîrun'a mensup diğer hizmet erbabından bahsetmek gerekirse;
Emîr-i alem, kapucular kethüdası, kapıcıbaşılar, Dîvân-ı Hümâyun çavuşları, şikâr ağaları, çaşnigîrbaşı, müteferrikalar, baltacılar, peykler, satırlar, solaklar, tabi u alem mehterleri, çadır mehterleri (mehterân-ı hayme), sakalar ve saraya mensup sanatkârlar, (ehl-i hiref)  Bâb-ı Hümâyun, kapıcılar kethüdası, çavuşbaşı, mîrâhur (imrahor), bostancıbaşılar olarak sıralanabilir.
Bîrun bölümü idarî, askerî ve dinî olarak altı bölümden meydana gelmekteydi. Osmanlı Saraylarının bîrun bölümünde bulunanlar her gün evlerinden çalışmak için sarayda görevli oldukları bölüme gelirler ve çalışma saatleri bitince sarayın dışında bulunan evlerine dönerlerdi. Osmanlı sarayında bîrun bölümü tanzimatın ilanından sonra  gücünü kaybetmiştir.

Bizans mimarisi, Bizans İmparatorluğu mimarisidir. İmparatorluk, Büyük Konstantin, Roma İmparatorluğu başkentini Roma'dan Byzantion'a doğuya taşıdığı 330 yılından sonraki Roma İmparatorluğu'nun sanatsal ve kültürel varlığını adresler. Byzantion, "Yeni Roma", sonradan Konstantinopolis ismini almıştır, bugün İstanbul olarak adlandırılmaktadır. İmparatorluk, bir milenyumdan fazla yaşamış, Avrupa'da Orta Çağ ve Rönesans mimarlığını etkin şekilde etkilemiş, 1453 yılında İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı mimarisini etkilemiştir.

Erken Bizans mimarisi, Roma mimarisinin devamı şeklindedir. Mimari stillerdeki değişim, teknolojik gelişmeler ile politik ve egemenlik alanlarındaki gelişmelerin sonucu, Yakın Doğu'nun kesin etkisi ile dolmuş ve kilise mimarisinde kare-haç tip plan kullanarak ayrışmış bir stil en sonunda ortaya çıkmıştır.

Erken dönem Bizans mimarisinin ana örnekleri, I. Justinianus hükümdarlığı döneminden gelir ve Sofya'da bulunan Aya Sofya Kilisesi yanında Ravenna ve İstanbul'da görülebilir. Batı mimarisinin tarihindeki en büyük atılımlardan biri Justinianus'un mimarlarının kiliselerin kare planından kemerler üzerine dairesel kubbelere geçmeleridir.
Ravenna'da, uzunlamasına Sant’Apollinare Nuovo bazilikası ve on kenarlı, merkezi yapılı San Vitale Kilisesi mevcuttur. İstanbul'da bulunan Justinianus anıtları, kubbeli Aya Sofya ve Aya İrini kiliseleridir, fakat daha eski ve küçük Aziz Sergios ve Bacchos (Küçük Aya Sofya) kiliseleri hem boylamasına bazilika hem de merkezi bina elemanlarının her ikisini taşımaları nedeniyle bir model olarak düşünülebilirler.

Kilise dışı yapılar arasında, Büyük Saray harabeleri, yenilikçi İstanbul Surları (192 kule ile) ve Yerebatan Sarnıcı (yüzlerce klasik sütunun yeniden kullanılması) sayılabilir. Ravenna'da bulunan Ostrogot sarayının bir duvar resminde erken dönem Bizans sarayı görülebilir.
Selanik'in koruyucu azizi Hacı Demetrios'a adanmış mabet, Sina Dağı'nda bulunan Aziz Katerina Manastırı, Günümüz Gürcistan'ında bulunan Djvari Manastırı ve Eçmiadzin'in üç Ermeni kilisesi ana olarak 7. yüzyıldan sonra tarihli Justinianus dönemini izleyen Bizans illerinde bulunan mimari gelişmeler anlamında göze çarpan örneklerdir.
430 metre uzunluğunda "Sangarios Köprüsü" ve 17 metre kirişli tek kemerli "Karamağa Köprüsü" diğer önemli mühendislik örnekleridir.

Bizans tarihinin orta döneminde çok iddialı mimari projeler görülmez. İkonoklazmdan yıllardan, Selanik'te bulunan Aya Sofya kilisesi günümüze ulaşmıştır. Bir diğer ana yapı, İznik'te 1920'li yıllarda yıkılıp günümüze ancak resimleri ulaşan bir kilisedir.
Geleneksel olarak Bizans sanatının özü kabul edilen Makedon Hanedanı dönemi, arkasında mimarlıkta kalıcı miras bırakmamıştır. I. Basileios'un bugün her ikisi de günümüze ulaşmamış Faros (surlardaki deniz feneri) yanındaki Theotokos kilisesi ve Nea Ekklisia kilisesi döneminin kare-haç tip mabedlerine model olarak hizmet etmişlerdir. Bu döneme ait diğer eserler, 9. yüzyıla ait Güney İtalya'da bulunan Cattolica di Stilo ve yaklaşık 1000 yılına ait Yunanistan'da bulunan Hacı Lukas kilisesi, IX. Konstantinos'un Chios'ta bulunan Nea Moni ve yaklaşık 1050 yılına ait Atina yakınlarında bulunan Dafni Manastırı olarak sıralanabilir.

Makedon döneminde Yunan misyonerler tarafından Hristiyan yapılan Slav ülkelerinde de kapalı haç tipi baskındır. Günümüz Kuzey Makedonya'da bulunan Ohri Aya Sofya Kilisesi ve günümüz Ukrayna'sında bulunan Kiev Aya Sofya Katedrali çoklu yan kubbeler ile yükseklik kazanmış ve zamanın modasına şahitlik eden örneklerdir.

İstanbul ve Küçük Asya'da, Komnenos dönemine ait mimari Elmalı Kilisesi, Kapadokya kaya kiliseleri, İstanbul'da Pantokrator Manastırı ile Theotokos Kyriotissa Kilisesi dışında neredeyse yok olmuştur.

Bizans mimarisi, Roma İmparatorluğu’nun geç dönem yapısal tekniklerinin üzerine inşa edilmiş olup zamanla hem plan düzeni hem de kubbe sistemlerinde özgün bir kimlik kazanmıştır.
Erken Bizans döneminde (4.–6. yüzyıllar) bazilika planı, özellikle uzunlamasına eksen vurgusu ile hâkimdi; bu dönemin en seçkin örneklerinden biri Havariyyun Kilisesi ve Ayasofya’dır.
Orta dönemde (9.–12. yüzyıllar) Yunan haçı planı ve merkezi kubbeli sistemler ön plana çıkmış, taşıyıcı kemer ve pandantif teknikleri ustalıkla geliştirilmiştir. Bu dönemde tuğla ve taşın alternatif dizilimi (opus mixtum) Bizans yapılarına ayırt edici bir cephe karakteri kazandırmıştır.
Geç Bizans döneminde (13.–15. yüzyıllar) yapılar daha küçük ölçekli, süslemeleri ise dış cephe yerine iç mekânda yoğunlaşan bir anlayışa yönelmiştir. Özellikle Paleologos dönemi mimarisi, zarif kemerler ve mozaiklerle süslenmiş çok kubbeli planlarıyla dikkat çeker.

Temel olarak, Bizans mimarisi, batıda, Romanesk ve Gotik mimarilerine yol açmıştır. Doğuda, erken İslami mimarisinde derin etkisi olmuştur. Emeviler döneminde (661-750), Bizans sanatı, erken İslam mimarisini etkilerken, Bizans sanatsal mirası özellikle Suriye ve Filistin'de olmak üzere yeni İslam sanatına temel kaynak olmuştur. Kudüs'te 691 tarihli Kubbetü's-Sahre, Şam'da 709-15 tarihli Emevi Camii gibi Suriye ve Filistin'de ayırt edici erken İslam eserlerinde, önemli Bizans etkileri görülebilir. Kubbetü's-Sahre, plan ve kısmen dekorasyon konularında Bizans sanatına açık bir referans verir. Emevi Camii'nin planı, 6. ve 7. yüzyıl normal Hristiyan bazilikalarınınkiler ile belirgin bir şekilde benzerdir, ancak cami Hristiyan bazilikalarının aksine boyuna değil enine doğru değiştirilip, genişletilmiştir. Bu değişiklik cemaatin daha rahat ibadet etmesine hizmet etmiştir. Caminin orijinal mihrabı, kıble duvarının ortasında değil, neredeyse doğu parçasının ortasında yer alır. Bu özellik, mimarın, Hristiyan yarım kubbe etkisinden kaçınmak için mihrabı enine duvarın ortasına koymaması olarak açıklanır. İslam ve Magribi mimarisini betimleyen çini işçiliği, geometrik şekiller, çoklu kemerler, kubbeler ve renkli tuğlalar ve taş işçiliği bazı boyutları ile Bizans mimarisinden etkilenmiştir. Bulgaristan, Rusya, Romanya, Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna ve diğer Ortodoks ülkelerde, Bizans mimarisinin etkisi daha uzun olmuş ve sonuçta kendi yerel mimari ekollerinin doğumuna yol açmıştır.
19. yüzyıl Gotik uyanışında küçük bir takibe sahip Neo Bizans mimarisi, Londra'da Westminster Katedrali ve yaklaşık 1850 - 1880 yılları arası Bristol'da Magribi mimarisi ile Bizans stilinin ögelerini birleştiren sanayi binalarında yaygın kullanılan "Bristol Bizansı" gibi mücevherler ile sonuçlanmıştır.

Orta Çağ Sırp mimarisi
Aziz Giorgi Kilisesi (Kurbinovo), 12. yy. Makedonya Cumhuriyeti
Yeni Bizans mimarisi

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Byzantine Art". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 

Fletcher, Banister; Cruickshank, Dan, Sir Banister Fletcher's a History of Architecture 7 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Architectural Press, 20th edition, 1996 (first published 1896). ISBN 0-7506-2267-9. Cf. Part Two, Chapter 11.
Cyril, Mango (1985). Byzantine Architecture. Londra: Electa, Rizzoli. 

Overview of Byzantine architecture in Constantinople28 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bosna Krallığı (Sırp-Hırvatça: Kraljevina Bosna / Краљевина Босна) veya Boşnak Krallığı (Bosansko kraljevstvo / Босанско краљевство), neredeyse bir yüzyıl boyunca hayatta kalmış ve 1154'te kurulan Bosna Banlığı'nın devamı olarak kurulmuş bir Orta Çağ krallığıdır.
Kral I. Tvrtko Kotromaniç döneminde Sırbistan'ın batı kesimleri ve Neretva nehrinin güneyindeki Adriyatik kıyılarının çoğunu fethedildi. Tvrtko'nun hükümdarlığı döneminde Bosna, Balkanlar'ın en güçlü devletlerden biri haline geldi. Ancak Bosna, merkeziyetçilikten uzak ve feodalizmin önemli olduğu bir yapıdaydı. Öyle ki Boşnak asilzadeler yeni kral veya kraliçe seçimlerinde, taç giyme törenlerinde, dış politika kararlarında, toprak satışı veya devrinde ve askeri konularda söz sahibi olup bunları görüşmek için Stank toplantılarını düzenlerlerdi.
Osmanlı İmparatorluğu 1440'lar ve 1450'lerde Bosna'nın doğu kesimlerini ele geçirdi. Hum'u ele geçirdikleri zamana o zamana kadar böyle bilinen bu bölgeye Hersek ismini verdiler. Son Bosna Kralı Stephan Tomaşeviç 1463'te yakalanıp Türkler tarafından idam edildi. Bosna'daki son direnişler de 1481'de son buldu.

Bosna Banlığı, günümüz Bosna-Hersek'inin çoğunu ve Hırvatistan, Sırbistan ve Karadağ'ın bazı kesimlerini içeren bir devletti. Ancak bu bölgeler normalde Macar Krallığı'nın toprağı sayılırdı ve Banlar sadece defacto olarak bağımsızdı. Ban Kulin döneminde Bosna yavaş yavaş Macaristan dışında görünmeye başlandı. Resmiyette bir krallığın altında yer alan küçük bir devlet gibi olsalar da gerçekte Sırbistan, Hırvatistan ve Dalmaçya'nın çeşitli yerlerine hakim bir devletti. Böylelikle Nemanjiç Hanedanı'ndan olan son Sırp İmparatoru ölünce Bosna Banlığı 1377'de I. Tvrtko Kotromaniç'in kral olarak taç giymesi ile Bosna Krallığı'na dönüştü.

Tvrtko'nun, gücü ve çevre bölgelerdeki nüfuzu gibi kendini kral ilan etmek için pek çok dayanağı vardı. Böylelikle Tvrtko, kendisini Bosna'nın ilk kralı ve Papa III. Honorius'un 1217'de Stefan Nemanjiç'e yolladığı taç üzerinde de tam meşrutiyet ilan etti. Blagoje ismindeki Sırp bir logothetis, Tvrtko'nun sarayına sığındı ve kendisine Nemanjiç atalarına dayanarak Sırbistan Krallığı topraklarında hak iddia etmesini önerdi. Böylelikle 26 Ekim 1377'de Tvrtko, Sırbistan ve Bosna Kralı olarak taç giydi.

Feodalite, Bosna'da her zaman önemliydi ve Boşnak asilzadeler Stanak olarak adlandırılan toplantılarında devletin her alanında alınan kararlardan söz sahibi olarak bu haklarını muhafaza ediyordu. Bu asilzadeler meclisi I. Tvrtko Kotromaniç döneminde, 1354 yılında uygulamaya sokuldu. Meclisin nüfuzu özellikle 1390-1430 arasında zirve noktasına ulaştı. Stanak meclisi ile bir nevi devlet yönetiminde söz sahibi olan asilzadeler Sırp veya Hırvat olmalarına rağmen Boşnak kimliğini önde tutmaya başlamıştı ancak yine de meclis devleti merkezilikten uzak bir konuma sokuyordu.
Stanak toplantılarına katılma hakkı Boşnak Knezlerden Vlastela olarak adlandırılan küçük asilzadelere kadar her soylu tarafından kullanılsa da son karar en yüksek soylulara aitti. Toplantılar genellikle ona başkanlık eden hükümdar tarafından organize edilirdi. Kralların eşlerinin toplantılara katılma hakkı varken çocuklarının bulunmamaktaydı. Herhangi bir Vlastela'ya bağlı olmasa da Bosna Kilisesi'nden kişilerin de toplantıya katılımı yasak olsa da genellikle kararlar üzerinde büyük oranda etkiliydiler. Hükümdar, Stanak'ı genelde veraset krizi, hükümdarın tahttan uzaklaştırılması veya dış savaşlar gibi büyük konularda kendi topluyordu. Toplantı genellikle o an hükümdarın olduğu yerde Mil, Milodraž, Bobovac, Kraljeva Sutjeska veya Jajce'de gerçekleşirdi.

Macar kralları, Bosna'yı hep kendi krallıklarının bir parçası olarak görse de Bosna'nın pratikteki bağımsızlığı reddedilemezdi. Macarlar kendilerinin mülkü olarak görse de Bosna hükümdarları; kendi dış ilişkilerini yürütüyor, ayrı bir adalet sistemi barındırıyor, kendi parasını basıyor, doğal kaynaklarını kendi başına yaptığı ticari antlaşmalar ile yabancı ülke veya şehirlere ihraç ediyordu.
Aynı şekilde dış devletler de Bosna'yı ayrı bağımsız bir devlet olarak görüyordu. Örneğin Bosna'nın ana ticaret ortağı Ragusa Cumhuriyeti, Bosna'dan her zaman bağımsız bir devletmiş gibi bahsederdi.

Bosna Sancağı
Bosna Banlığı

F. Miklosich, Monumenta serbica spectantia historiam Serbiae, Bosnae, Ragusii, Viennae 1858, p. 1-2

Boğazlar Antlaşması ya da İstanbul Antlaşması, 18 Mart 1915 tarihinde I. Dünya Savaşı çerçevesinde Üçlü İtilaf arasında imzalanan gizli antlaşma. Antlaşmaya göre Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul da dahil olmak üzere İstanbul ve Çanakkale Boğazları Rusya'ya bırakılmıştır.

1915 yılının başında Britanya ile Fransa'nın Çanakkale'ye saldırmaları müttefik olmalarına rağmen Rusya'da kaygı uyandırmıştır. Saldırı başarıya ulaştığı takdirde doğrudan yardım alacağından Boğazların açılması Rusya'nın yararına olacaksa da saldırının başarısıyla Britanya ve Fransa, Rusya'nın çıkarlarına aykırı olarak Boğazlar bölgesinde üstünlük kurabilirlerdi. Bu yüzden Rusya, Çanakkale Savaşı'nın sürdüğü Mart-Nisan 1915'te harekete geçerek, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki isteklerini müzakere etmek üzere Britanya ve Fransa ile masaya oturmuştur.

Britanya, Doğu Akdeniz'deki sömürgelerini tehdit eden bir güç olması nedeniyle Rusya'nın Boğazlarda üstün duruma geçmesini istemiyordu ve Kırım Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun yanında savaşa girmesinin bir nedeni de buydu. Ancak, Britanya Savunma Komitesinin 1903 yılında Rusya'nın Boğazlardan uzak tutulmasının Britanya için birincil derecede önemli bir askerî çıkar olmadığına ait bir rapor yayınlaması Britanya'nın politikasını değiştirmesine yol açmıştır. Britanya, Almanya'nın Yakın Doğu'da artan etki ve faaliyetlerine karşı Rusya ile bölgedeki güç dengesini eşitleme çabası içerisine girmiş ve Boğazları bu amaç uğruna gözden çıkarmıştı. Her şeye rağmen, verilecek bu ödün mümkün olduğunca geç bir tarihte ve karşılığında da önemli kazanımlar elde etmeden verilmeyecekti. Nitekim Britanya ve Fransa, savaşın en sıkıntılı zamanında, İstanbul dahil Midye-Enez Hattı'ndan Sakarya Nehri'nin Karadeniz'e döküldüğü yere kadar bütün Boğazlar bölgesini Rusya'ya bırakmıştır. Böylece, Rusya'nın yüzyıllardan beri elde etmeyi bu önemli stratejik bölge Rusya'ya verildi. Buna karşılık Rusya ise Britanya ve Fransa'nın Orta Doğu üzerindeki planlarına karışmayacak ve İstanbul'da imza taraflarının eşit haklarla kullanımına açılacak bir serbest liman bulunacaktı.

Antlaşma, Britanya'nın Çanakkale Savaşı'nda zafer kazanması halinde yürürlüğe girmek üzere imzalanmış ancak savaşın kaybedilmesi antlaşmanın akim kalmasına neden olmuştur. Ayrıca, Rusya'da 1917'de gerçekleşen Ekim Devrimi ile Bolşeviklerin yönetimi ele geçirmeleri ve savaştan çekilmeleri üzerine antlaşma kamuoyuna duyurulmuş ancak Britanya ve Fransa tarafları böyle bir antlaşmanın varlığını reddederek bunun Bolşevikler tarafından uydurulduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sander, Oral (2016). Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918'e. İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları. ISBN 978-9-755-33043-3.

Boğdan (Rumence: Moldova veya Țara Moldovei "Moldavya ülkesi"; Kiril ile Молдова veya Цара Мѡлдовєй; Kilise Slavcası Землѧ Молдавскаѧ; Yunanca: Ἡγεμονία τῆς Μολδαβίας) bugünkü Moldova'ya ve Romanya'nın Moldova'ya komşu olan bazı bölümlerine Osmanlılar tarafından verilen isimdi. Bu bölgenin halkı öteden beri Moldova ismini kullandıkları halde Osmanlılar Boğdan Prensliği 1359-1365 yılları arasında yöneten Voyvoda I. Bogdan'dan dolayı Boğdan ismini kullanmışlardır.

Boğdan'ın Prut nehrinin batısında kalan bölümü 1859 yılında Eflak ile birleşerek Romanya'yı oluşturdu. Buna zamanla Osmanlılarca Erdel adı verilen Transilvanya bölgesi de katıldı. Boğdan'ın Prut nehrinin doğusunda kalan kısmı 1812 yılında Rusya tarafından işgal edilerek Besarabya adını aldı. Böylece bugünkü Romanya'nın sınırları belirlenmiş oldu. 1918 yılında bir ara Besarabya Romanya'yla birleşti ama 1944 yılında Sovyetler Birliği tekrar bu bölgeyi işgal etti ve burayı SSCB'nin Moldova Cumhuriyeti haline getirdi. 1991'de de bu bölge Moldova Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını kazandı. Bugünkü Romanya ve Moldova aslında aynı etnik gruptan gelen insanlardan oluşurlar ve aynı dili konuşurlar.
Sonuç olarak Osmanlıların Boğdan adını verdiği bölge şu andaki Moldova'nın tümünü ve Romanya'nın kuzeydoğusundaki bir kısmını kapsayan bir bölgeydi.

Brest-Litovsk Antlaşması, 3 Mart 1918 tarihinde Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan Krallığı arasında imzalanmış bir barış anlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Rusya, I. Dünya Savaşı’ndan çekilmiştir.
Antlaşma, Aralık 1917’de Doğu Cephesi’nde ilan edilen ateşkesten sonra aylar süren müzakerelerin ardından imzalanmıştır. Görüşmeler ve imza töreni, Brest'te gerçekleştirilmiştir.
Sovyet heyetine başlangıçta Adolf Joffe başkanlık ediyordu ve İttifak Devletler tarafında ise Almanya'dan Max Hoffmann ve Richard von Kühlmann, Avusturya-Macaristan'dan Ottokar Czernin ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan Talat Paşa bulunuyordu. Ocak 1918'de İttifak Devletleri, eski Rus İmparatorluğu'nun işgal altındaki tüm topraklarının ayrılmasını talep etti. Ordusu dağılmış ve savaşacak güçten yoksun olan Sovyetler ise müzakereleri oyalayarak Avrupa’da yeni sosyalist devrimlerin patlak vermesini beklemeyi amaçlayan Lev Troçki başkanlığında bir barış heyeti gönderdi. 18 Şubat’ta İttifak Devletleri tarafından başlatılan Faustschlag Harekâtı ile Baltık bölgesi, Belarus ve Ukrayna’da geniş toprakların ele geçirilmesiyle sonuçlandı ve Sovyet tarafını barış istemek zorunda bıraktı.

Antlaşmanın şartlarına göre Rusya; Ukrayna, Polonya, Belarus, Litvanya, Letonya, Estonya ve Kafkasya'daki Kars ve Batum eyaletleri üzerindeki kontrolünü kaybetti. Bu bölgeler, eski Rus İmparatorluğu’nun nüfusunun %34’ünü, sanayi alanlarının %54’ünü, kömür sahalarının %89’unu ve demiryollarının %26’sını kapsıyordu. Sovyet hükûmeti ayrıca Finlandiya’nın bağımsızlığını (Ocak 1918’de tanımıştı) yeniden teyit etti ve İttifak Devletleri tarafından daha önce 9 Şubat 1918 tarihli Brest-Litovsk Antlaşması ile tanınan Ukrayna Halk Cumhuriyeti ile yürüttüğü savaşı sona erdirmeyi taahhüt etti. Ağustos 1918’de imzalanan ek bir protokol ile Rusya’nın Almanya’ya 6 milyar mark savaş tazminatı ödemesi de kararlaştırıldı.Antlaşma Rusya’da büyük tartışmalara yol açtı. Beyaz Hareket için birleştirici bir neden haline geldi ve Bolşevikler ile Sol Sosyalist Devrimciler arasında bir ayrılık yarattı. Sol SR temsilcileri antlaşmanın imzalanmasının ardından Halk Komiserleri Konseyi'nden çekildi ve daha sonra Sol SR Ayaklanması ile Bolşeviklere karşı isyan etti.
Antlaşma, 11 Kasım 1918 Ateşkesi ile fiilen yürürlükten kaldırıldı. Bu ateşkes kapsamında Almanya, İtilaf Devletleri'ne teslim oldu. Sovyetler, Rus İç Savaşı sırasında kaybedilen topraklarda yeniden kontrol kurmaya çalıştı ancak sonuçlar karışık oldu. Kızıl Ordu, Estonya, Letonya ve Litvanya'yı geri alamadı. Buna karşılık Azerbaycan, Ermenistan, Belarus, Gürcistan ve Ukrayna üzerinde 1921 yılına kadar yeniden hakimiyet kurdu. Türkiye ile belirlenen sınır ise büyük ölçüde 1921 tarihli Kars Antlaşması ile teyit edildi. Daha sonra 1922 Rapallo Antlaşması ile Rusya ve Almanya, birbirlerine karşı olan tüm toprak ve mali taleplerinden karşılıklı olarak vazgeçti.
Antlaşmayla belirlenen Rus sınırları, Sovyetler Birliği'nin dağılması'nın ardından 1991 sonrası belirlenen sınırlarla neredeyse tamamen aynıdır.

Faustschlag Harekâtı
Batum Antlaşması
Gümrü Antlaşması
Moskova Antlaşması
Kars Antlaşması

Artdamaksıl genizsil ünsüz sürekli, tonlu, art damak ünsüzüdür. IPA'da [ŋ] olarak ifade edilir. Genellikle <ñ> harfiyle gösterilir. Türkçede hâlâ yaşayan bir sestir. Ama Türkiye Türkçesinde gösterimi yoktur. Kazak Türkçesi, Türkmen Türkçesi gibi çoğu Türk dilinde gösterilir. Kiril Abecesi kullanan Türk dillerinde n sesine karşılık gelen harfe kuyruk çizilmesi ile (Ң) gösterilir.
Türk dillerinde bu ses tamlama eki olan +ıñ/+nıñ ekinde ve belirli sözcüklerde bulunur. Bu sözcüklere birkaç örnek aşağıdaki başlıklarda verilmiştir.

Osmanlı Türkçesinde bu sesi göstermek için kef harfinin değiştirilmiş (üç noktalı) bir biçimi (ڭ, nef, kâf-ı nûnî) kullanılmıştır. Ancak, o zamanlar matbaalarda bu harfin kalıbı bulunmadığı zaman yerine kef konduğu görülür. Örnegin deñiz sözcüğü دكز (sağdan sola /d/+/k/+/z/) olarak yazılabiliyordu.

Ana madde: Osmanlıcadaki ŋ sesli sözcükler.

Ana madde: Mersin Ağzında ŋ sesli sözcükler.

Orhun yazıtlarında bu sesi göstermek için Göktürk abecesindeki  tamgası kullanılmıştır. Bu tamga, ideografik olarak "yükseklik/büyüklük gösteren bir adam" biçiminde yorumlandığında gerçekten bu tamganın tek başına kullanımını veren "büyük, yüksek olan" anlamı ile örtüşür. Çağdaş Türkçede bu sözcük/tamga "en" pekiştirme sıfatı olarak varlığını sürdürür.

Ana madde: Orhun yazıtlarındaki ŋ sesli sözcükler.

Ön Türkçede de, başka abeceler kullanılmasına karşın bu ses bulunur. Örneğin Hunlar, Çin yazısı kullanmışlardır. 

Ana madde: Huncadaki ŋ sesli sözcükler.
Çin'in kuzeyinde Han sülalesi döneminde (M.Ö. 206 ile M.S. 220 arası) yedi yüzyıl süren bir imparatorluk olan Hunlar (Hsiung-nu'lar), Çin kaynaklarında Çin yazıçevrimiyle geçmiş sözcükler bırakmıştır. Bu sözcüklerin tanınınıp anlaşılması zordur, çünkü Çin yazısında /l/ ve /r/ ünsüzleri ayırsanamaz, /ö/ ve /ü/ ünlüleri de bulunmaz.

Tuğrul Çavdar Kişisel sayfası - Türkçede nazal n içeren sözcüklerin bir listesi

Kamûs-ı Türkî (Osmanlıca: قاموس تركی), Şemseddin Sâmi tarafından yazılıp, ilk baskısı 1901 tarihinde İkdâm gazetesi tarafından yapılan Türkçe sözlük.
Kamûs-ı Türkî, adında "Türk" sözcüğü geçen ilk Türkçeden Türkçeye sözlüktür. Şemseddin Sami, bu sözlükte Osmanlıcada kullanılan, ancak konuşulan Türkçeye girmeyen Arapça ve Farsça sözcükleri ayıkladı, Türkçe kökenli sözcüklere ağırlık verdi. Ayrıca, Türkçeyi zenginleştirmek için dile tekrar kazandırılması gerektiğine inandığı Doğu Türkçesine ve Anadolu Türkçesine özgü sözcüklere yer verdi.
Sözlük, Şemseddin Sami tarafından iki yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede hazırlandı. Kimi sözcükler atlanmıştı ve hatalı tanımlar içeriyordu. Bu nedenle, yayımlanmasından sonra eleştiri topladı. Mecmua-yı Edebîye dergisinde sözlüğün elif harfinde atladığı sözcük ve anlamları listeleyen Kamûs-ı Türkî Hakkındahar Mütâleât adlı imzasız bir makale çıktı. Veled Çelebi, Kamûs-ı Türkî'nin, Ahmed Vefik Paşa'nın hazırladığı Lehçe-i Osmanî sözlüğünden alındığını, hatta Şemseddin Sami'nin Ahmed Vefik Paşa'ya çok güvendiği için Lehçe-i Osmanî'deki hataları aynen kendi sözlüğüne aktardığını iddia etmiştir.
1985 yılında Tercüman gazetesi tarafından güncelleştirilerek "Temel Türkçe Sözlük" adıyla yeniden yayımlandı. 2011 yılında da Osmanlı Türkçesini yeni öğrenenlere kolaylık sağlamak düşüncesiyle özgün Osmanlı Türkçesi yazılışının yanına okunuşu ve açıklamaları Latin harflerine çevrilerek ve sonuna sözcük fihristi eklenerek İdeal Kültür Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Temel Türkçe Sözlük, Tercüman Gazetesi Tesisleri, İstanbul, 1985
Kâmûs-ı Türkî (Latin Harfleriyle),Haz. Raşit Gündoğdu, Niyazi Adıgüzel, Ebul Faruk Önal, İdeal Kültür Yayıncılık, İstanbul 2011

Kapadokya Rumcası veya İç Anadolu Yunancası (Yunanca: Καππαδοκικά Kappadokika) Yunancanın bir temel lehçesi olup, Rum Kırımı'na kadar aslen Kapadokya'da yaşayan Rumlar tarafından konuşulmaktaydı. 1920'lerdeki Yunanistan ve Türkiye arasındaki nüfus mübadelesinde Yunanistan'a göç edilmeye zorlandılar ve orada özellikle orta ve kuzey Yunanistan olmak üzere çeşitli yerlere yeniden yerleştirildiler. Kapadokyalı Rumlar hızla Standart Modern Yunancaya geçtiler ve kendi dillerinin 1960'lardan beri yok olduğu düşünülüyordu.  2005 Temmuz'unda, Mark Janse (Roosevelt Academy, Middelburg) ve Dimitris Papazachariou (Patras Üniversitesi) Orta ve Kuzey Yunanistan'da hâlâ kendi dillerini akıcı olarak konuşan Kapadokyalılar keşfettiler. Bunların arasında ebeveynlerinin ve büyükanne-babalarının aksine dillerine karşı oldukça olumlu bir tavrı olan 3. kuşaktan orta yaşlılar vardı. Yunanistan'a ilk gelen grup Kapadokya Yunancasını konuşmaya daha az eğilimliydi ve çoğu zaman konuşma sırasında standart Yunancaya geçmekteydi. Kapadokyaca konuşanlarla ve dil kullanımları ile ilgili bir araştırma halen hazırlanmaktadır.

Kapadokya Yunancası, Bizans Yunancası ile ilintili olup 1071'deki Malazgirt Savaşı'nın ardından Kapadokya bölgesinin Doğu Rumla bağlantısının kesilmesiyle egemen dil Türkçe olmaya başlamıştır.
Bu dil hakkında fikir veren en eski belgeler, Konya'da yaşamış olan Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve oğlu Sultan Veled'in Türkçe-Farsça karışık yazdığı şiirlerdir. Bu metinleri anlamlandırmak zor olmuştur çünkü Arapça yazıyla yazılmışlar ve Rumi kendi yazılarında sesli harfleri işaretlememiştir.
Kapadokyalı Rumlar 13. yüzyıla doğru Yunanca yerine Türkçe konuşmaya başlamışlar, "Karamanlidika" dedikleri bu yeni dilde Bizans döneminde kullandıkları Yunan alfabesiyle yazmaya devam etmişlerdir. Kapadokya Yunancasının en son konuşulduğu yerler 1923 itibarıyla şöyleydi:

Sille
Kayseri ve etraf köyleri
Faraşa (Bugünkü ismi Çamlıca ve etraf köyleri).
Buralarda konuşulan Yunanca da Türkçeden büyük oranda etkilenmiştir. Yazınsal bir yazım geleneği olmayan Kapadokya Yunancasının ne Orta Çağ'dan ne de Erken Modern Çağ'dan yazılı bir eseri tespit edilebilmiştir.
Bu dilin en eski tasvirleri 19. yüzyıldan kalma olup genelde özenli hazırlanmamışlardır.
Kapadokyacanın yayımlanmış ilk güvenilir grameri, Oxford Üniversitesi'nden Richard MacGillivray Dawkins (1871-1955) tarafından hazırlanmış, onun 1909-1911 yılları arasında yaptığı alan çalışmasına dayalı olan "Modern Greek in Asia Minor. A study of dialect of Silly, Cappadocia and Pharasa." (Küçük Asya'daki modern Helence. Sille, Kapadokya ve Faraşa lehçelerinin bir incelemesi) adlı eserdir.
Nüfus mübadelesinden seneler sonra birkaç Kapadokya lehçesi (Uluağaç, Aravan, Akso ve Anaku) Atina'daki Küçük Asya Araştırmaları Merkezi (Κέντρον Μικρασιατικών Σπουδών) araştırmacıları tarafından tanımlanmış ve bir seri gramer tanımlanmıştır (ancak bütün Kapadokyaca konuşan köyler incelenmemiştir). Faraşalı papaz Teodoridis de bazı halk hikâyeleri yayımlayabilmiştir.
Son yıllarda Kapadokya Helencesi üzerine yapılan araştırmalar tekrar artmıştır. Yakın zamanda Yunanistan'da keşfedilen Kapadokyaca konuşanlar da büyük olasılıkla yeni gramer, sözlük ve ilgili metinlerin de ortaya çıkmasına yol açacaktır.
Dilbilim târihinde ölü dil olarak kayda geçen ilk dil bu dil olmuştur. Ayrıca bir Hint-Avrupa dilinin Hint-Avrupa grubundan olmayan başka bir dilin özelliklerini özümsemesi bakımından da ilgi çekici olup bu özümsemeler özellikle güneybatı Kapadokya'da daha belirgin olmuştur, sesli harf uyumu ve söz sıralamasında fiilin sonda kullanımı bunların arasındadır.

Kapadokyacadaki Yunanca öğesi büyük ölçüde Bizans kökenlidir. Örneğin, "kapı" anlamına gelen θír veya tír, (klasik ve) Bizans Yunancasıdaki θύρα (Modern Yunancada θύρα)'dan kaynaklanır; píka veya épka ("ben yaptım"), Bizans Yunancası έποικα (Modern yunanca έκανα)'dan kaynaklanır. Diğer, Bizans-öncesi eskimiş kullanımlara örnek olarak, eski Yunancadan εμός, σός ve benzeri süzcüklerden mó(n), só(n) gibi iyelik zamirleri oluşturulması ve eski Yunancadaki tekrarlama eki -(i)sk- 'den türemiş olan -išk- kullanarak süregiden kipi (imperfect tense) oluşturulması gösterilebilir. Her seviyede Türkçenin etkisi görülebilir. Kapadokyaca ses sisteminde Türkçe ı, ö, ü ünlü harfleri ve Türkçe kökenli b, d, g, š, ž, tš, dž ünsüz harfleri vardır (gerçi bunların bir kısmı damaksıllaşma (pallatalization) yoluyla Yunancaya da girmiştir). Türkçe ünlü uyumu olan sözcüklere örnek olarak Türkçe düşünmekten türemiş düšündǘzu ("düşünüyorum") (Malakopi lehçesinde), Türkçe padişahtan türeme patišáxıs < patišáxis ("kral") gösterilebilir (Delmeso şivesinde). Kapadokyacada isim morfolojisinin başlıca özelliği, bitişken isim çekiminin (agglutinative declension) zaman içinde giderek ortaya çıkması, dilbilimsel cinsiyet ayrımının ise giderek yok olmasıdır. Örneğin, néka "(nötür) kadın" (dişil, kadınsı anlamında), -in halinde (genitif hal) néka-ju; çoğul nékes; çoğul ve -in hali, nékez-ju (Ulağaç lehçesinde). Türkçeye has bir diğer özellik, ismin -i halinin kesinlik belirtmesidir, örneğin likos ("kurt"; ismin yalın hali) ve liko ("kurdu"; ismin -i hali). Bitişken şekiller fiil çekimlerinde de görülebilir; örneğin geçmiş zamanın hikâye (pluperfect) kipinde írta ton (Delmeso lehçesinde) Türkçe geldi idi (geldiydi) örneğine dayalıdır. Kapadokyacada sözcük sıralaması konu ve önemliliğe göre belirlenmesine rağmen, Türkçedeki özne-nesne-yüklem sıralamasına doğru bir eğilim vardır.
Yunan Kapadokya lehçelerinin ortak özelliği hepsinin Türkçe etkisi altında Bizansçadan evrimleşmiş olmalarıdır. Öte yandan bu lehçeler izole köylerde oluşmuştur. Bunun sonucu çeşitli Kapadokya Yunanca lehçeleri oluşmuştur.

Kuzeydoğu Kapadokyaca (Sinasos, Potamia ve Delmeso)
Kuzeybatı Kapadokyaca (Silata (veya Zila), Anaku, Flojita, Malakopi)
Orta Kapadokyaca (Akso, Misti)
Güneybatı Kapadokyaca (Kumluca[Aravan], Gurzono, Fertek)
Güneydoğu Kapadokyaca (Uluağaç, Semendere)
Faraşa: Faraşa ve etraf köyleri olan Afşar ve Çukur'da konuşulmuş olan bu şive Pontos helencesiyle benzer yanlar bulundurmaktadır.
Sille şivesi.

Kapadokya Yuncası hakkında Ethnologue raporu 11 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mark Janse'nin Web sitesi

Αναστασιάδης, Β. 1975. Ιστορία και γλώσσα της Καππαδοκίας και το ιδίωμα των Φαράσων. Μικρασιατικά Χρονικά 16: 150–184.
Αναστασιάδη-Μανουσάκη, Σ., Μνήμες Καππαδοκίας ΚΜΣ Αθήνα 2002
Ανδριώτης, Ν.Π. 1948. Το γλωσσικό ιδίωμα των Φαράσων.
Αρχέλαος, Ι.Σ. 1899. Η Σινασός. Αθήνα: Ιωάννης Νικολαΐδης. 134–139, 144–147, 150–153.
Costakis, A. 1964. Le Parler Grec d'Anakou. Athènes: Centre d'Études d'Asie Mineure.
Costakis, A. 1968. Το γλωσσικό ιδίωμα της Σίλλης. Athènes: Centre d'Études d'Asie Mineure.
Dawkins, R.M. 1916. Modern Greek in Asia Minor. A study of dialect of Silly, Cappadocia and Pharasa. Cambridge: Cambridge University Press.
Dawkins, R.M. 1921. Cyprus and the Asia Minor Dialects of Asia Minor. Αφιέρωμα εις Γ.Ν. Χατζιδάκιν. Αθήνα: Π.Δ. Σακελλαρίου. 42–59. passim.
Dawkins, R.M. 1955. The Boy's Dream. Μικρασιατικά Χρονικά 6: 268–282.
Θεοδωρίδης, Θ. 1960–61. Φαρασιώτικες παραδόσεις, μύθοι και παραμύθια. Λαογραφία 19: 222–259.
Θεοδωρίδης, Θ. 1963–64. Φαρασιώτικες παραδόσεις, μύθοι και παραμύθια (Συλλογή δευτέρα). Λαογραφία 21: 269–336.
Θεοδωρίδης, Θ. 1988. Βαρασώτικα τραγώδε. Μικρασιατικά Χρονικά 18: 41–89.
Grégoire, H. 1909. Appendice: Notes sur le dialecte de Farasha. Bulletin de Correspondance Héllénique 33: 148–159.
Janse, M. 1994. Son of Wackernagel. The Distribution of Object Clitic Pronouns in Cappadocian. Irene Philippaki-Warburton, Katerina Nicolaidis & Maria Sifianou (eds.): Themes in Greek Linguistics. Papers from the First International Conference on Greek Linguistics, Reading, September 1993 (Current issues in Linguistic Theory, 117. Amsterdam: Benjamins. 435-442.
Janse, M. 1997. Synenclisis, Metenclisis, Dienclisis. The Cappadocian Evidence. Gabriel Drachman, Angeliki Malikouti-Drachman, Jannis Fykias & Sila Klidi (eds.): Greek Linguistics '95. Proceedings of the 2nd International Conference on Greek Linguistics (Salzburg, 22-24 Sept. 1995. Graz: Neugebauer. 695-706.
Janse, M. 1998a. Cappadocian Clitics and the Syntax-Morphology Interface. Brian D. Joseph, Geoffrey Horrocks & Irene Philippaki-Warburton (eds.): Themes in Greek Linguistics II (Current Issues in Linguistic Theory, 159). Amsterdam: Benjamins. 257-281.
Janse, M. 1998b. Grammaticalization and Typological Change. The Clitic Cline in Inner Asia Minor Greek. Mark Janse (ed.): Productivity and Creativity. Studies in General and Descriptive Linguistics in Honor of E.M. Uhlenbeck (Trends in Linguistics. Studies and Monographs, 116). Berlin: Mouton de Gruyter. 521-547.
Janse, M. 1998c. Le grec au contact du turc. Le cas des relatives en Cappadocien. In Caron, B. (ed.), Proceedings of the 16th international congress of linguistics, 20-25 July, 1997. Amsterdam: Elsevier Science. Paper no. 338.
Janse, M. 1999. Greek, Turkish, and Cappadocian Relatives Revis(it)ed. Amalia Mozer (ed.): Greek Linguistics ’97. Proceedings of the 3rd International Conference on Greek Linguistics. Athens: Ellinika Grammata. 453-462.
Janse, M. 2001a. Morphological Borrowing in Asia Minor. Yoryia Aggouraki, Amalia Arvaniti, J.I.M. Davy, Dionysis Goutsos, Marilena Karyolaimou, Anna Panagiotou, Andreas Papapavlou, Pavlos Pavlou, Anna Roussou (eds.), Proceedings of the 4th International Conference on Greek Linguistics (Nicosia, 17-19 September 1999). Selanik: University Studio Press. 473-479.
Janse, M. 2001b. Cappadocian Variables. Mark Janse, Brian D. Joseph & Angela Ralli (eds.), Proceedings of the First International Conference of Modern Greek Dialects and Linguistic Theory. Patras: University of Patras. 79-88.
Janse, M. 2002. Aspects of Bilingualism in the History of the Greek Language. J.N. Adams, Mark Janse & Simon Swain (eds.), Bilingualism in Ancient Society. Language Contact and the Written Word. Oxford: Oxford University Press. 332-390.
Janse, 

Karahanlı Türkçesi, Hakaniye Türkçesi, Karahanlıca veya Hakaniye lehçesi, Türk dilinin tarihinde konuşulmuş ve yazılmış olan tarihî dönemlerinden biridir. Türk dilini eski, orta, yeni olarak üç döneme ayıran Türkologlara göre Karahanlı Türkçesi, Orta Türkçenin ilk dönemini oluşturur. Böyle düşünen Türkologlara göre 10.-15. yüzyıllar arası Orta Türkçe dönemidir. 13. yüzyıldan itibaren Türk yazı dilinin (Kuzey-) Doğu ve (Güney-) Batı olarak iki ayrı kol hâlinde geliştiğini göz önünde bulunduran diğer bir kısım Türkologlar, Karahanlı Türkçesini Eski Türkçe içine alır. Bugüne ulaşan metinleri 11. ve 12. yüzyıllara ait olan Karahanlı Türkçesi, Eski Uygur Türkçesiyle çağdaştır.

5-15. yüzyıllar arasını kapsar. Eski Türkçe döneminin  üç kısmından biridir. Ligeti'nin  tasnifine  göre kendi içerisinde üç döneme ayrılır:
a) Mani ve Buda tercümeleri ile Uygur yazı dilinin kuruluş devri
b) Çağatay yazı dili devri
c) Kıpçak ve Oğuz dil yadigarları devri
Hakaniye Türkçesine, eski Kaşgar dili de denilebilir. Bu alandaki Türklerin 14. yüzyıl başlarına kadar kullandıkları edebi dildir. Karahanlı Türkçesi ve batıdaki Harezm Türkçesi Timurlular devrinde yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır.

Bütün bu Türk dillerinde kullanılan harfler on sekizdir. Yazılışta yeri olmayan, fakat söylenişte gerekli bulunan kökten sayılmayan yedi harf daha vardır. Türk dilleri bu harfler olmadan olmaz. Bunlar;

harfleridir.

Her ne kadar Gaznelilerle Selçuk Oğulları Türkçeye büyük bir önem vermeyerek Farsçaya daha düşkünlük göstermişlerse de öbür Türkler ve Türk büyükleri ulusal dile değer vermişler ve sayıları 21'i bulan eserler bırakmışlardır. Bunlardan elimize ulaşan en önemli ve değerlileri;
Karahanlı Devleti zamanında ilk defa Hakaniye Türkçesi ile yazılmış olan Yusuf Has Hacip (Yūsuf Khāss Hājib)'in yazdığı ünlü Kutadgu Bilig ismindeki eseri ile aynı yüzyılda yazılmış bulunan Kâşgarlı Mahmud'un ünlü eseri Divân-ı Lügati't-Türk'tür. İbn Muhannā'nın bahsettiği dört, Ebu Hayyan (Abū Mūsā Ǧābir ibn Ḥayyān)'nın bahsettiği Bilik ismindeki bir eser ve diğerleri günümüze kadar ne yazık ki bulunamamıştır. Karahanlılar dönemde Çuçu isminde de bir Türk şairi yetişmiştir.

Ünlüler Türk dilinin her döneminde olduğu gibi birincil olarak Karahanlı Türkçesinde de bulunur.

Türk dilinin her döneminde görülen bu ses değişmesi Karahanlı metinlerinde de görülür.
yi- < ye- "yemek yemek", yé- ye- "yemek" gibi.

Aslında a olan sesin kendinden önceki hecede bulunan yuvarlak ünlü dolayısı ile u şekline almasıdır.
kopar- > kopur- "yerden kaldırmak" gibi.

kökürçkün < kökürçken "güvercin" gibi.

min-di "bindi", min- < mün- "binmek", mün-üp "binip"

Karahanlı sahasında bugünkü yazı dili ile karşılaştırılınca birkaç ünsüzün dışında, diğerlerinin kullanıldığı görülür. Bu ünsüzler şunlardır;
b c ç d ḍ f g ğ h ḥ j k l m n ñ p r s ş t v w y z

Karahanlı Türkçesinde gelecek zaman çekiminin -ġa; -ge, -ġay; -gey ve -ġu; -gü ekleri ile yapıldığını görürüz.
ol yag korgay; ol ewge bargay; ol manga kelgey; barġay men ve katıġlanġa men gibi asıl kelimeye yapılan ekler Çiğil, Yağma, Toxsı, Argu, yukarı Çin'e kadar Uygur dillerinde bir kuraldır.
Eski Türkçede sıkça kullanılan -daçı; -deçi, -taçı; -teçi ekinin ise Karahanlı Türkçesinde çok az kullanılmıştır.
Karahanlı Türkçesinde "yakın gelecek zaman" şeklinde ikinci bir gelecek zaman -ġalır; -gelir, -galur; -gelür gibi eklerden söz edilmektedir.
Böyle eklerin örnekleri şöyledir:
alġalır, atġalır, köngelir, yetgelür, barġalır men... gibi.

Karahanlı devri Türkçesinde, birinci kişi emir kipinde -yın, -yin iken, ikinci kişi için -ğıl, -ğil kullanılmıştır. Bu devirde ikinci şahıs emir kipi, daha elverişli bir çevre bulmuş, yavaş yavaş şiir dilinde de yerleşmeye başlamıştır. Kutadgu Bilig bu konuda iyi bir kaynak oluşturur. yana aydı Odğurmış ayğıl manga. bu iç söz tutğıl bütün çın kerek. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere bu emir kipi artık Karahanlı devrinin değişmez bir gramer kuralı olmuştur.

İlk kez Tonyukuk Yazıtında bir küçültme eki işleviyle geçen -qıña eki, Türkçenin tarihi gelişimi içinde ses yapısı ve işlevi itibarıyla çok geniş bir kullanım alanına sahip olmuştur. Uygur döneminde - qıña eki, bünyesindeki nğ (ñ) sesinin ayrışmasıyla damak uyumuna bağlı olarak ekli şekilde n ağzında -qına; -kine,- kie; y ağzında -qıya, -qıa, -kiye şekillerini almıştır. Karahanlı Türkçesinde (n ve y li biçimleriyle) -qına; -qıya -kiye şeklinde kuvvetlendirme, küçültme ve sayı ifadeleri yapan isimden isim yapma eki olarak kullanılır: yerkiye, "yercik", erkiye "adamcağız", sözkiye "sözceğiz", qızqıya "kızcağız", oğulqıya "oğulcağız", azqına "azıcık", azqına "az, azıcık".

Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Karahanlı Türkçesi Grameri, Türk Dil Kurumu Yayınları ISBN 975-16-0780-9.

Karahanlı Devleti (Farsça: قراخانیان, romanize: Qarākhāniyān; Çince: 喀喇汗國, romanize: Kālā Hánguó) ya da kısaca Karahanlılar, 840-1212 yılları arasında Orta Asya ve Mâverâünnehir bölgelerini yönetmiş Karluk Türklerine ait bir hanedanlıktır. Orta Asya'da kurulmuş ilk İslam Hanedanıdır. Hanedanın “Karahanlılar” olarak anılmaları, üyelerinin hanedan sona erene dek bölge Türkleri arasında en yüksek hükümdarlık makamı olarak kabul edilen “Kara Kağan” unvanını kullanmaları sebebindendir.
Karahanlılar, Orta Asya'daki Maveraünnehir bölgesini fethederek 999 ile 1089 yılları arasında, bölgeyi bağımsız bir şekilde yönetmiştir. Karahanlıların Mâverâünnehir'e gelişi, Orta Asya'nın İranî egemenliğinin yerini kesin biçimde Türk egemenliğine bırakmasını bir dönüm noktası olarak simgeler. Karahanlılar bölgeye yerleştikten sonra İslam kültürünü, Türk kültüründen unsurları da koruyarak benimsediler.
Hanedanlık, 1040'lı yıllarda Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrıldı. 11. yüzyılın sonlarına doğru Selçuklu İmparatorluğu’nun himayesine girdiler. Ardından, 1141'de Katvan Muharebesi'nde Selçukluları mağlup eden Karahıtaylar’ın egemenliği altına girdiler. Doğu Karahanlılar 1211'de, Batı Karahanlılar ise 1212'de Harzemşahlar tarafından yıkıldı.
Karahanlıların başkentleri arasında Kaşgar, Balasagun, Uzkend ve Semerkant yer almaktadır. Karahanlılar'ın tarihi, çoğu zaman çelişkili ve parçalı yazılı kaynaklardan ve ayrıca sikke (para) incelemelerinden yararlanılarak yeniden kurgulanarak ortaya konulmuştur.

Karahanlı Devleti ya da Türk Hakanlığı  840 - 1212 yılları arasında günümüz Kırgızistan merkezli olmak üzere Orta Asya toprakları üzerinde hüküm sürmüş bir Türk devletidir.
Bazı tarihi kaynaklarda bu krallık, "İlekhan Krallığı" olarak geçer. Bulunan madeni paraların birçoğunda tipik "İlek (Iilik, elik, vs.)" sözü vardır. İslâmi kaynaklarda, örneğin Ali ibn el-Esir, o hanedanın ismini al-Hāqaniya, al-Hāniya veya al-Āfrāsiyā diye tanımlamıştır. Eşzamanlı edebiyat kaynaklarında genellikle hanedan ismi Kağaniye (Ḵāqāniya)  (Ḵağan [yurdu]), al-Moluk al-Ḵāniya al-Atrāk "(el-Mülûk el-Kânîyye)" veya Āl-e Afrāsiāb "(Âl-î Efrâsîyâb)" (Afrasiab ailesi, hanedanı; Şehnâme'deki Turan kralı) denilmiştir.
Tarih yazıcılığına ve metoduna göre en doğru isimlendirme Kaşgarlı Mahmud'un dediği gibi ''Hakanlı Türkleri'' anlamına gelen ''Et-Türkü'l-Hakaniyye'' yani ''Türk Hakanlığı'' adıdır.

Devletin adı Kara ve Han iki Türkçe kelimeden oluşmuştur. "Kara", Türkçede kuzey yönünü ve siyahı, soyluluğu gösterir ve "han", doğrusu kağan, yöneticilere verilen tanhu, hakan, yabgu ve ilbey gibi Türkçe bir ünvandır. Prof. Omeljan Pritsak, meseleyi daha başka açıdan ele alarak izah etmiştir. Türklerde siyah, kızıl, ak ve gök dört yönü temsil etmektedir. Kara, kuzey tarafını gösterir ve ekseri şehirlerde ayrı olarak bu yönlerin kapılarının isimleri vardır. Belh'in kuzey, yani Kara'nın yönü (tarafı) Türk kapısıdır. Güney kapısı Hint, batı kapısı Yahudi, doğu kapısı ise Çin kapısıdır. Kara aynı zamanda kuvvetli, cebbar ve cesur demektir. Bu bakımdan bu ismi almış olmalıdırlar. Gazneli Mahmud'a Çinlilerin verdiği "Karahan" tabiri de aynı manada olmalıdır. "Kara", azamet yükseklik ve üstünlük demektir. Mesela Türk ülkelerinden en doğudan batıya kadar rastlanan karasular, hep gür, coşkun su ve nehirlere verilmiştir.

Kurucusu Bilge Kül Kadır Kağan'dır. Bilge Kül öldükten sonra oğulları Bazır ve Oğulçak devletin başına geçtiler. Devletin Batı kısmında hükümdar olan Oğulçak, Samanoğulları Devleti'ndeki karışıklıklardan yararlanarak isyan eden bir Samanî şehzadesinin sığınma talebini kabul etti. Oğulçak'ın yeğeni Satuk Buğra, bu şehzade sayesinde Müslüman oldu ve Abdulkerim adını aldı. Bu olaydan sonra amcası Oğulçak'ı mağlup eden Abdulkerim Satuk Buğra, devletin başına geçti ve Han ünvanını alarak İslamiyeti resmen kabul etti. Karahanlılar, İslamiyeti topluca kabul eden ilk Türk devletidir. Satuk Buğra Han 955 (Hîcrî 344) yılında, Kâşgarlı Mahmud'un Divân-ı Lügati't-Türk'te  " اَرتُج " artuç: Ardıç olarak geçen altın Artuç köyünde gömülmüştür. Kaşgar'da bu adda iki köy vardır. O zamanlar Kaşgar'ın kuzeyinde iki tane Artuç (Atuş, Artux) isminde köy vardı, birisinin adı altın Artuç (Atuş, Artux), ikincisi üst Artuç (Atuş, Artux)'dur.

Tarihi kaynaklar, birbirleri ile fazlasıyla ters düşer. Karahanlı Devleti'nin ilk hanı, tarihi ve kurucusunun kim olduğu daima tartışılmıştır. Karahanlı devleti İslam'la ilgilidir ve tüm kaynaklar aynı kişiye yani Satuk Buğra Han'a odaklanmıştır. Sadece bir tarihçi, Abu'l-Futub ‘Abd al-Ghafir bin Husayn al-Alma’i ki Hicri beşinci yüzyılda Kaşgar'da yaşamıştır, Tarikh Kashghar adıyla şehrin tarihini yazmış ve Satuk Buğra Han'ın din değiştirdiğini anlatmıştır. Ancak, bu ilk el yazması metin kaybedilmiş ve kısmen tekrar 14. yüzyılın başında Jamal Kuarshi tarafından Mulhaqat al-Surah isimli kitabında yeniden belirtilmiştir. Bir başka kaynak 1889 yılı içinde bulunan Çağatayca dilinin son kısmına ait Buğra Han hatıralarıdır (Tazkirah Buğra Han). 17. yüzyıldan kalma bir başka el yazması kopyası bulunur.
Kuruluş dönemi ile ilgili pek fazla bilgi bulunmayan Karahanlılar Devleti, Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından oluşmuştur.
Devlet, 840 yılında Uygur kağanlığı'nın, Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla Bilge Kül Kadır Han tarafından kurulmuştur. 893 yılında Kaşgar devletin başkenti olmuştur. Bilge Hüsamettin Han'dan sonra devleti oğulları, Bazır Arslan Han ve Oğulçak Kadır Han yönetmişlerdir. Balasagun ve Taraz merkezli iki ana idari bölgeye ayrılan devlette Bazır Arslan Han, Balasagun'da Büyük Kağan olarak ve Oğulçak Kadır Han Taraz'da Ortak Kağan olarak yönetimi paylaşmışlardır.

10. yüzyıl sonlarında Oğulçak Kadır Han'ın yeğeni Satuk'un, savaş halinde bulundukları Samanî sığınmacıların etkisi ile İslam'ı kabul etmesi devletin tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. İslam'ı kabulünden sonra Abdülkerim adını alan Satuk Han, devletin sürekli savaş halinde olduğu Samanîler'den de aldığı destek ile amcasına karşı mücadele ederek devletin yönetimini ele geçirmiştir.
İslamiyet'i devlet dini olarak benimseyen Satuk Han döneminde Karahanlı Devleti'nin tamamına yakın bir bölümü bu dine geçmiştir. Karahanlı Devleti ilk büyük Müslüman Türk devleti olmuştur. Halife "Nasr Bin Ali" döneminde Abbasiler Karahanlıları Müslüman ülkesi olarak tanımıştır. Samanoğulları ile ihtilafta olan Karahanlılar, Gazneliler'i destekleyerek Samaniler'i yıkmıştır. Gazneliler ile Ceyhun nehri sınır olarak belirlenmiştir.
Devlet 1042 yılında hanedan içindeki kavgalar sonucunda Doğu ve Batı Karahanlı devletleri olarak ikiye bölünmüştür. Batı Karahanlı Devleti, 1042-1212 yılları arasında hüküm sürmüş ve ilk başkenti Özkent olan devlet 1212 yılında Harezmşahlar tarafından yıkılmıştır. Önemli merkezleri Balasagun, Talas ve Kaşgar ve ilk hükümdarı Tamgaç Buğra Han olan Doğu Karahanlı Devleti ise 1211 yılında Karahitaylar tarafından yıkılmıştır.
Krallık (Kağanlık) Altayların aile sistemine göre iki alt krallığa bölünmüştür. Doğu Karahanlıların hükümdarı, daha büyük han olup "Arslan Kara Han" ünvanıyla Balasagun'da (ya da Kara Ordu) ikamet etmiştir. "Arslan" kelimesi Karluklardan Çiğil boyunun totemi (ongunu) olan aslan manasına gelmektedir. Batı Karahanlıların hükümdarı olan ikinci Karahan ise Taraz'da üslenmiş ve daha sonra Kaşgar'a taşınmış ve tekrar Taraz'a dönmüştür. Onun ünvanı Buğra Kara Han idi. "Buğra" kelimesi Karlukların Yağma boyunun totemi (ongunu) olan "deve" anlamına gelmektedir.
Karahanlı Devleti, Aral Gölü'nden Batı Çin ve Moğolistan adacıklarına kadar uzanan bir coğrafyada hüküm sürmüştür.

Satuk Buğra Abdülkerim Han (940 - 955)
Baytaş Musa Han (955-?)
Ali Han (? - 998)
I. Ahmed Han (998 - 1017)
Mansur Han (1017 - 1024)
II. Ahmed Han (1024 - 1026)
Yusuf Han (1026 - 1032)
Süleyman Han (1032 - 1040)

(2. Görüş)

Bilge Kül Kadır Han (840-880)
Oğulcak Han ve Arslan Han (880-920)
Abdülkerim Satuk Buğra Han (920 – 958)
Baytaş Musa Han (958 – ?)
Nasr Bin Ali Han (? – 999) (Halife Müslüman devlet olarak Karahanlıları tanıdı.
I. Ahmed Han (999 – 1017)
Mansur Han (1017 – 1024)
II. Ahmed Han (1024 – 1031)
Yusuf Han (1031 – 1032)
Süleyman Arslan Han (1032 – 1041)

Karahanlılar devrinde kömür, bakır, altın ve kurşun içeren maden ocakları işletilmiştir. Kuça, Kaşgar, Aksu ve Hoten pazarlarında altın ve bakırdan işlenmiş eşyalar satılmış, her yıl sergiler düzenlenmiştir. Soda (sodium carbonate), Yeşim taşı, Yurungkaş Nehri yatağından çıkarılan beyaz Yeşim ve Karakaş Nehri yatağından çıkarılan siyah Yeşim, Lapis lazuli (lacivert taşı) ve İpek, İpek Yolu boyunca ticareti yapılmıştır. Karahanlılardan Satuk Buğra Karahan, Harun Buğra Karahan, Musa Buğra Karahan, Yusuf Kadir Karahan, Süleyman Arslan Karahan, batı hanlarından Tamğaç İbrahim Han, I. Nasr Şemsi el-Mülk Han ve diğerlerinin adına altın, gümüş, bakır madeni paralar basılmaya başlanmıştır

ülüş Orta Asya Türk Devlet geleneğine göre ülke topraklarının hakanlar tarafından hanedan üyeleri, yakın akrabalar arasında özerk idare statüsünde ve halk arasında paylaştırılması esasına dayanan idari yapılanmadır. Ülüş sistemi bilim adamlarınca göçebe devlet anlayışı ve teşkilat sistemine dayandırılmıştır.
Toy, Türk devletlerinde resmî bir görüşme gayesiyle toplanılan veya Türk boylarının, topluluklarının belli bir amaç doğrultusunda bir araya geldikleri toplantılardır. Hükümdarlar çeşitli sebeplerle toy düzenlerlerdi. Bunlar, tahta çıkış toyu, zafer toyu, düğün toyu, doğum toyu, ad koyma toyu gibi toylardır. Bu toylar Türklerde sosyal hayatın düzenlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Orun, Türk hanlarının saraylarında veya devlet törenlerinde, toylarda Türk boylarının alacakları, oturacakları yerlerin tespit edildiği kurallardır.
Hakanların her ne kadar vilayeti çok, payesi (rütbesi) yüksek olursa olsun, turuncu renkte ipekten veya kumaştan yapılan sayıları dokuzu geçmeyen tuğları (sancak) bulunurmuş ve onlar dokuz sayısını uğur sayarlarmış.

İslam'ın kabulü sonrasında Karahanlılar Uygur alfabesini benimsemişler ve Türkçeyi resmî 

Karahoca (Gaochang) Uygur Krallığı (Çince: 高昌回鶻; Gaochang Huihu), 9.-13. yüzyıllarda bugünkü Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde Uygurların egemenliğinde var olmuş devlet.

840'ta Göçebe Uygur Kağanlığı Kırgız baskınından sonra Ngo-nie Tegin'in Altay Dağları'nı aşarak Beşbalık, Turfan yöresine taşıdığı Uygurlar buraya yerleştiler ve Kırgızlar'ın öldürdüğü son kağanlarının yeğeni Mengli'yi 856'da kağan ilan ettiler.
Uzun zamandır Tibet baskısı altında yaşayan Çin imparatoru dengeleyici güç olarak tasarladığı bu devleti-kendisine bağlı olması koşuluyla da olsa- hemen tanıdı ve Uygurlar'ın Tarım havzasının öteki ucuna (Kaşgar'a) kadar yayılmasına ses çıkarmadı.
911'de soydaşları Kansu Uygurları sayesinde bağımsızlıklarını kazanan Turfan Uygurları siyasal olarak etkili bir güç olamadılarsa da Maniheizm dininin de etkisiyle yerleşik hale geçtiler ve başlıcaları Turfan, Kaşgar, Beşbalık, Kuça, Hami olan şehirlerinde önemli bir "uygarlık" yarattılar.
Çin Hanedanlığı, Karahoca Uygur Krallığını tanır ve hatta Wang Yen De isminde bir büyükelçiyi bu ülkeye gönderir. O üç yıl bu ülkede kalır.
Yeni coğrafyalarında Mani dini yerine Budizm'i benimseyen Uygurlar  Nesturiliği'de tanımışlar, en son -Karahanlı Devleti'nin de baskı ve tesiriyle- topluluk halinde İslamiyeti kabul etmişlerdir ki bugün Çin'de yalnızca Uygurlar'a değil, Uygurlar aracılığı ile müslümanlaşmış diğer etnik gruplara da Huei-hu (Uygur) denilmektedir.
12. yüzyıldan itibaren Kara Hıtaylara bağlı olan Uygurları, 1209'da İduk-kut Barçuk Art Tegin (巴而術·阿而忒·的斤) döneminde Cengiz Han'a bağlandı. Barçuk Art Tegin, Cengiz'in kızlarından İl Altun ile evlenip küregen (damat) oldu. Alaaddin Ata Melik Cüveynî'nin Moğol İmparatorluğu hesabına kaleme aldığı Tarih-i Cihangüşa eserine göre, Barçuk Art Tegin' Cengiz'in dört varisinin yanı sıra beşinci varisi olarak kabul edilmiş. Barçuk Art Tegin'in sülalesi Moğol İmparatorluğu'nda Kongiratlar ile birlikte Küregen ailelilerinin başı sayıldı.

Uygur Kağanlığı
Kansu Uygur Krallığı
Kansu Uygurları
Karahanlılar
Karahoca

Karakalpakça (Qaraqalpaq tili / Қарақалпақ тили), Türk dillerinin Kıpçak grubuna bağlı bir dildir. Aynı gruba mensup olduğu Kazakça ile aralarında karşılıklı anlaşılabilirlik vardır.

Karakalpakça için Özbek-Latin alfabesi de kullanılır.

Kazak alfabesinde bulunan "Ii" harfi Karakalpak Kirilinde görünmemektedir. Ayrıca Karakalpaklar'ın Özbek latinine geçme eğilimleri vardır. Karakalpakça'da "Ii" yerine "Ии" vardır.

y>j (c) olayı bu lehçede de görülebilir. жазыўшы (jazıwşı)- yazar, yazıcı
Eski Türkçe'deki "ğ"'lerin y'ye dönüştüğü söylenebilir. Mesela eski Türkçe mastar eki olan "-ığ" Karakalpakça'da "-ıw" şeklindedir.
Özbekçe'den Arapça-Farsça kelimeler almıştır.
Çoğul eklerinde Kazakçadaki gibi -lar, -ler'in dışında -dar, -der, -tar, -ter şekilleri yoktur. Yani Karakalpakçada bu ek sadece -lar, -ler şeklindedir. Örneğin Kazakçada "kendilerinin" anlamındaki "өздерінің (özderiniñ)" Karakalpakça'da "өзлериниң (özleriniñ)" şeklindedir.
Bazı değişmeler Kazakçadan farklı olarak olmamıştır. Mesela Kazakçada "söylesetin" "konuşacak" anlamdadır. Mesela "söylesetin adam", "konuşacak, söyleşecek adam". Bu kelimedeki -tin kısmı Eski Türkçe'deki -tuğın şeklindeki ekten gelir. Karakalpakçadaysa bu ek değişmemiştir ve tek şekillidir: "söylesetuğın"
Karakalpakça'da ş>s değişmesi de vardır: söyleş->söyles- gibi...
Karakalpakça'da ç>ş değişmesi de görülür: qança>qanşa...
Ayrıca Vikipedi'nin Karakalpakça sürümü de bulunmaktadır.
1 - bir
2 - eki
3 - üş
4 - tört
5 - bes
6 - altı
7 - jeti
8 - segiz
9 - toğız
10 - on
20 - cığırma
30 - otız
40 - qırıq
50 - eliv
60 - alpıs
70 - cetpis
80 - seksen
90 - toqsan
100 - jüz
1000 - mıñ

Karakalpak vikipedi19 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karamanlıca ya da Karamanlı Türkçesi (Yunanca: Καραμανλήδικα Karamanlídika), Osmanlı döneminde anadili Türkçe olan Anadolu Rumları (Karamanlılar) tarafından konuşulmuş olan Orta Anadolu Türkçesinin Karamanlılar tarafından Yunan alfabesi ile yazılmış bir biçimidir.
Bu ağzı konuşan Rumlar dilde Türkleşmiş Rumlar olup; bazı tarihçilere göre ise Selçuklu Hanedanı döneminde Doğu Roma ile yakın ilişki sonucu vaftiz olmuş etnik Türklerdir. Osmanlı belgelerinde "Zımmiyân-ı Karaman" ya da "Karamaniyân" adıyla anılan bu Karamanlılar, Yunan alfabesini kullanmış harfleriyle Türkçe olarak yazmışlardır. 18. yüzyıldan başlayarak Türkiye ve Avrupa'da bazı kitaplar yayınlamışlardır.
Bir iddiaya göre Karamanlılar 11. yüzyılda Anadolu'da, özellikle Toros dağlarına Bizans tarafından yerleştirilen askerlerdi. Kurtuluş Savaşı döneminde Milli Mücadele yanlısı bir tutum sergilemişler fakat dinlerinden dolayı Rum milletinden sayılmışlardır. Şu anda çoğu 1926'daki nüfus mübadelesinden beri Yunanistan'da yaşamaktadır. Kullandıkları Helen alfabesi ile çeşitli eserler ortaya koymuşlar ayrıca bu alfabeyi çeşitli kitabelerde kullanmışlardır.
Patrikhane dahi buna karşı çıkmaz, kiliseye bağlı kaldıkları sürece Karamanlıca din kitapları yayımlanmasını olağan bulur. Evangelinos Misailidis'in 1851'de İstanbul'da yayınlamaya başladığı Anatoli gazetesi Karamanlıcanın kök salmasına büyük bir katkıda bulunur. Misailidis, bol sayıda kitap da yayımlar. Dilbilimcilere göre, Karamanlıca Rumcadan çok Türkçeye ayak uydurmuş ve Yunanların yayılmacı etkilerinden çok, bir arada uyumlu yaşamanın destekçisi olmuştur. Bu sebepten Tercüman-ı Hakikat, Misailidis'i "Fikr-i Osmani"yi yaymakta kimsenin kabına sığdıramadığı kişi olarak tanıtır.

Karamanlı Türkçesine dair bilgiler, Evliya Çelebi'nin Seyahatname adlı eserinde vardır. Evliya Çelebi'ye göre Antalya'nın yirmi mahallesinden dördünde "Urum keferesi" sakindir, ancak bunlar Rumca değil "bâtıl Türk lisânı üzere kelimât ederler" (IX, 64a). Alanya'da da aynı durumla karşılaşırız: "Ammâ aslâ Urum lisânı bilmeyüp bâtıl Türk lisânı bilürler".

Evangelia Balta, Karamanlı Yazınsal Mirasının Ocaklarında Madencilik, 2019, Yapı Kredi Yayınları.
—, 19. Yüzyıl Osmanlıca ve Karamanlıca Yayınlarda Ezop’un Hayatı ve Masalları (haz.), 2019, Libra Kitap.
—Karamanlıca Kitaplar Çözümlemeli Bibliyografya Cilt I: 1718-1839 (Karamanlıdıka Bibliographie Analytique Tome I: 1718-1839), 2018, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
—, Gerçi Rum İsek de, Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz: Karamanlılar ve Karamanlıca Edebiyat Üzerine Araştırmalar, 2012, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Karamanlılar, Türkiye'de yaşamış, günümüzde başta Yunanistan olmak üzere farklı ülkelere göç etmiş Ortodoks bir Türk veya Rum halkıdır. Karamanlılar, Kapadokya Rumları ile karıştırılmamalıdır.

Karamanlılar; Konya, Mersin, Antalya, Kırıkkale, İstanbul, Ankara, Amasya, Karaman, Zincidere,Talas, Akşehir, Samsun, Bafra, Çarşamba, Adana, İzmir, Safranbolu, Havza, Tosya, Zile, Çankırı, Kula, Kastamonu, Bolu, Merzifon, Taşucu, Mürefte, Kütahya, Bayındır, Polatlı, Geyve, Ereğli, Hamidiye, Gölcük, Mihaliç, Adapazarı, Eskişehir, Alaçam, Zonguldak, Ereğli, Bartın, Alanya, Erbaa, İnebolu, Çaycuma, Denizli, Balıkesir, Salihli, Gemlik, Düzce, Gümüşhacıköy, Söğüt, Uşak, Ödemiş, Burdur, Isparta ve Akdağmadeni, Aydın, Nazilli, Trabzon, Rize başta olmak üzere İç ve Güney Anadolu ile Kuzey Batı Anadolu ve Batı Anadolu'daki birçok bölgede yaşamışlardır.
İngiliz Arkeolog Richard MacGillivray Dawkins, 1909-1911 yılları arasında Karamanlı Ortodokslar arasında ve Bitinya'da gezmiştir. Dawkins, bu gezisinin devamında İzmit, Bursa bölgelerine gelmiş ve burada Türkçe konuşan Rum köyleri olduğunu ifade etmiştir. Ona göre, burada konuşulan Rumca, Karamanlılar tarafından konuşulan Dil ile çok yakınlık göstermekteydi. Hatta Richard MacGillivray Dawkins, bunların dillerinin Asyatik olduğunu ve Rumca'dan farklı özellikler gösterdiğini ifade etmiştir. Bursa, İzmit ve Yalova’nın yanında İznik’te de Hristiyan Türklerin yaşadıkları ve Grek harfleriyle Türkçe kitabeler bıraktıkları bilinmektedir.
Karamanlıların kökenlerinin, dilsel olarak Türkleştirilmiş Bizans Rum nüfusunun kalıntıları olduğu ve aslen Türk fetihlerinden sonra bölgeye yerleşen Hristiyan Türk askerleri oldukları tartışmalıdır.
1923'teki Türk-Yunan Ahali Mübadelesi ile Yunanistan'a gönderilmişlerdir.

Karamanlıların kökenleri uzun süredir tartışılmakta olup, konu hakkında iki temel teori bulunmaktadır. İlk teoriye göre onlar, Ortodoks kalmalarına rağmen dilsel olarak Türkleştirilmiş Yunanca konuşan Bizans nüfusunun kalıntılarıdır. İkinci teori, onların aslen Bizans imparatorlarının Anadolu'ya çok sayıda yerleştirdiği ve Türk fetihlerinden sonra dillerini ve Hristiyan dinlerini koruyan Türk askerleri olduğunu savunur. Yunan bilim adamları, Karamanlıların Yunan kökenli olduğu veya zorla ya da kıyı bölgelerindeki Rumca konuşan Ortodoks Hristiyanlardan tecrit edilmelerinin bir sonucu olarak Türkçeyi anadilleri olarak benimsedikleri görüşüne eğilimlidirler. Türk bilginleri onları, fetihten önce Bizans topraklarına göç etmiş veya Bizans ordularında paralı asker olarak görev yapmış, yeni yöneticilerinin dilini değil de dinini benimsemiş Türklerin torunları olarak kabul ederler. Karamanlıların kendilerini nasıl tanımladıklarını kanıtlayacak yeterli kanıt yoktur.
''Karamanlı'' ifadesini ilk kullanan kişi ise 1553 yılında Kanunî Süleyman Han’a yıllık vergi ödemek ve müzakerelerde bulunmak için Viyana’dan İstanbul’a hareket eden elçilik kafilesi içinde özel yolcu olarak bulunan Alman Hans Dernschwam’dır.
Türkler ise Bizans İmparatorluğu'nda yaşayan insanlara etnik kökenlerine bakmadan ''Romalı'' anlamında ''Rum'' demiştir. Ortodoks Türkler'e de genellikle Rum denilmiştir. Millî Mücadeleden sonra ''Türk Ortodoks'' denilmeye başlanmıştır.
1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “Türk-Yunan Ahali Mübadelesi” ile ilişkin protokol gereği İstanbul dışında yaşayan diğer Ortodoks Hristiyanlar gibi Karamanlı Türkleri de Rum sayılarak, Yunanistan'a gönderilmişlerdir.
Tek kelime Rumca bilmeyen ilk kuşak Karamanlılar, yeni vatanlarında pek çok zahmet çekmişler fakat onların çocukları ve torunları Yunan devletinin asimilasyon politikası nedeniyle zamanla Yunanlaşmış ve ana dilleri Yunanca olmuştur.

Türkler tarih boyunca çeşitli halkların tesiriyle farklı dinleri kabul etmiştir. Bu dinleri kabul ederken o halkların alfabelerini de almışlardır. Ermeniler vasıtasıyla Hristiyan olan Türkler Ermeni harflerini, Müslüman olan Türkler ise Arap harflerini kullanmışlardır. Karamanlılar da ana dili olarak Türkçe konuşmuşlar fakat diğer Türkler'den farklı olarak Yunan alfabesi kullanmışlardır. Yunan alfabesiyle yazılmış bu Türkçe metinlere Karamanlıca (veya Karamanlı Türkçesi) adı verilir. Zaman zaman ''Karamanlı ağzı'' yahut ''Karamanlı şivesi'' denildiği de olur.

1943 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisine Niğde milletvekili olarak giren, Yahudi kökenli Profesör Avram Galanti şöyle bir ifadede bulunmuştur:Antalya Rum halkı 1870 yılına kadar Yunanca bilmezdi. Rodos’ta bana Yunanca ders veren Nikolaidis, Antalya’da ilk Yunanca ders veren kişi olduğunu, Antalya’ya geldiğinde Rumlar'ın Yunanca'dan tek bir harf bilmediklerini söyledi.1437 yılında Doğu Kilisesi'nin vaziyetini görüşmek üzere toplanan Bazel Konsili'nin raporunda Anadolu'nun birçok yerinde ruhban sınıfı da dahil olmak üzere “kâfir Türkler'in dilini” konuştuklarından yakınılmaktadır. 15. asırda Gian Maria Angiolello, Meram'da oturan Rumlar'ın sadece Türkçe konuştuklarını ve dua kitaplarının da Arap harfleriyle ve Türkçe yazıldığını anlatmaktadır.
Evliya Çelebi, seyahatlerinde rastladığı Karamanlılar için "Bâtıl Türk insanı üzerine kelimat ederler, asla Rum lisanı bilmeyip bâtıl Türk lisanı bilirler." der.
Karamanlılar'ın eskiden yaşadığı bölgede hâlâ çok sayıda Karamanlıca mezar taşı ve kilise yazıtlarına rastlanmaktadır.
Karamanlılar, Yunan alfabesiyle Türkçe olarak zengin bir edebiyat vücuda getirmişlerdi. Karamanlıca eserler, 18. asırda yazılmaya başlanmış; 19. asırda artarak devam etmiş, 19. asrın sonları ile 20. asrın başlarında ise, en yoğun dönemini yaşamıştır. Karamanlılar'dan kalan eserlerin çoğu dinîdir. Hristiyanlık'ın öğretilerini 18. asırda halka duyurmak ve yaymak maksadıyla kaleme alınan Karamanlıca metinler, 19. asrın ikinci yarısından itibaren halk edebiyatına ait hikâye ve destan gibi türlerin ve başvuru kitaplarının da dahil olmasıyla genişlemiştir.
Karamanlı ağzıyla yazılmış ilk kitaplar, 18. yüzyılın ilk yarısına aittir. Karamanlı edebiyatı 1718'de yazılmış olan Gulzare İmane Mesehi (Mesih Dininin Gülbahçesi) adlı Hristiyanlıka ait bir kılavuz kitap yazımı ile başlar. Osmanlı Türkçesi ile basılmış ilk kitabın 1729 yılına ait olduğu düşünülecek olursa, 1718 yılında Grek alfabesiyle basılmış kitabın, Türkçe basılmış olan ilk kitap olduğu söylenebilir. 18. asırda yazılan dinî olmayan tek eser, 71 atasözünün derlendiği “Zahiti Fakir Methodios Rahip Halkın ağzında Solilenilen İspk Turkigiul İmpare Kelamleri … zapt eyleti” adlı derlemedir.
Karamanlı edebiyatının en önemli isimlerinden biri, 18. yüzyılda Antalya, Kıbrıs ve Ankara'da yaşamış olan ve Yunancadan Kolay İman Nasihetü, Cümle Senenan Kıriakalerane Cevap ve Nasaatler, Kıriakodromion Hacetname Kitabı gibi birçok dinî ve ahlakî eseri tercüme eden Antalyalı Seraphim'dir.

19. yüzyılda yaşamış olan Evangelinos Misailidis'in de Karamanlı edebiyatı içinde önemli bir yeri vardır. Evangelinos Misailidis tüm Tanzimat dönemi yazarları gibi kendi toplumunu eğitmeyi hedeflemişti. 1871-1872 yıllarında dört ciltlik ''Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş" adlı romanını Yunan harfleriyle ve dönemin Türkçesiyle yayınlamıştı. Bu roman Türkçenin seyahat-macera türündeki ilk romanı sayılmaktadır. Misailidis, 1851 yılında ''Gazeta-yı Anatolia'' adlı bir gazete de çıkarmıştır.
Karamanlı edebiyatında din dışı ilk eserler 19. yüzyılın sonlarına doğru yazılmıştır. İlk din dışı eser, ''Büyük İskender Risalesi''dir.
Karamanlı edebiyatının din dışı eserleri arasında, ''Hikâyey-i Köroğlu'', ''Hikâye-i Şah İsmail'', ''Âşık Garip'', ''Meşhur Nasreddin Hoca'', ''Nasrettin Hocanın Tuhaf ve Gülücek Menkıbeleri'' gibi halk edebiyatına ait ürünler de yer almaktadır.
18. yüzyılda başlayan Karamanlı edebiyatının 1924 yılında sona erdiği söylenebilir.
Karamanlıca yazılmış bugüne kadar tespit edilen eser sayısı 752'dir. Bu eserlerin çoğu Atinada'ki Milli Kütüphane'de (National Bibliothec) ve Yunan Bilim Akademisi Kütüphanesi'nde (Bibliothek der Griechischen Akademie der Wissenchaften) bulunmaktadır.

Yunanlar Karamanlılar'ın Türk Ortodokslar olduklarını inkâr etmektedir. Yunan tezine göre Karamanlılar dillerini kaybetmiş Rumlar'dır. Bunun sebebi Yunanistan'daki Müslüman Türk azınlığa bir de Hristiyan Türk azınlığın eklenmesini istememeleridir. Fakat eldeki pek çok veri Karamanlılar'ın Türk Ortodokslar olduğunu ispat etmektedir.

Bir halkın dilini bırakması, dinini bırakmasından çok daha zordur.
Anadolu'daki Rum Ortodokslar ülkenin resmî dili olan Türkçenin yanında kendi ana dilleri olan Rumca'yı da bilirlerdi ve ayinlerini Rumca yaparlardı. Karamanlılar ise tek kelime Rumca bilmezlerdi, bildikleri tek dil Türkçe idi.
Karamanlılar'ın adlarının Türk adı olması Türk kökenli olduklarına dair en büyük delillerden biridir. Eğer Karamanlılar Rum olsalardı Rumca adları olması gerekirdi. Çünkü bir Rum'un çoğuna Türkçe bir ad koyması mantıksızdır. Bir Türk, çocuğuna dinden ötürü Rumca ad verebilir -nitekim vermiştir- fakat bir Rum için Türkçe adlar bir şey ifade etmez. Karamanlılar'da görülen Türk adları şunlardır: Sevündük, Arslan, Uğurlu, Timur, Melikşah, Karagöz, Kaplan, Yağmur, Aydoğdu, Tanrıvermiş, Bahadır, Tursun (Dursun), Turmuş (Durmuş)

Türk-Yunan Ahali Mübadelesi din esaslı bir mübadele idi. Bu yüzden Türk Ortodokslar da Rum kabul edilip Yunanistan'a gönderildiler. Karamanlılar'ın bu göçü çok acıklı olmuştur. Bu konuda Despina ve Anastasia Merküroğlu kardeşler şöyle söylemektedir:...daima ağlıyorlardı. Bu kadar mülkleri, evleri nereye koyup gideceğiz, nereye gideceğiz. Kağnılarla geldiler Türklerimiz, kucaklayıp öpüyorlardı. ‘Ah yavrularım nereye gideceksiniz...’ bunları belleyin. Ne muhabbetleri vardı. Ah nerelere gidiyorsunuz deyip gönderdiler..
Karamanlılar Yunanistan'a göç ettikten sonra da çileleri azalmamış, hatta daha da artmıştır. Burada çok sefil şartlar içinde yaşamış; onlarcası hastalıktan ve açlıktan ölmüştür. Özellikle, Rumca bilmedikleri için bölgede yaşayan Yunanlarla da iletişim kuramamışlardır. Amerikan Kadın Hastaneleri örgütünün Yunanistan'daki şubesinin başında olan Esther Lovejoy, bu dur

Karayca, Türk dillerinin Kıpçak öbeğine ait bir lehçedir. Kırım Tatarcasına yakındır. Musevi inancına mensup bir Türk grubu tarafından konuşulması sebebiyle de ayrı öneme sahiptir. Konuşucusunun sayısı az olan Karayca, yok olma tehlikesi altında yer alan Türk yazı dillerinden biridir.

20. yüzyılda hâlâ Litvanya'da Trakai ve Panevėžys bölgelerinde, Ukrayna'nın Luck ve Halicz bölgelerinde ve Kırım'da bu dili konuşanlar vardır. Türkiye ve İsrail'de hâlâ bu lehçeyi konuşanlara rastlamak mümkündür.

Son Sovyetler Birliği döneminde yapılan nüfus sayımında sadece 2.602 kişi kalmış olduğu anlaşılan Karay halkından; ancak 503 kişi Karaycayı ana dil olarak kullandığını, 52 kişi ikinci dil olarak konuştuğunu belirtmiştir.
Günümüzde bu dilin; ancak iki ağzı kalmıştır: Trakay ve Galit.

Orta Çağ'dan beri önemli bir edebiyat dili olan Karayca, İbrani alfabesi ile yazılmış birçok mektupta rastlanmaktadır. Örnek olarak 10. yüzyılda İspanya'daki bir hahamlık okulu öğrencisinin memleketi Varşova'ya yazdığı mektuplar saf Karaycanın en güzel örneklerindendir. Dilin konuşucuları, 8. yüzyılda Yahudilikten gelişmiş olan Karaylar cemaatine aittiler. Günümüzde Baltık Denizi'nin güneydoğusu, Doğu Avrupa, Türkiye ve İsrail'de hâlâ bu inanca ait olanlara rastlanabilmektedir.
20. yüzyılın ilk yarısında dinî içerikli olmayan Karayca yazılarda yazılmıştır: Örneğin Varşova'da yayınlanan karaim aivazy(?) adlı dergi. Ancak bugün bu lehçe artık yok olmak üzeredir. Litvanya'nın başkenti Vilnius, diğer şehirleri Trakai ve Panevėžys (Ponewiesch)'de hâlâ Karayca konuşabilen insanlar vardır. Litvanya'da bunların sayısı bugün toplam 267 kişidir. Ancak artık bulunabilen yazılı kaynaklar sadece dinsel içeriklidir.
"Karayca konuşmak" isimli Éva Á. Csató ve David Nathan tarafından yayınlanan son Multimedia CD-ROM versiyonu, Karay toplumu üyelerine ilgisi olan Türk dil bilimcileri ve dil bilimcilere bedava dağıtılmaktadır.

Tadeusz Kowalski, Karayim Lehçesi Sözlüğü, Engin Yayınevi
Tülay Çulha, Karaycanın Kısa Sözvarlığı, Kebikeç Yayınları
Mykolas Fırkovıcıus, Selomonun Masallary, Türk Dil Kurumu Yayınları
Karaim, A language of Lithuania 28 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nathan, David 2000. The spoken Karaim CD: Sound, text, lexicon and active morphology for language learning multimedia. In: Göksel & Kerslake (eds.) 2000: 405413.

Karayca Vikipedi 26 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Gagavuzca Vikipedi10 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kırımçakça Vikipedi3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kumukça Vikipedi3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Güney Altayca Vikipedi26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Osmanlı Türkçesi Vikipedi20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaçayca Vikipedi29 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Salarca Vikipedi 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Hakasça Vikipedi 27 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nogayca Vikipedi 23 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kaşgayca Vikipedi 2 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Çulımca Vikipedi 31 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tuvaca Vikipedi 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski Türkçe Vikipedi 23 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karaçay-Balkarca (Karaçay-Balkarca: къарачай-малкъар тил, romanize: qaraçay-malqar til), Karaçay-Malkarca ya da Davluca, Kuzey Kafkasya'da yaşayan Karaçaylar ve Balkarların konuştukları dil. İki halkın dilleri birbirine çok yakın olduğu için ortak bir adla adlandırılmaktadır.
Karaçay-Balkarca, Türk dillerinin Kıpçak grubuna bağlıdır. Karaçayca, çoğunluğu Karaçay-Çerkesya'da yaşayan Karaçayların lehçesidir. Balkarca konuşan Balkarların çoğunluğu ise Kabardino-Balkarya'da yaşar. Bu bölgelerin haricinde Avrupa Rusyası'ndan göçen göçmenler dolayısıyla Afyonkarahisar'da da yoğun bir Karaçay-Balkarca konuşan kitle bulunmaktadır.

Karaçay ve Balkarlar, günümüzde Rusya'nın güneyinde yer alan Kuzey Kafkasya'daki Karaçay-Çerkesya ve Kabardino-Balkarya adlı iki özerk cumhuriyette yaşamaktadırlar. Kafkasya'nın Orta Kafkaslar olarak adlandırılan merkezî bölümünde, Kafkasların en yüksek dağı olan Elbruz Dağı ve çevresindeki yüksek dağlık arazide, Kuban Nehri'nin kaynak havzasındaki vadilerde hayatlarını sürdürmekte olan Karaçay-Balkar Türklerinin etnik kökenleri tarih boyunca bu bölgede hâkimiyet kurmuş olan İskitlere kadar dayandırılmaktadır. 4. yüzyılda Kafkasların kuzeyine gelen Hunların, Kuban Nehri boylarında yaşayan Kafkas kavimlerini boyundurukları altına aldıkları bilinmektedir. Hunların bir kabilesini oluşturan Ön Bulgarların Kafkasya'da Kuban Nehri boylarına yerleşerek burada hâkimiyet kurmaları ile birlikte günümüzdeki Karaçay-Balkar halkının etnik kökeninin temelinin Kafkasya'da atılmış olduğu kabul edilmektedir. Son yıllarda Kafkasya'nın Karaçay-Balkar bölgesinde ortaya çıkarılan runik harfli yazıtların dilinin çözülmesi Karaçay-Balkar halkının etnik kökeni ile ilgili birçok sorunun aydınlatılmasına yardımcı olmuştur. Tuna Bulgarcası ile yazıldıkları ispatlanan bu yazıtların Karaçay-Balkar Türklerinin atalarını meydana getiren Hun-Bulgar Türklerine ait olduklarının ortaya konulması, Karaçay-Balkarcanın kökeni konusuna da açıklık getirmiştir. Bugün Karaçay-Balkarcada yaşamakta olan bürtük, çum, eger, qavra, keli, kürüç gibi kelimelerin Tuna Bulgarcası döneminden kaldığı bilinmektedir.
Dilbilim araştırmaları Karaçay-Balkarcanın ana çizgileri ile tipik bir Kıpçak grubu üyesi olduğunu ortaya koymaktadır. Karaçay-Balkarca, Türk dillerinin Kıpçak kolunun Kafkasya'daki güney bölümünü meydana getirir. Sovyet Türkologlarından Aleksandr Samoyloviç'in 1922 yılında yayımlanan Nekotorie dopolneniya k klassifikatsi turetskih yazıkov (Некоторые дополнения к классификаци турецких языков) adlı eserindeki Türk lehçeleri sınıflamasına göre Karaçay-Balkarca, Türk lehçelerinin z kolunun y bölümünün tav, bol-, kalgan grubuna girer. Buna göre Karaçay-Balkarcada eski Türkçe azak/adak yerine ayak, tag (dağ) yerine tav, olmak yerine bolmak, kalan yerine kalgan biçimleri kullanılır. Bunlardan başka Karaçay-Balkarcada ben yerine men biçiminin kullanılması, kelime başında y- sesinin c- sesine dönüşmesi de Kıpçakçanın özellikleridir.
Karaçay-Balkarlılar dillerini Tav til (dağ dili) ya da Tavça (dağca) biçimlerinde adlandırırlar. Karaçay-Balkarca, tarihî gelişimi içerisinde iki önemli ağza ayrılmıştır. Bunlar ilk bakışta sanıldığı gibi Karaçay ve Balkar lehçeleri değildir. Çünkü Karaçay bölgesinde ve Balkar topraklarının Bashan, Çegem vadilerinde konuşulan dil birbirinden farklı olmayıp Karaçay-Balkar halkının %90'ı tarafından konuşulan bu lehçe, Karaçay-Balkar yazı dilini meydana getirir. İkinci ağız ise Balkar bölgesinin Çerek vadisinde konuşulan Çerek diyalektidir. Holam ve Bızıngı vadilerinde konuşulan dil de Çerek ağzının etkisi altındadır.

İslam'ın 17. yüzyıl sonları gibi oldukça geç bir tarihte Karaçay-Balkarlılar tarafından kabul edilmesi sebebiyle Arap harflerine dayalı alfabenin Karaçay-Balkar Türkleri tarafından öğrenilip kullanılması da gecikmiştir. 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında Küçük Bayramuk ve Yusuf Haçir gibi ilk din adamlarının Karaçay-Balkar halkına İslam'ı öğretmek amacıyla Arap harfleriyle yazdıkları dinî manzumeler, Karaçay-Balkar yazılı edebiyatının başlangıcını oluşturduğu gibi Arap harflerine dayalı Karaçay-Balkar alfabesinin de ilk adımlarını teşkil etmektedir. 1859 yılında doğan Kâzim Meçi'nin Arap harfleriyle Karaçay-Balkarca olarak kaleme aldığı eserleri aynı zamanda Arap harflerine dayalı Karaçay-Balkar alfabesinin gelişmesine ve halk tarafından benimsenmesine de yardımcı olmuştur. İsmail Akbay'ın 1916 yılında Tiflis'te yayımladığı Ana Til adlı eseri Karaçay-Balkarcada Arap harfleriyle basılmış ilk matbu eserlerdendir. 1916-1924 yılları arasında Arap harflerine dayalı alfabeyi kullanan Karaçay-Balkarlılar, 1924-1937 yılları arasında Karaçay-Balkarca için düzenlenmiş Latin alfabesini kullanmışlardır. 1938 yılında Kiril harflerine dayalı Karaçay-Balkar alfabesini kullanmaya başlayan Karaçay-Balkar Türklerinin bu alfabelerinde de 1966 yılında birtakım değişiklikler yapılarak son şekli verilmiştir.

Kabardey-Balkar'da ж yerine дж yazarken Karaçay-Çerkesya'da нг yerine нъ bulunur. Bazı baskılarda, özellikle Sovyet döneminde, /w/ sesi için у́ veya ў harfi kullanılır.

Karaçay-Balkar alfabesindeki Вв (v) harfi yalnızca Rusçadan geçen kelimelerde kullanılan diş-dudak ünsüzü /v/ sesini karşılar: Вaгoн (vagon), Зaвoд (zavod) gibi. Гг harfi ile Кк harfiyse ön damak ünsüzü /g/ ve /k/ seslerini karşılarken ГЪгъ ve КЪкъ harfleri arka damak ünsüzü /ğ/ ve /q/ seslerini karşılar: кeлгeн (kelgen), къaлгъaн (qalġan) gibi.
ДЖдж harfi Karaçay alfabesinde /c/ sesini karşılar. Bu harf, Balkar alfabesinde 1970'lere kadar yer alırken yerini /j/ sesini karşılayan Жж harfine bırakmıştır. Böylece Karaçay-Balkar lehçesinin Karaçay ve Balkar dilleri biçiminde bölünmesi amaçlanmış ve Balkar imlasında /j/ sesi hâkim kılınmıştır.
Karaçay-Balkar alfabesinde Уу harfi günümüz imlasında hem /u/, hem de çift dudak ünsüzü /v/ (w) seslerini karşılamaktadır. 1970'li yıllara kadar çift dudak ünsüzü /v/ (w) sesi için Ўў harfi kullanılmaktayken imlayı karıştırmak pahasına bu harf alfabeden çıkarılmıştır. Bugün /u/ ve /v/ (w) sesleri için aynı harf kullanılmaktadır.
Karaçay-Balkar alfabesinde Ээ harfi söz başındaki /e/ ünlüsünü yazmak için kullanılır. Söz içinde bu ses /e/ harfi ile gösterilir: Элбeр (elber), Эгeч (egeç), Эмeн (emen) gibi.
Karaçay-Balkar alfabesinde Юю harfi /ü/ sesini karşılar: Юйлю (üylü), Юзюмдю (üzümdü), Юзюк (üzük) gibi. Ancak /o/ ve /u/ seslerinden sonra yazıldığında bu harf /-yu/ hecesini karşılar: боюнчакъ (boyunçaq), тоюм (toyum), уюкъ (uyuq), уютхуч (uyuthuç) gibi.
Karaçay-Balkar alfabesinde Яя harfi /-ya/ hecesini karşılar: джаякъ (cayaq), бояу (boyav), джая (caya), къоян (qoyan) gibi.
Bazı kelimelerin yazılışında Яя harfinin /â/ sesini karşıladığı görülmektedir: кямар (kâmar), некях (nekâh), гяхиник (gâhinik), мекям (mekâm) gibi.

Bayramkullanı, A. M.; Orusbiylanı, İ. H. M. (1970). Qaraçay-Malqar Tilni Grammatikası (Rusça). Çerkessk. 
Bayramkullanı, A. M.; Orusbiylanı, İ. H. M. (1985). Qaraçay Til (Rusça). Çerkessk. 
Goçiyeva, S. A.; Süyünçev, H. İ., (Ed.) (1989). Qaraçay-Malqar Orus Sözlük: Karaçayevo-Balkarsko, Russkiy, Slovar (Rusça). Moskova. 
Orusbiylanı, İ. H. M.; Süyünçev, H. İ. (1964). Qaraçay-Malqar Tilni Orfografiyası (Rusça). Stavropol. 
Tavkul, Ufuk (2000). Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. ISBN 9789751613516. 
Tavkul, Ufuk (2007). "Karaçay-Malkar Türkçesi".  Ercilasun, Ahmet Bican (Ed.). Türk Lehçeleri Grameri. Ankara: Akçağ Yayınları. ss. 883-938. ISBN 9789753388856. 
 İşbu madde Ufuk Yavkul tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

Karaçay-Balkarca

Dil biliminde karşılıklı anlaşılabilirlik, farklı fakat birbiriyle ilgili dil türleri konuşanların kasıtlı bir çalışma yapmadan ya da özel çaba harcamadan birbirlerini kolayca anlayabilecekleri diller ya da lehçeler arasında bir ilişkidir. Bu, dilleri lehçelerden ayırt etmekte genellikle en önemli kriter olarak kullanılır, fakat sosyodilbilimsel faktörler de göz önüne alınır.
Diller arasındaki anlaşılabilirlik asimetrik olabilir; bu durumda X dilinin konuşmacısı Y dilini, Y dilinin konuşmacısının X dilini anlamasından oranla daha fazla anlıyordur. İki dil arasındaki anlaşılabilirlik nispeten simetrik ise, bu "karşılıklı" anlaşılabilirlik olarak nitelendirilir. Diller arası anlaşılabilirlik, çoğu zaman bir lehçe sürekliliği bağlamında, dünyanın birçok coğrafi yakınlığı olan dilleri arasında farklı derecelerde mevcuttur.

Kısmen veya yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösteren dillere şu diller örnek verilebilir:

Afrikaans ve Hollandaca (kısmen)
Batı Oğuz dilleri, Azerice, Özbekçe, Türkmence, Kırım Tatarcası, Kırımçakça, Karayca ve Urumca
Çekçe ve Slovakça (önemli derecede)
Makedonca ve Bulgarca
Rusça, Ukraynaca ve Belarusça
Danca, İsveççe ve Norveççe
İngilizce ve İskoçça (Cermen)
Bazı Latin dilleri (kısmen veya önemli derecede)
Bu dillere ek olarak Urduca ve Hintçe (Hindustani), Boşnakça, Hırvatça, Sırpça ve Karadağca (Sırp-Hırvatça), Malezya Malaycası ve Endonezce (Malayca) ile Moldovaca ve Rumence yüksek oranda karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir, ancak çoğu zaman bu diller tek bir dil altında sınıflandırılır ve birbirlerinin lehçesi olarak görülür. Ayrıca Çince, Almanca ve Arapça konuşurları, belirli bölgelerden seçildiğinde diğer bu dilin diğer konuşurları ile düşük karşılıklı anlaşılabilirlik göstermelerine rağmen bu diller sosyo kültürel sebeplerden ötürü tek bir dil kabul edilir ve bu dilleri tanımlamak için Dachsprache terimi kullanılır.

Lehçe sürekliliği

Kaşkayca veya Kaşkay Türkçesi, İran'da yaklaşık 1 milyon Kaşkay tarafından konuşulan Oğuz öbeğine ait bir Türk dilidir. Azericeye çok yakın olan bir dildir. Kaşkaycayı Azericeye dahil edip ağız sayanlar da olmuştur.
Aynallu ve Afşarcaya çok benzerliği bulunmaktadır. Bazı etnologlar Oğuzcanın batı koluna dahil etseler de, Oğuzcanın güney koluna dahildir.
İran'da 1982'de yapılan nüfus sayımında 200.000 kişi bu dili anadili olarak belirtmiş ve buna takiben 1997'de yapılan ayrıntılı bir araştırma sonucu 1,5 milyon kişinin Kaşkayca konuştuğu tahmini yapılmıştır.
Kaşkaylar, İran'ın Fars Eyaleti'nde hâlâ yarı göçebe olarak yaşarlar. Kaşkaylar genelde ikidilli olup anadilleri Kaşkayca yanında resmî dil olan Farsçayı da konuşurlar.
Kaşkaycanın yazısız bir dil olduğu iddia edilse de; son zamanlarda bu tezi çürüten Arapça harflerle yazılmış bazı karşı kanıtlar bulunmuştur.

İran Türkleri
Oğuzlar
Türk dilleri

http://www.qashqai.net 20 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaşkayca

Kerkük, Irak'taki Kerkük ilinin başkenti olan şehirdir. Irak merkezi yönetimine bağlıdır. Irak'ın başkenti Bağdat'ın 236 km kuzeyinde, Erbil'in 83 km güneyinde, Musul'un 149 km güneydoğusunda, Süleymaniye'nin 97 km batısında, Tikrit'in 116 km kuzeydoğusunda yer almaktadır. Günümüzde şehrin büyük çoğunluğu Türkmenler, Araplar ve Kürtlerden oluşmaktadır.

Eski Asur başkenti Arrapha bölgesinde yer alan Kerkük, 5000 yıllık harabeleri üzerinde, Khasa nehri yanında yer alır. Arrapha, MÖ 10 ve 11. yüzyıllarda Asurlular döneminde çok büyük bir öneme kavuşmuştur. Stratejik ve coğrafik önemi nedeniyle şehir, üç imparatorluk için adeta bir savaş meydanıydı; Asur imparatorluğu, Babil ve Med imparatorlukları ki hepsi şehri belirli zamanlarda yönetmişlerdir.
İngiliz istihbaratçı Ely Bannister Soane'ın 1912 yılında kaleme aldığı kitapta anlattığına göre: "Kerkük, Türkmenleri, meyveleri ve ham petrolü ile ünlüdür, bunların hepsi bol miktarda bulunur. En az 15.000 nüfusa sahip olması gereken şehir, Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırlarının üç dilli kasabalarından biridir. Herkes tarafından Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşulmakta, ilk ve sonuncusu çarşılarda fark gözetmeksizin kullanılmaktadır. Kendisi bir Türkmen kasabası olup, güneyinde ve batısında göçebe Araplar, doğusunda ise Hamavand Kürtlerinin ülkesi bulunmaktadır. Burada Türk gücü çok belirgindir." 
Kerkük çok geniş bir şekilde yayılmış ve karışmış bir nüfusa sahiptir. Osmanlı döneminde şehir merkezi çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu, Kürtler de taşranın çoğunluğunu oluşturuyordu. Şehir özellikle 20. yüzyılda daha dramatik değişimler deneyimlemiştir. Kürtler, Türkmenler ve Araplar bu bölgeye dair sahiplik iddialarında bulunmakta ve iddialarını destekleyecek tarihi bilgi ve verilere sahip olmaktadırlar.
Tarihi olarak, şehir her zaman Kürtler ve Türkmenler tarafından kültürel bir başkent olarak atfedildi. 2010'da Irak Kültür Bakanlığı tarafından Irak kültürünün başkenti olarak isimlendirildi.
Şehirde günümüzde etnik kökeni Kürt, Türkmen, Arap ve belirli ölçüde Süryani olan insanlar yaşamaktadır.
Kerkük, Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından Bölgesel Yönetim'in anayasal ve hukuki başkenti olarak tanınmaktadır. Ancak 2005 tarihli Irak Anayasası ile idari statüsü tartışmalı olan bölgelerin statülerini 2007 yılı sonuna kadar yapılacak bir referandumla belirlemelerini öngörmüştü. Kerkük için bu yönde bir referandum yapılmamış olduğundan Kerkük yasal olarak Irak merkezi yönetimine bağlıdır. 12 Haziran 2014'te IŞİD'in Kuzey Irak Taarruzu sonrası Irak ordusunun çekilmesi üzerine Kerkük, Kürdistan Bölgesel Yönetiminin kontrolüne geçmiştir. 16 Ekim 2017'de Irak kontrolü geri kazandı.

Liam Anderson'ın 2009 yılında kaleme aldığı kitapta anlattığına göre: Kerkük, Osmanlı kayıtlarında ‘Gökyurt’ (Mavi Vatan) olarak anılmıştır, bu da belki o dönemde Kerkük'ün özellikle Türk bir kasaba olarak tanımlandığını göstermektedir.

Şemseddin Sâmi, 19. yüzyılın sonlarında yazdığı Kâmûsü'l-A'lâm'da Kerkük şehrinden bahsetmiştir. Kerkük, Osmanlı Musul vilayetinin güneydoğusunda yer alan, 30.000 nüfuslu, Kalesi, 37 Cami ve Mescidi, 7 Medresesi, 15 Tekke ve Zaviyesi, 12 Hanı, 1282 Dükkan ve Mağazası, 8 Hamamı, Nehirin üzerinde bir köprüsü, bir Reşidiye ve 12 Sıbyan mektebi ve 3 Kilisesi olduğu bilgisini veriyor. Devamında "Nehrin sağ tarafındaki kısmının dörtte üçünü Kürtler, geri kalanı Türkler, Araplar, 760 Yahudi ve 460 Keldani” diyor. Bu Şemsettin Sami'nin Kerkük'ün tamamını değil sadece Kuzey bölgesinde yerleşim yerinin nüfusu hakkında bilgi verdiğini göstermektedir.

Kerkük Kalesi
Kerkük Kışlası, 1863'te Osmanlı tarafından kurulmuştur. Türkmenler tarafından imar edilip müzeye çevirme çalışmaları devam etmektedir.
Kerkük Kayseri Çarşısı, Çoğunlunu Türkmen esnafın olulturduğu 1855'te Osmanlılar tarafından yapılmış Kerkük'ün en eski pazarıdır.
Danyal Peygamber'in Cami ve Türbesi
Pirehmerd Pazarı
Arkeolojik Jarmo Kalesi ve Yorgantepe alanları da modern şehrin dışında bulunmaktadır.
Kerkük'un mimarisi I. Dünya Savaşı'nda ve Irak Savaşı'nda ağır hasarlar görmüştür. 2007 raporlarına göre, 18 adet kutsal sayılan yer harap edilmiştir. Bunların 10'u Kerkük ve güneydedir."

Musul sorunu
Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı
Kerkük-Baniyas Petrol Boru Hattı

Encyclopadia of the Orient Kerkûk 9 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kerkük İli (Arapça: محافظة كركوك/ Muhāfaza Kirkuk) Irak'ın kuzeyinde yer alan, nüfusun çoğunluğunu Araplar, Kürtler ve Türkmenlerin oluşturduğu, yönetim merkezi Kerkük kenti olan ve dört kazaya ayrılan ildir. 28 Mart 2017 tarihinde aldığı meclis onayıyla Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin bir parçası olduğu anlamına gelecek bir kararla, resmi kurumlara Irak Bayrağı'nın yanı sıra Bölgesel Yönetim bayrağının da çekilmesine hükmedildi. 16 Ekim 2017'de Irak ordusu Kerkük'e gece saatlerinde operasyon başlattı ve şehri Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nden tamamen temizledi. Yerel yönetim bayrakları indirildi.
1976'dan 2006'nın ortalarına kadar "kamu malı" anlamına gelen ve çok zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinin ulusal mülkiyetine gönderme yapan Tamim (At-Ta'mim) adıyla biliniyordu. Bazı kısımlarının 1976'da komşu Süleymaniye, Diyala ve Selahaddin illerine eklenmesinden önce ise daha büyük bir alanı kapsamakta ve Kerkük İli olarak adlandırılmaktaydı. 2006'nın ortasından sonra ise, bugün de bilinen şekline, sınırları o dönemdeki hâline çevrilmeksizin Baas öncesi dönemdeki bu adlandırılmaya geri dönüldü.

Kerkük kozmopolit yapısından dolayı tartışmalı bir yönetime sahiptir. 2023 Irak vilayet seçimlerinde Kerkük'te; Kürdistan Yurtseverler Birliği 5, Arap Koalisyonu 3, Irak Türkmen Cephesi 2, Kürdistan Demokrat Partisi 2, Arap Kaide 2 ve Arap İtikâfı 1 ve Hristiyan kotası da 1 sandalye elde etmiştir. Seçim sonuçlarına göre Kerkük meclisindeki sandalyelerin çoğunu Kürt partileri kazandığı için 16 Nisan 2026 tarihinde yapılan Valilik seçimlerinde Kerkük Valiliğine Irak Türkmen Cephesi'nden Muhammed Seman Ağa seçilmiştir. KYB-Arap ittifakı sonucunda ise Kerkük Meclis Başkanlığına Arap üye Muhammed İbrahim Hafız seçilmiştir.
Kerkük'ün dört kaymakamlığından biri olan Dubz kaymakamlığı, çoğunluğunun Kürtlerin oluşturduğu Kerkük'ün Sargaran, Kara Hancir ve Şuvan Nahiye Müdürlüğü, İl Eğitim Müdürlüğü ile Kerkük Belediyesi Genel Müdürlüğü, Irak genelinde çalışan kamuya ait Petrol Ürünleri Şirketi'nin Kerkük Müdürlüğü, Kerkük Askeri İstihbarat Müdürlüğü ve Kerkük Polis Müdürlüğü Yardımcılığı Kürtlere verilmiştir. Kerkük Polis Müdürlüğü ise Araplara verilmiştir.

Kiril alfabesi (Bulgarca: кирилица (kirilitsa); Makedonca: кирилица (kirilitsa); Boşnakça: ћирилица (ćirilitsa); Rusça: кириллица (kirillitsa); Sırpça: ћирилица (ćirilitsa)), Avrasya'da çeşitli dillerin yazımı için kullanılan alfabedir. Çeşitli Slav, Kafkas, Moğol, Ural, ve İranî dillerinin resmî alfabesidir. En eski Slav kitaplarının yazıldığı iki alfabeden biri (diğeri Glagol alfabesi) olan Kiril yazısı, Aziz Kiril ve kardeşi Metodius tarafından 9. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulmuştur.
Yapılan araştırmaların gösterdiklerine göre Kiril ve Metodius'un öğrencileri, 9. yüzyılın ortasında günümüzde Kiril alfabesi olarak bilinen ve hâlen Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Kırgızistan ve diğer bazı ülkelerde kullanılan bu alfabeyi Orta Çağ Yunan (Bizans) alfabesinin temelinde geliştirerek Yunancada bulunmayan bir takım Slav seslerini de buraya eklemişlerdi.

Bugünkü Rusya topraklarındaki Türklerin alfabelerinin Kirilleştirilmesi iki ayrı dairede ve dönemde değerlendirilmelidir. Birincisi Müslüman olmayan Türklere yazı dili oluşturma yoluyla Kiril alfabesinin benimsetilmesidir. İkincisi yazı dili olan Müslüman Türklerin yazılarının Kirilleştirilmesidir. Bu hareket ise, devletin çıkardığı yasayla ve zor kullanılarak komünist dönemde gerçekleşmiştir.

Sözcüklerin başında, Ъ, Ь ve ünlülerden sonra
Kiril alfabesini kullanan ülkeler: Belarus, Ukrayna, Bulgaristan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan, Makedonya, Sırbistan, Abhazya, Güney Osetya.
Rusya'da bu alfabe ilk olarak Orta Çağ'ın başlarında büyük yazı harfleri olarak kullanılmaya başlandı. El yazısı olan italik harfler ise daha sonra geliştirildi. 18. yüzyılın başlarında Büyük Peter Yunan harflerini çıkararak alfabeyi daha basit ve düzenli bir hâle getirdi. 1918 yılında bir değişiklik daha yapılarak, alfabeden diğer gereksiz harfler çıkarıldı. Kiril alfabesi birçok Slav Ortodoks ülkesinde kullanımdadır. Ayrıca Türk Cumhuriyetleri'nden Kazakistan ve Kırgızistan tarafından da hâlâ kullanılıyor. Tablodaki Slavsı olmayan harfler ise Türk-Kiril harfleridir. Başkurdistan, Yakutistan gibi birçok özerk Türk bölgelerinde de Kiril harfleri kullanılmaktadır.

Latinizasyon (Romanizasyon) tabiri genel olarak Latin alfabesi dışındaki ses sistemlerinin Latin Alfabesine çevrilmesini ifade eder. Rusçadaki bazı harflerin Kiril alfabesi kullanan diğer ülkelerdeki alfabelerdeki ses değerlerinden farkı bulunduğu göz önüne alınmalıdır. Örneğin Kiril Е harfi Rusçada farklı Ukraynacada -az da olsa- farklı ses değerlerine sahiptir.

Başka bir versiyon ise şu şekildedir:

Қ: Türkî Kiril alfabelerinde yer alır. Gırtlaktan çıkan ve Q sesine oldukça yakın olan kalın bir K sesi olarak okunur ve söylenir. Örneğin: Ķurt, Ķoyun, Ķardaş (Kardeş). K sesleri gırtlaktan ve kalın olarak çıkarılır. Kazakça Қасқыр (Ⱪasⱪır: Kurt), Қой (Ⱪoy: Koyun) sözcüklerinde olduğu gibi. Bu sözcüklerdeki K sesleri boğazın sıkılmasıyla ve kalın olarak çıkarılır (Ⱪ, Ķ). Başkurtçadaki Ҡалын (Kalın) sözcüğünün çevirisi Qalın olarak yapılır ve okunuşu (Kalın/Galın) biçimindedir. Baştaki K veya G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. Türkçedeki İnceltme İmi ile yazılan bazı sözcüklerin okunuşunda aslında K harfinin de incelmesi söz konusudur. Örneğin: Ⱪar ve Kâr... Pek çok lehçe ve şivede Q sesine dönüşmüştür. Örneğin: Qayın (Kayın)…
Х: Tatarcada ve Azericede kullanılır. Boğazdan gelen gırtlaksı bir H sesidir. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Arapçadaki Hı (خ) harfidir. Azericenin resmî harflerinden birisidir. İç ve Doğu Anadolu ağızlarında sıklıkla rastlanır. Örneğin: Baxmax (Bakmak) fiilinin okunuşu Baḥmaḥ şeklindedir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmaq (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmaq (Yanmaḥ; Yanmak)… Bu sesin Türkçedeki kullanımında çoğu zaman birbirlerine çok yakın kaynaklardan çıkan Arapçadaki Ha (ح) harfi ile olan farkı  ortadan kalkmıştır (Ҳ).
Ц: Gagavuzcada ve Moğolcada kullanılır. Türkçede bulunmayan sert bir T harfidir. TS olarak da seslendirilir (ʦ: T+S). Moğolcada ve Rusçada, Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan pek çok dilde Ç harfinin türevi olan bir sestir. Bu harfin ses değerini en güzel gösteren sözcüklerden birisi Gagavuzca'daki Soţial şeklinde yazılan  (Sosyal, "Sotsyal" gibi okunur) kelimesidir. Gagavuzca'da ve diğer Türk dillerinde Slav kökenli kelimelerde yer alır (Ț). Örneğin: Prezentaţiya, Redakţiya. Ancak öz Moğolca sözcüklerde de sık sık kullanılır. Örneğin: Moğolcadaki Ţag sözcüğü (Çağ, “Tsag” okunur), Ţeţeg (Çiçek, “Tsetseg” gibi okunur).
Ӡ: Harf olarak Abhazcada yer alır. Ses olarak  Macarcada da bulunur. Türkçede bulunmayan sert bir D harfidir. DZ olarak da seslendirilir (ʣ: D+Z). Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan bazı dillerde J harfinin türevi olan bir sestir. Gagavuzların da kullandığı Moldova alfabesinde (ve birebir aynı olan Rumen alfabesinde) resmî olmayan harfler arasındadır. Bu dillerdeki eski metinlerde birebir Noktalı D biçimiyle (Ḑ) rastlanır. Günümüzde ise genelde bu harfin arkasından gelen bir Z ile birlikte kullanılır. Örneğin Macarcadaki Bodza (Boḑa: Mürver Meyvesi).
Ӷ: Uniform Türk Alfabesinde Ƣ biçiminde yer alır. Hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır. Almanların gırtlaktan çıkan R harfinin taşıdığı ses değerine benzer (Ř). Arapçadaki Gayın (غ) harfidir. Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Doƣan (Doģan). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bazı dillerde, örneğin Gagavuzca ve Kırgızcada Ğ harfi sesli harflerin art arda iki kere yazılmasıyla -gizli olarak- elde edilir. Örneğin: Uur (Uğur).
Ә: Azericede, Tatarcada, Gagavuzcada ve Türkmence'de kullanılır. Latin biçimi Ä veya Ə şeklindedir. Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Kimi dillerde "'Ǝɘ'" biçiminde de kullanılır. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. Azericede yoğun olarak kullanılır. İnce bir harf olduğu halde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında Büyük Ünlü Uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin: İncä/İncə. Türkçede Selçuk ismi diğer Türk dillerinde “Sälçuk / Səlcuk” olarak, Türkçe sözcüğü ise “Türkcä / Türkcə” olarak yazılır.
Е: Türkçede günümüzde kullanılmayan İ-E arasında seslendirilen bir harftir. (Şekil benzerliği nedeniyle Türkçedeki E harfi ile karıştırılmamalıdır, çünkü arada belirsiz de olsa bir ses farklılığı vardır.) Bu ses Ukraynacada Є biçimiyle bulunur ve bu dilde sıklıkla kullanılır. Bu harfe İe (Ye) adı verilir ve çevirilerde bu ses değerleri ile gösterilir, ancak bu kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bu harf arda arda gelen İ ve E seslerini ifade etmez. Tamamen İ-E arası farklı bir sestir (Latin: Ë). Anadolu Türkçesinde ise gerçekte mevcut olan ancak ölü bir ses olduğu bile söylenebilir. Bu sese Türkçede verilebilecek örnekler ise El (organ) ve Ël (yurt) sözcüklerinin arasındaki farktır. Ël sözcüğü zamanla "İl" biçimine dönüşmüştür. Türkmenëli, Kırklarëli, Tuncëli... Rusçada ise yoğun olarak kullanılan ve açık olarak işitilen bir harftir. Ancak Türkçedeki gibi kaynaşan harflerin arasında değil, herhangi bir koşula bağlı olmadan ortaya çıkan ve Ruslar tarafından diğer seslerden rahatlıkla ayırt edilebilen belirgin bir sestir.
Önemli Açıklama-1: Kiril Е (İe) harfinin Rus alfabesindeki ses değeri kesinlikle Türkçe Latin alfabesindeki E harfi ile farklıdır. Tamamen bir şekil benzerliğidir. Kiril Є (Rus alfabesinde: Е) harfinin Latin karşılığı Ë  harfidir.
Önemli Açıklama-2: Kiril Ё (Io)  harfinin ses değeri olarak kesinlikle Latin Ë (E-Umlaut) harfi ile hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen bir şekil benzerliğidir. Latin Ë harfinin Kiril karşılığı kesin olarak Є (Rus alfabesinde: Е) harfidir.
Ң: Kiril alfabesinde genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir. (Şekil benzerliği nedeniyle Türkçedeki Ⱨ harfi ile karıştırılmamalıdır.) Tatarcada, Türkmencede geçmişte Kiril biçimi (Ң) kullanılırken bugün Latin versiyonları bu dillerin alfabelerinde yer alır (Ň veya Ñ). Uniform Türk Alfabesinde ise Ņ biçimiyle de gösterilir. Ses değeri NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Osmanlı Türkçesindeki üç noktalı Kaf-ı Nûni (ڭ) harfinin karşılığıdır. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saňa, Baňa, Deňiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur.
Ҫ: Peltek T sesidir. (Şekil benzerliği nedeniyle Türkçedeki Ç harfi ile karıştırılmamalıdır.) Türkçede, Arapçadan gelen bazı sözcüklerde kullanılır (ث). Ancak peltek harfler Başkurt dilinde de bulunur. Arapçadaki T sesinin peltek biçimidir. Aslında peltek S sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (T̃ ve S̃)  dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Es̃er... Latin Alfabelerinde "'Ť'" harfi ile gösterilir.
Ҙ: Peltek D sesidir. Türkçede, Arapçadan gelen bazı sözcüklerde kullanılır (ذ). Ancak peltek harfler Başkurt dilinde de bulunur. Arapçadaki D sesinin peltek biçimidir. Aslında Peltek Z sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (D̃ ve Z̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Z̃eka... Latin Alfabelerinde "'Ď'" harfi ile gösterilir.
Љ: Kiril alfabesine mensup bir harftir "Л" ile "Ь" birleşimi şeklindedir (Lje). Sırpça ve Makendonca dillerinde kullanılırlar. Latin alfabesinde ise "lj" olarak kullanırlar. (Sırp ve Hırvat Latin alfabelerinde). Bu harf Osmanlı Devleti zamanında Sırbistan'da 7 Kasım 1787'de doğan Vuk Stefanović Karadžić (Sırp kirili ile "Вук Стефановић Караџ

Kitâbü Cevâhiri'n-Nahv fî Lugâti't-Türk (Karahanlı Türkçesi: كتاب جواهر النحو في لغات الترك, Türkçe çevirisi: Türk Dilleri Söz Dizimi Cevheri Kitabı), Türk dilinin en eski sözlüğü Dîvânu Lugâti't-Türk'ün yazarı Kâşgarlı Mahmud'un Türkçe dil bilgisi içerikli olduğu varsayılan kitabı. Kitap günümüzde hâlen bulunamamıştır.
Dil bilimci Besim Atalay, Dîvânu Lugâti't-Türk'ün birinci cildinin on birinci sayfasının dipnotunda bu kitabın varlığına dair bir delili şu sözlerle savunmaktadır: "Kâşgarlı Mahmud'un Kitâbü Cevâhirü'n-Nahv fî Lugâti't-Türk adında bir kitabı daha varmış. Bunu divanda kendisi söylemektedir. Bununla beraber bu kitap henüz ele geçmemiştir. Bulunacak olursa dilimiz ve kültürümüz için büyük bir kaynak ve kazanç olacaktır."
UNESCO tarafından Kâşgarlı Mahmud Yılı olarak belirlenen 2008 yılında Avrasya Yazarlar Birliği tarafından kitabın bulunması için bir çalışma başlatılsa da kitap bulunamamıştır.

Klasik Arapça veya Kur'an Arapçası (Arapça: ٱلْعَرَبِيَّةُ ٱلْفُصْحَىٰ) 7. yüzyıldan itibaren ve Orta Çağ boyunca, özellikle şiir, nesir ve hitabet gibi Emevi ve Abbasi edebî metinlerinde kullanılan Arapçanın standartlaştırılmış edebî şeklidir, ayrıca Klasik Arapça, Modern Standart Arapçanın dayandığı Arapça dilinin kaydıdır.
Klasik Arapçanın kapsamlı bir yazılı dilbilgisi, İranlı Müslüman dilbilgisi uzmanı Sîbeveyhi tarafından yazılan el-Kitāb idi; güvenilir Arapça konuşmacıları olarak gördüğü Kur'an ve Bedevî haber kaynaklarına ek olarak, büyük ölçüde mevcut nazım metinlere ve önceki gramercilerin eserlerine dayanan bir Arapça gramer tefsiriydi. Bu çalışmanın birincil odak noktası, Kur'an'ın ve peygamberlik haberlerinin tefsirini kolaylaştırmaktı.
Modern Standart Arapça, bugün Arap dünyasında yazılı ve resmî konuşmada, örneğin hazırlık konuşmaları, bazı radyo ve TV yayınları ve eğlence dışı içeriklerde kullanılan doğrudan onun soyundan gelmektedir. Modern Standart Arapçanın sözcük dağarcığı ve anlatımbilimi Klasik Arapçadan farklı olsa da, morfoloji ve sözdizimi temelde değişmeden kalmıştır (Modern Standart Arapça, Klasik Arapçada bulunan sözdizimsel yapıların bir alt kümesini kullanmasına rağmen).

Kumukça veya Kumuk Türkçesi (къумукъ тили, qumuq tili veya qumuqça) Türk dillerinin Kıpçak öbeğine ait bir Kumukların dildir. Ancak Batı Türk dillerinden de özellikler taşımaktadır ve çok kez Güney Türk dillerine de kategorize edilir.

Günümüze kadar Kumukça'nın birçok lehçelerine rastlamak mümkündür: Kuzeyde Kasav Yurt, ortada Buynak ve güneyde Kaytak lehçesine rastlanılır.
Ancak Kumukça'nın lehçeleri hakkında tüm dil bilimcileri aynı görüşte değildir; Kasav Yurt lehçesi Kumukça ile Nogayca arasındaki bağlantıyı oluşturur ve bu yüzden aslında Nogaycanın lehçesi de olabilir. Tarihsel açıdan, Kumukça Batı Türk dillerinden Güney Türk dillerine geçişinin bağlantısını oluşturur. Kumukça'ya en yakın diller Nogayca, Balkarca ve Karapapak-Terekeme Türkçeleridir. Kumukça'nın, Kuzeyde Kıpçak, Güneyde Oğuz grubundan Türk dilleriyle olan bu teması onu, önemli bir konuma taşımış, kelime hazinesi ve gramer bakımından ortak Türkçe için bir zemin oluşturmuştur.
Rus işgaline kadarki dönemde, özellikle Dağıstan'da, Kumukça askeri ve yönetim dilini oluşturmuştur.
Kumukça ayrıca Azericeden de etkilenmiştir: Kumuk. gelecekmen = Azeri geleceyem (Türkçe geleceğim); Kumuk. gelecekbiz = Azeri geleceyik (Türkçe geleceğiz); Kumuk. geleceksiz = Azeri geleceksiniz (Türkçe geleceksiniz).
Örnek:

Kumukça:
Tuwdu Çolpan, tang bilindi, boldu uyanma zaman. Şawla aldı dünya yüzün, yuhlağanımız taman.
Gözüng aç, dört yakğa qara! Getdi kerwan erterek. Biz geçigip kalğanbız, enni hozğalma gerek.

Türkiye Türkçesi:
Doğdu Çolpan, tan bilindi, oldu uyanma zamanı. Işık aldı dünya yüzünü, uyuduğumuz tamam.
Gözünü aç, dört yana bak! Gitti kervan erkenden. Biz gecikip kalanız, artık hız almak gerek.

Kumukların 13'üncü yüzyılda Farsçayı yazı dili olarak kullanmış oldukları bilinmektedir (kendileri bu dili tacik dili olarak adlandırmışlardır). 15'inci yüzyılda Çagataycayı genel yazı dili olarak kullanmaya başlayıp Farsçayı edebiyat ve bilim dili olarak kullanmaya devam etmişlerdir.
19'uncu yüzyılın sonlarında Rusya'nın millileştirme harekâtı kapsamında Kumukça ilk kez yazı dili olmuş ve Farsçada kullanılan Arap abecesi ile yazılmaya başlanmıştır.
1929 yılında Rusya'nın tüm Rus olmayan halklarının yaptığı gibi Kumuklar da Latin abecesine geçmiş ve ortak Türk abecesini kullanmışlardır. Kumukların en büyük halk şairi Yırçı Kazaktır.
Ancak 1938 yılında Rusça ders verilmesi ve Kumukça'nın Kiril abecesinin değişik bir sürümü ile yazılması zorunlu tutulmuştur.
2002 yılında yeni Türk abecesi denilen bir Latin abecesi kullanılmaya başlanmıştır. 2010 yılından itibaren hem Latin hem Kiril abecesi Kumukçanın yazılışı için resmen geçerli olacaktır. Latin abecesine geçiş Rusların rızası alınmadan gerçekleşmiş olsa da Rus yönetiminde bulunan çoğunluk buna göz yummaktadır.
Dil kodu Kum.
Latin alfabesi bazlı Kumuk alfabesinin Türk alfabesiyle karşılaştırması:

Kumuk.: Aa Bb Cc Çç Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh Iı İi Jj Kk Ll Mm Nn Ññ Oo Pp Qq Rr Ss Şş Tt Uu Üü Ww Xx Yy Zz
Türk.: Aa Bb Cc Çç Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh Iı İi Jj Kk Ll Mm Nn Oo Öö Pp Rr Ss Şş Tt Uu Üü Vv Yy Zz

Kumuk Halk Şairi Yırçı Kazak Yrd. Doç. Dr. Erol Öztürk, Akçağ Yayınları
Kumuk ve Balkar Lehçeleri Sözlüğü Gyula Nemeth Kültür Bakanlığı Yayınları
Kumuk Türklerinin Atasözleri Çetin Pekacar
Kumuk Türkleri Edebiyatı Çetin Pekacar Türk Dünyası El Kitabı
Kumuk Şair Alişevadan Seçme Şiirler Osman Uyanık, Erol Öztürk

 Gagavuzca Vikipedi 11 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Horasan Türkçesi Vikipedi 9 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güney Azerice Vikipedi 20 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kırımçakça Vikipedi3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kumukça Vikipedi3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Güney Altayca Vikipedi26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Osmanlı Türkçesi Vikipedi20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Salarca Vikipedi 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Hakasça Vikipedi 27 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nogayca Vikipedi 23 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kaşgayca Vikipedi 2 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Çulımca Vikipedi 31 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tuvaca Vikipedi 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karayca Vikipedi 26 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski Türkçe Vikipedi 23 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kumuk video and music
Gegenüberstellung des kyrillischen Alphabetes mit dem Kumuk-Türkischen Alphabet
http://alparslanfatih2007.googlepages.com/kirilabecesi - Kumuk Abecesi
Kumukça

Kurmanci Kürtçesi (Kürtçe: Kurmancî / کورمانجی) veya Kuzey Kürtçesi, İran dillerinin Kürt dilleri alt kolunda yer alan bir dildir ve Kürtler tarafından konuşulan en yaygın Kürtçe dilidir.

Türkiye'nin Adıyaman, Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkâri, Iğdır, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak ve Van illerinde, kısmen de Adana, Ankara, Ardahan, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Kars, Kayseri, Konya, Malatya, Mersin, Tunceli gibi illerinde konuşulmaktadır.
Irak'ın Duhok, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Şengal gibi illerinde konuşulmaktadır.
İran'ın Horasan, Urmiye, Hoy, Miyanduab, Bukan, Mahabad, Salmas, Maku, Nakade, Piranşehr, Serdeşt, Şahindej, Takab, Uşnu ve Siyahçeşme gibi illerinde konuşulmaktadır.
Suriye'nin Afrin, Halep, Kamışlı, Kobani gibi illerinde konuşulmaktadır.

Kurmanççanın kabaca varyasyonları:

Batı: Suriye'nin Halep ilinde, Türkiye'de kabaca Fırat Nehri'nin batısındaki illerde, Aksaray, Elâzığ, Konya, Sivas, Tunceli ve İran'ın Horasan bölgesinde konuşulur.
Güneydoğu: Hakkâri ilinde, Irak'ın Duhok ve Erbil bölgesinde ve İran'ın Batı Azerbaycan ilinde konuşulur.
Merkez: Suriye'nin Haseke ilinde, Irak'ın Sincar bölgesinde, Türkiye'nin Irak ve Suriye sınırlarına yakın bölgelerinde, Ermenistan'da, Gürcistan'da, İran'ın Batı Azerbaycan ilinde ve Lübnan'da konuşulur.

Kurmançlar
Sorani

Kurmancî Sözlüğü (Paris Kürt Enstitüsü)9 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kutadgu Bilig ([qʊtaðˈɢʊ bɪˈlɪɡ]) (Günümüz Türkçesi ile: Mutluluk Veren Bilgi ya da Devlet Olma Bilgisi), 11. yüzyıl Karahanlı Türklerinden Yusuf Has Hacib'in Doğu Karahanlı hükümdarı ve Kaşgar Prensi Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han'a (Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan) atfen yazdığı ve takdim ettiği Orta Türkçe eserdir. Eser, Karahanlıca olarak da isimlendirilen Hakaniye lehçesi ile yazılmıştır.

Mesnevi tarzında ve aruz vezniyle yazılmıştır.
Siyasetname türünün Türk edebiyatındaki ilk örneğidir.
Eski Türkçe olarak kabul edilen Karahanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
Nazım birimi beyittir. (Redif ve kafiye kullanılmıştır.)
İslamiyet'in Türklerce kabulünden sonraki bilinen ilk yazılı eserdir.
Alegorik ve didaktiktir.
Bazı bölümlerinde ansiklopedik bilgiler içerir.
'Kutlu Olma Bilgisi' veya 'Mutluluk Veren Bilgi' olarak Türkiye Türkçesine çevrilmiştir.
18 ayda tamamlanmıştır.
Anlatılmak istenenler 4 sembolik kişilik üzerinden anlatılmıştır. Bunlar; Kün Togdı (hükümdar, kanun, adalet); Ay Toldı (mutluluk, saadet); Odgurmış (akıbet, hayatın sonu); Ögdülmiş (Akıl, zeka)
6645 beyitten oluşan manzum bir eserdir.
6500 beyti aşan Kutadgu Bilig'de, yüz civarında Arapça, Farsça kökenli sözcük vardır. Sözcükler manzumenin gerektirdiği retoriğe göre seçilir. Tapug ~ taat, törütigli ~ halik, yükün- ~ namaz kıl- gibi Türkçe kökenli ya da ödünç sözcükler; ölçüye, bağlama göre serbestçe kullanılır. KB'de Allah, cennet, cehennem, şeytan, melek, savm, salat gibi Arapça kökenli temel İslami terimlerin yer almaması dikkat çekicidir. Arapça sözcükler yerine teñri, tamu(g), yek, ferişte, rūzā, namāz vb. Türkçe veya İran dillerinden ödünçlemeler kullanılır.

Yusuf Has Hâcib (Balasagunlu Yusuf) hakkındaki bilgilerin tek kaynağı, yine kendi eserine sonradan eklenmiş olan manzûm ve mensûr mukaddimelerdir. Yusuf, XI. yüzyılda, Balasagun (Kuz-Ordu)’da doğmuştur. Asil bir aileye mensup olup, ilmi, fazîletleri, zühd ve takvası ile cemiyetin içinde en yüksek hizmet mertebesine ermiş bir zattır. Eserine Balasagun’da başlamış, daha sonra gittiği Kaşgar’da tamamlamış (1069-1070) ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç Kara Buğra hânlar hânının huzurunda okumuştur. Hâkan, şâirin kalem kudretini takdir ederek, ona iltifat etmiş ve yanına alarak, ona “has hâcib” unvanını vermiştir. Bundan dolayı nâmı Yusuf Has Hâcib olarak yayılmıştır. Üzerinde 18 ay uğraştığı eserinin bazı beyitlerinde (365-371) 50 yaşında olduğunu belirtmektedir. Bu beyitlerden hareketle O'nun 1019 yılı civarında doğduğunu söyleyebiliriz. Ölümü hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Eserin ilave kısmında kendisinden bahsederken, ihtiyarladığını, hayatını insanlara hizmet etmekle geçirerek ibâdete geç kaldığını belirtmektedir.

Yusuf Has Hâcib, eserinde kitabın adını ve anlamını şu beyitlerle açıklamıştır:

Kitabın adını Kutadgu Bilig koydum; Okuyana kutlu olsun ve ona yol göstersin. (beyit 350)
Ben sözümü söyledim ve kitabı yazdım; Bu kitap uzanıp, her iki dünyayı tutan bir eldir. (beyit 351)
İnsan her iki dünyayı devletle elinde tutarsa; Mes'ud olur, bu sözüm doğrudur. (beyit 352)
R. Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig'in “kutlu olma bilgisi” anlamına geldiğini söylemiştir.
S. Maksudi Arsal'a göre; Kutadgu Bilig'deki “kut”, “siyasî hakimiyet” kavramını ifade etmektedir ve talih, saadet ve bahtiyarlık ikinci planda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan tali anlamlardır.
G. Doerfer, “kut” tabirini, “insanın bir nevî otonom ruhî kudretidir ki, bilhassa hükümdar için Gök ve Yer tarafından desteklenmeye muhtaçtır.” Şeklinde açıklamaktadır.

Eser, 4 ana unsur ve bu 4 unsuru temsil eden sembolik şahsiyetler üzerine kurulmuştur.

Kitap, baştan sona bu 4 sembolik şahsiyetin karşılıklı konuşma ve münazaralarından oluşmaktadır. Eserde Tanrı, Muhammed Peygamber, Dört Halîfe ve Tabgaç Buğra Hân methedilikten sonra; iyilik etmenin faydaları; bilgi ile aklın meziyet ve faydaları; devletin sıfatı; adalet vasfı; hükümdarın vasıfları; vezirin, kumandanın, ulu hâcibin, kapıcıbaşının, elçilerin, kâtibi hazinedârın, aşçıbaşının, içkicibaşının, hizmetkârların vasıfları; dünyanın kusurları; ahiretin kazanılması; beylere hizmet etmenin usûl ve nizâmı, hizmetkârlarla nasıl geçinileceği, avâm ile nasıl münâsebet kurulacağı, Ali evlâdı, âlimler, tabipler, efsûncular, rüya tâbircileri, müneccimler, şâirler, çiftçiler, satıcılar, hayvan yetiştirenler, zenâat erbâbı, fakirler ile münâsebet; evlilik; çocuk terbiyesi; hizmetçilere nasıl muâmele edileceği; ziyafete gitme âdabı; ziyafete davet usûlü; memleketi tanzim etme usûlü; doğruluğa karşı doğruluk, insanlığa karşı insanlık gösterilmesi; zamanın bozukluğu ve dostların cefası konuları işlenmiştir.
Eser, 6645 beyit, 85 bâbdan oluşmaktadır. Beyit numaraları parantez içinde belirtilmekle birlikte 85 bâb aşağıdaki gibidir:

Mensûr Mukaddime (1-38)
Manzûm Mukaddime (1-77)
(Kutadgu Bilig)
Tanrı Azze ve Cellenin Medhi (1-33)
Peygamber Aleyhi's-Selâmın Medhi (34-48)
Dört Sahâbenin Medhi (49-62)
Parlak Bahar Mevsiminin ve Büyük Buğra Han'ın Medhi (63-123)
Yedi Yıldız ve On İki Burç (124-147)
İnsanoğlunun Değerinin Bilgi ve Akıldan Geldiği (148-161)
Dilin Meziyeti ve Kusru, Faydası ve Zararı (162-191)
Kitap Sahibinin Özrü (192-229)
İyilik Etmenin Medhi ve Faydaları (230-286)
Bilgi ile Aklın Meziyet ve Faydaları (287-349)
Kitabın Adı, Mânası ve Yazarın İhtiyarlığı (350-397)
Sözün Başı: Hükümdar Kün Togdı Hakkında (398-461)
Ay-Toldı'nın Hükümdar Kün-Toldı Hizmetine Girmesi (462-580)
Ay-Toldı'nın Hükümdar Kün Togdı'nın Huzuruna Çıkması (581-619)
Ay-Toldı'nın Hükümdara Kendisinin Saâdet Olduğunu Söylemesi (620-656)
Ay-Toldı'nın Hükümdara Devlet Sıfatını Söylemesi (657-764)
Hükümdar Kün Togdı'nın Ay-Toldı'ya Adalet Vasfını Söylemesi (765-791)
Hükümdar Kün Togdı'nın Ay-Toldı'ya Adalet Vasfının Nasıl Olduğunu Söylemesi (792-954)
Ay-Toldı'nın Hükümdara Dilin Fazîletini ve Sözün Faydalarını Söylemesi (955-1044)
Saâdetin Devamsızlığı ve İkbâlin Dönekliği (1045-1157)
Ay-Toldı'nın Oğlu Ögdülmiş'e Nasîhat Vermesi (1158-1277)
Ay-Toldı'nın Oğlu Ögdülmiş'e Öğüt Vermesi (1278-1341)
Ay-Toldı'nın Hükümdar Kün Togdı'ya Vasiyetnâme Yazması (1342-1547)
Hükümdar Kün Togdı'nın Ögdülmiş'i Çağırması (1548-1580)
Ögdülmiş'in Hükümdar Kün Togdı'nın Huzuruna Çıkması (1581-1590)
Ögdülmiş'in Hükümdar Kün Togdı'nın Hizmetine Girmesi (1591-1849)
Ögdülmiş'in Hükümdara Aklın Tarifini Söylemesi (1850-1920)
Ögdülmiş'in Beyliğe Layık Bir Beyin Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (1921-2180)
Ögdülmiş'in Beylere Vezir Olacak Kimsenin Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2181-2268)
Ögdülmiş'in Hükümdara Kumandanın Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2269-2434)
Ögdülmiş'in Hükümdara Ulu Hâcib'in Nasıl Bir İnsan Olması gerektiğini Söylemesi (2435-2527)
Ögdülmiş'in Hükümdara Kapıcı-Başının Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2528-2595)
Ögdülmiş'in Hükümdara Elçi Olarak Göndermek İçin Nasıl Bir İnsan olması gerektiğini Söylemesi (2596-2671)
Ögdülmiş'in Hükümdara Kâtibin Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2672-2742)
Ögdülmiş'in Hükümdara Hazinedarın Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2743-2827)
Ögdülmiş'in Hükümdara Aşçı-Başının Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2828-2882)
Ögdülmiş'in Hükümdara İçkici-Başının Nasıl Olması gerektiğini Söylemesi (2883-2956)
Ögdülmiş'in Hükümdara Hizmetkârların Beyler Üzerindeki Haklarının Neler Olduğunu Söylemesi (2957-3186)
Hükümdar Kün Togdı'nın Odgurmış'a Mektup Yazıp Göndermesi (3187-3288)
Ögdülmiş'in Odgurmış'ı Ziyaret Etmesi (3289-3317)
Odgurmış'ın Ögdülmiş İle Münâzara Etmesi (3318-3511)
Odgurmış'ın Ögdülmiş'e Dünyanın Kusurlarını Söylemesi (3512-3645)
Ögdülmiş'in Odgurmış'a Dünya Vâsıtası ile Âhiretin Kazanılmasını Söylemesi (3646-3712)
Odgurmış'ın Hükümdara Mektup Yazıp Göndermesi (3713-3895)
Hükümdar Kün Togdı'nın Odgurmış'a İkinci Mektubu Göndermesi (3896-3970)
Odgurmış'ın Ögdülmiş İle İkinci Defa Münâzara Etmesi (3971-4030)
Ögdülmiş'in Odgurmış'a Beylere Hizmet Etmenin Usûl ve Nizâmını Söylemesi (4031-4164)
Öğdülmüş'ün Kapıdaki Hizmetkârlar İle Nasıl Geçinileceğini Söylemesi (4165-4319)
Ögdülmiş'in Odgurmış'a Avâm ile Nasıl Münâsebet Kurulması gerektiğini Söylemesi (4320-4335)
Ali-Evlâdı İle Münâsebet (4336-4340)
Âlimler İle Münâsebet (4341-4354)
Tabipler İle Münâsebet (4355-4360)
Efsûncular İle Münâsebet (4361-4365)
Rüyâ Tâbircileri İle Münâsebet (4366-4375)
Müneccimler İle Münâsebet (4376-4391)
Şâirler İle Münâsebet (4392-4399)
Çiftçiler İle Münâsebet (4400-4418)
Satıcılar İle Münâsebet (4419-4438)
Hayvan Yetiştirenler İle Münâsebet (4439-4455)
Zenâat Erbâbı İle Münâsebet (4456-4468)
Fakirler İle Münâsebet (4469-4474)
Evlilik (4475-4503)
Çocuk Terbiyesi (4504-4526)
Hizmetçilere Nasıl Muâmele Edileceği (4527-4572)
Ögdülmiş'in Odgurmış'a Ziyâfete Gitme Âdabını Söylemesi (4573-4643)
Ögdülmiş'in Odgurmış'a Ziyâfete Davet Usûlünü Söylemesi (4644-4679)
Odgurmış'ın Ögdülmiş'e Dünyadan Yüz Çevirip, Olana Kanâat Ettiğini Söylemesi (4680-4933)
Hükümdar Kün Togdı'nın Odgurmış'ı Üçüncü Defa Davet Etmesi (4934-5030)
Odgurmış'ın Ögdülmiş'e Gelmesi (5031-5034)
Hükümdar Kün Togdı'nın Odgurmış İle Görüşmesi (5035-5131)
Odgurmış'ın Hükümdara Öğüt vermesi (5132-5466)
Ögdülmiş'in Hükümdara Memleketi Tanzim Etme Usûlünü Söylemesi (5467-5631)
Ögdülmiş'in Geçen yaşamına Acıyarak, Tövbe Etmesi (5632-5720)
Odgurmış'ın Ögdülmiş'e Tavsiyede Bulunması (5721-5761)
Doğruluğa Karşı Doğruluk, İnsanlığa Karşı İnsanlık Gösterilmesi (5762-5952)
Odgurmış'ın Hastalanarak, Ögdülmiş'i Çağırması (5953-5992)
Ögdülmiş'in Odgurmış'a Rüya Tâbirini Söylemesi (5993-6031)
Odgurmış'ın Ögdülmiş'e Rüya Gördüğünü Söylemesi (6032-6036)
Ögdülmiş'in Odgurmış'ın Rüyasını Tâbir Etmesi (6037-6046)
Odgurmış'ın Bu Rüyaya Başka Bir Tâbir Söylemesi (6047-6086)
Odgurmış'ın Ögdülmiş'e Nasîhat Etmesi (6087-6285)
Kumaru'nun Ögdülmiş'e Odgurmış'ın Ölüdüğünü Söylemesi (6286-6292)
Kumaru'nun Ögdülmiş'e Baş Sağlığı Dilemesi (6293-6298)
Ögdülmiş'in Odgurmış İçin Matem Tutması (6299-6303)
Hükümdarın Ögdülmiş'e Baş Sağlığı Dilemesi (6304-6520)
(eklemeler)
Gençliğine Acıması ve İhtiyarlığı (6521-6564) - 44 beyitlik bir kısımdır. Fa'ülün fa'ülün fa'ülün fa'ül vezniy

Kuvvetler ayrılığı veya güçler ayrılığı, devlet organları olan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış oldukları bir devlet yönetim modelidir. Devletin her biri birbirinden ayrı ve bağımsız güçlerdeki kol ve sorumluluk alanlarına ayrıldığı ve böylece her bir güç ve kolun bir diğeri ile güç ve sorumluluk alanları bakımından bir çatışma yaşamadıkları bu model ilk olarak antik Yunan ve Roma'da geliştirildi. Kuvvetler ayrılığında güçler normal olarak yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç kola ayrılmaktadır.
Kuvvetler ayrılığı sistemi; yasama, yürütme ve yargı olarak tanımlanan kuvvetlerin değişik yollardan göreve gelen ve aralarında fren ve denge mekanizması bulunan farklı organlara verilmesi (Soysal, 1990:47) olarak tanımlanmıştır. Devletin yasama ve yargı dışındaki faaliyetleri yürütme işlevidir. Yasama kural koymak; genel, sürekli, objektif, kişisel olmayan işlemler yapabilmektir. Yargı; yasama ve yürütme organından 'bağımsız mahkemelerce görevlerin yerine getirilmesini ifade etmektedir. Yargıçların bağımsızlığı ise yasama ve yürütme organlarına bağlı olmadan Anayasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanılarına göre hüküm vermelerini amaçlar.

Aristoteles karma hükûmet düşüncesini Antik Yunan'daki kent devletlerinin anayasal biçimlerinin hatlarını çizdiği Politika adlı eseriyle ilk ortaya atan kişi oldu. Polybios'a göre Roma Cumhuriyeti'nde; Roma Senatosu, Romalı konsülleri ve Roma Meclisleri karma hükûmetin bir örneğini göstermektedir.

Üç parçalı sistem terimi Fransız Aydınlanma çağı siyaset bilimi düşünürü  Baron de Montesquieu'ya atfedilmektedir. Montesquieu politik gücün ayrılmasını; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlamıştır. Bu modeli Roma Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık anayasal sistemi üzerinden geliştirerek açıklamıştır. Montesquieu bu bakış açısını Roma Cumhuriyetindeki ayrılmış güçlerden hiçbirisinin bir diğerinin gücünü elde edemiyor oluşundan almıştır. Locke, Montesquieu’dan önce, yönetimin mutlak gücünün özgürlükçü ve eşitlikçi bir çerçevede ele alınarak mutlaka belirli bir düzeye indirilmesi gerektiğini ve bunun ancak kuvvetler ayrılığı ilkesiyle gerçekleştirilebileceğini savunmuştur. Locke’un yasama ve yürütme güçlerinin birbirinden ayrılığı olarak açıkladığı kuvvetler ayrılığı ilkesi; Montesquieu tarafından yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrılığı olarak geliştirilmiştir.
Montesquieu, İngiliz kralının avam ve lordlar kamarası olarak ayrılmış ve bir diğerini denetler biçimdeki parlamentosunun yasama işleviyle dengelenmiş bir yürütme uygulaması yaptığını gözleminde bulundu. Ardından bunu bir adım ileriye götürerek yürütme ve yasama güçlerinin yanında yargı sisteminin de bağımsız oluşuyla tam bir denge kurulmuş olacağından bahsetti. Montesquieu, iyi bir demokrasi için en iyi hükûmet biçiminin yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrıldıkları, her birinin bir diğerini denetleyebildiği ve herhangi birinin aşırı güçlü hale gelmesini engellenebildiği hükûmet biçimi olabileceği sonucuna ulaştı.

Demokratik yönetim sistemi düzenlenirken başkanlık sistemi ve parlamenter sistem arasında belirli bir seçim yapılır, bu seçim tamamıyla uygulanacak bir düzen seçimi olmak zorunda değildir. Başkanlık sisteminde kuvvetler sert bir şekilde ayrılmışken parlamenter sistemde daha ılımlı bir yapı gözlenir. Kesinlikle parlamenter sistem için kuvvetler birliği ilkesi yapılmaması gerekmektedir. Bununla birlikte "karışık sistemler" de vardır, yönetim sistemi iki ana sistemin ortasında daha yakındır, örneğin Fransa'daki şimdiki yönetim şekli. .
Kuvvetler birliği ilkesine göre bir yönetim birimi (genellikle seçilerek gelen yasama birimi) diğerlerinden üstündür ve diğer birimler bu birime hizmet ederler. Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre ise her birim büyük oranda (tamamıyla olmasa da) bağımsızdır. Bağımsızlıktan kasıt her birimin diğer birimlerden bağımsız olarak seçilmesi ya da en azından varlığının diğer birimlere bağlı olmamasıdır.
Buna göre, kuvvetlerin birliği sistemlerinde (örnek olarak Birleşik Krallık'taki kuvvetler ayrılığı sisteminde) yasama kurumu halk tarafından seçilir ve yasama daha sonra yürütme birimi hükûmeti "yaratır". Kuvvetlerin ayrılığı sistemlerinde ise yürütme birimi üyeleri yasama tarafından değil, başka çeşitli yollarla (örneğin genel seçim yöntemiyle) seçilirler. Parlamenter sistemlerde yasama biriminin süresi dolduğunda yürütme biriminin de süresi dolmuş olur. Başkanlık sistemlerinde ise yürütme biriminin süresi yasama süresine bağlı değildir, süreleri aynı zamanlarda dolabilir veya dolmaz. Burada önemli nokta yürütme biriminin seçiminin yasama biriminden bağımsız olmasıdır. Buna rağmen, yürütme biriminin partisi eğer mecliste çoğunluğa sahipse, başkanlık sisteminde de belirli bir derece "kuvvetlerin birlikteliği" etkisi görülebilir. Böyle durumlar anayasal hedefleri engelleyebilir ve/veya halk tarafından büyük oranda benimsenen "yasama biriminin daha demokratik, halka daha yakın olduğu" fikrini baltalayabilir. Bu durumda yasama birimi sadece bir "danışma meclisi" konumunu alır ve yürütmeyi hatalara ve fiyaskolara karşı sorumlu tutmakta isteksiz olabilir.

16. yy.'da Kalvenizm adı verilen protestan akımın kurucusu John Calvin, politik gücün demokrasi ve aristokrasi arasında paylaştırıldığı bir hükûmet biçimini destekledi. Calvin, demokrasinin avantajlarını takdir etti: "Eğer Tanrı bir halka kendi hükûmetini ve yüksek görevlilerini seçmesine izin veriyorsa bu paha biçilmez bir armağandır." Politik gücün kötüye kullanım tehlikesini daha da azaltmak için, bir diğerini tamamlayıcı ve denetleyici bir fren (denetim) ve dengelerin olduğu bir sistem içinde bazı politik enstitüler kurulmasını önerdi. Calvin ve izleyicileri politik mutlakiyetçiliğe karşı durdular ve demokrasinin gelişimini ileriye taşıdılar. Calvin'in amacı sıradan vatandaşların haklarını ve faydalarını korumaktı. 1620'de bir grup İngiliz; (devlet-kilise) ayrımı savunan kongre yanlıları ve Anglikan ki bunlar daha sonradan Pilgrim Babaları olarak bilindiler; Kuzey Amerika'ya göç ederek orada Plymouth Kolonisini kurdular. Kendi kendilerini idare ediyor olmaktan memnun halde iki parçalı demokratik bir hükûmet oluşturdular. Yasama ve yargılama işini yapacak ve yedi asistanıyla bir yürütme organı işlevini görecek olan bir genel mahkemeyi seçerek oluşturdular.
Massachusetts Körfezi Kolonisi (kuruluş 1628), Rhode Island (1636), Connecticut (1636), New Jersey ve Pensilvanya benzer anayasal kurumlarını oluşturdular. Hepsi de politik güçlerin ayrılığını benimsediler. Plymouth Kolonisi ve Massachusetts Körfezi Kolonisi dışındaki İngiliz ileri karakol kolonileri demokratik sistemlerine dinsel özgürlüğü eklediler ve insan haklarının gelişimine doğru önemli bir adım attılar.
Plymouth Kolonisi Valisi William Bradford'un 'Plymouth Plantasyonu'nun Tarihi' adlı kitabı İngiltere'de geniş bir okuyucu kitlesinin ilgisini çekti. Böylece kolonilerdeki hükûmet biçimleri ana vatanları olan İngiltere'de, John Locke da dahil olmak üzere birçok kişi tarafından öğrenildi. O, İngiliz anayasal sistemi üzerine bir çalışmasında politik gücün, örneğin Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası gibi bir takım yapılar arasında dağıtılması, diğer yandan monarkın ayrıcalıkları ve ülkenin korunması için bir yürütme ve federal yapının oluşturulması sonucunu çıkardı. İngiltere'nin yazılı bir anayasası olmamıştı.

Montesquieu'nün üçlü sistemine öncülük eden daha önceki bir model, John Locke tarafından 1690 tarihli "İki Hükümet Üzerine İki İnceleme" adlı eserinde ortaya konulmuştur. Locke, "İki İnceleme" adlı eserinde yasama, yürütme ve federatif güç arasında ayrım yapmıştır. Yasama gücünü, "toplumun gücünün nasıl kullanılacağına yönlendirme hakkı" olarak tanımlamıştır. Yürütme gücü ise "yapılmış olan yasaların uygulanması" olarak belirtilmiştir. Locke ayrıca federatif gücü de tanımlamış, bu güç "savaş ve barış yapma, ittifaklar ve anlaşmalar yapma ve toplum dışındaki kişi ve topluluklarla yapılan tüm işlemleri" içermektedir, yani günümüzde dış politika olarak bilinir. Locke, ayrı güçleri ayırt ederken bunların ayrı kurumlar olmadığını belirtmiş ve bir kurumun veya kişinin birden fazla güce sahip olabileceğini vurgulamıştır. Locke, "Eylem için Yetki" olarak da adlandırılan bir konuda yoğun bir şekilde savunma yapar çünkü bu tür kampanyaların güç yoğunlaşmalarını oluşturma konusunda son derece sınırlı bir yeteneğe sahip olduğunu iddia eder. Örneğin, Locke, yürütme ve federatif güçlerin farklı olduğunu, ancak genellikle tek bir kurumda birleştirildiğini belirtmiştir.
Locke, yasama gücünün, yürütme ve federatif güçlere bağlı olan üstün olduğuna inanıyordu. Yasama gücünün üstün olduğunu Locke, yasa koyma yetkisi olduğu için "başkasına yasalar verebilecek olan, ondan üstün olmalıdır" (2. Tr., §150) şeklinde gerekçelendirmiştir. Locke'a göre yasama gücü yetkisini halktan alır ve yasama organını oluşturma ve kaldırma hakkına sahiptir.

Ve halk, "kurallara boyun eğiyoruz ve böyle kişiler tarafından yapılan yasalara uyacağız" dediğinde, kimse başkalarının onlar için yasa yapmasını söyleyemez; halk, yalnızca kendi seçtikleri ve yasalar yapmak için yetkilendirdikleri kişiler tarafından çıkarılan yasalara bağlı olabilir.
Locke, yasama gücü üzerinde kısıtlamalar olduğunu savunmaktadır. Yasama organının keyfi bir şekilde yönetemeyeceğini, halkın rızası olmadan vergi koymayı veya mülkleri el koymayı yapamayacağını belirtir (örn. "Temsil olmadan vergilendirme yok"), yasa yapma yetkisini başka bir kuruma devredemeyeceğini, bu durum nondelegation doktrini olarak bilinir.

Bir gücün diğerlerinden üstün gelmesini engellemek ve birimleri birlikte çalışmaya teşvik etmek için, kuvvetler ayrılığını uygulayan yönetim sistemleri "frenler ve dengeler"ni geliştirdiler. Bu terim de Montesquieu'e atfedilmektedir. Frenler ve dengeler sistemi sayesinde güçlerden birisi bir diğerinin gücünü yasal işlemler tabanında sınırlayabilmektedir.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş her ülkenin kendine özgü bir "frenler ve dengeler" sistemi vardır. Örneğin yargı 

Kuzey (eski dilde: şimal), dört ana yönden biri. Kuzey kutbunu işaret eder.

"Kuzey" sözcüğü Eski Türkçede "gölge, güneş görmeyen yer" anlamına gelen "kuz" sözcüğünden türemiştir.

Sabittir, değişmez. Yerküre, kutupları birleştiren çizgi ekseninde (yer ekseni) döner. Yeryüzünün yer eksen ile kuzeyde çakıştığı nokta coğrafi kuzeydir. Başka bir deyişle yeryüzünün üzerindeki Kuzey Kutbunun olduğu noktadır. Harita üzerinde ucunda yıldız işareti ile gösterilir.

Değişkendir. Pusulalarda kuzeyi gösteren ibrenin gösterdiği doğrultudur. Pusula ile ölçülen yön manyetik olduğu ve yeryüzündeki manyetik alanlar bölgeden bölgeye farklılık gösterdiği için, manyetik kuzey o an bulunulan noktaya göre belirlenir. Günümüzde ise manyetik kuzeyin, kuzeybatıya doğru bir eğilimi vardır. Harita üzerinde ucunda yarım ok işareti ile gösterilir.

Manyetik kuzeyle coğrafi kuzey arasındaki açıdır. Manyetik kuzey zamana bağlı değişken olduğundan coğrafi kuzeyin doğusunda veya batısında olabilir. Harita kenar bilgilerinde yıllık değişim miktarı belirtilir. Yıllık değişim eksi ise manyetik kuzey, coğrafi kuzeye yaklaşır. Yıllık değişim artı ise manyetik kuzey, coğrafi kuzeyden uzaklaşır. Örneğin, 1990 yılında sapma açısı 3 derece 14 dakikadır. Yıllık sapma eksi 0.9 dakikadır. 1999 için 9 yıl X 0.9 = 8.1 dakikalık daha sapma olur. 1999 sapma açısı 3 derece 6 dakikadır. (3 derece 14 dakika - 8 dakika). Her geçen yıl manyetik kuzey, coğrafi kuzeye yaklaşmaktadır.

Sabittir. Haritalarda bulunan kuzey-güney çizgilerinin gösterdiği kuzey yönüdür. Haritaları dikine kesen (meridyene çizilen teğet) çizgilerin başındaki GK harfleri ile belirtilir.

Grid kuzeyi ile manyetik kuzey arasındaki açıdır. Haritalarda bu konuda bilgiler bulunur. Bu bilgileri kullanarak sapma değerleri hesaplanır ve yön açıları belirlenirken eklenerek ya da çıkartılarak dikkate alınır. Türkiye'de batıya doğru yaklaşık 2 derecelik sapma mevcuttur. Bu durumda 2 derecenin hesaplanan yön açısından çıkartılması gerekir. Açı pek büyük bir değer olmamakla birlikte eğer harita üzerinde yön belirliyorsak, hesaplanması ve pusulanın buna göre ayarlanmasında yarar vardır.

Guler, B. 2006. Kuzey Üçlemi, yerbilimleri.com

Kuzey Makedonya (Makedonca: Северна Македонија, romanize: Severna Makedoniya, Makedonca telaffuz: [makɛˈdɔnija]), resmî adıyla Kuzey Makedonya Cumhuriyeti, Balkanlar'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. 1991'de Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsız olmuştur. Kuzeyde Sırbistan ve Kosova, batıda Arnavutluk, güneyde Yunanistan, doğuda Bulgaristan ile komşudur. Makedonya'nın kuzeyden üçte birlik bölümünü kaplamaktadır. Nüfusu yaklaşık 2 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri Üsküp'tür ve nüfusun dörtte biri bu şehirde yaşar. Ülkedeki en büyük etnik grup Güney Slavlarına dâhil olan Makedonlardır. Arnavutlar nüfusun %25'ini oluşturur ve en büyük azınlıktır. Türkler, Çingeneler, Sırplar, Boşnaklar ve Ulahlar diğer etnik gruplardır.
Kuzey Makedonya tarihi Trak-İlirya kökenli Payonya krallığı ile başladı. MÖ 6. yüzyılda Pers Ahameniş İmparatorluğu tarafından ele geçirilen bölge MÖ 4. yüzyılda Makedonya krallığına dönüştü. MÖ. 2. yüzyılda Romalılarca fethedildi ve Makedonya eyaletinin bir parçası oldu. Roma İmparatorluğu'nun bölünmesinin ardından Bizans İmparatorluğu'nda kaldı. Kuzey Makedonya 6. yüzyıldan itibaren Slav kabilelerinin istila ve göçlerine maruz kaldı. Bulgarlar, Bizanslılar ve Sırplar arasında yüzyıllarca süren savaşlar 14. yüzyılda Osmanlıların bölgeyi ele geçirmesiyle son buldu. 1912-13 Balkan Savaşları'yla Kuzey Makedonya Sırp hakimiyetine girdi.
I. Dünya Savaşı'nda kısa süreliğine Bulgaristan'ın eline geçen Kuzey Makedonya savaşın ardından yeni kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'na bağlandı. II. Dünya Savaşı'nda yeniden Bulgaristan tarafından işgal edilen bölge 1945 yılında komünist Yugoslavya'nın kurucu devletlerinden biri oldu.
1991 yılında Yugoslavya'dan barışçıl bir şekilde ayrılarak "Makedonya Cumhuriyeti" adıyla bağımsızlık ilan etti ve kısa ad olarak hâlen resmî olmayan kaynaklarda kullanılmakta olan "Makedonya" adını kullanmaya başladı. Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılında tanınan ülke, Yunanistan'ın itirazı sonucu Birleşmiş Milletler'e "Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti" adıyla üye olabildi. Makedon ve Yunan hükûmetleri, Haziran 2018'de ülkenin adının "Kuzey Makedonya Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesi konusunda anlaşmaya vardı. Yeni ad Şubat 2019'da kullanılmaya başladı.
Üniter bir yapıya sahip Kuzey Makedonya parlamenter sistemle yönetilir. Ülke BM, NATO, Avrupa Konseyi, OSCE, CEFTA ve DTÖ üyesidir. 2005'ten beri Avrupa Birliği aday ülkesidir. Üst-orta gelir seviyesinde bir ülkedir ve bağımsızlıktan bu yana serbest bir ekonomi yaratmak amacıyla ciddi reformlar gerçekleştirmiştir. Gelişmekte olan ülkeler arasında değerlendirilen ülke İnsani Gelişme Endeksi'nde 82. sıradadır.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti topraklarında antik çağlarda Payonya krallığı yer almaktaydı. Bu krallık Makedonya krallığının kuzeyindeydi; Paeonia halkıysa Traklara mensuptu. Kuzeybatıda Dardani, güneybatıda Enchelae, Pelagones ve Lyncestae adlı kabileler yerleşikti. Bunlardan ilk ikisi İliryalıydı, diğer ikisiyse kuzeybatı Yunanların Molosyalı kolundandı.
MÖ 6. yüzyılın sonlarında I. Darius komutasındaki Pers Ahameniş İmparatorluğu bölgeyi ele geçirdi. Yunanistan'a ikinci Pers saldırısının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Persler günümüzün Makedonya Cumhuriyeti toprakları da dahil olmak üzere Avrupa'daki topraklarını terk etti.
MÖ 356 yılında II. Filip Yukarı Makedonya ve güney Paeonia'yı Makedonya krallığına kattı. Oğlu Büyük İskender Paeonia'nın geri kalanını Scupi bölgesine ulaşacak şekilde ele geçirdi; ancak Scupi ve çevresi Dardani hakimiyetinde kaldı.
MÖ 146 yılında Roma İmparatorluğu Makedonya eyaletini kurdu. Diocletianus dönemine gelindiğinde, bu eyalet güneyde antik Makedonya krallığını kapsayan "Macedonia Prima" ("İlk Makedonya") ve kuzeyde Paeonia'nın tamamıyla Dardania'nın bir kısmını, yani günümüzde Makedonya Cumhuriyeti topraklarının çoğunu kapsayan "Macedonia Salutaris" bölgelerine bölünmüştü. Stobi şehri bölgenin başkentiydi. Domitian döneminde (MS 81-96) Scupi bölgesi Roma egemenliğine geçti ve Moesia Superior eyaletine bağlandı. İmparatorluğun doğu bölgesinde Yunanca egemen dil olarak statüsünü korusa da Makedonya'da Latince yayılım gösterdi.
MS 6. yüzyılda Slavlar Kuzey Makedonya'ya yerleşti. 580'lerdeki Bizans kayıtları Ön Bulgarların yardımıyla Kuzey Makedonya'daki Bizans yerleşimlerine akın eden Slavlardan bahseder. 680'lerde Kuber liderliğinde Ön Bulgarlar, Slavlar ve Bizanslılardan oluşan bir grup Manastır civarına yerleşti. Bulgar hanı I. Presyan döneminde Kuzey Makedonya'daki Slavlar Bulgar yönetimine girdi. I. Boris döneminde bölgedeki Slavlar Hıristiyanlığı kabul etti.
1014 yılında Bulgaristan çarı Samuil'in ordusunu yenen II. Basileios komutasındaki Bizanslılar dört yıl içinde Kuzey Makedonya da dahil olmak üzere Balkanlarda kontrolü sağladı. 12. yüzyıl sonlarına gelindiğindeyse bu kontrol zayıflamıştı. 13. yüzyılın başlarında İkinci Bulgar İmparatorluğu bölgeyi ele geçirdi. Bizans İmparatorluğu iç çekişmeler nedeniyle yıkılan bu imparatorluktan bölgeyi 14. yüzyıl başlarında geri aldı. 14. yüzyılda kendilerini Bizans zulmü altında ezilen Slavların kurtarıcısı olarak gören Sırp İmparatorluğu bölgeyi ele geçirdi. Üsküp Stefan Dušan'ın krallığının başkenti oldu.
1389 yılındaki I. Kosova Muharebesi'nde Sırp ordusunu yenen Osmanlı İmparatorluğu, muharebe sonrasında Makedonya'yı ele geçirdi. Osmanlı idaresinde Makedonya adı kullanımdan kayboldu.
Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar’da topraklarını doğudan batıya olarak belirtilecek bir şekilde genişletmiş, bu bölge de Osmanlı idaresi için ilk büyük duraklardan olmuştur. İmparatorluğun içinde yüzyıllarca yer alan verimli, nüfuslu bir bölge özelliği kazanmıştır. Bu bölge 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan son bölgedir.
Balkanlar, Müslüman Osmanlı İmparatorluğu ile Hristiyan Avrupa devletleri arasında geçiş bölgesiydi. Bu sebeple etnik köken ve din açılarından homojen bir yapı oluşamamıştır. Bu durum, Balkanlar’ın bir kesimi olan Makedonya için de aynı şekilde geçerli olmuştur.
Osmanlı idaresi altında bölge Makedonya adıyla anılmamıştır. İlk fetihler döneminde Rumeli Eyaleti içinde yer alan bölgede en son Kosova Vilayeti, Manastır Vilayeti, Selanik Vilayeti adlı idari bölgelerin bazı kısımları ve tamamı yer almıştır.
Osmanlı döneminde Türk nüfusu bakımından oldukça yoğun olan bölge, Osmanlı idaresi sonrasında yaşanan siyasi ve toplumsal sıkıntılar sebebiyle büyük göçlere sahne olmuştur. Bütün göçlere rağmen, Makedonya bölgesi içinde özellikle Kuzey Makedonya içinde ciddi bir Türk nüfusu bugün de yaşamaktadır.
600 yıla yakın süre Osmanlı egemenliğinde kalan bölge, 20. yüzyılda Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti'nin en güney kısımlarını oluşturmuştur.
1991 yılında özerk cumhuriyet  Kuzey Makedonya, Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti’nin iç savaşlara girdiği dönemde bağımsızlığını ilan etmiştir.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti'nin tek büyük ırmağı tam ortasından geçen Vardar Nehri'dir. Ülkede yüksekliği 2000 metreyi geçen 16 dağ bulunmaktadır. En büyük göller Arnavutluk, Yunanistan ve Kuzey Makedonya Cumhuriyeti'nin kesiştiği noktada bulunan Ohri, Prespa ve Doyran Gölü'dür. Deniz kıyısı olmayan Kuzey Makedonya Cumhuriyeti karasal iklimi vardır.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti'ndeki en önemli dağlar şunlardır:

Kuzey Makedonya'nın idari yapılanmasında aşağıdaki sistemlerden oluşur:

İstatistiksel Bölgeler
Belediyeler

Kuzey Makedonya'nın istatistiksel bölgeleri şunlardır:

Üsküp Bölgesi
Doğu Bölgesi
Kuzeydoğu Bölgesi
Pelagonya Bölgesi
Polog Bölgesi
Güneydoğu Bölgesi
Güneybatı Bölgesi
Vardar Bölgesi

Kuzey Makedonya'da 84 belediye vardır. Ağustos 2004'te Kuzey Makedonya idaresi tarafından, söz konusu 84 belediye yeniden düzenlenmiştir. Bu belediye merkezlerinden on tanesi Büyük Üsküp’ü oluşturur.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti nüfusu 2021 nüfus sayımına göre 1.836.713 kişidir. Halkın %58,6'sı büyük şehirlerde toplanmıştır. Kuzey Makedonya vatandaşı olup bir yılı aşkın süredir yurt dışında ikamet eden nüfus 260.606 olup, çoğunlukla Arnavut kökenli vatandaşlardan oluşmaktadır. Ülke dışında yaşayan vatandaşlardan 12.482'si Türk kökenlidir. Kuzey Makedonya Cumhuriyeti'nde 70.961 etnik Türk yaşamaktadır.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti çok etnik yapıya sahip bir devlettir. 2002 sayımlarına göre en büyük nüfus 1.297.981 kişiyle Makedonlar’a aittir. Sonraki dağılım Arnavutlar 509.083; Türkler 77.959; Çingeneler 53.879; Sırplar 35.939; Boşnaklar 17.018; Ulahlar 9695 şeklinde oluşmuştur.
2002 sayımlarına göre ülkenin etnik yapısı:

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti'nde en yaygın din %64,7 ile Makedon Ortodoks Kilisesi'ne bağlı Ortodoksluk, %34.3 ile en yaygın ikinci din İslam'dır. Kuzey Makedonya Cumhuriyeti oran açısından Türkiye, Kosova, Arnavutluk ve Bosna-Hersek'ten sonra Avrupa'daki en büyük Müslüman nüfusu barındırır.
Ülkede Müslümanlar'ın büyük çoğunluğunu Arnavutlar oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra Türkler, Boşnaklar ve 40,000 - 80,000 kadar nüfusa sahip oldukları tahmin edilen bir Müslüman Makedon topluluğu da vardır. Müslüman Makedonlar, Hristiyanlardan ayırt edilmek için kendilerine Torbeş demektedirler. Ülkede 1200 kilise, 750 cami bulunur. Üsküp'te Ortodoks ve İslam dinine mensup insanlar için değişik okullar vardır.

Kuzey Makedonya, sanat, mimari, şiir ve müzik alanlarında zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Birçok antik, korunan dini mekana sahiptir. Şiir, sinema ve müzik festivalleri her yıl düzenlenir. Makedon müziği tarzları Bizans kilise müziğinin güçlü etkisi altında gelişti. Kuzey Makedonya'da, esas olarak 11. ve 16. yüzyıllar arasındaki döneme ait önemli sayıda korunmuş Bizans fresk tablo vardır. Büyük bir kısmı çok iyi durumda olan ve Makedon dini resim okulunun şaheserlerini temsil eden binlerce metrekarelik fresk resmi korunmuştur.
Ülkedeki en önemli kültürel etkinlikler, klasik müzik ve drama yaz festivali, dünyanın 50'den fazla ülkesinden şairleri bir araya getiren Struga Şiir Akşamları, Manastır'daki Uluslararası Kamera Festivali, Açık Gençlik Tiyatrosu ve Üsküp'te Üsküp Caz Festivali 

Mahmûd bin Hüseyîn bin Muhammed el-Kâşgarî (Arapça: محمود بن الحسين بن محمد الكاشغري, Uygurca: Mehmud Qeshqeri) veya bilinen adıyla Kâşgarlı Mahmud (1008-1102), Türk dilleriyle ilgili çalışmalarıyla tanınmış 11. yüzyıl leksikografı. Kâşgar'ın 45 km güneybatısındaki Opal kasabasında dünyaya geldi. Bazı kaynaklara göre ise Isık Göl yakınındaki Bars Kul'da doğmuştur.

Kâşgarlı Mahmud, 1008 yılında Kâşgar'da dünyaya geldi. "Hamirler" diye çağrıldığını, bunun Oğuzların "emîr" (Arapça: أمير) yerine "hemîr" (Arapça: حَمِر) demelerinden kaynaklandığından bahsetmektedir. Kendisinin verdiği bu bilgilerden, Türk tarihinin önemli devletlerinden birisi olan Karahanlı Devleti'nin hanedan sülalesine mensup olduğu anlaşılmaktadır.
Başka araştırmalara göre Batı Karahanlı hakanlarından Buğrahan Muhammet Yağan Tekin'in (Bogra Yagan Tégin) torunu ve Şehzade Hüseyin Emir Tekin'in oğludur. Yağan Tekin, on sekiz aylık kısa hakanlık döneminden sonra tahtı kendi isteği ile Kâşgarlı Mahmud'un babası Hüseyin Emir Tekin'e (Hüseyin Çağrı Tégin) devretmek istemiştir.
Bu devir teslim için büyük ziyafetler hazırlanmış, davullar dövülmüştür. Bu ziyafet sırasında Yağan Tekin'in eşlerinden Hanısı, tahta kendi oğlu İbrahim'i geçirebilmek için diğer şehzadeleri zehirlemiştir. Kâşgarlı Mahmud'un babası da zehirlenenler arasındadır.

Karahanlı soyundan asil bir ailenin ferdi olan Muhammed bin Hüseyin'in (Hüseyin Çağrı Tegin) oğludur. Annesinin ismi Bibi Rābiy'a el-Basrī'dir. 
Babası, Barsgan şehrinde yaşamakta iken bilinmeyen bir sebeple Kâşgar şehrine gelip yerleşmiştir. O dönemde Kâşgar, önemli bir bilim ve kültür merkezi idi.
Bu saray darbesinden sonra İbrahim, 1057 yılında Batı Karahanlıların hakanı olmuştur. Kâşgarlı Mahmud ise bu tuzaktan kendisini kurtararak Batı Karahanlı Devleti'nin topraklarından kaçmıştır. Ancak İbrahim Han'ın adamları her yerde onu aradıklarından o kendisini gezgin veya bilgin gibi sıfatlarla takdim ederek sık sık yer değiştirmek zorunda kalmıştır.
Kesin olarak Kâşgarlı Mahmud, dönemin bütün klasik ilimlerini tahsil etti. Arapça ve Farsça öğrendi. Saciye ve Hamidiye Medreseleri'nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiştir. Bu amaçla Orta Asya'yı boydan boya katederek Anadolu'ya oradan da Bağdat'a gitmiş. On beş yıl boyunca Türklerin yaşadığı bütün illeri, şehirleri, obaları, dağları ve çölleri dolaştı.
Bu geziler inceleme amaçlı idi. Türklerin örf ve âdetlerini mahallinde araştırdı. Gezileri sırasında, ana dili Türkçenin Hakaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil ve Kepenek şivelerini de öğrendi. İyi öğrenim görmüş, İslamiyet'le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça ve Farsçayı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş, ana dili olan Türkçenin bütün lehçelerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir.

Kâşgarlı Mahmud, 1057'de Kâşgar'dan ayrılarak Bağdat'a yerleşti. Kitabında belirttiğine göre ailesi Kâşgar'dan Irak'a göç etmişti. Melikşah'ın (1072-1092) eşi Terken Hatun'un maiyetinde pek çok Kâşgarlı, bu dönemde Irak'a gelmişti. Mahmud'un ailesinin de bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda Irak, İslam dünyasının en önemli kültür merkezlerinden biri idi. Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve halifeleri ayakta tutan da buradaki Türklerdi.

Dîvânu Lugâti't-Türk isimli, dünyaca bilinen eserin yazarıdır. Eserini 1072 yılında Bağdat'ta yazmaya başladı, 12 Şubat 1074 tarihinde tamamladı. Tamamlanmasından sonraki iki yıl içerisinde eserini dört defa baştan sona gözden geçirerek esere 1076'da son şeklini verdi. Eser, 1077 Ocak'ında bitirilmiş ve Abbasi Halifesi Muktedî-Biemrillah'ın oğlu Ebü'l-Kasım Abdullah'a sunulmuştur. Kitabın tek yazması olan nüsha, bugün İstanbul'daki Millet Yazma Eser Kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.
Kâşgarlı Mahmud'un, Kitâbu Cevâhirü'n-Nahv fi Lugâti't-Türk adlı bir eser daha kaleme aldığı bilinmektedir. Türk dilinin ilk gramer kitabının nerede ve nasıl kaybolduğu belirlenememiştir. Bu eser, günümüze ulaşmamıştır.

Kâşgarlı Mahmud, 1080 yılında Kâşgar'a döndü. O, artık ülkesinin önde gelen bir bilim insanı idi. Adına izafeten Mahmudiye Medresesi denen binada dersler vermeye başladı. Binlerce öğrenci yetiştirdi.
Mahmud, 1105 yılında, 97 yaşında iken öldü. Naaşı, ders verdiği Mahmudiye mezarlığında toprağa verildi. Burası, Kâşgar şehrine 45 kilometre uzaklıktaki Opal köyünde, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepedir (enlem: 39°18'51.19" kuzey, boylam: 75°30'35.82" doğu). Ölümünden sonra öğrencileri tarafından inşa edilen türbe, günümüze kadar dört defa yenilendi.
Türbede Kâşgarlı Mahmud'un sandukasının bulunduğu bir oda, Kur'an okumak için bir salon ve müze bölümü bulunmaktadır. Müzede değerli âlimin kitap ve makaleleri, el yazması ve basma Kur'anlar ile bazı eşyaları vardır. Müzenin duvarında, Doğu Türkistanlı bir ressam tarafından büyük boyda yapılmış, Kâşgarlı Mahmud'u çalışırken gösteren temsilî bir resim yer almaktadır. Müzede ayrıca Uygurların Budizm inancını yaşadıkları dönemlere ait eşyalar göze çarpar. Bu eşyaların, arkeolojik kazılarda elde edildiği belirtilmektedir. Karahanlılar dönemine ait çeşitli madenî para ve süs eşyaları, müzede sergilenen malzemeler arasında dikkat çeker. Türbenin iç ve dış duvarları ile oda ve salonların tavanları, Uygur sanatının süsleme unsurlarıyla bezenmiş. Süslemeler, ahşap tavanda eşsiz bir ihtişam oluşturmaktadır.

Dîvânu Lugâti't-Türk
Kitâbu Cevâhirü'n-Nahv fi Lugati't-Türk
Türk Boylarının Tamgaları
MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Kaşgarlı Mahmud
2008 Kaşgarlı Mahmud Yılı
Açıklamalı Harita 23 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Opal, China Page7 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Köstendil (Bulgarca: Küstendil, kiril alfabesi ile Кюстендил, okunuşu Kyustendil), Bulgaristan'ın en batısında bulunan Köstendil ilinin merkezi olan şehirdir.
Özellikle 1990'larda ortaya çıkan ekonomik kriz sonucu, pek çok genç yurt dışına çalışmaya gittiği için nüfusu hızla azalmıştır. Şehirde kalanların çoğu çingene kökenlidir.

Merkezi Tırnova olan Bulgaristan Krallığı'na bağlı Köstendil, I. Murat döneminde hızla Rumeli'ye yayılan Türk ordusunun başlıca hedeflerinden biriydi. Zira bu kent aynı zamanda Sırbistan'ın da anahtarı konumundaydı. 1371 yılında kazanılan Çirmen Savaşı'ndan sonra önünde bir süreliğine ciddi bir engel kalmayan Türk ordusu Sırp Prensi Konstantin Dragaş'ın hüküm sürdüğü Köstendil'i 1372 yılında fethetti. Daha önceleri "Velebusdus" olan şehri adı "Konstantin'in İl'i" tabirinin bozulmuşu olan "Köstendil"e çevrildi. Köstendil'in fethi Türk akıncılarına Sırbistan yolunu açtı ve bu sayede 1374 yılında bu ülke, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlılığını arz etti.
Rumeli Beylerbeyliği'ne bağlı sancak merkezi olan Köstendil zamanla gelişti. 1469 yılında inşa edilen Koca İshak Paşa Köprüsü, Osmanlı mimarisinin bölgedeki önemli eserlerinden biri oldu. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Manastır ve Niş eyaletlerine bağlı kalan kent, 1864 yılından sonra Tuna Vilayeti'nin bir kazası oldu.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Bulgar ayaklanmacıların da yardımıyla 29 Ocak 1878 tarihinde Rus işgaline girerek Türk yönetiminden çıkan kent, Berlin Antlaşması ile şekilsel olarak Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olan Bulgar Prensliği'ne bırakıldı. 1908 yılında bu ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle bölgedeki Türk hâkimiyeti hukuken de ortadan kalktı.

Kül Tigin veya Köl Tigin (Eski Türkçe: 𐰚𐰇𐰠𐱅𐰃𐰏𐰤, Kül Tig(i)n, 闕特勤/阙特勤, Pinyin: quètèqín, Wade-Giles: chüeh-t'e-ch'in), d. 684 - ö. 27 Şubat 731), İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı'nı ağabeyi Bilge Kağan ile birlikte yöneten devlet başkanıdır. Kül Tigin, devletin askerî kanadını yönetiyordu.
İlteriş Kağan'ın oğlu, Bilge Kağan'ın kardeşi ve Kutlug Erkin'ın torunudur.

Babası Kutluk Kağan (İlteriş) öldüğünde ağabeyi Bilge 8, Kül Tigin ise 7 yaşındaydı. Ağabeyiyle birlikte amcası Kapağan Kapgan Kağan tarafından büyütüldü. Kapağan Kağan, Türk töresine aykırı hareket ederek ölmeden önce kendi oğlunu veliaht ilan etti ve yeğenlerinin iktidar adaylığını geçersiz kıldı. Ancak Kapağan'ın ölümünden sonra Kül Tigin, daha önce Mete Han'ın yaptığına benzer bir darbeyle yönetimi ele geçirdi, Kapağan Kağan'ın oğlunu destekleyen beyleri idam ettirdi, Kapağan döneminde geri plana itilen Tonyukuk'u ve Alp Eletmiş'i yanına alarak büyük bir temizlik yaptı ve sonunda, tahta ağabeyini oturttu. Bilge Kağan 32 yaşında, Kül Tigin de 31 yaşındaydı. Resmi lider Bilge Kağan olsa da ülkede asıl güç, ordu komutanı Kül Tigin'in elindeydi. Ağabeyi ile birlikte ülkelerindeki isyanları bastıran Kül Tigin'e ilişkin en sağlıklı bilgiler Orhun Yazıtları’nda yer alır.
Kül Tigin, 16 yaşında iken amcası Kapağan Kağan ile birlikte 50 bin kişilik Çin ordusuyla yapılan savaşa katıldı ve kahramanlığı ile dikkat çekti. Kül Tigin, 21 yaşında iken Çinli general Caca ile yapılan savaşta da yer almış ve üç atını kaybetmesine rağmen düşmanla çarpışmaya devam etmişti. Çinli askerlerin attığı 100’den fazla oktan kurtulmayı başararak, bu savaşın kazanılmasında büyük payı olduğu abidelerde yazılıdır. Kitabeler, Kül Tigin'in kahramanlık öyküleriyle doludur. Örneğin erkekler batı seferine çıktığı zaman Türk yurduna baskın yapan Kırgız,Oğuz ve çin kuvvetlerine karşı kadın ve çocukları örgütleyerek zafer kazanmasından bahsedilir. Kül Tigin hem başarılı bir savaşçı, hem de başarılı bir komutandır.Bununla birlikte Tarihte ender görülen  bir olay olan iki kardeşin taht kavgasına tutuşmadan devleti birlikte yönetmesinde büyük pay sahibidir.
Kül Tigin, 26 yaşında iken Göktürk Devleti’ne başkaldıran Kırgızlara karşı düzenlenen sefere de katıldı. Sanga Dağı’nın eteklerinde 710 yılında yapılan savaşta, Kül Tigin’in savaşçılığı Çinlilerin de dikkatini çekti ve Çin kaynaklarında onu ‘Yenilmez Savaşçı’ olarak gösterdiler. Orhun Kitabeleri, bu savaşta Kül Tigin'in elinde bir hançerle kaplan gibi atılarak dokuz düşmanı biçtiğini anlatır.

Kül Tigin 27 Şubat 731'de 47 yaşında iken öldü. 1 Kasım 731'de kendisine büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Orhun Kitabeleri'nde Kül Tigin Yazıtında yazılanlara göre 47 yaşında iken Koyun yılında on yedinci günde öldü. Kül Tigin kony yılka yiti yigirmike uçdı (Kül Tigin anıtı Kuzey-doğu yüzü), Kuzey Yüzü, ll-13: "Yogçı, sıgıtçı, Kıtany, Tatabı bodun başlayu, Udar Sengün kelti. Tabgaç kaganta İsiyi Likeng kelti. Bir tümen agı altun, kümüş kergeksiz kelürti. Tüpüt kaganta bölön kelti. Kurıya kün batsıkdakı Sogd Berçik-er, Bukarak uluş bodunta Enik Sengün, Ogul
Tarkan kelti. On-Ok oglım Türgiş kaganta Makaraç Tamgaçı, Oguz Bilge Tamgaçı kelti. Kırkız kaganta Tarduş lnançu Çor kelti. Bark itgüçi, bediz yaratıgma, bitig taş itgüçi Tabgaç kagan çıkanı Çang Sengün kelti."

"Yasçı, ağlayıcı olarak Kıtay, Tatabı milletinden başta Udar general geldi. Çin kağanından İsiyi Likeng geldi. On binlik hazine, altın, gümüş fazla fazla getirdi. Tibet kağanından vezir geldi. Batıda gün batısındaki Soğd, İranlı, Buhara ülkesi halkından Enik general, Oğul Tarkan geldi. On Ok oğlum Türgiş kağanından Makaraç mühürdar, Oğuz Bilge mühürdar geldi. Kırgız kağanından Tarduş İnançu Çor geldi. Türbe yapıcı, resim yapan, kitâbe taşı yapıcısı olarak Çin kağanının yeğeni Çang general geldi."
yazıldığı gibi törene Çin, Kıtan, Tatabı, Tibet, İran, Soğd, Buhara, Türgiş, Kırgız ve diğer devlet boyları da katıldı. 732 yılında Kül Tigin'nin cenaze töreni için Orhon başkentine Türkçe adlı Ogul-Tarhan Buhara elçisi gelmiştir.
Kül Tigin'in Orhun Yazıtları'nda emeği vardır. 732'de ağabeyi Bilge Kağan bir Kül Tigin Bengü taşı diktirmiştir.
Kül tigin anıtı Batı yüzünde Bilge Kaganın ona ölümümünden sonra "İnançu Apa Yargan Tarkan" adını vermiştir.
Türk Bilge Hagan ayukıka inim Kül Tiginig küzedü olurttum.İnançu Apa Yargan Tarkan Atıg birtim Anı Ögtürtüm
Türk Bilge Kağanı, nezaret etmek üzere, küçük kardeşim Kül Tigini gözeterek oturdum. İnançu Apa Yargan Tarkan adını verdim. Onu övdürdüm.

Bu anıt, Baykal Gölü'nün güneyinde Koşo Çaydam gölü yakınındadır. Mermer üzerinde Göktürk yazısıyla "Kültigin koyun yılında 17. günde uçtu" diye yazar.
Ağabeyi Bilge Kağan 734 yılında ölmüştür. Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kül Tigin'in yaptıkları Göktürk Yazıtları'nda(Orhun Kitabeleri) tüm sadeliğiyle yer almaktadır.

Kül Tigin Yazıtı

Kül Tigin Yazıtı veya Kül Tigin Kitabesi, Bilge Kağan'ın kardeşi, İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı'nın yöneticisi Kül Tigin'in ölümü üzerine MS 732'de Orhun Vadisinde diktirilmiş yazıt.
Kül Tigin Yazıtı, Kül Tigin'in ağabeyi ve Göktürklerin kağanı Bilge Kağan tarafından, 732 yılında, kardeşi adına, kardeşinin hizmetlerinden dolayı ona duyduğu minneti göstermek amacıyla dikilmiştir. Bu yazıtta Bilge Kağan konuşur.
Türkologların Orhun Yazıtları olarak adlandırdıkları yazıtlardan biri olan Kültigin Yazıtı, Türk dilinin en eski yazıtlarındandır. Moğolistan'da eski Moğol başşehri Karakurum'un 32 km. güneyinde, eski Uygur başkenti Karabalasagun'un 28 km. güneybatısındadır. Boz bir granit kaya üzerinde duran dört yüzlü bir yazıttır. Üç yüzü GökTürkçe metinden, bir yüzü (batı yüzü) ise Çince metinden oluşur.
18 Temmuz 1889'da Rus Etnograf Nikolay Yadrintsev tarafından bulunmuş ve Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından Danimarka Kraliyet Akademisi'nin Kopenhag'daki 15 Aralık 1893 tarihli oturumunda çözülmüştür.

Kül Tigin yazıtı mermerden yapılmış dört yönlü bir taştan ibarettir. Bu taşın boyu 3.75 metredir. Üzerindeki yazıların boyu ise 2.75 metre, doğu ve batı yüzleri altta 1.32 metre, üstte 1.22 metredir. Kuzey yüzü 46 cm, güney yüzü ise 31 cm'dir.
Taş, bir kaplumbağa tabanın üzerine oturtulmuşken bu tabanın parçalanması yüzünden 1911'de sunak taşından kesilen granit bir kayanın üstüne yerleştirilmiştir.

Yazıtın batı yüzünde bizzat Çin imparatoru Xuan Zong tarafından yazılmış Çince bir yazı ile Göktürkçe bir satır bulunmaktadır. Güney, Kuzey ve Doğu yönlerindeki metinler Göktürkçedir. Ayrıca yazıtın kuzeydoğu, güneydoğu, güneybatı yüzlerinde de Göktürk harfli Türkçe küçük yazıtlar bulunmaktadır.

27 Şubat 731'de ölen Türk kağanı Kül Tigin için 1 Kasım 731'de yuğ merasimi yapılmıştır. Çinliler başta olmak üzere bütün komşularından yuğ (cenaze) törenine katılım oldu. Çin imparatoru Xuan Zong, törene katılması için elçiler gönderdiği gibi bir anıt yapılmasını, Kül Tigin'in başarılarının üzerine resmedilmesi için altı usta göndermişti. Ayrıca Kül Tigin'in ölümünden dolayı üzüntüsünü dile getiren bir yazı yazmış, yazıtın bir yüzüne kendi ifadesinin yazılmasını istemişti. Yazıt  muhtemelen 21 Ağustos 732 tarihinde dikilmiştir.
Bilge Kağan da aynı yazıtın diğer yüzlerine runik harfli Göktürkçe metni yazdırmıştır. Yazıcısı ise Bilge Kağan'ın oğlu ve Kül Tigin'in ise yeğeni olan Yollug Tigin'dir.

Yazıtta Çince ve Türkçe iki ayrı metin bulunmaktadır. Gerek Türkçe gerek Çince metin Tang Hanedanlığı ve Göktürk Kağanlığı ilişkileri tarihinden bahseder.
Çince metin, Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin'in ölümü üzerine 732 yılında Tang İmparatoru Xuan Zong tarafından yazdırılmıştır. Göktürk Kağanlığı toplumunun üyelerine, özellikle de aristokrat kesime hitap eder. Bu metinde  genel  hatlarıyla  Çin-Türk  ilişkilerinden, Çin imparatorları ile Türk kağanları arasındaki yakın dostluktan, Türk kağanlarının başarılarından, saygın  kişiliklerinden ve Kül Tigin'in ölümünden bahsedilmektedir.
Türkçe metin de Göktürk Kağanlığı toplumunun üyelerine, özellikle de ileri gelenlerine hitap eder. Bu yazıtta konuşan Bilge Kağan'dır. Türkler ve Tang Hanedanlığı arasındaki ilişkiye dair Çince metindeki ılımlı yorumdan farklı olarak yazıttaki Türkçe metinlerde Tang Hanedanlığı'nın Türklerin tarihte ve gerçekte esas düşman oldukları dile getirilmiştir. Özellikle Göktürk Kağanlığı'nın gerilemesinin nedeni olarak Tang Hanedanlığı gösterilir. Göktürk Kağanlığı'nın yıkıldığı zamanlardaki acı hatıraları dile getirilerek Türkler, Tang Hanedanlığı'na yaklaşmaması hususunda sert bir dille uyarılır. Bilge Kağan ayrıca kardeşinin ölümünden derinden etkilendiğini, onu kağanlara yakışır bir törenle defnettiğini, Çin'den ustalar getirip olağanüstü güzellikte bir mezar ve yazıt diktirdiğini söyler.
Yazıtın kuzeydoğu, gündeydoğu, güneybatı yüzlerindeki metinlerde Kül Tigin'in ölümüne, yuğ törenine, anıt mezarının ve yazıtının tamamlanmasına ait kayıtlar ile Göktürk harfli yüzlerin yazıcısı olan Yollug Tigin'in yazıtın yazılış süreci ile ilgili ifadeleri yer alır.

Rus Coğrafya Cemiyeti adına Moğolistan‟da araştırmalar yapmaya gönderilen Nikolay Mihayloviç Yadrintsev tarafından  18 Temmuz 1889'da Orhun vadisinde Bilge Kağan yazıtı ile birlikte bulundu. 1890 yılında bölgeye Rusya ve Finlandiya'dan gelen iki ayrı heyet anıtların kalıbını alıp fotoğraflarını çekti. Yazıtların çözümü için iki koldan devam eden çalışmalar, Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'in, 15 Aralık 1893'te Danimarka Kraliyet Akademisi oturumunda yaptığı bildiri ile sonuçlandı.

Bilge Kağan Yazıtı
Tonyukuk Yazıtı

Kül Tiğin Yazıtı tam metni 21 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Bitik/Türk Betik (Betik=Yazıt, Kitap)18 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Genel Türkoloji okunuşlarının dışında bir okuma örnekleri barındıran bir çalışma)

Küçük ünlü uyumu ya da düzlük-yuvarlaklık kuralı, Türkçedeki ses uyumlarından biri. Öz Türkçe sözcüklere ait ortak bir özelliktir. 

Küçük ünlü uyumunun iki kuralı vardır.

Bir sözcüğün herhangi bir hecesinde düz ünlü (a, e, ı, i) varsa bunu izleyen tüm hecelerde de düz ünlü bulunmalıdır:

anlaşmak, yanaşmak, kayıkçı, ısırmak, ılıklaşmak, seslenmek, yelek, bilek, çilek vb.

Bir sözcüğün herhangi bir hecesinde yuvarlak ünlü (o, ö, u, ü) varsa bunu izleyen ilk hecede geniş düz (a, e) veya dar yuvarlak (u, ü) ünlü bulunmalıdır: 

boyunduruk, çocuk, odun, yorgunluk, yoklamak, vurmak, yumurta vb.

Düzlük kuralına göre bir düz ünlüden sonraki tüm ünlüler düz olmalıdır. Ancak yuvarlaklık kuralında her hece, kendinden bir sonraki hecedeki ünlü ile karşılaştırılır.
Örnek:

buyuracakmış (yuvarlaklık kuralına uyuyor: yuvarlak - dar yuvarlak)
buyuracakmış (yuvarlaklık kuralına uyuyor: yuvarlak - geniş düz)
buyuracakmış (düzlük kuralına uyuyor)
 Küçük ünlü uyumuna uyuyor.
Yukarıdaki örnekte olduğu gibi her yuvarlak ünlü sadece kendinden sonraki ünlü ile karşılaştırılır. Sözcükte bir düz ünlüye rastlandıktan sonra ondan sonraki tüm ünlülere bakılır.

Türkçede bazı yapım ve çekim ekleri küçük ünlü uyumuna uyacak şekilde değişim geçirmez. Bu eklerden -gil, -mtırak ve -ki ekleri bazen küçük ünlü uyumunu bozar:

bununki, Gülsümgiller
Şimdiki zaman kipi eki -yor ise eklendiği "tüm" sözcüklerde küçük ünlü uyumunu bozar:

okuyor, geliyor, izliyoruz, boyuyorlar vb.

Bazı Türkçe sözcükler küçük ünlü uyumuna uymaz:

avuç, avurt, çamur, kabuk, kavuk, kavun, kavur-, kavuş-, savur-, yağmur vb.

Türkçeye yabancı dillerden geçen pek çok sözcük küçük ünlü uyumuna uyar. Buna rağmen alıntı sözcüklerde bu kural aranmaz:

daktilo, doktor, motor, kabul, kitap, konsolos, muzır, mühim, mümin, müzik, profesör, radyo, vakur vb.

"O" ve "ö" harfleri sadece ilk hecede bulunabilir. Bu harflerin başka hecelerde bulunduğu tüm sözcükler küçük ünlü uyumunu ihlal eder:

bidon, ozon, yürüyorum, baron, donör vb.
Küçük ünlü uyumuna aykırı bazı kelimelere getirilen ekler, kelimenin son ünlüsüne uyar:

kavun-u, konsolos-luk, muzır-lık, müzik-çi, yağmur-luk vb.
-ken, -leyin ve -daş ekleri ünlü değişimi geçirmemekle birlikte, eklendikleri "tüm" sözcüklerde küçük ünlü uyumuna uyar:

boyarken, akşamleyin, gönüldaş vb.

Türkçede bir sözcüğün hem büyük hem de küçük sesli uyumuna uyması için herhangi bir ünlü harften sonra şu harflerden birinin gelmesi gerekir:
Büyük ünlü uyumu: a, ı, o, u > a, ı, o, u ve e, i, ö, ü > e, i, ö, üKüçük ünlü uyumu: a, e, ı, i > a, e, ı, i ve o, ö, u, ü > a, e, u, ü
Her iki uyuma da uyan sözcükler:
a'dan sonra a veya ı > kayık, balık, kapı, odayı
e'den sonra e veya i > kedi, enik, köpeği, evde, eşi
ı'dan sonra a veya ı > ırak, bıçak, Ağrı'ya
i'den sonra e veya i > niyet, bilet, eziyet
o'dan sonra a veya u > oda, ozan, Bor'a
ö'den sonra e veya ü > özel, öykü, görüş, öneri
u'dan sonra a veya u > uzak, uzay, uzun, umut, umudu
ü'den sonra e veya ü > üşenmek, üşümek, üzüm, görücüye

Büyük ses uyumu

Güneş zamanı, Güneş'in gökyüzündeki konumunu temel alan zamanın yolunun bir hesaplamasıdır. Güneş zamanının temel birimi gündür. Görünen güneş zamanı (güneş saati zamanı) ve ortalama güneş zamanı (zaman saati) güneş zamanının iki tipidir.

Zemine dik bir bir şekilde uzun bir kutbu sabitle, herhangi bir güneşli gündeki bazı anlarda tam olarak kuzeye ya da güneye gölge belirecek. (Güneş tam tepede ise kaybolacak). O an yerel saatle öğle vaktidir yani saat 12:00'dır. Aşağı yukarı 24 saat sonra gölge tekrar kuzeye ya da güneye belirecek ve Güneş Dünya'nın çevresinde 360 derecelik bir yay kaplayacak. Güneş tam olarak 15 derece kapattığı zaman (bir çemberin 1/24'ü, Dünya'nın eksenine dik bir düzlemde ölçülen açıların ikisi için de) mahalli zahiri zaman tam olarak 13:00'dır ve 15 derece daha fazla kapattıktan sonra zaman tam olarak 14:00 olacaktır. (1 derece 4 dakikaya tekabül eder ki bu da küresel konumlandırma  sistemi GPS üzerinde yerküre için 1 meridyene  denk gelir.)
Eylül ayında Güneş aralık ayına göre belli bir devir yapmak için daha az zaman alır (kesin bir saat tarafından ölçüldüğü zaman). Çünkü Güneş zamanı saat zamanınınkinden 21 saniye daha az ya da 29 saniye daha fazla olabilir. Zaman denkleminde açıklandığı gibi Dünya'nın yörüngesinin dış merkezliliğinden dolayıdır (Dünya'nın yörüngesi harika bir şekilde dairesel değildir, Dünya-Güneş mesafesi yıl boyunca değişir) ve Dünya'nın ekseninin onun yörünge düzlemine tam dik değildir (buna ekliptiğin eğimi denilir).
Bunun etkisi bir saatin sabit bir oranda akmasıdır. Yani, her saatte salınımın aynı sayısını tamamlamasıdır (gerçek Güneş'i takip edemez aksine yıllar üstünde Güneş'in ortalama oranına denk olan sabit bir oranda gökyüzüyle ilgili ekvator boyunca hareket eden hayali bir ortalama Güneş'i takip eder). Buna, çoğu amaç için oldukça yeterli ama bir yüzyıldan bir sonrakine mükemmel bir şekilde sabit olmayan ortalama güneş zamanı denir. Bugünlerde, ortalama bir güneş günü aşağı yukarı 86,400.002 saniyedir.
Güneş zamanının iki türü (görünen güneş zamanı ve ortalama güneş zamanı) 1950'lilere kadar gök bilimciler tarafından çalıştırılan zaman tahmininin üç türü arasındadır. (geleneksel zaman tahmininin üçüncü türü Güneş'den ziyade diğer yıldızların hareketini temel alan yıldız zamanıdır). 1950'lere kadar Dünya'nın dönme oranının sabit olmadığı kesin olarak bilinirdi. Bu yüzden gök bilimciler onların yörüngesindeki güneş sistemi cisimlerinin konumlarını temel alan bir zaman skalası olan gök günlüğü zamanını geliştirdi.

Görünen güneş Dünya üzerindeki gözlemciler tarafından görüldüğü kadarıyla doğrudur. Görünen güneş zamanı ya da doğru güneş zamanı asıl Güneş'in görünen hareketini temel alır. O, yerel meridyene doğru Güneş'in iki başarılı dönüşü arasındaki aralık olan görünen güneş gününü temel alır. Güneş zamanı bir güneş saati tarafından kabaca ölçülebilir. Diğer gezegenler üzerindeki eşitlik yerel doğru güneş zamanıyla ifade edilir.
Bir güneş gününün uzunluğu yıllara göre değişir, çeşitlenir ve hesaplanan etki ortalamadan 16 dakikaya mevsimsel dalgalanmalar üretir. Bu etki iki ana nedene sahiptir. İlk neden, Dünya'nın yörüngesinin bir çember değil bir elips olması ve bu yüzden Dünya Güneş'e yakın olduğu zaman (perihelion) daha hızlı uzak olduğu zaman (aphelion) daha yavaş hareket eder (gezegensel hareketin kepler yasası). İkinci olarak, Dünya'nın eksen eğikliğinden dolayı (ekliptiğin eğikliği olarak bilinir) Güneş'in günlük hareketi, Dünya'nın gök ekvatoruna eğilen harika bir çember boyuncadır. Güneş ekinoksların ikisini de ekvatorda kestiği zaman Güneş'in günlük hareketi ekvator açısına göre değişir (yıldızlara göre). Bu yüzden, bu yolun ekvator üzerindeki değişimi yıl boyunca onun ortalamasından daha azdır. Güneş gündönümlerinin ikisinde de ekvator en uzakta olduğu zaman Güneş'in gün de güne konumundaki değişim ekvatora paraleldir. Bu yüzden bu değişimin ekvator üzerindeki yolu yıl içerisindeki ortalamadan daha geniştir (tropikal yıl). Haziran ve Aralık'ta Güneş ekiliptik boyunca verilen bir değişim gök ekvatorundan en uzak olduğu zaman ekvatordaki geniş bir değişimine işaret eder. Bundan dolayı, görünen güneş günleri, Haziran ve Aralık'a göre Mart ve Eylül'de daha kısadır.

Bu uzunlukların birkaç yılda az bir şekilde ve binlerce yılda çarpıcı bir şekilde değişmesi bekleniyor.

Ortalama güneş zamanı 12 saatlik ortalama Güneş'in saat açısıdır. Günümüzde, diğer gözlemler ve diğer galaksilerde konumlanan ışın kaynaklarının günlük hareketinin çok uzun temel alan interferometresinden matematiksel olarak oluşturulan UT1 zaman skalasıyla farkına varılır. Gün ışığı süresi yıl içerisinde çeşitlenir ama ortalama bir güneş gününün uzunluğu, görünen bir güneş gününün aksine yaklaşık olarak sabittir. Görünen bir güneş günü ortalama bir güneş gününden  20 saniye daha kısa ya da 30 saniye daha uzundur. Kısa ya da uzun günler ardı ardına meydana gelir. Bu yüzden farklılık 3 Kasım yakınında yaklaşık 16 dakika kadar görünen zamanın arkasında ve 6 Şubat'ın yakınında aşağı yukarı 14 dakika kadar görünen zamanın önünde oluşur. Zaman denklemi, yıldan yıla hesaplanmayan ve devirsel olan farklılıktır.
Ortalama süre ortalama güneşi takip eder. Jean Meeus aşağıdaki gibi ortalama güneşi tanıtır:

Apogee ve perigee’de doğru güneş ile kesişen ve sabit bir hızla ekliptik boyunca seyahat eden ilk imgesel Güneş’e dikkat et. (Dünya sırasıyla perihelion ve aphelion’da olduğu zaman). O zaman, ekinokstaki ilk imgesel güneş ile kesişen ve sabit bir hızda gök ekvator boyunca seyahat eden ikinci bir imgesel Güneş’e dikkat et.
Ortalama güneş gününün uzunluğu, Ay tarafından Dünya'nın dönüşünün yavaşlamasına karşılık gelen ve Dünya tarafından Ay'ın gelgitsel ivmelenmesinden dolayı yavaşça artar.

Ortalama güneş zamanını simüle etmek için birçok yöntem kullanılmıştır. En erken dönemleri M.Ö. 2. milenyumun ortasından M.S. 2. milenyumun başına kadar neredeyse dört bin yıl boyunca kullanılan su saatleri idi. M.Ö. 1. milenyumun  ortasından önce, su saatleri sadece görünen güneş gününe uygun olacak şekilde ayarlanıyordu, bu nedenle geceleri kullanılabilmeleri dışında dikey bir direğin gölgesinden artı bir yönleri yoktu.
Ancak halihazırda Güneş'in ekliptik boyunca sabit yıldızlara göre doğuya doğru hareket ettiği uzun zamandır bilinmektedir. M.Ö. ilk milenyumun  ortasından bu yana, sabit yıldızların günlük dönüşü, hata oranlarını belirlemek için karşılaştırılan saatlere karşın ortalama güneş süresini belirlemek için kullanılmıştır. Babilli gök bilimciler zaman denklemini iyi biliyorlardı ve su saatlerinden çok daha doğru bir ortalama güneş zamanı elde etmek için yıldızların farklı dönüş hızının yanı sıra yıldızların zamanını düzeltiyorlardı. Bu ideal ortalama güneş zamanı, o zamandan beri gezegenlerin, Ay'ın ve Güneş'in hareketlerini tanımlamak için kullanılmıştır.
Mekanik saatler 20. yüzyılın başlarına kadar Dünya'nın yıldız saatinin doğruluğunu elde edemedi. Bugünün atom saatleri Dünya'dan çok daha sabit bir orana sahip, ancak onun yıldız saati hala ortalama güneş zamanını belirlemek için kullanılıyor. 20. yüzyılın sonlarından beri, Dünya'nın dönüşü, ekstra galaktik radyo kaynakları topluluğuna göre tanımlanmış ve daha sonra benimsenen bir oranla ortalama güneş zamanına dönüştürülmüştür. Bu hesaplanan ortalama güneş zamanı ve UTC arasındaki fark, artık saniye gerekip gerekmediğini belirler. (UTC zaman ölçeği şimdi SI saniyelerinde çalışır ve kabul edildiğinde SI saniyesi, ortalama güneş zamanı saniyesinin ikinci değerinden biraz daha kısadır.)

Meridian Daire
Dünya dönme
Yıldız zamanı
Synodic gün

Günlük hareket (İngilizce: Diurnal motion, Latince 'günlük' anlamına gelen diurnus kelimesinden), bir gün boyunca gök cisimlerinin (örneğin Güneş ve yıldızlar) Dünya etrafındaki veya daha doğrusu iki gök kutbu etrafındaki görünür hareketini ifade eden astronomi terimidir. Tüm yıldızlar, günde bir kez göksel kuzey kutbu etrafında saat yönünün tersinde eş merkezli daireler çizerken, güney yarımküredeki yıldızlar da göksel güney kutbu etrafında saat yönünde benzer bir hareket gösterir. Bu hareket Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanır, bu nedenle neredeyse her yıldız, genellikle yıldız izi fotoğrafçılığında tasvir edilen ve günlük çember (diurnal circle) olarak adlandırılan bir dairesel yay yolu boyunca hareket eder gibi görünür.
Bir tam dönüş için geçen süre 23 saat, 56 dakika 4,09 saniye, yani bir yıldız günüdür. Bu hareketin ilk deneysel gösterimi Léon Foucault tarafından gerçekleştirilmiştir. Dünya, Güneş etrafındaki yörüngesini yılda bir kez tamamladığı için, herhangi bir yer ve zamandaki yıldız zamanı, yerel günlük zamana göre her 24 saatte yaklaşık dört dakika ileri gider. Bir yılın sonunda, geçen güneş günlerinin sayısına göre bir yıldız "günü" daha geçmiş olur.

Halka sistemi, bir astronomik cismin yörüngesinde toz veya uyducuk gibi katı malzemelerden meydana gelmiş bir disk veya halka şeklinde olan, Satürn'de olduğu gibi dev gezegenlerin çevresindeki uydu sistemlerinde sıklıkla görülen bir bileşendir. Bir gezegen çevresindeki halka sistemi gezegensel haka sistemi olarak da bilinir.
Güneş sisteminde en çok bilinen ve en popüler gezegensel halka sistemi Satürn'e aittir ancak diğer dev gezegenler olan Jüpiter, Uranüs ve Neptün'ün de halka sistemi vardır. Küçük gezegenlerin çevresinde de halka sistemleri bulunduğu tutulmalar vasıtasıyla keşfedilmiştir. Ayrıca Güneş'in etrafında Merkür, Venüs ve Dünya'nın uzaklıklarında, bu gezegenlerle ortalama hareket rezonansında toz halkaları vardır. Kanıtlar, halka sistemlerinin uydular, kahverengi cüceler ve diğer yıldızlar da dahil olmak üzere diğer astronomik nesne türlerinin etrafında da bulunabileceğini göstermektedir.

Daha geniş gezegensel halkaların oluşumuna ilişkin ortaya atılan üç teori bulunmaktadır. Bunlardan ilki, gezegenin Roche limiti içinde kalan ve bu nedenle uyduları oluşturmak için birleşemeyen ön gezegen diskinden kaynaklanan materyalden oluştuğu, bir diğeri büyük bir çarpışmayla parçalanmış bir uydunun enkazından oluştuğu ve son olarak da gezegenin Roche limitinden geçerken gelgit baskısıyla parçalanan bir uydunun enkazından meydana geldiği iddiasıdır.
Daha sönük gezegen halkaları gezegen çevresinde dönmekte olan uydulara çarpan meteorların bir sonucu olarak oluşmuş olabilir örneğin Satürn'ün E halkası kriyovolkanik malzemenin püskürmesi sonucu meydana gelmiştir.
Dev bir gezegenle yakın bir karşılaşmada (Roche limitinin 0,4 ila 0,8 katı içinde) gelgitlerle bozulduklarında centaurların etrafında da halka sistemleri oluşabilir. Dev bir gezegene 3–6 km/s'lik bir başlangıç göreli hızıyla ve 8 saatlik bir başlangıç dönme periyoduyla yaklaşan farklılaşmış bir cisim için centaur kütlesinin %0,1-%10'u kadar bir halka kütlesi olacağı tahmin edilmektedir. Farklılaşmış bir cismin halka oluşturması daha az olasıdır. Bu durumda halkalar çoğunlukla ya da tamamen ana gövdenin buzlu mantosundan gelen malzemeden oluşacaktır. Oluştuktan sonra halka yanal olarak yayılacak ve centaurun Roche sınırının ötesine yayılan kısmından bir uydu oluşumuna yol açacaktır. Uydular doğrudan parçalanmış buzlu mantodan da oluşabilir. Bu oluşum mekanizması centaurların kabaca %10'unun dev gezegenlerle halka oluşturma potansiyeli olan karşılaşmalar yaşayacağını öngörmektedir.

Gezegensel halka parçalarının bileşimi silikatlardan buz tozlarına kadar çeşitlenmektedir. Daha büyük kayalar ve parçalar da aynı zamanda görülebilir. Satürn'ün halkaları içerisinde tespit edilmiş sadece birkaç yüz metreden daha büyük sadece sekiz uyducuğun gelgit kuvvetine maruz kaldığı 2007 yılında keşfedilmiştir. Halka parçasının en büyük boyutlu olanı kendisini oluşturan materyalin özgül dayanımı, yoğunluğu ve irtifasının gelgit kuvveti değerleri vasıtasıyla tespit edilmiştir. Gelgit kuvveti halkanın yarıçapının ortalama iç yoğunluğa oranlanması veya gezegenin kütlesinin halkanın yarıçapına bölünmesiyle elde edilir. Ayrıca halkanın yörünge periyodunun karesi ile ters orantılıdır.
Kimi gezegensel halkalar, halkalar arasındaki boşluklarda veya halkacıkların iç veya dış sınırlarında yörüngede bulunan küçük uydular veya çoban uydulardan da etkilenebilmektedir. Çoban uydularının kütleçekimi halkanın keskin bir şekilde tanımlanmış sınırlarını korur; Çoban uydunun yörüngesine yaklaşan materyal ya halkanın gövdesine doğru geri saptırılır, ya sistemden dışarı atılır ya da uydunun üzerine yığılır.
Mars'ın uydusu Phobos'un yaklaşık 50 milyon yıl içinde parçalanarak bir halka sistemine döneceği tahmin edilmektedir. Cismin alçak yörüngesi ve bir Mars gününden daha kısa süren yörünge periyodu gelgitsel ivme tarafından bozulmaktadır.

Jüpiter'in halka sistemi, Voyager 1 sondası tarafından 1979'da ilk kez gözlemlendiğinde keşfedilmiş üçüncü sistem olmuştur. 1990'larda Galileo yörünge aracı tarafından daha kapsamlı bir şekilde gözlemlenmiştir. Dört ana parçası "hale" olarak bilinen soluk kalın bir torus; ince, nispeten parlak bir ana halka; ve iki geniş, soluk "gossamer halkası"ndan oluşur. Sistem çoğunlukla tozdan ibarettir.

Satürn'ün halkaları Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegenin sahip olduğu en geniş halka sistemidir ve bu nedenle varlıkları uzunca bir süredir bilinmektedir. Galileo Galilei onları ilk kez 1610 yılında gözlemlemiş, ancak Christiaan Huygens tarafından 1655 yılında gözlemlenene kadar Satürn'ün etrafındaki bir halka olarak doğru bir şekilde tanımlanamamışlardır. Halkalar birçok kişinin düşündüğü gibi bir dizi küçük halkacık değil, daha çok yoğunluğu değişen bir disk şeklindedir. Çoğunlukla su buzu ve eser miktarda kayadan oluşurlar ve parçacıkların boyutları mikrometreden metrelere kadar değişir.

Uranüs'ün halka sistemi, karmaşıklığı Satürn'ün geniş sistemi ile Jüpiter ve Neptün'ün etrafında bulunan daha basit sistemler arasında bir seviyededir. Halkalar, 1977 yılında James L. Elliot, Edward W. Dunham ve Jessica Mink tarafından keşfedilmiştir. O zamandan 2005 yılına kadar geçen sürede Voyager 2 ve Hubble Uzay Teleskobu tarafından yapılan gözlemler, çoğu opak ve sadece birkaç kilometre genişliğinde olan toplam 13 farklı halkanın tanımlanmasını sağlamıştır. Karanlıktırlar ve muhtemelen su buzu ve bazı radyasyonla işlenmiş organik maddelerden oluşmaktadırlar. Tozun görece azlığı, Uranüs'ün genişletilmiş ekzosfer-koronasından kaynaklanan aerodinamik sürüklenme kaynaklıdır.

Neptün'ün etrafındaki sistem, en yoğun haliyle Satürn'ün halkalarının düşük yoğunluklu bölgeleriyle karşılaştırılabilecek beş ana halkadan oluşur. Bununla birlikte, soluk ve tozludurlar, yapı olarak Jüpiter'inkilere çok daha benzerler. Halkaları oluşturan çok koyu renkli malzeme muhtemelen Uranüs'ün halkalarında olduğu gibi radyasyonla işlenmiş organik maddelerdir. Halkaların yüzde 20 ila 70'i tozdur ve bu nispeten yüksek bir orandır. Halkaların ipuçları, 1989 yılında Voyager 2 tarafından kesin olarak keşfedilmelerinden önce onlarca yıl boyunca görülmüştür.

Mart 2008'deki raporlar, Satürn'ün uydusu Rhea'nın kendine ait zayıf bir halka sistemine sahip olabileceğini öne sürmüştür; bu olasılık onu bir halka sistemine sahip olduğu bilinen tek uydu yapmaktadır. 2010 yılında yayınlanan daha sonraki bir araştırma, Rhea'nın Cassini uzay aracı tarafından görüntülenmesi ile tahmin edilen halka özelliklerinin tutarsız olduğunu ortaya koymuştur; bu durum, halka hipotezine yol açan manyetik etkilerden başka bir mekanizmanın sorumlu olduğunu düşündürmektedir.
New Horizons'ın gönderilmesinden önce, bazı gök bilimciler Plüton ve Charon'un, Plüton'un küçük dış uydularının çarpışmalar sonucu fırlattığı tozlardan oluşan dairesel bir halka sistemine sahip olabileceğini varsaymışlardır. Bir toz halkası New Horizons uzay aracı için önemli bir risk oluşturacaktır. Ancak New Horizons Plüton etrafında herhangi bir toz halkası tespit edemeyince bu olasılık ortadan kalkmıştır.

Bir centaur olan 10199 Chariklo, halkaları olduğu keşfedilen ilk küçük gezegendir. Bir çarpışma nedeniyle yörüngesinde bir enkaz zinciri oluşmuş olabileceği düşünülen iki halkası olduğu tahmin edilmektedir. Halkalar, gök bilimcilerin 3 Haziran 2013'te Güney Amerika'daki yedi noktadan Chariklo'nun UCAC4 248-108672 yıldızının önünden geçişini gözlemlemeleriyle keşfedilmiştir. Gözlem sırasında, tutulmadan hemen önce ve sonra yıldızın görünür parlaklığında iki kez düşüş görülmüştür. Bu olay birden fazla noktada gözlemlendiği için, parlaklıktaki düşüşün aslında halkalardan kaynaklı olabileceği sonucu ortak bir hipotez olarak öne çıkmaktadır. Gözlemler, muhtemelen Ay'ın Dünya'ya olan mesafesinden yaklaşık 1.000 kat daha yakın olan 19-kilometre (12-mil) genişliğinde bir halka sistemini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca gök bilimciler halka kalıntıları arasında yörüngede dönen bir uydu olabileceğinden de şüphelenmektedirler. Eğer bu halkalar gök bilimcilerin şüphelendiği gibi bir çarpışmadan arta kalanlarsa, bu durumda uyduların (Ay gibi) daha küçük materyal parçalarının çarpışması sonucu oluştuğu fikri desteklenmiş olmaktadır. Chariklo'nun halkaları resmi olarak adlandırılmamıştır, ancak kaşifler onlara Brezilya'nın kuzey ve güney uçlarına yakın iki nehre atfen Oiapoque ve Chuí lakaplarını takmışlardır.

İkinci bir centaur olan 2060 Chiron'un sürekli evrim geçiren bir halka diski bulunmaktadır. Başlangıçta Chiron'un kuyruklu yıldız benzeri aktivitesiyle ilişkili püskürtmelerden kaynaklandığı şeklinde yorumlanan yıldız tutulum verilerine dayanarak, halkaların 324±10 km yarıçapında olduğu öne sürülmüş, ancak geçirdikleri dönüşüm nedeniyle yarıçapları bir miktar değişmiştir. Farklı görüş açılarında değişen görünümleri, Chiron'un parlaklığındaki zaman içindeki uzun vadeli değişimi açıklayabilir. Chiron'un halkalarının dönemsel patlamalar sırasında yörüngeden fırlayan malzeme tarafından korunduğundan şüphelenilmektedir, çünkü 2018'de tespit edilen üçüncü bir kısmi halka 2022'de tam bir halka haline gelmiştir ve ikisi arasında 2021'de bir patlama yaşanmıştır.

Bir cüce gezegen ve rezonans Kuiper kuşağı cismi olan Haumea'nın etrafındaki halka, 21 Ocak 2017'de gözlemlenen bir yıldız tutulumu ile ortaya çıkarılmıştır. Bu keşif, onu bir halka sistemine sahip olduğu tespit edilen ilk Neptün ötesi nesne yapmaktadır. Halkanın yarıçapı yaklaşık 2.287 km, genişliği ≈70 km ve opaklığı 0,5'tir. Halka düzlemi Haumea'nın ekvatoru ve daha büyük olan dış uydusu Hi'iaka'nın (yarı büyük ekseni ≈25.657 km'dir) yörüngesiyle çakışmaktadır. Halka, 2,285±8 km'lik bir yarıçapta bulunan Haumea'nın dönüşü ile 3:1 rezonansa yakındır. Haumea'nın küresel formda olması durumunda yaklaşık 4.400 km'lik bir yarıçapta bulunması gereken Haumea'nın Roche limitinin oldukça içindedir (küresel olmaması sınırı daha da uzaklaştırmaktadır).

2023 yılında gök bilimciler cüce gezegen ve Kuiper kuşağı nesnesi Quaoar'ın etrafında geniş ölçüde ayrık biçimde bir halkanın keşfedildiğini duyurdular. Tutulum verilerinin

Haumea (küçük gezegen tanımı: 136108 Haumea; sembolü: ) Neptün'ün yörüngesinin ötesinde bulunan bir cüce gezegendir. 2004 yılında Caltech'ten Michael E. Brown liderliğindeki bir ekip tarafından Palomar Gözlemevi'nde keşfedildi ve resmi olarak 2005 yılında İspanya'daki Sierra Nevada Gözlemevi'nden José Luis Ortiz Moreno liderliğindeki bir ekip tarafından duyuruldu. Moreno'nun ekibi, 2003 yılında aynı ekip tarafından çekilen ön keşif görüntülerinde gök cismini keşfetmişti. Bu duyurudan sonra 2003 EL61 geçici adını almıştır. 17 Eylül 2008'de, Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından cüce gezegen olarak kabul edildi ve Hawaii doğum tanrıçasının adı olan Haumea olarak adlandırıldı. Plüton'un sadece üçte biri kütlesindedir.
Haumea'nın aşırı şekil değiştirmesi bilinen cüce gezegenler arasında kendisini benzersiz yapar. Şeklinin doğrudan gözlemlenmemesine rağmen ışık eğrisinden yapılan hesaplamalar ve küçüğünden iki kat uzun olan ana ekseni ile bir Jacob elipsoid'i olduğu düşünülür. Yine de hidrostatik denge içinde rahat olması için yerçekiminin yeterli olduğuna inanılır. Bu onu cüce gezegen yapar. Bu uzanım onun yüksek yoğunluklu alışılmadık hızlı dönmesi ve yüksek yansıtabilirliği (kristalli buzun yüzeyinden) ile birlikte çarpma olaylarının sonucu olarak düşünülebilir. Bunlar Haumeayı en büyük üçüncü Neptün ötesi cisim (TNO) ve bir uydu sistemi bulunan bilinen iki büyük uydusu Hi'iaka ve Namaka'yı da içeren çarpışma ailesinin en büyük üyesi yapar.
Haumea kütle bakımından yaklaşık olarak Plüton'un 1/3'ü, Dünya'nın 1/1400'ü kadardır. Araştırmacılar 2017'de Haumea'nın bir halka sistemine sahip olduğunu yayınladı ve bu bir TNO'da keşfedilen halka sistemiydi. Kısa bir süre öncesine kadar Haumea'nın kütle çekiminin, hidrostatik denge için yeterli olduğu düşünülüyordu, fakat şimdi bu konuda belirsizlik bulunmaktadır. Haumea'nın uzun şekli, hızlı dönüşü, halkaları ve yüksek albedosu (kristal su buzundan oluşan bir yüzeyden dolayı) dev bir çarpışmanın sonuçları olarak düşünülmektedir.

Haumea'nın yörüngesini tamamlaması 284 yıl sürmektedir. Enberisi 35 AU, Enötesiyse 51 AU'dur. Enöteye 1992'nin başında ulaşmıştır, Şu andaysa Güneş'ten yaklaşık 50 AU uzaktadır. Enberiye 2133'te ulaşacaktır.
Haumea'nın yörüngesi çarpışma ailesinin diğer üyelerine kıyaslandığında daha eksantrik bir yörüngeye sahiptir. Bunun sebebinin Neptün ile arasındaki 7:12'lik yörüngesel rezonans'ın Kozai Efekti doğrultusunda yörüngesini eğmesi ve elipsleştirmesi olduğu düşünülmektedir.
17,3 Kadir'lik görünür parlaklığıyla Kuiper Kuşağı'nın Plüton ve MakeMake'den sonraki en parlak 3. cismidir ve kolaylıkla büyük bir amatör teleskop tarafından gözlemlenebilir. Ancak, Güneş Sistemi'nde birçok cismin aynı toz bulutunda oluşmasından kaynaklı ortak düzlemde bulunmasından ötürü astronomlar yakın bir zamana kadar ekliptik denen bu düzlemde araştırma yapıyorlardı.
Gökyüzünde Ekliptik bölgesi daha iyi keşfedildikçe, araştırmacılar bu bölgenin dışında, yörüngesi Güneş düzlemine kıyasla yüksek olan cisimleri araştırmaya başladı. Bu araştırmalar sonucunda eninde sonunda, Güneş'ten uzak ve yüksek eğimli Haumea keşfedildi.

Haumea'nın, Neptün ile aralıklı 7:12 yörünge rezonansında olduğu düşünülmektedir. Yükselen düğüm 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 yaklaşık 4,6 milyon yıl süren bir periyotla devinim gösterir ve rezonans, her devinim dönemi boyunca iki kez kesilir, yani her 2,3 milyon yılda bir, yaklaşık yüz bin yıl kadar sonra geri döner. Bu basit bir rezonans olmadığından, Marc Buie bunu rezonans olmayan bir durum olarak nitelendirmektedir.

Haumea'nın parlaklığında düzenli olarak her 3,9 saatte bir dalgalanma belirmekte. Bu parlaklık değişiminin tek açıklaması Haumea'nın kendi etrafında dönüşüdür. Bu, öylesine hızlıdır ki Güneş Sistemi'nde çapı 100 km'den büyük olan ve kendi etrafında bu denli hızlı dönen başka bir cisim bilinmemektedir.
Kendi etrafında dönen ve Hidrostatik dengede olan cisimler genellikle uzatılmış Sferoit'lere dönüşürken Haumea kendi etrafında öyle hızlı dönmektedir ki, 3 eksenli bir elipsoid'in geometrisine sahiptir. Eğer Haumea daha da hızlı dönseydi, (Merkezkaç kuvvetinden ötürü) kendini bir dambıl şekline dönüştürür ve ikiye ayrılırdı. Bu hızlı dönüşün sebebinin Haumea'yı ve başka birkaç TNO'yu oluşturan çarpışma olduğu düşünülmektedir.

Güneş Sistemi'ndeki bir cismin şekli, görünür parlaklığı, uzaklığı ve albedosundan tahmin edilebilir. Bir cisim diğerlerine nazaran daha parlak görünüyorsa, çoğunlukla bu üç değişken sayesindedir. Eğer cismin albedosu biliniyor ya da tahmin edilebiliyorsa, büyüklüğü ve şekli için kaba bir tahmin de yapılabilir. Çoğu TNO için albedoyu bilmek zordur, ancak Haumea termal emilimi tahmin edilebilecek kadar büyüktür, dolayısıyla büyüklüğü de yaklaşık olarak çıkarılabilir. Bununla birlikte boyutlarının hesaplanması hızlı dönüşü nedeniyle karmaşıktır. Deforme olabilen cisimlerin dönüş fiziğine göre  Haumea kadar hızlı dönen bir cisim, 100 gün içerisinde Hidrostatik dengede olan üç eksenli bir elipsoide dönüşecektir. Haumea'nın parlaklığındaki dalgalanmalarının sebebinin yerel albedo değişimlerinden ziyade (belirli bölgelerin belirgin bir biçimde daha aydınlık olması) Haumea'nın elipsoit şeklinin bir sonucu olduğu düşünülmektedir (çünkü uzun görünen tarafı daha çok parlaklık oluşturacaktır).
Haumea'nın dönüşü ve ışık eğrisi genliğinin bileşimi üzerinde güçlü kısıtlamalar getirdiği ileri sürüldü. Eğer Haumea hidrostatik dengeye, Plüton gibi düşük yoğunluğa ve küçük bir kaya çekirdeğin üzerinde buzla kaplı bir kabuğa sahip olsaydı yüksek hızlı dönüşü, parlaklık dalgalanmalarına izin verdiğinden daha fazla bir şekilde onu uzatacaktı. Böyle argümanların sonucunda Haumea'nın yoğunluğu 2,6 ila 3,3 g/cm3 arasında sınırlanmıştır. Kıyaslama yapılırsa, kayalık olan Ay'ın yoğunluğu 3,3 g/cm3 iken  Kuiper Kuşağı'ndaki tipik buzlu nesnelerin yoğunluğuna sahip olan Plüton'un yoğunluğu 1,86 g/cm3'tür. Haumea'nın bu yoğun yapısı, Güneş Sistemi'ndeki çoğu kayalık cismi oluşturan olivin ve paroksetin gibi silikat mineralleri barındırdığındandır. Tipik Kuiper kuşağı cisimleri gibi kalın bir buz tabakasına sahip olmamasının sebebinin Haumea'nın oluştuğu çarpışmada bu buzların savrulduğu düşünülmektedir.

2005'te, Gemini ve Keck teleskopları Haumea'nın spektrumunu elde etti. Bu spektrum Haumea'nın yüzeyinde Plüton'un ayı Charon'ın yüzeyindekilere benzer güçlü kristal su buzu olduğunu gösterdi. Bu tuhaftır, çünkü kristal buz 110 K sıcaklığının üstünde oluşur. Ancak Haumea'nın sıcaklığı 50 K'den düşüktür ve bu sıcaklıkda amorf buz oluşur. Ayrıca, kristal buzun yapısı Güneş'ten sürekli olarak yağan ve TNO'ları vuran kozmik ışın ve enerji parçacıklarına karşı dayanıksızdır. Bu bombardıman altında kristal buzun amorf buz haline dönmesi için gereken zaman ölçeği on milyon yıl düzeyindedir, fakat Neptün-ötesi cisimler milyarlarca yıl süren zaman çizgileri boyunca mevcut soğuk-sıcaklık konumlarında kalmışlardır. Radyasyon hasarı, Plüton'da olduğu gibi organik buzlar ve tholin-benzeri bileşiklerin yaygın yüzey malzemelerinin mevcut olduğu Neptün-ötesi cisimlerin yüzeyini de kızartabilir ve karartabilir. Spektrumlar ve renk, Haumea ve aile üyelerinin taze buz üreten yüzey oluşumlarını göstermektedir. Buna rağmen, makul bir yüzey yenilenme mekanizması önerilmemiştir.
Haumea 0,6 ila 0,8 arasında bir albedo ile kar kadar parlaktır ve bu kristal buza uygundur. Eris gibi diğer büyük TNO'ların albedosu ya buna eşit ya da bundan daha yüksektir. Yüzey spektrumlarının en uygun modellemesi, Haumea yüzeyinin %66 ila %80'inin saf kristal su buzu gibi göründüğünü ve yüksek albedoya katkıda bulunanlardan birinin muhtemelen hidrojen siyanür veya fillosilikat kil olduğunu gösterdi. Ayrıca, bakır potasyum siyanür gibi inorganik siyanür tuzları da mevcut olabilir.

21 Ocak 2017'de görülen ve 2017 Ekim Nature dergisinde açıklanan örtülme Haumea'nın etrafında bir halka olabileceğini gösterdi. Bu bir TNO(Neptün ötesi cisim) için bulunan ilk halka sistemidir. Halkanın yaklaşık 2.287 km'lik bir yarıçapı, ~70 km'lik bir genişliği ve 0,5 değerinde opaklığı vardır. Halka, Haumea'nın Roche limitinin içinde yer alıyor. Haumea küresel olsaydı yaklaşık 4.400 km yarıçapa sahip olurdu (küresel olmaması limiti daha uzağa iter). Halka düzlemi, Haumea'nın ekvator düzlemine göre 3,2°±1,4° eğiktir ve daha büyük olan dış uydusu Hiʻiaka'nın yörünge düzlemi ile neredeyse örtüşmektedir. Halka, ayrıca Haumea'nın dönüşü ile 1:3 yörünge-dönüş rezonansına yakın bir konumda bulunmaktadır (Haumea'nın merkezinden 2.285 ± 8 km yarıçapında). Halkanın Haumea'nın toplam parlaklığına %5 katkıda bulunduğu tahmin ediliyor.
Halka parçacıklarının dinamikleri üzerine 2019'da yayınlanan bir çalışmada Othon Cabo Winter ve meslektaşları, Haumea'nın dönüşü ile 1:3 rezonansın dinamik olarak kararsız olduğunu, fakat Haumea'nın halkasının konumuyla uyumlu bir faz uzayında kararlı bir bölgenin bulunduğunu göstermişlerdir. Bu, halka parçacıklarının rezonansa yakın ama içinde olmayan dairesel, periyodik yörüngelerden kaynaklandığını gösterir.

Visualization of Haumea's orbit30 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by NASA (İngilizce)
(136108) Haumea, Hiʻiaka, and Namaka21 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Johnston's Archive.com (updated September 17, 2008) (İngilizce)
International Year of Astronomy 2009 podcast: Dwarf Planet Haumea (Darin Ragozzine)20 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Haumea as seen on June 10, 2011 17 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Mike Brown using the 4,20 m (165 in) WHT / ~0:30–3:30 dip in the brightness of Haumea+Namaka comes when Namaka crosses Haumea 17 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Hi'iaka, the outer moon, is blended in the images, but it rotates every 4.5 hr and adds a little variation) (İngilizce)

Hiʻiaka ve Namaka, Dış Güneş Sistemi'nde yer alan cüce gezegen Haumea'nın Hawaii tanrıçalarının adını taşıyan iki bilinen uydusudur. Bu küçük uydular 2005 yılında Hawaii'deki WM Keck Gözlemevinin büyük teleskoplarıyla yapılan Haumea gözlemlerinden keşfedildi.
Haumea'nın uyduları, birçok farklı şekillerde olağandışıdır. Uyduların milyarlarca yıl önce Haumea'nın buz kabuğunda gerçekleşen büyük bir çarpışmanın ardından buzlu enkazdan oluşan geniş bir çarpışma ailesinin parçaları olduğu düşünülmektedir. En büyük ve en dıştaki ay olan Hiʻiaka'nın yüzeyinde Kuiper kuşağı nesneleri arasında nadir görülen şekilde büyük miktarda saf su buzu vardır. Hiʻiaka'nın onda biri kütlesindeki Namaka ise şaşırtıcı dinamikleri olan bir yörüngeye sahiptir. Namaka'nın yörüngesi alışılmadık derecede dış merkezlidir ve büyük uydudan çok fazla etkilenmiş gibi görünmektedir.

İki küçük uydu, WM Keck Gözlemevi'ni kullanan Caltech ekibi tarafından 2005'teki (o dönemde halen 2003 EL 61 adındaki) Haumea gözlemleri esnasında gökcisminin etrafında keşfedildi. Dıştaki ve iki uydunun daha büyük olanı 26 Ocak 2005'te keşfedildi ve resmi olarak S / 2005 (2003 EL61) 1 adını aldı; Caltech ekibi tarafından "Rudolph" takma adıyla adlandırıldı. Haumea'nın daha küçük olan iç uydusu, 30 Haziran 2005 tarihinde resmen S/2005 (2003 EL61) 2 olarak adlandırıldı ve "Blitzen" takma adını aldı. 7 Eylül 2006 tarihinde, her iki uydu da numaralandırılmış ve resmi küçük gezegen kataloguna sırasıyla (136108) 2003 EL 61 I ve II olarak kabul edilmiştir.
Uyduların kalıcı isimleri Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 2003 EL61 ile birlikte açıklanmıştır. 17 Eylül 2008 tarihinde yapılan adlandırma açıklamasında uyduların resmi isimleri (136108) Haumea I Hi'iaka ve (136108) Haumea II Namaka olarak verildi. Her uydu, adını Mauna Kea Rasathanesi'nin bulunduğu Hawaii'nin bereket ve doğum tanrıçası olan Haumea'nın kızlarından almaktadır. Hiʻiaka, rasathanenin bulunduğu, Büyük Hawaii Adası'nın dans tanrıçası ve koruyucu azizesidir. Nāmaka, su ve deniz tanrıçasıdır; Hawaii efsanelerine göre kız kardeşi Pele'nin lavını denize akarken soğutup yeni bir ülkeye çevirmiştir. Efsaneye göre, Haumea'nın çocukları vücudunun farklı yerlerinden gelmiştir.
Cüce gezegen Haumea, neredeyse tamamen kayadan oluşan ve yalnızca ince ve yüzeysel bir buz tabakasıyla kaplı gibi görünmektedir. Orijinal buzlu mantosunun çoğunun, Haumea'nın şu andaki yüksek dönme hızına da sebep olan bir çarpışmayla dışarıya doğru püskürtüldüğü düşünülmektedir. Dışarı püsküren malzeme, Haumea'nın ortak ailesindeki küçük Kuiper kuşağı nesnelerini oluşturmuştur. Bu nedenle, Namaka'dan daha küçük ve henüz tespit edilmemiş başka dış uydular da olabilir. Bununla birlikte, HST gözlemleri, Haumea'nın yerçekimi etkisiyle tutulabilecekleri mesafenin (Hill küresi) en yakın onda birinde (hacmin %0,1'i) Haumea'nın parlaklığının %0,25'inden daha parlak hiçbir uydunun olmadığını göstermiştir. Bu durum gökcismi etrafında başka uydular bulunması ihtimalini düşürmektedir.

Hiʻiaka kabaca 350 km çapında, iki uydunun daha uzakta, daha büyük ve daha parlak olanıdır. Kızılötesi spektrumunda 1.5, 1.65 ve 2 µm'de gözlenen güçlü soğurma özellikleri, yüzeyinin çoğunu kaplayan neredeyse saf kristalimsi su buzu ile tutarlıdır. Bu olağandışı spektrumun Haumea'nın spektrumundaki soğurma çizgilerine benzerliği, Brown ve meslektaşlarına, uydu sisteminin Kuiper kuşağı nesnelerinin cüce gezegenin etrafındaki yörüngeye girerek yerçekimsel olarak yakalanması olasılığının düşük olduğunu göstermiştir; bunun yerine Haumea'nın uyduları gökcisminin kendi parçalarından oluşmuş olmalıdır.
Her iki ayın da büyüklüğü, Haumea ile aynı kızılötesi albedoya sahip oldukları varsayımıyla hesaplanmıştır; uyduların spektrumları Haumea ile aynı yüzey bileşimine sahip olduklarını gösterdiğinden hesaplamanın doğru olduğu varsayılmaktadır. Haumea'nın albedosu (aklık derecesi) Spitzer Uzay Teleskobu ile ölçülmüştür, uydular çok küçük ve Haumea'ya çok yakın olduğu için yer tabanlı teleskoplarla bağımsız olarak gözlemlenebilmesi pek mümkün değildir. Bu ortak albedoya dayanarak yapılan hesaplamalara göre Hiʻiaka'nın onda biri kütlede olan içteki uydu Namaka, yaklaşık 170 km çapındadır.
Hubble Uzay Teleskobu (HST) uyduların ışığını Haumea'nınkinden ayırmak için yeterli açısal çözünürlüğe sahiptir. HST'nin NICMOS kamerasıyla Haumea üçlü sistemin fotometrisi, spektral çizginin 1,6 değerinde olduğunu onaylamıştır. Su buzu varlığını gösteren 1,6 µm spektrum çizgisi, uyduların spektrumunda Haumea spektrumunda olduğu kadar güçlüdür.
Haumea'nın uyduları, 2 metreden daha küçük açıklıktaki teleskoplarla tespit edilemeyecek kadar soluk olsa da Haumea'nın kendisi 17,5 kadir görsel büyüklüğüyle Plüton ve Makemake'den sonra Kuiper kuşağındaki en parlak üçüncü nesnesidir ve büyük amatör teleskoplar ile gözlemlenebilir.

Hiʻiaka, Haumea etrafındaki neredeyse dairesel yörüngesini her 49 günde bir tamamlar. Namaka, Haumea çevresindeki orta derecede eliptik, non-Keplerean yörüngesini 18 günde tamamlar. 2008 itibarıyla yörünge Hiʻiaka yörüngesine göre 13° eğikliktedir ve Hiʻiaka'nın sebep olduğu tedirginlik etkisindedir. Because the impact that created the moons of Haumea is thought to have occurred in the early history of the Solar System, over the following billions of years it should have been tidally damped into a more circular orbit. Namaka's orbit has likely been disturbed by orbital resonances with the more-massive Hiʻiaka due to converging orbits as they moved outward from Haumea due to tidal dissipation. They may have been caught in and then escaped from orbital resonance several times; they currently are in or at least close to an 8:3 resonance. This resonance strongly perturbs Namaka's orbit, which has a current precession of its argument of periapsis by about −6.5° per year, a precession period of 55 years.
Şu anda, Haumea uydularının yörüngeleri Dünya'dan neredeyse tam yatay düzlemde görünmekte ve Namaka 2009'dan 2011'e kadar periyodik olarak Haumea'yı örtmektedir. Bu tür geçişlerin gözlemlenmesi, Plüton ve Charon ile 1980'lerin sonlarında olduğu gibi, Haumea ve uydularının büyüklüğü ve şekli hakkında kesin bilgiler sağlayacaktır. Bu tıkanmalarda sistemin parlaklığındaki küçük değişiklik, algılama için en az bir orta açıklıklı profesyonel teleskop gerektiriyordu. Hiʻiaka, keşifinden birkaç yıl önce 1999'da Haumea'yı en son buldu ve 130 yıl boyunca tekrar yapmayacak. Bununla birlikte, düzenli uydular arasında benzersiz bir durumda, Namaka'nın Hiʻiaka yörüngesindeki büyük sıkıntı, Namaka-Haumea'nın görüş açısını birkaç yıl daha korudu.

Haumea'nın aylarının yörüngelerinin animasyonu
Uluslararası Astronomi Yılı 2009 podcast: Cüce Gezegen Haumea (Darin Ragozzine) 20 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hiʻiaka'nın keşfini anlatan Brown yayını 10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hiʻiaka'nın kompozisyonunu tanımlayan makale 12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hill küresi (yarıçapına Hill yarıçapı denir), bir gök cisminin, etrafında döndüğü daha büyük kütleli başka bir cismin tedirginliğine göre kütleçekimsel etki alanının hesaplanmasında kullanılan yaygın bir modeldir. Bir astronomik cismin (m), diğer cisimlerin, özellikle de birincil cisim (M) üzerindeki kütleçekim etkisini hesaplamak için yaygın olarak kullanılan bir modeldir. Bazen, Laplace küresi ya da Roche küresi olarak adlandırılan diğer kütleçekim etkisi modelleriyle karıştırılır. Roche küresi adıyla anıldığında Roche limiti ile karışıklığa neden olur. Amerikalı astronom George William Hill tarafından Fransız astronom Édouard Roche'un çalışmalarına dayanılarak tanımlanmıştır.
Çekim gücü daha yüksek bir astrofiziksel nesne (daha büyük bir yıldız tarafından bir gezegen, daha büyük bir gezegen tarafından bir uydu) tarafından tutulabilmesi için, daha küçük kütleli cismin, daha büyük kütleli bir cismin Hill küresi tarafından temsil edilen kütleçekim potansiyeli içinde kalan bir yörüngeye sahip olması gerekir. Bu uydunun da kendine ait bir Hill küresi olacaktır ve bu mesafedeki herhangi bir cisim, gezegenin kendisinden ziyade uydunun kendisinin bir uydusu olma eğiliminde olacaktır.
Güneş Sistemi'nin genişliğine ilişkin basit bir görüş, Güneş'in Hill küresi tarafından sınırlandığıdır (Galaktik çekirdek veya daha büyük kütleli yıldızların Güneş ile etkileşiminden kaynaklanır). Hill küresi, iki cismin merkezlerini birleştiren çizgi üzerinde yer alan L1 ve L2 Lagrange noktaları arasında uzanır. İkinci cismin etki bölgesi bu doğrultuda daha küçüktür ve Hill küresinin boyutu için sınırlayıcı bir faktör görevi görür. Bu mesafenin ötesinde, ikincinin yörüngesinde dönen üçüncü bir nesne, yörüngesinin en azından bir kısmını Hill küresinin ötesinde geçirecek ve merkezi cismin gelgit kuvvetleri tarafından giderek tedirgin edilecek ve sonunda ikincilin etrafında yörüngeye girecektir.

Hill küresinin dış sınırı aşağıdakilere bağlıdır:

Merkezi cismin neden olduğu kütleçekim kuvveti,
Yörüngedeki cismin neden olduğu kütleçekim kuvveti,
Yörüngedeki cisimle birlikte hareket eden bir konuşlanma sistemindeki merkezcil kuvvet.
Hill küresinde bu üç kuvvetin toplamı yörüngedeki cisme doğru yönlendirilir. Hill küresinin sınırı, Hill yarıçapı, birinci veya ikinci Lagrange noktasına olan mesafeye karşılık gelir:

  
    
      
        r
        ≈
        a
        ⋅
        
          
            
              m
              
                3
                M
              
            
            
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r\approx a\cdot {\sqrt[{3}]{\frac {m}{3M}}}}
  

burada

a iki cismin kütle merkezleri arasındaki mesafe,
m yörüngedeki cismin kütlesi,
M merkezi cismin kütlesidir.

Aşağıdaki tablo ve logaritmik grafik, JPL DE405 gök günlüğünden ve NASA Solar System Exploration web sitesinden elde edilen değerler kullanılarak yukarıda belirtilen formülle (yörünge dış merkezliği dahil) hesaplanan Güneş Sistemindeki bazı cisimlerin Hill kürelerinin yarıçapını göstermektedir.

Hyperion (ayrıca Saturn VII olarak da bilinir), Satürn'ün doğal uydusudur. William Cranch Bond, George Phillips Bond ve William Lassell tarafından 1848 yılında keşfedildi. Düzensiz şekli, kaotik dönüşü ve açıklanamayan sünger benzeri görünümü ile dikkat çekicidir. Keşfedilen ilk yuvarlak olmayan uydudur.

Uydunun ismi, Yunan mitolojisinde bir Titan olan Hyperion isimli uyanıklık ve gözlem tanrısından gelmektedir. Hyperion'un ağabeyi Kronos, Roma mitolojisindeki Satürn'e denktir. Bir diğer ismi Saturn VII'dir.
Hyperion'un keşfi, John Herschel'in 1847'de Ümit Burnu'nda Yapılan Astronomik Gözlemlerin Sonuçları isimli yayınında Satürn'ün bilinen 7 uydusunu isimlendirmesinden hemen sonra gerçekleşti. Wiliam Bond'un Hyperion'u keşfinden 2 gün sonra bu uyduyu gözlemleyen William Lasell, Herschel'in bu yayınına uyumlu olarak, bu yeni uyduya Hyperion ismini önerdi.

Hyperion, Güneş Sistemi'nde yüksek oranda düzensiz şekle sahip olduğu bilinen (elipsoit olmayan, hidrostatik dengede olmayan) en büyük cisimlerden birisidir. Şeklinin düzensiz olduğu bilinen tek büyük uydu, Neptün'ün uydusu Proteus'tur. Hyperion'un kütlesi, bilinen sonraki en az kütleli elipsoidal cisim olan Mimas'ın kütlesinin %15'i kadardır. Bu değer Hyperion'u kütlesi en düşük olan elipsoit uydu yapmaktadır. Hyperion'un üzerindeki en büyük kraterin çapı yaklaşık olarak 121,57 km, derinliğiyse 10,2 km'dir. Sahip olduğu bu düzensiz şekil için getirilen bir açıklama, Hyperion'un uzak bir geçmişte bir çarpışmanın etkisiyle parçalanan daha büyük bir cismin kalan bir parçası olduğu yönündedir. Çarpışmadan önceki Hyperion'un çapının 350–1000 km arası, yani Mimas'tan daha büyük, Tethys'den daha küçük olduğu tahmin ediliyor. Yaklaşık 1000 yıllık sürede eski Hyperion'dan dışarı atılan parçalar düşük hızlarda Titan'a çarparak, Titan'ın atmosferindeki uçucuları oluşturduğu düşünülüyor.

Satürn'ün birçok uydusu gibi Hyperion'un da düşük yoğunluğu, içeriğinin çoğunlukla su buzundan, kalan az bir kısmının da kayadan oluştuğunu akla getiriyor.
Fiziksel bileşenlerinden ötürü, zamanında Hyperion'un gevşekçe yığılmış bir moloz yığınına benzediği düşünüldü. Ancak, Satürn'ün birçok uydusunun aksine, Hyperion'un düşük Albedosu (0,2-0,3) onun yüzeyinin karanlık malzemelerle kaplı olduğunu gösterir. Bu malzemeler daha karanlık olan Phoebe'den gelmiş olabilir. Hyperion'un yüzeyi Phobe'den daha kızıldır ve Iapetus'un karanlık yüzeyine daha çok benzer.
Hperion'un gözeneklilik değeri 0,46 civarlarındadır. Bu da Satürn'ün en büyük 8. uydusu olmasına rağmen en büyük kütleye sahip 9. uydusu olmasına sebep olur. Her ne kadar Phoebe Hyperion'dan daha küçük bir yarıçapa sahip olsa da, daha kütleli ve daha yoğundur.

Voyager 2 Satürn sisteminden geçse de, Hyperion'u sadece uzaktan gözlemleyebildi. Birkaç büyük krateri ve büyük bir dağ sırtını fark etti, fakat yüzey dokusunu ortaya çıkaramadı. 2005'te Cassini yörünge aracından gelen ilk görüntüler, alışılmadık bir yüzeyinin olduğunu gösterdi, ancak 25 Eylül 2005'teki Hyperion hedefli Cassini uçuşuna kadar yüzey özellikleri tam olarak gözlemlenemedi.
Hyperion'un yüzeyi onu bir süngere benzeten, derin ve keskin kenarlı kraterlerle doludur. Bu kraterlerin dipleri karanlık malzemeyle doludur. Kırmızımsı madde, uzun karbon ve hidrojen zincirleri içerir ki bunlar, Satürn'ün başka uydularında da özellikle Iapetus'ta bulunanlara çok benzerdir. Bilim insanları bu süngerimsi şeklin sebebini Hyperion'un bu denli büyük bir cisim olmasına karşın, düşük bir yoğunluğa sahip olmasına bağlıyorlar. Bu düşük yoğunluk sonucu Hyperion'un zayıf bir kütleçekime sahip olması, onu gözenekli hale getirir. Bütün bu karakter özellikleri, ortalama meteoritlerin yüzeyi kazmak yerine sıkıştırma eğiliminde olduğu ve yüzeyden uçan çoğu malzemenin asla geri dönmediği anlamına gelir.
Cassini'nin 2005 ve 2006 yıllarındaki Hyperion geçişinden elde ettiği son verilerin analizleri, %40'ının boş alan olduğunu göstermektedir. Temmuz 2007'de, bu gözenekliliğin kraterlerin uzun zaman dilimlerinde bile neredeyse hiç değişmeden kalmasına yol açtığı öne sürüldü. Son analizler Hyperion'un çoğunlukla çok az kaya içeren su buzundan oluştuğunu doğruladı.

Voyager 2 görüntüleri ve yer bazlı fotometri verileri Hyperion'un dönme hareketinin kaotik olduğunu doğruladı. Dönme ekseninin yalpalaması o kadar fazladır ki, uzaydaki yönü tahmin edilemez. Lyapunov zamanı yaklaşık 30 gündür. Hyperion, Plüton'un uyduları Nix ve Hydra ile beraber Güneş Sistemi'nde kaotik yörüngeye sahip olduğu bilinen nadir uydulardandır. Sistemin bu kaotik yörüngesi, aslında ikili asteroit sistemlerinde beklendiği gibidir. Aynı zamanda Hyperion, kütleçekim kilidi'nde olmayan tek düzenli doğal uydudur.
Hyperionun sahip olduğu düzensiz şekil ve yüksek dış merkezli yörüngesi, kendisinden çok daha büyük bir uydu olan Titan'a çok yakın olması sebebiyle büyük boyutlu uydular arasında çok özeldir. Ancak bu koşullar, düzenli bir yörüngeye sahip olmamasının da muhtemel sebeplerindendir. Ayrıca, Titan ile 3:4 yörünge rezonansında olması da kaotik yörüngesinin muhtemel bir sebebi olabilir.

Hyperion daha önce Cassini tarafından makul mesafelerden birkaç defa görüntülendi. İlk yakın hedefli uçuş 26 Eylül 2005'te 500 km'lik bir mesafede gerçekleşti. Sonraki yakın geçişi 25 Ağustos 2011'de 25.000 km mesafede ve 3. yaklaşma 16 Eylül 2011'de 58.000 km ile oldu. Cassini'nin son yaklaşmasıysa 15 Mayıs 2011'de 34.000 km ile gerçekleşti.

Stratigrafi, paleontoloji ve diğer doğa bilimlerindeki jeolojik kayıt, kaya katmanlarının tüm katmanlarına atıfta bulunur. Diğer bir deyişle,volkanizma veya ayrışma kırıntılarından (killer, kumlar vb.) Türetilen tortunun birikmesiyle ortaya çıkan tortular. Bu, tüm fosil içeriğini ve Dünya'nın tarihi hakkında sağladığı bilgileri içerir: geçmiş iklimi, coğrafyası, jeolojisi ve yüzeyindeki yaşamın evrimi. Süperpozisyon yasasına göre tortul ve volkanik kaya katmanları üst üste çökelmiştir. Magmatik kayaçlar tarafından girilebilen ve tektonik olaylarla bozulabilen katılaşmış (yetkin) bir kaya sütunu haline gelmek için zamanla sertleşirler.

Kaya sütunu, Dünya yüzeyinde belirli bir yerde, kayaların yaşı ile kapsanan süre boyunca bölgedeki doğal tarihin bir kesitini sağlar. Bu bazen kaya tarihi olarak adlandırılır ve belirli coğrafi bölge veya bölgeler için çağlar, çağlar veya hatta bazı durumlarda birden çok büyük jeolojik dönem gibi birçok jeolojik zaman birimini kapsayan konumun doğal tarihine bir pencere açar. Jeolojik kayıtlar hiçbir yerde tamamen eksiksiz değildir.Çünkü bir çağdaki jeolojik kuvvetlerin, bir katman keki gibi çökeltiler biriktiren alçakta yatan bir bölge sağladığı, bir sonrakinde bölgeyi yükseltmiş olabilir ve aynı alan bunun yerine kimya, rüzgar, sıcaklık ve su tarafından ayrışıyor ve yıkılıyor. Bu, belirli bir konumda, eski yerel çevre jeolojik kuvvetler tarafından yeni yer şekillerine ve özelliklere dönüştürüldüğünden, jeolojik kaydın oldukça sık kesintiye uğrayabileceği ve kesintiye uğrayabileceği anlamına gelir. Bazıları 7 mil (11 km) derinliğe inen büyük nehir drenaj havzalarının ağızlarındaki tortu çekirdeği verileri, Süperpozisyon yasasını tam anlamıyla desteklemektedir.Bununla birlikte, jeologlar, farklı konumlandırılmış kaya kolonları içinde hapsolmuş geniş bir şekilde oluşan birikmiş katmanları kullanarak, tektonik kuvvetlerin katlamada erozyona ve hava etkisine maruz kalan yeni bir sırtı yükselttiği yerlerde, üst üste gelme yasasını kullanarak jeolojik zaman ölçeğinin çoğunu kapsayan bir birimler sistemini bir araya getirdiler ve tabakaları kırarak, aynı zamanda, ek çökeltileri biriktirebilecek görece daha düşük bir kotta uzanan yakın bir çukur veya yapısal havza bölgesi yaratmışlardır. Yaygın olan bu katmanlar tarafından kalibre edilen genel oluşumları, jeolojik yapıları ve yerel katmanları karşılaştırarak, 17. yüzyıldan beri neredeyse eksiksiz bir jeolojik kayıt oluşturulmuştur.

Uyumsuzlukların düzeltilmesi birkaç yolla ve diğer çalışmalardan elde edilen bir dizi teknoloji veya alan araştırması sonuçları kullanılarak yapılabilir.
Bu örnekte, katmanlı kayaların ve içerdikleri fosillerin incelenmesi biyostratigrafi olarak adlandırılır ve birikmiş jeobiyoloji ve paleobiyolojik bilgileri kullanır. Fosiller, aynı veya farklı jeolojik çağlardaki kaya katmanlarını tanımak için kullanılabilir, böylece yerel olarak meydana gelen jeolojik aşamaları genel jeolojik zaman cetveli koordine edebilir.
Bu USGS resimindeki tek hücreli alg fosillerinin resimleri, taramalı elektron mikroskobu ile çekilmiş ve 250 kat büyütülmüştür.
ABD'nin Güney Carolina eyaletinde, bir kayanın çekirdeğinde üç belirleyici fosil alg türü bulunurken, Virginia'da üç aşamayı kapsayan Eosen Serisi kaya katmanlarında ve 37.2-55.8 MA arasındaki jeolojik yaşlarda üç türden sadece ikisi bulunur. .
Kayıttaki uyumsuzlukla ilgili kaydın tam kaya sütunuyla karşılaştırılması, kayıp türlerin olmadığını ve orta Eosenin erken dönemine ait yerel kaya kaydının o kısmının burada eksik olduğunu gösterir. Bu bir uyumsuzluk biçimidir ve jeologların kaya kaydındaki yerel değişiklikleri telafi etmek için kullandıkları yöntemdir. Kalan iki işaret türü ile, hem Güney Carolina'da hem de Virginia'da aynı yaştaki (erken Eosen ve orta Eosenin ikinci kısmı) kaya katmanlarını ilişkilendirmek (Korelasyon) ve böylece yerel kaya sütununu bölgedeki ve genel jeolojik kayıtta uygun yerine "ayarlamak" mümkündür.

Sonuç olarak, genel kaya kaydının resmi ortaya çıktıkça ve bir yerdeki süreksizlikler ve benzerlikler diğerlerindekilerle çapraz korelasyon gösterdikçe, genel jeolojik kaydı, farklı büyüklükteki grupları temsil eden bir dizi bileşen alt bölüme ayırmak faydalı hale geldi. en kısa zaman aralığı aşamasından en kalın katman eonothem ve zamana kadar bilinen jeolojik zaman içindeki katmanlar. Diğer doğa bilimleri alanlarında eşzamanlı çalışma, bir zaman sürekliliğinin tanımlanmasını gerektirdi ve yer bilimcileri, kaya katmanları sistemini ve bunların tanımlama kriterlerini jeolojik zaman ölçeğiyle koordine etmeye karar verdiler. Bu, sol sütunun fiziksel katmanları ile sağdaki tablodaki merkez sütunun zaman birimleri arasındaki eşleşmeyi verir.

Jet İtki Laboratuvarı (JPL), NASA'nın La Cañada Flintridge, Kaliforniya, ABD'de bulunan merkezinde olan ve ABD federal  hükûmeti tarafından finanse edilen araştırma ve geliştirme merkezi. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü yakınlarında NASA için yönetilmektedir.
Mars Bilim Laboratuvarı (Curiosity), Cassini–Huygens (Satürn yörüngesi), Mars Exploration Rover (Opportunity), Mars Reconnaissance Orbiter, Dawn görevlerine; Spitzer Uzay Teleskobu, NuSTAR'ın yapımına; Ceres ve Vesta'nın keşfine önemli katkıları olmuştur.

GALCIT Roket Projesi adıyla, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde 1936 yılında göreve başladı. Roket deneyleri yapılıyordu. İlk JATO motorları üretmek için Aerojet şirketi kuruldu. Kasım 1943'te Jet Propulsion Laboratory ismini aldı ve ordu tesisi haline geldi.
JPL'nin ordu yıllarında çeşitli silah çeşitleri ve ilk balistik füzeler oluşturuldu. 1960'larda Apollo Ay Modülü'nü dizayn etti.
JPL, Aralık 1958'de NASA'ya nakil oldu. Böylece JPL mühendisleri Apollo misyonlarında kullanılan araçları geliştirdiler aynı zamanda Mars, Venüs, Merkür görevlerine katıldılar. 2013'e gelindiğinde asteroidlerin %95'i bu merkez sayesinde bulundu.

Theodore von Kármán, 1938 – 1944
Frank Malina, 1944 – 1946
Louis Dunn, 1946 – 1954
William Hayward Pickering, 1954 – 1976
Bruce C. Murray, 1976 – 1982
Lew Allen, Jr., 1982 – 1990
Edward C. Stone, 1991 – 2001
Charles Elachi, Mayıs 1, 2001 – Haziran 30, 2016
Michael M. Watkins, Temmuz 1, 2016 –  günümüz

Viking programı
NASA

Jüpiter'in toplam 115 doğal uydusu vardır (2026 (2026) itibarıyla). Bu uydular yörüngeleri, boyut ve fiziksel özellikleri ve bu verilere göre tahmin edilebilecek oluşum mekanizmaları ile çok büyük çeşitlilik göstermektedir. Jüpiter'in, halkaları, manyetik alanı ve uyduları ile birlikte oluşturduğu ve küçük bir güneş sistemini andıran bu karmaşık yapı, Güneş Sistemi'nin evrimini aydınlatabilecek çok sayıda ipuçları barındırmaktadır. İç uyduları olan İo, Europa, Ganymede ve Callisto büyük ve aydın iken diğerleri soluk ve küçüktür.

Jüpiter'in uyduları, yarı büyük ekseni 128.000 ile 28,5 milyon km arasında değişen çok geniş bir yörünge yelpazesine dağılmış durumdadırlar. Gezegene bilinen en yakın uydu 1,79 RJ (Jüpiter yarıçapı) uzaklıktaki yörüngesi ile, Jüpiter bulutlarının yalnızca 56.000 km üzerinde yol alan Metis'tir. Bilinen en uzak uydu ise, 200 RJ yarıçapındaki yörüngesi ile henüz resmi olarak adlandırılmamış S/2003 J2 geçici adlı küçük uydudur.
İç yörüngelerde yer alan uydular, Jüpiter'in ekvator düzlemine göre eğikliği yok denecek kadar az ve aynı şekilde dışmerkezliği çok küçük olan yörüngeler çizmeleri nedeniyle 'düzenli uydular' olarak adlandırılır ve bu özellikleri uyduların Jüpiter'in oluşumu sırasında meydana geldiklerini düşündürür.. Yüksek eğiklik ve dışmerkezliğe sahip yörüngelerde ve bazıları da ters yönde hareket eden 'düzensiz uydular'ın ise kendi içlerinde benzer yörünge özelliklerine sahip birkaç grup içinde toplanmaları dikkati çeker. Bu uyduların içinde yer aldıkları gruplara göre değişen ortak ve büyük olasılıkla Jüpiter dışı kökenleri olduğu düşünülür.

Düzenli yörüngeye sahip gezegenlerden en içte yer alan dördü, çapı 200 km.yi geçmeyen orta büyüklükte uydulardır. Bu uydular Jüpiter'in halkaları içinde yer alırlar. Metis ve Adrastea Jüpiter'in merkezinden 1,79 ve 1,81 RJ (Jüpiter yarıçapı) uzaklıktaki yörüngeleri ile gezegenin Roche Limiti'nin içinde bulunurlar ve gezegenin çekim gücünden kaynaklanan gel-git etkisi nedeniyle bütünlüklerini uzun süre koruyamama tehlikesi altındadırlar. Jüpiter'in Ana halkası'nın büyük ölçüde bu uydulardan gel-git etkisi ile kopan parçacıkları içermesi olasıdır. Ayrıca bu iki uydu Jüpiter etrafındaki dönüşlerini Jüpiter'in kendi etrafındaki bir dönüşünden daha kısa sürede tamamlar ve bu nedenle gezegen tarafından frenlenerek, giderek alçalan ve uyduların parçalanarak Jüpiter üzerine düşmesine yol açacak bir yörünge izlerler. Halo halka sınırları içinde kalan Amalthea ve Thebe'nin de bu halkadaki materyalin kökeni olduğu düşünülür.
Daha dış yörüngelerdeki dört düzenli uydu, Galilei uyduları olarak anılan İo, Europa, Ganymede ve Callisto'dur. Bu dört büyük uydu, güçlü çekimleri ile birbirlerinin yörüngelerini şekillendirmiş ve dolanma periyotları dıştan içe doğru belirginleşen bir rezonans içine girmiştir. İo (1,77 gün), Europa (3,55 gün) ve Ganymede (7,16 gün) kabaca 1:2:4 oranları ile ifade edilebilecek devirlere sahiptir. Callisto'nun 16,69 günlük dolanma süresi diğer Galilei uydularınınkinin tam katı değilse de, gelecekte bu dört uydunun tam anlamıyla birbirine 'çekimsel olarak kilitlenmiş' yörüngeler izleyecekleri tahmin edilebilir.
Themisto, Galilei uyduları ve Himalia düzensiz grubu'na ait uyduların arasında yer alan 43° eğimli ve yüksek bir dışmerkezlilik oranına sahip kendine özgü yörüngesi ile Themisto düzensiz grubu'nun bilinen tek üyesidir.
Himalia düzensiz grubu, eğimi 26° ile 28° arasında değişen ve yarı büyük eksenleri 11-12 milyon km civarında yörüngelerde kümelenmiş 5 uydudan oluşur. Bu gruba adını veren Himalia, grubun en erken keşfedilen ve en büyük üyesidir.
Carpo, 51° eğimli ve çok yüksek dışmerkezliliğe sahip yörüngesi ile kendi başına bir grup oluşturur: Carpo düzensiz grubu
Carme ters yörüngeli düzensiz grubu'na ait uydular, 165°'lik eğimi ile düzenli uydulara ve Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere göre ters yönde hareket eden yörüngeler izler. Bu gruptaki tüm uyduların yörüngeleri dışmerkezlik açısından birbirine çok benzer oldukları gibi, 23-24 milyon km yarı büyük eksen uzunluğu içinde kümelenmiştir. Bu yörünge özellikleri grup üyelerinin aynı kökeni paylaştıkları görüşünü destekler niteliktedir.
Ananke ters yörüngeli düzensiz grubu da 145° - 151° eğimli ters yörüngelerde hareket eden uyduları içine alır. Dışmerkezlilikleri daha değişken olmakla birlikte, yarı büyük eksenleri 19-21 milyon km sınırları arasında toplanmış yörüngeleri ile bu uydular da tutarlı bir grup oluşturur.
Pasiphae ters yörüngeli düzensiz grubu ise daha geniş bir yelpazeye yayılmış yörüngeleriyle daha az türdeş bir topluluktur.
Yeni keşfedilen ve henüz resmi ad almamış uyduların büyük çoğunluğu yeterli gözlem süresini geçirmedikleri için yörüngelerine ait bilgiler kesinleşmemiş durumdadır. Tabloda yer alan bu uydulara ait bilgilerin ve gruplandırmanın kesin olmadığını gözönünde tutmak gerekmektedir.

Jüpiter'in uyduları boyutları açısından da büyük bir çeşitlilik gösterirler. Galilei uyduları gezegenlerle boy ölçüşecek büyüklüktedir. Bu dört uydu Plüton'dan daha büyük yarıçapa sahiptir. Güneş Sistemi'ndeki en büyük uydu olan Ganymede, Merkür'den de büyüktür. Galilei uyduları büyük kütleleri ve kuvvetli yerçekimi nedeniyle tam bir küreye yakın biçimler almıştır. Güneş sistemi içinde bulunan çeşitli gök cisimleri üzerinde yapılan gözlemlerden öğrenildiği kadarıyla, 1000 km. civarında bir çap, bir gök cisminin oluşumu sırasında yoğunlaşan maddelerin açığa çıkardığı enerji nedeniyle ısınıp eriyerek tabakalar halinde farklılaşması ve kabaca küresel bir şekil ortaya çıkması için yeterli olmaktadır. Kuramsal hesaplamalar da buna yakın sonuçlar vermektedir. Galilei uydularının Jüpiter ile de çekimsel olarak kilitlenmiş olmaları, yani gezegen çevresinde dolanma süreleri ile kendi eksenleri etrafında dönme sürelerinin eşit olması nedeniyle kusursuz bir küreden biraz farklı biçimde olmaları beklenir. Bu, kuramsal olarak uzun ekseni gezegenin ağırlık merkezinden geçen ve şişkin ucu gezegene dönük olan bir armut şeklidir. Uzay sondalarının yaptığı ölçümler böyle bir yapıyı gösterecek duyarlılıkta olmamakla birlikte, büyük uydulardan gezegene en yakın olan ve gel-git güçlerinin etkisinin en fazla görüldüğü İo'nun üç eksende yapılan çap ölçümlerinde %2'ye varan farklar gözlenmiştir.
Galilei uydularından sonra büyüklükte beşinci sırayı alan ve düzenli iç uydular grubunun üyesi Amalthea'nın aşırı derecede bakışımsız şekli bu uydunun yapısı ve kökeni konusunda tartışmalara yol açmıştır.
Düzenli iç uydulardan Metis, Adrastea ve Thebe ile düzensiz yörüngeye sahip uydulardan Leda, Himalia, Lysithea, Elara, Ananke, Carme, Pasiphae ve Sinope 20–200 km. arasında değişen çapları ile orta büyüklükte ve genellikle düzensiz şekillerdedir.
Bilinen uydulardan geri kalan tümü düzensiz yörüngelere sahip ve çapları birkaç kilometreyi geçmeyen 'kaya' veya 'buz' parçaları olarak kabul edilir. Bugün için gözlenebilirlik alt sınırı 1 km. kadar olduğundan, Jüpiter'in henüz saptanamamış çok sayıda daha küçük uydusu olması mantıklı görünmektedir.

Jüpiter sisteminin çeşitli üyelerinin kolaylıkla gözlenebilen temel özellikleri farklı köken ve geçmişlerini ele verir niteliktedir. Galilei uyduları'nın diğer uydulara göre belirgin derecede parlak oldukları ve parlaklıklarının Jüpiter'den uzaklıklarına paralel olarak azaldığı dikkati çeker. İo ve Europa 0,65 düzeyine erişen beyazlık (albedo) dereceleri ile üzerlerine düşen güneş ışınlarının üçte ikisini yansıtırlar. Ganymede ve Callisto'nun beyazlık dereceleri sırasıyla 0,43 ve 0,17 iken, geri kalan uydular 0,05 ile 0,1 arasında değişen beyazlık düzeyleri ile oldukça karanlık yüzeylere sahiptir. Europa, İo ve Amalthea'nın kırmızı renkte olduğu gözlenir. Amalthea (Mars'ı da geride bırakarak Güneş Sistemi'nin en kırmızı üyesi unvanını alır.
Uyduların yüzey sıcaklıkları Jüpiter yörüngesinin güneşten uzaklığı ile uyumlu olarak 105K-110K (yaklaşık -165 °C) civarındadır. Beyazlık derecesi düşük olan uydular güneş ışınlarını büyük oranda soğurdukları için güneş alan yüzeyleri 125K'e kadar ısınabilir. Güçlü gel-git etkileri ve Jüpiter'in manyetik alanının oluşturduğu elektrik akımı nedeniyle ısınan ve üzerinde önemli volkanik etkinliğin gözlendiği İo'da yüzey sıcaklığının yer yer 2000 °C'ye ulaştığı gözlenmiştir.
İo'nun kükürt dioksit, Europa'nın ise oksijen ağırlıklı ince atmosferleri vardır. Bu iki uydunun çekim gücü güneş ışınlarının etkisi altında atmosferlerini oluşturan gazların sürekli olarak uzaya kaçmasına engel olamasa da, uydu yüzeyinden kopan materyal atmosferleri yenilemeye devam eder. Ganymede ve Callisto'nun benzer mekanizma ile korunan çok daha seyrek birer atmosferi olduğu gözlenmiştir.
Galilei uydularının gözlenen yüzey yapıları dış yörüngelerden iç yörüngelere doğru giderek artan jeolojik etkinlikle uyumludur. Bu dört uydudan en dışta yer alan Callisto'nun yüzeyi Güneş Sistemi'nin erken dönemlerindeki yapısını korumaktadır. Ganymede'in yüzeyinde buna benzer yaşlı bölgelere daha genç görünümlü açık renkli alanlar eşlik eder ve Yerküre'dekine benzer bir levha tektoniği aktivitesi ile açıklanabilecek oluşumlar gözlenir. Europa'nın ise son derece kendine özgü ve çok genç yüzey şekilleri çok daha hareketli bir jeolojik yapı ile ilişkilidir. Galilei uydularından en içte kalanı, İo, yoğun bir volkanik etkinlik gösterir. Lav akımları, sıvı ya da akışkan materyalin şekil değiştirdiği havzalar, uzay sondalarının gözlem süresi içinde dahi değişimin izlenebildiği son derece dinamik bir yüzey oluşturur. Bu özellikler, Jüpiter'in dev kütlesi ve uydular arasındaki gel-git etkileşimlerinin iç yörüngelere doğru giderek artan etkilerinin yanı sıra, en azından İo söz konusu olduğunda Jüpiter'in manyetik alan etkinliği ile de ilişkilidir.

Jüpiter uydularının son 30 yıl içinde çeşitli uzay araçları tarafından elde edilen yüzey görüntüleri, kütle ve yoğunluklarına ilişkin ölçümler ve kısmen de tayfölçüm verileri sayesinde iç yapıları hakkında bazı varsayımlarda bulunmak mümkün olmuştur. Galileo uzay sondası 1995-2003 yılları arasında toplam 34 yakın geçişle dört Gal

Jüpiter'in halkaları ya da Jüpiter halka sistemi, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegen olan Jüpiter'in çevresinde bulunan halka sistemidir. Satürn ve Uranüs sistemlerinden sonra Güneş Sistemi'nde keşfedilen üçüncü halka sistemiydi. İlk olarak 1979'da Voyager 1 uzay aracı  tarafından gözlemlendi ve 1990'larda Jüpiter yörüngesine giren Galileo uzay aracı tarafından araştırıldı. Hubble Uzay Teleskobu ve Dünya'dan da uzun süre gözlemlenmiştir. Halkaların Dünya'dan gözlemlenmesi, mevcut en büyük teleskopları gerektirir.
Jüpiter halka sistemi soluktur ve esas olarak tozdan oluşur. Dört ana bileşeni vardır: "hale halka" olarak bilinen parçacıkların kalın bir iç simit (torus); nispeten parlak, son derece ince bir "ana halka" ve malzemelerini oluşturdukları uydular Amalthea ve Thebe'den alan iki geniş, kalın ve soluk dış "gossamer halkası".
Ana ve hale halkalar uydular Metis ve Adrastea ile gözlemlenmemiş diğer ana cisimlerden yüksek hızda çarpışmalar sonucu püskürtülen tozdan meydana gelmiştir. New Horizons uzay aracı tarafından Şubat ve Mart 2007'de elde edilen yüksek çözünürlüklü görüntüler, ana halkada zengin bir ince yapı ortaya çıkardı.
Görünür ve yakın kızılötesi ışıkta, halkalar nötr veya mavi renkli olan hale halkası dışında kırmızımsı bir renge sahiptir. Halkalardaki tozun boyutu değişkendir, ancak hale hariç tüm halkalarda dairesel olmayan en büyük yarıçaplı parçacıklarda enine kesit alanı yaklaşık 15 um'dir. Hale halka muhtemelen mikrometre altı boyutlarda tozun hâkimiyetindedir. Halka sisteminin (çözülmemiş ana cisimler dâhil) toplam kütlesi iyi bilinmemektedir, ancak muhtemelen 1011 ila 1016 kilogram aralığındadır. Halka sisteminin yaşı bilinmemektedir, ancak Jüpiter'in oluşumundan beri var olabilir.
Himalia'nın yörüngesinde bir halka olabilir. Bu halkanın oluşumu için olası bir açıklama, küçük bir uydunun Himalia'ya çarptığı ve çarpışma etkisiyle materyallerin Himalia'dan fırladığıdır.

Jüpiter'in halka sistemi, Satürn ve Uranüs'ten sonra Güneş Sistemi'nde keşfedilen üçüncü sistemdi. İlk olarak 1979'da Voyager 1 uzay sondası tarafından gözlemlendi. Dört ana bileşenden oluşur: "hale halka" olarak bilinen parçacıkların kalın bir iç simidi; nispeten parlak, son derece ince bir "ana halka"; ve iki geniş, kalın ve soluk dış "gossamer halkası". Bilinen Jüpiter halkalarının temel özellikleri tabloda listelenmiştir.

Jüpiter Yüzükler Bilgi Formu
NASA'nın Güneş Sistemi Keşifinden 19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Jüpiter'in Halkaları 16 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Pioneer proje sayfası
NASA Voyager proje sayfası 1 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Galileo proje sayfası 20 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Cassini proje alanı
Yeni Ufuklar proje sayfası 23 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gezegen Halkası Düğümü: Jüpiter'in Halka Sistemi 30 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USGS gezegensel isimlendirme sayfasından12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Jüpiter isimlendirme halkaları 5 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jüpiter truvalıları Yunan kampı listesi, Jüpiter'in yörüngesinin 60° önünde yer alan L4 Lagrange noktası boyunca uzanan kavisli bölgede hareket halindeki cisimleri göstermektedir.
624 Hektor hariç olmak üzere L4 noktasında yer alan truva asteroitlerinin tümü Truva Savaşlarında Yunan tarafında savaşan karakterlerin namına adlandırılmıştır. 624 Hektor ise, Jüpiter truvalarının adlandırılmasına yönelik isimlendirme kuralları kabul edilmeden önce adlandırıldığında bu alandaki tek Truva tarafı kahramanıdır. Benzer şekilde, Truva kampı olarak bilinen L5 Lagrange noktasında yer alan asteroitler ise isimlerini Truva tarafının kahramanlarından almaktayken, 617 Patroklos bu kurala istisna teşkil etmektedir.
2018 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, Viyana'daki 30. Genel Kurulunda bu adlandırma kuralını değiştirerek H değeri 12'den büyük olan (yani ortalama çapı yaklaşık 22 kilometreden küçük olan, varsayılan albedo değeri 0,057 olan) Jüpiter truvalarına Olimpiyat atletlerinin adlarının verilmesine olanak sağlamıştır; zira şu anda 10.000'den fazla olan bilinen Jüpiter truvası sayısı, Yunan mitolojisindeki Truva Savaşı kahramanlarının sayısını fazlasıyla aşmaktadır.
Yunan ve Truva kampındaki Truva cisimleri çoğunlukla sırayla keşfedilir, bunun nedeni 120° ile birbirlerinden ayrılmış olmaları ve bir süre için bir grup Truva cisminin Güneş'in arkasında kalması, diğerinin ise görünür olmasıdır.

Nisan 2023 itibarıyla Yunan kampında 8.219 adet bilinen nesne yer almakta olup, bunların 6.364 tanesi numaralandırılmıştır.

Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (1-100000)
Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (100001-200000)
Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (200001-300000)
Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (300001-400000)
Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (400001-500000)
Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (600001-600000)
Jüpiter truvaları listesi (Yunan kampı) (600001-700000)

Aşağıdaki liste, her iki kamp da dahil olmak üzere en büyük 100 Jüpiter truvalısını göstermektedir.

Jüpiter truvalıları Truva kampı listesi, Jüpiter'in 60° gerisindeki L5 Lagrange noktasının etrafındaki uzun kavisli bir bölge olan Truva kampında yer alan Jüpiter truva asteroitlerinin bir listesidir. Adlandırma kuralı oluşturulmadan önce adlandırılmış olan 617 Patroclus hariç, L5 noktasındaki tüm asteroitler, Truva Savaşı'nın Truva tarafındaki kahramanlara karşılık gelen isimlere sahiptir. İsmini ünlü Truvalı savaşçıdan alan 624 Hektor da benzer şekilde "Yunan" (L4) kampı Lagrange noktasında yer alan bir asteroiddir.
2018 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, Viyana'daki 30. Genel Kurulunda bu adlandırma kuralını değiştirerek H değeri 12'den büyük olan (yani ortalama çapı yaklaşık 22 kilometreden küçük olan, varsayılan albedo değeri 0,057 olan) Jüpiter truvalarına Olimpiyat atletlerinin adlarının verilmesine olanak sağlamıştır; zira şu anda 10.000'den fazla olan bilinen Jüpiter truvası sayısı, Yunan mitolojisindeki Truva Savaşı kahramanlarının sayısını fazlasıyla aşmaktadır.
Yunan ve Truva kampındaki Truva cisimleri çoğunlukla sırayla keşfedilir, bunun nedeni 120° ile birbirlerinden ayrılmış olmaları ve bir süre için bir grup Truva cisminin Güneş'in arkasında kalması, diğerinin ise görünür olmasıdır.

Nisan 2023 itibarıyla Yunan kampında 4.261 adet bilinen nesne yer almakta olup, bunların 2.284'ü numaralandırılmıştır.

Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (1-100000)
Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (100001-200000)
Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (200001-300000)
Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (300001-400000)
Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (400001-500000)
Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (600001-600000)
Jüpiter truvaları listesi (Truva kampı) (600001-700000)

Aşağıdaki liste, her iki kamp da dahil olmak üzere en büyük 100 Jüpiter truvalısını göstermektedir.

Jüpiter truvalıları, Truvalı asteroitler veya Truvalılar, Jüpiter'in Güneş etrafındaki yörüngesini takip ederek hareket eden bir asteroit grubudur. Her bir truva asteroidi, Jüpiter'e göre gezegenin 60° önündeki L4 veya 60° ardındaki L5 olarak adlandırılan sabit Lagrange noktalarında ve kendi yörüngelerinde salınmaktadır. Cisimler, ortalama yarı büyük ekseni yaklaşık 5,2 Astronomik birim (AU) olan bu Lagrange noktalarının etrafındaki iki adet uzun ve kavisli bölgeye dağılmış durumda bulunur.
Ortak olarak her biri Yunan mitolojisinde anlatılan Truva Savaşı'ndaki karakterlerden esinlenerek adlandırılmıştır. İlk keşfedilen Jüpiter truvalısı olan 588 Achilles, 1906 yılında Alman astronom Max Wolf tarafından tespit edilmiştir. Bu keşiften itibaren Ekim 2023'e kadar 13 bine yakın truva asteroidi bulunmuştur. Çapı 1 km'den büyük olan Jüpiter truvalılarının toplam sayısının yaklaşık 1 milyon kadar olduğu düşünülmektedir. Bu sayı asteroit kuşağındaki aynı boyuta sahip cisimlerin toplam sayısıyla neredeyse aynıdır. Asteroit kuşağında yer alan asteroitlerde olduğu gibi Jüpiter truvalılarının da asteroit aileleri bulunmaktadır.
Çoğu Jüpiter truvalısı, 2004'ten beridir karanlık kütleli, kırmızımsı saf bir spektrumda gözlemlenebilmektedir. Su varlığına veya belirli bir su bileşenine ilişkin herhangi bir kanıt bulunmamakla birlikte, Güneş radyasyonu tarafından meydana getirilen bir organik polimer olan tholin ile kaplı oldukları düşünülmektedir. Cisimlerin yoğunlukları, dönme ışık eğrileri veya yoldaş yıldızlarına ilişkin yapılan çalışmalar vasıtasıyla ölçüldüğü kadarıyla 0,8 ila 2,5 g·cm−3 arasında değişmektedir. Jüpiter truvalılarının Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinde veya hemen sonrasında meydana geldiği düşünülen dev gezegenlerin göçü sırasında mevcut yörüngelerine oturdukları düşünülmektedir.
"Truvalı asteroit" terimi özellikle Jüpiter ile aynı yörüngeyi paylaşan asteroitler için kullanılmakta olsa da, Güneş Sistemindeki diğer büyük cisimlerle ilişki içinde olan cisimler için de tercih edilmektedir. Buna bağlı olarak Mars, Neptün, Uranüs ve Dünya'nın da truvalıları olduğu bilinmektedir. İlk olarak Jüpiter'in yörüngesinde keşfedilmeleri ve burada çok fazla sayıda bulunmalarından ötürü "Truvalı Asteroit" terimi genellikle Jüpiter'in yörüngesindeki asteroitleri nitelemektedir. Altı truvalının ve asteroit kuşağında yer alan iki ana kuşak asteroidinin 16 Ekim 2021 tarihinde NASA'nın Discovery programı kapsamında uzaya fırlatılan Lucy görevi kapsamında ziyaret edilmesi planlanmaktadır.

1772 yılında İtalyan asıllı matematikçi Joseph-Louis Lagrange, kısıtlı üç cisim problemi üzerinde çalışırken, bir gezegenle aynı yörüngeyi paylaşan, ancak gezegenin 60° önünde ya da arkasında yer alan küçük bir cismin, bu bölgede mahsur kalacağını öngörmüştür. Buna göre, sıkışan cisim bir at nalı yörüngesindeki denge noktası çevresinde yavaşça salınacaktır. Bu ön ve arka noktalara, L4 ve L5 Lagrange noktaları adı verilmektedir. Bu bölgelerde sıkışmış olan ilk asteroitler ise ancak Lagrange'ın hipotezinden bir asır sonra gözlemlenebilmiştir. Jüpiter ile ilişkili olanlar ise ilk keşfedilenler olmuştur.
E. E. Barnard 1904 yılında (12126) 1999 RM11 (geçici tanımı A904 RD) adlı bir truva asteroidinin kaydedilen ilk gözlemini yapmış, ancak ne kendisi ne de başkaları o dönemde bu keşfin önemini kavrayabilmiştir. Barnard, o sırada gökyüzünde yalnızca iki yay dakikası uzaklıkta bulunan ve yeni keşfedilen Satürn uydusu Phoebe'yi ya da muhtemelen büyükçe bir asteroidi gördüğüne kanaat getirmiştir. Bu cismin kimliği 1999'da tutarlı yörüngesi hesaplanana kadar da anlaşılamamıştır.
Kabul edilen ilk Jüpiter truva asteroidi keşfi, Şubat 1906'da Heidelberg-Königstuhl Devlet Gözlemevi'nden astronom Max Wolf'un Güneş-Jüpiter sisteminin L4 Lagrange noktasında bulunan ve sonradan 588 Achilles olarak adlandırılacak olan asteroidi keşfetmesiyle gerçekleşmiştir. 1906-1907 yıllarında ise Alman astronom August Kopff tarafından iki Jüpiter truva asteroidi daha bulunmuştur. Bunlar 624 Hektor ve 617 Patroclus olarak adlandırılmıştır. 624 Hektor, 588 Achilles gibi Jüpiter'in önünde hareket eden L4 kümesine aitken, 617 Patroclus ise Jüpiter'in arkasındaki L5 kümesinde bulunduğu tespit edilen ilk asteroittir. 1938'e kadar 11 Jüpiter truvalısı daha tespit edilmiş, fakat bu sayı 1961 yılına kadar ancak 14'e yükselebilmiştir. Gözlem cihazları geliştikçe, keşif oranı hızla artmış; Ocak 2000'e kadar toplam 257 adet daha truvalının keşfi gerçekleştirilmiştir. Mayıs 2003'e kadar ise keşfedilenlerin sayısı 1.600'e erişmiş olup; Eylül 2023 itibarıyla L4'te 8.282 ve L5'te 4.457 adet bilinen Jüpiter truvalısı bulunmaktadır.

Jüpiter'in L4 ve L5 noktalarındaki tüm asteroitlere Truva Savaşı'nın ünlü kahramanlarının isimlerinin verilmesi geleneği, yörüngelerini doğru bir şekilde hesaplayan ilk kişi olan Avusturyalı astronom Johann Palisa tarafından önerilmiştir.
Jüpiter'e göre ön (L4) yörüngedeki asteroitler Yunan kahramanlarının ("Yunan klanı ya da kampı" veya "Aşil grubu"), arka (L5) yörüngedekiler ise Truva kahramanlarının ("Truva klanı ya da kampı") adlarını alırlar. 617 Patroclus ve 624 Hektor asteroitleri ise henüz bu kural kabul edilmeden önce isimlendirilmiş olup, bu nedenle L5 Truva kampında aslında bir Yunan kahramanı olan Patroclus ve L4 Yunan kampında ise aslında bir Truva kahramanı olan Hektor yer almıştır.
Uluslararası Astronomi Birliği'nin 30. Genel Kurulunda kabul edilen yeni adlandırma kurallarına göre; görünür büyüklüğü 12'den büyük olan Jüpiter truvalılarına (H>12) Olimpik atletlerin isimleri verilebilir. Bu karara mevcut bilinenlerden çok daha fazla sayıda truvalı cismin bulunması ve Truva Savaşında yer alan karakterlerin sayısının bu cisimlerin tümünü adlandırmak için yeterli olmaması gerekçe gösterilmiştir. Bu çerçevede, 15 Ekim 2020'de yeni kurala göre resmi olarak adlandırması yapılan ilk cisim, 1968 Yaz Olimpiyatları'nda ilk kadın meşale taşıyıcısı olan Meksikalı atlet Enriqueta Basilio (Queta Basilio) onuruna adlandırılan 3548 Eurybates'in uydusu "Queta" olmuştur.

Jüpiter truvalıları, yarı büyük ekseni ortalama yaklaşık 5,2 AU mesafede yer alan Jüpiter'in iki Lagrange noktası bölgesindeki, iki adet uzun ve kavisli alana dağılmış halde bulunmaktadır. Jüpiter truvalılarının toplam sayısına ilişkin tahminler gökyüzünün sınırlı alanlarında yapılan derin çalışmalara dayanmakta olup, L4 kolunda çapı 2 km'den büyük olan yaklaşık 160-240 bin, çapı 1 km'den büyük olan ise yaklaşık 600 bin adet truva asteroidi bulunduğu düşünülmektedir. L5 kolunda da aynı sayıda asteroit olduğu varsayıldığında, çapı 1 km'den büyük toplamda 1 milyondan fazla Jüpiter truvalısı olabileceği hesaplanmaktadır. Mutlak parlaklığı 9'dan daha büyük cisimler günümüzde büyük oranda tespit edilmiş durumdadır. Bu doğrultuda hesaplanan cisim sayısı, asteroit kuşağındaki 1 km'den büyük asteroit sayısıyla neredeyse eşittir. Jüpiter truvalılarının toplam kütlesinin Dünya'nın 0,0001'i ya da asteroit kuşağındaki toplam kütlenin beşte biri kadar olduğu değerlendirilmektedir. Jüpiter truvalılarına ek olarak Mars, Neptün, Uranüs ve Dünya'nın da truva cisimleri bulunduğu keşfedilmiştir.
Bununla birlikte, Jüpiter truvalılarının sayısına ilişkin son dönemde yapılan çalışmalarda, daha önceki dönemlerde yapılmış olan tahminlerin abartılı olabileceği değerlendirilmekte olup, bu abartının nedeni olarak iki husus öne sürülmektedir. Bunlardan ilki, küçük cisimlerin ortalama albedolarının 0,12 seviyelerinde olduğu göz önüne alındığında, Jüpiter truvalılarının 0,4 seviyelerindeki düşük bir ortalama albedoya sahip olmasıdır. İkinci olarak ise gökyüzündeki cisimlerin dağılımına ilişkin yanlış bir varsayım üzerinden değerlendirmeler yapıldığı tezi öne çıkmaktadır. Bu doğrultuda, yapılan yeni varsayımlara göre, 2 km çapından büyük Jüpiter truvalılarının toplam sayısının L4 noktasında 6,300 ± 1,000 civarında; L5 noktasında ise bundan daha az sayıda olmak üzere 3,400 ± 500 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayılar, kütlece küçük olan truvalıların yansıtıcılığının büyük olanlardan fazla olduğunun anlaşılması halinde iki kat daha azalacaktır.
Öte yandan, L4 noktasındaki asteroitlerin görünür büyüklüklerinin L5 noktasındakilere göre daha yüksek olması nedeniyle, en parlak olanlarının her iki kanattaki dağılımında temel bir fark olmamasına rağmen, bir tarafın diğerinden daha fazla sayıda asteroide sahip olduğu anlayışının gözlemsel bir önyargıdan kaynaklanmakta olduğu iddia edilmektedir. Bazı modellemelerde ise L4 kanadının, L5 kanadına göre biraz daha kararlı olduğunu iddia edilmektedir.
Tespit edilebilen en büyük Jüpiter truvalısı 203 ± 3.6 km çapıyla 624 Hektor'dur. Tüm Jüpiter truvalılarının sayısına oranla oldukça az sayıda büyük boyutlu truva cismi bulunmaktadır. Boyutları küçüldükçe, Jüpiter truvalılarının sayısı asteroit kuşağındakinden çok daha fazla artarak, tüm cisimlerin çap ortalaması 84 km'ye kadar inmektedir. Bu 84 km'lik çap, 0,04'lük bir albedo varsayımıyla 9,5'lik bir mutlak büyüklüğe karşılık gelmektedir. 4,4 ila 40 km aralığındaki Jüpiter truvalılarının boyut dağılımı ana asteroit kuşağında bulunan asteroitlerin boyutlarıyla benzer özellikler göstermektedir. Daha küçük Jüpiter truvalılarının ise kütleleri hakkında kesin olarak bir şey söylemek mevcut gözlem teknolojileri göz önüne alındığında güçtür. Boyut dağılımı, daha küçük truvalıların daha büyük cisimlerle çarpışmaların bir sonucu olabileceğini düşündürtmektedir.

Jüpiter truvalıları 5,05 ile 5,35 AU çapındaki (ortalama yarı büyük eksen 5,2 ± 0,15 AU) yörüngelere sahiptir ve iki Lagrange noktası etrafındaki uzun, kavisli bölgeler boyunca dağılmışlardır. Her bir grup, Jüpiter'in yörüngesini izleyerek yaklaşık 26° açısı ölçüsünde yayılmakta ve bu da toplamda yaklaşık 2,5 AU'luk bir mesafeye denk gelmektedir. Grupların genişliği yaklaşık olarak iki Hill yarıçapına eşittir, bu da Jüpiter ölçeğinde yaklaşık 0,6 AU'dur. Jüpiter truvalılarının çoğu Jüpiter'in yörünge düzlemine göre 40°'ye varan ölçüde görece büyük bir yörünge eğikliğine sahiptir.
Jüpiter

Karasal gezegen (dünyasal gezegen, kayasal gezegen ya da yerbenzeri gezegen) terimi, yapısının büyük bölümü silikat kayalardan oluşmuş gezegenleri tanımlar. Karasal gezegenlerin tümü yaklaşık olarak aynı yapıya sahiptirler, merkezde çoğunlukla demir içeren metalik bir çekirdek ve bu çekirdeğin çevresini saran silikat yapılı bir manto bulunur. Ay da benzer bir yapıya sahiptir, fakat demir bir çekirdekten yoksundur.
Karasal gezegenlerin yüzeylerinde kanyonlar, kraterler, dağlar ve volkanlar bulunabilir. Bu durum karasal gezegenleri; helyum, hidrojen ve suyun birbirinden farklı fazlarının karışımlarından oluşan, katı bir yüzeye sahip olmayan gaz devlerinden ve buz devlerinden ayıran önemli özelliklerden biridir.
Güneş Sistemi dört karasal gezegen barındırır. Bunlar: Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'tır. Etkin bir hidrosfer taşıdığı bilinen tek gezegen, bir karasal gezegen olan Dünya'dır. 10 Ağustos 2005 tarihinde, uluslararası bir astronomlar topluluğu, Akrep takımyıldızı yöresinde, yaklaşık 21.000 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın çevresinde dolaşan, OGLE-2005-BLG-390Lb olarak adlandırılan, Dünya kütlesinin 5.5 katı kütleye sahip soğuk bir karasal gezegenin izlerini görüntülemiştir. Gezegen ortaya çıkarılırken, şu an için en geçerli ve yeterlilikleri açısından eşsiz olan kütleçekimsel mikromercekleme adı verilen bir yöntem kullanılmıştır. Bu yöntem, kütlesi yaklaşık olarak Dünya kadar olan gezegenlerin keşfinin yolunu açmıştır. Keşfedilmiş en küçük Güneş dışı gezegen, 15 ışık yılı uzaktaki Gliese 876 adlı kırmızı cücenin çevresinde dolanan üç gezegenden biridir.
Kuramsal olarak, iki çeşit karasal gezegen vardır, çoğunlukla silikon bileşiklerinden oluşanlar (örn. Dünya), çoğunlukla karbon bileşiklerinden oluşanlar. Bunlar sırasıyla silikat gezegenler ve karbon gezegenler olarak adlandırılırlar.

Gaz devleri
Buz devi

Found: one Earth-like planet13 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Astronomers use gravity lensing to spot homely planets. Mark Peplow, News @ Nature.com, 25 Ocak 2006.
Beaulieu J.P., et al. (2006)14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nature, 439, 437-440.
National Science Foundation basın bülteni "Closer to Home."
A New Path to New Earths National Science Foundation internet yayını.
Ogling Distant Stars National Science Foundation raporu
PLANET Anasayfası19 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
RoboNet Anasayfası.
OGLE Anasayfası.
MOA Anasayfası14 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Kavuşum günü (veya kavuşum dönüş periyodu veya güneş günü) bir gök cisminin yörüngesinde dolandığı yıldıza göre bir kez dönmesi için geçen süredir ve güneş zamanının temelini oluşturur. Kavuşum günü, uzak yıldızlara göre tam bir dönüş olan ve yıldız zamanının temelini oluşturan yıldız gününden farklıdır.
Kütleçekimsel olarak kilitli bir gezegen söz konusu olduğunda, aynı yüzü her zaman ana yıldızına bakar ve kavuşum günü sonsuzdur. Bununla birlikte yıldız günü, yörünge periyoduna eşittir.

Dünya'nın kavuşum günü, Güneş'in ardışık günlerde aynı meridyen (boylam çizgisi) üzerinden geçmesi için geçen süredir. Yıldız günü ise, belirli bir uzak yıldızın ardışık günlerde bir meridyen üzerinden geçmesi için geçen süredir. Örneğin Kuzey yarımküre'de kavuşum günü, Güneş'in bir gün tam olarak gerçek güneyden (öğlen vakti ulaştığı en yüksek konum) ertesi gün tekrar tam güneyde (veya Güney yarımküre'de tam kuzey) olması için geçen süre olarak ölçülebilir.

Dünya için kavuşum günü sabit değildir ve yıl boyunca Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinin dış merkezliği ve Dünya'nın eksen eğikliği nedeniyle değişir. En uzun ve en kısa kavuşum günlerinin süreleri arasında yaklaşık 51 saniye fark vardır. Bununla birlikte ortalama uzunluk 24 saattir (milisaniye mertebesinde dalgalanmalarla) ve güneş zamanının temelini oluşturur. Ortalama ve görünür güneş zamanı arasındaki farka zaman denklemi denir ve bu da Dünya'nın günsekizinde görülebilir. Kavuşum gününün uzunluğundaki değişiklik nedeniyle, en uzun ve en kısa gün ışığı süresine sahip günler ekvator yakınlarındaki gündönümleriyle aynı zamana denk gelmez.
Yıl boyunca Dünya'dan bakıldığında Güneş, görünüşte sabit yıldızlardan oluşan küresel bir arka planda, ekliptik olarak bilinen ve Dünya'nın yörüngesi ile aynı düzlemde bulunan hayali bir yol boyunca yavaşça kayıyormuş gibi görünür. Dünya'dan bakıldığında Güneş, yıldızlara göre her gün biraz daha doğuya kaymış gibi görünür. Bu harekete "ileri-yönlü hareket" denir ve her kavuşum gününde yaklaşık 1°'lik bir kaymaya denk gelir. Bir yılda (365,25 gün) ise bu kayma toplamda 360° olur, yani Güneş gökyüzünde tam bir tur atmış olur.
Bazı uzay araçlarının yörüngeleri (Güneş senkronize yörüngeler gibi), kavuşum gününün bir kesri kadar yörünge periyoduna sahiptir. Bu yörüngeler düğüm noktalarının devinimi ile birleştiğinde, Dünya yüzeyindeki bir yerin üzerinden sürekli olarak aynı ortalama güneş zamanında geçmesini sağlar.

Dünya ile kütleçekimsel olarak kilitli olması nedeniyle Ay'ın kavuşum günü (yani ay günü veya kavuşum dönüş periyodu), Dünya ve Güneş ile olan kavuşum periyoduna (Ay'ın evrelerinin periyodu, ay takviminin ayı olan kavuşum ayı) eşittir.

Venüs'ün yavaş ters-yön dönüş hızı nedeniyle, 117 Dünya günü olan kavuşum dönüş periyodu, yıldız dönüş periyodunun (yıldız günü) ve hatta yörünge periyodunun yaklaşık yarısı kadardır.

Merkür'ün yavaş dönüş hızı ve Güneş etrafındaki hızlı yörüngesi nedeniyle, 176 Dünya günü olan kavuşum dönüş periyodu, yıldız dönüş periyodundan (yıldız günü) üç kat ve yörünge periyodundan ise iki kat daha uzundur.

Yörünge periyodu
Dönme süresi
Yıldız günü
Güneş zamanı
Kameri ay

Isırgan (Urtica), Isırgangiller (Urticaceae) familyasının Urtica cinsinden Mayıs-Ağustos ayları arasında çiçek açan, bir yıllık veya çok yıllık bir evcikli otsu bitki türlerinin ortak adı.
Gövdeleri dik, 4 köşemsi, basit veya tabandan itibaren dallanmıştır. Üzerinde yakıcı tüyleri bulunur. Yapraklar saplı, oval şekilli ve dişli kenarlı, üst tarafı koyu yeşil renkli ve parlak olup, yakıcı tüylerle kaplıdır. Erkek ve dişi çiçekler bir arada olmak üzere yaprakların koltuğunda uzunca saplı küçük durumlar teşkil ederler. Çiçek örtüsü 4 parçalıdır. Meyveleri esmer renkte ve fındıksıdır. Tohum, yağ ihtiva eden bir besi dokuya sahiptir.
Isırgan bitkisinin geleneksel ve güncel kullanılışı; topraküstü kısımları (herba), taşıdığı flavonoit bileşikler, mineral maddeler ve lutein vb karotenoit bileşikler nedeniyle diüretik etkisi dolayısıyladır. Diüretik etkisi nedeniyle; zayıflama çaylarının, idrar yollarını yıkamaya ve romatizmal ödemlerin boşaltılmasına yönelik çayların ve bitkisel ilaçların bileşimine girmektedir.
Taşıdığı emergenz tüyler, bitkiye dokununca başı kırılır ve içindeki formik asit, histamin gibi maddeler, cilde değen yerde kaşıntı ve kızarıklık yapar, bu nedenle Türkçede ısırgan denmektedir.
Yaprakların ve sapların çoğu gövdenin karşılıklı kenarları boyunca dizilmiştir. Yaprak kanatları eliptik, mızrak şeklinde, oval veya daireseldir. Yaprak ayalarında genellikle üç ila beş, nadiren yedi damar bulunur. Yaprak kenarları genellikle tırtıklı ya da az çok kaba dişlidir. Çoğunlukla kalıcı olan brakteler serbest ya da birbirine kaynaşmış durumdadır. Sistolitler az ya da çok yuvarlak olacak şekilde uzamıştır.

U. angustifolia – U. ardens – U. atrichocaulis – U. atrovirens – U. cannabina – U. chamaedryoides – U. dioica – U. ferox – U. fissa – U. galeopsifolia – U. gracilenta – U. gracilis – U. hyperborea – U. incisa – U. kioviensis – U. laetivirens – U. mairei – U. membranacea – U. morifolia – U. parviflora – U. pilulifera – U. platyphylla – U. pubescens – U. rupestris – U. simensis – U. sondenii – U. taiwaniana – U. thunbergiana – U. triangularis – U. urens

Justinianus Köprüsü, Sangarius Köprüsü veya halk arasındaki adıyla Beşköprü;Türkiye'nin Sakarya ilinde yer alan, Geç Roma Döneminden kalma bir taş köprüdür. Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus (527–565) tarafından 559-562 yılları arasında inşa edilen yapı, başkent Konstantinopolis ile imparatorluğun doğu eyaletleri arasındaki ulaşımı ve iletişimi kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. Yaklaşık 430 metrelik devasa uzunluğu ve mimari ihtişamı nedeniyle dönemin yazar ve şairlerin eserlerine konu olan bu anıtsal köprü yapıldığı dönemde altından geçen Sakarya Nehri'nin yüzyıllar içinde yatak değiştirmesi sonucu günümüzde Sapanca Gölü'nün ayağı olan Çark Deresi üzerinde kalmıştır. Justinianus'un Boğaziçi yerine gemiyle Anadolu'dan geçebilmek için kanal projesi planladığı ve köprünün bu projenin bir parçası olduğu iddiası uzmanlar tarafından tartışılmaktadır. Köprü, 2018'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklendi.

Tarihi yapı, inşa edildiği dönemden günümüze ulaşana dek üç farklı adla anılmıştır.
Köprünün en yaygın adı olan "Justinianus Köprüsü", yapının banisi olan Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus'a dayanır. Antik kaynaklarda ve Geç Roma Dönemi belgelerde ise köprü, doğrudan üzerine inşa edildiği nehrin adından yola çıkılarak "Sangarius Köprüsü" olarak adlandırılmıştır. Günümüzdeki Sakarya Nehri'nin Antik Yunancadaki karşılığı olan Sangarios (Σαγγάριος), Roma dönemi siyasi ve edebi kayıtlara Latince Sangarius şeklinde geçmiştir
Köprü, ilk dönemlerde Latince pons ("köprü") sözcüğüyle anılmış, kendisine özgü bir özel ad taşımamıştır. Zamanla Latince pons sözöcüğünün "köprü" anlamını bilmeyen Rumca konuşan yerel halk, bu sözcüğü bir özel ad olarak yorumlamış ve yapıyı "Pons Köprüsü" anlamına gelen Pontogephyra adıyla anmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemde bu ad, Pentegephyra ("Beş Köprü") biçimine dönüşmüştür. Ancak köprünün ne beş bölümden oluştuğu ne de beş kemere sahip olduğu bilinmektedir.

Justinianus köprüsü Anadolun'nun kuzey batısında, Adapazarı'na 5 kilometre, tarihi Bitinya bölgesinde yer almaktadır. Geç Roma dönemi tarihçici Prokopius'a göre, birbirlerine bağlanmış kayıklardan oluşan seyyar bir köprü yerine inşa edildi. Güçlü akıntı nedeniyle kayıklar sık sık kopup akıntıyla yok olunca Sakarya nehri üzerindeki ulaşım her seferinde kesiliyordu. İmparator Justinianus'un taştan bir köprü yaptırması, nehir geçişinin büyük stratejik önemi ile ilgili olduğu da tahmin ediliyor, zira Konstantinopolis'ten Justinianus'un sık sık savaştığı Sasani İmparatorluğu sınırına kadar uzayan antik bir krallık yolu buradan geçiyordu.
Justinianus köprüsünün yapım süresi farklı edebi kaynaklardan yararlanarak kesin bir şekilde tespit edilebilmiştir. Bunlara göre Justinianus Trakya'ya yaptığı bir inceleme yolculuğundan geri döndüğü 559 yılının sonbaharında köprü yapmına başlandı ve Sasani İmparatorluğu ile 562 yılında kabul edilen barış antlaşmasından sonra tamamlandı. Tarihçi Theofanis'e göre köprü yapımına Annus Mundi 6052 yılında başlanmış, buysa 559 ya da 560 yılına denk gelir. Yapının 562 yılında tamamlanmış olduğu, İmparator Justinianus'u ve eserlerini öven Paulus Silentiarius ve Agathias'a ait şiirlerden anlaşılabilir. Öte yandan köprü yapımı, antik edebiyat eserlerinin tarihlenmesi için ipucu sağlamıştır: Prokop, De Aedificiis adlı geç Roma dönemi mimarisi hakkındaki önemli eserinde köprünün hala yapım aşamasında olduğunu ifade ettiği için, bu eserini 560-561 yıllarında yayınladığı varsayılabilir - genellikle sanıldığından beş ya da altı yıl önce.
Geniş Sakarya nehrinin eski yatağı yaklaşık 3 kilometre kadar doğuya kaydığı için, yapı bugün Sapanca Gölü'nün (antik adı: Sophon) bir çıkışı olan, küçük Çark Deresi (antik adı: Melas) üzerindedir.

Justininanos köprüsü tamamen kireçtaşından yapılmıştır. Oldukça iyi korunmuş yapı iki ucundaki dayanaklarıyla birlikte 429 m'lik bir uzunluğa sahip olup 9,85 m'lik genişliği ve yaklaşık 10 m'lik yüksekliyle de görkemli ölçülere sahiptir. Yapının görkemi, her biri 23 ile 24,5 m arası genişlikteki kemerlerle vurgulanmaktadır. Köprü ayaklarının genişliği ise yaklaşık 6 m'dir. Nehrin ortasındaki beş kemer, biri 19,5 m, diğeri 20 m genişliğinde iki kemerle sonlanır; batı tarafındaki kemerlerinden bir tanesinin altından günümüzde Çark Deresi akmaktadır. Nehir yatağının dışında, sel bölgesinde, köprüyü selden korumak için ayrıca 3 ile 9 metre genişliğinde beş kemer dehlizi bulunur. Bunlardan ikisi batı kıyısında, üçü doğu kıyısındadır. Doğu kıyısındakiler tek hatlı bir demiryolu yapımı esnasında kısmen tahrip edilmiştir. Kıyı bölgesinden nehir yatağı üzerindeki yedi kemere geçişteki iki köprü ayağın her birinin kalınlığı yaklaşık 9,5 m'dir. Yedi büyük kemerin uç taşlarında eskiden muhtemelen Hıristiyanlığın sembolü olan haçlar vardı, ancak bunlardan sadece iki tanesi bugüne kadar korunabildi.
Metre biriminde batıdan doğuya kemer genişlikleri (sütun kalınlıkları parantez içinde verildi):

3 (/) 7 (9,5) 19,5 (6) 23 (6) 24,5 (6) 24,5 (6) 24 (6) 24,5 (6) 20 (9,5) 9 (/) 6 (/) 3

Nehir ayaklarının hepsine, akıntı yönünde sivri, akıntıya karşı yönde ise yuvarlatılmış cephelerle dalgakıran özelliği verilmiştir. Tek istisna, batı kıyısında bulunan, 9 m'lik genişliğiyle en geniş olan ayaktır. Bu ayağın her iki yöndeki cepheleri sivridir. Bu özellikleriyle bu köprü mimari itibarıyla bilinen diğer Roma dönemi köprülerinden belirgin ölçüde ayrılmaktadır, zira çoğunda her iki yönde sivri dalgakıranlar kullanılmıştır.
Batı ucunda, 19. yüzyıla kadar, Roma köprülerinde yaygın olan ancak günümüzde yok olmuş olan bir zafer takı bulunmaktaydı. Doğu ucunda ise günümüzde de ayakta kalmayı başarmış olan ancak işlevi bilinmeyen bir apsis bulunur. Doğuya bakan bu yuvarlak yapının dini bir sunak olduğu tahmin ediliyor. Apsisin yüksekliği 11 m, genişliği ise 9 m'dir. Zafer takı ve apsis 1838 yılında Léon de Laborde tarafından çizildi. Laborde'un çizimi tamamen kesme taştan yapılmış, doğrudan köprüye açılan yuvarlak kemerli bir kapıyı gösterir. Bir diğer eskiz ise bu kapının ebatları hakkında bilgi verir: buna göre kapı 10,37 m yüksekliğinde ve 6,19 m genişliğindeydi; sütun kalınlıkları ise 4,35 m idi; Sütunlardan birinde dönemeçli bir merdiven bulunuyordu.
Köprü, Agathias'a ait Yunanca bir nükteyi içeren yazıtla süslenmişti. Yazıt günümüze ulaşamamıştır ancak içeriği İmparator Konstantinos Porphyrogenetos'un yazmalarında korunmuştur:

Καὶ σὺ μεθ' Ἑσπερίην ὑψαύχενα καὶ μετὰ Μήδων ἔθνεα καὶ πᾶσαν βαρβαρικὴν ἀγέλην, Σαγγάριε, κρατερῇσι ῥοὰς ἁψῖσι πεδηθεὶς οὕτως ἐδουλώθης κοιρανικῇ παλάμῃ· ὁ πρὶν γὰρ σκαφέεσσιν ἀνέμβατος, ὁ πρὶν ἀτειρὴς κεῖσαι λαϊνέῃ σφιγκτὸς ἀλυκτοπέδῃ.
Şimdi, taşkın suları bu sütunların arasından geçen ey Sangarios; sen de artık bir hükümdarın eliyle onun kulu olmuş onun istediği gibi akıyorsun, tıpkı mağrur Hespera ve Med halkları ve tüm Barbar yığınlar gibi. Bir zamanlar gemilere baş kaldıran, bir zamanlar dindirilemeyen sen, şimdi geçit vermez taşların vurduğu prangaların arasındasın.

Justinianus köprüsünün yapımı günümüzde bazı uzmanlar tarafından, sonuçta gerçekleştirilememiş olan ve İmparator Justinianus zamanında planlandığı varsayılan büyük bir kanal projesinin varlığına işaret olarak değerlendirilmektedir. Buna göre, bu projenin amacı, Boğaziçi'ni kullanmadan, Anadolu'dan geçen kanallarla Marmara Denizi'nin Karadenizi'ne bağlanmasıydı. Planlanan kanal yapımı hakkında en eski kayıtlar, İmparator Trajan ile Bitinya valisi Plinius arasında geçen yazışmalarda bulunmuştur. Bu yazışmalarda Plinius, Sakarya nehri yakınlarındaki Sapanca Gölü'nden Propontis'e bir bağlantının kazılmasını önermiştir. Söz konusu proje, özellikle Plinius'un kısa süre sonra ölmesi nedeniyle hiçbir zaman gerçekleştirilmediği sanılıyor.
Moore'a göre Justinianus Sakarya nehrinin Karadeniz'e akan kısmını batı yönde Sapanca Gölü'ne yönlendirmeyi planlamış ve bu şekilde Plinius'un projesini gerçekleştirmeyi düşünmüş. Yine Moore'a göre, Justinianus köprüsünün altından akan nehrin genişliği ile karşılaştırıldığında devasa sayılan boyutları ve diğer Roma köprülerinden farklı olarak köprü ayaklarının sivri taraflarının günümüzde akıntıya karşı bakıyor olması, bu tezi güçlendiren işaretlerdir. Whitby ise, Sakarya nehrinin söz konusu nehir yatağında gemi geçişi için uygun olmadığını ve aktıntıya karşı bakan sivri köprü ayaklarının başka köprülerde de bulunduğunu öne sürerek bu tezi kabul etmez. Froriep ise, yerel topoğrafik özelliklere göre akış yönünün değiştirilmesinin mümkün olabilecek olduğunu öne sürerek, böyle bir projenin olasılığı üzerinde durur.

Kırk Göz Kemeri

Siegfried Froriep: Ein Wasserweg in Bithynien. Bemühungen der Römer, Byzantiner und Osmanen. "Antike Welt" mecmuası, 2. özel sayı, 1986, S. 39–50
Léon de Laborde: Voyage de l’Asie Mineure. Paris 1838, S. 32–34 (ve tablo XIV, No. 30 & 31)
Frank Gardner Moore: Three Canal Projects, Roman and Byzantine. "American Journal of Archaeology". 54. cilt, No. 2, 1950, S. 97–111
Michael Whitby: Justinian's Bridge over the Sangarius and the Date of Procopius' de Aedificiis. "The Journal of Hellenic Studies". 105. cilt, 1985, S. 129–148

Kadifekale, İzmir ilinin Konak ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Mahalleye ilk olarak 1950'lerde Konya ve Erzurum'dan gelenler yerleşti. Daha sonra Mardin'den göç edenler de burada yaşamaya başladı. Mahalledeki konutların yarısı gecekondudur. Mahalle nüfusu belediyenin gerçekleştirdiği gecekondu yıkımları nedeniyle son on yılda yarı yarıya azaldı. 

İlçe kaymakamlığı, İzmir Valiliği'ne 1,5 km uzaklıktadır.
Mahalle Konak ilçe merkezindedir. Kuzeybatısında Altay, Ali Reis ve Kubilay mahalleleri (sınır: 989. Sokak ve Hacı Ali Efendi Caddesi), doğusunda Ballıkuyu ve Kosova mahalleleri (sınır: 1011. Sokak), güneydoğusunda yine Kosova mahallesi (sınır: 730. Sokak), güneyinde İmariye Mahallesi (sınır: Rakim Erkutlu Caddesi ve ve 730. Sokak) vardır.
Kadifekale, Kale (Hacı İlyas) Mescidi, Bizans Sarnıcı bu mahallededir.

 Wikimedia Commons'ta Kadifekale ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Kadifekale, Konak ile ilgili coğrafi veriler

Mısır’da, Kahire ile Akdeniz liman kenti İskenderiye arasında inşa edilen ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yapılan ilk demiryolu hattıdır. Aynı zamanda Afrika kıtasında kurulan ilk demiryolu olma özelliğini taşır.
Bu hattın inşası, Mısır Valisi Abbas Paşa tarafından 1851 yılında İngilizlere verilen imtiyazla başlatılmıştır. Osmanlı hükümetine haber verilmeden başlatılan bu proje, Babıâli’nin tepkisine yol açmıştır. Hattın ilk bölümü olan İskenderiye-Kafr El-Zayt arası 1854’te hizmete girmiş, tamamı ise 1856 yılında açılmıştır. Toplam uzunluğu yaklaşık 211 kilometredir ve inşaatı beş yılda tamamlanmıştır.
Kahire-İskenderiye Demiryolu, inşa edildiği dönemde büyük stratejik ve ekonomik öneme sahipti. İngiltere, bu hat ile Hindistan’a ulaşım yolunu kısaltmayı ve Akdeniz’den Kızıldeniz’e geçişi kolaylaştırmayı hedeflemiştir. Ayrıca, hat Osmanlı İmparatorluğu’nun ihracat limanlarını ham madde bölgelerine bağlamış, tarımsal ürünlerin ve hammaddelerin limanlara taşınmasını kolaylaştırmıştır.
Bu demiryolu hattı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’nın ekonomik ve siyasi etkisinin artmasına yol açmıştır. İngiltere’nin Osmanlı topraklarında elde ettiği ilk demiryolu imtiyazı olan bu hat, ilerleyen yıllarda başka demiryolu projelerine de örnek teşkil etmiştir7. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte hattın uluslararası önemi azalmış, ancak bölgesel taşımacılıkta rolü sürmüştür.
Kahire-İskenderiye Demiryolu, Osmanlı İmparatorluğu ve Afrika kıtasında demiryolu ulaşımının başlangıç noktasıdır. İngiliz sermayesi ve mühendisliğiyle inşa edilen hat, hem bölgesel kalkınmada hem de uluslararası ticaret yollarının şekillenmesinde belirleyici olmuştur.

https://atamdergi.gov.tr/tam-metin/753/tur

Kalenderoğlu Piri veya Mehmet, Celali isyanları'na önderlik etmiş kişilerdendir.
Ankara'nın Yassıviran köyünden olup, 1592 yılında etrafına topladığı kişilerle haydutluk yapıyordu. Daha sonra affedilen Kalenderoğlu; beylerbeylerinin maiyet çavuşu, bazı beylerbeylerine de kethüda ve mütesellim oldu. Kendisine verilen sancakbeyliği görevini alamaması üzerine 1604 yılında isyan başlattı. Anadolu beylerbeyini yenerek, Manisa ve çevresini etkisi altına aldı. Kuyucu Murat Paşa'nın Canboladoğlu isyanını bastırmaya giderken ordunun gerisini emniyet altında bulundurmak istemesi üzerine affedilerek kendisine Ankara sancakbeyliği verildi. Kalenderoğlu'nun zulmünden korkan Ankara halkının kendisini şehre sokmaması üzerine burayı kuşattı, ancak üzerine asker gönderildiğini duyunca geri çekilmek zorunda kaldı. 
Kuyucu Murat Paşa'nın, Canboladoğlu isyanını bastırdıktan sonra kışı geçirmek üzere  Halep'te bulunduğunu duyan Kalenderoğlu, 1607 yılında Canboladoğlu kuvvetlerinden kaçanlar ve diğer Celali reislerini etrafında toplayarak 30 bin kişilik kuvvetle Bursa üzerine giderek bazı yerleri yaktı. Buradan sonra Kirmastı, Uluabat ve Mihaliç taraflarını işgal ederek tahrip etti. Bu durum İstanbul'da endişe uyandırmış, vezir Nakkaş Hasan Paşa serdar tayin edilip isyancıların üzerine gönderilmiş ancak kış olduğundan harekete geçememiştir. Kalenderoğlu'nun İstanbul'a gelmesinden endişeyle vezir Yusuf Paşa bir miktar askerle Üsküdar'da bulundurulmuş, ayrıca Silistre beylerbeyi Mimar Dalgıç Ahmet Paşa'da Nakkaş Hasan Paşa'ya destek için Silistre askerleri ve Dobruca gönüllüleri ile Gelibolu'dan Anadolu'ya geçmiştir. Gönen ovasında meydana gelen muharebede Mimar Dalgıç Ahmet Paşa ölmüş ve ordusu da bozulmuştur. Kalenderoğlu bu galibiyetten sonra Aydın ve Manisa taraflarına saldırmıştır. Kışı Halep'te geçiren Sadrazam Kuyucu Murat Paşa'nın ordusu ile Kalenderoğlu'nun 30.000 kişilik kuvvetleri arasında Göksun boğazında 1608 yılında yapılan savaşta Osmanlı güçleri galip geldi. Osmanlı güçleri Kalenderoğlu'nun kaçan kuvvetlerini Bayburt taraflarında yakalamış ve burada yapılan savaşta isyancılar yeniden yenilgiye uğramıştır. Bu yenilgilerden sonra Kalenderoğlu ve taraftarları İran topraklarına kaçmıştır.
İran şahına sığınan Kalenderoğlu, 1610 yılında burada ölmüştür.

Karabağlar, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Konak, doğusunda Buca ve Gaziemir, güneyinde Menderes, batısında Güzelbahçe ve Seferihisar, kuzeybatısında Balçova ve Narlıdere ilçeleri bulunmaktadır. 2008 yılında ilçe olmuştur. Nüfus bakımından İzmir ilinin Buca'dan sonra en büyük ikinci ilçesidir.

İzmir'in en eski yerleşim yerlerinden olan Karabağlar'ın Emrez ve Aktepe semtleri yaklaşık iki yüz yıl önce kara üzüm bağlarıyla kaplıydı. Bölgede çok az sayıdaki ailenin bağları, çiftlikleri ve bağ evleri yer alıyordu. 1920'li yıllarda Reşat Nuri Güntekin'in romanlarına konu olan Bozyaka bağlarının, 1970'li yıllara kadar korunduğu bilinmektedir.
Karabağlar, 6 Mart 2008 tarihinde kabul edilen ve 22 Mart 2008'de Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5747 sayılı kanunla Konak ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur. İlçeye bağlanan 55 mahalle; Abdi İpekçi, Adnan Süvari, Ali Fuat Cebesoy, Ali Fuat Erden, Arap Hasan, Aşık Veysel, Aydın, Bahar, Bahçelievler, Bahriye Üçok, Barış, Basın Sitesi, Bozyaka, Cennetçeşme, Cennetoğlu, Çalıkuşu, Devrim, Doğanay, Esenlik, Esentepe, Esenyalı, Fahrettin Altay, Gazi, General Asım Gündüz, General Kasım Özalp, Gülyaka, Günaltay, İhsan Alyanak, Karabağlar, Kazım Karabekir, Kibar, Limontepe, Maliyeciler, Metin Oktay, Muammer Akar, Osman Aksuner, Özgür, Peker, Poligon, Refet Bele, Reis, Salih Omurtak, Sarıyer, Selvili, Sevgi, Şehitler, Tahsin Yazıcı, Uğur Mumcu, Umut, Uzundere, Üçkuyular, Vatan, Yunus Emre, Yurtoğlu ve Yüzbaşı Şerafettin mahalleleridir. Ayrıca Konak ilçesine bağlı olan Kavacık ve Tırazlı köyleri de Karabağlar ilçesine bağlanmıştır.

Karabağlar'ın yüzölçümü 89 km2dir. İlçenin kuzeyinde Konak, doğusunda Buca ve Gaziemir, güneyinde Menderes, batısında Güzelbahçe ve Seferihisar, kuzeybatısında Balçova ve Narlıdere ilçeleri bulunmaktadır. Kavacık ve Tırazlı köylerinin boş alanlarla birlikte toplamı ise 7.100 hektardır.
Karabağlar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 552 metredir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Belediye başkanları

İzmir Demokrasi Üniversitesi ilçede yer almaktadır.

İzmir Çevre Yolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım metro ve ESHOT otobüsleri ile sağlanmaktadır. İlçede bir Bisim istasyonu bulunmaktadır.

T.C. Karabağlar Belediyesi19 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Karabağlar Kaymakamlığı31 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karaburun, İzmir ilinin bir ilçesi ve bu ilçenin idari merkezi kasabadır. İlçenin güneyinde Urla ilçesi; batısında, kuzeyinde ve doğusunda Ege Denizi bulunmaktadır. Karaburun Yarımadası'nda bulunan ilçe, nüfus bakımından ilin en küçük ikinci ilçesidir.

Karaburun Yarımadası'nda ilk yerleşim Bakır Çağı'nda başladı. Antik Çağ'da İyonların yerleştiği bölgede Erithrai ve ona bağlı beş kent kuruldu. Bu kentlerden Sidusa, günümüzde ilçe merkezinin bulunduğu yerde konumlanmaktaydı. Daha sonra Roma ve Bizans uygarlıklarının varlık gösterdiği bölge, 1320'de Aydınoğulları Beyliği'ne katılarak Türk egemenliğine girdi. 1415'te ise Osmanlı Devleti'ne bağlandı. 1864'te Aydın Vilayeti'nin İzmir sancağının merkez kazasına bağlı nahiye merkezi oldu. 1902'de Ahırlı adıyla Çeşme'ye bağlı bucak ve belediye oldu. 1910'da Karaburun adıyla Çeşme'den ayrılarak ilçe yapıldı. 15 Mayıs 1919'dan 17 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgali altında kaldı.

Karaburun'un İzmir il merkezine uzaklığı 106 km'dir. Yüzölçümü 421 km2dir. İlçenin güneyinde Urla ilçesi; batısında, kuzeyinde ve doğusunda Ege Denizi bulunmaktadır. Merkezi aynı adlı yarımadanın kuzeydoğusundadır. İç denize bakan tarafının karşı kıyısında Foça, Küçükbahçe tarafında Çeşme ilçeleri yer alır.
Karaburun ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 57 metredir.
Karaburun ilçe merkezi Kaza, İskele, Burgaz Arkası ve Bodrum olarak 4 ana kısıma ayrılmıştır. İskele kazanın balıkçı barınağının bulunduğu yerdir. Aynı zamanda da akşamları insanların yürüyüş yaptığı kordon boyudur. Dalış merkezleri ve balık lokantaları bulunur. Burgaz arkası daha çok yazlık evlerin olduğu kesimdir. Bodrum ise ilçenin en işlek plajının bulunduğu kısımdır.
Karaburun'da İskele'nin önünde Büyük Ada ve Burgaz Arkasına bakan Küçük Ada bulunmaktadır. İskelenin ilerisinde Karaburun Yelken Kulübü vardır.
Yaz aylarında öğleden sonra başlayıp hava kararıncaya kadar her gün düzenli esen imbat rüzgarına sahiptir.

Karaburun Yarımadasında kurulu Karaburun ilçesine bağlı köyler, gruplar halinde birbirine uzaktır. Karaburun ilçesi; düşük nüfus yoğunluğuna karşın, yüzölçümü olarak geniş bir alana yayılmıştır. Yaklaşık 500 km².
Eğlenhoca, Kösedere ve İnecik köyleri, birbirine yakın, Merkez ilçeye 15–16 km, Mordoğan beldesine 5–6 km, Küçükbahçe beldesine 35–37 km uzaklıktadırlar.
Tepeboz, Hasseki ve Sarpıncık köyleri, birbirine yakın, Merkez ilçeye 8–11 km, Mordoğan beldesine 23–26 km, Küçükbahçe beldesine 25–35 km uzaklıktadırlar.
Parlak ve Salman köyleri, birbirine yakın, Merkez ilçeye 15–18 km, Mordoğan beldesine 30–33 km, Küçükbahçe beldesine 11–14 km uzaklıktadırlar.
Bozköy, Ambarseki ve Saip köyleri, birbirine yakın, Merkez ilçeye 1–3 km, Mordoğan beldesine 18–22 km, Küçükbahçe beldesine 23–25 km uzaklıkta köylerdir.
Yaylaköy de Merkez ilçeye 10 km, Mordoğan beldesine 26 km ve Küçükbahçe beldesine 12 km uzaklıktadır.
Sazak köyü, bütünüyle terkedilmiştir.
* Uzaklıklar yaklaşık olarak verilmiştir.

Köyler, tepelerin yamaçlarına ve ağırlıklı olarak denizden kolay görünmeyen noktalara eski zamanlardaki korsan tehlikesi yüzünden kurulmuştur. Bu nedenle, genelde her köyün, denize ulaşımı mümkün kılacak birer iskelesi vardır. Bu iskelelerin bir bölümü hala kullanılmakta ve geliştirilmektedir.
İskele yerleşimlerinden bazıları giderek, köylerden daha büyük hale gelmiştir. Örneğin; Mordoğan olarak bilinen yerleşim, aslında Mordoğan İskelesi'dir ve gerçek Mordoğan Köyü, denizden 2–3 km içeridedir. Aynı şekilde; Denizgiren yerleşimi Küçükbahçe köyünün, Kaynarpınar yerleşimi İnecik köyünün iskeleleridir.
Mordoğan beldesinde bir Yat Limanı yapılmaktadır.

Karaburun İskelesi - Karaburun Merkez
Mordoğan İskelesi - Mordoğan Beldesi
Kaynarpınar İskelesi - İnecik Köyü
Eşendere İskelesi - Ambarseki Köyü
Saip İskelesi - Saip Köyü
Yeniliman İskelesi - Tepeboz Köyü
Denizgiren İskelesi - Küçükbahçe Köyü

Bodrum Koyu - Karaburun Merkez
Kuyucak Koyu - Karaburun Merkez
Badembükü Koyu - Parlak Köyü
Hamzabükü Koyu - Sarpıncık Köyü
Yukarı Boyabağı Koyu - Kösedere Köyü
Aşağı Boyabağı Koyu - Kösedere Köyü
İçmekıyısı Koyu - Kösedere Köyü
Dereağzı Koyu - Eğlenhoca Köyü
Ardıç Koyu - Mordoğan
Körfez Koyu - Mordoğan
Manal Koyu - Mordoğan
Azmak Koyu - Mordoğan

Çatalkaya Körfezi
Süngerci Koyu
Sıcağıbükü Koyu
Kumbükü Koyu
Akbük Koyu
Olcabük Koyu
Eğriliman Koyu
Dikencik Koyu
Karareis Koyu
Kocadere Koyu
Gerence Koyu

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Başlıca ticari ürünleri enginar, üzüm, nergis çiçeği, nar, narenciye, bademdir. Yöreye has olarak nitelendirilebilecek olan hurma zeytini ve kopanisti peyniri vardır.
Yörede ayrıca balıkçılık da köylüler tarafından ağ veya olta aracılığı ile yapılmaya devam etmektedir. Özellikle gezgin balık türlerinden kefalin ağ (yörece dalyan tipi denilen ve kazıklar arasına yerleştirilen yatay ağ düzeneği) ile avlanması oldukça yaygındır. Ağustos ve eylül aylarında topan kefal avcılığı verimli geçer. Bunun yanında açık denizde kalamar, mercan, istavrit, kolyoz avcılığı da amatör olarak yapılmaktadır. Koylarda ise kıyıdan veya küçük tekneler ile amatör olarak sargoz, kupes, melanur, hani avcılığına sıkça rastlanır.

Her ne kadar doğal zenginlikleri itibarı ile tatil turizminin tüm imkânlarına sahip olsa da, turistler açısından tenha denilebilecek bir durumdadır. Bunda en büyük etmen olarak çok virajlı ve dar yollara sahip olması gösterilmektedir. Tabii ki bu girintili çıkıntılı kıyı şeridi virajlar yanında birçok irili ufaklı koyları da beraberinde getirmektedir.
Karaburun konumu itibarı ile açık denize baktığı için, suyun devridaim içinde olması nedeniyle, temiz bir denize sahiptir. Lodoslu veya poyrazlı kötü hava şartları sebebiyle dalgalı ve çalkantılı durumlar dışında, deniz çok berraktır. Dik dağlık yapısı gereği kumsaldan çok kayalık yapıya sahip olan Karaburun, su altı zenginliği açısından dikkat çekmektedir. Bu yapısı ile tüplü ve tüpsüz dalış meraklılarının ilgisini çekmektedir. Balıkçılık ile ilgilenenler için de birçok imkân sunmaktadır.
Turizm sayfiye ağırlıklı olsa da, bahar aylarında açan yüzlerce çeşit çiçekler temiz hava ve doğa meraklılarını kendine çeker. Özellikle kelebek ve çiçek fotoğrafçılığı ve trekking ile ilgilenen yerli turistlerin vazgeçilmez ziyaret noktalarından biridir Karaburun yöresi.
Turist potansiyelini daha çok yazlığı olan yerli turistler oluşturmaktadır. Yabancı turistlere fazla rastlanmamaktadır. Buna bağlı olarak yazlık eğlenceye yönelik tesisleri sınırlıdır. Özellikle İskele mevkiinde deniz kenarındaki balık restoranları ve birkaç kafe dışında fazla tesis yoktur. İskele mevkiinin kuzeybatısında yaklaşık yarım mil açığında bulunan Büyük Ada turizme açık olup, ancak tekne kiralama ile ya da yerel halkın kendi tekneleri ile sağlanabilmektedir. Adada herhangi bir turistik tesis bulunmamakta sadece kuzey ucunda çakarlı deniz feneri bulunmaktadır. Adada ayrıca küçük keçi sürüsü de bulunmaktadır. Keçilerin mevcudiyeti ve sert hava koşulları yüzünden adada ağaç yetişmemekte, sadece maki tipi bitki türleri yetişmektedir. Adanın güneyinde poyrazdan korunaklı küçük bir koyu ve plajı vardır.
İlçede üç adet turistik otel bulunmaktadır. Bunun dışında konaklama için ağırlıklı olarak butik tip pansiyonlar, pansiyonlar ve ev pansiyonculuğu kullanılmaktadır.
İlçede 2018'den beri her yıl Karaburun Nergis Festivali düzenlenmektedir.

İzmir'e bağlı Üçkuyular semtinden kalkan Karaburun midibüsleri vasıtasıyla ulaşım sağlanmaktadır. 2007 yılında başlayan Üçkuyular-Karaburun İskele seferleri 2008 yılında durdurulmuştur. 2009 yılı itibarıyla Foça-Karaburun Saipaltı yazlık hafta sonu seferleri başlamıştır. İZDENİZ yeni alınan katamaranlar ile Karaburun'a yaz sezonunda sefer düzenlemektedir.
İzmir yolu üzerinde bulunan Seferihisar ilçesi üzerinden ara bağlantılarla, doğrudan Selçuk'a geçiş mümkündür.
2013 yılında İYTE-Mordoğan arasındaki yol yeni yapılmış ulaşım 56 km'ye düşürülmüştür. Yolun Karaburun merkeze ulaştırılması çalışmaları devam etmektedir.

Enginar reçeli
Meli, Karaburun

Şevket Işık (2002). Karaburun Yarımadasının tarihsel coğrafyası ISBN 975-483-543-8. Ege Üniversitesi. 

Karaburun Kaymakamlığı20 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaburun Belediyesi12 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaburun Gezi Haberleri22 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uydudan Karaburun (Google)

Karain Mağarası, Türkiye'nin en büyük doğal mağaralarından biridir. Denizden yüksekliği 430-450 metredir. Antalya'nın 30 km kuzeybatısında eski Antalya-Burdur kara yoluna 5–6 km uzaklıkta bulunan Yağca mahallesi sınırları içinde bulunur. Antalya-Burdur kara yolunun 13. km'sinde Karain işaret levhasından sola dönülerek Karain Mağarası yoluna girilir. Antalya'ya uzaklığı 27 km'dir.

Karain Mağarası; doğal karstik oluşumlar sonucu meydana gelmiştir. 1946 yılında mağara, Kılıç Kökten tarafından keşfedilmiş olup mağaranın oluşumu hakkındaki yaptığı araştırmalar mağaranın ince dehlizlerle üç kayanın birleşimi sonucunda ortaya çıkmış olduğunu gösterir. Mağara Çam (Katran) Dağı'nın kalkerli dik yamaçlarında bulunan Çadır Tepesi içine doğal bir şekilde karstik olaylarla oyularak oluşmuştur. Karain Mağarası Kretase yaşında 2 zamana ait kalkerler içinde bulunur.

1946 yılından beri kazılar yapılmaktadır. Yapılan kazılardan, bölgenin günümüzden 200-150 bin yıl kadar önce de yerleşim merkezi olarak kullanıldığı sonucuna varılmıştır. Türkiye'nin içinde insan yaşamış en büyük mağarasıdır. Buluntular mağaranın hemen yakınında bulunan Karain Müzesi'nde ve Antalya Müzesi'ndeki tarihöncesi bölümde sergilenmektedir.

Araştırma 2002 Antalya il merkezinin kuzeybatısınnda; Paleolitik Çağ bulgularıyla ünlenen bu mağarada; I. Yalçınkaya tarafından yapılan kazılarda az sayıda İlk Tunç Çağı çanak çömleği de bulunmuştur. Mağaranın bu dönemde mevsimlik iskan gördüğü belirtilmektedir.
Karain Mağarası, Anadolu ve Yakın Doğu tarihi açısından önemli bir paleolitik merkezdir. Mağara paleolitik, neolitik, kalkolitik, eski tunç gibi protohistorik çağlarda ve klasik çağda insanlar tarafından sürekli bir biçimde iskan edilmiştir. Karain Mağarası'nda yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik buluntular alt paleolitikten geç Roma dönemine kadar görülen yerleşim izleri ile Anadolu arkeolojik çalışmalarında önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Klasik dönemlerdeki kullanım daha çok Adak Mağara (tapınak) niteliğinde olup, mağara alnı ve dış duvarları üzerinde Grekçe kitabe ve nişler bulunmaktadır.
Yeryüzünde bilinen paleolitik mağaraların çoğu sadece bir dönemi temsil ederken Karain alt, orta ve üst olarak kesintisiz bir katmanlaşma göstermekte ve bu katmanlardan elde edilen veriler, özellikle Avrupa ve Yakın Doğu arasındaki bağlantılar ve göç yolları hakkında fikir vermesi açısından önem taşımaktadır. Karain'den ele geçirilen Anadolu'da bilinen en eski insan kalıntılarının yanı sıra mağarada ortaya çıkarılan taşınabilir sanat ürünleri Anadolu sanatının ilk örnekleridir. Mağaraya giriş paralıdır.
Ayrıca, verdiği bitki ve hayvan kalıntıları ile Batı Akdeniz'in eski çevresinin ortaya konmasında önemli bir rol üstlenen Karain, çevresindeki diğer mağaralarla birlikte doğal ve kültürel özellikleri dolayısıyla karma sit olarak Dünya Mirası listesine önerilmektedir. Mağaradaki kazılar hala devam etmektedir.

İnsanlık tarihinin başlangıcındaki süreç içinde mağara, Alt Paleolitik'ten başlayarak; Orta ve Üst Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik, İlk Tunç Çağı, MÖ. 2. binyıl ve Klasik Çağ'da insanlar tarafından sürekli bir biçimde iskan edilmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da yaklaşık 11 m'yi bulan kalın bir kültür dolgusu içermektedir. Ancak mağaranın en uzun süren ve en önemli iskanı Paleolitik Çağ'dadır. Klasik dönemlerdeki kullanım daha çok Adak Mağara (tapınak) niteliğinde olup; mağara alnı ve dış duvarları üzerinde Grekçe kitabe ve nişler bulunmaktadır. Karain Mağarası'nda yapılan kazılarda elde edilen arkeolojik buluntular; Antalya Müzesi'nde ve mağaranın hemen yakınında bulunan Karain Müzesi'nde sergilenmektedir. 1997 yılında 1. derecede arkeolojik doğal sit alanı ilan edilmiştir. Yarasaların yaşadığına dair izler vardır.

Karain Mağarası E gözü kazılarından ele geçmiş 1 adet kemik alet bulunmaktadır. Söz konusu aletin, hippopotam ya da fil gibi iri bir hayvana ait olduğu tespit edilmiştir. 2011 yılı kazıları sonucunda ele geçen bu örnek, söz konusu hayvana ait bacak kemiğinden üretilmiştir. Buluntu, VI. jeolojik üniteden ele geçmiştir. 400.000 yıldan daha eski tarih veren bu ünitenin, hippopotam ve fil gibi hayvanları içeren bir faunaya sahip olduğu bilinmektedir.  “Dişlemeli Alet” olarak tanımlanan bu buluntu, Alt Paleolitik Dönem içerisinde 500.000 ile 600.000 yılları arasına tarihlendirilmiştir. Söz konusu dişlemeli alet, Alt Paleolitik'e ait bilinen ilk ve dolayısıyla en eski alet olarak nitelendirilmiştir. Üzerinde herhangi bir yanma ya da kırık taşımayan dişlemeli alet, I 14 plankaresinden ele geçmiştir. Dişlemeli aletin uzunluğu 14,2 cm., genişliği 7 cm.’dir. Kalınlığı 2,2 cm. olarak belirlenmiş olan aletin ağırlığı 209,34 gramdır. Karain Mağarası B Gözü kazılarında 2013 kazı sezonu sonuna kadar toplam 395 adet kemik alet ele geçirilmiştir. Tanımlanabilen kemik aletlerin tipolojik incelemeleri sonucunda 7 grup alet tipi belirlenmiştir. Bunlar; ağaç kabuğu soymada kullanıldığını düşündüğümüz “Ağaç Kabuğu Soyucu (Bark Extractor)” “Bızlar” “İğneler” “İşlenmiş Kemik ve Boynuzlar” “Kaşıklar” “Spatulalar” ve “Uçlar” şeklindedir. Tespit edilen 7 grup içerisindeki çoğunluğu bızlar oluşturmaktadır. Bızlar ve bızlara ait olduğu tespit edilen parçalar toplam 222 adettir (% 56). Bızları, 122 adet (% 31) ile işlenmiş kemik ve boynuzlar, 18 adet (% 5) ile spatula ve spatula parçaları, 12 adet (% 3) ile iğne ve iğne parçaları; yine 11 adet (% 3) ile 58 uçlar, 8 adet (% 2) ile ağaç kabuğu soyucu (Bark Extractor) ve 2 adet (% 0,1) ile kaşık ve kaşık parçaları takip etmektedir. Karain Mağarası B Gözü'nden ele geçirilen kemik aletlerin üretildiği kemik türüne ilişkin analizler sonucunda tanımlanamamış 239 adet (% 61), tanımlanabilen 156 adet (% 39) kemik tespit edilmiştir. B Gözü kemik aletlerinin tanımlanabilen türlerine ilişkin değerlendirmeler sonucunda; çift toynaklı olarak tanımlanan ve “Artiodactyla” takımına giren koyun, keçi, geyik, sığır, domuz gibi hayvanlara ait 29 adet (% 24) etraf kemiği (kol, bacak) tespit edilmiştir. Bunun yanında 35 adet (% 30) koyun veya keçi tanımlaması yapılan,
23 adet (% 19) kesin olarak koyun olduğu anlaşılan; 19 adet (% 16) kesin olarak keçi olduğu anlaşılan; 11 adet (% 9) fare gibi kemirgenler ve kuşlara ait olduğu tespit edilen, 2 adet (% 2) kızıl geyik (Cervus elaphus) kemiği olduğu anlaşılan kemik tür tanımlaması yapılabilmiştir.

Karain Mağarası Paleolitik Çağ Buluntuları20 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karatay Medresesi, Konya'da bulunan Selçuklu dönemine ait yapı. Medrese Karatay ilçesi, Ferhuniye Mahallesi, Adliye Bulvarı'nda bulunmaktadır.

Karatay Medresesi, II. İzzeddin Keykavus devrinde, 1250-1251 yıllarında yapılmıştır. Eyvanın solundaki kubbeli hücre Celaleddin Karatay'ın türbesi olduğundan ve Celalettin Karatay Vakfiyesine kayıtlı olduğundan Celalettin Karatay tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlı devrinde de kullanılan medrese 19. yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.
Medrese, Selçuklular devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutulmak üzere "Kapalı Medrese" tipinde Sille taşından inşa edilmiştir. Tek katlıdır. Giriş doğudan gök ve beyaz mermerden yapılmış kapı ile sağlanmaktadır. Kapı Selçuklu devri taş işçiliğinin şaheser bir örneğidir. Yazı ve desenlerle süslenmiştir. Kapının üzerinde medresenin yapımı ile ilgili kitabeler yer almaktadır. Kapının diğer yüzeylerine seçme ayet ve hadisler kabartma olarak işlenmiştir. Kapıdan, evvelce kubbe ile örtülü (şimdi üzeri açık) bir avluya, buradan da bir kapı ile medreseye girilir. Medrese salonunun üzeri, merkezinde fener bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında, duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panoda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönünde bulunan beşik tonozlu eyvanın kemerinde besmele ve Ayet-el Kürsi yer almaktadır. Kubbeye geçiş elemanı olan üçgenlerde ise Muhammed, İsa, Musa ve Davud peygamberlerin isimleri ile dört halifenin (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali) isimlerine yer verilmiştir.
Medrese duvarlarındaki mozaik çinilerin büyük bir kısmı dökülmüştür. Çinilerde kullanılan renkler, turkuvaz (firuze), lacivert ve siyahtır. Anadolu Selçuklu devri çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi 1955 yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır. 2006 yılında genel bir bakımdan geçirilmiştir.

Sergilenen eserler Selçuklu ve Osmanlı dönemine aittir. Celaleddin Karatay Türbesi'nin bulunduğu hücrede ve güneydeki öğrenci hücrelerinde Kubadabad Sarayı çinileri alçı süsleri, çini tabaklar, kandiller ve sırsız seramikler sergilenmektedir. Kubadabad Sarayı çinileri haç, yarım haç, sekiz köşeli yıldız ve kare şeklinde olup, lüster ve sıraltı tekniği ile yapılmıştır. I.Alaeddin Keykubat'ın emri ile yaptırılan Kubadabad Sarayı İbrahim Hakkı Konyalı ve Osman Turan'ın Beyşehir civarında olması gerektiğini işaret etmelerinden sonra 1949 yılında dönemin Konya Müze Müdürü Zeki Oral tarafından bulunmuştur. 1952'de Zeki Oral'ın, 1965-1966'da Katharina Ottodorn'un ve 1967'de Mehmet Önder'in sondaj ve kazı çalışmaları ardından uzun süre kendi kaderine terk edilen Kubad-Abad 1980 yılından itibaren Rüçhan Arık tarafından yeniden ele alınarak sistemli kazılara başlanmıştır.

Eyvanda Selçuklu dönemine ait çini kalıntıları, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait seramikler sergilenmektedir. Kubbeli salonda Selçuklu dönemine ait cam tabak, çini parçaları, Beyşehir Eşrefoğlu Camii'ne ait tavan göbekleri ve Osmanlı dönemine ait seramikler bulunmaktadır.
Pazartesi dışında her gün 08.30-12.30/13.30-17.30 saatlerinde ziyarete açıktır.

Medrese
Osmanlı'da eğitim

Karatay Medresesi'ndeki (Çini Müzesi) Kubad-Abad Sarayı Çinileri 9 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karatepe (Luvice: Azzattiwadaya; Asativadaya) veya Arslantaş Höyüğü, Osmaniye ili  Kadirli ilçesi sınırları içerisinde bulunan MÖ 8. yüzyılda, Geç Hitit Çağı'nda Hitit Kralı Asivatas tarafından kuzeydeki vahşi kabilelere karşı yaptırılmıştı ve Asativadaya olarak adlandırılmıştır. Asativadaya (Aslantaş-Karatepe) Kalesi'nin çevresi günümüzde bir açık hava müzesidir.
Karatepe, Adana'nın yaklaşık 135 km doğusunda, Osmaniye iline 25 km Doğusundaki Aslantaş Baraj Gölü kenarındadır. Doğal bir tepenin üzerindedir. Toros Dağları’nın eteklerindedir. Kilikya bölgesinin bir yerleşimi olan Karatepe, Ceyhan Nehri'nin batı kıyısında bulunan 22 metre yükseklikte bir tepede yer alır. Tepe, bir yandan Ceyhan Vadisine, kuzeyden ise Andırın Ovası'na hakimdir. Diğer yandan Çukurova'dan gelip Toroslar'ı aşan, bugün de köylüler ve Yörükler tarafından kullanılmaya devam edilen "Akyol" denilen eski kervan yoluna hakim durumdadır.
Karatepe, 1946 yılına kadar bilinmeyen bir yer iken, tesadüfen bulunarak öğretmen Ekrem Kuşçu tarafından o dönemdeki Adana Müzesi Müdürü Naci Kum'a bildirilmiştir. 1946 yılında Alman arkeolog Helmuth Theodor Bossert başkanlığında kazı çalışmalarına başlanmıştır. 2020'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edildi.
Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi'nin bulunduğu yer, Anadolu'daki diğer ören yerlerinden çok farklıdır. Burası, Aslantaş Barajı'nın yapılmasıyla üç tarafı baraj gölüyle çevrilmiştir. Müze, bir yarımada üzerinde ve etrafı ağaçlarla kaplıdır. Karatepe'nin yanındaki eski kervan yolu; Hititlerden önce, Hititler döneminde ve Haçlı Seferleri sırasında kullanılmıştır.
Yakın zamanlara kadar Yörüklerin göç yolu da olmuştur. Müze girişinden önce güzel bir alan mesire yeri olarak kullanılmaktadır. Karatepe'nin iki önemli kapısı vardır.
Güneybatısındaki giriş kapısında iki aslan heykeli vardır. Çeşitli yerde esmer ve açık sarı, sert taneli bazalt taş üzerinde duvar kaplaması niteliğinde, o günün yaşayışını sergileyen çeşitli figürler (taş kabartmalar). Fenike ve Hitit hiyeroglif yazıları ve yaklaşık üç metre boyunda Fırtına Tanrısı'nın heykeli bulunmaktadır. Kuzeydoğusundaki giriş kapısında insan başlı, aslan gövdeli, karşılıklı iki sfenks vardır.
Sağ ve sol odacıklarda Güneş Tanrısı rölyefi ve diğer çeşitli rölyefler ile karşılıklı aynı metin olmak üzere, Çivi yazılı ve Hitit hiyeroglif yazıları bulunmaktadır.
Kurucusu Asativada adını alan bu yer, MÖ 725-720'de Asur kralı V. Şalmanezer, M.Ö. 680 yılında Esarhaddon tarafından ele geçirilmiş, yakılıp, yıkılmıştır.
Yıkılan kale sur duvarları 2–4 m genişliğinde, kalenin iç ve dış duvarları ise 4–6 m'dir. Çift duvar arasındaki boşluk taş, moloz ve toprakla doldurulmuştur.
Kalenin doğu-batı uzunluğu 196 metre, kuzey-güneyi ise 376 metredir. Kalenin, 18–20 m'de bir 34 adet dikdörtgen burcu vardır.

Bazalt taşlar üstündeki yazılardan bir örnek:
"Adanava kralı ben Asitivadas’ım. Güneş İlahı’nın adamı, Fırtına Tanrısı’nın kulu, Avarikos’un büyük yaptığı Adanava memleketini, doğusuna, batısına genişlettim. Komşu krallarla iyi geçindim. Karşı gelenleri ayağımın altına aldım, ezdim. Bolluk ettim. Açları doyurdum, huzur ve güveni sağladım. Silahlı erkeklerin gezemediği bu yerlerde genç ve güzel kadınların yalnız başlarına kirmen eğirerek huzur ve güven içinde gezmelerini sağladım. Kim, benim yaptığım bu kaleyi ve kapıyı yıkar, bu nizâmı bozarsa. Tanrı belasını versin. Yalnız benim adım ölümsüzdür, güneş ve ay gibi.."

Sit alanında MÖ 8. yüzyıla ait olan, Fenikece ve Hiyeroglif Luvice olmak üzere iki dilli yazıt, Adana krallarının "Mopsos Hanedanı"ndan gelen faaliyetlerini yansıtmaktadır. Bu hanedan, Hiyeroglif Luvice'de mu-ka-sa- (genellikle 'Moxos' olarak çevrilir) ve Fenikece'de mpš şeklinde Mopsos olarak belirtilmiştir. Yazıt önce Fenikece olarak yazılmış, ardından Hiyeroglif Luvice'ye çevrilmiştir. Bu yazıt, arkeologlar için bu hiyerogliflerin şifresini çözmede bir Rosetta Taşı görevi görmüştür.
Yazıttan öğrendiğimize göre, yazıtın yazarı, kentin kurucusu ve yöneticisi olan Azatiwada'dır (veya Azatiwata). Yazıt, kentin kuruluşunu anmaktadır. Azatiwada, kendisini antik bir krallık olan Ḫiyawa'nın (Adana'nın) kralı Awariku'nun bir astı olarak kabul etmektedir. Azatiwataya (Karatepe) ise Adanawa'nın (Adana) sınır kentlerinden biri gibi görünmektedir.
Aynı tipte bir başka yazıt olan Çineköy Yazıtı daha yakın zamanda keşfedilmiştir. Bu yazıt da, aynı yönetici olabilecek ya da aynı hanedana ait olabilecek kral Awariku'dan bahsetmektedir.

Karatepe ilk olarak 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Yakın Doğu Dilleri ve Kültürleri Bölümü'nden Helmuth Theodor Bossert ve Prof. Dr. Halet Çambel tarafından, Toroslar'ı aşarak Kayseri'den Çukuruova'ya ulaşan eski Hitit kervan yolunu araştırma gezisi sırasında saptanmıştır. Bir sene sonra bu kez yine Bossert ve Doç. Dr. Bahadır Alkım'ca bir araştırma gezisi daha yapılmıştır. Aynı yıl, 1947 yılında Bossert bilimsel başkanlığında Halet Çambel, Nihal Ongunsu, Muhibbe Darga, Handan Alkım'dan oluşan arkeologların da katıldığı bir ekiple kazılara başlanmıştır.
Bossert'in başkanlığındaki bu kazılar 1951 yılına kadar sürmüştür. Ertesi yıl Halet Çambel yönetiminde ve İtalyan uzmanların katılımıyla kazılara yeniden başlanmıştır. Halet Çambel ve ekibinin geniş bir bakış açısından sürdürdüğü çalışmalar 1957 yılında Türkiye'nin ilk açık hava müzesini ortaya çıkarmaya başlamıştır.
Kaleyi çevreleyen 7.715 hektarlık alan 1958 yılında Milli Park ilan edilmiştir ama 1970'li yıllarda tüm itirazlara karşın 1975 yılında yapımına başlanan Arslantaş Barajı, 1984 yılında tamamlandığında, kalenin ve Domuztepe Höyüğü'nün eteklerine kadar yükselen bir baraj gölü oluşturmuştur.
Çevre halkı 2005 yılında Halet Çambel'in bir büstünü dikmişlerdir.

Kazılarda üç yapı katı belirlenmiştir. Birinci kat kale surları, anıtsal giriş bölümleri, saray ve kutsal mekanlardan oluşmaktadır. Ele geçen bazalt kabartma ve yazıtlar bu kattaki çalışmalardan gelmektedir. İkinci yapı katı, bu mimari yapıların taş temelleri altındaki taş örgülerdir.

Kaleye, T biçiminde kuleleri olan anıtsal iki kapıdan girilir. İki kule arasındaki üstü açık bir geçitten sahanlığa geçilir. Sahanlıkta iki odaya ve kalenin içine çıkılır. Anıtsal olarak görülen kapılar ahşaptan olup bazalt mil yatakları içinde döner. Güneybatıdaki kapıdan günümüzde Arslantaş Barajı Gölü ve Domuztepe Höyüğü görünmektedir.
Kalenin içindeki kutsal alanda çifte boğa kaidesi üstünde Fırtına Tanrısı Baal-Tarhunzas'ın 3 metre yükseklikteki boy heykeli bulunmaktadır. Kapı odasındaki bazalt kabartmalarda ise Kral'ın ülkesini ve yaptıklarını öven yazılar ile saray yaşamı, av, mitoloji ve tanrılara sunu sahneleri yer almaktadır.
Kale yaklaşık olarak 375 x 195 metrelik bir alana yayılmaktadır. Burçlarla desteklenmiş çit sur olarak yapılmıştır. İç surda eşit aralıklarla 28 burç bulunmakta olup duvar kalınlığı 4 metredir. Kuzeydoğu ve güneybatı taraflarında, kuzey ve güney kapılar olarak adlandırılan birer anıtsal kapı yer almaktadır. Kulelerle desteklenen bu kapılara birer rampa ile ulaşılmaktadır. Rampadan çıkılınca kulelerin arasındaki avluya varılmaktadır. İç mekan duvarlarının bazıları, üzerlerinde yazılar da olan duvar kaplaması şeklindeki heykel ve ortostatlar bulunmuştur. Çok çeşitli sahneleri konu alan kabartmaların sayısı yüzü bulmaktadır. Bunlar ve bir kısım tanrı heykeli üzerindeki yazılarda Luvi dilinde hiyeroglifle ve alfabetik harflerle Fenike dilinde yazısı kullanılmıştır.
Taş işçiliğinde iki farklı usta grubunun çalıştığı anlaşılmaktadır. Bunlardan birinin çalışmaları belirli bir profili ve kulakları olan canlı ve hareketli kabartmalardır. Diğer usta grubunun çalışmaları ise kontrplaktan oyulmuş gibi basmakalıp çalışmalardır.

"Osmaniye Osmaniye Açık Hava Müzeleri". 16 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi
Karatepe-Aslantaş Millî Parkı
Karatepe yazıtları

Osmaniye Tanıtım Sitesi 5 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
hittitemonuments.com - Karatepe 31 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karşıyaka, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Bayraklı, kuzeybatısında Menemen, batısında Çiğli ilçeleri, güneyinde İzmir Körfezi ve İzmir'in karşı kıyısı bulunmaktadır. Yamanlar Dağı'nın eteği ile deniz arasında kalan kısımda şehir dokusu ile büyük ölçüde bütünleşmiş bir ilçedir.

İNGEV'in araştırmasına göre Karşıyaka, Türkiye'nin en gelişmiş 7. ilçesidir.

Yerleşim alanı İzmir şehir merkezinin karşısında bulunması sebebiyle "Karşıyaka" adını almıştır. 19. yüzyıl Batı kaynaklarında "Kordelio" adı altında anılmıştır. "Batılı Kordelyo" ismini önceleri Haçlı Seferleri komutanı İngiltere Kralı I. Richard ile bağlantılandırmışlar ise de, buralara hiç gelmemiş olan kralın Kordelyo ismi ile ilişkisi olabileceği tezi daha 19. yüzyıl kaynaklarında reddedilmiştir. 13. yüzyıl Bizans kaynaklarında bölgede yer alan ve yeri tam olarak tespit edilemeyen "Kordeleon" adlı bir yerleşimin bahsi geçmektedir ve ismin kökeninin bu tarihlerden de geriye götürülebileceği savunulmuştur.
Buna göre Kordelyo'nun öz bir Anadolu ismi olabileceği söz konusu edilmekte ve etimolojik olarak Gordion, Gördes, Kardakçı Dağı, Kardamyla gibi benzer Anadolu isimleri ile bağı bulunabileceği öne sürülmüştür. Sanskritteki "grha-", Slav dillerindeki "grad", Latincedeki "hortus" ve Almanca/İngilizcedeki "garden" kelimeleri ile bağlantılı olarak, "herhangi bir amaçla tecrit edilmiş yer, kesik, kale, bahçe" gibi anlamlar taşıyabilen Hititçe/Luvicedeki "gurta" kelimesi ile Pelasgların/Luvilerin/Lidyalıların dillerinde "geçit, boğaz, vadi" anlamına gelen "ela" bileşmesi ve sonradan eski Grekçe ve çağdaş Yunancada yer isimlerinin sonuna gelen -ieon, -eio son ekinin aktarılmasıyla oluşturulduğu öne sürülmüştür.

Karşıyaka, 1865 yılında İzmir-Menemen demiryolunun hizmete girmesiyle yerleşime açılmış ve özellikle 1874 sonrasında İzmir merkez (Konak) ile vapur seferlerinin başlatılmasıyla gelişmiş bir yerleşim yeridir. Cumhuriyetin ilanından sonra 1923'te Karşıyaka'ya belediye başkanı atanmıştır. Temmuz 1930'da belediye kapatılmış ve Karşıyaka, İzmir Belediyesi görev alanına girmiştir. Karşıyaka, 1 Haziran 1954'te yürürlüğe giren 6325 sayılı kanunla Merkez ilçeden ayrılarak ilçe ünvanını almıştır. Karşıyaka Belediyesi 1984'te yeniden kurulmuştur. 2008'de ilçenin doğusundaki bazı mahalleler yeni kurulan Bayraklı ilçesine bağlanmıştır.

Karşıyaka, İzmir Körfezi'nin kuzeyinde yaklaşık 51 km2lik bir alana yerleşmiştir. Karşıyaka ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 232 metredir. Sınırları içerisinde Yamanlar Dağı bulunmaktadır. İlçenin doğusunda Bayraklı, kuzeydoğusunda Bornova, kuzeyinde Menemen, batısında Çiğli ilçeleri, güneyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. 27 mahallesi vardır.

İlçe nüfusu 2020 yılı itibarıyla 350.100 kişidir. İlçe nüfusunun 163.902 kişisi erkek, 186.198 kişisi ise kadındır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ege Park Mavişehir Alışveriş Merkezi, MaviBahçe ve Hilltown Karşıyaka ilçede yer alan alışveriş merkezleridir.

Karşıyaka, burada ölen Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın adıyla anılan ve söz konusu tarihlerde Atatürk'ün eşi Latife Hanım'ın ailesi Uşşakizadelere ait olan ve yakın geçmişte bir anı evi olarak restore edilmiş Latife Hanım Köşkü Anı Evi ve bunun dışında İzmir Levanten köşkleri tanımına giren birkaç tarihî yapı ile tanınır. İlçede ayrıca Bilim Müzesi, Bostanlı Açıkhava Arkeoloji Müzesi, Deprem Müzesi, Haberleşme Müzesi ve Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi yer almaktadır. 1905'te açılan St. Helen Kilisesi, ilçedeki en eski Katolik kilisesidir. Türkiye'nin ilk opera binası Opera İzmir, ilçe sınırları içerisindedir.

İlçede Karşıyaka SK adındaki 1912 yılında kurulan bir spor kulübü faaliyet göstermektedir. Bu kulüp; Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Atatürk tarafından armasına ay yıldız verilmiş olmasının yanı sıra, tenis, futbol, basketbol, yelken, voleybol, karate, judo, masa tenisi, motosiklet sporları, kürek, golf, atlı spor, ragbi ve hokey alanlarında faaliyet gösteren bir kulüptür.
Karşıyaka SK 1987 ve 2015 yıllarında Türkiye Basketbol Ligi şampiyonu olmuş, ayrıca 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası ve Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur. Ayrıca yine aynı yıl Basketbol Süper Ligi şampiyonudur. 6.500 kişi kapasiteli Mustafa Kemal Atatürk Karşıyaka Spor Salonu basketbol ve voleybol maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Karşıyaka İzmir kentinin parçasıdır ve 1984 yılına kadar belediye hizmetleri İzmir Belediyesince yürütülmüştür. Büyükşehir belediyeleri kurulunca Karşıyaka'da da ikinci kademe belediyesi olarak Karşıyaka Belediyesi kurulmuştur.

İlçede yer alan eğitim kurumları; Ankara İlköğretim Okulu, Karşıyaka Lisesi, Karşıyaka Necip Demir Anadolu Ticaret Lisesi, Karşıyaka Cihat Kora Anadolu Lisesi, Karşıyaka Atakent Anadolu Lisesi, Mustafa Reşit Paşa İlköğretim Okulu, Fevzipaşa Ortaöğretim Okulu, Alaybey Selçuk Yaşar Ortaöğretim Okulu, Atakent Erdoğan Kibarer Ortaöğretim Okulu, Eren Şahin Eronat Ortaöğretim Okulu, Faik Muhittin Adam İlköğretim Okulu, Mavişehir İlköğretim Okulu, Gazi Anadolu Lisesi, Zeki Şairoğlu Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi, Emlakbank Süleyman Demirel Anadolu Lisesi, Kazım Dirik Anadolu Lisesi, Adnan Menderes Anadolu Lisesi, 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi ve Karşıyaka Şemikler Anadolu Lisesidir. Ayrıca Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi de yer almaktadır.

İlçede İZBAN ve T1 (Alaybey - Flamingo & Mavişehir - Ataşehir) Tramvay Hattı ile demiryolu, ESHOT otobüsleri ile karayolu ulaşım hizmeti verilmektedir. İZBAN istasyonlarının bazıları Karşıyaka Tüneli içerisindedir. Karşıyaka Vapur İskelesi'nden şehrin çeşitli yerlerine vapur seferleri düzenlenmektedir. İzmir Çevre Yolu ilçeden geçmektedir. İlçede on bir Bisim istasyonu bulunmaktadır.

2024 İzmir orman yangınları

Karşıyaka Kaymakamlığı 24 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karşıyaka Belediyesi 7 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karşıyaka basketbol takımı, Karşıyaka Spor Kulübü'nün basketbol takımıdır. Basketbol Süper Ligi ve Basketbol Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etmektedir.

Pınar Karşıyaka, Karşıyaka Spor Kulübü'nün basketbol takımıdır. Yaşar Holding'e bağlı gıda şirketi olan Pınar, Karşıyaka basketbol şubesinin ana sponsorudur. Tenis, yelken, yüzme gibi amatör branşların ardından ilgi çekmeye başlayan basketbol şubesi 1950'lerden itibaren faaliyetlerine başlamıştır. İzmir Basketbol Ligi'nde seri şampiyonluklar kazanan Altınordu'nun hegemonyasını 1955-56 ve 1958-59 sezonlarında kırarak iki İzmir şampiyonluğu kazandı. Türkiye çapında deplasmanlı bir basketbol liginin oluşturulmasıyla 1966'da ilk sezonunda bu lige katılmış ve 1968 yılına kadar Türkiye Basketbol Ligi'nde oynamış; 1967-68 sezonunda küme düşmüştür. Takım, bu lige 1974-75 sezonda geri dönmüş ve aynı sezon üçüncü olma başarısını göstermiştir. Karşıyaka, bu seneden sonra bir daha küme düşmeyerek günümüze kadar Türkiye Basketbol Ligi'nde mücadelesini sürdürmüştür.
2005-06 sezonuna kadar maçlarını İzmir Atatürk Spor Salonu'nda oynayan Pınar Karşıyaka, 23. Üniversite Yaz Oyunları (Universiade 2005) için yapılan 5.000 kapasiteli Karşıyaka Arena'da iç saha maçlarını oynamaya başlamıştır.
Bütçe olarak genelde İstanbul takımlarının oldukça altında olan Karşıyaka, uygun fiyatlı yabancı seçimleri ve taraftar desteğiyle ilgi çekmiş ve ligi genelde ortanın üzerinde bitirmiştir. Kulüp, bütçelerin nispeten düşük olduğu 80'li yıllarda ise bir lig 2. ligi, iki kez lig 3. lüğü elde etmiştir.
1986-87 sezonunda kurduğu kadrodaki Birtan Saka, Nihat Mala, Cihangir Başaran, Suat Olca gibi genç Türk oyuncular ve iki Amerikalı Wiley ve Davis gibi oyuncularla Karşıyaka tarihinin en büyük başarısını elde ederek playoff finalinde Galatasaray'ı yenerek Türkiye Ligi şampiyonluğunu ve Beşiktaş'ı yenerek Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı elde etmiştir.
9 Şubat 2014 tarihinde Ankara Spor Salonu'nda oynanan Türkiye Kupası finalinde Anadolu Efes'i 66-65 mağlup eden Pınar Karşıyaka, bu kupayı tarihinde ilk kez Ufuk Sarıca yönetiminde müzesine götürmüştür.
8 Ekim 2014 tarihinde Ufuk Sarıca yönetimindeki Pınar Karşıyaka Basketbol Erkekler Cumhurbaşanlığı Kupası finalinde Fenerbahçe'yi 77-75 yenerek kupayı müzesine götürmüştür.
2014 - 2015 sezonunda normal sezonu 2003 - 2004 sezonundan sonra ilk kez ilk 4 içinde bitiren Pınar Karşıyaka, çeyrek finalde Banvit'i, yarı finalde Fenerbahçe'yi, finalde ise Anadolu Efes'i geçerek tarihinde ikinci kez kupayı müzesine götürmüştür.
2025 yılı başında yaşanan ekonomik sorunlar sonrası bazı oyuncular takımdan ayrıldı. Gelişmeler sonrası başantrenör Ufuk Sarıca görevinden ayrıldı.

Avrupa kupalarında, ilk olarak 1975-1976 sezonunda Koraç Kupası'nda Bulgaristan'dan Tcherno More Varna takımıyla eşleşen Pınar Karşıyaka, bir üst tura yükselememiştir.
En son 2002-03 sezonunda Erkekler Avrupa Şampiyonlar Kupası Güney Konferansı (A) Grubu'nda mücadele eden Pınar Karşıyaka, Yugoslayva'dan NIS Vojvodina Novi Sad, İsrail'den Hapoel Migdal Kudüs, Yunanistan'dan GS Peristeri Atina, Bulgaristan'dan Yambolgas Yanbolu ile Makedonya'dan BC Fersped Rabotniçki Üsküp ile aynı grupta yer almıştı. Yeşil kırmızılı ekip, grup maçlarını 4 galibiyet ve 6 yenilgiyle averajla 5. sırada tamamlamış ve elenmişti. Avrupa kupalarındaki son maçını 18 Aralık 2002'de deplasmanda Hapoel Migdal Kudüs'le oynayan Pınar Karşıyaka, rakibine 87-72 mağlup olmuştu.
Pınar Karşıyaka, bu yıla kadar Avrupa kupalarında oynadığı 50 maçta 18 galibiyet 32 mağlubiyet aldı. Bu müsabakalarda 3865 sayı atan yeşil kırmızılı ekip, potasında 4117 sayı gördü.
2010-11 sezonunda FIBA Eurochallenge Kupası'nda Türkiye'yi temsil eden Pınar Karşıyaka, çeyrek finalde kupanın favorilerinden Spartak St Petersburg takımına elenerek kupaya veda etmiştir.
Pınar Karşıyaka, 2012-13 sezonunda Avrupa'da EuroChallenge Kupası'nda mücadele etmiştir. FIBA'nın Avrupa basketbolundaki 3 numaralı kupası olan EuroChallenge'daki başarılı sonuçları neticesinde dörtlü final oynamaya hak kazanmıştır. İzmir'de Pınar Karşıyaka ev sahipliğinde düzenlenen dörtlü finalin yarı final ayağında Alman Basketball-Bundesliga ekibi EWE Baskets Oldenburg'la karşılaşmış ve rakibini 66-62 yenerek finale yükselmiştir. Finalde Rus temsilcisi Krasnye Krylia ile karşılaşmış ve rakibine 76-77 yenilerek EuroChallenge Kupası'nı 2. olarak noktalamıştır.
2013 - 2014 sezonunda ilk kez ULEB EuroCup'ta mücadele etme hakkı kazanan Pınar Karşıyaka kupaya son 32 gruplarında 2 galibiyet 4 mağlubiyetle veda etmiştir.
2014 - 2015 sezonunda tekrar ULEB EuroCup'ta mücadele eden Pınar Karşıyaka bir sezon önceki performansının aksine son 32 gruplarında 6 galibiyetle grubunu lider tamamlayan Pınar Karşıyaka son 16 turunda Lietuvos Rytas'ı geçerek tarihinde ilk kez ULEB EuroCup'ta çeyrek final yapmasına rağmen Herbalife Gran Canaria'ya elenerek Avrupa macerasını tamamlamıştır.
2014 - 2015 sezonunu şampiyon olarak tamamladıktan sonra 2015 - 2016 sezonu için B Lisansı alarak EuroLeague'te oynamaya hak kazanmıştır.
2015 - 2016 sezonu Basketbol Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Umana Reyer Venezia'yı ilk maçta 74-71 yenmesine rağmen ikinci karşılaşmada 74-66'lık skorla yenilerek elenmiştir. Basketbol Süper Ligi'ni 47 puanla 6. sırada tamamlayarak playoff'a kalmıştır.
2017 - 2018 sezonu Basketbol Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Ucam Murcia'ya 2 maçta da yenilerek elenmiştir. Aynı yıl Türkiye Basketbol Ligi'ni 42 puanla 10.sırada tamamlamıştır.
2020 - 2021 sezonuna 11'de 11 galibiyet serisi yakalayarak kulüp tarihi rekorunu Ufuk Sarıca yönetiminde kırmıştır. Aynı sezon içerisinde ING Basketbol Süper Ligi 23.Hafta Büyükçekmece Basketbol karşılaşmasında 117 sayı atarak lig içerisindeki bir takımın kaydettiği en yüksek skora ulaşmıştır.
2020-2021 Avrupa şampiyonlar ligi finali oynayıp, ikinci olmuştur.

Pınar Karşıyaka'nın altyapısı Selçuk Yaşar Spor Tesisleri'nde U9-U10-U11-U12-U13-U14-U16-U18 ve BGL(Basketbol Gençler Ligi) takımı olarak faaliyetlerine devam etmektedir.
Pınar Karşıyaka Basketbol Altyapı başkanı Emrah Akman'dır.

Türkiye Basketbol Ligi
Şampiyon (2): 1986-87, 2014-15
İkinci (2): 1983-84, 2022-23
Üçüncü (3): 1974-75, 1975-76, 1978-79
Yarı final (6): 2003-04, 2012-13, 2013-14, 2014-15, 2020-21,2023-24
Türkiye Kupası
Şampiyon (1): 2014
İkinci (1): 2005
Yarı final (2): 2007, 2015
Cumhurbaşkanlığı Kupası
Şampiyon (2): 1987, 2014
İzmir Basketbol Ligi:
Şampiyon (2): 1955-56, 1958-59

Basketbol Şampiyonlar Ligi
İkinci (1): 2020-21
FIBA EuroChallenge Kupası
İkinci (1): 2012-13
Çeyrek final (1): 2010-11

Resmi Websitesi 16 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBLStat.net Takım Profili 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karşıyaka Spor Kulübü, 1912 yılında kurulan İzmir Karşıyaka merkezli bir spor kulübüdür. Anadolu'da kurulan ilk Türk spor kulübüdür. Türkiye'nin en köklü kulüplerinden bir tanesidir. Armasında ay yıldız taşıma hakkı devletçe verilen üç kulüpten birisidir, armasında ay yıldız taşıma hakkı Mustafa Kemal Atatürk tarafından verilen ilk ve tek spor kulübüdür. Kulübün kurucusu Kadızâde Zühtü Işıl, onursal başkanı ise 1958-1962 yılları arasında başkanlık yapmış olan Selçuk Yaşar'dır.
Kulüp, en büyük ününü futbolla yapmakla birlikte, atletizm, basketbol, hentbol, yelken ve yüzme sporlarında Türkiye şampiyonluklarına ulaşmıştır.
Karşıyaka futbol takımı, şu anda 3. Lig'de yer almaktadır. Basketbol takımı ise Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmektedir. Basketbol takımı, 1986-87 ve 2014-15 sezonlarında şampiyon olmuştur. Ayrıca 2012-2013 sezonunda, Avrupa kupalarından FIBA Eurochallenge Kupası'nda final oynamıştır. Karşıyaka Spor Kulübü futbol ve basketbol haricinde başta voleybol olmak üzere birçok branşta faaliyetini sürdürür. 1980'de ise Göztepe-Karşıyaka maçını 80.000 seyirci izlemiş Türkiye'de ve Dünya'da (2. Lig) seyirci rekoru kırılmıştır. 8 Ekim 2016 tarihinde FIFA tarafından Ofeodu ve eski futbolcularına alacaklarını ödemedikleri için 2 dönem transfer cezası almıştır.

İttihat ve Terakki Partisi'nin İkinci Meşrutiyet'i ilan ettiği 1908 yılında Türkiye‘de futbol genellikle yabancılar tarafından oynanmaktaydı. İzmir'deki bütün takımlar Rumlar, Ermeniler ve İngilizler tarafından kurulmuştu. Panionios ve Apollon bu takımların önde gelenleriydi. Maçlar azınlıklar arasında oynanmaktaydı ve bu azınlıklar diğer şehirlerde olduğu gibi İzmir'de de futbola hakim durumdaydılar. Bu tarihte Kadızade Zühtü Işıl, Kadızade Raşit, Süreyya İplikçi, Refik Civelek, Osman Nuri ve Örnekköylü Hüseyin'den oluşan 6 Karşıyakalı genç aralarında para toplayarak satın aldıkları futbol topuyla Rus asıllı Karşıyakalı bir aileye ait olan Omiros Tarlası namındaki boş bir arsada futbol oynamaya başladılar.
Bu arsada futbol oynadıkları bir gün yağmurun çiselemesi üzerine bir zeytin ağacının altına sığınan gençler,azınlıkların futbol sahasındaki egemenliğine başkaldırı hareketi olarak kendi kulüplerini kurmaya karar verdiler ve 1 Kasım 1912 (1328) tarihinde Karşıyaka Türk Mümarese-i Bedeniyye Terakki Kulübü'nü yani bugünkü adıyla Karşıyaka Spor Kulübü'nün kuruluşunu gerçekleştirdiler. Kuruluş aşamasında altı genç ile birlikte Hüsnü Tonak, Tahir Bor, Fevzi Fikri Altay ve Sezai Çullu'da yer almıştır. Bu tarihten 1914'te Altay'ın kuruluşuna kadar Karşıyaka, İzmir'deki tek Türk spor kulübü idi.
Karşıyaka'nın tarihindeki ilk on biri Kaptan Raşit Kadızade, Suat Karşıyaka, Refik Civelek, Kaleci Salih, Çakır Kemal, Örnekköylü Hüseyin, İtalyan Hanri Barter, Kemalpaşalı Sarı Ali, Muharrem, Hüsamettin ve Zühtü Işıl'dan oluşmaktaydı. Kurulan bu takım, Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı'na kadar yabancılarla birçok çekişmeli maç oynamıştır.
Karşıyaka Spor Kulübü, kuruluşundan Kurtuluş Savaşı'na kadar geçen sürede hiçbir maçta yenilmemiş, İtalyan ve Yunan şampiyonlarını birçok kez yenerek bu kulüplerin kapatılmasına sebep olmuştur.
Karşıyaka Spor Kulübü'nün Kurtıluş Savaşı sonrası "Karşıyaka Gençler Birliği" olarak kurulmasında iki numaralı üye olarak görev yapan kurucularından olan Kadızade Zühtü Işıl, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele'de 8 yıl birçok cephede savaşmış, hatta Filistin cephesinde “Kanal Harekâtı” sırasında İngilizler'e esir düşmüştür.
Kurtuluş Savaşı yıllarında İzmir'in çoğunluğunu Rum, Fransız ve diğer yabancılar oluştururken, Karşıyaka ise Türklerin yoğun yaşadığı bir yerleşim birimiydi. Bugün için söylenen '"Biz Karşıyakalıyız"' ifadesi de Türklerin Anadolu'ya geçerken kendilerini tanıtmak için kullandığı bir parolaydı. Bu parola ile '"Biz Türk'üz"' denilmektedir.
Yeni tespit edilen bilgiler ışığında, 1912 yılında gayriresmî olarak kurulmuş olan kulüp, 1914'ün sonlarında Karşıyaka Müdafaa-i Milliye Cemiyeti himayesinde Karşıyaka Türk Mümarese-i Bedeniyye Terakki Kulübü olarak resmen kurularak örgütlü mücadeleye başlamıştı. İlk maçını Osmanpaşa Camii Şerifi yanındaki meydanlıkta yani Omiros Tarlası namındaki çayırda yapan Karşıyaka, İzmir İttihad ve Terakki Merkez Ticaret Mektebi ile yaptığı bu maçı 3-0 ile kazanmıştır. İlgili kaynakta kuruluş amacını; '"Türklüğün gücünü yükseltmeye çalışmak"' olarak belirtilmiştir.
Kurucularının birçoğu Kurtuluş Savaşı'nda yararlılık göstermiş, Kuva-yi Milliye kahramanıdır. İstiklal Madalyalıdır. İşgal yıllarında Fikri Altay ve Süreyya İplikçi, İzmir'i işgal eden Yunanlar tarafından İzmir'den Yunan adalarına sürülmüştür. Cemal Ahmed Umar, Akhisar'da Kurtuluş Savaşı'na fiilen katılmış, yaralanmış ve "Gazi" olmuştur. Kenan Or, Bahriye zabiti olarak Kurtuluş Savaşları'nda, Donanmamız ile büyük yararlılıklar göstermiştir.
Santrafor olarak oynayan eski Başbakanlardan  Adnan Menderes'in de bulunduğu takım Türk Kurtuluş Savaşı'na katılarak birçok cephede savaşmıştır. İzmir'e ilk giren Türk kuvvetleri içinde Karşıyakalı bazı sporcular da bulunmaktaydı.
Mustafa Kemal Atatürk İzmir'in yeniden Türk kuvvetlerinin kontrolü altına girdiği gün geceyi Karşıyaka'daki bir köşkte geçirmiştir.
O yıllarda İzmir'de Göztepe, Altınordu,İzmirspor ve Bucaspor gibi kulüpler henüz kurulmamıştı. Karşıyaka ile birlikte tek Türk takımı Altay idi.
13 Ekim 1925 tarihinde kulübü ziyaret eden Mustafa Kemal Atatürk kulübün şeref defterine şu satırları yazmıştır:
"Karşıyaka Spor Kulübü'nde karşı karşıya bulunduğum gençlik iftihara çok şayandır. Bu gençlik muvacehesinde istikbalin kuvveti, saadeti ne bariz görülmektedir."
Karşıyaka 1926 yılında İzmir şampiyonu olmuştur. Bu şampiyonluktan sonra 24 Haziran 1926 tarihinde Atatürk'ün kulübe ikinci ziyareti gerçekleşmiştir. İsmet İnönü ve Fahrettin Altay ile kulübü ziyaret eden Atatürk, Karşıyaka Spor Kulübü'nün cepheden döndükten sonra yeniden kurmuş olduğu takımı ile İzmir Ligi'nde yabancı rakipleri ile yaptığı mücadele sonucunda hiç gol yemeden şampiyon olduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine kulübün ambleminde ay-yıldız kullanılmasını istemiştir.
Bu ziyaretinde de şeref defterine şunları yazmıştır:
"Bu defa ki ziyaretimde geçen aylarda masarrıf ve mesai hizmetin kıymetli asarını gördüm. Teşekkür ve tebrik ederim."
1937'de arasında dönemin İzmir Valisi Fazlı Güleç'in zorlaması sonucu kırmızı-siyah renkleri taşıyan "Yamanlarspor" adıyla Bornovaspor'la birleşti. Bu birleşme 1944'e kadar devam etti. 1951-1959 yılları arasında 8 amatör branşta İzmir şampiyonluğu elde eden Karşıyaka 17 branşta faaliyette bulunan tek spor kulübüdür.
"Kaf Sin Kaf" ise Osmanlıcadaki "ﻕ ﺱ ﻕ"(K S K)'den gelmektedir.

Pınar Karşıyaka basketbol takımı ise 2019-20 sezonuna, 4 yıl önce birlikte lig şampiyonluğu yaşadığı efsane koçu Ufuk Sarıca'yı tekrar takıma geri döndürerek başladı. Amath M'Baye, Antonio Crocker, Brandon Triche, D.J. Kennedy, Jordan Morgan, Tony Taylor gibi etkili yabancı oyuncuların yanına; Semih Erden, Metecan Birsen, Onuralp Bitim, Nusret Yıldırım gibi rotasyona büyük destek veren yerli oyuncuları monte ederek yepyeni bir kadro kuran yeşil kırmızılılar lige fırtına gibi başladı ve 6 maçta 6 galibiyet aldı. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ı kendi sahasında yenen Pınar Karşıyaka, ilk devreyi 16 maçta 13 galibiyet alarak 2.sırada tamamladı.

"Kaf Sin Kaf" K.S.K harflerinin eski dilde okunuşudur. Renkleri yeşil-kırmızıdır. Yeşil İslam'ı, kırmızı ise Türklüğü simgeler. Kaf Sin Kaf'ın yerine bugün kısaca Kaf Kaf da denmektedir.

Şu anki başkanlık görevini 11 Haziran 2026'da göreve başlayan Yiğit Tusder sürdürmektedir.

Kulüp 1959'den beri birçok teknik direktör değiştirdi ve ağırlıklı olarak yerli teknik direktörlerle çalıştı. 16 Haziran 2026 tarihinden beri Burhanettin Basatemür ile çalışılmaktadır.

Karşıyaka Spor Kulübü günümüzde 9 branşta faaliyetlerini sürdürmektedir.

Süper Lig
Beşincilik (1): 1961-62

1. Lig
Şampiyonluk (4): 1969-70, 1986-87, 1991-92, 1994-95
İkincilik (4): 1980-81, 1981-82, 1982-83, 1983-84
Üçüncülük (1): 1984-85
Play-off final: 2008-09
Play-off: 1996-97, 2009-10

2. Lig
Şampiyonluk (1): 2002-03

3. Lig
Play-off final: 2019-20
Play-off yarı final: 2018-19, 2024-25
Play-off çeyrek final: 2023-24, 2025-26

Türkiye Kupası
Yarı final: 1983-84
Çeyrek final: 1984-85, 1988-89

İzmir Futbol Ligi
Şampiyonluk (3): 1925-26, 1951-52, 1958-59

TSYD Kupası
Şampiyonluk (9): 1980, 1982, 1985, 1989, 1991, 1992, 1993, 1994, 1996

İzmir Şildi
Şampiyonluk (1): 1934

İzmir Kupası
Şampiyonluk (1): 1951

Basketbol Süper Ligi
Şampiyonluk (2): 1986-87, 2014-15
İkincilik (1): 1983-84
Üçüncülük (2): 1975-76, 1978-79
Cumhurbaşkanlığı Kupası
Şampiyonluk (2): 1987, 2014
FIBA Eurochallenge Kupası
İkincilik (1): 2012-13
Çeyrek final (1): 2010-11
EuroCup
Çeyrek final (1) 2014-2015
FIBA Avrupa Kupası
Çeyrek final (1) 2018-2019
FIBA Şampiyonlar Ligi
Final (1) 2020-2021
Çeyrek final (2) 2016-2017, 2017-2018
Türkiye Kupası
Şampiyon (1): 2014
İkinci (1): 2005
Yarı final (4): 2007, 2015, 2016,2017
İzmir Basketbol Ligi
Şampiyon (2): 1955-56, 1958-59

Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi
Üçüncülük (1) 2006-2007
Türkiye Kupası
Türkiye 4.'sü (1) 2012-2013
Karşıyaka 2019-2020 yılında Türkiye Kadınlar Voleybol Birinci Ligi'nde yer alacaktır.

Görkem Yurtseven, 14-16 18 yaş kategorilerinde millî takıma girmiştir. Ülkesini ve Kulübünü başarıyla temsil eden Yurtseven, ABD'nin UPenn adlı üniversitesine kabul olmuştur.

Karşıyaka sahili, Karşıyaka Spor Kulübü'nün çalışmalarıyla 1920'li yıllarda bembeyaz yelkenlerle süslenmeye başladı. 1932 yılında şarpi, 1945'te kabayole, 1953'te dragon, 1954'te de pirat ve snipe sınıfında hizmet vermeye başlayan kulübün sporcularından Refik Çullu ve Kenan Salahor, 1934 yılında İstanbul'da yapılan mücadelede Şarpi Sınıfı Türkiye Şampiyonu oldu. 10 Kasım 1964'te resmen faaliyete geçen Yelken Şubesinin ilk kurucuları arasında merhum Haldun Akbulut ve Cezmi Zallak da bulunurdu.
Zaman içinde yenilenen ve geliştirilen Karşıyaka Yelken Tesisi, bugün tekne parkı sahası, yarış ofisi, 2.5 tonluk vinç, iki 

Kaunos (Karca: Kbid; Likçe: Khbide; Grekçe: Καῦνος; Latince: Caunus) Antik Anadolu'nun Karya bölgesinde yer alan antik bir kenttir. Muğla'nın Köyceğiz ilçesine bağlı Çandır Mahallesi sınırları içerisinde yer alır. Kaunos Kaya Mezarları en rahat Muğla'nın Ortaca ilçesine bağlı Dalyan mahallesinden görülmektedir.
Kent, Kalbis (Calbys-Dalyan Çayı) akarsuyunun etrafından geçtiği dağlık tepenin yamacında kurulmuştur. Döneminde bir liman kenti olan şehir, Dalyan Deltası'nın oluşması nedeniyle bugün deniz kıyısından uzaklaşmıştır.

Dalyan Çayı'nın Çandır tarafında bulunan kent bir mitosa göre Miletos'un ikiz çocuklarından biri olan Kaunos tarafından Karya - Likya sınırında kurulmuştur. Sınır kenti olmanın olanaklarından yararlanmışlardır. Günümüzde Gökova'dan Fethiye'ye kadar uzanan bir alanda mimari, ticari ve siyasi etkileri görülmektedir. Antik Çağ'da bir liman ve ticaret kenti olan Kaunos günümüzde su kıyısından (Sülüklü Gölet) biraz daha içeride kalmıştır. Kentin Dalyan'a bakan dağ yamacında yapılmış kökeni Urartulara dayanan kaya oyma mezarları kendine has mühendislik ve tarzıyla dikkat çeker. Diğer taraftan kenti koruyan yaklaşık 3 km uzunluğundaki sur duvarları olmak üzere, stoa, agora, çeşme, hamam, tiyatro ve ruhani toplanma yeri kalıntıları Kaunos'un antik dönemde oldukça gelişmiş bir kent yaşamı olduğunu göstermektedir. Hititler dönemine kadar uzanan nadir uygarlıklardan biri olan Likya'nın önemli kentlerinden biri olan Kaonos'un ticaret kenti olduğu bilinse de toplum yaşamının köleci olup olmadığı tam bilinmemektedir. Ancak Perslerin Anadoluyu ele geçirme sürecinde pasif savunmayla teslim olmamayı tercih ettikleri hikâyesi dikkati çekmektedir. Farklı uygarlık ve hükümranlık süreçlerinde Kaunos MS 6. yüzyıl sonlarına değin yerleşim görmüştür. Ancak Yukarı Akropol sonraki dönemlerde de kullanılmışsa da, bu yerleşim fazla uzun süreli olmamıştır. Kaunos'luların bölge ekosistemini çok daha verimli değerlendirdikleri ve gelişkin bir doğa mimarisi anlayışıyla güneşe, rüzgara, soğuğa ve sıcağa uyumlu yapılar çıkarabildikleri bugün bile hala gözlemlenebilir.
Kaunos yerleşkesine Dalyan'dan su taşıtlarıyla (kano, sandal, tur tekneleri) kanalı geçerek rahatlıkla gidilmektedir.

Antik kentte darb edilmiş olan antik sikkeler ön yüzlerde kanatlı Tanrı [İris] figürü veya kanatlı kadın figürü arka yüzde Baitylos taşı görülmektedir. Baitylos Yunanca da kutsal taş veya sütun anlamına gelir. Antik kentte ilk dönem darbedilen antik sikkeler üzerinde KB harfleri görülmektedir. K ve B harfleri Kaunos [Καῦνος] antik kentinin ilk ismi olan KBID isminin ilk iki harfidir. Yine aynı şekilde antik kentte darb edilen Antik Sikkeler üzerinde Δ - Γ harfleri görülmektedir. Karya dilinde Δ - Γ harflerinin karşılığı KB [KBID] harfleridir. Farklı darb olarak antik kentin isminin ters Δ [K] işareti olarak darbedilmiş olduğunu görebiliriz.
Kaunos'taki gibi Baitylos taşları genellikle göktaşlarıydı ve bu nedenle Tanrılar tarafından gönderilmişti ve saygı gösterilmesi gerekiyordu. Antik kentin darb etmiş olduğu antik sikkelerin ön yüzlerinde görülen İris, gökkuşağının tanrıçası ve Hera'nın habercisiydi, gökkuşağı yer ile göğü birbirine bağlıyor gibi göründüğü için muhtemelen iki rol bir aradaydı ve bu nedenle antik sikkelerde görünmesi için çok uygun bir tanrıydı. Yukarıdan fiziksel bir mesaj almış şehirdir.

Herodotos'a göre Kaunoslular Karya'nın yerli halkındandı ama kendilerini Giritli sayıyorlardı. Coğrafyacı Strabon da Kaunos'un tersanesinin ve ağzı kapanabilen bir limanının bulunduğunu yazar. Kenti, kendisine aşık kız kardeşinden uzak durmaya çalışan Miletos'un oğlu Kaunos'un kurduğu öyküsü anlatılır. Kız kardeşi ona duygularını anlatan bir aşk mektubu yazdığında, Kaunos takipçileriyle birlikte başka bir yere yerleşmek için kaçmaya karar verir. İkiz kız kardeşi kederden çılgına döner, onu aramaya başlar ve intihar etmeye çalışır. Mitolojiye göre, Dalyan (Calbys) Nehri'nin Byblis'in gözyaşlarından oluştuğunu söylenir.
Dalyan'dan da görülebilen kaya mezarları ise MÖ 4. yüzyılda yapılmıştır. Antik kentin daha sonraları Roma Dönemi'nde de kullanıldığı Roma hamamı gibi kalıntılardan anlaşılmaktadır. Lykia tipi mezarların içinde ölülerin üzerine yatırıldığı üç taş yatak bulunmaktadır.

Kaunos arkeolojik sahasındaki en eski buluntu, MÖ 9. yüzyıla veya daha öncesine tarihlenen bir Proto-Geometrik amforanın boyun kısmıdır. Şehir surlarının batı kapısında bulunan bir heykel, ithal Attik seramik parçaları ve güney-güneydoğuya bakan şehir surları, MÖ 6. yüzyılda yerleşim olduğunu göstermektedir. Ancak, Kaunos'taki mimari buluntuların hiçbiri MÖ 4. yüzyıldan daha eskiye dayanmamaktadır.

Kaunos'tan ilk kez Herodotus'un "Herodot Tarihi" adlı kitabında bahsedilmektedir. Herodotus, MÖ 546'daki Pers istilası sırasında Pers generali Harpagus'un Likyalılara, Karyalılara ve Kaunoslulara karşı yürüdüğünü anlatır. Herodotus, Kaunosluların Harpagus'un saldırılarına şiddetle karşı koyduğunu ancak sonunda yenildiklerini yazar. Kaunosluların kendilerinin Girit kökenli olduklarını söylemelerine rağmen, Herodotus bu fikre katılmamıştır. Kendi Karya dili ile Kaunosluların dili arasındaki benzerlik nedeniyle, Kaunosluların bölgenin asıl sakinleri olmasının çok daha muhtemel olduğunu düşünmüştür. Ayrıca, Kaunosluların yaşam tarzları ile komşuları Karyalılar ve Lidyalıların yaşam tarzları arasında büyük farklılıklar olduğunu eklemiştir. En belirgin farklılıklardan biri, sosyal içki alışkanlıklarıydı. Köylülerin (erkekler, kadınlar ve çocuklar dâhil) iyi bir kadeh şarap eşliğinde bir araya gelmesi yaygın bir uygulamaydı.
Herodotus, Kaunos'un İyon Ayaklanması'na (MÖ 499–494) katıldığından bahseder.
Burada, MÖ 400 civarına tarihlenen ve 1996'da bulunan çift dilli (Yunanca ve Karyaca) bir yazıt da dahil olmak üzere Karya dilinde bazı önemli yazıtlar bulunmuştur. Bu yazıtlar, Karya alfabesinin deşifre edilmesine yardımcı olmuştur.

İkinci Pers Savaşı'nda I. Serhas'ın yenilgiye uğratılmasından ve Perslerin batı Anadolu kıyısından yavaş yavaş çekilmesinden sonra, Kaunos Delos Birliği'ne katıldı. Başlangıçta sadece 1 talent vergi ödemek zorunda kalmışlardı, ancak bu miktar MÖ 425'te 10 katına çıkarıldı. Bu durum, o zamana kadar şehrin gelişen bir liman haline geldiğini göstermektedir. Bu gelişme, muhtemelen artan tarımsal faaliyetler ve tuz, tuzlanmış balık, köle, çam reçinesi ve siyah mastik (tekne yapımı ve onarımında kullanılan katranın ham maddesi) ile kuru incir gibi Kaunos'a özgü ihraç ürünlerine olan talepten kaynaklanıyordu. MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda, Helenistik etkinin artması nedeniyle şehir, antik adı Kbid yerine alternatif olarak Kaunos adını kullanmaya başladı. Şehrin kuruluş efsanesi de muhtemelen bu döneme aittir.

MÖ 387'deki Antalkidas Barışı'ndan sonra Kaunos tekrar Pers egemenliğine girdi. Kaunos'un Pers yöneticileri tarafından Karya eyaletine eklenip ilhak edildiği bu dönemde şehirde köklü değişiklikler yapıldı. Bu durum özellikle satrap Mausolos'un (MÖ 377-353) saltanatı sırasında belirginleşti. Şehir büyütüldü, teraslar şeklinde düzenlendi ve geniş bir alana surlar inşa edildi. Şehir, zamanla bir agora ve Yunan tanrılarına adanmış tapınaklarla Helen karakteri kazandı. MÖ 334'teki Büyük İskender'in seferi, şehri Makedon İmparatorluğu'nun yönetimine soktu.

İskender'in ölümünden sonra, stratejik konumu nedeniyle Kaunos, Diadochlar (İskender'in komutanları) arasında anlaşmazlık konusu oldu ve sırasıyla Antigonitler, Ptolemaioslar ve Seleukoslar arasında el değiştirdi.
Helenistik krallıklar arasındaki farklılıklar nedeniyle, Roma Cumhuriyeti bölgedeki etkisini genişletebildi ve önemli sayıda Helenistik krallığı ilhak etti. MÖ 189'da Roma senatosu Kaunos'u Rodos'un yetki alanına verdi. O dönemde şehir, Rodos Peraia'sı olarak biliniyordu.
MÖ 167'de bu durum, Kaunos ve batı Anadolu'daki diğer birçok şehrin Rodos'a karşı ayaklanmasına yol açtı. Sonuç olarak Roma, Rodos'u bu görevinden azletti. MÖ 129'da Romalılar, batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü kapsayan Asya Eyaleti'ni kurdu. Kaunos, bu eyaletin sınırına yakın olduğu için Likya'ya dahil edildi.
MÖ 88'de VI. Mithridatis, Romalıların daha fazla yayılmasını engellemek amacıyla eyaleti işgal etti. Kaunoslular ona katılarak şehirdeki tüm Romalı sakinleri öldürdü. MÖ 85'teki barış antlaşmasından sonra, bu eylemleri nedeniyle Romalılar tarafından cezalandırıldılar ve Kaunos tekrar Rodos yönetimine verildi. Roma egemenliği sırasında Kaunos, gelişen bir liman kenti haline geldi. Şehrin amfitiyatrosu büyütüldü, Roma hamamları ve bir palaestra (güreş okulu) inşa edildi. Agora çeşmesi yenilendi ve yeni tapınaklar yükseldi.

Kaunos erken bir tarihte Hristiyanlaştırıldı ve Roma İmparatorluğu Hristiyan inancını resmen benimsediğinde, adı Caunos-Hegia olarak değiştirildi.

MS 625 yılından itibaren Kaunos, Müslüman Arapların ve korsanların saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. 13. yüzyılda Türk boylarının saldırıları geldi. Sonuç olarak, akropoldeki eski kale, surlarla güçlendirilerek tipik bir Orta Çağ görünümü kazandı. 14. yüzyılda Türk boyları Karya'nın bir kısmını fethedince deniz ticareti dramatik bir şekilde azaldı.
Ortaya çıkan ekonomik durgunluk, birçok Kaunoslunun başka yerlere göç etmesine neden oldu. 15. yüzyılda Türkler Karya'nın kuzeyindeki tüm bölgeyi ele geçirdi ve Kaunos bir sıtma salgınıyla vuruldu. Bu durum şehrin terk edilmesine yol açtı. Antik şehir bir depremde ağır hasar gördü ve yavaş yavaş kum ve yoğun bitki örtüsüyle kaplandı. Şehir unutuldu, ta ki bir Kraliyet Donanması araştırmacısı olan Richard Hoskyn, Kaunos Konseyi'nden ve bu şehrin sakinlerinden bahseden bir yasa tableti bulana kadar. Hoskyn 1840'ta kalıntıları ziyaret etti ve 1842'de yayınladığı raporla antik şehir hakkındaki bilgiyi yeniden erişilebilir hale getirdi.

4. yüzyıldan itibaren yerleşik piskoposlar bilinmektedir. Michel Le Quien tarafından dört piskopostan bahsedilmektedir:

Basil, 359'daki Seleukeia Konsili'ne katılmıştır;
Antipater, 451'deki Kalkedon Konsili'ne katılmıştır;
Nicolaus, 458'de İmparator I. Leo'ya yazılan mektubu imzal

Kekova, (Likya dilinde: Dolichiste) Antalya ilinin Demre ilçesi yakınlarında Kaleköy ve Üçağız açıklarındaki küçük, kayalık bir adadır. Kaynaklara çoğu kez "Kakava" diye geçmiştir. 4.5 km²'lik yüzölçümü olmakla birlikte bu adada kimse yaşamamaktadır. Üzerinde pansiyonlar ve kafeler bulunan ve teknelerle ulaşım sağlanan kısım adanın karşı kıyısında, anakaraya bağlı Kaleköy' dür.
İtalyan işgalinden sonra adanın hangi ülkeye ait olacağı konusunda Türkiye ve İtalya arasında bir süre uzlaşılamamış, daha sonra ada 1932 yılındaki anlaşma ile Türkiye'ye bırakılmıştır.
Kuzey tarafında ikinci yüzyılda depremlerle yok olan antik Dolkisthe kentinden kalma batıklara yer yer rastlanır. Kekova, Bizans döneminde yeniden kurulup gelişmiş fakat gelişmesi Arap istilaları yüzünden devam edememiştir.
Kekova ve çevresi 18 Haziran 1990'da Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından sit alanı ilan edilmiştir. Tüm yüzüş ve dalışların hükûmet tarafından özel izin alınarak yapılması kararlaştırılmışsa da sonraki yıllarda bu yasak, tarihî batık olanlar haricindeki yerler için kaldırılmıştır.

Kuzey tarafında, 2. yüzyılda bir deprem tarafından yıkılan antik bir kent olan “Dolchiste/Dolikisthe”nin kısmen batık kalıntıları vardır.
Bizans İmparatorluğu döneminde yeniden inşa edilen ve hala gelişen şehir, Arap akınları nedeniyle sonunda terk edildi.
Tersane (tersanenin körfezi, antik Xera kenti ve tersane Bizans kilisesinin kalıntıları ile birlikte) adanın kuzeybatısındadır.
Kekova bölgesi 260 km2 (100 sq mi)'dır ve Kekova adasını, Kaleköy ve Üçağız köylerini ve Simena, Aperlae, Dolchiste ve Teimioussa adlı dört antik kenti kapsar.
Kaleköy (yerel olarak sadece "Kale") (antik Simena) Türkiye kıyısında bir Likya bölgesidir. Aperlae'nin kısmen batık kalıntıları ve bir kalesi olan küçük bir köydür. Köye ulaşım sadece deniz yoluyla mümkündür.
Üçağız (eski adı Teimioussa), Kaleköy'e 1 km uzaklıkta, aynı adı taşıyan küçük bir koyun kuzeyinde, doğusunda Teimiussa harabeleri olan bir köydür. Üçağız' ismi, açık denize açılan üç çıkışa atıfta bulunarak "üç ağız" anlamına gelir.

Dolichiste (Kekova Island) 7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kekova 22 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kekova, Akdeniz'in batık şehir 28 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Kemaliye, eski adıyla Eğin, Erzincan iline bağlı bir ilçedir.

Doğu Anadolu Bölgesi'nin kuzeybatı sınırında ve Erzincan ilinin güneybatısında bulunan Kemaliye, Munzur Dağları'nın batısında kalan Karasu Vadisi'nde kurulu bir yerleşimdir. İlçenin yüzölçümü 1.207 km²dir. Kemaliye ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 944 metredir.
İlçe kuzeyde İliç (Erzincan), güneyde Arapkir (Malatya) ve Ağın (Elazığ), batıda Divriği (Sivas), doğuda Çemişgezek ve Ovacık (Tunceli) ilçeleri ile sınırlanmış olup, Kemaliye bu konumuyla doğal ve beşerî çevre özellikleri bakımından Erzincan, Elazığ ve Malatya illeri arasında bir geçiş sahası durumundadır. Yerleşim merkezi göl kıyısında 845 metreden başlamakta ve yamaç boyunca 1000-1100 metrelere kadar yükselmektedir. Kemaliye ulaşım yolları açısından Erzincan iline 152 km, Elazığ'a 144 km, Malatya'ya 185 km uzaklıkta yer almaktadır. Kemaliye'nin 1922 yılından önceki adı Eğin'dir. Eğin GökTürkçe 'Cennet kadar güzel bahçe' anlamındadır.
Bölge, MÖ II. binyıla uzanan tarihinde Asur, Grek-Pers, Roma-Bizans hâkimiyetlerinde kalmıştır. Türk boylarının bölgeye yerleşmeleri ise 1058 yılına rastlamaktadır. Sonrasında Kemaliye'yi de içine alan bölgenin Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlı Devleti ve Akkoyunlular egemenliğine girdiği görülmektedir. Osmanlı padişahı Çelebi Mehmed zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Çelebi Mehmed, Kafkasya'dan göç eden ailelerin bir bölümünü Eğin'e yerleştirmiş ve geçimlerini sağlamak için İstanbul et kethüdalığını (satış yönetimi) vermiştir. Daha sonra, IV. Murad döneminde ayrıca odun ve kömür kethüdalığı da verilmiştir. Özellikle 19. yüzyıl Halep ve Bağdat başta olmak üzere başka yerleşim bölgeleriyle ticari ilişkilerin arttığı bir dönemdir. Halkın tarım ve hayvancılıkla ilgilendiği, bunun yanında yemenicilik, halıcılık, ev yapıcılığı, taş duvar ustalığı gibi mesleklerin de bölgede ilerlediği bilinmektir. Sarı sahtiyari (boyanmış ve cilalanmış deri), el tezgâhlarında dokunan “manusa kumaşı”, boya, halı, ipek ihraç ürünleri olarak artarken, karşılığında altın gümüş, baharat ve kahve ithal ürünler olarak gelmekteydi.
1813'te, James Playfair'in "A System of Geography" kitabında Eğin'i "Fırat'a ulaşan bereketli bir yolda, bir dağın eteğinde, amfitiyatro biçimli küçük bir kasaba olarak anlatır." İngiliz kaşif Francis Rawdon Chesney 1835-1837 yılları arasında yaptığı araştırma gezisinde Fırat'ın rotasını takip etmiş ve Eğin'den "sağ yakada 2,700 hanelik bir kasaba" olarak söz etmiştir. Karşılaştırıldığında, Erzincan'da 3000 hane ve Malatya'da 2923 hane saymaktadır. Chesney, Eğin'in durumunu, "kasabayı aşıyormuş gibi görünen ve sanki kasabayı yok etmekle tehdit eder gibi görünen yüksek kireçtaşı uçurumları arasında bir köprüyle geçilecek kadar dar bu tekil yarıkların her iki tarafında yaklaşık 1219 metre (4000 fit) rakıma kadar yükselen dağların olduğu derin bir vadide olduğunu anlatır."
İlçe uzun süre Diyarbekir ve Sivas eyaletlerine bağlı bir kaza merkezi olarak yönetilmiş, 1878'de Mamuratülaziz Vilayeti'nin Elaziz Sancağı'na bağlanmıştır. 1895'te İngiliz coğrafyacı Charles William Wilson Eğin'i Küçük Asya gezi rehberinde şu şekilde tarif eder.

19. yüzyılın ilk yarısında sarraflık ve ticaretin, Eğin'in sosyal ve ekonomik yaşamında önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Müslüman olmayan cemaatlerin önemli bir kesiminin, iskân, mübadele ve kişisel göçle yurtlarını terk etmesi sonucu, Anadolu'nun birçok kentinde, kültür birikiminin, çözülme ve kopuş sürecine girdiği görülür. İzleyen sonraki on yıllarda, Kemaliye ve köylerinde, arazinin dağınık ve tarıma elverişiz olması nedeniyle, geçim sıkıntıları artmış ve erkekleri gurbete çıkmaya mecbur etmiştir. Kervanlarla insanlar Giresun'a, oradan da vapurla İstanbul'a gitmiş ve bu çetin yolculuk insanların sılaya dönüşünü zorlaştırmıştır. Yıllar süren ayrılıklar gurbet olgusunu artırmıştır. Ayrılık ve hasret kokan Eğin Manilerinin büyük bölümü daha ziyade bu dönemde yazılmıştır. Türk halk edebiyatında 'Eğin Ela Gözlüsü' olarak da bilinen 11 hece düzenine göre yazılmış maniler daha çok Kemaliye'de kalan gelinlerin, ağasına (kocası) olan özlemiyle kaleme alınmıştır.
Kurtuluş mücadelesi nde Mustafa Kemal Atatürk'e olan bağlılıkları nedeniyle Eğin kazasının (kasaba) ismi 21 Ekim 1922 tarihinde “Kemaliye” olarak değiştirilmiştir. Kemaliye 1926 yılına dek Elazığ'a bağlı iken 1926-1938 arasında Malatya'ya, 1938 sonrasında ise Erzincan'a bağlanmıştır.
1911'de Hogarth, Eğin'i Mamuretülaziz Vilayeti'nde önemli bir kasabadır der ve : "...batı Fırat'ın sağ kıyısında, ahşap bir köprüyle geçilen yüksek, sarp kayalardan oluşan tiyatroda pitoresk bir konumda yer alır. Taş evler teraslı bahçeler ve meyve bahçeleri içindedir ve sokaklar sadece kaya merdivenlidir." der.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın ardından 21 Ekim 1922'de, Eğin'in Mustafa Kemal Paşa onuruna Kemaliye (ve Selinti'nin Gazipaşa) adının değiştirildiği bir kararname çıkarıldı.
1926'ya kadar Elazığ'a bağlı olan Kemaliye ilçesi, 30 Mayıs 1926'da çıkan 877 sayılı kanunla Malatya'ya bağlandı. Kemaliye ilçesi, 11 Mayıs 1938'de çıkan 3383 sayılı kanunla Erzincan'a bağlandı.

30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan ve Türkiye hükûmetleri tarafından İsviçre'nin Lozan kentinde imzalanan "Yunan ve Türk Nüfusunun Mübadelesine İlişkin Sözleşme"den kaynaklanan 1923 nüfus mübadelesi (Yunanca: Ἡ Ἀνταλλαγή,Türkçe: Mübâdele), Eğin'de yaşayan Ermenice konuşan Rum Ortodoks azınlık nüfusu'nun tahliyesiyle sonuçlandı. 8 ay ve bin kilometreden fazla zorlu bir yolculuktan sonra Ege kıyılarına ulaştılar ve Selanik yakınlarındaki Diavata'ya ve Yunanistan'ın Evia adasındaki Kastaniotissa'ya (yeni Eğin) taşındılar.

İlçenin eski adı Ermenice Akn olup "göze, pınar" anlamındadır. Bu isim Türkçede Eğin şeklini almıştır. Eğin Göktürkçe "cennet gibi güzel bahçe" demektir.
1922 yılına kadar Eğin ismiyle bilinen ilçe, Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk'e bağlılığını bildirmek için gönderdiği telgrafta 500 atlı ile yanında olacağını bildirmesi üzerine Atatürk'ün "Eğinliler, siz kemale ermiş insanlarsınız. Bu yüzden adımı size veriyorum." demesiyle Kemaliye adını aldı.

Fırat ırmağı Kemaliye ilçesinde Kadıgölü suyu ile Miran suyunu aldıktan sonra, ilçenin güneydoğusunda Başpınar yakınlarında Keban Baraj Gölü ile Elazığ il sınırına girer. 
Kemaliye'nin Kadıgölü adlı küçük bir gölü vardır. Doğal güzellikleri ve sahip olduğu su kaynakları dolayısıyla harika manzaralara ev sahipliği yapmaktadır [1][2][3]

Erzincan'ın en büyük akarsuyu Karasu Nehri'dir. Karasu Nehri Fırat'ın en önemli iki kolundan biridir. Karasu, Tercan ovaları ve Erzincan Ovası boyunca akar, Kemaliye'nin içinden geçerek Kemaliye'nin güneydoğusundaki Başpınar yakınlarından il sınırlarını terkeder. 
Karasu Irmağı geçtiği yol boyunca Çayırlık Dere, Tuzla Suyu, Mercan, Kom, Cimin, Pahnik ve Sürperen Suları, Çardaklı Deresi, Kadıgölü Suyu ile Miran Suyunu toplar.

Dünya'nın Grand Canyon'dan sonra ikinci büyük kanyonu, yabancı turist akınına uğrayan ancak yerli turistler tarafından pek bilinmeyen Karanlık Kanyon buradadır.[4] Karanlık Kanyon Kemaliye şehir merkezinden Erzincan istikametinde 3. kilometre de başlar. Karanlık Kanyon, Karasu Vadisi'nin en görkemli bölümlerini oluşturur. Dünyanın sayılı büyüklük ve derinliğine sahip kanyonlardan biri olan Karanlık Kanyon, nehir yüzeyinden 750-800 metre yüksekliklerine ulaşmaktadır. Bir süredir Kemaliye Doğa Sporları Festivali her yıl burada düzenlenmekte ve Base Jump (Zeminden Atlayış), kaya tırmanışı, kano, bot safari gibi sportif etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. Base Jump sporcuları buradan serbest düşüş yapıp ardından yamaç paraşütlerini açarak nehir kıyısında özel hazırlanmış zemine iniş yapmaktadırlar. Daha önce profesyonel dağcıların açtıkları tırmanış parkurlarında uluslararası yarışmalar da düzenlenmektedir. Son olarak 2019 yılında Kemaliye'nin sırtını dayadığı Eğin Kayası'na 517 basamaklı Via Farrata (Demir Yol) parkuru hizmete girmiştir. Rehberler eşliğinde sporcular bu yoldan güvenlikli teçhizatlarla tırmanış gerçekleştirilebilmektedirler.
Kemaliye Karanlık Kanyonu'nda Karasu Vadisi'ne paralel konumlanmış olan bir de tarihi ‘Taşyol' vardır. Bu yolun yapımına 1860'lı yıllarda başlanmış olmasına rağmen, 300-400 metre kadar dar bir patika yapılabilmiş, 1949-1960 yılları arasında toplam yolun 1 km kadar kısmı devlet desteği ve toplanan yardımlarla açılsa da, sonrasında 1983 yılına kadar çalışmalar durmuştur. 1992'de döneminin Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu'nun ve Kemaliyelilerin maddi-manevi özverili çalışmaları sonucunda, 1995 yılında şantiye tekrar açılmış ve 2002 yılında tamamlanarak ‘Taşyol' resmen açılmıştır. 31 tünel ve 62 havalandırma ile yarma olmak üzere yolun yaklaşık 8 km kadarı tünel olmak üzere toplam 13 km uzunluğundadır. Her ne kadar karayolu özellikleri taşımasa da, ‘Taşyol' neredeyse halen ilk yapıldığı gibidir. Ancak arabanızla veya yürüyerek içinden geçmek mümkündür. Türkiye'nin zor yolları arasında en merak edilen ve etkileyici olanlarından biridir. Birçok macera sever ‘Off-Road' tutkunlarını kendine çekmeyi başarmıştır.
Kuru Duvar
Kemaliye'yi ziyaret edenlerin dikkatini çeken unsurlardan birisi de tüm kentte var olan yoğun taş duvar örgüsüdür. Bu tüm kentin dokusunda önemli bir etkiye sahiptir. Kent çoğunlukla zemini kayalık bir coğrafi konuma kurulduğundan ekip biçmek için uygun değildir. Ancak suyunun bolluğu ve ılıman iklimi bu bölgede yaşam kurmak için etki olmuş olmalı. Kemaliye halkı ekim alanları oluşturmak için taşlık ve eğimli araziyi teraslama yaparak küçük düz alanlar oluşturmuşlar. Yerel ağızla ‘seki' de denilen bu ekilebilir alanlara dağlardan toprak taşıyarak verimli hale getirmişlerdir. Her seki bir diğerinden taş duvarlarla ayrılmıştır. Bu taş duvarlar ‘kuru duvar' diye tabir edilen bir teklikle yani hiç bağlayıcı kullanmadan örerek oluşturmuşlar. Çimento gibi bağlayıcı kimyasalların kente çok sonraları girmesinden dolayı ‘kuru duvar' tekniği günümüze kadar kullanılmaya devam etmiştir. Bu teknik bir zorunluluktan gelişmiş olsa da, bahçelerde örülen duvarl

Kemeraltı, Türkiye'nin İzmir şehrinde, Konak ilçesindeki Mezarlıkbaşı semtinden başlayarak Konak Meydanı'na kadar ulaşan ve ticari faaliyetlerin yoğun şekilde yaşandığı semt ve çarşıdır. Fevzipaşa Caddesi ve Eşrefpaşa Caddesi çarşının kara sınırlarını oluşturur.
1650-1670 yıllarından itibaren deniz kıyısının doldurulması ve yeni yerleşim alanları ile ticarethanelerin açılması ile oluşturulmuştur. 1592'de inşa edilmiş Hisar Camii'nin bulunduğu mevkiden başlatılmış bu yayılmanın çizgisini, başka bir şekilde eski deniz kıyısı hattını günümüzdeki Anafartalar Caddesi oluşturur. İnşa edilen günümüze ulaşmış en önemlilerinden biri 1744 yılında Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılan Kızlarağası Hanı'dır. Bunun dışında semtte çok sayıda han inşa edilmiştir. Ayrıca pek çok tarihî sinagog yer almaktadır.
Kemeraltı Çarşısı ilk yıllarında üzeri tonoz ve kiremit örtülü, sokakları kapsayan bir kapalı çarşı görünümünde idi. Çarşı 19. yüzyılın sonlarına kadar bu özelliğini korumuştur. Bugün üzeri açık olan ara sokakların bir bölümünün de üzeri beşik tonozla örtülü idi.
19. yüzyılda İzmir'in ticaret hayatının can noktası olan bu çarşı eski hanlar ve bedestenleri kapsamakta idi. Buradaki dükkânlar daha çok yerli halkın ve dar gelirli ailelerin gereksinimini sağlıyordu. Çarşı demirciler, kömürcüler, çiviciler, baharatçılar ve saman pazarı gibi ticarethaneleri kapsamakta idi. Çarşıda her ticarethane gruplar hâlinde ayrı bölümleri oluşturmuştu.
Günümüzde Kemeraltı Çarşısı bu özelliğinden oldukça uzaklaşmış ve İzmir'in önemli bir alışveriş merkezi hâline gelmiştir. Tonoz ve kubbeli bazı dükkânlar özelliğini korumuş olmalarına rağmen çoğunlukla modern iş merkezleri, mağazalar, kafeteryalar ve sinemalar burada toplanmıştır. Bunların yanı sıra Türk el sanatları örneklerini yansıtan seramiklere, çini panolara, ağaç eserlere, madeni eserlere, düz dokuma yaygıları ile halı ve kilimlerin satışının yapıldığı dükkânlar da burada bulunmaktadır.
Çarşının girişinde 2016 yılında yapılan kazılarda, yaklaşık 1800 yıllık bir Roma hamamı açığa çıkarıldı, ancak gerekli bakımın yapılmaması nedeniyle yosun ve sazlıkla kaplandı.
Temmuz 2018'den itibaren belirli saatlerde motorlu araçların girişine kapatılan çarşı yayalaştırıldı. Kemeraltı, 2020'de UNESCO tarafından "İzmir Tarihî Liman Kenti" adıyla oluşturulan miras alanının bir parçası olarak Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edildi.

Kemeraltı Camii
Yeni Kavaflar Çarşısı

 Wikimedia Commons'ta Kemeraltı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kibyra, Cibyra, (Grekçe: κίβυρα) veya Cibyra Magna olarak da adlandırılır; Burdur ili'ne 110 km uzaklıktaki Gölhisar ilçesinin batısındaki Akdağ kütlesinin eteklerinde, Gölhisar ovasına hakim tepeler üzerinde bulunan Likya antik kentidir.

Deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1100–1300 m arasında değişen kentin, Gölhisar Gölü ve ovayı baştan başa geçen Dalaman (İndus) Çayı'nın yanı sıra Böğrüdelik ve Deliyaraz Yaylaları'ndan gelen su kaynaklarına sahiptir. Tarım ve hayvancılığın gelişmiş olduğu bölge, aynı zamanda ovayı çevreleyen dağlar üzerinde geniş orman örtüsüne sahiptir.
Kibyra; Kabalis ve daha sonraki adlandırılmasıyla Kibyratis bölgesinin merkezidir. Kuzeyde Frigya, batıda Karya ve Likya, doğuda Pisidya ile çevrelenen bu bölge, antik dönemden günümüze güneydeki limanları iç bölgelere bağlayan bir kavşak konumundadır.

Kibyra ismi her şeyden önce Helence değildir. Anadolunun en eski halklarından olan Luvi diline ait bir isimdir. Amasyalı gezgin Strabon'un kayıtlarında, Kibyralıların Lidyalı olduklarını söyler.
Kibyra kent merkezi, birbirinden küçük yarlarla ayrılan, üç egemen tepelik üzerindedir. Tepelikler, küçük çakıl taşlarının zamanla birleşerek kaynaştığı konglomera özlüdür ve dolayısıyla kısmen aşınmışlardır. Kamu, sivil ve dini yapıların bu alan üzerinde belli bir bütünlük oluşturacak biçimde düzenlendiği görülür. Yaklaşık 405 hektar alana yayılmış kalıntılara sahip olan kentin siyasi ve ekonomik gücü, Helenistik dönem'den başlayarak Roma İmparatorluk dönemi'yle doruk noktasına ulaşmıştır. Bugün büyük bölümü ayakta duran, Stadion, Tiyatro ve Meclis Binası, Agora önemli kamu yapılarıdır.
Kabalia Bölgesi, antik kaynaklara göre; Pers egemenliği sırasında Kral Darius'a, Lidya, Lasonia ve Hytenneia ile birlikte beş yüz talent gümüş vergi vermekle yükümlü olan Sardes Satraplığı'na bağlıdır. Kserkses'in Hellenistan Seferi sırasında ise, Maionia'da oturan ve Lasonialı diye çağrılan Kabaların, Kilikialılar gibi donatıldıklarını ve Lidyalıların eskiden Maionialılar adını taşıdıkları ve daha sonra eski adlarını unuttuklarını öğreniyoruz. Strabon ise; Kibyralıların Lidyalıların soyundan olduklarını ve bunların Kabalis bölgesine gelerek Pisidyalıları ele geçirip oraya yerleştikten sonra kenti, çevresi yaklaşık yüz stadion olan başka bir yere taşıdığını söyler.
Antik kaynaklar; MÖ 189'da Roma'nın Magnesia Zaferi sonrası Romalı general Manlius Vulso'nun Antiokhos'a yardım eden Galatlar'a karşı çıktığı ceza seferinin, bir tür haraç seferine dönüp, C. Helvius komutasında 4000 piyade ve 300 süvariden oluşan bir birliği Kibyra tiranının boyun eğip eğmeyeceğini anlamak için bölgeye yollamasından bahseder. Roma’nın Kibyra tianından 500 talent istemesine karşın, Moagetes kontrolündeki Alimme ve Sylleum kentlerinin kötü durumu nedeniyle 25 talent verebileceğini söyler. Ancak C. Helvius tehtidkar davranması ve yapılan pazarlıklar sonucu 100 talent ve 10.000 medimni buğday vermeye mecbur kalır. Alimme ve Sylleum şehirlerinin isimlerinden ve varlıklarından şüphe edilmektedir. Tetrapolis’in o zamanlar ortada olmadığı açıktır. İkinci yüzyılın sonlarına doğru belirgin olmayan bir tarihte kurulduğu düşünülmektedir. Bubon, Balbura ve Oineanda şehirlerinden oluşan Tetrapolis’te, Kibyra’nın iki oy, diğerlerinin ise bir oy hakkı vardı. Çünkü Kibyra 30.000 piyade 2000 at çıkarabiliyordu. Burası daima tiranlar tarafından idare edildi. Ancak MÖ 84'te Sulla’nın teğmeni olan Murena, Kibyra tiranı II. Moagetes’in hükümdarlığına son verdi. Bubon ve Balbura’yı Likya'ya bağlamasıyla, Kibyra Asia Eyaleti’ne dahil edildi. Olayı anlatan Strabon, Oineanda'ya değinmese de bu şehir de diğerleri gibi Likya’ya bağlanmış olmalıdır, zira imparatorluğun Likya Eyaleti’nde yer almıştır.
Augustus’tan itibaren Küçük Asya’daki eyaletlerin daha iyi yönetimi için dokuz Conventus’a (yargı bölgesi ya da dini merkezler) bölündü . Başşehri Laodikeia olan ve yirmibeş şehrin yargı merkezi konumundaki Kibyra Conventus’unun, kaza yetkisi Asia’dakilerin en genişi sayılmaktadır. Kibyra Conventus’una dahil olan bazı önemli kentler; Laodikeia, Hydrelitae, Themisones, Hierapolitae, Keretapa, Takina, Erizeni, Phylakaion, Kolossai, Mossyna, Attaudda, Kidramos, Adada, Sebastopolis’tir.
Asia Eyaletinin önemli bir parçası olan kent, M.S. 23’de geçirdiği büyük depremle önemli ölçüde tahrip olmuşsa da, İmparator Tiberius’un yardımlarıyla tekrar imar edilmiş ve kent imparatora şükranlarını belirtmek için ismini “Caiseria Cibyra” olarak değiştirmiştir. MÖ 43'te Likya bir Roma eyaleti olduğunda, daha önce Asia Eyaleti sınırlarında olan kentin, Likya Eyaletin bir parçası haline geldiği anlaşılmaktadır.
Strabon; Kibyralıların Pisidya, Solym, Hellen ve Lidya dilleri olmak üzere dört dil kullandıklarını, demir işçiliği ve kakmacılıkta usta olduklarını aktarır. Ayrıca epigrafik ve arkeolojik araştırmalar sonucunda, dericilik ve seramik üretiminde önemli bir merkez olduğu anlaşılmıştır.

2006 yılında başlayan Kibyra kazı ve araştırmalarının geçmiş on sezonluk çalışmaları sonucunda özellikle Geç Antikçağ'a ait epeyce yeni veri ele geçmesine karşın, kentin MS IV. yüzyıl ve sonrasının resmini ancak genel hatlarıyla tasavvur edebiliyoruz. Bugüne değin ele geçen veriler, geç dönem kentinin MS V. ve VI. yüzyıllardaki değişimini daha anlaşılır kılmakta olup, MS VII. yüzyıl ve sonra-sına ait veriler henüz oldukça zayıf ve çok yetersizdir. Ele geçen maddi kültür verileri, MS 417 depremi sonrası, Kibyra'da kentsel yaşamın MS VI. yüzyıl boyunca nispeten yoğun, sonrasında ise belli belirsiz ya da oldukça eğreti biçimde, tarihlendirme yöntemi çok güvenilir olmayan birkaç küçük buluntuya dayanarak ancak MS IX. yüzyıl sonlarına kadar sürdürüldüğünü göstermektedir. 

Geç dönem hamam yapısı MS 417 depreminden itibaren kentin Agora merkezli olarak küçüldüğünü ifade etmiştik. MS V. yüzyıl ve sonrasında kent peyzajındaki bu değişim ve dönüşüm artarak devam etmiş görün-mektedir. Nitekim daha sonraki dönemlerde, bir surla çevrilmesi sonucu Agora, Geç Antikçağ kent merkezini oluşturmuş, yakın civarına ise neredeyse tamamı moloz örgü konutlar, hamam yapısı ya da atölyeler gibi üretim birimleriyle, stadion önündeki tekil örnekle belgelenebilen anıt mezar yapıları yerleştirilmiştir. Özellikle Agora'nın kuzey eteğinde yoğunlaşan Roma İmparatorluk Dönemi yamaç evlerinin, antikçağ boyunca kullanımının devam ettiği yüzeyde görülebilen izlerden anlaşılmaktadır. Geç Antikçağ'daki seramik üretimini belgeleyen atölyelere ait bazı birimler, Odeion kazıları esnasında, yapının ön kısmında açığa çıkarılmış ve belgelenmişlerdir. Seramik işliği, havuzları ve diğer birimlerine ait oldukları belirlenen bu grubu, küçük moloz taşlar ve devşirme bloklar kullanılarak inşa edilmişlerdir. Kazı çalışmaları sonucunda ele geçen buluntulara göre MS V-VI. yüzyıllar arasında aktif kullanıldıkları tespit edilmiştir67. Aynı alanda açığa çıkarılan ve kısmi onarımları tamamlanarak ziyarete açık hale getirilen bir geç dönem Hamamı ise özellikle iyi korunmuş olmasıyla dikkat çekmektedir. Hamam, Odeion'un önündeki stoa ile güney doğu köşedeki tapınak kalıntıları arasında inşa edilmiştir. Yapının güney bölümündeki ilk iki mekânın duvarları, doğu yandaki tapınağın stylobatına teğet geçmektedir ve her iki yapı arasında sadece dar bir koridor yer almakta ve burada da hamamın kanalizasyon sistemi uzanmaktadır. Yapı, kuzey-güney doğrultusunda uzanan art arda sıralanmış beş mekândan oluşmaktadır. Toplam uzunluğu 23,3; genişliği ise en dışa taşkın bölümünde 7,57 metredir. Kuzey uçtan itibaren mekânların işlevi; ilk bölüm apodyterium (soyunma/giyinme ve hazırlık bölümü), ikinci bölüm frigidarium (soğuk bölüm), üçüncü bölüm tepidarium (ılık bölüm), dördüncü ve beşinci bölümler caldarium (sıcak bölüm ve terleme odası) olarak belirlenmiştir. Hamamın giriş kapısı apodyterium batı duvarı ortasına yerleştirilmiştir. Hamamın doğu duvarına dışına bitişik nizamda apodyterium boyunca inşa edilmiş olan dikdörtgen planlı ve iki küçük odalı mekân sonraki bir evrede eklenmiş ve hamamın gündelik ihtiyaçlarına yönelik bir depo olarak kullanılmış olmalıdır.

Genel

Thomas Corsten:
Kibyra 1997, in: 16. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 1999) I 387-390.
Kibyra 1998, in: 17. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 2000) I 215-216.
Kibyra 1999, in: 18. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 2001) I 255-256.
Kibyratis in Antiquity, in: Anatolian Archaeology 7 (2001) 17.
Die Inschriften von Kibyra, 1. Die Inschriften der Stadt und ihrer näheren Umgebung. Bonn, Habelt 2002 (Inschriften griechischer Städte aus Kleinasien 60) ISBN 3-7749-3034-1
Kibyratis in Antiquity, in: Anatolian Archaeology 8 (2002) 20.
Kibyra 2001, in: 20. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 2003) II 83-84.
Kibyratis in Antiquity, in: Anatolian Archaeology 9 (2003) 26-27.
Kibyra 2002, in: 21. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 2004) I 229-234.
Kibyratis in Antiquity, in: Anatolian Archaeology 10 (2004) 22-23.
Kibyra 2003, in: 22. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 2005)
Kibyratis in Antiquity, in: Anatolian Archaeology 11 (2005)
Estates in Roman Asia Minor: the case of Kibyratis, in: St. Mitchell/C. Katsari (Hrsg.),
Patterns in the Economy of Roman Asia Minor, Swansea 2005, 1-52.
Kibyra 2004, in: 23. Araştırma Sonuçları Toplantısı (Ankara 2006) I 19-20.
George E. Bean: Notes and inscriptions from the Cibyratis and Caralitis, in: Annual of the British School at Athens 51 (1956) 136-149.
Daria De Bernardi Ferrero: Teatri classici in Asia Minore, 1: Cibyra, Selge, Hierapolis. Rom 1966.
Rosalinde A. Kearsley: A Leading Family of Cibyra and some Asiarchs of the First Century, in: Anatolian Studies 38 (1988) 43-46.
S. S. Başer: 1988-89 Yılları Kibyra Kurtarma Kazıları [Rettungsgrabung in Kibyra, 1988-89], in: I. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Ankara 19 - 20 nisan 1990 (Ankara 1991) 235-260
Rosalinde A. Kearsley: The Asiarchs of Cibyra again, in: Tyche 11 (1996) 129-155.
N. P. Milner: An Epigraphical Survey in the Kibyra-Olbasa Region conducted by A. S. Hall, British Institute of Archaeology at 

Klazomenai  (Grekçe: Κλαζομεναί), İzmir Körfezi'nin güney sahil şeridi üzerinde, İzmir'in 38 km batısında, Urla belediyesi sınırları içinde bulunan tarihi İyonya kenti. On iki İyonya kenti arasında anılır. Urla'nın doğusunda uzanan sahil şeridi için kullanılan Kilizman ismi, bu antik kentten kaynaklanmaktadır.

Klazomenai kentinin kalıntıları bugün Urla ilçesinin İskele Mahallesi'nde, denize komşu tarlalarda ve kıyıya yakın Karantina Adası üzerinde bulunmaktadır. İskele Mahallesi'nin antik çağda bir yarımada oluşturduğuna dair bulgular mevcuttur. Kazıları Ege Üniversitesi adına 1981'den günümüze yürütülmekte olup, tarihi MÖ 4000 yıllarına kadar uzanan ve günümüzde kazıları ayrı bir organizasyon içinde sürdürülmekte olan Limantepe Höyüğü'nün komşusudur.
Nüfus olarak nispeten küçük bir yerleşim merkezi olmakla birlikte, Klazomenai, çoğu kuruluşunun ilk dönemi olan MÖ 7. yüzyıldan kalma ve günümüzde kentin adıyla anılan terrakotta lahitleri ve yine kentin adı ile anılan siyah figürlü yerli seramikleri (Kuzey İyonia kentlerinin kendilerine özgü yaban keçisi stilindeki seramik dahil) ile ün kazanmış olup, önemli bir seramik üretim merkezi olduğu kabul edilmektedir.

Klazomenai ayrıca zeytinyağı ticaretinde isim yapmıştır. Kalıntıları arasında yer alan ve MÖ 6. yüzyıla tarihlenen zeytinyağı işliği tanımlanabilen en eski zeytinyağı üretim tesisidir ve bu tesiste 2004-2005 yılında Ege Üniversitesi koordinasyonunda restorasyon ve yeniden inşa çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Sitte aynı tarihlerden kalma ve zeytinyağı işliği ile bağlantılı bir demirci işliği de bulunmaktadır. Mayıs 2007'de deniz yatağının altında MS 7. yüzyıl sonuna tarihlenen çıpa ve diğer buluntular ortaya çıkarılmıştır. Bu çıpayı da keşfedilen en eski gemi çıpası olarak anan kaynaklar mevcuttur.

Pausanias'a göre Klazomenai ve Phokaia'da birer eski Yunan kolonisinin kuruluşu Ege Denizi kıyılarındaki diğer İyon kolonilerine göre daha geç tarihlidir. Klazomenai'de İyon göçmenlerine ait olan arkeolojik izler şimdilik en erken MÖ 10. yüzyılın ortalarına, bir başka deyiş ile geç protogeometrik döneme aittir. Akropolde yer alması muhtemel kutsal alanın da MÖ 8. yüzyıl sonlarından itibaren etkin olduğu söylenebilmektedir. Bu durum Pausanias'ın, Klazomenai'nin diğer İon kentlerine göre daha geç bir yerleşim olduğu hakkında vermekte olduğu bilgilerle uyumlu görünmektedir. Pausanias ayrıca, Klazomenai ve Phokaia'nın İyonlar Asya'ya gelmeden önce yerleşime sahne olmadıkları bilgisini vermektedir ki, bu bilginin yanlışlığı Limantepe ve Panaztepe höyüklerinin keşfedilmesiyle anlaşılmıştır.
Klazomenai kuruluşunun ilk evrelerinde Kimmerlerin Frigya Krallığı yıkan saldırılarından payını almış, daha sonra da Lidya devlerinin kuşatmasına maruz kalmıştır. Trakya’da Nestos nehrinin (Türkçede Karasu) bereketli alüvyon ovasında ilk kuruluşu MÖ 650 civarında Klazomenai tarafından gerçekleştirilen Abdera kolonisi, buna yakın bir tarihte Miletos’la birlikte yine Trakya'nın Karadeniz sahilinde kurulan Kardia kolonisi, Klazomenai kaynaklı kolonizasyon hareketinin bilinen ilk örnekleridir. Miletos önderliğinde Marmara Denizi ve Karadeniz kıyılarında kurulan ve sayıları 70’e ulaşan kolonilerin birçoğunun kuruluşuna, diğer İyonia kentlerinin yanı sıra Klazomenai’nin de katıldığı anlaşılmaktadır. Herodot'un aktardığı, MÖ 7. yüzyılda İyonya kentlerinin Firavun Psammetikhos döneminden itibaren Mısır'la paralı askerlikle başlayan ilişkilerine Klazomenai de katılmıştır. Arkaik dönem yerleşimi Pers İmparatorluğu işgaliyle birlikte MÖ 546 civarında kesintiye uğramış ve kent alanı 20-25 yıl terk edilmiştir.
MÖ 6. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ise, Klazomenai'de özellikle zeytinyağı ihracatına dayanan canlı sanayi ve ticaret faaliyetleri belirmektedir. MÖ 499-494 arasında İyonya kentlerinin Perslere karşı ilk isyanının başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında Perslerin ılımlı politikalarının sona ermesinden Klazomenai de etkilenmiştir. Şehir sakinleri anakaradaki topraklarını terk etmişler, Pausanias'ın aktardığı şekilde "Pers korkusu yüzünden adaya geçmişlerdir". Kent MÖ 487'den itibaren Atina tarafından kurulan Attik Delos Birliği'ne düzenli olarak vergi ödemiştir. Peloponez Savaşı esnasında Klazomenai önce Atina'nın yanında yer almış, ancak Atina’nın MÖ 413’de Sicilya'da Sparta'ya karşı bozguna uğraması sonrasında Sparta saflarına geçerek, anakarada yer alan Polikhne’yi (Balıklıova) tahkim etme denemesinde bulunmuşlardır. Atina hakimiyetini kısa sürede yeniden kurmuş, ayaklanmanın önderleri Daphnus isimli yerleşmeye kaçmışlardır. MÖ 405'te Spartalı komutan Lysandros’un kısa ömürlü Anadolu’da egemenlik kurma girişimi esnasında da, Klazomenai'den bir kesimin isyan teşebbüslerini tekrarlayarak anakarada adaya yakın Khytron adlı bölgede bir kent kurdukları anlaşılmaktadır. Adadaki Klazomenai ile anakaradaki Khytron arasındaki savaş hali uzun süre devam etmiş, Klazomenai bu dönemde İzmir Körfezi kuzeyindeki, Gediz Nehri'nin eski deltası yakınındaki arazilerde küçük bir kolonizasyon hareketine girişerek, günümüzde Üçtepeler, eski kayıtlarda Kilazmanı olarak anılan bölgede Leukai kolonisini kurmuştur. Büyük İskender, Anadolu'da Pers egemenliğine son vermesi sonrasında Klazomenai'nin üzerinde yer aldığı adayı (Karantina Adası) bir yol ile karaya bağlamıştır. Roma İmparatorluğu döneminde MÖ 188 tarihli Apameia barışı sonrasında Klazomenai Romalılar tarafından özgür bırakılan kentler arasında yer almaktadır ve Drymoussa (Uzunada) adasının da kent topraklarına katılmasına izin verilmiştir. 5. yüzyılda adadaki kentin terk edildiği anlaşılmaktadır.

Limantepe

Özel

Genel
Ayla Savaş Bakır (1 Ocak 2006). "Klazomenai zeytınyağı işliği". Urla Online. 6 Aralık 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

 OpenStreetMap'te Klazomenai ile ilgili coğrafi veriler  
Klazomeniaka: Kazı resmi web sitesi16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Kolofon (Antik Yunanca: Κολοφών) 12 İyon şehrinden biridir. Şehrin kalıntıları İzmir'in Menderes ilçesine bağlı Değirmendere mahallesinde bulunmaktadır. MÖ 1. binyılda kurulduğu sanılmaktadır.
Deniz kenarında kurulmayan tek İyon yerleşimidir. Kolophon antik kentinin darb etmiş olduğu antik sikkelerden de anlaşıldığı üzere MÖ 4. yüzyılda büyük ve görkemli bir kenttir. Kentin savunma sistemini oluşturan surlar, MÖ 4. yüzyıla tarihlendirilmekte ve doğal kaya oluşumlarından da faydalanarak kenti çevreleyen tepeler üzerinde aralıklarla takip edilebilmektedir. Antik kent üç tepe ile aralarındaki vadiler üzerindedir.
MÖ 7. yüzyılda Lidyalı Gyges tarafından fethedilene kadar süvarileri ve sakinlerinin lüks yaşam tarzıyla ünlüdür. Kolofon daha sonra düşüşe geçti ve Efes antik kenti tarafından hızla gölgede bırakılmıştır. Kolofon 430'da Persler tarafından fethedilmiştir. Şehirde yaşayan birçok Kolofonlu, daha sonra Yeni Kolofon, Denizde Kolofon veya kısaca Kolofon olarak anılacak olan Notion'a [Ahmetbeyli] kaçmıştır.

Kayıtlara göre, Kolophon piskoposluğunun ilk piskoposları olarak Sosthenes'i (Acts 18:17 ve 1 Corinthians 1:1) ve Tihikos'u (Titus 3:12) göstermiştir. Ancak tarihsel olarak belgelenmiş olanlar, 431 yılında Efes Konsili'ne katılan Eulalius veya Euthalius ve 451 yılında Kalkedon Konsili'nde bizzat bulunmayıp temsil edilen Alexander'dır.
Kolophon, Roma'nın Asya eyaletinin başkenti Efes'in bir sufragan piskoposluğu olarak, 12. veya 13. yüzyıla kadar Notitiae Episcopatuum'da listelenmeye devam etmiştir.

Artık yerleşik bir piskoposluk olmayan Kolophon, günümüzde Katolik Kilisesi tarafından bir unvan piskoposluğu olarak listelenmektedir.

 OpenStreetMap'te Kolofon (antik kent) ile ilgili coğrafi veriler

Konak, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. Kuzeyinde İzmir Körfezi, kuzeydoğusunda Bayraklı, doğusunda Bornova, güneyinde Buca ve Karabağlar, batısında Balçova ilçeleri bulunmaktadır.
Antik çağdan günümüze taşınmış eserlerle, Osmanlı döneminden kalan eserlerle, ama en çok Cumhuriyet döneminin eserleriyle karakterize olur. Konak, İzmir'in kültür, sanat ve eğlence merkezi olması nedeniyle yerli ve yabancı tüm turistlerin uğrak yeri durumundadır. Özellikle Kemeraltı Çarşısı ilçe ekonomisine ve İzmir'in tanıtımına önemli katkılar yapar. Yine Konak ilçesinde bulunan antik Smyrna kentinin Romalılardan kalma Agora ören yeri turistlerin ziyaretine açıktır. Konak ayrıca başta Karşıyaka gelmek üzere, İzmir'in diğer iskeleleri ile denizden bağlantıyı sağlayan Konak Vapur İskelesi ve Konak Meydanı ile de ünlüdür. Konak sahil yolu, yürüyüş parkurları özellikle hafta sonları bütün İzmirlilerle dolup taşar.
Konak, İzmir'in yönetsel, sanatsal, kültürel ve ticari merkezidir. Aynı zamanda köklü bir turistik gezi bölgesidir.

Konak, 4 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren 3392 sayılı yasa ile İzmir merkez ilçesinin kaldırılması sonucu ilçe olmuştur. 3 Haziran 1992'de Balçova, Gaziemir ve Narlıbahçe (Narlıdere ve Güzelbahçe), 22 Mart 2008'de Karabağlar ilçeleri Konak'tan ayrılarak kurulmuştur.

İlçenin yüzölçümü 24 km²dir. Kuzeyinde İzmir Körfezi, kuzeydoğusunda Bayraklı, doğusunda Bornova, güneyinde Buca ve Karabağlar, batısında Balçova ilçeleri bulunmaktadır. Konak ilçesinde 2008 yılı itibarıyla 113 mahalle bulunmaktadır. Toplam sokak adedi 2.905, cadde adedi 90, bulvar adedi 19, meydan adedi 14'tür.
Konak ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 154 metredir.

Konak'ta yer alan tarihî ve kültürel mekânlara Agora, İzmir Saat Kulesi, Kadifekale, Kemeraltı, Kültürpark, Tarihî Asansör, Tarihî Havagazı Fabrikası ve Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi örnek verilebilir.

İlçede 73 ilköğretim okulu, 78 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 78.458 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda, 4.271 öğretmen görev yapmaktadır.
İzmir Atatürk Lisesi, İzmir Kız Lisesi, Özel İzmir Amerikan Koleji, İzmir Özel Türk Koleji ve İzmir Saint Joseph Lisesi ilçedeki köklü eğitim kurumlarındandır.

İlçede ulaşım metro, banliyö, otobüs, vapur ve tramvay ile sağlanmaktadır. İlçede yirmi Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Hacı Sadık Efendi İş Hanı
Peker Hanı
Helvacıoğlu Hanı
Hacı Sadık Akseki İş Hanı

 Brooklyn, New York, Amerika Birleşik Devletleri
 Bonn, Almanya
 Doboj Jug, Bosna-Hersek
 Centar Sarajevo, Bosna-Hersek
 Vukovar, Hırvatistan
 Terni, İtalya
 Prizren, Kosova
 Güzelyurt, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
 Gradsko, Kuzey Makedonya
 Bitola, Kuzey Makedonya
 Adana – Seyhan Belediyesi, Türkiye
 Ankara – Çankaya Belediyesi, Türkiye
 Denizli – Bozkurt Belediyesi, Türkiye
 Denizli – Honaz Belediyesi, Türkiye
 Bursa – Nilüfer Belediyesi, Türkiye
 Afyonkarahisar – Evciler Belediyesi, Türkiye
 Gaziantep – Karkamış Belediyesi, Türkiye
 Hakkâri – Yüksekova Belediyesi, Türkiye
 Isparta – Yenişarbademli Belediyesi, Türkiye
 Kütahya – Şaphane Belediyesi, Türkiye
 Mardin – Artuklu Belediyesi, Türkiye
 Şırnak – Beytüşşebap Belediyesi, Türkiye
 Tunceli – Hozat Belediyesi, Türkiye
 Tunceli – Ovacık Belediyesi, Türkiye

Konak Belediyesi 4 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Konak Kaymakamlığı 5 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Konak'ın uydudan görünüşü 25 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Google Maps

Konak Pier, 1867 yılında İzmir'de gümrük binası olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş yapıdır. Binanın projesi Fransız mimar ve inşaat mühendisi Gustave Eiffel tarafından çizildiği düşünülmektedir.
Bina Konak Meydanı'na yakın bir kıyıda inşaat edilmiştir. Yapı yığma taş yöntemiyle inşaat edilip dış sıvayla kaplanmıştır. Çatı dizaynı için ise destek sistemi kullanılmıştır. Önceleri bina gümrük binası olarak kullanılsa da 1960'larda balık haline dönüştürülmüştür ve 1987 yılına kadar bu işlevini sürdürmüştür. 1990'ların ilk yarısında ESHOT tarafından ofis olarak kullanılmıştır. 1996-2002 yılları arasında yapılan restorasyon düzenlemeleriyle Konak Pier bugünkü görüntüsüne ve alışveriş merkezi olan işlevine kavuşmuştur.

Binanın çevresindeki endüstriyel binalar ve gelişimler sayesinde bağlamı kentsel bağlam olarak adlandırılabilir. Yapı iki tane şehir simgesi olan Konak Meydanı ve İzmir Saat Kulesi'ne yakın bir yerde bulunmaktadır. Önceleri bina gümrük binası olarak kullanılırken yapı bütün Avrupa ihraçlarının yapıldığı rıhtımın yakınında bulunmaktaydı. Bugün Konak Pier bir şehir simgesi olarak İzmir'le bağdaştırılmaktadır. Bina eski yapısının ve modern çelik konstrüksiyonun birleşmesiyle ve bulunduğu çevrenin hem modern hem de tarihî yapısıyla bir zıtlık yaratmaktadır. Bina incelendiğinde, Birinci Kordon'u gören cephenin en önemli ve en çok dekoratif özellikleri barındıran cephe olduğu görülmektedir. Bina birkaç giriş barındırmaktadır. Biri güney cephesindeki ana giriş ikincisi doğu cephesindeki yay köprüsünü gören diğer giriştir.

Binanın planı prizmatik şekillerin birleşimi olarak görülebilir. Uzun ve dikdörtgensel bölüm eski restore edilmiş bölümdür. Kareye benzetebileceğimiz diğer bölüm ise daha sonradan eklenmiş, çelik konstrüksiyon olan ve içinde mağazaları barındıran alandır. İki bölümde iç mekân dizaynı ve çatı tipi olarak benzerlikler taşımaktadır. İç mekân ayrıca taşıyıcı olmayan duvarlar ile mağazaları oluşturmaktadır. Taş duvarlar ve çatı sisteminin içeriden görülebilmesi, mermer zemin ve kemerli açıklıklar binaya kişilik katan bazı detaylardandır.

Uzunca bir koridor ve iki yanında bulunan sinema ve mağazalarla karşılaşılmaktadır. Mağazalar bina içerisinde paralel bir düzenle oluşturulmuş ve aralarında geniş koridorlarla birbirinden ayrılmışlardır. Binanın içinde çatı sistemi görülebilecek bir şekilde bırakılmıştır ve binaya karakteristik bir özellik kazandırmıştır. Binanın cephelerindeki açıklıklar sayesinde serçe gibi küçük kuşların içeride dolaşabilmesi mümkün kılınmıştır.

Binanın yapısal analizi taş duvar örme ve sıva kapama ile açıklanılabilir. Daha sonraları ikinci kat betonarme döşemelerle ve tuğla duvarlarla eklenmiştir. Sonradan eklenen bölüm demir kolonlar ve onun üstünde çelik profil makaslarla inşa edilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Konak Pier ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Korikos; (Yunanca: Κώρυκος; Transliterasyon Corycos veya Korykos; Ermenice: Կոռիկոս; Korrikos); Anadolu'nun güneyinde, günümüzde Mersin'in Erdemli ilçesi sınırları içinde yer alan antik bir kent. UNESCO, 2014'te kenti Dünya Mirası Geçici Listesi'ne ekledi.

Korykos antik yerleşim hakkındaki ilk bilgiler yerleşimin Hitit dönemiyle başlayıp Helenistik, Roma, Bizans ve Kilikya Ermeni Krallığı dönemleriyle devam eden tarihsel süreç bazı antik kaynaklarda görünmektedir. Akdeniz'deki önemli liman kentlerinden biri olan Korykos yerleşimi, Helenistik Dönem'de başlayıp kentleşme ile içinde bulunduğu coğrafyanın avantajını kullanarak güvenli şehir imarının ve bölgede başka bir örneği bulunmayan deniz ve kara kalesinden oluşan ikili bir savunma sistemi oluşturmuştur. Bölgedeki konumu nedeniyle zamanla stratejik önem kazanan limanı sayesinde Roma Dönemi'nde 500 yıl boyunca zeytin üretiminde ve zeytinyağı, şarap ticaretinde antik yerleşimi öne çıkartan bir kent konumu almıştır. Günümüzde Dağlık Kilikya'nın en iyi korunmuş antik kentlerinden biri olduğu görülmektedir.

Antik kent yerleşiminde alana yayılmış 14 adet kilise bölgedeki mimari üsluplardan etkilenmiş olmalarının yanı sıra antik kentin kendilerine özgü yerel bir karakter ile imar edilmiş olması surların 10 km kuzeyinde yer alan yönetici ve komutan sınıfının anıt mezarları niteliğindeki Adamkayalar Nekropolü ise dönemin günlük yaşantısına ışık tutan 11 adet kil, alçı ve taştan yapılmış; alçak ve yüksek rölyefi- (Kabartma) (Mimarlıkta da heykel sanatında da kullanılan bir terimdir) nedeniyle Korykos'u benzer nitelikli diğer antik kentlerden ayıran en önemli özelliklerden biri olduğunu göstermektedir.

Antik yerleşim 2005 yılı Korykos (Kızkalesi) yüzey araştırmalarında tapınak ile sütunlu yolun mimari elemanlarının çalışılmasını ve bu iki yapının yanı sıra Total Station ile Korykos yerleşiminin topoğrafik haritasının çıkarılmasını devam edilmiştir. Önce tapınak, çevresi ve sütunlu yol ile ilgili olarak yapılmış bulunan yeni saptamalara değinilmiş, tapınak alanının sadece çağımızda değil, Roma Dönemi sonunda Bizans kilisesine çevrilmesi, Orta Çağ'da ise deniz ve kara kalelerinin yapımı sırasında çok sayıda yapı elemanının taşınması nedeniyle, yapılan detaylı araştırmalarda farklı mekânlardan tapınağa ait mimari parçalar bulunmaktadır.  Bulunan frizli bloklardaki bezemelerde, bitki motifl erin içerisindeki yaban domuzu veya kurt şeklindeki hayvan betimlemelerinin altında Lesbos süslemeleri, bu süslemelerin altında yumurta dizisi, yumurta dizisinin altında ise inci dizisi ve ardından boş bırakılmış bir alan, arşitravın başlangıcını oluşturmaktadır; düz kısımdan sonra ikinci bir inci dizisi bulunmakta ve yine düz bir alan, üçüncü inci dizisi ve yine düz bir kısım ile sonlanmaktadır. Bütün frizli blokların üzerine hatıl oyukları açılmıştır. Muhtemelen ikinci kullanıma ait olan bu hatıllar, bu mimari elemanlar henüz üst yapıda kullanılmaktayken, sonraki evrede yapılan yapının ahşap çatısını taşımak üzere oluşturulmuşlardı. Bu mimari parçalarda bulunan soffit'in bittiği her iki baş kısmında sütunlar yer alıyor olmalıydı. Tapınağın mimari bezemeleri; hareketli yaprak motifleri ve oranlar nedeniyle İ.S. 2. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilmektedir. Bulunmuş olan bir Korinth mermer sütun başlığı, diğer şematize edilmiş sütun başlıklarından farklı olarak akanthus yaprakları tüm iç bezemeleriyle ve detaylarla verilmiştir. Bu başlığın bu kadar farklı ve mermerden olması aynı alanda farklı yapıların farklı dönemlerde yan yana varolduklarına ya da tapınağın farklı zamanlarda geliştirildiğine işaret etmektedir. Bu bağlamda yorumlanması gereken granit sütun parçaları da aynı alanda bulunmaktadır.

Eski Kilikya – Viktor Langlois (Bölüm: Silifke'den Korikos'a) 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kroisos (Lidce: 𐤨𐤭𐤬𐤥𐤦𐤮𐤠𐤮 Krowisas; Frigce: Akriaewais; Grekçe: Κροῖσος, romanize: Kroisos; Latince: Croesus; h. y. MÖ 585-546), ya da Krezüs, MÖ 585'ten, Pers kralı Büyük Kiros tarafından mağlup edildiği MÖ 547/546 yılına kadar hüküm sürmüş Lidya kralı. Mermnad Hanedanı'ndan gelmektedir ve Alyattes'in oğludur. Herodotus'un aktardığına göre 14 yıl hüküm sürmüştür. Zenginliğiyle bilinmekte olan Kroisos'un, Delfi tapınağına gönderdiği armağanlar, Herodotus ve Pausanias tarafından aktarılmıştır. Daha önceki elektron sikke basımını bırakarak, altın ve gümüş olmak üzere, yani iki ayrı metalden sikke bastırmıştır.
Herodotos'a göre, Kroisos, Batı Anadolu'daki Yunan şehir devletlerini ele geçirerek doğudaki seferleriyle krallığının sınırlarını Halys (günümüzde Kızılırmak) sınırlarına kadar genişletti. Buna göre antik yazarlar ve modern tarihçiler, bölgenin ve bu bölgedeki kentlerin MÖ 6. yüzyılın ortalarındaki durumunu, Kroisos'un egemenlik sahaları olarak kabul etmişlerdir. Ancak bazı akademisyenler, bölgedeki Lydia egemenliğinin çok ılımlı olduğunu, yalnızca düzenli vergilere ve muhtemelen orduya katılma yükümlülüğüne bağlı kaldığını ileri sürmüştür.

Kroisos, MÖ 620 yılında Lydia Kralı Alyattes ve ismi hala bilinmeyen Karyalı soylu bir kadının oğlu olarak doğdu. Kroisos'un, Aryenis adında en az bir kız kardeşi ve Alyattes'in İyonlu bir eşinden doğan Pantaleon adında bir üvey kardeşi bulunuyordu.
Babası Alyattes'in hükümdarlığı döneminde Kroisos, Batı Asya'yı istila eden ve birkaç saldırı sırasında Alyattes'in büyük büyükbabası Gyges'i ve muhtemelen dedesi Ardys ile babası Sadyattes'i öldüren Pontik bozkırlardan gelen göçebe bir halk olan Kimmerlere karşı askerî harekâtların merkezi olarak yeniden inşa edilen Adramitteion'un valisi olarak görev yaptı. Adramitteion valisi olarak Kroisos, babası için Karya'daki bir askeri seferde kullanılmak üzere İyonya'dan gelen Yunan paralı askerlerini sağlaması gerekiyordu.
Kroisos'un Adramitteion valiliği sırasında, onunla üvey kardeşi Pantaleon arasında bir rekabet ortaya çıktı. Alyattes, muhtemelen Pantaleon'u halefi olarak düşünüyordu. Alyattes'in MÖ 585'teki ölümünün ardından, bu rekabet bir taht mücadelesine dönüştü ve Kroisos bu mücadeleden zaferle çıktı.

Kroisos, kraliyet konumunu güvenceye alır almaz, İyonya kenti Efes'e karşı bir askerî harekât başlattı. Efes yönetici hanedanı, Gyges'ten Alyattes'e kadar süren diplomatik evliliklerle Lydia ile dostane ilişkiler geliştirmişti. Efes tiranı Pindar, Kroisos-Pantaleon taht mücadelesinde Pantaleon'u desteklemiş ve Alyattes'in kızından doğan bir oğul olarak Kroisos'un yeğeni olmuştu. Pindar, Kroisos'un Efes'in Lydia'ya boyun eğmesini talep eden elçisini reddedince, Lydia kralı kente baskı yapmaya başladı ve Pindar'ın şehri terk edip sürgüne gitmesini talep etti. Pindar bu şartları kabul ettikten sonra Kroisos, Efes topraklarını Lydia İmparatorluğu'na kattı. Kroisos, Efes'i aldıktan sonra, Artemis Tapınağı'nın yeniden inşası için himaye sağladı ve tanrıçaya adak olarak çok sayıda mermer sütun bağışladı.
Bu sırada İyonya kenti Miletus, Lydia saldırılarından kurtulmak amacıyla Mena'ya gönüllü haraç gönderiyordu, zira şehrin son tiranları Thoas ve Damasenor'un devrilmesi ve tiranlığın yerini bir magistralar sisteminin alması, Alyattes ve eski Miletli tiran Thrasibulos tarafından başlatılan dostane ilişkileri sona erdirmişti.
Kroisos, Batı Anadolu kıyısındaki diğer Yunan şehirlerine karşı saldırılarını devam ettirdi ve tüm anakara İyonya, Aiolis ve Doris'e boyun eğdirdi, ancak adalardaki Yunan şehir devletlerini ilhak etme planlarından vazgeçerek, bunun yerine dostluk anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalar, Ege Yunanlarının Mısır'daki Naucratis kentiyle yürüttüğü kârlı ticarete katılmasına yardımcı olmuş olabilir. Mısır'ın Naucratis kenti, Kolonizasyon Dönemi Yunanistan'da (MÖ 750-550) önemli bir yere sahipti: Burada Miletosluların, Samosluların ve Aiginalıların tapınakları ve Dokuz Anadolu kentinin temsil edildiği, Hellenion adındaki kült merkezi bulunuyordu. Ayrıca Herodotos'un aktardığına göre "eskiden Mısır'daki tek ticaret limanı Naukratis'ti."

Lidyalılar, Alyattes'in yönetimi altında Frigya'yı ele geçirmişlerdi. Alyattes, Kimmerler'in Anadolu'daki bazı siyasi yapıları zayıflatmasını kendi lehine çevirerek, merkezi bir Frigya devletinin bulunmamasını ve Lidya ile Frigya soyluları arasındaki dostane ilişkileri kullanarak, Lidya egemenliğini doğuya, Frigya'ya kadar genişletmeyi başardı. Lidyalıların Frigya'daki varlığı, Frigya'nın başkenti Gordion'daki bir Lidya kalesi, Daskileion gibi kuzeybatı Frigya'da bulunan Lidya mimarisine ait kalıntılar ile Frig Vadisi'ndeki Midas Kenti'nde bulunan arkeolojik kalıntılar aracılığıyla kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, Lidya askerlerinin bu yerlerle birlikte Hacıtuğrul, Afyonkarahisar ve Konya'da da konuşlanmış olabileceği, bu sayede Lidya krallığının Frigya'nın ürünlerine ve yollarına erişim sağladığı düşünülmektedir. Kerkenes'de bulunan bir Lidya fildişi levhası, Alyattes'in Frigya'daki hakimiyetinin, Pteria (Kuzey Kapadokya) kentini de içine alacak şekilde Kızılırmak Nehri'nin (Halys Nehri) doğusuna kadar uzandığını, hatta Pteria şehrini yeniden inşa etmiş olabileceğini ve buraya bir Frigya hükümdarı yerleştirmiş olabileceğini göstermektedir. Pteria'nın stratejik konumu, Lidya İmparatorluğu'na doğudan gelebilecek saldırılara karşı koruma sağlayabilme kapasitesine sahip olmakla birlikte, Kral Yolu'na yakınlığı, şehri kervanların korunabileceği önemli bir merkez haline getirmeliydi. Lidya hakimiyeti altındaki Frigya, yerel soylular tarafından yönetilmeye devam etti. Sözgelimi, Midas Şehri'nin hükümdarı, "lawagetai" (kral) ve "wanaktei" (orduların komutanı) gibi Frigya kraliyet unvanlarını taşımaktaydı, ancak hükümdarlar Sardes'teki Lidya krallarının otoritesi altındaydılar ve saraylarında Lidya'nın diplomatik tesisi bulunuyordu. Bu tür bir yönetim, Hitit ve Asur imparatorlukları döneminden beri kullanılan geleneksel vasallık antlaşmaları çerçevesinde gerçekleşmişti. Bu antlaşmalara göre, Lidya kralı, vasal hükümdarlara "vasallık antlaşması" dayatarak yerel Frigya hükümdarlarının iktidarda kalmasına izin veriyor, karşılığında ise Frigya vasalları Lidya krallığına askeri destek sağlamak ve bazen belirli miktarlarda haraçlar sunmakla yükümlü oluyorlardı.
Bu tür yönetim biçimi, Kroisos'un hükümdarlığında da aynı şekilde devam etti. Bir yazıtta, Kroisos'un oğlu Atys'in, Midas Şehri'nin yerel yöneticilerinden biri olan ve kendisi de Midas adını taşıyan birinin sarayında bulunduğu belirtilmektedir. Midas Şehri'nde, Atys, ana tanrıça Aryastin'in kutsal ateşinin rahibi olarak bulunuyordu ve bu aracılıkla Kroisos, şu anda "Midas Anıtı" olarak bilinen dini yapının tesis edilmesine destek sağladı.
Atys'in Midas'ın sarayında bulunması, Herodotos tarafından anlatılan bir efsaneye ilham vermiş olabilir. Bu efsaneye göre, Kroisos gördüğü bir rüyada, Atys'in demir bir mızrakla öldürüldüğünü görür. Bunun üzerine Kroisos, oğlunun ölmesini istemediği için, onun askeri faaliyetlere öncülük etmesini engeller. Ancak Atys, yine de Lydia'yı kasıp kavuran bir yaban domuzunu avlarken hayatını kaybeder. Bu av sırasında, daha önce kendi kardeşini yanlışlıkla öldürmesinin ardından Lydia'ya sürgün edilen Frigya prensi Adrastus tarafından atılan mızrakla kazara vurulur.
Kroisos ayrıca, Gyges döneminden beri Mermnad hanedanıyla müttefik olan ve Kroisos'un annesinin de kökeninin geldiği çeşitli şehir devletlerinden oluşan Karya'yı İmparatorluğun kontrolü altına aldı.
Böylece Herodotos'a göre Kroisos, Halys Nehri'nin (Kızılırmak) batısında yaşayan tüm halklar üzerinde hüküm sürmekteydi: Lidyalılar, Frigler, Misyalılar, Mariandyniler, Khalybler, Paflagonlar, Thyni ve Bitinya Trakları, Karyalılar, İyonlar, Dorlar, Aioller ve Pamphylialılar. Ancak, Lidyalılar ile Frigler arasındaki ilişkiler hakkında hem edebi hem de arkeolojik kaynaklar bulunurken, adı geçen diğer halklar ve Lidya kralları arasındaki ilişkilere dair herhangi bir veri bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Herodotos'un Kroisos dönemine atfettiği ve detaylandırdığı topraklar göz önüne alındığında, bu halkların bir kısmının Kroisos öncesinde, Alyattes döneminde fethedilmiş olması çok muhtemeldir.
Herodotos'un Lidya İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında olmadığını öne sürdüğü tek halk, Lidya ordularının ulaşamayacağı dağlık bir ülkede yaşayan Likyalılar ve halihazırda Yeni Babil İmparatorluğu tarafından fethedilmiş olan Kilikya topraklarıydı. Yine de modern tahminler, Lidyalıların Likya'yı tabi kılmasının imkansız olmadığını, zira Likya kıyılarının, Ege bölgesi, Levant ve Kıbrıs'ı birbirine bağlayan bir ticaret yoluna yakın olması nedeniyle Lidyalılar için önemli olabileceğini öne sürmektedir. Modern çalışmalar ayrıca Grek-Romalı tarihçilerin, Halys Nehri'nin (Kızılırmak) Lidya ve Med krallıkları arasındaki sınır olarak belirlendiği yönündeki gelenekleşmiş anlatıya da şüpheyle yaklaşmaktadır. Bu anlatı, Halys'in Aşağı Asya ile Yukarı Asya arasında bir ayrım noktası olarak Yunanlar tarafından atfedilen sembolik role ve Halys'in daha sonra Ahameniş İmparatorluğu içinde bir eyalet sınırı olmasına dayanan geriye dönük bir kurgusal anlatı olarak görünmektedir. Bunlar göz önünde bulundurulduğunde, Kroisos'un krallığının doğu sınırı, Halys'in daha doğusunda, yani Doğu Anadolu'da belirlenemeyen bir noktada olmalıdır.

Kroisos, babası Alyattes ile Med kralı Kyaksares'in beş yıllık savaşın ardından MÖ 585'te, her ikisinin de aynı yıl içinde ölmesinden kısa bir süre önce kurdukları dostane ilişkileri aynı şekilde devam ettirdi. Medler ve Lidyalılar arasındaki savaşı sona erdiren barış antlaşmasının bir parçası olarak, Kroisos'un kız kardeşi Aryenis, Kyaksares'in oğlu ve halefi Astyages ile evlenmiş ve böylece Astyages, Kroisos'un kayınbiraderi olmuştur. Kyaksares'in de bir kızının Kroisos ile evlenmiş olabileceği düşünülmektedir. Kroisos, Alyattes'in yerine geçtiğinde ve Astyages de Kyaksares'in yerine geçtiğinde, Medler ile aralarındaki iyi ilişkileri sürdürdü.
Kroisos'un yönetim

Kuzey Lefkoşa, Lefkoşa şehrinin Kuzey Kıbrıs kısmında kalan ve ülkeye başkentlik yapan bölümüdür. Lefkoşa Türk Belediyesi tarafından yönetilen şehrin belediye başkanı Mehmet Harmancı'dır. Ayrıca Lefkoşa ilçesinin şehir merkezi konumundadır.

Belediyenin imkânları ile Lefkoşa Belediye Orkestrası yıl içinde şehirde türlü konser ve etkinliklerde yer alır. Her yıl ayrıca Kıbrıs Tiyatro Festivali'ne ev sahipliği yapar.
Halk dansları ve bale gösterileri şehir içinde oldukça yaygındır. Yaz aylarında genellikle ağustosta düzenlenen Uluslararası Halk Dansları Festivali, kentin kültürel planları doğrultusunda gerçekleştirilir.
Şehir, Türkiye'deki kardeş kentlerinden toplumsal projelerde destek görmektedir.

Lefkoşa kentinde en çok oynanan sporlar arasında futbol vardır. Çetinkaya, Yenicami Ağdelen, Küçük Kaymaklı Spor Kulübü gibi Kuzey Kıbrıs Süper Liginde mücadele eden futbol kulüpleri bulunmaktadır. Kuzey Kıbrıs'ın sadece Türkiye tarafından tanınması ve de jure olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'ne bağlı gözükmesi yüzünden bu kulüpler uluslararası müsabakalar yapamamaktadır.
Türkiye'deki spor kulüpleri Kuzey Kıbrıs'ta ticari yatırımlar yapmaktadır. Fenerbahçe Spor Kulübü'nün sportif ürünlerinin satışının yapıldığı Fenerium, Lefkoşa'da Bedrettin Demirel Caddesi üzerinde açılmıştır ve Lefkoşa'da KKTC Fenerbahçeliler Derneğinin merkezi yer alır.

Lefkoşa Türk Belediyesi'nin aşağıdaki şehirlerle kardeş şehir anlaşması vardır:

 Ankara, Türkiye (1988'den beri)
 Bursa, Türkiye
 Gaziantep, Türkiye
 İstanbul, Türkiye (2020'den beri)
 İzmir, Türkiye (2019'dan beri)
 Komrat, Gagavuzya
 Kumanova, Kuzey Makedonya (2007'den beri)

Lefkoşa Türk Belediyesi resmî web sitesi19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kyme, ya da Cyme, (Grekçe: Κύμη), Cymi, Phrikonis, Antik Çağ'da Aiolis denilen bölgedeki Aiol kentlerinden biridir. Günümüzde Türkiye'nin İzmir ili Aliağa ilçesi yakınlarında yer almakta olup kıyısında bulunduğu küçük körfez, Nemrut Körfezi olarak adlandırılmaktadır. Ünlü antik çağ coğrafyacısı Strabon yerleşimi; Larissa (Aiolis)'dan 70 stadia, Myrina (Mysia)'dan 40 stadia uzaklıkta tarif etmiştir (Strabon, Coğrafya,622).
Antik kentin kuruluşuyla ilgili olarak efsaneyle karışık çeşitli görüşler bulunmaktadır. Strabon'a göre şehrin adı Amazon Kyme'den gelmekte olup şehirde basılan sikkelerde de kurucusuna atfen Kyme'nin yüzü tasvir edilmiştir. Şehrin Amazon Kyme ile olan bağlantısı, Antik Yunan tarihçisi Diodoros ile Bizanslı coğrafyacı Stephanus Byzantinus tarafından da dile getirilmiştir. Strabon'a göre yerleşim, Orta Yunanistan halkı Lokrisliler'in Truva Savaşı'ndan sonra Gediz Nehri yakınlarındaki Pelasglar'a ait Larissa (Aiolis) kalesini ele geçirmelerinin ardından kurulmuştur. Eski kaynaklarda şehirden Phrikonis adıyla da bahsedilmekte olup bu adında günümüz Orta Yunanistan'ında kalan antik Lokris bölgesindeki Phrikios Dağına gönderme yapılarak verildiği anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra şehrin, civar Aiol yerleşimlerinden yola çıkarak günümüz Yunanistan'ının orta kuzeyinde yaşayan Aiol kolonicilerin MÖ 11. yüzyıl ortalarında yerleşimiyle kurulduğu düşünülmektedir ki bu nedenle yerleşimden eski kaynaklarda Aiolis adıyla da bahsedilmektedir. Geçmiş yıllarda yapılan arkeolojik araştırmalarda yerleşimin tarihi MÖ 8. yüzyıl ortalarına kadar uzatılabilse de yakın zamanda yapılan kazılar sonucunda antik yerleşimin kuruluşu Protogeometrik Dönem'e (MÖ 1050-900) tarihlenebilmektedir.
Herodot, Kyme'den 12 Aiol yerleşimi içerisinde önemli bir yerleşim olarak bahsederken Strabon'da antik kenti Aiolis bölgesinin en büyük yerleşimi olarak tarif etmiştir. Kentin limanı bulunmasına rağmen, Kyme halkı diğer Antik Yunan yerleşimleri gibi ana geçim kaynağı olarak ticaretle değil tarımla uğraşmaktaydılar. Antik dönem kaynakları, Kymeliler'in yerleşimin kurulmasından yaklaşık 300 yıl sonra liman vergisi almaya başlamasını onların saflığı ve sıradanlığı olarak görerek alay konusu yapmışlardır. Ancak Kymeliler her ne kadar tarımla yoğun olarak uğraşsalar da kolonizasyon faaliyetlerinde de bulunmuşlar ve MÖ. 7. yüzyıl gibi Side şehrini kurmuşlardır. Strabon'a göre Kymeliler, Midilli de dahil olmak üzere 30 kent kurmuşlardır.
Ksenofanes, MÖ 8. yüzyılda Agamemnon'un Kyme kralı olduğunu belirtmektedir. Julius Pollux'da paranın icadı sürecini anlatırken, Agamemnon'un kızı ve Midas'ın eşi Demodike'yi (Hermodike) parayı icat edenlerden biri olarak tanımlamıştır.
Yerleşim MÖ 7. yüzyıla kadar krallıkla yönetilirken bu yüzyıldan itibaren zengin aristokrat sınıf tarafından, Ahameniş İmparatorluğu Anadolu topraklarını ele geçirdikten sonra da onların atadıkları tiranlar (valiler) tarafından yönetilmeye başlandı. Şehir, Ahamenişlere karşı başlatılan İyon Ayaklanmasıa katılsa da kısa sürede Ahamenişler tarafından geri alındı. Ahamenişler'in deniz üslerinden biri olan Kyme, MÖ 480'de yaşanan Salamis Deniz Muharebesi sonrasında arta kalan Pers filosunun limanına sığınması ve askerlerin de şehirde kışlaması nedeniyle önemli bir konumdaydı. Antik Yunan tarihçisi Thukididis de, kent limanının oldukça yoğun işleyişe sahip olduğunu belirtmiştir.
Seleukos İmparatoru III. Antiohos'un Roma Cumhuriyeti MÖ 190'da Magnesia Muharebesinde aldığı yenilgi ve sonrasında da MÖ 188'de yapılan Apamea Antlaşması ile vergiden muaf hale gelen yerleşim, daha sonra da Roma'nın Asya Eyaletine katıldı.
Helenistik Dönemde kentin limanı genişletilirken, kentte de tiyatro, sütunlu geçiş yapıları, anıtlar ve Güney Tepe olarak belirlenen mıntıkada yeni yerleşim alanı yapılmıştır. Yerleşim MS 17 ve 94 yıllarında yaşanan büyük depremlerde hasar görse de şehrin önemi devam etmiştir. Yerleşim 6. yüzyıldan 13. yüzyıl sonuna kadar Efes piskoposluğuna bağlı alt piskoposluk konumundaydı. 7. yüzyıl itibarıyla yerleşim büyük oranda terk edilmiş olup 13. yüzyılda sadece liman civarındaki kale (12. yüzyılda inşa edilmiş) çevresinde sınırlı bir alanda yerleşim görülebilmiştir. Kale 1415'te Osmanlı güçlerince ele geçirildikten sonra kale çevresindeki yerleşim de son bulmuştur.

Antik Kentteki ilk kazı çalışmalarına 1874 yılında Demostenes Baltazzi tarafından başlanılmıştır. Salomon Reinach ve Salomon Reinach'in 1881-1895 yılları arasındaki kazı çalışmalarını, 1925 yılında A. Salac başkanlığındaki Çekoslovak kazı ekibinin kuzey tepedeki tapınak alanında yaptığı çalışmalar takip etmiştir. 1953 yılında Ekrem Akurgal güney tepe mıntıkasında sondaj çalışmaları yaparak arkaik ve geç jeometrik döneme ait parçalara rastlanmıştır. 1970'li yıllarda itibaren antik kent limanı ve çevresindeki sanayi tesislerinin genişlemesi sonucu İzmir Müze Müdürlüğünce kurtarma çalışmalarına başlanmış, çalışmaların tamamlanmasından sonra da 1982-1984 yılları arasında Vedat İdil tarafından antik yerleşim planına yönelik kazı çalışmaları yürütülmüştür. 1986 yılından 2018 yılına kadar Sebastiana Lagona başkanlığında devam eden çalışmaları, bu tarihten itibaren 2017 yılı Haziran ayına kadar Calabria Üniversitesi öğretim görevlisi Antonio La Marca kazı başkanlığını yürütülmüştür. Bu tarihten itibaren de İzmir Müze Müdürlüğü antik kentte çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Uzun yıllardır etrafındaki sanayi tesislerinin genişleme baskısı altında kalan antik yerleşim ve liman çevresinin 1. derece arkeolojik sit alanı statüsü, 28 Mart 2019 tarihinde İzmir 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararıyla 3. dereceye düşürülmüştür. Günümüzde özellikle antik liman yakınları, sanayi tesisleri için yeni liman yapılması baskısı altındadır.

Köstence (Rumence: Constanța, [konˈstant͡sa]), Romanya'nın Kuzey Dobruca tarihi bölgesinde yer alan bir şehirdir. Bir liman şehri olan Köstence, Köstence ili'nin başkenti ve ülkenin dördüncü büyük şehri ve Karadeniz kıyısındaki ana limanıdır. Romanya'nın en eski sürekli yerleşim yeri olup, MÖ 600 civarında kurulmuştur ve Avrupa'nın en eski şehirlerinden biridir.
2021 nüfus sayımına göre Köstence'nin nüfusu 263.688'dir. Köstence metropol alanı, şehrin 30 km (19 mil) yarıçapındaki 14 yerleşim yerini içermektedir. Romanya'nın en büyük metropol alanlarından biridir. Etnik Rumenler, 20. yüzyılın başlarında şehirde çoğunluğu oluşturmuştur. Şehirde hala önceki yüzyıllarda önemli olan küçük Tatar ve Yunan topluluklarının yanı sıra Türk ve Roman sakinleri de bulunmaktadır. Köstence, tarih boyunca Roma, Bizans, Bulgar ve Osmanlı dahil olmak üzere farklı kültürlerin bir parçası olduğu için zengin birçok kültürlü mirasa sahiptir. 93 Harbi'nin (1877-1878) ardından Köstence Romanya'nın bir parçası oldu ve o zamanlar nüfusu 5.000'in biraz üzerinde olan şehir, 20. yüzyıl boyunca önemli ölçüde büyüdü.
Köstence Limanı 39,26 km² (15,16 mil²) alana ve yaklaşık 30 km (19 mil) uzunluğa sahiptir. Karadeniz'deki en büyük liman ve Avrupa'nın en büyük limanlarından biridir.
Şehirde önemli bir Türk-Tatar azınlık varlığını devam ettirmektedir. Şehirde yaşayan Çingeneler de Türkçe konuşmaktadırlar.

Köstence, içinde yer aldığı bölgedeki diğer yerleşimlerinde olduğu gibi Paleolitik Çağ'dan kalma bir şehirdir. Arkeolojik kazılarda Neolitik, Tunç ve Demir çağlarına ait kalıntılar bulunmuştur. Köstence bu özellikleriyle bölgenin en eski yerleşim birimidir.
Antik Tomis-Constanta Kalesinin kuruluşuna kadar uzanan zamanda önemli tarihi sahnelere tanık olmuştur M.Ö 6. yüzyılda Miletos kolonisi olarak kuruldu. M.Ö 1. yüzyılda Roma idaresine geçti. Romalı ünlü şair Ovidius buraya sürgüne gönderilmiştir. M.S 1 ve 3. yüzyıllar arasında gelişerek liman kenti konumuna ulaştı.yüzyıllar arasında büyük bir gelişme gösterdi. 3. yüzyılda birkaç defa Gotlar’ın istilasına uğradı. Sonrasında Roma'nın Küçük İskitya bölgesinin merkezi oldu. 4. yüzyılda yaşayanların büyük çoğunluğunun Hristiyanlığı benimsediği şehirde piskoposluk kuruldu. Bu yüzyılda İmparator II. Konstantius tarafından yeniden inşa ettirilmesi nedeniyle şehir ona izâfeten Constantiana olarak adlandırıldı. 7. yüzyılda Bulgar saldırılarında tahrip olan şehir, Bulgar egemenliğinde küçük bir kasaba konumundaydı. 971 yılında yeniden Bizans egemenliğine girdi. 14. yüzyılda Dobruca Prensliği hakimiyetinde olan yerleşim, 1402 yılında I. Mircea tarafından Eflak Prensliği topraklarında katıldı. 1419'da Dobruca bölgesindeki diğer yerleşimlerle birlikte Osmanlı idaresine geçti. Osmanlı döneminde "Kötence" adını alan yerleşim başlarda küçük bir liman şehri konumundaydı. 16. yüzyıl kaynaklarında küçük bir yerleşim olan yerleşim, 17. yüzyıl başlarında Kazak saldırılarında tahrip olsa da konumu nedeniyle önemi artan bir liman şehri oldu.
1768-1774, 1787-1792 ve 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Ruslar tarafından ele geçirilen yerleşim antlaşmalar uyarınca Osmanlı'ya bırakıldı. Kırım Savaşı sırasında yeniden Rus egemenliğine geçen yerleşim 1854'te yeniden Osmanlı kontrolüne geçti. Bu dönemde stratejik önemi artan yerleşim, 1860'ta tamamlanan demiryolu hattı, limanın genişletilmesi ve yeni binaların inşa edilmesiyle kaza merkezi konumuna ulaştı. 93 Harbi'nde Ruslar tarafından ele geçirildikten sonra Ayastefanos ve Berlin antlaşmaları neticesinde 1878 yılında Romanya topraklarına katıldı.
1890-1895 yılları arasında ünlü Rumen mühendis Anghel Saligny Avrupa'nın en uzun, dünyanın ise 3. uzun köprüsünü inşa etti. 1895-1909 yılları arasında Köstence limanı büyük bir yeniden yapılandırma projesiyle modernleştirildi. Birçok ülkeden yüzlerce geminin uğrak yeri haline gelen liman böylelikle güçlenmeye başladı. Ayrıca yine bu dönemlerde şehrin altyapısı kurularak karayolları ve demiryolları yapıldı. Güzel dizaynlara sahip binalar inşa edildi.
I. Dünya Savaşı (1914-1918) boyunca Köstence, Almanlar ve çoğunlukla Bulgarlar tarafından harap edilerek görkemli dönemine son noktayı koydu. Mayıs 1918'deki Bükreş antlaşması madde 10.b. (Antlaşma hiçbir zaman Romanya tarafından onaylanmadı) Köstence merkez güçlerin (Alman, Türk, Bulgar) kontrolü altında kalıyordu.
Şehir birleşik orduların Yunanistan'daki başarılı saldırıları sonucu Bulgaristan'ın savaş dışı kalmasıyla özgürlüğüne kavuştu.
2 savaşın arasındaki dönemde (1918-1940 yılları arasında) Köstence liman kenti olmasına dayanarak ekonomik ve ticari ilişkilerini yeniden güçlendirdi. Köstence ülkedeki tüm denizcilik faaliyetlerinde %70 pay aldı. Bu dönemde Köstence'deki tersane en güçlü dönemini yaşayarak bölgenin en girişimci unvanını ve en çok istihdam yaratma olgusunu kazandı.
Ne yazık ki II. Dünya Savaşı'yla birlikte Köstence yeniden sahip olduğu güçleri kaybetti. Sovyet işgalciler tarafından Rumen donanmaları yok edildi ve liman işgalciler tarafından yönetilmeye başlandı. Köstence limanının öneminden dolayı bölgede komünist rejim uygulanmaya başlandı. Şehir, Sovyet endüstrileşmesiyle özellikle 1960-1975 yılları arasında gelişti. Tersane geliştirildi (150.000 gemi), ticari filolar arttırıldı (1985'te 250.000 civarı gemi), birçok fabrika açıldı ve özellikle deniz kenarları turistik amaçlı geliştirildi. Aralık 1989'dan sonra Köstence Bükreş’ten sonra Romanya’nın en önemli 2. şehri olarak yerini korudu ve şehir gelişim arayışları içerisindedir.

Yörede maden suyu kaynakları vardır. Ayrıca deniz banyosu yazın pek çok turisti çeker. Ana yerel endüstri tanen asidi ve petrol tamburası üretimidir. Özellikle Mamaia kuzeyde sahil dinlenme yeridir.

Köstence belediye meclisi 2004 yılı yerel hükûmet seçimlerinde seçildi. 27 üyeden meydana gelen meclisin kompozisyonu aşağıdaki gibidir. 

2002 nüfus sayımına göre, Köstence şehrinin nüfusu 310.471 idi. Köstence çevresindeki alanlarda Navodari 32.400, Ovidiu 13.134 ve Basarabi 19.857 kişilik nüfuslarıyla ve komünleri Cumpana 12.532, Lumina 7.858 (2004 yılı), Valu lui Traian 8.824 ve Agigea 5.482 kişilik nüfuslarıyla Köstence şehrinin nüfusunu artırarak 401.613'e ulaştırır. 

1895'te Bükreş demiryolunun açılmasıyla, (Tuna'yı Cernavoda'daki bir köprüyle geçen) Köstence'ye hububat ve petrolde hatırı sayılır bir büyüklükte transit ticareti getiriyordu. Kömür ve kok kömürü geniş bir şekilde ithal listesi başındaydı. Bunları makineler, demir malzemeler, pamuk ve yün iplikleri takip ediyordu. Köstence'yi Bükreş'e bağlayan A2 transit yolu hemen hemen tamamlanmakta olup, hâlen Bükreş'ten Cernavoda'ya çalışmaktadır, 2008 yılına kadar Köstence'ye açılacaktır.
Köstence limanı girişinde bir feneri olup, dalgakıran tarafından korunmaktadır.
Kuzey rüzgârlarından iyi korunur. Fakat güney, güney doğu ve güney batı rüzgârları bazen hayli tehlikeli olur. Romanya donanmasının Karadeniz filosu için burası bir üstür. Geniş kanal (Tuna-Karadeniz kanalı) Tuna nehrini Karadeniz'de Köstence'ye bağlar.
Kötence'de toplu taşıma sistemi Regia Autonoma de Transport in Comun Constanta (RATC) dir. 17 otobüs hattı, 2 tramvay hattı ve 2 troleybüs hattı vardır. Şehir 2002 başında, yaşlanan DAC otobüsleri yerine 130 yeni MAZ otobüsü satın aldı. Şimdi otobüs filosunun %90'ı yenidir. Otobüsler parlak renklerde pembe, sarı ve yeşil boyalıdır.

Köstence tipik olarak Akdeniz iklimi benzeri olup farklı dört mevsim içerir.
Yazlar sıcak kurak ve güneşli Temmuz sıcaklık ortalaması 23 °C'dir. Karadeniz'in ılıman etkisinden dolayı Köstence, iç bölgelerde sıkca bulunan sıcak günleri nadiren yaşar. Yaz 15 Haziran'da başlar ve Eylül'ün sonuna kadar devam eder.
Oldukça ılıktır. Geceler Eylül ayının on günlük ortalamasında tropikaldir (sıcaklık 20 °C'nin üzerindedir). Karadeniz'in ısıyı yığmasından dolayı Eylül, Haziran ayından daha ılıktır. İlk don olayı Kasım ayının 19'unda vuku bulur. Romanya'nın güneyindeki şehirlerle kıyaslandığında ış daha ılıktır. Çok az kar olur fakat hava çok rüzgârlıdır. Kış iç bölgelerden çok daha sonra gelir. Aralık'ta hava sık sık yumuşaktır. Sıcaklık 12 °C'ye ulaşır. Ocak ayı ortalama sıcaklığı +4 °C dir. İlkbahar erken gelir fakat çok serindir. Nisan ve Mayıs ayları Karadeniz sahilleri en serin yerdir Romanya'da.

Köstence'nin kardeş şehirleri:

 Brest, Fransa
 Callao, Peru
 Cartagena, Kolombiya
 Fort Lauderdale, ABD
 Cartagena, Kolombiya
 Havana, Küba
 İzmir, Türkiye
 Makassar, Endonezya
 Mobile, Alabama, ABD
 Novorossiysk, Rusya
 Odessa, Ukrayna
 Rotterdam, Hollanda
 Sankt-Peterburg, Rusya
 Santos, Brezilya
 Şangay, Çin
 Silivri, Türkiye
 Sulmona, İtalya
 Tepebaşı, Türkiye
 Selanik, Yunanistan
 Trapani, İtalya
 Turku, Finlandiya
 Yokohama, Japonya

 Türkiye – Başkonsolosluk
 Rusya – Başkonsolosluk
 Arnavutluk – Fahri konsolosluk
 Avusturya – Fahri konsolosluk
 Güney Kıbrıs – Fahri konsolosluk
 Finlandiya – Fahri konsolosluk
 Arnavutluk – Fahri konsolosluk
 Fransa – Fahri konsolosluk
 İtalya – Fahri konsolosluk
 Kazakistan – Fahri konsolosluk
 Lübnan – Fahri konsolosluk
 Hollanda – Fahri konsolosluk
 Kuzey Makedonya – Fahri konsolosluk
 Norveç – Fahri konsolosluk
 Suriye – Fahri konsolosluk

Küba, resmî adıyla Küba Cumhuriyeti, Karayipler'de bir ada ülkesidir. Adını taşıyan ana adanın yanı sıra 4.195 ada, adacık ve mercan adasından oluşmaktadır. Karayip Denizi, Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusu'nun birleştiği noktada yer alan Küba, Yucatán Yarımadası'nın doğusunda, Florida ve Bahamalar'ın güneyinde, Hispanyola'nın batısında ve Jamaika ile Cayman Adaları'nın kuzeyinde yer almaktadır. Havana en büyük şehir ve başkenttir. Küba, yaklaşık 10 milyon nüfusuyla Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nden sonra Karayipler'in en kalabalık üçüncü ülkesidir. Yüzölçümü bakımından Karayipler'in en büyük ülkesidir. Kültürel olarak Küba, Latin Amerika'nın bir parçası olarak kabul edilir.
Küba, MÖ 4. bin yıldan itibaren yerleşim görmüştür ve 15. yüzyıldaki İspanyol sömürgeleştirme döneminde Guanahatabey ve Taíno halkları burada yaşamıştır. Küba, 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı'na kadar İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kaldı, ardından Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgâl edildi ve 1902'de bağımsızlığını kazandı. 1933'te Carlos Manuel de Céspedes y Quesada'nın demokratik olarak seçilmiş hükûmeti bir darbeyle devrildi ve özellikle Fulgencio Batista'nın askerî etkisi altında uzun bir dönem başladı. 1940'ta Küba yeni bir anayasayı yürürlüğe koydu, ancak artan siyasi huzursuzluk, Batista'nın 1952'deki Küba darbesiyle doruğa ulaştı. Otokratik hükûmeti, Ocak 1959'da Küba Devrimi sırasında 26 Temmuz Hareketi tarafından devrildi. Bu devrim, Fidel Castro liderliğinde komünist yönetimi kurdu. Castro yönetimindeki ülke, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki Soğuk Savaş sırasında bir çekişme noktasıydı ve 1962 Küba Füze Krizi, Soğuk Savaş'ın nükleer savaşa dönüşmeye en çok yaklaştığı olay olarak kabul edilir. 
1970'lerden 1980'lerin sonlarına kadar Küba, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu'daki sömürge karşıtı ve Marksist hükûmetleri veya hareketleri desteklemek amacıyla birçok çatışmaya müdahale etti. CIA'nın gizliliği kaldırılmış bir raporuna göre, Küba 1984 yılına kadar Sovyetler Birliği'nden 33 milyar dolar yardım almıştı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Küba, 1990'larda Özel Dönem olarak bilinen ciddi bir ekonomik durgunluk yaşadı. 2008'de Castro 49 yıl sonra emekli oldu; yerine Raúl Castro seçildi. Raúl 2018'de Devlet Konseyi başkanlığından emekli oldu ve Miguel Díaz-Canel, parlamento seçimlerinin ardından Ulusal Meclis tarafından başkan seçildi. Raúl 2021'de Komünist Parti Birinci Sekreterliği görevinden emekli oldu ve Díaz-Canel daha sonra seçilerek Küba Devrimi'nden sonra doğan ilk lider oldu. 
Küba, Komünist Parti'nin rolünün Anayasada güvence altına alındığı sosyalist bir devlettir. Küba şu anda Asya dışında dünyanın tek komünist ülkesidir. Küba'da siyasi muhalefetin yasaklandığı otoriter bir hükûmet vardır. Sansür yaygındır ve bağımsız gazetecilik baskı altındadır; Sınır Tanımayan Gazeteciler, Küba'yı basın özgürlüğü açısından en kötü ülkelerden biri olarak nitelendirmiştir. Küba, BM, G77, Bağlantısızlar Hareketi (NAM), OACPS, ALBA ve OAS'ın kurucu üyesidir. Küba, 1959'dan beri Guantanamo Körfezi'ndeki ABD askerî varlığını yasadışı olarak görmektedir.
Küba, dünyanın az sayıdaki planlı ekonomilerinden birine sahiptir ve ekonomisi turizm ve vasıflı iş gücü, şeker, tütün ve kahve ihracatına dayanmaktadır. Küba, tarihsel olarak -komünist yönetim öncesinde ve sırasında- Latin Amerika ve Karayipler'deki diğer ülkelerden okuryazarlık konusunda daha iyi performans göstermiştir. 1959 devriminden sonra Küba, bebek ve anne ölüm oranları ile yaşam beklentisi açısından diğer Latin Amerika ülkelerinden daha iyi performans gösterdi. 2012 tarihli bir araştırmaya göre, Küba, WWF tarafından ortaya konan sürdürülebilir kalkınma koşullarını karşılayan dünyadaki tek ülkedir. Küba, tüm Küba vatandaşlarına ücretsiz tıbbi tedavi sağlayan evrensel bir sağlık sistemine sahiptir, ancak zorluklar arasında doktorların düşük maaşları, yetersiz tesisler, ekipman eksikliği ve temel ilaçların sık sık bulunmaması yer almaktadır.
Küba İnsan Hakları Gözlemciliği'nin 2023 tarihli bir araştırması, nüfusun %88'inin aşırı yoksulluk içinde yaşadığını tahmin etmektedir. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı'na göre, karneyle dağıtılan gıda, birçok Kübalı için günlük beslenme ihtiyaçlarının yalnızca küçük bir kısmını karşılamakta ve bu da sağlık sorunlarına yol açmaktadır. 1960'tan beri devam eden ABD'nin Küba'ya uyguladığı ambargo, tarihteki ikili ilişkilerdeki en uzun süreli ticaret ve ekonomik önlemlerden biridir.

Küba yerlileri; Küba'nın ilk sakinleri Güney Amerika'dan adaya gelen Guanahatabey ve Kiboni Yerlileriydi. Adaya daha sonra yerleşen Tainolar (Antil Aravakları) çömlek ve alet yapımında belirli bir düzeye ulaşmış tarımcı ve barışçıl bir halktı. İspanyolların adada ilk koloniyi kurduğu sırada çoğunluğunu Tainoların oluşturduğu yerlilerin sayısı 80-100 bin dolayındaydı.

Kristof Kolomb'un birinci yolculuğunda keşfederek (28 Ekim 1492) İspanyol toprağı ilan ettiği Küba'da ilk kalıcı yerleşim 1511'de kuruldu. Sömürgecilerin baskı ve sömürüsü, salgın hastalıklar, açlık ve göçler yerli nüfusunu 5 bine kadar düşürdü. 18. yüzyıla girilirken bölgede sağlanan barış ve düzenle birlikte sömürgenin nüfusu 50 bine ulaştı. İspanya'dan düzenli gemi seferlerinin başlaması, Havana'nın ticari ve stratejik önemini artırdı. Bu arada hayvancılığın, tütün ve şeker kamışı üretiminin artırılması ve iş gücü için Afrika'dan çok sayıda köle getirilmesi adada köklü bir değişim yarattı. 1865'te köle ticaretinin sona ermesiyle ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için adaya sözleşmeli işçi olarak Meksika yerlileri ve Çinliler getirilmeye başlandı.

19. yüzyılın sonlarından itibaren İspanya'nın şeker üretimi ve ihracatı için gerekli iş gücü, sermaye, makine, teknik beceri ve pazarları sağlamada yetersiz kalması, Küba'yla olan siyasi ve iktisadi bağlarının giderek zayıflamasına yol açtı. Bu ortamda Amerikalı iş insanları şeker üretiminde ve ticaretinde güç kazanmaya başladı. İspanyolların adada gelişen özerklik talebine ödün vermemesi ve vergileri daha da artırması, On Yıl Savaşı'nın (1868 - 1878) başlamasına neden oldu. Sonunda İspanya, Zanjon Sözleşmesi'yle (1878) siyasal ve ekonomik reformlar yapmaya söz verdi. Adada sağlanan barış ortamı ekonomik bunalımın derinleşmesi yüzünden uzun süreli olamadı. 1895'te sürgündeki Kübalı şair ve gazeteci Jose Marti'nin sürgündeki siyasi örgütleri bir araya getirmesiyle gerilla taktiklerine dayanan bir bağımsızlık savaşı başladı. Buna karşı İspanya adaya 200 bin asker çıkardı. Savaş ortamının adadaki şeker üretimini durma noktasına getirmesi üzerine ada ekonomisinde etkin durumda olan Amerika Birleşik Devletleri'nin Havana limanında demirli Maine Gemisi'nin batırılmasını bahane ederek İspanya'ya savaş açmasına neden oldu.
İspanya'nın İspanya-Amerika Savaşı sonunda yenilmesinin ardından imzalanan Paris Antlaşması çerçevesinde öngörülen Küba'nın bağımsızlığı, 1 Ocak 1899'da Amerika Birleşik Devletleri işgali altında yürürlüğe girdi. Küba Devleti'nin siyasal ve ekonomik çerçevesini belirleyici önlemler alan Amerika Birleşik Devletleri, Küba'nın iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olma ve Guantanamo Koyu'nda bir deniz üssü kurma hakkını aldıktan sonra birliklerini adadan çekti. (1901) İkinci Amerika Birleşik Devletleri müdahalesinden (1909) sonra seçimleri kazanan liberallerin adayı Jose Miguel Gomez döneminde rüşvet, yolsuzluk ve sosyal adaletsizlik üzerine kurulu bir yönetim biçiminin yolunu açtı. Özellikle Afrika kökenli Kübalıların siyasal haklar ve daha iyi iş olanakları için giriştiği eylemler sert biçimde bastırıldı. Gomez'le birlikte örtülü bir diktatörlüğe dönüşen cumhurbaşkanlığı çoğu kez hileli seçimler ve askeri baskı yoluyla ele geçirilen bir makam durumuna geldi. 1933'te Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle Gerardo Machado'yu deviren Fulgencio Batista, en ünlü diktatör olarak uzun yıllar Küba yönetimine damgasını vurdu. Batista zamanında tarım ve hayvancılığın yanı sıra turizm ve kumarhane işletmeciliği de önemli bir gelir kaynağı haline geldi. Buna karşı işsizlik oranın yükselmesi, nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde kalması ve ekonominin giderek daha da dışa bağlanması Batista yönetimine karşı etkin bir muhalefetin doğmasına yol açtı.

1950'lerde komünist rejimi ele alan gruplardan birine liderlik eden Fidel Castro, 1953'te Moncada Kışlası'na düzenlediği başarısız bir baskından dolayı bir süre hapis yattı. Daha sonra Meksika'ya giden Castro, 1955'te 26 Temmuz Hareketi'ni başlattı. Arjantinli devrimci Che Guevara'nın da yer aldığı örgütün Aralık 1956'da Küba'da başlattığı gerilla hareketi, zamanla öteki gruplardan da destek alarak Batista'ya bağlı birliklere önemli darbeler indirdi. 1 Ocak 1959'da diktatör Fulgencio Batista'nın Küba'yı terk etmesinin ardından Fidel Castro'ya bağlı bin kişilik bir kuvvetin Havana'ya girmesiyle yeni bir yönetim başladı.

İktidara geldikten sonra köklü toprak reformu gibi adımlarla geniş bir kesimin desteğini kazanan Fidel Castro, ittifak kurduğu Küba Sosyalist Halk Partisi ile birlikte yönetime ağırlığını koydu. Toprak kamulaştırmalarından zarar gören Amerika Birleşik Devletleri, şirketlerinin baskısıyla ABD yönetiminin uygulamaya başladığı iktisadi ambargo ve bunu izleyen Domuzlar Körfezi Çıkarması, Castro'nun SSCB ile yakın bir ilişkiye girerek sosyalist bir çizgiye yönelmesini hızlandırdı. Ertesi yıl Küba'ya yerleştirilen Sovyet füzeleri yüzünden patlak veren Ekim Füzeleri Bunalımı'nda Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in geri adım atması, Küba'nın SSCB ile olan ilişkilerini bir ölçüde bozdu. 1960'larda ABD'nin baskısı yüzünden artan askeri harcamalar ekonomide sarsıntıya yol açtı. Aynı dönemde Küba, Latin Amerika'daki devrimci hareketlere verdiği destekten dolayı diplomatik yalnızlığa itildi.
1970'lerde ekonomide başlayan düzelme ile birlikte parti ve devlet, istikrarlı bir yapıya kavuşturuldu. Bu arada Castro'nun yönetimdeki etkinliği de pekiştirildi. 1979 - 1982 arasında Bağlantısızlar Hareketi'nın dönem başkanlığını yürüten Küba'nın S

Kültür, İzmir ilinin Konak ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

İlçe kaymakamlığı, İzmir Valiliği'ne 1,5 km uzaklıktadır.
Mahalle Konak ilçe merkezinin batısında İzmir Körfezi kenarında, Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak arasında yer alır. Kuzeyinde Alsancak Mahallesi (sınır: Ali çetinkaya  ve Talat Paşa bulvarları, güneydoğusunda Mimar Sinan Mahallesi ve Kültürpak (sınır: Şair Eşref Bulvarı) vardır. Güneyindeki İsmet Kaptan Mahallesi ile sınırını da Eşref Paşa Bulvarı çizer.
Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü, Alsancak Nevvar-Salih İşgören Devlet Hastanesi, İzmir Tevfik Fikret Lisesi, Cumhuriyet N.S. İşgören MTAL ve İzmir Olgunlaşma Enstitüsü, İzmir Atatürk Anıtı, Cumhuriyet Ağacı,Aziz Yuhanna Katedrali, İzmir Atatürk Lisesi ana binası (eskiden Yunan Kız Okulu/Kentrikon Parthenagogeion), İl Eğitim Tarihi Müzesi (eski Venizelos Köşkü), Gazi Ortaokulu (1933), Arkas Sanat Merkezi (eskiden Fransız Konsolosluğu), Fransız Hastanesi ve Şapeli (günümüzde Alsancak Nevvar Salih İşgören Hastanesi), İtalyan Mektebi (1944'te yıkıldı) bu mahallededir.

T2 (Fahrettin Altay - Halkapınar) Tramvay Hattı mahalleye hizmet vermektedir. Mahallede üç Bisim istasyonu bulunmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Kültür ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Kültür, Konak ile ilgili coğrafi veriler

Kültürpark, Türkiye'nin İzmir şehrinde bulunan bir şehir parkıdır. Konak ilçesindeki park, 1922 İzmir Yangını'nda harabeye dönen 360.000 m2'lik alan üzerinde 1936'da kuruldu. Üç yıl sonra genişletilerek 420.000 m2 büyüklüğe ulaştı. Kurulduğu günden beri İzmir Enternasyonal Fuarı'na ev sahipliği yapmaktadır.

Kültürpark 420.000 m2 alana sahiptir. Konak ilçesinde, Mimar Sinan Mahallesi'nde yer alır ve kuzeyde Dr. Mustafa Enver Bey Caddesi, doğuda 1395. ve 1396. sokaklar ile Bozkurt Caddesi, güneyde Mürsel Paşa Bulvarı, batıda Dr. Refik Saydam ve Şair Eşref bulvarları ile çevrilidir.

İlki 1933'te düzenlenen 9 Eylül Panayırı, Cumhuriyet Meydanı'nın arkasındaki alanda kuruldu. Belediye Başkan Yardımcısı Suat Yurtkoru, panayır alanının gelecekte yeterli olmayacağı ve Moskova seyahati sırasında görüp etkilendiği Gorki Parkı gibi bir alanın şehre kazandırılması yönündeki düşüncesini Belediye Başkanı Behçet Uz'a sundu. Uz'un isteğiyle Yurtkoru tarafından hazırlanan rapor, 14 Mayıs 1934'te belediye meclisinde kabul edildi ve Kültürpark'ın yapımına onay verildi. Uz, 1935'te Moskova'ya gitti ve Belediye Başkanı Nikolay Bulganin'in görevlendirdiği iki mimara taslak proje çizdirdi. 1922 İzmir Yangını nedeniyle harabeye dönen 360.000 m2'lik alandaki molozlar 1934'ün ikinci yarısından itibaren temizlenmeye başladı ve 1 Ocak 1936'da Kültürpark'ın temeli atıldı. Yangından önce bu alanda Ermeni mahallesinin bir bölümü bulunmaktaydı. Kültürpark, 1 Eylül 1936'da Başbakan İsmet İnönü tarafından açılışı gerçekleştirilen 6. İzmir Enternasyonal Fuarı ile birlikte hizmete girdi.
1937'de parkta İzmir Paraşüt Kulesi inşa edildi. 1938'de park içerisinde İzmir Hayvanat Bahçesi ile Vakıflar Pavyonu ve Saat Kulesi açıldı. 1939'da park güneye doğru 60.000 m2 genişletilerek 420.000 m2 büyüklüğe ulaştı. 1951'de İzmir Arkeoloji Müzesi, parkın içerisine taşındı ve 1984'e kadar burada faaliyet gösterdi. Eylül 1952'de parkta açılan İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi, 1973'te park dışında inşa edilen yeni merkez binasına taşındı. Aynı yıl parkta bir lunapark hizmet vermeye başladı. 1990'da öncesinde açık hava tiyatrosu olan Fuar Mehtap Bahçesi'nin üstü kapatılarak 750 kişilik İsmet İnönü Sanat Merkezi açıldı.
2004'te İzmir Tarih ve Sanat Müzesi park içerisinde kurulurken TRT Binası, Çamlık Senar ve Akasyalar Gazinosu yıkıldı. 2008'de İzmir Doğal Yaşam Parkı'nın açılmasıyla parktaki hayvanat bahçesi kapatıldı ve hayvanlar yeni alana taşındı. Ağustos 2009'da parkın içerisinde 594 araç kapasiteli bir yer altı otoparkı hizmete girdi. Haziran 2015'te parkta ücretsiz Wi-Fi hizmeti sunulmaya başladı. 2015'te Gaziemir'de inşa edilen Fuar İzmir hizmete girmeden önce şehirdeki tüm fuarlar Kültürpark'ta düzenlenmekteydi. Günümüzde yalnızca İzmir Enternasyonal Fuarı ve İzmir Kitap Fuarı parkta düzenlenmektedir. 2017'de Kültürpark Cup tenis turnuvası ilk kez gerçekleştirildi. 2020 Ege Denizi depreminde hasar gören İzmir Büyükşehir Belediyesi Ana Hizmet Binası boşaltılınca bazı belediye birimleri parktaki hollere taşındı. 2025'te İzmir Tarih ve Sanat Müzesi'ndeki eserlerin İzmir Kültür Sanat Fabrikası'na taşınması nedeniyle müze binasında sanat galerisi açıldı, İlber Ortaylı Kütüphanesi hizmete alındı, parktaki lunapark kapatıldı ve parka Yeşil Bayrak Ödülü verildi.

Duvarlarla çevrelenen Kültürpark'ın Lozan Kapısı, Montrö Kapısı, 9 Eylül Kapısı, Cumhuriyet Kapısı ve 26 Ağustos Kapısı olmak üzere beş tane giriş kapısı vardır. Parkın içinde on dört kapalı sergi salonu, dört konferans salonu, Atatürk Açık Hava Tiyatrosu, İsmet İnönü Sanat Merkezi, İzmir Sanat, Kültürpark Evlendirme Dairesi, Celal Atik Spor Salonu, bir paraşüt kulesi, Gençlik Tiyatrosu, bir kütüphane, sanat ve eğlence mekânlarının yanı sıra 1.850 metrelik tartan pist koşu parkuru, yüzme havuzu, kapalı spor salonu, tenis kortları, halı saha gibi spor etkinliklerine olanak sağlayan mekânlar da bulunmaktadır. 200 bin m2'nin üzerinde yeşil alana sahip olan park genelinde 44 farklı familyaya üye 89 cinsten 117 tür bitki ve 7.709 ağaç bulunmaktadır. Ağaçlar ve bitki örtüsünün künyesi çıkarılmış ve ağaçlar sigortalanmıştır.
Park içerisinde 1938'de inşa edilen Ada ve Göl isimli iki gazino mevcuttur. Bu yapıların Eylül 2023'te yıkılarak aslına uygun olarak yeniden yapılmasına karar verildi. Göl Gazinosu 2025'te sosyal tesis ve İzmir Mutfak Müzesi olarak yeniden açılırken Ada Gazinosu'nun 2026'da hizmete girmesi planlanmaktadır.

İzmir Metrosu'nun M1 hattındaki Basmane istasyonundan, İzmir Tramvayı'nın Konak hattındaki Kültürpark-Atatürk Lisesi istasyonundan ve ESHOT otobüsleri ile parka ulaşım olanağı vardır.

Resmî site
 OpenStreetMap'te Kültürpark ile ilgili coğrafi veriler

Kırcaali (Bulgarca: Кърджали, trl: Kırdjali), Güneydoğu Bulgaristan'da, Kırcaali ilinin ve Kırcaali beldesinin merkezi. Eylül 2022 verilerine göre nüfusu 51.841 kişidir. Şehirde tren istasyonu bulunmaktadır. Kırcaali'den Hasköy ve Gümülcine (Yunanistan) yönlerine karayolları uzanır. Kırcaali Barajı da şehrin yakınında bulunmaktadır.

Doğu Rodop Dağları'nın ovasında, Arda Nehri'nin kıyısında bulunan şehir, Sofya'dan 259, Filibe'den 90 kilometre uzaklıkta bulunur. Kırcaali‚ Hasköy şehrinden ise 50 kilometre uzaklıktadır. Şehrin 15 km uzağında Perperikon antik kenti yer almaktadır. Ayrıca Kırcaali Avrupa Ulaştırma Koridorları programı kapsamında 9. koridorun geçtiği şehirlerden biridir.

Bölgenin iklimi, yıl içinde güneşli günlerin çok olduğu, yumuşak ve yağmurlu Akdeniz geçiş iklimidir. Kış, nispeten yumuşaktır. Ortalama sıcaklık 0 °С civarındadır. Yaz ise sıcak ve güneşlidir, ortalama sıcaklık ise 24 °С'dir.

3000 yıl boyunca bu bölge, farklı medeniyetlerin ve kültürlerin beşik noktası olmuştur; Trakların, Antik Yunanların ve Romalıların; Slavların, Ön Bulgarların, Bizanslıların ve Türklerin kesişme noktası olmuştur.
Bu bölgede ilk yaşayanların Traklar olduğu zannedilmektedir. 6. yüzyılda Arda Nehri'nin orta kısmına Ön Bulgarlar ve Slavlar yerleşmiştir.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre Kırcaali kasabası Hicrî 765 / Miladi 1363-64 yılında Osmanlılar tarafından feth edilmiştir. Edirne sancağının bir kazasıdır. Kaza içinde 6 mahalle ve 103 köyde 6412 ev, 1 hükûmet konağı, 3 kışla, 1 hastane, 1 depo, 1 telgrafhane, 5 çeşme, 6 çanak-çömlek ve taş ocağı vardır.
Modern Kırcaali'nin 1487 yılında Karamanoğulları Beyliği'nin yıkılmasıyla Rumeli'ye gönderilen ahalisince (Antalya, Mersin, Konya, Karaman, Adana, Kırşehir, Kayseri) kurulmuş olabileceği öne sürülmektedir. 1878 Berlin Antlaşması'na göre Doğu Rumeli ilinde kaldı. Bu ilin Bulgaristan Prensliği'ne katılmasından sonra şehir Türkiye'ye bırakıldı. Balkan Savaşları'nda (1912-13) Bulgarlarca işgal edildi. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'nin Gümülcine ile birlikte merkezi oldu. Ordu kuruldu, direniş gerçekleştirildi ve başarılı olundu ancak Osmanlı bu hükûmeti tanımadı ve Bulgaristan ile birlikte bu devlete son vermek istedi.
Zengin Osmanlı mirasıyla uzun yıllar Rodoplar'ın en gelişmiş kenti olmuştur.
Kırca Ali'nin kendi adını taşıyan kentte Osmanlı döneminden kalma türbesi vardı. Türbesi günümüzde Kırcaali Merkez Camii'nin bahçesinde, pazarın yanında bulunmaktadır.

1892 tarihli Şevket Dağdeviren salnamesine göre halkının tümü Müslüman olup erkek ve kadın 34801 nüfusu vardır.
1920 yılında nüfusu 4.417 kişi olmuştur. 1926 yılında 6.487 idi. Bu yıllardan sonra kent pek hızlı bir gelişme gösterdi. 1910 yılında da basılan bir Osmanlı salnamesine göre, Kırcaali'de yalnızca 226 Bulgar vardı, geri kalan nüfusun hepsi Müslüman-Türk idi. 1950 öncesinde dahi nüfusunun hemen hemen tamamı Türk iken, zamanla Türklerin Türkiye'ye göçmesi ve yerlerine Bulgar ve Çingenelerin yerleşmesiyle demografik yapısı biraz değişmiştir. 1985'te dolaydaki üç köyle birleştirilen Kırcaali şehri Hasköy iline bağlandı.
2001 Bulgaristan nüfus sayımında Kırcaali Valiliği geneli için 164.019 nüfus rakamı verilmiştir. Mensup olunan etnik grup ve anadil için beyana dayalı veriler 101.000-101.500 Türk, 55.000-57.000 Bulgar şeklindedir. Dinî aidiyet konusunda 114.000 kişi Müslüman, 35.500 kişi Hristiyan olduklarını belirtmişler, 13.500 kişi bu konuda bildirimde bulunmamıştır. 55.000 Bulgar olmasına rağmen 35.000 Hristiyanın olması Kırcaali'de 20.000 kadar Pomak'ın yaşadığını göstermektedir. Kırcaali'de 1.200 kadar da Roman olduğu anlaşılmaktadır. Kırcaali şehrinin nüfusu ise 2006 son verilerine göre 63.164'tür.

Yerel yönetimler tamamen Türklerin elindedir. 2005 Bulgaristan genel seçimlerinde Kırcaali eyaletinden seçilen 5 milletvekilinden 5'i de Türk'tür. Türk azınlık ağırlıklı Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) oyların %67,32'sini almıştır. Kırcaali milletvekillerinin isimleri Ahmet Demir Doğan (HÖH Başkanı), Lütfü Ahmet Mestan, Remzi Durmuş Osman, Ünal Tasım ve Necmi Niyazi Ali'dir ve Kırcaali şehri belediye başkanı Hasan Aziz'dir.
Son yapılan 2015 Bulgaristan genel seçimlerinde Kırcaali eyaletinde, Türk azınlık çoğunluğunun destek verdiği Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) oyların %59.41'ini, yaklaşık olarak 17.942 kişinin desteğini alarak belediye başkanlığını mühendis Hasan Aziz sürdürmüştür. Seçimler sonucunda 41 Belediye meclisi üyelerinin 23'ü azınlık kökenli olmuştur.
HÖH'ün 24 Kasım 2015 tarihinde Rus uçağının düşürülmesinde Rusya'dan yana olmasını gerekçe göstererek, eski HÖH'lü Lütfi Ahmet Mestan önderliğinde Sorumluluk, Özgürlük ve Hoşgörü için Demokratlar'ın (DOST) kurulmasına karar verilmiştir. Böylelikle Bulgaristan'da Türk azınlıklar tarafından desteklenen 2. parti kurulmuş oldu.

Ulusal İstatistik Enstitüsünün 2015 yılı Kasım verilerine göre, Silistre ile birlikte Bulgaristan'nın gayri safi yurt içi hasılası en düşük şehridir.
Makine, besin, tütün vb. sanayileri ve oto montaj fabrikası bulunur. Arda ırmağı boyunca çıkarılan tütünün büyük bölümü burada depo edilir.

Halk Kütüphanesi
Ömer Lütfü Türk kütüphanesi

Dimitır Dimov Drama ve Kukla tiyatrosu
Kadriye Latifova Devlet Türk Müzik-Dram Tiyatrosu

Maden İşleri Koleji
Plovdiv Paisiy Hilendarski Üniversitesi Lyuben Karavelov Enstitüsü
Hristo Botev Yabancı Dil Ağırlıklı Lisesi
Aleko Konstantinov Ekonomi Meslek Lisesi
Üstad Vladimir Dimitrov İlköğretim Okulu
Aziz Kliment Ohridski İlköğretim Okulu
P.R. Slaveykov İlköğretim Okulu
Yordan Yovkov İlköğretim Okulu
Papaz Paisiy İlköğretim Okulu
Hristo Smirnenski İnşaat Teknik Okulu
Vasil Levski İlköğretim Okulu
Vasil Levski Meslek Lisesi
Kapitan Petko Voyvoda Elektroteknik ve Elektronik Meslek Lisesi

Kırcaali'deki Bölgesel Tarih Müzesi Güney Bulgaristan'ın en büyük müzelerinden bir tanesidir. Müzede Perperikon ve Tatul harabelerinden bulunanlar sergilenmektedir. Yaklaşık 40.000 sergilenen eser vardır.

 Gaziosmanpaşa, İstanbul, Türkiye
 Edirne, Türkiye
 Elkhart, Indiana, ABD
 East Staffordshire, Birleşik Krallık
 Vladikavkaz, Rusya
 Vladimir, Rusya
 Tekirdağ, Türkiye
 Bursa, Türkiye
 İzmir, Türkiye

Kırcaali Belediyesi19 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırcaali Valiliği24 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konstantinopolis'in yağmalanması Nisan 1204'te meydana gelen Dördüncü Haçlı Seferi'ni sonuçlandıran olaydır. Haçlı orduları, Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olan Konstantinopolis'i ele geçirip yağmaladı, tahrip etti ve yok etti. Şehrin ele geçirilmesinden sonra Latin İmparatorluğu (Bizanslılar tarafından Frankokrasi veya Latin işgali olarak bilinir) kuruldu ve Flanderslı Baldwin, Ayasofya'da Konstantinopolis İmparatoru I. Baldwin olarak taç giydi.

12 Nisan 1204 tarihinde hava koşulları sonuçta Haçlıların tarafındaydı. Kuvvetli bir kuzey rüzgarı Venedik gemilerinin sahil surlarına yakın gelmelerine yardım ediyordu. Kısa bir savaştan sonra, yaklaşık yetmiş haçlı şehre girmeyi başarıyordu. Bazı Haçlılar surlarda delik açmaya olanaklı durumdaydı. Venedikliler ayrıca denizden surlara tırmanmada başarılıydılar. Orada Vareglerin tamamıyla kanlı bir savaş vardı. Haçlılar şehrin kuzeybatı bölümünü ele geçirdiler ve burayı şehrin geri kalan yerlerine saldırı için ana karargâh olarak kullandılar. Fakat kendilerini bir duvar ateşi ile korurken daha çok şehrin yanıp yok olması ile sonlandırdılar. Bu ikinci yangında 15.000 kişiyi evsiz bıraktılar. Haçlılar Konstantinopolis şehrini 12 Nisan günü ele geçirdiler. Haçlılar Konstantinopolis üzerinde bir korku ve intikam yağması meydana getirdiler. üç gün içinde pek çok antik ve Orta Çağ Roma ve Yunan işleri çalındı veya tahrip edildi. Muhteşem Konstantinopolis Kütüphanesi tahrip edildi. Yeminlerine ve kiliseden aforoz etme tehditlerine rağmen Haçlılar, merhametsizce ve sistematik bir şekilde şehrin kutsal yerlerini, tahrip ederek, kutsallığını bozarak veya çalarak hiçbir şey ayırt edilmeden bozdular. Konstantinopolis'ten yağma edilen toplam tutarın yaklaşık 900.000 gümüş mark olduğu söylenir. Venedikliler 150.000 gümüş mark aldı, haçlılar 50.000 gümüş mark aldı. Bundan başka bir 100.000 gümüş mark Haçlılar ve Venedikliler arasında taksim edildi. Kalan 500.000 gümüş mark birçok Haçlı şövalyesi tarafından gizlice geride tutuldu.

Önceden yapılan antlaşmaya göre, İmparatorluk Venedik ve haçlıların liderleri arasında paylaştırıldı ve Konstantinopolis'in Latin İmparatorluğu kuruldu. I. Bonifacio del Monferrato (yak.672- 5 Haziran 754 Alman havarisi) vatandaşların onu öyle görmesine rağmen yeni imparator olarak seçilmedi. Venedikliler kardeşi dolayısıyla onun eski imparatorluk ile çok bağları olduğunu düşünüyorlardı. Kardeşi Montferratlı Renier 1170ler ve 1180 lerde imparatoriçe olmuş olan Maria Komnini (Mart 1152-3 Temmuz 1182 İmparator I. Manuil Kommenos'un en büyük kızı) ile evlenmişti. Bu yüzden Bonifacio yerine Flandreli Baudouin tahta geçirildi. Ayasofya'da I. Baudouin adıyla imparator olarak taç giydirildi. Bonifacio, Selanik Krallığı'nı kurmaya devam etti. yeni Latin İmparatorluğu'nun bir ardıl devleti olarak. Venedikliler ayrıca Ege Denizi'nde Takımada Düklüğü kurdular. Bu esnada Bizans göçmenleri kendilerinin "ardıl devletleri" ni kurdular. Bunların arasında en çok dikkate değer olanları I. Theodoros komutası altındaki  İznik İmparatorluğu, Trabzon İmparatorluğu ve Epir Despotluğu (1205-1479) devletleridir.

Dördüncü Haçlı Seferi'inden sekiz yüzyıl sonra Papa II. Jean Paul, Dördüncü Haçlı seferi olayı için ikinci defa üzüntülerini ifade etti. 2001 yılında "Atina Başpiskoposu" Christodoulos'a "O üzücü bir olay ki saldırganlar, kutsal topraklarda hıristiyanlığa serbest girişi güven altına aldığını  gösteren, aynı inançtaki kardeşlerine karşı döndüler" söyleyen mektubu yazdı. Gerçek ki onlar Latin Hristiyanlar Katolikleri derin üzüntüyle doldurdular." 2004 yılında, I. Bartholomeos "Konstantinopolis Patriği" "Vatikan Sarayı"nı ziyaret ettiğinde Papa II. Jean Paul, "Biz nasıl ortak olamayız, sekiz ülke uzak bir mesafede, acı ve tiksinmeye" diye sordu. Bu Dördüncü Haçlı savaşçıları tarafından işlenmiş olan korkunç katliamın Yunan Ortodoks Kilisesine bir özür olarak dikkate alınmasıydı.
2004 yılı Nisan ayında şehrin işgalinin sekiz yüzüncü anma töreninde Ekümen Patrik I. Bartholomeos özrü resmen kabul etti. Fransa, Lyon başpiskoposu Philippe Barbarin ile birlikteyken dua şeklinde "Uzlaşma ruhu kin ve düşmanlıktan daha güçlüdür" dedi. "Biz sizin Dördüncü Haçlı Seferlerinin üzücü olayları için samimi jestinizi şükran ve saygıyla kabul ediyoruz. Gerçek ki suç burada şehirde sekiz yüzyıl önce işlendi." Bartholomeos onaylamasının Paskalya ruhundan geldiğini söyledi. "Yeniden canlanmanın uzlaşmacı ruhu, bizi kiliselerimizin uzlaşmasına doğru teşvik ediyor."

Konstantinopolis Kuşatması (1203)
Konstantinopolis Kuşatması (1235)

The Latin Occupation in the Greek Lands - The Latin Empire, from the Foundation of the Hellenic World7 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konuralp, Düzce ilinin Merkez ilçesine bağlı bir mahalledir.
"Batı Karadeniz'in Efes'i" olarak bilinen Prusias ad Hypium adlı antik kentin üzerinde konumlanmıştır. "Konuralp" adını 1323'te Osmanlı Beyliği adına kenti fetheden Konur Alp'ten alır. Belde statüsünde iken 2016'da Düzce Belediye Meclisinin kararıyla mahalleye dönüştürülmüştür.
Bir yandan antik tiyatro, sur duvarı, Roma köprüsü, su kemerleri gibi antik yapılara, bir yandan da Osmanlı mahalle tipi yerleşim dokusuna sahip olan Konuralp, 2022'de kentsel arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir.

Düzce-Akçakoca yolu üzerindedir; Düzce'nin 5 km kadar kuzeyindedir. Çam ormanları ile çevrili bir tepe üzerinde, Melen Çayı kenarında kurulmuştur.

Konuralp, geçmişi Helenistik döneme uzanan antik kentin üzerinde konumlanmış bir yerleşimdir. Antik dönemde "Kieros"ve "Prusias ad Hypium" adları ile anılan yerleşim, Osmanlı döneminde önce "Konuralp (Konrapa)", sonra "Üskübü" adlarıyla anılmış ve Cumhuriyet döneminde yeniden "Konuralp" adını almıştır.

Tarihçi Memnon'un Peri Herakleias adlı eserinde yer alan bilgiye göre Kieros, Herakleia Pontik kentine bağlı, o devirde Hypios denilen Melen Çayı'nın kıyısında bir tepe üzerine bulunan bir koloni yerleşimi idi. Bitinya Kralı I. Prusias kenti ele geçirdikten sonra bu yerleşime "Hypios kıyısındaki Prusias" anlamında Prusias ad Hypium denmiştir.Prusias ad Hypium, MÖ 74 yılında vasiyet yoluyla Roma İmparatorluğu'na devredildi. İmparatorluğun merkezinden doğu yönüne doğru giden ana yollardan birinin üzerinde olması ve Karadeniz'e yakın konumu nedeniyle gelişip zenginleşti. MS 2. yüzyılda Hadrianus, Caracalla ve Elagabalus gibi Roma İmparatorlarının ziyaret ettiği kent gelişti ve çeşitli kamu yapıları yapılmaya başladı. Helenistik dönemde yapılan antik tiyatro, Roma döneminde genişletildi. Daha çok spor karşılaşmaları ve kanlı gösterilere sahne olan tiyatro, kentin tepe noktasına kurulmuştu. Halkın "Kırk basamaklar" olarak adlandırdığı yapı günümüze kadar geldi.

Kentin MS 3. yüzyılın sonlarına doğru küçülmeye ve önemini yitirmeye başladığı düşünülür. 6. yüzyılda Melen Çayı üzerine bir köprü inşa edildi. Yörede "Çöplük Köprüsü" olarak bilinen bu köprü, toprak altında kalmaya yüz tutmuşken 2017'de Konuralp Müzesi tarafından kazılarak ortaya çıkarılmıştır. Geç Roma döneminde kent Hristiyanlaşmaya başladı ve bir piskoposluk kuruldu. Yerleşimde elde edilen buluntular Konuralp Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi gibi müzelerde sergilenir.

Yerleşim, 14. yüzyılda Türk egemenliğine girdi. Akyazı ve Mudurnu bölgesi 1323'te Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından biri olan Konur Alp tarafından, kuzeydeki sahil kesimi ise Akça Koca adlı uç beyi tarafından fethedilmişti. Osman Gazi, ele geçirdiği bu toprakları Konur Alp'e "il" yaptı ve eski Türk geleneklerine göre fetheden komutanın ismi, fethettiği yere verildi. Böylece 1323'ten itibaren bu yerleşime "Konur Alp İli" veya kısaca "Konrapa" denildi.Osman Gazi'nin ölümünden sonra Konur Alp, Orhan Bey'den izin alarak Konur Alp iline döndü. Aşıkpaşazade tarihine ve başka tarihçilere göre kendi ilinde öldü. Konur Alp'in mezarının yeri kesin olarak bilinmemektedir. Düzce civarında birçok yerde Konur Alp Bey'in türbesi olarak bilinen türbe yapıları bulunur. Konur Alp Bey'in Konuralp'te de bir türbesi vardır. Bu türbenin onun kabri değil; Hendek, İzmit, Bolu, Sapanca, Mudurnu, Sakarya, Bursa gibi birçok yerde bulunan makamlarından birisi olduğu düşünülür.
Bolu'nun fethinden sonra Konrapa, Osmanlı Devleti'nin Bolu sancağına bağlandı; bölgeden göç eden Rumlar yerine Türkmenler yerleştirildi. Antik tiyatronun güneyinde yeni yerleşim alanları oluştu. Konuralp ili, İslâmî-Türk karakter kazandı ve "Üskübü" olarak anılmaya başladı. Halk arasındaki bir söylenceye göre burada altından yapılmış küpler bulunduğundan "Üçküp" adını almış ve bu isim zamanla "Üskübü"'ye dönüşmüştür. Halk, kurulan yeni yerleşim alanlarını "Yeni Bahçe" olarak adlandırıp, eski yerleşim merkezine "Eski Bahçe (Bağçe)" demiştir. Yerleşimin, Konur Alp'ten sonraki yöneticileri hakkında bilgi mevcut değildir.

Osmanlı idaresinde Konrapa/Üskübi nüfusu yeni göçlerle arttı. Yörükler, Düzce ovasında özellikle daha çok rüzgâr alan ve sivrisineğin pek yaşama şansının olmadığı dağ etekleri ve vadilerine yerleşmekteydi. 1453'te İstanbul'un fethedilmesinden sonra Erzurum ve Bağdat gibi doğudaki merkezlere uzanan askeri ve ticari yollar Konrapa/Üskübü'den geçti ve yerleşimin gelişmesinde olumu rol oynadı. 16. yüzyılda yerleşim, ormanlık bir alanda, camisi ve hanları olan, gelişmiş bir yer idi.
18. ve 19. yüzyıllarda Topçuzade ismiyle anılan âyânlar tarafından yönetildi. Topçuoğlu Mehmet Ağa'nın 1821 yılında ölümüne kadar idare bu ailede kaldı. I. Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde Kafkasya, Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Rumeli'den göç dalgaları yaşandı. Bu sırada Konrapa'ya yerleşen halka ücretsiz olarak tapu, toprak ve senetler verildiği bilinir. I. Dünya Savaşı sırasında ve savaştan sonra yerleşim merkezi kısmen terk edildi.

1954'te Üskübü köyünde belediye kurulması uygun görüldü. Üskübü kasabası, 1958'de Bolu ilinin Düzce ilçesinin bir bucağı oldu. 1964'te Üskübü bucağının ismi Konuralp olarak değiştirildi. Antik kentten elde edilen buluntuların korunması için 1977'de bir müze inşaatı başladı. Konuralp Müzesi, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne bağlı bir ünite olarak 1994'te faaliyete geçti. Beldede 2009 yılından itibaren apartmanlaşma süreci başladı. Konuralp Eylül 2016'da Belediye Meclisi kararı ile Düzce'ye bağlı bir mahalle oldu.
Günümüzde Konuralp, yedi mahalleden oluşan bir yerleşimdir. Tarihî kent dokusunu koruyan Terzialiler, Çiftepınarlar ve Şehit Hüseyin Kıl mahalleleri yerleşimin merkezini oluşturur. Konuralp, 2022'de "kentsel arkeolojik sit alanı" ilan edilmiştir.

Konuralp bölgesinde bulunan Düzce ili Merkez ilçesine bağlıTaşköprü Köyü, Kaymakçı Köyü, Kadıoğlu Köyü ile Çilimli ilçesine bağlı Esenli ve Dikmeli köylerinde yetişen Konuralp pirinci, Düzce İl Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından 25 Haziran 2019'da tescil edilmiş bir üründür. Bu ürün ile yapılan Yufkalı Etli Konuralp Pilav da Konuralp'in tescillenmiş ve coğrafi işaret almış bir yöresel yemeğidir. Konuralp pirinci ile pişirilip yufka serilerek ikram edilir.

Konuralp Müzesi

Yerelnet

Koza Han 15. yüzyıl sonlarında II. Bayezid tarafından mimar Abdül ula bin Pulat Şah'a İstanbul'daki eserlerine vakıf olarak Bursa'da yaptırılmış handır.
Hanlar Bölgesi'nde Ulu Cami ile Orhan Camii arasında bulunur. Osmanlı devri han ve kervansaray mimarisinde -ortasındaki mescit bakımından - eski gelenekleri sürdüren ve bütünlüğünü  koruyabilmiş olan bir eserdir. Anıtsal giriş kapısı ve avlusunda bulunan altı şadırvanlı köşk mescit  Bursa'nın simgeleri arasında kabul edilir.
Geçmişte  Yeni Han, Han-ı Cedid, Han-ı Cedid-i Evvel (Pirinç Han’ın yapılmasından sonra), Han-ı Cedid-i Amire, Yeni Kervansaray, Beylik Han, Beylik Kervansaray, Simkeş Han, Sırmakeş Han gibi birçok adla anılmış olan yapı, içinde ipek kozası ticareti yapıldığı için Koza Han adıyla anılır olmuştur. Koza ticareti için Bursa'ya gelen ipek tüccarları konaklama hizmeti veren handa altlı üstlü iki oda tutmuşlar; üstteki odayı  ticari işlerini görmek ve konaklamak, alttaki odayı da ticaret mallarını depolamada kullanmışlardır. Han, günümüzde ticarî işlevini korumaktadır.

Han, kareye yakın dikdörtgen bir avlunun etrafında yer alan iki katlı ana blokla doğusunda ahır ve depoların bulunduğu ikinci bir avlu bölümünden oluşmaktadır. Dış duvar örgüsünde tuğla ve kesme taştan karma teknik kullanılmıştır. Zemin katta 45, alt katta 50 oda olmak üzere 95 oda bulunur. Odaların önünü altta ve üstte bir revak çevrelemektedir.  Üst kat revakları ahşap iken son tamirde kâgire dönüştürülmüştür. Revak kemerleri tuğla, üzerleri kubbelidir. Odalar tonozla örtülüdür. Her birinde dışarıya açılan ikişer pencere vardır.
Avlu ortasında, bazı Selçuklu kervansaraylarında olduğu gibi ayrı bir mescid bulunur. Selçuklu köşk mescidi geleneğinin devamı olsa da plan bakımından Selçuklu döneminin kare ya da dikdörtgen planlı, çift taraflı merdiveni olan, dış cephesi süsü köşk mescidlerinden farklıdır. Koza Han'ın avlusundaki mescid, altında havuzlu şadırvanı olan sekiz kenarlı bir yapıdır; üstü kurşun kaplı bir kubbeyle örtülüdür. Daha sonraki yüzyıllarda inşa edilmiş Edirne Rüstem Paşa Kervansarayı, Lefkoşa Büyük Han yapılarındaki mescidleri etkilediği düşünülür.
Yapıya kuzeyde yer alan yuvarlak kemerli, taştan yapılmış kabartma burmalarla hareketlendirilmiş, mavi çinîlerle süslü bir kapıdan girilmektedir. Girişin iki yanından birer taş merdiven yukarı kata çıkışı sağlar.
Hayvan ahırı olarak inşa edilen  ikinci avlu bölümü "İç Koza Han" olarak adlandırılır. Tek katlı olan bu bölümde günümüzde  yeme içme hizmeti verilmektedir.

Koza Han'ın inşa kitabesi yoktur fakat İstanbul'da II. Bayezid için inşa edilen büyük cami ve külliyenin Vakıflar Genel Müdürlüğü'ndeki 1505 tarihli vakfiye suretine göre, geliri bu külliyeye vakfedilmiş olan Koza Han'ın yapımı Mart 1490'da başlamış, açılışı 29 Eylül 1491'de yapılmıştır. Ancak vakfiyede adı geçen kervansarayın Koza Han değil yakınındaki Pirinç Han olduğu, Koza Han'ın yerinin çeşitli kimselerden 1490'da satın alındığı ortaya konulmuştur.
1671-1672 ve 1685 yıllarında tamir görmüştür. 1950'lere doğru büyük ölçüde restorasyon geçiren hanın gözleri modern ticarethane merkezleri olmuştur.

Koza Han Resmi Web Sitesi 22 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koçtaş; Koç Grubu'na bağlı, yapı malzemeleri satışı yapan firma. 1927 tarihinde kurulan Koçtaş, Koç Topluluğu'nun ilk şirketlerinden biridir.
Vehbi Koç'un, 1927'de İstanbul'da kurduğu ilk şirket olan Vehbi Koç ve Ortakları Kolektif Şirketi'nin işleri önce 1942'de Koç Ticaret A.Ş. Galata Şubesi'ne devredilmiştir. Şirketin bir holding hüviyeti almasını isteyen Vehbi Koç işlerini ayrı ayrı şirketler halinde organize etmeye karar vermiş, 1955'te Koçtaş Ticaret Anonim Şirketi'ni kurarak inşaat malzemeleri işlerini bu şirketle yürütmeye başlamıştır. Şirket 20 Kasım 1963'te Koç Holding'in kurulmasıyla birlikte holdingin idaresi altına girmiştir.
1996 yılına kadar ağırlıkla yapı malzemeleri toptancılığı yapan şirket, hem tali bayiilere, hem de büyük inşaat projelerine hizmet sundu. 1996'da, perakendeciliğe başlama kararı alarak, ilk ev geliştirme mağazasını İzmir Bornova'da açtı. Antalya, İzmir Balçova ve Bodrum mağazaları ile  büyümesini sürdürdü.
2000 yılında Koç Holding ile Kingfisher B&Q arasında ortaklık (joint venture) anlaşması yapıldı ve sadece ev geliştirme perakendeciliği yapmak üzere yeni bir şirket kurularak, Koçtaş markası ile devam etme kararı alındı.
2001 yılında Koçtaş İstanbul Kartal'da 10.000 m² büyüklüğündeki en büyük mağazasını açtı. Koçtaş İstanbul'daki ikinci mağazasını İstanbul'un Şişli semtinde Cevahir Alışveriş Merkezi'nde açarak bir alışveriş merkezi içerisinde yapı marketi açan ilk marka oldu. Edremit ve Kuşadası mağaza açılışlarını, Koçtaş'ın en büyük mağazası olan Ankara izledi. 2006 Temmuz ayında Koçtaş, İstanbul'daki üçüncü mağazasını Yenibosna'da açtı. 2007 yılında İzmit, Bursa, Eskişehir, Alanya ve Mersin mağazaları açıldı. 2010 yılında ise Gebze mağazası eklendi. 2021 yılında   Türkiye genelinde 165 mağazası bulunan Koçtaş, 2023 yılı itibarıyla 59 ilde 300'ü aşan mağaza sayısına ulaştı .

Koçtaş

Košice (Slovakça: 

9. yüzyılda kurulan Košice, 1241'de berat aldı. Orta Çağ'ın sonlarında Polonya-Slovakya sınırındaki 24 ticaret yerleşmesinden (spiś ya da zips) biriydi. Bu yerleşmelerde göçmen Alman tüccarları egemendi. 1660'ta Eger'in (bugün Cheb) Macar piskoposu Benedict Kischdy, Košice'de bir üniversite kurdu. Bu üniversite daha sonra Avusturyalılar tarafından kapatıldı. Osmanlılara karşı savunma amacıyla 17. yüzyılda inşa edilen sağlam tahkimatların kalıntıları bugün de ayaktadır.
Košice 1920'de Birinci Çekoslovak Cumhuriyeti'nin bir parçası olduktan sonra hızla gelişti. 1938'de Macarların eline geçti. 1945'te kurtulduktan sonra Çekoslovak hükûmetinin ve Slovak Ulusal Konseyi'nin ilk merkezi oldu. Adını 19. yüzyılın ortalarında yaşamış bir Slovak bilim adamından alan Pavol Jozef Šafárik Üniversitesi (1959) ile çeşitli bilim ve araştırma kurumları savaştan sonra kuruldu.
Günümüzde Slovakya'nın doğu kesiminin siyaset, ekonomi ve kültür merkezidir. 2013 yılında Marsilya'yla birlikte Avrupa Kültür Başkenti oldu.

Zengin demir cevheri, magnezit ve kireç taşı yataklarının bulunduğu batıdaki Slovakya Cevher Dağları (Slovenské Rudohorie) ile doğudaki verimli bir tarım ovası arasında yer alan Košice hem ağır bir sanayi merkezi, hem de tarım ürünleri pazarıdır. Avrupa'nın en büyük demir-çelik komplekslerinden olan Doğu Slovakya Makine Tesisleri ile Doğu Slovakya Demir Fabrikaları hemen güneydeki Huko'da yer alır.

Kentin yakınında çeşitli kaplıcalar ve köyler bulunur. Bunların en önemlileri Herlany, Jasov, Johadná ve Stós'tur.
17. yüzyılda inşa edilen sağlam tahkimatların kalıntıları bugüne kalanlar arasında en iyi korunanlar günümüzde müze olarak kullanılan Cellat Tabyası (Katova bašta) ve Mikluš Zindanı'dır (Milušova väznica). Hlavná ulica olarak bilinen Orta Çağ'dan kalma uzun cadde günümüzde de kentin merkezidir. Burada büyük gotik St. Elizabeth Katedrali, St. Michael Şapeli, Levoča Evi (spiš tüccarlarının eski ambarı) ile çeşitli kilise ve saraylar yer alır.

Slovakya'nın en eski kent içi ulaşım sistemlerinden birine sahip olan Košice'de toplu taşıma otobüs, tramvay ve troleybüsle sağlanır. Košice tren istasyonu demiryolu ulaşımında Slovakya'nın doğusunda bir merkez konumundadır; demiryoluyla Bratislava, Prešov, Čierna nad Tisou, Humenné, Miskolc (Macaristan) ve Zvolen'e ulaşım vardır. D1 Otoyolu kenti Prešov'a bağlar. Košice Uluslararası Havalimanı'ndan Bratislava, Viyana ve Prag'a düzenli uçuşlar yapılır.

Kosice Hakkında Makale (İngilizce) 14 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AXA Sigorta Kupa Voley Kadınlar (Eski adı: Türkiye Bayanlar Voleybol Türkiye Kupası), (Eski adı: Türkiye Bayanlar Voleybol Süper Kupası), Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından ilk olarak 1994-95 sezonunda düzenlenmiştir. Kupaya 2004-2008 yılları arasında, 2015-16 sezonunda millî maçlar nedeniyle takvim sıkışıklığından dolayı ve 2019-20 sezonunda COVID-19 salgını nedeniyle ara verilmiştir.
Kupa Voley müsabakaları Sultanlar Ligi'nde bulunan 14 takımla oynanmaktadır. 1. devre sonu puan durumunda ilk 4 takım, Federasyonca seri başı olarak yerleştirilir. Bu 4 takım finalden başlarlar. 5.-12.'lik arası (8 takım) çekilecek kura ile eşleşir. Biri İçeride, diğeri dışarıda 2 maç üzerinden oynanır.
1. maçlar 1. devre puan sıralamasında alt sıradaki takımın sahasında oynanır. İki maç sonunda puan üstünlüğü olan takım final müsabakalarına katılır. Puan eşitliğinde ikinci maçın oynandığı yerde, maçın bitiminde 15 sayılık altın set oynanır. Altın seti kazanan takım finale kalır.
1. bölümde tur atlayan 4 takım, 1.devreyi ilk 4 sırada bitiren takımlarla  eşleşir. Tek maç eleme usulüne göre maçlar oynanır. Yenilen takım elenir. Sona kalan tek takım Kupa Voley şampiyonluğunu kazanır ve CEV Cup'ta Türkiye'yi temsil eder.
2021-22 sezonunda Ankara'da AXA Sigorta sponsorluğunda oynanan Kupa Voley final maçında Fenerbahçe'yi 3-2 yenen Vakıfbank 8. kez kupanın sahibi oldu.
2022-23 sezonunda İzmir'de AXA Sigorta sponsorluğunda oynanan Kupa Voley finalinde VakıfBank, Fenerbahçe'yi 3-0 mağlup ederek şampiyon oldu. Bu sonuçla VakıfBank, toplamda 9. kez Kupa Voley'i kazanarak, bu kupayı en fazla kazanan takım ünvanını Eczacıbaşı ile paylaşmaya başladı.
2023-24 sezonunda Ankara'da oynanan maçta kupayı  Eczacıbaşı'nı 3-1 mağlup eden Fenerbahçe kazandı.
2024-25 sezonunda İzmir'de  oynanan maçta kupayı  Eczacıbaşı'nı 3-0 mağlup eden Fenerbahçe bu kupayı üst üste 2. toplamda da 5.kez kazandı.

2014 -  Gözde Kırdar (TUR)
2015 -  Kim Yeon-koung (KOR)
2017 -  Eda Erdem (TUR)
2018 -  Zhu Ting (CHN)
2019 -  Tijana Bošković (SRB)
2021 -  Zehra Güneş (TUR)
2022 -  Isabelle Haak (SWE)
2023 -  Paola Egonu (ITA)
2024 -  Melissa Vargas (TUR)
2025 -  Melissa Vargas (TUR)

Kılıçkalkan veya Kılıç kalkan, iki kişi tarafından kılıç ve kalkan kullanılarak oynanan oyun (halk dansı). Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi ilk defa Bursa'yı kuşattıklarında Müslüman Türk askerlerin kılıç kalkan gösterileri yapmasıyla doğmuştur. ve gösteri amaçlı bir oyundur. Kılıç ve kalkanların ahenk içinde birbirine vurulması ile oynanan oyun, müziksiz olması ile de diğer birçok halk dansından ayrılır.

Kolbaşı: Ekibin en başında bulunan, komutlarıyla ekibi ve oyunu yöneten kişi.

Kılıçkalkan oyunu tam oyun ve yarım oyun olmak üzere ikiye ayrılır. İki varyasyon da belli bir kademeye kadar aynı oynanışa sahiptir. Bu oynanış şu şekildedir:
Kılıçkalkan ekibi, sahneye nara atarak ve koşarak girer. Ardından çember oluşturulana kadar bu koşuş devam eder. Ardından kolbaşının komutuyla bir seferlik tek vuruş, ardından bir çizgide sıraya dizilene kadar diz peşrevi yapılır. Oyuncular çizgiye girene kadar sıçrayarak, çizgiye girip diğer oyuncuları beklerken yerlerinde bu hareketi sürdürür. Ardından kolbaşının komutuyla diz peşreviden esas duruşa geçilir. Bu duruşta kolbaşının "Hasdur!" komutu beklenir. Bu komut verilince sol ayak öne atılarak ve kalkan yarım daire yapılıp bu ayağın önüne getirilerek hasdur pozisyonuna geçilir. Daha sonra kolbaşı "Ya Allah!" komutunu verir. Bu komutla kolbaşından başlanarak yan yana duran her 2 kişi bir grupta olacak şekilde kılıçlarını yukarıdan birbirlerinin ortasına getirir. Daha sonra kılıçlarını birbirlerine sürterek tek vuruş yaparlar. Bu 3 kez tekrarlanır. Ardından kalkan sırta götürülür ve kılıcı nucu sağ omuz üstünden kalkana çarptırılır. O sırada sağ bacak kaldırılır öne doğru sıçrayarak 1 adım atılır. Bu adımlama 2 kere daha yapılır ve 3 kere ileri atılınır. Aynı hareket sol bacak kaldırılacak şekilde geriye doğru 3 kere daha yapılır ve başlanılan konuma geri dönülür. Son tek vuruşu yaptıktan sonra kılıcı yerinden götürmeden kabzasından çevrilir. Sağ bacak gergin, sol bacak dizden kırık şekilde konumlanılır. Kalkan sol dizde ve kılıcın ucu soldaki kişinin omzuna bakacak şekilde dik bir şekilde durulur. Kolbaşının verdiği "Hayt!" komutu ile kılıç bileme yapılır yani kılıç 3 kere kalkana sürülerek bilenir. 3. bilemeden sonra ayağa kalkınır ve kalkan sol omuza, kılıç sağ omuza doğru kaldırılır ve kalkan soldaki kişinin kılıcına ; kılıç da sağdaki kişinin kalkanına vurulur. Ardından geriye bir adım atılır ve tek vuruş yapılır ancak tek vuruştan farkı kılıcı aşağı savurmak yerine kalkan arkaya götürülür ve kılıç kalkana vurulur ve bu şekilde kolbaşının "Hayt!" komutuna kadar dönülür. Komutun ardından az önce yapıldığı gibi sağ bacak gergin, sol bacak dizden kırık bir şekilde kalkan sol dizde kılıç ise sağ dizde konumlandırılır. Kolbaşının verdiği "Hayt!" komutunun ardından 3 kere ortaya dalınır ve 1. ve 3. seferlerde "Hayda!" şeklinde nara atılır 3.seferden sonra başta yapılan 3 ileri 3 geri hareketi dairede yapılır ve kılıçla kalkana tek seferde vurularak ortaya dönülür. Kılıç kalkana vurulmuş haldeyken kılıç 3-5 kere çevirilir ve kalkan sol omuza kılıç sağ omuza kaldırılır. Ardından ikisi de yere bırakmışcasına vurulur ve kaldırıldıktan sonra geriye adım atıldıktan sonra tek vuruş yapılarak dönülür kolbaşından gelen "Hayt!" komutu ile kalkan kalp hizasına kadar kaldırılıp içe çevirilir. Ardından kılıç kalkan ile koltuk arasına sokularak "Koltukaltı Bileme" hareketi başlatılır. Hareket kolbaşına bağlı olarak 3 veya 5 kere yapılır bu hareketten sonra kolbaşı "Yere!" komutunu verir ardından herkes diz peşrevi hareketini yapar ancak kalkanı sağ dize götürmek yerine yere vurur ve kolbaşı seyircilere bakarak hiza alır, hiza geldiği zaman "Çök!" diye bağırarak komut verir. Tüm oyuncular dönerek yaptığı yere hareketini olduğu yerde yapar. Kolbaşı "Hayt!" komutunu verince herkes olduğu yere çöker. Kılıç 3 kere çevrildikten sonra kalkan yere dik bir şekilde konur ve dönerek karşı karşıya geçilir. Ardından 2 kere tek vuruş yapılır 3.tek vuruşta karşılıklı iki oyuncu zıplayarak yer değiştirir. Aynı hareket tekrar yapılır ve kolbaşı hizasındaki oyuncular karşılarındaki oyunculara saldırır savunmadan sonra bu sefer kolbaşı taraf savunur. Kolbaşı "Hayt!" diye bağırır ve kılıç havada ucu karşıya bakacak şekilde kalkan da 180 derece yapacak şekilde kaldırılır. Ardından gelen "Sarıl!" komutu ile iki taraf birbiri ile sarılır ve eski konuma gelinir burdan sonra selama geçilirse yarım oyun oynanmış olur ve oyun burada biter.

Kılıç dansı

Bursa Kılıç Kalkan Halk Oyunları Derneği (Tahtakıran)29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızılorda, Kazakistan'ın orta-güney kesiminde yer alan bir şehir; Kızılorda ilinin idari merkezi ve 1925-1927 yılları arasında Kazak Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin eski başkentidir.
Şehrin nüfusu 242.462'dir (2020). Tarihsel süreçte Seyhun nehri havzasında gelişim gösteren yerleşim, bir Hokand Hanlığı kalesi niteliği taşımaktaydı. Çevre köylerle birlikte toplam nüfus 312.861 olarak kaydedilmiştir (2020).

Selçuklu Hanedanı'nın kurucusu olan Selçuk Bey döneminde burada bir yerleşim mevcuttu. Modern şehir, 1817 yılında Hokand Hanlığı'na ait, "beyaz cami" anlamını haiz Ak-Meşet kalesi olarak tesis edilmiştir. Sonradan şöhret kazanacak olan Yakup Beg, bir dönem kalenin komutanlığını deruhte etmişse de nihaî muharebe sırasında komuta kademesinde bulunmamaktaydı. 1853 yılında, Rusya'nın Türkistan'ı fethi harekâtı esnasında kale, General Vasily Perovsky komutasındaki Rus birlikleri tarafından zapt edilmiştir. Ruslar, burada yeni bir istihkâm inşa ederek generale atfen Fort-Perovsky (Rusça: Форт-Перо́вский) adını vermişlerdir.
Zamanla bu istihkâmın çevresinde Rus Türkistanı'na bağlı Perovsk (Rusça: Перо́вск) kasabası teşekkül etmiştir. 1925 yılında şehir, Kzyl-Orda (Rusça: Кзыл-Орда) olarak yeniden adlandırılmış ve Kazak ÖSSC'nin başkenti ilan edilmiştir. Bu isim, Türkçe "kızıl" (burada Sovyet ideolojik muhtevasında kullanılmıştır) ve Türkçe-Moğolca kökenli "orda" (şehir/merkez) kelimelerinin birleşiminden müteşekkil olup "kızıl şehir" anlamına gelmektedir. 1927 yılında başkent, güneydoğu bölgesine, Alma-Ata'ya nakledilmiştir.
Sovyetler Birliği'nin dağılması ve 1991 yılında Kazakistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından, 20. yüzyılın sonlarından itibaren Kazakça tabanlı Latinize imla olan "Kyzylorda" kullanımı yerleşmiştir.
Bağımsızlık sonrası süreçte, Sovyet yönetimi döneminde inşa edilen ve kanalizasyon altyapısından yoksun olan bazı yurt tipi apartman binalarında çok sayıda dış mekan tuvaleti inşa edilmiştir. RFE/RL (Özgür Avrupa Radyosu) tarafından Nisan 2018'de yayınlanan bir rapor, Kazakistan Hükûmeti'nin Sovyet döneminden kalma bu yapıları modernize etmeyi planladığını belirtmiştir.

Kızılorda, sıcak yazlar ve soğuk kışlar ile karakterize edilen bir soğuk çöl iklimine (Köppen iklim sınıflandırması BWk) sahiptir. Yağış miktarı yıl genelinde, bilhassa yaz aylarında oldukça düşüktür. Kış mevsiminde hafif seyretmekle birlikte kar yağışı mutat bir hadisedir. Kaydedilen en düşük sıcaklık Şubat 1969'da -36,1 °C (-33,0 °F) iken; 7 Temmuz 1975'te 46,0 °C (114,8 °F) olarak ölçülen eski en yüksek sıcaklık rekoru, 7 Temmuz 2021 tarihinde 46,5 °C (115,7 °F) ile yenilenmiştir.

Kızılorda, pirinç üretimiyle maruftur. Yüzlerce hektarlık arazi pirinç ziraatine tahsis edilmiştir. Şehirde faal durumda iki pirinç değirmeni bulunmaktadır.

Korkut Ata ismini taşıyan Kızılorda Devlet Üniversitesi (KSU), Kazakistan Cumhuriyeti'nin Aral bölgesinde eğitimin öncü merkezi, bilim ve kültür odağıdır. 1950 yılında tesis edilen üniversite, 11 fakültede 54 uzmanlık dalında yüksek vasıflı mütehassıslar yetiştirmektedir.

Kızılorda'da bir havalimanı mevcuttur. Şehir, yakın bölgedeki Turgay Havzası'nda bulunan mühim petrol sahalarının lojistik ve ikmal merkezi olarak inkişaf etmiştir.

Kızılorda bölgesinde turistler için ilgi odağı teşkil eden yerler arasında kurumuş olan Aral Gölü ve Baykonur Uzay Üssü, Sauran ve Şıganak'taki arkeolojik kazı sahaları, Korkut Ata Anıt Kompleksi ve muhtelif kadim türbeler yer almaktadır.

Asim Thahit Abdullah Al Khalaqi (1968–2015), 2015 yılında Kazakistan tarafından sığınma hakkı verilen, eski Guantanamo tutuklusu Yemenli
Vladimir Hotineanu (1950–2019), eski Moldova Sağlık Bakanı
Eliezer Kulas (d. 1944), İsrailli siyasetçi
Oleg Tozoni (1927–2012), mühendis ve mucit
Marina Volnova (d. 1989), Olimpiyat madalyalı boksör
Ilya Ilyin (d. 1988), Olimpiyat şampiyonu halterci
Batırhan Şükenov (1962–2015), Sovyet, Kazak şarkıcı
Mihhail Kõlvart (d. 1977), Eston siyasetçi

Kızılorda aşağıdaki şehirler ile kardeş şehirdir:

 Arvada, Amerika Birleşik Devletleri
 Bolu, Türkiye
 Bursa, Türkiye

Е. М. Поспелов (Ye. M. Pospelov). "Имена городов: вчера и сегодня (1917–1992). Топонимический словарь." (Şehir İsimleri: Dün ve Bugün (1917–1992). Toponimik Sözlük.) Moskova, "Русские словари", 1993.

Tarihçe, bilgiler ve fotoğraflar (İngilizce)

Lefke Kapısı veya tarihî adıyla Şam Kapısı, İmparator Hadrianus zamanında yapılan, İznik’in doğusunda, Kılıçarslan Caddesi'nin sonunda bulun bir şehir kapısıdır.

Lefke Kapısı'nın ana giriş kemerinin güney ayağı üzerinde dokuz satırlık bir Grekçe kitabe bulunmaktadır; bu kitabede "Uğurlu olsun, eyaletin başşehri Nikea Gaius teşekkür eder" yazılıdır. Kitabede ismi geçen kişi büyük olasılıkla Caius (Julius Basus) veya Gaius (Cassius Chrestus)’dur.
Kapının kente bakan yüzündeki arşitrav üzerinde iki satırlık bir yazı vardır. Burada, "İmparator Kayser, Tanrı Traianus Parthicus´un oğlu Tanrı Nerva´nın torunu, halkın egemenlik yetkisini kendinde taşıyan (Tribunicia Potestas), Traianus Hadrianus Augustus´a, Augustusların en dindar Neokoru, Dionysos ve Herakles soyundan gelen, Bithynia ve Pontus'un birinci şehri, imparatorların en kutsal senatosunun kararları uyarınca metropolis olan Nikea" yazılıdır.
Lefke Kapısı'nın kente bakan yüzünde yaya geçişi üzerindeki nişte bir kitabe daha bulunmaktadır. Burada, "Proconsul ve şehrin patronu M. Plancius Varus´u dostu Cladius Quintianus onurlandırdı" yazısı bulunmaktadır. Bu yazıtlardan da anlaşılacağı gibi, Plancius Varus´un bir mermer heykeli bir niş içerisinde bulunuyordu.

Lefke Kapısı'nın batı ve doğu cepheleri aynı özellikte yapılmıştır. Bugün kapının 1.80 m.lik kısmı toprak altında kalmıştır. Ayrıca yan geçitlerde kurt dişi motifli lentolar görülmektedir.

Kapı, Osmaneli'ne açılan yoldan ötürü bu isimle tanınmıştır.

Lefkoşa (Yunanca: Λευκωσία (Lefkosia), İngilizce: Nicosia), Kıbrıs adasının ortasında yer alan, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başkenti. Kıbrıs'ın en kalabalık kenti ve en önemli kültür, sanayi, ticaret ve ulaşım merkezidir. Lefkoşa, 35°10' kuzey, 33°21' doğuda bulunur.
Şehir, Yeşil Hat diye adlandırılan sınırla ikiye bölünmüştür. De jure olarak Kıbrıs Cumhuriyeti tüm şehrin idaresine sahip olsa da de facto olarak sadece Güney Lefkoşa'ya hakimdir. Kuzey Lefkoşa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hakimiyeti altında olup uluslararası toplum tarafından Türk işgali altında olarak değerlendirilir. İki kesim Birleşmiş Milletler Barış Gücü idaresindeki bir Ara Bölge ile ayrılır. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile Lefkoşa Türk Belediyesi'ne yasal statü tanınmıştır.

Lefkoşa, Yunancada "Lefkosia" (Λευκωσία), İngilizcede ise "Nicosia" olarak bilinir.
Şehrin bulunduğu bölgenin ilk adı "Ledra" idi. Bu ad, "Ledrae", "Lidir", "Ledras", "Ledron" ve "Letra" olarak da yazılmaktadır. Daha sonra bu şehir yıkıldı ve Leucus tarafından tekrar yapılınca şehre "Lefkotheon" (Λευκόθεον - beyaz tanrıların şehri) adı verildi. Bu ad zaman zaman "Ledron" olarak da anılıyordu. Daha sonra, şehir için "Kermia" ve "Leucus" (Λευκούς) sözcükleri kullanıldı. 7. yüzyılda, Bizanslı bir coğrafyacı olan Hierocles, Synekdemos (Vademecum) kitabında şehirden Lefkousia (Λευκουσία) olarak bahsetmektedir. 13. yüzyılda Konstantinopolis Patriği Lefkoşa'dan Kalli Nikesis (Καλλι Νίκησις - Güzel Zafer) olarak bahsetmektedir. Bir yazar ve keşiş olan St. Neophytos, 1176 yılı civarlarında verdiği bir vaazında Lefkoşa'dan "Leucopolis" (Lefkopolis - Beyaz Şehir) olarak bahsetmiştir. 10. yüzyıldan itibaren "Lefkoşa" adı genel olarak kabul görür hal gelmiştir. 18. yüzyılda Kıbrıslı Rum tarihçi Archimandrite Kyprianos, Lefkoşa'nın bir diğer isminin de "Photolampos" (Işıkla Parlayan) olduğunu belirtmiştir.
Şehrin Avrupa dillerinde "Nicosia" ve benzeri şekillerde geçmesi üzerine çeşitli iddialar vardır. Bir iddiaya göre, Latinler sözcüğün ilk hecesi olan "Lef"i telaffuz edemedikleri için "Ni" ile değiştirmişlerdir. Bir diğer iddia ise adın "Kallinikesis" adından türediğidir. Sicilya'dan Sindaco isimli bir yazar, "Nicosia" ismini Sicilya'daki "Nicosia" isimli kasabaya bağlar ve bu kasabadan gelen kral Tancred'in Kıbrıs kuşatması sırada I. Richard'ın yanında olduğunu ve şehri kendi kasabasının ismiyle adlandırdığını iddia etmiştir. Bir diğer iddia ise "Nicosia" adının şehir halkının 1192'deki Tapınak Şövalyeleri'ne karşı isyanı sırasında ortaya çıktığıdır. Ludolf adlı Alman bir rahip 1341-1363 yıllarında şehrin adını "Nycosia" olarak belirtmiştir. H.A.S. Dearborn, 1819'da yayımlanan kitabında Lefkoşa'nın bir diğer adının da "Nicotia" olduğunu söylemektedir. 1856'da William Curry, Rumların şehri "Escosie", Batı Avrupalıların ise "Licosia" olarak adlandırdıklarını belirtmiştir.
Şehrin adı Osmanlı belgelerinde "Lefkoşa" veya "medine-i Lefkoşa" olarak geçmektedir. Bunun yanı sıra 1570 yılında Lefkoşa'nın fethine ilişkin bir mektupta şehrin adı "Lefkoşı" olarak da geçmektedir. Kâtip Çelebi ise, şehirden (günümüzde de bazen kullanılan) "Lefkoşe" adı ile bahsetmektedir.

Lefkoşa'nın bulunduğu yerdeki ilk yerleşim Neolitik Çağ'da gerçekleşmiştir. İlk yerleşimin tarihi yaklaşık olarak MÖ 3000-4000'dir. MÖ 1050'de veya MÖ 7. yüzyılda bölgede "Ledra" adlı bir kent kuruldu. Bu şehir adadaki diğer şehir krallıklarının arasında önemli bir yere sahipti. Arkeolojik kazılar sırasında MÖ 4. yüzyılda yazılmış ve Ledra'da Afrodit'e adanmış bir tapınağın varlığını gösteren Yunanca bir yazıt bulunmuştur. MÖ 330 civarlarında küçük bir köy olacak kadar küçülmüştür. Bu kent depremlerden dolayı yıkılınca, MÖ 200 yılında Ptolemaios I Soter'in oğlu Leucus, günümüzde Lefkoşa olan şehri kurdu.
Şehrin önemi Bizans döneminin sonlarında artmaya başladı. 7. yüzyılda, Arap akınları sırasında adanın başkenti oldu.
1191 yılında I. Richard'ın eline geçti. Tapınak Şövalyeleri'nin adayı satın alıp hakimiyet kurdukları dönemde adanın başkentiydi. Şehirde 11 Nisan 1192 günü bir isyan çıktı. Şövalyeler bu ayaklanmayı bir katliamla bastırdı ve daha sonra adayı terk etti.
Lüzinyanlar adayı satın aldı ve Lefkoşa başkentliğini sürdürdü. Lüzinyanlar döneminde şehirde pek çok yeni yapı inşa etti. Venedikliler döneminde bunların çoğu yıkılarak sur yapımında kullanıldı. Bu dönemde Lüzinyanlar şehrin etrafına surlar da inşa etti. Bu surlar düzensiz bir beşgen şeklindeydi. Daha önce şehirde surlar bulunmamaktaydı. İlk surları kral I. Henry 1211'de iki kule ile birlikte inşa ettirdi, I. Peter üçüncü bir kule inşa ettirdi ve II. Henry şehri tamamen surlar içine aldı. Şehir bu dönemde oldukça zengin bir hale geldi. Lefkoşa adadaki dört piskoposluktan biriydi. 1212 yılında başpiskoposluk merkezi de oldu. Bu dönemde Rumlar ve Latinler arasında olaylar yaşanıyordu ve 1313 ve 1360 yıllarında şehirde kanlı çatışmalar çıktı.
Lefkoşa tarihi boyunca pek çok deprem tarafından hasara uğramıştır. 1222 Kıbrıs depremi şehirde şiddetli biçimde hissedildi ve büyük zarara yol açtı. Kasım 1330'da şehirde bir sel felaketi meydana geldi ve üç bin kişi hayatını kaybetti. Bunların yanı sıra, şehir 1373'te Cenevizliler ve 1426'de Memlüklüler tarafından büyük hasara uğratıldı.
26 Şubat 1489'da tüm adayla birlikte Lefkoşa da Venedik Cumhuriyeti hakimiyetine girdi. Osmanlıların adayı fethinden hemen önce, Venedikliler surları denetledi ve fazla zayıf olduklarını buldu. Yapılan yeni planlara göre Lefkoşa surları sekiz milden üç mile indirildi. Bu sırada, yeni surların dışında kalan tüm binalar yıkıldı. Kanlıdere'nin güzergâhı bir iddiaya göre Venedikliler tarafından değiştirilmiştir. Bir diğer iddiaya göre derenin güzergahını değiştiren Osmanlılar şehri sellerden kurtarmak için bunu yapmışlardır.
Osmanlılar tarafından Kıbrıs'ın fethi sürecinde, Lefkoşa alınan üçüncü büyük yerleşimdi. Piyale Paşa ve ordusu 22 Temmuz 1570 günü Lefkoşa'yı almak için harekete geçti. 25 Temmuz günü Lefkoşa kuşatıldı. Venediklilerin Osmanlıların kaleyi teslim etme taleplerini kabul etmemesi nedeniyle 27 Temmuz günü çatışmalar başladı. Surların çok sağlam olması, Lefkoşa'nın düşmemesini sağlıyordu. 9 Eylül 1570 tarihinde şafak sökerken yeni bir hücum başlatıldı ve 20 bin kişiden fazla olan birlikler Lefkoşa'yı fethetti.
Osmanlı döneminde Türklerin Kıbrıs'a yerleştirilmesi kapsamında tüm adaya olduğu gibi Lefkoşa'ya da Türk nüfusun yerleştirilmesine 1572'de başlandı. Şehrin içindeki meslek erbabı olmayan Rumlar şehrin dışındaki mahallelere yerleştirilip yerlerine Türkler konulmuştur. Bu dönemde yapılan bir sayıma göre şehrin 31 tane mahallesi vardı. Bunlardan ikisinde ("Ermiyan" ve "Karaman"), Ermeni nüfus çoğunluktaydı.
Lefkoşa, Osmanlı döneminde ilk olarak "Dağ Kazası" adındaki bir kazanın merkezi olarak Kıbrıs Eyaleti'nin başkentliğini yaptı, daha sonra bir sancak oldu. Osmanlı döneminde St. Sophia Katedrali gibi büyük kiliseler camiye çevrildi. Lefkoşa - Larnaka yolu yapıldı. Şehrin kapıları gündoğumunda açılıp günbatımında kapatılmaktaydı. Vali, Kadı, Mütercim Tercüman ve Rum Başpiskopsu Lefkoşa'da ikamet ediyordu. William Kimbrough Pendleton, 1864'te şehirdeki evlerin çoğunun  kil tuğladan yapılmış olduğunu belirtmektedir. 1741'deki büyük bir deprem sonucu Selimiye Camiin bir minaresi yıkıldı ve tekrar yapılmak zorunda kaldı. 1764'te ve 1821'de şehirde isyanlar yaşandı.

12 Temmuz 1878 tarihinde adanın geriye kalanı ile birlikte Lefkoşa'da Birleşik Krallık hakimiyetine girdi. Britanyalı birlikler şehre Girne Kapısı'ndan girmiş ve Baf Kapısı'nın yanındaki Değirmen Burcu'na ilk Britanya bayrağını çekmişlerdir. 1882 yılında Lefkoşa Belediyesi kuruldu. Birleşik Krallık hakimiyetinde Lefkoşa surların dışında bir büyüme kaydetti. 1930-1945 aralığında Ortaköy, Strovolos, Büyük Kaymaklı, Küçük Kaymaklı gibi köyler şehir ile birleşmeye başladı, Yenişehir gibi bölgelere ilk yerleşim yapıldı. 1 Ocak 1944 günü Ayii Omoloyitadhes belediye sınırlarına dahil oldu. Şehrin dışına ulaşımı sağlayabilmek için 1879'da Baf Kapısı'nın, 1931'de Girne Kapısı'nın ve 1945'te Mağusa Kapısı'nın yan taraflarındaki surlar kesildi. 1905 yılında Büyük Kaymaklı'da bir tren istasyonu inşa edildi ve Lefkoşa'ya tren seferlerine başlandı, bu uygulama 1955 yılında sona erdi. 1912'de şehre ilk elektrik geldi. Yine aynı yıl gazyağıyla çalışan sokak lambaları elektrikle çalışanlarla değiştirildi. Britanya hakimiyetinde kanalizasyon şebekesi temizlendi ve yollar onarıldı. 17 Ekim 1947 günü şehre enerji sağlayan elektrik santralinde meydana gelen bir patlama sonucu şehir 116 gün elektriksiz kaldı.

1895 yılında Lefkoşa'nın Tahtakale bölgesinde Rumların Türklere saldırıları oldu. 1931'de Rumlar Britanya hakimiyetine karşı isyan etti ve hükûmet binasını yaktı. 1955'te kurulan EOKA Birleşik Krallık egemenliğine karşı şehirdeki kamu binalarına ve radyo istasyonuna saldırdı.

16 Ağustos 1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Temsilciler Meclisine o gece yarısı Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı çekildi ve adadaki Britanya hakimiyeti sona erdi. 1960 anayasasının 173. maddesi gereği adada bir Rum (Lefkoşa -Rum- Belediyesi) ve bir Türk (Lefkoşa Türk Belediyesi) belediye kuruldu. 20-21 Aralık 1963 gecesi, "Kanlı Noel" olarak bilinen olaylar başladı. Lefkoşa'nın Tahtakale semtinde otomobillere açılan ateş sonucunda Zeki Halil ve Cemaliye Emirali öldürüldü. 23-30 tarihleri arasında Küçük Kaymaklı kuşatma altına alındı. 23-24 Ocak gecesi Kumsal bölgesinde 11 kişi öldürüldü, Kumsal Baskını olarak anılan olayda Türk binbaşı Nihat İlhan'ın ailesi öldürüldü. Kanlıdere bölgesinde Türklere karşı saldırı düzenlendi. Olaylar sonucu 30 Aralık 1963 günü Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık hükûmetleri toplandı. Bu toplantı sonucu Yeşil Hat olarak da bilinen ve şehri Türk ve Rum kesimlerine bölen sınır çizildi. Bu sınırın "Yeşil Hat" olarak anılmasının sebebi, hattı harita üzerinde çizen Birleşmiş Milletler görevlisinin kaleminin yeşil renk olmasıdır. Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit'in emriyle 1974 yılında gerçekleştiril

Makine sanayi veya makine endüstrisi, tarım, ulaşım, savunma gibi alanlarda ekonomik faaliyet gösteren sanayi kolları için makine imalatı ve bakım ihtiyaçlarını karşılayan temel endüstri sektörüdür. Geleneksel olarak ağır sanayi alanında hizmet veren bu sektör, günümüz serbest piyasalarında iş yapan şirketler tarafından hafif sanayinin bir parçası olarak kabul edilmektedir.
Makine endüstrisi, elektronik cihazlardan otomobil ve uçaklara kadar muhtelif teknoloji ekipmanlarının üretimini sağladığı gibi tarım, madencilik ve inşaat işletmelerindeki üretim araçlarından ve kamu hizmeti için gerekli pek çok donanımdan da sorumludur.

Cumhuriyet'in ilanının ardından sanayileşme, ülkedeki serbest sermayenin yetersiz olması nedeniyle devlet teşvikiyle başlamıştır.
Türkiye'de, gemi sanayisi alanında öncelikle I. Dünya Savaşı sırasında tahrip edilen tersaneler onarılmış ve bunu takiben 1926'da Gölcük Donanma Tersanesi'ni kurulmuştur. 1963'ten 2013'e kadar geliştirilen dokuz adet beş yıllık kalkınma planının yanı sıra 2001'de Tersaneler Master Planı yatırım programına konulmuş ve 2007 Nisan ayında tamamlanmıştır.

Vecihi Hürkuş'un ilk Türk tipi uçak olan Vecihi K-VI model uçağı inşa etmesiyle havacılık sanayiinin ilk adımları atılmıştır. 1926'da Türkiye'nin ilk uçak fabrikası olan Kayseri TOMTAŞ Fabrikası açılmış, 1936'da Nuri Demirağ'ın girişimleriyle özel teşebbüsle ilk uçak fabrikası hayata geçirilmiştir. 1945'te THK tarafından ilk uçak motoru fabrikasının kurulması ile havacılık sanayiinde makineleşmenin önemli aşaması kaydedilmiştir.
1961'de otomobil sektöründe Devrim otomobilleri ile sınırlı sayıda da olsa ilk yerli adım atılmış, 1966'da Anadol marka otomobilin seri üretimine başlanmıştır.
1925'te Şakir Zümre, Atatürk'ün de onayıyla tamamen yerli sermaye ile özel sektöre ait ilk silah ve cephane fabrikasını kurmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin haberleşme ihtiyaçlarını karşılaması amacıyla 1975'te ASELSAN, yazılım ihtiyaçlarını karşılaması amacıyla da 1982'de HAVELSAN kurulmuştur.
2018 yılı dünya makine ticareti sıralamalarında ihracatta 26, ithalatta ise 23. sırada yer alan Türkiye; 2018 TÜİK verilerine göre sektörde 13.371 işletme ve 243.550 istihdam ile 109 milyar TL ciro elde etmiş ve toplam makine ihracatı 17,15 milyar dolara ulaşmıştır. 2019 yılında 171,6 milyar $ olarak gerçekleşen toplam ülke ihracatının %11'e yakın kısmını makine sektörü karşılamıştır. Türkiye, günümüzde Avrupa'nın 6. büyük makine imalatçısı konumundadır.

Alman makine endüstrisinin 2018'deki küresel cirosunun 2.600 milyar euro olduğunu tahmin edilmektedir. 2018'de Almanya'nın sektördeki geliri 297 milyar euroya ulaştı ve küresel makine endüstrisinin %11,4'ünü oluşturdu. Almanya'daki büyük şirketlerden bazıları DMG Mori Seiki, GEA Group, Siemens AG ve ThyssenKrupp'tur.

Japon makine endüstrisinin ihracatı 2018'de 144,3 milyar doları, 2019'da ise 133,6 milyar doları buldu. Bunların % 60'ı Asya,% 24'ü Kuzey Amerika, % 10'u Avrupa pazarlarında gerçekleşti. 2017 küresel makine ticaretinin % 9,6'sını da yine Japonya oluşturdu.

Hollanda makine endüstrisinde 1996 yılında, 2.500 şirket faaliyet gösterdi ve yaklaşık 93.000 işçi istihdam edildi. 2011 yılına gelindiğinde sektörde yaklaşık 15.000 şirket faaliyet gösteriyordu. Hollanda'nın büyük şirketlerinden bazıları Lely (şirket), Philips ve Stork BV'dir.[1] 11 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ABD makine endüstrisinin 2011 yılında toplam ithalat ve ihracatı 413,7 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir. ABD, dünyanın en büyük makine pazarı ve üçüncü büyük makine tedarikçisidir. Amerikan imalatçıları, ABD iç pazarında yüzde 58,5'lik bir paya sahiptir.

Manastır, din görevlilerinin ve kendini dine adayan kimselerin bir arada yaşadığı dinî yapıdır. Hristiyanlıkta, Budizm'de ve Hinduizm'de önemli bir yer tutar. Genelde şehirden ve uygarlıktan uzakta, ulaşılması zor alanlara kurulurlar. Bunun amacı, inzivaya çekilen kişilerin beşerî sorunlardan olabilecek en az düzeyde etkilenmesi ve şehirlere yapılacak olası askerî saldırıları en az zararla atlatmaktır.

Manastır binaları genellikle kilise, yemekhane, yatakhane, kütüphane, revir ve bahçelerden oluşur. Manastırın bulunduğu yere, manastır düzenine ve içinde yaşayanların mesleklerine göre manastırda kendi kendine yeterlilik ve topluma hizmet etmek için bir takım binalar vardır. Bunlar okul ve darülaceze gibi hizmet binaları ve demirci, bira imalathanesi, ahır, ambar vb. imalat ve tarımsal binalardır.

Manastır kelimesi, Yunanca: monastírios, μοναστήριος‘nün  Yunanca: monastírion, μοναστήριον nötür halidir. Kelime, Yunanca: monazein, μονάζειν –  "yalnız yaşamak", "yalnız veya bekar" (tüm hristiyan keşişler yalnız yaşar) anlamında Yunanca: mónos, μόνος kelimesi ile "-terion" "bir şey yapmak için yer" anlamındaki son ek iki kelimenin birleşimidir.

Pek çok dinde manastırdaki hayat, sakinlerinin bekar hayatı sürmelerini ve hiç mal ve mülke sahip olmamalarını şart koşan cemaat kurallarınca belirlenir. Manastırın içindeki hayatın çevre halktan ayrı olma derecesi de manastırdan manastıra değişir. Bazı dini gelenekler, gündelik hayattan kopuk derin düşünceye dalmaları için manastır cemaati üyelerinin birbirinden bile ayrı zaman geçirmelerini zorunlu kılar. Bazı keşişler veya rahibeler de eğitim, tıbbi bakım gibi hizmetler vererek yerel halkla etkileşim kurar.
Bazı manastır cemaatleri ise hem ilgili geleneklere hem de yerel hava durumuna göre mevsimsel olarak bir araya gelir. Manastırdaki keşiş veya rahibeler, birkaç günden bir ömre kadar değişen sürelerde manastır cemaatine dahil olabilirler.

Marko Manastırı, Makedonya
Aziz Antonius Manastırı, Mısır

Marmara Bölgesi, Türkiye'nin 7 coğrafi bölgesinden biridir.
Köprü niteliği ile Avrupa ve Asya'yı birbirine bağladığı söylenebilir. Yaklaşık 67.000 kilometrekarelik bir yüzölçüme sahip olup Türkiye'nin %8,5'ine karşı gelir.
Marmara Denizi de yaklaşık 11.000 km²'lik yüzölçümüyle bu bölgenin bir iç denizi durumunda olup bölgenin tam ortasını kaplar. Marmara Bölgesi'nin toplam nüfusu TÜİK  2022 yılı nüfus sayımına göre 26.650.405 nüfusu vardır.
Marmara Bölgesi'nde sanayi, ticaret, turizm ve tarım gelişmiştir. Bölgedeki en gelişmiş sanayi İstanbul-Bursa-Kocaeli şehirlerinde olmakla birlikte bölgenin diğer yörelerinde de yaygın sanayi faaliyetleri vardır. Başlıca sanayi ürünleri olarak; otomotiv endüstrisi parçaları, çeşitli metal ürünler, işlenmiş gıda, dokuma, hazır giyim, çimento, kimya, kâğıt, petrokimya ürünleri, beyaz eşya sayılabilir.

Ekili alanların yaklaşık yarısı buğday olup buğdayı şekerpancarı, mısır ve ayçiçeği izler. Bölge, Türkiye'nin ayçiçeği üretiminin yaklaşık %73'ünü, mısır üretiminin ise yaklaşık %30'unu gerçekleştirir. Bağcılık da hayli gelişmiş olup Tekirdağ, Şarköy, Mürefte, Avşa ve Bozcaada üzüm ve şarapları meşhurdur.
Yedi coğrafi bölge içinde yükseltisi en az olan bölgedir. Ekili-dikili arazi oranı %30'dur. Ormanlık alan oranı %11,5'tir. Kümes hayvancılığı ve ipek böcekçiliği yaygındır. Nüfus ve nüfus yoğunluğu, göç alması nedeniyle çok yüksektir. Enerji tüketimi ve turizm gelirleri en yüksek bölgedir.
İstanbul, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Yalova, Kocaeli tamamen bölge sınırları içinde; Sakarya ve Bilecik'in Karadeniz Bölgesi'nde toprakları olup; Bursa ve Balıkesir'in Ege Bölgesi'nde de toprakları vardır. Çanakkale ilinin topraklarının çok büyük bir bölümü Marmara Bölgesi içinde olup sadece Edremit Körfezi çevresindeki yerleşim yerleri Ege Bölgesi sınırları içinde kalır.
Marmara Bölgesi'nin nüfusu bakımından en büyük kenti İstanbul, en küçük kenti ise Yalova'dır.

İl merkezleri baz alındığında Marmara Bölgesi'nde yer alan iller şunlardır.

İstanbul
Edirne
Kırklareli
Tekirdağ
Çanakkale
Kocaeli
Yalova
Sakarya
Bilecik
Bursa
Balıkesir
Marmara Bölgesi'nde olmayıp bölge sınırları içerisinde toprakları bulunan iller

Düzce, Gümüşova ilçesinin batısı.
Bolu, Sultanpınar Yaylası ve Göynük ilçesine bağlı Hacımahmut ile Kaşıkçışeyhler köyleri.
Eskişehir, İnönü ilçesinin kuzeyi.
Kütahya, Domaniç ilçesine bağlı Safa köyü ve Çiçekli Yayla (Acısu).
Manisa, Kırkağaç ilçesine bağlı Demirtaş, Fırdanlar, Gökçukur, Kocaiskan mahalleleri ve Soma ilçesine bağlı Tabanlar mahallesi.
İzmir, Bergama ilçesine bağlı Ürkütler mahallesinin kuzeyi
Marmara Bölgesinin, yine bölge bazında olan 14 komşusu vardır. Güneyde Ege Bölgesi, doğuda Karadeniz Bölgesi ve güneydoğuda İç Anadolu Bölgesi karadan bölgeyi kuşatmıştır. Bölgenin adını aldığı Marmara Denizi haricinde; İstanbul, Tekirdağ, Kırklareli, Kocaeli ve Sakarya illeri aracılığı ile Karadeniz'e; Çanakkale, Edirne ve Balıkesir illeri aracılığı ile de Ege Denizi'ne kıyısı vardır.

Marmara Bölgesi 4 bölümden oluşmaktadır. Bunlar Çatalca-Kocaeli, Yıldız Dağları, Ergene ve Güney Marmara bölümleridir.

Adapazarı Ovası'nın doğusundan başlayarak, Silivri'ye kadar devam eder. Marmara Bölgesi'nin kuzeydoğu topraklarını kapsayan bu bölüm İstanbul Boğazı ile ikiye bölünür. Doğudaki kısım Kocaeli Yarımadası ve Adapazarı Ovası, batıdaki kısım ise Çatalca Yarımadası'dır. Bölüm akarsular ile parçalanmış olup, yer yer tepeliklere sahiptir. Ortalama 150 - 200 metre yükseklik gösteren bu tepeler plato özelliği taşır.
Bölümün Karadeniz kıyılarını bakan taraflarında ormanlar görülürken, Marmara Denizi kıyısında bitki örtüsü yerini maki ve zeytinliklere bırakır. Bölümde toprakları bulunan İstanbul, Kocaeli ve Sakarya illerinin üçünde de kuzeyde yerleşim seyrektir. Nüfus yoğunluğu daha ılıman iklime sahip olan, güneydedir. Kuzeydeki en önemli yerleşim merkezi Şile'dir. Buna karşılık güneyde en önemli yerleşim birimleri, Kocaeli ve İstanbul'dur.
Şeker pancarı, zeytin, sebze ve tahıl üretimi yapılmaktadır. Silivri ve Çatalca ilçelerinde önemli ölçüde hayvansal gıda üretilir. Tereyağı, peynir ve yoğurt bunların başlıcalarıdır.
Çatalca ilçesindeki ocaklardan çıkarılan grafit işlenmesi için İstanbul'a gönderilir. Durusu Gölü çevresinde çıkarılan linyit İstanbul'da yakacak ihtiyacı için kullanılır.
Bölümün böylesine gelişmesinin sebebi Asya ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan Boğaz Köprülerinin bu bölüm içinde İstanbul ilinde olmasıdır. İstanbul ticaret, sanayi, bankacılık, kültür, sanat, medya, ulaşım, tekstil, kimya, dericilik, kundura, ilaç, cam, besin ve turizm bakımından Türkiye'nin merkezidir. Tüm bu sunduğu imkânlar dahilinde İstanbul uzun yıllar durmak bilmez bir göç dalgası ile karşı karşıya kalmış ve bugün Türkiye'nin toplam nüfusunun sekizde birinin bünyesinde bulundurur. Aldığı nüfus ile hızla büyüyen İstanbul ili yaşayanlara yeterli altyapı ve konut sunamamaktadır ve plânsızca büyümektedir. Devlete ve özel sektörün çabalarıyla şehirde kentsel dönüşüm seferberliği başlatılmış, gecekondulaşmanın yerini toplukonutlar ile çözme yoluna gidilmiştir. Günümüzde Kocaeli ve Sakarya, İstanbul'un hemen arkasında hızla büyümektedir. İstanbul ve Sakarya arası büyük bir sanayi sahasıdır. Buralarda devlete ve özel sektöre ait birçok tersane, çimento, beyaz eşya fabrikaları, alüminyum ve petrokimya tesisleri bulunur. Kocaeli'nin Gölcük ilçesi bir donanma üssü ve askeri araçların yapıldığı bir sanayi merkezidir.

Yıldız Dağları Bölümü, Marmara Bölgesi'nin kuzeybatısını oluşturur.İsmini alanın büyük bir alanını kaplayan Yıldız Dağları'ndan alır. Batıda, Bulgaristan sınırından, doğuda Durusu Gölü'ne kadar uzanır. Yıldız Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarında Türkiye'de Karadeniz iklimi  etkilidir. Doğal bitki örtüsü makilik olup, yaklaşık 150  metre yükseklikten sonra ormanlar başlamaktadır. Yıldız Dağları'nın batı kısımları plâto özelliği taşır ve bu alandaki verimli tarım arazilerinde buğday, ayçiçeği, şeker pancarı ve mısır tarımı yapılır. Küçükbaş hayvancılık oldukça gelişmiştir ve buna bağlı olarak bölümde birçok mandıra ve peynir imalathanesi vardır.

Ergene Bölümü, adını içine alan bu bölüm Yıldız Dağları ile Koru Dağları arasında kalmış bölümü kapsar. Tekirdağ ve Edirne illerinin bütünü ile Kırklareli'nin yarıya yakınını ve Çanakkale'nin Gelibolu ilçesinin çok küçük bir alanını kapsar.
Marmara Bölgesi'nin, en soğuk, en az yağış alan, bitki örtüsünün en cılız olduğu yer Ergene Bölümüdür. Genel bitki örtüsü bozkırlardır. Bölümde yetiştirilen başlıca ürünler; buğday, mısır, çeltik, şeker pancarı, ayçiçeği, susam ve patatestir. Bağcılık ve ayçiçeği üretimi çok gelişmiş olduğundan, buna bağlı olarak da alkollü içecek ve yağ sanayii gelişmiştir. En önemli yerleşim merkezleri, Uzunköprü, Meriç, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu, Çerkezköy, Malkara, Keşan, Edirne, Tekirdağ ve İpsala'dır. Hamitabat beldesinde çıkarılan doğalgazdan elektrik üretilir.

Güney Marmara Bölümü yeryüzü şekilleri bakımından Marmara Bölgesinin en fazla çeşitlilik gösterdiği bölümdür. Platolar, ovalar, göller, akarsular, körfezler bölümün başlıca yer şekilleridir. Saros Körfezi ile İzmit Körfezi'nin güneyinde kalan, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Yalova, Bilecik illeri ile, Kocaeli ve Sakarya illerinin bir kısmını kapsayan alandır. Bölümdeki ovalarda buğday, ayçiçeği, şeker pancarı ekimi yapılmaktadır. Dutluklara ve meyve bahçelerine rastlanmaktadır. Küçükbaş hayvancılık çok gelişmiştir. Bursa yöresinde ipek böcekçiliği yapılır. Gelibolu ve Kapıdağ yarımadaları ile Çanakkale ilinin genelini kapsayan Biga Yarımadası nüfusun en seyrek olduğu yerlerdir. Buralarda engebe fazladır. Çanakkale Boğazı, Gelibolu Yarımadası ile Biga Yarımadası'nı birbirinden ayırır.
Bölüm akarsu, göl, körfez ve adalar yönünden oldukça zengindir. Bölgenin en önemli akarsuyu Susurluk Çayı'nın vadisi Marmara Denizi'nin ılıman havasının iç kesimlere ulaşmasını sağlar. Biga Çayı ile Gönen Çayı diğer önemli akarsulardır. İznik, Ulubat ve Manyas Kuşgölü bu bölümde bulunur. Bunlar içinde Kuşcenneti Millî Parkı dünyaca üne sahip bir millî parktır.
Bölümün en önemli yerleşim birimi Bursa'dır. Türkiye'nin nüfus bakımından dördüncü büyük kenti olan Bursa geçmişte Osmanlı Devleti'ne başkentlik yapmış eski bir payitaht'dır. Günümüzde ise Bursa güçlü sanayisi, otomotiv, tekstil, mobilya, gıda ve teknoloji gibi alanlarda faaliyet gösteren büyük sanayi kuruluşlarıyla önemli bir sanayi ve endüstri şehridir. Bursa sanayi şehri olmanın yanı sıra tarihi, doğal güzellikleri, sahilleri, gölleriyle ekonomik ve kültürel yönden gelişmiş bir turizm şehridir. Diğer önemli yerleşim merkezleri İnegöl, Balıkesir, Çanakkale, Erdek, Gemlik, Mudanya, Orhangazi, Karacabey, Mustafakemalpaşa, Yalova, Bozüyük, Biga, Bandırma ve Gönen'dir.
İnegöl; Mobilya, Tekstil, İplik, Orman ve ağaç ürünleri konusunda bölümün Bursa'dan sonra en gelişmiş merkezidir. Yine Bursa, Bandırma, Balıkesir, Çanakkale, Yalova ve Bilecik'de gıda sanayi, Balıkesir'de şeker ve kağıt sanayi, Bursa'da tekstil, otomotiv ve konserve sanayi, Bandırma beyaz et üretimi ve kimya sanayi, Erdek, Mudanya, Gemlik, İznik ve Gölyazı ise turizm konusunda gelişmiştir.
Çanakkale'ye bağlı Biga ve Çan ilçelerinde günümüzde faal olan linyit ocakları mevcuttur. Bandırma limanı bölge için çok önemlidir. İstanbul - Bandırma arasında arabalı feribot taşımacılığı yapılır. Yine Bursa ve İstanbul arasında her gün İDO ve BUDO feribot seferleri yapılmaktadır. Bursa, İnegöl ve Gönen'de kaplıca turizmi, Susurluk'da bor çıkarımı, Bilecik ve Marmara Adası gibi merkezlerde ise mermercilik yapılmaktadır.

Türkiye'de tarım alanlarının en iyi değerlendirildiği yer Marmara Bölgesi'dir. En fazla ekili dikili alan bu bölgede bulunur. Fakat bölge kendine yetmediğinden, dışarıdan ürün almaktadır. Bölgenin sağladığı iş istihdamı nedeniyle bölge hâlâ yoğun göç almaktadır.
Bölgeye bağlı 21 ada vardır. Adaların çoğunda yerleşim vardır. Ege Denizi'nde bulunan Gökçeada ve Bozcaada da Marmara Bölgesi sınınrları içindedir. Karadeniz'e kıyısı olan Kefken Adası bölgenin sı

Menteşe Höyüğü, Bursa İl merkezinin doğu-kuzeydoğusunda, Menteşe Köyü'nün yaklaşık 500 metre güneybatısında yer alan bir höyüktür. Höyük, Yenişehir Ovası'nın kuzeybatısında olup, 100 x 4 metre boyutlarındadır. Ilıpınar Höyüğü'ne 25 km. mesafededir. Yakın zamanlara kadar tepenin birkaç yüz metre mesafesinde bataklık bir alan vardı. Bu bataklık alan antik çağlarda geniş bir alana yayılmış bir göldü. Höyük'te ele geçen buluntular İznik Müzesi'nde sergilenmektedir.

Höyükte Hollanda Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü adına James Mellaart 1960 yılında, David French de 1961 yılında yüzey araştırmaları yapmışlardır. Kazılar ise Hollanda Arkeoloji Enstitüsü (Nederlands Instituut In Turkije – NIT) ve bu kuruluşa bağlı Hollanda Yakındoğu Enstitüsü (Nederlands Instituut voor het Nabije Oosten –NINO), Tarım Devrimi'nin Yakındoğu'dan Avrupa'ya yayılmasında Kuzeybatı Anadolu'nun işlevini belgelemek için uzun soluklu bir projesinin Ilıpınar Höyüğü kazıları ardından ikinci adımı olarak 1997 yılında Jacob Roodenberg başkanlığında yine Ilıpınar kazı ekibi tarafından ve İzmit Müzesi'nin katılımıyla başlatılmıştır.

Yüzeyden 30 cm. derinden itibaren Roma buluntularıyla birlikte prehistorik buluntular, birbirine karışmış halde bulundu. Bu karışık duruma arazideki çok sayıdaki tarla faresinin yuva açma çabalarının neden olduğu anlaşılmaktadır. Açılan sondajda, kültür dolgusunun 5,5 metre derinlikte olduğu görülmektedir. Bununla birlikte kazılarda ana toprağa ulaşılamamıştır. Tam belirlenme olmasa da üç tabaka görülmektedir. En üstteki tabaka Ilıpınar VA tabakasına benzerliği dolayısıyla Erken Kalkolitik Çağ'a tarihlenmektedir. Onun altındaki 2. tabaka sadece yanık dolgularla temsil edilmektedir. 3. tabaka ise Geç Neolitik Çağ'a tarihlenmektedir.

Mimari olarak bir avlunun ortasında bir fırın ve kare şeklinde bir ocak bulunmuştur. Yağmur suları ve atık sular için açılan kanallar vardır. Yoğun yanık alanlar ve taş yığınlar görülmektedir.
Gömütlerin tümü 1. tabakada bulunmuştur. Açığa çıkarılan sekiz gömütün üçü çocuk, beşi bireylere aittir. Oval çukurlara hocker (ana rahmindeki pozisyon) durumunda gömülmüşlerdir. Bir çocuk mezarındaki boncuklar ve iki kaba yapılı çanak çömlek dışında gömüt armağanı yoktur. Bir kadın mezarında rastlanan çürümüş ahşap parçaları, ölülerin ahşap kalaslar üzerine yatırılarak gömüldüğü şeklinde yorumlanmaktadır. Boyları yaklaşık 1,55 metre olan brakisefal ırktan bu insanların çoğunda kemik ve eklem sorunları olduğu görülmektedir. Erkeklerle kadınlar arasında belirgin boy farkı yoktur. İskelet dişlerinin incelenmesinde hem tarımcı, hem de avcı-toplayıcı topluluklara özgü bulgular saptanmıştır. Höyükteki yerleşme, çanak çömlek ve gömüt gelenekleri yönünden Ilıpınar Höyüğü VA tabakası kültürüyle aynı görülmektedir.
Yuvarlak ya da oval planlı, basit dal örgülü, çukur tabanlı mimari buluntular, Ulubat Gölü kıyısındaki Aktopraklık Höyük'de, İstanbul civarındaki Fikirtepe ve Temenye'de (Pendik) de görülen bir mimaridir.

Hollanda Tarih ve Arkeoloji Enstitüsü'nün Neolitik Devrim'in Yakondoğu'dan Avrupa'ya yayılmasını belgelemeyi amaçlayan projesinin ikinci adımı olan höyükteki kazılardan daha önce Ilıpınar Höyük'te kazı yapılmıştı. Bu höyükteki bulgularla birleştirildiğinde Menteşe Höyük yerleşiminin MÖ 7. binyılın ikinci yarısından itibaren başladığı, ilk yerleşimin Ilıpınar Höyük'ten birkaç yüzyıl daha erkene dayandığı anlaşılmaktadır. Menteşe Höyük ana toprağının bir metre üstüne kadar çıkan en eski tabaka, kırık çakmak taşı, kemik ve boyunuz aletler, öğütme taşları, hayvan kemikleri ve çömlek parçalarından oluşan dolgunun radyokarbon tarihlemesi MÖ 6.500 – 6.400 tarihlerini vermektedir. Bu bulgu da Ilıpınar'dan birkaç yüzyıl öncesini göstermektedir. Bu tarihleme ayrıca Menteşe Höyük'ü Orta Anadolu'nun Orta Neolitik Çağ'ına yerleştirmektedir.

Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Civar köylerle birlikte gösterildiği bir kroki 5 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mestanlı (Bulgarca: Момчилград, trl: Momčilgrad), trk. Momçilgrad, Bulgaristan'da Kırcaali ilinde, 2018 nüfusu 20.000 olan, Türklerin yoğun olarak yerleşik olduğu bir şehirdir. Belediye başkanı İlknur Kazım'dır.
Osmanlı döneminde 1450-1500 yılları arasında bölgeye Anadolu'dan Karaman Oğulları beyliğine bağlı oymaklar yerleştirilmiştir. Bölge halkına Bulgarlar Konyarlar demektedir. Aynı hitap Yunanlar tarafından da kullanılmaktadır.
Bölge coğrafi olarak Batı Trakya'nın bir parçası olarak bilinir.
Mestanlı halkının %95'i Müslüman olan Türklerle meskundur: aralarında Alevi-Bektaşi inancına sahip köyler de mevcuttur. Başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Gümücine sancağına bağlı Sultanyeri kazası olarak geçer. 4 nahiye ve 123 köyde 7242 ev ve kadın erkek 36084 nüfusu vardır.
Hükûmet konağı, hapishane, telgrafhane, jandarma koğuşu, 1 cami, 121 mescit, 125 çeşme, 123 okul, 2 çanak-çömlek ocağı ve okullarda toplam 3000 öğrenci vardır. Kazanın merkezi belediye dairesinin bulunduğu Koşukonak köyüdür.
Tütün ekilir ve bolivianit (antimuvan) madeni vardır.

momchilgrad.bg 21 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metro, genellikle kentsel alanlarda bulunan yüksek kapasiteli toplu taşıma türüdür. Otobüslerden, fünikülerden veya tramvaylardan farklı olarak, genellikle metro sistemleri özel bir geçiş hakkı üzerinde çalışan, yayalar veya diğer araçlar tarafından erişilemeyen ve tünellerde bulunan demiryollarıdır.

Metro için yeraltında istasyon olarak metro istasyonu kurulur. Metro sistemlerine ilişkin modern hizmetler, genellikle demiryolu hattında elektrikli çoklu birimler kullanılarak istasyonlar arasındaki belirlenmiş hatlarda sağlanmaktadır. Bazı sistemler güdümlü lastik tekerlekler, manyetik raylı tren (maglev) veya monoray kullanır. İstasyonlar tipik olarak trenlerin içinde basamak bulunmayan yüksek platformlara sahiptir ve tren ile platform arasındaki boşlukları en aza indirmek için özel yapım trenler gerektirir. Tipik olarak diğer toplu ulaşım araçlarıyla entegredirler ve genellikle aynı toplu taşıma yetkilileri tarafından işletilirler. Bazı hızlı toplu taşıma sistemlerinde, hızlı bir toplu taşıma hattı ile bir yol arasında veya iki hızlı toplu taşıma hattı arasında hemzemin kesişmeler bulunur. Ayrıca, metro ile otobüsün birleşimi ile ortaya çıkmış bir toplu taşıma olan metrobüs de mevcuttur.
Dünyanın ilk hızlı ulaşım sistemi, Metropolitan Demiryolu'ydu. 1863'te buharlı lokomotifler kullanılarak açıldı ve şu anda Londra Metrosu'nun bir parçasını oluşturur, kısmen yer altında bulunur. 1868'de New York, başlangıçta statik buhar motorları kullanan kablolu bir hat olan yükseltilmiş Batı Yakası ve Yonkers Patent Demiryolunu açtı.
2021 itibarıyla Çin, dünyada en fazla hızlı ulaşım sistemine sahip ülkedir; sayıları 40'tır ve 4.500 km'den (2.800 mil) fazla yol üzerinde çalışmaktadır. İstasyon sayısına göre (toplamda 472 istasyon) dünyanın en büyük tek hızlı toplu taşıma hizmeti sağlayıcısı New York Metrosu'dur. Yıllık yolcu sayısına göre dünyanın en yoğun hızlı ulaşım sistemleri Şanghay Metrosu, Tokyo Metrosu, Seul Metrosu ve Moskova Metrosu'dur.

1875 yılında Fransız mühendis Eugene Henri Gavand tarafından ilk kez Karaköy - Beyoğlu istikametinde ilk raylı sistem kuruldu. Bu, İstanbul'un ve Osmanlı Devleti'nin ilk metro sistemidir. 1980'li yıllarda İstanbul'un metro altyapısı hızla gelişmeye başlamıştır. Şu an Türkiye'de işletmede olan metro sistemleri Adana Metrosu, Ankara Metrosu, BursaRay, İstanbul Metrosu, İzmir Metrosu olup inşa hâlinde olan metrolar ise  Kocaeli Metrosu'dur. Planlanan metro projesi ise Gaziantep Metrosu'dur.

Metro sistemleri listesi
Türkiye'deki metro hatları listesi
Metrobüs (İstanbul)
Berlin Metrosu
Bakü Metrosu
Sankt-Peterburg Metrosu
Paris Metrosu
Metro İstanbul

Migros Ticaret A.Ş., Türkiye'deki süpermarket zincirlerinden biridir. Migros'un temelleri 1954 yılında İstanbul Belediyesi'nin aldığı kararla, İsviçre'de "Ucuzluğun Kralı" sloganıyla bilinen Migros perakendecisinin benzerinin Türkiye'de kurulması ile atıldı. İstanbullulara tanzim satışlarını da sunan Migros, dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay tarafından açılmıştır.

İstanbul Belediyesi iktisat müdürü Ferruh İlter'in 5 Ekim 1953 tarihinde Migros'un kurucusu Duttweiller'e yazdığı mektup Migros'un İstanbul'da kuruluşuna ait ilk adımı oluşturdu. Böylece Migros 1954'te Türkiye pazarına girerek İstanbul Belediyesi iş birliğiyle Migros Türk'ü kurdu.
İsviçre Migros'un sahip olduğu çoğunluk hisseleri 1975 yılında Vehbi Koç'un istek ve yönlendirmesiyle Koç Holding tarafından satın alındı. 1990 yılının sonundan itibaren büyük mağazacılık uygulamasına başlayan Migros 1991 yılında halka açıldı. 2005 yılında perakende zinciri Tansaş'ı satın aldı.
2007 yılında Koç grubu Migros hisselerini satışa çıkardı. 14 Şubat 2008'de Koç Holding'in  %50,83'lük hissesini 1,9 milyar liraya İngiliz BC Partners tarafından kontrol edilen Moonlight Capital satın aldı. 2015 yılı başında Migros'un %40,25 hissesini Anadolu Grubu satın aldı.
Migros 10 Haziran 2016'da Tesco/Kipa'nın %95,5 hissesini 302 milyon liraya satın aldı. 16 Mart 2018 tarihinde şirketten yapılan açıklamada Makro Market'in sahibi olduğu Uyum Market'in toplam 56 şubesi ile Antalya'da faaliyet gösteren 17 adet Makro Market şubesinin 105 milyon lira bedel karşılığında Migros tarafından satın alındığı açıklandı. Bu satın almayla birlikte Migros bünyesine 48 hipermarket, 48 süpermarket, 72 Express mağaza ile toplam 320.000 m² net satış alanı daha eklendi. Tesco Kipa'nın 20 ilde bulunan 26 AVM'si ile yurt içi alışveriş merkezi sayısını da 30'a ulaştırdı.
Migros insan ve iyi yaşam konularında 2014-2015 yıllarında BİST'in sürdürülebilirlik endeksine giren ilk ve tek perakendeci şirket olmuştur.
Migros Ticaret A.Ş. 4 Eylül 2025 itibarıyla 3.367.441 m² kapalı alana sahip, 3.385 Migros, 229 Macrocenter, 105 Mion ve 1 Petimo olmak üzere yurtiçinde 81 ilde 3.720 mağazayla hizmet vermektedir. Online operasyonlar için ise Migros Sanal Market, Migros Hemen, Macroonline, Tazedirekt, Miononline ve Migros Yemek vardır.

Migros'un, çevrimiçi satın alınan ürünleri evlere getiren çevrimiçi market uygulamasıdır. Migros Hemen 2019 yılında kurulmuştur. Türkiye'nin yaklaşık 81 şehrinde hizmet vermektedir.

Migros'un çevrimiçi yemek teslimatı alanında 13 Haziran 2022 tarihi itibarıyla hizmet vermeye başlamıştır.

Elektronik para ve ödeme hizmeti vermektedir.

Kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinin satıldığı market zinciri.

Migros'un “Patili dostlarımıza iyi gelecek” sloganıyla hayata geçirdiği pet ürünleri markası.
Migen Enerji
Elektrikli araç şarj istasyonu hizmeti vermektedir.

2023 yılında Migros'un endüstriyel kafeslerde eziyet gören hayvanlardan gelen yumurtaları satması ve bu yumurtaların satışına ne zaman son vereceği konusunda bir taahhüt yayınlamaması tepki gördü. Migros'un endüstriyel kafesleri terk etmesi için açılan imza kampanyası 130.000'in üzerinde imza topladı.
2026 Ocak ayında Türkiye geneli Migros depo işçileri %28 zammı kabul etmeyerek greve başladılar. 24 Ocak 2026 itibarıyla İzmir Torbalı'dan, Adana ve Esenyurt'a kadar Migros depo işçileri, TEZ KOOP İŞ TİS sürecini de reddederek DGD-SEN önderliğinde 12 ayrı noktada iş bırakma, 20 farklı noktada iş yavaşlatma eylemleri yürüttüler. İşçiler iş çıkarmalar sonrası haklarını aramak için gittikleri Anadolu Grup Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan'ın Beykoz'daki villası önünde ters kelepçeyle göz altına alınmışlardır.

Migros Sanal Market 14 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Migros Hemen 15 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Migros Katalog 15 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milliyet, Demirören Holding'in sahibi olduğu günlük gazetedir.
Türkiye'nin en önemli günlük gazetelerinden biri olan Milliyet, önceleri Doğan Grubu bünyesinde yayımlanmaktayken, 2011 yılı başlarında Karacan-Demirören ailelerinin sahibi olduğu DK Gazetecilik'e satılmıştır. Ali Karacan ve Ömer Karacan kardeşler ile Demirören ailesi arasındaki ortaklığın bozulması yüzünden bir süre kayyım tarafından yönetilen gazete, son olarak Karacan ailesinin hisselerini devretmesi ile Demirören ailesinin mülkiyetine geçmiştir.
Milliyet'in internet sitesi milliyet.com.tr, Haziran 2011'de 8,8 milyon ziyaretçisiyle Avrupa'da en çok ziyaret edilen beşinci haber sitesi oldu.

Milliyet adlı ilk gazete, 11 Şubat 1926 tarihinde Atatürk'ün izniyle Siirt Milletvekili Mahmut Soydan tarafından yayımlanmaya başladı. 1 Aralık 1928 yılına kadar Osmanlı Arap harfleriyle basılan gazete, 1935 yılında Ali Naci Karacan tarafından satın alınarak Tan adıyla yayımına devam etti. Ancak Tan Olayı nedeniyle kapatılarak 3 Mayıs 1950 tarihinde tekrar Milliyet adıyla yayımlanmaya başladı. Gazetenin yazarları arasında Refik Halid, Bedii Faik, İsmail Hami Danişmend, Ulunay bulunmuştur. Abdi İpekçi 1954'te Yazı İşleri Müdürü olunca Milliyet gazetesi Türkiye'nin en etkili siyasi gazetelerinden biri hâline geldi. Peyami Safa, Reşat Ekrem, Çetin Altan gibi yazarlar da Milliyet'te yazmaya başladı.
Milliyet kurulduğu ilk zamanlar Demokrat Parti'yi destekliyordu, daha sonra giderek sola kaydı. Tirajı 20 binlerden, 100 binlere çıktı. Batı tarzı gazetecilik, Abdi İpekçi'nin dengeli başyazıları, haftalık röportajları, Ali Gevgilili'nin entelektüel yazıları ve açık oturumları Milliyet'i Babıali'de saygın bir gazete durumuna getirdi. 1960'larda yazı kadrosunda; Burhan Felek, Talat Halman, Refik Erduran, Bülent Ecevit, Kemal Bisalman, İsmail Cem, Metin Toker, Hasan Pulur, Sami Kohen, Ümit Deniz, Bedri Koraman, Mümtaz Soysal, Örsan Öymen ve Yılmaz Çetiner yer aldı.

Milliyet, 1958 yılında finansal zorluklar nedeniyle yapımı duraklayan Çanakkale Şehitler Abidesi için bir yardım kampanyası başlattı ve kampanyaya tüm ülkeden büyük bir destek geldi. Abide bu kampanya ile tamamlandı ve Çanakkale Boğazı'ndaki "Dur Yolcu" yazısına kampanyaya teşekkür etmek için Milliyet gazetesinin meşhur meşale sembolü yerleştirildi. 

1970'lerde gazete sosyal demokrat bir çizgiye oturdu ve tirajı 200 binlere çıktı. CHP'ye yakın görünmesine rağmen başta Adalet Partisi olmak üzere sağa da yer verdi. 1970'lerin terör ortamında gazetenin Başyazarı ve Yönetmeni Abdi İpekçi siyasi amaçlı bir suikasta hedef oldu. 1 Şubat 1979'da, İstanbul Nişantaşı'nda bugün adını taşıyan caddede otomobilinin içinde silahlı bir saldırıya uğrayarak öldürüldü. Suikasttan sorumlu olduğu belirlenen Mehmet Ali Ağca, 25 Haziran 1979'da yakalandı. Ancak 23 Kasım 1979'da tutuklu bulunduğu askeri ceza evinden kaçan Ağca 13 Mayıs 1981'da Papa II. Ioannes Paulus'a karşı yaptığı suikast girişimiyle kendisini ve Milliyet gazetesini dünya gündemine soktu. Abdi İpekçi suikastı Türkiye'yi 12 Eylül darbesi'ne götüren önemli şiddet eylemlerinden biri olarak anılmaktadır.

20 Temmuz 1979 tarihinde Ercüment Karacan, gazetenin çoğunluk hisselerini Aydın Doğan'a sattı. Aydın Doğan, 6 Ekim 1980 tarihinde gazetenin sahibi olarak gazetenin künyesine girmiştir. Milliyet, 12 Eylül askeri darbesinden sonra zor günler yaşadı. Başyazarlığı bir süre Ali Gevgilili yaptı, bir süre de Mehmet Barlas aynı görevi üstlendi. Çok sık Genel Yayın Yönetmeni değiştiren Milliyet, okuyucu kaybetti, çizgisi belirsizleşti. Ancak, promosyon savaşları döneminde, ansiklopedi ve karton oyuncaklarla tekrar tiraj ve gelir artışı sağladı. Eş zamanlı olarak yapılan halka arz ile Milliyet büyük bir gelir elde etti ve güçlenme olanağı buldu.
Milliyet, Sedat Ergin'in 2005 yılında Genel Yayın Yönetmenliği görevini üstlenmesinden sonra soldaki siyasi çizgisini tekrar sabitleştirdi. İktidara 'muhalif' diye nitelenebilecek haberler yayımlamaya başladı. Sedat Ergin genç yazarları öne çıkardı ve Milliyet'i hem okur hem de fikir olarak gençleştirme çabasına girdi.
Meyhane baskısı adı verilen akşam baskısı, 1990'lı yıllarda kaldırılıncaya kadar gazetenin son sayfası spora ayrılıyordu. Bugünkü Milliyet spordaki öncülüğünü kaybetmiş olmakla birlikte, genç futbol yazarlarına verdiği destek ile dikkat çekmektedir. Milliyet gazetesi DPC tesislerinde, diğer Doğan Yayın Holding gazeteleriyle birlikte basılmaktadır. Her ayın son haftası Kitap eki verir. Hafta sonları iki-üç ek yayınlar.

Milliyet Genel Yayın Yönetmenliğini 4,5 yıldır sürdüren Sedat Ergin, 1 Ekim 2009 tarihinden itibaren yerini Vatan gazetesi eski Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu'ya bırakmıştır.
Eylül 2012 istatistiklerine göre Milliyet'in internet haber sitesi Türkiye genelinde en çok ziyaret edilen siteler sıralamasında 5. sıradadır. Dünya genelinde ise 323. sıradadır.
Milliyet, Doğan Holding tarafından Nisan 2011'de Karacan ve Demirören gruplarının ortaklaşa oluşturdukları konsorsiyuma, Vatan ile birlikte 79 milyon dolar karşılığında satıldı. Sancılı bir sürecin ardından gazetenin sahipliği Demirören ailesine geçti. Demirören Medya Grubu'na geçen diğer gazete ve kanallarda olduğu gibi, Milliyet'te de birçok isim tasfiye edildi. Başta Yazı İşleri olmak üzere çok sayıda isim Milliyet ile yollarını ayırmak zorunda kaldı. Ayrılan isimler şöyle:

Tayfun Devecioğlu - Genel Yayın Yönetmeni
Emre Oral - Yayın Koordinatörü
Cem Dizdar - Yazı İşleri Müdürü
Ali Acar - Görsel Yönetmen
Ümit Aslanbay - Genel Yayın Danışmanı
Hakan Oktay - Haber Müdürü
Yasemin Saraç - Yazı İşleri - Editör
Naki Özkan - Yazı İşleri - Editör
İsmail Şahin - Yazı İşleri - Editör
İlke Gürsoy - Yazı İşleri Editör - Ek Yayınlar Koordinatörü
Murat Sabuncu - Ekonomi Müdürü
Nevin Donat - Ekonomi Muhabiri
Nuray Mert - Köşe Yazarı
Mart 2012'de Milliyet ve Vatan'dan sorumlu Medya Grup Başkanlığına Akif Beki getirildi. Son olarak, Kanal 24'ün Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüten Beki, daha önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın basın danışmanlığını da yapmıştı. Ancak Beki ile Demirören ailesi anlaşamadı ve Beki görevi başlamadan bırakmak zorunda kaldı.
Ekim 2012'de Milliyet Genel Yayın Yönetmenliği görevine Derya Sazak getirildi.
Hasan Cemal'in 2013 yılında yazdığı yazılarından dolayı Milliyet gazetesindeki işine son verildi.
2013 yazında köşe yazarı Can Dündar ve Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak görevden alındı. Bu görevden almaların sebebi olarak Gezi Parkı olaylarına verdiği desteğin patron Demirören tarafından hoş karşılanmaması gösterildi. Derya Sazak'ın bıraktığı Genel Yayın Yönetmenliği görevine Fikret Bila getirildi.
2015 yılında, gazetenin patronu Erdoğan Demirören hakkında yazdığı bir yazı sebebiyle köşe yazarı Aslı Aydıntaşbaş'ın da işine son verildi.
2016'nın Haziran ayının başında Fikret Bila, 3 yıldır Genel Yayın Yönetmenliğini yürüttüğü ve 30 yıldır çalıştığı Milliyet gazetesinden istifa etti.

Milliyet gazetesinin yayına başladığı 3 Mayıs 1950 ile 31 Aralık 2007 tarihleri arasındaki baskılarını içermektedir. Milliyet Gazete Arşivi sayesinde; tarih belirterek o tarihte yayımlanmış Milliyet sayfalarına ve sözcük belirterek belirttiğiniz sözcüklerin geçtiği tüm haberlere ulaşabilirsiniz. Bu özelliği ile Milliyet Gazete Arşivi Türkiye'de bir ilk olma özelliği göstermektedir.
Arşivi kullanabilmek için milliyet.com.tr üyeliği yeterlidir. Üyelikten ücret alınmamaktadır.
Sözcük araması ile sözcüğü içeren haber kupürlerine ve sayfalara; tarih ve sayfa numarası belirterek ise doğrudan aranan gazete sayfalarına ulaşılabilir. Sitede bulunan Yardım bağlantısından, arşiv sisteminin kullanımı hakkında bilgi edinilebilir.
Arşiv kullanımı ücretsizdir. Okunan haber ve sayfa sayılarında günlük sınırlar uygulanmaktadır.

Milliyet Kitap, Milliyet Gazetesi'nin her ayın 20'sinde çıkan kitap ekidir. Yayın Yönetmeni, Filiz Aygündüz'dür. İlavenin kapak dosyaları genellikle edebiyat tarihine geçmiş yazarların ölüm ve doğum yıllarını konu edinir. Çok sayıda genç yazar ilavede eleştiri ve tanıtım yazılarıyla yer alır. Aralık 2006'dan itibaren her sayısında yeni çıkan kitaplar hakkında yazılar ve hazırlanan dosyalarla okurlarla buluşmaktadır.

Milliyet Spor Ödülleri
Milliyet Sanat Dergisi
Milliyet Türkiye Liselerarası Müzik ve Halk Oyunları Yarışması
Milliyet Roman Ödülleri

Milliyet
Milliyet gazete arşivi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet resmî Facebook sayfası 3 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet resmî Twitter sayfası 11 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi basın arşivinde bulunan 1929-1935 sayıları
gastearsivi.com sitesinde bulunan 1929-1935 sayıları 20 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Millî ve Üniversite Kütüphanesi (Zagreb) (NSK) (Hırvatça: Nacionalna i sveučilišna knjižnica u Zagrebu, NSK; önceden Hırvatça: Nacionalna i sveučilišna biblioteka u Zagrebu, NSB), Hırvatistan'ın Millî kütüphanesi ve Zagreb Üniversitesi'ni merkez kütüphanesidir.
Kütüphane 1607 yılında kurulmuştur. Başlıca görevi, Hırvat millî yazılı mirasının geliştirilmesi ve korunmasıdır. Yaklaşık 3 milyon öğe tutar.
1995'ten beri NSK, Zagreb'in merkezinde amaca yönelik olarak inşa edilmiş kübik bir binada bulunmaktadır.

Sağlanan hizmetler arasında ödünç verme ve referans hizmetleri (bibliyografik-referans ve katalog bilgileri, konu arama, bilim atıf indeksi arama); kütüphaneler arası ödünç verme; millî bibliyografik veritabanı; BT hizmetleri (kopyalama hizmetleri, mikrofilm, sayısallaştırma, bilgisayar ekipmanı kullanımı) ve kullanıcılar için öğrenme programları vardır. Sergiler düzenlenir ve Kütüphane binasının bazı bölümleri kiralanabilir.

Kütüphanenin toplam varlıkları yaklaşık 3,5 milyon öğedir:

2018 yılında düzenli satın alma ve yasal saklama prosedürleriyle edinilen yeni öğeler:
Hırvat monografileri: 14.192 öğe
Hırvat seri yayınları: 37.657 öğe
Özel kitap malzemesi: 733 ürün
Kitap dışı materyal: 963 ürün
Müzik: 1.715 öğe
Elektronik kaynaklar: 550 ürün

Net taban alanı: 36.478m²
Brüt taban alanı: 44.432m2
Kapalı yığınlar: 110.000 m mobil raf
Açık Erişimli Okuma Odaları: 12.900m² raf

1.100 koltuk
Özel Koleksiyon Okuma Salonlarında 64 koltuk
8 ses kabini
Bireysel çalışma için 7 oda
Grup çalışması için 2 oda
10 çalışma odası
100 kişilik konferans salonu
Geç saatlerde 150 kişilik okuma salonu (21.00 – 24.00)

Kayıtlı kullanıcı sayısı: 10.537
Aktif üyelikler: 15.056
Kütüphane ziyaretçileri: 169.059
Geç saat eğitim hizmetlerini kullanan ziyaretçiler: 14.160
Çevrimiçi ziyaretler: 496.671
Tekil çevrimiçi ziyaretçi: 247.688
Ziyaret edilen çevrimiçi sayfalar: 2.118.307

Kütüphanenin başlıca görevlerinden bazıları şunlardır:

Hırvat millî kütüphane malzemeleri koleksiyonunun bir araya getirilmesi ve düzenlenmesi ve hem millî düzeyde hem de Üniversite düzeyinde uluslararası bilimsel çalışmaların edinilmesinin koordinasyonu,
Uluslararası Koruma ve Konservasyon Programı (PAC) kapsamında kütüphane malzemelerinin korunması ve restorasyonu,
Hırvat basılı ve elektronik yayınlarının tanıtımı,
Kütüphanenin bibliyografik etkinliklerinin ve bilgi hizmetlerinin uluslararası programlara entegrasyonu,
Hırvatistan Cumhuriyeti ve Zagreb Üniversitesi kütüphane sisteminin merkezi olarak Kütüphanenin organizasyonu,
Kütüphane ve bilgi bilimleri alanında bilimsel araştırmalar,
yayıncılık ve çeşitli tanıtım faaliyetleri ve sergi organizasyonu.

Resmî site 
NSK Digital Collections (yalnızca Hırvat versiyonu) 25 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tarihi Gazeteler 22 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tarihsel Dergiler 22 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hırvat Web Arşivi 8 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hırvat Dijital Tezler Deposu 22 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hırvat Dijital Tez Deposu 22 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geçmişin Sesleri 22 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mudanya, Marmara Denizi kıyısında Bursa iline bağlı 109.964 nüfuslu ilçe.

İlçenin tarihi milattan önce 7. yüzyıla dayanır. İlk adının Myrlea olduğu bilinmektedir. 12 İyon şehir devletinden olan Gemlik ve Erdek'in de kurucusu Kolofonlular tarafından kurulmuştur. Zaman zaman işgale uğrayan şehir, Makedonya Hükümdarı 5. Filip (Philippos) tarafından yıkılmış ve yerine, Apameia adı ile yeni bir şehir inşa edilmiştir. Bu şehir de işgale uğramış ve imar edilerek Montania adını almıştır. Mudanya adının buradan geldiği sanılmaktadır.
Mudanya, 1321 yılında Orhan Bey tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Mudanya Kasabası, Mondros Mütarekesi'nden sonra, önce İngiliz istilasına uğramıştır. Fakat Jandarma Onbaşısı Şükrü Çavuş'un İngiliz Deniz Piyadesi'nin çıkartma yaptığı iskelede İngiliz Ordusundan bir binbaşı ile bir eri öldürmesi üzerine bu işgal bir gün bile sürmemiştir. 25 Haziran 1920'de gerçekleşen bu olaydan 11 gün sonra İngiliz ordusunun yerini Yunanlar almıştır. Düşman işgali altında 2 yıldan uzun süre kalan Mudanya, 12 Eylül 1922 günü Yunan işgalinden kurtulmuştur.
Türk Kurtuluş Savaşı'nı sona erdiren anlaşma 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında yapılan konferans sonucunda Mudanya'da imzalanmış ve Mudanya Mütarekesi adını almıştır.

28-29 derece doğu boylamları ile 40-41 derece kuzey enlemleri arasında bulunmaktadır.
Batıda Karacabey, güneyde Osmangazi ve Nilüfer, doğuda Gemlik ile komşudur; kuzeyinde Gemlik Körfezi yer alır.
İlçenin yüzölçümü 369 km²dir. Mudanya ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 8 metredir.

Gemlik Körfezi'nin güney yüzünü kaplayan ve Bursa Ovası'nı denizden ayıran Mudanya dağları, doğu-batı yönünde uzanır. Batıdan, Susurluk Çayı'nın denize döküldüğü yere kadar uzanan en yüksek tepe 600 metre yüksekliğindeki Karatepe'ye kadar erişir. Belli başlı akarsuyu Nilüfer Çayı'dır. Arazi engebeli bir yapıya sahiptir.

Mudanya'da ılıman Marmara iklimi görülür. Yazlar çok sıcak değil ama kurak geçer. Kışlar ılık ve yağışlıdır. En soğuk ay şubat, en sıcak ay ağustostur. Yıllık yağış miktarı 614 mm'dir. En çok poyraz ve yıldız yönünden esen rüzgârları alır. İklim koşulları nedeniyle dışarıdan göçler çok fazladır.

Zeytincilik, ilçe halkının birinci derecede gelir kaynağıdır. Bağcılık, sebze ve meyvecilik, ayçiçeği, soğan ve tahıl gibi diğer tarımsal faaliyetler, az miktarda da olsa yapılmaktadır.
İlçede iş hacminin birçoğunu ithalat-ihracat işlemleri oluşturmaktadır. İthalat, hem deniz ve hem de karayoluyla gelen sanayi mamulleri ve yarı mamullerinden; ihracat ise Bursa Organize Sanayi bölgesinde faaliyet gösteren sanayi kuruluşlarının ürettikleri mamullerden ve gemilerle yapılan maden cevheri ihracatından meydana gelmektedir.
Marmara Denizi'nin aşırı kirlenmesi sonucu balıkçılık sektöründe büyük gerileme olmuştur.
Yaz mevsiminin serin geçmesi nedeniyle turizm sezonu pek uzun sürmemektedir. Dış turizmin yanında, özellikle başta Bursa olmak üzere çevre il ve ilçelerden gelenlerin oluşturduğu günübirlik yerli turizm faaliyetleri yapılmaktadır. Bunun yanında kendi yazlık evlerinde kalanların sayısı da hayli fazladır.
Mudanya Orman Müdürlüğü bünyesinde 6 bin 380 hektar orman alanı bulunmaktadır. Genelde çam ve meşe ile meşe içindeki maki formundaki bitkilere rastlanır. Her yıl yaklaşık 1000 ster kâğıtlık odun Seka'ya, 500 ster lif yonga Bursa Sunta Fabrikası'na, 20 ton defne yaprağı da yağ imalatında kullanılmak üzere İzmir'e gönderilmektedir. Toplam orman ürünleri üretimi yıllık 13000 ster civarındadır (1 ster = 1 m³).
Mudanya'da sanayi pek gelişmemiştir. Büyük sanayi kuruluşları olarak Prysmian, Bağcılar ve Yazaki fabrikaları ve yan sanayileri, 1991 yılında kurulan Küçük Sanayi Sitesi'nde çeşitli iş kollarında faaliyet gösteren 42 işyeri, Zeytinciler Hali'nde ise 50 adet dükkân bulunmaktadır. Ayrıca ilçede büyüklü küçüklü zeytin işleme tesisleri mevcuttur.
İlçenin zamanla artan popülerliği, feribot seferleri ile İstanbul'a erişiminin kolay olması ve deniz kıyısı olması insanların ilgisini çekmektedir. İlçede 2012 yılından beri kentleşme büyük oranda artmaktadır. İlçenin hemen hemen her mahallesinde lüks apartman site ve rezidans inşaatlarına rastlamak mümkündür. Giderek gelişen altyapısı ile Mudanya inşaat sektöründe hızla ilerlemektedir.
İlçenin en eski yerel gazetesi Mudanya'nın Sesi gazetesidir ve hâlen yayın hayatını sürdürmektedir.
İlçeye bağlı Güzelyalı semtinde açılan modern terminalle hızlı feribot aracılığıyla İstanbul'a 75 dakikada ulaşmak mümkün olmaktadır. Öte yandan, bölgenin daha önceden sivil halkın kullanımında olan ve 1999 yılından bu yana sadece İmralı adasına geçiş için kullanılan bir iskelesi daha vardır. Yerel kamuoyunda, bu iskelenin yeniden halkın erişimine açılarak amatör balıkçılık için, gezi tekneleri için ve yelkenli tekneler için turizm amaçlı kullanımı gibi talepler dile getirilmektedir.

1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Mudanya'da yaşayan kişi sayısı 16.683 kişiydi. Bunların büyük çoğunluğu (%71) Rumlardan oluşmaktaydı (11.757 kişi). Mudanya'daki Türk nüfusu ise 4.891 kişiydi (%29). Rum nüfus 1924 mübadelesinden sonra Yunanistan'a göçmüş, Halkidiki yarımadasında Nea Moudania (Νέα Μουδανιά, Yeni Mudanya) yerleşimini kurmuştur.
Mudanya ilçesinin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre ise 102.523'tür.
İlçe bağlısı 47 mahalleden oluşmaktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Aydınpınar Köyü Kilisesi (Mudanya)
Dereköy Kilisesi (Mudanya)
Kumyaka Kilisesi (Mudanya)
Tahir Paşa Konağı (İlçe Kütüphanesi) (Mudanya)
Mütareke Evi Müzesi (Mudanya)
Şükrü Bey Yalısı (Mudanya)
Yahşi Bey Yalısı (Mudanya)
Hasanpaşa Hamamı (Mudanya)

Mudanya ilçesine;
Mudanya-Bursa (Mudanya-Esentepe Kavşağı-Organize Sanayi) minibüsleri ile,

1/M Mudanya-Emek İstasyonu
1/SY Mudanya-Güzelyalı Siteler-Emek İstasyonu
2/GM Mudanya-Güzelyalı
2/M Mudanya-Mudanya Devlet Hastanesi
2/MU Mudanya-Dedeköy
104 Mudanya İskelesi-Güzelyalı-Kurşunlu-Gemlik
2/U Mudanya İskelesi-Uludağ Üniversitesi
F/1 Mudanya İskelesi-Bursa Terminali
F/3 Mudanya İskelesi-Çekirge-Heykel-Teleferik
B/35 Mudanya İskelesi-Uludağ Üniversitesi İstasyonu (Köylerden gider) otobüs hatları ile,
Deniz yoluyla ise İstanbul'dan (Kabataş ve Büyükada) BUDO ile,
İstanbul'dan (Kabataş, Kadıköy ve Yenikapı) İDO ile ulaşım sağlanmaktadır.
İDO ve BUDO'nun peron çıkışında şehir merkezine ulaştıracak güzergahları kullanan otobüs ve minibüsler aktif olarak kullanılmaktadır.

Mudanya Belediyesi14 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Muhammed Sultan Mirza (1375-1403), Timurlu Hanedanı'nın üyesi ve kurucusu Timur'un torunuydu. Timur'un en sevdiği torunu olan Muhammed Sultan, onun başlıca askeri komutanlarından biri olarak hizmet etti ve Altın Orda, Pers krallıkları ve Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başarılı seferlerde öncü kuvvetlere yardım etti. Tarihçi Arabşah tarafından "asil doğası ve canlılığıyla açık bir dahi" olarak tanımlanan Muhammed Sultan, sonunda Timur tarafından imparatorluğun vârisi olarak atandı. 1403'teki erken ölümü büyükbabasını çok etkiledi.

Muhammed Sultan, 1375'te Cihangir Mirza'nın büyük oğlu ve onun eşi Sufi prensesi Sevin Beg Hanzade'nin tek oğlu olarak dünyaya geldi. Timur'un en sevdiği oğlu ve asıl varisi olan babası, doğumundan birkaç ay sonra öldü. Altın Orda Hanı Canibeg'in anne tarafından torunu olan annesi, daha sonra Cihangir'in küçük kardeşi Miranşah ile yeniden evlendi.

Timur 1386'da Celâyir Sultanlığı'nın başkenti Tebriz'i ele geçirdi. O zaman sadece on yaşında olan Muhammed Sultan şehrin valisi olarak atandı. Beş yıl sonra, Altın Orda Hanı Toktamış'ın üzerine yapılan seferde dedesine eşlik etti. Başlangıçta ordudan önceki öncü birliklerin bir parçası olan Timur, daha sonra Haziran 1391'de Kunduzca Muharebesi sırasında tuttuğu ordu merkezinin komutasını ona verdi.
1393'te Fars Muzafferilerîne karşı sefere katıldı. Küçük üvey kardeşi Pir Muhammed ile birlikte, daha sonra ana orduya yeniden katılma emriyle çeşitli eyaletleri ele geçirerek Kürdistan üzerinden gönderildi. Timur, Muzafferî kralı Şah Mansur'un peşine düştü. İki ordu Şiraz şehrinin dışında karşılaştı; Timur sol kanadını Muhammed Sultan'a, sağ kanadını Pir Muhammed'e, merkezi ise amcaları Şahruh'a emanet etti. Muharebe Timurluların zaferiyle sonuçlandı, Şah Mansur Timur'un askerleri tarafından öldürüldü ve toprakları Timurluların egemenliğine girdi.
Muhammed Sultan, 1395'te Toktamış'a karşı Altın Orda topraklarına düzenelenen ikinci seferde de yer Timur'un ordusunda yer aldı. Terek Muharebesi'nde ordunun sağ kanadını yönetti ve Han'ın sol kanadına ağır hasar vererek onu geri çekilmeye zorladı, Toktamış kısa sürede muharebe alanından kaçtı. Ertesi yıl Basra Körfezi'ndeki Hürmüz Emirliği üzerine gönderildi. Muhammed Sultan, çeşitli eyalet kalelerini ele geçirdikten sonra, hükümdar Muhammed Şah'ı boyun eğmeye zorladı.
1397'de doğudaki Fergana eyaletinin valisi olarak atandı. Çin'e karşı düzenleyeceği muhtemel bir sefer fikrini göz önünde bulunduran Timur, torununa bölgedeki üsleri sağlamlaştırmasını ve güzergah boyunca toprakları ekmesini emretti. Muhammed Sultan'a kırk bin kişilik bir ordu verildi ve Ashapara bölgesinde bir kale inşa ettirildi, ardından Issık Göl tarafından daha doğuda bir kale daha inşa edildi. Muhammed Sultan, 1399'da komşu Doğu Çağatay Hanlığı'na karşı düzenlenecek seferler için bunları bir sınır hattı olarak kullanmayı amaçladı. Ancak bu plân, kuzeni İskender Mirza'nın, Çin Türkistan'ına bir baskın yapmak için Muhammed Sultan'ın Aşpara'daki müfrezelerini çekmesiyle önlendi. Bu keyfi davranış iki şehzade arasında bir kinin başlamasına neden oldu. Bir yıldan kısa bir süre sonra, Bir yıldan kısa bir süre sonra, İskender'in Fergana'ya nakledilmesinden sonra, Muhammed Sultan'ın kendisi de Semerkant'ın vasisi seçildi ve kuzeni şehir içinde yakalanarak gözaltına alındı. İskender'in atabegi ve yirmi altı asilzadesi idam edildi. Timur'un kan dâvasına tepki gösterdiğine dair haberler çelişkilidir; Bir rivayete göre, Timur meydana gelen ihtilaf için Muhammed Sultan'ı suçlamış ve İskender'i desteklediğini belirterek soylularının iadesini emretmiştir. Bir diğer rivayete göre ise, Timur Muhammed Sultan'ın yanında yer almış ve ceza olarak İskender'e falaka cezası uygulamıştır.
Muhammed Sultan, 1398'de Delhi Sultanlığı'na karşı yapılan seferin sürdürülmesi amacıyla Timur'a baskı yaptı. İmparatorun otobiyografisi olduğu iddia edilen Malfuzat-i Timuri, Muhammed Sultan'a şu konuşmayı atfetmiştir:

"Hindistan'ın tamamı altın ve mücevherlerle doludur ve içinde altın ve gümüş, elmas, yakut, zümrüt, kalay, çelik, bakır ve cıva vb. on yedi maden vardır ve orada yetişen bitkiler vardır. Orada yetişen bitkilerden giyim eşyası yapmaya uygun olanlar, aromatik bitkiler ve şeker kamışı vardır. Her zaman yeşil ve yemyeşil bir ülkedir ve her yönü hoş ve keyiflidir. Halkın çoğunluğu müşrik, kâfir, putperest ve güneşe tapanlar olduklarından, Allah'ın ve peygamberinin emriyle onları fethetmek bizim için haktır."

Timur Hint seferinden bir süre önce Muhammed Sultan'ı varisi olarak atadı. Timur Aralık 1398'de Delhi'yi fethettiğinde hutbeyi orada okuttu ve şehzadenin adının yanında kendi adı da söylendi. Sikkelere ayrıca Timur ve kukla Çağatay Han'ın ardından Muhammed Sultan'ın adı ve "Vali al-lakhd" (taht varisi) unvanı da basıldı. İmparatorun varis seçimi; pozisyon veya başarıdan ziyade esas olarak doğuma dayanıyordu; şehzadenin anne tarafından gelen yüce soyuna ek olarak, Timur'un dört oğlundan yalnızca Muhammed Sultan'ın babası Cihangir, bir cariye yerine hür bir eşten doğmuştu.
1399'da Turan valiliğine atandı. Bunu iki yıl sonra, Timur'un "Hülâgû tahtı" olarak adlandırdığı eski Moğol İlhanlılığı toprakları üzerindeki bir atama takip etti. Bu topraklar daha önce Muhammed Sultan'ın gözden düşmüş amcası/üvey babası Miranşah tarafından yönetilmekteydi.
Timur 1402'de Osmanlı Sultanı I. Bayezid'e karşı yapacağı sefer için harekâta başladı. Semerkant'tan çağrılan Muhammed Sultan Kemah Kalesi'ni kuşattı ve saldırdı. Bu hareket Timur'un müttefiki Mutahharten'den daha yeni kaleyi alan Bayezid'e karşı doğrudan bir meydan okuma ve provokasyondu. Sonuç olarak, 20 Temmuz 1402'de iki ordu Ankara Muharebesi'nde karşılaştı. Osmanlı kuvvetleri kesin bir yenilgiye uğradı ve kısa süre sonra Bayezid esir alındı. Muharebenin hemen ardından şehzade, Bayezid'in hazinesini ele geçirmek amacıyla Osmanlı başkenti Bursa'ya gönderildi. Ancak Muhammed Sultan'dan önce şehrin en büyük hazineleri Osmanlı şehzadesi Süleyman Çelebi tarafından kaçırıldı. Geriye kalanlar, daha sonra Timur'un imparatoriçesi Saray Mülk Hanım'a sunulan altın ve emaye işlemeli bronz kapılar da dahil olmak üzere Timur ordusu tarafından yağmalandı. Yağma bittikten sonra Muhammed Sultan şehri ateşe verdi.

Muhammed Sultan'a Kayseri'deki ana orduya yeniden katılması için Ankara üzerinden geri dönmesi emredildi. Bununla birlikte, bu yolculuk sırasında, muharebe esnasında aldığı yaralardan muzdarip olan şehzade, ciddi şekilde hastalandı. 12 Mart 1403'te Afyonkarahisar yakınlarında öldü. Torununun ölümü Timur'u derinden üzdü ve o tüm ordunun yas için koyu renk giysiler giymesini emretti. İki yüz atlıdan oluşan bir alay, Muhammed Sultan'ın naaşına Avnik Kalesi'ne kadar eşlik etti. Oradan, geçici olarak Sultaniye şehri yakınlarındaki Kedar'a gömülmek üzere götürüldü.
Ertesi yıl ölümünün yıldönümünde, Muhammed Sultan'ın cenazesi annesiyle birlikte Semerkant'ta yeniden gömülmek üzere alındı. Daha önce şehzade tarafından inşa edilen mevcut bir dini yapı kompleksinin parçası olan bir tekkeye defnedildi. Timur 1405 yılında öldükten sonra torununun yanına gömüldü. Son olarak, her ikisinin naaşları Timur'un halefi Şahruh tarafından muhtemelen 1409 civarında şimdiki gömülü oldukları Gur-i Emir'e taşındı. Başlangıçta yalnızca Muhammed Sultan için tasarlanan türbe, Timur hanedanının türbesi oldu.

Khanika: Çağatay Hanı II. Muhammed'in kızı
Tatali Bi
Khand Sultan
Mihr Agha Hazare
Devlet Sultan
Canibeg
Lal Çiçek

Kanika'dan

Yahya (d. y.1400): Şahruh'un kızı Payanda Sultan Ağa ile evlendi
Ağa Biki (ö. 1419): Uluğ Bey ile evlendi
Habibe Sultan, Hanzade Begüm (d. 1412)
Tatali Bi'den

Sa'd-i Waqqas (y.1399-1417/18): Miranşah'ın kızı, Receb Sultan ile evlendi
Isiye Biki
Khand Sultan'dan

Nuh
Mihr Agha Hazare'den

Muhammad Cihangir (y.1396 - 1433): Halil Sultan tarafından kısa bir süre kuklası olan Çağatay Han'ı yaptırdı, Şahruh'un kızı Meryem Sultan Ağa ile evlendi
II. Muhammed Sultan (1416-1438)
Muhammad Halil
Aziz Sultan
A'isha Biki:
Sultan Ahmed
Devlet Sultan'dan

Şad Malik
Fatima Sultan
Canibeg'den

Sivindik Sultan
Lal Çiçek'ten

İsma'il

İbn Arabşah, Ahmad (1936), Tamerlane or Timur: The Great Amir, J.H. Sanders tarafından çevrildi, Londra: Luzac & Co. 
Bartold, Vasiliy Vladimiroviç (1963), Four Studies on the History of Central Asia, 2, Leiden: E.J. Brill 
Bartold, Vasiliy Vladimiroviç (1974), J. M. Rogers tarafından çevrildi, "V. V. Bartol'd's Article O Pogrebenii Timura ("The Burial of Tīmūr")", Iran, Iran: Journal of the British Institute of Persian Studies, British Institute of Persian Studies, cilt 12, ss. 65-87, doi:10.2307/4300504, JSTOR 4300504 
Bernus-Taylor, Marthe (2003), Tombs of Paradise: The Shah-e Zende in Samarkand and Architectural Ceramics of Central Asia, Monelle Hayot, ISBN 978-2-903824-43-3, 18 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi24 Haziran 2022 
Elliot, Henry Miers; Dowson, John (1871), The History of India, as Told by Its Own Historians: The Muhammadan Period, III, Londra: Trübner and Company 
Habib, Muhammed; Nizami, Khaliq Ahmad (1970), A Comprehensive History of India: The Delhi Sultanat: (A.D. 1206-1526), V The Delhi Sultanat: (A.D. 1206-1526, People's Publishing House 
Imber, Colin (1990), The Ottoman empire: 1300-1481, The Isis Press, ISBN 978-975-428-015-9, 29 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi24 Haziran 2022 
Jackson, Peter; Lockhart, Lawrence (1986), The Cambridge History of Iran, VI, Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-20094-3 
Jamaluddin, Syed (1995), The state under Timur: a study in empire building, New Delhi: Har-Anand Publications 
Karomatov, Ḣamidulla (2001), Amir Temur in world history, Shaq, 19 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi24 Haziran 2022 
Lamb, Harold (1953), The Earth Shakers, Garden City: Doubleday & Company, Inc. 
Manz, Beatrice Forbes (2007), Power, Politics and Religion in Timurid Iran, Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 978-1-139-46284-6 
Marefat, Roya (1991), Beyond the Architecture of Death: Shrine of the Shah-i Zinda in Samarq

Bursa Muradiye Camii, 15. yüzyılın ilk yarısında Bursa'da Osmanlı padişahı II. Murad tarafından yaptırılmış cami.
Bursa'da Osmanlı padişahları adına yapılan camilerin sonuncusudur. Caminin dış cephesindeki taş ve tuğla işçiliği, kündekari tekniğiyle yapılmış ahşap kapısı, iç mekanlardaki İznik çinileri ve Edirnekâri tavan süslemeleri sanat tarihi açısından önem arz eder.
2014 yılında Dünya Mirası Listesi'ne giren "Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu" Dünya Miras Alanı 'nın  bileşenlerinden birisi olan Muradiye Külliyesi'nin ana yapısıdır. 

Cümle kapısı üzerindeki kitabeye göre, caminin yapımı Sultan II. Murad tarafından Hicri 828 (1425) yılında başlatılmış ve Hicri 830 (1426) yılında tamamlanmıştır. Mimarı kesin olarak bilinmez.
18. yy. başlarında meydana gelen bir yangın sonucu mihrap hasar almış, rokoko usulünde yeniden yapılmıştır. Yapının orijinal minberi ise bir yangında harap olmuş, yerine 1897 yılında yapılan bir minber konmuştur.
Caminin iki minaresinden batı yönündeki, 1855 Bursa depremi'nde yıkılıp 1904'te yeniden yapılmıştır; Doğu-batı kanatların birer penceresi 20. yüzyıl başlarında yapılan onarım sırasında kapı haline dönüştürülmüştür.
Muradiye Camii, 2013-2014 arasında Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edildi. Restorasyon çalışmaları kapsamında; kurşun çatı örtüsünün bozuk kısımları yenilendi. İç ve dış cepheler çimentolardan arındırıldı. Ana ve yan kubbelerdeki çatlaklar giderilerek, cami içerisinde bulunan 160 metrekarelik alan Horasan harcıyla sıvandı. Son cemaat kısmı düzenlenerek, caminin giriş kapısı elden geçirildi.
Bursa ve çevresinin 2014 yılında "Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu" adıyla 998. dünya mirası olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmesiyle birlikte, bu mirasın altı bileşeninden birisi olan Muradiye Külliyesi'nin ana yapısı Muradiye Camisi'nin bilinirliği arttı. 

Cümle kapısı üzerindeki celî sülüs hat ile mermere yazılmış üç satırlık Arapça yapım kitabesinde şu metin yazılıdır:
"Bu şerefli ve mübarek imaretin yapılmasını, Arap ve Acem’in sultanı, Allah’ın yer yüzündeki gölgesi, sultan oğlu sultan, Bâyezîd Hân oğlu Mehmed oğlu Sultan Murâd -Allah mülkünü devamlı kılsın- 828 yılının Receb ayında emretti ve (bina) 830 yılının Muharrem ayında tamamlandı."

Tuğla ve moloz taş ile inşa edilen Muradiye Camii, zaviyeli camiler tipinde bir  camidir. Yapının önünde beş gözlü son cemaat yeri bulunur. 
Son cemaat yeri revaklarının cephesi tuğladan örülmüş geometrik desenlerle ve gök mavisi yıldız biçimindeki çinilerle süslenmiştir. Girişin sağında mavi çiniden iki yıldırım işareti bulunmaktadır. Bunlar II. Murad'ın düşmanlarını yıldırım gibi çarpan bir padişah olduğunun simgeleridir. 
Kündekârî tekniğinde yani çivi, tutkal gibi bağlayıcı malzeme kullanılmadan yapılmış olan ahşap giriş kapısı, son cemaat yerinin orta kısmındadır; kapının  üzerinde  celi Sülüs hat ile yazılmış Arapça kitabe bulunmaktadır.
Muradiye Camii’nin giriş holünün üzerinde, yerden yaklaşık altı buçuk metre yükseklikte bir asma kat vardır; bu kata sağ eyvandan bir kapı ile çıkılır.
İki minareli caminin her iki minaresi de beden duvarları üzerine inşa edilmiştir. Doğu minaresinin girişi dışarıdan, batı yönündekinin girişi asma kattan geçen bir yol ile sağlanır.

Caminin planı kanatlı camileri grubuna girmektedir. Art arda iki büyük kubbeli, geniş eyvanlı kanatlı caminin planı, Orhan Gazi Camii planına benzemektedir.

Caminin giriş tavanı, ana mekanın duvarlarının alt kısmı; lacivert  renkli altıgen çinilerle süslüdür. Eyvan kemer ayaklarının her ikisinde de celi sülüs hat ile yazılmış besmele, batı eyvanının kıble duvarında ise Sülüs hat ile yazılmış Bakara 149. Ayetin meali olan "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir" yazısı bulunmaktadır. Bu kısmın hattatı Ömer Vasfı Efendi'dir.
Mihrabın batısındaki duvarda 17. yüzyıl sonuna ait bir Kabe örtüsü bulunur.

Muradiye Külliyesi

Mustafakemalpaşa veya eski ismiyle Kirmasti, Bursa iline bağlı bir ilçedir. Uluabat Gölü güneyinde bulunan Mustafakemalpaşa; doğusunda Orhaneli, güneydoğusunda Büyükorhan, kuzeyinde Karacabey ve Uluabat Gölü, kuzeydoğusunda Nilüfer, güneybatısında Balıkesir'in Kepsut ve Dursunbey, batısında Balıkesir'in Susurluk ilçesi ile çevrilidir. Denizden yüksekliği 40 metredir. Bursa şehir merkezine uzaklığı 88 kilometredir. Balıkesir şehir merkezine 71 kilometredir. Balıkesir il merkezine Bursa il merkezinden daha yakındır. Marmara iklimi ve Akdeniz iklimi özelliklerini taşır. Toplamda 100.000'den fazla kişinin yaşadığı Mustafakemalpaşa; 1 belediye 132 mahalleden oluşmaktadır. İlçenin en batısından İstanbul-İzmir Otoyolu geçer.
İlçenin yüzölçümü 1.641 km²dir. Mustafakemalpaşa ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 24 metredir.

İlçe tarihi ve yerleşimi ile ilgili en net bilgiler Melde Bayırı (Üçkürnalı) olarak bilinen mevkide 1975 yılında Bursa, İzmir karayolu çalışmasında ortaya çıkmış Miletopolis Höyüğü ile başladığı sanılmaktadır. Tarihçi Strabon'a göre antik şehir Miletos kolonisi olarak göl kıyısında yerleşimin kurulduğu belirtilmektedir. Miletopolis Miletos Kolonisi olarak Kyzikoslular veya Atinalılar tarafından kurulmuştur. Kaynaklarda Miletopolis'in göl (Uluabat veya Manyas Gölü) kıyısında bir yerleşim yeri olduğu belirtilmektedir. Göl sularının zaman içinde çekilerek bugünkü durumuna ulaşmasından sonra MS 301-331 yılları arasında Kirmasti yerleşiminin bulunduğu Melde Bayırı'ndan bugünkü Lalaşahin Mahallesi mevkiine taşındığı ve yörede ilk yerleşimlerin Hitit Uygarlığı döneminde kurulmaya başlandığı düşünülmektedir.
Eski adı Kirmasti (Kremastre) olan ilçede Hitit Uygarlığı, Bitinya Krallığı hüküm sürmüş; Miletopolis adında bir yerleşim kurulmuştur. MS 300'de piskoposluk merkezi olan kent, Romalılardan sonra sırayla Bizans, Selçuklu ve Karesioğulları yönetimine geçmiştir. Kirmasti adını Bizans döneminde kasabanın kadın yöneticisi olan Kirmastorya'dan aldığı sanılmaktadır. 1336'da Osmanlı topraklarına katılmıştır. Balkanlar'daki ve Kafkasya'daki karışıklıklardan kaçan Arnavutlar ve Çerkesler ilçe nüfusunun içinde önemli yer teşkil eder. 2 Temmuz 1920'de Yunan işgaline uğramış, 14 Eylül 1922 tarihinde işgalden kurtarılmıştır. 1909'da; 3 cami, 5 mescit, 1 medrese, 1 rüştiye, 8 ilkokul, 2 kilise, 2 hamam, 7 han, 183 dükkân, 4 tabakhane, 2 boyahane, 3 dokuma el Tezgahı, 2 buharlı; 1 atlı 6 değirmenin bulunduğu ilçe; Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kasaba meclisinin aldığı kararla Mustafa Kemal Atatürk'e atıfta bulunarak Mustafakemalpaşa adını almıştır.

Türkiye üzerinde bulunan Hominoidea fosil yataklarından bahsedecek olursak 4 türle bu sınır çizilebilir; Alt-Orta Miyosen ile tarihlendirilen (15 milyon yıl önce/MN 4-5) Paşalar bu fosil yataklarından en eskisidir. Bulunan Hominoidea türleri 2 adettir. Bunlar; Kenyapithecus kızıli ve Griphopithecus alpani'dir. Paşalar'ın o dönemdeki paleoekolojisine baktığımızda; iklim tropikal-yarı tropikaldir, bitki örtüsünü ise genç ormanlıklar, sık yer bitki örtüsü ve açık otlaklar oluşturmaktadır.
Kültür Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Paleoantropoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Berna Alpagut tarafından Başlatılmıştır. 1983 yılından beri sitemli olarak sürmektedir. İngiliz doğa tarih uzmanları, Finlandiya doğa tarih uzmanları, Amerika Birleşik Devletleri'nden çeşitli üniversite öğretim üyeleri ve Ankara Üniversitesi'nden çeşitli bilim adamları ortaklaşa gerçekleşen çalışmalarında öğrencileri ile birlikte, doğa tarihimizi aydınlatmaya başladılar.
Mustafakemalpaşa ilçesini içine alan ve adına “Gönen Çanağı” denilen geniş düzlüğün güney ucunda ince bir şerit gibi uzanarak 15 milyon yıldır sakladığı fosilleri bize veren yatak, Paşalar Köyü'nün 1 km. güneyine düşer. 1965 yılında orman yolu açılırken farkına varılan bu kıymetli fosil yatağı orman yolunun kenarında yer almaktadır.
Bölgedeki mermer yataklarındaki kalsiyum karbonat, fosillerin sertleşmesine önemli etken olmuş ve dayanıklılığını artırmıştır. Atlar, zürafalar, gergedanlar, filler ve daha birçok etçil ve otçul hayvanlar... Özellikle filler büyük önem taşıyor. Litaratüre Gamphotherium Paşalarensis olarak geçen fil sadece bu yörede bulunmuştur.
Paşalar'ı Orta Anadolu'da MN5 sonu MN 6 başı yaşlı Çandır takip eder. Buradan çıkarılan Hominoidea türü ise Griphopithecus alpani'dir. Çandır'ın paleoekolojisi ise yağışlı ve serin bir iklimle, açık bir habitat, bozkır ve savanalıkla çevrili göl kenarı ve yağış alan ormanlıkların oluşturduğu bir bitki örtüsü ile karakterizedir.

İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Domates, biber, mısır, şekerpancarı, arpa, kavun, karpuz, fasulye yetiştirilir. Hayvancılık alanında merinos koyunu ve sığır yetiştiriciliği yapılır. Uluabat Gölü'nde tatlısu balıkçılığı da yapılmaktadır. Karacalar için koruma ve üretme alanı kurulmuştur. İlçede bor mineralleri, linyit yatakları, maden suyu kaynakları bulunur. Mustafakemalpaşa'da bir Organize Sanayi Bölgesi, 4 gıda sanayi kuruluşu, 7 un fabrikası, 2 yem fabrikası, 27 süt ve süt mamülleri işletmesi ile 280 Sayılı Mustafakemalpaşa Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifi bulunmaktadır.

İlçe Bursa'nın Karacabey ilçesinden sonra en gelişmiş tarım ilçesidir. Neredeyse her türlü tarım bitkisi yetişir. Özellikle de tahıl ürünleri çok fazla yetiştirilir. Ayrıca organik tarım açısından da gayet gelişmiştir. Sanayi tipi domates üretiminde yüzbinlerce ton ile liderdir. İlçede şekerpancarı, ayçiçeği, buğday, mısır, üzüm, fasulye, zeytin, arpa, soğan yetiştirilen başlıca temel ürünlerdir.

Mustafakemalpaşa ilçe sınırları içinde Paşalar Köyü yakınında bir organize sanayi bölgesi vardır. Bununla birlikte ilçede TAT, SEK, Tamek, Merko, Akfa, Eker Martaş ve Juss gibi Türkiye çapında ve uluslararası piyasada iş yapmakta olan firmaların konserve ve meyve suyu üretim fabrikaları da bulunmaktadır.

İlçe sınırları içesinde bulunan Tümbüldek Kaplıcaları ve kayın ormanları arasındaki Suuçtu Şelalesi, antik dönem izleriyle dolu Miletepolis kenti ve Dorak Harabeleri, Türkiye'deki sayılı yer altı mağaralarından olan Ayvaini Mağarası görülmeye değerdir. Suuçtu Şelalesi yakın çevreden turist çeken dikkat çekici turistik alanlarındandır. Ayrıca ilçe sınırları içerisinde bulunan Tümbüldek Kaplıcaları termal turizm ve eko turizmin gelişmesi açısından 15 Şubat 2016 Pazartesi, Sayı: 29625 Resmi gazete de yayınlanan ''Bursa Mustafakemalpaşa Tümbüldek Termal Turizm Merkezi'' ilanlarında sıra No.31-32, Kömürcü kadı, Şapçı, Lütfiye mahallelerine 400 yataklı termal konaklama tesisi, Sıra No.33-34-35, Sünlük mahallesine 2 ayrı 420 yataklı termal konaklama tesisi ve 18 delikli golf sahası ayrıca 400 yataklı termal konaklama tesisi ve Sıra No.36, Muradiye Sarnıç mahallesine 400 yataklı termal konaklama tesisi için artırma, eksiltme ve ihale ilanlarında görülmektedir.

Mustafakemalpaşa ilçesinin Bükköy, Gündoğdu, Alpagut, Çamlıca köylerinde geniş linyit yatakları vardır. Ayrıca Kestelek Mahallesi'nde yüksek miktarlarda bor madeni çıkarılmaktadır. Buradan çıkarılan bor; dünya bor ekonomisinin %60'ını karşılamaktadır.

İlçede özellikle merinos koyunculuğu ve sığır yetiştiriciliği yapılır. Yani hem büyük baş hem de küçük baş hayvan yetiştirilir. Ayrıca ilçenin içinden geçen Kirmasti Deresi boyunca kayda değer miktarda balıkçılık da yapılmaktadır.

Mustafakemalpaşa ilçesinde bilinen en önemli yemek tatlılardan başlar.
Dünyaca ünlü Kemalpaşa tatlısının anavatanı olan Mustafakemalpaşa ilçesinde yapılan diğer lezzetlerden bazıları ise şöyle;
Kelle paça, tarhana, oğmaç, sütlü çorba, düğün çorbası, ana yemek kategorisinde ciğer sarma, etli erik aşı, yaprak sarması, etli kuru fasulye, papara, keşkek, mantı, hamur bamyası, erişte, tatlı kategorisinde kemalpaşa, sütlü kabak tatlısı, incir dolma tatlısı ve höşmerim gibi yöresel lezzetler ilçede bulunan restoran menüsünde yer almaktadır.

 Sciacca, İtalya
 Lipkovo, Makedonya
 Kameniçe, Kosova
 Mostar, Bosna-Hersek

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Mustafakemalpaşa ilçesinde yayın yapan günlük gazete ve yerel radyo kanalları bulunmaktadır.

Mustafakemalpaşa İlkadım Gazetesi
Mustafakemalpaşa Havadis Gazetesi
Mustafakemalpaşa Haber Gazetesi
Mustafakemalpaşa Mücadele Gazetesi
Mustafakemalpaşa Dost Medya
Paşada - Mustafakemalpaşa'nın Haber Sitesi

Paşa FM (93.8), Türkçe
Dost FM (96.1), Türkçe Pop Müzik
Radyo 14 (96.5), Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği
1001 FM (100.7), Arabesk müzik, Fantezi Müzik

İlçede 1992 yılından beri geleneksel olarak her yıl Tatlıtop Basketbol Turnuvası adı ile basketbol maçları yapılmaktadır. Bu turnuva tek potada, (street ball) üçer kişilik takımlarla oynanır, her yaz 11-24 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilir. Turnuva önceleri Küçük Sanayi bölgesi civarındaki Sırma Açık Hava Tesisleri'nde yapılmakta iken 2011 yılından bu yana son zamanlarda inşa edilen Mustafakemalpaşa İlçe Binası'nın önünde bulunan meydanda yapılmaya devam etmektedir. Her yıl turnuvaya Yetenek Sizsiniz yarışmasına katılan akrobasi grubu Karizma Şov konuk olup final akşamı gösteriler düzenlemektedir. Tatlıtop Basketbol Turnuvası 2022 yılı sonrasında uluslararası takımların da katılımı ile global bir turnuva özelliği kazanmıştır.
26-27 Ekim 2019 yılında ilki gerçekleştirilen Mustafakemalpaşa Belediyesi 7. Büyük Mitsubishi L200 Triton geleneksel Türkiye buluşması organizasyonuna ev sahipliği yapmakta. Doğa ve tabiatın bir arada olduğu Sünlük Mahallesi'nde  yapılan büyük parkur kampı 300 offroad tutkununu ve onlarca Motokrosçuları buluşturmaktadır.

Mustafakemalpaşa Marmara bölgesi iklimini taşımakta olup Mustafakemalpaşa Çayı'nın çevresinde yer alan taban arazilerden oluşmaktadır. Mustafakemalpaşa'nın kuzey ve batısı ovalık, güney ve doğusu dağlık arazidir. En yüksek noktası 1336 metrelik Çataldağ'dır. Mustafakemalpaşa Ovası topraklarının oluşumunda Uluabat Gölü ve Mustafakemalpaşa Çayı rol oynamıştır. Sulama alanında

Nergis Televizyonu ya da kısaca NTV, 1996 yılında Cavit Çağlar ve Nuri Çolakoğlu tarafından kurulan, Türkiye'nin ilk haber kanalıdır. Ocak 1999'da Doğuş Yayın Grubu bünyesine katılarak yakaladığı başarı ile Türk medya endüstrisini değiştiren NTV, Türkiye'de tematik haber kanalı dönemini başlattı. NTV, ulusal ve uluslararası haberler başta olmak üzere, ekonomi, kültür-sanat, yaşam ve spor konularına odaklanan programlar da yayınlamaktadır.

Sağlık, eğitim ve çevre gibi konularda yaptığı yayınlar ve Yeşil Ekran gibi özel projeler, NTV'nin kurumsal kimliğinin önemli bir parçası olan sosyal sorumluluk bilincine yaklaşımının somut örnekleri arasında yer alıyor.

İlk öncelikle gazeteci ve televizyoncu Nuri Çolakoğlu'nun Türkiye'de haber temalı yayın yapacak bir televizyon kanalının eksikliğinden yola çıkarak bir haber kanalı kurmaya karar verir. Ardından eski devlet bakanı, iş insanı, siyasetçi ve Olay TV'nin kurucusu Cavit Çağlar'la tanışıp, kendisine kurulacak haber kanalının ismini belirleme, finansörlüğünü üstlenme ve içerikleri hakkında görüşme yapar. Cavit Çağlar, Nuri Çolakoğlu'na isim konusunda kendi holdinginin ismi Nergis olan televizyon kanalını yani kısaltma adıyla NTV ismini önermiştir. Fikri beğenen Çolakoğlu, kurulacak haber kanalının ismini NTV olarak belirledi. Ayrıca bu kanalın finansörlüğünü de Cavit Çağlar üstlenmiştir. İçerikler ise Nuri Çolakoğlu'nun sorumluluğuna girmiştir. Bu anlaşma sonrasında Dinç Bilgin'in sahip olduğu Medya Holding bünyesinde yayın yapan müzik kanalı Satel 2 televizyonu, Cavit Çağlar tarafından satın alınmştır. Bu satın alım işlemi sonrasında 1 Kasım 1996'da test yayınına başlamış, sadece kültür sanat temalı klipler bu süreçte döndürülmüştür. 8 Kasım 1996'da test yayınları sona ermiştir ve haber temalı yayınlar başlamıştır. Günümüzde  halihazırda Nergis Televizyonu ismiyle anılmaktadır. Yani isim babası Cavit Çağlar'dır ve kanalın isim hakları kurulduğundan beri kendisinin elinde bulunmaktadır.
Yayın hayatı boyunca çeşitli kuruluşlar tarafından 700'den fazla ödüle layık görülmüştür. Merkezi İstanbul'da bulunan NTV; Ankara, İzmir, Diyarbakır ve Brüksel temsilcilikleri, yurdun ve dünyanın dört bir yanındaki muhabirleri, Reuters, ENEX, APTN, BBC gibi dünyanın önde gelen haber kuruluşları ve çeşitli haber ajansları aracılığıyla gündemi takip ediyor. 23 Mart 2013'ten itibaren 16:9 geniş ekran formatına geçmiştir. NTV Haber ve Star Haber Merkezi, Ekim 2011'den beri devam etmektedir. 1999 yılının Ocak ayında Nergis Grubu bünyesinden Doğuş Grubu'na geçmiştir. Kanalın eski adı Satel 2'dir.

Haziran 2013'te NTV'nin Gezi Parkı protestoları hakkında yeterli haber sunmaması, İstanbul'daki merkez binası önünde protestolara ve bazı NTV çalışanlarının istifasına neden oldu. Doğuş Yayın Grubu CEO'su Cem Aydın, eleştirilerin "büyük ölçüde haklı olduğunu" kabul etti. Aydın, yorumlarının ardından Doğuş Medya'dan kısa bir süre sonra ayrıldı. Bunun ardından NTV, Türkiye'deki basın özgürlüğü üzerine BBC World News'e ait bir programı yayınlamayı reddetti ve BBC ile olan ortaklık anlaşmasını ihlal etti. BBC'de buna karşılık anlaşmayı askıya aldı.
22 Mart 2025'te Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, 2025 protestolarına sansür uygulayan merkez medyayı eleştirirken, NTV yayını yarıda kesti. Özel konuşmasında, "Buradan merkez medyaya sesleniyorum. Bütün reklamları belli bir gelir seviyesinin, belli bir evi eğitim seviyesinin üzerinden alırsın. Cumhuriyet Halk Partisi seçmeninin yüzde 70’i seni izler. Oraya çıkardığın iki yorumcu ile denge kurar gibi yaparsın, bu soruşturmada bütün suçu bize yıkarsın. Daha hiçbir şey yokken, gizliyken. Buradan söylüyorum. Merkez medyaya, haber kanallarına. Bu haberleri görmeyin, yapmayın. Pazartesi günü tüketimden gelen gücünü kullanmayan, size hedefe koymayan, ‘Buna sessiz kaldılar görmediler’ diyen, Gezi’de penguen verip de ertesi gün nedamet getirenlere söylüyorum. Polisin ‘220 bin’ dediği, gözün 500 bini gördüğü, dronun 1 milyon çektiği bir gece mitingini görmeyenlere söylüyorum. Sizi izleyen, bize oy veren yüzde 70, sizi izleyenin yüzde 70’i, tüketimden gelen gücünü, diğer firmalarınızın ürünlerini tüketirsem, reklamlarınızı izletirsem namerdim." dedi.

NTV HD, 17 Ocak 2016'da kurulan NTV ile eşzamanlı yayın yapan, NTV'nin yüksek çözünürlüklü kanalıdır.
NTV HD, Türksat 4A 12015 H 27500 5/6 frekansından, Turkcell TV+ 50. kanaldan, Digiturk 41. kanaldan, D-Smart 31. kanaldan, KabloTV 57. kanaldan ve tivibu 34. kanaldan izlenebilmektedir.

NTV Avrupa, Türkiye'nin Avrupadaki Türkler'e yönelik yayın yapmak amacıyla kurulan ilk haber kanalıdır. 2004'te açıldı. 23 Mart 2013'te 16:9 geniş ekran yayına geçmiştir. NTV Avrupa kanalı 20 Haziran 2017'de yayın hayatına son vermiştir.

NTV.com.tr, Şubat 1998'de yayınlanmaya şimdiki isimle başlayan, 15 Mayıs 2000 tarihinde MSNBC ortaklığı ile haber portalı olarak ismi değişen, daha sonra Microsoft ve NBC ortaklığı sona erdikten sonra yeniden mevcut adıyla devam eden haber içerikli hizmet veren web sitesi.
NTV.com.tr; güncel, dünya, ekonomi, sağlık, yaşam, teknoloji, kültür-sanat, spor ve hava-yol ana başlıkları altında yayın yapmaktadır.
Günde ortalama 1.200.000 görünürlüğe sahip olan NTV.com.tr şu ana kadar haber portalı kategorisinde 24 ödüle layık görüldü.
Microsoft'un 2013 Şubat ayında MSNBC'de bulunan hisselerini devretmesinin ardından 1 yıl sonra NTVMSNBC.com, yoluna NTV.com.tr olarak devam etme kararı almıştır.

NTV mobil Uygulaması, 2009'da ntvmsnbc uygulaması olarak App Store ve Google Play Store'da yayınlanmıştır. 2013'te ntvmsnbc Uygulaması NTV Uygulaması olarak devam etti. 2020'de Huawei'nin resmî uygulama mağazası AppGallery'de yayınlanmıştır.

Sağlık, eğitim ve çevre gibi konularda yaptığı yayınlar ve Yeşil Ekran gibi özel projeler, NTV'nin kurumsal kimliğinin önemli bir parçası olan sosyal sorumluluk bilincine yaklaşımının somut örnekleri arasında yer alıyor.

Resmî site 
Facebook'ta NTV
X'te NTV
Instagram'da NTV

Nakış, canlı cansız veya geometrik birçok figürün süsleme amaçlı olarak değişik eşyaların zeminlerine işlenmesi ile elde edilen bir süsleme şeklidir. Daha çok kumaş türü zeminlere değişik renkteki iplikler ile yapılan süsleme için kullanılır.
Nakışlar iki alanda kullanılır.

Dekorasyon Nakışları
Giyim süsleme Nakışları
Bu tarz işlemeler binlerce yıldan beridir yaygın olarak kullanılmaktadır. Gergef üzerine gerdirilen çeşitli kumaşlara iğne ya da tığ gibi araçlar kullanılarak işlenen geleneksel nakışlar olduğu gibi, gergef işlemek dışında endüstrinin gelişmesi ile beraber nakış işleyen makineler üretilmiş, bilgisayar ortamında tasarlanan türlü desenler yine bilgisayar yardımıyla her türlü tekstil, ayakkabı, ev tekstili gibi alanda kullanılmaktadır. Nakış işleme mesleği tüm dünyada başlı başına bir endüstri halini almıştır. Türkiye'de özellikle elle yapılan nakışlar çok gelişmiştir. Çok yaygın bir biçimde, bütün yörelerimizde kadınlar nakış işlemekte olup, çok farklı eğitim kurumlarında da nakış konusunda eğitim verilebilmektedir.

Oya evlenmeden önce genç kızların çeyizlerinde sergilemek ve evlilik sonrası yaşamında kullanmak üzere evlenmeden önce havlu ve yazma kenarına değişik renk ve şekildeki ip örgü şeklidir. Genellikle çiçek desenleri örülür.

Dantel, Oya, Kanaviçe, Çin iğnesi, Maraş File Nakışı, Antep işi, Beyaz işi çeşitleri vardır. 
Oya başlığı altında; İğne oyası, Tığ oyası, Mekik oyası, Firkete oyası, Koza oyası, Yün oyası, Mum oyası, Boncuk Oyası, Kumaş artığı oyası ve Adana İçel boncuk oyaları mevcuttur. Hesap işi, Türk işi, Kurdele Nakışı, Tel kırma, Ajur, Antika, Aplike, İngiliz danteli isminde başka tür nakışlara da rastlanır.

Başlangıcı 1980'lere dayanan ve ilk başlarda tek iğneli makinelerle zahmetli bir şekilde işlenen nakış 1990'lı yıllarla birlikte gelişip çok iğneli ve bilgisayar destekli hale gelmiştir. Başlıca makine markaları pfaff, zsk, tajima, barudan, happy, swf'dir.

Nekropol (Nekropolis), arkeolojik şehirlerde mezarlıkların ve toplu mezar yerlerinin bulunduğu bölgeye verilen isimdir. Yunanca nekros-polis ölü(ler) şehri demektir. Antik çağdaki şehirlerde mezar yerlerinin günümüz şehirlerinden farkı, günümüzde daha çok yerleşim yerlerine uzakta ve şehrin dışında olan mezarların, o dönemlerde şehirle iç içe olmasıdır.
Bu terim, tarihin çeşitli yerlerinde ve dönemlerinde yaygın olan şehirler içindeki mezarların aksine, genellikle bir şehirden uzakta ayrı bir mezar alanını ifade eder. Yer üstünde yapıları veya işaretleri olmayan mezar alanlarından farklıdırlar. Kelime en yaygın olarak antik siteler için kullanılırken, isim 19. yüzyılın başlarında yeniden canlandırıldı ve Glasgow Nekropolis'i gibi planlanan şehir mezarlıklarına uygulandı.

Eski Mısır'daki Gize Nekropolü, Büyük Giza Piramidi'nin Antik Dünyanın Yedi Harikası'na dahil edilmesinden bu yana dünyanın en eski ve muhtemelen en tanınmış nekropollerinden biridir. Firavunların cenazesi için ayrılan piramitlerin yanı sıra, Mısır nekropolleri, erken Hanedanlık döneminin tipik bir kraliyet mezarı olan mastabaları içeriyordu.

Etrüskler, kelimenin tam anlamıyla "ölüler şehri" kavramını aldılar. Cerveteri'deki Banditaccia Nekropolündeki tipik mezar, bir veya daha fazla kayaya oyulmuş yeraltı mezarını örten bir tümülüsten oluşur. Bu mezarlar birden fazla odaya sahipti ve çağdaş evler gibi özenle dekore edilmişlerdi. Tümülüslerin sokaklardan oluşan bir ızgara şeklinde dizilmesi, ona yaşayan şehirlere benzer bir görünüm verdi. Sanat tarihçisi Nigel Spivey mezarlık adını yetersiz buluyor ve sadece nekropol teriminin bu sofistike mezarlık alanlarına hakkını verebileceğini savunuyor. Etrüsk nekropolü genellikle tepelerde veya tepelerin yamaçlarında bulunuyordu.

Antik Yunan'dan önceki Miken Yunan döneminde, kent içinde gömüler yapılabiliyordu. Örneğin Miken'de kraliyet mezarları şehir surları içindeki bir bölgede bulunuyordu. Bu, nekropolün genellikle bir şehrin dışındaki yolları sıraladığı antik Yunan döneminde değişti. Bununla birlikte, antik Yunan dünyasında bir dereceye kadar farklılıklar vardı. Sparta, şehir içinde cenaze törenini sürdürmek için dikkate değerdi.

Naqsh-e Rustam, İran'ın Fars Eyaletindeki Persepolis'in yaklaşık 12 km (7,5 mil) kuzeybatısında bulunan eski bir nekropoldür. Nakş-ı Rüstem'deki en eski kabartmanın M.Ö. 1000 yılına ait olduğu tahmin edilmektedir. Bu kabartma ciddi şekilde hasar görmüş olmasına rağmen, alışılmadık bir başlığa sahip bir adamın silik bir görüntüsünü tasvir ediyor ve kökeninin Elamite olduğu düşünülüyor. Tasvir, çoğu Bahram II'nin emriyle kaldırılan daha büyük bir görüntünün parçası. Achaemenid krallarına ait dört mezar, kaya yüzeyine yerden oldukça yüksek bir yükseklikte oyulmuştur. Mezarlar, mezarların cephelerinin şeklinden sonra yerel olarak "Pers haçı" olarak bilinir. Daha sonra Sasani kralları mezarların altına bir dizi kaya kabartması ekledi.

Türkiye'de ise yoğun olarak Şanlurfa'da Balıklıgöl Platosunda yaklaşık 1.000-2.000 arası kaya mezarlardan oluşan 4 farklı nekropol bulunmaktadır. Bu nekropoller M.S. 2 yüzyıla tarihlenip Helenistik ve Roma-Bizans izleri taşımaktadır. Günümüzde bu nekropoller gecekonduların altındadır. Sadece yaklaşık 100 tanesi üzerindeki gecekondular yıkılıp gün yüzüne çıkartılmıştır. Büyük kısmı hala gecekonduların altındadır.
Ana madde: Kızılkoyun Nekropolü

Necropolis modern zamanlarda da inşa edilmiştir. Örneğin Viktorya döneminden kalan dünyanın en büyük operasyon nekropolü, Avustralya'nın New South Wales şehrinde bulunan Rookwood Necropolis'tir.

Nikaia, Nicea veya Nicaea, günümüz İznik sınırları içerisinde bulunan antik bir Grek şehriydi. Birinci ve Yedinci Ekümenik konsilin de yapıldığı yerdi. Nikaia 1204'teki Dördüncü Haçlı Seferi'nin ardından, 1261'de Konstantinopolis'in Bizanslılar tarafından yeniden ele geçirilmesine kadar İznik İmparatorluğu'nun başkentiydi. 1331'den 1335'e kadar Osmanlı'nın başkentiydi.

MÖ 4. yüzyılda İskender'in komutanlarından Antigones'in bölgede hakimiyet kurup bölgeyi ele geçirmesiyle, kendi isminden de yola çıkarak "Antigonia" adını kente vermiştir. Büyük İskender'in valilerinden biri olan Lysimakhos, Antigones ile girdiği İpsos savaşı sonunda zaferle ayrılmış, Antigones ölmüş ve kente hakim olmuştur. Kenti himayesine alan Lysimakhos, eşinin isminden (Nike) esinlenerek kentin adını "Nikaia" olarak değiştirmiştir. Nikaia adı daha sonra İznik olarak değişmiştir.
Yörede egemen olan Bithynia Kralı Zipoites, M.Ö. 279'da Nicaia'yı ele geçirdi. Nicaia bir süre Bithynia Krallığı'na başkentlik de yaptı. Adına altın sikkeler basıldı ve bundan böyle tarihte "Altın Şehir" unvanı ile anıldı. Nicaia, Bithynia Krallığı İle Roma İmparatorluğu arasında uzun yıllar devam eden savaşlara sahne oldu. Bithynia ordusu, General Lucullus komutasındaki Roma ordusuna yenildi ve kente Nicaea (Nikaia) adı verildi. Şehir M.S. 259 yılında, Gotların saldırısına uğradı. Bunun üzerinde Romalılar, Bithynia Krallığı zamanında başlatılan ve M.S.12 yılında meydana gelen depremde büyük hasar gören surları daha güçlü olarak İnşa ettiler. Şehri, 4 ana ve 12 tali kapısı bulunan 4970 m uzunluğunda bir sur ile çevirdiler.
Roma İmparatorluğu, M.S. 476 yılında Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye ayrılınca, İznik sonradan Bizans adını alan Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kaldı. Nicaea Bizanslıların elinde büyük imar gördü. Şehirde kiliseler, su yolları ve sarnıçlar yapıldı. Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın Bizans ordularını Malazgirt'te 1071'de yenmesinden sonra, Selçuklular 11. yüzyılın sonlarında Bizans içlerine kadar yürüdüler. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075 tarihinde Nicaea'yı aldı ve 1080 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti yaptı. Adını da Nicaea'nın izi anlamında "İznik" olarak değiştirdi. 

Bithynia Dönemi'nde (MÖ 4. yüzyılda) inşa edilmeye başlanan surlar, Roma ve Bizans dönemlerindeki yeni eklentilerle günümüzdeki şeklini almıştır. İznik'in çevresini beş kenarlı çokgen şekilde kuşatan surlar yaklaşık 4 bin 970 metre uzunluğundadır. Yüksekliği 10-13 metre arasında değişen surlarda, yuvarlak ve kare şeklinde 114 burç ve dört ana kapı vardır.

İznik, Hristiyan alemi açısından da ayrı bir öneme sahiptir. İlk ekümenik konsil, M.S. 325 tarihinde 218 piskoposun katılımıyla burada yapılmış ve Hristiyanlık dininde önemli olan "İznik Yasaları" adıyla bilinen 20 maddelik karar Senatüs Sarayı'nda alınmıştır.

Hipparkos
Cassius Dio
İznikli Sporus
Yeoryos Pahimeris

Aleksandreia (Grekçe: Ἀλεξάνδρεια, romanize: Alexándreia; Orta Çağ'da Kapisa, günümüzde Bagram), Büyük İskender tarafından kurulan ve İskender'in, "Aleksandreia" adını verdiği çok sayıdaki koloniden biriydi. İskender kenti, Paropamisadae ülkesinde, Hindukuş Dağları'nın güney eteklerinde yer alan önemli bir konumda kurdu. Şehrin "Kafkasya'daki Aleksandreia" adını almasının nedeni, Antik Çağ'da Hindukuş Dağları'nın "Asya Kafkası" olarak da anılmasıdır.
Şehrin temelleri, MÖ 329 yılının Mart ayında, Ahameniş İmparatorluğu'nun Kandehar satraplığının başkentinin bulunduğu yerde Büyük İskender tarafından atıldı. Yerleşime 7.000 Makedon, 3.000 paralı asker ve birkaç bin yerli halk mensubu iskân edildi. Ayrıca günümüzde Afganistan'ın Bagram kentinin bulunduğu, Hindukuş Dağları'nın eteklerindeki bölgede kaleler inşa ettirdi. Bunlar, yaklaşık MÖ 500 yılında Pers kralı Büyük Kiros tarafından aynı bölgede yaptırılmış kalelerin yerini alıyordu. Bu nedenle Aleksandreia'nın, aslında Kapisa adlı bir Ahameniş yerleşiminin yeniden kurulmuş hâli olduğu kabul edilir. Grek-Baktriya kralı Eukratides dönemine ait sikkelerden anlaşıldığı üzere, kentin baş tanrısı büyük olasılıkla Zeus idi.
1930'lu yıllarda Roman Ghirshman, Bagram yakınlarında yürüttüğü kazılar sırasında Mısır ve Suriye yapımı cam eşyalar, bronz heykelcikler, kâseler, Begram fildişleri ile heykeller de dâhil olmak üzere çok sayıda başka eser ortaya çıkardı.

Büyük İskender'in kurduğu şehirlerin listesi

Aleksandreia Arahosia (Yunanca: Ἀλεξάνδρεια Ἀραχωσίας), Aleksandropolis (Ἀλεξανδρόπολις) adıyla da bilinen, günümüzde Afganistan'daki Kandehar kentinin bulunduğu yerde yer alan antik bir şehirdi. Büyük İskender'in kurduğu veya yeniden adlandırdığı yirmiden fazla kentten biriydi. Yaklaşık MÖ 330 yılında, daha eski bir Ahameniş kalesinin temelleri üzerine kurulmuştur. Arahosia, Ahameniş, Seleukos ve Part imparatorluklarına bağlı antik bir eyaletin Yunanca adıdır. Eyaletin merkezi, Kandehar çevresindeki Argandab Vadisi'ydi. Hindukuş Dağları'na kadar uzanmamakla birlikte, doğuda İndus Nehri'ne kadar genişlediği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte kesin sınırları hâlâ tam olarak bilinmemektedir.

Arahosia (Eski Farsça: Harauvatiš), Helmand kültürünün (yaklaşık MÖ 3300 –yaklaşık MÖ 2500) Mundigak merkezli olarak geliştiği Tunç Çağı'ndan itibaren Afganistan'ın en önemli bölgelerinden biri olmuştur. Günümüzdeki Kandahar çevresi MÖ 1. binyılın başlarında önem kazanmaya başlamıştır. Yerleşimin bu alandaki en erken varlığı için terminus post quem yaklaşık MÖ 1000'e tarihlense de, çanak/çömlek buluntularının değerlendirilmesi daha geç, yaklaşık MÖ 700 tarihini işaret etmektedir. Bölgeye gelen göçmenlerin Mundigak'ın gerilemesine ve Kandahar'ın yükselişine yol açmış olması mümkündür. Kandehar'ın, iç ve dış surlarıyla birlikte 14 metre genişliğindeki tahkimatları, İran ve Güney Asya'da bilinen diğer tüm kentlerden daha eski olup Orta Asya Demir Çağı yapılarıyla ilişkili olabilir.
MÖ 6. yüzyılın ortalarında Arahosia, yükseliş dönemindeki Ahameniş İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi. Ahameniş yönetimi sırasında Kandehar'daki yerleşim genişletilip yeniden düzenlenmiş, iç surlarla mahallelere ayrılmış ve el işçiliğiyle büyük bir iç kale inşa edilmiştir. Elamca yazılmış ve Pers başkenti Persepolis'te bulunan benzer örneklerle büyük ölçüde örtüşen muhasebe tableti parçalarının varlığı ile Persepolis hazinesinde ele geçirilen taş kaplar ve havanlar gibi bazı eserlerin Arahosia kökenli olması nedeniyle, buranın büyük olasılıkla Harauvatiš satraplığının bölgesel başkenti olduğu düşünülmektedir. Kandehar kentinin yaklaşık MÖ 400 yılı dolaylarında gerileme sürecine girmiş olması da muhtemeldir.

Makedonya kralı İskender, MÖ 333 yılında Ahameniş İmparatorluğu'na karşı bir sefer başlattı. MÖ 333'te İssos, MÖ 331'de ise Gaugamela muharebelerinde III. Darius'u yenilgiye uğratan İskender, Babil, Susa ve Persepolis gibi başlıca kentleri ele geçirdi. Ardından MÖ 330 yılında, Baktriya'da Bessus'un komutasındaki Pers kuvvetleriyle mücadele etmek üzere doğuya ilerledi. İskender, komutanı Filotas'ın karıştığı iddia edilen bir komployu bastırmasının ardından Ekim ayında Arahosia'ya ulaştı. Kasım ayının sonlarına doğru bölgeden hızla ayrılması, Bessus'un daha doğuya çekilmesiyle birlikte Kandehar'daki yerleşimin güçlü biçimde savunulmadığına işaret etmektedir. Bu nedenle İskender'in seferlerini aktaran kaynaklar Arahosia'ya fazla yer vermemiştir. Peter Fraser'ın ifadesiyle Arrianus, Arahosia'yı "neredeyse dilbilgisel bir sonradan ekleme" olarak ele almıştır. İskender'in biyografisini kaleme alan beş başlıca antik yazarın (Arrianus, Plütark, Diodoros, Quintus Curtius Rufus ve Justinus) hiçbiri İskender'in Arahosia'da bir kent kurduğundan söz etmez. Bununla birlikte erken Helenistik Dönem coğrafyacıları da bunu doğrulamaz. Benzer bir durum, Büyük İskender tarafından kurulduğu kabul edilen daha küçük yerleşimlerin çoğu için de geçerlidir.
Kentin kuruluşuna ilişkin bilgiler ise başka Klasik Çağ kaynaklarında yer alır. Isidoros o Charakinos, Part İstasyonları adlı eserinde "Ἀλεξανδρόπολις μητρόπολις Ἀραχωσίας" ("Arahosia'nın metropolü Aleksandropolis") adlı bir yerleşimden söz eder. Buradaki "Aleksandropolis" adının, büyük olasılıkla "Aleksandreia" adının dilsel bir bozulması olduğu kabul edilmektedir. Arahosia'daki bir "Aleksandreia"ya ilişkin benzer kayıtlar Batlamyus, Ammianus Marcellinus ve Stefanos'un eserlerinde de yer alır. Stefanos, Batlamyus ve Yaşlı Plinius ayrıca "Arachotoi" ya da "Arachotos" adlı bir kentten söz eder; bunun, Arahosia'daki Aleksandreia'nın yerel adı olduğu düşünülmektedir. Yaşlı Plinius ise ayrıca İskender'in bematistleri (mesafe ölçüm görevlileri) Diognetos ile Baiton'u kaynak göstererek "Arachosiorum oppidum"dan ("Arahosialıların kenti") bahseder. İskender'in, MÖ 330 yılının sonlarında Arahosia'dayken ya da kısa bir süre sonra kentin yeniden kurulmasını emretmiş olması muhtemeldir. Fakat bölgede bıraktığı 4.000 piyade ile 600 süvariden oluşan garnizonun nerede konuşlandığı bilinmemektedir.
Büyük İskender'in fetihlerinin ardından Arahosia, satrap Sibirtios'un yönetimine girdi. MÖ 3. yüzyılda, Hint sarayına gönderilen elçi Megasthenes'in Hindistan yolculuğuna bu kentten başladığı düşünülmektedir.

Büyük İskender'in kurduğu şehirlerin listesi

Adkins, Lesley (2004). Empires of the Plain: Henry Rawlinson and the Lost Languages of Babylon (İngilizce). Macmillan. ISBN 0-312-33002-2. 
Ball, Warwick (2020). "Arachosia, Drangiana and Areia 1".  Mairs, Rachel (Ed.). The Graeco-Bactrian and Indo-Greek World (1 bas.). Londra: Routledge. ss. 357-385. ISBN 978-1-3151-0851-3. 
Bernard, Paul (2005). Hellenistic Arachosia: A Greek Melting Pot in Action. 1 (İngilizce). 55. ss. 13-34. 
Cohen, Getzel (2013). The Hellenistic Settlements in the East from Armenia and Mesopotamia to Bactria and India. Berkeley: University of California Press. ISBN 978-0-5209-5356-7. 
Fraser, Peter M. (1996). Cities of Alexander the Great (İngilizce). Oxford: Clarendon Press. ISBN 978-0-1981-5006-0. 
Fussman, Gérard (2010).  Yarshater, Ehsan (Ed.). KANDAHAR ii. Pre-Islamic Monuments and Remains (İngilizce). Routledge & Kegan Paul. ss. 475-477. ISBN 978-1-934283-28-8. 
Helms, Svend W. (1997). Excavations at Old Kandahar in Afghanistan 1976-1978: stratigraphy, pottery and other finds (İngilizce). Oxford: British Archaeological Reports. ISBN 978-1-4073-4998-5. 
Lane Fox, Robin (2004). Alexander the Great (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 978-0-1410-2076-1. 
Mairs, Rachel (2008). Greek identity and the settler community in Hellenistic Bactria and Arachosia. Migrations and Identities (İngilizce). 1 (1 bas.). ss. 19-43. 
Schmitt, R. (1986).  Yarshater, Ehsan (Ed.). ARACHOSIA. II/3. Londra ve New York: Routledge & Kegan Paul. ss. 246-247. ISBN 978-0-71009-103-1. 
Wallace, Shane (2016). Greek Culture in Afghanistan and India: Old Evidence and New Discoveries. 63 (2 bas.). ss. 205-226. doi:10.1017/S0017383516000073.

Aleksandreia Ariana, Büyük İskender'in Asya seferleri sırasında MÖ 330 yılında kurduğu bir yerleşimdi. Kent, dağılma sürecindeki Ahameniş İmparatorluğu'nun doğu satraplıklarında İskender tarafından kurulan birçok yerleşimin ilkiydi. Antik kentin kalıntıları, günümüzde Afganistan'da yer alan Herat'ın çevresinde, antik Aria ve Ariana bölgelerinde bulunmaktadır. İskender'in kurduğu bu yerleşimin, öncülü olan Ahameniş kalesi Artakoana ile ilişkisi uzun yıllardır tarihçiler arasında tartışma konusudur. Herat'ta bugüne kadar herhangi bir kazı yapılmadığından, Aleksandreia Ariana'nın kesin konumu bilinmemektedir.

Aleksandreia Ariana'nın kuruluşu, Büyük İskender'in kurduğu birçok diğer yerleşimde olduğu gibi, biyografi yazarları Arrianus, Diodoros ve Quintus Curtius Rufus tarafından kaydedilmemiştir. Bu yazarlar yalnızca İskender'in Hirkanya'dan Aria üzerinden Baktriya'ya ilerlediğini, ardından bölgede isyan başlatan eski Ahameniş satrabı Satibarzanes'i itaat altına almak üzere geri döndüğünü aktarırlar. Buna karşılık kentten, İskender'in bematistlerinin (mesafe ölçüm görevlilerinin) kayıtlarında söz edilir. Bu kayıtlar, Eratosthenes ile Yaşlı Plinius'un eserlerinde aktarılmıştır. Kentin Yunanca adı "Areialılar arasındaki Aleksandreia" (Ἀλεξάνδρεια ἡ ἐν Ἀρ[ε]ίοις) ya da "Areialıların Aleksandreia'sı" (Ἀλεξάνδρεια ἡ ἐν Ἀρείων) şeklindeydi.
Strabon'a göre Aria'da, kurucularının adını taşıyan üç kent bulunuyordu: Aleksandreia Ariana, Artakoana ve Akhaia adıyla bilinen bir yerleşim. Artakoana (kimi zaman Artakoana veya Artacabene olarak da yazılır), Ahameniş Aria satraplığının başlıca kalesiydi ve Satibarzanes'in isyanı sırasında bir çatışmaya sahne olmuş olabilir. Başta Wilhelm Tomaschek olmak üzere bazı tarihçiler, Artakoana ile Aleksandreia Ariana'nın aynı kenti ifade ettiğini öne sürmüştür. Tomaschek'e göre ilk ad esas olarak kaleyi, ikincisi ise surlarla daha az tahkim edilmiş aşağı yerleşimi ifade ediyordu. Ancak Strabon, Isidoros, Yaşlı Plinius ve Batlamyus gibi antik yazarların Artakoana ile Aleksandreia'yı açık biçimde birbirinden ayırması nedeniyle, araştırmacılar arasındaki hâkim görüş bunların iki ayrı kent olduğu yönündedir. Aleksandreia Ariana'nın kuruluşundan sonra Artakoana'nın birkaç yüzyıl daha varlığını sürdürmüş olması muhtemeldir. Yaşlı Plinius'un Doğa Tarihi adlı eserinde Artakoana ile Artacabene'den birbirine yakın iki ayrı kent olarak söz etmesi ise neredeyse kesin olarak bir hata kabul edilmektedir.

Araştırmacılar arasında genel kabul gören görüşe göre Aleksandreia Ariana, Afganistan'ın Herat kentinin yakınlarında bulunuyordu. Bu görüş, Herat'ın İskender tarafından kurulduğunu aktaran, ancak kenti İskender'in kurduğu şehirlere verilen yaygın Arapça ad olan İskenderiyye olarak anmayan Fars-İslam tarihçileri Taberî, Hamza el-İsfahânî ve Kudâme ibn Ca'fer'in kayıtlarıyla da desteklenmektedir. Herat, verimli topraklarla çevrili bir vaha kenti olduğundan, bölgenin büyük kısmına kıyasla daha yerleşik bir yaşam biçimine elverişliydi. Hari Nehri, doğuda Arahosia'ya, kuzeyde ise Belh'e uzanan ticaret yollarının odak noktalarından biriydi. Ayrıca, nehir vadisinin genişliği hiçbir noktada 25 kilometreyi aşmadığından, stratejik bir boğaz görevi de görüyordu.
Herat ve çevresinde bugüne kadar geniş çaplı arkeolojik kazılar yapılmadığından, araştırmacılar Aleksandreia Ariana'nın kesin yerini belirleyememiştir. Güneyinde nehre erişimi bulunan, kuzeyde dağlarla korunan ve günümüzdeki kalenin çevresinde gelişen eski Herat kentinin, Aleksandreia Ariana'nın en muhtemel konumu olduğu genel kabul görmektedir. Günümüzde ayakta duran kale, ilk kez İslam fetihlerinden kısa bir süre sonra inşa edilmiş, daha sonraki dönemlerde ise birçok kez yeniden yapılmıştır. Kalenin höyüğünün Makedonlara ait bir tahkimatın en olası yeri olduğu düşünülse de, toprak tahkimatların büyüklüğü nedeniyle kesin bir sonuca ulaştırabilecek nitelikte bir kazının gerçekleştirilmesi pek olası görülmemektedir.

Büyük İskender'in kurduğu şehirlerin listesi

Cohen, Getzel (2013). The Hellenistic Settlements in the East from Armenia and Mesopotamia to Bactria and India (İngilizce). Berkeley: University of California Press. ISBN 9780520953567. 
Eratosthenes (2010).  Roller, Duane (Ed.). Eratosthenes' Geography. Princeton University Press. ISBN 9781400832217. 
Fraser, Peter M. (1996). Cities of Alexander the Great (İngilizce). Oxford: Clarendon Press. ISBN 6610763887. 
Lézine, Alexandre (1963). HÉRAT: Notes de Voyage [Herat: Seyahat Notları]. Bulletin d'études Orientales (Fransızca). 18. ss. 127-145. 
Tarn, William Woodthorpe (1948). Alexander The Great. Sources and Studies. 2. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 9780521225847.

Aleksandreia Eskhate (Attik Grekçe: Ἀλεξάνδρεια Ἐσχάτη; Dor Yunancası: Ἀλεξάνδρεια Ἐσχάτα; romanize: Alexandria Eschata; "En Uzak Aleksandreia"), Büyük İskender'in MÖ 329 yılının Ağustos ayında, Fergana Vadisi'nin (günümüzde Tacikistan) güneybatı ucunda kurduğu bir kentti. Kent, Makedonya İmparatorluğu'nun en kuzeydeki ileri karakoluydu. Günümüz Tacikistan'ındaki Hucend'in bulunduğu yerde ya da hemen yakınında, Seyhun'un güney kıyısında kurulmuştu. Romalı tarihçi Quintus Curtius Rufus'a göre, Alexandria Ultima MÖ 30 yılına kadar Helen kültürünü korumayı sürdürmüştü.

II. Kiros, imparatorluğunun en kuzeydoğudaki ileri karakolu olarak Kiroupolis adlı bir kent kurdu. Daha sonra Aleksandreia Eskhate'nin kurulacağı bu bölge, I. Serhas döneminden itibaren Ahameniş İmparatorluğu'nun kıtalararası egemenliğinin bir parçası olarak yönetildi. İskender Ahameniş İmparatorluğu'nu ilhak ettiğinde, bölgede Helen dili ve kültürünün kalıntıları hâlen varlığını sürdürüyordu. Daha sonra Aleksandreia Eskhate'nin bulunduğu yere dönüşmüş olabilecek ilk Kiroupolis, büyük olasılıkla yalnızca yeniden adlandırılmış ve stratejik bir kent olarak yeniden düzenlenmişti.

Büyük İskender, fetihleri sırasında ilerleyişini desteklemek amacıyla çeşitli noktalarda kalıcı ileri karakollar oluşturuyordu. Bunu kimi zaman mevcut bir kenti yeniden adlandırıp güvence altına alarak, kimi zaman da henüz tam anlamıyla bir kente dönüşmemiş yerlerde uzun süre kullanılmak üzere yeni yerleşimler kurarak gerçekleştiriyordu. Yunan biyografi yazarı Plütark, İskender'in yetmiş yerleşime kendi adını verdiğini aktarır; ancak modern tarihçiler bu sayının abartılı olduğu görüşündedir. Soğdya'yı, yani Pers İmparatorluğu'nun kuzeydoğu köşesini güvence altına almak isteyen İskender, MÖ 329 yılında Kiroupolis'i ve çevredeki yaklaşık altı kenti hedef aldı. İskender, ilk olarak Krateros'u, Soğdya'da Makedonlara karşı direniş gösteren kentlerin en büyüğü olan Kiroupolis'e gönderdi. Krateros'a, "kentin yakınına mevzilenmesi, çevresini hendek ve palankalarla kuşatması, ardından amacına uygun kuşatma makinelerini hazırlaması" emredildi. Amaç, kent halkını kendi savunmalarına odaklanmaya zorlamak ve çevredeki diğer yerleşimlere yardım göndermelerini engellemekti.
İskender daha sonra Gazza'dan ayrılarak çevredeki diğer kentleri fethetmeye başladı. Yedi kentten beşi yalnızca iki gün içinde düştü ve çok sayıda kişi öldürüldü. Ardından, kentler arasında en güçlü tahkimata ve en kalabalık nüfusa sahip olan Kiroupolis'e ulaştı. Bölgenin en iyi savaşçılarının da burada bulunduğu söyleniyordu. İskender, kuşatma makineleriyle kentin surlarını dövmeye başladı. Kuşatma devam ederken askerlerinden bir kısmına, surların altından geçen kurumuş bir su yatağını kullanarak gizlice kente sızmalarını emretti. İskender de bu harekâta bizzat katıldı. İçeri girdikten sonra askerleri kapıları açarak saldıran kuvvetlerin kente girmesini sağladı. Kentin düştüğünü fark eden savunmacılar şiddetli bir karşı saldırı başlattı. Çatışmalar sırasında İskender başına ve boynuna isabet eden bir taşla ağır biçimde yaralanırken, Krateros da bir okla vuruldu. Buna rağmen savunmacılar geri çekilmeye zorlandı. Arrianus, savunmacıların yaklaşık 15.000 savaşçıdan oluştuğunu ve bunların 8.000'inin harekâtın ilk safhasında öldürüldüğünü aktarır. Geri kalanlar ise kentin merkezindeki kaleye sığınmış, ancak bir gün sonra susuzluk nedeniyle teslim olmuştur.
Muharebenin nasıl geliştiğine ilişkin anlatımlar antik yazarlar arasında farklılık göstermektedir. Arrianus, Batlamyus'a dayanarak Kiroupolis'in en başından itibaren teslim olduğunu aktarırken; Aristobulos'a göre kent zorla ele geçirilmiş ve bütün halk katledilmiştir. Bunlardan biri, büyük olasılıkla Kiroupolis, daha sonra İskender'in en kuzeydoğudaki ileri karakolu olan Aleksandreia Eskhate adını aldı. İskender'in kurduğu diğer birçok yerleşimde olduğu gibi, ordusundan emekliye ayrılan ve/veya yaralanan gazilerden oluşan bir grup da buraya iskân edildi. Böylece, Perslerin daha önce bölgeye iskân ettiği kalabalık Yunan sürgün topluluğuna katıldılar.

Aleksandreia Eskhate, Soğd kabileleriyle çevriliydi ve en yakın Yunan yerleşimi olan Baktriya'daki Oksos üzerindeki Aleksandreia'nın yaklaşık 300 km kuzeyinde bulunuyordu. Bu nedenle Yunanlar, antik yazarların aktardığına göre yaklaşık yirmi günde tamamlanan 6 km uzunluğunda bir surla kenti çevreledi. Kent, daha sonraki dönemlerde yerel halkla çok sayıda çatışmaya sahne oldu MÖ 250'den itibaren, Grek-Baktriya kralı I. Euthydemus'un hâkimiyetini Soğdya'ya kadar genişletmesinin ardından kentin Baktriya ile daha yakın ilişkiler kurmaya başladığı düşünülmektedir.
Aleksandreia Eskhate, Tarım Havzası'nın (günümüzde Sincan, Çin) yaklaşık 400 km batısında yer alıyordu. Hotanlar, Toharlar, Wusunlar ve/veya Yüeçiler gibi diğer Hint-Avrupa halkları da bu bölgede yaşamaktaydı. Yunan keşif seferlerinin Kaşgar'a kadar ulaştığını gösteren bazı işaretler bulunmaktadır. Strabon, Yunanların egemenliklerini Seresler ve Fryniler'e kadar uzattıklarını ileri sürer. "Seres" adı, ya Çin'in asıl topraklarını –bu durumda Yunanların yaklaşık MÖ 200 dolaylarında Çin ile Avrupa toplumları arasındaki ilk doğrudan teması kurduğu kabul edilir –ya da Tarım Havzası halklarını ifade etmektedir. Her iki durumda da, Han Hanedanı dönemindeki (MÖ 1. yüzyıl-MS 2. yüzyıl) Çinli bilginlerin sözünü ettiği Dayuan devletinin başkentinin Aleksandreia Eskhate olduğu öne sürülmektedir.

Çin elçilikleri, yaklaşık MÖ 130 yılında Zhang Qian'ın girişimleriyle Dayuan'da kurulmaya başladı. Bunun ardından kent ve Dayuan'ın geri kalanı, Han Hanedanı'nın Cennet Atları Savaşı'nı kazanmasının ardından tamamen fethedildi. Bu gelişme, MÖ 1. yüzyıldan itibaren İpek Yolu'nun açılmasına katkıda bulundu.
İskitler, Kuşan İmparatorluğu ve Partların fetihlerinden sonra ise Yunanca ve Helen kültürü, bölgeye hâkim olan sonraki imparatorlukların kültürleri karşısında yerini kaybetti.

Büyük İskender'in kurduğu şehirlerin listesi

Aleksandropolis (Grekçe: Ἀλεξανδρόπολις, romanize: Alexandrópolis, çev. 'İskender'in şehri'), Maedilerin yaşadığı Trakya bölgesinde bulunan ve Büyük İskender'in, MÖ 340 yılında Makedonya naibi (Grekçe: ἐπίτροπος, romanize: epitropos) sıfatıyla yerel bir Trak kabilesini yenilgiye uğratmasının ardından kurduğu ilk kentti. Kentin adı, İskender'in babası II. Filip tarafından Trakya'da kurulan Filipopolis'e benzetilerek verilmişti. İskender, yerli halkı bölgeden çıkardı ve yerine farklı topluluklardan oluşan bir nüfus yerleştirdi. Aleksandropolis'in kesin konumu günümüzde bilinmemektedir. Nitekim bu durum, kentin bir Trak akını sonucunda tarih sahnesinden silinmiş olabileceğini düşündürmektedir (bkz. Zopyrion). William Woodthorpe Tarn ise Aleksandropolis'in bir polisten ziyade askerî bir koloni olduğunu ileri sürer.

Büyük İskender'in kurduğu şehirlerin listesi

"Alexander the Great: his towns", Wayback Machine, livius.org

Elmalı, Türkiye'nin Antalya iline bağlı bir ilçedir. İl merkezinin 114 km batısında yer alan ilçe, Muğla iline komşudur.

Elmalı ilçesi, Likya bölgesinin kuzeyinde yer alıp tarih boyunca birçok uygarlığın hâkimiyetine girmiştir. Yönetim anlayışı olarak, Anadolu Selçukluları tarafından bu topraklara yerleştirilen ve bölgeye kendi adlarını veren Tekeli Türk boyları tarafından kurulup gelişti. I. Bayezid döneminde de Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Gerek Teke beylerinin, gerekse ilk Osmanlı devrindeki Teke Sancak beylerinin bu bölgeyi yaylak olarak kullanmaları ve hatta bazı tarih kitaplarında Teke Sancağı'nın merkezi olarak Antalya yerine Elmalı'nın gösterilmesi, bu yerleşimin kuruluşu ile ilgili bulunmaktadır. Elmalı tarihte; "Kabalı", "Amelas" ve "Elmalu" isimleri ile anılmıştır.
Kentle ilgili Osmanlı dönemine ait bilinen en eski kayıt 1419 tarihli vakıf kayıtlarıdır. 1455 tarihinde kent kayıtlarında, Tekeoğlu vakfı olan Bey Hamamı'nın adının geçmesi Elmalı şehrinin Tekeoğullarından itibaren imarına hız verildiği anlaşılmaktadır. 1455 tarihli tahrir kayıtlarında Elmalı'da mahalle adı geçmeyip “Nefs-i Elmalu” adı yer almaktadır. Bu tarihlerde gayrimüslimlerden söz edilmeyip nüfusun 330 kişi civarında olduğu tahmin edilir. 16. yüzyıl ortalarında, dönemin Tapu Tahrir belgelerine bakıldığında, 22 mahalle ve 233 hane ile yaklaşık 1475 civarında nüfustan söz edilir. 16. yüzyıl ortalarına doğru Elmalı'da az da olsa gayrimüslim nüfustan söz edilmektedir. Kayıtlarda, bu azınlığın Bağköy civarında yaşadığı belirtilmektedir. 1530 tahririne göre Elmalı'da, 22 hane, 1568 tahririne göre 12 hane bulunmaktadır. 1901–1902 tarihli Konya Vilayet salnamesinde kentte; 230 Rum, 331 Ermeni ve 2 Musevi olduğu belirtilmektedir. 1841 yılına doğru şehir nüfusunun 10 bin civarında olduğu belirtilmektedir. Elmalı, askeri yollardan uzak kalmış olmak dolayısıyla fazla gelişmemişse de, kendine göre yöresel bir ekonomik faaliyetin merkezi olmuştur. Bunun yanında, Kaş, Finike, Kumluca ve Fethiye'den gelen yolların bir kavşağı durumunda olup; Korkuteli üzerinden Antalya ve iç kesimlere bağlantılı bulunması ekonomik gelişimin sebebi olmuştur. Eskiden beri Elmalı, verimli ovadan elde edilen hububat ve bakliyat ile dağlarda tahtacı aşiretler tarafından kesilen kerestelerin ve çeşitli hayvan ürünlerinin toplandığı bir pazar yeri hizmeti gördüğü gibi; burada pamuklu bezler dokunur, dericilik de ileri gitmişti. 19. yüzyıl sonlarında kentte vakıf sayısın arttığı ve buna bağlı olarak da yapısal bir gelişimin hasıl olduğu gözlenmektedir. Bu tarihlerde kentte; 1 adet hükûmet dairesi, 35 cami ve mescit, 1 tekke, 22 mektep, 10 medrese, 2 kilise, 3 han, 3 hamam, 293 dükkân, 24 değirmen, 8 tabakhane, 10 kahvehane, 3 kütüphane vardır. 19. yüzyıl sonunda Konya vilayetinin, Antalya Sancağı'na bağlı olan Elmalı'nın 1868 yılında belediyesi kuruldu. Cumhuriyet dönemi içerisinde, 1940 yılında çıkan bir yangında zarar gördü ve yeniden imar edildi.

Elmalı ilçesi, Güney Anadolu'yu kapsayan Toros Dağları'nın Batı Akdeniz Bölgesi'nde uzanan kıvrımları arasına sıkışmış çanak şeklindeki bir plato üzerinde kurulmuştur. Kuzey yarımküre 46-46 doğu meridyen düzleminde ve 2.503 m yüksekliğe varan Elmalı Dağı'nın güney eteğindedir.
İlçenin yüzölçümü 1.433 km²dir. Elmalı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.085 metredir.
Elmalı, Toros Dağları'nın bir kolu olan Beydağları ile çevrili olup, şehir merkezinin bulunduğu yer adeta bir çanağı andırır. Bu çanak içinde ilçenin kuzeyinde Elmalı Dağı, doğusunda Tilkicilik Tepesi, batısında Topdağı Tepesi, güneyinde de Elmalı Ovası yer almaktadır.
Akarsuları düzenli bir rejim göstermez. Dağların eriyen karlarından oluşan çay ve dereler yukarıda belirtilen ovaların bazı yerlerin sulanmasında önemli rol oynar. 4 tarafının dağlarla çevrili olmasından dolayı ilçe, Akdeniz'den gelen ılık ve nemli hava kütlelerinin etkisine kapalı kalır dolayısıyla Akdeniz Bölgesi'nde bulunduğu halde karasal iklimin özellikleri daha ağır basmaktadır. İlçenin alçak kesimleri antropojen bozkırlarla kaplı iken yüksek kesimlerde yer yer ardıç ve sedir topluluklarına da rastlanır.

İlçe merkezine bağlı; 60 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Genel olarak Elmalı ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Meyvecilik ön plandadır. Türkiye'deki elmanın %14'ü ilçede üretilir. Son yıllarda yeni ürün çeşitleri ve üretim teknikleri ile meyvecilik değişim göstermiştir. Verilen destekler ile seracılık gelişmiştir. 
İlçede sanayi çok gelişmiş değildir ve sanayide büyük işçi grubu çalıştıran kuruluşlar yoktur. Mevcut sanayi kuruluşları da ilçenin bu yapısı nedeniyle meyve ve meyve suları ile ilgilidir. 2008 yılı eylül ayında Tekke mahallesinde üzüm ve meyve şarabı fabrikası faaliyete geçerek üretime başlamıştır. 2009 yılında 2000 ton kapasiteye ulaşacak olan Elmalı şarap fabrikası, 2010 yılında da ihracata başlamıştır.
İlçe turizm potansiyeli yönü itibarıyla pek canlılık göstermemektedir. Bazı yabancı turist kafileleri, günübirlik ilçeyi ziyaret etmektedir. Dışarıdan gelecek olan turistler için ilçe, sadece bir geçiş yolu durumundadır. Bu da ilçe için az da olsa ekonomik bir değer ifade etmektedir. İlçenin yayla iklimi karakterinde olması, yaz aylarının serin geçmesi nedeniyle, bu aylarda Finike, Demre, Kaş, Fethiye ve Kumluca gibi yerleşim yerlerinden ilçeye yazlıkçılar gelmektedirler. Bu durum ilçeye ekonomik katkı sağlamaktadır.
Elmalı Belediyesi'ne bağlı Hacımusalar beldesinden ve Semahöyük mahallesinin Karataş mevkiinden küp mezarları çıkarılmıştır.

Geleneksel kültürün gündelik yaşama içerisinde korunmaya çalışıldığı Elmalı'da, yöresel sanatlar ve şenlikler yüzlerce yıl boyunca bölgeye uğrayan Yörüklerin desen ve renk zenginliği ile yoğrulmuştur. Bu zenginliğin hissedildiği yörede; bakırcılık, demircilik, kuyumculuk, halı-kilim-çuval-heybe dokumacılığı, taş işlemeciliği, kahve değirmeni ve ahşap işçiliği ilk sırada gelen el sanatlarıdır. Özellikle dokumacılığın bir dalı olan ve keçi kılından dokunan çul kilimler, Selçuklulardan kalma bir mirastır. Geometrik figürler ve kelebek motifleriyle dokunan çullar, dayanıklılığından dolayı çoğunlukla çadır ve kilimlerde kullanılmaktadır. Elmalı'da el sanatlarının yanı sıra şenlikler ve festivaller de vazgeçilmezler arasında yer almaktadır. Bunlara örnek olarak; Tarihi Elmalı Yeşilyayla Güreşleri, Gömbe Festivali, Elmalı - Tekke Köyü Abdal Musa Şenlikleri ve Hıdrellez Şenlikleri gösterilebilir.
Elmalı'da sınırları içinde bulunan tarihi ve arkeolojik yapılar ile kültür turizmi bakımından pek çok olanak vardır. İlçenin Teke Beyliği'nin merkezi olması dolayısıyla o çağlardan itibaren çevrenin kültür merkezidir. Osmanlılar devrinde ilçede 7 medrese olduğu bilinmektedir.
Bölgede yapılan arkeolojik kazılar sonucunda yapılan tarihe ve tanrıçalara ev sahipliği yapan birçok tarihî eser gün ışığına çıkartılmıştır. Bunlardan bazıları olan Kızılbeli Mezarları, Likya Yolu, Fildişi Çocuklu Kadın Heykeli, Gümüş Kral Heykeli, Semahöyük Küp Mezarları, Yapraklı Köyü Yazılı Kaya, Armutlu Köyü Kaya Mezarı, Söğle Yaylası Arı Serenleri tarihsel ve kültürel zenginliğin göstergesidir. Ayrıca Elmalı'da, Çobanisa-Gilevgi mahallesi arasında tarihi Helenistik devri Gilevgi Kalesi bulunmaktadır.
İlçe sınırları içerisinde tarih öncesine ait hayat izleri taşıyan kalıntılar olan höyükler, eski eserler bakımından bakir inceleme alanlarıdır. Semahöyük ve Müren höyükleri en önemlilerindendir. Bölgede yapılan kazılarda, MÖ 2000-2500 yıllarının yerleşim kalıntılarını gün ışığına çıkarmıştır. 1963 yılında başlayan bu kazılar yaz aylarında devam etmektedir. Hâlen Karaburun ve Kızılbel Kral Mezarları'nın onarım ve koruma çalışmaları sürdürülmektedir. MÖ 450 yıllarında yapıldığı rivayet edilen bu mezarların duvarlarının iç alanları çepçevre renkli mozaik ve fresklerle süslenmiş av ve savaş sahneleri renk ve canlılığını koruyarak günümüze kadar ulaşabilen nadir eserlerdendir. Hacıyusuflar ve Yuva köyleri yanındaki Likya ve Roma kalıntıları da tarihi ve turistik yerlerdendir. Ömer Paşa Camii, Kesik Minare(Kesik Minare) ve medreseler gibi Osmanlı dönemine ait pek çok görülmesi gereken yer de ilçede mevcuttur. 2011'de açılan müze'de bu eski eserler, tarihi eşyalar, sikkeler bulunmaktadır.

Avlan Gölü
Elmalı Hazinesi

Elmalı Kaymakamlığı 1 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elmalı Belediyesi 26 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Epemiye / Efemiyye (Yunanca: Ἀπάμεια, Epemeia; Arapça: آفاميا ‎, Efemiyye) ya da Kal'at el-Mudik/Madik (Arapça: قلعة المضيق ‎); Asi Nehri'nin sağ yakasında yer alan Selevkos İmparatorluğu Krallarının hazinelerini barındıran eskiden "Fermeki" olarak anılan, daha sonra I. Selevkos Nikator tarafından tahkim edilerek Baktriya'lı karısı Epeme adına "Epemiye" olarak adlandırılan ve günümüzde Suriye'nin Hama İli'nde bulunan tarihi kent.

Poseidonius (Yunan Filozof)
Apamealı Numenius (II. yy filozofu)
El-Mu'tenâ Baha’ud-Dîn (Dürzî inancının oluşumunda etkin rolü bulunan Hikmet Risâleleri'nin yazarı ve Fâtımîler Hâlifeliği'nin XI. yy'daki Efemiyye Valisi)

UNESCO Dünya Mirasları listesine alınması yapılan teklif.5 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

William Smith (editor); Dictionary of Greek and Roman Geography, "Apameia" 22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Londra, (1854)
R. F. Burton and T. Drake, Unexplored Syria
E. Sachau, Reise in Syrien, 1883.
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "madde adı gerekli". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Expo 2016, resmi olarak 23 Nisan-30 Ekim 2016 tarihlerinde Antalya'da düzenlenmiş olan uluslararası sergi organizasyonudur. Uluslararası Sergiler Bürosu (Bureau International des Expos-BIE) ve Uluslararası Bahçe Bitkileri Üreticileri Derneği (Association Internationale des Producteurs de l’Horticulture - AIPH) 17 Eylül 2009'da aldığı kararla Expo'yu düzenleme hakkını elde eden Antalya, Türkiye'de düzenlenen ilk Expo'nun ev sahibi olmuştur. Expo 2016 Antalya “Gelecek Nesiller için Yeşil Bir Dünya” felsefesi ve ‘Çiçek ve Çocuk’ teması ile düzenlenmiştir. “Geleceği Yeşertmek” sloganının kullanıldığı organizasyonda tarih, biyo-çeşitlilik, sürdürülebilirlik ve yeşil şehirler organizasyonun alt temaları kullanılmıştır. Resmi olarak 52, resmi olmayarak 3 ülkenin katılımıyla gerçekleşen, Expo 2016 aktif olduğu 6 aylık süre boyunca çeşitli, organizasyon ve yerli yabancı konserlere ev sahipliği yapmıştır.  Antalya'nın Aksu ilçesinde, 1121 dekarlık bir alanda, A1 kategorisindeki sergi resmi olarak 6 ay sürmüştür. 31 Ekim-31 Aralık 2016 arası 2 ay daha uzatılmıştır. Halen ziyarete açık olup, yapı genel hatlarıyla gezilmeye müsaittir. Maliyeti 1.6 milyar TL'yi bulmuştur.

31 Ekim 2012'de yasalaşan Expo 2016 Antalya Kanunu ile kurulan Expo 2016 Antalya Ajansı, etkinliklerinin planlanması, düzenlenmesi ve yönetilmesi ile ilgili olarak öncelikli tasarrufta yetkisini elinde bulundurur. Expo 2016 Antalya Ajansı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi'de etkinliğin düzenlenmesinde görev alan diğer kurumlardır.

Expo Kulesi
Türk Hava Yolları Çocuk Bilim Ve Teknoloji Merkezi
Kongre Binası
Tarım ve Biyoçeşitlilik Müzesi
Expo Gölü
Türkiye Biyoçeşitliliği Tema Parkuru
Çocuk Adası
Ülke Bahçeleri
Mozaikültür Bitki Heykelleri Alanı
Expo Serası
Büyük Amfitiyatro ve Küçük Amfitiyatro

Expo Kulesi, Kule Alt Çarşıları ve Giriş Yapıları projesi 20.000 m² kapalı, 30.500 m² açık alanı kapsamaktadır. Kule yüksekliği 114 m'dir ve üst katlarında restoran ve seyir terasları bulunmaktadır. Açık alanlarda çeşitli mermer kaplamalar ve bitkilendirme ile dekoratif düzenlemeler yapılacaktır. Kule alt çarşıları çeşitli dükkânların yanı sıra 500 kişilik yemek alanı içermektedir. 18 katlı olup, asansör ile çıkılabilmektedir. Çıkış ücreti  olarak belirlenen tutar 10₺'dir.

Adından da anlaşılacağı gibi çocuklara Bilim ve Teknoloji'yi sevdirmek amacıyla yapılmış olan, içerisinde Bilim ve Teknoloji'nin işleyişi ile ilgi çeşitli araçlar, gösteriler, maketler bulunan merkezdir. 1. Katta, temel bilimler ile ilgili parkurlar ve 03 - 16 yaş grubuna hitap eden oyunlar bulunmaktadır. Çeşitli deney düzenekleriyle birlikte, 10D Salonu ve 3D Modülü eğlence simülatörleri bu katta bulunmaktadır. 2. katta, Dijital Köprü, Besin Zinciri parkurları bulunmaktadır. Üçüncü katta, Uzay, Su Dünyası, Dünyamız ve Biyosfer, Kimya, Biyoloji, Fizik parkurlarının yanı sıra Uzay Merkezi Simülatörü ve eğlenceli Bilgi Yarışması Parkuru bulunmaktadır.
Dinozor Bahçesi
Gerçeği ile bire bir, sesli ve hareketli dinozor türlerinin bulunduğu Dinozor bahçesi, büyük küçük bütün ziyaretçilerin ilgi odağı olmaktadır.
Planetaryum
Küre şeklinde tasarlanmış 86 kişi kapasiteli planetaryum, yapısı ile eşsiz bir gösteri izleme keyfi sunmaktadır. Uzay ile ilgili gösterim yapmakta olan Planetaryum'da yaş sınırı bulunmamaktadır. Planetarum'da 7 İngilizce 1 Türkçe show ve 15'ten fazla fragman bulunmaktadır. Ziyaretçiler gösterimlere seanslar halinde alınmaktadır.
Simülatörler
Çocuk Bilim ve Teknoloji Merkezi'nde çocuklar için gösterimde olan, 10D Salonu (7 yaş ve üstü) ile 3D Modülü (10 yaş altı) eğlence simülatörleri bulunmaktadır.
Gösterimler
10D Salon: 16 adet Film
3D Salon: 3 Adet Film
Planetaryum:
1 Adet, 23 dakikalık Türkçe Film
7 Adet, 23 dakikalık İngilizce Film
15'in üstünde, 4 dakikalık Kısa Film
Ziyaretçiler gösterimlere seanslar halinde alınmaktadır.

5 bin 3 kişilik ana salonu ve 6 bin 500 kişilik toplam kapasitesi ile Kongre Merkezi;  uluslararası toplantı, panel, konferans ve dev sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapacak özelliklere sahip olup, giriş ile birlikte 3 kattan oluşmaktadır. Her katta 2 bin 500 metrekareyi bulan fuayelerin de yer aldığı kongre merkezinin hemen yanına inşa edilen 3 bin metrekarelik iç bahçe alanları, sergi sonrası kongre merkezine entegre edilerek kapasitesi 9 bin 500 kişiye yükseltilebilmektedir. Kongre merkezi, EXPO 2016 Antalya alanının doğusunda yer almaktadır. Bu merkez, EXPO 2016 boyunca gerçekleştirilecek sempozyumlar, konferanslar, kapalı mekânda yapılması gereken performanslar için gerekli tüm alt yapıyı barındıracak şekilde tasarlanmıştır. İklim şartlarının uygun olmadığı günlerde milli ve özel gün kutlamaları burada gerçekleştirilmektedir.

Başak formunda tasarlanan müzede tarımın ve biyoçeşitliliğin geçmişten bugüne kadar yaşadığı gelişim anlatılmaktadır. Bina dışında yer alan açık sergi alanları,"yaşayan duvar" teknolojisiyle yapılmış dış cephelerden oluşmaktadır.
1. Salon: Yerleşik hayatın doğuşu
Karanlık bir salona girilir ve karşıdaki kolonda ateşin yanmasıyla başlayan bir hikâye başlar. Duvarlarda ilerleyen ve 5 ayrı projeksiyon alanında devam eden hareketli mağara çizimleri ile insanlığın avcı toplayıcılıktan yerleşik hayata geçişleri anlatılmaktadır. İnsanların dünyaya yayılmaları ve tarım yapılmaya başlayan yerler harita ile anlatılırken Göbeklitepe, Çayönü ve Hacılar mevkii maketleri üzerinden bilgiler aktarılmaktadır.
Koridor: Salon 2 Tanıtım Ekranı
1. salondan çıktıktan sonra, anamorfik oda tabelalarını olduğu koridora çıkılır. Koridor, insanların tarımla olan ilişkisinin hikâyesini anlatan bir zaman tüneli şeklindedir. Oda girişlerindeki tanıtım ekranlarında anlatılan konularla ilgili sorular ve özet bilgiler yer almaktadır. Sağ taraftaki duvar zemininde ise bir zaman çizelgesi bulunmakta, böylece salonların arasında ilerlerken bu çizelge tarihsel bir referans bilgisi sunmaktadır.

Salonun sol taraftaki duvarında boydan boya, yaşayan bir neolitik köy canlandırması yer alır. Salonda bulunulan süre boyunca bu köydeki bir gün dönümüne şahitlik edilir. Bu alan ziyaretçilerle etkileşimli olacak şekilde tasarlanmıştır. Projeksiyon alanının önündeki kiosklar aracılığı ile ziyaretçiler etkileşimli olarak bu canlandırmanın bir parçası haline gelmektedirler. Karşı taraftaki vitrinlerde döneme ait belli başlı eser replikaları, suyun kullanımı, prestij nesneleri, bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi ve yazının kullanılması ile ilgili konular anlatılmaktadır.
Koridor: Salon 3 Tanıtım Ekranı
Salon isimleri, kullanılan özel projeksiyon tekniği sayesinde uzaktan bakıldığında net bir şekilde görünürken, yazılara yaklaştıkça şekil değiştirmeye başlamaktadır.

Salonda bir tahıl tarlası hissi yaratılmak istenmektedir. Tavandan sarkan ve yerden aydınlatılan kumaşlar hafif hafif salınmakta ve ziyaretçilere büyük bir tahıl tarlasında dolaşma deneyimi yaşatmaktadır. Sarkıt kumaşların arasında oluşturulan projeksiyon alanlarında dünyadaki Vavilov merkezleri, tek tipleşme, biyoçeşitlilik, ekosistem ve besin zinciri konuları anlatılmaktadır. Aynı zamanda Türkiye'nin sahip olduğu endemik bitki türleri hakkında da kısa bilgiler bu salonda verilmektedir. Salon sonunda ziyaretçiler, özel algılayıcılar kullanılan etkileşimli bir projeksiyon alanında toprağı kazma, ekme ve sulama oyunu oynayabilmektedir.
Koridor: Salon 4 Tanıtım Ekranı
Her salonun kendine ait bir renk tonu vardır. Sağ taraftaki ekranlar ve zeminde yer alan zaman çizelgesi de odalara uyacak şekilde renk değiştirmektedirler.

Biyoçeşitlilik salonu 3 bölümden oluşmaktadır. Salon girişinden itibaren başlayan koridor ve yanlarındaki LED aydınlatmalı grafik panelleri ziyaretçileri etkileşimli polenleme oyunu alanına yönlendirir. Sol tarafta organik formlu etkileşimli masada ziyaretçiler biyoçeşitliliğin sürdürülebilmesi için nelerin yapıldığı, tehlike altındaki türler hakkında özet bilgilere ulaşmaktadırlar. Salonun sağ tarafında tohum duvarı yer almaktadır. Sütunlar etrafına yerleştirilmiş tohum hazneleri sayesinde farklı bitki türleri ve tohumlar hakkında ziyaretçilere bilgi sunulmaktadır.
Koridor: Salon 5 Tanıtım Ekranı

Ziyaretçilere müze boyunca anlatılanların hızlı bir özeti ve gelecekteki tarım senaryolarına dair hazırlanan gösterilerin yer aldığı salonda yer ve duvarı kaplayacak bir projeksiyonla bilgiler ziyaretçilere sunulur. Bu salonda ziyaretçilere belgesel benzeri bir gösterim yapmak yerine, zemin ve duvarı kaplayan dev projeksiyon görüntüleri ile başka yerde yaşayamayacakları bir deneyim yaşatılmaktadır.

Antalya Körfezi'nden esinlenilerek yapılan gölde, gün içerisinde çeşitli saatlerde ses, ışık ve su gösterileri sergilenmektedir. Toplam alanı 71.500 m² olan göl 90.000 m³ su almaktadır. Alanın doğu tarafındaki akarsu ile beslenmektedir ve göletin su akış yönü batıya doğrudur.

Yukarıdan bakıldığında solucanı andıran kıvrımlı bir yapıya sahip parkur, tek katlı olarak planlanmıştır. Yapı, Türkiye'de bulunan üç farklı bitki coğrafyasına ait bitki örtüsünün sergilenebilmesi için tasarlanmıştır. Parkur, kuzeyde Avrupa- Sibirya flora bölgesi, ortada İran- Turan flora bölgesi ve güneybatıda Akdeniz Bölgesi olmak üzere Anadolu'da bulunan üç biyocoğrafik bölgeye ayrılarak planlanmıştır.
Özellik: Üç Farklı Doğal Bitki Coğrafya Bölgesi
*Akdeniz
*İran Turan
*Avrupa Sibirya bitki coğrafya bölgeleridir.
Amaç: Türkiye Biyoçeşitlilik Tema Parkuru, Türkiye'nin doğal bitki zenginliğinin sergilenmesi amacıyla yapılmıştır.
Deneyim: Daha önce farklı yöreleri ziyaret etme fırsatı yakalayamamış olan ziyaretçiler bu coğrafyaların bitkilerini görme ve öğrenme şansı yakalamaktadır.
Bitki & Peyzaj: Türkiye'nin 3 bitki coğrafya bölgesi; Avrupa-Sibirya, İran-Turan ve Akdeniz Flora Bölgeleri, Tema Parkuru'na batıdan doğuya aynı şekilde yerleştirilmiştir. Flora bölgelerine göre, bölgeye özgü doğal bitki türleri doğadan toplanarak bir araya getirilmiştir ve parkurda sergilenmektedir. Biyoçeşitlilik Tema Parkurunda bitkilerin bir kısmı endemiktir. Doğal bitkiler,

Eğirdir, Isparta iline bağlı Eğirdir Gölü kıyısında bir ilçedir. Isparta'ya yaklaşık olarak 34 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 1.315 km²dir. Eğirdir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 924 metredir. Eğirdir Gölü Türkiye'nin ikinci en büyük tatlı su gölüdür ve doğal içme suyu havzası konumundadır. Isparta'nın en önemli turizm merkezlerinden biridir.

Eğirdir ve çevresinin Arvaza Krallığı (MÖ 2000-1200) döneminden beri meskun olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Eğirdir Gölü güney ucu merkez olmak üzere Burdur Gölü'ne kadar olan bölgeye İlkçağ'da Askania adının verildiği sanılmaktadır.
Bu yöreye Luwi uygarlığı çağında Askawana, yani 'Ada Ülkesi' adı verilmiştir. Yöre, Arzava Krallığından sonra MÖ 1200 yıllarında Friglerin egemenliğini girmiştir. Daha sonra MÖ 687-547 yılları arasında Lidyalılar tarafından işgal edilmiştir.
'Eğirdir kentinin Lidya'nın son hükümdarı Kroisos (MÖ 560-MÖ 547) tarafından kurulduğu ve ilk adının da "Krozos" olduğu sanılmaktadır. Şehrin iç kalesi de Lidyalılar tarafından yaptırılmıştır. MÖ 540 yılında Pers İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş, yaklaşık 200 sene Pers imparatorluğu egemenliğinde kalmış, daha sonra Seleukos egemenliği altına girmiştir. Yöre Seleukoslar tarafından MÖ 188 yılında Apamea (Dinar) antlaşmasıyla Romalılara bırakılmıştır. Romalılar döneminde ilçe Prostanna diye anılmıştır.
Eğirdir ve çevresi 395 tarihinde Bizans egemenliğine girilmesinden sonra Akritur olarak isimlendirilmiştir.
Yörede ilk Türk yerleşiminin 1071'den birkaç yıl sonra gerçekleştiği sanılmaktadır. Anadolu Selçuklu hükümdarı III. Kılıçaslan 1204 yılında çevredeki şehirler ile birlikte, Eğirdir'i de Selçuklu egemenliği altına almıştır. Selçuklular, sayfiye yeri olarak kullandıkları Eğirdir'e doğal güzelliklerinden dolayı Cennetâbad ismini vermişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca 1280 yılında günümüz Isparta, Burdur ve Antalya illerini hakimiyetine alan Hamitoğulları Beyliği kurulmuştur. Eğirdir uzun yıllar boyunca bu beyliğe başkentlik yapmıştır. Bu süre zarfı içerisinde Eğirdir gelişmiş ve bayındır hale gelmiştir. Bu gelişmelerden dolayı Eğirdir'e "Felekâbât", Isparta'ya ise "Hamit Eli" denmeye ve farklı iki merkez olarak ele alınmaya başlanmıştır. Eğirdir'in beylik başkenti olması sebebiyle; Hamitoğulları Beyliği'nin ikinci beyi olan Dündar Bey tarafından yaptırılan "Dündar Bey Medresesi" bu beyliğin en önemli mimari eserlerindendir. Eğirdir'in merkezinde yer alan bu tarihi taş medrese günümüzde kapalı çarşı olarak kullanılmaya devam etmektedir. 1391'de Eğirdir ve yöresi Osmanlı Devleti egemenliğine girmiştir.Osmanlıların ilk egemenlik dönemi çok kısa sürmüş,Timur Ankara Savaşından sonra Anadolu'yu istilası sırasında Eğirdir'de kendisine boyun eğmeyen şehri ve halkın sığındığı Nis Adası'nı kuşatarak zapt etmiş ve bölgeyi 1402 yılında ve Karamanoğlu 2. Mehmet Bey idaresine bırakmıştır. Eğirdir, Sultan II. Murat zamanında 1423'te tam olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı egemenliği döneminde yörenin devlet sınırlarından uzak kalması savunma ihtiyacını ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden şehrin surları onarım görmemiş, beylik dönemindeki canlı hayat sönmeye başlamıştır." Bu dönemde Eğirdir, Hamid Sancağının kazaları arasında görülmektedir.

Bu dönemde Eğirdir, Hamit ilinin kalesinde 'Hisar Erleri' bulunan, surlarla çevrili tek şehirdi. Bu surlar, 17. yüzyılda Fransız seyyah Paul Lucas'ın belirttiğine göre hala sağlamdı. Osmanlı İmparatorluğunda Hamideli Sancağı'nın merkezi olan Eğirdir, Tanzimat'tan sonra ise Konya Vilayeti Hamit Sancağına bağlı bir kaza olmuştur. Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Eğirdir, ilçe statüsünü korumuştur.
Eğirdir, Sevr Antlaşmasıyla İtilaf Devletleri tarafından bölüşülen Anadolu'da işgale uğramamış bölgelerimizden birisidir. Eğirdir halkı işgale karşı protestolara yeni bir boyut getirerek, 22 Mayıs 1915 tarihinde Yunanlara karşı Talayzade Salih Bey önderliğinde 700 kişilik bir silahlı kuvvet oluşturmuş, bu sayede Isparta Sancağında Milli Mücadele için ilk milis kuvvet kurulmuştur. İşgalci Yunan ve İtalyan kuvvetlerine karşı caydırıcı güç teşvik etmiştir. Bu milis güç, Isparta'da işgallere karşı Hafız İbrahim Demiralay önderliğinde kurulan daha sonra "Demir Alay" ismiyle anılan Kuvâ-yi Milliye birliğinin öncülü ve katılımcısı olmuştur. Böylece işgalci İtalyan kuvvetleri Antalya'dan yukarı iç kesimlere rahatça ilerleyememiştir. Yunan işgal kuvvetlerine karşı ise Denizli dolaylarında başarılı savunmalar yapılmıştır. Böylece Isparta ve Eğirdir'in işgal görmesi engellenmiştir.

M.Ö. 4. yüzyılın başında Lidya Kralı Krezus tarafından yaptırılmıştır. Yapı tarzı bakımından Lidya mimarisinin özelliklerini yansıtan kalenin yapımında taşlar arasında boydan boya ardıç ağacından hatıllar atılmıştır. Duvar yapımında taş bloklar kullanılmış, iç kısmında ise moloztaş dolgu maddesinden yararlanılmıştır.
İlçede göle doğru uzanan yarımada üzerinde iç ve dış kale bulunmaktadır. Yarımadayı ve bugünkü Kale Mahallesini kuzey-güney doğrultusunda kesen ve günümüze kadar varlığını koruyan İç Kale özellikle gölden ve karadan (Sivri Dağı'ndan) gelebilecek saldırılara karşı korunmak amacıyla üç tarafı su ile çevrili yarımadanın en güvenli bir yerinde yapılmıştır.
Dış kale ise, temel kalıntıları bulunan Demir Kapı Mahallesine kadar ulaşmaktadır.

Eğirdir'de bulunan camilerin en büyüğü olup, duvarları kâgir ve üstü toprak dam olarak Hızır Bey tarafından yaptırılmıştır. Kesin tarihi bilinmemekle birlikte 13. yüzyılda 2.Gıyasettin Keyhüsrev tarafından yaptırılmış olabileceği belirtilmektedir. 1327'de Hızır Bey tarafından geniş çaplı onarım ve tamir görerek genişletilmiş olan bu eser in ismi Hızırbey Camii olagelmiştir. Camii'nin doğu cephesinde sur duvarlarından iç kaleye açılan bir kapı ve yol bulunmaktadır. İç Kaleye açılan kapı kemerinin 4,5–5 m üzerine Camii'nin zarif mimarisi inşa edilmiştir.
Kemerli minare Anadolu Türklerinin sanat anlayışını yansıtmakta ve Türk-İslam Dünyası'nın ender yapıtlarından biri olarak kabul edilir.

İlçenin en merkezi yerinde bulunan ve taş medrese adıyla da anılan bina, 1237 yılında Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında han olarak yapılmıştır. Daha sonra 1301 yılında Hamidoğlu Dündar Bey tarafından medrese haline getirilmiştir. Medrese 2 katlı olup, ortada avlu yer alır ve 30 hücresi vardır.
Medresenin girişinde büyük bir taç kapı vardır. Kapının etrafında Selçuklu karakterinde geometrik şekille süslenmiştir. Yapının malzemeleri yakındaki Kervansaray'dan sökülerek getirilmiştir. Medrese bugün kapalıçarşı olarak kullanılmaktadır.

İlçe iklim bakımından Akdeniz ve İç Anadolu iklimleri arasında bir geçiş alanında yer almaktadır.
İlçede, ne Akdeniz'in yağışlı ne de İç Anadolu'nun kurak iklimi söz konusudur. Yağışlar genelde kış ve ilkbahar aylarında olup yıllık yağış ortalaması 705 mm civarındadır. Hakim rüzgarların lodos ve poyrazdan estiği ilçede, ortalama sıcaklık 11,9 °C dereceyi bulmaktadır.

Eğirdir her mevsim, iklim ve saatte farklı bir renkte görülebilen Eğirdir gölü, sadece Eğirdir'e özel Apollon Kelebeği, dünyada nadir görülen ormanları ve çok zengin tarihi ve büyüleyici güzellikleriyle öne çıkmıştır. Doğal güzellikleri ve tarihi ile ilgi çeken Eğirdir 4 Şubat 2017 tarihinde Cittaslow üyesi olmuştur.

İlçeye bağlı 1 belde ve 28 köy vardır.

Eğirdir'in yerli halk arasında "Bağlar" olarak anılan bölgesinde tarım önemli yer tutmaktadır. Başlıca üretilen tarım ürünleri şunlardır: Elma, üzüm, ayva, muşmula ve az da olsa ceviz. Ancak en önemli bölgesel çaptaki tarımsal üretimi elmadır. Elması ile meşhurdur. Birçok çeşit elma üretimi yapılmaktadır. Fujı, Golden, Starking, Gala, Topaz, Pink Lady, Braeburn ve Grany Smith bunlardan bazılarıdır. Elmaları renk açısından genelde sarı, yeşil, pembe ve kırmızı renkte olmaktadır. Ayrıca tat ve şeker miktarı bakımından çoklu seçeneğe sahiptir. Örnek: Mayhoş, tatlı, ekşi.
En çok Akdeniz Bölgesi'nde beslenen keçi olan Kıl Keçisi; Eğirdir'in başlıca küçükbaş hayvancılığını oluşturur. Hayvancılık yaygın olmamakla birlikte dağlık kesimlerde rastlanmaktadır. Eğirdir'de balıkçılık faaliyeti önemlidir. Kılçıksız göl levreği, siraz, eğrez ve kerevit avı önemli balıkçılık faaliyetleridir. Eğirdir Gölü 1980 öncesinde 10 çeşitten fazla balık türü (bazıları endemik tür) barındırırken göl ekolojisine yanlış beşeri müdahaleler ve bazı balık hastalıkları yüzünden günümüzde bu sayı giderek azalmaktadır. Ayrıca ihracatta önemli bir ekonomik değere sahip olan kerevitten (su ıstakozu) 2005-2013 yılları arası popülasyonu önemli ölçüde azaldığı için faydalanılamamıştır. Son ekolojik sayım ve raporlarda 2014 yılından itibaren kerevit popülasyonun toparlanıp yeniden ekonomik değer kazanacağı öngörülmektedir.
İlçe, turizm potansiyeli açısından oldukça zengin bir içeriğe sahiptir. Özellikle "Altınkum Mahallesi"nde ve "Bedre Koyu"nda yaz turizmi önemli yer tutar. Buralarda yer alan plajlar; gölde yüzme aktivitesi ve kamping imkânı vermektedir. "Altınkum Plajı" ve Bedre Plajı" orta ölçekte yerli ve yabancı turist misafir etmektedir. Bu çok amaçlı plajlardan Altınkum'un içerisinde yer alan bungalovlarda veya bireysel çadır kurma imkânıyla konaklama yapılabilmektedir. "Bedre Plajı" ise Çadır kurma ve karavan park alanıyla konaklama imkânı sunarken içerisinde bulunan su kaydırakları ile çocukların vakit geçirebilecekleri alanlara sahiptir. Bunların dışında plaja yakın oteller ve pansiyonlar da yer almaktadır. Yaz turizminin yanında kültür, tarih ve doğa turizmi potansiyelleri fazladır.

Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'ne bağlı Turizm Fakültesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu ve Eğirdir Meslek Yüksek Okulu burada bulunmaktadır.
Eğirdir halkı tarafından Atatürk'e verilen Can Adası, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Dağ Komando Okulu, ender rastlanan Kasnak Meşesi ve Sığla Ormanları, Türkiye'nin en önde gelen Kemik Hastalıkları Hastanesi, elması ve sadece Eğirdir'de görülen Apollon Kelebeği ile tarih ve doğa zengini bir ilçedir.
Yerli halk arasında adı "Sivri Dağ" olarak geçen dağı, Türkiye'nin en büyük 2. (ikinci) tatlı su gö

FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası, erkek ve kadınlarda olmak üzere, her kıta konfederasyonlarının şampiyon kulüpleri arasında gerçekleştirilen voleybol şampiyonasının kadınlar kategorisinde yapılanıdır. Yarışma ilk kez 1991 yılında Brezilya'nın, São Paulo kentinde düzenlendi.

2024 itibarıyla tablo

1991 -  Ida Alvares (Sadia São Paulo)
1992 -  Ana Flávia Sanglard (Minas Tênis Clube)
1994 -  Ana Moser (Leite Moça Sorocaba)
2010 -  Katarzyna Skowrońska-Dolata (Fenerbahçe)
2011 -  Nataša Osmokrović (Rabita Bakü)
2012 -  Sheilla Castro (Osasco)
2013 -  Jovana Brakočević (VakıfBank)
2014 -  Yekaterina Gamova (Dinamo Kazan)
2015 -  Jordan Larson (Eczacıbaşı)
2016 -  Tijana Bošković (Eczacıbaşı)
2017 -  Zhu Ting (VakıfBank)
2018 -  Zhu Ting (VakıfBank)
2019 -  Paola Egonu (Imoco Volley Conegliano)
2020 - COVID-19 pandemisi nedeniyle düzenlenmedi
2021 -  Isabelle Haak (VakıfBank)
2022 -  Isabelle Haak (Imoco Volley Conegliano)
2023 -  Tijana Bošković (Eczacıbaşı)
2024 -  Isabelle Haak (Imoco Volley Conegliano)

2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası resmi sitesi 20 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Faselis ya da Phaselis (Grekçe: Φασηλίς), Likya'da bulunan antik Yunan ve Roma kentidir. Günümüzde Antalya'nın Kemer ilçesi yakınlarındadır. Faselis, tarihî özelliklerinin yanında plajlarıyla da bir deniz turizmi alanı işlevi görmektedir.

Olimpos Beydağları Millî Parkı içinde çam ve sedir ormanları arasında yer alan antik Faselis Antik kenti, Kemer'in 17 km batısındadır. Antalya - Kumluca kara yolu üzerinden ulaşılabilen Faselis'e yakın alanda Beldibi Mağarası ve Olimpos Antik Kenti gibi farklı tarihî alanlar da bulunmaktadır.

Kent M.Ö. 7. yüzyılda Rodoslular tarafından kurulmuştur. Uzun yıllar Likya'nın doğu kıyısının en önemli liman özelliğini korumuştur. Faselis'in dört limanı vardır. Bunlar; Kuzey Limanı, Savaş Limanı veya Korunmuş Liman ve Güneş Limanı'dır. Kentin ortasında 20-24 metre genişliğinde bir cadde bulunur. Bu caddenin güney ucunda Hadrian Su Yolu Kapısı bulunur. Caddenin iki yanında gezinti yolları ve dükkânlar vardır. Bunların da yakınında hamamlar, agora ve tiyatro gibi kamu yapıları bulunur. Bu yapıların tarihinin M.Ö. 1. ve 2. yüzyıla kadar uzandığı düşünülmektedir. Kent merkezi ile 70 metre yükseklikteki plato üzerine kurulmuş olan yerleşim yeri arasında su kanalları vardır.

Antik kent kuruluşu hakkındaki en net bilgiler M.Ö. 690 yılını işaret etmektedir. Rodoslular tarafından koloni olarak kurulan kent, coğrafi konumu ile önemli bir liman kenti olduğunu göstermektedir. Biri yarımadanın kuzeyinde diğeri kuzeydoğuda üçüncüsü ise güneybatı kıyısında yer alan üç limana sahiptir. Limanları, agoraları ve kent sikkeleri üzerindeki gemi betimlemeleri Faselis'in ticari liman özelliğini vurgulamaktadır.
Anti kent Faselis bazen Likya bazen Pamfilya bölgesi kenti olarak gösterilir. Gerçekte her iki bölgenin sınırları arasında yer almaktadır. Kentte sırasıyla M.Ö. 5'nci yüzyılda Pers, 4'üncü yüzyılda Kayra Satrabı Mausolos ve komşu kent Lmyra’nın Kralı Perikles’in egemenlikleri görülür. Antik kentin tarihteki en önemli zamanı olan M.Ö. 333 yılında Büyük İskender'i altın taçla karşılamaları kent tarihinin en renkli sayfalarından biridir. İskender’den sonra birçok kere el değiştiren Faselis, M.Ö. 167’de Likya Birliği'ne üye olup birlik sikkeleri basmıştır. Bir süre komşu kent Olimpos ile korsanların talanlarına maruz kalmasının ardından M.Ö. 43'te Roma egemenliğine giren antik yerleşim, antik kentte yeniden yapılanma ve en az 300 yıl sürecek refahın başlangıcı olmuştur.

Günümüze ulaşan en anıtsal yapı ise su kemerleridir. Kentin ihtiyacı olan su kuzeydeki tepede yer alan kaynaktan getirilmekteydi. Biri tiyatro karşısında, diğer ikisi güney limana giden ana caddenin sağında olmak üzere üç agora bulunmaktadır. Tiyatronun karşısındaki agoranın içinde bugün Bizans Dönemi'ne ait küçük bir bazilikanın kalıntıları yer alır.
Kentin diğer iki önemli kalıntısı ise kent meydanındaki biri küçük diğeri büyük iki hamam kalıntısıdır. Özellikle küçük hamam kalıntıları Roma hamamının ısıtma sistemi hakkında bilgiler verir.
Tarihçiler kentin baş tanrıçasının savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazarlar. Henüz bulunmamış Athena Tapınağı ve diğer önemli yapıların bugün ormanla kaplı akropol tepesinde yer aldığı düşünülmektedir. Ayrıca dünyada yalnızca bu ören yeri içinde yetişen baklagil türüne ait bir bitki çeşidi bulunmaktadır. "Lathyrus phaselitanus" isimli bu bitki nisan ve mayıs aylarında meyve vermektedir.

Milattan önceki dönemde limanlar kutsal bir öneme sahipti. Limandaki denizciler Tanrı'ya minnettarlıklarını göstermek için çiçekler, bal peteği, tütsü ve çeşitli baharatları kil kaplara koyar ve bunları Faselis Koyu'na atarlardı. Günümüzde ise Faselis, liman olarak değil daha çok serinlemek için denize giren ziyaretçilerin tercih ettiği plaj olarak kullanılmaktadır. Güney Limanı, antik kentin güney batısında bulunur ve oldukça büyük bir alan kaplar. Hatta Güney Limanı boyunca yürüyüşe çıktığınızda liman duvarlarının kalıntılarını yer yer görebilirsiniz.
Kuzey Limanı ise Antik kentin kuzey doğusunda bulunur. Güney limanına oranla daha küçük olan Kuzey Limanı denize girmek için daha az tercih edilmektedir. Antik dönemde Likyalılar ve Rodoslular tarafından deniz ticaretinde kullanılan bu iki liman sayesinde ekonomik olarak oldukça iyi bir konumda yer almışlardır. 

Faselis Antik Kenti ve Plajı Hakkında 27 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uzaydan Faselis17 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Phaselis Tanıtım Rehberi-Tekirova-Antalya Antik Kent Phaselis-Faselis1 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turist Rehberi objektifinden- AHMET YASİN TURGUT
 Wikimedia Commons'ta Faselis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Fenerbahçe, İstanbul merkezli Türk profesyonel futbol takımıdır. Takım, 1907 yılında kurulan Fenerbahçe Spor Kulübü'nün futbol şubesi olarak 1907 yılında kuruldu ve 10 Haziran 1998 tarihinde kurulan Fenerbahçe Futbol A.Ş. ile şirketleşti.. Fenerbahçe futbol takımı, iç saha maçlarını İstanbul'un Kadıköy ilçesinde bulunan 50.530 kişilik Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda yapmaktadır. Fenerbahçe, Türk futbol tarihinin başarılı ve en çok taraftarı olan spor kulüplerinden birisidir.
Fenerbahçe, 1924 yılından beri düzenlenen Türkiye Ligi şampiyonalarında toplamda 28 şampiyonluk ile en çok şampiyon olan Türk futbol takımıdır. Süper Lig'de 19, Millî Küme'de 6, Türkiye Futbol Şampiyonası'nda ise 3 şampiyonluğu bulunmaktadır. Ayrıca, 7 kez Türkiye Kupası ve 10 kez Süper Kupa şampiyonluğu da bulunmaktadır.
Takım, 2012-13 sezonunda UEFA Avrupa Ligi'nde yarı finale, 2007-08 sezonunda UEFA Şampiyonlar Ligi'nde ve 2023-24 sezonunda ise UEFA Konferans Ligi'nde çeyrek finale çıkarak bu kulvarlarda tarihindeki en iyi Avrupa kupaları derecelerini elde etmiştir.
Takma adı "Sarı Kanaryalar" olan Fenerbahçe Kulübü'nün geleneksel forması düz, sarı-lacivert çubuklu forma, beyaz şort ve yanları hafif renkli beyaz çoraplardan oluşmaktadır.

Londra Sefareti (Büyükelçilik) Başkatibi Nurizâde Suad Bey'in oğlu Nurizade Ziya Songülen, Ferik (tümgeneral) Şevki Paşa'nın oğlu Ayetullah Bey, edebiyatçı Samipaşazade Sezai Bey'in yeğeni ve Bahriye Mektebi öğrencisi Enver Necip (Okaner), Basra Valisi Abdurrahman Sami Efendi'nin oğlu, Alman Lisesi talebesi Hassan Sami Kocamemi, “Hintli” namıyla anılan Asaf Beşpınar, Haccarzade Mehmed Tevfik ve mutasarrıf Saffet Paşa'nın oğlu Hakkı Saffet Tarı, o yıllarda Kalamış, Papazın Çayırı'nda İngilizler ile Rumların oluşturdukları futbol takımlarının maçlarını izlemekte ve İngilizlerin yer aldığı Moda FC'de oynayan “Bobby” lakaplı ilk Türk futbolcu Fuat Hüsnü Kayacan'ı seyretmekteydiler. 1907 yılının bahar mevsiminde yine bir maç dönüşünde Necip, Ziya ve Ayetullah Beyler, Necip Bey'in Moda, Beşbıyık Sokak'taki evinde toplandılar. İçinde bulundukları tarihin de desteğinden güç alan bu gençler, kuracakları takımın ilk fikir harcını attılar. Bu genç arkadaş grubunun yaptığı istişare sonrasında gerekli parayı finanse edecek olan dönemin zenginlerinden Saint-Joseph mezunu Mühendis Nurizade Ziya Bey'e kulübün kurucu başkanlığı, Osmanlı Bankası memurlarından Saint-Joseph mezunu Ayetullah Bey'e katiplik (sekreter) görevi, Bahriye Mektebi'nden henüz yeni mezun olmuş Necip Bey'e de kaptanlık ve veznedarlık (sayman) görevi paylaşıldı. Kulübün adını ise, oturdukları semtten esinlenerek, Fenerbahçe Futbol Kulübü olarak belirlediler. Böylece Fenerbahçe Spor Kulübü, bir futbol takımı olarak 1907 yılında İstanbul'un Kadıköy ilçesi Moda semtinde kuruldu.

Kulüp başkanı Ziya Bey'in İngiltere'den bizzat getirttiği; önü ve kolları düğmeli pazen kumaş olan sarı beyaz renkte bol formaları, lacivert şort pantolonları ve sarı löverli yün çorapları ile takım, ilk antrenmanlarına Saint-Joseph Koleji Türkçe muallimi Enver Yetiker'in nezaretinde Kuşdili ve Fenerbahçe çayırlarında başladı. Kısa zamanda çevrenin futbola kabiliyetli gençlerini de kendi etrafında toplayan kulübün ilk kadrosu, olası olarak; Hintli Asaf - Necip, Ziya - Büyük Hasan - Hassan Sami, Çerkes Sabri - Nasuhi, Şevkati - Galip - Hüseyin, Hayrullah Bey terkibinde ya da; Asaf - Ziya - Hassan Sami - Ayetullah - Mazhar - Necip - Fethi - Galip - Hüseyin - Büyük Hasan - Nevzat şeklinde oluştu.

Fenerbahçe futbol takımı, 1908 yılında ilk kez İstanbul Futbol Ligi'ne katıldı. Takımın Enver Yetiker'den sonraki teknik direktörlüğünü, aynı zamanda takımın oyuncusu olan Hüseyin Dalaklı yapmaktaydı. İlk iki yıl, kulüp kurucularının istifasının da etkisiyle İstanbul Ligi'nde varlık gösteremeyen takım, 1911-12 sezonunda Zeki (Mazlum), Karnik Arslanyan, Abbas (Elkatipzade), Mustafa (Elkatipzade), Yahya Berki (Karagözoğlu), Hüseyin (İzzi), Arif, Kemal (Aşkın), Tevfik (Taşçı), "Otomobil" Nuri, Galip (Kulaksızoğlu), Nasuhi (Baydar) ve Hasan Kâmil (Sporel)'den oluşan kadrosuyla namağlup şampiyon olarak tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti. 1912-1913 Sezonu'nu Fenerbahçe, her ne kadar lider olarak sürdürse de, bu sezon; Balkan savaşları nedeniyle tamamlanamadı. Resmi kuruluşu 1907 olarak bilinen Fenerbahçe'nin tescili ise (o dönem Cemiyetler Kanunu henüz yürürlükte olmadığından) 1913 yılında yapıldı. "1907'de Kuşdili Çayırı'nda kurulan ve başkanlığını Hamid Hüsnü (Kayacan) Bey'in yaptığı Fenerbahçe Spor Kulübü'nün kuruluş amacı "Beden ve fikir eğitimini yaygınlaştırmak, vatan gençlerini hayat mücadelesine, sıkıntılara ve askeri seferlere (savaşmaya) alıştırmak" ifadelerini ihtiva eden belge ile kulüp resmi olarak tescil edildi. Bu kayıt aynı zamanda, bir Türk futbol kulübü hakkında şu ana kadar bulunmuş tek resmî Osmanlı tescil belgesidir. 1913-14 ve 1914-15 sezonlarında ise Galip Kulaksızoğlu'nun teknik direktörlüğündeki takım, iki sezon art arda namağlup olarak İstanbul Lig şampiyonluğunu kazandı. 1912 yılında kurulan ve 1923 yılına kadar devam eden Cuma Ligi'nde de ayrıca mücadele eden Fenerbahçe, 1920-21 ve 1922-23 sezonlarını şampiyon olarak tamamladı.

Fenerbahçe'nin 1922-23 sezonu şampiyonluğu dünyada eşi benzeri görülmemiş bir sezon olarak tarihe geçti. Takım kadrosunun tamamı yüksek okul mezunları ve öğrencilerden oluşan Fenerbahçe, sezonu hiç yenilmeden ve gol yemeden 58-0 gibi bir skorla tamamladı.

1923 yılının Fenerbahçe açısından en önemli olaylarından bir diğeri ise Birleşik Krallık işgal kuvvetleri komutanı General Charles Harington Harington'ın İstanbul'dan ayrılırken kendi adına bir turnuva düzenlemesi oldu. General, bu kupaya yönelik olarak "Gardler Muhteliti Türk kulüplerine meydan okuyor. Galibine, Başkumandanın adını taşıyan büyük bir kupa verilecek bu maça Türk kulüpleri diledikleri gibi takviye de alabilirler." şeklinde bir ilan verdi. Fenerbahçe ise generalin ilanına "Fenerbahçe Kulübü yalnız kendi kadrosuyla bu maçı şartsız olarak kabul eder." şeklindeki gazete ilanıyla karşılık verdi.
29 Haziran 1923 tarihinde General Harington Kupası adıyla Taksim Stadı'nda yapılan maçı Fenerbahçe, dönemin önemli oyuncularından olan Zeki Rıza Sporel'in atmış olduğu iki golle 2-1 kazandı. Maç gecesi Lozan Konferansı'nda bulunan Türk Heyetine de bu galibiyet haberi ulaştığında heyet başkanı İsmet Paşa tarafından Fenerbahçe kulübüne "Heyetimiz adına hepinizi mutlulukla tebrik eder, meserretle gözlerinizden öperim." şeklinde bir kutlama telgrafı gönderildi.
1932 yılının Haziran ayında meydana gelen Kuşdili Yangını sonucu kulüp binası ciddi ölçüde zarar gördü ve kupalar, üye kayıt ve maç defterlerini de içeren belgeler dahil olmak üzere çoğu maddi eser ve belge yok oldu. 1936 yılında en güçlü İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarının yer aldığı Millî Küme kuruldu. 1938 yılında kendi isteğiyle ligden çekilen Fenerbahçe, bunun dışındaki tüm turnuvalara katılmış 1937, 1940, 1943, 1945, 1946 ve 1950 yıllarında olmak üzere 6 kez şampiyonluk kazanarak bu kupada en çok zafere ulaşan takım olmuştur. Bu yılların en önemli futbolcularından birisi ise Fenerbahçe formasıyla çıktığı 615 maçta 423 gol atan Lefter oldu. 1947-1951 ve 1953-64 yılları arasında Fenerbahçe forması giyen Lefter, Türkiye'de kulübü tarafından jübilesi yapılan ilk futbolcu oldu. Fenerbahçe taraftarlarının gönlünde taht kuran ve Ordinaryüs lakabı takılan Lefter için Tribünler söyledi binlerce kere. Ver Lefter'e yaz deftere. Bitti kalem doldu defter. Bu âlemde kral Lefter. sloganı yazıldı. 

1939 yılında Türk futbol tarihinde ilk kez gece maçları oynanmaya başlandı. 9 Eylül 1939 tarihinde saat 21.00'de Fenerbahçe ile Beyoğluspor arasında yapılan bu ilk maçta, Fenerbahçe rakibini 4-2 mağlup etti. İlk gece maçının ilk golünü ise Fenerbahçeli futbolcu Fikret Kırcan kaydetti.
Fenerbahçe, ilk olarak 1908-09 sezonunda katıldığı ve 1958-59 sezonuna kadar farklı statülerde yapılan İstanbul Ligleri'nde 16 şampiyonluk kazandı. Bu şampiyonluklardan 14'ü İstanbul Ligi, 2'si Cuma Ligi kupasıydı.

21 Şubat 1959 tarihinde sadece İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarının katılabildiği Türkiye 1. Futbol Ligi kuruldu. Beyaz ve kırmızı grup şeklinde düzenlenen ve 16 takımın yer aldığı ligde, Fenerbahçe, beyaz grupta yer aldı. Macar teknik direktör Ignace Molnar yönetimindeki Fenerbahçe, 12 galibiyet ve 2 beraberlik alıp 26 puanla grubunu lider tamamladı. Finalde ise kırmızı grubun birincisi Galatasaray ile karşılaştı. İki maç şeklinde düzenlenen finalde, ilk maçı 1-0 kaybetmesine karşın ikinci maçta rakibini Yüksel Gündüz, Mustafa Güven, Naci Erdem ve Şeref Has'ın attığı gollerle 4-0 yenerek Türkiye 1. Futbol Ligi'nin ilk şampiyonu oldu. 1959-60 sezonunda ligi ikinci olarak bitiren Fenerbahçe, aynı sezon tarihinde ilk defa Şampiyon Kulüpler Kupası'na katıldı. 1. ön eleme turunda Nemzeti Bajnokság şampiyonu Csepel'i 1-1 ve 3-2'lik skorlarla eleyerek ikinci tura yükseldi. İkinci turda Fransa ligi şampiyonu Nice'yle karşılaşan Fenerbahçe, rakibine elenerek turnuvaya veda etti.
1960 yılında takımın başına Macar teknik direktör László Székely getirildi. Fenerbahçe, 1960-61 sezonunda 38 maçta aldığı 26 galibiyet, 9 beraberlik, 3 mağlubiyetle ligi yeniden şampiyon olarak tamamladı. Bu sezonun en önemli gelişmelerinden birisi ise Fenerbahçe'nin en önemli futbolcularından olan Can Bartu'nun sezon sonunda bir İtalyan takımı olan Fiorentina'ya transfer olması oldu. 1961-62 sezonunda ise yeniden Şampiyon Kulüpler Kupası'nda mücadele etme hakkı kazanan Fenerbahçe, 2. turdan katıldığı turnuvada Nürnberg'e 2-1 ve 1-0'lık skorlarla yenilerek kupaya veda etti. 1962 yılının Ocak ayında takımın başına Necdet Erdem getirildi. 1962 yılının Temmuz ayında ise takımın başına Yugoslav teknik direktör Miroslav Kokotović getirildi.1962-63 sezonunu üçüncü olarak bitiren Fenerbahçe, 1963-64 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'na katıldı. Ön eleme turunda Romanya ligi takımlarından Petrolul Ploiești'yi geçen Fenerbahçe, birinci turda Kuzey League of Ireland takımı olan L

Fethiye, Muğla ilinin 13 ilçesinden birisi ve aynı ilçenin merkezidir. Fethiye, 2012 yılındaki büyükşehir yasasına kadar Muğla ilindeki en büyük ilçeydi ve il adayıydı. 2012 büyükşehir yasasıyla Fethiye'ye bağlı Kemer beldesi Seydikemer adıyla ilçe yapılmış, Fethiye nüfusunu ve idari yönetimini yarı yarıya kaybetmiştir. Bu düzenlemeyle Bodrum ilin nüfus bakımından en büyük ilçesi konumuna yükseldi. İlçe Türkiye'de ve dünyada tanınmış bir turizm merkezidir. Göcek ve Ölüdeniz gibi dünyaca ünlü koyları yanında Saklıkent Kanyonu gibi doğal güzelliklere sahiptir.
İlçenin 2024 yılı nüfusu 182.280'dir. Nüfus bakımından Muğla'nın Bodrum'dan sonra en büyük ilçesidir. Eskiden buraya bağlı Seydikemer'in ilçe olduğu 2013'e kadar ilin en fazla yüzölçümüne sahip ilçeydi. Nüfus yoğunluğu açısından Bodrum'dan sonra en büyük ikinci ilçedir. Kentin eski adı Meğri'dir.

Geniş yemek skalasına sahip Fethiye, gezip görülecek yerlerinin güzelliğine yiyeceklerini de dahil ediyor. Geçmişten gelen yöresel Fethiye meşhur yemekleri ağırlıkta olduğu görülmekte ve modern tatlarla harmanlanmaktadır. Bilindik yemeklerin yanı sıra denemediğiniz farklı türdeki yiyecekleri tercih edebilir, yenilikten yana da olabilirsiniz. Fethiye neyi meşhur sorusuna şu şekilde cevap verebilmek mümkündür:

Bir çeşit hamur işi olan Leğen Böreği, Fethiye’de sıklıkla tüketilen yemekler arasındadır. Fethiye meşhur yemekleri arasında olan börek, farklı ot ve peynirlerle hazırlanır. Yapımında yöresel otların yer aldığı bu lezzet bölge halkı tarafından sabah kahvaltıları ve akşam yemeklerinde sıklıkla tüketilir.

Mantı çorbası olarak da bilinen Ölemeç çorbası, Fethiye’nin meşhur yiyecekleri arasında bulunur. Tatlı ve hoş bir aroması bulunan bu çorba soğan ve hamur parçalarıyla özdeşleşir. Farklı yörelerde olduğu gibi Fethiye içerisinde de çeşitli versiyonlarına tanık olabilir, mutlaka tatmanızı öneririz.

Fethiye’nin neyi meşhur sorusuna karşılık öne çıkan yemekler arasında Babadağ keşkeğini görmek mümkündür. Buğdayların haşlanıp dövülmesiyle elde edilen bu lezzet, Fethiye’de sıklıkla tüketilir. Kuzu etinin dahil edildiği keşkek, orijinal tadıyla yiyenleri kendine hayran bırakır.

Ot yemeklerinin de yoğunluklu olarak görüldüğü Fethiye bölgesi, Çiriş otu yemeğini Fethiye yöresel yemekleri arasına dahil eder. Bir diğer adı yabani pırasa olan çiriş otu, şifa deposu mahiyeti taşır. Zeytinyağlı olarak hazırlanıp hafif aromasıyla lezzetini damaklarda hissettirir. Sulu yemek versiyonunu tercih edebileceğiniz gibi meze halini de görebilmeniz mümkündür. Fethiye neyi meşhur diye düşünüyorsanız, bu yemek mutlaka karşınıza çıkacaktır.

Türkiye’de sıklıkla tüketilen enginar, Fethiye ile bütünleşir. Enginarın her çeşidine Fethiye meşhur yemekleri arasında rastlayabilmeniz mümkündür. Bunlardan biri olan zeytinyağlı enginar, çeşitli sebzelerle harmanlanarak yapılır. Fethiye’ye gelip de bu yemeği denemenizi mutlaka tavsiye ederiz.

Ot yemekleri arasında hüküm süren ve Fethiye meşhur yemekleri arasında bulunan sarı ot kavurması, lezzeti, görüntüsü ve adıyla dikkat çeker. Otların sarı renkli olması ve haşlandığında suya sarı renk vermesi, yemeğin adına katkı sağlamıştır. Şifa kaynağı olarak bilinen bu yemek bölge halkı tarafından sıklıkla tüketilmektedir. Hafif olan kavurmayı Fethiye’de tatmanızı öneririz.
Türkiye’nin doğal güzelliklerine ev sahipliği yapan ve lezzetleriyle de mest eden Fethiye, mutlaka görülmesi gerekilen yerler arasında yer alır. Şehrin gürültüsünden uzakta ve doğayla iç içe tatil için en güzel destinasyonlara sahip Fethiye’yi tercih edebilir, Türkiye’nin karbon ayak izi olan tatil köyünde huzurlu ve keyifli dakikalar geçirebilirsiniz. Fethiye’nin neyi meşhur diye düşünüyorsanız, lezzetleri tadarak yeniliklere kapı aralayabilir, gözünüze ve midenize bayram ettirebilirsiniz.

Fethiye, Akdeniz Bölgesi'nin batısında, Muğla iline bağlı bir ilçedir. İlçenin yüzölçümü 875 km²dir. Muğla ili de dahil en geniş yüz ölçümüne sahiptir. Doğuda Seydikemer ilçesi, güneyi, güneybatısı ve batısı Akdeniz, kuzeybatısı Dalaman ilçesi, kuzeyi Denizli'nin Çameli ilçesiyle çevrilidir. Antik Telmessos kentini de içinde saklayan Fethiye ilçesi, Fethiye Körfezi'nin doğusunda, Fethiye Ovası'nın güneybatısında yer alır. İzmir-Muğla üzerinden gelerek; Antalya'ya ulaşan kıyı yolu 1 km doğusundan geçer. Bu yolla, il merkezi Muğla'ya uzaklığı yaklaşık 130 km'dir. Fethiye ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 14 metredir.
Fethiye, pek çok önemli depremler geçirmiştir. 1856 yılında bir deprem olduğu bilinmektedir. Ancak, 1957 yılında, 24 Nisan günü saat 19.10'da 7,1 büyüklüğünde ve 25 Nisan günü saat 04.25'te 7,3 büyüklüğünde iki deprem meydana gelmiş ve 67 kişi ölmüş, 3200 adet binada hasar meydana gelmiştir. Tekrar inşa edilen Fethiye'de şu an modern bir liman ve marina vardır. 14 Ocak 1969 tarihinde, Fethiye'de 6,2 şiddetinde meydana gelen depremde can kaybı olmamış, ancak yaralanmalar olmuştur ve evler ve işyerleri hasar görmüştür. 10 Haziran 2012 tarihinde Ölüdeniz açıklarında 6,1 şiddetinde meydana gelen depremde can ve mal kaybı olmamış, ancak birçok ev ve işyeri hasar görmüştür.

Bugünkü Fethiye kenti yakınlarındaki Belen'de, MÖ 2000'lerde kurulduğu sanılan antik Telmessos kenti, Likya ile Karya sınırında yer alıyordu. Uzun bir süre Likya'ya karşı bağımsızlığını koruduktan sonra, MÖ 6. yüzyılın ortalarında Pers egemenliğine girdi. MÖ 5. yüzyılda Delos Birliği'ne, MÖ 362'de ise Likya'ya katıldı. Ardından Likya'yı topraklarına katan Perslerin Karya Satrapı Mausolos'un yönetimine geçti.
MÖ 333'te Anadolu'yu Perslerin istilasından kurtaran İskender'in egemenliğini, Seleukosların yönetimi izledi. MÖ 3. yüzyılın sonlarında Mısır'daki Lagos Hanedanı'na bağlandı. MÖ 188'de Pergamon Krallığı egemenliğine girdi. Krallığın MÖ 133'te yıkılmasının ardından kısa bir süre bağımsız kaldı ve Rodos ile işbirliği yaparak Pontus Kralı Mithradates'e karşı koydu.
Daha sonra Roma ve Bizans yönetiminde kaldı. 8. yüzyılda Anastasioupolis olarak anılmaya başlanan kent, 9. yüzyıldan sonra da bu adla anıldı. 1282'de Menteşeoğulları Beyliği'nin yönetimi altına girdi, 1424'te Osmanlı topraklarına katıldı. Zamanla Meğri adını alan kent, 1914'te uçağı düşen ilk hava şehitlerinden Tayyareci Fethi Bey'in anısına 1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından Fethiye olarak adlandırıldı.
19. yüzyılın sonlarında Aydın vilayetinin Menteşe Sancağı'na bağlı bir kaza merkezi olan Fethiye, 11 Mayıs 1919 ile 20 Haziran 1920 tarihleri arasında İtalyan işgali altında kaldı.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır. Ayrıca 2013'te ilçenin doğu kesiminin Seydikemer adıyla ilçe olmasıyla, ilçenin nüfusu azalmıştır.

Ölüdeniz gibi bir kumsalı bulunan Fethiye, Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden biridir. Af Kule gibi dalış bakımından çok uygun yerlere sahiptir. Turizme açılmış birçok mağara mevcuttur. Doğal yapısı ile Yamaç paraşütü gibi alternatif sporlar yapılmaktadır. Kelebekler Vadisi ve Kabak Koyu gibi doğası bozulmamış çok özel bölgeler vardır. Günlük turlar ile 12 Adalar diye adlandırılan adalar ziyaret edilebilir. 

Ölüdeniz dışında Fethiye civarındaki birbirinden güzel kumsalları: Belcekız (Belceğiz), Çalış Kumsalı, İztuzu Kumsalı (Dalyan)
Bu kadar alternatifin yanında antik çağlardan kalmış kent kalıntıları ile kültür turizmine de açıktır. Fethiye çevresindeki antik kentlerin bazıları şöyledir: Telmessos, Kaunos, Kadyanda, Tlos, Pınara, Letoon, Sidyma ve Ksantos. Bunların dışında zengin eserleriyle Fethiye Müzesi de turizme hizmet etmektedir.
Şövalye Adası: Tarihte Meğri Adası, Fethiye Adası isimleriyle de anılan Şövalye Adası; Fethiye körfezini kapatan ince uzun, lades kemiği şeklinde bir adadır ve limanı korunaklı bir yer haline getirir. Bölgeyi çevreleyen adalar zincirinde üzerinde yerleşim yeri bulunan tek adadır. Şövalye adasının batısında Kızılada, doğusunda Çalış Kumsalı, güneyinde Fethiye, kuzeyinde açık deniz vardır. Limanın tam göbeğinde olan yerleşiminden dolayı gün boyu güneş ışığını takip eder.

Şehrin profesyonel futbol takımı Fethiyespor, 2. Lig'de mücadele etmektedir.

Likya yürüyüş yolunda doğa yürüyüşü (trekking)
Babadağ'da yamaç paraşütü
Atlı gezintiler
Araçlı gezintiler (kamyon ve jip gezileri)
Atv turları
Af Kule'de dalma
Çalış kumsalında yelkencilik
Su sporları: su kızağı (jet-ski), uçan yelken (parasailing), su kayağı (waterski), ayaklı tekne (catamaran), su muzu (banana), su simiti (ringo), rüzgâr kayağı (surf)
Kürekçilik
Dalaman Çayı'nda nehir salı (rafting)

Fethiye semenderi (Lyciasalamandra luschani luschani)

Turizmin Yükselen Işığı Fethiye, T. C. Fethiye Belediyesi Yayınları, Fethiye 2007, 131 s.

Fethiye Belediyesi
Fethiye Kaymakamlığı

Finike, Antalya'nın batısında yer alan turistik bir ilçedir. Doğuda Kumluca, kuzeyde Elmalı, kuzeybatıda Kaş ve batıda da Demre ilçeleriyle çevrilmiştir. İlçenin yüzölçümü 768 km²dir. Finike ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 3 metredir.

Eski ismi Phoenicus olan yerleşim, Fenikeliler tarafından MÖ 500'lerde liman kenti olarak kurulmuştur. Finike ilçesi antik çağda ise Likya (Teke Yarımadası) olarak adlandırılan bölgede bulunmaktadır. Teke Yarımadası'nda MÖ 3. bin yıldan beri yerleşim vardır. Fakat yapılan arkeolojik araştırmalar bu bölgede MÖ 2. bin yıldan eskiye giden bir kent henüz tespit etmemiştir. Antik dönemde önemli bir liman kenti olan Finike'nin ilk kurulduğu yer, günümüzde İskele Mahallesi olarak bilinmektedir. Bu mahallede yer alan ve debisi yüksek, akışı yavaş olan Acıçay Deresi, liman işlevi görmekteydi. Bu nedenle mahalle "İskele" adını almıştır. Kentin adı nedeniyle Finike'nin Fenikeliler tarafından kurulmuş olabileceği düşünülse de, "Phoinikos" kelimesi Grekçede "kızıl renkli at" veya "kızıl renkli davar sürüsü" anlamına gelmektedir. Bu adlandırma, bölgedeki hayvan varlığıyla uyumlu olup, yerleşimin bir Yunan kolonisi olduğunu düşündürmektedir. Arkeolojik buluntular ve kalıntılar da bu görüşü desteklemektedir.
Finike merkezinde görülebilen başlıca kalıntılar arasında Helenistik döneme tarihlenen, alt kısmı Roma, üst kısmı ise Bizans dönemine ait olan sur kalıntıları bulunmaktadır. Atatürk Parkı karşısındaki kule bu dönemlerin mimarisini yansıtmaktadır. Aynı döneme ait olduğu değerlendirilen Devlet Hastanesi karşısındaki falezin kuzey kenarında birkaç kaya mezarı ile eski cezaevi yakınındaki kaya mezarı da ilçedeki önemli arkeolojik buluntular arasındadır. Bölgenin günümüzde kullanılan resmi isminin (Finike) tarihsel herhangi bir geçmişi bulunmamakla birlikte, 'Fenike' isminin cumhuriyetin ilanından sonra ülke genelinde yaygın bir kamu politikası halini almış olan Türkçeleştirme hareketi kapsamında 1937 yılında, dönemin İç İşleri Bakanlığı Dahiliye Nezareti tarafından çıkarılan vilayetler tüzüğü ile değiştirildiği bilinmektedir.[1]
İlçenin temel ekonomik geçim kaynağını iç turizm ve tarım oluşturmaktadır. İlçede yetiştirilen tarım ürünleri arasından portakal ve mandalina ön plana çıkmaktadır. Bununla birlikte, portakal üretimi ile ünlü olduğu düşünülen ilçede sanıldığının aksine Antalya'nın diğer ilçelerinde olduğu gibi portakal üretimi için elverişli tarım alanları bulunmamaktadır. Portakalın ilçeye 1960'lı yılların sonunda Kıbrıslı Rumlar ve Yahudi denizciler tarafından ithal edildiği, portakal yetiştiriciliğine bu tarihten sonra başlandığı Üsküdar Üniversitesi Tarih Ana Bilim dalı üyesi Prof. Ahmet Kırgıç'ın 2011 yılında Doğan Yayınları'ndan basımı yapılan "Yakın Tarih ve Türkiye'de Tarım" adlı araştırma kitabında yer verilmiştir. Ayrıca, Akdeniz Üniversitesi Gıda Teknolojileri Enstitüsü Dekan Yardımcısı Sena Gürbüz'ün önderliğinde yürütülen "Türkiye'de Tarımın Geleceği" projesi kapsamında 2013 yılında sonuçlandırılan araştırma çalışmaları neticesinde Finike bölgesinde tarımsal üretime ayrılmış olan topraklardaki hızlı kil oranı artışı nedeniyle portakal üretiminin en geç 2035 yılında tamamen biteceği öngörülmüştür.[2]
Finike'nin Konumu
Finike, Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde, Güneybatı Anadolu'da yer alan Teke Yarımadası üzerinde konumlanmış bir ilçedir. Antik çağlarda bu bölge "Likya" olarak adlandırılmaktaydı. Likya, doğuda Pamfilya, batıda Karya, kuzeyde ise Psidya bölgeleriyle çevriliydi. Finike, M.Ö. 5. yüzyılda Fenikeliler tarafından, günümüzde Aykırıçay olarak bilinen akarsuyun denize döküldüğü noktada "Phanikos" adıyla kurulmuştur. Kuruluşundan itibaren, uzun yıllar boyunca Likya'nın başkenti olan Limyra'nın tarım ürünlerinin dışa açıldığı bir liman işlevi görmüştür. Bu özelliğiyle Finike, Fenikelilerin önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmiştir. İlçe adının Fenikelilerden geldiği yönünde çeşitli rivayetler bulunmaktadır.[3]
Selçuklu ve Osmanlı Dönemi
Bizans İmparatorluğu'nun zayıflamaya başladığı dönemde Finike ve çevresi, Arap akınlarına sahne olmuştur. Bazı dönemlerde bölgenin Araplar tarafından işgal edildiği bilinmektedir. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından Anadolu'da Türk hakimiyetinin güç kazanmasıyla birlikte Finike ve çevresi de Selçuklu egemenliği altına girmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin bu bölgedeki hakimiyeti 1207-1308 yılları arasında sürmüş; bu süreçte bölgeye, Orta Asya'dan gelen Teke Boyu yerleştirilmiştir.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasının ardından Finike, 1308-1361 yılları arasında kurulan Tekeoğulları Beyliği'nin egemenliğinde kalmıştır. Tekeoğulları Beyliği, 1426 yılında Osmanlı Devleti tarafından ortadan kaldırılmış ve bölge Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı döneminde Finike, Elmalı kazasına bağlı bir nahiye merkeziyken, 1914 yılında ilçe statüsü kazanmıştır. Finike, I. Dünya Savaşı sonrasında 1919-1921 yılları arasında kısa süreli olarak İtalyan işgaline uğramıştır.
Günümüzde Finike
Finike, günümüzde Antalya iline bağlı bir ilçe olup, 26 mahalleden oluşmaktadır. 2024 yılı itibarıyla nüfusu yaklaşık 50.688 kişidir. 1914 yılında ilçe, 1923'te ise belediye statüsü kazanan Finike, uzun süredir sahip olduğu idari yapısı ve çeşitli bölgelerden gelen kamu görevlilerinin etkisiyle farklı bir sosyal yapıya sahiptir. Bu durum, bazı ziyaretçiler tarafından “Avrupa'nın Akdeniz kıyılarından sökülüp Türkiye kıyılarına yerleştirilmiş bir kent” şeklinde yorumlanmaktadır. Finike, temizliği, düzeni ve halkının misafirperverliğiyle dikkat çekmektedir.
Finike Devlet Hastanesi, bölge hastanesi sorumluluğuyla sadece Finike'ye değil, Kumluca, Kale, Kaş ve Elmalı ilçelerine de sağlık hizmeti sunmaktadır. Ayrıca 1993 yılında Finike Belediyesi tarafından inşa edilen hamam ve sauna kompleksi, hem yerel halka hem de turistlere hizmet vermektedir. Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin modern yorumlarıyla tasarlanan bu yapı, geleneksel hamam kültürünü yaşatmayı amaçlamaktadır.
Atatürk ve Finike
Finike ile Mustafa Kemal Atatürk arasında doğrudan bir ilişki görünmese de, Atatürk'ün yakın çevresinde Finikeli kişilerin bulunduğu bilinmektedir. Finike'nin Yazır köyünden Hasan Çavuş, Atatürk'ün koruma ekibinde görev yapmıştır. Ankara Muhafız Alayı 3. Bölük'te gösterdiği üstün hizmet nedeniyle Binbaşı İsmail Hakkı Teker tarafından Atatürk'ün köşküne tayin edilmiştir. Bu görevi 12 asker ile birlikte sürdürmüştür.
Atatürk'ün güreş anılarında sıkça yer alan ve “Paşam, sizi yedi düvel yenemedi, ben nasıl yenerim?” sözleriyle hatırlanan güreşçinin, Hasan Çavuş olduğu yönünde rivayetler bulunmaktadır. Hasan Çavuş, 29 Ekim 1998 tarihinde, Cumhuriyetin 75. yıl dönümünde vefat etmiştir.

Finike ilçesi ve çevresinde hakim olan ekonomik yapı tarımsal karakterlidir ve var olan ticaret ve sanayi de tarımsal yapıya dayanmaktadır. Yörede en büyük geçim kaynağı turfanda sebzecilik ve narenciyedir. Bunun yanı sıra bölgede az da olsa balıkçılık vardır. Yörede tarımın ve turizmin mevsimlik oluşu, farklı zaman dilimlerinde yoğunluk kazanmaları yörede yeni gelişmeye başlayan turizmin, tarıma alternatif bir gelir kaynağı olmaktan ziyade, bir ek gelir kaynağı olabileceğini göstermektedir. Bu da yöre tarımın ve turizminin birbirlerini mevsimsel özellikleriyle dengelemesi, yörenin mevsimsel işsizlik sorunun kısmen çözülmesi demektir.

Antalya iline 115 km uzaklıkta, Finike kazasının denize 5 km mesafede ve tarihi Limyra bölgesindeki ocaklardan çıkarılmaktadır. Açık krem renginde homojen bir yapıya sahip kireç taşıdır. Taşınabilir büyüklükte, istenilen ebatta blok vermektedir. Hafif ve yalıtkan özelliğinden dolayı dış kaplama malzemesi olarak aranılan iç ve dış pazarda beğeni kazanan bir yapı taşıdır.

Ağırlıkça su emme ve birim hacim ağırlığı deney sonuçları bu taşın orta yoğunlukta bir yapı taşı olarak sınıflandırılabileceğini göstermektedir.
Mekanik dayanımlar kuru ve yaş numuneler üzerinde yapılmıştır. Kuru numunelerde elde edilen basınç dayanımı, eğilmede çekme modülü ve eğilme dayanımı değerleri bu taşın yüksek yoğunluklu bir yapı taşı olarak sınıflandırılabileceğini göstermektedir. Ancak taşın suya doygun hale gelmesi durumunda bu mekanik dayanımlarda önemli azalmalar gözlenmiştir. Doygun numunelerde ölçülen dayanım değerlerine göre ise bu taş orta yoğunlukta bir yapı taşı özelliği göstermektedir. Söz konusu kireç taşının mekanik dayanımlarının su ile doygun hale gelmeye olan hassasiyeti pratikteki uygulamalar açısından dikkate alınmalıdır.
Donma çözülme deneyindeki gözlemler ve ölçülen ağırlık kayıpları açısından bu taş TSE deki yapı taşlarının donmaya dayanımı için verilen sınırları sağlamaktadır.
Aşınma deney sonuçları genellikle yaya ve lastik tekerlekli araç trafiğine maruz doğal yapı taşları için TS de verilen şartları sağlamaktadır.
Genel bir değerlendirme yapılmak istendiğinde, doğal kireç taşından kestirilip laboratuvarlara getirilmiş olan numuneler üzerinde yapılan deneyler sonucunda, bu taşın ilgili ASTM ve TS standartlarına doğal yapı taşları için verilen sınır değerleri sağladığı sonucuna varılır. Ancak, suya doygun halde dayanımlardaki kayıpların taşın kullanım imkânları için dikkate alınması gerektiği görüşündedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Gerek kayalık, gerekse kumsal dip yapısı ile Finike Körfezi, birçok Akdeniz balığına, deniz memelisine ve deniz kaplumbağasına ev sahipliği yapmaktadır.
Mercan ve Beyaz Lahos (yöre dilinde Kum Gridası), yöre halkının ve balıkçılarının en çok talep ettiği balık türleridir. Finike kıyı şeridindeki kumsal alanlarda, çay ağzı ve limanlarda Akya, Lüfer, Lahos, Çipura, Levrek, Minakop, İspari, Kefal, İzmarit, Yasemin, Mercan, Hani, Sarıkuyruk, Iskarmoz, Barbunya gibi ekonomik değeri yüksek birçok balık avlanmaktadır. Körfezin kayalık bölgelerinde ise Orfoz, Lahos, Fangri, Sinarit, Sarıkuyruk, Sargos, Sokar, Iskaroz, Karagöz gibi balıklar balıkçıların ağ ve oltalarına takılmaktadır.
Açık deniz balıklarından Sardalya, Kolyos,

Frenk veya Efrenç, Osmanlı İmparatorluğu'nda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad. Sözcüğün kökeni muhtemelen 6. yüzyılda Galya'yı fetheden Cermen halkı Franklara dayanır. Galya eyaleti günümüz Fransa'sını ve kısmen Batı Almanya, Belçika ve Kuzey İtalya'yı kapsıyordu.
Batılı dillerde Franco- öneki, "Fransa'ya veya Fransızlara dair" anlamına gelir. Örneğin Atatürk, Batı modelini örnek alan uygulamaları, Fransız sekülerizmini (laiklik) modern Türkiye'ye adapte etmesi gibi nedenlerle Batılı kaynaklarda zaman zaman Francophile (Fransızsever) olarak adlandırılır.
Frenk kavramı, Osmanlı'da Bizans Ortodoks Hristiyanlığı ile Batı Katolik Hristiyanlığı arasındaki rekabet ve mücadeleden doğmuş olan bir kavramdır. Rumlar "Frankoi" dedikleri Batılılardan haz etmezlerdi. Bugün bile bu durumun etkilerini görmek mümkündür. Geçmişten örnek vermek gerekirse 1870'li yıllarda Anadolu'da seyahat eden İngiliz yazar Palgrave "Frenk" kelimesinin bir nefret kavramı olarak Müslümanlara Rumlardan geçtiğini ifade etmiştir. Anadolu'da bir Rum köyünü ziyaret eden Palgrave, köyün önde gelen Rumlarından birisi ile görüşmesi için rehberlik eden köylünün kendisinin de Rumca bilmesine aldırmadan "Efendimiz, bir Frenk köpeği geldi, sizi görmek istiyor." şeklinde seslendiğini işitmiştir. Bu duruma pek içerleyen Palgrave şu ifadeyi kullanmıştır; "Türklerden bağımsızlıklarını almalarına o kadar yardım ettiğimiz bu ırkın dilinde biz Batılıların adı olarak Frenk köpeği teriminden başka kelime yoktur".

Türk tiyatrosunda Frenk olarak bilinen karakter, "ç" ve "ş"leri düzgün telaffuz edemeyen, Avrupai giyinen bir kişidir. Genellikle doktor, eczacı, terzi ya da tüccardır. Bu rol geçmişte daha çok Rum oyuncular tarafından oynanırdı.

Galatasaray, İstanbul merkezli Türk profesyonel futbol takımıdır. Takım, Galatasaray Spor Kulübü'nün futbol şubesi olarak Ağustos 1911 yılında kuruldu ve 1997 tarihide kurulan Galatasaray Sportif Sınai ve Ticari Yatırımlar A.Ş. ile şirketleşti. Galatasaray Sportif A.Ş.'nin hisselerinin %55,03'lük kısmı Galatasaray Spor Kulübü aittir, %44,97'lik kısmı Borsa İstanbul'da halka açıktır. Türkiye futbol tarihinin  başarılı ve en çok taraftarı olan spor kulüplerinden birisidir.
20 Ekim 1905 tarihinde Ali Sami Yen ve arkadaşları tarafından, öğrencisi oldukları Galatasaray Lisesi'nde kurulan kulübün ilk spor dalıdır.
Galatasaray, Türkiye'de kazandığı 26 kez Süper Lig, 19 kez Türkiye Kupası ve 17 kez Süper Kupa şampiyonluğu ile Türkiye'nin en başarılı futbol kulübü olmuştur, çünkü bu müsabakalar Türkiye Futbol Federasyonu ve UEFA tarafından belirlenen düzenlemelere uygun olarak tanınan ve muhasebeleştirilen Türkiye'nin en üst düzey profesyonel ligleri ve kupalarıdır.
Galatasaray, Avrupa müsabakalarında en başarılı Türk kulübüdür. Uluslararası alanda Galatasaray, 2000 yılında UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupası'nı kazanarak Türkiye'de Avrupa kupası kazanan ilk ve tek Türk takımı olmuştur. Kulüp, 1999-00 sezonunda Süper Lig, Türkiye Kupası ve UEFA Kupası'nı tek bir sezonda kazanarak nadir görülen bir başarıya imza atmıştır. Galatasaray aynı zamanda IFFHS Dünya Sıralamasında ilk sırada yer alan tek Türk kulübüdür. Kulüp, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde beş kez çeyrek finale ve bir kez de yarı finale yükselmesine rağmen bugüne kadar kupayı kazanamadı. Galatasaray, Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligine en çok katılan 11, en çok maça çıkan 19, en çok puan toplayan 24. takım konumundadır.
Galatasaray, Forbes tarafından her yıl yayımlanan futbol kulüpleri listesinde, 2013-14 sezonunda yıllık 347 milyon avro değeriyle dünyanın en değerli 16. futbol kulübü olmuştur. 2014-15 sezonunda ise 294 milyon avro değeriyle dünyanın en değerli 20. futbol kulübü arasında yer almıştır.
2011 yılından bu yana kulübün stadyumu İstanbul Seyrantepe'deki 53.978 kapasiteli Rams Park'tır. Kulüp daha önce Ali Sami Yen Stadyumu'nun yanı sıra, Beşiktaş ve Fenerbahçe ile Taksim Stadyumu ve İnönü Stadyumu'nda ortak olmak üzere İstanbul'daki diğer statlarda da oynamıştır.
Kulübün diğer İstanbul takımları olan Beşiktaş ve Fenerbahçe ile uzun süredir devam eden bir rekabeti vardır. Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki derbi, merkezlerinin ve stadyumlarının İstanbul Boğazı'nın Avrupa (Galatasaray) ve Asya (Fenerbahçe) yakalarında yer alması nedeniyle Kıtalararası Derbi olarak adlandırılmaktadır.

Fransız Lisesi modelinden etkilenen Galatasaray Lisesi, Eylül 1868'de çok daha modern bir okul haline geldi. Fransızca ana eğitim diliydi ve öğretmenlerin çoğu Avrupalıydı. Öğrenciler arasında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki tüm dini ve etnik toplulukların üyeleri bulunuyordu. Lise, sporu (çoğunlukla jimnastik) yeni bir okul dersi olarak tanıttı ve Mösyö Curel ilk jimnastik öğretmeniydi. 1899 yılında Galatasaray Lisesi'ne ilk kez bir “futbol topu” geldi, ancak öğrenciler topu sadece okulun büyük avlusunda tekmelediler. 1902 yılının sonbaharında Ali Sami Yen, amcası Suphi'yi Moda'da ziyaret etmiş ve ona giderken Moda sahasında futbol oynayan İngilizleri görmüştür. Arkadaşlarına bu yeni spordan bahsetti ve 14 Ekim 1905'te (Rumi takvime göre “1 Teşrinievvel 1321 ‘e  tekabül eder; 1917-1918 Osmanlı takvim ayarlama reformlarından önce Rumi takvim ile Miladi takvim arasındaki 13 günlük fark göz ardı edilerek tarihin '1 Ekim 1905” olarak verilmesi yaygın bir hatadır), öğretmen Mehmet Ata Bey'in Tarih ve Edebiyat dersinde, Edebiyat 5B sınıfının arka sıralarında kulübü kurdular.
Galatasaray Spor Kulübü kurucu listesi, resmiyet kazanma sürecinde değişikliğe uğramıştır. 1905'ten 1919'a kadar Galatasaray Spor Kulübü'ne Başkanlık yapan, mektebin 889 numaralı öğrencisi Ali Sami Yen, elyazısıyla tuttuğu Galatasaray Terbiye-i Bedeniye Kulübü ıhsaiyet Defteri'nin (Sayım-İstatistik Defteri) 181 ve 182. sayfalarında kurucu 13 üyeyi şöyle sıralar;Ali Sami Yen, Asım Tevfik Sonumut, Emin Bülent Serdaroğlu, Celal İbrahim, Boris Nikolof, Milo Bakiç, Pol Bakiç, Bekir Sıtkı Bircan, Tahsin Nahit, Reşat Şirvanizade, Hamit Hüsnü Kayacan, Refik Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver.
Kulübün adı konusunda bazılarının Gloria'yı (zafer), bazılarının Audace'yi (cesaret) önerdiği tartışmalar yaşandı, ancak adının Galatasaray olmasına karar verildi. Ali Sami Yen, Galatasaray'ın kuruluş amacını;

Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve bir isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmektir.
şeklinde belirtti.
Araştırmacı Cem Atabeyoğlu'na göre Galatasaray adını ilk maçlarından birinden almıştır. O maçta Galatasaray, Rum kulübünü 2-0 yendi ve seyirciler onlara “Galata Sarayı efendileri” (İngilizce: Gentlemen of Galata Palace) adını verdi ve bu olaydan sonra bu adı benimseyerek kulüplerini “Galata Sarayı” olarak adlandırmaya başladılar. 1905 yılında, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, dernekler için herhangi bir kanun bulunmadığından kulüp resmi olarak tescil edilememiş, ancak 1912 tarihli Cemiyetler Kanunu'ndan sonra kulüp yasal olarak tescil edilmiştir.

1905 yılında kurulan Galatasaray, günümüzde varlığını devam ettiren takımlar göz önüne alındığında ilk Türk futbol takımıdır. Bu durumun doğal sonucu ise herhangi bir futbol liginde mücadele eden ilk Türk takımı olma ayrıcalığına sahiptir. Bunda, Galatasaray Lisesi gibi bir kurumun içinden çıkmasının da payı vardır. İlk maçını Kadıköy Faure Okulu ile yaptılar ve bu maçı 2-0 kazandılar. Galatasaray, 1905-1906 sezonunda İstanbul Ligi'ne katılmış, 1907-1908'de ise şampiyonluk sevincini yaşamıştır. Yabancı takımlarla aynı ligde oynayan ve şampiyonluk yaşayan Galatasaray, yeni Türk takımlarının kurulması için de örnek olmuştur. 1911 yılında Macar, Klojvar şehrinin takımıyla deplasmanda yaptığı maçla da ülke dışına çıkarak ilk maç yapan takım yine  Galatasaray'dır.

Türk sporunun ilk teşkilatı olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı, yine Ali Sami Yen tarafından kurulmuştur. yıllar sonra Galatasaray Başkanlığı da yapacak olan Yusuf Ziya Öniş'in başkanlığında, 1923 yılında Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda "Futbol Heyet-i Müttehidesi" adıyla kurulmuştur.
Profesyonellik öncesi dönemde, İstanbul Ligi, Cuma Ligi, Pazar Ligi gibi değişik isimlerle oynanan lig maçlarında Galatasaray, o dönemin diğer takımları Altınordu İdman Yurdu, Moda, Fenerbahçe ve Beşiktaş'la birlikte şampiyonluk mücadelesi yapmış ve defalarca şampiyon olmuştur.
Bu dönemde kazanılan kupalardan biri de 1928 yılındaki Gazi Büstü'dür. Gazi Büstü, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk yaşarken adına düzenlenen ilk ve tek kupadır. Taksim Stadı'nda oynanan maçı Fenerbahçe'yi 4-0 yenen Galatasaray kazanmıştır. Bu büst, hâlen Galatasaray Müzesi'nde bulunmaktadır. Yılda bir defaya mahsus olmak üzere, 10 Kasım günleri yapılan anma törenlerinde kullanılmaktadır.
Galatasaray SK üyeleri arasında 1933 yılında yaşanan amatörlük-profesyonellik tartışmasının ardından, daha profesyonel bir kulüpten yana olan grup Galatasaray SK'dan ayrılarak Güneş SK'yı kurdu. Mali ve siyasi güç sayesinde yeni kulüp Galatasaray SK'nın en iyi oyuncularını transfer edebildi ve Galatasaray SK'nın düşüşü başladı. Kulüp 1932 ve 1949 yılları arasında İstanbul Ligi'ni kazanamadı. Galatasaray 1933'te İstanbul Şildi'ni ve 1939'da Milli Küme'yi kazandı.
Kulüp 1948 yılında Pat Molloy ile sözleşme imzaladı ve Galatasaray on sekiz yıl sonra 1948-49 sezonunda İstanbul Futbol Ligi'ni kazandı. 1952 yılında İstanbul Futbol Ligi, profesyonel lig haline geldi. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası 1955-56'da başladı, ancak ulusal çapta ilk Türkiye Ligi 1959'da başladı. İstanbul Profesyonel Ligi'nin Türkiye'nin en güçlü ligi olması nedeniyle 1955-56 sezonunu şampiyonu Galatasaray, 1956-57 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası sezonuna katıldı. Galatasaray, Bükreş'te Dinamo București'ye 3-1 yenildi ancak İstanbul'da 2-1 kazanmayı başardı. Kulüp yarışmadan elenmiş olsa da bu tarihi bir katılım oldu. Galatasaray, bir UEFA müsabakasında oynayan ilk Türk kulübü, bir UEFA müsabakasında gol atan ilk Türk kulübü ve bir UEFA müsabakasında maç kazanan ilk Türk kulübü oldu. 1957 yılında Gündüz Kılıç'ın görevden ayrılmasının ardından George Dick Galatasaray'ın başına geçti ve kulüp 1958 yılında on beşinci ve son İstanbul Futbol Ligi şampiyonluğunu kazandı.
Kulüp 1955 yılında, 1954-55 İzmir Futbol Ligi gol kralı olan 19 yaşındaki Metin Oktay'ı transfer etti ve yeni bir dönem başladı.

21 Şubat 1959 tarihinde sadece İstanbul, Ankara ve İzmir takımlarının katılabildiği Türkiye 1. Futbol Ligi kuruldu. Beyaz ve kırmızı grup şeklinde düzenlenen ve 16 takımın yer aldığı ligde Galatasaray, kırmızı grupta yer aldı. İtalyan teknik direktör Leandro Remondini yönetimindeki  Galatasaray, 7 galibiyet ve 6 beraberlik alıp 20 puanla grubunu lider tamamladı.  Finalde ise beyaz grubun birincisi Fenerbahçe ile karşılaştı. İki maç şeklinde düzenlenen finali kazanan Fenerbahçe oldu.
1959-60 sezonunda ligi üçüncü olarak bitiren Galatasaray, 1960-61 sezonunda ligi 1 puan farkla Fenerbahçe'nin arkasında bitirdi. 1961 yılında takımın başına Gündüz Kılıç getirildi. 1961-62 sezonunda takım, tarihindeki ilk Millî Lig kupasını müzesine götürdü. Ayrıca Galatasaray 1956 sezonundan sonra tarihinde ikinci kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nda mücadele etme hakkı kazandı. 1962-63 sezonu öncesinde kadrosunu eski oyuncularından Metin Oktay ile güçlendiren ve 1962-1963 sezonuna kadar Avrupa kupalarında yer alamayan Galatasaray, o sezon yine ilk turda Dinamo București'ye rakip olmuştur. Fakat bu kez gülen taraf Galatasaray olacaktır. Galatasaray, 6 sene önce ilk galibiyeti aldığı rakibini bu kez kupada saf dışı bırakarak, ilk kez tur sevincini tadacaktır. 9 Eylül 1962 tarihinde Bükreş'te oynanan maçtan Metin Oktay'ın ağlara gönderdiği golle 1-1 beraberlikle ayrılan Galatasaray, bir hafta sonra İstanbul'daki maçta Kadri Aytaç ve Metin Oktay'ın kaydettiğ

Gazipaşa, Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'ndeki Antalya ilinin en doğudaki ilçesidir. İl merkezine uzaklığı 180 kilometredir. Batısında Alanya, kuzeyinde Sarıveliler, doğusunda Anamur ilçeleri ve güneyinde Akdeniz bulunmaktadır. Türkiye'nin güney sahillerinde bulunan Gazipaşa ilçesinin yüzölçümü 1.111 km²dir. TÜİK verilerine göre 2022'de nüfusu 53.702 kişidir. Gazipaşa ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 19 metredir. Gazipaşa ilçesi idari olarak Antalya iline bağlıdır, Gazipaşa Belediyesi ve ilçesi de Antalya Büyükşehir Belediyesi sorumluluk alanına girmiştir. Gazipaşa şehir merkezine 3 kilometre mesafede bulunan Alanya Gazipaşa Havalimanı 2012 yılında faaliyete geçmiştir.

Gazipaşa'nın bilinmeyen veya tahmin edilen tarihi, tarihi perspektif içerisinde oldukça derinlere uzanmaktadır. Ana hatlarıyla bu tarihsel serüveni MÖ 2000'lerde başlar. Hititlerin bir kolu olan Luviler yine Hititlerin Kizzuvatna (Çukurova bölgesi) ve Arzava (Antalya yöresi) ülkeleri diye adlandırdıkları bölgede yaşamışlardır. Gazipaşa'da bu bölge içinde kalması nedeniyle ilçenin tarihi yolculuğa Luvilerle - Hititlerle başlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Karatepe (Sivaslı) civarındaki harabaler içinde yer alan aslan kalıntıları bu bilgileri doğrular niteliktedir.
Gazipaşa'nın tarihsel yolculuğu içindeki önemli bir kilometre taşı da MÖ 628 yıllarıdır. Selinus adıyla tarihte iki kent mevcuttur. Sicilya'da Yunan Mağara - Hyblaia halkı tarafından bu tarihte bir site devleti olarak kurulan Selinus, diğeri Anadolu'nun güneyindeki Selinus. Kilikya Bölgesi'nde ve Hacımusa (Kestros) Çayı'nın iki yakasında kurulmuş liman kentidir. Kalesi ise şimdiki kale kalıntılarının bulunduğu yerde olup o zamanlar ada konumunda idi. Buradan başta Mısır olmak üzere, o günün ticaret merkezleri ile deniz ticareti yapılmakta idi.
Yunan yönetiminden MÖ 197'de Antiokhos dolayısıyla Roma egemenliğine geçen kente MS 1. yüzyılda Akdeniz kıyılarının doğu seferine çıkan Roma Kralı Trojan hastalanarak Selinus limanına gelmiş ve bir tüccarın evine konuk olmuş, daha sonra iyileşemeyerek burada ölmüştür. Yerine tahta geçecek olan Hadrianus, Selinus' a gelerek cenazeyi Roma'ya götürmüş, anısmada bir mezar yaptırmıştır. Bu nedenle de Selinus'un bir süre Traianapolis adıyla anıldığı Hristiyanlık döneminde ise Seleukeia - Silifke Başpiskoposluğu'na bağlı Piskoposluk merkezi olduğu bilinmektedir. MÖ 1. yüzyılda başlayan Roma İmparatorluğu dönemi, bu devletin Anadolu sınırları içinde bulunan Gazipaşa'da 6. yüzyıla kadar devam etmiştir.
MS 6. yüzyıldan başlarak Güney Akdeniz Bizans İmparatorluğu'nun egemenliğine girmiş, 12. yüzyılın ilk yarısında Kilikya Ermeni Krallığı'na bağlanmış, dönemde Gazipaşa, Antalya ve Alanya ile birlikte Pamfilya'nın Türkleşmesi süreci içinde Selinus, Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat'ın 1221 yılında Alanya'yı, 1225'e kadar da buradan itibaren belki de Toroslar'dan kaynaklanıp şehir merkezinden geçerek denize karışan beş büyük çayın zaman zaman sel baskınına neden olması dolayısıyla Selinti olarak anılmaya başlanmıştır. Ancak Selçukluların Alanya hariç fethi kısa sürmüş ve 1243'te II. Gıyaseddin'in Kösedağ Savaşı'nda İlhanlılar'a yenilmesinden yararlanan Ermeniler burayı yeniden ele geçirmiş ve 1275'te Karamanoğluların fethine kadar onların elinde kalmıştır. 1270'lerdeki Moğollar'ın Anadolu işgali sırasında Selinti, Anadolu Selçuklu Devleti'nin Konya ve bağlı bölgeleri sınırları içinde yer almaktaydı.
Anadolu beylikleri döneminde 1335 yılından itibaren Antalya ve civarı Teke Beyliği'nde kalırken Alanya, Selinti ve doğusu ile Kuzey yöreleri merkezi Konya olan Karamanoğulları hakimiyetine girmiştir.
Osmanlı Döneminde Fatih Sultan Mehmet'in Deniz Kuvvetleri Komutanı (Kaptan-ı Derya) Gedik Ahmet Paşa, 1470 yılında Alanya'yı, 1472 yılında ise Selinti, Anamur ve Silifke yöresini Karamanoğlu Beyliği'nden alınarak Osmanlı hakimiyetine dahil etmiştir. Ünlü gezgin Evliya Çelebi meşhur Seyahatname'sinin 126. sayfasında "18. yüzyıl'da Selinti kazası, İçel (Mersin) sınırları içerisinde Silifke Sancağı'na bağlı 26 köyü olan ve yıllık 80 akçe vergi veren bir kazadır. Deniz kenarında bakımlı cami ve evler ile yemyeşil dağlara sahiptir. Kıbrıs'a 70 mil uzaklıkta iskelesi vardır." demektedir.

Antalya'nın 180 km doğusunda 10 km uzunluğu, 7 km eninde Akdeniz kıyısında Gazipaşa Ovası üzerine kurulmuştur. Doğusunda Mersin ili Anamur ilçesi, kuzeydoğusunda Karaman ili Ermenek ilçesi, kuzeyinde Sarıveliler ilçesi ve batısında ise Alanya ilçesiyle komşudur. Güney sınırları teşkil eden Akdeniz sahiline paralel bir şekilde yaklaşık 35 km içeride batıdan doğuya doğru uzanan Toroslarla çevrilidir. Yüzölçümü 921 km olup ilçe merkezi sahilden 3 km içeride yer almakta ise de yeni yerleşimler sahile kadar uzanmıştır.
İlçenin kıyı şeridi uzunluğu yaklaşık 50 km'dir. Denize girmek için çok uygun plajlara sahiptir. Kıyı şeridinin yarıya yakını kumsal olup diğer kısmı kayalıklardan oluşur fakat kayalıkların arasına gizlenmiş müthiş güzellikte koylar da denize girmek için ideal mekanlardır. İlçe merkezi ile deniz kıyısı arasında alçak tepeler yer almaktadır. Ovanın kuzeyinde dağlık plato bulunur. Nisan ve mayıs aylarında ilçede bir saat arayla hem kayak yapma hem de denize girme imkânı vardır.
Kuzeyindeki kütle olan Torosların batı kıyı sıradağlarının adı Akçal Dağları adıyla bilinir ve en yüksek tepesi "Deliktaş" noktası 2253 m'dir. Alçak kısımlar ise kıyı boyunca uzanan alüvyal bir ova meydana getirmektedir. Alüvyal ovadan yüksek dağlık sahaya geçiş nispeten dik yamaçlarla olmaktadır. Güneyde Selinus harabelerinin bulunduğu tepenin ön kısmında yalıyarlar vardır. Kıyıda bulunan tepenin iki tarafında plajlar uzanır. Plajlar ince kalker kumlardan meydana gelmiştir. Yalıyarlar kalkerlerden oluşup yer yer 50–100 m yüksekliğe kadar ulaşmaktadır.
Toprakları kıyıda kızıl kestane renkli olup bu topraklar sebze, narenciye ve muz tarımına uygundur. İçerilere doğru kızıl renkli (Terrarossa) topraklar olup bu topraklarda da tahıl tarımı yapılır. Dağlık kesimlerde de hayvancılık ağırlık kazanmaya başlar.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Gazipaşa'da da ekonomik yaşam hava şartlarına bağlı olarak kuru tarım, küçük el sanatları ve ticaret, ormancılık ve hayvancılık ve sanayi ancak 1970'lerden itibaren başlayan sera ve seracılık faaliyetleri o günden bu güne artan ölçüde ilçenin ekonomik yaşamında en önemli gelir kaynağı olmuştur.
İlçede herhangi bir büyük sanayi kuruluşu mevcut olmamakla beraber orta ve küçük çaplı imalathaneler ve atölyeler mevcuttur.
İlçe ekonomisinde hakim olan sektör tarım sektörüdür. Tarımda da en büyük pay örtü altında yapılan turfanda sera sebzeciliği ve muzculuğa aittir. Son yıllarda örtü altında çilek yetiştiriciliği ve enginar yetiştiriciliği hızla artmaktadır. Ancak arazi yapısının genel olarak engebeli olması nedeniyle ilçe yüzölçümünün yalnızca %18'i tarımsal faaliyet için kullanılabilmektedir.
Sebzecilikte halkın yönelimi seracılığa doğru olmuştur. Tarımla uğraşanların %80'i geçimi seracılıktan sağlamaktadır. İlçe merkezi ve Kahyalar mahallesi ile ilçedeki 41 köyün 36'sında seracılık yaygınlaşmıştır.
İlçede güzlük ve baharlık olmak üzere yılda iki sezon halinde seralarda sebze üretimi yapılmaktadır. Seralarda üretilen sebzelerin başlıcaları salatalık, domates, taze fasulye, patlıcan ve biberdir. Açık alanlarda ise taze fasulye, domates, biber, patlıcan ve enginar yetiştirilmektedir.
İlçede mevsim koşulları hayvancılık için son derece uygundur. Ancak orman köylerinde doğal yapının son derece sarp olması ve hayvancılık için uygun şartlar taşıyan ova kesimlerde tarımsal uğraş olarak seracılık ve muz yetiştirilmesinin tercih edilmesi nedeniyle hayvancılık yeterince gelişmemiştir. Ova kesimlerde aile işletmeciliği tarzında süt sığırcılığı yapılmaktadır. Orman köylerinde ise kıl keçisi yetiştiriciliği temel hayvancılık uğraşı olarak yapılmaktadır.
Balıkçılık ve ormancılık ilçenin diğer önemli gelir kaynaklarındandır. Ayrıca sahilde bulunan oyun parkı da ilçe turizmine büyük katkı sağlamaktadır.

Gazipaşa mevcut durumuyla daha ziyade tarım toplumu görünümünde ise de 13 Eylül 1989 tarih ve 20281 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla turizm bölgesi ilan edilmesi nedeniyle ve ilerleyen yıllarda açılan havalimanı ulaşımı çok kolaylaştırmıştır. İlçede hızlı bir şekilde turizme yatırım yapılmaktadır. Yat limanı inşaatının tamamlanması ile ulaşım daha da kolay hale gelecektir. Halen 2 normal ticari otel, 3 adet turistik (biri apart) otel, Gazipaşa Belediyesi Deniz Tesisleri İşletmesi'ne ait bungalovlar ve 1 adet tatil sitesiyle yatak kapasitesi 1000'e ulaşmış olup hızla otel ve motel inşaatları devam etmektedir.
İlçenin ören yerleri itibarıyla diğer yörelere göre oldukça zengin durumdadır. Ancak bunların tamamına yakının yol ve koruma hizmetleri yoktur veya yetersizdir.
Gazipaşa Akdeniz sahilinin Caretta Caretta türü deniz kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktığı 17 merkezden biridir.
Yalan Dünya Mağarası başta olmak üzere tarihi kale ve şehir kalıntıları, tertemiz deniz ve kumsalları, bol yeşil ve oksijenli yaylaları, özetle bozulmamış doğasıyla turizm bakımından çok büyük bir potansiyele sahiptir.

Gençlerbirliği Spor Kulübü, yaygın kullanılan adıyla Gençlerbirliği ya da sponsorluk anlaşması gereğince Natura Dünyası Gençlerbirliği, Gençlerbirliği'nin Süper Lig'de mücadele eden futbol takımı. Takım, iç saha maçlarını Ankara'nın Etimesgut ilçesine bağlı Eryaman semtinde yer alan 20.672 seyirci kapasiteli Eryaman Stadyumu'nda oynamaktadır. 1923 yılında futbol kulübü olarak kurulan Gençlerbirliği, Türkiye'nin en eski kulüplerinden birisidir.
Gençlerbirliği, kurulduğu 1923 yılından hemen sonra Ankara Futbol Ligi'ne katılmış ve otuz dört sezon bu organizasyonda mücadele etmiştir. Bu ligde toplam on kez şampiyon olarak en başarılı takım olmuştur. Türkiye Futbol Şampiyonası'nda 1941 ile 1946 yıllarında birinci olarak Türkiye şampiyonu olmuş, 1950'de ise ikinci olmuştur. Ankara Futbol Ligi 1959 yılında sona ermiş ve Süper Lig kurulmuştur. Gençlerbirliği organizasyona ilk sezondan itibaren dahil olmuş ve on bir sezon boyunca aralıksız olarak Süper Lig'de mücadele etmiştir. Süper Lig'de şampiyonluğa ulaşamayan kırmızı siyahlı ekip, en büyük başarısını 1965-66 ve 2002-03 sezonlarında ligi Beşiktaş ve Galatasaray’ın ardından üçüncü sırada tamamlayarak elde etmiştir. Kulüp, Murat Cavcav'ın başkanlığının 2. yılında "Gençlerbirliği'nin efsane başkanı" olarak görülen İlhan Cavcav'ın adı verilen 2017-18 Süper Lig sezonunda Ümit Özat'ın teknik direktörlüğünde ligi 33 puanla 17. sırada tamamlamış ve 29 yıl aradan sonra 1. Lig'e düşmüştür.

Ankara Sultanisi’nde beden eğitimi öğretmenliği yapan Ekrem bey, Ankara’nın ilk takımlarından birisi olan, "Sultani" isminde bir okul takımı kurar. Bu mektepte okuyan bir grup öğrenci ise bu okul takımına seçilen oyuncuların kendilerinden daha iyi olmadığını düşünüp yeni bir kulüp kurmayı düşünürler. Okul takımına alınmayan Asım isminde bir öğrenci, durumu Muş milletvekili olan babasına anlatır. Bu sayede bir araya gelen bu grup 14 Mart 1923 tarihinde Gençlerbirliği'ni kurmuş olurlar. Bir söylentiye göre Ankara gelinciğinden esinle, başka bir söylentiye göre ise o tarihlerde Karaoğlanoğlu hanındaki dükkânlarda renk çeşitliliği olmaması sebebiyle kulübün renklerini kırmızı-siyahı olarak belirlerler.
Sultani'de okuyan bu yirmi-yirmi beş kişilik öğrenci grubu, takımlarını kurduktan sonra ilk olarak Sultani takımıyla maç yapmak isterler. Boş bir sahada yapılan maç sonucu Gençlerbirliği mücadeleyi 3-0 kazanır. "Hamit tarlası" isimli arazide oynanan maçtan sonra resmî lise takımıyla "Gençlerbirliği'nin birleşmesi gündeme gelir. Söylentiye göre Gençlerbirliği takımını kuran öğrenciler Ankara gelinciklerinden oluşan kırmızı-siyahlı bir buket yaptırarak hocalarına hediye ederler ve böylece kulübün rengi kırmızı-siyah ile özdeşleşir. 

1922-23 sezonunda beş takımın mücadele ettiği Ankara Futbol Ligi'ne Ankara Sultanisi ismiyle katılırlar. Ancak okul müdürü Münif Kemal Ak, öğrencilere futbol oynamalarını yasaklayınca iki maç sonunda ligden çekilirler. Bir sonraki yıl, okul müdürü Münif Kemal Ak'ın Kastamonu'ya tayininin çıkması ve yeni atanan okul müdürü Cemal Bey'in ılımlı yaklaşımı ile yedi takımın mücadele ettiği bu lige Gençlerbirliği ismiyle tekrar dahil olan takım, sezonu dördüncü sırada tamamlar. Ankara'ya baş müfettiş olaran tekrar tayin olan eski okul müdürü Münif Kemal Ak'a, öğrenciler tarafından kulüp başkanlığı teklifi yapılır. Gelen başkanlık teklifini geri çevirmeyen Kemal Ak böylece Gençlerbirliği'nin ilk kulüp başkanı aynı zamanda da kurucu başkanı olur. O tarihlerde bakanlık görevinde olan Mustafa Necati Uğural'in de kulübe verdiği destek sayesinde kısa sürede takım güçlenir. Münif Kemal Ak, müfettişlik görevini kullanarak okullardan mezun olan futbolcuları Gençlerbirliği bünyesinde toplar.
Gençlerbirliği mücadele ettiği, 1923-24, 1925-26, 1926,27, 1927-28 sezonlarında ligde şampiyon olma başarısı gösteremez. İlk şampiyonluğunu, Ankara Futbol Ligi'ne katıldığı sekizinci sezonunda yakalar. İmalat-ı Harbiye, Çankaya ve Altınordu takımlarının mücadele ettiği ligi ilk sırada tamamlayan Gençlerbirliği böylece ilk kupasını kazanmış olur. O tarihlerde müsabakalar Cebeci Çayır'ı isimli sahada yapılmaktaydı. Burada oynanan maçlarda seyircilerden ücret alınmamaktaydı. Gençlerbirliği'nde ilk ücretli maç 1925 yılında Ankaragücü ile oynanan maçta alınır.
Gençlerbirliği, Ankara Futbol Ligi'ndeki ilk şampiyonluğun ardından; 1930-31, 1931-32 ve 1933-34 sezonları olmak üzere toplam üç kez üst üste şampiyon olur. 1924-25, 1944-45 ve 1947-48 sezonlarında lige katılmaz. 1933-34 sezonunda ligi ikinci sırada tamamlayan Gençlerbirliği, bir sonraki 1934-35 sezonunda beşinci kez ligi şampiyon olarak tamamlar. 1936-37 sezonunda şampiyonluğu rekabet içinde oldukları Ankaragücü takımına kaptırır. 1937-38 ve 1938-39 sezonlarında ligde şampiyonluktan uzak kalan kırmızı siyahlılar, 1939-40 sezonunda tekrar ligi zirvede tamamlayıp altıncı şampiyonluğunu, 1940-41 sezonunda ise yedinci şampiyonluğunu elde eder.

1941 yılında Türkiye Futbol Şampiyonası'nda, İstanbul Futbol Ligi şampiyonu Beşiktaş takımı ile finalde karşılaşan Gençlerbirliği, rakibini 4-1 yenerek ilk kez ulusal şampiyonluk elde eder.
Ankara Futbol Ligi'nde, 1941-42, 1942-43 ve 1943-44 sezonlarında şampiyonluktan uzak kalan kırmızı siyahlılar, 1944-45 sezonunda ise lige katılmazlar. 1945-46 sezonunda kırmızı grubu lider bitiren Gençlerbirliği, final grubunu da zirvede tamamlayarak dört sezonun ardından yeniden şampiyon olur. Bu şampiyonlukla beraber, Ankara'yı Türkiye Futbol Şampiyonası'nda temsil etme hakkı kazanır. 1941 yılında olduğu gibi yine İstanbul Futbol Ligi şampiyonu Beşiktaş ile karşılaşan Gençlerbirliği, rakibini 2-1 mağlup ederek ikinci kez kupayı müzesine götürür. Türkiye Futbol Şampiyonası'nda toplam üç şampiyonlukla en başarılı takım olan Fenerbahçe'nin ardından, iki kez şampiyon olan Gençlerbirliği, yine ikişer kez şampiyon olan Beşiktaş ve Harp Okulu takımlarıyla beraber ligin en başarılı takımları oldular.
1946-47 sezonunda Ankara Ligi'nde Kırmızı Grubu lider bitiren Gençlerbirliği, ligde mutlu sona ulaşamaz. 1948-49 sezonunu üçüncü tamamlasa da, sonraki iki sezon ligde şampiyon olur. Bu üst üste iki şampiyonluğun ardından sekiz sezon daha devam eden bu ligde Gençlerbirliği bir daha şampiyonluk yaşayamaz. Ancak buna rağmen Ankara Futbol Ligi'nde toplamda on defa şampiyon olarak ligin en başarılı takımı unvanını kazanır. 1951 yılında Türkiye Futbol Şampiyonası finalinde tekrar Beşiktaş ile karşılaşırlar. Ancak karşılaşmayı 3-0 kaybederek burada da mutlu sona ulaşamaz. 1959 yılında Millî Lig ismiyle kurulan Süper Lig'in başlamasıyla bu organizasyon bir daha düzenlenmez ve Gençlerbirliği yeni kurulan bu ligde Ankara'yı temsil edecek dört futbol takımından birisi olur.

1959 senesinde Millî Lig ismiyle kurulan Süper Lig'e, Ankara ve İzmir mahalli liglerinin en iyi dört takımı ile İstanbul mahalli liginin en iyi sekiz takımı alındı. Bu takımlar kırmızı ve beyaz olmak üzere iki gruba dağıtıldı. Gruplarını ilk sırada tamamlayan iki takım, şampiyonu belirlemek için iki maç üzerinden oynatılan play-offta mücadele ettiler. Ankara'dan Millî Lig'e Gençlerbirliği ile birlikte, Hacettepe, MKE Ankaragücü ve Ankara Demirspor takımları alındılar ve Türkiye'de ilk defa anlamda düzenlenen bu ulusal futbol organizasyonunda mücadele etme hakkı kazandılar. Gençlerbirliği bu ligdeki ilk sezonunda, sekiz takımın mücadele ettiği kırmızı grupta yer aldı. Oynadığı 14 karşılaşmada yalnızca 1 defa kazandı, 8 kez berabere kaldı ve 5 kez de mağlup oldu. Ligi 10 puanla yedinci sırada tamamladı. 1959-60 sezonunda, küme düşmenin olmadığı bir önceki yılda 16 takımın yer aldığı ligde, alt ligden terfi eden 4 takımında eklenmesiyle toplam 20 takım yer aldı. Gençlerbirliği ligi 35 puan ile 10. sırada tamamladı. 1960-61 sezonunda ise ligi 45 puanla 5. sırada tamamlayarak geride kalan sezonlar içerisindeki en yüksek lig başarısını elde etti. Daha önceki birkaç sezon boyunca Millî Lig şampiyonunun Şampiyon Kulüpler Kupası'na katılmasının ardından 1961-62 sezonunda ilk defa Balkan Kupası'na ve Fuar Şehirleri Kupası'na Millî Lig'den takım katıldı. Gençlerbirliği bu sezonu 41 puanla 6. sırada tamamladı. 1962-63 sezonunda 22 takım mücadele etti ve bu takımlar tekrar, Kırmızı - Beyaz grup ismindeki on birerli iki gruba dağıtıldı. Gençlerbirliği, kırmızı grupta yer aldı. Ligi 26 puanla 2. sırada bitirdi. Her iki grubun ilk 6 sıradaki takımlarının katılımıyla oluşan şampiyonluk grubunda mücadele etme hakkı kazandı. Şampiyonluk grubuna topladığı 21 puanla grubu 6. sırada bitirdi. 1963-64 sezonunda, Ankara'dan toplam 5 takım 1. Lig'de mücadele etti. Gençlerbirliği, toplam 18 takımın yer aldığı ligi 33 puanla 9. sırada tamamladı. 1964-65 sezonuna gelindiğinde 16 takımlı ligde, kırmızı siyahlılar sezonu 26 puanla 14. sırada tamamladı. 1965-66 sezonunda ise ligdeki takımların tamamı üç şehirde yer almaktaydı. İstanbul'dan yedi, Ankara'dan altı ve İzmir'den üç takım ligde mücadele etti. Gençlerbirliği bu sezonu 38 puanla 3. sırada bitirdi. 1966-67 sezonunu 31 puanla 6. 1967-68 sezonunu 32 puanla 8. ve 1968-69 sezonunu 27 puanla 10. sırada tamamladı.

Gençlerbirliği, 1969-70 sezonunda 16 takımın mücadele ettiği ligi Altınordu'nun üzerinde 15. sırada tamamlayarak, 11 sezon mücadele ettiği 1. Lig'den ilk kez küme düştü. 1970-71 sezonunda 2. Lig Kırmızı Frup'ta yer alan kırmızı siyahlı ekip, ligi 5. sırada tamamladı. 1971-72 sezonunda aynı grupta ligi 6. 1972-73 sezonunda 13. sırada tamamladı. 1973-74 sezonunda ise beyaz grupta yer alan Gençlerbirliği, sezonu 6. sırada bitirerek üst lige çıkma şansını o sezon için yitirmiş oldu. 1974-75 sezonunda da Beyaz Grup'ta mücadele eden Gençlerbirliği, ligi 12. sırada bitirdi. 1975-76 sezonunda tekrar kırmızı gruba düştü. 16 takımlı ligde sezonu 12. sırada tamamladı. 1976-77 sezonunda 9. ve 1977-78 sezonunda kırmızı grubu 10. sırada tamamladı. 1978-79 sezonunda ise 16 takımlı kırmızı grubu 15. sırada bitiren Gençlerbirliği küme düştü. Futbolun profesyonelleştiği 1959'dan bu yana ilk defa 3. Lig'e düşmüş oldu.

Bir önceki sezon küme düşen Gençlerbirl

Golf, doğada özel olarak yapılmış bir golf sahasında golf sopası ve küçük sert bir golf topuyla oynanan oyundur. Oyunun amacı, sahanın belirlenmiş 18 parkurunu (çukurunu) golf topuna en az vuruş yaparak tamamlamaktır. Plaj golfü, disk golf, futgolf, kapalı golf, minigolf, park golfü, kar golfü, hızlı golf, kentsel golf gibi golf çeşitleri bulunuyor.

Golfçünün gerçek rakibi diğer oyunculardır. Fakat saha zorlayıcı olduğundan rakip "golf sahasının kendisi" olarak görülür. Bu prensip nedeniyle profesyonel golf, sportmenliğe değer verenlerin en yüksek seviyede ödüllendirildiği, sportmen olmayanların kendilerini dışında buldukları bir dünyadır.
Golf, iki ana prensip üzerine inşa edilen kurallar üzerinde durmaktadır: Oyuncuya ve sahaya saygı.
Bu prensiplere sıkı sıkıya bağlı hareket edilmesi sayesinde bu spor bu kadar yaygınlaşmış ve sevilmiştir. Golfün geçer akçesi "saygı"dır.

Bir golfçü vuruş hazırlığına başladıktan sonra vuruşu bitene kadar hareket etmeyiniz, konuşmayınız.
Vuruş hazırlığı, golfçü vuruş yapacağı sopasını çantasından aldığı anda başlar. Genelde vuruşu yapmadan önce her oyuncunun izlediği bir ritüel vardır. Bu ritüel yaklaşık 30-40 saniye sürebilir. İşte bu süre oyuncunun konsantrasyonu için çok önemlidir. Bu sırada etraftaki oyuncular ya da seyirciler arasında konuşanlar olursa vuruşu yapacak kişi konsantrasyonunu kaybeder.
Vuruş yaparken arkasında ya da onu rahatsız edecek kadar yakın durmayınız. En doğru yer tam hizasında ve karşısında durmaktır.
Her insanın kendince bir güvenli alanı vardır. Bu güvenlik alanına girerseniz diğer kişi sizin varlığınızı hisseder. Elinde sopayla vuruş yapacak olan oyuncu eğer güvenlik alanında birini algılarsa konsantrasyonu bozulabilir.
Green'de pata hattında durmayınız. Pata yaparken ona yakın durmayınız. Tercihen oyuncu pata yaparken Wusiz green dışında sakince sıranızı bekleyiniz.
Genelde insanlar oyunda bencil davranırlar. Sıranın hemen kendilerine gelmesini isterler. Diğer oyuncunun rahatsız olacağı hareketleri bilinçsizce yapabilirler. Bunlar doğal karşılanabilecek, zamanla oyuncu oyunu ve kuralları öğrendikçe düzeltilebilecek yanlışlardır.
Golfün en önemli özelliği sportmenliği öne çıkaran ve yüzyıllardır değişmeyen etik kurallarıdır.

Burada unutulmaması gereken konu şu: Golf sahalarını ortaklaşa kullanıyoruz. Eğer sahaya biz yeterli saygıyı göstermezsek, hiçbir saha bakım elemanı sahalarda bozulan yerleri tamir edecek zamanı bulamaz. Bunu unutmamak gerek. Sahayı nasıl bulmak istiyorsanız öyle bırakınız.
Vuruş sırasında sahada hasar verdiğiniz yerleri tamir ediniz.
Çim kapaklarını yerine koyunuz. Green'deki top izlerinizi onarınız.
Kum engelinde bıraktığınız izleri düzeltiniz.
Her çukur özel olarak işaretlenmiş tee adı verilen başlangıç yeri ve green adı verilen ve bunun içinde bir direk ucunda asılı bayrakla işaretlenmiş olan parkurun bittiği çukurla sonuçlanır. Her çukurun par adı verilen ve topun kaç vuruşta çukura atılacağını belirleyen tanımı vardır: Örneğin, par 3, par 4, par 5 gibi; yani üç vuruşta, dört vuruşta ve 5 vuruşta golf topunun çukura atılması.
O parkurdaki oyunun tamamlanması için topun mutlaka kaç vuruşta olursa olsun çukura atılması gerekir. Çukurun içinde metal veya plastikten yapılmış çanak cup bulunur. Çukurun çapı 10,8 cm, derinliği ise 10 cm civarındadır.
Oyun genelde en az iki, en çok dört kişi tarafından oynanır. Oyun tee–box adı verilen hafifçe yükseltilmiş bir alandan topa tee dikilerek vurulur. Oyunun kendine özgü kuralları dünyada golf otoritesi olarak tartışmasız kabul edilen 
ROYAL AND ANCIENT ST ANDREWS kuruluşudur. Bu kuruluşun belirlediği kurallar dünyanın her yerinde kabul edilmiştir.

Golf çim saha üzerinde oynanan bir spordur. Oyuna katılan her oyuncu sırayla başlangıç vuruşlarını yapar. Sahanın çukura kadar olan bölümünde sahanın fair-way adı verilen esas oyun alanına topu atmak amaçlanır. Bu alan diğer alanlara göre daha düzgün ve kısa kesilmiş çimlerden oluşur ve yaklaşık 30 ila 90 metre genişliğinde olabilir; vuruş yapmaya daha elverişlidir. Marifet, topu sahanın düzgün çimli alanlarına atabilmektir.
Bu alanın iki yanında 'rough' (kaba çim) adı verilen bölge yer alır. Bu bölgede uzun otlar, çalılıklar, ağaçlar veya kumlu, topraklı bölgeler yer alabilir. Buralardan golfçünün vuruş yapabilmesi için özel teknikler gereklidir. Doğal olarak bu tür engellerin olmadığı sahalarda yapay engeller golf sahası mimarı tarafından sahaya yerleştirilebilir; kum havuzları, küçük göller vs. Oyuncular isabetli atışlarla green adı verilen, bayrak direğiyle özel olarak işaretlenmiş çukura topu atmayı hedefler. En az vuruşla topu çukura atabilmek oyunun amacıdır. Oyun 18 parkurda tamamlandıktan sonra biter. En az vuruşu yapan oyuncu kazanır.

Daha sonra putting green adı verilen pata alanıyla çukur sona erer. Pata alanı çok kaliteli çimle kaplı ve sürekli kısa kesilerek pata yapmaya uygun hâle getirilmiş, ortasında veya kenarında bayrakla işaretlenmiş çukura verilen addır.
Alanın düzgün olmasının yanı sıra yine mimarın yaratıcılığına bağlı olarak çeşitli seviyeler ve eğimler yaratılarak pata atışlarının güçleştirilmesi sağlanabilir.
Green'ler topun en iyi şekilde yuvarlanması için bakımı son derece titizlikle yapılan özel çimlerden yapılır. Green'de atış yapılırken bayrak çıkartılır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, her çukur için bir par belirlenmiştir. Bu sayı, çok iyi bir golf oyuncusunun (Scratchgolfer) topu green'e sokması için gereken vuruş sayısıdır. Bu sayı, çukurun (yükseltiler, su gibi sebeplerden kaynaklanan) zorluğu ile değil, çukurun uzunluğu ile alakalıdır. Doğal engellerin oluşturduğu zorluk, ayrıca Course- und Slope-Rating adı verilen bir sayı ile belirtilir.
18 parkurluk bir saha genelde, dört adet Par-3 çukuru, on adet Par-4 çukuru ve dört adet Par-5 çukurundan oluşur. Dolayısıyla bir tur genelde 72'lik bir par sayısına sahip olur. Dokuz parkurluk sahalarda bu sayılar yarılanır.
Aşağıdaki tabelada alınması mümkün olan skorlar için kullanılan terimler görülebilir:

Golf dünyada özellikle de İngiltere ve ABD'de hızlı bir gelişme göstermiştir. ABD'de 25.000'den fazla golf sahası ve 35 milyon golfçü vardır. Tüm Avrupa ülkelerinde çok yaygın bir spordur. Türkiye'de golf, 1895 yılından bu yana oynanmaktadır.
Golfün en yaygın olduğu ülkelerin başında İngiltere, ABD, İspanya, İsveç, Fransa ve İtalya sayılabilir.
Dünyanın en önemli golf turnuvaları dört majör turnuva olarak bilinir. Sezon, nisan ayında The Masters ile açılır ve PGA ile sona erer.
Bu majör dörtlü şunlardır;

The Masters
U.S. Open
The Open
PGA Championship

Dünya golf tarihinin günümüz efsanesi Tiger Woods sonrası en önemli isimleri Arnie ve Jack Nicklaus olarak bilinir.

Golf oyununun başlangıcına yönelik birçok farklı görüş yer almaktadır.
Bir görüşe göre, Çin'de 1368-1644 yılları arasında, Ming Hanedanlığı sırasında yürürken bir değnek ile topa vurularak oynanan oyun diye tanımlanan chuiwan adlı oyun, golfün esas çıkış noktasıdır. Chuiwan'ın daha sonra Orta Çağ'da tüccarlar tarafından Avrupa'ya yayıldığına inanılmaktadır.
Benimsenen diğer bir görüşe göre golf, Romalıların MÖ 1. yüzyıl süresince Avrupa'da fethettiği ülkelerde modern bir oyun olarak, uygarlığın gelişimi sonucu ortaya çıkmıştır.
Romalılar, Sezar'ın hükümdarlığı sırasında, sopa şeklindeki dallarla tüy-dolu toplara vurularak oynanan, golfe benzeyen paganica adında bir oyun oynarlardı.
Kitap resimlemeleri, 15. yüzyıl civarında, Hollandalıların donmuş kanallarda benzer bir oyun oynadıklarını göstermektedir. Fransa ve Belçika'da da yaygındı.
Çeşitli Avrupa ülkelerinde, İngiltere'de cambuca, Fransa'da jeu de mail ve Hollanda'da het kolven diye adlandırılan, paganica'ya benzeyen oyunlar vardı.
1457'de, İskoçya'da golf oynamak yasaklandı çünkü savunmada çok önemli bir yere sahip okçulukla karıştırılıyordu. Buna rağmen İskoçlar, parlamento ve kilisenin karşı çıkışlarına direnerek links denilen, deniz kenarında, kıyı şeridine yakın yerlerde oynamaya devam ettiler.
İskoçya, 16. yüzyılın erken dönemlerinde kullanılan, en eski golf sahalarından, St. Andrews'un anavatanıdır. Golf, 17. yüzyılda, İskoçya'da IV. James'in, İngiltere'de ise I. James'in golf sporuna olan ilgilerinden dolayı, tam olarak yerleşmiştir.
Golfün beşiği olan St. Andrews'da 1754 yılında Royal ve Ancient golf kulüpleri kurulmuştur.

The Legend of Bagger Vance (Bagger Vance Efsanesi)
Tin Cup (1996) (Aşkın Gücü) Kevin Costner, Rene Russo, Cheech Marin, Don Johnson

Yaz Olimpiyatları'nda golf
Akdeniz Oyunları'nda golf
Erkekler büyük golf turnuvaları
Amerika Açık (golf)
Playoff (golf)
Golf arabası

Golf XL 
The R&A18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United States Golf Association29 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Association of Golf Club Presidents
International Golf Federation23 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European Golf Association16 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Official site of the Professional Golf Association13 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Golf Course Superintendents Association of America 31 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Latin America's Golf Cup Int'l Circuit

Gölhisar, Burdur ilinin ikinci büyük ilçesidir. Burdur ilinin Tefenni ilçesine bağlı Armutlu bucağıyken 1953'te Gölhisar adıyla ve merkezi Horzum ve Armutlu olmak üzere ilçe haline getirilmiştir. Yaylalar Diyarı olarak da adlandırılır. Kibira (Kibyra) antik kenti burada bulunmaktadır.
Tarımın en etkin yapıldığı ilçedir. Pancar, anason, tahıllar, sebze ve meyve yetiştirilmektedir. Son zamanlarda seracılık yaygınlaşmıştır. Sera da domestes biber salatalık vb. yaz sebzeleri yetiştirilir. Gölhisar Ovası bir çökelti ovası olup, Dalaman Çayı üzerinde kurulan Yapraklı Barajı'nın suları ile sulanmaktadır. Dalaman çayı bu topraklardan doğmaktadır. 20.000 nüfuslu ilçenin Kibyra adında tarihi antik kenti bulunmaktadır. Yöre teke yöresinin en önemli müzik ve folklor kültürlerini barındırmaktadır.
Gölhisar ilçesi Burdur ilinin güneybatısında Burdur'a 107, Denizli'ye 90 Fethiye'ye 111, Antalya'ya 135 km uzaklıkta Batı Torosların eteklerinde Dalaman Çayı Su Toplama Havzasında kurulmuş, Burdur ilinin ikinci büyük ilçesidir. Gölhisar ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.006 metredir. İlçenin yüzölçümü 494 kilometrekaredir.
Gölhisar, Uluköy ile Horzum Mahallesinin birleşmesiyle 13 Ocak 1953 tarihinde ilçe olmuştur. Aynı gün TRT Ankara Radyosunda ilan edilmiştir. Adını ilçeye 6 km uzaklıktaki gölün ortasındaki adada inşa edilmiş olan kaleden (hisar) almıştır.
İlçe konum olarak Burdur, Denizli, Muğla, Antalya şehir merkezlerinin ortasında bulunmaktadır. Gölhisar'ın kuzeydoğusunda Tefenni ilçesi, doğusunda Çavdır ilçesi, güneyinde Dirmil ilçesi, batısında Çameli ilçesi ve kuzeybatısında Acıpayam ilçesi bulunur.

Gölhisar Burdur ilinin güneybatısında ve Burdur'a 107 km uzaklıktadır. İlçenin tarihi çok eski çağlara dayanmaktadır. Cbyra – Tetrapul (4 şehir) harabelerinin bulunduğu mevkide 4 şehrin idare merkezi olmuştur. Bu şehirler Cbyra, Bubon, Balbura ve İnuanda'dır. Bu şehirlerin milattan 1000 yıl önce Girit'ten gelen Pisidialılar tarafından kurulduğu ünlü tarihçi Heredot'un kayıtlarından anlaşılmaktadır. Cbyra daha sonra Romalıların idare merkezi olmuştur. Bu gün kalıntılar hala mevcut olup, bunlardan en önemlisi 90 m yarıçapında olan tiyatrodur.
Gölhisar 14. yüzyılın başlarında Hamitoğulları 1389 yılında da Osmanoğulları egemenliğine girmiştir. Armutlu bucağı, Burdur ilinin Tefenni ilçesine bağlıyken 1953'te Gölhisar adıyla ve merkezi Horzum ve Armutlu olmak üzere ilçe haline getirilmiştir. Adını Hamitoğulları tarafından Uylupınar Gölü'nün ortasında yapılan kaleden (hisar) almaktadır.

İlçe; 1 belde, 12 köy ve 10 mahalleden oluşmaktadır.

Kibyra; Burdur iline 110 km uzaklıktaki Gölhisar ilçesinin batısındaki Akdağ kütlesinin eteklerinde, Gölhisar ovasına hakim tepeler üzerinde bulunan Likya antik kentidir.

Yusufça

Horzum-Konak (kurucu)
Uluköy-Armutlu (kurucu)
Pazar
Çeşme
Fatih
Eski Pazar
Merkez Camii
Çakmak

Yamadı
Hisarardı
Uylupınar
Karapınar
Çamköy
Evciler
Asmalı
Kuşdili
Sorkun
Kargalı
Üçoluk
İbecik
Yeşildere
Elmalıyurt (Pırnaz)

Böğrüdelik
Kocayayla
Kozpınar
Kovalca
Gölhisar Gölü
Yapraklı Barajı
Kurcuova

1700 metre yükseklikte bulunan mera ve piknik alanıdır. Genellikle sedir ardıç ağaçlarınla çevrilidir. Dağın böğründen çıkan doğal su kaynağı mevcuttur. İsmini oradan almaktadır. Yazları rağbet gören piknik ve dinlenme alanıdır. Kamp kurmak için birebirdir. Serin ve temiz havası ve sakinliği dinlendiricidir. Yaz aylarında yayla şenliği ve festivaller düzenlenmektedir. Alanda çocuk parkı ve mescit bulunmaktadır. Gölhisar ilçesinin batısında Kbyra Antik kentinin üst tarafında bulunmaktadır.

2100 metre yükseklikte bulunan 
Doğal göl oluşumlu düzlük ve mera alanıdır. Gölhisar ilçesinin batısında dağların zirvesinde bulunan düzlüktür. Yaz aylarında yerli halkın büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarının otlattığı mesiredir. Kış aylarında yağan karın erimesiyle oluşan gölü mevcuttur.
Ardıç ve karaçamların arasında zirvelerde yaz aylarına kadar kar örtüsü bulunur.

İlçenin güneybatısında Çameli ilçesi istikametinde bulunan mera ve piknik alanıdır.

İlçenin doğusunda bulunan balıkçılık yapılan doğal tatlı su gölüdür.
Gölün doğusunda hisar kalıntıları bulunmaktadır. İlçenin ismi bu göl ve hisardan almıştır.

İlçenin güneybatısında bulunan İbecik kasabasının alt tarafında dalaman çayını besleyen kollarının üzerine kurulu set baraj gölüdür. Tatlı su balıkçılığı ve sulama için kullanılır. 1984 yapımıdır. Turgut Özal tarafından yaptırılmıştır.

Yerelnet: Gölhisar

Göztepe (futbol takımı), İzmir, Göztepe merkezli Göztepe SK'nın Süper Lig'de mücadele eden Türk futbol takımıdır.
14 Haziran 1925 Yılında Altay'ın Aydın'da katıldığı spor müsabakasında yönetimde bulunan Ferit Bey'e söz hakkı verilmemesi sonucu, dönüş yolunda trende çıkan anlaşmazlıkların ardından Altay'da futbol oynayan Nebil ile Vedat kardeşler, Muzaffer Koral, Ferit Simsaroğlu, Necati Bey ve Nusret Bey bir spor kulübü kurmaya karar verirler. 14 Haziran 1925 tarihinde, vapur iskelesi yanındaki Mez Gazinosu'nda toplanan Göztepe semtinin ileri gelenleri (kıdemli futbolcular) ve gençler Göztepe futbol takımını kurarlar. Yapılan ilk kongrede Göztepe Fahri Başkanlığına o dönemin Valisi Kazım Dirik seçilir. İdari heyette ise şu isimler yer alır; Başkan Fehmi Simsaroğlu, İkinci Başkan Turan Dirik, Mühendis Aziz Bey, Mustafa Bey, Murtaza Bey, Öğretmen Şerif Bey, Alaattin Bey ve Adil Burgaz. Genel Kaptanlığa ise Ahmet Özgirgin getirilir.
1937-1939 arası, dönemin İzmir Valisi Fazlı Güleç'in girişimleriyle İzmirspor ve Egespor'la birleşmiş ve Doğanspor adıyla mücadele etmiştir. Kısa zaman sonra tekrar eski ismini alan kulüp, Türkiye'ye Avrupa'daki ilk sportif başarıları getiren spor kulübü olmuştur. En büyük başarısını 1950'de Türkiye şampiyonu olarak yaşamıştır. 14 yıl aradan sonra 2017 yılında tekrar Süper Lig'e çıkmıştır.

1941, 1942, 1943, 1945 ve 1949 yıllarında İzmir Şampiyonu oldu. 1950 yılında Türkiye Futbol Şampiyonası'na katılmaya hak kazandı ve önce Gençlerbirliği'ni, ardından Beşiktaş'ı eleyerek Türkiye Şampiyonluğunu kazandı.
1968-1969 ve 1969-1970 sezonlarında 2 kez Türkiye Kupası'nı müzesine götürmüştür.
Profesyonel liglerin başladığı 1959 yılından itibaren 29 yıl Süper Lig, 25 yıl 1. Lig'de mücadele eden ve 3 kez 1. Lig şampiyonluğu kazanan sarı-kırmızılı camia birçok kupayı da müzesine getirdi.
80 yılı geçen, İzmir derbisi olarak kabul edilen Karşıyaka-Göztepe arasındaki maçlar zaman zaman olaylı geçmiştir. İzmir Atatürk Stadyumu'nda 16 Mayıs 1981 tarihinde yapılan maç 2. Ligde seyirci rekoru ile Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başarmıştır.
1997 yılında Sabah ve Yeni Asır gazetelerinin sahibi Dinç Bilgin Göztepe'yi devralarak kulübü dernek statüsünden şirket statüsü haline getirmiştir.
2002-2003 sezonunda Süper Lig'den düşen Göztepe, bu düşüşü durduramayarak 2007 yılında tarihinde ilk defa Amatör Lig'e düştü. Futbol takımı, 2007-2008 sezonunu Amatör Lig'de geçirmiş, o sezon play-off finalinde İstanbul temsilcisi Ayazağaspor'a penaltılarla 7-6 yenilerek 3. Lig'e çıkma şansını kaybetmiştir.

18 Haziran 2008 tarihinde o sezon 3. Lig'de mücadele edecek olan Aliağaspor yarışma haklarını Göztepe'ye devrettiğini duyurdu. Bu değişiklik sonrası kulüp 2008-2009 sezonunda 3. Lig 2. Grup'ta mücadele etti.
2008-2009 sezon sonu itibarıyla da 3. Lig Yükselme Grubu'nu 1. sırada bitirerek 2. Lig'e şampiyon olarak yükseldi. 2009-.2010 sezonunda 2. Lig Yükselme Grubu'na kalan Göztepe, grubu 8. bitirince 1. Lig'e çıkma şansını kaybetti. 2010-2011 sezonu öncesi Özcan Kızıltan'ı teknik direktör olarak kadrosuna dahil eden Göztepe, 2010-2011 Sezonu sonunda 2. Lig Beyaz Grubu Bandırmaspor'un önünde bitirerek şampiyon sıfatıyla 1. Lig'e yükseldi. 12 Mayıs 2013 tarihinde Tavşanlı Linyitspor ile kendi evinde yaptığı 1. Lig'de kalma mücadelesini, beraberlik sonucunda dahi ligde kalacakken, 1-0'lık skorla kaybederek yeniden 2. Lige düştü. Altınbaş Holding 2007 yılında üstlendiği Göztepe yetkilerini 04 Haziran 2014 tarihi itibarıyla İzmirli iş insanı ve Göztepe taraftarı olan Mehmet Sepil'e 9 milyon € karşılığında devretmiştir.
13 Ağustos 2014 tarihinde İzmir'in Urla ilçesinde yapımı tamamlanan Adnan Süvari Tesisleri hizmete açılmıştır.

3 Mayıs 2015 tarihinde 2. Lig Şampiyonu olarak 1. Lig'e yükselmiştir. 4 Haziran 2017 tarihinde 14 yıllık bir aradan sonra tekrar 1. Lig'den Süper Lig'e yükselmiştir. 2017'de temeli atılan Göztepe'nin yeni stadyumu Gürsel Aksel Stadyumu, 26 Ocak 2020 tarihindeki Beşiktaş maçı ile açılmıştır.
2020-21 sezonuna İlhan Palut yönetiminde başlayan Göztepe, 18. hafta sonunda takımın başından ayrıldı ve yerine Ünal Karaman geldi. Ligde oynanan 40 maç sonunda 13 galibiyet 12 beraberlik ve 15 mağlubiyetle 51 puan toplayarak ligi 10. olarak tamamladı. 2020-21 Türkiye Kupası'nda ise 5. turda Bursaspor'a uzatmalar sonucunda 5-4 kaybederek kupadan elendi.
2021-22 sezonuna Ünal Karaman ile başlayan Göztepe, 3. haftanın sonunda Ünal Karaman ile yollarını ayırdı ve takımın başına Nestor El Maestro'yu getirdi. 34. hafta'da oynanan Gaziantep Futbol Kulübü maçının berabere bitmesiyle, bitime 4 hafta kala Göztepe, Süper Lig'e veda etmiştir.
19 Ağustos 2022 tarihinde kulübün hisselerinin %70'i Sport Republic şirketi tarafından satın alındı. Bu anlaşmaya göre, kulübün futbol branşını Sport Republic, kalan branşları hisselerinin %30'unu elinde bulunduran eski başkan Mehmet Sepil yönetecektir. Bu devirle birlikte Türkiye'de ilk defa bir spor kulübü yabancı bir sermayeden yatırım almıştır. Sport Republic CEO'su Rasmus Ankersen kulübün yeni başkanı olarak, Türkiye'de kulüp başkanı olan ilk yabancı isim olmuştur.
2023-24 1. Lig sezonunun bitimine 2 hafta kala Süper Lig'e yükseldi ve sezonu 2. sırada tamamladı.

UEFA Kupa Galipleri Kupası ve Fuar Şehirleri Kupası karşılaşmalarında 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 18 mağlubiyet alan sarı-kırmızılı ekip, Türk takımları arasında Avrupa'da en fazla gol atan üçüncü takım olma başarısını gösterdi. 30 karşılaşmada, toplam 36 gol atan Göztepe, 49 golü de kendi kalesinde gördü. 48 yıldan beri Avrupa sahalarında gözükmeyen Göztepe, bu araya rağmen Türk takımları arasında Avrupa'da en başarılı olan 3. Türk takımı olma özelliğini hâlen koruyor. Şu ana kadar Avrupa kupalarında resmî olarak 7 kupaya katılan Göztepe, toplam 30 resmî karşılaşma yaptı. Kupa Galipleri Kupası'na 2 kez katılan Göztepe, Fuar Şehirleri Kupası'na ise 5 kez katıldı. Bu alanda da, bu kupaya katılıp en fazla karşılaşma yapan kulüp olma özelliğini de hâlen üzerinde bulunduruyor. Kupa Galipleri Kupası'nda 10 resmî karşılaşma yapan Göztepe 4 galibiyet, 1 beraberlik ve 5 yenilgi yüzü gördü. 14 gol atıp, ağlarında da 10 gol gördü. Göztepe'nin en çok iddialı olduğu kupa ise Fuar Şehirleri Kupası. 5 kez katıldığı bu kupada 20 maç yapan sarı-kırmızılı ekip 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 13 yenilgi aldı. 22 gol atıp, 39 golü de ağlarında gördü. Göztepe, 1968-69 Fuar Şehirleri Kupası'nda 5 takımı eleyerek yarı finale kadar çıkan ilk Türk takımı oldu. Ardından 1969-70 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nda Lüksemburg ve Cardiff City takımlarını eledi ama AS Roma takımına elendi. 1970-71 sezonunda ise, Göztepe yine bir Lüksemburg takımını eledi. Ancak bu kez ikinci turda Gornik Zabrze takımına yenilerek kupadan elendi. Bu takımla yaptığı 1-0 ve 3-0 mağlup olduğu maçlar Avrupa kupalarındaki son maçlarıdır. Göztepe, tarihinde Avrupa sahalarında en fazla golü, 1970-71 sezonunda Kupa Galipleri Kupası'nda Lüksemburg'un Union takımına attı. Bu karşılaşmayı Göztepe 5-0 kazandı. Avrupa'da en farklı mağlubiyet ise 1965-66 sezonunda yaşandı. TSV 1860 München takımını ilk maçta 2-1 yenen Göztepe, Almanya'da yapılan ikinci karşılaşmada rakibinden tam 9 gol yiyerek sahadan 9-1 mağlup ayrıldı.
Kupa Galipleri Kupası'na 2 kez, Fuar Şehirleri Kupası'na 5 kez katıldı.

1968 - Fuar Şehirleri Kupası (3. Tur)
1969 - Fuar Şehirleri Kupası (Yarı final)
1970 - UEFA Kupa Galipleri Kupası (Çeyrek final)

1968-1969 sezonunda ise UEFA Fuar Şehirleri Kupası'nda yarı finale kadar yükselerek Avrupa kupalarında bu başarıya ulaşan ilk Türk takımlarından oldu.

1969-1970 sezonunda UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda US Luxembourg ve Cardiff City takımlarını eledi. Çeyrek finalde İtalya'nın ünlü kulüplerinden Roma'ya elendi. 1970-1971 sezonunda ise US Luxembourg takımını eledi. Ancak bu kez ikinci turda Gornik Zabrze takımına yenilerek kupaya veda etti.
Göztepe Avrupa'da toplam 30 resmî maça çıkmıştır. Bu maçlarda 10 galibiyet, 2 beraberlik ve 18 mağlubiyet almıştır. Rakip fileleri
36 kez havalandırmış; buna karşın kalesinde 49 gol görmüştür.

Göztepe, Marseille'yı ilk maçta 2-0 yenip 2. maçta 2-0 yenilince, o zamanın kuralları gereği; uzatmada da galip çıkmayınca çekilen kuralar sonucu üst tura çıkmaya hak kazanmıştır.
Hamburg, 1968-1969 sezonunda ısrarla ilk çeyrek final müsabakasını İzmir'de oynamak istemiş, Göztepe bu teklifi reddetmiş, bunun üzerine de Hamburg, maçlara çıkmamış; böylece Göztepe hükmen galip sayılıp Yarı final'e yükselmiştir.

Göztepe SK'nün U21 Ligi'nde oynayan futbol takımıdır. Takım 21 yaş altı futbolcularından oluşur. Kadroda, U21 Ligi statüsü 21 yaşından büyük sporcu bulundurma hakkı vardır. Yasalar dahilinde en az üç yıldır Türkiye'de yaşayan 19 yaşından büyük iki yabancı futbolcuda istendiği takdirde alınır. Takımın teknik direktörlüğünü Serdar Sabuncu yapmaktadır.

2 Haziran 2026 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Süper Lig: 32 sezon
1959-1977, 1978-1980, 1981-1982, 1999-2000, 2001-2003, 2017-2022, 2024-

1. Lig: 27 sezon
1977-1978, 1980-1981, 1982-1999, 2000-2001, 2003-2004, 2011-2013, 2015-2017, 2022-2024

2. Lig: 5 sezon
2004-2005, 2009-2011, 2013-2015

3. Lig: 3 sezon
2005-2007, 2008-2009

İzmir Süper Amatör Lig: 1 sezon
2007-2008

Fuar Şehirleri Kupası
Yarı final (1 kez )  1968-1969
UEFA Kupa Galipleri Kupası
Çeyrek final (1 kez )  1969-1970

Türkiye Futbol Şampiyonası
Şampiyonluk (1) : 1950
İkincilik (1) : 1942
Türkiye Kupası
Şampiyonluk (2) : 1968-69, 1969-70
İkincilik (1) : 1966-67
Yarı final (2) : 1970-71, 1975-76, 2024-25
Çeyrek final (3) : 1962-63, 1976-77, 2018-19
Süper Kupa
Şampiyonluk (1) : 1970
Finalist (1) : 1969
1. Lig
Şampiyonluk (3) : 1977-78, 1980-81, 2000-01
Play Off Şampiyonluk (2) : 1998-99, 2016-17
İkincilik (1) : 2023-24
2. Lig
Şampiyonluk (2) : 2010-11, 2014-15
3. Lig
Şampiyonluk (1) : 2008-09
Başbakanlık Kupası
Finalist (1) : 1950
Federasyon Kupası
Şampiyonluk (1) : 1962-63
İzmir Futbo

Güreş, uygulayıcılarının birbirlerine vurmaksızın rakiplerini yenmeye çalıştıkları bir dövüş sporu türü. Güreş tarihteki en eski sporlardan biridir ve zamanla farklı stil ve formları geliştirilmiştir. Güreş genellikle dövüş sanatları arasında değerlendirilir.
Güreş, serbest güreş, Grekoromen güreş, pankration, kuşak güreşi, bilek güreşi, parmak güreşi, plaj güreşi, judo, sambo, halk stili, yakalama, vurma, luta livre, boyun eğme, sumo, shuai jiao ve diğerleri gibi farklı rekabetçi biçimlerde gelir. Güreş, perçinleme dövüşü, fırlatma ve indirme, eklem kilitleri, iğneler ve diğer yakalama tutuşları gibi farklı yakalama tipi teknikleri içerir. Dövüş sanatlarına, dövüş sporlarına ve askeri sistemlere birçok farklı güreş tekniği dahil edilmiştir.
Güreş, Antik Olimpiyat Oyunları'nda ilk kez MÖ 708 yılında 18. Olimpiyat'ta bir müsabaka olarak yer almıştır. Hem geleneksel hem de modern olmak üzere çok sayıda farklı stile ve kurala sahip güreş türleri vardır. İngilizce wrestling terimi, Eski İngilizce wræstlunge sözcüğünden türetilmiştir.

Güreş, bilinen en eski dövüş sporlarından biridir. Fransa'daki mağara resimlerine göre güreşin kökenleri yaklaşık 15.000-17.000 yıl öncesine dayanır. Babil ve Antik Mısır rölyeflerinde günümüzde bilinen çeşitli güreş tutuşlarının kullanıldığı görülmektedir. Güreşe dair yazılı kaynaklar Eski Ahit'te ve eski Hint Veda metinlerinde dahi bulunur. Yaratılış Kitabı'nda, ata Yakup'un Tanrı veya bir melek ile güreştiği anlatılır. Homeros'un İlyada'sında da güreşten söz edilmektedir. Hint destanları Ramayana ve Mahabharata'da da güreş ve dövüş sanatlarına atıflar vardır. Çin'de Sarı İmparator'un asi Chi You ile Shuai Jiao (jiao di) kullanarak savaştığı anlatılır.
Antik Yunan'da güreş, efsanelerde, edebiyatta ve felsefede önemli bir yere sahipti. Oldukça sert kurallara sahip olan güreş, Antik Olimpiyat Oyunları'nın ana sporlarından biriydi. Antik Romalılar, Yunan güreşini benimsedi ancak kuralları değiştirerek bazı sertlikleri ortadan kaldırdılar. Güreş hem Yunan hem de Roma edebiyatında sıkça geçer; Platon, Sokrates, Aristoteles, Ksenofon, Epiktetos, Seneca, Plutarkhos ve Marcus Aurelius gibi düşünürler ve liderler güreşle ilgilenmiş ya da eserlerinde sıkça atıfta bulunmuşlardır. Dikaearchus, Platon'un İsthmia Oyunları'nda güreştiğini yazar. Pindaros, Panhellenik festivallerde (Olimpia, Delphi, Korinthos, Nemea) güreş, boks ve pankrationda zafer kazananlar için övgü şiirleri (ode) yazmıştır.
Orta Çağ boyunca (5. yüzyıl – 15. yüzyıl), güreş popülerliğini korumuş ve İngiltere, Fransa ve Japonya'daki kraliyet ailelerinin himayesinde devam etmiştir.
İngiliz göçmenler, güçlü güreş geleneklerini Amerika'ya taşımış ve buradaki Kızılderililer arasında da güreşin yaygın olduğu görülmüştür. Koloniler döneminde amatör güreş yaygınlaşmış; köy panayırlarında, tatil etkinliklerinde ve askerî eğitimlerde önemli bir yer edinmiştir. Amerika'da ilk ulusal güreş turnuvası 1888'de New York'ta düzenlenmiştir.
Türklerde güreş, Orta Asya bozkırlarından Anadolu'ya uzanan binlerce yıllık geçmişe sahiptir. Göçebe Türk topluluklarında güreş, hem askerî eğitim hem de şenlik ve törenlerin ayrılmaz bir parçasıydı. **Yağlı güreş** (pehlivan güreşi) ve **karakucak güreşi** gibi geleneksel stiller, özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nda yaygınlaşmış ve günümüze ulaşmıştır. 
Her yıl düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri, 14. yüzyıldan beri kesintisiz olarak yapılmakta ve UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'nde yer almaktadır.
Türk güreşi yalnızca geleneksel tarzlarla sınırlı kalmamış; Türk sporcular, olimpik güreş branşlarında da (serbest ve grekoromen stil) dünyada söz sahibi olmuşlardır. Türkiye, Olimpiyat Oyunları'nda en fazla madalya kazandığı spor dalı olan güreşte, birçok Avrupa, Dünya ve Olimpiyat şampiyonu pehlivan yetiştirmiştir.
Güreş, 1904 Yaz Olimpiyatları'ndan bu yana her Olimpiyat Oyunları'nda yer almıştır. Grekoromen güreş, modern olimpiyatların ilki olan 1896 Yaz Olimpiyatları'nda müsabakalar arasında yer alırken, 1900 Yaz Olimpiyatları'nda yer almamıştır. Sporun uluslararası yönetim organı Dünya Güreş Birliği (eski adıyla FILA), 1912'de Antwerp'te kurulmuştur.

Antik Mısır'da güreşe dair bulgular, mezar resimlerinde (MÖ 2300 civarı) ve sanat eserlerinde (MÖ 2000–1085 civarı) görülmektedir.
Antik Yunanistan'da, Yunan güreşi (Pale) popüler bir dövüş sporu olarak öne çıkmıştır (MÖ 1100–146).
Yağlı güreş Türkiye'nin millî sporu olarak kabul edilir ve kökeni Orta Asya'ya kadar izlenebilir. Her yıl düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri, dünyanın en eski güreş festivali olarak kabul edilmektedir.
Romalılar, Yunan güreşini fethettikten sonra kendi kültürlerine adapte ederek Roma güreşini geliştirmiştir.
Çin'de ortaya çıkan Shuai jiao, efsaneye göre 4.000 yıllık bir geçmişe sahiptir.
Arap literatüründe, Muhammed'in usta bir güreşçi olduğu ve bir şüpheciyle güreşte galip geldiği anlatılır.
Bizans İmparatoru I. Basileios, saray tarihçilerine göre, sekizinci yüzyılda Bulgar bir güreşçiyi yenmiştir.
1520'de düzenlenen Altın Kumaş Sahası şenliğinde, Fransa Kralı I. François, İngiltere Kralı VIII. Henry'yi güreşte yenmiştir.
İngiltere'nin Lancashire bölgesinde gelişen halk güreşi stilleri, daha sonra catch-as-catch-can (serbest stil) güreşinin temelini oluşturmuştur. İskoçya ve İrlanda'da da özgün varyantlar ortaya çıkmıştır. Bu stiller daha sonra ABD'de popüler olan folkstyle güreşin temelini atmıştır.
Fransa'da bir Fransız Avrupa'daki güreşin profesyonel bir spor haline gelmesinde önemli rol oynamış ve Grekoromen güreşin gelişmesine öncülük etmiştir. 19. yüzyılda bu stil yaygınlaşmış ve düzenli turnuvalar Avrupa'nın pek çok yerinde yapılmaya başlanmıştır.
19. yüzyıl sonlarında Grekoromen ve serbest güreş Avrupa'da ve Amerika'da yaygınlaşmış, olimpiyat programına alınmıştır. Grekoromen güreş 1896'da, serbest güreş ise 1904'te olimpiyat sporu olmuştur. Kadınlar serbest güreşi ise 2004 Atina Olimpiyatları'nda programa dahil edilmiştir.
Kelt kültürlerinde, Tailteann Oyunları’ndan (MÖ 1839-632 arası) itibaren çeşitli güreş türleri gelişmiştir. Cornish güreşi, Gouren, yakapaça güreşi gibi farklı yerel stiller zamanla ortaya çıkmıştır.
1921’den bu yana UWW (eski adıyla FILA), amatör güreşi uluslararası düzeyde yönetmektedir. Profesyonel güreş ise zamanla gösteri formatına dönüşmüştür, ancak fiziksel dayanıklılık ve beceri gerektirir. Bugün çok sayıda ülke olimpiyatlara millî güreş takımları göndermektedir.
İsviçre’de Schwingen adlı güreş türü, yerel şenliklerin en önemli sporlarından biri olarak halen devam etmektedir.

Güreşe dair en eski atıflardan bazıları, çeşitli uygarlıkların mitolojik anlatılarında yer alır:

Gılgamış Destanı'nda, Gılgamış, Enkidu ile güreşerek liderliğini kanıtlar.
Yunan mitolojisinde, Zeus, babası Kronos'u güreşte yenerek yeryüzünün hâkimi olur. Ayrıca Herakles ve Theseus, insanlarla ve canavarlarla yaptıkları güreşlerle ünlüdür.
Mahabharata destanında, usta güreşçiler Bhima ve Jarasandha arasında bir güreş karşılaşması tasvir edilir.
İran'ın Şehname destanında Rüstem, pahlevanlar tarafından en büyük güreşçi olarak kabul edilir.

Uluslararası Güreş Birliği'ne (UWW) göre güreş disiplinleri iki ana gruba ayrılır: uluslararası güreş disiplinleri ve geleneksel (halk) güreşleri. Olimpiyat programında yer alan üç ana disiplin şunlardır: Grekoromen güreş, erkekler serbest güreş ve kadınlar serbest güreş. UWW ayrıca şu stilleri de tanır: grappling, amatör pankration, alysh (kemer güreşi), pahlavani güreşi, Plaj güreşi ve Afrika güreşi. Sambo ise 1966 yılında UWW'nin selefi olan FILA tarafından uluslararası stil olarak kabul edilmiştir.

Grekoromen güreş, olimpiyatlarda yer alan iki uluslararası güreş disiplininden biridir. Bu stilde, üst vücut hamlelerine ve özellikle yüksekten atışlara (grand amplitude throws) odaklanılır. Grekoromen güreş kurallarına göre rakibin belden aşağısına müdahale etmek (tutmak, çelme takmak veya aktif bacak kullanımı) yasaktır. Puanlama, atışın yüksekliği, rakibin sırtını mindere gösterme ve pasiflik durumlarına göre yapılır. Rakibin iki omuzunu aynı anda mindere sabitleyen sporcu tuş ile maçı doğrudan kazanır. Bu stilin en ünlü sporcularından biri Rusya'dan Aleksandr Karelin'dir.

Serbest güreş, hem erkekler hem de kadınlar için olimpiyatlarda yer alan uluslararası bir güreş disiplinidir. Bu stilde sporcunun veya rakibinin bacaklarını hem hücumda hem de savunmada kullanmasına izin verilir. Serbest güreşin kökeni, atch-as-catch-can güreşine dayanır. Puanlama, atış yüksekliği, rakibin sırtını mindere göstermesi ve pasiflik esaslarına göre yapılır. Tuş burada da maçı doğrudan bitirir. Serbest güreş; Amerikan okul güreşi (scholastic) ve kolej güreşi (collegiate) ile benzerlik gösterir; ancak serbest güreşte yüksekten atışlara daha fazla önem verilir. ABD'de kadınlar üniversite güreşi de serbest güreş kurallarıyla yapılmaktadır.

Bağlama güreşi (İngilizce: submission wrestling veya grappling), farklı güreş disiplinlerinden alınan teknik ve tutuşların kullanıldığı bir mücadele sporudur. Grappling iki ana stilde uygulanır: no-gi (kimonosuz) ve gi (kimono ile). Kimonosuz (no-gi) stilde sporcular şort ve rashguard (sıkı atlet) giyerken, kimono ile (gi) stilinde judogi veya benzeri giysi kullanılır. Bağlama güreşinin temel amacı, rakibi yere indirip kontrol etmek ve boğma (choke) ya da eklem kilitleriyle (joint lock) rakibin pes etmesini sağlamaktır.

Pankration, pan ve kratos (tüm güç) anlamına gelen Yunanca sözcüklerden türemiştir. Antik Olimpiyat Oyunları'na MÖ 648 yılında eklenmiş, kökeni çok eskiye dayanan bir dövüş sporudur. Günümüzde amatör pankration, birçok dövüş disiplininin tekniklerini birleştiren bir karma dövüş sanatı (MMA) biçimidir. Müsabakalarda hem güreş hem de vuruş teknikleri kullanılır.

Alyş, Orta Asya kökenli geleneksel bir kemer güreşi türüdür. Sporcular müsabaka boyunca rakibinin kemerini bırakmadan mücadele ederler. Bu nedenle kemer güreşi alyş veya alyş kemer güreşi olarak da adlandırılır.

Pehlevani güreşi, kökeni Antik Pers'e dayanan geleneksel bir İran güreşi

Hadrian Kapısı veya Üçkapılar, 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus'un Antalya'yı ziyareti onuruna, kenti çevreleyen sur üzerinde inşa edilmiş anıtsal zafer takı. Her iki cephesinde dörder mermer sütunun bulunduğu üç kemerli kapı ve yanlarında bulunan iki kuleden oluşur.
Kapının üst katı günümüze ulaşamamıştır. 1882'de gün yüzüne çıkarılan kapının alt katı ise 1959'da büyük bir restorasyondan geçirilerek aslına uygun hâle getirilmiştir.

Yeni Çağ boyunca Antalya'yı ziyaret eden Evliya Çelebi veya Corneille Le Bruyn gibi gezginler, şehirden bahsetmesine rağmen Hadrian Kapısı'ndan hiç bahsetmemiştir. Kapı hakkındaki ilk bilgilendirmeyi 1812 yılında şehre uğrayan İngiliz fırkateyni HMS Fridericksteen Amirali Francis Beaufort yapmıştır.
Erken dönem araştırmacılar arasında kapıyı en detaylı şekilde tanımlan kişi 1882 yılında kenti ziyaret eden Lanckoroński olmuştur. Detaylı çizim ve eskiz çalışmalarını Pamphylia ve Pisidia Kentleri adlı eserlerinde toplamıştır. E. J. Davis adlı gezgin ise, yetkililerin kapanan girişi tekrar açmak için 1872'de girişimde bulunduklarını,
ancak surların iç kısmında, girişin hemen ardında bulunan bir ev sahibinin, evinin yıkılmasına onay
vermediğinden ötürü girişimin sonuçsuz kaldığını yazmıştır.
Kapı, 1882'de Mutasarrıf Turhan Paşa'nın girişimleriyle başlatılan hafriyat çalışmaları sonucunda, Hadrian Kapısı'nı çevreleyen sur ve duvarlar yıktırılmış ve tarihi kapının yarısı gün yüzüne çıkarılmıştır. Yapının toprağa gömülü geri kalan kısmı kazılırken sütunlar devrilmiştir. Bunun üzerine sütunlar yerine Örme Dikilitaş usulü piramit biçiminde taştan payandalar eklenmiştir. Bu payandalar 1959'daki restorasyonda kaldırılarak aslında uygun olarak beyaz mermerden yapılma sütunlar konulmuştur.
2016'da belediye tarafından Hadrian Kapısı'nın kuzeydoğuda kalan ön kısmına, ziyaretçilerin dinlenebilmesi amacıyla yeşil alan yapılması kararlaştırıldı. Yeşil alanın peyzajında güneş formu benimsendi. Park, yer aydınlatmalarıyla birlikte güneş formunda bitki tarhları, oturma bankları ve dar patikalar yapıldı.
2021'de ise Kaleiçi'ne doğru giden güneybatı cephesine ise eski şehirle uyumlu olacak şekilde taş zemin döşendi, kaldırım kenarlarına ise Alanya mermerinden korkuluk yerleştirildi. Böylece hem Hadrian Kapısı'nın çevresi tarihle uyumlu hâle getirildi, hem de kapının iki yönünden de yaya geçişi açılmış oldu.

Zafer takı iki mimarî parçadan oluşmaktadır; kapı kısmı ve kule kısmı. Her iki kısım da önlü arkalı olacak şekilde simetriktir. Kapı kısmı oldukça süslü, desenli ve mermer gibi işlemesi zor madenlerden yapılmışken kule kısmı, surların devamı olacak şekilde taştan, basit şekilde inşa edilmiştir.

Kuleler, Roma döneminde şehir surlarının bir uzantısı olarak büyük kesme taşlardan inşa edilmiştir.
I. Alâeddin Keykubad döneminde mevcut kule uzunluğu kısa geldiği için batı kulesinin üzerine küçük taşlardan örme, 6 metre uzunluğunda ekleme yapılmış ve kulenin uzunluğu 15 metreye ulaşmıştır. Ekleme yapılınca, orijinal kulenin parapetleri ikişer pencereye dönüşmüştür. Bu pencerelerin altında Osmanlıca kitabe yer alır.
Günümüzde Batı kulesinden itibaren 15 metre uzunluğunda sur devam ederken doğu kulesinden itibaren yaklaşık 50 metre sur devam eder. Surların geri kalanı 1937 tarihinde Kaleiçi'nin rüzgâr almadığı ve fazla sıcak olduğu gerekçesiyle Belediye Reisi Hüsnü Karakaş tarafından yıktırılmıştır.

Kapı kısmı üç adet kemer ve tonoz tavandan oluşmaktadır. Tonoz tavanlarda, ortasında papatyagilleri andıran çiçek desenleri ve meyve yaprağı motifleri olan ve çevresi kare şekilli rölyefler yer alır. 1959'daki restorasyonda sağ ve soldaki tonoz tavandaki çiçek motifleri restore edilse de, ortadaki tavan boş bırakılmış ve çiçek yerine düz yuvarlak rölyefler koyulmuştur.
Kapının üstündeki izler göstermektedir ki kapıda muhtemelen en az 8 metre uzunlukta ikinci kat daha olduğu ve bu katın da üstünde Hadrian'ın ve ailesinin heykeli olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu kısımdan geriye yalnızca dört parça ulaşabilmiştir. Bu parçalar biri 1 metre ve kare biçiminde, diğer ikisi 2 metre ve dikdörtgen biçiminde olan toplam üç arşitrav parçası ve bir adet sarmal sütundan ibarettir. Bu dört parça korunaksız şekilde kapının hemen önündeki ufak parkta yere serilmiş vaziyettedir. Yatay duruşlarından ötürü zaman zaman bank niyetine kullanılan bu parçalardan biri, 2016 yılında kimliği bilinmeyen kişilerin gece ısınmak için yaktığı ateş sonucunda tahrip olmuş ve kararmıştır.
Kapının saçaklarında her iki tarafa da 1.28 metre uzanan çiçek motifleriyle süslenmiş frizler bulunur. Her bir kemerin tam ortasında ise ve aslan başlı süslü kornişler vardır.
Kapı kuzeydoğu - güneybatı yönlerine bakmaktadır.
Çevredeki zemin ve asfalt yollar zamanla yükseldiği için kapı çevreden yaklaşık 1,5 metre aşağıda kalmıştır. Dolayısıyla her iki cepheden de merdivenle inilerek kapılara ulaşılmaktadır. Öte yandan bu çukur zeminde, kar ve yağmur sularının tahliyesi için bir gider veya mazgal bulunmadığı için sular bu çukurda birikmektedir. Bu durumun ise zamanla kapının zeminine ve mermerlere zarar verebileceği düşünülmektedir.
Hadrian Kapısı'nın adı, şehir içi tramvay hattı olan AntRay'ın T2 hattının duraklarından birine, Üçkapılar İstasyonu adıyla verilmiştir.
Kapı, bir süredir geceleri de ışıklandırılmaktadır.

Hadrian onuruna dikilen kapıda, diğer zafer taklarında olduğu gibi bir kitabe bulunuyordu. Antik Yunan alfabesiyle yazılan ve ikinci kemerin üstünde, ortada hizalanan bu kitabede İmparatorun tam ismi olan Caesar Traianus Hadrianus yazılıydı. Büyük harflerle Antik Yunan alfabesiyle yazılan bu harfler altın görünümlü parlak bronzdan imâl edilmişti.
İmparatorun isminden yalnızca ortadaki “ΤΡΑΙΑΝω” (Traiano) ifadesi günümüze ulaşmayı başarmıştır ve sonundaki Σ (S) harfi de eksiktir. Bu kelime, Hadrianus'un soyadı niteliğindeki Traianos kelimesini, yani amcası imparator Trajan'ın ismini yansıtmaktadır. Kitabedeki tüm harfler 19. yüzyıl boyunca Avrupalı gezginlerce kapıyı çevreleyen moloz yığınları arasından toplanmış ve çeşitli ülkelere kaçırılmıştır. Bugün ise Triano kısmı Oxford'da bulunan Ashmolean Müzesi'nde sergilenmektedir.

Muratpaşa Belediyesi'nin 2016'da başlattığı Uluslararası Kaleiçi Old Town Festivali'nin merkezlerinden biri Hadrian Kapısı oldu. Hadrian Kapısı, her yıl yapılan festivalde Roma lejyonu kostümlü geçit töreni, festival korteji, dans gösterisi, doğaçlama tiyatro, İtalyan sineması başta olmak üzere sinema gösterimi, piyano dinletisi ve caz konserleri, çeşitli sirk gösterileri ve görsel sanatlar sergisi gibi pek çok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır.
2006 yılından beri yapılan Antalya Maratonu'daki parkurun geçtiği noktalardan biri de Hadrian Kapısı'dır. Maratona katılan koşucular Kapı'nın kuzeybatı yönünden geçmektedir.
2013 yılında PTT, Hadrian Kapısı'nın da aralarında olduğu çeşitli tarihî eserleri pul olarak bastırmış ve 2.7 Milyondan pulu tanıtım için yurt dışı postalarda kullanmıştır.

 OpenStreetMap'te Hadrian Kapısı ile ilgili coğrafi veriler  

http://www.turkishclass.com/turkey_pictures_gallery_211 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kapının Resimleri.

Haikou (Çince: 海口), Çin'in Hainan eyaletinin merkezi ve en büyük şehridir. Şehir, Hainan'ın kuzey sahilinde Nandu Nehri'nin ağzındadır. Şehrin yüzölçümü 2,237 km² 'dir.
Şehrin kuzey kısmı, Nandu'nun bir kolu olan Haidian Nehri ile Haikou'nun ana bölümünden ayrılan Haidian Adasındadır. İdari olarak Haikou, dört ilçeden oluşan ve 2.280 kilometrekare (880 sq mi) alanı kapsayan il düzeyi bir şehirdir. Yerleşim bölgesinde tamamı şehrin dört kentsel bölgesinde yaşayan 2.046.189 kişi yaşar.
Haikou aslen bir liman kentiydi ve Qiongshan'ın limanı olarak hizmet veriyordu. Çin İç Savaşı sırasında Haikou, 1950'deki Hainan Adası Muharebesi ile Çinli Komünistler tarafından ele geçirilen son Milliyetçi kalelerdendi. Halen, adanın toplam ticaretinin yarısından fazlası hala Haikou'nun limanlarından geçer. Beş Lord Tapınağı, şehrin güneydoğusundadır.
Şehir, ana kampüsü Haidian Adası'ndaki, Project 211 ve Double First Class Üniversite Planı kapsamında belirli disiplinlerde kapsamlı bir araştırma üniversitesi olan Hainan Üniversitesi'ne ev sahipliği yapar.

Haikou, Haikou Körfezi'nin yanında, Hainan Adası'nın kuzey kıyısında, Vietnam yakınlarındaki Beibu Körfezi'nden batıya, batıda Güney Çin Denizi'ni çevreleyen James Shoal'a uzanan Hainan Boğazı boyunca Leizhou Yarımadası'na bakan konumdadır. Şehrin çoğu neredeyse tamamen düz ve deniz seviyesinden sadece birkaç metre yükseklikteki 2.304,84 km2 (889,90 sq mi) alana sahiptir. Meishe nehri şehrin doğu tarafında kuzeye, Haidian nehri'ne doğru akar.
Haidian Adası'nın ilçesi olan Haikou şehrinin kuzey kısmı, Nandu nehri'nin bir kolu olan Haidian nehrince Haikou'nun ana bölümünden ayrılır. İlçeye, en büyüğü Guomao bölgesini Haidian nehri'nin ağzındaki Haidian adası'na bağlayan Haikou Century köprüsü olmak üzere dört köprüden biri ile ulaşılır. Doğudan batıya kalan üç yol bağlantısı Renmin, Heping ve Xinbu köprüleri tarafından sağlanır.
Doğrudan Haikou'nun kuzeydoğusunda ve Haidian Adası'nın doğusunda Xinbu adası bulunur.

Haikou, tropikal bölge'nin kuzey ucundadır ve Intertropikal Yakınsama Bölgesi'nin parçasıdır. Nisan-Ekim arası, çoğu Ağustos ve Eylül ayları arasında meydana gelen tropik fırtınalar ve tayfunlar için aktif dönemdir. Mayıs-Ekim arası yağışlı mevsimdir ve en yoğun yağış Eylül ayında görülür. Yengeç Dönencesi'nin 378 km (235 mi) güneyindeki konumuna rağmen, şehir tropikal ıslak ve kuru bir iklime (Köppen Aw) sahiptir ve nemli subtropikal iklimi (Köppen Cwa) yakından sınırlar.

2018 itibarıyla Haikou, ulusal olarak büyük şehirler arasında en iyi ikinci hava kalitesine sahip şehirdir, ardından yalnızca Lhasa, Tibet gelir.  Ancak yaklaşık olarak 2009 yılından itibaren otomobil sayısındaki artış nedeniyle hava kirliliği bir miktar kötüleşmiştir.
Ulusal İstatistik Bürosu tarafından yayınlanan 2005 istatistik kitabına göre, Haikou, 366 gün (2004) II. dereceye eşit veya daha yüksek ortam hava kalitesi ve yalnızca 0,033 miligram/m2 partikül madde (tüm ana şehirlerin en azı), 0,003 miligram/2 kükürt dioksit (sadece Lhasa'da daha azı vardı) ve 0,013 miligram/m2 azot dioksit (tüm ana şehirlerin en azı) ile Çin'in ana şehirleri arasında hava kalitesinde en yüksek puanı aldı.
1995 yılında Haikou şehir yönetimi, sakinlerinin yaşam kalitesini iyileştirmek için bir girişim başlattı. Dünya Sağlık Örgütü ve Çin Halk Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı'nın onayıyla, aşağıdakine benzer sorunları ele almak için on maddelik bir plan başlatıldı:

Toplum sağlık hizmetleri
Çocuklar için aşılar
Atık geri dönüşümü
Yeşil kuşaklar ve kent ağaçları
Çevre dostu inşaat
Umumi tuvaletler (Bunlar şehrin her yerinde, sorumlu personeli olan bakımlı tuvaletlerdir.)
Kanalizasyon arıtma
İletişim
Gürültü kirliliği
Yer altı suyu, uluslararası standartdadır ve maden suyu olarak sınıflandırılır.
2004 yılına kadar şehir, nüfusun yüzde 85'ine ulaşan 43 yeni toplum sağlığı hizmeti merkezi kurmuştu. Girişim, yolların yüzde 40'ını kaplayan ağaçlarla Haikou'nun yeşil alanlarının büyüklüğünü 2.000 hektara çıkardı. Gürültü kirliliği 61,1db'den 58,2db'e indi. 300 umumi tuvalet yapıldı. Tüm sanayi atıkları, sanayi atık su ve katı atık ve tüm canlı kanalizasyon, artık merkezi arıtma merkezlerinde işlenmektedir ve çevresel bozulma olmadan bertaraf edilmektedir. Bu iyileştirmeler ve diğerleri, Haikou'da yaşam beklentisini 78,26 yıla yükseltti.
Haikou şehri ayrıca 163 model ekolojik köy inşa etti. Şu anda 933 köyde 200.000'den fazla köylünün evinde musluk suyu vardır.

2015 ve 2016 yıllarında, "double create" (Basitleştirilmiş Çince: 双创) adlı eyalet çapındaki girişimin parçası olarak büyük ölçekli şehir iyileştirmeler yapıldı. Hükûmet kaynaklarınca bu daha temiz ve daha medeni bir şehir yaratma kampanyası olarak tanımlanmaktadır. Kampanya, trafik ve ticarete odaklanır ama aynı zamanda sanayi emisyonlarından kaynaklanan hava kirliliğiyle mücadele ederek, içme suyu kaynaklarının güvenliğini sağlamayı amaçlayarak, hastaneler, okullar, alışveriş merkezleri ve turistik yerler gibi yerlerde kamu güvenliğini iyileştirerek şehrin genel görünümünü iyileştirmiştir. Bu iyileştirmelerin ayrıntıları aşağıdadır:

Trafik: İki tekerlekli araçları (çoğunlukla elektrikli motosikletlerden oluşur) ve yaya ulaşımını iyileştirmek için şehrin her yerine trafik lambalı birçok yeni sokak geçidi yapıldı. Kent genelinde, iki tekerlekli araçların yasalara uymasını sağlamak için ana kavşaklara polis ekipleri konuldu. Bu bisikletler için birçok yan şerit olmasına rağmen, gerçek yaya kaldırımları yasal, tek yönlü yollar olarak hizmet vermektedir. Kavşaklarda polis, yanlış yönde giden veya kırmızı ışıkta geçen araçları durdurur. Kabahatliler kırmızı kuşak takmaya, diğer suçluları durdurmaya ve onlara ders vermeye zorlanabilir.
Ticaret: Ağustos 2015 civarında, polis ekipleri şehirdeki iş için kullanılan neredeyse tüm yasa dışı yapıları il çapında bir kampanya ile fiziksel olarak kaldırdı. Bu yapılar genellikle oluklu metal veya cüruf bloklarından yapılmıştır ve mağaza uzantıları veya basitçe üzerine inşa edilmiş kullanılmayan alandır. Sokak satıcıları (çoğu sebze veya meyve satan), yol kenarındaki barbekü alanlarının gece işletilmesi ve restoranların kaldırımlara masa yerleştirmesi gibi yasaklandı. Bu gece yemek adeti bir zamanlar şehrin her yerinde yaygındı.
Yollar ve kaldırımlar: Eski mahallelerdeki dar şeritler de dahil olmak üzere birçok küçük yol yeniden kaplandı. Ayrıca birçok kaldırım yeni tuğlalarla düzeltildi. Haikou'da, kökleri çevredeki kaldırımı bozan çok sayıda ficus ağacı nedeniyle kaldırım malzemesi olarak tuğlalar kullanılır.
Yıkım ve yeniden yapılanma: Şehir içindeki bazı mahalleler, yeni binalar ve yollar inşa edilerek tamamen yıkıldı ve yıkılmaktadır.
2018'in başından itibaren, şehir yönetimi şehir merkezindeki birçok binanın boyanmasını ve kaplanması için fon sağladı.

Haikou'nun atık suyunun arıtılması ve musluk suyu temini Fransız şirketi Veolia Water tarafından işletilmektedir. Kısmi özelleştirme anlaşması, Haikou Water Group (2012–2042) ile 30 yıllık bir ortak girişimde Veolia Water'a yüzde 49 mülkiyet vermiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti Altıncı Ulusal Nüfus Sayımı'na göre, vilayet düzeyindeki Haikou şehrinde 2.046.189 nüfuslu kayıtlı nüfus vardır ki bu, 2000'deki son nüfus sayım tarihinde beyan edilen nüfustan 537.848 daha fazladır. 2000–2010 döneminde ortalama yıllık nüfus artışı yüzde 3,1'di. Haikou nüfusunun çoğu Han Çinlisi'dir (2010 Sayımına göre yaklaşık yüzde 97,75).

Haikou dört bölgeye ayrılmıştır. Burada sunulan bilgiler 2010 Çin nüfus sayımı verilerini kullanır.

Aşağıdakiler dahil olmak üzere şehir içinde birkaç farklı mahalle vardır:

Guomao, bir kilometreden fazla batıya doğru uzanan Longquan Yolu arasındaki kıyıda yer alan nispeten varlıklı bir bölgedir. Bu bölgenin batı kısmı, yaklaşık 2007'den beri önemli bir gelişme yaşadı ve şu anda düzinelerce yeni inşa edilmiş yüksek katlı konut apartmanlarını içeriyor.

Bu tarihi bölge, anakara Haikou'nun kuzey kesiminde, Haidian Nehri'nin güney tarafında yer almaktadır. Bölgenin çoğu arkat tarzında, Hint ve Arap etkileri taşıyan Avrupa füzyon tipi mimari cephelere sahip harap binalardan oluşuyor. Binaların neredeyse tamamı beyaza boyanmıştır ve genellikle birkaç kattan daha yüksek değildir. Bölgenin doğu kısmı ağırlıklı olarak yerleşim yeridir. Batı kısmı, egzotik yiyecekler, evcil hayvanlar ve kumaşlar gibi öğeler için merkezler içerir. Bölgenin çoğunda bina cepheleri ve yollar restore edildi, Zhongshan Yolu en dikkat çekici olanıdır.

Haidian Adasındaki bu bölge, adanın ana kuzey-güney yolu Renmin Dadao'nun batısındaki tüm bölümünü kapsar. Pek çok küçük, ucuz yiyecek standı ve restoran içeren tipik bir öğrenci mahallesi gibi görünür.

Haikou şehir merkezinin yaklaşık yedi km batısındaki Xiuying Bölgesinde yeni bir mahalle gelişmektedir. Mahallede Hainan Uluslararası Kongre ve Sergi Merkezi ve Wuyuan Nehir Stadyumu vardır. Ayrıca, birçok devlet dairesi buraya taşınmıştır ve çok sayıda apartman kompleksi inşa edilmektedir.

Evergreen Park, 71,3 hektarlık  parkı, Haikou Century köprüsü güney ayağının yaklaşık 200 m batısındaki Binhai yolu üzerindedir. Yaklaşık on bin hindistancevizi ağacı ve birkaç yüz Güney Asya süs bitkisi türü içeren Haikou'daki en büyük parktır. ancak parkın çoğu çimenlik alanlardan oluşur.
Baishamen Parkı (Beyaz Kum Kapısı Parkı) 2010 yılında yapılmıştır ve Haidian Adası'nın kuzey kıyısında yer almaktadır. Park, küçük bir eğlence parkı içerir ve çoğunlukla az ağaç örtülü çim alanlardan oluşur.
Changying Global 100 Fantasty Park, Haikou şehir merkezinin yaklaşık 12 km batısında, yapım aşamasında olan bir eğlence parkıdır.
Golden Bull Mountain Ridge Park (Jinniuling Park) küçük bir hayvanat bahçesi, bir göl, çeşitli bitki örtüsü ve büyük bir bambu ormanı da dahil olmak üzere bol orman alanı vardır. Haikou'daki ana kuzey-güney caddesi olan Longquan Yolu'nun batısında, Haixiu Yolu üzerinde yer almaktadır.
Binhai Park, Evergreen Park'ın doğusundadır. Her yıl begonvil melezleri sergisi düzenlenir. Bu parkın ortasında küçük bir göl ve toplumsal amaçlı kullanılan bir bina var

Hayvansal üretim ya da yaygın adı ile hayvancılık; ürünleri ve güçleri ile insanlara yararlı evcil hayvanların bakımı, beslenmesi, üretimi ve yetiştirilmesini kapsayan çiftlik ve tarım koludur.
Hayvansal üretim, hayvansal üretime yönelik temel bilimler, hayvan yetiştirme, hayvan besleme, hayvan ıslahı, hayvancılıkta mekanizasyon, ekonomi ve istatistik, biyoteknoloji, hayvansal ürünler ve işleme teknolojisi, pazarlama gibi konuları kapsar.
Hayvansal üretimin, tarımı yapılan hayvan sınıfına göre 5 ana üretim kolu bulunur.

Büyükbaş hayvancılık; sığırcılık, mandacılık, at, eşek ve katır yetiştiriciliğini kapsayan hayvancılık dalı.
Süt ve besi sığırcılığı çeşitli ürünleri ile gerek insan beslenmesi ve sağlığı gerekse çeşitli endüstrilerini temin etmesiyle ülke ekonomilerinde önemli rol alır. Mandıracılık, süt üreten sığırların beslenmesine dayanan bir tür hayvancılık alanıdır.
Mandacılık, eski önemini kaybetmektedir ve hayvan sayısı giderek azalmaktadır.
İşgücünden yararlanılan at, eşek, katırın, motorlu araçların gelişimiyle önemi ve hayvan sayıları azalmıştır.

Küçükbaş hayvancılığı; koyunculuk, keçicilik, tavşan ve kürk hayvanı yetiştiriciliğini kapsayan hayvancılık dalıdır.

Su ürünleri yetiştiriciliği; avcılık faaliyetinden ayrı olarak, tatlı ve tuzlu suların ayrılmış bir bölümünde veya oluşturulan gölet ve havuzlarında, balık ve diğer deniz hayvanlarının yetiştiriciliğini kapsayan balıkçılık dalı.
Tatlı su hayvancılığında sazan ve alabalık başta gelmektedir.

Kümes hayvancılığı; tavukçuluk, hindicilik, kaz ve ördek yetiştiriciliği, bıldırcın yetiştiriciliği, deve kuşu yetiştiriciliği gibi kanatlı hayvanların yetiştiriciliğini kapsayan hayvancılık dalı.
Süs kuşu yetiştiriciliği, bir tarım faaliyeti sayılmadığı için bu grupta yer almaz.
Kümes hayvancılığı, hayvancılık sektörünün en gelişmiş ve teknolojiye en açık olanıdır. Aynı zamanda hayvansal protein açığının kapatılmasında dünyanın elindeki en büyük kozudur. Üretiminin kolay ve hızlı olmasının yanında maliyetinin de düşük olması başlıca üstünlüklerindendir.
Kümes hayvancılığı içinde tavukçuluk; üretim miktarı ve potansiyeliyle başta gelmektedir.
Kümes hayvancılığı elde edilen ürüne göre iki ana gruba ayrılır:

Kanatlı hayvanlardan et üretmek amacı ile yapılan faaliyetlerin bütününe verilen ad.
Kanatlı eti üreticiliği, günümüzde büyük bir sektör olmuştur. Özellikle 1990 yıllarda, artan tüketimle beraber hızlı bir gelişim göstermiştir.Bu gelişim sektörde çalışan şirketlerin entegreleşmeleriyle sonuçlanmıştır. Entegre şirketler, bünyelerinde damızlık, kuluçka, yem üretim, kesimhane ve pazarlama ünitelerini barındırırlar. Bu durumlarıyla oldukça büyük organizasyonu oluştururlar. Entegre şirketlerde sadece kümesler entegre bünyesinde değildir. Etlik kümes sahipleriyle, entegreler arasında fason üretim anlaşmalarıyla çalışma yapılır.Kümes sahipleri, genellikle küçük veya orta ölçekli çiftçilerdir.

Arıcılık; bal arılarının, bal ve balmumu gibi ürünlerini elde etmek amacıyla yapılan yetiştiricilik faaliyetidir.
Türkiye'de genelde arıcılık faaliyetleri Erzurum-Kars platosu, Doğu Anadolu Bölgesi, Ege bölgesi ve Doğu Karadeniz'de yapılır. İl olarak bakmak gerekirse Kars, Muğla, Artvin, Çanakkale, Bitlis ve Ordu arıcılık faaliyetlerinin en sık yapıldığı illerdendir.

İpek böcekçiliği; ipek böceğinden ipek ipliği üretmek amacı ile yapılan yetiştiriciliğe verilen ad.
İpekböceği yetiştiriciliği, dut ağacının yetiştiği her yerde yapılabilir. İpekböcekleri ne zaman beslenir? İpekböceklerinin, Ege ve Akdeniz bölgesinde Nisan, diğer bölgelerde Mayıs aylarında beslemesi yapılır.
Entomofaji, bir böcek yetiştiriciliğine verilen ad.

Ekincilik
Çiftlik hayvanları
Kümes hayvanları
Hayvan refahı
Hayvan kesimi
Hayvan barınağı
Yaylacılık
Avcılık
Hayvanlar

Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, hazine ve maliye işlerinden sorumlu olan bakanlıktır.

Bakanlık, Milli Mücadele döneminde 3 Mayıs 1920 tarihinde Maliye Vekaleti olarak kuruldu. Cumhuriyetin ilanı sonrası 30 Ekim 1923 tarihinde Maliye Bakanlığı adını aldı. 13 Aralık 1983 tarihinde "Gümrük ve Tekel Bakanlığı" ile birleştirilerek Maliye ve Gümrük Bakanlığı adını aldı. 25 Haziran 1993 tarihinde yeniden Maliye Bakanlığı adını aldı. 10 Temmuz 2018 tarihinde Anayasa'da yapılan değişikliklere uyum sağlanması amacıyla bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkındaki 703 sayılı KHK ile adı "Hazine Müsteşarlığı" ile "Maliye Bakanlığı" birleştirilerek Hazine ve Maliye Bakanlığı kuruldu.

Hazine ve Maliye Bakanlığının görev ve yetkileri şunlardır:

Maliye ve ekonomi politikalarının hazırlanmasına yardımcı olmak ve bu politikaları uygulamak,
Genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ve özel bütçeli idarelerin hukuk danışmanlığını ve muhakemat hizmetlerini talepleri halinde yerine getirmek,
Devlet hesaplarını tutmak, saymanlık hizmetlerini yapmak,
Devlet gelirleri politikasının plan, program, genel ekonomik politika ve stratejiler çerçevesinde oluşturulmasına ilişkin çalışmaların koordinasyonunu sağlamak, uygulamayı izlemek,
Her türlü gider işlemlerine ait mevzuatın hazırlanmasına katkı sağlamak,
Bakanlığın ilgili kuruluşlarının işletme ve yatırım programlarını inceleyerek onaylamak ve yıllık programlara göre faaliyetlerini takip etmek ve denetlemek,
Suç gelirlerinin aklanmasının önlenmesine ilişkin usul ve esasları belirlemek,
Vergi incelemesi ve denetimine ilişkin temel politika ve stratejilerin belirlenmesi amacıyla çalışmalar yapmak ve belirlenen politikaların uygulanmasını sağlamak,
Vergi kayıp ve kaçağı ile kayıt dışı ekonomik faaliyetleri tespit etmek ve bunları önlemek amacıyla risk analizi yapmak,
Hazine işlemleri, kamu finansmanı, kamu sermayeli kuruluş ve işletmeler ve devlet iştirakleri, ikili ve çok taraflı dış ekonomik ilişkiler, uluslararası ve bölgesel ekonomik ve mali kuruluşlarla ilişkiler, yabancı ülke ve kuruluşlardan borç ve hibe alınması ve verilmesi ile ilgili işlemleri yapmak ve Hazinenin Cumhurbaşkanı kararı ile yurtiçindeki ya da yurtdışındaki şirketlere iştirak etmesini sağlamak,
Ülkenin finansman politikaları çerçevesinde sermaye akımlarına ilişkin düzenleme ve işlemleri yapmak,
Kambiyo rejimine ilişkin faaliyetleri düzenlemek, uygulamak, uygulamanın izlenmesi ve geliştirilmesine ilişkin esasları tespit etmek.
Finansal piyasalara ilişkin yurtiçi ve yurtdışı gelişmeleri izlemek, değerlendirmek, finansal sektörü geliştirici ve finansal istikrarı güçlendirici çalışmalar yapmak,
Bakanlıkların ve kamu kurum ve kuruluşlarının ekonomi politikalarını ilgilendiren faaliyetlerine katılım sağlamak,
Uluslararası kuruluşlarla iletişim içerisinde çalışarak ileriye dönük stratejiler geliştirme amacıyla çalışmalar yapmak ve topluma perspektif sağlayan politika önerilerini katılımcı bir yaklaşımla belirleyerek özel kesim için orta ve uzun dönemde belirsizlikleri giderici genel bir yönlendirme görevini yerine getirmek,
Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen temel hedef, ilke ve amaçlar çerçevesinde kalkınma planı, Cumhurbaşkanlığı Programı, orta vadeli program, orta vadeli mali plan, Cumhurbaşkanlığı yıllık programı ile sektörel plan ve programları, ilgili kamu idareleri ile Cumhurbaşkanlığı bünyesinde bulunan Politika Kurullarının görüşlerini de almak suretiyle Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile müştereken hazırlamak ve makro dengelerini oluşturmak.
Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen temel hedef, ilke ve amaçlar çerçevesinde kalkınma planı, orta vadeli program, orta vadeli mali plan, Cumhurbaşkanı yıllık programı ile sektörel plan ve programların uygulanmasını izlemek, değerlendirmek, gerektiğinde 14. bentte belirtilen usule uygun olarak değişiklik yapmak veya teklif etmek.
Kamu harcamalarında etkinlik, etkililik, ekonomiklik ve verimlilik sağlamak amacıyla gerekli standartları tespit etmek ve sınırlamalar koymak; bu hususlarda tüm kamu kurum ve kuruluşları için uyulması zorunlu düzenlemeleri yapmak ve tedbirleri almak.
Bölgesel, çok taraflı ve ikili kalkınma ve ekonomik ilişkilerin kalkınma planları ve Cumhurbaşkanlığı yıllık programlarında belirtilen ilke, hedef ve politikalarla uyumlu ve etkili bir şekilde yürütülmesi için gerekli çalışmaları yapmak.
Faaliyet alanına giren konularda bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliği ve koordinasyonu sağlamak.
Kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yapmak.

Başhukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü
Kamu Mali Yönetim ve Dönüşüm Genel Müdürlüğü
Muhasebat Genel Müdürlüğü
Risk Analizi Genel Müdürlüğü
Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü
Borçlanma Genel Müdürlüğü
Kamu Sermayeli Kuruluş ve İşletmeler Genel Müdürlüğü
Dış Ekonomik İlişkiler Genel Müdürlüğü
Finansal Piyasalar ve Kambiyo Genel Müdürlüğü
Ekonomik Programlar ve Araştırmalar Genel Müdürlüğü
Personel Genel Müdürlüğü
Bilgi Teknolojileri Genel Müdürlüğü
Teftiş Başkanlığı
Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı
Hazine Kontrolörleri Kurulu Başkanlığı
Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü

Defterdarlıklar

Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü
Gelir İdaresi Başkanlığı
İç Denetim Koordinasyon Kurulu
Kefalet Sandığı Başkanlığı
Millî Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı

Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü

Kamu İhale Kurumu
Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu
Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu
Sermaye Piyasası Kurulu
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu

Resmî site
Facebook'ta Hazine ve Maliye Bakanlığı
X'te Hazine ve Maliye Bakanlığı
Instagram'da Hazine ve Maliye Bakanlığı
YouTube'da Hazine ve Maliye Bakanlığı

Hentbol, altısı saha içinde, biri kalede olmak üzere yedi oyuncuyla oynanan bir takım sporudur. Oyun süresi otuz dakikalık iki devreden oluşur. İlk yıllarında futbol stadyumlarında 11 kişilik takımlar halinde çim üzerinde oynanan hentbol, 1950'lerden sonra yaygın bir salon sporu haline dönüşmüştür. Saha hentbolu, plaj hentbolu ve tekerlekli sandalye hentbolu türleri bulunur.
Danimarkalı beden öğretmeni Holger Nielsen 1848'de Ortrup'daki okulunda kuralları ve metotları belirlenmiş ve adına  "Handball spiel"  dediği bir oyunun oynanmasına izin vermiştir.1915-1917 yılları arasında Berlinli spor okulu müdürü olan Max Heiser bu oyunun gerçek yapısını düşünen ve kuran ilk kişi oldu.
Defanstaki takım, hücum eden takımı ceza sahasının önünde kalelerine yaklaştırmamaya çalışır. D şeklindeki 6 m uzaklıktaki ceza sahasına kaleci dışındaki oyuncuların girmesi yasaktır. Savunma sırasında, defans oyuncuları belirli ölçüde rakip oyunculara temasta bulunabilirler. Aşırı faullü temaslarda oyuncu iki dakikalık oyundan çıkma cezası ile cezalandırılır ve ceza alan oyuncunun yerine oyuncu giremez. Cezası biten oyuncu yerine başka oyuncu girebilir. 
Hentbol sahası 40 metre uzunluğunda ve 20 m genişliğinde dikdörtgen bir alandır. Kaleye 9 m uzaklıkta kesik çizgiler serbest atış çizgisidir. Bu çizgi ile kale sahası çizgisi arasındaki fauller bu çizgiden kullanılır ve kullanılırken hücum oyuncuları bu alanın dışında durmak zorundadır. Penaltı kararı kale sahasında atış halindeki oyuncuya yapılan faullerde ve kale atışını kale sahası içinde engelleyen savunma oyuncusu varsa kullanılır. Penaltı atışları kalenin tam 7 m karşısından yapılır. Bu atışlara 7 m atışı da denir. Her takım sahaya 14 oyuncu ile çıkar. Maç başlarken oyun alanı içinde, bir takımdan 6' sı oyuncu, biri kaleci olmak üzere toplam 7 oyuncu bulunur. Kenarda 7 yedek oyuncu oturur. Oyun süresi içerisinde çizgi ile belirlenen bölümde, kendi aralarında her an istedikleri kadar oyuncu değiştirilebilirler.
Oyunda amaç, rakip kaleye gol atmaktır. Eğer bir oyuncu kurallar içinde topu rakip kaleye atar ve sokabilirse bu "gol" olarak kabul edilir. Takımlar, birbirlerinin kalelerine topu atıp gole çevirmeye çalışırken, gol olmaması için de savunma ile kendi kalelerini korurlar. Hentbolda oyuncular topu elle tutabilir, yumruklayabilir ya da atabilir. Topa vücudun dizden aşağı herhangi bir bölümüyle dokunmak yasaktır. Sadece kaleci kalesini vücudunun tümüyle koruyabilir. Oyuncu, topu elinde en fazla 3 saniye tutabilir ve topla sadece 3 adım atabilir. İki devre sonunda en çok gol kaydeden takım galip gelir. Gol sayıları eşitse karşılaşma beraberlikle son bulur. Galibiyette 2 puan, beraberlikte 1 puan alınırken, yenilgide puan alınmaz.
Oyun para atışı ile başlar. Para atışını kazanan takım oyuna top ile mi başlamak istediğini yoksa önce hangi kalede savunma yapmak istediğini seçer. Topun çevresi bayanlar müsabakalarında 54-56 iken erkeklerde 58–60 cm.dir. Topun ağırlığı erkeklerde 425 ile 475 gr bayanlarda ise 325 ile 400 gramı geçmemesi gerekir. Oyuncular topu sürerken iki kez tutabilirler ancak tuttuktan sonra üç saniye içinde ellerinden çıkarmak zorundalar ve topla en fazla üç adım atabilirler. Oyun iki hakemle yönetilir.
Günümüzde oynanan modern hentbolun temelleri 1920′lerde Almanya, Danimarka ve İsveç'te oynanan el topuna dayanır. 1936 ve 1952 Olimpiyatlarında gösteri amacıyla yer alan hentbol, 1972 Olimpiyatlarında resmî olarak yer almıştır.
Günümüzde hentbol özellikle Avrupa kıtasında büyük ilgi çekmektedir. İspanya'da ASOBAL Liga, Almanya'da Handball Bundesliga, İsveç'te Handbol ElitSerien, Danimarka'da TDC Ligaen sporun en üst düzeyde oynandığı yerel ligler olarak nitelendirilmektedir.

Uluslararası Hentbol Federasyonu (IHF) 27 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Hentbol Federasyonu (EHF) 7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EHF Şampiyonlar Ligi 10 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Erkekler Hentbol Şampiyonası
Dünya Kadınlar Hentbol Şampiyonası
Avrupa Kadınlar Hentbol Şampiyonası
Türkiye kadın millî hentbol takımı
Türkiye erkek millî hentbol takımı
Yaz Olimpiyatları'nda hentbol
Türkiye Kadınlar Hentbol Süper Ligi
Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi
Türkiye Hentbol Federasyonu

Hiyeroglif, antik döneme ait bir yazı sistemi. Birçok türü olan hiyerogliflerin en bilinen türü Mısır hiyeroglifleridir. Ayrıca Luvi hiyeroglifleri ve Urartu hiyeroglifleri de bu yazı sisteminin Mezopotamya'da kullanılan diğer örneklerindendir. Girit hiyeroglifleri ise Girit Uygarlığı tarafından kullanılan başka bir tür hiyerogliftir.
Eski Mısırlılar bu resimli yazıyı icat ettiler ("resimli yazı", alfabeler tarafından kullanılan soyut harfler yerine çeşitli anlamsal varlıklar için semboller olarak görüntüleri kullanan herhangi bir yazı sistemidir). Bu ayırt edici figürlerin MÖ 3000'de ortaya çıkışı, Mısır uygarlığının başlangıcına işaret ediyordu. Resimlere dayanmasına rağmen, Mısır yazısı sofistike bir resim yazma biçiminden daha fazlasıydı. Her resim/glif şu üç işlevden birine hizmet ediyordu: (1) bir şeyin veya eylemin görüntüsünü temsil etmek, (2) bir sesin veya birden üçe kadar hecelerin seslerini temsil etmek veya (3) . bitişik gliflerin kesin anlamını belirlemek Hiyeroglif yazmak, onu öğrenmek için seçilen bilginlerin sayısını sınırlayan bir miktar sanatsal beceri gerektiriyordu. Yalnızca kapsamlı bir eğitimle ayrıcalıklı olanlar (yani firavun, soylular ve rahipler) hiyeroglifleri okuyup yazabiliyordu; diğerleri günlük el yazısı için daha uygun olan daha basit sürümleri kullandı: önce hiyeratik yazı ve daha sonra demotik.
Şemalar ve resimlerden oluşan hiyeroglif, Rönesans döneminde Yeni Platonculuk'un simgesi haline gelmiştir.

Grekçe'deki hiyeroglifikon (ἱερογλυφικόν) kelimesinden diğer dillere geçen hiyeroglif "kutsal yazıt" demektir. Hiyeroglifikon kelimesi ise kutsal anlamına gelen hiyeros (ἱερός) ve yazıt anlamına gelen glifo (γλυφίς) kelimelerinden oluşmaktadır.

Karakaşzade Hüsnü Bey (soyadı devriminden sonra) Hüsnü Karakaş (1860-1948), Antalya belediyesi'nin 18. başkanı.

1860 yılında Antalya'nın Kaleiçi semtinde varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Osmanlı döneminin en önemli okullarında eğitim aldı. Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvâ-yi Milliye'yi destekledi ve yandaş topladı. 1930 ve 1934 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Karakaşzade Hüsnü Bey, Antalya'nın ilk imar haritasını yaptırdı, Kalekapısı ile bugünkü İş Bankası arasındaki eski ahşap dükkânları yıkarak caddeyi genişletmiş, Saat Kulesi'nin üzerindeki düdüğü yaptırtmış, Halkevi binasını (şimdiki Büyükşehir Belediye binası) 1932 yılında hizmete açmıştır. Ayrıca Antalya'da ilk itfaiye teşkilatını faaliyete geçirmiştir. Karaalioğlu Bahçesi'nin modern bir parka dönüşümü de, Karakaşzade'nin belediye başkanlığı döneminde hız kazandı. 27 Şubat 1931 tarihinde bahçenin içine Gazi Bulvarı, 1934 yılında da Böcekçilik Mektebi'nin yanına İpekböcekçiliği İstasyonu açıldı.
Kentin hava alamadığı gerekçesiyle Antalya Surları'nın yıkılması Hüsnü Karakaş döneminin en tartışmalı icraatıdır.
Hüsnü Karakaş 1948 yılında ölmüştür.

Hıdırlık Kulesi, Antalya surlar üzerinde 2. yüzyılda yapılan silindir biçiminde bir kuledir.
2. yüzyılda yapılan kule, surların güneybatı köşesinde Karaalioğlu Parkı'nda yer almaktadır. 14 m yüksekliğinde, alt kısmı kare ve üstü silindir biçimindedir. Roma imparatoru Hadriyanus'un yaptırdığı düşünülmektedir.
Alt katta küçük bir oda bulunmakta, üst katta ise oldukça kalın bir duvar kitlesinin çevresinde bir gezi alanı yer almaktadır. Buradan bir merdivenle, bir dehliz içinden üst kata çıkılmaktadır. Kule bir deniz feneri ve körfeze gelen gemileri gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır. Alt kattaki oda duvarlarında yüzyıllarca su sızmalarından dolayı kaybolmaya yüz tutmuş fresk kalıntıları nedeniyle, bazı kaynaklarca bir kahraman mezarı olarak gösterilmektedir.

Antalya Büyükşehir Belediyesi

 OpenStreetMap'te Hıdırlık Kulesi ile ilgili coğrafi veriler  

Hıdırlık Kulesi ve Karaalioğlu Parkı panorama görüntüsü
Hıdırlık Kulesi Geniş Manzara resimleri 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Salatalık veya hıyar (Cucumis sativus), kabakgiller (Cucurbitaceae) familyasından bir bitki türü ve meyvesine verilen ad. Ana yurdunun Kuzey Hindistan olduğu sanılan bitkinin tarımı çok eski dönemlerden beri yaygın olarak yapılmaktadır.

İtalyanca salata kelimesi "tuzlanmış sebze, turşu" anlamına gelmekte olup, Türkçeye de bu dilden girmiştir. İtalyanca sözcük Geç Latince aynı anlama gelen herba salata deyiminden türetilmiştir. Bu sözcük Latince  "tuzlamak" anlamına gelen salare fiilinden +()t° ekiyle türetilmiştir. Salata kelimesi turşu anlamını kaybederek modern anlamına evrilmiş, ancak  "turşuluk hıyar" manasındaki salatalık formu Türkçede orijinal anlamını korumuştur. Fransızca salade ile İngilizce salad kelimeleri de nihai olarak İtalyancadan ödünçlemedir.
Türkçede yer alan hıyar kelimesi Farsça aynı anlama gelen خيار (χiyār) sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Arapça "seçme, tercih" manasındaki χiyār kelimesinden alıntı olabilir; ancak bu bağlantının kesin olmadığı belirtilmiştir. Bir Türk dilinde kelimenin ilk kaydı Codex Cumanicus'da χear şekliyle yer almaktadır. Eski Anadolu Türkçesindeki ilk kayıt Süheyl ü Nevbahâr adlı Farsça mesnevinin Türkçe çevirisinde görülür.

Hıyarın, sarılgan özellikteki ince yapılı ve boğumlu gövdesi, beş köşeli ya da 3-5 loplu tüylü yaprakları ve yaprakların koltuğundan çıkan tek eşeyli sarı çiçekleri vardır. Kimi zaman dikenli, parlak yeşil renkli bir kabukla örtülü ince uzun ve silindirimsi meyvelerinin içinde çok sayıda tohum bulunur.
Bu bitki her türlü iklimde yetişir fakat tundrada yetişemez. Bol su seven bu bitki kurak yerlerde yetişmez. İç anadoluda tarımı yaygındır. Gübre kullanımı ile verim artırılır. Zirai ilaç kullanılması doğa ve bitki için zararlıdır ve tavsiye edilmez.

Besin değeri düşük bir meyve olan hıyar genelde kahvaltıda, salatalarda ve turşularda kullanılır. Bazik özellikteki özsuyu çeşitli kozmetik ürünlerinin bileşimine girer.

100 g taze hıyarın içerdiği besin değerleri şunlardır: 15 kalori; 0,9 g protein; 3,4 g karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,1 g yağ; 0,5 g lif; 27 mg fosfor; 25 mg kalsiyum; 1,1 mg demir; 6 mg sodyum; 160 mg potasyum; 11 mg magnezyum; 250 IU A vitamini; 0,03 mg B1 vitamini; 0,04 mg B2 vitamini; 0,2 mg B3 vitamini; 0,042 mg B6 vitamini; 67 µg folik asit ve 11 mg C vitamini.

2019 yılında dünya salatalık ve kornişon üretimi 88 milyon ton idi ve toplamın %80'i ile Çin üretimde liderdi.

Cucumis sativus

I. İzzeddin Keykâvus, (Eski Anadolu Türkçesiyle: عز الدٖين كيكاوس بن كيخسرو (İzz 'ed-Dīn Keykāus bin Keyhusrev) d. 6 Kasım 1180 - ö. 7 Ocak 1220), Türkiye Selçuklu Sultanı'dır (1211-1220).
Saltanatı döneminde ülkesini dünyaya ve denizlere açan sahil ve limanlara kavuşturmuş; ticaretin gelişmesini sağlamış, Haçlıların İstanbul'u işgaliyle ortaya çıkan durumdan çok iyi istifade ederek; Komnenos Hanedanı'nı, Kilikya Ermeni Krallığı'nı, Eyyûbîler ve Artukluları Selçuklu Devleti'ne tâbi kılmıştır. Sivas'ı Devletinin başkenti yapmış; Anadolu'daki Selçuklu tıp eğitim yeri ve hastanelerinin en büyüklerinden olan Sivas Darüşşifası'nı yaptırmıştır.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev'ın büyük oğludur. Çocukluk, gençlik yılları ve meliklik hayatına ilişkin fazla bilgi bulunmaz. Babası I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tahttan indirilmesinden sonra babası ile birlikte uzun seyahatlere katıldı, sonunda babası ve kardeşi I. Alaeddin Keykubad ile beraber Dördüncü Haçlı Seferi öncesine kadar (1200 - 1204 arası) İstanbul'da Bizans İmparatorluğu'nda kaldı. Bu sırada eğitimi ile Seyfeddin Ayaba ilgilenmişti.
II. Süleyman Şah'ın ölümü üzerine tekrar sultan olmak üzere Konya'ya doğru harekete geçen babası, geçişine izin vermeyen İznik İmparatoru I. Theodoros Laskaris ile anlaşma yaparak Ladik, Honas ve bazı kaleleri bırakmayı kabul edip; kaleler teslim edilene kadar onu kardeşi Alaeddin Keykubad ile rehin bıraktı. İki kardeş, bir süre İznik de tutsak olarak kalsa da daha sonra Hacib Zekeriya'nın yardımı ile kaçarak Anadolu'ya geçtiler.
Izzeddin Keykavüs, babasının Sultanlığı sırasında Malatya melikliğine atandı. Melikliği sırasında babasının hocası Mecdüddin İshak idarî işler ve öğrenimini tamamlama konusunda kendisine yardımcı olmuş; 6 yıl sonra babasının Alaşehir Muharebesi'nde ölümü üzerine 1211'de tahta çıkmıştır.

Yenilgi ile sonuçlanan Alaşehir Muharebesi'nden sonra Selçuklu komutanları Sultanın cenazesini bile almadan Konya'ya dönmek zorunda kaldılar. Seyfeddin Ayaba  ve bazı komutanlar esir düşmüştü. Konya'da toplanan devlet ileri gelenleri İzzeddin Keykavüs'ün tahta çıkmasının uygun olacağına karar verdi. Keykavüs, üç gün yas tuttuktan sonra Kayseri'ye gitti. Biat, yas ve tahta çıkma törenleri Kayseri'de yapıldı. Konya'ya hareket edeceği sırada kardeşi Tokat Meliki Alâeddin Keykubad saltanat davasıyla ortaya çıkarak şehri kuşattı. Erzurum Meliki Mugīsüddin Tuğrul Şah ile Ermeni Kralı I. Levon da kuşatmaya katılmıştı. İzzeddin Keykavüs, Kayseri subaşısı Celâleddin Kayser'i para ve değerli hediyelerle Ermeni Kralı I. Levon'a gönderdi. Kendisine  para ve tahıl ile Luluva (Ulukışla), Ereğli ve Lârende (Karaman) kaleleri teklif edildi. Teklif kabul eden Levon'un  ittifaktan ayrılıp ülkesine dönmesinden sonra Mugisüddin Tuğrul Şah da kardeşi el-Melikü'l-Eşref'in ülkesine saldırmak üzere olduğunu öğrenip Erzurum'a döndü. Keykubad kuşatmayı kaldırıp Ankara Kalesi’ne sığındı. Orduyu Konya ovasında toplayıp Ankara’ya sefere çıkan Keykavus, şehri kuşattı. Kuşatma, 1213 ilkbaharına kadar devam etti. Keykubad, kalede erzağın azalması üzerine kendisi ve kale halkının canına dokunulmaması şartıyla teslim oldu. Kale halkına dokunulmadı; Keykubad ise Malatya yakınlarındaki Minşâr Kalesi’ne hapsedildi. Keykâvus onu öldürmek istediyse de hocası Mecdüddin İshak buna engel oldu.

I. İzzeddin Keykavus, kardeşi I. Alaeddin Keykubad’ı etkisiz hale getirip iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra bütün dikkatini Anadolu'da ticaretin canlandırılmasına verdi. Kıbrıs Krallığı’yla bir anlaşma yaparak iki ülke arasındaki ticareti serbest hale getirdi.
Mısır ve Suriye’den gelen Güney-Kuzey ticaret yolu, Karadeniz’de Sinop ve Samsun limanlarına ulaşıp karşı sahildeki Sudak limanına geçerek kuzeydeki kürk yolu ile birleşmekteydi. Samsun, Gıyaseddin Keyhüsrev devrinde fethedilmişti. Keykavus, planlı fetih politikası sonucu kuzey ticaret yolunu açmak için Sinop'u Trabzon İmparatorluğu'ndan aldı (1214). Keykavus’ün ani bir baskınla kuşattığı Sinop, İznik İmparatorluğu ve Trabzon İmparatorluğu arasında mücadele konusu idi. Trabzon İmparatoru Aleksios Komnenos'un bir av sırasında pusuya düşürülerek Anadolu Selçukluları tarafından esir edilmesi şehrin teslim alınmasında çok faydalı oldu. Sinop’un fethi ile Trabzon merkezli Komnenos Hanedanı Selçuklulara bağlandı ve 1243’teki Kösedağ yenilgisine kadar bağlı kaldı. Zafer, komşu devletlere ve Abbasi halifesine fetihnamelerle iletildi. Sultan, bu başarı nedeniyle "Es-sultânü’l-gālib" ünanını aldı. Sefere katılan beylerden Simre Valisi Bedrüddin Ebu Bekir Sinop Valisi ve komutanı olarak atandı.
Ermeni kralı Levon, Keykavüs ile Keykubad arasındaki taht mücadelesi sırasında kendisine bırakılan Luluva (Ulukışla), Ereğli ve Lârende (Karaman) kalelerini yönetemeyeceğini anlamış; Hospitalier Şövalyelerine vermek istiyordu. Keykavus Sinop’un fethinden sonra düzenlediği seferle bu kaleleri ele geçirdi ve Antalya’ya yöneldi.
Keykavus ile Keykubad arasındaki taht mücadelesi sırasında Antalya’nın Hristiyan halkı ayaklanmış, Selçuklu muhafızlarını öldürüp şehre hâkim olmuşlardı (1212). 24 Aralık 1215’te şehir karadan ve denizden kuşatıldı. Sultan, bir aylık kuşatmadan sonra teslim olan şehre büyük bir törenle girerek tahtına oturdu. Antalya’nın fethiyle Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus ilk kez “Sultanü’l-bahreyn/iki denizin sultanı” unvanını kullandı. Şehirden kaçan halk bir fermanla geri davet edildi. Antalya'nın 1216'da ikinci kez fethi ile Akdeniz ve Karadeniz de iki önemli limanın Türklerin eline geçmesini sağladı.
Sultan, Güney ticaret yolunu engelleyen Kilikya Ermeni Kralı I. Levon'un Haçlılarla arasının açılmasını fırsat bilerek sefere çıktı; 1216 yılı baharında Maraş üzerine hareketle Yabanlu ovasında ordugâh kurdu. Keban Kalesi önünde yapılan savaşta Ermeni ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Ermeni prensi ile 1218 yılında anlaşma yapıldı. Ermeniler Selçuklular'a tabi olmayı, vergi vermeyi, bazı sınır kalelerini iade etmeyi kabul etti. Sultan da Sis Kalesi'ni vereceğini açıkladı. Bu sefer sayesinde Anadolu-Suriye ticaret yolu güvence altına alındı; Anadolu, ticaret kervanlarının merkezi durumuna geldi.

1216 da, önemli bir ticari kavşak olan ve Eyyûbîler'in elindeki Halep'i almak için, Selahaddin Eyyubi'nin büyük oğlu Melik Efdal ile ittifak kurarak bu bölgedeki toprakların paylaşımı konusunda anlaştı. Başlangıçta bazı kaleler alınsa da Melik Efdal'ın taraf değiştirmesi ve ordusundaki emirlere olan güvensizlik nedeniyle harekâtı yarıda keserek geri döndü (bu sefer sonrası Elbistan'a döndüğünde, güven duymadığı çoğunluğu gulam kökenli emirleri bir eve doldurarak yaktırdığı rivayet edilir).

I. İzzeddin Keykavus, ikinci kez Halep üzerine sefer hazırlığı yaptığı sırada vereme yakalandı. Erbil Hükümdarı Muzafferüddin Gökbörü, Diyarbakır Hükümdarı Melik Salih, Mardin Hükümdarı Artuk Arslan'ın kendisini metbu tanımış; Büveysir'de birleşen müttefikler Selçuklu ordusunu beklemekteydi. Hastalığı artan sultan, hekimlerin tavsiyesine uyularak havasının ve suyunun iyi geleceği ümidiyle Malatya yakınında Viranşehir'e götürüldü. Çok geçmeden orada öldü (1220) ve Sivas'ta 1217'de yaptırdığı Darüşşifa'daki türbesine gömüldü.
Ölümüyle yerine kardeşi I. Alaeddin Keykubad sultan oldu. (I. Alaeddin Keykubat'ın Sultan olmasının, ölüm döşeğinde iken İzzeddin Keykavus'un, oğlu olmadığından, Kezirkerp kalesinde tutuklu olan Aleaddin Keykubad'ı çağırtarak varis ilan ettiği ya da aynı gerekçe ile ümera'nın Aleaddin Keykubad'ı serbest bırakması nedeniyle olduğu yönünde iki görüş vardır).

Sultanü'l Galip 1214 Sinop'un Fethi
Sultanü'l Bahreyh  1216 Antalya'nın Fethi

? Malatya Ulu cami
? Malatya Hekim han
1213-14 Burdur Evdir han
1217 Sivas Darüşşifası

I. Rükneddin Mesud (Arap alfabesiyle: ركن الدين مسعود, Rukn ed-Dīn Mes'ūd; 1095-1156), en uzun süre hüküm sürmüş Anadolu Selçuklu sultanıdır.
Kayınpederi Danişmendli Emir Gazi sayesinde Anadolu Selçuklu tahtına çıkmış, kardeşleri Arapşah, Şahinşah ve Tuğrul Arslan'dan kurtulup tahtını sağlamlaştırmıştır. Onun saltanatının Emir Gazi'nin ölümüne kadar olan döneminde devlet kısmen bağımsızlığını kaybetti; Danişmendliler'in uydusu haline geldi. Ancak Mesud, Emir Gazi'nin ölümünden sonra Selçuklularının Anadolu'daki üstünlüğünü yeniden kurmayı başardı. 1147'de II. Haçlı Seferine çıkan Haçlı ordusunu Dorileon Muharebesi'nde yenerek babası I. Kılıçarslan'ın 50 yıl önce aynı yerdeki yenilgisinin intikamını aldı.

I. Kılıç Arslan'ın oğullarındandır. Babasının Büyük Selçuklu emiri Emir Çavlı ile yaptığı savaş sırasında genç yaşta beklenmedik ölümünden sonra Türkiye Selçuklu Devleti tahtı bir süre boş kalmıştı. Kılıçarslan'ın geride bıraktığı dört varisten büyük oğlu Şahinşah esir olarak Büyük Selçuklu Devleti'nin başkenti İsfahan'a; en küçük oğlu Tuğrul ise Emir Bozmiş tarafından annesi Ayşe Hatun ile birlikte Musul'dan Malatya'ya götürülmüştü. Arap ve Mesud'un bu dönemde nerede oldukları konusunda pek fazla bilgi yoktur ancak Anadolu'nun çeşitli yerlerine yerleşen Türkmen topluluklarının yanında oldukları düşünülür.
Şahinşah'ın üç yıl sonra serbest kalıp tahta çıkmasına kadar Danişmendliler Anadolu'nun en büyük gücü haline geldiler. Şahinşah'ın tahta geçişine kadar Mesud'un Danişmentlilerin yardımıyla Akşehir, Konya hattında bulunduğu; Melik Arab'ın ise Ankara ve çevresinde bulunduğu ve Bizans'a karşı akınlar düzenledikleri bilinir. Mesud, Danişmend Beyi Emir Gazi'nin kızı ile evlenerek Danişmendli ailesine damat olmuştur.
Mesud ile Melik Arapşah, Şahinşah'ın Anadolu Selçuklu tahtına oturmasından sonra tarafından Konya'da hapsedildiler.

Üç yıllık saltanat boşluğu sırasında Bizanslılar Batı Anadolu topraklarını yeniden ele geçirmeye başlamıştı. Bu toprakları geri almak için Bizans ile mücadeleye başlayan Şehinşah, 1116'da imparator I. Aleksios ile yaptığı savaştan sonra imparatorun Afyonkarahisar'daki karargahında barış imzaladı. Mesud, bu sırada serbest kaldı ve Danişmendliler'in yardımı ile tahtı ele geçirmek için harekete geçti. Kimi kaynaklara göre Şehinşah'ın bir emiri ona isyan ederek Mesud'u hapisten çıkarmış; Danişmendli Emir Gazi'nin yanına götürmüş ve onu sultan ilan etmişlerdir.
Kardeşi Mesud'un sultanlık için harekete geçtiğini haber alan Şahinşah da hemen Konya'ya doğru hareket etti. Bizans imparatorunun kendisine Bizans kuvvetlerinin eşlik etmesi önerisini geri çevirmişti. Şahinşah'ın birlikleri yolda Mesud'un güçleri ile karşılaşınca Akşehir'e çok yakın olan Tyragion kasabasına gittiler. Mesud'un kasabayı kuşatması üzerine halk Şehinşah'ı kendisine teslim etti (1116). Şehinşah'ın gözlerine mil çektiren Mesud, onu Konya'da hapsettirdi. Ancak bir süre sonra Şahinşah'ın gözlerinin tam kör olmadığı anlaşılınca yeniden saltanat mücadelesine girişebileceği endişesi ile onu öldürtmüştür (1118).

Sultan Mesud, Bizans imparatoru I. Aleksios'un 15 Ağustos 1118'de ölümü ve tahtın el değiştirmesini fırsat bilerek Bizans'ın elindeki Denizli ve civarını ele geçirdi; ancak yeni imparator II. İoannis 1119'da Anadolu'ya sefere çıkarak bu toprakları geri aldığı gibi 1120'de Türk akınlarına son vermek üzere yeni bir sefere çıkarak Uluborlu kalesini ele geçirmiştir. Ayrıca Bizans ordusu Antalya'ya kadar ilerleyerek birçok kaleyi Türkler'in elinden almıştır.

Mesud, kendisini taht kavgasında destekleyen ve Konya'yı almasını sağlayan kayınpederi Emir Gazi'ye bağlılığını Emir Gazi'nin ölümüne dek sürdürdü. Kardeşi Tuğrul Aslan'ın kontrolünde bulunan Malatya'yı ele geçirmesi için Emir Gazi'ye destek verdi.
Ayşe Hatun, Malatya'da oğlu Tuğrul Aslan'ın hakimiyetini devam ettirmek için elinden geleni yapıyordu. Siyasi varlığını koruyabilmek için çeşitli evlilikler yapan Ayşe Hatun, son olarak Anadolu'nun güçlü beylerinden Artuklu Belek ile evlenmişti. Belek Gazi'nin Franklar ile yaptığı bir mücadelede ölümü (1124) üzerine Emir Gazi, Ayşe Hatun'un yeni bir eş bulmasına fırsat vermeden Malatya'yı kuşattı. Bir ay kadar kuşatmaya devam eden Gazi, daha sonra kuşatmayı oğlu Muhammet'e bırakarak oradan ayrıldı. Muhammet altı ay daha kuşatmayı sürdürdü ve sonunda açlık sebebiyle daha fazla dayanamayan Malatya, Danişmendlilerin eline geçti Ayşe Hatun ve oğlu Tuğrul Arslan, Minşar (Maşara / Mışar) kalesine çekilerek şehri Danişmendlilere bıraktılar (1 Zilkade 518 / 10 Aralık 1124).

Ankara, Kastamonu ve Çankırı'da hüküm süren Melik Arap, kardeşi Sultan Mesud'un Emir Gazi'nin Malatya seferine katılmasını ve şehri diğer kardeşlerinden alıp Danişmendlilere bırakmasını onaylamayarak isyan etti. Mesud'un yardım istemek için Bizans başkenti İstanbul'a gittiği sırada Melik Arap Konya'yı kuşattı (1126).
Bizans İmparatoru II. İoannis'dan çok miktarda para ve asker desteği alan Mesud, Emîr Gazi ile birlikte Melik Arap'ın üzerine yürüyerek onu yendi; hakimi olduğu bölgeleri almayı başardı. Mücadeleden vazgeçen Melik Arap 1128 veya 1129'da ölmüştür.

1130 yılında II. İoannis'in kardeşi İsaakios, İstanbul'da hükümdarlığı ele geçirme girişiminde bulunup başarısız olunca önce Selçuklu Sultanı I. Mesud'a, sonra da Dânişmendli Hükümdarı Emîr Gazi'ye sığındı. Daha sonra Ermeni Leo'nun yanına gidip kızıyla evlenen Isaakos, Ermeni Leo ile arası açılınca Sultan Mesud'a sığındı. İsaakios'un kışkırtmasıyla Sultan Mesud, Tarabzon merkezli Haldia'nın bağımsız prensi Konstantinos Gavras, Kilikya Ermeni Prensi Leon ve Latin Kudüs Kralı arasında Bizans'a karşı oluşturulması planlanan fiiliyata dönüşmedi, İsaakios 1136'da kardeşiyle uzlaştı. Ancak oğlu İoannis Çelepes Komnenos tekrar Türklere kaçmış ve Müslüman olarak Sultan Mesud'un kızlarından birisi ile evlenmiştir.

Sultan Mesud'un Arapşah, Şahinşah ve Tuğrul Arslan'dan kurtulup tahtını sağlamlaştırmasını sağlayan Emir Gazi, 1134'te öldü ve Melik Muhammed Danişmed Beyi oldu. Sultan Mesud, Emir Gazi'nin ölümünden sonra Danişmendli topraklarına yürüyen Bizans İmparatoru II. İoannis ile anlaşıp savaşa asker yolladı ancak Bizans ordusu Çankırı'yı kuşattığı sırada kuvvetlerini geri çekti ve Bizans kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. 1137'de İmparator Suriye seferine çıktığında ise Mesud Bizans topraklarına saldırarak onun geri dönmesine sebep oldu. Mesud, muhtemelen Bizans imparatorunun Dânişmendliler'in eski merkezi Niksar'ı kuşattığı sırada da (1140) kayınbiraderi Muhammed'e yardım etmiştir. Türk akıncılar 1142'de Antalya yöresine kadar ilerlediler. O yıl Melik Muhammed'in ölümü üzerine Danişmendli Beyliği'nde saltanat mücadeleleri başladı. Sultan Mesud'un Danişmendli hükümdarı Muhammed döneminde uyguladığı siyaset, Türkiye Selçuklu Devleti'ni Anadolu'da Danişmendliler ile eşit seviyeye getirmeyi sağlamıştır.

Sultan Mesud, 1142'de Türkiye Selçuklularının Anadolu'daki üstünlüğünü yeniden kurma fırsatını Melik Muhamedin ölümünden sonra elde etti. Danişmendli Devleti, Melik Muhammed'in ölümünden sonra merkezleri Kayseri, Sivas ve Malatya olan üç kısma ayrıldı. Mesud, Kayseri meliki Zünun'u himaye etti. Zünnun dışındakilerle mücadelesini, onları itaat altına alıncaya kadar sürdürdü Önce Sivas Meliki Yağıbasan'ı yendi, ardından Malatya'yı kuşattı (1143). Bizans ordusunun ülkesine geldiği haberi üzerine üç ay sonra kuşatmayı kaldırıp Konya'ya dönmek zorunda kaldıysa da Malatya hakimi Aynüddevle'nin kendisini metbu tanımasını sağladı.
Mesud, Danişmendliler ile mücadelesini sürdürürken bir yandan da Türkler'i Anadolu'dan atmak isteyen Bizans imparatorları ve kalabalık Haçlı orduları ile mücadele etmişti.

İkinci Suriye seferine çıkan Bizans İmparatoru II. İoannis'in 1143 yılı Mart ayında beklenmedik şekilde hayatını kaybetmesinde sonra Mesud, ani taht değişikliğini fırsat bilerek Bizans topraklarına akınlarda bulundu. Selçuklu-Bizans sınırındaki Bizans'a ait Prakana Kalesi'ni aldığı için öfkelenen yeni imparator Manuil'un ordusu 1146'da Konya önlerine kadar ilerledi ancak Konya ve çevresini yağmalatıp geri dönmek zorunda kaldı. Bizans ordusu, Konya'dan kendi topraklarına varıncaya kadar Türkler tarafından ağır kayıplara uğratıldı. Sultan Mesud, Avrupa'dan gelen Haçlı orduları tehlikesi nedeniyle barış teklif etti. Selçuklular'ın Prakana kalesini ve daha önce Bizans'dan aldıkları birkaç kaleyi geri vermesi şartıyla barış yapıldı.

Urfa Haçlı Kontluğu'nun kaldırılması üzerine düzenlenen Haçlı Ordusu, 26 Ekim 1147'de Dorylaion (Eskişehir) civarında Selçuklu Ordusu tarafından ağır bir mağlubiyete uğratıldı. Sultan Mesud, bu zaferle babası I. Kılıcarslan'ın 1092'de Eskişehir'de uğradığı yenilginin intikamını almış oldu.

Sultan Mesud, II. Haçlı Seferi'nde Haçlıların gücünü büyük ölçüde kırdıktan ve Bizans İmparatoru ile barış yaptıktan sonra Güneydoğu Anadolu üzerine sefere çıktı. Sultan Mesud, kazandığı bu zaferlerle kendini daha serbest hissediyor ve Anadolu'da yeni fetihler yapma fırsatını yakalamış oluyordu. Bunun dışında II. Joscelin'in kendisine alaycı bir mektup göndermesini de dikkate alarak Artuklular, Zengiler ve oğlu Kılıç Arslanile birlikte 1149'da sefere çıktı.
Maraş önlerine gelen Sultan Mesud kısa bir kuşatmadan sonra 11 Eylül 1149'da amanla Haçlıların idaresindeki bu şehri aldı.
1150 yılının ilkbaharında Sultan Mesud, oğlu Kılıçarslan'ı da yanına alarak ikinci kez Haçlılar üzerine sefere çıktı. 22 Mayıs 1150'de Keysun'u (Göksun) fethetti. Bundan 8 gün sonra (30 Mayıs 1150'de) Behisni Kalesi'ne hakim oldu. Ve 3 Haziran 1150 tarihinde de Ra'bân şehrini teslim aldı. Sultan, buradan da Tell-Bâşir Kalesi'ni kuşatmaya başladı.

Kilikya Ermeni Kralı II. Toros'un topraklarını genişletmek için Bizans ve Selçuklu topraklarına saldırması üzerine Sultan Mesud, Bizans İmparatoru II. Manuil ile anlaştı ve a Dânişmendli Yağıbasan'ı da yanına alarak ordusuyla harekete geçti (1153). Ermenilerin direnişi ile karşılaşan Sultan Mesud ilerlemek istemedi. Bir dostluk ve ittifak ahidnâmesi yazdırıp bunu yeminle tasdik ettikten sonra bir 

II. Alâeddin Keykubad (Arap alfabesiyle: علا الدين كيقباد بن كيخسرو, (Alaeddin Keykubad bin Keyhüsrev)) (1239 - 1254) Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev ile Gürcü Hatun'un küçük oğludur.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev 1243 yılında Kösedağ Savaşı'nda Moğol komutanı Baycu Noyan'a yenilerek Antalya'ya kaçmış ve 1246 yılında orada ölmüştü. Gıyaseddin Keyhüsrev ölmeden önce oğlu Alaeddin Keykubad'ı veliaht ilan etmiş ancak onun ölümünden sonra devlet ileri gelenleri Keyhüsrev'in büyük oğlu II. İzzeddin Keykavus'u tahta çıkardılar. Aynı yıl içinde İzzeddin Keykavus ortanca kardeşi IV. Kılıç Arslan'ı Moğol Hanı Güyük'ün tahta çıkma töreninde hazır bulunmak üzere Moğolistan'a elçi olarak gönderdi. Moğollar IV. Kılıç Arslan'dan hoşnut kalarak onu Türkiye Selçuklu Sultanı olarak tanıdılar. IV. Kılıç Arslan 1248'de Sivas'ta tahta çıktı. Böylece II. İzzeddin Keykavus ile IV. Kılıç Arslan arasında taht kavgaları başladı.

Üçüncü ve en küçük kardeş olan II. Alaeddin Keykubad da taht kavgalarına katıldı. Ancak, Celâleddin Karatay önderliğindeki Anadolu'nun ileri gelenlerinin araya girmesiyle üç kardeş ortak olarak saltanat sürmeye ikna edildiler. Böylece 1249 yılında Türkiye Selçuklu Devleti tarihinde 5 yıl sürecek üçlü iktidar dönemi başlamış oldu.

II. İzzeddin Keykavus Kızılırmak nehrinin batısında hüküm sürdü. IV. Kılıç Arslan ve II. Alaeddin Keykubad da Kızılırmak'ın doğusunda hüküm sürdüler. II. İzzeddin Keykavus, 1254 yılında Mengü Han'ın çağırdığı kurultaya katılmak üzere Moğolistan'a doğru yola çıkmıştı. Ancak Sivas'a geldiğinde Celaleddin Karatay'ın ölümü üzerine yerine küçük kardeşi II. Alaeddin Keykubad'ı gönderdi. Erzurum'da düzenlenen ziyafetin ertesi sabahında II. Alaeddin Keykubad ölü bulundu. Onun bu ani ölümü üzerine zehirlenerek öldürüldüğü yönünde iddialarda ortaya atılmıştır. Erzurum' da annesinin yanına ya da Erzincan' da defnedilmiştir. II. Alaeddin Keykubad'ın ölümü üzerine taht diğer iki kardeşe kalmıştır.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev (Eski Anadolu Türkçesiyle: غياث الدٖين كيخسرو, Gıyâs 'ed-dîn Keyhüsrev) (d. 1221 - ö. 1246, Alaiye), 1237-1246 arasında Anadolu Selçuklu Sultanı.
Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın büyük oğludur. Babasının ölümünden sonra onuncu sultan olarak tahta çıktı. Döneminde pek çok sosyal, bilimsel ve dinî kurum kurulmuş, büyük mimarlık eserleri inşa edildi. Ancak aynı dönemde vezir Sadeddin Köpek’in etkisinde kalarak tecrübeli devlet adamlarını bertaraf etmiş; ülkede gerileme başlamıştır. Kösedağ Savaşı’nda uğranılan yenilgi ile devlet çöküş sürecine girmiştir.
Annesi Hunat Hatun'un Kayseri’de Hunad Hatun Külliyesi ile İncesu’daki Şeyh Turesan Zaviyesi onun devrinde meydana getirilmiş eserlerdendir.

1221 yılında doğduğu tahmin edilir. Babası I. Alaeddin Keykubad, annesi “Mahperi Sultan” olarak da bilinen Hunat Hatun'dur.

1228'de Mengüçoğlu Beyliği'ni ortadan kaldırıp topraklarını ülkesine katan Alaaeddin Keykubat, onu Erzincan iline melik atayarak atabeyi Mübarizeddin Ertokuş'la birlikte Erzincan'a gönderdi. Melikliğinin ilk yıllarında Trabzon'u kuşattı.
Babası Alaeddin Keykubat, büyük oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev yerine küçük oğlu İzzeddin Kılıç Arslan'ı veliaht atamış ve ümeradan biat almıştı. Günümüze ulaşan yazılı kaynaklarda (İbn Bibi, Aşıkpaşazade ve Anonim Selçukname) başta Sadeddin Köpek olmak üzere bir kısım ümeranın teşviki ve desteği ile babasını zehirletip, yine aynı ümeranın oldu bittisiyle tahta çıktığı belirtilmektedir. Günümüz araştırmacıları da bunu güçlü bir olasılık olarak görmektedir. Babasının ölüm haberinin, veliaht yerine önce 2.Gıyaseddin Keyhüsrev'e gönderilmiş olması bu konuda "ikna edicidir".
Dımaşk (Şam) ve Halep Eyyubi hükümdarları ile babasının zamanında yapılan tabiiyet anlaşmalarını yeniledi. Halep Eyyubi hükümdarının kızı ile evlenmek, kendi kız kardeşini ise onunla evlendirmek yoluyla akrabalık kurdu. Çok geçmeden diğer Eyyûbî Hükümdarları ve Artuklular da kendisine bağımlı oldu. Moğolistan'a babasının hazırladığı elçilik heyetini gönderdi.
Babası, kendisinden küçük olan kardeşi İzzeddin Kılıç Arslan'ı veliahtlığa atamıştı ancak babasının ölümü (1237) üzerine Sadeddin Köpek önderliğindeki bazı emirlerin desteğiyle Türkiye Selçuklu tahtına Gıyaseddin Keyhüsvrev çıktı. Kardeşinin tarafını tutan Harezm emirlerine karşı mücadeleye girişti; onları kendisine biat etmek zorunda bıraktı.

Keyhüsrev, babasının devrinde nişanlanmış olduğu Gürcü Prensesi Tamar ile 1237 veya 1238'de evlendi; bu evlilikten II. Alâeddin Keykubad dünyaya gelmiştir. Eşi Anadolu'da Gürcü Hatun adıyla tanındı. Gürcü Hatun'a olan sevgisini bastırdığı paralarla gösterdi. Bu paralarda bulunan arslan-güneş tasvirinin kendisinin (arslan) ve karısı Gürcü Hatun'un (güneş) sembolleri olduğu ileri sürülür.

Keyhüsrev, saltanatının ilk yıllarında güvenmediği devlet adamlarını Sadeddin Köpek'in telkinleri ile birbir etkisiz hale getirdi; hatta eski veliaht İzzeddin Kılıçarslan ile annesi Adile Hatun'u da öldürttü. Nihayet Türkiye Selçuklu tahtı üzerinde hak iddia eden Sadeddin Köpek'i de öldürttü (1239).
Daha önce yönetimde etkili olan emirlerin yeniden işbaşına geçmesiyle devlet eski düzenine kavuştu, dış ilişkileri düzeldi. Eyyubi melikleri, Nikea'da (günümüzde İznik) hüküm süren Bizans imparatorları (İznik İmparatorluğu) ve Kilikya ile Mardin Artukluları II. Keyhüsrev'e bağlılıklarını sürdürdüler. 1240'ta Diyarbakır, Türkiye Selçuklularının eline geçti.

Bu arada Moğolların önünden kaçarak Anadolu'ya sığınan göçebe Türkmenler, Anadolu'daki yerleşik devlet düzeni içinde yeni sorunlar yaratmaya başladı. Bu koşullarda Baba İshak'ın başlattığı Babai ayaklanması çok hızlı ve kanlı bir şekilde gelişti. Beyşehir Gölü üzerindeki Kubadabad Sarayı'na sığınan Keyhüsrev, Moğol tehlikesine karşı ülkeyi savunmak üzere Erzurum sınırında bulunan orduyu çağırarak ayaklanmayı bastırabildi (1240). Bu olay neticesinde devletin gücü önemli ölçüde sarsıldı.

Keyhüsrev, 1241'de ordusunu Kayseri'de topladı. Dımaşk Eyyubi hükümdarı ile güçlerini birleştirip Silvan Eyyubi hükümdarının üzerine yürüdü. Silvan Eyyubi hükümdarı da Germiyanlı Türkmenler'in ve Harizmler'in desteğini sağlamıştı. Yaklaşan Moğol tehlikesi üzerine Abbasi hükümdarının araya girmesiyle iki ordu arasındaki savaş önlendi. Silvan hükümdarının yeniden Selçuklulara tabi olması şartıyla barış yapıldı.

Moğollar İran'ı istila edip Gürcistan'ı yağma ettikten sonra Irak'a akınlar düzenlediler. İyiden iyiye Anadolu'ya yaklaştılar ve Selçuklu sınırlarında faaliyetler gösterdiler. Kaçınılmaz olan Anadolu Seferi'ni Anadolu Selçuklu Devleti'nin güçlü olduğunu düşündükleri için ertelediler. Ancak Babaî Ayaklanmasında Anadolu Selçuklu Devleti'nin gösterdiği acizliği görünce saldırmaya karar verdiler. Erzurum, o dönem Anadolu Selçuklu Devleti'nin gerek konumu gerekse zenginliği sebebiyle en önemli şehirlerinden biriydi. Ayrıca bu şehir Anadolu'nun kapısı sayılmaktaydı. Gürcü ve Ermeni kuvvetleriyle beraber 30.000 kişiden oluşan Moğol ordusu 1242 yılının sonbaharında Erzurum'a doğru ilerledi. Türkiye Selçuklularının zayıflamasından yararlanan Moğollar 1242'de Erzurum'u ele geçirdiler ve 1243 yılında Sivas yakınlarında yapılan Kösedağ Savaşı'nda Anadolu Selçuklu ordusunu yenilgiye uğrattılar. II. Keyhüsrev savaştan sonra Batı Anadolu'ya kaçtı. Moğollar Sivas'a girdi ve şehri üç gün süreyle yağmaladı. Ardından Moğol ordusu Kayseri önlerine gelerek şehri kuşattı. Kayseri'yi ele geçiren Moğol ordusu şehirde büyük bir katliam yaptı. Azerbaycan'a dönüşleri sırasında aynı şekilde Erzincan'da katliam yaptılar. Bu olaylar sırasında Keyhüsrev'in annesi ve ailesi Halep'e gitmeye çalışırken yakalanıp Moğollar' a teslim edildi.

Amasya'da bulunan Vezir Mühezzebüddin Ali Moğol komutanı Baycu Noyan'a gidip Selçukluları Moğollara vergi verir bağımlı bir devlet haline getiren ağır bir anlaşma imzaladı. Moğollarla barışın sağlanmasının ardından Konya'ya dönen sultan bundan sonra devlet işlerini bütünüyle veziri Şemseddin İsfahani'ye bıraktı. Vezir, Sultanın ailesini Moğollar'a teslim etmiş olan Ermeni Krallığı üzerine sefere çıkarak Tarsus'u kuşattı. Bu sırada Alâiye'de bulunan sultan, içki içmekte iken veya baktığı vahşi hayvanların ısırması sonucu öldü. Henüz yirmi beş yaşında idi. Cenazesi Kümbethane'ye kondu. Onun ölümü üzerine Selçuklu ordusu Tarsus kuşatmasını bırakıp Konya'ya döndü. Oğlu II. İzzeddin Keykavus tahta çıkarıldı.

2018'de Trt1'de yayınlanan dönem dizisi Diriliş Ertuğrul'da Burak Dakak tarafından canlandırılmıştır.
2018'de yayınlanan sinema filmi Direniş Karatay'da Ali Buhara Mete tarafından canlandırılmıştır.
2023'te TRT'nin dijital platformu Tabii'de yayınlanan Mevlana Celaleddin-i Rumi dizisinde Burç Kümbetlioğlu tarafından canlandırılmıştır.

II. Süleyman Şah ya da Rükneddin Süleyman Şah (Eski Anadolu Türkçesi: ركن الدٖين سليمان شاه (Rukn ed-Din Süleyman Şah)) (ö. 1204) Türkiye Selçuklu Sultanı'dır (1196-1204).
Babası II. Kılıçarslan'ın ölümünden sonra parçalanan Anadolu Selçuklu Türk birliğini yeniden kurmuş, ülkede istikrarı sağlamıştır.

Anadolu Selçuklu Sultanı  II. Kılıç Arslan'ın büyük oğludur.
II. Kılıç Arslan 1186'da ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırdığında Süleyman Şah, Tokat meliki olarak tayin edildi. Kardeşler arasında veliahtlık mücadelesi henüz Kılıçarslan hayattayken başladı. Saltanatın kendisine ait olduğunu savunan Kutbeddin Melikşah, etrafına topladığı Türkmenler ile kardeşler içindeki en güçlü orduya sahipti ancak vezirler ve devlet erkanı Melikşah'ı sultanlık için uygun görmüyorlardı. Melikşah Konya'ya saldırıp kendini zorla sultan ilan ettirdiyse de II. Kılıçarslan onun yanından kurtulup önce Kayseri'deki Sultan Şah'ın, sonra diğer oğullarının yanına gitmiş ve sonunda en küçük oğlu Keyhüsrev'i  veliaht ilan etmiştir.
1192'de II. Kılıç Arslan'ın ölümünden sonra  I. Gıyaseddin Keyhüsrev Türkiye Selçuklu Sultanı oldu; ancak melik kardeşler kendi hakimiyet alanlarında tam bağımsız olarak hareket edip sikke kestirmekteydiler. Büyük kardeş Melikşah bir hile ile kardeşi Kayseri meliki Nureddin Sultanşah'ı öldürterek Kayseri'ye hakim olduysa da ertesi sene Melikşah'ın hastalanarak ölünce Süleyman Şah bu bölgeleri  hakimiyet alanına katıp güçlendi. Ardından diğer melik kardeşleri Nasıreddin, Berkyarukşah, Nizameddin ve Argunşah'ın üzerine gitti. Önce Berkyarukşah'ın elinden Niksar'ıi sonra'da Argunşah'ın elinden Amasya'yı aldı. Ankara meliki Muhiyüddin Mesud başta olmak üzere diğer kardeşlerine metbuluğunu kabul ettirdi.
I. Keyhüsrev'e muhalif olan diğer kardeşleri, kuvvetleri ile etrafında toplandılar. Meydana gelen büyük ordu Aksaray'dan Konya üzerine yürüyerek şehri kuşattılar. Kuşatmanın uzaması üzerine Keyhüsrev'e bağlı beyler, kuşatmayı kaldırırsa sefer masraflarını karşılamayı taahhüt ettilerse de Süleyman Şah kabul etmedi. Şehri terk ederse Keyhusrev'e, çocuklarına, hazinesine ve maiyetine zarar verilmeyeceğine, Konya'dan istedikleri yere gitmelerine müsaade edileceğine dair bir ahitname verme teklifini ise kabul etti. Süleyman Şah'ın yolladığı ahidnâme kendisine gösterilince saltanatı bırakmayı kabul eden Keyhüsrev'in isteği üzerine daha kesin ifadelerle anlaşma yazılıp imzalandı ve anlaşmanın yapıldığı günün gecesi Keyhüsrev şehri terk etti. Halife Nâsır-Lidînillâh saltanat menşuru, çetr ve sancak göndererek Süleyman Şah'ın  hâkimiyetini tasdik etti.
Keyhüsrev, Bizans sarayına sığınmaya karar vermişti. Süleyman Şah, yeğenleri  İzzeddin Keykavus ile Alâeddin Keykubad'ı yanına getirtip onları Konya'da kalmaları veya babalarının yanına gitmeleri için serbest bıraktı. Babalarının yanına gitmeyi tercih edince onları da İstanbul'a gönderdi.
Anadolu'da Selçuklu Türk birliğini yeniden kurmak üzere kardeşlerinin idaresinde bulunan toprakları elde etmeye girişti. Melik Berkyaruk'un elinden Niksar'ı, Melik Arslanşah'ın elinden Amasya'yı aldı. Bu arada Elbistan Meliki Tuğrul Şah ona tâbi olduğunu bildirdi.
Selçuklularının iç meseleleri ile uğraşmasını fırsat bilerek Kayseri üzerine akınlar yapan Ermeni kralı II. Levon'un üzerine 1199'da sefere çıktı. Bu sefer sonunda Ermenilerin işgal ettiği bölgeler kurtarıldı  ve Ermenilerce Selçuklu Sultanı Süleyman Şah metbu tanındı.
Daha sonra Anadolu'da Türk birliğini kurmaya girişen Süleyman Şah, kendisine tabi olmamakta direnen kardeşi Malatya meliki Kayser Şah üzerine yürüdü; Haziran 1200 tarihinde Malatya'yı idaresi altına aldı. Süleyman Şah ayrıca Harput'ta hüküm süren Artuklu koluna hâkimiyetini kabul ettirdi.
Süleyman Şah iç sorunlarla meşgulken Bizans imparatoru Samsun'a gelen ticari gemilere baskın yaptırarak birçok ticaret malını yağmalatmıştı. Elçi gönderip anlaşma teklif etti. İmzalanan barış anlaşması ile iki devlet arasında siyasi ilişkiler yeniden başladı.
II. Süleyman Şah'ın en büyük başarısı Erzurum'u alarak Saltukluların varlığına son vermek oldu. Asıl hedefi Gürcistan idi. Kars'ı ele geçiren ve Erzurum'a kadar akınlar yapan Gürcüler üzerine çıktığı seferde kardeşleri ve tabi hükümdarlardan askeri yardım istemişti. Erzurum'a vardığında huzuruna çıkmakta geç kalan Saltuklu Beyi Melikşah'ı hapsetti ve böylece Saltuklu hanedanının hakimiyeti sona erdi.
Gürcistan Kraliçesi Tamara'nın gönderdiği ordu Erzurum'un doğusunda Micingerd Kalesi civarında istirahat halindeki Selçuklu ordusunu pusuya düşürdü. Sultan'ın çetrdârının atının tökezlemesi ve çetrin yere düşmesi büyük bir paniğe ve Selçuklu ordusunun ağır mağlûbiyetine sebep oldu. Erzincan Mengücüklü Hükümdarı Behrâmşâh esir düştü; daha sonra fidyesi ödenerek esaretten kurtarılabildi. Süleyman Şah ise Erzurum'a çekildi, ardından Konya'ya döndü.
Gürcüler'e karşı yeni bir sefere çıkmadan önce kardeşi Mesud'un elinden Ankara'yı almak isteyen Süleyman Şah'ın üç yıl kadar şehri kuşattığı rivayet edilir. Nihayet Mes'ûd Ankara'yı bırakarak uç bölgelerindeki bir kaleye git meye razı oldu. Ankara'dan ayrıldığı sırada onu öldürten Süleyman Şah bu olaydan sonra çok yaşamadı; yeni bir Gürcistan seferine giderken yolda hastalanarak  öldü (1204).
Mezarı, Konya'daki Alâeddin Camii'ndedir. Süleyman Şah'ın ölümünden sonra henüz ergenlik çağına erişmemiş olan oğlu İzzeddin Kılıç Arslan tahta geçirilmiştir.

III. Gıyaseddin Keyhüsrev (Farsça: غياث الدين كيخسرو بن قلج ارسلان, Gıyaseddin Keyhüsrev bin Kılıç Arslan; d. 1259, ö. 1284), Anadolu Selçuklu Sultanı ve IV. Kılıç Arslan'ın oğludur.
III. Gıyaseddin Keyhüsrev babası IV. Kılıç Arslan'ın İlhanlılar tarafından idam edilmesi üzerine çocuk yaşta tahta çıktı. Tahta çıktığında artık Anadolu Selçuklu Devleti tamamen Moğolların egemenliği altına girmişti. Anadolu'da artık ne Moğol ne de Selçuklu egemenliğini tanımayan beylikler ortaya çıkmaya başlamıştı. 1277 yılında Memlük sultanı Baybars Anadolu'nun bir bölümünü istila etti. Ancak Memlükler uzun süre Anadolu'da kalamadılar ve egemenlik tekrar Moğolların eline geçti.
III. Gıyaseddin Keyhüsrev 1284 yılında Moğollar tarafından idam edildi. Artık son derece zayıflamış olan Anadolu Selçuklu tahtına amcasının oğlu II. Gıyaseddin Mesud (II. İzzeddin Keykavus'un oğlu) geçti.

Moğol vesayeti altındaki Anadolu Selçuklu sultanı IV. Rukneddin Kılıç Arslan’la Pervâne Muineddin Süleyman’ın arası 1266 yılında açılmıştır. Pervâne Muineddin Süleyman, İlhanlı noyanı Nabşı’ya, Kılıç Arslan’ın Moğollara karşı bir direniş örgütlemeye çalışmakta olduğunu, bu amaçla gizlice bir ordu teşkil etmeye çalıştığını ve Memluk sultanı Baybars ile temasta olduğunu gizliden gizliye bildiriyordu. Sonunda İlhanlı sarayının sultanın öldürülmesi için onay alınmıştır. Pervâne Muineddin Süleyman bunun üzerine Kılıç Arslan’ı, Noyan Nabşı’nın düzenlediği bir ziyafette zehirletmiştir. Sultanın öldürülmesinin hemen ardından Pervâne Muineddin Süleyman Akşehir’den Konya’ya giderek çocuk yaştaki III. Gıyaseddin Keyhüsrev’i Anadolu Selçuklu tahtına oturtmuştur. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kaç yaşında olduğu konusunda kaynaklar hemfikir değildir. İbn Bîbî ve Müneccimbaşı Ahmed bin Lütfullah’a göre iki buçuk yaşında, Kerimüddin Mahmud Aksarayi’ye göre altı yaşında, Ebu'l-Fidâ ve Ebû’l-Farac’a göre ise dört yaşındadır. Sonuç olarak küçük bir çocuk olan III. Gıyaseddin Keyhüsrev Anadolu Selçuklu pervanesi ve İhlanlı hanı tarafından tahta geçirilmiştir. Artık Anadolu Selçuklu, İlhanlı sarayının talimatlarıyla Pervâne Muineddin Süleyman tarafından idare edilecektir. Yeni sultanın tahta oturma merasimlerinden önce Pervâne Muineddin Süleyman bütün yurda müjde fermanları göndermiştir. Bu müjde haberinde “el-mülki li’llah” yani “mülk Allahındır” ibaresi yer almaktadır. Yeni sultan saltanatı boyunca Pervâne Muineddin Süleyman'n kontrolünde çıkamamış, ülkeyi İlhanlı sarayının direktifleriyle pervane tarafından yönetilmiştir. Yine de 1277 yılına kadar Anadolu Selçuklu sınırları dahilinde günlük yaşamın sakin geçtiği ileri sürülür. Pervâne Muineddin Süleyman'ın öldürülmesi ile ülke “sahipsiz ve devletsiz” kalmış, bütün bütün İlhanlı hakimiyetine girmiştir.

"Mehmet Eti Anatolian Coins" websitesi (İngilizce)

IV. Kılıç Arslan (Eski Anadolu Türkçesi: ركن الدين قلج ارسلان بن كيخسرو‎, Rükneddin Kılıç Arslan bin Keyhüsrev) (ö. 1266), 1249-1266 yılları arasında saltanat sürmüş Türkiye Selçuklu Sultanıdır.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in oğludur. Babası, 1243 yılında Kösedağ Savaşı'nda Moğol komutanı Baycu Noyan'a yenilerek Antalya'ya kaçmış ve 1246 yılında orada ölmüştü. Önce tahta II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in büyük oğlu II. İzzeddin Keykavus geçti ve aynı yıl içinde kardeşi IV. Kılıç Arslan'ı, Moğol Hanı Güyük'ün tahta çıkma töreninde hazır bulunmak üzere Moğolistan'a elçi olarak gönderdi. Moğollar, IV. Kılıç Arslan'dan hoşnut kalarak onu Türkiye Selçuklu Sultanı olarak tanıdılar. IV. Kılıç Arslan 1248'de Sivas'ta tahta çıktı. Böylece II. İzzeddin Keykavus ve IV. Kılıç Arslan arasında taht kavgaları başladı. Üçüncü ve en küçük kardeş olan II. Alaeddin Keykubad da taht kavgalarına katıldı. Ancak Anadolu'nun ileri gelenlerinin araya girmesiyle üç kardeş ortak olarak saltanat sürmeye ikna edildiler. Böylece 1249 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tarihinde 8 yıl sürecek üçlü iktidar dönemi başlamış oldu.
II. İzzeddin Keykavus, Kızılırmak Nehrinin batısında hüküm sürdü. IV. Kılıç Arslan ve II. Alaeddin Keykubad da Kızılırmak'ın doğusunda hüküm sürdüler. 1256 yılında Moğol kumandanı Baycu Noyan tekrar Anadolu'ya bir sefer yaptı. Aksaray yakınlarında II. İzzeddin Keykavus'un ordusunu yenilgiye uğrattı ve böylece Anadolu tamamen Moğol egemenliğine girmiş oldu. Üçlü iktidar dönemi II. Alaeddin Keykubad'ın 1254'te bilinmeyen nedenlerle ölümüne kadar devam etti. 1260 yılında II. İzzeddin Keykavus Konya'yı bırakarak Kırım'a kaçtı ve 1279 yılında orada öldü. IV. Kılıç Arslan 1262-1266 yılları arasında tek başına hüküm sürdü. 1261 yılında Konya'yı ele geçirdi. Silifke'yi Ermenilerden, Sinop'u ise kumandanı Muineddin Süleyman Pervane tarafından Trabzon Rum Devleti'nden aldı.

IV. Kılıç Arslan 1266 yılında Aksaray'da bir ziyafet sırasında Moğollar tarafından beklenmedik bir şekilde idam edildi ve Konya'da Sultanlar Türbesi'ne gömüldü. Yerine çocuk yaştaki oğlu III. Gıyaseddin Keyhüsrev Moğolların kuklası olarak sultan ilan edildi.

Katharine Branning. "History of the Anatolian Seljuks". 27 Aralık 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (İngilizce)

Isparta, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Akdeniz Bölgesi'nde yer alır. İl, Akdeniz Bölgesi'nin kuzeyindeki Göller Yöresi'nde bulunur.
Isparta'nın trafik plaka kodu 32'dir.

Antik Saparda/Sabarta adından türeyen kent adının Yunanistan'daki antik Sparta ile ilgisi açık değildir. Roma bölgesi Pisidia'nın parçası olarak Baris ismiyle anılan şehir, Arap kaynaklarında Saporda olarak karşımıza çıkar.

Isparta, Akdeniz Bölgesi'nin kuzeyindeki Göller Yöresi'nde bulunan Isparta; batıda Burdur, kuzeyde Afyonkarahisar, doğuda Konya, güneyde ise Antalya ile çevrilidir.
Isparta'nın denizden yüksekliği ortalama 1.050 metredir.

Isparta ili topraklarının yaklaşık %40'ı orman ve fundalıklarla kaplıdır. %20'si çayır ve mera, %16'sı ekili ve dikili araziler, %24'ü ise tarıma elverişli olmayan çıplak kaya, molozluklar ve göller bölgesi olması sebebiyle su yüzeylerinden oluşur. Ekime elverişli toprakların büyük kısmında gül yetiştiriciliği yapılmaktadır.

Kızıldağ Millî Parkı
Kovada Gölü Millî Parkı

Eğirdir Gölü
Gölcük Gölü
Kovada Gölü
Beyşehir Gölü
Burdur Gölü

Uluborlu Barajı
Yalvaç Barajı
Sorgun Barajı
Karacaören Barajı

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Isparta ili nüfusu: 445.303'dür. Bu nüfusun %80,97'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.946 km2dir. İlde km2ye 50 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 354'dür.) İlde yıllık nüfus %0,25 oranında azalmıştır. Nüfus değişim oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Yenişarbademli  (%4,53) - Senirkent (-%3,08)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 13 ilçe, 22 belediye, bu belediyelerde 218 mahalle ve ayrıca 204 köy vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Isparta Valisi, 1969-Savur doğumlu Abdullah ERİN’dir. Eylül 2024/321 sayılı kararla Maliye Müfettişi iken atanmıştır.
Isparta Belediye Başkanı, 1962-Isparta/Aksu doğumlu Şükrü Başdeğirmen(AK PARTİ), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %41,95 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Isparta İl Genel Meclisi üye sayısı, 26 AK Parti, 1 CHP, 5 MHP ve 2 İYİ Parti'den olmak üzere 34’tür. Isparta Belediye meclisi ise 15 AK Parti, 8 MHP ve 8 İYİ Parti'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Isparta'yı temsilen TBMM'ye AKP'den 2 milletvekili (Mehmet Uğur Gökgöz, Osman Zabun), CHP'den 1 milletvekili (Hikmet Yalım Halıcı) ve MHP'den 1 milletvekili (Hasan Basri Sönmez) seçilmiştir.

Ekonomi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. 2001 yılı itibarıyla ildeki iktisadi faaliyetlerin %25'i tarım, %24'ü çiftçilik ve hayvancılık, %17'si devlet hizmetleri, %16'sı ulaştırma-haberleşme, %14'ü ticaret, %13'ü sanayi, %12'si imalat sanayinden oluşmaktadır.

Isparta'da ilk ve orta düzeyde özel ve devlete bağlı birçok eğitim kurumu hizmet vermektedir. Bunun yanı sıra Süleyman Demirel Üniversitesi de 1992 yılından bu yana hizmet vermektedir. Üniversite bünyesinde Hukuk Fakültesi, Tıp Fakültesi, Mimarlık-Mühendislik Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi gibi birçok bölüm bulunmaktadır. Kentte 77.252 Süleyman Demirel Üniversitesi öğrencisi bulunmaktadır. 2018 yılında Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi ilin 2. Üniversitesi olarak kurulmuştur.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun Ocak 2016'da açıkladığı İllerde Yaşam Endeksi'nde yaşam kalitesinde birinci, eğitimde ikinci sırada yer aldı.

Isparta'nın profesyonel liglerde (futbol, basketbol, voleybol, hentbol) bulunan tek takımı Isparta 32 SK, 2021-2022 sezonu itibari ile 2. Lig'de mücadele etmektedir. Takım maçlarını 10.000 kişilik Isparta Atatürk Şehir Stadyumu'nda oynamaktadır.

Isparta milletvekilleri
Isparta ilindeki yerleşim yerleri listesi

Isparta Valiliği resmi web sitesi 10 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Isparta İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Iğdır, Iğdır ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin Erzurum - Kars Bölümünde yer almaktadır. İl merkezi 3 beldeden ve 49 köyden oluşmaktadır. Iğdır merkez ilçe nüfusu 2020 ADNKS sayımı itibarıyla 96.887 olup, köy ve belde nüfuslarıyla birlikte 142.559'dur.
Iğdır ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 850 metredir. Merkez ilçenin yüzölçümü 1.273 km²dir.
Türkiye'nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağının yüzölçümünün üçte ikisi, il merkezine bağlı Suveren Köyü'nün sınırları içindedir.
Önemli bir kültür kavşağında bulunan Iğdır, Ermenistan ile de komşudur. Türkiye'nin Ermenistan ile sınırını belirleyen Aras Nehri, Arpaçay ile birleştikten sonra Iğdır sınırları boyunca akar. Bu nehir Iğdırlıların bir nevi hayat damarıdır.

Oğuz Han yirmi dört Oğuz boyundan yirmi birincisi sayılan İç Oğuzlar'ın Üçoklar koluna mensup idi. Kentin ismi Oğuz Han'ın altı oğlundan biri olan Deniz Han'ın en büyük oğlu olan İğdir Bey'den gelir. Iğdır'ın sözcük anlamı iyi, büyük, ulu, ünlü ve sahip'tir. Yöre halkı Iğdır adını İdir olarak telaffuz etmektedir. Ermenice: Իգդիր İgdir iken Kürtçede Îdir, Azericede ise şehrin adı İğdir olarak telaffuz edilir.

Iğdır'da yapılan arkeolojik çalışmalar bölgede yaşamın çok öncelerde başladığını ve bölgenin birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını göstermektedir.

MÖ 5000-4000 yıllarında bugünkü Azerbaycan Sürmeli Çukuru ve Doğu Anadolu'da yerleşen Hurrilerden sonra; Mittaniler, Hititler, Asurlular, Kimmerler, Medler, Persler, Sümerliler ve Subailer gibi kavimlerin Orta Asya'dan gelerek bölgeye yerleştiği bilinmektedir.
MÖ 900-MS 600 tarihlerinde kraliyet merkezi Van'da bulunan ve tüm Doğu Anadolu Bölgesini idaresi altında tutan Urartu Krallığının kendisine bağlı kurduğu küçük beyliklerden biri de Sürmeli adıyla bilinen Karakale şehridir. 149 yıllarında Bulgar Türkleri olan Arsaklı göçebeler, Sakalar'ı yenip Karakale'yi bir kraliyet merkezi yaptılar. 224 yılına kadar Urartular'la sık sık el değiştirerek Arsaklılar'ın egemenliğinde kalan bölgelerdeki Roma halkları da Arsaklılar'ın egemenliğini kabul etti. Iğdır ve çevresinde 660 yıllarında atlı göçebe halinde yaşayan Saka Türkleri'nin Kafkaslar'ı aşarak bölgeye gelmesiyle, Urartu egemenliği son buldu. 226-651 tarihlerinde bugünkü İran ve Doğu Anadolu'da hüküm süren Sasaniler, 645 yılına kadar Iğdır ve çevresini elinde tuttular. Bölge 2 yıllığına Bizanslılar'ın egemenliğine geçtiyse de müslümanlar bölgeyi tekrar ele geçirdiler.

638 yılında Halife Ömer döneminde bölgede İslâmiyet yayılmaya başladı. 645 yılında Halife Osman döneminde Erzurum'da büyük Bizans ordusu yenilgiye uğratılınca Aras boyları Müslümanların eline geçti. Eyalete dönüştürülen Sürmeli ve Sahat Çukurlarının (Revan ve Iğdır) başına değişmeli olarak Arap ve Türk valiler gönderildi. Abbasiler döneminde ise bölgeyi sadece Türk valiler yönetmeye başladı.

Selçuklu Hanedanı, 1048 yılındaki Pasinler Savaşı'ndan sonra Iğdır ve çevresine yerleşmeye başladılar. Sultan Alparslan'ın 1071'de Bizans İmparatorluğu ile yaptığı Malazgirt Savaşı'nın ardından, Iğdır ve çevresi kesin olarak Selçuklu egemenliğine girmiştir. Bölge çoğunlukla Kayı boyunun idaresinde kalmıştır. 1239'da Moğol istilası başlayınca Kayılar Sürmeli Çukuru'nu terk edip batıya göç etmişler ve Osmanlı Beyliği'ni kurmuşlardır

Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf, Nahçıvan çevresinde Çağatay ordusunu yenince Sürmeli çukuruna girdi. Karakoyunlu Türkleri, Iğdır ve Revan'ın köylerine yerleşmeye başladılar. 1420 yılında Iğdır bir ilçe olarak Revan iline tabi oldu. Karakoyunlular, Sürmeli ve Serhat çukurlarında 65 yıl hüküm sürdüler.

Başkenti Diyarbakır'dan (Amid) Tebriz'e taşıyan Akkoyunlular, Aras boyuna ve Gürcistan'a yaklaştılar. 1469 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan, Sürmeli Çukuru (Iğdır Ovası) ve Sahat Çukuru'na (Revan Ovası) girdi. Bunun üzerine Karakoyunlular, Horasan'a göç etti. Uzun Hasan buraları ele geçirdiğinde bir süre burada dinlendi. Akkoyunlular çağı; sulama için büyük kanallar açılmasıyla, bağ ve bahçelerin arttırılmasıyla Iğdır'ın en parlak ve en verimli çağı oldu.

1500 yılında Akkoyunlu Elvend Han, özellikle Revan, Iğdır ve Karakoyunlu'dan eli silah tutan gençleri silah altına alıp Akkoyunlu ordusunun güçlenmesi için onları yetiştirmeye başladı. 1502 yılında Safevi hükümdarı Şah İsmail'e savaş açan Elvend Han, onunla Şerur civarında karşılaştı. O yıl savaşı kazanan Şah İsmail bu bölgeyi Şiileştirilmesi için Sevindük Han'ın emrine verdi.

Osmanlı tahtına oturur oturmaz Safevilere savaş açan Yavuz Sultan Selim, 22 Ağustos 1514'te Çaldıran Muharebesi'yle içinde Sürmeli Çukuru'nun da bulunduğu Tebriz'e kadar olan toprakları Osmanlı Devletine kattı. Ancak Yavuz Sultan Selim'den sonra bölge sürekli el değiştirmeye başladı. Özellikle 1551 yılında Şah Tahmasb'ın Iğdır'a girmesi nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman, doğu seferine çıktı. Sürmeli Çukuru'nu denetim altına alıp 17 Temmuz 1554'te Revan Kalesi'ni alarak şehre girdi.
1555 yılında imzalanan Amasya Antlaşması ile Şah I. Tahmasp; Osmanlıların Kars, Iğdır, Revan (Erivan) ve Tebriz çevresindeki egemenliğini kabul etti. 23 yıl sonra antlaşma bozuldu ve buralar tekrar Safevilerin eline geçti. 1578 yılındaki Çıldır Meydan Savaşı'ndan sonra Aras boyu tekrar Osmanlıların eline geçti. 1583 yılında Osmanlı idari teşkilatında Aralık sancağı adıyla Revan (Erivan) eyaletine bağlanan Iğdır, 1604 yılında Şah Abbas'ın saldırmasıyla yeniden Osmanlıların elinden çıksa da 8 Ağustos 1635 tarihinde sefere çıkan IV. Murat tarafından tekrar ele geçirildi ve 17 Mayıs 1639'da Kasr-ı Şirin Antlaşmasına kadar kesin olarak Osmanlı egemenliğinde kaldı. Bu antlaşmayla iki ülke arasında sınır oluştururken Sahat Çukuru'nda bulunan Revan ve çevresi Safevi hâkimiyetine girdi. Bu tarihi izleyen yıllarda yöredeki kentleri yerle bir eden şiddetli bir depremden sonra Iğdır şehri bugünkü yerinde 1664'te kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu 1718-1730 yılları arasında Lâle Devri'ni yaşarken İran'da Sünni Afganlarl ile Şii Safeviler arasında kanlı mezhep çatışmaları yaşanıyordu. Bu kargaşadan faydalanıp Revan'ı ele geçirmek isteyen Osmanlılar, 3 Ekim 1724'te Revan ve çevresini yeniden egemenliği altına aldı. Kendini toparlayan Safevi Devleti Osmanlı'ya savaş açarak 4 Eylül 1746'da Iğdır ve çevresini Kerden Antlaşmasıyla topraklarına geri kattı. Bu barıştan 1 sene sonra Nadir Şah'ın öldürülmesiyle Aras boylarında bağımsız hanlıklar kuruldu.

Iğdır ve çevresi 1747 yılında Aras boylarında kurulan hanlıklardan en güçlüsü olan Revan Hanlığının sınırları içindeydi. Bu hanlığın döneminde Iğdır çevresindeki insanların refahı arttı. Yazın tarım ve hayvancılıkta gelişen bölge, kışın özellikle sosyal hayatta gelişme gösterdi. 19. yüzyılın başlarında yayılımcı bir politika izleyen Rusya, 1826 yılından başlayarak Revan, Iğdır ve Nahçıvan'da egemenlik kuran Revan Hanlığı'yla şiddetli çarpışmalara girdi ve güçlü Rus ordusu karşısında direnemeyen hanlığın son hâkimi Hüseyin Ali Han, 1 Ekim 1827'de Revan Kalesi'ni, 22 Şubat 1828'de ise tüm hanlığı Ruslara teslim etti.

Bölgeyi yönetimi altına almak isteyen Rusya buraya Ermenilerin yerleşmesini desteklemiş ve Ermeniler'i yerleştirdiği Revan şehrinin adını Erivan olarak değiştirmiştir. Ermeniler, Revan Hanlığı'nın toprakları üzerinde yeni Ermeni köyleri kurdular.
1905 yılında Rusya'da çıkan ayaklanma, Çar II. Nikolay'ı meşrutiyet yönetimini ilan ettirmek zorunda bıraktı. Meclise Iğdır çevresinden 2 milletvekili (Ali Ekber Tufan ve Ali Mirza Bey) gitti. 1914 yılında I. Dünya Savaşı başladığında Enver Paşa'nın 100.000 kişilik bir orduyla yola çıksa da Sarıkamış Faciası sebebiyle herhangi bir ilerleme kaydedilememiştir. 1917'de patlak veren Rus İhtilali, Iğdır ve çevresinde bir otorite boşluğu yarattı. Bu boşluktan dolayı Türkler ve Ermeniler anlaşarak Meleklili Ali Ekber Tufan başkanlığında 5 Ermeni ve 5 Türk'ten oluşan Iğdır İcra Komitesi'ni 10 Mayıs 1917'de kurdular. Ermenilerin Mart 1918'de Bakü'ye saldırması üzerine baş gösteren anlaşmazlıklardan ötürü Ermeniler komiteden istifa etti. Hükûmet konağı Iğdır merkezinden Melekli'ye taşındı Şu an Iğdır'a bağlı bir belde olan ama o yıllarda bir köy olan Melekli'ye taşınan hükûmetin ihtiyaçlarını Kaçardoğanşalı köyünden Abbasoğlu Süleyman ve Iğdırmavalı Meşedi Tüccar Abbas Vurgun karşılıyordu. Başkent Melekli olmak üzere, Tuzluca, Aralık, Şerur, Vedibasar, Zengibasar ve Serdarabad'ı kapasayacak şekilde Iğdır Millî Cumhuriyeti ilan edildi. Başkanlığına Ali Ekber Tufan getirilen bu Cumhuriyet, Osmanlı Devleti Ve Bolşevik Rusya tarafından tanınan Mavera-i Kafkasya Cumhuriyeti (SEYM)Meclisi tarafından tanındı. Bu sebeple Iğdır Cumhuriyeti, 'Bağımsız İlk Türk Cumhuriyeti' olmuştur.
Ermeni milislerin saldırılarının artmaya başlaması üzerine işbirliği halinde olan Iğdır, Melekli; Karakoyunlu, Aralık ve Zengibasar'dan oluşan bir ordu kuruldu. Kafkasya'da Türk Halklarını silahlandırmak adına yapılan gizli Tiflis Türk Kurultayı'na katılan Ali Ekber Tufan, Iğdır halkı üzerinde oluşan soykırım endişelerini belirterek Mehmed Emin Resulzade'nin yardımlarıyla temin ettiği silahları Iğdır'a ulaştırmıştır.Silahlandırılan Iğdır Millî Cumhuriyeti Kuvvetlerine, Kazım Karabekir'in talep üzerine gönderdiği, içinde Şehit Çankırılı Mehmet Çavuş'unda bulunduğu bir manga eğitim veriyordu.
Drastamat Kanayan Liderliğindeki Ermeni milislerin ilk ciddi saldırısı Aralık 1919'da başladı. Bunun üzerine Iğdır'da en kalabalık birliği melekli olmak üzere Vedibasar'dan Abbas Kulu Bey 2000, Tuzluca'dan Şamil Ayrım 300, Aralık'tan Merdanoğlu Kurban Ali, Meşhedi Bilal Toksöz, Ali Abuzeroğlu, Gani Hacı Muharremoğlu, Settar Hasanoğlu 100'er kişi, Muhtar Bey (Amarat'tan) 200, Aşiret Kuvvetleri olarak Ağrı Dağı eteklerinden Hamid Güneş 300, Ali Mirza Bey 300, Hacı Mirza Bey'in 150'si atlı olan 1.500 yardımcı kuvvet olarak Nahçıvan'dan Kelbi Ali Han 3000 kişilik ordusu Ermenilerle çatışmaya başladı.
Temmuz 1919'da Ermeniler Melekli'ye saldırdı. Iğdır kuvveti Ermeni milislere karşı koydu ve onları Taşburun'daki mevzilerine geri çekilmeye zorladı. 5 Ağustos 19

KTO Karatay Üniversitesi, 2009 yılında Konya Ticaret Odası Eğitim ve Sağlık Vakfı tarafından Konya'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. Üniversitenin kökeni, 13. yüzyıla dayanan Karatay Medresesi'ne kadar uzanmaktadır. KTO Karatay Üniversitesi, Konya'nın ilk vakıf üniversitesi olma özelliğine sahiptir ve 2010-2011 akademik yılında ilk öğrencilerini kabul etmiştir.
Üniversitede 6 fakülte, 2 yüksekokul, 3 meslek yüksekokulu ve 1 enstitü bulunmaktadır. 2025-2026 akademik yılı itibarıyla yaklaşık 10.000 öğrencisi vardır.

Hukuk Fakültesi
Tıp Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Karatay Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Ticaret ve Sanayi Meslek Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Türkçe Eğitim Merkezi (KTO KAR-DİL)
Selçuklu Kültürü ve Tarihi Araştırmaları Merkezi (KARSET)
Çocuk Eğitimi Araştırma ve Uygulama Merkezi (KARÇEM)
Liderlik ve Girişimcilik Araştırma ve Uygulama Merkezi (KARGİM)
Teknoloji Transfer Ofisi (Karatay TTO)
Yayıncılık ve Yapımcılık İktisadi İşletmesi (KARYAY)
Sürekli Eğitim Merkezi (KARSEM)
Akıllı Teknolojiler Uygulama ve Araştırma Merkezi (AKİTEK)
Kalkınma Odaklı Stratejik Araştırmalar Merkezi (KOSAM)
Alternatif Uyuşmazlık Çözümü Uygulama ve Araştırma Merkezi (KARTAM)
Lean&Green SCM LAB
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (UZEM)
Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uçuş Akademisi (KARFA)
Teknoloji Merkezleri Müdürlüğü

Üniversite, Konya'nın merkezi noktalarına ve toplu ulaşım hatlarına yakın bir konumda yer almaktadır. Kampüse şehir içi toplu taşıma araçları ile ulaşım mümkündür.

Dış sıralama verileri yıllara göre değişiklik gösterebilir.

Kalecik, İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara'ya bağlı bir ilçedir.

Kalecik ve çevresi, tarihi MÖ 4000 yıllarına kadar uzanan, çok eski bir yerleşim bölgesidir. MÖ 4000 yıllarında Hititler'in bu bölgede yaşadığına dair bazı kalıntılar bulunmuştur. Daha sonraları bölge,Büyük İskender'in ve ardından Doğu Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine girmiştir. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile Türklerin Anadolu'ya gelişinden sonra 1075 yılında Kalecik Kalesi, Selçuklu Türkleri tarafından zaptedilmiş ve onların hakimiyetine geçmiştir. Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra yörede beylikler döneminde Candaroğulları'nın hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır. Yıldırım Bayezid zamanında Ankara ile birlikte Kalecik Kalesi de Osmanlılar tarafından zaptedilmiştir. Timur'un çekilmesinden sonra tekrar Candaroğulları yörede yeniden kısa bir hakimiyet kurmuşlar, sonra tekrar Osmanlıların hakimiyetine geçmiştir. Kalecik, Osmanlı döneminde uzun yıllar Çankırı sancağına bağlı bir kaza olmuştur.
Anadolu Tarihi Coğrafyası üzerinde araştırmaları bulunan William Mitchell Ramsay Kalecik'in çevresinde "Acıtorızıacum" isimli bir kentten söz etmiştir. Ayrıca araştırmalarında Ramsay, Kalecik'i "Eçelriga" olarak tanımlamıştır.
Ayrıca yakın tarihimizde Türk Kurtuluş Savaşında nokta hizmeti vermek, Kuvâ-yi Milliye güçlerine lojistik destek sağlamak bakımından hizmet etmiştir.
1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk Kastamonu yolculuğu sırasında bölgeyi ziyaret etmiştir.

İlçe, Ankara ilinin kuzeydoğusunda yer alır. İlçenin batısında Akyurt ve Çubuk, doğusunda Kırıkkale ve Elmadağ, kuzeyinde de Çankırı (Şabanözü) bulunmaktadır.
İlçenin batı ve güneydeki dağlık ve engebeli kesimler ile güney-kuzey doğrultusunda Kızılırmak Vadisi'nden oluşmaktadır. Batısını Karbasan Dağı, güneyini de İdris Dağı yer almaktadır. Doğuda Kızılırmak'ın kıyısında ise ova düzlükleri bulunur.
İlçenin yüzölçümü 1.110 km²dir. Kalecik ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 713 metredir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kalecik'in 57 mahallesinin 6'sı merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 6.452 kişi (%49,7) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 46,7 km uzaklıktaki Şemsettin'dir. İlçede nüfusu en fazla olan, 2.682 kişi ile Halitcevriaslangil mahallesidir. Kalecik'in nüfusu 2017 yılında %2,67 azalmıştır.

İlçenin ekonomisi tarıma dayalıdır. Hayvancılık ikinci plandadır.

Bağcılık
Şekerpancarı
Buğday
Arpa
Elma
Armut
Kayısı
Ekmek Ayvası
Kiraz
Un
Kalecik açık ceza infaz kurumları ürünleri
Üzüm
Şarap
İlçe topraklarında bentonit ve mermer yatakları ve krom cevheri bulunmaktadır.

İlçe merkezinde hakim bir tepede bulunan Kalecik Kalesi Romalılardan kalma olup Osmanlılar zamanında onarım görmüştür. Kalecik Osmanlılar döneminde oldukça gelişmiş bir kasaba olarak bilinmektedir. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde adı zikredilen yerlerden birisidir. O tarihlerde Ahilik yörede yaygınlık kazanmıştır; tabakçılık, bakırcılık ve kumaş dokumacılığı dönemin gelişmiş el Sanatlarındandır.
Hasbey, Hamdi, Saray, Tabakhane camileri ile Kazancı Baba Türbesi ve Kızılırmak üzerindeki Develioğlu Köprüsü belli başlı tarihî eserlerdir.

Kalkandelen veya iki dilli kullanımda Tetova (Arnavutça: Tetova / Tetovë; Makedonca: Tетово Tetovo), Kuzey Makedonya'nın kuzeybatısında bir şehirdir. Şar Dağları’nın eteklerine kurulu olup Pena Nehri kenarındadır.

Kuzey Makedonya’nın kuzeybatısında, Polog Bölgesi sınırları içinde yer alır. Başkent Üsküp ve Manastır'dan sonra ülkenin üçüncü büyük şehridir. Belediye yüzölçümü 1.080 kilometrekare olup denizden yüksekliği (rakım) 468 metredir.

Kalkandelen, yarı karasal bir iklime sahiptir. Bu iklim yapısında yaz ayları nispeten nemli ve sıcak; kış ayları soğuk ve kar yağışlıdır. İlkbahar ve sonbahar sık sık yağışlar görülür.

Kalkandelen yakınlarında Baltepe muhitinde bazı arkeolojik buluntular elde edilmiştir.

Kalkandelen, MÖ 168 tarihinde Roma egemenliğine geçmiştir. Hunlar, Ostrogotlar, Keltler gibi kavimlerin Roma topraklarına yoğun saldırılar düzenlediği dönem olan 3. ve 4. yüzyıldan sonra şehir güçlendirilmiş surlar, kaleler, hisarlar, hâkim tepelerle donatılmıştır. Bu savunma çalışmaları Kalkandelen ve civarındaki birçok köyü kapsamıştır.

14. yüzyılda Kalkandelen, bölgedeki birçok şehir gibi, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. 1452 yılına ait ve “Kalkandelen Nahiyesi” adıyla belirtilen şehre dair ilk Osmanlı kayıtlarında şehirde 146 Hristiyan aile ve 60 Müslüman aile var olmuştur. 1545 yılında 99 Hristiyan aile ve 101 Müslüman aile; 1568 yılında 108 Hristiyan aile ve 329 Müslüman aile Kalkandelen'de yaşamıştır.
Türk egemenliğiyle beraber şehirde birçok açıdan değişiklikler, yenilikler görülmüştür. Ticaret açısından gelişmeye başlayan şehirde ticarethaneler artmış; yeni binalar, hamam gibi yapılar kurulmuştur. Bu dönem ayrıca, Kalkandelen'deki Müslüman ve Türk nüfusun da artıp baskın nüfus hâline gelmesini sağlamıştır. Söz konusu durumla bağlantılı olarak şehirde birçok cami, mescit, dinî yapı kurulmuştur. Bunlar içinde 1438 yılında yapılan Alaca Cami birçok yönüyle önemlidir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kalkandelen, önemli bir ticaret merkezi olduğu gibi, tarım, zanaat açısından da ön plana çıkmıştır. Bunların yanında şehir, askerî üs özelliği de taşımıştır.
Balkanlar’daki Bektaşi dergâhlarının en önemlilerinden olan Harabati Baba Tekkesi 1538 yılında kurulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu dönemi sonrasında, küçüklü büyüklü birçok muharebe sonrasında Kalkandelen bölgesi, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı egemenliğine girmiştir. 1918 sonrasında Yugoslavya Krallığı olarak 1943 yılına dek egemenlik sürmüştür.

1943 yılı ile beraber Yugoslavya Krallığı ortadan kalkmış, yerine Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kurulmuştur. Kalkandelen’in de dâhil olduğu bölge, bu kez de sosyalist Yugoslavya idaresine girmiştir.

1991 yılında Kuzey Makedonya’nın Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nden bağımsızlığını ilan etmesiyle Kalkandelen, bağımsız Kuzey Makedonya Cumhuriyeti içinde bugününe gelmiştir.

2021 sayımlarına göre Kalkandelen Belediyesi’nin toplam nüfusu 63.176 kişidir. Bu nüfusun etnik dağılımı şu şekildedir: Arnavutlar 41.356 (%65,5); Makedonlar 14.116 (%22,3); Türkler 1.745 (%2,8); Romanlar 1.877 (%3,0) ve diğerleri.

Kalkandelen'de 12 ilköğretim okulu; 9 bölgesel okul; 1 ilköğretim devlet müzik okulu; 6 ortaöğretim okulu ve 2 üniversite vardır.
Üniversitelerden Kalkandelen Devlet Üniversitesi, gelişkin bir yükseköğretim kurumudur. Bu devlet üniversitesinde bugün 11 fakülte, 1 enstitü ve sağlık alanında kurumları destekleyen 2 enstitü bulunur. Üniversite, 12.000'den fazla öğrenciye; büyük sayıda da tam düzende olmayan öğrenciye sahiptir.
Diğer üniversite olan Güneydoğu Avrupa Üniversitesi, 2002 yılının Aralık ayında açılmıştır. Bu üniversitede 5 fakülte ve 2 eğitim birimi vardır.

 Konya, Türkiye
 Sterling Heights, ABD
 Prizren, Kosova
 Kökes, Arnavutluk

Kangal, Sivas ilinin bir ilçesidir. Kuzeyde Sivas'ın Merkez, Hafik, Zara, Ulaş ilçeleri, güneyde Gürün ile Malatya'nın Kuluncak ve Hekimhan ilçeleri, doğuda Divriği, batıda Altınyayla ve Kayseri'nin Pınarbaşı ilçeleriyle sınırdır. İlçenin yüzölçümü 3.342 km²dir. Kangal ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.526 metredir.

Eski devirlerdeki ismi Arangas ya da Aranga'dır. Kangal, ilk çağlardan beri yerleşimin varolduğu bir bölgedir. Karaseki'de, Akçakale Köyü'nde, “Hitit Şehri” kalıntıları ve iskânları tespit edilmiştir. İlk çağlara ait birçok bulgu, çeşitli müzelerde sergilenmektedir: Havuz Beldesi, Karaseki bölgesinde bulunan, Geç Hitit Dönemi'ne ait “Kapı Aslanı” heykeli Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde; Yarhisar Höyüğü'nde bulunan, yine Hitit Dönemi'ne ait, üzeri hiyeroglif yazılı altın mühür yüzük, Sivas Müzeler Müdürlüğü'nde sergilenmektedir.
Osmanlı döneminde kayıtlarda Yeni-il olarak geçmektedir. Yeni-il mali bakımdan padişah III. Murat'ın validesi Nur Banu Sultan'ın İstanbul Üsküdar'da yaptırdığı caminin evkafına bağlanmıştır. Bu nedenle de bu bölgeye yerleştirilen Türkmen gruplarına Yeni-il Türkmeni veya Üsküdar Türkmenleri denilmektedir.
1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türk hakimiyetine giren Kangal, Selçuklu Devleti ve Danişmend Devleti egemenliklerini görmüştür. 1413'te I. Bayezid devrinde Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Kangal, 1302 tarihli Sivas Salnamesi'nde “kaza” olarak geçer. 1902'de ilçe olmuştur; ilk kaymakam olarak eski Sivas valilerinden Ahmet Muammer Bey atanmıştır.
Millî Mücadele Dönemi'nde, bazı kaynaklarda geçen adı ile “Ulviye Kadın Cemiyeti”nin bir şubesi de Kangal'da açılmıştır. Sivas Kongresi sırasında çıkarılan, Millî Mücadele'nin ilk resmî yayını “İrâde-i Milliye Gazetesi"nde yayınlanan bir nizamnâme ile kurulan ve Anadolu'nun birçok kentinde faaliyet gösteren “Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyetleri”nin ilk şubelerinden biri Kangal'da açılmış, Millî Mücadele'ye cephe gerisinde çok önemli hizmetlerde bulunmuştur.

Nüfusu 12.000 ile 14.000 arasında değişen ilçe sürekli göç vermekte, ilçenin nüfusu giderek azalmaktadır. Önceki yıllar, İstanbul başta olmak üzere büyük illere göç veren ilçe, son yıllarda Sivas merkezine de göç vermektedir.
Ayrıca ilçede 1996 yılında öğretime başlayan bir de yüksekokul (Kangal Meslek Yüksekokulu) bulunmaktadır. Yüksekokul, Kangal ilçe merkezinde bulunmaktadır.

Kangal köpeği
Kangal koyunu
Kangal balıkları

Balıklı Kaplıca adıyla da bilinir. Kangal ilçe merkezine 13 km uzaklıkta olup Türkiye'deki hatta Dünya'daki termal kaplıcalar içerisinde oldukça ender rastlanan bir özelliğe sahiptir. Suyun içerisinde balıklar ve az da olsa su yılanları yaşamaktadır. Bu nedenle Sivas yöresinde "Yılanlı Çermik" olarak da adlandırılır. Suyun sıcaklığı 36-37 °C, havuzların toplam debisi, 130 lt/sn'dir. Kaplıca cilt hastalıklarının özellikle de Sedef Hastalığı (psoriasis) tedavisinde alternatif metot olarak kullanılmaktadır.

Kangal yöresinde anlatılan iki efsaneye göre geçmişte sazlık olan bölgeye çobanın birisi uyuz olan koyun ve keçilerini tesadüfen suyun içine sokunca iyileştiklerini görür ve burayı temizleyerek küçük bir havuz haline getirir.
Başka bir rivayete göre ise Kangal'da yaşayan bir ağanın çok güzel bir kızı vardır, ancak bir süre sonra yüzünden çıbanlar çıkarak yayılır ve güzelliği bozulur. Kimse kendisini görmesin diye insanlardan uzakta bir yerde yaşamaya başlar. Bir gün yanından geçtiği bir dereden ses işitir ve kulak verir. Ses kendisini suya çağırmaktadır. Burada yıkanınca şifa bulur.
Yöre ahalisi yeri tespit edilememiş bir yatır mezarının kaplıcanın yakınlarında olduğuna inanmaktadır ve kimi zamanlar çermiğe doğru dönerek dua eden bir ermişin görüldüğü söylenmektedir.

Kalkım köyü yakınlarındaki Kalkım Deresi boyunca uzanan fay hattından alüvyon içerisinde su çıkış noktalarında iki adet doğal havuz oluşmuştur. Kangal Balıklı Kaplıca'da bulunan balıklarla aynı türden olan balıklar yaşamaktadır. Aynı şekilde suyunun Kangal Balıklı Kaplıca suyu ile benzerlikler taşıdığı ve sedef hastalığına iyi geldiği ifade edilmektedir. Herhangi bir tesis inşa edilmemiştir.

Kangal Kaymakamlığı 13 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SİVAS TESCİLLİ TABİAT VARLIKLARI, Kangal ilçesi Kaklım Köyü Balıklı Kaplıca 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivas İli Yüzey Araştırmaları, Merkez ve İlçeler (Höyükler ve Tarihi Yerleşim Alanları, 1992 - 1993 - 1994 - 1995, İndirilebilir PDF)

Karabük, Karabük ilinin merkezi olan şehir.

Karabük merkez olmasına rağmen, Safranbolu ilçesi tarihsel evleri sebebiyle ismini daha çok duyurmuştur. Bunun yanında Türkiye'nin ilk demir çelik fabrikasının bulunduğu Karabük merkezinde, bu fabrika sayesinde geniş bir iş sahası oluşturularak Karabük'ün gelişimi sağlanmıştır. Karabük, kurulan demir çelik fabrikası ve yan sanayilerle hızla gelişmiş ve büyük bir kalkınma örneği yaratmıştır. Ayrıca il genelinde tekstil sanayi özellikle hazır giyim sektöründe gelişmiştir.
Merkez ilçenin yüzölçümü 790 km²dir.

Özhan Öztürk'e göre Karabük adı Türkçe “siyah” ve “kuzey”, anlamlarına gelen kara ile bük kelimesinin ise “çalılık” ve “dere kenarında yer alan arazi” anlamlarında kullanılan 'bük' kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Bununla birlikte Osmanlı tahrir defterlerinde Karabük adlı bir Türkmen kavminin adına rastlanması bir topluluk adı olabileceğini de düşündürmektedir.

Safranbolu ilçesinin Öğlebeli köyüne bağlı 13 haneli bir köyaltı yerleşim birimi olan Karabük, Ankara - Zonguldak Demiryolu üzerinde küçük bir istasyon konumunda iken, sanayileşme ile birlikte önemli bir merkez haline gelmiştir.
3 Nisan 1937'de temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları 1 Haziran 1939'da açılmıştır. 31 Aralık 1938'de Karabük belediye olmuştur. 4 Ocak 1940'ta Safranbolu ilçesinin merkez bucağına bağlı olan Arıcak ve Öğlebeli köyleri Aktaş bucağına bağlanmış ve bucak Karabük ismiyle anılmak üzere Aktaş (Zobran) köyünden Karabük'e taşınmıştır. 3 Mart 1953 tarihinde 6068 sayılı kanunla Zonguldak iline bağlı bir ilçe haline gelmiştir. Karabük, 6 Haziran 1995 gün ve 22305 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Çankırı'dan Ovacık ve Eskipazar ilçeleri ile Zonguldak'tan Eflani, Safranbolu ve Yenice ilçelerinin birleştirilmesiyle Türkiye'nin 78. ili olmuştur.

Karabük etrafı yüksek dağ ve tepelerle çevrili bir havza karakteri gösterir. Karabük ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 270 metredir. Kuzeyindeki dağlık alandan kaynaklanan tali dereler, şehre doğru taşıdıkları maddelerle alüvyal bir dolgu oluşturmuştur.

Karabük ilinin önemli bir kısmı Kuzey Anadolu Dağlarının batıda kalan kısmını oluşturan dağların uzantılarından oluşur. Kuzey Anadolu Dağlarının bir parçasını oluşturan ildeki dağlar kıvrım dağlarıdır. Bu dağların yüksekliği 2.000 m'yi geçmez. Karabük'ün kuzeyinde, batıya doğru uzanan geniş bir dağlık alan bulunmaktadır. Küre Dağlarının uzantıları niteliğindeki bu alanda, ortalama 1.400 m yüksekliğe sahip Çiğdem tepe-Boyunduruk tepe-Tekirdağ-Üçbel tepe-Döneğen tepe-Çanakçı tepe ve Başköy dağları yer alır. Bolu Dağları'nın uzantısı niteliğinde olan Yenice çevresindeki en önemli yükselti ise Keçikıran tepesi (1.400 m) dir.
Karabük'te en önemli yaylalar, Avdan Yaylası, Dede Yaylası, Sorkun Yaylası, Uluyayla, Göktepe Yaylası, Sarıçiçek Yaylası ve Boduroğlu Yaylası'dır.
Karabük'ün doğal güzellikleri arasında kanyonların ayrı bir yeri vardır. Daha çok Safranbolu'da kireçtaşı tabakalarının derin biçimde yarılması ile kanyonlar ortaya çıkmıştır. Bölgenin arazi yapısını ilgi çekici hale getiren bu kanyonların başlıcaları İncekaya Kanyonu Düzce(Kirpe) Kanyonu, Tokatlı ve Sakaralan (Tekekurum)'dır. Yenice'de yer alan Şeker Çayı ise 6,5 km uzunluğunda, kenarları oldukça dik ve yüksek olan Şeker Kanyonu'nu oluşturmuştur.
İlde yer alan Bulak (Mencilis) ve Hızar Mağarası en tanınmış olanlarıdır. 6.502 m uzunluğu ile Türkiye'nin 4. büyük mağarası olan Bulak (Mencilis) mağarasında karstik oluşumlar ve bir yer altı nehri bulunmaktadır. Ayrıca, Sipahiler Köyü'nde bulunan ve 61 basamakla çıkılan bir mağara bulunmaktadır.

Karabük ilinin en önemli akarsuyu Filyos Irmağı'dır. Bu ırmağın iki önemli kolu olan Araç ve Soğanlı çayları il topraklarındaki önemli akarsulardır.
İlde doğal göl bulunmamaktadır.

Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer alan Karabük'te Karadeniz ikliminin özellikleri görülmektedir. Yalnız Karabük, kıyıdan içeride kaldığı için, Karadeniz'in nemli havasından yeterince yararlanamamakta, karasal iklimin özellikleri daha ağır basmaktadır. Karadeniz ikliminden karasal ilkime geçiş sahasındaki Karabük'te geçiş tipi iklim etkili olmaktadır.

Dağların geniş yer kapladığı Karabük'te ormanlar son derece yaygındır. İlimiz, Türkiye geneli ormanlık alan durumlarına göre %73'lük orman alanı ile birinci sırada yer almaktadır.

Karabük mutfağı, yüzü aşkın yemek çeşidiyle oldukça zengindir. Safranbolu Bükmesi, Peruhi, Safranbolu Lokumu, Bağlar gazozu ve Safranbolu simidi Karabük'ün eşsiz lezzetleri arasındadır.
Karabük'te yetişen Safran baharatı dünya çapında birçok lezzete özgün bir tat katar. Safran kullanılarak hazırlanan Safran kolonyası ve Safranbolu'nun ahşap evleri de Karabük'ün kültürel zenginliklerinden biridir.
Karabük'ün en gözde ilçesi Safranbolu 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmıştır. Yıllar geçtikçe de Karabük ve ilçeleri daha popüler hala gelmiş ve turistlerin uğrak noktası olmuştur.

Karabük'te yayın yapan 2 yerel radyo, 1 de yerel televizyon kanalı bulunmaktadır. Karabük'ün yerel kanalı BRTV Anadolu aynı zamanda uydu üzerinden de izlenebilmektedir.
Yerel TV Kanalları

BRTV Anadolu (Bizim Radyo TV Anadolu)
Yerel Radyolar

Bizim Radyo (89.4)
Magic FM (92.0)
Yerel Gazeteler

Karabük Bölgenin Sesi Gazetesi
Karabük Postası Gazetesi
Safranbolu Birlik Haber Gazetesi

Kaynak:

Karabük Belediyesi7 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karabük Valiliği4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karadeniz Ereğli, Zonguldak il sınırları içinde bulunan bir ilçedir. Türkiye'nin kuzeyinde, Karadeniz Bölgesinin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer almaktadır. Yüzölçümü 736 km²dir. Karadeniz Ereğli ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 286 metredir. İlçeye bağlı 3 belde (Gülüç, Kandilli (Armutçuk) ve Ormanlı) 31 mahalle ve 94 köy vardır. İlçenin ana geçim kaynağı madencilik ve demir-çelik sanayisidir. Ereğli Demir Çelik Fabrikaları (ERDEMİR) ilçedeki en büyük sanayi kuruluşudur.

Şehir merkezine 31 mahalle bağlı olup adları Akarca, Bağlık, Balı, Belen, Belen Yeni, Bölücek, Dağlar, Elmatepe, Güldere, Göktepe, Hamzafakılı, Kavaklık, Kepez, Kestaneci, Kışla, Kırmacı, Kıyıcak, Kirmanlı, Kocaali, Korubaşı, Köseler, Murtaza, Müftü, Orhanlar, Ömerli, Ören, Sarıkokmaz, Süleymanlar, Topçalı, Uzunçayır ve Uzunmehmet'tir.
Gülüç beldesine bağlı mahalle sayısı 4 olup, adları Gülüç Merkez, Bekyeri, Çengelburnu ve Örencik'tir.
Armutçuk (Eski adıyla Kandilli) beldesine bağlı mahalle sayısı 5 olup, adları Armutçuk Merkez (diğer adıyla Çamlık), Geyikbeli, Şehitlik, Uzunmehmet Yayla ve Yeni Mahalle'dir.
Ormanlı beldesine bağlı mahalle sayısı 4 olup, adları Ormanlı Merkez, Sarıkaya, Seyitahmetli ve Sinitli'dir.
Gökçeler (Eski adıyla Neyren) beldesine bağlı mahalle sayısı 5 olup, adları Gökçeler Merkez, Açıkhava, Kızılsu, Pazaryeri ve Yeni Mahalle'dir.
Güneşli (Eski adıyla Çaylıoğlu) beldesine bağlı mahalle sayısı 5 olup, adları Çaylıoğlu Merkez, Asarlı, Güneşli, Hacıosmanlar ve Kocalar'dır.

İlçede 15 ağır sanayi kuruluşu, 81 orta ölçekli işletme faaliyet gösterir.
Şehirde 5 modern hastane, 200'ü aşkın doktor vardır.
Şehirde Karadeniz Ereğli Müzesi, Gazi Alemdar Gemisi Müzesi ve belediyenin kurmuş olduğu Kent Müzesi olmak üzere 3 müze bulunmaktadır. Karadeniz Ereğli Müzesi'nde 3.000'i aşkın arkeolojik eser sergilenmektedir. Ayrıca şehir merkezinde bulunan Cehennemağzı Mağaraları, Karadeniz Ereğli Müzesi'ne bağlı bir ören yeri olarak ziyaretçi kabul etmektedir.
Karadeniz Ereğli, sınırları boyunca 80 kilometrelik kıyı şeridine sahiptir. Yükleme ve boşaltma olanağı olan Türkiye'nin en büyük limanları ve balıkçı barınakları ile uluslararası nitelikte tersaneleri bulunmaktadır. İlçeye bağlı Kandilli (2003'ten önceki adı Armutçuk) beldesinde, Türkiye Taşkömürü Kurumuna bağlı Armutçuk Müessesesi bünyesinde taşkömürü ocakları, ilçe merkezinde Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları (Erdemir) bulunmaktadır. Sadece Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları'nda 10.000'e yakın işçi çalışmaktadır. 2006 yılında açılan yeni tersaneler bölgesi 7.000 kişiye iş olanağı sağlamıştır. Gelecekte faaliyete geçecek Organize Sanayi Bölgesi ise 5.000 kişilik istihdam sağlayacaktır.
Türkiye'de taşkömürü 1829 yılında Karadeniz Ereğli'nin Kestaneci Mahallesi'nde yaşayan Uzun Mehmet tarafından bulunmuştur.
İlçenin kıyıları boyunca, birçok doğal plajın yanı sıra; Karadeniz Ereğli Belediyesi, Erdemir Fabrikaları ve Karadeniz Bölge Komutanlığı'na ait kamp ve plaj tesisleri bulunmaktadır.
Kent merkezi; sosyal alanlar, çevre düzenlemeleri ve ticari hareketliliğinden dolayı Zonguldak ve çevresinin çekim merkezi konumundadır. Bu nedenle gündüz saatlerinde Karadeniz Ereğli'nin nüfusu 200.000'i, araç sayısı da 60.000'i geçer.
İlçe bazında alındığında Türkiye'de ilçe bazında kişi başına en fazla otomobil Karadeniz Ereğli'de bulunmaktadır (AB ortalamasına en yakın yer).
İlçede Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim ve liseler ile özel okullarda 40 bin öğrenci öğrenim görmektedir. Ayrıca Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'ne bağlı Karadeniz Ereğli Eğitim Fakültesi'nde 3.000'e yakın üniversite öğrencisi eğitim görmektedir.
İlçe merkezinde 6 yaş üstü okuma-yazma oranı %93,8'dir.
Ereğli eskiden Heraklia adıyla anılırdı. Eski Yunan mitolojisine göre tanrı Zeus'un oğlu Herkül üç başlı köpek olan Kerberos ile şu an ilçe merkezinde bulunan Cehennemağzı Mağarası'nda savaşmıştır. Cehennemağzı Mağarası zamanla biraz zarar görse de günümüzde koruma altındadır.
İlçe sınırları içerisindeki tek tabiat parkı, 57 hektarlık bir alana sahip olan Danaağzı Tabiat Parkıdır.
İlçede 4 yerel radyo istasyonu yayın yapmaktadır.

Karadeniz Ereğli'de her yıl 18 Haziran'da Osmanlı Çileği Kültür ve Sanat Festivali düzenlenmektedir. Sonradan kaldırılmış olan Hamsi Festivali kapsamında 22 Aralık 2002 tarihinde 2.002 metre uzunluğunda “Dünya'nın En Uzun Mangalı” rekoru kırılmaya çalışılmış, 1.600 metrenin kabul edilmesi sonucu ilçe Guinness Rekorlar Kitabı'na adını yazdırmıştır. Türkiye'nin En Büyük Festivali olan Sevgi Barış Dostluk Festivali 1994 yılından itibaren her yıl temmuz ayının ilk haftasında yapılıp yüzbinlerce kişiye ev sahipliği yapar. 2003 yılına kadar Osmanlı Çileği Kültür Festivali, 2004 yılından itibaren Uluslararası Sevgi Barış Dostluk Festivali olarak devam etmektedir.

Ereğli, tarihsel kökleri MÖ 2000'li yıllara uzanan çok eski bir kenttir. Bir uygarlık beşiğidir. Tarihsel veriler, ilçenin İyonlardan Türk egemenliğine kadar çok sayıda Anadolu Uygarlığını barındırdığını, bu şekilde bir uygarlıklar mozaiği oluşturduğunu göstermektedir. Ereğli bu özelliğini Batı Karadeniz'deki belli başlı iki doğal limandan birisine sahip olmasına borçludur. Ancak tarihsel veriler kıyı ticaretinin Ereğli'yi, hakkettiği gelişmişlik düzeyine ulaştırmakta yersiz kaldığını göstermektedir. Bunun nedeni, Ereğli'yi bir liman kenti olarak üretken iç kesimlere bağlayan karayollarının olmamasıdır, yani Ereğli bir hinterlanda sahip olamamıştır. 1334 (1918) tarihli Müstakil Bolu Sancağı Salname-i Resmiyesi'nde de bu gerçek vurgulanmakta; Ereğli'nin önemli çapta bir ticari hareketliliğine kavuşamaması, iç kesimlerle irtibatının olmayışına bağlanmaktadır. Ereğli'yi geliştiren, 1848 yılında işletmeye açılan taşkömürü madeni ile 1965 yılında işletmeye alınan Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları olmuştur. Bu dönemden itibaren sınai kentleşme sürecine giren ilçe, coğrafi yapısının da elverişli olması nedeniyle, giderek Batı Karadeniz'in ağır sanayi merkezlerinden birisi haline gelmiştir. Ereğli son yıllarda güçlü ekonomik yapısını ve gelişmiş sosyo-kültürel yaşamının doğal bir sonucu olarak uluslararası barış ödüllerinden, ulusal çevre ödüllerine uzanan kentsel ve kültürel başarılara da sahne olmuş, kardeş ilçe anlaşmalarıyla Yunanistan'dan Almanya'ya kadar geniş bir bölge içerisinde sevgi, barış ve dostluk köprüleri kurmuştur.

Karadeniz Ereğli Müzesi
Arkeoloji Müzesi
Gazi Alemdar Gemisi Müzesi
Deniz Müzesi

Ereğli ilçesinde kullanılan Türk şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu
Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Ereğli, kadın futbolunda aktif bir şehirdir. Karadeniz Ereğli Belediyespor Kadınlar 1. Ligi'nde mücadele etmektedir. Ayrıca Karadeniz Ereğli Spor, Yıldız Kızlar Türkiye Şampiyonası'nın 2011 yılı şampiyonu olmuştur. Bunun dışında, Ereğli'deki erkek futbol takımları da amatör liglerde mücadele etmektedir.
2000'li yıllarda, Erdemirspor bünyesinde başarılı profesyonel spor takımları mevcuttu. Erkek voleybol takımı Erkekler Voleybol Ligi'nde 3 defa şampiyon olmuş (2001-02, 2003-04, and 2004-05), fakat 2007'de ligden çekilmiştir. Erkek basketbol takımı, Erdemir tarafından 2013'te kapatılana kadar Basketbol Süper Ligi'nde 7 sezon mücadele etmiş, alt lig olan Türkiye Basketbol Ligi'nde ise iki şampiyonluk kazanmıştır (2003-04, 2007-08). Ayrıca, 2000'li yıllarda kadın basketbol takımı da Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmiştir.
Ereğli'de satranç da yaygın bir spordur. İlçede iki satranç kulübü bulunmakta, yılda yaklaşık 10 satranç turnuvası düzenlenmektedir.

1954 yılında Sümerbank öncülüğünde, ilgili bakanlıklardan temsilcilerin yer aldığı bir komisyon oluşturularak ulusal demir çelik sanayisinin gerekliliği gündeme getirildi. 1959 yılında ise Sanayi Bakanlığı'nca kurulan bir heyet ile ABD'de Koppers şirketi tarafından yapılabilirlik etüdü ve tesisi kuracak şirketin statüsü üzerine çalışmalar başlatıldı. Koppers Associates SA, İş Bankası A.Ş., Demir ve Çelik İşletmeleri Umum Müdürlüğü ile Ankara Ticaret ve Sanayi Odası yassı çelik üretecek şirketin kurucuları arasında yer aldı. Bu kuruluşlarca 1959 yılı sonunda imzalanan bir protokol ile kurulacak şirket için kanun tasarısı, Kurucular Anlaşması ve Şirket Esas Sözleşmesi gibi esasları hazırlamak ve yürütmek için bir müteşebbis heyeti seçildi.
Türkiye'nin ilk yassı çelik üreticisi tesisinin kurulması için 12 Şubat 1960'ta Kurucular Anlaşması imzalandı. 28 Şubat 1960 tarihinde kabul edilen 7462 sayılı bir kanunla Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. (Erdemir) adıyla bir anonim şirket kurulması için Bakanlar Kuruluna yetki verildi. Süratle sanayileşme hamlesi yapan Türkiye'de gerek mevcut sanayinin beslenmesi gerekse yeni sanayi kollarının kurulup gelişmesi için 11 Mayıs 1960'ta fabrikanın kuruluşu resmen tescil edildi.
1961 yılında başlayan inşaat ve montaj çalışmaları 42 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı ve Erdemir, 15 Mayıs 1965'te yaklaşık 0,5 milyon ton ham çelik ve 0,4 milyon ton yassı çelik kapasitesiyle üretime başladı.
Türkiye'nin en büyük sanayi yatırımlarından olan 1,5 milyar dolar tutarındaki Kapasite Artırma ve Modernizasyon Yatırımları (KAM I ve KAM II) 1996'da tamamlandı. 1998 yılında Karadeniz'in ve Türkiye'nin en büyük limanlarından olan Yeni Liman Tesisleri hizmete girdi. 1999'da Kalay/Krom Kaplama Tesisi'nin, 2001 yılında Erenco'nun kurulması büyüme stratejileri doğrultusundaki ilk adım oldu. 2002'de ERDEMİR Çelik Servis Merkezi faaliyete başlarken, İSDEMİR, ÇELBOR ve ERDEMİR Romanya satın alındı. Bunu 2004 yılında ERDEMİR Lojistik ile ERDEMİR Gaz'ın kurulması ve ERMADEN'in satın alınması izledi. Böylece Erdemir, Türkiye'nin en büyük şirketler topluluğundan biri haline geldi. Özelleştirme doğrultusunda Erdemir, 27 Şubat 2006'da 2 milyar 960 milyon $'a OYAK'a devredildi. 2008 yılında Yeni 1 No.lu Yüksek Fırın "Ayşe" üretime başladı.
Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş.'nin amiral gemisi olduğu ERD

Karahöyük 1, Konya İl merkezinin yaklaşık 7 km. güneybatısında yer alan bir höyüktür. Konya il sınırları içinde birden fazla Karahöyük adlı yerleşim olduğu için bu höyük Karahöyük 1 olarak geçmektedir. Biri büyükçe olan on bir tepecikten oluşur. Bu tepeler üzerindeki yerleşim 1.000 x 500 metre genişliğe ulaşmaktadır. Açmalardan birinde 29 metrede ana toprağa ulaşılması, kalın bir dolgu tabakası altında olduğunu göstermektedir.

Höyükte kazı çalışmaları 1953 yılında Ord. Prof. Dr. Sedat Alp başkanlığında başlatılmıştır.

Yüzey toplamalarında Bizans, Roma ve Frig çanak çömlek parçaları bulunmuş olmasına karşın kazılarda bu yönde bir mimari saptanmamıştır. Kazı çalışmalarında ise 27 tabaka belirlenmiştir. Tabakalanma şu şekildedir.

I. – IV. tabakalar Orta Tunç Çağı - Asur Ticaret Kolonileri Çağı
V. – VI. tabakalar Erken Tunç Çağı III- Orta Tunç Çağı'na geçiş
VII. – XI. tabakalar Erken Tunç Çağı III
XII. – XVII. tabakalar Erken Tunç Çağı II
XVIII. – XXVII. tabakalar Erken Tunç Çağı I – Geç Kalkolitik Çağ

Erken Tunç Çağı III. evresine ait görülen VII. tabakasında bir salon ve çevreleyen küçük odalar açığa çıkarılmıştır. Salondaki buluntulara dayanılarak binanın bir tapınak olduğu ileri sürülmektedir. Söz konusu yapıda ocaklar ve sunaklar bulunmuştur. Kazı başkanı bu binanın ana tanrıça'ya adanmış bir tapınak olduğunu ileri sürmektedir. Bir alt tabaka olan VIII. tabakada da benzer bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Tapınak saray olarak değerlendirilen yapının Kültepe'dekiyle benzer olduğu belirtilmektedir. Bu tabakaların çanak çömlek biçimlerine göre Alacahöyük kral mezarları ve Troya II ile çağdaş olması gerekir.
İlk kez Troya II'de görülmeye başlanan insan yüzlü kapların Karahöyük'te tüm tabakalarda görünüyor olması ilginç bulunmaktadır.
Troya'nın I. tabakasından bilinen "Erken Ege malları" olarak tanıtılan mal türü örneklerine, Erken Tunç Çağı'na tarihlenen XII. – XXII. tabakalarda rastlanmıştır. Bu mal grubu XXII. tabakadan eski tabakalarda görülmemektedir. Bu buluntular Konya bölgesiyle Ege arasındaki ticari ilişkilerin Erken Tunç Çağı ortalarından itibaren sürdüğünü göstermektedir.
Karahöyük Erken Tunç Çağı yerleşmesinde yerleşme içi gömü geleneğini gösterir buluntular ele geçmiştir. V. tabakada, ağız ağza yan yatırılmış iki küp içinde hocker (ana rahmindeki gibi) biçiminde yatırılmış, başı doğuya dönük bir gömüt bulunmuştur. Gömüt armağanları küçük bir testi ile Suriye tipi bir şişe, tunç küpe, başında bir tunç iğne ile belindeki 20 cm. uzunlukta tunç iğnedir. Küp mezarların yanı sıra sanduka mezarlar da ortaya çıkmıştır.
Asur Ticaret Kolonileri Çağı'nda yerleşme, kuleli, anıtsal kapılı ve kalın bir surla çevrili önemli bir yerleşme olarak görülmektedir.

Karahöyük 1, MÖ 3. binyıl sonu ve MÖ 2. binyıl başında kesinlikle bir beyliğin başkenti görünümündedir.
Kazılarda bazı kerpiç duvarların hiç bozulmadan yattığı görülmüştür. Hatta bu şekilde devrilen bir duvarın altında bir hayvana ve uzun boylu bir insana ait iskeletler bulunmuştur. Bu buluntular, yerleşmenin bir deprem sonrası terk edildiği yönünde yorumlanmaktadır.

Yakın plan kroki
Fotoğraflar4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karaman, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alan Karaman ilinin merkezi olan şehirdir. Önemli bir ticaret, kültür ve sanat merkezidir. MÖ 8000'lerden itibaren yerleşilen Karaman ve yöresi; yer altı şehirleri, mağaralar ve inanç merkezlerine sahiptir.
Karaman ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 1.033 metredir.
İl merkezinin yüzölçümü 4.036 km²'dir.

Karaman şehri adını Karamanoğulları Beyliği'nden almaktadır. Şehir Karaman adını almadan önce Lârende olarak bilinmekteydi. Antik Çağ'da Laranda (Λάρανδα) olarak isimlendirilen şehrin, bu adının bölgenin yerli dillerinden olan Luvice'deki Laravanda'dan geldiği tahmin edilmektedir. Laravanda kelimesi Luvice'de kumlu, kumlu yer, kum diyarı gibi anlamlara gelmektedir. Öte yandan, bu ismin Hitit tabletlerinde geçen Lalanda'dan geldiğini savunan akademisyenler de mevcuttur.

Karamanoğulları Beyliğinin bir süre başkentliğini yapmıştır.

Terminal kent merkezine yaklaşık 3 km uzaklıktadır. Terminale belediye otobüsleri, dolmuş ve özel taksiler çalışmaktadır.

Tren garı kent merkezine 1 km uzaklıktadır. Tren hattı Adana-Konya istikameti üzerindedir. Ankara-Konya Yüksek Hızlı Treni, 8 Ocak 2022'de yapılan ilk seferle Ankara'ya bağlandı.
Mart 2022 tarihinden itibaren İstanbul (halkalı) ve Karaman arasında direkt hızlı tren seferleri günlük karşılıklı olarak devam etmektedir.

Taşkale buğday ambarları
Manazan Mağaraları
Karaman Kalesi
Yunus Emre Camii ve Tekkesi
Nuhpaşa Camii
Hacı Beyler Camii (1356)
Aktekke Camii
Arapzade Camii (1374)
Çelebi Mescidi
Dikbasan Camii (1493)
Hatuniye Medresesi (1381)
Ebul Fetih Camii (1247)
Emir Musa Medresesi
İbrahim Bey İmareti Medresesi (1432)
Alâeddin Bey Kümbeti
Hoca Mahmut Camii
Canhasan höyüğü
Binbir kilise
Derbe antik kenti
Çeşmeli kilise
Tartan konağı

Aktekke Kent Meydanı projesi kapsamında 2009 yılında Karaman Belediyesi tarafından inşa edilen saat kulesi, çelik iskelet üzerine andezit ve granit taştan imal edilmiştir. 9,15 metre yüksekliğindeki kule, kentin buluşma noktalarından biridir.

Rum Beldelerinin, birisi de Karaman topraklarıdır. Buralarda Türkmenler oturur. Karamanoğulları çevresindeki beyliklerin en güçlüsü ve en uzun ömürlü olanıdır. Konya'nın bir günlük güneyinde Rum Beldesinden birisi de Larende (Karaman)'dır.

Evliya Çelebi, Karaman ve tarihî eserlerini incelemiş, Yunus Emre'nin de Karaman'da olduğunu belirtmiştir. Karaman Kalesinden, Aktekke (Mevlana'nın annesinin mezarının bulunduğu cami), Nuh Paşa Camii, Dikbasan Camii, Karabaş Veli Camii, Kirişçi Baba Camii ve bunlardan başka çok sayıda cami, medrese, çeşme, han, hamam ve imaretlerden bahseder. Evliya Çelebi bu tarihî eserlerden başka, büyük bir cadde üzerinde 470 dükkândan bahisle, Karamanlıların tarihlerde yaşantılarını ve binlerce evliyanın mevcudiyetini ve Yunus Emre'nin merkadinin (mezarının) Karaman'da olduğunu yazmaktadır.

Katip Çelebi, Cihannümâ'sında; Konya'nın kazalarını sıraladıktan sonra, Larende için "Konya'nın Doğu Cenubunda, arası bir menzil düz yerde kasaba ve kaladır. Akarsuyu, bağ, bahçeleri, camileri ve hamamları vardır.
Katip Çelebi Karaman eyaletini şöyle yazmıştır. "Der beyan-ı Eyalat-ı Karaman:
Osmanlılardan evvel bu yerlerde Al-i Karaman iskan etmekle, bu diyara Karaman denilmiştir. Daha evvel bu memleket, ta denizde sonra ererdi.

1289-1291 Hicri (1872-1874 Miladi) tarihli Konya Salnamelerinde Karaman Tarihi hakkında bilgi verildikten sonra, 88'inci sayfada şöyle deniliyor; "Karaman'da Kibar'ı Evliyaullahtan Tabduk Emre, Yunus Emre, Mader-i ve Birader-i Hz. Mevlana ve Kettaue Baba, Canbaz Kadı medfundurlar".
1294 Hicri (1877 Miladi) tarihli salnamede de şunları yazıyor: "Karamanda büyük küçük 41 cami, 82 mescit, 17 medrese, l kütüphane, 5 tekke, 12 zaviye, l rüştiye mektebi ve biri Ermeni, diğeri Rum 2 adet kilise ve 51'i İslam ve 2'si Rum olan 53 mektep, ikisi çift ve yedisi tek olmak üzere 9 hamam 115 çeşme ve şadırvan, 422 dükkân, 7 han, 5 adet bezirhane, 11 yağhane, 33 değirmen, l imaret, 11 sebil, 12 sarnıç, l buzhane, 4 karlık, l adet Kala-i atik mevcuttur."

''Pizidi kıtasını teşkil eden ve sonra bir müddet emirlik halinde idare olunan Larende, Niğde, Ermenek, Konya, Kayseri, Akşehir, Beyşehir, Seydişehir ve Karahisar sancak ve kazalarını toplayan eyaletin ismidir. Bu eyaletin çok yeri dağlık ise de güzel üzüm, afyon yetişir ve tuzlaları vardır."

Sems'ed-din Sami Bey (Kamus-ül A'lam'ında Karaman ilini) şöyle yazmıştır.
Anadolu'nun orta kısımlarının güney yönüne verilen ad olup, Konya, Niğde, İçel sancaklarından ibarettir. Bu bölge, Selçuk Devletinin çökmesinden sonra, Bağımsızlığını kazanarak oralarda hüküm süren Karamanoğulları adı ile anılır. Bu hükûmetin ilk oluşumunda Larende Kasabası merkez olup, sonra yine Konya'yı terk etmeye zorunlu olmuşlar, Larendeye çekilmişlerdir. Şimdi bile Karaman ilinin merkezi Larende ad olunup, bu merkeze Karaman ili denilir."

Karamanoğulları, Anadolu Türkmen Beyliklerinin en mühimi, en büyüğü, en kudretlisi ve en devamlısıdır. Karaman Türkmen Beyliği, 1250 yıllarından 1487'ye kadar takriben 237 yıl sürmüştür. Karamanoğlu 24 Oğuz boyundan biri olan, Oğuzların Avşar Boyu Beylerinden Ahmet Sadettin Bey'in oğlu Nuri Sofu Bey'den gelmişlerdir.
2,5 asırlık tarihleri sırasında, Karamanoğulları'nın toprakları zaman zaman büyüyüp küçülmüştür. Karaman Beyliği, Türkiye'nin şu illerine yayılmıştır: Konya, Karaman, Niğde, Aksaray, Kayseri, Ankara, Nevşehir, Mersin, Kırşehir illerinin tamamı, Antalya'nın doğu yarısı, Karamanoğullarının nüfuz ve tabiyetinde bulunmuştur. Karamanoğullan batıya doğru Antalya, Isparta, Afyon dolaylarında zaman zaman yukarıdaki sınırları da aşmışlar, akın mahiyetinde çok daha uzaklara gitmişler ve Bursa'ya da girmişlerdir. Yukarıda gösterilen topraklar 146,000 km² olup, o dönemde bu topraklar üzerinde 2 milyon insanın yaşadığı tahmin edilmektedir.

Karaman Belediyesi 7 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaman Valiliği2 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kargı, Çorum ilinin bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 1.174 km²dir. Kargı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 396 metredir.

Kargı'nın Türklerin yerleşiminden önceki adının  Blaene  olduğu belirtilmektedir. Bu isim Blaene (Belen) yerli halk tarafından Günyazı köyü yakınlarındaki mevki için hala kullanılmaktadır. İlçenin Kargı ismini alması, rivayetlere göre, 16. yüzyılın ilk çeyreğinde olmuştur. 11. yüzyılın sonlarına doğru Kargı'nın da yer aldığı bölge Türk egemenliğine girmiş ancak Kargı, uzun yıllar önemli konuma gelememişti. 1521 tahririnde Çankırı sancağına bağlı tamamı Müslüman halktan olan yerleşim, 44 köyün bağlı olduğu küçük bir kaza olarak görülmektedir. 1579 tahririnde yerleşimin nüfusunda önemli oranda bir artış göstermiş olup, 177 hanenin bulunduğu kaza merkezi  Hacı İlyas, Nefs-i Kargı, Câmi-i Kebîr ve İmam Beğ mahallelerinden oluşmaktadır.
19. yüzyıl sonlarında Tosya kazasının bir nahiyesi olarak görülmekte olan yerleşim 1914 yılında Çorum sancağının Osmancık kazasına bağlanmış olup, 1927 yılı kayıtlarında ise yeniden Tosya kazasına bağlı olduğu görülmektedir. 1936'da Kastamonu iline bağlı bir ilçe olmuştur. Kastamonu iline bağlı Kargı ilçesi, 1953 yılında Çorum iline bağlanmıştır.

Kargı, geleneksel yöntemlerle üretilen ve gerçek deri tulum içerisinde saklanan tulum peyniri ile ünlüdür.
Kargı'nın zengin yemek kültüründe öne çıkan yemekler; Keşkek, soğan kallesi, sac eti (kirli sac) ve sırık kebabıdır. Ayrıca, ilçenin en önemli geçim kaynağı olan çiçek bamya ve çeltik (pirinç) yemekleri de Kargı'nın lezzetlerindendir.
İlçeye has Kargı Bezi dokumacılığı, geçmişte yerel halkın giyim ihtiyacını karşılayan ve zamanla unutulmaya yüz tutan, son zamanlarda tekrar canlandırılmaya çalışılan bir el sanatıdır.

Pirinç ve Bamya gibi ekonomik değeri yüksek tarımsal ürünlerin yanı sıra, orman ürünleri de ilçe ekonomisine katkı sağlamaktadır. İlçenin güney ve kuzeyindeki 1500 – 1800 m arasında değişen yükseklikteki dağlarda yoğun çam ormanları bulunmaktadır.
Kızılırmak'ın beslediği zengin toprak ve iklim koşulları birçok tarımsal ürünü yetiştirmeye elverişlidir.

kargi.gov.tr 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
kargi.bel.tr 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://kargi.bel.tr/kargi-hakkinda/tulum-peyniri/ 1 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kastamonu, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin kuzey kesiminde, Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. İdari merkezi Kastamonu şehridir. İlin komşularını (kuzeyden saat yönünde ilerlendiğinde) Sinop, Çorum, Çankırı, Karabük ve Bartın illeri oluşturmakta olup, ilin ayrıca kuzeyde Karadeniz'e kıyısı bulunmaktadır.
Kastamonu'nun trafik plaka kodu 37'dir.

Kastamonu ismine ilişkin bilimsel bir etimolojik çalışma bulunmamakla birlikte, kentin adının kökenine dair birkaç farklı görüş ifade edilmektedir:
Birinci görüşe göre Kastamonu adı Paflagonía [Yunanca “Paflagon (halkı) ülkesi”] adının  Türkçeleştirilmiş halidir. Batı Karadeniz ve Orta Karadeniz bölümünü kapsayan bölgeye Türklerden önce Paflagonya denmiştir. Günümüzde Kastamonu, Sinop, Bartın, Çankırı ve Karabük bu bölgede yer alırken Çorum, Bolu, Zonguldak ve Samsun illerinin bir bölümü bölgenin içinde kalmaktadır. MÖ 1000 tarihinde bu bölgeye hâkim olan Paflagonlar kendi adlarını bu coğrafyaya vermişlerdir.
Bu görüşlerden ikincisine göre Kastamonu şeklindeki isimlendirme, Bizans İmparatorluğu döneminde bölgede hüküm süren Komninos Hanedanı'na atfen gerçekleştirilmiştir. Bu isimlendirmenin kökeninde ise Komnenlerin Kalesi anlamına gelen Kastra-Komnen ifadesi yatmaktadır. Hanedanlığın o döneme ait yazılı kayıtlarında Kastamonu ismi Castamon olarak yer almaktadır.
Bir diğer görüşe göre Kastamonu şehri ismini, Gas ve Tumanna kelimelerinin birleşiminden almıştır. Gaslar ya da bilinen adıyla Kaşkalar Kastamonu'nun ilk yerleşimcilerindendir. Tumanna ise o dönemde Kastamonu üzerinde bulunan bir şehir/bölge ismidir. Bu iki kelimenin birleşimi, zamanla Kastamonu şeklini almıştır.
Bir başka görüşe göre ise Kastamonu şehri ismini, Hitit döneminde aynı bölge için kullanılan Kastama isminden almıştır. Kastama ismi zamanla Kastamonu'ya dönüşmüştür.
Edinilen bilgilere göre Kastama şehri Kastamonu civarında aranmalıdır. Bunun için üç neden sıralanabilir:

İlk neden; Kastama şehrinin, Kaşka bölgesi içinde olmasıdır. I. Arnuvanda ve Aşmunikal'in dua metninde Boğazköy'ün kuzeydoğusunda bulunması gereken kentler ve ülkeler sıralanmıştır: Nerikka, Kastama, Himuua, Uashaia, Patalliia...
İkinci neden; Hititlerin yazılı kaynaklarında geçen "-ma", "-ama" soneki, Kuzey Anadolu'da yaşayan Kaşkalar için kullanılıyordu.
Üçüncü neden; Kastama ve Nerik kentindeki fırtına tanrısı kültünün çok uzak olmaması gerektiğidir. Nerik kentinin bugün Samsun'da olduğunu biliyoruz.

Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin batı kesiminde yer alan Kastamonu ilinin doğusunda Sinop, batısında Bartın ve Karabük, güneyinde Çankırı ve güneydoğusunda Çorum illeri ile sınırı bulunmaktadır. İlin kuzey kısmının tamamı ise Karadeniz'e kıyı olup, ilin sahil şeridi uzunluğu 170 km'dir. Kastamonu sahip olduğu bu sahil şeridi uzunluğu ile Karadeniz'e en uzun kıyısı olan il konumundadır. 13.064 km² alan üzerinde yer alan Kastamonu, Türkiye topraklarının %1,7'sini oluşturmaktadır. İl merkezinin denizden yüksekliği 780 metredir. İlin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 775 metredir. İlin en yüksek noktasını ise 2.565 m ile Çatalılgaz Tepesi oluşturmaktadır. İl genelinde dağlar denize paralel olarak uzanmakta olup, Türkiye'nin Karadeniz'e doğru uzanan çıkıntısının büyük bir kısmını kapsamaktadır.

İl genelinde iki çeşit iklim tipi hüküm sürmektedir. İlin kuzeyinde Karadeniz iklimi görülürken, güney kesimlerinde Karasal iklim görülmektedir. Kıyıya paralel olarak uzanan Küre Dağları, Karadeniz ikliminin iç kısımlarda görülmesini önlemektedir.
Kastamonu'da yağışın aylara dağılımı genel olarak düzenlidir. Kış döneminde yağışlar yıllık yağışın %18'ini, yaz yağışları ise %27'sini oluşturmaktadır. Yağışların büyük bir bölümü ise bahar aylarında yağmaktadır. İl genelinde kıyıya yakın bölgelerde sık yağışa rastlanmaktadır. İl genelinde en az yağış Aralık-Şubat döneminde gerçekleşirken, en çok yağış Nisan-Mayıs ayları arasında gerçekleşmektedir.
Kastamonu merkezde yıllık sıcaklık ortalaması 9,8 °C düzeyindedir. Bu ortalama ile Kastamonu kendisine komşu diğer illere göre daha düşük bir sıcaklık ortalamasına sahip olup, bunun nedeni morfolojik yapıdır. Kastamonu'da diğer komşu illere göre tek iklim tipi yerine iki iklim tipi de etkili olmaktadır.
Kastamonu genelinde 1950 ile 2015 yılları arasında ortalama sıcaklık ve yağış miktarları şu şekildedir:

İl genelinde sıcaklığın 42.2 °C ile en yüksek düzeyde ölçüldüğü tarih 30 Temmuz 2000 tarihi olup, Kastamonu'da -23.7 °C ile en düşük sıcaklığın ölçüldüğü tarih ise 15 Ocak 1950 olmuştur. Bir günde Kastamonu'ya düşen en yüksek yağış miktarı 3 Mayıs 1953 tarihinde gerçekleşmiş olup, söz konusu tarihte 104.7 kg/m² yağış düşmüştür.

Kastamonu ilinin yüzölçümünün %74,6'sı dağlık ve ormanlık, %21,6'sı plato ve %3,8'i ovalardan oluşmaktadır. Bu dağılım göz önünde bulundurulduğunda ilin genel olarak tarıma elverişli geniş alanları bulunmamaktadır. Vadilerin etrafında yer alan küçük ovalar bu tür işlemlerin gerçekleştirildiği önemli alanlar olarak işlem görmektedir.
İl genelinde oldukça zengin bitki örtüsü gözlemlenebilmektedir. Devrekani ilçesi dolaylarında orman örtüsüne pek rastlanmamakla birlikte, burada da belirli aralıklarla da olsa ağaç, çalı ve orman kalıntıları görülebilmektedir. Eğimin daha yumuşak olduğu bu kesimlerde kestane rengi toprakların geniş alanlarda hüküm sürdüğü gözlemlenebilmektedir. Kıyıdan iç kesimlere ilerlendiğinde ve yükselti arttığında kayın ve köknar ağaçları yaygın bir şekilde görülebilmektedir. Podzolik toprakların yayım alanı olan bölgelerde, alt örtü durumunda bulunan eğreltiotu önemli bir yer tutmaktadır.
İlin kuzey kesimlerinde Karadeniz'e kıyısı bulunan Cide ve İnebolu kesimleri arasında daha çok çam, köknar ve kayın türleri arasında yer alan ıhlamur, kestane, karaağaç, gürgen, mersin, kavak, dişbudak ve ahlat türleri yoğun bir şekilde gözlemlenebilmektedir.
İl genelinde bozayı, kızıl geyik, kurt, vaşak, tilki, tavşan, karaca, sansar ve yaban domuzu gibi türlerin yaşam alanları mevcuttur.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kastamonu ili nüfusu: 379.934'tür. Bu nüfusun %65,04'ü şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.064 km2dir. İlde km2ye 29 kişi düşmektedir. (Bu sayı Abana'da 160'tır.) İldeki nüfus azalış oranı %0,54 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%1,48) - Şenpazar (-%6,78)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 20 ilçe, 20 belediye, bu belediyelerde 173 mahalle ve ayrıca 1.054 köy vardır.

Kastamonu'nun 1940 yılından günümüze kadar ortaya çıkan nüfus bilgileri şu şekildedir:

Kastamonu ili genel itibarıyla göç veren bir il konumunda olsa da, özellikle son yıllarda aldığı göç ile nüfusta artış yaşamıştır. En son 2016'da gerçekleştirilen nüfus sayım sonuçlarında Kastamonu ili 18.898 göç vermesine rağmen ile göç eden 20.577 kişi ile ‰4,46 (Binde 4,46) bir göç alış artış hızı yakalamıştır.
Kastamonu nüfusuna kayıtlı olan ancak diğer illerde yaşayan Kastamonu nüfusu yüksek düzeyde bulunmaktadır. Bu iller içerisinde İstanbul, en çok Kastamonu nüfusuna kayıtlı kişinin yaşadığı il konumundadır. 2016 ADNKS verilerine göre İstanbul'da, Kastamonu il genelinde yaşayandan fazla Kastamonulu yaşamaktadır. Söz konusu yılda gerçekleştirilen sayım sonuçlarına göre 557.166 kişi İstanbul'da ikamet etmektedir. Bunun haricinde il nüfusuna kayıtlı olup başka illerde ikamet eden ayrıca 179.382 kişi daha yaşamaktadır. Bu veriler ışığında Kastamonu ili de dahil Türkiye genelinde Kastamonu nüfusuna kayıtlı 1.113.493 kişi yaşamaktadır.

1947 ve 1948 yılları arasında Kastamonu'da yapılan araştırmalar sonucu Gölköy Enstitüsü çevresinde çakmak taşından yapılma bir alet bulunmuş, bu aletin Orta Paleolitik dönemden kaldığı öğrenilmişti.
1951 yılında yapılan araştırmalar sonucu da Tahta ve Malak köyleri etrafında Abevilyen (Chelléen), Mikokiyen (Micoquien) çağından kalma el baltalarıyla; Musteryen (Mousterian) ve şüpheli olarak da Üst Paleolitik'e ait tarihi bulgular elde edilmiştir.
Yine aynı yıllarda İsmail Kılıç Kökten, yaptığı geziler sonucu Devrekâni'nin Eksen bölgesinde (Şimdiki Kulaksızlar Barajı civarı) Dikilitaşlar ile karşılaşmış, ancak tarihlendirme yapılabilecek eşya kalıntısı bulamamıştır. Fakat bölgenin kuzeybatısında Bakır Çağına ait çanak çömlekler bulunmuştur.
1994 yılında Devrekâni'nin Kınık köyünde, Delibeyoğlu Sırtı Ören Yeri'nde yapılan kurtarma kazıları sonucu MÖ. 4. binin sonlarından, MÖ. 1. binin ilk yarısına kadar süren üç tabakalı düz iskan yeri keşfedilmiş ve Hititlere ait metal kaplar elde edilmiştir.
2009-2011 yılları arasında Cide Bölgesi Yüzey Araştırması kapsamında Cide ve Şenpazar ilçelerinde Erken Holosen, Kalkolitik, Erken Tunç, Orta Tunç ve Geç Tunç Çağına ait tarihi kalıntılar bulunmuştur.
2018 yılında başlanan, Araç'ta yapılan, Kahin Tepe kazısında da bir taş işliği ile beraber Erken Tunç Çağı'na ait kalıntılar, daha sonra da Göbeklitepe ile aynı döneme (Akeramik Neolotik Dönem) işaretlenen öğütme taşı ve süs eşyaları bulundu.
Farklı dönemlerde yapılan kazılar sonucu Taşköprü ilçesinde Pompeiopolis antik kenti gün yüzüne çıkarılmıştır. Şehirde birçok mozaik ve Roma ve Paflagonya dönemlerine ait sikkeler ortaya çıkarılmıştır. Mozaiklerin birinde Yunanca “Eiselte Efagato” yani “İyilik İçin İyilikle Gir” sözleri yazılıdır.

Kastamonu'nun bilinen geçmişi, Hitit İmparatorluğu ile başlar. Ancak Hititler bu bölgeyi uzun süre elinde tutmayı başaramamış, bölge Kaşkalar ile tarih boyunca güç dengesine bağlı olarak el değiştirmiştir. Hititlerden sonra Frigya ve Lidya Krallıklarının egemen olduğu bu topraklar MÖ 4. yüzyılda Perslerin eline geçmiştir. MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender Anadolu ile birlikte Kastamonu topraklarını da Makedonya'ya katmıştır.
İskender'den sonra yöreyi ele geçiren Pontus Krallığı MÖ 1. yüzyılda Romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Uzun yıllar Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan Kastamonu MS 395 yılında İmparatorluğun bölünmesiyle bütün Anadolu gibi Bizans İmparatorluğu'na katılmıştır.

Bugünkü Kastamonu, onu ve çevresindeki illeri de içine alan ve Rom

Kavak (Osmanlıca: قواق), Samsun ilinin bir ilçesidir.

İlçe merkezinin kuzeyinde kalan Kale Doruğu Höyüğü'nde 1942 yılında yapılan araştırmalarda MÖ 3500-2000 yıllarına ait eserlere rastlanmıştır. Bu verilere göre Kavak, Erken Tunç Çağı'ndan bu yana bir yerleşim yeridir. Kale Doruğu Höyüğü'nde Erken Helenistik Dönem, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait eserlere rastlanması ise bu yerin hem yerleşim özelliğini, hem de burada yerleşimin sürekliliğini göstermektedir.
Kale Doruğu'nda en önemli yerleşmenin Bakır Çağı'nda olduğu anlaşılmıştır. Bölgede varlığı kanıtlanan ilk kavim Kaşkalardır. Kaşkalar, Hititlerin egemenliğini benimsemiş yarı göçebe ve saldırgan bir topluluktur.
Hititler, Kale Doruğu'na geniş ölçüde yerleşmemiş; ancak, bölgenin stratejik bir noktada oluşu nedeniyle buraya bir nevi garnizon kurmuşlardır, bu da onların yayılma ve genişleme dönemlerine rastlamaktadır.
Hititlerin egemenliğinden sonra Kavak, MÖ 1200'lerde Friglerin, MÖ 7. yüzyılda Miletlilerin egemenliği altına girmiştir. MÖ 3. yüzyılda Pontus Krallığı tarafından ilhak edilen Kavak'a daha sonra Romalılar hakim olmuştur.
Daha önce Yahudiliği tanıyan halk, 1. yüzyıl İsa'nın havarilerinden Aziz Andre ve Pier'in bölgeye gelmesiyle Hristiyanlıkla tanışmıştır.
Müslümanlar, Abbasiler döneminde (750-1528) Malatya - Tokat üzerinden Karadeniz kıyılarına uzandılar ve İslam dinini buralara tanıttılar.
1071'deki Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Selçuklular döneminde Rükneddin Süleyman'ın Tokat meliki olduğu zaman bölge Selçukluların eline geçti.
Anadolu'ya gelen Türkmen boylarından Çepniler Trabzon, Ünye ve Kavak'tan yola çıkarak, Karadeniz'in Türkleşmesinde önemli etken olmuşlardır.
Osmanlı döneminde ise Yıldırım Beyazıt Han, Anadolu'da birliği sağlamak için bölgeyi İsfendiyaroğulları'ndan almıştır.
1418 Çelebi Mehmet döneminde ilçe tamamen Osmanlıların eline geçmiştir. Kavak'ın bundan sonraki tarihi Osmanlı Tarihi içinde gelişimini sürdürmüştür.
1518 tarihli bir Osmanlı tapu defterinde Kavak'ın Canik Sancağı'na bağlı bir karye (köy) olduğu görülmüştür. 
1839 yılında merkez ilçeye bağlı bucak olmuştur.
1934 yılında da bucak teşkilatı ilçe teşkilatına çevrildi.

Samsun-Ankara karayolu üzerinde kurulmuş, Samsun iline bağlı bir ilçedir. Samsun merkezine  uzaklığı 50 km'dir. Kavak doğusunda Asarcık, batısında Havza, kuzeyinde İlkadım ve Bafra, güneyinde Ladik ilçeleriyle çevrilidir.
Kavak ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 569 metredir. Engebeli bir arazi yapısına sahiptir. En yüksek dağı Hacılar Dağı'dır. İlçenin en önemli akarsularından Mert Irmağı bu dağlarda doğar. İlçenin doğal gölü olmasa da sulama amacıyla yapılan göletleri vardır.
İlçe ormanlık bir yapıya sahiptir. İç Anadolu üzerinden ilçe sınırına girileceği anda orman ziyaretçileri kucaklar ve Karadeniz sahili boyunca ayrılmaz. Ormanlarında genellikle Akmeşe, Karameşe (pelit ağacı) gürgen, kayın, yabani fındık, yabani ıhlamur, yabani erik, yabani kiraz, yabani kavak ve ardıç bulunur.
İlçenin yüzölçümü 697 km²dir.

Deniz seviyesinden oldukça yüksek olan Kavak'ta iklim, deniz ikliminden kara iklimine geçiş şeklindedir. Fakat karasal iklim daha baskın durumdadır. Yazları ılık, kışları ise genellikle soğuk geçer. Yazın lodos, kışın poyraz rüzgârlarının etkisi altında kalan ilçede en fazla yağmur ilkbaharda yağar.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Türkçenin Kavak ilçesinde kullanılan ağznın Batı Anadolu ağızları içindeki konumu
Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Kavak ilçesinin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Tarım alanında en çok buğday, mısır, yulaf, arpa gibi tahıl ürünleri yetiştirilir. Ayrıca; şekerpancarı, tütün, patates ekimi de yapılmaktadır. Silaj mısır ve fiğ ekimi de artmaktadır.
Yüksek kesimlerdeki köylerde yaşayan halkın geçim kaynağı ise büyük ölçüde orman ürünleridir.
İlçedeki sanayi genellikle kireç, tuğla ve kiremit üretimi şeklinde gelişmiştir.

Kavak, Orta Karadeniz'i İç Anadolu'ya bağlayan Samsun-Ankara Devlet karayolu üzerindedir. Samsun merkezine uzaklığı 51 km olan ilçeye ulaşım kolayca sağlanabilmektedir. Toptepe-Doruk yöresinde viyadük ve 3×2 yol genişletme-asfalt, Çakallı mıntıkasında dağ kot düşürme ve viyadük çalışması yapılmaktadır.

1942 yılında Müzeler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından ön kazı yapılmış, sit alanı olarak koruma altına alınmıştır. Burasının Bakır Çağı'nda önemli bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı, Hititlerin yayılma genişleme dönemlerinde de starejik konumu nedeniyle Amasya-Samsun yolunu denetleyebilmek için bir nevi garnizon olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. İlk kazı çalışmalarında Genç Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemi kalıntılarına rastlanmıştır.
Kavak'ta bulunan diğer höyük ve ören yerleri ise şunlardır: Tepesi Deliktepesi, Kaleyeri, Kaletepe, Aytepe, Hacıbey, Dingil Kalecik höyükleri; Güneytepe, Çamlık, Asarkale ören yerleridir. Buralarda yapılan kazılarda ele geçen buluntular üzerinde yeterli araştırma ve inceleme yapılmamıştır.

Eski Ankara-Samsun yolu üzerinde Çakallı mevkiinde bulunan hanın Selçuklu yapısı olduğu anlaşılmaktadır.ve günümüze dek hâlâ ayakta kalmayı başarmıştır. Yapılan araştırmalara göre 13. yüzyıl Selçuklu eseri olduğu anlaşılmıştır. Günümüzden 700 yıl öncesine aittir. Tarihsel kaynaklarda taşhan, çakallı kervansarayı gibi isimlerle söz edilmektedir. Ayrıca bu döneme ait köprüde bulunmaktadır.

Osmanlılar döneminde Yörgüç Paşa tarafından yaptırılmıştır. İlk yapılan cami ahşaptır, bu yıkılarak yerine kesme taştan inşa edilmiştir. Kesin yapılış tarihi bilinmeyen caminin minaresi Selçuklu ve Osmanlı minare mimarisine uymaktadır. Bir de caminin yerinde eskiden kilise bulunduğu ve minarelerinde kilisenin kulesi olduğu rivayet edilmektedir. Ya da minarenin Hristiyan bir mimar tarafından yapılmış olduğu tahmin edilmektedir.

Tamamen ahşap malzemeden yapılmış olup, içerisinde kök boyalı süslemeler vardır. Çevresinde daha önceden bir medrese olduğu bilinmektedir. Fakat günümüze ulaşmamıştır. Cami yapı olarak tadilata uğramış olduğundan orijinalliğini bütünüyle korumaktadır. cami çerçevelerinin ustaları Minoz'dan getirilmiştir. Dernek üyelerinin ve köy halkının desteğiyle yeniden restore edilmiş ve korumaya alınmıştır.

Çakallı mevkiinde Çakallı Irmağı üzerine kurulmuş köprü iki gözlüdür. 19. yüzyıl Osmanlı eserleridir. Eski Ankara-Samsun Yolunda irili ufaklı aynı mimaride köprüler olup tespit ve araştırma safhasında çalışmalara başlanmıştır

Kavak'ta ağustos ayı içerisinde düzenlenen "Yaşar Doğu Şenlikleri ve Kutlamaları" geleneksel hale gelmiştir. Yaşar Doğu, güreşte Dünya Şampiyonluğuna kadar yükselmiş bir sporcudur.

Kavak ilçesinde “Keşik” denilen bir gelenek vardır. Her hane kendisine keşik (Sıra) geldiğinde bütün köylüyü davet ederek onlara sabah, öğlen, akşam üç öğün olmak üzere yemeklerini hazırlar ve ikram eder. Bu daha sonra başka bir haneye keşik gelmesi şeklinde devam ettirilir.

Kavak yöresinin en meşhur yemeği kaz etiyle yapılan Kaz Ekmeği'dir. Mahallî olarak tirit denir. Kazın eritilen kızgın yağına batırılmış yufkalarla (yoka), yine kazın yağı ile yapılmış bulgur pilavı üzerine pişirilmiş kaz eti serilip çatal-kaşık kullanmadan et ve pilavın üstüne yufka konur ve parmak uçlarıyla et ve pilav bu yufkaya sarılır ve büyük bir lokma halinde yenir. Ayrıca, çakallı menemeni, ketesi, tandır kebabı, saç üzerinde pıtıl ekmeği, yoğurtlu mısır çorbası, keşkek, madımak yemeği, tavada dönderme (yağlı), şekerpancarı pekmezi, elmanın yabani türlerinden olan ve adına halk arasında Acık ya da Acuk denen meyveden yapılan yapılan ekşi meşhurdur.

Kavak Kaymakamlığı 16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kavak Belediyesi 21 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Keskin, Kırıkkale ilinin bir ilçesidir. Daha önce Ankara iline bağlı olan Keskin, Makine ve Kimya Endüstrisi Fabrikaları ve Tüpraş Rafinerisi ile gelişerek Türkiye'nin önemli sanayi şehirlerinden olan Kırıkkale iline bağlanmıştır. Keskin şu anda merkez de dâhil olmak üzere tüm ilçelerden yüzölçümü bakımından büyüktür. Kırıkkale'ye 32 km, Ankara'ya 102 km uzaklıktadır. Keskin ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.154 metredir. İlçenin yüzölçümü 1.129 km²dir.  Alan olarak Türkiye'nin 266. en büyük ilçesidir.Toplam nüfusu 18.139'tir. İlçeye karasal iklim hakimdir. Kışları kar yağışlı, soğuk ve sert, yazları ise kurak ve sıcaktır. En fazla yağmur ilkbaharda görülür. Keskin ilçe sınırları içerisinde orman yoktur. İlçenin ekonomisi; dokumacılık, tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler; hububat, baklagiller, yem bitkileri, endüstri bitkileri, sebze ve meyvedir. Özellikle patates ilçe ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır. Hayvancılıkta büyük ve küçükbaş hayvanın yanı sıra tavukçuluk, arıcılık, balıkçılık ve devekuşu yetiştiriciliği yapılmaktadır.
Keskin, doğu ve güneydoğuda Delice, güneyden Akçakent, güney ve güneybatıda Kaman, Akpınar ve Çiçekdağı, kuzeyde Kırıkkale merkez ilçe ve kuzeydoğuda Balışeyh ile çevrilmiştir
Ressam Rahmi Pehlivanlı, halk ozanı ve Neşet Ertaş'ın dayısı olan Hacı Taşan, Keskinliler'dir.
İlçenin Karadeniz'e (Sinop) kuş uçuşu uzaklığı 304 km, Akdeniz'e (Anamur Burnu) kuş uçuşu uzaklığı ise 392 km'dir.

Keskin'de, kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları sıcak ve genellikle kurak geçen karasal iklim görülür. Son yıllarda, yaz yağışlarında artışlar görülse de, Thorntwait'in iklim tasnifine göre, Keskin yarı kurak iklim özelliğine sahiptir. İldeki yıllık sıcaklık ortalaması 9,3 °C'dir.

Yıllık ortalama yağış miktarı ise 415,9 kg/m²dir.

Keskin ile Balışeyh arasındadır. 1749 metre yükseltisi olan bu dağ batıdan güneydoğuya doğru (Yelek-Demirli) uzanır. Keskin'in en yüksek noktası bu dağın zirvesidir. Ayrıca dağın eteklerine kurulmuş bulunan birçok köy ve kasaba bulunmaktadır.

Keskin ile Çelebi arasındadır. 1570 metre yükseltisi olan bu dağ batıdan güneydoğuya doğru (Haydardede-Konur) uzanır. Dağın arazisi inanılmaz taşlı bir yapıdadır. Çevre köy kasabalarda arazi taşlıdır. Dağa kurulmuş rüzgar türbinleri vardır. Ayrıca dağın eteklerine kurulmuş bulunan birçok köy ve kasaba bulunmaktadır.

1850 yılına ait Osmanlı arşiv belgelerinden edinilen bilgiye göre Keskin halkının çoğunluğunun kökeni Türkistan'dan gelmektedir. Ayrıca ilçenin merkezi ve bazı köylerine sürgün veya göçle gelen Kırım Tatarları bulunmaktadır.
1690-91 yıllarında kurulmuştur. Osmanlı Devrinde Kırşehir Sancağı'na bağlı bir kaza olmuş, 1927 yılından sonra Ankara'ya yakın olduğu için Ankara'ya bağlanmıştır. 1990 yılında Kırıkkale il olunca ilçe Kırıkkale'ye yakın mesafede kaldığı için Kırıkkale'ye bağlanmıştır. Balâ ilçesinde olduğu gibi Keskin ilçesinde de Bozulus Türkmenleri birçok köy kurmuşlardır.
Bozulus Türkmenleri Diyarbakır ve Tebriz'i başkent kabul ederek, Anadolu'nun doğusu-İran-Azerbaycan-Gürcistan-Nahçıvan-Irak-Suriye-Kuveyt bölgelerini hâkimiyet altına alan ve bir Türkmen devleti olan Akkoyunlu Devleti'ni kuran büyük bir yapıdır. Bozuluslar kendi içlerinde Alpavut, Avşar, Bayındır, Beğ-Dili, Çavundur, Danişmendli, Bayat, Argın, Döğer, Dodurğa, Hamza-Hacılu, İzeddin-Hacılu, Karkın, Koca-Hacılu, Musulcalu, Haydarlı, İvaz, İshak, Yurtçu, Oğul-Beğlü, Hodik, Pürnek, Salarlu, Süleyman-Hacılu, Tabanlu, Şeyhlü adlarında oymaklardan meydana gelmekteydi. Bu Türkmen aşiretleri Osmanlı'nın perakende sisteminden dolayı parçalanarak Anadolu'nun çeşitli kentlerine sevk ile iskân edilmişlerdir. Bu grubun bir kısmı da Keskin ilçesi topraklarına yerleştirilmiştir. Anadolu'nun doğusu ve birçok bölgede Türkmenlerden arta kalan topraklara ise başka kavimler yerleştirilmiştir.
Böylece Bozulus Türkmenlerinin yerleşip Keskin'i kurmaları 1690 yılında gerçekleşmiştir. İlçeye Keskin ismi verilirken Bozulus aşireti isminden esinlenerek verilmiştir.

Yörede Türkmen/Abdal kültürü vardır. Birbirine komşu olan Keskin ve Balâ'daki folklorik oluşum ve Türkmen/Abdal türkülerinin anonimleşme sürecindeki farklı ve ağırlıklı yerini vurgulayan bu söz, bir bakıma birbiriyle komşu Keskin ve Balâ bu iki yörenin karakteristik özelliklerine de işaret eder. Yöre türkülerinin ağırbaşlı ve durulmuş lirizmi hemen fark edilir. Keskin Orta Anadolu'nun en zengin halay bölgelerinden biri olduğu kadar, halayların eşlik sazı olan davul zurnanın da en iyi icra edildiği yörelerden biridir. Keskin ve Balâ yöresi halayları ayak ve bel hareketlerine dayanır. Ağır fakat gösterişlidir. 20-30 kadın kendi aralarında halay çekerler. Sin sin oynanır. Aynı zamanda ilçede Tatar ve Yörük kültürü de vardır.
Keskin kurtuluş savaşı zamanında önemli bir rol oynamış burada bulunan fişekhane savaşta silah ve mermi üreterek cepheye taşınmıştır.
Ayrıca Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da adlı filmi bu ilçede gerçekleşmiştir.

Kilis, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin güneydoğusunda yer alır. Suriye ile komşu bir sınır ilidir. İlin nüfusu 156.739'dur.
İlin doğu, batı ve kuzeyinde Gaziantep, güneyinde ise Suriye yer almaktadır. Gaziantep'e 58 km uzaklıkta olan Kilis, Suriye sınırına ise 10 km uzaklıktadır. Kilis'ten geçen yol Türkiye sınırlarının ötesinde Azez'den geçtikten sonra Suriye'nin Halep şehrine ulaşır. İl merkezi doğudan batıya doğru uzanan Resul Osman dağı eteklerinde kurulu olup güneye doğru inildikçe düz arazilere inen fazla engebeli olmayan bir sahada yer almaktadır. İlin kuzeyinde yer alan ve doğudan batıya uzanan dağlar arasında kuru dereler ve birkaç küçük akarsu bulunmaktadır. Genellikle kıraç arazilerin yer aldığı bu dağların etekleri ve üst kısımlarında tarıma elverişli araziler bulunmaktadır.
İlin güneydoğu ve sınır şeridi boylarında özellikle bağcılık ve zeytincilik çok gelişmiş ve tarıma elverişli araziler bulunmaktadır. Kırsal kesiminde yaşayan insanlar geçimini tarıma dayalı olarak sağlamaktadır.
İl sınırları 38 derece 27' ve 38 derece 01' boylamları ile 36 derece 38' ve 37 derece 32' arasında bulunan Kilis ilinin yüzölçümü 1.412 km² dir.
Kilis ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 680 metredir.
İldeki başlıca çaylar; Afrin Çayı, Sunnep Çayı, Sabun Suyu Çayı ve Balık Suyu Çayları olup bu çayların geçtiği arazilerde sulu tarım yapılabilmektedir. Kilis ilinin %12,2 si orman ve fundalık arazi %69,3 ü tarım alanı %7,7 si çayır ve mera arazisi %10,6 sı tarım dışı araziden oluşmaktadır.
Kilis 06 Haziran 1995 gün ve 22305 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Yalova ve Karabük'le beraber il olmuştur. Trafik plaka numarası 79, rakımı ise 643 metredir. İlçeleri Elbeyli, Polateli ve Musabeyli olmak üzere üç tanedir.
2021 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle birlikte 4 ilçe ile 4 belediye ve bu belediyelerde 89 mahalle ile 138 köy bulunmaktadır.
Kilis ilinin ev yapıları, yemek kültürleri vb. açılardan Gaziantep ve Halep ile benzerliği çok fazladır.
Kilis'in trafik plaka kodu 79'dur.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Kilis Valisi, 1979 Kahramanmaraş doğumlu Ömer KALAYLI'dır. Ocak 2026/1 sayılı kararname ile Sarıyer Kaymakamı iken atanmıştır.
Kilis Belediye Başkanı, 1987 Kilis doğumlu Hakan BİLECEN (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %41,98 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Kilis İl Genel Meclisi üye sayısı, 8 AK Parti ve 3 MHP'den olmak üzere 11'dir. Kilis Belediye meclisi ise 18 AK Parti, 10 MHP ve 3 İYİ Parti'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Kilis'i temsilen TBMM'ye AK Parti'den 1 milletvekili (Ahmet Salih Dal) ve MHP'den 1 milletvekili (Mustafa Demir) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kilis ili nüfusu: 157.363'tür. Bu nüfusun %79,89'u şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 1.412 km²dir. İlde km²ye 111 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkezde 222'dir.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,40 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%1,66) - Elbeyli: %-9,55 (Bu ilçenin nüfusu 2023 yılında %11,12 oranında artmıştı)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 4 ilçe, 4 belediye, bu belediyelerde 89 mahalle ve ayrıca 140 köy vardır.

Kilis ilindeki tek yükseköğretim kurumu, 2007 yılında kurulan Kilis 7 Aralık Üniversitesi'dir. Günümüzde üniversiteye kayıtlı yaklaşık 8000 öğrenci vardır.

2018-2019 Sezonunda, Kilis Belediyespor, Bölgesel Amatör Lig (BAL)'da grubunu 6. sırada tamamlamıştır. Voleybol Bayanlar 2. Ligindeki takımı Kilis Belediyespor da grubunda 3. olmuştur.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Kilis Belediyespor, 3.turda 1. Lig takımı Osmanlıspor'a elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: Kilis merkezindeki 7 Aralık Stadı (3.000) ve Kapalı Spor Salonudur (2.500).

Kilis 7 Aralık Üniversitesi1 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kilis Valiliği
Kilis 7 Aralık Üniversitesi
Kilis Belediyesi
Kilis il kültür ve turizm müdürlüğü
YerelNET Kilis 13 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Feke, Adana ilinin bir ilçesidir. Adana'ya 122 km uzaklıktadır. Feke ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 555 metredir. İlçenin yüzölçümü 1.218 km²dir.

Feke ilk çağlardan günümüze kadar birçok kavim ve devletlere yerleşim alanı olmuştur. Feke'nin MÖ 16. yüzyılda Hititlerin hakim olduğu bir federasyon bölgesinde kurulduğu rivayet edilmektedir. Son yıllarda Kayseri Kültepe ile Osmaniye Karatepeki tablet ve yazıtlarından anlaşıldığına göre yönetim yeri Mezopotamya'daki Asur kenti olan, Asur Devleti vatandaşlarından oluşan tüccarlar MÖ 19. ve 18. yüzyılda Kültepe ve çevresi ile Anadolu'nun değişik yerlerinde ticaret kolonileri kurarak iyi örgütlenmiş bir Pazar ağı geliştirmişlerdir. MÖ 19. yüzyılda Asur ticaret kolonilerinin oluşturduğu Pazar ağında: İç Anadolu Bölgesi'nin yüksek Platoları ile Kilikya Ovası arasındaki bağlantıyı sağlayan bir geçit olması ve bu güzergahtan geçen ticaret kervanlarının güvenliğini ve denetimini sağlamak amacıyla hakim noktalara karakollar kurulmuştur. Feke MÖ 6. yüzyılda Perslere, MÖ 333 yılında ise Persleri yenen Büyük İskenderin eline geçmiştir. İskenderden sonra MÖ 1. yüzyıl sonlarına doğru Roma İmparatorluğuna, daha sonraları Bizanslıların eline geçmiştir. 1375 yılında Mısır Memluklarının işgali ile Ermeni hakimiyetine son verildi. Vahka (Feke) Yavuz Sultan Selim'in 1517 yılında Mısır seferi sırasında Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmiştir. Sonraki yıllarda Yüreğir Türkmen Beylerinden Ramazanoğlu ailesinin idaresine girmiştir. Daha sonraki yıllarda Avşarlar, Varsaklar ile Kınık boyuna bağlı sırkıntı, bozdoğan, berber gibi Türkmen boyları bu bölgeyi yaylak olarak kullanmışlardır.
15. yüzyılın sonlarında Osmanlıların Kilikya'yı ele geçirmeleri üzerine Kozanoğulları, Sırkıntıoğulları, Menemencioğulları, Küçükalioğulları gibi birtakım derebeyleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan Kozanoğulları Kozan'da idi ve askerleri Feke havalisinde bulunuyordu.
I. Dünya Savaşı sırasında Fransızların Maraş-Antep ve Adana'yı işgalini fırsat bilen Haçin ve Feke Ermenileri buralarda bulunan Türklere, Fransızların tahrikiyle akla hayale gelmedik işkenceler yapmaya başlamışlardır. Kozan'ın Fransızlar tarafından işgal tarihi olan 1919 yılı Feke'nin de işgali demektir.
Gerçi Feke'ye işgal maksadıyla doğrudan bir Fransız askeri kuvveti gelmemiş olmakla beraber, Fransız askerinden güç alan Ermeniler Türklere işkenceye ve işgal hareketine başlamıştır. Ermenilerin bu hareketlerini önlemek için Kaymakam Şeref Bey şehrin ileri gelenlerini ve halkı silahlandırarak bunlarla mücadeleyi başlatmıştır. Ermeni vahşeti kısa zamanda millî bir ayaklanmaya neden olmuştur. Feke'nin bu vahşetten kurtuluşu 1920 yılının mart ayına rastlar. Arap Ali kumandasındaki kuvvetlerin Feke'ye girmesiyle Feke'nin kurtuluşu gerçekleşmiştir. Fekeliler her yıl 22 Mart tarihini kurtuluş günü kutlamaktadır.

1893 yılında Osmanlı Devleti tarafından yapılan nüfus sayımına göre Feke'nin nüfusu 12.919 kişidir. Bunun %75'i Türklerden, %14'ü Ermenilerden, %9'u Kürtlerden ve %1'i protestanlardan oluşmaktaydı.
İlçenin nüfusu 2020 genel nüfus sayımına göre 16.536'dır.
İlçeye bağlı; 48 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Feke'nin 48 mahallesinin 9'u merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 4.608 kişi (%22) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 54,4 km uzaklıktaki Çondu'dur. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan, 1.057 kişi ile Paşalı mahallesidir. Feke'nin nüfusu 2017 yılında %2,74 azalmıştır.

* Km, İslam Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

Fettuş فتوش veya Fattoush, fetuş, fatuş, fattouche) kızartılmış veya fırınlanmış pita (Arapça: Khubz) ile yapılan Levant mutfağı ve Türk mutfağı'na ait bir salata türüdür. Salata içeriği sebze yaprakları ve karışık yeşilliklerle kombine edilerek hazırlanmaktadır. Fettuş, fatta veya fattat (çoğul biçimi) olarak bilinen yemek grubuna ait bir ürün olup bayatlamış yassı ekmek kullanılarak hazırlanır.
Fettuşun hazırlanmasında mevsime ve damak tadına göre değişik sebze ve bitkiler kullanılmaktadır. Sebzeler, iyice kıyılarak hazırlanan tabbule ile kıyaslandığında geniş parçalar halinde bölünür. Ekşi tadını vermek içinse genellikle sumak ilave edilmektedir.
Fettuş, Suriye'ye has bir salata çeşididir. Genellikle Suriye köylerinde yapılan bu salata, kızarmış pide katılarak servis edilir.

Fettuş Arapça fett ezme ve Türkçe kaynaklı -'ūş/aş' eki alınarak oluşturulmuş bir sözcüktür. Bu söylenim biçimi Lübnan Arapçası, Suriye Arapçası ve Arapçanın diğer lehçelerinde de kullanılmaktadır.

Dakos
Arap salatası
Hors d'oeuvre listesi
Panzanella, İtalyan ekmek salatası türü.

Gafur Soylu (1906, Niğde - 16 Mart 1979, İstanbul), Türk bürokrat.
1930 tarihinde de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuştur. İlk olarak 10.03.1341 (1925) yılında devlet işine girmiştir. 21 Mayıs 1931'de Foça, 3 Mayıs 1932'de Urla, 24 Ekim 1932'de Foça, 18 Mayıs 1933'te Tire, 31 Temmuz 1935'te Osmaniye, 12 Mayıs 1936'da Feke, 6 Kasım 1937'de Osmaniye Kaymakamlıkları, 31 Mayıs 1944'te Seyhan (Adana) Vali Muavinliği, 2 Eylül 1944'te Bahçe Kaymakamlığı yapmıştır.
31 Mart 1945'te Van, 31 Ağustos 1947'de Kastamonu, 15 Kasım 1947 - 16 Haziran 1950 tarihleri arasında Emniyet Genel Müdürlüğü, 16 Haziran 1950'de Merkez Valiliği, 17 Haziran 1953'te Manisa ve 14 Haziran 1960'te  Adana Valilikleri yapmıştır. Adana Valiliği sırasında 6 Temmuz 1960-7 Ekim 1960 tarihleri arasında Adana Belediye Başkanlığı görevini de yürütmüştür. Daha sonra İller Bankası İdare Meclisi Reisliği ve Danıştay üyeliği yapmıştır. Danıştay üyeliğinden emekliye ayrılmıştır.

^ 1923-2004 DÖNEMİ EMNİYET GENEL MÜDÜRLERİ BİYOGRAFİLERİ

Girne (Yunanca: Κερύνεια, Kerinya), Kıbrıs'ta bir liman kentidir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Girne kazasının ve fiili olarak parçası olduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Girne ilçesinin yönetim merkezidir.
Girne kenti ve çevresi, Kuzey Kıbrıs'ın turizm başkentidir. 1974'teki Kıbrıs Harekâtı'na kadar şehir nüfusunun çoğunluğunu Kıbrıslı Rumlar oluştururken, harekât sonucunda Girne'deki Rumlar göçmen oldu. Özellikle 2000'li yılların başlarından itibaren şehirde hızlı bir nüfus artışı ve yapılaşma yaşandı. 2011 nüfus sayımına göre, Aşağı ve Yukarı Girne'den oluşan kent merkezi nüfusu 20.851, Girne Belediyesi'nin nüfusu 33.207'dir.
Kentin güneyinde Girne Dağları, kuzeyinde ise Akdeniz bulunur. Şehrin merkezinde yer alan antik liman, Girne Kalesi'nin hemen yanındadır. Liman boyunca hem yerli halk, hem de turistlerin rağbet ettiği lokantalar, barlar ve açık hava kafeteryaları vardır.
Şehirde Kıbrıs İlim Üniversitesi,Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi,Girne Amerikan Üniversitesi ve Girne Üniversitesi yer alır.

Bazı kaynaklara göre şehir MÖ 10. yüzyılda Akalar tarafından kurulmuştur. Strabon şehrin Akalara mensup olan efsanevi Tegea kralı Cepheus tarafından kurulduğunu yazmıştır. Buna rağmen şehrin bulunduğu bölgenin kalıcı yerleşim alanına dönüşmesi MÖ 4. yüzyılda, Pers hakimiyetinde gerçekleşti. MS 7. yüzyıldaki Arap saldırıları sırasında Girne Kalesi yapıldı. 1191 yılındaki Üçüncü Haçlı Seferi sırasında İngiliz kralı I. Richard, İsaakios Komnenos'la savaşarak kaleyi kuşatıp ele geçirdi. Bunu takip eden yıllardaki Lüzinyan hakimiyeti sırasında kale sağlamlaştırıldı. 1373 yılındaysa Ceneviz saldırıları nedeniyle kale tahrip oldu. 1489 yılında tüm adayla beraber Venedik kontrolüne geçen Girne'de, bu dönemde kalede büyük değişiklikler yapıldı. 9 Temmuz 1570 tarihinde Osmanlı Devleti'nin Kıbrıs Seferi sırasında şehir kendi rızasıyla teslim oldu.
Şehrin belediye sınırları içerisindeki bölgesinin 1946 yılındaki nüfusu 2922, 1960 yılındaki nüfusu ise 3498 idi. 1960 Kıbrıs nüfus sayımına göre bu nüfusun 2802'si Rum, 696'sı Türk idi. Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit'in emriyle Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 1974 yılında gerçekleşen Kıbrıs Harekâtı'nda bölge Türk kontrolüne girdi. Şehrin Rum nüfusunun büyük bölümü harekât sırasında kaçtı, kaçmayanlar 1975 yılının ekim ayına kadar Dome Hotel'de tutulduktan sonra şehirden çıkarıldı. Toplamda 2.650 Girneli Rum göçmen oldu. 1975'te Limasol'dan ve güneydeki bir takım köylerden göçmen olan Kıbrıslı Türkler şehre yerleştirildi.

Girne şehrindeki başlıca tarihî mekanlar, antik liman ve limana hakim konumdaki Girne Kalesi'dir. Aslen 7. yüzyılda, Bizans döneminde yapılan kale, Lüzinyan ve Venedik döneminde yapısal değişikliklere uğradı, yeni kısımlar inşa edildi. Günümüzde kale Bizans döneminden kalma kilisesi, kulesi, Lüzinyan döneminden kalma bekçi odası, zindanları ve Venedik döneminden kalma kuleleri, sarnıcı, cephaneliğinin de dahil olduğu elementler ile üç dönemin de izini yansıtır. Müze olarak düzenlenen kalenin içindeki Batık Gemi Müzesi'nde, MÖ 300 yıllarında, yani Helenistik dönemde batmış bir gemi, gemideki buluntularla beraber sergilenir.
1860 yılında inşa edilen Archangelos Michael Kilisesi, 1885 yılında yapılmış ve Girne'nin her yerinden görülebilen bir çan kulesine sahiptir. Günümüzde ikon müzesi olarak kullanılır. Şehir merkezindeki Ağa Cafer Paşa Camii ise 1589-90 yıllarında inşa edilmiş bir Osmanlı yapısıdır. Bunun yanı sıra şehirde 19. yüzyılda yapılmış dört çeşme, Osmanlı döneminden kalma, kaledeki askerlerin ve salgınlardan ölenlerin gömüldüğünün düşünüldüğü bir mezarlık bulunur.
Girne çevresinde Beylerbeyi ve bu köydeki Bellapais Manastırı, St. Hilarion Kalesi, Hazreti Ömer Türbesi, Bufavento Kalesi, çeşitli kilise ve manastırlar bulunur.

Kentin güneyinde Beşparmak Dağları, kuzeyinde ise Akdeniz vardır. Girne'ye bağlı diğer bölgeler Bellapais, Karaoğlanoğlu, Çatalköy, Alsancak, Lapta, Karşıyaka, Çamlıbel, Sadrazamköy  ve Kayalar'dır.

1974'ten günümüze Girne Belediye Başkanlığı görevini üstlenen belediye başkanları:

1974 - 1976 Sabri Tahir,
1976 - 1985 Ziya Rızkı,
1985 - 1986 İzzet Kaysu,
1986 - 1989 Erdinç Gürçağ,
1989 - 1990 Hasan Behçet,
1990 - 1994 Mehmet Ayder,
1994 - 1998 Sümer Aygın,
1998 - 2002 Erdinç Gürçağ,
2002 - 2006 Sümer Aygın,
2006 - 2010 Sümer Aygın,
2010 - 2014 Sümer Aygın,
2014 - 2018 Nidai Güngördü
2018 - 2022 Nidai Güngördü
2022 Murat Şenkul

Kuzey Kıbrıs'ın turizm başkenti olan Girne, Kıbrıs adasının da turizm açısından en önemli şehirlerindendir. Şehir çok sayıda yeme içme ve alışveriş mekanına, barındırdığı eğlence mekanları sayesinde gece hayatına ev sahipliği yapar. Özellikle Girne antik limanında turistler ve yerli halkın rağbet ettiği restoranlar, barlar, kafeteryalar bulunur. 2009 yılında şehirde dokuzu beş yıldızlı olmak üzere 93 otel bulunmaktaydı.
2000'li yılların başlarından itibaren, Annan Planı'nın yarattığı olumlu hava sonucunda Girne ve çevresinde inşaat patlaması yaşandı. 2001-2003 yılları arasında şehirde yapılan inşaat sayısı her yıl üçe katlandı, yabancılara yapılan satışlarda büyük artış görüldü. İnşaat patlaması sonucu çok sayıda site ve apartman yapıldı.

Girne, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki sınavla girilen 8 orta eğitim kurumundan biri olan 19 Mayıs Türk Maarif Koleji Girne'de bulunur. Girne'de 5 üniversite bulunur. Bunlar: Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi, Girne Amerikan Üniversitesi, Girne Üniversitesi, Kıbrıs İlim Üniversitesi, Uluslararası Final Üniversitesi'dir.

Girne'de her yaz haziran ayından eylül ayına dek Girne Kültür ve Sanat Günleri gerçekleşir. Bu etkinlik, geçmişte haziran ayı boyunca Girne Kültür ve Sanat Festivali adı altında yapılmaktaydı. Etkinlikler kapsamında amfitiyatroda, Ramadan Cemil Meydanı'nda ve antik limanda çeşitli tarzlarda konserler, tiyatro oyunları, oratoryolar düzenlenir. Bunun yanı sıra sokaklarda heykeller sergilenir.
Girne şehrindeki futbol kulüpleri: Türk Ocağı Limasol (TOL), Doğan Türk Birliği (DTB), Girne Halk Evi (GHE).

 Mengen Bolu, Türkiye
 Ayvalık Balıkesir, Türkiye
 Hatay, Türkiye
 Yalova, Türkiye
 Beylikdüzü İstanbul, Türkiye
 Eskişehir, Türkiye
 Selçuklu Konya, Türkiye
 Adana, Türkiye

Güney Sanayi, Adana'da kurulan eski profesyonel basketbol kulübüdür.

Güney Sanayi, 1977 yılında Mensucat Spor Kulübünün, Milli Mensucat dokuma fabrikasının iflası sonucu takımın haklarını Güney Sanayi tekstil fabrikasının takımına devretmesiyle kurulmuştur. Adana şehrini, Basketbol Süper Ligi tarihinde Adana Demirspor ile beraber temsil eden iki takımdan birisidir. Dört sezon yer aldığı Basketbol Süper Ligi'nin kısa sürede önemli takımlarından biri haline gelmesine rağmen Güney Sanayi fabrikasının mali durumu nedeniyle 1983-84 sezonu sonrası liglerden çekilmiştir. Faaliyetlerine altyapıdan devam eden kulüp, Adana Şampiyonu olan genç basketbol takımının 10 Mart 1987'de trafik kazası geçirmesi sonrası kapanmıştır. Kafilede yer alan Hüseyin Sayılır, Orhon Akverdi, Halit Akbaşlı ve Kenny Edwards öldü.

TBLStat.net Takım Profili 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Durupınar, Mehmet. Türk Basketbolunun 100 Yıllık Tarihi (2009). Efes Pazarlama ve Dağıtım Ticaret A.Ş. 978-975-00995-1-9

Gılgamış Destanı, antik Mezopotamya'dan günümüze ulaşan en eski edebiyat eseri ve Piramit metinlerinden sonra en eski ikinci dini metin olarak kabul edilen destansı bir şiirdir. Gılgamış'ın yazınsal tarihi, Üçüncü Ur Hanedanlığı'ndan (y. MÖ 2100) kalma Uruk Kralı Bilgamış ("Gılgamış" için kullanılan Sümerce ad) hakkında yazılan beş Sümer şiiriyle başlar. Bu bağımsız hikâyeler, daha sonra Akadcada birleşik bir destan için kaynak olarak kullanılmıştır. "Eski Babilce" yorumu olarak bilinen bu birleşik destanın günümüze ulaşan ilk yorumu, MÖ 18. yüzyıla dayanır ve adını açılışından (Shūtur eli sharrī: "Diğer Tüm Krallardan Üstün") almıştır. Destanın sadece birkaç tableti günümüze ulaşmıştır. Sîn-lēqi-unninni tarafından derlenen daha sonraki Standart Babilce yorumu, MÖ 13. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar uzanır ve Sha naqba īmuru ("Sonsuz Derinliği Gören", çağdaş terimlerle: "Bilinmeyeni Gören") açılışına dayanır. Bunun yaklaşık üçte ikisi daha uzundur ve on iki tabletlik yorum kurtarılmıştır. En iyi kopyalardan bazıları, MÖ 7. yüzyılda yaşamış olan Asur Kralı Asurbanipal'in kütüphane kalıntılarında keşfedilmiştir.
Hikâyenin ilk yarısında Uruk'un kralı Gılgamış ile tanrılar tarafından Gılgamış'ın Uruk halkına baskı yapmasını önlemek için yaratılan vahşi bir adam olan Enkidu anlatılır. Enkidu, bir tapınak fahişesi olan Şamhat ile cinsel ilişkiye girerek uygar hale geldikten sonra Gılgamış'ı bir güç sınavına davet ettiği Uruk'a gider. Tapınak fahişeleri, o dönemde tapınakların maddi ihtiyaçlarının karşılanması için kutsal bir görev yaptıklarına inanılan kişilerdir.
Gılgamış, mücadeleyi kazanmasına karşın Enkidu ile arkadaş olur. Birlikte, efsanevi Sedir Ormanı'na altı günlük bir yolculuk yapar ve burada koruyucu, korkunç Humbaba'yı öldürmeyi ve kutsal Sedir'i kesmeyi planlarlar. Tanrıça İştar, cinsel ilişki önerisini geri çeviren Gılgamış'ı cezalandırmak için Gök Boğası'nı gönderir. Gılgamış ve Enkidu, Gök Boğası'nı öldürdükten sonra tanrılar, Enkidu'yu ölüme mahkûm etmeye karar verir ve Enkidu'nun canını alır.
Destanın ikinci yarısında, Enkidu'nun ölümünden ötürü acı çeken Gılgamış'ın sonsuz yaşamın gizemini keşfetmek için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkması anlatılır. En sonunda "Aradığınız hayatı, asla bulamayacaksınız. Tanrılar insanı yarattığında insanın payına ölüm düşmüştür ve tanrılar, hayatı kendi ellerinde tutmuştur." bilgisini öğrenir. Bununla birlikte yaptırdığı büyük yapılar, Siduri'nin önerisi ve ölümsüz adam Utnapiştim'in Büyük Tufan hakkında söyledikleri sayesinde Gılgamış'ın ünü, ölümünden sonra Gılgamış hikâyesine olan ilginin artmasıyla günümüze ulaşmış; birçok dile çevrilmiş ve popüler kurgu eserlerinde yer almıştır.
Destan, dinde ve kahramanlık destanları geleneğinde temel bir eser olarak kabul edilir; Gılgamış, Herakles (Herkül) gibi daha sonraki kahramanların ilk örneğini oluşturur ve destanın kendisinin Homeros destanlarına etkisi olmuştur.

2000 yılı aşkın bir zaman diliminden farklı kaynaklar mevcuttur. En eski Sümer şiirleri artık tek bir destanın parçaları olmaktan çok, genel olarak ayrı öyküler olarak kabul edilmektedir. Bu şiirler, Üçüncü Ur Hanedanı (y. MÖ 2100) dönemine kadar gitmektedir. Eski Babilce tabletler, tek bir Gılgamış Destanı anlatısı için günümüze ulaşan en eski tabletlerdir. Daha eski Eski Babilce tabletler ve daha sonraki Akadca yorumu, daha sonraki metinlerdeki boşlukları doldurmak için kullanılan önceki metinler ile çağdaş çeviriler için önemli kaynaklardır. Yeni keşiflere dayanan birkaç yenilenmiş yorum yayımlanmış olsa da destan eksik kalmıştır. Eski Babilce metninin çözümlenmesi, destanın olası erken biçimlerini yeniden oluşturmak için kullanılmıştır. Standart Babilce yorumu olarak da anılan en güncel Akadca yorumu, on iki tabletten oluşur ve MÖ 1300 ile MÖ 1000 yılları arasında yaşadığı düşünülen Sîn-lēqi-unninni tarafından düzenlenmiştir.
Asurca çivi yazılı tabletlerin yaklaşık 15 bin parçası, 1850'lerin başında Ninova'daki Asurbanipal Kütüphanesi'nde Austen Henry Layard, yardımcısı Hormuzd Rassam ve W.K. Loftus tarafından keşfedildi. Sonraki on yılın sonlarında, British Museum bunları incelemesi için George Smith'i işe aldı; 1872'de Smith, İncil Arkeolojisi Derneği'nden (Society of Biblical Archaeology) önce çevrilmiş parçaları okudu ve 1875 ile 1876'da daha kapsamlı çeviriler yayımladı. Gılgamış'ın ana karakteri, adındaki çivi yazısı logografileri doğru bir şekilde söylenmeden önce dünyaya "İzdubar" olarak yeniden tanıtıldı. 1891'de Paul Haupt çivi yazısı metnini topladı ve dokuz yıl sonra Peter Jensen kapsamlı bir baskı yaptı; R. Campbell Thompson, her ikisinin çalışmasını 1930'da güncelledi. Sonraki yirmi yıl boyunca Samuel Noah Kramer, Sümer şiirlerini yeniden bir araya getirdi.
1998'de Amerikalı Asurolog Theodore Kwasman, British Museum'un deposunda destanın ilk satırlarını içerdiğine inanılan bir parça keşfetti. 1878'de bulunan ve MÖ 600 ile MÖ 100 arasına tarihlenen bu parça, kurtulmasından bu yana bir yüzyıldan fazla bir süre uzmanlar tarafından incelenmedi. Parçada "Her şeyi gören, toprağın temeli olan, (her şeyi) bilen, her konuda bilgeydi: Gılgamış." yazılıydı. Efsanelerde Gılgamış'ın düşmanlarından birinin babası olarak bahsedilen Kiş'li Enmebaragesi ile ilgili eserlerin keşfi, Gılgamış'ın tarihsel varlığına inanılırlık kazandırmıştır.
Kesin çağdaş çeviri, 2003 yılında Oxford University Press tarafından yayınlanan Andrew George'a ait iki ciltlik eleştirel bir çalışmasıdır. Cambridge akademisyeni Eleanor Robson tarafından yapılan bir kitap incelemesinde, George'un bu çalışmasının son 70 yılda Gılgamış ile ilgili yapılan en önemli eleştirel çalışma olduğu savlanır.

Bulunan çeşitli kaynaklardan destanın iki ana yorumu kısmen yeniden bir araya getirildi: Standart Babilce yorumu yani "Derinleri gören kişi" ile Eski Babilce yorumu yani "Diğer tüm kralları aşan". Gılgamış hakkında daha önce yazılan beş Sümer şiiri kısmen kurtarılmış iken bu şiirlerden bazıları Babil yorumundaki belirli bölümlerin ilkel yorumlarını, diğerleri ise ilgisiz hikâyeler içermektedir.

Destanın standart Babilce yorumu, Hormuzd Rassam tarafından 1853'te Ninova'daki Asurbanipal Kütüphanesi'nde keşfedildi. "Standart Babilce" edebi amaçlar için kullanılan bir edebi tarzı ifade eder. Bu yorum Sin-liqe-unninni tarafından MÖ 1300 ile 1000 yılları arasında önceki metinlerden derlenmiştir. Standart Babilce yorumu, eski yorumdan ayrı açılış sözcüklerine sahiptir. Eski yorum "Diğer tüm kralları aşan" ifadesiyle başlarken Standart Babilce yorumunda "Derinleri gören" (ša naqba īmuru) ifadesi ile başlar. Gılgamış'a tanrılara nasıl tapılacağı, neden insanlar için ölüm emredildiği, iyi bir kralın nasıl olduğu ve nasıl iyi yaşanacağı hakkında bilgi verilmiştir. Tufan efsanesinin kahramanı Utnapiştim'in hikâyesi, Babil destanı Atra-Hasis'te de bulunabilir.
12. tablet, özgün 11'in devamı niteliğindedir ve umulana göre daha sonraki bir tarihte eklenmiştir. İyi hazırlanmış 11 tabletlik destanla çok az ilişkisi vardır; 12. tablet, Gılgamış'ın Enkidu'yu Yeraltı Dünyası'ndan bazı nesnelerini almak için gönderdiği önceki bir Sümer masalının yakın bir kopyasıdır. Bu tablete göre Enkidu, Yeraltı Dünyası'nın doğasını Gılgamış ile ilişkilendirmek için bir ruh biçiminde geri döner.

Yapıtın, Cumhuriyet Gazetesi Dünya Klasikleri Dizisi'nde yayımlanan baskısının çevrimiçi okunabileceği bağlantı 1 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Hadad (Ugarit Haddu ), Haddad, Adad (Akadca : 𒀭𒅎 D IM, Adād olarak telaffuz edilir) (Sümerce Iškur); Kenan ve eski Mezopotamya dinlerinde fırtına ve yağmur tanrısıydı. Ebla'da MÖ 2500'de "Hadda" olarak tasdik edildi.  Haddad Levant'tan Amoritler tarafından Mezopotamya'ya tanıtıldı ve burada Akad (Asur - Babil ) tanrısı Adad olarak tanındı. Adad ve Iškur genellikle Hurri tanrısı Teshub için kullanılan sembolün aynısı olan logogram 𒀭𒅎 dIM ile yazılır. Hadad ayrıca Pidar, Rapiu, Baal-Zephon veya genellikle basitçe Ba'al (Rab, efendi) olarak da adlandırılırdı, ancak bu unvan diğer tanrılar için de kullanılıyordu. Boğa, Hadad'ın sembolik hayvanıydı. Sakallı görünüyordu, "boğa boynuzlu" bir başlık takarken sık sık bir sopa ve şimşek tutuyordu. Hadad, Yunan Zeus, Roma tanrısı Jüpiter (Küçük Asya'da Doliche yakınlarındaki kült merkezinde Jüpiter Dolichenus olarak anılırdı) ve Hitit fırtına tanrısı Teshub ile eşitlendi.
Baal Destanı (veya Baal Döngüsü) fırtına Kenan fırtına tanrısı Hadad hakkında bir hikâye koleksiyonudur. Bu hikâye koleksiyonu MÖ 1400 ile 1200 arasına tarihlenir ve günümüz Suriye'sinde bulunan antik bir şehir olan Ugarit'te bulunmuştur.

Akadca'da Adad, Imperial Aramaic   ile aynı kökenli Rammanu ("Gök Gürültüsü") olarak da bilinir. Raˁmā ve İbranice: רַעַם   Hadad'ın takma adı olan Raamdır.
Adad, kuzey Mezopotamya'da ortaya çıkmasına rağmen, güneyde İşkur'u belirleyen aynı Sümerogram dIM tarafından tanımlandı. Tapınması, Birinci Babil hanedanından sonra Mezopotamya'da yaygınlaştı. Ur-Ninurta' döneminden bir metin, Adad/İşkur'u hem şiddetli öfkesiyle tehdit edici, hem de genellikle hayat veren ve iyiliksever olarak nitelendirir.
İşkur formu, Shuruppak'ta bulunan tanrılar listesinde bulunmasına rağmen daha az önemliydi, bu muhtemelen Sümer'de fırtına ve yağmurun azlığı ve tarımın sulamaya bağlı olmasıyla açıklanır. Enlil ve Ninurta tanrıları da İşkur'un ayırt edici özelliğini azaltan fırtına tanrısı özelliklerine sahipti. Bazen ikisinden birinin yardımcısı veya arkadaşı olarak görünür.
Enki kaderleri dağıtırken, İşkur'u kozmosun müfettişi yapmıştı. Bir litanide, İşkur "büyük parlak boğa, senin adın cennet" ilan edilir ve aynı zamanda Karkara efendisi Anu'nun oğlu, Enki'nin ikiz kardeşi, bolluğun efendisi, fırtınaya binen efendi, cennetin aslanı olarak da anılır.
Diğer metinlerde Adad/İşkur bazen ay tanrısı Nanna/Sin'in Ningal'den olan oğlu ve Utu/Şamaş ile İnanna/İştar'ın erkek kardeşidir. İşkur bazen Enlil'in oğlu olarak da tanımlanır.
Adad/İşkur'un kutsal hayvanı olarak Eski Babil döneminden (MÖ 2. binyılın ilk yarısı) başlayarak Boğa tasvir edilmiştir.
Adad/Iškur'un eşi, bazen tanrı Dagānu ile ilişkilendirilen tahıl tanrıçası Şala idi. İlk metinlerde Gubarra olarak da anılırdı. Ateş tanrısı Gibil (Akad dilinde Gerra olarak adlandırılır) bazen İşkur ve Şala'nın oğludur.
Mitannilerin aynı Sümerogram dIM ile adlandırdıkları Anadolu fırtına tanrısı Teshub ile özdeşleştirilir. Adad/Iškur, ara sıra  Amori tanrısı olan Amurru ile özdeşleştirilir.
Adad/İşkur'un kültünün Babil merkezi güneydeki Karkara idi.
Adad Asur'da savaşçı yönüyle birlikte geliştirildi. Orta Asur İmparatorluğu sırasında, Tiglath-Pileser I (1115–1077) döneminden Adad'ın Assur'da Anu ile paylaştığı çifte bir sığınağı vardı. Anu, dualarda genellikle Adad ile ilişkilendirilir. Adad ve çeşitli alternatif biçim ve takma adlar (Dadu, Bir, Dadda ) Asur krallarının adlarında sıklıkla bulunur.

Dini metinlerde Ba'al/Hadad, yağmuru ve bitkilerin çimlenmesini yöneten, doğurganlığı belirleme gücü olan gökyüzünün efendisidir. Bölgenin tarım insanlarına yaşamın ve büyümenin koruyucusudur. Ba'al'ın yokluğu kuru dönem, açlık, ölüm ve kaosa neden olur.
Ugarit'ten gelen metinlerde, panteonun yüce tanrısı El, Lel Dağı'nda (belki de "Gece" anlamına gelir) ikamet eder ve tanrılar meclisinin buluştuğu yer oradadır.
Baal Döngüsü bölük pörçüktür ve bir çağdaşı için aşikar olabilecek pek çok şeyi açıklanmamış bırakır. Günümüze ulaşan en eski bölümlerde, El ve Ba'al arasında bir tür kan davası olduğu görülüyor. El, hem prens Yamm ("Deniz") hem de Nahar ("Nehir") olarak adlandırılan oğullarından birini tanrıların kralı yapar ve Yamm'ın adını yw'den (metnin o noktasında böyle yazılır) mdd'il  ("El'in Sevgilisi") olarak değiştirir. El, Yamm'a, Yamm'ın gücünü güvence altına almak için Ba'al'ı tahtından kovması gerekeceğini bildirir.
Bu savaşta Ba'al bir şekilde zayıflar, ancak ilahi usta Kothar-wa-Khasis iki sihirli sopayla Yamm'a saldırır, Yamm çöker ve Ba'al savaşı bitirir. 'Athtart, Ba'al'ın zaferini ilan eder ve Ba'al/Hadad'ı lrkb ‘rpt (" Bulutların Üzerindeki Binici" modern İngiliz İncillerinin editörleri tarafından Mezmur 68.4'te Yahweh'e uygulanan bir ifade) olarak selamlar; 'Athtart'ın ısrarı üzerine Ba'al, Yamm'ı "parçalar" ve Yamm'ın öldüğünü ve ısının sağlandığını ilan eder.

Yamhad veya Halab (modern Halep ) kralı, MÖ 2. binyılda, Halep Kalesi'nde bulunan Hadad tapınağında sergilenmek üzere bir hürmet işareti olarak Mari kralından bir İştar heykeli aldı. Halep kralı kendisini "Hadad'ın sevgilisi" olarak adlandırdı. Asur kralı I. Şalmaneser'in bir stelinde tanrı " Halep tanrısı" olarak anılır.
Hadad, bölgenin kralları tarafından verilen bir dizi teoforik isimde de görünür. Moab ülkesinde Midyanlıları bozguna uğratan Bedat oğlu Hadad, Edom'un, Hadadezer Davut tarafından mağlup edilen Aramilerin kralıydı. Şam'daki Arami kralları, tıpkı bir dizi Mısır hükümdarının kendilerine Ammon'un oğulları demeye alıştıkları gibi, alışkanlık olarak Ben-Hadad veya Hadad'ın oğlu unvanını almış görünüyor. Bir örnek, Yahuda kralı Asa'nın kuzey İsrail Krallığı'nı işgal etmek için görevlendirdiği söylenen Aram kralı Ben-Hadad'dır. MÖ 9. veya 8. yüzyılda, Aram kralı Ben-Hadad'ın adı Halep'in kuzeyindeki bir köy olan Bredsh'te bulunan Melqart'a adanmış adak bazalt stelinde yazılıdır. Ayrıca İsmail'in on iki oğlunun yedincisi A Hadad idi.
Bir dizi takma ad, muhtemelen orijinalinde Ramān olarak seslendirilen Aramice rmn, Eski Güney Arapça rmn, İbranice rmwn ve Akadca Rammānu ("Thunderer") içerir. Masoretik seslendirme Rimmôn ile bilinen İbranice rmwn, ' nar ' anlamına gelen İbranice sözcükle aynıdır ve kasıtlı bir yanlış yazım ve orijinalin parodisi olabilir.
Hadad-rimmon kelimesi, (bazı elyazmalarında "Hadar-rimmon) çok tartışılan bir konu olmuştur. Jerome ve tüm eski Hristiyan tercümanlara göre, yas, Megiddo vadisinde Hadad-rimmon (Maximianopolis) adlı bir yerde meydana gelen bir şey içindi. Bahsedilen olay genellikle Yoşiya'nın ölümü (veya Targum'da olduğu gibi Ahav'ın Hadadrimmon'un ellerinde ölümü) olarak kabul edildi. Ancak Ugaritik metinlerin keşfinden önce bile bazıları Hadad-rimmon'un Adonis veya Tammuz gibi, ölen ve yükselen bir tanrı olabileceğinden şüpheleniyordu. Adonis festivallerine yas eşlik ederdi ve o zaman bu Hadad için yas işareti olabilir. TK Cheyne, Septuagint'in basitçe Rimmon okuduğuna işaret etti ve bunun Tammuz-Adon'un kendi içinde bir yozlaşması olabileceğini savunuyor. "O gün Kudüs'te Tammuz-Adon için ağlayan kadınların yası gibi büyük bir yas olacak".

Baal
Eski Mezopotamya dini

Hasan Kethüda Camii(ya da Hasan Ağa Camii), Adana'nın merkezinde, Sarıyakup Mahallesi’nde bulunan 16. yüzyıl yapısı cami.
Adana’da Osmanlı klasik devir mimarisinin özelliklerini taşıyan tek eserdir. Yağ Camii'nin arka kısmındadır.
Kitabesi yoktur; vakfiyesine göre 1558 yılında Ramazanoğlu Beyi Pirî Paşanın  döneminde "Abdullah Hasan Ağa" adlı biri tarafından yaptırılmıştır. Tek şerefeli minaresi  ise 1730 yılında yapılmıştır.
Halk arasında yapının banisi Hasan Ağa'nın Ulu Cami inşaatında görevli olduğu ve Ulu Cami inşaatından kalan malzemeler ile bu camiyi yaptırdığı; bunu öğrenen Piri Paşa'nın onu katlederek cami avlusuna gömdürdüğü söylenir. Caminin planlarının Mimar Sinan'a ait olduğu söylentisi günümüze kadar gelmiştir; ancak bu konuda kesin bir bilgi yoktur.
Caminin harim kısmı sekizgen biçiminde yüksek kasnaklı bir kubbe ile örtülüdür. Revaklı bir avlusu, üç sivri kemerle birbirinden ayrılmış üç bölümden oluşan, üzeri kubbe ile örtülü son cemaat yeri vardır. Kuzey duvara bitişik mahfilin tamamı ahşaptır ve dönemin ahşap işçiliğini yansıtır. Mermer minberin süslemesinde üç ayrı renk mermer kullanılmıştır.
Cami,1813 ve 1946 yılında büyük bir onarım görmüştür. 1998 depreminde hasar gören cami, 1998-2004 yılları arasında onarılarak 2004 yılında ibadete açıldı.

Hürriyet, Türkiye'de yayımlanan günlük gazete. 1 Mayıs 1948 tarihinde Sedat Simavi tarafından kurulmuş olup, günümüzde Demirören Holding bünyesinde bulunmaktadır.

Gazete, 1948'de Sedat Simavi tarafından kurulmuş ve 1 Mayıs 1948'de "Ürdün ve Irak orduları Filistin'e girdi" manşetiyle ilk sayısını yayınlamıştır. Sedat Simavi'nin 1953'te ölmesinden sonra yönetimi ortaklaşa üstlenen oğulları Haldun Simavi ve Erol Simavi döneminde de gazete, aynı çizgiyi sürdürmüştür. Haldun Simavi'nin Web Ofset grubunu oluşturarak 1971'de ayrılmasından sonra gazete tümüyle Erol Simavi'nin yönetimine geçti. 1971 sonrasında sırasıyla İzmir, Ankara, Adana ve Erzurum'da bürolar açan Hürriyet 1973'te ofset baskı sistemine geçerek özellikle renkli fotoğraf kullanımıyla büyük avantaj sağladı.
7 Mart 1990'da, gazetenin Yönetim Kurulu Üyesi, yazarı ve eski Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, arabasına binerken uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. 1 Mayıs 1988 tarihinde logosu değiştirilen Hürriyet, 1992 yılında Erol Aksoy, Dinç Bilgin ve Haldun Simavi'nin ortak girişimi haline geldi. 1994 yılında, yüzde 70 hissesi Doğan Yayın Holding tarafından satın alınan Hürriyet, Doğan Yayın Holding'e bağlı olarak yayım yapmıştır. 20 yıldır gazetenin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Ertuğrul Özkök, 29 Aralık 2009 tarihi itibarıyla yerini Enis Berberoğlu'na bırakmıştır. 25 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan Hande Fırat imzalı "7 Eleştiriye 7 Yanıt - Karargâh Rahatsız" başlıklı manşet ile ilgili haberden kısa bir süre sonra, 1 Mart 2017 tarihinde Sedat Ergin Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılarak yerine Fikret Bila atanmıştır. Gazetenin Demirören Holding tarafından alınmasından sonra görevinden ayrılan Fikret Bila'nın yerine, Vahap Munyar Genel Yayın Yönetmenliğine atandı. Hürriyet'te 43 gazetecinin işine son verilmesinin ardından gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Vahap Munyar da görevinden ayrıldı. Vahap Munyar'dan boşalan Genel Yayın Yönetmenliğine 6 Kasım 2019'da Ahmet Hakan getirildi.
22 Mart 2018'de Demirören Holding tarafından satın alınmıştır. Satın alma sonrası yaklaşık 50 yazar toplu olarak işten çıkarıldı. Bu işten çıkarmalar üst yönetim tarafından gazetenin genel yayın yönetmeni Vahap Munyar'a haber verilmeden yapıldı. Bu olayın üzerine Vahap Munyar da istifa etti.
1997'den itibaren yayın yapan Hürriyet gazetesinin internet haber sitesi Türkiye genelinde Nisan 2020 istatistiklerine göre en çok ziyaret edilen siteler sıralamasında, Türkiye genelinde 7., dünya genelinde ise 395. sıradadır. Gazetenin internet sitesi hurriyet.com.tr, Haziran 2011'de 9,5 milyon ziyaretçisiyle Avrupa’da en çok ziyaret edilen dördüncü haber sitesi oldu.

İlk 1950 yılında Hürriyet ile birlikte ek olarak verilen Hürriyet Pazar karikatür formatındadır. Yıllar içerisinde içerik ve görsel olarak yenilenen Hürriyet Pazar gazetesi; Hürriyet Pazar ilavesi, Pazar Extra, Pazar Kelebek, Kelebek Pazar gibi isimlerde yayınlanmıştır.

Hürriyet gazetesi eki Hürriyet Pazar 1950 yılından bugüne kadar verilen ektir. 24 Nisan 2011 tarihinde ek formatından gazete formatına dönüştürülmüştür. "Türkiye'nin yeni Pazar tutkusu olacak" sloganıyla lanse edilen Hürriyet Pazar'ın içeriği genişletilmiştir. Yazarlar bünyesine Ahmet Hakan ve Ertuğrul Özkök gibi yazarları ekleyen gazete 36 sayfa olarak basılmaktadır.

Hürriyet Kampüs gazete eki 2010 Mart tarihinden itibaren çeşitli üniversitelerin kampüslerinde bulunmaktadır. Bu gazeteyle genç nüfusa seslenen Hürriyet çeşitli festival ve yarışmalar da düzenlemektedir.

Gazetenin her ayın ikinci ve son Cuması çıkan teknoloji konulu ilavesi. 2002 yılı Kasım ayında yayın hayatına başlamıştır. Gazetenin Yayın Yönetmeni Yurtsan Atakan'dır. Yardımcı editörlüğünü sırasıyla Hüseyin Gönüllü, Erdal Kaplanseren, Levent Daşkıran ve Serbülent Aksayar yürütmüştür. Yazarları Siyami Kahyaoğlu, Yurtsan Atakan, Erkan Çelebi, Edip Emil Öymen, Halil Aksu, Batuhan Okur, Ersan Atakan, Levent Pekcan, Aslı Yurtseven ve Selim Demirpençe'dir.
2008'in kasım ayında ekin yayınına son verilmiştir.

3 Şubat 2017 tarihinden itibaren her Cuma yayınlanmaya başlamıştır.

Hürriyet, Almanya'ya çalışmak için giden Türk işçilerinin gazete ve haber gereksinimini karşılamak amacıyla, 1964 yılından başlayarak uçakla Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine gönderilmeye başlandı. Talebin artması üzerine 1970'lerin başında gazetenin Almanya'da da basılmasına karar verildi.
Günümüzde, Almanya'nın Frankfurt şehri yakınlarındaki tesislerinde Hürriyet gazetesinin basımı devam etmektedir.

2010 yılında Hürriyet ortaklığıyla kurulan bir grup indirim sitesidir. Türkiye genelinde 6 ilde (İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya ve Adana) faaliyet göstermiştir.
yakala.co markası 2010 yılında interaktif reklam birliği IAB Amerika'nın lisansıyla düzenlenen Mixx Awards'da ürün lansmanı kategorisinde Golden Mixx, sosyal pazarlama kategorisinde Gümüş Mixx olmak üzere iki ödül kazandı.
16 Aralık 2022 tarihi itibarıyla faaliyetlerine son vermiştir.

25 Şubat 2017 tarihinde Hürriyet gazetesinde, Hande Fırat tarafından kaleme alınan ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'a yönelik eleştirilere cevap niteliği taşıyan bir haber, manşetten “7 Eleştiriye 7 Yanıt” başlığıyla; orta sayfada ise “Karargâh Rahatsız” başlığıyla yayımlandı.
Haber yayınlandıktan kısa süre sonra Cem Küçük, Hilal Kaplan, Turgay Güler, Ömer Turan gibi gazeteciler, Twitter üzerinden çok ağır tepki gösterdi; manşet, Cumhuriyet gazetesinin 2003'te attığı Genç Subaylar Rahatsız manşetine benzetildi ve askerî darbe iması içerdiği iddia edildi. Aydın Doğan ve Hande Fırat hedef gösterildi ve haklarında soruşturma açılması için çağrı yapıldı.
Tepkiler üzerine aynı gün açıklama yapan Hürriyet gazetesi, haberi yazan Hande Fırat'ın Genelkurmay Başkanlığı İletişim Dairesi'nden aldığı yanıtları haberleştirdiğini belirtti ve askerî darbe imaları hakkında ‘iftirada sınır tanımazlığın en uç örneklerinden biri’ dedi.

Bütün bu suçlamalar kötü niyetlidir. Hürriyet’in haberi dikkatli bir şekilde okunduğunda, metnin son zamanlarda Akar’a yöneltilen eleştirilere dönük yanıtları içerdiği görülebilir. Üstelik, bu eleştirilerin hükümete yakın çevreler değil, hükümete muhalif kesimlerden kaynaklandığı bir sır değildir. (...) 15 Temmuz darbe girişiminde İstanbul’daki merkezi bizzat kalkışmaya katılan askerlerin işgaline uğramış olan Hürriyet Gazetesi demokrasiden yana kuvvetli bir duruş ortaya koymuştur. Hürriyet’in demokrasiye olan taahhüdünü sorgulamak kimsenin haddine değildir.

Habere karşı sosyal medya, görsel ve yazılı medyadan gelen tepkiler sonrası Bakırköy Başsavcılığı, yapılan suç duyurusu üzerine soruşturma başlattı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yiğit Bulut manşetle ilgili "Halkı kendi ordusu ile karşı karşıya getirmeye çalışanlar, mutlaka bunun hesabını verecekler" demiş, Başbakan Binali Yıldırım gazete maneşetiyle ilgili olarak "Hükümete ayar vermeye çalışıyorlar" diyerek tepki göstermiş, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile görüşmüştür. 28 Şubat tarihinde Recep Tayyip Erdoğan ve Hulusi Akar'ın Pakistan'a hareketinde önce havalimanında basın açıklaması yapmış, gazetenin haberi için "Bizi kendi içimizde birbirimize düşürmeye çalışıyorsa, bunun bedelini de ağır ödeyecektir" dedi. 1 Mart 2017 tarihli Hürriyet'te ise karikatürist Latif Demirci'nin çizdiği, asker kamuflajı desenli bir kapının tokmağına "Please do not disturb / Lütfen rahatsız etmeyiniz" yazılı uyarı levhasının asılı olduğu görülen karikatürist yayınlanmıştır.

6 Eylül 2015'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bir televizyon programında yaptığı bazı açıklamalar, Hürriyet gazatesinin resmî twitter adresinden “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan #Dağlıca açıklaması: '400 milletvekili alınsaydı bunlar olmazdı.'” ifadeleri ile yayınladı. Gazete, tweeti #Dağlıca hashtag'ının "isabetli" olmadığı ve "bilgiyi bir an önce okurlara ulaştırma çabasından kaynaklanan bir yanlışlık" olduğu gerekçesi ile on dakika sonra yayından kaldırdı. Bu sırada Hilal Kaplan ve Cemile Bayraktar Twitter üzerinden Hürriyet Gazetesi'ni protesto çağrısı yaptılar. Ardından yaklaşık 200 kişilik bir grup saat 23.30 sıralarında Hürriyet Dünyası'nın İstanbul Bağcılar'da bulunan, Radikal ve Doğan Haber Ajansı gazetecilerini de barındıran binasına taş ve sopalarla saldırıda bulundu. Organize suç örgütü lideri Sedat Peker, 20 Mayıs 2021 tarihinde yayınladığı bir videoda AKP'li bir milletvekilinin ricası üzerine saldırıyı gerçekleştirmeye yardımcı olduğunu açıkladı.
7 Eylül 2015 tarihinde gazetenin İstanbul ve Ankara'daki merkezlerine yönelik ikinci bir saldırı gerçekleştirildi. Kalabalık bir grup polis engelini aşarak gazetenin Ankara'daki binasına taş ve sopalarla hasar verdi ve sloganlar attı. Ayrıca dört el silah sesi duyuldu.
Gazetenin avukatları, Hürriyet Dünyası'na saldırı esnasında kalabalığın arasında bulunan AK Parti Gençlik Kolları Başkanı, üyeleri ve AK Parti İstanbul Milletvekili Abdurrahim Boynukalın hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Ayrıca, İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın söylemediği sözü çarpıtarak, algı operasyonu" yapıldığı gerekçesiyle Hürriyet gazetesi internet sitesinin yetkilileri hakkında soruşturma başlattı. Gazete'ye yönelik saldırılar Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye Gazeteciler Federasyonu, TÜSİAD, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ankara Büyükelçiliği ve Avrupa Birliği Konseyi tarafından kınandı.

Sedat Simavi Edebiyat Ödülü

Resmî site
X'te Hürriyet

Hüseyin Sözlü (d. 2 Mayıs 1965, Çokçapınar, Ceyhan), Milliyetçi Hareket Partisi üyesi eski Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve eski Ceyhan Belediye Başkanıdır.

Hüseyin Sözlü 1965 yılında Ceyhan'ın Çokçapınar köyünde doğmuştur. Aslen Yörük'tür. İlköğrenimini köyü Ceyhan Çokçapınar'da, ortaöğrenimini ise Ceyhan Yaltır Kardeşler Ortaokulu ve Ceyhan Endüstri Meslek Lisesi'nde tamamladı. Daha sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ne girerek 1989 yılında ziraat mühendisi olarak mezun oldu. 1990 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nde işletme mühendisi olarak göreve başladı. 1992 yılında Ceyhan Ülkü Ocağı Başkanı oldu. 1997 yılında DSİ kösreli işletme ve bakım başmühendisliğine atandı.
1999'dan 2013'e kadar aralıksız üç dönem Milliyetçi Hareket Partisi'nden Ceyhan Belediye Başkanlığı'na seçildi. Ceyhan Belediye Başkanlığı yaptığı dönemle ilgili "edimin ifasına fesat karıştırma" suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırılan eski Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, kararın Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesince bozulması üzerine yapılan yeniden yargılamada beraat etti. 30 Mart 2014 günü yapılan yerel seçimlerde, %33.51'lik oy oranı ile Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi. 2019 yılında Cumhur İttifakı'nın Adana Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmuştur. 5 yıl sürdürdüğü Adana Büyükşehir Belediye Başkanlık görevini 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde seçilen Zeydan Karalar devraldı.
Şu an Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Başdanışmanlığı görevini sürdürmektedir.
Evli ve üç çocuk babasıdır.

X'te Hüseyin Sözlü
Facebook'ta Hüseyin Sözlü
Instagram'da Hüseyin Sözlü

II. Leo (Ermenice: Լեւոն Ա Մեծագործ, Lewon A Metsagorts), ayrıca II. Leon, II. Levon ya da II. Levon (1150 – Mayıs 1219), Onuncu Kilikya Ermeni Lordu ya da "Dağların Lordu" (1187 – 1198/1199) ve ilk Kilikya Ermeni kralı (bazen Muhteşem I. Levon olarak da adlandırılır) ya da I. Levon (1198/1199 – 1219).
Hükümdarlığı boyunca, Levon, güçlü ve birleşik Hristiyan devleti olarak Kilikya Ermeni Krallığı'nı kurmayı başarmıştır, politik alanda bu yükselişi tahmin edilememiştir. Üçüncü Haçlı seferi ordularına kendi ordusu ile işbirliği sözü yanında hazırlık, rehberlik, nakliye hayvanları ve her çeşit yardım sağlamıştır. Hükümdarlığı altında Ermenilerin gücü İsaurya'dan Nur Dağları'na ulaşarak zirve yapmıştır.
1194–1195 yılında, kral unvanı almak için, Kilikya Ermeni Kilisesi'ni Papalık ile birleştirmek üzere tam bir birlik inşa etti. Birlik anlaşması imzalaması ile, gecikmesiz taç giydi. 6 Ocak 1198 ya da 1199 tarihinde Tarsus'ta Kutsal Söz Kilisesi'nde Kral olarak kutsandı.

Kilikya Ermeni Lordu I. Levon'un üçüncü oğlu Stefen'ın en genç oğludur. Annesi, Barbaron Lordu Sempad'ın kızı Rita'dır. Levon'un babası Kilikya Bizans valisi Andronicus Euphorbenus'un verdiği ziyafete 7 Şubat 1165 tarihinde giderken öldürülmüştür. Babalarının ölümünden sonra, Levon ve ağabeyi Ruben, Toros Dağları'nda Kilikya'ya açılan geçitlerini koruyan Barbaron kalesinin Lordu dayıları Pagouran ile yaşamışlardır.
Amcaları Kilikya Ermeni Lordu I. Mleh, ülkede yarattığı zalimlikler yüzünden düşmanlar kazanmış, en sonunda kendi askerleri tarafından Sis Şehri'nde 1175 yılında öldürülmüştü. Kilikya Ermeni senyörleri Levon'un ağabeyini III. Ruben olarak prensliğin tahtına seçtiler.
1183 yılında, Antakya Prensi III. Boemondo ile ittifak yapan Namrun Kalesi (Lampron) Lordu III. Hethum, III. Ruben'e düşmanlığa başladı, III. Ruben, Levon'u Hethum'un dağlardaki mevzilerini çevirmeye yolladı. Fakat III. Boemondo, Hethum'a yardıma koşup Ruben'i tuzağa düşürüp esir etti. Ağabeyinin yokluğu Levon'a, Ruben Hanedanı'nın geçici koruyucusu olarak, keskin politik yeteneklerini icra etme şansı verdi. Ruben, yüksek bir fidye ile Adana ve Misis'in Antakya'ya devredilmesi ile serbest bırakıldı. Ruben, esaretten dönünce, yetkilerini kardeşi Levon'a 1187 yılında devredip, Trazarg Manastırına kapandı.

Bizans İmparatoru II. İsaakios ile Selahaddin Eyyubi arasındaki ittifakın yarattığı aktif tehlike ve Oğuzların daha yakın tehlikesi, Levon ile Antakya Prensi III. Boemondo'nun birbirine yaklaştırdı. Levon, Antakya Prensi ile ittifak arayışına girdi ve onun hükümdarlığını kabul etti. Kalabalık göçebe Türkmen boyları kuzey sınırlarını geçerek, Sis şehrine yaklaşıp, her tarafta yerleşmeye başladılar;; 1187 yılında iki prens Türkmen tehdidini bertaraf etmek için birleştiler. Levon, küçük bir kuvvet toparlayabildi ama boyların yönlerini değiştirmeyi, liderlerini öldürmeyi ve ağır kayıplar verdirmeyi başardı. Kısa bir süre sonra, III. Boemondo'nun üçüncü karısı Sibylle'in yeğeni Zabel ile evlendi (3 Şubat 1188/4 Şubat 1189 )
1188 yılında, Sultan II. Kılıç Arslan'ın ölümünü takip eden Türkiye Selçuklu Devleti'nde yaşanan sıkıntıdan faydalanmak amacıyla dikkatini oraya verdi. Bragana'ya sürpriz bir saldırısı başarılı olmadı, iki ay sonra daha büyük bir ordu ile döndü, garnizon komutanını öldürdü ve kaleyi ele geçirdi sonra İsaurya'ya yürüdü. Kuzeye doğru ilerleyip, Heraclea Cybistra (Günümüz Ereğli, Konya yakınları) ele geçirilmiş sonra yüklü bir fidye ile geri verilmiştir.
Yaklaşık aynı zamanlarda, III. Boemondo'ya büyük bir borç vermiş fakat borcun geri ödenmesi konusunda acele etmemiştir. Selahaddin Eyyubi Antakya mıntıkasını işgal ettiğinde, dikkatli bir şekilde tarafsız kaldı.
Kutsal Roma Cermen İmparatoru Friedrich Barbarossa Haziran 1190 tarihinde topraklarına yaklaştığında, hediyeler, bol tedarik ve silahlı birlikler ile bir elçi yolladı. Piskopos Namrunlu Nerses liderliğindeki ikinci elçi heyeti, 10 Haziran 1190'da imparatorun ölümünden sonra vararak geç kaldı, heyet yanlarında imparatorun oğlu Friedrich, piskoposlar ve Alman ordusu ile Tarsus'a döndü.
Levon, Haçlıların savaşına katıldı, birlikleri 1189–1191 yılları arası gerçekleşen Akra Kuşatması'na katıldı ve 11 Mayıs 1191 tarihinde İngiltere kralı Aslan Yürekli Richard ile Kıbrıs'ın fethine katıldı.

Levon, topraklarını güvence altına almak için, komşularının arzu ve ilgisine ters düşse de bazı eylemlerde bulundu. 1191 yılında, Selahaddin Eyyubi, büyük Bagras kalesini söktürmüş ve burada bulunan Tapınak Şövalyelerini esir almıştır. Levon, oraya gelip yerleşmeden önce işçileri sıkı çalışıp kaleyi yeniden inşa ettiler. Bu Levon ile III. Boemondo arasında gerginliğe neden oldu ve Bagras kalesinin sahipliği Kilikya ile Antakya arasında uzun kavganın ana konularınan biri oldu. III. Boemondo, Tapınak Şövalyelerinin geri dönmesini istedi, Levon red edince, Selahaddin'e şikayet etti. Selahaddin, Kilikya ile Antakya arasında bulunan yol üzerinde olması nedeniyle Levon'un kaleyi elinde tutmasına itiraz etti.
Selahaddin'in ölümünden kısa süre sonra, Ekim 1193 tarihinde, Levon, III. Boemondo'yu tüm sorunları tartışmak üzere davet etti. III. Boemondo, karısı Sibylla ve onun oğlu ile kale duvarları içerisindeki ev sahipliğini kabul etti. Girişinden kısa bir süre sonra etrafı ile esir alındı ve Antakya'yı Levon'a terk ettiğini açıklaması durumunda serbest bırakılacağı tebliğ edildi. III. Boemondo, özgürlüğüne karşılık Antakya'yı terk etmeyi kabul etti, muhafızları Bartholomew Tirel ve Richard L'Erminetile ile Sason Lordu Hethum komutasındaki Ermeni birlikleri Antakya'ya hareket etti. Kafile Antakya'ya vardığında, baronlar, Levon'un idaresini kabul etmeye hazırdılar ve Bartholomew Tirel'in Ermeni askerlerin saraya yerleştirmesine izin verdiler.
Fakat şehre ilk girişte, Hristiyan Kilise adamları ve Bizans Rumları direnç gösterdiler. İsyan sarayda başladı ve şehre yayıldı. Ermeniler tedbirli bir şekilde Sason Lordu Hethum liderliğinde Bagras'a çekildiler. Antakya vatandaşları,
Antakya Latin Patriği Limogesli Aimery önderliğinde III. Boemondo'un en büyük oğlu Raymond'ı babası serbest bırakılana kadar Lord seçtiler.
Antakya, Kudüs kralı I. Henry ve III. Boemondo'un küçük oğlu Tripoli Kontu Bohemond'dan yardım istedi. Ertesi baharın başları, Kral I. Henry, genç Bohemond'un kendisine katılacağı Tripoli'ye yelken açtı, sonra Antakya ve Sis'e gittiler. Levon, açık bir savaşla yüzleşmekte isteksizdi, Sis'ten önce onunla buluşup, uzlaşmaya hazır olduğunu gösterdi. III. Boemondo, tekrar hükümdar ilan edildi ve fidye ödemeksizin Antakya'ya dönmesine izin verildi. Bir anlaşmada, III. Boemondo'un en büyük oğlu Raymond'ın Levon'un yeğeni Alice ile evlenmesiydi. Fakat Raymond kısa bir süre sonra öldü ve III. Boemondo, Alice ve yeni doğmuş oğlu Raymond-Ruben'i Levon'a geri gönderdi. Levon, büyük yeğenini III. Boemondo'un ölümünden sonra Antakya'nın vârisi ilan etti.

Levon, yenilenen enerjisini Kraliyet tacı iddiasına yoğunlaştırdı, zamanının iki güçlü hükümdarı papa ve Alman İmparatorundan yardım aramaya başladı. İmparator VI. Heinrich'e elçi yolladı ama imparator kısa bir süre sonra doğuya gelip Ermeni soruna bakmak umudu ile kaçamak cevap verdi.
Böylece, Levon, Papa III. Caelestinus'a yanaştı; fakat Papa, Ermeni Kilisesi'nin Roma'ya bağlanmasını şart koştu, Kilikta insanlarının ve Kilise adamlarının çoğunluğunun muhalefeti nedeniyle bu önemli bir zorluk yarattı. Piskoposlar, ilk başta papanın talebini reddetmesi çağrısında bulundular fakat Levon'un bunun yalnızca inançta değil sözde bağlılık olduğunu söylemesi üzerine kabul ettiler.
Bizans İmparatoru III. Aleksios, Kilikya'da etkisinin bir ölçüde devam etmesi umudu ile, Levon'a büyük memnuniyetle kabul edilen kraliyet tacı gönderdi. 1197 yılında, Levon, iki kilisenin birleşmesinin sağlanması için harcanan birçok sonuçsuz çabanın sonuncusu olarak Konstantinopolis'e Piskopos Namrunlu Nerses'inde olduğu bir heyet yolladı.
Bu arada, İmparator VI. Heinrich'te Levon'a Ermenistan üzerindeki egemenliğinin tanınması şartı ile taç sözü verdi. VI. Heinrich doğuyu hiç ziyaret etmedi, ölümünden kısa bir süre sonra onun başpiskoposu Hildesheimli Conrad, papalık elçisi piskopos Mainzlı Conrad ile Sis şehrine geldiler. Levon, 6 Ocak 1198 (ya da 1199) tarihinde, Tarsus'ta, Ermeni görevliler, ülkedeki Franko-Ermeni asiller, Tarsus Rum piskoposu ve Halife'nin elçileri huzurunda tac giydi. Bu olay Ermeniler arasında coşku ile karşılandı, Levon'un kişiliğinde antik Ermeni Krallığı canlanmış ve yenilenmişti.

Piskopos Mainzlı Conrad, Sis'ten Antakya'ya hızla hareket etti. III. Boemondo ve baronlarını Raymond-Ruben'in taht hakkı için yemin ettirmeye zorladı. Baronlar, Raymond-Ruben'in taht hakkı için yemin ettiler ama III. Boemondo'nun ikinci oğlu Tripoli Kontu Boemondo, Tapınak Şövalyeleri ve komünü herhangi bir Ermeni müdahalesine itiraz etti. Tripolili Boemondo, Antakya hükümdarlığını açıkladı ve yeğeni lehine içilen yemini geçersiz saydı.
1198 yılında, Selahaddin Eyyubi'nin üçüncü oğlu Halep Emiri Az-Zahir Gazi, Levon'u durdurdu ve Tripolili Boemondo Antakya'ya girdi, komününü toplayıp, babasının kendi lehine feragat etmesi yönünde ikna etti. Üç ay içerisinde, Müslüman tehdidini çözüp, barış yaptı ve Antakya'ya yürüdü. Ordusuna bir direnç görmeden Antakya'ya girip III. Boemondo'yu tekrar tahta geçirdi.
Nisan 1201 yılında, Tripolili Boemondo babasının hastalığını öğrenip, Antakya'ya koşup, babasının öldüğü gün vardı. Hemen veraset hakkını ve IV. Boemondo olarak prens olarak kabul edilmesini talep etti. Soyluların çoğu, yeminlerine bağlılığı ve IV. Boemondo'nun otokratik davranışları nedeniyle Levon'un sarayı Sis'e kaçtılar. Levon, III. Boemondo'nun ölüm haberini geç öğrendi, fakat Alice ve Raymond-Ruben ile büyük yeğeninin hakkı için Antakya'ya yürüdü. IV. Boemondo çoktan yerleşmişti, durumunu güçlendirmek için Halep'ten yardım istedi. Az-Zahir, Temmuz 1201 tarihinde, Kilikya'yı istila etti ve Levon Antakya kuşatmasını kaldırdı.
Savaş, 1202 yılında Levon tarafından yenilendi. İzleyen yaz boyunca, Kudüs kralı II. Amalr

III. Ramses, Antik Mısır'ın yirminci hanedanının en önemli firavunu. Mısır'ı MÖ 1186 - 1155 yılları arasında yönetmiştir. Medinet Habu'daki yazıtları ve Deniz Kavimlerinin saldırılarını püskürtmesiyle bilinir. Setnahte ve Tiy-Merenese'nin çocuğu olan Ramses bir suikast sonucu öldürülmüştür. Suikastten sonra oğlu Prens Pentawer sorumlu tutulmuş infaz edilmiştir.
Uzun hükümranlık yılları, dışarıdan gelen istila girişimleriyle ve ekonomik sorunlarla mücadele içinde geçti ve Mısır'ın ekonomik, politik gücünün gerilediği bir dönem olarak kabul edilir. Hükümdarlık dönemi, tüm Yakın Doğu ve Yunanistan'ı, Akdeniz'in doğu yarısını yıkımlara uğratan Deniz Kavimleri saldırıları içinde geçen, bu geniş bölgede tüm krallıkların yıkılmasıyla sonuçlanan, araştırmacılar tarafından Bronz Çağı Çöküşü olarak tanımlanmış bir dönemde geçmiştir.

Irak Savaşı, 20 Mart 2003'te Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş Çok Uluslu Koalisyon Kuvvetleri'nin bir askerî harekâtla Irak'a girmesiyle başlayan ve devam eden savaş. Ayrıca İkinci Körfez Savaşı, Irak'ın İşgali ve koalisyon ülkelerince Irak'ı Özgürleştirme Operasyonu olarak da adlandırılır. 21 Ekim 2011 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama yaptığı açıklamada, ülkedeki ABD askerlerinin 31 Aralık 2011'e kadar geri çekileceğini açıkladı. 15 Aralık 2011 tarihinde Bağdat'ta bulunan Amerikan Üssü'nden son Amerikan Bayrağı'nın indirilmesiyle savaş resmen sona ermiştir. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry savaşın vahim bir hata olduğunu belirtmiştir.
Savaş öncesinde, ABD ve Britanyalı hükûmetlerinin Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bu silahların koalisyon ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkenin güvenliğini ciddi şekilde tehdit ettiği gerekçesiyle Birleşmiş Milletler Doğrulama ve Teftiş Komisyonu yetkililerinin kimyasal silahların varlığı konusunda kanıtlarının olmadığı, işgal sonrasında, ABD-Iraklı İnceleme Grupları, Irak'ın kitle imha silahı programına 1991'de son verdiği ancak ambargo kalkmazsa tekrar faaliyete geçirebileceğini belirtti. 
Polonya Silahlı Kuvvetleri ve Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Irak'ta kimyasal kitle imha silahı buldu.
Buna rağmen terk edilmiş veya konulduğu yerin belirsiz olduğu kimyasal silah kalıntıları olacağı gerekçesiyle koalisyon kuvvetleri harekât düzenlemiştir. Bazı Amerikalı görevliler Saddam Hüseyin'i, El-Kaide'ye destek vermek ve barındırmakla suçladılar fakat bu ilişkiler hiçbir zaman kanıtlanamadı. Bir söylentiye göre dönemin ABD başkanı George W. Bush Filistinli bir görevliye Tanrı'nın kendisine Saddam'ı devirerek Irak'ı baskıdan kurtaracağına yönelik ilham verdiğini söylemiştir. İşgalin diğer sebepleri ise Irak'ın Filistinli intihar bombacılarına parasal destek sağladığı, Irak hükûmetinin insan haklarını suistimal ettiği ve demokrasinin ülkede ve bölgede yaygınlaştırılmasıydı. Bazı görevliler işgal kararında Irak'ın petrol rezervleri en önemli etkendi. Fakat bu görüş Amerika tarafından yalanlanmıştır.
İşgalin başlamasından kısa süre sonra düzenli Irak ordusu yenildi, neticede Saddam Hüseyin yakalanarak idam edildi. ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri Irak'ta yeni bir demokrasi inşa etme denemelerine başladı. Bazı tarikat ve diğer çeşitli silahlı gruplardan oluşan direnişçilerle koalisyon güçleri arasında bir asimetrik savaş başlamış, Şii ve Sünni gruplar arasında sorunlar çıkmış ve Irak'ta el-Kaide operasyonları başlamıştır. 2007 yılında yapılan araştırmalara göre Irak'ta tahmini 1.000.000 sivil yurttaş ölmüştür. UNHCR Nisan 2008 tarihli verilerine göre 4.7 milyon Iraklı yer değiştirdi (Irak nüfusunun %16'sı), bunların iki milyonu komşu ülkelere sığındı. Kızıl Haç, Mart 2008'de Irak'taki insanî durumu "dünyada diğerlerine göre en kritiği" olarak tanılamıştır. Haziran 2008'de ABD savunma resmî kaynakları güvenlik ve ekonomik göstergelerde düzelme işaretleri görüldüğünü açıkladı. Ağustos 2008'de Irak ile ABD arasında SOFA antlaşması tasarlandı. Bu anlaşma ABD'nin beş yıl içinde Irak'tan tamamen çekilerek güvenliği Irak yönetimine bırakacağını belirtiyordu. 2008'in sonlarına doğru SOFA yürürlüğe girdi. Bu anlaşmaya göre ABD askerleri 30 Haziran, 2009 tarihinde Irak şehir merkezlerinden muharip güçlerini çekti ve 30 Haziran Irak'ta resmî tatil ilan edildi. Ancak anlaşma dahilinde 2009 yılını ortalarında bir halk referandumu yapılarak ABD güçlerinin konumu tekrar değerlendirildi. Anlaşmanın maddeleri arasında, Irak mahkemelerinin, Amerikan askerî personel ve ABD ordusuna iş yapan şirketlerin çalışanlarını yargılayamayacağı, 10 yıllığına savunma ve içişleri bakanlığı gibi bazı bakanlıklar ile istihbarat gibi stratejik noktaların, ABD gözetimine bırakılacağı, ABD'nin Irak'ta özel cezaevleri olacağı, Amerikalı askerlerinin, Irak'tan terörist grupları destekleyen herhangi bir ülkeye operasyon düzenleyebileceği gibi maddeler yer alıyor. Anlaşma çeşitli Iraklı gruplar tarafından protesto edildi. Ali Hüseyini el-Sistani anlaşmanın yabancı varlığını sona erdirmesi gerektiğini söyledi. Irak Parlamentosu ve ABD, Stratejik Çerçeve Anlaşması imzaladı. Bu anlaşma; ülke içindeki etnik grupların ve siyasi oluşumların haklarının garantiye alınması, öğrenci takasları; eğitim, enerji sahalarının geliştirilmesi, çevresel temizlik, sağlık bakımı, bilgi teknolojisi, iletişim ve infaz hukuku gibi konuları içeriyordu.

Amerika Birleşik Devletleri, Irak'a müdahaleyi 2003'te yapmıştır fakat bu işgale altyapı hazırlayan ve birbirini takip eden birçok olay gerçekleşmiştir. 

22 Eylül 1980 tarihinde uzun süredir çekişme halinde olan Irak ile İran arasında savaş başladı. Orta Doğu'yu derinden sarsan bu savaş 29 Ağustos 1988'e kadar devam etti. 1,5 milyondan fazla insan öldü. Hem Irak'ta hem de İran'da ekonomik olarak kriz başladı. Savaşın Basra Körfezi'nde gerçekleşmesi bütün dünyanın dikkatini iki ülkeye çevirmişken savaşın başında avantajlı olan Irak, savaş ilerledikçe kazanımlarını kaybetti. Savaş ilerledikçe Irak'ın kuzeyinde çıkan isyanlar ve Irak ordusunun bu isyanlara tutumu da dünya tarafından mercek altına alındı. Irak ordusu bu isyanları El-Enfal Operasyonları ile ağır şekilde bastırarak katliam yaptı. Binlerce insan öldürüldü. Irak'ta yaşanan ekonomik kriz Birinci Körfez Savaşı'na, yapılan katliamlar Birinci Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak'ın uçuşa yasak bölge ilan edilmesine yol açacaktı.

Birinci Körfez Savaşı 2 Ağustos 1990'da Irak ordusunun Kuveyt'e girmesiyle başlamıştır ve uluslararası toplumun tam anlamıyla Irak hükûmetine karşı olmasını sağlamıştır. Birçok ülke bu işgale karşı çıkmış, Irak'ı en kısa sürede Kuveyt'i terk etmesi için uyarmıştır. Saddam'ın uyarılara kulak asmaması, Körfez'in dünya enerji tüketimi açısından önemli olması Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde bir koalisyon kurulmasını sağlamıştır ve bu koalisyon savaşa dahil olmuş, Irak'ı Kuveyt'ten ateş gücüyle çıkarmıştır. 

Savaşı ağır şekilde kaybeden Irak, büyük kayıplar vererek Kuveyt'ten çıkarıldı. Saddam Hüseyin'in otoritesi sorgulanmaya başlandı. Irak'ın güneyinde Şiiler, kuzeyindeyse Kürtler isyan başlattı. Saddam Hüseyin'in bu isyanları bastırma girişimleri yeni bir kriz yarattı. 1,5 milyondan fazla insan Türkiye ve İran sınırına göç etti. Yeni bir katliamın olmaması için Huzuru Temin Harekâtı başladı. Uçuşa yasak bölge ilan edildi. İran savaşı sürerken Enfal Operasyonları ile birçok insanın katledilmesi, Kuveyt'in işgali gibi saldırgan eylemler Irak'ın uluslararası arenada elinin güçsüzleşmesini sağladı, Irak'a her yönden yaptırım uygulanmaya başlandı. Her şeyden ötesi Irak tehdit sayılıyordu. Durum böyle olunca Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası başka bir kriz yarattı. Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu Irak'ta nükleer, kimyasal, biyolojik silah olup olmadığı konusunda çalışmaya başladı. Ağustos 1998'de bu komisyonun müfettişlerinin ABD ajanı olduğunu iddia eden Irak, tüm araştırmayı durdurdu ve anlaşmaları askıya aldı. Daha sonra Irak'ın şüphelerinin doğru olduğu, müfettişlerin Amerikan istihbaratı ile bağlantılı olduğu kanıtlandı.
Ekim 1998'de Irak Kurtuluş Yasası yürürlüğe girdi, bu yasayla birlikte Amerika Birleşik Devletleri dış politikası bu yasa etrafında şekillenmeye başladı. Yasa, Irak'a demokrasi götürülmesi için Irak muhalefetine 97 milyon dolar sağlıyordu. Yasa yürürlüğe girdikten sadece bir ay sonra Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ve Birleşik Krallık Hava Kuvvetleri ortak bir hava harekâtı ile Çöl Tilkisi Harekâtı'nı gerçekleştirdi. Irak'ın birçok tesisi "kitle imha silahı" tehlikesiyle vuruldu.
2000 yılında yapılan Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde, George W. Bush'un başkan olmasıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'a uygulamış olduğu baskı artırıldı. Cumhuriyetçiler Irak'ta Saddam'ın devrilmesi için tam anlamıyla harekete geçmeyi savunmaya başladı.

11 Eylül 2001 tarihinde el-Kaide ile bağlantılı 19 hava korsanı kaçırdıkları uçakları intihar saldırısı için kullandılar. Dünya Ticaret Merkezi, 7 Dünya Ticaret Merkezi, Pentagon hedef alındı. Saldırılarda 19 el-Kaide militanı dahil 2996 kişi öldü, 10 milyar doların üstünde hasar oluştu.

Saldırının boyutu Amerika Birleşik Devletleri için epey yıkıcı ve sarsıcı oldu. Saldırıların üstünden bir ay geçmeden 7 Ekim 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahalesi başladı. Irak konusunda da Bush yönetimi ile Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı arasında toplantılar yapılmaya başlandı. Toplantıların konusu Irak'ın işgaliydi. 21 Kasım'da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush ile Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanı Rumsfeld arasında yapılan görüşmede Bush, Rumsfeld'ten Irak işgali üstüne planlan OPLAN 1003'ü incelemesini istedi. Bunun üstüne Donald Rumsfeld, 27 Kasım'da Amerika Birleşik Devletleri Merkez Komutanlığı Komutanı Tommy Franks ile bir görüşme gerçekleştirdi. İkili işgalin nasıl başlayabileceğini ve işgalin gerekçelerini tartıştı. Afganistan'ın aksine Saddam'ın el-Kaide ile bağlantısı gözükmüyordu, bu durum da birçok sorgulamaya yol açıyordu.
2002 yılına gelindiğinde Başkan Bush, Irak işgali için zemin hazırlamaya başladı. Irak'ı "şer ekseni" içinde değerlendirdi ve Irak'ın asla kitle imha silahına sahip olmaması gerektiğini ve Birleşik Devletler'in de buna izin vermeyeceğini söyledi. Saldırıdan bir yıl sonra, 12 Eylül 2002'de Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşmada Irak işgalini resmî olarak dillendirmeye başladı.
Bush'un açıklamaları sonrası NATO müttefikleri fikir ayrılıklarına düştü. Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri'nin endişelerini kabul ederken Fransa ve Almanya işgale karşı olduklarını; diplomasinin sürmesi gerektiğini ve silah denetiminin devam etmesi gerektiğini savundular. Yapılan ciddi tartışmalar sonrası uzlaşı gerçekleşti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1441 sayılı kararı geçti. Bu karar öncesi Irak kitle imha silahlarının varlığını keskin şekilde reddetmiş, uzmanların Irak'

Flavius Claudius Iulianus ya da Julianus Apostata (Dönme Julianus) (d. 331/332 – ö. 26 Haziran 363), 361-363 yılları arasında Konstantin Hanedanı'na mensup Roma imparatoruydu. Kendisi son pagan Roma imparatoruydu ve imparatorluktaki çöküşü durdurmak amacıyla geleneksel ibadeti geri getirmeye çalışmıştır.
Felsefe çalışmalarından ötürü yaşadığı dönemde ve halefleri arasında Filozof sıfatıyla anılmıştır. Hristiyan kaynakları ise Hristiyanlığı reddetmesi ve Neoplatonizmin daha yeni bir biçimi olan Teurgia'ya geçmesinden ötürü kendinden genellikle Dönme Julianus diye bahseder. Ayrıca bazen Didius Julianus'tan ayırt edebilmek için kendinden II. Julianus diye de bahsedilir.

Julianus 331 ya da 332 yılında Konstantinopolis'te imparator Büyük Konstantin'in üvey kardeşi Julius Constantius ile onun ikinci karısı Basilina'nın oğlu olarak dünyaya geldi. Baba tarafından büyük babası Batı Roma imparatoru Constantius Chlorus ve büyük annesi ise Chlorus'un ikinci karısı Flavia Maximiana Theodora idi. Anne tarafından büyük babası Caeionius Iulianus Camenius'tu.
337 yılında Konstantin'in ölümünün ardından yaşanan kargaşada Julianus'un hırslı kuzeni II. Constantius kendini yegane imparator ilan edebilmek için Julianus'un ailesine karşı bir katliam başlattı. Constantius, kardeşleri II. Konstantin ve Constans, kuzenleri Julian ve Julianus'un üvey kardeşi Gallus dışında Constantius Chlorus ve Theodora'nın ikinci evliliğinden olanların öldürülmesini emretti. II. Constantius, Constans ve II. Konstantin her biri Roma topraklarının bir bölümünde olmak üzere ortak imparator ilan edildiler. II. Constantius, Julianus ve Gallus'un sıkı bir Aryanizm eğitimi almalarını sağladı.
Yaşamının geleneksel anlatımında Julianus'un erken psikolojik gelişimine ve eğitimine hatırı sayılır bir ağırlık verilir. Julianus anneannesi tarafından Bitinya'da büyütüldü. Yedi yaşında Nicomedia'nın Ariusçu piskoposu Eusebius ve hadım bir Got olan Mardonius tarafından eğitildi. Ancak 342 yılında Julianus ve üvey kardeşi Gallus Kapadokya'da sürgüne gönderildi. Julianus burada Hristiyan piskopos Yorgo ile tanıştı. 18 yaşına geldiğinde sürgün sona erdi ve kısa bir süre Konstantinopolis ve Nicomedia'da oturdu.
351 yılında Aedesius'tan Neoplatonizm eğitimi almak üzere Anadolu'ya döndü. Atina'da bulunduğu dönemde iki Hristiyan azizi Nazansos'lu Aziz Gregorius ve Caserealı Basileos ile tanıştı.

II. Konstantin 340 yılında kardeşi Constans'a saldırdığı sırada öldü. Constans ise 350 yılında tahtına talip olan Magnentius'a karşı verdiği savaşta öldü. Bu durumda II. Constantius yegane imparator olarak kaldı. Desteğe ihtiyaç duyan II. Constantius, Julianus'un kardeşi Constantius Gallus'u 351 yılında doğunun Sezar'ı yaptı. Kendisi ise batıda Magnentius'un üzerine gitti ve aynı yıl onu yendi. Bir süre sonra 354 yılında Gallus idam edildi ve Julianus da kısa süreliğine hapse atıldı. Ancak Constantius'un doğuda Sasanilerle mücadele etmesi gerekiyordu ve bu yüzden hayatta kalan son erkek akrabası Julianus'a yöneldi. Julianus, Milano'da imparatorun huzuruna çağrıldı ve 6 Kasım 355'te batının Sezar'ı ilan edildi ve Constantius'un kız kardeşi Helena ile evlendi.

İlerleyen yıllarda Julianus, Roma İmparatorluğu'na girmeye çalışan Germen kabilelerine karşı mücadele etti. İlk Galya seferi sırasında 356 yılında Colonia Agrippina'yı (Köln) geri aldı. Ertesi yaz büyük bir Roma zaferi olan Strazburg Savaşı'nda Alamanları yendi. 358 yılında Ren'in aşağısında Salian Franklarını yendi ve onları Toksandria'ya gönderdi. Galya'da bulunduğu sürede Julianus sivil meselelerle de ilgilendi. Galya praetorian prefecti Florentius'un yaptığı bir vergi artırımını engelledi ve Galya Belçikası eyaletini bizzat kendi yönetti.Galya seferinin dördüncü yılında Sasani imparatoru II. Şapur Mezopotamya'yı işgal etti ve 73 günlük bir kuşatmadan sonra Amida'yı (Diyarbakır) aldı. 360'ın Şubat ayında Constantius, Julianus'a Galya'daki askerlerinin yarısından fazlasını doğu ordusuna göndermesini istedi. Bu durum Petulantes birliği askerlerin ayaklanmasına, Paris'te Julianus'u imparator ilan etmelerine ve diğerlerinin sadakatini kazanmak için yapılan askerî bir harekâta neden oldu. Haziran'dan Ağustos'a kadar Julianus Franklara karşı başarılı bir sefer yürüttü.
Yine Haziran ayında II. Constantius'a sadık kuvvetler Adriyatik kıyısının kuzeyindeki Aquileia şehrini ele geçirdi. Ardından şehir Julianus'a bağlı kuvvetlerce kuşatıldı. Ancak son vasiyetinde Julianus'u halefi olarak gösteren II. Constantius'un ölümüyle iç savaş tehlikesi ortadan kalktı.
Konstantinopolis'e ulaştığında ilk icraatlarından biri imparatorluk sarayının masraflarının azaltılmasıydı. Tüm hadım ağaları görevlerinden alındı. Constantius'un getirdiği gösteriş azaltıldı. Hizmetkârların ve muhafızların sayısı azaltıldı. Aynı zamanda magister militum Arbitio'nun gözetiminde Constantius'un bazı yandaşlarının işkence gördüğü ve öldürüldüğü Kalkedon mahkemesini kurdu.

Julianus, Hristiyanlıktan Paganizm'e geçtiği için Hristiyanlar tarafından "Dönme" olarak adlandırılır. Libanios ile aralarındaki mektuplaşmalarda belirttiğine göre çocukluğunda Hristiyanlık kendine kuzeni hevesli bir Aryan Hristiyan olan ve pagan inanışa sahip bir akrabaya tahammül etmesi söz konusu olmayan II. Constantius tarafından dayatılmıştı. A.H.M. Jones'un gözlemine göre "yalnız ve ıstıraplı çocukluğu sırasında aldığı Hristiyanlık eğitimine şiddetle tepki gösteren Julianus tutkulu bir şekilde sanat, edebiyat ve Yunan mitolojisine ilgi duymaya başladı ve sevdiği her şeyi zararlı bir gösteriş olarak kınayan yeni dinden tiksinmeye başladı. Güçlü bir dinî yaradılışı vardı ve teselliyi çağdaşı Neoplatonist filozoflarının öğrettiği panteist mistizmde teselli bulmuştu." Helenizme geçmesinden sonra ömrünü bu geleneği korumaya ve yeniden kurmaya adamıştı.

Başa geçtikten sonra Julianus, Roma İmparatorluğuna eski gücünü kazandırmak üzere dinî reformlar başlattı. Ayrıca Hristiyan kilisesini Konstantin'in Hristiyanlığın meşru hale getirmesinden sonra tapınaklardan yağmalanan zenginlikleri iade etmeye zorladı. Çoktanrıcılığa dayanan eski Roma inancının onarımını destekledi. Çıkardığı yasalar zengin ve eğitimli Hristiyanları hedef alıyordu. Amacı Hristiyanlığı yıkmak değil tıpkı 13. yüzyılda Budizmin Çin'de alt sınıflara itilmesi gibi dini imparatorluğun yönetici sınıfından uzaklaştırmaktı.
Julianus kamu görevlerindeki Hristiyan piskoposların nüfuzunu azalttı. Kilisenin el koyduğu topraklar gerçek sahiplerine iade edildi ve piskoposlar devlet bütçesiyle bedava seyahat etme ayrıcalığını kaybettiler.
4 Şubat 362'de Julianus din özgürlüğünü garanti altına alan bir ferman çıkardı. Fermana göre hukukun önünde yasaların önünde tüm dinler eşitti ve Roma İmparatorluğu, Roma Senatosu'nun eyaletlerde hiçbir dini dayatmadığı eski dinî çeşitliliğine dönmeliydi.
Julianus'un dinî konumu tartışmaya açık bir konudur. İmparatorluğun erken dönemlerindeki kuralcı Roma mezhebinin gereklerini uygulamamıştır. Daha ziyade Teürji ve Neoplatonizm ile özdeşleşen klasik felsefeyi uygulamıştır. Hristiyan tarihçi Socrates Scholasticus'a göre Julianus, Eflatun ve Pisagor'un öğretilerine uygun olarak reenkarnasyon yoluyla kendinin Büyük İskender olduğuna inanıyordu.
Hristiyanların geçmişteki Roma imparatorları tarafından uğradığı zulüm Hristiyanlığı güçlendirmekten başka bir işe yaramadığı için Julian'ın faaliyetlerinin çoğu imparatorlukta paganizmin yeniden inşasına karşı Hristiyanların örgütlenme becerilerini baltalamak ve zayıflatmak üzere tasarlanmıştı.

363 yılının Mart ayında Julianus, kuzeni II. Constantius döneminde kaybedilen Roma şehirlerini geri almak amacıyla Sasani İmparatorluğu üzerine sefere çıktı. Sasani topraklarına girmeden önce pagan dinini yeniden imparatorluğa hakim kılma politikalarını benimsemeyen Antakya halkına karşı Misopogon adlı hiciv retoriğini yazdı.
Sibylline kitaplarındaki bir kehanetten cesaret alan Julianus yaklaşık 90.000 kişilik ordusuyla Antakya'nın ötesine geçerek Sasani topraklarına girdi. Procopius'un komutasında 30.000 kişilik bir ordu Ermeni kralının destek güçleriyle bir araya gelmek ve Sasani başkentine kuzeyden saldırmak üzere Ermenistan'a gönderildi. Julianus, bir dizi şehri ele geçirip, Sasani askerlerini yenerek başarılı bir şekilde Roma ordusuna önderlik etti. Sasanilerin başkenti Tizpon'un surlarının önüne vardı ancak (Tizpon Muharebesi) Sasani ordusunu yenmiş olmasına karşın Pers başkentini alamadı. Ayrıca Procopius da geri gelmemişti dolayısıyla Julian ordusunu güvenli Roma sınırları içine çekmeye karar verdi.
Geri çekilirken Julianus, Maranga yakınlarına Sasani ordusuyla yapılan başarılı bir muharebe sırasında 26 Haziran 363'te öldü. Az sayıda adamla, zırhsız biçimde geri çekilmekte olan orduyu takip ederken karaciğerinin alt kısmına ve bağırsaklarına saplanan bir mızrakla yaralandı. Yarası ölümcül değildi. Julianus özel doktoru Bergamalı Oribasius tarafından tedavi edildi. Orbaius'un elinden gelen her şeyi yaptığı anlaşılmaktadır. Bu tedaviye muhtemelen bağırsakları dikmek için yaranın şarapla ıslatılması da dahildi. Nitekim yaralanmasının ardından geçen üçüncü günün akşamında ölmüştür. Naaşı vasiyeti üzerine hayatta olan son aile üyesi Procopius tarafından Tarsus'a nakledilmiştir daha sonrasında ise Konstantinopolis'teki Büyük Konstantin'in yaptırdığı Havariyyun Kilisesine nakledilmiştir. Lahdi bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi bahçesinde bulunan üç lahitten üzerinde haç bulunmayan lahit olduğu iddia edilir.
Libanius'un anlattığına göre Julianus kendi askerleri arasındaki bir Hristiyan tarafından öldürülmüştü. Bu iddia Ammianus Marcellinus ve çağdaşı tarihçiler tarafından paylaşılmamıştır. Julianus'un yerine kısa süreliğine imparator olan Jovian geldi.
İddiaya göre son sözleri Vicisti, Galilaee ("Sen kazandın İsa") olmuştur ve güya bu şekilde ölümüyle Hristiyanlık'ın imparatorluğun resmî dini olacağını anladığını göstermiştir.

Hristiyanlık Tarihi - Richard A. Todd (1977) - Çeviri: Sibel Sel ve Levent Kınran (2004) - Yeni Yaşam Yayınları - s. 148-149 ISBN 975-8318-86-1
Meydan Larous

Lazistan Sancağı (Osmanlıca: لازستان سنجاغی, romanize: Lâzistân Sancâġı), Osmanlı Devleti'nde önce Trabzon Eyaletine, sonra Trabzon Vilayeti'ne bağlı idari birimlerden biridir. 1920 yılında ise bağımsız idari birim haline getirilmiştir. Sancağın idari merkezi önce Batum, 1878 yılında Batum'un Rusya'ya bırakılmasından sonra Rize kenti idi.

Asıl olarak Lazların ülkesi olan Lazistan'ı kapsayan Lazistan sancağı 1851 yılında ortaya çıktı ve sancak bu tarihte Trabzon Eyaleti'ne bağlıydı. Tarihsel olarak Gürcülerin yaşadığı bölge olan Klarceti'nin bir bölümü (Livana) de bu sancağın sınırlarına dahil edilmiştir. Osmanlı Devleti 1867 yılında eyaletten vilayet sistemine geçti ve 1869 yılında Trabzon Eyaleti'nin yerini Trabzon Vilayeti aldı. 1869 tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi'ne göre Trabzon Vilayeti, batıdan doğuya doğru Canik sancağı, Trabzon sancağı, Gümüşhane sancağı ve Lazistan sancağı olmak üzere dört sancaktan oluşuyordu. Lazistan sancağı, üç kaza ile sekiz nahiyeyi kapsıyordu. Bunlar Batum kazası ve Çürüksu nahiyesi, Acara-i Süfla nahiyesi ile Acara-i Ulya nahiyesi, Livana kazası ve Maçahel nahiyesi, Arhavi kazası ve Hopa nahiyesi, Gönye nahiyesi, Atina nahiyesi ile Hemşin nahiyesi idi.

Lazistan sancağının yıllar içinde idari yapısı değişmiştir. 1875 tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi'ne göre sancak yedi kaza ve beş nahiyeden meydana geliyordu. Bu tarihte Batum kazasına 18 köy ve 1 mahalle, Çürüksu kazasına 17 köy, Acara-i Süfla kazasına 34 köy, Acara-i Ulya kazasına 22 köy, Maçahel nahiyesine 26 köy, Hopa kazasına 23 köy, Arhavi nahiyesine 34 köy, Gönye nahiyesine 21 köy, Atina kazasına 25 köy, Hemşin nahiyesine 33 köy, Livana kazasına 58 köy ve 5 mahalle, Heba-Klaskur nahiyesine 11 köy bağlıydı. Bu tarihte Batum kasabasının bir mahallesi varken, Artvin kasabası 5 mahalleden oluşuyordu. Toplam köy sayısı 322, mahalle sayısı 6 idi. Bu tarihte Lazistan sancağında 21.811 hane bulunuyordu. Bunlaran 214 hane Katolik, 92 hane Ermeni, 18 hane Rum, 880 hane Çerkes, 20.707 hane "İslam" olarak kaydedilmiştir. Katolik 3 hane Batum kasabasında ve 211 hane Artvin kasabasında yaşıyordu. Ermeni 4 hane Batum kasabasında, 23 hane Atina kazasında ve 65 hane Hemşin nahiyesinde bulunuyordu. Çerkesler "İslam" kategorisinde kaydedilmemiştir. Osmanlı ülkesine göç etmiş olan Çerkeslerden 183 hane Batum kazasının idari merkezi olan Batum kasabasında ve 312 hane bu kazanın diğer yerlerinde, 3 hane Arhavi nahiyesinde, 235 hane Gönye nahiyesinde ve 41 hane Atina kazasında yerleşmişti. Söz konusu salnamede hane sayıları verilirken toplama hatalarının yapıldığı dikkat çekmektedir. Bu salnamede yer alan bilgilere göre Lazistan sancağının erkek nüfusu, 67.972'si Müslüman olmak üzere 71.681 kişiden oluşuyordu. Sancağın toplam nüfusunun erkek nüfusunun iki katı olduğu, yani 143.362 kişiden oluştuğu söylenebilir.
Söz konusu salnameye göre, Batum kasabası, Batum ve Çürüksu kazası bir mutasarrıf tarafından yönetiliyordu. Diğer kazalar ise, kendilerine bağlı nahiyelerle birlikte kaymakam tarafından idare ediliyordu. Acara-i Süfla ve Acara-i Ulya kazaları "Acarateyn kazası" olarak anılıyor ve Maçahel nahiyesini de içine alacak biçimde Acarateyn kaymakamı tarafından yönetiliyordu.
Doksanüç Harbi'nin ardından imzalanan Berlin Antlaşması'yla 1878 yılında Lazistan sancağının önemli bir bölümü Rus İmparatorluğu'na bırakıldı. Batum kazası, Livana kazası, Acarateyn kazası, Gönye, Maçahel ve Heba-Klaskur nahiyeleri Rusya İmparatoruluğu sınırları içinde kaldı. Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki sınır Hopa kasabasından geçiyordu. Sancağın merkezi Rize kasabasına taşındı. Sınırları değişmiş olan Lazistan sancağı Rize, Atina ve Hopa kazalarından oluşuyordu. Rize kazası daha önce Trabzon sancağına bağlıydı. Hemşin nahiyesi Atina kazasına, Arhavi nahiyesi Hopa kazasına bağlıydı. 1900 tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi'ne göre ise Lazistan sancağı, Rize kazası ve bu kazaya bağlı Mapavri, Karadere ve Kurayıseba nahiyeleri, Atina kazası ve bu kazaya bağlı Hemşin nahiyesi, Hopa kazası ve bu kazaya bağlı Arhavi ve Vice nahiyelerinden oluşuyordu. Lazistan sancağı 1925 yılında fesh edilmiştir.

Lazistan Sancağı'nın nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslümanlar (Lazlar, Türkler, Gürcüler ve Hemşinliler), küçük bir kısmı ise Hristiyanlardan (Pontus Rumları ve Ermeniler) oluşuyordu.

Lazistan

Bir limes (Latince: pl. Latince: limites), Antik Roma'nın sınır savunma veya sınır belirleme sistemiydi. Roma İmparatorluğu'nun sınırlarını ve illerini göstermekteydi.
Latince bir sözcük olan limes, bir dizi farklı anlamlara gelmektedir: bir tarlayı sınırlandıran patika veya çit, bir sınır çizgisi veya işareti, herhangi bir yol ya da patika, bir akarsu kanalı gibi herhangi bir kanal ya da herhangi bir fark.
Limes sözcüğü, Latin yazarlar tarafından işaretlenmiş veya güçlendirilmiş bir sınırı tanımlamak için kullanıldı. Bu anlam, modern tarihçiler tarafından Roma İmparatorluğu'nun sınırlarına uyarlanmış ve genişletilmiştir; örneğin İngiltere'nin kuzeyindeki Hadrian Duvarı Limes Britannicus, Arabia Petraea sınırına Limes Arabicus.

Roma İmparotluğu'nun Surları, 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Sur
Limes Germanicus

Londra, İngiltere'nin ve Birleşik Krallık'ın başkenti ve en büyük şehridir. Daha geniş metropol alanı, 15,1 milyonluk nüfusuyla Batı Avrupa'nın en büyüğüdür. Londra, güneydoğu İngiltere'de, Kuzey Denizi'ne kadar uzanan 80 km'lik gelgitli bir haliç başında, Thames Nehri üzerinde yer alır ve yaklaşık 2000 yıldır önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Antik çekirdeği ve finans merkezi olan Londra, Romalılar tarafından Londinium olarak kurulmuş ve Orta Çağ sınırlarını korumuştur. Londra Şehri'nin batısında yer alan Westminster bölgesi, yüzyıllardır ulusal hükûmet ve parlamentonun merkezi olmuştur. Londra, 19. yüzyılda hızla büyüyerek o dönemde dünyanın en büyük şehri haline gelmiştir. 19. yüzyıldan beri "Londra" adı, tarihsel olarak Middlesex, Essex, Surrey, Kent ve Hertfordshire ilçeleri arasında bölünmüş olan Londra  çevresindeki metropolü ifade etmektedir. 1965'ten beri büyük ölçüde 33 yerel yönetim ve Büyük Londra Otoritesi tarafından yönetilen Büyük Londra'nın idari alanını kapsamaktadır.
Dünyanın en büyük küresel şehirlerinden biri olarak Londra, dünya sanat, mimari, kültür, sinema, eğlence, moda, ticaret, finans, eğitim, sağlık, medya, bilim, teknoloji, turizm, ulaşım ve iletişim alanlarında güçlü bir etkiye sahiptir. Londra, Avrupa'nın en büyük şehir ekonomisi ve dünyanın en büyük finans merkezlerinden biridir. Londra, 50'den fazla üniversite ve kolejden oluşan ve 2023 yılında 500.000'den fazla öğrenciye eğitim veren Avrupa'nın en büyük yükseköğretim kurumları yoğunluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Londra, dünyanın önde gelen akademik kurumlarından birkaçına ev sahipliği yapmaktadır; doğal ve uygulamalı bilimlerdeki mükemmelliğiyle uluslararası alanda tanınan Imperial College London ve kapsamlı bir araştırma odaklı üniversite olan University College London (UCL), sürekli olarak küresel sıralamada ilk on arasında yer almaktadır. Diğer önemli kurumlar arasında hukuk, beşeri bilimler ve sağlık bilimlerinde oldukça saygın olan King's College London (KCL); sosyal bilimler ve ekonomide küresel olarak öne çıkan London School of Economics (LSE); ve Royal College of Art (RCA), Royal Academy of Music (RAM), Royal Academy of Dramatic Art (RADA), School of Oriental and African Studies (SOAS) ve London Business School (LBS) gibi uzmanlaşmış kurumlar bulunmaktadır. Avrupa'nın en çok ziyaret edilen şehridir ve dünyanın en yoğun şehir havaalanı sistemine sahiptir. Londra Metrosu, dünyanın en eski hızlı transit sistemidir.
Londra'nın çeşitli kültürleri 300'den fazla dili kapsamaktadır. 2025 yılında 9,8 milyonu biraz aşan Büyük Londra nüfusu, onu Avrupa'nın üçüncü en kalabalık şehri yapmış ve Birleşik Krallık nüfusunun %13,1'ini ve İngiltere nüfusunun %15,5'ini oluşturmuştur. Büyük Londra Yerleşim Alanı, 2011 yılı itibarıyla yaklaşık 9,8 milyon nüfusuyla Avrupa'nın dördüncü en kalabalık bölgesidir. Londra metropol alanı, 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 15 milyon nüfusuyla Avrupa'nın üçüncü en kalabalık bölgesidir ve Londra'yı bir megaşehir yapmaktadır.
Londra'da dört Dünya Mirası Alanı bulunmaktadır: Kew Bahçeleri; Londra Kalesi; Westminster Sarayı, Aziz Margaret Kilisesi ve Westminster Manastırı'nın bulunduğu alan; ve Kraliyet Gözlemevi'nin başlangıç ​​meridyenini (0° boylam) ve Greenwich Ortalama Saatini tanımladığı Greenwich'teki tarihi yerleşim yeri. Diğer önemli yerler arasında Buckingham Sarayı, London Eye, Piccadilly Circus, Aziz Paul Katedrali, Tower Bridge ve Trafalgar Meydanı bulunmaktadır. Şehir, İngiltere'deki en fazla müze, sanat galerisi, kütüphane ve kültürel mekana sahiptir; bunlar arasında British Museum, National Gallery, Natural History Museum, Tate Modern, Britanya Kütüphanesi ve çok sayıda West End tiyatrosu yer almaktadır. Londra'da düzenlenen önemli spor etkinlikleri arasında FA Cup Finali, Wimbledon Tenis Şampiyonası ve Londra Maratonu bulunmaktadır. 2012 Yaz Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yaparak üç Yaz Olimpiyat Oyununa ev sahipliği yapan ilk şehir oldu.

Neolitik Çağ ve Bronz Çağı'ndan, MÖ 1500'lerden kalma izler bulunmasına ve Antik Britonlardan kalma yerleşim katmanının bilinmesine karşın Londra'nın yaklaşık 2 bin yıl önce Romalılar tarafından kurulduğu kabul edilmektedir. MÖ 43 yılında Roma İmparatorluğu'nun Büyük Britanya'yı işgali sonrasında Londinium ismi ile kurulmuştur. İsmin kökeni ile ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber, anlamının "akan nehir" olabileceği düşünülmektedir. Monmouthlu Geofrey'e göre isim aslında Kelt tanrılarından Ludd'a dayanmaktadır. Efsaneye göre eskiden "Trinovantum" olarak anılan şehrin adı "Caer Ludd" olarak değiştirilmiştir.
Londra dünyanın eski kentlerinden birisidir. Turizm bakımından ise tarihî eserler büyük müzelerde sergilenmektedir. Kültürleri gerçekten bin yıl önceden dünyaya yayılmaya başlamıştır. Londra'ya dünyanın her tarafından ziyaretçiler gelmektedir. Bu da Londra'nın köklü bir tarihe sahip olmasının sonucudur.

Londra Birleşik Krallık nüfusunun %12.5'ini oluşturmasına karşın gayrisafi yurt içi hasılasının %22.5'inin kaynağıdır. Merkezi Londra'da farklı bölgelere konsantre olmuş pek çok farklı sektör faaliyet göstermektedir: Londra Şehri ("the City") finansın, West End perakende satış ve sanat odaklı faaliyetlerin, Holborn hukuki firmaların, Euston yüksek eğitimin merkezindedir. Merkezi finans bölgesi geleneksel olarak Londra Şehri'ne ve Westminster'a odaklansa da, özellikle Canary Wharf, bunun yanında Camden, Southwark ve Paddington gibi bölgelerde de finans sektörü büyük ölçekte yer almaktadır.

Londra dünyada turistlerin en çok tercih ettiği yerlerden biridir. 2016 yılında 20 milyon civarı ziyaretle dünyada en çok ziyaret edilen 2. şehir olarak sıralanmıştır. Londra aynı zamanda 2016 yılında, 19.8 milyar ABD doları harcamayla ziyaretçiler tarafından dünyada en çok sınır ötesi harcama yapılan şehir olmuştur. Turizm, Londra'nın en önemli sektörlerinden olup 2016 yılı verisine göre yaklaşık 700.000 kişiye tam zamanlı istihdam sağlamış ve ekonomiye de bir yılda 36 milyar İngiliz sterlini katkı sağlamıştır. Gene 2015 verisine göre, İngiltere'deki tüm ziyaretçi harcamalarının %54'ü sadece Londra'da yapılmıştır.

Londra'nın binaları, kısmen değişen yaşları nedeniyle, herhangi bir mimari tarzla karakterize edilemeyecek kadar çeşitlidir. National Gallery (Londra) gibi birçok büyük ev ve kamu binası Portland taşından inşa edilmiştir. Şehrin bazı bölgeleri, özellikle merkezin hemen batısındakiler, beyaz sıva veya badanalı binalar ile karakterizedir. Londra'nın merkezindeki birkaç yapı, 1666'daki Büyük Londra Yangını'ndan önceye tarihlenir, bunlar birkaç iz Roma kalıntısı, Londra Kalesi ve şehirdeki birkaç dağınık Tudor kurtulanıdır. Daha ileride, örneğin, Tudor dönemi Hampton Court Sarayı, İngiltere'nin ayakta kalan en eski Tudor sarayı, Kardinal Thomas Wolsey tarafından yaklaşık 1515'te inşa edildi.
Güneybatıda nehir kenarındaki 1939 Battersea Elektrik Santrali yerel bir dönüm noktası iken, bazı demir yolu terminalleri Viktorya mimarisinin mükemmel örnekleridir; özellikle de St Pancras Uluslararası Tren İstasyonu ve Paddington İstasyonu. The Monument, yakınlarda çıkan Büyük Londra Yangını'nı anarken çevredeki bölgenin manzarasını sunar. Sırasıyla Park Lane'in kuzey ve güney ucundaki Marble Arch ve Wellington Arch, Kensington'daki Albert Memorial ve Royal Albert Hall gibi kraliyet bağlantılarına sahiptir. Nelson Sütunu (Horatio Nelson'ı anmak için inşa edilmiştir), Londra'nın merkezindeki odak noktalarından biri olan Trafalgar Meydanı'nda ulusal olarak tanınan bir anıttır. Eski binalar çoğunlukla tuğladan yapılmıştır, çoğunlukla sarı Londra stok tuğlası veya genellikle oymalar ve beyaz alçı pervazlarla süslenmiş sıcak turuncu-kırmızı bir çeşittir.
Yoğun alanlarda, yoğunlaşmanın çoğu orta ve yüksek katlı binalar üzerinden olmaktadır. Londra'nın 30 St Mary Axe, Tower 42, Broadgate Tower ve One Canada Square gibi gökdelenleri çoğunlukla iki finans bölgesi olan City of London ve Canary Wharf'ta bulunuyor. Aziz Paul Katedrali'nin ve diğer tarihî binaların manzaralarını engellense de, belirli sitelerde yüksek yapılaşma kısıtlanmıştır. 'St Paul's Heights' olarak bilinen bu koruyucu politika, 1937'den beri Londra Şehri tarafından uygulanmaktadır. Bununla birlikte, Londra'nın merkezinde çok sayıda yüksek gökdelen vardır. Buna Birleşik Krallık'taki en yüksek bina olan 95 katlı The Shard'da dahildir.

Londra ılıman bir okyanusal iklime sahiptir. Yağış kayıtları, Kew'de kayıtların başladığı en az 1697'den beri şehirde tutuluyor. Kew'de, bir ayda en fazla yağış Kasım 1755'te 7.4 inç (189 mm) ve en az yağış Aralık 1788 ve Temmuz 1800'de 0 inç (0 mm)'dir. Mile End de Nisan 1893'te 0 inç (0 mm) idi. Kayıtlardaki en yağışlı yıl, toplam 38.1 inç (969 mm) düşüşle 1903 ve toplam 12.1 inç (308 mm) düşüşle en kurak yıl 1921'dir. Yıllık ortalama yağış miktarı 600 mm'dir bu New York şehrinin yıllık yağış miktarının yarısıdır, aynı zamanda Roma, Lizbon, Sidney'den de daha düşüktür. Nispeten düşük yıllık yağış miktarına rağmen, Londra hâlâ yılda 1,0 mm eşik üzerinde 109,6 yağmurlu gün almaktadır. Bununla birlikte, Londra, Birleşik Krallık'ta iklim değişikliğine karşı savunmasızdır ve hidroloji uzmanları arasında, Londra'daki evlerin 2050'den önce suyunun bitebileceğine dair artan bir endişe vardır.
Londra'daki aşırı sıcaklıklar, 19 Temmuz 2022'de Heathrow'da 40,2 °C (104.4 °F) ile 1 Ocak 1962'de Northolt'ta −16,1 °C (3,0 °F) arasında değişmektedir. 1692'den beri Londra'da atmosfer basıncı ölçülüyor. Atmosferik basınç rekoru 20 Ocak 2020'de şimdiye kadar bildirilen en yüksek basınç 1.049.8 milibar (31,00 inHg) bildirildi.
Yazlar genellikle ılık, bazen sıcaktır. Londra'nın Temmuz ayı ortalama en yüksek sıcaklığı 23,5 °C'dir (74,3 °F). Londra, her yıl ortalama olarak 25 °C'nin (77.0 °F) üzerinde 31 gün ve 30.0 °C'nin (86.0 °F) üzerinde 4,2 gün yaşar. 2003 Avrupa sıcak hava dalgası sırasında uzun süreli ısıya bağlı yüzlerce ölüm meydana geldi. Ayrıca 1976'da İngiltere'de art arda 15 gün sıcaklıklar 32.2 dereceyi aştı ve bu da sıcaklıkla ilgili birçok ölüme neden oldu. Greenwich İstasyonu'n

Lozan Antlaşması ya da  Lozan Sulh Muâhedenâmesi (Fransızca: Traité de Lausanne), 1922-1923 yıllarında Lozan Barış Konferansı'nda müzakere edilen ve 24 Temmuz 1923'te İsviçre'nin Lozan şehrindeki Beau-Rivage Palace'de imzalanan bir barış antlaşmasıdır. Antlaşma, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında ortaya çıkan çatışmaları resmen sona erdirdi. İmzacı taraflar arasında Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Yugoslavya Krallığı ve Romanya Krallığı yer aldı. Antlaşmanın orijinal metinleri İngilizce ve Fransızca olarak hazırlandı.
Lozan Antlaşması, Osmanlı topraklarını bölmeyi öngören ancak yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşması'nın ardından yapılan ikinci ve kesin barış düzenlemesi oldu. Sevr Antlaşması, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Türk Millî Hareketi tarafından reddedildi. Yunanistan'ın Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra Türk kuvvetleri İzmir'i geri aldı. Bunun ardından Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı ve bu süreç, Lozan Barış Konferansı'nın yolunu açtı. Türk-Yunan nüfus mübadelesi ise Lozan'da imzalanan ayrı bir sözleşmeyle düzenlendi. Türk Boğazları'nın statüsü de antlaşmada ele alındı ve barış döneminde geçiş esasları belirlendi.

1920 yazına gelindiğinde I. Dünya Savaşı'nın galipleri mağluplar ile hesaplaşmalarını bitirmiş, savaşı kaybeden ülkelere barış antlaşmalarının kabul ettirilmesi süreci tamamlanmıştı. Almanya'ya 28 Haziran 1919'da Versay'da, Bulgaristan'a 27 Kasım 1919'da Neuilly'de, Avusturya'ya 10 Eylül 1919'da Saint-Germain'de, Macaristan'a da 4 Haziran 1920'de Trianon'da anlaşmalar imzalatılmış ancak hesaplaşılmayan tek mağlup Osmanlı İmparatorluğu ile 10 Ağustos 1920'de Sevr'de Fransa'nın başkenti Paris'in 3 km batısındaki Sevr banliyösünde bulunan Seramik Müzesi'nde anlaşma imzalanmıştır. Ankara'da TBMM'nin Sevr Antlaşması'na tepkisi çok sert oldu. Ankara İstiklâl Mahkemesinin 1 numaralı kararı ile anlaşmaya imza koyan 3 kişiyi ve Sadrazam Damat Ferit Paşa'yı idama mahkûm etti ve vatan haini ilan etti. Yunanistan dışında Sevr'i hiçbir ülkenin meclislerinde onaylamaması nedeni ile Sevr bir antlaşma taslağı olarak kaldı. Onaylanmamış olmasının yanı sıra Anadolu'daki mücadelenin de başarıya ulaşması ve zaferle sonuçlanması neticesinde Sevr Antlaşması hiçbir zaman uygulanamadı. Buna karşın, İzmir'in Kurtuluşu ile Lozan Antlaşması'na giden süreçte Birleşik Krallık içinde 2 uçak gemisinin de bulunduğu donanmayı İstanbul'a göndermiştir. Aynı süreçte ABD de 13 yeni savaş gemisini Türkiye sularına göndermiştir. Ayrıca, Amiral Bristol komutasındaki USS Scorpion gemisinin istihbarat görevi de yapmak suretiyle 1908-1923 arası sürekli olarak İstanbul'da bulunduğu bilinmektedir.

TBMM Hükûmeti'nin Yunan kuvvetlerine karşı elde ettiği zaferin ardından Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922'de TBMM Hükûmeti'ni Lozan'da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler. Barış şartlarını görüşmek için konferansa önce Başvekil Rauf Orbay katılmak istemiştir. Fakat Mustafa Kemal Atatürk İsmet Paşa'nın katılmasını uygun görmüştür. Mustafa Kemal Paşa Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa'nın Lozan'a baş temsilci olarak gönderilmesini uygun buldu. İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığına getirildi ve çalışmalar hızlandırıldı. İtilaf Devletleri Lozan'a TBMM Hükûmeti üzerinde baskı kurmak için İstanbul Hükûmeti'ni de davet ettiler. Bu duruma tepki gösteren TBMM Hükûmeti, 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırdı.
TBMM Hükûmeti Lozan Konferansı'na katılarak Misak-ı Milli'yi gerçekleştirmeyi, Türkiye'de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, kapitülasyonları kaldırmayı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (Batı Trakya, Ege adaları, nüfus değişimi, savaş tazminatı) çözmeyi ve Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik, siyasal, hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır.
Lozan'da TBMM Hükûmeti, sadece Anadolu'ya saldıran ve orada yendiği Yunanlarla değil I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ni mağlup eden devletlerle de karşılaşıp hesaplaştı ve artık tarihe karışmış olan bu imparatorluğun tüm tasfiye davaları ile yüzleşmek zorunda kaldı. 20 Kasım 1922'de Lozan görüşmeleri başlamıştır. Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapılmıştır. Ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul'un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır.

Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923'te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirmiştir. Başkomutan Müşîr Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu'na savaş hazırlıklarının başlamasını emretmiştir. Sovyetler Birliği eğer tekrar savaş çıkarsa bu sefer Türkiye'nin yanında savaşa gireceğini duyurmuştur. Haim Nahum Efendi öncülüğündeki azınlık temsilcileri de Türkiye'yi destekleyerek arabulucu olmuşlardır. Yeni bir savaşı ve kendi kamuoyunun tepkisini göze alamayan İtilaf Devletleri barış görüşmelerini tekrar başlatmak için Türkiye'yi tekrar Lozan'a çağırmıştır.
Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923'te tekrar başlamış, 23 Nisan'da başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923'e kadar devam etmiş ve bu süreç Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması ile sonuçlanmıştır.
Taraf ülkelerin temsilcileri arasında imzalanan anlaşma, uluslararası anlaşmaların ülke meclislerince onaylanmasını gerektiren yasalar gereğince taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923'te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923'te, İtalya tarafından 12 Mart 1924'te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924'te imzalanmıştır. Birleşik Krallık'ın anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onayladığına dair belgeler resmi olarak Paris'e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'nda çizilen sınırlar kabul edilmiştir.
Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda Birleşik Krallık ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı. Bu anlaşmazlık Musul Sorunu'na dönüşmüştür.
Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi.
Adalar: Midilli, Limni, Sakız, Semadirek, Sisam ve Ahikerya adaları üzerinde Yunan hakimiyeti hususunda Osmanlı Devleti'nin imzalamış olduğu 1913 tarihli Londra Antlaşması ve 1913 tarihli Atina Antlaşması'nın adalar hakkındaki hükümleri ve 13 Şubat 1914 tarihinde Yunanistan'a bildirilen karar, adaların askeri gayelerle kullanılmaması şartıyla aynen kabul edilmiştir. Anadolu kıyısına 3 milden az mesafede bulunan adaların ve Bozcaada, Gökçeada ile Tavşan Adaları üzerindeki Türk hakimiyeti kabul edilmiştir. Osmanlı Devleti tarafından Uşi Antlaşması ile 1912 yılında İtalya'ya geçici olarak bırakılan On İki Ada üzerindeki bütün haklardan on beşinci maddeyle İtalya lehine feragat edilmiştir.
Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması'nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Antlaşmanın 40. maddesinde şu hüküm yer almıştır: "Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma konularında eşit hakka sahip olacaklardır." Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Türkiye, tamirat bedeli olarak Yunanistan'dan 4 milyon altın talep etti ancak bu istek kabul edilmedi. Bunun üzerine 59. maddeyle Yunanistan savaş suçu işlediğini kabul etti ve Türkiye tazminat hakkından feragat etti ve sadece savaş tazminatı olarak Yunanistan, Karaağaç bölgesini verdi.
Osmanlı'nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye idare heyetinde bulunan yenik Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu devletlerinin temsilcileri idare kurulundan çıkartılmış ve kurumun faaliyeti devam ettirilerek antlaşmayla birlikte yeni görevler verilmiştir. (Lozan Barış Antlaşması madde 45,46,47...55, 56).
Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.
Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye'nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.
Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin Osmanlı Devleti zamanındaki bütün 

Macaristan (Macarca: Magyarország, Macarca telaffuz: [magârorság]), Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Karpat Havzası'nın büyük bir bölümünü kapsayan ülke, kuzeyde Slovakya, kuzeydoğuda Ukrayna, doğu ve güneydoğuda Romanya, güneyde Sırbistan, güneybatıda Hırvatistan ve Slovenya ve batıda Avusturya ile çevrilidir. Macaristan, Tuna Nehri'nin drenaj havzasında yer alır ve geniş ovalarla kaplıdır. Çoğunluğu etnik Macarlardan (Macarlar) ve önemli bir Roman azınlığından oluşan 9,6 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Macarca resmi dildir ve Avrupa'da Hint-Avrupa dil ailesinin dışında kalan birkaç dilden biridir. Budapeşte, ülkenin başkenti ve en büyük şehri olup, baskın kültürel ve ekonomik merkezidir.
Macar devletinin kuruluşundan önce, günümüz Macaristan topraklarında Keltler, Romalılar, Hunlar, Cermen halkları, Avarlar ve Slavlar da dahil olmak üzere çeşitli halklar yerleşmiştir. Macar devletinin kökeni, dokuzuncu yüzyılın sonlarında Álmos ve oğlu Árpád tarafından Karpat Havzası'nın fethiyle kurulan Macaristan Prensliği'ne dayanmaktadır. Kral I. Istvan 1000 yılında tahta çıktı ve krallığını Hristiyan bir krallığa dönüştürdü. Orta Çağ Macaristan Krallığı, Geç Orta Çağ'da zirveye ulaşan bir Avrupa gücüydü.
Uzun bir Osmanlı savaşları döneminden sonra, Macaristan'ın kuvvetleri 1526'da Mohaç Muharebesi'nda yenildi ve başkenti Buda 1541'de ele geçirildi; bu da ülkenin 150 yıldan fazla bir süre boyunca üç parçaya ayrıldığı bir dönemi başlattı: Kraliyet Macaristanı (Habsburglara sadık), Osmanlı Macaristanı ve yarı bağımsız Transilvanya Prensliği. Osmanlılar, 1699'da Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Macaristanı'nın kaybını tanıdılar. Macaristan'ın büyük bir kısmı yeniden birleşti ve 18. yüzyılın başlarında Habsburg yönetimi altına girdi. 
1703-1711 ve 1848-1849 yıllarında Habsburglara karşı yapılan bağımsızlık savaşları, 1867'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kurulmasıyla sonuçlanan bir uzlaşmaya yol açtı; bu monarşi 20. yüzyılın başlarında önemli bir güçtü. Avusturya-Macaristan, I. Dünya Savaşı'ndan sonra çöktü ve ardından 1920'de imzalanan Trianon Antlaşması, Macaristan'ın mevcut sınırlarını belirledi; bu da tarihi topraklarının %71'ini, ekonomisinin büyük bir kısmını, nüfusunun %58'ini ve etnik Macarlarının %32'sini kaybetmesine neden oldu.
Savaşın ardından yaşanan sarsıntıdan etkilenen Macaristan, savaşlar arası dönemin başlarında, naip yönetici Miklós Horthy'nin milliyetçi muhafazakar rejimiyle doruğa ulaşan bir kargaşa yaşadı. Macaristan, II. Dünya Savaşı'nda Mihver devletlerine katıldı ve önemli hasar ve kayıplar verdi. Sovyetler Birliği tarafından işgal edildi ve Macaristan Halk Cumhuriyeti uydu devleti olarak kuruldu. 1956 devriminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Macaristan nispeten daha özgürleşti, ancak Doğu Bloku'nun baskıcı bir üyesi olarak kaldı. 1989 Devrimleri'nin bir parçası olarak Macaristan, barışçıl bir şekilde demokratik parlamenter bir cumhuriyete dönüştü. 2004 yılında Avrupa Birliği'ne ve 2007 yılında Schengen Bölgesi'ne katıldı. 
Macaristan, evrensel sağlık hizmeti ve ücretsiz ortaöğretim sunan yüksek gelirli bir ekonomiye sahiptir. Sanat, müzik, edebiyat, spor ve bilim ve teknolojiye önemli katkılarıyla uzun bir geçmişe sahiptir. Avrupa'da popüler bir turizm merkezi olan Macaristan, 2019 yılında 24,5 milyon uluslararası ziyaretçiye ev sahipliği yaptı. Macaristan, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve Visegrád Grubu dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası kuruluşun üyesidir.

Macaristan'ın kuzey kesimleri dağlık bir bölgedir. Doğu komşusu Romanya'nın kuzey sınırından içeri giren bu dağ zinciri batıya doğru uzanarak Avusturya Alpleri ile birleşir. Ama bu dağlar akarsulara sık sık geçit veren sayısız birtakım tepelere parçalanmıştır. Dağların en yüksek noktası Kekeş Tepesi'dir (1.014 m). Yer yer vadilerle yarılan dağların yamaçları sık ormanlarla kaplıdır. Tepelerden vadilere inildikçe "lös" adı verilen kil ve kum karışımı sarı renkli balçıkla kaplı araziler görülür. Bunlar çok verimli topraklardır. Bağlar, meyve bahçeleriyle dolu olan vadilerde sırtlarını yamaçlara dayamış kasabalara rastlanır. Tuna Nehri'nin batısında Bakony Ormanları bulunur.
Macar Denizi diye anılan Balaton Gölü'ne kadar uzayan bu dağlık bölge çoğunlukla kireçtaşından oluşmuş bir yayladır. En yüksek tepesi Kőröshegy Dağı'dır (713 m). Buralarda da tepeler ormanlarla kaplı olup vadiler tarıma ayrılmıştır. Vadilerde de yer yer lös toprağına rastlanır. Balaton Gölü'nden güneye doğru, Sırbistan sınırı yakınlarında Mecsek Dağları (En yüksek noktası 682 m) bulunur. "Felföld" diye anılan Macaristan Yaylası burada sona erer.

Batı Macaristan Ovası'nda ilk planda tepelerin çokluğu göze çarpar. Buralarda akarsular bulanık ve çamurludur. Bunlardan daha çok ormandan kesilen ağaç kütüklerini taşımak için faydalanılır. Tuna'ya dökülen Raba, Repce ve Marcal nehirleri arasında kalan topraklarda buğday ekimi yapılır. Tuna'yı geçip doğuya ilerlendikçe Büyük Alföld denilen karakteristik Macar Ovası ile karşılaşılır. Macar halkının yarısını barındıran baştan başa düz, engin bir çayırdır. Büyük Alföld'de büyük ısı farkları göze çarpar. Kuzeyde dağlarla çevrili olduğu için yazın şiddetli sıcaklar olur. Kışın ise dondurucu rüzgârlar ovayı kaplar. Karpatlar'dan inen Tisza Nehri ovayı enlemesine keserek güneyde Sırbistan'a girer (Voyvodina Özerk Bölgesi) ve orada Tuna'ya karışır. Büyük miktarda çamuru da birlikte sürükleyen bu ırmak, ilkbahar taşkınları sırasında oldukça geniş bir çevreyi sular altında bırakır. Yazın kızgın güneşle kuruyan bu çamurlar Tuna ile Tisza arasındaki bölgenin karakteristik manzarasıdır. Kuzeydoğuda Romanya sınırına yakın Debrecen dolaylarında buna benzer kumlu, balçıklı yerlere rastlanır.
Tarıma çok elverişli löslü topraklar çoğunluğu meydana getirirler. Macaristan'ın tarım yönünden zenginliğinin belli başlı kaynağı bu bereketli ovalardır.

Sıcaklık, ocak ayında -1 ila 2 derece arasındadır. Yaz aylarında ise sıcaklık en fazla 29 dereceye kadar yükselir. Denize kıyısı olmadığı için ülkede karasal iklim hâkimdir.

Macaristan üniter bir cumhuriyettir. Parlamento tarafından her beş yılda bir seçilen devlet başkanının rolü semboliktir; ancak görevleri arasında başbakanı atamak vardır. Başbakan ise hükûmet üyelerini seçer ve görevden alır. Her bakan adayı, devlet başkanı tarafından bir formalite olarak onaylanmalıdır.
Yasama organı (Országgyűlés) 2014'ten bu yana 199 üyelidir. 1999-2014 yılları arasındaki 386 üyeli işleyiş, 2011'de başlayan bir dizi yasal değişiklik ve 2012'de yürürlüğe giren yeni anayasa ile değişmiştir.
Aynı şekilde seçim sistemi de yenilenmiş ve ilk kez 2014 seçimlerinde yürürlüğe giren seçim sistemiyle, 2010'dan beri iktidarda olan Fidesz partisinin hakimiyeti artmıştır. Son yasal değişiklikler Macaristan'da demokrasinin otoriterleştiği tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.
Bir siyasi parti parlamentoya girebilmek için oyların en az %5'ini almalıdır. Macaristan'da milletvekili seçimleri 4 yılda bir yapılır. 15 üyeli Anayasa Mahkemesi, yasaların anayasaya uygunluğunu denetler. 2012 sonrası yeni sistemde Anayasa Mahkemesi'nin rolü de azaltılmıştır.

Macaristan idari olarak 19 ile (megye) ve 1 başkent (főváros) Budapeşte'ye bölünmektedir.

İhracat odaklı bir ekonomiye sahip olan Macaristan, uluslararası ekonomik konjonktürün yarattığı risklere açıktır. Dış ticaretinin büyük bir bölümünü AB ülkeleriyle yapan ülke, Avro'ya geçiş için gerekli hazırlıkları da sürdürmektedir. Temel ürün gruplarına göre dış ticaretinin dağılımında, makineler, elektronik eşyalar ve nakliye araçları ülkenin ithalat ve ihracatında ana sektörler olarak öne çıkmaktadır. İthalatın yaklaşık %50'sini, ihracatın ise %60'ını bu üç sektör gerçekleştirmektedir.

Macaristan çok sayıda seçkin bilim insanı yetiştirmiş olup matematik eğitimi ile ünlüdür.
Rubik Küpü, Ernő Rubik tarafından icat edilmiştir.

Macaristan oldukça gelişmiş bir karayolu, demiryolu, hava ve su taşıma sistemi vardır. Ülkenin başkenti Budapeşte, toplu taşıma ağında önemli bir düğüm olarak hizmet vermektedir.

Macarların atalarının büyük çoğunluğu Ural-Altay/Fin-Ugor kavimleri'nden olan Hun-Ugor kavimleridir. Daha sonra Hint Avrupa grubundan olmayan bu Ugor kavimlerine Hunlardan bazı boylar karışmıştır. Karışan bu üç kavim, Hazarlar'ın egemenliğini kabul etmiştir (460).

Macaristan'da eğitim 5-18 yaşları arasında zorunludur.
1276 yılında Veszprém üniversite Péter Csák birlikleri tarafından tahrip edildi ve yeniden inşa edilmedi. Pécs'te bir üniversite 1367 kurulmuştur. Sigismund 1395 yılında Óbuda'da bir üniversite kurmuştur. Universitas Istropolitana, Matyas Corvinus tarafından 1465 yılında Pozsony'de kurulmuştur. Nagyszombat Üniversitesi 1635 yılında kuruldu ve 1777 yılında Buda'ya taşındı ve bugün Eötvös Loránd Üniversitesi olarak hizmet vermektedir. Dünyanın ilk teknik üniversitesi 1735 yılında Selmecbánya'da kuruldu. Onun ardılı Macaristan'daki Miskolc Üniversitesi'dir. Budapeşte Teknoloji ve Ekonomi Üniversitesi (BME) üniversite düzeyi ve yapısı ile dünyadaki en eski teknoloji kurumu olarak kabul edilir. Yasal selefi ise İmparator II. Joseph tarafından 1782 yılında kurulan Institutum Geometrico-Hydrotechnicum'dur.

Macaristan'da LGBT hakları

Macaristan Ulusal Meclisi resmi sitesi25 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Macarca) (İngilizce)
Devlet başkanı ve kabine üyeleri14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"Macaristan". The World Factbook (2026 bas.). CIA. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Macaristan UCB Libraries GovPubs. (İngilizce)
Curlie'de Macaristan (DMOZ tabanlı)
Macaristan17 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BBC News. (İngilizce)
Wikimedia Atlas'da Hungary

History of Hungary: Primary Documents20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Macaristan tarihi17 Aralık 2014 tari

Makronlar (Gürcüce: მაკრონები) (Grekçe: Μάκρωνες, Makrōnlar) Pontus'un doğusunda bulunan Mosçiçi Dağları (günümüzde Yalnızçam Dağları, Türkiye) civarında yaşamış antik bir Kolkhis boyuydu.
Makronlardan ilk kez Herodotos (MÖ 450) bahsetmiştir. Herodot'a göre Makronlar; Mosçi, Tabal, Mossynoeci ve Marres boyları ile birlikte Ahameniş Pers İmparatorluğu'na bağlı 19. satraplıkta I. Serhas'ın komutasında savaşmışlardır. Makronlara ilişkin Klasik antik dönemde geçen birçok söylenti vardır. Ksenophon (MÖ 430-355) Makronların Trapezus'un doğusunda (günümüzde Trabzon, Türkiye) yaşadıklarını savunmuştur. Makronlar, kıldan yapılmış kıyafetler giyen güçlü ve vahşi insanlar olarak tanımlanmıştır. Savaşlarda ahşap kask, hasır işi kalkan ve uzun mızrak ucuna sahip kısa mızraklar kullandıkları tahmin edilir. Strabon (xii.3.18), Sanniler ve Makronların aynı halk olduğuna dikkat çeker. Bu görüş Stephanos Byzantinos tarafından da desteklenir. Ancak Yaşlı Plinius, bu iki ulusun farklı olduğunu iddia eder. Makronlar, 6. yüzyıldan beri Zanlar (Grekçe: Τζάννοι) olarak bilinirler. Tarihçi Prokopios'a göre, Bizans imparatoru I. Justinianus 520 yılında Makronları işgal etmiş ve halkın dinini Hristiyanlığa çevirmiştir.
Makronlar, modern alimler tarafından proto-Gürcü boylardan biri olarak tanımlanır. Makronların Kuzeydoğu Anadolu'da Hititler dönemi öncesinde yaşadığı ve Urartular'un yıkılışından sonra da varlığını koruduğu düşünülmektedir.
Makronlar, Makheloniler ile yan yana yaşamışlardır. Makheloniler, Makronlar ile yakından ilişkili olan bir başka "Sannik" kabilesiydi.

Makron-Heniochi Prensliği
Sanniler

Mariupol (Ukraynaca: Маріуполь, Rusça: Мариу́поль), Ukrayna'nın Donetsk Oblastı'nda bulunan bir şehirdir. Azak Denizi'nin kuzey kıyısında, Kalmius Nehri'nin ağzında yer almaktadır. Ocak 2022'de, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden önce, ülkenin onuncu büyük şehri ve Donetsk Oblastı'nın ikinci büyük şehriydi ve tahmini nüfusu 425.681 idi; Ağustos 2023'te Ukrayna yetkilileri Mariupol'ün nüfusunu yaklaşık 120.000 olarak tahmin etti.
Tarihsel olarak, şehir ticaret ve imalat merkeziydi ve yüksek öğrenimin ve birçok işletmenin gelişiminde önemli bir rol oynadı ve aynı zamanda Azak Denizi'nde bir sahil beldesi olarak hizmet verdi. 1948'de, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yüksek rütbeli bir yetkilisi ve Josef Stalin'in yakın bir müttefiki olan şehirli Andrei Zhdanov'un adından esinlenerek Zhdanov (Rusça: Жданов) olarak yeniden adlandırıldı. Bu isim, Sovyetler Birliği'ndeki yüksek rütbeli siyasi figürlerin adlarını şehirlere verme yönündeki daha büyük bir çabanın parçasıydı. Tarihi isim 1989'da geri verildi.
Mariupol, Kalmius olarak bilinen eski bir Kazak kampının bulunduğu yerde kuruldu ve 1778'de Rus İmparatorluğu içinde şehir hakları kazandı. Stalin dönemi sanayileşmesinde önemli bir rol oynadı; tahıl ticareti, metalurji ve ağır mühendislik alanlarında bir merkezdi - Illich Demir ve Çelik Fabrikası ve Azovstal Demir ve Çelik Fabrikası da dahil olmak üzere. 
24 Şubat 2022'de başlayan üç aylık Rus kuşatması şehri büyük ölçüde tahrip etti ve bu nedenle Ukrayna hükûmeti tarafından "Ukrayna'nın Kahraman Şehri" ilan edildi. 16 Mayıs 2022'de Mariupol'da kalan son Ukrayna birlikleri Azovstal Demir ve Çelik Fabrikası'nda teslim oldu ve Rus ordusu 20 Mayıs'a kadar şehrin kontrolünü tamamen ele geçirdi.

Mariupol, Donetsk bölgesinin güneyinde önemli bir tıp merkezidir.
Kamu hastanelerinin listesi (2021):

Mariupol'daki Bölgesel Yoğun Tedavi Hastanesi
Mariupol 1 Nolu Şehir Hastanesi
Mariupol 4 Nolu Şehir Hastanesi
Mariupol 9 Nolu Şehir Hastanesi

Menemen Olayı ya da Kubilay Olayı, 23 Aralık 1930 günü, İzmir'in Menemen ilçesinde, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay'ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki'nin şeriat isteyen bir grup tarafından öldürülmesi olayıdır. Şeriat ile laiklik arasındaki mücadeleyi vurgulaması açısından Cumhuriyet tarihinin önemli olaylarından biri kabul edilir. Olayların ardından bölgede sıkıyönetim ilan edilmiş, General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divanıharp'te failler idam dâhil çeşitli cezalara çarptırılmıştır.

23 Aralık 1930 sabahı Manisa'dan Menemen'e gelen dördü silahlı altı kişi, bir camiden aldıkları yeşil sancağı sabah namazından sonra ilçe meydanına dikerek silah zoruyla etraflarına adam toplamaya çalıştılar. Sarıklı ve cübbeli bu kişilerin, Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim Hoca tarafından yönlendirildiği iddia edilir.
Halkın da isyana katılmasıyla isyancı grup kısa zamanda büyüdü. İlk eylemciler arasında, Giritli Derviş Mehmet, Şamlı Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan ve Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet cemaate kendini mehdi olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi. Arkalarında 70 bin kişilik halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söyledi.
Eylemciler meydana diktikleri ve şeriat sancağı olarak adlandırdıkları yeşil bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye ve zikretmeye başladılar. "Şapka giyen kafirdir. Yakında yine şeriata dönülecektir." diye bağırarak bir isyan hareketi başlattılar. Bayrağın altından ahaliden bazı kişileri geçirdiler. Bunlar arasında fabrika işçisi Hayimoğlu Jozef gibi gayrimüslimler de vardı. Eyleme katılan vatandaşların bir kısmının halife ordusunun geleceği endişesiyle boyun eğdiği iddia edilir.

Olay devam ederken Yüzbaşı Fahri Bey gelmiştir. Yüzbaşı Fahri Bey, şeriat talep eden eylemcilere dağılmalarını söylemesine rağmen, Giritli Mehmet, şeriat ilan ettiklerini ve dağılmayacaklarını belirtmiştir. Yüzbaşı Fahri Bey, gerekli tedbirleri almak üzere olay yerinden ayrılıp, eylemcileri 43. Piyade Alayına bildirilmiştir. Olayların ilçedeki askerî birlikte duyulması üzerine alay komutanı, Kubilay'ı bir manga askerle birlikte olay yerine gönderdi. Kubilay diğer askerlerin yanından ayrılarak tek başına eylemcilerin arasına girdi ve teslim olmaya ikna etmeye çalıştı. Silahlı eylemcilerden birisinin ateş etmesiyle Kubilay yaralandı, bunu gören askerler tarafından savunma amaçlı olarak isyancılara ateş açıldı. Tüfeklerde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri olduğundan dolayı Derviş Mehmet hasar almadı ve 'Bana kurşun işlemiyor' iddiasında bulunarak halkı kutsal bir vazifesi olduğuna ikna etmeye çalıştı. Kubilay yaralı halde uzaklaşarak cami avlusuna sığındı ancak Derviş Mehmet ve arkadaşları peşinden geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve Kubilay'ın başını bedeninden ayırdı. Bir görgü tanığının ifadesine göre Derviş Mehmet, Kubilay'ın başını kestikten sonra akan kanını avuçlarıyla içmiştir. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalıştılar ancak başaramadılar. Bunun üzerine kesik başı bayrağın sopasına iple bağladılar.
Mahalle bekçisi Hasan, olayı fark ettikten sonra hızla evine doğru koşmuş ve tabancasını alıp yüksek bir noktaya çıkmıştır. Hasan, saldırganlara karşı ateş açarak iki saldırganı yaralamıştır ancak, kendisi de bu çatışmada ölmüştür. Aynı zamanda, bekçi Şevki de saldırganlar tarafından öldürülmüştür.
Olay yerine gelen takviye birliklerin "Teslim ol!" çağrısına uymayan eylemciler ile askerler arasında çatışma çıkmıştır. Çatışma sırasında Şamlı Mehmet ve Sütçü Mehmet ölmüştür. Kaçmaya çalışan Dördüncü Mehmet ise yandaşlarıyla birlikte tutuklandı. Eylemcilerden Nalıncı Hasan ve Ali Oğlu küçük Hasan kargaşadan yararlanıp kaçarlar. Yaralı ele geçirilen Mehmet Emin daha sonradan sorgulanınca kaçan iki kişinin kimliği tespit edilmiştir. Kaçan bu iki eylemci daha sonra Manisa’nın Ahiler köyünde yakalanarak Menemen’e getirilmiştir.

Dört gün sonra, 27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında bu konu ile ilgili bir toplantı yapıldı. 28 Aralık 1930'da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, "mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkâr bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise" olduğunu belirtti.

31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir'in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931'den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edildi ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanıharp kuruldu.
7 Ocak 1931'de bu kez İzmir'de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık; anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak ve azmettirme; Derviş Mehmet'in mehdilik iddiasıyla harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında hükûmete haber vermeme veya tekkelerin tarikat ayini icra ettikleri suçlamalarıyla 15 Ocak 1931'den itibaren Divanıharp'te yargılanmaya başlandı.

24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak'ta mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile birlikte 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis'in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin altısı küçük yaşta olduğundan cezaları ağır hapse çevrildi. TBMM Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını iki yıl hapse çevirmiştir.
Diğer 28 idam mahkûmu, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen'de idam edildi. Bazıları Kubilay'ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkûmlardan biri idam sehpasının önünden kaçtı. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi.
Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931'de Manisa ve Balıkesir'den, 8 Mart 1931'de de Menemen'den kaldırıldı.

"Kubilay devrim uğruna, vatan sevgisi ve bütünlüğü yolunda yalnız başına, kuvvet hesabı yapmayan bir idealist vatanseverlik örneğidir. Kubilay, millet yolunda canını her an fedaya hazır olan geleneksel Türk yaradılışının müstesna abidesidir."
Kubilay'ın öldürülmesi sadece devlet katında değil, toplumda da büyük bir tepki yaratmıştı. Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, o dönem 13 yaşında olduğunu ve yaşadıklarını, hissettiklerini şöyle anlatmıştır:"Kubilay Olayı bende ve sınıftaki arkadaşlarım üzerinde büyük etki yarattı. Zira genç bir subayın öyle hunharca şehit edilmesi elbette ki bizi etkileyecekti. Bunun etkisi altında uzun süre kaldım. Bir aralık bu katliamı yapanların yakalandığını ve istasyonda tren beklediğini söylediler. 5-6 arkadaşla beraber hemen istasyona gittik. Onu şehit eden, Kubilay'ı şehit eden hainleri orada gördüm. Bende o kadar derin bir iz bırakmış ki bu, o sırada kara kalemle resme başlamıştım. İlk resmimi Kubilay'ın resmi olarak yaptım. Hatırlarım ve güzel de resimdi. Keşke saklasaydım da yanımda hatıra olarak kalsaydı."Daha sonra Şükrü Kaya, gelişmeleri aktarırken Atatürk'e Menemen'i yakma isteğinin nedenini sormuştur. Atatürk'ün bu soruya verdiği yanıt, irtica karşısındaki tutumunu ortaya koymaktadır:"Ben seni çok bilgili ve akıllı bir İçişleri Bakanı olarak tanıyorum. Menemen kasabasının ne berbat bir yerde olduğu tabii gördün. Böyle bir vesileyle oradaki yurttaşlarımızı daha iyi bir yere nakleder ve burasını yakmakla da orada taştan bir anıt ve üzerine de 'Cumhuriyet'in ilanından 7 yıl sonra burada irtica hareketi ezilmiştir' yazısını yazardınız. Bunu da gelecek kuşaklar ibretle görür ve okurlardı. Ne yapayım ki istediğimi sen de anlamadın."

Siyasi bağlamda Kubilay Olayı, 1930'da Ali Fethi Okyar tarafından Mustafa Kemal Atatürk'ün tavsiyesiyle kurulmuş olan ve Menemen Olayı'ndan hemen önce 17 Kasım 1930'da kendi kendini fesheden, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci ana muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın 99 günlük varlığı ile bir arada değerlendirilmektedir.
Menemen Olayı, zamanın Nakşibendi tarikatının lideri Şeyh Esat ve yandaşları tarafından planlanmış ve Menemen'de uygulamaya konulmuştur. Olaylar Menemen'de yaşandığı için genellikle Menemen Olayı olarak anılmaktadır.

Manisa'dan Giritli Derviş Mehmet
Manisa'dan Manifaturacı Osman
Manisa'dan Hafız Cemal
Manisa'dan Tabur İmamı İlyas Hoca
Manisa'dan Alipaşazade Ragıp Bey
Manisa'dan Şeyh Hafız Ahmet
Manisa'dan Giritli İbrahimoğlu İsmail
Menemen Bozalan'dan Koca Mustafa
Menemen Bozalan'dan Hacı İsmail
Menemen Bozalan'dan Hacı İsmailoğlu Hüseyin
Menemen Bozalan'dan Göriceli Abdülkerim
Menemen'den Yukarıcumalı Ramiz
Menemen'den Çıtaklı Molla Süleyman
Menemen'den Hayimoğlu Jozef
Menemen'den Şımbıllı Ali Osmanoğlu Memet
Menemen'den Arnavut Yusufoğlu Kâmil
Menemen'den Kerimoğlu İbrahim
Menemen'den Selimoğlu Boşnak Abbas
Alaşehir'den Şeyh Ahmet Muhtar
Alaşehir'den Esat'ın oğlu Mehmet Ali (Mehmet Ali Erbil'in dedesidir, dedesinin babası Şeyh Esat, çok yaşlı olduğu için idam cezası hapse çevrilmiş, oğlu Mehmet Ali idam edilmiştir.)
Manisa Hastanesi imamlığından emekli Laz İbrahim Hoca
Manisa'dan Emrullahoğlu Mehmet

Manisa'dan Nalıncı Hasan - idama bedel (24) yıl hapis (20) yaşında
Manisa'dan Çoban Ramazan - idama bedel (24) yıl hapis (20) yaşında
Manisa'dan Giritli Küçük Hasan - idama bedel (24) yıl hapis (17) yaşında
Menemen'den Harputlu Ömeroğlu Memet - idama bedel (24) yıl hapis (65)i mütecaviz
İzmir'den Laz Mehmet Ali Hoca - idama bedel (24) yıl hapis (65)i mütecaviz
Erbilli Şeyh Esat - idama bedel (24) yıl hapis (65)i mütecaviz
İsmail Mehmet - idama bedel (24) yıl hapis (65)i mütecaviz

Horus köyünden Selâhattin oğlu Naşit (15 yıl ağır hapis)
Horus köyünden Yakupoğlu Ali (15 yıl ağır hapis)
Horus köyünden Muhittinoğlu Ali Koç (15 yıl ağır hapis)
Horus köyünden Hasanoğlu Ahmet (15 yıl ağır hapis)
Horus köyünden Neciboğlu Mevlût (15 yıl ağır hapis)
Horus köyünden Ragıboğlu Osman (15 yıl ağır hapis)
Horus köyünden Mümtazoğlu Haşim 65 yaşını mütecaviz olduğundan 12,5 yıl ağır hapis
14 kişiye üçer yıl hapis
20 kişiye birer yıl 

II. Basileios'un Menologion'u Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından M.S. 1000 yıllarında Bizans imparatoru II. Basileios için derlenmiş resimli bir el yazmasıdır. Bazı azizlerin yaşamlarının bir derlemesininden oluşan el yazması Konstantinopolis'te derlenmiş ve sekiz değişik ressamın hazırladığı 430 kadar minyatür resmi içermektedir. O dönemde hazırlanmış bu kadar zengin menolog çok az bulunur. El yazması Vatikan Kütüphanesinde bulunmaktadır. Tam bir kopyası 1907 yılında yapılmıştır.

Il Menologio di Basilio II (cod. Vaticano Greco 1613). Turin 1907 (Schwarz-Weiß Faksimile-Gesamtausgabe).
Francesco D'Aiuto (Hrsg.): El "Menologio de Basilio II". Città del Vaticano, Biblioteca Apostolica Vaticana, Vat. Gr. 1613; libro de estudios con ocasión de la edición facsímil. Biblioteca Apostolica Vaticana, Città del Vaticano / Diaconía Apostólica de la Iglesia de Grecia, Athen / Testimonio Compañia Editorial, Madrid 2008, 978-88-210-0789-7, 978-960-315-615-4, 978-84-95767-58-5.
Evans, Helen C. & Wixom, William D., The glory of Byzantium: art and culture of the Middle Byzantine era, A.D. 843-12614 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., no. 55, 1997, The Metropolitan Museum of Art, New York, 9780810965072; full text available online from The Metropolitan Museum of Art Libraries
Andrea Luzzi: El „Menologio de Basilio II“ y el semestre invernal de la recensio B* del Sinaxario de Constantinople. In: El „Menologio‟ de Basilio II: Città del Vaticano, Vat. gr. 1613: libro de estudios con ocasión de la edición facsímil. Dirigado por Francesco D'Aiuto. Biblioteca Apostólica Vaticana, Città del Vaticano 2008. 47–75.
Nancy Patterson Ševčenko: Menologion of Basil II. In: Oxford Dictionary of Byzantium.  New York, Oxford, 1991, Bd. 2, S. 1341–1342.
Ihor Ševčenko: The Illuminators of the Menologium of Basil II. In: Dumbarton Oaks Papers16, 1962, S. 248–276.

Facsimile of Vat.gr.1613 from the Biblioteca Apostolica Vaticana 19 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Greek-Latin edition (Vol 117 of Patrologia Graeca)

Metropolit, Hristiyanlıkta bir bölgenin tüm kiliselerinden sorumlu piskopos veya başpiskopos.
Ortodoksluk'ta: Yunan Kiliselerinde Başpiskopos ile Piskopos arasında bir unvanken, Slav Kiliseleri'nde ve Antakya Patrikliğine bağlı kiliselerde Patrik ile Başpiskopos arasında bir unvandır. Katoliklerde Başpiskopos ile aynı anlamda kullanılır.

Ortodoks Kilisesi kurumsallaşınca, eyalet başkentinin piskoposu olan ve din işlerinde eyalete başkanlık yapan görevliye verilmiş isimdir.

Roma İmparatorluğu'nda Hıristiyanlık yayıldıkça, kent çevrelerinde daha büyük inanan toplulukları bulunmaya başladı. Bu tür şehirlerin Piskoposu, piskoposluk bölgesinin başkenti olduğu eyalette onurlu bir üstünlüğe sahip olmaya başlamış ve bazıları kendi Primus Inter Pares'lerine sahip diğer eyaletler üzerinde bile bir üstünlük kazanmıştır. 3. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Kartaca, Roma Kuzey Afrikası'nın önde gelen piskoposluk merkezi haline gelmişti.
İznik Konsili, seküler Roma planları doğrultusunda dini piskoposluk yapısının giderek standartlaşmasına uygun olarak bu düzenlemeyi kanon hukuku olarak kodlamıştır. Ayrıca, bir eyaletin başkanlığını yürüten piskoposlara atıfta bulunan "Metropolit" teriminin belgelenmiş ilk kullanımını da sağlamıştır. Roma, İskenderiye ve Antakya'nın dini önemi o kadar artmıştı ki, 4. yüzyılın başlarında her biri birden fazla piskoposluk eyaleti üzerinde uzun süredir tanınan yargı yetkisine sahip olmuşlardır. İskenderiye, Roma Mısır'ı, Roma Libya'sı ve Pentapolis üzerinde üstünlük elde etmiştir. Roma Piskoposu ise şehrin 100 mil çevresindeki eyaletler üzerinde primitif yetkiye sahipti.

Katolik Kilisesi Hiyerarşisi
Primat
Piskopos
Eksarh

Metropolitan Sanat Müzesi, (İngilizce: Metropolitan Museum of Art) halk dilinde "the Met", dünyanın en büyük ve en önemli müzelerinden biridir. Manhattan, New York'taki Central Park'ın yanında yer alan müze, The Cloisters adı verilen Orta Çağ sanatını barındıran bölümü bünyesinde barındırır. Müzede eski doğu, Mısır, Yunan ve Roma dönemlerine ait eserler bulunmaktadır. Avrupa Orta Çağ koleksiyonunun bir bölümü ise Manhattan'ın kuzey ucundaki ek binada bulunur. Müze içerisinde bir araştırma kitaplığı, çocuklar için bir bölüm ve etkin bir eğitim sergisi vardır. Müzede batı resim sanatının öne çıkan isimlerine ait tablolar da bulunmaktadır. 2 milyondan fazla esere ev sahipliği yapmaktadır.
New York'un Tüm Vermeerleri filminde ana mekanlardan biri olarak kullanılmıştır.

En çok ziyaret edilen sanat müzeleri listesi

Miguel de Cervantes Saavedra (29 Eylül 1547 - 22 Nisan 1616), İspanyol romancı, şair ve oyun yazarıdır. Modern Avrupa'nın ilk romanı olarak kabul edilen başyapıtı Don Kişot, Batı edebiyatının klasikleri arasında yer alır ve bugüne kadar yazılmış en iyi kurgusal eserlerden biri sayılır.
Genç yaşta başladığı edebiyat hayatında denemeleri ve tiyatro eserleri ile kısa sürede tanınan bir yazar olmuştur. Ayrıca İspanyol edebiyatında roman geleneğinin başlatıcısı olarak kabul edilir.
15 Eylül 1569'da Madrid'de bir yaralama iddiasıyla Miguel de Cervantes adlı biri hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Verilen cezaya göre sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktı. Bir ad benzerliği söz konusu değilse bu olay Cervantes'in İtalya'ya gidişinin nedeni olabilir. 1570'te II. Selim Kıbrıs'ı ele geçirince Papa V. Pius Osmanlılara karşı birlik çağrısında bulundu. Çağrıya yalnızca İspanya ve Venedik karşılık verdi. Cervantes Roma'daki İspanyol birliğine katıldı. 7 Ekim 1571'de Osmanlı donanmasıyla Lepanto (İnebahtı) Körfezinde yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes, iki kez göğsünden yaralandı ve bir top güllesiyle sol elini kullanamaz hale geldi.
26 Eylül 1575'te Akdeniz'de Cezayir korsanları tarafından esir alınan Cervantes, 1575-1580 yılları arasında Cezayir'de yaşadı.
Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)'u hapishanede kaleme almıştır ve bu eseri sayesinde tüm dünyada tanınmıştır. Eserde yazarın kendi hayatıyla alay ettiği ve kahramanla aralarında çokça benzerlikler olduğu görülür. Don Kişot dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir ve 38 dile çevrilmiştir. Bu eser hâlâ dünyanın en çok okunan romanları arasındadır.
2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar'a ait olduğu iddia edilen mezar yerleri Trinitarian Manastırı'nda bulundu.

Milet (Grekçe: Μίλητος), Milētos ve Latince: Miletus, Hititçe: Millawanda, Anadolu'nun batısında, Ege bölgesinde (klasik adı Meander olan) Büyük Menderes Nehrinin hemen ağzına yakın deniz kıyısında antik iyonya'da bir liman şehridir. Şimdi Aydın'ın Didim ilçesinde Akköy'un 5 km kuzeyinde ve Balat köyü yakınında bir harabe halinde olup limanı Büyük Menderes tarafından doldurulduğu için yaklaşık 10 km denizden içeride bir mevkidedir.

Antik şehrin ilk yerleşim temel kalıntıları ve tarihçesinin başlangıcı tekil olarak değil ancak İyonya bölgesi ile birlikte incelenebilmektedir. Antik temellerin Neolitik dönem izlerine işaret ettiği bölge olarak bilinen Milet antik şehir, Milet'te ilk yerleşimin MÖ 2000 ortalarından başlamak üzere Myken kolonisi varlığı ile görüldüğü bilinmektedir. Milet, Atina Kralı Kodros'un oğlu Nekus önderliğindeki İonialılar tarafından tekrar kurulmuştur. İonia'nın 12 şehrinden en önemli şehir limanlarından birisidir. Dört limanı vardır. En parlak dönemini MÖ 7. ve 6. yüzyılda yaşamıştır. Özellikle MÖ 650'den sonra Karadeniz ve Akdeniz'deki kolonileri sayesinde çok zenginleşmiştir. MÖ 546'da Perslerin eline geçmiştir. Daha sonra Roma döneminde de bağımsız bir kent olmuştur.Erken Hristiyanlık döneminde de önemli bir merkez olan Milet'te, yerleşim yeri küçülmüş, 13. yüzyılda Selçuklu egemenliğine, daha sonra da Osmanlı egemenliğine geçmiştir.

Miletos'un taş devrinden beri yerleşim olduğu bilinmektedir. Fakat Miletos ve etrafında bulunan adalarda taş devrinde yaşayanlar hakkında arkeolojik delil bulunmamaktadır ve bu Ege Denizi'nin sularının yükselmesine ve Büyük Menderes'in ağzının birkaç kere değişmesine atfedilmektedir. Arkeolojik araştırmalarla elde edilen bilgilere göre ise Miletos ilk olarak MÖ 3500-3000 yıllarında Cilalı Taş Devri'ni yaşayanların bir yerleşimi olmuştur. Bafa Gölü dibinden alınan sondaj örneklemlerinde yapılan polen sayımlarına göre Büyük Menderes vadisinde Miletos'tan daha içeride bulunan alanlarda yaprak döken ağaçlıklı çayırsal alanlar bulunmakta ve cilalı taş devri yerleşimleri için hayvancılık yapmaya uygunluk sağlamaktadır. Cilalı taş devri yerleşimlerinin su kaynaklarına yakın, stratejik olarak iyi korunabilecek (örneğin Büyük Menderes kenarında ve sahilde yüksek uçurumlu) mevkilerde ve ada kıyılarında bulunduğu, hayvancılık ve deniz ürünleri ile geçindikleri kabul edilmektedir.

Miletos'ta Bronz Devri arkeolojik kalıntıları MÖ 1900 civarında ticaret ile ele geçirilmiş olan Girit, Minos Uygarlığı tarafından üretilmiş bronz eşyalar halinde görülmektedir. Bundan çıkarılan sonuca göre, Miletos bu devirde, Anadolu'nun içleriyle ilişkilerle değil, Ege Denizi'nden gelen ilişkileri ile gelişmiştir. Antik Miletos şehrinin bulunma efsanesine göre şehrin ilk yaşayanları Girit üzerinden gelmiştir. Çok ünlü Roma zamanında yaşamış (d. MÖ 63/64 – ö. MS 24) Yunan geografyacısı Strabon'a göre Ephorus şunu bildirmiştir: Miletos'un bulunduğu yere yakın, denizden epeyce yüksek bir tepe mevkiinde ilk defa Giritliler tarafından bir yerleşim kurulmuş ve bu onlar tarafından tahkim edilmiştir. Eskiden Lelegler tarafından yerleşilmiş olan ve onların elinde bulunan şimdiki Miletos mevkiindeki araziler üzerine, Sarpedon eski Giritliler tarafından kurulan şehirden getirdiği koloniciler ile yeni bir şehir kurmuş ve bu yeni kurulan şehir Miletus anısına adlandırılmıştır. 
Diğer antik şehirlerin aksine olarak, Miletos hakkında eski klasik tarihçiler ve coğrafyacılar şehrin kurulması hakkında daha renkli efsaneler anlatmamaktadırlar.

Miletos hakkında ilk yazılı arkeolojik kaynaklar Geç Tunç Çağı'na ait olup bunlar Hitit kaynaklıdır. Kent Hitit kaynaklarında Millawanda olarak geçmektedir. Ahhiyawa kontrolündeki kent, III. Hattuşili döneminde Hititli bir hain olan Piyama-Radu'nun Hitit aleyhine faaliyetlerine yataklık etmektedir. 
Tarihi tespit edilen Miletos ismi geçen ilk yazılı belge Miletos'un Millawanda şehri adıyla Hitit Kralı olan II. Murşili'nin vakanamelerinde bulunmaktadır. Yaklaşık MÖ 1320'de Millawanda şehri Arzava'lı Uhha-Ziti'nin isyanına destek göstermiştir. II. Murşili generalleri olan Mala-Ziti ve Gulla'ya Millawanda'ya hücum etmelerini emretmiş ve onların hücumu sırasında şehrin bazı kısımları yanmıştır. Miletos'ta yapılan arkeolojik kazılarda söz konusu döneme ait tabakalarda büyük bir yangın olduğu açığa çıkarılmıştır
Hitit Hattuşa arşivlerinde Miletos hakkında tarihleri tam olarak saptanamayan çivi yazısı vesikalar da bulunmuştur. Bu vesikalarda Miletos ismi değişik şekillerde (Millawanda, Milawata) yazılmıştır.
Manapa-Tarhunta mektupları serisinde bulunan Tawagalawa mektubuna göre Millawanda'nın valisinin ismi Atpa olup bu vali Ahhiyawa idaresi altındadır (Ahhiyawa'nın Miken Yunan devleti olduğu sanılmaktadır). Aynı mektuba göre Atriya adlı bir şehir de Atpa'nın Millawanda'daki idaresi altında bulunmaktadır. Manapa-Tarhunta serisindeki bir başka mektupta da Atpa adı anılmaktadır. Bu mektubun ilgilendiği ana olay birçok maceradan sonra Millawanda'ya gelen Piyama-Radu adlı bir eşkıya, Atpa önünde Manapa-Tarhunta'yı çok rencide eden sözlerle rezil etmiştir; bu mektubu yazan bundan şikayet etmektedir. Bir Hitit vasal kralı Piyama-Radu'yu Millawanda'ya kadar kovalamış gelmiştir. Tawagalawa mektubuyla bu eşkıyanın kendilerine verilip Hitit hukukuna göre yargısının sağlanması istenmektedir.
İkinci seri ise Milawata mektupları olarak Miletos'u adlandırır. Bu seriye göre Hitit kralı ve ona bağlı olan bir Luvi vasal kralı (büyük olasılıkla Mira'lı Kupanta-Kurunta) ile birlikte Milawata üzerine bir sefer düzenlemişlerdir. Bu Milawata'nın Miletos'un yeni Hitit ismi olduğu kabul edilmektedir. Bu mektubun devamına göre de Milawata ve Atriya o zaman Hitit idaresine geçmiş bulunmaktadır.

Yunan eserlerine göre Miletos'ta ilk yaşayanlar Karyalılar ve Leleglerdir. Homeros'un yazdığına göre Troia Savaşı sırasında Miletos bir Karya şehri idi. Troya savaşının sonlarında Pylos'ta bulunan iç kalede Miletos'tan gelmiş 
"Mil[w]atiai" asıllı kadın esirler bulunduğu da belirtilmiştir.
Tunç Çağı döneminin sonunda ortaya çıkan denizden gelen kavimler (Mısır'da Hiksoslar) göçleri ile Milet'in tekrar zarar uğradığı ve yanıp yıkıldığı bildirilmektedir.
Yunan tarihsel karanlık çağlarında Herakles oğullarının geri dönüşünden sonra efsane yazanlara göre Yunanistan'dan Anadolu'ya yeni koloniciler gelip yerleşmişler ve bunlar Yunanca konuşan İyonya halkını oluşturmuşlardır. Miletos şehri efsanesine göre Atinalı Kodros'un oğlu Neleus koloniciler başında Miletos'a gelmiş ve Miletoslu erkeklerin hepsini öldürerek onların karılarını alıp Miletos'u bir koloni olarak yeniden kurmuşlardır. Efsaneye göre Miletoslu kadınlar bundan hoşlanmamış ve yeni kocaları ile bir masaya oturmamaya karar vermişlerdir.
Antik Yunan çağlarında bir bağımsız şehir olan Miletos önce Neleus soyundan geldiklerini iddia eden krallar tarafından idare edilmiş; MÖ 800'den sonra şehri idare eden aristokrat soylular olmuştur. MÖ 687'den itibaren şehrin idare şekli, tiran adı verilen tek olarak mutlak idareci, diktatörlere geçmiştir. Miletos şehri, Anadolu'da on iki İon şehrinin kurmuş olduğu İonia Birliği üyesi olduğu görülmektedir. MÖ 8. yüzyılda yapılan Lelantin Savaşları'a katılan İonia şehirlerinden biri Miletos'tu.
Kendisi bir koloni olarak kurulan Miletos MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında bir deniz imparatorluğu merkezine dönüşmüştür. Miletos, Karadeniz kıyısında, içinde Trabzon, Sinop ve Kırım'ı da kapsayan, kendine bağlı 98 adet koloni kenti kurarak muhteşem bir güce ulaşmıştır.
Klasik Yunanistan daha yeni gelişmekte iken, İyonya'da merkez durumundaki Miletos, Anadolu kıyılarında birdenbire bir sanat, ilim ve felsefe merkezi olarak parlamıştır. Antik Yunan medeniyetinin bilimde ilerlemesi Milet Okulu yoluyla başlamıştır. Klasik çağların çok ünlü Miletos asıllı tabiat alimleri arasında Thales, Anaksimenes, Anaksimandros ve Hekataios sayılabilir. Thales MÖ 582'de güneş tutulmasını önceden hesaplayıp astronomi ve geometride yeni teoriler üretmiş; Anaksimenes varoluşu açıklamaya çalışmış; Anaksimandros tanrılara dayanmayan evrensel kanunları taşlara kazdırmış; Hekataios coğrafyada üstünlük göstermiştir. Birbirine paralel ve birbirine dik sokaklardan oluşup bir ızgara gibi dikdörtgen bloklar ortaya çıkaran yeni şehir planlama sistemi Milet şehri planlamacısı Hippodamos tarafından geliştirilmiş, Milet'e uygulanmış ve sonra Roma İmparatorluğu'nun özellikle ordu merkezi ve ordu mensuplarının kurduğu koloni yeni şehirlerinde uygulanmıştır.

Miletos Lidya'nın gelişmesi ile Lydia kralı ile özel ilişkiye girmiş; fakat MÖ 547-546'da Lidya Kralı Kroisos Pers Ahameniş İmparatorluğu'na yenilince Pers idaresi altına girmiştir. MÖ 502'de Nakşa Adasında başlayan Perslere karşı İyonya Ayaklanması'ne Miletos tiranı Aristagoras önce Perslere yardım etmek üzere Nakşa Adası'na hücum etmekle başlamış; fakat bu adayı ele almada başarı kazanamayınca Perslere karşı olan isyanın lideri olmuştur. Persler bu isyanı çok şiddetle bastırmış ve Miletos'i yakıp yıkıp ağır cezalandırmışlardır. Bütün İyonya ve Yunanistan bunun acısını çekmiştir. Örneğin bir yıl sonra Atina'da bir yazar Miletos'in Zaptı adlı bir oyunu sahneye koymaya girişince, oyunun yazarı büyük kayıpları hatırlatma sucu ile para cezasına çarptırılmıştır.
MÖ 479'da Yunanların Perslere karşı Mykale (günümüzde Dilek Dağı) deniz savaşında galip gelmelerinden sonra Yunanistan yarımadası ve İonia (bu arada Miletos) tekrar Pers nüfuzundan kurtulmuştur. Bu dönemde Miletos, Atina devlet adamı Perikles'in metresi olan yüksek sınıf hayat kadını Aspasia'nın ve Yunan edebiyatında çok açık saçık şakalarla ve hareketlerle dolu oyunlar yazarı olarak tanınan Aristides'in doğum yeri olarak ün yapmıştır. Aynı devirde Miletos yeniden Hippodamos şehir planlaması teorilerine göre inşa edilmiştir. Ama MÖ 403'ten sonra Miletos tekrar Pers idaresi altına girmiş ve MÖ 4. yüzyılda Perslere bağlı olan Karia satrapları tarafından idare edilmişlerdir.

Milet MÖ 304'te Büyük İskender tarafından Perslerin elinden alınmıştır. Büyük İskender'in ö

Mitra (Mitras ya da Mica [Mikail], Zentçe: Miθpa, Antik Farsçada Mica), Zerdüştlük dininde ahit, yemin, anlaşmadan sorumlu ilahi varlık. Sözleşmelere uyulmasını denetlemenin yanında her şeyi gören; gerçeğin, sığırların, hasadın ve suyun koruyucusu olduğuna inanılır.
Mithra Zent dilinde bir sözcüktür. Mithra, İran dillerinde (Orta Farsça, Partça vs.) Mehr, Myhr şeklini almış, Farsçaya مهر Mehr, Peştucaya لمر Lmar, Vezîrî lehçesine ميېر Myer ve Ermeniceye Mihr/Mher şeklinde aktarılmıştır.
M.Ö. 4. yüzyılda Roma Cumhuriyeti'nde yaygınlaşan Mitraizm, kaynağını Fars ya da Zerdüşt kaynaklarındaki Mitra'dan alır.

Mitra'nın mi-it-ra- olarak bilinen ilk kaydı Van Gölü'nün güneyindeki Hurri krallığı Mitannilerle Hititler arasında M.Ö. 1400 tarihli barış antlaşmasında, dört diğer Hint-Ârî geleneğinden tanrıyla birlikte şahit ve koruyucu olarak belirtilişidir. Daha sonra  Vedaların en eski bölümlerinde gözükürken son hâlini Avesta'da alır. Güneş ve güneş ışığıyla tasviri dışında dostluk, doğruluk, arkadaşlık gibi kavramlarla da ilişkilendirilmiştir. Sanskritçede dost ve arkadaş olarak geçerken Avesta'ya sözleşme, anlaşma olarak geçer.

Mitra, tarihte Antik Ârîlere ait bir tanrı olarak çıktı. İran'da "Mithra", Batı dünyasına geçişte ise Mithras oldu. Batı'da aldığı -s takısı ile gizli bir mistik kült hâline dönüştü. İran ve Hindistan'daki etkinliği önce Anadolu'ya, sonra Mezopotamya ve Avrupa'ya sıçradı. Kültün yayılmasında gezgin rahip sınıfı olan magilerin etkisi oldu. Zerdüşt monoteizmi savunurken onu reddetmişti. Fakat magiler, Mitra tapınımını devam ettirdi. Mitra, Zerdüşt sonrasında daha güçlü bir şekilde kendisini gösterdi. Onu da Ahura Mazda'nın yarattığına inanıldı. İran'da kazandığı vasıfları Avesta Mithra Yeşt'te görülmektedir.
Mitra, coğrafî olarak yakın olunmasından ötürü Anadolu ve Mezopotamya'ya rahatça geçti. Zaten Ahura Mazda'nın dînî öğretilerini savunan magiler, onun kültünü çoktan bu coğrafyalara taşımıştı. Mitra, Mezopotamya'da ilk olarak Babil'e uğradı. Burada güneş tanrısı Şamaş'la senkretize oldu. Kaldanilerle de astrolojik bir vasfa kavuştu. Anahita ile de senkretize olmuştu.
Anadolu'ya gelen magiler, yerel dinlerin buradaki pasif görüntüsünden yararlanarak Mithra Kültü'nü yaydı. Kapadokya ve Pontus'ta etkin oldular. Karşılarına çıkan Kybele kültü  Mitra ile senkretize hâle geldi. Roma'da ise askerler sayesinde yayılım buldu. Çünkü bu kült yiğitlik ve cesareti övüyordu. Zayıflayan ve yüksek aristokratlar arasında görülen yerel dinlerin halk nezdindeki durumu Mitra Kültü'nün işine yaradı. Güneş ile ilişkilendirilmesi, onun Roma'da Sol Invictus'la anılmasına sebep oldu. 25 Aralık, Mitra festivalleri olarak da kutlandı. Tridates ilk Mitracı kral olurken Commodus Mithara'yı kirletmişti.

Mitras Kültü'nde tapınak olarak mağaralar kullanılırdı. Bunlara mirtaeum denir ve herkese açık değildi: en fazla yüz kişi alırdı. Yedi erginlenme derecesi bu kült için de geçerliydi. Mağaralarda birkaç hikâye ve taurobolium tasvirleri dışında pek bir şey bulunmazdı.

Mitraizm, Mitra tarikatı ya da Mitras Gizemleri, Antik Pers dünyasının, Eleusis ve İsis Sırları olarak bilinen diğer gizli kültlerde, yani ezoterik olarak nitelendirilebilecek geleneklerde olduğu gibi sadece bu tarîkata kabul edilenlere açıklanan sırlar etrafında gelişmiş bir mistik iran kültüdür. M.S. 1. yüzyıl ile 4. yüzyıl arası Roma İmparatorluğu lejyon askerleri arasında yaygınlaşmıştır.
Mitraizm öğretisiyle ilgili hiçbir yazılı belge ele geçmemiş, fakat bunun yanında arkeolojik olarak antik dünyaya dair birçok dokümana sahiptir. Ancak açıklayıcı antik belgeler olmadığı sürece bunların yorumlanması da karmaşık bir hâl almaktadır. Mitra'nın en belirgin tasvirleri şöyle görülmektedir:

Mitra'nın kayadan doğması
Mitra tarafından boğazlanan bir boğa
Başka bazı hayvanların boğalı tabloda bulunmaları
Mitra'nın hep başında Frigya tâcı olması
Çoğu zaman Mitra'nın başından Güneş ışınlarını andıran çizgiler çıkması
İki yardımcılarının biri aşağı, biri yukarı bakan birer meşale tutmaları
Mitra'nın Ay ve Güneş'i temsil eden tanrılarla beraber ve dostluk içinde resimlenmesi
"Mitra" ifadesi, en eski olarak Hinduizmin Vedalar'ında kullanılmıştır. Daha sonra çeşitli sürümleri türemiştir. Sonradan türeyen sürümlerinden en önemlileri Pers Mitraizmi ve Roma Mitraizmidir. Roma Mitraizminin Hristiyanlık dinini doğrudan etkilediği iddia edilmektedir.
Roma Mitraizminde Mitra'nın Sırları'nın Güneş'in ve yıldız gruplarının gökyüzündeki uzun dönemli hareketleri ile ilgili olması muhtemeldir:

Mâbetleri yeraltında, penceresiz, duvarları ve tavanları yıldız motifleriyle süslü
Aralık sonu ve haziran sonu (Güneş'in en yüksek ve en alçak durduğu günler) kutlu günler olarak bilinmesi
Mitra resimlemelerinde kullanılan hayvanların 12 ufuk yıldız gruplarının simgeleri olması
Bu 12 yıldız gruplarının her iki bin yılda bir 12'de bir dönüyor olması (Boğanın boğazlanması, Boğa burcu yıldızlarının yerlerini bir sonraki gruba bırakmalarını mı anlatıyor?)
Bazı Mitra resimlemelerinde kullanılan X simgesi, ekvatorla burç yıldız grupları dairesinin birbirleriyle nasıl kesiştiklerini mi anlatıyor?
Hint, İran ve Komagene Mitrası çok tanrılı bir sistemde ahit, yemin, anlaşmadan sorumlu ilahî varlıktır. Sözleşmelere uyulmasını denetlemenin yanında her şeyi görendir. Gerçeğin, sığırların, hasadın ve suyun koruyucusudur. Boğanın boğazlanması ile alakalı olmadığını da varsayan uzmanlar bulunmaktadır.

Mitraizmin kendi kendine gelişmiş bir inanç mı, yoksa Zerdüştlüğün bir yan kolundan mı türemiş olduğu tartışmalıdır. Çünkü Roma'nın Mitras tarikatı, mitolojisi ve dinî tatbikleri, Hint-Fars Mitra inancından önemli ölçüde ayrılır.
Yıldız gruplarının gökyüzündeki uzun dönemli hareketleri Eski Mısır ve Mezopotamya rahiplerince incelenmişti. Bir mâbedin 2.000 yıl sonra ekseninin yönünün yıldız gruplarının dönmesine benzer bir açıyla değiştirilerek yeniden inşa edilmesi, Mitraizmin kökenleri hakkında bir ipucu olabilir. Zerdüşt kutsal varlıklarından birinin Mitra olması da Mitra geleneğinin daha eski olmasından olabilir.

Ostia Antica Mithraeum at the Baths of Mithras 9 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (YouTube video)
Mithraeum 14 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Mithra Gizemleri" 2 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Maps: Mithraea'nın konumlarının haritası
Archaeology magazine 20 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A list of Mithraea
Franz Cumont makalesi 17 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ostia Mithraea 3 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edebi kaynaklar 17 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anıtlar ve yazıtlardan oluşan bir galeri 27 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mithras Kültü açıklaması 15 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (YouTube video - kaynaklarla)

Mosinikler (Gürcüce: მოსინიკები mosinik'ebi, Yunanca: Μοσσύνοικοι, Mossynoikoi "ahşap kulelerde yaşayanlar") Antik Yunanların, Pontus'ta (Trabzon'un batısındaki kuzey Anadolu sahili) yaşayan halkı tanımlamak için kullandığı isimdi.

MÖ 430'lu yıllardan sonra, Herodot, 3. Kitapta Mosiniklerden bahsetmiştir. Mosiniklerden, İranlı I. Darius tarafından kurulan 19. Satraplığı oluşturan Muşkiler, Tibarenler, Makronlar ve Marlar ile birlikte bahsedilmiştir.

Ksenofon'un Anabasisine göre (5.4.26-34), Mosinikler "beyaz ve soluk tenliydi", "sırtları rengarenkti ve göğüslerinde çeşitli çiçek desenlerinin dövmeleri vardı". Mosinikler ortak bir başkent yönetimini kabul etmiştir.
Ksenofon, Cunaxa Savaşı savaşından sonra, ilkbaharda (MÖ 400), birliklerinin Mosiniklerin yaşadığı bölgeden geçtiğini yazmıştır. Bu süre zarfında, Mosinikler Chalybes halkına da hükmetmiştir. Ksenofon Trabzon'dayken, civardaki Mosinikler, başkentteki Mosniklerin tarafına geçmiştir; sonrasında Ksenofon'un ordusu başkente saldırmış ve Mosiniklerin kralını yenmiştir.

Mosiniklerden, kütüphaneci Apollonios'un (MÖ 3. yüzyılda, İskenderiye'de) epik şiiri Argonautika'da bahsedilmiştir.

Mossyna antik kenti bu halkın ardından adlandırılmış olabilir.

Mesheti

Kitap: Rhodes, Apollonius of. The Voyage of Argo. Translated by E. V. Rieu. Penguin Classics: London, 1959. Lines 1007-1024.

Mısır ekmeği, mısır unu ile yapılan bir ekmek çeşididir. Mısır unu içerisine tuz, süt ve az miktarda şeker eklenerek mayalandıktan sonra ya fırında ya da kızartma olarak pişirilir. Kimyon ve pul biber gibi baharatlar ise isteğe bağlı eklenebilir.
Karadeniz mutfağının geleneksel bir ürünü olan mısır ekmeği genellikle; çorba, balık, salata veya yoğurt ile birlikte tüketilir.

Gürcistan'da ve Türkiye'de yaşayan Gürcülerin geleneksel tarzda yaptıkları mısır ekmeğine ise mçadi (მჭადი) denir. Mçadi Türkiye'de konuşulan Gürcücede "cadi" biçimine dönüşmüştür.

Ekmek, insanlık tarihinin bilinen en eski besin kaynağıdır. Ekmeğin ilk ortaya çıkış biçimini anlatan hikâyelere göre, insanoğlu buğday kırmasını su ile ıslatıp kendi haline bırakıp bekletmişler. Bekledikten sonra gözenekler oluştuğu görülmüş ve bu besin kaynağını sıcak taşlar üzerinde pişirmişler. Ortaya çıkan bu besin kaynağı insanlar tarafından çabucak kabul görmüş ve avlanarak buldukları yiyeceklere alternatif bir besin olarak benimsemişlerdir. Yapılan araştırmalara göre; günümüze yakın ve benzerlik gösteren ilk ekmek, buğday ve arpa ile ortaya çıkmıştır. Ateşin kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte ekmekte farklılık arayışlarına girilmiştir. İlerleyen zamanlarda un çeşitliliğinin artması ile, farklı ekmek türlerinin ortaya çıkmasına olanak sağlanmıştır. Farklı ürünlerden un üretimi, ekmek çeşitliliğini artırmıştır. Bu ürünlerden biri de mısırdır ve mısırın dövülerek öğütülmesiyle Mısır unu elde edilmiştir. İlk mısır ekmekleri, bugünküne çok benzer bir yöntemle yapılırdı. Ezilen mısırlar biraz su ve biraz tuz ile karıştırılarak pişirilir, tandır ekmeğine çok benzer mısırlı bir ekmek ortaya çıkarılmıştır.
Mısır, Amerika kökenli bir tahıl olup Avrupa kıtasına ancak 16. yüzyılda ulaşmıştır. Tüketimi dünyada yaygınlaşmasıyla birlikte Türkiye'de tarımı yapılmaya başlanmıştır. Mısır, Türkiye'de Akdeniz ve Karadeniz Bölgesi'nde yetişse de mısırın un olarak tüketimi Karadeniz Bölgesi'nde daha yaygındır. Doğal olarak mısır ekmeğini en çok tüketen bölge de burasıdır. Karadeniz yöresinin vazgeçilmez lezzetinden biri olan mısır ekmeği, belki eski sıklığında değil ama günümüzde hala yapılmaktadır.

Karadeniz Bölgesi'nin doğu kıyılarında yaz döneminin yağışlı geçmesi burada buğday tarımının yapılmasını engellemiştir. Bu nedenle bu yörede, buğdayın yerini olgunlaşma döneminde dahi su isteyen ve yağıştan olumsuz etkilenmeyen mısır almıştır. Mısır ekmeği, genellikle tepsi içerisinde fırında pişirilmektedir. Karadeniz Bölgesi'nin kırsal kesimlerinde mısır ekmeği, hem ısınmak hem de pişirme işlemlerinde kullanılan mutfak sobası kuzinelerin tepsileri içerisinde pişirilmektedir. Akdeniz Bölgesi'nde konar-göçer kültürünün etkisi ile mısır ekmeği bazlama şeklinde sac üzerinde pişirilmektedir.

500 gr mısır unu
2 yemek kaşığı un
2 paket kabartma tozu
2 yemek kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı tuz
1 su bardağı su
1 su bardağı süt
1 çay bardağı sıvı yağ

Geniş ve derin bir kaba 500gr mısır unu konur. Yarım kilo mısır unu (200 ml lik su bardağı ölçüsü ile) tam 5 su bardağına denk gelir. Mısır ununun orta kısmını havuz şeklinde açılır. Orta kısmına 2 yemek kaşığı un, 2 yemek kaşığı toz şeker ve 1 tatlı kaşığı tuz eklenir. Ardından orta kısma 1 çay bardağı sıvı yağ dökülür. 1 su bardağı ılık süt eklenir. 2 paket kabartma tozu da koyup, tüm harç el ile güzelce karıştırılır. Son olarak mısır unlu harcın üzerine 1 su bardağı ılık su azar azar dökülüp, el ile yoğurulur. Mısır ekmeğinin hamurunun kıvamı kek hamurundan koyu, kurabiye hamurundan cıvık olmalıdır. Hamur avuç içine alınıp sıkıldığında akıp, kayıyorsa olmuştur. Eğer hamurun kıvamı yeterince cıvık olmadıysa yarım su bardağı kadar ılık su azar azar dökülüp kıvam yakalanmaya çalışılır. İstenilen kıvama gelen mısır ekmeği hamurunun üzeri örtülüp 15-20 dakika kadar dinlenmeye bırakılır.

Mısır ekmeği genel olarak sade bir şekilde hazırlanıp tüketilse de farklı malzemeler eklenerek yapılan çeşitleri de mevcuttur. Hamsili mısır ekmeği ve otlu mısır ekmeği bilinen diğer mısır ekmeği çeşitlerindendir.

Hamsili Mısır Ekmeği: Hamsiler iyice yıkanıp gövde kılçıkları ayıklandıktan sonra küçük küçük doğranmış taze soğanlar, nane ve ince kıyılmış pazılar mısır ununun içine karıştırılır. Hamsilerin de eklediği bu karışım, sıcak suyla yoğurulup orta boy bir tepsiye yayılır ve fırına yerleştirilir. 35-40 dakika pişirildikten sonra fırından çıkartılır ve servise hazır olur.
Otlu Mısır Ekmeği: Mısır unuyla birlikte pırasa, pazı yaprağı, maydanoz, yeşil soğan ve nanenin yoğrulmasıyla elde edilen özel bir hamurdan yapılır.

Darı ekmeği
Mçadi

Nasîrüddin Tûsî (d. 17 Şubat 1201 - ö. 26 Haziran 1274), Horasan Selçuklu Devleti mensubu olup edebiyat dili gerekçesiyle Farsça eserler veren bir Fars bilim insanı ve Şîa İslâm'ın Batınî/Tasavvuf filozofudur. Söz konusu dönem, Moğol istilası sebebiyle Bağdat'ta, bir yandan karanlık bir dönem, diğer yandan da önemli düşünce okullarının kurulduğu ve İslam bilim kurumlarının açıldığı bir dönem olmuştur. Nasîrüddin Tûsî de bu dönemde yetişmiş İslam dünyasının tanınmış bir bilgesi olmuştur. Azerbaycanlı halk bilimci Memmedhüseyn Tehmasib'e göre efsanevi bir kişilik olan Nasreddin Hoca aslında Tûsî'dir.

Nasîrüddin Tûsî, babasının ve dayısının etkisiyle erken yaşlardan itibaren kelâm, felsefe ve matematikle ilgilenmeye başladı. Felsefi gelişiminin belirli bir evresinde İbn Sînâ'nın İşârât'ını okudu ve uzun yıllar bu metinle uğraştı. Bu uğraşmaların ardından en önemli eserlerinden biri sayılan Şerh-i İşârât'ı kaleme aldı. 

Kemalüddin Hâsip'ten matematiği ve Burhanüddin Hamedanî'den hadisleri öğrendi. Pek çok bilgi dalıyla ilgilendi ve derinleşmeye çalıştı; tanınmış bilginler yetiştirdi (Allâme Hillî, Kutbüddin Şirvanî gibi). İsmâiliyye mezhebinden, Caferilik gibi Alevi-Bâtınî kolları ve edebiyat, tasavvuf ve felsefe alanında Nasîrüddin Ebu'l-Feth b. Mansûr'un meclisinde yer aldı. Abbâsî halifesi Mu'tasım-Billâh'ı öven bir kaside yazdıktan sonra araları açıldı ve sürgüne gönderildi. Hasan Sabbâh'ın yedinci halefesi II. Muhammed aracılığıyla Alamut Kalesi'nde saklandı. Daha sonra, 1247'ye kadar, yarı tutuklu olarak Meymûn Daye Kalesi'nde tutuldu. Moğolların kaleleri ele geçirmesiyle serbest kaldı. Moğol hükümdarı Hülâgû'nun müşaviri olarak görev aldı ve tüm bilimsel ve felsefi çalışmalarında ondan destek aldı. Ünlü Merâga Gözlemevi'ni bu sırada kurdu ve bu kurum, en büyük İslam bilim kurumlarından biri olarak yer aldı. Rasathanenin yanında büyük bir kütüphane kurulması da gerçekleştirildi; burada dört yüz bin kitabın toplandığı sanılmaktadır. Hûlagü Han, bir yandan Bağdat'ı yakıp yıkarak, bir yandan da orada yeniden bilim kurumlarının kurulmasını destekleyen kişi oldu. Daha sonraki hükümdar Abaka Han tarafından da destek gördü ve yaşlılığında bu destek sayesinde önemli eserlerini üretti.
1274 yılında Merâga'dan Bağdat'a yaptığı bir sefer sırasında hayatını kaybeden Tûsî, Bağdat'ta defnedilmiştir.
İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde Nasiruddin Tusi'ye "Hoca" denildiğinden bahsederek aşağıdaki satırları yazmıştır:
"Doğu halkı İbn Sina'nın Kitabu'l-İşarât'ına önem vermektedirler. İmam Fahreddin Razî bu eseri güzel şerh etmiştir. Amidî'nin şerhi de öyledir. Doğu halkından olup Hoca (Hâce) diye maruf olan Nasiruddin-i Tûsî (öl. 1274) İşarât'ı şerh etmiş, İmam Fahreddin Razî ile İşarât'ın birçok meselelerinde tartışmaya girmiş, böylece Fahreddin Razî'nin çalışmalarını aşmıştır."
Bu da, Nasiruddin Tusi'nin aslında fıkralarıyla bildiğimiz Nasrettin Hoca olduğuna dair güçlü bir görüş sunmaktadır.

Nasîrüddin Tûsî, İslâm felsefesinde yeni bir felsefe ekolü ortaya koymamıştır; ancak yine de felsefi çalışmaları derinlik ve kapsamıyla etkili olmuş bir bilge olarak yer edinmiştir. Daha çok Meşşâi filozoflarının yolundan gittiği söylenebilir; onların felsefi tezlerini Şiiliğin prensiplerine uyarlamaya çalışmıştır. İslam dünyasında ilk defa bir  sistematik etik kitabı yazan kişi olmuştur. Sisteminde Aristoteles'in ahlak ilkeleriyle Gazzâlî'nin mistik ve tasavvufi ahlak düşüncelerini bir arada değerlendirmeye çalışmıştır. Bir tür sentez arayışında olmuştur. Bu ahlak felsefesinin bir bölümünü ise eğitim konusundaki düşünceleri oluşturmaktadır. Ona göre, çocuğun doğumundan itibaren ona uygun bir ad verilmeli (çünkü adlar kader üzerinde etki yapar), iyi bir sütanneye sahip olmalı ve yetişme döneminde çocuk kötü huy edineceği ortamlardan korunmalıdır. Bu süreçte ona aklını kullanmasını ve akıl yoluyla elde edilen erdemleri sevmesini öğretmek gerekmektedir. Arzularına hakim olmanın ve kendini tutmanın bir erdem olarak öğretilmesi gerekir. Bundan sonra ise çocuk hangi sanata ya da ilgiye yetenekliyse ona yönlendirilmeli ve özendirilmelidir.

Şerh'i İşârat (temel felsefe kitabı, 20 yılda hazırlanmış)
Zîc-i İlhânî (astronomi hakkında)
Tecrid-ül-akâid (kelam kitabı)
Tezker-i hayat
Tahrir-i Öklides
Tahrir-ül-Macestî
Esas-ül-iktibas (Mantık kitabı)
Esraf-ül-eşraf
Ahlak-ı Nâsırî
Fusul
El-Mesail El-Hayriyat
Bahnâme

Tusi çifti
Meşşâiyye

Nemlizade Konağı (Nemlioğlu Konağı), Nemlizade Hacı Ahmed Efendi tarafından Trabzon'un Ortahisar ilçesinin Gazipaşa mahallesinde 1892 senesinde inşa edilmiş olan konak.

Konak dört katlı bir kagir yapıdan oluşmaktadır. Bina aynı zamanda Avrupa tarzı mimariye sahiptir.
Ayrıca Nemlizade Konağı'nda selamlık ve haremi de bulunmaktadır. Harem ve zemin kattaki salon Kütahya Porselen ile süslenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki Rus işgali sırasında bina, Sovyetler Birliği'nin hükûmet binasıydı. Daha sonra Nemlizade ailesi tarafından Muhacirlik dönüşünde tekrar  kullanılmış, ancak bu durum ailedeki bölünme nedeniyle sadece 1945 yılına kadar devam etmiştir.
1945'ten 1963'e kadar konak bir tekel ofisiydi. Daha sonra 1979 yılına kadar Fatih Eğitim Enstitüsünün binasıydı. Sonra bina Trabzon İktisadi ve Ticaret Akademisi tarafından kullanılmıştır. Kız meslek lisesi Kültür Bakanlığı tarafından devralındıktan sonra halen kız eğitim kurumu olarak hizmet vermektedir. Kız meslek lisesi kapandıktan sonra uzun süre konak boş kalmıştır. 2024 yılı itibarıyla konak restore edildikten sonra Halk Eğitim Merkezi olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Nikolay Nikolayeviç Yudeniç (Rusça: Николай Николаевич Юденич) (d. 30 Temmuz 1862, Moskova - ö. 5 Ekim 1933, Saint-Laurent-du-Var, Fransa), Rus general, I. Dünya Savaşı'nda Rus Kafkas Ordusu'nun, Rus İç Savaşı (1918-1920) sırasında da kuzeybatıdaki karşıdevrimci Beyaz birliklerin komutanı.

1887'de Genelkurmay Akademisi'ni bitirdikten sonra 1902'ye değin Genelkurmay'da görev yaptı. Daha sonra alay komutanı oldu. Rus-Japon Savaşı'na (1904-05) katıldıktan sonra 1905'te generalliğe yükseldi. 1913'te Kafkas Askeri Bölgesinin kurmay başkanlığına getirildi.I. Dünya Savaşı sırasında 1914-15 ve 1917'de Kafkasya'daki Çarlık ordularına komuta etti.
1917'de Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinin ardından Finlandiya'ya çekilen Yudeniç bir süre sonra Estonya'daki Tallinn'e geçti. Mayıs 1919'da Sankt-Peterburg'a (bugün Petersburg) düzenlediği saldırı başarısızlıkla sonuçlandı ve gönüllülerden oluşan ordusu Estonya'ya çekilmek zorunda kaldı. Sibirya'daki karşıdevrimci hükûmet başkanı Amiral Aleksandr Kolçak, Temmuzda Yudeniç'i kuzeybatıdaki Beyaz orduların başkomutanı olarak tanıdı. Yudeniç Baltık Bölgesindeki dağınık Beyaz birlikleri toparlayarak 12 bin askerden oluşan bir ordu kurdu. Ama milliyetçi Estonya hükûmetine beslediği ve İngiliz danışmanlarıyla arasındaki anlaşmazlıklar siyasi gücünün azalmasına neden oldu. Ekim 1919'da güneyden Moskova'ya doğru ilerleyen Beyaz birliklerle aynı anda Petrograd'a yeni bir saldırı düzenleyen Yudeniç, Petrograd yakınlarındaki Pulkovo'da Kızıl Ordu tarafından durduruldu ve Estonya'ya geri çekilmeye zorladı. Ordusunu dağıttıktan (Ocak 1920) sonra Fransa'ya kaçtı ve sürgünde öldü.

Odessa (Ukraynaca: Оде́са; Rusça: Оде́сса), Ukrayna'nın üçüncü en kalabalık şehri ve belediyesi olan Odessa, ülkenin güneybatısında, Karadeniz'in kuzeybatı kıyısında yer alan önemli bir liman ve ulaşım merkezidir. Şehir aynı zamanda Odessa Rayonu ve Odessa Oblastı'nın idari merkezi ve çok etnikli bir kültür merkezidir. Ocak 2021 itibarıyla Odessa'nın nüfusu yaklaşık 1.010.537'dir. 25 Ocak 2023'te, tarihi şehir merkezi, çok kültürlülüğü ve 19. yüzyıl şehir planlaması nedeniyle UNESCO Dünya Mirası Komitesi tarafından Dünya Mirası Alanı ilan edilmiş ve Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi'ne eklenmiştir. Bu ilan, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasında Odessa'nın bombalanması ve şehir genelindeki binaların hasar görmesi veya yıkılması üzerine yapılmıştır.
Klasik Antik Çağ'da, MÖ 6. yüzyılın ortalarından itibaren bu konumda büyük bir Yunan yerleşimi bulunmaktaydı. Antik Yunan yerleşimi Histria'nın olası bir yeri olarak araştırılmıştır. Litvanya Büyük Dükalığı'nın bir parçası olan Slav yerleşim yeri Kotsiubijiv'in (Hacibey) ilk kronik kaydı, buradan deniz yoluyla İstanbul'a bir geminin gönderildiği 1415 yılına dayanmaktadır. Büyük Dükalık kontrolü kaybettikten sonra, liman ve çevresi 1529 yılında Hacibey adıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğine girdi ve Osmanlıların Rus-Türk Savaşı'ndaki (1787-1792) yenilgisine kadar bu egemenliği sürdürdü. 1794 yılında, Rus İmparatoriçesi II. Katerina'in Hacibey'de bir donanma limanı ve ticaret merkezi kurulmasına dair bir kararname yayınlandı ve buraya kısa süre sonra Odessa adı verildi. 1819'dan 1858'e kadar Odessa serbest bir limandı. Sovyet döneminde önemli bir ticaret limanı ve deniz üssüydü. 19. yüzyılda Odessa, Moskova, Saint Petersburg ve Varşova'dan sonra Rus İmparatorluğu'nun dördüncü büyük şehriydi. Tarihi mimarisi, Fransız ve İtalyan tarzlarından büyük ölçüde etkilenmiş olup, Rus'tan ziyade Akdeniz tarzındadır. Bazı binalar, Art Nouveau, Rönesans ve Klasikçi tarzların bir karışımıyla inşa edilmiştir.
Odessa, sıcak su limanıdır. Odessa şehri, hem Odessa Limanı'na hem de şehrin banliyölerinde bulunan önemli bir petrol terminali olan Pivdennyi Limanı'na ev sahipliği yapmaktadır. Aynı bölgede, Odessa'nın güneybatısında, bir diğer önemli liman olan Çornomorsk bulunmaktadır. Birlikte, demiryollarıyla entegre olan önemli bir ulaşım merkezini temsil etmektedirler. Odessa'nın petrol ve kimyasal işleme tesisleri, stratejik boru hatlarıyla Rus ve diğer Avrupa ağlarına bağlıdır. 2000 yılında, Odessa Ticari Deniz Limanı'ndaki Karantina İskelesi, 25 yıllık bir süre için serbest liman ve serbest ekonomik bölge ilan edilmiştir.

Kent, Yaş Antlaşması'yla (1792) Rusya'ya bağlanan Tatar yerleşimi olan Hacıbey'in bulunduğu yere kuruldu. Ruslar, 1794'te inşa etmeye başladıkları deniz üssü ve limanın çevresinde gelişen bu yeni şehre 1795'te, Milet kolonisi Odessos'un (günümüzde Varna) anısına, Odessa adını verdiler.
1803'ten 1814'e kadar dük Armand de Richelieu'nün yönetimdeki şehir, 1805'te Yeni Rusya'nın yönetim merkezi olarak hızla gelişti. 1865'te bir Odessa Üniversitesi'nin kurulmasından sonra nüfusu artmaya devam eden şehir, 19. yüzyıl sonunda, Rus İmparatorluğu'nun ikinci büyük liman kenti haline geldi.
Şehir tarihindeki en önemli olaylardan biri ise, günümüzde en çok Sergei Eisenstein'ın Potemkin Zırhlısı (1925) filmi sayesinde hatırlanan 1905 yılında şehir limanında demirlenen Potemkin zırhlısında meydana gelen ayaklanmadır. Potemkin Zırhlısı Ayaklanması olarak bilinen bu olayda, Rusya'nın Karadeniz filosuna bağlı savaş gemisi Potemkin'de dayanılmaz yaşama şartlarından bezmiş mürettebatın Çar rejimine bağlı subaylara karşı başlattıkları ayaklanmanın sonunda gemiyi ele geçirmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı başlangıcında 400.000'e ulaşan nüfusun içinde, kalabalık bir Yahudi topluluğuna ev sahipliği yapmaktaydı. 1914'te şehir nüfusunun %34'ü veya 165.000 kişi, Yahudi'ydi. Yahudi nüfusu, Odessa pogramlarıyla hızlı bir şekilde azaldı.
1918-1919'da büyük bir Bolşevik ayaklanmasının patlak verdiği Odessa, sırasıyla Avusturyalılar ve sonra da Komünizm tehditine karşı birleşen Yunan ve Polonya ordularının askerlerle güçlendirilmiş Fransız Ordusu tarafından işgal edildi (18 Aralık 1918-22 Nisan 1919).
İkinci Dünya Savaşı'na gelindiğinde ise, Rundstedt tarafından yönetilen Alman-Rumen güçleri tarafından 16 Ekim 1941'de ele geçirilen şehir, 10 Nisan 1944'te Sovyet komutanı Malinovskiy tarafından geri alındı. Kızıl Ordu'nun Odessa'yı "kurtarması" şerefine kent Kahraman Şehir ilan edilmiş, kent savunmasında savaşan askerlere Odessa Savunması Madalyası taltif edilmiştir.

Şehirde hâlen az miktarda da olsa Yerli Türkler ve Tatar Türkleri yaşarlar. Şehrin önemli banliyösünün ismi Tahirova da Türkler tarafından kurulmuştur. Eski gümrük binası gibi Türklerden kalan çok az da olsa bazı binalar bulunmaktadır. Osmanlı Devleti'nin kuzey Müslümanlarını, Hac için Mekke'ye götürdüğü en önemli uğrak merkezidir. Osmanlı döneminden sonra 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında da Rusya topraklarında yaşayan Müslümanların Hac'ca gitmek için toplanma noktası olmuştur.

Odessa, güneybatı Ukrayna'da Dinyester'in ağzının yaklaşık 31 km. kuzeyinde ve Kiev'in yaklaşık 443 km. güneyindedir. Şehir, Karadeniz kıyısının sığ bir girintisi olan Odessa Körfezi'nde yer alır.

Karadeniz havzasının, Samsun'dan sonra en büyük şehridir. Odessa'nın 2021 yılı itibarıyla nüfusu 1.015.826'dır.

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk açtığı baş konsolosluklardan biri Odessa olmuştur ve bu şehirde 1936 tarihine kadar hizmet vermiştir. Yaklaşan 2. Dünya Savaşı nedeniyle konsolosluk boşaltılmıştır. Mülkü, Türkiye Cumhuriyeti'ne ait olan bina hâlen Fransuzki Bulvarı'ndadır.

Odessa'nın kardeş şehirleri, 2020 yılı itibarıyla aşağıda listelenmiştir.

Odessa, aynı zamanda aşağıda şehirlerle işbirliği antlaşması vardır.

Of (Lazca: ოფუტე, Oput'e, Romeika: Όφη, Όfi), Trabzon ilinin doğusunda yer alan ve tarihi çok eskilere dayanan bir ilçedir. Arazisini, Of'tan Karadeniz'e dökülen Solaklı ve Baltacı derelerinin aşağı havzaları oluşturur. İlçenin güneyinde Hayrat ve Dernekpazarı ilçeleri, doğusunda Rize ili, batısında Sürmene ilçesi ve kuzeyinde Karadeniz bulunur. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında daha büyük bir yüzölçümüne sahip olan ilçenin sınırları 1948 yılında Çaykara'nın, 1990 yılında da Hayrat'ın ilçe olmasıyla daralmıştır.

Ophiussa veya Ophiusa Antik Yunanca'da "yılanların yaşadığı yer" anlamına gelmekte olup başta Portekiz, Rodos ve Marmara Denizi'ndeki Avşa Adası olmak üzere çok sayıda yerleşim yeri Antik Çağ'da bu adı taşımıştır. Ayrıca Roma yol ağının haritası olan Tabula Peutingeriana'da Of, Opiunte olarak haritalandırılmıştır. 1888 tarihli Trabzon vilayeti salnamesinde kazanın yollarının yılankavi biçimde olması nedeniyle Yunanca yılan anlamına gelen “Ofis” adı verilmiştir. “Ofis” adı zaman içinde Of'a dönüşmüştür.
Gerçekte Antik Çağ yazılı kaynaklarında Of "Opiunte" adıyla geçmektedir ve Oput'e Lazca'da "yerleşim yeri, köy" anlamına gelir. Günümüzde Pazar ve Hopa ilçelerinde de yerleşim yeri adı olarak kullanılmaktadır.

Doğu Karadeniz Bölgesinin tarihi ve özellikle bölgenin en önemli şehri olan Trabzon'un tarihi ele alındığında, batılı tarihçilerin büyük çoğunluğu bölge tarihinin Yunan kolonileriyle başladığını vurgulamaktadırlar. Halbuki bölgeye Yunan koloniciler gelmeden önce birçok tarihçinin de belirttiği gibi bölgede yerli kavimler bulunmakta idi. Bu insanlar muhtemelen en eski çağlardan beri bu toprakların yerlileri olarak Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşamaktaydılar. Bölge muhtelif zamanlarda Yunanlar tarafından işgal edilmiş ve kısa süreli koloniler kurulmuştur. Bu koloni idareleri, yerli halkı kapsamıyordu. Bu koloni devletlerinin en güçlü oldukları zamanlarda bile hükümranlıkları ancak bulundukları surlar içinde sınırlı kalmıştır. Sur dışında yaşayan yerli kabileler bağımsız topluluklar olarak yaşamışlardır.
Bölge, Roma İmparatorluğu'nun parçalanmasıyla Doğu Roma olarak bilinen Bizans'ın payına düşer. Bu hakimiyet, 1204 yılında Latinlerin İstanbul'u işgal etmesine kadar devam eder. Bu tarihten sonra 1461 yılına kadar (Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u fethi), yine Bizans İmparatorluğu'nun uzantısı olan, Bizans hanedanı Komnenosların kurmuş olduğu Trabzon İmparatorluğu'nun egemenliğinde kalır. 4. yüzyıl başlarında Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından resmî din olarak kabul edilmesiyle, bu din halk arasında hızla ve serbestçe yayılmaya başladı. Daha önce Doğu Karadeniz'de yaşayan kavimler de Hristiyanlığa geçmeye başladılar. Hristiyanlaşan bu kavimler tedrici bir şekilde Doğu Kilisesi'nin resmî dili olan Yunancayı öğrenmek zorunda kaldılar. Özellikle 10. yüzyıldan sonra papazların telkinleriyle bu dili konuşmak daha da yaygınlaştı. Zira papazlar "İncil'in dili dışında bir dilde konuşulan her kelime cehenneme gitmek için işlenen bir günah olarak hesaplanacaktır" şeklinde telkinlerde bulunmakta idi. Bu durum, yerel halkın kendi dilleriyle karışık bir Yunanca ya da halk arasında bilinen adıyla Rumca konuşulmasına neden olmuştur. İzlenen bu Bizans siyaseti, yerel dillerin, inançların ve geleneklerin büyük çoğunluğunun belleklerden silinmesine, kısaca yerli unsurların asimile olmasına neden olmuştur.

Of ve çevresi, 1461 yılında Trabzon'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçmiştir. Osmanlı idaresine geçmesiyle birlikte yerleşim Trabzon sancağına bağlı, günümüzdeki Of, Çaykara, Hayrat ve Dernekpazarı ilçelerini içine alan bir kaza merkezi olmuştur. Osmanlı döneminde sahil yerleşimleri; iskele, pazar yeri ve Cuma namazı kılınabilen camisi olması durumlarına göre oluşmaktadır. Of kazasında Moroz ve Of asıyla iki iskelenin varlığı bilinmekte olup kaza merkezinin de bu iki iskeleden biri etrafında gelişmiştir. Yapılan değerlendirmelere göre Of kaza merkezinin ilk yerinin Eskipazar yerleşimi civarında, Baltacı Deresinin Karadeniz'e birleşmeden önce sol sahilde olduğu yönündedir. Bölgede ayrıca Geç Antik Çağ'dan kaldığı tahmin edilen tarihi Eskipazar Kalesi yer almaktadır. Antik coğrafya kaynaklarında (Notitia Dignitatum gibi) geçen Geç Roma kalesi Caene Parembole veya Kali Parembole ile özdeşleştirilen bu yapı, yörenin erken dönem stratejik önemine işaret eder.
1486 yılı tahririnde 30 köyün bulunduğu Of kazası; 2.492 hane, 136 bive (evi olan dul kadın), 197 mücerred (bekar erkek) ve 13 neferden (asker) oluşmaktadır. Bu tarihte sadece 22 hane ve 13 nefer Müslümanlardan oluşurken, geri kalan nüfus yaklaşık %99 oranda Hristiyandır. 1515 yılında Of kazasına bağlı köy sayısı 33'e yükselirken, 3.271 hane, 138 bive ve 91 mücerred yaşamaktadır. Bu tarihte de Hristiyan nüfus kaza nüfusunun hemen hemen %99'unu oluşturmaktadır. 1520 yılı kayıtlarında kazaya bağlı köy sayısı 30 olup, 91 hane Müslüman, 3.215 hane, 139 bive ve 86 mücerred Hristiyan bulunmaktadır. Bu tarihlerdeki Müslüman erkek nüfus incelendiğinde; 1486 yılı kaydında 35 erkekten 13'ü, 1515 yılı kaydında 38 erkekten 35'i ve 1520 yılı kaydında da 91 erkekten 83'ü nev Müslim (yeni Müslüman olmuş) olarak belirtilmiştir. 1554 yılında 35 köyden oluşan Of kazasında 3.352 hane ve 376 mücerred bulunurken, bunun 295 hane ve 61 mücerredi Müslüman, 3.057 hane ve 315 mücerredi ise Hristiyandır. 1583 tarihli tapu tahririne göre ise Of kazası 43 köyden oluşurken, toplam 3.977 hane ve 456 mücerred bulunmaktadır. Bu nüfusun 1.158 hane ve 456 mücerredi Müslüman, 2.819 hanesi Hristiyandır. Başlarda Müslüman nüfus azken ilerleyen yıllarda artarak %30 seviyesine ulaşmıştır. 1486-1520 yılı arası kayıtlarda yeni Müslüman olmuş erkekler görülürken 1554 yılı kaydında bu açıklamayla Müslüman kaydedilmemiştir. Müslüman nüfustaki artışın ilk başlarda ağırlıklı olarak ihtida (din değiştirme) yoluyla, ilerleyen yıllarda dışarında gelen Müslüman yerleşimciler sayesinde arttığı düşünülmektedir. 1653 yılına gelindiğinde Of kazasının 14 köyünde Hristiyan nüfus yaşamaktadır. 1681 tarihli Mufassal Avarız Defterinde, avarız vergisi vermek zorunda ve muaf tutulanlarla birlikte, 2.130'u Müslüman ve 70'i Hristiyan olmak üzere 2.200 erkek bulunmaktadır. Of kazasındaki bu nüfus azalmasının Celali isyancıları, yönetici baskısı ve kıtlık gibi nedenlerle olduğu düşünülmektedir. Of Kadısının Haziran 1615 tarihli arızasında, Trabzon beylerbeyi Ömer Paşa'nın baskısı nedeniyle hemen her köyden 5-10 hanenin evlerini terk ettiği belirtilirken, kazanın taşlık ve ormanlık olması nedeniyle halkın tarım yapamamasından dolayı dışarıdan arpa ve buğday getirilmek zorunda kalındığı belirtilmiştir. Bu yüzyılda Of kazası dış göç verirken, Kürtün ve Çepni kazaları başta olmak üzere dışarıdan da boş olan yerlere yerleşmeler görülmektedir.
1515 yılında eski kaza merkezi olabileceği düşünülen Moroz köyünde tamamı Hristiyan 80 hane yaşamaktadır. Bu tarihte köy; Kalisato, Cemal ve Silla adıyla üç hisse olarak kaydedilmiştir. İlerleyen yıllarda Köydeki Hristiyan hane sayısında önemli bir düşüş yaşanmıştır. 1653 yılı Cizye Defterine göre bu tarihte Moroz köyündeki 11 Hristiyan hane yaşamaktadır. Moroz köyü ilerleyen yıllarda, Solaklı Deresinin Karadeniz'e döküldüğü yerin ağzındaki elverişli konumu sayesinde kaza merkezi konumuna gelmesinin temelleri atılmıştır. 1711 yılına ait bir kayıtta tarihi iskelesinin yanı sıra pazar yeri, Cuma namazı kılınabilen camisi, dükkanlar ve hamamlar gibi binalar ile mahkemenin ve kadının ikametgâhının bulunması, kaza merkezinin bu tarihlerden itibaren eskiden Eskipazar mevkisi olan yerinden Moroz ve Solaklı Vadisi tarafına kaydığını göstermektedir. Bununla birlikte Of'taki nüfuslu aileler arasında Palik (Kıyıcık) Pazar (Eskipazar) ve Moroz civarındaki iki ayrı pazar yeri olması nedeniyle güç mücadelesi yaşanmış, sonuçta Palik (Kıyıcık) köyünde de pazar yeri kurulmaya devam etmiştir. Bu durum Of kazasının merkez kasabasının 19. yüzyıla kadar oluşmamasına sebep olmuştur.
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Of kazasında yerel aileler eşkıyalık ve zorbalık yoluyla güçlenmeye başlamış ileri ki yıllarda da elde ettikleri güçle ayanlık yapmaya başlamışlardır. 1776 yılı kayıtlarında da görüldüğü üzere Sarıalioğulları ailesi de bu faaliyetler sayesinde Of kazasında etkin olmaya başlamışlardır. 1817 yılında Tuzcuoğlu İsyanlarında, Tuzcuoğlu Memiş Ağa Çakıroğlu İsmail Ağa'daki himayesinden çıktıktan sonra 26 Ekim 1817 Of'ta yakalanarak idam edilmiştir. Of'un içerisinde olduğu bölge 1832 yılında Tuzcuoğlu Abdülkadir Ağa' nın, 1833'te de Tuzcuoğlu Tâhir'in ve 1834'te de yeniden Tuzcuoğlu Abdülkadir Ağa'nın isyanlarına sahne oldu. 1834'te Tuzcuoğlu Abdülkadir Ağa'nın öldürülmesiyle isyan sonuçlandırılmış ve bölgede nispeten daha sakin bir dönem yaşanmaya başlamıştır.
19. yüzyılın ortalarında Alman araştırmacı Karl Heinrich Koch, Of bölgesini merkezi denetimden büyük ölçüde uzak bir yer olarak tanımlamıştır. Antropolog Michael E. Meeker'ın değerlendirmesine göre, Koch'un bahsettiği "Herr von Off" ("Of'un Efendisi"), bölgede nüfuz sahibi bir derebeyi olan Çakıroğlu İsmail Ağa'nın oğlu Çakıroğlu Memiş Ağa idi. Çakıroğlu Memiş Ağa, Trabzon Paşasına vergi ödemekle birlikte Osmanlı devlet görevlilerinin bölgeye girmesine izin vermiyordu. Of bölgesi, çevresinde yapıldığı iddia edilen eşkıyalıklar nedeniyle korkulan bir yer olmasına rağmen, bölgeye gelen seyyahlar yerel halkın kendi memleketlerinde son derece misafirperver olduğunu belirtmişlerdir. Koch'a göre, devletin vergi tahsildarlarından bağımsız olan bu durum, bölgede nispeten yüksek bir tarımsal verim ve refah sağlamıştı.
1868 yılı kayıtlarında Of kasabasının Moroz adıyla bilinen köyün olduğu yerde, Solaklı Vadisi boyunca tescillendiği görülmektedir. 1870 yılı salnamesinde Of kasabasında 2 cami, 2 mescid, 80 dükkan, 20 değirmen, 5 fırın, 6 kahve ile Pazar günleri kurulan pazarı olduğu görülmektedir. İlerlyen yıllarda Moroz yerleşiminin adı unutularak Solaklı Deresi boyunca uzanan Of adıyla 

Ofspor ya da sponsorluk adıyla Yeşilyurt Demir Çelik Ofspor, Trabzon'da futbol dalında faaliyet gösteren spor kulübüdür. İç saha maçlarını Of'taki Yeni Of Stadında oynamaktadır. Kulübün renkleri bordo-sarıdır.

Kulüp 1994 yılında 3. Lige yükselmiştir.
1994-2001 yılları arasında 3. seviye lig olan Türkiye 3. Futbol Liginde mücadele eden Ofspor, 2000-01 sezonunu 10. tamamlaması nedeniyle 2001 yılından itibaren 2. Lig'in A ve B kategorisi olarak 2 seviyeye ayrılmasıyla 4. seviye lig konumuna düşen 3. Ligde mücadele etmeye başladı.
2007-08 sezonunda 3. Lig 2. Grubu ikinci sırada tamamlayarak 2. Lige yükseldi.
2014-2015 Sezonunda 19 takımın mücadele ettiği 2. Lig Beyaz Grubu 18. olarak tamamlamış ve 3. Lige düşmüştür.
2015-16 sezonunda 3. Ligde grubunu 4. tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Bodrumspor'u eleyerek finale yükseldi. Ankara 19 Mayıs Stadında oynanan final maçında Diyarbekirspor'u penaltılarla yenerek bir senenin ardından yine 2. Lige yükseldi.
2016-17 sezonunda 2. Ligde grubunu son sırada tamamlayarak tekrar 3. Lige düştü.
2018-19 3. Lig 2. grupta yer alan Ofspor, Fatih Uygun ile başladığı sezonda 28. haftanın ardından İsmail Demirci yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 11 galibiyet, 9 beraberlik ve 14 mağlubiyet aldı. 42 puan toplayarak grubunu 14. tamamladı.
2020-21 sezonunda 3. Lig 1. grupta mücadele edip sezonu 4. sırada tamamladı ve 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Fakat çeyrek finalde Malatya Yeşilyurt Belediyespor'a yenilerek 2. Lig'e yükselme şansını kaçırdı.
2025-26 sezonunda Trabzon 2. Amatör Ligi B grubunda mücadele edip sezonu 49 puanla lider tamamlayarak şampiyon oldu ve Trabzon 1. Amatör Ligi'ne yükseldi.

3. Lig
Play Off Şampiyonluk (1) : 2015-16
İkincilik (1) : 2007-08

2. Lig: 8 sezon
2008-2015, 2016-2017

3. Lig: 21 sezon
1994-2008, 2015-2016, 2017-2023

Amatör Lig: 28 sezon
1968-1994, 2025-

Ofspor Kulübü Resmi Sitesi
TFF.org'da Ofspor
Facebook'ta Ofspor
Instagram'da Ofspor

On Binler (Grekçe: οἱ Μύριοι, hoi Myrioi), esas olarak Yunanlılardan oluşan ve Genç Kiros'un, Pers İmparatorluğu tahtını kardeşi II. Artaserhas'ten almak için görevlendirilen paralı askerlerden oluşan bir güçtü. Cunaxa Muharebesi'ne gidişleri ve Yunanistan'a dönüşleri (MÖ 401–399), liderlerinden biri Yunan tarihçi ve asker olan Ksenofon tarafından Anabasis adlı eserinde kaydedilmiştir.

MÖ 401-399 yılları arasında On Binler Anadolu üzerinden geçerek Cunaxa Muharebesi'ni yaptı ve ardından Yunanistan'a geri döndü.
Ksenofon, Anabasis'te Yunan ağır birliklerinin Cunaxa'da rakiplerini iki kez bozguna uğrattıklarını ve bu mücadelelerde sadece bir Yunan askerinin yaralandığını belirtir. Ancak, savaş bittikten sonra, Kiros'un öldürüldüğü haberini aldılar. Böylece zafer anlamsız, sefer başarısız olmuş oldu.
On Binler kendilerini evlerinden çok uzakta, yiyeceksiz, sahipsiz ve güvenilir müttefiklerden uzakta buldular.
Pers müttefikleri general Ariaeus'u kral yapmayı teklif ettiler; ancak o, kraliyet kanından olmadığı ve tahtı elinde tutmak için Persler arasında yeterli desteği bulamayacağı gerekçesiyle bu teklifi reddetti.
Daha sonra II. Artaserhas'in önde gelen satraplarından Tissafernis'e hizmetlerini sundular; ancak karşılık olarak teklifleri reddedildi ve teslim olmaları istendi. Bu durum Tissafernis için de bir sorundu. Cepheden saldırıyla yenemeyeceği, ağır silahlı büyük bir orduyla uğraşmak istemiyordu. On Binler'e yiyecek sağlayarak kuzeye, evlerine dönmelerine izin vermek üzerine bir bekleyişe aldı. Bu arada Pers generali Ariaeus ve hafif birliklerini de kendi yanına çekmeyi başardı.
Bir davet düzenlendi. Yunan üst düzey subaylar Tissafernis'in davetini kabul ettiler ancak burada esir alındılar, kralın huzuruna çıkarıldılar ve idam edildiler.
Yunanlar, hemen aralarında Ksenofon'un da bulunduğu yeni subaylar seçtiler ve Korduna ile Ermenistan'ı aşarak Karadeniz yönünde kuzeye doğru yürümeye başladılar.

Ksenofon ve adamları başlangıçta küçük bir Pers süvari birliğinin taciz amaçlı yaylım atışlarıyla uğraşmak zorunda kaldılar. Günler geçtikte, On Binler'den belirgin bir direniş görmeyen bu süvari birliği, temkinli bir şekilde gittikçe yaklaşıyordu.
Bir gece Ksenofon okçulardan ve hafif süvarilerden oluşan bir birlik oluşturdu. Ertesi gün Pers süvarileri iyice yakınlarına geldiğinde, Ksenofon aniden yeni süvarilerini hücuma geçirerek, sersemlemiş ve kafası karışmış düşmana saldırdı, çoğunu öldürdü ve geri kalanını da bozguna uğrattı.
Tissafernis daha büyük bir kuvvetle Ksenofon'un peşine düşer ve Yunanları geniş ve derin Büyük Zap nehrine ulaştıklarında çevreleyerek kıstırdığını düşünür. Rodoslulardan biri bir talent karşılığında bir plan önerir; bütün keçi, sığır, koyun ve eşekler kesilecek, cesetleri samanla doldurulacak, nehrin karşısına yatırılacak, dikilecek ve kaygan olmaması için toprakla örtülecekti. Uygulaması zor olan bu plan reddedildi ve Yunanlar geri çekildi. Ancak, Persler de takip etmeyi bıraktılar.

Ksenofon'un düşman halkların yaşadığı geniş bir coğrafyanın ortasında askerlerini besleyebilmesi şaşırtıcı olarak değerlendirilir. Amerikalı subay, askeri tarihçi ve yazar Theodore Ayrault Dodge'un notları:Bu geri çekilme sürecinde ilk kez, takip edecek düşmanı engellemek için, geçilen bölgenin sistematik olarak tahrip edilmesi ve düşmanı yiyecek ve barınaktan mahrum bırakmak için köylerin yok edilmesi, her ne kadar acımasız olsa da, uygulandı. Ayrıca Ksenofon, falanksın gerisinde, hattın zayıf noktalarını istediği zaman takviye edebileceği bir yedek güç konuşlandıran ilk kişidir.On Binler sonunda, günümüz Türkiye'sinde Güneydoğu Anadolu dağlarında yaşayan bir kabile olan Karduya topraklarına ulaşırlar.... asla fethedilemeyen, savaşçı ve vahşi bir ırk. Büyük Kral bir zamanlar onları bastırmak için ülkelerine 120.000 kişilik bir ordu göndermişti, ancak bu büyük ordudan kimse bir daha evini görmemişti.

On Binler Karduya topraklarına girdikten sonra ana Karduya ordusunun bulunduğu geçide ulaşana kadar birkaç gün boyunca taş ve oklarla saldırıya uğradılar. Karduya Defilesi Muharebesi'nde, Ksenofon, 8.000 askeriyle bir karşı şaşırtma saldırısı düzenledi. Bu arada kendisi de kalan 2.000 askeri bir esirin ortaya çıkardığı dar bir geçide doğru bir ok sağanağı altında yürüttü ve... Sabahın erken saatlerinde, sabah sisinin örtüsü altında ana geçidin arkasına doğru yol aldıktan sonra, şaşkın Karduklulara doğru cesurca ilerlediler. Çok sayıda trompetin sesi, düşmanın şaşkınlığını artırmanın yanı sıra, başarılı bir şekilde dolanmaya devam ettiklerini de Ksenofon'a bildiriyordu. Ana ordu hemen vadi tarafından saldırıya katıldı ve Karduklular mevzilerinden sürüldüler.Dağlarda geçen yoğun çatışmalarının ardından On Binler, Centrites Nehri (Botan çayı) kıyısındaki dağların kuzey eteklerine doğru ilerlediler. Ancak burada, kuzeye giden yolu engelleyen büyük bir Pers kuvvetiyle karşılaştılar. Karduklular, Yunanların gerisine doğru ilerlerken, Ksenofon bir kez daha savaşta tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
Ksenofon'un öncü keşif birlikleri hemen nehrin karşı yakasında bir geçit daha keşfettiler, ancak Persler daha hızlı hareket ederek burayı da kapattı. Ksenofon küçük bir kuvveti diğer sığlığa doğru geri gönderdi ve bu durum huzursuz Perslerin kuvvetlerinin büyük bir kısmını geri çekmesine neden oldu. Ksenofon hemen hücum ederek sığlıkta kalan kuvvetleri tamamen alt ederken, Yunan müfrezesi köprübaşına doğru zorlayıcı bir yürüyüşe geçti.
Bu olay, derinlemesine saldırı taktiğinin, Delium Muharebesi'nden 23 yıl sonra ve Epaminondos'ın Leuctra Muharebesi'nde bu tarzı meşhur etmesinden 30 yıl önce, bilinen ilk kullanımlarından biriydi.
Artık kış gelmişti ve Yunanlar Ermenistan'dan "böyle bir havaya uygun giysi olmadan tamamen hazırlıksız" bir şekilde geçerken, soğuk ve zorlu koşullar onlara düşmanlarıyla yaptıkları mücadelelerde yaşadıklarından daha büyük kayıplar yaşattı.
On Binler, yiyecek sıkıntısı çektikleri bir sırada, erzak deposu olduğu bilinen ahşap bir kaleye saldırmaya karar verirler. Kale, ormanlarla çevrili bir tepenin üzerindedir. Ksenofon, adamlarından oluşan küçük grupların tepe yolunda belirmesini emreder; ve kaleyi savunanlar yukarıdan her taş yuvarladıklarında hemen yoldan ağaçların arasına atlayıp, ardından yeniden ortaya çıkarak bu şekilde ilerlemeye devam ederler.
Taşlar artık tükendiğinde, askerler yolun kalan kısmında hızla ilerleyerek neredeyse savunmasız hale gelmiş olan garnizonun büyük çoğunluğunun zorlukla direndiği kaleye saldırdılar. Kaledekiler, erkekler ve kadınlar olarak, kendilerini ölüme atmadan önce çocuklarını duvarların üzerinden attılar.

Ksenofon, On Binlerin (o zamana kadar aslında sayıları epeyi azalmıştı), Theches Dağı'nın (Madur Dağı) zirvelerinden denizi ve kıyıdaki dost Yunan kolonilerini gördükleri o sevinçli anı kaydeder; bu, kaçışlarının başarıyla gerçekleştiğini gösteriyordu ve bunun üzerine Θάλαττα! θάλαττα!: Thalatta! Thalatta! ("Deniz! Deniz!") diye çığlıklar attılar.
Kısa bir süre sonra Ksenofon'un adamları Karadeniz kıyısındaki Trapezus'a (Trabzon) ulaştılar (Anabasis 4.8.22). Yunanlar, tekrar yola çıkmadan önce yerli halkla ittifak kurarak, Perslerin vasalları olan Kolhislilere karşı dağlık bir bölgede son bir savaş daha vermek zorunda kaldılar. Ksenofon, adamlarına düşmanı kuşatabilmek için hatlarını son derece ince bir şekilde yaymalarını emretti ve güçlü bir yedek kuvveti de muhafaza etti.
Kolhisliler, kanatlarından kuşatıldıklarını görünce, Yunanların konuşlanmasını kontrol etmek için ordularını böldüler ve hatlarında bir boşluk açtılar. Ksenofon bu boşluktan yedek kuvvetleriyle içeri daldı ve bir zafer daha elde etti.

Trapezus'ta Euksine'ye (Karadeniz) ulaştıklarında, Yunan paralı askerler, Avrupa'ya taşınmaları için yeterli sayıda gemi temin etmek üzere Spartalı generalleri Cheirisophus'u MÖ 400'de Bizans'ta bulunan Spartalı amiral Anaxibius'a gönderdiler.
Ancak Cheirisophus onlarla Sinope'ta (Sinop) tekrar karşılaştığında Anaxibius'tan bazı medeni sözler ve Euxine'den çıktıklarında bir iş ve ücret vaadi dışında eli boş dönmüştü.

Ksenofon komutasındaki On Binler, kısmen gemilerle, ama çoğunluğu kara yoluyla batıya doğru ilerlediler ve sayısız çatışma ve yağmalamanın ardından Bitinya'ya ulaştılar. Hellespont Frigyası'nın satrapı olan Farnabazos, On Binler'in yağma saldırılarına karşı Bitinyalılara yardım etmekle meşguldü. Ayrıca onların Hellespont Frigyası'na girmelerini de engellemeye çalışıyordu. Yunan paralı askerlerine birkaç baskın düzenleyen süvarilerinin yaklaşık 500 kişiyi öldürdüğü söylenir.

Farnabazos daha sonra On Binler'in geri kalanının Bizantion'a gönderilmesi için Spartalı Anaxibius ile anlaştı. Boğaz'ın Asya kıyısındaki Hrisopolis'e (Üsküdar) vardıklarında, Anaksibius, Farnabazos'un paralı askerleri satraplığından çekmesi yönünde büyük ödemeler yapacağı sözünü vererek onları Bizans'a getirdi. Burada Anaksibius, anlaşmayı yerine getirmeden onları daha ileriye doğru götürmeye çalıştı. Ancak büyük bir kavga çıktı ve Anaxibius Akropolis'e sığınmak zorunda kaldı. Kavga ancak Ksenofon'un müdahalesiyle bastırıldı.
Kısa bir süre sonra Yunanlar maceracı Coeratades komutası altında Bizans şehrini terk ederler. Ancak, Anaxibius, daha sonra harmost Aristarchus tarafından hayata geçirilen bir bildiri yayınlar. Buna göre Bizans'ta bulunan tüm eski Kyros askerleri (yani paralı Yunan askerleri) yakalanıp köle olarak satılacaktı.
Ksenofon'un geri çekilişi yönetmesi, özgünlüğü ve taktiksel dehası göz önüne alındığında, Dodge'un bu Atinalı askeri, İskender'den önceki en büyük general olarak ilan etmesine neden oldu.

Ksenofon'a göre On Binler şunlardan oluşuyordu:

Suriyede terkedilene kadar Arcadialı Xenias komutasında 4.000 hoplit.
Böotyalı Coxusenus komutasında 1.500 hoplit ve 500 hafif piyade
Stymfalialı Sophaenetus idaresinde 1.000 Hoplit
Ahayalı Sokrates komutasında 500 hoplit (filozofla karıştırılmamalıdır)
Suriye'de terk edilene kadar Megaralı Pasion idaresinde 300 hoplit ve 300 peltastis
Spartalı Clearchus idaresinde 1.000 hoplit, 800 Traky

Ortahisar, Trabzon ilinin bir ilçesi olup doğusunda Yomra, batısında Akçaabat ve güneyinde Maçka ilçeleri ile çevrilidir. 12 Kasım 2012'de TBMM'de kabul edilen 6360 sayılı kanun ile Trabzon merkez ilçesinin kaldırılması sonucu ilçe olmuştur. Trabzon'un en kalabalık nüfuslu ilçesidir ve fiilen merkezidir. Ortahisar kırsalında 9 kasaba ve 38 köy bulunmaktaydı, kabul edilen kanun ile hepsi mahalle statüsüne geçiş yapmıştır. 2022 verilerine göre ilçenin nüfusu 335.628'dir. İlçenin yüzölçümü 235 km²dir.

2021 yılının nisan ayında Trabzon Büyükşehir Belediyesi'nin başlatmış olduğu kazı çalışmaları sonucunda Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu dönemine ait arkeolojik kalıntıların keşfedildiği duyuruldu. İlçenin Atatürk Meydanı'nda otopark yapımı için yapılan kazılar sonucunda Roma imparatoru olan Hadrianus dönemine ait hasır sütunlar ve surlar, 1460 yılında yapıldığı iddia edilen Bizans dönemine ait hendek duvarları keşfedildi. İlerleyen aylarda kazılar sırasında Roma dönemine ait çini, çanak, çömlek kalıntıları da keşfedildi. Trabzon Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan açıklamalara göre, kazı alanının açık hava müzesine dönüştürülmesi planlanmaktadır.

T.C. Ortahisar Kaymakamlığı 7 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Ortahisar Belediyesi 5 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Fatih Camii, eskiden Panagia Hrisokefalos Kilisesi (Yunanca: Παναγία Χρυσοκέφαλος "Altınbaşlı Meryemana"), Trabzon'un Ortahisar ilçesinde bulunan bir cami ve eski manastır kilisesi. Fatih caminin diğer bir ismi Ortahisar Camii'dir.
1461'de Trabzon'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinden önce Trabzon İmparatorluğu devrinde hem bir manastır hem de kilise olarak hizmet etmiştir. Trabzon İmparatorlarının tahta çıkma törenleri burada yapılmış, ölen bazı hükümdarlar kilise içine veya bahçesine gömülmüştür. Fatih Sultan Mehmet, Trabzon'u fethettikten sonra kiliseyi camiye çevirmiş ve ardından ilk Cuma namazını burada kılmıştır. Caminin ilk önemli tamiratı 1468 yılında yapılmıştır.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde caminin medresesi, sıbyan mektebi, imaret ve dârülkurrâsının olduğundan bahsetmiştir. Fakat günümüzde bu binalardan bir iz kalmamıştır. Camiye zaman zaman restorasyon çalışması yapılarak onarılmıştır. Caminin içinde ceviz ağacından yapılmış bir minber bulunmaktadır. Caminin minaresi binadan ayrı olarak yüksek bir kaide üzerine inşa edilmiştir. Taştan yapılmış olan ve Selçuklu dönemine ait motifleri hatırlatan mihrap, zengin bir süslemeye sahiptir. Camide farklı zamanlarda konulan kitabeler bulunmaktadır.
Cami 2015-2017 yılları arasında Trabzon Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından esaslı bir şekilde restore edildi. Bu restorasyon çalışmalarının tamamlanmasından sonra kasım 2018'de tekrar ibadete açıldı.

Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk anayasası olan 1876 tarihli Kânûn-ı Esâsî'de geçtiği hâliyle Türkçe (Osmanlıca: لسان توركى, romanize: Lisân-ı Türkî; توركى, romanize: Türkî; توركجه, romanize: Türkçe; لسان عثمانى, romanize: Lisân-ı Osmânî), 13. ile 20. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalan Türk dili. Alfabe olarak çoğunlukla Arap alfabesinin Farsça ve Türkçe için uyarlanmış bir biçimi kullanılmıştır. Halk arasında bazen bu dil dönemi için "Eski Türkçe" veya "Eski Yazı" da kullanılmaktadır.

Türk yazı dilleri ve ağızları hakkında ilk bilgileri söz varlığı verileriyle ve sözlü edebiyat ürünleriyle sunan, Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı Dîvânu Lugâti't-Türk’te, Kutadgu Bilig adlı ünlü eserde, Ali Şîr Nevaî’nin Muhakemetü'l-Lugateyn’inde, Harezm-Kıpçak, Anadolu ve Çağatay sahasında XIX. yüzyıla kadar bu dilin adı Türk tili, Türkî, Türkçe şeki. Bu yüzyıla dek Türk lehçeleri arasındaki farklar çok büyük değildi. Özellikle XVI. yüzyıldan başlayarak klasik gelişimini sürdüren Türk dili, Doğu Türkçesi veya Çağatay Türkçesi ile Batı Türkçesi veya Osmanlı Türkçesi diye adlandırılan iki büyük yazı dili hâlinde Türk dünyasında varlığını sürdürüyordu.
Osmanlıcanın “lisan-ı Osmani”, “Osmanlı lisanı” diye adlandırılmasına özellikle Osmanlı'da 19. yüzyılda Osmanlıcılık akımının ortaya çıktığı dönemde rastlanır. Bu adlandırmaya ünlü sözlükçü, yazar Şemseddin Sâmi şu sözlerle karşı çıkmış ve tıpkı Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Ulug Has Hacib, Ali Şir Nevai gibi dilin adının “Türkçe” olduğunu ifade etmiştir:
Söylediğimiz lisan ne lisanıdır ve nereden çıkmıştır? Osmanlı lisanı tabirini pek de doğru görmüyoruz çünkü bu unvan Selâtin-i Osmaniye’nin birincisi, fatih-i meşhurun nam-ı âlilerine nisbetle müşarünileyhin tesis etmiş oldukları bir devletin unvanıdır. Hâlbuki lisan ve cinsiyet müşarünileyhin zuhurundan ve bu devletin tesisinden eskidir. Asıl bu lisanla mütekellim olan kavmin ismi “Türk” ve söyledikleri lisanın ismi dahi “lisan-ı Türkî”dir. Cühela-yı avam indinde mezmum addolunan ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlak edilmek istenilen bu isim intisabıyla iftihar olunacak bir büyük ümmetin ismidir.
Şemseddin Sami, Osmanlı lisanı, Çağatay lisanı gibi adlandırmaların yakışıksız olduğunu, Çağatay adının da Türk kavimlerinden birinin adı olması dolayısıyla dil adı olmayacağını belirtmiştir. Sami’nin bu ifadesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan yazı dili Türkî-i Garbî yani Batı Türkçesi, aktar-ı baidede ‘uzak ülkelerde’, Türkistan coğrafyasında kullanılan yazı dili ise Türkî-i Şarkî yani Doğu Türkçesidir. Düşüncelerini kendi sözleriyle şöyle açıklamıştır:
Bize kalırsa o aktar-ı baidedeki Türklerin lisanıyla bizim lisanımız bir olduğundan ikisine de “Lisan-ı Türkî” ism-i müştereki ve beynlerindeki farka da riayet olunmak istenildiği hâlde onlarınkine “Türkî-i Şarkî” ve bizimkine “Türkî-i Garbî” unvanı pek münasiptir.
Klasik devirde "Osmanlı Türkçesi" ayrı bir dil olarak algılanmamış, üç dilden (elsine-i selase) oluşan bir karışım olarak görülmüştü. "Türkçe" ise, evde, sokakta ve köyde konuşulan basit dile verilen addı. Ancak 19. yüzyılda standart bir yazı dili ihtiyacının belirmesiyle birlikte Osmanlı dili tartışmaları yoğunlaştı. Bu dilin belkemiğini oluşturan Türkçenin güçlendirilmesi ve yazı dilinin Türkçe konuşma diline yaklaştırılmasına ilişkin talepler Şinasi, Ali Suavi, Ahmet Vefik Paşa gibi yazarlarca dile getirildi. 19. yüzyıl sonlarında doğan Türkçülük akımı, Osmanlı yazı dilinin esasen Türkçe olduğu ve "Türkçe" diye adlandırılması gerektiğini vurguladı.
Cumhuriyet döneminde ise "Osmanlı Türkçesi" deyimi genellikle olumsuz bir anlam kazandı. Harf Devrimi ile beraber Dil Devrimi'ni izleyen kültürel ortamda Osmanlıca Türkçeden ayrı ve yoz bir dil olarak görüldü. Türk Dil Kurumu'nda 1983'e dek bu görüş egemendi. Buna karşılık Osmanlı kültürüne yakınlık duyan muhafazakâr kesim, Osmanlı yazı dilinin de Türkçenin bir lehçesi olduğunu vurgulamak amacıyla "Osmanlı Türkçesi" deyimini tercih etti (örneğin Faruk Kadri Timurtaş, Mustafa Özkan vb.).
Öte yandan, Osmanlı yazı diline "Osmanlı Türkçesi" adı verildiği zaman, bundan çok farklı bir dil olan Osmanlı dönemi konuşma Türkçesine ne ad verileceği konusu, çözülmemiş bir sorun olarak kalmaktadır.
23 Aralık 1876'da ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu ilk anayasası olan Kanun-i Esasi'nin 18. maddesinde devletin resmî dilinin "Türkçe" olduğu belirtilmiş ve Türkçe bilmeyenlerin devlet memuriyetine alınmayacağı ifade edilmiştir:

Madde 18 - Tebaa-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.
Murat Bardakçı, doğru kullanımın "Eski Türkçe" olduğunu belirtmiştir.

Osmanlı Türkçesi kendi arasında kronolojik esasa göre sınıflandırılmıştır:

1. Eski Osmanlıca: 13. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına kadar.
2. Klasik Osmanlıca: 15. yüzyılın ortalarından 19. yüzyıla kadar.
3. Yeni Osmanlıca: Tanzimat döneminden 1908'e kadar.
20. yüzyıl başlarında daha da gelişen Türkçülük hareketi dilde sadeleşme ve öz Türkçe sözcüklerin kullanılması fikrini doğurmuş, modern Türkiye Türkçesi dönemi başlamıştır. 1928 yılında yapılan Harf Devrimi'nin sonucunda Latin alfabesi kaynaklı yeni Türk harfleri kullanılmaya başlamış, böylelikle Osmanlıcanın kullanımı son bulmuştur.
Osmanlıcanın yazıldığı alfabe, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından kullanımdan kalkmışsa da, Türk tarihinin son 1000 yılına yakın bir dönem bu yazı ile yazılmış olduğu için araştırmacılar, edebiyatçılar ve tarihçiler tarafından birinci derecede önemli ve bilinmesi zorunlu bir alfabe ve dönem olarak nitelenir.
Osmanlı yönetici sınıfının ve eğitimli seçkinlerin kullandığı bir yazışma ve edebiyat dili olan Osmanlıca, günlük hayatta konuşulan bir dil olmamıştır. En belirgin özelliği, Türkçe cümle altyapısı üzerinde, İslam dünyasının klasik kültür dilleri olan Arapça ve Farsçayı serbestçe kullanma olanağı tanımasıdır.
Osmanlı yazı dili belirgin anlamda 15. yüzyıl ortalarında biçimlenmeye başladı ve 16. yüzyıl başlarında klasik biçimine kavuştu. 19. yüzyıl ortalarından itibaren gazeteciliğin ve Batı etkisindeki edebiyatın gelişmesiyle hızlı bir evrime uğrayan Osmanlıca, Türkiye'nin kurulmasından kısa bir süre sonra gerçekleştirilen Harf Devrimi (1928) ve Dil Devrimi (1932-) sonucunda yazı dili ve gramer olarak kullanımdan kalktı ancak, konuşma ve yayın alanındaki kullanımı Türk Dil Kurumu'nun yabancı kelimeleri Türkçeleştirme uğraşları ve Batılılaşmanın ivme kazanması ile kullanıma giren yeni kelimeler sayesinde değişime uğrayarak devam etti ve bugün kullanılmakta olan modern Türkçeye dönüştü.

Bu devirde Eski Anadolu Türkçesinin söz varlığı kadar açık bir Türkçe söz varlığı yoktur. Ancak, dilin yapısındaki yabancı sözlerin kullanımı metinden metne, muhitten muhite değişebilmiştir. Örneğin, sanat yapmak kaygısıyla saray muhitinde yazılan ve sadece dar aristokrat kesime hitap etmesi amaçlanan şiir ve nesir örneği eserlerin dili oldukça ağırdır. Halk arasında “Osmanlıca” denince algılanan o Türkçenin dışında farklı dil düşüncesi bunun gibi kullanımların sonucu olmuştur.
Sanatsal kaygı ve dar kesime hitap durumlarının dışında kalan, bu muhit dışında yazılan dönem eserlerinin dili Türkçenin bir döneminde olabilecek normallikte yabancı öge içermiştir.
Türkçe yazı diline Arapça ve Farsça sözcüklerin girişi İslamiyetin kabulüyle başlar. Türkiye Türkçesinde 13. yüzyıla ait en eski metinlerde toplam kelime hazinesinin üçte biri ila yarısı Arapça ve Farsça alıntılardan oluşur. Ancak 15. yüzyıl ortalarına dek kullanılan yazı Türkçesi, günümüz konuşma dilinden yapıca çok uzak değildir. Dönemin şiir ve düzyazı örneklerinden birçoğu, konuşma Türkçesine yakın yapıdadır.

11 Osmanlıca sözlük incelenerek yapılan bir çalışmada toplamda kelimelerin kökenlerinin %62'sinin Arapça, %21'inin Farsça, %13'ünün Türkçe ve %4'ünün ise Batı dilleri olduğu tespit edilmiştir. Toplamda yabancı kelimelerin oranı %87 ve Türkçe kelimelerin oranı %13'dür. Örnek olarak Şemseddin Sami'ye ait Osmanlıca-Türkçe sözlük Kamus-ı Türkî'de kelimelerin kökeni %46 Türkçe, %38 Arapça, %13 Farsça ve %3 Batı dilleridir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda orta ve yüksek eğitim sistemi Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481) yapılanıp Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde olgunlaştı. Eğitim dili sadece Arapça idi. Dolayısıyla bu dili bilmek ve rahatça kullanabildiğini göstermek, eğitimli olmanın gereği sayılırdı. Seçkin bir azınlık, klasik edebiyat dili Farsçayı da öğreniyordu. Klasik Arap ve Fars literatürünün kaynaklarını tanımak, bu iki dilin gramer ve söz varlığının nüanslarına hâkim olmak, kültürlü bir Osmanlı'yı basit halktan ayırt eden özelliklerdi.
Klasik Osmanlı kültürünün önceliklerine ilginç bir örnek, dönemin en popüler Farsça sözlüğü olan Burhân-ı Katı lügatidir. Farsça temel kelimeleri kısaca geçen bu sözlük, Farsça kelimelerinin en az bilinen anlamlarını, gün yüzü görmemiş nüanslarını, az duyulmuş şiirlerdeki özel kullanımlarını açıklamakla övünmekteydi.

a Sağır kef, alfabe cetvellerinde genellikle müstakil bir harf olarak gösterilmez. Daha çok kef'in Türkçeye mahsus bir varyantı olarak bahsedilir. Burada sağır kef harfi müstakil bir harf olarak kabul edilmiştir.
b Kahir ekseriyetle müstakil bir harf olarak cetvellerde bulunmayan ve çoğu durumda ayrı harf değil, gef harfinin bir fonksiyonu şeklinde telakki olunan, Türkçeye mahsus olan, gef harfinin bir varyantı olan bir başka harf de "Kâf-ı yâyî (yumuşak y)" harfidir. Bu harf gef harfi kullanılarak gösterilebileceği gibi Gef (گ) harfinin kuyruğunun üstündeki paralel çizginin, çizginin şekli değişmeksizin, kuyruğun üstü yerine altına konulması ile de gösterilebilir.
Türki ve Farsi orijinli kelimelerde hece sonunda veya iki sesli arasında bulunan bazı g'ler, yumuşamış ve y şekline girmiştir. Bugün yazıda ğ harfi ile gösterilir. Mesela:
اگری - eğri
بك - bey (beğ)
ایگنه - iğne
اگلنجه - eğlence
اوگوت - öğüt
ییگیت - yiğit
c Kâf-ı nûnî

Oğuzlar veya Oğuz Türkleri (Eski Türkçe: 𐰆𐰍𐰔𐰞𐰺, Orta Türkçe: ٱغُز, Oγuz, Osmanlıca: اوغوز‎, Oġuz) Türk dillerinin Oğuz kolunu konuşan bir batı Türk halkı. 8. yüzyılda Orta Asya'da Oğuz Yabgu Devleti adında bir konfederasyon kurdular. Oğuz ismi, "kabile" anlamına gelen yaygın bir Türkçe kelimedir. Oğuz isminin kaynağı en güvenilir görüşe göre Türkçe 'ok' isminin Z harfiyle çoğulu olan 'okuz' isminden türediği tezidir. Bizans kaynakları Oğuzlara Uzlar (ΟζΖοι, Ouzoi) der.
Oğuz kabileleri, Uygurların Karluk müttefikleriyle yaşadığı çatışmanın ardından Jetisu bölgesinden batıya doğru göç etti. 9. yüzyılda Aral bozkırlarından gelen Oğuzlar, Peçenekleri Emba ve Ural Nehri bölgesinden batıya doğru sürdüler. 10. yüzyılda Oğuzlar, günümüz Kazakistan'ında Balkaş Gölü'nün kuzeyindeki Sarı-su, Turgai ve Emba nehirlerinin bozkırlarında yaşıyordu.
Oğuzlar, İslam'ın Orta Asya içlerine yayılmasına denk gelen zamanda bulundular ve İslam'ı kabul ettiler. Geleneklerini ve devlet kurumlarını İslam'a göre uyarladılar. İdeal bir devlet yönetimi anlayışına sahip, ileride imparatorluk kuracak kadar güçlü bir halk olarak tarih sahnesine çıktılar. 11. yüzyılda Selçuklu Oğuz boyu İran'a girerek Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu kurdu. Aksi olarak aynı yüzyılda, Uzeler veya Torklar olarak da bilinen Tengrici bir Oğuz boyu, Rus bozkırlarının sınırındaki Peçenek üstünlüğünü devirdi, sınır boyunca yerleşenler yavaş yavaş Slavlaştı ve burada Karabörklüler olarak feodal bir boy birliği kurdular.
Kıpçak Türkleri tarafından rahatsız edilen diğerleri aşağı Tuna'yı geçip Balkanlar'ı işgal ettiler, burada bir veba salgını tarafından durduruldular ve Bizans imparatorluk kuvvetlerinin paralı askerleri oldular (1065). Oğuz savaşçıları, 1000'li yıllardan itibaren Ortadoğu'nun hemen hemen tüm İslam ordularında, İspanya ve Fas'a kadar görev yaptılar.
13. yüzyılın sonlarında Selçuklular'ın yıkılmasından sonra Osmanlı hanedanı yavaş yavaş yine çoğunluğu Oğuzlardan oluşan bir orduyla Anadolu'yu fethetti ve diğer yerel Oğuz Türk beylikleri arasından temayüz etti.  Efsaneye göre, kurucu Osman Bey'in soyağacı, Türk halkının efsanevi eski atası olan Oğuz Kağan'a kadar uzanıyor ve Osmanlı padişahlarına Türk hükümdarları arasında öncelik veriyor. Harezmşahlar, Kara Koyunlular, Ak Koyunlular, Osmanlılar, Afşarlar ve Kaçarlar hanedanlarının da sırasıyla Begdili, Yiva, Bayandur, Kayı ve Afşar Oğuz-Türkmen kabilelerinden geldiğine inanılıyor.

7. yüzyıl civarında konar-göçer bir yapıyla yer değiştirmeye başlamışlar ve coğrafi olarak Bizans İmparatorluğu kayıtlarına göre önce Balkanlara yayılmışlardır. Oğuzlar, Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, İran, Irak, Suriye, Mısır, Moldova ve Balkanlarda (Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Sırbistan) yaşayan Türklerin atası sayılmaktadırlar.
Destanlara göre Oğuzlar Oğuz Han'ın 6 oğlu ve onların dörder oğlundan meydana gelmişlerdir. Meydana gelen bu 24 boyun ayrı adı ve unvanları vardır. Bu bölümleme Oğuz Kağan Efsanesi'nden kaynaklanmaktadır.
Bu boyların Bozoklar ve Üçoklar olarak ikiye bölünmesi ise daha sonradır. Bu iki ana kol arasında çıkan anlaşmazlıklar, boyların bir kısmının batıya göçmesine neden oldu. Bir kısmı da Göktürk Devleti'nin kurulması ve Ötüken'i işgali nedeniyle batıya göçmüştür (6. yüzyıl). Kalanlar Göktürk egemenliği altına girmiştir.
630'da ilk Göktürk devletinin zayıflayıp Çin kontrolü altına girmesiyle tekrar birleşmeye başlamışlarsa da İkinci Doğu Göktürk Devleti kurulunca çok direniş gösteremeden tekrar egemenlik altına girdiler (7. yüzyıl sonları). 745 yılında İkinci Doğu Göktürk Devleti de yıkılınca batıya ve Çin'e göçmüş birçok Oğuz Boyu da Ötüken'e geri dönerek Kutluk Bilge Kağan'ın kurduğu Uygur Devleti çatısı altında birleşti. Altayların batısındaki ve Tanrı Dağları bölgesindeki Oğuz toplulukları ise Gök Türklerin batı kolu olan Türgiş ya da Türkeş Kağanlığına bağlı olarak varlıklarını sürdürdüler. 760'lı yıllarda bölgeyi ele geçiren Karluk boyunun kurduğu devlette yer aldılar. Bu boyun öncülüğünde Yağma ve Çiğil boylarının da katılımıyla kurulan Karahanlı Devleti içinde Oğuz boyları da vardı. 10. yüzyılda Hazar Denizi'nin doğusunda Oğuz Yabgu önderliğinde ilk devletleri olan Oğuz Yabguluğu'nu kurdular. 1000 yılında Kıpçaklar tarafından yıkılan bu devletten sonra Oğuzlar ikiye bölündü, bir kısmı kuzeye giderek bugünkü Kırım, Kazak, Bulgar ve Tatarların atası oldular; bir kısmı da Selçuk Bey önderliğinde güneye indiler, İslamı kabul edip İslâm orduları hizmetine girdiler. Doğu'daki Oğuz kitlelerinin tarihi başka yönde gelişti. 840 yılında Uygur Devleti Kırgızlar tarafından yıkılınca Oğuzların asıl büyük göçü başladı ve Asya'nın dört bir tarafına ama daha çok kitleler halinde batıya göçtüler ve öteki kandaş boylarla birleştiler.
Oğuz kitleleri içinde Kınık boyundan olup ataları Selçuk'un adından ötürü Selçuklu Hanedanı olarak anılmaya başlayan bir kol Tuğrul Bey önderliğinde 1038 yılında Irak ve İran'da Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu kurdu. Çevrede dağınık yaşayan diğer Türk boyları da bu İmparatorluğa katıldı. 1040'ta Merv yakınlarındaki Dandanakan Muharebesi'nde Gaznelileri yendiler.
Selçuklu egemenliği İran, Horasan, Merv, Irak, Suriye, Güney Kafkasya ve Anadolu'da bir asırdan fazla sürdü. Son büyük sultanları Sencer'in 1141'de Semerkant ile Buhara arasında bulunan Katavan mevkiinde Moğol kökenli Karahıtaylılar'a yenilmesi ile devlet çözülmeye başladı. 1153'te kuzeydoğudan gelen Karahıtaylar ve Karluklar tarafından imparatorluk yıkılınca Oğuzlar dağıldı. Dağılan bu boyların kimi Harzemşahlara bağlandı, kimi Horasan Vilayetine, Kirman'a göçtü, kimileri de daha batıya gidip Irak'a, Suriye'ye yerleşti, kimileri de Anadolu Selçuklu Devleti 'ne katıldı. Bunlardan sonra kurulan Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi Devletleri, Alemdarlar, Anadolu beylikleri, Osmanlı İmparatorluğu, Suriye, Irak ve Azerbaycan'da çeşitli beyliklerde de Oğuz Kağan Destanı vardı.

"Oğuz" daha doğrusu "Oguz" sözünün yapısına dair birçok görüş vardır. Etimoloji açıklamalarından birisi şu şekildedir: Ok+u+z "Oklar; boylar".
"Oğuz" sözü, kendi orijinal yapısı yanında, tarihte birçok şekilde kullanılmıştır. Bizanslar "Uz" der, Araplar "Guz" der.
Oğuz kelimesinin güçlü kuvvetli anlamına gelecek şekilde Öküz anlamında bir lakap olduğu ve Mete Han'ın (Çin kaynaklarına göre MaoDun) öküz boynuzlu bir miğfer giymesi nedeniyle bu lakabın kullanıldığı belirtilmektedir.Bu iddia sahipleri Kuran'da Zülkarneyn (iki boynuz sahibi) olarak geçen peygamberin Mete Han olduğunu ileri sürmektedirler. Oğuzlar'da iktidar erkininin kaynağı olan "Kut", liderin peygamber soyundan gelmesinden kaynaklanmaktadır. Oğuz boyları tarafından kurulan küçük büyük tüm devletlerde Hakan'ın her zaman Oğuz Han'ın soyundan gelmesi de bu inançtan kaynaklanmaktadır.

Mesûdî, Altın Bozkırlar kitabında Oğuzların, "Cesaretleri, eğik gözleri ve boylarının küçüklüğü ile diğer Türklerden ayrıldığını" belirtmiştir. Ancak New York Metropolitan Sanat Müzesi'nde tutulan Selçuklu seçkinlerinin taş başları, Doğu Asya özelliklerini yansıtmaktadır. Zamanla Oğuz Türklerinin fiziksel görünümü değişmiştir. Rashid al-Din Hamadani, Oğuzların değişimine, "İklim nedeniyle özellikleri giderek Taciklere dönüştü. Tacik olmadıkları için Tacik halkları onlara turkmān, yani Türk benzeri (Türk-mānand)" demiştir. ḤāfiḤā Tanīsh Mīr Muḥammad Bukhārī ayrıca Oğuzların Mâverâünnehir ve İran'a göç ettikten sonra “Türk yüzünün olduğu gibi kalmadığını” da aktarmıştır. Hiva khan Abu al-Ghazi Bahadur, Çağatay dilinde yazdığı Türkmenlerin Soykütüğü kitabında "Beş veya altı kuşak sonra çeneleri daralmaya, gözleri büyümeye, yüzleri küçülmeye, burunları büyümeye başladı" sözleriyle Oğuzların yüz hatlarının değiştiğini aktarmıştır. Osmanlı tarihçisi Mustafa lî Künhüʾl-aḫbār'da Anadolu Türkleri ile Osmanlı seçkinlerinin etnik açıdan karışık olduğunu şöyle yorumladı: " Rum sakinlerinin çoğu karışık etnik kökene sahip. Onun ileri gelenleri arasında soyları İslam'a dönüşmeye geri dönmeyen çok az kişi var."

Türk-Oğuz geleneklerine göre idarî ve sosyal teşkilat, ikili bir yapı oluşturmaktaydı. Bu geleneğe uygun olarak Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar olmak üzere on ikişer boydan iki ana kola ayrılmışlardı. Her boyun, idarî ve sosyal mevkilerini yansıtan orun ve ongunları vardı. Yine Oğuz geleneklerine göre Bozoklar hâkim unsur, Üçoklar ona tâbiydi.
24 Oğuz boyunu önce iki kolda (Bozoklar ve Üçoklar) daha sonra Oğuz Han'ın 6 oğluna ve son olarak da onların 4 oğluna ayırmaktadır. Listelerin kaynakları, Kaşgarlı Mahmud ve 14. yüzyılda yaşayan Reşideddin'e dayanmaktadır. Reşidüddin 24, Kaşgarlı Mahmut ise 22 boy saymaktadır.

Bozoklar 

Kayı (Osmanlı Hanedanı, Candaroğulları, Çobanoğulları ve Oğuz Yabguları)
Bayat (Kaçar Hanedanı, Dulkadiroğulları, Fuzûlî)
Alkaevli
Karaevli
Yazır
Döğer (Artuklular)
Dodurga
Yaparlı
Afşar (Afşar;Afşar Hanedanı, Nadir Şah)
Kızık
Beğdili (Harzemşahlar Devleti)
Kargın veya Karkın
Üçoklar

Bayandur (Ak Koyunlu)
Peçenek
Çavuldur
Çepniler (bkz. Küresünniler)
Salur (Kadi Burhanettin, Salgurlular ve Karamanoğulları; ayrıca Salarlar)
Eymür (bkz. Ayrum)
Alayuntlu
Yüreğir (Ramazanoğulları)
Iğdır
Büğdüz
Yıva (Karakoyunlular)
Kınık (Selçuklu Hanedanı)

Azerbaycanlılar
Kaşkaylar
Gagavuzlar
Türkler
Türkmenler
Salarlar

Anadolu

Abdal
Yörükler
Tahtacılar
Varsak Türkmenleri
Barak Türkmenleri
Karakeçili aşireti
Manavlar
Atçekenler
Küresünniler
Çepniler
Kafkasya

Ermenistan Azerileri
Türkiye Azerileri
Gürcistan Azerileri
Terekemeler
Karapapak
Karadağlılar (Türk)
Abhazya Türkleri
Kıbrıs

Kıbrıs Türkleri
Orta Asya

Ahıska Türkleri
Afganistan Türkmenleri
İran

İran Azerileri
Şahsevenler
Kızılbaş
Horasan Türkleri
İran Türkmenleri
Balkanlar

Bosna-Hersek Türkleri
Bulgaristan Türkleri
Hırvatistan türkleri
On İki Ada Türkleri
Kosova Türkleri
Kuzey Makedonya Türkleri
Sırbistan Türkleri
Karadağ Türkleri
Romanya Türkleri
Batı Trakya Türkleri
Girit Türkleri
Karamanlılar
Arap Ülkeler

Suriye Türkmenleri
Irak Türkmenleri
İsrail Türkleri
Ürdün Türkleri
Suudi Arabistan Türkleri
Lübnan'daki Türkler
Yemen Türkleri

T

Paleologos veya Palologoz Hanedanı (Yunanca: Παλαιολόγος Palaiologos), 1259-1453 arasında hüküm sürmüş Bizans hanedanı.

Bizans kaynaklarında Paleologos Hanedanı, kökleri eski çağlara kadar uzanan soylu bir aile olarak sunulursa da bilinen ilk Paleologos, VII. Mihail döneminde (1071-1078 arası hükümdar) Mezopotamya'nın Stratigos'u Nikiforos Paleologos'tur. Onun oğlu Georgios ise I. Aleksios'un (1081-1118 arası hükümdar) başarılı bir komutanı idi. 12. yüzyılda da Paleologosların çoğunluğunun, başarılı generaller olarak görülür. Aralarında sivil görevlere yükselmiş bir aile üyesi bilinmemektedir. Hemen hepsi zengin toprak sahipleri olan Paleologoslar, diğer soylu aileler Komninoslar, Angeloslar ve Dukaslarla akrabaydılar. Bunlardan, III. Aleksios'un (hd 1195-1203) kızı Eirene ile evlenen Aleksios Paleologos'a, 1200'de Konstantinopolis'te çıkan bir isyanı bastırdıktan sonra taht üzerinde vesayet hakkı verilmişti.
Paleologoslar devletteki bu ayrıcalıklı konumlarını 1204'te Konstantinopolis'te kurulan Latin İmparatorluğu'ndan sonra da devam ettirdiler. Aleksios Paleologos'un oğlu Andronikos "Megas Domestikos" (eyalet ordularının kumandanı) unvanını taşıyordu. Onun oğlu ise, Nikaea'da (günümüzde İznik) hüküm süren meşru imparator IV. İoannis'in çocuk yaşta olmasından yararlanarak VIII. Mihail adıyla 1259'da imparatorluğunu ilan etti ve Paleologos Hanedanı'nı kurdu.
VIII. Mihail'in 1261'de Konstantinopolis'teki Latin işgaline son vererek Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kurmasını takiben, Paleologos ailesinin üyeleri imparatorluğun dört bir yanına yayıldılar ve yüksek görevleri işgal ettiler. 1347'ye kadar kesintisiz süren Paleologos iktidarı söz konusu tarihte Kantakuzinos ailesinden "megas domestikos" İoannis'in tahtı gasp etmesi ile bir süre kesintiye uğradıysa da 1354'te VI. İoannis Kantakuzinos'un safdışı edilmesiyle hanedan sürdü fakat iktidar kavgası aile içinde devam etti. 1376-1379 arasında V. İoannis'in oğlu Andronikos (IV), 1390'da ise Andronikos'un oğlu İoannis (VII) tahtı gasp ettiler, fakat her iki sorun da bazı tavizler verilerek aile içinde halledildi.
Paleologos Hanedanı'nın Peloponez'te hüküm süren kolu ise bağımsız davranmasına karşın hanedana sadakatini korudu. VIII. İoannis'in çocuksuz olarak ölümü üzerine yerine geçen kardeşi Mora Despotu Konstantinos bu koldan geliyordu. Konstantinos'un Mora'dan gelerek tahtı ele geçirmesi, kardeşinin muhalefeti ile karşılaştığı için yaklaşık iki ay imparatorluk sahipsiz kalmıştır. Konstantinos'un 1453'te Konstantinopolis'i kuşatan Osmanlılara karşı savaşırken ölmesiyle Paleologos Hanedanı'nın iktidarı sona erdi, fakat İoannis'in kardeşleri Dimitrios ve Thomas ise 1460'ta II. Mehmed'in (Fatih) Yunanistan'ı fethetmesine dek bu topraklarda hüküm sürmeye devam ettiler. Son Mora Despotu Thomas 1465'te Roma'da ölürken, kızı Zoi (Sofia) Palaiologina 1472'de Rus Prensi III. İvan ile evlenmiş, oğlu Manuel ise İstanbul'a yerleşerek Müslümanlığı kabul etmişti. II. Andronikos'un oğlu Teodoros'un Montferratlı Argentina Spinola ile evlenmesiyle hanedanın bir başka kolu da 1305-1533 arasında Monferrato markiliğini elinde tuttu.

Paleologos Hanedanı dönemi, VIII. Mihail'in başlattığı geçici bir canlanma döneminden sonra Bizans İmparatorluğunun giderek zayıfladığı, küçük feodal beylikler halinde parçalandığı ve nihayet Osmanlılar karşısında yok olduğu dönemdir. Bizans toprak düzeninin temelini oluşturan "pranoia" (büyük çiftlikler) sistemi yozlaşarak, yerine "paroikoi" sistemi (yarı özgür köylülüğe dayalı bir sistem) geçmeye başladı. Buna bağlı olarak vergilerin düzenli toplanması güçleşti ve Bizans sikkesi İperpiron, Batılı paralar karşısında değer kaybetmeye devam etti, devlet hazinesi ve dolayısıyla ordu zayıflamaya başladı. Bu dönemde, devlet ve imparator gücünü sürekli kaybederken buna karşılık kilise kurumu iktidarını pekiştiriyordu.
Palaigoslar döneminde Bizans ordusu büyük ölçüde yabancı paralı askerlerde (Alanlar, Sırplar, Bulgarlar, Katalanlar, Türkler, İtalyanlar ve Almanlar), donanması da Venedikliler ve Cenevizlilerden oluşuyordu. Aynı zamanda İtalyan şehir devletlerinin Konstantinopolis'teki ticari ayrıcalıkları ve etkinlikleri giderek arttı ve neredeyse devlet içinde devlet haline geldiler (Latinler).
13. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu'yu tehdit eden Moğol ve Türk akınları, Balkanlar'da Bulgarlar ve Sırpların ilerlemesi, başkentin çevresindeki dirliklerin de zayıflaması ile doğrudan Konstantinopolis'i tehdit eder hale gelmişti. Artan Osmanlı tehlikesine karşı sürekli Batı ile ittifak yapmaya çalışan Palaigoslar, kiliselerin birleşmesi politikalarını desteklerken, Batılı prens ve prensesler yaptıkları evlilikler aracılığı ile askeri yardım sağlamaya çalıştılar. II. Andronikos önce Macar prensesi Anna, sonra da Montferratlı Yolanda ile, III. Andronikos önce Braunschweig'li Adelheid sonra da Savoylu Anna ile, II. Andronikos'un oğlu Teodoros Montferratlı Argentina Spinola ile bu amaçlarla evlendiler. Palaigos Hanedanı'ndan pek çok üye ayrıca Sırp, Bulgar, Ermeni, Norman, Trabzonlu ve Epirli soylularla da evlenmişler, fakat tüm bu girişimler Bizans İmparatorluğu'nu ayakta tutmaya yetmemiştir.
Askeri, siyasal ve ekonomik başarısızlıklara karşılık, Paleologoslar dönemi kültürel ve bilimsel açıdan zengin bir dönemdir. Konstantinopolis Akademisi'nde sonradan Rönesans hareketini de etkileyecek çok sayıda felsefeci, tarihçi, yazar, şair ve bilim insanı yetiştirmiştir. Tarihçiler Yeoryos Pahimeris, Nikiforos Grigoras, Laonikos Halkokondiles, Mihail Dukas, Georgios Francis, Mihail Kritobulos, Demetrios Kidones, Prohoros Kidones, Aleksios Makrembolites ve Pseudo Kodinos, bilim adamları Teodoros Metohites, Georgios Akropolites, Nikiforos Blemmides ve Georgios Kiprios; felsefeciler Gemistos Plethon ve Nikiforos Humnos; filolog Tomas Magistros; şairler Manuel Holobolos ve Manuel Files, ilahiyatçılar Gregorios Sinaites, Gregorios Palamas, Gregorios Akindinos, İoannes Eugenikos, Markos Eugenikos ve İoannes Bessarion; hukukçular Konstantinos Harmenopulos ve Matteos Blastares bu canlı ve verimli kültür yaşamına işaret etmektedirler. 

VIII. Mihail (h. 1259-1282)
II. Andronikos (h. 1282-1328)
III. Andronikos (h. 1328-1341)
V. İoannis (h. 1341-1391)
IV. Andronikos (h. 1376-1379)
VII. İoannis (h. 1390)
II. Manuil (h. 1391-1425)
VIII. İoannis (h. 1425-1448)
XI. Konstantinos (h. 1449-1453)
Paleologos döneminde hanedan dışından gelerek tahtı ele geçiren tek imparator VI. İoannis'dir (hd 1347-1354). Ancak o da V. İoannis'in kızıyla evlenerek hanedana akraba olmuştu.

J. C. Cheynet-J. F. Vanier, Études prosopographiques, Paris, 1986, s. 123-187
A. Th. Papadopulos, Versuch einer Genealogie der Palaiologen, 1259-1453, Amsterdam, 1962
Nicol, Donald M. (1993). The Last Centuries of Byzantium, 1261–1453 (İngilizce) (İkinci bas.). Londra: Rupert Hart-Davis Ltd. ISBN 0-246-10559-3. 
Georgiy Ostrogorskiy, Bizans, 433-527
Şerif Baştav, Bizans İmparatorluğu Tarihi, Son Devir, 1261-1461, Ankara, 1989
A. E. Laiu-Thomadakis, Peasant Society in the Late Byzantine Empire, Princeton, 1977
The Twilight of Byzantium, (yay. haz. S. Curcic-V. Mouriki), Princeton, 1991
Art et Société à Byzance sous les Paléologues, Venedik, 1971
I. Sevcenko, Society and Intellectual Life ın the Late Byzantium, Londra, 1981
The Palaelogan Renaissance, Renaissance Before the Renaissance (yay. haz. Warren Treadgold), Stanford, 1984, s. 194-223
Ayşe Hür, Dünden Bugüne İstnbul Ansiklopedisi, c. 6, s. 207, İstanbul, 1994

Paris Barış Konferansı, I. Dünya Savaşı'nı sona erdiren antlaşmaların hazırlandığı uluslararası bir konferanstır.
Müttefik, kısmen müttefik ve ortak devlet gibi farklı gruplara ayrılmış 32 devletin temsilcileri katılmıştır. Bu devletler, İttifak Devletleri ile savaşmış veya onlara savaş ilan etmiş devletlerdi. Konferans 18 Ocak 1919'da, yani Alman İmparatorluğu'nun kuruluşunun yıldönümü günü açıldı. Fransızlara Urfa, Antep ve Maraş verildi. Batı Anadolu başta İzmir'in işgali olmak üzere Yunan işgaline maruz kalmıştır. Konferansın kararlarına hakim olan devletler; İngiltere, Fransa, ABD ve İtalya’dır. İtalya, Macaristan ile 4 Haziran 1920 tarihinde Triyanon Antlaşması imzalanmıştır.
Konferansta savaş sırasında imzalanmış olan gizli antlaşmaların uygulanması karara bağlanmış, İngiltere ve Fransa Wilson İlkeleri'ne tamamen ters düşmemek için “savaş tazminatı” yerine “savaş onarımı”, “sömürgeciliğin” yerine ise "manda-himaye sistemini" gündeme getirerek uygulanmasını sağlamışlardır.

I. Dünya Savaşı'nın askeri safhası ateşkes antlaşmalarıyla sona erdikten sonra galip devletler imzalanacak olan antlaşmaların maddeleri üzerinde karşılıklı olarak anlaşmak ve kendi aralarındaki siyasi, ekonomik problemleri çözümlemek amacıyla 18 Ocak 1919’da Paris’te bir araya gelmiş, konferansa İttifak Devletleri'ne karşı savaş açmış olan başta İtilaf Devletleri olmak üzere toplamda 32 devlet katılmıştır. Konferansa katılan devletlerin tamamının üye olacağı Milletler Cemiyeti kurulmuş, cemiyetin amacının; dünya devletlerinin haklarını eşit olarak korumayı amaçlayacağı savunulmuş ancak bu cemiyetin sadece İtilaf Devletleri tarafından kurulmuş olması cemiyetin fiilen taraflı davranmasına neden olmuştur.
İtilaf Devletleri'nin konferansta savaştan galip ayrılmalarının verdikleri rahatlıkla Wilson İlkeleri'ni göz ardı ederek yenilen devletlere imzalatmak amacıyla çok ağır şartlar taşıyan antlaşma taslakları hazırlamaları sonucunda İtilaf Devletleri'nin tarafından olan ABD bu konferanstan sonra Avrupa ile olan ilişkilerini en alt düzeye indirmiştir.

Konferansta Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan ile imzalanacak olan barış antlaşmalarının taslakları hazırlanmasına rağmen Osmanlı Devleti ile imzalanacak olan antlaşmanın esaslarının daha sonra belirlenmesi kararlaştırılmış bunda daha önce Rusya’ya verilmesi planlanan bölgelerin Rusya’nın savaştan çekilmesi nedeniyle yeniden paylaşımının gerektiği fikri etkili olmuştur.
Konferansa katılan Ermeni temsilcileri Doğu Anadolu’da bağımsız Ermenistan kurulması fikrini ilk kez bir uluslararası konferansta dile getirmişler, bu istekleri de İtilaf Devletleri tarafından destek görmüştür. İngiltere ve Fransa daha önce İtalya’ya vermeyi tasarladıkları İzmir ve çevresinin Yunanistan tarafından işgal edilmesini kabul etmişler, bu kararın alınmasında “Yunanistan’ın İzmir çevresindeki Rumların Müslüman-Türkler tarafından öldürüldüğü” şeklinde propagandasının etkili olması yanında, asıl neden Boğazlara çok yakın olan bu bölgede İtalya'nın İngiliz çıkarlarını tehdit edebilecek bir güç olmasından çekinilmesi olmuştur. Bu nedenle İtalya ile İtilaf Devletleri arasında Paris konferansı sırasında ilk görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.
Milletler Cemiyetinin temel ilkelerini karara bağlayan, Almanya ile Versay Barış Antlaşması, Avusturya ile Saint-Germain Antlaşması, Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması'nı imzalayan İtilaf Devletleri, 22 Nisan 1920'de Osmanlı Devleti'ni, Paris Barış Konferansı'na çağırmışlardır.

Bu devletlerin oluşturduğu Milletler Cemiyeti kuruldu.
Galip devletler Wilson ilkelerine uymayarak ağır şartları olan antlaşmalar hazırladılar. ABD de Avrupa ile ilişkileri en alt düzeye indirdi.
Ermeniler ilk defa bu konferansta Doğu Anadolu'da Bir Ermenistan Devleti kurulması fikrini dile getirdi. Avrupa destekledi.
Savaş sırasındaki gizli antlaşmaların uygulanması karara bağlandı.
İngiltere ve Fransa Wilson ilkelerine ters düşmemek için savaş tazminatı yerine “savaş onarımı” sömürgecilik yerine “manda-himaye sistemi” getirerek uygulanmasını sağladılar.
Bu konferansta Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'ın antlaşma taslağı hazırlanırken Osmanlınınki sonraya bırakılmıştır. Çünkü Rusya'ya verilen bölgelerin Rusya'nın savaştan çekilmesiyle yeniden paylaşılması gerekiyordu.
ABD, Avrupa'daki bu olaylara aktif olarak katılmama politikası izledi. Monroe Doktrini denilen bu politika sayesinde İngiltere ve Fransa II. Dünya Savaşı'na kadar rahat hareket etmişlerdir.
İngiltere ve Fransa'nın İtalya'ya vermeyi kararlaştırdıkları İzmir'i Boğazlara yakın olmasından dolayı İngiliz çıkarlarını tehdit edecek bir güç olmasından çekinmeleriydi. Bu nedenle İtilaf Devletleri ile İtalya arasında ilk görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.
Konferans sonunda, İtilaf Devletleri sömürgecilik anlayışı yerine “Manda ve himaye” sistemini ortaya atmışlardır.
En fazla tartışılan mesele Osmanlı İmparatorluğu ile imzalanacak olan antlaşma olmasına rağmen; aralarında çıkar çatışmasına düşen galip taraflar Osmanlı Devleti ile imzalanacak olan antlaşmayı karara bağlayamamışlardır.

Video 1 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pazar (Lazca: Atina), Karadeniz bölgesindeki Rize ilinin ilçesi ve bu ilçenin idarî merkezi şehirdir.

Bir yerleşim yeri olarak Atina, MÖ 64 yılında Pompeius tarafından Athenae adıyla kurulmuştur. Yunanca bir kelime olan bu yer adı, akıl güzellik ve hikmet anlamına gelir. William Edward David Allen'a göre, Athenae sözcüğü Lazca ve Gürcücede "gölgeli" anlamına gelen kelimenin Yunancaya uyarlanmış halidir. Atina şehri, aynı zamanda Pontus'un limanıydı ve burada bir Yunan tapınağı bulunuyordu.
Atina bölgesinin yer aldığı Lazistan, Antik Çağ'da Kolheti Krallığı'nın sınırları içinde bulunuyordu. Osmanlılar, Trabzon İmparatorluğu'nu 1461'de ortadan kaldırdıktan sonra, 1547 yılında, bugünkü Batum kenti ve çevresi hariç, bu bölgeyi de tamamen ele geçirmiştir.
Atina, 1704 tarihli "Batum Livası Mufassal Defteri"ne göre, Batum livasının dört nahiyesinden biriydi. Diğer nahiyeler, Nefs-i Batum nahiyesi, Arhave nahiyesi ve Hemşin nahiyesi idi. Atina nahiyesi, 70 köyden oluşuyordu. Bu defterde Atina, bir yerleşim yeri olarak kaydedilmemiştir.
Atina, 1876 tarihli Trabzon vilayeti salnamesine göre idari birim olarak kazanın adıydı. Atina kazasının idarî merkezi ise, Nefs-i Bazar (نفس بازار) adını taşıyordu. Bir mahalle olarak kaydedilmiş olan Nefs-i Bazar'ın veya bugünkü anlamıyla “Pazar merkezi”nin Lazca adı Noğa (ნოღა) olup pazarın kurulduğu yer anlamına gelir. Bu tarihte Nefs-i Bazar mahallesi, Trabzon Vilayeti'nin Lazistan sancağının Atina kazasının idarî merkeziydi ve nüfusu 22 hanede yaşayan 73 kişiden oluşuyordu. Bu sırada sadece erkek nüfus tespit edilmiş olmalıdır. Vergiye tabi hayvan varlığı olarak mahallede 8 keçi, 30 inek, 6 öküz, 10 manda ve 2 at tespit edilmiştir. Bu tarihte Atina kazası, merkez ve Hemşin nahiyelerinden oluşuyordu.
1888 tarihli Trabzon vilayeti salnamesine göre, Atina kazasında halk pagan tanrısı "Antas"a tapıyordu ve kasabanın adı da bu pagan tanrısından gelir. Bu tarihte Trabzon vilayetinin Trabzon sancağına bağlı olan Atina'nın nüfusu 2.313 hane ve 37.279 kişi olarak kaydedilmiştir. Kazanın ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanıyordu. Buğday, arpa, mısır, pirinç, fasulye, fındık ve keten tarımı yapılıyordu. Rençberlikle uğraşan halkın dışında ticaret ve esnaf erbabı da vardı. Denizde yunus avcılığı yapılıyor ve yakalanan yunusların yağı çıkarılarak dışarıya satılıyordu. Hayvancılık sığır, koyun ve keçi yetiştiriciliğine dayanıyordu. Atina kasabasında cuma günleri pazar kuruluyordu. Atina, keten ve yünden dokunan şalıyla da ünlüydü. Irmaklarda yakalanan alabalıktan havyar çıkarılıyordu.
Dilbilimci Nikolay Marr, 1910 yılında Lazistan’da gerçekleştirdiği araştırma gezisi notlarında yerleşimin adını Bazar veya Atina şeklinde yazmıştır. Marr'ın verdiği bilgiye göre bu tarihte Atina kazasına 69 muhtarlık veya köy bulunuyor ve bu köylerin 64'ünde Lazca konuşuluyordu. Bazar adının Atina şehri anlamında kullanıldığı bu kayıttan anlaşılmaktadır. Bazar veya Atina Birinci Dünya Savaşı’nda Rusların eline geçmiştir. Rus idaresi sırasında, 1917 yılında Lazistan bölgesine araştırma gezisi yapan Gürcü dilbilimci İoseb Kipşidze, yerleşimin adını Gürcüce Bazar (ბაზარ) ve Rusça Atina (Атина) şeklinde not etmiş, mahallede 25 hanede 113 kişinin yaşadığını belirtmiştir.
Pazar ilçesi, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Atina (آتنە) olarak geçer. Rize vilayetinin bir kazası olan Atina, merkez, Ardeşen ve Hemşin nahiyelerinden oluşuyordu. Daha eski kaynaklarda “Nefs-i Bazar” ve “Bazar” olarak yazılan yerleşim merkezi, bu sırada Pazar (پازار) şeklinde kaydedilmiştir. 17 Ekim 1928 tarih ve 4948 numaralı tamimle isim benzerliği dolayısıyla ortaya çıkan karışıklığı ortadan kaldırmak için Rize Vilayeti'ne bağlı Atine ilçesinin ismi Pazar olarak değiştirilmiştir. 1935 tarihli genel nüfus sayımında Pazar kazası, Rize ve Artvin vilayetinin birleştirilmesi sonucunda kurulmuş olan Çoruh vilayetine bağlıydı. Çoruh vilayeti, Artvin, Borçka, Hopa, Pazar ve Şavşat kazalarından oluşuyordu.

Pazar kenti, Rize kentinin 37 km doğusundadır. Pazar ilçesi, yüksek iç dağlarla kıyılara paralel uzanan bir Karadeniz sahil şerididir. Bu sahil, sıcak yazlarıyla ılıman bir iklime sahiptir. (22 °C ağustosta) ve serin kışlarıyla (7 °C ocakta, kıyıda nadiren kar yağar), ancak çok ıslak ve nemlidir, yazın başlangıcından ayrı olarak (nisan-mayıs-haziran) yıl boyunca yoğun yağışlıdır. Yılda ortalama 50 gün güneşli geçer. Karadeniz rüzgarı sonbaharda soğuk, yazın ise ıslak ve nemlidir.
Pazar Deresi da dahil olmak üzere Karadeniz dağlarından gelen yağmur suyu ve kar erimi ile oluşan birçok akışla bölgeye daha fazla su gelir. Pazar, yüksek otlak alanlarında yaz otlatma de dahil olmak üzere otlak arazisine (yayla) sahiptir. Daha yüksek rakımlarda ağaç dikmek daha zordur.
İlçenin yüzölçümü 173 km²dir. Pazar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 5 metredir.

İlçenin en yüksek dağı 3.737 metre yüksekliğiyle güneydeki Kaçkar dağıdır. Diğer önemli yükseltiler Verçenik, Altıparmak ve Hipot'tur. Bu dağlar arasında yollar patikadan ibarettir. Kaçkar dağının üzerinde sürekli "buzul" vardır.

İlçede yaylacılık doğal şartların sonucu olarak asırlardır sürdürülen ekonomik bir faaliyettir. Özellikle orta kesim ile kıyı kesiminde yer alan bazı köylerin sakinleri yaz aylarında hayvan otlatmak ve ürünlerini saklamak amacıyla Fırtına Deresi'nin yukarı çığırında yer alan yaylalara gitmektedirler.

Dağlar kıyıya paralel uzandığından düz, tabiî ve kuytu limanlardan mahrum olan boyuna kıyılar sınıfındandır.

Bütün akarsular "Daimi" akarsular olup, geçtikleri yerler fazla eğimli ve rejimleri düzensizdir. Yıl boyu fazla çekilme göstermez, yağmurlarla birlikte dağlarda kar suları da eklendiğinde kabarırlar. İlçe topraklarının büyük bir kısmını içine alan Pazar Deresi, dar, fakat derin bir vadi içinde akar. Güney-Kuzey yönünde akan doğudaki Fırtına Deresi ilçenin doğu sınırını oluşturur. 
Çakalkaya Tepesinden doğarak ilçeyi ikiye böldükten sonra denize dökülen Pazar deresinden başka Merdivenli bölgesinden denize dökülen Melyat Deresi vardır.

İlçe ekonomisinde en büyük payı çay alır. Bunun yanında balıkçılık ticaret, sanayi, bankacılık ve tarımda ekonomik kaynak yaratıcı işler olarak yapılmaktadır. Çayın halkın geçiminde bu kadar önemli olması yöredeki az kireçli toprağın bu bitki için ideal olmasından kaynaklanmaktadır.
Aynı zamanda Pazar ilçesinde balıkçılık, ticaret ve hafif sanayi (çay işleme) tesisi bulunur. Çay, 1944 yılında ilçede dikilmiş ve şu anda mahsulü işlemek için Pazar'da üç fabrika bulunmaktadır. Pazar'daki ekilebilir arazinin %65'i çay yetiştirmek için kullanılır. Çay dikimine başlanmadan önce, turunçgiller ve elmalar yetiştirilmiştir. Bölge sakinlerinin sebze ve kümes hayvanlarını yetiştirdikleri aile bahçelerindeki ağaçlar dışında, tütün, mısır, patates ve fasulye gibi bitkilerin ekimi için küçük alanlar vardır.

1944 yılında Hisarlı, Örnek, Merdivenli, Kuzayca, Sivrikale ve Subaşı köylerindeki 50,5 dekarlık alanın "Çay Bahçesi" olarak ayrılmasıyla başlayan çay tarımı ilçede tarımda yeni bir sayfa açılmasını sağlamıştır. 1945 yılında Güney ve Tektaş köylerinde de başlayan çaycılık günümüzde tarımın tek ürüne "Uzmanlaşma" gelmesini yaratmıştır. 1980'de 4.073 dekarlık dikim alanı ile %11,2'lik bir paya sahip durum da olan ilçe Rize Merkez ve Çayeli dışında "En büyük çay alanlarına" sahipti. Hektarda 9.449 kilo verim ile merkezden sonra 2. durumda olan ilçenin çay üretimindeki payı %10,8 düzeyindedir. İlin en eski çay bahçelerine sahip olan ilçede tekniğe uygun koşullarda işlenmeye de önem verilmektedir. Bunun için çay teknolojisinin her evresinde teknik ve ekonomik gereksinim karşılanması ve tekdüze bir uygulamanın gerçekleştirilmemesi gerektiği ifade edilmekte ve işleme evreleri şöyle sıralanmaktadır:

Soldurma
Kıvırma
Fermantasyon
Kurutma
Tasnif
Ambalaj

Kirazlık Çay Fabrikası, 1939 yılında elma kurutma ve konserve fabrikası olarak kullanılan tesisi 1955 yılında çay işleme atölyesine dönüştürülmüştür. 1979 yılında ise üretim kapasitesi artırılarak bağımsız bir fabrika haline gelmiştir. 1984'te de "Kirazlık Çay fabrikası" adıyla modernize edilerek hizmete açılmıştır. Çay üretimi günlük 140 tondur. Fabrikaya bağlı köy sayısı: 16, çaylık alan: 18.000 dekar, Üretici Sayısı ise 4.885'tir.

Çay üretiminin artması sonucu atölye biçiminde varlığını sürdürürken, Kirazlık Çay Fabrikasının yetersiz kalışı yüzünden 1973 yılında kurulmuştur. Rize-Hopa karayolu üzerindeki fabrikanın günlük çay işleme kapasitesi 140 tondur. Fabrikaya bağlı köy sayısı: 31, Çaylık alanı: 21.523 dekar, Üretici Sayısı ise 6.510'dur.

Pazar'ın batısında Rize karayolu üzerinde 1979 yılında yapımına başlanmış ve 1983 yılında üretime geçmiştir. Günlük çay işleme kapasitesi 140 tondur. Fabrikaya bağlı köy sayısı: 23, Çaylık alan: 21.000 dekar, üretici sayısı ise 6.510'dur.

Pazar-Hemşin Karayolu'nun 3. kilometresinde bulunmaktadır. Haziran 2017 tarihinde faaliyete geçmiştir. Günlük çay işleme kapasitesi yaklaşık 140 tondur.

Kıyıda oldukça verimli olan toprak iç kesimlere gidildikçe bu özelliği kaybeder. Yağışın bol, arazinin ise %80-90 engebeli oluşu yüzünden ekonomik değerde tarım ürünleri yetiştiriciliğin yapılamadığı ilçede 5100 çiftçi ailesi vardır. Tarım kesiminin uğraş konularına göre dağılımı ise şöyledir:

Çay tarımı: %65
Hayvancılık: %20
Tarla ziraatı: %8
Tütüncülük: %4
Bağ-Bahçe ziraatı: %3
İlçe ekonomisinde en büyük payı çayın alması yüzünden tarla ziraatı ve bağ-bahçecilik çok küçük alanlarda, aile ihtiyacının karşılanma ihtiyacına yönelik yapılmaktadır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde ilçede büyük alan kaplayan mandalina ve portakal bahçeleri ile elmalık günümüzde çok azalmıştır. 1939 yılında ürünlerinin değerlendirilmesi için kurulan elma kurutma ve konserve fabrikası da ha sonra çayın devreye girmesiyle ekonomik olarak devreden çıkmıştır. 10-15 yıl gibi uzun sürede meyve vermeye başlayan ve şeker oranının düşük olma özelliğine sahip bulunan Laz elma (Demir elma) gibi "İzebella" adı ile anılan kokulu siyah üzümler iklim şartları yüzünden zamanında olgunlaşamamaktadır.

Dilbilimde romanizasyon veya romantizasyon, farklı bir yazı sistemindeki ifadeleri Latin (Roma) alfabesine dönüştürmektir. Romanizasyon yöntemleri arasında yazılı metnin çevirisi ve transkripsiyonu, konuşulan kelimenin temsili ve her ikisinin kombinasyonu bulunmaktadır.

Arapçanın romanizasyonu

Bulgarcanın romanizasyonu

Wade-Giles
Pinyin

Jyutping

Pe̍h-ōe-jī

İbranicenin romanizasyonu

Hepburn romanizasyonu
Nihon-shiki
Kunrei-shiki

Rusçanın romanizasyonu

Yunancanın romanizasyonu

Microsoft Transliteration Utility1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – A tool for creating, debugging and using transliteration modules from any script to any other script. (İngilizce)
Randall Barry (ed.) ALA-LC Romanization Tables U.S. Library of Congress, 1997, ISBN 0-8444-0940-5. (İngilizce)

Kopenhag (Danca: København), Danimarka'nın başkenti ve en yüksek nüfuslu şehridir. 1 Ocak 2022 itibarıyla şehrin nüfusu 805.420'dir. Kopenhag, Zelanda adasının doğu kıyısında yer almaktadır; şehrin diğer kısmı Amager'de yer alır ve Øresund boğazı ile İsveç'in Malmö kentinden ayrılır. Öresund Köprüsü, iki şehri demiryolu ve karayolu ile birbirine bağlamaktadır.
Aslen 10. yüzyılda, günümüzün Gammel Strand'ın (Türkçe: Eski plaj) yakınında bir Viking balıkçı köyü olan kurulmuş olan Kopenhag, 15. yüzyılın başlarında Danimarka'nın başkenti oldu. 17. yüzyıldan başlayarak, devlet kurumları, savunmaları ve silahlı kuvvetlerinin bu şehre taşınmasıyla Kopenhag'ın bölgesel gücünü pekiştirdi. Rönesans döneminde şehir günümüzün İsveç ve Norveç'i de kapsayan Kalmar Birliği'nin fiili başkenti olarak hizmet etti. Şehir, 15. yüzyıldan başlayarak ve İsveç'in birlikten ayrıldığı 16. yüzyılın başına kadar 120 yıldan uzun bir süre Kalmar Birliği'nin başkenti olarak İskandinavya'nın kültürel ve ekonomik merkezi olarak gelişti. 18. yüzyıldaki veba salgınlarından sonra bir duraklama döneminden sonra şehir yeniden bir gelişme sürecinden geçti. Bu dönemde günümüzün prestijli Frederiksstaden semti inşa edildi ve Kraliyet Tiyatrosu ve Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi gibi kültür kurumları kuruldu. 19. yüzyılın başlarında Danimarka Altın Çağı sırasında yeniden yapılanan Kopenhag mimarisi Neoklasik bir görünüm kazandırdı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise devletin Parmak Planı (Danca: Fingerplanen) ile şehir merkezinden ülkenin diğer yerlerine uzanan beş kentsel demiryolu güzergahı boyunca konut ve işyerlerinin gelişimini teşvik edildi.
21. yüzyılın başından bu yana Kopenhag, kurumlarına ve altyapısına yapılan yatırımla kolaylaştırılan güçlü bir kentsel ve kültürel gelişme gördü. Şehir, günümüzde Danimarka'nın kültürel, ekonomik ve hükûmet merkezidir. Kuzey Avrupa'nın en önemli finans merkezlerinden biri olan Kopenhag Borsası'na ev sahipliği yapan şehir, özellikle bilgi teknolojisi ve ilaç sanayiindeki girişimler yoluyla hizmet sektöründe hızlı gelişmeler yaşadı. Øresund Köprüsü'nün tamamlanmasından bu yana Kopenhag, İsveç'in Scania eyaleti ve Øresund Bölgesini oluşturan en büyük şehri Malmö ile giderek daha fazla entegre hale geldi. Kopenhag'ın Tivoli Bahçeleri, Küçük Deniz Kızı heykeli, Amalienborg ve Christiansborg sarayları, Rosenborg Kalesi Bahçeleri, Frederik Kilisesi ve birçok müze, restoran ve gece kulübü gibi simge yapıları önemli turistik yerlerdir.
Şehir aynı zamanda Kopenhag Üniversitesi, Danimarka Teknik Üniversitesi, Kopenhag İşletme Okulu ve Kopenhag BT Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. 1479'da kurulan Kopenhag Üniversitesi, Danimarka'daki en eski üniversitedir. Kopenhag, FC København. Her yıl düzenlenen Kopenhag Maratonu 1980'de kurulmuştur. Kopenhag, dünyanın en bisiklet dostu şehirlerinden biridir.
2002 yılında başlatılan Kopenhag metrosu, Kopenhag'ın merkezine hizmet vermektedir. Ek olarak, Kopenhag S-treni, Lokaltog (özel demiryolu) ve Sahil Hattı ağı, Kopenhag'ın merkezini uzaktaki ilçelere hizmet etmekte ve bağlamaktadır. Ayda yaklaşık iki milyon yolcuya hizmet veren Kastrup Kopenhag Havalimanı İskandinav ülkelerindeki en yoğun havalimanıdır.
"København" Dancada "ticaret limanı" veya "tüccar limanı" anlamındadır. Koben tüccar ve "havn" Dancada "liman" demektir.
Şehir merkezinin ana yolu, City Hall Square'dan Kongens Nytorv'ya akan yaya caddesi olan Strøget'tır. Şehir merkezi; Sortedam Gölü, Peblinge Gölü ve Skt Jørgens Gölü'nü içeren alandır ve hem şehrin orta kısımlarını hem de Christianshavn'ı içine alır. Burası ayrıca Copenhagen K. olarak da bilinir.

Kopenhag'ın adı limanı ve ticaret yeri olmasını yansıtmaktadır. Danimarkalıların geldiği Eski İskandinav dilinde orijinal ismi modern İzlandaca'da korunan Kaupmannahǫfn [ˈkaupmanːahɒvn] idi (İzlandaca: Kaupmannahöfn) ve "tüccar limanı" anlamına geliyordu.
Şehrin Türkçe ismi, Aşağı Almanca adı olan Kopenhag'dan uyarlanmıştır. İngilizce: chapman, Almanca: Kaufmann, Felemenkçe: koopman, İsveççe: köpman, Danca: købmand ve İzlandaca: kaupmaður kelimelerinin hepsi nihayetinde "esnaf" anlamına gelen Latince: caupo kelimesinden gelir. Kopenhag'ın İsveççe adı olan Köpenhamn da "tüccar limanı"nın doğrudan çevrilmiş halidir.

 Marsilya, Fransa
 Pekin, Çin

KulturNav; kullanıcıların müzelerin ve diğer kültürel miras kurumlarının ihtiyaçlarına odaklanarak Otorite kontrolü ve terminoloji oluşturmasına, yönetmesine ve dağıtmasına olanak tanıyan, Norveç merkezli bulut tabanlı bir yazılım hizmetidir. Yazılım KulturIT ANS tarafından geliştirilmiştir ve geliştirme projesi Norveç Sanat Konseyi tarafından finanse edilmektedir.
KulturNav, ortak meta verilerle kurumlar genelinde çalışarak arşivler, kütüphaneler ve müzelerdeki miras bilgilerine erişimi geliştirmek için tasarlanmıştır. Böylece birçok kurum, standart bir adlandırma ve terminoloji listesi oluşturmak için işbirliği yapabilir. Meta veriler, diğer kaynaklara daha fazla bağlanabilen bağlantılı açık veriler (LOD) olarak yayınlanır. Uygulama programlama arabirimi (API) verileri okumak için HTTP GET isteklerini desteklemektedir. API çağrıları henüz doğrulanmadı veya yetkilendirilmedi. Bu, sistemin yalnızca herhangi bir kullanıcı tarafından okunabilen yayınlanmış içeriği gösterdiği anlamına gelir. Sistem Play Framework içinde Solr ve jQuery ile birlikte geliştirilmiştir.
2013 yılında kurulan KulturIT şirketi, beş Norveç ve bir İsveç müzesine aittir. Tüm geliri gelişmeye harcanan kar amacı gütmeyen bir kuruluştur.
Web sitesi 20 Ocak 2015'te  açıldı ve şu anda Norveç, İsveç ve Åland'da yaklaşık 130 müze tarafından kullanılmaktadır. Mart 2015'te İsveç ulusal fotoğraf kaydı KulturNav sitesine aktarılma sürecindeydi. İsveçli mimarların kayıtları da site aracılığıyla edinilebilir.

KulturNav sitesi 9 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Kafkasya, Avrupa kıtasında olup  Asya ile sınırı olan bir bölgedir. Bölgenin tamamı, Rusya sınırları içindedir.
Burada siyasal ve idari anlamda Rusya Federasyonu'na bağlı yedi ayrı cumhuriyet (Dağıstan, Çeçenya, Kabartay-Balkarya, Kuzey Osetya, Adigey, İnguşya, Karaçay-Çerkesya) ile, il statülerinde olan Krasnodar Kray ve Stavropol Kray yöreleri bulunur.

Karaçay-Çerkesya
Kabardey-Balkarya
Çeçenya
İnguşetya
Dağıstan
Kuzey Osetya
Adigey
Kalmuk
Stavropol Kray
Krasnodar Kray
Astrahan

Kuzey Kafkasya bölgesinin toplam yüzölçümü 254.300 km²'dir. Arapların Kafkasya'da ilk büyük yayılma dalgası 8. ve 7. yüzyılları boyunca olmuştur. Araplar burada yaşayan çeşitli farklı insanlardan dehşete düşmüşler, bu bölgeyi (جبل الالسَن, Jabal Al-Alsan) dağ dilleri olarak adlandırmışlardır.

Bölgede iklim, Karadeniz kıyılarında ılıman ve orta, doğu kısımlarında ise genellikle karasal iklim hakimdir.
Ortalama yağış yüksektir. Isı yüksekliklere göre değişir. Yıllık ısı ortalaması, +15 ila +5 arasında değişmektedir.

Nüfusu 14.506.199'dur (2002). Kuzey Kafkasya bölge nüfusunun yarıya yakını Rus ve Slav kökenlidir. Nüfusun %40 kadarı Kuzey Kafkasya yerli halklarından %10'a yakını da Azeri, Ermeni, Tatar, Türk (Ahıskalı), Kürt, Rum, Alman, Koreli vd. azınlıklardan oluşmaktadır.
Rus nüfus Kuzey Osetya'dan (%23,2) batıya doğru artmakta, Kabartay-Balkarya'da % 25,1'e, Karaçay-Çerkesya'da %33,6'e, Adigey'de ise çoğunluğa ulaşmaktadır (Adigey'de Adıgeler %24,2 iken Ruslar %64,5).
Stavropol ve Krasnodar krayları nüfusu, büyük ölçüde Ruslardan (ve Rus Kazaklarından) oluşmaktadır.

Güney Kafkasya

Kırım Tatarcası (Qırımtatarca, Qırımtatar tili, Tatar tĭlĭ, Tatarşa veya Kırım Tatarşa, Къырымтатар тили) ya da Kırımca (Qırımca, Qırım tili, Къырым тили), Türk dillerinin Kıpçak koluna ait bir dildir. Ancak bazı Oğuz grubuna ait özelliklere de sahiptir. Romanya'nın Dobruca yöresinde konuşulan şekline Dobruca Tatarcası adı verilir.
Ana unsurlarını Kıpçakçadan almış, ama başka Türk lehçeleriyle de etkileşimde bulunmuştur. Osmanlı Devleti ile sıkı ilişkileri olan Kırım hanlarının ve ileri gelenlerinin genellikle İstanbul'da eğitim almaları Oğuz lehçelerinin etkilerini getirmiştir. Gaspıralı'nın çalışmaları ile bu etkiler iyice yerleşmiştir. Rus idaresine girilmesi ile de Rusçadan etkilenmiştir. Ayrıca sürgün zamanından dolayı Özbekçeden alınmış etkileri de görülmüştür.

Bugün Kırım'da 260.000'den fazla Kırım Tatarı yaşıyor. Orta Asya'da (çoğunlukla Özbekistan'da) yaşayan yaklaşık 150.000 Kırım Tatarı var; bunların ataları İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği tarafından Kırım'dan buraya sürgün edildi. Bu Orta Asya topluluklarında Kırım Tatarcasını hâlâ konuşabilen tek nesil ağırlıklı olarak yaşlı nesildir.
Kırım Tatarcası, nesli tükenmeye yakın bir dil olarak düşünülür. 2013 itibarıyla Kırım Tatar çocuklarının sadece yüzde 16'sının Kırım Tatarcasında verilen ana dil eğitimine erişime sahip olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye Hükûmeti, Kırım Tatarcası ana dil eğitimini veren okulları modern hâle getirme açısından Ukrayna'ya yardım sağlamıştır.
Türkiye'de yaşayan Kırım kökenlilerin arasında Kırım Tatarcasını hâlâ konuşabilen 2.000 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Romanya (22.000 kişi), Bulgaristan (6.000 kişi) ve Amerika Birleşik Devletleri'nde de küçük Kırım Tatar toplulukları bulunmaktadır.
Kırım Tatarlarının neredeyse hepsi iki veya ikiden fazla dil bilir; birçoğu da ana dilleri olarak yaşadıkları ülkelerin resmî dillerini (Rusça, Türkçe, Rumence, Özbekçe, Bulgarca veya Ukraynaca) konuşur.

Kırım Yarımadası, Dünya'daki çoğu ülke tarafından Ukrayna'ya ait bir toprak olarak tanınır, fakat Rusya'nın 2014'te Kırım'ı ilhak etmesinden beri Kırım, de facto açıdan Rusya Federasyonu'nun bir parçası olarak yönetilmektedir.
Rus hukukunda, Nisan 2014 Kırım Cumhuriyeti Anayasası ve 2017 Kırım dil yasasına göre Kırım Tatarcası, Rusçayla Ukraynanın yanında devlet dili statüsüne sahip; Rusya Federasyonu'nun devlet dili ise, etnik gruplar arası iletişim için kullanılan Rusçadır ve Rusçanın seçimlere ve referandumlara ilişkin yayınlarda kullanılması şarttır.
Ukrayna hukukunda, Kırım Özerk Cumhuriyeti Yüksek Kurulunun Rusça olarak yayınladığı Anayasa'ya göre, Rus ve Kırım Tatar dilleri "koruma altına alınmış" (Rusça: обеспечивается ... защита) statüsündedir; her vatandaş, "pasaport, doğum sertifikası ve diğer" hükûmet belgelerini Kırım Tatarcasında almayı talep etme hakkına (ходатайство) sahiptir, fakat Rusça, etnik gruplar arası iletişimin ve kamusal hayatın dilidir. Ukrayna Anayasası'na göre Ukraynaca, Ukrayna Devleti'nin resmî dilidir. Rusçayla Kırım Tatarcasının tanınması, siyasi ve yasal tartışmaların konusu olmuştur.
Kırım Tatarlarının Özbekistan SSC'ne tehcir edilmesinden önce Kırım Tatarcası, Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin resmî bir diliydi.

Kırım Tatarcasının; Yalıboyu, Tat (Bahçesaray) ve Çöl (Kuzey) olmak üzere başlıca üç ağzı vardır.

Yalıboyu ibaresi Kırım'ın güneyinde Karadeniz kıyısında kalan ve dağlardan dolayı da iç kesimlerle irtibatı daha az olan bölgeyi ifade etmektedir. Bu bölgede yer alan Sudak ve başka bazı kaleler Kırım Hanlığı topraklarında olmasına rağmen doğrudan İstanbul (Osmanlı) tarafından yönetilmekteydi. Bu nedenle Anadolu'da yaşayan pek çok insan memuriyet, askerlik ve çeşitli geçim vasıtaları temini amacıyla bu bölgeye yerleşmişlerdir. Ayrıca deniz yoluyla doğrudan Osmanlı limanlarıyla bağlantılı olmaları nedeni ile de önemli bir etkileşim olmuştur. Tüm bunların sonucunda ortaya çıkan Yalıboyu ağzı, Türkiye Türkçesine oldukça yakın özellikler göstermiştir. Bir anlamda Türkiye Türkçesinin bir ağzıdır denilebilir.

Bu ağız bir yandan Kıpçak özellikleri taşırken bir yandan da gerek gramer gerekse kelime hazinesi bakımından Oğuz grubunun özelliklerini de oldukça fazla barındıran bir geçiş ağzıdır. Türkiye Türkçesi konuşan insanlar tarafından küçük bir çabayla anlaşılabilir. Kabul edilen edebi dil Bahçesaray ağzıdır ve mahalli dilde yazılmayan eserlerin çoğu bu ağızda kaleme alınmaktadır.

Çöl ağzı, Kırım'ın kuzeyinde kalan bozkır bölgesinde yaşayan halkın konuştuğu dildir. Tamamen Kıpçak özellikler taşır. Nogayca ve Kazakçaya yakındır ve Türkiye Türkçesi konuşan insanlar tarafından anlaşılması daha zordur.

Kırım'da Kırım Millî Üniversitesinde ve Kırım Devlet Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesinde Kırım Tatarca öğretmenlik ve edebiyat bölümleri mevcuttur. Ayrıca Kırım boyunca 16 adet ilk ve orta öğretim okulunda Kırım Tatarcası dersleri seçmeli olarak verilmektedir.

Kırımtatar Dili (Türkçe)
Kırım Tatar dili dilsel yapısı 8 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırım Tatar Millî Meclisi 5 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dobruca Kırımtatar Ağzı Sözlüğü
Kırım Tatarca — Kırım Tatarca (Romanya)/Dobruca Tatarcası Çevirmen

Ladoga Gölü (Rusça: Ладожское озеро, Fince: Laatokka), Rusya'ya bağlı Karelya Cumhuriyeti ile Leningrad eyaleti sınırları içinde kalan bir tatlı su gölüdür. Ladoga Gölü Avrupa'nın en büyük, dünyanın ise 15. büyük gölüdür.

İçindeki adalar hariç, gölün yüzölçümü 17,700 km2 dir. Kuzeyden güneye uzunluğu 219 kilometre, genişliği 83 kilometredir. Ortalama derinliği 51 metre ölçülen gölün en derin noktası 251 metredir. Gölün içinde toplam yüzölçümleri 435 km2ye varan 660 ada bulunur. Anakarada suladığı alan ise 276,000 km2'yi bulur. 61°00′K 31°00′D koordinatlarında bulunan göl deniz seviyesinden 4 metre yüksektedir.

Ladoga Gölü etrafında bulunan irili ufaklı 50,000 göl ve her biri 10 kilometreden uzun olan 3,500 akarsuyu da kapsar. Göl sularının %85'ini akarsulardan, %13'ünü yağışlardan, %2'ni de yeraltı kaynaklarından sağlar. Gölün beslendiği en önemli kaynaklar şunlardır;

Onega Gölü'nden doğan Svir Nehri
Ilmen Gölü'nden doğan Volhov Nehri
Saimaa Gölü'nden doğan Vuoksi Nehri
Syas Nehri

Shlisselburg
Novaya Ladoga
Syasstroy
Pitkyaranta
Sortavala
Lakhdenpokhya
Priozersk

Göl Ladoga Foku adı verilen canlıların doğal yaşam alanıdır.
Ladoga balıklar ve balıkçılık bakımından oldukça zengin bir göldür.
Ladoga Gölü sayesinde, İdil Nehri'nden Baltık Denizi'ne su yolu ile ulaşmak mümkündür.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Letonya, resmi adıyla Letonya Cumhuriyeti, Kuzey Avrupa'nın Baltık bölgesinde yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Estonya ve güneyde Litvanya ile birlikte üç Baltık devletinden biridir. Doğuda Rusya, güneydoğuda Belarus ile sınır komşusudur ve batıda İsveç ile deniz sınırını paylaşmaktadır. Letonya, 64.573 km2 (24.932 sq mi) bir alanı kaplamakta ve 1,83 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Ülke ılıman mevsimsel bir iklime sahiptir. Başkenti ve en büyük şehri Riga'dır. Ülkenin adını taşıyan ve nüfusunun %65,5'ini oluşturan Letonyalılar, Baltlar etnolinguistik grubuna mensuptur ve Letonca konuşmaktadır. Ruslar, nüfusun neredeyse dörtte birini oluşturan en belirgin azınlıktır; nüfusun %37,7'si Rusçayı ana dili olarak konuşmaktadır.
Yüzyıllarca süren Cermen, İsveç, Leh-Litvanya ve Rus egemenliğinden sonra, I. Dünya Savaşı'nın ardından Rus İmparatorluğu'ndan ayrılarak 18 Kasım 1918'de bağımsız Letonya Cumhuriyeti kuruldu. 1934'teki darbeyle Kārlis Ulmanis'in diktatörlüğünün kurulmasının ardından ülke giderek otokratikleşti. Letonya'nın fiili bağımsızlığı, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, Sovyetler Birliği'ne zorla dahil edilmesiyle kesintiye uğradı; bunu 1941'de Nazi Almanyası'nın işgali ve 1944'te Sovyetler tarafından yeniden işgal izledi ve bu da sonraki 45 yıl boyunca Letonya SSR'sini oluşturdu. Sovyet işgali sırasında yaşanan yoğun göç nedeniyle, etnik Ruslar ülkedeki en belirgin azınlık haline geldi. Barışçıl Şarkı Devrimi, 1987'de Baltık Sovyet cumhuriyetleri arasında başladı ve 21 Ağustos 1991'de hem fiili hem de resmi bağımsızlığın yeniden sağlanmasıyla sona erdi. Letonya o zamandan beri demokratik, üniter, parlamenter bir cumhuriyettir. 
Letonya, İnsan Gelişme Endeksi'nde 39. sırada yer alan yüksek gelirli, gelişmiş bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Avrupa Birliği, Euro Bölgesi, NATO, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler, Baltık Denizi Devletleri Konseyi, Uluslararası Para Fonu, Kuzey-Baltık Sekizlisi, Kuzey Yatırım Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü ve Dünya Ticaret Örgütü üyesidir.

Letonya'nın Letonca ismi olan Latvija kelimesi bir Balt kabilesi olan Latgalyalılardan gelmektedir. Tarihçi Henricus bölgenin ismini latinceleştirerek Lettigallia ve Lethia terimlerini kazandırmıştır. Bu kullanım Latin dillerinde Letonya ve türevi kelimelere evrilmiştir.

Günümüzdeki Letonlar ve Litvanlar MÖ 2500 civarında Baltık Denizi civarında yerleşen Hint-Avrupa halklarının torunlarıdır. Dil yapısı bakımından komşuları olan Cermenler ve Fin-Ugor halklarından farklı olup Baltık halkları olarak adlandırılmaktadırlar. 12. yüzyılda bölgeye önce ticaret amacıyla gelen Cermenler Letonları zor kullanarak Hristiyanlaştırmışlar, 1201 yılında Letonya'nın başkenti olan Riga'yı kurmuşlardır.
13. yüzyılda Töton şövalyeleri Estonya ve Letonya topraklarında Livonya Konfederasyonu adı verilen bir konfederasyon kurdular. 1282 yılında Riga dahil birçok Leton şehri Kuzey Alman Ticaret Ortaklığı olan Hansa Birliği'ne katıldılar. Böylece Riga, Doğu Baltık ticaret yollarında önemli bir yer kazandı.
1558-1582 yılları arasında Rusya'yla Lehistan, Litvanya ve Danimarka arasında yapılan Livonya Savaşı Rusya'nın yenilgisiyle sonuçlanınca bölge önce Litvanya Grandüklüğü, sonra da Lehistan-Litvanya Birliği'nin eline geçti. Lehistan'ın 1793 yılında parçalanmasından sonra da Letonya Çarlık Rusyası'nın eline geçti.
I. Dünya Savaşı'na kadar Rus İmparatorluğu'nun egemenliğinde yaşayan Letonya 18 Kasım 1918 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. Letonya II. Dünya Savaşı'nda bir süre Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. 1944 yılında kurulan Letonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin parçalanmasına kadar bir Sovyet Cumhuriyeti olarak kaldı. 21 Ağustos 1991 tarihinde Letonya SSCB'den bağımsızlığını ilan etti. 2004 yılında da Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya üye kabul edildi.

Letonya, Doğu Avrupa'da, Baltık Denizi kıyısında, Estonya ile Litvanya arasında yer alır. Coğrafi konumu açısından 57 00 Kuzey enlemi, 25 00 Doğu boylamındadır. Yüzölçümü 64.589 km² olup, komşuları Belarus'la 167 km, Estonya'yla 343 km, Litvanya'yla 576 km, Rusya'yla ise 282 km kara sınırına sahiptir. Köppen iklim sınıflandırmasına göre ülke nemli karasal iklime sahiptir. Arazi yapısı açısından ülke genellikle alçak ovalardan meydana gelmiştir. Deniz seviyesinden yüksekliğine göre ülkenin en alçak noktası Baltık Denizi ile 0 m, en yüksek noktası ise Gaizinkalns adlı tepeyle 312 m olmaktadır.
Doğal kaynakları arasında kehribar, bataklık kömürü, kireçtaşı, hidro enerji ve işlenebilir arazi yer almaktadır. 2005 verilerine göre arazi kullanımı açısından tarıma uygun topraklar tüm alanın %28,19'una, daimi ekinler %0,45'ine, diğer kullanım ise %71,36'sına tekabül etmektedir. Ülkede 2003 itibarıyla sulanan arazi 200 km²'dir.

Letonya Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği'ne üyedir. 2014 yılında euro, Letonya latsının yerine geçerek ülkenin resmî parası konumuna gelmiştir. 2000 yılından beri Letonya Avrupa'da en yüksek yıllık GSYİH büyümesi gösteren ülkelerinden biridir. Buna karşın tüketim odaklı büyüme ülke GSYİH'nın çökmesiyle sonuçlanan 2008 krizine sebep olmuştur. 2009'un ilk çeyreğinden Letonya ekonomisi %18 küçülme ile AB üyesi ülkeler arasında en büyük küçülmeyi yaşamış ülke olmuştur.
Ülkenin ihracat ürünleri arasında ahşap ve ahşap ürünleri, makine ve parçaları, metaller, tekstil ve gıda maddeleri yer almaktadır. Letonya'nın ihracat ortakları arasında Litvanya, Estonya, Almanya, Birleşik Krallık, Rusya, İsveç, Danimarka ve Polonya en önemli ülkeleri oluşturmaktadır. İthalat açısından 2005 itibarıyla Almanya, Litvanya, Rusya ve Estonya baştadır.

Letonya'nın nüfusu The World Factbook 2023 tahminlerine göre 1.821.750 kişidir. Nüfus artış 2023 verilerine göre %-1,13 ile negatiftir. Mülteci oranı ise -5,1 mülteci/1.000 nüfus olarak tahmin edilmektedir. Kadın başına ortalama çocuk sayısı 1,55'tir. Yaşam beklentisi ortalama olarak 76,2 yıl olup, bu değer cinsiyetler arasında erkeklerde 71,8 yıl, kadınlarda ise 80,8 yıl olmak üzere büyük değişiklikler göstermektedir. Ülke kişi başı alkol tüketiminde dünya ikincisi, tütün ürünü tüketiminde ise dünya 10.'sudur. Okuryazarlık oranı %99,9'dur.
2021 verilerine göre nüfus etnik açıdan %62,7 Letonyalı, %24,5 Rus, %3,1 Belarus, %2,2 Ukraynalı, %2 Leh, %1,1 ise Litvanyalıdır. Geriye kalan %1,8 diğer gruplara mensup olup, halkın %2,6'sı etnik aidiyetini belirtmemiştir. 2011 verilerine göre toplumun yaklaşık üçte biri Lüterci olup, bunu Katolik Kilisesi ve Rus Ortodoks Kilisesi takip etmektedir. Toplumun yaklaşık %21'i herhangi bir dine mensup değildir.

Letonya'da resmi dil, Hint-Avrupa dillerinin Baltık dilleri koluna mensup olan Letoncadır. Günümüzde bu dilin, sadece güney komşusu olan Litvanya'da konuşulan Litvanca ile akrabalık ilişkisi vardır. Letoncanın günümüzde soyu tükenmiş Eski Prusya dili ile de akrabalık bağı vardır. Nüfusunun önemli bir kısmı Rus asıllı olan Letonya'da Rusça da yaygın olarak kullanılmaktadır.

Avrupa Birliği'nin genişlemesi
Letonya'da LGBT hakları

Lezgice veya Lezgince, Dağıstan'ın güneyinde ve Azerbaycan'ın kuzeyinde Lezgilerin konuştuğu bir Kuzeydoğu Kafkas dili.
Alt grupları olarak Tabasaran, Agul, Kınalık; Rutul, Sahur lehçelerine sahiptir. Dargice ve Lakça dilleri ile de akrabadır. Fonetik olarak bütün Dağıstan dilleriyle benzeşir. Çeçenceyle de bir hayli benzer özelliğe sahiptir. Toplam konuşan sayısının 800.000 ile 1.000.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bazı Lezgi gruplarının 93 Harbi olarak adlandırılan Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Kafkasya'dan göç etmesiyle bugün bu dilin Türkiye'de de konuşulduğu bölgeler vardır. Türkiye'de Lezgilerin en yoğun olduğu yerlerin başında Balıkesir ve İzmir gelir. Balıkesir'de  Merkez Ortaca (Kirne) köyü, Manyas'a bağlı Yayla (Dümberez) köyü, İzmir ve Bergama'da Dağıstan (Mecidiye) köyleri, Lezgicenin çok fazla asimile olmadan konuşulduğu yerlerdir.

Lezgi gazet, 1928-1991 yılları arasında Sovyetler Birliği'nde yayımlanan, ilk Lezgice gazete

Lihtenştayn veya resmî adıyla Lihtenştayn Prensliği (Almanca: Fürstentum Liechtenstein, [ˈfʏʁstəntuːm ˈliçtənʃtaɪn]), Orta Avrupa'da, iki tarafı karayla çevrili bir ülkedir. Doğuda ve kuzeydoğuda Avusturya, kuzeybatıda, batıda ve güneyde ise İsviçre ile çevrilidir. 1719'da kurulan Lihtenştayn, 1866'da Alman Konfederasyonu'nun dağılmasıyla tam bağımsızlığını kazandı. Lihtenştayn, Lihtenştayn prensi tarafından yönetilen bir monarşidir. Lihtenştayn Prensi II. Hans-Adam, 1989'dan beri Lihtenştayn'ı yönetmektedir. Lihtenştayn, 160,5 kilometrekareden (62 mil kare) biraz fazla bir alana ve 41.389 nüfusa sahip, Avrupa'nın dördüncü en küçük ülkesidir. İki ülkeyle sınır komşusu olan dünyanın en küçük ülkesidir  ve borcu olmayan az sayıdaki ülkeden biridir. Lihtenştayn'ın resmi dili Almancadır.
Lihtenştayn 11 belediyeye bölünmüştür. Başkenti Vaduz, en büyük belediyesi ise Schaan'dır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Serbest Ticaret Birliği ve Avrupa Konseyi üyesidir. Avrupa Birliği üyesi değildir, ancak hem Schengen Bölgesi'ne hem de Avrupa Ekonomik Alanı'na katılır. İsviçre ile gümrük birliği ve para birliği vardır ve İsviçre frangı kullanmaktadır. 2003 yılında yapılan anayasa referandumu, hükümdara hükûmeti görevden alma, yargıç atama ve yasaları veto etme yetkisi de dahil olmak üzere daha fazla yetki vermiştir. 
Lihtenştayn, Vaduz merkezli güçlü bir finans sektörüne sahiptir. Bir zamanlar milyarderlerin vergi cenneti olarak biliniyordu ve bu durum 2008'deki vergi skandalıyla doruk noktasına ulaşmıştı, ancak prenslik o zamandan beri bu itibardan kurtulmak için önemli çabalar sarf etmiştir. Alp ülkesi olan Lihtenştayn, dağlık yapısıyla kış sporları destinasyonudur.

Roma İmparatorluğu döneminde bugünkü Lihtenştayn toprakları Raetia ilinin küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Bu topraklar, Avrupa'daki stratejik çıkar çatışmalarından uzakta yer alıyordu. Öyle ki, yüzyıllar boyunca kıtayı etkileyen büyük olaylardan pek etkilenmediler. Bugünkü hanedandan önce arazide Hohenems kontları hüküm sürüyordu.
Ülkeye adını Liechtenstein ailesi vermiştir. Aile, ülkeye oldukça uzaklarda, Aşağı Avusturya'daki Liechtenstein şatosunda oturmaktaydı. Şato, 1140'tan 13. yüzyıl ortalarına ve 1807'den günümüze kadar ailenin mülkiyetinde kaldı. Yüzyıllar boyunca aile Moravya, Aşağı Avusturya, Silezya ve Styria'da geniş araziler edindi. Ancak tüm bu topraklar daha kıdemli derebeylerine bağlı kaldı, özellikle de Liechtenstein prenslerinin danışmanlık yaptığı Habsburg'lara. Kendine doğrudan bağlı hiç toprağı olmadığı için Liechtenstein ailesi İmparatorluk meclisi Reichstag'da bir sandalye edinemedi.
Mecliste temsil edilmek aileye büyük bir güç sağlayacağından Liechtenstein'lar bunu kendilerine hedef olarak belirlediler. Bu nedenle, arada bir derebeyi olmaksızın, doğrudan Kutsal Roma İmparatoru'na bağlı bir toprak aramaya başladılar. Bir süre sonra, sırasıyla 1699 ve 1712'de, aile minik Schellenberg Herrschaft'ını (lordluğunu) ve Vaduz kontluğunu Hohenems'lerden almayı başardı. Bu küçük derebeylikler, tam da Liechtenstein'ların aradığı gibi, kendi kontlarından sonra arada bir derebeyi olmaksızın doğrudan İmparator'a bağlıydı.
Böylece 23 Ocak 1719'da satın alma işlemleri tamamlandığında, Kutsal Roma İmparatoru VI. Karl, Vaduz ve Schellenberg'in birleştiğini açıkladı ve siyasi konumunu da "gerçek kulu Anton Florian Liechtenstein" onuruna Liechtenstein ismini verdiği Fürstentum (prenslik) seviyesine çıkardı. O gün, Liechtenstein Kutsal Roma İmparatorluğunun özerk bir üyesi hâline gelmiş oluyordu. Ancak, bu siyasi manevranın bir fırsatçılık örneği olduğunu kanıtlarcasına, Liechtenstein prensleri daha 120 yıl boyunca yeni prensliğe adım atmayacaktı.
1806'da Kutsal Roma İmparatorluğu'nun büyük bölümü I. Napolyon tarafından işgal edildi. Lihtenştayn için bu durum ciddi sonuçlar doğurdu: İmparatorluğun siyasi ve hukuki mekanizmaları çöktü, İmparator II. Franz tahtı bıraktı. Sonuç olarak Lihtenştayn, kendi sınırları dışında herhangi bir otoriteye bağlı olmaz hâle geldi. Modern yayınlar genellikle (ama hatalı olarak) Lihtenştayn'ın bağımsızlığını bu olaylara bağlarlar. Aslında hukuken Lihtenştayn prensi egemen bir derebeyi olmak dışında ayrıca hükümdar hâline geliyor, ancak ülke bağımsız olmuyordu. 25 Temmuz 1806'da Ren Konfederasyonu kurulduğunda, Lihtenştayn Prensi, koruyucusu olan Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart'a bağlı bir vassal durumuna geliyordu. Bu durum, 19 Ekim 1813'te Konfederasyon'un çözülmesine kadar devam etti.
Bundan kısa süre sonra, 20 Haziran 1815'te, Lihtenştayn, başkanlığı Avusturya-Macaristan İmparatoru tarafından Alman Konfederasyonu'na katıldı ve 24 Ağustos 1866'ya kadar üyesi kaldı.

1818'de I. Johann, sınırlı haklar tanıyan bir anayasa ilan etti. 1818'de ayrıca, Liechtenstein ailesinden bir prens, Prens Alois, ilk defa ülkeyi ziyaret etti. Ancak egemen prensin ziyareti ta 1842'ye kadar gerçekleşmeyecekti.
19. yüzyılda Lihtenştayn pek çok ilerleme kaydetti: 1836'da bir seramik fabrikası olan ilk fabrikanın açılışı, 1861'de Tasarruf ve Kredi Bankası'nın kuruluşu, ilk pamuk dokuma makinesinin çalışmaya başlaması. Ren üzerindeki iki köprü, 1868 ve 1872'de inşa edildi, ülkeyi kat eden bir demiryolu hattı döşendi.
1866'da Avusturya-Prusya Savaşı patlayıp sona erdikten sonra Lihtenştayn üzerinde siyasi bir baskı oluştu: Prusya, savaşla ilgili referandumda oyların yanlış sayıldığı iddiasıyla savaşın sorumlusu olarak Lihtenştayn'ı gösteriyordu. Bu nedenle Lihtenştayn, Prusya ile barış anlaşması imzalamayı reddetti ve savaş durumunda kaldı (ancak hiçbir sıcak çatışma yaşanmadı). Bu durum, 1930'ların sonunda Lihtenştayn'ın işgalini savunanların öne sürdüğü tezlerden birini oluşturdu.

I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Lihtenştayn, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na sıkıca bağlı kaldı. Ancak savaşın neden olduğu iktisadi yıkım, ülkeyi diğer komşusu olan İsviçre ile gümrük ve para birliğine gitmeye zorladı. Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun dağılmasıyla birlikte, Lihtenştayn'ın eski bir Kutsal Roma İmparatorluğu derebeyliği olarak artık Avusturya'ya bağlı olmadığı görüşü ortaya atıldı. Zira Avusturya, o günlerde yeni kurulmakta olan bir ülkeydi ve İmparatorluğun hukuki mirasçısı olduğunu reddediyordu. Böylece Lihtenştayn, Avrupa'nın bağımsızlığını son kazanan egemen ülkesi hâline geldi. Ülke, Kutsal Roma İmparatorluğu'na tarihsel bir devamlılık içinde bağlandığını da öne sürebilecek durumdadır.
1938'de, Avusturya'nın Almanya tarafından ilhak edilmesinden hemen sonra, 84 yaşındaki Prens I. Franz tahttan ayrıldı ve 31 yaşındaki üçüncü kuzeni Prens II. Franz Joseph'i halefi tayin etti. Prens I. Franz, görevden çekilme nedeni olarak yaşını öne sürse de, asıl nedenin Almanya'nın yeni komşusu Lihtenştayn'ı işgal etmesi hâlinde tahtta olmak istememesi olduğu düşünülmektedir. 1929'da evlendiği karısı, Viyanalı zengin bir Yahudiydi ve yerel Naziler onu şimdiden hedef gösteriyordu. Lihtenştayn'da bir Nazi partisi olmasa da, Nazi sempatizanı hareket uzun süredir Milliyetçi Birlik Partisi'nde yer buluyordu.
II. Dünya Savaşı'nda Lihtenştayn tarafsız kaldı. Savaş bölgelerinde Liechtenstein ailesine ait hazineler korunmak üzere Lihtenştayn'a ve Londra'ya nakledildi. Savaşın sonlarında Polonya ve Çekoslovakya, "Alman malı" olarak gördükleri diğer topraklarla birlikte Liechtenstein ailesininkileri de istimlâk ettiler. Bu istimlakler 1.600 km²'nin üzerinde tarım ve orman arazisini, sarayları ve şatoları içeriyordu. Uluslararası Mahkeme'de konuyla ilgili dava açıldı. Soğuk Savaş boyunca Lihtenştayn vatandaşlarının Çekoslovakya'ya girmeleri yasaktı. Lihtenştayn, savaşta Almanlarla işbirliği yapan Birinci Milliyetçi Rus Ordusu'ndan 500 kadar askere sığınma hakkı tanıdı. Bu olayı anmak üzere, sınır kasabası Hinterschellenberg'de bir anıt dikildi (ülkenin turizm haritalarında yer alır). Bu sığınma hakkı, ülkenin o zamanlar içinde bulunduğu fakirlik düşünülürse kayda değerdir. Bu kadar sığınmacının doyurulması, Lihtenştayn gibi küçük bir ülke için zor olmuştur. Sonunda Arjantin, sığınmacıları kalıcı olarak topraklarına yerleştirmeyi kabul etti. Buna karşılık, İngiltere, Almanya tarafında savaşan Rusları sınırdışı etmiş ve Sovyetler'in eline düşen bu kişiler Gulag'lara sürülmüştü.
Savaşın ardından gelen iktisadi zorluk döneminde Liechtenstein ailesi, ellerindeki sanat eserlerini satmak zorunda kaldı. Satılan eserler arasında bulunan Leonardo da Vinci'nin paha biçilmez portresi "Ginevra de' Benci" de bulunuyordu. Ancak bunu izleyen onyıllarda Lihtenştayn bolluk yaşadı. İktisat, düşük kurumlar vergisi oranlarının sağladığı avantajla modernleşti, çok sayıda yabancı şirketi ülkeye çekti.
Lihtenştayn Prensi, tahminen 6 milyar $'lık servetiyle dünyanın en zengin devlet başkanlarından birisidir. Ülkenin vatandaşları dünyadaki en yüksek hayat standartlarından birine sahiptir.

Lihtenştayn, Orta Avrupa'da, İsviçre ile Avusturya arasında yer almaktadır. 160 km²'lik yüzölçümü ile dünyanın altıncı küçük devletidir. Sınırları 76 km uzunluğundadır.
Ren Vadisi ülkenin yarısını kaplar. Diğer yarısı ise Alp bölgesinden oluşmaktadır.
Hükûmet merkezi Oberland bölgesinde yer alan 5.521 nüfuslu Vaduz'dadır.
Lihtenştayn, Özbekistan ile birlikte kendisinin ve komşularının denize kıyısı bulunmayan iki ülkeden biridir.
En yüksek noktası 2.599 m yüksekliğindeki Grauspitz dağları, en alçak noktası ise 430 m irtifadaki Ruggeller Riet’dir.
Vaduz’da 2004 yılında ortalama sıcaklık 10 °C idi. Vaduz’da 2004 yılında ortalama yağış miktarı 891 mm olmuştur.

Lihtenştayn'ın nüfusu 2004 yılı itibarıyla yaklaşık 34.600'dür. Nüfus yoğunluğu 216 kişi, artış hızı 2004 yıl sonu itibarıyla %0,9'dur.
Ülkede ikamet eden yabancıların oranı takriben %34'tür. Bunlardan 885'i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Lihtenştayn'daki 1.000 kişiden 6'sı göçmendir. Lihtenştayn halkının yaş ortalaması 38,2'dir.

Lihtenştayn, demokratik parlamenter monarşiyle idare edilmektedir. Devlet başkanı Prens II. Hans Adam'dır. Prensin siyasi yetkileri hayli geniştir. Kanunları veto edebilir, referanduma sunabilir, parlamentoyu dağıtara

Litvanya (Litvanca: Lietuva), resmî adıyla Litvanya Cumhuriyeti (Litvanca: Lietuvos Respublika), Kuzey Avrupa'daki Baltık bölgesinde yer alan bir ülkedir. Baltık Devletlerinden biri olup Baltık Denizi'nin doğu kıyısında yer alır. Kuzeyde Letonya, doğu ve güneyde Belarus, güneyde Polonya ve güneybatıda Rusya ile sınırı vardır. Batıda ise İsveç ile deniz sınırı bulunur. Litvanya, 65.300 km²'lik bir alanı kaplar ve 2,86 milyon nüfusa sahiptir. Ülkenin başkenti, aynı zamanda en büyük şehri de olan Vilnius'tur. Diğer büyük şehirler sırasıyla Kaunas, Klaipėda, Šiauliai ve Panevėžys'dir. Litvanlar, etnolinguistik olarak Balt halklarının bir parçasıdır ve Hint-Avrupa dil ailesinin Baltik kolunda hayatta kalan birkaç dilden biri olan Litvanca dilini konuşurlar.
Baltık Denizi'nin güneydoğu kıyıları binlerce yıl boyunca çeşitli Baltık toplulukları tarafından mesken tutuldu. 1230'larda Litvanya toprakları ilk kez Mindaugas tarafından birleştirildi ve 6 Temmuz 1253'te Litvanya Krallığı kuruldu. Ardından gelen genişleme ve konsolidasyon süreci, 14. yüzyılda Avrupa'nın en geniş ülkesi olan Litvanya Büyük Dükalığı'nın oluşumuna yol açtı. 1386 yılında Büyük Dükalık, Polonya Krallığı ile de facto bir şahsi birlik içine girdi. Bu iki krallık, 1569'da ikili konfederal Polonya-Litvanya Birliği olarak birleşerek Avrupa'nın en büyük devletlerinden birini oluşturdu. Birlik, komşu ülkeler tarafından 1772 ile 1795 yılları arasında kademeli olarak parçalanarak yok edilene kadar iki yüzyıldan fazla sürdü. Bu süreçte Rus İmparatorluğu, Litvanya topraklarının çoğunu ilhak etti. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına denk gelen 1918 yılında Litvanya'nın bağımsızlık ilan etmesiyle modern Litvanya Cumhuriyeti kurulmuş oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında önce Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen Litvanya, ardından Nazi Almanyası tarafından ve 1944'te tekrar Sovyetler tarafından işgal edildi. Litvanya'nın Sovyet işgaline karşı silahlı direnişi 1950'lerin başına kadar sürdü. 11 Mart 1990'da, Sovyetler Birliği'nin resmî olarak dağılmasından bir yıl önce, Litvanya bağımsızlığını yeniden kazandığını ilan eden ilk Sovyet cumhuriyeti oldu.
Litvanya, yüksek gelirli ve gelişmiş bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. İnsani Gelişme Endeksi'nde 37. ve Dünya Mutluluk Raporu'nda 19. sırada yer almaktadır. Litvanya; Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Euro Bölgesi, İskandinav Yatırım Bankası, Schengen Anlaşması, NATO ve OECD'nin bir parçasıdır. Ayrıca ülke İskandinav-Baltık Sekizlisi (NB8) bölgesel iş birliği formatında da yer almaktadır.

Litvanya (Litvanca: Lietuva) adının bilinen ilk kaydı, Kuedlinburg Yıllıkları'nda yer alan 9 Mart 1009 tarihli Aziz Bruno hikâyesinde geçmektedir. Yıllıkta ad, Latinleştirilmiş bir biçimi olan Litua şeklinde kaydedilmiştir. Güvenilir kaynakların eksikliği nedeniyle adın gerçek anlamı bilinmemektedir ve bilim insanları hâlâ bu konuda tartışmaktadır. Bununla birlikte, birkaç makul versiyon mevcuttur.
Lietuva adının bir son ek (-uva) içerdiği düşünüldüğünde, ek içermeyen orijinal bir kelimenin de olması gerekliliğinden söz edilebilir. Bu isim için olası bir aday "Lietā"dır. Birçok Baltık etnoniminin hidronimlerden türediği göz önüne alındığında, dilbilimciler adın kökenini yerel hidronimler arasında aramışlardır. Genellikle bu tür isimler şu süreçten geçerek evrilmiştir: hidronim → toponimi → etnonim. Litvanya Dükalığı'nın kuruluş bölgesi ve sonradan oluşacak olan Litvanya Büyük Dükalığı'nın muhtemel ilk başkenti olan Kernavė yakınlarındaki Lietava Nehri, genellikle adın kaynağı olarak kabul edilir. Ancak bahsi geçen nehir çok küçüktür ve bazıları bu kadar küçük ve yerel bir nesnenin tüm ulusa adını vermesini olası bulmaz. Öte yandan bu tür isimlendirmeler dünya tarihinde benzersiz olmadığından bu ihtimalin varlığı yine de söz konusudur.
Artūras Dubonis'in öne sürdüğü başka bir hipoteze göre ise Lietuva, "leičiai" (leitis'in çoğulu) kelimesiyle ilişkilidir. 13. yüzyılın ortalarından itibaren leičiai, Litvanya toplumunda Litvanya hükümdarına veya devlete tabi olan ayrıcalıklı bir savaşçı sosyal grubuydu. Leičiai kelimesi, 14-16. yüzyıl tarihî kaynaklarında Litvanlar (Samogityalılar hariç) için bir etnonim olarak kullanılmıştır ve Litvancaya yakından bağlı olan Letonca dilinde, genellikle şairane veya tarihsel bağlamlarda hâlâ kullanılmaktadır.

İlk insanların Litvanya'ya yerleşmesi, yaklaşık 10.000 yıl önce, Buzul Çağı'nın sonlarında gerçekleşti. MÖ 2. ve 3. binyıllar arasında Hint-Avrupa halklarının göçü, bölgenin etnik yapısını dönüştürmeye başladı. Bu halklar, yerli topluluklarla karışarak Baltık uluslarının temelini oluşturdu. Litvanya adı ise ilk kez 14 Şubat 1009 tarihli bir Alman el yazması olan Kuedlinburg Yıllıkları'nda geçmektedir. Başlangıçta parçalanmış Baltık toplulukları tarafından yerleşilen ülke, Mindaugas tarafından 1230'da birleştirildi ve Mindaugas 6 Temmuz 1253'te Litvanya'nın ilk kralı olarak taç giydi. 1263'te Mindaukas'a karşı yapılan suikastla birlikte bölge Litvanya Paganları, Haçlı Seferleri ve Töton Şövalyeleri'nin hedefi haline geldi. Uzun süren mücadelelere rağmen, Litvanya Büyük Dükalığı hızla Rus Knezlikleri'nin topraklarına doğru genişledi. 15. yüzyılda Rutenya'da ikamet eden Doğu Slav gruplarının yaşadığı bölgelerin de fethi sonrası Baltık Denizi'nden Karadeniz'e yayılan devlet, Avrupa'nın en büyüğü hâline geldi.1385'te, Polonya Kralı Jagiełło ile yapılan bir antlaşmayla Litvanya ve Polonya birleşti. Bu birleşme ile Litvanya, 1387'de tamamlanan bir Hristiyanlaşma dönemine girdi. 1392'de Görkemli Vytautas'ın yönetiminde Litvanya birçok iç savaş geçirdi. Buna rağmen Vytautas'ın dönemi, toprakların genişlemesi ve devletin kurumsallaşması açısından zirve noktasıydı. Litvanya'nın Hristiyanlaşmasının sonuçları arasında, Polonya ile daha yakın siyasi ve kültürel ilişkiler kurulması yer aldı. 1410'daki Grunwald Muharebesi'nde Polonya ve Litvanya birliklerinin Töton Şövalyeleri'ne karşı kazandığı zafer, Polonya-Litvanya ittifakının gücünü pekiştirdi.
Jagiełło ve Vytautas'ın ölümünden sonra, Litvan ve Polonyalı soylular arasında birlik konusunda gerilimler yaşandı. Daha fazla özerklik talep eden Litvan soylular Polonya Krallığı'na tam olarak katılmaya karşı direndiler. 15. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Moskova'nın artan gücü, Litvanya için büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Litvanya'nın 15. yüzyılın sonlarına doğru Rus knezliklerinin artan gücü karşısında iyice zayıflamaya başlaması Livonya Savaşı'nın zeminini hazırlamıştır.
Livonya Savaşı'nın ardından Lublin Birliği (1569) ile Polonya-Litvanya Birliği yeniden kuruldu. İkinci Kuzey Savaşı sırasında büyük yıkım yaşayan Büyük Dükalık, İsveç İmparatorluğu'nun himayesi altına girdi. Bu savaşın yaraları sarılmadan Dükalık 1700-1721 Büyük Kuzey Savaşı'nda bir darbe daha aldı. Bu dönemde, veba ve yoksulluk nedeniyle nüfusun yaklaşık %40'ı hayatını kaybetti. İsveç himayesinden sonra Dükalık tekrar Polonya-Litvanya devletinin bir parçası oldu ve bu durum 1795'e kadar sürdü. Soyluların hakimiyetindeki devlette sunulan özgürlükler dağılmayı engelleyemedi ve Litvanya-Polonya Birliği, 1772, 1792 ve 1795'te Rus İmparatorluğu, Prusya ve Habsburg Monarşisi arasında bölündü. Bu tarihte Polonya'nın parçalanması hem bağımsız Litvanya'yı hem de Polonya'yı siyasi haritadan sildi. Dağılmanın ardından Litvanyalılar 20. yüzyıla kadar Rus İmparatorluğu'nun yönetimi altında yaşasalar da 1830-1831 ve 1863'te tarihsel açıdan önem arz eden birkaç büyük ayaklanma yaşandı.
16 Şubat 1918'de Litvanya Konseyi (Lietuvos Taryba), Litvanya'nın bağımsızlığını ilan etti. Bu, Litvanya devletinin yeniden kurulması anlamına geliyordu. Ancak bu dönemde Almanya ve Polonya ile sınır sorunları yaşandı. Vilnius, Litvanya'nın geleneksel başkenti olsa da 1920'de Polonya tarafından işgal edilmiş ve iki yıl sonra da Polonya topraklarına katılmıştı. Bu nedenle, Kaunas 19 yıl boyunca ülkenin geçici başkenti oldu. Polonya'nın Vilnius'u işgali, iki ülke arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açtı ve İkinci Dünya Savaşı'na kadar bu ilişkiler düzelmedi.
1923'te Versay Barış Antlaşması ile Alman İmparatorluğu'ndan ayrılan Klaipėda'da bir Milletler Cemiyeti mandası kuruldu. Daha kalıcı bir çözüm bulununcaya kadar bölge, geçici olarak Fransız yönetimi altına alındı. Ocak 1923'teki Klaipėda Ayaklanması sonucunda ise bölge Litvanya'ya bağlandı. 1926'da askerî bir darbe sonucunda Antanas Smetona ve Litvanya Milliyetçi Birliği iktidara geldi. Eylül 1939'da Sovyetler Birliği'nin Doğu Polonya'yı işgali sonrası Vilnius Litvanya'ya geri verildi.
Holokost, Litvanya tarihinde çok kısa bir sürede en büyük can kaybına neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar bağımsız kalan Litvanya'nın savaşın başlamasıyla birlikte Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı uyarınca Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden yıl sonra Almanya'nın Barbarossa Harekâtı'yla Litvanya Nazi işgaline uğradı ve İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Litvanyalı Yahudilerin yaklaşık 190-195 bini öldürüldü. Üç yıllık Alman işgali sırasında Litvanya'nın Yahudi nüfusunun %95'inden fazlasının öldürülmesi, Holokost sırasında başka herhangi bir ülkenin başına gelenden daha kapsamlı bir yıkımdı. Tarihçiler, Yahudi olmayan yerel paramiliter grupların soykırıma geniş çaplı katılımını yıkımın büyük çaplı olmasının sebebi olarak göstermektedir. Bu geniş çaplı katılımın nedenleri ise hâlâ tartışma konusudur.
1944'te bölgenin geri çekilen Almanlardan geri alınmasının ardından Kızıl Ordu, Kaunas ve Šilutė gibi şehirlerde savaş suçları işlemeye başladı. Aynı yıl yeniden kurulan Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti üzerindeki Sovyet hegemonyası yaklaşık olarak kırk beş sene sürecekti. 1944'ten 1952'ye kadar yaklaşık 100 bin Litvanyalı bağımsızlık yanlısı gerilla savaşı verdi. Gerilla savaşı, hedeflerine ulaşamayıp 20.000'den fazla savaşçının hayatına mal olsa da Litvanya'nın SSCB'ye katılmasının gönüllü bir eylem olmadığını dünyaya göstermiş ve birçok Litvanyalının bağımsız olma arzusunu vurgulamıştır. İkinci Dünya Savaşı'nda da Litvanya, nüfusunun ya

Lizbon (Portekizce: Lisboa, Latince: Olisipo), Portekiz'in başkenti ve en kalabalık şehridir; 2024 yılı itibarıyla idari sınırları içinde tahmini nüfusu 575.739 ve 2025 yılı itibarıyla metropol alanında 3.028.000'dir. Lizbon, anakara Avrupa'nın en batıdaki başkentidir (Reykjavík'ten sonra ikinci sırada) ve Atlantik kıyısındaki tek başkenttir, diğerleri (Reykjavík ve Dublin) adalardadır. Şehir, İber Yarımadası'nın batı kesiminde, Tejo Nehri'nin kuzey kıyısında yer almaktadır. Metropol alanının batı kısmı olan Portekiz Rivierası, Roca Burnu'da son bulan, Kıta Avrupası'nın en batı noktasını barındırmaktadır.
Lizbon, dünyanın en eski şehirlerinden biridir ve diğer modern Avrupa başkentlerinden yüzyıllar önce kurulmuş, Avrupa'nın en eski ikinci başkentidir (Atina'dan sonra). Önceleri Kelt kabileleri tarafından yerleşilen ve daha sonra Fenikeliler tarafından kurulup medenileştirilen şehir, Jül Sezar tarafından Felicitas Julia adıyla bir belediye haline getirildi ve bu terim Olissipo adına eklendi. Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından, 5. yüzyıldan itibaren bir dizi Cermen kabilesi, özellikle de Vizigotlar tarafından yönetildi. Daha sonra 8. yüzyılda Mağribiler tarafından ele geçirildi. 1147'de Afonso Henriques şehri fethetti ve 1255'te Coimbra'nın yerini alarak Portekiz'in başkenti oldu. O zamandan beri ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi olmuştur. Ülkenin siyasi merkezi olarak Lizbon, hükûmete, Cumhuriyet Meclisi'ne, Yüksek Adalet Divanı'na, Silahlı Kuvvetlere ve devlet başkanının ikametgâhına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, 86 ülkeden büyükelçilerin yanı sıra Tayvan ve Filistin'den temsilciliklerin de bulunduğu Portekiz diplomasisinin merkezidir. Lizbon metropol bölgesinde yaklaşık 3,01 milyon insan yaşamaktadır ve bu bölge şehrin idari alanının ötesine uzanarak İber Yarımadası'ndaki (Madrid ve Barselona'dan sonra) üçüncü büyük metropol bölgesini oluşturmakta ve Avrupa Birliği'ndeki en kalabalık 10 kentsel alan arasında yer almaktadır. Ülke nüfusunun yaklaşık %28'ini temsil etmektedir.
Lizbon, finans, ticaret, moda, medya, eğlence, sanat, uluslararası ticaret, eğitim ve turizm alanlarındaki önemi nedeniyle alfa düzeyinde küresel bir şehir olarak kabul edilmektedir. Lizbon, küresel şehir olarak kabul edilen iki Portekiz şehrinden biridir (diğeri Porto) ve ayrıca Global 2000'de yer alan üç şirkete (EDP Group, Galp Energia ve Jerónimo Martins) ev sahipliği yapmaktadır. Lizbon, büyüyen bir finans sektörüyle Avrupa'nın önemli ekonomik merkezlerinden biridir ve PSI-20, dünyanın en büyük borç ve fon listeleme merkezi olan Euronext'in bir parçasıdır. Lizbon bölgesi, Portekiz'deki diğer tüm bölgelerden daha yüksek bir kişi başına düşen GSYİH (satın alma gücü paritesi) değerine sahiptir. GSYİH'si (satın alma gücü paritesi) 179 milyar ABD doları olup, kişi başına 61.713 ABD dolarıdır. Şehir, dünyanın en yüksek brüt gelirleri sıralamasında 40. sırada yer almaktadır. Portekiz'deki çok uluslu şirketlerin genel merkezlerinin çoğu Lizbon bölgesinde bulunmaktadır.

Neolitik Çağ'da bölgede Avrupa'nın Atlantik kısmında yaşayan İberler yerleşmişti. Şehrin çevresindeki arazide hâlâ ayakta kalmış Dolmenler ve Menhirler gibi dinî anıtlar bu halk tarafından yapılmıştır. İlk bin yılın sonunda bölgeyi işgâl eden Keltler İberlerle karışmış ve Keltçe konuşan Cempsi gibi yerel kabileler ortaya çıkmıştır.
São Jorge Kalesi'nin bulunduğu tepenin güney eteklerinde yapılan kazılar sonucunda elde edilen arkeolojik bulgular, MÖ 1200 yılından beri şehrin merkezi olan bu bölgede bir Fenike ticaret postasının kurulu olduğunu göstermektedir. Tejo Nehri'nin halicinin oluşturduğu olağanüstü güzellikteki doğal liman, Cornwall ve Kalay adalarına (günümüzdeki Scilly Adaları) giden gemilere erzak sağlamak için ideal bir yerleşim yeriydi. Şehrin adının nereden geldiğini araştıran teorilerden birine göre bu yerleşim yerinin adı Fenike dilinde "güvenli liman" anlamına gelen Allis Ubbo idi. Kuzeye yolculuk ederken erzak sağlama amacının dışında Fenikelilerin, şehrin İber Yarımadası'nın en geniş nehrinin ağzındaki konumundan yararlanarak daha içerideki kabilelerle değerli metal ticareti yapmaları da olasıdır. Diğer ekonomik yerel ürünler arasında tuz, tuzlanmış balık ve o zamanlardan beri çok ünlü olan Portekiz atları sayılabilir. Kısa süre önce, Orta Çağ'dan kalma Lizbon Katedrali'nin ("Sé de Lisboa") altında, MÖ 8. yüzyıldan kalma Fenike kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.
Eski Yunanlar Lizbon'a Olissipo adını vermiştir. Efsaneye göre Truva'dan ayrılan ve Yunan koalisyonundan kaçarak Atlas Okyanusu'na gelen Odysseus (Ulysseus) Lizbon'u kurmuştur, bu nedenle şehir ismini ondan alır.
Cailleux'nün varsaydığı üzere eğer Odysseus'un tüm yolculukları Atlas Okyanusu'nda geçtiyse, şehri kuzeyden gelerek kurmuş ve sonra da günümüz Cadiz şehri olduğu varsayılan yurdu İthaka'ya ulaşmak için güneydoğu yönünde Cailleux'nün Cabo de São Vicente olduğunu söylediği Malya Burnu'nu geçmeye çalışmıştır. Şehrin Fenikeliler tarafından, bölgeye Eski Yunanların gelmesinden önce kurulduğu düşünülmektedir. Şehrin Yunanca olan adı sonraları halk arasında konuşulan Latincede Olissipona'ya dönüşmüştür.

Pön Savaşları zamanında, Hannibal'in yenilgisinden sonra (bu birlikler içinde Conii kabilesinin üyeleri de vardı) Romalılar, Kartaca'yı en değerli topraklarından yani Hispania'dan (İber Yarımadası'nın tamamına Romalılar tarafından bu isim verilmişti) mahrum etmeye karar verdi. Kartacalılar Doğu Hispania'da Afrikalı Scipio'ya yenildikten sonra Batı bölümünün Roma yönetimi altına girmesi Konsül Decimus Junius Brutus tarafından yönetilmiştir. Konsül, Olissipo ile ittifak kurmuş ve şehirden kuzeybatıdaki Kelt kabileleriyle savaşmak için kuvvet gönderilmiştir. Bunun karşılığı olarak Olissipo şehri Felicitas Julia adı ile, Municipium Cives Romanorum olarak Roma İmparatorluğu'na katılmıştır. Bu şekilde yaklaşık 50 km'lik alan içinde özerk yönetime sahip olan kent vergiden muaf tutulmuş ve kentte oturanlara Romalı yurttaşlarla aynı haklar verilmiştir. Şehir o zamanlar merkezi Emerita Augusta olan ve yeni kurulan Lusitania eyaletinin bir parçasıydı. Sonraki yüzyıllarda Lusitanyalılar sık sık ayaklanmış ve şehre saldırmıştır. Bu nedenle şehir surları inşa edilmiştir.
Augustus döneminde Romalılar şehirde birçok yapı inşa etmişlerdi. Büyük bir Tiyatro, günümüz Rua da Prata (Prata sokağı) altındaki hamam, İmparator adına yapılan tapınağın yanı sıra Jüpiter, Diana, Kibele ve Tethys adına tapınaklar, Figueira Plaza'nın altında geniş bir necropolis ve Kale ile şehir merkezi arasında insula adı verilen çok katlı apartman tarzında binalar gibi. Bu kalıntıların büyük çoğunluğu 18. yüzyılın ortasında, Pompeii'nin ortaya çıkarılmasından sonra Roma Arkeolojisi'nin Avrupa'nın üst sınıfı arasında moda olmasıyla gün ışığına çıkmıştır.
Ekonomik olarak Olissipo garum adı verilen bir çeşit balık sosuyla tanınıyordu. İmparatorluğun seçkin tabakasının büyük değer verdiği bu sos amforalar içinde Roma'ya ve diğer şehirlere gönderiliyordu. Şarap, tuz ve oldukça hızlı olan yöre atları da gönderilen ürünler arasındaydı. Korsanlığın kaldırılması ve teknolojik gelişmeler şehrin refah kazanmasını sağlamıştır. Britannia (özellikle Cornwall) ve Rhine gibi Roma eyaletleriyle olan ticaret büyük gelişme göstermiş ve Hispania'nın içerilerinde yaşayan kabileler Tejo Nehri sayesinde daha ileri bir medeniyet düzeyine kavuşmuşlardır. Şehir Julii ve Cassiae adlı iki aile tarafından hükmedilen oligarşik bir konsey tarafından yönetilmekteydi. Gemilerin kaybolmasına yol açan deniz canavarları ile mücadelede yardımcı olunması gibi istekler kaydedilir ve Emerita'da bulunan vali ile İmparator Tiberius adına iletilirdi. Roma dönemi Lizbon şehrinin en ünlü ismi ilk zamanlardaki diktatör Sulla'ya karşı geniş çaplı bir isyanı yöneten Sertorius idi. Latince konuşan çoğunluğun arasında Yunan tüccar ve köleler de bulunuyordu. İl geniş bir yolla Batı Hispania'daki diğer iki büyük şehre bağlanıyordu. Bunlardan birisi Tarraconensis eyaletindeki Bracara Augusta (günümüz Portekiz'inde Braga şehri) ve diğeri de Lusitania'nın başkenti Emerita Augusta (Günümüz İspanya'sında Mérida şehri) idi.
Dinî anlamda şehirde Roma çok tanrılı kültü egemendi ve özellikle Tıp tanrısı Asklepios ve Ay tanrıçası Kibele ile birlikte yerel bir kertenkele ve yılan tanrısı inanılan başlıca tanrılardı.
Olissipo Batı İmparatorluğu'ndaki birçok büyük şehir gibi Hristiyanlığın yayıldığı merkezlerden birisi olmuştur. İlk piskopos Saint Gens'tir ve günümüzde halâ Lizbon'un tepelerinden biri onun adını taşımaktadır. Vilayet, Toledo krallığı Vizigotlara katılmadan önce Alanlar, Vandallar ve Sueveler tarafından işgal edildi.

Lizbon, yaklaşık 711 yılında Arapların eline geçti. Arapça el-Uşbuna (الأشبونة) diye adlandırılan şehir Endülüslüler zamanında gelişip büyüdü. Kuzey Afrika ve Orta Doğu'dan gelen Araplar, inşa ettikleri birçok cami ve evin yanı sıra günümüzde Cerca Moura diye adlandırılan yeni şehir surlarını da şehre kazandırmıştır. Şehir nüfusu Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudilerden oluşuyordu. Müslüman Lizbon'da nüfusun çoğunluğunun anadili olan Arapça resmî dildi. Resmî din İslamdı ve 10. yüzyıla gelindiğinde şehirde yaşayanların çoğunluğu Müslümandı.

 
Arap etkisi Lizbon'da halâ görülmektedir. Kentteki birçok yerin adı Arapçadan gelmedir. Örneğin Lizbon'un ayakta kalan en eski mahallesi olan Alfama'nın adı Arapça "el-hamma"dan gelmektedir. Portekizce'de "Lizşboa" diye telaffuz edilen şehrin adı büyük olasılıkla Latince Olissipo'dan değil de doğrudan Arapça adı olan el-Uşbuna'dan gelmektedir. Şehirde oldukça sık rastlanan mozaikler azulejo müslüman tarzındadır ve "azulejo" sözcüğü de Arapçadan gelmektedir.
1147 yılında Reconquista dahilinde Portekiz Kralı I. Afonso önderliğinde Fransız, İngiliz, Alman ve Portekiz şövalyelerinden oluşan bir grup Lizbon'u kuşattı ve şehri Endülüslülerin elinden aldı. Bu sırada, şehirde yaşayan tüm dinlerden insanların bir bölümünün katledildiğine inanılır. Bu tarihten sonra Lizbon tekrar Hristiyanların egemenliğine girmiştir.
Bu

Ljubljana veya Lübliyana ([ʎubˈʎana]; Almanca:Laibach), Slovenya'nın başkenti ve en büyük şehri olan Ljubljana, Kuzey Adriyatik Denizi ile Tuna bölgesi arasındaki ticaret yolu üzerinde yer almaktadır ve ülkenin en büyük bataklığının kuzeyindedir; tarih öncesi çağlardan beri yerleşim yeri olmuştur. Ülkenin kültürel, eğitimsel, ekonomik, siyasi ve idari merkezi olup Ljubljana Şehir Belediyesi'nin merkezidir.
Antik Çağ'da, bölgede Emona adında bir Roma şehri bulunmaktaydı. Şehirden ilk olarak 12. yüzyılın ilk yarısında bahsedilmiştir. Habsburg monarşisinin Slovenlerin yaşadığı bölgelerinden biri olan Carniola'nın tarihi başkentiydi. Orta Çağ'dan 1918'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun dağılmasına kadar Habsburg yönetimi altındaydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Ljubljana, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin bir parçası olan Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. Şehir, Slovenya'nın 1991'de bağımsızlığını kazanmasına ve Ljubljana'nın yeni kurulan devletin başkenti olmasına kadar bu statüsünü korudu.

Şehrin isminin kökeninin ne olduğu net değildir. Bazı tarihçiler ismini, "Laburus" denilen antik Slav şehrinden aldığına inanırlar. Diğerleri ise kelimenin kasabadaki bir selden sonra Latince "Aluvina"dan geldiğini düşünür. Sonuç olarak bazıları kökeninin Slav sözcüğü olan Luba (sevilen) olduğunu var saymaktadırlar. Şehrin Almanca ismi Laibach'tır. Bilinen Yunan efsanesine göre, kahraman Jason (Latince "Yason" olarak telaffuz edilir) ve Argonotlar Colchis'teki altın postu bulduktan sonra, Ege Denizi'ne dönmek yerine Tuna Nehri'nde yol alarak kuzey yönüne varmışlardır. Giderek, Tuna'nın bir kolu olan Sava'nın etrafından Lublianitsa ırmağının kaynağına varmışlardır. Gemilerini batıdaki evlerine dönmek için Adriyatik Denizi'ne taşımış, karaya çıkmışlardır. Argonotlar, günümüz şehirleri Vrhnika ve Ljubljana arasında, bataklıkla çevrili bir göl bulmuşlardır. Burası Jason'un bir canavarı devirdiği yerdir. Bu canavar, şehrin arması ve bayrağı üzerinde bulunan ejderhadır. Çok kanatlı ejderhalar Ejderha Köprüsü'nü süsler. 1900 ve 1901 yılları arasında yapılan bu köprü, Zaninoviç'in çalışmasıdır. Ejderha, ayrıca yüzyıllar boyunca Slovenya'nın ruhani merkezi olan yakın Avusturya kenti Klagenfurtun'un sembolüdür.

Resmî site (İngilizce)
Ljubljana Turizm (İngilizce)

 (İngilizce)

Lüksemburg veya resmî adıyla Lüksemburg Büyük Dukalığı (Lüksemburgca: Groussherzogtum Lëtzebuerg), Batı Avrupa'da, denize kıyısı olmayan küçük bir devlettir. Toprakları Belçika, Fransa ve Almanya ile çevrelenmiştir. Başkenti ve en büyük şehri, ülkeyle aynı adı taşıyan Lüksemburg'dur. Yüzölçümü yaklaşık olarak 2.586 kilometrekaredir. 2019 verilerine göre 626.108 nüfusuyla Avrupa'nın en az nüfuslu ülkelerinden biridir.
Ülkede parlamenter temsilî demokrasi ile birlikte anayasal krallık sistemi vardır. Grandük unvanını taşıyan bir monark tarafından yönetilir. Eski dönemlerden günümüze ayakta olan en büyük dukalıktır. Ülke son derece gelişmiş bir ekonomiye sahiptir ve kişi başına düşen millî gelir ortalamasında IMF ve Dünya Bankası verilerine göre birinci sırada yer alır. Tarihî ve stratejik önemi kurulduğu Roma dönemine dek uzanır.
Lüksemburg; Avrupa Birliği'nin, NATO'nun, OECD'nin, Birleşmiş Milletler'in, Benelüks Topluluğu'nun ve Batı Avrupa Birliği'nin kurucu üyelerindendir. Ülkenin başkenti ve aynı zamanda en büyük yerleşim birimi olan Lüksemburg, Avrupa Birliği ile ilgili pek çok sayıda kurum, kuruluş ve dairenin genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır.
Lüksemburg, Roma ve Cermen kültürlerinin kesiştiği bir noktada yer alır ve bu iki uygarlığın da ülkenin kültürel yapılanmasında büyük payı vardır. Lüksemburgca, Almanca ve Fransızca olmak üzere üç resmî dilin bulunduğu ülke laik bir devlet yapılanmasına sahip olsa da Lüksemburg halkının büyük çoğunluğu Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır.

Bu küçük ülkenin tarihi 963'te Kont Siegfried'in Lütteburg Kalesi'ni kurdurmasıyla başlar. 15. yüzyılda 4 Kutsal Roma Cermen imparatoru Lüksemburg'dan seçilmiştir. Bunlardan I. Karl, Lüksemburg'u 1354'te dükalığa dönüştürmüştür. 1443'te Bourbon Hanedanının eline geçen ve yüzyıllarca yabancı ülkelerin egemenliğinde yaşayan dükalık Bourbon hanedanından Marie'nin Avusturya İmparatoru I. Maximillian ile evlenmesi sonucu Habsburglara geçmiştir.

Habsburgların bölünmesi ile Lüksemburg ailenin İspanyol koluna geçti. 1684'te Fransa Kralı XIV. Louis tarafından ele geçirildi. 1697'de Habsburgların geri aldığı ülke, 1794'te yine Fransız işgaline uğradı. 1815'e kadar Fransız egemenliği altında kalan ülke Viyana Kongresi'nde bağımsız bir büyük dükalık olarak Hollanda'ya geçmiştir. 1830 Ayaklanması'ndan sonra Belçika'nın bir parçası haline gelmiştir.
Fransız İmparatoru III. Napoléon'un ele geçirme girişiminin başarısızlığa uğramasından sonra, 1827'de bağımsızlığa kavuşan Lüksemburg Büyük Dükalığı büyük devletlerin himayesi altına alınmış ve Dükalık'ta, 1868'de üstünde birçok değişiklikler yapılmasına rağmen günümüzde de geçerli olan anayasa kullanılmaktadır. O tarihten itibaren yansızlık politikası uygulamasına karşın her iki dünya savaşında da Alman işgalinde kalan Lüksemburg, 1947 Mart'ında Belçika ve Hollanda'yla iktisat ve gümrük birliği Benelüks'ü oluşturmuş, 1949'da NATO'ya, 1957'de Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye olmuştur.
Başkenti Lüksemburg, 2007 Avrupa kültür başkenti seçildi. Ayrıca kişi başına düşen yıllık millî gelirde dünyada ilk sıradadır (81.000$ 2006 tahmini). Diğer ülkelere nazaran zengin bir toplum olması; ülke topraklarının küçük olması ve çekirdek bir ülke olarak yaşaması ile doğru orantılıdır.
Bunların dışında, Lüksemburg, dünyada hâlen bağımsız olarak varlığını sürdüren ve dükalık sistemiyle yönetilen tek devlettir.

Ülkede parlamenter temsilî demokrasi ile anayasal krallık sistemi vardır. 1868 Anayasası ışığında, yürütme gücü grandük ve çeşitli görevlere atanmış birkaç bakandan oluşan Bakanlar Kurulunun yükümlülüğündedir. Hükûmet başkanı, grandükün onayını aldığı sürece yasama konularında değişiklik yapma ya da yeni yasalar hazırlama yetkisine sahiptir.
Lüksemburg Ulusal Meclisinin temsilcileri, 5 yılda bir yenilenen seçimlerle işbaşına gelirler ve halk tarafından doğrudan seçilirler. 4 seçim bölgesinden toplam 60 milletvekili ülkenin tek meclisli parlamentosuna girer ve yasama yetkisini elinde bulundurur. Ülke Konseyi (Conseil d'État) adı verilen birim ise grandük tarafından atanan 21 sıradan vatandaştan oluşur ve bu üyeler, Temsilciler Meclisine görüş ve önerilerini sunma hakkına sahiptirler.
Ülkede, Esch-sur-Alzette, Lüksemburg ve Diekirch şehirlerinde olmak üzere üç genel mahkeme; Lüksemburg ve Diekirch'da iki bölge mahkemesi, temyiz ve fesih mahkemelerinden oluşan Yüksek Adalet Divanı bulunmaktadır. Ayrıca idari mahkeme ve anayasa mahkemesi de kurulmuştur ve bu mahkemeler de başkentte yer alır.

Lüksemburg; Diekirch, Grevenmacher ve Lüksemburg olmak üzere 3 ile bölünmüştür. Bu üç il kendi içinde toplam 12 kantona ve bu kantonlar da 16 komüne ayrılmıştır. Ülkedeki komünlerden 12'si şehir statüsüne sahiptir ve bunlar içinde en büyüğü başkent Lüksemburg'dur

Lüksemburg'un NATO görevlerine göndermek ve ülke içinde savunma gücünü sağlamak amacıyla oluşturduğu küçük bir ordusu vardır. Yaklaşık 900 kişiden oluşan ülke ordusuna katılım, 1967 yılından bu yana isteğe bağlıdır. Denize çıkışı olmayan Lüksemburg'un donanması da bulunmamaktadır.
Askerî havacılık kuvvetleri de olmayan Lüksemburg, buna karşın NATO'nun 17 adet savaş uçağının sahibi olarak kaydedilmiştir. Belçika ile yapılan iki taraflı antlaşmalar ışığında iki ülke ortaklaşa olarak bugün kullanımda olan bir askerî kargo uçağını finanse etti.

Lüksemburg, Avrupa'daki en küçük ülkelerden biridir ve dünyadaki 194 bağımsız devlet içinde yüzölçümü bakımından 175. sıradadır. Ülkenin toplam yüzölçümü yaklaşık 2.586 kilometrekaredir ve en geniş noktasında 82 kilometre uzunluğunda, 57 kilometre genişliğindedir. Lüksemburg doğusunda, Almanya'nın Renanya-Palatina ve Saarland eyaletleri ile güneyde Fransa'nın Lorraine bölgesiyle komşudur. Batısında ve kuzeyinde Belçika'nın Almanca konuşulan bölgeleri ve Lüksemburg ile Liège illeriyle çevrilidir.
Ülkenin kuzey ucunda Ardenler uzanır. Yoğun ormanlarla kaplı bu bölgeye Ösling (Lüksemburgca: Éislek) adı verilir. Bu bölge engebeli arazi yapısına sahiptir ve ülkenin en yüksek tepesi olan 560 metrelik Kneiff da burada yer alır. Bu bölge çok seyrek nüfuslanmıştır. Burada yer alan tek kasaba olan Wiltz, nüfusu 4 bini biraz aşan bir yerleşim birimidir.

Ülkenin güney bölümü ise Gutland olarak adlandırılmaktadır ve Ösling'e göre daha yoğun nüfuslanmıştır. Bu bölge daha çeşitlidir ve coğrafi olarak 5 alt bölgeye ayrılabilir. Lüksemburg platosu, ülkenin orta-güney bölümünde yer alır. Burada geniş, düz bir alanda kumtaşı oluşumları gözlenir. Küçük İsviçre bölümü, ülkenin doğusunda yer alır ve sarp kayalıklar, yoğun ormanlarla kaplıdır. Moselle Vadisi, ülkenin en alçak kesimleridir. Güneydoğu sınırına yakın bir noktadadır. Kızıl Topraklar ise ülkenin en güneyinde ve güneybatısında yer alır. Bu bölge Lüksemburg'da sanayinin en önemli merkezlerinin ve ülkenin en büyük şehirlerinin bulunduğu yerdir.
Lüksemburg-Almanya sınırı, üç akarsu ile belirlenir: Moselle Nehri, Sauer Nehri ve Our Nehri. Ülkede yer alan diğer önemli akarsular Alzette Nehri, Attert Nehri, Clerve Nehri ve Wiltz Nehri'dir. Sauer ve Attert nehirlerinin vadiler Ösling ve Gutland arasındaki sınırı oluşturur.
Lüksemburg Köppen iklim sınıflandırmasında Cfb ile sınıflandırılan Batı Avrupa deniz iklimine sahiptir. Özellikle yaz sonlarında yoğun miktarda yağış alır.

Lüksemburg'un yerli halkı Kelt kökenli; ancak Fransız-Alman ırkları ile karışıktır. 20. yüzyılda artan göç oranları ve göçmen sayısıyla Belçika, Fransa, Almanya, İtalya ve büyük çoğunluğu da Portekiz'den olmak üzere binlerce kişi ülkeye giriş yapmıştır. 2001 nüfus sayımlarında ülkede Portekiz vatandaşlığına sahip 58.657 kişi yaşadığı belirtilmiştir. Yugoslav Savaşları'nın başladığı dönemden beri Lüksemburg, Bosna-Hersek, Karadağ ve Sırbistan'dan büyük oranda göç almıştır. Her yıl ortalama 10 bin göçmen alan Lüksemburg'a son dönemde yapılan göçler büyük oranda Avrupa Birliği üyesi ülkelerden ve Doğu Avrupa ülkelerinden yapılmaktadır. 2000 yılı verilerine göre ülkede 162.000 göçmen vardır ve toplam nüfusun %37'sini oluşturmaktadırlar. Bunun yanı sıra ülkede sığınma hakkı istemiyle başvuranlar da dâhil, toplam 5 bin kayıt dışı göçmen olduğu sanılmaktadır.

Lüksemburg'da, Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç resmî dil vardır. Lüksemburgca resmî dillerden biri olmasının yanı sıra dükalığın ulusal dili olarak kabul görmekte ve hemen hemen tüm Lüksemburglular tarafından bilinmektedir. Lüksemburgca, Almanya sınırında, Almanların konuştuğu lehçeye yakın bir dildir ancak Fransızcadan yoğun biçimde etkilenmiştir.
Ülkedeki resmî dillerin üçü de çeşitli alanlarda birinci dil olarak kullanılmaktadır. Lüksemburgca günlük hayatta konuşulan dil olma özelliğine sahiptir ancak yazılı dilde pek kullanılmamaktadır. Resmî yazışmaların büyük bölümü Fransızca yapılır ancak okullarda en çok öğretilen dil ise Almancadır. Basın-yayın organlarının büyük çoğunluğunun ve ülkedeki Katolik Kilisesi'nin de dili Almancadır.
Lüksemburg'da eğitim de üç-dillidir. İlköğretimin ilk yılları Lüksemburgca yapılır. Daha sonra kullanılan dil Almanca olarak değişir. Ortaöğretimde ise öğretim dili Fransızcaya döner. Ancak ülkede ortaöğretimden mezun olabilmek için ülkenin üç resmî dilinde de yeterlilik belgesi gerektiğinden ülkede okul bitirme diploması almadan eğitim kurumlarını terk edenlerin sayısı oldukça yüksektir. Özellikle göçmen ailelerin çocukları bu konuda büyük güçlüklerle karşılaşmaktadırlar.
Ülkenin üç resmî dilinin yanı sıra, İngilizce de eğitim süresince öğretilmektedir. Bunun dışında, Portekizce ve İtalyanca ülkedeki en büyük azınlık dilleridir.

Lüksemburg laik bir devlet olmasına karşın, devlet bazı inançları resmî olarak tanır. Böylece devlet dinî işlerde yönetimde söz sahibi olur ve din adamlarının atanmasında rol oynar. Bunun karşılığında, dinî kurumların giderleri ve din adamlarının ücretleri ödenir. Günümüzde Lüksemburg'da tanınmış inançlar Katolik Kilisesi, Rum Ortodoks Kilisesi, Rus Ortodoks Kilisesi, Yahudilik, Anglikanizm, Protestanlık ve İslam'dır.
Lüksemburg'da 1980 yılından beri devletin dinî inançlara ve eylemlere iliş

Lüksemburg (Lüksemburgca: Stad Lëtzebuerg ya da Lëtzebuerg, Fransızca: Ville de Luxembourg ya da Luxembourg, Almanca: Luxemburg-Stadt ya da Luxemburg), bilinen şehir, şehir unvanına da sahip bir komün olmanın yanı sıra Lüksemburg’un başkentidir. Şehrin kuzeyinde Alzette Nehri, güneyinde Pétrusse Nehri ve ortasında Orta Çağ’da Franklar tarafından inşa edilen Lüksemburg Kalesi bulunmaktadır.
Lüksemburg, 10. yüzyılda kurulmuş ve zengin bir tarihe ve Avrupa’nın kalbinde stratejik bir konuma sahiptir. Brüksel'e 188 km, Paris'e 289 km, Köln'e 190 km uzaklıktadır. Şehir, bin yılı aşkın bir süredir defalarca el değiştirmiştir. Tarihi mahalle ve sur sistemleri ile kentin tarihsel değerleri 1994 yılında Dünya Mirası listesi ile koruma altına alınmıştır.
2007 yılında şehirde yapılan nüfus sayımına göre şehrin metropol nüfusu 103 973, sayılı nüfusu ise 86 329 kişidir. Lüksemburg, dünyanın en zengin şehirlerinden birisi olarak kabul edilir; bu nedenle, yıllar içerisinde bankacılık merkezi haline gelmiştir. Avrupa Birliği’nin üç resmi kurumu Avrupa Mahkemesi, Avrupa Adalet Divanı ve Avrupa Yatırım Bankası Lüksemburg şehrinde bulunmaktadır.

Roma İmparatorluğu döneminde Roma yollarının kesişiminde yer alan Lüksemburg'u kuşatmalara karşı güçlü kılmak için Lüksemburg Kalesi inşa edildi. 963 yılında Trier'de imzalanan ticaret anlaşması ile Siegfried Ardennes, İmparator I. Otto'nun akrabası olan Fransız kralı, Kral II. Lois'den toprakları satın aldı. Siegfried'ın buraya "küçük kale" anlamına gelen "Lokilinborhug" adını verdi. Bu satın alma işlemi gerçekleşirken, kayalıkların üzerine küçük bir kale inşa edilmişti. 987 yılından sonra, günümüzde Michael Kilisesi olarak adlandırılan kilisenin yakınlarında, Roma'ya en yakın yolda bir yerleşim yeri şekillenmeye başladı.
Tarih boyunca Lüksemburg Şehri, coğrafi konumu ve beşeri özellikleri nedeniyle askeri ve stratejik bir öneme sahip oldu. Şehrin ilk surları, henüz 10. yüzyılda inşa edilmiştir. Şehir, günümüzde Notre Dame Kilisesi olarak adlandırılan Aziz Nikolas Kilisesi'ne doğru genişletilmiştir. 12. yüzyılda ise 5 hektarlık alanı kapsayan duvarların inşasına başlanmıştır. Surların inşası 1340 yılında tamamlanmış ve surlar, 1867 yılına dek ayakta kalmışlardır.
1443 yılında şehir Burgonya Ordusu tarafından işgal edilmiş ve 4. Burgonya Krallığı'nın bir parçası haline gelmiştir. Ardından İspanyol İmparatorluğu ve Avusturya İmparatorluğu da, Lüksemburg Şehri'ne ev sahipliği yaptı. Böylece Lüksemburg Kalesi, 16. yüzyılın en güçlü kalelerinden biri haline geldi. Daha sonraki yıllarda şehir birkaç kez daha el değiştirdi.

Lüksemburg Şehri, Jura Devri'nin başında oluştuğu tahmin edilen Lüksemburg Platosu'nun güneyinde yer alır. Ovalar, ülkenin üçte ikisini kaplarlar.
Şehir merkezi, Alzette ve Pétrusse nehirleri üzerinde, 70 metrelik dik yamaçların üzerinde yer alır. Nehir ve kanallar üzerine birçok köprü inşa edilmiştir. Bunlar arasında en çok bilinenleri Adolf Köprüsü ve Büyük Düşes Charlotte Köprüsü'dür.
Lüksemburg Şehri, ülkenin en büyük dördüncü komünü ve en büyük kentsel alanıdır. Lüksemburg Şehri, 51 kilometrelik bir alanı kapsar. Nüfus yoğunluğu yüksek değildir ve oranı kilometrekare başına 1 500 kişidir. Şehrin büyük bir kısmını parklar, ormanlık alanlar ve tarım alanları kaplar. Şehir, ılımlı bir iklime sahip ve oldukça yüksek yağış miktarıyla karakterize edilir.

Macarca (kendi dilinde 

Macarca Ural dil ailesine mensuptur. Bu aile içerisinde ise Batı Sibirya ile Kuzey Norveç arasında yaşayan kavimlerin konuştukları Fin-Ugor dilleri grubunda yer alır. Çeremisçe, Fince, Estonca, Laponca, Ostyakça, Mordvince, Vogulca, Votyakça, Züryence de bu dil ailesi içinde yer almaktadır. Buna rağmen Fin-Ugor dillerinin gerçek bir Ural dil ailesi alt grubu olup olmadığı tartışmalıdır. Fin-Ugor dilleri içerisinde, Macarca, Hantıca ve Mansice Ugor dillerini oluşturur ve aile içinde birbirlerine en yakın akrabalık ilişkisini gösterirler.

Eskiden Macarca Ural dilleri içerisinde daha geniş bir Ural-Altay dil ailesi içerisinde sınıflandırılmış olmasına rağmen, günümüzde genel kabul edilen görüş, Ural dillerinin kendi başına bir genetik aile oluşturduğu, Altay dillerinin ise aralarında akrabalık bulunmadığı ve bu benzerliklerin kültürel difüzyon ve alıntılamalar ile açıklanabileceği yönündedir. Aynı zamanda 18. ve 19. yüzyılda, Macarcanın Ural dilleri yerine Türk dilleri içerisinde sınıflandırılması gerektiğine dair, "Ugor-Türk Savaşı" (Az ugor-török háború) lakaplı akademik tartışmalar meydana gelmiştir, ancak fikir birliği Ugor dilleri üzerinde sağlanmıştır. Macarcanın Türkçeye benzerliğine verilen yaygın bir örnek şu cümledir: A zsebemben sok alma van [ A jebemben şok alma van] Cebimde çok elma var.
Tarih boyunca Çince, Baskça, Ermenice, Eski Mısırca, Etrüskçe, Farsça, İbranice, İngilizce, Hunca, Japonca, Keçuva dili, Magarca, Pelasgce, Sanskritçe, Sümerce, Tibetçe, Yunanca ve diğer 40 dilin de aralarında bulunduğu pek çok dil ile Macarcanın ilişkili olduğu iddia edilmiş olmasına rağmen ana akım dil bilimciler, bu iddiaları sözdebilimsel bulmaktadır.

Macarlar yaklaşık M.Ö. 1000 yılında önce bağımsız bir kavim olarak yaşamaya başlamış ve Milat sıralarında Ural dağlarının doğusuna ulaşmışlardır. M.S. 5. yüzyılda Macarlar İç Asya'dan batıya doğru göç eden Türklere katılarak onlarla birlikte Kafkas bölgesine gelmişler ve kesintisiz 500 yıl boyunca da burada Oğuz Türkleri ile birlikte yaşamışlardır. Macarlar tarihte Onoğurlar ve Ön Bulgarlar ile yakın bir ilişkide bulunmuş ve bu dönemde Macarcaya Oğur dilleri kökenli özellikle de hayvan yetiştiriciliği ve tarımla ilgili yaklaşık 250 kadar sözcük geçmiştir. Bunlara örnek olarak árpa (arpa), búza (buğday), borsó (burçak), gyümölcs (yemiş), szőlő [sőlő] (<sidleğ / üzüm), bor (şarap), bika (boğa), ökör (öküz), borjú (buzağı), barsony (<barçın/kadife), sátor (çadır), kapu (kapı), tenger (deniz), sárga (sarı), bélyeg (<bilig / pul) yer almaktadır. Oğurlar, Macarların yazıyla tanışmasında önemli bir rol oynamıştır. Günümüz Macarcasında kullanılan ve Macarcaya Batı Türkçesinden geçen ír (yazmak) ve betű (<betik / harf) sözcükleri bu etkiyi göstermektedir.
Günümüzdeki yurtları olan Karpatlar Havzası'na 896 yılında yerleşen Macarlar, 1001 yılında Hristiyanlığın kabulünden sonra bulundukları bölgenin etnik karakteri dolayısıyla Eski Kilise Slavcası, Sırp-Hırvatça, Sloven, Çek, Slovak dillerinden de tarım, ekonomi, ev aletleri, din, devlet yönetimine ilişkin birçok sözcük almışlardır. Bu dillerin yanı sıra Türk dilleri ailesinde yer alan Kumanca ve Peçenekçe de 12. ve 13. yüzyıl civarında Macarca üzerinde etkiler bırakmıştır. Macarca ise Rumenceyi etkilemiş olup, Rumencede yer alan söz varlığının yaklaşık %1,5'inin kökeni Macarcaya dayanmaktadır.
Bunun dışında Macar diline Latinceden de özellikle Hristiyanlık, devlet yönetimi, devletlerarası ilişkiler, eğitim ve hukuk alanlarında birçok sözcük girmiştir. Macarcaya en başta Almancadan olmak üzere, İtalyanca ve Fransızca, Arapça ve Farsçadan da birtakım sözcükler girmiştir.

Macarlar kendi dillerine özgü bazı sesleri gösteren işaretleri de ekleyerek Orhun alfabesindeki harflere çok benzeyen harflerden meydana gelen bir tür oyma yazısı kullanmışlardır. Hristiyanlığı kabul ettikten sonra bu alfabe yerini Latin abecesine bırakmış olmakla birlikte bugünkü Romanya'nın Doğu Erdel bölgesinde oturan bir Macar boyu olan Székely'ler (Sekeller) tarafından yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. Modern Macar alfabesi 44 harftir.

Macarlar gerek bugünkü Kuzey Rusya'da, gerekse Karpatlar havzasında ilişkiye geçtikleri Kumanlar ve Peçeneklerden de Türkçe sözcük almışlardır [bicska/biçka (bıçak), boza (boza), koboz (kopuz),anya (ana/anne).
Yaklaşık 150 yıl kadar süren Osmanlı egemenliği döneminde Türkçeden Macarcaya birkaç sözcük girmiştir [Örn: findzsa [fica] (fincan), dohány [dohâń] (<duhan / tütün), ibrik (ibrik), papucs [papuç] (pabuç), csizma [çizma] (çizme) ...]
Son olarak da hangi dönemde Macarcaya yerleştiği bilinmeyen sözcükler vardır. [Örn.: oroszlán [oroslân] (arslan) ... ]

Madrid (İspanyolca telaffuz: [maˈð̞ɾið̞]), İspanya'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. Şehrin yaklaşık 3,4 milyon nüfusu ve yaklaşık 6,7 milyon metropoliten alan nüfusu vardır. Avrupa Birliği'nin en büyük ikinci şehridir ve tek merkezli metropoliten alanı AB'nin en büyük ikinci alanıdır. Şehir 604,3 kilometrekarelik coğrafi alanı kapsamaktadır. Madrid, İber Yarımadası'nın orta kesiminde Manzanares Nehri üzerinde yer almaktadır. Hem İspanya'nın (1561'den beri neredeyse kesintisiz olarak) hem de çevresindeki Madrid Topluluğu'nun (1983'ten beri) başkenti olan şehir, aynı zamanda ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel merkezidir. Şehir, en yakın deniz kıyısından yaklaşık 300 km uzaklıkta yüksek bir düzlükte yer almaktadır. Madrid'de yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kurak ve ilkbaharları ve sonbaharları ise yağışlı geçen yarı kurak iklim hüküm sürer.
Madrid kentsel bölgesi, Avrupa Birliği'nin en büyük ikinci GSYİH'sine sahiptir ve siyaset, eğitim, eğlence, çevre, medya, moda, bilim, kültür ve sanat alanlarındaki etkisi dünyanın en büyük küresel şehirlerinden biri olmasına katkıda bulunmaktadır. Ekonomik çıktısı, yüksek yaşam standardı ve pazar büyüklüğü nedeniyle Madrid, İber Yarımadası'nın ve Güney Avrupa'nın başlıca finans merkezi ve önde gelen ekonomik merkezi olarak kabul edilmektedir. Metropoliten alanı, Telefónica, Iberia, BBVA ve FCC gibi büyük İspanyol şirketlerine ev sahipliği yapmaktadır. Ülkedeki bankacılık operasyonlarının büyük bir kısmına odaklanmaktadır ve en fazla web sayfası üreten İspanyolca konuşulan şehirdir. Madrid, 2ThinkNow tarafından yayınlanan 2022-2023 yıllık analist İnovasyon Şehirleri Endeksi'nde inovasyon açısından 500 şehir arasında dünyada 19. ve Avrupa'da 7. sırada yer almaktadır.
Madrid, BM Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), İbero-Amerikan Genel Sekreterliği (SEGIB), İbero-Amerikan Devletleri Örgütü (OEI) ve Kamu Yararı Gözetim Kurulunun (PIOB) merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca İspanyolcanın önemli uluslararası düzenleyicileri ve destekleyicilerine de ev sahipliği yapmaktadır: İspanyol Dili Akademileri Birliği Daimi Komitesi, Kraliyet İspanyol Akademisi (RAE) merkezi, Instituto Cervantes ve Gelişen İspanyolca Vakfı (FundéuRAE). Madrid'de FITUR, ARCO, SIMO TCI ve Madrid Moda Haftası gibi fuarlar düzenlenmektedir. Madrid dünyaca ünlü iki futbol kulübüne, Real Madrid ve Atlético Madrid'e ev sahipliği yapmaktadır.
Madrid modern bir altyapıya sahip olmakla birlikte, tarihi mahallelerinin ve sokaklarının çoğunun görünümünü ve hissini korumuştur. Madrid'in simge yapıları arasında Madrid Kraliyet Sarayı, 1850 Opera Binası, Retiro Parkı, Ulusal Kütüphane ve Paseo del Prado boyunca yer alan ve üç sanat müzesinden oluşan Altın Sanat Üçgeni bulunmaktadır; Prado Müzesi, Reina Sofía Müzesi ve Thyssen-Bornemisza Müzesi. Cibeles Sarayı ve Çeşmesi şehrin anıt sembollerinden biri haline gelmiştir. Belediye başkanı Halk Partisi'nden José Luis Martínez-Almeida'dır.

Kent 9. yüzyılda Endülüs Emiri I. Muhammed tarafından bir "ileri karakol" (askeri kale) olarak kuruldu. Amacı, o dönemki başkent Kurtuba'yı (Córdoba) kuzeyden gelecek Hristiyan saldırılarına karşı korumaktı. Manzanares Nehri'ne bakan kayalık bir çıkıntı üzerinde kurulu Alhazar'ın çevresinde gelişen şehirden 932 tarihli kayıtlarda Arapça "su kanalı" anlamına gelen Macerit adıyla bahsedilir. 1083 yılında şehir Müslümanlar'dan Kastilya Krallığı'na geçti. Alhazar'ın 1466'daki depremde yıkılmasından sonra inşa edilen Orta Çağ kraliyet sarayı, şehrin gelişmesine yeni bir hız kazandırdı. 1561'de Kral Hristiyan II. Felipe İspanya'nın merkezinde olduğu için şehri başkent yapmayı uygun buldu. 1759-1788 arasındaki III. Carlos döneminde geniş cadde ve meydanların açılmasıyla planlı bir gelişme başladı. Napolyon Savaşları (1800-1815) sırasında Fransız işgali altına giren Madrid, Joseph Bonaparte'in tahta geçmesinden sonra başlayan millî ayaklanmada öncü bir rol oynadı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında şehre modern bir görünüm kazandıran planlı bir yapılaşma başladı. İspanya İç Savaşı (1936-1939) sırasında ağır bombardımanlara maruz kalan Madrid büyük bir yıkıma uğradı. Ancak bundan sonra geniş çaplı bir onarım dönemi başladı. Şehrin gelişmesi zamanla çevredeki banliyöleri de içine aldı. 1960'lardaki değişimlerde tarihi mirasa ağır darbeler indirilmekle beraber, sonraki yıllarda tarihi yapıları koruma tedbirleri alındı.

Zengin tarihi mirasının yanı sıra canlı bir kültür ve sanat merkezi olarak da önem taşır. Gelişmesi ve ülke ekonomisinde ağırlıklı bir rol kazanması yakın tarihlere rastlar. Metropolitan alanın yüzölçümü 1.020 km² olup nüfusu 7 milyonu aşkındır.
Avrupa'nın ikinci en yüksek başkenti olan Madrid, orta platonun dalgalı bir platosunda 635 m yükseklikte yer alır. Yüksek konumu ve hava kütlelerinin etkisine açık olması sebebiyle ani sıcaklık değişiklikleri sık görülür. Yaz ayları boğucu olup sıcaklık bazen 38 °C'ye kadar ulaşır. Yıllık ortalama sıcaklık 2°-24 °C arasında değişir.
Madrid'in idari hizmetleri, bankacılık ve sigortacılığa dayanan ekonomisine, ulaşım ağının merkezi olması ve turizmden kaynaklanan gelirler de önemli katkıda bulunur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra sanayi gelişmiş, imalat sektörünün de ağırlığı artmıştır. Başlıca sanayi mamulleri arasında, demiryolu gereçleri ve traktör yapımı, dönüştürme metalürjisi, elektrikli gereçler yapımı, besin sanayii, tekstil, kimya, plastik maddeleri işleme, optik eşya, otomobil ve kamyon motoru yer alır.

Madrid, 16. yüzyılda İspanya'nın başkenti olduktan sonra üretim ya da ticaretten çok bir tüketim merkezi haline geldi. Ekonomik faaliyetler büyük ölçüde kraliyet ailesi ve ulusal hükûmet de dahil olmak üzere kentin hızla artan nüfusunun beslenmesine, bankacılık ve yayımcılık gibi ticari faaliyetlere ayrıldı.
Madrid'de sanayi sektörü 20. yüzyıla kadar gelişmedi, ancak daha sonra sanayi büyük ölçüde genişledi ve çeşitlendi; İspanya'nın ikinci sanayi şehri haline geldi. Kentin ekonomisi zamanla hizmet sektörüne doğru kaymaktadır. Önemli bir Avrupa finans merkezi olan Madrid'in borsası, hem IBEX 35 endeksini hem de buna bağlı Latibex borsasını içeren Avrupa'nın üçüncü büyük borsasıdır.
Londra, Paris, Frankfurt ve Amsterdam'dan sonra Madrid, Avrupa'nın beşinci büyük ticari merkezidir ve dünyada 11. sırada yer almaktadır. Web sayfası oluşturma açısından İspanyolca konuşulan şehirlerin başında gelmektedir.

Madrid'de ortalama hane geliri ve harcaması, İspanya ortalamasının %12 üzerindedir. 2010 yılında yoksulluk sınırı altında olarak sınıflandırılan oran %15,6'dır; bu oran 2006 yılında %13,0 iken, İspanya ortalaması olan %21,8'den daha düşüktür. Varlıklı olarak sınıflandırılan oran ise %43,3 ile İspanya genelinden (%28,6) çok daha yüksektir.
Madrid sakinlerinin tüketimi, iş kayıplarından ve 2012 yılında satış vergisinin %8'den %21'e yükseltilmesi de dahil olmak üzere kemer sıkma önlemlerinden etkilenmiştir. Konut fiyatları 2007'den bu yana %39 oranında düşmüş olsa da, 2014 yılı başında ortalama konut fiyatı metrekare başına 2.375,6 Avro idi ve 22 Avrupa şehri listesinde Londra'dan sonra ikinci sırada gösteriliyordu.

İşgücüne katılım, 2011'de 1.638.200 kişi ile nüfusun %79'unu oluşturmaktadır. Ayrıca istihdam edilen işgücünün %49'u kadınlardan oluşmaktadır. Ekonomik olarak aktif kişilerin %41'i üniversite mezunudur, bu oran İspanya geneli için %24'tür.
2011 yılında işsizlik oranı %15,8 ile İspanya geneline göre daha düşük kalmıştır. 16-24 yaş arası nüfusta işsizlik oranı %39,6'dır. 2013 yılında işsizlik %19,1 ile zirveye ulaşmış, ancak 2014 yılında ekonomik toparlanmanın başlamasıyla istihdam artmaya başlamıştır. İstihdam hizmet sektörüne doğru kaymaya devam etmektedir. 2011 yılı itibarıyla tüm işlerin %86'sı bu sektörde yer alırken, İspanya genelinde bu oran %74'tür. 2018'in ikinci çeyreğinde işsizlik oranı %10,06 olarak belirtilmiştir.

Madrid mutfağı, İspanya'nın diğer bölgelerinden çok etkilenmiştir ve kimliği göçmenlerden gelen öğeleri özümseme yeteneğindedir.
Nohutlu bir güveç olan cocido madrileño Madrid mutfağının en sembolik yemeklerindendir. callos a la madrileña, genellikle sığır işkembelerden yapılan başka bir geleneksel kış spesiyalitesidir. Şehirde tipik diğer sakatat yemekleri Gallinejas veya ızgara domuz kulağıdır. Kızarmış kalamar, Madrid'de mutfak uzmanlığı haline gelmiş olan kalamarlı sandviç genellikle '' olarak tüketilir.
Madrid mutfağının vazgeçilmezi kabul edilen diğer birkaç yemek şunlardır: Pottage (çömlekte sebze çorbası), sopa de ajo (Sarımsak çorbası), İspanyol omleti, besugo a la madrileña (Çipura), caracoles a la madrileña (Madrid usulü salyangoz) (salyangozlar, sp. Cornu aspersum) veya Soldaditos de Pavía, patatas bravas (barlarda atıştırmalık olarak tüketilir) veya gallina en pepitoria (kaynatılmış yumurta sarısı ve bademler ile pişirilmiş tavuk veya piliç).
Geleneksel tatlıları, Fransız tostu (Yumurtalı ekmek) (Paskalya'da tüketilen bir Fransız tost çeşidi) ve bartolillos ‘dur.

Şehir, alternatif sanat ve etkileyici sanat icra etmek için mekanlara sahiptir. Ópera, Antón Martín, Chueca ve Malasaña dahil olmak üzere çoğunlukla şehir merkezinde bulunurlar. Ayrıca Madrid'de Alternatif Sanat Festivali, Alternatif Sahne Festivali gibi birçok festival vardır.
Malasaña mahallesinin yanı sıra Antón Martín ve Lavapiés'de birçok bohem kafe/galeri bulunur. Bu kafeler, dönem veya retro mobilyalar veya sokaktaki mobilyaları, içlerinde renkli, geleneksel olmayan atmosferi ve genellikle her ay yeni bir sanatçı tarafından sergilenen ve genelde satılık sanat eserleri ile simgelenir. Kafeler arasında Malasaña'da retro kafe "Lolina" ve bohem kafeleri "La Ida", "La Paca" ve "Café de la Luz", Huertas'ta "La Piola" ve Lavapiés'te Café Olmo ve Aguardiente vardır.

National Auditorium of Music, Madrid'deki klasik müzik konserlerinin ana mekanıdır. İspanyol Ulusal Orkestrası, Chamartín Senfoni Orkestrası'na ve Madrid Topluluğu Orkestrası ile Madrid Senfoni Orkestrası'nın senfonik konserlerine ev sahipliği yapar. Aynı zamanda Madrid'de turneye çıkan orkestralar için de ba

Malta, resmî adıyla Malta Cumhuriyeti (Maltaca: Repubblika ta' Malta), Güney Avrupa'da, Akdeniz'de, Sicilya ve Kuzey Afrika arasında yer alan bir ada ülkesidir. İtalya'nın 80 km (50 mil) güneyinde, Tunus'un 284 km (176 mil) doğusunda ve Libya'nın 333 km (207 mil) kuzeyinde bir takımadadan oluşmaktadır. İki resmi dil Maltaca ve İngilizcedir, ancak Maltaca ulusal dil olarak kabul edilmektedir. Ülkenin başkenti, hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından Avrupa Birliği'nin (AB) en küçük başkenti olan Valletta'dır.
Yaklaşık 574.250 nüfusa ve 316 km² (122 sq mi) bir alana yayılmış olan Malta, yüzölçümü bakımından dünyanın onuncu en küçük ülkesi ve nüfus yoğunluğu bakımından dokuzuncu en yüksek ülkesidir. Çeşitli kaynaklar ülkenin tek bir kentsel bölgeden oluştuğunu düşünmektedir ve bu nedenle sıklıkla şehir devleti olarak tanımlanmaktadır.
Malta, en az MÖ 6500 yılından, Mezolitik dönemden beri yerleşim görmüştür. Akdeniz'in merkezindeki konumu, tarihsel olarak büyük jeostratejik öneme sahip olmasını sağlamış ve adaları yöneten ve kültürünü ve toplumunu şekillendiren bir dizi güç olmuştur. Bunlar arasında Antik Çağ'da Fenikeliler, Kartacalılar, Yunanlılar ve Romalılar; Orta Çağ'da Araplar, Normanlar ve Aragonlular; ve modern çağda Hospitalier Şövalyeleri, Fransızlar ve İngilizler yer almaktadır. Malta, 19. yüzyılın başlarında İngiliz yönetimine girdi ve İngiliz Akdeniz Filosu'nun karargahı olarak hizmet verdi. II. Dünya Savaşı sırasında Mihver devletleri tarafından kuşatıldı ve Kuzey Afrika ve Akdeniz için önemli bir Müttefik üssü oldu. Malta 1964 yılında bağımsızlığını kazandı ve 1974 yılında mevcut parlamenter cumhuriyetini kurdu. Bağımsızlığından bu yana Milletler Topluluğu ve Birleşmiş Milletler üyesidir; 2004 yılında Avrupa Birliği'ne ve 2008 yılında avro bölgesi para birliğine katıldı.
Malta'nın uzun yabancı yönetim geçmişi ve hem Avrupa hem de Kuzey Afrika'ya yakınlığı, sanatını, müziğini, mutfağını ve mimarisini etkilemiştir. Malta'nın İtalya ve özellikle Sicilya ile yakın tarihi ve kültürel bağları vardır; Maltaca ve İngilizce resmi dilleri olmasına rağmen, Malta halkının %62 ila %66'sı İtalyanca konuşmaktadır veya İtalyanca hakkında önemli bilgiye sahiptir; İtalyanca 1530'dan 1934'e kadar resmi statüye sahipti. Malta, Hristiyanlığın erken merkezlerinden biriydi ve Katoliklik devlet dinidir, ancak ülkenin anayasası vicdan ve dini ibadet özgürlüğünü garanti etmektedir.
Malta, gelişmiş, yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Bölge, sıcak iklimi, çok sayıda rekreasyon alanı ve üç UNESCO Dünya Mirası Alanı da dahil olmak üzere mimari ve tarihi anıtlarıyla hem gezginleri hem de giderek büyüyen bir yabancı topluluğu cezbetmekte ve turizme büyük ölçüde bağımlıdır: Ħal Saflieni Hypogeum, Valletta ve dünyanın en eski bağımsız yapılarından bazıları olan yedi megalitik tapınaktır.

Malta'da ilk yaşayan insan belirtileri 1. Neolitik Döneme dayanmaktadır. Yeni Taş Devri insanlarının varoluş kanıtlarına Malta'nın güneyinde, Birzebbuga'nın yakınındaki Ghar Dalam mağarasında rastlanmaktadır. Arkeologlar bu bölgede önceki dönemlerden kalma geyik, hipopotam ve bodur fillerin kalıntılarını da keşfetmişlerdir. Bu kalıntılar, Malta'nın günümüz Avrupa ve Afrika kıtalarına bağlı olduğu dönemlere aittir. Takip eden koloniler, büyük ihtimalle Sicilya'dan geldikleri tahmin edilen, tapınak inşa eden ırklar (topluluklar) getirmişlerdir. O dönem yaşamış olan Maltalılar, binlerce yıldan sonra bile bugün hala ayakta kalabilmeyi başarmış, hayat tarzları ve medeniyet düzeyleri hakkında bizleri hayrete düşüren yapılar bırakmışlardır.
Araştırmacılar Ggantija'da (Gozo) bulunan tapınakların Türkiye'de Şanlıurfa'da bulunan Göbeklitepe'den sonra yeryüzünün en eski, tek başına ayakta durabilen abideleri olarak nitelendirmektedirler. Restorasyon çalışmaları nedeniyle geçici olarak kapalı olan Paola'daki Hypogeum, tarih öncesi dönem mühendisliğinin olağanüstü başarısının bir göstergesi olarak, kayalardan oyulmuş odalar ve labirent geçişleriyle türünün tek yeraltı tapınağıdır. Diğer tapınaklar Mnajdra, Hagar Qim, Tarxien görülmeye değer pek çok yer gibi Malta'nın "Kutsal Ada" oluşu teorisini doğrulamaktadır.

MÖ 800 ile MS 870 yılları arasında Malta, adadaki varlıklarına dair belirgin izler bırakan ve art arda gelen medeniyetlerin beşiği olmuştur.
MÖ 8. yüzyılda Fenikelilerin adaya gelmesi tarih öncesi çağların sona ermesi ve Malta'nın tarih sayfalarına girmesinin müjdecisi olmuştur. Yeni hükümdarlarının ticari becerileri sayesinde Akdeniz komşularıyla artan ilişkiler ve ticaretin getirdiği yararlarla Malta Adaları'nın yalnızlığı da sona ermiştir. Fenikelilerin bölgedeki hakimiyeti MÖ 5. yüzyılda yavaş yavaş sönmeye başlamış ve yerini onları takip eden Kartacalılara bırakmıştır. Kartacalılar MÖ 480 dolaylarında Malta'yı devralmış ve yaklaşık iki yüzyıl hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir.
MÖ 218 yılında Malta Adaları, bölgeye baştan başa yayılarak büyük bir imparatorluk olan Romalıların bir parçası olmuştur. Romalılar döneminde meydana gelen en önemli olay ise hiç şüphesiz MS 60'taki St. Paul gemi kazası ve akabinde de yerel nüfusun yeni bir din olan Hristiyanlığa geçmesidir. MS 4. yüzyılın sonlarına doğru Malta Doğu Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine geçmiştir.
Arap hakimiyetinin 1090 yılında Normanların istilası ve adayı fethetmesiyle sona ermesine rağmen etkileri 13. yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir. "Norman" dönemi nispeten kısa sürmüştür ve bu dönemden sonra Malta art arda gelen hükümdarlar dönemine girmiştir.

Hospitalier Şövalyeleri, 1530'dan 1798'e kadar Sicilya Krallığı'nın bir vasal devleti olarak Malta'yı yönetmiştir. Bu yönetime Hospitalier Maltası ismi verilmektedir. Neolitik dönemden yüzlerce yıl sonra 1530 yılında adaya gelen St. John'un emrindeki şövalyeler beraberlerinde bambaşka, zengin bir kültür getirdiler. St. John şövalyelerinin tarihi, 11. yüzyılın ortalarında başlar. Şövalyelerin gerçek görevi, savunma yapmak, Hristiyan hacılara kutsal topraklara kadar refakat etmek ve zor durumda olan insanlara yardımda bulunmaktı. Fakat daha sonraları amaçları değişti. Hristiyan olmayanlara saldırmak en büyük görevleri haline geldi. Şövalyeler Hristiyanlık dininin askerleri durumuna geldiler. Kutsal topraklardaki bütün kaleleri, büyük arazileri, her şeyi ele geçirdiler ve bir donanma kurdular.
1291'de Müslümanların gelişiyle, şövalyelerin durumu değişti. Rodos'u geri alarak Türklere karşı iki yüzyıl mücadele ettiler ama 1522'de Kanuni Sultan Süleyman Rodos'u ele geçirerek, şövalyeleri adanın dışına sürdü. Yeni bir vatana ihtiyaç duyan şövalyeler 1530'da imparator Şarlken'in verdiği imtiyazlarla Malta'ya yerleştiler. Gelir gelmez ticareti ve sosyal ilişkileri geliştirmeye başladılar, yeni hastaneler yaptılar, en önemlisi de adada güçlü bir kalkınma hareketi başlattılar. Fakat Kanuni Sultan Süleyman, Avrupa'nın geçiş yolları üzerinde bulunan Malta'yı da imparatorluk sınırlarına katmak istiyordu. 1565'te güçlü bir donanma ile Malta'ya geldi ve kuşatma başlattı. Kuşatma 4 ay kadar sürdü. Sonunda Sicilya'dan gelen yardımla şövalyeler galip geldiler. Şövalyeler bu savunmayla Güney Avrupa'nın ve Hristiyanlık aleminin güvenini kazandılar. Türklere karşı kazanılan bu zaferden sonra, Malta ve Gozo'yu büyük bir şevkle geliştirmeye başladılar. Adalar, bu dönemde mimarlık, sanat ve kültür açısından altın devrini yaşadı. Malta'daki pek çok görkemli yapı bu dönemin eserlerindendir. Valletta şehri, ismini şövalyelerin büyük ustası Jean Parisot De La Vallette'den almıştır. Valletta en erken dönem raylı sistemin kullanıldığı şehirlerden biridir.

Malta'daki Fransız hakimiyeti kısa ve inişli çıkışlı olmuştur.1798'de adaya gelen Napolyon ve kuvvetleri adalılar tarafından başta iyi karşılanmışlardı. Buna rağmen St. John şövalyeleri tarafından, Fransa'dan gelen devrimci fikirler nedeniyle hiç sevilmediler.
Yeni hakimlerin getirdiği radikal değişiklikler hala kilise ve soylular tarafından yönetilen ve her iki kuruma da sadık yerlilerin gözüne fazla göründü. İlkokulların kurulması ve bunun gibi olumlu yasalar bunu kiliseye karşı bir hareket olarak nitelendiren halkta dengesizlikler yarattı.
Eylül 1800'de Malta'nın özgürlüğüne kavuşmasına yardımcı olmaya gelen Britanya kuvvetlerinin kuşatmasına kadar Fransızlar gelişlerinden 3 ay sonra ayaklanan halk tarafından Valletta ve Three Cities'in gerilerine sürülmüş ve orada kalmışlardır. Böylece Britanya filosu Grand Harbour'a girmiş ve 1,5 yüzyıl oradan ayrılmamıştır.

Britanya hakimiyetinin Malta tarihinde önemi büyüktür. Fransızların kovulması için Maltalılara yardım eden İngilizler kendilerini adanın hakimi olarak buldular fakat başta toprakları ellerinde tutup tutmamakta tereddütlüydüler.
1802'de yapılan bir anlaşmayla Malta'nın St. John düzenine geri dönmesine karar verilmiş ancak halk eski hükümdarlarına geri dönme taraftarı olmamış ve İngiliz himayesi altında kalmak istemiştir. 1814'te imzalanan Paris Anlaşması'yla İngiliz İmparatorluğu'na katılan Malta, İngiltere için Doğu'ya bir atlama taşı olarak stratejik önemini korumuştur.
21 Eylül 1964 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Malta'da İngiliz kuvvetleri 31 Mart 1979 tarihine kadar varlıklarını korumuşlardır.

Malta, 1964'te bağımsızlığını kazanmasının ardından Milliyetçi Parti yönetimine geçmiş, aynı yıl İngiliz'lerle yapılan bir anlaşmayla, İngiltere'nin askerlerini beş yıl içinde geri çekmesi kararlaştırılmış, 1965'te de Avrupa Konseyi'ne üye olmuştur.
1971 seçimlerinde İşçi Partisi iktidara gelmiş ve hükûmeti İngiliz egemenliğine karşı mücadele eden Dominic Mintoff kurmuştur. Yeni hükûmet dış politikada köklü değişikliklere gitmiş, Amerikan savaş gemilerinin Malta'ya uğraması yasaklanmış, Libya ile iyi ilişkiler kurulurken, Sovyetler Birliği ve Çin'e yaklaşılmış, bu durum NATO'nun yapmayı vadettiği yardımın üçte ikisini, İngiltere'nin de geri kalanını ödemesini sağlamıştır. İç politikada 18 yaşındaki gençlere oy hakkı verilmiş, eşit işe eşit ücret ilkesi benimsenmiş ve 1974'te İngiltere adına bir vali tarafından yönetilen Malta'da cumhuriyet 

Maltaca (Malti), Maltalılar tarafından kullanılan, Malta ve Avrupa Birliği'nin resmî dillerinden birini oluşturan Latinleşmiş Sami dili. Latin alfabesi kullanılarak yazılan dilin kökenleri tarihi Sicilya Arapçasına dayanmakta olup, tarih boyunca Latin dilleri ve İngilizceden yoğun ödünçlemeler almıştır. İlk olarak 15. yüzyılda yazılmaya başlanmış dil, 1934'te Malta'nın resmî dili olmuştur.

Maltaca, tarihî bir Arapça formu olan ve Mağrip Arapçasından türemiş Sicilya Arapçası kökenlidir ve Sicilya Emirliği'nde 831-1091 yılları arasında gelişmiştir. Maltacayı oluşturacak dilin Malta'ya Sicilya'dan 10. yüzyılda geldiği düşünülmektedir. Bu sav, modern Maltalıların, Sicilyalılar ve Calabrialılar ile ortak bir kökene dayanmaları ve Levant ile Kuzey Afrika halklarından genetik açıdan düşük oranda etkilenmiş olmaları ile desteklenmektedir.
Malta'nın Normanlar liderliğinde ele geçirilmesi ve yeniden Hristiyanlaşması sonucunda Maltaca, Klasik Arapçadan bağımsız gelişmiş ve zamanla Latinleşmiştir. Norman hakimiyeti sonucunda bölgeden Müslümanlar sürülmesiyle Malta Arapçası izole kalmış ve farklı bir dile evrilmiştir. Sicilya'daki Sicilya Arapçası yerini bir Romen dili olan Sicilyacaya bırakmış olmasına rağmen, Maltaca İtalyanca yanında bir halk dili olarak gelişmeye devam etmiştir.
Dile yapılan ilk atıf 1436 yılında gerçekleşmiş ve Maltaca lingua maltensi olarak adlandırılmıştır. Maltaca ilk belge ise Pietru Caxaro tarafından yazılmış ve 15. yüzyıla tarihlenen Il-Kantilena (Maltaca: Xidew il-Qada) olmaktadır. Maltaca ilk sözlük 16. yüzyılda Maltaca-İtalyanca olmak üzere üretilmiştir, ancak bu eser kaybolmuştur. Maltaca kelimeler listesi, Hieronymus Megiser'in Thesaurus Polyglottus (1603) ve Propugnaculum Europae (1606)  eserlerinde yer almıştır, Domenico Magri ise Hierolexicon, sive sacrum dictionarium (1677) eserinde bazı Maltaca sözcüklerin etimolojisini vermiştir.
1934 yılında Malta, İtalyancayı resmî dil statüsünden çıkarmış ve Maltaca ve İngilizceyi yeni resmî dilleri olarak kabul etmiştir.

Maltaca, tüm Sami dilleri gibi Afro-Asyatik dil ailesine mensuptur. Sami dilleri içerisinde ise tarihi bir Arap dili olan Sicilya Arapçasından türemiştir. Bu anlamda soysal açıdan Mağrip Arapçası ile ilişkilidir.
Maltaca, diğer Arapça değişkelerin de olduğu gibi Klasik veya Standart/Fasih Arapça ile iki dillilik ilişkisi göstermez. Bu neden ötürü dil, Arap makrodilini oluşturan 30 değişkeden ayrı olarak sınıflandırılır. Maltacayı ayıran başka bir özellik, dilin morfolojisinin ve söz varlığının başta İtalyanca ve Sicilyaca olmak üzer Latin dillerinden önemli oranda etkilenmiş olmasıdır.

Maltaca söz varlığının yaklaşık üçte birini Arapça kökenli kelimeler oluşturur ve bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan temel kelimeleri kapsar. Dilin söz varlığının yaklaşık yarısı Standart İtalyanca ve Sicilyaca kökenlidir, İngilizce ise %6 ile %20'sini oluşturur.
2016'da yürütülmüş bir araştırmaya göre Maltaca konuşurları Tunus Arapçası bir konuşmanın yaklaşık üçte birini anlayabilmektedir. Buna karşılık Tunus Arapçası konuşurları Maltaca bir konuşmanın yaklaşık %40'ını anlamaktadır. Maltaca ve Tunus Arapçası arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik, Tunus Arapçası ve çevresindeki diğer Arapça değişkeleri arasında olandan daha düşüktür.

Maltaca, tarihi boyunca sadece Latin alfabesi kullanılarak yazılmıştır ve dilin en eski yazılı kaynağı Geç Orta Çağ'a dayanmaktadır. Dil, hâlâ tamamıyla Latin alfabesi kullanılarak yazılan tek Sami dili olmaktadır. Malta alfabesi 29 harf ve bir digraftan oluşur.

Kuruluşlar
(Maltaca) Il-Kunsill Nazzjonali ta' l-Ilsien Malti4 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Maltaca) L-Akkademja tal-Malti
(Maltaca) Għaqda tal-Malti - Università
Teknoloji ve Maltaca
(İngilizce) Enabling the Maltese Language in Windows XP 9 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
(İngilizce) English Maltese Dictionary 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yazın ve dilbilim
(Maltaca) The Technical Committee for Literature within the National Council for the Maltese Language25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Maltaca) Maltese Language in Broadcasting
(İngilizce) Maltese verbal morphology 15 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)

Man Adası (İngilizce: Isle of Man, Manca: Ellan Vannin), İrlanda Denizi'nde, Britanya Adaları'nın coğrafî merkezinde yer alan ada. Birleşik Krallık'a dâhil olmamakla beraber Taç Toprakları olarak kraliyete bağlıdır. (İngilizce: crown dependency).

Ada günümüzdeki adını tarihî Mann Krallığı'ndan alır. Bir iddiaya göre Mann adı, adayı koruduğuna inanılan Manannán mac Lir adlı Kelt deniz tanrısının adından gelir.

Man Adası ilk kez 8. yüzyılda Viking yerleşim yeri olarak kullanılmaya başlandı. 1079'da Godred Crovan tarafından Mann ve Adalar adlı Nors krallığı kuruldu. 1266'da Norveç Kralı IV. Magnus tarafından Perth Antlaşması uyarınca İskoçya'ya bırakıldı. 14. yüzyılda İngiliz egemenliğine girdi ve 1765'te Birleşik Krallık'a bağlandı.

Man Adası iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Birleşik Krallık'a bağlıdır. Birleşik Krallık Kralı III. Charles aynı zamanda Man Adası'nın devlet başkanıdır. Kralın adada kullanılan unvanı "Man'ın Efendisi"dir. Bu unvan her iki cinsiyet için de kullanılabilir. Bununla birlikte Birleşik Krallık ve Hindistan kraliçesi Victoria, "Man'ın Hanımefendisi" unvanını kullanmayı yeğlemiştir.
Adanın resmî olarak yönetimi devlet başkanı olan kraliçenin vekili konumundaki bir valiye (İngilizce: Lieutenant Governor) bağlıdır; fakat son zamanlarda bu merci, adanın yürütme organı olmaktan çıkmış ve daha çok seremoniler ile ilişkili devlet başkanı rolünü almıştır.
Resmî olarak Man Adası egemenliği, adı Tynwald olan, bir parlamentoya dayanır. Tynwald'ın 1000 yılı aşkın bir geçmişi olduğu ve dünyada en eski parlamento tipindeki yasama organı olduğuna dair belgeler bulunmaktadır. Tynwald Parlamentosu'nun iki bölümü bulunur: House of Keys (Anahtarlar Evi) ve Yasama Konseyi. Anahtarlar Evi 5 yılda bir yapılan seçimle gelen 24 mebus üyeden oluşur. Yasama Konseyi ise Tynwald Başkanı, Başsavcı (Attorney-General), Anglikan Sodor ve Man Başpiskoposu, 3 tayinle seçilmiş kişi ve Anahtarlar Evi tarafından seçilen 8 mebustan oluşur. Genellikle Man Adası yasama organı Birleşik Krallık Parlamentosu'ndan geçen yasaları aynen kabul eder; ama bazı konularda özerk yasalar çıkarır. Örneğin; Man Adası asgarî evlenme ve otomobil kullanabilme yaşı 16'dır. (Birleşik Krallık'taysa 18)
Tynwald'da çoğunluğu bulunan parti başkanı bir Man Adası Hükümeti oluşturur. Man Adası Hükûmeti Başkanı, seçtiği Bakanlar Heyeti ve Man Adası devlet daireleri başkanları ile birlikte adanın yürütme mercileridir.
Man Adası, Avrupa Birliği üyesi değildir; ancak AB ile yapılan anlaşmalar uyarınca sınırlı şekilde gümrüksüz mal dolaşımına izin verilmektedir. AB vatandaşları adada serbestçe seyahat ve ikâmet edebilir; ama çalışamaz. Man Adası vatandaşlarının da AB'de çalışması sınırlandırılmıştır. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasının ada üzerinde ne etkiye sahip olacağı belirsizdir.
Man Adası bayrağı ve devlet arması bir üçgen şeklini alan üç bacak göstermektedir. Man Adası kuyruksuz kedisi ile meşhurdur. Bu üç bacaklı şekil ve kedilerin neden kuyruksuz olduğuna dair birçok yerel efsane vardır.

Man Adası, düşük vergilere sahip bir ekonomidir. Adada değer artış kazancı vergisi, varlık vergisi, damga vergisi ve veraset vergisi uygulanmamaktadır. Uygulanan en yüksek gelir vergisi oranı %20'dir. Neredeyse her türlü gelir için kurumlar vergisi %0'dır, bunun istisnası %10 vergi alınan bankaların elde ettiği kâr ve adada yer alan taşınmaz maldan elde edilen gelirdir. Bu nedenle ada vergi cenneti olarak ünlenmiş, buna karşılık olarak onlarca ülkeyle vergi bilgisi değişimi antlaşmaları imzalayıp 2009 yılında OECD tarafından uluslararası vergi standartlarına uygunluğu gösteren beyaz listeye eklenmiştir.
Adanın gayri safi yurt içi hasılasına en büyük katkı adada yürütülen offshore bankacılık dolayısıyla finans sektörü tarafından sağlanmaktadır. Işıkçılık başta olmak üzere üretim ve turizm sektörleri ada ekonomisine katkıda bulunan diğer sektörlerdir. Tarım ve balıkçılık tarihsel olarak önem arz etse de ekonomiye katkıları azalmıştır.

Yarı özerk Man Adası Hükümetinin resmî websitesi 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)(Erişim tarihi:17.5.2009).
Man Adası kılavuzu 1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)(Erişim tarihi:17.5.2009).
Man Adası ile ilişkili konular için özel websitesi 23 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)(Erişim tarihi:17.5.2009).

Halk inançları, dini araştırmalarda ve folkloristikde popüler din ve yöresel dinin yanı sıra örgütlü dinin resmi doktrinleri ve uygulamalardan farklı olarak görülen dinin çeşitli biçimlerini ve ifadelerini tanımlamak için kullanılan terimlerdir. Halk inançlarının kesin tanımı akademisyenler arasında değişir.
Halk Dini ya da Halk İnancı, resmî inancın karşıtı niteliğinde bir inanç türüdür. Resmî din(kimi zaman devlet dini) karşıtı olan, resmî inanca bağlı olanların benimsemediği ancak toplumca benimsenebilen, yaygın bir inanç türüdür. Ancak toplumun tümü değil "çoğunluğu" bu inanca bağlı olmak yükümlülüğündedir.

Halkbilimi'nin inceleme alanıdır. Terimin ilk ortaya atılışı 1901 yılına denk gelir. Halk Dini bazı üniversitelerde, örneğin: Pennsylvania Üniversitesi ve Indiana Üniversitesinde ders olarak okutulmuştur.

Petrol, neft ya da yer yağı, hidrokarbonlardan oluşmuş, sudan yoğun kıvamda, koyu renkli, arıtılmamış, kendisine özgü kokusu olan, yer altından çıkarılmış doğal yanıcı mineral yağı. Latincede taş anlamına gelen "petra" ile yağ anlamına gelen "oleum" sözcüklerinden oluşmuştur (Petra oleum = Petrol).
Petrol halk arasında, yalnız belirli bir yakıt (benzin, gazyağı, dizel - motorin, motor yağı, fuel oil) olarak bilinmesine rağmen, aslında petrol kelimesi doğal halde bulunan ve yeraltından çıkarılan işlenmemiş ham petrol anlamına gelmektedir.
Petrol, hidrokarbonların karışımından meydana gelmiş olup, her zaman sabit bir kimyevî bileşimi yoktur. Doğal akaryakıt olan ham petrol, bulunduğu memleketlere göre değişen bileşimler gösterir. Örneğin; Amerika'da özellikle Pensilvanya bölgesinde çıkarılan petroller genellikle hidrokarbon sınıfından olan bileşikleri, Rusya petrolleri, kötü kokulu naften sınıfından bileşikleri; Romanya petrolleri ise bu ikisinin bir karışımını içerir.
Çeşitli tipteki petrollerin kendine has ağırlıkları 0,80-0,96; alevlenme noktaları 15-120 °C ve ortalama ısıtma kuvvetleri 10,500 kcal/kg'dır. Ortalama elementel bileşimleri ise; karbon %84, hidrojen %12, oksijen %1 olup çok az miktarda da kükürt bulunur. Teksas ve Kaliforniya petrollerinde kükürt diğerlerine oranla fazladır.
Değişik kimyasal içeriğe sahip hidrokarbonların bir araya gelerek oluşturduğu değişik kimyevi bileşimde olan çok sayıda petrol tipi bulunmaktadır (Örneğin: parafin bazlı petrol, asfalt bazlı petrol gibi).
Yüz milyonlarca yıl önce, denizlerde yaşayan ya da suların denizlere sürüklediği hayvan ve bitki kalıntıları anaerobik bir ortamda, gerekli şartlar altında (ısı basınç ve mikroorganizmaların etkisiyle), ham petrole benzer kerojeni meydana getirmiştir. Kerojen sonradan, yukarı tabakalara doğru göç etmesi esnasında gittikçe değişmiş ve ham petrolü meydana getirmiştir. Bu yüzden de hiçbir sahanın ham petrolü, tam olarak öteki bir sahanın ham petrolüne uymaz; muhakkak az çok farklar bulunur. Hatta bu durum, aynı bir petrol sahasında bile, çoğu zaman görülür.
OPEC'in kurucusu Venezuelalı politikacı Juan Pablo Pérez, doğaya ve dünya siyasetine yaptığı olumsuz etkilerinden dolayı petrolü şeytanın pisliği olarak tanımlamış ve gelecekte insanlığın mahvına sebep olacağını öngörmüştü.

Günümüzde ekonomi, siyaset ve teknolojide oldukça önemli olan petrol, herhangi bir şekliyle antik zamanlardan bu yana kullanılagelmiştir. Öneminin artışı ise, içten yanmalı motorların keşfi, sivil havacılığın artması ve petrolün Organik Kimya'da ve özellikle plastik, yapay gübre, çözücü, yapıştırıcı ve böcek zehri üretimindeki öneminden ileri gelmiştir.
Herodotus ve Diodorus Siculus'a göre,  4000 yıldan daha önce, Babil'de Kule ve duvarların inşasında asfalt kullanılmıştır. Babil yakınındaki Ardenicca yakınlarında ve Zacynthus' ta zift kaynakları vardı. Fırat nehrinin şubelerinden Issus nehri kıyılarında çok miktarda zift bulunuyordu. Antik İran tabletlerine göre, İran medeniyeti zamanla sağlık ve aydınlatma alanlarında petrol kullanmıştır. MS 347'de Çin'de bambu kaplı kuyulardan petrol üretilmiştir. Myanmar'a giden erken dönem İngiliz araştırmacıları Yenangyaung'da gelişmiş bir petrol üretim endüstrisi olduğunu ve 1795'te elle kazılmış yüzlerce petrol kuyusunun üretimde olduğunu kaydederler. Yenangyaung'daki Petrol sahalarının mitolojik orijini ve bu sahaların 24 ailenin tekelinde bulunması çok eskiden beri kullanılan kaynaklar olduklarını belirtir.
Pechelbronn (Zift Çeşmesi) petrolün Avrupa'da ilk olarak bulunduğu ve kullanıldığı yerin adıdır. Petrolün suyla karışık olarak yüzeye çıktığı Erdpechquelle, 1498'den bu yana sağlık vb. amaçlarıyla kullanılan bir kaynaktır. Ayrıca 18. yüzyıldan bu yana petrol kumlarından da petrol üretilmektedir.
Aşağı Saksonya'daki Wietze'de doğal asfalt/bitumen 18. yüzyılda bulunmuştur.
Pechelbronn'da da Wietze'de de kömür endüstrisi petrol teknolojilerini domine etmiştir.

Petrol, denizlerdeki bitki ve hayvanların çürüdükten sonraki kalıntılarından oluşur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürüdükten sonra, geriye yalnızca yağlı maddeler kalır. Çamur ve büyük kaya katmanları altında kalan yağlı maddeler de petrol ve gaza dönüşür.
Petrolün kimyasal yapısı farklı uzunluklardaki hidrokarbon zincirlerinden oluşur. Bu zincirler, petrolün arıtım sürecinde, damıtma sayesinde ayrıştırılıp benzin, jet yakıtı, kerosen gibi ürünler elde edilir.
Bu alkanların genel gösterimi CnH2n+2 biçimindedir. Örneğin benzinde yaygın olarak bulunan 2,2,4-Trimetilpentanın ifadesi: C8H18 biçiminde olup oksijen ile ısıveren tepkimesi şöyledir:
C8H18 (s) + 12.5 O2 (g) → 8 CO2 (g) + 9H2O(g) + ısı
Petrolün veya benzinin kısmi yanması karbon monoksit ve/veya nitrik oksit gibi zehirli gazların yayımına yol açar.
C8H18(s) + 12.5O2(g) + N2(g) → 6CO2(g) + 2CO(g) + 2NO(g) + 9H2O(g) + ısı
Petrol, yüksek ısı ve/veya basınç ortamında, ısıalan tepkimeler sonucunda oluşur. Örneğin kerojen farklı uzunluklardaki hidrokarbonlara bölünebilir:
CH1.45 (k) + ısı →.663CH1.6 (s) +.076CH2 (s) +.04CH2.6 (g) +.006CH4 (g) +.012CH2.6 (k) +.018CH4.0 (k) +.185CH.25 (k)
Petrolün organik kökeni incelenirse kerojen adlı çözünmeyen, ağır ve katı organik molekül görülür. Kerojenler birkaç tipten meydana gelirler bu tipler de petrol oluşup oluşmayacağını belirler, zira sadece tip-1 ve tip-2 kerojen petrol oluşturur. Bu kerojenlerin kökeni ise denizel organik kalıntılardır. Planktonik tek hücreliler ve alglerin kalıntıları uygun şartlarda petrol oluşturmaya meyillidir. Tip-3 kerojen karasal kökenli organik kalıntılardan oluşur ve uygun şartlara gaz üretme potansiyeline sahiptir.

Petrol en genel itibarıyla deniz kökenli (marine) organik maddelerin çökelmesi sonucu meydana gelen organik içerikçe zengin sedimanter kayaların jeolojik zaman süreci içinde gömülmesiyle ısı ve basınç etkisi altında meydana gelen bir organik üründür. Öncelikle bu organik maddeler diyajenez süreciyle (ki erken gömülme şartlarını içerir görece düşük basınç ve sıcaklık) hacimsel küçülmeye uğrar ve tetiklenen birtakım kimyasal reaksiyonlar sonucu kerojen oluşturur. Çökeller içinde sıkışma sonucu su da ortaya çıkar ve organik maddeye doygun tortul kayaçlar elde edilmiş olur. Bu noktada en önemli 3 eleman sıcaklık, basınç ve uzun zamandır, zira jeolojik olarak anlaşılması gereken bir zaman dilimi kastedilir. Oluşan kerojen mumsu yapıda, büyük bir organik moleküldür ve suda ve organik çözücülerde çözünmez. Gömülme devam ettikçe sıcaklık ve basınç artar (yerin derinlerine inildikçe bu iki değer artış gösterir) bir yerden sonra katajenez aşamasına gelinir, bu aşamada kerojenden hidrokarbon zincirleri oluşumu başlar ve katajenez şartları oluşacak hidrokarbonu belirler. Petrol oluşumu için gereken sıcaklık 60-150 santigrad derece arasındaki petrol penceresi sıcaklığıdır, bu değerlerin üstünde kerojen bütünüyle çatlamaya ve ufak hidrokarbon zincirleri oluşturmaya başlar ve ürün olarak gaz elde edilir.

Kaynak kayada zaman, sıcaklık ve basınç etkisiyle meydana gelen petrol, jeolojik şartların değişmesi sonucu bir deformasyon veya çatlak sebebiyle kaynak kayadan çıkar ve göçe başlar. Geçirimli kayalar boyunca veya geçirimsiz bölgelerdeki çatlaklardan akarak yer altında ilerler. Nihayet bir engelle karşılaşmazsa yeryüzüne dek çıkar ve bu kaçak-sızıntı olarak bilinir. Dünyada bu şekilde pek çok petrol çukuru vardır. En ünlüsü birçok pleyistosen memeli fosiline de ev sahipliği yapan La Brea katran çukurudur. 
Eğer ki, petrol göçü sırasında geçirimsiz ve sıkı bir tabaka ile karşılaşırsa tuzaklanır ve bu geçirimsiz tabaka örtü kaya olarak adlandırılır. Genelde şeyl, kireçtaşı gibi kayalar örtü kaya olarak bulunur. 

 
Oluşmuş petroller pek çok farklı tür kapan sisteminde bulunabilir. Petrol ve gaz özkütle olarak su ve kayalardan daha ufak değerlere sahip oldukları için yukarı çıkma eğilimindelerdir. Antiklinal, stratigrafik, tuz kubbesi, hidrotermal ve karma kapan türleri olmak üzere 5 çeşit kapan türü vardır. Stratigrafik kapan ise en basit tanımıyla farklı tür tabakaların yan yana gelerek oluşturduğu kapanlardır. Örneğin tektonik veya diyajenetik olarak farklı özellikle iki kaya grubu yan yana gelirse biri rezervuar diğeri ise örtü kaya olarak bulunur ve petrol tuzağı oluşur. 

Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık olarak yüzde 18'i Venezuela^ya aittir. yaklaşık olarak 300 milyar varillik bir petrol varlığına sahip ülkeyi, Suudi Arabistan takip eder. Arabistan'da petrol aramanın başlangıç tarihi kesin olmasa da, 15 Ocak 1902 sembolik bir tarih sayılabilir. Bu, Abdülaziz bin Abdülrahman El Suud'un Riyad'ı ele geçirerek Arap devletinin temellerini attığı gündür.  Ortadoğu'da petrol, 25 Mayıs 1908'de William Knox D'Arcy adlı bir İngiliz milyoner tarafından Batı İran'daki Zagros Dağları'ndaki doğal petrol sızıntısının olduğu Süleymaniye Mescidi'nde bulundu. 265 milyar varillik bir petrol varlığı olan Suudi Arabistan'ı ise Alberta'da bulunan devasa petrol yataklarına sahip olan Kanada takip etmektedir ve 170 milyar varillik bu petrol varlığı dünya rezervlerinin yüzde 10'una tekabül etmektedir. Bu ülkeleri sırasıyla İran ve Irak takip etmektedir, İran petrolleri dünya rezervlerinin yüzde 9.5'una ve Irak petrolleri ise dünya rezervlerinin yüzde 8.7'sine denk gelir.

Petrol endüstrisi ve petrol ürünleri pazarlamada (petrol tankerleri ve genellikle boru hatları) taşıma, arama, çıkarma, rafinaj ve küresel süreçler yer almaktadır. Sektörün en büyük hacimli ürünleri fuel oil ve benzindir. Petrol, aynı zamanda ilaç, solventler, gübre, pestisit ve plastik gibi birçok kimyasal ürünler için ham maddedir.
Petrol, birçok sanayi için çok önemlidir ve sanayileşmiş medeniyetler kendisi için önemli olduğunu bilir ve bu nedenle birçok ülke için önemli husustur. Dünyada petrol tüketimi her yıl yaklaşık olarak 30 milyar varildir ve üst petrol tüketicilerini büyük ölçüde gelişmiş ülkeler oluşturur. 2004 yılında tüketilen petrolün %24'ünü Amerika Birleşik Devletleri tüketmişken 2007 yılında bu oran %21'e düşmüştür.
ABD'de, Arizona, Cali

Hankendi (Azerice: Xankəndi) Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesinde bir şehirdir. 2023 Azerbaycan harekâtına kadar şehir, ayrılıkçı Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin kontrolü altındaydı ve başkenti olarak işlev görüyordu. Azerbaycan'ın kontrolü ele geçirmesinin ardından şehir bir yıl boyunca hayalet şehir olarak kaldı. Şehir, Karabağ dağ sırasının doğu yamaçlarında, Karkar Nehri'nin sol kıyısında, bir vadi içinde yer almaktadır. Karabağ Ekonomik Bölgesi'ne dahildir. Kerkicahan kasabası da Hankendi'nin bir parçasıdır.
Sovyet döneminde şehir, Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nin başkenti olarak ilan edildi ve bölgenin ekonomik ve endüstriyel faaliyetlerin merkezi haline geldi. Ayrıca şehir, Dağlık Karabağ'ın Ermenistan'a birleştirilmesi çağrısında bulunan Ermeni gösterilerinin merkezi olarak siyasi aktivitenin de odak noktası oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nın patlak vermesinden sonra Hankendi büyük hasar gördü ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Ermeni güçlerin kontrolüne geçti.
Ermenilerin kontrolü altındayken şehir, eğitim ve kültürün bölgesel merkezi olarak hizmet vermekteydi. Karabağ Üniversitesi (önceki Artsah Üniversitesi), çeşitli müzik okulları ve bir kültür sarayı burada bulunmaktaydı. Ekonomi genel olarak hizmet sektörüne dayanıyordu ve çeşitli işletmeler, gıda işleme, şarap üretimi ve ipek dokuma en önemli faaliyetler arasındaydı. 2021 itibarıyla Hankendi'nin nüfusu 75.000'di.
İkinci Dağlık Karabağ Savaşı'nın sonunda imzalanan 2020 Dağlık Karabağ Ateşkes Antlaşması'na göre geçici olarak Rus Barış Güçleri'nin kontrolüne devredildi. Aralık 2022 yılında maden yataklarının yasadışı işletilmesine karşı Hankendi-Laçin yolunda protestolar düzenlendi. 29 Eylül 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonucunda Azerbaycan yetkilileri şehri kontrol altına aldı ve neredeyse tüm Ermeni nüfusu, Azerbaycan güçlerinin bölgeye varmasından önce Ermenistan'a kaçtı.

Ermeni Orta Çağ kayıtlarına göre, bölgede bilinen ilk yerleşim Vararakn (Ermeniceː Վարարակն) isminde bir köydü. 10. ve 11. yüzyıllar arası bu yerleşim, Haçen Prensliği'nin parçasıydı. Sonrasında Karabağ Hanlığı'nın yönetimine giren şehir, 1847'de Hankendi (Hanın köyü) olarak adlandırılmıştır.
7 Temmuz 1923'te Sovyetlerin Azerbaycan SSC içinde Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nı kurduğundan bir ay sonra Karabağ'ın merkezi Şuşa'dan 10 km kuzeyde yerleşen Hankendi kentine geçirildi. Kentin adı Ermeni Bolşevik Stepan Şaumyan'ın şerefine Stepanakert (Ermenice: Ստեփանակերտ) yapılmıştır. Bu dönemde şehir hızla büyüyerek Karabağ'ın en büyük şehri haline gelmiş ve 1972 yılında şehri Bakü'ye bağlayan demiryolu hattı çekilmiştir.
De jure olarak Azerbaycan'a bağlı olan Hankendi, Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nda Ermenistan tarafından işgal edildi ve 6 Ocak 1992 tarihinde bağımsızlığını ilan eden de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. Azerbaycan ve Ermenistan arasında devam eden İkinci Karabağ Savaşı 10 Kasım 2020 tarihinde Ermenistan'ın yenilgisiyle sonuçlanmasıyla birlikte ateşkes antlaşması imzalandı ve Hankendi şehri, Rus Barış Gücü gözetiminde Ermenilere bırakıldı. 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonrası şehir Azerbaycan'ın nezaretine bırakılmış olup Azerbaycan Polisi kentte ilk devriyesini 29 Eylül 2023'te atmıştır. Kentte yaşayan birçok Ermeni asıllı kişi ise büyük bir göç hareketiyle kentten ayrılıp Ermenistan'a dönmüştür. 30 Eylül tarihinde şehre gönderilen Azerbaycanlı doktorlar 1 Ekim'de görevlerine başlamıştır. Şehir, 4 Ekim 2023'te tam Azerbaycan kontrolüne geçti. 15 Ekim 2023'te Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından cumhurbaşkanlığının 20. yıldönümünde Sovyet devrinde Azerbaycan Komünist Partisi Dağlık Karabağ Özerk Oblastı merkez parti komitesi için yapılan işgal devrinde ise eski de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin başkanlık binası olarak kullanılan binanın önüne Azerbaycan bayrağı göndere çekildi.

Hankendi, Karabağ Yaylası'nda deniz seviyesinden ortalama 813 metre yükseklikte bulunmaktadır. Köppen iklim sınıflandırmasına göre ılıman dönencealtı iklimi etkisi altındadır.

Dağlık Karabağ'da barışı koruma operasyonları
2023 Hankendi Zafer Geçidi
Biz Dağlarımızız

Bibliyografya
Baranchikov, E.V. (2016). "STEPANAKERT".  Yuri Osipov (Ed.). Great Russian Encyclopedia (Rusça). 31. Moskova: Большая Российская энциклопедия. s. 225. ISBN 978-5-85270-367-5. 30 Haziran 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Haziran 2024. 
Hewsen, Robert H. (2001). Armenia: A Historical Atlas. Chicago: University of Chicago Press. s. 265. ISBN 0-226-33228-4. 

 Wikimedia Commons'ta Hankendi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hanoi, Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti. Hanoi'nin nüfusu yaklaşık 8,054 milyondur (2019). Ho Şi Minh kentinden sonra ülkenin ikinci büyük kentidir. Uzun yıllar Fransız sömürge yönetim merkezi olan Hanoi, II. Dünya Savaşı'nda Japonya tarafından işgal edildi. Şehir 2 Temmuz 1976'da Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.
Song-Koi Irmağının kıyısında, Güney Çin Denizi'nden yaklaşık 120 kilometre uzaklıktadır. Hanoi'nin geniş, ağaçlı cadde ve alanları Fransız sömürgeciliği döneminden kalmadır. Gün boyunca caddeler başlıca ulaşım aracı olan bisikletler ile doludur.
Önemli bir ulaşım merkezi olan Hanoi'yi büyük Haiphong limanıyla birleştiren bir demiryolu vardır. Fransız sömürge başkenti olduğu yıllarda Hanoi'de daha çok ticaret ve zanaat ile uğraşılırdı. 1950'lerden sonra kent, sanayi merkezine dönüştü. Üretilen malların başında makineler, elektrik motor ve jeneratörleri, kontrplak, dokuma, kimyasal maddeler ve kibrit gelir.
Vietnam'ın tarihi boyunca Hanoi önemli bir kent oldu. 1. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar bölgeyi ele geçiren Çinliler, bugünkü Hanoi'ye yakın bir yerde başkentlerini kurdular. 17. yüzyıla kadar Vietnam hükûmetlerinin başkenti, 1897'de Fransız Hindiçini sömürgesinin yönetim merkezi oldu. 1940'tan 1945'e kadar kent Japon işgali altındaydı. Kuzey Vietnam 1954'te bağımsızlığını ilan etti ve Hanoi, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.
Vietnam Savaşı sırasında sık sık ABD uçaklarınca bombalandı; eski anıt ve saraylarla birlikte pek çok yapı yıkıldı. Hanoi'de yabancı işgal ve iç savaşlar sırasında yıkılmayan tarihsel yapılar arasında MÖ 3. yüzyıldan kalma Co Loa kalesi ile Konfüçyüs'e adanmış Edebiyat tapınağı sayılabilir.
21. yüzyılda Hanoi, Kuzey Vietnam'ın kültür, ekonomi ve eğitim merkezidir. Ülkenin başkenti olan Hanoi, 78 yabancı büyükelçiliğe, Vietnam Halk Ordusu'nun genel merkezine, kendi Vietnam Ulusal Üniversite sistemine ve diğer birçok hükûmet organına ev sahipliği yapıyor. Hanoi aynı zamanda 2022'de 18,7 milyon yerli ve yabancı ziyaretçiyle önemli bir turizm merkezidir.[20] Şehir, Thăng Long İmparatorluk Kalesi'ne (UNESCO Dünya Mirası Alanı), Ho Chi Minh Mozolesi'ne, Hoan Kiem Gölü'ne, Batı Gölü'ne ve belediyenin eteklerine yakın Ba Vì Milli Parkı'na ev sahipliği yapmaktadır. Hanoi'nin kentsel alanı, Fransız sömürge mimarisi, sosyalist uluslara özgü brütalist apartmanlar ve şehrin 20. yüzyıldaki hızlı büyümesini yansıtan düzensiz dar sokaklar - tüp evler dahil olmak üzere çok çeşitli mimari tarzlara sahiptir. 2020'lerin başlarından itibaren, 8 hatlı Hanoi metrosu ve çok sayıda toplu konut gibi Hanoi'deki birçok kentsel yer yoğun inşaat halindedir.

Hanoi, 51 semt ve 75 kırsal belediye olmak üzere 126 belediyeye ayrılmaktadır.

Fransız sömürge döneminde, Fransız Hindiçini'nin başkenti olan Hanoi, çevre bölgelerden önemli sayıda fransız, çinli ve vietnamlının ilgisini çekti. 1940'lı yıllarda şehrin nüfusu 132.145 idi. Birinci Çinhindi Savaşı'ndan sonra birçok fransız ve çinli, ya güneye taşınmak ya da ülkelerine geri dönmek için şehri terk etti.
Hanoi'nin nüfusu ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında hızla artmaya başladı. 1954 yılında şehrin 53 bin nüfusu vardı ve 152  km2'lik alanı kaplıyordu. 1961 yılına gelindiğinde şehrin yüzölçümü 584 km2'ye, nüfusu ise 91.000 kişiye ulaşmıştı. 1978 yılında Vietnam Ulusal Meclisi, Hanoi'yi ikinci kez 2,136 km2'ye ve 2,5 milyon nüfusa artırmaya karar verdi. 1991 yılına gelindiğinde Hanoi'nin alanı değişmeye devam ederek 924 kilometrekare (357 sq mi)'ye (357 sq mi) düştü, ancak nüfus hala 2 milyonun üzerindeydi. 1990'larda Hanoi'nin nüfusu istikrarlı şekilde arttı ve 1999'da 2.672.122 kişiye ulaştı. Ağustos 2008'deki son genişlemenin ardından Hanoi, 6.233 milyon nüfuslu, dünyanın en büyük yüzölçümüne sahip 17 başkenti arasındaydı. 2009 nüfus sayımına göre Hanoi'nin nüfusu 6.451.909 kişiydi. 1 Nisan 2019 itibarıyla Hanoi'nin nüfusu 3.991.919'u erkek ve 4.061.744'ü kadın olmak üzere 8.053.663 kişiydi. Nüfusun yüzde 49,2'si kentsel alanda yaşayan 3 milyon 962 bin 310 kişi, yüzde 50,8'i ise 4 milyon 91 bin 353 kişi kırsal kesimde yaşıyordu. Hanoi, Ho Chi Minh Kenti'nden (8.993.082 kişi) sonra ülkenin en kalabalık ikinci şehridir. Hanoi'nin 2009'dan 2019'a kadar ortalama yıllık nüfus artış hızı %2,22/yıl olup, ulusal büyüme oranından (%1,14/yıl) daha yüksektir ve Kızıl ırmak Deltası'nda Bắc Ninh eyaletinden sonra ikinci en yüksek bölgedir (%2,90/yıl).
Günümüzde şehir, hem Kuzey Vietnam'ın büyük bir metropol bölgesi hem de ülkenin kültürel ve politik merkezidir. Bu durum, bir kısmı eski ve 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan altyapı üzerinde büyük bir baskı oluşturur. Şehirde sekiz milyondan fazla sakin ve metropol alanında tahmini 20 milyon nüfusu vardır.
Üç kuşaktan fazla süredir yerleşik hayata geçen Hanoyalıların sayısı, şehrin genel nüfusuyla karşılaştırıldığında muhtemelen çok azdır. Ticaretin yüzlerce yıl önce başladığı ve çoğunlukla aile işletmelerinden oluşan Eski Mahalle'de bile, günümüzde cadde kenarındaki mağazaların çoğu diğer illerden gelen tüccar ve perakendecilerin mülkiyetindedir. Mağazanın asıl sahibi olan aile ya mağazayı kiralayıp yandaki eve taşınmış ya da mahalleden tamamen taşınmış olabilir. Merkezi planlama ekonomi politikalarının terk edilmesi ve ilçe bazlı hane halkı kayıt sisteminin gevşetilmesinden sonra değişimin hızı özellikle arttı.
Ekim 2008'de talebi karşılayabilmek için Hanoi'nin telefon numaraları 8 haneye çıkarıldı. Abonelerin telefon numaraları gelişigüzel bir şekilde değiştirildi; ancak cep telefonları ve SIM kartlar Vietnam'da kolayca bulunur ve ön ödemeli cep telefonu kredisi Hanoi'nin her bölgesinde mevcuttur.

Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük'ten oluşan üç öğreti (Vietnamca: tam giáo), uzun yıllardır Hanoi'nin ana dinleri olmuştur. Çoğu insan kendisini Budist olarak görse de hepsi düzenli olarak dini takip etmez.

Hanoi'de 50'den fazla etnik grup vardır ve bunların en büyüğü Viet'tir (Kinh); resmi Vietnam rakamlarına göre (2019 nüfus sayımı), nüfusun %98,66'sını oluşturur, onu %0,77 ile Mường ve %0,24 ile Tày izler.

PricewaterhouseCoopers tarafından yapılan son sıralamaya göre Hanoi ve Saigon 2008'den 2025'e kadar GSYİH büyümesi açısından dünyanın en hızlı büyüyen şehirlerinden biri olacaktır. 2013 yılında Hanoi GSYİH'ye % 12.6 katkıda bulundu, toplam ihracatın % 7.5'iniı yaptı, ulusal bütçeye % 17 katkıda bulundu ve Vietnam'ın % 22 yatırım sermayesini çekti. Şehrin cari fiyatlarla nominal GSYİH'si 2013'te 451,213 milyar VND'ye (21,48 milyar ABD Doları) ulaştı ve kişi başına GSYİH 63,3 milyon VND (3,000 ABD Doları) oldu. Şehirdeki endüstriyel üretim 1991-95 arasında yıllık ortalama yüzde 19.1, 1996-2000 arasında yüzde 15.9 ve 2001-2003 arasında yüzde 20.9'luk ortalama yıllık büyüme ile 1990'lardan beri hızlı bir patlama yaşadı. Mevcut sekiz sanayi parkına ek olarak Hanoi beş yeni büyük ölçekli sanayi parkı ve 16 küçük ve orta ölçekli sanayi kümesi inşa etmektedir. Devlet dışı ekonomik sektör İşletme Yasası (3/2007 itibarıyla) kapsamında faaliyet gösteren 48,000'den fazla işletme ile hızlı bir şekilde genişlemektedir.
Ticaret şehrin diğer güçlü sektörüdür. 2003 yılında Hanoi'nin 161 ülke ve bölge ile bağ kuran dış ticaretle uğraşan 2.000 işletmesi vardı. Şehrin ihracat değeri 1996-2000 arasında her yıl ortalama yüzde 11.6 ve 2001-2003 arasında yüzde 9.1 arttı. Ekonomik yapı da önemli değişimler geçirdi ve turizm, finans ve bankacılık artık giderek daha önemli bir rol oynamaktadır. Hanoi'nin geleneksel iş bölgeleri Hoàn Kiếm, Hai Bà Trưng ve Đống Đa; ve batıda yeni gelişen Cầu Giấy, Nam Từ Liêm, Bắc Từ Liêm, Thanh Xuân ve Hà Đông bölgeleridir.
Ho Chi Minh Kenti'ne benzer şekilde Hanoi'nin hızla gelişen bir emlak pazarı vardır. En dikkat çekici yeni kentsel alanlar, merkezi Trung Hòa Nhân Chính, Mỹ Đình, Manor'un lüks bölgeleri, Ciputra, Nguyenễn Trãi caddesi'ndeki (Thanh Xuân Bölgesi) Royal City ve Hai Bà Trưng Bölgesi'ndeki Times City'dir.
Daha önce Hanoi'nin ekonomisinin bir ayağı olan tarım kendini yeniden şekillendirmeye, yeni çok verimli bitki çeşitlerini ve hayvancılığı geliştirmeye ve modern tarım tekniklerini uygulamaya çabaladı.
Ekonomik büyümeyi başlatan ekonomik reformların ardından Hanoi'nin görünümü de özellikle son yıllarda önemli ölçüde değişti. Altyapı, yeni yollar ve iyileştirilmiş toplu taşıma sistemi ile sürekli gelişmektedir. Hanoi, pizzacı, hamburgerci, vb gibi birçok gıda zincirinin şehre girmesine izin verdi. Hanoi'deki yerel halk, "fast-food" satın alma yeteneğini lüks ve kalıcı demirbaşların bir göstergesi olarak görür. Benzer şekilde şehir yetkilileri gıda güvenlik kaygıları ve 2025 yılına kadar 67 geleneksel gıda pazarını 1.000 süpermarketle değiştirecek "modern" bir şehir arzusuyla motive edilmektedir. Geleneksel pazarlar tüketim için kilit önemde olduğundan bu muhtemelen işlenmiş gıdalardan ziyade taze gıdalardan daha az besleyici gıda tüketimini artıracaktır.
Hanoi'deki işletmelerin dörtte üçünden fazlası devletindir. İşlerin % 9'u kolektif işletmeler, % 13,3'ü özel sektör tarafından sağlanır. Devlete ait kurumlar küçüldükçe ve özel işletmeler büyüdükçe istihdam yapısı da hızla değişir. Hanoi, şehrin yalnızca Hanoi ekonomisine beceri ekleyen kişileri kabul etmesine olanak tanıyan iç göç kontrollerine sahiptir. 2006 sayımı Hanoi'de 5,600 kırsal ürün satıcısının bulunduğunu ve bunların % 90'ının çevredeki kırsal alanlardan geldiğini ortaya koydu. Bu rakamlar kırsal alanlardan ziyade kentsel alanda çok daha fazla kazanç potansiyeline işaret eder. Eğitimsiz, kırsal ve çoğunlukla kadın sokak satıcıları "mikroişletme" ve iş raporlarıyla yerel halkın ekonomik kalkınma katılımcıları olarak gösterilir. Temmuz 2008'de Hanoi şehir yönetimi halk sağlığıyla ilgili endişeler nedeniyle sokak satıcılarını ve yan yürüyüş tabanlı ticareti 62 caddede kısmen yasaklamak ve yabancıları çekmek için şehrin imajını "modernleştirmek" için bir politika tasarladı. Birçok yabancı, satıcıların şehre geleneksel ve nostaljik bir hava kattığına inanır ancak 1986 Đổi Mới politikalarından önce sok

Hint-Avrupa halkları, Avrasya kırları boyunca yaşayan ve çeşitli tarihlerde uygar dünyaya akınlar yaparak yerleşen göçebe halklardır.
Aralarında, aynı dilden farklılaşarak oluştukları sanılan (dolayısıyla yapıları bir olan, ama biribirlerinin konuşmasını anlayamadıkları) dil akrabalığı bulunmasından ve aynı yaşam biçimini sürmelerinden başka hiçbir birlik yoktur. Bu halklar, akınları sırasında yendikleri topluluklar üzerinde, uygar toplumlarsa onların uygarlıklarını ve kültürlerini benimseyerek, ilkel topluluklarsa uygar topluma varacak sınıflı toplumu kurarak, egemen yönetici sınıfı oluşturdukları için, bu toplumlara ve topluluklara dillerini dayatmışlardır. Fince, Estonca, Macarca, Baskça dışında tüm Avrupa dillerinin onların Avrupa'ya getirdikleri diller olduğu ve İran ile Hindistan dillerinin de aynı yapıda diller olduğu için, bu diller ailesine Hint-Avrupa dilleri, tarihte bu dilleri konuşmuş olan halklara da Hint-Avrupa halkları denir.
Fakat bazı araştırmacılar Hint-Avrupa dil ve kavimler teorisinin yetersiz ve belirsiz olduğunu ileri sürerek bu yığışmanın diğer etnik dil ailelerinden bağımsız olmayıp tersine o ailelerden koparak geliştiğini ileri sürmektedirler ve böylece Hint-Avrupa teorisinin gözden geçirilmesi gerektiğini düşünmektedirler.

Hint gergedanı (Rhinoceros unicornis), Asya'da yaşayan en büyük gergedan türüdür.
Hint gergedanı, eskiden Himalaya Dağlarının çevresinde çok geniş bir alanda yaşardı. Şimdi ise sadece Nepal'deki Chitwan Milli Parkı ve Hindistan'daki Kaziranga Milli Parkı ve Manas Milli Parkında bulunmaktadır. Hint gergedanlarının çok belirgin bir zırhı vardır bu nedenle bazı yerlerde zırhlı gergedanı olarak anılır. Hint gergedanı Cava gergedanıyla birlikte tek boynuzlu gergedanlar grubuna girer. Cava gergedanına göre daha büyüktür.
Hint gergedanı 1,7 m boyundadır. Boynuzun uzunluğu ise 25 cm'dir. Hint gergedanının nesli, boynuzları için avlanmadan dolayı tehlikededir. Geleneksel Çin tıbbında gergedan boynuzu, iyileştirici özelliği olduğu düşünüldüğü için kullanılmaktadır. Ana maddesi keratin olan gergedan boynuzunun önemli bir tıbbi etkisi bulunmamaktadır.Ayrıca bu gergedan Afrika kıtasında yaşayan diğer gergedanlardan daha büyük bir türdür. Dünya genelinde Asyalı olarak bilinirler.

Hunzalar (veya Buruşolar), Pakistan'ın Gilgit-Baltistan eyaletinde Karakurum Dağları ve Hindukuş dağları'nın birleştiği bölgede Hunza, Nagar ve Yasin vadilerinde yaşayan tahmini 87,000 civarında nüfusa sahip, geçmişte Şaman şimdilerde ağırlıklı olarak İsmaili Müslüman olan bir etnik grup. Hunzalar, MÖ 4. yüzyılda ordusuyla birlikte bölgeye gelen askerlerinden soyundan geldiklerini iddia etmektedir. Konuştukları dil ise izole bir dil olan Buruşaski dilidir. Yalnızca sözlü bir dil olan, edebiyatı bulunmayan Buruşaski, dil ailelerinin hiçbiriyle akrabalığı bulunmayan bir dildir.
Hunzalar'ın nüfusu en çok Baltit şehrinde bulunmaktadır. Hunzalar'ın ataları öldüğünde, en büyük oğlu yönetimi devralır ve yönetime geçen büyük oğul en iyi araziyi de almaktadır. Hunzalar liderlerine "Mir" demektedir ve yetkisi tartışmaya açık değildir.

Hunzalar, ekonomik kazanımlarını tarım ve hayvancılık yaparak elde etmektedir. Tarımsal faaliyetlerde en çok havuç ve patates yetiştiriciliği yapmaktadırlar.

Lynn Martin: Sectrets of the Happy, Healthy Hunza

Japonca (日本語, Nihongo), Japonlar tarafından konuşulan Japon dil ailesine bağlı bir dildir. Başta Japonya ve Japon diasporasındakiler olmak üzere yaklaşık 128 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Japonya'da de facto millî dil olarak kabul edilip Palau'da tanınmış azınlık dilidir.
Dilin tarih öncesine veya Japonya'da ilk ortaya çıktığı zamana dair çok az şey bilinmektedir. MS 3. yüzyıla dayanan Çin belgelerinde birkaç Japonca kelime tespit edilmiştir. Japonca ve Ryukyuca dillerinin ortak atası olan Proto-Japon dilinin, MÖ 4. yüzyılın başları ile ortaları arasında Kore yarımadasından gelen yerleşimciler tarafından Japonya'ya getirildiği düşünülmektedir. Eklemeli olan dil; fiil biçimleri ve konuşanın, dinleyicinin bağıl durumunu ve konuşmada bahsedilen kişinin orada bulunup bulunmadığını belirten özel sözcük kadrosuyla Japon toplumunun hiyerarşik doğasını yansıtan karmaşık bir saygı ifadesi sistemi ile sivrilir. Japoncanın ses envanteri diğer dillere göre küçüktür ve sözcüksel olarak tonlamalı bir vurgu sistemi vardır. Ayrıca Japonca sözcüklerin ve hecelerin sonunda 'n' (ん) ünsüzü dışında bir ünsüz bulunmaz.
Japonca Kanji, Hiragana ve Katakana olarak adlandırılan üç farklı yazı tipiyle yazılmaktadır. Kanji (漢字 / かんじ) Çince karakterlerden oluşmaktadır. Hiragana (平仮名 / ひらがな) ve katakana (片仮名 / カタカナ) ise yine Çince karakterlerden uyarlanan iki hece yazısıdır. Latin alfabesi, rōmaji (ローマ字) de günümüz Japoncasında sık bir şekilde ve özellikle şirket adlarında, logolarda, reklamlarda ve bilgisayara Japonca metinleri girerken kullanılır. Sayılar için, genelde batı tarzı rakamlar kullanılır; fakat geleneksel Çin-Japon rakamları da olağandır.
Japoncanın söz varlığı büyük oranda Çince ve Batı dillerinden alınan ödünç sözcüklerden etkilenmiştir. Modern Japoncanın kelime dağarcığının yaklaşık %60'ı Çince kökenli Kango olarak adlandırılan sözcüklerden oluşmaktadır. Batı dillerinden alınan sözcükler Gairaigo olarak adlandırılmaktadır. Özgün Japonca sözcükler ise Yamato Kotoba olarak adlandırılmaktadır.

Japonca, Ryukyu dilleri ile birlikte bir Japon dilidir. Başka sınıflandırmalara göre ise Ryukyu dilleri Japoncanın lehçeleridir ve Japonca bir yalıtık dildir.
Bu grubun diğer dillerle ilişkisi hakkında varsayımlar ortaya konmuş olmakla birlikte, bu sınıflandırmalara tartışmalıdır. Japoncanın Korece ile akraba olabileceği öne sürülmüştür. Ayrıca Aynuca, Avustroasya dilleri ve (diskredite edilmiş) Ural-Altay dil ailesi/Altay dillerinin Japonca ile ilişkili olduğu savunulmuştur. Bu kuramların hiçbiri akademide genişçe kabul görmemektedir.

Japonca Japonya'nın resmî dili olmamakla birlikte de facto olarak millî dil şeklinde kabul edilmektedir. Palau'da ise tanınmış azınlık dilidir. Standart kabul edilebilecek bir dil formu vardır: hyōjungo (標準語,, Standart Dil) veya kyōtsūgo (共通語,, Ortak Dil). İki terimin anlamı neredeyse aynıdır. Hyōjungo veya kyōtsūgo lehçenin karşılığını şekillendiren bir anlayıştır. Bu tipik dil Meiji Restorasyonundan (明治維新, meiji ishin, 1868) sonra iletişim gereksinimi için Tokyo şehir merkezinin dışında konuşulan dilden türemiştir. Hyōjungo okullarda öğretilir, televizyonda ve resmî iletişimlerde kullanılır ve Japoncanın bu makalede ele alınan versiyonudur.
Eskiden standart Yazı Japoncası (文語, bungo, "edebî dil") konuşma dilinden (口語, kōgo) farklıydı. Bungo yaklaşık 1900'e kadar Japonca yazmanın temel yöntemiydi; o zamandan sonra kōgo kademeli olarak etkisini genişletti ve iki yöntem 1940'lara kadar birlikte kullanıldı. Bungo hâlen tarihçileri, edebiyatçıları ve avukatları (II. Dünya Savaşından kalan birçok Japon kanunu her ne kadar sadeleştirme gayretleri devam etse de hâlâ bungo ile yazılır.) biraz ilgilendirir. Bungo dil bilgisi ve sözcük kadrosu bazen etki için kullanılsa da Kōgo bugün hem konuşmada hem Japonca yazmada hakim olan yöntemdir.

Bugün en çok kabul gören görüşe göre ilk Japon dili lehçeleri 5 bin yıl önce Koreceden türemiştir. Dilbilimciler, Japoncanın tarihini dört dönemde incelerler: Eski Japonca (8. yüzyıla kadar), Geç Dönem Eski Japonca (9-11. yüzyıllar), Orta Japonca (12-16. yüzyıllar) ve Çağdaş Japonca (17. yüzyıl sonrası). Bu dönemler boyunca, dilin dil bilgisinde veya diziliminde önemli bir değişiklik olmamıştır. Fakat söz dağarcığı önemli ölçüde değişim göstermiştir.
Bir başka varsayıma göre ise Japonların kökeninin Ainu, Moğollar ve Avustroasya dilleri/Maleylerin karışımından oluşmuştur.
Japonca ilk dönemde sadece bir konuşma diliydi. Bir alfabeye sahip değildi. Ancak 5. yüzyılın sonunda Çin'den, Kanji (漢字) denilen harflerden oluşan yazı sistemi alınarak Japoncaya uyarlanmıştır. Yani Japoncayı Çin'den almamışlardır. Konuşma dillerinin üzerine Çin alfabesi koymuşlardır. Zamanla Kanjilerden, Hiragana ve Katakana hece alfabeleri türetilmiştir. Bugün Katakana yabancı sözcüklerin yazılımı için kullanılmaktadır. Örneğin kaşık sözcüğü İngilizcede olduğu gibi "spoon" olarak kullanılmaktadır. Katakana'da spoon (kaşık) スプーン (supūn) şeklindedir. İlk yazılı belgeler dokuzuncu ve onuncu yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştır.

Japoncada Hiragana, Katakana ve Kanji olmak üzere üç farklı yazı sistemi kullanılır. Hiragana ve Katakana'yı alfabe (hece alfabesi) olarak nitelendirebilirsek de Kanji için alfabe tanımını kullanmak doğru olmaz.
Hiragana, kökeni Japonca olan sözcüklerin ve ek, bağlaç ve edatların yazımında kullanılmaktadır. Bu alfabede her karakter bir heceyi ifade eder. Yalnızca 'n' (ん) ünsüzü kendi başına bir karakter ile ifade edilir. Bazen cümle sonunda söylenen 'su' (す) hecesi bazen 's' ünsüzü gibi söylenir. Bunlar dışındaki tüm heceler bir ünlü ile biter.
Japoncaya diğer dillerden geçen sözcüklerin ve ses veya durum taklit eden yansımaların (şırıl şırıl, çatır çutur vb.) yazımında ise Katakana alfabesi kullanılır.
Çin harflerinden uyarlanan Kanji ise sözcük köklerini yazmakta kullanılır. Yani her bir Kanji bir sözcüğü karşılar. Kanji'yi yazım ve birleşim kurallarından ötürü bir alfabe olarak nitelendirmek yanlış olur. Örnek olarak: Kitap anlamına gelen "hon" (ほん) sözcüğü Kanji ile "本" şeklinde yazılır. Bugün anlamına gelen "kyou" (きょう) sözcüğü de "今日" şeklinde yazılır. Nasıl ki Türkçede "bugün" sözcüğü "bu" ve "gün" sözcüklerinden türemişse; Japoncada da "şimdi" anlamına gelen "ima" (いま) "今" ve "gün, güneş" anlamına gelen "hi" (ひ) "日" sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve "kyou" (きょう) olarak okunur.
Japon yazı sisteminin karmaşık gibi görünen özellikleri onu Avrupalılar tarafından öğrenilmesi zor bir dil haline getirmektedir, ancak bu dili hiç bilmeyen herhangi bir insan bile Japonca yazılmış bir metne bakarak Kanjileri, Hiragana ve Katakana hecelerinden kolayca ayırt edebilir.

Japoncanın söz varlığı ağır bir şekilde diğer dillerden ödünç sözcüklerle etkilenmiştir. Kango olarak bilinen çok sayıda sözcük 1500 yılın üzerindeki bir devrede ya Çinceden alınmış ya da Çince örneklerden türetilmiştir. Japonca, 19. yüzyıl sonlarından itibaren başta İngilizce olmak üzere Hint-Avrupa dillerinden gözle görülür miktarda sözcük almıştır. İlk kez 16. yüzyılda Japonya'nın Portekiz'le ve daha sonra 17. yüzyılda başlıca Hollanda ile arasındaki özel ticaret ilişkisinden dolayı Portekizce, Almanca ve Felemenkçe de etkili olmuştur. Japonca "naifu" (ナイフ), İngilizce knife (bıçak), Japonca pan (パン) Portekizce pão (ekmek) bu sözcüklere birer örnektir.

Hiragana
Katakana
Hiragana ve Katakana
Japonca dilbilgisi
Japon yazı sistemi
Klasik Japonca

Japonca ile ilgili bilgi içeren dilbilgisi sitesi 8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japonca Resimli Kelime Bilgisi Rehberi 13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Japonlar (Japonca: 日本人, romanize: nihonjin), Japon Takımadalarına ve %98,5'ini oluşturdukları Japonya'ya özgü bir etnik gruptur.
Yaklaşık 125 milyon Japon'a ev sahipliği yapan Japonya dışında, dünya çapında yaklaşık 129 milyon insan Japon'dur. Ayrıca Japonlar mülteci olarak en çok Brezilya'ya göç etmişlerdir. Japonya dışında (diasporada) yaşamış veya yaşayan insanlara nikkeijin (日系人) denir. "Japonlar" terimi kimi bağlamlarda Yamatolar olarak geçmektedir. Bazen de Japonya'da ikamet eden azınlıklardan Aynular ve Ryukyuluları (Ryukyu takımadaları yerli halkı) da kapsamaktadır.

Japonlar millî dini olan Şintoizm ve 6. yüzyılın sonunda gelen Budizmi benimsemiştir. Fakat diğer dinlerde olduğu gibi ayrım yoktur. Nikâh törenini Şintoizm tarzıyla yapan bir kişinin ölüm töreni Budizm tarzıyla yapılabilir. Japonya'da yaklaşık iki yüz elli bin Hristiyan bulunmaktadır. Hristiyanlık, Portekiz misyonerler tarafından 16. yüzyılda Japonya'ya getirilmiştir.

Amerika Monogatari (Japonca: アメリカ物語, Japonya, 1979)
Sanga Moyu (Japonca: 山河燃ゆ, Japonya, 1984)
Picture Bride (ABD, 1995)
Snow Falling on Cedars (Japonca: ヒマラヤ杉に降る雪, ABD, 1999) Resmî web sitesi Fragman 21 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haru to Natsu (Japonca: ハルとナツ, Portekizce: Haru e Natsu, Japonya, 2005) Açılış 1 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Brezilya ver. fragman 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Japonya'da Şintoizm ve Budizm olarak 2 din hakimdir. 2006 ve 2008 yıllarında yapılan araştırmalara göre, Japonya nüfusunun %40'ından azı örgütlü bir dine mensuptur (yaklaşık % 35'i Budist, % 3-4'ü ise Şinto mezheplerine ve türetilmiş dinlere ve % 1 Hristiyan).
Halk %90 Budist ya da Şintoist veya ikisinin birleşimine mensup olarak tanımlamaktadır.
Japonların çoğu (%70 oranında shinbutsu-shūgō göz önüne alarak) anketlerde kendini Şintoist olarak tanımlamasa da atalarına ve tanrılarına (神 kami, shin) Şinto tapınaklarında veya özel sunaklarda dua ve ibadet etmektedirler. Bunun nedeni, bu terimlerin halkın çoğunluğu için çok az anlam taşımasından veya Şinto örgüt ve mezheplerine üyeliği tanımlamalarından dolayıdır. Japon kültüründe din (宗教, shūkyō) terimi yalnızca örgütlü dinleri (belirli doktrinlerle ve gerekli üyeliğe dayalı dinler) tanımlamaktadır. Araştırmalarda dinsiz (無宗教 mushūkyō) olarak tanımlanan kişiler Şinto ayinlerine ve ibadetlerine katılsalar da herhangi bir dinî örgüte bağlı olmayan kişilerdir.
1886 Meiji Restorasyonu sırasında Şintoizm Japon İmparatorluğu'nun resmî dini ilan edildi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1947 Japonya Anayasası ile resmi devlet dini kaldırıldı.

International Religious Freedom Report 2015: Japan 22 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı
Fitzgerald, Tim. "Religion and the Secular in Japan: Problems in History, Social Anthropology and the Study of Religion". Electronic Journal of Contemporary Japanese Studies. 29 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Temmuz 2017. 
LeFebvre, J. (2015). Christian wedding ceremonies: “Nonreligiousness” in contemporary Japan. Japanese Journal of Religious Studies, 42(2), 185-203. http://nirc.nanzan-u.ac.jp/nfile/4454 5 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaplan (Panthera tigris), kedigiller (Felidae) familyasından etçil bir memeli hayvan türü ve büyük kediler ailesinin dört üyesinden biridir. Panthera cinsinin en büyük kedisidir. Turuncu-kahverengi renge sahip kürkünün üzerindeki, koyu dikey çizgileri ile kolayca tanınabilir. Genellikle geyik ve yaban domuzu gibi toynaklıları avlayan bir süper avcıdır. Bölgeseldir ve genellikle yalnız ama sosyal bir avcıdır, yavruların yetiştirilmesi ve avlanmayı öğrenebilmesi için geniş bitişik yaşam alanlarına ihtiyaç duyarlar. Kaplan yavruları, bağımsız bir birey olmadan ve kendi yaşam alanlarını kurmak için ayrılmadan önce, anneleriyle yaklaşık iki yıl kalırlar.
Kaplan bir zamanlar, batıdaki Doğu Anadolu Bölgesi'nden Amur Nehri havzasına ve güneyde Himalayaların eteklerinden Sunda Adaları'ndaki Bali'ye kadar geniş bir yelpazede mevcuttu. 20. yüzyılın başlarından bu yana, kaplan popülasyonları tarihi aralıklarının en az %93'ünü kaybetmiş ve Batı ve Orta Asya'da, Cava ve Bali adalarından ve Güneydoğu ile Güney Asya ve Çin'in geniş bölgelerinde yok olmuştur. Bugünün kaplan menzili, Sibirya ılıman ormanlarından Hint yarımadası ve Sumatra'daki subtropikal ve tropikal ormanlara kadar uzanır. Kaplan, 1986'dan beri IUCN Kırmızı Listesi'nde Nesli Tehlikedeki Türler arasında listelenmektedir. 2015 itibarıyla, küresel vahşi kaplan nüfusunun, 20. yüzyılın başında 100.000'den aşağı, 3.062 ve 3.948 olgun birey arasında sayılacağı tahmin edilmiş ve kalan nüfusun çoğunun birbirinden izole edilmiş küçük ceplerde meydana geldiği tahmin edilmiştir. Nüfusun azalmasının başlıca nedenleri arasında, yaşam alanlarının yok olması, yaşam alanlarının parçalanması ve kaçak avlanma yer alır. Bu, dünyadaki daha yoğun nüfuslu yerlerin bazılarında yaşadığı gerçeğiyle birleştiğinde, insanlarla önemli çatışmalara neden olmaktadır.
Kaplan, dünyadaki karizmatik megafaunanın en tanınmış ve popülerlerinden biridir. Antik mitoloji ve folklorda belirgin bir şekilde yer alan kaplan, modern filmlerde ve edebiyatta tasvir edilmeye devam etmektedir. Bazı spor takımları için maskot olarak kullanılırken, birçok bayrak ve armada da yer almaktadır. Kaplan Hindistan, Bangladeş, Malezya ve Güney Kore'nin ulusal hayvanıdır.

Kaplan sözcüğü Türkçe kapmak eyleminden -lan ekiyle türetildiği düşünülmektedir.
İngilizce Tiger ise Orta İngilizce tigre ve Eski İngilizce tigras (çoğul), Eski Fransızca tigre, Latince tigris'den türemiştir.
Genel isim Panthera, Eski Fransızca kelime 'pantère', Latince panthera ve Grekçe kelime πάνθηρ 'panter' ile izlenebilir. Sanskrit पाण्डर pând-ara kelimesi. 'soluk sarı, beyazımsı, beyaz' anlamına gelir.

1758'de Carl Linnaeus, Systema Naturae adlı eserinde kaplanı tanımladı ve ona Felis tigris bilimsel adını verdi. 1929'da İngiliz taksonomisti  Reginald Innes Pocock, Panthera tigris bilimsel adını kullanarak Panthera cinsi altındaki türleri tabi kıldı.

Linnaeus'un türün ilk tanımlarını yapmasının ardından, birkaç kaplan örneği tanımlandı ve alt tür olarak önerildi. Birkaç kaplan alt türünün geçerliliği 1999'da sorgulandı. 19. ve 20. yüzyıllarda açıklanan çoğu varsayılan alt tür, temel olarak kürk uzunluğu, renk, çizgi desenleri ve vücut büyüklüğü, dolayısıyla popülasyonlar arasında geniş ölçüde değişen özelliklere göre ayırt edildi. Morfolojik olarak, farklı bölgelerden gelen kaplanlar çok az farklılık gösterir ve bu bölgelerdeki popülasyonlar arasındaki gen akışının Pleistosen döneminde mümkün olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, Asya anakarasında P. t. tigris ve Büyük Sunda Adaları'nda P. t. sondaica olmak üzere yalnızca iki kaplan alt türünün geçerli kabul edilmesi önerilmiştir.
Güneydoğu Asya'daki farklı kaplan popülasyonlarından toplanan 111 kaplan kafatasının kranyolojik analizinin sonuçları Sumatra kaplan kafataslarının Çinhindi ve Cava kaplan kafataslarından farklı olduğunu, Bali kaplan kafatasları ise boyut olarak Cava kaplan kafataslarına benzediğini göstermektedir. Araştırmacılar Sumatra ve Cava kaplanını farklı türler olarak, P. sumatrae ve P. sondaica'yı Bali kaplanı ile alt türler olarak P. sondaica balica olarak sınıflandırmayı önerdiler.
2015 yılında tüm varsayılan kaplan alt türlerinin morfolojik, ekolojik ve moleküler özellikleri kombine bir yaklaşımla analiz edilmiştir. Sonuçlar kıtasal ve Sunda kaplanları arasındaki iki evrimsel grubun ayrımını destekler. Yazarlar, Bengal, Malezya, Çinhindi, Güney Çin, Sibirya ve Hazar kaplan popülasyonlarını içeren P. t. tigris ve Cava, Bali ve Sumatra kaplan popülasyonlarını içeren P. t. sondaica olmak üzere sadece iki alt türün tanınmasını önerdi. Araştırmacılar ayrıca bu yeniden sınıflandırmanın kaplan koruma yönetimini etkileyeceğini belirtmiştir. Aday alt türü P. t. tigris iki klad oluşturmaktadır:

Sibirya ve Hazar kaplanı popülasyonlarından oluşan bir kuzey kladı
Tüm diğer anakara nüfuslarından oluşan bir güney kladı.
Bir koruma uzmanı bu öneriyi, esir üreme programlarını ve hayvanat bahçesi doğumlu kaplanların gelecekte yeniden vahşi doğaya salınmasını kolaylaştıracağı için memnuniyetle karşıladı. Bir genetikçi bu çalışmaya şüpheyle yaklaşıyordu ve şu anda tanınan dokuz alt türün genetik olarak ayırt edilebileceğini iddia etti.
2017 yılında, IUCN Kedi Uzman Grubu'nun Kedi Sınıflandırma Görev Gücü felid taksonomisini revize etti ve kıta Asya'sındaki kaplan popülasyonlarını P. t. tigris ve Sunda Adaları'ndaki popülasyonu da P. t. sondaica olarak tanıdı. Aşağıdaki tablolar, Mammal Species of the World'de sağlanan Panthera tigris türlerinin sınıflandırılmasına dayanmaktadır. Ayrıca 2017 yılında Kedi Sınıflandırma Görev Gücü tarafından kullanılan sınıflandırmayı da yansıtmaktadır:

2018 yılında yayınlanan bir çalışma, analiz için tam genom dizileme yaklaşımını kullanan 32 kaplan örneğine dayanıyordu. Sonuçlar, yaşayan alt türlere karşılık gelen altı monofiletik atletik kaplan kladını desteklemekte ve en son ortak ataların yaklaşık 110.000 yıl önce yaşadığını göstermektedir.

Kaplanın en yakın yaşayan akrabalarının daha önce Panthera türü aslan, leopar ve jaguar olduğu düşünülüyordu. Genetik analiz sonuçları, yaklaşık 2.88 milyon yıl önce kaplan ve kar leoparı soylarının, diğer Panthera türlerinden ayrıldığını ve her ikisinin de aslan, leopar ve jaguardan daha yakından ilişkili olabileceğini göstermektedir. Panthera'nın coğrafi kökeni büyük olasılıkla kuzey Orta Asya'dır. Kaplan-kar leopar soyu Miyosen sırasında Güneydoğu Asya'da dağılmıştır.
Panthera zdanskyi, modern kaplanın kardeş taksonu olarak kabul edilir. Yaklaşık iki milyon yıl önce Pleistosen başlangıcında yaşadı, fosil kalıntıları Çin'in kuzeybatısındaki Kansu eyaletinde yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarıldı. Daha "ilkel" olduğu, ancak işlevsel ve ekolojik olarak modern kaplana benzediği düşünülmektedir. Kuzeybatı Çin'in kaplan soyunun kökeni olduğu düşünülmektedir. Kaplanlar, muhtemelen Güneydoğu Asya'da Erken Pleistosen sırasında meydana gelmiş olabilecek geyik ve sığır gibi av türlerinin adaptif radyasyonlarına yanıt olarak büyüdü.
Panthera tigris trinilensis, yaklaşık 1.2 milyon yıl önce yaşamış ve Cava'daki Trinil yakınlarında yapılan arkeolojik kazılardaki fosillerden bilinmektedir. Wanhsien, Ngandong, Trinil ve Japon kaplanların soyu tarihöncesi çağlarda tükendi. Kaplanlar Geç Pleistosen'de Hindistan ve Kuzey Asya'ya ulaşarak, Doğu Beringia, Japonya ve Sahalin'e ulaştılar. Bazı fosil kafatasları, yaklaşık 100.000 yıl önce, Son Buzul Dönemi'nde Alaska'da kaplan varlığını gösterebilecek aslan kafataslarından morfolojik olarak farklıdır.
Filipinler'in Palawan Adası'nda, Yeni İbajay köyü yakınlarındaki Ille Mağarası'nda diğer hayvan kemikleri ve taş aletlerden oluşan bir topluluğun ortasında iki eklemli falanks kemiği bulundu. Muhtemelen ada cüceleşmesi nedeniyle anakara kaplan fosillerinden daha küçüktüler. Aksi takdirde, ilk insanların kemikleri biriktirmiş olabileceği ihtimali ortaya çıkmaktadır, bu yüzden kaplan parçaları başka bir yerden ithal edilmiş olabilir veya kaplan, iki adaya yakınlığı göz önünde bulundurularak, Holosen'den önce Borneo'dan Palawan'ı kolonize etmiş olabilir. Sri Lanka, Çin, Japonya ve Sarawak'ta (Malezya) yapılan arkeolojik kazılarda, geç Pliyosen, Pleistosen ve Erken Holosen'e tarihlenen kaplan fosil kalıntıları da bulunmuştur. Borneo kaplanı Geç Pleistosen ve Holosen arasında Borneo'da mevcuttu, ancak tarih öncesi veya son zamanlarda soyunun tükenip tükenmediği çözülemedi.
Geç Pleistosen ve Holosen sırasındaki potansiyel kaplan aralığı, biyoklimatik verilerle birleştirilen 500'den fazla kaplan yer kaydına dayanan ekolojik niş modelleme uygulanarak tahmin edilmiştir. Ortaya çıkan model, Son Buzul Maksimum'da güney Hindistan'dan Sibirya'ya bitişik bir kaplan aralığının olduğu gösterir ve bu, Geç Pleistosen ve Holosen boyunca Asya kıtasındaki kaplan popülasyonları arasında engelsiz bir gen akışını olduğunu ortaya koymaktadır. Sunda Adaları ve anakara Asya'daki kaplan popülasyonları, bölgeler arası dönemlerde muhtemelen ayrıldı. Bir filogeografik çalışmanın sonucu, tüm canlı kaplanların 72.000-108.000 yıl önce ortak bir ataya sahip olduklarını göstermiştir. Kaplanın tam genom dizisi 2013'te yayınlandı. Diğer kedi genomlarına benzer tekrar kompozisyonuna ve önemli ölçüde korunmuş bir sintenine sahip olduğu bulundu.

Esaret altındaki kaplanlar, liger ve tigon adı verilen melezler oluşturmak için aslanlarla birlikte yetiştirildi. Her iki ana türün fiziksel ve davranışsal özelliklerini paylaşırlar. Koruma vurgusu nedeniyle damızlık melezler artık önerilmemektedir.
Liger, bir erkek aslan ile bir dişi kaplanın çiftleşmesiyle meydana gelir. Ligerlar tipik olarak 3,0-3,7 m uzunluğundadır ve 360-450 kg veya daha fazla ağırlığa sahiptir. Aslan büyümeyi teşvik eden bir gen iletir, ancak dişi kaplandan karşılık gelen büyümeyi inhibe eden gen olmadığı için, ligerler her iki ana türden çok daha büyük boyutlara ulaşır.
Daha az yaygın olan tigon, dişi aslan ve erkek kaplan arasındaki çiftleşmenin sonucunda meydana gelir. Erkek kaplanın büyümeyi teşvik eden bir geni olmadığı ve dişi aslanın büyümeyi önleyen bir

Kartal, atmacagiller (Accipitridae) familyasına üyedir. Kartal türleri çok geniş bir yelpazede dağılan yırtıcı kuşları kapsar.

Kartallar genel olarak diğer uçan yırtıcılardan daha iri ve daha güçlüdürler ve kafa yapıları daha büyüktür. Diğer yırtıcı kuşlar gibi eğri gagaları, kaslı bacakları ve güçlü pençeleri vardır. Eğri gaga yapısı avlarının etlerini söküp almaya yardımcı olurken, kaslı bacakları ve kilitlenebilen pençeleri sayesinde kendilerinden daha ağır avları bile uçarak taşıyabilirler. Kartalların görme yetenekleri çok gelişmiştir. Yüksek irtifalarda süzülürken yeri tarayarak avlarını hissettirmeden tespit edebilirler. Gözbebeklerinin kafataslarına oranla çok büyük oluşu, gelişmiş görme yeteneklerinin anahtarıdır. Ayrıca kartallar diğer kuşlara göre çok daha yüksekten uçarlar. En yükseğe uçan kuşlar Benekli Akbabalardır (11 km). Genel yaşam alanları ormanlar ve dağlardır.
Yuvalarını yüksek kayalıklara ve uzun ağaçların üst kısımlarına yaparlar. Yuvaya bıraktıkları bir ya da birkaç yumurtanın kuluçka dönemi altı-sekiz hafta sürer. Kuluçkadan çıkan yavrulardan büyük olanı, genellikle diğer yavruları öldürür. Anne ve baba ölümü durdurmak için herhangi bir müdahalede bulunmaz. Yavru yavaş gelişir ancak üç ilâ dört yaşına giren kartalların yetişkin tüyleri çıkar. Kaya kartallarının yaklaşık olarak kanat açıklığı 3 metreyi bulur.

Cins Aquila (Kartal)
Kaya kartalı (Aquila chrysaetos)
Şah kartal (Aquila heliaca)
İspanyol şah kartalı (Aquila adalberti)
Bozkır kartalı (Aquila nipalensis)
Esmer kartal (Aquila rapax)
Büyük orman kartalı (Aquila clanga)
Küçük orman kartalı (Aquila pomarina)
Verreaux kartalı (Aquila verreauxii)
Gurney kartalı (Aquila gurneyi)
Wahlberg kartalı (Aquila wahlbergi)
Aquila audax
Tavşancıl (Aquila fasciatus)
Küçük kartal (Aquila pennata)
Aquila morphnoides
Kızıl karınlı kartal (Aquila kienerii)
Cins Harpia
Harpiya kartalı (Harpia harpyja)
Cins Pithecophaga
Maymun yiyen kartal (Pithecophaga jefferyi)
Cins Haliaeetus (Deniz kartalı)
Bayağı deniz kartalı (Haliaeetus albicilla)
Ak başlı kartal (Haliaeetus leucocephalus)
Ak karınlı deniz kartalı (Haliaeetus leucogaster)

Türk Hava Kuvvetleri amblemi
Hak ve Eşitlik Partisi / Osman Pamukoğlu HEPAR amblemi
Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün simgesi olan hayvan (bkz. Kara kartal)
Konyaspor'un simgesi olan hayvan (çift başlı)
Orta Asya'da Türklerin simgesi olan hayvan
Arnavutluk ülkesinin simgesi olan hayvan
Emniyet Genel Müdürlüğü'Özel Harekât dairesinin simgesidir. Kolundaki brövede kartal resmi bulunan polisler, özel harekât polisidir.
Millet Partisi logosu (çift başlı kartal)
Erzurumspor'un simgesi olan hayvan (çift başlı)

Deniz kartalı
Yılan kartalı
Balık kartalı

Katar (Arapça: قطر, Katar), resmî adıyla Katar Devleti (Arapça: دولة قطر, Devletü'l Katar), Arap Yarımadası'nın doğusunda bulunan bir Basra Körfezi ülkesidir. Tek kara sınır komşusu Suudi Arabistan olup, diğer tarafları Basra Körfezi ile çevrilidir. Kuzeybatısında Bahreyn, batı ve güneyinde Suudi Arabistan, doğusunda Birleşik Arap Emirlikleri ve kuzeyinde İran bulunur.
Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Doha'dır. Ülkenin nüfusunun %80'i başkentte yaşamaktadır. Toprakların geri kalan kısmı deniz seviyesinden alçakta bulunan çöllerle kaplıdır.
Ülke Irsî monarşi ile yönetilmektedir. Ülkenin yönetimi Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı ile 1868 yılında Muhammed bin Sani'nin imzaladığı antlaşmayla Sani Hanedanı'nına verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu kontrolünden çıktıktan sonra İngiliz himayesine giren bölge 1971 yılında bağımsız olmuştur. Ülkenin güncel emiri Temim bin Hamed es-Sani ülkenin anayasasına göre yargı ve yürütmenin başıdır. Bakanları ve hükümeti tayin etme yetkisine sahiptir. Ülkenin meclisi yasa iptal etme ve sınırlı da olsa bakanı görevden alma yetkisine sahiptir. Nüfusu yaklaşık 3.2 milyon olan ülkede sadece 330.000 kişi Katar vatandaşı iken geri kalan 2.8 milyon kişi yabancı ülkelerden çalışmaya gelen gurbetçilerden oluşur. Ülkenin resmi dini İslam'dır. Resmî dili Arapçadır. 3.2 milyon nüfusu olan Katar, artan petrol fiyatları ve sahip olduğu doğalgaz rezervleri sayesinde, 2025 yılında kişi başına düşen gelire göre dünyanın 4. zengin ülkesidir. Katar, Orta Doğu'daki diğer bütün körfez ülkelerinde olduğu gibi ekonomik olarak hızla gelişmektedir.
Günümüzde Orta güç'te bir ülke olarak sınırlandırılan Katar, sahip olduğu Al Jazeera yayın grubu sayesinde Arap dünyasına ve Arap Baharı'na etki edebilen ülke olarak bilinmektedir. Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi üyesi olan devletin insan hakları karnesi ise çeşitli yabancı kuruluşlarca örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, işçi hakları gibi konularda zayıf olarak değerlendirilmektedir.

Romalı yazar Gaius Plinius Secundus tarafından yazılan eski belgelerde bölgenin adı Catharrei olarak geçmektedir. Eski coğrafyacı Batlamyus ise çizdiği haritada bölgeyi Catara olarak adlandırmıştır. Günümüze bu isimlendirmenin en yaygın telaffuzu Katara şeklinde ulaştıktan sonra günümüzde son şekli olan Katar veya İngilizce Qatar şeklini almıştır.

Katar'ın tarihi 50.000 yıl öncesine dayanır. Taş devri'nden kalma aletler bölgeden çıkartılmıştır. Obeyd kültürü'nden kalma eserler bölgede keşfedilmiştir. MS 224'te Sasaniler bölgeyi ele geçirmiştir. Emeviler döneminde at ve deve yetiştirilen bir bölge olarak biliniyordu. Abbasiler döneminde ise inci ticareti önem kazanmıştır. Sırasıyla Usfurlular ve Portekiz kontrolüne giren bölgede daha sonradan Osmanlı Devleti geldi ancak kısa sürede 1660 yılında Halidoğulları kabilesince bölgeden çıkartıldı. 1766 yılında Kuveyt bölgesinde yaşayan Al Khalifa adlı Bahreyn kabilesi Zübare şehrine yerleşti. Ülkede fiilî Türk egemenliği ilk olarak 1852'de, daha sonra ve kesin olarak 1871'de Muhammed el-Sani'nin daveti üzerine başlamıştır. Katar'ın bugünkü başkenti Doha ve yine bugün ABD üssünün bulunduğu El-Ubeyd'e yerleşen Türk birlikleri, 1913'e kadar kaldılar. Katar da Osmanlı İmparatorluğu'nun Basra Vilayeti'nin Lahsa sancağına bağlı bir kaza (ilçe) oldu. El-Sani ailesi de Osmanlı kaymakamları olarak görev yapmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti, Katar üzerindeki haklarından 29 Temmuz 1913'te vazgeçti. Son Türk askeri, Katar'dan Ağustos 1915'te çekildi. I. Dünya Savaşı'nın çıkmasının akabinde, 3 Kasım 1916'da Katar, Britanya işgaline girdi. Katar, 3 Eylül 1971'de Britanya hâkimiyetinden ayrılarak resmen bağımsız bir devlet olmuştur. Bölgenin kontrolü Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı ile 1868 yılında Muhammed bin Sani'nin imzaladığı antlaşmayla Sani Hanedanı'nına verilmiştir.

Petrolün keşfinden önce Katar bölgesinin ekonomisi balıkçılık ve inci avcılığına odaklanmıştı. 1892'de Osmanlı İmparatorluğu'nun yerel valileri tarafından hazırlanan bir raporda, 1892'de inci avcılığından elde edilen toplam gelirin 2.450.000 kran olduğu belirtiliyor. Japon kültür incisinin 1920'lerde ve 1930'larda dünya pazarına sunulmasından sonra, Katar'ın inci endüstrisi çöktü. 1940 yılında Katar'da Duhan sahasında petrol bulundu. Bu keşiften sonra ülke yasal vatandaşları için yüksek bir yaşam standardına sahip hale geldi. Gelir vergisi olmayan Katar, dünyanın en düşük vergi oranlarına sahip ülkelerinden biridir. Haziran 2013'te işsizlik oranı sadece %0,1 idi. Şirketler hukuku, Katar vatandaşlarının emirlikteki herhangi bir girişimin %51'ine sahip olmasını şart koşmaktadır.
Ülke, dünyadaki en çok gaz rezervlerine sahip ülkeler arasındadır.1 tanesi karada 6'sı açık denizde olmak üzere toplam 7 adet doğalgaz üretim noktası vardır. Ülkenin körfeze bakan kısmında Ras Laffan isimli bir endüstri şehri kurulmuştur.
Petrolün varlığı ülkede gübre ve çimento sanayisinin gelişmesine de katkıda bulunmuştur.
2017 yılında 2 milyondan fazla turistin ziyaret ettiği ülkede turizm de ülkenin önemli bir gelir kaynağı haline gelmiştir.

Katar vatandaşlarının tamamına yakını İslam dinine mensuptur. Etnik Arapların dışında çoğu vatandaş, çeşitli ülkelerden petrol sektöründe çalışmak için gelmiştir. Arapça, ülkenin ana dilidir. Onlarca değişik milletten insanların bulunması, İngilizceyi de ikinci bir millî dil hâline getirmiştir. Katar Araplarının genelde üst düzey yönetici, bürokrat ya da mal sahibi olduğu ülkede diğer ülke Arapları bankalarda, petrol ve gaz tesislerinde ya da devletin kurumlarında memur olarak çalışırlar. Ülkenin demografik yapısı göçmenlik sistemine dayalıdır. Ülkede yabancı ülkelerden yaklaşık 1,8 milyona yakın işçi çalışmaktadır. Genellikle Filipinler, Nepal, Hindistan gibi ülkelerden insanlar bu ülkeye inşaat, sağlık, hizmet, enerji sektörlerinde çalışmak için gelirler.
Katar'da her 100 kadına 329 erkek düşer; 25-54 arasında bu oran 461'e kadar çıkar. Bu oranlar, erkeklerin aleyhine olan dünyanın en yüksek cinsiyet oranlarıdır.

Katar Yarımadası, Basra Körfezi'ne doğru Suudi Arabistan'dan çıkmış 160 km'lik bir uzantıya benzer. Genellikle alçak düzlüklerden oluşan ülke, kumla örtülüdür. Ülkenin güneyi ise çöllerle kaplıdır.

Ülkede yazın kurak ve nemli, kışın ise ılık ve az yağışlıdır.

Yakın tarihte Katar'da eğitime büyük önem verilmeye başlandı. Öğrenci sayısı az olduğundan daha iyi eğitim olanakları sağlanmaya başladı. Herkese bedava olarak verilen sağlık hizmetlerinin yanında, anaokulundan üniversiteye kadar eğitim, tüm Katar vatandaşları için ücretsiz hale getirildi. Ülkenin Katar Üniversitesi adında bir üniversitesi ve birçok yüksek eğitim kurumu vardır. Ayrıca başkent Doha'da yapımı devam eden eğitim kasabası, ülkenin tüm Orta Doğu'nun en büyük eğitim yeri olmasını sağlamakta ve tüm bölgeden öğrencilerin burada toplanmasını hedeflemektedir.
2009 yılında Katar, Katar Bilim ve Teknoloji Parkı'nı kurdu.

Katar, en büyük idari birim olan 8 adet ayrı belediyeye bölünmüştür. Bunlar; Doha, Er-Reyyan, El Şahaniye, Umm Selâl, El Hor, El Vakra, Ed Daayin ve El Şemal belediyeleridir.

Katar, sosyal hayat olarak da birçok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. Ülke, hareketli gece hayatı ve birçok dünya yıldızının uğrak yeridir. Uçsuz bucaksız çöllerinde kamp yapılabilmekte, şubat ayında bile denize girilebilmektedir. Birçok alışveriş merkezleri bulunmaktadır.

Ülkede en çok sevilen spor futboldur. Bu nedenle birçok ünlü futbol yıldızı ve dünya takımlarının katıldığı özel maç organizasyonları sık düzenlenmektedir. Tenis de ülkede sevilen sporlar arasındadır. Her yıl uluslararası düzeyde 5 ayrı turnuva düzenlenmektedir.
Aynı zamanda Katar, 2022 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmaya hak kazanmıştır. Bu turnuvayla birlikte ilk defa bir Dünya Kupası organizasyonu, Orta Doğu'da gerçekleşmiştir. Katar'daki yoğun sıcak nedeniyle turnuva, Kasım ile Aralık aylarında düzenlenmiştir.

Katar Devleti, Resmî Portalı 12 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Katmandu (Nepalce: काठमाडौं), Nepal cumhuriyetinin başkenti ve en büyük şehridir.
1.500.000 nüfuslu Katmandu'da UNESCO tarafından koruma altına alınan çok sayıda Budist ve Hindu tapınağı bulunmaktadır.
Deniz seviyesinden 1300 m yüksekte kurulan şehir 27°43' Kuzey, 85°22' Doğu koordinatları arsında yer almaktafır.

Katmandu Vadisi'ne ilk yerleşim MÖ 100 yıllarına rastlar. Ancak vadideki en eski nesnelerin yapılış tarihi milattan birkaç yüzyıl önce olarak belirlenmiştir. Bulunan en eski yazıtın tarihi MÖ 185 olarak bulunmuştur.

Fotoğraflarla Katmandu Gezi Rehberi
Liechty, Mark (2005). = 1287&context = himalaya "Building the Road to Kathmandu: Notes on the History of Tourism in Nepal". HIMALAYA- ASSOCIATION FOR NEPAL AND HIMALAYAN STUDIES. Cilt 25. ss. 19-28. 0891-4834. 8 Temmuz 2010 tarihinde kaynağından = 1287&context = himalaya arşivlendi26 Şubat 2010.

Kalahari Çölü, Afrika'nın Güneyinde, 22° ile 28° Güney enlemleri, 19° ile 24° Doğu boylamları arasında yer alan yarı çöl plato alanı. Bölgenin yüzölçümü 900.000 km²'ye kadar varır. Kalahari ismi genelde Botsvana'nın batı kısmına denilmekte olup çöl Botsvana'nın büyük bir kısmı ile Namibya ve Güney Afrika'nın bazı kesimlerini kaplar.
Bölge geniş otlaklıklar, çalı ve ağaçlıklar ihtiva etmesine rağmen, yağış az olduğundan dolayı çöl denilmiştir. Bölgenin çok az bir kısmı bütün mevsimlerde çöl özelliği gösterir. Yıllık yağışlar kuzeydoğuda 600 mm'den Güneybatıda 130 mm'ye kadar değişiklik gösterir. Çok az yağış almasının sebebi, doğu doğrultusunda uzanan dağ sıralarının Hint Okyanusundan esen nemli rüzgarların etkisini azaltmasıdır. Bu dağların ortalama yüksekliği 900 ila 1200 m arasında değişir.
Vadilerde antilop sürüsü, fil dahil birçok tropik bölge hayvanı bulunur ve serbestçe dolaşırlar.
Toprak genelde kızıl renkli yumuşak kumlu olup, eski nehirlerin getirdiği alüvyonlar bulunur. Bu alüvyonlar sıcakta sertleşerek yağan yağmurlardan göletler meydana getirirler.
Sebzeler yağış durumuna göre yüksek ormanlardan alçak bölgelere doğru değişir. Çok miktarda sebze yetiştiği gibi, bunlardan kavun, karpuz ve patates bol miktarda ekilir. Bölgede bulunan otlaklardaki otların çok olması, bunların çok iyi bir hayvan yemi olmasını sağlamaktadır.
Bölgenin kıyılarına Bantu kabileleri yerleşmiş olmasına rağmen, buranın asıl sakinleri çölde yarı göçebe olarak yaşayan Boşimanlar (Buşmanlar) denilen, 2000 civarındaki sarı derili ormancılardır. Avcılık ve inşaatçılık gibi mesleklerle geçinirler. Bölgenin güneybatısı Kalahari Gemsboh Millî Parkı olup, 20.720 km² yer kaplamaktadır. Bu bölgedeki millî parkta nesli tükenmekte olan hayvanların bakımı ve korunması ülke tarafından kurulmuş olan millî park görevlileri tarafından sağlanmaktadır.

Kampala, Afrika ülkesi Uganda'nın aynı zamanda başkenti konumunda da olan bir şehridir. Ülkenin Merkez bölgesi içerisinde yer alan şehir, aynı zamanda Uganda'nın en büyük şehri konumundadır.

Kampala şehrinin isminin o dönem Buganda'da kullanılan dilde bu bölge için kullanılan Kasozi K'Empala kelimesinden geldiği, kelimenin de çeviride antilopların tepesi anlamı olduğu ifade edilmektedir. Buganda Krallığı döneminde Buganda kralı (Kabanda) için tahsis edilen bu bölgede o dönem birçok antilop çeşidi bulunmaktaydı, kral da bu bölgede ava çıkmaktaydı.

Şehir ilk olarak 1890 yılında Frederick Lugard tarafından Britanya Doğu Afrika Şirketi adına inşa edilmiş, şehrin kuruluş döneminde Kampala'nın merkezinde yer alan Nakasero Tepesi'de dönemin Buganda kralına ait olan ve bölgede birçok antilop barındıran bir yer konumundaydı. 1900 ile 1905 yılları arasında Britanya himayesi bölgesi konumunda olan Uganda'nın başkenti olan şehir, 1962 yılında Entebbe yerine tüm Uganda'nın yeni başkenti olarak ilan edilmiştir.

Ülke genelinde son olarak 2014 yılında gerçekleştirilen nüfus sayım sonuçlarına göre başkent Kampala'nın nüfusu 1,516,210 kişi olarak açıklanmıştır.

Uganda'nın Ekvator'a yakınlığı nedeniyle yıl boyu sıcaklık değerleri birbirine yakın gözlemlenmektedir. Ülke genelinde yükseltinin fazla olması nedeniyle bu sıcaklık değerleri fazla yukarıya çıkamamaktadır.

Kampala ili

Kampala şehir rehberi

Kartaca (Arapça: قرطاج‎ Qarṭāj, Latince: Carthago), MÖ 814 yılında, Tunus yarımadasında kurulmuş olan bir Fenike kolonisidir. Kartaca, Fenike dilinde Kart-hadaşt yani "Yeni Kent" anlamına gelmektedir. Kart Hadaşt, 22 sessiz harften oluşan Fenike abecesiyle QRT-HDST olarak yazılmaktadır.
Hem Antik Yunanistan hem de Roma İmparatorluğu'nun, Kartaca ile tarihin büyük bir bölümünde Akdeniz ticareti için rekabet halinde olmaları ve bu rekabetin sıcak çatışmalara varmış olması nedeniyle bu tarihçilerin çalışmaları büyük ölçüde önyargılı çalışmalardır.

Kartaca kenti, kuzey - güney doğrultusunda uzanan bir burun ve körfez üzerine kurulmuştur. Kentin bu konumu, deniz ticareti için çok uygun bir liman sağlamış ve Kartaca'yı Akdeniz ticaretinde etkin duruma getirmiştir. Deniz ticaretine çıkan tüm gemiler, Sicilya ile Tunus sahili arasından, bir başka açıdan, Kartaca açıklarından geçmek durumundadır.
Kent içinde iki büyük ve yapay liman inşa edilmiştir. Limanlardan biri, Kartaca'nın 220 savaş gemisinden oluşan donanması için, diğer ise deniz ticaret filosu içindi. Surlarla çevrili bir kule, her iki limanı da kuşbakışı görmektedir.
Kent, 37 km uzunluğunda tek bir sur tarafından kuşatılmaktadır. Bu sur uzunluğu, dönemin pek çok benzer kentindekilerden daha uzundur. Esasen surların büyük bir bölümü sahili örtmektedir. Kartaca'nın deniz gücü göz önünde bulundurulduğunda bu surlar daha az gerekliydi. Surların 4 – 5 km'lik bölümü batıdaki kıstak boyunca uzanmaktaydı. Aslında bu kesimden bir saldırı pek olası değildir.
Kentte, büyük bir nekropolü, dini yapıları, pazar yerleri, kuleleri ve bir amfitiyatrosu ve dört parça, eşit ölçüde konut alanları bulunmaktadır. Byrsa adı verilen bir hisar, kabaca kentin ortasında yükselmektedir. Kartaca, Helenistik dönem'in en büyük kentiydi. Bazı tahminlere göre sadece dönemin İskenderiyesi daha büyük bir kenttir. Ayrıca endüstri öncesi dönemlerin en büyük kentlerinden biriydi.

Kartaca'nın tarihi üzerine yapılacak bir çalışma bir ölçüde sorunludur. Bugün için Kartaca ile ilgili yazılı kaynaklar, Romalı ve Yunan tarihçilerin çalışmalarıyla sınırlıdır. Gerek Kartacalıların gerekse de Fenikelilerin papirüs kullanmaları ve bu materyalin zaman içinde dağılması sonucu, Kartaca ve Fenike yazılı kaynakları zamanımıza kadar ulaşmamıştır. Bu sonuçta kuşkusuz Pön savaşları sonunda Roma ordusunun kentin kültürünün ve kayıtlarının tahrip edilmiş olmasında yatar. Üçüncü Pön Savaşı sonunda kent büyük ölçüde yakıldı, yıkıldı ve yağmalandı, ilk elden kaynakların çok azı günümüze ulaşabildi. Kuzey Afrika'daki ortaya çıkarılan yapı ve yazıtlarda bulunanlarla birlikte Grekçe ve Latincede birkaç eski Pön çevirisi bulunmaktadır. Fakat esas kaynaklar, Titus Livius, Polybius, Appian, Cornelius Nepos, Silius İtalicus, Plutarkhos, Cassius Dio ve Herodot gibi Yunan ve Roma tarihçilerinin eserleridir. Bu yazarlar, Kartaca ile rekabet halinde olan dolayısıyla da sık sık çatışan toplumların insanlarıdırlar. Yunan şehir devletleri Kartaca ile Sicilya için rekabet halindeydiler. Öte yandan Roma üç devre halinde süren bir dizi muharebe içine girmiştir. (Pön Savaşları) Bekleneceği şekilde bu yazarların Kartaca ile ilgili yazdıkları, belirgin biçimde Kartaca aleyhtarı yazılardı. Kartaca hakkında daha tarafsız yazan birkaç Yunan yazarın eserleri ise günümüze ulaşamamıştır.

Kartaca kenti, Tyre (Sur) kenti kraliçesi Elishar tarafından (Yunan kaynaklarında Elissa ya da Elissar, Roma kaynaklarında Dido) MÖ 814 ya da 813 yıllarında kurulmuştur. Roma imparatorluğundan kaçan Elishar yandaşlarınıda yanına alarak Tunus'a kaçmış ve dönemin Tunus imparatorundan kendisine bir öküz postu kadar bir yer verilmesini istemiş. İmparator bu teklifi kabul edince öküz postunu ince ince iplik haline getirerek Akdeniz kıyısına Kartaca'yı kurmuştur.

Akdeniz'deki merkezi konumu Kartaca'ya deniz ticaretinde geniş olanaklar sağlamıştır. Fenikeli tüccarlar açısından geleneksel hale gelen Doğu Akdeniz ticaretinin yanı sıra Batı Akdeniz'e de aynı derecede yakın olmasıyla Kartacalı tüccarlar, Batı Akdeniz'de bağlı koloniler oluşturmakta gecikmediler.
Fenike kentleri, tarihlerinin hiçbir döneminde tam bağımsız kent devletleri olmamışlardır, komşuları olan güçlü devletlerin hegemonyalarını kabul etmiş, Akdeniz'de serbestçe ticaret yaparak servet edinmenin bir bedeli olarak gördükleri yıllık vergileri bu devletlere ödemişler, bunu ticari faaliyetlerin bir sabit maliyeti olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla denizaşırı Fenike kolonileri de kendi politik ve ticari stratejilerini bağımsızca geliştirmişlerdir. Kartaca da bu denizaşırı kolonilerden biri olarak, konumunun getirdiği olanaklardan serbestçe yararlanmıştır.
MÖ 509 yılında Roma Cumhuriyeti ile Kartaca arasında, Akdeniz'in ticari ve politik etki alanları olarak iki devlet arasında bölüşümünü sağlayan bir anlaşma da, Kartaca'nın Batı Akdeniz ve Kuzey Afrika kıyılarındaki genişlemesine katkıda bulunmuştu.
MÖ 5. yüzyıl başlarında Kartaca artık Batı Akdeniz ve Kuzey Afrika kıyılarında geniş bir etki alanını kontrol etmektedir. Eski Fenike kolonilerini -yer yer zor kullanarak- kontrolü altına almış, Libya'daki göçebe çöl kabilelerini sindirmiştir. Akdeniz'de Kartaca genişlemesi, İspanya kıyılarından başlayarak iç kesimlere, Sicilya, Balear adaları, Sardinya ve Kuzey Afrika kıyılarındaki kolonileşmeyle altın devrine ulaşmıştır.

Kartaca, iki kral, iki de kurul tarafından yönetiliyordu. İki kuruldan daha geniş yetkileri olan senato en varlıklı ailelerin reisleri arasından seçilen 300 kişiden oluşan bir kuruldu. Otuz kişilik bir iç kurul üyeliği ömür boyu olmakla birlikte diğer üyeler belirli aralıklarla seçim yoluyla yenilenirlerdi. Meclis ise belirli bir varlık düzeyinin üstündeki tüm özgür Kartaca vatandaşlarından oluşmaktaydı. Esasen seçilen kralların onaylanması dışında fazla bir yetkisi yoktur. Krallar bir yıllık görev süreleri için seçiliyorlardı. Yetkileri senatonun denetimi ve kamu kurumların yönetimi idi.

MÖ 6. yüzyılın sonlarından itibaren Roma ile Akdeniz'in etki alanı olarak paylaşılmasında, Kartaca ile Roma arasında ufak sürtüşmeler dışında pek fazla sorun yaşanmadı. Ancak MÖ 3. yüzyılda dengeler değişmeye başlamıştır. İtalya yarımadasında Yunan kent devletleri üzerinde kesin hakimiyet kuran Roma, Akdeniz ticaretinden payını artırmaya gitmek yolundadır artık.
Akdeniz üzerindeki etki alanları çekişmesi, Pön savaşları olarak tarihe geçecek bir dizi çatışmaya yol açmıştır. Sicilya'daki Yunan kolonileriyle Kartaca arasında çıkan çatışmada, Yunan kolonilerinin Roma'nın yardımını istemeleri üzerine 1. Pön Savaşları çıkmıştır. MÖ 265 yılında, ağırlıklı olarak deniz savaşlarıyla süren bu savaşlar MÖ 241 yılında Kartaca'nın barış istemesiyle sonuçlanmıştır.
Bu yenilgiden sonra Kartaca İber yarımadası'na gözlerini dikmiştir. Kartaca, General Hamilcar Barca ve oğulları Hannibal ve Hasdrubal Barca İber yarımadasının neredeyse tümünü kontrol altına almıştır. Roma'nın elinde sadece Saguntum kenti kalmıştı. Gelişmeleri endişeyle izleyen ve Kartaca'yla yeni bir çatışmayı politik olarak gerekli gören Roma, MÖ 218 yılında, Kartaca ordularının Ebro nehrini geçmelerinin savaş durumu sayılacağını belirten bir girişimde bulunmuştur.
Bunun üzerine patlak veren 2. Pön Savaşlarında Hannibal kara ordusuyla İber yarımadasından kara yolunu kullanarak İtalya'ya ilerledi. 2. Pön Savaşları, Hannibal'in tarihin gördüğü en yetenekli komutanlardan sayılmasına neden olacak birbiri ardına kazanılan başarılarla sürdü. Ancak İtalya topraklarında kesin sonuçlu bir başarı sağlamayan Hannibal, Roma'nın MÖ 204 yılında Kartaca yakınlarına bir çıkartma yapması üzerine İtalya'dan ayrılmak zorunda kalmıştır. MÖ 203 yılında Zama savaşında Hannibal orduları Roma ordusu karşısında yenilgiye uğramış ve Kartaca, oldukça ağır barış koşullarını kabul etmiştir.
Bu iki yenilgi sonrasında gücünden çok şey kaybetmiş olan Kartaca'ya karşı Roma'nın son darbesi, MÖ 149 yılında başlayan ve MÖ 146 yılında Kartaca kentinin tümüyle yakılıp yıkılmasıyla son bulan Üçüncü Pön Savaşıdır.

Kartaca şehir belediyesi ile şu yabancı kentler arasında resmi kardeş şehir bağlantısı bulunur:

 Cartagena, İspanya
 Aix-en-Provence, Fransa
 Versailles, Fransa
 Sur , Lübnan

Antik Kartaca
Vandallar

Fantar, M'hamed Hassine Fantar (1995), Carthage. La cité punique; Tunus: Alif - Les éditions de la Méditerranée, ISBN 9973-22-019-6. (Fransızca)
Bénichou-Safar, Helene (2004) Le tophet de Salammbô à Carthage - essai de reconstitution, Roma:École Française de Rome, (Fransızca)
Hugoniot, Christophe (2000) Rome en Afrique - de la chute de Carthage aux débuts de la conquête arabe, Paris:Flammarion  (Fransızca)

Kartaca Belediyesi resmi websitesi 5 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
"Ancient History Encyclopedia" websitesinde Kartaca tarih akimi grafigi
"Ancient Places TV" websitesi Kartaca HD Video

Kedigiller (Felidae), Etçiller (Carnivora) takımına ait bir familyadır.
Ortak özellikleri, görünüşleri ve davranışları ile familyanın en yaygın ve tanınmış mensubu olan ev kedisine benzemeleridir. Zarif vücutları, yumuşak tüyleri, kısa suratları ve çoğunlukla vücutlarına nazaran küçük bir kafatasları vardır. Kulakları dik ve sivri ya da yuvarlağımsıdır ve her yöne doğru çevrilebilir. En küçükleri 30 cm, en büyükleri ise 200 cm olur.

Gözlerini sağa ya da sola neredeyse hiç çeviremedikleri için, bakmak istedikleri yöne kafalarını çevirirler. Göz mercekleri, ışık miktarına göre değişir. Fazla ışıklı ortamlarda göz mercekleri çoğu kedigilde yandan incelir ve dik bir çizgi haline gelir, bazı türlerde ise küçük bir nokta hâlini alır. Karanlıkta göz mercekleri çok büyür. Kedigillerin gözlerinde Tapetum lucidum denilen bir tabaka vardır. Bu tabaka göz merceğinden geçen ışığı bir kere daha merceğe yansıtır ve böylece var olan ışık miktarını ikiye katlayarak geceleri çok rahat görmelerini sağlar. Ayrıca kedigillerin gözlerindeki görme reseptörlerinin sayısı insandakinin üç mislidir.
Kedigillerin gözlerine bakılarak keyif durumları anlaşılabilir. Eğer mercekler büyük ise kedi savunma pozisyonuna geçmiştir. Eğer mercekler çok küçükse, kedi mutlu demektir.

Hissetme kılları da denilen bıyıklar  kedigillerin gece aktif olan hayvanlar olduğunu gösterir. Her bir vibrisin dibinde kan dolu bir kesecik vardır. Bu keseciğin çevresi çok hassas sinir uçlarıyla kaplıdır. Vibrissae sadece bıyık olarak hayvanın ağız bölgesinde değil, kaşlarında ve bacaklarında da bulunur. Hayvanın hareketiyle titreşime geçerler ve bu titreşimleri algılayan hayvan tamamen karanlık bir ortamda bulunsa bile çevresinin görüntüsünü kabaca canlandırabilir ve emin adımlarla hareket eder. Yeni doğmuş yavrularda bile tamamen gelişmiş olması, bu duyu organlarının kedigiller için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Kedigiller müthiş bir duyma kabiliyetine sahiptir. Duyabildikleri frekans 65.000 Hz'e kadar varabilir, bu da insandakinin yaklaşık üç mislidir. Kedigiller iki kulağını birbirinden bağımsız şekilde farklı yönlere doğru hareket ettirebilir. Böylece tamamen karanlık bir ortamda bile, avladığı hayvanın bulunduğu noktayı ayrıntılı bir şekilde belirleyip, isabetli bir sıçrama ile yakalayabilir. Kulaklarında büyüyen kıllar yabancı maddelerin kulaklarına kaçmasını önler.
Bir kedinin kulaklarını yatırmasından, kendini savunmaya hazırlandığı anlaşılır.

Çiğnemeden yuttukları için ağızlarına aldıkları şeylerin tadını ve yenilir ya da yenilemez olduğunu çok çabuk ayırt edebilmeleri gerekir. Zımpara gibi olan dillerindeki küçük dikenlerin uçları hayvanın kendisine doğru dönüktür. Bu dikenlerle tüylerini tararlar ve yedikleri hayvanın etini kemiğinden ayırırlar. Dilin ön kısmındaki dikenlerde bulunan tat alma dokusu ile ekşi, tuzlu ve acı tatları ayrıt edebilirler ama tatlı (yani şekerli) tadı hissetmezler. Su içerken dillerini kıvırarak kepçe olarak kullanırlar.

Kedigillerin ağızlarında otuz tane diş ve bir diastema vardır. Bu diastema, hayvan ağzını kapatırken altta ve üstte bulunan yan dişlerin birbirine değmeden yan yana durmalarını sağlar. Yan ve tutma dişleri avladıkları hayvanı tutabilmelerini sağlar. Koparma dişleri ile büyük et parçalarını koparıp çiğnemeden yutarlar.

Kedigiller ayak parmaklarının uçları ile yürür. Ön patilerinde beş ve arka patilerinde dört parmakları bulunur.
Çita, balıkçı kedi ve yassıbaş kedi haricinde bütün kedigiller tırnaklarını parmaklarından dışarı uzatıp tekrar geriye çekebilirler. Yürürken kendiliğinden çıkmamaları ve böylece boş yere, yıpranmamaları için tırnaklarını çıkarmak için özel kasları vardır. Tırnaklar kullanılmadıkları zaman, derinin içinde saklı şekilde durur. Böylece kedigiller hiç ses çıkarmadan kurbanlarına usulca yanaşabilirler.

Kedigillerin Man kedileri hariç hepsinin kuyrukları vardır. Dengelerini sağlamak ve kendi aralarında işaretlerle anlaşmak için kuyruk önemlidir. Bazı türlerde, örneğin vaşaklarda kuyruk çok kısadır.

Çoğu kedigil yalnız yaşar ve yalnızca çiftleşmek için eş arar, çiftleştikten sonra ayrılır. Yalnızca aslanlar büyük gruplar oluşturur ve erkek çitalar küçük bir grup içinde yaşar.

Moleküler genetik çalışmalara göre, kedimsilerin (Feliformia) son ortak atası 55 ila 35 milyon yıl önce (Eosen) yaşamıştır. Bu kedigillerin ilk atalarının örneğin Aelurogale ve Eofelis cinslerine ait oldukları düşünülür. İlk kedigillerin ortaya çıkmasından sonra Nimravidae ortaya çıkmıştır ve böylece bu familya eski fikirlere göre kedigillerin ataları değil sadece kedigillerle akraba olan bir kardeş familyadır.
Kedigillere ait en eski kalıntılar Oligosen çağından kalmış 34 milyon yıllık fosillerdir. Bu fosillerde kedigillerin en eski atası olarak Proailurus cinsi görünmektedir. Bu ev kedisi büyüklüğündeki kedi, tropik ormanlarda avlanmıştır.
Proailurus cinsinden iki büyük alt familya oluşmuştur; Kılıçdişli kediler (Machairodontinae) ve günümüz kedileri (Felinae). 10.000 yıl önce, Kılıçdişli kediler alt familyasından Homotherium ve Smilodon cinslerinin en son temsilcileri de ortadan kaybolmuştur.
Günümüz kedigillerinin son ortak atasının 25 milyon yıl önce ortak bir ataya sahip olduğu düşünülür.
Yaban kedisi (Felis silvestris), yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır. Felis cinsinin en eski kalıntıları (9 milyon yıllık), Felis lunensis türü olarak Asya'da bulunmuştur.

Kedigiller, Güney kutbunun haricinde dünyanın her kıtasında bulunur. Avustralya'da ve Okyanusya'da bulunan kedigiller insanlar tarafından götürülmüştür. Ayrıca 70. enlemin (paralelin) kuzeyinde de kedigiller bulunmaz.

Anadolu'nun tarihinde birçok farklı kedigil türüne rastlamak mümkündür. Bunlardan bazıları son buz devrinin bitmesi ile, bazıları da Roma İmparatorluğu döneminde avlanarak tükenmiştir. Ama bu tarihi son 200 yıla kısıtladığımızda bile aslan, kaplan, pars ve çita türleri ile karşılaşırız.
Anadolu'nun Batı, Orta, Güney ve Güneydoğu bölgelerinde yaşamış olduğu bilinen Asya aslanı en son 19. yüzyılın ikinci yarısında görülmüştür. Güneydoğu Anadolu'da yaşayan çita ise 19. yüzyıldan sonra bir daha görülmemiştir. Türkiye'nin en son Hazar kaplanı, 1970'te Hakkâri Uludere'de vurulmuştur. 2000'li yıllardan itibaren Doğu  ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde birçok Anadolu parsı öldürülmüştür; son bilinenler Siirt'te (2010) ve Diyarbakır'dadır (2013, Avgan 2013). Orman Bakanlığının girişinde sergilenen leoparın da Bitlis'te vurulduğu bilinmektedir. Son yıllarda farklı alanlarda fotokapan çalışması yapılarak türün varlığı ispat edilmeye çalışılsa da henüz bir pars fotoğrafı çekilememiştir. Çekildiği iddia edilen fotoğraflardan hiçbir tanesinin leopar olduğu ispatlanamamıştır. IUCN kedi uzman grubu leopar olduğu belirtilen fotoğrafın evcil kedi boyutunda olduğunu tespit ederek, kabul etmemiştir.
Günümüzde Türkiye'de kedigiller familyasından leopar veya pars dışında yaban kedisi, Avrasya vaşağı, karakulak (ya da step vaşağı) ve saz kedisi (ya da bataklık vaşağı)  olduğu bilinmektedir.

Wilson & Reeder, 2005 yılında çıkan kitabına göre:

Cins Acinonyx
Çita (Acinonyx jubatus)
Cins Caracal
Karakulak (Caracal caracal)
Cins Catopuma
Borneo altın kedisi (Catopuma badia)
Asya altın kedisi (Catopuma temmincki)
Cins Otocolobus
Pallas kedisi (Otocolobus manul)
Cins Felis
Gri kedi (Felis bieti)
Sazlık kedisi (Felis chaus)
Benekli kedi (Felis margarita)
Kara ayaklı kedi (Felis nigripes)
Yaban kedisi (Felis silvestris)
Cins Oncifelis
Pampa kedisi (Oncifelis colocolo); en modern sınıflandırmalarda Pampa kedisi üç ayrı türe bölünür: L. braccatus, L. colocolo ve L. pajeros
Geoffroy kedisi (Oncifelis geoffroyi)
Şili orman kedisi (Oncifelis guigna)
And kedisi (Oreailurus jacobita)
Cins Parsdus
Oselo (Leopardus pardalis)
Kaplan kedisi (Leopardus tigrinus)
Maymun kedi (Leopardus wiedii)
Cins Leptailurus
Serval (Leptailurus serval)
Cins Vaşak (Lynx)
Kanada vaşağı (Lynx canadensis)
Bayağı vaşak (Lynx lynx)
İber vaşağı (Lynx pardinus)
Doru vaşak veya Kızıl vaşak (Lynx rufus)
Cins Pardofelis
Mermer kedisi (Pardofelis marmorata)
Cins Prionailurus
Pars kedisi (Prionailurus bengalensis)
Iriomote kedisi (Prionailurus iriomotensis)
Yassıbaş kedi (Prionailurus planiceps)
Paslı kedi (Prionailurus rubiginosus)
Balıkçı kedi (Prionailurus viverrinus)
Cins Profelis
Afrika altın kedisi (Profelis aurata)
Cins Puma
Puma (Puma concolor)
Yaguarundi (Puma yaguarondi)
Cins Neofelis
Bulutlu pars (Neofelis nebulosa)
Cins Panthera
Aslan (hayvan) (Panthera leo)
Jaguar (Panthera onca)
Pars (Panthera pardus)
Kaplan (Panthera tigris)
Hazar kaplanı
Cins Uncia
Kar parsı (Uncia uncia)
Geleneksel olarak kedigiller familyası daima üç alt familyaya bölünmüştür, ama bu eskimiş sınıflandırmanın mantıklı olmadığı görüşü gitgide yayılmaktadır. Moleküler genetik araştırmaların sonunda, modern bilimde böyle bir ayrım artık yapılmamaktadır.

Kedigiller geleneksel sınıflandırmada üç alt familyaya bölünmüştür:

Acinonychinae (Çitalar): Sadece çita türünü içeren bir alt familya.
Pantherinae (Büyük kediler): Panthera cinsine ait olan aslan, kaplan, jaguar ve pars. Ayrıca kar parsı, bulutlu pars ve mermer kedisini içeren alt familya.
Felinae (Kediler): Kedigiller familyasının diğer bütün türlerini içeren alt familya.
Uzun zaman kabul gören bu sınıflandırmada örneğin Puma, kedilere ait (Felinae) sayılırken, mermer kedisi büyük kedilerden sayılmakta ve bu ayrım modern bilimde saçma olarak değerlendirilmektedir. Daha eski sınıflandırmalarda sadece Panthera cinsine ait türler büyük kediler olarak adlandırılırken, bütün diğer türler Felis cinsine ait sayılmıştır ve böylece familyanın içindeki ayrıntılı akrabalıklar hiçbir şekilde belirtilememiştir.
Genel olarak, kükreyebilen kedilerin büyük kediler olarak adlandırılması kabul edilir. Küçük kediler kükreyemez ama keyiften hırlar. Büyük kediler sadece nefes verirken hırlayabilir. Küçük kediler hem nefes verirken, hem de nefes alırken hırlayabilir.

W.E. Johnson et al., 2006 “The Late Miocene radiation of Modern Felidae: A genetic assessment.”—Science, Bd. 311, S. 73-77,

Kenya, resmî adıyla Kenya Cumhuriyeti, Doğu Afrika'da yer alan bir ülkedir. 2025 itibarıyla tahmini nüfusu 53,3 milyondan fazla olan Kenya, dünyada 27. Afrika'da 7. en kalabalık ülkedir. Kenya'nın başkenti ve en büyük şehri Nairobi'dir. Ülkenin en eski ve ikinci en kalabalık şehri, Mombasa Adası'nda yer alan büyük bir liman şehri olan Mombasa'dır. Ülke içindeki diğer büyük şehirler ise Kisumu, Nakuru ve Eldoret'tir. Kenya saat yönünde sıralanacak şekilde, kuzeybatıda Güney Sudan'a kuzeyda Etiyopya'ya, doğuda Somali'ye, güneydoğuda Hint Okyanusu'na, güneybatıda Tanzanya'ya ve batıda Victoria Gölü ve Uganda'ya sınırdaş konumdadır.
Kenya'nın coğrafyası, iklimi ve nüfusu geniş ölçüde değişkendir. Batı rift vadisi bölgelerinde, soğuk, karla kaplı dağ tepeleri (örneğin Kenya Dağı'nda Batian, Nelion ve Point Lenana gibi) geniş çevre ormanları, yaban hayatı ve ılıman iklimlerdeki verimli tarım alanları bulunur. Diğer alanlarda ise, kuru, çorak ve yarı kurak iklimler ve ayrıca sıcak çöller (Chalbi Çölü ve Nyiri Çölü gibi) bulunmaktadır.
Kenya, Homo cinsinin atalarından evrimleşen ilk insanların yayılmaya başladığı yerlerden biriydi. Evrim tarihi için bol miktarda fosil kanıtı Koobi Fora'da bulunmuştur. Daha sonraları Kenya'ya günümüzün Hadzalarına benzer avcı-toplayıcı gruplar yerleşmiştir. Arkeolojik yapıtlar ve iskelet materyallerinin tarihlendirmesine göre, Güney Kuşitik dilleri konuşanlar ilk olarak bölgenin alçak alanlarına MÖ 3.200 ile 1.300 yılları arasında yerleşmiştir, bu dönem Savanna Pastoral Neolitik dönem olarak da bilinir. Nil-Sahra dilleri konuşan pastoralistler (Luoların ve Kalenjinlerin ataları) yaklaşık MÖ 500 yılında günümüzün Güney Sudan'ından Kenya'ya göç etmeye başladılar. Ülkedeki en büyük etnik gruplardan Kikuyular, Luhyalar, Kambalar, Kisiiler, Mijikendalar ve Meruların atası olan Bantu halkı ise MÖ 250 ile MS 500 arasında kıyı ve iç kesimlere yerleşti.
Kenya'nın Avrupa'yla teması 1500 yılında Portekiz İmparatorluğu'nun Swahili kıyısındaki ticaret hareketleriyle başladı. Kenya'nın etkin sömürgeleştirilmesi ise 19. yüzyılda Avrupa'nın Afrika'yı keşfi ile birlikte gerçekleşti. Modern Kenya, İngiliz İmparatorluğu tarafından 1895 yılında kurulan Doğu Afrika Protektorası'ndan ve ardından 1920 yılında başlayan Kenya Kolonisi'nin ardılı olacak şekilde bir idari yapı ortaya çıkmıştır. Mombasa, 1889'dan 1907'ye kadar İngiliz Doğu Afrikası'nın başkenti olmuştur. İngiltere ile Kenya Kolonisi arasında yaşanan çok sayıda anlaşmazlık, 1952'de başlayan Mau Mau İsyanı'na ve 1963'te Kenya'nın bağımsızlık ilan etmesine yol açmıştır. Bağımsızlıktan sonra Kenya, İngiliz Milletler Topluluğu'nun üyesi olmaya devam etmiştir. Ülkenin mevcut anayasası 2010 yılında kabul edilmiş, önceki 1963 anayasının yerini almıştır.
Kenya, seçilmiş yetkililerin halkı temsil ettiği ve başkanın devlet ve hükûmet başkanı olduğu başkanlık sistemine sahip bir cumhuriyettir. Ülke, BM, Commonwealth, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, COMESA, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve diğer birçok uluslararası kuruluşun üyesidir. Ayrıca ABD'nin NATO dışı müttefik statüsüne aldığı ülkelerden biridir.
Kenya'nın ekonomisi Doğu ve Orta Afrika'nın en büyük ekonomisidir. Nairobi büyük bir bölgesel ticari merkez olarak hizmet vermektedir. Kişi başına GSYİH 2.110 ABD doları olan ülke, alt-orta gelirli bir ekonomi konumundadır. Tarım, ülkenin en büyük ekonomik sektörüdür. Çay ve kahve sektörün geleneksel ticaret ürünleri olup, taze çiçekler hızla büyüyen bir ihracat ürünüdür. Hizmet sektörü, özellikle turizm, aynı zamanda ülkenin önemli ekonomik itici güçlerinden biridir. Kenya, Doğu Afrika Topluluğu ticaret bloğunun üyesidir, ancak bazı uluslararası ticaret kuruluşları ülkeyi Büyük Afrika Boynuzu'nun bir parçası olarak kategorize etmektedir. Afrika, Kenya'nın en büyük ihracat pazarı olup, bunu Avrupa Birliği izlemektedir.

Ülke ismi Kenya Dağı'ndan gelmektedir. Bantu dillerinden bir tanesi olan Kikuyu dilinden gelen Kere-Nyaga kelimesi yaklaşık olarak beyaz dağ anlamına gelmektedir. Önceleri Kenya Dağı'na verilen bu isim daha sonraları ülkenin tamamı için kullanılmıştır.

Afrika kıtasının Sahra Çölü'nün güneyinde kalan bölgeler gibi kıtanın doğu kıyıları da birçok batılı tarih araştırmacısı için herhangi bir anlam ifade etmemekteydi. Batılı tarihçiler arasında Afrika için yaygın olan dikkate almama gerçeğini Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel 18.yy'de Afrika'yı dünyanın tarihsel bir parçası olarak görülmediği ve bu anlamda bir hareket ya da gelişim göstermediği sözleriyle özetlemiştir. Bu düşüncede 20.yy başlarına kadar tarihçiler arasında herhangi bir değişiklik gözlemlenememiştir.
Bu düşüncelerin aksine Kenya'nın kıyı bölgeleri söz konusu dönemlerde özellikle Arap ve İslam dünyasının yazıda, kültürde, dilde kendisini göstermesi ile birlikte kıtanın bu bölgesine has tarihi olayları tüm kıtanın doğu kıyıları için anlatılır hale getirilmiştir. Bu süreçte, özellikle 1900'lü yıllarda birçok Avrupalı tarihçi başlarda sadece Portekiz'in Hint Okyanusu'ndaki seferleri ile Arap sultanlarının gezilerini içeren Kenya kıyılarında yaşanan olaylarını kağıda dökmüşler ve bu şekilde tarihsel olaylar bu bölgeler için ilk defa kağıda dökülmüştür.

Tarih öncesi dönemden birçok dinozor ve timsah fosili bulunan ülkede, en eski fosil kalıntıları 200 milyon yıl önceye aittir. En eski insan fosilleri Kenya'da Turkana gölü çevresinde bulunmuştur. Bu bulgular günümüzde Kenya'nın kurulu olduğu bölgelerde çok uzun süredir bir yaşamın olduğunu düşündürmektedir. Australopithecus anamensis ve Kenyanthropus gibi dört ila üç milyon yıl öncesine ait hominini fosillerinin bölgede keşfedilmesi bu düşünceleri kuvvetlendirmiştir.

M.Ö. 2000'lerde Kuzey Afrika'dan, tahminen Etiyopya'dan göç eden topluluklar Kenya'ya yerleşmiş ve hayvancılık ile uğraşmışlardır. M.S. 1. yüzyılda Arap tüccarları Kenya sahillerine ticari ziyaretler yapmış, M.S. 8. yüzyılda Kenya sahillerindeki Arap ve Fars yerleşimleri giderek çoğalmıştır.
MS 10. yüzyılda bugün Kenya nüfusunun dörtte üçünü oluşturan Nilotic ve Bantu toplulukları Kenya'ya göç etmiş, bu süreçte içerisinde birçok Arapça kelime barındıran Swahili dili meydana gelerek topluluklar arasında kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde birçok Arap ve Romalı tüccarlar Kenya kıyılarına gelerek ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu geliş ve gidişlerde tüccarların Kenya'nın iç kesimlerine ne kadar girdiği ile ilgili kesin bilgiler bulunmamakla birlikte antik ve Orta Çağ dönemine ait haritalarda yerleri birebir örtüşmese de varlıklarının bilinci içerisinde iç kesimlerde resmedilen karla kaplı dağlar ve göller yer bulmuştur.
Bu dönemde İslam dini bölgede yayılmış, kıyı kesimi çok kültürlü ve birçok etnik kökeni içerisinde barındıran bir topluluk olan Svahili topluluğu'nun oluşmasına olanak sağlamıştır.

1500'lü yıllardan itibaren özellikle 1598 yılından itibaren Portekiz'in bölgede etkisini artması sonucunda kıyı kesiminde iş yapan tüccarların bağımsız hareket etmesi zorlaşmıştı. 1498 yılında Mombasa'yı ziyaret eden Vasco da Gama bölgeyi ziyaret eden ilk Avrupalılardan biri olmuş, bu ziyaret kendisinin Hindistan'a olan deniz yolunu keşfetmesine olanak sağlamıştır. Bölgede resmi Portekiz varlığı 1505 yılında bugün Tanzanya'ya ait olan Kilwa adasının alınmasıyla başlamış daha sonra Mombasa'yı ve Hint Okyanusun'da Hindistan yolu üzerindeki diğer adaları ve şehirleri istila eden Portekizliler, böylece bu bölgedeki deniz ticaretindeki Arapların ağırlığını ortadan kaldırmışlar, deniz yollarını ve limanları kontrol ederek büyük vergi gelirleri elde etmişlerdir. Bu süreç 1698 yılına kadar devam etmiş, Hindistan, Arabistan gibi Hint Okyanusu'na kıyısı olan bölgelerden ve iç kesimlerden gelen göçmen akını bu süreçte de devam etmiş ve kıyı kesimindeki nüfusu artırmıştır. 1698 yılında Umman bölgeyi hakimiyeti altına almış, 1730 yılından itibaren de Ummanlı Yaruba hanedanlığı bölgenin yönetiminin Arap kökenli yerel Mazrui kabilesi tarafından gerçekleştirileceği açıklamış, bu açıklama sonucu bölge kendini Umman'dan bağımsız geliştirme imkânını yakalamıştır. Umman, ülke içerisinde Said hanedanlığının Yarubi hanedanını yenerek iktidara gelmesi sonucunda Kenya kıyılarında hakimiyetini yeniden aktif olarak ele almıştır. Bu süreçte de kıyı kesimlerinde bulunan Svahili kültüründe büyüyen tüccarlar fildişi ve köle ticareti ile ilgili ticarete ağırlık vermiş, 19.yy'de fildişi ücretlerinde yaşanan yüksek artışlar nedeniyle o güne kadar pek gerçekleştirilmeyen iç kesimlere ilerleme girişimlerinde artış yaşanmıştır. Bu girişimler sonucunda da kolonileşme öncesi döneme ait Kenya'nın iç kesimlerine ait bilgiler elde edilmeye başlanmıştır.
Birleşik Krallık 19. yy sonlarına doğru bölgedeki etkisini artırarak, kıyı kesimlerinde önemli bir etken haline gelmiştir.

Kenya'nın koloni tarihi 1885 yılında kıyı bölgesinde bulunan Witu Sultanlığı'nın Alman himayesi altına alınması ile başlamıştır. 1888 yılında Britanya Doğu Afrika Şirketi İmparatorluğu Kenya'ya gelerek 1895 yılına kadar Britanya Doğu Afrikası'nı yönetmiştir. 1895 yılından itibaren bölge kontrolü Britanya Kraliyeti tarafından ele alınmıştır. Almanya kıyı bölgelerinde bulunan bölgelerini 1898 yılından itibaren Britanya'ya devretmiştir. Her ne kadar bölgenin hakimiyeti Britanyalılar'da olsa da Avrupalıların bölgeye etkisi kıyı kesiminde kurulan küçük üsler ile kısıtlı kalmaktaydı. 1901 yılında sona eren ve Mombasa ile Victoria gölünü birbirine bağlayan Uganda Demiryolu ile birlikte 1899 yılında bölgede yaşanan kıtlık sebebiyle koloni yönetimi verimli bölge üzerindeki etkisini tam anlamıyla ele alabilmiştir.
1890 ile 1914 yılları arasında yerel halkın başlattığı küçük isyanlar askerî gücün ceza seferleri adı verilen seferleri ile tüm bölgede bastırılmış ve sorumlular cezalandırılmıştır. Bu süreçte yerli halkın hayvanlarına el konulmuş, mahsulleri ve köyleri yakılmıştır. Bölgede bulunan verimli toprakların büyük bölümleri White Highlands (Türkçe:~Beyaz Arazi) olarak adlandırılarak Avrupalı beyazlara ya kiralanm

Kigali, Afrika kıtasında bulunan Ruanda'nın başkentidir. Ülkenin orta kesiminde Ekvator çizgisinin hemen güneyinde yer alan şehir, bu konumundan dolayı yıl boyu ılıman bir iklime sahiptir. Kigali ve çevresinin Kigali Eyaleti olarak ayrı bir statüsü vardır ve diğer eyaletlere bağlı bir konumda değildir. Şehir kendi içerisinde Gasabo, Kicukiro ve Nyarugenge ilçelerine ayrılmaktadır.

Kigali, 1907 yılında bir Alman kolonisi olarak kuruldu. Şehir 1916 yılına kadar Alman Doğu Afrikası 'nın bir parçası olarak yer almış, 1922 yılında ise Belçika hakimiyetinde Milletler Meclisi manda sisteminde Ruanda-Urundi bölgesinin bir parçası olmuştur. Her iki bölgenin de Ruanda ve Burundi olarak bağımsızlıklarını kazanması neticesinde, Kigali 1962 yılında Ruanda'nın başkenti olmuştur.
1994 yılında Ruanda'da yaşanan ve Tutsilere uygulanan soykırımın başlangıcı Kigali'de olmuş, 100 gün süren bu soykırımlar neticesinde 100.000'i  Kigali'de olmak üzere 1.000.000'dan fazla kişi Ruanda'da ölmüştür.

Kigali'de 2013 tahmini nüfus verilerine göre 1,242,418 kişi yaşamaktadır. Şehrin yıllar içerisinde gerçekleştirilen nüfus sayımlarında elde ettiği sonuçlar şu şekildedir:

Şehir ülke içerisinde çevre yerleşim yerleri ile birlikte Kigali Eyaleti'ni oluşturmakta olup, yönetimi bir kent konseyi tarafından gerçekleştirilmektedir. Şehrin icra komitesi bir belediye başkanı ve iki milletvekili tarafından oluşturulmuştur. Eyalet kendi içerisinde üç ayrı ilçeye ayrılmış durumdadır. Bu ilçeler Gasabo, Kicukiro ve Nyarugenge'dir.

Ülke içerisinde olduğu gibi Kigali'de de trafik sağ şeritten akmaktadır. Kigali şehri ülkenin güneyinde bulunan Burundi ve doğuda bulunan Tanzanya ülkeleri ile birbirine bağlayan otoyol üzerinde bulunmaktadır.
Ülkenin uluslararası havaalanı bu şehirde bulunmakta olup, günlük olarak komşu ülkelerin yanı sıra Afrika'nın önemli ülkelerine ve Avrupa'ya Nairobi ve Addis Ababa aktarmalı uçuşlar mevcuttur.

Ruanda'daki şehirler listesi

Kilimanjaro, (1902'den 1918'e kadar Kaiser-Wilhelm-Spitze olarak adlandırıldı), deniz seviyesinden 5.895m. yüksekliği ile Afrika kıtasının en yüksek dağıdır. Kilimanjaro, sönmüş bir yanardağ ve bir stratovolkandır.
Tanzanya'nın kuzeydoğusunda bulunan Kilimanjaro, 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Doğa Mirası olarak ilan edilmiştir.
Ekvator'un yaklaşık 340 km. güneyinde bulunan Kilimanjaro, Tanzanya'nın kuzeydoğusunda, Darüsselam şehrinin yaklaşık 500 km. kuzeybatısında ve Victoria Gölü'nün de yaklaşık 560 km. güneydoğusundadır. Kenya sınırına sadece birkaç kilometre mesafedeki zirve, bu ülkenin başkenti Nairobi'nin yaklaşık 200 km güneydoğusunda kalır.

Kilimanjaro isminin kökeni bilinmemektedir, ancak birkaç teori mevcuttur. Avrupalı kaşifler 1860'ta ismi benimsemiş ve Kilimanjaro'nun dağın Kiswahili ismi olduğunu bildirmişlerdir. The Nuttall Encyclopædia 'nın 1907 baskısı da dağın ismini Kilima-Njaro olarak kaydetmiştir.

Kilimanjaro, en yükseği Kibo; 5.149 m (16.893 ft) yükseklikteki Mawenzi; 5.149 m (16.893 ft); ve en alçak olanı 4.005 m (13.140 ft) yükseklikteki Shira olmak üzere üç belirgin volkanik koniden oluşan büyük uyuyan tabakalı bir volkandır. Mawenzi ve Shira sönmüşken, Kibo uyumaktadır ve tekrar patlayabilir.
Uhuru Tepesi, Kibo'nun krater kenarındaki en yüksek zirvedir. Tanzanya hükûmet ajansı olan Tanzanya Ulusal Parklar Otoritesi ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, Uhuru Tepesi'nin yüksekliğini 1952'de yapılan bir İngiliz araştırmasına göre 5.895 m (19.341 ft) olarak listelemektedir. O zamandan beri yükseklik 1999'da 5.892 m (19.331 ft), 2008'de 5.902 m (19.364 ft) ve 2014'te 5.899 m (19.354 ft) olarak ölçülmüştür.

Kilimanjaro'da büyük hayvanlara pek rastlanılmaz, büyük hayvanlar genellikle ormanlarda ve dağın alt kısımlarında bulunur. Filler, Afrika mandası gibi hayvanlar yürüyüşçüler için tehlikeli olabilecek hayvanlardır. Bukalemun, Dikdik, Duiker, Kuyruksürengiller, Nectariniidae ve Yaban Domuzu gibi hayvanlar olduğu da rapor edilmiştir. Ayrıca Zebra, Pars, Sırtlangiller gibi hayvanlar da düzensiz olarak görülmüştür.

 Wikimedia Commons'ta Kilimandscharo ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kinşasa (Fransızca: Kinshasa) veya eski ismi ile Léopoldville, Afrika kıtasında bulunan Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti ve en büyük kentidir. 2021 yılı itibarıyla yaklaşık 15 milyonluk nüfusuyla Afrika kıtasının da en büyük şehridir. Kinşasa aynı zamanda ülkenin on bir bölgesinden biri konumunda olup, Başkent Bölgesi statüsüne sahiptir. Şehir Kongo Cumhuriyeti ile bu bölgede sınırı belirleyen Kongo Nehri kıyısında kuruludur.

Şehir Kongo nehrinin güney yakasında, nehrin Atlas Okyanusu'na döküldüğü yerden 560 km içeride kurulmuştur. Güneyinde Livingstone Çavlanları yer alır. Bu çavlanlar, Atlantik Okyanusu ile Kinşasa arasındaki nehir ulaşımını engeller.Şehrin eski adı Léopoldville 1965 yılında iktidara gelen Joseph Mobutu döneminde yer ve şahıs isimlerinin Afrikalılaştırma projesi kapsamında 1967 yılında Kinşasa olarak değiştirilmiştir. Bu ad zamanında Belçika kralı ve bölgenin özel sahibi II.Léopold şerefine verilmiştir.
Şehir Kongo Cumhuriyeti'nin başkenti Brazzaville'in tam karşısında yer almakta olup, Kongo nehri her iki başkenti de birbirinden ayırmaktadır. Kinşasa ve Brazzaville bu konumları ile dünya üzerinde birbirine en yakın başkent özelliğine sahiptirler.

Şehir tropikal iklim kuşağında yer almaktadır. Şehre yıllık sıcaklık ortalaması 25,3 °C seviyesinde yaşanmaktadır. En sıcak aylar 26,7 °C ila 26,8 °C arasında Mart ve Nisan aylarında yaşanırken, en soğuk ay ise 22 °C ile Temmuz ayında görülmektedir. Yağış sezonu Ekim-Mayıs dönemlerinde gerçekleşirken, Kasım ayında 236 mm ile en çok yağmurun düştüğü ay durumundadır. Haziran ile Ağustos ayları arasında 5 mm yağış ile yağmurun en az yağdığı aylardır.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin nüfus yoğunluğu açısından en kalabalık şehri aynı zamanda ülkenin başkenti konumunda olan Kinşasa'da ülke nüfusunun %13'ü yaşamaktadır.
Kinşasa'da da birçok büyük şehirde olduğu gibi nüfus yoğunluğunun giderek artmasına neden olan şehir merkezinin haricinde banliyö ve uydu kentler oluşmuştur. Şehir nüfusu 2021 tahmini verilerine göre 14.950.000 kişidir. Bu sayıyla şehir, nüfus olarak Afrika'nın en büyük şehri unvanını almıştır.

Kinşasa ülkede var olan il sisteminin dışında tutulmuş bir yer konumundadır. Şehir, başkent bölgesi olarak ayrı bir statüye sahiptir.
Şehir kendi içerisinde 24 belediyeye ayrılmış konumda olup bu belediyeler şu şekildedir:

 Bologna (İtalya)
 Brazzaville (Kongo Cumhuriyeti)
 Brüksel (Belçika) 2002'den bu yana
 Dakar (Senegal)
 Ankara (Türkiye)

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki şehirler listesi

Kobalt kimyasal bir elementtir. Sembolü Co ve atom numarası 27'dir. Nikel gibi kobalt da, doğal meteorik demir alaşımlarında bulunan küçük birikintiler dışında, yer kabuğunda yalnızca kimyasal olarak birleşik formda bulunur. İndirgeyici eritme yoluyla üretilen serbest element sert, parlak, gümüş rengi bir metal'dir.
Kobalt bazlı mavi pigmentler (kobalt mavisi), antik çağlardan beri takı ve boyalarda ve cama ayırt edici mavi renk tonu vermek için kullanılır.
Rengin uzun süre metal bizmut'tan kaynaklandığı düşünülüyordu. Madenciler uzun zamandır mavi pigment üreten mineral'lerin bazıları için kobold cevheri (Almanca goblin cevheri) adını kullanmışlardı. Bilinen metaller açısından zayıf oldukları ve eritildiğinde arsenik içeren zehirli dumanlar çıkardıkları için bu şekilde adlandırılmışlardı. 1735 yılında, bu tür cevherlerin yeni bir metale (antik çağlardan beri keşfedilen ilk metal) indirgenebildiği keşfedildi ve bu metale sonuçta kobold adı verildi.
Günümüzde bazı kobalt, kobaltit (CoAsS) gibi metalik parlaklığa sahip bir dizi cevherden özel olarak üretilir. Element daha çok bakır ve nikel madenciliğinin bir yan ürünü olarak üretilir.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ve Zambiya'daki Bakır Kuşağı, küresel kobalt üretiminin çoğunu yapar. 2016 yılında dünya üretimi 116,000 ton (114,168 emperyal ton; 127,868 küçük ton) (114.000 uzun ton; 128.000 kısa ton) idi (Kanada Doğal Kaynakları'na göre) ve tek başına DKC %50'den fazlasını üretmiştir.
Kobalt öncelikle Lityum iyon pil'lerde ve manyetik, aşınmaya dayanıklı ve yüksek mukavemetli alaşım'ların üretiminde kullanılır.
Kobalt silikat ve kobalt(II) alüminat (CoAl2O4, kobalt mavisi) bileşikleri cam'a, seramik'lere, mürekkep'lere, boya'lara ve vernik'lere belirgin  koyu bir mavi renk verir.
Kobalt doğal olarak tek kararlı izotop olan kobalt-59 olarak oluşur. Kobalt-60, radyoaktif izleyici olarak ve yüksek enerjili gama ışınlarının üretiminde kullanılan, ticari açıdan önemli bir radyoizotoptur. Kobalt ayrıca petrol endüstrisinde ham petrolün rafine edilmesinde katalizör olarak da kullanılır. Bu, yakıldığında çok kirletici ve asit yağmurlarına neden olan kükürtten arındırmak içindir.
Kobalt, kobalaminler adı verilen bir grup koenzim'in aktif merkezidir. Bu türün en bilinen örneği olan Vitamin B12, tüm hayvanlar için vazgeçilmez bir vitamin'dir. İnorganik formdaki kobalt aynı zamanda bakteri, su yosunları ve mantarlar için de mikro besin'dir.

Kobalt, özgül ağırlığı 8,9 olan ferromanyetik bir metaldir. Curie sıcaklığı 1.115 °C (2.039 °F) ve manyetik momenti atom başına 1,6–1,7 Bohr magneto'ndur. Kobalt, demir'in üçte ikisi kadar göreceli geçirgenliğe sahiptir.
Metalik kobalt iki kristalografik yapı halinde oluşur: Altıgen sıkı paket (hcp) ve Yüzey merkezli kübik fcc. Hcp ve fcc yapıları arasındaki ideal geçiş sıcaklığı 450 °C (842 °F) ancak pratikte aralarındaki enerji farkı o kadar azdır ki ikisinin rastgele büyümesi yaygındır.
Kobalt, pasifleştirici bir oksit filmi ile oksitlenmesinden korunan zayıf indirgeyici bir metaldir. Halojen'lerin ve kükürt'ün saldırısına uğrar. Oksijen'de ısıtma, 900 °C'de (1.650 °F) oksijeni kaybederek monoksit CoO'yu veren Co3O4'ü üretir. Metal, F3'ü vermek üzere 520 K'de flor (F2) ile reaksiyona girer; klor (Cl2), brom (Br2) ve iyot (I2) ile eşdeğer ikili halojenür'ler üretir. Isıtıldığında bile hidrojen gazı (H2) veya azot gazı (N2) ile reaksiyona girmez ancak bor, karbon, fosfor, arsenik ve kükürt ile reaksiyona girer. Normal sıcaklıklarda mineral asitlerle yavaş, nemli fakat kuru olmayan havayla ise çok yavaş reaksiyona girer.

Kobaltın yaygın yükseltgenme durum'ları +2 ve +3'ü içerir ancak oksidasyon durumları −3 ila +5 arasında değişen bileşikler de bilinir. Basit bileşikler için yaygın bir oksidasyon durumu +2'dir (kobalt(II)). Bu tuzlar suda pembe renkli metal su kompleksi [Co(H2O)6]2+ oluşturur. 
Klorür ilavesi yoğun mavi [CoCl4]2- verir. Boraks boncuklarında alev testi, kobalt hem oksitleyici hem de indirgeyici alevlerde koyu mavi renk gösterir.

Kobaltın birkaç oksit'i bilinmektedir. Yeşil kobalt (II) oksit (CoO) kaya tuzu yapılıdır.
Su ve oksijenle kolayca kahverengi kobalt(III) hidroksite (Co(OH)3) oksitlenir.
600–700 °C sıcaklıklarda CoO, spinel yapıya sahip mavi kobalt(II, III) okside (Co3O4) oksitlenir.
Siyah kobalt(III) oksit (Co2O3) de bilinmektedir.
Kobalt oksitler düşük sıcaklık'ta antiferromanyetik'tir:CoO (Néel sıcaklığı 291 K) ve Co3O4 (Néel sıcaklığı: 40 K), +2 ve +3 oksidasyon durumlarının karışımıyla manyetit'e (Fe3O4) benzer.
Kobaltın başlıca kalkojenürleri arasında siyah kobalt(II) sülfürler, pirit benzeri bir yapı benimseyen CoS2 ve kobalt(III) sülfür (Co2S3) bulunur.

Kobalt(II)'nin dört dihalojenürü bilinmektedir: kobalt(II) florür (CoF2, pembe), kobalt(II) klorür (CoCl2, mavi), kobalt(II) bromür (CoBr2 yeşil), kobalt(II) iyodür (CoI2, Mavi-siyah). Bu halojenürler susuz ve hidratlı formlarda bulunur. Susuz diklorür mavi iken hidrat kırmızıdır. Co3+ reaksiyonunun indirgeme potansiyeli + e− → Co2+ +1,92 V'tur, klor'dan klorüre olan değer +1,36 V'un ötesindedir. Sonuç olarak kobalt(III) klorür kendiliğinden kobalt(II) klorür ve klora indirgenir. Florun florüre indirgenme potansiyeli +2,87 V kadar yüksek olduğundan, kobalt(III) florür birkaç basit kararlı kobalt(III) bileşiğinden biridir. Bazı florlama reaksiyonlarında kullanılan kobalt(III) florür su ile kuvvetli reaksiyona girer.

Tüm metallerde olduğu gibi, kobaltın moleküler bileşikleri ve çok atomlu iyonları, koordinasyon kompleksi'leri yani bir veya daha fazla ligand'a bağlı kobalt içeren moleküller veya iyonlar olarak sınıflandırılır. Bunlar potansiyel olarak sonsuz çeşitlilikte molekül ve iyonların kombinasyonları olabilir, örneğin:

su H2O, katyon hexaaquocobalt(II)'de olduğu gibi [Co(H2O)6]2+. Bu pembe renkli kompleks, x = 6 veya 7 ile katı kobalt sülfattaki CoSO4. (H2O)x baskın katyondur. ve bunların su çözeltileri.
amonyak NH3, cis-diaquotetraamminecobalt(III)’de olduğu gibi [Co(NH3)4(H2O)2]3+, heksolde [Co(Co(NH3)4(HO)2)3]6-, [Co(NO2)4(NH3)2]-’de (Erdmann tuz anyonu), ve [Co(NH3)5(CO3)]-’de.
karbonat [CO3]2-, yeşil triskarbonatokobaltat(III) [Co(CO3)3]3- ‘deki gibi anyon.
nitrit [NO2]- [Co(NO2)4(NH3)2]-’de olduğu gibi.
hidroksit [HO]-, heksol’deki gibi.
klorür [Cl]-, tetrakloridokobaltat(II) CoCl4]2-’deki gibi.
bikarbonat [HCO3]-, [Co(CO3)2(HCO3)(H2O)]3-’deki gibi.
oksalat [C2O4]2-, trisoksalatokobaltat(III) [Co(C2O4)3-3]’deki gibi.
Bu bağlı gruplar, elektronegatiflik ve sertlik-yumuşaklık genel prensiplerine göre kobalt atomlarının oksidasyon durumlarının stabilitesini etkiler. Örneğin Co3+ kompleksleri amin ligandlarına sahip olma eğilimindedir. Fosfor azottan daha yumuşak olduğundan, fosfin ligandları yumuşak Co2+ ve Co+ özelliğine sahip olma eğilimindedir; bunun bir örneği tris(trifenilfosfin)kobalt(I) klorürdür (P(C6H5)3)3CoCl). Daha elektronegatif (ve daha sert) oksit ve florür, Co4+ ve Co5+ türevlerini stabilize edebilir; ör. sezyum heksaflorokobaltat(IV) (Cs2CoF6) ve potasyum perkobaltat (K3CoO4).
Koordinasyon kimyasında Nobel ödüllü bir öncü olan Alfred Werner, ampirik formül’lü bileşiklerle çalıştı [Co(NH3)6]3+. Belirlenen izomerlerden biri kobalt(III) hekzammin klorürdü. Tipik bir Werner tipi kompleks olan bu koordinasyon kompleksi, altı amin ortogonal ligandı ve üç klorür karşı anyonu tarafından koordine edilen merkezi bir kobalt atomundan oluşur. Amonyak yerine şelatlayıcı etilendiamin ligandlarının kullanılması tris(etilendiamin)kobalt(III) ([Co(en)3]3+), optik izomerlere çözülen ilk koordinasyon komplekslerinden biriydi. Kompleks, "üç kanatlı pervanenin" sağ ve sol yönlü formlarında mevcuttur. Bu kompleks ilk olarak Werner tarafından sarı-altın iğneye benzer kristaller halinde izole edildi.

Kobaltosen, demir yerine kobalt içeren, ferrosen'in yapısal bir analoğu'dur. Kobaltosen oksidasyona ferrosenden çok daha duyarlıdır.. Kobalt karbonil (Co2(CO)8), karbonilasyon ve hidrosililasyon reaksiyonlarında bir katalizör’dür. B12 Vitamini (aşağıya bakın) doğada bulunan organometalik bir bileşiktir ve metal atomu içeren tek vitamin’dir. Kobaltın normalde alışılmadık +4 oksidasyon durumundaki bir alkilkobalt kompleksinin bir örneği, β-hidrojen eliminasyonuna karşı direnciyle dikkat çeken bir geçiş metali-alkil kompleksi olan homoleptik kompleks tetrakis(1-norbornil)kobalt(IV) (Co(1-norb)4)'tür.. Kobalt(III) ve kobalt(V) kompleksleri [Li(THF)4]+[Co(1-norb)4]- ve [Co(1-norb)4]+[BF4]- da biliniyor.

Kobalt bazlı alaşımlar ayrıca korozyon’a ve aşınmaya dirençlidir bu nedenle  titanyum gibi zamanla aşınmayan ortopedik implantlar yapmak için kullanışlıdır. 
Aşınmaya dayanıklı kobalt alaşımlarının gelişimi 20. yüzyılın ilk on yılında, değişen miktarlarda tungsten ve karbon içeren krom içeren stellite alaşımlarıyla başladı. Krom ve tungsten karbür içeren alaşımlar çok serttir ve aşınmaya dayanıklıdır.
Protez parçalar (kalça ve diz protezleri) için Vitallium gibi özel kobalt-krom-molibden alaşımları kullanılır.
Kobalt alaşımları aynı zamanda diş protezlerinde, alerjik olabilen nikel yerine yararlı bir alternatif olarak kullanılır.
Bazı yüksek hız çelikleri ayrıca ısı ve aşınma direncini arttırmak için kobalt içerir. Kalıcı mıknatıs’larda, Alnico olarak bilinen alüminyum, nikel, kobalt ve demir ile samaryum ve kobaltın (samaryum-kobalt mıknatısı) özel alaşımları kullanılır. Aynı zamanda mücevherat için %95 platin ile alaşımlanarak hassas döküm için uygun ve aynı zamanda hafif manyetik olan bir alaşım elde edilir.
Kobalt iki ya da fazla bileşenli toz metallerin yapıştırılmasında ve kesici takımlarda kullanılır.

Kobalt 1773 yılında Georg Brandt tarafından keşfedilmiştir. 

Kobaltın ana cevherleri kobaltit, eritrit, glokodot ve skutterudittir, ancak kobaltın çoğu nikel ve bakır madenciliği ve eritme işlemlerinin kobalt yan ürünlerinin indirgenmesiyle elde edilir.
Co(OH)3 ısıtılarak Co2O3 oksidine dönüştürülür. Daha sonra bu oksit karbon ile indirgenerek saf kobalt elde edilir.

Komorlar (Arapça: جزر القمر Cizr el Kamar/Kumur, Komorca: قمر Komori, Fransızca: Comores [kɔˈmɔːʀ]) ya da resmî adıyla Komorlar Birliği (Arapça: الاتحاد القمري el İttihad ul Kamari/Kumuri; Fransızca: Union des Comores; Komorca: Udzima wa Komori), Afrika kıtasına bağlı bir ada ülke konumunda olup, kıtanın doğu kesiminde, Mozambik Kanalı'nın kuzey bitim noktasında, Mozambik'in açıklarında, Hint Okyanusu'nun batı, Madagaskar'ın ise kuzeybatısında yer alan bir ülke. Ülkenin hak iddia ettiği ancak Fransa denizaşırı bölgesi olarak Fransa tarafından idare edilen Mayotte adası da ülkenin güneydoğu açıklarında yer almaktadır. Ülkenin başkenti Moroni'dir.

Ülke ismi Arapça bir kelime olan ve ay anlamında kullanılan قمر (qamar) kelimesinden gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kamer Adaları olarak adlandırılan ada, Fransa hakimiyetine geçtikten sonra Comores olarak adlandırılmıştır.

Komor Adaları'na İslam 14. yüzyılda girmiştir ve halkın tamamı Müslüman olmuştur. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre, bu adalar Müslümanlar'ın girmesinden önce büyük ölçüde boştu. Müslümanlar bu adalara girdikten sonra, burada ayrı bir sultanlık kurdular. Zamanla Komor Adaları'nı oluşturan dört büyük adanın her birinde ayrı bir sultanlık kuruldu ve zaman zaman bu sultanlıklar arasında çatışmalar oldu.
18. yüzyılda Tanganika kıyısından gelerek Büyük Komor Adası'na yerleşen Şeyh Ngome de Pate adanın hanım sultanının kız kardeşiyle evlendi. Bu evlilikten doğan Mwinye Mku adlı şahıs Sultan Ahmed adını alarak teyzesinin tahtına geçti ve diğer adaları da kendine bağladı. Sultan Ahmed'in Büyük Komor Adası'ndaki yönetimi 1875'e kadar sürdü. Ancak onun sultanlığı döneminde Fransız sömürgeciler Komor adalarına yönelik saldırılar başlattı ve 1841'de Mayotte adasını ele geçirdiler.
Büyük Komor'da 1875'te Sultan Ahmed'in yerine geçen torunu Seyyid Ali, Fransızlara yanaşmak ve onların himayelerini kabullenmek zorunda kaldı. Fransızlar Anjouan Adası'nı da 1886'da Sultan III. Abdullah'ın adaya hükmettiği sırada hâkimiyetlerine aldılar. Böylece, bütün Komor Adaları Fransız hâkimiyetine geçmiş oldu.
Adalardaki geleneksel sultanlık yönetimi (emirlik) Fransız hâkimiyeti altında 1912'ye kadar devam etti. Fransızlar 1912'de bütün yerel yönetimleri ve İslâmi uygulamaları ortadan kaldırdılar ve Komorlar'ı yine kendi hâkimiyetlerinde olan Madagaskar'a bağladılar. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Komor Adaları Müslümanları, bağımsızlık mücadelelerine hız kazandırdı ve bu amaçla Tanzanya'da bazı örgütler kurdular. Bu örgütler sonra Komor Adaları Milli Kurtuluş Hareketi bünyesinde birleşerek organize bir faaliyet içine girdiler.
Fransa, 1974'te adaların geleceğiyle ilgili bir referandum yapmak zorunda kaldı. Açıklanan sonuçlara göre Mayotte Adası halkının %65'i Fransız idaresinin devamını, diğer adalardaki halkın ise %95'i bağımsızlığı istemişti. Fransa, 1 Ocak 1976'da Mayotte Adası dışındaki adaların bağımsızlığını kabul etti. Yeni kurulan bağımsız cumhuriyetin başkanlığına Ali Suveylih geçirildi.
1978'de Ahmed Abdullah tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle Ali Suveylih görevden uzaklaştırıldı. Yeni başkan Ekim 1978'de anayasayı değiştirerek devletin resmî adını Komorlar Federal İslâm Cumhuriyeti yaptı. Ahmed Abdullah da Fransa'yla iyi geçinmeye özen göstermesine ve İslâmileştirme faaliyetini sadece halkı kendine bağlamak için kullanmasına rağmen Batılılar'ın desteklediği paralı askerler tarafından kendisine karşı birkaç kez başarısız darbe girişiminde bulunuldu.Ahmed Abdullah, Kasım 1989'da bir suikast sonucu öldürüldü ve yerine Said Muhammed Çuhar geçirildi.

Ada olması nedeniyle kara komşusu bulunmayan ülkeye deniz sınırı bulunan Madagaskar güneydoğusunda yer alırken, Afrika anakarasında en yakın nokta 297 km uzaklık ile Mozambik kıyılarıdır. Komorlar coğrafî olarak Mayotte ile birlikte Komor Takımadaları'nın bir parçasını oluşturmaktadır. Büyük Komor adası ülkenin en büyük adası konumunda olup, ülkenin başkenti de bu ada üzerindedir. Anjouan adası ülkenin ikinci büyük adası olup, Büyük Komor adasının 200 km doğusunda yer almaktadır. Ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan üç adadan en küçüğü ise Mohéli adasıdır. Bu üç adanın haricinde birçok küçük adacıklar da ülkenin hakimiyeti altındadır. Komorlar sahip olduğu 2.034 km² (hak iddia edilen Mayotte adası ile birlikte 2.236 km²) yüzölçümü ile dünyanın en küçük ülkelerinden biri konumundadır ve toplamda 340 km'lik bir kıyı şeridine sahiptir.
Tüm adaların volkanik bir yapıya sahip olduğu Komorlar'da kıyılar sığ kayalıklar ve mercanlarla çevrilidir. Büyük Komor adasının merkezinde yer alan ve volkanik hareketliliğin son olarak 2007 yılında yaşandığı Karthala Dağı 2361 m ile ada ülkesinin en yüksek noktasını oluşturmaktadır.

Ada genelinde tropikal deniz iklimi hakimdir. Yıl genelinde sıcaklık değişimlerinin fazla yaşanmadığı Komorlar'da en serin dönem Temmuz-Ağustos ayları arasında yaşanmaktadır. Bu süreçte ortalama sıcaklıklar 22 °C düzeyindedir. En sıcak dönemin yaşandığı Şubat ve Mart aylarında sıcaklık ortalamaları 27 °C seviyesindedir. Komorlar'da Mayıs ile Ekim ayları arasında kurak güneydoğu alize rüzgarları görülmekte olup, Kasım ile Nisan ayları arasında yağmur getiren kuzeybatı muson rüzgarları etkili olmaktadır. Ülke genelinde en çok yağmur yağan ay Ocak ayı olup, ada genelinde yüksekliğe bağlı olarak yıllık yağış ortalaması 1000 mm ile 4000 mm arasındadır.

Ada ülkesi genelinde bulunan tropikal yağmur ormanlarının oranı son yıllarda azalma göstermiş olup, güncel olarak ülkenin yüksek kesimlerinde gözlemlenebilmektedir. Ülkenin toprak örtüsü günümüzde plantasyon ve savanlar belirlemektedir. Komorlar'ın ovalarında hindistan cevizi, muz ve mango ağaçları bulunmaktadır. Ülkenin kıyı kesimlerinde mangrove ağaçları gözlemlenmektedir.
Komorlar adası genelinde yerel ve o ülkeye özgü türler bulunmaktadır. Adada sık rastlanılmayan kuş ve kaplumbağa türleri bulunmaktadır. Bunların haricinde sadece bu adaya özgü bir hayvan olan ve nemli burunlu maymunların alt familyası olan makimsiler grubunun bir üyesi olan kuyruksüren makisi (Eulemur mongoz) yaşamaktadır. Komorlar'ın kıyılarında ise birçok balık çeşidi yaşam alanı bulmaktadır. Burada özellikle kemikli balıklar üst sınıfının altı sınıfı et yüzgeçliler üyesi olan Coelacanthiformes gözlemlenebilmektedir. 1938 yılına kadar nesli tükenmiş olarak konumlandırılan balık çeşidi, söz konusu yılda kıyı kesimlerinde gözlemlenmiştir.

Komorlar genelinde son olarak 2016 yılında resmî olarak açıklanan tahmini sayım sonuçlarına göre 806,153 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumunda olup, 2022 tahmini verilerine göre adada 876,437 kişi yaşadığı tahmin edilmektedir. Ülke nüfusunun çoğunluğu en büyük ada olan ve başkenti de barındıran Büyük Komor adasında yaşamaktadır.
Komorlar genel olarak genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %57,43'ü 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin %3,98'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %36.68 (erkek 154,853/kadın 155,602) 15-24 yaş: %20.75 (erkek 85,208/kadın 90,422) 25-54 yaş: %33.99 (erkek 136,484/kadın 151,178) 55-64 yaş: %4.49 (erkek 17,237/kadın 20,781) 65 yaş ve üzeri: %4.08 (erkek 15,437/kadın 19,079)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %29,9 olan ülkede nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %1,37 düzeyindedir.

Ada ülkesi genelinde temiz suya ulaşım oranları yüksek düzeydedir. Ülkede nüfusun %90,1 gibi yüksek bir oranla nüfusun büyük çoğunluğu temiz su kaynaklarından yararlanabilmektedir. Nüfusun sadece %35,8'i tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabilirken, nüfusun %64,2'si ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Afrika kıtasının genelinde yüksek oranda görülmekte olan AIDS ile ilgili olarak Komorlar herhangi bir veri açıklamamıştır.

Ülke genelinde sekiz yıllık okula gitme zorunluluğu bulunmakta olup, okul öncesi eğitimde çocuklara iki yıllık zorunlu Kur'an eğitimi verilmektedir. Komorlar'da 15 yaş ve üzerinde olan nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı 2015 tahmini verilerine göre %77,8 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %81,8 iken, kadınlarda %73,7 seviyesindedir.

Komorlar'ın resmî dini İslam'dır. %98'lik bir kesim Müslüman iken %2'lik kısım Hindu'lardan ve Hristiyan'lardan oluşmaktadır. Hristiyan kesim adalara Fransa Devleti tarafından yerleştirilmiştir ve Katolik kiliseye bağlıdırlar. Adaya getirilen Hristiyan kesim adada Fransızca konuşulmasını yaygınlaştırmıştır.

Komorlar Birliği anayasa ile yönetilen federatif bir cumhuriyettir. İslam ülkenin resmî devlet dini konumundadır. Günümüzde yürürlükte olan anayasa 2001 yılında kabul edilerek yürürlüğe konmuştur. Ülke çok partili bir siyasi sisteme sahip olup, başkanlık sistemi ile yönetilmektedir. Ülkenin hem devlet hem de hükûmet başkanı olarak seçilen devlet başkanı dört yıllık bir süre için seçilmektedir. Ülkede uygulanan rotasyon prensibi gereği her seçimlerde sırasıyla bir adanın seçmeni oy kullanabilmektedir.
Ülkenin sahip olduğu ulusal meclis (Assemblée de l'Union des Comores) tek meclis yapısını oluşturmaktadır. Komorlar meclisi toplamda 33 üyeden oluşmaktadır. Meclis üyelerinden 18 tanesi her beş yılda bir gerçekleştirilen seçimler ile yenilenirken geriye kalan 15 sandalye yerel meclisler tarafından doldurulmaktadır.

Komorlar uluslararası organizasyonlarda üye olarak bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Sahel-Sahra Devletler Topluluğu ve Uluslararası Para Fonu ülkenin üyeliğinin bulunduğu organizasyonlardan birkaç tanesidir.

Ülkenin silahlı gücü olan Armée nationale de développement ülkenin ordusunu oluşturmaktadır. 1997 yılında oluşturulan bu yapının günümüzde 800 aktif mensubu bulunmaktadır. Komorlar silahlı kuvvetleri yapı olarak polis teşkilatına benzer bir yapıya sahip olup, ana görevlerinden büyük çoğunluğunu ülke içerisinde güvenliği sağlamak oluşturmaktadır. Fransa'nın Mayotte adasında konuşlandırdığı küçük bir sahil güvenlik ekibi de sahip olunan karasuların güvenliğinde Komorlar'a destek sağlamaktadır.

Komorlar dünya genelin

Kongo Cumhuriyeti, Orta Afrika'nın batı kıyısında, Kongo Nehri'nin batısında yer alan bir ülkedir. Batıda Gabon, kuzeybatıda Kamerun, kuzeydoğuda Orta Afrika Cumhuriyeti, güneydoğuda Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneyde Angola'nın Cabinda dış bölgesi ve güneybatıda Atlantik Okyanusu ile sınırlıdır.
Bölge, en az 3000 yıl önce, Kongo Nehri havzasına uzanan ticaret bağlantıları kuran Bantu dillerini konuşan kabilelerin egemenliğindeydi. 13. yüzyıldan itibaren, günümüz toprakları, Kakongo ve Ngoyo'yu da içeren Vungu liderliğindeki bir konfederasyonun egemenliğindeydi. 14. yüzyılda Tio Krallığı, 16. yüzyılda ise Loango ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonlarında Fransa bölgeyi sömürgeleştirdi ve Fransız Ekvator Afrikası'na dahil etti. Kongo Cumhuriyeti 28 Kasım 1958'de kurulmuş ve 1960'ta Fransa'dan bağımsızlığını kazanmıştır. 1969'dan 1992'ye kadar Kongo Halk Cumhuriyeti (ÇHC) adıyla Marksist-Leninist bir devlet olmuştur. 1992'de çok partili seçimlerin getirilmesinin ardından, demokratik olarak seçilmiş hükûmet iç savaş sırasında devrilmiş ve daha önce 1979-1992 yılları arasında başkanlık yapmış olan Denis Sassou Nguesso, 1997'de tekrar göreve gelmiştir. O zamandan beri başkanlık görevini sürdürmektedir.
Kongo Cumhuriyeti, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler, Frankofoni, Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir. Gine Körfezi'nde dördüncü büyük petrol üreticisidir ve bu durum ülkeye bir dereceye kadar refah sağlamakla birlikte, bazı bölgelerde siyasi ve ekonomik istikrarsızlık ve ülke genelinde petrol gelirlerinin eşitsiz dağılımına yol açmaktadır. Ekonomisi petrol sektörüne bağımlıdır ve 2015 sonrası petrol fiyatlarındaki düşüşten bu yana ekonomik büyüme yavaşlamıştır.
Hristiyanlık, ülkede en yaygın olarak benimsenen dindir. Dünya Mutluluk Raporu'nun 2024 versiyonuna göre, Kongo Cumhuriyeti 140 ülke arasında 89. sırada yer almaktadır.

Kongo Cumhuriyeti geçmişinde birçok kez resmi adında değişiklik yaşanmış olup, belli dönemlerde komşu ülke Kongo DC ile resmi olarak aynı isim kullanılmıştır. Aşağıdaki tabloda Kongo bölgesinin tarihsel isimleri yer almaktadır.

Kongo Havzası'nın en kuzeybatı bölgesinde yer alan ülkede Kongo nehri ve Ubangi nehri ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde sınır oluşturmaktadır. Başkent Brazzaville, Kongo nehrinin bir göl gibi genişlediği Malebo Havuzu üzerinde yer almakta olup, nehrin diğer kıyısında komşu ülke Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin başkenti Kinşasa yer almaktadır. Bu durumları ile Brazzaville ve Kinşasa dünya üzerinde birbirine en yakın başkentler statüsünü elde etmektedir.
Ekvator üzerinde kıtanın orta batı bölümünde yer alan ülke bitki örtüsü ve yaban hayat açısından zengin çeşitliliğe ve doğal alanlara sahiptir. Ülkenin toplamda sahip olduğu 5.504 km'lik kara sınırdan 201 km'si Angola (Cabinda bölgesi), 523 km'si Kamerun, 467 km'si Orta Afrika Cumhuriyeti, 2.410 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 1.903 km'si Gabon ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'nda 169 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.

Ekvator çizgisinin ülkeyi neredeyse ikiye böldüğü Kongo Cumhuriyeti'nde bu özelliği nedeniyle tropikal iklim gözlemlenmektedir. Ülke içerisinde yıl içerisinde yaşanan iki yağmur sezonundan ilki Ocak-Mayıs dönemlerinde yaşanırken, ikinci yağmur sezonu Ekim-Aralık arasında yaşanmaktadır. Yıllık yağış ortalaması sahil kesiminde daha da az olmak üzere 1400 ile 1900 mm düzeyindedir. Atlas Okyanusu sahil şeritindeki dar kıyı ovalarında gözlemlenen Mangrov ve savan alanlarından ülkenin iç kesimlerine doğru ilerlendiğinde yüksek platolar gözlemlenmekte olup, Gabon sınırı yakınlarında 1.040 m yükseltilere ulaşmaktadır. Ülke topraklarının yarıdan fazlası, %57,2'si tropikal yağmur ormanları ile kaplı olan Kongo'nun kuzeydoğu bölgelerinde Ubangi nehri ve Sanga nehrinin alt kısımlarında geniş bataklık alanları yer almaktadır.

Ülkede 2013 tahmini nüfus sayım verilerine göre 4,492,689 kişi yaşamaktadır. Ülke genelinde nüfusun yaş ortalaması 19,2 düzeyinde olup, nüfus yoğunlu km2'ye 11 nüfus ile düşük yoğunluk oluşturmaktadır.

Kongo Cumhuriyeti genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %58,71'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,20'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %41.57 (erkek 1,110,484/kadın 1,089,732) 
15-24 yaş: %17.14 (erkek 454,981/kadın 452,204) 
25-54 yaş: %33.5 (erkek 886,743/kadın 886,312) 
55-64 yaş: %4.59 (erkek 125,207/kadın 117,810) 
65 yaş ve üzeri: %3.20 (erkek 75,921/kadın 93,676)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %68,7 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,34 düzeyindedir.

Kongoluların %98'i kendisini Bantu etnik grubuna mensup olarak ifade etmektedir. Nüfusun %40'ı Bantu grubunun bir kolu olan Baskongo ve Vil-Kongo etnik gruplarına mensup olup, %25'i Batéké, %12'si Mboschi, %11'i Kuyu ve %6 Bavili etnik grubuna dahildir. Ülkenin kuzeydoğusundaki ormanlık ve bataklık alanlarında yaşayan Pigmeler ise nüfusun sadece %1'ini oluşturmaktadır. Ülke genelinde az sayıda Avrupalı da yaşamaktadır.

Kongo Cumhuriyeti'nde Fransa'nın sömürgesi olması nedeniyle bağımsızlık sonrası sömürge devletinin miras olarak bıraktığı Fransızca dili ülkenin resmi dili olmuştur. Fransızca haricinde Kongo Cumhuriyeti anayasasında Lingala ve Kituba dilleri ülke içerisinde ulusal iletişim dilleri olarak ifade edilmiştir. Lingala dili ülkenin kuzey bölgelerinde yaşayana nüfusun yarısı tarafından konuşulan bir dil konumundayken, Kituba dili ülkenin güney bölgelerinde yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu tarafından konuşulmaktadır. Bu diller haricinde küçük halk toplulukları tarafından konuşulan geleneksel Kikongo, Mbosi, Koyo ve Teke dilleri mevcuttur.

Ülke genelinde nüfusun %87'si Hristiyan dinine mensuptur. Fransa sömürgesi olduğu dönemlerde yapılan yoğun misyonerlik faaliyetleri neticesinde yerel dinlerden Hristiyan dinine geçen Kongoluların birçoğu da Katolik mezhebine bağlı olarak dinini yaşamaktadır. Ülke nüfusunun Hristiyan dinine mensup topluluklarının %53'ü Katolik mezhebinde iken, %36'sı Protestan, %2'si ise 19. yüzyılda Almanya'da ortaya çıkan bir Hristiyanlık olan Yeni Apostolik Kilise'yi benimsemektedir. İslamiyet Kongo Cumhuriyeti'nde yoğun olarak görülen bir din olmayıp, ülke nüfusunun sadece %2'si İslami değerlere uygun yaşantısını sürdürmektedir. Ülke nüfusunun %5'lik dilimi ise Animizm ve diğer Afrika yerel dinlerine inanmaktadır.

Ülke genelinde okuma yazma oranı yüksek bir seviyede olup, 2003 verilerine göre bu oran %83,8 düzeyindedir. Erkeklerde %89,6 olan okuma yazma oranı, kadınlarda %78,4 seviyesindedir. Eğitim giderleri için GSYİH'den 2001 ile 2005 yılları arasında ayrılan pay 1991 yılında ayrılan paydan daha düşük bir konumda gerçekleştirilmiştir. Üniversite eğitiminin de mümkün olduğu ülkede, 16 yaşına kadar devlet tarafından ücretsiz eğitim alınması sağlanan okullara gitme mecburiyeti bulunmaktadır.

Ülkenin büyük bir nüfusunun açlık sınırının altında bir yaşam sürdürdüğü Kongo Cumhuriyeti'nde, 2010 yılı verilerine göre GSYİH'nin sağlık giderlerine ayrılan pay %2,5 düzeyinde yer almıştır. 2013 verilerine göre ülke genelinde ortalama yaşam 55,6 düzeyinde gözlemlenmekte olup, bu oran erkeklerde 54.27, kadınlarda ise 56.96 seviyesindedir.

Kongo, ilk olarak 15. yüzyılda Kongo nehri ağzından Portekiz gezginlerin ve tüccarların gelmesi ile Avrupalılar ile tanışmıştır. O dönem bu bölgede hakimiyet süren Kongo Krallığı, Portekizli tüccarlar ile ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır.

1880'li yılların sonlarında Fransız hakimiyetin giren bölgede, İtalyan asıllı bir Fransız olan Pierre Savorgnan de Brazza (günümüzde Brazzaville onun adını taşımaktadır), Belçika kralı II. Léopold'un gönderdiği temsilciler ile mücadele ederek Kongo Havzası'nın Fransız hakimiyeti altına girmesi için uğraşta bulunmuştur. 15 Kasım 1884'ten 26 Şubat 1885 tarihleri arasında gerçekleştirilen Berlin Konferansı ile birlikte Avrupalı devletler günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti olan bölgeyi II. Léopold'un özel mülkü olarak kabul ederek kullanımına vermişlerdir. Burada Fransa 5 Şubat 1885 tarihinde diğer Kongo katılımcıları ile sınır çizgileri konusunda anlaşmaya vararak bölgelerini belirginleştirmiştir. Buna ek olarak 1882 ile 1891 yılları arasında çeşitli dönemlerde Kongo ile Ubangi nehirlerinin batısında kalan bölgelerin yerel liderleri ile kendilerini koruma vaatleri ile yapılan anlaşmalarla söz konusu nehirler sınır olarak belirlenmiştir.
1910 yılında günümüzde Kongo Cumhuriyeti (o dönem Merkez Kongo), Gabon, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad olan sömürge bölgelerini Fransız Ekvatoral Afrikası adı altında birleştiren Fransa, bölgenin başkentini de Brazzaville olarak belirlemiştir.
Kongo nehrinin aşağı kısımları gemi taşımacılığına uygun olmadığı için 1924 ile 1934 yılları arasında Brazzaville ile liman kenti Pointe-Noire arasında demiryolu bağlantısı sağlayan Fransa, bu şekilde bu bölgede faaliyetlerini devam ettirebilmiştir. 1940 yılında Fransa'nın yenilgisi ile sonuçlanan II.Dünya Savaşı neticesinde koloni yönetimi Charles de Gaulle önderliğinde oluşturulan Özgür Fransa hareketinin yanında yer almış, Brazzaville'de bu hareketin sözde başkenti olarak belirlenmiştir. Bölge 1945'ten bağımsızlığın elde edildiği yıla kadar Paris'teki ulusal mecliste Jean Félix-Tchicaya tarafından temsil edilmiştir.
28 Eylül 1958 tarihinde Fransız Ekvatoral Afrikası kolonisinin Fransa tarafında lağvedilmesi ile birlikte oluşturulan dört farklı koloniden biri olan Merkez Kongo, 28 Kasım 1958 tarihinde yapılan isim değişikliği ile Kongo Cumhuriyeti olarak adlandırılmış ve 15 Ağustos 1960 tarihinde de Kongo bağımsızlığına kavuşturulmuştur.

1960 yılında kazanılan bağımsızlık ile ülkenin ilk devlet başkanlığı görevine eski bir Katolik papaz olan Fulbert Youlou getirilmiştir. Youlou, 1963 yılına kadar sürdürdüğü görevi boyunca ülkede etnik ve siyasi çatışmaların yaşanmasına engel olamamış, yaşanan olumsuzluklar üzerine 1963 yılında gerçekleştirilen darbe ile görevinden uzaklaştırılmıştır. Bu darbe sonrası kısa bir süre askeri rejim 

Kongo Demokratik Cumhuriyeti (Fransızca: République Démocratique du Congo), eski adıyla Zaire, Orta Afrika'da bir ülkedir. Yüzölçümü bakımından Sahra Altı Afrika'nın en büyük, Afrika'nın (Cezayir'in ardından) ikinci büyük, dünyanın ise 11. büyük ülkesidir. 105 milyonluk nüfusuyla en kalabalık Frankofon ülkedir. Ayrıca Afrika'nın en kalabalık 4. (Nijerya, Etiyopya ve Mısır'ın ardından), dünyanın ise 15. ülkesidir. Kongo Demokratik Cumhuriyeti, kuzeyden saat yönünde ilerlendiğinde Orta Afrika Cumhuriyeti, Güney Sudan, Uganda, Ruanda, Burundi, Tanzanya, Zambiya, Angola, Kongo Cumhuriyeti ve 40 km'lik bir sahil şeridi ile Atlas Okyanusu ile çevrilidir. Ülkenin başkenti Kinşasa'dır.
Büyük ölçüde Kongo Havzası'nda bulunan KDC'nin ilk yerleşimcileri 90.000 yıl önce bölgeye ulaşan avcı-toplayıcı Afrika Pigmeleridir. 3000 yıl önce Bantu halkları havzaya yayıldı. Kongo Krallığı 14 ile 19. yüzyıllar arasında Kongo Nehri'nin denize döküldüğü bölgede hüküm sürdü. Kuzeydoğu, orta ve doğu bölgelerde ise Azande, Luba ve Lunda krallıkları 16 ve 17. yüzyıllardan 19. yüzyıla dek varlığını sürdürdü.
Afrika Talanı'nın başlamasından kısa bir süre önce, 1870'li yıllarda Avrupalılar Kongo Havzası'na keşif seferleri düzenlediler. Bu seferlerin ilki Belçika Kralı II. Léopold'ün desteğiyle Henry Morton Stanley tarafından yapıldı. Léopold 1885 Berlin Konferansı'nda Kongo topraklarının tüm haklarını resmen aldı ve Kongo Bağımsız Devleti adıyla kendi özel mülkü ilan etti. Bu dönemde kralın sömürge askerî gücü olan Force Publique (Halk Gücü) yerel halkı kauçuk üretimine zorladı ve 1885'ten 1908'e dek milyonlarca Kongolu hastalık ve sömürü sonucu hayatını kaybetti. 1908'de Leopold sözde bağımsız Kongo'yu Belçika'ya devretti, böylece ülke Belçika Kongosu adını aldı.
Kongo, 1960'ta Kongo Cumhuriyeti adıyla Belçika'dan bağımsızlığını kazandı. Aynı yıl yapılan seçimlerle Kongo milliyetçisi Patrice Lumumba ülkenin ilk başbakanı, Joseph Kasa-Vubu ise ilk cumhurbaşkanı oldu. Bağımsızlıktan kısa bir süre sonra yönetimde çıkan anlaşmazlıklar Kongo Krizi'ne yol açtı. Güney Kasai ile Moïse Tshombé yönetimindeki Katanga bölgeleri ülkeden ayrılma girişiminde bulundu. BM ve Batı yönetimlerinin müdahale isteklerini yanıtsız bırakmasının ardından Başbakan Lumumba Sovyetler Birliği dahil tüm ülkelerin yardımına açık olduğunu belirtti. Bunun üzerine ABD ve Belçika, Cumhurbaşkanı Kasa-Vubu'nun 5 Eylül'de başbakanın görevden alınmasını sağladılar. Lumumba 1961'de Belçika destekli Katangalı askerlerce infaz edildi.
1965'te sonraları kendini Mobutu Sese Seko olarak isimlendirecek olan genelkurmay başkanı Joseph-Désiré Mobutu bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. Diktatör Mobutu 1971'de ülkenin ismini Zaire olarak değiştirdi ve ülkeyi kendi partisi Devrimci Halk Hareketi'nin yönetimde olduğu bir tek parti devletine dönüştürdü. Mobutu yönetimi Soğuk Savaş'taki antikomünist tutumu nedeniyle Birleşik Devletler'den kayda değer bir destek gördü. 1990'lı yılların başlarında yönetim çözülmeye başladı. 1994 yılındaki Ruanda Soykırımı ve Kongo'da yaşayan Tutsi kabilesine mensup Banyamulenge halkının vatandaşlık haklarının ellerinden alınması nedeniyle doğu bölgelerde yaşanan istikrarsızlık 1996'da Tutsi FPR yönetimindeki Ruanda'nın ülkeyi işgaline yol açtı. Bu olayla Birinci Kongo Savaşı başladı.
Güney Kivu bölgesinden isyancı bir komutan olan Laurent-Désiré Kabila 1997'de Mobutu'nun Fas'a kaçmasıyla cumhurbaşkanı oldu ve ülkenin ismini Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne çevirdi. Kabila'nın ülkedeki Ruanda ve Tutsi varlığıyla yaşadığı gerilim 1998'de İkinci Kongo Savaşı'nın çıkmasına neden oldu. Dokuz Afrika ülkesinin katıldığı savaş 2003'te sona erene kadar 5,4 milyon insanın ölümüne yol açtı. 2001'de Cumhurbaşkanı Kabila korumalarından biri tarafından suikaste uğrayarak öldü, ardından koltuk oğlu Joseph Kabila'ya geçti. Oğul Kabila yönetiminde ülkede gözaltında kaybolmalar, işkence, keyfî hapis cezaları ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması gibi pek çok insan hakkı ihlali yaşandı. 2018 genel seçimlerinde Félix Tshisekedi'nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle ülke tarihindeki ilk barışçıl güç teslimi yapıldı.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, doğal kaynaklar bakımından çok zengin bir ülke olmasına karşın siyasi istikrarsızlık, altyapı eksikliği, yolsuzluk ve sömürgecilik nedeniyle çok yoksul bir ülkedir. Başkent Kinşasa dışındaki büyük şehirler Lubumbashi ve Mbuji-Mayi maden şehirleridir. İşlenmemiş madenler KDC'nin en büyük ihracat kalemidir ve 2012'de yarısından fazlası Çin'e gitmiştir. Ülke İnsani Gelişme Endeksi'nde 189 ülke arasında 175. sıradadır. DKC; Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Afrika Birliği ve COMESA (Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı) üyesidir. 2015'ten bu yana ülkenin doğusundaki Kivu'da süregelen bir savaş nedeniyle 2018 itibarıyla 600 bin Kongolu ülkenin orta ve doğu bölgelerinden kaçarak komşu ülkelere sığınmış, 4,5 milyon insan ise evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Hâlen iki milyon çocuk açlık riski altında yaşamaktadır.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti geçmişinde birçok kez resmi adında değişiklik yaşanmış olup, belli dönemlerde komşu ülke Kongo Cumhuriyeti ile resmi olarak aynı isim kullanılmıştır. Aşağıdaki tabelada Kongo bölgesinin tarihsel isimleri yer almaktadır.

Afrika kıtasının en büyük ikinci yüzölçümüne sahip olan Kongo Demokratik Cumhuriyeti, sahip olduğu 2,344,458 km2'lik alan ile bir dönem sömürgesi konumunda olduğu Belçika'dan neredeyse 77 kat daha büyük konumdadır. Ekvator üzerinde kıtanın orta bölümünde yer alan ülke bitki örtüsü ve yaban hayat açısından zengin çeşitliliğe ve doğal alanlara sahiptir. Ülkenin toplamda sahip olduğu 10.730 km'lik kara sınırdan 2.511 km'si (251 km'si Cabinda ile sınır bölümünü oluşturmaktadır) Angola, 233 km'si Burundi, 1.577 km'si Orta Afrika Cumhuriyeti, 2.410 km'si Kongo Cumhuriyeti, 217 km'si Ruanda, 628 km'si Güney Sudan, 459 km'si Tanzanya, 765 km'si Uganda, 1.930 km'si Zambiya ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'nda 40 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.

Ülke toprakları tropikal yağmur ormanlarına sahip Kongo Havzası'nın neredeyse %60'ını kaplamaktadır. Ülkenin en yüksek noktasını 5.109 m ile Ruwenzori Sıradağı içerisinde yer alan Stanley Dağı'nın uç noktası olan ve Margherita Peak olarak adlandırılan zirve oluşturmaktadır. Ülkenin en büyük ve en uzun nehrini oluşturan Kongo Nehri, 4374 km'lik uzunluğu ile neredeyse tamamına Kongo Demokratik Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer almakta olup, nehir batı bölümlerinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin, Atlas Okyanusu'na dökülmeden önce Angola ve Kongo Cumhuriyeti ile sınır çizgisini oluşturmakta ve böylece bu iki ülkeye de kıyı şeridi oluşturmaktadır. Kongo Nehri, Afrika kıtasının Nil nehrinden sonra en uzun ikinci nehri konumumda olup, 39.160 m3/s ile taşıdığı su bakımından Afrika'nın en büyük, dünyanın ise en büyük ikinci nehri durumundadır. Kongo nehri ülkenin güney bölümünde Mitumba Sıradağı'nda kaynağından çıkarak kuzey yönde 1.000 km akmakta olup, burada da iç delta oluşturarak batı-güneybatı yönünde dönüş yapmaktadır. Bu dönüş neticesinde nehir Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Kongo Cumhuriyeti arasındaki sınırı da oluşturarak ilerlemekte ve son olarak Atlas Okyanusu'na dökülmektedir. Kongo nehri ile birleşerek yoluna devam eden birçok nehir bulunmaktadır. Bu nehirler içerisinde 9.873 m3/s su taşıma kapasitesine sahip olan Angola'dan gelen Kasai Nehri açık ara en büyük nehir konumundadır. Ülkenin kuzey bölümünden ve büyük bölümü Orta Afrika Cumhuriyeti ve Kongo Cumhuriyeti ile sınırı oluşturarak gelen ve Kongo nehrine katılan en büyük nehir ise Ubangi Nehri'dir. 
Ülkenin sahip olduğu 40 km'lik tek sahil şeridi önemli bir yere sahip olup, bu sahil şeridi nedeniyle Atlas Okyanusu'nda zengin petrol yataklarına sahip olunmaktadır. Büyük Rift Vadisi göllerinin bulunduğu doğu bölümünde sınır çizgileri çoğu zaman göller ile oluşmaktadır. Bu bölgede Albert Gölü, Eduard Gölü, Kivu Gölü ve Tanganika Gölü gibi önemli göller yer almaktadır. Buradaki göllerin varlığı ülkeye yer altı zenginliklerini de beraberinde getirmekte olup, doğalgazın yanı sıra altın ve kalay gibi madenlerde bu bölgede çok miktarda yer almaktadır.
Kongo Havzası'nda bulunan ve Oksisol toprak olarak adlandırılan ve sabit sıcaklık ile birlikte yüksek nemin yaşandığı alanlarda görülen aşırı yıpranmış kırmızı tondaki toprak ülke ekonomisi için ekim alanı olarak verimlilik arz etmemekte olup, ülkenin kuzey ve doğusunda yüksek yerlerde yer alan topraklar tarım arazisi olarak daha uygun oldukları için bu bölgelerde tarım yoğun olarak gerçekleştirilmektedir.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde coğrafi konumu nedeniyle Ekvator İklimi yaşanmaktadır. Bu sebepten dolayı ülke topraklarını çok büyük bir bölümünde sıcak, tropikal, nemli bir iklim yaşanmaktadır. Ülke genelinde yağmursuz geçen kurak dönemlerde ortalama sıcaklık 20 °C iken, yağmurun bol yağdığı yağmur sezonlarında ortalama sıcaklık 30 °C olarak ölçülmektedir. İklim mevsim geçişlerinde bile gözle görülür farklılık göstermemekte olup, ülke topraklarının genişliği nedeniyle bazı bölgelerde yerel olarak genelin dışında da iklim yaşanabilmektedir.
Ülkenin kuzeyindeki orta kesimde yer alan Mbandaka ve Kisangani şehirlerinde geçen Ekvator çizgisi, ülke içerisinden geçtiği 300 km'lik hatta yıl boyunca 1500–2000 mm düzeyinde olan şiddetli yağmur geçişlerine sebep olurken sıcaklığı yıl boyu 26 °C dolayında tutmaktadır.
Başkent Kinşasa'da yıl boyu ortalama sıcaklık 25 °C dolayında seyretmektedir. Başkentte yaklaşık olarak dört ay süren kurak dönem ile yağmur dönemlerindeki geçişler sırasıyla yaşanmakta olup, yağmur sezonun en yoğun yaşandığı dönem ise genel olarak Ekim-Nisan aylarıdır. Kinşasa'ya yıl boyu düşen yağmur ortalaması 1400 mm dolaylarındadır.
Ülkenin kuzey bölgelerinde Ekvator iklimin de etkisiyle var olan ormanlık alanlar da Savan olarak adlandırılan geniş çayırlar gözlemlenmektedir. Bu bölgelerde kurak dönem güney bölgelerine göre yılın son iki-üç ayı başlamakta olup, yeni yılın ilk iki-üç aylık dönemine kadar sürmektedir. Yağmu

Krom, simgesi Cr, atom numarası 24 ve atom ağırlığı 51.996 olan, gümüşi gri renkte, sert, kırılgan ve yüksek polisaj (parlatılma) özelliğine sahip bir geçiş metalidir. Periyodik tablonun 6. grubunda yer alır. Doğada serbest halde bulunmaz; en önemli ticari kaynağı kromit (FeCr2O4) mineralidir.
Paslanmaz çelik üretiminin temel bileşeni olması, metalurji sanayisinde stratejik bir öneme sahip olmasını sağlamıştır. Çeliğe en az %10.5 oranında krom eklendiğinde yüzeyde oluşan pasif oksit tabakası, korozyona karşı yüksek direnç sağlar.

Krom mineralleri, metal olarak keşfedilmeden önce boya pigmenti olarak kullanılmıştır. 1761 yılında Johann Gottlob Lehmann, Ural Dağları'nda turuncu-kırmızı bir mineral bulmuş ve buna "Sibirya kırmızısı kurşun" adını vermiştir; bu mineral aslında kurşun kromat (PbCrO4), yani krokoit idi.
1797 yılında Fransız kimyager Louis Nicolas Vauquelin, Sibirya'dan gelen bu cevheri analiz ederek yeni bir element keşfetmiş ve bileşiklerinin oluşturduğu çeşitli ve parlak renklerden dolayı ona Yunanca "renk" anlamına gelen chrōma (χρῶμα) ismini vermiştir. Vauquelin, bir yıl sonra 1798'de krom oksidi odun kömürü ile ısıtarak metalik kromu izole etmeyi başarmıştır.

Kromun dünya tarihindeki yeri ve endüstriyel gelişimi açısından Anadolu toprakları kritik bir dönüm noktası olmuştur. 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı Devleti, dünyadaki en önemli krom tedarikçisi konumuna yükselmiştir.
Arşiv belgelerine göre, Anadolu'da ilk büyük krom keşfi 1848 yılında Bursa'nın Harmancık kazasına bağlı Kozluca Köyü yakınlarında gerçekleşmiştir. Bu keşif, Osmanlı Hükûmeti'nin davetiyle maden araştırmaları yapan Amerikalı jeolog Lawrence Smith tarafından yapılmıştır. Bu keşfi takiben 1850 yılında Yüzbaşı Mehmet Efendi, Kütahya'nın Dağardı kazasında ikinci bir büyük rezerv daha bulmuştur.
19. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Muğla bölgesindeki Fethiye (Mekri) ve Köyceğiz madenleri önem kazanmıştır. Bu madenlerin işletilmesi sürecinde İngiliz Paterson ailesi (Ernest ve Douglas Paterson) ile yerel girişimciler arasında uzun süren hukuki ihtilaflar yaşanmıştır.
Cumhuriyet döneminde madencilik millileştirme politikaları çerçevesinde yeniden yapılandırılmıştır. 1936 yılında Diyarbakır, Guleman'daki krom madeni (günümüzde Elazığ sınırları içerisindedir.) imtiyazı Etibank'a devredilmiş ve Türkiye'nin krom ihracatında merkezi bir rol oynamıştır.

Krom, Mohs sertlik skalasında 8.5 değeriyle oldukça sert bir metaldir. 1907 °C erime noktasına sahiptir. Oda sıcaklığında antiferromanyetik özellik gösteren tek elementel katıdır; ancak 38 °C'nin (Néel sıcaklığı) üzerinde paramanyetik hale geçer.
Elektron dizilimi 
  
    
      
        [
        A
        r
        ]
        3
        
          d
          
            5
          
        
        4
        
          s
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle [Ar]3d^{5}4s^{1}}
  
 şeklindedir. Beklenen 
  
    
      
        [
        A
        r
        ]
        3
        
          d
          
            4
          
        
        4
        
          s
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle [Ar]3d^{4}4s^{2}}
  
 diziliminden sapma göstermesinin nedeni, yarı dolu d-orbitalinin atoma ekstra kararlılık sağlamasıdır.
Krom, bileşiklerinde genellikle +3 (trivalent) ve +6 (hekzavalent) yükseltgenme basamaklarında bulunur:

Krom(III): En kararlı halidir, doğada bu formda bulunur ve genellikle yeşil renklidir.
Krom(VI): Güçlü bir oksitleyicidir, genellikle sarı veya turuncu renklidir ve toksiktir.

Dünya krom rezervleri coğrafi olarak belirli bölgelerde yoğunlaşmıştır. 2024 yılı verilerine göre dünyadaki en büyük krom üreticileri sırasıyla Güney Afrika, Türkiye, Kazakistan ve Hindistan'dır.
2024 Yılı Tahmini Üretim Rakamları (Bin Ton):

Güney Afrika: 21.000
Türkiye: 8.000
Kazakistan: 6.500
Hindistan: 4.100

Kromun kullanım alanları üç ana kategoride toplanır:

Metalurji (%85): Üretilen kromun büyük çoğunluğu demir-çelik sanayisinde kullanılır. Paslanmaz çelik elde etmek için çeliğe krom eklenir. Ayrıca "süper alaşımlar"da yüksek sıcaklık direnci sağlar.
Kimya Sanayii (%8): Deri tabaklamada (krom(III) sülfat), metal kaplamada (kromaj) ve ahşap koruyucularda kullanılır.
Refrakter Malzemeler (%7): Yüksek erime noktası nedeniyle tuğla ve fırın astarlarında kullanılır.

Kromun insan sağlığı üzerindeki etkisi, elementin oksidasyon durumuna göre farklılık gösterir.

Eser miktarda alınan Krom(III)'ün, insülinin etkisini güçlendirerek glikoz, protein ve yağ metabolizmasında rol oynadığı düşünülmektedir. Bu nedenle bazı kaynaklarda "Glikoz Tolerans Faktörü"nün (GTF) bir bileşeni olarak anılır. Ancak, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), 2014 yılında yayınladığı raporda, kromun insan beslenmesi için temel (esansiyel) bir element olduğuna dair kanıtların yetersiz olduğunu belirtmiştir.

Endüstriyel süreçlerde ortaya çıkan Krom(VI), son derece toksik ve kanserojendir. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), hekzavalent krom bileşiklerini Grup 1 Kanserojen (insanlar için kesin kanserojen) olarak sınıflandırmıştır.

Krom izotopları
Eti Elektrometalurji

Genel ifadelerle, bir yerin veya bölgenin iklimi, nüfus artışını ve bitki ve hayvan yaşamını azaltacak veya engelleyecek kadar ciddi su eksikliği ile eğer o coğrafya özdeşleşmiş ise kurak olarak adlandırılır. Sonuç olarak kurak iklimlere sahip yerlerde bitki örtüsü gelişimi eksikliği olur ve buralar çöl veya çöle benzer yerler olarak adlandırılırlar.

Kuraklık

Griffiths, J. F. (1985) 'Climatology', Chapter 2 in Handbook of Applied Meteorology, Edited by David D. Houghton, John Wiley and Sons, ISBN 0-471-08404-2
Durrenberger, R. W. (1987) 'Arid Climates', article in The Encyclopedia of Climatology, p. 92-101, Edited by J. E. Oliver and R. W. Fairbridge, Van Nostrand Reinhold Company, New York, ISBN 0-87933-009-0
Stadler, S. J (1987) 'Aridity Indexes', article in The Encyclopedia of Climatology, p. 102-107, Edited by J. E. Oliver and R. W. Fairbridge, Van Nostrand Reinhld Company, New York, ISBN 0-87933-009-0

Lagos, Nijerya'nın güneybatısında yer alan büyük bir metropol liman şehridir. Kasım 2025 itibarıyla şehrin nüfusunun 17 ila 21 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir; bu da Lagos'u Nijerya'nın en büyük şehri, Afrika kıtasının en kalabalık kentsel alanı ve dünyanın en hızlı büyüyen mega şehirlerinden biri yapmaktadır. Lagos, hükûmetin Aralık 1991'de başkenti ülkenin merkezindeki Abuja'ya taşıma kararına kadar Nijerya'nın ulusal başkentiydi. Önemli bir Afrika finans merkezi olmasının yanı sıra, Lagos, Lagos Eyaleti ve tüm Nijerya ülkesinin ekonomik merkezi olarak da ulusal ekonomide önemli bir rol oynamıştır. Şehir, Afrika'da ticaret, eğlence, teknoloji, eğitim, siyaset, turizm, sanat ve moda üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Lagos, dünyanın en hızlı büyüyen şehirleri ve kentsel alanları arasında ilk on arasında yer almaktadır. Bir mega kent olan Lagos, Afrika'da ikinci en yüksek GSYİH'ye sahiptir ve kıtanın en büyük ve en işlek deniz limanlarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Büyük kentsel nüfusu ve liman trafiği hacmi nedeniyle Lagos, Orta Ölçekli Liman Mega Kenti olarak sınıflandırılmaktadır.
Lagos, 15. yüzyılda Batı Afrika'nın Yoruba halkının Ijebu alt grubu olan Awori halkının yaşadığı bir yer olarak ortaya çıkmıştır ve günümüzdeki Lagos Adası, Eti-Osa, Amuwo-Odofin ve Apapa Yerel Yönetim Bölgeleri (LGA'lar) içinde yer almaktadır. 15. yüzyıldan önce Awori halkı, kıyı şeridi boyunca bir çiftlikte yerleşmiş ve burada çalışıp yaşamıştır. Çiftlik, Yoruba dilinde Ereko anlamına gelir ve Lagos yerli adı Eko buradan gelir. Araziler, Lagos Lagünü'nün güneybatı ağzını çevreleyen koylarla ayrılırken, Atlantik Okyanusu'ndan bariyer adaları ve Bar Plajı gibi ağzın doğusuna ve batısına 100 km (62 mil) uzanan uzun kum şeritleriyle korunmaktadır. Hızlı kentleşme nedeniyle şehir, lagünün batısına doğru genişleyerek günümüzdeki Lagos Anakarası, Ajeromi-Ifelodun ve Surulere bölgelerini de içine almıştır. Bu durum, Lagos'un iki ana bölgeye ayrılmasına yol açmıştır: Lagos'un orijinal şehri olan Ada ve daha sonra genişlediği anakara. Bu şehir bölgesi, 1967'de Lagos Eyaleti'nin kurulmasına kadar doğrudan Federal Hükûmet tarafından Lagos Şehir Konseyi aracılığıyla yönetiliyordu. Bu durum, Lagos şehrinin günümüzdeki yedi Yerel Yönetim Bölgesi'ne (LGA) bölünmesine ve o zamanki Batı Bölgesi'nden diğer kasabaların (şu anda 13 LGA'yı oluşturan) eklenmesine ve eyaletin kurulmasına yol açtı.
Ancak, 1976'da eyalet başkenti daha sonra Ikeja'ya taşındı ve 1991'de federal başkent Abuja'ya taşındı. Lagos hala yaygın olarak bir şehir olarak anılsa da, "Metropolitan Lagos" olarak da bilinen ve resmi olarak "Lagos Metropol Alanı" olarak adlandırılan günümüz Lagos'u, Lagos Eyaleti'nin başkenti Ikeja dahil olmak üzere 16 LGA'dan oluşan bir kentsel yığılma veya konurbasyondur. Bu büyükşehir bölgesi Lagos Eyaleti'nin toplam kara alanının %37'sini kapsarken, eyaletin toplam nüfusunun yaklaşık %85'ini barındırmaktadır.
Metropolitan Lagos'un nüfusu tartışmalıdır. 2006 federal nüfus sayımı verilerinde, büyükşehir bölgesinin nüfusu yaklaşık 9 milyon kişi olarak belirtilmiştir. Ancak bu rakam Lagos Eyalet Hükûmeti tarafından tartışılmış ve daha sonra kendi nüfus verilerini yayınlayarak Lagos Metropol Bölgesi'nin nüfusunu yaklaşık 16 milyon olarak belirtmiştir. Lagos bölgesi günlük olarak yaklaşık 3.000 kişi veya yılda yaklaşık 1,1 milyon kişi artmaktadır, bu nedenle 2022'de daha büyük Lagos bölgesinin gerçek nüfus rakamı yaklaşık 28 milyondur (2018'deki yaklaşık 23,5 milyondan artış göstermiştir). Bu nedenle Lagos, Afrika'nın en kalabalık şehri olarak Kinşasa'yı geride bırakmış olabilir. Lagos kentsel bölgesi, Batı Afrika kıyısında, beş egemen devletteki alanları da içeren, Abidjan-Lagos Koridoru olarak bilinen, gelişmekte olan uluslararası bir mega kentin parçasıdır.
Lagos Üniversitesi, Nijerya'nın ilk nesil üniversitelerinden biridir. Lagos'un iş bölgesi, aristokrat ve köle tüccarı Efunroye Tinubu'nun adını taşıyan Tinubu Meydanı'na ev sahipliği yapmaktadır. Lagos, eski Nijerya cumhurbaşkanlarından Murtala Muhammed'in adını taşıyan Murtala Muhammed Uluslararası Havalimanı'na sahiptir; havalimanı Afrika'nın en işlek havalimanlarından biridir. Lagos Ulusal Stadyumu, 1980 Afrika Uluslar Kupası gibi çeşitli uluslararası spor etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Lagos ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Las Palmas de Gran Canaria, İspanya 'nın Kanarya Adaları Özerk Bölgesi'nin Santa Cruz de Tenerife şehri ile birlikte başkentidir. Afrika'nın kuzeybatı sahilinden 210 km uzaklıktadır.

Şehir, 24 Haziran 1478 tarihinde "Real de Las Palmas" adıyla Juan Rejón tarafından kurulmuştur.

Las Palmas de Gran Canaria belediye sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 383.308 kişidir ve nüfus yoğunluğu 3812.11 kişi/km² olur.
Las Palmas de Gran Canaria Kanarya Adaları Özerk Topluluğu içinde bulunan en yüksek nüfuslu kenttir ve nüfus itibarıyla tum İspanya kentleri arasında 9. sıradadır. Gran Canaria adasında bulunan nüfusun %45,9 yüzdesi ve Kanarya Adaları Özerk Topluluğu içindeki nüfusun %18,35 oranı bu şehir belediye sınırları içinde yaşamaktadır. Las Palmas de Gran Canaria kentine bitişik şehirleşmiş metropoliten bölgenin nüfusunun 625.892, 640.000  veya 741.826  olduğu tahmin edilmektedir.
Las Palmas de Gran Canaria belediye sınırları içinde 1842'den itibaren nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Las Palmas de Gran Canaria Karnavalı22 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Las Palmas de Gran Canaria Uluslararası Film Festivali 8 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Las Palmas de Gran Canaria'nın şu resmi kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 San Antonio, Texas, Amerika Birleşik Devletleri
 Nouadhibou, Moritanya
 Rabat, Fas 
 Praia, Yeşil Burun Adaları
 Vigo, İspanya
 Garachico, İspanya

Gran Canaria
Las Palmas ili
Kanarya Adaları

Las Palmas de Gran Canaria Belediyesi resmi websitesi 4 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Lesotho, resmî adıyla Lesotho Krallığı, Güney Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Tamamen Güney Afrika ile çevrili olan Lesotho, dünyadaki üç bağımsız yerleşim bölgesinden en büyüğüdür; diğerleri İtalya ile çevrili San Marino ve Vatikan Şehri'dir. Lesotho, Maloti Dağları'nda yer alır ve Güney Afrika'nın en yüksek zirvesini içerir. 30.000 km2'den fazla bir alana ve yaklaşık 2,3 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Başkenti ve en büyük şehri Maseru'dur.
Lesotho, 1824 yılında Kral Moshoeshoe I tarafından kurulmuştur. Hollandalı yerleşimcilerin sürekli tecavüzleri, Kral'ın 1868'de Birleşik Krallık ile bir himaye bölgesi ve 1884'te bir kraliyet kolonisi olma anlaşması yapmasına neden olmuştur. 1966'da bağımsızlığını kazanmış ve daha sonra yirmi yıl boyunca Basotho Ulusal Partisi (BNP) tarafından yönetilmiştir. Yedi yıllık askeri yönetimden sonra 1993 yılında anayasal hükûmeti yeniden kurulmuştur. Kral Moshoeshoe II, 1990 yılında sürgüne gönderildi ancak 1992'de geri döndü ve 1995'te yeniden tahta çıktı. Bir yıl sonra Moshoeshoe II öldü ve oğlu Letsie III tahta geçti ve halen tahtta bulunmaktadır.
Ülkenin adını aldığı Sotho etnik grubu (Basotho olarak da bilinir), ülkenin mevcut nüfusunun %99,7'sini oluşturarak, onu dünyanın en etnik olarak homojen ülkelerinden biri yapmaktadır. Ana dilleri Sesotho, İngilizce, IsiXhosa ve SiPhuthi ile birlikte resmi dillerden biridir.
Lesotho, önemli sosyoekonomik zorluklarla karşı karşıya olan, ancak Afrika'da en yüksek okuryazarlık oranlarından birine (2021 itibarıyla %81) sahip, alt orta gelirli bir ülke olarak kabul edilmektedir. Lesotho, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Milletler Topluluğu, Afrika Birliği ve Güney Afrika Kalkınma Topluluğu üyesidir.

Ülke ismi olan Lesotho 'Sotho dilini konuşan insanların ülkesi' anlamına gelmektedir. Bağımsızlığın kazanıldığı 1966 yılına kadar kullanılan isim olan Basutoland ise Basotoluların yaşadığı ülke anlamına gelmekteydi.

Lesotho, Afrika kıtasında yer alan küçük ülkelerden biri konumundadır. Ülke yüzölçümü açısından 54 Afrika ülkesi içerisinde 42. sırada yer almaktadır. Dünya üzerinde San Marino ve Vatikan dışında ülke topraklarının tamamının bir ülke ile paylaşıldığı üçüncü ülke konumunda olan Lesotho, komşusu Güney Afrika Cumhuriyeti ile 909 km'lik sınırı paylaşmaktadır. Bu özelliği ile denize de çıkışı olmayan ülke, yüksek rakımlı yükseltilerin ülke topraklarının büyük bölümünü kapladığı için Gökyüzündeki krallık (The Kingdom in the Sky) olarak da adlandırılmaktadır.
Ülkenin batı bölgeleri yüksek veld olarak da adlandırılan ve ülkenin ana yerleşim merkezlerinin yer aldığı kumtaşı içeren yaylalardan oluşmaktadır. Bu bölgelerde rakım 1.400 m ile 1.700 m arasında ölçülmekte olup, nehir yatakları ve küçük dağlar arazinin karakteristik özellikler arasında yer almaktadır.
Ülkenin doğu bölümüne kalan ve bazalttan oluşan yüksek yaylalar ve dağlar ise zaman zaman 2.000 m'nin üzerinde yer almaktadır. Bu bölümdeki yüksek yaylalarda yer alan derin nehir yatakları, dağlar ve sıradağlar bölgenin karakteristik özellikleri arasında yer almaktadır. Drakensberg sıradağı ülkenin güneybatı bölümünden kuzey bölümüne kadar uzanmaktadır. Lesotho'da Maloti dağı olarak adlandırılan sıradağın 3.482 m ile en yüksek noktası olan Thabana Ntlenyana Dağı, hem Lesotho'nun hem de Afrika kıtasının güney bölümünün en yüksek noktasını oluşturmaktadır.
Ülkenin en alçak noktasını 1.400 m ile Oranje ve Makhaleng nehirlerin birleştiği nokta oluşturmaktadır. Bu yükseltileri ile Lesotho, dünya üzerindeki bağımsız devletler arasında ülke topraklarının tamamının ortalama yükseltisinin 1.000 m ve üzerinde olduğu tek ülke konumunda olup, ülke topraklarının %80'i 1.800 m üzerinde yer almaktadır.
Afrika kıtasının güney bölümün en önemli su kaynaklarından olan Oranje ve Kaledon nehirlerinin çıkış kaynakları Lesotho'da bulunmaktadır. Ülke içerisindeki birçok nehir gibi bu nehirlerde derin kanyonlar oluşturmaktadır. Bazalt kayalıkların bittiği noktalarda oluşan şelalelere çok sık rastlanabilmektedir. Semonkong yerleşim alanına yakın bir konumda bulunan ve Afrika'nın güney bölümündeki en uzun ikinci, kesintisiz akışı nedeniyle de en uzun şelalesi konumunda olan Maletsunyane şelalesi, 192 m'lik bir yükseklikten aşağıya doğru akmaktadır. Yaylalardan yüksek dağlık kesimlere geçişte yumuşak kumtaşından oluşması, artan nüfus yoğunluğunun da etkisi ile sık bir biçimde erozyonlara neden olabilmektedir. Ülke topraklarının sadece %11'i tarımsal faaliyetlere uygunluk gösterebilmektedir.
Ülkenin en büyük doğal kaynaklarını su rezervleri oluşturmakta olup, bunun haricinde az da olsa elmas ve diğer mineraller bulunmaktadır. Ülkedeki su rezervlerin bolluğu nedeniyle birçok baraj yapımına başlanmış olup, Katse Barajı bunların içerisinde en büyük baraj unvanına sahiptir.

Ülkenin güney yarıküre bölümünde yer alması ile mevsimler kuzey yarıküre ülkelerinin tersi olarak yaşanmaktadır. Ülke genelinde ılıman bir iklim hüküm sürmektedir. Kış aylarının yaşandığı Haziran-Ağustos ayları çoğunlukla çok soğuk olmakta, ülkenin doğu bölümündeki yüksek alanlarda kar yağışları yaşanabilmektedir. Kış aylarında bile güneş gün içerisinde kendini sık bir şekilde göstermekte olup, yıl içerisinde güneş yaklaşık olarak 300 gün boyunca gözlemlenebilmektedir. Yaz mevsiminin yaşandığı Kasım-Mart aylarında sıcaklık yüksek seyretmektedir. Ülkede çoğu yaz aylarında olmak üzere 100 gün sağanak yağışlar yaşanmaktadır. Ülkede yüksek rakım nedeniyle gün içerisinde çok yüksek sıcaklık farkları yaşanabilmektedir. Kışın −15 °C olarak ölçülebilen gece sıcaklığının yanı sıra, yazın 30 °C'den fazla sıcaklık ölçülebilmektedir. Başkent Maseru'da yıl boyu ölçülen sıcaklık ortalaması 15 °C 'dir. Drakensberg dağı gibi çok yüksek noktalarda yıl boyu süren kar yağışları yaşanmaktadır. Ülke topraklarına gerçekleşen yıllık 600 ml ile 800 ml arasındaki yağışların %85'i yaz aylarında yağmakta olup, yağışın az olduğu kış aylarında arazi alanlarında kuraklık gözlemlenebilmektedir.

Ülke genelinde hemen hemen hiçbir ağaç bulunmamaktadır. Az sayıda bulunan ağaçlar ise genellikle korunaklı vadilerde ve tarlalarda yetişmektedir. Yetişen ağaçlar ise büyük oranda Okaliptüs, Akasya ve daha çok köylerde gözlemlenen Şeftali ağaçlarıdır. Ülkenin daha yüksek noktalarında, nehir vadilerinde Söğüt ağacı da görülebilmektedir. Sarısabır bitkisinin çeşidi olan spiral sarısabır, üç metreye kadar uzayabilen Cussonia bitkisi, evcilleşmemiş halleri ile kadife çiçeği ve Orta ve Güney Amerika'dan ülkeye getirilen kirli hanım çiçeği, kozmos çiçeği Lesotho'da yaygın olarak bulunmaktadır.
Lesotho'da yaban hayatı daha çok küçük hayvanlar belirlemektedir. Ülke genelinde vahşi ortamda yaşayan en büyük memeli hayvan karaca antilobudur. Bunun haricinde leylek, aynak, balıkçılgiller, akbaba türünün az rastlanan bir türü olan sakallı akbaba gibi büyük kuş türlerinin yanı sıra dokumacı kuşlar ve nektar kuşu gibi küçük kuş türleri ülkede sıklıkla gözlemlenmektedir. Bunların haricinde çeşitli yılan, amfibi, balık ve böcek çeşitleri de ülke sınırları içerisinde görülmektedir.
Ülke genelinde evcil hayvan olarak büyükbaş sığırların yanı sıra at, eşek, keçi, koyun, tavuk, köpek ve kedi bulunmaktadır.
Lesotho sınırları içerisinde 1830'lu yıllarda su aygırı, zebra, gnu, deve kuşu ve az da olsa aslan gözlemlenebilmekteydi.

Lesotho, Afrika'da var olan bağımsız ülkeler içerisinde yaşayan nüfusun kimlik, kültürel ve gelenek açısından birbirine yakın olduğu çok az ülkelerden biri konumundadır. Ülkede yaşayan iki milyona yakın kişi %99 oranında kendisini Bantu etnik grubunun güney grubu üyesi olan Basutho etnik grubuna üye olarak ifade etmektedir. Bunun haricinde çok az da olsa Zulu, Xhosa etnik grupları ile Avrupalılar ve Asyalılar yaşamaktadır.
Ülke nüfusunun %70 gibi çok büyük çoğunluğu ülke ortalamasına göre daha düşük rakıma sahip ve daha verimli topraklara sahip batı bölgelerinde yaşarken, %30'luk bir kısım yükseltinin daha çok olduğu doğu bölgelerinde yaşamını sürdürmektedir. Ülkenin en kalabalık bölgesi başkent Maseru ve çevresidir. Dünya üzerindeki en yüksek işsizlik oranlarından birine sahip olan ülkede, 2002 yılındaki verilere göre %45'lik işsizlik oranı ile neredeyse her iki kişinden biri işsiz konumundaydı. Ülkede 2008 tahmini verilerine göre işsizlik oranında düşüş gözlense de %25 düzeyindedir. Lesotho vatandaşı olan erkek işgücünün %35'i Güney Afrika Cumhuriyeti'nde çalışmaktadır. Ülke sınırları içerisinde var olan iş gücünün sadece %14'ü endüstri alanında çalışırken, %86 ile iş gücünün çok büyük bir yüzdesi tarımsal alanlarda faaliyet göstermektedir.
Ülke orta genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %50,56'sı 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %5,60'ı 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %31.30 (erkek 309,991/kadın 306,321) 
15-24 yaş: %19.26 (erkek 181,874/kadın 197,452)
25-54 yaş: %38.86 (erkek 373,323/kadın 391,901)
55-64 yaş: %4.98 (erkek 52,441/kadın 45,726)
65 yaş ve üzeri: %5.60 (erkek 57,030/kadın 53,275)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %29,9 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %0,76 düzeyindedir.

Ülkenin Sesotho ve İngilizce olmak üzere iki adet resmi dili mevcuttur. Ülke nüfusunun %99 gibi yüksek bir oranı Sesotho dilini anadili olarak konuşulurken, İngilizce Birleşik Krallık sömürge döneminden kalan bir miras olarak resmi dile ilave edilmiştir. Bu iki dilin haricinde çok az da olsa yerel olarak Zuluca, Xhosaca ve Sephuthi dili konuşulmaktadır.

Lesotho nüfusunun %90 ile çok büyük bir oranı Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Hristiyan dinine mensup toplulukların yarısına yakını Katolik mezhebine, %40'ı Protestan mezhebine göre dini gerekliliklerini yerine getirirken, %10'luk bir kesim ise yerel Afrika Hristiyanlığına inanmaktadır. Ülkede geri kalan %10 nüfus ise Afrika doğa dinlerine inanmakta olup, çok az kişi de İslamiyet'e ve Hinduizm'e inanmaktadır.

AIDS, Afrika kıtasının özellikle güneyinde yer alan ülkelerin birçoğunda olduğu gibi Lesotho'da da yüksek oranda görülme

Berlin Batı Afrika Konferansı, Afrika'nın Kongo Havzası'na ilişkin egemenlik haklarının tartışılması ve bir sonuca bağlanması için düzenlenen uluslararası bir konferanstır. Portekiz'in önerisi üzerine, 15 Kasım 1884-26 Şubat 1885 tarihlerinde düzenlenen konferansa İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, Rusya, Portekiz, İspanya, ABD, İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika ve Osmanlı İmparatorluğu katılmıştır. Konferans başkanlığını Almanya Şansölyesi (başbakan) Otto von Bismarck yapmıştır.
1870'li yıllara gelindiğinde Afrika'daki sömürgecilik yayılması, kâşiflerin gezilerine dayanıyordu ve bir anlamda “sözlü işgal” ilkesi geçerliydi. Kâşiflerin “keşfettikleri” geniş araziler, adına çalıştıkları, tarafından finanse edildikleri hükûmete ait sayılıyordu. Sömürge yönetimlerini kurmakta olan ülkeler, bu şekilde askeri ve siyasi olmayan tarzda sömürge alanlarını genişletmekteydiler. Bu durumu, kendi sömürge bölgeleri açısından tehdit olarak algılayan Portekiz, sömürge yayılmacılığının kurallara bağlanmasını istemiştir. Konferans sonunda oluşan sonuç belgesi, “fiilî işgal” ilkesini benimsemiştir. Bunun anlamı; herhangi bir bölge üzerinde hak iddia edebilmenin, o bölgede askerî bir hâkimiyet (işgal) kurmaya dayandırılmasıdır.
Konferans, sömürgeci yönetimlerin dünyanın değişik bölgelerini hızla işgal etmelerinin önünü açmıştır. Bu nedenle konferans, sömürgecilik tarihinin önemli kilometre taşlarından biridir.

Berlin Zoolojik Bahçesi (Almanca: Zoologischer Garten Berlin), Almanya'daki en eski ulusal hayvanat bahçesidir. 35 hektar alan kaplayan park 1844 yılında Berlin'de açılmıştır. 1.400 farklı tür ve 14.000 civarı memeli bulundurmasıyla Berlin Zoolojik Bahçesi, Dünya'da en ayrıntılı tür barındıran hayvanat bahçesidir. 1913 yılında, tasarımı zoolog Oskar Heinroth tarafından yapılan akvaryum hizmete girmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefik Kuvvetler'in hava saldırılarından, 3.715 hayvanın çok azı kurtulabilmiştir.
Hayvanat bahçesi ve onun akvaryumu, 2017 yılında 3.484.412 ziyaretçi çekmeyi başarmıştır. Avrupa'da en çok ziyaret edilen hayvanat bahçesi olduğu düşünülmektedir. Dünyaca bilinen Knut, kutup ayısı veya Bao Bao, büyük panda gibi hayvanlar, parkın simgesi haline gelmiştir. 1959'dan beri hayvanat bahçesinde yaşayan 63 yaşındaki Fatou isimli goril, dünyanın yaşayan en yaşlı gorili olarak kabul edilmektedir.

Resmî Site (İngilizce)6 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eugen Berthold Friedrich Brecht, kısaca Berthold ya da Bert Brecht, (10 Şubat 1898, Augsburg, Bavyera, Almanya - 14 Ağustos 1956, Doğu Berlin), Alman şair, tiyatro yazarı ve yönetmenidir.
20. yüzyıl Alman şiirinin ve tiyatrosunun en önemli isimleri arasında kabul edilir. Eserleri uluslararası alanda da saygı ile kabul görmüş ve ödüllendirilmiştir. Daha önce Erwin Piscator tarafından adı konulan "epik tiyatro", diğer bir ifadeyle "diyalektik tiyatro"’ fikrini geliştirdi ve eserleriyle sahneye koydu. Brecht, kendisini (Walter Benjamin’e söylediği gibi) "komünist" olarak tanımlıyordu.

Berthold Brecht, 10 Şubat 1898'de Augsburg'da dünyaya geldi. Achern doğumlu olan babası Berthold Friedrich Brecht, Haindl'sch Kağıt Fabrikası’nda yönetici olarak çalışıyordu. Annesi Sophie Brecht, Brezing doğumluydu. Gençliğinde "Eugen" olarak çağrılan Brecht, daha sonra "Berthold" veya "Bert" adını kullandı.
Annesi, utangaç ve marazlı bir çocuk olan Eugen'i sürekli kollamak zorundaydı. İlkokuldan sonra, 1908 – 1917 yılları arasında liseyi Peutinger'de tamamladı. Liseyi, savaş nedeni ile uygulamaya konulan, kolaylaştırılmış sınav sonucu bitirdi.
Savaş çığlıklarının atılmaya başladığı zaman, daha okulda iken Horatius’un "Dulce et decorum est pro patria mori" (Anavatan için ölmek hoş ve onurludur) sözü üzerine yazdığı bir kompozisyonda “Anavatan için ölmek hoş ve onurludur” sözü yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır.” cümlesi ile savaşa karşı tavrını net bir şekilde koymuştur. Bu nedenle okuldan atılmakla cezalandırılması gündeme gelmişti. Babasının hatırı ve din dersi öğretmeninin araya girmesi ile bu cezadan kurtuldu.

1917'den 1918'e kadar Münih'teki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde doğa bilimi, tıp ve edebiyat okudu. 1918 yılında Augsburg askeri hastanesinde sıhhiye askeri olarak görevlendirilmesinden dolayı öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. 1919 yılında derslere girmemek için bir başvuru yaptı ve kabul edildi. Daha sonra da okul etkinliklerine çok nadir olarak katıldı. 29 Kasım 1921 yılında okuldan kaydı silindi. 1921-22 yıllarında Berlin'de bir felsefe fakültesine kaydoldu, fakat öğrenime başlamadı.
1916 yılında, büyük gençlik aşkı "Bi" diye çağırdığı, Paula Banholzer'le tanıştı. Bu ilişkiden 3 Nisan 1919 tarihinde oğlu Frank Banholzer, Kimratshofen'da dünyaya geldi. Çocuğa, Brecht'in çok önem verdiği şair Frank Wedekind'in adını verdiler. Küçük Frank ilk üç yılını Kimratshofen'de geçirdi. Sonraları değişimli olarak büyükanne, Brecht'in yeni sevgilileri Marianne Zoff ve Helene Weigel çocukla ilgilendiler. Brecht'in oğlu II. Dünya Savaşı’nda diğer cephelerin yanı sıra doğu cephesinde görevlendirildi. Frank Banholzer, 13 Kasım 1943 tarihinde Rusya Porchow’da, ordu sinemasına yapılan bir bombardıman sonucu öldü.

1920 yılında annesi vefat etti. Aynı yıl, çok değer verdiği, tanınmış kabaretist Karl Valentin’le tanıştı. Birlikte yaptıkları çalışmalar Brecht’in ilerideki başarılarını önemli ölçüde etkiledi. 1920 yılından itibaren tiyatrocularla ve edebiyatçılarla ilişkileri geliştirmek için sık sık Berlin’e gitti. Orada başkalarının yanı sıra, zaman zaman evini paylaştığı, Arnolt Bronnen’le tanıştı ve ismini "Bertolt" olarak değiştirdi. 1924 yılında Berlin'e yerleşti. Önceleri Max Rheinhardt'ın Berlin Alman Tiyatrosu'nda, Carl Zuckmayer’le birlikte dramaturg olarak, Münih Oda Tiyatrosu’nda da kendisi sahneye oyunlar koyarak çalıştı. Gecede Trampet Sesleri oyunu ile 1922 yılında Kleist Ödülü’nü aldı ve oyuncu ve opera sanatçısı Marianne Zoff ile evlendi. Bir yıl sonra 12 Mart’ta kızları Hane Hiob dünyaya geldi. Kısa bir zaman sonra da ileride evleneceği ve 1924 yılında, ikinci oğlu Stefan Brecht’i doğuran sevgili "Helli"'si Helene Weigel ile tanıştı. Üç yıl sonra Marianne Zoff'dan boşandı. Helene Weigel'le evlenmesinden sonra 1929 yılında kızı Barbara Brecht Schall dünyaya geldi.
1920'li yılların ikinci yarısında Brecht artık inançlı bir komünistti ve çalışmaları da politik amaçlarına uygun hale geliyordu. Hiçbir zaman Alman Komünist Partisi üyesi olmadı. Politik düşüncelerine paralel olarak 1926 yılından itibaren epik tiyatro da gelişiyordu. Peter Suhrkamp ile birlikte, 1930 yılında kaleme aldıkları Mahagony Şehrinin Yükselişi ve Düşüşü Operası İçin Notlar makalesi tiyatro teorisi ile ilgili çok önemli bir yazıdır. Kurt Weill ile birlikte yapılan müzikal drama çalışmaları, epik tiyatronun gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur.
Brecht, eserleri ile toplumsal yapıyı şeffaf hale getirmeyi, özellikle yapının değiştirilebileceğini göstermek istiyordu. Ona göre edebi metinler bir işe yaramak zorundaydı.
Brecht'in marksist düşünceleri, gerek Karl Korsch, Fritz Sternberg ve Ernst Bloch gibi dogmatik olmayan parti dışı marksistlerin, gerekse resmî komünist parti çizgisinin etkisi altındaydı. Bir dizi marksist öğretiye dayalı oyunlar ortaya çıkmıştı. O yıllarda yazılan eserler Hegel ve Marx’ın eserlerinin etkisi altındaydı. 1927 yılında yayınlanan toplu şiirleri Bertolt Brecht’in Dua Kitabı (Bertolt Brechts Hauspostille) genelde o zamanlarda yazılan metinlerden oluşuyordu. 1928 yılında Brecht, Weimar Cumhuriyeti’nin tiyatrodaki en büyük başarılarından birisi olan, Kurt Weill’in müziklerini yaptığı Üç Kuruşluk Opera’nın, 31 Ağustos 1928 tarihinde yapılan ilk gösteriminin gururunu yaşadı.
Dünya çapında bir üne kavuşan ve birçok tiyatroda sahnelenen oyun yanlış anlamaya kurban gitti. Toplumu eleştirmek için yazılan oyun, Brecht’i eleştirmek isteyenlerin işine yaradı. Başka araştırmacılar, özellikle 1928 yılında yazılan şekli ile oyunun toplumu eleştirmede fazla keskin olmayan bölümlerine vurgu yaparak yanlış anlaşılma tezini ortadan kaldırdılar. İlerideki gözden geçirmelerde Brecht, Üç Kuruşluk Opera filmi için yazılan, fakat yapımcılar tarafından reddedilen senaryoda ve 1934 yılında yazdığı Üç Kuruşluk Roman’da eleştiri dozunu artırdı.
1928 yılında, oyunları ve şarkıları için önemli bir besteci olacak olan Hanns Eisler ile tanıştı. Bu tanışmadan iyi bir dostluk ortaya çıktı ve ikisi 20. yüzyılın en önemli şair – besteci çiftini oluşturdular.

1933 yılının başlarında "Tedbir" (Die Maßnahme) adlı oyun polis tarafından yasaklandı. Düzenleyiciler vatana ihanetten mahkemeye verildiler. 28 Şubat günü, Reichstag yangını’ndan bir gün sonra Brecht, ailesi ve arkadaşları ile birlikte Berlin’i terk etti ve Prag, Viyana ve Zürih üzerinden, yazar Karin Michaelis’in davetine uyarak, beş yıl kalacağı Danimarka Fünen’deki Skovsbostrand’a kaçtı. Aynı yılın mayıs ayında Brecht’in eserleri naziler tarafından yakıldı. 1935 yılında vatandaşlıktan çıkarıldı.
1938 yılında Galilei’nin Yaşamı yazıldı. Oyun yazmanın dışında Brecht, Prag Paris ve Amsterdam’daki  çeşitli sürgün gazetelerine de makaleler yazıyordu. 1939 yılında Danimarka’yı terk etti. Stockholm yakınlarındaki bir çiftlik evinde bir yıl yaşadı ve 1940 yılı Nisan ayında Helsinki’ye geçti. Brecht sürgünde hükûmeti, devleti ve toplumu hiçbir zaman açıkça eleştirmedi. Alttan alta, dozunda ve kendi inançlarına zarar vermeden eleştirdi.
Ailesi ile birlikte yaz boyunca kalmak üzere, Finlandiyalı yazar Hella Wuolijoki’nin daveti üzerine gittiği Marlebäck’da, Wuolijokis’in metinlerine dayanarak "Bay Puntilla ile Uşağı Matti"yi yazdı. 1941  yılında Moskova üzerinden Trans Sibirya Ekspresi ile Vladivostok’a, oradan da Sovyetler Birliği’nin doğusundan gemi ileKaliforniya’ya gitti. Senarist olarak çalışmak istedi ise de, o iş olmadı. Politik işler yapması olanaksızdı. Daha sonra Amerika’daki sürgün yıllarında gerçekleştirdiği tek tiyatro eserinde başrolü oynayacak olan Charles Laughton ile birlikte, ilk gösterimi 9 Eylül 1943'te Zürih Tiyatrosu'nda gerçekleşen "Galilei’nin Yaşamı"nı sahneye koydu.
ABD’de komünist parti üyesi olmakla suçlandı ve 30 Ekim 1947 tarihinde "Amerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu" tarafından sorgulandı. Hâlen komünist partiye üye olup olmadığı sorusuna Brecht "hayır" cevabını verdi ve Almanya'da da komünist parti üyesi olmadığını beyan etti. Bir gün sonra, New York'ta Galilei’nin Yaşamı oyununun galası oynarken, Paris üzerinden Zürih'e geçti. Kendisini kabul eden tek ülke olması nedeni ile İsviçre’de bir yıl kaldı. Batı Almanya’ya girmesine izin verilmedi. Şubat 1948 tarihinde "Sofokles’in Antigonu" oyunu İsviçre'de Chur Devlet Tiyatrosu'nda ilk kez sahnelendi. 12 Ekim 1950 tarihinde Brecht ve Weigel Avusturya vatandaşlığına kabul edildiler. Aynı ay içerisinde Brecht'in uzun yıllar birlikte çalıştığı arkadaşı Kurt Weill, New York'da öldü.

Savaştan hemen sonra arkadaşları Brecht'e, Almanya'ya dönmesi ve oyunlarını kendisi sahneye koyması için baskı yapıyorlardı. Ama o bekliyor ve ortamı değerlendiriyordu. Sovyetler Birliği tarafında kalan bölgede, 1948 yılında, birçok tiyatronun açılması ve Berlin Halk Sahnesi'nin yenilenmesi de bitince Ekim 1948'de Brecht, Alman Demokratik Cumhuriyeti Kültür Birliği'nin daveti ile, Zürih'den Salzburg ve Prag üzerinden Berlin'e doğru gitmek üzere yola çıktı. Batı tarafında kalan bölgeden geçmesi hala yasaktı. Berlin'e gelir gelmez hemen önemli sanatçılar ve yöneticilerle ilişki kurdu. Brecht'in çalışmalarına çok değer veren Alexander Dymschitz Sovyet askeri idaresinin başındaydı ve Brecht'in yapacaklarına olumlu bakıyordu. Politik kararlarına çok güvendiği Jacob Walcher ile tekrar buluşması, politik tartışmalar için bir uzmanla karşılaşması Brecht'i çok mutlu etmişti. Brecht önceleri kamuoyuna politik açıklamalar yapmaktan kaçındı. Bekledi ve izledi. Dönüşümün itici gücünün işçi sınıfından değil de yukarıdan geldiğini tespit etmişti. Berlin'deki ilk yıllarında, Brecht daha tam anlamıyla kabul görmemişken, yayıncılarla pazarlıklar gündeme geldi. Biraz bekledikten sonra yayın işlerini düzene soktu: Peter Suhrkamp tarafından, Denemeler (Versuche) ve Toplu Eserler (Gesammelten Werke) yayınlanacak ve lisans sahibi, Alman Demokratik Cumhuriyeti – Aufbau Yayınevi olacaktı. Sahne oyunlarının hakları Basel'daki Reiss Yayınevinde kalacaktı. Aufbau Yayınevi Brecht'in şiirleri ile de ilgileniyordu.
Brecht için öneml

Bielefeld, Almanya'nın kuzeybatısında, Kuzey Ren-Vestfalya eyâletinde kent. Ostwestfalen - Lippe bölgesinde bağli olmakla beraber Detmold ilinin en büyük kentidir ve bölgenin ticari merkezidir. Kuzey Ren - Vestfalya eyaletinin en büyük 8. Almanyanin ise en büyük 18. kentidir.

Teutoburg Ormanı tepelerinin kuzey ucunda yer alır. Nüfusu, 30 Haziran 2006 itibarıyla 326.268'dır.

Eski kentten ilk kez 1015-36 arasında Paderborn piskoposu Meiniwerk'in biyografisinde Bilifelde olarak söz edilir. 1214'te Ravensberg kontu Hermann tarafından kurulduğu ve berat aldığı sanılır. “Yeni kent", 13. yüzyıl sonlarında, bugün de ayakta olan Azize Meryem Kilisesi (Meryem Ana Kilisesi) çevresinde dinsel bir yerleşme olarak gelişti. 14. yüzyılda Hansa Birliği'ne katıldı; 1346'da Ravensberg kontluğu ile birlikte Jülich Birliği'ne ve I647'de de Brandenburg'a geçti. II. Dünya Savaşı'nda büyük zarar gören kent, savaştan sonra yeniden kuruldu.

1250'de inşa edilen Sparrenburg Şatosu 1877'de çıkan bir yangından sonra yeniden yapıldı. Orta Çağ'dan kalma öteki önemli yapılar arasında Altstädter Nicolaikirche, Jodokuskirche ve Gotik üsluptaki Crüwell Evi (1530) sayılabilir. Kentte, bir opera binası, çiftlik evi ve oyun kâğıdı müzeleri, bir modern sanat galerisi ve 1966'da kurulan bir üniversite bulunur.

Bielefeld, 16. yüzyılda önem kazanan Ravensberg keten dokuma sanayisinin merkezidir. Almanya'daki ilk kumaş ve iplik fabrikaları 1851'de burada kurulmuştur. Kentte ipek ve pelüş dokuma fabrikaları da vardır. Ayrıca, giyim eşyası, dikiş makinesi, bisiklet, para kasası, takım tezgâhı, ilaç, kâğıt, son zamanlarda da elektronik araç üretimi önem taşır. 1973'te birçok komşu kentin Bielefeld'le birleştirilmesi sonucunda kentin büyüklüğü iki katına çıkmıştır.

Oetker Grubu
v. Bodelschwinghsche
AVA
Schüco
Dr. Wolff Arzneimittel
Dürkopp Adler
Seidensticker
MM Graphia
Mönkemöller
EK/servicegroup
Goldbeck
Friedrich Wilhelm Borgstedt Milser Mühle GmbH
Windsor
KATAG
JAB Anstoetz
Ritex
TNS Infratest
Mineralquellen Wüllner
Gildemeister
Torex Retail Anker GmbH
AGFEO
Bankhaus Lampe
SYNAXON AG
Stockmeier
Granini

1695 Hermann Werner von Bossart
1773 Daniel Heinrich Delius
1778 Christian Friedrich Nasse
1857 Alfred Bozi
1877 Friedrich von Bodelschwingh
1888 Friedrich Wilhelm Murnau
1888 Albert Florath
1889 Joseph Massolle
1893 Elisabet van Randenborgh
1906 Hermann Kohlhase
1907 Horst Wessel
1909 Hermann Paul Müller
1916 Rudolf Oetker- August Oetker
1934 Helmut Hesse
1935 Rüdiger Nehberg
1937 Ulrich Wildgruber
1941 Klaus Hildebrand
1942 Hannes Wader
1942 Eberhard David
1944 Bernhard Schlink
1946 Bernd Haake
1947 Rainer Bach
1948 Johannes Friedrich
1950 Angelika Schwabe-Kratochwil
1954 Michael Diekmann
1954 Hans-Hermann Gockel
1955 Jürgen O. Olbrich
1956 Til Mette
1956 Christina Rau
1957 Hera Lind
1958 Ingolf Lück
1964 Kai Hafez
1966 Oliver Welke
1969 Ingo Oschmann
1971 Meike Schlüter
1972 Ralph Ruthe
1978 Alexander Weber
1986 Paula Kalenberg

Resmî site 29 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)
Bielefeld’den görüntüler 4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bielefeld’den görüntüler 29 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bielefeld’den görüntüler 13 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jahn Meydanı’na kurulu webcam
“Bielefeld Komplo Teorisi” 2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Birleşmiş Milletler bünyesinde, 1967 yılında kurulmuş, sosyal anlamda çeşitli çalışmalar yapan bir kurumdur. Öncelikli amacı Dünya üzerindeki fakirlikle savaşmaktır.
Gelir kaynağı devletlerin yaptığı para yardımlarıdır.

2004 içinde, toplam yardımı 500 milyon doların üstünde yardım toplanmıştır: [1] 13 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2005 yılında, bu yardımlar ülkelere göre şöyle gerçekleşmiştir:

Hollanda - 75.924.773 $
İsveç - 48.681.245 $
Norveç - 37.491.151 $
Japonya - 37.491.151 $
Birleşik Krallık - 36.469.076 $
Danimarka - 30.663.329 $
Almanya - 19.127.333 $
Finlandiya - 18.692.206 $
Kanada - 11.572.581 $
İsviçre - 9.765.625 $
İrlanda - 3.816.993 $
Belçika - 3.810.363 $
Fransa - 3.310.112 $
İtalya - 2.509.410 $
Yeni Zelanda - 2.146.380 $
Avustralya - 1.959.248 $
Lüksemburg - 1.293.661 $
Çin - 900.000 $
İspanya - 792.274 $
Avusturya - 782.336 $

2006 Raporu 14 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(fr) 2005 Raporu (pdf)

Birlik 90/Yeşiller (Almanca: Bündnis 90/Die Grünen), 1998'den 2005'e kadar hükûmette yer alan bir Alman siyasi partisidir. 1980 yılında Batı Almanya'da kurulan Alman Yeşiller Partisi ile 1989 Devrimleri sırasında Doğu Almanya'da kurulan Birlik 90 partilerinin 1993 yılında birleşmesiyle teşekkül etmiştir. Yeşiller Almanya Federal Meclisi'nin seçim barajı olan yüzde 5 oy sınırını ilk kez 1983'te aştı. Parti liderleri Annalena Baerbock ve Robert Habeck'dir.

1970'lerde, çevreciler ve barış eylemcileri binlerce eylem grubu olarak politik bir şekilde organize olmuşlardı. Parlamentoda da yer almak için bu grupların bazıları "Yeşiller"i kurdu. (Almancası: Die Grünen) Çevre kirliliği, nükleer güç kullanımı, NATO'nun askerî eylemlerine karşıtlık mücadelelerinin baş konuları oldu. Yeşiller, sivil girişimlerden olduğu kadar muhafazakâr kesimden de üyelere sahipti. Yeşiller fikri, Alexander Solzhenitsyn'nin Demir Perde ülkelerinde yaşanan vahşi sosyalizmi anlatan Gulag Archipelago kitabını okuyan Heinrich Boell'in sol görüşe yeni bir görüş ve imaj kazandırmak istemesi ile ortaya çıktı. Komünist Manifesto'yu alıp, işçi sınıfının yerine çevreyi, kızıl bayrak yerine yeşil bayrağı koydu ve Yeşil Hareket adını koydu.

1982'de partinin muhafazakâr üyeleri ayrılıp Ekolojik Demokratik Parti'yi kurdu. Yeşil Parti'de kalanlar ise askeri hareket karşıtlığına ve göçmenlik, kürtaj gibi konulardaki sınırlamaların kaldırılmasına ağırlık verdiler, bir yandan da marihuana kullanımının yasallaştırılmasını destekledi, homoseksüellerin çalışma haklarına daha önem verdiler ve eğitim ve çocuk yetiştirilmesinde "anti-otoriter" adı verdikleri kavramları desteklediler. Ayrıca protesto ve sivil itaatsizlik kültürü ile kendilerini tanımladılar ve nükleer silahlar, nükleer enerji ve Frankfurt Havaalanına yapılacak yeni uçak pistinin yapımına karşı düzenledikleri protesto gösterilerinde polis ile çarpıştılar. Partiden ayrılanlar da bu konularda parti ile ayrı düşmeseler de Yeşil Parti üyelerinin katıldığı protestolar ile kendilerini ifade etmediler.
Eyalet seviyesinde ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde başarı kazanmaya başladıktan sonra, 1983 seçimlerinde aldıkları %5,7 oy oranıyla Alman parlamentosunun en alt seviyesi Bundestag'da 27 koltuk kazandılar. O dönemlerde en önemli politik konulardan ABD ve NATO'nun nükleer başlıklı füzelerinin Batı Alman topraklarına yerleştirilmesi, toplumun genelinde tepki görüyor ve kitlesel eylemlerle protesto ediliyordu. Yeni parti de bu popüler hareket ile destek gördü. 1986'da gerçekleşen Çernobil Faciası'nın etkisi ve Alman ormanlarına yağabilecek asit yağmuru ve bir hava kirliliği tehdidine karşı artan bilincin etkisiyle, Yeşiller 1987 Ocakta yapılan Batı Almanya eyalet seçimlerinde oy oranını %8,3'e çıkardılar. Bu dönemde, Joschka Fischer liderin resmî olmayan lideri olarak yükseldi ve 2005 eyalet seçimlerinden sonra tüm liderlik makamlarından istifa edene kadar bu pozisyonda kaldı.

Yeni birleşmiş Almanya'da yapılan Aralık 1990 seçimlerinde, Batı'daki Yeşiller, Bundestag'da koltuk kazanmak için gereken %5'lik limiti geçemedi. Bunun nedeni %5'lik seçim barajını Doğu ve Batı Almanya'da ayrı ayrı kullanmasına neden olan geçici Alman seçim kanunuydu. Eski Doğu Almanya topraklarında, Yeşiller, farklı politik görüşlere sahip sivil haklar savunucusu bir grup olan Birlik 90 ile birliktelik yaparak, oyların %5'inden fazlasını kazanmışlardı. Bazı insanlar bu kötü performansı o sıralar yaygın milliyetçi ve vatansever duygular yerine, küresel ısınma gibi konulara odaklamalarına bağladı. (O dönemin ünlü sloganlarından biri: "Herkes Almanya hakkında konuşuyor, biz iklim hakkında konuşuyoruz!"du) 1994 seçimlerin sonra parti, ülke çapında %7,3 oy oranına sahip olup 49 koltuk kazandı.

1998'de oyları küçük bir düşüş ile %6,7 olsa da Yeşiller 47 koltuğa sahip oldu ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ile 'Kızıl-Yeşil' koalisyonu ile ilk kez hükûmette yer aldı. Joschka Fischer Almanya'nın başbakan yardımcısı ve dış işleri bakanı oldu. Hükûmette iki tane daha Yeşiller bakan vardı. Neredeyse görevlerinin başında Kosova'daki NATO görevlerine Alman katılımı sorusu ile krize sürüklendiler. 2. Dünya Savaşı sonrası ilk kez Alman askerinin bir askeri çatışmada yer alması bir 'Kızıl-Yeşil" koalisyonunda gerçekleşince birçok savaş karşıtı parti üyesi, partiden istifa etti ve parti yerel ve bölgesel seçimlerde başarısızlıklar yaşamaya başladı. Hükûmette Yeşillerin katkısı hayal kırıklığı, nükleer güç karşıtı eylemcilerin ülkenin nükleer tesislerini umdukları hızda kapatmayacak olmaları ve kabinedeki birçok SPD üyesinin Yeşillerin çevreci ajandasına karşı çıkmasıyla arttı.
2001'de parlamentodaki Yeşiller üyelerinin Afganistan'a yapılan askerî operasyona hükûmetin askerî personel gönderme planını desteklememeleri, partide daha büyük bir krize yol açtı. Şansölye Gerhard Schröder güvenoyu oylamasına gitti. 4 Yeşiller ve 1 Sosyal Demokrat parlamento üyesinin karşı oy vermesine rağmen, Schröder çoğunluğu sağladı.
Öte yandan, hükûmetteki bir parti olarak Yeşillerin en büyük başarısı, 2000'de alınan nükleer enerji kullanımını aşamalı olarak azaltmak oldu. Çevre Bakanı Jürgen Trittin ülkenin 19 nükleer enerji tesisinde kullanımın azaltılması konusunda enerji şirketleri ile anlaştı ve 2020'ye kadar nükleer enerjinin sivil kullanımı duracaktır. Bu "Nükleerden Çıkış Yasası" ile resmîleşti. Bir nükleer enerji tesisinin normal çalışma periyodu olan 32 yıl içinde, kapatılana kadar ne kadar enerji üreteceği tamamen kararlaştırıldı.

Önceki seçim öncesi periyottaki krizlere rağmen, 2002'de Yeşiller %8,6 oy oranı ile küçültülen parlamentoda 55 sandalye kazandılar. Bazı lobiler, 1998-2002 arasındaki Yeşiller'in dahil olduğu hükûmetten daha çok yararlandılar. Bunlar arasındaki çevreci lobi ve homoseksüeller de oylarını Yeşillere verdiler. Alman halkı arasında tepki gören Irak savaşı tehdidi, savaş karşı olan Yeşiller ve SPD'nin oylarının artmasının belki de en büyük sebebiydi. SPD'nin oylarında kayıplar olsa da, Sosyal Demokratlar ile yapılan koalisyon hükûmeti az farkla Bundestag'da çoğunluk oldu ve yenilendi. Joschka Fischer dış işleri, Renate Künast tüketici koruma, beslenme ve tarım bakanı ve Jürgen Tritten de çevre bakanı oldu.
2002'de parlamento üyelerinin parti yönetimi üyeleri olup olmama tartışması yaşandı. İki parti toplantısı sonucu parti statüsü değiştirilmedi. 2/3'lük gerekli çoğunluk az farkla yakalanamadı. Sonuç olarak, eski parti liderleri Fritz Kuhn ve Claudia Roth (O sene parlamentoya seçilmişti) parti yönetimindeki görevlerine devam etmediler ve eski parti sekreteri Reinhard Bütikofer ve eski Bundestag üyesi Angelika Beer'e görevlerini devrettiler. Parti 2003't bu konuda bir referandum yaptı ve parti statüsünü değiştirdi. Bundan sonra parlamento üyeleri bakan ya da disiplin kurulu üyesi olmadıkça, parti yönetiminde 6 koltuğun 2'sine sahip olabiliyordu. Parti üyelerinin %57'si oylamaya katıldı ve değişim isteyenlerin oranı %67'ydi. Referandum Birlik 90/Yeşiller tarihinde yapılan ikinci referandum oldu. Birincisi Yeşiller ve Birlik 90'ın birleşmesi konusundaydı. 2004'te Angelika Beer, Avrupa parlamentosuna seçilince, Claudia Roth parti lideri olarak onun yerine geçti.
Partinin 2003'teki tek toplantısı kasım ayında yapılacaktı ama yerel organizasyonların %20'si partinin Şansölye Schröder'in yapmak isteği Alman refah programı "Ajanda 2010"da parti pozisyonunu tartışmak için Cottbus'ta özel bir parti toplantısı yapmaya zorladı. 2003 Kasım'ındaki toplantıda ise 2004 Avrupa Parlamentosu seçimlerinin seçim platformu belirlendi. Bu toplantı ilk kez bir Alman parti toplantısında elektronik oylama sisteminin kullanılması ile dikkat çekti.
Bu oylamalarda Yeşiller Almanya'nın 99 sandalyesinin 13'ünü kazandı, bunun nedeni hükûmetteki Yeşil bakanlarının yeterliliği ve SPD'nin popülarite kaybetmesiydi.
Mayıs 2005'te hükûmetin eyalet seviyesindeki son 'Kızıl-Yeşil' koalisyonu Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde de yerini kaybetti ve Yeşillerin sadece hükûmette yer almasına neden oldu. 2005'te çok az oy kaybı ile oyların %8,1'ini alıp, 51 sandalye kazandı. Ancak SPD'nin büyük oy kayıpları nedeniyle eski koalisyon Bundestag'ta çoğunluk olamadı.

2005 seçimlerinden sonra neredeyse 2 yıl boyunca Yeşiller ülke ya da eyalet hükûmetlerinde yer almadı. Haziran 2007'de ise Bremen'de SPD ile koalisyon ile hükûmete girdi. 2008 eyalet seçimlerinde ise Hamburg hükûmetine CDU koalisyonu ile girdi ve CDU-Yeşiller koalisyonu eyalet seviyesinde ilk kez yapıldı. Yeşiller, karşı oldukları Elbe Nehri'nin derinleştirilmesi, yeni bir termik santrale ve iki yol projesine onay verse de, CDU'dan önemli ödünler de aldılar. Bunlar arasında ilkokul sayısının arttırılarak, devlet okullarının arttırılması, eyalette toplu taşımanın tramvaya döndürülmesi ve yayalara uygun emlak gelişimi vardı.
Ağustos 2009'daki Saarland eyalet seçimleri sonrası, iki parti koalisyonlarının çoğunluk oluşturmadığı bir ortamda Yeşiller, güç dengesi olarak önem kazandı. Konuşmalar sonrası, Saarland Yeşilleri, SPD ve Sol Parti ile sol bir 'Kızıl-Kızıl-Yeşil' koalisyonunu reddetti ve Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Hür Demokratik Parti (FDP) ile 'Jamaika koalisyonu' (Kırmızı-Sarı-Yeşil) kurdu ve bu Alman eyalet seviyesi politika tarihinde ilk kez oldu.
Yeşiller, 13 Nisan 2008'de Amerika'da yerel bir kuruluşunu açtı. Bu Alman politik partileri arasında bir ilkti. Washington D.C.'deki Goethe Enstitüsü'nde açılan bu derneğin görevi "Washington D.C.'nin içinde ve dışında yaşayan politik anlamda aktif ve yeşiller üyesi Alman vatandaşlarının, Alman Yeşil politikalarını tartışmak ve onlara aktif bir şekilde katılmak" olarak belirlendi.

Politik araştırma şirketi Infratest Dimap'a göre Yeşillerin oy kitlesi ayda 2.000 €'dan fazla geliri olan zengin kesimdir. Aynı şirketin araştırmasına göre işsizler, az gelirliler ve de genel çalışan kesim tarafından tercih edilmeyen Yeşiller, iş adamları arasında liberal FDP ile birlikte tercih edilen partidir. Partiye oy veren yaş grubu ise 34-42 yaş grubunda en fazladır.
Yeşiller

Bismarck ile şu maddeler kastedilmiş olabilir:

Otto von Bismarck (1815–1898), Alman devlet adamı ve Alman İmparatorluğu'nun ilk şansölyesi
Herebord von Bismarck, (13. yüzyıl)
Ludolf August von Bismarck (1683–1750), Rus general
Levin Friedrich von Bismarck (1703–1774),
August Wilhelm von Bismarck (1750–1783),
Friedrich Alexander Graf von Bismarck-Bohlen (1818–1894),
Herbert von Bismarck (1849–1904),
Albrecht von Bismarck-Schönhausen (1903–1970),
Mona von Bismarck (1897–1983),
Bernhard von Bismarck
Gottfried Graf von Bismarck-Schönhausen (1901–1949), Nazi siyasetçi
Count Gottfried von Bismarck (1962–2007)
Philipp von Bismarck (1913), Alman siyasetçi (CDU partisi)
Prince Ferdinand von Bismarck (1930-2019), Alman soylu, avukat ve iş insanı
Klaus von Bismarck (1912–1997), Alman gazeteci
Gunilla von Bismarck (1949), Alman filantrop
Carl-Eduard von Bismarck (1961), Alman siyasetçi
Aurel von Bismarck, müzisyen ve besteci
Bismarck Barreto Faria, eski Brazilyalı futbolcu
Arctic Bismarck - Jan Eskymo Welzl, (1868–1948),

DKM Bismarck, Alman Kriegsmarine zırhlısı.

Bismarck Denizi,
Bismarck Adaları,
Bismarck Dağları,

Bismarck, Arkansas
Bismarck, Kuzey Dakota, eyaletin başkenti
Bismarck, Illinois
Bismarck, Missouri
Bismarck, Batı Virjinya
Bismarck Township, Michigan
Bismarck Township, Minnesota

Gelsenkirchen-Bismarck, Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyâletinde, Gelsenkirchen kentine bağlı idari bölge.

Bismarck, bkn. Collinsvale, Tasmania

Bismark, Ontario, Ontario

Sei Jūshi Bismarck,

Biyodizel, organik yağların baz ve alkolle karıştırılarak dizel yakıta çevrilmesi sonucu elde edilen ürün.
Kolza (kanola), ayçiçek, soya, aspir gibi yağlı tohum bitkilerinden elde edilen yağların veya hayvansal yağların bir katalizör eşliğinde kısa zincirli bir alkol ile (metanol veya etanol ) reaksiyonu sonucunda açığa çıkan ve yakıt olarak kullanılan bir üründür. Evsel kızartma yağları ve hayvansal yağlar da biyodizel hammaddesi olarak kullanılabilir. Hatta donmuş yağ ve balık yağı gibi hayvansal yağlar da biyodizel yakıt yapımında kullanılabilir.
Biyodizel gliserinin yağ veya bitkisel yağdan ayrıldığı transesterleşme adı verilen bir kimyasal süreçle elde edilir. Bu işlem sonucunda geriye iki ürün kalır metil esterler (biyodizelin kimyasal adı) ve gliserin (genellikle sabun ve diğer ürünlerde kullanılmak üzere satılan değerli bir yan ürün).

İlk olarak 1900 lü yıllarda Rudolf Diesel yer fıstığı yağıyla dizel motoru Dünya Fuarında çalıştırmış böylece sebze yağlarının yakıt olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Ancak petrolün daha revaçta olması sebeyile ilgi görmemiştir.Ancak 1970'lere gelindiğinde petrol sıkıntısı nedeniyle alternatif enerji kaynakları aranmıştır.Biyodizel ismi ilkolarak 1992 yılında Amerika Ulusal SoyDiesel Geliştirme Kuruluşu tarafından kullanılmıştır.

Biyodizel, araçlarda, ısınmada, havacılık sanayinde kullanılan bir üründür.
Büyük Britanyalı iş insanı Richard Branson Virgin Voyager isimli treni üretti ve bu dünya'nın ilk biyodizel ile çalışan treni oldu.
Havacılık sahasındaki ilk biyoyakıtlı uçuş ise 23 Şubat 2008 tarihinde Boeing - Virgin Atlantic Havayolu - General Electric işbirliği tarafından gerçekleştirilmiştir. 4 motorlu Boeing 747-400′ün tek motoruna %20 oranında hindistan cevizi ve babassu bitkisinden elde edilmiş biyoyakıt eklenmiştir. Uçuş başarılı olmuştur.

Almanya,İtalya,Avustralya başta olmak üzere tüm Avrupa ve Amerika'da biyodizel üretim ve tüketimi hızla çoğalmaktadır.2005'te Almanya 2 milyon tona ulaşmıştır.Kyoto protokolüne göre %2 2010'da %10 biyodizel kullanılması mecburi olmuştur. Birçok ülkede biyodizel yasal olarak vergiden muaftır.
Biyodizel üretiminde kullanılan en favori ürün soya fasulyesidir. Elde edilen bitkisel veya biyolojik yağlar metanol ile karıştırılıp sodyum hidroksitle tepkime hızlandırılır ve sonuç olarak ester ve gliserin oluşur.Ester yakıt olurken yan ürün gliserin ise diğer sektörlerde kullanılır.
Biyodizel üretiminde fotosentetik mikroalgler artık söz sahibi olmaya başlamıştır. Bitkisel kaynaklı üretilen biyodizel miktarına oranla üretimi daha fazla olmakta ve fabrikasyon otonomisi sağlanabilmektedir.

Biyodizel, dizel ile karışım oranları bazında aşağıdaki gibi adlandırılmaktadır:

B5 : % 5 Biyodizel + %95 Dizel
B20 : % 20 Biyodizel + %80 Dizel
B50 : % 50 Biyodizel + %50 Dizel
B100 : %100 Biyodizel
Biyodizel için EN 14214 Avrupa Birliği Standardı ile ASTM D 6751 Amerikan Standardı yürürlüktedir. Türkiye'de EN 14214 Standardı temel alınarak TSE Standardı hazırlanmaktadır.

Biyodizel orta uzunlukta C16-C18 yağ asidi zincirlerini içeren metil veya etil ester tipi bir yakıttır. Biyodizel verim olarak mazota yakın ve motor performansı olarak eşdeğerdir.
Zehirli atıklar içermez, şeker gibi doğada hızlı çözünür ve nitrojen tutma özelliği sayesinde fertilize ihtiyacını azaltır.
Ozon tabakasına olan olumsuz etkiler diğer yakıta göre %50 azdır.

Biyodizeli oluşturan C16-C18 metil esterleri doğada kolayca ve hızla parçalanarak bozunur, 10,000 mg/l'ye kadar herhangi bir olumsuz mikrobiyolojik etki göstermezler. Suya bırakıldığında biyodizelin 28 günde %95'i, motorinin ise %40'ı bozunabilmektedir. Biyodizelin doğada bozunabilme özelliği dekstroza (şeker) benzemektedir.

Biyodizelin olumsuz bir toksik etkisi bulunmamaktadır. Biyodizel için ağızdan alınmada öldürücü doz 17.4 g biyodizel/kg vücut ağırlığı şeklindedir. Sofra tuzu için bu değer 1.75 g tuz/kg vücut ağırlığı olup, tuz biyodizelden 10 kat daha yüksek öldürücü etkiye sahiptir. İnsanlar üzerinde yapılan elle temas testleri biyodizelin ciltte %4'lük sabun çözeltisinden daha az toksik etkisi olduğunu göstermiştir. Biyodizelin toksik olmamasına karşın, biyodizel ve biyodizel-dizel karışımlarının kullanımında; dizel için zorunlu olan standart koşulların (göz koruyucular, havalandırma sistemi vb.) kullanılması önerilmektedir.

Motorin için gerekli depolama yöntem ve kuralları biyodizel için de geçerlidir. Biyodizel temiz, kuru, karanlık bir ortamda depolanmalı, aşırı sıcaktan kaçınılmalıdır. Depo tankı malzemesi olarak yumuşak çelik, paslanmaz çelik, florlanmış polietilen ve florlanmış polipropilen seçilebilir. Depolama, taşıma ve motor malzemelerinde bazı elastomerlerin, doğal ve butil kauçukların kullanımı sakıncalıdır; çünkü biyodizel bu malzemeleri parçalamaktadır. Bu gibi durumlarda biyodizelle uyumlu Viton B tipi elastomerik malzemelerin kullanımı önerilmektedir.

Biyodizel ve biyodizel-dizel karışımları, dizelden daha yüksek akma ve bulanma noktasına sahiptir; bu durum yakıtların soğukta kullanımında sorun çıkarır. Akma ve bulanma noktaları uygun katkı maddeleri (anti-jel maddeleri) kullanımı ile düşürülebilmektedir. Biyodizel-dizel karışımları 4 °C üzerinde harmanlama ile hazırlanmalıdır. Soğukta harmanlamada biyodizelin dizel üzerine eklenmesi, sıcakta harmanlama da ise karışımda daha fazla olan kısmın az kısım üzerine eklenmesi önerilmektedir. Eğer harmanda soğumaya bağlı olarak kristal yapılar oluşursa, harmanın tekrar normal görünümünü kazanması için bulutlanma noktası üzerine ısıtılması ve karıştırılması gerekmektedir.

Biyodizel ısıl değeri motorinin ısıl değerine oldukça yakın değerde olup, biyodizelin setan sayısı motorinin setan sayısından daha yüksektir. Biyodizel kullanımı ile motorine yakın özgül yakıt tüketimi, güç ve moment değerleri elde edilirken, motor daha az vuruntulu çalışmaktadır. Biyodizel motoru güç azaltıcı birikintilerden temizleme ve motorinden çok daha iyi yağlayıcılık özelliklerine sahiptir.

Aşağıdaki tabloda B100 ve B20 emisyonlarının (Life Cycle Emissions) motorin emisyonları ile karşılaştırılması verilmektedir. Biyodizel ve dizel- biyodizel karışımı kullanımı ile CO, PM, HF, SO x ve CH 4 emisyonlarında azalma, NO x, HCl ve HC emisyonlarında ise artma görülmektedir. Biyodizel biyolojik karbon döngüsü içinde fotosentez ile karbondioksiti dönüştürür, karbon döngüsünü hızlandırır, ayrıca sera etkisini arttırıcı yönde etkisi yoktur.

HCl ve HF emisyonları motorin ve biyodizel için oldukça düşük seviyede ve kömür emisyonlarından çok daha düşük değerde olup, çevre için asit tehlikesi oluşturmazlar. Biyodizelin HC emisyonu, motorininkinden yüksektir. Bu değer biyodizel üretim süreç aşamalarından (yağlı tohumun ziraati ve işlenmesi) kaynaklanmaktadır. Ancak biyodizel, motorinden daha düşük HC egzoz gazı emisyonu vermektedir. Egzoz gazı emisyonu yönünden incelendiğinde CO, HC, SO x, PM emisyonlarının motorinden daha az, NO x emisyonlarının ise fazla olduğu görülmektedir. NO x emisyonu katalitik konvertör kullanımı ile azaltılabilir.

Benzin ve Dizelin çok pahalı olduğu ülkelerde örneğin Türkiye gibi alternatif yakıt olarak kullanılarak rekabetin arttırılması ve akaryakıt fiyatlarında düşüş sağlamasında büyük rol oynaması.
Petrol dizelin depolanma koşullarında depolanabilir.
Küçük işletmelerde lokal olarak üretimi mümkündür.
Biyodizel, petrol dizeline oranla daha iyi bir yağlayıcı olduğundan motorun ömrünü uzatır.
Biyodizel, taşınması ve depolanması güvenli bir yakıttır. Ayrıca yüksek alevlenme noktasına (149 °C) sahiptir. Bu diğer petrol dizeli için 125 °C'dir.
Yanmamış hidrokarbon oranı, petrol dizeline göre %90, kanserojen etkisi olan aromatik hidrokarbonlara göre ise %75 - %90 oranında daha azdır.
Üretimin tamamıyla yerli olabilmesi sebebiyle ithal bağımlılığı ortadan kaldırır.
Kanola ve soya tarımına önem verilmesiyle tarım üreticisi bir yandan kendi ihtiyacı olan ucuz dizel yakıtı üretirken öte yandan artan üretim gücü ve kapasitesiyle ekonomiye katkı sağlar.
Amerika'da, Çevre Koruma Ajansı (EPA) Temiz Hava Kanunları (Clean Air Act) tarafından, çevre ve insan sağlığına diğer yakıtlara kıyasla daha az zarar verdiği kabul edilmiştir.
Biyomotorin geleneksel ve motoru üzerinde herhangi bir değişime gidilmemiş diesell motorlarda kullanılabilecek bilinen tek alternatif yakıttır. Biyomotorin, motorine benzer koşullarda taşınabilir, kullanılabilir ve depolanabilir. 
Biyomotorin doğrudan (% 100) veya  motorin ile karışımları halinde kullanılabilir. En yaygın kullanılan karışım oranı (% 20 biyomotorin ve % 80  motorin) şeklindedir.
Biyomotorin kullanımı ile, motorine kıyasla; CO2 emisyonunda %80, yanmamış hidrokarbon emisyonunda %90, aromatik hidrokarbon emisyonunda ise %75-90 oranlarında azalma saptanmıştır. Biyomotorin kükürt içermediğinden  kükürtdioksit emisyonu oluşturmaz. Bu çok önemli bir avantajdır. Bu emisyon özellikleri ile kanser yapıcı etkenler azalmakta ve kanser riski % 90'a varan oranlarda düşmektedir.
Biyomotorin ağırlıkça % 11 oksijen içerir. Biyomotorin, motorine göre daha iyi bir yağlayıcı olduğundan motor ömrünü uzatır.
Biyomotorinin biyolojik olarak kolay ve hızlı parçalanabilir Yerli üretim bitkisel yağlardan  (ayçiçek yağı, soya yağı, kolza yağı ) kolaylıkla elde edilebilir. Ayrıca kullanılmış ve çevre için zararlı olan kızartma atık yağlarından da biyomotorin üretilebilmektedir.
Biyomotorin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 10 milyon mil'lik kullanımda ve 20 yıldır Avrupa ülkelerinde olan kullanım ile başarısını  ispatlanmış en önemli  diesel motor yakıtı alternatifidir.
Biyomotorin kullanımı ile ham petrole olan bağımlılık ortadan kalkmakta ve ülkelerin  dış kaynakların kullanımı zorunluluğu  azalarak ekonomileri rahatlamaktadır.
Biyomotorin kullanımı ile yeni istihdam olanakları  yaratılmakta ve ülke ekonomisine küçümsenmeyecek katkılar gerçekleşmektedir.

Biyomotorin, Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) Temiz Hava Kanunu Bölüm 211 (b) programı çerçevesinde zararlı emisyonlar ve potansiyel sağlık etkileri açısından tam olarak değerlendirilen ve oluml

Bochum, Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde, Ruhr bölgesinin merkez şehridir. Bölgenin en önemli şehirlerinden biri olmakla birlikte, 397.000'lik nüfusuyla Kuzey Ren Vestfalya'nın en büyük 6. şehridir, ayrıca Bochum Almanya'nın en büyük 20 şehri arasında yer alır.
Bochum'da 6 yüksekokul bulunmaktadır. Bochum'da 1962'de kurulmuş olan ve Almanya'nın en büyük üniversitelerinden biri olan Ruhr Üniversitesi'nde 30.000'den fazla öğrenci okumaktadır. Şehirde bulunan Alman Madencilik Müzesi kentin görülmeye değer yerleri arasındadır. Yine şehirde 1964 yılında kurulmuş olan Bochum Zeiss Planetaryumu, dünyanın en modern ve büyük gezegen evleri arasında yer alır.

Bochum Şehir Tiyatrosu köklü tarihi ve yüksek oyun sayısıyla Almanya'nın değerli tiyatroları arasında yer alır. Şehirde 1988 yılından beri oynanmakta olan Starlight Express müzikali, 12 milyondan fazla izleyicisiyle dünyanın tek noktada en çok izlenen ve böylece en başarılı müzikalidir. Ruhr bölgesinin ile Bochum 2010 Avrupa Kültür Merkezi'dir.

Bochum alışveriş yönünden zengin bir şehirdir. Şehir merkezindeki birçok kapalı alışveriş merkezinin yanında 113.000 metrekare alışveriş alanı, 6.500 otopark kapasitesi ve içinde bulundurduğu alışveriş merkezleriyle Almanya'nın en büyük alışveriş köyü olan Ruhr Park'ta bu şehirde bulunmaktadır. 
Şehir tren istasyonuna oldukça yakın bir konumda bulunan ve üçgen formundan dolayı 'Bermuda Üçgeni' (Bermudadreieck) olarak adlandırılmış olan 2 km² alanlı bölge şehrin önemli buluşma noktalarından biridir. Yaklaşık 60 bar, restoran ve sinemaya ev sahipliği yapan bu bölgeyi yılda yaklaşık 3 milyon misafir ziyaret etmekte, bu rakam yaz akşamlarında 30 bine kadar çıkmaktadır.

Şehirde 1848 yılında kurulmuş olan VfL Bochum futbol kulübü, ülkenin en köklü spor kulüplerinden biridir. Profesiyonel futbol takımı şu sıralarda Almanya İkinci Futbol Ligi 2. Bundesliga'da mücadele eden ekip, tarihinde 2 kez UEFA kupasına katılma başarısı göstermiştir. Millî futbolcu Yıldıray Baştürk profesyonel futbol hayatına bu ekipte başlamıştır. Diğer bir millî futbolcu Fatih Akyel bir süre bu kulüpte oynamıştır. Sinan Kaloğlu, 2008-2009 sezonunda VfL Bochum formasıyla 18 maça çıkmış ve 3 gol kaydetmiştir.

Almanya'daki en yoğun Türk nüfusunun bulunduğu bölge olan Ruhr bölgesinin bir şehri olan Bochum'da yaklaşık 30 bin Türk yaşamaktadır. Şehirde toplam 12 camii bulunmaktadır.

Bochum Belediyesi*2 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ruhr Üniversitesi27 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bochum gezilecek yerler20 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ruhr Üniversitesi

John Lorenz Moser (d. 23 Aralık 1985) Bonez MC olarak bilinen Alman rapçi ve müzik yapımcısıdır. Bonez, Gzuz, Maxwell, LX, Sa4 ve Jambeatz'dan oluşan bir hip hop oluşumunun üyesidir. Özellikle RAF Camora ve rapçi Gzuz ile olan işbirlikleri ile tanınmaktadır.
Çocukluk ve gençlik yıllarına dair resmi olarak yayınlanmış pek fazla bilgi olmamakla beraber bir ressam olan Moishe Moser'ın (1950-2017) oğlu olduğu ve çocukluk yıllarını Hamburg'da geçirdiği bilinmektedir.

Hiphop.de Ödüllerinde
2016: En İyi Ulusal Grup (RAF Camora ile beraber)
2016: En İyi Ulusal Sürüm (RAF Camora ile birlikte Palmen aus Plastik için)
2016: En İyi Ulusal Video (RAF Camora ile ortaklaşa Palmen aus Gold için)
2018: En İyi Ulusal Grup (RAF Camora ile beraber)
Canlı Krone'de
2016: En İyi Hip-Hop Yasası (RAF Camora ile beraber)
Juice Ödülleri'nde
2016: En İyi Ulusal Albüm (RAF Camora ile Palmen aus Plastik için)

Auf Teufel komm raus (2013)
High & Hungrig (2014)
High & Hungrig 2 (2016)
Palmen aus Plastik (2016)
Tannen aus Plastik (2016)
Palmen aus Plastik 2 (2018)
Hollywood (2020)
Hollywood Uncut (2020)
Palmen aus Plastik (2022)
High & Hungrig 3 (2023)
Loveline EP (2023)
Gameboy (2024)
dumm aber doppelt (2025)

187 Strassenbande website 12 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bonn, Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde, Ren Nehri kıyısında yer alan bir federal şehirdir. 300.000'i aşkın nüfusuyla, Köln'ün yaklaşık 24 km (15 mil) güney-güneydoğusunda, Ren-Ruhr bölgesinin en güneyinde yer almaktadır.
Bonn, 1949'dan 1990'a kadar Batı Almanya'nın başkenti olarak hizmet verdi ve 1999'da hükümet Berlin'e taşınana kadar birleşmiş Almanya'nın hükümet merkeziydi. Şehir, Almanya'nın mevcut anayasası olan Temel Yasa'nın doğduğu yer olması nedeniyle tarihi öneme sahiptir. 
MÖ 1. yüzyılda Ubii yerleşimi ve daha sonra Roma eyaleti Germania Inferior'un bir parçası olarak kurulan Bonn, Almanya'nın en eski şehirlerinden biridir. 1597'den 1794'e kadar Köln Seçmenliği'nin başkentiydi, Köln Başpiskoposları ve Prens-seçmenlerinin ikametgahı olarak hizmet verdi. Bonn'un Batı Almanya'nın başkenti olduğu dönem, tarihçiler tarafından sıklıkla Bonn Cumhuriyeti olarak adlandırılır.
Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından, Berlin-Bonn Anlaşması olarak bilinen siyasi bir uzlaşma, Alman federal hükümetinin Bonn'da önemli bir varlığını sürdürmesini sağladı. 2019 itibariyle, tüm bakanlık görevlerinin yaklaşık üçte biri şehirde bulunmaktadır. Bonn, Almanya'nın gayri resmi ikinci başkenti olarak kabul edilir ve cumhurbaşkanı, başbakan ve Bundesrat'ın ikinci merkezlerinin bulunduğu yerdir. Bonn ayrıca altı federal bakanlığın ve yirmi federal otoritenin ana merkezlerinin bulunduğu yerdir. Şehrin Federal Şehir (Almanca: Bundesstadt) unvanı, siyasi önemini vurgulamaktadır.

DAX'ta listelenen şirketler olan Deutsche Post DHL ve Deutsche Telekom'un küresel genel merkezleri Bonn'dadır. Şehir, Rheinische Friedrich-Wilhelms-Universität Bonn üniversitesine ve Almanya'nın tamamında en yüksek sayı olan toplam 20 Birleşmiş Milletler kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Bu kurumlar arasında BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Sekreterliği, BM Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi (UNCCD) Sekreterliği ve BM Gönüllüler programının genel merkezleri bulunmaktadır. Besteci Ludwig van Beethoven'ın doğum yeri, Ren karnavalının merkezi ve Orta Ren kıyısındaki coğrafi konumu, onu önemli bir turistik destinasyon haline getirmektedir. Bonn'da, özellikle karnaval sırasında, Ripuarian dilinin bir lehçesi olan Bönnsch Platt, tüm nesiller tarafından konuşulmaktadır.

Bonn, Ren Schiefer Sıradağları'nın Aşağı Ren Ovası'na geçiş yaptığı noktada, Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin güneybatısında yer alır. Kent, Ren nehrinin her iki yakasında 141,2 km²'lik bir alana uzanır. Bonn'un büyük kısmı Ren'in sol yakasında yer alır. Güneyde ve batıda Ren Bölgesi Tabiat Parkı'nın bir parçası niteliğindeki Kottenforst Ormanı, Bonn'u çevreler. Kuzeyinde Köln, doğu ve güneydoğusunda Siebengebirge uzanır. Bonn, coğrafi konumundan ötürü "Merkez Ren bölgesine açılan romantik kapı" olarak da tanımlanır. Köln idari merkezine bağlı Bonn'un plaka kodu „BN“ dir. En yüksek noktası, 194,8 m ile Beuel'deki Paffelsberg'dedir. En alçak nokta ise Kemper Werth'de 45,6 m olarak ölçülmüştür.

Bonn'a komşu kentler, Renanya-Palatina eyaletine bağlı Remagen dışında Rhein-Sieg Kent Birliği'ne dahildir ve Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde yer alır:
Niederkassel, Troisdorf, Sankt Augustin, Königswinter, Bad Honnef, Remagen, Wachtberg, Meckenheim, Alfter ve Bornheim Bonn'a komşu kentlerdir.
Bonn, 1991'de varılan ve başkentin Berlin'e taşınmasını öngören karardan bu yana, Rhein-Sieg Kent Birliği ve güneyde Remagen kentinin bağlı olduğu Ahrweiler iliyle iş birliğini daha da artırdı. Bu iş birliği, "Bonn/Rhein-Sieg/Ahrweiler Bölgesel Kalkınma, Planlama ve Ulaşım Çalışma Grubu'nun kurulmasıyla somut halini aldı. Yaklaşık 1 milyon kişinin yaşadığı söz konusu bölge, "Bonn/Rhein-Sieg" ya da "Bonn/Rhein-Sieg/Ahrweiler" adlarıyla anılır. Kuzeyde yer alan Neuwied ili de Bonn coğrafi bölgesine dahil kabul edilir. Bu geniş coğrafi alanda ekonomik faaliyetlerin de birbirini bütünler hale gelmesi, Bonn ve çevresinde ortak hedeflere sahip sivil toplum örgütlerinin kuruluşunu beraberinde getirdi.

Bonn toplam 4 idari merkeze bağlı 51 bölgeden meydana gelir:

Bad Godesberg: Alt-Godesberg, Friesdorf, Godesberg-Nord, Godesberg-Villenviertel, Heiderhof, Hochkreuz, Lannesdorf, Mehlem, Muffendorf, Pennenfeld, Plittersdorf, Rüngsdorf, Schweinheim
Beuel: Beuel-Mitte, Beuel-Ost, Geislar, Hoholz, Holtorf, Holzlar, Küdinghoven, Limperich, Oberkassel, Pützchen/Bechlinghoven, Ramersdorf, Schwarzrheindorf, Vilich, Vilich-Müldorf
Bonn: Auerberg, Bonn-Castell, Bonn-Zentrum, Buschdorf, Dottendorf, Dransdorf, Endenich, Graurheindorf, Gronau, Ippendorf, Kessenich, Lessenich/Meßdorf, Nordstadt, Poppelsdorf, Röttgen, Südstadt, Tannenbusch, Ückesdorf, Venusberg, Weststadt
Hardtberg: Brüser Berg, Duisdorf, Hardthöhe, Lengsdorf

Bonn şehrinde ılıman iklim görülmektedir. Ocak ayında ortalama 2,3 °C olan sıcaklık, Temmuz ayında 18,2 °C dolayındadır. Yıllık sıcaklık ortalaması ise 10,1 °C'dir. Komşu Eifel bölgesinde yıllık 800 mm'yi aşan yağış miktarı Bonn ve çevresinde 669 mm dolayında kalmaktadır. Havadaki nem oranının ortalamanın üzerine çıktığı günlerin sayısı yılda 35'i bulmaktadır. Bonn'un yayıldığı vadiye batıdan hava akımını "frenleyen" Eifel dağları, yüksek nem oranının en önemli sebebi olarak değerlendirilmektedir. Kış ayları boyunca Ren nehrinin zaman zaman taştığına tanık olunmaktadır. Son yıllarda sıkça görülen bu taşkınlıklar büyük maddi hasara neden olmaktadır.

12. yüzyılda Roma İmparatorluğu'na bağlı birliklerin bölgede kurduğu bir kampı esas alan Bonn, 1989 yılında 2000. kuruluş yıldönümünü kutladı. Ancak araştırmalar, Bonn ve çevresindeki insan yerleşimlerinin çok daha eskilere dayandığını ortaya koymaktadır. Bunu Oberkassel bölgesinde ortaya çıkarılan 14 bin yıllık bir yerleşimin yanı sıra MÖ 4080 yılına ait olduğu sanılan Venusberg yerleşkesi de kanıtlamaktadır.
Romalılar döneminde Bonna adıyla anılan şehrin kuzeyine bir Roma lejyonu yerleştirildi.

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra bölgede 9. ve 10. yüzyılda bir manastır, bugünkü pazar alanında da Villa Basilika adı altında bir ticaret merkezi kuruldu.
Bonn'un gelişiminde, 1288 yılında yapılan Worringen Muharebesi dönüm noktası meydana getirdi. Savaşı kaybeden Köln dükleri, Brühl ve Poppelsdorf'un yanı sıra Bonn merkezini malikâne yeri olarak belirlediler. Köln dükleri tarafından 17. ve 18. yüzyılda inşa edilen yapılar, kente bugünkü barok tarzı görünümünü kazandırdı. Bu dönem, 1794 yılında Fransa'nın işgaliyle kapandı. Napolyon Bonapart'ın yenilgisinin ardından, Bonn 1815 yılında Prusya'ya katıldı. Bonn'a, bu tarihi izleyen yıllarda, 18. yüzyılın bitiminden kısa süre önce kurulan ve 1818'de faaliyetleri yeniden canlandırılan Ren Friedrich Wilhelm Üniversitesi şekil verdi.
I. Dünya Savaşı'nın ardından önce İngilizler, ardından Fransızlar tarafından işgal edilen Bonn, 1926 yılında Fransızların bölgeden çekilmesiyle birlikte kendi tarihini yeniden oluşturmak istese de bu ancak Nazi rejimi ve sonrasında gelecek olan II. Dünya Savaşı'na kadar devam edebildi.
Nazi rejimi sırasında büyük kısmı Yahudi, 1000'den fazla Bonn'lu öldürüldü. Yine 8000 dolayında kişi, evini terk etmek zorunda kaldı, tutuklandı ya da toplama kamplarına kapatıldı.
Bonn, 9 Mart 1945'te Amerikalı askerlerinin kente girmesiyle II. Dünya Savaşı'nı ardında bıraktı; savaşta binaların yüzde 30'undan fazlası tahrip oldu. Çatışma ya da bombardımanda hayatını kaybedenlerin sayısı 4000'i aştı. Kentin denetimini 28 Mayıs 1945'te İngiliz işgal güçleri devraldı.
Bonn, savaş sonrası hızla gelişti. Kalkınmada, 3 Kasım 1949'da başkent olarak Frankfurt yerine Bonn'un tercih edilmesi de bunda büyük rol oynadı. Başkentin Berlin'e kaydırılması üzerine Bonn yeni bir değişim sürecine girdi. Federal idare yapısının geniş ölçüde Berlin'e kaydırılmasından doğan boşluk, bakanlıkların Bonn'da kalmaya devam eden daire başkanlıkları, bölgeye yerleşen yeni federal birimler, kamu ve özel sektör temsilcilikleri ile uluslararası organizasyonların varlığıyla giderildi.

Bonn kentinin flamasında, üst kısımda, gümüş zemin üzerinde siyah haç yer alır. Köln düklerinin simgesi siyah haç, Köln ve çevresindeki birçok yerleşim biriminin flamasında da yer alır. Haç, Bonn ile Köln dükleri arasındaki siyasi ve bölgesel bağı ortaya koymaktadır.
Flamanın alt kısmında, kırmızı zemin üzerinde altın renkte bir aslan yer almaktadır. Zaman zaman leopar veya halk arasında “taştan kurt” olarak da adlandırılan aslan, Bonn'da geleneksel olarak adaleti simgeler. Aslan Orta Çağ'dan itibaren uzun yıllar Bonn'un merkezi noktalarından Münster meydanında yer aldı. Bugün aynı yerde Ludwig van Beethoven anıtı bulunmaktadır. Mahkeme heyetleri bu meydanda toplanıp meseleleri görüşürdü. Aslan simgesinin orijinali, günümüzde eski belediye binasının girişinde yer almaktadır.

Bonn, Ren havzasının bir parçası olması vesilesiyle ağırlıklı olarak Katolik olarak kabul edilir. Buna karşılık son 75 yıl içinde bu özellik büyük ölçüde değişime uğradı. 1925 yılında Bonn nüfusunun yüzde 80'ini Katolikler meydana getirirken, 90'lı yılların sonunda Katolik-Protestan dağılımında Protestanların lehine bir gelişme yaşandı. Günümüzde Bonn nüfusunun yüzde 45'i Katolik, yüzde 25'i Protestan mezhebine bağlı kişilerden meydana gelir. Bonn nüfusunun üçte biri başka din ve mezheplere inanan kişilerden oluşur. Nüfusun yüzde 6'sı İslam dinine inanır. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne bağlı Bonn Merkez Camii 1986’da kuruldu; Bonn-Altstadt’da faaliyetlerine başlayan cami, 1990'da Bonn-Castell semtine taşındı.

20. yüzyılın başlarında kentin güç ve itibar kazanmasının bir sonucu olarak, 1 Haziran 1904'te, Bonn'un fiilen iç içe geçmiş olduğu Poppelsdorf, Endenich, Kessenich ve Dottendorf gibi semtler de Bonn'a katıldı. 1 Ağustos 1969 tarihli idari reform, Bonn'un nüfusunu ikiye katladı. Bad Godesberg ve Beuel gibi komşu kentlerin idari merkez niteliğiyle Bonn'a bağlanması kararlaştırıldı. Beuel'e ayrıca daha önce Siegkreis'a bağlı olan Holzlar, Hoholz ve Oberkassel bölgeleri bağlandı. 1969 yılında yapılan düzenleme, Ippendorf, Röttgen, Lessenich/Meßdorf ve Buschdorf'u 

Brandenburg, Almanya'nın kuzeydoğusunda bulunan bir eyalet. Başkenti Potsdam'tır. Diğer önemli kentleri ise Cottbus, Brandenburg an der Havel, Frankfurt (Oder) ve Oranienburg'dir.
1050 yılık tarihi olan Brandenburg/Havel şehri üç bölümden oluşmaktadır. Altestadt (Eski Şehir), Neuestadt (Yeni Şehir) ve Dominsel (Katedral adası). Eski ve Yeni Şehir Havel tarafından ikiye ayrılır. Neustadt (Yeni Şehir) bölümünde bulunan ve 1401 yılında inşa edilen St. Kaharinen Kilisesi buna etkileyici bir örnektir. Altestadt (Eski Şehir) kısmında bulunan St. Gotthardt Kilisesi de St. Katharinen Kilisesinden sonra inşa edilmiştir. Bunların inşaasında tuğla kullanılmıştır.
Belediye binasının önünde de taştan yapılmış bir Roland heykeli vardır. 15. yüzyılda şehrin simgesi olarak dikilen heykel 5 metreden daha yüksektir.
Şehrin asıl merkezi olan Katedral adası (Dominsel) Brandenburg'un Katedral St. Peter ve Paul'a ait en eski binası bulunur. Şehir içerisinde 400'ün üzerinde anıt değerinde bina vardır ve Brandenburg şehri Brandenburg eyaletinin en fazla anıtı ve tarihi binası olan şehridir. Şehir içindeki tarihi binaların yarısından fazlası yeniden inşa ya da restore edilmektedir.
Bach ünlü Brandenburg konçertolarını burada bestelemiştir.

Brandenburg on dört kırsal bölgeye bölünür (Landkreise),

ve dört şehir bölgelerine (kreisfreie Städte),

Brandenburg an der Havel
Cottbus
Frankfurt (Oder)
Potsdam

Brandenburg'da ziyaret etmek için çeşitli ve ilginç müzeler vardır. Örneğin; Endüstri Müzesi, Katedral Müzesi, Kriminal ve İşkence Müzesi, Nostalji Müzesi. Brandenburg çevresini keşfetmek için bisiklet, kano ya da yelkenli tekne kiralanabilir. Şehri degişik açılardan görüp tanımak için en çok bilinen Havel çevre turu yapılabilir. Ana havalimanı Berlin Schönefeld Havalimanı Dır.
Brandenburg şehrinin manzarasını başlıca Havel (gol ve su kolarından oluşur) oluşturmaktadır. Ormanlar, çimenler ve irili ufaklı göller sizi spor yapmaya ve dinlenmeye davet eder. Kış fazla fırsat sunmamasına rağmen donmuş göllerin üzerinde paten ya da Marienberg (Dağ) kızakla kayabilirsiniz.
Sıcak havalarda seçmesi güç olan; yelken açabilir, motorbot kullanabilir ya da kayıkla kürek çekebilir, oltayla balık tutabilir ya da yüzebilirsiniz. Brandenburg içindeki ve dışındaki göller sadece su sporları için çekici değildir, ayrıca çekici göl kıyıları sizi dinlenmeye davet eder. Tabii ki yürüyüş yapmak ve bisiklet sürmek isteyenlere de güzel yerler ve olanaklar vardır. At binicileri ve hava sporları yapanlar da yeterli koşullar bulabilmektedir. Golf yapanlar için de yakındaki golf sahasına gidebilirler.

Almanya'nın yeni eyaletleri

Resmi web sitesi 20 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Brandenburg Kapısı (Almanca: Brandenburger Tor), Almanya'nın Berlin şehrinde bulunan Brandenburg Kapısı, 18. yüzyıldan kalma neoklasik bir anıttır. Ülkenin en bilinen simgelerinden biri olan bu yapı, Berlin'den Brandenburg Markgraflığı'nın eski başkenti Brandenburg an der Havel'e giden yolun başlangıcını işaretleyen eski bir şehir kapısının yerine inşa edilmiştir. Mevcut yapı, Prusya Kralı II. Friedrich Wilhelm'in emriyle, kraliyet mimarı Carl Gotthard Langhans'ın tasarımlarına göre 1788-1791 yılları arasında inşa edilmiştir. Kapının tepesindeki dört atlı arabayı tasvir eden bronz heykel, heykeltıraş Johann Gottfried Schadow'un eseridir.
Brandenburg Kapısı, şehir merkezinin batı kesiminde, Mitte bölgesinde, Unter den Linden ve Ebertstraße'nin kesiştiği noktada yer almaktadır. Kapı, doğuda Pariser Platz'a hakimdir, hemen batısında ise 18 Mart Meydanı'na açılır ve buradan 17 Haziran Caddesi başlar. Kuzeyde bir blok ötede Alman parlamentosuna (Bundestag) ev sahipliği yapan Reichstag binası, daha batıda ise Tiergarten şehir içi parkı yer almaktadır. Kapı aynı zamanda, doğrudan Prusya hükümdarlarının eski Şehir Sarayı'na (şimdi Humboldt Forum müzesine ev sahipliği yapıyor) ve Berlin Katedrali'ne giden Unter den Linden'e anıtsal bir giriş oluşturmaktadır.
Brandenburg Kapısı, varlığı boyunca sıklıkla önemli tarihi olaylara sahne olmuştur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ve Soğuk Savaş sırasında, 1989'daki yıkılışına kadar, Berlin Duvarı kapıyı engellemiş ve neredeyse otuz yıl boyunca şehrin bölünmüşlüğünün bir simgesi olmuştur. 1990'daki Alman birleşmesinden bu yana, sadece Almanya ve Avrupa'nın çalkantılı tarihlerinin değil, aynı zamanda Avrupa birliğinin ve barışının da bir sembolü olarak kabul edilmektedir.

Brandenburg Kapısı on iki sütuna, altı giriş kapısına ve altı çıkış kapısına sahiptir. Sütunlar, toplam beş yol oluşturur, vatandaşların sadece dıştaki iki kapıyı kullanma hakları vardı. Ortadaki yol ise kraliyete ve önemli trafik geçişlerine ayrılmıştı. Kapının en üstünde Quadriga vardır.
1806'dan sonra, Napolyon, Jena-Auerstedt Muharebesi'nde Prusya'yı yenince Quadriga'yı yerinden söktürdü ve Paris'e götürdü. 1814 yılında Prusyalı General Ernst von Pfuel Napolyon'u yenip Paris'i ele geçirince Quadriga'yı geri aldı ve Berlin'e geri getirdi; Quadriga'daki zeytin dalı, Demir Haç ile değiştirildi.
Naziler iktidara gelince, kapıyı sembol olarak kullanmaya başladılar. II. Dünya Savaşı boyunca kapı tahrip oldu ama tamamen yıkılmadı. Doğu ve Batı Berlin hükûmetleri kapıyı restore ettiler fakat kapı 1961'e, Berlin Duvarı yapılana kadar açılmadı.

1963 yılında, ABD başkanı John F. Kennedy Brandenburg Kapısı'nı ziyaret etti. 1980'de Batı Berlin belediye başkanı Richard von Weizsäcker şöyle demişti: Brandenburg Kapısı kapalı durdukça, Almanların meselesi kalacaktır.
Richard von Weizsäcker daha sonra birleşme sırasında Almanya devlet başkanı oldu.
Kapı daha sonraları birleşmiş özgür Berlin'in sembolü oldu ve 22 Aralık 1989'de, Helmut Kohl Batı Almanya Şansölyesi'yken yeniden açıldı.

Brandenburg Kapısı 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brandenburg Kapısı tarihi.
Webcam: Live-View of the Street "Unter den Linden" with Brandenburg Gate in Berlin, Germany 7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ronald Reagan'ın  konuşması

Bremen, Almanya'nın eyaletlerinden birisidir. Almanya'nın kuzeyinde bulunur. Bremen mızıkacıları eyaletin simgesidir. Ayrıca eyaletin futbol takımı olan Werder Bremen Alman 1.ligi Bundesliga'da boy göstermektedir.

Bremen eyaleti iki ayrı parçayı içerir. Bremen resmi olarak eyaletin başşehridir (Stadtgemeinde Bremen) ve diğer şehir ise Bremerhaven (Stadt Bremerhaven)dir. Her ikisi de Weser nehrinde konumlanır. Bremerhaven daha çok akıntı yönündedir ve Kuzey Denizi limanı (Bremen Limanı) olarak hizmet verir. Her ikişehir de Aşağı Saksonya'nın eyaleti (Niedersachsen) tarafından tamamıyla kuşatılır.

Dr. Henning Scherf (SPD) Belediye ve Senato başkanı olarak SPD-CDU büyük koalisyonundadır. Söz verdiği gibi yasama dönemi yarısından sonra istifa etti. 2019 yılından beri yeni Belediye ve Senato Başkanı Andreas Bovenschulte dir.

Bremen eyalet seçimleri 13 Mayıs 2007 tarihinde yapıldı.

Resmi web sitesi 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bremerhaven, Almanya'da Bremen eyaletinde yer alan bir şehirdir.
Almanca "Bremen'in Limanı" (eski Almanca Bremerhoben) anlamına gelmektedir. Şehirde pek çok havuz, tersane, doklar, balık konservesi fabrikası ve makine sanayiine dayalı işletme bulunmaktadır.

Weser Nehri'nin denize döküldüğü yerde bulunan şehrin resmi olarak 1827'de kurulduğu kabul edilmektedir. Kuzey Denizi kıyısında, Bremen'den 58 km uzaklıktadır. Kuzey Deniz kıyısının en büyük şehri konumunda olup ve Avrupa'nın en önemli limanlarından birisidir.
Özellikle balık işleme fabrikaları çalışmak için gelen Türkler'in burada yerleşmeyi tercih etmelerine neden olmuştur.

"Klimahaus" (iklim evi) müzesi gezilebilecek en önemli mekandır.

 Adana, Türkiye
 Cherbourg-Octeville, Fransa
 Grimsby, Birleşik Krallık
 Pori, Finlandiya
 Frederikshavn, Danimarka
 Szczecin, Polonya
 Kaliningrad, Rusya
 Baltimore, Maryland, Amerika Birleşik Devletleri

Bremen (eyalet)
Bremen

Georg Bessell: Geschichte Bremerhavens. Morisse, Bremerhaven 1927 (online-Version 28 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., PDF; 156 MB) (Almanca)
Erich Keyser (Hrsg.): Deutsches Städtebuch. Handbuch städtischer Geschichte. Band III Nordwestdeutschland, 1. Teilband Niedersachsen/Bremen – Im Auftrag der Arbeitsgemeinschaft der historischen Kommissionen und mit Unterstützung des Deutschen Städtetages, des Deutschen Städtebundes und des Deutschen Gemeindetages, Stuttgart 1952. (Almanca)
* Burchard Scheper: Die jüngere Geschichte der Stadt Bremerhaven. Hrsg.: Magistrat, Bremerhaven 1977. (Almanca)

Sehir belediyesi resmi sitesi 17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(Almanca)
Alman Denizcilik Muzesi websitesi 29 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Almanca)
Hochschule Bremerhafen 7 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Almanca)
360 derece panaromalar 9 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tum ekran panolar

Bundesliga (Almanca telaffuz: [ˈbʊndəsˌliːɡa]; çev. 'Federal Lig'), Fußball-Bundesliga (Almanca telaffuz: [ˌfuːsbal-]) veya 1. Bundesliga (Almanca telaffuz: [ˌeːɐ̯stə-]) gibi adlarla da anılan Almanya'daki en üst düzey futbol ligidir. Bundesliga 18 takımdan oluşur. Bundesliga'dan düşen takımlar sonraki sezon 2. Bundesliga'da, oradan yükselenler ise Bundesliga'da mücadele ederler. Bir sezon Ağustos'tan Mayıs'a kadar devam eder. Maçlar cuma, cumartesi ve pazar günleri oynanır. Tüm Bundesliga kulüpleri DFB-Pokal kupa müsabakalarına katılır. Bundesliga ve DFB-Pokal şampiyonları ise DFL-Supercup'a katılmaya hak kazanır.
Kuruluşundan bu yana Bundesliga'da elli sekiz kulüp mücadele etmiştir. Bayern München, 63 sezonun 34'ünü ve on bir sezon üst üste (2013–2023 sezonları arası) şampiyon tamamlayarak Avrupa rekoru kırmıştır.
En iyi ulusal liglerden biri olan Bundesliga, UEFA'nın 2024-25 sezonu için belirlediği ve son beş sezonda Avrupa müsabakalarındaki performanslara dayanan lig katsayısı sıralamasına göre Avrupa'da dördüncü sırada yer almaktadır. Bundesliga 1976'dan 1984'e kadar ve 1990'da UEFA sıralamasında lider olmuştur. Ayrıca, yedi kez kıtanın en yüksek puanlı kulübü de bir Bundesliga ekibi olan Bayern München'dir. Bundesliga kulüpleri sekiz UEFA Şampiyonlar Ligi, yedi UEFA Avrupa Ligi, dört Avrupa Kupa Galipleri Kupası, iki UEFA Süper Kupası, iki FIFA Kulüpler Dünya Kupası ve üç Kıtalararası Kupa şampiyonluğu kazanmıştır. Oyuncuları dokuz Ballon d'Or ödülü, iki FIFA En İyi Erkek Futbolcu ödülü, dört Avrupa Altın Ayakkabı ve UEFA Yılın Kulüp Futbolcusu dahil olmak üzere üç UEFA Yılın Erkek Futbolcusu ödülü kazanmıştır.
Bundesliga, seyirci ortalaması açısından dünyanın bir numaralı futbol ligidir. Lig, 2011-12 sezonunda maç başına 45.134 taraftar ortalamasıyla tüm spor dalları arasında National Football League'den sonra dünyanın en yüksek seyirci ortalamasına sahip spor ligidir. Bundesliga 200'den fazla ülkede televizyonda yayınlanmaktadır.
Bundesliga 1962 yılında Dortmund'da kurulurken, ligin ilk sezonu ise 1963-64'te başlamıştır. Bundesliga'nın yapısı ve organizasyonu, Almanya'nın diğer futbol ligleriyle birlikte sık sık değişikliğe uğradı. Bundesliga, Deutscher Fußball-Bund (Almanya Futbol Federasyonu) tarafından kuruldu, ancak günümüzde Deutsche Fußball Liga (Alman Futbol Ligi) tarafından işletilmektedir.
Ligin tamamlanan son sezonu olan 2025-26 sezonunda şampiyonluğa ulaşan takım, Bayern München'dir.

Bundesliga veya 1. Bundesliga (nadiren 1. önekiyle anılır) ve bir altında 1974'ten beri Almanya futbolunun ikinci kademesi olan 2. Bundesliga olmak üzere iki ligden oluşmaktadır. Bundesligen (çoğul) profesyonel ligler için kullanılır. 3. Liga ise 2008 yılından bu yana profesyonel bir ligdir, ancak diğer iki lig gibi Almanya Futbol Ligi (DFL) tarafından değil, Almanya Futbol Federasyonu (DFB) tarafından yönetildiği için Bundesliga olarak adlandırılmaz.
Ligler, 3. Liga seviyesinin altında genellikle bölgesel bazda alt bölümlere ayrılır. Örneğin Regionalligen şu anda Nord (Kuzey), Nordost (Kuzeydoğu), Süd (Güney), Südwest (Güneybatı) ve West (Batı) liglerinden oluşmaktadır. Bunun altında, çoğu Oberligen (üst ligler) olarak adlandırılan ve federal eyaletleri veya büyük kentsel ve coğrafi alanları temsil eden on üç paralel bölüm bulunmaktadır. Oberligen'in altındaki seviyeler yerel bölgeler arasında farklılık göstermektedir. Lig yapısı sık sık değişmiştir ve tipik olarak ülkenin çeşitli bölgelerinde spora katılım derecesini yansıtmaktadır. 1990'ların başında, Almanya'nın yeniden birleşmesi ve ardından Doğu Almanya'nın ulusal liginin Bundesliga'ya entegrasyonu değişikliklere yol açmıştır.
İki Bundesligen'deki her takım ligde oynamak için gerekli lisansa sahip değilse bölgesel liglere düşürülürler. Lisans alabilmek için takımların mali kriterleri ve organizasyon olarak belirli davranış standartlarını karşılamaları gerekmektedir.
Diğer ulusal liglerde olduğu gibi, en üst ligde yer almanın bazı faydaları vardır:

Televizyon yayın hakları gelirlerinden daha büyük bir pay 1. Bundesliga takımlarına gitmektedir.
1. Bundesliga takımları daha fazla taraftar desteğine sahiptir. Birinci ligdeki ortalama seyirci sayısı maç başına 42.673'tür; bu rakam 2. Bundesliga'nın ortalamasının iki katından fazladır.
Televizyon aracılığıyla daha fazla görünürlük ve daha yüksek seyirci katılımı, 1. Bundesliga takımlarının daha kazançlı sponsorluk anlaşmaları yapmalarına katkı sağlar.
1. Bundesliga takımları, televizyon ve gişe gelirleri, sponsorluklar ve takım markalarının satışlarından önemli bir gelir elde ederler. Bu durum, yerel ve uluslararası kaynaklardan yetenekli oyuncuları çekmelerine ve elde tutmalarına ve birinci sınıf stadyum tesisleri inşa etmelerine olanak tanır.

Bayern München, Borussia Dortmund, Schalke 04, RB Leipzig, Hamburg, VfB Stuttgart, 1. FC Köln, Borussia Mönchengladbach, Eintracht Frankfurt, Werder Bremen ve Bayer Leverkusen uluslararası alanda en tanınan Alman kulüpleridir. Hamburg kuruluşundan bu yana, ilk kez küme düştüğü 2017-18 sezonuna kadar Bundesliga'da sürekli oynayan tek kulüp olmuştur.
1981'den 1991'e kadar Almanya'da uygulanan terfi ve küme düşme sistemi 2008-09 sezonunda Bundesliga'da yeniden uygulanmaya başlandı:

Bundesliga'yı son iki sırada bitirenler otomatik olarak 2. Bundesliga'ya düşer ve 2. Bundesliga'yı ilk iki sırada bitirenler ise onların yerini alır.
Bundesliga'da sondan üçüncü olan kulüp, 2. Bundesliga'nın üçüncüsü ile iki ayaklı bir maç oynar ve kazanan takım bir sonraki sezon Bundesliga'da yer alır.
1992'den 2008'e kadar, Bundesliga'yı son üç sırada bitirenlerin otomatik olarak küme düştüğü ve yerlerini 2. Bundesliga'yı ilk üç sırada bitirenlerin aldığı farklı bir sistem kullanıldı. 1963'ten 1981'e kadar iki ya da daha sonra üç takım Bundesliga'dan otomatik olarak küme düşerken, yükselme ya tamamen ya da kısmen yükselme play-off'ları ile belirlendi.
Sezon ağustos ayı başlarında başlar ve altı haftalık bir kış tatili (aralık ortasından ocak sonuna kadar) ile mayıs ayı sonuna kadar sürer. 2002-03 sezonundan itibaren, açılış maçları ilk maç gününde cuma geceleri son şampiyonların katılımıyla yapılmaya başlandı. Son şampiyonlar o tarihten bu yana açılış maçlarını kaybetmedi ve 21 maçın 16'sını kazandı (2022-23 sezonuna kadar). 2021-22 sezonundan itibaren başlama vuruşu saatleri değiştirilerek cuma maçları 20.30'da, cumartesi günleri 15.30 ve 18.30'da, pazar günleri ise 15.30, 17.30 ve 19.30'da oynanmaya başlandı.

İlk sezonu 1963-64 olan Bundesliga'da ilk şampiyon 1. FC Köln olurken, ligde toplamda 13 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Bu takımlar arasında 34 şampiyonluk yaşayan Bayern München en başarılı takım konumundayken, Bayern'i sırasıyla 5'er şampiyonlukla Borussia Mönchengladbach ve Borussia Dortmund, 4 şampiyonlukla Werder Bremen, 3'er şampiyonlukla Hamburg ve VfB Stuttgart, 2'şer şampiyonlukla 1. FC Köln ve 1. FC Kaiserslautern ve birer şampiyonlukla 1860 München, Eintracht Braunschweig, 1. FC Nürnberg, VfL Wolfsburg ve Bayer Leverkusen takip etmektedir.
Bayern München, ligde 2012-13 sezonunda topladığı 91 puan ile bir sezonda en yüksek puanı toplayan takım olmuştur. Ayrıca Bayern München, ligde 2013–2023 sezonları arasında üst üste 11 kez şampiyonluk yaşayarak bu alanda ve Avrupa'da lider konumdadır. Bayern'i ligde 1975–1977 sezonları arasında üst üste 3 kez şampiyonluk yaşayan Borussia Mönchengladbach takip etmektedir. Yıllara göre kazanılan şampiyonluklar aşağıdaki şekildedir;

Bundesliga şampiyonlarının formalarına işleyebilecekleri yıldız sayılarında aşağıdaki kurallar geçerlidir. 
Formada yıldız kullanım hakları sırasıyla;

3. Bundesliga şampiyonluğu: 1 yıldız
5. Bundesliga şampiyonluğu: 2 yıldız
10. Bundesliga şampiyonluğu: 3 yıldız
20. Bundesliga şampiyonluğu: 4 yıldız
30. Bundesliga şampiyonluğu: 5 yıldız
şampiyonluklarını takiben kazanılmaktadır.

Parantez içindeki sayı, toplam kazanılan Bundesliga şampiyonluğunu göstermektedir.

Şu anda aktif futbolculuk hayatı devam edenler kalın yazılmıştır.

Kendi kalesine en çok gol atan futbolcu: 6 gol, Manfred Kaltz, Hamburg
En genç futbolcu: Youssoufa Moukoko, Borussia Dortmund (16 yaş ve 1 gün)
En yaşlı futbolcu: Klaus Fichtel, Schalke 04 (43 yaş ve 6 ay)
Gol atan en genç futbolcu: Youssoufa Moukoko, Borussia Dortmund (16 yaş ve 28 gün)
Gol atan en yaşlı atan futbolcu: Claudio Pizarro, Werder Bremen (40 yaş ve 7 ay)
En çok penaltı atan futbolcu: Manfred Kaltz, (53 penaltı)
En çok gol yiyen kaleci: 829 gol, Eike Immel (534 maç)
En çok şampiyon olan futbolcu: 13'er kezThomas Müller: (2010, 2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022, 2023, 2025) (Hepsi Bayern München ile)Manuel Neuer: (2013, 2014, 2015, 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022, 2023, 2025, 2026) (Hepsi Bayern München ile)
En çok şampiyon olan teknik direktör: 8 kez, Udo Lattek (1972, 1973, 1974, 1985, 1986, 1987 Bayern München ile, 1976, 1977 Borussia Mönchengladbach ile)
En erken gol atan futbolcu: Karim Bellarabi, Bayer Leverkusen (9. saniye)
Bir sezonda en çok gol atan oyuncu: Robert Lewandowski, Bayern München (2020-21, 41 gol)

Eintracht Braunschweig (Braunschweig)
Werder Bremen (Bremen)
Borussia Dortmund (Dortmund)
1. FC Köln (Köln)
MSV Duisburg (Duisburg)
SC Preußen Münster (Münster)
Schalke (Gelsenkirchen)
1. FC Kaiserslautern (Kaiserslautern)
1. FC Saarbrücken (Saarbrücken)
Eintracht Frankfurt (Frankfurt)
Karlsruher SC (Karlsruhe)
1. FC Nürnberg (Nürnberg)
TSV 1860 München (Münih)
VfB Stuttgart (Stuttgart)
Hertha Berlin (Berlin)

Bundesliga resmi web sitesi(İngilizce ve Almanca)2 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Almanya Futbol Federasyonu (DFB)23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ligtv Bundesliga sayfası12 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Almanya Bundesliga 100'ler Kulübü 1963-201323 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karl Friedrich Benz (25 Kasım 1844, Karlsruhe - 4 Nisan 1929, Ladenburg), Alman makine mühendisi ve motor tasarımcısıdır.
Benz yaygın olarak benzinle çalışan otomobilin mucidi olarak bilinir. Çağdaşları olan diğer Alman mucitler olan Gottlieb Daimler ve Wilhelm Maybach ile aynı anda aynı proje üzerinde çalışmışlardır, ancak Benz önce çalışmasının, ardından da içten yanmalı motorun otomobillere uygulanabilirliğini sağlayan bütün süreçlerin patentini almıştır. Karl Benz 1878'de tasarladığı ilk motorunun patentini 1879'da almıştır.
Benz 1885'te dünyanın satmak amacıyla üretilen ve benzin motoruyla çalışan ilk otomobili olan Motorwagen'i üretti. Üç tekerlekli, önden döndürülen bu arabada motor arka tarafta, yolcuların tam altındaydı. Diğer icatları arasında, karbüratör, gaz/fren sistemi, bir pilden elektrostatik kıvılcımlanmayla ateşleme sistemi, buji, debriyaj, vites değiştirme sistemi ve radyatör vardır.
Karl Benz 1896'da boxer tipi motoru tasarlamış ve yine aynı yıl patentini almıştır. Bu motor hâlâ motorsporlarında temel tasarım prensibi olarak kullanılır.
Benz ayrıca Daimler-Benz, Mercedes-Benz ve Daimler-Chrysler şirketlerinin atası olan Benz Şirketi'ni de kurmuştur. Ölmeden önce icatlarının sayesinde olan 1920'lerdeki otomobil patlamasını görebilmiştir.

Carl Benz, Karl Friedrich Michael Vaillant 25 Kasım 1844'te, şimdi modern Almanya'nın bir parçası olan Baden-Württemberg'in Karlsruhe ilçesine bağlı Mühlburg'da  doğdu. Ebeveynleri Josephine Vaillant ve birkaç ay sonra evlendiği lokomotif sürücüsü Johann Georg Benz'di. Alman yasalarına göre çocuk, ebeveynlerinin yasal evliliği ile "Benz" adını aldı.
İki yaşındayken babası zatürreden öldü, ve babasının anısına adı Karl Friedrich Benz olarak değiştirildi.
Yoksulluk içinde yaşamasına rağmen annesi ona iyi bir eğitim vermek için çabaladı. Benz, Karlsruhe'deki yerel okula gitti ve okulda harika bir öğrenciydi. 1853'te dokuz yaşındayken bilimsel odaklı Lyceum'a başladı. Daha sonra Karlsruhe'nin politeknik okulu'nda Ferdinand Redtenbacher'den eğitim aldı.
Benz başlangıçta çalışmalarını çilingirlik üzerine odaklamıştı ancak sonunda babasının lokomotif mühendisliğine yönelik adımlarını takip etti. 30 Eylül 1860'ta, 15 yaşındayken, Karlsruhe Politeknik Okulu'nun makine mühendisliği giriş sınavını kazandı ve orada öğrenim gördü. Benz, 9 Temmuz 1864'te 19 yaşında mezun oldu.
Örgün eğitiminin ardından Benz, birkaç şirkette yedi yıllık mesleki eğitim aldı ancak hiçbirine uyum sağlamadı. Eğitim'i Karlsruhe'deki bir makine mühendisliği şirketinde iki yıllık çeşitli işlerle başladı.
Daha sonra bir terazi fabrikasında teknik ressam ve tasarımcı olarak çalışmak için Mannheim'a taşındı. 1868'de "Gebrüder Benckiser Eisenwerke und Maschinenfabrik" köprü yapım şirketinde çalışmak üzere Pforzheim'a gitti. Sonunda bir demir konstrüksüyon şirketinde çalışmak üzere kısa süreliğine Viyana'ya gitti.

1871'de yirmi yedi yaşındayken Karl Benz, Mannheim'daki Demir Dökümhanesi ve Mekanik Atölyesi'nin açılışında August Ritter'a katıldı daha sonra burasının adı Sac Metal İşleme Makineleri Fabrikası olarak değiştirildi.
İşletmenin ilk yılı çok kötü geçti. Ritter'ın güvenilmez biri olduğu ortaya çıktı ve işletmenin araçlarına el konuldu. Benz'in nişanlısı Bertha Ringer, Ritter'in şirketteki hissesini çeyizini kullanarak satın aldığında zorluk aşıldı.
20 Temmuz 1872'de  Karl Benz ve Bertha Ringer evlendi. Beş çocukları oldu: Eugen (1873), Richard (1874), Clara (1877), Thilde (1882) ve Ellen (1890).

Automuseum Dr. Carl Benz, Ladenburg (Heidelberg)
Bertha Benz Memorial Route3 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charente-Maritime, Fransa'da 17 numaralı "Département" veya bir tür vilâyet. Ülkenin batısında, Atlantik kıyısında Nouvelle-Aquitaine bölgesinde yer alır. Département'ın ismi Charente nehri ile kentin tarihi bir donanma şehri olmasına ithafen Fransızca "donanma" manasına gelen "Maritime" kelimelerinden türetilmiştir. Vilâyetin başkenti bir başka tarihi kale şehri olan La Rochelle şehridir. Bu vilâyet 1790 yılında kuruluşundan 1941 yılına kadar "Département Charente-Inférieure" ismini taşıyordu.
Département Charente-Inférieure, Fransız Devrimi'nden sonra 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk vilâyetlerden birisidir. Nüfus bakımından Fransa'daki en büyük 39'uncu departmandır.
Yöre, Fransa'nın batı kuşağında, Atlas Okyanusu'nun Biskay Körfezi kıyısında yer almaktadır. Yöre, Gironde, Charente, Deux-Sèvres, Dordogne ve Vendée illeriyle çevrilidir. 900 m'lik bir yıllık yağışın yer aldığı kentte, yıl içinde 20 °C ile to 5 °C arasındaki sıcaklıklar söz konusudur. Bölgede turizm, denizcilik ve tarım olmak üzere üç farklı ekonomik faaliyet göze çarpmaktadır.

Jonzac
Rochefort
Saintes
Saint-Jean-d'Angély

Commons: Département Charente-Maritime – Fotoğraf, video ve ses kayıtları derlemesi 18 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Département Charente-Maritime resmi internet sayfası 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Charles André Joseph Marie de Gaulle (22 Kasım 1890 - 9 Kasım 1970), Fransız asker ve siyasetçi.
De Gaulle, II. Dünya Savaşı öncesinde zırhlı savaş teorisyeni olarak tanındı. II. Dünya Savaşı'nın başında tuğgeneralliğe terfi etti. Fransa'nın Almanya'ya yenilmesi ve çok ağır şartları kabul ederek savaştan çekilmesinin ardından Londra'ya giderek Alman işgaline karşı direnen Özgür Fransa kuvvetleri hareketini başlattı. 1940-1944 yıllarında Özgür Fransa Kuvvetleri'nin önderliğini, 1944 yılında Fransa'nın Alman işgalinden kurtulmasının ardından ise Fransız hükûmetinin başkanlığını yaptı. 1946 yılında kurulan Dördüncü Cumhuriyet anayasası parlamenter sistemi benimsediği için yürütmenin güçsüz olduğunu, çok partili yasama organının ülkeyi yönetemeyeceğini öne sürerek görevinden istifa etti ve 1958 yılına kadar yönetimden uzak kaldı.
Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve Birinci Çinhindi Savaşı'ndaki başarısızlıkların Fransa'da yarattığı bunalımların ardından 1958 yılında siyasete döndü. Kurulmasını sağladığı Beşinci Fransız Cumhuriyeti'nin ilk başkanlığını yaptı. 1969 yılında görevinden istifa etti ve 1970'te öldü.

Charles de Gaulle, 1890 yılında, Lille'de yaşayan Katolik bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. De Gaulle'nin dedesi tarihçi, anneannesi yazar, babası Katolik okullarında öğretim görevlisiydi.

De Gaulle Paris'te ve Belçika'da eğitim gördü. 1908'de Saint-Cyr Askerî Uzmanlık Okulu'na girdi, eğitimi dört yıl sürdü. Oradayken, boyunun uzunluğu nedeniyle (1.96 cm) ve yüksek alnı ve burnu nedeni ile büyük kuşkonmaz takma adını aldı. 1912'de mezun olarak orduya katıldı.

1914'te I. Dünya Savaşı başladığında, Fransız ordusunda piyade yüzbaşıydı. 1916 yılındaki Verdun Muharebesi sırasında yaralandı ve Almanlara esir düştü. Beş başarısız kaçma girişiminden sonra Ingolstadt Kalesi'ne yollandı. Burada, geleceğin mareşali, Rus teğmen Mihail Tuhaçevski ile tanıştı.

I. Dünya Savaşı sonrasında orduda kalan de Gaulle, Maxime Weygand ve Philippe Petain gibi döneminin bazı generallerinin kurmay heyetlerinde çalıştı. Sovyet-Polonya Savaşı sırasında Fransa'dan Polonya'ya yardım olarak yollanan birliğe katılmak için gönüllü oldu ve savaş sırasında Polonya ordusunda piyade birliklerini eğitti. Savaşta gösterdiği başarılar nedeniyle Polonya tarafından Virtuti Militiari madalyasına layık görüldü.

I. Dünya Savaşı'ndakinden çok farklı olan Polonya-Sovyet Savaşı tecrübelerinin ardından birçok kitap yazdı. Fransa'da rağbet gören statik savunma doktrini yerine, mekanize ve zırhlı birliklerden oluşacak modern bir ordunun kurulması gerektiğini savundu. De Gaulle'nin bu görüşlerine benzer görüşler, Nazi Almanyası'nda Heinz Guderian, Birleşik Krallık'ta J.F.C. Fuller, Sovyetler'de Mihail Tuhaçevski ve Polonya'da Władysław Sikorski tarafından benimsenmişti. Fakat bu görüşler başta Petain olmak üzere dönemin askerî otoritelerince hoş karşılanmadı. Bu nedenle de Gaulle, savaş arası dönemde kariyerinde çok yavaş ilerledi. II. Dünya Savaşı başladığında henüz albay rütbesindeydi.
15 Mayıs 1940'ta, Almanya'nın Sedan Cephesi'ni yarmasının ardından, 4. Zırhlı Tümen'in komutanlığına getirildi. 17 Mayıs'ta emrindeki 200 tankla hava desteği olmadan Alman ordusuna karşı taarruza geçerek kısmen başarılı oldu. 28 Mayıs'ta ise Caumont'ta Alman piyadelerini geri çekilmeye zorladı. Fakat bu başarılar savaşın gidişatını değiştirmeye yetmedi.
6 Haziran'da Fransa başbakanı Paul Reynaud, De Gaulle'ü Savunma Bakanlığı müsteşarlığı görevine getirdi, burada Birleşik Krallık ile koordinasyondan sorumlu görevli oldu. Almanya'ya teslim olma görüşüne şiddetle karşı çıktı ve savaşa devam edilmesi gerektiğini savundu. Mareşal Petain'in iktidara gelmesi ve Almanya ile ateşkes görüşmelerine başlamasının ardından hayatının en önemli kararını aldı: Yasallığını kabul etmediği Petain hükûmetine ve bu hükûmetin Almanya ile yaptığı ateşkese karşı çıkarak savaşa devam etme çağrısında bulundu. 17 Haziran'da, Paul Reynaud'un verdiği parayı da alarak Londra'ya gitti ve ateşkesi kabul etmeyen diğer Fransızlarla birlikte Özgür Fransa Kuvvetleri'ni kurdu.

18 Haziran'da De Gaulle, BBC'den Fransa'ya seslendi. 18 Haziran Çağrısı olarak bilinen bu konuşmasında Fransa'nın henüz yenilmediğini ve savaşa devam etmesi gerektiğini vurguladı. Konuşma çok az Fransız tarafından dinlendi çünkü milyonlarca Fransız, yollarda mülteci durumundaydı. Ancak ertesi gün Fransa'nın henüz Almanlarca işgal edilmemiş bölgelerinde çıkan gazetelerde konuşma yayımlandı. Daha önce adı duyulmamış bir generalin yenilgiyi kabullenmeyerek Londra'ya gittiği ve savaşa devam ettiği haberi Fransa'da hızla yayıldı.
De Gaulle, Londra'da Özgür Fransa Kuvvetlerini kurdu. Amerika Birleşik Devletleri, Alman kuklası Vichy hükûmetini uzun süre tanırken, Winston Churchill'in başbakanlığındaki Birleşik Krallık, Gaulle'yi desteklemiştir.
4 Temmuz 1940'ta Toulon'daki askeri mahkemede Vichy hükûmeti, De Gaulle'ü yargılayarak suçlu bulmuş ve dört yıl hapse mahkûm etmiştir. 2 Ağustos'ta yapılan ikinci bir mahkemede ise gıyabında vatana ihanet suçundan idama mahkûm edilmiştir.
De Gaulle, 1943 yılında, Amerikan ve İngiliz ordularının Vichy kontrolündeki Kuzey Afrikayı işgal etmesini takiben karargâhını Londra'dan Cezayir'e taşıdı. Fransa'nın bağımsızlığı için çalışan Ulusal Kurtuluş Komitesi'nin, önce General Henri Giraud ile birlikte eşbaşkanı, sonra da tek başkanı oldu.
Müttefik kuvvetlerin 1944'te Normandiya Çıkarması'nı gerçekleştirip Fransa topraklarına girmesinin ardından Özgür Fransa Kuvvetleri hızla Fransa'ya hâkim oldu ve Vichy rejimini inkâr ederek geçici bir Fransız hükûmeti kurdu. 20 Ocak 1946'ya kadar bu hükûmetin başkanlığını yapan de Gaulle, savaş sonrası kurulacak Dördüncü Cumhuriyet'in benimsemesi tasarlanan anayasayı tasvip etmiyordu. Önerilen Dördüncü Cumhuriyet anayasasının devlet başkanına çok az, parlamentoya ise çok fazla yetki verdiğinden şikâyetçiydi. Buna karşın Fransa'daki sol partiler, Vichy hükûmetindekine benzer bir diktatörlük yaratmamak için devlet başkanının gücünün sınırlandırılmasını istiyordu. Meclisin, "sorumlu ve saygın bir hükûmetin ihtiyaç duyduğu yetkileri" kendisine vermemesi üzerine de Gaulle, Ocak 1946'da başbakanlıktan istifa etti.

Ekim 1946'da yeni anayasa kabul edildi. 4. Cumhuriyet resmi olarak kuruldu. De Gaulle'ün hükûmetten istifasının ardından Fransa 1951'e kadar sağ kanat koalisyonları, 1958'e kadar da sol kanat koalisyonları tarafından yönetildi.
1947'de kendi partisini kurarak siyasi yaşama dönen De Gaulle, yapısal değişiklikler yapmak amacıyla detsek toplama çabasına girişti ancak başlattığı hareket başarılı olmadı. 1953'te siyasetten ayrıldı. Colombey les Deux Églises'deki evine çekildi ve savaş anılarını yazdı.

Fransa'da Dördüncü Cumhuriyet (1946 - 1958), Hindiçini Savaşı'ndaki başarısızlıklar ve Cezayir sorununun çözülememesi nedeniyle siyasi bunalımlarla dolu bir dönemdi.
Fransız hükûmetinin Cezayir'deki Arap çoğunluğun bağımsızlık istekleri karşısında zayıflık gösterdiğine inanan Cezayir'deki Fransız vatandaşları (kolonlar) 13 Mayıs 1958'de isyan ederek Cezayir şehrindeki hükûmet binalarını işgal ettiler. Bu isyana Cezayir'deki Fransız askerleri de katıldı. Aynı gün General Jacques Massu başkanlığında kurulan "Güvenlik Komitesi" Cezayir'e hâkim oldu ve Fransa'nın Cezayir'deki birliklerinin komutanı General Raoul Salan "Ordu'nun geçici olarak Cezayir'in geleceğine karar verme sorumluluğunu üzerine aldığını" ilan etti.
Massu'nun baskısıyla Salan, Cezayir'den de Gaulle'e, siyasete dönmesi için çağrıda bulundu. Çağrıya cevap veren de Gaulle, "ülkesine hizmet etmeye hazır olduğunu" söyledi.
Kriz, Cezayir'deki Fransız paraşütçülerinin Korsika adasına çıkarma yapıp de Gaulle'nin başbakan yapılmaması halinde Paris'e inme tehdidiyle daha da büyüdü. Bunun üzerine Fransa Komünist Partisi haricindeki partilerin desteği ile Fransa başkanı René Coty, De Gaulle'yi başbakan olması için çağırdı.
De Gaulle, Fransa'nın politik zayıflığının Dördüncü Cumhuriyet'in anayasasından kaynaklandığını düşünüyordu. Siyasete geri dönmenin şartı olarak altı ay ile sınırlanmış geniş yetkiler istedi ve yeni bir anayasa hazırlanarak halkoyuna sunulmasını önerdi. 28 Eylül 1958'de halkoyuna sunulan anayasa % 79,2 oyla kabul edildi. İlerleyen süreçte Dördüncü Cumhuriyet feshedildi ve yeni anayasayı benimseyen Beşinci Cumhuriyet Kuruldu. Fransız kolonilerine yeni anayasayı kabul etmek ile hemen bağımsız olmak arasında bir seçim sunuldu. Gine dışındaki tüm koloniler yeni anayasayı seçti ve böylece Gine, bağımsızlık elde eden ilk Fransız kolonisi oldu.
Yeni anayasada, "Yarı Başkanlık Sistemi" kabul edildi ve parlamento ile cumhurbaşkanının eşzamanlı varlığı benimsendi. Kasım 1958'de yapılan parlamento seçimlerinde de Gaulle'ün partisi UDR oyların çoğunluğunu aldı. De Gaulle Ocak 1959'da cumhurbaşkanlığına aday oldu ve parlamentonun % 78'inin kabul oyuyla başkan seçildi.

İktidara geldikten sonra De Gaulle'ün ilk ilgilendiği konulardan biri Cezayir Sorunu oldu. De Gaulle, Cezayir'deki savaşın askerî olarak kazanılabileceğini düşünse de, uluslararası ortamda bu durumun savunulamaz olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla, kolonileştirilmiş Cezayir'in bağımsız olmasına izin vererek kendisini iktidara getiren Fransız milliyetçilerini hayal kırıklığına uğrattı. Bu karar, Cezayir'deki Fransız vatandaşlarından ve Avrupa'daki koloni destekçilerinden yoğun tepki gördü, hatta aşırı sağcı kolonların kurduğu Organisation armée secrète örgütü De Gaulle'ü öldürmeye çalıştı. Ağustos 1962'de gerçekleşen suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. De Gaulle, suikast girişimini takiben, dönemin başbakanına “Bu herifler ateş etmeyi bilmiyor” demiştir. Cezayir'deki Fransız asker, polis ve kolonların katıldığı ayaklanmalar, birçok kez zor kullanılarak bastırıldı. Fransa hükûmetinin, Cezayir'in bağımsızlığı için savaşan Ulusal Kurtuluş Cephesi ile görüşmelere başlamasının ardından Fransız ordusundaki bazı generaller askerî darbe yaparak bu durumu engellemeye çalıtılar ancak başarısız oldular.
Mart 1962'de Fransa ile Ulusal Kurtuluş Cephes

Chartres Katedrali (Fransızca: La cathédrale Notre-Dame de Chartres), Paris'in 80 km güneybatısında bulunan Chartres kentinde 13. yüzyılda kurulmuş olan; Romanesk mimari teknikleri ile yapılmış olmasına rağmen Gotik mimariyi en iyi temsil eden ve günümüze kadar özgün heykelleri, vitrayları ve döşemeleri ile en çok korunmuş olan bir anıt eserdir. Bu iki mimari tarzın birbirlerinden ayrı değil, ama birbirlerinin devamı olduğunu gösteren en iyi örnektir. Günümüze kadar korunarak gelen katedral, daha önce yangınla yok olan katedralin yerine 1193 ile 1250 yılları arasında yapılmış olan ve 4. yüzyıldan itibaren aynı yerde inşa edilen beşinci katedraldir.
Sanatsal açıdan Chartres Katedralini eşsiz kılan olağanüstü derecede korunmuş olması ve özgün elemanlarının günümüze kadar gelmesidir. Özgün vitrayların hemen hemen hepsi bozulmadan durmaktadır. Yapı 13. yüzyıldan beri çok az tadilat görmüştür. Dış cephesinde, ağırlıklı olarak mimarlara pencere boyutlarını artırma olanağı sağlayan büyük dayama kemerleri görünür. Batı kanadına birbiri ile kontrast oluşturan iki çan kulesi hâkimdir. Bunların birisinin tepesi basit piramit şeklinde 105 m yüksekliğinde ve 1140'lardan kalma iken diğeri daha eski tarihli bir kulenin üzerine 16. yüzyılın başlarında inşa edilmiş 113 m'lik Gotik flamboyant tarzındadır. Ana teolojik temalarda yüzlerce heykel ve heykelcik içeren batı cephesinin üç ana kısmı da aynı derecede tanınmıştır. UNESCO tarafından 1979'da Dünya Mirası listesi listesine alınan ilk tarihî eserlerden biridir.
12. yüzyıldan beri Hristiyanlar için önemli bir uğrak yeri olan katedralde, İsa'nın doğumu sırasında Meryem tarafından giyildiği sanılan tunik Sancta Camisa korunmaktadır. Aynı zamanda Dünya Mirasları listesinde olması nedeniyle de birçok turist tarafından ziyaret edilmektedir.

Orta Çağ'da piskoposluk merkezi olarak günümüz şehirlerinde birçok modern kurum tarafından sağlanan hizmetlerin tamamının görüldüğü, şehrin ekonomisinin merkezi olan Chartres Katedrali şehrin en önemli yapısıydı. O dönemlerde katedral, değişik kapılarında farklı pazarların kurulduğu ticari bir merkez görevini de görmekteydi. Kuzey kanadında tekstil ürünleri satılırken, güney kanadında et, sebze gibi besinler ve yakacaklar satılmaktaydı. Her şehrin ve bölgenin kendi parası olduğu dönemde önemli bir gereklilik olan para değiştiricilerinin bankları batı kanadında ve katedralin içindeydi. Şarap tacirleri işlerini katedralin içinden idare ediyordu. 13. yüzyıldan kalma fermanlarda bu tüccarların rahatsızlık vermemesi için zaman zaman kilise bodrumuna gönderildikleri yazar.  Çeşitli mesleklere sahip işçiler, katedralin çevresinde belirli alanlarda toplanarak iş bulmak için beklerdi.
Her ne kadar Chartres şehri, Blois Kontunun idaresi altındaysa da, katedralin yakın çevresi kilisenin kontrolü altında olan bir serbest ticaret bölgesiydi ve burada yapılan her türlü ticari aktiviteden kilise tarafından vergi alınmaktaydı. Bu durum 12 ve 13. yüzyıllarda katedralin gelirini artırmış olsa da özellikle kontluğa bağlı serfler ticaret için kilise çevresini seçtiğinde ve vergilerini katedrale verdiğinde piskoposluk ile sivil idare arasında birçok tartışmanın ve sorunun kaynağı olmuştur. 1258 yılında kontun resmî görevlileri tarafından çıkarılan kanlı kargaşalar sonucunda piskoposluk kendisine bağlı olan alanın etrafını çevirmeye ve her gece kilitli tutmaya Kral'dan izin alabilmiştir.

Daha küçük ölçekli olsa da, Gotik katedral kurulmadan önce bile Chartres Hristiyan hacıların uğrak yeriydi. Merovenj ve Karolenj dönemlerinde hacıların ana ibadet noktası, günümüzde Fulbert'in kriptinin kuzeyinde bulunan bir kuyuydu. Puits des Saints-Forts (Güçlü Azizler Kuyusu) adıyla tanınan bu kuyuya erken dönem yöresel Hristiyan azizlerin (Piat, Cheron, Modesta ve Potentianus gibi) cesetlerinin atıldığına inanılır. Katedralin Hristiyan öncesi dönemde "doğum yapacak olan bâkire"ye tapan druid tarikatının ibadet yeri olduğuna dair yaygın inanışın temeli yoktur ve Orta Çağ'ın sonlarına doğru uydurulmuştur.
Yaklaşık 876 yılında, İsa'nın doğumu sırasında Meryem tarafından giyildiğine inanılan Sancta Camisa (Kutsal Gömlek) adı verilen tunik katedralin eline geçti. Efsaneye göre bu kutsal hazine, Kudüs'e yapılan bir Haçlı seferi sırasında İmparator VI. Konstantinos'dan hediye olarak almış olan Şarlman tarafından katedrale bağışlanmıştır. Ancak bu bilgi tamamen uydurmadır çünkü Şarlman Kutsal Topraklara hiçbir zaman ayak basmamıştır. Bu bilgi muhtemelen St. Denis Manastırında bulunan bazı kutsal hazinelerin kaynağını meşrulaştırmak amacıyla 11. yüzyılda uydurulmuştur. Aslında bu kutsal hazine katedrale Dazlak Karl tarafından bağışlanmıştır ve 12. yüzyıldan önce bu nesnenin önemli bir dini nesne olduğuna dair bir kanıt bulunmamaktadır.
Ancak 12. yüzyılın sonundan itibaren katedral Avrupa'nın en önemli hacılık uğraklarından biri hâline gelmiştir. Hristiyanlığın Meryem ile ilgili dört önemli gününe denk gelen dört büyük festival düzenlenmekteydi. Festivaller kilisenin idaresi altındaki bölgede düzenlenirdi ve birçok hacı Meryem'in kutsal gömleğini görmeye gelirdi. Önemli salgın hastalıklar döneminde de hacılar ziyarete gelirdi. Çavdar mahmuzu hastalığı birçok kişiyi etkilediğinde, katedralin bodrumu hastalar için bir hastane hâline dönüştürülmüştür.
Günümüzde Chartres hâlâ önemli sayıda Hristiyan hacı tarafından ziyaret edilmektedir. Tamamen günümüze ait bir ibadet olarak gelen hacılar katedralin içinde yerde bulunan labirentte yavaş yavaş başları önde yürüyerek dua ederler. Katedralin yetkilileri ayda bir defa oturma sıralarını kaldırarak bu etkinliğe izin vermektedir.

Katedralin inşa edildiği yerde, daha önceden en azından savaş ya da yangın nedeniyle yok olmuş beş ayrı katedral inşa edilmiştir. 858 yılında şehre saldıran Danlar tarafından yokedilen ilk kiliseden günümüze hiçbir şey kalmamıştır. Bunun üzerine kurulmuş olan Karolenj dönemi kiliseden tek kalan günümüzdeki yarım kubbenin merkezinin tam altında yer alan yarı dairesel odadır. Leobinus kripti (6. yüzyılın ortalarından Chartres piskoposu) adı verilen bu oda bodrumun geri kalan kısmından daha aşağıdadır ve kilisenin Meryem'e adanmasından önce yöresel bir aziz için kullanılan bir ibadet yeri olduğu düşünülmektedir. Yıllıklarda 962 yılında başka bir yangın olduğundan söz edilir ancak bunun ardından nasıl bir yapı kurulduğunun bilgisi yoktur. 1020 yılında oluşan daha önemli bir yangından sonra 1006 ila 1028 yılları arasında piskoposluk yapmış olan Piskopos Fulbert tarafından tamamen yeni bir binanın inşasına başlanır. Günümüzde Fransa'nın en geniş kilise bodrumu olan yapının bodrumu o dönemden kalmadır. Yeniden inşa süreci dönemler hâlinde yüz yıl boyunca devam etmiştir.
1134 yılında başka bir yangın şehre ve muhtemelen katedralin bazı bölümlerine zarar verdi. Kuzey çan kulesi bu yangından sonra inşa edilmeye başlanmıştır. Güney çan kulesi ise daha sonra inşa edilmiştir. İnşaatın başlangıcından itibaren bu iki çan kulesinin bir çeşit merkezi bir cephenin ve narteksin yanlarında olması hedeflenmiştir. Kuzey kulenin inşaatı ikinci kata geldiğinde güney kulenin inşasına başlanmıştır. İki kule arasında birinci katta Aziz Michel adına bir şapel kurulmuştur. Bu şapeli destekleyen tonoz ve sütunların izleri batı tarafında hâlâ görülebilmektedir. Tonozlu olarak inşa edilen bu şapel sayesinde batı camı korunabilmiştir. Ana kapıların üzerinde bulunan üç vitray 1145 ila 1155 tarihleri arasında yapılmıştır. 103 metre yüksekliğinde olan Güney kulesi ise 1155 yılında ya da daha sonra tamamlanmıştır.
Kraliyet Kapısı ile güney lentosunda çalışma 1136 yılı civarında başladı ve tüm heykeller 1141 yılına kadar tamamlandı. Heykel figürlerinin boyutları ve tarzları farklılık gösterdiği için farklı görüşler bulunmaktadır. Özellikle sağ kapı kanadı üzerinde bulunan lentonun uygun boşluğa oturtulabilmek için küçültüldüğü belli olmaktadır. Heykeller bu kapılar için tasarlanmış olsa da yerleşimi çeşitli ustalar tarafından değiştirilmiştir. John James'in heykeller üzerinde yaptığı litik analiz bunu göstermektedir. Yapılan heykellerin o döneme ait olan yüksek standarda uyduğu ve gotik kapı tasarımının gelişimine çok etkisi olduğu görülür.

10 Haziran 1194'te meydana gelen yangın Fulbert'in katedraline çok büyük zarar verdi. Zararın gerçek boyutları bilinmemekle birlikte, batı cephesi vitraylarında camları tutan kurşun iskeletin zarar görmeden günümüze kadar gelmiş olması oluşan zararın boyutunu anlatanların olayı abartmış olabileceğini göstermektedir. Gene de bu sayede kilisenin ortası ve koro bölgesinin en son mimari tarzda yeniden yapılmasına olanak vermiştir. Zarar görmemiş batı kanadı kuleleri ve cephesi ile bodrumun yeni yapılan inşaata entegre edilmesi mimarların eski katedrallerin planını korumasını gerektirmiştir. Aslında yeni katedral, Fulbert'in katedralinden çok az büyüktür.
Chartres Katedralinin olağandışı özelliklerinden biri de inşaat süresinin kısalığıdır. Bu sayede tasarımında tutarlılık korunabilmiştir. Her ne kadar detaylarda sayısız değişiklik yapılmış olsa da ana plan dikkat çekici şekilde tutarlı kalmıştır. Ana değişiklik inşaata başladıktan altı yıl sonra koro bölgesinin çevresinde tek bir kemerli koridora açılan derin gömmeli yedi şapelin yerine kemerli çift koridora açılan dar çıkıntılı şapellere dönüştürülmüştür.
Katedral üzerine detaylı bir araştırma yapmış olan Avustralyalı mimari tarihçisi John James'e göre inşaatta aynı anda 300 kişi çalışmaktaydı ancak o dönemin çalışma koşulları hakkında çok kısıtlı bilgi bulunmaktadır. Normalde Orta Çağ kiliseleri doğudan batıya doğru inşa edilirdi, dolayısıyla koro bölümü ilk olarak tamamlanır ve hizmete açılırdı. Diğer kısımlar tamamlanana kadar geçici bir duvar örülürdü. Canon Delaporte katedralin inşaatına orta bölümden başlandığını ve dışarıya doğru ilerlendiğini savunmuştur. Taş yapı üzerinde yapılan dendrokronoloji analizler ile kilisenin ortasında triforyum düzeyinde bulunan taşların koronun çevresindeki kemerli koridordan daha eski olduğu kanıtlanmıştır.
İnşaatı yapanların boş bir 

Chenonceau Şatosu, Fransa'da Indre-et-Loire ilinde Loire (Luar) Vadisi'nin Chenonceaux kasabasında kurulmuş olan kaledir.
Cher Nehri üzerinde inşa edilmiş olan şatonun tarihi 13. yüzyıla dayanmaktadır. Thomas Bohier (XII. Louis'nin mali işler sorumlusu) aslında inşaatın başında olan kişi gibi gözükse de, kocası İtalya'ya savaşa gittiğinde işleri devralıp, binaya bugünkü şeklini kazandıran, eşi Katherine Briçonnet Bohier olmuştur.
Tarihte hanımlar şatosu olarak bilinmektedir. Şato II. Henri'nin metresi Diane de Poitiers'nin Cher Nehri üzerinde yaptırdığı kemer köprü şeklindedir. Şatonun son hali ve günümüze ulaşan yapısı, Fransız Rönesansı mimarlarından Philibert Delorme tarafından tasarlanmıştır. Şato, 1940 yılında Cher Nehri'nin taşması sonucu hasar görmüştür.
Thomas Bohier'nin ölümünün ardından kraliyete mal olmuş olan şato, II. Henri tarafından çok sevdiği Diane de Poitiers'e miras bırakılmımştır. Ama II. Henri'nin 1559'daki ölümüyle Chenonceau Şatosu, kralın dul kalan eşi Catherine de Medicis'e verilmiştir.
Chenonceau Şatosu, 2000'da UNESCO Dünya Mirası listesi listesine Val de Loire entre Sully-sur-Loire et Chalonnes adıyla eklenen alanın bir parçasını teşkil etmektedir.

Resmî site

Chinon Kalesi, Chinon kasabasında, Vienne Nehri kıyısında bulunan bir Loire kraliyet kalesidir. Eski Roma surlarının bulunduğu yere inşa edilmiş olup, üç bölümden oluşmaktadır.

Kalenin ana binası, 'Düzenbaz' lakaplı Blois Kontu I. Thibaud tarafından 954 yılında dağlık bir bölgede inşa edilmiştir. 1044 yılında, önceki ahşap yapının yerini taş bir kale almış ve bu yapı, rakibi Anjou Dükü Geoffrey Martel'in hakimiyetine geçmiştir.
Dük, iki savunma yapısını birleştirdi. Kalenin doğu kısmı, İngiltere Kralı II. Henry'nin torunları Plantagenet ve Anjou Dükleri tarafından inşa edildi. Bu kısım, İngiltere'nin koruyucu azizi Aziz George'un onuruna adlandırılmıştır. Doğu kalesinin, kilisenin, küçük kulelerin ve diğer savunma kulelerinin inşası , II. Henry ve halefleri tarafından 1205 yılına kadar sürdürüldü. O yıl, kale uzun bir kuşatmanın ardından Fransa Kralı Philip Augustus'un eline geçti. Kalenin ele geçirilmesinin hemen ardından yeni surlar ve kanalların inşası başladı. Büyük Taht Odası da dahil olmak üzere kalenin inşası 15. yüzyıla kadar devam etti.
Kalede bir hapishane de bulunuyordu. 1308'de, tarikat halk arasında itibarını kaybetmeye başlayınca, Tapınak Şövalyeleri'nin çoğu burada hapsedildi. Burgonyalılar tarafından Paris'ten kovulan veliaht prens, Chinon'da ikametgah kurdu. 1429'da, Kral V. Henry tahta çıkma hakkını ilan ettiğinde, Charles, Chinon'da Jeanne d'Arc ile buluştu. Geleceğin kralının kalabalığın arasında kaybolduğunu gören Jeanne, ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sevgili prenses, adım Jeanne d'Arc. Cennetin Kralı beni, Reims şehrinde tahta çıkacağınız ve Cennetin Kralı'nın vekili olarak Fransa'yı yöneteceğiniz haberini getirmem için gönderdi."
Jeanne'nin sözlerinden ilham alan Charles, düşmanlarına karşı tekrar direnmeye başladı ve sonunda VII. Charles adıyla kral ilan edildi. Böylece Chinon, kraliyet ikametgahı haline geldi. Kısa süre sonra Angoulême Kraliçesi Marie ve kralın gözdesi Agnes Sorel burada yaşamaya başladı. Dinlenme yerleri kraliyet yeraltı geçitleriyle birbirine bağlıydı.
Kral VII. Charles, Chinon'da feodal geçmişten tamamen farklı bir devlet kurdu. Kale, onun hükümdarlığı döneminde en ünlü dönemini yaşadı. Kalenin tarihi, XII. Louis'in adıyla da bağlantılıdır. Burada, Papa VI. Alexander'ın Jeanne de Valois ile evliliğinin iptali bildirimini getiren elçi Cesare Borgia'yı kabul etti. Bunun ardından XII. Louis, VII. Charles'ın dul eşi Bretonyalı Anne ile evlenme hakkını elde etti ve böylece Bretonya'yı kendi yönetimi altında birleştirmeyi başardı.
17. yüzyılda Chinon, Kardinal Richelieu'nun mülkü oldu. Richelieu daha sonra bu kaleyi torunlarına miras bıraktı. Ancak Dük Richelieu, kaledeki taht odasını ve dönemine uymayan, içler acısı durumdaki diğer birkaç binayı yıktırdı. Daha sonra kale boşaltılmaya başlandı ve zeminler ile tavanlar çöktü. 1854'te kalenin yıkılma riski ortaya çıkınca, kalıcı yeniden inşası başladı. Kralın dinlendiği yerlerde, zeminler orijinal çizimlere göre restore edildi ve odalar eski mobilyaların kopyalarıyla döşendi.

Kale arazisinde kralın dinlenme yerleri ve bir kilise bulunuyordu. Coudre Kalesi bir uçurumun üzerine inşa edilmiş ve kaleden kuru bir hendekle ayrılmıştı. Saint-Georges Kalesi, kaleyi en tehlikeli yönlerden korumada önemli bir rol oynamıştır. Bu kaleden geriye çok az şey kalmıştır ve kazılar devam etmektedir.

Citroën (Fransızca telaffuz: [si.tʁɔ.ˈɛn]), merkezi Fransa'nın Poissy şehrinde bulunan bir otomobil üreticisidir. Şirket, André Citroën tarafından 4 Haziran 1919'da kurulmuştur.
1976 yılında Peugeot'un %89,95 hissesini satın almasıyla PSA Grubu'nun bir parçası olan Citroën, 2021'den itibaren Stellantis'in mülkiyetine geçmiştir. Şirketin merkezi 2021'den bu yana Saint-Ouen-sur-Seine'deki Stellantis Poissy Fabrikası'nda yer almakta olup, araştırma ve geliştirme birimleri Vélizy-Villacoublay, Poissy, Carrières-sous-Poissy ve Sochaux-Montbéliard'da faaliyet göstermektedir.
Citroën 1934 yılında Traction Avant modeli ile yenilikçi teknolojideki itibarını sağlamıştır. Araç önden çekiş ve dört tekerlek bağımsız süspansiyona sahip olarak seri üretilen dünyanın ilk otomobili olmasının yanı sıra ayrı bir şasi kullanılmadan, aracın gövdesini ana taşıyıcı yapı olarak kullanan monokok (unibody) tasarımıyla da bir ilke imza atmıştır.
1954 yılında Citroën dünyanın ilk hidropnömatik otomatik seviye ayarlayan süspansiyon sistemini üretmiştir. Bunu takiben 1955'te modern disk frenlere sahip seri üretilen ilk otomobil olan devrim niteliğindeki DS modeli piyasaya sürülmüştür. 1967 yılında ise bazı modellerde virajlı yollarda görüşü artıran döner farlar tanıtılmıştır. Bu araçlar üç kez Avrupa'da Yılın Otomobili de dahil olmak üzere çeşitli ulusal ve uluslararası ödüller kazanmıştır.

Citroën, Türkiye'ye ilk olarak 1993'te İhlas Holding ve Bayraktar Holding distribütörlüğünde ithal edilmeye başlanmış ve 1997'te Bayraktar Grubu, İhlas Motor'un Citroën ve Subaru'daki tüm hisselerini satın alarak markanın tek sahibi olmuştur.

Kendi fabrikaları

Arjantin (El Palomar, Buenos Aires): C4 Lounge (2013–2021), Berlingo
Brezilya (Porto Real): C4 Cactus, C3
Fransa (Mulhouse): DS 4 (2010–2018), DS 7
Fransa (Poissy): DS 3
Fransa (Rennes): C5 Aircross
Fransa (Sochaux): DS 5 (2011–2018)
Portekiz (Mangualde): Berlingo
Slovakya (Trnava): C3
İspanya (Madrid): C4 Cactus
İspanya (Zaragoza, Opel): C3 Aircross
İspanya (Vigo): Berlingo First, Berlingo, Xsara Picasso, C4 Picasso / C4 Grand Picasso, C-Elysee
Türkiye (Bursa, Tofaş): Nemo (2007–2017)
Ortak girişim veya üçüncü taraf fabrikalarda üretilen modeller

Çin (Shenzhen, Chang’an-PSA JV): DS 5LS, DS 6WR
Çin (Vuhan, Dongfeng Peugeot-Citroën JV): C-Elysee, C3 L, Xsara Picasso, C4 L, C5
Çekya (Kolín, Toyota/PSA JV): C1
Fransa (Valenciennes, Sevel Nord, PSA/Fiat JV): Jumpy/Dispatch
Hindistan (Tiruvallur, PSA/CK Birla JV): C3, C3 Aircross, C5 Aircross, Basalt
Endonezya (Purwakarta): ë-C3
İtalya (Val di Sangro, Sevel Sud, PSA/Fiat JV): Jumper/Relay
Japonya (Kurashiki, Okayama, Mitsubishi): C-Zero
Rusya (Kaluga, PSA/Mitsubishi JV): C4, C-Crosser
İran (Kaşan, SAIPA-Citroën JV): C3, C3xr, C4
Türkiye (Karsan): Berlingo

Fransa'daki otomobil üreticileri listesi

 Wikimedia Commons'ta Citroën ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Citroën Resmi Web Sitesi19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Citroën World
TR Citroën 7 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Claude Lorrain (1600 - 21 veya 23 Kasım 1682), Barok dönemi Fransız ressam.
Lorrain'in sanat hayatı neredeyse bütün yüzyıla uzanır. En erken verdiği işler 1620'nin sonunda olanlardı. Roma'da kaldığı uzun süre boyunca neredeyse tüm artistik stillerle ve ana değişimlere tanıklık etti. Gençliğinde çok az orijinal sanatlarla ilgilendiği bilinmektedir. 13 yaşında yerlisi oldugu Roma'dan 1613'te ayrıldı. Sonraki yaşamında on yılını sanatını öğrenmek için çıraklıkla harcadı. Bu dönemden hiçbir zaman kurtulamadı. 1623'te bir yıl Claude Deruet'in çırağı oldu. Çıraklığını tamamladıktan sonra Roma'ya geri döndü.
Lorrain'in yaptığı resimler hakkında dikkatli kayıtların 1630 yılına kadar tutulmamasına rağmen, genellikle 1630 civarında tarihlenmişti. Sonra her yaptığı resmin kaydını tutmaya karar verdi. Bu formlar Liber Veritatis'in içindedir. Bir resmi bitirdiğinde, çekilişteki her alıcıyı dikkatlice işaretledi ve her kompozisyonuna bir anlam verdi.

Claude Monet (14 Kasım 1840 - 5 Aralık 1926), Fransız empresyonist ressam. Oscar-Claude Monet veya Claude Oscar Monet olarak da bilinir. İzlenimcilik terimi, Monet'nin İzlenim: Gün Doğumu adlı resminden gelmektedir. İzlenimcilik, modern resim sanatındaki ilk büyük devrimci harekettir. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle oluşturduğu değişik renklerde noktalarla istediği izlenimi uyandıracak renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmıştır.

Adolphe ve Louise-Justine Monet'nin çocuğu olarak Paris'te dünyaya geldi. 1845'te, yani Monet beş yaşındayken, aile Normandiya'daki La Havre'a taşındı. Monet, Notre-Dame-de-Lorette kilisesinde Oscar-Claude olarak vaftiz edildi. Babası onun aile mesleği olan bakkallığa devam etmesini istiyordu, fakat annesi şarkıcı olan Claude sanatçı olmasını istiyordu.
1851 Nisanında, Monet Le Havre'da ortaokula başladı. Önceleri 10-12 Fransız frangı'na sattığı karakalem karikatürleriyle çevresinde tanındı. İlk çizgi derslerini, Jacques-Louis David'in öğrencisi olan Jacques-Francois Ochard'dan aldı. Bu dönemde, Eugène Boudin'le tanıştı. Boudin, Monet'ye yağlı boya kullanmayı ve açık ortamlarda resim tekniğini öğretti.
28 Ocak 1857'de annesi öldüğünde 16 yaşındaydı, okuldan ayrıldı ve dul teyzesinin yanına yerleşti.

Louvre'u ziyaret etmek için Paris'e geldiğinde, pek çok ressamın eski ustaları taklit ettiğine tanık oldu. Monet, bir pencerenin yanına oturup gördüklerini resmetmektense, gereçlerini yanına alıp dışarıda resim yapmayı tercih ederdi. Paris'te geçirdiği yıllarda pek çok empresyonist ressamla arkadaş oldu. Bunlardan biri Édouard Manet idi.
Haziran 1861'de Monet, yedi yıllık bir sözleşmeyle orduya katıldı, fakat görevinin ikinci yılında teyzesi Madame Lecadre sözleşmesinin feshedilmesini sağladı. Ancak Madame Lecadre'in bir koşulu vardı: Monet'nin üniversitede sanat eğitimi alması. Monet'nin de Alman ressam Johan Barthold Jongkind'ın teyzesini bu fikre teşvik etmiş olması muhtemeldir.
1862'de Paris'te Charles Gleyre'in öğrencisiyken, üniversitedeki geleneksel resim anlayışı Monet'de hayal kırıklığı yarattı. Bu dönemde Pierre-Auguste Renoir, Frederic Bazille ve Alfred Sisley ile tanıştı. Birlikte resme yeni yaklaşımlarını paylaştılar, ışığın açık havada yarattığı etkiyi resme parçalanmış renkler ve seri fırça darbeleriyle aktardılar. Bu daha sonraları empresyonizm olarak adlandırıldı.
Monet'nin tanınmasını sağlayan 1866 tarihli Camille ya da Yeşil Elbiseli Kadın (La Femme à la Robe Verte) adlı eseri, gelecekteki eşi Camille Doncieux'nun Monet tarafından yapılan pek çok resminden biriydi. Kısa süre sonra Doncieux hamile kaldı ve ilk çocukları Jean dünyaya geldi. 1868'de Monet, Seine nehrine atlayarak intihar etmeyi denedi.
Monet yemeği çok severmiş. 1858'de Eugene Boudin ile birlikte Honfleur'e seyahat ettiğinde bir çiftçi tarafından işletilen La Ferme Sant-Simeon adında bir konakta kalmış ve oradaki kırsal bölgeyi boyamış. Konakta Poulardes a la creme (krema soslu tavuk) gibi yemekler yemiş ve yemeğe merakı bu sıralarda gelişmeye başlamış. Yemek ile ilgili günlüklerinde arkadaşlarından ve Paris'teki takıldığı lokantalardan birçok yemek tarifi toplamış.
Adı Giverny olan evindeki aşçısı Giverny'nin sebze bahçeleri, meyve ağaçları ve tarlalarından toplanan malzemelerle bir sürü çeşitli yemek hazırlarmış. Öğle yemeği için Renoir, Sisley, Pissarro, Rodin ve Maupassant gibi ressamlar ve yazarlar davet edilirdi. Domates dolması veya au gratin mantar gibi bir sıcak yemek ile başlayan öğle yemeğinde balık, et, sebze, salata ve tatlı servis edilirmiş. Akşam yemeği ise çorba ile başlarmış, mesela pırasa ve patates çorbası, ardından yumurta veya peynir servis edilirmiş. Ana yemek olarak Poulet Chasseur, kırmızı şarap soslu tavuk veya soğuk et, yanında ise salata ve Rokfor peyniri, Camembert, Gravyer veya Brie gibi bir peynir servis edilirmiş.

Fransa Prusya Savaşı süresince (1870-1871) Monet İngiltere'ye sığındı. Orada, John Constable ve Joseph Mallord William Turner'ın resimleri üzerinde çalıştı. Her ikisi de renk kullanımında Monet'in yenilikçi buluşlarına ilham kaynağı olmuşlardır.
1870'te Monet ve Doncieux evlendiler.
1871-1878 yılları arasında Monet, Fransa'ya geri döndü. Önce çocukluğunun geçtiği La Havre kentine gitti. Le Havre'dan bir manzarayı yansıtan İzlenim: Gün doğumu. (Impression, soleil levant) tablosunu yaptı.
1874'te ilk empresyonist sergide yer alan bu resim günümüzde Paris'te Musée Marmottan-Monet'dedir. Sanat eleştirmeni Louis Leroy, resmin adından yola çıkarak "izlenimcilik" (empresyonizm) terimini, aşağılamak amacıyla ortaya atmıştır.
1873'te Paris yakınlarında ve Seine nehri kıyısında bir köy olan Argenteuil'e yerleşerek eşi Camille ile birlikte altı yıl yaşadı; en çok tanınan eserlerinden bazısını burada yaptı.
1874 yılında Manet, Degas, Renoir, Cezanne, Pissaro, Sisley ile beraber açtıkları sergi başarısız olunca ekonomik şartları iyice kötüledi. Ancak Manet'in yardımıyla Argueille'de kalmayı sürdürebiliyordu. Bu dönemde resimleri hayatının başka hiçbir döneminde olmadığı kadar koyulaştı, kasvetli bir hal aldı.

Monet, 1876'da Ernest and Alice Hoschedé çifti ile tanıştı. İş insanı ve koleksiyoner Ernest Hoschedé, evi için dekoratif paneller sipariş etmişti. 1877'de iflas etmesi, empresyonist sanatçılar için ama özellikle Monet için büyük bir darbeydi. Vétheuil'de bir Ernest ve Alice Hoschedé çiftinin evine yaz boyu beraber kalmak üzere Monet ve hasta eşi Camille çocuklarıyla beraber yerleşti ancak orada uzun süre kaldılar. Ernest Hoschedé zamanının büyük bölümünü Paris'te geçiriyordu. 1878'de Belçika'ya kaçtı.
Claude ve Camille'in ikinci çocukları Michael, 17 Mart 1878'de doğmuştu. Doğum ile iyice zayıf düşen Madame Monet 5 Eylül 1879'da tüberküloz sebebiyle öldü. Monet, onu ölüm yatağında resmetti. Camille'in ölümünden sonra Monet, Alice ile Vétheuil'de yaşamaya devam etti. Alice, kendi altı çocuğuyla birlikte Monet'in çocukları Jean ve Michael'e bakmaktaydı. 1891'de eşi Ernest'in ölümünden sonra Monet ile evlenmeyi kabul etti. 1892 yılının Temmuz ayında evlendiler.
Camille'in ölümünden sonra yas içindeki Monet, bir daha asla yoksulluk batağına düşmeme kararını vermişti ve en güzel eserlerini yaratmak üzere çaba harcamaya başladı. 1883-1908 yılları arasında, Akdeniz'i dolaştı ve pek çok doğa resmi yaptı. Önemli bir resim serisini İtalya Venedik'te yapmıştır. Ayrıca Londra'da iki önemli serisi olan Parlamento ve Charing Cross Köprüsü resimlerini hazırladı.
Alice ve Claude Monet çocuklarla beraber 1881'de Poissy'e, 1883'te Vernon'a taşındılar ve son olarak Mayıs 1883'te Paris'ten 80 km. mesafedeki Giverny'e yerleştiler. Monet, burada bir ev ve bahçe kiraladı. Geri kalan ömrünün büyük kısmını sonradan satın aldığı bu yerde yeşerttiği bahçeyi resmederek geçirdi. İlk önce Ot yığınları serisini yaptı. Farklı yönlerden ve günün farklı saatlerinde ot yığınlarını resmetti. Son olarak da bahçesinin resmettiği Zambaklar serisini hazırladı. 
İkinci eşi Alice 1911'de, oğlu Jean 1914'te ölmüştür.
Monet, 1923'te katarakt sebebiyle iki kez ameliyat olmuştur. Katarakt olduğu süreçte yaptığı resimlerin genel olarak kırmızı tonlarda olduğunu görürüz, bu katarakt hastalarının görüş biçiminin karakteristiğidir.

1918'de Weeping Willow tablosunu yapmıştır.

Monet, 5 Aralık 1926'da, 86 yaşındayken akciğer kanseri nedeniyle ölmüş ve Giverny kilisesi mezarlığına gömülmüştür.

Clipperton Adası (Fransızca Île de Clipperton, [il dö klipërton] Île Clipperton ya Île de la Passion), Büyük Okyanus'ta 11 km²lik Fransız ıssız bir mercan adası.
Fransa'ya bağlıdır. Üzerinde yerleşim yoktur. Adını İngiliz korsan John Clipperton'dan alır.

Orta Amerika'da, Kuzey Pasifik Okyanusunda, Meksika'nın 1,120 km güneybatısında yer almaktadır. Adada tropikal iklim hakimdir.

Ada hukukî olarak Fransa'ya bağlıdır ve Fransa devletinin şahsi mülkü olarak sınıflandırılmaktadır.
21 Şubat 2007 tarihine kadar Fransız Polinezyası'na bağlı bir ada konumunda olan Clipperton adası, söz konusu tarihte direkt Fransa hükûmetine bağlanmıştır. Bu karar neticesinde ada Fransa devlet malı (Fransızca: la propriété privée de l'État) olarak konumlandırılmıştır.

Adada 115 balık türü bulundurmasına rağmen tek ekonomik etkinlik ton balıkçılığıdır.

Wikimedia Atlas'da Clipperton Island

Jean-Louis Etienne: Expédition Clipperton. Aralık 2004-Nisan 2005 arası (Fransızca).
Rollo H. Beck: Clipperton Island. 15 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1 Ocak 1902 tarihli mektup. Mektubun ifade edilişi: Atoll Research Bulletin, Nr. 112, 15 Temmuz 1965

Cumhuriyetçiler (Fransızca: Les Républicains) Fransa'daki merkez sağ siyasi partilerden biridir.

Halk Hareketi Birliği isminin değişmesini, 2014 yılında Nicolas Sarkozy parti genel başkanlığı kampanya sürecinde dile getirmiştir.
"Cumhuriyetçiler" ismi seçilmiş ve parti genel başkan yardımcısı Nathalie Kosciusko-Morizet tarafından 14 Nisan 2015 tarihinde genel başkan Sarkozy'ye sunulmuş ve bu karar siyasi büro tarafından 5 Mayıs 2015 tarihinde onaylanmış, 28 Mayıs 2015 tarihinde ise parti üyeleri tarafından, yapılan oylamada bu isme onay çıkmıştır.
30 Mayıs 2015 tarihinde ise Paris'te yapılan kongre ile beraber isim resmiyet kazanmıştır.

Partinin önseçiminde aday olmak için Ağustos 2016'da Nicolas Sarkozy başkanlığı bırakmış ve vekaleten başkanlığı genel başkan vekili olan Laurent Wauquiez üstlenmiştir. Önseçimde merkez sağın adayı eski başbakan François Fillon olunca Sarkozy siyasetten çekilmiş ve parti yönetim teşkilatı yeniden yapılandırılarak genel sekreterliğe Fillon'a yakınlığıyla bilinen eski Meclis Başkanı Bernard Accoyer getirilmiş ve 2017 seçimlerine kadar geçici yönetim oluşturulmuştur.

Danıştay (fr. Conseil d'État), 1799'da Napolyon Bonapart tarafından kurulan, Fransız idari yargısı için en yüksek görevli mahkemedir. 1875 yılından beri Paris'teki Palais Royal'de yer almaktadır.
Beşinci Cumhuriyet'in önemli kurumlarından olan Danıştay'ın birinci rolü: hükûmete tavsiyelerde bulunmak, bu amaçla, özellikle kanun tasarıları olmak üzere bazı eylemler için hükûmetin danışması gereken bir kurumdur. İkinci rolü: İdari alanda en yüksek mahkemedir ancak Danıştay idari mahkemeler alanındaki yetki karmaşında Uyuşmazlık Mahkemesi'nin aldığı kararlara uymak zorundadır.
Danıştay'ın başkanlığını başkan yardımcısı yapar ancak Danıştay genel meclisi başbakanın veya adalet bakanının, çok istisnai durumlarda, başkanlığında toplanır.
1945 yılından itibaren özellikle Ulusal İdare Okulu mezunları Danıştay'da görev almaktadırlar. 1953'te idari mahkemeler kurulmuştur. Danıştay, 1958'de yeni anayasanın hazırlanmasına katılmıştır.

Hükûmet adli ve idari alandaki her türlü zorlukta veya bütün konularda özgürce Danıştay'a danışabilir. 
Danıştay üç türlü görüş verebilir:

Basit görüş: Hükûmet görüş istemek veya o görüşü takip etmek zorunda değildir.
Zorunlu görüş: Hükûmet görüş istemek zorunda (kanun tasarısı veya kararnameler için); ancak o görüşü takip etmek zorunda değildir.
Uygun görüş: Hükûmet hem görüş istemek hem de o görüşü takip etmek zorundadır.
Danıştay her sene Cumhurbaşkanına idari, yasal ve düzenleyici reformlara dair bir rapor sunarlar.
Cumhurbaşkanlığının yaptığı bürokrat atamalarına (rektör, büyükelçi, vali) dair kararlara, Avrupa Parlamentosu'na Fransa'nın yaptığı seçimler ve bölgesel seçimlere dair davalara ve bağımsız kamu kurumları ile bakanların düzenleyici nitelikteki karar ve kararnamelerine ilişkin gücün kötüye kullanılmasıyla alakalı başvurulara dair çeşitli yargılamalar yapar. Yerel seçimlere dair davalarda temyiz yetkisine sahiptir.

Danıştay'da yaklaşık 350 üye var ki bunlardan yaklaşık 80'i geçici bir görevlendirmeyle Danıştay dışında bir görevdedir.
Danıştay'daki üye yapısı

Danıştay başkan yardımcısı
Danıştay daire başkanları
Olağan hizmetteki Danıştay üyeleri
Olağanüstü hizmetteki Danıştay üyeleri
Danıştay Tetkik Hakimleri
Olağanüstü hizmetteki Tetkik Hakimler
1. Sınıf Denetçiler
2. Sınıf Denetçiler
Danıştay 2. sınıf denetçiliğine, Ulusal İdare Okulu'nu bitirenler özel olarak girerler. Ulusal İdare Okulu'ndaki en iyi öğrenciler Danıştay'ı seçerler. Danıştay tetkik hakimlerinin ¾'ü 1. sınıf denetçilerin içinden seçilirken ¼'ü en az 10 yıl kamu hizmetinde çalışmış memurlar arasından cumhurbaşkanınca dışarıdan atanır. Danıştay üyelerinin ise ⅓'ü bakanlar kurulu kararnamesi ile dışarıdan ve 45 yaşından büyük kişiler arasından atanır.
Danıştay'daki görevliler yargıç olmayan memurlardır (vergi mahkemeleri, idari ve idari temyiz mahkemeleri üyelerinden farklı olarak)
Olağanüstü hizmetteki Danıştay üyeliklerine hükûmet, bakanlar kurulu kararnamesi ile yetenekleri nedeniyle seçilmiş kişiler arasından 4 yıllığına ve bir daha seçilmemek üzere atama yapabilir.
2012'den beri, Olağanüstü hizmetteki tetkik hakimliklere, Danıştay başkan yardımcısı tarafından 4 yıllığına atama yapılabilir. Olağanüstü hizmetteki tetkik hakimler çeşitli üst düzey devlet görevlisi kategorilerinden ve hakimler arasından seçilir.

Danıştay 7 daireden oluşur:

5 danışma dairesi:
İçişleri Dairesi;
Maliye Dairesi;
Bayındırlık Dairesi;
Sosyal Dairesi;
İdare Dairesi (1 Mayıs 2008 itibarıyla)
Rapor ve Çalışmalar Dairesi;
Davalar Dairesi, 10 altbölüme ayrılmıştır.

1814-1829 : Charles-Henri Dambray,
1829-1830 : Emmanuel de Pastoret,
1830 : Victor de Broglie,
1830 : Joseph Mérilhou,
1830-1834, 1837-1839 : Félix Barthe,
1834-1836, 1836-1837 : Jean-Charles Persil,
1836 : Paul Jean Pierre Sauzet,
1839 : Amédée Girod de l'Ain,
1839-1840 : Jean-Baptiste Teste,
1840 : Alexandre-François Vivien,
1840-1847 : Nicolas Martin du Nord,
1847-1848 : Michel Hébert,
1849-1851 : Henri Georges Boulay de la Meurthe,
1852-1863 : Pierre Jules Baroche,
1863 : Eugène Rouher,
1863-1864 : Gustave Rouland,
1864-1869 : Adolphe Vuitry,
1869-1870 : Prosper de Chasseloup-Laubat,
1870 : Félix Esquirou de Parieu,
1870 : Julien-Henri Busson-Billault,
1870-1871 : Ferdinand de Jouvencel,
1871-1872 : Jules Dufaure

1839-1847 : Amédée Girod de l'Ain,
1848 : Louis Marie de Lahaye de Cormenin,
1848-1851 : Alexandre-François Vivien,
1852 : Pierre Jules Baroche,
1852-1855 : Eugène Rouher,
1855-1870 : Félix Esquirou de Parieu,
1872-1873 : Odilon Barrot,
1874-1879 : Paul Andral,
1879-1884 : Faustin Hélie,
1885-1886 : Charles Ballot,
1886-1898 : Édouard Laferrière,
1898-1912 : Georges Coulon,
1912-1913 : Alfred Picard,
1913-1919 : René Marguerie,
1919-1923 : Henry Hébrard de Villeneuve,
1923-1928 : Clément Colson,
1928-1937 : Théodore Tissier,
1937-1938 : Georges Pichat,
1938-1944 : Alfred Porché,
1944-1960 : René Cassin,
1960-1971 : Alexandre Parodi,
1971-1979 : Bernard Chenot,
1979-1981 : Christian Chavanon,
1981-1982 : Marc Barbet,
1982-1987 : Pierre Nicolaÿ,
1987-1995 : Marceau Long,
1995-2006 : Renaud Denoix de Saint Marc,
2006-2018 : Jean-Marc Sauvé,
2018-2022 : Bruno Lasserre,
2022-... : Didier Tabuteau

Fransız Danıştayı 24 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dien Bien Phu Muharebesi, I. Çinhindi Savaşı'nın (1946-1954) sonucunu belirleyen çarpışma.
Vietnam sınırında, Laos yakınlarındaki küçük bir dağ ileri karakolunun denetimini ele geçirmek amacıyla, Fransız ve Viet Minh kuvvetleri arasında geçmiştir. Viet Minh'in bu çarpışmadaki zaferi, sekiz yıllık savaşı kesin olarak sona erdirmiştir.
1953 sonlarında, kitle desteğine sahip Viet Minh kuvvetleri karşısında hızla toprak yitirmekte olan Fransızlar, ulusal kuvvetlerin Laos'a uzanan ikmal yollarını kesmek ve bir üs oluşturup oradan düşman kuvvetlerine akınlar düzenlemek amacıyla Dien Bien Phu kentini işgal ettiler. Vietnamlıların Dien Bien Phu'ya giden yolları hemen kesmesine ve kente yalnızca havadan ikmal olanağı kalmasına karşın Fransızlar durumlarını güvenli görüyorlardı. Bu yüzden Viet Minh generali Vo Nguyen Giap, üssü 40 bin askerle kuşatıp savunma hatlarını kırmak için ağır toplar kullandığında Fransızlar tam bir şaşkınlığa düştüler. Yoğun ABD yardımına karşın üs 7 Mayıs 1954'te Vietnamlıların eline geçti.
Çarpışma sonrasında Fransız kuvvetlerinin dağılması üzerine Fransa hükûmeti savaşa son verilmesini istedi. Resmi barış görüşmeleri Cenevre'de toplanan uluslararası bir konferansta yapıldı. Olay, Fransız kamuoyunda uzun süre yankılar uyandırdı, özellikle de orduda güçlü olan ulusal onurun aşağılandığı duygusu (sonradan Cezayir'deki gelişmelerle birlikte) Dördüncü Cumhuriyet'in 1958'de sona ermesini hızlandırdı.

Dien Bien Phu
Dien Bien Phu çarpışmasını analizi 10 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Airlift's Role at Dien Bien Phu and Khe Sanh 12 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vo Nguyen Giap ile söyleşi 29 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Battle of Dien Bien Phu, an article by Bernard B. Fall 26 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dien Bien Phu: Çarpışmanın değerlendirmesi 8 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - David Pennington
Dien Bien Phu 50 yıl sonra 9 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Bob Seals
ANAPI's official website (National Association of Former Pows)

Dijon, Fransa'nın doğusunda Burgonya bölgesinde tarihi bir şehirdir.
Dijon şehri hardalıyla meşhurdur.
Dijon, Fransa'da ve dünya çapında güzel şaraplarıyla ünlenmiştir. Şehirde ayrıca likör ve Kir adı verilen beyaz şarap türü üretilmektedir. Şehirdeki restoranlarda Fransız mutfağının hemen hemen tüm yemeklerini bulmak mümkündür.
Şehirde pek çok müze bulunmakla birlikte, biftek ve hardal müzeleri (Fransızca: musée de la moutarde de Dijon) ve Dük Sarayı turistler için gezilebilecek mekanlar arasındadır.
Şehir 1940-1945 arası Nazi Almanyası'nın işgali altında kalmıştır.

Dijon'un şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Dallas, Texas, Amerika Birleşik Devletleri
 Mainz, Almanya
 Opole, Polonya
 Pécs, Macaristan
 Reggio Emilia, İtalya
 Üsküp, Makedonya
 Volgograd, Rusya
 York, Birleşik Krallık
 Cluj Napoca, Romanya

Fransa'daki şehirler listesi

"Dijon şehri resmî web sitesi". .

Dövüş sanatları veya savaş sanatları, çeşitli kurallara bağlanarak sistemleştirilmiş fiziksel mücadele ve talim geleneklerinin ve spor dallarının ortak adı. Günümüzde bu sporlar; fitness, kendini koruma, zihinsel disiplin, karakter gelişimi, kendine güven ve karşılıklı mücadele amacıyla yapılmaktadır. Bir kısmı özel silah ve ekipmanlar gerektirir.
Günümüzde çeşitli stilleriyle. Ninjutsu Wushu, Jujutsu, Lethwei, Kalarippayat, Pencak Silat, Aikijutsu, Taekyon gibi klasik, Karate, Tekvando, Judo, Aikido, Wing Chun gibi daha eski sistemlerin yakın dönemde yeni yorumları olan neo-klasik dövüş sanatlarının yanı sıra Kick Boks, Krav Maga, Jieishudan gibi çeşitli dövüş sanatlarından unsurların günümüz ihtiyaçları çerçevesinde bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş modern Melez savaş sanatları, Karma savaş sanatları da hem Kendini savunma hem de sağlık amaçlı çalışılmaktadır.

Adithada: Antik Güney Hindistan savaş sanatı. Pratisyenler çıplak elleri, ayak, diz, dirsek ve alınlarını kullanırlar.
Aikijujutsu: Kelime anlamı olarak İç enerjinin dışa yansıtılması ile uygulanan jujutsu formu demektir. İlk olarak Aiki in yo ho öğretisi olarak 11. yüzyılda dizayn edilmiştir. Modern dünyaya ilk olarak tanıtan ve açan kişi Sokaku Takeda Dai Sensei dir. Sanatın tam Adı Daitoryu Aikijujutsu3 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'dur.
Aikido: Morihei Ueshiba'nın Aikijujutsu3 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'dan türettiği savaş yolu formu.
Amarok: Bir Hun Türk Dövüş Sanatı. Almanya da ünlü Türk film dublörü Hakan Haslaman tarafından kurulmuştur.
Amatör güreş: atışlar ve rakibi ayakta ve yerde kontrol etme üzerinde durur. Greco-Roman güreş ve Serbest stil güreş: kategorileri vardır.
Amerikan Kenpo Amerikalı savaş sanatçısı Ed Parker tarafından Çin ve Japon stillerinden geliştirilmiş savaş sanatı.
Aslando: Dünya literatüründe "Weg des Löwen" anlamını taşıyor. Türkiye'de ise "Aslan'ın yolu" diye biliniyor. Mikail Ali Çetiner tarafından Türk Milletinin birlik ve beraberliğine, tarihi, kültürel tüm unsurları faaliyet ve etkinliklerine bir nebze olsun katkıda bulunabilmek için kurulmuştur.
Baguazhang: dahili bir Çin savaş sanatıdır.
Bartitsu: Tenjin-Shinyo Ryu Jujutsu, Shinden-Fudo Ryu Jujutsu, ilk dönem Kodokan Judo, the Vigny system sopa dövüşü, klasik boks ve savate gibi sistemlerden türetilmiş eklektik bir kendini savunma sistemi.
Brezilya Jiujitsusu: Bazı Japon Jujutsu okullarının değiştirilmiş bir versiyonu. Yer dövüşü üzerinde daha fazla durulmaktadır. Kurucularından biri olan Gracie'ye atıfla Gracie Jui-Jutsu da denilmektedir.
Capoeira: 16. yüzyılda Brezilya'daki Angola köleleri tarafından geliştirilmiş dans, dövüş oyunu.
Eskrima: Filipin kökenli savaş sanatı. Kali-Arnis adıyla da bilnmekte ve çoğunlukla bıçak-sopa dövüşüne yer vermektedir.
Güreş: Vuruşsuz olarak rakibi yere yıkma veya yerde çeşitli oyunlar icra etmeye dayalı bir savaş sanatıdır. Antik Yunan'da olduğu gibi çeşitli toplumlarda (Türkler, Ruslar, Moğollar vs.) da güreş benzeri savaş sanatları geliştirilmiştir.
Hapkido: Daitoryu Aikijujutsu3 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sanatının Sokaku Takeda Soke (koruyucu iletici) 'nin Koreli öğrencisi Young-Sool Choi tarafından Tekvando Bacak tekniklerinin ve vuruşlarının karışımıyla oluşturduğu Savaş yolu formudur.
Hung Gar: Güçlü duruşları olan bir savaş sanatı.
Hwarangdo: Joo Bang Lee tarafından geliştirilmiş Kore savaş sanatı.
 
Melez savaş sanatları: değiş savaş sanatlarının bir araya getirilmesiyle oluşmuş sistemler. Jeet Kune Do ve Har-Ki gibi savaş sanatları.
Jeet Kune Do: Bruce Lee tarafından geliştirilmiş, Wing Chun temelli savaş sanatıdır. Çeşitli savaş sanatlarından teknikler içerir. MMA yani Karma Savaş Sanatlarının ilk örneği veya atası olarak bilinir.
Judo: Japon savaş sanatı.
Jujutsu: Vuruş, atışlar, tutuşlar ve kilitlerin kullanıldığı silahsız savaş sanatları için kullanılan genel bir Japonca terim.
Kajukenbo: Karate, Jujutsu, Kenpo ve Çin Boksunun 1947'de Oahu, Havai'de bir grup savaş sanatçısı tarafından bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.
Kalarippayat: Hindistan savaş sanatı. Ayurveda sağaltım sistemiyle de ilişkilidir.
Karate: anlamı 'Boş El'dir. Okinava adasındaki dövüş sanatından modernize edilmiş bir spor ve savaş sanatıdır. Kyokuşinkai, Aşihara, Şotokan gibi alt türleri vardır.
Kateda: Antik Tibet'de kökleri olduğu iddia edilen ancak son versiyonları Endonezya savaş sanatı Pencak Silat ve Kuntao sanatları olan bir savaş sanatı.
Krav Maga: İsrail birlikleri tarafından oluşturulan savaş sanatıdır.
Kenjutsu: Kılıcın kullanıldığı bir Japon savaş sanatı.
 
Kendo: Bambu sopaların kullanıldığı Japon Kılıç dövüşü sporu.
Kuk Sool Won: Japon savaş sanatlarından etkilenmiş bir Kore dövüş sistemi.
Kung Fu: ya da günümüzde daha çok kullanılan ismiyle Wushu. Çin'de geliştirilmiş çeşitli stilleri olan savaş sanatlarına verilen ortak ad.
Kulelkavido: ya da İcyol yahut Chi Kung Tao. Sijo Yüksel Yılmaz'ın sistematize ettiği, Jeet Kune Do felsefesi üzerine bina edilmiş silahlı kalabalık dövüş tecrübelerinin pratik ve teorik sanatı.
Kuttu Varisai: Tamil Nadu kökenli antik savaş sanatı.

Lethwei: Myanmar Boksu adı ile de bilinen ulusal Myanmar savaş sanatı.
Matrak Oyunu: Osmanlı İmparatorluğu'nda Yeniçeri biriminin her gün kılıç-kalkan eğitimlerden önce ve sonra ısınma ve moral düzeltme adına oynadıkları geleneksel bir oyundur. Matrak Oyunu'na, Osmanlı ve Selçuklu imparatorluklarında şenliklerde de eğlence amacıyla yer verilmiştir.
Karma Dövüş Sanatları
Muay Thai: Tayland Boksu adı ile de bilinen ulusal Tayland savaş sanatı. Kick Boks gibi dövüş sporları da aslen bu savaş sanatından esinlenilerek oluşturulmuştur.
Ninjutsu: Ninjalar tarafından uygulanan Japon savaş sanatı. Bugün Ninjutsu adına Koga ve İga ekollerinden sadece birisi yaşamını sürdürmektedir. Ninjutsu, daha özel adıyla da bugün "Bujinkan Budo Taijutsu" adıyla bilinmektedir ve yaşayan son Soke'si Dr. Masaaki Hatsumi'dir.
Pradal Serey: Kamboçya stili Kick Boks.
Sanguchi: Türk mücadele sanatları ekolü.
Sambo: Rusya'da geliştirilmiş bir güreş formu.
Shaolin Kung Fu: Shaolin tapınağına bağlı olan rahiplerin savaş sanatı olan Kung-fu dallarının bütünü.
Sayokan: Dünya literatüründe "Goshin Kaikan Karate" olarak bilinen Karate dalı. Türkiye'de ise Sayokan, yani "Savaşçının Yolu ve Kanı" adı ile bilinir ve kabul görür. Nihat Yiğit tarafından kurulmuştur.
Shorinji Kempo: Japon savaş sanatı.
Pencak Sılat: Malay dünyasında geliştirilmiş bir savaş sanatı. Endonezya, Malezya, Brunei ve Singapur'da farklı versiyonları uygulanmaktadır.

Sindo: Endonezya Sılat'ın modern formu.
Sip Kwon Do: modern melez bir savaş sanatı. Tekvando, Kick Boks gibi savaş sanatlarından geliştirilmiştir.
Systema: Rusya kökenli bir sanattır.
Tai Chi: Günümüzde daha çok sağlık amacıyla kullanılan bir Çin savaş sanatı.
Taekyon: geleneksel Kore savaş sanatı.
Tekvando: Güney Kore askerlerinin silahsız savaş sanatı. Günümüzde Olimpik ve Geleneksel olmak üzere ikiye ayrılmaktadır ve Olimpik dalı, dünyanın neredeyse her yeride yapılmaktadır.
Tang Soo Do: Karate'den gelen geleneksel bir Kore savaş sanatı. En ünlü uygulayıcısı Chuck Norris'dir.
Xingyiquan: (Hsing I Ch'üan), Çin kökenli dahili bir savaş sanatı.
Vajra Mukti: (Elmas yumruk). Kuzey Hindistan'da Vedik döneme kadar geri giden en eski savaş sanatlarından biri.
Varma Kalai: (hayati noktalar sanatı),Güney Hindistan'da Tamil Nadu bölgesinden antik bir savaş sanatı. Tamil tıp bilimi Varma Cuttiram ile yakından ilişkili olan ve vücuttaki hayati noktalar üzerinde duran bir savaş sanatı.
Wakazamurai: Türk Dövüş Sanatı. Hanshi Şefik Gülten tarafından kurulmuştur.
Wing Chun: (Ving Tsun veya Wing Tsun), 18. yüzyılın başlarında çeşitli Kung-fu dallarıyla geliştirilmiş olan ve son haline gelen en çağdaş ve aslen en etkili Kung-fu ve savaş sanatı yöntemlerinden biridir.
Yağlı güreş: Yağlı Güreş, geleneksel bir Türk sporudur. Güreşçiler vücutlarına yağ sürerek güreştikleri için bu şekilde adlandırılır. Er Meydanı denilen alanlarda yapılır.
Yesüken: Goshin Kaikan Karate, yani Sayokan içinde geliştirilmeye devam eden kılıç sanatı.
Pervane Ryu Do: Sanatı: 1979 yılında Prof. Dr. Ömer CAN tarafından ortaya atılmış Judo, Karate, Turon Ko-boss, Aikido, Tekvando ve Boks sentezleri ve temellerinden oluşmuş bir Türk dövüş stilidir

Çin dövüş sanatları

List of martial arts Dövüş sanatları listesi13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chi Kung Tao / Kulelkavido Founder of Yuksel Yilmaz from Turkey; Turkish Fight System, fundamentally Jeet Kune Do

Gichin Funokashi: Yaşam Yolum Karate-Do, Yol Yayınları
Joe Hyams: Zen ve Savaş Sanatları, Yol Yayınları
Taisen Deshimaru: Savaş Sanatları'nda Zen Yolu, Okyanus Yayıncılık
Yüksel Yılmaz: Dövüş Sanatlarının Temel İlkeleri, 2000, Beyaz Yayınları
Yüksel Yılmaz: Jeet Kune Do'nun Felsefesi, 2008, Yalın Yayıncılık
Morihei Ueshiba: Aikido
Sanguchi: Türk savaş sanatı Ayhan Kısrure
Wakazamurai: Türk savaş sanatı Şefik Gülten
Şefik Gülten: Yaşam Felsefem Budo, 2006, Toroslu Yayıncılık

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), (İngilizce: World Health Organization, WHO), Birleşmiş Milletler'in uluslararası halk sağlığından sorumlu uzmanlaşmış bir kuruluşudur. Merkezi İsviçre'nin Cenevre şehrindedir ve dünya çapında altı bölgesel ofisi ve 150 saha ofisi vardır.
Dünya Sağlık Örgütü, 7 Nisan 1948'de kuruldu ve çalışmalarına 1 Eylül 1948'de resmen başladı. Uluslararası Hastalık Sınıflandırması (ICD) da dahil olmak üzere Milletler Cemiyeti Sağlık Örgütü ve Paris merkezli Office International d'Hygiène Publique'in varlıklarını, personelini ve görevlerini bünyesine kattı. Kuruluşun çalışmaları, önemli miktarda mali ve teknik kaynak aktarımının ardından 1951 yılında ciddi bir şekilde başladı.
DSÖ'nün resmî görevi, dünya çapında savunmasız kişilere yardım ederken sağlık ve güvenliği teşvik etmektir. Ülkelere teknik yardım sağlamakta, uluslararası sağlık standartlarını belirlemekte, küresel sağlık sorunları hakkında veri toplamakta ve sağlıkla ilgili bilimsel veya politika tartışmaları için bir forum görevi görmektedir. Resmî yayını olan Dünya Sağlık Raporu, dünya çapındaki sağlık konularına ilişkin değerlendirmeler sunmaktadır.

1945 yılında ABD’nin San Francisco kentinde toplanan Birleşmiş Milletler Konferansı, bu dönemde bütün halkların sağlığının, dünyada barış ve güvenliğin sağlanması açısından temel önem arz ettiğini kabul ederek Çin ve Brezilyalı delegelerin bir "Uluslararası Sağlık Örgütü" kurulması amacıyla toplantı düzenlenmesi teklifi oy birliğiyle kabul edilmiştir.
Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi, söz konusu toplantının hazırlanması için Belçikalı Prof. Dr. Rene Sard başkanlığında 15 kişilik bir teknik komite oluşturmuştur. Teknik komite kısa bir süre içinde toplantının gündemini saptamış, kurulacak uluslararası sağlık örgütü için anayasa taslağını hazırlamış ve alınması gereken kararları belirlemiştir.
19-22 Temmuz 1946 tarihlerinde New York'ta düzenlenen Uluslararası Sağlık Konferansı'nda BM'ye üye 51 ülkenin temsilcisi ile Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), OIHP (Merkezi Paris'te bulunan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu), PAHO, Kızılhaç, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı temsilcileri Dünya Sağlık Örgütü anayasasını oluşturmuştur.
DSÖ Anayasası 22 Temmuz 1946 tarihinde 61 ülkenin temsilcisi tarafından imzalanmıştır. DSÖ anayasası en az 26 üye ülke tarafından resmen kabulü ile yürürlüğe girmiştir. Bu süre içerisinde DSÖ işlevlerini yerine getirecek bir ara komisyon seçilmiştir. Bu ara komisyon iki yıl süreyle DSÖ'nün görevlerini yürütmüştür. Yugoslav Prof. Dr. Andrija Stampar başkanlığındaki ara komisyon tüm çalışmalarını tamamlamış ve 26 üye ülkenin onayı 7 Nisan 1948'de gerçekleşmiştir.
DSÖ anayasası'nın yürürlüğe girdiği 7 Nisan her yıl "Dünya Sağlık Günü" olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Prof. Stampar başkanlığındaki ara komisyon DSÖ Genel Kurulunun 24 Haziran 1948 tarihinde toplanması için tüm hazırlıklarını tamamlamış ve genel kurul bir aylık çalışması için İsviçre'nin Cenevre kentinde BM Sarayında 48 ülkenin temsilcileri ile toplanmıştır. Genel Kurul (Asamble) bir aylık çalışmasını tamamladığında üye sayısı 55'e çıkmıştır. Asamble sırasında DSÖ Genel Direktörlüğüne Kanadalı Dr. Brock Chisholm seçilmiş, DSÖ'nün yıllık programı, personeli ve bütçesi onaylanmış, İcra (Yönetim) Kurulunu oluşturan 18 üye belirlenmiştir.
İlk genel kurulda ayrıca, bölgesel örgütlenme de tartışılmış ve oluşturulan komisyonun yaptığı çalışma sonucu bölge ofisleri kurulması kararlaştırılmıştır.
Bölge ofislerinin başlıca amaçlarından biri de DSÖ ile ulusal hükûmetler arasında etkin bir ilişkinin sağlanmasıdır.
DSÖ'ye, Ocak 2026 itibarıyla 194 ülke üyedir ve 2 ülke de ortak üye durumundadır.
Yönetim Kurulu, üç yıllık dönemler için seçilen teknik açıdan nitelikli 34 üyeden oluşur. Yıllık Kurul toplantısı, üyelerin Dünya Sağlık Asamblesi gündemi ve Sağlık Asamblesi tarafından ele alınacak kararlar üzerinde anlaşmaya vardıkları Ocak ayında yapılır.
Sağlık Asamblesini takip eden Mayıs-Haziran aylarında daha kısa ikinci bir toplantı yapılır. Kurulun temel işlevleri, Sağlık Asamblesinin karar ve politikalarını uygulamak, tavsiyelerde bulunmak ve genel olarak çalışmalarını kolaylaştırmaktır.

3  – 11 Şubat 2025: 156. Yönetim Kurulu Toplantısı
28-29 Mayıs 2025: 157. Yönetim Kurulu Toplantısı

Örgütün amaçlarını yerine getirmek için uygulanan görevler şunlardır:

Sağlık alanında uluslararası nitelik taşıyan çalışmalarda yönetici ve koordinatör makam sıfatıyla hareket etmek.
BM, İhtisas Kuruluşları, sağlık idareleri, meslek grupları ve uygun görülecek diğer örgütlerle fiili bir iş birliği kurmak ve sürdürmek.
Hükûmetlere, istek üzerine, sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi için yardım yapmak.
Uygun teknik yardım yapmak ve acil durumlarda, hükûmetlerin istekleri ya da kabulleri ile gereken yardımı yapmak.
BM'in isteği üzerine, manda altındaki ülkelerin halkı gibi özelliği olan topluluklara sağlık hizmetleri götürmek ve acil yardımlar yapmak ya da bunların sağlanmasına yardım etmek.
Epidemiyoloji ve istatistik hizmetleri de dahil olmak üzere gerekli görülecek idari ve teknik hizmetleri kurmak ve sürdürmek.
Epidemik, pandemik vb. hastalıkların ortadan kaldırılması yolundaki çalışmaları teşvik etmek ve geliştirmek.
Gerektiğinde diğer İhtisas Kuruluşları ile iş birliği yaparak kazalardan doğan zararları önleyebilecek önlemlerin alınmasını teşvik etmek.
Gerektiğinde diğer İhtisas Kuruluşları ile iş birliği yaparak, beslenme, mesken, eğlence, ekonomik ve çalışma koşullarının ve çevre sağlığı ile ilgili diğer bütün unsurların iyileştirilmesini kolaylaştırmak.
Sağlığın geliştirilmesine katkıda bulunan bilim ve meslek grupları arasında iş birliğini kolaylaştırmak.
Uluslararası sağlık sorunlarına ilişkin sözleşmeler, anlaşmalar ve tüzükler teklif etmek, tavsiyelerde bulunmak ve bunlardan dolayı Örgüt'e düşebilecek ve amacına uygun görevleri yerine getirmek.
Ana ve çocuk sağlığı ve refahı lehindeki hareketleri geliştirmek, ana ve çocuğun tam bir değişme halinde bulunan bir çevre ile uyumlu halde yaşamaya olan kabiliyetlerini artırmak.
Ruh sağlığı alanında özellikle insanlar arasında uyumlu ilişkilerin kurulmasına ilişkin her türlü faaliyetleri kolaylaştırmak.
Sağlık alanında araştırmaları teşvik ve rehberlik etmek.
Sağlık, tıp ve yardımcı personelin öğretim ve yetiştirilme normlarının iyileştirilmesini kolaylaştırmak.
Gerekirse diğer ihtisas kuruluşları ile iş birliği yaparak kamu sağlığı, hastane hizmetleriyle sosyal güvenlik de dahil koruyucu ve tedavi edici tıbbi bakıma ilişkin idari ve sosyal teknikleri incelemek ve tanıtmak.
Sağlık alanında her türlü bilgi sağlamak, tavsiyelerde bulunmak ve yardımlar yapmak.
Sağlık bakımından aydınlatılmış bir kamuoyu oluşumuna yardım etmek.
Hastalıkların, ölüm nedenlerinin kamu sağlığı uygulama metotlarının uluslararası nomanklatürlerini tayin etmek ve ihtiyaca göre yeniden gözden geçirmek.
Teşhis yöntemlerini gerektiği kadar standart hale getirmek.
Yiyeceklere, biyolojik, farmasötik ve benzeri ürünlere ilişkin uluslararası normlar geliştirmek, kurmak ve bunların kabulünü teşvik etmek.
Genel olarak Örgüt'ün amacına ulaşmak için gereken her önlemi almak.

Genel Direktör 5 yıllık bir süre için görev yapar. Görev dönemi sınırlaması yoktur. Genel Direktör adayları üye devletler tarafından önerilebilir, daha sonra Yönetim Kurulu tarafından aday gösterilebilir ve Dünya Sağlık Meclisi tarafından atanabilir.

Dünya Sağlık Örgütü resmî İnternet sitesi5 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya turizm sıralaması, Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Turizm Örgütü'nün (DTÖ) ülkelerden gelen verileri toplayarak  yılda bir kez düzenlenmesi ile açıklanır. Bu barometre; bölgesel ve toplam uluslararası ziyaretçi sayılarını, uluslararası turizm gelirlerini, turistlerin gittikleri ülkedeki harcamalarını ve en çok ziyaret edilen şehirlerin listesini içermektedir.

2024 yılında, 2023'e kıyasla %11,5'lik bir artışla dünya çapında 1,45 milyar turist, uluslararası ziyaret gerçekleştirdi. 2024, 2023 ve ve 2022 yıllarında en fazla ziyaret edilen 10 ülke şunlardır:

2024 yılında Afrika, kıtanın turizm sektöründeki güçlü toparlanmayı yansıtarak yaklaşık 75 milyon uluslararası turist ağırladı. 2024, 2023 ve 2022 yıllarında en fazla ziyaret edilen on Afrika ülkesi şunlardır:

2024 yılında Amerika kıtasındaki ülkelere 2023 yılına kıyasla %6,7 artışla 213.4 milyon uluslararası turist geldi. 2024, 2023 ve 2022 yıllarında en fazla ziyaret edilen on ülke şunlardır:

2019 yılında Asya-Pasifik Bölgesine 2018 yılına göre %4,1 artışla 360,7 milyon uluslararası turist geldi. 2018 ve 2019 yıllarında en fazla ziyaret edilen on ülke şunlardır:

2024 yılında Avrupa'ya 747,3 milyon uluslararası turist geldi. 2024, 2023 ve 2022 yıllarında en fazla ziyaret edilen on ülke şunlardır:

2019 yılında Orta Doğu'ya 2018'e göre %2,1 artışla 61,4 milyon uluslararası turist (Avrupa bölgesinde sınıflandırılan Türkiye ve İsrail ile Asya Bölgesinde sınıflandırılan İran hariç) geldi. 2018 ve 2019 yıllarında en fazla ziyaret edilen on ülke şunlardır:

Uluslararası turizm gelirleri, 2019 yılında 2018 yılına kıyasla reel olarak %2,7'lik bir artışla 1.487 milyar $'a yükseldi. Dünya Turizm Örgütüne göre, 2019 yılında en fazla uluslararası turizm geliri elde eden ülke şunlardır:

Dünya Turizm Örgütüne göre, 2019 yılında uluslararası turizme en çok harcama yapan on ülke şunlardır:

Düşünen Adam (Fransızca: Le Penseur), Fransız heykeltıraş Auguste Rodin tarafından üretilmiş sanat eseri.
Dünyanın en ünlü heykellerinden birisi olan eser, genellikle felsefi düşünceyi anlatan bir simge olarak kullanılmaktadır.
Rodin'in Cehennem Kapısı adlı eserinin üstüne yerleştirmek üzere alçıdan yaptığı küçük figürün, büyük boyutlu halidir. Rodin, pek çok versiyonunu ürettiği heykelin ilk bronz dökümünü 1904 yılında tamamlamıştır. Bu ilk versiyon, günümüzde Paris'teki Rodin Müzesi'ndedir.
Dünyanın çeşitli yerlerindeki birçok önemli yapıda kopyaları bulunur. Türkiye'de 1951 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesine hastalar tarafından bir kopyası yapılmış ve akıl hastalıklarının sembolü haline gelmiştir.

Düşünen Adam heykelinin kaynağı, Rodin'in Cehennem Kapısı adlı bitiremediği dev eser için ürettiği bir figürdür. Paris'te yapılması planlanan Dekoratif Sanatlar Müzesi için Dante'nin İlahi Komedya'sındaki sahnelerle bezenecek bir kapı yapmak üzere 1880 yılında sipariş alan sanatçı, konu olarak şiirin Cehenem bölümünü seçmiş ve çalışırken sürekli küçük heykeller yaratmıştır.
Rodin, kapının üstüne yerleştirmek için 1882'de yaptığı yaklaşık 70 cm.'lik küçük heykeli başlangıçta "Şair" olarak adlandırmıştı. Cehenem kapısındaki figürleri görmek için eğilmiş olan bu düşüncelere dalmış adam figürü, İlahi Komedya üzerine düşünen Dante'yi simgelemek üzere yapılmıştı. Ancak Rodin figür üzerine çalışmayı sürdürdükçe, onun kapıdaki diğer figürlerden farklı olarak belli bir kişiyi betimlemesi düşüncesinden vazgeçti ve başlangıçta giyimli ve Floransa tarzı şapka takan adamı, çıplak bir adam haline getirdi. Böylece "Şair", "Düşünen Adam"'a dönüştü.
Kimileri Rodin'in eserindeki diğer figürleri seyreder vaziyette kendisini betimlediğini; kimileri ise bu kişinin Adem olabileceğini ileri sürmüştür. Figürün pozu Carpeaux'nun "Ugolino" (1861) ve Michelangelo'nun "Oturan Lorenzo de Medici" (1526-1531) heykellerine benzer. Rodin, kapının üstüne yerleştirilmiş figürü, bağımsız bir eser olarak 1888'de Kopenhag'da sergiledi.
Düşünen Adam'ın bronz döküm büyük boyutta heykeline 1902 yılında başlayan Rodin, bunu asistanı Henri LeBossé ile birlikte çalışarak 1904 yılında tamamladı. Düşünen Adam heykeli ilk kez Londra'daki International Society'de, bronz versiyonu ise Paris Salonu'nda sergilendi. Eser aynı yıl St. Louis Dünya Fuarı'nda sergilendi ve 1906'da Panthéon'un önüne yerleştirildi. Rodin, heykelin 16 Ocak 1905'te akıl sağlığı yerinde olmayan biri tarafından saldırıya uğrayıp zarar görmesi üzerine yerine yeni bir bronz dökümünü yaptı. Pantheon'un önünde bulunan bu bronz döküm, sanatçının atölye olarak kullandığı ve ölümünden sonra müzeye dönüştürülen Hôtel Brion'a 1922 yılında getirildi. Günümüzde müzenin bahçesinde sergilenmektedir.
Rodin, Düşünen Adam'ın gördüğü ilgi üzerine sağlığında on adet bronz dökümünü yapmıştı. Ayrıca Rodin Müzesi tarafından orijinal kalıbından 12 adet kopya üretilmiştir. Eserin bir kopyası Meudon'daki mezarı başına yerleştirilmiştir.
Eserin Paris'teki Rodin Müzesi'nde bulunan kopyası 13 Haziran-3 Eylül 2006 tarihleri arasında İstanbul'da bulunan Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenmiştir.

Rodin'in sağlığında üretilmiş kopyalar

"Düşünen Adam" heykelinin bir kopyası İstanbul'da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesinde bulunur. Hastanenin simgesi olan heykel, hastalar tarafından yapılmıştır.
1951'de başhekim Fahri Celal Göktulga'nın isteği üzerine yapılmaya başlayan heykel iki aşamada tamamlanmıştır. 1932 yılında hastaneye yatan heykeltıraş Kemal Künmat, Bakırköy'deki taş ocaklarından çıkartılıp hastane bahçesine getirilen dev bir kireçtaşı kütlesini yontarak heykeli yapmaya başlamış; onun çalışmayı bırakması üzerine sağ kolu ve eli yapılmadan yarım kalmıştı. Heykelle hobi olarak ilgilenen Mehmed Pişdar adlı bir hasta heykelin eksik kolunu yapmayı üstlenerek eseri kırk bir günde tamamladı. 4 Aralık 1951'de bir törenle açılışı yapıldı.

 Wikimedia Commons'ta Düşünen Adam ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Andrew Murray Burnham (d. 7 Ocak 1970, Aintree, Lancashire, İngiltere), 20 Temmuz 2026 tarihinden itibaren Birleşik Krallık Başbakanı ve 17 Temmuz tarihinden itibaren İşçi Partisi Lideri olarak görev yapan Britanyalı siyasetçidir. 
Daha önce 2017-2026 yılları arasında Büyük Manchester Belediye Başkanı, 2009-2010 yılları arasında Gordon Brown kabinesinde Sağlık Bakanı, 2008-2009 yılları arasında Kültür, Medya ve Spor Bakanı, 2007-2008 yılları arasında ise Hazine Baş Sekreteri olarak görev almıştır. 2001-2017 yılları arasında Leigh, 2026 yılında ise Makerfield milletvekili olarak Avam Kamarası'nda yer almıştır.

Haziran 2026'da Makerfield'dan Avam Kamarasına seçildi ve milletvekili oldu. 2017-2026 yılları arasında Greater Manchester belediye başkanlığı görevini yürüttü. 2001-2017 yılları arasında ise Avam Kamarasında vekil olarak Leigh seçim bölgesini temsil etti. Keir Starmer'ın başbakanlıktan istifa edeceğini açıklamasının ardından bu göreve aday olduğunu açıkladı.

Caratacus (Britonca: *Caratācos; Galce: Caradog; Bretonca: Karadeg; Grekçe: Καράτακος, romanize: Karatakos), MS 1. yüzyılda Roma'nın Britanya'yı fethine direnen Catuvellauni kabilesinin şefiydi.
Roma istilasından önce Caratacus, kabilesinin topraklarının genişletilmesiyle ilişkilendiriliyordu. Görünen başarısı, sözde mağlup düşmanlarını desteklemek için Roma istilasına yol açtı. Gerilla savaşını kullanarak neredeyse on yıl boyunca Romalılara direndi, ancak sabit bir savaşta Roma güçleri tarafından mağlup edildi. Yenilgiden sonra Kraliçe Cartimandua'nın topraklarına kaçtıysa da Cartimandua tarafından Romalılara teslim edildi. Ölüm cezasına çarptırıldı, ancak idam edilmeden önce İmparator Claudius'u onu bağışlamaya ikna eden bir konuşma yaptı.
Caratacus'un Claudius'a yaptığı konuşma sanatta sıkça konuşulan bir konu olmuştur.

Leonard Cottrell, The Roman Invasion of Britain, Barnes & Noble. New York, 1992
Sheppard Frere, Britannia: a History of Roman Britain, Pimlico, 1991

Caractacus at resourcesforhistory.com
Caratacus at Encyclopaedia Romana
Caratacus and the Catuvellauni at Roman-Britain.co.uk

Aragonlu Catherine (16 Aralık 1485 - 7 Ocak 1536) (Catharine, Katherine, Katharine olarak da bilinir), VIII. Henry'nin ilk karısı ve I. Mary'nin annesidir. Kral II. Fernando ve Kraliçe I. Isabel'in kızıdır. 11 Haziran 1509-23 Mayıs 1533 arasında İngiltere kraliçesiydi.

Aragon Kralı II. Fernando ve Kastilya Kraliçesi I. Isabel'in en küçük çocuğudur. Kutsal Roma İmparatoru V.Karl'ın teyzesidir. Madrid'in 30 km kadar dışında, 15-16 Aralık gecesi dünyaya gelmiştir. Erken yaşta İngiltere Kralı VII. Henry'nin oğlu veliaht Prens Arthur Tudor'a uygun görülmüştür. Damat 15 yaşına girinceye kadar beklenmiş sonra İngiltere'ye gönderilmiştir.

İspanya ile İngiltere arasındaki bağları güçlendirmek amacıyla 1501 yılında İngiltere'nin veliahtı Galler Prensi Arthur ile evlenmiştir. Ancak evlilikleri kısa sürmüş, 14 ay sonra Arthur ölmüştür. Ölümüne ilişkin çeşitli teoriler vardır. Ayrıca evliliklerinin gidişatı ile ilgili çeşitli teoriler vardır. Bu olaydan sonra Arthur'un küçük kardeşi Henry ile evlendirilmesi gündeme gelmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki Katolik inancına göre kardeşinin karısıyla evlenen kişi çocuksuz kalmakla, soyu kurumakla lanetlenir. Dönemin Papası ancak evlilik nihayetine ulaşmamışsa kocasının kardeşiyle evlenebileceğini söylemiştir. Catherine, Arthur ile evliliklerinin hiç tamamlanmadığına yemin etmiştir.

Bazı tarihçiler VII. Henry'nin ölüm döşeğindeyken küçük oğlu Henry'ye son dilek olarak Catherine ile evlenmesini söylediğini iddia etmektedir. Bununla beraber Henry'nin onu sevdiğine inananlar da vardır. 1509 yılında, VII. Henry'nin ölümünden birkaç hafta sonra VIII. Henry ile evlenmiştir. 24 yıl süren evliliklerinde birçok çocukları doğsa da bunlardan ancak biri çocukluğa erişebilmiş, diğerleri 1 yaşına basmadan önce ölmüştür. Yaşayan tek çocuk olan I. Mary'nin de kız olması Tudor hanedanının son erkek temsilcisi olan VIII. Henry için büyük bir sorundur.
Henry'nin evlilik dışı bir oğlu olsa da çocuk yakalandığı bir hastalıktan ölmüştür. Yaşayan erkek çocuğu olmaması, Catherine'nın artık yaşlanması nedeniyle meşru oğullar doğurabilecek yeni biri arayışına girmiştir. Son yıllarında kralın Anne Boleyn'e aşık olmasıyla kralın gözünden iyice düşmüştür.

İngiltere'nin o zamanlar bağlı olduğu Katolik Kilisesi'nin onayı alabilmek için, kardeşinin karısını aldığı için vicdan azabı çektiğini, tövbekar olduğunu, evliliklerinin geçersiz sayılması gerektiğini talep etti. Kilise konsey toplayıp İngiltere'ye yollamıştır. Catherine'nin yeğeni olan İspanya Kralı ve Kutsal Roma İmparatoru Şarlken'in Kraliçeyi desteklemesine ve boşanmanın iptali halinde kızı Mary'nin gayrimeşru sayılacak olmasına rağmen talebinde ısrar etmiştir.

İngiltere'ye gelen konseye yapılan konuşmalarda kardeşi Arthur ile evliliklerinin tamamlanmış olduğuna kanıt olarak soyunun kuruduğunu söylemiş, Arthur ile evliliklerinin tamamlandığı hususunda tanıklık yapacak birçok kişi bulmuştur. Dindarlığı ile tanınan ve halk tarafından çok sevilen Catherine ise bunların iftiradan başka bir şey olmadığı, zamanında Papa'nın evliliklerini onayladığını, soylarının kurumadığını bir kızları olduğunu söylemiştir. Bu konuda çeşitli görüşler olmakla beraber, Arthur ve Catherine'nin evliliğinin akıbeti ne olursa olsun boşanmanın esas nedeninin Kralın erkek çocuk isteği olduğu kuvvetle muhtemeldir. Görüşmelerden sonra Kilise konseyi evliliğinin iptal edilmesi isteğini reddetmiştir. Kralın Catherine'den boşanabilmesi 5 yıl sürdü. 5 yıl içinde Catherine'nin yeğeni İspanya İmparatoru Papayı evlilik için izin vermesin diye kaçırmıştır. Ama en sonunda protestanlığı başlatan Martin Luther'in kitaplarını yaktıran, protestanları öldüren, Papa tarafından Dinin Savunucusu unvanı verilen VIII. Henry; Katolik Kilisesi'nden ayrılıp Anglikan Kilisesi'ni kurmuştur. Bunu takiben Catherine ile olan evliliğini geçersiz kılmıştır. VIII. Henry ile boşanmasından 3 yıl sonra ölmüştür.

Catherine, gençliğinde "dünyanın en güzel varlığı" olarak tanımlandı ve "en güzel kızın sahip olması gereken her şeye sahipti" diye yorumlandı. Thomas More ve Lord Herbert, hayatının ilerleyen dönemlerinde, görünüşüyle ilgili olarak "Kraliçe Catherine ile en iyi döneminde rekabet edebilecek çok az kadın olduğunu" yazarlar.

VIII. Henry dönemini konu alan The Tudors adlı dizide Aragonlu Catherine'i Maria Doyle Kennedy canlandırmıştır.
2019 yılında çıkan The Spanish Princess isimli dizi onun hikâyesini anlatmaktadır ve Aragonlu Catherine'i Charlotte Hope canlandırmıştır.
Anne Boleyn ve Mary Boleyn'in hikâyesini anlatan Boleyn Kızı'nda (The Other Boleyn Girl) ismi geçer.
Boleyn Kızı adlı filmde Aragonlu Catherine'i Ana Torrent canlandırmaktadır.
Philippa Gregory'nin yazdığı Mahkûm Prenses adlı kitapta onun hikâyesi anlatılmaktadır.

Catuvellauniler (*Catu-wellaunī, "savaş şefleri"), Roma fethinden önce Güneydoğu Britanya'da bir Kelt kabilesi veya eyaletiydi.
Catuvellaunilerin varlıkları 4. yüzyıla ait yazıtlarla kanıtlanmıştır. Catuvellauniler ve krallarının fetihten önceki servetlerinin izini antik sikkeler ve klasik tarihlerdeki dağınık referanslar aracılığıyla bulmak mümkündür. MS 43'te fetihlere karşı direnişe öncülük ettiklerini ima eden Cassius Dio tarafından anılırlar. 2. yüzyılda Ptolemaios'un Coğrafya eserinde Verlamion (modern St Albans) kasabasını ve Hertfordshire, Bedfordshire ve güney Cambridgeshire'ın çevresindeki bölgeleri işgal eden Roma Britanya uygarlıklarından biri olarak görünürler.
Toprakları kuzeyde Iceni ve Corieltauvi, doğuda Trinovantes, batıda Dobunni ve Atrebates ve güneyde Regni ve Cantiaci ile sınırlanmıştır.

Sheppard Frere (1998), Britannia: a History of Roman Britain, Pimlico
John Creighton (2000), Coins and power in Late Iron Age Britain, Cambridge University Press

Catuvellauni 22 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Roman Britain.org
Catuvellauni at Romans in Britain
Verulamium Roman Town
The Roman Theatre of Verulamium

Cavalierler İngiliz İç Savaşı ve sonraki dönemde kral I. Charles başta olmak üzere monarşi yanlılarını küçük düşürmek için Parlamento yanlıları tarafından kullanılan bir deyimdir. Restorasyon döneminde de kullanıldıktan sonra bizzat monarşi yanlıları tarafından kendilerini tanımlamak için kullanılmıştır. Siyasi ve sosyal tutumu eleştirmek için türetilse de zamanla o dönem sarayda hakim olan giyim kuşam modasının eleştirisine indirgenmiştir. Terimin tipik örneği olarak monarşi süvari komutanı Prens Rupert gösterilegelmiştir.

Cavalier kelimesi süvari anlamındaki Latince caballarius kelimesinden gelir. Kelime iç savaş sırasında kral taraftarlarını yermek amacıyla ilk kez 1642 yılında kullanılmıştır. Charles bu terimin kullanımını eleştirse de bir süre sonra monarşi yanlıları kendilerini tanımlamak için kullanmaya başlayacaklardır. Parlamento yanlılarına Roundheadler diyen bu grup Restorasyon döneminden sonra Tory teriminin çıkışıyla birlikte Cavalier terimini kullanmayacaktır.

Yoğun kullanıldığı dönemde sadece bir giyim tarzı olarak değil, bir siyasal ve toplumsal duruşu temsil eden terim günümüzde sadece dönemsel bir giyim modasına indirgenmiştir. Dönemin saray modası olan bukle bukle uzun saçlar, yaldız işlemeli yaka ve manşetlerle tüylü şapkalar akla gelmektedir. Bu giyim tarzı elbette sadece ve kısa saçı tercih eden Parlamento taraftarlarıyla arada bir fark oluşturmaktaydı. Ancak her iki tarafta da bu genelleştirmeye uymayanlar mevcuttu. Cavalierler genellikle otuzlu yaşlarında, cephede uzun süre görev yapmış, evli ve varlıklı asillerden oluşurdu. Parlamento tarafından da benzer kişiler olsa da çoğunlukla din ve Tanrı inancı hayatlarının merkezindeydi. Ancak diğer yönde de örnekler mevcuttur Henry Wilmot veya Lord Goring, Parlamento yanlıları tarafından yapılan alkolik, ahlaksız, inançsız eleştirilerine imkân tanıyan davranışlar içinde olmuştur.
Roundhead ve cavalier terimleri yerlerini yine aşağılayıcı anlamları olan Whig ve Tory'ye bırakmıştır.

Resim sanatının ötesinde özellikle I. Charles'ın maiyetindeki şairler Cavalier Şairleri olarak bilinen bir akımı başlatmışlardır. Genelde atının üzerinde klasik anlamda bir şövalye olarak betimlenen karakterin kralın davasındaki maceraları anlatılır. Bu şairler arasında en tanınmış olanları arasında Robert Herrick, Richard Lovelace, Thomas Carew ve Sir John Suckling sayılabilir.

Charles John Huffam Dickens (İngilizce telaffuz: [ˈtʃɑrlz_ˈdɪkɪnz]; 7 Şubat 1812 – 9 Haziran 1870), İngiliz yazar ve toplum eleştirmeni. En unutulmaz kurgusal karakterlerden bazılarını yaratmasının yanında Victoria devrinin en iyi romancısı olarak kabul edilir. Yaşadığı dönemde eserleri benzeri görülmemiş bir üne sahip oldu ve yirminci yüzyılda edebi dehası eleştirmenler ve ilgili kişiler tarafından kabul gördü. Romanları ve kısa öyküleri dünya çapında tanınmaya devam ediyor.
İngiltere'nin Portsmouth şehrinde doğan Dickens babasının borçları yüzünden hapishaneye düşmesi sonrasında fabrikada çalışabilmek için okuldan ayrıldı. Düzgün bir eğitim almamış olsa da erkenden yoksullaşması ona başarıya giden yolda yardım etti. Kariyeri boyunca 20 yıllık bir süre içerisinde haftalık olarak çıkan bir gazeteyi yönetti, 15 roman, 5 uzun öykü, yüzlerce kısa öykü ve kurgu dışı makale yayımlayıp yorulmak nedir bilmeden çalıştı ve çocuk hakları, eğitim ve diğer toplumsal konularda yenilikler için mücadele verdi.
1836'da yayımlanan The Pickwick Papers romanı ile şöhrete kavuştu. Birkaç yıl içerisinde uluslararası tanınan bir edebiyatçı oldu, kişilik ve toplum üzerine mizahi, satirik ve keskin gözlemleri ile ünlü oldu. Romanlarının çoğunlukla haftalık ya da aylık yayımlar şeklinde çıkması Viktorya döneminde en yaygın basım şekli olan dizi yayımlara öncülük etti. Dizi olarak çıkan eserler Dickens'a okuyucuların tepkisini iyi değerlendirme fırsatı verdi ve o da sık sık konuları ve karakterlerin gelişimini aldığı yorumlara göre şekillendirdi. Örneğin eşinin pedikürcüsünün David Copperfield'daki Bayan Mowcher'ın kusurlarının fazla ön planda olduğu konusundaki ifadelerinden sonra karakterin iyi özelliklerini geliştirdi. Görünüşe göre Oliver Twist'teki Fagin için ünlü suçlu Ikey Solomon'dan esinlenmişti. Leigh Hunt'tan ilham alarak yarattığı Bleak House''taki Bay Skimpole karakterinin kitabın bölümlerini takip eden arkadaşlarının tavsiyesiyle geliştirdi. Aynı romandaki Lawrence Boythorne ve kilise görevlisi Mooney için de gerçek hayattan kişilerden örnek almıştı. Boythorne için Walter Savage Landor'dan ve Mooney için de Salisbury Square'deki Looney isimli kilise görevlisinden esinlenmişti. Konularını özenle oluştururdu ve hikâyelerine sıklıkla güncel olaylardan unsurları serpiştirirdi.
Dickens kendi çağının en önemli edebiyatçılardan biri olarak görülür. 1843 tarihli romanı A Christmas Carol yazılan en etkili eserlerden biridir. Her zaman popüler kalmıştır ve hâlâ her sanat tarzında uyarlanmaya devam ediyor. Gerçekçiliği, mizahı, yazım şekli, benzersiz karakterleri ve toplum eleştirileri sayesinde yaratıcı dehası Leo Tolstoy'tan G. K. Chesterton ve George Orwell'a kadar pek çok yazar tarafından övülmüştür. Fakat Oscar Wilde, Henry James ve Virginia Woolf ise psikolojik derinlik eksikliği, gevşek yazım tarzı, duygusal mizacından şikayet etmişlerdir.

Memur bir babanın oğlu olarak 1812 yılında doğan Dickens'ın ilk yılları refah içinde geçse de babasının borçları yüzünden hapse girmesiyle sefaletle tanıştı. Henüz 11 yaşında iken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 15 yaşında bir avukatın yanına giren genç Dickens, öğrenmeye meraklı olduğu için boş zamanlarında stenografi öğrendi. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesine stenograf olarak girdi ve 1835'te “Boz” takma adıyla Boz'un Karalamaları başlığında notlar yayımlamaya başladı.
1837'de ise esas onu ünlendirecek olan Bay Pikvik'in Serüvenleri adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl içinde Catherine Hogarth ile evlendi. 1840 yılında ölen baldızı Mary'e ithaf ettiği Antikacı Dükkanı romanını yayımladı.
1840'ta Amerika'ya gitti ve burada büyük bir coşkuyla karşılandı, ama Genel Okur İçin Amerika Notları kendisini o kadar içtenlikle ağırlamış olanlarda şiddetli tepkilere yol açtı. 1843 ile 1846 arasında bol bol seyahat eden Dickens, bu seyahatlerde dönemin ünlü yazarlarıyla tanışma fırsatı buldu. Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı.
1858 yılında karısından ayrılan Dickens, bu dönemden itibaren yine sık sık seyahate çıktı, konferanslar verdi. Ama sonunda çok yoruldu ve Gadshill'deki evinde istirahate çekilmek zorunda kaldı. 1870'te de şöhretinin zirvesindeyken öldü. Mezarı Londra'daki Westminster Kilisesi'nde bulunmaktadır.

Bay Pikvik'in Maceraları (1837)
Oliver Twist (1839)
Nicholas Nickelby (1839)
Antikacı Dükkanı (1841)
Bir Noel Şarkısı (1843)
Martin Chuzzlewit (1844)
Dombey ve Oğlu (1846-1848)
David Copperfield (1850)
Kasvetli Ev (1853)
Zor Yıllar (1854)
Küçük Dorrit (1855-1857)
İki Şehrin Hikayesi (1859)
Perili Ev (hikâye) (1859)
Büyük Umutlar (1861)
Müşterek Dostumuz (1865)
Edwin Drood'un Gizemi (1870)

Sir Charles Spencer Chaplin (16 Nisan 1889, Londra - 25 Aralık 1977, Vaud); İngiliz komedi oyuncusu, film yapımcısı, yönetmen, senarist, yazar, kurgucu ve bestecidir. Sinema endüstrisinin en önemli kişilerinden biri olarak kabul edilen Chaplin, yarattığı "Şarlo" (İngilizce: Charlot, Tramp) karakteri ile dünya çapında bir ikon hâline gelmiştir.
Londra'nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913'te gittiği ABD'de sinemaya başladı. 1914'teki ilk filmi Making A Living'in ardından çekilen Kid Auto Races in Venice filminde bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı, sürekli bastonunu çeviren ve sakar hareketleri ile gülünç mizansenler oluşturan "Şarlo" tiplemesini yarattı. Takip eden yıllar içinde aralarında 1917 yapımlı The Immigrant ve The Adventurer gibi filmlerinin de bulunduğu altmıştan fazla kısa filmde oynayarak yeni gelişmekte olan sinemanın da etkisiyle dünya çapında görülmemiş bir üne kavuştu. 1918 yılında çektiği A Dog's Life filmi ile uzun metrajlı filmlere de başlayan Chaplin; Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte kurdukları United Artists film şirketinin ortağı olduktan sonra The Kid, Altına Hücum, Sirk, Şehir Işıkları, Modern Zamanlar, Büyük Diktatör ve Sahne Işıkları gibi başyapıtlara imza attı.
Yarattığı "modern palyaço" Şarlo ile dünya üzerinde filmlerinin gösterildiği her ülkede insanların hayranlığını toplamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddetmesi sebebiyle bu ülkede kendisine yönelik olarak başlatılan karalama kampanyası; kendisinden bir hayli genç olan kadınlarla yaptığı dört ayrı evlilik, bir dönem kendisine açılan babalık davası, The Immigrant filminde bir Amerikan memurunu tekmelediği sahne, son olarak Altına Hücum ve Modern Zamanlar filmlerindeki bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanıp kendisinin komünist sempatizanlığı ile suçlanması gibi olayların etkisiyle 1952'de Chaplin'in ABD'ye girmesi yasaklandı. Bunun üzerine karısı ve çocuklarıyla birlikte hayatının sonuna kadar yaşayacağı İsviçre'ye yerleşen Chaplin, ancak 1972 yılında Oscar Onur Ödülü'nü almak için yıllar sonra ABD'ye geri döndü. Takip eden yılda Sahne Işıkları adlı filmle bir kez daha Oscar Ödülü'nü kazandı 1975 yılında 86 yaşında iken İngiltere kraliçesi II. Elizabeth tarafından "şövalye" (Sir) ünvanına layık görüldü.
Filmlerinde dönem koşulları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin; komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgari düzeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir. Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bazı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

Charlie Chaplin (Şarlo), 16 Nisan 1889'da Londra'nın fakir semtlerinden biri olan East Lane, Walworth'ta doğdu. Charlie'nin henüz on üç yaşına bile gelmeden ayrılan annesi ve babası müzikhollerde ve çeşitli tiyatrolarda çalışan profesyonel sanatçılardı. Sahne adı Lily Harley olan annesi Hannah Chaplin (1865-1928) profesyonel olarak sahneye ilk kez 19 yaşında çıkmıştı. Annesi ve -başka babadan olma- kardeşi Sydney Chaplin ile birlikte Londra'nın fakir semtlerinde çeşitli evlerde büyüyen Chaplin'in yaşamı ruhsal dengesizlikler yaşayan annesinin durumunun kötüye gitmesi ile zorlaştı. Anne Hannah, 1894'teki bir sahne performansı sırasında sesini kaybetmiş ve hemen ardından yaşadığı ekonomik zorlukların da etkisiyle psikolojik sorunları artmıştı. Onun bir rehabilitasyon merkezine yatırılmasının ardından çocukları Charlie ve Sydney, metresiyle birlikte yaşayan babaları Charles Chaplin Sr.'nin yanına yollandı. Charlie ve Sydney bu dönemde Kennington Road School'a gönderildiler. Charles Chaplin Sr, henüz 37 yaşındayken üstesinden gelemediği alkolizm nedeniyle, oğlu Charlie henüz on iki yaşındayken, hayatını kaybedecekti.
Rehabilitasyon merkezinden çıktıktan kısa bir süre sonra Hannah'nın hastalığı yeniden nüksedince çocuklar bu sefer genel olarak workhouse olarak adlandırılan ve oldukça kötü koşulları ile bilinen bakımevlerinden birine yollandılar. Londra'nın doğusundaki Lambert adlı bölgede bulunan bu bakımevindeki günler annesi ve kardeşinden ayrı kalan ve yaşı bir hayli küçük olan Charlie için hayli güç geçmişti. Chaplin'in Walworth ve Lambert'te geçirdiği bu yoksulluk günleri onda derin izler bırakacak ve ileriki yıllarda filmlerinde seçtiği mekân ve konularda sık sık kendini gösterecekti.
Sydney ve Charlie daha sonra aileden gelme yetenek ve alışkanlığın da etkisiyle tiyatrolarda ve müzikhollerde çalışmaya başladılar. Chaplin ciddi anlamdaki ilk sahne tecrübesini "The Eight Lancashire Lads" adlı grupta çalışırken yaşadı.
Hannah çocukları tarafından ABD'ye getirildikten yedi yıl sonra 1928'de Hollywood'da öldü. Babaları farklı olan Charlie ve Sydney'in, anneleri Hannah üzerinden 1901 doğumlu Wheeler Dryden adlı bir kardeşleri daha vardı. Dryden, annesinin ruhsal rahatsızlıkları nedeniyle babası tarafından Hannah'dan uzak tutulmuş ve Kanada'da yetiştirilmişti. 1920 ortalarında annesini görmek için ABD'ye giden Dryden, daha sonraları kardeşleri ile film projelerinde çalışmış ve Chaplin'in asistanlığını yapmıştır.

Sydney Chaplin'in 1906'da dönemin ünlü Fred Karno kumpanyasına katılmasının ardından Chaplin de, 1908'de onu izleyerek bu topluluğa katılmayı başardı. Chaplin gezici Karno kumpanyası ile 1910 - 1912 arasında ABD'ye turneye çıktı. İngiltere'ye dönüşünden sadece beş ay sonra yine Karno ile birlikte 2 Ekim 1912'de yeniden ABD'ye gitti. Bu seferki turda, daha sonra Laurel ve Hardy ikilisinden Stan Laurel'i canlandıracak olan Arthur Stanley Jefferson ile birlikte çalıştı ve aynı odayı paylaştı. Bir süre sonra Stan Laurel İngiltere'ye dönerken, Chaplin ABD'de kaldı ve Karno ile turneye devam etti. 1913'teki bir gösteri sırasında Mack Sennett'ın dikkatini çekince onun sahibi olduğu Keystone Stüdyoları ile bir anlaşma yaparak onun ekibine katıldı. Böylece 2 Şubat 1914'te Henry Lehrman yönetmenliğinde sessiz bir film olan Making a Living adlı tek makaralık filmde rol alarak yeteneğini tam anlamıyla gösterebileceği sinemaya adım atmış oluyordu. Chaplin; iddialı tavırları ve bir İngiliz olmasından kaynaklanan "yabancılığı" ve bağımsız karakteri nedeniyle başta Mack Sennett tarafından şüpheyle karşılansa da kısa süre içinde yeteneğini kanıtlayıp yerini sağlamlaştırdı. Keystone ile birlikte çalıştığı bir yıl boyunca 35 filmde rol alan Chaplin hızla ünlü oldu.

Chaplin 1916'da Mutual Film Corporation film şirketiyle bir seri komedi yapımı için anlaştı. On sekiz aylık süreçte on iki film ürettiği bu dönemde yaptığı filmler, sinemanın en etkili komedi filmleri arasında yerini almıştır. Chaplin daha sonra Mutual ile geçirdiği dönemin kariyerindeki en mutlu dönem olduğunu söylemiştir.
1918'de Mutual ile anlaşmalarının sona ermesi üzerine Chaplin kendi film şirketini kurdu. Sesli film döneminden sonra kendisinin en büyük filmi kabul edilen 1931 yapımı City Lights (Türkçe: Şehir Işıkları) filmini yaptı.

Chaplin, filmlerinde her zaman sol görüşe sempati duyduğunu hissettirmiştir. Sessiz filmlerinde Büyük Buhran'a yer vererek, Şarlo karakteri aracılığıyla yoksullukla mücadeledeki kötü yönetim politikalarına göndermeler yapmıştır. Modern Zamanlar filminde işçilerin ve fakir halkın kötü durumlarına dikkat çekmiştir. Büyük Diktatör filmiyle ise faşizmi, Nazi Almanyası'nı ve Adolf Hitler'i çok sert biçimde eleştirmiştir ve ABD'nin o dönem resmî olarak Almanya ile hâlâ barış içinde olması, filmin ABD'de Chaplin'e karşı karalama kampanyası başlatılmasına neden olmuştur.

Chaplin, hayallerinin ve yaratıcılığının sezgisel boyutta düşünüp de oluşturduğu tüm filmlerin sinema dünyasına yeni heyecanlar katmıştır. Hiçbir zaman ekranın tamamen kapanmasına bir anda izin vermemeyi geliştirdi. Filmlerinde diyalogları yazılı olarak farklı bir ekrana geçiş yaparak gösteriyordu ancak teknolojik gelişmelerden yararlanıp bu işin de üstesinden gelmeyi başardı.

Chaplin'in sağlam duruşu 1960'lardan sonra yavaş yavaş bozulmaya başlamıştı. İletişim kurulması zor bir insana dönüşmüştü. Ekim 1977'de Chaplin'in sağlığı sürekli bakıma ihtiyaç duyacak kadar kötüleşmişti ve artık tekerlekli sandalye ile hayatını devam ettirebiliyordu. Chaplin 1977'nin Noel'inde İsviçre'de uykusunda geçirdiği felç sonucu öldü. 88 yaşındaydı. 27 Aralık'ta, vasiyeti doğrultusunda küçük ve özel bir Anglikan cenaze töreni yapıldı.  Chaplin, dul eşine 100 milyon dolardan fazla para bıraktı.
1 Mart 1978'de naaşı, Polonya göçmeni Roman Wardas ve Bulgar göçmeni Gantscho Ganev adlı iki otomobil tamircisi tarafından fidye istenmek üzere mezarından çıkarılıp kaçırıldı. İsviçre polisi 11 hafta süren yoğun bir çalışma sonucunda ikiliyi yakaladı ve Chaplin'in tabutu yakındaki Noville köyündeki bir tarlada gömülü olarak bulundu. Naaş, tekrar aynı mezara defnedildi ve benzer bir olayın yaşanmaması için üzerine kalın bir beton katman döküldü.

My Life in Pictures (1974)
My Autobiography (1964)

Genel
McCabe, John (1992). Charlie Chaplin (İngilizce). Robson Books. ISBN 9780860517917. 
Özel

IMDb'de Charlie Chaplin 
Resmi sitesi
SinemaTürk sayfası 13 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cheshire Törensel Kontluğu, Birleşik Krallık'a bağlı İngiltere ülkesinin Kuzey-Batı bölgesinde 1974'ten 2009'a kadar birinci seviyede yerel idare metropoliten kontluğu olmuş; 2009'da hukuken lağvedilmemekle tüm görev ve yetkileri yeni kurulan tek seviyeli yerel idareler verilmiştir. Fakat Cheshire yine de kraliyet seremonileri için törensel kontluk olarak kalmıştır. Cheshire Kontluğu merkezi Chester'deydi ama kontluk sınırları içinde en büyük nüfuslu yerleşke Warrington idi.

Cheshire Kontluğu Kuzey-Batı İngiltere bölgesinde konumlanmıştır. Sınırlarında İngiltere ülkesinde bulunan Merseyside, Greater Manchester, Derbyshire, Staffordshire ve Shropshire törensel kontlukları ve Galler ülkesinde bulunan Flintshire ve Wrexham kontlukları bulunur. Şu gösterim Cheshire sınırlardaki kontlukların yönlerini gösterir:

Cheshire Kontluğu'nun kuzeybatısında İrlanda Denizi'ne akan "Dee Nehri"'nin halici ve "Mersey Nehri"'nin halici vardır ve bunlar arasında "Wirral Yarımadası" bulunmaktadır. Wirral Yarımadasının güney kısımları Cheshire'a bağlıdır.

Cheshire Kontluğu'nun arazisinin çoğunluğunu "Kuzey Galler"'deki tepeleri ve Derbyshire'daki "Peak District" tepelik araziyi birbirinden ayıran ve genellikle killi topraklardan oluşan düz "Cheshire Ovası" (veya diğer adıyla "Cheshire Aralığı") kaplar. Bu düzlük, jeolojik dönemlerde İngiltere'nin çoğunun buzullarla kaplı olduğu son buzul dönemi bitişinde buzulların geri çekilişi sırasında oluşturulmuştur. Bunun bir sonucu da bu düzlükte birçok su ile dolu "mere" adı verilen küçük büyük çukurlar bulunmasıdır.
Bu bölgede en alt tabaka kaya "Triassik" dönemde oluşan "kumtaşı"dır. Bu alt tabakanın yüzeye çıktığı alanlarda, özellikle Runcorn civarında, bu alanlarda taş ocakları kurulup çıkarılan taş, bina yapımı için popüler olarak kullanılmıştır. "Anglikan Liverpool Katedrali" ve "Chester Katedrali" özel kırmızımsı renkte olan bu taştan yapılmıştır.
Cheshire Kontluğu'nun doğu kısmı "Yukarı Triassik" döneminde deniz altında oluşmuştur. Taşlaşmış deniz zemini ile kaya tuzu tabakaları halindedir. Burada bulunan Northwich kasabasında yüzyıllardır bu kaya tuzu tabakalarına maden ocakları kurulup kaya tuzu çıkarılmakta ve o yöre için büyük sanayi dalı olmaktadır.
Cheshire ovasını bu doğu bölgeden ayıran kumtaşından oluşmuş çok bariz bir tepeler sırası bulunmaktadır ve bu tepeler sırasına "Mid-Cheshire Ridge (Orta Cheshire Sırtı)" adı verilmektedir. Bu sırtda "Frodsham" kasabasından "Delamere Ormanı", "Beeston Şatosu" ve Demir Çağı'nda yapılmış istihkam kalelerini takip edip Shropshire kontluğunda "Whitchurch" kasabasına giden "Sandstone Trail (Kumtaşı Patikası)" adlı bir yaya uzun yürüyüş yolu açılmıştır.

Chester kenti Romalılar tarafından "Deva Victrix" olarak bir lejyon merkezi olarak kurulmuştu. Cheshire sözcüğü ilk defa 9. yüzyılda yazılmış olan "Anglo-Sakson Tarih Vakalaarı Tarihi"'nde verilmiştir ve Roma "lejyonlarının şehirlerinin shire bölgesi anlamı vermektedir. Fakat kontluğun 920 civarında "Yaşlı Edward" adlı bir Anglo-Sakson kralı tarafından kurulduğu kabul edilmektedir.
İngiltere'nin 1066'da Norman istilasından sonra çıkan Anglo-Sakson isyanları ancak bir 1069'da büyük zorlukla çok gaddar bir şekilde bastırılmıştır. Bu zalim politikayı kuzeybatı İngiltere'de "Hugh Lupus (Kurt Hugh)" adıyla bilinen Hugh d'Avranches, Kralın kuzeybatı İngiltere'de temsilcisi olarak tüm kuzeybatıyı idaresi altında "Chester Kontu" ünvanı ile Chester'de merkezi ile çok sertçe uygulamıştır. Normanların kendi ellerine geçirebilmek için yaptırdıkları İngiltere'deki toprak kullanımı ve servet sayımı için 1086'da hazırlanan "Domesday Kitabı" adlı büyük eserde Cheshire "Cestrescir (Chestershire)" olarak geçmektedir. Ama bu Cheshire günümüzdeki kontluktan çok daha büyük idi.
Günümüzde "Galler" ülkesi olarak kabul edilen araziler Domesday kitabında Cheshire içinde görülmektedir. 1397'de İngiltere'nin o zaman Galler sınır bölgeleri Cheshire içinde olduğu açıkça kabul edildi ve Cheshire'ya "Prenslik" statüsü verildi. İngiliz Kralı II. Richard ünvan olarak "İngiltere ve Fransa Kralı; İrlanda Lordu ve Chester Prensi" adı ile anılmaya başlandı. O zamana kadar ve günümüze kadar İngiltere'de hiçbir Kontluk bu şekilde şereflendirilmemiştir. Fakat 1399'da II. Richard krallığı kaybedince bu ünvan kullanılmamaya başlandı.
1994'te yürürlüğe giren "1972 Yerel İdare Kanunu" ile eski Cheshire Kontluğu sınırları büyük değişikliklere uğradı. Kuzey Batı İngiltere'de Merseyside ve Greater Manchester adlı iki tane metropoliten kontluk kuruldu. Cheshire'a ait olan Birkenhead ve Wallasey Wirral olarak Merseyside'a bağlandı. "Stockport", "Hyde", "Dukenfield" ve "Stalybridge" Greater Manchester'e verildi. "Tintwistle" Derbyshire'a bağlandı. Diğer taraftan yeni Meryside/Great Manchester güneyinde kalan Lancashire'a ait bölgeler ve bunlar arasında Widnes ve Warrington yeni Cheshire Kontluğu'na verildi.

1998'de yapılan bir reformla Halton ve Warrington Cheshire Kontluk Konseyi'ne bağlı olmaktan ayrılıp "tek seviyeli yerel idare" oldular. 2009'da ise yeniden bir reform ile iki seviyeli "shire" tipli "Cheshire Kontluk" lağvedildi. Cheshire East ve Cheshire West ve Chester adlı iki yeni "tek-seviyeli yerel idare" kuruldu. Böylece "Cheshire Kontluğu" bir yer l idare birimi olarak resmen ortadan kalkmış oldu. Yerine dört tane "tek-seviyeli yerel idare" (Halton, Warrington, Cheshire West ve Cheshire West ve Chester) kuruldu.
Fakat Cheshire bir "Törensel Kontluk" olarak hala İngiltere'nin bir yerel idare birimi olarak bulunmaktadır. Ayrıca "itfaiye ve kurtarma hizmetleri" ve yörel polis görevi yapan "Cheshire Polis" servisi için tek-seviyeli yerel idare temsilcilerinden oluşan tüm Chesire'a hizmet sağlayan kurumlar vardır.

Cheshire Kontluğu sınırları içinde toplam nüfus (2001 Nüfus Sayımı itibarıyla) 673,781 kişi idi. Bu nüfusun %51,3'u erkek ve %43,7'si kadındı. 0-14 yaşlarında olanlar arasında erkek oranı %51.5 ve kadın oranı %48,4 olup 75 yaşından büyükler arasında erkek oranı %37,1 ve kadın oranı %62,9 idi.
Cheshire Kontluğu'nda, Mersey Nehri kenarında bulunan kentler ve tarihsel Chester şehri dışında, genel olarak çok sayıda küçük kasabalar ve köyler bulunup kontlukta büyük sayıda kırsal nüfus yaşamaktadır. Bunların ana ekonomik katkısı tarım sektöründedir. Cheshire Kontluğu'nda nüfus yoğunluğu 32 kişi/km²'dir. Bu Kuzey-Batı İngiltere bölgesi için ortalama yoğunluk olan 42 kişi/km² ile İngiltere ve Galler ülkeleri ortalama yoğunluk olan 38 kişi/km²'nin altındadır. Buna karşılık Cheshire'da bulunan Ellesmere Port ve Neston bölgesinde nüfus yoğunluğu 92 kişi/km²'dir.
Cheshire Kontluğu arazileri 1974'te değiştirilmekle beraber, o zaman içine dahil olan eski yerel idareler için nüfus sonuçları elde bulunduğu için, yapılan yeni hesaplarla günümüzdeki Cheshire Kontluğu sınırları içindeki nüfusun 10 yıllık nüfus sayımlarına göre nasıl değiştiği bulunmuştur.
Cheshire Kontluğu için 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl nüfus sayımlarına göre nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Cheshire törensel kontluğu sınırları içinde İngiltere'nin en zengin ikametgâh alanları bulunur. 2006'da yapılan bir araştırmada Alderley Edge, Wilmslow, Prestbury, Tarporley ve Knutsford kasabalarının İngiltere'nin kuzeyinde en yüksek ortalama ev fiyatları olan mevkiler oldukları anlaşılmıştır. Bu alan adi coğrafi şekline atıfla "Cheshire Altın Üçgeni" olarak anılmaktadır.
Şu liste törensel Cheshire Kontluğu'da bulunan kent ve kasabalar isimlerini vermektedir:

Alderley Edge: Doğa güzelliği ve büyü hikâyeleri ile isim yapmış bir tepe.
Chester şehrinin eski binalarıyla çarşı merkezi: dükkânlar önünde iki katlı yaya yolları.
Chester Katedrali
Chester'in şehir surları
Chester'de Tuz Müzesi.
Trent ve Mersey Kanalı: Açılımı 1777. 140 km uzunlukta dar mavnalar için kanal. Derbyshire'da bulunan Trent Nehri ile eskide Cheshire'da bulunan Runcorn'da Mersey Nehri ile birleştirmektedir.
Shropshire Union Canal: Açılımı 1835. Ünlü İngiliz mühendis Thomas Telford tarafından yapılan dar mavna kanalı. Wolverhampton ile Mersey Nehri'ni birbirine bağlamak üzere yapılmıştır..
Dunham Massey: Kral George dönemi mimarî stilli büyük kırsal malikane konağı
Hare Hill: Alderley köyü civarında bulunan ağaç bahçesi
Lyme Park: Pennine Dağları eteklerinde bulunan 18. yy yapımı büyük bir malikane konağı. BBC TV şirketinin 1995 yapımı olan Gurur ve Önyargı dizisinin mizansenini sağlamıştır.
Little Moreton Hall: Congleton'da bulunan "Tudor" mimarî stilinde bir eski malikane evi.
Tatton Park: Knutsford'da bulunan. Neoklasik mimari stilli bir malikane konağı ve konak etrafında çeşitli değişik bahçe stillerini (Japon bahçesi, İtalyan bahçesi vb) kapsayan büyük bir bahçe. 
Quarry Bank Mill: Sanayi arkeolojisine büyük katkı. 1784-1959 arasında fabrika olarak önce su gücüyle ve sonra buharla çalışan pamuk dokuma makineleri ile donatılmış bir pamuklu fabrikası. Pamuklu dokuma sanayii müzesine dönüştürülmüştür.

Curlie'de Cheshire (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Cheshire'da "Lord Lieutenant" ofisi web sitesi16 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Discovercheshire web sitesi - turizm enfarmasyonu 9 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Cheshire çarşı kasabaları kılavuzu (İngilizce)

Chiltern Tepeleri, İngiltere'de Londra'nın kuzeybatısında 1.700 kilometrekare (660 sq mi) kadarlık bir bölgeyi kapsayan bir tebeşir dikliktir. Oxfordshire, Buckinghamshire, Hertfordshire ve Bedfordshire boyunca, güneybatıda Goring-on-Thames'ten kuzeydoğuda Hitchin'e kadar 72 kilometre (45 mi) uzanır. Tepeler en geniş yerinde 19 kilometre (12 mi) boyutundadır.
1965'te Chiltern Tepeleri'nin neredeyse yarısı Olağanüstü Doğal Güzellik Alanı (AONB) olarak belirlendi. Kuzeybatı sınırı, açık bir şekilde görülen dikliklerle çevrilidir. Eğimli yamaç, tanımı gereği daha kademelidir ve güneydoğudaki peyzajla birleşir. Güneybatıdaki uç noktası Thames Nehri'dir. Kuzeydoğu Bedfordshire'da tepelerin belirginliği yavaş yavaş azalmaktadır.

Chilterns AONB 2 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chilterns Conservation Board 2 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chilterns Tourism Network 15 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Year in The Chiltern Hills 4 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chiltern Society 1 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sir Christopher Frank Carandini Lee  (27 Mayıs 1922 - 7 Haziran 2015), İngiliz oyuncu ve şarkıcıdır. Lee, 60 yılı aşan uzun kariyerinde genellikle kötü adamları canlandırmış ve yedi Hammer Horror filminde Kont Drakula olarak rol almış, nihayetinde bu rolü dokuz kez oynamıştır. Diğer film rolleri arasında James Bond filmi Altın Tabancalı Adam'da (1974) Francisco Scaramanga, çeşitli Yıldız Savaşları filmlerinde (2002-2008) Kont Dooku ve hem Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinde (2001-2003) hem de Hobbit film üçlemesinde (2012-2014) Saruman bulunmaktadır.
Lee 2009'da tiyatroya ve hayır işlerine hizmetlerinden dolayı şövalye ilan edildi, 2011'de BAFTA Akademi Bağlılık Ödülü'nü aldı ve 2013'te BFI Fellowship'e layık görüldü. Aktör olarak adını duyurduğu üç film, kötü markiyi canlandırdığı İki Şehrin Hikâyesi (1958) ve iki korku filmi, Frankenstein'ın Laneti (1957) ve Drakula'nın Dehşeti (1958) filmleridir. En iyi performansının biyografik film Cinnah (film) Cinnah'ta (1998) Pakistan'ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah'ı canlandırması ve en iyi filminin de İngiliz kült filmi Gizemli Ada (1973) olduğunu düşünmektedir. Korku filmlerinde sık sık arkadaşı Peter Cushing ile birlikte rol aldı ve kariyerinin sonlarında beş Tim Burton filminde boy gösterdi.
Oyunculuk kariyerinden önce Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde istihbarat subayı olarak görev yapan Lee, 260 numaralı RAF filosuna bağlı olarak Special Operations Executive'de irtibat subayı olarak çalışmıştır. II. Dünya Savaşı'ndaki hizmetinin ardından 1946 yılında RAF'tan uçuş teğmeni rütbesiyle emekli oldu. Birçok film otoritesine göre tüm zamanların en iyi oyuncularından biri olarak kabul edilmektedir.
Derin ve güçlü bir sese sahip bir aktör olarak tanınan Lee aynı zamanda şarkı söyledi, 1986 ve 1998 yılları arasında opera ve müzikal parçalar kaydetti. 2005 yılından bu yana çeşitli metal gruplarıyla çalıştıktan sonra 2010 yılında Charlemagne: By the Sword and the Cross adlı senfonik metal albümünü çıkardı. Heavy metal türündeki devam albümü Charlemagne: The Omens of Death 2013 yılında Lee'nin 91. doğum gününde yayımlandı. Lee, 2010 Metal Hammer Golden Gods Ödülleri töreninde "Spirit of Hammer" ödülüyle onurlandırıldı.
Lee, 7 Haziran 2015'te 93 yaşında Westminster Hastanesi'nde öldü. Ölüm nedeni kalp yetmezliğiydi. Ailesini ölümünü kamuoyuna 11 Haziran'da açıkladı. 2024 yılında Lee'nin hayatını konu alan Sky belgeseline göre Lee, hastanede yattığı son gece Yüzüklerin Efendisi filmini seyretmişti.

Captain Horatio Hornblower (1951)
The Battle of the River Plate (1956)
The Curse of Frankenstein (1957)
Dracula (1958)
The Man Who Could Cheat Death (1959)
Mumya (1959)
The Hound of the Baskervilles (1959)
Horror Hotel (1960)
Dr. Jekyll'ın İki Yüzü (1960)
Crypt of the Vampire (1963)
The Face of Fu Manchu (1965)
Dr Terror's House of Horrors (1965)
Dracula: Prince of Darkness (1966)
The Vengeance of Fu Manchu (1967)
The Devil Rides Out (1968)
Dracula Has Risen from the Grave (1968)
The Oblong Box (1969)
Count Dracula (1970)
One More Time (1970)
The Private Life of Sherlock Holmes (1970)
Ben, Canavar (1971)
Dracula AD 1972 (1972)
Dark Places (1973)
Horror Express (1973)
Death Line (1973)
The Satanic Rites of Dracula (1973)
The Wicker Man (1973)
The Three Musketeers (1973)
The Four Musketeers (1974)
The Man with the Golden Gun (1974)
To the Devil a Daughter (1976)
Dracula père et fils (1976)
End of the World (1977)
Airport '77 (1977)
Return from Witch Mountain (1978)
1941 (1979)
Nutcracker Fantasy (1979) (Voice)
Captain America II: Death Too Soon (1979, TV dizisi)
Once Upon a Spy (1980)
Serial (1980)
Goliath Awaits (1981 TV dizisi)
Safari 3000 (1982)
The Last Unicorn (1982)
The Return Of Captain Invincible (1983)
Mio in the Land of Faraway  (1987)
Shaka Zulu (1987)
Around the World in Eighty Days (1988)
Cartoon All-Stars to the Rescue (1990)
Gremlins 2: The New Batch (1990)
Treasure Island (1990)
Curse III: Blood Sacrifice (1991)
Police Academy: Mission to Moscow (1994)9
A Feast at Midnight (1994)
Moses (1995)
The Stupids (1996)
The Odyssey (1997)
Ivanhoe (1997)
Soul Music (1997) (seslendirme)
Wyrd Sisters (1997) (seslendirme)
Jinnah (1998)
Tale of the Mummy (1998)
Sleepy Hollow (1999)
Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği (2001)
Yüzüklerin Efendisi: İki Kule (2002)
Yıldız Savaşları: Bölüm II - Klonların Saldırısı (2002)
Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (Extended version only) (2004)
Yıldız Savaşları: Bölüm III - Sith'in İntikamı (2005)
Ölü Gelin (2005) (seslendirme)
Charlie and the Chocolate Factory (2005)
Cowboys for Christ (2007)
Golden Compass (2007)
Star Wars: Clone Wars (2008)
 Alice in Wonderland  (2010)
Season of the Witch  (2011)
Hugo (2011)
 Hobbit (film)  (2012)
Hobbit (film)   (2014)

IMDb'de  Christopher Lee

Christopher Marlowe (26 Şubat 1564 - 30 Mayıs 1593), İngiliz şair, oyun yazarıdır.

Christopher Marlowe, 26 Şubat 1564'te Canterbury'deki St. George Kilisesi'nde vaftiz edilmiştir. Canterbury'de yaşayan ayakkabıcı John Marlowe ve Katherine çiftinin oğullarıdır.
Çok zeki bir kişi olduğu için zamanının en iyi eğitimini almıştır. 15 yaşına kadar burslu olarak yerel ileri derece okulu bitirmiş; Cambridge Üniversitesi'ne girmiş; 1584'te lisans (BA) ve 1587'de lisans-üstü (MA) dereceler almıştır.
University Wits dram topluluğu üyelerinden biriydi ve master yıllarında oyun yazarlığına başladı. Marlowe 7 tane oyun yazmıştır. Marlowe'un oyunları hem kendi hayatında hem de ölümünden sonra zamanımıza kadarki dönemlerde seyircilerin çok ilgisini çekmekle beraber kapsamaları dolayısıyla her zaman tartışmaya yol açmışlardır. İşledigi temalar ve konular arasında Doctor Faustusda ateistlik ve şeytana tapma, Edward IIde eşcinsellik ve The Jew of Maltada anti-semitik Yahudi düşmanlığı bulunmaktadır. Ayrıca Marlowe İngiliz edebiyatı içinde Hero and Leander adlı uzun şiiri ve The Passionate Shepherd to His Love (İhtiraslı çobandan sevgilisine) adlı kısa bir şiiri ile de ünlüdür.
Marlowe'un hayatı ve ölümü gizemlidir. Devletin bir gizli ajanı olduğuna dair elde belgeler bulunmaktadır. 29 yaşında iken bir bar kavgası sırasında başına bir kama saplanması ile öldürülmüştür. Ateist olması veya eşcinsellik konusu işlemesi dolayısıyla hükûmet yanlılarınca bir suikasta uğraması veya işlediği konuları sevmeyenlerin bir komplosuna kurban gitmesi hala tartışılmakta olan konulardandır.
Bir teoriye göre, Marlowe'un 30 Mayıs 1593 tarihinde gerçekleşen ölümünün sahte olduğu ve İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in aslında Christopher Marlowe olduğu iddia edilmektedir.

Dido, Queen of Carthage (Dido, Kartaca Kraliçesi)(Muhtemelen Thomas Nashe ile ortak yazılmıştır) (yak.1586) [1]10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tamburlaine, 1. Kısım (yak.1587) [2]29 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tamburlaine, 2. Kısım (c.1587-1588)
The Jew of Malta (Malta Yahudisi) (yak. 1589) [3]15 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doctor Faustus (yak.1589 veya 1593) [4]30 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward II (yak.1593) [5]20 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
The Massacre at Paris (Paris'te katliam) (yak.1593) [6]11 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Christopher Marlowe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Sir Christopher Edward Nolan (d. 30 Temmuz 1970; Westminster, Londra), İngiliz-Amerikalı film yapımcısı, yönetmen ve senaristtir. Yapısal olarak karmaşık hikâye anlatımıyla ve Hollywood gişe rekorları kıran filmleriyle tanınan Nolan, 21. yüzyılın önde gelen film yapımcılarından biri olarak kabul edilmektedir. Nolan'ın filmleri dünya çapında 6,6 milyar doların üzerinde hasılat elde ederek onu en yüksek hasılat yapan yedinci film yönetmeni yaptı. İki Akademi Ödülü, bir Altın Küre ve iki BAFTA Ödülü kazanan Nolan, 2019'da Britanya İmparatorluk Nişanı'na layık görüldü ve 2024'te sinemaya katkılarından dolayı şövalyelik unvanı aldı.
Nolan, küçük yaşlardan itibaren sinemaya ilgi duymaya başladı. University College London'da İngiliz edebiyatı okuduktan sonra birkaç kısa film çekti ve 1999'da ilk uzun metrajlı filmi Takip ile sinema dünyasına adım attı. İkinci filmi Akıl Defteri (2000) ile uluslararası üne kavuştu ve Uykusuz (2002) ile stüdyo sinemasına geçiş yaptı. Batman üçlemesi (2005-2012) onu dünya çapında ünlü bir yönetmen yaptı ve ardından Prestij (2006), Başlangıç (2010), Yıldızlararası (2014) ve Dunkirk (2017) filmleriyle başarısını pekiştirdi. 2020 yılında Tenet filminin vizyona girmesinden sonra Nolan, uzun süredir birlikte çalıştığı dağıtımcı Warner Bros. Pictures ile yollarını ayırdı ve Universal Pictures ile biyografik gerilim filmi Oppenheimer (2023) için anlaşma imzaladı. Bu filmiyle En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında Akademi Ödülleri'ni kazandı.
Nolan'ın filmleri, her on yılın en iyi yapımları arasında düzenli olarak gösterilmektedir. Metafizik temalarla örülü eserlerinde epistemoloji, varoluşçuluk, etik, zamanın inşası, hafıza ve kişisel kimliğin değişkenliği gibi konuları işler. Filmlerinde matematiksel kavramlardan ilham alan görseller, alışılmadık anlatı yapıları, pratik efektler, deneysel ses tasarımları ve büyük formatlı film çekimi öne çıkar. Dijital kameralar yerine geleneksel film stokunu tercih etmesi ve bu yöntemin korunması yönündeki çabasıyla da tanınır. Nolan, birçok filminin senaryosunu kardeşi Jonathan Nolan ile birlikte yazdı ve eşi Emma Thomas ile kurduğu Syncopy Inc. adlı yapım şirketini yönetmektedir.

Nolan Londra'da doğdu. İngiliz babası Brendan James Nolan bir reklamcılık yöneticisi, Amerikalı annesi Christina ise uçuş görevlisi ve İngilizce öğretmeni olarak çalıştı. Çocukluğu Londra ve Chicago arasında geçmiş ve hem İngiliz hem de Amerikan vatandaşlığına sahiptir. Matthew Francis Nolan adında sabıkalı bir abisi ve Jonathan adında bir kardeşi vardır. Yedi yaşında film çekmeye başladı, babasının Super 8 kamerasını ödünç aldı ve kendi aksiyon figürleriyle kısa filmler çekti. Nolan bir Yıldız Savaşları hayranıydı ve sekiz yaşlarındayken Space Wars adını verdiği stop motion animasyon filmi yaptı. Amcası NASA'da çalışıyordu, Apollo roketleri için rehberlik sistemleri kuruyordu ve ona birkaç görsel gönderiyordu. 11 yaşındayken film yönetmeni olmak istiyordu.
Nolan'ın ailesi, gelişim yıllarında Chicago'ya taşındığında Adrien ve Roko Belic'le film yapmaya başladı. Belic kardeşlerin 1999 yapımı Akademi adayı Genghis Blues belgeselinde jenerikte isminin karşısına kurgusal yardım yazdırarak işbirliğine devam etti. Nolan, foto muhabiri Dan Eldon'un 1990'lı yılların başında düzenlediği dört Afrika ülkesinde bir safari belgelemesi üzerine Roko Belic'in yanı sıra Jeffrey Gettleman ile birlikte çalıştı. Nolan Hertford Heath, Hertfordshire'daki bağımsız bir okul olan Haileybury ve İmparatorluk Hizmet Koleji'nde eğitim gördü ve daha sonra Londra Üniversitesi Akademisi'nde İngiliz dili edebiyatı okudu. Film yapım tesisleri olduğu için özellikle burayı seçti. Okul yılı boyunca 35 mm uzun metrajlı filmler sahneledi ve elde ettiği parayı 16 mm film yapmak için kullandı. Nolan kolej yıllarında iki kısa film yaptı. Birincisi, Image Union'da (PBS'deki bağımsız bir film ve video vitrini) gösterilen gerçeküstü 8 mm Tarantella'ydı (1989). İkincisi bir hafta sonu sınırlı oyuncu, ekip ve donanım ile siyah beyaz çekilen Larceny'ydi (1995). Yatırımı Nolan tarafından yapıldı ve toplumun ekipmanlarıyla çekildi. 1996'da Cambridge Film Festivalinde gösterildi ve Londra Üniversitesi Akademisi'nin en iyi kısa filmlerinden biri olarak düşünülüdü.
Mezuniyet sonrası Nolan, senaryo okuyucu, kamera operatörü ve kurumsal video ve endüstriyel film yönetmeni olarak çalıştı. Ayrıca üçüncü kısa filmi Doodlebug'u çekti.

1998'de Nolan, yapımcılığını yaptığı ve arkadaşlarıyla çektiği ilk uzun metraj filmini yönetti. Film, Nolan'ın Londra'daki yaşam deneyiminden esinlendi. Takip 3.000 £ tutarında mütevazı bir bütçeyle yapıldı ve bir yıl boyunca hafta sonlarında çekildi. Nolan, Emma Thomas ve Jeremy Theobald ile filme ortak yapımcı oldu ve yazımını, görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu kendisi yaptı.
Takip filminin başarısının sonucunda Nolan çıkış filmi Akıl Defteri'ni yapma fırsatını elde edebildi. Chicago'dan Los Angeles'a bir yolculuk sırasında kardeşi Jonathan kendi kısa hikâyesi "Memento Mori" için bir fikir sundu. Nolan hikâyeyi tersine çeviren bir senaryo geliştirdi. Filme $4.5 milyonluk bir bütçe verildi. Akıl Defteri galasını Eylül 2000'de Venedik Uluslararası Film Festivali'nde yaptı. Gişede ve eleştirel anlamda başarı yakalayan film Akademi ve Altın Küre adaylığı dahil birçok başarı elde etti.
Akıl Defteri'ndeki çalışmalarından etkilenen Steven Soderbergh, Nolan'ı psikolojik gerilim filmi Uykusuz'u yönetmeye yönlendirdi. Warner Bros. ilk başta daha tecrübeli bir yönetmen istedi ancak Soderbergh ve Section Eight Productions, Nolan'ın yanı sıra kendisinin seçtiği görüntü yönetmeni Wally Pfister ve editör Dody Dorn için savaşıyordu. $46 milyonluk bir bütçeyle, "yönetmenin daha önce yapmış olduğu herhangi bir şeyden çok daha fazla bir geleneksel Hollywood filmi" olarak tanımlandı. Film aynı adlı 1997 Norveç yapımı filminin yeniden yapımıydı. Eleştirmenlerden olumlu yorumlar aldı ve $113 milyonluk hasılatı ile gişede başarı sağladı. Özgün filmin yönetmeni Erik Skjoldbjærg, Nolan'ın sürümünden memnun kalmıştı ve film için "iyi hazırlanmış, akıllı bir film ... ve gerçekten iyi yönetmen tarafından ele alınmış" dedi.
Uykusuz'dan sonra Nolan başrolünde Jim Carrey'in yer aldığı Howard Hughes biyografi filmi tasarladı. Bir senaryo yazmıştı ancak Martin Scorsese'nin Hughes'ın biyografisini yaptığı öğrendiğinde isteksizce senaryosunu rafa kaldırdı ve diğer yapımlara geçti. Nolan tarihsel film Truva'yı yönetmesi için gelen tekliften geri döndü ve Ruth Rendell'in suç romanı The Keys to the Street'i uyarlama üzerinde çalışarak Fox Searchlight Pictures için yönetmeyi tasarladığı bir senaryo yazdı ancak sonunda önceki filmleriyle benzerlik taşıdığından bahsederek yapımı bıraktı.

2003 yılının başında Nolan, yeni bir Batman filmi yapma fikriyle Warner Bros'a yaklaştırıldı. Karakter ve öyküden etkilenerek çizgi romana kıyasla daha çok klasik bir dramayı andıran bir film yapmak istedi. Nolan'ın bu noktada üstlendiği en büyük yapım olan Batman Başlıyor, hem eleştirel beğeni hem de ticari başarı için Haziran 2005'te gösterime girdi. Batman Başlıyor 2005'in en fazla hasılat yapan ABD'de beşinci, dünya çapında ise 9. filmi oldu. Film En İyi Sinematografi Akademi Ödülü ve 3 BAFTA adaylığı elde etti.
Batman'ın devam filmlerine geri dönmeden önce Nolan, Christopher Priest'in romanından uyarlanan Prestij adlı filmi yazdı ve yönetti. 2001'de, Nolan Uykusuz filmi için yapım sonrası aşamasındayken kardeşi Jonathan'dan filmin senaryosunu yazmasına yardım etmesini istedi. Nolan başlangıçta filmi 2003'ün başında yapmayı tasarlamıştı fakat Batman Başlıyor'u yapmayı kabul ettikten sonra yapımı erteledi. İki Akademi adaylığı elde eden film dünya çapında $109 milyonun üzerinde hasılat elde etti.
Temmuz 2006'da, Nolan Batman Başlıyor'un devam filmini Kara Şövalye olarak açıkladı. 2008'de gösterime giren Kara Şövalye, 2000'li yılların en iyi filmlerinden biri ve şimdiye kadar yapılmış en iyi süper kahraman filmlerinden biri olarak gösterildi. Eleştirel olarak ve gişede başarı sağlayan film dünya çapında $1 milyardan fazla hasılat elde etti. 81. Akademi Ödülleri'nde 8 dalda adaylık elde etti ve En İyi Ses Kurgusu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı. ''En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu'' ödülüne layık görülen Heath Ledger maalesef 22 Ocak 2008 tarihinde ''İlaç Zehirlenmesinden'' öldü.
Kara Şövalye'nin başarısından sonra Warner Bros. Başlangıç filmi için Nolan ile masaya oturdu. 16 Temmuz 2010'da gösterime giren film eleştirel ve ticari başarı elde etti. Film dünya çapında $820 milyondan fazla hasılat etti ve En İyi Film dahil 8 Akademi adaylığı elde etti ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü kazandı.
Nolan 2012'de üçüncü ve son Batman filmi Kara Şövalye Yükseliyor'u yönetti. Başlangıçta seriye dönmek konusunda tereddütlü olmasına rağmen kardeşi ve David S. Goyer ile bir hikâye geliştirdikten sonra seriye dönmeyi kabul etti. 20 Temmuz 2012'de gösterime giren film eleştirel başarı sağladı ve dünya çapında $1 milyardan fazla hasılat elde etti.
Goyer, 2010 yılında Kara Şövalye Yükseliyor'un hikâye tartışmaları sırasında Nolan'a Superman'i modern bir bağlamda sunma fikrinden bahsetti. Goyer'in fikrinden etkilenen Nolan, Çelik Adam fikrini Warner Bros'a sundu. Warner Bros Nolan'ı yapımcı, Goyer'i yazar olarak tuttu. Nolan filmi yönetmesi için Zack Snyder'a teklif götürdü. İyi bir gişe başarısı yakalayan film eleştirel anlamda orta seviyede kaldı.

Ocak 2013'te Nolan'ın Yıldızlararası adlı filmi yazıp, yöneteceği ve yapımcı olacağı duyuruldu. Taslağı ve senaryosu Jonathan Nolan tarafından yazılan filmi aslında Steven Spielberg yönetecekti. Film kuramsal fizikçi Kip Thorne'un bilimsel kuramlarına dayanıyordu. 5 Kasım 2014'te gösterime giren film olumlu yorumlar aldı ve dünya çapında $670 milyon hasılat elde etti. Film 87. Akademi Ödülleri'nde beş adaylık elde etti ve En İyi Görsel Efekt ödülünü kazandı. Nolan 2016 yılında eşi Thomas ile Batman v Superman: Adaletin Şafağı filmine yönetici yapımcı oldu.
Aralık 2015'te Nolan'ın Dunkirk adlı filmi kendi sena

Christopher Wren (d. 20 Ekim 1632 - ö. 25 Şubat 1723) 17. yüzyıl İngiltere'sinde yaşamış tasarımcı, gök bilimci, geometri uzmanı ve çağının en tanınmış mimarlarındandır. 1666 Büyük Londra Yangını'nın ardından ortaya çıkan tahribattan sonra, St Paul Katedrali'nin de aralarında bulunduğu 53 Londra kilisesinin yanı sıra birçok kamu binasını tasarlamıştır. Royal Society adını verdiği eğitim akademisini kurmuş ve 1680-82 yılları arasında da başkanlığını yapmıştır. Isaac Newton ve Blaise Pascal yürütmüş olduğu çalışmaların üzerine yeni yorumlar getirmişlerdir.
2 Eylül 1666 tarihinde başlayan ve 3 gün boyunca kentte hüküm süren Büyük Londra Yangını'ndan sonra, 1668 yılında, kentte başlatılan bayındırlık çalışmaları çerçevesinde yıkılmış St Paul Katedrali'nin  onarım görevi diğer 52 mahalle kilisesi ile birlikte Christopher Wren'e verildi. Bir önceki katedralin plan ve çizimlerine göre, eski katedralin üzerine bir yenisini inşa etme önerisi 1669 yılında reddedildi. 1670-1673 arasında tasarladığı Yunan Haçı biçimindeki çizimlerde çok radikal olduğu gerekçesiyle geri çevrildi. Üçüncü ve kabul gören tasarımın yapımına 1675 yılının haziranında başlandı.
Bunun yanında dönemin İngiltere Kralı II. Charles'ın isteği doğrultusunda Christopher Wren ve Robert Hooke tarafından, yangının almış olduklarını anmak amacıyla bir anıt tasarlandı ve felaketin başlangıç noktası olan Pudding Sokağı'na yakın bir noktaya dikildi.
Wren, 25 Şubat 1723'te oğlunun evinde soğuk algınlığı ile başlayan hastalığı ağırlaşınca öldü. Mimarı olduğu St Paul Katedrali'nin mahzenlerinden birinde, siyah mermer kapaklı bir mezara gömüldü. Mezar taşının üzerine Latince "Lector, si monumentum requiris, circumspice"  - (Ey okuyan! Eğer O'nun anıtını arıyorsan etrafına bak) yazılıdır.

Tiberius Claudius Caesar Augustus Germanicus ya da Claudius (başa geçmeden önceki adı Tiberius Claudius Drusus Nero Germanicus, d. 1 Ağustos MÖ 10 - ö. 13 Ekim 54), Julio-Claudian hanedanının dördüncü Roma imparatorudur. 24 Ocak 41'den 54 yılında ölümüne kadar hüküm sürmüştür. Drusus ve Küçük Antonia'nın oğlu olarak Galya'da Lugdunum'da (bugünkü Lyon) doğmuştur. İtalya dışında doğmuş ilk Roma imparatorudur.
Claudius imparator olmasına pek ihtimal verilmeyen biriydi. Anlatılanlara göre bir sakatlığı vardı ve 37 yılında yeğeni Caligula ile birlikte konsül olana kadar ailesi kendisini kamu görevlerinden muaf tutmuştu. Bu zafiyeti Tiberius ve Caligula'nın yönetimleri sırasındaki tasfiyelerde diğer birçok Romalı soyluyla aynı kaderi paylaşmasını engellemiş olabilir. Bu sayede Caligula'nın suikasta kurban gitmesinden sonra ailesinin hayatta olan tek yetişkin erkeği olarak imparator ilan edilmiştir.
Siyasetteki tecrübesizliğine rağmen Claudius becerikli bir yönetici olduğunu ispatlamış ve bayındırlık işlerinde büyük faaliyetlerde bulunmuştur. Hükümdarlığı sırasında imparatorluk genişlemiş ve Büyük Britanya fethedilmiştir. Hukuka kişisel bir ilgi duymuş, duruşmalara başkanlık etmiş ve yeri geldiğinde günde yirmi ferman çıkarmış ancak yönetimi boyunca özellikle soylular tarafından zayıf biri olarak görülmüştür. Birçok senatörün ölümü yüzünden Claudius sürekli olarak konumunu güçlendirmek durumunda kalmıştır. Ayrıca özel hayatında da trajik sorunlar yaşamış ve bunlardan biri öldürülmesine neden olmuştur. Tüm bunlar eski yazarların gözünde itibarını zedelemiştir. Daha yakın dönem tarihçiler bu görüşü düzeltmişlerdir.

Tarihçi Suetonius, Claudius'un rahatsızlığının fiziksel tezahürlerini oldukça detaylı bir şekilde tasvir eder. Dizleri zayıftı ve başı titrerdi. Ağzından salyaları akar ve heyecanlandığında burnu akardı. Stoacı Seneca'nın yazdığı sanılan Apocolocyntosis (divi Claudii) adlı eserde Claudius'un sesinin yeryüzündeki hiçbir hayvana benzemediği ve ellerinin de zayıf olduğu aktarılır. Öte yandan Seutonius Claudius'un sakin olduğunda ve oturduğunda herhangi bir fiziksel sakatlığının gözükmediğini, uzun boylu, yapılı bir Romalı olduğunu belirtir. Sinirlendiğinde veya gergin olduğunda rahatsızlığının emareleri kötüleşiyordu. Tarihçiler bu durumun tahta çıkmasıyla arttığı konusunda hemfikirdir. Claudius'un kendisi rahatsızlığını hayatını kurtarmak için abarttığını iddia etmiştir.
Claudius'un hastalığına ilişkin modern teşhisler geçen yüzyılda birkaç defa değişmiştir. II. Dünya Savaşı öncesinde rahatsızlığın nedeninin çocuk felci olduğu ağırlıklı olarak kabul ediliyordu. Bu Robert Graves'in ilk olarak 1930'larda basılan Ben, Claudius adlı romanında kullanılan teşhisti. Ancak çocuk felci tarif edilen belirtilerin çoğunu açıklamaya yetmemektedir ve Ernestine Leon tarafından öne sürülen daha yeni bir teori serebral inmenin söz konusu rahatsızlığın sebebi olduğunu öne sürmektedir. Tourette hastalığı da Cladius'ta rastlanan emarelerin sebebi olabilir.
Eski tarihçiler Claudius'u cömert ama kötü şakalar yapan, kontrolsüzce kahkahalar atan, pleblerle birlikte yemek yiyen kültürsüz biri olarak tarif ederler. Ayrıca kendisini kana susamış, zalim, gladyatör dövüşlerinden fazlasıyla zevk alan ve çok kolay sinirlenen biri olarak resmederler. Öte yandan Claudius bu sonuncu özelliğinin bilincine varıp öfkesi için herkesten özür dilemiştir. Yine bu eski tarihçilere göre Claudius başkalarına çok fazla güvenen ve eşleri ile çevresindekilerin kolaylıkla etkisinde kalan biridir. Buna karşılık paranoyak, duygusuz, silik ve kolaylıkla kafası karışan biridir. Öte yandan Claudius'un günümüze kalmış olan çalışmalarından zeki, bilge, iyi okumuş, detaylara ve adalete dikkat eden vicdan sahibi bir yönetici portresi çıkar. Bu yüzden Claudius bir muammadır. Geçen yüzyılda İskenderiyelilere yazdığı mektupların bulunmasından sonra itibarının iade edilmesi ve gerçeğin ne olduğunun tespiti için birçok çalışma yapılmıştır.

Claudius, Tiberius Claudius Drusus adıyla 1 Ağustos MÖ 10 tarihinde Galya'nın Lugdunum şehrinde doğdu. Babası Nero Claudius Drusus, annesi ise Antonia idi. Kendinden büyük Germanicus ve Livilla adlarında iki kardeşi vardı. Antonia iki çocuk daha doğurmuş olabilir ama küçük yaşta ölmüşlerdi.
Anne tarafında büyük babası Marcus Antonius, büyük annesi ise Augustus'un kız kardeşi Küçük Octavia idi. Baba tarafından büyük annesi Augustus'un üçüncü karısı Livia, büyük babası ise Tiberius Claudius Nero'ydu. Yönetimi sırasında babası Drusus'un Augustus'un gayrimeşru oğlu olduğu şeklindeki dedikoduyu yeniden çıkarmıştır.
MÖ 9'da Drusus muhtemelen bir yaralanma sonucu öldü. Claudius bir daha evlenmeyen annesi tarafından büyütüldü. Claudius'un rahatsızlıkları ortaya çıkmaya başlayınca ailesiyle olan ilişkisi bozulmaya başladı. Antonia kendisinden canavar diye bahsetmeye başladı. Oğlunu birkaç yıl büyük annesi Livia'ya bıraktığı anlaşılmaktadır. Livia nispeten daha şefkatliydi. Durumunun nedeninin tembellik ve iradesizlik olduğu varsayımıyla disipline sokulmak üzere bir eski katırcının yanına verildi. Ancak onlu yaşlarına geldiğinde durumuyla ilgili emareler azaldı ve ailesi bilime olan ilgisini fark etti. MS 7 yılında kendisine tarih öğretmek üzere Sulpicious Flavus'un yardımcılığını yaptığı Titus Livius görevlendirildi. Claudius, Sulpicius Flavus ve filozof Athenodorus ile bol vakit geçirdi. Bir mektuptan anlaşılana göre Augustus, Claudius'un konuşmasının netliği karşısında hayrete düşmüştü. Geleceğiyle ilgili beklentiler artmaya başladı.
Kariyerinin ilk yıllarını helak eden, yeni bir tarihçi olarak yaptığı çalışmaydı. Vincent Scramuzza ve diğerlerine göre Claudius, Roma'nın iç savaşlar tarihi üzerine ya çok doğrucu ya da Augustus'u fazla eleştiren bir çalışmaya başladı. Her ne olursa olsun böyle bir çalışma için fazla erkendi ve Augustus'a Claudius'un Antonius'un soyundan olduğunu hatırlatmaktan başka işe yaramamış olabilir. Annesi ve büyük annesi duruma derhâl el koydular. Bu çalışma onlara Claudius'un kamu görevlerine uygun olmadığının bir kanıtı olmuş olabilir. Claudius çalışmasına yeniden başladığında İkinci Triumvirlik ile ilgili kısmı olduğu gibi es geçmişti. Ancak olan olmuş, ailesi onu geri plana itmişti. MS 8 yılında imparatorluk ailesi şerefine Ticinum zafer takı dikildiğinde Claudius'un adı merhum prensler Gaius, Lucius ve Germanicus'un çocuklarının önünde yer almıştı. Ağabeyi Germanicus, Tiberius tarafından evlat edinilmiş olduğundan Claudius o sırada ailenin lideriydi. Claudius'un adının başta takın üzerinde yer almadığı ve yıllar sonra kendisi tarafından eklendiği yönünde spekülasyonlar vardır.
MS 14'te Augustus öldüğünde o sırada yirmi üç yaşında olan Claudius amcası Tiberius'tan siyasi kariyerine (cursus honorum) başlamak için izin istedi. Yeni imparator Tiberius Claudius'a konsül kıyafetleri bahşetti. Claudius mevki sahibi olmak için bir kere daha başvurdu ancak geri çevrildi. Yeni imparator bir öncekinden daha cömert olmadığı için Caludius kamu görevlerinden umudunu keserek bilimle ilgilenmeye başladı.
İmparatorluk ailesinin kendisini küçümsemesine rağmen genel halkın en başlardan itibaren Claudius'a saygı duyduğu anlaşılmaktadır. Augustus'un ölümünde equestrian sınıfı heyetlerine önderlik etmesi için Claudius'u seçmişti. Evi yandığında senato binanın yeniden inşasının devlet hesabından yapılmasını talep etmişti. Ayrıca Claudius'un senatoda müzakerelere katılmasına izin verilmesini talep etmişlerdi. Tiberius her iki talebi de geri çevirmiş ancak Claudius'a yönelik bu hisler devam etmiştir. Tiberius'un oğlu Drusus'un ölümünün hemen ardından gelen dönemde Claudius potansiyel bir vâris olarak öne itildi. Ancak bu dönemde Praetor Sejanus'un gücü ve terörü ayyuka çıkmış olduğundan Claudius bu fırsatı ciddiye almadı.
Tiberius'un ölümünün ardından yeni imparator Caligula Claudius'tan yararlanabileceğini fark etti. Merhum babası Germanicus'un anısına vurgu yapmak için MS 37 yılında Claudius'u kendisine eş konsül olarak atadı. Buna rağmen Caligula amcasına büyük şakalar yaparak, çok büyük miktarlarda paralar talep ederek, senatonun önünde küçük düşürerek acımasızca işkence etti. Cassius Dio'ya göre Caligula'nın hükümdarlığının son yıllarında muhtemelen stresten son derece hasta ve zayıf hâle gelmişti.

24 Ocak 41 günü Caligula aralarında Praetorian komutanı Cassius Chaerea ve bir dizi senatörün bulunduğu geniş tabanlı bir hizip tarafından suikasta uğradı. Elde Claudius'un suikast ile doğrudan ilişkisi olduğunu gösteren bir delil olmamakla birlikte komplodan haberi olduğu iddia edilmiştir zira suç mahallini suikasttan çok kısa bir süre önce terk etmiştir. Ne var ki, Caligula'nın karısı Caesonia ve kızının öldürülmelerinin ardından Cassius'un komploda belirlenenden ileri giderek imparatorluk ailesinin tamamını ortadan kaldırmaya niyetlendi. Suikastın ardından yaşanan kargaşada Claudius aralarında arkadaşlarının da bulunduğu, olayla ilgisi olmayan soyluların öldürüldüğüne tanık oldu. Hayatından endişe eden Claudius saklanmak için saraya kaçtı. Anlatılanlara göre Gratus adında bir Praetorian muhafızı kendisini bir perdenin arkasında saklanırken bulmuş ve oracıkta imparator ilan edivermişlerdi. Muhafızların bir bölümü Claudius'un da onayıyla daha önceden kendisini aramaya karar vermiş olabilirler. Muhafızlar kendilerinin intikam peşindekilerden olmadıklarını söylemiş ve Claudius'u karargâhlarına götürmüşlerdi.
Senato vakit kaybetmeden toplanarak bir hükûmet değişikliği üzerine görüşmeye başladı. Ancak bu görüşme sonunda, hangisinin yeni princeps olacağıyla ilgili bir tartışmaya dönüştü. Praetorianların talebini duyunca Claudius'un onaylanması için kendilerine getirilmesini istediler. Ancak Claudius uzlaşmanın getireceği tehlikeleri dikkate alarak bunu reddetti. Başta Josephus olmak üzere bazı tarihçiler Claudius'un Yahudiye kralı Agrippa'nın talimatlarıyla hareket ettiğini iddia ederler. Ancak aynı eski yazarın olaylarla ilgili daha eski anlatımında Agrippa'nın rolü önemsiz gösterilmiştir. Bu yüzden olaylarda ne kadar parmağı olduğu bilinm

Clive Staples Lewis (29 Kasım 1898, Belfast, İrlanda - 22 Kasım 1963, Oxford, İngiltere), Kuzey İrlandalı yazar ve öğretim görevlisi.

Clive Staples Lewis 1898'de Belfast'ta doğdu. 1917'de Magdelen College, Oxford'da öğretim üyeliği yaptı ve nihayetinde Cambridge'da Orta Çağ ve Rönesans İngilizcesi Profesörü oldu.

Yazar, eleştirmen ve temelde eğitmendi. Oxford'dayken Charles Williams ve J. R. R. Tolkien'le birlikte çalıştı ve her biri Hristiyan ahlakçısı olan bu üç adam alegori ve fanteziye duydukları büyük ilgi çerçevesinde bir cemiyet oluşturdular. Toplantı boyunca birbirlerine hazırlamakta oldukları işleri okudular ve ister istemez birbirlerini etkilediler.
Lewis, Narnia krallığını anlattığı uzun serisiyle elliler edebiyatına damgasını vurdu. Bilimkurgu alanına asıl katkısı ise Kozmik Üçleme (ya da Ransom Üçlemesi) olarak bilinen eseridir. 1938'de Sessiz Gezegenin Dışında ile başlayan bu üçleme dil bilimci Dr. Ransom'u merkezine alır. Ransom insanoğlunun kurtuluşu için önerilen bir fidye -ransom- olan İsa gibidir. Üçlemeye Orta Çağ mitolojisi damgasını vurur. O güne kadar yapılmış en iyi tasvirlerle tanıtılan gezegenler koruyucu bir töze sahip, iyi ve güvenilir sığınaklar gibidir, çürümüş ve yitik Dünya'nın aksine. Hikâyelere iyinin ve kötünün savaşı damgasını vurur. Lewis 1963 yılında öldüğünde ardında yepyeni bir anlatım ve anlatı biçimi bırakmış, onlarca hikâye ve derlemeyle yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuştur.
Bazı eserlerinde N. W. Clerk, Clive Hamilton takma adlarını kullanmıştır.

Narnia Günlükleri
Narnia
J.R.R. Tolkien

Cornwall (Kernevekçe: Kernow), Güney Batı İngiltere'de bir county'dir. Bölgenin tarihî merkezleri Bodmin ve Launceston iken, idarî merkezi Truro şehridir.
Yüzölçümü 3.563 km², nüfusu 513.528 kişidir. Bölge, İngiltere'deki gelir seviyesinin en düşük olduğu county olmasına rağmen, yerel turizmi gelişmiştir. Cornwall, bir Kelt halkı olan Kerneveklerin anavatanıdır.

Cornwall'in nüfusu 513.527 nüfus yoğunluğu ise 144'tür. İngiltere'deki nüfus artış hızı en yüksek kontluktur (%11,2). Son yapılan nüfus sayımında halkın yalnızca % 7'sinin kendini Kernevek olarak tanımlamasına rağmen Morgan Stanley tarafından yapılan araştırmalarda halkın % 44'ünün kendini Kernevek olarak tanımladığı görülür.

Kernevekçe dili, Galce ve Bretonca'ya çok yakın bir dildir. 1777 yılında Dolly Pentreath'in bu dili konuşan son kişi olduğu iddia edilmesine rağmen bölgede hâlen bu dili konuşan bir nüfus bulunmaktadır (2005 yılı % 0,1). Birleşik Krallık Hükûmeti tarafından Kernevekçe Resmi Azınlık Dili olarak kabul edilmiştir ve bölgedeki pek çok okulda öğretilmektedir.

Güney Batı İngiltere
Truro

Cornwall Turizmi 8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cornwall Bölge Konseyi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
This is not Cornwall, This is Kernow 27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gorseth Kernow 17 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
See Cornwall - Cornwall'dan goruntuler 9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cornish Assemblesi için kampanya 18 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kelt Ligi
Cornwall tarihi
Cornwall Çalışmaları Enstitüsü
Kernevekçe 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Covent Garden, Londra’da, West End’in doğu sınırında, St Martin’s Lane ile Drury Lane arasında yer alan bir bölgedir. Adını, merkezindeki eski meyve ve sebze hâlinden alır. Günümüzde bu alan popüler bir alışveriş ve turistik merkez hâline gelmiştir. Bölge, genellikle “Covent Garden” olarak da anılan Kraliyet Opera Binası ile ilişkilendirilir. Covent Garden, Long Acre adlı ana cadde tarafından ikiye ayrılır: Kuzey kısmında Neal’s Yard ve Seven Dials çevresinde toplanmış bağımsız dükkânlar bulunur, güney kısmında ise sokak sanatçılarının yer aldığı merkezi meydan, tarihî binalar, tiyatrolar ve eğlence mekânları yer alır. Bu alanda Londra Ulaşım Müzesi ve Drury Lane’deki Theatre Royal gibi yapılar da bulunmaktadır.
Bölge, 7. yüzyılda kısa bir süre yerleşim gördüğü döneme kadar tarlalardan ibaretti. Bu dönemde Anglo-Sakson ticaret yerleşimi Lundenwic’in merkezi hâline geldi ancak 9. yüzyılın sonunda terk edilerek yeniden tarım alanına dönüştürüldü. 1200 yılı civarında, Westminster Manastırı’nın başrahibi bölgenin bir kısmını çevreleyerek tarım arazisi ve meyve bahçesi olarak kullanmaya başladı. Bu alan önce “Manastır ve Konventin Bahçesi”, daha sonra “Convent Garden” olarak anılmaya başladı. Manastırların kapatılması sürecinin ardından, 1552 yılında genç Kral VI. Edward, bu alanı babası VIII. Henry’nin güvenilir danışmanı olan John Russell’a, yani 1. Bedford kontuna (yaklaşık 1485–1555) verdi. 4. Bedford kontu, zengin kiracıları çekmek amacıyla mimar Inigo Jones’a bölgede gösterişli evler inşa etmesi için görev verdi. Jones, İtalyan tarzı kemerli bir meydan ile St Paul’s Kilisesi’ni tasarladı. Meydanın tasarımı Londra için yenilikçi bir örnek oluşturdu ve modern şehir planlaması üzerinde büyük etki yaratarak, kentin büyümesiyle birlikte kurulan yeni yerleşimlere öncülük etti.
1654 yılına gelindiğinde, gözde meydanın güney tarafında küçük bir açık hava meyve ve sebze pazarı oluşmuştu. Zamanla, çevrede meyhaneler, tiyatrolar, kahvehaneler ve genelevlerin açılmasıyla birlikte hem pazar hem de çevresi itibarsız bir hâle geldi. 18. yüzyıla gelindiğinde bölge, çok sayıdaki geneleviyle kötü bir şöhrete sahip olmuştu. Bölgeyi düzenlemek amacıyla bir Parlamento yasası çıkarıldı ve 1830 yılında Charles Fowler tarafından pazarın üzerini kapatmak ve daha düzenli hâle getirmek için neo-klasik tarzda bir bina inşa edildi. Pazar büyüdükçe yeni yapılar da eklendi: Floral Hall, Charter Market ve 1904 yılında Jubilee Market bunlar arasındaydı.
1960’ların sonuna doğru trafik yoğunluğu ciddi sorunlar yaratmaya başladı ve 1974 yılında pazar, yaklaşık 5 kilometre güneybatıda bulunan Nine Elms bölgesindeki New Covent Garden Market’e taşındı. Merkezdeki tarihî bina ise 1980 yılında bir alışveriş merkezi olarak yeniden açıldı. Günümüzde bu yapı, kafeler, publar, küçük dükkânlar ve “Apple Market” adlı el sanatları pazarıyla birlikte Jubilee Hall'ta kurulan bir başka pazarın da bulunduğu popüler bir turistik merkezdir.

Covent Garden, Westminster ve Camden adlı Londra belediye bölgeleri sınırları içinde yer alır. Ayrıca Cities of London and Westminster ile Holborn and St Pancras adlı parlamento seçim bölgelerine de dahildir. Bölge, 1907 yılından bu yana Covent Garden metro istasyonundan geçen Piccadilly hattı tarafından hizmet almaktadır. Leicester Square metro istasyonuna olan 300 yardlık (yaklaşık 270 metre) mesafe, Londra’daki en kısa metro yolculuğu olarak kabul edilir. Covent Garden'ın Westminster sınırları içinde kalan kısmı, Westminster ilçesinin bir semti olarak kabul edilir..

Coventry, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Batı İç Orta Batı Midlands bölgesinde törensel "Batı Midlands Metropoliten Kontluğu" içinde bulunan bir "Metropoliten Yerel Bölge" yerel idare merkezi ve Orta Çağ'dan kalan bir katedrali bulunması dolayısıyla Orta Çağ'dan beri şehir statüsü taşıyan bir yerleşim birimidir.

Coventry'de ilk yerleşke antik Romalıların Coventry şehrinin yaklaşık 6.5 km güneyinde kurdukları bir yerleşkedir. Orta Çağlar başlarında Anglo-Sakson olan Aziz Osburga tarafından kurulan bir rahibeler manastırı etrafından da bir yerleşke ortaya çıkmıştır. Fakat bu rahibeler manastırı 1016'da İngiltere Midlands bölgesinin istila eden Kral Knud komutası altında bulunan Danimarkalı aşiret ordusu tarafından yakılıp yıkılmıştır. 1043'te Mecria Kontu olan "Leofric" ve karısı Lady Godiva bu rahibe manastırı yıkıntıları üzerinde yeniden "Sen Mary" adına Benediktin Tarikatı kesişleri için bir manastır kurmuşlardır. Bu yeni manastırın kapısı yakınlarında yeni bir sivil halk yerleşkesi ortaya çıkmıştır. Zamanla bu manastır kapısı önünde kurulan yerleşke bir pazar kurma merkezi olmuş bu kurulan pazar ve yerleşke hızla büyümüştür.
14. yüzyıl başlarında Coventry İngiltere'nin en önemli tekstil ticaret merkezi olmuştur. Kurulan manastır çok gösterişli ve süslü Gotik mimari stilli Katedral binasına dönüştürülmüştür. Bu kurulan ticaret merkezi ve katedrali olması dolayısıyla tarihi iyice tahmin edilemeyen bir dönemde İngiltere geleneklerine uyarak "şehir" statüsü ve unvanı taşıması imtiyazı verilmiş olan kent, Orta Çağlar boyunca İngiltere'nin en şehirlerinden olmuştur. 1102-1541 döneminde "Lichfield Katolik Kilise Bölgesi"'nin başında bulunan piskoposlar "Coventry ile Lichfield Piskoposu" veya "Lichfield ile Coventry Piskoposu" unvanını taşımışlardı. Geleneksel olarak tahmin edilemeyen bir zamandan itibaren, Coventry "şehir" statüsü taşımakla beraber, yeniden 1345'te verilen bir Kraliyet Beratı ile bu berata dayanarak da "şehir" statüsü taşımaya başladı. 1451'de ise Coventry'e kendi başına "Coventry Şehri Kontluğu" unvanı verildi.
18. yüzyıl ve 19. yüzyılda Coventry İngiltere'de bulunan üç tane saat (el saati ve duvar saati) üretim merkezlerinden başta geleni oldu, Coventry'nin yanında diğer saat üretim merkezleri Prescot, Lancashire ve Clarkenwell, Londra idi. İsviçre'deki saat yapımcılarının kıyasıya rekabeti nedeni ile Coventry'de bulunan bu saatçilik sanayi çöktü. Bu sanayiide yetişmiş ustalar ve yetenekli ve eğitimli madenden eşya yapım işçilerinin çırak-usta olarak yetiştirme usullerini iyi bilindiği için, Coventry'de bulunan işçiler havuzu bu şehirde önce bisiklet sanayiinin kurulmasına; sonra motosiklet sanayinin ve en sonunda otomobil, makine tezgâhları ve uçak sanayilerinin gelişmesine önayak oldular.
19. yüzyılın sonunda Coventry İngiltere'de bulunan bisiklet yapımı sanayisinin baş üretme merkezi olmuştu. Bu gelişmiş yerel sanayi, bisiklet şeklinin yenileştirmesinde de başrol oynadı. Pedallı bisiklet ilk defa 1871'de "büyük yüksek ön tekerlekli-küçük arka tekerlekli ('fr:grand-bi' veya 'ing:penny-farthing') bisiklet şekli James Starley tarafından tasarımlandı ve üretime alındı. Sonra 1884'te yeğeni John Kemp Starley "Rover Güvenlik" tipi bisiklet tipini tasarlayıp üretime almıştı. Bu yeni bisikleti tasarlayıcı şirketin ismi ve markası "Rover Şirketi" idi. 20. yüzyılın başında bisiklet üretimi yanında, Coventry'de otomobil üretimine de geçildi. Çok geçmeden Coventry İngiltere'nin otomobil üretim merkezi oldu. Fakat 20. yüzyıl ikinci yarısında bu otomobil üretimi hemen hemen sona erdi. Yine Jaguar Cars marka lüks otomobil Coventry'de "Brown Lane Otofabrikası"'nda de 2004'e kadar yapılmakta idi ve yeni Jaguar marka otomobillerinin tasarımlaması da aynı şehirde "Whitleye Fabrikası"'nda yapılmaktaydı. Jaguar Cars otomobil şirketi birkaç defa el değiştirdikten sonra son olarak bir Hindistan şirketi olan Tata Motors'un eline geçti ve Coventry'deki üretim merkezi kapatıldı. Yine de Jaguars Cars Şirketi'nin tasarım merkezi Coventry'de Whitely'de bulunmaktadır.

I. Dünya Savaşı sonunda Coventry büyümeye devam etti. Şehirdeki eski ev stokları işçi sınıfına ev temin etmeye yeterli olmamaktaydı. Bunun için 1917'de önce Şehir Yerel İdaresi tarafından yaptırılan ve sosyal ev olarak kiraya verilen evler ortaya çıkartıldı. Bundan sonra 1920'li ve 1930'lu yıllarda şehirdeki ev sıkıntısını çözmek için şehirde heme yerel idare tarafından kiralık ve hem de özel sektör tarafından "mortgage" borçlanması ile satılık evler de yapılıp yeni semtler kuruldu. Şehrin güneyinden merkeze girmeden geçen karayolu etrafında 1930'lu yıllarda başlayıp 1940'ta sona eren bir yeni ev yapma furyası ile oluşan büyük yeni semtler şehrin etrafındaki kırsal yeşil sahaları kapladı.
II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere'nin önemli mühendislik, otomobil ve sanayilerinin bulunduğu Coventry Nazi Luftwafe hava gücünün masif bir "Stratejik Bombardıman" kampanyasına hedef oldu. 14 Kasım 1940'ta gayet büyük bir Luftwaffe hava bombardıman filosu "yangın bombaları" kullanarak "Coventry Blitz Saldırısı" adı verilen çok sayılı uçaklarla havadan bombardıman saldırısı sırasında şehir merkezinin büyük bir kısmı harabeye döndürülüp yerle bir edildi. Bu "Coventry Blitz Saldırısı" sonunda Coventry Katedrali de sadece dört dış duvarı ve çan kulesi ayakta kalan bir harabeye döndürüldü. Lufwaffe'nin bu bir günlük hava bombardıman saldırısı sonunda şehirde 4,000 özel ev kullanılmaz hale geldi. Şehrin sanayi üretim fabrikalarının 3/4'u tümüyle tahrip edildi. Ölü sayısı 800'ü geçti ve birçok sayıda yaralı ortaya çıktı. Almanlar bu gayet büyük hava bombardıman saldırısı ile büyük şehirsel alanların tahrip edilmesi stratejisine "Coventrate" (Coventryleştirme) adı verdiler.
"Coventry Blitz Saldırısı", İkinci Dünya Savaşı sırasında "Londra Saldırıları", "Hull Blitz Saldırısı" ve "Plymouth Blitz Saldırısı " ile birlikte o savaşta İngiltere'de en büyük zararlar doğuran hava bombardıman saldırılarındandır. Şehrin ortasında bu saldırıdan hemen sonra gayet büyük yangın fırtınası çıktı ve bu dallanıp etrafa yayıldı ve şehre gayet büyük zayiat verdi. Bu Coventry Blitz Saldırısı'nın şehirde bulunan silah, mühimmat, otomobil, uçak ve uçak motoru fabrikaları konsantrasyonunu eritmek için bir hedef olduğu kabul edilmektedir. Ama bir başka tez de "Coventry Blitz Saldırısı"nın, bu saldırının yapılmasından 6 gün önce İngiltere Kraliyet Hava Gücü'nun Münih üzerine yaptığı bombardıman saldırısına Adolf Hitler'in misilleme amacı ile yapıldığı da iddia edilmiştir. Coventry, Münih gibi sadece bir endüstri merkezi değildi ve aynı zamanda İngiltere'de Orta Çağ'dan kalma tarihî yapıların konumlandığı antik asıllı bir merkeze sahipti. Bu eski tarihsel yapılar Luftwaffe Coventry Blitz Saldırısı sonunda ya yerle bir olmuş ya da o kadar ziyan görmüşlerdir ki yıktırılmaları gerekmiştir. Diğer taraftan savaştan sonra Coventry şehri merkezi yenilenmekte iken yeni geliştirilen modern yapılara yer sağlamak için birkaç bu saldırıdan nispeten az ziyan gören tarihsel binanın da yıkılması gerekmiştir. Savaştan sonra yeniden yapılan ve 1970'te tamamlanan Coventry şehir merkezi yeni binaları ve açılan yeni yollar ile yenileşen şehir olarak eskisinden gayet değişik bir görünüm almıştır.
II. Dünya Savaşı sonuçlandıktan sonra Coventry şehri yeniden planlanıp sanki yeniden yapıldı. Bu şehir gelişmesinin stratejisini tasarlayan şehir plancısı mimar "Donald Gibson" idi.
Bu stratejik plana uygun olarak hem yerel idareye ait kiralık sosyal evler ve hem de özel sektörün satmak için yaptığı evler ile Coventry'de büyük yeni semtler oluşturdu. Bu yeni semtler kısmen hava bombardımanından ziyan görmüş evlerin yerine yapıldı; kısmen de eskimiş ve yeni hayat standartlarına uygun olmayan evlerin yıkılıp yerlerine modern yeni evlerinin yapılması şeklinde oluştu. Bu arada yapılan yeni evler arasında güney Canley'de yaptırılan prefabrike evlerden oluşan bir semt bulunmaktadır. Bu evlerin planlanmaları devamlı uzun süreli içinde yaşanmaya elverişli olmayacağı kabul edilmişti. Bu prefabrike evler planlanma miyatlarını çoktan doldurmuş olmakla beraber günümüzde bile içlerinde yaşanmakta ve bu evlerde hala yaşayanlar tarafından sevilmektedirler. II, Dünya Savaşı'ndan sonraki gelişmelerin ortaya çıkardığı bu yeni semtler Radford, Coundon, Canley ve Stoke Heath adlarını taşımaktadır.
Coventry'nin yeni merkezi de Donald Gibson tarafından yeniden tasarlanıp yapıldı. Bu şehir plancının en önemli katkılarının başında Coventry merkez şehir çarşısı ve alışveriş merkezi olan "Precinct"'in, o zaman Avrupa için pek yeni kavram olarak, sırf yayalara mahsus olarak kullanılması ve dükkânlar için kamyonlarla yapılan lojistik desteğin yayalardan ayrı ve uzak olarak dükkânların arkasından sağlanmasıdır.

Bombardıman'dan yıkılıp sadece dış duvarları ve ana çan kulesi ayakta kalan Orta Çağ'dan kalan tarihsel Coventry St Micheal (Melek Mikail) Katedrali yerine eski yıkık dört duvara dönüşmüş katedralin yenilenmesinde de Coventry, katedralleri harpte yıkılmış diğer Avrupa şehirlerinden farklı bir tutum göstermiştir. Genellikle katedrali ve eski büyük merkezi kiliseleri harap olan Avrupa şehirleri eski katedrallerinin tıpatıp kopyası olan eski katedraller ve büyük kiliselerden kalma parçaların hepsini tekrar kullanıp eski planlara göre ve eski usul malzemeler kullanılarak yeniden katedral veya büyük kilise binaları inşa etmeyi tercih etmişlerdi. Coventry ise buna karşıt bir tutum göstermiştir. Eski yıkık katedralin dört duvarı biraz pekiştirilerek yıkık halde bırakıldı. Yıkıntılardan bir açık hava sunağı yapıldı ve üzerine eski katedralin yanmış tavan kirişlerinden yapılmış "Yanarak Kömürleşmiş İstavroz (Charred Cross)" monte edildi. Eski Ortacağlar can kulesi yıkılmadan kalmıştı. Bu yıkık katedralin mevki yanına modernist mimarı akımına göre modern mimar Sir "Besil Spence" tarafından tasarlanan modern bir katedral yapıldı. Yeni Coventry Katedrali, yanında yıkık dört duvardan ve eski çan kulesinden oluşan eski katedral harabesi bulunan; tümüyle mode

Creswell Crags, Derbyshire ve Nottinghamshire arasındaki sınırda, Creswell ve Whitwell köylerinin yakınında, kapalı bir kireç taşı geçididir. Dağ geçidindeki uçurumlar, son buzul çağında yaklaşık 43.000 ila 10.000 yıl önce mesken tutulmuş birkaç mağara içermektedir. Mağaralar, Avrupa'nın en kuzeyindeki mağara sanatı örneklerini içermektedir. Binlerce yıl boyunca biriken zengin çökeltiler dizisinde bulunan yerleşim kanıtı, tarih öncesi insanların Geç Pleistosen döneminde topraklarının en kuzey sınırlarında nasıl yaşamayı başardığını göstermede uluslararası alanda benzersiz olarak kabul edilmektedir.
Mağaralar, Musteryen, ön-Solutreyen, Creswellyen ve Maglemosyan kültürlerinden çakmaktaşı aletlerin kanıtlarını içeren yerleşim katmanlarını içermektedir. Üst Paleolitik ve Mezolitik dönemlerde mevsimsel olarak göçebe insan grupları tarafından mesken olarak kullanılmıştır. Neolitik Çağ, Tunç Çağı, Roma ve Orta Çağ sonrası faaliyetlerin kanıtlarına da rastlanılmıştır. 50.000-60.000 yıl önce gerçekleşen Neandertal yerleşimine, yaklaşık 32.000 yıl önce kısa bir Gravettian yerleşimine ve yaklaşık 14.000 yıl önce Magdalenian döneminde tüm ana mağaraların yerleşim dgördüğüne dair kanıtlar bulunmuştur.
Benzersiz özelliklerinin bir sonucu olarak Creswell Crags, Özel Bilimsel İlgi Alanı (SSSI) olarak belirlenmiştir. Ayrıca potansiyel bir Dünya Mirası Alanı olarak öne sürülmüştür.

Bahn, P. "Cresswell Mağaraları Kaya Sanatı", Ek VII: Beckensall, S., (2009), Britanya'da Prehistorik Kaya Sanatı, Stroud, Amberley Publishing, 978 1 84868 626 7 .
Dawkins (1877). "On the Mammal-fauna of the Caves of Creswell Crags". Quarterly Journal of the Geological Society. 33: 589-612. doi:10.1144/GSL.JGS.1877.033.01-04.35. 12 Ocak 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi19 Aralık 2020  – wikisource vasıtasıyla. 
Dawkins (1879). "Further discoveries in the Cresswell Crags". Quarterly Journal of the Geological Society. 35: 724-735. doi:10.1144/GSL.JGS.1879.035.01-04.52. 
AWG Pike, M. Gilmour, P. Pettitt, R. Jacobi, S. Ripoll, P. Bahn ve F. Muñoz (2005) "Creswell'deki Paleolitik kaya sanatının yaşının doğrulanması," Journal of Archaeological Science 32, 1649 –1655.

Creswell Crags web sitesi 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mağara sanatı üzerine BBC Haber makalesi 31 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Radio 4 Programını Dinle - Gizemleri Ortaya Çıkarma 1 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Radyo 4 Programını Dinle - Doğa, Hayvan Görüntüsü 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Historic England. "İğne Deliği Mağarası, Grundy Ana Salonu ve Robin Hood Mağarası (1003770) dahil Creswell Gorge'daki Paleolitik ve daha sonraki tarih öncesi yerler". İngiltere Ulusal Miras Listesi.
Historic England. "Boat House Mağarası ve Kilise Deliği Mağarası (1006384) dahil olmak üzere Creswell Gorge'daki Paleolitik ve sonraki tarih öncesi yerler". İngiltere Ulusal Miras Listesi.

Cumbria, İngiltere'nin kuzey-batısında idarî bakımdan shire tipi bir county'dir. County'nin idarî merkezi, Carlisle şehridir.
Birleşik Krallık'taki en önemli doğa harikalarından sayılan Göller Yöresi Millî Parkı, Cumbria sınırları içinde bulunur. Bölge, yıllar boyunca hem yerli hem yabancı yazarlara, müzisyenlere ve diğer sanatçılara ilhâm vermiştir. Hadrian Duvarı'nın bir kısmı bölgenin kuzeyinden, Carlisle yakınlarından geçer.

Cumbria kuzeyde İskoçya, doğuda County Durham ve Northumberland, güneydoğuda Kuzey Yorkshire, güneyde Lancashire ve batıda İrlanda Denizi ile çevrilidir. Yüzölçümü 6.768 km² olan Cumbria'da 2007 nüfus tahminlerine göre 498.800 kişi yaşamaktadır.
County'nin büyük bölümü dağlıktır. Britanya adasının en yüksek noktası olan 978 m. yükseklikteki Scafell Pike burada yer alır. Bu tepelerin arasında bölgeye turistik değer katan çok sayıda küçük göl yer alır.
County, batıda İrlanda Denizi'ndeki Morecambe Körfezi, doğuda Pennine Dağları, kuzeyde Solway Firth ve Solway Ovası tarafından çevrelenmiştir.

Cumbria Kontluğu nüfusu genellikle kırsal alanlara yayılmış olarak yaşamaktadır. County, İngiltere'de törensel county'ler arasında en düşük nüfus yoğunluğu gösterenidir. Bölgede yer alan 2 yerleşim yerinin nüfusu 50.000 kişi üzerinde; 3 yerleşim yerinin nüfusu 20.000 ile 50.000 kişi arasında ve 3'ünün nüfusu da 10.000 ile 20.000 kişi arasındadır. Cumbria'da en yüksek nüfus olan ve ve "şehir" statüsü taşıyan tek yerleşim yeri, bölgenin kuzeyinde bulunan ve county'nin merkezi olan Carlisle'dir. Bunu takip eden kent county'nin güneybatısında olan Barrow-in-Furness'tır.
Cumbria County, 1972'de kurulmakla beraber, o zaman içine dahil olan eski yerel idareler için nüfus sonuçları elde bulunduğu için, yapılan yeni hesaplarla Cumbria sınırları içindeki nüfusun 10 yıllık nüfus sayımlarına göre nasıl değiştiği bulunmuştur. Cumbria için 19. ve 20. yüzyıllardaki nüfus sayımlarına göre nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Cumbria County, aynı zamanda diğer countylere oranla en az etnik değişiklik gösteren nüfusa sahiptir. 2011 nüfus sayımı için 2009'da yapılan deneysel ön araştırmalarda Cumbria County nüfusunun yaklaşık %95,1 oranı (Cumbria nüfusunun yaklaşık 470.900-495.000 kişi) kendilerini "Beyaz Britanyalı" olarak tanımlamışlardır. Fakat county'de bulunan nispeten yüksek nüfuslu kent ve kasabalardaki etnik yapının İngiltere ortalamasına yakın olduğu görülmektedir. Ayrıca Cumbria'da bulunan etnik azınlıklara dahil nüfus, İngiltere ortalama artış hızından iki misli daha hızla artış göstermektedir.
Cumbria nüfusu içinde inanılan dinler arasında başta büyük oranla Hristiyanlık gelmekte, bunu azınlık dinleri olarak Budizm ve İslam takip etmektedir.

Cumbria County, yüzölçümü itibarıyla İngiltere'deki en büyük üçüncü county'dir. Yerel idare olarak iki seviyeli büyükşehir olmayan kontluktur, yani "shire" tipi kontluktur. Ikinci seviyede olan 6 metropoliten olmayan yerel idare bölgesi (district) Cumbria County''ye bağlıdır. Bunlar Barrow-in-Furness (borough), South Lakeland, Copeland, Allerdale, Eden ve Carlisle Şehri'dır. İdarî maksatlarla bu ikinci seviyede yerel bölge idareleri üç gruba ayrılmıştır: "Doğu" grubu, Carlisle Şehri ve Eden, "Batı" grubu Allerdale ve Copeland, "Güney" ise South Lakeland ve Allerdale'den oluşur.

Bu törensel kontluk içinde bulunan tek seviyeli metropoliten bölge ve şehirler içinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi şöyle verilebilir:

Cumbria, Avam Kamarası'na Carlisle, Penrith & The Border, Workington, Copeland, Westmorland ve Lonsdale ile Barrow-ve-Furness secim bölgelerini temsilen altı milletvekili gönderir.

Cumbria'da bulunan "bölgeler" ve yerleşkeler dış ülkelerde bulunan yerleşkelerle "kardeş şehir" bağlantıları kurmuşlardır. Cumbria'da "Copeland" bölgesi ve "Barrow-in-Furness" kenti bu türlü bağlantıları bulunmayan Cumbria yerleşkeleridir. Şu listede kardeş şehir bağlantıları ayrıntıları ile gösterilmektedir:

Kuzey-Batı İngiltere
Carlisle

Curlie'de Cumbria (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
The Cumbria online forum. (İngilizce)
Resmi Turizm Ofisi Websitesi24 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Cumbria Turistik ve Tarihsel Websitesi (İngilizce)
Yerel Cumbria enformasyonu websitesi  (İngilizce)

Lindisfarneli Cuthbert (MS 634-20 Mart 687), Northumbrialı Anglosakson bir keşiş, piskopos ve aziz. Cuthbert, bugün kuzeydoğu İngiltere ve güneydoğu İskoçya'da bulunan Northumbria Krallığı'ndaki Melrose ve Lindisfarne manastırlarıyla ilişkiliydi. Hem yaşamı boyunca hem de ölümünden sonra, Durham Katedrali'ndeki mezarı merkezli bir kült ile Kuzey İngiltere'nin popüler bir Orta Çağ azizi haline geldi. Cuthbert, Northumbria'nın koruyucu azizi olarak kabul edilir.

Prosopography of Anglo-Saxon England'da Cuthbert 1
A Brief Life and History of St. Cuthbert by John Butcher, Melrose Historical Society
Bede. "iv.27 – iv.32". Historia ecclesiastica gentis Anglorum.  (Leo Sherley-Price (trans.) (2008). The Ecclesiastical History of the English People. Penguin Classics. ss. 256-65. )
St. Cuthbert Hagiography

Germen mitolojisi de dahil olmak üzere Germen folklorunda cüce, dağlarda ve yeryüzünde yaşayan bir varlıktır. Bu varlık; bilgelik, demircilik, madencilik ve zanaatkarlık ile çeşitli şekillerde ilişkilidir. Cüceler bazen kısa ve çirkin olarak tanımlanırken bazı bilim insanları, bunun varlıkların komik tasvirlerinden kaynaklanan daha sonraki bir gelişme olup olmadığını sorgulamıştır. Cüceler; modern popüler kültürde, çeşitli medyada tasvir edilmeye devam etmektedir.

İskandinav mitolojisi, Şiirsel Edda (13. yüzyılda daha önceki geleneksel kaynaklardan derlenmiştir) ile Nesir Edda'da (13. yüzyılda Snorri Sturluson tarafından yazılmıştır) belirtildiği gibi, bu varlıkların kökenlerini farklı şekillerde ele almaktadır. Şiirsel Edda şiiri Völuspá, cücelerin Brimir varlığının ilkel kanı ile Bláinn'in  (genellikle ilkel varlık Ymir için kullanılan isimlerden biri) kemiklerinin ürünü olduğunu ayrıntılarıyla anlatır. Şiirsel Edda ile Nesir Edda, 100'den fazla cüce ismi içerirken Nesir Edda dört cüce Norðri, Suðri, Austri ve Vestri'ye (Eski Norsçada 'Kuzey, Güney, Doğu ve Batı') kozmolojik bir rol verir: gökyüzünü tutma görevi. Buna ek olarak bilim insanları Svartálfar'ın (Eski Norsçada "kara elfler") cücelerle aynı varlıklar gibi göründüğünü çünkü her ikisinin de Nesir Edda'da Svartálfaheimr sakinleri olarak tanımlandığını belirtmiştir.
Şiirsel Edda ve Nesir Edda'da cüce olarak açıkça tanımlanabilen çok az varlık mevcutken bunların oldukça farklı rolleri vardır. Heimskringla'nın ilk bölümü olan Ynglinga destanındaki Kral Sveigðir'in hikâyesinde anlatılanlara göre cüceler ilk önce metal işçiliği ve ayrıca ölümle ilişkilidirler, ayrıca korudukları dağlardaki kapılar, dünyalar arasındaki kapılar olarak kabul edilebilir. Alvíss adında bir cüce, Thor'un kızı Þrúðr'ın evlilikteki eli olduğunu iddia eder fakat gün ağarıncaya kadar konuşur ve bazı trol hikâyelerinde anlatıldığı gibi taşa dönüşür.
Cermen halklarının Hristiyanlaştırılmasından sonra, Avrupa'nın Germen dillerinin konuşulduğu bölgelerinin folklorunda cüce hikâyeleri anlatılmaya devam etti. Sonraki efsanevi sagalarda cüceler, demirciliğin yanı sıra iyileştirmede de beceri gösterirler. İlk dönem İskandinav kaynaklarında cücelerin kısa olduklarından söz edilmez ancak efsanevi sagalarda "küçük ve genellikle çirkindirler". Anatoly Liberman, cücelerin başlangıçta daha az doğaüstü varlıklar olarak düşünülmüş olabileceğini ve Hristiyanlaştırmadan sonra kelimenin tam anlamıyla küçüklük haline geldiğini öne sürmüştür. Eski Norsçada cüce isimleri arasında Fullangr ('yeterince uzun') ve Hár ('yüksek') yer alırken Anglo-Sakson deyimleri, nanus ve pygmaeus ('pigme') gibi Latince terimleri ifade etmek için dweorg sözcüğünü kullanmıştır.
Folklorda cüceler genellikle uzun sakallı yaşlı adamlar olarak tanımlanır. Dişi cücelerden neredeyse hiç bahsedilmez. Cüce Dvalinn'in kızları vardır ve 14. yüzyıl romantik sagası Þjalar Jóns, Eski Norsçada dyrgja'nın dişil formunu verir ancak Grimm'in Teutonic Mythology'de bahsettiği birkaç folklor örneği diğer varlıklar olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte, İsveç baladı "Herr Peder och Dvärgens Dotter"da (İsveççe 'Sir Peder ve Cücenin Kızı'), doğaüstü baştan çıkarıcı rolü bir cücenin kızı oynar.

Grimm Kardeşler'in peri masalı Pamuk Prenses'te yedi cüce vardır. Walt Disney'in hikayeden uyarlanan 1937 yapımı filmi, günümüzün en bilinen uyarlamalarından biridir.
Modern kurgudaki cücelerin çoğu, cücelerin elflerden ayırt edildiği J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi'ni yakından takip eder. Çoğu modern fantezi medyası, TSR'nin Dungeons & Dragons'ından başlayarak bu ayrımı sürdürmüştür. C. S. Lewis'in Narnia Günlükleri'nde de hem kitaplarda hem de film uyarlamalarında cüceler yer alır.

David Herbert Richards Lawrence (11 Eylül 1885, Eastwood, Nottinghamshire, İngiltere - 2 Mart 1930, Vence, Fransa), İngiliz, romancı, şair ve deneme yazarıdır.
D. H. Lawrence, 20. yüzyılın en çarpıcı ve tartışmalı yazarlarından biridir. Hem özel hayatıyla hem de eserleriyle dönemine damgasını vurmuş, edebiyat dünyasında derin izler bırakmış, edebiyata tutku, cinsellik ve insanın iç dünyası üzerine derinlemesine bir bakış açısı getirmiştir.
20. yüzyıl İngiliz edebiyatında işçi sınıfından bir aileden gelen ilk önemli yazar olan D. H. Lawrence, çağının ilerisinde bir bakış açısıyla, modernite, endüstrileşme, cinsellik, duygusal sağlık, canlılık, kendiliğindenlik ve içgüdü gibi konuları ele aldığı yapıtlarıyla yerleşik tutucu çevrelerin tepkilerini üzerine çekmiş ve tanınmış romanları - Sons and Lovers (Oğullar ve Sevgililer), The Rainbow (Gökkuşağı), Women in Love (Âşık Kadınlar) ve Lady Chatterley's Lover (Lady Chatterley'in Sevgilisi) - sansür davalarına konu olmuştur.
Roman, şiir, tiyatro oyunları, denemeler, gezi kitapları, edebiyat eleştirileri, yazmış, çeviriler yapmıştır. Eserlerinde modernizm ve endüstrileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi üzerinde durmuştur.

Lawrence, 1885 yılında İngiltere'nin sanayi bölgelerinden birinde yer alan bir madenci kasabasında dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren yaşadığı çevrenin etkisiyle doğa ve insan ilişkileri üzerine yoğunlaşan bir bakış açısı geliştirdi. Zorlu bir çocukluk geçiren Lawrence, maden işçisi babasıyla yaşadığı sorunlar ve sınıf atlama çabalarıyla şekillenen bir kişiliğe sahipti. Babasıyla olan gergin ilişkisi ve yaşadığı sağlık sorunları, ilerleyen yıllarda eserlerine yansıyacak derin izler bıraktı. Nottingham Üniversitesi'nde okudu. Sağlığı zayıf olan Lawrence, genç yaşta öğretmenlik yapmaya başladı. Bu dönemde edebiyata olan ilgisini keşfetti ve ilk öykülerini yazmaya başladı. Ancak, eserlerinin geleneksel ahlak değerlerine meydan okuması nedeniyle sık sık eleştirilere maruz kaldı.
Lawrence, 1912'de Nottingham'da öğretmeni profesör Ernest Weekley'nin aristokrat Alman karısı Frieda ile tanıştı, ona aşık oldu ve birlikte Almanya'ya gittiler. Lawrence orada casusluk yapmaktan tutuklandı ve Frieda'nın babasının müdahalesinin ardından çift, Alpler üzerinden güneye, İtalya'ya geçti. Frieda, 1914'te boşandıktan sonra Lawrence ile evlendi. Birinci Dünya Savaşı sırasında sağlık sorunları nedeniyle askere alınamayan Lawrence, karısı Frieda ile birlikte Avrupa'yı dolaşmaya başladı. Bu dönemde yazdığı eserler, daha önceki çalışmalarından daha cesur ve deneysel bir üsluba sahipti. Ancak, bu eserler de sansürlendi ve toplum tarafından büyük tepki gördü. Eşi Frieda ile olan evliliği, hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Frieda, Lawrence'ın özgür ruhlu ve tutkulu bir yazar olmasında büyük etkisi olan bir kadın oldu. Çift, Avrupa ve Amerika'da uzun süreler yaşadı ve bu sayede farklı kültürleri tanıma fırsatı buldu. 1919'da önce İtalya, sonra Seylan ve Avustralya'ya gitti. 1922'de New Mexico'ya yerleşti. Ancak 1925'te sağlık sorunları nedeniyle İtalya'ya döndü.
Lawrence, hayatının büyük bir kısmını seyahat ederek geçirdi. İtalya, Avustralya ve Meksika gibi farklı ülkelerde yaşadı. Bu süreçte hem fiziksel hem de ruhsal olarak birçok zorluk yaşadı. Ancak, bu deneyimler onun yazılarını daha zengin ve evrensel kıldı. Bu seyahatler, onun dünya görüşünü genişletmiş, farklı kültürleri tanıma fırsatı bulmuş, bu ülkelerin kültürlerinden etkilenmiş ve eserlerine yeni ufuklar açmıştır.
Lawrence, hayatı boyunca .çeşitli sağlık sorunlarıyla uğraşmıştır; özellikle akciğer hastalığı, yazma hayatını olumsuz etkiledi. Hayatının son yıllarını İtalya'da geçiren Lawrence, burada yazmaya devam etmiştir. 1930'da, henüz 44 yaşındayken tüberküloz hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Lawrence'ın yazınsal hayatı, sürekli bir arayış ve değişim içinde olmuştur. Eserlerinde, bireyin toplum içindeki mücadelesini, cinselliğin özgürleştirici gücünü ve insanın doğayla olan ilişkisini mercek altına almıştır. Lawrence, toplumsal normları ve kurumları eleştirir. Sınıf farkları, sanayileşme ve modern yaşamın insan üzerindeki olumsuz etkilerini eserlerinde işler. Cinselliği, insanın temel bir dürtüsü olarak görür ve bu konuda tabuları yıkar. Eserlerinde, aşk, evlilik ve cinsel ilişkiler üzerine derinlemesine analizler yapar. Yapıtlarında, doğayı insanın bir parçası olarak görür ve insanın doğayla olan ilişkisini yeniden kurmasının önemini vurgular.
Genç yaşta şiirler yazmaya başlayan Lawrence, kısa süre içinde dikkatleri üzerine çekti. İlk romanı olan Ak Tavus Kuşu (The White Peacock, 1911) ile edebiyat dünyasına adım attı. Bu romanında, doğa ve insan arasındaki bağa vurgu yaparak, dönemin edebiyat anlayışına yeni bir soluk getirdi.
Lawrence'ın eserleri, cinsellik, güç, doğa ve insan ilişkileri gibi evrensel temalara odaklanır. Romanları, öyküleri ve şiirleriyle edebiyata yeni bir bakış açısı getirmiştir. Lawrence'ın dili, duygusal ve şiirseldir. Doğayı ve insan bedenini canlı bir şekilde tasvir eder. Eserlerinde psikolojik derinlik ve felsefi sorgulamalar ön plandadır. Lawrence'ın eserlerinin en belirgin özelliği, tutku ve ayaklanma temalarıdır. Yazar, cinsellik, aşk, güç ve özgürlük gibi temel insan duygularını cesurca ve açıklıkla ele almıştır. Eserlerinde, toplumsal normlara ve kurallara karşı çıkan bireylerin mücadelesini anlatır.
"Leydi Chatterley'in Sevgilisi", "Gökkuşağı", "Oğullar ve Sevgililer" gibi romanları, dönemin toplumsal tabusunu yıkarak büyük yankı uyandırmıştır. Eserlerindeki açık ve dürüst cinsellik tasvirleri, sansürlere uğramasıyla sonuçlanmıştır.
Klasik gerçekçilik ile modernizm arasında bir köprü görevi yapmıştır. İlk şiirleri 1909'da, ilk romanı 1911'de, ilk hikâye kitabı ise 1914'te yayımlandı. Yazarlık kariyeri boyunca yazdığı sekiz oyundan hiçbiri yaşarken yayınlanmadı.
Leydi Chatterley'in Sevgilisi, Lawrence'in cinsellik ve sınıf farkları konularını ele alan en çarpıcı eserlerinden biridir. Yayınlandığı dönemde büyük skandal yaratmış ve birçok ülkede yasaklanmıştır. Roman, bir aristokrat kadın ile malikanelerinde bekçilik yapan bir adamın yasak aşkını ve toplumsal normlara karşı gelmelerini anlatır.
Lawrence'ın otobiyografik öğeler taşıyan Gökkuşağı adlı romanında, çocukluk ve gençlik yıllarındaki deneyimlerini anlatır. Roman, İngiltere'nin sanayi devrimiyle değişmekte olan Midlands bölgesindeki bir köylü ailesinin hayatını ve yazarın bu çevreden kopuşunu konu alır.
D.H. Lawrence'ın en bilinen romanlarından biri olan Oğullar ve Sevgililer, yazarın kendi çocukluğundan ve ailesinden izler taşıyan bu otobiyografik roman, bir madencinin oğlu olan Paul Morel'in karmaşık aile ilişkilerini ve tutkulu aşklarını anlatır. Oidipus kompleksini edebiyatta başarılı bir şekilde işleyen önemli bir yapıt olarak kabul edilen. roman, aynı zamanda Viktorya dönemi İngiltere'sindeki sınıf farklılıkları, sanatsal yaratıcılık ve bireysel özgürlük gibi temaları da derinlemesine inceler.
D. H. Lawrence, cesur ve özgün bakış açısıyla edebiyata önemli katkılar sağlamıştır. Eserlerinde, insanın iç dünyasını mercek altına almış ve cinsellik, aşk, ölüm gibi evrensel temaları derinlemesine işlemiştir. Bugün bile ilgiyle okunan yapıtlarıyla, edebiyat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Lawrence, modernizmin önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. Eserleri, James Joyce, Virginia Woolf gibi yazarları etkilemiştir.
D. H. Lawrence, 20. yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir. Eserleri, günümüzde de okunmaya ve tartışılmaya devam etmektedir. Lawrence'ın cesur ve özgün bakış açısı, birçok yazarı etkilemiş ve edebiyat dünyasına yeni ufuklar açmıştır.

Ak Tavuskuşu (1911)
İzinsiz (1912)
Oğullar ve Sevgililer (1913)
Prusyalı Subay ve Başka Öyküler (1914)
Gökkuşağı (1915)
Âşık Kadınlar (1920)
Lady Chatterley'in Sevgilisi (1928)
Ölen Adam (1931)

Urgan, Mîna (1997). D. H. Lawrence: İnceleme. Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-975-363-637-7.

Daniel Wroughton Craig  (d. 2 Mart 1968), Casino Royale (2006) ile başlayan ve Ölmek için Zaman Yok'a (2021) kadar devam eden beş filmde gizli ajan James Bond'u canlandırarak uluslararası ün kazanan İngiliz oyuncudur.
Londra'daki National Youth Theatre'da eğitim gördükten ve 1991 yılında Guildhall School of Music and Drama'dan mezun olduktan sonra Craig kariyerine sahnede başladı. Tek Olmanın Gücü (1992) adlı drama ve Fırlama Şövalye (1995) adlı aile filmiyle sinemaya adım atan Craig, asıl çıkışını Our Friends in the North (1996) adlı drama dizisindeki rolüyle yaptı. Elizabeth (1998), Lara Croft: Tomb Raider (2001), Azap Yolu (2002), Bir Dilim Suç (2004) ve Münih (2005) gibi filmlerdeki yardımcı rolleriyle öne çıktı.
2006 yılında, eleştirmenler tarafından olumlu karşılanan ve Craig'e BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü adaylığı kazandıran Bond serisinin yeniden başlatılması olan Casino Royale'de James Bond rolünü üstlendi. O zamandan bu yana Bond dışındaki rolleri arasında fantastik film Altın Pusula (2007), drama Direniş (2008), bilimkurgu Western Kovboylar ve Uzaylılar (2011), gizem gerilim filmi Ejderha Dövmeli Kız (2011), soygun filmi Şanslı Logan (2017) ve kendisine Altın Küre Ödülü adaylığı kazandıran gizem komedisi Bıçaklar Çekildi (2019) yer almaktadır.
2011 yılında Harold Pinter'ın Aldatma oyununun yeniden canlandırılmasında eşi aktris Rachel Weisz ile birlikte Broadway'deki ilk çıkışını yaptı. 2016 yılında New York Theatre Workshop yapımı Othello'da rol aldı. 2022'de Ruth Negga ile birlikte Macbeth'in başrolünde oynamak üzere Broadway'e geri döndü.

1992'de Craig, aktris Fiona Loudon ile evlendi; 1994'te boşanmadan önce bir kızları oldu. Daha sonra Alman aktris Heike Makatsch ile yedi yıl süren bir ilişkiye başladı. Daha sonra film yapımcısı Satsuki Mitchell ile çıktı. Craig'in arkadaşı Mark Strong akıcı Almanca konuşuyor ve 1997'de Obsession'da "İngiliz aksanıyla Almanca" gerektiğinde Craig'in sesinin Almanca dublajını yaptı. Strong ve Craig daha önce birlikte yaşadılar, arkadaş oldular ve BBC dizisi Our Friends in the North'ta birlikte rol aldılar. Craig aynı zamanda Strong'un oğlu Roman'ın da vaftiz babasıdır.
Craig ve aktris Rachel Weisz birbirlerini Les Grandes Horizontales (1994) filminde birlikte çalıştıklarından beri tanıyorlardı. Aralık 2010'da çıkmaya başladılar ve 22 Haziran 2011'de New York'ta Craig'in kızı ve Weisz'in oğlu da dahil olmak üzere yalnızca dört misafirin katılımıyla özel bir törenle evlendiler. 1 Eylül 2018'de çiftin ilk çocukları olan kızlarının dünyaya geldiği bildirildi.
Ocak 2018'de Craig, Brooklyn, New York'ta 6 milyon doları aşan bir meblağ karşılığında bir ev satın aldı. Kendisi Liverpool'un sıkı bir taraftarıdır ve aynı zamanda bir ragbi hayranıdır; 2013'te İngiliz ve İrlanda Lions turunu izlemek için Avustralya'ya gitmiştir.
Craig 2019'da Amerikan vatandaşlığı aldığını duyurdu.
Craig, film ve tiyatroya yaptığı hizmetlerden dolayı 2022 Yeni Yıl Onurlarında Aziz Michael ve Aziz George Nişanı'nın Refakatçisi olarak atandı.

IMDb'de  Daniel Craig 
Daniel Craig çok detaylı biyografisi (Tiscali Film & TV den)
Cover story on Daniel Craig in Men's Vogue
Bond başlıyor Kişisel Röportajı, Parade Magazine 26 Ekim 2008 25 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aktör hakkında Bond haberleri 17 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sir Daniel Michael Blake Day-Lewis (d. 29 Nisan 1957), İngiliz emekli oyuncu. Genellikle sinema tarihinin en büyük aktörlerinden biri olarak tanımlanan Day-Lewis, kırk yılı aşan kariyeri boyunca üç Akademi Ödülü, dört BAFTA Ödülü, üç Ekran Oyuncuları Derneği Ödülü ve iki Altın Küre Ödülü de dahil olmak üzere çok sayıda ödül aldı. Day-Lewis, 2014 yılında tiyatroya hizmetlerinden ötürü şövalyelik unvanı aldı.
Londra'da doğup büyüyen Day-Lewis, üç yıl boyunca devam ettiği Bristol Old Vic Tiyatro Okulu'na kabul edilmeden önce Ulusal Gençlik Tiyatrosu'nda sahne aldı. Bristol Old Vic'teki geleneksel eğitimine rağmen, rollerine sürekli bağlılığı ve araştırmasıyla tanınan bir metot oyuncusu olarak kabul edilir. Özel hayatını koruyan oyuncu, nadiren röportaj vermekte ve çok az sayıda kamuoyu önüne çıkmaktadır.
Day-Lewis, 1980'lerin başlarında tiyatro ve film arasında gidip geldi, Royal Shakespeare Company'ye katıldı ve Romeo ve Juliet'te Romeo Montague ve Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda Flüt rollerini oynadı. Londra'daki Ulusal Tiyatro'da 1989'da Hamlet'te başrolü oynarken, Hamlet'in babasının hayaletinin göründüğü bir sahnede fenalaşarak sahneyi yarıda bıraktı ve bu sahnedeki son görüntüsü oldu. Gandhi (1982) ve The Bounty (1984) filmlerindeki yardımcı rollerinin ardından, My Beautiful Laundrette (1985), Manzaralı Oda (1985) ve Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (1988) filmlerindeki çığır açan performanslarıyla beğeni kazandı.
Sol Ayağım (1989), Kan Dökülecek (2007) ve Lincoln (2012) filmlerindeki rolleriyle Akademi Ödülleri kazandı. Oscar'a aday gösterilen diğer rolleri ise In the Name of the Father (1993), New York Çeteleri (2002) ve Phantom Thread (2017) filmleridir. Diğer önemli filmleri arasında Son Mohikan (1992), Masumiyet Çağı (1993), The Crucible (1996) ve The Boxer (1997) sayılabilir. 1997'den 2000'e kadar oyunculuktan emekli oldu ve İtalya'da ayakkabı ustası çırağı olarak yeni bir meslek edindi. Oyunculuğa geri dönmesine rağmen 2017 yılında tekrar emekli olduğunu açıkladı. Aktör, Ekim 2024'te oğlu Ronan Day-Lewis'in ilk uzun metrajlı filmi Anemone için yeniden oyunculuğa geri döndü.

29 Nisan 1957'de İngiltere'de doğdu. Gerçek adı Daniel Michael Blake Day-Lewis'dir. Sanatçı bir aileden geliyordu. Babası Cecil Day-Lewis, İngiltere hükûmetince devlet törenleri için şiir yazması için atanan bir şairdi. İkinci evliliğini yaptığı aktris Jill Balcon'dan dünyaya gelen Daniel Day-Lewis'in dedesi Sir Michael Balcon da İngiliz sinemasının en önemli isimlerinden biriydi ve ünlü yapım şirketi Ealing Studios'un başındaydı. Büyük ablası Tamasin Day-Lewis ise belgesel filmi yapımcısıydı.
Daniel 2 yaşındayken, Day-Lewis ailesi Londra’dan, Greenwich’teki Croom's Hill’e taşındı. Çocukluk yılları bu kentte geçen Daniel, 15 yaşındayken babasını kaybetti. O doğduğunda 53 yaşında olan babası, Daniel’le sağlık sorunları yüzünden pek ilgilenememişti. Daha sonraları Daniel, babasıyla daha yakın bir ilişki kuramadığı için pişman olacaktı.
Greenwich’teki çocukluk yıllarında arkadaşlarına gösterişli biri olduğunu düşündüğü için kabadayılık yapan Day-Lewis’in, bölgenin farklı aksanını ve özelliklerini benimsemesi uzun sürmedi. Daniel Day-Lewis daha sonraları bu dönemle ilgili olarak, kural, kanun tanımayan bir çocuk olduğunu, marketlerden eşya çaldığını söyleyecekti.
1968’te Day-Lewis ailesi, zapt etmekte güçlük çektikleri oğullarını, Kent şehrindeki Sevenoaks Boarding School’a gönderdiler. Okulundan nefret eden Daniel, o dönemde daha sonraları tutkusu haline gelicek 2 konuyla ilgilenmeye başladı: Ağaç işçiliği ve oyunculuk. “Cry, The Beloved Country” adlı oyunda canlandırdığı ufak rol için yüzünü siyaha boyaması gerekmişti. Dolayısıyla onun beyaz perdede göründüğü ilk rolü Cry, The Beloved Country değil, John Schlesinger'ın yönetmenliğini yaptığı Sunday Bloody Sunday(1971) oldu. Böylelikle, Daniel henüz 14 yaşındayken, ilk sinema deneyimini yaşadı. Oyunculuk yapmanın cennette olmak gibi bir his olduğunu söylüyordu.
2 yıl sonra hep okumak istediği Petersfield'daki Bedales School'a yazıldı. 1975'te mezun olduktan sonra ele avuca sığmaz karakteri değişen ve daha ciddi davranmaya başlayan Day-Lewis, profesyonel olarak National Youth Theatre'da çalışmaya başladı. Sahnede oldukça başarılı olmasına rağmen, perde arkasını rahatsız edici bulduğu için, doğramacı olmaya karar verdi. Ancak 5 yıllık çıraklık dönemi için yaptığı müracaat kabul edilmeyince Bristol Old Vic Theatre School'a kaydoldu. Eğitimine devam ettiği 3 yıl süresince de okulun tiyatrosunda oynuyordu. Day-Lewis, daha sonraları In The Name Of The Father' da başrolü paylaşacağı Pete Postlethwaite'ın da yedek oyuncusuydu.

On bir yıl aradan sonra ilk defa kamera karşısına geçtiği film 1982 yapımı Gandhi oldu. Ancak filmografisinde ufak tefek rollerden sıyrıldığı ilk film "The Bounty" ydi. "My Beautiful Laundrette" ve "A Room with a View"(1985) filmlerinde gösterdiği performanslarla, New Yorklu film eleştirmenleri, "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" oskarını Daniel Day Lewis'in hak ettiği yorumunda bulundular.
1987'de yönetmen Peter Kaufman tarafından Milan Kundera'nın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan The Unbearable Lightness of Being'de Juliette Binoche ve Lena Olin'le başrolleri paylaştı.
1989'da yönetmenliğini Jim Sheridan'ın yaptığı ve sadece sol ayağını kullanarak yaşamını devam ettiren bir yazarı canlandırdığı My Left Foot, Daniel Day Lewis'e en iyi erkek oyuncu oskarını kazandırdı. Bu zor rolün üstesinden başarıyla gelen aktör, artık Hollywood'un da yeni favorisiydi.

1993'te çok sevdiği İrlanda'ya taşındı. İrlanda vatandaşlığına geçtiğini açıkladı.
The Last of the Mohicans, The Age of Innocence, In the Name of the Father filmlerindeki birbirinden başarılı oyunculuğuyla dünyanın en iyi aktörlerinden biri haline geldi. Ona sık sık İngiltere'nin Robert De Niro'su deniyordu, ancak konuyla ilgili olarak bir röportajında, De Niro'nun onun şampiyonu olduğunu belirtti.
Özel hayatıyla ilgili konuşmayı sevmeyen aktör, büyük aşkı ve çocuğu Gabriel-Kane Day-Lewis'in annesi Fransız aktris Isabelle Adjani ile uzun yıllar beraberdi. Ayrılma kararını Adjani hamileyken, ona faksla bildiren Daniel Day Lewis, bu ilişki için “Dünyanın en inişli çıkışlı ilişkisi” yorumunu yaptı.
1996'da The Crucible filmi için beraber çalıştığı yazar Arthur Miller'ın kızı Rebecca Miller'la tanıştı. Kısa bir süre sonra evlenen çiftin Ronan Day-Lewis ve Cashel Day-Lewis isimlerinde iki erkek çocuğu oldu.
Day-Lewis, 1997'de The Boxer filminin çekimleri bittikten sonra eski tutkusu olan ağaç işlemeciliği yapmak için İtalya'nın Floransa kentine taşındı. Artık oyunculuk yapmayı pek istemediğini açıklayan aktör, ayakkabı tamirciliğiyle ilgileniyordu.

2002'de, çekimlerinin İtalya'da gerçekleşmesi koşuluyla, Martin Scorsese onu yeni filminde başrolü oynaması için ikna etti. Gangs of New York filminde canlandırdığı Bill 'The Butcher' Cutting rolü, birçok dergi tarafından tüm zamanların en iyi performanslarından biri olarak nitelendirildi. Film 10 dalda oskara aday olarak gösterildi.
Daniel Day Lewis, 2008'de There Will Be Blood filmindeki Daniel Plainview rolüyle En İyi Erkek Oyuncu dalında ve 2013'te Lincoln filmindeki Abraham Lincoln rolüyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar aldı.

Başlıca oyunculuk ödülleri arasında üç Akademi Ödülü ve altı adaylık, dört BAFTA Ödülü ve altı adaylık, diğer önemli ödüller üç Eleştirmenlerin Seçimi Film Ödülü ve altı adaylık, iki Altın Küre Ödülü ve sekiz adaylık, üç  Aktörler Birliği Ödülü  ve beş adaylık ile üç Uydu Ödülü ve dört adaylık gösterilir. Genel olarak kariyerinde 212 adaylık alan 139 oyunculuk ödülü kazandı.

IMDb'de Daniel Day-Lewis

Dante Gabriel Rossetti (12 Mayıs 1828 Londra – 9 Nisan 1882 Birchington-on-Sea, Kent İngiltere), İngiliz bir şair, ressam, çizer ve çevirmendir. John Everett Millais ve William Holman Hunt ile birlikte Ön-Raffaeloculuk akımının kurucularındandır.

12 Mayıs 1828'de Londra'da eğitimli bir aileye doğdu. Ailesi ve arkadaşları ona Gabriel diyordu fakat yayımlarında kendine Dante Alighieri'nin şerefine Dante adını koydu. Şair Christina Rossetti, eleştirmen William Michael Rossetti ve yazar Maria Francesca Rossetti'nin kardeşiydi.
Rossetti kendini “kendine hakim, net, tutkulu ve karizmatik” ve aynı zamanda “ateşli, şairane ve beceriksiz” olarak tanımlanmaktadır. Tüm kardeşleri gibi, bir şair olmayı hedefledi ve Londra'daki Strand yakınlarındaki King's College School'a katıldı. Ayrıca Orta Çağ İtalyan sanatına büyük ilgi gösteren bir ressam olmayı diledi. 1841'den 1845'e kadar Henry Sass Çizim Akademisi'nde okudu ve 1848'de bıraktığı Kraliyet Akademisi Antik Okulu'na kaydoldu.
İlk şiirlerinde John Keats etkisi hissedildi. eleştirmenlerin Rossetti'nin ilk şiir koleksiyonuna şiddetli tepkisi Haziran 1872'de zihinsel bir çöküşe yol açtı ve o Eylül ayında günlerini kloral ve viski bulanıklığında geçirdi. Yaşamının sonuna doğru, kloral hidrat ve uyuşturucu bağımlılığı zihinsel dengesizliği artırdı bunun üzerine karartılmış bir duruma düştü. Son yıllarını Cheyne Walk'ta münzevi olarak geçirdi.
Bir pazar günü, 1882'de, arkadaşının kır evinde uzunca süredir acı çektiği böbrek hastalığından öldü.

Birmingham Müzesi ve Sanat Galerisi Ön-Raffaelocular Online Kaynağı - Dante Gabriel Rossetti 13 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:23.11.2010)
Rossetti Arsivi (İngilizce) (Erişme:23.11.2010)

Dart, iç içe renkli halkalardan ve bunları kesen üçgen dilimlerden oluşan bir hedefe, ufak okların (dartların) elle atılarak saplanması suretiyle oynanan bir spordur. Dünyada en yaygın oynanan türünde belirli bir skordan başlanarak geriye gidilir ve tam olarak sıfır puana ilk ulaşan taraf o eli kazanır. TDK, İngilizce kökenli darta karşılık olarak oklama sözcüğünü önermiştir.
Dart, Orta Çağda okçular için bir eğitim oyunu olarak başlamıştır. İlk kez İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Dart hem profesyonel bir atış sporu hem de geleneksel bir pub oyunu'dur. Dart, Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti'nde yaygın olarak oynanır ve dünya çapında eğlence amaçlı olarak oynanır.

Hedefe daha iyi gitmesi için arkasına tüy ya da aparey (flight) takılan dart yaklaşık 16 cm uzunluğunda, nişan tahtası ise yaklaşık 45 cm çapındadır. Nişan tahtası, 1'den 20'ye kadar değerlerin yazılı olduğu 20 puan dilimine bölünmüştür.
Genellikle kırmızı renkle sembolize edilen ve bullseye (boğa gözü) olarak bilinen merkezi daire 50 puan değerindedir. Bunu saran küçük yeşil çember (outer bullseye) 25 puan değerindedir. En dıştaki çember, hizasında yazan puanın iki katı; içteki küçük çember, hizasında yazan puanın üç katı değerindedir. Geniş halkalar ise hizalarındaki puan değerindedir. Tahtadaki en yüksek puanlı bölüm, 20 sayısının hizasındaki iç çember kesitidir (3x20=60 puan).
Dünya Dart Federasyonu standartlarına göre dart tahtasının merkezi (bullseye) yerden 173 cm yukarıda olmalı, dart tahtasından atış çizgisine olan "yatay" mesafe 237 cm olmalıdır. Yatay mesafe ölçülürken duvar değil, dart tahtasının oyunculara bakan yüzeyi baz alınır.

Çoğunlukla hedef skorlara göre isimlendirilen dartın 301 / 501 / 701, Cricket, High Score, Shangai, 301 Elimination, Split Score, Rapid Score olarak anılan çeşitleri vardır. Önemli uluslararası turnuvalarda en yaygın oynanan tür 501'dir.

Oyunun amacı belirtilen alanlara 3 isabetli atış yapılarak skor tahtasındaki alanları kapatmaktır.
Triple için skor tahtasında yer alan puanlardan (Örnk: 20′den 10′a) birisinin triple alanına isabet ettirmek gerekir. İlk *isabette 1 çizgi ikincisinde 2 çizgi ve 3. isabette yuvarlak içine alınarak kapatılır.
Skor tahtasında yazmayan rakamların triple alanına yapılan atışlar geçersiz sayılır.
Yukarıdaki örnek skor tahtasında işaretleme şeklini görebilirsiniz.
House için yine skor tahtasında yazan rakamlardan birisini 3 okun tek atışta isabet etmesi ile House atışı yapılmış olur. 20 puanlık dilim için örnek House atış alanı kırmızı ile işaretlenmiştir.
Skor tabelasında yazmayan rakamlara yapılan house atışları geçersiz sayılır.
Oyuncu Double alanına yapılan atış sonrasında skor tahtası üzerine atış yaptığı rakama 2 çizgi işaretleyebilir. Bunun yerine *D alanına tek çizgide atabilir.
Bull içinde kırmızı alan (Inner Circle Bull)'a yapılan atışlar B değerine iki çizgi ya da Double (D) alanına bir çizgi atımı olarak işlenebilir.
20'nin triple alanına yapılan bir atışta skor tahtası üzerindeki T ye bir çizgi atılır. Bunun yerine oyuncu 20'ye 3 çizgi atıp kapatmayı da tercih edebilir.
Skor tahtasındaki tüm değerleri kapatan takım/oyuncu oyunu kazanmış olur.

Dart Sporu uluslararası çerçevede 2 ayrı organizasyona göre yürütülmektedir. Dünya Dart Federasyonu (WDF), Bu federasyonun organizasyonlarını düzenleyen Britanya Dart Federasyonu (BDO-British Darts Organisation) amatör çerçevede bu sporun uluslararası turnuvalarını yürütürken; Profesyonel Dart Birliği (PDC-Professional Darts Corporation) bu sporun profesyonel çerçevedeki etkinliklerini yürütür.

 Türkiye Dart Federasyonu 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 ABD Dart Birliği 10 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Avustralya Dart Federasyonu 24 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Kanada Dart Federasyonu 9 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Hollanda Dart Federasyonu 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Almanya Dart Federasyonu 28 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Çek Cumhuriyeti Dart Federasyonu 17 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Norveç Dart Federasyonu 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 İsveç Dart Federasyonu 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Danimarka Dart Federasyonu 13 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Polonya Dart Federasyonu 1 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 İsviçre Dart Federasyonu 5 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 İtalya Dart Federasyonu
 ABD Dart Organizasyonu 8 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Macaristan Dart Federasyonu 26 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KKTC

F1press.org
Türkiye Bocce Bowling ve Dart Federasyonu 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiynin Dart Portalı 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
301 / 501 / 701 Oyunları için Double Bitiş Tablosu
301 / 501 / 701 Oynanış şekli ve kuralları
Cricket için Oyun Kuralları

Düzensiz göç, insanların bir ülkeden başka bir ülkeye yasal olmayacak şekilde girişleri, çıkışları, çıkmaya teşebbüs etmeleri ile yasal bir şekilde giriş yapmalarına karşın yasal kalış hakkını ihlal etmeleri (vize, vize muafiyeti ve ikamet izni ihlali) ve çalışma izinleri bulunmamasına rağmen çalışmaları sonucunda ilgili ülkenin göç yasalarına muhalefet etmeleri durumudur. Düzensiz göç tanımını daha da genişletirsek suça karışan ve kamu düzeni, kamu güvenliği ve kamu sağlığını tehdit eden kişiler de bu tanıma eklenebilir.
Düzensiz göçmenler, transit veya ev sahibi ülkede hukuki statüden yoksun kimselerdir; gözaltına alınma ve sınır dışı edilme veya başka yaptırımlara maruz kalma riskine ve çeşitli kısıtlamalara tabi olurlar.

Yasa dışı göç ve düzensiz göç ayrımı
Düzensiz göç kavramı için açık veya genel kabul gören bir tanım yoktur. 
Eğer göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti söz konusu değilse;
gönderen, transit ve kabul eden ülkelerin düzenleyici kurallarının dışında gerçekleşen göç hareketliliklerini, "yasa dışı göç" olarak değil, "düzensiz göç" olarak adlandırmak daha yaygındır. Ayrıca bazı araştırmacılar  bir insanın değil ancak bir eylemin yasadışı olabileceğini belirterek insanların yasalar önündeki tanınırlığının ve haklarının yok sayıldığı gerekçesiyle "yasa dışı göçmen" ifadesini reddederler; "düzensiz göçmen" veya "kayıt dışı göçmen", "belgesiz göçmen" gibi ifadeler kullanılır.

Mültecilik ve düzensiz göç ayrımı

Türkçede mülteci, kaçak göçmen ve sığınmacı terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılmaktadır; ancak farklı durumları ifade ederler. Mültecilik, "dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da bahsedilen korku sebebiyle yararlanmak istemeyen" kişilerin durumudur. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme uyarınca devletler, mülteciler için "geri göndermeme" ilkesini uygulamak zorundadır. Sığınmacı, mültecilik başvurusu yapmış, henüz başvurusu soruşturma aşamasında olan kişilerin durumunu ifade eder. Düzensiz göçmenlik, kişinin mültecilik başvurusunun reddedildikten sonra ülkede kalmayı sürdürmesinden veya başka nedenlerden kaynaklanıyor olabilir.

Mekik göç, transit göç ve sığınmacı göç
Hedef ülkeye ulaşma, geri dönme ya da hedef ülkeye yönelik göç sırasında transit ülke kullanma açısından düzensiz göçler üç başlık altında değerlendirilir: İnsanların bulundukları yerden başka bir ülkeye belirli bir süre için göç ederek, daha sonra kendi topraklarına geri dönmesi ile gerçekleşen göçler, mekik göç olarak adlandırılır. Bavul ticareti için veya ev hizmetlerinden çalışmak için eski Doğu Bloku ülkelerinden Türkiye'ye belli bir süre için gelip geri dönülmesi mekik göç örneğidir. Hedef ülkeye ulaşmadan önce kısa bir süre için başka bir ülkede kalınması ile meydana gelen göçler transit göç olarak adlandırılır. Afgan bir göçmenin  Avrupa'ya göç ederken bir süre Türkiye 'de kalması transit göç örneğidir. Hedef ülkede kalmak üzere gerçekleşen düzensiz göçler, sığınmacı göç olarak adlandırılır.

Sınırlardaki güvenlik önlemleri
Devletler, topraklarında izinsiz olarak kalan ve çalışan insanların varlığını, genellikle egemenlik haklarının çiğnenmesi olarak değerlendirmekte ve bir 'tehdit', 'risk' ve 'suç' olarak ifade edilen bu durumla baş etmek için sınır güvenliğini artırma yoluna gitmektedir. Sınırlardaki güvenlik önlemlerini artırma politikası, düzensiz göç açısından yüksek 'risk' taşıdığı düşünülen sınırlara duvar örme, elektrikli tel çekme gibi uygulamalara kadar gidebilir.

Geri kabul anlaşmaları
Devletler, ülke içindeki düzensiz göçmenleri geldikleri yere (kendi ülkelerine veya transit ülkeye) geri göndermek amacıyla kaynak ülke(ler) ile anlaşmalar yapar söz konusu geri kabulün hangi şartlar ve kurallar çerçevesinde gerçekleşeceğinin belirlerler. Örneğin AB ve Türkiye ve arasında 2013 yılının Aralık ayında bir Geri Kabul Anlaşması imzalamıştır. Türkiye bu anlaşmayla, AB ülkelerine Türkiye topraklarından yasadışı yollarla geçen düzensiz göçmenleri geri kabul edeceğini taahhüt etmiştir. 

Yasallaştırmalar
Göçmenlerin  bir ülkede, o ülkede devlet tarafından konulmuş göç kurallarına göre yasadışı kalmaları ve/veya çalışmalarını yasal statüye geçirmek için bazı devletler tarafından af programları düzenlenmektedir. Bu tür programlar, özellikle Güney Avrupa ülkelerinde sıklıkla kullanılır. Bu tür programlar, kuralları net bir şekilde belirlenir ve göçmenlerin bilgilendirilmesi sağlanırsa hak ve özgürlüklerinin bulundukları ülkenin devleti tarafından tanınmasında etkili olur.

Dünyanın farklı yerlerinde düzensiz göçmenlerin gündelik yaşamlarının anlaşılmasına yönelik çalışmalar, göçmenlerin sağlık, eğitim, ikamet etme hakkı, aile hayatı, adil çalışma koşullarına erişim, asgari geçim, adil yargılanma, keyfi tutuklanmama ve gözaltı ve tutuklulukta vatandaşlarla eşit muamele görme hakkı gibi haklara erişimlerinin yetersiz ve kusurlu olduğunu gösterir. Göçmenler, gittikleri ülkelerde vasıflarının çok altında işlerde çalışmakta; devletin sunduğu eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinden yararlanamamakta; "kaçak" ve yasa dışı olmaları ve sınır dışı edilme endişelerinden  ötürü resmî kurumlardan yardım talep edememekte ve bu nedenle çeşitli sömürü mekanizmaları karşısında savunmasız durumda  kalmaktadır.

Edo (江戸), Japonca dışındaki kaynaklarında Yedo, Yeddo, Yendo, Jedo olarak da geçmiştir. Japonya'nın bugünkü başkenti Tokyo'nun (özellikle Tokyo Büyükşehir Belediyesi (東京都)'nin Chiyoda-ku (千代田区) ve civarını kapsayan bölge) eski adıdır.
1603 yılında Edo Bakufu (江戸幕府) olarak adlandırılan askerî rejimi ilân edilene kadar imparatorun karargâhı ve politik başkenti Kyoto şehriydi. Yeni rejimin kabul edilmesi ile hızla gelişmesinden dolayı politik başkent gayriresmî olarak Edo oldu, artık Japon siyasetinin kalbi Edo'da atıyordu. 1547'de kimsenin adını bile bilmediği bir balıkçı köyü iken 1721 yılında 1.000.000'luk nüfusu ile büyüme hızı konusunda hem Paris'i hem de Londra'yı geride bırakmış ve dünyanın en büyük şehirlerinden biri olmuştur.
Edo büyümeye başladığı andan itibaren okuryazarlık %60 artmış tüm dünyadaki oranları geçmiştir. Kurulduğu zamandan itibaren birçok deprem ve yangın ile karşı karşıya kalmıştır. Edo'nun tarihindeki 100 büyük yangından en ciddisi 100.000 kişinin öldüğü Meireki no Taika'dır. (1657) Edo bunların dışında hemen her 25 yılda bir volkanik felâketler, savaşlar ve tsunamiler tarafından birçok kez yıkıma uğramıştır.
1868 yılına gelindiğinde Edo'nun ismi Doğu Başkent olarak değiştirildi. İmparatorluk merkezi Tokyo'ya taşındı. Tokyo zaman içinde hızla gelişerek bugünkü hâlini aldı.

Edo Dönemi

Edo dönemi (Japonca: 江戸時代 Edo-jidai) veya Tokugawa dönemi (徳川時代, Tokugawa jidai), Japonya tarihinde 1603-1868 yıllarını kapsayan dönemdir. Bu dönem 24 Mart 1603 tarihinde Edo'da Tokugawa Ieyasu tarafından Tokugawa Şogunluğu'nun kurulmasıyla başlar ve 3 Mayıs 1868'de Meiji Restorasyonu'nun başlamasıyla sona ermektedir. Bu dönemde Japonya Tokugawa Şogunluğu ile 300 yerel daimyōnun yönetimindeydi. Edo dönemi Japonya'nın ilk modern dönemi olarak tanımlanmaktadır ve bu yıllar arasında Japonya dış dünyaya kapalı kalmış olup ekonomik büyüme, sıkı toplumsal düzen, istikrarlı bir nüfus ile sanat ve kültür alanında gelişmeler yaşanmıştır.
1100'lü yıllardaki Kamakura dönemi'nden beri bir değişim süreci içinde olan Japonya, Edo dönemiyle beraber değişimde farklı boyutlarla karşılaşmıştır. Tarihçi Edwin O. Reischauer bu dönemdeki yasal düzenin "merkezi feodalite" olduğunu söylemiştir.
Başkent Edo ayrıca Japonya'nın günümüzdeki başkenti olan Tokyo'nun eski adıdır.

Edo Dönemi, 1600'deki Sekigahara Muharebesi'nde Tokugawa Ieyasu'nun zafer kazanmasının ardından 1603 yılında resmen şogun unvanını almasıyla başlamıştır. Tokugawa ailesi, yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca Japonya'yı kalıtsal şogunluk sistemiyle yönetmiştir. Bu dönemde uygulanan bakuhan sistemi, Edo'daki merkezi hükûmet (bakufu) ile ülke geneline yayılmış daimyo adı verilen feodal beylerin yönetimini birlikte yürütmüştür.

Edo toplumu katı bir sınıf sistemine dayanıyordu: en üstte samuraylar, ardından çiftçiler, zanaatkârlar ve tüccarlar gelmekteydi. Sınıflar arası geçiş neredeyse imkânsızdı. Daimyō'ların Edo'ya bağlılığını sağlamak amacıyla uygulanan sankin-kōtai sistemiyle her daimyō belirli aralıklarla Edo'da yaşamak zorundaydı. Bu uygulama hem siyasî kontrol hem de ekonomik denge açısından önem taşıyordu.

1630'lardan itibaren Japonya, sakoku (kapalı ülke) politikasıyla dış dünyaya kapandı. Yalnızca Nagasaki'de Hollandalı ve Çinli tüccarlarla sınırlı ticarete izin verildi. Bu sayede ülke uzun süre dış müdahaleden uzak kaldı ve kendi kültürel kimliğini korudu. Aynı zamanda Hristiyanlığın yayılması engellenerek şogunluğun iç düzeni güvence altına alındı.

Uzun süren barış ortamı, tarımsal üretimin ve ticaretin gelişmesine olanak tanıdı. Edo, Kyoto ve Osaka hızla büyüyerek dünyanın en kalabalık şehirlerinden bazıları hâline geldi.  Zengin tüccar sınıfı olan chōnin, ekonomik olarak güçlense de resmî statü bakımından düşük kaldı.  Ticaret yollarının gelişmesi, iç pazarın büyümesini ve Japonya'da ilk proto-sanayi üretim biçimlerinin doğmasını sağladı.

Edo Dönemi, Japon sanat ve kültürünün altın çağlarından biri olarak kabul edilir. Ukiyo-e (yüzen dünya resimleri), kabuki tiyatrosu, haiku şiiri ve halk edebiyatı bu dönemde zirveye ulaştı. Ayrıca eğitim düzeyi hızla yükselmiş, 18. yüzyılın sonunda Japonya Asya'nın en yüksek okuryazarlık oranlarından birine sahip olmuştur. Günlük yaşamda şehirli eğlence kültürü, çay seremonileri, sumo güreşleri ve tiyatro gibi etkinliklerle biçimlendi.

19. yüzyılın ortalarına doğru ekonomik dengesizlikler, kıtlıklar (örneğin Tempo Kıtlığı, 1833–1837) ve dış baskılar Tokugawa sistemini zayıflattı. 1853'te Komodor Matthew Perry'nin ABD filosuyla Japonya'ya gelmesi, ülkenin dışa açılmasının ve şogunluğun çöküş sürecinin başlangıcı oldu.

1868'de gerçekleştirilen Meiji Restorasyonu ile Tokugawa Şogunluğu yıkılmış, imparatorluk yönetimi yeniden tesis edilmiştir. Böylece Japonya hızla modernleşme sürecine girmiştir. Edo döneminin mirası günümüz Japon kültüründe, şehir planlamasında ve geleneksel sanatlarda hâlâ belirgin şekilde yaşamaktadır.

Japanese Maps of the Tokugawa Era 16 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – A rich selection of rare Japanese maps from the UBC Library Digital Collections
Timeline  18 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - JAPAN:Memoirs of a Secret Empire

El yazısı (Çince: 草書; pinyin: cǎoshū; Japonca: 草書体, romanize: sōshotai; Korece: 초서, romanize: choseo; Vietnamca: thảo thư), Çin ve Doğu Asya kaligrafisinde kullanılan bir yazı stilidir. Bu terim, dini yazının ve normal yazının el yazısı varyantlarını kapsayan bir şemsiye terimdir.
El yazısı yazısı öncelikle bir tür kısa el yazısı veya kaligrafi stili olarak işlev görür ve yazılması diğer stillere göre daha hızlıdır, ancak soyutlaması ve karakter yapılarını değiştirmesi nedeniyle ona aşina olmayanlar için okunması zor olabilir. Çince veya ilgili yazıların yalnızca düzenli veya basılı biçimlerini okuyabilen kişiler, el yazısını okumakta zorluk yaşayabilirler.

The Art of Japanese Calligraphy, 1973, author Yujiro Nakata, publisher Weatherhill/Heibonsha, 0-8348-1013-1.
Qiu Xigui Chinese Writing (2000). Translation of 文字學概要 by Gilbert L. Mattos and Jerry Norman. Early China Special Monograph Series No. 4. Berkeley: The Society for the Study of Early China and the Institute of East Asian Studies, University of California, Berkeley. 1-55729-071-7.

Cursive script/grass script calligraphy generator

Japonya Eğitim, Kültür, Spor, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı (Japonca: 文部科学省 Monbu-kagaku-shō) veya kısaca MEXT, Japonya'da eğitim, kültür, spor, bilim ve teknolojiden sorumlu bakanlıktır. İlk olarak 1871'de Meiji dönemi sırasında kurulmuş olup günümüz bakanlık Ocak 2001 tarihinde Eğitim Bakanlığı ile Bilim ve Teknoloji Ajansı'nın birleşmesiyle kurulmuştur. Bakanlık Tokyo'nun Chiyoda semtine bağlı Kasumigaseki semtinde yer almaktadır. Mevcut bakan Youhei Matsumoto'dur.

Meiji hükûmeti 1871'de ilk Eğitim Bakanlığı'nı kurdu. Ocak 2001'de, eski Eğitim, Bilim, Spor ve Kültür Bakanlığı (文部省, Monbu-shō) ve eski Bilim ve Teknoloji Ajansı (科学 技術 庁, Kagaku-gijutsu-chō), mevcut MEXT olmak üzere birleşti.

Eğitim, Kültür, Spor, Bilim Ve Teknoloji Bakanlığı şu anda Eğitim, Kültür, Spor, Bilim Ve Teknoloji Bakanı tarafından yönetilmektedir. Bu görevde iki Devlet Bakanı, iki Parlamento Bakan Yardımcısı, idari Bakan Yardımcısı ve iki Bakan Yardımcısı bulunmaktadır. Ayrıca, organizasyon aşağıdaki gibi bölünmüştür.

Bakan Sekreterliği, Eğitim, Kültür, Spor, Bilim ve Teknoloji Bakanlığını bir bütün olarak etkileyen genel politikaları yöneten bölümdür. Bu işlevler, denetleme politikaları, toplum ilişkileri ve hem iç hem de uluslararası ilişkiler için genel insan kaynakları yönetimi gibi birçok idari işi içerir.

Eğitim, Kültür, Spor, Bilim Ve Teknoloji Bakanlığı'nın sitesine göre Uluslararası İlişkiler Genel Müdürü, Japonya Ulusal Komisyonu ile Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve UNESCO arasındaki ana temas noktasıdır. İki örgütün ortak amacı eğitim, bilim ve kültür yoluyla karşılıklı, sürdürülebilir kalkınma yaratmaktır.

Tesis Planlama ve Afet Önleme Bölümü, okul tesislerinin deprem gibi afetlerin neden olduğu hasarı azaltma becerisine odaklanmakla görevlidir. Bunun da ötesinde, Eğitim, Kültür, Spor, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı'nın sitesi, görevlerinin bir kısmını üniversitelerin eğitim ve araştırma faaliyetlerindeki çabalarını teşvik etmek olarak tanımlamaktadır.

Resmî site (Japonca) (İngilizce)

Uluslararası Basketbol Federasyonu ya da yaygın adıyla FIBA (Fransızca: Fédération Internationale de Basketball  Association), dünya basketbolunun en üst düzey yönetim organıdır. Uluslararası basketbol yarışmalarını yönetim sorumluluğu FIBA'dadır. Daha önce bilindiği haliyle Fédération Internationale de Basketball Amateur, 1989 yılında resmi isminden Amatör kelimesini çıkartmış ancak kısaltmasını aynen korumuştur.
FIBA, uluslararası basketbol kurallarını, kullanılacak ekipman ve mekanların özelliklerini belirler, sporcuların ülkeler arası transferlerini denetler ve uluslararası hakemlerin programlarını kontrol eder. 213 ulusal basketbol federasyonu FIBA üyesidir. 1989 yılından itibaren FIBA Afrika, Amerika, Asya, Avrupa ve Okyanusya olmak üzere beş bölgeye ayrılmıştır.

FIBA, 1932 yılında Cenevre’de kurucu üyeler olan Arjantin, Çekoslovakya, Yunanistan, İtalya, Letonya, Portekiz, Romanya ve İsviçre öncülüğünde kurulmuştur. İki yıl sonra Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tanınmıştır. Berlin’de yapılan 1936 Yaz Olimpiyatları sırasında federasyon, basketbolun kurucusu olan James Naismith’i, Onursal Başkan olarak duyurmuştur.
FIBA, 1950 yılından bu yana erkekler Dünya Şampiyonası’nı, 1953’ten bu yana da Kadınlar Dünya Şampiyonası’nı düzenlemektedir. Her iki etkinlik de Yaz Olimpiyat Oyunları ile dönüşümlü olarak dört yılda bir gerçekleştirilmektedir.
1989 yılında FIBA kapısını ABD’nin NBA oyuncuları gibi profesyonellerin katılımına da açmıştır. Bu kararla birlikte Fédération Internationale de Basketball Amateur adını Fédération Internationale de Basketball olarak değiştirmiş, ancak FIBA kısaltmasını korumuştur.
Federasyon merkezini 1956 yılında Münih’e taşımış, 2002 yılında tekrar Cenevre’ye dönmüştür.

Sıralamalar 2014 FIBA Dünya Kupası turnuvaları sonrasına göredir.

Dünya Genelinde
FIBA Basketbol Dünya Kupası
FIBA Kadınlar Basketbol Dünya Kupası
FIBA U-19 Dünya Şampiyonası
FIBA Kadınlar U-19 Dünya Şampiyonası
FIBA U-17 Dünya Şampiyonası
FIBA Kadınlar U-17 Dünya Şampiyonası
FIBA 3x3 Dünya Kupası
Kıta Genelinde
FIBA Afrika Şampiyonası
FIBA Kadınlar Afrika Şampiyonası
FIBA Amerika Şampiyonası
FIBA Kadınlar Amerika Şampiyonası
FIBA Asya Şampiyonası
FIBA Asya Kadınlar Şampiyonası
EuroBasket
Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonası
FIBA Afrika Kadın Kulüpler Basketbol Şampiyonası

FIBA Kıtalararası Kupa
Basketbol Şampiyonlar Ligi
FIBA Europe Cup
Basketbol Afrika Ligi
Amerika Basketbol Şampiyonlar Ligi
FIBA Asya Şampiyonlar Kupası

Resmî site
InterBasket – International Basketball News, Blog and Forum, covering FIBA, Euroleague, NBA 6 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of amateur and professional basketball in Canada at Frozen Hoops

FIFA ya da açılımıyla Uluslararası Futbol Federasyonu (Fransızca: Fédération Internationale de Football Association), futbol ve futsalın dünya çapındaki en üst düzey yönetim organıdır. 21 Mayıs 1904 tarihinde Paris'te kurulan organizasyonun merkezi İsviçre'nin Zürih kentindedir ve başkanlığını İsviçreli Gianni Infantino yürütmektedir. 211 ulusal futbol federasyonunun üyesi olduğu FIFA, çeşitli futbol turnuvalarını düzenlemesinin yanı sıra dünya futbolunu yöneten, kuralları uygulayan, değiştiren kuruluştur. Düzenlemekte olduğu en önemli turnuva ise 1930'dan bu yana gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası'dır. Bu kupa 2026’daki turnuva da dahil olmak üzere şimdiye dek yirmi iki kez düzenlenmiştir.
FIFA tarihinde ise son yıllarda yaşanan yolsuzluk olayı ön plana çıkmaktadır. Bu yolsuzluk olayları sonucunda 8. FIFA Başkanı Sepp Blatter görevinden uzaklaştırılmış ve 8 yıl futboldan men cezası almıştır.

20. yüzyılın başında, uluslararası alanda futbolu yönetecek bir yönetim organının eksikliği ortaya çıkmıştır. Bu eksikliği gidermek maksadıyla 21 Mayıs 1904 tarihinde Paris'te FIFA kurulmuştur. Adı, Fransızca "Uluslararası Birlik Futbolu Federasyonu" ("birlik futbolu" futbol için kullanılan bir başka addır) anlamına gelen "Fédération Internationale de Football Association" olan birliğin kısaltması da tüm dünyada yaygın olarak kullanılan "FIFA" olarak seçilmiştir. Kurucu üyeleri Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç ve İsviçre'dir. Ayrıca, aynı gün içerisinde Almanya da telgraf vasıtasıyla ile federasyona katıldığını ilan etmiştir.
FIFA'nın ilk başkanı Robert Guérin olmuştur. 1906'da ise üye ülkelerin oybirliği ile ikinci FIFA başkanı İngiltere Futbol Federasyonu başkanı Daniel Burley Woolfall olmuştur.
FIFA'nın kurucu üyeler dışında ilk üyeleri 1908'de üye olan Güney Afrika, 1912 yılında üyeliğe katılan Arjantin ve Şili, 1913 yılında birliğe kabul edilen Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. Güney Afrika'nın birliğe katılımı ile organizasyon ilk defa Avrupa dışına genişlemiş, Arjantin ve Şili'nin katılımıyla da Amerika kıtasına kadar yayılmıştır.
I. Dünya Savaşı sırasında birçok futbolcunun ölmesi veya sakatlanması organizasyonun geleceğini tehlikeye sokmuştur. Savaş sonrasında başkan Woolfall'un ölümünün ardından organizasyon bir süre vekâleten Hollandalı Carl Hirschmann tarafından yönetilmiştir. Ayrıca savaş sırasında düşman olan devletler birbirleriyle sportif anlamda da olsa bir araya gelmede isteksiz olmuşlardır. Bu durum Home Nations'ın üyelikten çekilmesine kadar varmıştır. Ancak daha sonra üyelikleri devam etmiştir.
FIFA'nın tarihsel nitelikteki koleksiyonları İngiltere'de bulunan Ulusal Futbol Müzesi'nde bulunmaktadır.

Merkezi Zürih'te bulunan FIFA, İsviçre Kanunları çerçevesinde kurulmuş bir federasyondur. En yüksek organı FIFA Kongresi, üye federasyonların temsilcilerinden oluşan bir kuruldur. Kongre, olağanüstü durumlar dışında 1998 yılından bu yana yılda bir kez toplanmaktadır. Kongre, FIFA'nın tüzüğünde değişiklik yapabilecek tek kuruldur. Kongrede FIFA Başkanı, FIFA Genel Sekreteri ve FIFA Yönetim Kurulunun üyeleri seçilir.
FIFA Yönetim Kurulu, FIFA Kongresi'nin toplanma aralıkları sırasında ana karar organıdır. Yönetim kuruluna bağlı Finans Komitesi, Disiplin Kurulu, Hakemler Komitesi gibi birçok alt FIFA kurulu vardır.
Dünya çapında FIFA'ya bağlı birçok uluslararası futbol konfederasyonu bulunmaktadır. Ulusal futbol federasyonlarının oluşturduğu bu konfederasyonlar kıtalarına göre ayrılmaktadır. Konfederasyonlar da tıpkı FIFA gibi kendi tüzüklerine ve yönetim organlarına sahiptir, ayrıca uluslararası futbol turnuvaları düzenlemektedirler. Fakat yönetim yetkileri FIFA tüzüğünde belirtilen yetkilerle kısıtlanmıştır. Dünyada FIFA'ya bağlı altı kıta konfederasyonu bulunmaktadır. Bu konfederasyonlar şunlardır:

  AFC - Asian Football Confederation
  CAF - Confédération Africaine de Football
  CONCACAF - Confederation of North, Central American and Caribbean Association Football
  CONMEBOL - Confederación Sudamericana de Fútbol
  OFC - Oceania Football Confederation
  UEFA - Union of European Football Associations

Toprakları başka bir kıtada bulunmasına karşın başka bir konfederasyona bağlı olan ülkeler vardır. Rusya, Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan gibi ülkeler topraklarının tamamı veya bir kısmı Asya'da bulunmasına karşın UEFA'nın bir parçasıdırlar. İsrail, Asya'da bulunmasına rağmen AFC ülkeleri tarafından boykot edildikten sonra, 1994 yılında UEFA'ya katılmıştır. Kazakistan, 2002 yılında AFC'den UEFA'ya taşınmıştır. Avustralya, 2006 yılı Ocak ayında AFC'den OFC'ye taşınmış ve bununla birlikte son kez ulusal bir federasyon konfederasyonunu değiştirmiştir.
Guyana ve Surinam, Güney Amerika ülkeleri olmalarına rağmen tarihleri boyunca CONCACAF üyesi olmuşlardır.
Toplamda 211 üye ülkesi bulunan FIFA her ülke için kendine has ülke kodu belirlemektedir. Ayrıca üye 211 ülkenin tamamının erkek millî futbol takımı bulunmakta iken yalnızca 129'unun kadın millî futbol takımı bulunmaktadır. Filistin gibi siyasi varlığı tartışmalı olan ülkelerin de üyeliğinin bulunduğu FIFA, Birleşmiş Milletler'den daha fazla üye sayısına sahiptir. FIFA Dünya Sıralaması, aylık olarak güncellenen ve takımların uluslararası turnuvalarda, turnuva elemelerinde, dostluk maçlarında gösterdikleri performanslara göre güncellenmekte olan bir listedir. Aynı nitelikteki FIFA Kadınlar Dünya Sıralaması ise dört yılda bir güncellenmektedir.

Futbol kuralları, resmî olarak tanınan ve futbolu yöneten yasalar sadece FIFA'nın sorumluluğunda değildir. Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB) da kurallar üzerinde söz sahibidir. FIFA yönetim kurulu üyeleri olan İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda 1882 yılında IFAB'ın kurulması için önayak olmuşlardır. Oyun kurallarında değişiklik yapılabilmesi için, önerinin sekiz delegenin en az altısı tarafından kabul edilmesi gereklidir.

FIFA kurulduğu günden bu yana yalnızca dokuz başkan görmüştür. FIFA'nın başkanlığını şimdiye dek üç kez İngiliz, iki Fransız ve birer kez de Belçikalı, İsviçreli, Brezilyalı ve İtalyan futbol adamları üstlenmiştir.

1994 FIFA Dünya Kupası'ndan beri UEFA Şampiyonlar Ligi'nde olduğu gibi FIFA da, Alman besteci Franz Lambert tarafından hazırlanan bir marşa sahiptir. FIFA Marşı, FIFA'nın düzenlediği turnuvalar ve hazırlık karşılaşmalarının öncesinde gerçekleştirilen seremoniler sırasında çalınmaktadır. FIFA Dünya Kupası, FIFA Kadınlar Dünya Kupası, FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA 17 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA Kadınlar 20 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA Kadınlar 17 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA Futsal Dünya Kupası, FIFA Plaj Futbolu Dünya Kupası ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası bu marşın çalındığı turnuvalara örnek gösterilebilir.

FIFA ödülleri, FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu adı altında o yılın en iyi kadın ve erkek futbolcularına verilmektedir. Ayrıca FIFA Puskás Ödülü ve FIFA Ballon d'Or da FIFA'nın dağıttığı prestijli ödüllerdendir.
Bunun yanında çeşitli şekillerde onurlandırmalar yapılmaktadır. Buna bağlı olarak:

1994 yılında FIFA tarafından Tüm Zamanların En İyi Dünya Kupası Kadrosu,
1998 yılında spor yazarları tarafından 20. Yüzyıl Dünya Takımı Kadrosu,
2000 yılında FIFA World Magazine okurları tarafından 20. Yüzyılın Takımları,
2002 yılında futbolseverlerin oylamasıyla FIFA Dünya Kupası Rüya Takımı seçilmiştir.
Ayrıca, 2004 yılında FIFA'nın 100. kuruluş yıldönümünü kutlamak amacıyla Fransa ve Brezilya arasında "Yüzyılın Maçı" düzenlenmiştir.

Aşağıda FIFA tarafından FIFA Partners yani FIFA'nın Ortakları olarak nitelendirilmekte olan FIFA'nın sponsorları yer almaktadır.

Adidas
Coca Cola
Hyundai-Kia Motors
VISA
Wanda Group
Qatar Airways
QatarEnergy

Erkek millî futbol takımları listesi
FIFA ülke kodları listesi
FIFA Erkekler Dünya Sıralaması

Resmî site
FIFA − Futbol kuralları 1 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Özel

Genel
Darby, Paul (2002). Africa, Football and Fifa: Politics, Colonialism and Resistance (İngilizce) (2002 bas.). Frank Cass Publishers. ISBN 0-7146-8029-X. 
Sugden, John. FIFA and the Contest for World Football (İngilizce) (1998 bas.). Polity Press. ISBN 0-7456-1661-5. 
Trecker, Jim (1999). Women's Soccer: The Game and the Fifa World Cup (İngilizce) (2000 bas.). Universe. ISBN 0-7893-0527-5.

FIFA Kadınlar Dünya Kupası, FIFA tarafından kadın millî takımları arasında düzenlenen futbol turnuvası. Her dört yılda bir yapılan organizasyon, ilk olarak 1991'de, Çin'in ev sahipliğinde düzenlenmiştir.
Turnuvanın formatına göre, 32 millî takım yaklaşık üç haftalık bir süre boyunca, ev sahibi ülke(ler)deki stadyumlarda şampiyonluk için mücadele eder. Bu aşamaya genellikle "Dünya Kupası Finalleri" denir. Organizasyon öncesi üç yıllık dönemde, katılımcı takımları belirlemek için eleme maçları oynanmaktadır.
Turnuvanın son şampiyonu, 2023'de düzenlenen turnuvada finalde İngiltere'yi 1-0 yenen İspanya'dır.

FIFA resmî sitesi 4 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UEFA'nın FIFA Kadınlar Dünya Kupası sayfası 21 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF sayfası 6 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası, voleybolun en üst düzey turnuvasıdır. FIVB (Uluslararası Voleybol Federasyonu) tarafından 1952 yılından itibaren düzenlenmeye başlandı. İlk şampiyona Sovyetler Birliği’nde yapıldı. Şampiyona, voleybolun olimpik spor olarak yaz olimpiyat oyunlarına alındığı yıl olan 1964’ten beri her dört yılda bir yapıldı. Şampiyonaya kıta elemelerinde başarılı olan ülkeler katılıyor.
1974 yılına kadar erkek ve kadın şampiyonaları aynı ülkede düzenleniyordu. 2025 yılından itibaren katılımcı sayısı 24'ten 32'ye yükseltilerek iki yılda bir yapılacak şekilde planlandı.

1952-78 – Ödül verilmedi
1982 -  Lang Ping (CHN)
1986 -  Yang Xilan (CHN)
1990 -  İrina Kirillova (URS)
1994 -  Regla Torres (CUB)
1998 -  Regla Torres (CUB)
2002 -  Elisa Togut (ITA)
2006 -  Yoshie Takeshita (JPN)
2010 -  Yekaterina Gamova (RUS)
2014 -  Kimberly Hill (USA)
2018 -  Tijana Bošković (SRB)
2022 -  Tijana Bošković (SRB)
2025 -  Alessia Orro (ITA)

Resmî site 
FIVB Resmi Web Sitesi, “FIVB Women's World Championship Honours”26 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CEV Resmi Web Sitesi, “Senior World Championships” (İngilizce)

Fitch Ratings Inc., Amerikan kredi derecelendirme kuruluşu olup "Üç Büyük kredi derecelendirme kuruluşu"ndan birisidir; Diğer ikisi Moody's ve Standard & Poor's'tur. Fitch Derecelendirme Kuruluşu, 1975'te Amerika Birleşik Devletleri Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu tarafından, ulusal olarak tanınan istatistiksel derecelendirme kuruluşlarındandır.
Fitch Ratings'in iki merkezi vardır: New York, ABD ve Londra, Birleşik Krallık.
Fitch Ratings, S&P ve Moody's'ten daha sınırlı bir pazar payına sahip olan üçüncü büyük NRSRO derecelendirme kuruluşudur ancak satın almalarla büyümüştür. Diğer iki kurumun ölçekte benzer ancak eşit olmayan derecelendirmeleri olduğunda, sıklıkla kendisini "eşitliği bozan" olarak konumlandırır.

Firma, 24 Aralık 1914'te John Knowles Fitch tarafından Fitch Yayıncılık Şirketi olarak New York'ta kurulmuştur.
1989 yılında şirket, aralarında Robert Van Kampen'in de bulunduğu bir grup tarafından satın alındı.
1997 yılında Fitch, FIMALAC tarafından satın alındı ve FIMALAC yan kuruluşu olan Londra merkezli IBCA Limited ile birleştirildi.
2000 yılında Fitch, Chicago merkezli Duff & Phelps Credit Rating Co.'yu (Nisan) ve Thomson Financial BankWatch'u (Aralık) satın aldı.
Eylül 2011'de Fitch Group, Algorithmics'in (risk analitiği yazılımı) IBM'e 387 milyon dolara satıldığını duyurdu.
Hearst, 12 Aralık 2014'te 1.965 milyar dolar değerindeki bir işlemle sahiplik hissesini yüzde 30 artırdıktan sonra şirketin yüzde 80'ine sahip olmuştu. Hearst'ün önceki özsermaye payı, 2006 yılında yüzde 20'lik orijinal satın alma işlemindeki genişlemelerin ardından yüzde 80'di.
Hearst Communications, 12 Nisan 2018'de ek yüzde 20 hisseyi 2,8 milyar dolara satın almasının ardından şirketin yüzde 100'üne sahip oldu.
2018 işlemine kadar şirketin yüzde 20'sini elinde bulunduran FIMALAC SA ile Fitch'in ortak sahibiydi. Fitch Ratings ve Fitch Solutions, Fitch Grubunun bir parçasıdır.
Haziran 2022'de Fitch Group, yapay zekâ odaklı veri ve teknoloji şirketi GeoQuant'ı satın aldı.

Fitch Ratings'in uzun vadeli kredi derecelendirme'leri, ilk olarak 1924'te tanıtılan ve daha sonra S&P tarafından benimsenip lisanslanan 'AAA'dan 'D'ye kadar alfabetik bir ölçekte verilir. S&P gibi Fitch de ara +/− AA ve CCC arasındaki her kategori için değiştiriciler kullanır. (örneğin, AA+, AA, AA−, A+, A, A−, BBB+, BBB, BBB−, vb.).
Yatırım notu

AAA: en kaliteli firmalar, güvenilir ve istikrarlı
AA: kaliteli şirketler, AAA'ya göre biraz daha yüksek risk
A: ekonomik durum finansı etkileyebilir
BBB: şu anda tatmin edici olan orta sınıf şirketler,
Yatırım yapılmaz notu

BB: ekonomideki değişimlere daha yatkın
B: mali durumu belirgin şekilde değişiyor
CCC: şu anda hassas durumda ve taahhütlerini yerine getirmesi uygun ekonomik koşullara bağlı
CC: oldukça hassas, çok spekülatif tahviller
C: son derece savunmasız, belki iflas veya borç içinde ama yine de yükümlülüklerini ödemeye devam ediyor
D: yükümlülüklerinde temerrüde düşmüş ve Fitch genellikle yükümlülüklerin çoğu veya tamamında temerrüde düşeceğine inanıyor
NR: herkese açık olarak derecelendirilmedi

Fitch'in kısa vadeli notları 12 aylık dönemdeki potansiyel temerrüt seviyesini gösterir.

F1+ : borçlunun mali taahhüdünü yerine getirme konusunda son derece güçlü kapasitesini gösteren en iyi kalite notu
F1  : borçlunun mali taahhüdünü yerine getirme kapasitesinin güçlü olduğunu gösteren en iyi kalite notu
F2  : borçlunun mali taahhüdünü yerine getirme kapasitesinin tatmin edici olduğu kaliteli not
F3  : borçlunun mali taahhüdünü yerine getirme kapasitesinin yeterli olduğu ancak kısa vadede olumsuz koşulların borçlunun taahhütlerini etkileyebileceği adil kalite notu
B : spekülatif niteliktedir ve borçlunun taahhüdünü yerine getirme kapasitesi asgari düzeyde ve finansal ve ekonomik koşullardaki kısa vadeli olumsuz değişikliklere karşı savunmasızdır
C  : temerrüt olasılığı yüksek ve borçlunun mali taahhüdü sürekli, elverişli iş ve ekonomik koşullara bağlıdır
D  : Borçlu mali taahhütlerini yerine getiremediği için temerrüde düşmüş durumdadır.

2008 yılında faaliyete geçen Fitch Solutions, finans profesyonellerine yönelik bir dizi sabit gelirli ürün ve mesleki gelişim hizmetleri sunmaktadır. Firma aynı zamanda Fitch Ratings'in özel kredi derecelendirmelerini, araştırmalarını, finansal verilerini ve analitik araçlarını da dağıtır.

Fitch de dahil olmak üzere ana kredi derecelendirme kuruluşları, teminatlı borç yükümlülüğü (CDO) piyasasını da içeren ipoteğe bağlı menkul kıymetlerle ilişkili riskleri yanlış tanıtmakla suçlandı. CRA'lar tarafından en yüksek notların verilmesine rağmen CDO piyasasında büyük kayıplar yaşandı. Örneğin, Fitch tarafından AAA olarak derecelendirilmiş olmasına rağmen, Credit Suisse Group tarafından ihraç edilen 340,7 milyon dolar değerindeki teminatlandırılmış borç yükümlülüğünün (CDO) zararları yaklaşık 125 milyon dolara ulaştı. Ancak diğer kurumlardan farklı olarak Fitch, 2007 yılında CPDO'ların tehlikelerini vurgulayan bir erken ve kriz öncesi raporuyla piyasayı sabit oranlı borç yükümlüler (CPDO) konusunda uyarmıştı.

Kroll Bond Derecelendirme Ajansı
Kredi derecelendirme notlarına göre ülkeler listesi
Moody's Investors Service
Standard & Poor's

Resmî site
Fitch Solutions
Fitch Learning
ABD Kredisi: Fitch Ratings

Formula 1 (Formula Bir veya F1 olarak da bilinir); Uluslararası Otomobil Federasyonu (FIA) tarafından onaylanmış, tek koltuklu açık tekerlekli arabalar için en yüksek uluslararası yarışlar organizasyonudur.
FIA Formula 1 Dünya Şampiyonası, 1950'deki açılış sezonundan bu yana dünya çapında önde gelen yarış biçimlerinden biri olmuştur. Adındaki "formula" kelimesi, tüm katılımcıların arabalarının uyması gereken kurallar kümesini ifade eder. Formula 1 sezonu, Grand Prix olarak bilinen bir dizi yarıştan oluşur. Grand Prix, dünyanın dört bir yanındaki birçok ülke ve kıtada, pistlerde veya halka açık yollarda gerçekleşir.
Grand Prix'de iki yıllık Dünya Şampiyonasını belirlemek için bir puan sistemi kullanılır: biri sürücüler için, diğeri üreticiler (takımlar) için. Her sürücü, FIA tarafından verilen en yüksek yarış lisansı sınıfı olan geçerli bir FIA Süper Lisansı'na sahip olmalıdır. Yarışlar, FIA tarafından pistler için verilen en yüksek not olan "1" dereceli pistlerde yapılmalıdır.
F1; bir yıl boyunca, her birine Grand Prix adı verilen ve değişik ülkelerde özel yollarda koşulan yarışlardan oluşur. Yıl sonunda toplanan puanlara göre Pilotlar Şampiyonluğu ile Üreticiler Şampiyonluğu (Otomobil Yapımcıları Birinciliği) ödülleri verilir.
Yarışları Mohammed bin Sulayem'in başkanlığını yaptığı FIA (Uluslararası Otomobil Federasyonu) düzenler. F1'in geçmişinde yarışların çoğunluğu Avrupa'da yapılmış olmasına karşın, son yıllarda artan sayıda yarışlar Avrupa dışına kaydırılmaktadır. Bunda ana neden, FIA'nın gelişen yeni pazarlara açılmak istemesi olsa da, yasal düzenlemelerin AB ülkelerindeki kadar sıkı olmadığı ülkelerin çekiciliği de bu kararda etkin olmuştur. Son yıllarda AB'deki yarışlarda, sağlık gerekçeleriyle tütün ürünlerinin tanıtımlarının yasaklanması, ölümle sonuçlanan bazı kazaların yerel savcılıklarca (takımların savsaması sonucu olup olmadığının) soruşturulması, FIA tarafından hoş karşılanmamıştır. Dünyanın en çok izlenen spor dallarındandır. 2010 yılında dünya çapında 527 milyon televizyon izleyicisine ulaşmıştır.
Formula 1 aracı, büyük miktarlarda aerodinamik bastırma kuvveti oluşturarak elde edilen çok yüksek viraj alma hızları sayesinde, dünyanın en hızlı düzenlenmiş yol parkuru yarış arabasıdır. Bu bastırma kuvvetinin çoğu, her arabanın arkasında şiddetli türbülansa neden olan yan etkiye sahip olan ön ve arka kanatlar tarafından üretilir. Türbülans, doğrudan arkadan gelen arabaların ürettiği bastırma kuvvetini azaltır ve sollamayı zorlaştırır.
2022 sezonu için arabalarda yapılan büyük değişiklikler, sollamayı kolaylaştırmak ve arabaların arkasındaki türbülansı azaltmak için yer etkisi aerodinamiği ve değiştirilmiş kanatları daha fazla kullanıldı. Arabalar elektronik, aerodinamik, süspansiyon ve lastiklere bağlıdır. Çekiş kontrol sistemi, kalkış kontrolü, gelişmiş sürücü yardım sistemi, otomatik vites değiştirme ve diğer elektronik sürüş yardımcıları ilk olarak 1994'te yasaklandı. 2001'de kısaca yeniden tanıtıldılar ve daha yakın zamanda sırasıyla 2004 ve 2008'den beri yasaklandılar. Bir ekibi çalıştırmanın ortalama yıllık maliyeti (araba tasarlama, inşa etme ve bakımını yapma, ödeme yapma, taşıma) yaklaşık 220.000.000 £ (veya 265.000.000 $) olduğundan, finansal ve politik savaşları geniş çapta rapor edilmektedir. 23 Ocak 2017'de Liberty Media, Formula One Group'u özel sermaye şirketi CVC Capital Partners'tan 6.600.000.000 £ (veya 8.000.000.000 $) karşılığında satın aldı.

Formula 1 yarışlarının kökeni 1920'ler ve 1930'lar da yapılan Avrupa Grand Prix motor yarışlarına dayanır. Formula tüm katılımcıların ve arabaların uymak zorunda oldukları kurallar bütünüdür. Formula 1, II. Dünya Savaşından sonra 1946 yılında üzerinde anlaşılan yeni kuralların adıdır. Savaştan önce Dünya Şampiyonası için pek çok Grand Prix yarış organizasyonu düzenlenmiştir ancak Dünya Sürücüler Şampiyonası 1947'den önce biçimlendirilememiştir. İlk dünya şampiyonası yarışı 1950 yılında İngiltere'nin Silverstone pistinde yapıldı. Üreticiler için şampiyona 1958 yılında yapılmaya başlamıştır. 1960'lar ve 1970'ler de Güney Afrika ve İngiltere de ulusal şampiyonalar yapılmaktaydı. Şampiyona dışı Formula 1 yarışları pek çok yılda yapılmıştır, fakat artan maliyetler dolayısıyla bunlardan sonuncusu 1983 yılında yapılmıştır.

İlk Formula 1 Dünya Şampiyonası olan 1950 sezonu'nu İtalyan Nino Farina Alfa Romeo (Formula 1) ile kazanmıştır. Arjantinli takım arkadaşı Juan Manuel Fangio'yu ucu ucuna geçerek birinci olabilmiştir. Buna rağmen, Fangio 1951, 1954, 1955, 1956 ve 1957 sezonlarını kazandı, onun bu serisi iki kez dünya şampiyonu Ferrariden Alberto Ascari tarafından kesilmiştir. Britanya'dan Stirling Moss da düzenli olarak rekabet halinde olsa da, asla Dünya Şampiyonluğunu kazanamamıştır ve hâlâ bu başarıyı elde edememiş en büyük pilot olarak anılır. Fangio Formula 1 yarışlarının ilk on yılını domine eden kişi olarak anılmaktadır. Uzun bir süre boyunca Formula 1'in “büyük ustası” olarak anılmıştır.
Bu dönem yol aracı üreten üreticiler tarafından domine edilmiştir - Alfa Romeo, Ferrari, Mercedes-Benz ve Maserati - bu üreticilerin tamamı savaştan önce de yarışıyorlardı. İlk sezonlar Alfa'nın 158'si gibi savaş öncesi arabaları kullanarak geçti. Bunlar önden motorlu, dar tırtıklı lastikleri olan ve 1.5 litre kompresörlü ya da 4.5 litre normal doğal emişli motoru olan arabalardı. 1952 Formula 1 sezonu ve 1953 Formula 1 sezonu dünya şampiyonaları mevcut Formula 1 araba sayısından duyulan endişeler sebebi ile, daha küçük ve daha az güce sahip arabalar için olan Formula Two kurallarına göre koşuldu. 1954 yılında Formula 1'e motorların 2.5 litre ile sınırlandırılması kuralı eklendiğinde Mercedes-Benz geliştirilmiş W196yı ortaya çıkardı. Bu araba desmodromic valfler ve yakıt enjeksiyonu gibi yenilikleri içermesinin yanında akış çizgilerini de içeren şasi tasarımına sahipti. Mercedes, 1955 Le Mans faciasından sonra tüm motor sporlarından çekilene kadar, sürücüler şampiyonluğunu iki yıl boyunca kazandı.

İlk temel teknolojik gelişme, Cooper'ın motoru ortada olan arabalarıdır. Bu araba şirketin başarılı Formula 3 dizaynından geliştirilerek ortaya çıktı. Avustralyalı Jack Brabham, 1959 Formula 1 sezonu, 1960 Formula 1 sezonu ve 1966 Formula 1 sezonu Dünya Şampiyonu, kısa sürede bu yeni dizaynın üstünlüğünü kanıtladı. 1961 Formula 1 sezonu itibarıyla, tüm yarışmacılar motoru ortada arabalara geçtiler.
İlk İngiliz Dünya Şampiyonu, 1958 Formula 1 sezonunda Ferrari ile liderliğe oturan Mike Hawthorn idi. Buna rağmen, Colin Chapman'ın F1'e şasi dizayncısı olarak girmesi ve daha sonra Team Lotus'u kurması ile, BRG pistlerin gelecek onyılını domine etti. Jim Clark ile Jackie Stewart, John Surtees, Jack Brabham, Graham Hill ve Denny Hulme arasında, İngiliz takımları ve sürücüleri 1962 ile 1973 arasında on iki dünya şampiyonluğu kazandılar.
1962 Formula 1 sezonunda, Lotus geleneksel iskelet dizaynının yerine alüminyum monocoque şasiyi kullanan bir arabayı yarışlara soktu. Bunun motoru ortada olan arabaların geliştirilmesinden bu yana gerçekleşen en büyük teknolojik gelişme olduğu iddia edildi. 1968 Formula 1 sezonunda, Lotus Imperial Tobacco amblemini arabalarının üzerine boyadı, bu sponsorluk kurumunun spora girişidir.
1960'larınn sonlarına doğru kanatçıkların ortaya çıkması ile araba dizaynında aerodinamik downforceun önemi giderek artmaya başladı. 1970'lerin sonunda Lotus muazzam downforce ve büyük oranda artan viraj dönüş hızı sağlayan yer etkisi aerodinamiklerini arabasına taşıdı. Bu müthiş aerodinamik güçler arabayı yarış pistine 5”g” ye varan güçle bastırır.

1981 yılı ilk Concorde Anlaşması'nın imzalandığı yıl olmuştur. Bu anlaşma takımlara iflas etmedikleri sürece yarışma zorunluluğu getirmekle birlikte onlara televizyon yayın haklarından elde edilen gelirden pay vermektedir. FISA-FOCA savaşını bitirerek Bernie Ecclestone'a sporun tüm finansal kontrolünü devretmiştir.
FIA 1983 Formula 1 sezonunda yer etkisi aerodinamiklerine ceza yaptırımı uyguladı. Bundan sonra, buna rağmen, turbocharger motorlar ki Renault bunun öncülüğünü 1977 Formula 1 sezonunda yapmıştı, 700 bhp üzerinde güç üretmekte ve bu motorlar rekabetçi olabilmek için bir zorunluluk olarak görülmekteydi. İlerleyen yıllarda, özellikle 1986 Formula 1 sezonunda, Formula 1 turbo arabaları yarış esnasında 1,100 bhp (820 kW) güç ürettiler (ve özellikle sıralama turlarında 1,400 bhp / 1,050 kW güç üretildi). Bu arabalar bugüne kadar yapılmış olan en güçlü pist yarış arabalarıydı. Motor gücü çıktısını ve bu sayede hızı düşürmek için, FIA 1984 Formula 1 sezonunda yakıt tanklarının büyüklüklerini sınırlandırdı ve 1988 Formula 1 sezonunda motor güçlendirici sistemlere sınırlama getirdi. 1989 Formula 1 sezonunda turboşarjlı motorları tamamen yasakladı.
1990'ların başlarında, takımlar aktif süspansiyon, yarı-otomatik vites kutuları ve çekiş kontrol gibi elektronik sürücü yardımlarını kullanmaya başladılar. Bu icatlardan bazıları çağdaş yol arabaları tarafından alınarak kullanılmaya başladı. FIA, yarışların sonuçları üzerinde sürücülerden daha çok teknolojinin etkili olmaya başladığını belirterek bu elektronik yardım sistemlerinden çoğunu 1994 Formula 1 sezonunda yasakladı. buna rağmen, pek çok gözlemci sürücü yardımlarına getirilen bu yasakların sadece sistemlerin isimlerine getirildiği görüşünde. FIA'nın bu uygulamaları yarışmanın dışarısına çıkaracak herhangi bir teknolojik iş imkânı ya da metodu yoktur.
Takımlar ikinci Concorde Anlaşmasını 1992'de ve üçüncüsünü de 1997'de imzaladılar. Bu son anlaşmanın süresi 2007'nin son günü doldu.
McLaren ve Williams takımları 1980'ler ve 1990'ları domine etmişlerdir. Bu dönemde Porsche, Honda ve Mercedes-Benz tarafından motor desteği verilen McLaren, 16 şampiyonluk (yedi üreticiler, dokuz sürücüler) kazanırken, Williams takımı Ford, Honda ve Renault motorları kullanmış ve yine 16 şampiyonluk (dokuz üreticiler, yedi sürücüler) kazanmıştır. Efsane pilotlar Ayrton Senna ve Alain Prost arasındaki mücadele 1988 Formula 1 sezonunda F1'in ana konusu haline gelmiş ve Prost'un 1

Fortune, New York merkezli bir Amerikan iş dünyası dergisidir. 1929 yılında Henry Luce tarafından kuruldu. Şu anda Taylandlı iş insanı Chatchaval Jiaravanon'un sahibi olduğu Fortune Media Group Holdings tarafından yayınlanmaktadır. Ülke çapında iş dünyası dergisi kategorisinde Forbes ve Bloomberg Businessweek ile rekabet içerisindedir.
Tüm dünyada, 1955'ten beri her yıl şirketlerin gelir rakamlarına göre oluşturdukları sıralamalarla tanınmıştır. Bunlardan en bilineni Fortune 500'dür.

Fortune, 1929 yılında The Atlantic Monthly Company'nin kurucu ortağı Henry Luce tarafından "Endüstriyel Uygarlığı canlı bir şekilde resmeden, yorumlayan ve kaydeden", "seçkin ve lüks bir yayın" ve "Ideal Üst Sınıf Dergisi" sloganlarıyla kuruldu. Luce'nin iş ortağı Briton Hadden, Luce'un başlangıçta Power adını vermeyi düşündüğü bu fikre pek sıcak bakmadı. Lakin Hadden'in 27 Şubat 1929'daki ani ölümünün ardından Luce bu fikri hayata geçirdi.

Fortune dergisi ilk yayınlandığından bu yana 19 farklı baş editörü olmuştur:

Fortune 500
40 Yaş Altı 40

Fortune Global 500, en büyük gelire sahip, 500 kurumun sıralı listesidir. Bu liste, her yıl Fortune dergisi tarafından hazırlanır ve yayınlanır. Fortune 500'den ayrıldığı taraf, Fortune 500'ün sadece Amerikan kurumlarından oluşmasıdır.

Aşağıdaki liste, 2020 yılında yayınlanmış olup, sıralamanın en üstündeki on kurumu içerir. Bu çalışma, 2020 ya da daha önce sona eren mali dönem sonu raporları göz önüne alınarak yapılmıştır.

Fortune Global verilerine göre yıllık gelir bakımından en yüksek 25 Şirketin 7 tanesi petrol, 3 tanesi sağlık, 3 tanesi otomotiv, 3 tanesi çok alanlı, 2 tanesi teknoloji, 7 tanesi diğer şirketlerdir.

Global 500 listesinde en çok şirketin bulunduğu ülkeler derlenmiştir.

Fortune Dergisinin Türkiye resmi sitesi [10]22 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Forbes Global 2000
Fortune 50030 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünyanın en büyük şirketleri sıralı listeleri13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gelirlerine göre en büyük şirketler listesi

Fortune Global 500 resmi sitesi29 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Japonların Fransız Çinhindi'ni İşgali, II. Dünya Savaşı esnasında  Fransız Çinhindinin kuzeyinde Japonya ile Vichy Fransası arasında gerçekleşen kısa süreli askerî bir çatışmaydı. Çatışmalar 22 ile 26 Eylül 1940 arasında meydana geldi. Çin-Japon Savaşı'ndaki Güney Guangxi Muharebesi ile aynı zamanda, Japonya'nın bu dönemde Vietnam'ı işgal etmesinin ana hedefi de buydu.
Japonların temel amacı, Çin'in, Çinhindi'nin Haiphong limanından, Hanoi'nin başkenti üzerinden, Yunnan'daki Çin'in Kunming şehrine kadar, Kunming-Haiphong demiryolu boyunca Fransız Çinhindi üzerinden silah ve yakıt ithal etmesini önlemekti.
Çatışmanın başlamasından önce Fransız ve Japon hükûmetleri arasında bir anlaşmaya varılmış olmasına rağmen, yetkililer, birlikler geri çekilmeden önce birkaç gün boyunca sahadaki olayları kontrol edemediler. Önceki anlaşmaya göre, Japonya'nın kuzey Çinhindi'deki Tonkin'i işgal etmesine ve böylece Çin'i etkili bir şekilde ablukaya almasına izin verilmişti.
Anlaşma, ültimatomun süresinin dolmasından bir saat önce, saat 21:00'de ilgili tüm komutanlara iletilmişti. Martin ve Nishimura arasında ilk birliklerin gemiyle geleceği anlaşıldı. Ancak Yirmi İkinci Ordu anlaşmanın avantajlarından yararlanmak için beklemeye niyetli değildi. 5. (Piyade) Tümeni komutanı Korgeneral Aketo Nakamura, saat tam 22: 00'de Đồng Đăng yakınındaki sınıra birlikler gönderdi.
Đồng Đăng'de, bir gecede hızla diğer sınır karakollarına yayılan bir ateş başladı. Lạng Sơn Muharebesi sırasında Lạng Sơn'deki demiryolundaki Fransız mevzisi Japon zırhlısıyla kuşatıldı ve 25 Eylül'de teslim olmaya zorlandı. Teslim olmadan önce Fransız komutanlar, Japonların kullanmasını önlemek için 155 mm'lik topların kama bloklarının nehre atılmasını emretmişti. 1884-1885 Çin-Fransız Savaşı sırasında Fransızlar, yakalanmayı önlemek için ekipmanın aynı şekilde aynı nehre atıldığı Lạng Sơn'dan utanç verici bir geri çekilmeye zorlanmıştı. Sonunda 1940'ın kama blokları geri alındığında, 1885'te kaybedilen birkaç sandık para da bulundu. Lạng Sơn'da esir alınan birimler arasında, Japonların boşuna taraf değiştirmeye çalıştığı 179 Alman ve Avusturyalı gönüllüyü içeren 5. Yabancı Piyade Alayı'nın 2. Taburu da vardı.
23 Eylül'de Fransız Hükûmeti, IJA'nın Japon hükûmetiyle yaptığı anlaşmaların ihlalini protesto etti. 24 Eylül sabahı Tonkin Körfezi'ndeki uçak gemilerinden gelen Japon uçakları, kıyıdaki Fransız mevzilerine saldırdı. Bir Fransız Hükûmeti elçisi müzakereye geldi. 26 Eylül'de Japon kuvvetleri Haiphong'un güneyindeki Dong Tac'ta karaya çıktı ve limana doğru ilerledi. İkinci çıkarmada tanklar karaya çıktı ve Japon uçakları Haiphong'u bombalayarak bazı kayıplara neden oldu. Öğleden sonra erken saatlerde yaklaşık 4.500 asker ve bir düzine tanktan oluşan Japon kuvveti Haiphong'un dışındaydı.26 Eylül akşamı çatışmalar sona erdi. Japonya, Hanoi dışındaki Gia Lam Hava Üssü'nü, Lao Cai'deki Yunnan sınırındaki demiryolu sıralama sahasını ve Hanoi'den Lạng Sơn'a giden demiryolundaki Phu Lang Thuong'u ele geçirdi ve Haiphong limanına 900 asker ve Hanoi'ye 600 asker daha konuşlandırdı.

Fuji Dağı (富士山, Fuji-san), Honshu adasında bulunan, 3.776 m (12.385 ft) yüksekliğiyle Japonya’daki en yüksek dağdır. Asya adalarında bulunan ikinci en yüksek yanardağdır (Sumatra adasında bulunan Kerici Dağı'ndan sonra) ve dünya üzerindeki en yüksek yedinci ada doruğunu oluşturur. Fuji Dağı aktif bir stratovolkan olmakla beraber, en son 1707-1708 yılları arasında patladı. Dağ, Tokyo şehrinin 100 km güneybatısında bulunur ve açık havalı günlerde şehirden rahatça görülebilir. Fuji Dağı'nın beş ay boyunca karlı olan simetrik konisi, Japonya'nın kültürel ikonu haline gelmiş, özellikle de sanat ve fotoğrafçılıkta betimlenir; ayrıca turist ve dağcıların sıkça ziyaret ettiği bir doğa harikasıdır.
Fuji Dağı, Tate Dağı ve Haku Dağı'nın yanında, Japonya'nın üç "kutsal dağından" (三霊山, Sanreizan) biridir. Doğal güzelliği ile birlikte Japonya'nın tarihsel mekanlarından birisidir. 22 Haziran 2013'te Dünya Miras Listesi'ne kültürel bir mekan olarak eklendi. UNESCO'ya göre, Fuji Dağı "birçok sanatçı ve şaire ilham kaynağı olmuş ve insanlar yüzyıllardır oraya hacca gelir." UNESCO Fuji Dağı mahalinde 25 tane kültürel mekan tanımaktadır. Bu mekanların içinde dağın kendisi, Shinto tapınağı, Fujisan Hongu Sengen Taisha ve 1290 yılında kurulan Budist Taisekiji Baş Tapınak'ı bulunur; tapınak sonrasında Japon ukiyo-e sanatçısı Katsushika Hokusai tarafından resmedilmiştir.

Günümüz kanjisinde Fuji'nin yazılımı "zenginlik" ya da "bolluk" ve "saygınlık kazanmış adam" anlamına gelen 富 ve 士 karakterleri kullanılır. Fakat, Fuji isminin yazılışı kanji alfabesinin kullanımının öncesine dayanır ve karakterleri ateji alfabesinden gelmiştir. Yani yazılış şekli anlamına göre değil, telaffuzuna ve hece sayısına göre yazılmıştır.
Fuji isminin kökünün nereye dayandığı belirsizdir, ilk kullanımına dair herhangi bir kayıt yoktur. 9. yüzyılda yazılan bir yazıya göre, Fuji isminin "ölümsüz" (不死, fushi, fuji) ve büyük orduların (富, fu) askerlerinin (士, shi, ji) dağı aşabilmelerinden gelmiştir. Eski bir halk etimolojisi Fuji'nin 不二 (iki + olmayan) karakterinden türemiş, yani "eşi olmayan" anlamına gelen bu karakterden türediğini varsayar. Bir başka etimoloji ise 不尽 ("yorulmamak") karakterinden, yani "sonsuz" anlamına gelen bu karakterden türediğini öne sürer.

Edo Dönemi'nde yaşamış bir klasik bilim insanı olan Hirata Atsutane, ismin "bir pirinç bitkisinin kulağı (穂, ho) gibi dik duran bir dağ" anlamına gelen bir sözcükten geldiğini tahmin ediyordu. Britanyalı misyoner John Batchelor (1854–1944) ismin Ainu dilindeki "ateş" anlamına gelen "fuchi" sözcüğünden türediğini öne sürdü, fakat bu düşünce Japon dilbilimcisi Kyosuke Kindaichi tarafından kelimenin fonetik gelişimi yüzünden John Bathcelor'a karşı çıktı. Kindaichi aynı zamanda "huchi" kelimesinin "yaşlı kadın" anlamına geldiğini ve "ateş" anlamını karşılayan kelimenin "ape" olduğunu açıkladı. "Fuji" kelimseini içeren mekan isimlerini inceleyen araştırmalara göre kelimenin kökü aslında Yamato diline dayanır.

Fuji Dağı çekici volkanik bir konidir ve Edo (şimdiki Tokyo) başkent olduğunda ve insanlar Tōkaidō yolunda seyahat ederken dağı gördüklerinde, özellikle 1600'den sonra sık sık Japon sanatına konu olmuştur. Tarihçi H. Byron Earhart'a göre "orta çağda Japonlar tarafından, Hindistan, Çin ve Japonya'dan oluşan üç ülkenin bilinen dünyasının "bir numaralı" dağı olarak görülmeye başlandı". Dağdan çağlar boyunca Japon edebiyatında bahsedildi ve birçok şiire konu oldu.
Zirve antik çağlardan beri kutsal kabul edilmiş ve bu nedenle kadınlara yasaklanmıştı. Japon hükûmeti 1872'de bir ferman yayınladı (4 Mayıs 1872, Büyük Devlet Konsey Fermanı 98), "Tapınak ve tapınak topraklarında kadınların dışlanmasına yönelik kalan tüm uygulamalar derhal kaldırılacak ve ibadet vb. amaçlarla dağa tırmanmaya izin verilecektir.” Ancak, bu fermandan önce Tatsu Takayama (Takayama Tatsu olarak da bilinir) adlı bir Japon kadını 1832 sonbaharında Fuji dağı'nın zirvesine çıkan kayıtlı ilk kadın oldu.
Eski samuraylar, dağın eteğini, günümüzün Gotemba kasabasının yakınında, uzak bir eğitim alanı olarak kullandı. Şogun Minamoto no Yoritomo ilk Kamakura Dönemi'nde bölgede yabusame okçuluk yarışmaları düzenledi.
Bir yabancı tarafından ilk tırmanış, eylül 1860'ta dağa 8 saatte tırmanıp 3 saatte inen Sir Rutherford Alcock tarafından yapıldı. Alcock'un The Capital of the Tycoon'daki kısa anlatısı, Batı'da dağın ünlenmiş ilk anlatımıydı. İngiltere Büyükelçisi Sir Harry Parkes'in eşi Leydi Fanny Parkes, 1867'de Fuji Dağı'na çıkan ilk Japon olmayan kadındı. Fotoğrafçı Felice Beato bundan iki yıl sonra Fuji dağına tırmandı.
5 Mart 1966'da BOAC Uçuş 911'den bir Boeing 707 Tokyo Uluslararası Havaalanı'ndan ayrıldıktan kısa süre sonra bozuldu ve Fuji dağı Gotemba Yeni beşinci istasyonu yakınında düştü. 113 yolcu ve 11 mürettebatın tamamı, dağdan gelen rüzgarın dağ dalgasının neden olduğu aşırı temiz hava türbülansına atfedilen felakette öldü. Gotemba Yeni beşinci istasyondan kısa bir mesafede bu kazanın anıtı vardır.
Bugün, Fuji dağı turizm ve dağcılık için uluslararası bir destinasyondur. 20. yüzyılın başlarında, popülist eğitimci Frederick Starr'ın Fuji dağı'na 1913, 1919 ve 1923'te yaptığı çeşitli tırmanışlar hakkındaki Chautauqua dersleri Amerika'da yaygın olarak biliniyordu.
Ünlü bir Japon atasözü, bilge bir kişinin hayatında bir kez ancak yalnızca bir aptalın iki kez Fuji dağına tırmanacağını söyler.
Fuji dağı çok sayıda filmde görülmek, Infiniti logosuna ilham vermek ve hatta tıpta Fuji dağı işareti ile görünmek de dahil olmak üzere Japon kültüründe popüler bir sembol olmaya devam etmektedir.
Eylül 2004'te, zirvedeki personelli meteoroloji istasyonu 72 yıl çalıştıktan sonra kapatıldı. Gözlemciler, tayfunları ve şiddetli yağmurları tespit eden radar taramalarını izlediler. 3.780 m (12.402 ft) ile Japonya'nın en yüksek meteoroloji istasyonu olan dağdaki istasyonun yerini tam otomatik bir meteoroloji sistemi aldı.
Fuji Dağı, 22 Haziran 2013 tarihinde Kültürel Sit olarak Dünya Mirası Listesi'ne eklendi.

Fuji Dağı, Japonya coğrafyası'nın çok ayırt edici bir özelliğidir. 3,776.24 m (12,389 ft) yüksekliğindedir ve Tokyo'nun hemen güneybatısında, Honshu'nun merkezindeki Pasifik kıyısı yakınındadır. Şizuoka ve Yamanashi prefektörlük sınırlarının iki yanındadır. Doğuda Gotemba, kuzeyde Fujiyoshida, güneybatıda Fujinomiya ve güneyde Fuji olmak üzere 4 küçük şehir Fuji dağını çevreler. Etrafı şu beş göl ile çevrilidir: Kawaguchi Gölü, Yamanaka Gölü, Sai Gölü, Motosu Gölü ve Shōji Gölü. Göller ve yakındaki Ashi Gölü dağ manzaralıdır. Dağ, Fuji-Hakone-Izu Millî Parkı'nın bir parçasıdır. Yokohama, Tokyo'dan ve bazen gökyüzü açıkken daha uzaktaki Chiba, Saitama, Tochigi, Ibaraki ve Hamana Gölü'nden görülebilir. Bir uzay mekiği görevi sırasında uzaydan da fotoğraflanmıştır.

Wikivoyage'da Fuji Dağı gezi rehberi (İngilizce)
Fuji Dağı'ndan canlı web kamerası görüntüleri 13 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fujiwara no Kamatari (Japonca: 藤原 鎌足; MS 614-14 Kasım MS 669), Asuka döneminde yaşamış Japon devlet adamı ve aristokrat. Nara ve Heian dönemlerinde Japonya'nın en güçlü aristokrat ailesi olan Fujiwara boyunun kurucusudur. Fujiwara no Kamatari, Mononobe boyuyla birlikte Şintoizm'in bir destekçisiydi ve Budizm'in yayılmasına karşı savaştı. Asuka döneminde Budizmin savunucusu olan Soga boyu, Kamatari'yi ve Mononobe boyunu mağlup etti ve Budizm, imparatorluk sarayının baskın dini hale geldi. Kamatari, daha sonra İmparator Tenji olan Prens Naka no Ōe ile birlikte, merkezi hükûmeti merkezileştiren ve güçlendiren MS 645 Taika Reformları'nı başlattı. Ölümünden hemen önce İmparator Tenji'den Fujiwara soyadını ve Taishōkan rütbesini aldı ve böylece Fujiwara boyunu kurdu.

Bauer, Mikael. The History of the Fujiwara House. Kent, UK: Renaissance Books, 2020. 1912961180.
Brinkley, Frank and Dairoku Kikuchi. (1915). A History of the Japanese People from the Earliest Times to the End of the Meiji Era. New York: Encyclopædia Britannica. OCLC 413099 23 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nussbaum, Louis-Frédéric and Käthe Roth. (2005). Japan encyclopedia. 18 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Cambridge: Harvard University Press. 978-0-674-01753-5; OCLC 58053128 16 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Titsingh, Isaac. (1834). Nihon Ōdai Ichiran; ou, Annales des empereurs du Japon.  Paris: Royal Asiatic Society, Oriental Translation Fund of Great Britain and Ireland. OCLC 5850691 21 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fukuoka (Japonca: 福岡市 Fukuoka-shi), Japonya'nın Fukuoka prefektörlüğünün merkezi ve Kyūshū bölgesinin en büyük şehridir.
Fukuoka 1,5 milyonluk nüfusu ile Japonya'nın altıncı büyük kenti olup Kitakyushu şehri ile birlikte Fukuoka-Kitakyushu metropol alanının bir parçasıdır.

Hakata Körfezi ile Fukuoka bölgesi 1274 - 1281'de Moğolların Japonya Seferleri'nin iniş noktası oldu.
Fukuoka, 1 Nisan 1972 tarihinde belirlenmiş şehir statüsü almıştır.

Fukuoka, Kyūshū'nun kuzeybatısında yer almaktadır.

Fukuoka idari olarak yedi semte ayrılmaktadır.

Chūō-ku (中央区)
Hakata-ku (博多区)
Higashi-ku (東区)
Jōnan-ku (城南区)
Minami-ku (南区)
Nishi-ku (西区)
Sawara-ku (早良区)

Fukuoka'ya Fukuoka Havalimanı, Sanyō Shinkansen ile Kyūshū Shinkansen hızlı tren hatları ve Hakata İstasyonu'ndaki diğer Kyushu Railway Company trenleri hizmet vermektedir. Fukuoka metrosu ise 1981 yılında açılmıştır.

Fukuoka, Avisa Fukuoka adlı futbol takımı ile Fukuoka SoftBank Hawks adlı beyzbol takımı ile tanınmaktadır.

Fukuoka'nın aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

 Atlanta, ABD
 Auckland, Yeni Zelanda
 Bordeaux, Fransa (1982)
 Busan, Güney Kore
 Guangzhou, Çin (1979)
 Ipoh, Malezya
 Oakland, ABD

Resmî site

Fukuşima I Nükleer Santrali kazaları; 2011 Tōhoku Depremi ve Tsunamisi sonrasında, 11 Mart 2011 tarihinde Fukuşima I Nükleer Santrali'nde atmosfere radyoaktif maddelerin denize karışmasına sebep olan olaylar dizisidir. Uzmanlar kazayı Çernobil Felaketinden sonra dünyanın en büyük ikinci nükleer kazası olarak tanımlamakla birlikte, tüm reaktörlerde sorun yaşanması kazaları bugüne kadarki en karmaşık Nükleer kazalardan biri yapmaktadır.
Fukuşima 1 Nükleer Santrali kazası 9.0 büyüklüğündeki 11 Mart 2011 tarihinde Tōhoku depremi ve tsunamisi sonrasında meydana geldi. Honşu Adası açıklarında meydana gelen bu deprem, Japonya'da büyük bir tsunamiye yol açtı. Tsunami, nükleer santraldeki üç etkin reaktörün kapatılmasına sebep oldu. Santralde Tokyo Elektrik Güç Şirketi (TEPCO) tarafından işletilen altı tane kaynar su reaktörü bulunmaktadır.
Tsunami, elektrik şebekesine zarar verdi ve santralin jeneratörlerini su bastı. Bu da santralde bir elektrik kesintisine neden oldu. Bunu takip eden soğutma eksikliği santralde kısmi erime ve patlamalara neden oldu, altı reaktörün tamamında ve merkezi kullanılmış yakıt tankında sorunlar meydana geldi.
Deprem meydana geldiğinde 4, 5 ve 6 numaralı reaktörler yapılması planlanan bakımlar nedeniyle kullanılmamaktaydı. Diğer reaktörler depremden sonra otomatik olarak kapatıldı ve acil durum jeneratörleri, reaktörleri soğutmak için su pompalarını çalıştırdı. Santralin 5.7 metrelik bir tsunamiye dayanabilecek önlem amaçlı bir duvarı vardı; fakat depremden 15 dakika sonra santral 14 metrelik bir tsunamiye maruz kaldı ve duvarın herhangi bir koruyucu etkisi olmadı. Tesisin elektrik şebekesiyle olan bağlantısı ciddi hasar aldı. Aşağıda bulunan jeneratörlerde dahil olmak üzere tüm santral sular altında kaldı. Bunun sonucu olarak jeneratörler devre dışı kaldı ve santraldeki nükleer yakıt radyoaktivitenin bir etkisi olarak aşırı ısınmaya başladı. Tsunami nedeniyle meydana gelen su baskınları başka bölgelerden yardım gelmesini zorlaştırdı.
Kısa sürede 1, 2 ve 3 numaralı reaktörlerde kısmi erimenin kanıtları ortaya çıktı; hidrojen patlamaları sonucu 1, 3 ve 4 numaralı reaktörleri barındıran binaların tepe kısımları havaya uçtu; 2 numaralı reaktörün içindekiler bir patlama sonucu zarar gördü ve 4 numaralı reaktörde yangınlar meydana geldi. Bunun yanı sıra, 1 ve 4 numaralı reaktörlerde saklanan kullanılmış yakıt tanklarındaki su seviyesinin düşmesi sonucu tanklarda aşırı ısınma meydana geldi. Radyasyon sızıntısından kaynaklanan korkular santralin etrafındaki 20 kilometre çapındaki alanın çok hızlı bir şekilde tahliye edilmesine sebep oldu. Bu sırada 170 ila 200 bin kişi tahliye edildi. Santraldeki işçiler aşırı radyasyona maruz kaldı.
Kaza, JNES (Japonya Nükleer Enerji Güvenliği Örgütü) tarafından hazırlanan bir raporun ardından NISA tarafından INES'te (Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği) 7 (maksimum şiddet) olarak derecelendirildi. 1986'daki Çernobil faciasından bu yana en kötü nükleer olay olarak kabul edilir, bu da INES'te yedi olarak derecelendirilmiştir.
Birleşmiş Milletler Atomik Radyasyonun Etkileri Bilimsel Komitesi'ne göre; işçi olmayan Fukushima sakinleri arasında, kazadan kaynaklanan radyasyona maruz kalmaya doğrudan atfedilebilecek hiçbir olumsuz sağlık etkisi belgelenmemiştir. Akciğer kanserinden bir ölüm için sigorta tazminatı ödendi. Ancak bu radyasyon ile kanser arasında nedensel bir ilişki olduğunu kanıtlamıyor. Diğer altı kişinin kanser veya lösemi geliştirdiği bildirilmiştir. Kaza sonucunda iki işçi radyasyon yanıkları nedeniyle hastaneye kaldırıldı ve birkaç kişi de fiziksel olarak yaralandı.
Kazalardan kaynaklanan radyolojik tehlikelerin kamuoyu algısı ve tahliyelerin uygulanması (Çernobil nükleer kazasına benzer şekilde) hakkında, önlediklerinden daha fazla zarara neden olmakla suçlandıkları için eleştiriler yapıldı. Kazanın ardından, çevredeki en az 164.000 kişi kalıcı veya geçici olarak yerinden edildi (gönüllü olarak veya tahliye emriyle). Yer değiştirmeler en az 51 ölümün yanı sıra radyolojik tehlikelerden kaynaklanan stres ve korku ile sonuçlandı.
Soruşturmalar, güvenlik ve gözetimdeki gecikmeleri, yani risk değerlendirmesi ve tahliye planlamasındaki hataları hatalı buldu. Bir zamanlar reaktörü soğutmak için kullanılan arıtılmış atık suyun bertarafını çevreliyor ve bu da komşu ülkelerde çok sayıda protestoya neden olmuştur.

Fukushima Daiichi Nükleer Santrali, 6 General Electric (GE) hafif su ve kaynar su reaktöründen (BWR) oluşuyordu. Ünite 1, bir GE tip 3 BWR idi. Ünite 2-5 tip 4 idi. Ünite 6 bir tip 5 idi.
11 Mart 2011'deki Tōhoku depremi sırasında, 1-3 numaralı üniteler çalışıyordu. Bununla birlikte, tüm ünitelerin kullanılmış yakıt havuzları hala soğutmaya ihtiyaç duyuyordu.

İç bileşenlerin ve yakıt düzeneği kaplamasının çoğu, düşük nötron kesiti için bir zirkonyum alaşımından (Zircaloy) yapılmıştır. Normal çalışma sıcaklıklarında (~300 °C) hareketsizdir. Bununla birlikte, 1.200 °C'nin üzerinde, Zircaloy, hidrojen gazı oluşturmak için buharla veya uranyum metali oluşturmak için uranyum dioksit ile oksitlenebilir. Bu reaksiyonların her ikisi de ekzotermiktir. Bor karbürün paslanmaz çelik ile ekzotermik reaksiyonu ile birlikte, bu reaksiyonlar bir reaktörün aşırı ısınmasına sebep olabilir.

Acil bir durumda, reaktör basınç kapları (RPV) türbinlerden ve ana kondansatörden otomatik olarak izole edilir ve bunun yerine harici güç veya jeneratörlerle çalışan pompalara ihtiyaç duymadan reaktörü soğutmak için tasarlanmış ikincil bir kondenser sistemine geçer. İzolasyon kondansatörü (IC) sistemi, özel bir kondenser tankında bir ısı eşanjörü ile basınçlı kaptan kapalı bir soğutma sıvısı döngüsü içermektedir. Buhar, reaktör basıncı ile ısı eşanjörüne zorlanacak ve yoğunlaştırılmış soğutucu, yerçekimi ile kaba geri beslenecektir. Her reaktör başlangıçta, her biri reaktörü en az 8 saat soğutabilen iki yedek IC ile donatılacak şekilde tasarlandı (bu noktada, kondenser tankının yeniden doldurulması gerekecekti). Bununla birlikte, IC sisteminin kapatıldıktan kısa bir süre sonra reaktörü çok hızlı bir şekilde soğutması mümkündü ve bu da muhafaza yapıları üzerinde istenmeyen termal strese neden olabilirdi. Bunu önlemek için protokol, reaktör operatörlerinin elektrikle çalışan kontrol vanaları kullanarak kondenser döngüsünü manuel olarak açıp kapatmasını istedi.
1'inci ünitenin inşasından sonra, aşağıdaki üniteler yeni açık çevrim reaktör çekirdeği izolasyon soğutma (RCIC) sistemleri ile tasarlandı. Bu yeni sistem, reaktör kabındaki su seviyesini korumak için harici bir depolama tankından basınçlı kaba su enjekte etmek için bir pompaya güç sağlayacak bir türbini çalıştırmak için reaktör kabından gelen buharı kullandı ve en az 4 saat çalışacak şekilde tasarlandı (soğutma sıvısının tükenmesine veya mekanik arızaya kadar). Ek olarak, bu sistem, depolama tankının tükenmesi durumunda, soğutma sıvısını depolama tankı yerine bastırma odasından (SC) çeken kapalı döngü bir sisteme dönüştürülebilir. Bu sistem harici bir enerji kaynağı olmadan (reaktörden gelen buharın yanı sıra) otonom olarak çalışabilmesine rağmen, uzaktan kontrol etmek ve parametreleri ve göstergeleri almak için DC gücüne ihtiyaç vardı ve izolasyon vanalarına güç sağlamak için AC gücü gerekiyordu.
Sahadaki yedek gücün kısmen hasar gördüğü veya saha dışı güce şebeke bağlantısı yeniden sağlanana kadar dayanamayacak kadar yetersiz olduğu bir acil durumda, reaktörü güvenilir bir şekilde soğutmak için bu soğutma sistemlerine artık güvenilemezdi. Böyle bir durumda beklenen prosedür, sahada kalan elektriği kullanarak elektrikle veya pnömatik olarak çalıştırılan valfler kullanarak hem reaktör kabını hem de birincil muhafazayı havalandırmaktı. Bu, buharlaşma nedeniyle kaybedilen suyu yenilemek için yangından korunma sistemini kullanarak reaktöre düşük basınçlı su enjeksiyonuna izin vermek için reaktör basıncını yeterince düşürecektir.

Saha dışında güç kaybı olması durumunda, AC gücü sağlamak için acil durum dizel jeneratörleri (EDG) otomatik olarak başlayacaktır. 1-5 ünitelerinin her biri için iki EDG ve 6. ünite için üç EDG mevcuttu. EDG'den 31'i su soğutmalıydı ve yer seviyesinin yaklaşık 7–8 m altındaki bodrum katlarına yerleştirildi. EDG'ler için soğutma suyu, kıyı şeridine yerleştirilen ve aynı zamanda ana kondansatör için su sağlayan bir dizi deniz suyu pompası tarafından taşındı. Bu bileşenler barındırılmamıştı ve sadece deniz duvarı tarafından korunuyordu. Diğer üç EDG hava soğutmalıydı ve ünite 2, 4 ve 6'ya bağlandı. Ünite 2 ve 4 için hava soğutmalı EDG'ler, kullanılmış yakıt binasının zemin katına yerleştirildi, ancak anahtarlar ve diğer çeşitli bileşenler aşağıda, bodrum katında yer aldı. Üçüncü hava soğutmalı EDG, iç kesimlerde ve daha yüksek rakımda bulunan ayrı bir binadaydı. Bu EDG'lerin ilgili reaktörlerle birlikte kullanılması amaçlanmış olsa da, ünite çiftleri (1 ve 2, 3 ve 4 ve 5 ve 6) arasındaki değiştirilebilir ara bağlantılar, ihtiyaç duyulması halinde reaktörlerin EDG'leri paylaşmasına izin verdi.
Güç istasyonu ayrıca, istasyona EDG'ler olmadan yaklaşık 8 saat güç sağlayabilecek şekilde tasarlanmış, her zaman AC gücüyle şarj edilmiş yedek DC pillerle donatıldı. 1, 2 ve 4'üncü ünitelerde piller, EDG'lerin yanı sıra bodrum katlarına yerleştirildi. 3, 5 ve 6'lı ünitelerde piller, yer seviyesinin üzerine çıkarıldıkları türbin binasına yerleştirildi.

Birimler ve merkezi depolama tesisi aşağıdaki sayıda yakıt demetini içeriyordu:

Orijinal tasarım temeli, 1952 Kern County depremine (0,18 g, 1,4 m/s2, 4,6 ft/s2) dayalı olarak 250 Gal'lik bir sıfır noktası yer ivmesi ve 470 Gal'lik bir statik ivmeydi. 1978 Miyagi depreminden sonra, yer ivmesi 30 saniye boyunca 0,125 g'a (1,22 m/s2, 4,0 ft/s2) ulaştığında, reaktörün kritik kısımlarında herhangi bir hasar bulunmadı. 2006 yılında, reaktörlerin tasarımı, reaktörlerin 412 Gal ile 489 Gal arasında değişen ivmelere dayanacağını bulan yeni standartlarla (dikey ivme ve farklılaştırılmış E/W ve N/S hareketini içeren) yeniden değerlendirildi.

Santral, Japonya'da, Fukushima bölgesi

Chang'e 5, (Çince: 嫦娥 五号; pinyin: Cháng'é wǔhào), Çin Ay Keşif Programı'nın beşinci ay keşif görevi ve Çin'in ilk Ay'dan örnek getirme göreviydi.
Selefleri gibi bu uzay aracı da adını Çin ay tanrıçası Chang'e'den almıştır. 23 Kasım 2020, saat 20.30 UTC'de Hainan Adası'ndaki Wenchang Uzay Aracı Fırlatma Sahası'ndan fırlatıldı. 1 Aralık 2020'de Ay'a indi, ~1.731 g (61,1 oz) Ay örneği topladı ve 16 Aralık 2020 17.59 UTC'de Dünya'ya döndü.
Chang'e-5, Sovyetler Birliği'nin 1976'daki Luna 24'ünden bu yana ilk Ay örneği getirme göreviydi. Görev, Çin'i Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nden sonra Ay'dan örnek getiren üçüncü ülke yaptı.
Getirilen örnekler Dünya'ya bırakıldıktan sonra Chang'e 5 (CE-5) yörünge aracı, 15 Mart 2021 05.39 UTC'de Güneş-Dünya L1 Lagrange noktası tarafından başarıyla yakalandı ve Güneş-Dünya L1 Lagrange noktası yörüngesine yerleşen ilk Çin uzay aracı oldu. L1'e yaptığı 88 günlük yolculukta, görev kontrolü 2 yörünge manevrası ve 2 yörünge düzeltme manevrası gerçekleştirdi. 9 Eylül 2021'de genişletilmiş bir görevde bir Ay uçuşu gerçekleştirdi.
Ocak 2022'de CE-5, Çin Ay Keşif Programı'nın bir sonraki aşamasına hazırlık olarak Çok Uzun Baz İnterferometri (VLBI) testleri yapmak üzere Ay uzak ters yön yörüngesi (DRO) için L1 noktasından ayrıldı.

Chatham House veya diğer adıyla Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 1920'de kurulan, dünya çapındaki güncel meseleleri analiz etmek amacıyla hareket eden, Londra merkezli kâr amacı gütmeyen düşünce kuruluşudur. Bu kuruluşun oluşturduğu bir kurala göre Chatham House toplantılarında konuşulan her şey kamuoyuna açıktır ancak konuşmacıların kimliği gizli tutulur. Misyonlarının sürdürülebilir, güvenli, müreffeh ve adil bir dünya kurmaya yardım etmek olduğunu açıklamışlardır.
Chatham House, 2009'da Foreign Policy dergisi tarafından ABD dışındaki en iyi düşünce kuruluşu seçildi. Pennsylvania Üniversitesi'nin 2015 yılında yayımladığı bir rapora göre ise, Brookings Enstitüsünden sonra dünyadaki en etkili ikinci düşünce kuruluşu seçilmiştir.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya ile imzalanan Versay Antlaşması ile birlikte dünyada tekrar büyük ölçekli bir savaşın çıkmasını engellemek için ülkeler arasındaki uluslararası diyaloğu etkin kılmak amacıyla kurulmuştur. İlk önce Uluslararası İlişkiler Enstitüsü adıyla kuruldu. 1926 yılında İngiltere Kraliyet ailesinin imtiyazını aldı. Bu imtiyazdan sonra ismine "Kraliyet" ibaresi eklendi ve "Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü" adını aldı. Fakat ilerleyen yıllarda kuruluş, bulunduğu binasının ismiyle anılmasından dolayı Chatham House adı daha yaygın hale geldi.
Hiçbir resmi kuruma bağlı olmadıklarını ve düşünce ve ifade özgürlüğüne önem verdiklerine belirten bu kuruluş, 2005 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde önemli katkılar veren kişilere veya sivil toplum kuruluşlarına/liderlerine ödül vermektedir. Ayrıca her yıl çeşitli konferanslar düzenleyip raporlar yayımlamaktadırlar.

Ocak 1919'da Paris Barış Konferansı'na katılan Amerikalı ve Britanyalı diplomatlar, konferasın ardından 30 Mayıs 1919'da Lionel Curtis tarafından düzenlenen bir toplantıda, gelecekte çıkabilecek savaşları önlemek amacıyla uluslararası sorunları incelemek ve politikacıları yönlendirici analizler yapmak niyetiyle Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nü kurmayı kararlaştırdı. Ancak Britanyalı diplomatlar, enstitüyü diğerlerinden ayrı olarak Temmuz 1920'de Londra'da ayrı olarak kurdu. Amerikalılar ise New York'ta, Dış İlişkiler Konseyi'ni kardeş enstitü olarak kurdu.
1923 yılında Albay RW Leonard, Westminster'da bulunan bir evi yeni kurulan enstitüye bağışladı. Böylece bu bina enstitünün merkezi olmuştur. Chatham House ismi de adını o binadan aldı.
Enstitü, kurulmasının ardından ilk olarak altın standardının uluslararası kambiyo problemini ele aldı. Bu amaçla iktisatçılardan oluşan bir kurul toplandı. John Maynard Keynes gibi önde gelen ekonomistleri içeren bu grup, I. Dünya Savaşı sonrası gittikçe bozulan uluslararası para standartları konusunda 3 yıllık bir çalışma yaptı. Tam da bu çalışmaların sona erdiği tarihte, Eylül 1931'de Birleşik Krallık, altın standardından çekildiğini ilan etti ve bundan böyle İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde İngiliz sterlininin standart olarak kabul edileceğini açıkladı.
Bu süre zarfında Chatham House, dünya siyasetinde önde gelen devlet adamlarının İngiltere'yi ziyaret ettikleri zaman sıklıkla uğradıkları bir düşünce kuruluşa dönüştü. Örneğin Mahatma Gandi, enstitüyü 20 Ekim 1931'de ziyaret etmiş ve burada ‘Hindistan'ın Geleceği’ üzerine ünlü konuşmasını yapmıştır.
1933 yılında Chatham House, o yıllarda bağımsızlık taleplerini daha güçlü bir şekilde dile getiren eski sömürge ülkeleri ile Birleşik Krallık arasında iletişim kuran bir rol üstlendi. Bu doğrultuda ilki 1933'te başlatılan ve 1955'e değin süren bir dizi konferans düzenlendi.

İkinci Dünya Savaşı'nın ve The Blitz bombardımanlarının başlamasının ardından kuruluş başkanı Lord Astor, Enstitü'nün Londra'dan uzaklaştırılmasına ve kırsal kesimde bulunan Oxford'da taşınmasına karar verdi. Savaş yılları boyunca Enstitü, düşmanların tarihsel ve siyasi geçmişine ve çeşitli diğer konularda uluslararası basına analizler ve raporlar yazdı. Enstitü ayrıca akademisyenlere ve silahlı kuvvetlere ek hizmetler de sağladı. Örneğin Nazilerden kaçıp mülteci statüsünde olan akademisyenlere araştırma merkezleri açtı.
Savaş boyunca Britanya'dan ayrılan bazı enstitü üyeleri, ABD'ye giderek orada IMF ve BM gibi kuruluşlarda aktif rol aldı. Savaş bittikten sonra bu üyelerin enstitüye geri dönmesi, Chatham House'un yeni bir ivme ve itibar kazanmasını sağladı.
Chatham House Ödülleri, 2005 yılında başlatıldı ve her sene, önceki yılda uluslararası ilişkilere önemli katkıda bulunan kişilere verilmeye başlandı. Ekim 2005'te Kraliçe II. Elizabet, dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı Victor Yuşçenko'ya ilk ödülü sundu.
Ocak 2013'te Enstitü, her ülkeden siyasetçilere yönelik olarak, uluslararası ilişkiler odaklı ve 12 aylık özel bir eğitim programı alabilmelerini sağlayan Liderlik Akademisi kurduğunu ilan etti.

Chen Ning Yang (C. N. Yang; Çince: 杨振宁; pinyin: Yáng Zhènníng; 1 Ekim 1922 - 18 Ekim 2025), zayıf kuvvet içeren etkileşmelerde eksi dönüşümün (paritenin) sistemi değiştirdiğini gösteren çalışmalarıyla T. D. Lee ile birlikte 1957'de 35 yaşında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Çinli fizikçidir. Bilime yaptığı birçok katkının arasında Robert Mills ile ortaya koydukları Yang-Mills teorisi de vardır.

Nobel Fizik Ödülü (1957)
Rumford Premium (1980)
National Medal of Science (1986)
Benjamin Franklin Medal (1993)
Albert Einstein Madalyası (1995)
Bower Award (1995)
N. Bogoliubov Prize (1996)
Lars Onsager Prize (1999)
King Faisal International Prize (2001)

[1]17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Stony Brook Üniversitesindeki web sayfası.
[2] 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. C. N. Yang'ın Nobel ödülü kapsamında verdiği ders (pdf - İngilizce).

Chengdu J-10 (Çince (basitleştirilmiş): 歼-10; Çince (geleneksel): 殲-10; pinyin: Jiān shí; NATO rapor adı: Firebird), Chengdu Aircraft Industry Group tarafından üretilen Çin yapımı çok rollü avcı uçağıdır. İlk uçuşunu 23 Mart 1998 tarihinde gerçekleştirmiş olup 2005 yılında hizmete girmiştir. Uçak, tek motorlu olup delta kanat ve kanart tasarıma ve fly-by-wire uçuş sistemine sahiptir.
J-10'un gövdesi, kanat ve kuyruk yüzeylerinde kullanılan bazı kompozit malzemelerle birlikte esas olarak alüminyum alaşımlardan yapılmıştır. Hafif ve çevik olmasının yanı sıra yüksek hızlı uçuş ve yoğun muharebe streslerine dayanabilecek şekilde tasarlanmıştır.
J-10, dijital bir fly-by-wire sistemi ve 10 hedefi izleyebilen ve bunlardan 2 tanesini aynı anda yarı aktif radar güdümlü füzelerle ya da 4 tanesini aktif radar güdümlü füzelerle vurabilen, mekanik taramalı  çok modlu bir atış kontrol radarı ile donatılmıştır. J-10B varyantı, aktif faz dizili hava radarı (AESA) barındırmak için yükseltilmiş bir burun konisine sahiptir. Geliştirilmesi 8 yıl süren ve 2008 yılında tamamlanan bu AESA radarı, pasif faz dizili radar aşamasını atlayıp doğrudan AESA'ya geçerek Çin savaş radarlarında önemli bir ilerlemeye işaret etti.
J-10, tek bir turbofan motorla güçlendirilmiştir. Orijinal varyant olan J-10A, maksimum 123 kN statik itiş gücü üreten Rus Salyut AL-31FN motoruyla donatılmıştır. 2013 yılında, AL-31FN'nin Seri 3 olarak bilinen yükseltilmiş bir versiyonu, J-10B'de kullanılmak üzere test edildi ve daha uzun bir kullanım ömrüne ve daha fazla itme gücüne sahip oldu. Bununla birlikte, J-10 için tasarlanan motor Çinli Shenyang WS-10'dur. WS-10 geliştirme zorlukları ile karşılaşmış ve J-10A yerine Salyut AL-31FN ile donatılmıştır. Üretim öncesi bir J-10C, 2018 Çin Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı'nda bir WS-10 ile donatılmıştı ve 2020'de bir videoda WS-10B ile donatılmış PLAAF logolu bir J-10C gösterildi. Kasım 2021 itibarıyla, WS-10B ile çalışan J-10C'ler PLAAF'ın hizmetindeydi.
J-10, Gryazev-Shipunov GSh-23 çift namlulu top ile donatılmıştır ve çeşitli silah ve teçhizatı monte etmek için 11 silah istasyonuna sahiptir. PL-8 ve PL-10 gibi kısa menzilli havadan havaya füzeler, PL-12 ve PL-15 gibi orta menzilli radar güdümlü havadan havaya füzeler, lazer güdümlü bombalar gibi güdümsüz ve hassas güdümlü mühimmatlar, KD-88 gibi havadan karaya füzeler, YJ-91A gibi gemisavar füzeler ve YJ-9 gibi radyasyon önleyici füzeler taşıyabilir. J-10 ayrıca yakıt ve aviyonik podlar içeren drop-tank'lar da taşıyabilmektedir. Yaklaşık 5,600 kg maksimum faydalı yük kapasitesine sahiptir.
Chengdu J-10, Çin hizmetinde olup Pakistan ve İran tarafından da satın alınması düşünülmektedir.
2021'de Pakistan,Pakistan Hava Kuvvetleri için 25 J-10 uçağının J-10CE modelini sipariş etmiş olup 6'sı teslim edilmiş ve 19'u halen sipariştedir.

J-10A: Bu, 2006 yılında hizmete giren J-10'un orijinal varyantıdır. Shenyang WS-10A turbofan motoru ile güçlendirilmiştir ve çok modlu bir radar ve füzeler ve 30 mm top dahil olmak üzere çeşitli silahlarla donatılmıştır.
J-10B: J-10B, 2011 yılında hizmete giren J-10A'nın yükseltilmiş bir versiyonudur. Geliştirilmiş bir radar ve elektronik harp paketi ve daha fazla silah ve harici yük taşıma yeteneği de dahil olmak üzere bir dizi geliştirmeye sahiptir.
J-10C: Radar kesiti azaltılmış daha gizlilik odaklı bir tasarıma sahiptir ve aktif elektronik taramalı dizi (AESA) radarı ile donatılmıştır. Ayrıca yükseltilmiş bir motor olan WS-10B ile güçlendirilmiştir.
J-10D: J-10'un yakın gelecekte hizmete girmesi beklenen bir başka yükseltilmiş varyantıdır. Daha gelişmiş bir radar ve elektronik harp paketi ve daha fazla silah ve harici yük taşıma kabiliyeti de dahil olmak üzere bir dizi geliştirmeye sahip olduğuna inanılmaktadır.

 Çin
Halk Kurtuluş Ordusu Hava Kuvvetleri: 220 J-10A, 55 J-10B, 180+ J-10C, 70 J-10S
Halk Kurtuluş Ordusu Deniz Hava Kuvvetleri: 2021 itibarıyla 16 J-10AH, 7 J-10SH
 Pakistan
Pakistan Hava Kuvvetleri: 36 J-10C (12'si teslim edildi, 24'ü sipariş edildi)

Mürettebat: 1
Uzunluk: 15,49 m
Kanat açıklığı: 9,75 m
Yükseklik: 5,43 m
Kanat alanı: 39 m²
Boş ağırlık: 9,750 kg
Azami kalkış ağırlığı: 19,277 kg
Motor: 1 × Saturn-Lyulka AL-31FN veya WS-10A turbofan

Maksimum hız: Mach 1.8
Menzil: 2.500 km (1.600 mil, 1.300 nmi)
Savaş menzili: 1.240 veya 2.600 km (770 veya 1.620 mil, 670 veya 1.400 nmi)
Tırmanma hızı: 300 m/s (59.000 ft/dk)
Kanat yüklemesi: 381 kg/m2 (78 lb/sq ft)
İtme gücü/ağırlık: 1.04

Silahlar: 1× Gryazev-Shipunov GSh-23
Silah istasyonu: 5600 kg harici yakıt ve mühimmat kapasitesine sahip toplam 11 adet (6× kanat altı, 2× giriş altı ve 3× gövde altı)
Roketler: 90 mm güdümsüz roket kapsülleri
Füzeler:
Havadan havaya füzeler:
PL-8
PL-10 (J-10C)
PL-12
PL-15 (J-10C)

Havadan karaya füzeler:
KD-88
YJ-91

Bombalar:
Lazer güdümlü bombalar: (LT-2)
Süzülme bombaları: (LS-6, GB3, GB2A, GB3A)
Uydu güdümlü bombalar: (FT-1)
Güdümsüz bombalar: 250 kg, 500 kg

Diğerleri:
Daha uzun menzil ve seyir süresi için 3 adede kadar harici yakıt bırakma tankı (1× gövde altı, 2× kanat altı)

Tip 1473H pulse-doppler atış kontrol radarı (J-10A)
Harici olarak monte edilmiş aviyonik podlar:
K/JDC01A hedefleme podu (J-10A üzerinde)
Type Hongguang-I kızılötesi arama ve takip podu (J-10A üzerinde)
KD-88 ve YJ-91 için CM-802AKG hedefleme podu (J-10C üzerinde)
KG600 elektronik karşı tedbir podu
Blue Sky navigasyon/saldırı podu

 General Dynamics F-16 Fighting Falcon
 Boeing F/A-18 Hornet
 CAC/PAC JF-17 Thunder
 Mikoyan-Gureviç MiG-29
 Dassault Rafale
 Eurofighter Typhoon
 Mitsubishi F-2
 HAL Tejas
 Saab JAS 39 Gripen
 AIDC F-CK-1 Ching-kuo

AirForce-Technology.com J-101 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AirForceWorld.com J-10
GlobalSecurity.org J-1025 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SinoDefence.com J-10

Chengdu J-20 (Mighty Dragon olarak da bilinir) (Çince (basitleştirilmiş): 歼-20; Çince (geleneksel): 殲-20), Chengdu Aircraft Industry Group tarafından geliştirilen beşinci nesil çift motorlu hayalet avcı uçağıdır. J-20, ilk uçuşunu 11 Ocak 2011 tarihinde gerçekleştirmiştir ve 2017 yılında hizmete girmiştir. J-20, F-22 ve F-35'ten sonra dünyanın üçüncü operasyonel beşinci nesil hayalet savaş uçağıdır.
J-20, hava üstünlüğü, hava savunma ve kara saldırı görevlerini yerine getirebilen çok amaçlı bir uçak olarak tasarlanmıştır. Aktif Faz Dizinli (AESA) radarı, gelişmiş bir kokpit ekranı ve yüksek kapasiteli bir veri bağlantısı da dahil olmak üzere bir dizi gelişmiş sistemle donatılmıştır.
J-20'i ilk uçuşunu 2011 yılında gerçekleştirmiş ve düşük oranlı ilk üretimine 2015 yılında başlanmıştır. Çin hava kuvvetleri tarafından 2017 yılında resmi olarak kabul edilmiş ve 570 adet üretilmesi planlanmıştır. J-20, kanard-delta konfigürasyonuna, düşük radar kesitine sahip harmanlanmış gövdeye, büyük eğimli ikiz kuyruklara ve radar kesitini azaltmak için uzun ve kısa menzilli füzeler için dahili silah bölmelerine sahiptir. Ayrıca uzun menzilli görevler için büyük yakıt tanklarına sahiptir ve yüksek hızlı operasyonlar gerçekleştirebilir.

20'nin üç varyantı vardır: ilk üretim modeli J-20A, itme vektörlü J-20B ve çift koltuklu uçak takımı yeteneğine sahip J-20S1.
J-20'nin motorları, performansını ve gizlilik yeteneklerini belirleyen temel özelliklerinden biridir. J-20, Salyut tarafından geliştirilen AL-31FM2 olduğu bildirilen geliştirilmiş bir Lyulka-Saturn AL-31 varyantı ile üretime girmiştir. Motorun 145 kN (32.600 lbf) "özel güç ayarı" itiş gücü vardır. Ancak bu motorun J-20 için süpercruise ve süper manevra kabiliyeti elde etmek için yetersiz olduğu düşünülmektedir. Çin, J-20 için WS-10G ve WS-15 gibi kendi özgün motorlarını geliştirmektedir. WS-10G, 30,000 lb itiş gücü üreten bir itiş yönlendirme turbofan motorudur. Mevcut J-20'lerin bazılarında AL-31FM2'nin yerini alması beklenmektedir. WS-15, 40,000 lb itme gücü sağlamayı ve J-20 için supercruise sağlamayı amaçlayan daha gelişmiş bir motordur. Ancak, geliştirilmesinde teknik zorluklar ve gecikmelerle karşılaşmıştır. Mart 2022'de Çin devlet yayın kuruluşu CCTV, yeni WS-15 motorunun testleri tamamladığını bildirdi.

Uçağın geliştirilmesine 1990'ların sonunda J-XX programının bir parçası olarak başlanmış ve ilk prototip ilk uçuşunu 2011 yılında gerçekleştirmiştir. Uçak çeşitli tasarım değişiklikleri ve iyileştirmelerden geçti ve birkaç prototip test amacıyla uçuruldu.
Mart 2014'te ilk uçuşunu gerçekleştiren "2011" numaralı üçüncü J-20 prototipinde birçok değişiklik yapıldı. Yeni prototip, ilk iki prototipten çok sayıda ince değişiklik de dahil olmak üzere tasarımda sofistike bir artış gösterdi. Yeni uçak gövdesi modifiye edilmiş yönlendiricisiz süpersonik hava girişleri (DSI), stealth kaplama, aerodinamik kanat altı kaplamaları ve yeniden tasarlanmış dikey stabilizatörleri içeriyordu. Analistler, hassas güdümlü mühimmat için entegre hedefleme podları ve uçağın etrafında tespit edilebilen altı ek pasif kızılötesi sensör gibi çok rollü operasyonlar için yeni ekipman ve cihazlara dikkat çekti.
Aralık 2015'te J-20'nin düşük oranlı ilk üretim (LRIP) versiyonu askeri gözlemciler tarafından tespit edildi. LRIP uçağı, daha önce prototipler için boyanmış olan ve potansiyel olarak çeşitli sensörler veya fırınlanmış radar emici malzemeler içeren dielektrik yüzeyleri ortaya çıkardı.
Ekim 2017'de Çin devlet medyası J-20'nin tasarımlarının tamamlandığını ve seri üretime ve savaşa hazır olduğunu bildirdi. Mart 2018'de Çin ordusu J-20 platformunun başka versiyonlarının da geliştirilmekte olduğunu açıkladı. Ocak 2019'da Çin medyası, J-20'nin taktik bombardıman, elektronik harp ve uçak gemisi görevlerinde kullanılmak üzere çift koltuklu bir varyantının geliştirilmekte olduğunu bildirdi.

Kasım 2019'da, Chengdu Aerospace Corporation üretim tesisindeki savunma gözlemcileri tarafından uçuş testi sırasında sarı astar kaplamalı bir J-20 görüldü. Uçak, gizliliği artırmak için tırtıklı art yakıcı nozullara sahip yeni bir WS-10 Taihang motor çeşidi ile donatılmıştı. Raporlar Chengdu Aerospace Corporation'ın J-20'nin Rus motorlarıyla üretimini 2019 ortalarında sonlandırdığını belirtmektedir.Temmuz 2020'de Çin medyası J-20'nin yeni bir varyantı olan J-20B'nin tanıtıldığını ve aynı gün seri üretime girdiğini bildirdi. Bahsedilen tek değişiklik, J-20B'nin itki vektörleme kontrolü ile donatılacak olmasıydı. Kesin motor tipine ilişkin çelişkili raporlar vardı; bazı analistler J-20'nin WS-10 veya WS-10B-3'ün bir varyantını kullandığını iddia etti.
Ocak 2021'de South China Morning Post, Çin'in J-20'deki Rus motorlarını WS-10C adı verilen bir tür Çin motoruyla değiştireceğini bildirdi. Haziran 2021'de Çin medyası, yerli WS-10C motorlarını entegre eden geliştirilmiş J-20A varyantı ile bir havacılık tugayının görevlendirildiğini doğruladı. Ancak WS-10C, Xian WS-15 değerlendirmelerden geçmeden önce bir ara çözüm olduğu ve J-20'nin itki vektörlü versiyonu olan J-20B'de kullanılmayacağı düşünülüyor.
Mart 2022'de Çin devlet medyası J-20'nin WS-15 motoruyla denemeler yaptığını bildirdi

Beşinci nesil jet avcı uçağı
Shenyang J-XX
Lockheed Martin F-22 Raptor
Suhoy PAK FA
Shenyang J-31
Chengdu J-36

Bilgi kaynağı: Aviation Week & Space Technology[91]  General characteristics

Mürettebat: 1 (pilot)
Uzunluk: 20 m (66.8 ft)
Kanat Açıklığı: 13 m (44.2 ft)
Yükseklik: 4.45 m (14 ft 7 in)
Kanat alanı: 78 m2 (840 sq ft)
Boş ağırlık: 19,391 kg (42,750 lb)
Yüklü ağırlık: 32,092 kg (70,750 lb)
Maksimum kalkış ağırlığı: 36,288 kg (80,001 lb) upper estimate[2]
Güç ünitesi: 2 × Shenyang WS-10G (prototype), AL-31F (prototype) or Xian WS-15 (production) afterburning turbofans, 76.18 kN (17,125 lbf) thrust each dry, 122.3 or 179.9 kN (27,500 or 40,450 lbf) with afterburner
Maksimum hız: 2,100 km/h (1,305 mph; 1,134 kn)
Wing loading: 410 kg/m2 (84 lb/sq ft)
Silahlanma 

Maksimum silah kapasitesi: 11.000 kg (24.000 lb)
Dahili silah bölmeleri
PL-10 kısa menzilli AAM
PL-12 Orta Menzilli AAM
PL-15 BVR uzun menzilli AAM
PL-21 Uzun Menzilli AAM
LS-6/50 kg ve LS-6/100 kg Küçük çaplı hassas güdümlü bomba
Anti radyasyon füzesi
Aviyonik 

Type 1475 (KLJ-5) AESA Radarı
EOTS-86 elektro-optik sistemi
EORD-31 IRST

AirForceWorld.com - J-20 Photos and Introduction

İmparator Chongzhen (Çince: 崇禎; pinyin: Chóngzhēn) veya asıl adıyla Zhu Youjian (朱由檢) (6 Şubat 1611-25 Nisan 1644), Çin'in Ming Hanedanı'nın 16. ve son imparatorudur. Saltanatı 1627'den 1644 yılında ölümüne kadar sürmüştür.
17. yüzyılın başlarında Küçük Buz Çağı'nın getirdiği kıtlık ve kalıcı kuraklık Ming Hanedanı'nın çöküşünü hızlandırdı. Aynı zamanda, Ming orduları, Mançu hükümdarı Hong Taiji'ye karşı kuzey sınırını savunmak için kullanıldı. 1636'da, Çin Seddi'nin kuzeyindeki Ming surlarına karşı yıllarca süren savaşlar sonrasında Hong Taiji kendisini Qing Hanedanı'nın imparatoru ilan etti. 1644 yılında Li Zicheng önderliğinde yüzbinlerce köylünün katıldığı isyan ordusunun başkent Pekin'e girmesinden sonra Congzhen Meishan tepesinde kendini bir ağaca asarak intihar etti.

Chao, Zhongchen (2000). Chongzhen zhuan (崇禎傳) ISBN 957-05-1612-7
Fagan, Brian M. (2000), The Little Ice Age: How Climate Made History, 1300-1850, Basic Books, ISBN 9780465022724, 6 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi5 Nisan 2017 
Mote, Frederick W. (2003), Imperial China 900-1800, Harvard University Press, ISBN 9780520048041, 6 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi5 Nisan 2017 
Wakeman Jr., Frederic (1986), The Great Enterprise: The Manchu Reconstruction of Imperial Order in Seventeenth-Century China, University of California Press, ISBN 9780520048041, 29 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi5 Nisan 2017

Chunyun (Çince (geleneksel): 春運; Çince (basitleştirilmiş): 春运; pinyin: Chūnyùn: 春运; kelime anlamıyla "Bahar taşımacılığı" olarak tercüme edilir), Bahar Şenliği seyahat telaşı veya Chunyun dönemi de denir. Chunyun dönemi, Çin Yeni Yılı civarında Çin'de son derece yüksek trafik yükünün olduğu bir seyahat dönemidir. Çin'de seyahat sezonu genellikle yılbaşından 15 gün önce başlar ve yaklaşık 40 gün sürer. 2016 yılında Chunyun sezonunda 2,9 milyar yolcu yolculuğunun gerçekleşeceği tahmin edildi. Bu, dünyadaki en büyük yıllık insan göçü olarak anılır.  Demiryolu taşımacılığı bu dönemde en büyük zorluğu yaşar ve birçok sorun ortaya çıktı. Bu hadise aynı zamanda Japonya, Vietnam ve Güney Kore gibi Asya'nın bazı bölgelerinde de görülür.

M.W.H., Railroad in the clouds, Trains Mart 2002
Çinli internet filmi yönetmeni Hu Ge, bu hadiseyle ilgili bir parodi filmi yaptı.

Yoğun yolcu akışı taşıma kapasitesini zorluyor
Çin Boyutunda Seyahat Gecikmesi
Chunyun hükümetin yönetim yeteneğini test ediyor
Çin'in "Chunyun"u bugün başlıyor
Bahar Şenliği seyahat sezonu başlıyor
2007 Chunyun: SINA Özel Haber Kapsamı

Cinsiyetçilik, kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılıktır . Cinsiyetçilik herkesi etkiler. Basmakalıplarla ve toplumsal cinsiyet rolleriyle bağlantılıdır, ve bir cinsiyetin veya toplumsal cinsiyetin doğası gereği diğerinden üstün olduğu inancını içerebilir. Aşırı cinsiyetçilik kadın düşmanlığını, cinsel tacizi, tecavüzü ve diğer cinsel şiddet biçimlerini teşvik edebilir. Cinsiyet ayrımcılığı cinsiyetçiliği kapsayabilir. Bu terim, insanlara cinsiyet kimlikleri veya toplumsal cinsiyet veya cinsiyet farklılıklarına dayalı ayrımcılık olarak tanımlanmaktadır. Cinsiyet ayrımcılığı özellikle işyeri eşitsizliği açısından tanımlanmaktadır. Sosyal veya kültürel gelenek ve normlardan ortaya çıkabilir.

Fred R. Shapiro'ya göre, "cinsiyetçilik" terimi büyük olasılıkla 18 Kasım 1965'te Pauline M. Leet tarafından Franklin ve Marshall Koleji'ndeki "Öğrenci-Fakülte Forumu" sırasında ortaya atıldı.  Spesifik olarak, cinsiyetçilik kelimesi Leet'in "Kadınlar ve Lisans" adlı forum katkısında geçiyor ve bunu ırkçılıkla karşılaştırarak tanımlıyor, kısmen (sayfada) 3): "Tartıştığınızda ... daha az kadın iyi şiir yazdığı için, bu onların tamamen dışlanmasını haklı çıkarıyor, ırkçınınkine benzer bir pozisyon alıyorsunuz - bu durumda size 'cinsiyetçi' diyebilirim . . . Hem ırkçı hem de cinsiyetçi, yaşananlar hiç olmamış gibi davranıyor ve ikisi de her iki durumda da alakasız faktörlere atıfta bulunarak birinin değeri hakkında kararlar alıyor ve sonuçlara varıyorlar.
Ayrıca Shapiro'ya göre "cinsiyetçilik" terimi ilk kez, Caroline Bird'ün 15 Kasım 1968'de Günün Hayati Konuşmaları'nda yayınlanan "Kadın Doğmak Üzerine" konuşmasında yer aldı (s. 6). Bu konuşmada kısmen şunları söyledi: "Birçok yönden cinsiyetçi bir ülke olduğumuz yurtdışında kabul görüyor. Cinsiyetçilik, cinsiyet önemli değilken insanları cinsiyetlerine göre yargılamaktır. Cinsiyetçiliğin ırkçılıkla kafiyeli olması amaçlanmıştır."
Cinsiyetçilik, bir cinsiyetin diğerinden üstün olduğu inancına dayalı bir ideoloji olarak tanımlanabilir. Cinsiyete dayalı ayrımcılık, önyargı veya klişeleştirmedir ve çoğunlukla kadınlara ve kız çocuklarına yöneliktir.
Sosyoloji, cinsiyetçiliği hem bireysel hem de kurumsal düzeyde tezahür ederek inceledi. Richard Schaefer'e göre, cinsiyetçilik tüm büyük sosyal kurumlar tarafından sürdürülüyor. Sosyologlar, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde işleyen ırkçılık gibi diğer ideolojik baskı sistemleri arasındaki paralellikleri tanımlarlar. İlk kadın sosyologlar Charlotte Perkins Gilman, Ida B. Wells ve Harriet Martineau cinsiyet eşitsizliği sistemlerini tanımladılar, ancak daha sonra türetilen cinsiyetçilik terimini kullanmadılar. İşlevselci paradigmayı benimseyen sosyologlar, örneğin Talcott Parsons, cinsiyet eşitsizliğini dimorfik bir cinsiyet modelinin doğal sonucu olarak anladı.
Psikolog Mary Crawford ve Rhoda Unger, cinsiyetçiliği, "bir grup olarak kadınlara yönelik olumsuz tutum ve değerleri" kapsayan, bireylerin sahip olduğu önyargı olarak tanımlıyor. Peter Glick ve Susan Fiske, kadınlar hakkındaki klişelerin hem olumlu hem de olumsuz olabileceğini ve bireylerin sahip oldukları klişeleri düşmanca cinsiyetçilik veya hayırsever cinsiyetçilik olarak bölümlere ayırdıklarını açıklamak için kararsız cinsiyetçilik terimini icat ettiler.
Eski Mısır'da kadınların statüsü babalarına veya kocalarına bağlıydı, ancak mülkiyet hakları vardı ve davacı olarak da dahil olmak üzere mahkemeye katılabiliyorlardı. Anglo-Sakson döneminin kadınlarına genellikle eşit statü verildi. Bununla birlikte, birçok tarım öncesi toplumun kadınlara bugünün kadınlarından daha yüksek bir statü sağladığı fikrini destekleyecek kanıtlar eksiktir. Tarım ve yerleşik kültürlerin benimsenmesinden sonra, bir cinsiyetin diğerinden aşağı olduğu kavramı yerleşmiş; çoğu zaman bu kadınlara ve kızlara dayatıldı. Antik dünyada kadınlara eşit olmayan muamele örnekleri arasında kadınların siyasi sürece katılmasını engelleyen yazılı yasalar; antik Roma'da kadınlar oy kullanamaz veya siyasi görevlerde bulunamazlardı. Başka bir örnek, çocuklara kadınların aşağılığını aşılayan bilimsel metinlerdir; Antik Çin'deki kadınlara, bir kadının çocuklukta babasına, evlilikte kocasına ve dul kaldığında oğluna itaat etmesi gerektiği şeklindeki Konfüçyüs ilkeleri öğretildi.
Batı ülkelerinde evli kadınların haklarına getirilen kısıtlamalar birkaç on yıl öncesine kadar  yaygındı: örneğin, evli Fransız kadınlar 1965'te kocalarının izni olmadan çalışma hakkını elde ettiler ve Batı Almanya'da kadınlar bu hakkı 1977'de elde ettiler. İspanya'da Franco döneminde evli bir kadının çalışması, mülk sahibi olması ve evden uzaklaşması için kocasının rızasına (permiso evlilik denir) ihtiyaç duyuyordu; izinli evlilik 1975'te kaldırıldı. Avustralya'da 1983 yılına kadar evli bir kadının pasaport başvurusunun kocası tarafından onaylanması gerekiyordu.
Dünyanın bazı yerlerinde kadınlar evlilikteki yasal haklarını kaybetmeye devam ediyor. Örneğin, Yemen evlilik yönetmeliği, bir kadının kocasına itaat etmesi ve onun izni olmadan evden çıkmaması gerektiğini belirtir. Irak'ta yasa, kocaların yasal olarak karılarını "cezalandırmasına" izin veriyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde Aile Yasası, kocanın evin reisi olduğunu belirtir; kadın itaatini kocasına borçludur; bir kadın, kocası nerede yaşamayı seçerse onunla birlikte yaşamak zorundadır; ve eşler, mahkemede dava açmak veya diğer yasal işlemleri başlatmak için kocalarından izin almalıdır.
Evlilikte kadınlara yönelik istismar ve ayrımcı uygulamalar genellikle çeyiz, başlık parası ve mehir gibi mali ödemelerden meydana gelmektedir. Bu işlemler genellikle kadının kocası tarafından zorlayıcı kontrolünü haklı çıkarma ve ona kadın üzerinde yetki verme işlevi görür; örneğin , Kişisel Durum Kanunu'nun (Tunus) 13. Maddesi, "Koca, mehri ödemediği takdirde, kadını nikahı kıymaya zorlayamaz", eğer mehir ödenir ise, evlilik içi tecavüze izin verilir. Bu bağlamda, eleştirmenler Tunus'ta kadınların iddia edilen kazanımlarını ve bölgede ilerici bir ülke olarak imajını sorguladılar ve kadınlara karşı ayrımcılığın burada çok güçlü olduğunu savundular.
İşkenceye Karşı Dünya Örgütü (OMCT), kadınlara yönelik kötü muameleyi durdurmada "bağımsızlığın ve istismarcı bir kocayı terk etme yeteneğinin" çok önemli olduğunu kabul etti. Bununla birlikte, dünyanın bazı yerlerinde, kadınların bir kez evlendikten sonra şiddet uygulayan bir kocadan ayrılma şansları çok düşüktür: Mahkemede kusuru kanıtlama ihtiyacı nedeniyle birçok yargı alanında boşanmak çok zordur. Fiili ayrılık (evlilik evinden uzaklaşma) girişiminde bulunulurken, bunu engelleyen yasalar nedeniyle de imkansızdır. Örneğin Afganistan'da evli olduğu evi terk eden bir kadın "kaçtığı" için tutuklanma riskiyle karşı karşıyadır. Ek olarak, Hindistan da dahil olmak üzere birçok eski İngiliz kolonisi, bir kadının mahkeme tarafından kocasına dönmesine karar verilebileceği evlilik haklarının iadesi kavramını sürdürüyor bunu yapmazsa, mahkemeye itaatsizlik olarak kabul edilebilir. Başlık parasının ödenmesiyle ilgili başka sorunlar da vardır: eğer kadın ayrılmak isterse, kocası kadının ailesine ödediği başlık parasının iadesini talep edebilir; ve kadının ailesi çoğu kez ödeyemiyor ya da ödemek istemiyor.

Evlilikle ilgili kanunlar, yönetmelikler ve gelenekler, dünyanın birçok yerinde kadınlara karşı ayrımcılık yapmaya devam etmekte ve özellikle cinsel şiddet ve cinsellikle ilgili kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili alanlarda kadınların kötü muamele görmesine katkıda bulunmaktadır, ikincisinin ihlali artık kadın haklarının ihlali olarak kabul ediliyor. 2012'de, o zamanlar İnsan Hakları Yüksek Komiseri olan Navi Pillay şunları söyledi:Kadınlara sıklıkla eşya muamelesi yapılıyor, evliliğe, insan ticaretine, cinsel köleliğe satılıyorlar. Kadına yönelik şiddet sıklıkla cinsel şiddet biçimini almaktadır. Bu tür şiddetin kurbanları genellikle rastgele cinsel ilişkide bulunmakla suçlanır ve kaderlerinden sorumlu tutulurken, kısır kadınlar ise kocaları, aileleri ve toplulukları tarafından reddedilir. Pek çok ülkede, evli kadınlar kocalarıyla cinsel ilişkiye girmeyi reddedemeyebilirler ve genellikle doğum kontrol yöntemi kullanıp kullanmadıkları konusunda söz hakları yoktur... Kadınların bedenleri üzerinde tam özerkliğe sahip olmalarını sağlamak, kadın ve erkek arasında esaslı bir eşitliğin sağlanmasına yönelik ilk önemli adımdır. Ne zaman, nasıl ve kiminle seks yapmayı seçtikleri ve ne zaman, nasıl ve kiminle çocuk sahibi olmayı seçtikleri gibi kişisel meseleler, onurlu bir hayat yaşamanın merkezinde yer alır.Cinsiyet, siyasi alanda kadınlara yönelik ayrımcılık için bir araç olarak kullanılmıştır. Kadınların oy hakkı, Yeni Zelanda'nın kadınlara oy hakkı veren ilk ülke olduğu 1893 yılına kadar sağlanamadı.. Suudi Arabistan, Ağustos 2015 itibarıyla 2011'de kadınlara oy kullanma hakkını uzatan en son ülkedir. Bazı Batılı ülkeler kadınlara oy kullanma hakkını nispeten yakın zamanda tanıdı. İsviçreli kadınlar 1971'de federal seçimlerde oy kullanma hakkını elde ettiler ve Appenzell Innerrhoden, 1991'de İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi tarafından buna zorlandığında kadınlara yerel konularda oy hakkı veren son kanton oldu. Fransız kadınlarına 1944'te oy hakkı verildi. Yunanistan'da kadınlar 1952'de oy kullanma hakkını elde ettiler. Lihtenştayn'da kadınlar, 1984'teki kadınların oy hakkı referandumuyla 1984'te oy kullanma hakkını elde ettiler.
Günümüzde hemen hemen her kadının oy kullanma hakkı olmasına rağmen, siyasette kadınlar için katedilmesi gereken daha çok yol var. Araştırmalar, Avustralya, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere birçok demokraside kadınların basında hâlâ toplumsal cinsiyet basmakalıpları kullanılarak temsil edildiğini göstermiştir. Birden fazla yazar, medyadaki cinsiyet farklılıklarının bugün 1980'lerde olduğundan daha az belirgin olduğunu, ancak hala mevcut olduğunu göstermiştir. Bazı konuların (örn. eğitim) kadın adaylarla bağlantılı olması muhtemelken diğer konuların (örn. vergiler) erkek adaylarla 

İmparatoriçe Cixi (Çince: 慈禧太后; Pinyin: Cíxǐ Tàihòu; Wade-Giles: Tz'u-Hsi T'ai-hou) (d. 29 Kasım 1835 - ö. 15 Kasım 1908) 1861'den ölüm yılı 1908'e kadar olan 47 yıl boyunca Çin'deki Qing Hanedanlığı'nı pratikte (De facto) yönetmiş olan, Mançular'ın Yehe Nara klanının güçlü ve karizmatik üyesidir.
Cixi gençlik döneminde İmparator Xianfeng tarafından cariye olarak alınmış, haremde yavaş yavaş statü kazanmış; ayrıca bu dönemde Xianfeng'in ölümünden sonra yönetimi devralan oğlu Tongzhi'yi doğurmuştur. İmparatorun ölümünden sonra İmparatoriçe Ci'an ve görevlendirilmiş diğer vekilleri saf dışı bırakmış, hanedanın neredeyse tamamı üzerinde bir otorite kurmuştur. Bu güçle 1875 yılında yeğeni Guangxu'yu başa getirmiştir. Batı modeli yönetimlere dönüşmeyi reddeden tutucu bir yönetici olan Cixi, yönetimde reformcu yaklaşımlara karşı cephe almış ve bu fikirlere destek verdiği gerekçesiyle kendi imparator yaptığı Guangxu'yu ev hapsine aldırmıştır. Bunun yanında, Çin ordularının teknolojik olarak modernizasyonu desteklemiştir. Çin ordusunun Boxer Ayaklanması sırasında Sekiz Devlet İttifakı ile savaşırken Ronglu'nun sabotajına uğramasından sonra, iç ve dış baskılara maruz kalan Cixi yenilik yanlısı yöneticilerle çalışmayı ve yapısal reformlar gerçekleştirmeyi denemiştir. Sonuç olarak, Qing Hanedanlığı onun ölümünden birkaç yıl sonra çökmüştür.
Hem Kuomintang hem de Komünist gelenekten gelen tarihçilerin ortak görüşüne göre Cixi despot ve insafsız yönetimiyle Qing Hanedanlığı'nın düşüşünden sorumludur. Son dönemdeki bazı tarihçilerin görüşüne göre ise O, diğer yöneticilerden daha kötü olmayan hatta son döneminde gönülsüz olarak yaptığı reformlarla yararlı olmuş; ancak gücünü aşan problemler karşısında günah keçisi ilan edilmiştir.

Congguo Cuçio Şiehui Çaoci Liensai (Çince: 中国足球协会超级联赛) ya da uluslararası pazarlama adıyla Chinese Super League, Çin'deki en üst seviye futbol ligi. 2004 yılında kurulmuştur.
İlk başta 12 takımın olduğu ligde takım sayısı 16'ya çıkarıldı. Her sezon 1 takım küme düşmektedir. Ligin başlangıcından itibaren 31 farklı takım mücadele etti ve 7 farklı takım şampiyon oldu: Guanco Hengda (8), 
Shandong Luneng (3), Beiçing Guoan (1), Shanghai SIPG (1), Shenzhen Jianlibao (1), Dalian Shide (1), Changchun Yatai (1).
Çin Süper Ligi, Çin'deki en popüler profesyonel spor liglerinden biridir. 2018 yılındaki lig maçları 24.107 ortalamayla izlenmiştir.

Çin Süper Ligi'ndeki oyuncuların maaşları Çin'deki diğer spor liglerine göre oldukça yüksektir. ÇSL'de ortalama maaş, 2017'de $1.016.579'dı. Bütün spor liglerinde en yüksek on birinci, futbol ligleri arasında ise altıncı sıradadır.
Çin Süper Ligi'nde iki transfer dönemi vardır: Birincisi, sezon öncesi transfer dönemidir, Ocak ve Şubat'ta iki ay boyunca sürer. İkincisi sezon ortası transfer dönemidir ve Haziran ortasında başlayıp Temmuz ortasında sona erer ve bir aydır.
2018 sezonundan itibaren ÇSL yeni kuralları tanıttı. Buna göre her kulüp oyuncu listesine 31 oyuncu yazacak: Bunlardan 27 tanesi Çinli -Bir tanesi Hong Konglu, Makaolu veya Çin Taipeili olabilir- 4 tanesi yabancı olabilir.
Lige yapılan pahalı transferler 2015'te başladı. Çin Süper Ligi'ne yapılan en pahalı transfer, Aralık 2016'da Oscar'ın Chelsea'den 60 milyon avro karşılığında Shanghai SIPG'ye transferidir. Çin Süper Ligi'nden yapılan en pahalı transfer ise 2017'de Paulinho'nun Guanco Hengda'den 40 milyon avro karşılığında Barcelona'ya transferidir. Paulinho daha sonra 47,5 milyon avroya geri transfer oldu.
Çin Futbol Federasyonu, 20 Haziran 2017'de transfer harcamalarını azaltmak için yeni bir vergi sistemi oluşturdu. Buna göre yabancı oyuncu için ¥45 milyon, yerli oyuncu için ise ¥20 milyondan fazla bonservis bedeli ödeyen her kulüp; aynı bedeli ÇFF genç oyuncu yetiştirme fonuna ödeyecektir.

Credit Suisse, Merkezi Zürih, İsviçre'de bulunan banka ve finans şirketidir. 5 Temmuz 1856 tarihinde Alfred Escher'in Schweizerische Kreditanstalt'ı kurmasıyla meydana gelmiştir. Özelleştirilmiş hizmetlerin yanı sıra Credit Suisse, dünya genelinde tüm büyük finansal merkezlerde ofisleri bulunan dokuz küresel "bulge bracket" bankasından biridir. Yatırım bankacılığı, özel bankacılık, varlık yönetimi ve paylaşılan hizmetler gibi hizmetler sunmaktadır. Banka, sıkı banka-müşteri gizliliği ve bankacılık gizliliği ile bilinir. Finansal İstikrar Kurulu, Credit Suisse'i küresel sistemik öneme sahip bir banka olarak değerlendirmektedir. Credit Suisse, ABD Merkez Bankası'nın (Fed) önde gelen bayilerinden biri ve döviz (Forex) piyasalarında da faaliyet göstermektedir.
Credit Suisse, İsviçre'nin demiryolu sistemini finanse etmek için 1856 yılında kurulmuştur. Şirket, İsviçre'nin elektrik şebekesi ve Avrupa demiryolu sisteminin oluşturulmasına yardımcı olan krediler vermiştir. 1900'lerde, orta sınıfın yükselmesine ve UBS ve Julius Bär gibi İsviçre bankalarıyla rekabetin artmasına yanıt olarak perakende bankacılığa kaymaya başladı. Credit Suisse, 1978 yılında First Boston ile ortak oldu ve daha sonra 1988 yılında bankanın kontrol hissesini satın aldı. Şirket, 1990-2000 yılları arasında Winterthur Group, Swiss Volksbank, Swiss American Securities Inc. (SASI) ve Bank Leu gibi kuruluşları satın aldı. Credit Suisse'ın en büyük kurumsal hissedarları arasında Suudi Ulusal Bankası (% 9,88), Katar Yatırım Otoritesi ve BlackRock (her biri yaklaşık % 5), Dodge & Cox, Norges Bank ve Suudi Olayan Grubu yer almaktadır.
Şirket, 2008 küresel finansal krizi sırasında en az etkilenen bankalardan biri olmasına rağmen, daha sonra yatırım işini küçültmeye, işten çıkarmaya ve maliyetleri azaltmaya başladı. Banka, vergi kaçakçılığı için uluslararası birçok soruşturmanın merkezinde yer aldı ve 2008'den 2012'ye kadar 2,6 milyar ABD doları para cezası ödemesiyle sonuçlandı. 2021 yılında, Credit Suisse'nin yönetiminde 1,6 trilyon İsviçre frangı varlığı bulunmaktadır.
Mart 2014'te ABD Federal Mevduat Sigorta Kurumu (FDIC), Credit Suisse'in de aralarında bulunduğu 16 bankaya Libor faizlerinin belirlenmesinde manipülasyon yaptıkları gerekçesiyle dava açtı.
2023 yılında mali krize giren Credit Suisse, hükûmetin desteklediği bir anlaşma ile yine bir Isvicre bankası olan UBS tarafından satın alınarak kurtarıldı.

Cungar Hanlığı, 1620'de Oyrat olarak bilinen Batı Moğollarının Cungarya bölgesine yerleşmeleri ve zamanla bu kabilelerin birleşmelerinin sonucunda kurulan bir bozkır hanlığıydı. Hanlık, 1634'te Oyrat Hanlığı'nın nihayete ermesi sonucunda Erdeni Batur tarafından kuruldu. Cungarlar, 1680 ve 1688 yılları arasında Tarım Havzası'nı fethettiler. 1717'de Tibet'i fethettiler ve Moğol devleti olan Khoshut Hanlığı'nı yıktılar. 1653-1677 yıları arasında hanlıkta taht kavgaları baş göşterdi. Kaldan Batur ülke idaresini eline geçirdi ve Boshogtu Han unvanını aldı.

1678-1680 yıları arasında Yarkent Hanlığı ile savaştılar ve fethettiler. 1681-1685 yılları arasında Kazak Hanlığı ile savaştılar, ilk çarpışmalarını kaybettiler. Kazak hanları anlaşmazlığa düşünce tekrar saldırıp kazandılar. Böylece Kazak Hanlığı'nın doğusunu işgal ettiler. 1687-1688 yılında Halha Moğolları ile Altay Dağları'ı geçip Baykal Gölü yakınlarında Ruslarla dostane ilişkiler kurup ateşli silahlar temin ettiler. 30.000 Oyrat askeriyle az sayıda Rus kozaklar ile Erdene Zuu Manastırı yakınlarında Halha Moğollarına saldırdılar. Halha Moğolları Hanı Öndör Gegeen Zanabazar, Çing Hanedanlığına kaçtı ve İmparator Kangxi'ye sığındı.

Cungar Hanlığı'nı Çing Hanedanı için tehlike gören İmparator Kangxi Liao Nehri  yakınkınlarında Ulan Butung Muharebesi ile Cungarlar geri çekilmeye zorlandı. Cungarların gücünü fark eden İmparator Kangxi 100.000 askerini Moğolistan'a götürdü Jao Modo Savaşıyla Cungarları yendi. Kaldan Batur'un eşi Ana Dara öldürüldü. Ana Dara Cungar Hanlığı'nın  kuruluşunda savaşçıları savaşa sürükleyen bir kraliçe eşiydi. Çing ordusu 20.000 sığır ve 40.000 koyun ele geçirdi.

1693–1705 yıları arasında Çağatay isyanı olarak adlandırılan isyan patlak verdi. Yarkand Hanlığı'nın kukla hanı Muhammed Sultan  Çing Hanedanı, Buhara Hanlığı ve Babür İmparatorluğu'ndan yardım istedi. 1693'te Muhammed Sultan, 30.000 esir alarak Cungar Hanlığı'na başarılı bir saldırı gerçekleştirdi. 1696'da Akbaş Han tahtı ele geçirdi. Kaşgar şehrini ileri gelenleri Akbaş Han'ı tanımadılar ve Akbaş Han Kırgızlarla ittifak kurdu. Cungarlar Çağataylı olmayan bir hükümdar Mirza Alim Şah Bey kukla olarak getirdi. Çağataylı hanlarının yönetimini sonsuza dek sona erdi. Cungarlar, 1698'de Kazak Hanlığı ile yapılan savaşta Doğu Kazakistan'ı kaybettiler ve Ruslar'dan yardım istediler.

1717 yılında Hoşhut Hanlığı'nı yıktılar. Misilleme olarak İmparator Kangxi askerî sefer başlattı. Salven Nehri Muharebesi'ni kaybetti.Cungarlar Çing ordusu tamamen yok ettiler. 1720'de ikinci sefer yapan İmparator Kangxi savaşı bu sefer kazandı ve Tibet'i ele geçirdi. 1727'de Kaldan Seren Han oldu Kazaklara ve Halha Moğollarına karşı savaşa devam etti. Ertesi yıl Çing İmparatoru İmparator Yongzheng 10.000 kişilik bir askeri kuvveti Halha Moğollarına destek için Moğolistan'a gönderdi. Erdene Zuu Manastırı yakınlarında savaştılar ve Cungarlar savaşı kaybetti. 1731'de Cungarlar, daha önce  Turpan'a saldırdı. Çing Hanedanlığı'na kaçan Emin Hoca, Turpan halkını Kansu'ya yerleştirdi.
1745'te Kaldan Seren öldü; oğlu Lama Dorjı küçük kardeşi Seren Dorjı'nın tahtını ele geçirdi. Ancak kuzeni Davatsi Han ve Khoid Moğolları lideri Emirsana tarafından tahttan indirildi. 1755 baharında, İmparator Qianlong Davatsi Han'a karşı 50.000 kişilik bir ordu gönderdi. Neredeyse hiç direnişle karşılaşmadılar ve 100 gün içinde Cungar Hanlığını yok ettiler.

Emirsana İsyanı (1755–1757)
Altışehir Hoca İsyanı (1757–1759)
Oyrat-Cungar Soykırımı

Kharkhul,
Erdeni Batur,
Senge Batur,
Kaldan Batur, 'Boshogtu Khan
Kağan Rabtan,
Kaldan Seren ,
Seren Dorj Namjal,
Lama Dorjı,
Davatsi Han,
Amursana

Çağatay Hanlığı
Doğu Çağatay Hanlığı
Kansu Uygur Krallığı
Yarkand Hanlığı

Adle, Chahryar (2003), History of Civilizations of Central Asia 5 
Dunnell, Ruth W.; Elliott, Mark C.; Foret, Philippe; Millward, James A (2004). New Qing Imperial History: The Making of Inner Asian Empire at Qing Chengde. Routledge. ISBN 1134362226. Erişim tarihi: 10 Mart 2014. 
Elliott, Mark C. (2001). The Manchu Way: The Eight Banners and Ethnic Identity in Late Imperial China (illustrated, reprint bas.). Stanford University Press. ISBN 0804746842. Erişim tarihi: 10 Mart 2014. 
Kim, Kwangmin (2008). Saintly Brokers: Uyghur Muslims, Trade, and the Making of Qing Central Asia, 1696--1814. University of California, Berkeley. ProQuest. ISBN 1109101260. Erişim tarihi: 10 Mart 2014. 
Liu, Tao Tao; Faure, David (1996). Unity and Diversity: Local Cultures and Identities in China. Hong Kong University Press. ISBN 9622094023. Erişim tarihi: 10 Mart 2014. 
Millward, James A. (2007). Eurasian Crossroads: A History of Xinjiang (illustrated bas.). Columbia University Press. ISBN 0231139241. Erişim tarihi: 22 Nisan 2014. 
Perdue, Peter C (2009). China Marches West: The Qing Conquest of Central Eurasia (reprint bas.). Harvard University Press. ISBN 0674042026. Erişim tarihi: 22 Nisan 2014. 
Perdue, Peter C (2005). China Marches West: The Qing Conquest of Central Eurasia (illustrated bas.). Harvard University Press. ISBN 067401684X. Erişim tarihi: 22 Nisan 2014. 
Starr, S. Frederick, (Ed.) (2004). Xinjiang: China's Muslim Borderland (illustrated bas.). M.E. Sharpe. ISBN 0765613182. Erişim tarihi: 10 Mart 2014. 
Theobald, Ulrich (2013). War Finance and Logistics in Late Imperial China: A Study of the Second Jinchuan Campaign (1771–1776). BRILL. ISBN 9004255672. Erişim tarihi: 22 Nisan 2014. 
Tyler, Christian (2004). Wild West China: The Taming of Xinjiang (illustrated, reprint bas.). Rutgers University Press. ISBN 0813535336. Erişim tarihi: 10 Mart 2014. 
Zhao, Gang (Ocak 2006). "Reinventing China Imperial Qing Ideology and the Rise of Modern Chinese National Identity in the Early Twentieth Century". Modern China. Sage Publications. 32 (Number 1): 3. doi:10.1177/0097700405282349. JSTOR 20062627. 25 Mart 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)17 Nisan 2014. 
Хойт С.К. Последние данные по локализации и численности ойрат14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. // Проблемы этногенеза и этнической культуры тюрко-монгольских народов. Вып. 2. Элиста: Изд-во КГУ, 2008. стр. 136–157.
Хойт С.К. Этническая история ойратских групп. Элиста, 2015. 199 с.29 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Хойт С.К. Данные фольклора для изучения путей этногенеза ойратских групп 9 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. // Международная научная конференция «Сетевое востоковедение: образование, наука, культура», 7–10 декабря 2017 г.: материалы. Элиста: Изд-во Калм. ун-та, 2017. с. 286–289.

Dalian veya Dalien (Çince: 大连), Çin'in kuzeydoğusunda, Liaoning eyaletinde bulunan bir şehir. Doğusunda Sarıdeniz, batı ve güneyinde Bohai Denizi bulunur. Şehrin ana sektörleri tarım, sanayi, bilgisayar, turizm ve finanstır. Şehir 2006 yılında China Daily tarafından Çin'in en yaşanılır kenti seçilmiştir. Şehrin futbol kulübü Dalian Shide FC'dir.
2020 sayımına göre toplam nüfusu 7.450.785 kişi olup, bunlardan 5.106.719'u henüz kentselleşmemiş olan Pulandian Bölgesi'nden oluşan 7 kentsel ilçeden 6'sını kapsayan yerleşik (veya metropol) alanda yaşamaktadır.
Günümüzde Dalian, Doğu Asya için bir finans, nakliye ve lojistik merkezidir. Şehrin limanları için yabancı güçler tarafından kullanılmasının önemli bir geçmişi vardır. Dalian daha önce "Dalniy" (Rusça: Дальний; Dal'nii), "Dairen" (Japonca: 大連) ve "Lüda" veya "Luta" (Çince: 旅大; pinyin: Lǚdà) olarak biliniyordu. Şehir eskiden daha çok "Port Arthur" ve "Ryojun" (Japonca: 旅順) olarak biliniyordu; orijinal Port Arthur ise şu anda şehrin Lüshunkou bölgesidir.
2016 yılında Dalian, Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde 48. sırada yer aldı. 2012 yılında Dalian, Küresel Şehir Rekabetçiliği Endeksi'nde 82. sıradaydı. 2006 yılında Dalian, China Daily tarafından Çin'in en yaşanabilir şehri seçildi. Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı'na göre artık bir "Beta - Küresel Şehir'dir". Yoğun liman trafiği Dalian'ı Büyük Liman Metropolü yapmıştır.
Dalian, Nature Index tarafından takip edilen bilimsel araştırmalara göre dünyanın en iyi 40 bilim şehrinden biri olup, 2023 yılında küresel olarak 49. sıradaydı. Şehir'de Çin'in Proje 211'deki prestijli üniversitelerinin üyeleri olan Dalian Teknoloji Üniversitesi ve Dalian Denizcilik Üniversitesi ile Çin Bilimler Akademisi'nin Dalian Kimyasal Fizik Enstitüsü gibi birkaç büyük üniversite vardır.

Çin'in en gelişmiş sanayi bölgelerinden birisi olan Dalian belediye alanı bugün Dalian'ın kendisi ve daha küçük Lüshunkou'dan (eskiden Lüshun şehri, Batı ve Rus tarihi referanslarında Port Arthur olarak bilinir) oluşur. Liaotung Yarımadası boyunca yaklaşık kırk deniz mili (74 kilometre; 46 mil) uzaklıktadır. Tarihi referanslar, Dalian Körfezi'nin güney tarafındaki Rus tasarımı Dalniy şehrinin (Alt. Dalney), Port Arthur/Lüshun'dan (bugün Lüshunkou veya Lüshun Limanı denir) 40 kilometre (25 mil) uzaklıkta olduğunu belirtir.

Dalian, Doğu Asya musonu nedeniyle sıcak ve yağışlı yazlar ve geniş Sibirya antisiklonunun etkisini yansıtan soğuk, rüzgarlı ve kuru kışlarla nitelenen muson etkisindeki nemli karasal iklime (Köppen Dwa) sahiptir. Şehir, kış hariç, Liaodong Yarımadası'ndaki konumu nedeniyle bir aylık mevsimsel gecikme yaşar.
Aylık 24 saatlik ortalama sıcaklık, Ocak ayında −3,3 °C ile Ağustos ayında 24,8 °C (76,6 °F) arasında değişir.
Yıllık yağış ortalaması 580 milimetre (22,8 in) ancak yaz aylarında yoğunlaşır ve yıldan yıla büyük ölçüde değişebilir.
Kıyı konumu nedeniyle, yıllık ortalama günlük sıcaklık değişimi azdır ve 6,66 °C'dir.
Olası güneşlenme yüzdesi, Temmuz ayında %45'ten Mart ayında %66'ya kadar değişir ve yılda 2.625 saat parlak güneş ışığı alır.
Yıllık ortalama sıcaklık 11,6 °C (52,9 °F)'dir. 1951'den bu yana uç sıcaklık değerleri 4 Ocak 1970'te −21,1 °C'den 14 Temmuz 2015'te 36,6 °C (98 °F)'ya kadar değişmiştir.

Dalian, eyalet başkenti Şenyang'dan sonra Liaoning eyaletinin ikinci büyük şehridir. Dalian şehri, Dalian Belediye Halk Hükûmeti tarafından yönetilir.

Belediye yönetimi, başlangıçta Kwantung Kiralanmış Toprakları İdari Ofisi olarak inşa edilen Zhongshan Yolu'ndaki Halk Meydanı'nın kuzey tarafındaki ana binada ve Dalian şehir merkezindeki diğer binalarda yer almaktadır. Ticaret, Dış Ekonomi ve Ticaret, Sağlık, Bilgi Endüstrisi, Polis, Din, Bilim ve Teknoloji, Ulaştırma ve ilçe düzeyindeki ilgili kurumlarla yakın bir şekilde çalışan diğer şehir düzeyindeki bürolar vardır.
Ayrıca, 4 adet ulusal lider açık bölge vardır (对外开放先导区):

Kalkınma Bölgesi (Çince: 开发区)
Serbest Ticaret Bölgesi (Çince: 保税区)
Yüksek Teknoloji Endüstri Bölgesi (Çince: 高新技术产业园区)
Jinshitan ("Altın Çakıl Plajı") Ulusal Tatil Köyü (Çince: 金石滩国家旅游度假区)

(bakınız Çin'in idari bölümleri)
Şehir yönetimi, 7 semt, 2 ilçe düzeyindeki şehir ve 1 ilçeyi yönetir:

92 bucak ve 69 belde ve kasaba bulunmaktadır.
Congşan, Şigang, Şahekou ve Gancingzi İlçeleri kent çekirdeğini oluşturur. Çanghai İlçesi yarımadanın doğusunda tamamen adalardan oluşmuştur.

Dalian'ın nüfusu 2010 sayımına göre 6,69 milyon, 2014 yılı sonunda ise hanelerde kayıtlı toplam nüfus 5,943 milyondu ve bir önceki yıla göre net 29.000 arttı.

Dalian'ın 1992'den beri GSYİH'i sürekli olarak yıllık çift haneli yüzde olarak artmaktadır. 2014'te şehrin GSYİH'si %5,8 artış kaydederek 765,56 milyar RMB'ye ulaşırken, kişi başına düşen GSYİH 109.939 RMB'ye ulaşmıştı. Çin Ulusal İstatistik Bürosu'nun ülke çapındaki değerlendirmesine göre Dalian, genel güç açısından Çin şehirleri arasında sekizinci sıradadır. Şehrin ana sanayileri, makine imalatı, petrokimya ve petrol rafinerisi ve elektroniktir.

Dalian, başlangıçta tarım ve su ürünleri yetiştiriciliğine dayalı bir bölgeydi. 20. yüzyılın başlarında Yantai ve Lüshun arasında feribot seferlerinin açılmasıyla, Çuang Guandong döneminde Sarıdeniz'in öte yakasındaki Şantung'un çiftçileri ve balıkçıları tarafından iskan edilmeye başlanmıştı.

İkinci Çin-Japon Savaşı'ndan önce ve savaşta bile, gemi inşa ve lokomotif endüstrileri, daha sonra örn. isimleri Dalian Gemi İnşa Endüstrisi Şirketi ve Dalian Locomotive & Rolling Stock Works (DLoco) gibi şirketler Dalian'daydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Dalian, Dalian Ağır Sanayi Şirketi, Dalian Kimyasal Grubu ve Wafangdian Rulman Şirketi gibi şirketler de dahil olmak üzere ağır ve hafif endüstrilerin ve Dashang Grubu gibi dağıtım endüstrisinin önemli bir merkezi oldu.
Dalian Limanı uluslararası ticaret için önemli bir limandır. Dünyanın 160 ülke ve bölgesinde 300'den fazla limanla ticaret ve nakliye bağlantıları kurmuştur. 100'den fazla uluslararası ve yerel konteyner nakliye rotası vardır.
Daqing petrol sahalarından gelen petrol boru hattının sonundaki petrol tankerleri için liman (tonaj bakımından Çin'in en büyüğü) 1976'da tamamlandı.
Dalian, Çin'in 6. büyük limanıdır ve AAPA dünya liman sıralaması verilerine göre Dalian, 2012'de kargo tonajına göre dünyanın en yoğun 8. limanı ve 2013'te elleçlenen toplam TEU sayısına göre dünyanın en yoğun 12. konteyner limanıdır. Buna göre Dalian, petrol rafinerileri, dizel mühendisliği ve kimyasal üretim için önemli bir merkezdir.
Ayrıca 1993'te, Dagushan (大孤山; Dàgūshān) (大孤山; Dàgūshān) Yarımadası'nın kuzey banliyölerindeki Dayaowan Limanı (Çince: 大窑湾港; pinyin: Dàyáowān Gǎng), adlı daha yeni bir liman tamamlandı ve burası madencilik ve petrol ürünleri ithalat-ihracatında uzmanlaştı.
Dalian Tren İstasyonu, Dalian Kuzey Tren İstasyonu, Dalian Uluslararası Havaalanı ve kuzeyde Şenyang (Shenda Otoyolu), Çangçun (Çangda Otoyolu), Harbin (Hada Otoyolu) ve doğuda Dandong'a giden iki büyük ekspres yolla birlikte Dalian önemli bir dağıtım merkezi olmuştur.

Dalian, Çin hükûmeti tarafından "açık şehir" (1984) unvanı da dahil olmak üzere birçok avantaja sahip olmuştur ve bu da önemli miktarda yabancı yatırım almasına olanak tanır (bkz. Özel Ekonomik Bölge).
Geliştirme Bölgesi, Canon, Mitsubishi Electric, Nidec, Sanyo Electric ve Toshiba gibi birçok Japon şirketinin ve ardından Güney Koreli, Amerikan ve Avrupa şirketlerinin (Pfizer gibi) katıldığı Jinzhou Bölgesi'nde kurulmuştur. Intel, 2007'de Geliştirme Bölgesi, Dalian'da bir yarı iletken üretim tesisi inşa etme planlarını duyurdu. Bu, Intel'in 1992'den beri tamamen yeni bir sahada inşa edilen ilk fabrikasıdır. Tesis, Ekim 2010'da faaliyete geçti.
Dalian'da ayrıca Chery, Dongfeng Nissan Yolcu Taşıt Şirketi ve BYD Automobile (BYD K9 elektrikli otobüsleri için bir üretim üssü) için otomobil üretim tesisleri vardır.
Şehirdeki diğer bölgeler arasında Dalian Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi, Dalian İhracat İşleme Bölgesi, Dalian Serbest Ticaret Bölgesi ve Dalian Yüksek Teknoloji Endüstri Bölgesi bulunur.

Dalian, Kuzeydoğu Çin'in finans merkezidir. Çin'in beş büyük bankasının Dalian şubeleri vardır: Bank of China, Çin Endüstri ve Ticaret Bankası, Çin İnşaat Bankası, Bank of Communications ve Çin Ziraat Bankası. Dalian City Commercial Bank artık Dalian Bankası olarak adlandırılmaktadır ve diğer şeylerin yanı sıra toplu ulaşım için Dalian Mingzhu IC Kartının işlenmesini de üstlenir. Dalian Bankası, Pekin, Şanghay  ve Şenyang olmak üzere beş şehirde şube açmıştır.
1993 yılında kurulan Dalian Emtia Borsası (DCE), Kuzeydoğu Çin'deki tek vadeli işlem borsasıdır. Vadeli işlem sektörü gelişiminde büyük sıçramalar yaşadı. Çin Menkul Kıymetler Düzenleme Komisyonu (CSRC) tarafından onaylanan 19 halka açık vadeli işlem ürünü arasında mısır, mısır nişastası, soya fasulyesi, soya fasulyesi unu, soya fasulyesi yağı, RBD palm oleini, cilalı yuvarlak taneli pirinç, lineer düşük yoğunluklu polietilen (LLDPE), polivinil klorür (PVC), polipropilen (PP), etilen glikol (EG), eteni benzen (EB), metalurjik kok, kok kömürü, demir cevheri, yumurta, sunta ve blok levha yer almaktadır. Soya fasulyesi unu, mısır ve demir cevheri opsiyonlarını içeren 3 opsiyon da işlem için listelenmiştir. DCE, 2019 yılında işlem hacmi ve ciroda sırasıyla 1.331 milyon lot ve 68,92 trilyon RMB elde etti. ABD'deki Futures Industry Association'a (FIA) göre DCE, 2019 yılında işlem hacmi bakımından dünyanın en büyük 11. borsasıydı.
1990'lardan beri Dalian, özellikle Dalian Teknoloji Üniversitesi yakınındaki batı banliyölerinde bulunan Dalian Yüksek Teknoloji Bölgesi ve Dalian Yazılım Parkı'nda BT sektörünün gelişimine vurgulamıştır.
Dalian Yüksek Teknoloji Bölgesi, 80 Fortune Global 500 şirketi de dahil olmak üzere 4.700'den fazla işletmenin olduğu yüksek teknoloji endüstriler üssüdür. Sadece Dalian Hi-Think Computer (DHC), Hisoft ve Neusoft Group gibi Çinli BT şirketleri değil, aynı zamanda Wipro, Infosys, IBM, Dell, HP, Ericsson, Panasonic, Sony, Accenture, Oracle, Hitachi ve Cisco gib

Daniel Chee Tsui (Çince: 崔琦; pinyin: Cuī Qí; 28 Şubat 1939, Henan, Çin doğumlu) Amerikalı fizikçi. Columbia Üniversitesi'nde 2006 yılından 2008 yılına kadar konuk profesör oldu. Hâlen Boston Üniversitesi'nde bir araştırma profesörüdür. 1998 yılında, Robert Laughlin ve Horst Störmer ile birlikte, "kesirli yük taşıyan uyarılmalar içeren yeni bir kuantum akışkanı biçiminin keşfinden dolayı" Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi oldu.

Tsui Çinin bir köyünde dünyaya geldi. Anne ve babası çiftçilik yaparak geçinen bir aile idi. Köyde Çin klasiklerini okuyarak büyüdü. 1958 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı. 1961 yılında Augustana College Phi Beta Kappa mezun oldu. Tsui  üniversitede Çin kökenli tek öğrenci oldu.1967 yılında fizik doktorasını almaya başardı.

American Physical Society üyesidir. 1992 yılında, Tsui Academia Sinica için  Akademisyen seçildi.
Ek çok prestijli ödül kazandı bunlardan bazıları:

Oliver E. Buckley Yoğun Madde Ödülü, 1984
Fizik Benjamin Franklin Madalyası, 1998
Fizik, 1998 yılında Nobel Ödülü

Dao ilçesi (Çince (basitleştirilmiş): 道县; Çince (geleneksel): 道縣; pinyin: Dào Xiàn), Çin'in Hunan eyaletinde bir ilçe. Yongzhou il düzeyinde şehrin idaresindedir.
İlin güney sınırında, Guangxi'nin kuzeydoğu sınırına bitişiktir. İlçe; kuzeydoğusunda Shuangpai İlçesi, doğusunda Ningyuan İlçesi, güneyinde Jianghua İlçesi, güneybatısında Jiangyong ilçesi, kuzeybatısında Guangxi Guanyang İlçesi ve kuzeyinde Guangxi'nin Quanzhou İlçesine komşudur. Dao County 2,448 km2 (0,945 sq mi)'yi kapsamaktadır. 2015 yılı itibarıyla 802.800 kayıtlı nüfusu ve 624.600 yerleşik nüfusu bulunmaktadır. İlçe, 11 kasaba, 4 nahiye ve 7 Lianxi (Çince: 濂溪街道) yetkisi altındaki alt bölgelerden oluşmaktadır.

Taiping Ayaklanması Güçleri, Daozhou tarafından Changsha ve Wuchang, Hubei'ye giderken durduruldu. 20.000 yerel halkı isyana katılmaya ikna ettiler.

Dao İlçesi Katliamı olarak bilinen, 1967 yılında Dao İlçesinde gerçekleştirilen toplu katliam, 13 Ağustos'tan 17 Ekim'e kadar 66 gün sürdü. 4.519 ölü ile sonuçlanan katliamda bunların 4.193'ü düpedüz öldürüldü ve 326'sı intihar etmeye zorlandı.

www.xzqh.org 1 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)

Demesne, tam anlamıyla serflere ya da özgür çiftçiye ait olmayan Lord toprakları olarak tanımlanabilir. Bunlar özgür çiftçilerin ya da serflerin topraklarının yanında da yer alabilirlerdi. Kimi tarihçiler tarafından Domain ile aynı olduğu iddia edilmişse de diğer bazı tarihçiler onu Domain'den kesin çizgilerle ayırırlar. Bir tek Lord'a ait birden fazla Manor olabileceği gözönünde bulundurulursa, Domain o zaman yüzölçümü ne kadar olursa olsun Lord'a ait tüm topraklar olarak anlaşılmalıdır.
Krala ait Domain toplamı ise Kraliyet Toprakları olarak adlandırılırdı. Lord'un Domain toprakları doğrudan işletmekten vazgeçmesi yani işletmeyi devretmeleri, yarıcılığın bir türü olan Stock and Land rent olarak bilinir ve bu haliyle de geleneksel kiracıların sözleşme süresi belli olan ‘Quit-rent’ten açık bir biçimde ayrılır. 
J. Blum ve izinden giden tarihçilere göre Senyörlük ve Domain arasında kesin bir ayrım vardır. Buna göre özellikle Fransa’da Senyöre ait olan hem Dominium Directum ve hem de Dominium Utile statüsündeki topraklar ‘Domain’ ya da bazen ‘Reserve’ olarak adlandırılırlardı ve Senyörlük kurumundan farklıydılar.

Demokrasi ve insan hakları arasındaki ilişki, siyaset teorisyenleri tarafından kapsamlı bir şekilde tartışılmıştır. Sorunun bir kısmı, hem "demokrasi" hem de "insan hakları"nın tartışmalı kavramlar olması ve kesin tanımlarının ve kapsamlarının süregiden tartışmalara tabi olmasıdır. Görüşler arasında insan haklarının demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmesi, insan haklarının demokrasi gerektirmesi ve her iki kavram arasında karşılıklı destek bulunması yer alır.

Çoğu bilim insanı, insan haklarının başlangıçta bir bireyin bir siyasal birlikte vatandaş olarak sahip olduğu vatandaşlık haklarından doğduğunu ve zamanla tüm insanların sahip olduğu evrensel insan hakları haline geldiğini savunur. Zaman içinde insanlar, haklar dilini kullanarak daha geniş kapsamlı endişelerini ifade etmekte ve güvence altına almaktadır. Todd Landman şöyle yazmaktadır: "demokrasi ile insan hakları arasında büyük ölçüde örtüşme vardır, çünkü her ikisi de hesap verebilirlik, bireysel bütünlük, adil ve eşit temsil, katılım ve dahil etme, çatışmalara şiddetsiz çözümler gibi ortak prensiplere dayanmaktadır".

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1. Protokolü, Madde 3, özgür ve adil seçimlerde oy hakkını garanti altına almaktadır. Bununla birlikte, tüm yazarlar demokrasinin bir insan hakkı olduğunu kabul etmemektedir.

Bir demokrasinin işlemesi için medeni ve siyasi hakların sınırlı bir şekilde korunması gereklidir.

Bazı yazarlar insan haklarını ve demokrasiyi birbirinden farklı şeyler olarak görür ve her ikisinin de dünyanın tümü için ideal bir siyasi sistem olmadığı konusunda hemfikir olmayabilirler. Her ne kadar herkes için insan haklarını destekleseler de, demokrasinin her zaman gerekliliği konusunda aynı fikirde olmayabilirler.

İnsan hakları ile demokrasi arasında potansiyel bir farklılık mevcuttur. Bir demokraside, popüler olan politikalar, özellikle yabancıların haklarını koruyan politikalar olmayabilir.

Human Rights and Democracy - The Precarious Triumph of Ideals (İngilizce). Bloomsbury Academic. 2013. doi:10.5040/9781472544643. ISBN 978-1-84966-346-5. 23 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Temmuz 2023. 

Besson (2011). "Human rights and democracy in a global context: decoupling and recoupling". Ethics & Global Politics. 4 (1): 19-50. doi:10.3402/egp.v4i1.6348. 
Davenport (2004). "Democracy and the Violation of Human Rights: A Statistical Analysis from 1976 to 1996". American Journal of Political Science. 48 (3): 538-554. doi:10.1111/j.0092-5853.2004.00086.x. 
De Mesquita (2005). "Thinking Inside the Box: A Closer Look at Democracy and Human Rights". International Studies Quarterly. 49 (3): 439-458. doi:10.1111/j.1468-2478.2005.00372.x. 
Donnelly (1999). "Human Rights, Democracy, and Development". Human Rights Quarterly. 21 (3): 608-632. doi:10.1353/hrq.1999.0039. ISSN 0275-0392. 17 Haziran 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Temmuz 2023. 
Human Rights and Democracy: Discourse Theory and Global Rights Institutions (İngilizce). Routledge. 2005. ISBN 978-1-351-92959-2. 
Evans (2001). "If democracy, then human rights?". Third World Quarterly. 22 (4): 623-642. doi:10.1080/01436590120071812. 
Goodhart (2008). "Human Rights and Global Democracy". Ethics & International Affairs. 22 (4): 395-420. doi:10.1111/j.1747-7093.2008.00177.x. 
Hooper, Hayley; Yowell, Paul, (Ed.) (2015). Parliaments and Human Rights: Redressing the Democratic Deficit (İngilizce). Bloomsbury Publishing. ISBN 978-1-78225-437-9.  
McGinnis (2 Ağustos 2009). "Democracy and International Human Rights Law". Notre Dame Law Review. 84: 1739. 17 Haziran 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Temmuz 2023. 
Perry (2003). = 380283 "Protecting Human Rights in a Democracy: What Role for the Courts". Wake Forest Law Review. 38: 635. 17 Haziran 2023 tarihinde kaynağından = 380283 arşivlendi17 Temmuz 2023. 
Rosenfeld (1995–1996). "Can Rights, Democracy, and Justice be Reconciled through Discourse Theory - Reflections on Habermas's Proceduralist Paradigm of Law". Cardozo Law Review. 17: 791. 17 Haziran 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Temmuz 2023. 
Schwarz (2004). "The paradox of sovereignty, regime type and human rights compliance". The International Journal of Human Rights. 8 (2): 199-215. doi:10.1080/1364298042000240861. 
The Politics of Human Rights (İngilizce). Oxford University Press. 2010. ISBN 978-0-19-923896-5.

Kampuçya, resmi olarak 5 Ocak 1976'dan itibaren Demokratik Kampuçya olarak da tanımlanan Demokratik Kampuçya (DK), 1975 ile 1979 arasında var olan tek partili Marksist-Leninist totaliter diktatörlük altında bir devletti. Kamboçya Komünist Partisi'nin takipçilerine halk tarafından verilen isim olan Kızıl Kmerler (Khmer Rouge) tarafından kontrol edildi.
1975 ile 1979 arasında, devlet ve iktidardaki Kızıl Kmer rejimi, milyonlarca Kamboçyalı'nın zorunlu çalıştırma ve soykırım yoluyla ölümünden sorumluydu aynı zamanda devlet ateizmini uygulayarak insanların ibadet etmesini ve bir dine inanmasını yasaklamıştır. Kendisi de bir öğretmen olan Pol Pot eğitim sistemini kaldırmıştır çünkü Pol Pot'a göre eğitim kapitalist işiydi ve insanın öğrenmeye ihtiyacı yoktu; kendisi de bir öğretmen olduğu halde ülkedeki bütün öğretmenleri mermi israfı olmasın diye kesici aletlerle katletmişti. Onların bebeklerini de "İleride bize sıkıntı çıkarırlar" düşüncesiyle öldürtmüştür, fakat Kızıl Kmerler mermi israf olmasın diye bebeklerin kafalarını ağaçlara vura vura öldürtmüştür. Ülkede tamamıyla tarıma dayalı bir sistem kurmak isteyen Pol Pot bütün teknolojik aletlerin kullanımını yasaklamıştır. Kalem taşımak, saat takmak, gözlük takmak ve belirlenenin dışında giyinmek (Kızıl Kmerler döneminde herkes istisnasız tek tip kıyafet giyerdi) Pol Pot için işkence ile öldürülmek için yeterli bir sebepti. Aynı zamanda Pol Pot herkesi zorunlu çiftçi olarak çalıştırmıştır (profesörler, doktorlar, hakimler gibi meslek grupları da dahil) ve Müslüman azınlık Çam halkı dâhil olmak üzere Kamboçyalılara karşı katliamlar yapmıştır. 

Demokratik Kampuçya, Kamboçya-Vietnam Savaşı'nda Kamboçya'nın çoğunun kontrolünü Vietnam işgaline kaptırdı. 1979'dan 1982'ye kadar Kızıl Kmerler sadece ülkenin batısındaki küçük bir alanı kontrol eden, Çin tarafından desteklenen topraklarının çoğu Vietnam'ın uydusu olan Kampuçya Halk Cumhuriyeti tarafından kontrol edilen bir örgüt olarak hayatta kaldı. Haziran 1982'de Kızıl Kmerler, uluslararası tanınırlığı koruyan iki komünist olmayan gerilla grubu ile Demokratik Kampuçya Koalisyon Hükûmeti'ni kurdu. Devlet, BM destekli 1991 Paris Barış Anlaşmaları öncesinde 1990 yılında Kamboçya olarak yeniden adlandırıldı.

1970 yılında, Başbakan Lon Nol ve Ulusal Meclis, Norodom Sihanuk'u devlet başkanı olarak görevden aldı. Lon Nol Kamboçya Krallığı'nı yıkıp yerine Kmer Cumhuriyeti'ni kurdu. Yeni hükûmete karşı çıkan Sihanuk, Kızıl Kmerler ile onlara karşı ittifak yaptı ve böylece Kamboçya Ulusal Birleşik Cephesi Kızıl Kmerler ve kraliyet yanlıları tarafından kuruldu. Doğu Kamboçya'daki Vietnam işgali, ülke çapında büyük çaplı Birleşik Devletler bombalaması ve Sihanuk'un halk nezdindeki itibarından yararlanan Kızıl Kmerler, halkın çoğunluğunu temsil eden bir koalisyonda kendilerini barışa yönelik bir parti olarak gösterebildiler. Böylece, kırsal kesimdeki büyük halk desteğiyle, başkent Phnom Penhi nihayet 17 Nisan 1975'te ele geçirebildiler. KR, Sihanuk'un devlet başkanlığından istifa ettiği 2 Nisan 1976'ya kadar Sihanuk'u hükûmetin figürü olarak kullanmaya devam etti. Sihanuk, Vietnam'la savaşın sonlarına kadar Phnom Penh'de güvensiz bir şekilde ev hapsinde kaldı ve Kamboçya Krallığı davasını yürüttüğü Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. Sonunda Çin'e taşındı.
Phnom Penh 17 Nisan 1975'te düştü. Sihanuk'a yeni Demokratik Kampuçya hükûmeti için sembolik Devlet Başkanı pozisyonu verildi ve Eylül 1975'te Pekin'deki sürgünden Phnom Penh'e döndü. Birkaç komünist ülkeyi ziyaret etti ve Demokratik Kampuçya'nın tanınmasını sağlayan bir yurtdışı gezisinin ardından Sihanuk, 1975'in sonunda tekrar Kamboçya'ya döndü. Kızıl Kmerler'in insanlara uyguladığı zulme katlanamadığı için, Sihanuk 1976 Nisan'ının ortalarında istifa etti (2 Nisan 1976) ve ev hapsine alındı, ev hapsinde 1979'a kadar kaldı.
Kızıl Kmerler'in 1975'te Phnom Penh'i ele geçirmesinden önce, Kamboçya zaten Üçüncü Çinhindi Savaşı'na dahil olmuştu ve Kamboçya ile Vietnam arasındaki gerilim, komünist ideolojideki farklılıklar ve Vietnam ordusunun istilası nedeniyle artıyordu. Savaş ülkeyi istikrarsızlaştırıyordu. Komünist ideolojideki farklılıklar, Demokratik Kampuçya'nın Vietnam'dan bağımsız kararlar alması ve çıkar çatışmasıyla gerilen ilişkiler Kızıl Kmerlerin sınır ihlali sonucu iki taraf arasında savaşa dönüştü. Vietnam'ın Kamboçya-Vietnam Savaşı'nı kazanmasının ardından Kampuçya Halk Cumhuriyeti kuruldu. Kızıl Kmerler ise ülkenin batısındaki küçük bir bölgeye çekildiler.

Demokratik merkeziyetçilik, siyasi bir partide çeşitli kararların alınması amacıyla yapılan tartışmalar sırasında, her konunun herhangi kısıtlama olmaksızın tartışılabileceğini fakat çoğunlukça hemfikir olunan bir kararın alınmasından sonra bu kararın uygulanmasında birlik sağlanması gerektiğini savunan Marksist-Leninist ilkeyi ifade eden terimdir. Bu ilke, dünyadaki pek çok komünist partinin parti genel çizgisi olarak kabul görmüştür.

Lenin önderliğindeki Bolşevikler, Rusya'daki Çarlık rejimini kitlesel bir işçi devrimiyle devirmeyi amaçlayan disiplinli bir işçi partisini örgütlemeye ve gerçekleşecek bir ayaklanmaya önderlik edebilecek bir parti oluşturmayı amaçlamışlardır. Bu temellerde kurulan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Merkez Komite nezdinde demokratik merkeziyetçilik ilkesi çerçevesinde sıkı sıkıya bağlıydı. Lenin, bu ilkeyi "Tartışmada özgürlük, eylemde birlik"" şeklinde özetlemiştir. Buna karşın, Menşeviklerin uyguladığı parti programları daha esnekti ve diğer siyasi partilerle daha kolay iş birliği yapıyorlardı. Bolşevikler ise özellikle liberal partilerle iş birliği yapmayacak, diğer sosyalist partilerle de tanımlı ittifaklara girecektir.
Ekim Devrimi'nin başarısından sonra güçlenen Bolşevikler, dünyadaki tüm işçi hareketleriyle birlikte hareket etmek amacıyla örgütlenmeye gitmişlerdir. Bu amaçla Mart 1919'da kurulan Komünist Enternasyonal (Komintern), demokratik merkeziyetçilik ilkesini de içinde barındıran 12 maddeyi, yeni kurulan Enternasyonal'e katılma temelinde tüm sosyalist partilere göndermiştir. Buna göre; dünyadaki tüm devrimciler öncelikle kendi ülkelerinde faaliyet göstermeliydi, fakat demokratik merkeziyetçilik ilkesi uyarınca, gereken yerde Komintern müdahil olabilecekti.

Demokratik merkeziyetçilik, özetle şu ilkeleri kapsar;

Parti üyeleri ve parti organlarının tamamının seçimle işbaşına gelmesi
Parti organlarının kendi parti örgütlerine, faaliyetleri hakkında periyodik olarak hesap vermeleri
Sıkı bir parti disiplini ve çoğunluğun verdiği kararlara azınlığın bağlı kalması
Yüksek parti organlarının verdiği tüm kararların kesinlikle alt organlar ve bütün parti üyeleri için bağlayıcı olduğu
Lenin, 1901 yılında yayınlanan ünlü Ne Yapmalı eserinde, demokratik merkeziyetçilik ilkesini detaylıca anlatmıştır. Buna göre; bu ilkenin isminden de anlaşılacağı üzere, iki yönü bulunmaktadır. Birincisi; demokrasi yönü, ikincisi ise; merkeziyetçilik yönüdür. Lenin'e göre bu iki yön kopmaz bir biçimde birbirine bağlıdır ve proletarya partisi için vazgeçilmezdir. Bu ilkeye göre demokratik yön, koşullara göre değişebilir, yani, daraltılabilir veya genişletilebilir. Bu ilke kapsamında parti örgütleri aşağıdan yukarıya doğru seçim esasına göre kurulur ve parti, kongrelerini, toplantılarını açık bir şekilde yapar. Merkeziyetçilik yönü ise daima ön plandadır. Partinin, Merkez Komite özelinde bir merkezi önder organa sahip olmasını ve azınlığın çoğunluğa, her bir örgütün merkeze, alt örgütlerin ise üst örgütlere bağlı olmasını savunur. Parti, her iki ilkeyi birbirine karıştırmadan uygun biçimde hayata geçirmekle yükümlüdür.
Demokratik merkeziyetçilik; iktidar olan partinin her organında, fabrika, işyeri, okul, semt, tüm çalışma, örgütlenme birim ve alanlarındaki organlarının da yaşantı ve işleyişinin düzenleyicisidir. Parti temel organları olan fabrika ve işyeri organlarının çalışma ve iç yaşamı da, kolektif demokratik bir örgüt ve organ yaşantısıdır. Ve parti yaşantısının temeli ve esası da, bu parti organlarının yaşantısıdır.

Marksist-Leninist fikirlere karşıt görüşler hemen hemen her dönem bu ilkeye karşı çıkmışlardır. Dolayısıyla bu durum sosyalist fikirlerin ortaya çıkış tarihi kadar eskidir. Birinci Enternasyonal dönemindeki (1864) anarşistler ve Ekim Devrimi öncesinde Rusya'daki Menşevikler karşı çıkan gruplara örnektir.
Demokratik Merkeziyetçilik ilkesinin uluslararası komünist hareketin yönetiminde de kullanılmasıyla Komintern'e verilen bu müdahil olma yetki ve sorumluluğu, Ekim Devrimi'nden hemen sonra Sultan Galiyev gibi ulusal komünist isimler ile özellikle 1960'lardan itibaren "Avrupa Komünizmi" gibi çeşitli sosyalist/komünist akımlar tarafından da eleştirilmiştir.
Günümüzde ise liberalizm ve sosyal demokrasi yanlıları bu ilkeye karşı çıkan başlıca kesimlerdir.

Marksizm-Leninizm
Sovyetler Birliği Komünist Partisi
Çin Komünist Partisi

Deng Şiaoping (Türkçe okunuşu: Dınğ Şiavpinğ; Çince (basitleştirilmiş): 邓小平; Çince (geleneksel): 鄧小平; pinyin: Dèng Xiǎopíng; Wade–Giles: Teng Hsiao-p'ing; Çin Halk Cumhuriyeti'nde Mao Zedong'tan sonra iktidarı alan ve aralarında Mao'nun karısının da bulunduğu "dörtlü çete" olarak bilinen grubu tasfiye ederek, 1978 yılında Çin Komünist Partisi'nin başına geçen Deng, Mao'nun tersine önceliği ideoloji yerine ekonomiye verdi. Ülkeye daha fazla yabancı yatırımcı çekmek ve Çin ekonomisini geliştirmek için kapıları açtı. Çin'de yaşanan köklü değişimler, Jimmy Carter, Richard Nixon, Kraliçe II. Elizabeth gibi isimlerin desteğiyle yayıldı. Tepkilere aldırmadan reformlarını sürdüren Deng'e karşı, Çin Komünist Partisi'nin yönetimi altındaki hükûmetin siyasi yozlaşma içinde olduğunu ve baskıcı bir tutum takındığını düşünenler, 1989 Tiananmen Meydanı Olayları'nda gelişen katliamla birlikte Şiaoping'in de sonunu hazırladı. Bir dönem Time dergisi'nde yılın adamı seçilen, Çin'in her yanı heykelleri ve billboard'larıyla donatıldı.

Deng Şiaoping, 22 Ağustos 1904 tarihinde (yani geleneksel Çin takvimindeki 7. ayın 12. gününde), Siçuan eyaletinde, Çongçing'den yaklaşık 160 km uzaklıktaki Guang'an semtine bağlı Xiexing beldesindeki Paifang köyünde doğdu. Babası ona "Dèng Xiānshèng" (鄧先聖; "bilgeyi aşmak," geleneksel Çin düşüncesinde mütevazı olarak görülmeyen bir isim) ismini verdi. Beş yaşında iken hocası, onun doğum ismini beğenmeyip ona "Dèng Xīxián" (鄧希賢, "iyiliği arzulamak" anlamını içerir) ismini verdi. "Şiaoping" (小平 Xiǎopíng, "küçük barış") ismini ancak 1923 yılında benimsedi.
Deng Şiaoping'in ataları 14. yüzyılda Jiangxi'den Siçuan'a göç etmişti. Deng Shimin isimli bir atası, en yüksek seviyedeki imparatorluk sınavını geçti ve İmparator Qianlong hizmetinde yüksek rütbeli bir memur idi. Deng Shimin'in onuruna bir kemer dikildi, bu ancak Kültür Devrimi sırasında tahrip edildi.
Deng'ın babası Dèng Wénmíng (鄧文明), 7 ile 20 hektar arasında bir büyüklükteki bir araziye sahipti; çiftçilik yapar ve ipekböceği yetiştirir, bir de birkaç çiftlik işçisi çalıştırırdı. İlerleyici ve eğitimliydi; Çengdu'da modern hukuk eğitimi almış, beldesinde kuruluşuna kendisi de katkıda bulunduğu tek modern okulda öğretmenlik yapmış ve büyük saygı görmüştür. Budizm ve Taoizmin etkin bir takipçisiydi; ayrıca Çing Hanedanı'nı devirip Ming Hanedanı'nın yeniden kurulmasını amaçlayan bir gizli toplumun üyesiydi. 1910 yılında, Demiryolu Koruma Hareketi kapsamında gösteriye katıldı ve Xinhai Devrimi sırasında Siçuan'daki iktidarı ele geçirmiş İlerleme Partisi'ne üye oldu. Siçuan'daki kamu düzenin muhafaza edilmesi için sorumlu bir birimin komutanı oldu. Bununla birlikte, siyasete katılması kendisine zorluklar getirdi ve Çongçing'de kendisini saklamaya mecbur kaldı. Kumar oynarken maruz kaldığı kayıplar nedeniyle kendi arazisinin bazı kısımlarını satmaya zorunda kaldı. Deng Şiaoping'in annesi, kocasının ortalıkta bulunmaması nedeniyle tek başına ve büyük mali zorlukların karşısında çocuk yetiştirme sorumluluğunu üstlendi. Annesinin ölümü sonrasında babası birkaç kez daha evlendi; Deng Şiaoping'in kendi annesinden tek kız kardeşi ve iki erkek kardeşi var, babasının sonradan evlendiği kadınlardan ise bir erkek kardeşi, üç kız kardeşi ve bir üvey kız kardeşi var; Deng Şiaoping bazı kardeşlerini hiç görmemiş olabilir.
Kendi oğlu için başarılı bir kariyer isteyen Deng Wenming, eğitime büyük önem verdi. Daha beş yaşındayken Konfüçyüsçü bir okul eğitimine başladı; Deng, zamanının birçok çocuğu gibi kendisine okulda anlatılan dersleri anlaşılmaz buldu. Sadece bir yıl sonra modern bir ilkokula ve daha sonra Guang'an'daki tek modern ortaokula geçti. Deng'ın okul yılları sırasında Çing Hanedanı'nın yıkılışı ve cumhuriyetin ilanı gibi Çin tarihindeki bazı önemli köklü değişiklikler yer aldı. Deng Şiaoping 14 yaşında iken babası, Çongçing'de genç Çinlileri Fransa'da eğitim almaları için hazırlayan bir okulun olduğunu duydu. 1919 yazında Deng Şiaoping ile yaşı kendisinden sadece biraz daha büyük olan amcası Deng Shaosheng, kendi köylerini terk ettiler ve Çongçing'deki okula gittiler. Deng'ın babası neden Deng'ın yurtdışında eğitim almasını istediği henüz bilinmemektedir. Bununla birlikte, geleneksel Çin düşüncesine göre bir oğlun kendi babasının izinden gitmemesi hoş karşılanmasa da Deng Wenming, kendi oğlunun babasının izinden asla gidemeyeceğini anlamıştır.

1919-1920'de Çongçing'de gittiği okulda Fransızca ve Çince eğitimi görmenin yanı sıra zanaat becerileriyle ilgili derslere de katıldı. Deng, Çalışma–Okuma Hareketi isimli bir örgüte üye oldu. Örgütün kurucusu yurtsever, anarşist ve Fransa severi Li Yuying'dir; Li, genç Çinlilerin Fransa'ya gidip çalışmaları ve okumaları için olanak sağlamayı, böylece de Çin ile Fransa arasındaki bilimsel ve toplumsal bağların güçlendirilmesini amaçladı. Bu okulda eğitim gördüğü süresince 4 Mayıs Hareketi'nin ve Japonya mallarına yönelik boykotun etkin bir katılımcısı oldu.
11 Eylül 1920 tarihinde Deng Şiaoping ile Deng Shaosheng, çoğu Siçuan ve Hunan eyaletlerinden gelmiş 200 diğer işçi-öğrenci ile beraber Şanghay Limanı'ndan Fransa Marsilya şehrine doğru yola çıktılar. Şanghay'da ve ara istasyonlarda Deng, Avrupalı sömürge ustalarının yerlilere karşı aşağılayıcı muamelede bulunmalarına tanık oldu ve bu da Deng üzerinde kalıcı bir izlenim bıraktı.

1919 ile 1921 yılları arasında aşağı yukarı 1600 diğer Çinli öğrencinin Fransa'ya gelmesi gibi Deng Şiaoping ile Deng Shaosheng de kendileri ilk kez Ekim 1920'de Fransa'ya vardı. İleride daha yüksek seviyede eğitim görebilmek amacıyla Fransızcayı akıcı seviyeye ulaşana kadar öğrenmek üzere Fransa çapındaki farklı liselere gönderildiler. Deng ile amcası ilk olarak Bayeux'ye vardı. İleride Deng, burada hiçbir şey öğrenmediğini, yemeklerin kötü olduğunu ve herkesin kendisine yönelik çocuk muamelesinde bulunduğunu hatırladı.
Daha Ocak 1921'de öğrenciler, onları Fransa'ya eğitim için sevk etmiş vakfın artık hiç parası kalmadığı haberini aldı. Deng, kendi ailesinden mütevazı oranda parasal yardım almaya devam edebilse de, yine çeşitli fabrikalarda iş aramaya zorundu kaldı. 16 yaşındayken Le Creusot kasabasında Schneider et Cie fabrikasındaki fırınlarda, sonra Châlette-sur-Loing'da Hutchinson şirketine ait kağıt çiçek ve lastik ayakkabı fabrikalarında, 1925 yılı ve sonrasında da Renault'da çalıştı. Deng ile kendisine benzer durumda bulunan yurttaşları, her ne kadar köklü ailelerden gelmiş ve Çin'de elit kesime ait olsalar da, yine Fransızların yapmadıkları işlerde çalıştı, bunun için de Fransız çıraklardan daha az para kazandılar. Deng, kendi eğitimini devam ettirmek için her ne kadar çaba sarf etse de, bu çabalar hep boşa çıktı.
Çinli işçi-öğrencilerin umutsuz durumu, grup üyelerinin yakınlaşması ve radikalleşmesine yol verdi. Sık sık Çin ve Fransa hükûmetlerine yönelik protesto düzenlediler. 1922 yılında bu işçi-öğrencileri temsil eden bir örgüt kuruldu; bu örgüt bir sene sonra Çin Komünist Gençlik Ligi'ne dahil oldu. 1924 yılında Fransa'daki Çinlilerin kurduğu komünist derneğin tüm üyeleri otomatik olarak Çin Komünist Partisi (ÇKP) üyesi oldu; bir sene sonra, ÇKP ile Kuomintang birleşti.
1923 yılı yaz mevsimi, Deng'ın iyice komünizme geçmiş olmasını işaretler, ancak önceden komünist teorisyenlerin eserlerine yakın ilgi göstermiş olmaktan daha çok, o yana kadar Fransa'da yaşadığı adaletsizlik ve aşağılanma deneyimlerinden dolayı komünizme döndü. Haziran 1923'te Çin Sosyalist Gençlik Ligi'ne üye oldu ve kendi ailesiyle olan bağlantılarını kesti. Haziran 1923'te Paris'te Çu Enlay'ın önderliği altında işletilen Komünist Bürosu'nda çalışmaya başladı. Burada iken Kızıl Işık gazetesi için makale yazdı; bu makalelerin bazıları muhafaza edilmiştir. Bu makaleler, Çin'in emperyalist güçlerle savaşmak için otoriter bir devlete ihtiyacı olduğunu savunur. Makalelerdeki sözler sert, savunulan düşünceler de radikal, ancak teorik açıdan sığ. Kısa zaman içerisinde Deng'a çeşitli siyasi sorumluluklar verildi, ör. propaganda yapmak veya Lyon'daki parti bürosunun önderliğini üstlenmek; ayrıca çeşitli gösterilerin düzenlenmesinde katkıda bulundu ve Paris'teki Çin temsilciliğine yönelik bir saldırıya katıldı; saldırı mahallinde var olan bir başkan, hem Çin hem de Fransa hükûmetlerine Çin'deki yabancı askerlerin davranışları hakkında protesto notları imzalamaya zorlandı. Deng ayrıca Çin komünistlerinin hedeflerine ulaşılması için Sovyetler Birliği ile işbirliğini girilmesi gerektiğini savundu.
Deng'ın Fransa'da geçirdiği zaman ve Çu Enlay, Zhao Shiyan, Li Fuchun, Chen Yi, Nie Rongzhen ve Li Weihan gibi Komünist Parti'nin ilerideki gelişmesinde önemli rol oynayacak şahısların oluşturduğu gruba dahil olması, ileride kendi hayatı ve kariyeri için oldukça kritik; bu siyasetçiler, parti içerisinde bir fraksiyon oluşturmasa da ortak deneyimlerinden dolayı hepsi Çin'in hangi yoldan gitmesi gerektiğine dair fikirbirliğinde idiler.
Fransız polisi, Çinli radikalleri uzun zaman gözetledi. 8 Ocak 1926 tarihinde Fransız polisi, gazetenin redaksiyon ofisine polis baskını düzenlendi; Deng bundan ancak ucuz kurtuldu, zira bir önceki gün Moskova'ya doğru yola çıkmıştı.

17 Ocak 1926 tarihinde Deng, Moskova'ya vardı. İlk önce Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde, birkaç hafta sonra da Sun Yat-sen Üniversitesi'nde ders gördü. Deng, Fransa'da eğitim fırsatları kaçırmış olup burada çok sıkı çalıştı ve iyi sonuçlar kazandı, ancak Fransa'da Fransızcayı öğrenemediği gibi Moskova'da da Rusçayı öğrenemedi. O dönemde Sovyetler Birliği'nde Yeni Ekonomi Politikası yürürlükteydi; Çinli öğrenciler iyi bakılıyordu ve onlar için bir kültür programı mevcuttu. Çinli öğrencilerin arasındaki çeşitli fraksiyonların arasında fikir ayrılıkları yer aldı; Deng da kendisi bu fikir ayrılıklarına katıldı, bunların çerçevisinde de parti disiplinini onadı. Çalışma programının yönetimi Deng'ı propaganda ve parti organizasyonu için çok uygun olarak değerlendirdi.

1989 Tiananmen Meydanı Olayları
Deng Şiaoping Teorisi

Geneviève Barman, Nicole Dulioust (Ekim–

Denizaltı, su altında ve su yüzeyinde hareket edebilen bir deniz aracıdır. Deniz Kuvvetlerinde görev yapan diğer tüm gemiler gibi denizaltılar da ön ada sahiptir.

Tarih boyunca insanlar denizlerin altına dalmak, denizleri keşfetmek ve denizlerden faydalanmak istemiştir. Denizlerin altından giden gemilerin yani denizaltıların donanmalar için bir vurucu güç unsuru haline getirme fikrinin Büyük İskender ile başladığı rivayet edilir. Binlerce yıllık bu fikir ilk olarak 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmış ardından 20. yüzyılda ise büyük gelişme katetmiştir. II. Dünya Savaşı'nın belirleyici unsurlarından birisi de yine denizaltılar olmuştur.
II. Dünya Savaşı'nın ardından ise güdümlü füze atabilen nükleer denizaltılar ortaya çıkmış ve böylece denizaltılar daha da etkin hale gelmiştir. Günümüzde geliştirdiği nükleer denizaltılar ile en çok öne çıkan ülkeler Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'dir.

Çanakkale Savaşı'nda 25 Nisan 1915 tarihinden itibaren Marmara'da en az bir denizaltı faaliyet halinde bulunmuştur. Mayıs 1915 ortalarından itibaren ise deniz ikmal yolu, artan denizaltı faaliyetleri yüzünden bütünüyle kullanım dışı kalmış, ikmal ve takviye kara ulaşım hattına bağımlı olmuştur.

Denizaltının dalışını oluşturan esaslardan biridir. Denizaltı hareketsiz (sabit) durumdayken; dizayna göre değişen, altı denize açık veya bir vana ile kapatılabilen dalma sarnıçlarına, tepesindeki vana açılıp içindeki hava kaçırılarak su alınması ve yüzme kuvvetinin azaltılması sağlanır. Ancak sarnıçların dolması ve botun bünyesini etkilemesi çok uzun bir aşamadır. Sadece aşağı-yukarı hareket vardır.

Denizaltının dalışını etkileyen bir diğer unsurdur; denizaltının baş-kıç ve sancak-iskele bordalarındaki kanat benzeri dümenlere ve denizaltının kendisine açı-meyil verdirilmek suretiyle, denizaltının ileri hareketiyle oluşan su akış etkilerinin kullanılması ile yapılan dalıştır. Denizaltı gemilerinde dalış ve su içindeki duruş açısını oluşturmak için kullanılan dümenlere; baştakilere "Baş ufki dümenler", kıçtakilere ise "Kıç ufki dümenler" denir.

Klasik (dizel) denizaltının itici gücü, 1890'larda geliştirilmiş Ward-Leonard sistemine dayanır. AC Motor-Jeneratör-DC Motor, bu sistemin orijinal halidir. Sistem, motor verimindeki en az kayıp üzerine kurulmuştur. Denizaltıda uygulanışı; Dizel-jeneratör-batarya-dc elektrik motoru şeklindedir. Denizaltılarda itici güç için dizel motorundan elde edilen elektrik enerjisi kullanılır. Elektrik enerjisi bataryalarda toplanır ve elektrik motorlarına iletilir. Su altında dizel motor çalışamayacağı için (dizel motorun çalışması için ihtiyaç duyulan hava yüzünden) elektrik motorları ile hareket sağlanır. Bataryalar tasarıma göre değişen çok sayıdaki pilden oluşur. Öyle ki bazı denizaltıların tonajının üçte birini bataryalar oluşturmaktadır.

Yüzeye çıkıldığı zaman dizel motorlar çalıştırılır. Böylelikle bataryalar yüklenir. Aynı zamanda dizel motor gücüyle denizaltı hareket ettirilir. Bu seyir kademesine de yastıklama seyri denir. Hem bataryalar şarj olur, hem de elektrik motorları çevrilir.
Daha farklı olan nükleer denizaltılarda, reaktörde açığa çıkan ısı ile yüksek basınçlı buhar üretilir. Bu basınçlı buhar, türbinleri ve bunlara bağlı olan jeneratörleri çevirerek itici gücü oluşturur.

Torpido; savaş gemileri ve denizaltılarda kullanılan, pervaneleri sayesinde hareket eden patlayıcı bir silahtır. 

Cep denizaltısı
Çanakkale Savaşı'ndaki denizaltı faaliyetleri

Karnataka (Kannada dili: ಕನಾ೯ಟಕ) Hindistan'ın dört güney eyaletinden biridir. 1956 yılında Hindistan'ın eyaletlerinin yeniden organize edilmesiyle kurulmuştur. İlk kurulduğunda adı Mysore olan eyalet, 1973 yılından itibaren Karnataka olarak değiştirilmiştir. Batısında Umman Denizi, kuzeybatısında Goa, kuzeyinde Maharaştra, doğusunda Andhra Pradeş, güneydoğusunda Tamil Nadu ve güneybatısında Kerala bulunur. Eyaletin yüzölçümü 191.791 km² ve Hindistan yüzölçümünün 5,83%'dir. Yüzölçümü açısından Hindistan'ın sekizinci, nüfus açısından ise dokuzuncu büyük eyaletidir. En çok kullanılan dil olan Kannada dili aynı zamanda resmî dildir.
Eyaletin adının nereden geldiği konusunda birçok etimoloji önerildiyse de genel olarak kabul gören teoriye göre Karnataka sözcüğü Kannada dilinde yüksek topraklar anlamına gelen karu ve nādu sözcüklerinden türemiştir. Karu nadu aynı zamanda Karu (siyah) ve nadu (bölge) olarak da okunabilir, bunun kaynağı olarak da Karnataka'nın Bayaluseeme bölgesinde bulunan kara toprak gösterilir.
Paleolitik çağa kadar dayanan bir tarihe sahip olan Karnataka, Orta Çağ döneminde Hindistan'ın en güçlü imparatorluklarından bazılarına ev sahipliği yapmıştır. Bu imparatorlukların hamiliğinde yetişen büyük düşünür ve ozanların başlattığı dinsel ve edebî akımlar çok uzaklara kadar etkisini hissettirmiştir. Karnataka, Hindistan'ın iki klasik müzik tarzına da önemli katkılarda bulunmuştur: Karnatik ve Hindustani geleneksel müzik tarzları. Hindistan'da en çok Jnanpith Ödülü alan yazarlar Kannada dilinde yazmaktadır. Eyaletin başkenti olan Bangalore, hızlı bir ekonomik ve teknolojik gelişme içinde olan Hindistan'ın önde gelen şehirlerindendir.

Keşmir (Keşmirce: کٲشُر, Urduca: کشمیر, Hindu/Dogri: कश्मीर, Beluçça: کشمیر, Çince (basitleştirilmiş): 羊绒,Çince (geleneksel): 克什米爾), Hindistan, Pakistan ve Çin'in sınırlarının kesiştiği noktada yer alan bir dağlık bölgedir. Himalayalar'ın batı ucunun güneyindeki vadi bu adla anılmıştır. Bölgede üretilen Kaşmir adlı kumaşın ismi de buradan gelmektedir.
Büyük Britanya'nın sömürgesiyken 1947 yılında bağımsızlığını kazandığında nüfusunun çoğunluğunu Müslümanlarından oluşması nedeniyle Pakistan, o dönemde Keşmir Emirliği'ne ait bu bölgeyi talep etmiştir. Ancak Keşmir Emirliği'nin kendisinin Hindistan'a bağlanmasını istediği için Hindistan da bölgede hak iddia etmiştir.
Srinagar başta olmak üzere bölgenin güney kısmı Hindistan'ın Cemmu ve Keşmir eyaleti olmuş kuzey kısmı ise Pakistan'ın kontrolü altına girmiştir. Pakistan'ın kontrolü altındaki bölgeye 'Azadi Keşmir' denilmektedir.
1960'ta doğu kısmı Aksai Çin'i Çin Halk Cumhuriyeti işgal etmiş ve halen kontrol altında tutmaktadır.
Orta Asya'daki sorunlu bölgeyi en son 1977'de Pakistan topraklarına katmıştır.

"Keşmir" Kelimesi, eski Sanskritçe dilinde "káśmīra" kökünden gelmektedir. Nilamata Purana'ya göre, eskiden gölet olan vadilere "Sati-aras" denmekteydi. Kashmira'nın popüler yerel bir etimolojisi, bu tarz bir gölün kuruması sonucu ortaya çıkan bir vadi olmasıdır. Jeologlar, vadinin eskiden bir göl olduğunda hemfikirler ve bu göl, Hint mitolojisi'ne göre Baramulla (Varahamula)'nın boşluğundan dökülmüştür.
Alternatif bir etimolojiye göre, bu isim, halkı bu topraklara yerleştiren ve Vedalarda adı geçen bilge Kashyapa isminden türemiştir. Bu etimolojiye göre, Keşmir ismi ya Kashyapa-mir (Kashyapa'nın gölü) kelimesinden veya Kashyapa-meru (Kashyapa'nın Dağı) kelimesinden türemiştir.

Keşmir Demiryolu

Keşmir çatışması; öncelikle Hindistan ile Pakistan arasında, ayrıca bölgenin kuzeydoğu kesiminde ise Çin ile Hindistan arasında yaşanan, Keşmir bölgesi üzerindeki bir toprak anlaşmazlığıdır.
Çatışma, 1947'de Hindistan'ın bölünmesinin ardından başlamış; hem Hindistan hem de Pakistan, eski Cemmu ve Keşmir prensliğinin tamamı üzerinde hak iddia etmiştir. Bu anlaşmazlık, Hindistan ile Pakistan arasında üç savaşa ve çok sayıda silahlı çatışmaya yol açmıştır. Günümüzde Hindistan, Cemmu, Keşmir Vadisi, Ladah'ın büyük bölümü ve Siachen Buzulu'nu kapsayan bölgenin yaklaşık %55'ini ve nüfusunun yaklaşık %70'ini kontrol etmektedir. Pakistan, Azad Keşmir ve Gilgit-Baltistan'ı kapsayan bölgenin yaklaşık %30'unu; Çin ise Aksay Çin bölgesi, büyük ölçüde yerleşimsiz Trans-Karakoram Bölgesi ve Demchok sektörünün bir kısmını içeren kalan %15'lik alanı kontrol etmektedir.
Hindistan'ın bölünmesinin ardından eyaletin batı bölgelerinde patlak veren bir ayaklanma sonrasında, Pakistanlı aşiret milisleri Keşmir'e girmiş; bunun üzerine Cemmu ve Keşmir'in Hindu hükümdarı Hindistan'a katılma kararı almıştır. Bunun sonucunda başlayan Hindistan-Pakistan savaşları, Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda sağlanan ve daha sonra Kontrol Hattı olarak adlandırılan bir ateşkesle sona ermiştir. 1962 yılında Çin, tartışmalı Çin-Hindistan sınırı boyunca, Hindistan yönetimindeki Ladah dâhil olmak üzere Hindistan'a karşı bir saldırı düzenlemiş ve bu durum Çin'in Keşmir çatışmasına dâhil olmasına yol açmıştır. 1965'te Pakistan, Hindistan yönetimindeki Keşmir'e sızarak bir ayaklanma başlatmayı amaçlamış; bu girişim iki ülke arasında bölgede yeni bir savaşa neden olmuştur. 1971 savaşı sırasında yaşanan çatışmaların ardından imzalanan Simla Anlaşması, Hindistan ve Pakistan kontrolündeki bölgeler arasındaki Kontrol Hattı'nı resmî olarak tesis etmiştir. 1999 yılında ise iki ülke arasında Kargil bölgesinde yeni bir silahlı çatışma yaşanmış, ancak bu durum mevcut statükoyu değiştirmemiştir.

Kiribati ya da resmî adıyla Kiribati Cumhuriyeti, Pasifik Okyanusu'nun merkezinde, Okyanusya'nın Mikronezya alt bölgesinde yer alan bir ada ülkesidir. Devlet, 32 atol ve diğer adalardan ve uzak bir yükseltilmiş mercan adası olan Banaba'dan oluşmaktadır. Toplam kara alanı 811km² (313 sq mi) olup, 3.441.810km² (1.328.890 sq mi) okyanus alanına yayılmıştır. Ülkenin adalarının batıda Banaba'dan doğuda Kiritimati'ye kadar uzanan yayılımı, ekvatoru ve 180. meridyeni kapsamaktadır. Uluslararası Tarih Hattı Kiribati'nin etrafından dolanarak doğuya doğru uzanır ve neredeyse 150° Batı'ya ulaşır. Bu durum, Kiribati'nin en doğudaki adalarını, Hawaii'nin güneyindeki Güney Line Adaları'nı, Gilbert Adaları ile aynı güne getirir ve onları Dünya'daki en ileri zaman dilimine yerleştirir: UTC+14.
2020 nüfus sayımına göre Kiribati'nin kalıcı nüfusu 119.000'in üzerindedir ve yarısından fazlası Tarawa'da yaşamaktadır. Ayrıca, göç yoluyla büyümeye devam eden en büyük diasporanın muhtemelen Yeni Zelanda'da olduğu düşünüldüğünde, önemli sayıda I-Kiribati diasporası da bulunmaktadır; tarihsel olarak, diasporik topluluklar Solomon Adaları'ndaki Ghizo ve Wagina'da aşırı nüfus nedeniyle yapılan yerleşimler ve Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan evlilikler yoluyla oluşturulmuştur. Son dönemdeki işçi göçüyle doğan büyüyen diasporik topluluklara sahip bir diğer ülke ise Avustralya'dır.
Gilbert Adaları, 1892'de İngilizler tarafından himaye altına alınana kadar birbirlerinden ve başka herhangi bir yerden siyasi olarak özerktiler; o zamanlar Phoenix veya Line adalarıyla siyasi bir bağlantıları yoktu. Bu ilhak, Kiribati'nin 1979'da Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazanarak egemen bir devlet haline gelmesiyle sona erdi. Egemen devlet, Gilbert Adaları, Phoenix ve Line adaları ile Banaba'yı içeriyordu. Başkent Tarawa, şu anda en kalabalık bölge olup, bir dizi geçit yoluyla birbirine bağlanan bir dizi adacıktan oluşmaktadır. Bunlar Tarawa Atolü'nün alanının yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Bağımsızlığından önce ülke fosfat ihraç ediyordu, ancak Banaba'daki maden neredeyse tükenmiş ve artık işletilemez durumdadır. Banaba halkının torunları çoğunlukla Fiji'deki Rabi'de sürgünde yaşamaktadır, ancak Kiribati Parlamentosu'nda temsil edilmektedirler.
Balıkçılık, geçimlik tarım ve kopra ihracatı, özellikle Tarawa'dan uzaktaki dış adalarda ekonominin büyük bir bölümünü yönlendirmektedir. Kiribati, dünyanın en az gelişmiş ülkelerinden biridir ve hükûmeti, altyapı ve diğer projeleri finanse etmek için yabancı filolardan alınan balıkçılık lisans ücretlerine ve uluslararası sermaye yardımına büyük ölçüde bağımlıdır. Birçok aile, döngüsel işçi göçmenlerinden (denizciler, tarım işçileri, kentsel hizmet işçileri) gelen havalelere güvenmektedir. Ayrıca hükûmet veya özel işletmeler ve ticari olmayan kuruluşlar için çalışırlar veya ticaret mağazaları ve küçük özel kooperatif benzeri işletmeler işletirler. Hükûmet artık Tarawa'daki işsizlere ve yaşlılara yardımlar ödemektedir.
Kiribati, Pasifik Topluluğu, Milletler Topluluğu, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Afrika, Karayip ve Pasifik Devletleri Örgütü üyesidir ve 1999 yılında Birleşmiş Milletler'in tam üyesi olmuştur.
Bir mercan adası (ve diğer alçak ada) ülkesi olarak Kiribati, deniz seviyesinin yükselmesine ve iklim değişikliğine karşı son derece savunmasızdır. Buna ek olarak, kadim zamanlardan beri tsunamilerden kaynaklanan tehditler de mevcuttur. İklim değişikliğiyle mücadele, Küçük Ada Devletleri İttifakı üyesi olarak uluslararası politikasının merkezi bir parçası olmuştur. Kiribati'de iklim değişikliği ve aşırı hava olaylarının daha sık görüleceği tahmin edilmektedir. Ayrıca, mevcut sosyo-ekonomik ve çevresel baskılar da yoğunlaşmaktadır.

Bu ada ülkesi, 1979 yılında bağımsızlığını elde ettiğinde ülke ismi olarak Kiribati kabul edilmiştir. Bu isim ülke için bağımsızlık öncesi kullanılan Gilbert isminin Kiribatice telaffuz şeklinden ortaya çıkmış bir isim konumundadır.
Ada, 1820 yılında Adam Johann von Krusenstern tarafından kaptan Thomas Gilbert'e ithafen îles Gilbert (İngilizce: Gilbert Islands) olarak adlandırılmıştır. Kaptan Gilbert adayı ilk kez 1788 yılında ada açıklarından geçerken gözlemlemişlerdir.
1916 yılından itibaren Gilbert ve Ellice Adaları olarak adlandırılan ülke, Ellice Adası'nın 1976 yılında bağımsızlığını ilan eden Tuvalu'ya dâhil edilmesi ile birlikte yeniden Gilbert Adası olarak adlandırılmıştır.
Kiribatice'de ti sesinin telaffuzu için s sesi kullanıldığı için ülke ismi Kiribas olarak telaffuz edilmektedir.

Ada ülkesi olması nedeniyle kara komşusu bulunmayan ülkenin bağımsız ülkeler olan Marshall Adaları, Mikronezya, Solomon Adaları, Tuvalu ve Nauru haricinde Yeni Zelanda'ya bağlı Tokelau ve Cook Adaları ile Fransa'ya bağlı Fransız Polinezyası özerk bölgeleri ile deniz sınırı bulunmaktadır.
Ada ülkesi batı-doğu istikametinde 4567 km'lik, kuzey-güney istikametinde ise 2051 km'lik bir alana yayılmış konumdadır. Ada ülkesi toplamda 5,2 milyon km²'lik bir alanı egemenliği altında bulundurmaktadır. Kiribati yayıldığı alan itibarıyla dünyanın en büyük ülkelerinden biri konumunda olsa da bu alanların sadece 811 km²'lik bir bölümü ada durumundadır. Bu oran ile de Kiribati dünyanın küçük ülkelerinden biri konumuna sahiptir. Ülkenin Büyük Okyanus'una da 1143 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Hem ekvator hem de 180. boylamdan geçen ülke, dünyanın kuzey, güney, batı ve doğu yarım küresinde aynı anda bulunan tek devletidir. 1994 yılı sonuna kadar 180. boylamdaki uluslararası tarih değiştirme çizgisi adaya bağlı Gilbert adaları ile Phoenix adaları arasında geçmekteydi. Ülkenin egemenliği altındaki tüm bölgelerde tek bir tarih olabilmesi adına 1 Ocak 1995 tarihi itibarıyla tarih değiştirme çizgisinin doğuya doğru çekilmesi, bu şekilde tüm Kiribati'nin bu çizginin batısında kalması kararlaştırılmıştır. Kiribati bu konumu ile yeni güne giren ilk ülke konumundadır. Line adalarına bağlı olan ve ülkenin en doğusundaki yeri olan Caroline Adaları milenyuma giren ilk yer olarak 1 Ocak 2000 tarihinden bu yana Milenyum Adası olarak anılmaktadır.
Kiribati, iklim değişikliğinin etkilerine karşı dünyadaki en kırılgan ülkelerden biri olarak kabul edilmektedir. Dünya Bankası'nın iklim projeksiyonlarına göre ülkedeki birçok ada, 2050 yılı civarında yaşanamaz hale gelebilir; deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle 2070'lere gelindiğinde ise geniş alanların tamamen sular altında kalması beklenmektedir.
Bu yüksek risk nedeniyle Kiribati, iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkelerin bir araya geldiği Climate Vulnerable Forumı ktif üyelerinden biridir.

Ada ülkesi toplamda üç takımadalara ve bunlara bağlı 32 mercan adalarından oluşmaktadır. Bunların haricinde bir de Banaba Adaları bulunmaktadır.

Ülke genel olarak ortalama 2 m'nin de altında bir deniz seviyesi yüksekliğine sahiptir. Ada ülkesinde en fazla yükseltiye sahip olan ada Banaba Adası'dır. Eski bir volkanik ada olan Banaba Adası'nın en yüksek noktası 81 m yüksekliğe sahiptir.

Kiribati'de son olarak 2015 yılında gerçekleştirilen resmî nüfus sayım sonuçlarına göre 110.136 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre ülkede 109.367 nüfus yaşadığı tahmin edilmektedir.
Kiribati genç bir nüfusa sahip olup 2018 tahmini verilerine göre nüfusun %50,01'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %4,34'ü 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %29.27 (erkek 16,316/kadın 15,693) 
15-24 yaş: %20.74 (erkek 11,213/kadın 11,466) 
25-54 yaş: %39.43 (erkek 20,756/kadın 22,363) 
55-64 yaş: %6.23 (erkek 3,071/kadın 3,747) 
65 yaş ve üzeri: %4.34 (erkek 1,863/kadın 2,879)
Şehirde yaşayanların oranı 2019 verilerine göre %54,8 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2018 tahmini verilerine göre %1,12 düzeyindedir.

Kiribati etnik açıdan çok homojen bir görüntüye sahiptir. Nüfusun %96'sı Kiribatili, %1,8'i melez/Kiribatili, %0,2'si Tuvalulu'dur. Bunun dışında içerisinde Avrupalı, Polinezyalı ve Çin kökenli nüfusunu da barındıran %1,8'lik bir kesim bulunmaktadır.

Ada ülkesinin resmî dilleri İngilizce ile Okyanusya dilleri ailesine ait olan Kiribatice'dir. İngilizce ülkenin iki resmî dilinden biri olmasına rağmen başkent Tarava dışında halk tarafından pek konuşulmamaktadır.

Ülkede hakim olan din Hristiyanlık dinidir. Buna göre nüfusun %88,6'sı ile büyük çoğunluğu Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Bu oran içerisinde Katolik mezhebine mensup Hristiyanların oranı %57,3, Kiribati Birleştirici Kilisesi ile Protestanlık inancı doğrultusunda yaşam sürdürenlerin oranı ise %31,3 seviyesindedir. Bunun dışında %5,3 İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi, %2,1 Bahâîlik, %1,9 Yedinci Gün Adventist Kilisesi inancına mensup nüfus bulunmaktadır. Ülkede geriye kalan %2,1'lik bir kesim ise İslamiyet, Hinduizm ve Sihizm gibi diğer inanç gruplarına mensup konumdadırlar.

Kiribati'de eğitim, ilkokuldan 6. sınıfa ve üç ek sınıf seviyesi için ortaokuldan oluşan 6-14 yaşları arasında ücretsiz ve zorunludur. 1998'de brüt birincil kayıt oranı yüzde 84,4 ve net birincil kayıt oranı yüzde 70,7 idi. Okul kalitesi ve eğitime erişim kentsel alanlarda daha iyidir; izole adalardaki küçük topluluklardaki okulların bakımı pahalıdır. Misyon okulları yavaş yavaş devlet ilköğretim sistemine giriyor.
Ülke genelinde zorunlu ilk ve ortaöğretim öğrenimi dokuz yıldır. 1970 yılına kadar altı yıl olan zorunlu eğitim, söz konusu yıl hükûmet tarafından alınan kararla dokuz yıla çıkartılmıştır. Ada ülkesinde faaliyet gösteren misyonerlik okulları da son yıllarda devlete bağlı kurumlar haline getirilmektedir.
Lisans öğrenimi için Güney Pasifik Üniversitesi'nin bir yerleşkesi adada da bulunmaktadır.

Kiribati resmî olarak idari bir yapılanmaya bölünmese de, ada ülkesi coğrafi açıdan üç ada grubuna bölünebilmektedir:

Gilbert Adaları
Line Adaları
Phoenix Adaları
Bunun haricinde üzerinde nüfus olan 21 adanın kendi ada konseyleri bulunmaktadır. Üzerinde yaşama olan mercanadalarından iki tanesi olan Tarava'da üç, Tabiteuea'da is

Kuveyt, resmî adıyla Kuveyt Devleti (Arapça: دولة الكويت, Devletü'l-Küveyt), Arap Yarımadası'nın kuzeydoğusunda, Basra Körfezi kıyısında yer alan ülkedir. Kuzeyde Irak ve güneyde Suudi Arabistan ile komşudur. Ülkenin ismi, "suyun yakınında inşa edilmiş kale" anlamına gelen Kuveyt Arapçası küçültme biçimi كوت'tan (Kût) gelmektedir. Yüzölçümü 17.818 km² olan ülkenin nüfusu 2020 tahminiyle yaklaşık 2,9 milyondur.
Bölgeye ilk yerleşimler MÖ 4. yüzyılda Antik Yunanlar tarafından yapıldı. MÖ 123 yılında Partların yönetimine girdi. 123'te ise Sasani İmparatorluğu tarafından ele geçirildi ve Hacer olarak anılmaya başladı. 18. yüzyıl başlarında bölgeye Arap kabilelerin yerleşmesiyle Kuveyt Şeyhliği kurularak günümüzdeki Kuveyt'in temelleri atıldı. 19. yüzyılda, Arap Yarımadası'ndaki yerleşim yerleriyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu yönetimine giren Kuveyt, 1899'da Britanya İmparatorluğu'yla yaptığı anlaşmayla, Britanyalıların güvencesi ve denetimi altında yarı bağımsızlık kazanıldı. 1930'ların sonlarına doğru ülkedeki zengin petrol yatakları keşfedilmeye başladı.
1961'de Birleşik Krallık'tan ayrılarak tam bağımsızlık kazandı. Bu tarihten sonra ülkedeki petrol üretimi büyük bir artış gösterdi. 1990'da, sınır komşusu Irak tarafından işgal edildi. 7 ay süren işgal, ABD'nin başı çektiği koalisyon güçlerinin müdahalesiyle sonlandı. Irak güçleri Kuveyt'ten çekilirken 773 kadar petrol kuyusunu yakarak büyük bir çevre felaketine sebep olmuş ve ülke ekonomisine de darbe indirmiştir. Savaşın ardından harap olan ülkede yeniden yapılanmaya gidildi.
Parlamenter monarşi ile yönetilen Kuveyt'in başkenti, ülkeyle aynı adı taşıyan Kuveyt'tir. Petrol rezervleri bakımından dünyada beşinci konumda bulunan ülkede ihracatın %95'ini oluşturan petrol, ülke gelirlerinin ise yaklaşık olarak %80'ini oluşturmaktadır. Gayrı safi yurt içi hasılaya göre dünyanın en zengin yedinci ülkesi olan Kuveyt, en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne sahip 31. ülkedir. Kuveyt, Dünya Bankası tarafından yapılan sınıflandırmaya göre yüksek gelirli ülkelerden birisi konumundadır.

MÖ 4. yüzyılda, Kuveyt açıklarında bulunan ve Feyleke olarak bilinen adada koloniler kuran Antik Yunanlar, buraya "Ikaros" adını verdi. MÖ 123 yılında bölge, Partlar'ın kontrolüne girdi. MS 224'te Sasaniler tarafından ele geçirildi ve Hacer olarak anılmaya başladı. 7. yüzyıla gelindiğinde ise günümüzdeki Kuveyt'in de dahil olduğu topraklar, Arap Yarımadası'nın tamamıyla birlikte Dört Halife döneminde fethedildi.
17. yüzyılda bölgede sürekli yerleşim yapan ilk insanlar olan Arap Bani Halit kabilesi, 1756'da emirlik kurarak günümüz Kuveyt'inin temellerini attı. 1756'da halk tarafından seçilen Sabah I Bin Cabir, ülkenin ilk emiri oldu. Kuveyt'in şu anki hanedanı Es-Sabah'ın soyu da I. Sabah'a kadar dayanmaktadır. Es-Sabah'ın yönetiminde Kuveyt, önemli bir ticaret merkezi oldu. Özellikle inci ticaretinde büyük gelişmeler gösteren Kuveyt, günümüzde petrolün de etkisiyle bölgenin büyük ekonomilerinden biri olup; Hindistan, Afrika Boynuzu, Necd, Mezopotamya ve Levant arasındaki ticaret ağının bir parçası konumundadır.

19. yüzyıllarının sonlarında Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmı ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolüne girdi. Kuveyt, Osmanlılar döneminde Es-Sabah hanedanlığının yönetiminde özerklik elde etti.
Osmanlı'ya bağlı emirlik üzerindeki Birleşik Krallık etkisi, 19. yüzyılın başlarından itibaren artış gösterdi. Ocak 1899'da Kuveyt, Birleşik Krallık ile imzaladığı anlaşma gereğince, dış ilişkilerin kontrolü Britanyalıların elinde olacak, karşılığında ise her yıl belli bir miktar para alacaktı. Böyle bir anlaşma yapılmasının asıl sebebi ise Berlin ile Bağdat arasında yapılması planlanan demiryolunun, Alman İmparatorluğu'nun Basra Körfezi üzerinde güç sahibi olmasından Britanya'nın duyduğu rahatsızlıktı. 1913'te Birleşik Krallık ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan anlaşmayla Kuveyt emiri Mübarek es-Sabah, Kuveyt şehrinde oluşturulan özerk yönetimin yöneticisi olarak her iki devlet tarafından da tanındı. 1914'te I. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla Britanyalılar anlaşmayı iptal ederek Kuveyt topraklarının Britanya İmparatorluğu himayesine girdiğini duyurdu. 1922'deki El Akir Konferansı'yla birlikte Kuveyt ile Suudi Arabistan arasındaki sınırlar belirlendi ve her iki ülke arasında yaklaşık 5.770 km²'lik tarafsız bölge oluşturuldu.
1934'te, BP ve Gulf Oil petrol şirketleri; Kuveyt Petrol Şirketi adı altında birleşerek bölgedeki petrol arama ve işletme haklarını ellerinde aldı. İlk petrolü 1938'de bulan şirket, işletimine 1946'da başladı.

1946 ve 1982 yılları arasında Kuveyt, petrol ve liberal atmosferinin yönlendirdiği refah dönemi yaşadı. 1946 ile 1982 yılları arasındaki yıllar "Kuveyt'in Altın Çağı" olarak anılır.
1950'de, Kuveytlilerin modern yaşam standardına sahip olmalarını sağlamak için büyük bir bayındırlık çalışması programı başladı.
1952'de ülke, Basra Körfezi bölgesindeki en büyük petrol ihracatçısı haline geldi. Bu muazzam büyüme, Arap Soğuk Savaşı bağlamında özellikle siyasi Filistin, Hindistan ve Mısır'dan birçok yabancı işçiyi cezbetti.
Abdullah III Al-Salim Al-Sabah tarafından yönetilen Kuveyt, 19 Haziran 1961'de Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı. Hindistan Merkez Bankası tarafından basılan Körfez rupisi, Kuveyt dinarının yerine kullanılmaya başladı.
20 Temmuz 1961'de Arap Birliği üyesi olması ve geniş petrol yataklarının keşfiyle birlikte birçok yabancı girişimci ülkeye yerleşti ve ülke ekonomisi büyük bir yükselişin içine girdi.
Tarafsız bölgedeki petrol hakları konusunda Suudi Arabistan ile anlaşmazlıklar yaşansa da bölgedeki tüm petroller eşit olarak paylaşılarak sorun çözüldü. Sınırlar konusunda tartışmalar yaşanmasına karşın Ekim 1963'te Irak, Kuveyt'i ve sınırlarını resmî olarak tanıdı.

1967'de patlak veren Altı Gün Savaşı'nın başlamasından bir gün sonra, 6 Haziran 1967'de, Arap devletleri ortaklaşa uyguladığı politika gereğince İsrail'e destek veren devletlere yaptığı petrol ithalatını durdurdu. Uygulanan bu ambargo, 1 Eylül'de, Hartum Önergesi'nin yayımlanmasıyla kaldırıldı.
1973 Arap-İsrail Savaşı'nda ABD'nin İsrail'e destek vermesi üzerine Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü üyesi devletlerle birlikte, İsrail'e destek veren ülkelere karşı 15 Ekim 1973'ten başlayarak ikinci kez petrol ambargosu koydu. Bununla beraber OPEC üyesi ülkelerle birlikte dünya petrol fiyatlarını yükselterek ülkeye giren kaynakların arttırılmasına karar verildi. Ambargoyla birlikte dünya ekonomisinde büyük bir kriz yaşandı. Birkaç ay sonra, 17 Mart 1974'te Washington'da yapılan petrol zirvesiyle ambargo kaldırıldı. 1970'lerde kamulaştırılmaya başlanan Kuveyt Petrol Şirketi'ndeki hükûmet iştiraki 1974'te %60'a çıkarılırken, kalan %40'lık kesim BP ve Gulf Oil arasında eşit olarak paylaştırıldı.

1982'de, Souk Al-Manakh borsasının çöküşünün ardından ülkede ekonomik kriz yaşandı ve petrol fiyatlarında artış görüldü. Fakat kriz kısa sürede aşıldı ve Kuveyt'teki petrol üretimi gittikçe artarak, İran-Irak Savaşı sebebiyle İran ile Irak'ta düşen petrol üretiminden kaynaklanan boşluğun doldurulması sağlandı. 1980'de başlayan savaşta önceleri tarafsız kalan Kuveyt, sonraları maddi yönden Irak'ı destekledi. Bunun yanında Irak'a gönderilen savaş malzemelerinin de kendi üzerinden geçmesine olanak sağladı. 1983'te, ülkede seri halinde yaşanan altı bombalı saldırı sonucunda beş kişi hayatını kaybetti. Saldırıyı üstlenen Şii Dava Partisi, İran ile yaşanan savaş sırasında Kuveyt'in Irak'a verdiği destekten dolayı saldırıyı gerçekleştirdiğini açıkladı. Eylül 1987'de İran, Kuveyt'e İpekböceği füzeleri ile saldırılar düzenledi. 5 Nisan 1988'de, Bangkok'dan Kuveyt'e sefer yapan ve Kuveyt Kraliyet Ailesi'nin üç üyesinin de aralarında bulunduğu 112 yolculu, 422 sefer sayılı Kuwait Airways'na ait Boeing 747 tipi uçak, bir grup Lübnanlı tarafından kaçırıldı. Silahlı ve el bombalı teröristler pilotu, İran'ın Meşhed şehrine iniş yapması için zorlarken, aynı zamanda Kuveyt'te tutulan 17 Şii gerillanın serbest bırakılmasını talep ettiler. Meşhed'e inildikten sonra Ürdünlü bir yolcuyu serbest bırakan teröristler, Sırasıyla Larnaka ve Cezayir'e iniş yapan hava korsanları iki Kuveytli yolcuyu da öldürdü. Kuveyt'in 17 esiri serbest bırakmayacağını açıklamasının ardından teröristlerin Cezayir'i terk etmelerine izin verildi ve 16 gün süren eylem sona erdi.

Savaşta, sekiz yıl boyunca maddi yönden Irak'ı destekleyen Kuveyt, savaşın sona ermesiyle birlikte Irak'ın 65 milyon $'lık borcunun silinmesi yönündeki teklifini reddetti. Kuveyt'in petrol fiyatlarını %40 oranında arttırmasıyla birlikte her iki ülke arasında ekonomik bir savaş başlamış oldu. Irak'ın; Kuveyt'in eğimli sondaj yaparak kendisine ait Rumeyla petrol sahasından petrol çıkardığı iddiasıyla iki ülke arasındaki tansiyon daha da yükseldi.

2 Ağustos 1990'da, Irak kuvvetleri Kuveyt'i işgal ederek kendi topraklarına kattı. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, emir Cabir Al-Sabah'ı görevden alarak Ali Hasan el Mecid'i Kuveyt valisi olarak atadı. Irak işgali sırasında, yaklaşık 1.000 Kuveytli sivil öldürülürken 300.000'den fazla kişi ülkeyi terk etti. Diplomatik görüşmelerin sonuç vermemesi sonunda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ABD'nin başı çektiği 34 ülkeden meydana gelen koalisyon güçleri oluşturuldu. Koalisyon güçleri; 17 Ocak 1991'de, Irak kuvvetlerini Kuveyt topraklarından çıkarmak amacıyla düzenledikleri Çöl Fırtınası Operasyonu ile Körfez Savaşı'na dahil oldu. 6 hafta sonra, 26 Şubat 1991'de, koalisyon güçleri başarıya ulaştı ve Irak güçlerinin ülkeden çekilmesiyle birlikte emir, yetkilerine yeniden kavuştu. Sonrasında ise Kuveyt, koalisyon güçlerine hizmetleri karşılığında 17 milyar $ ödeme yaptı.
Irak kuvvetleri Kuveyt'ten çekilirken 737 petrol kuyusuna zarar verip, bunların 600 kadarını ateşe verdi. Irak işgalinin ardından yapılan tahminler sonucu yaklaşık 5-6 milyon galon (950.000 m³) petrolün yandığı belirlendi.
Petrol ve kurum tabakası Basra Körfezi'nin tamamını etkiledi ve 25 ila 50 milyon galon (7.900.000 m³) petrolden

Kuzey Hindistan (Hintçe: उत्तरी भारत, Urduca: شمالی ہند), Hindistan'ın kuzey kısmını oluşturan gevşek bir coğrafi bölgedir. Coğrafi olarak, ana kısmı İndus-Ganj Ovası'nda yer alır ve kuzeyde Himalayalar ile çevrilidir. Bu bölge, kültürel, tarihi ve dilsel olarak çeşitli özelliklere sahiptir.

Kuzey Hindistan'ın coğrafyası oldukça çeşitlidir. Bölge, dünyanın en yüksek dağ zincirlerinden biri olan Himalayalar'ın güney eteklerinden, verimli İndus-Ganj Ovası'na ve daha kuru Thar Çölü'nün doğu kısımlarına kadar uzanır . Başlıca nehirleri arasında Ganj Nehri, Yamuna Nehri ve İndus Nehri'nin bazı kolları bulunur. Bu nehirler, bölgenin tarım ekonomisi için hayati öneme sahiptir ve tarih boyunca büyük medeniyetlerin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır.

Kuzey Hindistan'ın iklimi, coğrafi konumu nedeniyle büyük farklılıklar gösterir. Genellikle muson iklimi etkisi altındadır. Yazlar (Nisan-Haziran) sıcak ve kurak olup, bazı bölgelerde sıcaklıklar 45 °C'nin üzerine çıkabilir. Muson mevsimi (Temmuz-Eylül) yağışlıdır ve bölgenin büyük bir kısmına bol miktarda yağmur düşer. Kışlar (Aralık-Şubat) ise genellikle serin ve kurudur, Himalayalar'a yakın bölgelerde sıcaklıklar donma noktasının altına düşebilir .

Kuzey Hindistan, Hindistan tarihi boyunca önemli bir merkez olmuştur. Bölge, İndus Vadisi Uygarlığı'nın (MÖ 2500-1900) beşiği olarak kabul edilir ve bu uygarlığın başlıca şehirleri olan Harappa ve Mohenjo-Daro bu bölgenin batısında yer alır. Daha sonra, Vedik Dönem'de (MÖ 1500-500) Arya göçleri bu bölgeye yayılmıştır ve Hinduizm'in temel kutsal metinleri olan Vedalar burada ortaya çıkmıştır. Antik çağlarda, Maurya İmparatorluğu, Gupta İmparatorluğu ve Harşa İmparatorluğu gibi büyük imparatorluklar Kuzey Hindistan'da hüküm sürmüştür. Orta Çağ'da, Delhi Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu gibi İslam hanedanlıkları bölgeyi kontrol etmiş ve Kuzey Hindistan'ın mimarisine, sanatına ve kültürüne önemli katkılarda bulunmuşlardır. Özellikle Babür İmparatorluğu döneminde, Taj Mahal gibi ikonik yapılar inşa edilmiştir. Britanya Hindistanı döneminde, Kuzey Hindistan, İngiliz sömürge yönetiminin merkezi haline gelmiştir. Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin önemli olayları ve liderleri bu bölgede ortaya çıkmıştır.

Kuzey Hindistan, Hindistan'ın en kalabalık bölgelerinden biridir. Bölge, farklı etnik gruplara, dilleri konuşan insanlara ve inançlara ev sahipliği yapar. Diller: Kuzey Hindistan'da ağırlıklı olarak Hint-Aryan dilleri konuşulur. En yaygın diller arasında Hintçe, Pencapça, Urduca, Haryanvi, Rajasthani, Bihar dilleri (Maithili, Bhojpuri, Magahi), Keşmirce ve Nepalce (bazı sınır bölgelerinde) bulunur . Hintçe, Hindistan'ın resmi dillerinden biri olup, Kuzey Hindistan'da en çok konuşulan dildir. Urduca, özellikle Müslüman nüfus arasında yaygındır ve Hintçe ile karşılıklı olarak anlaşılabilir.

Kuzey Hindistan'da çeşitli dinlere mensup insanlar yaşamaktadır. Hinduizm, bölgedeki en yaygın dindir. Ayrıca İslam, Sihizm, Caynizm ve Budizm'e mensup önemli topluluklar da bulunmaktadır. Özellikle Pencap eyaleti Sihizm'in doğum yeridir.

Kuzey Hindistan'ın kültürü, uzun ve zengin bir tarihin ürünüdür. Bölgenin mutfağı, sanatı, mimarisi, müziği ve gelenekleri oldukça çeşitlidir. Mutfak: Kuzey Hindistan mutfağı, tandoori yemekleri, naan ekmeği, çeşitli köriler (örneğin, köri) ve zengin tatlılarıyla ünlüdür. Tereyağlı tavuk (butter chicken), samosa, biryani ve dal makhani gibi yemekler popülerdir. Lassi gibi süt bazlı içecekler de yaygındır. Sanat ve Mimari: Bölge, Babür mimarisi'nin (Babürlüler) ve Racput mimarisi'nin (Racputlar) önemli örneklerine ev sahipliği yapar. Agra'daki Tac Mahal, Delhi'deki Kızıl Kale ve Camii Mescidi gibi yapılar, Babür mimarisinin şaheserleridir. Racastan'daki kaleler ve saraylar ise Racput mimarisinin güzelliğini yansıtır. Geleneksel minyatür resimler, halıcılık ve el sanatları da Kuzey Hindistan kültürünün önemli bir parçasıdır. Müzik ve Dans: Kuzey Hindistan Hint klasik müziği'nin (Hindustan klasik müziği) önemli bir merkezidir. Sitar, tabla ve harmonium gibi enstrümanlar yaygın olarak kullanılır. Kathak gibi klasik dans formları ve çeşitli halk dansları (örneğin, Bhangra, Giddha) bölgenin kültürel zenginliğini gösterir.

Yeni Delhi: Hindistan'ın başkenti ve önemli bir politik, kültürel ve ekonomik merkez.
* Agra: Tac Mahal'e ev sahipliği yapan tarihi şehir.
* Jaipur: "Pembe Şehir" olarak bilinen Racastan'ın başkenti.
* Lucknow: Awadh Nawabları'nın eski başkenti, zarif kültürüyle tanınır.
* Amritsar: Sihlerin kutsal şehri ve Altın Tapınak'ın bulunduğu yer.
* Chandigarh: Ünlü Fransız mimar Le Corbusier tarafından tasarlanmış modern şehir.
* Varanasi: Ganj Nehri kıyısında yer alan Hinduizmin en kutsal şehirlerinden biri.

Kuzey Hindistan'ın ekonomisi çeşitlidir. Tarım, özellikle İndus-Ganj Ovası'nda önemli bir sektördür. Buğday, pirinç, şeker kamışı ve bakliyat başlıca tarım ürünleridir. Sanayi ve hizmet sektörleri de hızla büyümektedir. Özellikle Bilgi Teknolojileri (IT) ve turizm, bölge ekonomisine önemli katkılar sağlamaktadır.

Hindistan'ın Coğrafyası
Hindistan Tarihi
Hindistan Kültürü

Kuzey Kore (Korece: 조선; Choseon veya 북조선; Pukchoseon), resmî adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) (Korece: 조선민주주의인민공화국; Hança: 朝鮮民主主義人民共和國; Çoson Mincucûi İnmin Konghuaguk), Doğu Asya'da Kore Yarımadası'nda bir devlet. Yüzölçümü 120.540 km²'dir.
Kuzeyinde Rusya ve Çin, güneyinde Kore Cumhuriyeti, doğusunda Japon Denizi ve batısında Sarı Deniz ile çevrilidir. Başkenti Pyongyang'dır. Kore İşçi Partisi tarafından yönetilen devletin resmî ideolojisi Marksist-Leninist ve Juche temellerine dayalı sosyalizmdir.
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti adıyla 9 Eylül 1948'de kuruldu. 1910-1945 yılları arasında yaşanan Japon işgalinin (Kore Kurtuluş Günü) ve II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Kore Yarımadası'nın kuzeyi Sovyetler Birliği'nin güneyi ise Amerika Birleşik Devletleri'nin denetimine girdi ve 38. Kuzey Paralelinde ayrılan iki toprak parçasının birleşmesi konusunda anlaşma sağlanamadı. 1948'de Sovyetlerin denetimindeki bölgede sosyalist bir rejim kuruldu. Ancak bu gelişmeler üzerine ABD'nin Güney Kore'ye çıkarma yapması savaş tehlikesi yarattı. 1950 yılında Kuzey Kore'nin işgaliyle Kore Savaşı başladı. Kuzey Kore Sovyetler Birliği ve Çin'den destek alırken, Güney Kore Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve diğer bazı NATO devletlerinden silah ve para desteği aldı. 1 milyon 300 bin kişinin ölümüne sebep olan savaş 1953 yılında sona erdi. Kore Ateşkes Anlaşması ile ateşkes sağlandı ve askerden arındırılmış bölge (DMZ) oluşturuldu, ancak resmî bir barış anlaşması imzalanmadı.
1994 yılında Kuzey Kore'nin ilk lideri olan Kim İl-sung'un ölümünden sonra, ülkeyi oğlu Kim Jong-il yönetmeye başladı. 17 Aralık 2011 tarihinde ülkenin 70 yaşındaki lideri Kim Jong-il de öldüğünde Kore İşçi Partisi halka ölen liderin oğlu ve vârisi Kim Jong-un etrafında toplanma çağrısı yaptı.
Kuzey Kore, Kim Hanedanı etrafında kapsamlı bir kişi kültü bulunan totaliter bir diktatörlüktür. Ülke dünyadaki en kötü insan hakları siciline sahip olarak kabul edilir. Resmî olarak Kuzey Kore, demokratik seçimler düzenleyen "bağımsız sosyalist bir devlettir" ancak bağımsız gözlemciler seçimleri sahte seçimler olarak tanımlar. Kore İşçi Partisi, Kuzey Kore'nin iktidar partisidir ve ülkedeki tek yasal siyasi hareket olan Anavatanın Yeniden Birleşmesi için Demokratik Cephe'ye liderlik etmektedir. Anayasanın 3. maddesine göre Kimilsungizm-Kimjongilizm, Kuzey Kore'nin resmî ideolojisidir. Üretim araçları, devlet tarafından işletilen işletmeler ve kolektifleştirilmişçiftlikler aracılığıyla devlete aittir. Sağlık hizmetleri, eğitim, barınma ve gıda üretimi gibi hizmetlerin çoğu sübvansiyonludur veya devlet tarafından finanse edilmektedir.
Kuzey Kore, devlet işlerinde ve kaynak tahsisinde Kore Halk Ordusuna öncelik veren "önce asker" politikası olan Songun'u uygular. Nükleer silahlara sahip olan ülke ayrıca en fazla askerî ve paramiliter personele de sahiptir. 1,28 milyon askerden oluşan muvazzaf ordusu dünyanın en büyük dördüncü ordusudur.
Kuzey Kore, 1991'den bu yana Birleşmiş Milletler üyesi olmasının yanı sıra Bağlantısızlar Hareketi, G77 ve ASEAN Bölgesel Forumu'nun da üyesidir.

Japonya'nın 1894-1895 savaşı sonunda Çin'i ve 1905 Rus-Japon Savaşı sonunda da Rusya'yı yenilgiye uğratması, 1910 yılında Kore'yi ele geçirerek sömürgesi hâline getirmesini sağladı. Sömürge yönetimi, Korelilere Japonca isimler alma ve Korecenin yasaklanması gibi konularda baskılar yapmaya başlayarak Kore dilini, isimlerini ve ulusal kimliğini de yok etmeye çalışmaktaydı. Bu arada 1919 yılında 1 Mart Eylemleri olarak bilinen geniş çaplı gösteriler gerçekleşti. 2 milyon Korelinin katıldığı eylemde Japon askerleri tarafından binlerce insan öldürüldü. Koreliler bir kez daha II. Dünya Savaşı sıralarında Japonlar tarafından askerî amaçlı çalışmakta kullanılarak yeniden suistimal edilmişlerdi. Savaşın bitiminde ülke 38. Paralelde ikiye bölünmüş, Amerika Birleşik Devletleri güneyi ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de kuzeyi işgal etmişti. Soğuk Savaşın birleşmeyi önlediği sıralarda güneyde kapitalist bir cumhuriyet ve kuzeyde de komünist bir cumhuriyet yerleşmişti.

Kore Yarımadası, 1945'te II. Dünya Savaşı'nın Müttefikler tarafından kazanılmasıyla Kore'de Japonya'nın 35 yıllık yönetiminin 1 Numaralı Genel Karar sonucunda sona ermesinin ardından ikiye bölündü. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği 38. paralel boyunca bir kontrol bölgesi ile ülkeyi geçici olarak işgal etmeye karar verdiler.
Soğuk Savaş'ın başlangıcı ile Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki bağımsız ve birleşik bir Kore'nin kurulması konusundaki görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı. 1948 yılında BM gözetiminde seçimler yalnızca ABD işgali altındaki güneyde yapıldı. Bunun sonucunda güneyde Güney Kore kurulmuş olup bunu kuzeyde Kuzey Kore'nin kurulması izlemiştir. ABD Güney Kore'yi desteklerken Sovyetler Birliği ise Kuzey Kore'yi desteklemiştir ve iki hükûmet tüm Kore Yarımadası üzerinde egemenlik iddia etti.

Zaten 1948 yılında tüm Kore Yarımadasını kapsayan ülkenin kuruluş ilanından sonra 1950'li yılların başında ABD ve NATO'nun müdahalesiyle ülke kuzeye ve güneye ayrılmıştır. Ardından başarısız bir birleşme ajitasyonundan sonra, 25 Haziran 1950 tarihinde Kore Savaşının patlak vermesine neden olan sürpriz Güney Kore saldırısını düzenledi. Saldırıyı geri püskürtmeleri için Birleşmiş Milletler; Birleşik Krallık, ABD, Kanada, Avustralya, Filipinler ve Türkiye gibi ülkeler aracılığıyla Güney Kore'ye destek sağladı ve Kuzey Kore'yi Çin Halk Cumhuriyeti sınırına kadar sürükledi. Kuzey Kore'nin destekçisi ise Çinliler idi. Öyle ki, Seul üç yıl içerisinde dört kez el değiştirmek mecburiyetinde bırakıldı. Temmuz 1953'te yaklaşık üç milyon insanın ölümünün ardından savaş sona erdi. Böylelikle dünyanın en sıkı denetlenen sınırı ile Kore ikiye ayrıldı.

Eski gerilla lideri ve SSCB askerî olan Kuzey Kore'nin lideri Kim Il Sung, Koreli rakiplerini saf dışı bıraktıktan sonra, katı bir yönetime sahip, askerî ve sıkı bir rejimle korunan Kuzey Kore toplumunu yarattı. Kendine bağımlılığı ile iddiada bulunan Kuzey Kore diğer taraftan ekonomik ve askerî yardımlar için SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti'ne bel bağladı. GNP'nin yüzde 25'lik bir oranını Askerî Kuvvetlerine harcayan Kuzey Kore, dünyanın en büyük ordularından biri hâline geldi.
1983 yılında, Myanmar'da aralarında dört kabine bakanının da bulunduğu 17 kişilik delegasyonu yerleştirmiş oldukları bombanın patlaması sonucunda öldürdüler. Dört yıl sonra Kore Hava Yollarında patlayan bombanın ve 115 kişinin öldüğü olayın suçlularının da Kuzey Koreliler olduğu bildirildi. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ve komünist bloğun çözülmesiyle birlikte, Kuzey Kore en büyük ticaret ve yardım kaynaklarından birini yitirmiş oldu. Buna rağmen komşularını alarma sürükleyen ve kaynaklarını askerî programa yönelik yatırımlar yapmaya devam etti. İzole edilmiş ve hızla küçülen ekonomisi ile Kuzey Kore ekonomik bataklığın içine girdi.

1994 yılında Kim Il Sung'un ölümünden sonra hiçbir kuvvet sarf etmeden iktidara oğlu Kim Jong Il geldi. Kuzey Kore'de toplumsal durum hızlı bir biçimde çöküş yaşamakta idi ve buna da toprağın verimsizliği ve kötü hava şartları da eklenince ekin yetersizliği ve dolayısıyla kıtlık meydana geldi. Diğer taraftan askeriyeye yapılan harcamalar ve balistik füzelere harcanan paralar da ülke kaynaklarını tüketmeye devam etti. Ardından, 1994 Ekim ayında Kuzey Kore; ABD'den gelecek olan yakıt ve gıda yardımı karşılığında nükleer programını dondurma kararı aldı
Eski muhalif Kim Dae-Jung 1998 yılında ekonomik reformlar, daha geniş demokrasi ve Kuzey Kore ile gönül alıcı siyaset izleyeceği sözlerinden sonra Güney Kore'nin Başkanı olarak seçildi. İzlediği "Güneş ışığı" politikası, Kuzey Kore'nin Japonya adası Honshu üzerine fırlattığı füze ve Haziran 1999 yılında Kuzey ile Güney Kore savaş gemileri arasındaki çatışmaya rağmen yaşamını sürdürdü. Kuzey Kore lideri Kim Jong İl ile Güney Kore lideri Kim Dae-Jung arasında 2000 yılında düzenlenen zirvede yeni Kore siyaset ilişkilerinin sinyallerini verdi. Ağustos ayında, savaş zamanlarında dağılan yüz binlerce ailelerin birbirlerini yeniden görebilmeleri için geçici birleşme meydana gerçekleştirildi. Eylül ayında ise iki ülke lideri, Seul ve Pyongyang arası yeni tren yolu bağlantısını kurulması için anlaşmaya vardılar. Savunma bakanlarının da katıldığı, Bakanlar- arası görüşmeler de gerçekleştirildi.

Amerikalı bir ziyaret delegesinin açıklamalarına göre Kuzey Koreli yetkililere, ülkelerinin iki adet örtülü nükleer silah programının var olduğunu ortaya çıkararak 1994 yılı zenginleştirilmiş uranyum antlaşmasının çiğnendiğini açıkladılar. Bu açıklamalardan sonra Kuzey Kore yetkilileri bu suçlamaları reddettiler. Kuzey Kore nükleer santrallerinin bulunduğu bölgelerde konuşlandırılmış bulunan gözlemci kameraları ve mühürleri çıkardı, bir aydan kısa bir süre içerisinde de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'ndan çekildi.
Washington'un bildirisine göre Altı Ulus Görüşmeleri'nin nükleer krizin sona erdirilmesi için Pekin'de düzenleneceğini duyurdu. Görüşmelere ABD, Kuzey Kore, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya ve Rusya katılmaktadır. Kuzey Kore yetkilisi ise verdiği demeçte Washington'un Karşılıklı Saldırmazlık Antlaşması'nı imzaladığını hatırlatarak, Kuzey Kore'nin nükleer programını, ABD'nin Pyongyang'a yönelik "düşmanca politikalarının" sona ermemesi takdirinde durdurmayacağını da sözlerine ekledi.
2008 yılında ABD ile anlaşması sonucu nükleer reaktörünü kapatan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, ABD'nin yaptırımları kaldırmaması ve verdiği sözleri gerçekleştirmemesi sebebiyle nükleer çalışmalarına tekrar başladı ve 2009 Mayıs ayında yer altında başarılı bir nükleer deneme yaptığını açıkladı. Nükleer deneyi doğrulayan Rus Savunma Bakanlığı, denemenin 10 ila 20 kilotonluk bir güçte olduğunu ifade etti. Nükleer silah sahibi ülkeler başta ABD, AB, Rusya, Fransa, Birleşik Krallık ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin komşuları Japonya ve Güney Kore olayın ardından ayağa

Lakşadvip, Asya ülkesi Hindistan'a bağlı bir birlik toprağıdır. Birlik toprağı, batıda Umman Denizi ile doğuda Laccadive Denizi arasında deniz sınırı görevi gören ve 35 adadan oluşan bir takımadadır . Lakşadvip, Hindistan'ın Malabar Sahili'nin 200 ila 440 km (120 ila 270 mi) açıklarında bulunmaktadır.
Lakşadvip'in anlamı "bir yüz bin ada" anlamına gelir. Adalar, Hindistan'ın en küçük birlik toprağını oluşturur ve toplam yüzölçümü yaklaşık 32 km2 (12 sq mi) metrekaredir. Lagün alanı yaklaşık 4.200 km2 (1.600 sq mi), karasuları alanı 20.000 km2 (7.700 sq mi)  ve münhasır ekonomik bölge alanı 400.000 km2 (150.000 sq mi)'dir. Bölge, 10 alt bölümden oluşan tek bir Hint bölgesini oluşturuyor. Kavaratti, birlik toprağının başkenti olarak hizmet vermektedir ve bölge, Kerala Yüksek Mahkemesi'nin yetkisi altındadır. Adalar, geniş bir deniz altı sıradağları olan Chagos-Lakshadweep Sırtı'nın tepeleri olan Lakşadvip-Maldivler-Chagos Takımadaları grubunun en kuzeyidir. Lakşadvip başlangıçta 36 adadan oluşuyordu; ancak Parali 1 adasının deniz erozyonu nedeniyle sular altında kalması nedeniyle geriye 35 ada kalmıştır.

 Vikigezgin'de Lakşadvip gezi rehberi
"Paradise lost? India's Lakshadweep islanders reject plan to create 'new Maldives'. Islanders accuse new administrator of trying to erase their traditions, identity and livelihood", "The National", June 15, 2021

Laos resmî adı ile Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya anakarasında yer alan, Güneydoğu Asya'nın tek kara ülkesidir. Kuzeybatıda Myanmar ve Çin, doğuda Vietnam, güneydoğuda Kamboçya ve batı ile güneybatıda Tayland ile çevrilidir. Yaklaşık 8 milyonluk nüfusa sahip olan Laos'un başkenti ve en kalabalık şehri Vientiane'dir. Laos'un üç UNESCO Dünya Mirası Alanı vardır: Luang Prabang kasabası, Vat Phou tapınak kompleksi ve Küpler Vadisi. Laos-Çin Demiryolu'nun (LCR) Laos bölümü olan Boten-Vientiane demiryolunun 2021'de tamamlanması, Vientiane'yi Kunming'e bağlamaktadır.
Lansang Krallığı, 13. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar daha sonraki Laos topraklarında varlığını sürdürmüştür. Konumu itibarıyla krallık, kara ticaretinin merkeziydi. 1707'de Lansang üç krallığa bölündü: Luang Prabang, Vientiane ve Çampa. 1893'te bu krallıklar Fransız himayesi altında Fransız Çinhindi'nin bir parçası olarak birleştirildi. Laos, II. Dünya Savaşı sırasında Japon yönetimi altındaydı ve 1945'te bağımsızlığını kazandıktan sonra 1949'da özerkliğe kavuşana kadar tekrar Fransız yönetimine geçti. Ülke, 1953'te Sisavang Vong yönetiminde anayasal monarşiyle Laos Krallığı olarak tam bağımsızlığını yeniden kazandı. 1959'dan 1975'e kadar süren iç savaşta, Kuzey Vietnam, Çin ve Sovyetler Birliği tarafından desteklenen komünist Pathet Lao, Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen Kraliyet Laos Silahlı Kuvvetleri'ne karşı savaştı. Savaş, 1975'te Sovyetler Birliği ile ittifak kuran ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar bu ittifakı sürdüren Laos Halk Devrimci Partisi'nin (LPRP) kurulmasıyla sona erdi. Ülke, Büyük Mekong Alt Bölgesi ekonomik işbirliği programına katılıyor ve ASEAN, Asya-Pasifik Ticaret Anlaşması, Doğu Asya Zirvesi, Frankofoni ve Dünya Ticaret Örgütü üyesidir.

Üzerinde yer aldığı Çinhindi Yarımadası'nın yüzey biçimleriyle benzer özellikler gösterir. Tibet Platosu'ndan güneydoğuya doğru uzanan dağ sıralarından en doğudaki, ülkenin kuzeyini iki ana kütle olarak engebelendirdikten sonra Vietnam-Laos sınırı boyunca Annamite Dağları olarak güneye iner. Mekong Irmağı ve kollarının derin vadileriyle yarılı ve tepeleri kalkerli platolarla birbirinden ayrılan bu iki kütle arasında yer alan 1.200 - 1.500 m yükselti Tran Ninh platosu güneye ülkenin orta kesimine Vieng-Chan ovasıyla açılır. Ülkenin en yüksek noktası kuzeyde yükselen Phou Bia'dır (2 817 m). Ülkenin orta ve güney kesimlerinde görülen yer biçimleriyse, doğudan batıya doğru eğimi ve tabanları kırmızı kumtaşlı kalın bir tabakayla örtülü, orta yükseltili platolardır. Bunların en önemlisi Bolaven platosudur. Ovalar ise Jarres dışında Mekong Irmağı kıyılarında dizilidir. Laos'ta Mekong dışında en önemli akarsular, bu ırmağın kolları olan Tu, Hou ve Seng ırmaklarıdır.

Laos'ta sıcak ve nemli tropikal iklim egemendir. Mayıs ve Ekim aylarında düşen Muson yağmurları yıllık yağış ortalamasının 2 000 mm'in üzerine çıkmasında en önemli etkendir. Ülkenin güney kesiminde yılın on iki ayı sıcaklık 25 °C'nin altına düşmez. Ülkenin %60'ı tekağaç ve türlerinin egemen olduğu her dem yeşil, seyrek ağaçlı ormanlarla kaplıdır. Kuzeydeki dağların yüksek kesimlerindeyse bu ormanlar yerlerin otsu savanlara bırakır.

Bugün Laos'ta egemen etnik grup olan Lao'lar. Tay halklarının bir koludur. Taylar MS 8. yüzyılda Güneybatı Çin'de güçlü Nanchao krallığını kurduktan sonra güneye doğru ilerleyerek Çinhindi Yarımadası'na girdiler. Laolar, öbür Tay halklarıyla birlikte, 5. yüzyıldan beri Kamboçya'daki Khmer İmparatorluğu'nun egemenliği altında yaşayan Laos'un yerli kabilelerine üstünlüklerini kabul ettirdiler. 12. ve 13. yüzyıllar boyunca Laolar, Muong Sua (daha sonradan Luang Prabang) prensliklerini kurdular.

Laos'a ilişkin ilk tarihsel kayıtlar, Angkor'daki Khmer kralının da yardımlarıyla Lao'taki ilk devlet olan Lansang'ı kuran Fa Ngum'la başlar. Fa Ngum 1353-1371 arasında bugünkü Laos topraklarının bütününü ve Tayland'ın kuzey ve doğu bölgelerini fethetti. 1371 yılında yerine oğlu Samsenethai geçti ve krallığın yönetim ilkelerini belirleyip, savumasını örgütledi. 1416'da onun ölümünden sonra 1478'de Vietnamlılar'ın işgaliyle kısa süreli bir kesintiye uğrayan uzun barış dönemi, 1520-1548 yılları arasında hüküm süren Photisarath döneminde son buldu ve Myanmar ve Siyam'a karşı savaş yürütüldü. Siam'a karşı yürütülen üç savaştan sonra Lansang devleti en geniş sınırlarına ulaştı. Photisarath' ölümü üzerine tahta çıkan oğlu Sethatrirath döneminde başkent, Luang Prabang'dan Vientiane'ye taşındı. 1565 ve 1570'teki iki Burma saldırısı püskürtüldü. Ne var ki 1571'de Sethhathrirah ölünce, Burmalılar'ın saldırıları yoğunlaştı ve 1574'te Vientiane düştü; ülke Burmalılarca yıkıma uğratıldı. Bu karanlık dönem 1637'de Souigna-Vongsa'nın tahta çıkıp düzeni yeniden kurana dek sürdü. Souigna-Vongsa Vietnam ve Siam'la antlaşmalar yaparak sınırları belirledi. Budacılığın tutkulu bir savunucusu ve güzel sanatların koruyucusu oldu. Vientiane'yi güzelleştirdi; 1694'te ölünce yerine Vietnam ordularının da yardımıyla yeğenleri geçti ve böylece Laos'ta Vietnam egemenlği başladı. Bu dönemde Lansang krallığı parçalandı. Vietnam egemenliği kabul etmeyen kimi kraliyet ailesi üyeleri, 1707'de egemenlikleri altındaki kuzey bölgelerinde bağımsızlıklarını ilan ettiler ve Luang Prabang ve Vientiane krallıklarını kurdular. Güneyde ise 1713'te Çampasak Krallığı kuruldu. Böylece Lansang üç krallığa bölündü.

XVIII. yüzyıl boyunca üç Laos krallığı, Burma ve Siyamlılar'ın baskılarına karşı bağımsızlıklarını korumaya çalıştılar. Ancak 1778'de Vientiane Krallığı Siamlılarca işgal edilip egemenlik altına alındı (1782). Luang Prabang 1752'de Burmalılar'ın, 1778'de ise Siamlılar'ın egemenliğini kabul etmek durumunda kaldı. Güneyde Çampasak, 1778'de işgal edilerek Siyamlılar'a bağımlı duruma geldi. Bu krallıkların her birinin başına Siamlı bir yönetici atandı ve Bangkok'a haraç öder krallık oldular. 1805-1823 arasında Vientiane krallığını yürüten Chaou-Anou, Lansang'ın eski güney sınırlarına dek egemenlik alanını genişletti. Ancak kısa süre sonra Siamlılar Vientiane üzerine yürüyüp Anou'yu yenilgiye uğratarak Vientiane'yi ilhak ettiler. Ancak Siamlılar'ın kuzeybatıya doğru genişlemesi, Vietnam üzerinde sömürge kurmuş bulunan Fransa'nın çıkarlarına zarar verir duruma geldi. Fransa, Siam-Vietnam sınırlarının belirlenmesi konusunda Bangkok'la görüşmelere başladı (1886). Ardında Mekong Vadisi'nde Fransızlar ile Siamlılar arasında patlak veren bir dizi çatışmadan sonra Büyük Britanya'nın da tavsiyesiyle Siamlılar, Mekong'un batı yakasını boşalttı ve boşaltılan bölgede Fransız sömürgesi resmen tanıdı. (1893) Fransa'nın bölgeyi ilhakı 1904'te ve 1907'de Siam'la yapılan antlaşmalarla tamamlandı.

Fransa, bölgeyi Laos Sömürgesi olarak örgütledi, Luang Prabang krallığı varlığını sürdürürken; diğer bölgeler bir Fransız subayının dolaysız yönetimine alındı. 1942'de Japon birlikleri Mekong Irmağı kıyılarına yerleştikten sonra, 1945'te Laos'un bağımsızlığını ilan ettiler. Fransız sömürgeciliğine karşı bir hareket olan Lao Issara (Hür Laos) erki ele geçirdiyse de, 1946'de Fransız askerî birlikleri ülkede yeniden egemen konuma geçtiler. Bu dönemde Laos'ta iki siyasal hareket ortaya çıktı: Birincisi Japonya egemenliğine karşı Luang Prabang Sarayı ve Çampasak Prensi çevresinde odaklanan hareket; ikincisi, Fransa egemenliğine karşı, Vinetiane'de üslenen ve başını Prens Petsarath'ın çektiği hareket. Bu iki hareket, erk savaşımını Fransız birlikleri gelinceye dek sürdürdüler. 1946'da Fransa, geçici olarak Luang Prabag kralı Sisavang Vong'un yönetimi altında Laos'un bütünlüğünü ve iç işlerinde özerkliği kabul etti. Sonuçta, bir anayasa'nın kabulü ve genel seçimlerden sonra, Bir Fransız-Laos antlaşması imzalandı (1949). Bu antlaşmayla Laos, Fransız Birliği içinde bağımsız bir devlet oldu.

Bu gelişmeyi yeterli gören Laos Issara hareketindeki çoğunluk Hür Laos Hareketini dağıtarak hükûmete katıldılar. Bu görüşe karşı çıkanlar, 1950'de Pathet Lao hareketini kurdular ve Prens Souphanouvong'un önderliğinde, Vietnamlı yurtseverlerle de bağlaşarak Fransız sömürge birliklerine karşı gerilla savaşına giriştiler. Kuzey eyaletlerinde güçlenen Pathet Lao, yavaş yavaş krallık yönetimine karşı da askerî eylemlere geçti. 1953 yazında Vietnamlı yurtseverlerin Fransız sömürgecilerini ağır bir yenilgiye uğratmasından sonra, Viet Minh güçleriyle birlikte Pathet Lao, krallık başkenti Luang Prabang'ı tehdit eder duruma geldi. Ne var ki Fransız sömürgeci askerler, Pathet Lao-Viet Minh birleşik güçlerini dağıtarak Vietnam'ın kuzeybatı dağlarını işgal ettiler, Dien Bien Phu'da bir kale kurdular. 1954 Mayıs'ında Vietnamlılar'ın Dien Bien Phu'yu ele geçirmesinden sonra ise, Fransa'nın askersel bakımdan ayakta kalması olanaksızlaştı. Bu bağlamda açılan Cenevre Konferası'nda katılan Fransa, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, SSCB de içlerinde 14 ülke Laos'un bütünsel ve bağımsız varlığını tanıdı. Bu gelişmeye koşut olarak 1956'da Pathet Lao, Neo Lao Hak Sat (Laos Yurtsever Cephesi) adıyla yasal bir siyasal parti durumuna geldi; Prens Souvanna Phouma başkanlığında, Prens Souphanouvong'un katıldığı bir ulusal birlik hükûmeti kuruldu.
1958 seçimlerinden Pathet Lao ve Anti-Amerikan Santiphab Partisi kazançlı çıkınca, sağcı partiler telaşa kapılarak Souvanna Phoumayı görevden ayrılmaya zorlayıp kendi öz adayları Phoni Sananikone'yi başkanlığa getirdiler. Phoni Sanakione tüm devlet kadrolarına Ulusal Çıkarları Savunma Komitesi adlı anti-Komünist hareket yandaşlarını getirdi. 1959 Mayıs'ında Souphanouvong'un tutuklanmasını, Phoni'nin Cenevre Antlaşmaları'na aykırı olarak ABD ve Filipinler askersel yardımını istemesi izledi. Bunun üzerine Pathet Lao Cenevre Antlaşmarıyla saptanan tarafsızlık siyasetinin açıkça çiğnendiğini ilan etti. Ardından Phong Saly ve Sam Neua gibi kuzey eyaletlerinde denetimi ele alan Pathet Lao merkezi hükûmet temsilcilerini bölgeden çıkarttı. Pathet Lao ile merkezi hükûmet arasında askersel çatışmaların süregenleşmesi üzerine, hükûmet Birle

Lübnan (Arapça: لُبْنَان, romanize: lubnān), resmî adıyla Lübnan Cumhuriyeti (Arapça: الجمهورية اللبنانية, el-Cumhûriyyetü'l-Lübnâniyye), Batı Asya'da Doğu Akdeniz kıyısında bir Arap ve Orta Doğu ülkesidir. Kuzey ve doğuda Suriye, güneyde İsrail, batıda Akdeniz ile çevrili olan ülkenin ayrıca Kıbrıs ile deniz sınırı bulunmaktadır. Lübnan, Akdeniz Havzası ile Arap Dünyası'nın kesişiminde yer alması nedeniyle zengin bir tarihe sahiptir ve kendine özgü bir kültürel kimlik geliştirmiştir. Tarihteki Fenike uygarlığının vatanı Lübnan ve kıyılarıdır. Ülke pek çok dine ev sahipliği yapmaktadır. Yüzölçümü 10.452 km² olan Lübnan en küçük ülkelerden biridir. Nüfusu yaklaşık 6 milyon, başkenti Beyrut, ulusal ve resmî dili Arapçadır. Fasih Arapçanın yanı sıra günlük hayatta konuşma dili olarak Lübnan Arapçası kullanılmaktadır. Ayrıca Fransızca da resmî olarak tanınır.
Lübnan'da uygarlığa dair en eski kanıtlar yazılı tarihten eskidir ve 7000 yıl önceye aittir. Günümüz Lübnan toprakları 3000 yıl boyunca hüküm süren Fenikelilere ev sahipliği yaptı(~MÖ 3200-MÖ 539). MÖ 64'te Roma İmparatorluğu bölgeyi fethetti, ardından Lübnan imparatorluk içinde Hristiyanlığın merkezlerinden biri oldu. Lübnan Dağı, Maruni Kilisesi'nin doğuşuna sahne oldu. Dört Halife Dönemi'nde bölgenin Müslümanlarca fethinin sonrasında da Maruniler din ve kültürlerini korumaya devam etti. Bununla birlikte yine Lübnan Dağı'nda Dürzîlerin yeni bir dinî grup olarak ortaya çıkması yüzlerce yıl sürecek bir dinî ayrılığa yol açtı. Haçlı Seferleri'nde Maruniler Katolik Kilisesi'yle yeniden bağlantı kurdular ve Kutsal Makam'ı tanıdılar.
Lübnan 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedildi ve 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. İmparatorluğun I. Dünya Savaşı'nda dağılmasının ardından günümüz Lübnan'ını oluşturan beş vilayet Fransız Suriye ve Lübnan Mandası'nın kontrolüne girdi ve modern Lübnan Cumhuriyeti'nin öncüsü olan Büyük Lübnan bu manda altında kuruldu. II. Dünya Savaşı'nda Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nin Nazi Almanyası tarafından işgal edilmesi bölgedeki Fransız hâkimiyetini zayıflattı. 1943'te Özgür Fransa'dan bağımsızlığını kazanan Lübnan, ana dinî mezheplerin belli siyasi güçlere sahip olduğu konfesyonalist bir hükûmet şekli oluşturdu. 1970'lere kadar Lübnan, farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı ve özellikle başkent Beyrut'taki finansal sektörü sayesinde Orta Doğu'nun gelişmiş ülkeleri arasında bulunuyordu. 1975'te ülkedeki çeşitli siyasi ve mezhepsel gruplar arasında patlak veren Lübnan İç Savaşı ülkede istikrarsızlık sürecinin başlangıcı oldu. 15 yıl süren savaş sırasında Lübnan, 1976-2005 yılları arasında Suriye'nin, 1985-2000 arasında ise İsrail'in işgali altında kaldı. Savaşın sonlanmasıyla ekonomiyi canlandırmak ve altyapıyı yeniden inşa etmek için çalışmalar yürütülse de ülkede siyasi parti ve milis hareketi olarak varlığını sürdüren Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşlar nedeniyle Lübnan, uzun yıllar boyunca suikastler, ekonomik çöküntü ve siyasi çalkantı yaşadı.
Lübnan gelişmekte olan bir ülkedir. İnsani Gelişme Endeksi'nde petrol zengini Körfez ülkeleri dışında Arap Dünyası'nın en yüksek sıralarında olup 92. sıradadır. Orta-üst gelirli bir ülke olarak sınıflandırılmaktadır. Ancak, likidite krizi ve yolsuzluk ülkede para biriminin çöküşü, siyasi istikrarsızlık, yaygın kıtlık, yüksek işsizlik ve yoksulluk sorunlarına yol açmıştır. Lübnan küçük bir ülke olmasına rağmen, Lübnan kültürü Orta Doğu ve dünyada tanınmaktadır. Ülke Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Uluslararası Frankofoni Örgütü'nün üyesidir.

Denizci bir topluluk olan Fenikelilerin ana vatanı Lübnan topraklarıdır. Daha sonra bu bölge Asurlular, Bâbilliler, Persler ve Makedonya Krallığı gibi birçok devletin hâkimiyetine girmiştir. Milattan önce 64 yılından itibaren Roma İmparatorluğu'nun yönetimine geçen Lübnan toprakları Suriye Eyaleti'nin bir parçası oldu. Romanın kalıcı olarak ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu tarafında kalmıştır. Lübnan toprakları Roma ve Bizans İmparatorluğu'nun da en hareketli bölgeleri arasında yer almış, Avrasya ticaretinin önemli temas noktalarından birini oluşturan sahil şehirleri İslâm döneminde de aynı işlevini sürdürmüştür.

Yermük Savaşı'ndan sonra Müslümanlar günümüz Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin topraklarına hâkim oldular. Bölge Müslümanlar için ticarî, Hristiyanlar için ise dinî açıdan oldukça önemliydi. Mekkelilerin ticaret kervanlarını Suriye'ye bağlayan yol Lübnan topraklarından geçiyordu. İsâ Sur ve Sayda şehirlerine ayak basmış, havârilerden Aziz Pavlus Sûr'da bir kilise inşa etmişti. Bu nedenle bölge Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında hâkimiyet savaşlarına sebep olmuştur.
Abbasilerin zaman içinde zayıflamaları sonucunda merkeze uzak bölgelerdeki valiler bağımsızlıklarını elde etmeye başladılar. Lübnan toprakları 9. yüzyılın son çeyreğinde Tolunoğulları'nın hâkimiyetine geçti. Bölgede yaşanan istikrarsız dönemden sonra Fatımiler üstü gelen taraf oldular.

12. yüzyıl başlarında Lübnan topraklarına giren Haçlılar 1124'te bütün sahil şehirlerini ele geçirdiler. Böylece bugünkü Lübnan toprakları Baalbek ve iç bölgeler haricinde Haçlı yönetimi altına girmiş oldu. Haçlılar döneminde Lübnan üç idari bölüme ayrıldı. Beyrut'un kuzeyinden Trablus'a kadar olan bölge Trablus Kontluğu'na, Beyrut, Sayda ve Sur Kudüs Krallığı'na bağlıydı. Lübnan'ın dağlık iç kesimleri ise Müslümanların hâkimiyeti altında bulunmaya devam ediyordu.
Lübnan'ın güney kısmı Selahaddin Eyyubi, kuzey kısmı ise Kalavun döneminde yeniden Müslümanların idaresine girdi. Daha sonra Memlükler bölgeye hâkim oldu ve bu dönemde sahil şehirleri çoğunlukla Katolik Hristiyanlar tarafından iskân edilmişti. Özellikle Fâtımî hâkimiyetinde Dürzîlik, İsmâilîlik ve Nusayrîlik gibi mezhepler bölgede yaygınlaşmıştı. Memlükler döneminde Lübnan'ın nüfus yapısı Müslümanlar, özellikle de Sünnîler lehinde gelişti. Selçukluların 11. yüzyılda başlattığı bölgeyi Sünnileştirme süreci Memlükler tarafından devam ettirildi.
Lübnan, 1516 yılında Yavuz Selim'in Suriye-Mısır seferi sırasında Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Osmanlı döneminde Beyrut Vilayeti olarak yönetilen bölge Suriye'nin sahil kesiminden Akka'ya kadar olan bölgeyi kapsamaktaydı. Bu devirde bölge kültürel çeşitliliğini korumuş ve ticaret merkezi olmaya devam etmiştir.

Osmanlının I. Dünya Savaşı'na katılması ve Sina ve Filistin Cephesi'nin çökmesinden sonra Lübnan toprakları 1918 yılında İngiliz ve Fransızların işgaline uğradı. Savaştan sonra kurulan Büyük Lübnan Devleti Fransız Suriye ve Lübnan Mandası yönetimi içine alındı. 1926 yılına gelindiğinde ise Cumhuriyet ilan edildi ve 1941 yılında ise bağımsızlık ilan edildi. Takip eden yıllarda yaşanan karışıklıklardan sonra 1943 yılında bağımsızlık tanındı ve Fransız kuvvetleri 1946 yılında Lübnan topraklarından çekildi.

Lübnan, ilk yıllarında karışık dinî yapıya sahip bir devlet olmasına rağmen Orta Doğu'nun en düzenli ve refah seviyesi en yüksek olan ülkelerinden biri idi. Fakat Ürdün'deki FKÖ'nün yenilgisiyle, birçok Filistinli militan Lübnan'a yerleşti ve İsrail'e karşı silahlı mücadeleyi buradan yapmaya başladı. Filistinlilerin yerleştirilmesi aynı zamanda Filistinliler ile Maruniler ve diğer Lübnanlı gruplar arasında mezhepsel gerilimlerin artmasına neden oldu.

Özellikle 1970'lerden itibaren Müslümanlar, demografik üstünlüğü elde ettiler ve bu üstünlüğü egemenlik faktörüne yansıtarak ülke yönetiminde Hristiyanlardan daha fazla söz hakkı alma mücadelesine başladılar. Böylece ülkede başlayan Müslüman-Hristiyan mücadelesi, 13 Nisan 1975'ten itibaren iç savaşa dönüştü. Ordu ülkedeki kontrolünü neredeyse tamamen kaybetti. Bölünmenin eşiğindeki ülkede darbe girişimine ve istifa çağrılarına maruz kalan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye'nin yardım çağrısı üzerine Suriye, Nisan 1976'da Hristiyanlar lehine iç savaşa müdahil olmuş. Diplomatik arabuluculuk girişimleri sonuç vermeyince 1 Haziran'dan itibaren eski müttefikleri Lübnan Ulusal Hareketi ve FKÖ karşısında askerî çatışmalar başlamıştır.
Lübnan, Suriye, Mısır, Kuveyt ve Suudi Arabistan liderlerinin katıldığı, 17-18 Ekim 1976'da Riyad Toplantısında aldıkları kararlar alındı. Bu antlaşmanın üç ana unsuru şöyle idi:
a. Lübnan'da 21 Ekim'den itibaren ateşkes yürürlüğe girecek ve savaşan taraflar, 1975 Nisan'ından önceki hatlara çekileceklerdir.
b. Lübnan için 30.000 kişilik bir Arap Barış Gücü teşkil olunacaktır. Bu güç esas itibarıyla Suriye askerlerinden oluşmuştur.
c. FKÖ gerillaları Lübnan'da kalmaya devam etmekle beraber Lübnan'ın egemenlik ve güvenliğine saygı göstereceklerdir.

Bu sonuncu şartı birçok FKÖ gerillası kabul etmedi. İsrail de bunu bildiğinden Litani Nehri'ne kadar olan Güney Lübnan topraklarını kendi kontrolü altına alıp bu toprakları kendi için "Güvenlik Bölgesi" ilan etmiştir.
İsrail kuvvetleri daha sonra Beyrut'u kuşattılar ve bunun sonucunda Filistin Kurtuluş Örgütü Lübnan'ı terk etmek zorunda kalmıştır. FKÖ unsurları, Lübnan'a çıkan Amerikan, Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan 2.000 kişilik Barış Gücü himayesinde, 21 Ağustos 1982'de Beyrut'tan ayrıldılar.
FKÖ'nün Lübnan'ı terkine muvaffak olan İsrail, 1985 yılında kademeli olarak bölgeden çekilmeye başladı. İsrail'in çekilmesi Müslüman-Hristiyan mücadelesini tekrar başlattı. Bunun üzerine Suriye, Lübnan'a müdahale etmek için harekete geçti. Ayrıca, İran da dolaylı olarak müdahaleye katıldı. 1989 yılı sonlarından itibaren ise FKÖ tekrar Güney Lübnan'a yerleşmeye başladı.
Sonuç olarak; 1970 yılında başlayan Lübnan sorunu ve 1975 yılında başlayan Lübnan iç savaşı, çeşitli aşamalardan geçti. İç savaş Lübnan'da çok ağır maddi hasara ve can kaybına yol açtı. Savaş 1991 yılında resmen sona erdiğinde Lübnan ve Beyrut bir harabeye dönüşmüştü ve 150.000 Lübnanlı can vermişti. 1992 yılından itibaren İsrail ile FKÖ arasında başlayan olumlu gelişmeler üzerine de olaylar şiddetini kaybetmeye başladı. Fakat Lübnan, 1976 Riyad Antlaşması ile bölgeye 30 bin kişilik bir askerî güç gönderen Suriye'nin belirli ölçüde 

Maharaştra (Marathice: महाराष्ट्र, romanize: Mahārāṣṭra), Hindistan'ın batısındaki yarımada bölgesinde yer alan ve Dekken Platosu'nun önemli bir bölümünü kaplayan bir eyalettir. Batısında Umman Denizi, güneyinde Karnataka ve Goa, güneydoğusunda Telangana, doğusunda Çatisgar, kuzeyinde Gucerât ve Madhya Pradeş eyaletleri, kuzeybatısında ise Dadra ve Nagar Haveli ile Daman ve Diu birlik toprağı bulunur. Maharaştra, Hindistan'ın en kalabalık ikinci eyaleti, Güney Asya'nın en kalabalık üçüncü birinci düzey idari bölgesi ve dünyanın en kalabalık dördüncü birinci düzey idari bölgesidir.
Günümüzde Maharaştra eyaletini kapsayan bölgenin tarihi binlerce yıl öncesine uzanmaktadır. Bölge tarih boyunca Asmakalar, Mauryalar, Satavahanalar, Batı Satrapları, Abhiralar, Vakatakalar, Çalukyalar, Raştrakutalar, Batı Çalukyaları, Seuna Yadavaları, Halaciler, Tuğluklar, Behmeni Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu gibi birçok önemli hanedan ve devlet tarafından yönetildi. 19. yüzyılın başlarında ise bölge, Maratha İmparatorluğu'na bağlı Peşvaların hâkimiyetindeki topraklar ile Haydarabad Nizamlığı arasında bölünmüş durumdaydı. Aynı dönemde Britanya Doğu Hindistan Şirketi, Marathaları yenilgiye uğratarak günümüz Maharaştra'sının büyük bölümünü, hem doğrudan hem de çok sayıdaki prenslik devleti aracılığıyla dolaylı olarak kontrolü altına aldı. 1858'den sonra bölgenin yönetimi şirketten Britanya Kraliyeti'ne geçti. Şirket ve Britanya yönetimi dönemlerinde bölge; Bombay Başkanlığı, Merkez Eyaletleri, Berar ve Haydarabad da dâhil olmak üzere çok sayıda prenslik devleti arasında bölünmüş durumdaydı.
1947'de Hindistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Bombay Başkanlığı, Hindistan Birliği içinde Bombay Eyaleti'ne dönüştürüldü. 1950-1956 yılları arasında Berar, Dekkan eyaletleri ve Gujarat eyaletleri Bombay Eyaleti'ne katıldı. Marathi dilini konuşan halklar için ayrı bir eyalet kurulması talebi Birleşik Maharashtra Hareketi tarafından savunuldu ve bu girişimler, 1 Mayıs 1960'ta Bombay Eyaleti'nin ikiye ayrılarak günümüz Maharaştra ve Gucerât eyaletlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. Eyalet, 6 idari bölüm ve 36 ilçeye ayrıldı. Maharaştra'nın başkenti Mumbai olup, aynı zamanda Hindistan'ın en kalabalık kentsel alanıdır. Nagpur ise eyaletin kış başkenti olarak hizmet vermektedir. Godavari ve Krişna, eyaletin iki büyük nehri olup, ormanlar Maharaştra'nın coğrafi alanının %16,47'sini kaplamaktadır.

Makao (Çince: 澳門, Kantonca telaffuz: [ōu.mǔːn]; Portekizce: Macau, [mɐˈkaw]) ya da tam resmî adıyla Çin Halk Cumhuriyeti Makao Özel İdari Bölgesi, Güney Çin Denizi kıyısında, İnci Nehri Deltası'nın batısında bulunan bir şehir. Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı özel idari bölgedir ve yönetimsel ve ekonomik sistemleri, Çin anakarasındakilerden farklıdır. Yüzölçümü 28,2 km2 olan Makao, 667.400 kişilik nüfusuyla Dünya'da nüfusun en yoğun olduğu bölgedir.
Ming Çini 1557 yılında Makao topraklarını Portekiz İmparatorluğu'na kiraladıktan sonra Makao, Portekiz'in bir kolonisi oldu. Portekiz, 1887 yılına kadar halen Çin egemenliği altındaki bu topraklar için yıllık bir kira ödedi ve bu toprakları yönetti; 1887'de ise Portekiz, Çin ile imzaladığı bir anlaşmanın kapsamında Makao'yu daimi olarak kendi kolonisi olarak yönetme hakkını kazandı. Koloni, 1999 yılında Makao üzerindeki egemenliğin Çin'e devredilmesine kadar Portekiz yönetimi altında kaldı.
Seyrek nüfuslu bir takım ada olarak başlayan Makao artık günümüzde büyük bir tatil beldesidir ve kumar turizmi açısından Dünya'nın en popüler varış noktasıdır. Uluslararası turizm gelirinin dokuzuncu en yüksek alıcısıdır, kumar endüstrisinin değeri de Las Vegas'ın yedi katıdır. Dünya'nın en yüksek kişi başına gelirlerine sahip olmasına rağmen, ciddi oranda gelir eşitsizliği mevcuttur. Uluslararası Para Fonu'na göre Makao, kişi başına satın alma gücü paritesi açısından Katar'dan sonra ikinci sıradadır.
Makao'nun İnsani Gelişme Endeksi çok yüksektir, ancak bu Birleşmiş Milletler tarafından değil, Makao Hükûmeti tarafından hesaplanır. Makao, 2020 yılı itibarıyla Dünya'nın en yüksek dördüncü beklenen yaşam süresine sahiptir. Makao'nun toprakları neredeyse tümüyle kentleşmiş haldedir; bu kentleşmenin çoğu da ıslah edilmiş alanların üzerinde yer almıştır: Makao'nun toplam alanının üçte ikisi denizden ıslah edilmiştir.
Şehrin tarihi merkezindeki Portekiz ve Çin mimarisinin eşsiz karışımı, 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmesine yol açtı.

"Makao" ismine yapılmış ilk yazılı atıf, 20 Kasım 1555 tarihinde yazılmış bir mektupta yer alır; mektupta bu yerin ismi "Ya/A Ma Gang" ("亞/阿-媽/馬-港") şeklinde yazılır. Yerliler, deniz tanrıçası Mazu ("A-Ma" olarak da anılır)'nun bu limanı kutsadığı ve koruduğuna inanırlardı ve A-Ma Tapınağı civarındaki sularına onun ismini verdiler. Portekizli kaşifler bölgeye ilk kez vardıkları ve bu yerin ismini sordukları zaman, yerel insanlar, kaşiflerin tapınak hakkında sorduklarını düşünmüş ve buranın "Ma Kok" (媽閣) olduğunu söylemişlerdir. Bu yerin Portekizcedeki en erken yazılışı Amaquão şeklindeydi. Zaman geçtikçe bu isim çeşitli şekillerde yazıldı, ancak 17. yüzyıl boyunca Amacão / Amacao ve Macão / Macao, en yaygın yazılış şekilleri oldu. Portekizcenin 1911 yılı imla reformuyla bu yerin ismini Macau şeklinde yazmak standart oldu, ancak İngilizce ve diğer Avrupa dillerinde Macao şeklinde yazılmaya devam etti.
Makao Yarımadası'nın Çincede birçok farklı ismi olmuştur; ör. Jing'ao (井澳/鏡澳), Haojing (濠鏡) ve Haojing'ao (濠鏡澳). Taipa, Coloane ve Hengqin adaları toplu olarak Shizimen (十字門) ismiyle anılırdı. Zaman geçtikçe bu toprakların tümüne atfen Aomen ya da Oumun (Çince: 澳門; pinyin: Àomén) ismi kullanılmaya başladı.

1557'de Portekizlilerin bir ticaret üssü ve Çin'de misyonerlik çalışmaları merkezi olarak kurdukları Makao'nun yönetimi, 1887'de Çin hükümeti tarafından Portekiz'e bırakılıp, bu antlaşma 1979'da yenilendi. 1987'de Çin ile Portekiz arasında, Makao'nun 1999'da Çin'e geri verilmesini öngören bir antlaşma imzalandı.
1976'da büyük ölçüde özerklik tanınan, 1990'da özerkliğin sınırları yeniden genişletilen Makao, 1999'a kadar Portekiz hükûmeti tarafından atanan bir vali tarafından yönetilmekteydi.

Ekim - Aralık dönemi günlerin güneşli, ılık ve nemin çok düşük olduğu zamanlardır. Ocak - Mart dönemi ise oldukça soğuk fakat güneşlidir. İlkbaharda (Nisan'dan itibaren), nem artmaya başlar ve yazın (Mayıs'tan Eylül'e) iklim ılıktır ve nemli yağmurlar tayfunlara sebep olur.

Makao, aşağı yukarı bütünüyle kentleşmiştir ve tarıma ayrılan alanlar toplam yüzölçümün ancak %10'unu bulur. İklim tropikal, yıllık sıcaklık ortalaması 22 °C, yıllık yağış ortalaması 1.800 mm'dir.

Makao İstatisik ve Nüfus Sayımı Servisi'nin tahminlerine göre, 2018 yılının sonu itibarıyla Makao'nun nüfusu 667.400 civarındadır. Kilometre başına 21.340 kişilik nüfus yoğunluğuyla Makao, Dünya'da nüfus yoğunluğun en yüksek olduğu bölgedir. Nüfusun büyük çoğunluğu (yüzde 88,7) Çinlilerdir; özellikle kökenleri Guangdong (yüzde 31,9) ve Fujian (yüzde 5,9) eyaletlerine dayanan kişilerin yüzde oranları yüksektir. Nüfusun diğer yüzde 11,6'sını ise başta Filipinliler (yüzde 4,6), Vietnamlılar (yüzde 2,4) ve Portekizliler (yüzde 1,8) olmak üzere Çinli olmayan etnik azınlıklar oluşturmaktadır. Makao'da doğup büyümüş birkaç bin sakinin karışık Portekiz soyu vardır; kökenleri karışık olan bu yerliler, kendi başına "Makaolu" (Çince: 土生葡人; Portekizce: macaense) diye bir etnik grubun üyeleri olarak görülür. Göçmenler haricinde toplam nüfusun yüzde 49,4'ü Makao doğumlu, yüzde 43,1'i ise Çin anakarasında doğmuştur. Koloni döneminin bir mirası olarak, nüfusun büyük bir bölümü Portekiz vatandaşlığına sahiptir; 1999 yılında Makao üzerinde egemenlik Çin'e devredildiği zaman, Makao'nun 107.000 sakini Portekiz pasaportu sahibi idi.
Makao sakinlerinin çoğu tarafından konuşulan dil, Guangdong eyaletinden kaynaklanan bir Çin dili olan Kantoncadır. Kantonca, nüfusun yüzde 87,5'i tarafından konuşulur; yüzde 80,1 bunu anadil, yüzde 7,5 ise bunu ikinci dil olarak konuşur. Makao'nun öteki resmî dili olan Portekizce, nüfusun sadece yüzde 2,3'ü tarafından konuşulur; yüzde 0,7 bunu anadil, yüzde 1,6 ise bunu ikinci dil olarak konuşur. Son senelerde Çin anakarasından gelen göçmenlerin artışıyla, Putonghua konuşanların sayısı da artmıştır; bunlar, nüfusun yaklaşık yarısını oluşturmaktadır; yüzde 5,5 bunu anadil, yüzde 44,9 ise bunu ikinci dil olarak konuşmaktadır. Çin anakarasında kullanılan basitleştirilmiş Çince karakterlerden farklı olarak, Makao'da yazı yazarken geleneksel Çince karakterler kullanılır. İngilizce ek bir ortak dil olarak görülür ve nüfusun bir çeyreğinden fazlası (yüzde 27,5) tarafından konuşulur; yüzde 2,8 bunu anadil, yüzde 24,7 ise bunu ikinci dil olarak konuşur. Makao'da Portekizcenin temelinden ortaya çıkmış yerel kreol dili olan Makao Kreolü (patuá ismiyle de bilinir), günümüzde ancak sadece Makaolu topluluğunun yaşlı nesline ait birkaç insan tarafından halen konuşulmaktadır.
Çin geleneksel dinlerinin en çok mensubu var (yüzde 58,9); bunun ardından en çok yaygın dini inançlar Budizm (yüzde 17,3) ve Hristiyanlık (yüzde 7,2)tır. Nüfusun yüzde 15,4'ünün dini inancı yoktur. Makao'da Hinduizm, Yahudilik ve İslam gibi diğer dinlere mensup olan bireyler (yüzde 1'den az) de yaşamaktadır.
Makao, Dünya'nın en yüksek dördüncü beklenen yaşam süresine sahiptir: 2018 yılı itibarıyla erkeklerin beklenen yaşam süresi 81,6 yıl, kadınlarınki ise 87,7 yıldır. Makao'daki önde gelen üç ölüm nedeni kanser, kalp hastalığı ve solunum hastalığıdır. Hükûmetin sağladığı sağlık hizmetlerinin çoğu ücretsizdir, ancak alternatif tedaviler de büyük oranda sübvanse edilir.
Makao'da yaşayan göçmen işçiler, Makao işgücünün yüzde 25'inden fazlasını oluşturmaktadır. Bunlar çoğunlukla inşaat, otel ve restoran gibi düşük ücretli sektörlerde çalışmaktadır. Oyun endüstrisinde çalışan yerel sakinlerinin oranının çoğalmasıyla, yerel ile göçmen işçilerin arasındaki gelir eşitsizliği de artmıştır. Ayrıca yaşam ücretlerinin artması nedeniyle, Makao sakini olmayan işçilerin büyük bir kısmı Zhuhai'da yaşamaya başlamıştır.

Ekonominin başlıca kesimi olan sanayide, başlıca kollar arasında dokuma sanayisi, oyuncak yapımı, elektronik gereçler yapımı, yapay çiçek sanayisi vb. sayılabilir. Turizm ve kumarhaneler (yakındaki Hong Kong ile Çin anakarasında kumar yasaktır) önemli ek gelir kaynakları oluşturur: Yılda 5 milyonu aşkın turist ziyaret eder.
Besin açısından Makao, büyük ölçüde Çin ve Hongkong'dan yapılan dışalıma bağımlıdır; ama dış satımın yüksekliği sayesinde, dış ticaret bilançosu olumludur.
Altyapıyı geliştirmek için birçok tasarı uygulamaya konmuştur.

 Lizbon Portekiz
 Porto Portekiz
 Brüksel Belçika
 São Paulo Brezilya
 Danang Vietnam
 Luanda Angola
 Coimbra Portekiz
 Linköping İsveç

 Wikimedia Commons'ta Makao ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Makao ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Makao Portekizcesi
Makao Tarihi Merkezi

Hao, Zhidong (2011). Macau History and Society (İngilizce). Hong Kong University Press. ISBN 978-988-8028-54-2. 
Wu, Zhiliang; Jin, Guoping (2014). "The evolution of spellings of 'Macau': An examination of early Portuguese and Western archival materials.".  Wong, Katrine K.; Wei, C.X. George (Ed.). Macao – Cultural Interaction and Literary Representations (İngilizce). Routledge. ss. 147-168. ISBN 978-0-415-62586-9. 

du Cros, Hilary (2009). "Emerging Issues for Cultural Tourism in Macau". Journal of Current Chinese Affairs (İngilizce). 38 (1). ss. 73-99. doi:10.1177/186810260903800105 . 
Grydehøj, Adam (2015). "Making Ground, Losing Space: Land Reclamation and Urban Public Space in Island Cities". Urban Island Studies (İngilizce). Cilt 1. ss. 96-117. doi:10.20958/uis.2015.6 . 
Hook, Brian; Neves, Miguel Santos (Mart 2002). "The Role of Hong Kong and Macau in China's Relations with Europe". The China Quarterly (İngilizce). 169 (1). ss. 108-135. doi:10.1017/S0009443902000086. JSTOR 4618708. 
Moody, Andrew (Eylül 2008). "Macau English: status, functions and forms". English Today (İngilizce). 24 (3). ss. 3-15. doi:10.1017/S0266078408000242. 
Sheng, Mingjie; Gu, Chaolin (2018). "Economic growth and development in Macau (1999–2016): The role of the booming gaming industry". Cities (İngilizce). Cilt 75. ss. 72-80. doi:10.1016/j.cities.2018.01.003 . 

"Temel Kanun" (İngilizce). 19 Eylül 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Mayıs 2020. 

2016 Population By-Census Detai

Malavi ya da resmî adı ile Malavi Cumhuriyeti (İngilizce: Republic of Malawi, Chewa dili: Dziko la Malaŵi), Afrika kıtasının güneydoğu bölümünde yer alan ve denize kıyısı bulunmayan bir kara ülkesidir. Ülke 6 Temmuz 1964 tarihinde Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazanmıştır. Ülkenin başkenti Lilongwe'dir.
Malavi olarak bilinen Afrika bölgesi, 10. yüzyıl civarında Akafula ya da bilinen diğer adıyla Abathwa halkı tarafından iskân edildi. Daha sonra bölgeye gelen Bantu toplulukları Akafula'yı yerlerinden ederek 16. yüzyıldan itibaren gelişen Maravi ve Nkhamanga gibi çeşitli krallıklar kurdular. 1891 yılında bölge Britanya tarafından Britanya Orta Afrika Protektorası adıyla sömürgeleştirildi ve 1907'de Nyasaland olarak yeniden adlandırıldı. 1964'te Nyasaland, Başbakan Hastings Banda liderliğinde bir İngiliz Milletler Topluluğu ülkesi olarak bağımsızlığını kazandı ve ismi Malavi olarak değiştirildi. İki yıl sonra Banda, ülkeyi tek partili başkanlık rejimine dönüştürerek devlet başkanı oldu; 1971'de ise “ömür boyu başkan” ilan edildi. Ülkenin bağımsızlık dönemi, Banda'nın aşırı baskıcı yönetimiyle karakterize edildi. 1993 yılında çok partili sistemin kabul edilmesiyle birlikte Banda, 1994 genel seçimlerini kaybetti. Günümüzde Malavi, seçilerek başa gelen bir cumhurbaşkanının başkanlık ettiği demokratik, çok partili bir cumhuriyettir. 2024 V-Dem Demokrasi Endeksine göre Malavi, dünyada 74. ve Afrika'da 11. sırada yer alan bir temsili demokrasidir (electoral democracy). Ülke, çoğu ülkeyle olumlu diplomatik ilişkilere sahiptir ve Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Topluluğu, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC), Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA) ve Afrika Birliği (AU) gibi çeşitli uluslararası kuruluşlara üyedir.
Malavi, dünyanın en az gelişmiş ülkelerinden biridir. Ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalıdır ve nüfusu ağırlıklı olarak kırsal bölgelerde yaşamaktadır. 2007 ve 2008 yıllarında ekonomi, eğitim ve sağlık alanlarında bazı ilerleme göstergeleri kaydedilmiştir.

Ülkenin ismi yerel bir kelime olan Maravi'den (Türkçe: Alev) gelmekte olup, güneşin Malavi Gölü üzerinden batışı esnasında oluşan görüntünün aleve benzetilmesinden esinlenilmiştir. Günümüzde bu kelime tüm ülkenin adı olarak kullanılmakta olup, güneş sembolü ülke bayrağında da kullanılmaktadır.

Afrika'nın Malavi olarak bilinen bölgesinde, Bantu halklarının kuzeyden göç dalgaları 10. yüzyıl civarında başlamadan önce çok az sayıda avcı-toplayıcı nüfus bulunuyordu.
Bantu halklarının çoğu güneyde yaşamaya devam etse de bazıları kaldı ve ortak atalara dayanan etnik gruplar kurdu. 1500'e gelindiğinde kabileler, günümüzde Nkhotakota adlı yerin kuzeyinden Zambezi Nehri'ne ve Malavi Gölü'nden günümüzde Zambiya olarak bilinen yerdeki Luangwa Nehri'ne kadar uzanan Maravi Krallığı'nı kurmuştu.
1600'den kısa bir süre sonra, bölge çoğunlukla tek bir yerel yönetici altında birleşmişken, yerli kabile üyeleri Portekizli tüccarlar ve ordu mensuplarıyla karşılaşmaya, ticaret yapmaya ve ittifaklar kurmaya başladı. Ancak 1700'e gelindiğinde imparatorluk birçok ayrı etnik grup tarafından kontrol edilen bölgelere bölünmüştü. Hint Okyanusu köle ticareti 1800'lü yılların ortalarında zirveye ulaşmıştı. O dönemde her yıl yaklaşık 20.000 kişinin köleleştirilip Nkhotakota'dan Kilwa'ya götürülüp burada satıldığı düşünülüyordu.

1859 yılında David Livingstone Malavi Gölü'ne ulaşmış; 1891 yılında ise Malavi, Birleşik Krallık'ın Britanya Orta Afrika Protektorası adı ile himayesi altına aldığı bir bölge konumuna gelmiştir. Himaye bölgesi, 1907 yılında Nyasaland adı ile sömürge sisteminin bir parçası haline getirilmiştir. 1915 yılında İngiliz hükûmeti, bölgede bulunan yerlilerin askerlik hizmetini yapmasını mecburi kılması sebebiyle, Baptist dini önderi John Chilembwe liderliğinde ayaklanma başlatılmış ve sömürgeci ülke birimlerine karşı özgürlük mücadelesi verilmiştir. Bu olay nedeniyle günümüzde de Chilembwe, Malavi ulusal kahramanı olarak görülmektedir.
1953 yılında, komşu bölgeler Kuzey Rodezya ve Güney Rodezya ile birleştirilerek Rodezya ve Nyasaland Federasyonu sömürge sisteminin bir parçası haline getirilmiştir. Federasyon içerisinde yaşayan ve çoğunlukta olan siyahilerin, beyaz azınlığa karşı başlattığı mücadele neticesinde Britanya, Kuzey Rodezya'nın haricinde Nyasaland'ın da bağımsızlığını kabul etmiştir.
6 Temmuz 1964 tarihinde ülke, Hastings Kamuzu Banda yönetiminde Birleşik Krallık'tan Malavi adı ile bağımsızlığını kazanmış, bağımsızlık ilanından iki yıl sonra da cumhuriyet ilan edilerek Banda yeni cumhuriyetin ilk devlet başkanı olarak seçilmiştir. Bu olay sonrası Banda yıllarca ülkeyi mensubu olduğu Malavi Kongre Partisi (Malawi Congress Party - MCP) ile tek partili bir sistem ile diktatör bir rejim ile yönetmiş, bu rejim ancak 1994 tarihinde yapılan referandum ile sonlandırılabilmiştir. Referandumun yapılmasına yol açan olay ise 1992 yılında birkaç Hristiyan din görevlisinin ülkede siyasi reformların zamanının geldiğini belirten bir mektubu Banda'ya yazarak konuyu aktardıkları olay ile başlamıştır.
1994 yılında yapılan ilk özgür ve bağımsız seçimlerde, United Democratic Front (UDF) partisinden Bakili Muluzi devlet başkanlığı görevine seçilmiş, aynı görevi 1999 yılında yapılan seçimlerde de üstlenmeyi başarmıştır.
Muluzi her ne kadar devlet başkanlığı görev süresini uzatan anayasa değişikliğini yapamasa da, kendisinden sonra görevi devralmasını istediği Bingu Mutharika (UDF) 2004 yılında seçimlerde kazanarak devlet başkanı olmuştur. 2004 yılında yapılan bu seçimlerde Mutharika'nın seçilmesinin en önemli nedeni ise muhalefet partilerinin bir aday üzerinde anlaşma sağlamaması ve Mutharika'nın rakibi olarak desteklememesinden kaynaklanmıştır.
Mutharika 2009 yılında ikinci bir defa seçilmesinden sonra selefi Muluzi gibi görev süresini uzatmaya yönelik hamlelerde bulunmuş ancak Anayasa mahkemesi böyle bir değişim girişimini yasaklamıştır. 5 Nisan 2012 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonrası hayatını kaybeden Mutharika'nın yerine vekaleten atanan Joyce Banda, 7 Nisan 2012 tarihinde yemin ederek görevine başlamıştır.

Malavi, Afrika kıtasının güneydoğu bölümünde kuzey-güney yönünde uzanan, uzun ve dar topraklara sahiptir. Kuzeyde Tanzanya, batıda Zambiya, güney, güneydoğu ve güneybatıda ise Mozambik ile komşu konumundadır. Ülkenin kuzey-güney yönündeki uzunluğu 850 km, batı-doğu yönündeki uzunluğu ise 350 km'dir. Tüm sınır uzunluğu toplamda 2.881 km olup, bunun 475 km'si Tanzanya, 1.569 km'si Mozambik ve 837 km'si ise Zambiya ile oluşmaktadır. Ayrıca Malavi gölü'ndeki Likoma ve Chizumulu adaları Malavi devletinin hakimiyeti altındadır.
Ülkenin sahip olduğu 118.484 km²'lik toprakların %31'i ormandan, %25'i sulak alandan, %20'si tarım alanından ve %15'i ise meralardan oluşmaktadır. 
Kuzey kesimleri diğer bölgelere göre daha dağlık olup, yükseltiler deniz seviyesinden 3.000 m yüksekliğe kadar çıkabilmektedir. Ülkenin en yüksek dağı 3.002 m ile Sapitwa dağıdır.

Ülkenin doğu kısmının neredeyse tamamını kaplayan ve çok büyük bölümü Malavi egemenliği altında olan Malavi Gölü, toplamda 29.600 km² yüzölçümü, 570 km uzunluğu ve 80 km genişliği ile Malavi'nin en büyük gölü ve aynı zamanda Afrika kıtasının en büyük üçüncü iç gölü konumundadır.
Ülkenin en uzun akarsuyunu 402 km'lik uzunluğu ile Shire nehri oluşturmaktadır.

Malavi genelinde tropikal bir iklim gözlemlenmektedir. Ülkenin sıcaklığın yüksek olduğu aylar Ağustos ortası ile Kasım ayları arasındadır. Mayıs ile Ağustos ayın ortasına kadar soğuk bir dönem geçiren ülkede, yağmur mevsimi Kasım ile Nisan ayları arasında olup, bu dönem nem oranı sabahları %100'e kadar çıkabilmektedir. Nisan ve Mayıs ayları ise yağmur sonrası dönemleri oluşturmaktadır. Ülkenin yüksek kesimlerinde iklim genel itibarıyla soğuk ve yağmurlu iken, alçak kesimlerde sıcak ve bunaltıcıdır. Malavi gölü civarında da yüksek olan sıcaklık, esen rüzgarlar ile düşebilmektedir. Ülke genelinde en soğuk Temmuz ayıdır. Yıl genelinde sıcaklıklar Kasım-Nisan döneminde 19 °C ve 32 °C arasında, Mayıs-Ekim döneminde ise 14 °C ve 24 °C arasında değişebilmektedir.

Malavi, 6 Temmuz 1964 tarihinde Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazanmıştır. 1995 yılında kabul edilen anayasa ile başkanlık tipi demokrasiye geçilmiştir. Başkanlık ve milletvekilliği seçimleri beş yılda bir yapılmaktadır. Ülkede düzenli seçimler yapılmakta ve siyasi partiler arasında iktidar değişimleri yaşanmaktadır.

Ülkede, 2016 tahmini verilerine göre yaşayan 18,570,321 nüfusun büyük bir kısmı değişik Bantu halklarından oluşmaktadır. Buna rağmen Malavi'de, bölgede bulunan diğer ülkelere kıyasla çok daha az etnik grup yaşamaktadır. Ülke genelinde farklı kültür ve dili olan 13 etnik grup yaşamaktadır.

Malavi'nin nüfusu, Chewa, Tumbuka, Yao, Lomwe, Sena, Tonga, Ngoni ve Ngonde yerli etnik gruplarının yanı sıra Çinliler ve Avrupalılardan oluşmaktadır.
En büyük etnik grubu, ismini ülkeye de veren ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve Tonga, Nyanja, Chewa ve Tumbuka gruplarının ortak etnik grup ismi olan Maraviler'dir. Maravileri, Lomwe etnik grubu izlerken, Yao etnik grubu %14,3 ile ülkedeki üçüncü büyük etnik grup konumundadır. Bu üç grup dışındakiler, %10'un üzerinde bir orana sahip olmazken bu üç gruba en yakın etnik grup Ngoni etnik grubudur. Geri kalan ise diğer Malavi'de yaşayan diğer grupları kapsamaktadır.
Malavi genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %66,38'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,68'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %45.87 (erkek 4,843,107/kadın 4,878,983) 
15-24 yaş: %20.51 (erkek 2,151,417/kadın 2,195,939) 
25-54 yaş: %27.96 (erkek 2,944,936/kadın 2,982,195) 
55-64 yaş: %2.98 (erkek 303,803/kadın 328,092) 
65 yaş ve üzeri: %2.68 (erkek 249,219/kadın 318,938)
Kentsel bölgelerde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %18 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,34 düzeyindedir.

Ülke genelinde Bantuların çoğunlukta olması, kendisini dilde de göstermekte olup, en çok konuşulan diller Bantu dilleridir. Sömürge dönemi sonra

Maldivler (Maldivce: ދިވެހިރާއްޖެ, Dhivehi Raajje) ya da resmî adıyla Maldivler Cumhuriyeti, Güney Asya'da, doğu Umman Denizi'nde ve kuzey Hint Okyanusu'nda yer alan bir takımada ülkesidir. Sri Lanka ve Hindistan'ın güneybatısında, Asya kıtasının anakarasından yaklaşık 750 kilometre (470 mil; 400 deniz mili) uzaklıktadır. Maldivler'in 26 atolden oluşan zinciri, kuzeydeki Ihavandhippolhu Atolü'nden güneydeki Addu Atolü'ne kadar ekvator boyunca uzanır.
Maldivler, Asya'nın en küçük ve son derece ücra ülkesidir. Kara alanı sadece 298 kilometrekare (115 mil kare) olmasına rağmen, bu alan yaklaşık 90.000 kilometrekare (35.000 mil kare) deniz alanına yayılmıştır ve bu da onu dünyanın en geniş alana yayılmış egemen devletlerinden biri yapmaktadır. 2022 nüfus sayımına göre 515.132 nüfusuyla Asya'nın en az nüfuslu ikinci ülkesi ve yüzölçümü bakımından dokuzuncu en küçük ülkesi olmakla birlikte, aynı zamanda en yoğun nüfuslu ülkelerden biridir. Maldivler'in ortalama deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 1,5 metre (4 ft 11 in) olup, en yüksek doğal noktası sadece 2,4 metre (7 ft 10 in)'dir ve bu da onu dünyanın en alçak ülkesi yapmaktadır. Bazı kaynaklar en yüksek nokta olan Villingili Dağı'nın 5,1 metre veya 17 fit olduğunu belirtmektedir.
Malé, başkent ve en kalabalık şehirdir ve geleneksel olarak "Kral Adası" olarak adlandırılır; eski kraliyet hanedanları merkezi konumundan burada hüküm sürmüştür. Maldivler 2500 yıldan fazla süredir yerleşim yeri olmuştur. Dış dünya ile belgelenmiş temas, Arap gezginlerin adaları ziyaret etmeye başlamasıyla MS 947 civarında başlamıştır. 12. yüzyılda, kısmen Arapların ve Perslerin Hint Okyanusu'ndaki tüccarlar olarak öneminden dolayı, İslam Maldivler Takımadalarına ulaştı. Maldivler kısa sürede bir sultanlık olarak birleşti ve Asya ve Afrika ile güçlü ticari ve kültürel bağlar geliştirdi. 16. yüzyılın ortalarından itibaren bölge, Avrupa sömürge güçlerinin artan etkisi altına girdi ve Maldivler 1887'de İngiliz himayesi altına girdi. Birleşik Krallık'tan bağımsızlık 1965'te geldi ve 1968'de seçilmiş bir Halk Meclisi ile başkanlık cumhuriyeti kuruldu. Sonraki on yıllarda siyasi istikrarsızlık, demokratik reform çabaları ve iklim değişikliği ve yükselen deniz seviyelerinin yarattığı çevresel zorluklar görüldü. Maldivler, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı'nın (SAARC) kurucu üyesi oldu. 
Balıkçılık tarihsel olarak baskın ekonomik faaliyet olmuştur ve hızla büyüyen turizm endüstrisinin ardından ikinci en büyük sektör olmaya devam etmektedir. Maldivler, İnsan Kalkınma Endeksi'nde "yüksek" puan almaktadır ve kişi başına düşen geliri diğer SAARC ülkelerinden önemli ölçüde daha yüksektir. Dünya Bankası, Maldivler'i üst orta gelirli bir ekonomi olarak sınıflandırmaktadır.
Maldivler, Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Topluluğu, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir ve Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Diyalog Ortağıdır. İnsan hakları ihlalleri ve demokratik gerileme nedeniyle örgütten ihraç edilme tehdidiyle karşı karşıya kaldıktan sonra Ekim 2016'da geçici olarak İngiliz Milletler Topluluğu'ndan çekildi. Reform ve işleyen demokratik süreçlere dair kanıtlar gösterdikten sonra 1 Şubat 2020'de İngiliz Milletler Topluluğu'na yeniden kabul edildi.

Maldivler, Güney Asya'da, Hint Okyanusu'nda yer alan bir atol grubudur ve Hindistan'ın güneyinde yer alır. Coğrafi açıdan 3 15 Kuzey enlemi, 73 00 Doğu boylamında konumlanmıştır. Yüzölçümü 300 km² olup, toplamda 644 km'lik bir sahil şeridine sahiptir. Ülke, diğer ülkelerlerle bir sınır paylaşmamaktadır.
Maldivler'de tropikal iklim baskındır. Arazi yapısı açısından beyaz kumsallar ve düzlüklerden oluşur. Deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 2,4 metredir, en alçak noktası Hint Okyanusu 0 m, en yüksek noktası Addu Atolu 2.4 m'dir.
2005 verilerine göre tarıma uygun topraklar ülkenin %13,33'ünü kaplar. Daimi ekinler %30, diğer araziler %56,67 oranlarına sahiptir.

Nüfusun neredeyse tamamını Maldivliler de denen Divehiler oluşturur. Bu halk Hint-Aryan kökenli olmaktadır. Divehiler tarafından konuşulan bir Hint-Aryan dili olan Maldivcenin yanında İngilizce de resmî statüye sahiptir. Nüfusun %97'si İslam inancını benimsemiştir.

Mahkeme başkent Male'dedir. İslamî ve İngiliz yasalarından oluşan bir anayasa uygulanmaktadır.

Turizm ve balıkçılık, Maldiv ekonomisinin iki temel bileşenidir. Gemicilik, bankacılık ve taşımacılık da hatırı sayılır bir hızla büyümektedir. Maldiv para birimi rufiyaadır.
Dünyanın tüm büyük kara parçalarına uzak bu adalar ülkesinde hemen her şey ithalat yoluyla sağlandığından, yerel halk büyük bir sıkıntı çekmektedir.

Turizmin gelişmesi, ülkenin ekonomisinin de büyümesini sağlamıştır. Doğrudan ve dolaylı olarak istihdam ve gelir artışı sağlamıştır. Günümüzde turizm ülkenin en büyük döviz kaynağı haline gelmiştir ve ülke ekonomisinin %20'sini oluşturmaktadır. 84 turistik tesisi ile 2000 yılında 467.154 turisti ağırlamıştır. Maldiv Adaları 2008 yılında 683.012 turisti ağırlamıştır. En fazla turistin geldiği ülkeler: İngiltere, İtalya, Almanya, Rusya ve Fransa'dır.
Maldivler'de resortlar adalar üzerine kurulmuştur ve her resort genelde adanın adıyla anılmaktadır. Resortlardan en ünlüleri: One and Only Reethi Rah Resort, Huvafen Fushi Resort, Naladhu Resort, W Retreat Resort, Banyan Tree Resort, The Beach House at Manafaru Resort, Ayada Resort ve Sheraton Resort'tur. Resortlarda iki ayrı oda kategorisi bulunmaktadır: Beach Bungalow (Sahil Villa) ve Water Bungalow (Suüstü Villa). Water Bungalowlar, denizin üstüne çakılan kazıklar üzerine inşa edilmiştir. 
Birçok resortta "no news-no shoes" (haber okumak ve ayakkabı giymek yok) uygulaması vardır. Tesislerin çoğunda "butler" (bir çeşit uşak, sadece kişiye özel hizmet eden görevli) bulunur. Ayrıca, birçok resorta 12 yaş altı çocuk kabul edilmemektedir. Water Bungalowlar 12 yaş altı çocuklar için güvenlik gerekçesiyle yine yasaktır.

Maldiv ekonomisi yüzyıllardır bütünüyle balıkçılık ve diğer deniz ürünleri üzerine kuruludur.
Balıkçılık ülke halkının ana mesleğidir ve balıkçılık sektörünün gelişmesine yönelik çalışmalar hükûmetin özellikle öncelik verdiği bir iştir.
1974 yılında geleneksel balıkçılığı makineleştiren "Dhoni" isimli balıkçı botu, balıkçılığın ve daha genel anlamda ülke ekonomisinin gelişmesinde önemli bir kilometretaşı olmuştur. 1977 yılında Felivaru adasında bir Japon firmasının iş birliği ile balık konserve fabrikası kurulmuştur.

Turizm sektörünün gelişmesi, ülkede geleneksel hasır dokuma, ahşap işleri, el işleri, halat yapımı gibi ev endüstri ürünlerinin gelişmesine de hız kazandırmıştır. Matbaacılık, PVC boru yapımı, tuğla yapımı, deniz motoru tamiri, giyim eşyası üretimi ve içme suyu şişeleme gibi sektörler de son zamanlarda gelişmektedir.

Maldivlerin kültürü komşu olan yakın Sri Lanka ve Hindistan kültürleri benzer. Bunun nedeni zamanında adalara göç eden insanların Sri Lanka'dan gelmesidir. Dünyanın tüm büyük kara parçalarına uzak bu ülkenin gelişimi çok dinamik değildir. Bu nedenle son 1980'lere kadar fazla değişikler olmamıştır.

Maldivler Hakkında Her Şey5 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Malezya, Güneydoğu Asya'da bir ülkedir. Federal anayasal monarşi olan ülke, Güney Çin Denizi ile iki bölgeye ayrılmış 13 eyalet ve üç federal bölgeden oluşmaktadır: Hindiçin Yarımadası'ndaki Malezya Yarımadası ve Borneo adasındaki Doğu Malezya. Malezya Yarımadası, Tayland ile kara ve deniz sınırlarının yanı sıra Singapur, Vietnam ve Endonezya ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır; Doğu Malezya ise Brunei ve Endonezya ile kara sınırlarını, Filipinler ve Vietnam ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. Kuala Lumpur, ülkenin başkenti, en büyük şehri ve federal hükûmetin yasama organının merkezi iken, Putrajaya ise federal idari başkent olup, federal hükûmetin yürütme ve yargı organlarının merkezi konumundadır. 34 milyondan fazla nüfusuyla dünyanın 42. en kalabalık ülkesidir.
Ülkenin kökenleri, 18. yüzyıldan itibaren Britanya İmparatorluğu'na tabi olan Malay krallıklarına ve Britanya Boğaz Yerleşimleri himayesine dayanmaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında, Britanya Malayası, yakındaki diğer Britanya ve Amerikan kolonileriyle birlikte Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Üç yıllık işgalin ardından, Malezya Yarımadası 1946'da kısa bir süreliğine Malay Birliği olarak birleşti ve 1948'de Malay Federasyonu olarak yeniden yapılandırıldı. Ülke 31 Ağustos 1957'de bağımsızlığını kazandı. 16 Eylül 1963'te bağımsız Malaya, o zamanki Britanya kraliyet kolonileri Kuzey Borneo, Saravak ve Singapur ile birleşerek Malezya oldu. Ağustos 1965'te Singapur federasyondan ayrıldı ve bağımsız bir ülke oldu. 
Malezya tropikal bir ülkedir ve 17 mega çeşitli ülkeden biridir; çok sayıda endemik türe ev sahipliği yapmaktadır. Ülke çok etnikli ve çok kültürlüdür ve bu durum siyasetini önemli ölçüde etkiler. Nüfusun yaklaşık yarısı etnik olarak Malay'dır, Çinli, Hintli ve yerli halklardan oluşan azınlıklar da vardır. Resmi dil, Malay dilinin standart bir biçimi olan Malezya Malaycasıdır. İngilizce aktif bir ikinci dil olarak kullanılmaya devam etmektedir. İslam'ı resmi din olarak kabul ederken, anayasa Müslüman olmayanlara da din özgürlüğü tanımaktadır. Hükûmet, Westminster parlamenter sistemine göre modellenmiştir ve hukuk sistemi ortak hukuka dayanmaktadır. Devlet başkanı, her beş yılda bir dokuz eyalet yöneticisi arasından seçilen bir monarktır. Hükûmetin başı başbakandır. 
Ülkenin ekonomisi bir zamanlar büyük ölçüde tarım ve temel emtialara dayanıyordu, ancak şimdi hizmet ve imalat sektörleri tarafından yönlendirilmektedir. Malezya, barışçıllık ve pasaport gücü açısından yüksek sıralarda yer almakta olup, nispeten açık ve devlet odaklı yeni bir sanayileşmiş ekonomiye sahiptir. Ülke, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Doğu Asya Zirvesi (DYA) ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği'nin (ASEAN) kurucu üyesi olmasının yanı sıra, Bağlantısızlar Hareketi (KİT), Milletler Topluluğu ve Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) üyesidir.

Malezya, 13'üncü yüzyıla kadar 500 yıl süreyle Srivicala Hindu ve Budist Krallığı'nın bir parçası olarak Sumatra'dan idâre edildi. Malezya daha sonra Cavalılar ve Malakka'nın Malezyalı hükümdarlarının egemenliği altına girdi. 15. yüzyılda Malakka'da İslam yayıldı ve bütün yarımadayı kapladı. Portekizliler 1511'de Malakka'yı ele geçirdiler. Ancak Hollandalılar ile Portekizliler arasında sürekli bir mücadele başladı. 1641'de Portekizliler Malakka'dan çekildi. Hollandalılar 1795 yılına kadar buraya egemen oldular. Penang'da 1786'da ve Singapur'da 1824'te yerleşmeye başlayan İngilizler giderek ticari ve siyasi etkinliklerini artırdılar. Bu arada çeşitli Malezya devletleri üzerinde hak iddia eden Tayland'la mücadeleler yapıldı. Malakka'yı Hollandalılar 1826'da tekrar işgal ettiler. Ancak 1826'da İngilizler Boğazlar Hükûmeti'ni kurdu ve 1914'te son Malezya eyaleti olan Johore İngilizlere boyun eğdi.
II. Dünya Savaşı sırasında Malezya, Japonya tarafından işgal edildi. 1948'de Malezya Federasyonu hükûmetine karşı gerillalar bir ayaklanma başlattılar. 1956'da yapılan İngiltere-Malezya konferansından sonra 1957'de Malezya'nın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalması şartı ile bağımsızlığı kabul edildi.

1961'de Malezya başbakanı Abdurrahman, Güneydoğu Asya'daki İngiliz kolonilerinin bir federasyon halinde birleşmesi fikrini ortaya attı. Bu federasyona Malezya, Singapur, Saravak, Sabah ve Brunei sultanlıkları katılacaktı. Çin, Endonezya ve Filipinler'in federasyon fikrini engellemeye çalışmalarına rağmen, İngiltere, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Amerika Birleşik Devletleri'nin desteği ile 16 Eylül 1963'te yeni federasyon kuruldu. Federal devlete Brunei sultanlığı hariç adı geçen bütün devletler katıldı. Yeni federasyon Malezya (Büyük Malezya) diye adlandırıldı. Ülke topraklarından büyük çıkarı olan İngiltere, Federasyon'un savunma görevini üstlendi. Fakat Çin ile barış isteyen akımların ülke içinde güçlenmesinin yanı sıra, Endonezya'nın gerillacıları fiilen destekleyen tutumu yüzünden federasyon güçlüklerle karşılaştı. Federasyon kurulurken Malezya Federasyonu'nun anayasası bazı değişiklikler ile kabul edilmiştir.
Singapur 1965 yılında federasyondan ayrılmıştır.

Güneydoğu Asya ülkelerinden biri olan Malezya, kuzeyden Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğudan Celebes Denizi, güneyden Endonezya, Singapur ve Malakka Boğazı, batıdan ise Hint Okyanusu'na kavuşan Andaman Denizi ile çevrilidir. Akarsu bakımından oldukça zengindir. En önemli akarsuları Rejang, Kelantan, Sai Perak ve Sai Rompın ırmaklarıdır. Malezya toprakları iki büyük kara parçasıyla bunların arasındaki Güney Çin Denizi içinde yer alan adalardan meydana gelir. İki büyük kara parçası Batı Malezya ve Doğu Malezya'dır. Batı Malezya bir yarımada şeklindedir ve ince bir kara bağlantısıyla şimdiki adı Tayland olan Siyam'a bağlıdır. Doğu Malezya, büyük bir kısmı Endonezya hakimiyetinde olan Borneo adasının içindedir. Malezya topraklarının % 30'u tarım alanı, % 61'i ormandır.

Malezya'nın iklimi ekvatoral iklimdir. Muson rüzgarlarının etkisiyle de özellikle Ocak ve Mayıs ayları arasındaki sürekli yağışlar, ülkenin nem miktarının % 80 civarına kadar yükselmesine neden olur. Yıllık yağış ortalaması bölgelere göre büyük farklılık gösterir. Genelde 2000–2540 mm olan bu oran, Sabah'da 1500–4500 mm, Saravak'da ise 300–400 mm arasında değişir. Günlük sıcaklık, alçak yerlerde 21 °C ilâ 32 °C arasında iken, yüksek bölgelerde daha düşüktür. Başlıca özellikleri sıcaklık, rutubet ve nem olan iklimi sebebiyle, ülkenin % 70'ini kaplayan tropikal ormanları vardır. Ormanlardaki mevcut 15.000 tür bitkinin 6000 türünü çeşitli ağaç cinsleri meydana getirir. Bu ağaçlardan bazıları 45 m yüksekliğe kadar büyüyebilir. Bambu gibi kerestesi makbul ağaçlar ve kauçuk ağaçları ve daha 800'ü aşkın tür orkide yetişir.

Malezya Güneydoğu Asya ülkeleri içerisinde yıllık kalkınma oranı en fazla olan ülkelerden biridir. Malezya, ekonomik açıdan kendi kendine yeterlidir. Enflasyonu düşük, güçlü bir sermaye yatırımına sahip ekonomisi, sürekli gelişme içerisindedir. Kişi başına düşen millî gelir 15.123 dolardır. Malezya'nın 2024 yılı sonuna kadar yaklaşık yarım trilyon dolarlık nominal GSYİH'ya sahip olacağı tahmin ediliyor. Malezya'nın ekonomisi çok güçlü ve çeşitlendirilmiş olup, yüksek teknolojili ürünlerin ihracat değeri 2022'de yaklaşık 66 milyar dolara ulaşacak.
Malezyalılar, Güneydoğu Asyalı komşularının çoğuyla karşılaştırıldığında nispeten varlıklı bir yaşam tarzına sahiptir. Bunun nedeni hızla büyüyen ihracat odaklı ekonomi, nispeten düşük milli gelir vergileri, çok uygun fiyatlı yerel gıda maddeleri ve ulaşım yakıtları ve tamamen sübvansiyonlu tek ödemeli kamu sağlık sistemidir.

Tarım şu anda Malezya ekonomisinde küçük bir sektördür ve Malezya'nın GSYİH'sının yalnızca %7,1'ine katkıda bulunmaktadır. Malezya'da 7.605.000 hektar ekilebilir tarım arazisi ve kalıcı tarım arazisi bulunmaktadır.
Malezya aynı zamanda dünya kauçuk ihracatında da lider konumdadır; Malezya, kaliteli ve uygun fiyatlı kauçuk ürünleri nedeniyle dünya çapında iyi bir üne kavuşmuştur. Malezya'daki kauçuk üreticileri, ABD, Japonya, Çin gibi birçok ülkeye ve Avrupa'nın birçok ülkesine tıbbi eldivenler, araba bileşenleri, kemerler ve hortumlar gibi çeşitli kauçuk ürünleri tedarik ediyor.
Malezya'nın tarım sektörü kauçuğun yanı sıra kauçuk da üretiyor palmiye yağı, çay, kakao, hindistan cevizi, durian, ananas, pirinç ve rambutan gibi diğer tarım ürünleri. Bunun dışında Malezya aynı zamanda odun, biber ve tütün ihracatçısıdır.

Maden bakımından da zengin bir ülke olan Malezya, kalay üretiminde dünya birincisi olup, dünya kalay üretiminin %70'ini karşılar. Diğer önemli madenleri demir, boksit, petrol, manganez, altın, tungsten ve titanyumdur. Sanayide Güneydoğu Asya ülkeleri arasında ileri bir seviyededir. Başlıca ihracatı kalay, demir filizi, boksit, kereste ve teneke kutu yağıdır.

Malezya sanayi bakımından gelişmiştir. Petrol arıtma tesislerinin yanı sıra otomobil, dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, çeşitli gıda maddeleri, çimento, diğer inşaat malzemeleri, mobilya, ağaç ürünleri, kâğıt, malzemeleri, kimyasal maddeler, gübre, kauçuk, plastik eşya, mekanik araçlar, elektrik gereçleri ve ilaç. Üreten çok sayıda fabrika kurulmuştur. İmalat sanayisinin gayri safi yurt içi hasıladaki payı % 27'dir. Çalışan nüfusun yaklaşık %18'i sanayi sektöründe iş görmektedir.
Ayrıca Malezya, küresel yarı iletken pazarında önemli bir merkezdir ve dünyanın üçüncü büyük yarı iletken cihaz ihracatçısıdır. Malezya, yarı iletken endüstrisi için 100 milyar doların üzerinde yatırım hedeflemeyi planladığını duyurdu. Ülkenin küresel yarı iletken üretim merkezlerinden biri haline gelmesini sağlamak.

2006 sayımlarına göre Malezya'nın nüfusu 26.640.000'dir. Bunların 5.440.000'i Doğu Malezya ve 21.200.000'i Batı Malezya'da yaşamaktadır. Malezya'da yıllık nüfus artış hızı % 2,4'tür.15 yaşın altındaki insan sayısı toplam halkın % 34'üdür. Halkın % 50,4'ü Malay, % 23,7'si Çinli, % 11'i yerli, % 7,1'i Hint ve % 7,8'i diğer etnik gruplardır.

Malezya sahip olduğu etnik gruplar ve kültürler kadar din bakımından da bütün bir ülke değildir. Malezya'da en

Manipur, Hindistan'ın kuzeydoğusunda, başkenti Imphal şehri olan bir eyalettir. Kuzeyinde Hindistan'ın Nagaland, güneyinde Mizoram ve batısında Assam eyaletleri ile komşudur. Ayrıca doğuda Sagaing bölgesi ve güneyde Chin Eyaleti olmak üzere Myanmar'ın iki bölgesiyle de sınır komşusudur. Eyalet 22.327 km2'lik bir alanı kaplamaktadır. Resmi ve en yaygın konuşulan dil Meitei dilidir (Manipuri olarak da bilinir). Meitei halkına özgü olan bu dil, diğer Tibet-Birman dillerini konuşan daha küçük topluluklar tarafından da ortak dil olarak kullanılmaktadır. Manipur 2.500 yıldan uzun bir süredir Asya ekonomik ve kültürel alışverişinin kavşak noktasında yer almaktadır. Bu alışveriş Hint alt kıtası ve Orta Asya'yı Güneydoğu Asya, Doğu Asya, Sibirya, Kuzey Kutbu'ndaki bölgeler, Mikronezya ve Polinezya'ya bağlayarak insanların, kültürlerin ve dinlerin göç etmesini sağlamaktadır.

Mauritius (Fransızca: Maurice, Mauritius Kreolü: Moris), Morityus, resmî adıyla Mauritius Cumhuriyeti, Hint Okyanusu'nda Afrika anakarasının yaklaşık 2000 km açığında bir ada ülkesidir. Afrika'nın güneydoğusunda, Madagaskar'ın doğusunda yer almaktadır. Ülke ana ada olan Mauritius ile Rodrigues, Agaléga ve Cargados Carajos adalarından oluşur. Mauritius ve Rodrigues adaları, Fransa'nın bir denizaşırı ili olan Réunion ile Mascarene Adaları'nı oluşturur. Birçok endemik türe ev sahipliği yapan Mauritius, insanlarca nesli tüketilmeden önce dodo kuşlarının bilinen tek yaşam alanıydı. Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Mauritius adası üzerindeki Port Louis'dir. Mauritius yalnızca 2040 km² yüz ölçümüne karşın 2,3 milyon km² büyüklüğünde bir münhasır ekonomik bölgeye sahiptir.
Bazı kaynaklara göre o zamanlar ıssız olan Mauritius'u 975 yılında keşfeden Arap denizciler adaya Dina Arobi ismini verdiler, ancak bu iddia doğrulanmış değildir. Kesin olan ilk keşif 1507'de Portekizli denizcilerce yapıldı, ancak Portekizliler adaya ilgi göstermediler. Hollandalılar 1598'de adayı sahiplendiler ve 1710'a dek kısa ömürlü birçok yerleşim kurdular. 1715'te Mauritius'u kontrolüne alan Fransızlar adaya Isle de France ismini verdiler. 1810'da ada Büyük Britanya tarafından ele geçirildi ve dört yılın ardından Fransa Mauritius ve bağlı diğer adaları Britanya'ya devretti. Bir Britanya sömürgesi haline gelen Mauritius; Rodrigues, Agaléga, St. Brandon, Tromelin, Chagos Takımadaları ve 1906'ya dek Seyşeller'i içeriyordu. Tromelin Adası üzerindeki egemenlik Paris Antlaşması'nda açıkça belirtilmediğinden hâlen Fransa ve Mauritius arasında tartışma konusudur. Mauritius 1968'deki bağımsızlığına dek plantasyonlara dayalı bir sömürge olarak kalmıştır.
Mauritius'un bağımsızlığından üç yıl önce, 1965 yılında, Birleşik Krallık Chagos Takımadaları'nı Mauritius'tan; Aldabra, Farquhar ve Desroches adalarını da Seyşeller'den ayırarak Britanya Hint Okyanusu Toprakları'nı oluşturdu. Bu adalardaki yerel nüfus güç kullanarak sürüldü ve en büyük ada olan Diego Garcia, Birleşik Devletler'e kiralandı. Birleşik Krallık, Chagos Takımadaları'na turist, medya ve yerel halkın ulaşımını yasakladı. Mauritius Chagos üzerindeki hak iddialarını sürdürmektedir. 2019'da Uluslararası Adalet Divanı Mauritius'un dekolonizasyonunun tamamlanması için Birleşik Krallık'ın Chagos Adaları'nı Mauritius'a geri vermesi kararını içeren bir istişarî görüş yayımladı.
Coğrafî konumu ve yüzyıllar süren sömürge yönetimi nedeniyle Mauritius halkı etnik gruplar, kültür, dil ve din bakımından son derece çeşitlidir. Mauritius, Hinduizmin en yaygın din olduğu tek Afrika ülkesidir. Ada yönetimi Westminster modelinde tasarlanmıştır. Ülkede demokrasi ile ekonomik ve siyasi özgürlükler üst seviyededir. Mauritius İnsani Gelişme Endeksi'nde "çok yüksek" kategorisinde tek Afrika ülkesidir. Dünya Bankası ülkeyi yüksek gelirli ekonomi olarak sınıflandırmaktadır. Mauritius ayrıca Afrika'daki en rekabetçi ve en gelişmiş ekonomiler arasında gösterilmektedir. 2019'da ülke Küresel Barış Endeksi'nde en barışçıl Afrika ülkesi olmuştur.

Adanın varlığı Orta Çağ döneminde Araplar tarafından bilindiği tahmin ediliyor olsa da, adaya 16.yy başlarında ilk gelen Avrupalılar olan Portekizli denizciler üzerinde yaşam olmayan adaya ayak basmış, adaya isim olarak adaya geldikleri geminin adı olan Cerne adını vermişlerdir. Bu olaydan daha sonra adaya gelen başka bir Portekizli denizci adayı gördüğü diğer adalar (Réunion ve Rodrigues) ile birlikte Mascarenes olarak adlandırmıştır. 1598 yılında Wybrand van Warwyck önderliğinde Grand Port'ta adaya çıkan Hollandalı denizciler adaya Felemenk Cumhuriyeti adına el koyarak adanın adını Oranj Beyliği prensi Maurice van Oranje şerefine Mauritius olarak isimlendirmişlerdir. 1715 yılında Fransa'nın eline geçen adanın adı Isle de France olarak değiştirilmiş, Napolyon Savaşları neticesinde ada üzerindeki hakimiyetini kaybeden Fransa adanın yönetimini Birleşik Krallık'a devretmek durumunda kalmış, bu devir sonrasında da adanın adı tekrar Mauritius olarak değiştirilmiştir.

Ada olması nedeniyle kara komşusu bulunmayan ülkeye deniz sınırı bulunan Madagaskar takribi 870 km kadar batısında, Fransa'ya bağlı bulunan Réunion adası 200 km güneybatısında, Seyşeller adası 1.750 km kuzeyde yer alırken, Asya kıtasında bulunan Hindistan ise adanın 4.000 km kuzeydoğusunda yer almaktadır.
Mauritius coğrafî olarak Réunion ve Rodrigues ile birlikte Mascarene Adaları'nın bir parçasını oluşturmaktadır.
Mauritius adası ülkenin en büyük adası konumunda olup, ülkenin başkenti de bu ada üzerindedir. Rodrigues adası ülkenin ikinci büyük adası olup, Mauritius adasının 600 km doğusunda yer almaktadır. Rodrigues adası ile birlikte yakınında bulunan adacıklar toplamda 109 km² bir alan kaplamaktadır. Bu iki adanın haricinde 3,2 km² alan kaplayan Cardagos-Carajos adaları ile 24 km² bir alana sahip olan Agalega adaları bu ülkeye bağlı diğer adalar konumundadır. Cardagos-Carajos adaları Mauritius adasının 500 km kuzeydoğusunda yer almakta olup, Agalega adaları merkez adanın 1.100 km kuzeyinde yer almaktadır.
Oval şekilde bir görünüşe sahip olan merkez ada, volkanik bir yapıya sahiptir. Güney kıyıları hariç bütün kıyıları sığ kayalıklar ve mercanlarla çevrilidir. Adanın kuzey bölgelerinde ovalar, orta kesimlerde ise yüksekliği 670 m'yi bulan yaylalar gözlemlenebilmektedir. Merkez adanın en yüksek noktasını 828 m ile adanın güneybatısında bulunan ve Black River Sıradağları'nın parçası olan Piton de la Petite Rivière Noire dağı oluşturmaktadır. Ülkenin ikinci büyük adası konumunda olan Rodrigues adası da volkanik bir yapıya sahip olup, ada etrafı neredeyse tamamen lagün ile çevrilidir. Bu adanın en yüksek noktasını ise 398 m ile Limon Dağı oluşturmaktadır.
Rodrigues adasına bağlı adalar olan Île aux Cocos adası ile Île aux Sables adası doğal koruma alanları olarak koruma altındadır.

Adada yarı tropikal bir iklim görülmektedir. Ada genelinde yıllık sıcaklık ortalamaları kıyı kesimlerinde 23,3 °C, yaylalar da ise 19,4 °C düzeyindedir. Ada güney yarımkürede yer alması nedeniyle kuzey yarımküre ülkelerine göre mevsimleri tam tersi yaşamaktadır. Kış aylarının yaşandığı Haziran-Kasım döneminde kurak bir süreç geçiren ada, yaz aylarının yaşandığı Aralık-Nisan döneminde ise en yağışlı dönem yaşanmaktadır. Rodrigues adasında iklim merkez adaya göre daha keskin yaşanabilmekte olup, yıllık sıcaklık ortalamaları yazın 29 °C-33 °C arasında, kışın ise 14 °C-18 °C arasında gözlemlenmektedir. Adalar genelinde güneydoğu alizleri özellikle doğu kesimde yer alan kesimlere bol yağış bırakabilmektedir. Merkez ada genelinde yıllık yağış ortalaması doğu kıyılarında 1.962 mm düzeyindeyken, batı kıyılarında kıyıya paralel dağların bulunması nedeniyle 782 mm düzeyindedir. Rodrigues adası merkez adaya göre daha kurak dönemler yaşamakta olup, yağışların uzun süre yağmadığı dönemleri daha sık geçirebilmektedir.
Adalar topluluğu genelinde siklon adı verilen sert kasırgalar yaşanmaktadır. Mauritius'un da yer aldığı Hint Okyanusu'nun güneybatı bölümünde yıllık 15 tropikal kasırga gözlemlenebilmektedir. Rodrigues adasında daha da sık yaşanan siklon sezonu ada genelinde 15 Kasım ile 15 Mayıs tarihleri arasında yaşanmaktadır.

Mauritius genelinde zamanında sık görülen yağmur ormanları neredeyse tamamen yok olma noktasına gelmiştir. Adanın %40'ı çorak arazilerden, fundalıklardan, çam ağaçlarından, akasyalı çayırlardan oluşmaktadır. Agalega adaları hindistancevizi ağaçları ile kaplıdır. Ülke genelinde sık bulunan ve yerel bir çiçek olan Ebegümecigiller ailesinden olan Trochetia boutoniana ulusal çiçek olarak kabul edilmektedir.
Ada olması nedeniyle yaban hayatı da fazla çeşitlilik arz etmeyen adada, birçok yerel ve o ülkeye özgü türler bulunmaktadır. İnsanların adaya gelmesinden önce adaya özgü yarasalar hariç adada memeli hayvan bulunmamaktaydı. İnsan yaşamının başlaması ile birlikte adaya getirilen başta fare, sıçan, kuyruksürengiller ailesi mensupları, rusa geyiği ve köpeksi maymunlar ailesine mensup maymun türleri adanın yeni yaban hayatını oluşturmuşlardır. Bunların dışında yüzün üzerinde kuş türü ile birlikte gekogiller ile parlak kertenkelegiller ailesine mensup sürüngenler adada gözlemlenebilmektedir.

Mauritius genelinde son olarak 2011 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 1,237,091 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre adada 1,308,222 kişi yaşamaktadır. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu merkez ada olan ve ülkeye de ismini veren Mauritius adasında yaşamaktadır.
Mauritius genel olarak orta yaş bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun sadece %33,50'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin %11,08'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %19.44 (erkek 137,010/kadın 131,113) 
15-24 yaş: %14.06 (erkek 98,480/kadın 95,472) 
25-54 yaş: %43.11 (erkek 297,527/kadın 297,158) 
55-64 yaş: %12.31 (erkek 80,952/kadın 88,785) 
65 yaş ve üzeri: %11.08 (erkek 63,230/kadın 89,638)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %40,8 olan ülkede nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %0,10 düzeyindedir.

Ülke nüfusunun üçte ikisi hint altkıtasından gelmektedir. Nüfusun geri kalan kısmı ise kreol olarak adlandırılan ve Afrika ile Madagaskar köleleri ile Avrupalıların karışımı ile ortaya çıkan gruplar oluşturmaktadır. Ülke genelinde %2 düzeyinde Çin kökenli toplum yaşamakta olup, beyaz Avrupalılar daha da az bir topluluk konumundadır. Ada üzerinde Avrupalılar gelmeden önce yaşam olmadığı ve sadece Arap denizciler tarafında geçerken ziyaret edilen bir yer olduğu için adanın yerel halkı bulunmamaktadır.

Ülkede kesin olarak resmi dil belirlenmemiştir. Mauritius anayasısında her ne kadar İngilizce kullanımını meclis konuşmalarında belirtse de, meclis üyelerinin konuşmalarında Fransızca kullanımını da kabul etmektedir. Bu iki anadilin dışında Fransızcayı baz alan bir kreol dil türü olan Morisyen dili halkın %80'i tarafından günlük hayatta konuşulmakta ve bu kişiler

Maurya İmparatorluğu, Antik Hindistan'da Demir Çağı'nda coğrafi olarak geniş bir tarihsel güç olan, MÖ 322 yılından MÖ 185 yılına kadar Mauryan hanedanı tarafından yönetilen imparatorluktur. Kökeni Hint yarımadasının doğusunda, Hint-Ganj Ovası'da (günümüzde Bihar ve doğu Uttar Pradesh) hüküm süren Magadha Krallığı'na dayanan imparatorluğun başkenti Pataliputra (günümüzde Patna) oldu. İmparatorluk, Nanda İmparatorluğu'nu yıkan Chandragupta Maurya tarafından MÖ 322 yılında kuruldu ve MÖ 185'e kadar gevşek bir yapıda varlığını sürdürdü. Büyük İskender'in generallerinden biri olan Seleukos'a karşı kazandığı zaferin ardından Makedon ve Pers ordularının yarattığı kaos ortamından faydalanarak batıya doğru hızla genişlemeye başladı, MÖ 305'te Afganistan'ın ve günümüz Pakistan'ının pek çok bölgesini ele geçirdi. Maurya, MÖ 324-297 yılları arasında, kendi rızasıyla oğlu Bindusara'ya tahtı bırakana kadar hüküm sürdü. Bindusara tahtta kaldığı (MÖ 297-272) dönemde Güney Hindistan'ın büyük bir bölümünü ele geçirdi. Ölümü Bindusara'nın oğlu Asoka ve kardeşi arasında geçen bir savaşa yol açtı. Kardeşini yenen Asoka, MÖ 268 yılında tahta çıktı, küçük bir krallık olan Kalinga'yı ele geçirdi. Hindistan Yarımadası'nın güney ucu hariç, ülke Maurya hakimiyetinde birleştirdi. Bütün hayatını Budizm'in yayılmasına adayan Asoka, Maurya Hanedanlığı'nın en başarılı ve güçlü hükümdarlarından biri oldu. Asoka'nın MÖ 232 yılında ölümünün ardından imparatorluk küçük krallıklara ayrılır.
MÖ 2. yüzyılda nüfusu elli milyon olarak tahmin edilen büyük bir imparatorluktur. Maurya İmparatorluğu'nun hakimiyet dönemi, sanat, mimari, yazıtlar ve metin üretiminde olağanüstü yaratıcılıkla damgalanmıştır, ancak aynı zamanda Ganj Ovası'nda kast sisteminin pekişmesi ve Hindistan'ın ana akım Hint-Aryan dillerini konuşan bölgelerinde kadın haklarının gerilemesiyle de dikkat çeker. Kalinga Savaşı'ndan sonra, Asoka'nın orduları bölgeye büyük bir şiddet uygulamış, ancak bu olayların ardından Asoka Budizm'i benimsemiş ve Güney Asya genelinde dağılmış fermanlarla onun ilkelerini teşvik etmiştir. 
 Bu aşamadan sonra ülkede yarım yüzyıllık bir barış dönemi yaşandı. Chandragupta Maurya'nın Caynizm'e olan ilgisi sosyal ve dini reformlara önayak olurken, Asoka'nın Budizm'i benimsemesi ise barışçılığı ve sosyal ile politik uzlaşıyı ulusal idealler haline getirdi. Asoka, Budist misyonerleri Sri Lanka'ya, Kuzeybatı Hindistan'a ve Orta Asya'ya desteklemiş ve bu durum Budizm'in dünya dini haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisi de dünya tarihinde önemli bir figür olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, Asoka'nın fermanları hem vahşi hayvanların öldürülmesini hem de ormanların yok edilmesini yasakladığı için, bazı modern çevre tarihçileri tarafından bu anlayışın erken bir temsilcisi olarak görülmektedir.
Arkeolojik açıdan, Güney Asya'daki Maurya yönetim dönemi Kuzey Siyah Cilalı Eşya (NBPW) çağına denk gelir. Sarnath'taki Aşoka Aslan Başkenti Hindistan Cumhuriyeti'nin Devlet Amblemi'dir ve başkentteki davul şeklindeki abakus üzerindeki 24 dişli Budist Dharma Çarkı Hindistan'ın ulusal bayrağının ana özelliğidir.

Maurya adı, Asoka'nın yazıtlarında veya Megasthenes'in Indica gibi çağdaş Yunan kaynaklarında geçmez, ancak aşağıdaki kaynaklarda belgelenmiştir:

- Rudradaman'ın Junagadh kaya yazıtı (yaklaşık MS 150), Chandragupta ve Asoka'nın isimlerine "Maurya" ön ekini ekler.
- Puranalar (yaklaşık MS 4. yüzyıl veya daha önce) Maurya'yı bir hanedan adı olarak kullanır.
- Budist metinler, Chandragupta'nın Gotama Buda'nın ait olduğu Shakyalar kabilesinin "Moriya" klanına mensup olduğunu belirtir.
- Jain metinleri, Chandragupta'nın bir imparatorluk tavus kuşu bakıcısının oğlu (mayura-poshaka) olduğundan bahseder.
- Tamil Sangam edebiyatı da onları 'moriyar' olarak adlandırır ve Nandalardan sonra bahseder.
- Kuntala yazıtı (Bandanikke kasabasından, Kuzey Mysore) MS 12. yüzyıl, Maurya'yı bölgeyi yöneten hanedanlardan biri olarak kronolojik olarak belirtir.
Bazı akademisyenlere göre, Kharavela'nın Hathigumpha yazıtı (MÖ 2.-1. yüzyıl) Maurya İmparatorluğu dönemini Muriya Kala (Maurya dönemi) olarak bahseder, ancak bu okuma tartışmalıdır: diğer akademisyenler - epigrafist D. C. Sircar gibi - bu ifadeyi mukhiya-kala ("ana sanat") olarak okurlar.
Budist geleneğe göre, Maurya krallarının ataları tavus kuşlarının (Pali dilinde mora ) bolca bulunduğu bir bölgede yerleşmişlerdi. Bu nedenle, "Moriyas", yani "tavus kuşlarının yerine ait olanlar" olarak anıldılar. Başka bir Budist anlatıya göre, bu atalar Moriya-nagara ("Tavus Kuşu Şehri") adında bir şehir kurmuşlar, bu isim şehrin "tavus kuşlarının boyunları gibi renkli tuğlalarla" inşa edilmesi nedeniyle verilmiştir.
Budist ve Jain geleneklerinde bahsedilen hanedanın tavus kuşlarıyla bağlantısı, arkeolojik kanıtlarla doğrulanmış gibi görünmektedir. Örneğin, Nandangarh'taki Asoka sütununda ve Sanchi'nin Büyük Stupası'ndaki birkaç heykelde tavus kuşu figürleri bulunur. Bu kanıtlara dayanarak, modern akademisyenler tavus kuşunun hanedanın sembolü olabileceğini teorize etmektedirler.
Daha sonraki bazı yazarlar, örneğin Dhundhi-raja (Mudrarakshasa üzerinde 18. yüzyıl yorumcusu ve Vishnu Purana'nın bir açıklayıcısı), "Maurya" kelimesinin Mura'dan ve ilk Maurya imparatorunun annesinden türetildiğini belirtir. Ancak, Puranalar Mura'dan bahsetmez ve Nanda ile Maurya hanedanları arasında herhangi bir ilişkiden söz etmez. Dhundiraja'nın kelime türetimi kendi icadı gibi görünmektedir: Sanskrit kurallarına göre, Mura (IAST: Murā) kadın isminin türevi "Maureya" olurdu; "Maurya" terimi sadece erkek "Mura"dan türetilebilir.

Maurya dönemine ait yazılı kayıtların birincil kaynakları, daha önce Çanakya'ya atfedilen ancak şimdi ortak yazarlar tarafından miladi ilk yüzyıllarda yazıldığı düşünülen Arthashastra; birkaç yüzyıl sonraki Roma metinlerinde kaybolmuş olan Megasthenes tarihinin kısmi kayıtları; ve James Prinsep'in 1838'de Brahmi ve Kharoshthi yazılarını çözdükten sonra modern çağda ilk kez okunabilen Asoka Fermanlarıdır.

Maurya İmparatorluğu'ndan önce, Nanda İmparatorluğu Ganj havzasını ve bazı komşu toprakları yönetiyordu. Nanda İmparatorluğu, mahajanapadaları fethetmesi nedeniyle büyük, militarist ve ekonomik olarak güçlü bir imparatorluktu. Birçok efsaneye göre, Çanakya Pataliputra, Magadha'ya, Nanda İmparatorluğu'nun başkentine gitti ve burada Nandalar için bir Amatya (bakan) olarak çalıştı. Ancak, Çanakya, İskender'in istilasından bahsettiğinde Kral Dhana Nanda tarafından aşağılandı. Chanakya intikam yemini etti ve Nanda İmparatorluğu'nu yok etmeye karar verdi. Hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı ve öğretmen olarak çalışmak için öğrenim merkezi olan Taxila'ya gitti. Seyahatlerinden birinde, Çanakya bazı gençlerin savaş pratiği yaptıklarını gördü, burada genç Chandragupta'dan etkilendi ve onda yönetmeye uygun birisi olarak imparatorluk nitelikleri gördü.

Aynı dönemde İskender, Hindistan seferlerini yönetirken Pencap'a doğru ilerledi. Ordusu, Beas Nehri'nde isyan etti ve başka bir orduyla karşılaştıklarında daha doğuya gitmeyi reddetti. İskender, Babil'e geri döndü ve ordusunun çoğunu İndus Nehri'nin batısına yeniden konuşlandırdı. İskender, 323 MÖ'de Babil'de öldükten kısa bir süre sonra, imparatorluğu generalleri tarafından yönetilen bağımsız krallıklara bölündü.

Maurya İmparatorluğu, Chandragupta Maurya ve akıl hocası Çanakya önderliğinde Magadha bölgesinde kuruldu. Chandragupta, Çanakya tarafından Taxila'ya götürüldü ve devlet yönetimi hakkında eğitildi. Bir orduya ihtiyaç duyan Chandragupta, İskender İmparatorluğu'na direnen Yaudheya gibi yerel askeri cumhuriyetleri toplayarak ve ilhak ederek bir ordu kurdu. Antik Yunan tarihçileri Nearhos, Onesictrius ve Aristobolus, Chandragupta ve Maurya İmparatorluğu hakkında önemli bilgiler sağlamıştır.
Chandragupta Maurya'nın soy ağacı gizem ve tartışmalarla örtülüdür. Bir yandan, Vishakhadatta'nın "Mudrarakshasa" (Rakshasa'nın Mührü - Rakshasa Magadha'nın başbakanıydı) gibi eski Hint kaynakları, onun kraliyet soyundan geldiğini ve hatta Nanda ailesiyle bağlantılı olduğunu belirtir. Mauryalar olarak bilinen bir kşatriya klanı, en eski Budist metinlerden Mahāparinibbāna Sutta'da anılmaktadır. Ancak, daha fazla tarihi kanıt olmadan kesin sonuçlara varmak zordur. Chandragupta, Yunan kaynaklarında ilk kez "Sandrokottos" olarak ortaya çıkar. Genç bir adam olarak Büyük İskender ile tanıştığı söylenir.

Chandragupta'nın Nanda İmparatorluğu'na karşı yürüttüğü seferin tarihsel olarak güvenilir ayrıntıları mevcut değildir ve yüzyıllar sonra yazılan efsaneler tutarsızdır. Budist, Jain ve Hindu metinleri, Magadha'nın Nanda hanedanı tarafından yönetildiğini ve Çanakya'nın danışmanlığıyla Chandragupta'nın Nanda İmparatorluğu'nu fethettiğini iddia eder. İndus Vadisi ve Kuzeybatı Hindistan'daki satraplıkları ele geçirmek için çıkılan seferler sonrası Chandragupta ve Çanakya'nın ordusu önce Nanda'nın dış bölgelerini fethetti ve sonunda Nanda'nın başkenti Pataliputra'yı kuşattı. Budist kaynaklardaki kolay zaferin aksine, Hindu ve Jain metinleri seferlerde şiddetli bir şekilde savaşıldığını belirtir çünkü Nanda hanedanı güçlü ve iyi eğitimli bir orduya sahipti.
Chandragupta'nın ordusunun Nanda başkentini başarısız bir şekilde saldırdığı Budist Mahavamsa Tika ve Jain Parishishtaparvan kayıtlarında yer alır. Chandragupta ve Çanakya daha sonra Nanda imparatorluğunun sınırında bir sefer başlattılar ve Nanda başkentine doğru ilerlerken çeşitli bölgeleri fethettiler. Stratejisini, fethedilen topraklarda garnizonlar kurarak geliştirdi ve sonunda Nanda başkenti Pataliputra'yı kuşattı. Orada Dhana Nanda yenilgiyi kabul etti. Fetih, Mudrarakshasa oyununda kurgulanmıştır ve Chanakya-Chandragupta efsanesinin diğer versiyonlarında bulunmayan anlatılar içerir. Bu farklılık nedeniyle Thomas Trautmann, çoğunun tarihi bir temeli olmadan kurgusal veya efsanevi olduğunu öne sürmektedir. Radha Kumud Mukherjee de Mudrakshasa oyununu tarihi bir temele dayanmayan olarak değerlendirmektedir.
Nanda imparatorunun yenildiği, tahttan

Mayotte, Fransa'nın denizaşırı illerinden biridir. 
Afrika kıtasının doğu kesiminde, Mozambik Kanalı'nın kuzey bitim noktasında, Mozambik açıklarında, Hint Okyanusu'nun batı, Madagaskar'ın ise kuzeybatısında yer alan bir adadır. 1976 yılından bu yana Fransa Cumhuriyeti'ne tamamen bağlı bir bölge olan Mayotte üzerinde Komorlar hak iddia etmektedir. Coğrafî açıdan ada, Komor Takımadaları'nın bir parçasıdır. 31 Mart 2011 tarihinde Fransa'nın denizaşırı ili haline gelmiştir. Avrupa Birliği üyesi bir ülkedir. (1 Ocak 2014)

Mayotte Adası Fransız işgali sonrasında 1841-1843 yıllarında sömürgeleştirilmiştir. 1974 yılında bağımsızlık için yapılan referandumda Mayotte Adası, Komorlar takımadası içinde bağımsızlığa karşı çıkıp Fransa'ya bağlı kalmayı tercih eden tek ada olmuştur. Bunun neticesinde diğer adalar Komorlar olarak bağımsızlığını kazanırken, Mayotte, Fransa'ya bağlı bir ada olarak kalmıştır. Komorlar o tarihten bu yana Mayotte'yi kendi vatan toprağı olarak görmektedir ve buranın Fransa toprağı olduğunu reddetmektedir. Bu düşüncelerine dayanak olarak 1979 yılında Birleşmiş Milletler'de alınan bir kararı göstermektedir. Bu sorun günümüzde de hala sürmektedir ve Komorlar adayı kendisine ait bir parça olarak görmektedir. Hatta bu bağlamda 2002 yılında kabul edilen yeni bayraklarında kendisine ait dört adayı (Mayotte dahil) dört farklı renk ile göstererek belirginleştirmiştir.

Mayotte Ada Takımı, Ana ada olan Grande Terre ile ona nazaran daha ufak olan Petite Terre'den ve birçok küçük ve nüfusu olmayan adalardan oluşmaktadır. Ada'nın yüzölçümü yaklaşık olarak 374 km²'dir. Ada, yaklaşık olarak 9 milyon yıllık geçmişi ile Komor takımadaları arasındaki en eski volkanik ada unvanına sahiptir. Kasım ve Mart aylarında yaşanan yağmur sezonlarında bile hava sıcaklığı kurak geçen aylara göre bile daha fazladır. Adanın en yüksek noktası 660 metre ile ana adada bulunan Mont Benara dağıdır. Ülkenin başkenti olan Mamoudzou ana adada bulunmakla birlikte, ülkenin uluslararası havaalanı Dzaoudzi ise diğer ada olan Petite Terre'de bulunur.

Mayotte adasında 2019 verilerine göre 270.372 kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun takribi %65'i Mayotte adasında doğmuş kişiler oluştururken, %4'e yakınını diğer Fransa'ya bağlı topraklarda doğanlar oluşturur. Ayrıca %28'ini diğer bağımsız Komorlar'dan, %2,5 Madagaskar'dan ve %0,5 kadarı ise diğer ülkelerden gelenler oluşturmaktadır.
2004 yılındaki açıklanan verilere göre toplumun yarısından fazlasının 20 yaş ve altından olanların oluşturduğu bildirilmiştir. Adada yaşayan toplumun yaklaşık %98'ini Müslümanlar oluşturmaktadır. Adada resmi dil Fransızca olmasına rağmen, halk tarafından Komorlar dilinin bir kolu olan Mahorca konuşulmaktadır. Mayotte'de yaşayan toplumun neredeyse üçte biri, diğer fakir komşu adalardan yasa dışı yollarla adaya gelen kişiler oluşturmaktadır. Her ne kadar burada daha zor şartlarda çalışsalar da, maddi olarak çok daha fazla tatmin oldukları için bu yolu seçmektedirler.

Mayotte, Fransa Ulusal Meclisinde bir milletvekili ile temsil edilmektedir. Ayrıca senatoda adayı temsilen bir temsilci bulunmaktadır. 1976 ile 2007 yılları arasında ada, Fransa'ya bağlı bölge olarak adlandırılırken, 2011 yılından itibaren Fransa'nın ili (fr. Département) olarak kabul görecektir. Bunların çok büyük bir bölümü hamile olan ve son günlerine giren kadınlar oluşturmaktadır. Buna en büyük neden olarak ise Mayotte Adası'nda dünyaya gelen bebeklerin otomatikman Fransız vatandaşlığını alması gösterilmektedir. Adada sayıları çok az da olsa Fransız askerleri konuşlandırılmıştır.

Mayotte kendi içerisinde 17 komüne ayrılmış konumdadır. Bunun haricinde komün sınırları ile birebir örtüşmeyecek şekilde 13 kantona bölünmüştür. Mevcut 17 komün 5 komün birliği çatısı altında toplanmıştır.
Adanın 17 komünü ile bağlı oldukları komün birlikleri şu şekildedir:

Communauté d'agglomération de Dembeni-Mamoudzou
Mamoudzou
Dembeni
Communauté de communes de Petite-Terre
Pamandzi
Dzaoudzi
Communauté de communes du Centre-Ouest
Tsingoni
Chiconi
M’Tsangamouji
Ouangani
Sada
Communauté de communes du Nord de Mayotte
Bandraboua
Acoua
Koungou
Mtsamboro
Communauté de communes du Sud
Bandrele
Bouéni
Chirongui
Kani-Kéli

Mayotte'nin FIFA'ya ve Afrika Futbol Birliği CAF'a üyeliği bulunmasa da adanın futbol millî takımı mevcuttur.

Wikimedia Atlas'da Mayotte

Mayotte : der bewahrte Archipel – Fransa resmi sitesi (Almanca)

Mercan Denizi Adaları Bölgesi (İngilizce: Coral Sea Islands Territory), Avustralya'da, Queensland eyaletinin kuzeydoğusundaki Mercan Denizi'ndeki bir grup küçük ve çoğunlukla ıssız tropik ada ve resiflerden oluşan Avustralya'nın dış bölgesidir. Yaşanılan tek ada Willis Adası'dır. Bölge, çoğu okyanus olan, Büyük Set Resifi'nin dış kenarından doğuya ve güneye uzanan ve Heralds Beacon Adası, Osprey Resifi, Willis Grubu ve on beş diğer resif/ada grubunu içeren 780.000 km²'yi kapsar. Cato Adası, bölgedeki en yüksek noktadır.

Mercan Denizi Adaları ilk olarak 1803'te haritaya alındı. 1870'lerde ve 1880'lerde adalar guano için çıkarıldı, ancak güvenilir bir tatlı su kaynağının olmaması uzun vadeli yerleşimi engelledi. Mercan Denizi Adaları, 1969'da Mercan Denizi Adaları Yasası ile Avustralya dış bölgesi haline geldi (bundan önce bölge Queensland'ın bir parçası olarak kabul edildi) ve 1997'de Elizabeth Reef ve Middleton Reef'i yaklaşık 800 km daha güneyde kapsayacak şekilde genişletildi.
Son iki resif, Yeni Güney Galler'deki Lord Howe Adası'na (yaklaşık 150 km (93 mil), bölgenin geri kalanının en güneydeki adası olan Cato Adası'ndan çok daha yakındır. Great Barrier Reef'in adaları, adaları ve resifleri bölgenin bir parçası değildir, bunun yerine Queensland'e aittir. Büyük Set Resifi'nin dış kenarı, Queensland ile Mercan Denizi Adaları Bölgesi arasındaki sınırdır.
Bölge, Altyapı, Bölgesel Kalkınma ve Şehirler Departmanı tarafından Canberra'dan yönetilen Avustralya'nın mülkiyeti veya dış bölgesidir. Daha önce Başsavcı Dairesi ve Ulaştırma ve Bölgesel Hizmetler Dairesi tarafından yönetiliyordu. Savunması Avustralya'nın sorumluluğundadır ve bölge, Avustralya Kraliyet Donanması tarafından düzenli olarak ziyaret edilmektedir.
Avustralya, adaların ve resiflerin çoğunda otomatik hava istasyonları bulunduruyor ve 200 deniz mili (370 km) özel bir balıkçılık bölgesi olduğunu iddia ediyor. 1921'de kurulan Willis Adası'ndaki (Güney Adacığı) meteoroloji istasyonunu işletmek için hiçbir ekonomik faaliyet (önemli ancak henüz ölçülmemiş özel balıkçılık ve dalış endüstrisi hariç) ve sadece üç veya dört kişilik bir personel yoktur. Kasım 2011'de Avustralya hükûmeti, Mercan Denizi'nde 989.842 kilometrekarelik (382.180 mil kare) bir koruma alanı yapılacağını planlandığını duyurdu.
Norfolk Adası Yüksek Mahkemesi adalar üzerinde yargı yetkisine sahiptir, ancak Avustralya Başkent Bölgesi yasaları geçerlidir. Bölgenin FIPS 10-4 kodu CR'dir, oysa ISO 3166 Avustralya'da (AU) içerir.
Haziran 2004'te, Avustralya merkezli eşcinsel hakları aktivistleri tarafından yürütülen sembolik bir siyasi protesto, mercan deniz adalarının egemen bir mikro ulus olduğunu ilan etti. 17 Kasım 2017'de aynı grup, Avustralya Evlilik Yasası Posta Araştırması sonuçlarına göre krallığın 'feshedildiğini' ilan etti.

Coğrafi konumu: 18 00 Güney enlemi, 152 00 Doğu boylamı
Harita konumu: Okyanusya
Yüzölçümü: toplam: 3 km²
Kara komşuları: 0 km
Kıyı şeridi: 3,095 km
İklimi: tropikal
Arazi yapısı: Kumsallar, mercan resifleri, adalar
Deniz seviyesinden yüksekliği:
en alçak noktası: Büyük Okyanus 0 m;
en yüksek noktası: Cato Adasında 6 m
Doğal afetler: Tropikal kasırgalar

Ülke adı: Coral (Mercan) Denizi Adaları
İngilizce: Coral Sea Islands
Bağımsızlık durumu: Avustralya'ya bağlıdır.
Hukuk sistemi: Avustralya hukuku.
Bayrak: Avustralya bayrağı.

Bağımsız Devletler Topluluğu millî futbol takımı, 1991'de dağılan SSCB'yi oluşturan 15 ülkenin 12'si tarafından kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu'nu temsil eden futbol takımıdır.
Sovyetler Birliği millî futbol takımı, 1991'de 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılmaya hak kazandığı için turnuvaya katılmanın tek yasal yolu böyle bir takım oluşturmaktı. 1 Ocak 1992'de Sovyetler Birliği'nın dağılmasıyla SSCB Futbol Federasyonu da dağıldı. 11 Ocak 1992'de ise BDT Futbol Federasyonu kuruldu ve 2 gün sonra FIFA tarafından onaylandı.
Estonya, Letonya ve Litvanya hiçbir zaman BDT üyesi olmadıkları ve kendi millî takımlarını kurdukları için, bu ülkelerden futbolcular Bağımsız Devletler Topluluğu millî futbol takımında yer almadılar. Federasyon, bir millî takım oluşturmada başarılı olduysa da ulusal bir lig kurma projesini gerçekleştiremedi ve ayrılan ülkeler kendi liglerini kurdular. 1992 Haziran'ından sonra takım Rusya millî futbol takımı olarak isim değiştirdi ve diğer ülkeler de kendi ulusal millî takımlarını kurdular.
Bağımsız Devletler Topluluğu millî futbol takımının teknik direktörlüğünü Anatoliy Bışovets yaptı. Takım Euro 1992'de başarı kazanamadı ve 2 beraberlik, 1 mağlubiyetle grup sonuncusu oldular. Almanya ve Hollanda karşısında dikkat çeken iki beraberlik alsalar da son maçları olan İskoçya'ya 3-0 yenildiler.

Başkurtlar (Başkırtça: Башҡорттар/Başqorttar, IPA: bɑʂqʊrtˈtɑr, Rusça: Башкиры) Rusya'ya özgü bir Kıpçak Türk etnik grubudur. Rusya Federasyonu Cumhuriyeti Başkurdistan'da ve Doğu Avrupa'nın Kuzey Asya ile buluştuğu Ural Dağları'nın her iki tarafını da kapsayan daha geniş tarihi Badzgard bölgesinde yoğunlaşmışlardır. Başkurtların daha küçük toplulukları da Tataristan Cumhuriyeti'nde, Perm Bölgesi, Çelyabinsk, Orenburg, Tümen, Yekaterinburg ve Kurgan bölgelerinde ve Rusya'nın diğer bölgelerinde yaşamaktadır; Kazakistan ve Özbekistan'da oldukça büyük azınlıkları vardır.
Başkurtların çoğu, Türk dillerinin Kıpçak koluna ait olan Kazan Tatar ve Kazak dilleriyle kardeş olan, nesli tükenme tehlikesi altında olan bir dil olan Başkurtça'yı konuşur; diğer Türk halklarıyla tarihi ve kültürel yakınlıkları paylaşırlar. Başkurtlar çoğunlukla Hanefi mezhebine bağlı Sünni Müslümanlardır, ancak büyük kısımları da Hanbeli mezhebine mensuptur. Daha önce göçebe ve bağımsız olan Başkurtlar, 16. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Rus çarlığı tarafında işgal edilmişlerdir.

Başkurt adının etimolojisi ile ilgili birçok farklı teori vardır:

Başkurt adının Beş Oğur sözcüğüyle ilgili olduğu sanılmaktadır.
18. yüzyılın etnografları V. N. Tatishchev, P. I. Richkov ve Johann Gottlieb Georgi tarafından yazılan bir halk etimolojisine göre, Başkurdup kelimesi aslında "baş (lider) kurt" (yani baş "baş" ve qort "kurt" anlamına geliyordu).
Tarihçi V. S. Yumatov (1847) orijinal anlamın l-ş kaymasına dayanarak "balcı, arıcı" olduğunu öne sürdü ki Başkurtların en önemli âdetlerinin birisi günümüzde de arıcılıktır.
Antropolog R. M. Yusupov, Başkurd'un aslında "kurt oğlu" veya "kahramanların soyundan", Eski Fars kökenli bir bileşik kelime olabileceğini düşünüyor.
Tarihçi ve arkeolog Mihail Artamonov, şimdilerde Başkurdistan denilen bölgede yaşayan İranlı bir İskit kabilesi olan Bušxk (ya da Bwsxk) adının yolsuzluk olduğunu öne sürüyor.

Şimdiki Başkurtlar ortalama olarak% 60 “Batı-Avrasya / Avrupa” genetik bileşenlerine ve yaklaşık% 40 “Sibirya / Doğu Asya” genetik bileşenlerine sahiptir. Başkurdular aslen göçebe pastoralistlerdi. 19. yüzyıl boyunca göçebe yaşam tarzlarından vazgeçtiler (Rus sömürgecilerinin baskısı altında) ve tarıma başladılar. Başkurdular, şimdiye dek Bušxk 'gibi Başkurdistan'da olan ve onlardan inebilecek olan İran kabilelerine bazı kültürel benzerliklere sahip olduğu düşünülmektedir. Mikhail Artamonov Başkurdelerin, ilk Binyıl CE'nin Türk göçleri sırasında kültürel olarak "Türkleşmiş" (dil değiştirme süreci dahil) olan İskit kabilesi Bušxk'ten geldiğini öne sürdü.
Avrasya Bozkırındaki Hint-İran halklarının soyu tükenmiş dallarına bağlantılar, 20. yüzyılın başlarından beri bilim adamları tarafından öne sürülürken, Rus dilbilimci Eugene Helimski, bu "soyu tükenmiş Hint-İran şubesinin" "Andronovo nüfusu" olarak görülmesi gerektiğini açıkladı. Başkurdistanlı bir bilgin olan Salavat Gallyamov - bir filolog Nikolai Dmitriev'e atıfta bulundu - Başkurdelerin ilk olarak Hint-Hint dili konuştuğu hipotezini destekleyen İran'ın Başkır sesbilgisi üzerindeki etkisinin üstlenilebileceğini gösteriyor.
Tüm paleontolojik ve antropolojik bulgular doğrultusunda Andronovo kültürü Başkurt halkının muhtemel kökeni olarak tahmin edilir. Andronovo Kültürü Ön-Türkler tarafından kurulduğuna dair bazı kanıtlar var. 1970′lere kadar yapılan, Avar Çağı ile ilgili arkeolojik kazılarda çıkarılan insan iskeletlerinde Germen, İslav, İranlı, Fin-Ugor gibi türlü tipler arasında Türk tipinin de (braki-sefal) dikkati çekecek ölçüde olduğu, hatta bazı buluntu yerlerinde, aslî Türk soy'unu temsil eden “Andronovo tipi”ne bile % 10-15 gibi, oldukça yüksek bir nispette rastlandığı tespit edilmiştir.
12. yüzyıla kadar eski Türk dinini koruyan Başkortlar, Altın-Orda egemenliğinde İslamiyeti kabul etmişler.

1552'de Kazan Hanlığı işgal edilince doğusundaki Başkurt boyları Rus devletine katılmayınca himayesi altına girmeye başlamışlardı. Rus hükûmdârları ile olan anlaşmaları hükûmet tarafından bozuldukça Başkurt İsyanları olarak tarihe geçen kalkınmaları olmuştur. 1735-1740 isyanı sırasındaki soykırım sonucunda ise Rus devletine tamamen katılmış oldular.
Bu siyasi değişimler esnasında çokça hristiyanlaştırma çabası olmuştur, ancak Başkurtların çoğusu dinlerine sadık kalmışlardır. Ta ki Kazan Tatarları, Çirmişler gibi halklar hristiyanlaştırmadan kaçmak için Başkurt topraklarına yerleşmişlerdir. Günümüzde Başkurdistan'da 1 milyondan fazla Kazan Tatarı, 100 binden fazla Çirmiş yaşamaktadır. Kaçamayanlar ise - özellikle Başkurtlar arasından - Yekaterinburg, Ufa gibi şehirlerde toplu idama mahkûm edilirlerdi. Bu şehitlerin arasında Kesenbike Bayras, Toygeldi Yolak ve başkaları vardır. 

1917 devriminden sonra, Rusya içinde ulusal bir federal cumhuriyet oluşturma gereği üzerine Zeki Velidi Togan ve başkaları siyasi kararlar veren Bütün Başkurt Kurultayı oluşturuyor.
Mart 1919'da, Rus Hükûmeti'nin Başkurdistan Hükûmeti ile yaptığı anlaşmalara dayanarak Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.

11 Ekim 1990'da Cumhuriyet Yüksek Kurulu, Devlet Egemenlik Beyanı'nı ilan etti. 31 Mart 1992 Başkurdistan, Rusya Federasyonu yetkilileri ile egemen cumhuriyetlerin otoriteleri arasında ve Rusya'nın yapısını belirleyen Başkurdistan Cumhuriyeti'nin Ek'i arasında yer alan ve yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda federal bir anlaşma imzaladı. Başkurdistan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında sözleşmeye dayalı ilişkiler.

Ana madde: Başkurtça 

Zeki Velidi Togan - Türk tarihçi, Türkolog, Başkurt devrimi ve bağımsızlık hareketi önderi.
Salavat Yolayev - ünlü Başkurtistan istiklal savaşcısı ve şairidir.
Zahir İsmailov - Sovyet besteci ve eğitim adamı.
Murtaza Rahimov - 1993-2010 yıllarında Başkurtistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı.
Celil Kiyikbayev - Sovyet Başkurt bilim adamı, Türkolog, filolog.
Hediye Devletşina - Sovyet Başkurt şair, yazar.

Uniform Türk Alfabesi
Japonya'daki Tatar ve Başkurt toplulukları
Başkurt mutfağı
Bandebika Kashane

Başkurtların Tarihi, Prof. Dr. Saadettin Gömeç [4]21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bağımsız Devletler Topluluğu'nun kurulmasına ilişkin anlaşma (resmi olarak) veya gayri resmi olarak Minsk Anlaşması ve en çok Beloveja Anlaşmaları olarak bilinen, Sovyetler Birliği'nin fiilen varlığını sona erdirdiğini ve onun yerine aynı Birlik Cumhuriyetleri tarafından oluşturulan bir örgüt olarak Bağımsız Devletler Topluluğu'nun kurulduğunu beyan eden anlaşmadır. Belgeler, 8 Aralık 1991'de Belarus'un Belovezhskaya Pushcha kentindeki Viskuli yakınlarındaki devlet daçasında, 1922 SSCB'nin Kuruluşuna İlişkin Anlaşma'yı imzalayan dört cumhuriyetten üçünün (feshedilmiş Transkafkasya SFSR hariç) liderleri tarafından imzalandı.
Belovezh Anlaşmaları metni bir giriş ve 14 maddeden oluşmaktadır. Estonya, Letonya ve Litvanya hariç tüm eski Sovyet cumhuriyetleri tarafından onaylanan Anlaşmanın taraflarının temel yükümlülükleri şunları içermektedir:

SSCB'nin varlığının, "devlet egemenliğinin karşılıklı tanınması ve saygı gösterilmesi temelinde, yasal olarak kurulmuş demokratik... bağımsız devletlerin kurulması" ile sona ermesi.
Bölgede "kendi kaderini tayin hakkını" ve "insan ve halkların haklarına ilişkin normları" tesis etmek.
"Taraflar, vatandaşlarına, uyruklarına veya diğer farklılıklarına bakılmaksızın eşit hak ve özgürlükleri garanti eder. Tarafların her biri, diğer Tarafların vatandaşlarına ve ayrıca kendi topraklarında ikamet eden vatansız kişilere, ulusal aidiyetlerine veya diğer farklılıklarına bakılmaksızın, insan haklarına ilişkin evrensel olarak tanınan uluslararası normlara uygun olarak medeni, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hak ve özgürlükleri garanti eder" (Madde 2).
"Taraflar, topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların ve ortaya çıkan benzersiz etno-kültürel bölgelerin kendilerine özgü etnik, kültürel, dilsel ve dini özelliklerinin ifade edilmesini, korunmasını ve geliştirilmesini kolaylaştırmak arzusuyla, bunlara koruma sağlayacaklardır" (Madde 3).
"Adil işbirliği" (Madde 4).
"Toprak bütünlüğü" ile birlikte "vatandaşların hareket özgürlüğü" (Madde 5).
Madde 6'nın metnine göre Rusya, Ukrayna ve Belarus "ortak askeri ve stratejik alan" ve "birleşik silahlı kuvvetler" oluşturmaktadır.
Anlaşmanın 8 Aralık 1991'de imzalanmasının hemen ardından Rusya Devlet Başkanı Yeltsin, ABD Başkanı George H.W. Bush'u arayarak Anlaşmanın 6. Maddesini özellikle okudu. "Öncelikle, SSCB Savunma Bakanı Şapoşnikov ile görüştüm. Anlaşmanın 6. Maddesini okumak istiyorum. Nitekim Şapoşnikov da görüşümüzü tamamen kabul etti ve destekledi. Şu anda 6. Maddeyi okuyorum." ... "Sayın Başkan, lütfen bir sonraki paragrafı dikkatlice okuyun (ve tercümanın bunu doğru bir şekilde çevirmesini rica ediyorum)." ... "Sevgili George, bitirdim. Bu son derece, son derece önemli. Aramızdaki gelenek gereği, sizi aramak için on dakika bile bekleyemedim."

Belgenin giriş bölümünde, "uluslararası hukukun bir öznesi ve jeopolitik bir gerçeklik olarak SSCB'nin varlığı sona ermektedir" ifadesi yer alıyordu. Ayrıca, diğer cumhuriyetleri de üç kurucu üyeye katılmaya davet ediyordu. 12 cumhuriyetten üçünün liderlerinin tüm Birliği feshetme yetkisi konusunda bazı anlaşmazlıklar yaşansa da, 1977 Sovyet Anayasası'nın 72. maddesi uyarınca, her bir birlik cumhuriyeti Birlikten serbestçe ayrılma hakkına sahipti. 1990'dan beri, cumhuriyetlerin Birlikten ayrılma prosedürü özel bir yasayla düzenleniyordu.
Beloveja Anlaşmaları'nın, yalnızca üç cumhuriyetin onayıyla Sovyetler Birliği'ni feshetmek için tek başına yeterli olup olmadığı sorusu, 21 Aralık 1991'de, kalan 12 Sovyet cumhuriyetinden 11'inin (Gürcistan hariç) temsilcilerinin, hem Sovyetler Birliği'nin sonunu hem de BDT'nin kuruluşunu yineleyen Alma-Ata Protokolü'nü imzalamasıyla çözüldü. Cumhuriyetlerden 11'inin Sovyetler Birliği'nin artık var olmadığı konusunda hemfikir olduğu göz önüne alındığında, federal bir devlet olarak etkin bir şekilde devam etmesi için gereken üye cumhuriyetlerin çoğunluğu artık mevcut değildi. Alma-Ata'yı imzalayanlar ayrıca Gorbaçov'un Sovyetler Birliği başkanlığından istifasını geçici olarak kabul etmiş ve Birliğin yok olmasıyla sonuçlanacak diğer bazı pratik önlemler üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Gorbaçov, BDT'nin gerçek olduğunu öğrenir öğrenmez istifa edeceğini belirtti. Üç gün sonra Yeltsin ile yaptığı gizli bir toplantıda Sovyetler Birliği'nin dağılması emrivakisini kabul etti.
Gorbaçov, Moskova dışındaki olayları etkileme yeteneğini çoktan kaybetmiş olsa da, Sovyet federal hükümeti dört gün daha varlığını sürdürdü ve Gorbaçov, Kremlin üzerindeki kontrolünü sürdürdü. Bu durum, Gorbaçov'un 25 Aralık 1991'in erken saatlerinde istifa edip Kremlin'in kontrolünü ve makamının kalan yetkilerini Rusya Devlet Başkanı Yeltsin'in makamına devretmesiyle sona erdi. Kısa süre sonra, Sovyetler Birliği bayrağı Kremlin Senatosu'ndan son kez indirildi ve yerine Rusya bayrağı çekildi. Aynı günün ilerleyen saatlerinde, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George HW Bush, Soğuk Savaş'ın sona ermesini ve Sovyetler Birliği'nin eski devletlerinin bağımsızlığını tanımak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ulusal televizyonda kısa bir konuşma yaptı. Ayrıca 25 Aralık 1991'de, artık Sovyetler Birliği'nin olmadığını, kendi başına egemen bir devlet haline gelen Rusya SFSC, adını "Rusya Federasyonu" veya "Rusya" olarak değiştiren bir yasa kabul edildi.
Gorbaçov'un konuşması ve Sovyet bayrağının Rus bayrağıyla değiştirilmesi tüm dünyada yankı buldu ve Sovyetler Birliği'nin fiili sonunu getirdi. Ancak, dağılma sürecindeki son yasal adım, bir gün sonra, SSCB Yüksek Sovyeti'nin üst kanadı olan Milliyetler Sovyeti'nin Birliğin dağıldığını kabul edip hem kendisini hem de Birliği yok saymasıyla geldi. Alt kanat olan Birlik Sovyeti, Rusya'nın her iki meclisteki milletvekillerini geri çağırdığı 12 Aralık'tan bu yana toplanmamıştı.
Alma-Ata Zirvesi, 21 Aralık 1991'de Rusya'nın Birleşmiş Milletler üyeliği açısından Sovyetler Birliği'nin halefi devlet olarak tanınması talebini destekleyen bir bildiri yayınladı. 25 Aralık 1991'de Rusya Devlet Başkanı Yeltsin, BM Genel Sekreteri Javier Pérez de Cuéllar'a Sovyetler Birliği'nin dağıldığını ve halefi devlet olarak Rusya'nın Birleşmiş Milletler üyeliğini sürdüreceğini bildirdi. Belge, Sovyetler Birliği temsilcilerinin Rusya'nın temsilcisi olarak yetkilerini teyit etti ve tüm kayıt ve girdilerde "Sovyetler Birliği" adının "Rusya Federasyonu" olarak değiştirilmesini talep etti. Bu, Rusya'nın Sovyetler Birliği'nin daimi Güvenlik Konseyi koltuğunu korumasına olanak sağlamak için tasarlanmış bir hamleydi. Genel Sekreter talebi iletti ve herhangi bir Üye Devletten itiraz gelmeyince Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği'nin BM koltuğunu aldı. 31 Ocak 1992'de, Rusya Federasyonu Başkanı Yeltsin, Rusya'yı temsilen bir Güvenlik Konseyi toplantısına bizzat katıldı. Bu, Rusya'nın Sovyetler Birliği'ne verilen daimi Güvenlik Konseyi koltuğunu işgal ettiği ilk Güvenlik Konseyi toplantısıydı.

Almatı Zirvesi
Sovyetler Birliği Kuruluş Antlaşması

Berlin Muharebesi, Sovyetler Birliği'nin II. Dünya Savaşı sonlarında düzenlediği genel taarruzlardan biri olan Berlin Stratejik Taarruz Harekâtı sonunda gerçekleşen muharebedir. Avrupa Cephesi'ndeki son genel taarruz olmamakla birlikte, Almanya'nın kayıtsız şartsız teslimiyle sonuçlandığı için savaşı bitiren muharebe olarak kabul edilmektedir. Berlin Harekâtı, sadece Berlin'i almak için girişilen bir harekât değildi. Esas olarak üç Sovyet cephesi kuvvetlerinin, hâlen Alman kontrolünde olan Elbe Nehri'nin doğusundaki Alman topraklarının işgalini amaçlıyordu. Elbe, Alman topraklarını kuzeyden güneye kabaca ikiye bölmektedir. Berlin Muharebesi ise, kentin Kızıl Ordu birliklerince ele geçirilmesi içindi, çatışmalar kent sınırları içinde gerçekleşti ve Avrupa cephelerinde savaşın sonunu getirdi.
Berlin Muharebesi'nin sonucu, Berlin Harekâtı'nın ilk aşamalarında, Alman başkentinin dışında belirlenmişti. Sovyet birlikleri kenti kuşatmaya çalışırken Alman kuvvetleri de bunu engellemek için mücadele etti ve sonunda bu birlikler kentin dışında ya imha oldular ya da silah bırakmak zorunda kaldılar. Bu mücadeleler kentin kaderini belirledi ve Berlin'de çok sert çatışmalar yaşandı. Kızıl Ordu birlikleri kent merkezine sokak sokak çatışarak ilerlediler.
Kızıl Ordu, 16 Ocak 1945 tarihinde başlayan Vistül-Oder Taarruzu ile Alman cephesini yarmıştı ve Kızıl Ordu birlikleri günde 30 – 40 km.lik bir hızla batı yönünde ilerlemeye başladılar. Doğu Prusya, Aşağı Silezya, Doğu Pomeranya ve Yukarı Silezya topraklarını geçen Sovyet birlikleri, Oder Nehri üzerinde Berlin'in 60 km. doğusuna düşen Küstrin yakınlarındaki Oder köprübaşında geçici olarak durdular. Ardından Berlin'e yönelen genel taarruz boyunca iki Sovyet cephesine bağlı kuvvetler Berlin'e doğudan ve güneyden ilerlemişlerdi. Bir üçüncü Sovyet cephesi ise Berlin'in kuzey kesiminde mevzi almış olan Alman kuvvetlerini bu kesimde yenilgiye uğrattı.
Berlin'in dışındaki ön savunma hazırlıklarına 20 Mart'ta başlanıldı. O tarihte, Vistül Ordular Grubu Komutanlığını yeni üstlenmiş olan General Gotthard Heinrici, esas Sovyet taarruzunun, cephe haritalarında da açıkça görüldüğü gibi Oder Nehri üzerindeki köprübaşından yapılacağını düşünmekteydi. Bu düşünceyle, Berlin'in 90 km. doğusunda bulunan Seelow Tepeleri'nde savunma tertibatı almıştır. Berlin'deki esas muharebe başlamadan önce Sovyet kuvvetleri, bu mevzilere taarruz ederek Seelow Tepeleri Muharebesi ve Halbe Muharebesi'yle Berlin'in kuşatılmasını tamamladılar. Mareşal İvan Konev'in 1. Ukrayna Cephesi kuvvetleri, Alman Merkez Ordular Grubu'nun son birliklerini de kuzeye sürerken Mareşal Jukov'un 1. Belarus Cephesi topçusu, 20 Nisan'da Berlin merkezini ateş altına almaya başladı. Alman savunmasının büyük kısmı, General Helmuth Weidling komutası altındaki, yıpranmış, kötü donanımlı, kötü organize olmuş Wehmacht ve Waffen-SS tümenleri ile Yurt Muhafızları ve Hitler Gençliği unsurlarından oluşan birliklerdir. Birkaç gün içinde Kızıl Ordu birlikleri kent içinde hızla ilerleyerek kent merkezine ulaştılar ve şiddetli çatışmaların ardından Reichstag'ı 30 Nisan'da düşürdüler.
Savaş bitmeden, 30 Nisan 1945 tarihinde önce Hitler ve bazı yandaşları intihar etti. Kentteki çatışmalar 2 Mayıs 1945 gününe kadar devam etmiştir. Bu tarihte Berlin Savunma Sahası Komutanı General Helmuth Weidling, Sovyet 8. Muhafız Ordusu Komutanı General Vasili Çuykov'a teslim oldu. General Çuykov, Mareşal Georgi Jukov'un 1. Belarus Cephesi komutanlarındandır. Ancak çatışmalar kentin kuzeybatısında ve güneybatısında 8 Mayıs'a kadar devam etti. Bu çatışmalar daha çok, Sovyet kuvvetlerine teslim olmaktansa Amerikan ve İngiliz kuvvetlerine teslim olmak uğruna sürdürülmüştür.

Berlin, 1806'dan beri yabancı bir işgalci tarafından ele geçirilmemişti.

Batı Cephesi'nde Müttefik kuvvetler, 1944 Eylül'ünde Alman sınırına ulaşmıştı fakat Market Garden Harekâtı'nın devamındaki başarısızlık ve Batı Cephesi'nde girilen açmaz, kısa bir süre de olsa inisiyatifin Alman kuvvetlerinin eline geçmesine yol açtı. Kasım'da Hitler, atılgan ama sonuçta başarısız olan bir taarruz başlattı; Bulge Muharebesi. 1945 Mart'ında Müttefik kuvvetler, başarılı bir atılımla Ren Nehrini geçti. General Eisenhower'in orduları, Berlin'e ilerlerken son derece inatçı bir direnmeyle karşılaştılar. Nisan ayı başlarında bulundukları hattan Berlin'e hâlen 200 km. mesafe vardı. Nisan ayı ortalarında General Eisenhower, Elbe ve Mulde nehirlerine ulaşıldığında ileri hareketi durdurmaları için tüm ordulara emir verdi. Hatta bazı birliklere geri çekilme emri verildi. Böylece, savaş bundan sonra üç haftadan fazla sürse de ileri unsurlar hareketsiz kaldı. Daha sonra, Birleşik Devletler 1. ve 9. Orduları, Çekoslovakya'nın batısında Leipzig - Magdeburg hattını tutarken, General Eisenhower üç müttefik cephe ordusuna (1. Fransız Ordusu, 3. ve 7. Birleşik Devletler Ordusu), Almanya ve Avusturya'nın güneydoğusu yönünde ilerleme emri vermiştir. İtalya'nın kuzeyinden ilerleyen İngiliz 8. Ordusu, Slovenya sınırını geçerek buradaki Wehrmacht unsurlarını yenilgiye uğrattı. İngiliz ordusunun bu ileri hareketi daha sonra Yugoslav kuvvetleriyle bazı sürtüşmelere yol açmıştır.
Müttefik Devletler Üst Komutanlığı'nın Berlin üzerine yürümek yönünde bir planı yoktu. Birleşik Devletler Generali Eisenhower, artık Berlin yönünde ileri harekât konusuyla ilgili değildir. General Eisenhower'in böylesi bir harekâtın getireceği kayıpları göze almadığı ileri sürülmektedir. Sonuçta Berlin, Sovyetler Birliği'nin etki alanına bırakılmıştır. General Eisenhower, hem Müttefik hem de Sovyet ordularının kente birlikte girmesi durumunda iki tarafın da dost ateşi yiyeceğini düşünüyordu. Aslında İngiltere Başbakanı Winston Churchill General Eisenhower'e, Mareşal Bernard Montgomery komutasındaki İngiliz 21. Ordular Grubu'nun kenti almak üzere Berlin yönünde ilerlemeye devam etmesi konusunda baskı yapmaktaydı. Hatta, Churchill ile General Patton, Mareşal Montgomery'nin birliklerine, Berlin'e üç günlük mesafe kaldığında kente taarruz için emir vermesi yönünde anlaşmışlardı. Mareşal Montgomery anılarında başlarda General Eisenhower'le, Berlin'in ana hedef olduğu konusunda fikirbirliği içinde olduklarını belirtmektedir. Ana hedefin Berlin olarak belirlenmesi Montgomery'ye göre savaş sonrasında Batılı Müttefiklerini "barışı kazanmaları" için gereken politik zemini oluşturacaktı. Ancak daha sonra General Eisenhower'in ana hedef konusunda yaklaşımını değiştirdiğini yazmaktadır. Artık General Eisenhower, ana hedefin Batı'daki Alman kuvvetlerinin imha edilmesi ve stratejik hedeflerin tahribi olduğunu düşünmektedir.
General Eisenhower'ın, Churchill'in ya da General Patton'un düşünceleri bir yana, ABD Başkanı Roosevelt'le Stalin, Elbe'nin doğusunun Sovyet harekât sahasına bırakılması konusunda zaten anlaşmışlardı. Stalin'in Berlin'e yönelten önemli bir neden, Alman Kayzer Wilhelm Enstitüsü'nde yürütülen Alman nükleer araştırma projesine, Amerikalılardan önce ulaşmak, bu programı ele geçirmek isteği olduğu düşünülmektedir. Sonuçta müttefik orduları, Elbe'nin batı kıyılarına kadar olan Alman topraklarını işgal edeceklerdi. Amerikan 1. ve 9. ordularının ileri unsurları, 11 Nisan 1945 tarihinde Elbe'ye ulaşmıştır. Ancak, Amerikan 2. Zırhlı Tümen'i saat 20:00'de Elbe kıyılarına ulaşmıştı ve Alman direnmesi nedeniyle bu tarihte herhangi bir geçiş elde edilemedi. Ertesi gün Schönebeck köprüsüne taarruz edildiyse da Alman savunması köprüyü atmıştır. Amerikan 83. Piyade Tümeni, 13 Eylül'de Darby yakınlarındaki köprüyü ele geçirmeyi başardı. Müttefik kuvvetlerin bulundukları ve ileri hareketi durdurdukları bu nokta, Berlin'e yaklaşık 100 km'dir.
Batılı Müttefiklerin savaşa 1945 yılındaki esas katkısı, yıl boyunca Berlin'e yönelik stratejik bombardıman şeklinde olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Hava Kuvvetleri 1945 yılı boyunca Berlin'e çok büyük çapta gündüz hava akınları düzenlemeye başlamıştı. Art arda 36 gece boyunca da RAF'a bağlı Mosquito'lar Alman başkentini bombaladı. Sovyet kuvvetlerinin kente girdiği 20 - 21 Nisan 1945 gecesi İngiliz hava akınları kesilmiştir.
Alman kuvvetlerinin 14 Aralık 1944 tarihinde başlattığı Ardenler Taarruzu ardından Hitler, Batılı Müttefik kuvvetlerin taarruzlarına uzunca bir süre ara vereceklerini düşünmekteydi. Bu yüzden Wehrmacht kuvvetlerinin büyük bir kısmını Doğu Cephesi'ne kaydırdı. Sadece personel olarak değil, silah ve teçhizat olarak da ağırlık bu cepheye verildi. Onarımı tamamlanan ya da fabrikalardan teslim edilen hemen hemen tüm silah ve teçhizat, doğrudan Doğu Cephesi'ne gönderildi. Kuşkusuz bu durum, Kızıl Ordu'nun işini bir parça güçleştirmiştir. Öte yandan 7 Mart'ta Amerikan kuvvetleri Ludendorff Köprüsü'nü ele geçirdiklerinde Wehrmacht'ın elinde bu kesime gönderecek onarımda olan çok az sayıda tank dışında neredeyse hiç silah yoktu. General Patton'un kuvvetleri Ren'in batı kesimindeki Alman birliklerini 21 Mart'ta imha etmekte zorlanmadı ve ertesi gece Ren'i geçerken, hemen hemen hiçbir direnmeyle karşılaşmadı. Öyle ki Ren'in doğusundaki ilerlemede Müttefik kuvvetler açısından en büyük engel, ana ulaşım hatlarında uçakların ve topların bombardımanının yol açtığı yıkım ve enkazdı.
Müttefik kuvvetlerce Ren'in aşılmasına Hitler'in gösterdiği tepki, çığırından çıkmış bir yıkıcılığa yönelmiştir, Alman topraklarındaki tüm altyapı tesislerinin imhasını emretti. Her ne kadar Silahlanma Bakanı Albert Speer karşı çıktıysa da emrin geri alınmasını sağlayamadı ama General Guderian ile işbirliği halinde emrin uygulanmasını büyük ölçüde sabote etmeyi başardı.

Kızıl Ordu'nun Vistül-Oder Taarruzu, 12 Ocak 1945 tarihinde Narev Nehri ve Varşova üzerinden başladı. Harekâtın bir hafta önceye alınması, Churchill'in isteğine "bir karşılık olmak üzere" Stalin tarafından kararlaştırılmıştı. Churchill, Alman kuvvetlerince Batı Cephesi'nde başlatılan Ardenler Taarruzu'nun beklenmedik başarısı karşısında, Kızıl Ordu'nun bir genel taarruza geçmesi için ısrar etmişti. Vistül-Oder Taarruzu ile dört Sovyet cephesine bağlı kuvvetlerin üç gün i

Besarabya (Gagavuzca: Besarabiya; Rumence: Basarabia; Rusça: Бессарабия, Bessarabiya; Ukraynaca: Бессара́бія, Bessarabiya; Bulgarca: Бесарабия, Besarabiya), Prut ve Dinyester nehirlerinin arasında yer alan ve günümüzde Moldova'nın yer aldığı tarihî bölgedir. Terim aynı zamanda Ukrayna'nın Bucak bölgesini de kapsayabilir.

Besarabya terimi bölgeyi yöneten Eflaklı Basarab ailesinden gelir. Bu terimi ilk kullananlar 15. yüzyılda Eflak ve Boğdan'ı ele geçirmiş olan Osmanlılardı. Besarabya Osmanlılar zamanında Boğdan Prensliğinin bir parçasıydı. 1812 yılında Rusya bu bölgeyi egemenliğinin altına alınca Besarabya adını kullanmaya başladı. Besarabya 1918 yılında Rusya'dan ayrılarak Romanya'ya katıldı. Fakat 1945 yılında SSCB Besarabya'yı tekrar ele geçirdi ve Moldova SSC haline getirdi. 1991 yılında Moldova Cumhuriyeti SSCB'den bağımsızlığını kazandı.

Bölge tarihi olarak birçok farklı halka ev sahipliği yapmıştır. Bölgede yaşayan halklardan bazıları; Rumenler, Moldovlar, Ukraynalılar, Ruslar, Gagavuz Türkleri, Bulgarlar, Yahudiler, Almanlar, Tatarlar, Ermeniler ve Yunanlar.

Romanya
Moldova
Eflak
Boğdan
Erdel

Beslan Katliamı (aynı zamanda Beslan okulu rehine krizi veya Beslan okul kuşatması olarak da anılır), 1 Eylül 2004'te başlayan, üç gün süren, Çeçen ayrılıkçılar tarafından 777'si çocuk olmak üzere 1.100'den fazla kişinin rehin alındığı ve Rus güvenlik güçlerinin olaya müdahale etmesiyle yaşanan çatışmalarda 331 veya 334 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırı.
Kriz, bir grup silahlı Çeçen ayrılıkçının 1 Eylül 2004'te Kuzey Osetya'nın (Rusya Federasyonu'nun Kuzey Kafkasya bölgesindeki özerk bir cumhuriyet) Beslan kasabasındaki Bir Numaralı Okul'a (BNO) girmesiyle başladı. Rehineciler, Rusya'nın Çeçenya'dan çıkmasını ve Çeçenya'nın bağımsızlığını tanımasını talep eden Çeçen savaş lideri Şamil Basayev tarafından gönderilen İslamcı Riyad-us Saliheen üyeleriydi. Kuşatmanın üçüncü gününde Rus güvenlik güçleri binaya tanklar, yüksek patlayıcı gücüne sahip roketler ve diğer ağır silahlarla baskın düzenledi. Baskın sonrası çıkan çatışma sonucu Çeçen militanlar hariç 186'sı çocuk olmak üzere 334 kişi öldü.
Olay, Rusya'da güvenlik ve siyaset açısından yankı uyandırdı ve Kremlin'in gücünü pekiştiren ve Rusya Devlet Başkanı'nın yetkilerini güçlendiren bir dizi federal hükûmet reformuna zemin hazırladı. 2016 itibarıyla, saldırganların kaçının kuşatmaya dahil olduğu, hazırlıklarının niteliği ve militan grubun bir bölümünün kaçıp kaçmadığı gibi sorular halen cevap bulamamıştır. Rus medyasında yer alan dezenformasyon ve sansür iddiaları, Beslan'da bulunan gazetecilerin kriz hakkında özgürce haber yapıp yapmadıkları, Rus hükûmetinin olay esnasında Çeçen militanlarla yaptığı müzakerelerin niteliği ile içeriği ve rehine krizinde Rus güvenlik güçlerinin aşırı güç kullandığı algısı; başta çocuklarını kaybeden aileler olmak üzere insanların Rus hükûmetini kriz yönetiminde başarısız olmakla suçlamasına sebebiyet verdi.

Bir No'lu Okul, Rusya'nın Kafkasya'sındaki Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti'nde yaklaşık 35.000 nüfuslu Beslan kasabasındaki yedi okuldan biriydi. İlçe polis merkezinin yanında bulunan okulda yaklaşık 60 öğretmen ve 800'den fazla öğrenci bulunuyordu. Rehinelerin çoğunun 52 saat tutulduğu spor salonu, 10 metre genişliğinde ve 25 metre uzunluğunda yeni bir ek binaydı. Tamirci kılığına giren saldırganların, 2004 yılının Temmuz ayında okulda silah ve patlayıcıları gizlediklerine dair raporlar ortaya çıktı, ancak bu, yetkililer tarafından daha sonra reddedildi. Yine de, birkaç tanık, saldırganları kaçıranların silahları okulda saklanan zulalardan çıkarmasına yardım etmek için orada bulunduğunu ifade etti. Spor salonunun çatısına önceden bir "keskin nişancı yuvası" kurulduğu iddia edildi.

Okula saldırı, "İlk Zil" veya Bilgi Günü olarak anılan, Rus okul yılının geleneksel başlangıcı olan 1 Eylül 2004'te gerçekleşti. O gün çocuklar, ebeveynleri ve diğer akrabaları eşliğinde okullarının ev sahipliğinde düzenlenen törenlere katılırlardı. Bilgi Günü şenlikleri nedeniyle, okullardaki insan sayısı normal bir okul gününe göre oldukça yüksekti. Sabahın erken saatlerinde, birkaç düzine ağır silahlı saldırgandan oluşan bir grup, komşu İnguşetya'daki Psedah köyü yakınlarında, Kuzey Osetya'nın doğusunda ve savaştan zarar gören Çeçenistan'nın batısında bulunan bir orman kampından yola çıktı. Saldırganlar yeşil askerî kamuflaj ve siyah yünden maskeler takıyorlardı ve bazıları patlayıcı kemerler ve patlayıcı iç çamaşırları da giymişti. Beslan yolunda, Kuzey Osetya köyü Hurikau yakınlarındaki bir köy yolunda, İnguş polis memuru Binbaşı Sultan Gurazhev'i yakaladılar. Teröristler Beslan'a ulaşıp okul bahçesine girdikten sonra Gurazhev araçta bırakıldı; uğradığı saldırıyı ve saldırganların eylemlerini kendilerine iletmek için bölge emniyet müdürlüğüne gitti, görev tabancası ve rozetinin saldırganlar tarafından alındığını iletti.
Yerel saatle 09.11'de saldırganlar bir GAZelle polis minibüsü ve bir GAZ-66 askeri kamyonla Beslan'a geldi. Pek çok tanık ve bağımsız uzman, aslında iki grup saldırganın olduğunu ve ikinci grubun kamyonla geldiği sırada birinci grubun zaten okulda olduğunu iddia etmektedir. İlk başta, okuldaki insanlardan bazıları, saldırganların Rus özel kuvvetlerinin bir güvenlik tatbikatı yaptığını zannetti. Ancak saldırganlar kısa süre sonra havaya ateş etmeye ve okul alanındaki herkesi binaya doğru girmeye zorladı. İlk kaos sırasında, 50'ye yakın insan kaçmayı başardı ve yetkililere yaşananları iletti. Bir dizi insan da kazan dairesinde saklanmayı başardı. Polise ve silahlı bir yerel sivile karşı gerçekleşen ve bir saldırganın öldürüldüğü ve ikisinin yaralandığı bildirilen bir silahlı çatışmanın ardından saldırganlar okul binasını ele geçirdi. Bu çatışmadan kaynaklanan ölü sayısı iki ila sekiz kişi arasında değişirken, bir düzineden fazla kişi yaralandı.
Saldırganlar yaklaşık 1.100 kişiyi rehin aldı. Rehinelerin sayısı başlangıçta hükûmet tarafından 200-400 olarak açıklandı; daha sonra bilinmeyen bir nedenle tam olarak 354 olarak açıklandı. 2005 yılında sayıları 1.128 olarak açıklandı. Saldırganlar, rehinelerini okulun spor salonuna götürdüler ve ölüm tehdidi altında rehinelerin tüm cep telefonlarına el koydular ve herkesin Rusça ve sadece kendisiyle konuşulduğunda konuşmasını emretti. Ruslan Betrozov adında bir baba insanları sakinleştirmek ve yerel dil Osetçe kuralları tekrarlamak için ayağa kalkınca, bir silahlı adam ona yaklaştı, Betrozov'a işini bitirip bitirmediğini sordu ve sonra onu başından vurdu. Diz çökmeyi reddeden Vadim Bolloyev adlı başka bir baba da bir saldırgan tarafından vuruldu ve kan kaybından öldü. Cesetleri spor salonundan çıkarılırken, arkasında rehineciler tarafından çekilen bir videoda daha sonra görülebilen bir kan izi bıraktı.
Saldırganlar, rehineleri spor salonunda topladıktan sonra, erkek öğretmenler, okul çalışanları ve babalar arasında en güçlü yetişkinler olduğunu düşündükleri 15-20 kişiyi seçti ve onları ikinci kattaki kafeteryanın yanındaki koridora götürdü. Çok geçmeden ölümcül bir patlama meydana geldi. Kadın bombacılardan birinin üzerindeki patlayıcı kemer patladı, başka bir kadın bombacıyı (ikinci kadının kurşun yarasından öldüğü de iddia edildi) ve seçilmiş rehinelerden birkaçını öldürdü ve bir erkek saldırganı ölümcül şekilde yaraladı. Hayatta kalan rehinenin aktardıklarına göre, patlama aslında "Polkovnik" (grup lideri) tarafından tetiklendi; çocuk rehineler konusunda açıkça anlaşmayanları öldürmek ve diğer olası muhalifleri sindirmek için bombayı uzaktan kumanda ile patlattı. Bu gruptan hala hayatta olan rehinelere daha sonra başka bir silahlı saldırgan tarafından yere yatmaları ve otomatik tüfekle öldürülmeleri emredildi; rehinelerden biri hariç hepsi öldürüldü. FC Alanya ekibinin kameramanı Karen Mdinaradze, patlamadan ve silahlı saldırıdan sağ olarak kurtuldu; hala hayatta olduğu fark edildiğinde, bilincini kaybettiği spor salonuna dönmesine izin verildi. Saldırganlar daha sonra diğer rehineleri cesetleri binanın dışına çıkarmaya ve yerdeki kanı yıkamaya zorladı. Bu rehinelerden biri olan Aslan Kudzayev pencereden atlayarak kaçtı; yetkililer onu kısa bir süre saldırganlardan olduğu şüphelenilen bir kişi olarak gözaltına aldı.

Kısa süre sonra okulun çevresinde Rus polisi (militsiya), İç Birlikler, Rus Ordusu kuvvetleri, Spetsnaz ((FSB) Rus Federal Güvenlik Servisi'nin seçkin Alfa ve Vympel birimleri dahil) ve Rusya İçişleri Bakanlığı (MVD) birimleri OMON özel biriminden oluşan bir güvenlik kordonu kuruldu. Okulun spor salonuna bakan üç apartman tahliye edildi ve özel kuvvetler bu binalara yerleştirildi. Oluşturdukları çember, saldırganların el bombası fırlatıcılarının menzili içinde, okulun 225 metrelik çemberi içindeydi. Herhangi bir yangın söndürme ekipmanı yerinde değildi ve 2002'deki Moskova tiyatro rehine krizini deneyimlerine rağmen, hazırda sadece birkaç ambulans vardı. Kriz, Oset gönüllü milislerinin (opolchentsy) ve akrabaların arasındaki silahlı sivillerin olay yerinde toplanması sonucunda, toplamı belki de 5.000'i aşan kalabalıkla birlikte daha da kötüleşti.
Saldırganlar spor salonunu ve binanın geri kalanını el yapımı patlayıcı cihazlarla (IED'ler) doldurdular ve tel tuzaklarla çevrelediler. Kurtarma girişimlerini caydırmak için başka bir girişim olarak, kendi üyelerinden polis tarafından öldürülen her bir arkadaşları için 50 rehineyi öldürmekle, yaralanan her silahlı arkadaşları için 20 rehineyi öldürmekle tehdit ettiler. Ayrıca hükûmet güçleri saldırırsa okulu havaya uçurmakla tehdit ettiler. Saldırganlar, 2002 Moskova rehine krizinde olduğu gibi bir gaz saldırısından etkilenmemek için hızla okulun camlarını kırdılar. Saldırganlar, Kuzey Osetya Devlet Başkanı Aleksandr Dzasohov onlarla müzakere etmek için gelene kadar rehinelerin yeme ve içmesini engellediler (buna "açlık grevi" adını verdiler, kendilerinin de buna katıldıklarını söylediler). Ancak FSB, kendi kriz merkezini kurdu, buraya Dzasohov'un gelmesine izin vermedi ve okula gitmeye çalışırsa onu tutuklamakla tehdit etti.
Rus hükûmeti, rehineleri kurtarmak için güç kullanmayacağını açıkladı ve ilk ve ikinci günlerde, rehinecilerin adını belirterek istedikleri bildirilen bir çocuk doktoru olan Leonid Roshal liderliğinde barışçıl bir çözüm için görüşmeler yapıldı. Roshal, 2002 Moskova kuşatmasında çocukların serbest bırakılmasının müzakerelerine yardımcı olmuş, tiyatroya saldırmaya hazırlanan Rus güvenlik servislerine de tavsiyelerde bulunmuştu ve sonucunda Rusya Kahramanı ödülünü almıştı. Ancak mahkemedeki bir tanık ifadesi, Rus müzakerecilerin Roshal'ı bir Rus güvenlik yetkilisi olan Vladimir Rushailo ile karıştırdığını ortaya koymaktadır. Savelyev'in raporuna göre, FSB'nin kurduğu gizli ("katı") karargah saldırıyı hazırlarken, resmi ("sivil") karargah da duruma barışçıl bir çözüm arıyordu. Savelyev, birçok yönden, "sivillerin" eylemlerini, özellikle de saldırganlarla müzakere girişimlerini kısıtladığını yazdı.
Rusya'nın talebi üzerine, 1 Eylül akşamı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde özel bir toplantı yapıldı ve konsey üyeleri "terör saldırısının tüm rehinelerinin derhal ve koşulsuz serbest bırakılmasını" talep 

Beyaz hareket (Белое движение / Beloye dvijeniye), bilinen adıyla Beyaz Ordu (Белая Армия / Belaya Armiya) ya da Beyaz Muhafız Birlikleri (Белая Гвардия / Belaya Gvardiya) ve mensup olanların ismiyle Beyazlar (Белые / Belıye) veya Beyaz Muhafızlar (Белогвардейцы / Belogvardeysı) Rusya'nın askeri kuvvetlerinin bir bölümünü oluşturur. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Bolşeviklere karşı saldırıya geçmişler ve Rus iç savaşını başlatmışlardır. Bu dönem boyunca gerçekleşen Beyaz Terör'ün sorumlularıdır.

Beyaz unvanının birçok yorumu vardır. İlk olarak, Kızıllar'ın; yani devrimci, Sovyet'lerin ve Komünizm'in destekçisi, Kızıl Ordu'nun zıttıdır. İkincisi, kelime olarak "beyaz"ın monarşik çağrışımları vardır. Tarihte birleşik Rusya'nın ilk kralı Ivan III, o dönemde "Albus Rex" yani "beyaz kral" adıyla çağrılırdı.
Tek parça bir "Beyaz Ordu" var olmadı; merkezi koordinasyon eksikliği çekti, Beyaz muhafızlar hiçbir zaman gevşek karşı-devrim konfederasyonunun kuvvetleri olmanın ötesine geçemedi. Kendilerini anti-Bolşevik Rusya vatanseverleri olarak adlandırmalarına rağmen, çoğu Beyaz Ordu komutanlarının kesin bir ideolojik görüşü yoktu. Beyaz Ordu liderleri arasında, ne General Kornilov ne de General Denikin monarşizm taraftarıydılar. Diğer yanda, General Vrangel'in monarşizm sempatisi vardı, fakat, konuyu açtığında anlaşıldı ki, demokratik olarak seçilmiş anti-Bolşevik bir Rus hükûmeti emrinde de çalışmaya istekliydi. Hiçbir olayda, birçok komutanı monarşik fikirlere tutunsa da, bazen gerçekleştirilse de genellemek doğru olmaz, Beyaz Ordu monarşik bir ordu değildi. Şöyle söylenebilir ki, Beyaz Ordu genel hatlarıyla; tek parça, birleşik, çok uluslu Rusya'ya inanmıştı. (Eski Rus İmparatorluğu üzerinde ulus devletler oluşturmak isteyen ayrılıkçıların karşıtı oldular.)

Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Beyaz Rusya anlamına gelen Belaya Russia kökenli "Belarus" olarak da bilinir.) 1917 Ekim Devrimi ile kurulan Sovyetler Birliği'ni oluşturan 15 cumhuriyetten biridir. 30 Aralık 1922'de imzalanan Sovyetler Birliği kuruluş anlaşmasını imzalayan devletlerden biridir.
Sovyetler Birliği'nin en batısında yer alan Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti nüfus açısından Sovyetler Birliği'nin beşinci büyük cumhuriyetiydi ve tıpkı Ukrayna SSC gibi Birleşmiş Milletler'de temsilciye sahipti. Beyaz Rusya'nın güney sınırını sık ormanlar ve Pripet bataklıkları oluşturur. Kuzeyde, bir dizi buzul sırt yükseltiyi artırırken, toprak daha kuru hale gelir; bu arada aynı yörede Dvina'nın batı kolu, Baltık'a açılan tarihsel bir su yolu işlevi görür. Polonya sınırında, son Avrupa bizonunun görüldüğü, çok eski ve ilginç Beloveya Ormanı yer alır. Tarih açısından bakıldığında Beyaz Rusya, zamanında önemli bir yeri olan ve fiilen bağımsız bir konuma sahip bulunan Kiev Polotsk Prensliği'nin mirasçısıdır.
Bu topraklar, Tatar istilâsından sonra Litvanya büyük prenslerinin eline geçti. Polonya ve Litvanya'nın birleşmesiyle, Beyaz Rusya, Polonya'nın 16. ve 17. yüzyıllara özgü Rönesans kültürünü paylaştı; nüfusun hemen hemen dörtte biri Katolik oldu. Ancak Polonya'nın 18. yüzyıl sonlarında paylaşılmasıyladır ki, Beyaz Rusya'nın büyük bölümü Rus İmparatorluğu'na dahil edildi.
Sovyetler Birliği'ni yöneten Komünist Parti 1898 yılında Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi adıyla Belarus'un başkenti Minsk'te kuruldu. 1917'de Lenin'in önderliğinde gerçekleşen Ekim Devrimi'nde Belarus halkı etkin bir rol oynadı. Ancak devrimden sonra Almanya'nın ağır barış koşullarının kabul edilmemesi üzerine saldırıya geçmesi dolayısıyla devrimin kazanımlarını korumak isteyen Sovyet hükûmeti Belarus'un batı topraklarını Almanya'ya bırakmak zorunda kaldı. Bu topraklar II.Dünya Savaşı'nda tekrar Sovyetlere katıldı.
II.Dünya Savaş'nda Berlin'den Moskova'ya uzanan hatta yer alan Beyaz Rusya, Nazi istilâcıların elinde, Sovyetler Birliği'nin başka bölgelerine göre daha büyük yıkıma uğradı. Nazi işgâli (1941-44) döneminde 1.5 milyon Belarus, kalıcı olarak İdil Nehri'nin doğusundaki topraklara yerleştirildi. Yahudi nüfusun büyük bölümü topraklarını terk ederken, kasaba ve köylerin dörtte üçü tahribe uğramıştı. Ancak, insanlarının direngenliği, yıkıma uğramış bu halkın yeniden gelindiğinde Beyaz Rusya'nın kentsel ve sınaî gelişimi, Sovyetler Birliği'nde görülen en hızlıları arasındaydı.
1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nde bağımsızlık hareketleri başlaması üzerine birliği kurtarmak için Yüksek Sovyet'in aldığı kararla 17 Mart 1991'de yapılan referandumda (bkz. 1991 Sovyetler Birliği referandumu) Belarus'ta % 83.72 oranında ülke geneline göre yüksek oranda birlikte kalma yönünde oy çıktı. Ancak 19 Ağustos'ta Moskova'da gerçekleşen darbe girişiminin ardından tedirgin olan Belarus Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan etti. SSCB'nin kuruluşuna imza atan devletlerden biri olan Belarus 8 Aralık 1991'de Yeltsin'in başkanlığında Minsk'te imzalanan SSCB'nin dağıtılması anlaşmasına da imza atan devletlerden biri oldu ve batıya yöneldi. Ancak Rusya ile birliği savunan ve sosyalist olan Aleksandr Lukaşenko'nun Temmuz 1994 seçimlerini kazanarak başkan olmasının ardından Belarus tekrar tarihi ve kültürel bağlara sahip Rusya'yla ilişkileri geliştirme politikasına yöneldi. 1978 yılında kabul edilen Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti anayasası kısmen değiştirilerek ve dönemin koşullarına uyarlanarak 1994 yılında tekrar kabul edildi.
Belarus komünist bir hükûmet tarafından yönetilmemesine karşın sosyo-ekonomik politikalarında eski Sovyet kazanımlarını devam ettirmekte ve Sovyet mirasına sahip çıkmaktadır. Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bayrağı 1991'de bağımsız olmasıyla değiştirilmiş ancak  Lukaşenko'nun iktidara gelmesiyle sadece üzerindeki orak çekicin kaldırıldığı haliyle yeniden resmi bayrak olarak kabul edilmiştir. Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden Ekim Devrimi'nin yıldönümü 7 Kasım'ın resmi tatil olduğu devletler Moldova ve Belarus'tur.

Kerestecilik ve patates yetiştirme gibi geleneksel uğraşlar bugün gene önem taşımaktadır. Serin ve yağışlı yazlar ile kumlu toprak yapısı, patates yetiştirilmesi açısından en elverişli koşulları oluşturur. Beyaz Rusya'da üretilen patates tüm Sovyetler'de tüketildiği gibi hayvan yemi olarak ve ayrıca da patates alkolü sanayisinde de kullanılıyordu. Topraklarının üçte biri ormanlarla kaplıdır. Çok sayıda göl ve suyolu, kesilen tomrukların mobilya ve inşaat malzemeleri üreten merkezlere sevkiyatını sağlar. Kum ise, tuğla ve cam üretiminde kullanılır; nitekim Sovyetler Birliği'nin en büyük cam fabrikalarından biri de Gomel'de yer alıyordu. Pripet bataklıkları çevresinde geniş bir alana yayılan turbalıklar son zamanlarda ıslah edilmiştir. Beyaz Rusya topraklarında kurulu çok sayıda termal enerji merkezi, yakıt olarak turbalıklardan sağlanan girdileri kullanmaktadır. Ayrıca Minsk'te büyük motor fabrikaları da SSCB döneminde faaliyet göstermekteydi.

Beyaz Rusya turizm aktiviteleriyle 1970'li yıllarda ekonomik kaynak arayışı sonunca tanışmıştır. 1990'lı yıllarda yaşanan ekonomik kriz dolayısıyla turizmde başlayan durgunluk 2000'li yıllarda uluslararası turizmdeki yoğunluk ile sona ermiş ve turizm ekonomi üzerinde büyük bir pay sahibi olmuştur.
Beyaz Rusya'nın başlıca turizm tesisleri Minsk, Grodno, Brest, Polotsk bölgelerinde bulunur. İlgili Başkanlık Kararnamesi ile 27 Temmuz 2018 tarihinden itibaren 74 ülkenin vatandaşlarının Beyaz Rusya'yı 30 güne kadar vizesiz ziyaret edebileceği duyurulmuştur.
Beyaz Rusya doğa turizmi için de uygun bir yerdir. Avrupa'nın en derin ve büyük gölleri buradadır ve üç milli parka ev sahipliği yapar; Pripyatsky Milli Parkı, Naraçanski Milli Parkı ve Biarezinski Biyosfer Rezervi.
Biarezinski Biyosfer Rezervi 1925'te kurulmuştur ve 85,149 hektarlık bir ormana ev sahipliği yapmaktadır. İçerisinde boz ayı, vaşak, su samuru, tilki, kunduz, geyik gibi pek çok memeliyi barındırır. 1979 yılında 'biyosfer rezervi' unvanını kazanmış ve 1995 yılında Avrupa Konseyi Diploması'na layık görülmüştür. Bu diploma başarısı 2000 ve 2005 yıllarında da tekrarlanmıştır.

Beyaz Çöl Güneşi (Rusça: Белое солнце пустыни, romanize: Beloye solntse pustyni) Vladimir Motyl tarafından yönetilmiş 1970 tarihli Sovyet Ostern filmidir.
Film Sovyetler Birliği'nin en popüler ve kült sinema yapıtlarından biridir. Filmde güldürü, savaş ve drama başarılı bir şekilde harmanlanmıştır. Filmde, film müziklerinde de geçen birçok söylem Sovyet günlük hayatına yerleşmiştir. Sovyet döneminde, filmin uzaya gönderilecek kozmonatlara uzaya gitmeden önce izlettirilmesi bir gelenek haline gelmiştir. Yönetmen Vladimir Motyl doğu ve batı kültürünü filmde eritmeyi başarmış ve ortaya gerçekten kült bir yapıt çıkmıştır. Daha önce bu tür film çekmeye Tarkovski ve birçok yönetmen niyetlenmiş ancak vazgeçmişlerdir. Motyl bunun iki nedeni olduğunu söyler; birincisi bu tür batı, kovboy tarzı filmlerde ancak Amerikan oyuncuların başarılı olabileceği kanısı, ikinci olarak da uygun bir senaryonun yaratılamamış olmasıdır. 
Sonraki yıllarda senaryo aynı isimle kitap halinde yayınlamıştır. Aynı zamanda filmin konu edildiği bir bilgisayar oyunu da yapılmıştır. 1998 yılında film Rusya tarafından ödüllendirilmiş ve 30 yıl sonra tekrar gümüş perdede gösterilmiştir.

Film bugünkü Türkmenistan'ın Hazar Denizi kıyılarında Ekim Devrimi sonrasında iç savaş yıllarında geçmektedir. Sukhov terhis olmuş bir Kızıl Ordu askeridir. Yıllar süren hasretten sonra rüyalarından çıkmayan karısına, evine doğru yola koyulmuştur. Filmde zaman zaman karısı ile konuşmakta, hayaller kurmaktadır. Sukhov eve yolculuğu sırasında çölde boğazına kadar kuma gömülmüş olan Seyid ile karşılaşır ve onu kurtarır. Seyid ona olan hayat borcunu ödemek için Sukhov'u takip etmeye başlar. Bu arada bölgede çetecilik yapan ve Beyaz Ordu ile beraber çalışan çeteci Abdullah'ı yakalamaya çalışan başka bir küçük bir Kızıl Ordu birliği ile karşılaşır. Abdullah kaçmış ve haremini geride bırakmıştır. Harem birliğin hareket kabiliyetini zayıflattığı için emniyetli bir yerde bırakmak üzere Sukhov'a emanet edilir. Bu emrivaki görev için Sukhov'a yardımcı olarak bir de genç asker verilir. Sukhov kadınlarla beraber tekrar yollara düşer ve Hazar kıyısında bir müzeye gelir ve konaklarlar. Burada Abdullah'ın adamları Sukhov'u öldürmek isterler. Ancak Seyid'in de yardımı ile Sukhov bunları öldürür. Müzede Çarlık Rusyası'ndan kalma bir memur da bulunmaktadır. Memur devrimden sonra hiçbir önemi kalmadığından şikayet ederek, etliye sütlüye karışmadan içerek ve şarkı söyleyerek vakit geçirmektedir. Sukhov'la arkadaş olurlar. Bu arada haremdeki kadınlar Sukhov'u yeni kocaları olarak kabul ederler ve sadece onun yanında yüzlerini açarlar. Sukhov onlara Sosyalizmin geldiğini ve artık özgür olduklarını atlatsa da kadınlar onu dinlemek istemezler. 
Abdullah müzeye baskın yapar ve kadınları kendilerine sadık kalmadıkları için öldürmek ister. Sukhov onu yakalar ancak Abdullah Gülçitay'ı kandırarak tekrar kaçar. Gülçitay'ı ve kendisine âşık olan genç askeri öldürür. Sukhov ile Abdullah arasında çatışma çıkar. Seyid gene ortaya çıkar ve onun da yardımı ile çeteyi yok ederler.

Doğu, ince mesele (Восток — дело тонкое); Doğu hakkında bahsederken kullanılmaktadır. Doğu anlamak zordur anlamındadır.
"Gümrüğe göre tamam" ("Таможня дает добро!"); Bir fikrin kabul edildiği durumlarda söylenmektedir.
"Sistemleri (silahları) farklı" ("Гранаты у него не той системы"); Bir mücadelede kayıp eden kişi tarafından mazeret olarak söylenir.
"Gülçitay aç yüzünü!" (Гюльчетай, открой личико!) Yüzü bir şekilde (örn:battaniye altındaki) kapalı olan ve doğulu yüzü kapalı kadınlara söylenir.
"Ateş ediyorlardı!" (Стреляли!); Filmde Sukhov bir çatışmaya girdiği anda Seyid yardım için orada belirmektedir. Sukhov'un "Sen de nereden çıktın?" sorusuna. "Ateş ediliyordu, merak ettim geldim." biçimindeki cevabından türemiştir. Birine yardım etmeye gidildiğinde söylenmesi adet olunmuştur.

Anatoly Kuznetsov (Анатолий Кузнецов, Sukhov)
Raisa Kurkina (Раиса Куркина, Sukhov'un karısı)
Spartak Mishulin (Спартак Мишулин, Seyid)
Pavel Luspekaev (Vereshchagin (Çarlık memuru)
Kakhi Kavsadze (Кахи Кавсадзе, Abdullah)
Tatiana Fedotova (Gülçitay)
Nikolai Godovikov (Николай Годовиков, Petrukha)

Tanıtım filmi
Filmden kareler

Birinci Çeçen Savaşı, diğer adıyla Çeçenistan Savaşı, Rusya Federasyonu ile Çeçen İçkerya Cumhuriyeti arasındaki,11 Aralık 1994'ten 31 Ağustos 1996'ya kadar süren savaştır. 1994–1995 yıllarında, özellikle Grozni Muharebesi'nde zirveye ulaşan başlangıç harekâtından sonra Rus kuvvetleri, Çeçenistan'ın dağlık bölgelerinin kontrolünü ele geçirmeye çalıştı ancak daha üst konumda olduğu asker sayısı, silah gücü, yakın hava desteği gibi faktörlere rağmen, Çeçen gerilla savaşı ve düz arazilere yapılan baskınlar nedeniyle geri çekildi. Bunlar sonucunda oluşan Rus kuvvetlerindeki geniş çaplı demoralizasyon ve Rus kamuoyunun savaşa yönelik yaygın karşıtlığı, Boris Yeltsin hükûmetinin 1996'da Çeçenlerle ateşkes ilan etmesine ve bundan bir yıl sonra barış antlaşması imzalamasına neden oldu.
Rus askeri ölümlerinin resmi rakamı 5.732 iken çoğu tahmin, bu sayıyı 3.500 ile 7.500 arasında, hatta 14.000'e kadar çıkarıyor. Öldürülen Çeçen kuvvetlerinin sayısıyla ilgili kesin rakamlar olmamasına rağmen, çeşitli tahminler yaklaşık 3.000 ila 17.391 ölü veya kayıp olduğunu söylüyor. Çeşitli rakamlar, sivil ölümlerin 30.000 ila 100.000 arasında ve yaralıların 200.000'in üzerinde olduğunu tahmin ederken, 500.000'den fazla insan, Çeçenistan'daki şehirleri ve köyleri harabeye çeviren çatışmalar nedeniyle yerlerinden edildi. Çatışma, şiddet ve ayrımcılık nedeniyle Çeçen olmayan nüfusun önemli ölçüde azalmasına neden oldu.

1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından eski Sovyet generali Cahar Dudayev, Çeçenistan'da hakimiyet sağladı ve Çeçen İçkerya Cumhuriyeti'ni ilan etti. 1 Aralık 1994  tarihinde Rus uçakları Grozni'yi bombaladı, 10 gün sonra 11 Aralık'ta ise Rusya Silahlı Kuvvetleri kara harekâtına başladı.

Rusya, yaklaşık 1 yıl içinde Grozni'nin büyük kısmı da dahil olmak üzere Çeçenistan'ın kuzeyini ele geçirdi. 1995 Haziran ayında Şamil Basayev önderliğindeki bir grup Çeçen, Budyonnovsk şehrindeki bir hastaneyi ve hastane içindeki yaklaşık 1.500 kişiyi rehin aldı. Rusya rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Çeçenlerin istediği ateşkesi kabul etti. Bu ateşkes çok uzun sürmese de Çeçen direnişçiler bu süreçte yeniden organize oldu. 6 Ağustos 1996'da Çeçen direnişçilerin saldırıları sonucu başlayan Grozni Muharebesi (Ağustos 1996) veya Çeçenlerin verdiği isimle "Cihad Operasyonu" 20 Ağustos'ta Çeçen zaferi ile sona erdi ve direnişçiler Grozni'yi geri aldı. Grozni'nin kaybedilişi sonrası Rusya ile Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Hasavyurt Anlaşması'nı imzaladı. Anlaşma sonucu Rus kuvvetlerinin 31 Aralık 1996'ya kadar Çeçenistan topraklarından tamamen çıkması kararlaştırıldı. Ardından 12 Mayıs 1997'de Rusya-Çeçenistan Barış Anlaşması imzalandı. Böylece savaş sona erdi. Rusya, ordu düzeyinde olmayan ve sayıları binli sayılarla ifade edilen Çeçen direnişçilere karşı hezimete uğrayarak savaşı kaybetti. İki taraf da birçok askeri kayıp verdi.

İkinci Çeçen Savaşı

Chechen War 1994–96 The World Regional Conflicts Project
Chechnya Crimes of War Project
Chechnya Reference Library A collection of analyses and interviews of Chechen commanders conducted by the United States Marine Corps
Damned and forgotten Documentary by Sergey Govorukhin
First Chechnya War – 1994–199624 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Foreign Military Studies Office
The Chechen Campaign by Pavel Felgenhauer
War and Human Rights Memorial human rights group
Why It All Went So Very Wrong 13 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. TIME
Why the Russian Military Failed in Chechnya U.S. Foreign Studies
Wounded Bear27 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. GlobalSecurity.org

Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması, kısaca Brexit, çeşitli kişiler, çıkar grupları ve siyasi partiler tarafından Birleşik Krallık'ın 1973'te Avrupa Birliği'nin önceli olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na katılmasından beri yürütülen bir siyasi hedef. Avrupa Birliği'nden ayrılma hakkı, Avrupa Birliği Antlaşması'nın 50. maddesine tabidir ve 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile tanıtılmıştır.
Genel seçimden sonra Avrupa Parlamentosu geri çekilme anlaşmasını onayladı ve 31 Ocak 2020'de, saat 23.00'te Birleşik Krallık resmî olarak Avrupa Birliği'nden ayrılmıştır. Böylelikle, 31 Aralık 2020'de sona erecek olan ve İngiltere ile AB'nin gelecekteki ilişkilerini müzakere edecekleri bir geçiş dönemi başlamıştır. İngiltere, AB hukukuna tabidir ve geçiş sırasında AB gümrük birliğinin ve tek pazarın bir parçası olmaya devam etmektedir, ancak artık AB'nin siyasi organlarının veya kurumlarının bir parçası değildir.
Bu konudaki ilk referandum 1975'te yapıldı, seçmenlerin %67'si üyeliğin devam etmesi yönünde oy kullandı. 2016'da bir kez daha referanduma gidildi ve seçmenlerin %52'si Avrupa Birliği'nden çıkılması yönünde oy verdi. Brexit referandumundan sonra Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron istifa etti. Bu süreçte ülkenin ayrılmamasını daha doğru bulan milletvekili Jo Cox bir etkinlikte konuşma yapmaya giderken öldürüldü.
Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması, İngiliz Sterlini, Euro, Amerikan Doları, Avustralya Doları, Hindistan Rupisi ve Danimarka Kronu'nu daha çok olumsuz etkilemiştir. İngiliz Sterlini, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması ile beraber 3,80 Türk Lirası'na kadar düşmüştür. Amerikan Doları ve Euro'nun da sağladığı Avrupa, Amerikan ve Hint Borsaları'nda yüksek oranda düşüş yaşanmıştır, Avrupa Borsa'sı, yaklaşık olarak %4 - %12 arası hisse kaybetmiştir.
Referandumdan önce kampanya, Brexit yanlıları tarafından oluşturulup, Boris Johnson, Michael Gove, Nigel Farage ve diğer Brexit'i destekleyen kişi ve kuruluşlar tarafından sosyal medyada ve internet'te büyük destek toplamıştır. Referandumun asıl hedefinde, göçmenlik ile ilgili iltica ve mücadelede yetersizlik, son zamanlarda yer alan mülteci krizi, parasal politikalarında Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği içinde yeterince para basamama durumu, Avrupa'da son zamanlarda yükselen Irkçılık, İslamofobi, Direniş gibi fikir atılımları, mültecilerin Avrupa Birliği içerisinde yetersiz kalan entegrasyonu ve Türkiye'nin Avrupa Birliği içerisine girdikten sonra Birleşik Krallık halkının Türkiye çıkarlarını ve ortak atılıma kadar olan ilişkilerini destekleyememeleri yer almaktadır.
Göçmen karşıtları ve Brexit'i destekleyen halk, Avrupa Birliği'nin mülteci sorununu çözememesinden bir hayli rahatsızlık duymuş ve Avrupa Birliği'nin yavaş atılımları karşısında Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron'ın Brexit referandumunu ülkesi içerisinde oylamasına neden olmuşlardır. Brexit referandumunun yapılmasının temel nedenlerinin karşısında Avrupa Birliği'nin ve özellikle Avrupa Parlamentosu'nun, kısıtlamalar, kapitülasyonlar, Avrupa Birliği içerisinde sürekli öne çıkan yanlış politikalar, yavaş atılım hareketleri yer almaktadır. Bunun en önemli nedenleri arasında, medyada pek fazla yer almasa bile, Birleşik Krallık, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin Avrupa Birliği'ni oluşturan asıl blokun karşısında daha hızlı büyümeleri ve gelişmeleri de vardır. Yan nedenlerinden bir tanesi de Birleşik Krallık - İspanya ve Birleşik Krallık - Almanya ilişkilerinin son zaman durumunda bir hayli gerilmesidir.
Birleşik Krallık, Avrupa Birliği'nden ayrılması ile birlikte Türkiye, İran, Hindistan, Çin, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya gibi ticaret anlaşmalı ve Avrupa Birliği'nin ihracat yaptığı geriye alan 52 ülkesi ile birlikte ticaretleri arttırmayı hedefliyor. Avrupa Birliği, eğer Birleşik Krallık, Avrupa Birliği'nden ayrılırsa, anlaşmalar gereği bu anlaşmaları Birleşik Krallık'ın kendisi yapması gerektiğini söyledi. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasını isteyenlerin kafasında çizdiği üç model vardır:

Birleşik Krallık, Norveç gibi Avrupa Ekonomik Alanı (EEA)'ya katılacak ve ticarete alışverişe oradan devam edecek.
Birleşik Krallık, İsviçre gibi üyesi olduğu Avrupa Ekonomik Komisyonu (EEC)'nda kalıp ticaret olarak anlaşmaları kendisi yapmaya devam edecek.
Birleşik Krallık, Türkiye modeli uygulayarak Avrupa Ekonomik Komisyonu (EEC)'nda kalıp, hem ticaret olarak anlaşmaları kendisi yapmaya devam edebilecek, hem de Avrupa Birliği kurallarını, Birleşik Krallık Parlamentosu'ndan geçirip (aynen Türkiye Parlamentosu'nda olduğu gibi) istediği maddeleri yasalaştırmaya devam edebilecek.

Birleşik Krallık, 1 Ocak 1973 tarihinde, Avrupa Birliği'nin ve Avrupa Parlamentosu'nun üyesi olmaya başlamıştır ve Almanya ile ekonomik, ticari, eğitim, öğretim, sanat, kültür, bilim, edebiyat ve teknoloji olarak işbirliğini ilk olarak daha da yukarıya çıkarmayı hedeflemiştir. Fransa'nın, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'ne ilk kez katılımını veto etmesi (1 Aralık 1968 tarihinde) üzerine ilk olarak Belçika, İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistan ile ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemiştir. (bkz. Birleşik Krallık - Fransa İlişkileri)
Birleşik Krallık, 1975'te Fransa'nın kendisini veto etmesi üzerine, Avrupa Birliği'ndeki olumsuz sonuçlardan ve o zamanki üye ülkelerin (özellikle Almanya ve Fransa'nın) vetolarından sıkılmış ve halkı ilk olarak Avrupa Birliği'nde kalıp kalınmamaları sorulmuştur. Bu durum, Birleşik Krallık'ın Avrupa Ekonomik Topluluğu referandumunu olumsuz yönde etkilemiştir. Avrupa Birliği'nin, daha yeni üye ülkesi olması nedeniyle, Birleşik Krallık'ın Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC)'nun referanduma girmesi, Avrupa Birliği üye komisyoncuları ve özellikle Avrupa Parlamentosu'nu hem sevindirmiş, hem de şaşırtmıştır. Bu durumun halktaki yankıları ise aşağıdaki tablodaki oy kullanım grafiğinde verilmiştir;
Bu oylama sayesinde Birleşik Krallık, Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC)'na girmeye hak kazanmıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun 1975'ten beri en güçlü üyesi olan Birleşik Krallık, şu anda dünyadaki en yüksek para birimine ve ekonomiye sahip olan, en tanınmış ve tüm kaynaklarca zengin tek ülkedir. Bundan sonra Birleşik Krallık'a yardım edecek olan Avrupa Birliği, Birleşik Krallık ile hem işbirliğini arttıracak, hem de kendi blokunun paralarını da yüksek tutacaktır. Birleşik Krallık AB'den ayrıldıktan sonra yakıt sorunu çekmeye başladı.Bu durum tüm gıda ve sonra da tüm ürünlerde etkisini gösterdi. Bir süre zor durumda kalan Birleşik Krallık başka ülkelerden şoför sağlayarak ve başka ülkelerle ilişkisini düzelterek sorunu kısa sürede çözdü. Ardından AB'nin boşluğunun etkilediği büyük bir sorun olmadı (aşı, gıda vb).EEC ve benzeri kuruluşlar buna oldukça katkı sağlıyor.

Bisiklet Hırsızları (İtalyanca özgün adıyla Ladri di biciclette), senaryosunu Cesare Zavattini'nin yazdığı, Vittorio De Sica'nın yönettiği, 1948 İtalyan yapımı drama filmidir.
Film gerek yapım tekniği, gerekse de sinema estetiği açısından Yeni Gerçekçilik akımının simgesi olarak kabul edilir.
Film, 2008 yılında İtalya Kültürel Miras Bakanlığı'nın "1942-1978 yılları arasında ülkenin kolektif hafızasını değiştiren" 100 filmden oluşan "Kurtarılması Gereken 100 İtalyan Filmi" listesine dahil edildi.

Filmde Vittorio De Sica, II. Dünya Savaşı sonrası yoksul Roma atmosferi içerisinde, var olma mücadelesi veren sıradan bir işçi perspektifinden, umut, utanç ve yitiriliş üçgeni ekseninde insanlık durumunu gözler önüne sermektedir. Bir süredir işsiz olan Antonio Ricci'nin yeni işi için aldığı ve iş için çok gerekli olan bisikleti, bir afişi yapıştırdığı sırada çalınır. Polis hırsızı kendilerinin bulmalarını söyleyince Antonio ve 10 yaşındaki oğlu Roma'yı karış karış dolaşarak bisikleti ararlar.

Lamberto Maggiorani - Antonio
Enzo Staiola - Bruno, Antonio'nun oğlu
Lianella Carell - Maria, Antonio'nun karısı
Gino Saltamerenda - Baiocco
Vittorio Antonucci - Hırsız
Giulio Chiari - Dilenci
Elena Altieri

IMDb'de Bisiklet Hırsızları 
(Türkçe) Sinemalar.com profili 25 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bolzano (Bozen) (İtalyanca Bolzano, Almanca Bozen, Lad. Bulsan/Balsan), İtalya'nın Trentino-Alto Adige/Südtirol bölgesinin ve Bolzano (il) başkentidir.

Bolzano'nun belediye sınırları içinde nüfusu 31 Ekim 2010 itibarıyla 103.925 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Bolzano'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Bolzano şehrinin yüzölçümü 52,3 km²’dir, bunun 28 km²’lik kısmı yerleşim alanı olarak kullanılmaktadır. Şehir, Sarntal, Eisacktal ve Adige vadilerinin; Talfer, Eisack ve Adige nehirleriyle birleştiği bir havzada yer alır. Orta Çağ'da, iki önemli Alp geçidi olan Reschen Geçidi üzerinden geçen Via Claudia Augusta ve Brenner Geçidi üzerinden geçen Brenner rotası Bolzano’da birleşiyordu. Bu nedenle şehir, ticaret açısından çok önemli bir konumdaydı. En yüksek noktası deniz seviyesinden 1.616 metre (5.302 fit), en düşük noktası ise 232 metre (761 fit) yüksekliktedir. Şehir merkezi, deniz seviyesinden 262 metre (860 fit) yükseklikte yer almaktadır. En yakın büyük şehirler ise Trento (58 km) ve Innsbruck (118 km) uzaklıktadır.

Şehir ilçeleri
(Çoğu ilçe ismi başlangıçta Almanca olup, sonradan İtalyanca hâline getirilmiştir):

Centro-Piani-Rencio / Zentrum-Bozner Boden-Rentsch
Don Bosco / Don Bosco-Neugries
Europa-Novacella / Europa-Neustift
Gries-San Quirino / Gries-Quirein
Oltrisarco-Aslago / Oberau-Haslach
1911 yılında Zwölfmalgreien ve 1925 yılının sonlarında Gries belediyesi Bolzano şehir bölgesine dâhil edilmiştir.
Komşu yerleşim yerleri şunlardır: Eppan, Karneid, Laives, Deutschnofen, Ritten, Jenesien, Terlan ve Vadena.

Birden fazla iklim sınırında yer alan Bolzano, sıcak yazlar ve İtalya standartlarına göre oldukça soğuk kışlarla nemli subtropikal iklim (Cfa) özellikleri gösterir. Bolzano’nun iklimi, Alpler’in güneyinde bir vadide, alçak rakımda bulunmasından etkilenir. Bu konum, gündüz saatlerinde soğuk rüzgârlardan büyük ölçüde korunmasını sağlar ve benzer vadilerde bulunan kuzeydeki şehirlerle karşılaştırıldığında yıl boyunca daha sıcak hava koşulları sunar.

Bolzano şu kentle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Sopron, Macaristan

Trentino-Alto Adige/Südtirol
Bolzano (il)

Bolzano  Belediyesi resmi websitesi1 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Bolzano (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Bolzano Otonom Turizm ve Ikamet Idaresi30 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Bolzano ve Dolmitler için Turistik rehber5 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Brenner Tüneli (İtalyanca: Galleria di base del Brennero; Almanca: Brennerbasistunnel), İtalya ve Avusturya arasında bulunan Brenner Geçidi'nde hâlen yapım aşamasında olan 56 kilometre uzunluğunda bir demiryolu tünelidir.
Alplerde, İtalya ve Avusturya sınırında bulunan Brenner Geçidi, Güney Avrupa'yla Kuzey Avrupa'yı birbirine bağlayan en önemli ulaşım hatlarından biridir ve bu geçitte yapılmış olan otoyol bölgede oldukça sık yaşanan trafik kazaları nedeniyle pek çok kez gündeme gelmiştir. Trafiğin neden olduğu hava kirliği ise yakındaki Inn vadisini tehdit eder duruma geldiğinden Avrupa Birliği'nin Çevre Politikası ile ters düşmüştür.
İçinden demiryolu geçecek olan tünelin yapılmasıyla bölgedeki araç trafiği azalacak ve trenlerin Alpleri daha hızlı aşmasına olanak sağlanacaktır.
Tünelin yapım projesi Avusturya ve İtalya tarafından finanse edilmektedir. Avrupa Birliği'nin de projeye çeşitli katkıları olmaktadır. Hâlâ yapım aşamasında olan Gotthard Tüneli'nden sonra dünyadaki en uzun ikinci tünel olacak olan Brenner Tüneli'nin projesinin büyüklüğünden dolayı öngörülen ödenekler yapım için yeterli olmayacaktır. 2015 yılına kadar bitirilmesi öngörülen projenin bu tarihte kullanıma hazır olup olmayacağı belli değildir. İtalya ve Avusturya ulaştırma bakanları tarafından yayınlanan bir bildiride 2022 gibi bir tarih ortaya atılmıştır.
Projenin yapımı bitip tünel hizmete açıldığında, tünelde günlük olarak 320 yük taşıma treni ile 80 yolcu treninin işleyeceği sanılmaktadır. Tünelle birlikte Innsbruck ve Bolzano kentleri arasındaki yolculuk mesafesi 2 saatten 50 dakikaya düşecektir.

Brescia, kuzey İtalya'da Lombardiya bölgesinde, merkezi olduğu Brescia ilinde bulunan bir sanayi şehri ve bir komün'dür. Şehir Alp Dağları eteklerinde kuruludur. Lombardiya Bölge merkezi olan Milano'dan sonra, Lombardiya bölgesinde ikinci büyüklükte olan yerleşim merkezidir. Şehir sınırları içindeki nüfusu 2019 itibarıyla 200.423 kişidir. Brescia ili, İtalya'da bulunan en büyük il olup nüfusu 1.2 milyondur.

Brascia'nın uzun bir tarihi bulunmaktadır. Romalıların İtalya'yı fethinden daha önce, eski adı Brixia olarak anılmakta ve o zamanlara göre büyük bir bölgesel merkez olarak sayılmaktaydı. Klasik Roma çağlarında ve Orta Çağlar'da da bu bölgesel merkez olma niteliğini korumuştu. Şu anda şehirde bu çağlardan kalma birçok eski eser ve anıt bulunmaktadır ve bunlar arasında en önemlisi şehrin muhteşem kalesidir. Brescia şehrinin birbirleriyle dikey olarak kesişen düz sokaklardan oluşması şehrin Roma tarihinden kalma bir özelliğidir. Roma çağlarının Brescia şehri şimdiki şehrin ancak doğu taraflarını kapsamaktaydı. Brescia, Orta Çağlarda büyüdü ve o zamanlar yapılan şehir duvarları Romalı şehirden birkaç kat büyük bir alan almaktadır. Şehrin kuzeyinde bulunan Piazza del Foro klasik Roma çağlarının Şehir Forumu olduğu ve şu anda Müze'ye bağlı bir yıkıntı olan Korint sütunlu tapınak da Roma imparatoru Vespasianus tarafından yaptırılan şehrin Kapitol Tapınağı olduğu bilinmektedir. Brescia Müzesi'nde çok önemli bir arkeolojik kalıntı olan ve şehirde 1823'te yapılan bir kazıda ele geçirilen dökme bronzdan bir Victory heykeli bulunmaktadır. Bu meydanının güney tarafı da, çok daha yıkık olmakla beraber, eski bir Bazilika, bir tapınak ve klasik tiyatro kalıntılarını ihtiva etmektedir.
19. yüzyıl başında Napolyon Bonapart'ın yenilmesinden sonra yapılan siyasi düzenlemelerden sonra Kuzey İtalya bölgesi Lombardia-Venetia Krallığı adı ile Avusturya-Macar İmparatorluğu'na bağlanmıştı. Avusturya'nın İtalya'da bulunan Demir Üçgen adı ile anılan büyük askeri savunma üstlerinden biri de Brescia Kalesi olmuştu. İtalya'nın birleştirilmesi süreci içinde Brescia'da 1848'de ve 1849 ilkbaharında Avusturya'ya karşı halk isyanları ve direnişi çıkmış ve bu şehre İtalyan Dişi Arslanı lakabı kazandırmıştır. Brescia şehri İtalya'yı birleştiren Piyemonte Hanedanından Kral Charles Albert'e bağlılığını bildiren ilk İtalyan şehirlerinden olmuştur. Brescia 1852'de İtalyan Krallığı'na dahil olmuştur.
Brescia tarihindeki en önemli ve önemli modern ressam, Fransız izlenimciliğine karşı İtalyan izlenimciliği olarak kabul edilen "Filippinismo" sanatsal akımının Francesco Filippini kurucusuydu.

Brescia'nın belediye sınırları içindeki nüfusu (12.2010 itibarıyla) 190.809 kişidir. 19. ve 20. yüzyılda Brescia'nın belediye sınırları içindeki nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Piazza della Loggia: İtalya'da tipik olarak piazza adı ile anılan Rönesans çağı şehir meydanı (şimdi Şehir Konağı olarak kullanılan) 1492'de mimar Filippino de' Grassi tarafından yapılan Loggia ile birlikte tasarlanıp inşa edilmiştir.
Duomo Vecchio (Eski Katedral) veya La Rotanda Romenesk tipi bir kilisedir ve yuvarlak dairesel bir bina olarak inşa edilmesi çok ilgi çekicidir. Ana binanın 11 yüzyıldan kaldığı bildirilmektedir. Birkaç tane özel mermerden yapılmış Hristiyan evliya mezarı bulunmaktadır. Kilisesini duvarları Rönesans zamanından kalmış dini resimlerle süslüdür.
Duomo Nuovo (Yeni Katedral) Bu yeni katedralin inşa edilmesine 1604'te başlanmış; önce önce ünlü Venedikli mimar olan Palladio tarafından başlatılmış; ama para anlaşmazlıkları nedeni ile yine Palladio stiline uygun olarak diğer mimarlar tarafından tamamlanmıştır. Katedral'in ön cephesi ve kubbesi çok ünlüdür. Katedralin içerisi de Bonvicino adlı tanınmış bir Barok çağı ressamın freskoları ile süslenmiştir. Kilisenin içinde bulunan bir 4. yüzyıl Hristiyan evliyasına adanmış 1501'de yapılmış olan kemer de çok ilgi çekmektedir.
Broletto Eski İl konağı: BU 12. ve 13. yüzyıllarda inşa edilmiş çok büyük bir kuleyi de ihtiva eden bir tarihi yapıdır.
Piazza del Foro: Lombardiya bölgesi içinde hâlen elde bulunan Romalı dönemi kalıntılarının başında gelen bir sıra eski eser bulunmaktadır. Bunlar arasına MÖ 73'te İmparator Vespasian tarafında yaptırılan Kapitol Tapınağı başta gelmektedir.
San Salvatore Manastırı: Bunun Lombardların Kuzey İtalya'yı ellerinde bulunduğu sırada kurulup yapıldığı bilinmektedir ama sonradan birçok değişikliğe uğramıştır. Yine de kuzey İtalya'da bulunan Orta Çağ'ın ihtişamlı dinsel eserlerinden en önemli örneği olduğu kabul edilmektedir.
Santa Maria dei Miracoli Kilisesi: (1488-1523) arasında yapılmıştır; çok sayıda baş-reloyeflerle süslü, mimar Giovanni Antonio Amadeo tarafından yapılmış bir ön cephesi bulunur.
St Francis Kilisesi: Romanesk-Gotik tipi mimarını güzel örneğidir.
Kale: Şehrin kuzey doğusunda bir tepede bulunup güzel şehir manzaraları sağlamaktadır.
San Nazario e Celso Kilisesinde meşhur ressam Titian tarafından yapılmış Averoldi adlı bir politiptik bulunmaktadır.
San Clemente Kilisesi ve San Giovanni Kilisesi de (Moretto lakaplı) ressam Alessandro Bonvicino resimleri ile bezelidir.
Pinacoteca Tosıo Martinengo: Yöresel sanat galerisi klasik Brescia ekolü Rönesans ressamları olan Romanino, Bonvicino ve öğrencisi Giovanni Battista Moroni eserlerini sergilemektedir.
Biblioteca Queriniana kütüphanesi: Nadir eski yazma eserleri barındırmaktadır. Bunlar arasında Dante'nin eserlerinin 14. yüzyıl nadir yazmaları ünlüdür.

Brescia İtalya'da üçüncü büyük sanayi bölgesi olarak ün yapmıştır. Makine tasarımı ve üretimi, makine mühendisliği ve otomotiv yan sanayileri bu şehrin başlıca istihdam alanlarıdır. Özellikle bu şehirde dünyaca tanınmış küçük silah ve askeri savunma sanayi birimleri arasında Beretta şirketinin merkezi ve en büyük üretim üniteleri de Brescia'dadır. Brescia küçük ve orta çaplı işletmelerde, özellikle aile işletmeleri ile, İtalya'da ün salmıştır. Diğer taraftan finansal sektör de Brescia'da önemli olarak yer almaktadır. Son olarak şehrin Alp Dağlarına ve kuzey İtalyan göllerine (özellikle Garda Gölü ve Iseo Gölü yakınlığı şehrin turist çekmesi ve birçok irili ufaklı turistik işletmelerin Brescia'da bulunmalarına yer açmaktadır.
Brescia İtalyan üniversite şehirlerinden biridir. 4 fakülteli devlet üniversitesi Università degli studi di Brescia, 6 fakülteli Katolik üniversitesi Università Cattolica del Sacro Cuore, iki büyük iyi isim yapmış güzel sanatlar akademisi ve bir diğer akademi Brescia'da bulunan yüksek eğitim kurumlarıdır.
Brescia'nın futbol takımı Brescia Calcio SpA birçok ünlü İtalyan futbolcular yetiştirmiştir. Şehirde diğer sporlar da şehrin kültürel yaşamında önemli bir tutmaktadır. Bu spor alanlarında da Brescia sporcuları İtalyan millî takımlarında ve Avrupa'da önemli rol oynamışlardır. Bu sporlar arşında rugbi, şu polosu, bisiklet yarışları ve tenis sayılabilir. Brescia Mille Miglia adı verilen Mayıs ayında yapılana otomobil yol yarışlarının güzergâhı Brescia-Roma-Brescia olup bu yarış Brescia'da başlayıp bu şehirde bitmektedir.

Brescia şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Darmstadt, Almanya
 Logroño, İspanya
 Toluca, Meksika
 Shenzhen, Çin
 Beytüllahim, Filistin
 Pescara, İtalya

Brescia komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Borgosatollo, Botticino, Bovezzo, Castel Mella, Castenedolo, Cellatica, Collebeato, Concesio, Flero, Gussago, Nave, Rezzato, Roncadelle, San Zeno Naviglio

Lombardiya
Brescia (il)

Brescia Belediyesi'nin resmi websitesi 22 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İtalyanca) (Erişim:1.12.2010.

Brescia ili (İtalyanca: Provincia di Brescia; Brescia lehçesi: Pruvìncia de Brèsa), kuzeybatı İtalya'da Lombardiya bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Brescia şehridir. İlin nüfusu (30.4.2010 tahmini itibarıyla) 1.252.868 kişi; alanı 4.784,36 km² olup bu ile bağlı olan 206 belde bulunur.

Brescia ilinin kuzeybatısında Sondrio ili; batısında Bergamo ili; güneybatısında Cremona ili; güneyinde Mantova ili ve doğusunda Veneto bölgesine bağlı Verona ili ve Trentino-Alto Adige/Südtirol Bölgesine bağlı Trento ili bulunur.
Brescia ili yüzölçümü bakımdan Lombardiya bölgesinin en büyük ilidir.
Brescia ilin de çok sayıda göl bulunmaktadır. Bunların en büyükleri Garda Gölü, İseo Gölü ve "Hydra Gölü" olup ilin dağlık arazilerinde çeşitli küçük alanlı göller de  bulunur.
İl merkezi Brescia şehrinin güneyi geniş ovalık arazi olup "Aşağı Brescia" olarak tanınmaktadır. Brescia şehrinin kuzeyinde rakım artmakta ve bu alandaki Verona ile Franciacorta arasındaki doğudan batıya uzanan tepeler şehre bir dağlık tepelik ufuk (cus) sağlamaktadır. Daha kuzeyde ise dağlık arazi olup bu dağlar arasında bulunan üç vadi ("Camonica Vadisi", "Valtrompia Vadisi" ve "Sand") en önemlileridir.
İlin coğrafi konumunda rakım ve morfoloji dolayısıyla görülen farklılık ve ilde büyük göllerin bulunuşu il içinde iklimin çok büyük farklar göstermesine yol açmaktadır. İlde aynı zamanda ılıman Akdeniz iklimi ile İtalyan Alp Dağları üzerinde bulunan en büyük buzul olan "Adamello Buzulu" 'nün hemen hemen kutupsal iklimine kadar değişiklikler bulunmaktadır.

Brescia ilinin 206 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.12.2009 itibarıyla) sırasına göre ilde en büyük nüfuslu 10 belediye  şunlardır.

Lombardiya
Brescia

Brescia ili resmi websitesi 20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Brindisi ili (İtalyanca: Provincia di Brindisi), güney İtalya'da Puglia bölgesinin ili olup merkezi Brindisi şehridir. İlin alanı 1.839 km² olup bu ile bağlı olan 20 komün bulunur.
Brindisi ili 1927de eskiden Terra d'Otranto adı ile bilinen arazilerden ortaya çıkartılmıştır. Hem demografi hem de yüzölçümü bakımından 6 ili bulunan Puglia Bölgesinde beşinci sıradadır.

Brindisi ilinin kuzeydoğusunda Adriyatik Denizi; kuzeyinde Bari ili; batısında Taranto ili ve güneydoğusunda Lecce ili bulunur.

Brindisi ili nüfusu (31.5.2010 tahmini itibarıyla) 403.063 kişi olup nüfus yoğunluğu 219 kişi/km² olur.

Brindisi ilinin 20 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.5.2010 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiye yakın  büyük belediyeler şunlardır.

Puglia
Brindisi

Brindisi İli resmi websitesi 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Bulgari S.p.A. (BVLGARI), İtalya merkezli bir kuyum ve lüks ürünler üreten bir şirkettir. Şirket, 1884 yılında Yunan asıllı Sotirios Voulgaris tarafından kurulmuş olup kuyum, parfüm, giyim aksesuarları ve otelcilik alanında faaliyet göstermektedir. Şirketin merkezi Roma'da yer almaktadır.
Tasarım, üretim ve pazarlamanın çoğunluğu Bulgari tarafından denetlenip yürütülürken, şirket zaman zaman başka kuruluşlarla ortaklık kurmaktadır. Örneğin, Bulgari gözlükleri Luxottica ile yapılan bir lisans anlaşması yoluyla üretilmektedir ve Bulgari 2001 yılında Marriott International ile bir ortak girişim kurarak otel markası Bulgari Hotels & Resorts'u, dünya çapında bir tesisler ve tatil yerleri koleksiyonunu piyasaya sürmüştür.
Şu anda LVMH Grubunun bir parçası olan Bulgari, 1884 yılında Yunanistan'ın Epirus bölgesinde gümüşçü Sotirios Boulgaris (Yunanca: Σωτήριος Βούλγαρης, İtalyanca: Sotirio Bulgari) tarafından tek bir mücevher dükkanı olarak kurulmuş ve yıllar içinde uluslararası bir marka haline gelmiştir. Şirket, yerleşik ve büyüyen bir mağaza ağıyla lüks pazarda bir oyuncuya dönüşmüştür.

Bulgari genellikle klasik Latin alfabesinde BVLGARI olarak yazılır ve şirketin kurucusu Sotirios Voulgaris'in (Yunanca: Σωτήριος Βούλγαρης, telaffuz [soˈtiri.os ˈvulɣaris]; 1857-1932) soyadından türetilmiştir.

Resmî site

Uluslararası ilişkilerde, bir bölgesel güç, belli bir coğrafya bölgesinde gücü olan devleti tanımlamaktadır.

Bir bölgesel gücü tanımlayan birbirinden çok az farklı tanımlar vardır:
Politik Araştırmalar için Avrupa Ortaklık Komisyonu'na göre bölgesel bir güç, "coğrafi olarak tanımlanmış olan bir bölgeye ait olan, bu bölgeyi ekonomik ve askeri açıdan etkileyen, bölgede hegemonya işlevi görebilecek güce ve güç kaynaklarının kullanımına istekli olacak şekilde dünya ölçeğinde belli bir etkiye sahip olmalı ve komşuları tarafından bölgesel lider olarak tanınmış ve hatta kabullenilmiş bir ülke olmalıdır."
Alman Küresel ve Bölgesel Araştırmalar Enstitüsüne göre ise bir bölgesel güç mutlaka;

Kendine ait kimliği ile tanımlanabilir bir bölgenin parçası olmalı.
Bölgesel bir güç imajına sahip çıkmalı.
Kendi ideolojik yapılanması kadar bölgenin coğrafik boyutunda kararlı etkisini göstermeli.
Üst düzey askeri, ekonomi, demografi, politika ve ideoloji yetenekleri olmalı.
Bölge ile bütünleşik olmalı.
Bölgesel güvenliği yüksek önemde görmeli.
Bölgedeki diğer kuvvetler tarafından ve özellikle diğer bölgelerdeki bölgesel güçlerce bir bölgesel güç olarak kabul edilmeli.
Bölgesel ve küresel yapılarla bağlantılı olmalı.

 Mısır 
 Nijerya
 Güney Afrika
 Cezayir

 ABD

 Arjantin
 Brezilya
 Kolombiya 

 Çin
 Japonya
 Güney Kore

 Hindistan

 Endonezya
 Vietnam

 İran
 İsrail
 Suudi Arabistan 
 Türkiye
 Rusya
 Birleşik Krallık
 Fransa
 Almanya

 Rusya
 Birleşik Krallık
 Fransa
 Almanya
 İtalya
 Türkiye

^ Büyük güç varsayılır
^ Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kalıcı üyesi
^ G7 üyesi
^ G4 ülkeleri arasında
^ G20 üyesi
^ Şangay İşbirliği Örgütü üyesi
^ MIKTA üyesi
^ BRICS üyesi
^ G15 üyesi
^ D-8 üyesi
^ N-11 üyesi
^ CIVETS üyesi
^ G-14 üyesi
^ Pasifik İttifakı üyesi
^ And Milletler Topluluğu
^ Karayip Devletleri Topluluğu üyesi

Büyük Dörtlü ya da Dört Büyükler (İngilizce: The Big Four), ismi en güçlü dört Müttefik devlete ve Ocak 1919'da Paris Barış Konferansı'nda buluşan liderlerine atıfta bulunur. Büyük Dörtlü ayrıca Dörtlü Konsey (İngilizce The Council of Four) olarak da bilinir. Dörtlü Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Britanya Başbakanı David Lloyd George, İtalya Başbakanı Vittorio Emanuele Orlando ve Fransa Başbakanı Georges Clemenceau'dan oluşuyordu.

Woodrow Wilson (1856–1924) 1912'deki yerel sorunlar üzerine Başkan seçildi ve 1916'da tekrar seçildi. 1916'da yeniden seçilmek üzere seçim kampanyasını "o bizi savaşın dışında tuttu" sloganı etrafında şekillendirdi ve uzlaşımcı bir barış için çok çalıştı. 1917 başlarında Berlin savaş durumunda Britanya'ya ikmal malzemesi getiren Amerikan gemilerini batırmak için tasarlanan bütün denizaltılarını denize indirmeye karar verdi;Zimmermann Telegramı'nda Meksika'ya, Amerika'ya karşı askeri bir ittifak oluşturmayı ve savaşa girmeyi teklif etti. Amerikan ulusu 1917'de savaşa girdiğinde yetersiz bir şekilde silahlandırılmıştı fakat milyonlarca potansiyel taze askere, milyarlarca dolara ve Müttefikler tarafından ihtiyaç duyulan muazzam miktarlarda ham maddeye sahipti. Wilson resmi olarak ABD'yi Müttefikler'den bağımsız tuttu. 1918'de Wilson Almanya ile yapılan müzakereleri, ateşkes de dahil olmak üzere kişisel kontrolü altına aldı. Savaş sonrasında başka korkunç bir çatışmanın çıkmasını önleyebilecek bir dünyanın nasıl olacağı konusundaki görüşlerini ifade eden Wilson İlkeleri'ni bildirdi. Bu ilkeler Avrupa'da savaşa katılan her iki taraf üzerinde de büyük bir etki yarattı ve bu onu Paris'te günün adamı yaptı. İlerici Hareketin bir lideri olarak, Paris'te kendisine yardımcı olması için akademik danışmanlardan oluşan kuvvetli bir grup topladı ancak kuşkucu kişiliği onun bir dizi yakın danışmanla sorun yaşamasına sebep oldu, en kayda değer olanı Albay House'tır. Paris'e önde gelen Cumhuriyetçilerden getirmeyerek ciddi bir gafta bulundu, bu hareketi Amerikan müzakeresini siyasallaştırmış ve ona verilen desteği azaltmıştır. Onun ana amacı savaşa self determinasyon ve Milletler Cemiyeti üzerine kurulu uzun vadeli bir çözüm getirmekti. Yıkılan imparatorluklardan yeni uluslar yaratmaya özel dikkat gösterdi ve Almanya'ya dayatılan ağır şartlara ve tazminatlara karşıydı. Derinden inançlı dindar bir presbiteryen olan Wilson, İncil'deki hizmet anlayışından etkilenerek kendi idealist enternasyonalizm fikrine derin bir moralizm ekledi, şimdilerde "Wilsonculuk" olarak adlandırılıyor. Wilsonculuk; Birleşik Devletler'e, dünya arenasına demokrasi adına girerek savaşması çağrısında bulunur ve Amerikan dış politikasında süregelen bir görüş olmuştur.

David Lloyd George, (1863–1945) Britanya'daki Liberal Parti mensubu ve 1916 sonlarında iktidara gelen koalisyon hükûmetinin başında etkili bir liderdi. Ancak koalisyona başbakanlık etmesine kendi partisinden çok Muhafazakârlar destek veriyordu, Liberallerin bu ayrılığı daha sonraları partinin önemli bir politik kuvvet olmaktan çıkmasına sebep olacak ana nedenlerden biriydi.
Savaş bittikten hemen sonra yapılan 1918 seçimlerinde zafer kazandı ve Almanya'ya karşı ağır şartları savundu. Ancak Paris'te Almanya konusunda çok daha ılımlıydı. Clemenceau ve Orlando'nun aksine, Lloyd George Alman ekonomisini ve politik sistemini - Clemenceau'nun istediği gibi - ağır savaş tazminatlarıyla yok etmek istemiyordu. Barış konferansındaki performansı hakkında bir soru geldiğinde kendisini şu sözlerle değerlendirmiştir, "Fena değildim, İsa ve Napolyon'un [Wilson ve Clemenceau] arasında oturmuş olduğum hesaba katılırsa".
Lloyd George'un en nazik en dayanıklı ve muhtemelen müzakerelerde en becerikli lider olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. New York Times gazetesinden bir makalede hakkında "Lloyd George Britanya İmparatorluğu'nun çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye kararlı bir pragmatistti." şeklinde bir yorum yapılmıştır."

Vittorio Emanuele Orlando (19 Mayıs 1860 – 1 Aralık 1952) İtalyan diplomat ve politik şahsiyet. Sicilya'nın Palermo bölgesinde doğdu. Babası, toprak sahibi soylu biriydi, oğlunun doğumunu kayda geçirtme işini geciktirmişti çünkü Giuseppe Garibaldi'nin 1,000 vatanseveri  bir İtalyan devleti kurmak için çıktıkları yolun ilk adımında Sicilya'ya hücum etmişlerdi. Sıklıkla "Zaferin Başbakanı" lakabıyla anılır.
1897'de Partinico ilçesinden İtalyan Vekiller Meclisine (İtalyanca: Camera dei Deputati) seçildi ve 1925'e kadar aynı ilçeden sürekli olarak yeniden seçildi. 1892 ve 1921 yılları arasında beş kez İtalya Başbakanlığı yapmış olan Giovanni Giolitti'yi destekledi.
İtalya başbakanı olarak 1919'da Paris Barış Konferansına katıldı. İtalya'nın Birinci Dünya Savaşına katılmasının karşılığında Dalmaçya'nın tazminat olarak İtalya'ya bırakılacağı sözünün verildiği 1915 Londra Gizli Antlaşmasının yerine getirilmesini talep etti. Fakat, Woodrow Wilson Orlando'nun taleplerine dikkate değer derecede karşı koydu. Bu nedenle Orlando antlaşmanın yerine getirilmesi konusunda Fransız ve Britanyalı desteği almada başarısız oldu. Bu onun Barış Konferansını terk etmesine sebep oldu. Ancak, bir ay sonra geri döndü. Buna rağmen İtalya için tatmin edici bir çözüme ulaşılamadı; Orlando istifa etti ve yerine Francesco Nitti geldi. Bu olaylar sonucunda İtalya'nın savaş sonundaki zaferi İtalyanlar tarafından "Sakat Zafer" olarak adlandırıldı ve bu Benito Mussolini'nin güç kazanmasının sebeplerinden biriydi. 1925'te faşizme muhalefet ederken, Orlando parlamentodaki koltuğunu bıraktı, kendisini yazarlığa ve öğretmenliğe adadı."
Önde gelen politik kişiliklerden biri olması dışında Orlando ayrıca hukuki ve adli konularla ilgili yüzü aşkın eseriyle bilinir; kendisi aynı zamanda hukuk profesörüdür.
Kurucu meclis üyelerinden biri ve meclis sözcüsü olarak İtalya'da Cumhuriyetçi Anayasanın kurucu babalarından biri sayılır. Parlamento tarafından seçilen ilk İtalyan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday üyelerden biriydi.

Georges Benjamin Clemenceau (28 Eylül 1841 – 24 Kasım 1929) Fransız devlet adamı, hekim ve gazeteci. 1906'dan 1909'a kadar ve yeniden 1917'den 1920'ye Fransa Başbakanı olarak görev yaptı. Kendisine sıklıkla "Le Tigre" (Kaplan) lakabı takılır ve savaş dönemindeki kararlı liderliğinden dolayı "Père-la-Victoire" (Zafer Baba) lakabıyla da anılır.
Kasım 1917'de Paul Painlevé'nin yerine gelen, Clemenceau kendisinin aynı zamanda savaş bakanı olduğu bir koalisyon kabinesi kurdu. Clemenceau Fransa'nın düşük moralini canlandırdı, müttefik güçlerini birleşik bir komuta kurulması konusunda ikna etti ve savaşı en son zafer anına kadar şiddetle devam ettirdi. Paris Barış Konferansında Fransız delegasyonunun başı olarak Clemenceau, Almanya'nın silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Versay Antlaşması onu hiçbir zaman tatmin etmedi. Fikirlerini fazla idealistçe bulduğu Woodrow Wilson'un baş düşmanıydı." Birinci Dünya Savaşının son yılı boyunca Fransa'ya liderlik etti ve savaştan sonra Paris Barış Konferansında Versay Antlaşmasının arkasındaki başlıca seslerden biriydi. Clemenceau Almanya'ya daha ağır cezalar verilmesini umut ediyordu, Versay Antlaşmasını baltalama çabaları İkinci Dünya Savaşı'nın ana nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Paris Barış Konferansında Müttefik devletleri 20'den fazla ulustan oluşmaktayken, Büyük Dörtlü Versay'a girdi ve Almanya ile yapılan Versay Antlaşmasının; Avusturya ile yapılan Saint-Germain Antlaşmasının (1919); Bulgaristan ile yapılan the Neuilly Antlaşmasının; Macaristan ile yapılan Trianon Antlaşmasının; Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan Sevr Antlaşmasının tek başına mimarı oldu. Versay Antlaşmasının karar aşamasında Orlando geçici olarak konferansı terk etti çünkü İtalyan talepleri yerine getirilmemişti böylece geriye kalan üç ülke antlaşmanın tek mimarları oldular bu gruba "Büyük Üçlü" ismi takıldı. İtalyan delegasyonu 11 gün sonra konferansa geri döndü.

Büyük Tur, yol bisikletinde Avrupa profesyonel bisiklet etap yarışlarındaki üç büyük yarıştan biridir: Fransa Bisiklet Turu, İtalya Bisiklet Turu, İspanya Bisiklet Turu. Toplu olarak Büyük Turlar terimi ile adlandırılırlar ve her üç yarış da günlük etaplarla üç haftalık yarışlar biçiminde birbirilerine benzemektedir. Uluslararası Bisiklet Birliği düzenlemelerinde özel statüye sahiptirler. UCI Dünya Turu'nda diğer yarışlara nazaran daha fazla puan kazandırmaktadırlar ve sadece bu yarışların 14 günden daha uzun sürmesine izin verilmektedir.
Giro d'Italia, genellikle Mayıs, Tour de France Temmuz ve Vuelta a España ise Ağustos sonları Eylül ayı gibi düzenlenmektedir. The Vuelta, 1940'larda Haziran'da düzenlenen birkaç sürüm haricinde, orijinal olarak bahar mevsiminde, Nisan sonlarında düzenlenmekteydi. 1995 yılında yakın tarihli Giro d'Italia dikkate alınarak Eylül ayına alındı.
Tour de France, 3 büyük yarış arasında en eski ve prestijli olan yarıştır ve Dünya'daki en geniş katılımlı yıllık spor etkinliğidir. Tour de France, Giro d'Italia ve UCI Yol Dünya Şampiyonası bisikletin Bisikletin Üçlü Taçı'nı oluşturmaktadır.

A. a b c d e f g  Lance Armstrong 1999 ila 2005 arasında 7 kez üst üste kazanan ilan edildi.Ancak Ekim 2012'de Lance Armstrong doping skandalı nedeniyle tüm zaferleri doping yaptığı gerekçesiyle alındı. Organizatörler o yılların ikincisini galip ilan etmek yerine, rekor kitaplarında o yılların boş kalacağını duyurdular. Fakat Ekim 2014'te, Tour de France, Armstrong'un adını önceki kazanan olarak üzeri çizili şekilde listeledi.

Aktif bisikletçiler kalın yazıldı.

7 Bisikletçi kariyerlerinde her üç Büyük Tur'u da kazanmayı başardılar:

Sadece Hinault ve Contador, Büyük Tur'u en az iki kere kazanmayı başaran bisikletçilerdir.

 Eddy Merckx (BEL): 4 Büyük Tur - Giro (1972), Tour (1972), Vuelta (1973), Giro (1973)
 Bernard Hinault (FRA): 3 Büyük Tur - Giro (1982), Tour (1982), Vuelta (1983).
 Chris Froome (GBR): 3 Büyük Tur - Tour (2017), Vuelta (2017), Giro (2018).

Hiçbir bisikletçi aynı yıl içerisinde üç Büyük Tur'u kazanamadı. Çok az bisikletçi her üç turu aynı yıl içerisinde bitirmeyi başardı, bunların da sadece ikisi ilk 10 içerisinde bitirdi: Raphaël Géminiani (1955 yılında; 4. Giro, 6. Tour, 3. Vuelta) ve Gastone Nencini (1957'de 1. 6. ve 9.)
On bir Bisikletçi aynı yıl içerisinde iki Büyük Tur kazanmayı başardı.

Yukarıdaki on bir bisikletçi içerisinde, Pantani, Roche ve Battaglin'in ikilemeleri kariyerlerindeki tek Büyük Tur zaferleridir.
Merckx, Roche ve Pogacar Giro-Tur dublesini yaptığı sene dünya şampiyonu da olarak Bisikletin Üçlü Tacı'nı gerçekleştirmişlerdir.

Kalabriya (İtalyanca: Calabria), İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir.
Kuzeyde Basilicata, doğuda Taranto Körfezi, güneyde İyonya Denizi, güneybatıda Sicilya'dan ayıran Messina Boğazı ve batıda Tiren Denizi ile çevrilidir. Toplam yaklaşık 15.222 kilometrekarelik bir alanda (5.877 sq mi) yaklaşık 2 milyon sakiniyle, onuncu en büyük İtalyan bölgesidir. Catanzaro bölgenin başkenti, Reggio Calabria ise bölgenin en kalabalık şehridir. Calabria, ülkenin en verimli 14. bölgesidir. Pollino Ulusal Parkı, ülkenin en büyük milli parkıdır ve dünyanın en büyük 50'si arasında yer almaktadır.İtalya'nın güneyinde yer alan bölgenin 5 ili vardır. Bunlar: Catanzaro ili, Cosenza ili, Crotone ili, Reggio Calabria ili, Vibo Valentia'dır. Catanzaro, bölgenin başkentidir. Yüzölçümü 15.081 km²'dir. Nüfusu 31 Ekim 2010 tahminiyle 2.009.183 kişidir. Bölge başbakanı Giuseppe Scopelliti'dir.
Bölgede Kalabriyaca dili konuşulur. Ayrıca birkaç köydeArnavutçanın bir lehçesi olan Arbereşçe konuşulur.

MÖ üçüncü yüzyıldan başlayarak, Calabria adı ilk olarak modern Apulia'da Salento yarımadasının Adriyatik kıyısına verildi. MÖ 1. yüzyılın sonlarında, Roma imparatoru Augustus İtalya'yı bölgelere ayırdığında bu isim Salento'nun tamamına yayılmaya başladı. Puglia bölgesinin tamamı Regio II Apulia et Calabria adını aldı. Bu zamana kadar modern Calabria, bölgede yaşayan Brutyalılardan sonra hala Bruttium olarak biliniyordu. Daha sonra MS yedinci yüzyılda, Bizans İmparatorluğu Salento'dan ve Bruttium'un İyonya kısmından Calabria Dükalığı'nı yarattı. Dükalığın Calabria bölgesi, MS sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Longobardlar tarafından fethedilmiş olsa da, Bizanslılar Bruttium'da kalan toprakları için Calabria adını kullanmaya devam ettiler.
Modern İtalya adı, ilk olarak modern Calabria'nın güney kısmı için kullanılan bir ad olarak kullanılan Italia'dan türemiştir. Zamanla Yunanlar, güney İtalya yarımadasının geri kalanı için de kullanmaya başladılar. Bölgenin Romalılar tarafından fethinden sonra, isim tüm İtalyan yarımadası ve nihayetinde Alp bölgesi için kullanıldı.

Bölge genellikle İtalya'nın "bot"unun "parmağı" olarak bilinir ve kuzeyden güneye 248 km uzanan, maksimum genişliği 110 km olan uzun ve dar bir yarımadadır. 15.080 km²'ye tekabül eden Calabria bölgesinin yaklaşık %42'si dağlık, %49'u tepelik, ovalar ise bölge topraklarının sadece %9'unu kaplar. İyon ve Tiren denizleri ile çevrilidir. Sicilya'dan, Sicilya'daki Capo Peloro ile Calabria'daki Punta Pezzo arasındaki en dar noktanın sadece 3,2 km olduğu Messina Boğazı ile ayrılır.
Üç sıradağ mevcuttur: Pollino, La Sila ve Aspromonte, her biri kendi flora ve faunasına sahiptir. Bölgenin kuzeyindeki Pollino Dağları engebelidir ve Calabria'yı İtalya'nın geri kalanından ayıran doğal bir bariyer oluşturur. Bölgenin bir kısmı yoğun ağaçlıklı, diğerleri ise az bitki örtüsüne sahip, rüzgarın süpürdüğü geniş platolardır. Bu dağlar, ender bir Bosna Çamı çeşidine ev sahipliği yapar ve 1.925,65 kilometrekarelik bir alanı kaplayan İtalya'nın en büyük milli parkı olan Pollino Ulusal Parkı'na dahildir.
Aspromonte masifi, üç tarafı denizlerle çevrili İtalyan yarımadasının en güney ucunu oluşturur. Bu eşsiz dağlık yapı, Montalto'da 1.995 metrede (6,545 fit) en yüksek noktasına ulaşır ve denize doğru eğimli geniş, insan yapımı teraslarla doludur.
Calabria'daki alçak arazilerin çoğu yüzyıllardır tarıma dayalıdır ve yerli çalılıkların yanı sıra dikenli armut kaktüsü gibi tanıtılan bitkiler sergiler. En alçak yamaçlar, Diamante ağaç kavunu da dahil olmak üzere, üzüm bağları ve narenciye bahçeleri bakımından zengindir. Daha yukarılarda zeytin ve kestane ağaçları görülürken, yüksek bölgelerde meşe, çam, kayın ve köknar ağaçlarından oluşan sık ormanlar bulunur.

Calabria'nın iklimi deniz ve dağlardan etkilenir. Akdeniz iklimi, kış aylarında ortalama 8 °C (46 °F) ve ortalama 30 °C (86 °F)arasındadır. Dağlık alanlar tipik bir dağlık iklime sahiptir ve kışın sık kar yağışı görülür. Afrika'dan gelen sıcak hava Calabria'nın doğu kıyısını kuru ve sıcak hale getirirken, Tiren Denizi'nin düzensiz davranışı bölgenin batı yamaçlarına yoğun yağış getirebilir. Bölge boyunca uzanan dağlar, bölgenin iklimini ve sıcaklığını da etkiler. Doğu kıyısı çok daha sıcaktır ve batı kıyısına göre daha geniş sıcaklık aralıklarına sahiptir. Bölgenin coğrafyası, batı kıyısı boyunca doğu kıyısına göre daha fazla yağmur yağmasına neden olur, bu da esas olarak kış ve sonbahar aylarında ve yaz aylarında daha az görülür.

Calabria bölgesinde şu iller bulunmaktadır:

Calabria bölgesinde bulunan 30.000'den fazla nüfuslu şehirlerin listesi şudur:

Calabria Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) şu şekilde alt bölümlere ayrılmıştır: hizmet sektörü (%28.94), finansal faaliyetler ve gayrimenkul (%21.09), ticaret, turizm, ulaşım ve iletişim (%19.39), vergilendirme (%11.49), imalat (%8,77), inşaat (%6,19) ve tarım (%4,13). Kişi başına düşen GSYİH, Lombardiya'dakinden 2,34 kat daha az ve işsizlik 4 kat daha yüksektir. Calabria'nın ekonomisi hala ağırlıklı olarak tarıma dayalıdır.
Bölge ekonomisi, 'Ndrangheta'nın (yerel Mafya) varlığından güçlü bir şekilde etkilenir.

Calabria, İtalya'nın Sicilya'dan sonra en yüksek ikinci organik çiftçi sayısına sahip olmasıyla tarımsal açıdan zengindir.
Tropea'nın kırmızı soğanı, yaz döneminde orta Calabria'nın Tiren kıyısında yetiştirilir. Korumalı coğrafi işaret (PGI) ile ödüllendirilmiştir.
Zeytin ağacı, kullanılan tarım alanının %29,6'sını ve ağaç ürünlerinin yaklaşık %70'ini temsil etmektedir. Zeytin ağacı yetiştiriciliği kıyı ovalarından tepelik ve alçak dağlık alanlara kadar uzanır.
Calabria, İtalya'nın narenciye meyvesinin yaklaşık dörtte birini üretiyor. Bu bölgenin İtalya'da büyüyen narenciyeye katkısı esas olarak clementines, portakal, mandalina ve limonlara atfedilebilir. Calabria, ekime ayrılmış İtalyan yüzeyinin yaklaşık %62'sini (16,164 ha) ve toplam üretimin %69'unu (437,800 ton) oluşturan, açık farkla ülkenin en önemli clementine yetiştiren bölgesidir.

Gıda ve tekstil endüstrileri en gelişmiş sektörlerdir. Sanayi sektöründe imalat, %7,2'lik bir brüt katma değere katkıda bulunmaktadır. İmalat sektöründe ana dallar gıda, içecek ve tütün olup sektöre katkısı ülke ortalamasına çok yakındır. Son yıllarda Crotone, Vibo Valentia ve Reggio Calabria bölgelerinde bazı petrokimya, mühendislik ve kimya endüstrileri ortaya çıktı.
Catanzaro ili, özellikle ipek olmak üzere tekstil üretiminde büyük bir geleneğe sahiptir. Son zamanlarda, birkaç genç, yeşil ve sürdürülebilir ekonomi projeleri geliştirerek bu faaliyete yeni bir hayat verdi. Aslında, Girifalco, San Floro ve Cortale belediyeleri arasında  ipekböcekçiliği hala uygulanmaktadır, ipekböceklerinin yetiştirilmesi dut ağaçlarının yetiştirilmesiyle birleştirilmiştir.
Tiriolo ve Badolato, her şeyden önce, eski zamanlarda kadınların tarantella dansı sırasında geleneksel kostümler üzerinde giydiği, yün veya ipekten yapılmış tipik Calabria şalı olan "vancale"nin üretimi veya evlerin süs dekorasyonu olarak bilinir. Tiriolo'da tipik olan, aynı zamanda halı, keten ve süpürge lifleri, bobin dantel yapımı, nakış, değerli seramikler, mobilya objeleri ve sanatsal heykellerin imalatıdır. Dokumanın sanatsal üretimi, bir zamanlar kenevir liflerinin de üretildiği Platania ve Petrizzi gibi diğer merkezlerde de aktiftir.
Soveria Mannelli'de, 1873'te kurulan Calabria'daki en eski tekstil fabrikası olan Lanificio Leo  halen faaldir. Fabrika, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar uzanan görkemli ve çağrışım yapan araçları hala elinde tutuyor.
Presila ormanlarında yeşil bir köy olan küçük Serrastretta kasabası, ahşap üretimiyle, özellikle de çok orijinal bir samanla karakterize edilen sandalyeleriyle ünlüdür.

Calabria, kültürel, tarihi, sanatsal mirasına ek olarak, hem yaz hem de kış aktiviteleri sunan yıl boyunca turizmi kendine çekiyor, çok sayıda korunan doğal yaşam alanına ve 'yeşil' bölgelere sahiptir. Sahilinin 485 mil (781 kilometre) uzunluğu, Calabria'yı yaz aylarında turistik bir yer haline getiriyor. Düşük endüstriyel gelişme ve topraklarının çoğunda büyük şehirlerin olmaması, yerli deniz yaşamının korunmasına izin verdi.

En çok aranan sahil destinasyonları: Tropea, Pizzo Calabro, Capo Vaticano, Reggio Calabria, Soverato, Scilla, Scalea, Sellia Marina, Montepaone, Montauro, Copanello (Staletti belediyesi), Tonnara di Palmi, Diamante, Paola, Fiumefreddo Bruzio, Amantea, Praia a Mare, Belvedere Marittimo, Roseto Capo Spulico, Corigliano Calabro, Cirò Marina, Amendolara, Roccella Ionica, Bagnara Calabra, Nicotera, Cariati, Zambrone, Isola di Capo Rizzuto, Camonia (Staletti belediyesi), Ricadi ve San Nicola Arcella.
Kıyıdaki turistik yerlere ek olarak, Calabria'nın iç kısmı tarih, gelenekler, sanat ve kültür açısından zengindir. Cosenza, zengin bir tarihi ve sanatsal mirası ile Calabria'nın en önemli kültürel şehirleri arasındadır. Norman döneminden Aragon dönemlerine kadar Orta Çağ kaleleri, kuleleri, kiliseleri, manastırları ve diğer Fransız kaleleri ve yapıları, Calabria'nın hem iç kesimlerinde hem de kıyı şeridinde ortak unsurlardır.
Dağlar kayak ve diğer kış aktiviteleri sunar: Sila, Pollino ve Aspromonte, özellikle Camigliatello (Spezzano della Sila komünü), Lorica (Fiore'deki San Giovanni komünü), Gambarie kasabalarında kış sporları için olanaklar sunan üç milli parktır.

İşsizlik oranı 2020'de %20,1'de kaldı ve İtalya'daki en yüksek ve Avrupa Birliği içindeki en yüksek oranlardan biriydi.

Calabria'da turizm yıllar içinde artmıştır. Başlıca turistik yerler kıyı şeridi ve dağlardır. Kıyı şeridi, engebeli uçurumlar ve kumlu plajlar arasında gidip gelir. Calabria çevresindeki deniz berraktır ve iyi düzeyde turist konaklaması vardır. Şair Gabriele D'Annunzio, Reggio Calabria yakınlarındaki Sicilya'ya bakan sahili "... İtalya'nın en güzel kilometresi" olarak adlandırdı (il più bel chilometro d'Italia). Başlıca dağ turisti çeken yerler, milli parkı ve gölleriyle Aspromonte ve La Sila'dır. Öne çıkan diğer bazı destinasyonlar şunla

Caltanissetta ili (İtalyanca: provincia regionale di Caltanissetta; Sicilyaca: pruvincia riggiunali di Nissa), İtalya'da Sicilya Özerk Bölgesi'nin güney ucunda bir il olup, 22 adet komünü vardır

Şehrin arması, bir kırmızı taç ve onun üzerinde iki yeşil yaprak dalı defne ağacı yaprağı sağda ve taç ortada.

Çaltanissetta ilinin güneyinde Akdeniz; kuzeyinde Palermo ili, doğusunda Enna ili, Katanya ili ve Ragusa ili ve batısında Agrigento ili bulunur.
İl, Sicilya'nın  kuzeybatı istikametindeki merkez kısmının başşehrin konumlandığı yere doğru yayılır. Resuttano komünü, etrafı yabancı topraklarla çevrili Palermo ili bulunur. Palermo ise Monte Stretto ve Portella del Vento arasında yer alan Caltanissetta yakınındadır.
İl, Gela şehrinin bulunduğu  Gela adı verilen körfeze doğru Gela ovası boyunca uzanır.

Caltanissetta ili nüfusu (31.7.2010 tahmini itibarıyla) 271.688 kişi olup nüfus yoğunluğu 128 kişi/km² olur.

Caltanissetta ili 2.139 km² lik bir alana ve (31.7.2010 tahminlerine göre) 271.688 kişilik bir nüfusa sahiptir. 22 adet komünü vardır. Bu ilde "İtalya'nın Şehirleri (Città d'Italia)" statüsü olan Caltanissetta ve Gela bulunur. Nüfusu 10.000den büyük olan komünlerı şunlardır:

Sicilya
Caltanissetta

Caltanissetta ili resmi websitesi (İtalyanca)
Caltanissetta ili bilgileri: resimler, tarih, turizm, gastronomi, kitaplar, yerel mallar, yerel soyadlari, tasima 1 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Camillo Benso, Cavour Kontu (10 Ağustos 1810, Torino - 6 Haziran 1861, Torino), İtalyan devlet adamı. Uluslararası gelişmeler ve devrimci hareketlerden yararlanarak Savoy Hanedanı yönetiminde İtalya'nın siyasi birliğini sağlayan ve yeni krallığın ilk başbakanı olan Piyemonteli muhafazakâr devlet adamı.

Köklü bir geçmişi olan Cavourlar 16. yüzyıldan başlayarak asker ve memur olarak Savoia hanedanına hizmet etmişlerdi. Camillo'nun Cenevre doğumlu ve Kalvenci olan annesi, dönemin bütün siyasal, dinsel ve toplumsal akımlarına açık bir kent olan Cenevre'nin havasını aileye taşırken, babası Michele de, eski rejimle yakın bağlarından dolayı Fransız Devrimi'yle birlikte saygınlığı tehlikeye giren ailenin Napolyon döneminde yeniden seçkin bir konuma gelmesini sağlamıştı.
Cavour, on yaşında Torino Askeri Akademisi'ne girdi. Ailenin küçük oğlu olarak bir miras beklentisi olmadığından, önündeki tek seçenek Savoia ve Piemonte prensi Carlo Alberto'nun koruyuculuğu altında parlak bir makama ulaşmaktı. Daha öğrenciliği sırasında siyasal düşüncelere ilgi duymaya başladı. 1821'deki meşrutiyetçi Piemonte devriminin askeri öğrencilere kadar yansıyan özgürlükçü ve ulusal yankılarından etkilendi. Aile içindeki konuşmalardan Bourbonların yeniden başa geçtiği Fransa'daki iç siyasal gelişmeler, Osmanlı yönetimine karşı Yunan ayaklanması, Rusya'daki özgürlükçü Dekabrist ayaklanması (1825) gibi güncel konuları yakından izledi. Benjamin Franklin, Piemonte devriminin ünlü önderi ve uzak akrabası Santorre di Santarosa gibi kişilere ve liberallere duyduğu sempatiyi coşkulu bir biçimde açığa vurmaya başladı. Kendisinden üç yaş büyük bir askeri öğrenci olan Baron Severino Cassio'nun etkisiyle yurtsever düşüncelere yöneldi. Cumhuriyetçi olarak tanınan Cassio ile yakınlığından rahatsız olan ailesi bu ilişkiyi sona erdirmesini isteyince, büyük bir tepki gösterdi. Aileyi bu müdahaleye yönelten, Temmuz 1824'te kişisel hizmetine verildiği Prens Carlo Alberto'ya karşı takındığı ters tutumdu. Veliaht prensle arasının bozulmasına yol açan bu durum, saraydan uzaklaştırılmasına ve 20 yıl kadar hiçbir siyasal görev alamamasına neden oldu.

1826'da istihkam teğmeni olarak orduya katılan Cavour, önce Torino'ya, ardından tahkimat yapılan çeşitli sınır karakollarına gönderildi. 1830'da görevli olarak gittiği Cenova'da aşırı demokratik ve cumhuriyetçi fikirleri savunan Anna Giustiniani Schiaffino'yla tanıştı. O sıralarda Giuseppe Mazzini'nin önderlik ettiği gizli devrimci örgüt Carbonaria'nın birçok üyesi sık sık Schiaffino'nun evine konuk oluyordu. Cavour, Anna Schiaffino'ya duyduğu aşk ve Severino Cassio ile yeniden kurduğu arkadaşlığın etkisiyle ateşli bir radikalizmi benimsedi. Bu arada Temmuz 1830 Fransız Devrimi devrimci tutkusunu daha da pekiştirdi. Avrupa'daki siyasal olayları aktaran gazeteleri daha iyi izleyebilmek için İngilizce öğrendi. Fransız yazarları Benjamin Constant ve François Guizot'nun liberal görüşlerinden yola çıkarak ataerkil mutlakiyetçiliğe, toprak sahipleri, aristokrasi ve ruhban sınıfının çıkarlarını temsil eden Bourbon yanlısı gericiliğe ve taht ile kilise arasındaki birliğe karşı kesin bir tutum takıldı. Bu gelişmeler üzerine yeniden resmi makamların kuşkusunu çekti ve polis gözetimi altında tutulmaya başladı. Babasının araya girmesiyle kovuşturmaya uğramayarak yalnızca uzak bir dağ kalesine sürgün edildi. Artık orduda kalamayacağını anladığından 1831'de istifa etti. Babasının girişimiyle Torino'nun güneyindeki bir köye belediye başkanı olarak atandı. Bu arada amcalarının yöredeki geniş topraklarının yönetimini de üstlendi. Kendini tarım ve iş hayatına verdi, Leri'deki topraklarını modern bir işletme durumuna getirdi. Banco di Torino'nun kuruluşuna katıldı.
Bu sıradan uğraşlar sırasında içine düştüğü yalnızlıktan kurtulmak için toplumsal sorunlarla ilgilenmeye başladı. Yoksulluk ve mahkûmların eğitimiyle ilgili sorunları araştırmaya girişti. 1834'te yoksulluk üzerine yazdığı inceleme, ertesi yıl Londra'da yayımlanan Report from His Majesty's Commissioners for inquiring into the Administration and practical Operation of the Poor Laws (Majestelerinin Yoksullara Yardım Yasalarının Uygulanışını ve Pratikteki İşleyişini Araştırmakla Görevli Kurulun Raporu) adlı kitapçıkta yer aldı. İngiltere'deki Yoksullara Yardım Yasaları'nın tarihi üzerine ikinci kitapçığını 1835'te Torino'da yayımladı.
Aynı dönemde öteden beri tasarladığı Paris ve Londra gezilerini gerçekleştirdi. Böylece anayasal ve liberal rejimlerce yönetilen, hızlı ekonomik ve toplumsal değişimlerden geçen Batı'nın iki büyük başkentini tanıma olanağını buldu. İngiltere'de Tocqueville ile karşılaştı. İngiltere ve Fransa'da parlamenter işleyişi inceledi, üniversitelerdeki derslere katıldı, fabrikaları, demiryollarını, limanları, hastane, okul ve hapishaneleri gezdi. Bu iki Batı başkentinde ve Cenevre'de edindiği deneyimler, aşırılıklardan uzak durarak "orta yolu" izleme ilkesine sıkıca sarılmasını sağladı. Daha iyi bir toplum kurmak için şiddete başvurmayı gerekli gören devrimcilere olduğu kadar, gözü kapalı bir biçimde her türlü ilerlemeye karşı çıkarak sonuçta devrimci ayaklanmalara yol açan gericilere de tepki duymaya başladı. Her şeyden önce iyi bir Avrupalı olmayı istemekle birlikte, yurtsever tutumundan da vazgeçmedi. Değerini anlayan bir arkadaşının Fransa'da parlak bir gelecek için Piemonte'den ayrılması için yaptığı öneriyi bu nedenle geri çevirdi.
1835'te, gezilerinden döndükten sonra bir dizi başarılı ticari girişimde bulunarak büyük bir servet edindi. Ayrıca yazılarıyla da belirli bir ün kazandı. Yazılarında ülkenin gelecekteki siyasal yapısı konusuna doğrudan girmemekle birlikte, İtalya'da köklü değişiklikler getirebilecek toplumsal ve ekonomik görüşler öne sürdü.

1848'e doğru, Avrupa'yı saracak devrimci fırtınanın ilk esintileri kendini duyurunca, Cavour'un siyasete duyduğu ilgi yeniden öteki ilgilerini bastırmaya başladı. Kral Carlo Alberto'nun reform önlemlerine ve basına belli bir oranda özgürlük tanımaya karar vermesinin ardından siyasete tam anlamıyla döndü. 1847'de kralın olağan danışmanı kont Cesare Balbo ile anlaşarak, kısa sürede radikal reformların baş savunucusu durumuna gelen Il Risorgimento adlı gazeteyi kurdu. Bu gazetede meşruti krallıktan ve Savoia hanedanının başkanlığında İtalyan birliğinden yana çıktı. Ekonomi alanındaki liberal görüşlerine rağmen, Cavour politikada muhafazakârdı. Carlo Alberto'nun liberal bir anayasayı benimsemesinde belirleyici bir rol oynadı. Il Risorgimento aracılığıyla, Lombardia ve Venezia'yı elinde tutan Avusturya'ya savaş açmanın tarihsel bir zorunluluk olduğu gürüşünü yaymaya başladı. Parlamento'ya seçildikten sonra tutucular ile devrimciler arasında orta bir yol izlediğinden, hem sağın, hem de solun düşmanlığını kazandı.
Avusturya'ya karşı girişilen savaş Piemonte'nin aleyhine bir gelişme gösterince, orduya gönüllü yazılmaya karar verdi. Ama üçüncü Yasama Meclisine seçildikten sonra, yitirilmiş bir savaşın sürdürülmesini savunan solun aşırı kanadına karşı çıkarak, Avusturya ile barış antlaşmasının onaylanması için çalışmaya başladı. Haziran 1848 ara seçimlerinde milletvekili seçilince, Custoza yenilgisinin yarattığı kargaşa ortamında akıl yolunu göstermeye çalıştı. Çabaları boşa çıktı, Ocak 1849 seçimlerinde yenik düştü. Novara yenilgisi ve Carlo Alberto'nun tahtan çekilmesinden sonra yeniden Torino milletvekili oldu. Mali ve askeri konulara ilişkin tartışmalardaki derin bilgisiyle, Marki Massimo Taparelli Azeglio'nun sağ eğilimli hükûmetini destekleyen çoğunluk milletvekilleri arasında önemli bir yer edindi. Ekim 1850'de Azeglio kabinesinde tarım ve ticaret bakanlığına getirildi ve kısa zamanda hükûmetin en etkin ve etkili üyesi oldu. Fransa, Belçika ve İngiltere'yle yapılan bir dizi antlaşmayla, serbest ticaretin olabildiğince genişlemesini sağlamaya çalıştı. Ayrıca, Piemonte ile büyük devletler arasında bir ekonomik çıkarlar ağı oluşturarak, Avusturya'ya karşı siyasal bir ittifakın zeminini hazırlamaya girişti.
1850'de maliye bakanlığına atandıktan sonra merkez sağ ile merkez sol arasında bir ittifak yaratmaya girişti. Böylece Piemonte'yi laikleştirme ve modernleştirme politikasını daha büyük bir hareket serbestliğiyle yürütebilecek yeni çoğunluk oluşturmak istiyordu. Connubio (evlilik) olarak adlandırılan bu ittifak, meclisteki desteğini bütünüyle yitirmiş olan Azeglio'nun istifasına neden oldu. 1849'da Carlo Alberto'nun yerine geçen II. Vittorio Emanuele, yeniden güçlü bir Azeglio hükûmeti kurma çabalarının sonuçsuz kalması üzerine, hükûmeti kurma görevini Cavor'a verme yoluna gitti. Böylece Cavour, bu tarihten ölümüne değin ülkesinin siyasal önderi oldu.

4 Kasım 1852'de II. Vittorio Emanuele tarafından başbakanlığa atanınca, kendi merkez sağ partisiyle Rattazzi'nin yönettiği merkez sol parti arasında ittifaka dayalı bir hükûmet kurdu. Hükûmeti ortaya bir ekonomik reform programı koydu: toprakların ıslah edilmesi ve sulanması, Piemonte ticaretini geliştirme, Banco di Sardegna'nın kurulması ve demiryolu yapımı. Cavour aynı zamanda orduyu yeniden düzenledi. Piemonte kilisesinin ayrıcalıklarını kaldırarak ve manastırların mal varlığına el koyarak Kilise'nin gücünü azaltmaya çalıştı. Bu politika Kilise'ye karşıt olarak yorumlandı ve Kilise çevrelerinin Cavour'a karşı çıkmasına yol açtı. Cavour istifa etti, ancak görevine yeniden getirildi. İtalyan birliğini gerçekleştirme amacıyla La Farina'nın kurduğu Società nazionale'den yararlanarak, yarımadada, ulusal bir hanedanın yönettiği tek krallık olan Piemonte ile birleşerek yabancı boyunduruğundan kurtulma düşüncesini yaydı. Öte yandan, Avusturya'ya karşı müttefikler edinmek gereğini anlayan Cavour, Piemonte'nin İngiltere ve Fransa'nın yanında Kırım savaşı'na katılmasına karar verdi.

Cavour'un istemeden içine çekildiği Avrupa dramı Ocak 1854'te Kırım Savaşına katılma kararı ile başladı. Fransa ve İngiltere'nin Akdeniz'e inebilmek için Çanakkale Boğazını denetim altına almak isteyen ve Osmanlı topraklarının bütünlüğünü tahdit eden Rusya'ya karşı birleşmesiyle patlak ver

Camillo Golgi (d. 7 Temmuz 1843 - ö. 21 Ocak 1926), İtalyan doktor, patolog, bilim insanı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi. Sinir sisteminin yapısıyla ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı 1906 yılında Nobel Ödülünü kazanmıştır.

Golgi organeli veya Golgi kompleksi
Golgi tendon organı
Golgi yöntemi veya Golgi boyama, sinir doku boyama tekniği
Golgi alfa-mannosidase  II enzimi
Beyincik Golgi hücreleri
Golgi I sinir hücreleri (uzun aksonlu)
Golgi II sinir hücreleri (kısa aksonlu ya da aksonsuz)

Hayatı ve keşifleri, Camillo Golgi 31 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Nobel Prize in Physiology or Medicine 19064 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Some places and memories related to Camillo Golgi 20 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The museum in Corteno, now called Corteno Golgi, dedicated to Golgi. Includes a gallery of images of his birthplace.13 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Campari, alkol ve suyun içerisinde çeşitli bitki ve meyvelerin infüzyonundan elde edilen amaro tipi bir aperitif olarak kabul edilen bir likördür. Koyu kırmızı rengi ve acımtırak tadı ile karakterize edilir.
Campari, genellikle kokteyllerde kullanılır ve soda ya da narenciye suyu ile karıştırılır veya spritz olarak prosecco ile servis edilir. İtalya merkezli çok uluslu bir şirket olan Campari Grubu tarafından üretilmektedir.

Campari, 1860 yılında İtalya'nın Novara kentinde Gaspare Campari tarafından icat edildi. Başlangıçta, kırmız böceğinin ezilmesiyle elde edilen kırmızı renkli karmin boyasıyla renklendiriliyordu. Campari Group, 2006 yılında karmin kullanımını durdurdu.
1904 yılında Campari'nin ilk üretim tesisi, İtalya'nın Milano yakınlarındaki Sesto San Giovanni'de açıldı. Gaspare'nin oğlu Davide Campari'nin yönetimi altında şirket, içeceği önce Fransız Rivierası'nın kalbindeki Nice'e, ardından da denizaşırı ülkelere ihraç etmeye başladı.
Campari markası şu anda 190'dan fazla ülkede dağıtılıyor. Campari, Campari Grubu'nun bir parçası olan Davide Campari-Milano SPA'nın tescilli ticari markasıdır.

Aralık 2024 itibarıyla Campari Grubu, Rusya'da halen faaliyetlerini sürdürmektedir. Rusya'nın Şubat 2022'de Ukrayna'yı işgal etmesinin ardından Campari Grubu, reklam ve tanıtım faaliyetleri de dahil olmak üzere Rusya'daki tüm yatırımlarını askıya aldığını ve yerel personeline ödeme yapabilmek için gereken asgari düzeye kadar faaliyetlerini azalttığını duyursa da Campari'nin ürünleri, Rusya pazarında yer almaya devam ediyor. Ağustos 2023'te Campari'nin Rusya'da Sarti Rosa adlı yeni bir aperatif sunmayı planladığına dair raporlar, ülkedeki ürün yelpazesinin potansiyel olarak genişleyebileceğini gösteriyordu.

Campari genellikle kokteyllerde kullanılır ve çoğunlukla soda veya narenciye suyu (çoğunlukla pembe greyfurt suyu) ile servis edilir ve genellikle portakal dilimleriyle süslenir veya spritz olarak prosecco ile karıştırılır.
Campari, UBB'nin birçok resmi kokteylinin (Campari'nin de sponsoru olduğu) vazgeçilmez bir bileşenidir: negroni, Americano, boulevardier ve old pal (1987'de IBA listesinden çıkarılmıştır) ve Garibaldi gibi diğer içecekler. Diğer amarolar gibi spritzlerde kullanımı yaygındır.
İtalya pazarında Campari, soda suyuyla karıştırılarak Campari Soda (hacimce %10 alkol) adı altında tekli şişelerde satılmaktadır. Campari Soda, 1932 yılında Fortunato Depero tarafından tasarlanan özgün bir şişede paketlenmektedir.

Resmî site
"Campari: the Italian classic that still has style" 18 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Daily Telegraph
Chapter 9: "Campari: product diversification and international expansion" 20 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Corporate Strategy and Firm Growth: Creating Value for Shareholders, by Angelo Dringoli
The Art of Campari

Campione d'Italia, kuzey İtalya'nın Lombardiya bölgesinin Como ilinde yer alan bir İtalyan komünüdür. Kasabanın nüfusu (30.4.2010 tahminiyle)  2.117 kişi; yüzölçümü 2.6 km² ve nüfus yoğunluğu 814,23 kişi/km²'dir.

Yapı olarak, dört bir yanı İsviçre'nin Ticino kanton'u ile çevrili ve İtalya ile doğrudan bağlantısız olduğu için bir eksklav durumundadır. Lugano Gölü ve dağlık bir alanla İtalya'dan ayrılmaktadır ancak resmî olarak İtalyan toprağıdır ve halkı İtalyan vatandaşıdır. İtalya'nın ana topraklarıyla en yakınlaştığı noktada aralarındaki mesafe 1 kilometreye dek düşmektedir ancak bölgenin dağlık arazisi nedeniyle en yakın İtalyan kasabası olan Lanzo D'Intelvi'ye ulaşmak için 14 kilometre, en yakın İtalyan şehir merkezi Como'ya ulaşmak içinse 28 kilometre kara yolu katedilmek zorundadır.
İsviçre ve İtalyan hükûmetlerince yapılan iki taraflı antlaşmalar uyarınca Campione d'Italia'nın sakinleri İsviçre kamu hizmetlerinden İsviçre vatandaşları gibi yararlanabilmektedir. Kasaba İtalya'ya ait olmasına karşın araba plakaları 2020'e kadar İsviçre düzenlemelerine göreydi. Genelde İtalyan kamu kurumlarının şubeleri dışında tüm telefon kodları da İsviçre düzenine tâbidir. Yani İtalya'nın ana topraklarında yaşayan İtalyanlar da dâhil olmak üzere herkes İsviçre'nin uluslararası alan kodu olan +41 ile buradaki kimselere ulaşmaktadır. Burada yaşayanlara posta göndermek için İsviçre ya da İtalya'nın verdiği posta kodları kullanılabilir ve gönderilenin adres bölümünde ülkeye, kullanılan posta koduna göre İtalya ya da İsviçre yazılır.

Campione d'Italia'nin nüfusu (30.4.2010  ISTAT tahminleri itibarıyla) 2.117 kişidir ve nüfus yoğunluğu 814,23 kişi/km² olur. 19. ve 20. yy/da beldenin nüfusunun gelişimi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Campione d'Italia'nin Isvicre'nin Ticino kantonu'nun şu komünleriyle sınırları bulunur:
Arogno, Bissone, Lugano, Melide, Paradiso.

Como (il)
Lombardiya

d'Italia   Italyanca Wikipedia "Campione d'Italia" maddesi 1 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Kasaba belediyesinin resmî genel ağ sayfası30 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Campobasso (Campobasso lehçesi: Cambuàsçe), İtalya'nın güneyinde Molise bölgesinin başkenti olan ve aynı ismi taşıyan Campobasso ilinin merkezi olan  bir komündur. Şehir Biferno Nehrinin yüksek vadisi içinde konumlanmış olup Sannio ve Mateşe dağları ile çevrili bulunmaktadır.
Şehir ve civarında meyvecilik tarımı ve hayvancılık gelişmiştir ve armut üretimi ve özel bir peynir olan "scarmorza" peyniri imalatıyla ünlü olmuştur. Şehirdeki sanayi sektörü ağırlıklı olarak ticarete ve besin maddeleri işlemeye (besin maddeleri, içki, makarna) dayalıdır ve besin maddeleri üreten bazı orta ölçekli şirketlerin idare ve üretim merkezleri bu şehirde bulunur. Ayrıca şehirde geleneksel olarak el işçiliği ve ustalıkla 14. yüzyıldan beri belgelenmiş olarak metalden keskin bıçak ve makas üretilmektedir. Bir yüksek eğitim merkezi olan şehirde Molise Üniversitesi bulunmaktadır. Katolik Kilisesinin bürokrasisi içinde şehir Campobasso-Boiano Piskoposluğu merkezidir.

Castello Monforte: 1450. Lombard veya Norman yıkıntıları üzerine yörel bölge idarecisi olan II. Nicola Monforte. Daha önce antik Samnitler duvar kalıntıları da bulunan ve etraftaki araziye hakim olan yüksek bir tepe üzerinde kuruludur. Kalenin 12. yüzyılda Papa ve İmparator taraftarları (Guelfo ve Ghiblline) arasında savaşlarda moda olan müstahkem mevki savunma mazgalları bulunmaktadır. Günümüze gelen yapı 1485 ve 1805 depremlerinden büyük hasar gören kalenin restorasyonundan sonra ortaya çıkmıştır.
Madonna del Monte Kilisesi: İlk defa olarak MS 1000 civarında bir tanrı tapınağı yerine yapılmış ve 1525'te yeniden yapılmıştır. 1334'ten itibaren bu kilise "İncoronata" adı verilen çok değerli bir ahşap Meryem heykeli dolayısıyla şehirde iyi bilinmektedir.
Katedral veya Chiesa della Santissima Trinità. 1504. Zamanının şehir duvarları dışına yapılmıştır. 1805 depreminde tümüyle yıkılmış ve yeniden Neoklasik mimari stili kurallarına uyularak yapılmıştır.
San Bartolomeo Kilisesi 11. yüzyıl. Özel beyaz taştan Romanesk mimarî tarzında yapılmıştır.
San Leonardo: 14. yüzyıl. On cephesi Gotik ve Romanesk mimarî stillerini karışımıdır. Yapıldığı zaman komsu Puglia bölgesinde moda olan sebze resimleri ile süslenmiş vitray bir penceresi bulunmaktadır.
Villa de Capoa. Yeni restore edilmiştir. Çok geniş kapsamlı bahçesi bulunmaktadır ve İtalya'da nadir bulunan ağaçları da (örneğin sekoya, Lübnan sediri vb.) barındırmaktadır.

Campobasso şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Ottawa, Canada
 Lezhë, Arnavutluk
 Frontera Hidalgo, Mexico
 Vladimir, Rusya

Molise
Campobasso ili

Campobasso Belediyesi resmi website22 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (İngilizce)

Campobasso ili (İtalyanca: Provincia di Campobasso), İtalya'nın güney kesiminde Molise bölgesine bağlı bir ili. Merkezi ile adını veren Campobasso şehridir.

Campobasso ilinin kuzey doğusunda Adriyatik Denizi, kuzeyinde Abruzzo Bölgesi'ne bağlı Chieti ili, güneydoğusunda Puglia Bölgesi'ne bağlı Foggia, güneyinde Campania Bölgesi'ne bağlı Benevento ili ile Caserta ili ve batısında İsernia ili bulunur.
Campobasso ilinin batısında bulunan Apeninler'den başlayarak doğusuna gittikçe tepeler, göller, nehirler geçilerek Adriyatik Denizi hinterlandı ve deniz sahiline gelinir; böylece ilin arazisi çok değişik ve çeşitli bir nitelik gösterir. Küçük kentler, kasabalar ve köyler engebeli ve dağlık arazilerinde yamaç kayalarına sanki tutturulmuşlardır. İl arazisinde bulunan iki irmak (Trigno Biferno ve Fortore) genellikle fazla kavisler yapmadan dağlık ve tepelik arazide dar yüksek yamaçlı kenarlı vadilerde başlayıp denize yaklaştıkça genişleyen vadilerde ve deniz yakınlarında düzlükte akarlar.

Campobasso ili 2.909 km²lik bir alana ve (28.2.2010 tahminlerine göre) 237.387 kişilik toplam bir nüfusa sahiptir ve nüfus yoğunluğu 79,50 kişi/km²dir.

Campobasso ilinin 84 komünü  vardır. Nüfusu 10.000'den fazla olan komünler şöyle sıralanabilir:

Campobasso ili resmî web sitesi 20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Kuzey Atlantik Antlaşması, 4 Nisan 1949'da Washington'da imzalanan ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nü (NATO) kuran antlaşmadır.

Antlaşma, 4 Nisan 1949'da Washington, D.C.'de, Amerikalı diplomat Theodore Achilles tarafından yönetilen bir komite tarafından imzalandı. Daha önce 22 Mart ve 1 Nisan 1948 tarihleri arasında Pentagon'da gizli görüşmeler yapıldı ve Achilles şunları söyledi:Görüşmeler yaklaşık iki hafta sürdü ve sona erdiğinde bir antlaşmanın olacağı anlaşılmıştı ve benim bir taslağım kasamın alt çekmecesinde bulunuyordu. Bu taslağı, Jack [Hickerson] dışında kimseye göstermedim. Keşke saklasaydım, ama 1950'de Bakanlık'tan ayrıldığımda, görevli olarak kasada bıraktım ve arşivlerde izini sürme fırsatım olmadı. Son olarak Kuzey Atlantik Antlaşması, ilk taslağımın genel biçimine ve birçok ifadesine sahipti, ancak önemli farklılıklar taşıyordu. Bu taslak, Rio Antlaşması'ndan ve henüz imzalanmamış olan sağlanan Brüksel Antlaşmasına büyük ölçüde benziyordu.Achilles'a göre anlaşmanın bir diğer önemli yazarı John D. Hickerson'du:Diğer tüm insanlardan daha fazla, Jack Antlaşma'nın doğası, içeriği ve biçimiyle ilgili sorumluydu... Antlaşma, tek kişilik bir Hickerson antlaşmasıydı.Kuzey Atlantik Antlaşması, NATO'nun temel bir bileşeni olarak, II. Dünya Savaşı sonrası devletler arası gerilimli ilişkileri önlemek isteyen ABD'nin bir ürünüdür ve sonuç olarak Avrupa'da çok taraflılığı sağlamıştır. Antlaşma, ABD'nin Avrupa güçleriyle olan kolektif savunma düzenlemesinin bir parçasıdır, uzun ve düşünceli bir süreci takip eder. Antlaşma, Sovyetler Birliği'nin Batı Avrupa'ya saldırısıyla ilgili bir silahlı saldırısına karşı göz önünde bulundurularak oluşturulmuş olsa da, Soğuk Savaş sırasında karşılıklı savunma maddesi hiçbir zaman devreye sokulmamıştır.
Kuzey Atlantik Antlaşması'nı imzalayan taraflar, "demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü prensiplerine dayanan, halkların özgürlüğünü, ortak mirası ve medeniyetini koruma kararlılığındadır."

Aşağıdaki on iki devlet, antlaşmayı imzalayarak NATO'nun kurucu üyeleri haline geldi. Aşağıdaki liderler, ülkelerinin yetkilileri olarak 4 Nisan 1949'da Washington, D.C.'de anlaşmayı imzaladılar.

 Belçika – Başbakan ve Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak ile Büyükelçi Baron Robert Silvercruys.
 Kanada – Dışişleri Bakanı Lester B. Pearson ve Büyükelçi H. H. Wrong.
 Danimarka – Foreign Minister Gustav Rasmussen and Ambassador Henrik Kauffmann
 Fransa – Dışişleri Bakanı Robert Schuman ve Büyükelçi Henri Bonnet.
 İzlanda – Dışişleri Bakanı Bjarni Benediktsson ve Büyükelçi Thor Thors.
 İtalya – Dışişleri Bakanı Carlo Sforza ve Büyükelçi Alberto Tarchiani.
 Lüksemburg –  Dışişleri Bakanı Joseph Bech ve Büyükelçi Hugues Le Gallais
 Hollanda – Dışişleri Bakanı Dirk Stikker ve Büyükelçi Eelco van Kleffens.
 Norveç – Foreign Minister Halvard M. Lange and Ambassador Wilhelm von Munthe af Morgenstierne
 Portekiz – Dışişleri Bakanı José Caeiro da Mata ve Büyükelçi Pedro Teotónio Pereira.
 Birleşik Krallık – Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve Büyükelçi Oliver Franks.
 ABD – Dışişleri Bakanı Dean Acheson.

İlk 12 kurucu devletten sonra ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından önce aşağıdaki dört devlet antlaşmaya katıldı:

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra aşağıdaki 16 devlet antlaşmaya katıldı:

Hiçbir devlet antlaşmadan çekilmedi, ancak bazı üye devletlerin bağımlılıkları bağımsız hale geldikten sonra üyelik talebinde bulunmadılar.

Antlaşmanın 1. maddesi, üye tarafların "uluslararası barış ve güvenliğin, adaletin tehlikeye atılmaması için barışçıl yollarla çözülmesi gereken uluslararası anlaşmazlıkları çözmeyi" taahhüt ettiğini ve Birleşmiş Milletler'in amacıyla uyumsuz bir şekilde, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir biçimde güç veya kullanma tehdidinden kaçınmayı taahhüt ettiklerini belirtir.
Üyeler, Birleşmiş Milletler Şartı'na uygun olarak, Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahı teşvik etmeyi amaçlarlar.

Antlaşmanın 2. maddesi, "Taraflar, özgür kurumlarını güçlendirerek, bu kurumların temellerine dayandığı ilkelerin daha iyi anlaşılmasını sağlayarak ve istikrar ve refah koşullarını teşvik ederek, barışçıl ve dostane uluslararası ilişkilerin daha da gelişimine katkıda bulunacaklardır. Uluslararası ekonomik politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya çalışacaklar ve tüm veya herhangi biri arasındaki ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir." şeklinde hüküm verir. Bu madde bazıları tarafından Pearson'un bu maddeyi antlaşmaya dahil etmesini istemesinin ardından "Kanada Maddesi" olarak adlandırılır. Madde, bir ticaret konseyi, kültürel program, teknoloji paylaşımı ve bir bilgi programı için önerileri içeriyordu. Bunlardan sadece son ikisi kabul edildi. Yine de, bazı gözlemciler tarafından üyeler arasındaki ticaret anlaşmazlıkları hakkında yorum yapılırken gündeme getirilmiştir.

Anlaşmanın 3. maddesi, "Bu Anlaşmanın amaçlarını daha etkili bir şekilde gerçekleştirmek için, Taraf Devletler, ayrı ve birlikte, sürekli ve etkili yardım ve dayanışma araçlarıyla, silahlı saldırıya karşı direnme yeteneklerini bireysel ve kolektif olarak koruyacak ve geliştireceklerdir." şeklindedir.
Son dönemde madde, 2006 yılında GSYİH harcamaları için %2 hedefinin temeli olarak yorumlanmıştır. Bu ölçüm, 2014 Galler zirvesi sırasında yeniden onaylanmıştır.
Aynı zamanda üye devletleri güçlendirmek amacıyla bir yetkiyi güçlendirmek için temel bir kavram olarak da kullanılmıştır: büyük felaketlere, altyapı arızalarına veya geleneksel silahlı saldırılara karşı direnme ve toparlanma yeteneği. Bu taahhüt ilk kez 2016 Varşova zirvesi sırasında kabul edilmiş ve 2021 yılındaki COVID-19 pandemisinin ardından daha da tekrarlanmış ve açıklığa kavuşturulmuştur. NATO belgelerine göre, bu yedi ana alanı içermesi gerektiği anlaşılmıştır:

Hükûmetin bir kriz sırasında sürekliliği
Enerji ve enerji şebekesi altyapısının güçlendirilmesi
Göç kontrolü
Gıda ve su güvenliği
Tıbbi acil durumlar
Güçlü sivil iletişim
Etkili ulaşım ağları

Madde 4, genellikle NATO'nun askeri operasyonlarının başlangıç noktası olarak kabul edilir ve bu nedenle acil durumlar veya aciliyet gerektiren durumlar için tasarlanmıştır. Resmi olarak, "taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı veya güvenliği tehdit edildiğinde" askeri konularda destek yapılmasını öngörüyor. Bu madde harekete geçirildiğinde, sorun Kuzey Atlantik Konseyi'nde görüşülür ve Tüm ittifak devletleri adına ortak bir karar ve (lojistik, askeri veya başka bir şekilde) desteğe resmi olarak yol açar. İttifak'ın kurulmasından bu yana resmi olarak yedi kez devreye alındı:

Ayrıca, Madde 4'ün resmi olarak çağrılmadığı ancak tehdit edildiği durumlar da yaşanmıştır. Aslında bu, Article 4'ün orijinal amaçlarından biri olarak görülmüştür: sorunları yükseltmek ve üye ülkelere caydırıcılık sağlamak için bir araç olarak kullanmak. Örneğin, Kasım 2021'de Polonya Dışişleri Bakanlığı, Belaruslu göçmen krizi nedeniyle Article 4'ü tetiklemeyi düşünmüş, ancak resmi olarak talep edilmemiştir.
15 Kasım 2022 tarihinde Ukrayna sınırına yakın Przewodów köyü yakınlarında Polonya topraklarına bir füze saldırısı düzenlendi. Bu olay, Rusya'nın Ukrayna şehirlerine ve enerji tesislerine saldırısı sırasında gerçekleşti. 2022 Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasında NATO topraklarına atılan ilk füze olayıydı. NATO Genel Sekreteri, Polonya Devlet Başkanı ile görüştü, ancak Madde 4 konvansiyonu çağrısı yapılmadı, hükûmet bunu düşündüğü görüşmelerde bulundu.

Antlaşmanın önemli bir bölümü, 5. Madde'dir. Bu taahhüt maddesi, casus foederis'i tanımlar. Her üye devlet, 6. Madde tarafından tanımlanan bölgelerde bir üye devletine karşı düzenlenen bir silahlı saldırının hepsine karşı düzenlenmiş bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt eder. Böyle bir saldırı durumunda, her üye devlet, "Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden tesis etmek ve sürdürmek için gerekli gördüğü herhangi bir eylemi, silahlı kuvvetlerin kullanımı dahil" alarak yardımcı olmalıdır. Bu madde yalnızca bir kez harekete geçirilmiş olsa da, birçok diğer durumda değerlendirilmiştir.

NATO tarihinde yalnızca bir kez devreye sokulmuştur. 2001 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne yapılan 11 Eylül saldırıları sonrasında olmuştur. Madeyi devreye alma işlemi, 4 Ekim 2001 tarihinde onaylanmıştır, NATO'nun saldırıların gerçekten Kuzey Atlantik Antlaşması'nın şartlarına uygun olduğunu belirlemesiyle gerçekleşmiştir. 11 Eylül saldırılarına yanıt olarak NATO tarafından alınan sekiz resmi eylem arasında Eagle Assist Harekâtı ve Akdeniz'de teröristlerin veya kitle imha silahlarının taşınmasını engellemeyi amaçlayan deniz operasyonu olan Etkin Çaba Harekâtı da bulunmaktadır, aynı zamanda gemilerin güvenliğini artırmayı da amaçlamıştır. Etkin Çaba, 4 Ekim 2001 tarihinde başlamıştır.

Madde 6, Madde 5'in sadece Avrupa, Kuzey Amerika, Türkiye ve Atlantik adalarında bulunan üye devletlerin topraklarını kapsadığını belirtmektedir.
Ağustos 1965'te ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD Savunma Bakanlığı ve NATO'nun hukuk birimi, Hawaii eyaletine yapılan bir saldırının antlaşmayı tetiklemeyeceği, ancak diğer 49 eyalete yapılan bir saldırının tetikleyeceği konusunda görüş birliğindeydi. Kuzey Afrika sahilinde bulunan Ceuta ve Melilla şehirleri, Fas'ın iddialarına rağmen NATO koruması altında değildir. Hukuk uzmanları, diğer maddelerin İspanyol Kuzey Afrika şehirlerini kapsayabileceğini yorumlamışlarsa da bu görüş pratikte test edilmemiştir. Bu aynı zamanda 2020 İdlib saldırısı gibi olayların Madde 5'i tetiklememesinin nedenidir, çünkü saldırıya uğrayan Türk askerleri Suriye'dedir.
16 Nisan 2003 tarihinde NATO, Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nü (ISAF), 42 ülkenin askerlerini içeren bir görevi yönetmeyi kabul etti. Karar, ISAF'ı o dönemde yöneten Almanya ve Hollanda'nın talebi üzerine alındı ve on dokuz NATO büyükelçisi oybirliğiyle onayladı. Kontrolün NATO'ya devri 11 Ağustos'ta gerçekleşti ve NATO'nun tarihinde ilk kez Madde 6 tarafından belirlenen bölge dışındaki bir görevi yönetti.

Diğer uluslararası yükümlülüklerle (BM hariç,

Kuzey Atlantik Konseyi (NAC), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) 'nun başlıca siyasi karar alma organıdır ve üye ülkelerinin daimi temsilcilerinden oluşur. Bu organ, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 9. maddesi tarafından kurulmuş olup, yetkisini yalnızca antlaşmadan açıkça almış olan NATO içindeki tek organdır.

Kuzey Atlantik Antlaşması, Konseye farklı politika işlevleri için savunma komitesi dahil olmak üzere alt birimler oluşturma yetkisi verdi. 1952'den bu yana NAC sürekli toplantı halindedir. NAC, Daimi Temsilci Seviyesi (PermReps) veya üye devletlerin Devlet Bakanları, Savunma Bakanları veya Hükûmet Başkanlarından oluşabilir. NAC, hangi oluşumda toplandığına bakılmaksızın aynı yetkilere sahiptir. NAC haftada iki kez toplanır: her Salı günü, gayri resmi bir öğle yemeği görüşmesi için ve her Çarşamba günü karar alma oturumu için. Genellikle toplantılar, daimi temsilciler arasında gerçekleşir ki bunlar her heyetin en kıdemli daimi üyeleridir ve genellikle kıdemli bir kamu görevlisi veya deneyimli bir büyükelçidir (ve diplomatik rütbe taşımaktadır). Daimi temsilcilerin listesine NATO web sitesinde ulaşılabilir.
NATO'nun 31 üyesinin, Brüksel'deki büyükelçilikler aracılığıyla örgüte diplomatik misyonları vardır. Konsey toplantıları, Genel Sekreter tarafından yönetilir ve karar alınması gerektiğinde oybirliği ve genel anlaşma esasına göre hareket edilir. Oylama veya çoğunlukla karar alma işlemi bulunmamaktadır. Konsey masasında veya alt komitelerinden herhangi birinde temsil edilen her ülke, kendi kararları için tam egemenliği ve sorumluluğu korur.
NATO'nun yapısı:

Renkler:       Bağlı olduğu birime tavsiye ve destek sağlar

Her üye ülke, genellikle bir Büyükelçi veya Daimi Temsilci tarafından temsil edilir ve farklı NATO komitelerinde ülkelerini temsil eden danışmanlar ve yetkililerden oluşan bir ulusal heyet tarafından desteklenir.

NATO Genel Sekreteri

Bumgardner, Sherrod Lewis, (Ed.) (2010). NATO Legal Deskbook (PDF) (2. bas.). Belgium. 

Kuzey Atlantik Konseyi26 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Leonca (Leonca: llionés), İspanya'nın Kastilya ve León illeri ile Portekiz'in kuzeydoğusunda konuşulan Latin dilidir. Kastilya Leon bölgesinde özel bir statüye sahip olan dili yaklaşık 25.000 kişi konuşmaktadır.

Menéndez Pidal, R.: "El dialecto Leonés". Revista de Archivos, Bibliotecas y Museos, 14. 1906.
García Gil, Hector (2010). «El asturiano-leonés: aspectos lingüísticos, sociolingüísticos y legislación». Working Papers Collection. Mercator Legislation, Dret i legislació lingüístics. (25). ISSN 2013-102X.
Academia de la Lengua Asturiana«Normes ortográfiques». 2005. ISBN 978-84-8168-394-3.
García Arias, Xosé Lluis (2003). Gramática histórica de la lengua asturiana: Fonética, fonología e introducción a la morfosintaxis histórica. Academia de la Llingua Asturiana. ISBN 978-84-8168-341-7.
González Riaño, Xosé Antón; García Arias, Xosé Lluis (2008). II Estudiu sociollingüísticu de Lleón (Identidá, conciencia d'usu y actitúes llingüístiques de la población lleonesa). Academia de la Llingua Asturiana. ISBN 978-84-8168-448-3.
Galmés de Fuentes, Álvaro; Catalán, Diego (1960). Trabajos sobre el dominio románico leonés. Editorial Gredos. ISBN 978-84-249-3436-1.
Linguasphere Register. 1999/2000 Edition. pp. 392. 1999.
López-Morales, H.: “Elementos leoneses en la lengua del teatro pastoril de los siglos XV y XVI”. Actas del II Congreso Internacional de Hispanistas. Instituto Español de la Universidad de Nimega. Hollanda. 1967.
Staff, E. : "Étude sur l'ancien dialecte léonnais d'après les chartes du XIIIÈ siècle", Uppsala. 1907.
Gessner, Emil. «Das Altleonesische: Ein Beitrag zur Kenntnis des Altspanischen».
Hanssen, Friedrich Ludwig Christian (1896). Estudios sobre la conjugación Leonesa. Impr. Cervantes.
Hanssen, Friedrich Ludwig Christian (1910). «Los infinitivos leoneses del Poema de Alexandre». Bulletin Hispanique (12).
Krüger, Fritz. El dialecto de San Ciprián de Sanabria. Anejo IV de la RFE. Madrid.
Morala Rodríguez, Jose Ramón; González-Quevedo, Roberto; Herreras, José Carlos; Borrego, Julio; Egido, María Cristina (2009). El Leonés en el Siglo XXI (Un Romance Milenario ante el Reto de su Normalización). Instituto De La Lengua Castellano Y Leones. ISBN 978-84-936383-8-2.

Héctor García Gil. Asturian-leonese: Linguistic, Sociolinguistic and Legal Aspects
Asturian Language Academy
González i Planas, Francesc. Institutum Studiorum Romanicorum «Romania Minor». The Asturleonese Dialects.
La Caleya Cultural Association.
Furmientu Cultural Association.
Faceira Cultural Association. 19 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
El Teixu Cultural Association.

Letonya Ulusal Silahlı Kuvvetleri, Letonya'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Letonya'nın savunma kavramı bir seferberlik tabanı ile profesyonel küçük bir askeri gruptan oluşan çevik kuvvete dayanır. Ulusal Silahlı Kuvvetleri; Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Ulusal Muhafızlar ve diğer birimlerden oluşur. Letonya, 2005 yılında tamamen profesyonel orduya geçiş yapmıştır. 1 Ocak 2007'den itibaren Letonya Ordusu tamamen sözleşmeli askerlerden oluşmaktadır.

Ulusal Silahlı Kuvvetleri (KAF)'nin görevi, milletin egemenlik ve toprak bütünlüğünü savunmak ve saldırganlığa karşı Letonya'yı müdafaa etmektir. Bu görevleri yerine getirebilmek amacıyla KAF, büyük ölçekli kriz mukabele operasyonlarına katılmak, acil kurtarma işlemleri gerçekleştirmek ve uluslararası barış operasyonlarına katılmak, milleti savunma, hava sahasını ve ulusal karasularının korumasını sağlamakla görevlidir.
Ulusal Silahlı Kuvvetleri'nin temel görevleri şunlardır:

Tüm ulusal toprakları, kendi kara suları ve hava sahasının korunmasını sağlamak.
Uluslararası operasyonlara katılmak.
Ulusal tehdit elemelerine katılmak.
Personel ve askeri rezervlerin eğitimini sağlamak.
Profesyonel dövüş eğitimi modernleştirme ve geliştirmeyi sağlamak.

Litvanya Silahlı Kuvvetleri, (Litvanca: Lietuvos Kariuomenė), Litvanya Cumhuriyeti'nin silahlı kuvvetleridir. Silahlı kuvvetlerin tarihi, 1990'larda bağımsızlığını yeniden kazanan ülkenin tarihi ile yakından bağlantılıdır. Dört silahlı kuvvet ve destek birimlerinde yaklaşık 17.000 asker görev yapmaktadır. Savunma bakanı, Dovilė Šakalienė'dir ve savunma bakanlığı, muharebe kuvvetleri, arama ve kurtarma ve istihbarat örgütlerinden sorumludur.
Litvanya NATO üyesidir. Ülkenin sınırlı malî imkânları nedeniyle, belirli savunma görevleri Baltık komşu ülkeleri ve/veya diğer ortak ülkelerle birlikte yürütülmektedir. Uluslararası ittifak operasyonları (AB, NATO vb.) kapsamında Litvanya ordusu Somali, Mali, Afganistan (2021 ortasına kadar), Libya, Irak, ZAR, Kosova ve Ukrayna'da aktif olarak görev yapmaktadır (2021 itibarıyla).

Silahlı kuvvetler, kara, hava, deniz, özel harekât kuvvetleri ve diğer birimlerden (kojistik komutanlığı, eğitim ve doktrin Komutanlığı, karargâh taburu, askerî polis) oluşmaktadır. Özel harekat kuvvetleri ve askerî polis, doğrudan savunma bakanına bağlıdır. Yedek birlikler, Litvanya Milli Savunma Gönüllü Kuvvetleri komutası altında bulunmaktadır.

Lüksemburg Ordusu, Lüksemburg'u dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Kara ve Hava kuvvetlerinden oluşmaktadır. Ülkenin denize kıyısı olmadığından deniz kuvvetleri bulunmamaktadır. Jandarma ve Polis birimleri de Orduya entegre edilmiştir. Jandarma, 2000 yılında Grand Ducal Polis ile birleşmiştir. Ordu, 1967 yılından bu yana gönüllü kuvvetlerden oluşmaktadır. Yaklaşık 450 profesyonel asker, 340 gönüllü asker ve 100 kişilik sivil kuvvetten oluşmaktadır.
Ordu sivil kontrol altındadır. Ordunun Başkomutanı Büyük Dük'tür. Ordu, 1994 yılından bu yana Avrupa Birliği Silahlı Kuvvetleri'nin bir parçasıdır. NATO bünyesinde Yugoslavya ve Bosna-Hersek'teki operasyonlara sembolik kuvvetlerle iştirak etmiştir. Lüksemburg Ordusu, Belçika komutası altında Çok Uluslu Beluga Kuvveti'ne entegre edilmiştir. Lüksemburg askerleri de ISAF'ı desteklemek için Afganistan'a konuşlandırılmıştır. Lüksemburg son zamanlarda, Arnavutluk, Ruanda'da ve 1991 Körfez Savaşı sırasında uluslararası barış misyonlarına destek vermiştir. Ordu aynı zamanda Kürtler için mülteci kampları kurma ve Arnavutluk'a acil yardım malzemelerini sağlamak gibi insani yardım misyonlarına katılmıştır.

Marcha Real (Anlamı: Kraliyet Marşı) İspanya'nın ulusal marşıdır. Resmî sözleri olmayan nadir ulusal marşlardan biridir.
İspanyol ulusal marşı Avrupa'nın en eski ulusal marşlarından biridir, kaynağı bilinmemektedir. Adı ilk olarak 1761 yılında Manuel de Espinosa'nın "Libro de Ordenanza de los toques militares de la Infantería Española" isimli kitabında Marcha Granadera (Bombacı Marşı) başlığıyla ama anonim bir eser olarak geçmiştir.
Marcha Granadera 1770 yılında Kral III. Şarl tarafından resmî "onur marşı" olarak kabul edildi. Kısa bir süre içinde Kral'ın herhangi bir baskısı olmaksızın Kral, kraliçe ya da veliaht resmî törenlere katıldıklarında sürekli çalan marş halk tarafından "La Marcha Real" olarak isimlendirildi ve ulusal bir marş haline geldi.

Marcha Real'in en eski sözleri 1843 yılında Ventura de la Vega'nın yazmış olduğu dizelerdir.
XIII. Alfonso'nun (1886 - 1931) hükümdarlığı sırasında Marcha Real'in sözleri Eduardo Marquina tarafından yeniden yazıldı. Franco döneminden sonra bu sözleri İspanyol ulusal marşının resmî sözleri olarak kabul ettirme çabaları da oldu. Demokrasiye geçiși takiben Kral I. Juan Carlos  tarafından alınan bir kararla, resmî törenlerde Marcha Real'in sözsüz çalınması uygulamasına başlanmıștır.
Himno de Riego İkinci Cumhuriyet (1930 - 1939) sırasında Marcha Real'in yerini alsa da Franco La Marcha Real'i tekrar ulusal marş olarak kabul etti. Diktatörlüğü sırasında (1939 - 1975) ulusal marş bazı zamanlarda şair José María Pemán'ın sözleriyle söylendi. Ama bu sözler asla resmî olarak kabul görmedi.

İspanyol Ulusal Marşı (Real Player) 18 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mp3 Formatında İspanyol Ulusal Marşı(Enstrümental) 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marquina tarzında Marcha Real(mp3), Marquina Versiyonunun Sözleri
Pemán tarzında Marcha Real(mp3 dosyasıyla beraber)

Mallorca, İspanya'nın bir parçası olan ve Akdeniz'de bulunan Balear Adaları'ndaki en büyük adadır. Adanın yerel dilleri İspanyolca ve Katalancadır. Adanın başkenti Palma, aynı zamanda Balear Adaları özerk topluluğunun da başkentidir.
Diğer Balear Adaları; Minorka, İbiza ve Formentera gibi, ada özellikle Almanya ve Birleşik Krallık'tan gelen turistler için son derece popüler bir tatil yeridir. Adanın uluslararası havalimanı olan Palma de Mallorca Havalimanı, İspanya'nın en yoğun havalimanıdır. 2017 yılında 28 milyon yolcu tarafından kullanılmış olup, 2012 yılından bu yana kullanım her yıl artmaktadır.
İsminin kökeni, Latince insula maior, "büyük ada"dır.
Adaya yılda 21 milyon turist gelmektedir. 861.430 nüfuslu (2016) Mallorca, Tenerife'nin ardından, İspanya'daki ikinci en kalabalık adadır.

Adada Eski Taş Çağı döneminden (MÖ 6000-4000 yılları arası) yaşam olduğuna dair bulgular mevcuttur. Ada MÖ 123 senesinde Romalıların (Caecilius Metellus döneminde ele geçmiştir. Romalılar döneminde adanın en önemli şehri olan Palma ((Palmaria)) ve Alcúdia ((Pollentia)) şehirleri kurulmuştur) eline geçmiştir. MS 426'da ise Vandalların istilasına uğramış, 465 senesine kadar farklı krallıkların eline geçmiştir. 524 senesinde ise ada Bizans hakimiyeti altına girmiş ve Sardinya eyaletinin bir parçası olarak yönetilmiştir. Bizans hakimiyeti döneminde adada Hristiyanlık yaygınlaşmıştır. Ancak 707 senesinden itibaren ada Kuzey Afrikalı Müslümanların saldırılarına uğramaya başlamıştır. 902 senesinde Córdoba Halifeliği tarafından fethedilen ada yeni bir döneme girmiş, yerel sanayinin yükselişine ve yapay sulama metotlarının uygulanması ile tarım sahasında gelişmelere uğramıştır. 1015 senesinde Kurtuba idaresinden çıktıktan sonra ada 1087 senesine kadar bir tayfa emirliği olan Denia emirliğine bağlı olarak, 1087-1114 seneleri arasında ise bağımsız olarak (tayfa emirliği) kendisini yönetmiştir. 1114 senesinde adaya çıkarma yapan ve Palma şehrini 8 ay kuşatan Pisa ve Katalan Krallıkları adayı tamamen ele geçirmeye muvaffak oldu. Ancak 1123 senesinde adayı bu sefer Murabıtlar ele geçirmeye başarılı oldular ve 1203 senesine kadar da yönettiler. Murabıtların yerini alan Muvahhidler 1229 senesine kadar adayı ellerinde tuttular. 1229'da 15.000 asker ve 1500 atlık bir kuvvetle sefere çıkan Aragon Kralı I. Jaume 3 aylık bir sefer sonucu adayı ele geçirdi ve İslam hakimiyetine son verdi. I. Jaume'in 1276'da ölümü üzerine krallığı oğulları arasında paylaşıldı ve oğullarından II. Jaume tarafından Mayorka Krallığı kuruldu ve ada bu krallık hakimiyeti altına girdi. 1344'te ada, Aragon Kralı IV. Pere tarafından zapt edilerek tekrar Aragon Krallığı hakimiyeti altına girdi. 1479'da bu krallık Kastilya Krallığı ile birleşene kadar (İspanya Krallığı) Aragon Krallığı hakimiyeti altında kaldı.

Akdeniz adaları

InfoMallorca, turizm rehberi (İngilizce)
39°37′K 2°59′D

Melilla (Tarifitçe: Mřič veya Mlilt, Arapça: مليلية), İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağıdır. İspanyol anayasasına göre Ceuta (Septe) ile birlikte özerk il statüsündedir. Fas sınırı ile çevrili olan şehrin yüzölçümü 20 km²'dir. Nüfusu 86.384'tür. Juan José Imbroda Ortíz şehrin hem başbakanı hem de belediye başkanıdır. Fas, Melilla ile Ceuta'yı İspanya'dan istemektedir. Kent 1497'den beri İspanyol egemenliğindedir.
Halkın geçim kaynağı, küçükbaş hayvancılık, et ve süt ürünleri, ayakkabı ve deri imalatına dayalıdır. Halkın %60 ı küçükbaş hayvan yetiştirir nüfusun %30 u ise buna bağlı olarak et ve süt ürünleri üretip, ayakkabı ve deri imalat atölyelerinde çalışmaktadır. Üretilen bu ürünler deniz yoluyla özellikle İspanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelere satılır. İşsizlik neredeyse yok denecek kadar azdır.
Melilla'da toplumu büyük oranda İber Yarımadası kökenliler ile Rif Berberi kökenliler oluşturur.

Resmî web sitesi

Monako, resmî adıyla Monako Prensliği (Fransızca: Monaco veya Principauté de Monaco; Monakoca: Mu̍negu veya Principatu de Mu̍negu), 1297 yılında kurulmuş, Avrupa'da Kuzeybatı Akdeniz kıyılarında yer alan bağımsız bir şehir devleti ve prensliktir. Vatikan'dan sonra Avrupa'daki en küçük bağımsız ülke olan mikrodevlet, Fransa tarafından kuzey, batı ve doğu yönlerinde çevrelenmişken, ülkenin güney ve güneydoğu kısımları Akdeniz ile komşudur. Monako ayrıca İtalya sınırından yaklaşık 15 km uzaklıkta yer almaktadır.
Ülke Monte Carlo semtindeki gösterişli kumarhaneleri, içinde barındırdığı limanları ve kraliyet ailesi ile ünlüdür.

Monako 1191 yılında Kutsal Roma İmparatoru VI. Heinrich'in izniyle 1228 yılında bir Ceneviz Cumhuriyeti kolonisi olarak kuruldu. 1297 yılında François Grimaldi ve askerleri Monako Kayası'nı ele geçirdiler. O zamandan beri Monako toprakları Grimaldi ailesi tarafından yönetilmektedir.
1793-1814 yılları arasında Monako, Fransa'nın egemenliği altındaydı. Viyana Kongresi'nde Monako'nun Sardinya-Piemonte Krallığı'na bağlanması kararlaştırıldı. 1861 yılından sonra Monako bağımsız bir prenslik haline geldi. 1911 yılında kabul edilen yeni anayasaya kadar Monako Prensi Monako'nun mutlaki hükümdarı sayılıyordu.

II. Dünya Savaşı'nda, 1943 yılında, İtalyan Ordusu Monako'yu işgale başladı ve faşist bir yönetim oluşturarak işgal etti. Kısa bir süre sonra, Mussolini'nin çökmesinin ardından, Nazi Wehrmacht orduları Monako'yu işgal etti. Çok sayıda Monakolu Yahudi toplama kamplarına gönderildi. Savaştan sonra Monako Prensi III. Rainier 1949 yılında dedesinin ölümü üzerine tahta çıktı. Prens Rainier kadınlara oy hakkını kabul etti ve idam cezasını kaldırdı. 1993 yılında Monako Birleşmiş Milletlere üye oldu. 31 Mart 2005 tarihinde prens Rainier hastalanarak görevi oğluna devretti. 6 Nisan 2005 tarihinde ölünce oğlu II. Albert Monako Prensi olarak tahta çıktı.

Monako'nun uzunluğu 3.350 m'dir. Genişliği en geniş yerde 1.000 m'yi bulurken en dar yerde 245 m'dir. Fontvieille semti de dahil olmak üzere ülkedeki pek çok kıyı bölgesi sonradan denize beton doldurularak oluşturulmuştur. Günümüzde de buna benzer projeler vardır; fakat hayata geçirilememiştir.

Kara sınırları Fransa ile çevrili olan ülke, eski Monako şehri ve sonradan inşa edilen alanlardan oluşur. Monako'nun başlıca yerleşim birimleri (semtleri) nüfusları ile şunlardır:

Monako, 185.742 ABD Doları ile dünyanın en yüksek kişi başına GSYİH nominal değerine, 132.571 ABD Doları ile kişi başına düşen GSYİH'ye ve 183.150 ABD Doları ile kişi başına düşen GSYİH'ye sahiptir. Ayrıca her gün Fransa ve İtalya'dan yola çıkan 48.000'den fazla işçiyle  %2'lik bir işsizlik oranına sahiptir. CIA The World Factbook'a göre Monako, dünyanın en düşük yoksulluk oranına ve kişi başına düşen en yüksek milyoner ve milyarder sayısına sahiptir. Monako, 2012'de art arda dördüncü kez metrekare başına 58.300 dolarla dünyanın en pahalı emlak piyasasına sahip olmuştur. Dünyanın en pahalı dairesi, 2016 yılında Forbes'a göre 335 milyon dolar değerinde olan Odeon Kulesi'ndeki bir çatı katı olan Monako'da bulunmaktadır.
Monaco'nun ana gelir kaynaklarından biri turizmdir. Kumarhanesi ve iklimi her yıl birçok yabancıyı cezbetmektedir. Aynı zamanda 100 Milyar Euro'nun üzerinde fon bulunduran büyük bir bankacılık merkezi haline gelmiştir. Monako'daki bankalar özel bankacılık, varlık ve varlık yönetimi hizmetleri sağlama konusunda uzmanlaşmıştır. Monako, Avrupa'da kredi kartı puanlarının kullanılamadığı tek yerdir. Otel puanları biriktirilemez veya işlemler kaydedilemez, bu da yerel halkın çoğu tarafından aranan mahremiyetin artmasına izin verir. Prenslik, ekonomik temelini hizmetler ve kozmetik ve biyotermik gibi küçük, yüksek katma değerli, kirletici olmayan endüstriler şeklinde başarıyla çeşitlendirmeye çalışmıştır.
Devlet, tütün ve posta hizmeti de dahil olmak üzere birçok sektörde tekelleri elinde tutuyor. Telefon şebekesinin (Monaco Telecom) tamamı devlete aitti; şu anda yalnızca %45'ine sahipken, kalan %55'lik kısım hem Kablolu ve Kablosuz İletişim (%49) hem de Compagnie Monégasque de Banque'ye (%6) aittir. Ancak yine de tekel konumundadır. Yaşam standartları yüksektir, kabaca müreffeh Fransız metropol alanlarındakilerle karşılaştırılabilir.
Monako, Avrupa Birliği üyesi değildir. Bununla birlikte, Fransa ile bir gümrük birliği yoluyla çok yakından bağlantılıdır ve bu nedenle para birimi Fransa'nınkiyle aynıdır. 2002'den önce Monako, Monegasque frangı adıyla kendi madeni paralarını bastı. Monako, ulusal tarafında Monegasque tasarımlarıyla euro madeni para basma hakkını elde etti.

Monako'da etnik açıdan Fransızların sayısı Monakolulardan daha fazladır. Fransızlar %28,4 ile ülkenin en büyük etnik grubudur. Monakolular %21,6 ile onları takip eder. Diğer etnik gruplar ise şöyledir: İtalyanlar (%18,7), İngilizler (%7,5), Belçikalılar (%2,8), Almanlar (%2,5), İsviçreliler (%2,5) ve Amerikalılar (%1,2).
Monako dünyanın en yüksek beklenen yaşam süresi sahiptir. 2017 verilerine göre bir Monakolunun ortalama olarak beklenen yaşam süresi 89.4 yıldır.

Monako'nun resmi dili Fransızcadır; fakat İtalyanca, İtalya'dan gelen kişilerce ana dil olarak konuşulmaktadır. İngilizce ise Monako'daki Amerikalılar, İngilizler, Kanadalılar ve İrlandalılar tarafından konuşulur. Ulusal dil Monako dilidir; fakat bu dil küçük bir topluluk tarafından konuşulmaktadır. Monaco Ville bölgesinde tabelalar Fransızca ve Monako dili olarak yazılmıştır.

Bu mikro ülkede resmi din Hristiyanlığın Katoliklik mezhebidir. Fakat Monako'da inanç konusunda özgürlük vardır. Hristiyan toplum Monako nüfusunun %83,2'sini oluşturmaktadır. Monako'da beş Katolik kilisesi ve bir de katedral bulunmaktadır. Koruyucu aziz Devota'dır.
Monako'da yalnızca bir Anglikan kilisesi bulunmaktadır. Bu kilise Monte Carlo'da yer almaktadır. 2007 itibarıyla bu kiliseye bağlılığı bulunan 135 Anglikan vardır. Bu kilisenin kütüphanesinde yaklaşık 3000 İngilizce kitap bulunmaktadır.
1948 yılında kurulan "Association Culturelle Israélite de Monaco" sayesinde Monakolu Yahudiler bir sinagog, İbrani okulu ve koşer ürünler satan bir gıda mağazası kazanmıştır. Yaklaşık bin kişilik Yahudi cemaatinin %40'ını Birleşik Krallık'tan gelenler oluşturmaktadır. Geri kalan kısım ise Kuzey Afrika'dan gelmiştir. Buradaki Yahudi nüfusunun üçte ikisini Kuzey Afrika'dan gelen Sefarad Yahudileri oluşturur. Üçte biriyse Aşkenaz Yahudisidir.

Yüzölçümü bu kadar küçük olmasına rağmen ülkede bir stadyum bulunur. Havaalanı yerine heliportu ve tren istasyonu bulunmaktadır ve Fransa demiryolunun küçük bir parçası geçmektedir. Karayolu ve denizyolu gelişmiştir.
Fontvieille semti ile Monaco Ville'in bulunduğu yarımadanın arasında küçük, Monte Carlo ile Monaco Ville'in arasında ise büyük bir yat limanı bulunmaktadır.

Monaco21 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Murcia, İspanya'nın Murcia özerk bölgesinde Murcia ili'nde bir kent. Murcia Özerk Topluluğu'nun ve Murcia ili'nin başkentidir. 

Murcia İber Yarımadası'nın güney-batısında Segura ırmağının kıyısında kurulmuştur. Kent iklimi tipik Akdeniz iklimidir ve sıcak yazlar, ilik kışlar ve nispeten az ilkbaharda yağışları vardır. Murcia'nin diğer bazı İber Yarımadası şehirlerinden uzaklıkları: 396 km Madrid; 82 km Alicante, 145 km Albacete, 219 km Almería ve 279 km Granada.

Murcia belediye sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 441.345 kişidir ve nüfus yoğunluğu 500,47 kişi/km² olur. Kent ve şehirleşmiş varoşları ile metropoliten büyük Murcia nüfusu (20190 tahmini ile) 689.591 kişidir ve böylece İspanya'nın 12. büyük metropolu olur.
Murcia belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Murcia'nın şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Lecce, İtalya
 Grasse, Fransa
 Irapuato, Meksika
 Murcia, Negros Occidental, Filipinler
 Łódź, Polonya 

Murcia (özerk topluluk)

Murcia Belediyesi resmi websitesi8 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Murcia Şehri resmi turizm rehberi3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İspanyolca)
Murcia için turizm portalı (İspanyolca)

Murcia Bölgesi (İspanyolca: Región de Murcia), İspanya'nın 17 özerk bölgesinden biridir. Bölge, İber Yarımadası'nın güneydoğu kesiminde yer almaktadır. Başkenti İspanya'nın yedinci büyük şehri Murcia'dır.
Bölgenin yüzölçümü 11,313 km2 (4,368 sq mi) olup, nüfusu 2020 itibarıyla 1.511.251 kişidir. Nüfusun yaklaşık üçte biri başkent Murcia'da yaşamaktadır.

Murcia	 398.815
Cartagena	 200.000
Lorca	 84.245
Molina de Segura	 52.588
Alcantarilla	 36.496
Cieza	 33.825
Yecla	 32.988
Águilas	 30.263
Torre Pacheco	 26.806
Totana	 26.435
Mazarrón	 26.122
San Javier 24.686
Caravaca de la Cruz	 24.179
Jumilla	 23.958

Abanilla, 
Abarán, 
Águilas, 
Albudeite, 
Alcantarilla, 
Aledo, 
Alguazas, 
Alhama de Murcia, 
Archena, 
Beniel, 
Blanca, 
Bullas, 
Calasparra, 
Campos del Río, 
Caravaca de la Cruz, 
Cartagena, 
Cehegín, 
Ceutí, 
Cieza, 
Fortuna, 
Fuente Álamo de Murcia, 
Jumilla, 
La Unión, 
Las Torres de Cotillas, 
Librilla, 
Lorca, 
Lorquí, 
Los Alcázares, 
Mazarrón, 
Molina de Segura, 
Moratalla, 
Mula, 
Murcia, 
Ojós, 
Pliego, 
Puerto Lumbreras, 
Ricote, 
San Javier, 
San Pedro del Pinatar, 
Santomera, 
Torre Pacheco, 
Totana, 
Ulea, 
Villanueva del Río Segura, 
Yecla

Región de Murcia resmi sayfasi27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Comunidad Autónoma de la Región de Murcia resmi sayfası12 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Servicio Murciano de Salud resmi sayfası14 Kasım 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karayol haritası
[1]25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2]10 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Murcia en Internet9 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Otogarlar.
Trenler
Región de Murcia Belediyeler sayfası24 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haritalar24 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Devlet harcamaları veya Hükûmet harcamaları, devletin kamusal görevini yerine getirmek üzere yaptığı tüm tüketim, yatırım ve transfer ödemeleridir. Milli gelir muhasebesinde, toplumun bireysel veya toplumsal ihtiyaçlarını doğrudan karşılamak için üzere mal ve hizmetlerin hükûmetler tarafından satın alınması, hükûmetin nihai tüketim harcaması olarak sınıflandırılır. Altyapı yatırımı veya araştırma harcamaları gibi gelecekte fayda yaratması amaçlanan mal ve hizmetlerin devlet tarafından satın alınması, devlet yatırımı (hükûmet brüt sermaye oluşumu) olarak sınıflandırılır. Nihai tüketim ve gayri safi sermaye oluşumuna ilişkin bu iki tür hükûmet harcaması, birlikte gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) ana bileşenlerinden birini oluşturur.
Devlet harcamaları, devlet borçlanması veya vergilendirme ile finanse edilebilir. Hükûmetler borç para almayı seçtiğinde, borçlanılan paraya faiz ödemek zorunda kalırlar ve bu da devlet borcuna yol açabilir. Hükûmet harcamalarındaki değişiklikler, makroekonomik iş döngüsünü istikrara kavuşturmak için kullanılan maliye politikasının önemli bir bileşenidir.

Devlet harcamaları, hükûmetler için faydalı bir ekonomik politika aracı olabilir. Maliye politikası, bir ekonomiyi etkilemek için bir mekanizma olarak hükûmet harcamalarının ve/veya vergilendirmenin kullanılması olarak tanımlanabilir. İki tür maliye politikası vardır: genişlemeci maliye politikası ve daraltımcı maliye politikası. Genişlemeci maliye politikası, hükûmet harcamalarında bir artış ile birlikte vergilendirmede bir azalma iken, daraltımcı maliye politikası, hükûmet harcamalarında bir azalma ile birlikte vergilerde bir artıştır. Genişlemeci maliye politikası, hükûmetler tarafından bir durgunluk sırasında ekonomiyi canlandırmak için kullanılabilir. Örneğin, hükûmet harcamalarındaki bir artış, mal ve hizmetlere olan talebi doğrudan artırır ve bu da çıktı ve istihdamın artmasına yardımcı olabilir. Öte yandan, daraltıcı maliye politikası, hükûmetler tarafından ekonomik bir patlama sırasında ekonomiyi soğutmak için kullanılabilir. Hükûmet harcamalarında bir azalma, enflasyonun kontrol altında tutulmasına yardımcı olabilir. Ekonomik gerilemeler sırasında, kısa vadede, hükûmet harcamaları ya otomatik stabilizasyon ya da isteğe bağlı stabilizasyon yoluyla değiştirilebilir. Otomatik istikrar, mevcut politikaların, ek yasaların geçişi olmaksızın ekonomik değişikliklere yanıt olarak hükûmet harcamalarını veya vergileri otomatik olarak değiştirmesidir. Otomatik dengeleyicinin birincil örneği, işsiz işçilere mali yardım sağlayan işsizlik sigortasıdır. İsteğe bağlı istikrar, bir hükûmetin ekonomideki değişikliklere doğrudan yanıt olarak hükûmet harcamalarını veya vergileri değiştirmek için harekete geçmesidir. Örneğin, bir hükûmet, bir durgunluk sonucunda hükûmet harcamalarını artırmaya karar verebilir. İsteğe bağlı istikrarla, hükûmet, hükûmet harcamalarında değişiklik yapmak için yeni bir yasa çıkarmalıdır.
John Maynard Keynes, ekonomik daralmaya karşı maliye politikası yanıtının bir parçası olarak hükûmet açığı harcamalarını savunan ilk ekonomistlerden birisiydi. Keynesyen ekonomi'ye göre, artan hükûmet harcamaları toplam talebi ve tüketimi artırır, bu da üretimin artmasına ve durgunluklardan daha hızlı toparlanmaya yol açar. Klasik iktisatçılar ise artan devlet harcamalarının, kaynakları verimli gördükleri özel sektörden verimsiz gördükleri kamu sektörüne kaydırarak ekonomik daralmayı şiddetlendirdiğine inanırlar

2010 yılı verilerine göre ulusal hükûmetler kişi başına ortalama 2.376 dolar harcama yaparken, dünyanın en büyük 20 ekonomisinin ortalama (GSYİH açısından) harcaması kişi başına tam 16.110 dolardı. Kişi başına en çok harcama yapan ülkeler sırasıyla 40.908 dolar ile Norveç ve 26.760 dolar ile İsveç oldu. Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmeti kişi başına 11.041 dolar harcadı. Diğer büyük ekonomi ülke harcama rakamları arasında Güney Kore (4.557 $), Brezilya (2.813 $), Rusya (2.458 $), Çin (1.010 $) ve Hindistan (226 $) yer alıyor.

Türkiye'de 2020 yılı itibarıyla sağlık harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 21,7 artarak 201 milyar 31 milyon liraya yükselmiştir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2019 yılı sağlık harcamalarında Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) yüzde 51,7, merkezi devlet yüzde 25,6, hane halkları yüzde 16,7, sigorta şirketleri yüzde 2,9, hane halklarına hizmet eden kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ile diğer işletmeler yüzde 2,4, mahalli idareler ise yüzde 0,7'lik bir paya sahip olmuştur. Yani verilere göre Türkiye'de sağlık alanındaki harcamaların yaklaşık %75'ini direkt olarak devlet yapmaktadır.

Küresel askeri harcamalar, 2019 yılında %2.9 artarak yaklaşık 1,9 trilyon dolar olmuştur. 2019 yılı itibarıyla askeri harcamalar, 1988 yılından beri dünyadaki en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Türkiye'nin 2020 yılı askeri harcamaları, 2011-2020 arasındaki dönemde kaydedilen yüzde 77'lik artışta bir istisna olarak bir önceki yıla göre yüzde 5 düşerek 17,7 milyar dolara gerilemiştir.

Devlet alımları
Hükümet başarısızlığı
Açık hükûmet
Kamu giderleri
Devlet bütçesi
Maliye politikası
Mali konsey
Kamu politikası
Kamu düzeni
Kamu sektörü

Diadohlar veya İskender'in halefleri (İngilizce telaffuz: [daɪˈædəkaɪ]; Grekçe: Διάδοχοι, Diádohoi, "ardılları"), Büyük İskender'in ailesinden kişiler, ona yakın kumandanlar ve arkadaşları, yani ardılları anlamına gelmektedir. MÖ 323'te Babil'de İskender'in ölümü sonrası onun genişletip büyüttüğü imparatorluğun nasıl yönetileceği büyük bir tartışma ve mücadele konusu olmuş, Diadokhoi Savaşları'na zemin hazırlamıştı.
Diadohlar ilk olarak Babil'de bir devlet konseyi topladılar. En öne çıkan isimler Perdikkas, I. Ptolemaios, I. Seleukos, Lisimahos ve Antigonos ve Antipatros gibi isimlerdi. İlk olarak Perdikkas imparator vekili oldu. Sonrasında fazlaca güçlendi. İskender'in cesedini Makedonya'ya taşıma fikri yüzünden Ptolemaios ile sürtüştü, Mısır'a girmesi onun sonu oldu. Devamında Antipatros, o ölünce de Antigonos büyük güç sahibi olacaktı.
MÖ 312'de Gazze Muharebesi, MÖ 301'de İpsos Savaşı ve MÖ 281'de Korupedyon Muharebesi sonraki mücadeleler oldu. Sonlara doğru Ptolemaios Seleukos'u da öldürmüştü. Korupedion Savaşı sonrasında İskender'in üniter devleti resmen parçalandı. Mısır'da Ptolemaios Krallığı, Önasya'da (Ortadoğu) Seleukos İmparatorluğu kurulurken Makedonya'da ise Antigonos Hanedanlığı etkin oldu.

Diadokhoi Savaşları

Dimetoka (Yunanca: Διδυμότειχο Didymóteicho; 1974'e kadar Katarevusa Yunancası ile: Διδυμότειχον Didymóteichon; Bulgarca: Димотика Dimotika), Yunanistan'da, Batı Trakya'da, Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırları içinde bir ilçedir.

Ansbertus, Alman İmparatoru Friderik'in 1189 yılı Haçlı Seferi'nden bahsederken, Dimetoka (Timotikon) şehrine bu dönemde Kumanların sahip olduğunu bildirir .Evvelce Plotinoupolis olarak anılan Didymoteichon Geç Bizans döneminden itibaren bölgesinde önem kazanmış, imparatorluğun son hanedanı Palaiologus'lara karısı aracılığı ile akraba olmakla hanedana bir anlamda dışarıdan giren rakip imparator VI. İoannis 26 Ekim 1341'de destekçilerince burada imparator ilan edildi ve uzun bir iç savaş sürecinden sonra 16 Mayıs 1346'da burada taç giydi. 1343'te Kantakuzenos'un karısı Eirene'in burada Bulgarlarca ablukaya alınması üzerinde yardıma çağrılan Aydınoğlu Gazi Umur Bey 380 gemi ve 29,000 askerle bölgeye gelerek Bulgarları Didymoteichon'dan uzaklaştırmayı başardı. 1345'te yine Aydınoğlu Gazi Umur Bey, yanında Saruhan Beyliği hanedanından Saruhanoğlu Süleyman Bey olduğu halde 20,000 süvari ile Orhan Gazi'nin evvelce buraya sevkettiği birliklere katılmış ve üç beyliğin müşterek kuvveti Didymoteichon bölgesini egemenliği altına başlayan Bulgar şaki Momçilo'yu 7 Haziran 1345'te yenmeyi başarmışlardır.
1361'de Osmanlı Devleti topraklarına dahil edilmesinin ardından Dimetoka döneminde Balkanların önemli merkezlerinden biri haline geldi. Osmanlı padişahı I. Murad, Edirne'de Eski Saray inşa edilirken 5 yıl burada kalmış, oğlu Yıldırım Bayezid burada doğmuştur. Önemli bir Osmanlı mimari eseri olan (hâlen bakımsız durumdaki) Çelebi Sultan Mehmet Camii (Dimetoka Beyazıt Camii de denir) bu dönemde inşa edilmiştir. Kara Timurtaş Paşa oğlu Oruç Paşa'nın 1398, Feridun Ahmed Bey'in 1571 tarihli hamamları da bulunmaktadır.
Bu anlamda, Dimetoka'nın kısa bir süre için, Osmanlı Devleti'ne (Bursa'nın yanı sıra ve Edirne öncesinde) başkentlik yaptığı söylenebilir.
18. yüzyılda ise, Rusya'ya karşı giriştiği Poltava Savaşı'nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713-1714'te burada meskun tutulmuştur.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Dimetoka, Edirne sancağının bir kazasıdır. Kış mevsiminde Kızıldeli nehri ile Meriç nehrinin taşması sonucu arazi göl haline gelir, sular çekilince buraya ekin ekilir ve bol ürün alınır. İpek kozacılığı, örme çorap, şayak, aba dokumacılığı, hünnap ve zıvanalı cep çakısı ünlüdür. Kasabada 7 cami (Yıldırım Bayezid, Çarşı, Nasuh Bey, Feridun Ahmet Paşa, Köprübaşı, Cercer ve Kum camileri) 3 mescit, 3 tekke, 3 rakı fabrikası, hükûmet konağı, telgrafhane, süvari ve piyade kışlası, redif deposu, askerî hastane, baytarhane ve zahire ambarı vardır.
Dimetoka, esasen, İkinci Balkan Savaşı'nda Enver Paşa tarafından Edirne ile birlikte geri alınan bölgenin içindedir. Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması ile Bulgaristan sınırları içinde kalan Batı Trakya demiryolu hattının 50 km.lik bir kısmı Meriç'in batı kıyı şeridini takip ederek buradan geçmekteydi. Bu da, Bulgaristan iç bölgeleri ile Batı Trakya limanları arasındaki ulaşımın kısmen Türkiye topraklarından geçmesi sonucunu doğurmaktaydı. 1915 sonbaharında, Çanakkale Savaşı'nın kritik dönemleri aşıldıktan sonra, yeni saldırılara karşı Almanya'dan sevkedilecek malzemenin Türkiye'ye ulaşabilmesi için Bulgaristan'ın Almanya-Avusturya Macaristan-Osmanlı İmparatorluğu ittifakı içinde savaşa girmesi çok önemli görülmekteydi. Savaşın her iki ittifak grubunun da uzun bir süre lobi yaptığı Bulgaristan, bu kritik bölgeyi (savaşın sonunu beklemeksizin) hemen terk etmeyi kabul eden İttihat ve Terakki politikası ile cezbedildi. Böylece Dimetoka yöresi, 1915'te Bulgaristan'a bırakılarak bu ülkenin İttifak Devletleri tarafında savaşa girişinin rüşveti oldu.
I. Dünya Savaşı sonunda, Lozan Antlaşması ile kesinleşecek şekilde Yunanistan'a dahil edilmiştir.
Günümüz Dimetoka'sının karşılaştığı en büyük sorun mütemadiyen Meriç nehrinin taşkınlarına uğramasıdır.

Evros (Meriç) ilinin (nomos) sınırları içinden geçen kızıl çay'ın içerisinden geçtiği bir ilçedir. Türkiye sınırına 12 kilometre mesafede, Sofulu'nun 20, Dedeağaç'ın 90 kilometre kuzeyindedir. 2001 rakamlarına göre ilçe merkezinin azalma eğilimi gösteren nüfusu 8.000, ilçe bütününün nüfusu 19.300'dür.

Dimetoka Sarayı

Doğu - Batı Kiliselerinin Ayrılması (Schisma, okunuşu: Skizma; Yunanca ve Latincede ayrılma), Hristiyanlık tarihinde Roma Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodoks Kilisesi arasında meydana gelen resmî ayrılıktır. Bu olay, Bizans İmparatoru IX. Konstantinos Monomakhos döneminde, Patrik I. Mihail Keroularios ile Papa IX. Leo arasında yaşanan karşılıklı aforozlar sonucu gerçekleşmiştir.

4. yüzyıldan itibaren Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun hem doğusunda hem batısında gelişmişti. 330 yılında başkentin Konstantinopolis'e taşınmasıyla birlikte, Doğu ve Batı arasında kültürel, dilsel ve teolojik farklar giderek derinleşti. Latince Batı'nın, Yunanca ise Doğu'nun ibadet dili haline geldi.

Doğu ve Batı kiliseleri arasında yüzyıllar boyunca süren anlaşmazlıkların başlıca sebepleri şunlardır:

Yetki sorunu: Roma piskoposunun (papa) evrensel otorite iddiası Doğu tarafından reddedilmiştir.
Teolojik fark: Filioque meselesi — Kutsal Ruh'un Baba'dan mı, yoksa Baba ve Oğul'dan mı çıktığı tartışması.
Ayinsel fark: Batı'da mayasız ekmek (azyme) kullanımı; Doğu'da mayalı ekmek geleneği.
Kültürel fark: Doğu kilisesinin Yunanca, Batı'nın ise Latince teolojik geleneği izlemesi.
Siyasi etken: Bizans İmparatorluğu ile Batı Avrupa arasındaki güç mücadelesi.

Papa IX. Leo, iki kilise arasındaki birliği yeniden kurmak amacıyla elçi heyetini Konstantinopolis'e gönderdi. Heyete Kardinal Humbert başkanlık ediyordu. Ancak Patrik Mikhael Keroularios, Batı uygulamalarını sapkınlık olarak nitelendirerek elçilerle uzlaşmayı reddetti. 16 Temmuz 1054'te Kardinal Humbert, Ayasofya'nın mihrabına Papa IX. Leo adına bir aforoz fermanı bıraktı. Patrik Keroularios ise buna karşılık vererek Kardinal Humbert ve beraberindeki papa elçilerini aforoz etti. Bu karşılıklı aforozlar, Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki resmî ayrılığın simgesi haline geldi.

Ayrılığın ardından:

Roma Katolik Kilisesi Batı Avrupa'da, Doğu Ortodoks Kilisesi ise Bizans ve Doğu'da egemen hale geldi.
Ortodoks Kilisesi Batı'da Tuna Nehri ve Sırbistan'dan, Doğu'da da Fırat Nehri, Kapadokya ve Ermenistan'a ve Güneydoğu'da Suriye'ye kadar; Roma Katolik Kilisesi (Papalık) ise Adriyatik sahili ve Tuna Nehri'nin batısı ve genel olarak Batı Akdeniz ve Batı Avrupa'ya uzanan bir coğrafyada etkiye sahip oldu.

Papa, evrensel Hristiyanlığın ruhani lideri olduğunu ilan etti.
Konstantinopolis Patrikliği kendi otoritesini yalnızca Doğu kiliseleri üzerinde tanıdı.
Ortodoks teolojisi ve litürjisi bağımsız biçimde gelişti.
Kiev Knezliği'nin 10. yüzyılda (988) Hristiyanlığı kabul etmesiyle temelleri atılan Rus Ortodoks Kilisesi, ilerleyen yüzyıllarda Bizans'tan bağımsız bir yapıya kavuştu. 16. yüzyılda ise Kuzey-Batı Avrupa'daki Germen ve Anglosakson (İngiliz/İskandinav) bölgeleri Katolik Kilisesi'nden ayrılıp Protestan/Kuzey Avrupa Kilisesi'ni oluşturdu.

Skizma kısa vadede kapanmadı. 1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latinlerin Konstantinopolis'i yağmalaması ve Latin İmparatorluğu'nun kurulması iki kilise arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi. Bu sefer sonucunda kurulan Latin Patrikhanesi ile Doğu Roma İmparatorluğu'nun halkı üzerinde dinî etki kurmak amaçlandı. Karşılıklı aforozlar ancak 1965 yılında Papa VI. Paul ve Patrik Athenagoras I tarafından resmen kaldırıldı, ancak kiliseler arasındaki birlik bugüne kadar yeniden kurulmadı.

Doğu Ortodoks Kilisesi
Dördüncü Haçlı Seferi
Roma Katolik Kilisesi
IX. Konstantinos
Papa IX. Leo
Filioque

http://www.1911encyclopedia.org/Schism 27 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dökme yük gemileri, paketlenmeyen maden cevheri, hurda metal, hububat gibi dökme halde bulunan kuru yükleri taşıyabilen gemilerdir. Dökmeci, bulker, bulk carrier gibi isimlendirmelerle de karşılaşılabilir.

Coaster
250 ile 5000 DWT arasında kapasiteye sahip gemileri tanımlamada kullanılır. Kısa mesafeli seferler yaparlar.

Mini Bulkers
5000 ile 10000 DWT arasında kapasiteye sahip gemileri tanımlamada kullanılır.

Handysize
10.000 ile 40.000 DWT arasında kapasiteye sahip gemileri tanımlamada kullanılır.

Handymax veya Supramax
40.000 ile 60.000 DWT arasında kapasiteye sahip gemileri tanımlamada kullanılır.

Panamax
Panama Kanalından geçebilecek en büyük gemileri tanımlamada kullanılır. Bu limitler 294,13 m (boy) X 32,31 m (genişlik) X 12,04 m (draft)'dir.60.000 ile 80.000 DWT arasında kapasiteye sahip gemileri tanımlamada kullanılır.
Post-panamax / Aframax 80000 ile 110000 arasında kapasiteye sahip gemileri tanımlamada kullanılır.

Capesize
Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı'nı geçemeyecek kadar büyük olan gemilerdir.110.000 ile 200.000 DWT'a kadar olan gemiler bu sınıfa girmektedir. Üzerlerinde kargo vinçleri bulunmaz limana ait vinçler veya yükleme tahliye sistemlerini kullanırlar.
Ayrıca bunların alt kategorileri olarak  Dunkirkmax, Japanamax, Kamsarmax, Newcastlemax, Setouchmax, Çok Büyük Maden Taşıyıcıları ve Wozmax sayılabilir.

2004 yılında, 10 000 tonun üzerinde olan gemiler ile yapılan araştırmada dünyada toplam dökme yük gemileri sayısı 5849 ve toplam 303,2 milyon ton ağırlığında oldukları gözlenmiştir.

Baltık kuru yük endeksi

IACS Common Structural Rules for Bulk Carriers

Eleftherios Kyriakou Venizelos (Yunanca: Ελευθέριος Κυριάκου Βενιζέλος, Yunanca telaffuz: [elefˈθeri.os cirˈʝaku veniˈzelos]; 23 Ağustos [E.U. 11 Ağustos] 1864, Girit - 18 Mart 1936, Paris), 1910 ile 1933 yılları arasında, sekiz dönem boyunca toplamda 12 yıldan fazla Yunanistan başbakanı olarak görev yapan Yunan siyasetçi ve devlet görevlisi. Liberal Parti'nin kurucusu ve ilk lideri olan Venizelos, Yunan ulusal kurtuluş hareketinin önde gelen liderlerinden biridir ve Megali İdea'nın mimarıdır. İktidarı sırasında liberal-demokratik politikaları teşvik ederek Yunanistan'ı modernleştirdi. Aynı zamanda, Büyük Güçlerle yürüttüğü askerî ve diplomatik işbirliği sayesinde ülkenin topraklarını genişletti ve Yunanistan'ı doğu etkisinden batıya yönlendiren önemli bir figür oldu. Bu nedenle “Modern Yunanistan'ın Mimarı” olarak anıldı ve halk arasında hâlâ “Ethnarch” (Ulusal Lider) unvanıyla bilinir.
Uluslararası sahneye ilk çıkışı, Girit Devleti'nin özerkliğinde ve daha sonra Girit'in Yunanistan'la birleşmesinde oynadığı önemli rolle oldu. 1909 yılında siyasi çıkmazı çözmek üzere Atina'ya davet edildi ve Başbakan oldu. Yunan toplumunun modernleşmesi için temel oluşturan anayasal ve ekonomik reformları başlattı ve gelecekteki çatışmalara hazırlık olarak hem Yunan Ordusunu hem de Yunan Donanmasını yeniden düzenledi. 1912-1913 Balkan Savaşları öncesinde, Venizelos'un kritik rolü, Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kurulan Balkan Birliği'ne katılmasını sağladı. Büyük Güçler ve diğer Balkan ülkeleriyle olan diplomatik zekası sayesinde Yunanistan, Makedonya, Epir ve Ege Adaları'nın çoğunun kurtarılmasıyla yüzölçümünü ve nüfusunu iki katına çıkardı.
Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında, Yunanistan'ı İtilaf Devletleri'nin safına çekerek Yunan sınırlarını daha da genişletti. Ancak, bu İtilaf yanlısı dış politikası, Yunanistan Kralı I. Konstantin’in tarafsızlık yanlısı tutumuyla çatışmaya girmesine neden oldu ve 1910’larda "Ulusal Bölünme" olarak bilinen siyasi kriz ortaya çıktı. Bölünme, gayriresmî bir iç savaşa dönüştü ve iki grup arasındaki iktidar mücadelesi on yıllar boyunca halkı, kralcılar ve Venizelosçular arasında kutuplaştırdı. İtilaf Devletleri'nin zaferinin ardından Venizelos, Ege Denizi boyunca Yunanca konuşan tüm halkları Yunanistan bayrağı altında birleştirecek olan Megali İdea'yı gerçekleştirmek amacıyla Batı Anadolu ve Trakya'da yeni toprak imtiyazları elde etti. Ancak 1920 genel seçimlerinde yenilgiye uğraması, Yunanistan'ın Türk-Yunan Savaşı'nda (1919-1922) yenilgiye uğramasına katkıda bulundu. Kendi isteğiyle sürgüne giden Venizelos, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasına ve Yunanistan ile Türkiye arasında karşılıklı nüfus mübadelesi anlaşmasına yol açan müzakerelerde Yunanistan'ı temsil etti.

1864 yılında o zamanlar bir Osmanlı toprağı olan Girit adasındaki Hanya şehrinde doğdu. Osmanlı karşıtı isyanlarda yer alan bir aileden geliyordu. Dedesi Venizelos Krevattis 1770 Orlof Ayaklanmasında, babası Kiriakos Venizelos ise hem 1821 Yunan İsyanında hem de 1866 yılında Girit'te meydana gelen Osmanlı karşıtı ayaklanmalarda yer almıştır. Bu yüzden Elefterios Venizelos henüz iki yaşındayken sürgün ile tanışmış ve 1880 yılına kadar o dönem modern Yunanistan Devletinin en önemli limanlarından biri olan Siroz adasında eğitim görmüştür. Hukuk öğrenimi gördü. 1887 yılının Mart ayında Girit'e avukat olarak döndü ve adanın 6'sı Müslüman 11'i Rum olan 17 avukatından biri oldu. Daha sonra siyasetle ilgilenmeye devam eden Venizelos Lefka Ori (Beyaz Dağlar) isimli gazeteyi satın alarak burada Lefkoritis (Akdağlı) mahlasıyla Girit hakkında çeşitli yazılar kaleme aldı. Elefterios Venizelos Girit'in Yunanistan'a katılmasını amaçlayan 1897 Akrotiri ve 1905 Terisso isyanlarında ise lider kadroda yer aldı. 1898 yılında Girit komiserliğine atanan Prens Georgios'u düşürdükten sonra, yüksek komiser yardımcılığını elde etti.
1910 yılında Yunanistan'daki askerî yönetimin başkanlığına getirildi. Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ ile kurduğu Balkan Birliği'nin desteğiyle, Osmanlı İmparatorluğu'na açtığı savaşta, Girit'in 1913 yılında Yunanistan'a bağlanmasını sağladı. Osmanlılardan aldığı toprakları kaybetme korkusuyla, I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmayı tercih etti. Ancak, İtilaf Devletleri'nin verdiği teminatla Çanakkale'ye kuvvet göndermeye kalkışınca, 1915 yılında Kral Konstantin tarafından istifaya zorlandı.
Aynı yıl yapılan seçimlerle tekrar iktidara geldi. Fakat Sırbistan'ın yanında savaşa girme kararı, ikinci kez görevinden uzaklaştırılmasına sebep oldu. 1916 yılında Selanik'te muhalif bir hükûmet kurdu ve ancak 1917 yılında Konstantin'in tahtı bırakmasından sonra Yunanistan'a dönebildi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan Nöyyi ve Sevr Antlaşmaları'yla sağladığı topraklarla, 1918 muhtırasında belirttiği Megali Idea gerçekleştiremeyince, İngilizlerin desteğiyle 1920 yılında Türkiye ile savaşa girdi.
1928 yılında millî birlik hükûmetiyle iktidara geldi. Bu yıllarda Türkiye'ye karşı barışçı bir siyaset uygulamaya çalıştıysa da ülke içindeki ekonomik dengesizlik nedeniyle 1933 yılında iki kez hükûmetten çekildi. 29 Ekim 1930'da Türkiye'deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katıldı.
1935 yılında Yunanistan askerî darbe girişimi durumunu güçleştirdi. Seçimleri kaybedince Paris'e gitti ve orada gıyaben ölüme mahkûm edildi. 1936 yılında Paris'te öldü.

Elia Kazan doğum adıyla Elias Kazancıoğlu (Yunanca: Ηλίας Καζαντζόγλου) (7 Eylül 1909, İstanbul - 28 Eylül 2003, New York), Rum asıllı Amerikalı yönetmen ve yazardır. Özellikle Tennessee Williams ve Arthur Miller'ın oyunlarını sahneleyerek tiyatroda büyük başarı kazanmış, etkileyici filmleriyle sinema sanatının ustaları arasına girmiştir.

Elia Kazan İstanbul'un Kadıköy semtinde, aslen Kayserili olan Kapadokyalı Rum bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 8 Temmuz 1913'te ebeveyni Athena (doğumdaki soyadı Shishmanoglou) ve George Kazantzoglou ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri'ne geldi. Adını baba tarafından dedesi Elia Kazantzoglou'dan almıştır. Anne tarafından dedesi Isaak Shishmanoglou'ydu. Elia'nın erkek kardeşi Avraam Berlin'de doğdu ve daha sonra psikiyatrist oldu.
Kazan, Rum Ortodoks Kilisesi'nde ɡitti ve her Pazar Rum Ortodoks ayinlerine katıldı ve babasıyla birlikte birkaç saat ayakta durmak zorunda kaldı.
Annesi İncil'i okur ama kiliseye gitmezdi. Kazan yaklaşık sekiz yaşındayken ailesi, New Rochelle, New York'a taşındı ve yakınlarda Ortodoks kilisesi olmadığı için babası onu bir Roma Katolik ilmihal okuluna gönderdi.
Genç bir çocuk olarak utangaç biri olarak hatırlanırdı ve üniversitedeki sınıf arkadaşları onu daha çok yalnız biri olarak tanımladılar. Erken yaşamının büyük bir kısmı, 1963'te filme çektiği otobiyografik kitabı America America'da anlatıldı. İçinde ailesini hem ebeveynlerinin Yunan Ortodoks değerlerinden hem de ana akım Amerika'nın değerlerinden "yabancılaşmış" olarak tanımlıyor. Annesinin ailesi, İngiltere'den pamuk ithal edip toptan satan pamuk tüccarlarıydı. Babası, Amerika Birleşik Devletleri'ne göç ettikten sonra halı tüccarı olmuştu ve oğlunun da aynı işi yapmasını bekliyordu.
Kazan, Yale Drama Okulu'nda öğrenim gördükten sonra, Lee Strasberg'in yönettiği Group Theatre'a katıldı. Cheryl Crawford ve Robert Lewis ile birlikte New York'ta, Amerikan tiyatro ve sinema tarihinde çok önemli bir yere sahip olacak Actor's Studio'yu kurdu (1947).
Kazan, lise boyunca devlet okullarına gittikten sonra Massachusetts'teki Williams College'a kaydoldu ve burada masa bekleyerek ve bulaşıkları yıkayarak masrafların karşılanmasına yardım etti; yine de üstün başarıyla mezun oldu. Ayrıca çeşitli derneklerde barmen olarak çalıştı, ancak hiçbir zaman birine katılmadı. Williams'ta öğrenciyken Gadget'tan dolayı "Gadg" lakabını kazandı çünkü şöyle dedi: "Küçük, derli toplu ve etrafta dolaşmaya elverişliydim." Takma adı sonunda sahne ve film yıldızları tarafından benimsendi.
Kazan, ilk oyununu 1934'te New York şehrinde sahneledi. 1940'larda yönettiği oyunlarla ülke çapında üne kavuştu ve Broadway'in en iyi yönetmenleri arasına girdi. 1947'de Cheryl Crawford ve Robert Lewis'le birlikte ünlü oyunculuk okulu Actors Studio'yu kurdu. Burada Marlon Brando başta olmak üzere Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Karl Malden, Patricia Neal, Mildred Dunnock, James Whitmore ve Maureen Stapleton gibi aktörlere eğitim vermiştir.
Filmleri çoğunlukla ilerici ve toplumsal açıdan eleştirel temalar içermektedir.
1948 ve 1955'te Akademi Ödülleri'nde iki kez en iyi yönetmen Oscar'ını kazandı. 1960-64 arasında da New York kentindeki Lincoln Sahne Sanatları Merkezi Repertuvar Tiyatrosu'nun yönetmenleri arasında yer aldı.
1952'de Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi'nce (HUAC) sorgulanan Kazan, buradaki ifadesinden ötürü ağır eleştirilere uğradı. Başta Rıhtımlar Üzerinde olmak üzere çeşitli yapıtlar bu kovuşturmadaki tutumuyla ilgili izler taşır. 1960'ların ortalarında tiyatrodan uzaklaşmaya başladı; sinemayı da ikinci plana bırakarak yazarlığa ağırlık verdi. 1999 yılında 71. Akademi Ödülleri'nde Yaşamboyu Onur Ödülü'nü, HUAC sorgusu nedeniyle protestolar arasında aldı.
1970'lerden itibaren Türkiye'yi sık sık ziyaret eden Kazan, 1988'de 7. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde seçici kurul başkanlığı yaptı. Zülfü Livaneli'nin Sis filminde küçük bir rol aldı. (1989).
2010 yılında Martin Papier tarafından Elia'ya Mektup adıyla onuruna çekilen belgeselde Al Pacino, Elizabeth Kemp ve diğer oyuncular röportajlar vermiştir.

Panic in the Streets (Caniler Sokağı, 1950) New Orleans'ta çekilen ve bir kente korku salan iki haydudun yakalanmasını konu edindi. Bu filmin peşinden İhtiras Tramvayı (A Streetcar Named Desire, 1951), Viva Zapata (1952), Rıhtımlar Üzerinde (On the Waterfront, 1954), Cennet Yolu (East of Eden, 1955) ve Son Patron'u (The Last Tycoon, 1976) yönetti. Baby Doll (Taş Bebek, 1956) servetini yitirmiş orta yaşlı bir güneyli adamla çocuk yaşta karısı ve erginlik yaşına gelmediği için kocasıyla yatmayan kadının gönlünü çelecek bir Sicilyalı arasındaki ilişkiyi, A Face in the Crowd (Kalabalıkta Bir Yüz, 1957) Radyo ve televizyonun nasıl kötüye kullanılabileceğini, Wild River (Vahşi Nehir, 1960), 1920'ler Amerika'sını, Splendor in the Grass (Aşk Bahçesi, 1961) 1930'lar Amerikasını, America, America (1963)  amcasının yaşam öyküsünden yola çıkarak  Kayseri'den Amerika'ya göç etmek isteyen biri Ermeni biri Rum'un Osmanlı Devleti'nde yaşadıkları zor hayatı, The Arrangement (Kader Değişmez, 1969) Los Angeles'ta intihar eşiğinde olan bir reklam yöneticisinin öyküsünü ve The Visitors (Ziyaretçiler, 1971) ise Vietnam Savaşı'ndan dönenlerin kolayca şiddete yönelebileceklerini konu edindi.

1962: "America America". New York: Popular Library. (Türkçede "Amerika Amerika", Yaba Yayınları, 1994 çev:Özay Süsoy.)
1967: "The Arrangement: A Novel". New York: Stein and Day. (Türkçede "Uzlaşma" (2 cilt halinde), 1972, E-Yayınları, çev: Nazar Büyüm)
1972: "The Assassins". Londra: Collins. (Türkçede "Babanın Suçu", Altın Kitaplar, 1973, çev: Hemri Kamdiyoti, Ferit Gürsu)
1973: "Kazan on Kazan". Londra: Secker and Warburg.
1975: "The Understudy". New York: Stein and Day.
1977: "A Kazan Reader". New York: Stein and Day.
1978: "Acts of Love". New York: Warner. (Türkçede "Erkekten Erkeğe", Cep Kitapları, 1981, çev: Osman Deniztekin)
1982: "The Anatolian". New York: Knopf.
1988: "Elia Kazan: A Life". New York: Knopf. (Türkçede "Bir Yaşam", 1989, Güneş yay. çev: Nihal Yeğinobalı)
1994: "Beyond the Aegean". New York: Knopf.
1999: "The Master Director Discusses His Films". New York: Newmarket Press.
2005: "Elia Kazan". New York: Harper Collins.
2009: "Kazan on Directing". New York: Knopf.

Friedman, Lester, ed. American Cinema of the 1970s: Themes and Variations. New Brunswick, N.J.: Rutgers University Press, 2007.
Lev, Peter. The Fifties: Transforming the Screen, 1950–1959. Berkeley: University of California Press, 2003.
Monaco, Paul. The Sixties, 1960–1969. Berkeley: University of California Press, 2001.
Schatz, Thomas. Boom and Bust: The American Cinema in the 1940s. New York: Scribner's, 1997.

En İyi Film Akademi Ödülü, 1929'da Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (AMPAS) tarafından verilmeye başlanan ve o tarihten itibaren her yıl verilen Akademi Ödülleri'nden biridir. Bu ödül, filmin yapımcılarına verilir ve her Akademi üyesinin aday gösterip son oylamada oy kullanabildiği tek kategoridir. En İyi Film kategorisi genellikle gecenin son ödülüdür ve törenin en prestijli ödülü olarak kabul edilir.
2002'den beri Akademi Ödülleri törenlerinin düzenlendiği Hollywood'daki Dolby Tiyatrosu'ndaki Büyük Merdiven sütunları, ödülün başlangıcından bu yana En İyi Film unvanını kazanan her filmi sergiliyor. En İyi Film için aday gösterilen 571 film ve 93 kazanan var.

1. Akademi Ödülleri töreninde (1927 ve 1928 için), her biri gecenin en büyük ödülü olarak kabul edilen iki ödül kategorisi vardı. Biri Olağanüstü Film diğeri ise Eşsiz ve Sanatsal Yapım kategorisiydi. Olağanüstü Film kategorisini savaş destanı Kanatlar kazanırken Eşsiz ve Sanatsal Film kategorisini sanat filmi Şafak kazandı. Her ödül, film yapımcılığının farklı ve eşit derecede önemli yönlerini onurlandırmayı amaçlıyordu.
Ertesi yıl, Akademi Eşsiz ve Sanatsal Film ödülünü vermeyi bıraktı ve geriye dönük olarak Kanatlar'ın kazandığı ödülün verilebilecek en yüksek ödül olduğuna karar verdi. Ödül, bir sonraki tören için Olağanüstü Film unvanını korusa da, isim, aşağıda görüldüğü gibi yıllar içinde birkaç değişikliğe uğradı. 1962'den beri ödüle kısaca En İyi Film adı verildi.

1927/28 – 1928/29: Olağanüstü Film Akademi Ödülü (Academy Award for Outstanding Picture)
1929/30 – 1940: Olağanüstü Yapım Akademi Ödülü (Academy Award for Outstanding Production)
1941 – 1943: Olağanüstü Sinema Filmi Akademi Ödülü (Academy Award for Outstanding Motion Picture)
1944 – 1961: En İyi Sinema Film Akademi Ödülü (Academy Award for Best Motion Picture)
1962 – günümüz: En İyi Film Akademi Ödülü (Academy Award for Best Picture)

1950 yılına kadar ödül, yapım şirketinin bir temsilcisine verildi. O yıl protokol değiştirildi, böylece ödül tüm adı geçen yapımcılara verildi. Bu kural 1999'da Aşık Shakespeare'in beş yapımcısının ödülü almasından sonra değiştirildi. Ödülü alacak maksimum yapımcı sayısı üç ile sınırlandırıldı.
2020 yılı itibarıyla, "En İyi Film Ödülü İçin Kriterler (Special Rules for the Best Picture of the Year Award)" ödül için iki ana kriter kullanır:

Ekranda açıkça “yapımcı” olarak adı geçen kişiler; yardımcı yapımcı ve diğer yapımcılar bu kriterin dışındadır. (executive producer, co-producer, associate producer, line producer, or produced in association with)"
Yapım işlevlerinin büyük bir bölümünü gerçekleştiren üç veya daha az sayıda yapımcı
Steven Spielberg on adaylık ve bir ödül ile en fazla aday gösterilen kişidir. Kathleen Kennedy sekiz adaylık ile hiç kazanamadan en fazla aday olan kişidir. Sam Spiegel ve Saul Zaentz üçer kez ödül kazanmıştır ve en fazla kazanan kişilerdir. Filmin yapımcılara değil yapım şirketlerine verildiği yıllarda Metro-Goldwyn-Mayer, kırk adaylık ve beş ödül ile en fazla kazanan şirket olmuştur.

En İyi Film ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülleri, tarihleri boyunca yakından bağlantılı olmuştur. En İyi Film ödülünü kazanan 93 filmden 67'si En İyi Yönetmen ödülüne de layık görüldü. En İyi Yönetmen adaylığı olmadan En İyi Film ödülüne layık görülen sadece beş film vardır: William A. Wellman'ın yönettiği Wings (1927/28), Edmund Goulding'in yönettiği Grand Hotel (1931/32), Bruce Beresford'un yönettiği Driving Miss Daisy (1989), Ben Affleck'in yönettiği Argo (2012) ve Green Book'un yönetmeni Peter Farrelly (2018). En İyi Film adaylığı almayan iki En İyi Yönetmen kazananı, ödüllerin ilk yıllarındaydı: Two Arabian Knights (1927/28) ile Lewis Milestone ve The Divine Lady (1928/29 ) ile Frank Lloyd).

24 Haziran 2009'da Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, En İyi Film kategorisinde aday gösterilecek film sayısının 82. Akademi Ödülleri'nden (2009) başlayarak beşten ona çıkacağını duyurdu. Akademi resmi olarak böyle bir şey söylememiş olsa da, birçok yorumcu, genişlemenin kısmen Kara Şövalye (2008) filminin (ve önceki yıllarda diğer gişe rekorları kıran popüler filmlerin) En İyi Film dalında aday gösterilmemesine yönelik eleştirilere bir yanıt olduğunu belirtti. Resmi olarak Akademi, kural değişikliğinin, her yıl sekiz ila 12 filmin aday gösterildiği 1930'lar ve 1940'lara, ödülün ilk yıllarına bir geri dönüş olduğunu söyledi. Akademinin Başkanı Sid Ganis, bir basın toplantısında "En İyi 10 Film adayına sahip olmak, Akademi üyelerinin genellikle diğer Oscar kategorilerinde gösterilen ancak en büyük ödül için yarıştan çekilen bazı fantastik filmleri tanımasına ve dahil etmesine olanak sağlayacak. Şubat ayında adaylar açıklandığında bu 10 filmlik listenin nasıl göründüğünü görmek için sabırsızlanıyorum." dedi.
Aynı zamanda oylama sistemi oy çokluğu sisteminden alternatif oya değiştirildi. 2011'de Akademi, aday gösterilen film sayısı beş ile on arasında olacak şekilde kuralı yeniden revize etti; Aday gösterilen filmler, ilk sıradaki oyların %5'ini veya devredilebilir tek oy aday gösterme sürecinin kısaltılmış bir varyasyonundan sonra %5'ini kazanmalıdır. Dönemin Akademi yönetici direktörü Bruce Davis, "En İyi Film adaylığı, olağanüstü bir liyakat göstergesi olmalıdır. Belirli bir yılda bu onuru gerçekten hak eden yalnızca sekiz film varsa, sayıyı tamamlama zorunluluğu hissetmemeliyiz." dedi. Bu sistem 2021 yılına kadar sürdü. Akademi, 94. Akademi Ödülleri'nden itibaren belirli sayıda adaya (on) geri döndü.

Kategoride yalnızca on iki İngilizce olmayan film aday gösterildi: La Grande Illusion (Fransızca, 1938); Z (Fransızca, 1969); Göçmenler (İsveççe, 1972); Çığlıklar ve Fısıltılar (İsveççe, 1973); Postacı (Il Postino) (İtalyanca/İspanyolca, 1995); Hayat Güzeldir (İtalyanca, 1998); Crouching Tiger, Hidden Dragon (Mandarin Chinese, 2000); Iwo Jima'dan Mektuplar (Japonca, 2006, ancak Amerikan yapımı olduğu için Yabancı Dilde En İyi Film için uygun değildi); Amour (Fransızca, 2012); Roma (İspanyolca/Mixtec, 2018); Parazit (Korece, 2019); ve Minari (Kore, 2020, ancak Amerikan yapımı olduğu için En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film için uygun değildi).  Parasite, İngilizce olmayan ve En İyi Film ödülünü kazanan ilk film oldu.
Tamamen ABD dışında finanse edilen sadece on film En İyi Film ödülünü kazandı, bunlardan sekizi kısmen veya tamamen Birleşik Krallık tarafından finanse edildi: Hamlet (1948), Tom Jones (1963), Her Mevsim İçin Bir Adam (1966), Chariots of Fire (1981), Gandhi (1982), The Last Emperor (1987), Slumdog Millionaire (2008) ve The King's Speech (2010). Dokuzuncu film The Artist (2011), Fransa tarafından finanse edildi ve onuncu film, Parasite (2019), Güney Kore tarafından finanse edildi.

Bazı film türleri çok az ödül aldı ya da hiç almadı. Sadece üç animasyon filmi aday gösterildi: Güzel ve Çirkin (1991), Yukarı Bak (2009) ve Oyuncak Hikâyesi 3 (2010). Son ikisi, Akademi aday sayısını artırdıktan sonra aday gösterildi, ancak hiçbiri kazanamadı. Hiçbir çizgi roman ya da süper kahraman filmi kazanmadı ve şimdiye kadar sadece ikisi aday gösterildi: Kara Panter (2018) ve Joker (2019). Sadece iki fantastik film En İyi Film ödülünü kazandı: Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) ve Suyun Sesi (2017), ancak daha fazlası aday gösterildi. Kuzuların Sessizliği (1991), En İyi Film ödülünü kazanan tek korku filmidir ve En İyi Film dalında yalnızca beş korku filmi aday gösterildi: Şeytan (1973), Denizin Dişleri (1975), Altıncı His (1999), Siyah Kuğu (2010) ve Kapan (2017). On bir tane bilimkurgu filmi aday gösterilmesine rağmen hiçbir bilimkurgu filmi ödülü kazanmadı: Otomatik Portakal, Star Wars, ET the Extra-Terrestrial, Avatar, Yasak Bölge 9, Başlangıç, Yerçekimi, Aşk, Mad Max: Fury Road, Marslı ve Geliş.
Chang, 1927/28 ödüllerinde "Benzersiz ve Sanatsal Yapım" kategorisinde aday gösterilmesine rağmen, En İyi Film için henüz hiçbir belgesel aday gösterilmedi.
Gigi, Batı Yakasının Hikâyesi, Benim Güzel Meleğim, Neşeli Günler, Oliver ve Chicago dahil olmak üzere daha önce müzikal olmayan biçimde filme alınan materyallere dayanan müzikal uyarlamalar En iyi Film ödülünü kazandı.
Ödülün ilk sahibi Kanatlar da dahil olmak üzere birkaç destan veya tarihi epik film En İyi Film ödülünü kazandı. Diğerleri arasında Kwai Köprüsü, Ben-Hur, Arabistanlı Lawrence, Patton, Baba II, Son İmparator, Kurtlarla Dans, Schindler'in Listesi, Forrest Gump, Cesur Yürek, İngiliz Hasta, Titanik, Gladyatör ve The Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü yer alır.

Kuzuların Sessizliği (1991) En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk ve tek gerilim filmidir.
Şeytan (1973) En İyi Film Oscar'ına aday olmuş ilk korku ve gerilim filmidir.
Güzel ve Çirkin (1991) En İyi Film Oscar'ına aday olmuş ilk animasyon filmidir.
Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk ve tek fantastik filmdir.
Köstebek (2006) En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk ve tek yeniden çevrim filmdir.
The Bells of St. Mary's (1945) En İyi Film Oscar'ına aday olan ilk devam filmidir.
Baba II (1974) En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk devam filmidir.
Marty (1955) bir televizyon filmi (veya mini dizisi) kaynaklı olup En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk ve tek filmdir.
Kaçak (1993) bir televizyon dizisi'ne dayanarak çekilip En İyi Film Oscar'ına aday gösterilen ilk filmdir.
Parazit (2019) yabancı dilde olup En İyi Film Oscar'ını kazanan ilk filmdir.

En İyi Uluslararası Film Akademi Ödülü, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından 1947'da Los Angeles'ta uluslararası yapımlara verilmeye başlanan ödüldür. Ödül, önceki yıllarda Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü olarak anılırken 92. Akademi Ödülleri töreni ile birlikte "En İyi Uluslararası Film Akademi Ödülü" olarak anılmaya başlandı.

Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, 40 dakika ve üzeri sürede olan, çoğu İngilizce dışında ve Amerika Birleşik Devletleri dışında üretilen filmlerin ödüle aday olabilmeleri için iki aşamalı bir eleme yapar. İlk aşamada "Yabancı Dilde Film Ödülü Komitesi", aday adayı olan filmleri izler ve kapalı oylama yapar. Komite, oylamada en yüksek oyu ana 6 filmi belirler. "Yabancı Dilde Film Ödülü Yönetici Komitesi" ise bu aday adaylarından 3 film belirler. Oylamalar sonrası 9 filmin yer aldığı bir "son liste" oluşturulur.
Dokuz filmlik "son liste"nin açıklanmasından sonra adaylık sürecinin ikinci aşamasına geçilir ve "Yabancı Dilde Film Ödülü Komitesi", bu 9 filmi izleyerek yeniden bir gizli oylama gerçekleştirir. Bu oylamada da en yüksek oyu alan 5 film Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday gösterilir ve böylece aday adaylığı süreci sonlanır. Ödülün kazananı ise bu 5 filmi de izleyip oylama yapan sadece aktif olan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi üyeleri belirler.

Bu tablo ülkelerin aday gösterilme ve ödül kazanma sayısını listelemektedir. Akademinin benimsemiş olduğu kurallar gereğince, günümüzde varlığını sürdürmeyen ülkeler ayrıca belirtilip mirasçıları konumundaki devletlerle beraber gruplandırılmamışlardır.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından sinema endüstrisinde çalışan aktrislere verilen ödüldür. Seçimi Akademi üyeleri yapar.
Ödül ilk defa 1937'de 9. Akademi Ödülleri’nde verildi ve Anthony Adverse filmindeki performansıyla Gale Sondergaard ilk kazanan oldu. Başta yardımcı oyunculuk kategorilerinde ödül kazananlara Oscar heykelciği yerine plaket veriliyordu. 1944’deki 16. Akademi Ödülleri ile birlikte heykelcikler verilmeye başlandı. Ödüle aday olacak oyuncular, Akademi’nin sadece oyunculuk branşına dahil olan kişilerin kullandığı devredilebilir tek oy sistemi ile belirlenir. Kazananlar ise Akademinin tüm üyelerinin oyları ile çoğulcu oya göre belirlenir.
Ödül verilmeye başlandığından bu yana 83 aktirise verilmiştir. Dianne Wiest ve Shelley Winters bu kategoride en çok kazanan oyunculardır. İkisi de iki ödül almıştır. Hiç ödül kazanamasa da 6 kez aday gösterilen Thelma Ritter bu kategoride en fazla aday gösterilen kişidir. 2022 töreni itibarıyla, Ariana DeBose, Batı Yakası'nın Hikayesi’deki Anita rolüyle bu kategoride en son kazanan oldu. DeBose, 1962'de orijinal filmde, aynı rolle kazanan Rita Moreno'nun ardından oyunculuk Oscar'ını kazanan ilk Afro-Latina ve genel olarak ikinci Hispanik kadın oldu. Ayrıca ilk kez iki aktris aynı rolle Oscar kazandı.

Aşağıdaki tabloda yıllar Akademi Ödülü’ne aday gösterildikleri yıllar olarak yer almaktadır. Genelde filmlerin Los Angeles County’de gösterime girdikleri yıla denk gelir; ödül törenleri ise bir sonraki sene yapılır.

Aşağıdaki oyuncular iki kez En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü kazanmıştır:

Aşağıdaki oyuncular üç ya da daha fazla kez En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiştir:

Epidauros Antik Tiyatrosu (Epidavros Antik Tiyatrosu), Mora Yarımadası'nda Epidauros antik kentinde bulunan antik tiyatrodur.
M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen yapı, Atina'da Kynortion yanardağının yamacındadır.  Günümüze kadar en iyi durumda gelen ve akustiği en iyi olan Antik Yunan tiyatrosu olarak kabul edilir.
Mimarının Polykleitos olduğu sanılmaktadır. İlk defa Asklepion onuruna yapılan bir şenlikte kullanıldığı düşünülür. M.Ö 2. yüzyılda yapılan değişikliklerle tiyatro son halini almıştır.
1881'de başlatılan arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkan yapıda 1938'den beri bu tiyatroda modern oyunlar sahnelenmektedir.
Kimi araştırmacılar sahneden izleyicilere doğru esen rüzgârın, kimileri ise koltuk sıralarının eğiminin tiyatronun akustik başarısındaki ana unsur olduğuna dair teoriler ortaya atmıştır. Bazı araştırmacılar ise kireçtaşından yapılmış olan oturakların dalgalı yüzeyinin tiyatronun akustiğinde rol oynadığını gösteren çalışmalar yapmıştır.

Eshilos ya da Aiskhylos (Yunanca: Αἰσχύλος, Aiskhylos) (d. yak. MÖ 525/524 - ö. yak. MÖ 456/455), Antik Yunan oyun yazarıdır.

MÖ 5. yüzyılda tragedyaya asıl şeklini veren yazar Eshilos'tur. (MÖ 525-424) Eleusis'te doğmuştur. Bu tarih, Peisistratos'un parlak egemenliğinin onun ölümüyle son bulmasından üç yıl sonraya geliyor. Onun dönemi büyük politik kişiliklerin dönemi olmuştur. Isthenes, Miltiades, Themistokles, Kimon, Efialtes, Perikles gibi. Tümden kişisel olan nitelikleri açısından Eshilos Eleusis site devletindeki eski bir soylu aileden gelmedir. Dönemin şairleri Pindaros, Simonides, Khoirilos, Sofokles ile ilişki içindeydi. Eshilos salt bir yazar değildi, dönemin etkin düşünürlerindendi.
Tragedya yazmaya yaklaşık  MÖ 500'lerde, yani gençliğinde başlamıştır. 2. yüzyılda coğrafyacı Pausanias'a göre bir gece tanrı Dionysos rüyasına girip, ona yeni oluşmakta olan tragedya sanatına yönelmesini söyler. Eshilos rüyasından uyanınca bir tragedya yazmaya başlar. Maraton, Salamis, Pers savaşlarına katılmıştır.
Tragedya yarışmalarına gençliğinde katılmaya başlamıştır. İlk ödülünü 485'te kazanmıştır. Eserlerinde koroya önem vermiş, oyunlarını mitolojiden almıştır. Tanrıların ve kahramanların en önemli ve en etkileyici taraflarını seçmiştir.
Eshilos, konuları bakımından birbiri ile ilgili üç oyunu birleştirmiş (trilogia=üçleme), sonuna bir satyr oyunu eklemiştir. Doksan kadar oyun yazmış olmasına rağmen  elimize sadece yedi tanesi ulaşmıştır. MÖ 458'de Orestia adlı trilogiasıyla (Agamemnon, Adak sunucuları, Eumenidler) son zaferini kazanmıştır. Trilogianın konusu Orestes in babasının katilinden ve annesinden aldığı öçtür. Yarışmalarda elli iki kez ödül kazandığı sanılıyor. 472'de sahnelediği Persler adlı oyunu diğerlerinden tarihi, konu olarak işleme bakımından farklıdır. Bu oyunda yazar, Atinalıların yiğitliklerini, Perslerin ağzından övüp Perslerin yenilgisini tanrılara bağlar. Elimize geçen yedi oyunundan ilk yazılanı Yalvarıcılar'da elli kişilik koro ve bir kahraman vardır. Eshilos bu oyunda tek bir oyuncu kullanırken Persler, Tebai'ye Karşı Yediler ve Zincire vurulmuş Prometheus adlı oyunlarıyla tragedyaya ikinci oyuncuyu getirmiştir ve böylece karşılıklı konuşmaların oranı artmıştır.
Oidipus'un oğullarının çatışmasını anlatan Tebai'ye Karşı Yediler ile MÖ 467'de birincilik kazanmıştır. Zincire vurulmuş Prometheus'ta koro şarkılarının azalmasıyla oyunu konuşmalar ilerletmiştir. Konusu Promethes'un ateşi çalıp insanlara öğretmesi nedeniyle Zeus tarafından cezalandırılmasıdır.
Eshilos oyunun sunulması ile ilgili de maske, elbise ve yüksek ayakkabılar gibi yenilikler de getirmiştir. Dili güç anlaşılan, ağdalı bir dildi. Toplumdaki dini ve ahlaki konuları işlemiştir. Karakterlerin derinine pek inmemiş, kahramanların kin, intikam, gurur gibi duygularını başarıyla aktarmıştır.
Eshilos kendi doğduğu yer olan Eleusis'te temellerini bulmuş Demeter tapımı Eleusian gizemlerine yönlendirilen Yunanlardan birisiydi. İsminden de anlaşılacağı gibi tapımın üyeleri bir anlamda mistik, ulaşılması güç bilgiler edinmek zorundaydı. Bu tapımın üyeleri aksi takdirde ölüm cezası alacakları koşulda tapım dışındakilere gizemlerle ilgili hiçbir şey anlatmama, tapımın üyelerinin kendilerinden olmayana gizemler konusunda hiçbir şeyi açığa vurmama amacıyla aksi takdirde ölümle cezalandıracakları gerçeği dolayısıyla, gizemlerle ilgili detaylar çok azdır. Bununla birlikte, Aristoteles'e göre Eshilos'un oyunlarından birine gizli bölümlerle ilgili ipuçlarını gizliden aktardığı iddia edilir. Bazı kaynaklara göre halktan kızmış biri sahnede performans sırasında Eshilos'u öldürmeye çalışmış fakat Eshilos kaçmıştır. Kendisi aleyhine açılan dava için hakim önündeyken Eshilos bu yaptığının hoş görülmesini dilemiştir. Fakat onun serbest bırakılması ise sırf Pers Savaşlarında verdiği çabalardan ötürüdür.

Persler
Tebai'ye Karşı Yediler
Agamemnon
Adak Sunucuları
Yakarıcılar
Eumenidler
Zincire Vurulmuş Prometheus

Latacz J., Antik Yunan Tragedyaları

[1]6 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Project Gutenberg'de bulunan eserleri (İngilizce) (Yunanca)
[2] 8 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Perseus'da bulunan eserleri (İngilizce) (Yunanca)
[3] 8 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bartleby'de bulunan eserleri. (İngilizce)

Eski Yunanistan (Antik Yunanca:Παλαιά Ἑλλάς, Yunanca:Παλαιά Ελλάδα), Güney Yunanistan için kullanılan coğrafi, kültürel ve siyasî bir terimdir.

Klasik çalışmalarda "eski Yunanistan", ilk olarak Antik Yunanistan'ın kalbi olacak şekilde coğrafyacı Pausanias tarafından Yunanistan'ın tanımı isimli kitabında kullanılmıştır. Attika'yı içeren, fakat Ege Adalarını dahil etmeyecek şekilde Mora yarımadasını ve Orta Yunanistan'ın doğusunu kapsamaktadır. Bundan dolayı büyük ölçüde Klasik Yunanistan bölgesindeki şehir devletleri ile örtüşmektedir. Kabaca Roma'daki Achaea eyaletinin karşılığıdır.

Modern Yunanistan tarihinde "eski Yunanistan", Yunan Krallığı'nın Balkan Savaşları ile elde ettiği toprak kazanımlarından önceki durumunu kasteder. Yunanistan'ın Balkan Savaşları ile elde ettiği topraklar Yeni Topraklar (Νέαι Χῶραι) olarak bilinir. Bu ayrılık ve farklılıklar, Ulusal Bölünme sırasında daha da kökleşti; eski topraklar genelde kralı desteklerken, yeni topraklar venizelist yanlısıydı.

Ober, Josiah (2015).The Rise and the Fall of Classical Greece. Princeton: Princeton University Press. ISBN 9780691173146.

Euripides (Yunanca: Ευριπίδης) (MÖ 480 - MÖ 406), Aiskhylos ve Sophokles'ten sonra Atina'nın yetiştirdiği üçüncü büyük tragedya ozanıdır.
MÖ 480'de Babası Mnesarkhos, annesi Cleito çiftinin oğlu olarak Salamis Adası'nda doğdu. Gençliğinde güreş ve boks sentezi bir dövüş sporu olan pangration ve güreşle ilgilendi, Panathenaia yarışmalarında birinci oldu. Ancak erken yaşlarda spordan uzaklaşarak resim sanatına yöneldi. Tragedya yazarı olarak ünlendikten sonra dahi Megara'da resimlerinden övgüyle bahsedildiği söylenir. Daha sonra Prodikos'tan retorik, Anaksagoras'tan felsefe dersleri aldı, Protagoras ve Sokrates'le yakın dostluklar geliştirdi. Okumaya çok meraklıydı ve döneminin en zengin kitaplıklarından birine sahipti.
Komedya yazarlarının sert eleştirilerinden ve çağdaşlarının değerini anlayamamasından rahatsız olarak hayatının sonlarına doğru, MÖ 408'de Atina'yı terk etti. Önce Thesalia'nın Magnesia şehrinde kaldı. Orada ona vergi muafiyeti tanındı, büyük sevgi ve saygı gösterildi. Daha sonra Makedonya kralı Arkhelaos'un davetini kabul ederek Pella'ya gitti. Euripides burada Arkhelaos, Temenides ve Bakkhalar tragedyalarını kaleme aldı.
Düşünce adamı, Atinalı oyun yazarlarının en büyüğü olan, insanları bekleyen gerçek ve zorlu sorunları ortaya koyarak insanları düşünmeye zorladı. Bernard Shaw gibi Euripides de insanları tedirgin etmiş ve kızdırmıştır. Kutsal değerlere saygısızlık ve kadın düşmanlığıyla suçlanmıştır. Ama yine de üstün şiirsellikle anlatılan düşünceleri dinlenmiştir. Vatanı olan Atina'yı terk edinceye kadar da bu taşlama ve lanetlemelerin ardı arkası kesilmemiştir. Fakat ölümünden sonra bütün tragedya yazarlarının en ünlüsü, en arananı olmuş ve o çağdan bu yana adı ölümsüz yazarlar arasında yer almıştır. Oyunları ünlü Dionysia festivalinde sergilenmiş ve ödül kazanmıştır.

Euripides, MÖ 480 yılında Salamis'de doğdu. O tarihte Yunanlarla Pers İmparatorluğu arasında amansız savaşlar yaşanıyordu. Euripides'in anne ve babasına birçok kötü yakıştırma yapılmasına rağmen gerçekte, babası Apollon Tapınağı ile ilgili bir görevin mirasçısı zengin bir soydan geliyordu. Kaynaklara göre annesi de soylu bir ailenin kızıydı. Euripides gençliğinde resim üzerine çalışmış ve sanatını sürdürme amacında olmasına rağmen yirmi beş yaşında, tragedya ve şiir yazmak için resmi bırakmıştır. İlk oyunu olan ”Pelias’ın Kızları”, MÖ 455 yılında sahneye konmuş ve Atina halkı o an gökyüzünden yeni bir yıldızın inmekte olduğunun farkına varmıştı. Bu yeni şairin tiyatronun tumturaklı ve ağdalı dilinden çok uzak yalın ve güçlü bir deyişi ve yeni fikirleri de beraberinde getirdiğini anlamıştı.

Euripides'in yenilikçi ve korkusuz bir yanı vardı. İlginç olayları anlatırken yeni teknik buluşlar kullanıyordu. En güçlü yönü de gerilim sahnelerindeki başarısı ve her sahnede üstün bir şiirsellik yaratmasıydı. MÖ 438'de Truva Savaşı'nda Akhilleus’un mızrağıyla yaralanan Telefos’un hikâyesini anlattığı oyunda geçen olaylar dizisi ve bunların sahneye uygulanışı Euripides’in gücünü ortaya koyar. Bu oyun, eski Yunan sahne geleneklerine indirdiği darbe nedeniyle de büyük önem taşır. Bir dilenci ilk defa sahici paçavralarla sahneye çıkmıştı. Bu o zamanki izleyici üzerinde şok etkisi yaratmıştı. Oyunun sahneye konmasındaki gerçekçilik, Euripides’in en acımasız eleştirmeni ve Yunan tiyatrosunun en büyük komedi ustası Aristophanes’in saldırı nedenlerinin başında gelir. ”Thesmosphoriazusae” adlı komedisinde Aristophanes, Yunan kadınlara, oyunlarında kadın kişilerini sevimsiz gösterdiğinden ötürü Euripides'den intikam almak üzere komplo hazırlatır.
Fakat Euripides'in kadınları, tutkularına kapılsalar da, hiçbir zaman sevimsiz değillerdir. Sadece idealleştirilmelerinin yanında yaşayan birer insan oldukları gerçeğini vurgularlar. Euripides ayrıca geçmişin ulu tanrılarının, nasıl yeri geldiğinde hiç de tanrısal olmayan hilelere başvurduklarını açık seçik sahnede ortaya koydu. Bu, çoğu kimsenin tanrılara hakaret olarak algıladığı bir bakış açısıydı.
Euripides bir demokrattı, fakat demagoglardan, büyük bürokratlardan, halkına savaş ve felaket getiren kayıtsız ve kaygısız önderlerden nefret ederdi. ”Yalvaranlar” ve ”Truvalı Kadınlar” adlı oyunlarında Sparta ile süregelen savaşın iç karartan izleri görülür. Bu ünlü tragedya yazarının hayatı üzerine söylenebilecek çok az şey olmasına rağmen, Salamis’deki topraklarında yaşadı ve şiirlerini denize bakan bir mağarada yazardı. Mümkün olduğu kadar topluma az karışan, ağırbaşlı ve somurtkan bir adamdı. İnsanlardan uzak seçtiği bu yalnız yaşam, onun tanrılardan nefret eden, toplumla ilişkilerini kesmiş, huysuz, hırçın ve kuşkucu bir kişi olarak tanınmasına yol açmıştır.
Euripides bir Atina vatandaşı olarak kendini toplum hayatından büsbütün ayrı tutmamıştır. Orduda görev almış, Magnesia konsüllüğü yapmış ve devlete parasal yardımlarda bulunmuştur. MÖ 408 yılında tanrılara saygısızlık ettiği gerekçesiyle komedi yazarlarının ve halkın saldırılarına maruz kalarak Atina’yı terk etmiş Makedonya kralı Archelaus’a sığınmıştır. Kral tarafından çok iyi karşılanmış ve ölmeden önceki bu on sekiz ayını huzur ve barış içinde yaşamıştır. Ölüm nedeni çelişkilidir, kimi söylentilere göre saraydaki kıskanç kişiler tarafından av köpeklerine parçalatılmıştır. ”Bakkhalar” adlı oyunu ölümden sonra sahnelenmiş ve ödül almıştır.
Euripides'in kendi izinden giden üç oyun yazarı oğlu ölümünden sonra babalarının oyunlarını sahnelemişlerdir. Euripides'in 80-90 tragedyası olduğu bilinmesine rağmen günümüze yalnız 18 tanesi erişebilmiştir.

Alkestis (MÖ 438, ikinci ödül)
Medea (MÖ 431, üçüncü ödül)
Herakleidae (yak. MÖ 430)
Hippolitus (MÖ 428, birinci ödül)
Andromahi (yak. MÖ 425)
Hekabe (yak. MÖ 424)
Yalvaranlar (yak. MÖ 423)
Herakles (oyun) (yak. MÖ 416)
Truvalı kadınlar (MÖ 415, ikinci ödül)
İphigenia Tauris'de (yak. MÖ 414)
İon (yak. MÖ 414)
Helen (MÖ 412)
Fenikeli kadınlar (yak. MÖ 410)
Orestes (MÖ 408)
Bakkhalar ve İphigenia Avlis'de (MÖ 405, ölümünden sonra, birinci ödül)

Bu listedeki trajedi oyunları elimizde tüm olarak değil de ancak parçalar halinde bulunmaktadır. Bunlardan bazıları sadece bir isim ve birkaç satır halindedir. Diğerlerinde ise eldeki parçalar eserin çok geniş bir kısmını kapsamaktadir ve böylece eser hakkında elde, kısmi de olsa, geniş bilgi bulunmaktadır.

Telephus (MÖ 438)
Giritliler  (yak. MÖ 435)
Stheneboea (MÖ 429'den önce)
Bellerofon (yak. M.Ö. 430)
Cresphontes (yak. M.Ö. 425)
Erechtheus (M.Ö. 422)
Akıllı Faethon (yak. M.Ö. 420)
Melanippe (yak. M.Ö. 420)
Alexandros (M.Ö. 415)
Palamedes (yak. M.Ö. 415)
Sisifus (yak. M.Ö. 415)
Esir Melanippe (yak. M.Ö. 412)
Andromeda (M.Ö. 412 Evripides'in Helen eseriyle)
Antiope  (yak. M.Ö. 410)
Archelaus  (yak. M.Ö. 410)
Hipsipile  (yak. M.Ö. 410)
Filoktetes (yak. M.Ö. 410)

Kyklops (belirsiz tarih)

Resos (Klasik Yunan Edebiyatı eksperlerin çoğu, birçok MÖ yüzyıl kalıntıları gösterdiği için, bu oyunun yazarının Evripides olmadığına fikir birliğindedirlar)

Evrensel sağlık hizmeti ya da kısaca evrensel sağlık, genellikle tüm vatandaşlara sağlık ve finansal koruma sağlayan bir sağlık hizmetini ifade eder.

Achieving Universal Health Care 6 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Temmuz 2011). MEDICC Review: International Journal of Cuban Health and Medicine 13 (3). Tema sorunu: sağlık hizmetlerine evrensel erişim sağlanmasındaki zorlukların boyutları üzerine 19 ülkeden gelen yazarlar.
Catalyzing Change: The System Reform Costs of Universal Health Coverage (15 Kasım 2010). New York: The Rockefeller Foundation. Evrensel sağlık hizmetindein takip için gerekli sistemlerin ve kurumların kurulmasıyla ilgili fizibilite raporu.
Physicians for a National Health Program 6 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Şikago: PNHP.
UHC Forward Washington, D.C.: Results for Development Institute. Evrensel sağlık sigortası portal'i.

Evros İli (Yunanca: Έβρου, Okunuşu:Evros), Yunanistan'ın Trakya bölgesinde; batıda Rodopi, kuzeyde Bulgaristan'ın Hasköy, doğuda Türkiye'nin Edirne illerine komşu, merkezi Dedeağaç olan ilidir. 4,242 km² yüzölçümüne sahiptir ve nüfusu 150,580'dir (2005).

Sofulu, Dobrova, Kavakmahalle, Ahlatlı (Ahlatçı), Sipahiler, Aşağımahalle, Yanören (Yanviran, şimdiki adı Yiannouli), Babalar (Goniko), Çamlıköy (Çam-ıKebîr, Çamköy, Çalı köy, Büyükçam, şimdiki adı Dadia), Dikilitaş, Keseler (Köseler, Kösehanlı), Karapınar (Şimdiki adı Kornofolea), Kuturca (Kutluca, şimdiki adı Kotronia), Kayacık, Çömlekçiköy (Lagyna), Vakıf (Dedemanastırı, şimdiki adı Lykofos),Yelkenci (Lyra), Çilingir Mahalle (Sidirohori), Büyük Dervent (Derebent, Şimdiki adı Mega Dherion), Sipirmahalle (Sipermahalle), Mesimler (Mevsimler, şimdiki adı Mesimerion), Küçüklü (Küçükler, Kütüklü), Küçük Dervent (Derebent, Şimdiki adı Mikron Dherion), Karaören, Taşağıl, Kervançayırı, Ruşanlar (Ruşenler, şimdiki adı Roussa), Sarpdere, Köseköy (Köse), Demirören (Şimdiki adı Sidheron), Üçevler (Şimdiki adı Tris Miloi), Yılanlı (Şimdiki adı Giannouli), Hacalı (Hacıali, Şimdiki adı Korymvos).

Dimetoka (Çiftekale), Abdullahköy, Ahrenpınar (Agriani), Karabeyli (Şimdiki adı Amorio), Kireççiler (Kızıl Arnavutköy, şimdiki adı Asvestades), Akpınar (Asproneri), Karapınar (Subaşıköy, şimdiki adı Vrysika), Hekimli, Asarbeyköy (Hisarbeyköy), Yeniceköy, Hoca (Hocalı, Hoca Hallı, Acalı, Eceköy, şimdiki adı Korymvos), Çavuşlu (Kyani), Saltıköy (Saltıkköy, şimdiki adı Lavara), Mandıra (Şimdiki adı Mandra), Karakilise (Şimdiki adı Mavrookklisi), Tokmakköy (Metaxades), (?) Nea Psatades, Çalıköy (Paliouri), Başkilise (Şimdiki adı Protokklisi), Susmazköy.

Dedeağaç, Derbent (Derebent), Çamlıtepe, Doğancı (Doğanca), Doğanhisar (Aisymi), Müsellim (Selimiye, şimdiki adı Monastiraki), Çekirdekli (Amfitriti), Şahinler (Antheia), Obalar (Apalos), Saranlı, Beyköy, Odalar (Hotallar, şimdiki adı Atami), Hasanlar (Avra), Çeşmecik (Vrisoula), Çukurören, Gemiciköy (Bahşibeyi, şimdiki adı Gemisti), Döllen, Dikilitaş, Durali (Bahşişköy, şimdiki adı Doriskos), Hallıköy, Ilıca, Köpekliköy (Köpüklüköy, şimdiki adı Thymaria), Yeniköy, Osmancık, Bahçeköy (Alibeyçiftliği, şimdiki adı Kipi), Kırka (Kirki), Sarıkaya, Büyük Vakıf, Musaköy (Musalar), Fındıcak (Leptokarya), Kavacık (Lefkimmi), Ilıcaköy (Ulucabeyköy, şimdiki adı Loutros), Muhacırköy (Çaybaşı, Çayerşi), Miri (Meğri), Karakaya, Büyük Vakıf, Kışlakköy (Koila), Güvendik (Mesimvria), Kösemecit (Mesti), Küçük Vakıf, Hasanbey (Çiftliği), Üçkurnalar (Üçkurnalı), Yeni Rumcuk, Domuzdere (Yunusdere, şimdiki adı Nipsa), Eski Rumcuk, Patra (Bahadırören), Sağırlar (Sarlar, Sarılar, şimdiki adı Plaka), Merhamlı (Muhramlı, şimdiki adı Peplos), Güreci (Gürece, şimdiki adı Perama) (Çanakkalenin Lapseki ilçesine bağlı bir Güreci Köyü de var. Onun ismi de kimi yerde Güreci kimi yerde Gürece kimi yerde ise Görece olarak yazılıyor. Bazıları Güreci köyü ile onun Akbük bölgesini karıştırıyor.), Pişmanköy, Çamköy (Çamören, Çamveren, şimdiki adı Pefka), Saranlı (Ardanio), Budine (Budina, Budama), Koyunyeri (Provatonas), Torbalı (Torbalıköy, şimdiki adı Pylaia), Çukurcuhanı, Çobanköy (Sykorrachi), Hancağız, Paşmakçı (Başmakçı, Tekke, şimdiki adı Trifylli), Teke (Tavri), Bıdıklı (Tychero), Farecik (Ferecik, şimdiki adı Ferres), Seymenli, Kamil köyü.

Kumçiftliği, Tilkiköy, Sarmana (Simavna, şimdiki adı Kiprinos), Kulaklı (Şimdiki adı Ampelakia), (?) Asimeniyon (Şimdiki adı Asimenion), Saltıklı, Harduman, Çeşme, Sülüklüköy, Çengelli (Çengellilöy), Kadıköy (Dikaia), Ürelköy (Üreyiş, Yürüyüşköy, Şimdiki adı Dilofos), Canbazlar (Cambazlar), Burgucan (Çiftliği), Karacahalil (Karaca Halilköy), Deleleşköy (Deliilyasköy, Divaneilyas, Şimdiki adı İsaakio), Bulgarköy (Balı-Bulgarköy, Şimdiki adı Ellinochori), Delimusluk (Dilimciköy), Zufköy (Çavuşköy, Şimdiki adı Sofiko), Sarıyer (Therapeion), (?) Thuriyon, Kapıcıköy, İshakpaşaköyü, Emirli (Emirler, Şimdiki adı Kavyli), Epçeli (Kanadas), Korucuköy (Karoti), Çörekköy (Kastanies), Körmüt (Kiremitli), Kiliseli, Kumarlı, Koyunlu (Kiros), Sarıhisar (Sarıhıdır), Kosti, Tavşankoru, Emledinköy, Ecesultan (Yüce Sultan), Kadıköy, Maraş, Büyük Çavuşlu, Bektaşlı (Bektaşiköy), Taşçı Arnavutköy, Küçük Çavuşlu (Mikro Doxipara), Bosnaköy (Nea Vyssa), Yeni Omurlu (Umurbey), Lilikuş, Perşemli (Perçinli), İğneoğlu, Çirmen (Çermen, Çemen, şimdiki adı Ormenio), Şahince (Paleia Sagini), Pehlivan Çayırı, Eski Omurlu, Bıldırköy, Samovina (Ammovouno), Patagi, Prangıköy, Beştepe (Pentalofos), Karabağ, Sadırlı (Plati), Çobanlar, Aksakal, Karaağaç, Kuleli (Kuleliburgaz (şimdiki adı Pythion), Elburgaz, Saranköy (Sarayköy), Doğanca, İshaklı (Karaishaklı), İstasyon, Tatarköy (Sterna), (?) Sitarya, Körükçüler (Hocalar), Sofular, İspitli, Türkdoğancı (Türkdoğanca, Efrem), Seymenli (İnceğiz, Şimdiki adı Fylakio), Kabaöyük (Kabahöyük), Helvacı (Helvacıköy), Karlı (Koca Aliköy), Yaylacık.

İlde çoğunluk Rum-Yunan halkında olsa da Dedeağaç 3 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20210203154230/https://www.trakyanet.com/trakya/yunanistan/evros/dedeagac.html arşivlendi. [1]] ve Sofulu [2] ilçeleri başta olmak üzere il genelinde özellikle kırsal bölümlerde önemli miktarda Batı Trakya Türk'ü yaşamaktadır.
Balkan Savaşlarında Bulgaristan'a geçen bu topraklar 85 yıldır (1920'den beri) Yunanistan hakimiyetindedir ve 1941-1944 arasında Bulgar işgaline uğramıştır.

Astrofotoğrafçılık (Gökyüzü fotoğrafçılığı), astronomik cisimlerin, gök olaylarının ve gece gökyüzü alanlarının fotoğraflanmasıdır.

Astronomik bir cismin ilk fotoğrafı 1840 yılında John William Draper öncülüğünde orataya çıkmıştır. Draper 1840 yılında Ay'ın çeşitli özelliklerini gösteren ilk Ay fotoğrafını çekmiştir. Astrofotoğrafçılık, Ay, Güneş ve gezegenler gibi genişletilmiş nesnelerin ayrıntılarını kaydedebilmenin yanı sıra, sönük yıldızlar, bulutsular ve galaksiler gibi insan gözüyle görülemeyen nesneleri de çekimleme yeteneğine sahiptir. Bu, hem film hem de dijital kameralar sayesinde uzun süreli pozlama ile fotonlarının (ışığın) biriktirebilmesi ile yapılır.

Amatör astrofotoğrafçılık, fotoğrafçılar ve amatör gök bilimciler arasında rağbet gören bir alandır. Gökyüzü cisimlerinin (bulutsular, yıldızlar ve yıldız kümeleri gibi) fotoğraflarını elde etmek için çeşitli teknikler ve ekipmanlar kullanır.
Astrofotoğrafçılığın temelleri, basit bir dijital veya film fotoğraf makinesini tripod üzerine yerleştirerek gökyüzü görüntülerini çekmekle başlar. Ancak, bu hobiyi daha ileri seviyelere taşımak isteyenler için daha gelişmiş teknikler ve ekipmanlar mevcuttur. Örneğin, yıldız izlerini takip etmek ve daha net, uzun pozlanmış görüntüler elde etmek için motorlu bir kundak kullanılabilir.
Ayrıca, bazı amatör gök bilimciler ve astrofotoğrafçılar, kendi ekipmanlarını yapmak veya mevcut ekipmanlarını özelleştirmek suretiyle astrofotoğrafçılık deneyimlerini geliştirebilirler. Bu, her birinin kendi ihtiyaçlarına ve tercihlerine göre uygun ekipmanlar geliştirmesine olanak tanır. Özellikle, bazı astrofotoğrafçılar filtreler ve kamera modifikasyonları kullanarak gökyüzündeki belirli dalga boylarını yakalamak için ekipmanlarını özelleştirebilir.

Astrofotoğrafik donanım, profesyonel olmayan gök bilimciler arasında geniş bir şekilde değişir çünkü fotoğrafçılar kendileri estetik olarak hoş görünen bir tür görüntü çeken genel fotoğrafçılardan, bilimsel araştırmalar için veri toplayan çok ciddi amatör gök bilimcilere kadar değişir. Bir hobi olarak astrofotoğrafçılığın üstesinden gelinmesi gereken birçok zorluk vardır ki bu zorluklar konvansiyonel fotoğrafçılıktan ve profesyonel gökbilimden normalde karşılaşılanlardan farklıdır.
Ekipman genellikle taşınabilir olmalıdır, böylece büyük şehirlerin veya kasabaların ışıklarından uzaklara götürülebilir ve kentsel ışık kirliliğini önleyebilir. Şehir astofotoğrafcıları, görüntülerinin dünyanın atmosferinden geri yansıyan şehirsel ışığı azaltmak için özel ışık kirliliği veya dar bant filtreleri ve gelişmiş bilgisayar işleme tekniklerini kullanabilirler. Işık kirliliğinden kaçınmak için amatörler tarafından kullanılan başka bir yöntem, düşük ışık kirliliği bulunan bir konumda çekim yapmaktır. Diğer zorluklar arasında taşınabilir teleskopların doğru izleme için kurulumu ve hizalanması, kundak, kamera ve çeşitli ekipmanların dayanıklılığı ve bazen uzun pozlamalarda astronomik nesnelerin, hava koşullarının dikkatlice gözetlenmesi yer alır.
Bazı kamera üreticileri, özellikle astrofotoğrafçılık için modifiye edilmiş ürünler sunmaktadır. Örneğin, Canon'un EOS 60Da modeli, modifiye edilmiş bir kızılötesi filtre ve düşük gürültülü bir sensör ile donatılmıştır. Bu modifikasyonlar, kırmızı hidrojen emisyon bulutlarını daha iyi yakalamak için hidrojen-alfa hassasiyetini arttırır. Benzer şekilde, OM Digital Solutions'ın OM-D E-M1 Mark III, OM-1 ve OM-5 modelleri, astrofotoğrafi için özel olarak tasarlanmış Starry Sky ayarını içerir. Bu modlar, hassas otomatik odaklanma ve hızlı odaklama sağlayarak, geniş açılı lenslerle elde çekim yapmayı mümkün kılar.
Amatör astrofotoğrafi için özel olarak tasarlanmış kameralar da mevcuttur ve bunlar ticari olarak temin edilebilen görüntü sensörlerine dayanır. Bu kameralar, sensörün uzun pozlardaki termal gürültüyü azaltmak için soğutulmasına izin verebilir, ham görüntü okuması sağlayabilir ve bilgisayardan kontrol edilerek otomatik görüntüleme yapılmasına olanak tanıyabilir. Ham görüntü okuması, tüm orijinal görüntü verilerini koruyarak daha sonra daha iyi görüntü işleme yapılmasına olanak tanır, bu da empilaj (stacking) ile birleştirilerek zayıf derin uzay nesnelerinin görüntülenmesine yardımcı olabilir.

Astronomi haritaları, katalogları ve araştırmaları kronolojisi

k. 1800 MÖ — Babil yıldız haritası (bakınız Babil yıldız katalogları)
k. 1370 MÖ Babil gözlemleri MUL.APIN (astro kataloğu).
k. 350 MÖ — Shi Shen yıldız kataloğu (800'den fazla içerik)
k. 300 MÖ — Timocharis of Alexandria yıldız kataloğu
k. 134 MÖ — Hipparkos detaylı yıldız haritası yaptı
k. 150 — Batlamyus gezegen hareketleri gözlemlerini içeren geometri vekozmoloji yıldız kataloglaması  Almagesti tamamladı.
k. 705 — Dunhuang yıldız haritası, Dunhuang'daki Mogao Mağaralarından manuscript
k. 750 — İlk Zij risalesi, Az-Zij ‛alā Sinī al-‛Arab, Ibrahim al-Fazari ve Muhammad al-Fazari tarafından yazıldı.
k. 777 — Yakub bin Tarık'nin Az-Zij al-Mahlul min as-Sindhind li-Darajat Daraja
k. 830 — Hârizmî'nin Zij al-Sindhind
k. 840 — Fergânî'nin Compendium of the Science of the Stars
k. 900 — Battanî'nin Az-Zij as-Sabi
964 — Abdurrahman es-Sufî (Azophi)'nin yıldız kataloğu Sabit Yıldızlar Kitabı
1031 — Birûni'nin al-Qanun al-Mas'udi, ilk planisphere projeksiyon kullanımı ve Usturlap kullanımını tartışması.
1088 — İlk almanak Almanac of Azarqueilin Zerkâlî tarafından yazılması
1115–1116 — Hazinî'nin Az-Zij as-Sanjarī
c. 1150 — Gerardus Cremonensis, Zerkâlî'nin çalışmalarını temel alarak Toledo Cetvelleri'nı yazdı.
1252–1270 — X. Alfonso Alfonso tablolarınının sıralaması kaydedildi
1272 — Nasîrüddin Tûsî'nin Zij-i İlhani
1395 — Cheonsang Yeolcha Bunyajido, Kral Taejo sıralamasına göre yıldız haritası oluşturdu.
k. 1400 — Gıyaseddin Cemşid'nin Khaqani Zij
1437 — Uluğ Bey'in Zij-i Sultani
1551 — Erasmus Reinhold Prusenik tablolar
16. yy. sonları — Tycho Brahe Batlamyus'un Almagesti güncelledi.
1577–1580 — Takiyüddin'in Unbored Pearl

Astronomi Kataloğu, astronomi nesnelerinin türlerine, biçimlerine ve kökenlerine göre gruplandığı liste veya çizelgedir. Astronomi katalogları, genellikle astronomik gözlemlerin bir sonucudur.

El-Sufi'nin Sabit Yıldızlar Kitabı, 964 yılında yayımlanmış, Andromeda Gökadası'nın ilk açıklamaları ve binlerce yıldızın detaylı açıklamaları ile Büyük Macellan Bulutu hakkında bilgiler içerir.
Johann Bayer'in Uranometriası yıldız atlası 1603 yılında yayımlanmış ve 1200'den fazla yıldızı içerir.
John Flamsteed'in Historia coelestis Britannica yıldız atlası, 1725 yılında yayımlanmıştır.
Messier Kataloğu - 1781 yılında yayımlanmıştır.
Astronomi Kataloğu, 1880'lerde tamamlanmıştır.
Henry Draper Kataloğu 1918 ve 1924'te yayımlanmış, 225,000'den fazla parlak yıldızı içerir ve HD harflerinden sonra 6 rakamla belirtilmiştir.
Sir Patrick Moore, Caldwell Kataloğu'nu derlemiştir.
2MASS Gökyüzü haritalarında bugüne kadarki en iddialı proje.

Hipparcos Kataloğu - 118,000 adet yıldız verisi içerir.
Tycho-2 Kataloğu - 2,500,000 adet yıldız verisi içerir.
USNO B1.0 (1,042,618,261 yıldız/gökada)
6. Orbit Kataloğu (çift/çoklu yıldız sistemleri için yörünge öğeleri)
Washington Double Star Kataloğu
Yale Bright Star Kataloğu

Astronomi haritaları, katalogları ve araştırmaları kronolojisi
Astronomi katalogları dizini
Yıldız kataloğu tartışmalı değişik türlerin detayları.
Astrograf - Astronomi katalogları oluşturmak için kullanılan bir tür araç (Çeken teleskop veya Çeken ırakgörür).

Most astronomical catalogues can be queried electronically here23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Clickable Caldwell Object table2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Clickable Messier Object table
A History of Star Catalogues24 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Astronomik küre, göksel boylam ve enlem çizgilerini ve tutulum gibi diğer astronomik açıdan önemli özellikleri temsil eden, Dünya veya Güneş merkezli küresel bir halka çerçevesinden oluşan gökyüzündeki nesnelerin bir modelidir. Bu nedenle, asıl amacı takımyıldızların haritasını çıkarmak olan düz bir küre olan göksel küreden farklıdır. İlk olarak MÖ 4. yüzyılda antik Çin'de ve MÖ 3. yüzyılda antik Yunanistan'da ayrı ayrı icat edildi, daha sonra İslam dünyası ve Orta Çağ Avrupası'nda kullanımları oldu.
Dünya'nın merkez olduğu bir astronomik küre, Ptolemaik olarak, Güneş'in merkez olduğu bir küre ise Kopernik olarak bilinir.

Starry Messenger 12 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Armillary Spheres and Teaching Astronomy | Whipple Museum 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AstroMedia* Verlag in Germany offers a cardboard construction kit for an armillary sphere ("Das Kleine Tischplanetarium") 24 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Astronomik Obje Yanılsamaları
Bir astronomik objenin yanılsaması doğada oluşabilen bir optik fenomenidir. Bu olay astronomik objenin ışığın kırınımı sebebi bozuk görüntüsü ya da birden fazla görülmesi olarak açıklanabilir. Bu yanılsamalar Güneş, Ay, gezegenler, parlak yıldızlar ya da çok parlak kuyruklu yıldızlar ile gözlemlenebilir. Yaygın olarak Güneş'in doğuşu ve batışı sırasında gözlemlenir.

Yanılsamalar ışığın kırınımın yarattığı fenomenlerden farklıdır. Yanılsamaların en önemli özelliklerinden bir tanesi yanılsamaların yatay değil dikey gerçekleşmesidir. Işığın kırınımı ise böyle değildir, ışığın açısına göre astronomik obje görüntülerini herhangi bir tarafa doğru bükebilir. Soldaki fotoğraftaki bozulmaya yanılsama sebep olmuştur, bozulmanın dikey gerçekleşmesinden bunu anlayabiliriz. Ancak sağdaki fotoğrafta bozulma mümkün olan bütün yönlerdedir, buna da kırınım sebep olur. Fotoğrafları karşılaştırdığımızda yanılsamanın sebep olduğu bozulma ile kırınımın sebep olduğu bozulmayı kolayca karşılaştırabiliriz. 

Astronomik objelerde bayağı yanılsama en yaygın yanılsamadır. Bayağı yanılsama Dünya’nın yüzeyinin ya da okyanusların yarattığı düşük yoğunluklu sıcak hava tabakası dolayısıyla meydana gelir. Bu yanılsamalar yüzeyde oluşur. Verilen iki fotoğrafta bayağı yanılsamaların örnekleri görülmektedir. İki fotoğrafta da Güneş’in geometrik şekli bozulmuştur ancak dik olan fotoğrafta Güneş batarken, çevrilmiş olan fotoğrafta yüzeyden yükseliyor gibi görünmektedir.
Gün doğumu ve gün batımının bayağı yanılsamalarının şekilleri tüm bayağı yanılsamalar için geçerlidir. Bu şekillerden en çok bilineni, adının Jules Verne tarafından konulduğu Etrüsk vazo şeklidir. Güneş battıkça Etrüsk vazo şekli değişir, yerini Yunan harfi “omega”ya bırakır. 
Bazı deneyimsiz gözlemciler bayağı yanılsamaları yansıma olarak adlandırır ancak bu doğru değildir, gerçekte olan şey kırınımdır.
Jules Verne Güneş’in batışının bayağı yanılsamasını şöyle tanımlamıştır.
“Tüm gözler batıya döndü. Güneş denize yaklaştıkça süratle batıyormuş gibi göründü, dalgalı suyun üzerinde göz kamaştırıcı bir iz bıraktı. Daha sonra rengi eski altın renginden kızıla döndü. O an yarım kapalı gözlerine Güneş, parıltılı ve değişen bir çiçek dürbünü gibi göründü. Güneş’in gücü soluyordu, titreyen ışık huzmesi mücevherler gibi parlıyordu. 
Bunlar olurken ortada en ufak bir bulut ya da sis yoktu, ufuk, tanımlandığı şekilde, beyaz bir kâğıdın üzerine çizilmiş simsiyah bir çizgi gibi, görünüyordu. Hareketsiz bir şekilde kızıl kürenin ufka yaklaşmasını izlediler, bir saniyeliğine orada asılıymış gibi geldi onlara. Daha sonra, kırılmış ışınlar, suyun üzerinde duran bir Etrüsk vazosu şeklini aldı.”
Çok nadiren de olsa, Ay ve Güneş dışındaki astronomik objelerin yanılsamaları da görülebilir, ancak bu, astronomik objenin parlaklığıyla doğrudan ilişkilidir.

Sahte yanılsamalar bayağı yanılsamalardan çok daha karmaşıktır. Astronomik objelerin bayağı yanılsamaları sadece iki görüntü oluştururken, sahte yanılsamalar birçok görüntü oluşturabilir. Yanılsama yapmış objelerin şekli sürekli ve tahmin edilemez şekilde değişir. Bir sahte yanılsamanın görülebilmesi için, daha soğuk hava kütlesinin inversiyonda kalmış olması gerekir. Birkaç inversiyon katmanı pankek görünümü şekil yaratır.

Atmosferik kırılmadan dolayı, Güneş'in doğumu Güneş ufuk çizgisini geçmeden hemen önce başlar. Güneş ışınları Dünya'nın atmosferine girince kırılmaya uğrar. Bu etki Güneş'in erken doğmasına sebep olur. Aynı etkiden dolayı, Güneş, ufuktan kaybolduktan bir süre sonra batar. 
Normal atmosferik şartlarda, Güneş'in doğuşu ya da batışı, Güneş'in geometrik pozisyonundan yarım derece yukarıdadır. Ancak bazı aşırı koşullarda bu olayı yaratan yarım derecelik açı, iki ila beş dereceye kadar çıkabilir. Buna Novaya Zemlya etkisi denir, çünkü ilk defa Novaya Zemlya’da gözlemlenmiştir. Bu gözlemin yapılabilmesi, astronomik hesaplara göre, Güneş’in ufuk çizgisinin iki derece aşağısında olması sebep olmuştur.
Yine de, not etmeliyiz ki, hava basıncı, göreceli nem ve diğer etmenler bu etkinin ne zaman olacağını kestirebilmemizi imkânsız kılar. Aynı zamanda, bu etki genellikle kutuplara yakın yerlerde olur.
Novaya Zemlya Rusya’da bulunan bir kutupsal bölgedir. Bu etki, termoklinler arasındaki yüksek Güneş ışığı yansımasının sonucu bir yanılsamadır. Novaya Zemlya etkisi, Güneş’in olması gerektiğinden erken doğmasını ve olması gerektiğinden geç batmasını açıklayan bir etkidir.
Eğer fazla kırınım olabilecek kadar sıcaklık farkı olursa, bu etki herhangi bir yerde gözlemlenebilir.

Yeşil parlama, bir astronomik objenin doğuşu ya da batışı sırasında gözlemlenebilen nadir bir optik fenomendir. Bu olayda, kısa bir süreliğine, yanılsamanın üzerinde yeşil bir leke görülür. Bu parlamalar atmosferik inversiyonlar sebebiyle oluşur, bu inversiyonlar yoğunluk eğimini arttırır, bu sebeple kırılma da artar. Bu olaylar silsilesi sonucunda yeşil bir parlama görülür.
Jules Verne yeşil parlamayı şöyle açıklamıştır. 
“… yeşil olacak. Ama öyle muhteşem bir yeşil olacak ki, hiçbir ressam onu paletinde elde edemeyecek, hiçbir bitkinin yapraklarında görülmeyecek! Bunu deniz dışında hiçbir şey üretemeyecek. Eğer cennette yeşil varsa, umarım bu yeşildendir!”
Bu yeşili görmenin şans getireceğine inanan çokça insan vardır.
Hikâyeler anlatılır,
Uzak kıyılara varmış,
Eski denizciler tarafından.
Bir denize bakarken,
Dikkatli olun
Ki daha fazlasını görebilesiniz.
Güneş battığında,
Gün sonlandığında
Halatlar bağlanırken
Ve deniz gökyüzüyle buluşurken
Dikkatle aç gözlerini
O mistik yeşillik için.
Eğer ki şansın varsa
Bakışına yakalanır
Kısmetin açılır dostum
Gece gökyüzü kızıl ve
Sakin bu gece deniz
Senin kaderin, tılsımlı bir hayat.
Neptün’ün rehberliği gibi
Okyanustaki dalgalar
Ki orada, yunuslar atlar ve sıçrar
Güzel günler bekler
Gözünü oraya dikenleri,
O güzel, mistik yeşili görenleri.
Yeşil parlamalar ufuk çizgisinin alçak olduğu her yerden görülebilir. Çöller, okyanuslar ve buzlar bu olayı gözlemlemek için en iyi yerlerdir. Bu yeşilliği kaçırmamak bu yerlerde daha kolaydır. Yine de, iyi bir zamanlamaya ihtiyaç vardır.
“Yakın ufuktan parlayan Güneş’i görebiliyordum. Daha sonra, sadece bir anlığına, bir yeşil parlama gördüm, çölün üzerinde bir uzaylı helyografı gibiydi. Bir süre sonra, gökyüzü Güneş’in ani muhteşemliği ve ani sıcaklığıyla doldu.”
Yukarıdaki gözlemde, yazarın yeşil parlamalı bir bayağı yanılsama gördüğü açıktır. Bu olay, sabahın soğuk havası ve sıcak kumların etkisiyle olmuştur. Nihayetinde yazar, doğanın yarattığı güzel yeşilliklerden birini görmüştür. 
Yeşil parlama aynı zamanda doğan ya da batan Ay'da da görülebilir.
Eğer koşullar uygunsa, sahte Güneş batımı yanılsamalarında birden çok kere bu parlamalar görülebilir. 
Bazı insanlar Venüs'ten yeşil parlama gördüklerini iddia etmektedir, bu doğru olabilir fakat genellikle doğan ya da batan bir gezegenin yarattığı yanılsamalar karıştırılmaktadır.

Bir astronomik objenin doğuşu ya da batışı sırasında, ışık atmosfer boyunca yayılır. Bu olayın olması bir prizmanın çalışma prensibine benzer, nihayetinde ışık farklı renklere ayrışır. Bu ayrışmada astronomik objenin üst kısımları gazların yoğunluğuna göre maviden yeşile, yeşilden kırmızıya doğru bir renk paletinde görülür. Alt kısımlar ise daima kırmızıdır. Yeşil çerçeve ise epeyce incedir ve çıplak gözle görülmesi imkânsıza yakındır. Normal koşullarda bir astronomik objenin yeşil çerçevesi, obje ufuk çizgisinden aşağıya indikçe parlaklaşır, buna atmosferin kızıllaşması sebep olur. Yine de bazı koşullarda yeşil çerçeve ufuk çizgisinin üstünde görülebilir. Amerika Küçük Gözlem Evi'nde Richard Evelyn Byrd tarafından 35 dakika boyunca yeşil çerçevenin yok olup tekrar gözlemlendiği kaydedilmiştir.
Batan Güneş'in yeşil çerçevesi genellikle yeşil parlama ve yeşil çerçeve arasında gidip gelir. Aşağıdaki fotoğraf Richard Evelyn Byrd'ün takım arkadaşlarının gördüğünü illüstüre etmesi açısından güzel bir örnektir.
YARIM SAAT GÖRÜLDÜ
Gözler güney tarafına dönmüştü, yüzeyde bir acelecilik vardı. Gökyüzü çizgisinin üst kısımlarında, Güneş'in asılı kaldığı yerde, küçük ama oldukça parlak bir yeşil leke görüldü. Uzun sayılabilecek bir süre boyunca kaldı, neredeyse birkaç saniye. Daha sonra kayboldu ve tekrar parladı. Bu şekilde kısa bozulmalarla otuz beş dakika boyunca gidip geldi.
Alıntıdaki gibi 35 dakika boyunca bu olayı gözlemleyebilmek için özel bir yanılsama açısı gerekmektedir.
Yeşil çerçeve Güneş her battığında oluşur ancak çıplak gözle görülmesi oldukça zordur çünkü çok incedir. Yeşil çerçeveyi gözlemlemek için en iyi zaman gün batımından on dakika öncesidir. Yine de Güneş teleskop gibi gözlem aletleri kullanmak için hala oldukça parlaktır. Gözlem aletlerini kağıda dökmek bu açıdan iyi bir fikir olabilir.
Gözlemcilerin yeşil çerçeveden çok yeşil parlamayı gözlemlemeleri daha olasıdır.

Soldaki fotoğraf, beş farklı gün batımı fotoğrafından oluşmuştur. Bunların hiçbiri yanılsama değildir. Birinci ve ikinci fotoğraflar deneyimli gözlemcileri bile yanıltabilir. Batan Güneş'in sahte yanılsamaları gibi görünseler bile öyle değildir. Üçüncü ve dördüncü fotoğrafların yanılsama olmadığı kolayca anlaşılabilir. Beşinci fotoğraf yanılsama olmamakla birlikte, Güneş lekesi bile değildir, arkasında Güneş yer alan bir örümceğin fotoğrafıdır. Bu kolajda Güneş'in farklı şekillerde olmasının sebebi genel olarak bulutlardır. Bulut, hava kirliği, duman gibi atmosferik etkiler astronomik objelerin yanılsamasını taklit edecek yanılsamalar oluşturabilirler.

Astronomik saat, Güneş, Ay, Zodyak takımyıldızı ve bazen büyük gezegenlerin göreli konumları gibi astronomik bilgileri görüntülemek için özel mekanizma ve kadranlara sahip bir saattir.

Joseph, Needham. (1986). Science and Civilization in China: Volume 4, Physics and Physical Technology, Part 2, Mechanical Engineering. Taipei: Caves Books Ltd.
John North. (2005). God's Clockmaker, Richard of Wallingford and the invention of time. Hambledon and London.
Tor Sørnes. (2008). The Clockmaker Rasmus Sørnes. Borgarsyssel Museum, Sarpsborg, 2003 Norwegian edition, and 2008 English edition (available from the museum).
King, Henry. (1978). Geared to the Stars: the evolution of planetariums, orreries, and astronomical clocks, University of Toronto Press.

The search for Rasmus Sørnes 4th clock 5 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burnett-Stuart, George. "Astronomical Clocks of the Middle Ages: A guided tour". Almagest. Computastat Group, Ltd. 2 Nisan 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Şubat 2018. 
Prague Astronomical Clock19 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Annosphere, a contemporary astronomical clock16 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ünlü astronom ve astrofizikçiler listesi

Marc Aaronson (ABD, 1950 - 1987)
George Ogden Abell (ABD, 1927 - 1983)
Antonio Abetti (İtalya, 1846 - 1928)
Ahmed-i Hani (Osmanlı, 1650 - 1707)
Giorgio Abetti (İtalya, 1882 - 1982)
Charles Greeley Abbot (ABD, 1872 - 1973)
Charles Hitchcock Adams (ABD, 1868 - 1951)
John Couch Adams (Birleşik Krallık, 1819 - 1892)
Walter Sydney Adams (ABD, 1876 - 1956)
Saul Adelman (ABD, (1944 -)
Agrippa (Yunanistan, bilinmiyor – 92)
Paul Oswald Ahnert (Almanya, 1897 - 1989)
Eva Ahnert-Rohlfs (Almanya, 1912 - 1954)
George Biddell Airy, (İngiltere, 1801 - 1892)
Robert Aitken, (ABD, 1864 - 1951)
Battani (Irak, 850 - 929)
Vladimir Aleksandrovich Albitzky (Rusya)
Albumasar (İran 787 - 886)
George Alcock (Birleşik Krallık, 1913 - 2000)
Harold Alden (ABD, 1890 - 1964)
Hannes Alfvén (İsveç, 1908 - 1995)
Ali Kuşçu (Osmanlı, 1403 - 1474)
Lawrence H. Aller (ABD, 1913 - 2003)
Abdurrahman es-Sufî, (İran, 903 - 986)
Viktor Amazaspovich Ambartsumian, (Ermenistan, 1912 - 1996)
John August Anderson, (ABD, 1876 - 1959)
Andronicus of Cyrrhus
Anders Jonas Ångström (İsveç, 1814 - 1874)
Eugène Michel Antoniadi (Yunanistan, Fransa, 1870 - 1944)
Petrus Apianus (Almanya, 1495 - 1557)
François Arago (Fransa, 1786 - 1853)
Sylvain Arend (Belçika, 1902 - 1992)
Friedrich Wilhelm Argelander (Almanya, 1799 - 1875)
Sisamlı Aristarkus, yaklaşık MÖ 310 – yaklaşık MÖ 230)
Christoph Arnold (Almanya, 1650 - 1695)
Svante Arrhenius (İsveç, 1859 - 1927)
Arzachel (Endülüs, 1028 - 1087)
Goryu Asada (Japonya, 1734 –1799)
Giuseppe Asclepi (İtalya, 1706 - 1776)
Joseph Ashbrook (ABD, 4 Nisan 1918 - 4 Ağustos 1980)
Zeki Aslan (Türkiye, 25 Haziran 1940 –)
Arthur Auwers (Almanya, 1838 - 1915)
Adrien Auzout (Fransa, 1622 - 1691)

Bîrûnî (İran, 973 - 1048)
Walter Baade (Almanya, 1893 - 1960)
Harold D. Babcock (ABD, 1882 - 1968)
Horace W. Babcock (ABD, 1912 - 2003)
Oskar Backlund (İsveç, 1846 - 1916)
John N. Bahcall (ABD, 1934 - 2005)
John E. Baldwin (Birleşik Krallık, 1934 –)
Benjamin Baillaud (Fransa, 1848 - 1934)
Jean Sylvain Bailly (Fransa, 1736 - 1793)
Francis Baily (Birleşik Krallık, 1774 - 1844)
John Bainbridge (Birleşik Krallık, 1582 - 1643)
Sallie Baliunas (ABD, 1953 –)
Benjamin Banneker (ABD, 1731 - 1806)
Edward Emerson Barnard (ABD, 1857 - 1923)
Klaudyos Batlamyus İskenderiyeli (Roma Mısır, yaklaşık 85 - 165)
Johann Bayer (Almanya, 1572 - 1625)
Antonín Bečvář (Slovakya, 1901 - 1965)
Wilhelm Beer (Almanya, 1797 - 1850)
Sergey İvanoviç Belyavski (Rusya, 1883 - 1953)
Jocelyn Bell Burnell (İrlanda, 1943 –)
Friedrich Wilhelm Bessel (Almanya, 1784 - 1846)
Wilhelm Freiherr von Biela (Avusturya, 1782 - 1856)
Ludwig Biermann (Almanya, 1907 - 1986)
Guillaume Bigourdan (Fransa, 1851 - 1932)
Biruni (İran 973 - 1048)
Adriaan Blaauw (Hollanda, 1914 –)
Nathaniel Bliss (Birleşik Krallık, 1700 - 1764)
Johann Elert Bode (Almanya, 1747 - 1826)
Alfred Bohrmann (Almanya, 1904 - 2000)
Bart Bok (Hollanda, 1906 - 1983)
Charles Thomas Bolton (ABD, 1943 –)
John Gatenby Bolton (Birleşik Krallık, Avustralya, 1922 - 1993)
William Cranch Bond (ABD, 1789 - 1859)
Alphonse Borrelly (Fransa, 1842 - 1926)
Rudjer Boscovich (Dalmaçya, 1711 - 1787)
Lewis Boss (ABD, 1846 - 1912)
Rychard Bouwens (ABD, 1972 –)
Alexis Bouvard (Fransa, 1767 - 1843)
Edward (Ted) L. G. Bowell (ABD)
Ira Sprague Bowen (ABD, 1898 - 1973)
Louis Boyer (Fransa)
Ronald N. Bracewell (Avustralya, ABD, 1921 –)
James Bradley (İngiltere, 1693 - 1762)
Tycho Brahe (Danimarka, 1546 - 1601)
John Alfred Brashear (ABD, 1840 - 1920)
William Robert Brooks (ABD, 1844 - 1922)
Theodor Brorsen (Danimarka, 1819 - 1895)
Dirk Brouwer (Hollanda–ABD, 1902 - 1966)
Ernest William Brown (Birleşik Krallık, 1866 - 1938)
Michael (Mike) E. Brown (ABD)
Ismael Bullialdus (Fransa, 1605 - 1694)
James Steven Bullock (ABD, 1971 –)
Margaret Burbidge (Birleşik Krallık, 1919 –)
Robert Burnham, Jr. (ABD, 1931 - 1993)
Sherburne Wesley Burnham (1838 - 1921)
Bursalı Kadızade Rumi (Osmanlı, 1364 - 1436)
Schelte J. Bus (ABD)

William Wallace Campbell (ABD, 1862 - 1938)
Annie Jump Cannon (ABD, 1863 - 1941)
Luigi Carnera (İtalya, 1875 - 1962)
Edwin Francis Carpenter (ABD, 1898 - 1963)
James Carpenter (Birleşik Krallık, 1840 - 1899)
Richard Christopher Carrington (Birleşik Krallık, 1826 - 1875)
César-François Cassini de Thury (Fransa, 1714 - 1784)
Dominique, comte de Cassini (Fransa, 1748 - 1845)
Giovanni Domenico Cassini a.k.a. Jean-Dominique Cassini (Fransa, 1625 - 1712)
Jacques Cassini (Fransa, 1677 - 1756)
Bonaventura Cavalieri (İtalya, 1598 - 1647)
Anders Celsius, (1701 - 1744)
Vincenzo Cerulli, (İtalya, 1859 - 1927)
Jean Chacornac (Fransa, 1823 - 1873)
James Challis (Birleşik Krallık, 1803 - 1882)
Subrahmanyan Chandrasekhar (Hindistan, ABD, 1910 - 1995)
Carl Charlier (İsveç, 1862 - 1934)
Auguste Charlois (Fransa, 1864 - 1910)
Lyudmila Ivanovna Chernykh (Rusya?, Ukrayna)
Nikolai Stepanovich Chernykh (Rusya, Ukrayna, 1931 –)
James Christy (ABD, 1938 –)
Edwin Foster Coddington (ABD, 1870 - 1950)
Jérôme Eugène Coggia (Fransa, 1849 - 1919)
Josep Comas Solá (İspanya)
Andrew Ainslie Common (Birleşik Krallık, 1841 - 1903)
E. J. Cooper (İrlanda, 1798 - 1863)
Pablo Cottenot (Fransa)
Heather Couper (Birleşik Krallık)
Arthur Edwin Covington (Kanada, 1914 - 2001)
Philip Herbert Cowell (Birleşik Krallık, 1870 - 1949)
Thomas George Cowling (Birleşik Krallık, 1906 - 1990)
Andrew Claude de la Cherois Crommelin (Birleşik Krallık, 1865 - 1939)
Heber Doust Curtis (ABD, 1872 - 1942)

Jacques Eugène d'Allonville (Fransa, 1671 - 1732)
Andre Louis Danjon (Fransa, 1890 - 1967)
Heinrich d'Arrest (Almanya, 1822 - 1875)
George Howard Darwin (Birleşik Krallık, 1845 - 1912)
William Rutter Dawes (Birleşik Krallık, 1799 - 1868)
Bernard Dawson (Arjantin, 1890 - 1960)
Leo de Ball (Almanya, Avusturya, 1853 - 1916)
Henri Debehogne (Belçika)
Annibale de Gasparis (İtalya, 1819 - 1892)
Jean Baptiste Joseph Delambre (Fransa, 1749 - 1822)
Charles-Eugène Delaunay (Fransa, 1816 - 1872)
Eugène Joseph Delporte (Belçika, 1882 - 1955)
Audrey Delsanti
William Frederick Denning (Birleşik Krallık, 1848 - 1931)
Alíz Derekas (Macaristan, 1977 –)
Willem de Sitter (Hollanda, 1872 - 1934)
Henri-Alexandre Deslandres (Fransa, 1853 - 1948)
Alexander Nikolaevich Deutsch (Rusya)
Gérard de Vaucouleurs (Fransa, ABD, 1918 - 1995)
Robert Dicke (ABD, 1916 - 1997)
Terence Dickinson, (Kanada), astronom ve yazar
Thomas Digges (İngiltere, 1546 - 1595)
Dineverî (İran, 820 - 896)
Herbert Dingle (ABD, 1890 - 1978)
Andrea Di Paola (İtalya)
John Dobson (1915 –)
Franjo Dominko, (Slovenya, 1903 - 1987)
Giovanni Battista Donati, (İtalya, 1826 - 1873)
Frank Drake (ABD, 1930 –)
Henry Draper (ABD, 1837 - 1882)
John Dreyer (İrlanda, 1852 - 1926)
Yuriy Drohobych (Ukrayna, 1450-1494)
Alexander D. Dubyago (Rusya), 1903 - 1959)
Dmitrij I. Dubyago (Rusya), 1850 - 1918)
Jean C. B. Dufay (Fransa, 1896 - 1967)
Raymond Smith Dugan (ABD, 1878 - 1940)
Frank Watson Dyson (Birleşik Krallık, 1868 - 1939)

Arthur Eddington (İngiltere, 1882 - 1944)
Frank K. Edmondson, (ABD), (doğumu 1912)
Olin J. Eggen (ABD, 1919 - 1998)
Eise Eisinga (Hollanda, 1744 - 1828)
Eric Elst (Belçika)
Johann Franz Encke (Almanya, 1791 - 1865)
Eratosthenes (İskenderiye, MÖ 276 – MÖ 194)
Emil Ernst (Ph.D. Almanya)
Ernest Esclangon, (Fransa, 1876 - 1954)
Larry W. Esposito (ABD)
Eudoxus (Knidos, yaklaşık MÖ 408 – yaklaşık MÖ 347)

David Fabricius (Hollanda, 1564 - 1617)
Sandra M. Faber (ABD, 1945-)
Johannes Fabricius (Hollanda, 1587 - 1615)
Hervé Faye (1814 - 1902)
Charles Fehrenbach (Fransa, 1914 –)
Fergani (İran, d. 861)
James Ferguson (ABD, 1797 - 1867)
Erwin Finlay-Freundlich (1885 - 1964)
Axel Firsoff (Birleşik Krallık, 1910 - 1981)
J. Richard Fisher
Camille Flammarion (Fransa, 1842 - 1925)
Gabrielle Renaudot Flammarion (Fransa, 1867 - 1962)
John Flamsteed, (İngiltere, 1646 - 1719)
Honoré Flaugergues (Fransa, 1755 - 1835)
Williamina Fleming (ABD, 1857 - 1911)
Wilhelm Julius Foerster (Almanya, 1832 - 1921)
Alfred Fowler (Birleşik Krallık, 1868 - 1940)
William Alfred Fowler (ABD, 1911 - 1995)
Philip Fox (ABD, 1878 - 1944)
Herbert Friedman (ABD, 1916 –)
Dirk D. Frimout, (Belçika, 1941 –), mühendis ve kozmonot
Edwin Brant Frost (ABD, 1866 - 1935)

Galileo Galilei (İtalya, 1564 - 1642)
Julio Garavito Armero
Johann Gottfried Galle (Almanya, 1812 - 1910)
George Gamow (Rusya, ABD, 1904 - 1968)
Carl Friedrich Gauss (Almanya, 1777 - 1855)
Tom Gehrels (Hollanda, ABD, 1925 –)
Andrea Ghez (ABD)
Riccardo Giacconi (İtalya, 1931 –)
Michel Giacobini (Fransa, 1873 - 1938)
Henry Lee Giclas (ABD)
David Gill (Birleşik Krallık, 1843 - 1914)
Gıyaseddin Cemşid al-Kaşi İran, 1380 - 1437
Thomas Gold (ABD, 1920 - 2004)
Leo Goldberg (ABD, 1913 - 1987)
Peter Goldreich (ABD, 1939 –)
Hermann Mayer Salomon Goldschmidt (Almanya, 1802 - 1866)
Paul Goldsmith (ABD, 1948 –)
François Gonnessiat (Fransa, 1856 - 1934)
John Goodricke (Birleşik Krallık, 1764 - 1786)
Ebu Said Gürgani (İran, 9. yüzyıl)
Benjamin Apthorp Gould (ABD, 1824 - 1896)
Hatice Nüzhet Gökdoğan (Türkiye, 1910 - 2003)
Paul Götz (Almanya)
Andrew Graham (İrlanda, 1815 - 1907)
Charles Green (İngiltere, 1735 - 1771)
Jesse Greenstein (ABD, 1909 - 2002)
Bengt Gustafsson, (İsveç)
Alan Harvey Guth (ABD, 1947 –)

Yusuke Hagihara (Japonya, 1897 –1979)
George Ellery Hale (ABD, 1868 - 1938)
Asaph Hall (ABD, 1829 - 1907)
Edmond Halley (İngiltere, 1656 - 1742)
Peter Andreas Hansen (8 Aralık 1795 - 28 Mart 1874)
Abulfazl Harawi (İran, 10. yüzyıl)
Karl Ludwig Harding (Almanya, 1765 - 1834)
Thomas Hariot (Birleşik Krallık, 1560 - 1621)
Guillermo Haro (Meksika, 1913 - 1988)
Robert G. Harrington (ABD)
Robert Sutton Harrington (ABD, 1942 - 1993)
William Kenneth Hartmann (ABD, 1939 –)
Stephen Hawking (Birleşik Krallık, 1942 - 2018)
Will Hay (Birleşik Krallık, 1888 - 1949)
Otto Hermann Leopold Heckmann (Almanya, 1901 - 1983)
Joseph Helffrich (Almanya)
Eleanor Helin (ABD)
Maximilian Hell (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 1720 - 1792)
Karl Ludwig Hencke (Almanya, 1793 - 1866)
Thomas Henderson (İskoçya, 1798 - 1844)
Paul Henry (Fransa, 1848 - 1905

'Ebū ʿAbdullāh Muḥammed bin Cābir bin Sinān er-Rekkī eṣ-Ṣābiʾ el-Battânî (Arapça: محمد بن جابر بن سنان البتاني) (858, Harran - 929, Samarra yakınlarındaki Kasr el-Cis kazası) Latince Albategnius, Albategni ya da Albatenius olarak bilinen, Arap astronom, astrolog ve matematikçidir. Şu anda Türkiye'de bulunan Şanlıurfa ilinin bir ilçesi olan Harran'da doğmuştur. Lakabı es-Sabi'dir fakat tam künyesi, bizi onun Müslüman olduğu sonucuna götürür.

Battani'nin astronomideki en çok bilinen başarılarından biri Güneş yılını 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş olmasıdır.
Battani'nin Kitāb ez-Zīc eṣ-Ṣābi’ (كتاب الزيج الصابئ) olarak bilinen çalışması Johannes Kepler, Tycho Brahe gibi Avrupalı astronomlar üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Nicolaus Copernicus, Zic üç defa Latinceye çevrilmesine rağmen, ondan yaklaşık 700 yıl önce yaşamış Battani ne yazdıysa eserlerinde tekrar etmiştir.
Modern dünya, Battani'ye bilim dünyasına katkılarından dolayı hürmetini, saygısını göstermiş ve Ay'daki bir bölgeye Albategnius olarak ismini vermiştir.
Battani, Suriye'de Rakka ve vefat ettiği şehir olan Şam'da çalışmalar yapmıştır. Battani, Batlamyus'un bazı yanlışlarını düzeltmiş ve yeni Güneş ve Ay tablolarında derlemiştir. Uzun süre bilim dünyasında otorite olarak kabul edilmiştir. Güneş'in enberi hareketlerini keşfetmiş, gök kürenin bölümleri üzerine çalışmalar yapmış ve muhtemelen 5.yüzyılda yaşamış olan Hint astronom Aryabhata'dan bağımsız olarak, sinüsün ve kısmi olarak da tanjantın hesaplamadaki kullanımlarını açıklamış ve böylece modern trigonometrinin temelini atmıştır. Battani bunlardan başka astronomide, ekinoksların devinme hareketlerinin değerlerini ve ekliptik eğimi çok yakın bir oran bularak hesaplamıştır. Battani, tablolarında devinim için tekdüze değerlendirmeler kullanmıştır.
Onun en önemli çalışması olan Zic ya da ayarlı astronomik tablolar, Plato Tibirnitus tarafından 1116 yılında De Motu Stellarum olarak Latinceye çevrilen 57 bölümden oluşan el-Zic es-Sabî adlı eseri Avrupa astronomisinde büyük bir etki bırakmıştır. Zic, biraz Hint etkisi görülen Batlamyus teorisi üzerine bina tesis edilmiştir. Bu eserin bir yeni baskısı 1645 yılında Bologna'da ortaya çıkmıştır. Plato'nun orijinal el yazısıyla yazdığı nüshası Vatikan'da; ve Battani tarafından yazılmış bir el yazma tezi ise Escorial Library'de astronomik kronoloji bölümünde muhafaza edilmektedir.
Battani, gelişmiş ay ve güneş tabloları kullanarak yaptığı gözlemler boyunca, Güneş'in dışmerkez kuvvetinin değiştiğini, modern astronomide Dünya'nın Güneş etrafındaki bir eliptik yörünge üzerindeki hareketinin eşitliğini keşfetmiştir.
Kopernik, Kopernik Devrimi'ni başlatan De Revolitionibus Orbium Coelestium adlı kitabında Battani'ye olan minnetini dile getirmiş ve birçok yerde ondan alıntılar yapmıştır.

Battani, matematikte trigonometride günümüzde kullanılan formüller üretmiştir:

  
    
      
        tan
        ⁡
        a
        =
        
          
            
              sin
              ⁡
              a
            
            
              cos
              ⁡
              a
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \tan a={\frac {\sin a}{\cos a}}}
  

  
    
      
        sec
        ⁡
        a
        =
        
          
            1
            +
            
              tan
              
                2
              
            
            ⁡
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle \sec a={\sqrt {1+\tan ^{2}a}}}
  

Ayrıca sin x = a cos x eşitliğini buldu, formül:

  
    
      
        sin
        ⁡
        x
        =
        
          
            a
            
              1
              +
              
                a
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \sin x={\frac {a}{\sqrt {1+a^{2}}}}}
  

Battani, El-Mervezi'nin tanjant fikrini, tanjant ve kotanjant hesaplamaları amacıyla denklemler geliştirmek için konu hakkındaki matematiksel tablolarını derleyerek kullanmıştır. Bundan başka sekant ve kosekantın işteş fonksiyonlarını keşfetmiş ve O'nun gölgelerin tablosu olarak adlandırdığı, kosekantlar hakkındaki ilk matematiksel tabloyu, 1'den 90'a kadar her bir dereceyi içerecek şekilde hazırlamıştır.

Batılı bilim adamları yıllarca ayı onun ismiyle andı.
Aydaki Albategnius kraterinin adı onun adına ithafen verilmiştir.
Star Trek: Voyager filminde Excelsior-class starship USS Al-Batani [sic] NCC-42995 adlı uzay gemisi Kathryn Janeway'in ilk uzay görevi olarak onun adıyla adlandırılmıştır.
Orta Çağ batı dünyasında eserleri Latinceye çevrilen ilk Müslüman bilim insanı oldu
Yazar Kosta Kortidis "Malulen Emekli Gökbilimci Hüseyin Çineli" adlı eserinde el-Battani'ye geniş yer ayırmıştır. Satranç oyununda bilimciler satrancı adını verdiği satranç tahtasında el Battani "at" olarak hayat bulmuştur.

Sinüs ve kosinüs tabirlerini kullanan ilk bilgin17 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Battani22 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biçimsel galaksi sınıflandırması, astronomların gökadaları görünüşlerine göre gruplara ayırdıkları bir sınıflandırma sistemidir. Gökadaları görünüşlerine göre sınıflandırmak için kullanılan birkaç şema bulunmaktadır. Bunların en bilineni Edwin Hubble tarafından tasarlanan ve Gérard de Vaucouleurs ile Allan Sandage tarafından genişletilen Hubble düzenidir. Gökada sınıflandırması ve morfolojisi artık büyük ölçüde hesaplama yöntemleri ve fiziksel morfoloji kullanılarak yapılır.

Gözlemlenen gökada biçimleri oldukça çeşitlidir ve morfolojilerine göre sınıflara ayrılmaları bu nesnelerin daha fazla incelenmesi için yararlı olabilir. Gökadaların morfolojik sınıflandırması için pek çok şema yapılmıştır, fakat genel kabul görmüş ve aynı zamanda yeterince ayrıntılı bir şema yoktur. Hubble düzeni ise oldukça basittir ve gökadanın temel özelliklerini tanımlamak için yeterlidir, bu nedenle ana şema olarak kullanılır.
Aynı gökadanın görünümü, farklı dalga boylarındaki görüntülerde büyük farklılıklar gösterebilir. Gökadaların görüntülerini karşılaştırırken ve onları sınıflandırırken bu dikkate alınmalıdır. Örneğin, gökadaların sarmal kolları bazı fotometrik bantlarda iyi, diğerlerinde zayıf olarak göze çarpar. Tipik olarak gökadalar için sınıflandırma şemaları optik aralıktaki görüntülerine dayanır. Bu durumda gökadaların kendi radyasyonuna göre birbirleriyle karşılaştırılması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır. Mesela, fotometrik R bandında kırmızıya kayması 
  
    
      
        z
        =
        1
      
    
    {\displaystyle z=1}
  
 olan bir gökada gözleniyorsa, o zaman yakındaki bir gökadayı onunla karşılaştırmak için U bandındaki görüntünün daha kısa dalga boylarında olması gerekir. Çok uzak gökadalar, erken evrende milyarlarca yıl önceki halleriyle gözlemlenir. Bu nedenle düzensiz, asimetrik bir şekle sahiptirler ve onlar için başka sınıflandırma şemaları kullanılabilir.

Hubble düzeni, 1926 yılında Edwin Hubble tarafından gökadaların biçimsel olarak sınıflandırılması için icat edilen bir sistemdir. Geleneksel olarak temsil edildiği şekli nedeniyle halk arasında "Hubble diyapazonu" (İngilizce: Hubble tuning fork) olarak da bilinir. Hubble düzeni, görsel görünüşüne dayanarak (başlangıçta fotoğraf plakaları üzerinde) gökadaları üç geniş sınıfa ayırır:

Eliptik gökadalar pürüzsüz, özelliği olmayan bir ışık dağılımına sahiptir ve fotoğraflarda elips şeklinde görünürler. "E" harfi ile başlar ve ardından eliptiklik (ovallik) derecelerini temsil eden bir tam sayı n ile gösterilirler. Bir diğer deyişle 0 dairesel iken 7 son derece basıktır. Teknik açıdan eliptikliğin 10 katıdır. Belirgin eliptiklik derecelendirmesi, büyük (a) ve küçük eksenlerin (b) oranına bağlıdır, buradan hareketle:

  
    
      
        E
        =
        10
        ×
        
          (
          
            1
            −
            
              
                b
                a
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle E=10\times \left(1-{\frac {b}{a}}\right)}
  

Sarmal gökadalar, yıldızların genellikle iki kollu bir spiral yapı oluşturduğu basık bir diskten ve şişkinlik olarak bilinen, görünüş olarak bir eliptik gökadaya benzeyen merkezi bir yıldız yoğunluğundan oluşur. Bu tip gökadalar "S" sembolüyle gösterilir. Sarmal gökadaların yaklaşık yarısının merkezi şişkinlikten uzanan çubuk benzeri bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bu çubuklu sarmal gökadalar "SB" sembolüyle gösterilir.
Merceksi gökadalar (S0 olarak belirtilir), sarmal gökadaların aksine gözle görülür bir sarmal yapısı olmayan ve önemli miktarda aktif olarak yıldız oluşturmayan geniş, disk benzeri bir yapıyla çevrili parlak bir merkezi şişkinlikten oluşur.

Bu genel sınıflar, görünümün daha ince ayrımlarını mümkün kılmak ve disk benzeri veya elipsoit herhangi bir belirgin düzenli yapıya sahip olmayan (düzensiz gökadalar gibi) diğer gökada türlerini kapsayacak şekilde genişletilebilir.
Hubble düzeni genellikle iki uçlu bir çatal şeklinde temsil edilir. Solda eliptikler (soldan sağa artan eliptiklik derecesi ile) ve çatalın iki paralel ucunu oluşturan çubuklu ve çubuksuz sarmallar. Merceksi gökadalar, eliptikler ile sarmal gökadaların arasında, çatalın "sap" ile buluştuğu nokta üzerinde yer alır.
Hubble düzeni, bugüne kadar hem profesyonel, hem de amatör astronomi araştırmalarında gökadaları sınıflandırmak için kullanılan en yaygın sistem olmuştur. Bununla birlikte, 2019 Haziran'ında Galaxy Zoo projesi üzerinden vatandaş bilim insanları, özellikle sarmal gökadalarla ilgili olağan Hubble sınıflandırmasının desteklenmeyebileceğini ve güncellenmesi gerekebileceğini bildirmişlerdir.

İlk olarak 1959'da Gérard de Vaucouleurs tarafından tanımlanan ve gökadaları sınıflandırmak için kullanılan de Vaucouleurs sistemi, Hubble düzeninin yaygın olarak kullanılan bir uzantısıdır. De Vaucouleurs, Hubble'ın sarmal gökadaların sıkılığına ve bir çubuğun varlığı veya yokluğuna dayanan iki boyutlu sınıflandırmasının, gözlemlenen gökada morfolojilerinin tamamını yeterince açıklamadığını savundu. Özellikle halka ve "mercek"lerin, sarmal gökadaların önemli yapısal bileşenleri olduğunu tartışmaya açtı.
De Vaucouleurs sistemi, Hubble'ın gökadaları eliptikler, merceksiler, sarmallar ve düzensizler olarak temel sınıflandırma yöntemini korudu. Hubble'ın şemasını tamamlamak amacıyla sarmal gökadalar için üç morfolojik özelliğe dayalı daha ayrıntılı bir sınıflandırma sistemi getirdi:

Çubuklar: Gökadalar, merkezi bir çubuk varlığı veya yokluğuna göre sınıflandırılır. De Vaucouleurs, çubuğa sahip olmayan sarmal gökadaları ifade etmek için "SA" işaretini kullanarak, Hubble'ın çubuğa sahip sarmallar için kullandığı "SB" işaretlemesini tamamladı. Ayrıca, zayıf bir çubuğa sahip sarmalları içeren ve "SAB" olarak adlandırılan bir ara sınıfı da tanıttı. Merceksi gökadalar ayrıca çubuksuz (SA0) veya çubuklu (SB0) olarak sınıflandırılır ve "S0" işareti, genellikle görüş hattının kenarında oldukları için bir çubuğun varlığı veya yokluğunun belirlenmesinin imkansız olduğu gökadalar için ayrılmıştır.
Halkalar: Gökadalar, halka benzeri yapıları olanlar "(r)" ve halkaları olmayanlar "(s)" olarak ikiye ayrılır. Sözde "geçiş" gökadaları, "(rs)" sembolü ile ifade edilir.
Sarmal kollar. Hubble'ın orijinal şemasında olduğu gibi sarmal gökadaların sınıflandırılması çoğunlukla sarmal kolların sıkılığına dayanır. De Vaucouleurs şeması, Hubble'ın diyapazon şeklindeki şemasının kollarını birkaç ek sarmal sınıf içerecek şekilde genişletir:
Sd (SBd) – bireysel yıldız kümeleri ve bulutsulardan oluşan dağınık, kopuk kollar; çok zayıf merkezi şişkinlik
Sm (SBm) - düzensiz görünümlü, şişkinlik bileşeni olmayan
Im - son derece düzensiz gökada.
Bu üç sınıftaki çoğu gökada, Hubble'ın orijinal şemasında "Irr I" olarak sınıflandırılmıştır. İlave olarak Sd sınıfı, Hubble'ın Sc sınıfından bazı gökadaları içerir. Sm ve Im sınıflarındaki gökadalara sırasıyla "Macellansı" sarmallar ve düzensizler denir. İsimlerini Macellan bulutları'ndan almışlardır. Büyük Macellan Bulutu SBm tipindedir, Küçük Macellan Bulutu ise düzensizdir (Im).
Sınıflandırma şemasının farklı öğeleri, listelendiği sırayla birleştirilerek bir gökadanın tam sınıflandırması verilir. Örneğin, gevşekçe sarılmış kollara ve bir halkaya sahip olan zayıf çubuklu bir sarmal gökada SAB(r)c olarak gösterilir.
Görsel olarak de Vaucouleurs sistemi, Hubble'ın diyapazon çatalının üç boyutlu bir versiyonu olarak ifade edilebilir. X ekseninde evre (sarmal olma), y ekseninde aile (çubuklu olma) ve z ekseninde çeşitlilik (halkalı olma) yer alır.

De Vaucouleurs ayrıca şemasındaki her bir gökada sınıfına sayısal değerler atamıştır. Sayısal Hubble evresi T, -6 ile +10 arasında değişen değerlere sahiptir. Negatif sayılar erken tip gökadalara (eliptik ve merceksi), pozitif sayılar ise geç tip gökadalara (sarmal ve düzensiz) karşılık gelir. Bu nedenle genel bir kural olarak daha düşük T değerleri, küremsi/şişkinlik içindeki yıldız kütlesinin diske göre daha büyük bir kısmına karşılık gelir. Küremsi-toplam yıldız kütlesi oranı (MB/MT) ile Hubble evresi arasındaki yaklaşık eşleşme, yerel gökadalara bağlı olarak MB/MT=(10−T)2/256 şeklinde belirlenir.
Eliptik gökadalar, kompakt eliptik gökadalar (cE), normal eliptik gökadalar (E) ve geç tipler (E+) olmak üzere üç 'evreye' ayrılır. Merceksiler benzer şekilde erken (S−), orta (S0) ve geç (S+) tiplere ayrılır. Düzensiz gökadalar, macellansı düzensizler (T = 10) veya "kompakt" (T = 11) tipinde olabilir.

Sayısal evrelerin kullanımı, gökada morfolojisinin daha nicel çalışmalarını mümkün kılar.

Yerkes şeması, Amerikalı gök bilimci William Wilson Morgan tarafından oluşturulmuştur. Philip Keenan ile birlikte, yıldızların tayfları aracılığıyla sınıflandırılması için MK sistemini de geliştirdi. Yerkes şeması gökadadaki yıldızların tayflarını; şekillerini, gerçek ve görünür özellikleri ve merkezi yoğunluğun derecesini kullanarak gökadaları sınıflandırır.

Bu nedenle, örnek olarak Andromeda Gökadası kS5 olarak sınıflandırılır.

Nurettin Cibril Bin Cacabey (d. 1240 İskilip - Çorum, ö. 1301), Selçuklular döneminde Keyhüsrev zamanında Kırşehir emiri olan Türk devlet adamıdır.
Caca Bey, küçük yaşlarında üstün yetenekleri ile devrin önde gelenlerinin dikkatini çekmiştir. Kırşehir'de devrin fakültesi gözüyle bakılan Caca Bey Medresesi'ni yaptırmıştır. Yönetim işlerinde Türkçe konuşan ve yazışmalarında Türkçe kullanan Caca Bey, Caca Bey Medresesi'nde de Türk dilinde eğitim verilmesini sağlamıştır.

Genç yaşında başarısını gösteren Caca Bey, kısa zamanda büyüklerin arasında yer almaya başladı. Mevlana yazdığı bir mektupta, Caca Bey'in yeteneklerine ve başarılarına övgüde bulunmuş ve kendisiyle bir araya geldiği meclislerde de bu konuyu dile getirmiştir. Caca Bey, kendi idaresinde yaşamakta olan Hacı Bektaş Veli ile ilgilenmiş onu himaye etmiştir. Anadolu'da birçok hayır kurumu ve ayrıca cami, zaviye gibi pek çok kamusal yapının da onarımını yaptırmıştır. Caca Bey, 1301 yılında Bizanslılara karşı savaşırken ölmüştür. Cenazesi, Kırşehir'e getirilerek yaptırdığı medresenin yanındaki türbeye defnedilmiştir.

Kırşehir kentinin merkezinde bulunan medrese, Caca Bey tarafından 1271-1272 yıllarında bir gözlem evi (rasathane) ve medrese olarak yaptırılmıştır. Yapı daha sonra camiye çevrilmiştir. Türk bilim adamı Uluğ Bey'in Batı Türkistan'da kurduğu medrese ne ise, Caca Bey'in kurduğu bu bilim merkezi de aynı derecede öneme sahiptir. Birkaç kez onarılmış olup, minaresindeki mavi çiniler nedeniyle halk arasında cıncıklı camii adı ile anılmaktadır. Medrese kesme taştan yapılmış olup kare planlıdır. Kubbeli medrese yapı tipine dahildir. Minare yapının arka tarafına alınmıştır.
Döneminde astronomi yüksek okulu olarak hizmet vermiştir. Kubbesi açık ve altında bir kuyunun bulunduğu medresede kuyunun içindeki suya yansıyan yıldızlar incelenir, bunlar üzerinde araştırmalar yapılırdı. Astronot kelimesine Türkçe çeviri önerisi olarak önerilen sözcüklerden biri cacabey olmuştur.

Aslanapa, O., 1973, Türk Sanatı II - Anadolu Selçuklularından Beylikler Devrinin Sonlarına Kadar, Başbakanlık Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İstanbul.

Kırşehir Valiliği İnternet Sitesi 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırşehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü İnternet Sayfası 20 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırşehir Turizm Tanıtım Sayfası
e-Kırşehir: Caca Bey Medresesi
Kırşehir Caca Bey Medresesi - Kent Haber
Caca Bey ve 12.Yüzyılda Uzay Çalışmalarımız - Mesut Selek 26 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Caca Bey'in Kırşehir ve Türkiye Tarihindeki Yeri
Caca Bey Türbesi 14 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Caca Bey Medresesi 14 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dürbün veya bakaç, birbirinin aynı veya simetrik olan mercekler grubunun aynı noktaya odaklanacak şekilde yerleştirilerek gözlem yapacak kişinin her iki gözünü de kullanarak baktığında uzaktaki nesneleri yakındaymış gibi görmesine olanak veren cihazlara verilen genel addır.

Farsça bir kelime olup "dür" uzak anlamında "bin" gören anlamında olan sözcüklerin birleşiminden türemiştir. Türkçede, uzağa bakma işlevinden yola çıkarak bak- köküne genelde aygıt veya araç-gereç adı türetmede kullanılan -(g)aç getirilerek 'bakaç' denilmiştir.

Eğer nesnenin yüksekliği biliniyor ise, dürbün ile nesne arasındaki mesafenin hesaplanmasına olanak veren dürbün ve hesaplama yöntemi vardır. Örneğin bir Amerikan denizci dürbününde (7 x 50) 5 milyeme (bir daireyi 6400 parçaya bölen askeri açı birimi) eşdeğer açılar vardır. 1 milyem 1000 metre mesafede nesnenin en altı ile en üstü arasındaki 1 metrelik mesafeye eşittir.
Buradan yola çıkarak bir nesnenin yüksekliğini bildiğimiz takdirde mesafeyi ölçmenin formülü şu şekildedir:

  
    
      
        
          M
        
        =
        
          
            
              N
              Y
            
            
              A
              M
            
          
        
        X
        1000
      
    
    {\displaystyle \mathrm {M} ={\frac {NY}{AM}}X1000}
  

  
    
      
        
          M
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {M} }
  
 = metre cinsinden nesneye olan Mesafe

  
    
      
        N
        Y
      
    
    {\displaystyle NY}
  
 bilinen = Nesne Yüksekliği.

  
    
      
        A
        M
      
    
    {\displaystyle AM}
  
 nesnenin = Milyem olarak derecesi

Örneğin bir Amerikan denizci dürbününde (7 x 50) 5 milyem skalalı ise (her ölçü 5 milyeme eştir) ve bir fenerin yüksekliği 120 metre ve bunun dürbünden görünen değeri de 3 ölçü ise, fenerin mesafesi 8000 metredir.

  
    
      
        
          8000
          m
        
        =
        
          
            
              120
              m
            
            
              15
              m
              i
              l
              y
              e
              m
            
          
        
        X
        1000
      
    
    {\displaystyle \mathrm {8000m} ={\frac {120m}{15milyem}}X1000}
  

2008 itibarı ile dünya çapında ünlenmiş dürbün üreticileri (alfabetik sıra ile)

Bausch & Lomb (ABD) – 1976'dan beri dürbün yapımını durdurdular
Brunton, Inc. (ABD)
Bushnell Corporation (ABD)
Bushman
Canon (Japonya)
Celestron (ABD)
Fujinon (Japonya)
Leica (Almanya)
Leupold & Stevens, Inc. (ABD)
Meade Instruments (ABD)
Meopta (Çek Cumhuriyeti)
Minox
Nikon (Japonya)
Pentax (Japonya)
Sunagor (Japonya)
Swarovski (Avusturya)
Vixen (telescopes) (Japonya)
Vivitar (ABD)
Vortex Optics (ABD)
Carl Zeiss (Almanya)

Ekstragalaktik astronomi, Samanyolu gökadasının dışındaki cisimlerle ilgilenen bir astronomi dalıdır. Başka bir deyişle, galaktik astronomi tarafından kapsanmayan tüm astronomik cisimlerin incelenmesidir.
Ekstragalaktik astronomideki en yakın nesneler, içeriklerinin çok ayrıntılı analizlerine izin verecek kadar yakın olan Yerel Grup'un gökadalarını içerir. Kullanılan aygıtlar geliştikçe uzak nesneler artık daha ayrıntılı olarak incelenebilmektedir. Bu nedenle ekstragalaktik astronomi, gözlemlenebilir evrenin neredeyse kenarındaki cisimleri içerir. Uzak gökadalar üzerine yapılan araştırmalar evrenin, gökada evrimi ve Etkin gökada çekirdeği (AGN) gibi fiziksel fenomenleri (süper kütleli kara delik birikimi ve karanlık maddenin varlığı gibi) hakkında fikir veren koşulların incelenmesi açısından değerlidir. Ekstragalaktik astronomi sayesinde gök bilimciler ve fizikçiler, kütleçekimsel merceklenme ve kütleçekimsel dalgalar gibi genel göreliliğin etkilerini inceleyebiliyorlar. Aksi takdirde galaktik ölçekte çalışmak imkansız (veya neredeyse imkansız) olacaktı.

Hubble Derin Alan
LIGO'nun kütleçekimsel dalgaları algılaması

Etkin gökada çekirdeği (AGN), Kuasarlar
Karanlık madde
Gökada kümeleri, Süperkümeler
Galaksilerarası yıldızlar
Galaksilerarası toz
Gözlemlenebilir evren
Radyo gökadaları
Süpernovalar
Ekstragalaktik gezegen

Ebu el-Abbas Ahmed bin Muhammed bin Kesir el-Fergani, Batı'da Alfraganus olarak da bilinen İranlı Müslüman astronomdur. 9. yüzyılda yetişmiş en ünlü astronomlardan biridir. Ay'daki "Alfraganus" kraterinin ismi ona ithafen verilmiştir.

Fergani'nin 9. yüzyıl başlarında dünyaya geldiği, 861 yılında hayatta olduğu ve bundan kısa bir süre sonra vefat ettiği kabul edilmektedir.
İlim tahsilini zamanın kültür merkezi olan Fergana'da yaptı. Sonra, Bağdat'a gitti. Kısa sürede kendisini tanıtan Fergani, astronomi ve matematik alanında kendisini kabul ettirdi. Abbasi halifeleri Memun, Mutasım, el-Vasık ve el-Mütevekkil devirlerinde önemli ilmi araştırmalar yaptı ve birçok eser yazdı. Halife Mütevekkil, konusunda söz sahibi olan Fergani'yi 861 yılında Nil kıyısındaki ölçümleri yapabilmek için, Ravda adasında bulunan nilometrenin inşasını yönetmesi ve yapılan ölçüm işlerine nezaret etmesi için Mısır'a gönderdi.

Fergani, Aklın prensiplerine uygun olmayan  astronomiyi ilk defa tenkid edenler arasında yer aldı. Gök cisimlerinin, Batlamyus ve izindekilerinin iddia ettiği gibi bazı akıl dışı ruhi cisimler olduğunu kabul etmedi. Onların, akli, kati, homosentrik ve eksantrik daireler şeklinde hareketlere sahip olduklarını ispatladı. Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirine uzaklıklarını inceledi. Yaptığı hesaplamalar, Kopernik'e kadar Batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edilerek asırlarca kullanıldı. Fergani, Güneş'in yarıçapının uzunluğunun 3250 Arap mili olduğunu söyledi. Bu da 6.410.000 metre ve 3990 İngiliz miline eşitti.
Fergani, Güneş'in de kendine göre hareketli olduğunu, ilim tarihinde ilk defa keşfeden alimdir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu. Ancak, Güneş'in de bir yörügesinin bulunduğunu kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü ilk defa keşfeden alim Ferganidir. Ayrıca 41 yıl devam eden astronomi incelemelerinde enlem (paralel)ler arasındaki mesafeyi hesapladı.
Fergani, Güneş tutulmasını önceden tespit eden bir usul de buldu. Bu usulle, 842 yılında bir Güneş tutulması olacağını önceden tespit etti ve o gün bu konuda rasatlarda bulunup incelemeler yaptı. Dünya'nın yuvarlak olduğu konusunda yeni deliller gösterdi.
Fergani, 856 yılında Kahire'ye gitmiş ve Usturlab Yapımı Üzerine adlı bir eser yayınlamıştır. 

Fergani Astronomi bilimine ve bu bilimin gelişmesine yaptığı çalışmalar ile çok büyük katkılarda bulunmuştur. Ay'daki Alfraganus  kraterinin ismi ona ithafen verilmiştir.

Astronominin Unsurları (Elements of Astronomy), Fergani'nin astronomi üzerine yazdığı en önemli eserlerinden biridir. 833 yılında yazıldığı tahmin edilen kitap, Batlamyus'un Almagest adlı kitabının betimleyici ve yeterli bir özeti niteliği taşımaktadır. Bu kitap, 12. yüzyıl'da Gerardo Cremonesse tarafından Liber de Aggregationibus Scientie Stellarum et Principiis Celestium Motuum adıyla Latince'ye çevirlmiş ve Regiomontanus devrine kadar, Avrupa'da çok popüler bir eser olmuştur. Eser üçüncü defa Latinceye Jacob Christmann tarafından Muhammedis Alfragani Arabis Chronologia et astronomica elementa adıyla çevrilmiştir 1590 ve 1618 yıllarında Frankfurt'ta basılmıştır. Bu çeviride eserin Jacob Anatoli tarafından yapılan İbranice çevirisi esas alınmıştır. Jacob Anatoli'nin İbranice çevirisi Qizzur Almagesti  adıyla 1231-1235'lerde yapılmıştır. Bu çeviride büyük olasılıkla Gerardo Cremonesse'nin çevirisi kullanılmıştır. Anatoli'nin çevirisi Fergani'ninkinden 3 bölüm fazladır. Bunlardan sonuncusu (33. Bölüm) coğrafya ile ilgilidir ve yeryüzündeki yerlerin konumları ve gün uzunlukları yer alır.

Eser, son olarak Hollandalı oryantalist Jacob Golius tarafından, 17. yüzyıl'da Leiden nüshası temel alınarak Muhammedis Fil. Ketiri Ferganensis. qui Vulgo Alfraganus Dicitur. Elementa Astronomica. Arabice & Latine. Cum Notis ad Res Exoticas sive Orientales, quae in iis Occurrunt adı ile Latince'ye çevrilmiş ve 1669'da Amsterdam'da basılmıştır.
Bu eser, astronomi alanında 13.yüzyıl bilim insanı Sacrobosco'nun kaleme aldığı Yer Küresi adlı astronomi kitabına kadar bir el kitabı olarak kullanılmıştır. Sacrobosco, kendi kitabını yazarken bu eserden faydalanmıştır. Ayrıca Dante'nin ünlü eseri İlahi Komedya'daki evren görüşü Fergani'den alınmadır.

Fergani, fizik ve mekanik alanlarında da çalışmalarda bulunmuştur. Çizimini kendi hazırladığı ve yapımına nezaret ettiği Nil nehri sularının hızını ve seviyesini ölçen Mikyas ül-Cedid adında bir alet yapmıştır.
Fergani, astronomi ve mekanikten başka matematik ve matematiki coğrafya alanlarında çalışmalar yapmıştır.
Fergani, halife el-Memun'dan başlayarak, el-Mütevekkil zamanına kadar El Cezire (Mezopotamya)'de yaptığı araştırmalar, yazdığı eserler ve bulduğu ölçüm aletleriyle zamanın önde gelen alimleri arasında yer aldı. Onun astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik sahasındaki çalışmaları bu ilim dallarıın gelişmesine önemli ölçüde yardımcı oldu. Onların temellerini güçlendirdi ve yeni gelişmelere yol açtı. Daha sonraki devirlerde aynı konularla ilgilenen alimler, Fergani'nin eserlerinden istifade ettiler. Fergani'nin tesirleri o devirdeki bütün Türkistanlı alimlerin üzerinde görülmektedir.
Fergani'nin tesiri, Avrupalı bilginler üzerinde de görülmektedir. Latinceye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hazırladığı zicler, Fransız matematikçisi D.Alembert ve Laplance’nin en çok faydalandığı eserler arasında yer aldı.

Usul el-İlm el-Nücum: Yıldızlarla ilgili bir eserdir. Kitabın diğer isimleri şunlardır; El-Medhal fi el-Mejisti, El-Medhal ila İlm el-Heyet el-Eflak, Kitab el-Füsul el-Selasin
El-Kamil fi el-Usturlab: Usturlab yapımına ilişkindir. Fi Sanat el-Usturlab adıyla da tanınır.

Sabra, Abdelhamid I. (1971). "Farghānī, Abu'l-ʿAbbās Aḥmad Ibn Muḥammad Ibn Kathīr al-". Dictionary of Scientific Biography. IV. New York: Charles Scribner's Sons. pp. 541–545. ISBN 0-684-10114-9.
Jacobus Golius (ed.), كتاب محمد بن كثير الفرغاني في الحركات السماوية وجوامع علم النجوم، بتفسير الشيخ الفاضل يعقوب غوليوس / Muhammedis Fil. Ketiri Ferganensis, qui vulgo Alfraganus dicitur, Elementa astronomica, Arabicè & Latinè. Cum notis ad res exoticas sive Orientales, quae in iis occurrunt, Amsterdam 1669; Reprint Frankfurt 1986 and 1997.
El-Fergânî, The Elements of Astronomy, textual analysis, translation into Turkish, critical edition & facsimile by Yavuz Unat, edited by Şinasi Tekin & Gönül Alpay Tekin, Harvard University 1998.
Richard Lorch (ed.), Al-Farghānī on the Astrolabe. Arabic text edited with translation and commentary, Stuttgart, 2005, ISBN 3-515-08713-3.
Yavuz Unat, El-Fergânî, Cevami İlm en-Nucûm ve Usûl el-Harekât es-Semâviyye, Astronominin Özeti ve Göğün Hareketlerinin Esası, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bilimin ve Felsefenin Doğulu Öncüleri Dizisi 14, Ankara 2012. 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fotometri  bir astronomik nesnenin ışık akısı veya elektromanyetik radyasyonunun yoğunluğunun ölçülmesi ile ilgili bir astronomi tekniğidir.
Fotometri, Yunanca photo- (“ışık”) ve -metry (“ölçüm”) kelimelerinden türemiştir. Fotometri astronomide, astronomik objelerden gelen ışığın akısını ya da yoğunluğunu ölçmek için kullanılır. Işık ölçümü genellikle fotoelektrik etki ile cisimlerden gelen ışığı teleskoplara bağlı olan CCD fotometre veya fotoelektrik fotometre gibi elektronik cihazlar kullanılarak elektrik akımına  dönüştürülmesiyle yapılır. Bilinen parlaklıktaki ve renkteki standart yıldızlara (veya diğer ışık kaynaklarına) göre kalibre edildiğinde, fotometreler göksel nesnelerin parlaklığını veya görünen kadirini ölçebilir.
Fotometri yapmak için kullanılan yöntemler, çalışılan dalga boyu büyüklüğüne bağlıdır. En temelde fotometri, ışığı toplayıp özel fotometrik optik bant geçiren filtrelerden geçirerek ve daha sonra ışığa duyarlı bir aletle ışık enerjisini yakalayıp kaydederek gerçekleştirilir. Gözlemlerin doğru şekilde karşılaştırılmasını sağlamak için standart geçiş bandı setleri (fotometrik sistem olarak adlandırılır) tanımlanır. Daha gelişmiş bir teknik, bir spektrofotometre ile ölçülen ve hem radyasyon miktarını hem de ayrıntılı spektral dağılımını gözlemleyen spektrofotometridir.
Fotometri, ayrıca değişen yıldız gözlemlerinde, bir hedef nesnenin ve yıldız alanındaki yakın yıldızların parlaklığını aynı anda ölçen fark fotometrisi veya hedef nesnenin parlaklığını bilinen sabit büyüklüklere sahip yıldızlarla karşılaştırarak rölatif fotometri gibi çeşitli teknikler ile kullanılabilir. Röltativ fotometri ile çoklu bant geçiren filtrelerin kullanımına mutlak fotometri denir. Zamana karşı bir parlaklık grafiği, parlaklık değişikliklerine neden olan fiziksel süreç hakkında önemli bilgiler veren hafif bir eğri üretir. Hassas fotoelektrik fotometreler yıldız ışığını 0.001 büyüklükte ölçebilir.
Yüzey fotometrisi tekniği, görünür büyüklüğü ölçen gezegenler, kuyruklu yıldızlar, bulutsular veya galaksiler gibi geniş nesnelerle de kullanılabilir.

Fotometreler, elektromanyetik spektrumun ultraviyole, görünür ve kızılötesi dalga boylarında özel standart geçiş bandı filtreleri kullanır. Bilinen ışık geçirgenliği özelliklerine sahip herhangi bir filtre setine fotometrik sistem denir. Bunlar yıldızlar ve diğer astronomik nesneler hakkında belirli özelliklerin kurulmasına izin verir. UBV sistemi (veya gelişletilmiş UBVRI sistemi), yakın kızılötesi JHK ya da Strömgren uvbyβ sistemi gibi çeşitli önemli sistemler düzenli olarak kullanılır. Eski zamanlarda bu işlem, kısa dalga boyuna sahip ultraviyole ile yakın kızılötesindeki fotometri, ışığını bir fotoçoğaltıcı tüp gibi ışığa duyarlı bir hücreye yönlendirerek tek bir nesnenin ışık yoğunluğunu ölçen bir alet olan bir fotoelektrik fotometre ile yapılırdı. Bunların çoğu, aynı anda birden fazla nesne görüntüleyebilen CCD kameralarla değiştirildi, ancak fotoelektrik fotometreler hala iyi koşullarda kullanılmalıdır.

Fotometrik sistemlerle kullanılan birçok astronomik uygulama vardır. Fotometrik ölçümler, bir nesnenin uzaklığı belirlenebilirse parlaklığını veya parlaklığı biliniyorsa uzaklığını belirlemek için ters kare yasası ile birleştirilebilir. Bir nesnenin sıcaklığı veya kimyasal bileşimi gibi diğer fiziksel özellikleri, geniş veya dar bantlı spektrofotometri yoluyla da belirlenebilir.
Fotometri ayrıca değişen yıldızlar, küçük gezegenler, aktif galaktik çekirdekler ve süpernovalar gibi nesnelerin ışık varyasyonlarını incelemek veya geçişli ekstrasolar gezegenleri tespit etmek için kullanılır. Bu varyasyonların ölçümleri, örneğin, bir tutulma ikili yıldız sistemi üyelerinin yörünge periyodunu ve yarıçaplarını, küçük bir gezegenin veya bir yıldızın dönüş periyodunu veya süpernovaların toplam enerji çıktısını belirlemek için kullanılabilir.

Galaksi grubu (veya gökada grubu ya da gökada öbeği), kütleçekim etkisiyle birbirlerine bağlı birçok gökadadan oluşan bir topluluktur. Her biri en az Samanyolu kadar parlak olan (Güneş'in parlaklığının yaklaşık 1010 katı), yerçekimsel olarak bağlı yaklaşık 50 veya daha az üyeden oluşan bir galaksi topluluğudur. Birinci dereceden kümelenme olan gruplardan daha büyük galaksi koleksiyonlarına galaksi kümeleri denir.
Galaksi grupları ve kümeleri, galaksilerin süper kümeleri halinde kümelenebilir. Gökada grubu bu sayıyı aştığı zaman gökada kümesi ya da süperküme adını alır. Bununla birlikte gruplar ve kümeler arasındaki sınırlar pek belirgin olmadığından gökada grupları ve kümeleri kimi kaynaklarda tek başlık altında ele alınır. Gökada grupları genellikle bir gökada kümesinin ya da bir süperkümenin parçaları olarak bulunurlar.
Samanyolu'nun katıldığı gökada grubuna Yerel Grup adı verilir. Bu grup 35'in üzerinde gökadadan oluşur. Yerel Grup'un kütleçekim merkezi, Samanyolu ile Andromeda gökadası arasındadır. Yerel Grup'un gökadaları yaklaşık olarak 10 milyon ışık yılı çapını kapsar ve ikili bir halter şekline benzer. Yerel Grup'un bağlı bulunduğu süperküme Başak süperkümesi Başak (Virgo) Süperkümesi'dir.

Gök adalararası uzay gök adalar arasındaki uzayı belirten bir terimdir. Genellikle toz ve kırıntıdan yoksun oluşuyla nitelenir, bu bakımdan hemen hemen bomboş olarak kabul edilir.
Evrenin ortalama yoğunluğunun 
  
    
      
        
          m
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle m^{3}}
  
 başına bir atomdan daha az olduğu tahmin edilmektedir. Gök adalararası uzayda ise ortalama yoğunluğu 
  
    
      
        
          m
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle m^{3}}
  
başına bir atom bile düşmeyecek derecede az olan bir gaz bulunmaktadır.
İyonize bir gazın bulunduğu gök adalararası uzayın bu yüzden dünyasal kriterlerle karşılaştırılamayacak derecede yüksek ısılarda olduğu düşünülmektedir. Gök adalararası ortam düşük yoğunluğuna rağmen plazma özelliği göstermektedir.

Gama-ışını astronomisi, foton enerjileri 100 keV'den yüksek olan elektromanyetik radyasyonun en yüksek enerjili formu olan gama ışınlarının astronomik gözlemleridir. 100 keV altı radyasyonlar X-ışınları olarak sınıflandırılır ve X-ışını astronomisinin konusudur. Astronomik literatür genelde “gama-ışınlarını” sıfat olarak kullanıldığı zaman tire ile, isim olarak kullanıldğında “gamma ray” şeklinde tiresiz yazar.
MeV aralığındaki gamma ışınları solar alevlerde (ve hatta Dünya'nın atmosferinde) üretilir fakat GeV aralığındaki gama ışınları bizim Güneş Sistemi'miz içerisinde oluşmazlar, fakat ekstrasolar ve ekstra-galaktik astronomi çakışmaları için de çok önemlidirler. Gama ışınlarını yayan mekanizmalar ayrı ve X-ray yayan cihazlarla neredeyse aynı, fakat daha fazla enerjiye sahiptirler ve bu elektron-pozitron imhası olan Ters Compton Etkisini ve bazı durumlarda uzayda süpernova ve hipernova gibi bazı ekstrem olaylardaki radyoaktif materyalin parçalanması (gama parçalanması) durumlarını, pulsar ve blazarlar gibi maddelerin ekstrem koşullar altında nasıl davrandıklarını içerir. Bugüne kadarki en yüksek foton enerjisi, TeV bazında bir blazarın 1997 yılında, 16 TeV'lik elektronları dışarı atarkenki  “sıra dışı dışarıya saçılmasında”  ölçülmüştür.

Gama ışınlarının ilk gözlenebilmesi durumu 1960'larda gerçekleşmiştir. Gözlermleri, X-ılşınları veya görünür ışığınkinden çok daha zor gerçekleşmiştir çünkü gama-ışınları daha seyrektir, hatta saptanmadan önce “parlak” bir kaynağa, yaklaşık birkaç dakika önce, ihtiyaç duyulur ve gama ışınlarının sabitlenmesi, çok düşük çözünürlükte gözlemlenmelerine sebep olur. En yeni gama-ışını teleskopları (2000'ler), GeV aralığında 6 arc dakika ve katlarındadırlar (Yengeç Bulutsusu'nu tek bir “pikselde” gösteren), Chandra X-ışını Gözlemevi (1999) araştırmalarındaki düşük enerji X-ışınında (1 keV) aralığındaki 0,5 arc saniyeye ve Yüksek Enerji Odaklanmalı Teleskop ile (2005) yapılan yüksek enerjili X-ışınındaki (100 keV) 1,5 ark dakikaya kıyasla.
~30 GeV üzerinde foton enerjilerine sahip çok enerjitik gama ışınları, yeryüzü gözlemleriyle de saptanabilir. Yüksek enerjilerdeki oldukça düşük foton akıları dedektörlerin etkili oldukları ve günümüz uzaya dayalı aletler için pratik olmayan biçimde büyük alanlar gerektirir. Neyse ki bu kadar yüksek-enerjili fotonlar fazla miktarda ikincil parçacıkların oluşturduğu akınlar, yeryüzünde radyasyon karşıtları ve optik olarak ultra-realitivistik akın parçacıkları yayan Cherenkov ışığı sayesinde gözlemlenebilir. Görüntülenen Atmosferik Cherenkov Teleskobu tekniği şimdiye kadarki en yüksek duyarlılığa erişir.
Yengeç Bulutsusu'ndan yayılan TeV aralığındaki ilk gama radyasyonu 1989'da, ABD Mt. Hopkins, Arizona'daki Whipple Gözlemevi'nde tespit edildi. H.E.S.S., VERITAS, MAGIC ve CANGAROO III gibi Modern Cherenkov teleskopları, Yengeç Bulutsusu'nu birkaç dakikada saptayabilirler. En enerjitik fotonlar (16 TeV'e kadar) blazar Markarian 501 isminde (Mrk 501) ekstragalaktik bir objeden gözlemlenmiştir. Bu gözlemler, Yüksek-Enerji-Gama-Işını Astronomisi (HEGRA) hava Cherenkov teleskoplarıyla yapılmıştır.
Gama-ışını astronomisi gözlemleri hâlâ, düşük enerjilerde gama-ışını olmayan arka planlarıyla, yüksek enerjilerde de saptanabilir foton sayısıyla sınırlıdır. Bu alanda daha büyük alan dedektörleri ve daha iyi arka plan baskınlıkları gerekmektedir. 2012'deki bir keşif gama-ışını teleskoplarının hedeflenmelerini sağlayabilir. 700 keV'den daha büyük foton enerjilerinde, kırılım yıldızlarının içerikleri tekrar artmaya başlar.

Deneyler, kozmik kaynaklardan yayılan gama ışınlarını tespit edemeden çok önce, bilimadamları uzayın kendilerini üretiyor olması gerektiğini biliyorlardı. 1948'de Eugene Feenberg ve Henry Primakoff, 1952'de Sachio Hayakawa and I.B. Hutchinson ve özellikle 1958'de Philip Morrison'un çalışmaları, bilimadamlarını evrende olmakta olan farklı süreçlerin sayısının gama-ışını yayılımından olduğuna inandırdı. Bu süreçler, yıldızlararası gaz ilekozmik ışın etkileşimlerini, süpernova patlamalarını ve enerjitik elektronların manyetik alanlarla olan etkileşimlerini içeriyordu. Fakat, 1960'lara kadar bu yayılımları saptayamıyorduk.
Uzaydan gelen birçok gama ışını Dünya atmosferi tarafından emilir, bu sebeple gama-ışını astronomisi, atmosfer üstü balon ve uzayaracı dedektörleri kullanılmadıkça gelişememiştir. Yörüngeye sokulan ilk gama-ışını teleskobu, 1911'de Exploler 11 adlı uzayaracındaydı ve 100 kozmik gama-ışını fotonundan daha az sayıda foton saptayabildi. Evrenin her yerinden gelmekte gibiydiler ve eşit dağılmış “gama-ışını arka planını” anlatıyor gibiydiler. Bu çeşit bir arka planın kozmik ışınların yıldızlararası gaz ile olan etkileşiminden (uzaydaki çok yüksek enerjili parçacıklar) gelmesi bekleniyordu.
İlk doğru astronomik gama-ışını kaynakları solar yanmalardı ve Morrison tarafından güçlü 2.223 MeV'lik çizgi olarak tahmin edilen çizgiyi ortaya çıkarmıştır. Bu çizgi, deuteryumun bir proton ve nötron ikilisi ile olan formasyonundan ortaya çıkmıştır; bir solar yanma içerisinde, nötronlar, yanma sürecinin yüksek-enerjili iyonların hızlandırılmasıyla oluşan ikincil parçacıklar olarak ortaya çıkmışlardır. İlk gama-ışını çizgisi gözlemleri, OSO-3, OSO-7 ve Solar Maksimum Görevi'nde, 1980'de fırlatılan uzayaracından yapılmıştır. Solar gözlemler, Reuven Ramaty ve başkaları tarafından teorik çalışmaları tetiklemiştir.
Belirli miktarda gama-ışını yayılımı bizim galaksimizde ilk olarak 1967'de OSO-3 uydusunun ötesinde saptanmıştır. Kozmik gama ışınlarına atfedilen 621 olay saptamıştır. Fakat gama-ışını astronomisinin alanı SAS-2 (1972) ve COS-B (1975-1982) uyduları tarafından büyük uçurumlar almıştır. Bu iki uydu yüksek-enerji evrenine (evrende olan olayların ürettiği gama ışınları yüksek-hızdaki çarpışmalar ve benzer süreçlerin sonucu olduğundan, bazen “şiddetli” evren olarak tanımlanan) çok farklı bir bakış açısı getirmiştir. Daha önceki gama ışını arka planı buluşlarını doğruladılar, gama-ışını dalgaboylarındaki ilk ayrıntılı gökyüzü haritasını yaptılar ve birkaç tane noktasal kaynak tespit ettiler. Fakat bu araçların çözünürlükleri, bu noktaların birçoğunu ve görünür yıldızlar veya yıldızsal sistemleri ayrıntılı incelemek için yeterli değildi.
Gama-ışını astronomisindeki bir keşif, 1960'ların sonlarına ve 1970'lerin başlarına doğru, askerî uydu birliklerinden geldi. Vela uyduları serileri üzerinde bulunan nükleer patlamalardan yayılan gama ışınlarını saptamak için dizayn edilmiş dedektörler, Dünya'nın çevresinden ziyade, uzayın derinliklerinden fırlayan gama ışınlarını kaydetmeye başladırlar. Daha sonraki dedektörler, bu gama-ışını fırlamalarımın iki saniyeden dakikalara kadar olan zaman aralıklarında sürdüğünü, biranda ve umulmayan yönlerden biranda gözüktüklerini ve gama-ışını gökyüzünü domine ettikten sonra kaybolduklarını gözlemledirler. 1980'lerin ortalarına kadar, Sovyet Venera uzayaracını ve Pioneer Venus Orbiter'ın da dahil olduğu birçok uydu ve uzayaracına rağmen, bu enigmatik  yüksek-enerjili parlamalarının kaynakları bir gizem olarak kalmıştır. Evrende çok uzak yerlerden eliyor gibiydiler ve şu andaki en mantıklı teorem de, çoğunun hipernova patlamalarından geldiği yönündedir-süpernovaların nötron yıldızı oluşturmaktansa karadelik oluşturmaları.
Nükleer gama ışınları 4 ve 7 Ağustos 1972'de, 22 Kasım 1977'de solar yanmalardan gözlemlenmişlerdir. Solar yanma, solar atmosferdeki bir patlamadır ve görsel olarak bizim Güneş'imizde saptanmıştır. Solar yanmalar çok büyük miktarda bütün elektromanyetik spektrumun en büyük dalgaboyundan, radyo dalgaları, yüksek enerjili gama ışınlarına kadar radyasyon üretirler. Bu yanmalar sırasında bağlanan yüksek enerjili elektronlar ve gama ışınları çoğunlukla yüksek enerjili protonlar ve daha ağır iyonların nükleer kombinasyonlarından ortaya çıkarlar. Bu gama ışınlarının gözlemleri, bilimadamlarının başka dalgaboylarından yayılmayan enerjinin büyük sonuçlarını saptamaların sağlar.

19 Haziran 1988'de Birigüi'den (50° 20' W 21° 20' S) saat 10:15'te UTC, iki NaI(TI) dedektörü taşıyan (600 cm2 toplam alan)bir balonu 5.5 mb hava basıncı olan bir yüksekliğe çıkardı ve 6 saat boyunca gözlem yapıldı. Büyük Magellanik Bulut (LMC) içerisindeki SN1987A adlı süpernova, 23 Şubat 1987'de keşfedildi ve atası, 2-5 x 1038 erg/s parlaklığındaki mavi süperdevdir (Sk -69 202). 56Co bozunumundan kaynaklı 847 keV ve 1238 keV gama ışınları tespit edilmiştir.
1977'deki Yüksek Enerji Astronomi Gözlemleri programı sırasında NASA, gama-ışını astronomisi için olan “büyük gözlemevi” yapımı planlarını açıkladı. Compton Gama-Işını Gözlemevi (CGRO) 1980'de dedektör teknolojisindeki büyük ilerlemelerin avantajını almak için dizayn edilmişti ve 1991'de fırlatıldı. Uydu, gama-ışını gözlemlerinin uzaysal ve maddi çözünürlüğünü oldukça arttıran dört ana alet taşıyordu. CGRO, evrenimizde olan yüksek-enerji süreçlerini daha iyi anlamamıza yarayan veriler sağladı. CGRO, sabitleyici cayroskoplarının bir tanesinde sorun çıkması sebebiyle Haziran 2000'de yörüngeden ayrılmıştır.
BeppoSAX 1996'dafırlatılmış ve 2003'te yörüngeden ayrılmıştır. Öncü olarak X-ışınları çalışmış, ama aynı zamanda gama-ışını yanmalarını da gözlemlemiştir. Gama-ışını fışkırmalarına karşı olan ilk gama olmayan ışınları tanımlayarak, bu ışınların uzak galaksilerdeki uzaklaşan döküntülerinin optik gözlemlerinin ve uyumlu pozisyon saptamalarının yolunu açmıştır. Yüksek Enerji Geçici Gezgini (HETE-2), Ekim 2000'de (sözde 2 yıllık bir görevde) fırlatıldı ve Mart 2007'de hâlâ operasyoneldi. Swift adlı bir NASA uzayaracı gama-ışını fışkırması gözlemleri için bir BAT cihazı taşımaktadır ve 2004'te fırlatılmıştır. Bunları takip eden BeppoSAX ve HETE-2, birçok X-ışını ve bu fışkırmalara optiksel olarak karşıtlar gözlemlemiştir ve bu, uzaklık saptanmalarını ve detaylı optik araştırmalarını sağlamıştır. Bu araştırmalar, bu fışkırmaların çoğunun uzaktaki galaksilerde patlayan kütlesel yıldızlardan (süpernovalar ve hipernovalar) kaynaklandığını doğruladı.

Şu anda ana uzay-dayanaklı gama-ış

Gözlemsel astronomi astronomi bilimlerinin, teorik astrofizikten farklı olarak veri almayla ilgilenen bir dalıdır. Ana olarak fiziksel modellerin ölçülebilir içeriklerini bulmaya dayanır. Uygulama olarak, Teleskop ve diğer astronomi araç gereçleri kullanılarak gökcisimlerinin gözlenmesidir.
Bilim olarak, evrenin büyüklüğü gibi bazı nedenlerle astronominin doğrudan deney yapma alanı engelleniyor veya mümkün olmuyor. Bununla beraber, bu sorun gök bilimciler tarafından kısmen telafi edilebilir çünkü uçsuz bucaksız uzayda çok sayıda gözlenebilir astronomik cisim incelenmek üzere bulunuyor. Gökcisimlerinin çok sayıda olması gözlem verilerinin grafiğe dökülebilmesine olanak tanıyor ve genel akım kaydediliyor. Daha fazla uzaklıktaki cisimlerin davranışlarını temsil etmesi için değişen yıldızlar gibi belirli olgular kullanılabilir. Bu mesafe ayarlamaları, galaksi gibi diğer komşu olguların ölçülmesinde kullanılabilir.
Galileo Galilei teleskobunu gökyüzüne çevirip ne gördüyse kayıt etti. O zamandan beri, gözlemsel astronomi, teleskop teknolojisindeki her bir gelişmeyle birlikte istikrarlı bir avantaj kazanmış oldu.
Gözlemsel astronomiyi, geleneksel yöntemlerle gözlenen elektromanyetik tayf bölgelerince ayırabiliriz:

Optik astronomi aynalar, lensler ve katı haldeki dedektörler gibi optik parçaların kullanıldığı astronominin bir parçasıdır. Astronominin bu kısmı kızılötesi dalgaboyundan morötesi dalgaboyuna kadar olan aralığın ortasına düşer ve ışık gözlemlenerek çalışmalar sürdürülür. Görünür-ışık astronomisi, göz ile fark edilebilen 400 – 700 nm dalgaboyu aralığında çalışır.
Kızılötesi astronomi, kızılötesi ışımanın analizi ve keşfiyle uğraşır. Katı haldeki silikon dedektörü limitinin keşfinden daha uzun olan dalga boyuna karşılık gelir. (Yaklaşık 1 μm dalgaboyu) En yaygın alet kızılötesi dalgaboyuna hassas olan dedektörlü bir aynalı teleskoptur. Uzay teleskopları, belirli dalgaboylarında, atmosferin ışığı geçirmeyen opak bölgelerinde bir başka deyişle gürültüyü(atmosferden gelen termal radyasyon) yoksayabileceğimiz bölgede kullanılır.
Radyo astronomi dekametre dalgaboyundaki radyasyonu belirler. Alıcılar radyo ve televizyon alıcılarında kullanılan aletlere benzer ancak çok daha fazla hassastır. Ayrıca bakınız: Radyo teleskopları.
Yüksek enerji astronomisi,X ışını astronomisini, gama ışını astronomisi ve en uç morötesi(UV) astronomisini içerir. Aynı zamanda nötrino ve kozmik ışınlar da çalışma alanına girer.

Optik ve radyo astronomisi yer tabanlı gözlemevleri ile çalışmalarını sürdürebilir. Çünkü çalışılan dalgaboyu aralığında atmosfer neredeyse geçişkendir. Gözlemevleri genellikle yüksek rakımlı bölgelere kurulur böylece Dünya'nın atmosferinin neden olduğu emme ve çarpıtmalar minimuma indirilmiş olur. Kızılötesi ışığın bazı dalgaboyları su buharı ile çok yüksek miktarda emilir. Birçok kızılötesi gözlemevleri yüksek rakımlı bölgelerdeki kuru yerlere inşa edilir. Veya bir uzay aracı ile yörüngeye yerleştirilebilir.
X ışını astronomisi, gama ışını astronomisi, morötesi astronomi ve bazıları dışında uzak kızılötesi astronomisi tarafından kullanılan dalga boylarında atmosfer ışığı geçirmez, opaktır. Bu yüzden gözlemler genellikle balonlarla veya uzay gözlemevleriyle atmosfer dışına taşınmak zorundadır. Kozmik ışınlar alanı astronominin hızlıca genişleyen bir çalışma alanıdır.
Gözlemsel astronomi tarihinin birçok kısmında, neredeyse bütün gözlemler optik astronomi alanında çalışılan görsel tayfda yapılmıştır. Dünya'nın atmosferi bu elektromanyetik tayfda göreceli olarak geçişken olmasına rağmen, birçok teleskop hava koşullarına ve havanın saydamlığına bağımlıdır. Çoğunlukla gece gözlemine sınırlanmış durumdadır. Koşulların gözlemlenmesi havadaki burgaca ve termal değişikliklere bağlıdır. Çoğunlukla bulutlu ve bölgenin atmosferik burgacının çok fazla olması gözlem için üretilebilecek çözümleri kısıtlıyor. Ayrıca, dolunayın gökyüzünde olması ve ışık kirliliği ile birlikte gökyüzünü aydınlatması sönük gökcisimlerinin gözlemlenmesini engeller.

Gözlem amaçları için, optik teleskopların kurulabileceği en uygun yer şüphesiz uzaydır. Burada gözlemler Dünya'nın atmosferinden etkilenmeyerek yapılabilir. Bununla beraber, günümüz koşullarında teleskopları yörüngeye taşımak bir hayli pahalıdır. O yüzden bir sonraki en iyi yerler kesinlikle dağların zirveleridir. Buralaryüksek sayıda bulutsuz günlere sahiptir ve çoğunlukla güzel atmosfer koşullarını elinde tutar. Mauna Kea, Hawai ve La Palma adalarının tepeleri bu koşulları ellerinde tutuyor. Llano de Chajnantor Gözlemevi, Paranal Gözlemevi, Cerro Tololo Gözlemevi ve Şili'deki La Silla Gözlemevi gibi yüksek rakımda ancak daha düz alanda da gözlemevleri vardır. Bu gözlemevlerinin konumu, milyarlarca Amerikan doları yatırımla çok güçlü teleskopların kurulmasına imkân veriyor.
Gece gökyzünün karanlık olması optik astronomide çok önemli bir faktördür. Şehirlerin büyümesi ve insanların yoğunlaştığı alanların sürekli artmasıyla geceleri yapay ışıklandırma miktarı her geçen gün artıyor. Bu yapay ışıklar bir arka plan ışımasının yayılması üretiyor. Bu aydınlanma zayıf gökyüzü cisimlerinin özel filtreler olmadan gözlemlenmesini çok zor kılıyor. Arizona ve Birleşik Krallık gibi çok az bir bölge, ışık kirliliğinin azaltılmasına yönelik seferberlik yürütüyor. Sokak lambalarının üzerinde başlık kullanılması ışığın direkt olarak yere verilmesi için yapılan çalışmalardan biri olmakla birlikte, aynı zamanda ışığın gökyüzüne doğru verilmesini engelleyerek enerjinin boşa gitmesini önler.
Atmosfer efektleri, teleskobun kararlılığını ciddi seviyelere kadar yok edebilir. Değişen atmosferin bulanıklık efekti için düzeltme araçları olmadan, 15–20 cm açıklığından büyük teleskopların görünen dalgaboyundaki teorik değeri yakalaması mümkün değildir. Sonuç olarak, büyük teleskopların kullanılmasının ana faydası ışık toplama kapasitesinin gelişmiş olmasıdır. En sönük kadirdeki cisimlerin bile gözlemlenmesi mümkündür. Bununla birlikte, teleskobun kararlılığındaki engellerin, uyarlanabilir optikteki, noktasal fotoğraflama ve interferometrik fotoğraflamadaki gelişmelerle üstesinden gelinmeye başlanmıştır. Bu gelişmeler tıpkı uzay teleskoplarının kullanılması gibi bir etkiye sahiptir.
Astronomlar, gökyüzü ölçümlerinde kullanılabilen birçok gözlem aracına sahiptir. Güneş'e ve Dünya'ya göreceli olarak yakın olan cisimler için, neredeyse sabit duran arka plana göre, gökölçüm teknikleri kullanılarak doğrudan ve yüksek hassasiyetle konum ölçümleri yapılabilir. Doğadaki ilk gözlemler birçok gezegen için çok yüksek kesinlikte yörünge modelleri geliştirmek için kullanılıyordu. Buna bağlı olan kütleçekim karışıklıkları ve kütleleri belirlemede kullanılıyordu. Bu ölçümler Uranüs'ü, Neptün'ü ve dolaylı yoldan Plüton'u keşfetmemize izin verdi. Bu ölçümler aynı zamanda, hatalı farzetmeden kaynaklanan ve Merkür'ün yörüngesi yakınında dolanan kurgusal gezegen Vulkan ile sonuçlandı. (Merkür'ün yörüngesinin devinimiyle ilgili açıklamalar Einstein'in genel görelilik teorisinin bir zaferi olarak düşünülüyordu.)

Optik tayf aralığında evrenin incelenmesine ek olarak, astronomlar artan bir hızla elektromanyetik tayfın diğer bölgelerinde de bilgi toplamaya devam ediyorlar. Optik bölgede olmayan ilk gözlemler Güneş'in termal yapısı ölçülerek yapıldı. Aletler güneş tutulması süresince Güneş'in taç küresinden gelen ışımayı ölçmek için kullanıldı.
Radyo dalgalarının keşfedilmesiyle, radyo astronomi astronominin yeni bir alanı olarak su yüzüne çıktı. Radyo dalgalarından en uzun dalgaboylu olanları çok büyük teleskop çanaklarıyla toplanıp, iyi kararlılıkta resimler oluşturulur. Daha sonraları girişimölçer teknolojisiyle çoklu çanak yöntemiyle çok yüksek kararlılıkta radyo resimleri(veya radyo haritaları) oluşturulmuştur. Mikrodalga antenlerindeki gelişmeyle birlikte büyük patlama ile bağlantılı olan kozmik mikrodalga arka plan ışımasının keşfinin önü açılmıştır.
Radyo astronomi sınırları genişletmeye devam ediyor. Girişimölçer teknolojisinin kullanıldığı radyo astronomi uyduları kullanılarak Dünya'dakine göre çok daha iyi ölçümler yapılabiliyor. Bununla birlikte, Radyo tayfında kullanılımın artması yıldızlardan gelen sönük radyo sinyallerinin zamanla bastırılmasına neden oluyor. Bu nedenden dolayı, radyo astronominin geleceği, tıpkı Ay'ın uzak noktaları gibi, koruma altındaki bölgelerin performansına kalıyor.
20. yüzyılın son parçası astronomi alet ve edevatlarında çok hızlı teknolojik değişimlere ve avantajlara şahit oldu. Optik teleskoplar sürekli büyümeye devam ediyor. Atmosferin neden olduğu bulanma ise ise sürekli yok ediliyor. Yeni teleskoplar uzaya ulaştırıldı ve elektromanyetik tayfın kızılötesi, morötesi, x ışını, gama ışını dalgaboylarında uzayı araştırmaya başladı. Aynı zamanda kozmik ışınları da araştırıyor. Girişimölçer(ing. Interferometer) radyo, kızılötesi ve görünür bölgelerde ilk son derece yüksek kararlılıkta fotoğrafların düzenlenmesini sağladı. Hubble Uzay Teleskobu gibi yörüngede dönen aletler astronomi bilgimizin hızlıca gelişmesini sağladı. Özellikle sönük cisimlerin görünür ışıktaki gözlemlerinde çok büyük faydalar sağladı. Geliştirilmeye devam edilen yeni uzay aletleri, yıldızların etrafındaki gezegenleri doğrudan gözlemleyebilmeyi umuyor. Belki de bu araştırmalar sonucunda Dünya benzeri gezegenler bulunacaktır.
Teleskoplara ek olarak, astronomlar gözlem yapmak için çeşitli aletler kullanmaya başladılar.
Nötrino astronomisi, özel gözlemevlerindeki nötrino dedektörüyle astronomi cisimlerini gözlemleyen bir astronomi dalıdır. Bu özel gözlemevleri, genellikle yer altındaki büyük tanklardır. Yıldızlardaki ve süpernova patlamalarındaki nükleer çok yüksek miktarlarda nötrino üretir. Bunların sadece çok az bir kısmı nötrino dedektörleri tarafından tespit edilebilir. Nötrino astronomisi, Güneş'in çekirdeği gibi optik teleskoplarla ulaşılamayan noktaları gözlelediği için önem verilen bir alandır.
Yerçekimi dalgası dedektörleri, nötron yıldızlarının çarpışması gibi çok büyük cisimlerin çarpışmasını yakalaması için tasarlandı. Ro

Gözlemleyebildiğimiz galaksilerin bir kısmı "aktif" olarak sınıflandırılır. Galaksiden çıkan toplam enerjinin önemli bir kısmı yıldızlar, toz ve yıldızlararası ortamdan değil, bir başka kaynaktan yayılmaktadır. Aktif (veya etkin) galaksi çekirdeği için standart örnek, çekirdek bölgesindeki bir dev karadeliğin (SMBH) çevresinde oluşan bir yığılım diskine dayanır. Bir aktif galaksi çekirdeğinin ışınımı maddenin diskten hareketle kara deliğe doğru düşmesi sırasındaki kütleçekimsel enerjiden  kaynaklanır. Bu tür kozmik cisimlerin %10'unda, yarıçapları bakımından birbirine zıt bir enerji akışı çifti, çekirdekten ışık hızına yakın hızlarda parçacıklar fırlatır. Bu akışları üreten mekanizma, yani bu akışların işleyişi henüz anlaşılamamıştır.
X ışınları şeklinde yüksek enerji ışınımları yayan aktif galaksiler ışıklılıklarına bağlı olarak Seyfert galaksisi ya da kuasarlar olarak sınıflanırlar. Kuasarlara benzeyen bir başka aktif galaksi türü de blazarlardır. Bunların Dünya'ya doğru yönelmiş bir rölativistik ışıma oldukları gözlemlenmiştir. Radyo galaksisi denilen aktif galaksiler ise bu rölativistik ışımalardan radyo frekansları yayılan galaksilerdir. Muhtemelen, bir galaksi çekirdeği türü olan ve LINER (düşük iyonlu nükleer salım çizgi bölgesi) kısa adıyla tanınan çekirdekler de aktif çekirdeklerdir. LINER tipindeki galaksilerin yaydıklarında düşük ölçüde iyonize öğeler baskındır. Bize yakın galaksilerin yaklaşık üçte biri LINER çekirdek türüne sahip galaksiler olarak sınıflanırlar.

Kuasar
Mikrokuasar

Anten Galaksileri (ayrıca NGC 4038/NGC 4039 veya Caldwell 60/Caldwell 61 olarak da bilinir) Karga takımyıldızında yaklaşık olarak 88,71 Mly (27,2 Mpc) uzaklıkta bulunan etkileşim halindeki bir gökada çiftidir. Şu anda, gaz ve toz bulutlarının dolanık manyetik alanlarla çarpışmasının hızlı yıldız oluşumuna neden olduğu bir yıldız patlaması (starburst) aşamasından geçmektedirler. Her ikisi de William Herschel tarafından 7 Şubat 1785 tarihinde keşfedilmiştir.

31 Crateris'in 0,25° kuzeyinde ve Gama Corvi'nin 3,25° güneybatısında yer alan Anten gökadaları, bir gökada çarpışması sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer beş adet gökadayla birlikte NGC 4038 grubu'nda yer alan bu iki gökada, çarpışma sonucunda fırlatılan yıldız, gaz ve tozdan oluşan iki uzun kuyruğun bir böcek antenini andırması nedeniyle Anten Gökadaları olarak adlandırılmıştır.
İki gökadanın çekirdekleri tek bir dev gökada oluşturmak üzere yol almaktadır. Gökadaların pek çoğu hayatlarında en az bir kez çarpışmaya maruz kalır. Bu çarpışma ve birleşme sıralaması (Toomre dizisi), özellikle Anten Gökadaları'nın "anten" yapısının başarılı bir şekilde modellenmesiyle kısmen geliştirilmiştir.
Yakın tarihli bir çalışma, bu etkileşim halindeki gökadaların Samanyolu'na önceden düşünülenden daha yakın olduğunu, 65 milyon ışık yılı yerine 45 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğunu ortaya koymuştur.
Anten Gökadaları, muhtemelen iki gökadanın çarpışması sonucunda oluşmuş nispeten genç ve büyük bir küresel küme topluluğunu da barındırmaktadır. Bu kümelerin genç yaşı, çoğu bilinen küresel kümenin (yaklaşık 12 milyar yıl) ortalama yaşına zıtlık oluşturmaktadır. Küresel kümelerin oluşumunun gökadaların çarpışmasıyla ortaya çıkan şok dalgalarının büyük ve yoğun moleküler bulutları sıkıştırması sonucunda başladığı düşünülmektedir. Çöken ve sıkışan bulutların en yoğun bölgelerinin bu kümelerin oluşum yeri olduğu kabul edilmektedir.
NGC 4038 gökadasında oldukça fazla sayıda yaklaşık 53 tane Sefe değişeni bulunmaktadır.

NGC 4038'de dört adet süpernova gözlemlenmiştir:

SN 1974E (tip bilinmiyor, parlaklık: 14 kadir), 21 Mart 1974'te Miklós Lovas tarafından keşfedildi.
SN 2004gt (tip Ic, parlaklık: 14,9 kadir), 12 Aralık 2004'te Berto Monard tarafından keşfedildi.
SN 2007sr (tip Ia, parlaklık: 12,9 kadir), 18 Aralık 2007'de Catalina Sky Survey tarafından keşfedildi.
SN 2013dk (tip Ic, parlaklık: 15,8 kadir), 22 Haziran 2013'te CHASE Projesi (Şili Otomatik Süpernova Araştırması) tarafından keşfedildi.
NGC 4039'da bir adet süpernova tespit edilmiştir:

SN 1921A (tip bilinmiyor, parlaklık: 16 kadir), Mart 1921'de Edwin Hubble ve John Charles Duncan tarafından keşfedildi.

Anten Gökadaları yaklaşık 1,2 milyar yıl önce sarmal gökada NGC 4038 ve çubuklu sarmal gökada NGC 4039 olarak iki ayrı gökadaydı. 900 milyon yıl önce gökadalar birbirlerine yaklaşmaya başladılar ve NGC 2207 ile IC 2163'e benzer bir görünüm aldılar. 600 milyon yıl önce birbirlerinin içinden geçtiler ve Fare Gökadalarına benzer bir hal aldılar. 300 milyon yıl önce Anten'in yıldızları savrulmaya başladı. Günümüzde, fırlatılan yıldızlardan oluşan iki akıntı orijinal gökadalardan çok daha uzağa uzanarak "anten" şeklini meydana getirmiştir.
400 milyon yıl içinde Anten'in çekirdekleri çarpışacak ve etrafında yıldızlar, gaz ve toz bulunan tek bir çekirdek hâlini alacaktır. Yapılan gözlemler ve simülasyonlar Anten Gökadaları'nın sonunda eliptik gökada hâlini alacağını düşündürmektedir.

Chandra X-ışını Gözlemevi Anten Gökadaları'nı analiz ettiğinde büyük miktarlarda neon (Ne), magnezyum (Mg) ve silisyum (Si) içeren bölgeler bulundu. Bu gibi ağır elementler, (bildiğimiz anlamda) yaşam içerebilecek gezegenlerin oluşması için gereklidir. Görüntülenen bulutlar, Güneş'ten 16 kat daha fazla magnezyum ve 24 kat daha fazla silisyum içermektedir.

Girdap gökadası
En büyük galaksiler listesi

Günün gökbilim fotoğrafı: The Antennae Galaxies (10/22/1997)10 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Register: Galactic prang fingered in star formation mystery 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble News Release 9 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble images of Antennae Galaxies 3 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HUT basın bülteni 6 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anten galaksileri çeşitli ışık dalga uzunlukları
DSS Images for NGC 4000 through NGC 4099
SEDS NGC 4038 14 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SEDS NGC 4039 14 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Astrofiziksel jet, iyonize olmuş maddenin dönüş ekseni boyunca uzamış ışınlar şeklinde dışarı atıldığı astronomik bir olgudur. Işındaki büyük ölçüde hızlandırılmış madde ışık hızına yaklaştığında, astrofiziksel jetler özel görelilik etkileri gösterdiği için relativistik jetler haline gelir.
Astrofiziksel jetlerin oluşumu ve güçlenmesi, birçok yüksek enerjili astronomik kaynakla ilişkili oldukça karmaşık olaylardır. Muhtemelen, çoğu zaman kara delikler, nötron yıldızları veya atarcalar gibi kompakt merkezi cisimlerle bağlantılı olan, yığılma disklerindeki dinamik etkileşimlerden kaynaklanırlar. Bir açıklamaya göre karmaşık manyetik alanlar, merkezdeki kaynaktan zıt yönlerde sadece birkaç derece genişliğinde açılarla (yaklaşık %1'den fazla) iki ışını yönlendirecek şekilde düzenlenir. Jetler ayrıca, çerçeve sürüklenmesi (frame-dragging) olarak bilinen genel görelilik etkisinden de etkilenebilir.
En büyük ve en aktif jetlerin çoğu, kuasarlar ve radyo gökadaları gibi aktif gökadaların merkezindeki veya gökada kümeleri içindeki süper kütleli kara delikler (SMBH) tarafından oluşturulur. Bu tür jetlerin uzunluğu milyonlarca parsekten fazla olabilir. Jet içeren diğer astronomik cisimler arasında, kataklizmik değişen yıldızlar, X-ışını ikilileri ve gama ışını patlamaları (GRB) bulunur. Çok daha küçük ölçeklerdeki jetler (~1-10 parsek), T Tauri yıldızları ve Herbig–Haro cisimleri gibi yıldız oluşum bölgelerinde bulunabilir. Bu cisimler kısmen jetlerin yıldızlararası ortamla etkileşimi sonucu oluşur. Çift kutuplu akışlar ayrıca önyıldızlar veya evrimleşmiş AGB sonrası yıldızlar, gezegenimsi bulutsular ve çift kutuplu bulutsular ile de ilişkilendirilebilir.

Relativistik jetler, ışık hızına yakın hızlarda ivmelendirilmiş iyonize madde ışınlarıdır. Çoğu, gözlemsel olarak bazı aktif gökadaların merkezi kara delikleri, radyo gökadaları veya kuasarlarla, ayrıca galaktik yıldız kaynaklı kara delikler, nötron yıldızları ya da atarcalarla ilişkilendirilmiştir. Işın uzunlukları birkaç bin, yüz binlerce veya milyonlarca parsek arasında değişebilir. Jet hızları ışık hızına yaklaştığında, görünür ışının parlaklığını değiştiren relativistik ışıma (relativistic beaming) gibi özel görelilik kuramının önemli etkileri ortaya çıkar.
Gökadalardaki büyük kütleli merkezi kara delikler en güçlü jetlere sahiptir, fakat yapıları ve davranışları, daha küçük galaktik nötron yıldızları ve kara deliklere benzer. Bu tip SMBH sistemleri genellikle mikrokuasarlar olarak adlandırılır ve geniş bir hız aralığı gösterirler. Örneğin, SS 433 jeti 0,26c'lik ortalama bir hıza sahiptir. Relativistik jet oluşumu, gözlemlenen gama ışını patlamalarını da açıklayabilir. Bunlar, bilinen en relativistik jetlere sahiptir ve ultra-relativistik (ışık hızına yakın) olarak sınıflandırılır.
Jetlerin bileşimi ile ilgili mekanizmalar belirsizliğini korumaktadır, fakat bazı çalışmalar jetlerin, nötr atom çekirdekleri, elektronlar ve pozitronlardan oluşan elektriksel olarak nötr bir karışımdan meydana geldiği modellerini desteklerken diğer çalışmalar pozitron-elektron plazmasından oluşan jetlerle tutarlıdır. Relativistik bir pozitron-elektron jetine kapılan iz atom çekirdeklerinin son derece yüksek enerjiye sahip olması beklenir, çünkü bu daha ağır çekirdekler, pozitron ve elektron hızına eşit bir hıza ulaşmalıdır.

Relativistik bir jeti fırlatmak için gereken muazzam miktarda enerji nedeniyle, bazı jetler muhtemelen dönen kara deliklerden güç alır. Bununla birlikte, jetlere sahip yüksek enerjili astrofiziksel kaynakların sıklığı, ilişkili yığılma diski içindeki enerji ve üreten kaynaktan gelen X-ışını emisyonlarıyla dolaylı olarak tanımlanan farklı mekanizmaların kombinasyonlarını düşündürmektedir. Kara delikten astrofiziksel bir jete enerji aktarımını açıklamak için iki erken dönem teori kullanılmıştır:

Blandford-Znajek süreci. Bu teori, kara deliğin dönüşüyle sürüklenen ve eğilen bir yığılma diskinin etrafındaki manyetik alanlardan enerjinin nasıl çekildiğini açıklar. Manyetik alan çizgilerinin sıkışmasıyla relativistik maddelerin fırlatılabileceği öne sürülür.
Penrose mekanizması. Burada enerji, dönen bir kara delikten çerçeve sürüklenmesi yoluyla çıkarılır, bu daha sonra Reva Kay Williams tarafından teorik olarak relativistik parçacık enerjisi ve momentumunun çıkarılabileceği kanıtlanmış ve jet oluşumu için olası bir mekanizma olduğu gösterilmiştir. Bu etki, genel görelilik teorisinin kütleçekimsel elektromanyetizma kullanımını da içerir.

Jetler, dönen nötron yıldızlarında da gözlemlenebilir. Şimdiye kadar Samanyolu'nda gözlemlenen en büyük jete sahip olan ve hızı ışık hızının %80'i (0,8c) olarak tahmin edilen atarca IGR J11014-6103 buna bir örnektir. X-ışını gözlemleri elde edilmiştir, fakat algılanan bir radyo işareti veya yığılma diski yoktur. Başlangıçta bu atarcanın hızla döndüğü varsayılıyordu, fakat daha sonraki ölçümler dönüş hızının yalnızca 15,9 Hz olduğunu göstermiştir. Böylesine yavaş bir dönüş hızı ve yığılma malzemesinin eksikliği, jetin ne dönüş ne de yığılma kaynaklı olmadığını düşündürmektedir; ancak jetin atarcanın dönüş ekseniyle hizalanmış olduğu ve atarcanın gerçek hareketine dik olduğu görülmektedir.

Yığılma diski
Çift kutuplu akış
Blandford-Znajek süreci
Penrose süreci
Herbig-Haro cismi
CGCG 049-033, Dünya'dan 600 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan ve keşfedilen en uzun galaktik jete sahip olduğu bilinen eliptik gökada
Gama ışını patlaması

NASA – Ask an Astrophysicist: Black Hole Bipolar Jets (İngilizce)
SPACE.com – Twisted Physics: How Black Holes Spout Off (İngilizce)
Blandford, Roger; Agol, Eric; Broderick, Avery; Heyl, Jeremy; Koopmans, Leon; Lee, Hee-Won (2001). "Compact Objects and Accretion Disks" (İngilizce). arXiv:astro-ph/0107228v1 . 
Hubble Video Shows Shock Collision inside Black Hole Jet (Makale) (İngilizce)

Messier 63 (ayrıca M63, NGC 5055 veya Ayçiçeği Gökadası olarak da bilinir), Av Köpekleri takımyıldızında yaklaşık olarak 37 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir çubuksuz sarmal gökadadır. M63 ilk olarak Fransız astronom Pierre Méchain tarafından keşfedilmiştir. Daha sonra 14 Haziran 1779'da meslektaşı Charles Messier tarafından doğrulanmış ve Messier Kataloğu'na 63. gök cismi olarak kaydedilmiştir. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise İngiliz-İrlandalı astronom Lord Rosse gökadanın sarmal yapısını fark etmiş ve böylesi bir yapının tespit edildiği ilk gökadalardan biri olmuştur. Bu görkemli gökada, Samanyolu'yla yaklaşık aynı boyutlarda, yani yaklaşık 100.000 ışık yılı genişliktedir. Messier 63, parlak sarımsı çekirdeği, toz şeritleriyle çizgi çizgi olmuş pembe yıldız oluşum bölgeleri ve benek benek görülen geniş bir alana yayılmış mavi sarmal kolları ile dikkat çekmektedir. Bilinen bir gökada grubu olan M51 Grubu'nun önde gelen üyelerinden biri olan M63'ün esnemiş soluk özellikleri, yakınlarda yer alan gökadalarla yaşanan kütleçekimsel etkileşimlerin bir sonucu olabilir. M63, elektromanyetik tayf boyunca parıldamakta olup, yoğun bir yıldız oluşum patlaması içine girmiş olduğu düşünülmektedir.

M51 Grubu

M63, SEDS 20 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
M63 - Sebastian Heß ve Mario Weigand fotoğrafları 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DSS Images for NGC 5000 through NGC 5099
SEDS 18 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
M63, yarı-profesyonel amatör teleskop görüntüleri

WikiSky'da Ayçiçeği Gökadası: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
 Wikimedia Commons'ta Ayçiçeği Gökadası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Açısal hız, bir objenin birim zamandaki açısal olarak yer değiştirme miktarına verilen isimdir. Açısal hız vektörel olup bir cismin bir eksen üzerindeki dönüş yönünü ve hızını verir. Açısal hızın SI birimi radyan/saniyedir, ancak  başka birimlerde de ölçülebilir (açı/saniye, açı/saat vb.). Açısal hız genellikle omega sembolü (ω, bazen Ω) ile gösterilir. Açısal hızın yönü genellikle dönüş düzlemine diktir ve sağ el kuralı ile bulunabilir.

Bir parçacığın açısal hızı belirlenen bir merkez noktaya göre hesaplanır. Resimde görüldüğü gibi (ɸ ve θ açıları) ve merkez (O) dan (P) noktasına bir çizgi çekilir. Bu işlem sonrasında (v) cismin hızının düzlem üzerinde bileşenleri ortaya çıkar. Eğer karşı bir bileşen yoksa cisim bir çember şeklinde dönmeye başlar.

Eğer dikey bir saptırıcı bileşen yoksa, cisim merkezden düz bir çizgi yolunda ilerler.

Yarıçapa bağlı bir hareket parçacığın hareket yönünde herhangi bir değişime yol açmaz bu sebeple açısal hız bulunurken yarıçap yönündeki hareketi hesabımıza katmamıza gerek yoktur. Açısal hızın oluşması bu durumda tamamen dik olan hareketlerden oluşur. İki boyutlu işlemlerde açısal hız (ω):
  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              d
              ϕ
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={\frac {d\phi }{dt}}}
  
  işlemi ile bulunur.
İki boyutlu harekette harekete dik olan hız bileşenleri kullanılır:
  
    
      
        
          
            v
          
          
            ⊥
          
        
        =
        r
        
        
          
            
              d
              ϕ
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {v} _{\perp }=r\,{\frac {d\phi }{dt}}}
  
. Bu formüldeki hız ve açı için daha açık formülümüz: 
  
    
      
        
          
            v
          
          
            ⊥
          
        
        =
        
          |
        
        
          
            v
          
        
        
          |
        
        
        sin
        ⁡
        (
        θ
        )
      
    
    {\displaystyle \mathrm {v} _{\perp }=|\mathrm {\mathbf {v} } |\,\sin(\theta )}
  
. Bu iki formülün birleşimi ise bizlere açısal hızı verir: 
  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              
                |
              
              
                
                  v
                
              
              
                |
              
              sin
              ⁡
              (
              θ
              )
            
            
              
                |
              
              
                
                  r
                
              
              
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={\frac {|\mathrm {\mathbf {v} } |\sin(\theta )}{|\mathrm {\mathbf {r} } |}}}
  

İki boyutlu durumlarda açısal hız tek bir sayı olarak sonuçlanır ve yönü yoktur ancak bir eksen yönü vardır. İki boyutlu hareketlerde açısal hızın işareti bulunduğu eksenin değişmesi ile değişir. Bu değişime eksenlerin yerlerinin değiştirilmesi de eklenebilir, tıpkı x ekseni ve y eksenlerinin değiştirilmesi gibi. Eğer eksenler yer değiştirilmez ve sadece yönler değişirse açısal hızın sadece işareti değişir. Bir elips yörüngesinde ilerleyen üç tür açısal hız mevcuttur: Doğru açısal hız, merkezsiz açısal hız ve ortalama açısal hız.

Üç boyutta, açısal hız biraz daha karışık bir hal almaktadır. Bu durumlarda açısal hız bir vektör olarak kabul edilir ve artık bir büyüklüğünün yanında ayrıca bir yönü vardır. Büyüklük açısal sürati ifade ederken, yön ise dönüş eksenini gösterir. Sağ el kuralı açısal hızın pozitif olduğu yönü gösterir. 
  
    
      
        
          
            
              u
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {u}}}
  
 sembolünü anlık dönüş eksenine bağlı vektör olarak kabul edersek, vektörün üzerinden bakıldığında dönüş saat yönünün tersine doğrudur. Bu durumda açısal hız vektörü şu şekilde ifade edilir:
  
    
      
        
          
            
              ω
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              ϕ
            
            
              d
              t
            
          
        
        
          
            
              u
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {\omega }}={\frac {d\phi }{dt}}{\vec {u}}}
  

Tıpkı iki boyutta parçacıkta olduğu gibi, parçacık yarıçap üzerinde bir hız vektörü bileşeni olmasını ister ve ayrıca bir başka bileşende bu yarıçapa dik olmalıdır. Merkez noktasındaki bileşenin ve dik olan bileşenin birleşmesi sonucu bir dönüş yüzeyi meydana gelir ve bu yüzeyde parçacığın hareketi tıpkı iki boyutlu hareketteki gibidir. Bu durumda dönüş ekseni düz bir çizgi halini alır ve bu eksen açısal hızın yönü olarak belirlenir. Birim vektör 
  
    
      
        
          
            
              u
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {u}}}
  
 kullanılarak açısal hız formülü (iki boyut için) şöyle yazılabilir:

  
    
      
        
          
            
              ω
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              
                
                  v
                
              
              
                |
              
              sin
              ⁡
              (
              θ
              )
            
            
              
                |
              
              
                
                  r
                
              
              
                |
              
            
          
        
        
        
          
            
              u
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {\omega }}={\frac {|\mathrm {\mathbf {v} } |\sin(\theta )}{|\mathrm {\mathbf {r} } |}}\,{\vec {u}}}
  

ve vektör çarpımı ile şu şekilde düzenlenebilir:

  
    
      
        
          
            
              ω
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              ×
              
                
                  
                    v
                    →
                  
                
              
            
            
              
                |
              
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              
                
                  |
                
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {\omega }}={\frac {{\vec {r}}\times {\vec {v}}}{|{\vec {r}}|^{2}}}}
  

Eğer bir nokta 
  
    
      
        
          ω
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega _{2}}
  
 ile 
  
    
      
        
          F
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{2}}
  
 ye göre döner ise, diğer bir noktada 
  
    
      
        
          ω
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega _{1}}
  
 ile 
  
    
      
        
          F
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{1}}
  
 e göre dönerse bu iki noktanın açısal hızını 
  
    
      
        
          F
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{1}}
  
 e göre 
  
    
      
        
          ω
          
            1
          
        
        +
        
          ω
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega _{1}+\omega _{2}}
  
 ile gösterebiliriz. Açısal hız bu şekilde tanımlandığı zaman bir gerçek vektör haline gelir çünkü iki eklenimi vardır:

İçeri bir yükleme ki bu yükleme; ilişkisel, değiştirilebilen, dağıtılabilen ve sıfır birim elemanı içerir
Dışarıdan yükleme ise, dış noktanın normal özelliklerine bağlıdır.
Bu eklenimler vektör boşluğunun tanımıdır. Formül olarak yazılırken en çok zorlanılan birim değiştirilebilen eklenimdir. Eğer  
  
    
      
        R
        =
        
          e
          
            W
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle R=e^{Wt}}
  
 dönüş matrisi olursa zamanda sonsuz dönümün türevidir. Bu sebepten dolayı;

  
    
      
        R
        =
        I
        +
        W
        ⋅
        d
        t
        +
        
          
            1
            2
          
        
        (
        W
        ⋅
        d
        t
        
          )
          
            2
          
        
        +
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle R=I+W\cdot dt+{1 \over 2}(W\cdot dt)^{2}+...}
  

ile ifade edilebilir. Genellikle dönüşler değiştirilebilir değildir ancak sonsuz dönüş eklendiği zaman formülümüz;

  
    
      
        (
        I
        +
        
          W
          
            1
          
        
        ⋅
        d
        t
        )
        (
        I
        +
        
          W
          
            2
          
        
        ⋅
        d
        t
        )
        =
        (
        I
        +
        
          W
          
            2
          
        
        ⋅
        d
        t
        )
        (
        I
        +
        
          W
          
            1
          
        
        ⋅
        d
    

Aşırı dağınık gökada (İngilizce: Ultra diffuse galaxy, kısaca: UDG), ilk örneği 1984 yılında Allan Sandage ve Bruno Binggeli tarafından yakınlardaki Başak Kümesi'nde keşfedilen, son derece düşük aydınlatma gücüne sahip bir gökadadır. Bu gökadalar, 2015'te yeniden adlandırılmadan önce uzun yıllar boyunca incelenmiştir. Düşük aydınlatma gücü, yıldız oluşumuna neden olan gaz eksikliğinden kaynaklanmakta ve bu da bu gökadaların çok eski yıldız popülasyonlarının rezervuarı olmasına sebep olmaktadır.
2018'de doğrulanan keşiflere dayanarak, bu gökada sınıfı karanlık madde içeriğinin her iki ucunu da içerir. Bazı UDG'ler neredeyse tamamen karanlık maddeden oluşur (böyle bir gökada Samanyolu ile aynı boyut ve kütleye sahip olabilir, ancak görünür yıldız sayısı sadece %1'dir), diğer UDG'ler ise neredeyse tamamen karanlık maddeden yoksun gibi görünmektedir.

Karanlık gökada – Yıldızı olmayan veya çok az olan kuramsal bir gökada
Düşük yüzey parlaklığına sahip gökada, LSB olarak da bilinir – Gece gökyüzü ortamından daha az parlak olan gökada
Tip-cD gökada – Biçimsel bir gökada sınıflandırması
Tip-D gökada – Biçimsel bir gökada sınıflandırması

Beasley, Michael A.; Romanowsky, Aaron J.; Pota, Vincenzo; Navarro, Ignacio Martin; Delgado, David Martinez; Neyer, Fabian; Deich, Aaron (1 Şubat 2016). "An overmassive dark halo around an ultra-diffuse galaxy in the Virgo cluster". The Astrophysical Journal Letters. 819 (2) (1 Mart 2016 tarihinde yayınlandı). ss. L20. arXiv:1602.04002 . Bibcode:2016arXiv160204002V. doi:10.3847/2041-8205/819/2/L20. 
van Dokkum, Pieter G.; Romanowsky, Aaron J.; Abraham, Roberto; Brodie, Jean P.; Conroy, Charlie; Geha, Marla; Merritt, Allison; Villaume, Alexa; Zhang, Jielai (6 Şubat 2015). "Spectroscopic confirmation of the existence of large, diffuse galaxies in the Coma cluster". The Astrophysical Journal Letters. 804 (1) (1 Mayıs 2015 tarihinde yayınlandı). s. L26. arXiv:1504.03320 . Bibcode:2015ApJ...804L..26V. doi:10.1088/2041-8205/804/1/L26. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Koda, Jin; Yagi, Masafumi; Yamanoi, Hitomi; Komiyama, Yutaka (4 Haziran 2015). "Approximately a thousand ultra diffuse galaxies in the Coma cluster". The Astrophysical Journal Letters. 807 (1). s. L2. arXiv:1506.01712 . Bibcode:2015ApJ...807L...2K. doi:10.1088/2041-8205/807/1/L2.

BL Lacertae nesnesi veya kısaca BL Lac nesnesi, bir tür aktif gökada çekirdeği (AGN) veya böyle bir AGN'ye sahip bir gökada olup, adını prototipi BL Lacertae'den almıştır. Diğer aktif gökada çekirdeği türlerinin aksine, BL Lac'ler hızlı ve büyük genlikli akı değişkenliği ve önemli bir optik polarizasyon ile karakterizedir. Bu özelliklerden dolayı, sınıfın prototipi (BL Lac) başlangıçta değişen yıldız olarak düşünülmüştü. Güçlü emisyon çizgilerine sahip daha parlak aktif çekirdeklerle (kuasarlar) karşılaştırıldığında, BL Lac nesneleri tüm elektromanyetik aralık boyunca nispeten özelliksiz ve termal olmayan emisyon sürekliliğinin hakim olduğu spektrumlara sahiptir. Spektral çizgilerin bu eksikliği, tarihsel olarak bu tür nesnelerin doğasının ve mesafesinin anlaşılmasını zorlaştırmıştır.
Radyo gürültülü aktif gökada çekirdeklerinin birleşik şemasında, BL Lac'lerin gözlenen çekirdeksel fenomenolojisi, gözlemcinin görüş hattına yakın bir şekilde hizalanmış olan relativistik jetin etkileri olarak yorumlanır. BL Lac'lerin doğası gereği düşük güçlü radyo gökadalarla aynı olduğu düşünülmektedir. Bu aktif çekirdekler, büyük kütleli eliptik gökadalarda bulunur. AGN sınıflandırması açısından BL Lac'ler, blazarın bir alt tipidir. Bilinen tüm BL Lac'ler çekirdek baskın radyo kaynaklarıyla ilişkilidir ve bunların birçoğu belirgin bir ışıktan hızlı hareket sergiler.
Blazar sınıfı, gözlemciye doğru yöneltilmiş relativistik jet ile benzersiz bir radyo emisyon spektrumu veren tüm kuasarları kapsar. Bu sınıf, BL Lac nesneleri ile optik olarak şiddetli değişen (OVV) kuasarları da içerir. Bununla birlikte genel uygulamada, "Blazar" ve "BL Lac Nesnesi" terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılır. OVV kuasarları, genellikle BL Lac nesnelerinden daha parlak ve daha güçlü emisyon çizgilerine sahiptir.
BL Lac nesnelerinin bazı örnekleri arasında BL Lacertae'nin kendisi, OJ 287, AP Librae, PKS 2155-304, PKS 0521-365, Markarian 421, 3C 371, W Comae Berenices, ON 325 ve Markarian 501 sayılabilir.

Bu olağandışı nesne sınıfının keşfinden kısa bir süre sonra, kaynakların çevresinde zayıf bir bulutsunun varlığı fark edildi. 1970'lerin sonlarında modern algılayıcıların kullanılması (CCD gibi), gök bilimcilerin bu bulutsunun doğasını daha doğru bir şekilde araştırabilmeleri için bir olanak sağladı. 1974 yılında Michael John Disney tarafından çeşitli filtrelerle elde edilen BL Lac nesnesi PKS 0548-322'nin ilk görüntüleri, nesnenin parlak bir çekirdeğe sahip dev eliptik gökadada oluştuğunu ortaya koydu.
2000 yılında yedi tam radyo, X-ışını ve optik olarak seçilmiş örneklerden oluşan 132 BL Lac nesnesi için Hubble Uzay Teleskobuyla gerçekleştirilen kapsamlı araştırmalarla, olası BL Lac ana gökadalarının morfolojileri çalışıldı. Veriler, elde edilen BLL görüntülerinin üçte ikisinde ana gökadaların tespit edildiğini ve bunların hemen hemen hepsinin z < 0,5 kırmızıya kaymış olduğunu belirledi. BL Lac nesneleri o kadar parlaktır ki, nispeten kısa pozlama süreleri nedeniyle z > 0,5 olan görüntülerin yalnızca dörtte biri (6/22) çözülebilmiştir. de Vaucouleurs profili 
  
    
      
        I
        (
        R
        )
        ∝
        
          R
          
            
              1
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I(R)\propto R^{\frac {1}{4}}}
  
, çözülen 72 ana gökadanın 58'i için ~%99'un üzerinde bir güvenirlikle önemli ölçüde tercih edilen bir parlaklık profili olarak görünmektedir. Araştırmanın sonuçları, BLL nesnelerinde disk sistemlerinin oranının %8'den daha fazla olamayacağını ortaya koymaktadır. Bu bulgu, tüm BLL ana gökadalarının eliptik olabileceği varsayımıyla tutarlıdır. Bu eliptikler, 
  
    
      
        
          M
          
            R
          
        
        ∼
        −
        23.7
        ±
        −
        0.6
      
    
    {\displaystyle M_{R}\thicksim -23.7\pm -0.6}
  
 mag (rms dağılımı) medyan mutlak K-düzeltilmiş büyüklüğü ile çok parlaktır. Bu, en parlak küme gökadalarıyla (BCG) karşılaştırılabilir.

John L. Schmitt BL Lac'in kendine özgü doğasını ilk kez 1968 yılında bir radyo nesnesi olan VRO 42.22.01 ile eşleştirdiğinde fark etti.
Bir yıl içinde diğer gök bilimciler radyo akısının değiştiğini ve ışığın polarize olduğunu gözlemlediler. Peter Albert Strittmatter, 1972 yılında bu tür nesneleri "blazar" olarak sınıflandırdı ve sınıfa dört tane daha ekledi. 1976 yılına gelindiğinde ise bilinen blazar sayısı 30'a ulaşmıştı.
2017 yılında IceCube projesi tarafından BL Lac nesnesi TXS 0506+056'dan geldiği anlaşılan çok yüksek enerjili bir nötrino tespit edildi.

ZBLLAC 16 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – A spectroscopic library of BL Lac objects

Parçacık fiziğinde baryonlar üç kuarktan ya da üç antikuarktan oluşan atomaltı parçacıkların oluşturduğu ailedir. Atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötronları da içerirler ama bunların dışında birçok kararsız baryon da bulunur. "Baryon" kelimesi Yunanca "ağır" anlamındaki βαρύς'den (varys) gelir. Bunun sebebi sınıflandırıldıkları sırada baryonların diğer atomaltı parçacıklardan farkının daha büyük olan kütleleri olduğunun sanılmasıdır.

Baryon asimetrisi problemiyle fizikte gözlemlenebilir evrende baryonik madde ile antibaryonik madde arasındaki dengesizlik kastedilir. Ne parçacık fiziğinin standart modeli, ne de genel görelilik teorisi sarih bir açıklama getirmektedir. Evrenin bütün korunmuş elektriksel yükleriyle nötr olduğu varsayımı olağandır. Büyük Patlama, eşit miktarda madde ve antimadde oluşturmalı ve böylece bu farklı türler tamamen birbirlerini yok etmeliydi. Başka bir ifadeyle protonlar antiprotonlar, elektronlar antielektronlar (pozitronlar), nötronlar antinötronlar vs. ile bütün temel parçacıklar birbirini yok etmeliydi. Bu etkileşmenin sonucu maddeden mahrum bir fotonlar denizinden oluşan bir kâinat olurdu. Bu durumun böyle olmadığı açıkça ortada olunca Büyük Patlama'dan sonra bazı fizik kanunlarının madde ve antimadde üzerinde farklı etki etmiş olduğu düşünülmektedir. Madde-antimadde dengesizliğini açıklamaya çalışan ve birbiriyle yarışan hipotezler, baryon yaratılışı görüşünü doğurmuştur. Buna rağmen bu fenomeni açıklayan bir ortak görüş, bugüne kadar ortaya çıkmamıştır.

Baryon sayısı
Baryonlar listesi

Bezelye gökadaları (Yeşil bezelye veya kısaca Bezelye, İngilizce: Pea galaxy) adı verilen gökadalar, son derece yüksek oranlarda yıldız oluşumu gösteren parlak mavi kompakt türü gökadalar olabilir. Bu ismi, küçük boyutları ve Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması (SDSS) tarafından elde edilen görüntülerdeki yeşilimsi görünümlerinden dolayı almışlardır.
Bezelye gökadaları ilk olarak 2007 yılında, Zooniverse web portalının bir parçası olan çevrimiçi astronomi projesi Galaxy Zoo'nun forum bölümündeki gönüllü vatandaş bilim insanları tarafından keşfedildi.

Yeşil Bezelyeler (GP) olarak da bilinen Bezelye gökadaları, z = 0,112 ve 0,360 aralığında kırmızıya kayma değerlerinde keşfedilen kompakt, oksijen zengini emisyon çizgisi gösteren gökadalardır. Bu düşük kütleli gökadaların üst boyut sınırı genellikle 16.300 ışık yılı (5.000 pc) çapından daha büyük değildir ve tipik olarak normal gökada ortamlarının üçte ikisinden daha az yoğunluğa sahip ortamlarda bulunurlar. Ortalama bir Yeşil Bezelye'nin kırmızıya kayması z = 0,258, kütlesi ~3.200 milyon M☉ (~3,2 milyar güneş kütlesi), yıldız oluşum oranı ~10 M☉/yıl, [O III] eşdeğer genişliği 69,4 nm ve düşük metallik özellikleri bulunmaktadır. Bu gökadalar, aktif gökada çekirdeğine sahip olmaktan ziyade sadece yıldız oluşumu gerçekleştirirler. 500,7 nm [OIII] dalga boyunda güçlü bir emisyon çizgisine sahiptirler. [OIII], O++ veya çift iyonize oksijen, görünür spektrumun yasaklanmış bir mekanizmasıdır ve sadece çok düşük yoğunlukta mümkündür. Tüm fotometrik SDSS kataloğu tarandığında 40.222 adet Yeşil Bezelye bulunmuştur, bu da nadir gökadalar olduklarını gösterir.
Yeşil Bezelyeler, yerel evrende en düşük kütleli ve en aktif yıldız oluşumu gösteren gökadalardır. Kevin Schawinski, "Bu gökadalar evrenin erken dönemlerinde normal olabilirdi, ancak günümüzde böylesine aktif gökadalar görmüyoruz" diyor ve ilave ediyor "Yeşil Bezelyeleri anlamak, bize evrenin erken dönemlerinde yıldızların nasıl oluştuğu ve gökadaların nasıl evrimleştiği hakkında bir şeyler söyleyebilir".
Yeşil Bezelyeler, evrenin şu anki yaşının dörtte üçüne tekabül eden bir dönemde var olmuşlardır. Bu nedenle, erken evrende gökada oluşumu ve evriminin nasıl gerçekleştiğine dair ipuçları sunarlar. 2012 Şubat'ında Amorin'in GTC makalesinin yayımlanmasıyla birlikte, Yeşil Bezelyelerin büyük olasılıkla yıldız kütlelerinin çoğunu birkaç milyar yıl önce oluşturmuş yaşlı gökadalar olabileceği düşünülmeye başlanmıştır. Yaşlı yıldızlar, çalışmada incelenen üç gökadadan birinde spektroskopik olarak magnezyum varlığı ile doğrulanmıştır.

Ocak 2016'da, Nature dergisinde J0925+1403 gökadasının yaklaşık %8 oranında Lyman süreklilik fotonları (LyC) "sızdıran" bir gökada olarak tanımlandığı bir çalışma yayınlandı. Aynı Hubble Uzay Teleskobu (HST) verilerini kullanan bir izleme çalışmasında, dört tane daha LyC sızdıran gökada tespit edilmiş ve bunların Bezelye gökadaları olduğu belirtilmiştir. 2014-2015 yıllarında iki ayrı kaynak, J1219 ve J0815 olmak üzere iki Bezelye gökadasını daha, olası LyC sızdıran adaylar olarak tanımlamış ve bu iki Bezelye gökadasının da yüksek kırmızıya kayan Lyman-alfa ve LyC sızdıranlarının düşük kırmızıya kayan analogları olduğunu öne sürmüştür. Yerel LyC sızdıran gökadaların bulunması, erken evren ve reiyonizasyon hakkındaki teoriler için çok önemlidir.
Sağdaki görüntü, 2014 yılında Alaina Henry liderliğindeki bir HST ekibi tarafından Kozmik Orijin Spektrografisi ve yakın-ultraviyole kanal kullanılarak gözlemlenen Bezelye gökadası GP_J1219'u göstermektedir. Görüntüdeki ölçek çubuğu 1 yay-saniye (1")'yi temsil eder ve bu, 2,69 milyar ışık yılı uzaklıktaki GP_J1219 için yaklaşık 10.750 ışık yılına karşılık gelir. COS Çok Anotlu Mikro-kanal Dizisi (Multi-Anode Micro-channel Array - MAM) kullanıldığında algılayıcı plakası ölçeği, NUV görüntüleme modunda yay-saniye başına ~40 pikseldir (piksel başına 0,0235 yay-saniye).
Bezelye gökadaları, 2007'den beri vatandaş bilimi platformu Galaxy Zoo'da toplanan ilginç görüntüleri incelemek için Hubble Uzay Teleskobunu kullanan Zoogems projesinde önemli bir yere sahiptir. Zoogems araştırmaları için seçilmiş ~300 olası aday arasında 75 Bezelye gökadası bulunmaktadır. Orijinal Bezelye gökadası sınıflandırmalarında HST kadar iyi kalitede olmayan SDSS görüntüleri kullanılmıştı. Bu yeni HST görüntüleri 2021 yılında, Bezelye gökadalarının reiyonizasyon dönemindeki ilk gökadalara benzer oldukları teorisini sorgulayan bir çalışmaya yol açmıştır. Bu çalışmada, Bezelye gökadalarındaki yıldız popülasyonunun, var olabilecek herhangi bir erken gökadadan daha yaşlı olabileceği öne sürülmektedir. Makalenin özetine göre: "Yüksek oranda yaşlı yıldızların varlığı, bu yerel gökadalardaki büyük kaçış oranlarına izin veren mekanizmaların reiyonizasyon döneminde işleyenlerden farklı olabileceğini göstermektedir."

Mavi kompakt cüce gökada
Cüce gökada
Galaksi oluşumu ve evrimi
Ultraviyole astronomisi

Blazar, aktif, dev eliptik bir galaksinin merkezinde tahmini bir süper kütleli kara delik ile ilişkili yoğun bir kuasardır. Blazarlar evrendeki en enerjik fenomenler arasında gösterilirler ve gökadalararası astronomi için önemli bir konudur.
Blazarlar aktif çekirdekli galaksilerin ev sahipliği yaptığı aktif gökadaların daha büyük bir grubunun üyeleridir. Blazar kelimesi BL Lac cisimleri ve yüksek değişkenlikli güçlü polarize olmuş kuasar terimlerinin harflerinin birleştirilmesiyle gök bilimci Edward Spiegel tarafından 1978 yılında icat edilmiştir.
Genel kabul görmüş görüş BL Lac nesneleri aslında zayıf radyo galaksiler iken OVV kuasarlar güçlü radyo galaksilerdir. Her iki durumda da ana galaksiler dev eliptik galaksilerdir.

AAVSO High Energy Network7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Expanding Gallery of Hires Blazar Images 26 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
News service (Nisan 2008). "Michigan telescope helps give astronomers insight into blazars". University of Michigan. 12 Ağustos 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Haziran 2008.  (animasyonlu)

Gökbilimde boşluklar (ing. Void), iplikçikler arasındaki boş alanlardır, evrendeki en büyük ölçekli yapılardır ve çok az gökada içerir veya içermezler. Boşluk bölgelerinin kozmolojik evrimi bir bütün olarak evrenin evriminden çok farklıdır: Devasa gökadaların ve gökada kümelerinin oluşumunu engelleyen, eğrisellik teriminin hakim olduğu uzun bir aşama vardır. Bu nedenle, boşlukların en boş bölgeleri bile evrenin ortalama madde yoğunluğunun ~%15'inden fazlasını içermesine rağmen, bir gözlemci için neredeyse tamamen boş görünür. Boşlukların çapı genel olarak 10 ile 150 mega parsek (Mpc) arasındadır (30 ile 300 milyon ışık yılı); zengin süperküme yokluğu olarak nitelenen bilhassa büyük boşluklar, süperboşluklar olarak belirtilir. İlk olarak 1978 yılında Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'nden Stephen Gregory ve Laird A. Thompson tarafından keşfedilmiştir.
Boşlukların, Büyük Patlama'daki baryon akustik salınımları (osilasyonları), kütle çöküşleri ve akabinde sıkıştırılmış baryonik maddenin iç patlamaları ile oluştuğuna inanılmaktadır. Erken evrendeki kuantum dalgalanmalarıyla önce küçük olarak başlayan anizotropiler, zamanla ölçek içinde daha da büyüdü. Daha yüksek yoğunluklu bölgeler, kütleçekimi etkisiyle daha hızlı çöktü ve sonunda bugün görülen büyük ölçekli köpük benzeri bir yapı veya boşluklardan ve gökada iplikçiklerinden oluşmuş olan "kozmik ağ" ile sonuçlandı. Yüksek-yoğunluklu ortamlarda bulunan boşluklar, evrenin düşük yoğunluklu alanlarında bulunan boşluklardan daha küçüktür.

Boşluklar listesi
Süperkümeler dizini
Evrenin geniş ölçekli yapısı
Gökada iplikçiği

Universe family tree: Void 1 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
a few animated views of voids and their distribution from Hume Feldman with Sergei Shandarin, Dept. Physics and Astronomy, University of Kansas, Lawrence, KS, USA.
Visualization of Nearby Large-Scale Structures 27 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fairall, A. P., Paverd, W. R., & Ashley, R. P. Bibcode: 1994ASPC...67...21F

Bu astronomideki boşlukların bir listesidir. Boşluklar, evrenin büyük ölçekli yapısını oluşturan, filamentler arasındaki uzayın özellikle galaksi açısından fakir bölgeleridir. Bazı boşluklara süperboşluklar denir.

Tablolarda z, kozmolojik kırmızıya kaymayı, c ışık hızını ve h yaklaşık 0,7 değerine sahip boyutsuz Hubble parametresini temsil eder. (the Hubble sabiti H0 = h × 100 km s−1 Mpc−1). Mpc, megaparsec anlamına gelir.
Verilen koordinatlar (sağ yükseliş ve eğim) ve mesafe, bölgenin yaklaşık merkezini ifade eder.

1985 yılında Tully yerel bir baskın üstküme düzlemi belirledi ve Balık-Balina Süperkümesi Kompleksini buldu.

1985 yılında Abell kümeleri üzerine yapılan bir çalışmada, Dünya çevresindeki z<0,1 küresinde 29 boşluk belirlendi.

1988 yılında güney gökyüzündeki galaksilerin 120 Mpc/saat uzaklığa kadar kırmızıya kayma araştırması bazı boşlukları ortaya çıkardı.

1994 yılında, güney gökyüzünde yapılan kırmızıya kayma araştırması, 11'i büyük boşluk olan 18 boşluk tespit etti.

1994 yılında yapılan bir sayımda, bizi merkez alan 740 Mpc'lik bir küp içinde toplam 27 süperoid listelenmiştir (z=0.1 uzak küre).

Kaçınma Bölgesi'ndeki Galaktik Antik Merkezde büyük ölçekli yapıyı arayan IRAS verileriyle ilgili 1995 yılında yapılan bir çalışmada dört boşluk keşfedildi.

Kaçınma Bölgesi'ndeki Galaktik Antik Merkezde büyük ölçekli yapıyı arayan IRAS verileriyle ilgili 1995 yılında yapılan bir çalışmada dört boşluk keşfedildi.

Gözlemlenebilir evren
Galaksi iplikçiği
Superküme
Galaksi kümesi
Astronomik cisimler listesi

Büyük Tartışma 1920 yılında iki ünlü astronom arasında diğer bilim insanlarının huzurunda gerçekleşen ve astronomi tarihinin kilometre taşlarından biri olan tartışmadır.

19. yüzyıl boyunca astronomlar evrendeki tek oluşumun Samanyolu olduğunu düşünüyorlardı. Gerçi Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804) evrende Samanyolu benzeri başka oluşumlar  (Kant'ın değişiyle Ada evrenler) olabileceğini de söylemişse de bunu destekleyen bir kanıt yoktu. Ancak 1885 yılında Andromeda galaksisinde saptanan bir süpernova (SN 1885A) başka galaksiler konusunu yeniden gündeme getirmişti. Büyük tartışmanın konusu budur.

26 Nisan 1920 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri başkenti Washington'daki Simithsonian Doğa Tarihi Müzesinde gerçekleşen bu tartışmanın ana konusu Samanyolu dışındaki galaksilerin varlığı idi. Harlow Shapley (1885-1972) evrenin Samanyolu'ndan ibaret olduğunu, görünen diğer galaksi benzeri oluşumların Samanyolu'nun parçaları olduğunu ileri sürüyor, Heber Curtis (1872-1942) ise evrende Samanyolun'ndan başka galaksiler de olduğunu söylüyordu.
Süpernovaların henüz novalardan ayırt edilmediği o tarihte Shapley'in ana kanıtı SN 1885 A'nın parlaklığıydı. SN 1885A kısa süre için bütün Andromeda'dan daha parlak olmuştu. Shapley bir novanın bir galaksi kadar parlak olamayacağını, dolayısıyla Andromeda'nın bir galaksi boyutunda olmasının mümkün olmadığını söylüyordu. Ayrıca Shapley'i destekleyen astronom Adrian van Maanen (1884-1946) günümüzde Fırıldak Galaksisi de denilen NGC 5747 galaksisinin kısa süre içinde fark edilebilir ölçüde hareket ettiğini, oysa o kadar büyük ve uzak bir sistemin hareketinin gözle izlenemeyeceğini söylüyordu.
Curtis ise, Andromeda'da saptanan nova sayısının bütün Samanyolu'ndan fazla olduğuna dikkati çekiyor ve Samanyolu'nun tek bir parçasının bu derece yoğun bir nova faaliyeti içeremeyeceğini savunuyordu. Curtis SN 1885A nın aşırı derecede parlak olduğunu da kabul ediyor ve bu novanın farklı bir nova sınıfı olabileceğini söylüyordu.
Tartışmada diğer bazı konular da tartışıldı. Mesela Shapley'e Samanyolu'nun Curtis'in tahmininden daha büyük olduğu görüşündeydi.

Samanyolu'nun büyüklüğü ve (o sırada nova zannedilen) SN1885 A'nın aşırı parlaklığı gibi konularda Shapley haklı çıktı. Ama esas tartışma konusu olan diğer galaksilerin varlığı konusunda haklı olan Curtis'ti. Üstelik Curtis farklı nova türü konusunda da haklıydı. Nitekim Andromeda'da izlenen 1885 novası gerçekte bir süpernovaydı. Van Maanen'in NGC 5747 konusundaki gözlemleri ise hatalıydı.
Bu tartışmadan 5 yıl sonra Edwin Hubble (1889-1953) diğer galaksilerde Sefe türü değişken yıldızları bulduğunu ilan edince tartışmanın galibinin Curtis olduğu açığa çıktı.

Charles Messier (26 Haziran 1730 - 12 Nisan 1817), Fransız gökbilimci.

1774'te bulutsular ve yıldız kümeleri gibi 45 derin uzay nesnesinden oluşan bir katalog yayımladı. Bu kataloğun hazırlanma amacı, kendisi gibi kuyrukluyıldız avcılarına ve diğer gökyüzü gözlemcilerine, değişmeyen gökcisimleriyle hareketli gökcisimlerinin ayırt edilebilmesine yardım etmekti.
1781 yılında katalog 110 'Messier nesneleri'ni kapsayacak şekilde genişletildi. M1'den M110'a kadar olan bu tanımlar, günümüzde hala büyük oranda kullanılmaktadır.
Bu katalog, M1 olarak adlandırılmış Yengeç Bulutsusu'ndan, Andromeda'nın yanındaki küçük eliptik bir galaksi olan M110'a kadar gök bilimsel olarak en önemli gökcisimlerinden çoğunu içermektedir. Messier Maraton'larında amatör astronomlar, genellikle şartların daha uygun olduğu mart ayında, bu 110 gökcismini günbatımından gündoğumuna kadar geçen bir gece içerisinde gözlemlemeye çalışırlar.
Aydaki Messier Krateri ve 7359 Messier göktaşı, onun şerefine isimlendirilmişlerdir.

Messier Kataloğu
Messier nesneleri

SEDS: Charles Messier19 Temmuz 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İng.)
Messier Nesnelerinin Amatör Fotoğrafları (İng.)
Messier Maratonu2 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İng.)

Bir cüce galaksi, yaklaşık 1000 ila birkaç milyar yıldızdan oluşan galaksilere verilen isimdir; Samanyolu'nun 200-400 milyar yıldızına kıyasla bu sayı oldukça sınırlıdır.  Samanyolu'nun yakın çevresinde yer alan ve 30 milyardan fazla yıldız içeren Büyük Macellan Bulutu kimi zaman bir cüce galaksi olarak sınıflandırılırken, kimileri de onu tam anlamıyla bir galaksi olarak kabul etmektedir. Cüce galaksilerin oluşum ve faaliyetlerinin daha büyük galaksilerle olan etkileşimlerden büyük ölçüde etkilendiği düşünülmektedir. Gök bilimciler şekillerine ve bileşimlerine göre çok sayıda cüce galaksi türü tanımlamaktadır.

Bir teoriye göre cüce galaksiler de dahil olmak üzere çoğu galaksi karanlık madde ya da metal içeren gazlardan oluşur. Ancak NASA'nın Galaxy Evolution Explorer adlı uzay sondası, düşük metalliğe sahip gazlardan oluşan yeni cüce galaksiler tespit etmiştir. Bu galaksiler, Leo takımyıldızındaki iki büyük galaksinin çevresindeki bir hidrojen ve helyum bulutu olan Leo Halkası'nda yer almaktadır.
Küçük boyutları nedeniyle, cüce galaksilerin komşu sarmal galaksilere doğru çekildikleri ve onlar tarafından parçalandıkları, bunun da yıldız akıntılarına ve nihayetinde galaksi birleşmesine yol açtığı gözlemlenmiştir.

Yerel Grup'ta çok sayıda cüce galaksi bulunmaktadır; bu küçük galaksiler sıklıkla Samanyolu, Andromeda ve Üçgen Galaksisi gibi daha büyük galaksilerin yörüngesinde dönerler. 2007 tarihli bir makale birçok cüce galaksinin Samanyolu ve Andromeda'nın erken evrimleri sırasında galaktik gelgitler tarafından oluştuğunu öne sürmüştür. Gelgit cüce galaksileri, galaksiler çarpıştığında ve kütleçekimleri etkileşime girdiğinde ortaya çıkar. Galaktik materyal akımları ana galaksilerden ve onları çevreleyen karanlık madde halelerinden uzaklaşır. 2018 yılında yapılan bir çalışma, bazı yerel cüce galaksilerin Büyük Patlama'dan sonraki ilk bir milyar yıl içindeki Karanlık Çağlar sırasında son derece erken bir dönemde oluştuğunu öne sürmektedir.
Bilinen 20'den fazla cüce galaksi Samanyolu'nun yörüngesinde dönmektedir ve son gözlemler astronomları Samanyolu'ndaki en büyük küresel küme olan Omega Centauri'nin aslında merkezinde bir kara delik bulunan ve bir zamanlar Samanyolu tarafından emilmiş olan bir cüce galaksinin çekirdeği olduğuna inanmaya yöneltmiştir.

Eliptik galaksi: Cüce eliptik galaksi (dE)
Cüce küremsi galaksi (dSph): Önceden cüce eliptiklerin bir alt türü olarak kullanılırken, şimdi cüce galaksinin ayrı bir türü olarak kabul edilir.
Düzensiz galaksi: Cüce düzensiz galaksi (dI)
Sarmal galaksi: Cüce sarmal galaksi (dS)
Macellansı cüceler

Astronomide, mavi kompakt cüce galaksi (BCD galaksi) genç, sıcak ve büyük yıldızlardan oluşan büyük kümeler içeren küçük bir galaksidir. En parlakları mavi olan bu yıldızlar, galaksinin kendisinin mavi renkte görünmesine neden olur. Çoğu BCD galaksisi aynı zamanda cüce düzensiz galaksiler veya cüce merceksi galaksiler olarak da sınıflandırılır. Yıldız kümelerinden oluştukları için BCD galaksileri tekdüze bir şekle sahip değildir. Yoğun bir şekilde gaz tüketirler, bu da yıldızlarının oluşurken çok şiddetli olmasına neden olur.
BCD galaksileri yeni yıldızlar oluşturma sürecinde soğurlar. Galaksilerin yıldızlarının hepsi farklı zaman dilimlerinde oluşur, böylece galaksiler soğumak ve yeni yıldızlar oluşturmak için madde biriktirmek için zamana sahip olurlar. Zaman geçtikçe, bu yıldız oluşumu galaksilerin şeklini değiştirir.
Yakındaki örnekler arasında NGC 1705, NGC 2915, NGC 3353 ve UGCA 281 sayılabilir.

Ultra soluk cüce galaksiler
Ultra soluk cüce galaksiler (UFD'ler), birkaç yüz ila yüz bin yıldız içeren bir galaksi sınıfıdır ve bu da onları Evren'deki en soluk galaksiler yapar. UFD'ler görünüş olarak küresel kümelere (GC'ler) benzerler ancak çok farklı özelliklere sahiptirler. GC'lerin aksine, UFD'ler önemli miktarda karanlık madde içerir ve daha geniştir. UFD'ler ilk olarak 2005 yılında dijital gökyüzü araştırmalarının ortaya çıkmasıyla, özellikle de Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması (SDSS) ile keşfedilmiştir.
UFD'ler bilinen en karanlık madde ağırlıklı sistemlerdir. Gök bilimciler UFD'lerin Evren'in erken dönemleri hakkında değerli bilgiler içerdiğine inanmaktadır, çünkü şimdiye kadar keşfedilen tüm UFD'ler Büyük Patlama'dan sadece birkaç milyon yıl sonra ve reiyonizasyon döneminden önce oluşmuş eski sistemlerdir. Son teorik çalışmalar, eski UFD'lerden çok daha geç bir zamanda oluşan bir genç UFD popülasyonunun varlığını varsaymıştır. Bu galaksiler şimdiye kadar evrenimizde gözlemlenmemiştir.

Ultra kompakt cüce galaksiler (UCD), 2000'li yıllarda keşfedilen çok yüksek yıldız yoğunluğuna sahip çok kompakt galaksiler sınıfıdır. Yaklaşık 100 milyon yıldız içeren, 200 ışık yılı genişliğinde oldukları düşünülmektedir. Bunların, zengin kümelerin kalbinden geçerek gelgit etkileşimleriyle gazdan ve dışarıdaki yıldızlardan arındırılmış çekirdekli cüce eliptik galaksilerin çekirdekleri olduğu teorisi vardır. UCD'ler diğerlerinin yanı sıra Başak Kümesi, Fornax Kümesi, Abell 1689 ve Coma Kümesi'nde bulunmuştur. Özellikle, Yeni Nesil Başak Kümesi Araştırması ekibi tarafından Başak kümesinin çekirdek bölgesinde eşi benzeri görülmemiş büyüklükte ~100 UCD örneği bulunmuştur. Virgo UCD'lerinin küresel özellikleri üzerine yapılan ilk nispeten sağlam çalışmalar, UCD'lerin normal küresel kümelerden farklı dinamik ve yapısal özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. UCD'nin uç bir örneği, 160 ışık yılı yarıçapında yaklaşık 200 milyon güneş kütlesi içeren, yaklaşık 54 milyon ışık yılı uzaklıktaki M60-UCD1'dir; merkezi bölgesindeki yıldızlar, Samanyolu'nda Dünya'nın bölgesindeki yıldızlardan 25 kat daha yoğun bir şekilde bulunmaktadır. M59-UCD3, yaklaşık 20 parseklik yarı ışık yarıçapı (rh) ile M60-UCD1 ile yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir, ancak yaklaşık -14,6'lık mutlak görsel büyüklüğü ile %40 daha parlaktır. Bu da M59-UCD3'ü bilinen en yoğun galaksi yapmaktadır. Yıldız yörünge hızlarına dayanarak, Başak Kümesi'ndeki iki UCD'nin galaksilerin kütlelerinin %13 ve %18'i ağırlığında süper kütleli kara deliklere sahip olduğu iddia edilmektedir.

Galaksi
Biçimsel galaksi sınıflaması
Yakın galaksiler listesi
Bezelye gökadaları

Milky Way Satellite Galaxies 19 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Science article on "hobbit galaxies" 28 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SPACE.com article on "hobbit galaxies"

Cüce küremsi gökada (İngilizce dSph olarak kısaltılır), çok az toza ve çok yaşlı bir yıldız popülasyonuna sahip, küçük ve zayıf aydınlatma gücündeki bir gökada türüdür. Çok düşük yüzey parlaklıklarından dolayı nispeten yeni keşfedilmişlerdir. Yerel Grup söz konusu olduğunda öncelikle Samanyolu ve M31'in yakınlarında bulunurlar. Görünüşü ve özellikleri bakımından cüce eliptik gökadalara benzeseler de, yaklaşık olarak küremsi şekilli ve genellikle daha düşük aydınlatma gücüne sahiptirler.
Cüce küremsi gökadaların yarıçapları küresel yıldız kümelerinden çok daha büyük olmasına rağmen, düşük aydınlatma güçleri ve zayıf yüzey parlaklıkları nedeniyle tespit edilmeleri çok daha zordur. Bu tip gökadalar geniş bir aydınlatma gücü aralığına sahiptir ve bilinen cüce küremsi gökadalar çok çeşitli aydınlatma büyüklüklerini kapsar.
Keşfedilen ilk cüce küremsi gökadalar, 1938'de Yontar ve Ocak Cüce Gökadası'ydı. Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması sonucu 2007'den 2015 yılına kadar 11'den fazla dSph gökadası keşfedildi. 2015'teki Karanlık Enerji Araştırması'nda (Dark Energy Survey) potansiyel olarak dokuz yeni dSph keşfedildi. Yay Eliptik Cüce Gökadası'nda olduğu gibi, keşfedilen her dSph adını bulundukları takımyıldızlardan alır ve bunların hepsi genellikle 1-2 milyar yıldan çok daha yaşlı yıldızlardan oluşur.

Cüce sarmal gökada, bir sarmal gökadanın cüce türüdür. Cüce gökadalar; düşük aydınlatma güçleri, küçük çapları (5 kpc'den az), düşük yüzey parlaklıkları ve düşük hidrojen kütleleri ile karakterizedir. Bu tip gökadalar, düşük yüzey parlaklığına sahip gökadaların (LSB) bir alt sınıfı olarak düşünülebilir.
Cüce sarmal gökadalar, özellikle de Sa-Sc tipi sarmal gökadaların cüce olanları oldukça nadirdir. Bunun aksine, cüce eliptik gökadalar, cüce düzensiz gökadalar ve Macellan tipi gökadaların (biçimsellik açısından sarmal ve düzensiz arasında geçiş olarak kabul edilen) cüce olanları ise çok yaygındır.
Tanımlanan cüce sarmal gökadaların çoğu gökada kümelerinin dışında dağılmıştır. Gökadalar arasındaki güçlü kütleçekim etkileşimleri ve gökadalar ile yoğun küme ortamları arasındaki etkileşimlerin, pek çok cüce sarmal gökadanın diskini yok ettiğine ve cüce eliptik gökadalara dönüşeceklerine inanılmaktadır. Bununla birlikte, Başak kümesinde ve Saç kümesinde sarmal benzeri bir yapıya sahip cüce gökadalar tespit edilmiştir.

NGC 5474
NGC 247
NGC 6503
NGC 3928
NGC 625
NGC 961
NGC 1311
NGC 2188

Deniz Kulağı Bulutsusu (ayrıca Messier 8, M8 veya NGC 6523 olarak da bilinir) Yay takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 4000 - 6000 ışık yılı uzaklıkta bulunan çok büyük bir bulutsu. H II bölgesi ve Salma bulutsu olarak sınıflandırılmıştır. Deniz Kulağı Bulutsusu Guillaume Le Gentil tarafından 1747 yılında keşfedilmiştir ve orta-kuzey enleminde çıplak gözle zayıf da olsa gözlemlenebilir.

Deniz Kulağı Bulutsusu'nun merkezi, muhteşem bir yıldız oluşum hortumudur. Her biri kabaca yarım ışıkyılı uzunluğa sahip huni biçimli en az iki bulut, aşırı güçlü yıldız rüzgârları ve enerji yüklü yoğun yıldız ışığı ile oluşmuştur. Bu bölgeyi, yakınlarda yer alan ve olağanüstü bir parlaklığa sahip olan Hershel 36 yıldızı aydınlatmaktadır. Devasa toz bulutları, diğer sıcak genç yıldızları gözlerden saklamakta ve kırmızılaştırmaktadır.Bu yıldızlardan gelen enerji, soğuk toz ve gazın üzerine değdiğinde, birbirine bitişik alanlarda huniler oluşmasına neden olabilecek rüzgâr değişimlerini meydana getirebilen büyük ısı farklılıkları yaratılabilir.

http://www.seds.org/messier/m/m008.html10 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com - M8, the Lagoon Nebula25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 8, Pete's Astrophotography Gallery
Astronomy Picture of the Day (APOD): Lagoon Nebula6 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [1]27 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2]16 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Zoom auf Messier 8)

Düzensiz gökada, sarmal veya eliptik gökadaların aksine belirgin bir düzgün şekle sahip olmayan gökadalardır. Düzensiz gökadalar, Hubble düzeninin hiçbir düzenli sınıfına girmezler ve genellikle ne bir çekirdek şişkinliği, ne de herhangi bir sarmal kol yapısı izi olmaksızın kaotik bir görünüme sahiptirler.
Toplu olarak, tüm gökadaların yaklaşık dörtte birini oluşturdukları düşünülmektedir. Bazı düzensiz gökadalar bir zamanlar sarmal veya eliptik gökadalardı, fakat dengesiz bir dış kütleçekim etkisiyle bozulmaya uğramışlardır. Düzensiz gökadalar bol miktarda gaz ve toz içerebilirler, fakat bu durum cüce düzensizler için her zaman geçerli değildir.
Düzensiz gökadalar genellikle küçüktür ve Samanyolu gökadasının yaklaşık onda biri kadar bir kütleye sahiptirler, fakat UGC 6697 gibi alışılmadık derecede büyük düzensiz gökada örnekleri de vardır. Küçük boyutları nedeniyle, büyük gökadalar ve gökadalar arası bulutlarla çarpışmak gibi çevresel etkilere açıktırlar.

Düzensiz gökadaların üç ana tipi vardır:

Irr-I gökadası (Irr I), Hubble düzenine tam olarak yerleştirilemeyecek kadar az yapısal özelliğe sahip düzensiz gökadalardır.
Bazı sarmal yapı izleri taşıyan alt tiplere Sm gökadaları,
Sarmal yapı izi taşımayan alt tiplere ise Im gökadaları denir.
Irr-II gökadası (Irr II), Hubble düzenine yerleştirilebilecek hiçbir yapı özelliği göstermeyen düzensiz gökadalardır.

dI gökadası (veya dIrr), cüce düzensiz gökadalardır. Bu tip gökadalar, düşük metalliğe ve nispeten yüksek gaz seviyelerine sahip olma eğiliminde olduklarından ve evrenin erken dönemlerindeki gökadalara benzedikleri düşünüldüğünden, gökadaların genel evrimini anlamak için önemli olarak kabul edilirler. Derin alan gökada araştırmalarında var olduğu gözlenen uzaktaki soluk mavi gökadaların yakın (dolayısıyla daha yeni) bir örneğini temsil edebilirler.
Bazı düzensiz gökadalar, özellikle de Macellansı olanlar, daha büyük bir komşusunun kütleçekimi tarafından bozulmakta olan küçük sarmal gökadalardır.

Macellan Bulutu gökadaları, bir zamanlar düzensiz gökadalar olarak sınıflandırılıyordu. Büyük Macellan Bulutu daha sonra SBm tipi (çubuklu Macellansı sarmal) olarak yeniden sınıflandırılmıştır. Küçük Macellan Bulutu ise bir çubuk içermesine rağmen, mevcut gökada morfolojik sınıflaması altında Im tipi bir düzensiz gökada olarak sınıflandırılmaya devam etmektedir.

Cüce gökada
Cüce eliptik gökada
Tuhaf gökada
Biçimsel gökada sınıflaması

Düşük yüzey parlaklığına sahip gökada (İngilizce: Low Surface Brightness Galaxy, kısaca: LSB gökadası), gökyüzündeki diğer gökadalara göre daha soluk görünen bir tür gökadadır. Dünya'dan bakıldığında gece gökyüzü ortamından en az bir kadir daha düşük olan yüzey parlaklığına sahiptir.
LSB'lerin çoğu cüce gökadalardır ve baryonik maddelerinin çoğu, yıldızlar yerine nötr gaz halindeki hidrojen formundadır. Bu gökadaların kütlesinin %95'ten fazlasının baryonik olmayan karanlık madde olduğu düşünülmektedir. Bu gökadalarda az sayıda süpernova (SN) aktivitesi olduğu gözlemlenmiştir, ancak LSB gökadası olan IC 217, 2014cl adlı bir süpernovaya ev sahipliği yapmıştır.
Dönüş eğrisi ölçümleri, yıldızların ve parlak gazın toplam kütlesel dengeye çok az katkıda bulunduğu anlamına gelen aşırı yüksek bir kütle-ışık oranını gösterir. LSB'lerin merkezlerinde normal sarmal gökadalardaki şişkinliğin aksine yıldızların büyük yoğunlukları yoktur. Bu nedenle, merkezlerinde bile karanlık madde hakim gibi göründüğünden, karanlık madde araştırmaları için mükemmel bir laboratuvar gibidirler.
Yüksek yüzey parlaklığına sahip gökadalara kıyasla LSB'ler, genellikle diğer gökadalardan yoksun bölgelerde bulunan izole alan gökadalarıdır. Geçmişlerinde, diğer gökadalarla daha az gelgit etkileşimi veya birleşme yaşamışlardır. Bu, düşük yıldız içeriğinin bir izahıdır.
LSB gökadalarının varlığı, 1976 yılında Mike Disney tarafından kuramsal olarak öngörüldü.

Geometride, elips (Yunanca ἔλλειψις elleipsis kelimesinden) bir koninin bir düzlem tarafından kesilmesi ile elde edilen düzlemsel, ikinci dereceden, kapalı eğridir.

Elips, bir düzlemde verilen iki noktaya (F1, F2) uzaklıkları toplamı sâbit olan noktaların geometrik yeridir; verilen bu iki noktaya elipsin odakları denir. Odaklarının arasındaki uzunluğa 2c dersek ortadaki nokta elipsin merkez noktasıdır. Şekildeki elipsin 2a asal, 2b ise yedek eksenidir. Aynı zamanda c² + b² = a²'dir. Şekilde de görüldüğü gibi b ve F1 ile merkez arasındaki doğru parçası, yani c dik kenarlar, a ise hipotenüs´dür.

Elips, sabit bir noktaya ve verilen bir doğruya uzaklıkları oranı birden küçük bir sayıya eşit olan noktalarının geometrik yeridir. Denklemi

  
    
      
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              y
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {x^{2}}{a^{2}}}+{\frac {y^{2}}{b^{2}}}=1}
  

olarak bulunur.
Merkezi (h, k) noktasında bulunan bir elipsin eşitliği de:

  
    
      
        
          
            
              (
              x
              −
              h
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              (
              y
              −
              k
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {(x-h)^{2}}{a^{2}}}+{\frac {(y-k)^{2}}{b^{2}}}=1}
  

şeklinde verilebilir.

Şekilde p ile gösterilen uzunluğun iki katı yani b ye paralel odaktan geçen kirişin uzunluğu 2p´yi bulmak için şu denklemi kullanabiliriz:

  
    
      
        
          
            
              2
              
                b
                
                  2
                
              
            
            a
          
        
        =
        2
        p
      
    
    {\displaystyle {\frac {2b^{2}}{a}}=2p}
  

              (
              x
              −
              h
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              (
              y
              −
              k
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {(x-h)^{2}}{a^{2}}}+{\frac {(y-k)^{2}}{b^{2}}}=1}
  
 denklemli bir elipsin herhangi bir P(m;n) noktasıdan geçen teğetin denklemi 
  
    
      
        
          
            
              (
              n
              −
              k
              )
              .
              y
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {(n-k).y}{b^{2}}}=1}
  
´dir.

Elipsin merkezinden elips üzerindeki bir noktaya çizilen ve X ekseniyle arasındaki açı α olan bir doğrunun uzunluğu  
  
    
      
        
          
            
              
                
                  a
                  
                    2
                  
                
                ⋅
                
                  b
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                  b
                  
                    2
                  
                
                +
                (
                
                  a
                  
                    2
                  
                
                −
                
                  b
                  
                    2
                  
                
                )
                ⋅
                sin
                ⁡
                
                  α
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {\frac {a^{2}\cdot b^{2}}{b^{2}+(a^{2}-b^{2})\cdot \sin {\boldsymbol {\alpha }}}}}}
  
 veya 
  
    
      
        
          
            
              
                
                  a
                  
                    2
                  
                
                ⋅
                
                  b
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                  a
                  
                    2
                  
                
                −
                (
                
                  a
                  
                    2
                  
                
                −
                
                  b
                  
                    2
                  
                
                )
                ⋅
                cos
                ⁡
                
                  α
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {\frac {a^{2}\cdot b^{2}}{a^{2}-(a^{2}-b^{2})\cdot \cos {\boldsymbol {\alpha }}}}}}
  
 formülü ile hesaplanır.

Asal eksen uzunluğuyla yedek eksen uzunluğunun farkının asal eksen uzunluğuna oranına elipsin basıklığı denir.

  
    
      
        
          
            
              2
              a
              −
              2
              b
            
            
              2
              a
            
          
        
        =
        
          
            
              2
              (
              a
              −
              b
              )
            
            
              2
              a
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {2a-2b}{2a}}={\frac {2(a-b)}{2a}}}
  

  
    
      
        
          
            
              a
              −
              b
            
            a
          
        
        =
        1
        −
        
          
            b
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a-b}{a}}=1-{\frac {b}{a}}}
  

Elipste, odaklar arasındaki uzaklığın asal eksen uzunluğuna oranına elipsin dış merkezliği (eccentricity) denir ve e ile gösterilir:

  
    
      
        
          
            
              2
              c
            
            
              2
              a
            
          
        
        =
        
          
            c
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {2c}{2a}}={\frac {c}{a}}}
  
 
  
    
      
        
          
            
            
          
        
        =
        e
      
    
    {\displaystyle {\frac {}{}}=e}
  

Matematiksel şekillerin listesi

Fosil gökada grupları, fosil gruplar veya fosil kümeler, normal bir gökada grubunda gerçekleşen gökada birleşiminin nihai sonucu olarak kabul edilir. Bu gruplar, merkezi dev eliptik gökada etrafındaki daha sönük gökadalar ve dağınık, geniş bir X-ışını halesine sahip sistemlerdir.
Fosil gökada grupları, dinamik evrimlerinin son noktasına ulaşmış hem gökada gruplarını hem de gökada kümelerini kapsar. Tanım gereği bir fosil sistem, LX, bol ≥ 1042 h50−2 erg/s X-ışını parlaklığına sahip geniş bir X-ışını kaynağı ile optik olarak baskın bir gökadadan oluşur. Bu baskın gökada, kırmızı dalga boylarında virial yarıçapının yarısı içindeki tüm uydu sistemlerinden en az iki kadir daha parlaktır.
Fosil gruplarda henüz birleşmemiş cüce gökadalar bulunabilir, fakat grubun daha büyük kütleli üyeleri merkezdeki gökadaya yoğunlaşmıştır. Bu hipotez, kozmolojik hacimlerin bilgisayar simülasyonlarıyla yapılan çalışmalarla desteklenmektedir.
Samanyolu'na en yakın fosil grup Herkül takımyıldızında bulunan NGC 6482 Grubu'dur. Bu grubun merkezinde yaklaşık olarak 180 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan eliptik gökada NGC 6482 yer alır.

BCG
Tip-cD galaksi

Fossil galaxies 'eat neighbours'13 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Concentrated Dark Matter at the Cores of Fossil Galaxies4 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A fossil galaxy cluster28 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fırıldak Galaksisi (ayrıca Messier 101 veya NGC 5457 olarak da bilinir) 27 milyon ışık yılı uzaklıkta Büyük Ayı yönünde bulunan ve tam karşıdan görülen sarmal galaksi.
Pierre Méchain tarafından 27 Mart 1781 tarihinde keşfedilmiş ve Charles Messier, konumunu doğrulayarak kataloğuna eklemiştir.
28 Şubat 2006'da NASA ve ESA, Hubble Uzay Teleskopuyla bu zamana kadar olan en büyük ve detaylı Fırıldak Galaksisi fotoğraflarını yayımladı. Fotoğraf, 51 ayrı pozdan ve ayrıca yer temelli fotoğraflardan oluşmaktadır.

Galaksiyi keşfeden Pierre Méchain onu "Çoban'nın sol eli ile Büyük Ayı'nın kuyruğu arasında, 6 ila 7 dakika çapında, yıldızsız, çok karanlık ve oldukça büyük bir bulutsu" olarak tanımlamış ve "[optik ağ] (retikül) aydınlatıldığında ayırt etmek zor" demişti.
William Herschel ise 1784 yılında bu galaksinin birkaç galaksi arasında yer aldığını yazarak, "... 7, 10 ve 20 fit [odak uzaklığına sahip] yansıtıcı teleskoplarım çözülmesi mümkün olan benekli bir bulutsuluk gösterdiler; bu yüzden şimdiki teleskobumun, belki de oluştuklarını düşündüğüm yıldızları görünür hale getireceğini umuyorum." demişti.
Lord Rosse 19. yüzyılın ikinci yarısında 72 inç çapındaki Newton yansıtıcısıyla galaksiyi gözlemledi. Sarmal yapıyı ayrıntılı olarak not eden ve birkaç çizim yapan ilk kişi oldu.
Galaksi dürbün veya küçük bir teleskopla tespit edilebilse de, sarmal yapıyı kamerasız bir teleskopla gözlemlemek için oldukça büyük bir alet, çok karanlık bir gökyüzü ve düşük güçlü bir göz merceği gerekir.

M101, boyutları Samanyolu kadar olmasına karşın kütlece sadece onun 10'da biri kadardır. Gökyüzünde geniş bir yer kaplamasına karşın, sönüklüğü nedeniyle dürbünle seçmek zor olabilir. Bunun için, dürbününüzü sabit bir yere dayamalı ya da üç ayak üzerine yerleştirerek kullanırsanız, bu galaksiyi gözleyebilirsiniz.

M101'e yoldaş beş tanınmış galaksi vardır: NGC 5204, NGC 5474, NGC 5477, NGC 5585 ve Holmberg IV. M101 ve uydu galaksiler arasındaki kütleçekim etkileşimi, büyük sarmal yapısının oluşumunu tetiklemiş olabilir. M101'in kütleçekim etkisi, muhtemelen uydu galaksi olan NGC 5474'ün yapısını bozmuş olabilir.  M101 ve diğer komşu galaksiler büyük ihtimalle M101 Grubu'nu oluşturmaktadır.

24 Ağustos 2011'de, M101'de başlangıçta PTF 11kly olarak adlandırılan bir Tip Ia süpernovası, 'SN 2011fe' keşfedildi. Süpernova, keşifte görsel büyüklüğü 17.2 idi ve zirvede 9.9 büyüklüğüne ulaştı.

  Bu, M101'de kaydedilen dördüncü süpernovaydı. İlki 'SN 1909A', Ocak 1909'da Max Wolf tarafından keşfedildi ve 12.1 büyüklüğe ulaştı. 'SN 1951H', Eylül 1951'de 17,5 büyüklüğe, 'SN 1970G' ise Ocak 1970'te 11,5 büyüklüğe ulaştı.
10 Şubat 2015'te, Fırıldak Gökadası'nda M101 OT2015-1 olarak bilinen parlak kırmızı bir nova keşfedildi.

Messier 74 - benzer tam karşıdan görülen sarmal galaksi
Messier 83 - benzer tam karşıdan görülen sarmal galaksi, bazı kaynaklarda güney fırıldak galaksisi olarak gösterilir
Messier 99 - benzer tam karşıdan görülen sarmal galaksi
M101 Grubu

http://www.seds.org/messier/m/m101.html3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Extremely detailed picture of the Pinwheel Galaxy at HubbleSite.org 10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pinwheel Galaxy at ESA/Hubble
Spiral Galaxy Messier 101 (Pinwheel Galaxy)12 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Fırıldak Galaksisi: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Galaksi birleşmeleri, iki (veya daha fazla) galaksinin çarpışmasıyla meydana gelebilecek kozmik bir olaydır. Bu olaylar, galaksiler arasındaki etkileşimlerin en şiddetli türüdür. Galaksiler arasındaki kütleçekimsel etkileşimler ve gaz ile toz arasındaki sürtünme, etkilenen galaksiler üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bununla birlikte bu tür birleşmelerin kesin etkileri; çarpışma açıları, hızlar ve gök cisimlerinin göreli boyutu/bileşimi gibi çok çeşitli parametrelere bağlıdır ve şu anda oldukça aktif bir araştırma alanıdır. Galaksi birleşmeleri önemlidir çünkü birleşme oranı galaksi evriminin temel bir ölçüsüdür ve aynı zamanda gök bilimcilere galaksilerin uzun zaman dilimlerinde nasıl şekillendiği hakkında ipuçları sağlar.

Birleşme sırasında her galaksideki yıldızlar ve karanlık madde, yaklaşan galaksiden etkilenmeye başlar. Birleşmenin son aşamalarına doğru kütleçekim potansiyeli o kadar hızlı değişmeye başlar ki, yıldız yörüngeleri büyük ölçüde değişir ve önceki yörüngelerinin izlerini kaybeder. Bu süreç "şiddetli gevşeme" olarak adlandırılır. Örneğin, iki disk galaksisi çarpıştığında, yıldızları iki ayrı diskin düzlemlerinde düzenli bir dönüş hareketine başlar. Birleşme sırasında bu düzenli hareket rastgele enerjiye dönüşür ("termalleşir"). Ortaya çıkan galaksiye, eliptik galaksilerde gözlemlenen karmaşık ve rastgele etkileşimli bir yörünge ağı içinde galaksinin etrafında dönen yıldızlar hakim olur.

Birleşmeler, aynı zamanda aşırı miktarda yıldız oluşumunun gerçekleştiği yerlerdir. Büyük bir birleşme sırasındaki yıldız oluşum oranı (SFR), her bir galaksinin gaz içeriğine ve kırmızıya kaymasına bağlı olarak yılda binlerce güneş kütlesine ulaşabilir. Tipik birleşme SFR'leri yılda 100 yeni güneş kütlesinden daha azdır. Bu, her yıl yalnızca birkaç yeni yıldız (~2 yeni yıldız) oluşturan galaksimizle karşılaştırıldığında oldukça büyük bir orandır. Her ne kadar yıldızlar galaksi birleşmelerinde çarpışacak kadar birbirlerine yaklaşmasalar da, dev moleküler bulutlar hızla galaksinin merkezine düşer ve burada diğer moleküler bulutlarla çarpışırlar. Bu çarpışmalar daha sonra bu bulutların yeni yıldızlar halinde yoğunlaşmasına neden olur. Bu olgu yakın evrendeki birleşen galaksilerde görülebilmektedir. Yine de bu süreç, bugün gördüğümüz çoğu eliptik galaksiyi oluşturan ve muhtemelen 1-10 milyar yıl önce galaksilerde çok daha fazla gaz (ve dolayısıyla daha fazla moleküler bulut) varken meydana gelen birleşmeler sırasında daha belirgindi. Ayrıca, galaksinin merkezinden uzaklaştıkça gaz bulutları birbirine çarpar ve bu çarpışmalar, gaz bulutlarında yeni yıldızların oluşumunu tetikleyen şoklar üretir. Tüm bu şiddetin sonucu, galaksilerin birleştikten sonra yeni yıldızlar oluşturmak için çok az gaza sahip olma eğiliminde olmalarıdır. Dolayısıyla bir galaksi büyük bir birleşmeye karışır ve ardından birkaç milyar yıl geçerse, galakside çok az genç yıldız kalacaktır (bkz. Yıldız evrimi). Günümüzün eliptik galaksilerinde görülen şey budur, yani çok az moleküler gaz ve çok az genç yıldız. Bunun sebebi olarak, eliptik galaksilerin birleşme sırasında gazın çoğunu tüketen büyük birleşmelerin son ürünleri olduğu ve bu nedenle birleşmeden sonra yıldız oluşumunun durduğu düşünülmektedir.

Galaksi birleşmeleri, galaksi oluşumu hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla bilgisayarlarda simüle edilebilir. Başlangıçta herhangi bir morfolojik tipteki galaksi çiftleri, tüm kütleçekim kuvvetlerinin yanı sıra yıldızlararası gazın hidrodinamiği ve dağılımı, gazdan yıldız oluşumu ve süpernovalar tarafından yıldızlararası ortama geri salınan enerji ve kütle dikkate alınarak takip edilebilir. Böyle bir galaksi birleşmesi simülasyonları kütüphanesi GALMER web sitesinde bulunabilir. Maryland, Baltimore'daki Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü'nden (Space Telescope Science Institute) Jennifer Lotz'un liderliğinde yürütülen bir çalışmada, Hubble Uzay Teleskobu tarafından elde edilen görüntüleri daha iyi anlamak amacıyla bilgisayar simülasyonları oluşturuldu. Lotz'un ekibi eşit kütleli iki galaksinin birleşmesinden, dev bir galaksi ile küçük bir galaksi arasındaki etkileşime kadar geniş bir birleşme olasılığı yelpazesini hesaba katmaya çalıştı. Ekip ayrıca galaksilerin farklı yörüngelerini, olası çarpışma etkilerini ve galaksilerin birbirine nasıl yöneldiğini de analiz etti. Sonuç olarak ekip, 57 farklı birleşme senaryosu oluşturdu ve birleşmeleri 10 farklı görüş açısından inceledi.
Şimdiye kadar gözlemlenen en büyük galaksi birleşmelerinden biri, CL0958+4702 kümesindeki dört eliptik galaksiyi içeriyordu. Bu birleşme, evrendeki en büyük galaksilerden birini oluşturabilir.

Galaksi birleşmeleri; birleşen galaksilerin sayısı, görece büyüklükleri ve gaz zenginlikleri gibi özelliklere bağlı olarak farklı gruplara ayrılabilir.

Birleşmeler, sürece dahil olan galaksilerin sayısına göre kategorize edilebilir:

İkili birleşme
Birbirleriyle etkileşimde olan iki galaksi birleşir.
Çoklu birleşme
Üç veya daha fazla galaksi birleşir.

Birleşmeler, en büyük galaksinin boyutunun veya şeklinin birleşme sırasında ne ölçüde değiştiğine göre kategorize edilebilir:

Küçük birleşme
Galaksilerden biri diğer(ler)inden önemli ölçüde daha büyükse birleşme küçüktür. Daha büyük galaksi genellikle daha küçük olanı "yutar" (bu olgu, yerinde bir benzetmeyle "galaktik yamyamlık" olarak adlandırılmıştır) ve daha küçük galaksinin gazını ve yıldızlarının çoğunu içine çeker ve büyük galakside başka önemli bir etkiye neden olmaz. Kendi galaksimiz Samanyolu'nun da şu anda Büyük Köpek Cüce Gökadası ve muhtemelen Macellan Bulutları gibi birkaç küçük galaksiyi bu şekilde içine çektiği düşünülmektedir. Başak Yıldız Akıntısı'nın, büyük ölçüde Samanyolu ile birleşmiş olan bir cüce galaksinin kalıntıları olduğu düşünülmektedir.
Büyük birleşme
Yaklaşık olarak aynı boyuttaki iki sarmal galaksinin birleşmesi büyük birleşmedir. Eğer uygun açılar ve hızlarla çarpışırlarsa, genellikle aktif galaktik çekirdeklerin de dahil olduğu çeşitli geri besleme mekanizmalarıyla çok miktarda toz ve gazı uzaklaştırarak birleşirler. Bunun birçok kuasarın arkasındaki itici güç olduğu düşünülmektedir. Bunun sonucu bir eliptik galaksidir ve birçok gök bilimci, eliptik galaksileri yaratan birincil mekanizmanın bu olduğunu varsaymaktadır.
Yapılan bir çalışmada, büyük galaksilerin son 9 milyar yıl içinde ortalama olarak bir kez birbirleriyle birleştiği bulunmuştur. Küçük galaksiler ise büyük galaksilerle daha sık birleşmiştir. Samanyolu ve Andromeda Galaksisi'nin yaklaşık 4,5 milyar yıl içinde çarpışacağı tahmin edilmektedir. Bu galaksilerin birleşmesinin beklenen sonucu, benzer boyutlara sahip oldukları için büyük olacak ve iki "büyük tasarım" sarmal galaksiden (muhtemelen) dev eliptik galaksiye dönüşeceklerdir.

Birleşmeler, birleşen galaksilerin içinde ve çevresinde bulunan gazın (eğer varsa) ne ölçüde etkileşime girdiğine göre kategorize edilebilir:

Islak birleşme
Gaz açısından zengin galaksiler ("mavi" galaksiler) arasında meydana gelen birleşmeye ıslak birleşme denir. Islak birleşmeler genellikle büyük miktarda yıldız oluşumu üretir, disk galaksilerini eliptik galaksilere dönüştürür ve kuasar aktivitesini tetikler.
Kuru birleşme
Gaz açısından fakir galaksiler ("kırmızı" galaksiler) arasında meydana gelen birleşmeye kuru birleşme denir. Kuru birleşmeler genellikle galaksilerin yıldız oluşum oranlarını büyük ölçüde değiştirmez, fakat yıldız kütlesini artırmada önemli bir rol oynayabilir.
Nemli birleşme
Yukarıda bahsedilen aynı iki galaksi türü ("mavi" ve "kırmızı" galaksiler) arasında, önemli miktarda yıldız oluşumunu besleyecek kadar gaz varsa, fakat küresel kümeler oluşturacak kadar gaz yoksa, nemli birleşme meydana gelir.
Karma birleşme
Gaz açısından zengin ve gaz açısından fakir galaksiler ("mavi" ve "kırmızı" galaksiler) birleştiğinde karma birleşme meydana gelir.

Birleşme sürecinde olan veya birleşmeyle oluştuğuna inanılan bazı galaksiler şunlardır:

Anten Galaksileri
Fareler Galaksileri
Centaurus A
NGC 7318
Arp 273

Andromeda-Samanyolu çarpışması
Şişkinlik (gökbilim)
Galaksi oluşumu ve evrimi
Etkileşen galaksi
Bezelye gökadaları

Andromeda involved in galactic collision – NBC News
"GALMER: Galaxy Merger Simulations"

Bir disk gökadasının dönüş eğrisi 
  
    
      
        v
        (
        r
        )
      
    
    {\displaystyle v(r)}
  
 (hız eğrisi olarak da adlandırılır), gökadadaki görünür yıldızlar veya gazın yörünge hızlarının, galaktik merkezden radyal mesafelerine göre oluşturulan bir grafiğidir. Sıklıkla grafiksel bir çizim şeklinde oluşturulur. Bir sarmal gökadanın her iki tarafından gözlemlenen veriler genellikle asimetriktir, böylece eğriyi oluşturmak için her iki taraftaki verilerin ortalaması alınır. Gözlemlenen deneysel eğriler ile bir gökadada gözlemlenen maddeye kütleçekim teorisi uygulanarak türetilen bir eğri arasında önemli bir tutarsızlık vardır. Karanlık maddeyi içeren teoriler, bu çelişkiyi açıklamak için öne sürülen ana çözümlerdir.
Gökadaların/yıldızların dönüş/yörünge hızları, kütlelerinin çoğunu merkezde bulunduran yıldızlar/gezegenler ve gezegenler/uydular gibi diğer yörünge sistemlerinde bulunan kurallara uymaz. Yıldızlar, gökadaların merkezi etrafında geniş bir mesafe aralığında eşit veya artan hızda dönerler. Buna karşılık, gezegen sistemlerindeki gezegenlerin ve gezegenlerin yörüngesindeki uyduların yörünge hızları, Kepler'in üçüncü yasasına göre yoğun merkezi bölgeden uzaklaştıkça azalır. Bu, bu sistemler içindeki kütle dağılımlarını yansıtır. Gökadaların yaydıkları ışığa dayalı olarak yapılan kütle tahminleri, hız gözlemlerini açıklamak için çok yetersizdir.
Gökada dönüş problemi, gözlemlenen gökada dönüş eğrileri ile teorik tahmin arasındaki tutarsızlıktır ve gözlemlenen parlak malzeme ile ilişkili olan merkezi olarak baskın bir kütle varsayılır. Gökadaların kütle profilleri, yıldızların sarmal gökadalar içindeki dağılımından ve yıldız disklerindeki kütle-ışık oranlarından hesaplandığında, gözlemlenen dönüş eğrilerinden ve kütleçekim yasasından türetilen kütlelerle uyuşmazlar. Bu muammanın çözümü, görünmeyen bir karanlık maddenin var olduğunu varsaymak ve gökada merkezinden halesine doğru dağılımını kabul etmektir.
Karanlık madde, dönüş sorununun en çok kabul gören açıklaması olsa da, farklı derecelerde başarı gösteren başka öneriler de sunulmuştur. Muhtemel alternatifler arasında en dikkat çekici olan, kütleçekim yasalarını değiştirmeyi içeren modifiye edilmiş Newton dinamiğidir (MOND).

Çözülememiş fizik problemleri listesi

Galaktik koordinat sistemi, Güneş'i merkez alarak, ana yönü Samanyolu Gökadası'nın yaklaşık merkeziyle hizalı ve temel düzlemi galaktik düzleme paralel olan bir gökyüzü koordinat sistemidir. Sağ el kuralını kullanır, yani koordinatlar temel düzlemde kuzeye ve doğuya doğru pozitiftir.

Galaktik boylam (sembol l), referans yönü ile nesnenin galaktik düzlemdeki izdüşümü arasındaki açıdır (derece cinsinden). Galaktik boylam, galaktik merkez yönünde Yay takımyıldızında 0°'dir. Galaktik ekvator boyunca, 90°'de Kuğu, galaktik merkezin karşısında (yani 180°'de) Arabacı ve 270°'de Yelken takımyıldızını buluruz.

Galaktik enlem (sembol b), Güneş'in merkezde olduğu referans düzlemi ile nesne arasındaki açının ölçüsüdür. Bu, nesnenin referans düzleminde 0°'den, Berenis'in Saçı takımyıldızındaki Arcturus yıldızına yakın olan galaktik kuzey kutbu'nda 90°'ye kadar ve galaktik güney kutbu'nda Heykeltıraş takımyıldızında -90°'ye kadar olan yüksekliği derece cinsinden ölçer.

Galaktik Dörtlükler (Uzay Yolu)
Gökyüzü koordinat sistemi
Gökada oluşumu ve evrimi
Şişkin gökada (gökbilim)
Gökada aylası

Equatorial/Galactic conversion tool.
Galactic coordinates, The Internet Encyclopedia of Science
Universal coordinate converter17 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Fiona Vincent, Positional Astronomy: Galactic coordinates10 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of St Andrews
Star Map in Galactic Perspective
Equations of transformation from the equatorial coordinate system to galactic coordinates, in Lang, K. R. Astrophysical Formulae, Vol. II, 3rd ed. (Google Books)
An Atlas of the Universe

Bu sayfa bazı Galaksi kümelerini listeler.

Bu, iyi bilinen ve kataloglarda gösterilen kümelerin bir listesidir.

Büyük grup ve kümeler genellikle bulundukları takımyıldızın adıyla anılır. Pek çok grup ve kümede o grubun çnde gelen galaksisinin ismi kullanılır. Bu özel bir isimlendirme sistematiğidir.

Burada sadece çıplak gözle görünebilen galaksi grupları ve kümeleri yer almaktadır.

2003'te RDCS 1252-29 (RDCS1252.9–2927) z=1,237 olarak ölçüldü ve 2005 yılına kadar en uzak zengin küme'ydi.
2000 yılında, QSO 1213-0017 quasar alanında ilan edildi, z=1,31
1999 yılında, RDCS J0849+4452 (RX J0849+4452,RXJ0848.9+4452) kümesi ölçümleri z=1,261 
1995 ve 2001 yılında, 3C 294 kümesi ölçümleri ilan edildi, z=1,786 
1992 yılında, yapılan gözlemlerde Cl 0939+4713 kümesi alanının bir quasar yakınında olduğu bulundu. Quasar, z=2,055 olarak ölçüldü ve bu kümenin de ölçüsü kabul edildi.
1975 yılında, 3C 123 ölçümleri hatalı olarakyapılmıştır z=0,637 (gerçekte z=0,218) 

2002 yılında, kütleçekimsel merceksi galaksi MS 1512-cB58 etrafında; çok büyük, çok zengin bir ilkel-küme veya en uzak ilkel-süperküme, MS 1512+36 galaksi kümesi alanında bulundu. z=2,724 

Galaksi birliklerinin araştırılmaları sırasında bazen kümelerin, gerçek küme veya süperküme olmadığı önerilir. Galaksilerin rastlantı eseri bu şekilde dizilmeleri küme gibi görünmelerini sağlar.

Galaksiler dizini
Galaksi
Samanyolu
Yerel Grup
Süperkümeler dizini
Başak süperkümesi
Süperküme

Astrophysical Journal Supplement, vol. 3, p. 211 (1958) The Distribution of Rich Clusters of Galaxies Bibcode: 1958ApJS....3..211A; Abell's 1957 cluster list

Aşağıda dikkate değer gökadaların bir listesi bulunmaktadır.
Yerel Grup'ta yaklaşık 51 gökada bulunmaktadır (tam liste için yakın galaksiler listesine bakınız), Yerel Süperküme'de 100.000 civarında ve gözlemlenebilir evrenin tamamında tahmini olarak 100 milyar gökada olduğu düşünülmektedir.
Gökadaların diğer bulutsulardan (yıldızlararası bulutlar) farklı olan yapıları 1920'lerde keşfedildi. Sistematik kataloglama girişimleri ilk olarak 1960'larda gerçekleşti. Gökadalar ve Gökada Kümeleri Kataloğu (Catalogue of Galaxies and of Clusters of Galaxies) 29.418 gökada ve gökada kümesini listelemiş, fotoğrafik büyüklüğü 15'ten büyük gökadaların eksiksiz bir listesi olduğu varsayılan Gökadaların Morfolojik Kataloğu (Morphological Catalogue of Galaxies) ise 30.642 gökada listelemiştir. 1980'lerde Lyons Gökada Grupları, 3.933 üye gökadaya sahip 485 gökada grubunu listelemiştir. Galaxy Zoo, daha kapsamlı bir liste oluşturmayı amaçlayan bir projedir. Temmuz 2007'de başlatılan proje; Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması, Hubble Uzay Teleskobu ve Cosmic Assembly Near-Infrared Deep Extragalactic Legacy Survey'den elde edilen bir milyondan fazla gökada görüntüsünü sınıflandırmıştır.
Gökadalar için evrensel bir adlandırma kuralı yoktur, çünkü genellikle bir cismin gökada olup olmadığı belirlenmeden önce kataloglanırlar. Çoğunlukla, gökyüzündeki koordinatlarıyla birlikte gözlem projesinin adıyla (HUDF, SDSS, 3C, CFHQS, NGC/IC, vb.) belirtilirler.

Bu liste, sadece katalog numaraları veya koordinatlarıyla değil, aynı zamanda kendilerine özgü bir isimle anılan önemli gökadaları içermektedir.

Bu, çıplak gözle görülebilen gökadaların bir listesidir. En azından, yüksek rakımlı ve çok karanlık bir gökyüzü ortamında, açık ve sabit hava koşullarında, keskin gözlere sahip gözlemciler tarafından fark edilebilirler.

Yay Eliptik Cüce Gökadası listede yer almamaktadır çünkü gökyüzünde ayrı bir gökada olarak ayırt edilemez.

Bu liste, bir gökada sınıfının prototipleri haline gelen gökadaları içermektedir.

2012 yılında keşfedilen MACS0647-JD, z=10,7 kırmızıya kayma değeriyle bu listede yer almamaktadır, çünkü spektroskopik kırmızıya kayma ile doğrulanmamıştır.
2009 yılında z=8,6 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen UDFy-38135539, iddia edilen kırmızıya kayma değeri tartışmalı olduğu için bu listede yer almamaktadır. Follow-up observations have failed to replicate the cited redshift measurement.
2008 yılında z=7,6 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen A1689-zD1, spektroskopik kırmızıya kayma ile doğrulanmadığı için bu listede yer almamaktadır.
2007 yılında z=9 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen Abell 68 c1 ve Abell 2219 c1, doğrulanmadıkları için bu listede yer almamaktadır.
2007 yılında z=7 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen IOK4 ve IOK5, spektroskopik kırmızıya kayma ile doğrulanmadıkları için bu listede yer almamaktadır.
2004 yılında z=10,0 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen Abell 1835 IR1916, iddia edilen kırmızıya kayma değeri tartışmalı olduğu için bu listede yer almamaktadır. Bazı takip gözlemleri ise bu nesneyi hiç bulamamıştır.
1999 yılında z=6,68 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen STIS 123627+621755, oksijen emisyon çizgisinin hidrojen emisyon çizgisi olarak yanlış yorumlanması nedeniyle bu listede yer almamaktadır.
1998 yılında z=5,64 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen BR1202-0725 LAE, kesin olarak doğrulanmadığı için listede yer almamaktadır. BR1202-0725 (QSO 1202-07) ise Lyman alfa yayan gökadanın yakınında bulunan bir kuasarı ifade eder. Kuasarın kendisi ise z=4,6947'de yer almaktadır.
1996 yılında BR2237-0607 kuasarının çevresinde yapılan araştırmalarda z=4,55 kırmızıya kayma değeriyle keşfedilen BR2237-0607 LA1 ve BR2237-0607 LA2, kesin olarak doğrulanmadığı için listede yer almamaktadır. Kuasarın kendisi ise z=4,558'de yer almaktadır.
Kuasar BR 1202-07 (QSO 1202-0725, BRI 1202-0725, BRI1202-07) spektrumunda, biri 1996'nın başlarında ve diğeri yılın ilerleyen dönemlerinde olmak üzere iki soğurum boşluğu tespit edilmiştir. Bu gökadalar kesin olarak doğrulanmadıkları için listede yer almamaktadır. İlki z=4.38'de, ikincisi ise z=4.687'de bulunmuştur. Kuasarın kendisi ise z=4.695'te yer almaktadır.
1986'da, CL 2224-02 (bazı kaynaklarda C12224 olarak geçer) gökada kümesi tarafından merceklenen ve mavi bir yay oluşturan bir gökada bulundu. Kırmızıya kayması ancak 1991'de z=2,237 olarak belirlendi. Bu tarihte, bilinen en uzak gökada olmaktan çıkmıştı.
1985 yılında kuasar PKS 1614+051'in ışık spektrumunda z=3,21'de bir soğurum boşluğu keşfedildi. Bu, kesin olarak doğrulanmadığı için listede yer almamaktadır. O dönemde, kırmızıya kayma değeri 3'ün üzerinde olan ilk "kuasar olmayan gökada" olduğu iddia edilmiştir. Kuasarın kendisi ise z=3,197'de yer almaktadır.
1975 yılında 3C 123'ün z=0,637'de yer aldığı yanlış bir şekilde belirlenmişti (gerçekte z=0,218'dir).
1964'ten 1997'ye kadar evrendeki en uzak nesne ünvanı art arda kuasarların elindeydi.
1958'de, Cl 0024+1654 ve Cl 1447+2619 kümelerinin sırasıyla z=0,29 ve z=0,35 kırmızıya kayma değerlerine sahip olduğu tahmin edildi, fakat hiçbir gökada spektroskopik olarak belirlenmemişti.

Bir alan gökadası, daha büyük bir gökada kümesine ait olmayan ve dolayısıyla kütleçekimsel olarak yalnız olan bir gökadadır.

Wolfram Research: Bilimsel Astronom Belgeleri – En Parlak Gökadalar (İngilizce)
1956 Catalogue of Galaxy Redshifts: Redshifts and magnitudes of extragalactic nebulae Milton L. Humason, Nicholas U. Mayall, Allan Sandage tarafından (İngilizce)
1936 Catalogue of Galaxy Redshifts: The Apparent Radial Velocities of 100 Extra-Galactic Nebulae Milton L. Humason tarafından (İngilizce)
1925 Catalogue of Galaxy Redshifts: [ ] Vesto Slipher tarafından (İngilizce)
(1917) First Catalogue of Galaxy Redshifts: Nebulae Vesto Slipher tarafından (İngilizce)
Gökadalar ile Görünür Evrenin İnteraktif Haritası: Derin Uzay Haritası (İngilizce)

Galaktik disk, disk gökadalarının (sarmal gökadalar ve merceksi gökadalar gibi) bir bileşenidir. Galaktik diskler, yıldızlar (gökadanın çoğu yıldızından oluşan) ve genellikle soğuk gaz ve tozdan oluşan bir bileşen içerir. Galaktik disklerin yıldız popülasyonu, çoğu yıldızın galaktik merkez etrafında neredeyse dairesel yörüngeler izlediği ve çok az rastgele hareket sergilediği bir şekilde hareket eder. Bu düzgün hareket, disklerin ince ve düz yapısına katkıda bulunur.
Disklerin kalınlığı, disk malzemesinin hareketinin büyük ölçüde disk düzlemi üzerinde olmasından dolayı oldukça ince olabilir. Örneğin, Samanyolu'nun diski yaklaşık olarak 1 kly kalınlığındadır, ancak diğer gökadalardaki disklerin kalınlığı değişebilir.
Galaktik diskler, gökadaların yapısal özelliklerinin anlaşılması için önemli bir bileşendir.

Samanyolu Galaksi'si gibi galaksilerin yerçekimsel alanına maruz kalan cisimlere etki eden gelgit dalgaları galaktik gelgit olarak bilinmektedir. Galaktik çarpışmalar, cüce galaksi ya da uydu galaksileri ve Samanyolu Galaksisi'nin Güneş Sistemimizde bulunan Oort bulutundaki gelgit etkisi yaratmaktadır.

Gelgit kuvvetleri yerçekimsel alanın gücü yerine düşümüne bağlıdır. Gelgit etkileri genellikle galaksinin çevresini anında sınırlandırır. İki büyük galaksi çarpışma ya da birbiri yakınından geçerse çok büyük gelgit kuvvetlerine maruz kalırlar. Galaktik gelgitler sık sık görsel çarpıcı gösteriler sunmaktadırlar.
Etkileşime geçen iki galaksi her zaman kafa kafaya çarpışmazlar ve gelgit kuvveti her galaksinin kendi ekseni üzerinde sapmasına ve uzaklaşmasına sebep olur. Kısaca iki galaksi birbiri etrafında turlamaya başlar. Bozunmaya uğrayan bölgeler her galaksinin ana bölümden çekilerek ayrılır. Bunlar galaksinin diferansiyel rotastonundan ayrılarak galaksiler arasından ayrılarak gelgit kuyruklarını oluştururlar. Bu kuyruklar güçlü kıvrımlardır. Fakat bu kuyruklar düz gözükebilir. Yıldızlar ve gazlardan oluşan kuyruklar yerçekimsel galaktik büklüm merkezleri yerine biçimsiz galaktik diskler tarafından çekilirler. Çarpışma sonucu gelgit kuyruğu oluşturan önemli örnek galaksiler Mice ve Antennae Galaksileri'dir.
Ay'ın su gelgitlerinin Dünya'nın her iki zıt tarafında yükselttiği gibi galaktik gelgit de galaktik birleşmenin iki kolunu oluşturur. Büyük bir kuyruk oluştuğu zaman bozunmuş galaksi diğer galaksiden daha hafiftir. Eğer bu olulan kuyruk bozunmuş galaksiden önemli ölçüde ağır ise sondaki kol buna bağlı olarak küçük olur ve köprü olarak adlandırılan ana kol ise daha belirgin olur. Gelgit köprülerini gelgit kuyruklarından ayırmak oldukça zordur. İlk olarak geçen galaksi tarafından yutulabilir ya da galaksi kaynaşmasıyla sonuçlanabilir. Kısa bir süre için büyük kuyruktan daha çok görünür hale gelecektir. İkinci olarak eğer iki galaksiden biri önplandaysa ikinci galaksi ve aralarındaki köprü kısmen kaybolur. Birlikte bu etkiler bir galaksinin bittiği ve diğerinin bağladığı yerin görünmesini zorlaştırır. Gelgit halkaları, kuyrukların ana galaksilerle sonda birleşerek oluşurlar. Bu halkalar hala nadirdir.

Gelgit etkileri galaksilerin çevresinde çok güçlü olduğu için uydu galaksileri etkilenme eğilimindedirler. Uydu üzerine etki eden böyle bir harici kuvvet hareketlerini yönetir. Bu hareketler büyük ölçekli görülebilen etkilerdir. Cüce uydu galaksilerin iç yapı ve hareketleri galaktik gelgitler tarafından belki de ayrı ayrı etkilenirler. Uydu galaksileri galaktik çarpışmalarda meydana gelen aynı gelgit soyunmalarına maruz kalmaktadırlar. Yıldızlar ve gazlar galaksilerin uzantılarından kopuktur. Muhtemelen diğer çarpışan galaksi tarafından emilmişlerdir. Cüce galaksi M32, Andromeda galaksisinin uydu galaksisidir. Bu uydu galaksisi muhtemelen spiral kollarını gelgit soyunmasında kaybedebilirdi. Bu sırada çekirdekte kalan büyük yıldız oluşum oranı moleküler bulutsuları geride bırakarak gelgitsel hareketlere yol açabilir.
Soyunma mekanizması karşılaştırılabilir iki galaksi arasında aynıdır. Fakat zayıf yerçekimsel alan galaksinin tamamı yerine sadece uydunun etkilenmesini sağlar. Eğer uydu normal galaksiden aşırı küçük ise gelgit enkaz kuyrukları birbirinin simetriğidir ve çok benzer yörüngeleri takip ederler. Eğer uydu galaksi normalden 10.000 kat kütle olarak büyük ise uydunun kendi yerçekimi kuyruklara etki eder. Bu sayede simetriyi bozar ve kuyrukların farklı yönlerde ivmelenmesini sağlar. Ortaya çıkan yapı uydu galakinin hem ağırlığına hem de yörüngesine bağlıdır.

Gelgit etkileri galaksinin içinde de görülebilir. Yıldızların ve gezegen sistemlerin oluşumları ile sonuçlanabilir. Tipik bir yıldızın yerçekimi kendi sistemini hakimiyeti altına alır. Fakat sistemin dış bölümlerinde yıldızın yerçekimi zayıftır ve galaktik gelgitler önemli ölçülerde olabilir. Güneş sistemindeki Oort bulutunun uzun periyotlu kuyruklu yıldızların kaynağı olduğuna inanılır.

Oort bulutunun Güneş sistemini çevreleyen çok büyük bir kalkan olduğuna inanılır. Bu bulutsunun yarıçapı bir ışık yılının üzerindedir. Budenli büyük bir mesafede Samanyolu'nun yerçekimsel alan düşümü belirgin bir rol oynamaktadır. Çünkü bu düşüm sayesinde galaktik gelgitler küresel Oort bulutunun biçimini bozabilir. Bulutsuyu galaktik merkez yöününde genişleterek ve diğer iki ekseni üzerinde sıkıştırarak deforme eder.
Güneş'in yerçekimi bu denli mesafelerde düşük kaldığı için bu küçük galaktik olaylar uzak mesafelerdeki  gezegenimsi cisimleri etkileyebilir. Bu cisimleri Güneş'e doğru gönderebilir ve gezegenlerin apsislerini düşürebilir. Kaya ve buz karışımından böyle bir cisim kuyruklu yıldıza dönüşebilir. Böylece Güneş sistemindeki güneş radyasyonunu arttırabilir.
Ayrıca galaktik gelgitlerin Oort bulutunun oluşumunda etkili olduğu söylenmektedir. Apsisi büyük olan gezegenimsilerin günberilerinin arttırılmasıyla sağlanmaktadır. Bu olayın gösterdiği üzere galaktik gelgitlerin karmaşık etkileri olduğunu göstermektedir ve gezegensel sistemlerdeki büyük cisimlerin davranışlarına büyük ölçüde bağlıdır. Bu etkilerin ortalamaları alındığında önemsiz olabilir fakat Oort bulutu kaynaklı kuyruklu yıldızların %90'ı galaktik gelgitlerin sonucudur.

Galaktik gelgitlerin Dünya üzerindeki etkisi ihmal edilebilecek düzeydedir. Dünya üzerindeki etkisi deniz seviyesindeki değişiklikler ölçülerek gözlemlenebilir. Eğer Güneş'in gelgit etkisi 1 ise Ay'ın ki de 2 ve Samanyolu'nun ise 10−12 dir. Bu nedenle eğer Ay'dan kaynaklanan gelgit etkileri su seviyesini 10 metre yükseltiyorsa Samanyolu'ndan kaynaklı su yükselmesi yaklaşık 10 pikometre kadardır. Bu da bir atomun boyutundan bile küçüktür.

Oort bulutu
Roche limiti
Cüce gökada
Etkileşen gökada

Toomre A. & Toomre J. (1972). "Galactic Bridges and Tails". The Astrophysical Journal. Cilt 178. ss. 623-666. Bibcode:1972ApJ...178..623T. doi:10.1086/151823. 
Wehner E.H.;  ve diğerleri. (2006). "NGC 3310 and its tidal debris: remnants of galaxy evolution". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 371 (3). ss. 1047-1056. arXiv:astro-ph/0607088 . Bibcode:2006MNRAS.371.1047W. doi:10.1111/j.1365-2966.2006.10757.x. 
Piatek S. & Pryor C. (1993). "Can Galactic Tides Inflate the Apparent M/L's of Dwarf Galaxies?". Bulletin of the American Astronomical Society. Cilt 25. s. 1383. Bibcode:1993AAS...183.5701P. 
Bekki, Kenji; Couch, Warrick J.; Drinkwater, Michael J.; Gregg, Michael D. (2001). "A New Formation Model for M32: A Threshed Early-Type Spiral Galaxy?". The Astrophysical Journal. 557 (1). ss. Issue 1, pp. L39-L42. arXiv:astro-ph/0107117 . Bibcode:2001ApJ...557L..39B. doi:10.1086/323075. 
Johnston, K.V.; Hernquist, L. & Bolte, M. (1996). "Fossil Signatures of Ancient Accretion Events in the Halo". The Astrophysical Journal. Cilt 465. s. 278. arXiv:astro-ph/9602060 . Bibcode:1996ApJ...465..278J. doi:10.1086/177418. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Choi, J.-H.; Weinberg, M.D.; Katz, N. (2007). "The dynamics of tidal tails from massive satellites". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 381 (3). ss. 987-1000. arXiv:astro-ph/0702353 . Bibcode:2007MNRAS.381..987C. doi:10.1111/j.1365-2966.2007.12313.x. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Peñarrubia J., McConnachie A. & Babul A. (2006). "On the Formation of Extended Galactic Disks by Tidally Disrupted Dwarf Galaxies". The Astrophysical Journal. 650 (1). ss. L33-L36. arXiv:astro-ph/0606101 . Bibcode:2006ApJ...650L..33P. doi:10.1086/508656. 
Fouchard M.;  ve diğerleri. (2006). "Long-term effects of the Galactic tide on cometary dynamics". Celestial Mechanics and Dynamical Astronomy. 95 (1–4). ss. 299-326. Bibcode:2006CeMDA..95..299F. doi:10.1007/s10569-006-9027-8. 
Higuchi A., Kokubo E. & Mukai, T. (2005). "Orbital Evolution of Planetesimals by the Galactic Tide". Bulletin of the American Astronomical Society. Cilt 37. s. 521. Bibcode:2005DDA....36.0205H. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Nurmi P., Valtonen M.J. & Zheng J.Q. (2001). "Periodic variation of Oort Cloud flux and cometary impacts on the Earth and Jupiter". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 327 (4). ss. 1367-1376. Bibcode:2001MNRAS.327.1367N. doi:10.1046/j.1365-8711.2001.04854.x.

Galaktik sırt, Samanyolu'nun galaktik düzlemi ile çakışan iç gökada bölgesidir. Dünya'dan, 'toz şeritleri' ile kesilmiş bir yıldızlar kuşağı olarak görülebilir. Bu 'toz şeritlerinde', gaz halindeki galaktik diskin (veya düzlemin) tozu, arka plandaki yıldızların görünür ışığını engeller. Bu nedenle, Samanyolu'nun en ilginç özelliklerinin birçoğu sadece X-ışınlarında görülebilir. Samanyolu'nu dolduran noktasal X-ışını kaynaklarının yanı sıra, galaktik düzlemde yoğunlaşmış, görünüşte dağınık bir X-ışını emisyonu da (X-ışını yayılımı) gözlemlenmektedir. Buna galaktik sırt X-ışını emisyonu (GRXE) denir. Bu emisyonlar, Diana Worrall ve çalışma arkadaşları tarafından 1982 yılında keşfedilmiş ve o zamandan beri bu emisyonların kökeni dünya çapında astrofizikçileri şaşırtmıştır.
Başlangıçta GRXE'yi noktasal kaynaklara ayırmanın zorluğu nedeniyle, x-ışını emisyonlarının doğası gereği gerçekten dağınık olduğuna ve kökenlerinin uzak yıldız kaynaklarından ziyade bir galaktik plazma olabileceğine inanılıyordu. Bölgedeki soğuk gazla etkileşime giren düşük enerjili kozmik ışınların gazı ısıttığı ve X-ışınları yaymasına neden olduğu düşünülüyordu. Aynı zamanda böyle bir emisyon üreten gazın sıcaklığının on milyonlarca derece civarında olması gerektiği keşfedildi. Bu sıcaklık, gazın kütleçekimsel olarak gökadaya bağlanması için çok yüksektir. Bu nedenle, GRXE'nin muhtemelen aşırı derecede uzak ve merkezin dışında bulunan yıldızlar tarafından oluşturulabileceği öne sürüldü. 2009 yılında GRXE'yi çözmeye yönelik on yıllar süren çabalardan sonra, Mikhail Revnivtsev ve ortağı Sazonov ile meslektaşları, Chandra X ışını Gözlemevi'ni kullanarak 12 günlük süre içinde emisyonların yaklaşık %80'ini çözmeyi başardılar. Bu süre zarfında, dolunay boyutundan çok daha küçük bir alanda toplam 473 adet x-ışını emisyonu kaynağı tespit edildi. Bu, gökadamızda şimdiye kadar görülen en yüksek x-ışını kaynak yoğunluklarından biridir. Bu muhteşem keşif sayesinde, emisyonun yaklaşık %80'inin beyaz cüceler ve aktif koronalara sahip yıldızlar gibi münferit kaynaklardan geldiği düşünülmektedir.
Bununla birlikte, Max Planck Astrofizik Enstitüsü'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan son çalışmalar, GRXE'nin gerçekten de ilave bir dağınık bileşenden oluşabileceğini öne sürmektedir. Bu dağınık bileşen, çok sıcak bir plazmanın termal emisyonundan ziyade, gökadadaki parlak X ışını ikilisi kaynakları tarafından üretilen X-ışını radyasyonunun yıldızlararası gaz tarafından yeniden işlenmesinden kaynaklanabilir. X-ışını ikilileri, Samanyolu gibi gökadalardaki en parlak X-ışını kaynaklarıdır. Bu ikili sistemler, "donör yıldız" olarak da adlandırılan bir yıldızdan gelen madde veya malzeme, nötron yıldızı veya kara delik gibi kompakt bir cismin kütleçekim alanına düştüğünde X-ışını radyasyonu yayar. Bu X-ışını radyasyonu, galaktik yıldızlararası gazdaki atomları ve molekülleri aydınlatır ve daha sonra, gelen fotonları farklı yönlerde ve farklı enerjilerde saçar. Sonuç olarak ortaya çıkan emisyon, gözlemciye gerçekten de dağınık görünür.
Galaktik Sırt, galaktik koordinat sisteminde 5° enlem (b) ve ±40° boylam (l) genişliğindedir.
Dağınık X-ışını emisyonunu ölçebilen ilk cihaz HEAO A2 (Yüksek Enerjili Astrofizik Gözlemevi, High Energy Astrophysical Observatory) idi. Bu cihaz, Samanyolu'nun ve evrenin geniş ölçekli yapısını incelemek ve X-ışını bölgesinde yüksek kaliteli uzaysal ve spektral veriler sağlamak amacıyla yapılmıştı. Yine de HEAO A2, ikili yıldız sistemleri, sıcak beyaz cüceler, kataklizmik değişen yıldızlar ve süpernova kalıntıları gibi münferit X-ışını kaynakları hakkında değerli bilgiler üretti. HEAO A2 ayrıca radyo gökadalar, seyfert gökadaları ve kuasarlar gibi dış galaktik cisimlerin incelenmesine olanak sağladı. HEAO A2 cihazının baş araştırmacısı Elihu Boldt, projede G. Gamire ile birlikte çalıştı. HEAO A2, 1977 yılında uzaya fırlatıldı ve görevi yaklaşık 17 ay boyunca gökyüzünü tarayarak X-ışınlarını tespit etmekti. 2-60 keV bandında ilk düşük-arka plan tüm-gökyüzü haritalarını üretti ve 2-60 keV enerji aralığının üzerinde zamanının en iyi spektrumlarını elde etti.

Galaktik taç (veya Galaktik korona) ve gazlı taç terimleri, 21. yüzyılın ilk on yılında Samanyolu'nun galaktik hale bölgesindeki sıcak, iyonize ve gazlı bir bileşeni tanımlamak için kullanılmıştır. Herhangi bir sarmal gökadanın hale bölgesindeki çok sıcak ve seyrek gazdan oluşan benzer bir yapı da bu terimlerle tanımlanabilir.
Hipoteze göre tek bir süpernova ve ardından oluşan kalıntısının her ikisi de, ayrı bir "galaktik fıskiye"yi besleyen sıcak iyonize gaz üretir. Dışarı atılan malzeme, galaktik diskin daha yoğun, daha soğuk gaz ve tozu içinde; yüksek basınçlı, düşük yoğunluklu, sıcak gazdan oluşan dev bir kabarcık oluşturur. Bu kabarcıklardan en azından bir kısmı, dikey olarak yeterince yüksek veya düşük noktalara kadar uzanarak daha yoğun olan diski deler ve bir "baca" oluşturur. Bu bacalar, çevresindeki topraktan çok daha sıcak ve çok daha az yoğun olan su ve buharı püskürten bir yeryüzü gayzerine benzer şekilde, sıcak gazı hale içine boşaltır.
Galaktik koronalar, gökada oluşumu hakkında daha fazla bilgi edinme umuduyla kapsamlı bir şekilde araştırılmış ve halen araştırılmaya devam etmektedir.  Bununla birlikte, gökadaların şekil ve boyut olarak nasıl farklılaştığı düşünülürse hiçbir özel teori, tüm galaktik koronaların nasıl oluştuğunu ve korunduğunu yeterince açıklayamamıştır.

Gökada oluşumu ve evrimi
Gökada koordinat sistemi
Galaktik şişkinlik
Disk gökadası
Sarmal kol
Gökada halesi

Bonnell, Jerry (1995). "The galactic corona". 13 Ekim 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Haziran 2023. 
Richter, Philipp (2003). "Absorption line studies in the halo". How does the Galaxy Work?. Astrophysics and Space Science Library. 315. ss. 129-135. arXiv:astro-ph/0309693 . doi:10.1007/1-4020-2620-X_22. ISBN 1-4020-2619-6. 
Fox, Andrew J.;  ve diğerleri. (2005). "Multi-phase high-velocity clouds toward HE 0226-4110 and PG 0953+414". Astrophys. J. 630 (1): 332-354. arXiv:astro-ph/0505299 . Bibcode:2005ApJ...630..332F. doi:10.1086/431915.

Astrobiyoloji ve gezegen astrofiziğinde galaktik yaşanabilir bölge, bir gökadada yaşamın gelişme olasılığının en yüksek olduğu bölgedir. Galaktik yaşanabilir bölge kavramı, metallik (hidrojen ve helyumdan daha ağır elementlerin varlığı) ile süpernovalar gibi katastrofik olayların sıklığı ve yoğunluğu başta olmak üzere çeşitli faktörleri analiz eder. Ardından bu verileri kullanarak bir gökadanın hangi bölgelerinde karasal gezegenlerin oluşması, başlangıçta basit yaşamın gelişmesi ve bu yaşamın evrimleşerek ilerlemesi için uygun bir ortam sağlanması olasılığının daha yüksek olduğunu hesaplar. Ağustos 2015'te yayımlanan bir araştırmaya göre çok büyük gökadalar, yaşanabilir gezegenlerin doğuşu ve gelişimi için daha küçük gökadalara kıyasla çok daha elverişli bir ortam sunabilir. Samanyolu özelinde ise galaktik yaşanabilir bölgenin genel olarak halka şeklinde olduğuna inanılmaktadır. Dış yarıçapı yaklaşık 10 kiloparsek (33.000 ly) olan ve iç yarıçapı Galaktik Merkez'e oldukça yaklaşan bu halkanın her iki yönde de kesin sınırları bulunmamaktadır.
Galaktik yaşanabilir bölge teorisi, bir gökadanın herhangi bir bölgesini yaşamın ortaya çıkması için elverişli kılan faktörlerin doğru bir şekilde nicelendirilememesi nedeniyle eleştirilmektedir. Buna ilave olarak bilgisayar simülasyonları, yıldızların galaktik merkez etrafındaki yörüngelerini önemli ölçüde değiştirebileceğini öne sürmektedir. Bu durum da bazı galaktik bölgelerin diğerlerine kıyasla mutlak surette yaşam için daha uygun koşullar sunduğu yönündeki görüşün en azından bir kısmına meydan okumaktadır.

Yıldız çevresi yaşanabilir bölge kavramı; yörüngesindeki bir gezegenin yüzeyinde sıvı su bulundurabileceği yıldız etrafındaki alan olarak ilk kez 1953 yılında Hubertus Strughold ve Harlow Shapley, 1959'da ise Su-Shu Huang tarafından ortaya atıldı. 1970'lerden itibaren gezegen bilimciler ve astrobiyologlar, yakınlardaki bir süpernovanın yaşamın gelişimi üzerindeki olası etkisi de dahil olmak üzere, yaşamın ortaya çıkması ve varlığını sürdürebilmesi için gereken diğer çeşitli faktörleri de dikkate almaya başladılar. 1981 yılında bilgisayar bilimci Jim Clarke, Samanyolu'nda dünya dışı uygarlıkların görünürdeki yokluğunun aktif bir gökada çekirdeğinden kaynaklanan Seyfert tipi patlamalarla açıklanabileceğini ve yalnızca Dünya'nın gökadadaki konumu sayesinde bu radyasyondan korunduğunu öne sürdü. Aynı yıl Wallace Hampton Tucker galaktik yaşanabilirliği daha genel bir bağlamda inceledi, ancak sonradan yapılan çalışmalar öne sürdüğü fikirlerin yerini aldı.
Modern galaktik yaşanabilir bölge teorisi, 1986 yılında bu bölgeyi zeki yaşamın gelişebileceği alan olarak tanımlayan Rus Uzay Araştırmaları Enstitüsünden L. S. Marochnik ve L. M. Mukhin tarafından ortaya atıldı. Donald Brownlee ve paleontolog Peter Ward, 2000 yılında yayımlanan Rare Earth: Why Complex Life is Uncommon in the Universe (Nadir Dünya: Evrende Karmaşık Yaşam Neden Yaygın Değil?) adlı kitaplarında galaktik yaşanabilir bölge kavramını ve karmaşık yaşamın ortaya çıkması için gereken diğer faktörleri daha da detaylandırdılar. Yazarlar bu kitapta, evrende zeki yaşamın yaygın bir durum olmadığını öne sürmek için diğer faktörlerin yanı sıra galaktik yaşanabilir bölge argümanını da kullandılar.
Galaktik yaşanabilir bölge fikri, 2001 yılında Ward ve Brownlee'nin Washington Üniversitesinden Guillermo Gonzalez ile ortaklaşa hazırladığı bir makaleyle daha da geliştirildi. Gonzalez, Brownlee ve Ward bu makalede, galaktik haleye yakın bölgelerin yaşanabilir karasal gezegenler oluşturmak için gereken daha ağır elementlerden yoksun olacağını ve bu durumun galaktik yaşanabilir bölgenin boyutuna bir dış sınır çizeceğini belirttiler. Diğer yandan gökada merkezine çok yakın olmak, normal şartlarda yaşanabilir olan bir gezegeni sayısız süpernovaya ve çeşitli enerjik kozmik olaylara maruz bırakacaktır. Buna ilave olarak, gezegenin bağlı olduğu yıldızın Oort bulutunda yaşanacak kütleçekimsel tedirginlikler nedeniyle, aşırı yoğunlukta kuyruklu yıldız çarpmalarıyla da karşı karşıya kalacaktır. Bu bulgular ışığında yazarlar, galaktik yaşanabilir bölge için gökada şişkinliğinin hemen dışında yer alan bir iç sınır belirlediler.

Bir gökadadaki herhangi bir konumun galaktik yaşanabilir bölgeye dahil edilebilmesi için çeşitli faktörlerin hesaba katılması gerekir. Bu faktörler arasında yıldızların ve sarmal kolların dağılımı, etkin bir gökada çekirdeğinin varlığı ya da yokluğu, yaşamı tehdit edebilecek yakın süpernovaların sıklığı, o konumun metalliği ve diğer etkenler yer alır. Bu faktörler uygun düzeyde olmadığında, gökadanın o bölgesi yaşamın filizlenmesi veya varlığını sürdürmesi açısından verimli olamaz.

Bir yıldızın çevresinde yaşamın var olabilmesi için gereken en temel koşullardan biri, o yıldızın yaşamı sürdürmeye yetecek kütleye sahip bir karasal gezegen oluşturabilmesidir. Yaşanabilir gezegenlerin oluşumu için demir, magnezyum, titanyum, karbon, oksijen, silisyum ve benzeri çeşitli elementlere ihtiyaç vardır; bu elementlerin yoğunlukları ve oranları ise gökada genelinde değişkenlik gösterir.
Bir gökada bölgesinin karasal gezegen oluşturma eğilimini belirleyen en temel kıyaslama ölçütü, Fe/H element oranıdır. Galaktik Merkez'e en yakın bölge olan gökada şişkinliği, Güneş'in oranına kıyasla -0,2 ondalık üs biriminde (dex) zirve yapan bir [Fe/H] dağılımına sahiptir (burada -1 değeri, Güneş'tekine kıyasla 1⁄10'luk bir metalliğe karşılık gelir). Yerel Kol'un yerel sektörlerinin bulunduğu ince disk ise Güneş'in galaktik merkez etrafındaki yörünge mesafesinde ortalama -0,02 dex metalliğe sahiptir ve bu oran, her bir kiloparseklik yörünge mesafesinde 0,07 dex azalır. Genişletilmiş kalın diskin ortalama [Fe/H] değeri -0,6 dex iken galaktik merkeze en uzak bölge olan hale, yaklaşık -1,5 dex ile en düşük [Fe/H] dağılım zirvesine sahiptir. Buna ilave olarak [C/O], [Mg/Fe], [Si/Fe] ve [S/Fe] gibi oranlar da bir gökada bölgesinin yaşanabilir karasal gezegenler oluşturma kapasitesiyle ilişkili olabilir. Bu oranlardan [Mg/Fe] ve [Si/Fe] zamanla yavaşça azalmaktadır; bu da gelecekte oluşacak karasal gezegenlerin daha büyük demir çekirdeklere sahip olma olasılığının daha yüksek olduğu anlamına gelir.
Karasal bir gezegenin kütlesini oluşturan çeşitli kararlı elementlerin belirli miktarlarına ilave olarak, gezegenin iç kısmını ısıtmak ve levha tektoniği, volkanizma ve jeomanyetik dinamo gibi yaşamı destekleyen süreçlere enerji sağlamak için 40K, 235U, 238U ve 232Th gibi radyonüklitlerin bolluğu da gereklidir. [U/H] ve [Th/H] oranları [Fe/H] oranına bağlıdır, fakat 40K bolluğu için mevcut verilerle genel bir bağıntı oluşturulamamıştır.
Bir gezegen, içini ısıtmaya yetecek kadar radyoizotopa sahip yaşanabilir bir gezegen olsa dahi yaşamın ortaya çıkması için çeşitli prebiyotik moleküllere ihtiyaç vardır. Bu nedenle, söz konusu moleküllerin gökadadaki dağılımı, galaktik yaşanabilir bölgenin belirlenmesinde önem taşır. Samantha Blair ve meslektaşları tarafından 2008 yılında yapılan bir çalışmada, Samanyolu'na dağılmış çeşitli dev moleküler bulutlardan gelen formaldehit ve karbonmonoksit emisyonları analiz edilerek galaktik yaşanabilir bölgenin dış sınırı belirlenmeye çalışılmıştır, fakat elde edilen veriler ne kesin ne de eksiksizdir.
Yüksek metallik, karasal ötegezegenlerin oluşumu için yararlı olsa da aşırı miktarı yaşam için zararlı olabilir. Aşırı metallik, belirli bir sistemde çok sayıda gaz devinin oluşmasına yol açabilir. Bu gaz devleri daha sonra sistemin donma sınırının ötesinden göç ederek sıcak Jüpiterler haline gelebilir ve normal şartlarda o sistemin yıldız çevresindeki yaşanabilir bölgesinde yer alacak gezegenlerin yörüngelerini kararsızlaştırabilir. Düşük metalliğe sahip sistemlerin karasal kütleli gezegenler oluşturma olasılığı çok düşükken, aşırı metalliğe sahip sistemlerde ise çok sayıda gaz devi gelişerek yörünge dinamiğini bozmakta ve gezegenlerin yaşanabilirliğini olumsuz etkilemektedir. Bu durum, Goldilocks ilkesinin metallik için de geçerli olduğunu gösterir.

Bir yıldızın çevresinde yaşamın gelişebilmesi için yalnızca kimyasal açıdan elverişli bir gökada bölgesinde bulunması yeterli değildir. Aynı zamanda, normal şartlarda yaşanabilir olan gezegenlerdeki yaşam potansiyeline zarar verebilecek aşırı sayıdaki katastrofik kozmik olaylardan uzak olmalıdır. Örneğin yakınlarda meydana gelen süpernovalar, bir gezegendeki yaşama ciddi şekilde zarar verme potansiyeline sahiptir ve bu tür yıkıcı patlamaların aşırı sıklıkta gerçekleşmesi, gökadanın koca bir bölgesini milyarlarca yıl boyunca tamamen yaşamdan arındırabilir. Örneğin gökada şişkinliği, ilk etapta son derece hızlı bir yıldız oluşumu dalgası geçirmiş ve bunun sonucunda tetiklenen bir süpernova silsilesi bu bölgeyi beş milyar yıl boyunca yaşamın gelişmesine neredeyse tamamen elverişsiz kılmıştır.
Bir gökadadaki yaşam dağılımını etkileyen faktörler olarak süpernovaların yanı sıra gama ışını patlamaları, aşırı miktarda radyasyon, kütleçekimsel tedirginlikler ve diğer çeşitli olaylar da öne sürülmüştür. Bunlar arasında; kuyruklu yıldız çarpmalarına yol açma potansiyeline sahip "galaktik gelgitler" veya organizmaların içinden geçerek genetik mutasyonlara neden olan soğuk karanlık madde kütleleri gibi tartışmalı teoriler de yer almaktadır. Ancak bu olayların birçoğunun etkisini sayısal olarak ölçmek oldukça zordur.

Gökadaların çeşitli morfolojik (biçimsel) özellikleri, yaşanabilirlik potansiyellerini etkileyebilir. Örneğin sarmal kollar yıldız oluşumunun gerçekleştiği yerlerdir, fakat içerdikleri çok sayıdaki dev moleküler bulut ve yüksek yıldız yoğunluğu, bir yıldızın Oort bulutunu tedirgin ederek daha iç kısımlardaki gezegenlere doğru adeta bir kuyruklu yıldız ve asteroit yağmuru başlatabilir. Buna ilave olarak yüksek yıldız yoğunluğu ve devasa yıldız oluşum hızı, sarmal kolların içinde çok uzun süre dolanan yıldızları süpernova patlamalarına maruz bırakabilir ve bu durum, yaşamın varlığını sürdürmesi ile gelişme olasılığını azaltır. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında Güneş, 

Girdap Gökadası (ayrıca Messier 51a, M51a veya NGC 5194 olarak da bilinir), Av Köpekleri takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 23 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan etkileşim hâlindeki büyük tasarım çubuksuz sarmal gökadadır.
Gökyüzünün en ünlü sarmal gökadalarından biridir. Bu gökada ve ona eşlik eden NGC 5195, amatör gözlemciler tarafından iyi bir dürbünle kolayca gözlemlenebilir. Girdap Gökadası, özellikle sarmal kollar ve etkileşen gökada yapılarının daha iyi anlaşılabilmesi için çalışan profesyonel gök bilimciler için oldukça popülerdir.

Girdap gökadası, Charles Messier tarafından 13 Ekim 1773 tarihinde keşfedildi. Etkileşim hâlindeki gökada NGC 5195, 1781 yılında Pierre Méchain tarafından keşfedildi. 1845 yılında Girdap Gökadası'nı ilk defa sarmal gökada olarak tanımlayan İrlanda'da Birr şatosunda inşa ettiği 72 inç'lik teleskobuyla Lord Rosse olmuştur. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve NGC 5195 ile birlikte Arp 85 olarak "eşlikçileri büyük ve yüksek yüzey parlaklığına sahip sarmal gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dâhil edilmiştir. Gökada çifti için M51 tanımlaması yapılabilir ancak bireysel olarak tanımlanmak istenirse NGC 5194 için M51A, NGC 5195 için M51B kullanılır.
2005 yılında görünür parlaklığı 14 olan (SN 2005cs) süpernovası gözlemlenmiştir.

On yıl öncesine kadar NGC 5195'in gerçekten eşlik eden bir gökada mı yoksa uzaktan geçen bir gökada mı olduğu kesinlik kazanmamıştı. Radyo gök bilimi ile elde edilen M51 Radyo fotoğrafları, kesin bir etkileşim gerçeğini göstermiştir.

Girdap gökadası, M51 Grubu'nun en parlak gökadasıdır. Bu ufak grup, M63 (Ayçiçeği gökadası), NGC 5023 ve NGC 5229'u da içerir. M51 Grubu'nun M101 Grubu ve NGC 5866 Grubu ile birlikte büyük bir küme oluşturduğu da düşünülmektedir.

NGC 5195 — NGC 5194'e eşlik eden gökada
NGC 5457 — diğer büyük sarmal gökada

SEDS: Spiral Galaxy M5120 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA's APOD: The Whirlpool Galaxy in Dust and Stars  (4/10/01) 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com - The Whirlpool Galaxy 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Whirlpool Galaxy at ESA/Hubble 24 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Whirlpool Galaxy (Messier 51(a)/NGC 5194) 23 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M51 The Whirlpool Galaxy

WikiSky'da Girdap gökadası: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Ünlenen adıyla "Halka Bulutsusu" Çalgı takımyıldızının kuzeyinde bulunan ve kataloglarda Messier 57, M57 veya NGC 6720 olarak yer alan gezegenimsi bulutsudur.
Gökyüzündeki en parlak gezegenimsi bulutsulardan biri olarak, Halka Bulutsusu küçük bir teleskopla görülebilir. Halka Bulutsusu, yaklaşık 2300 ışıkyılı uzaklıkta yer alır ve bizim güneş sistemimizin kabaca 500 katı büyüklüğünde bir çapa sahiptir. Hubble Uzay Teleskobu'nun başlıktaki görüntüsünde, toz lifleri ve kürecikler merkez yıldızdan uzakta görülebilmektedirler. Bunlar, Halka Bulutsusu'nun küresel değil de, silindirik yapıda olduğunu göstermeye yardımcı olmaktadır.

M57, Çalgı takımyıldızında yer alır, parlak bir yıldız olan Vega'nın güneyinde bulunur. Vega, yaz üçgeninin üç yıldızının kuzeydoğusundadır. M57 β Lyrae, γ Lyrae. arasında açısal mesafe yaklaşık %40'tır
M57 en iyi 20 cm (8-inç) bir teleskopla gözlenebilir ama, 7.5 cm (3-inç) lik bir teleskopla da halka gözlemlenebilir. Daha büyük teleskoplarla halkanın doğu ve batı sınırlarındaki bazı karanlık bölgeler ve halka içindeki soluk bulutsu bölüm gözlenebilir.
Bu bulutsu Antoine Darquier de Pellepoix tarafından Temmuz 1779 yılında keşfedilmiş ve raporunda "Jüpiter gibi büyük ve zayıflayan bir gezegene benzer..." şeklinde belirtilmiştir. Temmuz ayının sonlarında Charles Messier kuyruklu yıldız ararken aynı bulutsuyu buldu ve kataloğuna 57. nesne olarak ekledi.
1800 yılında Friedrich von Hahn bulutsunun kalbindeki merkezi soluk yıldızı keşfetti. 1864 yılında William Huggins, pek çok bulutsu ve spektrumları inceledi ve M57 de dahil bazı nesnelerin parlak ışıklarındaki emisyon çizgilerini spektrumda göstermiştir.

Gezegenimsi bulutsular
Messier nesneleri
Gökbilim Kataloğu

 Wikimedia Commons'ta Halka bulutsusu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

SEDS: Messier nesnesi 57
Infrared Ring Nebula9 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., APOD 11 Mart 2005
NightSkyInfo.com - Halka bulutsusu19 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M57 Halka bulutsusu
M57 ESA/Hubble13 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
yarı-profesyonel amatör teleskopla M57 resimleri

Halkalı Gökada, halka benzeri görünüme sahip bir gökadadır. 1950 yılında Arthur Hoag tarafından keşfedilen Hoag cismi, halkalı gökadalara iyi bir örnektir. Halka; büyük, nispeten genç, çok parlak mavi yıldızlardan oluşmaktadır. Merkezi bölgede nispeten küçük aydınlık madde bulunur. Bazı gök bilimciler halkalı gökadanın; küçük bir gökadanın, büyük bir gökada içine geçmesiyle oluştuğuna inanır. Çünkü pek çok gökadanın büyük bölümü uzay boşluğudur ve yıldızlar arasında gerçek bir çarpışma çok nadir yaşanır. Bir başka düşünceye göre bu halkalar, bazı gökadalar etrafındaki harici yığılmanın etkisiyle oluşmuştur. Halkalı gökada ve kutup-halkalı gökada arasında da bir bağlantı olabilir.

Gök cismi

Hoag nesnesi26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Günün gökbilim fotoğrafı.

Burada halkalı gökada olarak bilinen gök cisimleri listelenmiştir. Galaktik diski halka veya torus benzeri bir görünümde olan disk gökadası ya da sarmal gökadalara halkalı gökada denir. Art Hoag tarafından 1950 yılında keşfedilen Hoag cismi, bu tür gökadaların prototip örneği olarak kabul edilir.

Halkalı gökadaların, birden fazla muhtemel senaryo sonucunda oluştuğu düşünülmektedir:

Çubuk kararsızlığı: Çubuklu sarmal bir gökadanın merkezindeki çubuğun kütleçekim etkisi, sarmal kolları oluşturan yoğunluk dalgaları aracılığıyla orada bulunan yıldızları, gazı ve tozu dışarıya doğru iterek bir halka şeklinde toplanmalarına neden olabilir.
Gökada çarpışmaları: Genellikle küçük bir gökadanın daha büyük bir gökadanın diskinden geçmesiyle oluşan kütleçekimsel bir şok dalgası, diskteki materyali dışarı doğru yayarak halka benzeri geçici bir yapı oluşturabilir.
Gökadalar arası ortamdan yığılma: Gökadanın, kendisini çevreleyen uzaydan soğuk gaz ve toz çekmesiyle oluşan bir süreçtir. Yığılan bu yeni materyal, bir sarmal yapı yerine sıkışarak halka biçiminde bir yıldız oluşum kuşağı meydana getirebilir.

Galaksiler listesi
Kutup-halkalı gökada

Halter Bulutsusu (diğer adlarıyla Messier 27, M 27 veya NGC 6853) Tilkicik takımyıldızında yaklaşık olarak 1360 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gezegenimsi bulutsudur.
Bu nesneyi gezegenimsi bulutsu olarak keşfeden 1764 yılında Charles Messier olmuştur. Görünür parlaklığı 7.5 ve açısı 8 arkdakikadır. İyi bir dürbün veya amatör bir teleskopla kolayca gözlemlenebilmesi sayesinde amatör gök bilimcilerin favorilerindendir.
Bulutsu, yıldızın dış katmanları uzaya fırlatılıp, ölen yıldızın görünmeyen fakat yoğun olan mor ötesi ışığıyla harekete geçen atomlarının ışık vermeye başlamasıyla oluşmuştur. Bu etkileyici renkli birleşik görüntü, bulutsudaki pek belirgin olmayan püskürtüleri ortaya çıkarıyor. Başlıktaki fotoğraf, oksijen (yeşil ile gösterilmiş) ve hidrojen atomlarının salmasına hassas olan dar bant süzgeçler kullanılarak çekilmiştir. Hidrojen salması kırmızı (hidrojen alfa) ve soluk mavimsi (hidrojen beta) renklerde görülmektedir.

M27 SEDS Messier sayfası22 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M27 Halter Bulutsusu
Stargazer Gözlemevi M27 fotoğrafı
M27

Hanny'nin Nesnesi (Hollandaca: Hanny's Voorwerp), "kuasar iyonizasyon yankısı" olarak bilinen nadir bir astronomik cisimdir. 2007 yılında, Zooniverse vatandaş bilimi web siteleri grubunun bir parçası olan ve bilim insanı olmayan kişilerin de bilimsel keşiflere katılımını sağlayan "Galaxy Zoo" projesi kapsamında gönüllü olarak çalışırken, Hollandalı öğretmen Hanny van Arkel tarafından keşfedildi. Fotoğrafik olarak, Küçük Aslan takımyıldızında bulunan sarmal gökada IC 2497'nin yakınında parlak bir leke olarak görünür.

Hanny'nin Nesnesi (HsV), küçük bir gökada büyüklüğündedir ve merkezinde 16.000 ışık yılından daha geniş bir boşluk bulunur. Hubble Uzay Teleskobu ile elde edilen bir görüntüde, birkaç parlak oksijen emisyon çizgisinin varlığını gösteren standart bir sahte renk tekniğiyle yeşil renkli olarak görünmektedir. HsV'nin, yaklaşık 650 milyon ışık yılı uzaklıktaki komşusu IC 2497 gökadasıyla aynı uzaklıkta olduğu gösterilmiştir.
HsV'nin IC 2497'ye bakan bölgesinde yıldız doğumları gerçekleşmektedir. Radyo gözlemleri, bunun IC 2497'nin çekirdek bölgesinden gelen gaz akışının HsV'nin küçük bir bölgesiyle etkileşime girerek çökmesi sonucu yıldız oluşumunu tetiklediğini göstermektedir. Bu yıldızların en gençleri birkaç milyon yıl yaşındadır.
HsV ve hikâyesi hakkında 40 sayfalık bir çizgi roman ve ilgili promosyon teklifleri, 3 Eylül 2010 tarihinde Atlanta'da gerçekleştirilen 24. Dragon Con'da Hubble Uzay Teleskobu'ndan gelen HsV'nin ilk görüntüleriyle birlikte sunuldu. Lansman UStream üzerinden canlı olarak yayınlandı.

Hanny'nin Nesnesi (HsV) ile ilgili bir hipotez, nesnenin yaklaşık 100.000 yıl önce IC 2497 gökadasının merkezinde meydana gelen parlak bir kuasar olayından etkilenen küçük bir gökadanın kalıntılarından oluştuğunu öne sürer. Bu kuasar olayının, HsV'yi karakterize eden parlak emisyonu harekete geçirdiği düşünülmektedir. Kuasar son 200.000 yılda sönmüş olabilir ve dolayısıyla şu anki görüntülerde görünmemektedir. Bu durum, "AGN geri beslemesi" olarak bilinen bir süreçten kaynaklanıyor olabilir.
Kayıp ışık kaynağı için bir diğer açıklama ise, varsayılan kuasarın aydınlatmasının geçici bir fenomen olduğudur. Bu durumda, HsV ile yakındaki gökada içerisindeki kuasar arasındaki on binlerce ışık yılı mesafe nedeniyle, HsV üzerindeki etkileri hala gözlemlenebilir olacaktır. Yani, HsV şu anda gökadada görülenlerden daha eski olayların bir "ışık yankısı" veya "hayalet görüntüsünü" sergilemektedir.
17 Haziran 2010'da, European VLBI Network (EVN) ve İngiltere'nin MERLIN (Multi-Element Radio Linked Interferometer Network) araştırmacıları alternatif bir açıklama sundular. Bu hipotez, ışığın iki kaynaktan geldiğini öne sürer: (1) IC 2497 gökadasının merkezindeki bir süper kütleli kara delik ve (2) kara delikten çıkan bir enerjik jetin IC 2497'yi çevreleyen gaz ile etkileşimi sonucu üretilen ışık.

Şubat 2012'de W. C. Keel ve diğer araştırmacılar, Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde bir makale yayınladılar. Galaxy Zoo (GZ) projesindeki katılımcılar benzer iyonize bulutlara duyulan ilginin de bir sonucu olarak, Aktif Galaktik Çekirdeklerin (AGN) hem geçmişinin hem de gizlenmesinin incelenmesi amacıyla Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması (SDSS) verilerini kullanarak bu tür bulutlar için geniş bir araştırma gerçekleştirdiler. Bu araştırma, çekirdeklerinden 10 kiloparsek'in ötesinde tespit edilen AGN-fotoiyonize bulutlara sahip 19 gökadadan oluşan bir liste ortaya çıkardı. Bu bulutlara, Hollandaca 'küçük nesneler' anlamına gelen 'Voorwerpjes' adı verildi.
Ağustos 2013'te F. Schweizer ve diğer araştırmacılar, Astrophysical Journal dergisinde bir makale yayınladılar. Bu makale, iyi çalışılmış NGC 7252 gökadası civarında bir Voorwerpje keşfini bildirmekteydi.
Mayıs 2015'te W. C. Keel ve diğer araştırmacılar, Astrophysical Journal'de bir çalışma yayınladılar. Bu çalışma, orijinal 19 Voorwerpje'nin 8'ini daha ayrıntılı olarak inceliyor ve "ana gökada özellikleri ve gazın kökenine" odaklanıyor. Kullanılan teleskoplar arasında Rusya Bilimler Akademisi Özel Astrofizik Gözlemevi'ndeki (SAO RAS) 6 metrelik BTA-6 da vardı.
Şubat 2018'de Treister ve arkadaşları, VLT/MUSE, VLT/Sinfoni ve ALMA ile Mrk 463 gökadasını incelediler. Bu çalışma, gökadanın etrafında genişletilmiş emisyonlar olduğunu ve Mrk 463E çekirdeğindeki süper kütleli kara delik yığılma oranının son 40.000 yılda diğer Voorwerpje gökadalarındakine benzer şekilde 3-20 kat değiştiğini buldu. Galaxy Zoo gönüllüleri bu gökadayı bir Voorwerpje adayı olarak tanımladılar, ancak [O III] emisyonu daha önceki çalışmalarla zaten tanımlanmıştı.
Mart 2018'de Lansbury ve arkadaşları, Çay Fincanı Gökadası'nı (Teacup AGN veya SDSS J1430+1339) Swift ve Chandra ile X-ışınlarında incelediler. Teacup AGN çevresindeki genişletilmiş bulutlar, optik görüntülerde görülen bir "doğu kabarcığı" ve yalnızca Very Large Array tarafından radyo görüntülerinde görülen bir "batı kabarcığı"ndan oluşmaktadır. Chandra gözlemleri, "doğu kabarcığıyla" tutarlı bir şekilde X-ışını emisyonunda bir döngü olduğunu ortaya çıkardı. Chandra verileri aynı zamanda kabarcığın içinde daha sıcak gaz olduğuna dair kanıtlar gösteriyor, bu da kara delikten bir madde rüzgarının üflendiği anlamına gelebilir. Kuasardan gelen radyasyonla hareketlendirilen böyle bir rüzgar, Çay Fincanı'nda bulunan kabarcıkları yaratmış olabilir. X-ışınlarındaki gözlemler, güçlü bir şekilde gizlenmiş bir aktif gökada çekirdeğini ortaya çıkardı. Bu yeni sonuç, AGN'nin sönükleşmesi gerekmeyebileceğini düşündürmektedir. Kuasar, son 100.000 yılda sadece 25 faktör kadar veya daha az sönükleşmiştir.
Mart 2019'da Keel ve arkadaşları, gökada çiftlerindeki gazın AGN fotoiyonizasyonunu incelediler. Çalışma, Şamahı Astrofizik Gözlemevi'nin 2,5 metrelik teleskobundan elde edilen veriler kullanılarak UGC 6081'i bir Voorwerpje adayı olarak buldu. Emisyon her iki AGN'den de 18 kpc öteye uzanmaktadır.

Bezelye gökadaları
Çay Fincanı Gökadası

Nielsen, Michael (2012). Reinventing Discovery: The New Era of Networked Science (İngilizce). Princeton University Press. ISBN 978-0-691-14890-8. 
Lintott, Chris; May, Brian; Moore, Patrick (2012). The Cosmic Tourist (İngilizce). Carlton Publishing Group. ISBN 978-1-84732-619-5. 
North, Chris; Moore, Patrick (2012). The Sky at Night (İngilizce). BBC Books. ISBN 978-1-84990-346-2. 
Maran, Stephen P. (2013). Astronomy for dummies. 3. (İngilizce). John Wiley & Sons. ISBN 978-1-118-37697-3. 
Agarwal, Nitin; Lim, Merlyna; Wigand, Rolf T. (2013). Online Collective Action: Dynamics of the Crowd in Social Media. Lecture Notes in Social Networks (İngilizce). Springer. ISBN 978-3-7091-1339-4. 
Kuchner, Marc J. (2012). Marketing for Scientists (İngilizce). Island Press. ISBN 978-1-59726-994-0. 
Seeds, Michael A. Seeds; Backman, Dana E. (2011). Foundations of Astronomy. 11. Uluslararası (İngilizce). Brooks/Cole Cengage Learning. ISBN 978-0-538-73353-3. 

Hanny van Arkel'in kişisel web sitesinde keşfin tarihçesi (İngilizce)
The Hubble Space Telescope Delivers Images of Ethereal Green 'Phantoms' Motherboard'da "Voorwerps" tartışması, 5 Nisan 2015 (İngilizce)

Harlow Shapley (1885-1972), Amerikalı astronom. Missiouri Üniversitesi'nde matematik ve fizik öğrenimi görüp bir süre Princeton Üniversitesi'nin astronomi bölümünde H. N. Russell'la birlikte çalıştı. Doktorasını tamamladığı 1914'te Maunt Wilson Gözlemevi'nde  çalışmaya başladı. 1921-1952 arası, Harvard Gözlemevi'nde yöneticilik yapan Shapley, astronomi alanında,Gökada'nın boyutlarının hesaplanmasına ve Güneş'in Gökada içindeki konumunun saptanmasına ilişkin çalışmalarıyla tanındı. 1917'de novalar ve süpernovalar arasındaki ayrıma işaret eden ilk bilim insanı oldu. UNESCO'nun kurulmasına öncülük etmesi ve uluslararası bilimsel iş birliği alanındaki etkinlikleriyle siyasal bir kişilik olarak da ünlendi.
Shapley, Samanyolu Galaksisi’nin boyutunu ve Güneş’in bu galaksideki konumunu tahmin etmek için Sefe değişeni yıldızlarını kullandı. 1953 yılında ise bugün yaşanabilir bölge olarak bilinen kavrama karşılık gelen “sıvı su kuşağı” teorisini ortaya attı.

Harvard University Press (HUP), 13 Ocak 1913 tarihinde Harvard Üniversitesi' nin bir parçası olarak kurulmuş ve akademik yayıncılık üzerine odaklanmış bir yayınevi. Amerikan Üniversiteleri Yayınları Birliği üyesidir. 2017 yılında William P. Sisler'in emekli olmasından sonra, üniversite George Andreou'yu müdür olarak atandı.
Yayınevi, Cambridge, Massachusetts'teki Harvard Meydanı yakınlarındaki ofislerinin ve Londra, İngiltere'deki ofislerinin varlığını sürdürmektedir. Bu yayınevinin distribütörü olan TriLiteral LLC MIT Press ve Yale University Press ile işbirliği ile kuruldu. TriLiteral, 2018'de LSC Communications'a satıldı.
HUP' ta yayın yapmış önemli yazarlar arasında Eudora Welty, Walter Benjamin, E. O. Wilson, John Rawls, Emily Dickinson, Stephen Jay Gould, Helen Vendler, Carol Gilligan, Amartya Sen, David Blight, Martha Nussbaum ve Thomas Piketty bulunur.
HUP yayınlarını satmaya adanmış Harvard Meydanı'ndaki Vitrin Odası, 17 Haziran 2009'da kapandı.

Max Hall; Harvard University Press (Cambridge, Mass.) (1986). Harvard University Press (İngilizce). Harvard University Press. ISBN 978-0-674-38080-6. 8 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Kasım 2019. 

"Blog of Harvard University Press". 1 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Hera, Yunan mitolojisinde Zeus'un eşi ve ablası olan tanrıçadır. Roma'da Juno olarak bilinir. Babası Titanlardan Kronos, annesi Rhea'dır. Olympos tanrıları arasında kraliçe vasfına sahiptir ve Evlilik Kraliçesi olarak anılır.
Eski inanca göre doğum sırasında kadınların ve evliliklerin koruyucusudur. Mitolojide en güçlü, en cesur ve Aphrodite'den sonra en güzel tanrıça olarak nitelendirilir. İnek gözlü, beyaz kollu Hera da denilir. Hatta Hera, Aphrodite'den sonra en güzel ikinci tanrıça olduğunu bildiği halde kendisine âşık olan erkekleri hep reddetmiş, kendisini hep Zeus'a sunmuştur.
Simgeleri nar, zambak, inek, aslan, akrep ve en önemlisi tavus kuşudur. Sembollerinin yer aldığı tasvirlerinde haşmetli ve vakurdur. Sıklıkla bir tahtta oturur, başında polos ve elinde nar vardır.
Çok kıskanç ve kinci bir tanrıçadır, işlerini bir düzen içinde yürütür. Zeus'la ilişkisi olduğunu bildiği Maia'yı çileden çıkarmış, Lamia'yı canavara çevirmiş, Semele'yi tuzağa düşürmüş, Alkmene'nin doğum yapmasını geciktirmiş, Leto'yu takip edip süründürmüş, Callisto'yu ayıya çevirmiş, İo'ya at sineği musallat etmiştir. Troyalılar kendisini en güzel tanrıça seçmedikleri için kini büyüktür. Zeus Hera'yı aldattığı için Hera tarafından defalarca cezalandırılır. Zeus'tan daha iktidar sahibidir ve Zeus'un önemli kararlarında çok büyük etkisi vardır. Ayrıca Zeus'tan daha zengindir. Zeus baştanrı, Hera da baştanrıça olarak bilinir.

Hera çok yönlü bir tanrıçadır. Baharla ilişkilendirilir. Aynı zamanda kendisine guguk kuşu kılığına girerek gelen Zeus'u kutsal evliliğe ikna etmiştir. Bu yüzden çetin ceviz olarak da bahsedilir. Bazı kaynaklara göre de Hera, Zeus'la evlenmiş ve tüm koşullara karşın Zeus'la iyi geçinerek ve zorluklarla baş ederek dünyaya evliliğin kutsallığını göstermiştir. Bu nedenle Zeus ile Hera'nın evliliğine Hieros Gamos(Kutsal Evlilik) adı verilmiştir. Ayrıca önemli bir bilgiye göre Heusha adında bir çocukları vardır. Zeus Hera'yı aldatınca (Hera çok kıskanç olduğu için) Zeus'un aşıklarını ve onların çocuklarını cezalandırır ve onlara belalar yollar. Ayrıca Hephaistos, Ares, Hebe, Angelos ve Eileithyia Hera'nın çocuklarıdır.

Zeus'la evlenmeden önce tanrıça Tethys ve Okeanos'un yanında gençliğini geçirmiştir. Bu yüzden zaman zaman onları ziyarete gider. Hera kendi ağzından İlyada'da şu sözleri aktarır;
"Gidiyorum bol besi veren toprağın bir ucuna, Tanrıların atası Okeanos'la, ana Tethys'i görmeye. Onlar almışlardı beni Rhea'nın elinden, saraylarında iyice beslemişler, büyütmüşlerdi."

Zeus'un insan sevgilisi Miken kralının kızı Alkmene'nin oğlu olan Herkül, Hera tarafından hiç sevilmez. Doğumu bile tanrıçanın, doğum tanrıçası Eileithyia'yı engellemesiyle geciktirilir ve kral olamasın diye kuzeni Eurystheus'in 7 aylıkken, Herkül'den önce dünyaya gelmesini sağlar ve taht sırası Eurystheus'e geçer. Doğduğundan sonra ise, bebek Herkül'e onu boğması için yılanlar gönderir.
Zeus, habercisi Hermes'in yardımıyla Herkül'ü Alkmene'den bir gece kaçırarak fark ettirmeden uykuya dalmış olan Hera'nın göğsüne koyar. Bebek Herkül, Hera'nın memelerinden akan sütü içecek ve böylece ölümsüz olacaktır. Fakat Hera, gece uyanıp tanımadığı bir bebeği emzirdiğini fark edince onu fırlatıp atar ve boşalan memesinden çıkan süt de gece gökyüzüne fışkırıp akar. Böylece Samanyolu ''Süt Yolu” gök adası oluşur.
Herkül'ün delirmesini ve karısı ile çocuklarını öldürmesinde rol oynar.
Herkül, 9. görevinde kemerini almak için kraliçe Hippolyta ile anlaşmış, ancak Hera'nın kışkırtmasıyla Amazonlar, Herkül'e saldırmış, Herkül de kraliçeyi öldürmek zorunda kalmıştır.
Herkül'ün 10. görevi olan Geryoneus'un ait olan kırmızı sığırları Atina'ya geri getirirken olan yolculuğu esnasında Hera'nın gönderdiği dev bir at sineği, sığır sürüsünü dağıtır. Tanrıça ayrıca yol üzerindeki bir nehrin sularını da yükseltir.
Herkül'ün 12 görevinden biri de Hesperidlerin altın elmalarını getirmektir. Bu elma ağacı, tanrıça Hera'ya, tanrıça Gaia'nın düğün hediyesidir.
Herkül, Olimpos'a gelip Hera ile barıştıktan sonra Hera'nın kızı Hebe ile evlenir.

Çoban Paris ve en güzel tanrıçaya verilecek altın elma mitosunda, altın elmayı kendisine vermesi karşılığında Paris'e tüm Asya kıtasını önerir.
Zeus tanrı ve tanrıçalara savaşa katılma izni verince, Hera da Akalar yanında savaşa katılır. Troyalılara yardım eden tanrıça Artemis'i döver. Oğlu Hephaistos'un savaşması için onu yüreklendirir.
Ayrıca savaşta Akhaları tutan Tanrıça, Zeus'u baştan çıkarmayı bile göze alır: vücuduna Ambrosia sürer, saçlarını tarar, buklelerini örer, yüzlerce püskülün sarktığı bir kemer kuşanır, inci küpelerini takar ve muhteşem bir peçe örter. Ardından işi sağlama almak için, Afrodit'in güçlü bir büyü ile aşk arzusu uyandıran sütyenini inandırıcı bir bahane ile ödünç alır. Ayrıca uyku tanrısına Kharitlerden birini eş olarak vadederek, onun yardım etmesini de sağlar. Bundan Sonra Zeus'un yanına İda Dağı'na gider, kendisine anında âşık olan tanrıyı baştan çıkarır ve ardından uykuya dalmasını sağlar. İda Dağı'nda savaşı seyreden Zeus'un yanına gelerek onunla sevişip, oyalayarak diğer tanrılarla birlikte Akhalara yardım eder. Sık sık da savaşçıların düşüncelerine etki etmeye çalışır.
Troya düştükten sonra Aeneas, İtalya kıyılarına varana kadar onu engellemeye çalışır. Tek bir şartla Aeneas'ı ve soyunu rahat bırakmaya söz verir, o da Zeus'un bu sürgün Troyalıların dillerini değiştirmesi ve eski soyları ile bağlarını koparmasıdır.

Athena'nın doğumuna sinirlenen Hera, kendi kendine bir çocuk doğurmaya karar verir. Hephaistos'u doğuran tanrıça, çocuğun çirkinliğini görüp onu Olimpos'tan aşağı atar.
Büyüyen Hephaistos, intikam için Hera'ya altın bir taht yapar. Tahtta oturan Hera, aniden kelepçelerle tahtta kilitlenir.
Hephaistos, Zeus'tan Afrodit ile evlenme ve Olympos'ta yaşama sözü alana kadar, tanrıça kilitli kalır.

Zeus'un sevgilisi olan İo, Zeus tarafından Hera'dan korunması için inek şekline çevrilir.
Bunu anlayan Hera, İo'yu yakalar ve hapseder. Başına da çok gözlü dev Argos'u nöbetçi olarak diker.
Hermes tarafından sarhoş edilerek dev öldürülür. Hera'da devin gözlerini tavus kuşunun tüylerine yerleştirir.
İo'ya bir at sineği musallat ederek. İo'yu Mısır'a kadar kovalar. İstanbul Boğazı'ndan da geçen İo, "Bosphorus" (İnek Geçiti) ismini boğaza verir.

Zeus'un Kral Kadmos'un kızı Semele ile gizli bir aşk yaşadığını duyan Hera, intikam almaya karar verir. Yaşlı bir kadın kılığında Semele'ye gözükür ve Hera'ya nasıl göründüğü gibi kendisine de bütün haşmetiyle görünmesini istemesini söyler. Ve Zeus daha önce Semele'nin ne isteyeceğini bilmediği halde Styx Nehri üzerine söz verdiği için Tanrı olarak sözü tutmak zorunda kalır. Gerçek görünümüyle görününce Semele Zeus'u görür görmez ölümcül bir yıldırımın ateşiyle kül olup gider.
Hera'nın emri üzerine Titanlar Semele'nin oğlu Dionysos'u kaçırıp küçük parçalara böler ve bir kazanda pişirirler. Ancak çocuğun büyükannesi Rhea onu kurtarır ve parçalarını birleştirir. Dionysos (İki kere doğan) Hera'dan saklamak için çocuk önce kız gibi giydirilir, sonra teyzesi İno'ya yollanır. Ama bunu fark eden Hera ise İno'yu delirtir ve İno da oğlunu bir kaynar su kazanına atıp öldürürken kocasını da bir geyik zannedip vurur. Zeus ise Dionysos'u kıskanç Tanrıça'nın elinden zor kurtarır ve onu bir keçiye dönüştürerek Nysa dağındaki nymphalar arasına yollar.

Tanrı Poseidon ile Argos şehrinin baş tanrısı olmak için yarışır ve yarışı kazanır
Evliliklerini için Zeus ve Hera'dan daha mutlu diyen bir çift arasına rekabet sokarak, onları cezalandırır.
Zeus'un yasak aşkı Maia'dan olan tanrı Hermes, zekiliği ile bilinir. Bebek Hermes, bebek Ares'in yerine geçerek, tanrıça Hera'nın kendisini emzirmesini sağlar. Bunu anlayan Hera önce kızsa da, hemen Hermes'i de artık oğlu gibi görür ve Zeus'un diğer çocuklarına yaptıklarını yapmaz.
Leto, Zeus'tan olan çocukları Artemis ve Apollon'u doğuramasın diye doğuma izin verecek her toprağı lanetler. Sadece Poseidon'un üç uçlu tridentini denize vurarak yükselttiği ve dalgalar sıvı bir kubbe oluşturarak kapattığı Delos Adası buna uymaz. Doğduklarında ise Hera onlara ejder Python'u gönderir ve bin bir türlü zorluğa maruz bırakır. Ama Leto'nun oğlu Apollon büyüdüğünde tanrısal oku ile ejderhayı öldürür.
Zeus'un Callisto ile ilişkisini duyan Hera, Callisto'yu ayıya çevirir on beş yaşındaki oğlu Arkas da annesiyle karşılaşır ve yayını gerer; o anda Zeus her ikisini de göğe yerleştirir. Hera buna da öfkelenir ve deniz tanrılarıOkeanos ile Tethys'ten, yıldıza dönüşmüş olan ayının bir daha asla deniz sularında yıkanamamasını ister. Bu yüzden Büyük Ayı asla batmaz.
Zeus un ilişkilerine sinirlenen Hera, yanına Athena, Poseidon ve Apollon'nun desteğini de alarak Zeus'u devirir. Ama Thetis yardımı ile kurtulan Zeus, ceza olarak da Hera'yı yüksek bir yere asarak, ayaklarına ağırlık bağlar.
Lapithler Kralı İksion'a acıyan Zeus, onu Olimpos'taki tanrılar sofrasına davet eder ama İksion nankörlük edip bu sofrada Hera'ya kur yapmaya başlar. Bunu fark eden Zeus, bulutlardan Hera'ya benzeyen bir görüntü yapar ve İksion bununla birleşir. Bu birleşmeden at adamlar soyu meydana gelmiştir. Ayrıca Zeus, bu nankörlüğün cezasını İksion'u yer altın ülkesinde sonsuza kadar durmadan dönen alevli bir tekerleğe bağlanmış olarak yaşamını sürdürmeye mecbur eder.
Ekho'nun Zeus'un nymphelerle ilişkisi sırasında kendisini oyalamakla görevlendirildiğini anlayan tanrıça, Ekho'nun sesini lanetler. Artık Ekho, sadece son kelimeleri söyleyebilen bir peridir.

Hera bir ana tanrıça figürüdür ve Argos kenti bu tanrıçanın erken dönem kültünün merkezidir. Sisam adasındaki tapınağı ise bir diğer önemli merkezdir. Tapınaklarına "Heraion" denir. Ayrıca Hera kültünün günümüzde de görülebilecek etkileri vardır. Örneğin, olimpiyatların simgesi halindeki olimpiyat ateşi, her yıl Olimpia'daki Hera Tapınağında güneş ışığı yardımı ile yakılır.

[1] 25 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hera Mitleri;

Herakles (Grekçe: Ἡρακλῆς, romanize: Hēraklēs, anlamı: Hera'nın şanı), doğum adıyla Alkaios (Grekçe: Ἀλκαῖος, romanize: Alcaeus) ya da Alkides (Grekçe: Ἀλκείδης, romanize: Alcides), Yunan mitolojisindeki ilahi bir kahramandır. Zeus ile Alkmene'nin oğludur ve Amfitrion tarafından büyütülmüştür. Ayrıca Zeus'un bir diğer oğlu olan Perseus'un soyundan gelir.
Herakles, Yunan kahramanları arasında en büyüğü kabul edilir. Herakleidae (Grekçe: Ἡρακλεῖδαι, romanize: Heracleidae) olarak bilinen kraliyet soylarının atası sayılmış ve Olimpos düzeninin yeraltı kökenli canavarlara karşı başlıca savunucularından biri olarak görülmüştür. Roma mitolojisinde ve modern Batı dünyasında Herkül adıyla tanınır. Özellikle Roma imparatorları Commodus ve Maximian, kendilerini sık sık Herkül ile özdeşleştirmiştir. Herakles'e ilişkin kült uygulamaları da zamanla Roma'ya uyarlanmıştır.

Herakles'i çevreleyen ünlü trajedilerde önemli olan faktör, Zeus'un karısı tanrıça Hera'nın ona duyduğu nefrettir. Zeus'un birçok gayri meşru çocuğu varken, Herakles'e neden Hera tarafından bu kadar eziyet edildiği açıklığa kavuşturmalıdır. Herakles, Zeus'un ölümlü kadın Alkmene ile olan ilişkisinin oğluydu. Zeus Alkmene'yi istediğinde, güneş tanrısı Helios'a Alkmene ile daha çok zaman geçirebilmek için üç gün boyunca yükselmemesini emrederek bir geceyi üç kat uzatmaya karar verdi. Zeus, savaştan erken eve dönen kocası Amfitrion kılığına girdikten sonra onunla sevişti (Ardından aynı gece Amfitrion döndü ve Alkmene, heteropaternal süperfekundasyon vakası (bir kadının farklı babalardan ikizleri olması) ile oğluna hamile kaldı. Böylece, Herakles'in varlığı, Zeus'un birçok yasadışı olayından en az birini kanıtladı. Hera, kocasının sadakatsizliklerinin intikamını almak için sık sık Zeus'un ölümlü çocuklarına karşı komplolar kurdu. Amfitrion'un oğlu olan ikiz ölümlü kardeşi İfiklis, Herakles'in savaş arabacısı Iolaus'un babasıydı.

İkizler Herakles ve İphikles'in doğacağı gece, kocası Zeus'un önceden zina yaptığını bilen Hera, Zeus'u o gece Perseus hanedanının üyesinden doğan bir çocuğun Yüce Kral olacağına dair yemin etmesi için ikna etti. Hera bunu, Herakles'in Perseus'un soyundan doğacağını bildiği halde Eurystheus'un da öyle olduğunu bilerek yaptı. 
Yemin edildikten sonra Hera Alkmene'nin evine aceleyle gitti ve doğum tanrıçası İlithiya'yı giysilerini düğümleyip bağdaş kurup oturmaya zorladı böylece ikizleri rahimde hapsedip Herakles ve Iphikles'in ikizlerinin doğumunu yavaşlattı. Böylece Hera, Eurystheus'un erken doğmasına neden oldu ve onu Herakles'in yerine Yüce Kral yaptı. Alkmene'nin hizmetçisi Galanthis tarafından kandırılmamış olsaydı, İlithiya'ya Alkmene'nin bebeği doğurduğunu söyleyerek yalan söylemeseydi, Hera, Herakles'in doğumunu kalıcı olarak geciktirirdi. Bunu duyunca şaşkınlıkla sıçradı, düğümleri çözdü ve istemeden Alkmene'nin Herakles ve İphikles'i doğurmasına izin verdi.

Hera'nın intikamından korkan Alkmene, bebek Herakles'i terk etmek için götürdü ancak kahramanların koruyucusu olarak önemli bir rol oynayan üvey kız kardeşi Athena tarafından alındı ve Hera'ya getirildi. Hera, Herakles'i tanımadı ve acıyarak onu emzirdi. Herakles o kadar güçlü emdi ki, Hera'ya acı çektirdi ve Hera onu itti. Sütü göklere sıçradı ve orada Samanyolu'nu (İngilizce: the Milky Way, sütlü yol demektir) oluşturdu. Ama ilahi sütle Herakles doğaüstü güçler elde etmişti. Athena bebeği annesine geri getirdi ve daha sonra ailesi tarafından büyütüldü.
Çocuğa önceleri ailesi tarafından Alcides adı verildi; Ancak daha sonra Herakles denildi. Hera'yı yumuşatmak için başarısız bir girişimde Herakles olarak yeniden adlandırıldı, Herakles, Hera'nın "gurur" veya "zaferi" anlamına geliyordu. Hera, çocukların odasına iki dev yılan gönderdiğinde, o ve ikizi henüz sekiz aylıktı. İfiklis korkudan ağladı ama erkek kardeşi her iki elinden birer yılanı kaptı ve onları boğdu. Hemşiresi tarafından karyolasında oyuncakmış gibi onlarla oynarken bulundu. Şaşıran Amfitrion, çok sayıda canavarı yeneceğini söyleyerek çocuk için alışılmadık bir gelecek kehanetinde bulunan kahin Teiresias'ı çağırdı.

Müzik hocası Linus'u bir lir ile öldürdükten sonra üvey babası Amfitrion tarafından bir dağda sığır beslemeye gönderildi. Burada, alegorik bir kıssa, sofist Prodikos (yaklaşık MÖ 400) tarafından icat edilen ve Ksenophon'un "Memorabilia" 2.1.21–34'te bildirilen "Herakles'in Seçimi"ne göre ona hoş ve kolay bir yaşam ile şiddetli ama görkemli bir yaşam arasında bir seçim teklif eden iki kinayeli kişi - Vicdan ve Erdem - tarafından ziyaret edildi: Herakles ikinci seçeneği seçti. Bu, MÖ 5. yüzyılda Herakles'i "etikleştirme" modelinin bir parçasıydı.
Herakles her açıdan üstün bir eğitim görmüştür. En iyi yaptığı işler ok atmak, at sürmek ve güreşmektir. 
18 yaşına geldiği zaman Kitharion ormanlarında yaşayan ünlü canavarı öldürmüştür. 
Daha sonra İstefe'de Herakles, Kral Kreon'un kızı Megara ile evlendi. Bu kızdan üç oğlu oldu. 
Hera'nın yol açtığı bir delilik nöbetinde Herakles, çocuklarını ve karısı Megara'yı öldürdü. Antikira'nın kurucusu Antikyreus tarafından deliliği helleborus ile tedavi edildikten sonra, ne yaptığını anladı ve Delfi'ye kaçtı. Ona bilmediği, Hera tarafından yönlendirilen Kahin rehberlik etti. On yıl boyunca Kral Eurystheus’a hizmet etmesi ve Eurystheus'un kendisinden istediği her görevi yerine getirmesi emredildi. Eurystheus, Herakles'e on tane iş verdi ancak bunları yaptıktan sonra Herakles, Eurystheus tarafından iki tane daha iş eklenerek aldatıldı ve Herakles'in On İki Görevi oldu.

Hera tarafından deliye dönen Herakles, kendi çocuklarını katletti. Suçun kefaretini ödemek için Herakles'in, Herakles'in yerine kral olan baş düşmanı Eurystheus tarafından belirlenen on görevi yerine getirmesi gerekiyordu. Başarılı olursa günahından arınacak ve efsanenin dediği gibi tanrı olacak ve ölümsüzlüğe kavuşacaktı.
Diğer gelenekler, Herakles'in deliliğini daha sonraki bir zamana yerleştirir ve koşulları farklı şekilde ilişkilendirir. Bazı geleneklerde, Herakles'in on iki çalışması için yalnızca ilahi bir neden vardı: Zeus, Herakles'i Hera'nın kıskançlığının kurbanı olarak bırakmamak arzusuyla, Hera’ya “Herakles, Eurystheus'un hizmetinde on iki büyük görev yaparsa ölümsüz olmaldır” sözünü verdirdi. Euripides'in Herakles oyununda Herakles, Hera tarafından deliliğe sürüklenir ve on iki görevinden sonra çocuklarını öldürür.
Zorluğa rağmen, Herakles bu görevleri yerine getirdi ancak sonunda Eurystheus, kahramanın iki işte elde ettiği başarıyı kabul etmedi: Augean ahırlarının temizlenmesi, çünkü Herakles iş için ödeme kabul edecekti; ve Lernaean Hydra'nın öldürülmesinde Herakles'in yeğeni Iolaus çoğalan kafaların kütüklerini yakmasına yardım etmişti.
Eurystheus, Hesperides'in Altın Elmalarını almak ve Kerberos'u yakalamak olmak üzere iki görev daha verdi. Sonunda, kahraman eklenen her görevi başarıyla gerçekleştirdi ve toplam yapılan görev sayısını sihirli sayı on iki yaptı.

Bu 12 görev şunlardır:

Nemean aslanını yenmek (efsaneye göre aslanın postu sadece kendi pençesiyle kesilebilir).
Lerna gölündeki Hydra'yı öldürmek.
Artemis'in kutsal hayvanlarından Keryneia Geyiğini yakalamak.
Erymanthian dağında yaşayan büyük yaban domuzunu ağla tutmak.
Augias'ın ahırlarını bir günde temizlemek. (İki büyük ırmağın yataklarını değiştirip ahırlardan geçirerek.)
Stymphalos'da yaşayan ve o bölgedeki insanların rahatını kaçıran Stymphalian Kuşları Athena'nın yardımıyla kovmak.
Girit'e gidip Poseidon'un Minos'a verdiği azgın Girit Boğası'nı getirmek
Diomedes'in kısrakları diye adlandırılan insan yiyen dört vahşi atın yakalanması.
Amazonlar kraliçesi Hippolyta'dan kemerini almak. Kemeri almak için kraliçe ile anlaşmış, ancak Hera'nın kışkırtmasıyla Amazonlar, Herakles'e saldırmış, Herakles de kraliçeyi öldürmek zorunda kalmıştır.
Okeanos'un bir adasında bulunan 3 gövdeli dev Geryoneus'un sığırlarını çalmak.
Hesperidler'in altın elmalarını getirmek. Elmaları almak için altın elma ağacını koruyan kızları ve daha da önemlisi onların ejderini geçmesi gerekiyordu. Bunun için Herakles altın elmaların koruyucusu olan kızların babası Atlas'a gider ama o da biraz uyanık davranarak Herakles'le bir anlaşma yapar.
Hades'in ölüler ülkesini koruyan Kerberos adlı köpeği yeryüzüne çıkarmak.

Bu görevleri yaptıktan sonra Herakles, Oechalia Prensesi Iole'ye aşık oldu. Oechalia'lı Eurytus'un kızı Iole için oğullarını okçuluk yarışmasında yenebilecek kişiye söz verdi. Herakles kazandı ama Eurytus sözünü tutmadı. Herakles'in başarıları, Iole'nin kardeşi İphitus dışında kral ve oğulları tarafından reddedildi. Herakles, kralı ve İphitus hariç diğer oğullarını öldürdü ve Iole'yi kaçırdı. İphitus, Herakles'in en iyi arkadaşı oldu. Ancak Hera bir kez daha Herakles'i çıldırttı ve İphitus'u surların üzerinden ölüme fırlattı. Herakles bir kez daha bu sefer Lidya'nın kraliçesi Omphale'ye hizmet ederek kendini üç yıllık esirlikten kurtardı.

Omphale, Lidya kraliçesi veya prensesiydi. Xenoclea, Delphic Oracle tarafından verilen cinayetin cezası olarak Herakles bir yıl boyunca ona kölelik yapacaktı. Herakles, dişi Nemea aslanının derisini giyip zeytin ağacı sopasını taşırken, kadın işlerini yapmaya ve kadın kıyafetleri giymeye zorlandı.

Bir süre sonra Omphale Herakles'i serbest bıraktı ve onunla evlendi. Bazı kaynaklar, onlardan doğan ve çeşitli adlarla anılan bir oğuldan bahseder. O zamanlar, yaramaz odun ruhları cercopes, Herakles'in silahlarını çaldı. Onları yüzleri aşağı bakacak şekilde bir sopaya bağlayarak cezalandırdı.

Vahşi doğada yürürken, Dryopes Herakles'e saldırdı. Rodoslu Apollonios'un Argonautika'sında, Herakles'in, kralları Theiodamas'ı onun boğalarından biri için acımasızca öldürdüğü ve Dryopes'e "hayatlarında adaleti umursamadıkları için" savaş açtığından bahsedilir. Krallarının ölümünden sonra Dryopes pes etti ve ona Prens Hylas teklif etti. Gençleri silah taşıyıcısı olarak aldı. Yıllar sonra, Herakles ve Hylas Argo mürettebatına katıldı. Argonotlar olarak yolculuğun sadece bir kısmına katıldılar. Mysia'da Hylas, yerel bir pın

Hertz (sembol Hz), SI birim sisteminde frekans (sıklık) birimidir. İsmini elektromanyetik dalgaların var olduğunu ilk kanıtlayan kişi olan Alman fizikçi Heinrich Rudolf Hertz'den alır. Hertz, temel birimlerden biridir ve diğer birimlerle birlikte kullanılarak, birçok farklı fiziksel ölçüm ve hesaplama yapmak için kullanılır. Hertz'in yaygın kullanım alanlarından bazıları genelde sesle alakalı uygulamalarda kullanılan sinüs dalgaları ve müzik notalarını göstermektir. Hertz bazen de foton enerji eşitliği ile enerjiyi temsil etmek amacıyla da kullanılabilir.

Örneğin, bir sinyalin frekansı 10 Hertz ise, bu sinyal her saniye 10 kez tekrarlanır. Hertz, ses dalgalarının frekansını, radyo frekanslarını, elektrik akımının dalga boyunu ve diğer birçok periyodik olayın frekansını ölçmek için kullanılır.

Hertz ; saniye başına düşen devir sayısını ifade eder. 1 Hertz saniyede bir devir veya 1 MHz saniye başına bir milyon (1,000,000/s) devir şeklinde tanımlanır.

1 Hz = 1 s-1
Bu birim herhangi bir periyodik olaya uyarlanabilir. Mesela; bir insan kalbi 1.2 Hz ile atıyor denebilir. Elektromanyetik dalgaların salınımları, bilgisayar parçaları arasındaki veri akımı ile RAM ve işlemci gibi parçaların hızları MHz (106 Hz) veya GHz (109 Hz) olarak ifade edilir.

Hoag cismi veya Hoag nesnesi karakteristik olmayan bir gökada, bilinen türüyle halkalı gökada. Bu nesnenin görünüşü ve onun narin yapısı, profesyonelleri büyülediği kadar amatör gök bilimcileri de etkiler. 1950 yılında Arthur Allen Hoag tarafından keşfedildikten sonra bu adı almış ve gezegenimsi bulutsu veya tuhaf gökada olarak tanımlanmıştır.

Yaklaşık 600 milyon ışık yılı uzaklıkta Yılan takımyıldızında bulunan, yaşlı sarı çekirdeği çevreleyen genç sıcak mavi yıldızların oluşturduğu mükemmel halkasıyla büyüleyici bir gökada. Açısı 6″ (yay saniye), gökadanın iç çekirdeği 17 ± 0.7 kIy (5.3 ± 0.2 kpc) çevresindeki halkanın iç kısmı açısı 28″ (yay saniye), 75 ± 3 kIy (24.8 ± 1.1 kpc) ve dış açı 45″ (yay saniye), 121 ± 4 kIy (39.9 ± 1.7 kpc) parsekdir. Samanyolu gökadasından biraz daha büyüktür.

Hubble Space Telescope image of Hoag's Object.
http://nedwww.ipac.caltech.edu/level5/Rings/Rings17_2.html28 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://oposite.stsci.edu/pubinfo/PR/2002/21/index.html
ESA/Hubble image of Hoag's Object

Hubble düzeni, Edwin Hubble tarafından 1925 yılında geliştirilmiş bir gökada sınıflandırma düzenidir. Biçimi dolayısıyla çatal (İngilizce İngilizce: tuning fork) olarak da anılır.
Bu düzene göre galaksiler, sağdan eliptik olarak başlarlar ve adları E0 ile E7 olarak değişir. E biçimi temsil ederken rakam, gök adanın ne kadar oval biçiminde olduğunu gösterir. Bir diğer deyişle 0 dairesel iken 7 son derece basıktır. Teknik açıdan eliptikliğin 10 katıdır.
Ardından galaksiler S0 veya merceksi galaksiden başlayıp iki ayrı takıma ayrılırlar. Üst takım, sarmal galaksileri içerir. S sarmal anlamına gelir, sonraki harf ise sarmalların dağılımlarını tanımlar. 0 ise sarmal kolların yer almadığını, sonraki harfler de son derece dışa açık ve belirgin kollar yer aldığını vurgular. Alt takım çubuklu sarmal galaksileri içerir. Gök ada merkezinde çubuğun yer aldığı B imgesi ile gösterilir.
Samanyolu, yani bulunduğumuz gök adanın SABbc türünde olduğuna inanılmaktadır. Bu çubuğunun kısa olduğu ve kollarının sayısının ortalama olduğu anlamına gelir.
Bu sınıflara uymayan galaksiler ise düzensiz olarak tanımlanır ve Irr ile gösterilir.

Biçimsel galaksi sınıflaması

Galaxies and the Universe1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – an introduction to galaxy classification
Near-Infrared Galaxy Morphology Atlas2 Ağustos 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi, T.H. Jarrett
The Spitzer Infrared Nearby Galaxies Survey (SINGS) Hubble Tuning-Fork, SINGS5 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi Spitzer Space Telescope Legacy Science Project
Galaxy Zoo9 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Galaxy classification participation project.

I Zwicky 18 Büyük Ayı takımyıldızı yönünde, Dünya'dan 59 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce düzensiz gökada. İlk kez 1930'da astronom Fritz Zwicky tarafından tanımlandığı ileri sürülür. Yaklaşık kırk yıl önce Palomar Gözlemevi'nde sürdürülen çalışmalar bu gökadanın oluşumu hakkında aydınlatıcı bilgiler sağlamıştır.
Spektroskopik gözlemler ve yer teleskoplarının gözlemleri Zwicky 18'in neredeyse tümüyle hidrojen ve helyumdan oluşmuş olduğunu göstermektedir ki, bilindiği gibi bunlar Büyük Patlama sırasında açığa çıkan temel maddelerdir.

Hubble Finds 'Dorian Gray' Galaxy12 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Hubble Finds Mature Galaxy Masquerading as Toddler (photo links) 16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hubble Uncovers a Baby Galaxy in a Grown-Up Universe 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Astronomers claim first 'dark galaxy' find10 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da I Zwicky 18: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Jacobus Cornelius Kapteyn, (19 Ocak 1851, Barneveld, Gelderland – 18 Haziran 1922, Amsterdam), Hollandalı astronomdur. En bilinen çalışması Samanyolu galaktik döngüsü için ilk kanıtların bulunmasıdır.

Kapteyn, Barneveld'de doğdu ve 1868 yılında matematik ve fizik okumak üzere Utrecht Üniversitesi'ne gitti. 1875 yılında bitirme tezini tamamladıktan sonra üç yıl Leiden Gözlemevi'nde çalıştı. Groningen Üniversitesi'nde astronomi ve kuramsal mekanik bölümünün ilk profesörü oldu ve 1921 yılında emekli olana kadar burada kaldı.
1896 ve 1900 yılları arasında gözlemevi eksikliğinden Ümit Burnu Kraliyet Gözlemevi'nde, güney yarımküre yıldızlarının fotoğrafik araştırmalarını yapan David Gill tarafından çekilen fotoğraf plakalarını ölçmek için gönüllü oldu. Bu işbirliğinin sonucunda Bonner Durchmusterung (BD) kataloğu yayımlandı. Bu katalogda güney yarımküredeki 454.875 yıldızın pozisyonları ve büyüklükleri yer aldı.
1897 yılında, yukarıdaki çalışmalarının bir parçası olarak Kapteyn Yıldızı'nı keşfetti. Bu yıldız, 1916 yılında Barnard Yıldızı keşfedilene kadar bilinen en yüksek özdevinime sahip yıldızdı.
1904 yılında yıldızların özdevinimlerini inceleyen Kapteyn, o zamanlarda sanıldığı gibi bunların rastgele olmadığını aksine bir düzen içinde olduğunu bildirdi. Yıldızların hareketlerinin çift yönlü olduğu varsayıldı. Kapteyn'in bu verileri daha sonra galaktik döngünün ilk kanıtları olarak kabul edildi.
1906 yılında, farklı yönlerdeki yıldız sayılarını kullanarak Galaksideki yıldız dağılımı hakkında büyük bir çalışma başlattı. Bu plan, 206 bölgedeki yıldızların görünen büyüklüğünü, hızlarını, tayf tiplerini ve özdevinimlerini ölçmeyi kapsamaktadır. Bu muazzam çalışma, astronomideki ilk koordineli istatistiksel analiz olarak kabul edilir ve yaklaşık 40'tan fazla rasathane bu çalışmaya dahil olmuştur.
1913 yılında James Craig Watson Madalyasıyla ödüllendirilmiştir. 1921 yılında yetmiş yaşında emekli olmuştur. Ancak öğrencilerinin ve Leiden Gözlemevi yöneticisi Willem de Sitter'in isteği üzerine tekrar Leiden Gözlemevi'ne döndü ve gözlemevinin çağdaş astronomi standartlarına yükseltilmesine yardımcı oldu.
Yaşamı ve çalışmaları 1922'de yayımlandı (First attempt at a theory of the arrangement and motion of the sidereal system). Bu çalışmada mercek şeklinde, yoğunluğu merkezden uzaklaştıkça azalan bir ada evren modeli tarifi yapılmaktadır. Bu model şimdi Kapteyn Evreni olarak bilinmektedir. O'nun modelinde galaksi, 40.000 ışık yılı büyüklüğünde düşünülmüş ve Güneş, nispeten merkeze yakın olarak (2.000 ışık yılı) gösterilmişti. Bu model yüksek galaktik enlemlerde geçerliydi ama yıldızlararası soğurma bilgisinin eksikliği nedeniyle galaktik düzlemde başarısız oldu.

 Wikimedia Commons'ta Jacobus Kapteyn ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
Ödüller

Kraliyet Astronomi Derneği Altın Madalyası (1902)
James Craig Watson Madalyası (1913)
Bruce Madalyası (1913)
Adını alanlar

Ay krateri Kapteyn (krater)
Asteroit 818 Kapteynia
Kapteyn Yıldızı
Groningen Üniversitesi'ndeki Kapteyn Astronomi Enstitüsü
La Palma'daki Jacobus Kapteyn Teleskobu (JKT).

History of the Kapteyn Institute

John Bevis (10 Kasım 1695, Salisbury, Wiltshire - 6 Kasım 1771), İngiliz doktor, elektrik araştırmacısı ve astronomdur. En çok 1731 yılında Yengeç Nebulası'nı keşfetmesiyle tanınır. Oxford'daki Christ Church'te eğitim görmüş, 1715'te lisans ve 1718'de yüksek lisans derecelerini almıştır.
Bevis 1757'de Londra'da Depremlerin Tarihi ve Felsefesi üzerine bir kitap yayımladı ve bu kitapta 1755 Lizbon depremine ilişkin çeşitli otantik kaynaklardan derlemeler yaptı. Türünün ilk örneği olan araştırması daha sonra John Michell (1761) tarafından kullanılmıştır.

1757'de Bevis, tütüncü Thomas Hughes'tan Londra'daki 61-63 King's Cross Road civarında bulunan Bagnigge House'daki bahçesinde neden çiçek yetişmediğini araştırmasını istedi. Alandaki kuyudan gelen suyun demirle dolu olduğunu tespit etti. Bu araştırma üzerine ikinci bir kuyu kazıldı ve bu kuyunun suyunun iyi bir müshil olduğu anlaşıldı. Bu, ertesi yıl 18. yüzyılın en popüler kaplıcalarından biri olan Bagnigge Wells'in kurulmasına yol açtı. Kasım 1765'te Kraliyet Cemiyeti'nin üyesi seçildi.

Leyden kavanozu İngiltere'ye ilk geldiğinde (1746), Bevis onu rafine etmek için William Watson ile birlikte çalıştı. Suyu çıkarıp yerine kurşun saçma koydular ve daha sonra camın içini ve dışını kurşunla kapladılar. Ayrıca elektriğin hızını belirlemek için yaklaşık dört kilometrelik bir tel kullanarak deneyler yaptılar ve tele girerken çıkan kıvılcımı ve telden çıkarken çıkan kıvılcımı gözlemlediler: herhangi bir zaman gecikmesi tespit edemediler ve bunun neredeyse anlık olması gerektiği sonucuna vardılar.
Watson ve Bevis, Benjamin Franklin ve onun Philadelphia'daki deneyci grubuyla yoğun bir şekilde yazıştılar ve birlikte Leyden kavanozunun içini ve dışını kalay folyo ile kaplayarak rafine ettiler; Leyden kavanozlarını birleştirerek bir "pil" oluşturdular; seri bağlı Leyden kavanozlarındaki yük ile paralel bağlı Leyden kavanozlarındaki yükü birbirinden ayırdılar; Kavanoz pilinin düz bir cam plaka ve kalay folyo versiyonunu (ilk düz plaka kondansatör) oluşturdular; bir tarafta fazla, diğer tarafta eksik sıvı olduğunu vurgulayan tek sıvı elektrik teorisini geliştirdiler; pozitif ve negatif yük kavramını ortaya attılar.

Yengeç Bulutsusu'nu (M1, Messier'in kataloğunda on yıllar sonra listelendiğinde) keşfetmenin yanı sıra, Bevis ayrıca 28 Mayıs 1737 NS'de (17 Mayıs 1737 OS) Venüs'ün Merkür'ü okültasyonunu gözlemledi ve Jüpiter'in uydularının tutulmaları için bir tahmin kuralı buldu.
Bevis, Yengeç Bulutsusu'nu keşfetmesinin yanı sıra, modern bir İngiliz yıldız atlası olan Uranographia Britannica'yı derleme önerisiyle de tanınır. İlk kez 11 Nisan 1748 tarihli Northampton Mercury'de yer alan bir ilanda, abonelerin atlasın kopyalarını tamamlandığında edinebilecekleri bildiriliyordu.
Uranographia, Flamsteed'in ölümünden sonra 1725'te Historia Coelestis Britannica adıyla yayınlanan ve 2.935 yıldızdan oluşan bir katalog ile Bevis'in 1738-1739 yılları arasında Stoke Newington'da yaptığı gözlemlerden elde ettiği ilave yıldızlara dayanıyordu. 1731 yılında Bevis, bugün Yengeç Bulutsusu (Messier 1) olarak adlandırdığımız şeyi ilk fark eden kişi olmuştu. Uranographia Britannica, "klasik" yıldız atlasları arasında yıldız olmayan cisimleri içeren ilk atlastır.
1750 yılında, atlas henüz derlenme aşamasındayken, Bevis'in yayıncısı John Neale'in iflas ettiği ilan edildi, bakır levhalar Londra Mahkemeleri tarafından haczedildi ve proje sonlandırıldı. Uranographia Britannica hiçbir zaman yayınlanmadı. 1785 yılında, Neale ve Bevis'in ölümünden çok sonra, Bevis'in kütüphanesi vasisinin dul eşi James Horsfall F.R.S. tarafından açık artırmaya çıkarıldı. Müzayede kataloğuna göre, neredeyse tamamlanmış üç atlas, daha sonra bilinmeyen sayıda atlasta derlenen ve 1786 yılında Atlas Celeste adıyla isimsiz olarak satışa sunulan, esasen önceden basılmış yıldız haritalarının mevcut stokunu tüketmek için bilinmeyen sayıda yıldız haritasıyla birlikte satıldı. Halihazırda tanımlanmış Bevis atlaslarının büyük bir kısmını oluşturan bu atlastır, ancak Bevis'in açıklayıcı notlar ve kataloglar içermesini amaçladığı Uranographia Britannica nın aksine Atlas Celeste de bu notlar yoktur.
Neredeyse tamamlanmış olan üç Uranographia Britannica'dan biri 21 Ocak 1856'da Londra'daki Sotheby & Wilkinson satışında Philadelphia'daki American Philosophical Society tarafından satın alınmıştır. Bu APS kopyası Ashworth'un 1981 tarihli ufuk açıcı tanımlamasını dayandırdığı atlastır. Bir diğeri St John's College, Cambridge'de bulunmaktadır. Kötü durumda ve kirli olan bu atlas APS atlası kadar eksiksiz değildir. 1785'te müzayedede satılan üçüncü ve son atlas, Kasım 2011'de [Kilburn tarafından] Derbyshire'daki Chatsworth House'da Devonshire Dükü Koleksiyonu'nda tespit edilmiştir. İyi durumda olan bu atlas, APS atlasından sonra ikinci sırada yer almakta olup, yıldız haritalarına eşlik eden daha az sayıda açıklayıcı nota sahiptir.
Bevis'in tasarladığı Uranographia'nın üç kopyası da artık tespit edilmiştir. Ayrıca Atlas Celeste'nin tanımlanan yirmi dokuz nüshasından yirmi yedisinin nerede olduğunu [2022] biliyoruz; çoğu İngiltere veya ABD'de. İki tanesi kayıptır ve özel koleksiyonlarda olduğu tahmin edilmektedir. Halihazırda bilinen ve 51 yıldız haritasından oluşan tam setin bulunmadığı Atlas Celeste'lerin incelenmesi, derleyicinin elindeki haritaların tükenmekte olduğunu düşündürmektedir. İsveç'teki Lund Üniversitesi kütüphanesinde bulunan nüsha dışında, kıta Avrupası'nda başka bir yerde henüz hiçbir nüsha tespit edilememiştir. Avustralya'da iki kopyası bulunmaktadır.
Manchester Astronomi Topluluğu'nun (İngiltere; amatör bir topluluk) Bevis yıldız haritaları için https://www.manastro.org/bevis.html adresinde bir web sitesi vardır. Üye Kevin Kilburn, https://www.manastro.org/bevis/IDENTIFIED_Uranographia_sets_SEPTEMBER_2020.pdf adresinde ciltli ve ciltsiz Bevis levha ve atlaslarının güncel bir listesini tutmaktadır.

Bevis 1771 yılında teleskopundan düşmesi sonucu hayatını kaybetti.

Dictionary of National Biography, 1885-1900, Volume 04, Bevis, John
Short biography at SEDS
List of fellows of the RAS
The story of Bagnigge Wells
Full digital facsimile at the Linda Hall Library.

Özel

Genel
Weinreb, B; Hibbert, C, (Ed.) (1983). The London Encyclopaedia. Macmillan London Ltd. ISBN 0-333-45817-6.

Karanlık galaksi, hiç yıldızı olmayan veya çok az sayıda yıldızı olduğu varsayılan galaksidir. Adlarını görünür yıldızları olmadığı için alırlar ancak önemli miktarda gaz içerdikleri takdirde tespit edilebilmeleri mümkündür. Gökbilimciler uzun süredir karanlık galaksilerin varlığı üzerine tartışma halindeler, ancak bugüne kadar onaylanmış bir örneği mevcut değildir. Karanlık galaksiler, galaktik gelgit etkileşimlerinin neden olduğu galaksiler arası gaz bulutlarından farklıdır, çünkü bu gaz bulutları karanlık madde içermezler, dolayısıyla teknik olarak galaksi olarak nitelendirilemezler. Galaksiler arası gaz bulutları ile galaksiler arasında ayrım yapmak epey zordur. Karanlık galaksi olduğu iddia edilenlerin çoğunun gelgit gaz bulutları olduğu ortaya çıkmıştır. Bugüne kadarki karanlık galaksiler arasında en iyi aday HI1225+01, AGC229385, ve kuasar çalışmalarında tespit edilen çok sayıda gaz bulutu bulunmaktadır.
25 Ağustos 2016'da gök bilimciler, Samanyolu galaksisinin kütlesine sahip, ancak neredeyse hiçbir fark edilebilir yıldız veya galaktik yapıya sahip olmayan ultra dağınık bir galaksi (UDG) olan Dragonfly 44'ün neredeyse tamamen karanlık maddeden oluştuğunu bildirmiştir.

Karanlık madde halesi galaksi düzlemini saran ve iyi görünür galaksinin kenarına ve ötesine uzanan galaksinin varsayımsal bir bileşenidir. Karanlık madde halesi karanlık maddeden oluşur. ΛCDM gibi modern kozmolojik modeller, karanlık madde halelerinin ve alt halelerin galaksiler içerebileceğini öne sürer. Bir galaksinin karanlık madde halesi, galaktik diski sarar ve görünür galaksinin kenarının çok ötesine uzanır. Hâleler doğrudan gözlenebilirse de varlıkları galaksilerdeki yıldızların hareketleri ve gaz üzerindeki etkileri yoluyla anlaşılmaktadır. Karanlık madde haleleri güncel modellerinde galaksi oluşumu ve evriminde önemli bir rol oynamaktadır. Karanlık madde halelerinin doğasını değişen derecelerde başarı ile açıklamaya çalışan teoriler arasında soğuk karanlık madde (CDM), sıcak karanlık madde ve büyük kütleli sıkı hale nesneleri (MACHO'lar) bulunur.

Spiral galaksinin karanlık madde halesinde karanlık maddenin tabiatı hâlâ belirsiz, ancak iki popüler teori var: ya hale zayıf olarak bilinen temel parçacıkların etkileşimden oluşur ya da bilinen küçük, karanlık cisimlerdendir.

Kozmik yoğunluk alanındaki aşırı yoğunlukların çöküşü genellikle asferiktir. Bu nedenle, ortaya çıkan halelerin küresel olmasını beklemek için hiçbir neden yoktur. Bir CDM evreninde yapı oluşumunun en eski simülasyonları bile, halelerin önemli ölçüde düzleştiğini vurguluyordu. Sonraki çalışmalar, halo eşdeğerlik yüzeylerinin eksenlerinin uzunlukları ile karakterize edilen elipsoidlerle tanımlanabileceğini göstermiştir.
Hem verilerdeki hem de model tahminlerindeki belirsizlikler nedeniyle, gözlemlerden çıkarılan hale şekillerinin ΛCDM kozmolojisi öngörüleriyle tutarlı olup olmadığı hala net değildir.

Karanlık madde

Kartal Bulutsusu, (ayrıca Messier 16, M16 veya NGC 6611 olarak da bilinir), Jean-Philippe de Cheseaux tarafından 1745-46 yılında keşfedilmiş Yılan takımyıldızında bulunan genç bir açık yıldız kümesidir. Adı, kartalı anımsatan şeklinden kaynaklanmaktadır.

Kartal Bulutsusu, IC 4703 katalogda yayma salma bulutsu veya H II bölgesi olarak yer alır. Bu bölgedeki aktif yıldız oluşumu 7.000 ışık yılı uzaklıktadır. Bulutsunun merkezi yakınında yükselen ve fil hortumları veya Yaratılış Sütunları olarak tanımlanan yoğun, tozlu sütunlar ışıkyılları uzunluğundadır; ancak yıldızları oluşturmak üzere kütleçekimsel olarak büzülmektedir. Küme yıldızlarından gelen enerji yüklü ışınımlar, sütunların uçları yakınında bulunan malzemeyi aşındırarak, önünde sonunda içlerinde gömülü durumdayken oluşan yeni yıldızları ortaya çıkarmaktadır. Bulutsunun sol üst kenarından uzanan bir diğer tozlu yıldız oluşum sütunu ise Kartal Bulutsusu'nun Perisi olarak tanınmaktadır.
Bulutsudaki en parlak yıldız 8,24 görünür parlaklığıyla iyi bir dürbünle kolayca gözlenebilir.

SEDS Messier sayfası M163 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hubble görüntüsü M16
Kartal Bulutsusu fotoğrafı ESA/Hubble
M16 Kartal Bulutsusu
 Wikimedia Commons'ta Kartal Bulutsusu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kelebek Yıldız kümesi (diğer adları Messier 6, M6 veya NGC 6405) Akrep takımyıldızı yönünde bulunan Açık yıldız kümesidir. Şekli belirsiz bir şekilde kelebeğe benzediğinden bu isim verilmiştir.
Kelebek yıldızkümesi'ni ilk kaydeden gök bilimci, 1654 yılında Giovanni Battista Hodierna olmuştur. Yine de Robert Burnham, Jr Kelebek yıldız kümesine komşu olan ve Batlamyus yıldızkümesi olarak bilinen M7'yi gözlemleyen 1. yüzyıl gök bilimcisi Batlamyus'un, Kelebek yıldızkümesini de çıplak gözle görmüş olabileceğini iddia etti. Charles Messier 1764 yılında kataloğuna dahil etmiştir.

Kümedeki parlak yıldızların çoğu; sıcak, mavi, B tipi yıldızlardır, fakat en parlak üye BM Scorpii K tipi portakal rengi bir devdir ve mavi komşularıyla keskin bir kontrast oluşturur. BM Scorpii, yarı-düzenli bir değişen yıldızdır, görünen parlaklığı +5.5 ile +7.0 mag. arasında değişir.

Messier 6, SEDS Messier sayfası26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WikiSky'da Kelebek Yıldız Kümesi: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Kinetik enerji, fiziksel bir cismin hareketinden dolayı sahip olduğu enerjidir.
Kinetik enerji, hareketsiz kütleli bir cismi belli bir hıza çıkarmak için yapılan iş olarak tanımlanır. İvmelenmede elde edilen kinetik enerji, cisim hızı sabit kaldığı sürece sabittir. Cismi bu sabit hızından hareketsizlik durumuna döndürmek için aynı düzeyde iş yapılması gerekir.
Klasik mekanikte, 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 hızlı ve 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 kütleli dönmeyen bir cismin kinetik enerjisi şudur: 
  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        m
        
          v
          
            2
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {1}{2}}mv^{2}}
  
. Lagrange mekaniğine göre ise bir sistemin Lagrange denklemindeki herhangi bir terim kinetik enerji olarak tanımlanabilir. İzafiyet mekaniğinde ise bu eşitlik v ışık hızından çok daha az olduğu durumlarda yaklaşık olarak geçerlidir.
Kinetik enerjinin standart birimi jouledür.

Kinetik sıfatının kökeni "hareket" anlamına gelen Grekçe κίνησις kinesis kelimesine dayanmaktadır. Kinetik enerji ve potansiyel enerji arasındaki dikotomi, Aristoteles'in bilfiil ve bilkuvve kavramlarına kadar uzandırılabilir.
Klasik mekaniğin E ∝ mv2 ilişkisini, kinetik enerjiyi ilk olarak hareketli kuvvet (vis viva) olarak tanımlayan Gottfried Leibniz ve Johann Bernoulli geliştirmiştir. Willem 's Gravesande ise bu ilişkiyi teyit eden ilk deneysel çalışmayı yapmıştır: deneylerinde, farklı kil kalıplarını farklı yüksekliklerden salan Gravesande, kalıpların yüzeye girim derinliklerinin kalıp hızının karesi ile orantılı olduğunu gözlemlemiştir. Émilie du Châtelet ise bu deney sonuçlarını yorumlayan ve açıklayan bir çalışmayı yayımlamıştır.
Kinetik enerji ve iş terimlerinin modern anlamları ile kullanılması 19. yüzyılın ortalarına uzanmaktadır. Bu terimlerin ilk kavramsallaştırılması, 1829'da Du Calcul de l'Effet des Machines başlıklı bir makale ile kinetik enerjiyi matematiksel bağlamda açıklayan Gaspard-Gustave Coriolis'e atfedilmektedir. Fakat, kinetik enerji terimini ilk ortaya koyan 1849–1851 arası kullanımları ile William Thomson (Lord Kelvin) olur.
1853'te potansiyel enerji ve onu tamamlayan gerçek enerji terimlerini ortaya koyan Rankine, William Thomson ve Peter Tait'in gerçek yerine kinetik kelimesini kullandığını aktarır.

Klasik mekanikte, sabit kütleli ve sabit süratli noktasal bir cismin (i.e. kütlesi olan bir nokta) ya da dönmeyen bir rijit cismin kinetik enerjisi, cismin kütlesine ve süratine bağlıdır. Kinetik enerji, kütle ve süratin karesinin çarpımının yarısına eşittir:

  
    
      
        
          E
          
            k
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        m
        
          v
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{\text{k}}={\frac {1}{2}}mv^{2}}
  

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
: kütle (kilogram (kg))

  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
: sürat (i.e. hızın skaler büyüklüğü) (metre bölü saniye (m/s))

  
    
      
        
          E
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{\text{k}}}
  
: kinetik enerji (Joule)
Cisim, kütle merkezi sabit bir çizgi üzerinden ayrılmayan doğrusal hareket içinde ise, kinetik enerji türü öteleme kinetik enerjisi olarak ifade edilebilir.
Örneğin, saniyede 18 metre (yaklaşık 65 km/s) hızla doğrusal bir yolda hareket eden 80 kg'lık bir kütlenin kinetik enerjisi şu şekilde hesaplanabilir:

  
    
      
        
          E
          
            k
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        ⋅
        80
        
        
          kg
        
        ⋅
        
          
            (
            
              18
              
              
                m/s
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        =
        12
        ,
        960
        
        
          J
        
        =
        12.96
        
        
          kJ
        
      
    
    {\displaystyle E_{\text{k}}={\frac {1}{2}}\cdot 80\,{\text{kg}}\cdot \left(18\,{\text{m/s}}\right)^{2}=12,960\,{\text{J}}=12.96\,{\text{kJ}}}
  

Aynı zamanda, hareket halindeki bir cismin kinetik enerjisi, cismi hareketsizlikten (
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
=0[m/s]) anlık süratine (
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
≠0[m/s]) getirmek için cisme uygulanan işe eşittir:

  
    
      
        
          E
          
            k
          
        
        =
        F
        s
      
    
    {\displaystyle E_{\text{k}}=Fs}
  

  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
: yerdeğişim doğrultusundaki net kuvvetin skaler büyüklüğü (Newton (N))

  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
: yerdeğişimin skaler büyüklüğü (metre (m))
Kinetik enerji cismin momentumu ile de formüle edilebilir:

  
    
      
        
          E
          
            k
          
        
        =
        
          
            
              p
              
                2
              
            
            
              2
              m
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{\text{k}}={\frac {p^{2}}{2m}}}
  

  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
: momentumun skaler büyüklüğü (kg m/s)

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
: kütle

Bir cismin konumu, sabit bir F kuvveti ile kuvvete paralel x yerdeğişirse, yapılan W iş şu olur:

  
    
      
        
          
            W
          
        
        =
        
          F
        
        ⋅
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle {\mathit {W}}=\mathbf {F} \cdot \mathbf {x} }
  

Newton'un İkinci Kanunu, bir cisme etkiyen sabit net kuvvetin, sabit kütleli bir cisme kütlesi ile ters orantılı sabit bir ivme kazandırdığını bildirir:

  
    
      
        
          F
        
        =
        m
        
          a
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} }
  

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
: kütle

  
    
      
        
          a
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} }
  
: ivme
Kinematik denklemlere göre yerdeğişimi, hızın ve zamanın fonksiyonudur:

  
    
      
        (
        
          v
        
        ⋅
        
          v
        
        )
        =
        
          v
          
            2
          
        
        =
        2
        
          a
        
        ⋅
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle (\mathbf {v} \cdot \mathbf {v} )=v^{2}=2\mathbf {a} \cdot \mathbf {x} }
  

  
    
      
        
          x
        
        =
        
          
            
              
                a
              
              
                t
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} ={\frac {\mathbf {a} t^{2}}{2}}}
  

  
    
      
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} }
  
: hız

  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
: sürat

  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
: zaman
İkinci denklemdeki F ve üçüncü denklemdeki x terimleri birinci denkleme konulursa, iş-kinetik enerji ilişkisi türetilmiş olunur:

  
    
      
        
          
            W
          
        
        =
        m
        
          a
        
        ⋅
        
          
            
              
                a
              
              
                t
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              m
              (
              
                a
              
              ⋅
              
                a
              
              )
              
                t
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                a
                
                  2
                
              
              
                t
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              m
              (
              a
              t
              
                )
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              m
              
                v
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathit {W}}=m\mathbf {a} \cdot {\frac {\mathbf {a} t^{2}}{2}}={\frac {m(\mathbf {a} \cdot \mathbf {a} )t^{2}}{2}}={\frac {ma^{2}t^{2}}{2}}={\frac {m(at)^{2}}{2}}={\frac {mv^{2}}{2}}}
  

Kütle merkezinden geçen bir doğru etrafında dönen cisimlerin sahip olduğu kinetik enerjidir.

  
    
      
        
          E
          
            k
            i
            n
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        I
        
          ω
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{kin}={1 \over 2}I\omega ^{2}}
  
 ile ifade edilir.

  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
: Açısal hız (radyan/sn)

  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
, eylemsizlik mo

Bu makale kuasarların listelerini içermektedir. Bir milyondan fazla kuasar gözlemlenmiştir,  dolayısıyla Vikipedi'deki herhangi bir liste mecburen bunların arasından seçilmiştir.
Kuasarların doğru adlandırılması Katalog Girişi yoluyla, B1950 koordinatları kullanılarak Qxxxx±yy veya J2000 koordinatları kullanılarak QSO Jxxxx±yyyy şeklinde yapılır. Ayrıca QSR önekini de kullanabilirler. Şu anda çıplak gözle görülebilen bir kuasar bulunmamaktadır.

Bu, ayrı olarak listelenmeyen özellikler için istisnai kuasarların bir listesidir.

Bu, bir araştırma, katalog veya listeden alınan bir isim yerine, ortak bir isme sahip bir kuasar listesidir.

Bu, kütleçekimsel merceklemenin bir sonucu olarak Dünya üzerinde birden fazla görüntü olarak görünen kuasarların bir listesidir.

Bu, kuasarların görüş alanında birbirine yakın olduğu ancak fiziksel olarak ilişkili olmadığı çift kuasarların, üçlü kuasarların ve benzerlerinin bir listesidir.

Bu, kuasarların fiziksel olarak birbirine yakın olduğu ikili kuasarların, üçlü kuasarların ve benzerlerinin bir listesidir.

Büyük kuasar grupları (BKG'ler) bir galaksi iplikçiğine bağlıdır ve birbirlerine doğrudan bağlı değildir.

Bu, görelilik etkileri ve görüş hattı yönelimi nedeniyle süperluminal gibi görünen jetlere sahip kuasarların bir listesidir. Bu tür kuasarlara bazen süperluminal kuasarlar adı verilir.

Işık hızından (c) daha büyük bir gerileme hızına sahip olan kuasarlar çok yaygındır. z > 1 olan herhangi bir kuasar c'den daha hızlı uzaklaşmaktadır, z'nin tam olarak 1'e eşit olması ise ışık hızında gerilemeyi göstermektedir. Süperluminal kuasarları açıklamaya yönelik ilk girişimler, z = 2,326 sınırı veya z < 2,4 sınırıyla karmaşık açıklamalarla sonuçlandı.[34] Kuasarların çoğunluğu z = 2 ile z = 5 arasındadır.

1964 yılında ilk kez bir kuasar evrendeki en uzak nesne oldu. Kuasarlar, kuasar olmayan bir gökada çiftinin bu unvanı aldığı 1997 yılına kadar evrendeki en uzak nesneler olarak kalacaklardı (CL 1358+62 G1 ve CL 1358+62 G2 gökadaları, CL 1358+62 gökada kümesi tarafından mercek altına alınmıştır).
Kozmik ölçeklerde mesafe genellikle, durgunluk hızının ve kozmolojik genişleme nedeniyle elde edilen mesafenin bir ölçüsü olan kırmızıya kayma (z ile gösterilir) ile gösterilir.

Mikrokuasarlar listesi
Astronomik cisimler listeleri
Galaksiler listesi
Kara delikler listesi

Interactive interface into the catalog of Quasars from the Sloane Digital Sky Survey
Catalogue of Bright Quasars and BL Lacertae Objects
Kitt Peak Quasar List (1975) VII/11
Revised and Updated Catalog of Quasi-stellar Objects (1993) VII/158

Kutup-halkalı gökada, kutupları üzerinden dönen gaz ve yıldızlardan oluşmuş bir dış halkaya sahip olan gökada türüdür. Kutup halkalarının, iki gökadanın birbiriyle kütleçekimsel olarak etkileşime girmesi sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Olasılıklardan biri, yakınından geçen bir gökadadan gelgit etkisiyle koparılan materyalin bir kutup halkası oluşturmasıdır. Diğer bir olasılık ise daha küçük bir gökadayla daha büyük bir gökadanın dönme düzlemine dik olarak çarpışması ve bu küçük gökadanın halka yapısını fiilen oluşturmasıdır.
En iyi bilinen kutup-halkalı gökadalar S0'lar (merceksi) olsa da fiziksel açıdan bakıldığında bu gökadalar, birkaç eliptik gökadanın da dahil olduğu daha geniş bir kategorinin parçasıdır.
Kutup-halkalı gökada olarak tanımlanan ilk dört S0 gökadası NGC 2685, NGC 4650A, A 0136-0801 ve ESO 415-G26'dır. İlk tanımlanan bu gökadalar yoğun bir şekilde incelenmiş olsa da o zamandan beri daha birçok kutup-halkalı gökada keşfedilmiştir. Yakınımızdaki merceksi gökadaların yaklaşık %0,5'inin S0 tipi kutup-halkalı olduğu düşünülmektedir ve tüm merceksi gökadaların %5'inin yaşamları boyunca herhangi bir döneminde bir kutup halkasına sahip olmuş olabileceği muhtemeldir.
İlk kutup-halkalı eliptik gökadalar 1978 yılında tanımlanmıştır. Bunlar NGC 5128, NGC 5363, NGC 1947 ve Cygnus A'dır. O dönemde NGC 2685 ve NGC 4650A gibi kutup-halkalı S0 gökadalarının da benzer oluşum süreçleriyle oluştuğu düşünülüyordu. Ancak gaz halindeki halkaların dış kaynaklı kökeni, yıllar sonra daha gelişmiş spektroskopi teknolojisi sayesinde kutup-halkalı eliptik ve S0 gökadalarının yıldız ve gaz hareketlerine dair ilk gözlemlerin mümkün olmasıyla kesin olarak açıklığa kavuşturulabilmiştir. En bilinen örnek olan NGC 5128 (Centaurus A) dışında, oldukça düzenli bir başka kutup-halkalı eliptik gökada da NGC 5266'dır.

Kutup-Halkalı Kataloğu (Polar-Ring Catalogue - PRC), 157 muhtemel kutup-halkalı gökadanın yanı sıra, bunlarla ilişkili 51 nesneyi içeren bir atlastır. Katalog; kinematiği doğrulanmış kutup-halkalı gökadalar (kategori A), morfolojik görünümlerine dayanan kuvvetli adaylar (kategori B), muhtemel adaylar (kategori C) ve muhtemelen ilişkili nesnelerden (kategori D) oluşan dört bölümden meydana gelir. A bölümünde kinematiği doğrulanmış 6 gökada bulunur. B bölümünde 27 kuvvetli aday yer alır. C bölümünde 73 muhtemel aday bulunurken, D bölümünde ise muhtemelen kutup-halkalı olarak sınıflandırılmayacak 51 ilişkili nesne listelenir.

2011 yılında Sloan Digital Sky Survey'den (SDSS) alınan görüntüler kullanılarak yeni bir kutup-halkalı gökada adayları kataloğu yayımlanmıştır. Bu katalog mevcut PRC'yi tamamlamış ve bilinen adayların sayısını önemli ölçüde artırmıştır. Katalog orijinal Galaxy Zoo projesinin sonuçlarına dayanmaktadır. Kataloğa dahil edilen 275 nesneden 70'i "en kuvvetli aday" olarak tanımlanırken, 53 gökada ise çoğunlukla aşırı derecede çarpık disklere sahip gökadalar ve birleşmelerden oluşan kutup-halkalı gökadalarla ilişkili nesneler olarak sınıflandırılmıştır. Ayrıca bu katalogda, kutup halkası gözlemciye neredeyse tam karşıdan görünen 37 aday gökada daha yer alır. SPRC, ortalama olarak PRC'deki gökadalara kıyasla daha soluk ve daha uzak mesafelerde bulunan nesneleri listelese de, birçok yeni ve yakın potansiyel kutup-halkalı gökadayı da içerir.
2019 yılında yine Sloan Digital Sky Survey verileri kullanılarak 31 yeni kutup-halkalı gökada adayı daha bulunmuştur.

Kutup-halkalı galaksiler listesi
Halkalı galaksi

Astronomy Picture of the Day
Polar Ring Galaxy NGC 4650A - 10 Mayıs 1999
Kutup Halkalı Gökada NGC 2685 - 16 Şubat 2007
Kutup Halkalı Gökada NGC 660 - 3 Aralık 2009
Hubble, İnternet Kullanıcılarının Oylarıyla Tek Karede İki Gökada Görüntüledi
X marks the spot in dark matter web - Kutup-halkalı gökadalar, kozmik ağın varlığına dair ilk elden kanıt sunuyor, New Scientist, 29 Şubat 2008

Küresel yıldız kümesi, galaksi merkezi etrafında uydu gibi dolanan, yıldızların küresel bir bileşimidir. Küresel yıldız kümeleri yerçekimi ile bir arada durabilirler. Yerçekimi sayesinde küresel bir şekle ve göreceli olarak merkeze doğru artan bir madde yoğunluğuna sahiplerdir. Yıldız kümesinin bir alt kategorisi olan küresel yıldız kümesi, Latince bir sözcük olan ve küçük küre anlamına gelen globulus kelimesinden türetilmiştir.
Galaksi halesi içinde bulunan küresel yıldız kümelerinin, disk içinde bulunan daha az yoğunluktaki açık yıldız kümesine göre çok daha fazla yıldız içerdikleri ve daha yaşlı oldukları bulunmuştur. Küresel yıldız kümeleri tam anlamıyla galaksi içerisinde yaygın durumdadırlar. Samanyolu galaksisi içinde şu ana kadar bulunan 150 ila 158 tane küresel yıldız kümesi vardır.  10 ila 20 arasında hâlâ keşfedilmemiş küresel yıldız kümesi olduğu sanılmaktadır. Daha büyük galaksiler daha fazla kümeye sahip olabilirler. Örneğin, Andromeda, 500 gibi büyük sayıda küresel yıldız kümesine sahip olabilir. M87 gibi bazı devasa eliptik galaksilerde, özellikle galaksi kümelerinin merkezinde, 13.000 tane küresel yıldız kümesi bulunabilir. Bu küresel yıldız kümeleri galaksi etrafında, 40 kiloparsek (yaklaşık olarak 131,000 ışık yılı) gibi büyük yarıçaplarda dolanırlar. Yerel gruptaki her yeterli kütleye sahip galakside, bağlantılı küresel yıldız kümesi grupları vardır. Neredeyse incelenmiş her büyük galaksinin, küresel yıldız kümesi sistemine sahip olduğu bulunmuştur. Yay Eliptik Cüce Galaksisi ve Büyük köpek cüce galaksisi’nin kendi küresel yıldız kümelerini (örneğin Palomar 12) Samanyolu galaksisine bağışlama süreci içinde oldukları görülüyor. Bu, geçmişte kaç tane küresel yıldız kümesinin yakalanmış olabileceğini gösteriyor.
Küresel yıldız kümelerinin galaksideki ilk yıldızların üretildiği yer gibi görünmesine rağmen, galaksi evrimindeki kökenleri ve rolleri hala açık değil. Küresel yıldız kümelerinin cüce eliptik galaksilerinden önemli ölçüde farklı olduğu görüldü ve ayrı bir galaksiden ziyade ana galaksideki yıldız oluşumunun bir parçası olarak ortaya çıktılar. Bununla birlikte, astronomlar tarafından önerilen son tahminler gösteriyor ki küresel yıldız kümeleri ve cüce küresel galaksiler açıkça ayrılmayabilir.

İlk keşfedilen küresel yıldız kümesi M22 idi. 1665 yılında Alman amatör astronom Abraham Ihle tarafından keşfedildi. Bununla birlikte, ilk teleskoplara verilen ışık düzengeci ile küresel yıldız kümeleri içindeki bireysel yıldızların açısal çözünürlükleri, Charles Messier M4 cismini gözleyene kadar belirlenememişti. Keşfedilen ilk sekiz küresel yıldız kümesi tabloda gösterilmiştir. Hemen sonrasında, Abbé Lacaille, NGC 104, NGC 4833, M55, M69 ve NGC 6397 cisimlerini 1751–52 kataloğunda listelemiştir. Sayıdan önce gelen M Charles Messier'in kataloğuna atıfta bulunurken, NGC ise John Dreyer tarafından hazırlanan Yeni Genel Katalog'a atıfta bulunur.
William Herschel araştırmaya başlamadı çünkü 1782'de büyük teleskopları kullanarak programı uygulayamamıştı. Bilinen 33 küresel yıldız kümesindeki yıldızları çözümleyebilmişti ve aynı zamanda 37 yeni küresel yıldız kümesi daha buldu. Herschel'in 1789 yılındaki derin gökyüzü cisimleri kataloğunda, ilk defa küresel yıldız kümesi adını kullandı ve tanımladı.
Keşfedilen küresel yıldız kümesi sayısı gittikçe artmaya devam etti, 1915'te 83'e ulaştı, 1930'da 93'ye ulaştı ve 1947 yılı itibarıyla 97'ye ulaştı. Toplamda 152 küresel yıldız kümesi Samanyolu galaksisi içinde keşfedilmiştir. Samanyolu dışında ise 180 ± 20 gibi bir sayı olduğu tahmin ediliyor. Bu ekstra ve keşfedilmemiş küresel yıldız kümelerinin Samanyolu dışındaki gaz ve tozun arkasında gizlendiği düşünülüyor.
1914'ün başlarında, Harlow Shapley küresel yıldız kümeleriyle alakalı bir dizi çalışmaya başladı ve yaklaşık 40 civarında bilimsel makale yayımladı. Kümelerdeki RR Lyrae değişenini inceledi, buralarda sefe değişeninin olduğunu varsaymıştı. Bunların periyot-parlaklık ilişkilerini kullanarak mesafe tahminleri yaptı. Daha sonra, sefe değişenlerinden daha sönük RR Lyrae değişenleri bulundu. Bu Shapley'in kümelerin mesafelerini çok fazla hesaplamasına neden oldu.

Samanyolu galaksisi içindeki küresel yıldız kümelerinin çok büyük bir kısmı galaksi merkezi etrafında bulunuyor. 1918'de, Harlow Shapley tarafından asimetrik dağılımları kullanılarak galaksinin bütün boyutlarına karar vermek için kullanıldı. Küresel yıldız kümelerinin gök ada merkezi etrafında hemen hemen küresel bir dağılım gösterdiği farz edildi. Harlow Güneş'in galaksi merkezine göre konumunu tahmin etmek için kümelerin konumlarını kullandı.
Tahminleri önemli ölçüde hata payı içerse de, gösterdi ki galaksinin boyutları önceki halinden çok daha büyük. Hata payı Samanyolu içindeki toz bulutlarından kaynaklanıyor. Tozlar, küresel yıldız kümelerinden Dünya'ya ulaşan ışığı önemli ölçüde azaltıyor. Bu da daha uzakta görünmelerine sebep oluyor. Shapley'in tahminleri şu anda kabul edilen değerle, 10'un katları dahilinde aynıdır.
Shapley'in ölçümleri gösteriyor ki Güneş göreceli olarak galaksi merkezinden uzakta. Daha önce çıkarılan sonucun aksini söyler, önceki sonuçlar sıradan yıldızların dağılımlarıyla neredeyse aynı olduğunu gösteriyordu. Gerçekte, sıradan yıldızlar galaksi diski içindedirler. Genellikle gaz ve toz bulutları sebebiyle gizlenirler. Küresel yıldız kümeleri galaksi diski dışında konumlanmışlardır ve olduğundan çok daha fazla mesafelerde görünürler.

Shapley sonradan kümeler hakkındaki çalışmaları sebebiyle Henrietta Swope ve Helen Battles Sawyer tarafından desteklendi. 1927 ve 29 yıllarında, Harlow Shapley ve Helen Sawyer kümeleri merkeze doğru olan yoğunluk derecesine göre sınıflandırmaya başladı. En fazla yoğunluğa sahip kümeler Sınıf 1 olarak belirlendi. Azalan yoğunluğa göre, kümeleri Sınıf XII'ye kadar başarıyla belirlediler. Bu sınıflandırma Shapley–Sawyer Konsantrasyon Sınıfı (İngilizce: Shapley–Sawyer Concentration Class) olarak biliniyor. Bazen Romen rakamları yerine Sınıf 1-12 olarak sayılarla ifade ediliyor.

Küresel yıldız kümelerinin oluşumu, az anlaşılmış bir olguyu geride bırakıyor. Küresel yıldız kümelerindeki yıldızların tek bir nesilden ortaya çıkıp çıkmadığını veya yüzlerce milyon yıl içinde birçok nesilden meydana gelip gelmediğini belirsiz bırakıyor. Birçok küresel yıldız kümesinde, çoğu yıldız neredeyse yıldız evriminin aynı evresinde. Bu da aynı zamanlarda oluştuklarını destekliyor. Bununla birlikte, yıldız oluşumunun tarihçesi kümeden kümeye değişiyor. Bazı yıldız kümeleri yıldız popülasyonunun açıkça gösteriyor. Buna örnek olarak, Büyük Macellan Bulutu'ndaki küresel yıldız kümeleri çift modlu popülasyon örneği sergiliyorlar. Büyük Macellan Bulutu'ndaki küresel yıldız kümeleri, gençlikleri boyunca büyük moleküler bulutlarla çarpışmış olabilirler ve bunun sonucunda yıldız oluşum evresinin ikinci aşamasına geçmiş olabilirler. Bu yıldız oluşumu, birçok küresel yıldız kümesinin yaşı düşünüldüğünde göreceli olarak kısadır.
Aynı zamanda Evren'deki bu popülasyonun çok katlılığına sebep olarak dinamik bir kökeni olduğu önerildi. Örneğin Hubble Uzay Teleskobu Anten Galaksilerinde kümelerin kümesini gözledi, buralar galaksi içindeki yüzlerce parsek genişliğinde bölgeler. Bu bölgelerde kümelerin birçoğu en sonunda çarpışıp iç içe geçeceklerdir. Birçoğu önemli bir yelpazede asırlardır mevcuttur, iç içe geçmeleri kümelerin çiftli veya çoklu popülasyon dağılımlarına sahip olmalarına izin veriyor.

Küresel yıldız kümesi gözlemleri gösterdi ki yıldız oluşumları, etkin yıldız oluşumlarının olduğu bölgelerde yavaşça artıyor. Buralardaki yıldızlararası ortamda, normal yıldız oluşumunun olduğu bölgelere göre daha fazla kütleçekimi var. Küresel yıldız kümesi oluşumları yıldız yağmuru denen bölgelerde ve etkileşim halindeki galaksilerde yaygın. Araştırmalar, merkezdeki süper kütleli kara deliğin kütlesi ile eliptik ve merceksi galaksilerdeki küresel küme sistemlerinin boyutları arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Bunun gibi galaksilerdeki, süper kütleli kara deliğin kütlesi genellikle galaksinin içindeki tüm küresel yıldız kümelerinin toplam kütlesine yakındır.
Bilinen hiçbir küresel yıldız kümesi aktif yıldız oluşumu sergilemiyor. İstikrarlı bir görünümle, küresel yıldız kümeleri genellikle galaksideki en yaşlı objelerdir ve yıldızların kümelendiği ilk oluşumlardır. Çok büyük yıldız oluşum bölgeleri olarak bilinen süper yıldız kümesi, örneğin Samanyolu galaksisindeki Westerlund 1, küresel yıldız kümelerinin öncüleri olabilir.

Küresel yıldız kümeleri genellikle yüz binlerce metalliği düşük yaşlı yıldızlardan oluşur. Küresel yıldzı kümelerinde bulunan yıldızların türlerinin spiral galaksilerdeki galaksi tümseğinde bulunan yıldızlarla benzer olduğu bulundu. Ancak sadece birkaç milyon kübik parsek hacme sığdırılmıştır. Gaz ve toz bulutlarından yoksundurlar. Bütün gaz ve toz bulutunun çok uzun zaman önce yıldızlara dönüştüğü farz ediliyor.
Küresel yıldız kümeleri çok yüksek yoğunluktaki yıldızlar içerebilir. Ortalama olarak bir kübik parsek başına 0.4 yıldız vardır ancak bu sayı kümenin çekirdeğine yaklaştıkça 100'e ve 1000'e ulaşabilir.
Küresel yıldız kümesi içindeki yıldızlar arasındaki tipik uzaklık yaklaşık 1 ışık yılıdır. Ancak merkezdeki mesafeler, Güneş Sistemi boyutlarıyla karşılaştırılabilir.
Bununla birlikte buraların gezegen sistemlerinin yaşamına devam edebilmesi için uygun bölgeler olduğu düşünülmüyor. Kümelerin merkezindeki yoğunluktan dolayı geçen yıldızların yörüngesindeki küçük sapmalar, gezegen yörüngelerinin dinamik olarak sabit olmamasına neden oluyor. Bir gezegen, yıldız etrafında 1 astronomik birim uzaklığındaki yörüngesinde, 47 Tucanae gibi merkezi yoğun bir küme içinde dönerken sadece 108 yıl boyunca yaşayabilir. Pulsar (PSR B1620−26) etrafında dönen bir gezegen sistemi M4 küresel yıldız kümesine aittir. Ancak bu gezegenler pulsarın oluşmasından hemen sonra oluşmuş gibi görünüyor.
Samanyolu galaksisindeki, Mayall II galaksisindeki ve Andromeda Galaksisindeki Omega Centauri gibi bazı küresel yıldız küme

Fizikte, uzaydaki ağırlığın dağılımının ağırlık merkezi , birbirlerine göre olan ağırlıkların toplamlarının sıfır olduğu noktadır. Ağırlık dağılımı, ağırlık merkezi etrafında dengelenir ve dağılan ağırlığın kütle pozisyon koordinatlarının ortalaması onun koordinatlarını tanımlar. Ağırlık merkezine göre formüle edildiği zaman mekanikte hesaplamalar basitleşir.
Deformasyonun yok sayıldığı cisimlerde durumunda, ağırlık merkezi sabitlenir ve eğer cismin değişmeyen bir yoğunluğu varsa, o zaman sentroidde yer alır. Ağırlık merkezi, boş veya nal gibi açık biçimli cisimlerde olduğu gibi, fiziksel cismin dışında da yer alabilir. Ayrı cisimlerin dağılımında, Güneş Sistemi'ndeki gezegenler gibi, ağırlık merkezi sistemin herhangi özel bir üyesinin pozisyonuyla bağdaştırılamaz.
Ağırlık merkezi uzayda kütlelerin dağılımını, gezegensel cisimlerin lineer ve açısal momentumu ve deformasyonun yok sayıldığı cisimlerin dinamiğinde, içeren mekanikteki hesaplamalar için yararlı bir referans noktasıdır. Yörüngesel mekanikte, gezegenlerin hareketlerinin denklemleri ağırlık merkezinde yer alan nokta kütleler olarak formüle edilir. Kütle çerçevesinin merkezi koordinat sisteminin orjinine göre geride kalan ağırlık merkezinin olduğu eylemsizlik çerçevesidir.

“Ağırlık merkezi” tanımı ilk olarak eski Yunan fizikçi, matematikçi ve mühendis olan Arşimet tarafından kullanılmıştır. Yer çekimiyle ilgili varsayımları basitleştirmek için çalışmıştır. Sonuç olarak da şu an kullandığımız ağırlık merkezi denilen matematiksel özelliğe ulaşmıştır. Arşimet, kaldıraç üzerine kaldıraç boyunca değişik noktalardaki ağırlıklarla uygulanan torkun bütün kütlelerin tek bir noktaya - onların ağırlık merkezine - hareket ettirilmesiyle oluşacak kuvvetin aynı olacağını göstermiştir.
Euler'in ikinci kanununda yer alan ağırlık merkezine göre Newton'un ikinci kanunu tekrar formüle edilmiştir.

Uzayda kütlelerin dağılımının merkezindeki tek nokta olan ağırlık merkezi, ağırlıkların bulunduğu pozisyonların vektörlerinin o noktaya göre toplamını sıfır olma özelliğine sahiptir. İstatistikte, ağırlık merkezi uzayda kütle dağılımının ortalamasıdır.

R, ağırlık merkezinin koordinatları
ri, yer aldıkları koordinatlar, i = 1,...,n
mi, her birinin kütlesi, i = 1,...,n

  
    
      
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        (
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        −
        
          R
        
        )
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \sum _{i=1}^{n}m_{i}(\mathbf {r} _{i}-\mathbf {R} )=0.}
  

R için bu denklemi çözdüğümüzde, aşağıdaki formülü elde edilir:

  
    
      
        
          R
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            r
          
          
            i
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {R} ={\frac {1}{M}}\sum _{i=1}^{n}m_{i}\mathbf {r} _{i},}
  

M bütün parçacıkların kütlelerinin toplamı.

Eğer kütle dağılımı V hacminde ve ρ(r) yoğunluğunda sürekli ise, ağırlık merkezine, R, göre bu hacimdeki noktaların koordinatlarının integrali sıfıra eşittir. 

  
    
      
        
          ∫
          
            V
          
        
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        (
        
          r
        
        −
        
          R
        
        )
        d
        V
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \int _{V}\rho (\mathbf {r} )(\mathbf {r} -\mathbf {R} )dV=0.}
  

Bu denklemi R için çözersek, aşağıdaki denklem elde edilir:

  
    
      
        
          R
        
        =
        
          
            1
            M
          
        
        
          ∫
          
            V
          
        
        ρ
        (
        
          r
        
        )
        
          r
        
        d
        V
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {R} ={\frac {1}{M}}\int _{V}\rho (\mathbf {r} )\mathbf {r} dV,}
  

M, bu hacimdeki toplam kütle
Eğer kütle dağılımı sabit bir yoğunluğa sahip ise, başka bir deyişle ρ sabit ise, hacmin sentroidi ile ağılık merkezi aynı olmuş olur. Ağırlık merkezi, düzlemdeki orta nokta demek değildir. İstatistikte, orta nokta ortalama ile aynı şey değildir.

İki parçacıklı sistemin, P1 ve P2, ağırlık merkezinin R koordinatları aşağıdaki gibi verilmiştir.

  
    
      
        
          R
        
        =
        
          
            1
            
              
                m
                
                  1
                
              
              +
              
                m
                
                  2
                
              
            
          
        
        (
        
          m
          
            1
          
        
        
          
            r
          
          
            1
          
        
        +
        
          m
          
            2
          
        
        
          
            r
          
          
            2
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {R} ={\frac {1}{m_{1}+m_{2}}}(m_{1}\mathbf {r} _{1}+m_{2}\mathbf {r} _{2}).}
  

m1; birinci parçacığın kütlesi

m2; ikinci parçacığın kütlesi
Toplam kütle yüzdesi, %100 P1 ve %0 P2'den %0 P1 ve %100 P2'ye göre değişiklik gösterdiğinde, kütle merkezi R P1 ve P2 arasında hareket eder. Her bir noktanın kütlesel yüzdesi o çizginin üzerinde bulunan R noktasının görüntü koordinatları diye gösterilebilir. Buna barycentric koordinatları diye adlandırılır. Bu yöntemi yorumlamanın diğer bir yolu ise göreli veriler hakkındaki momentlerin mekanik dengesidir. Bu sayı kütle merkezindeki toplam denge kuvvetiyle dengelenen toplam momenti verir. Bu, düzlemde ve uzaydaki görüntü koordinatlarını tanımlamak için sırasıyla üç nokta ve dört nokta ile genellenebilir.

Periyodik sınır şartlarıyla olan sistemlerdeki parçacıklar için, iki parçacık bu sistemin her iki karşı tarafında bulunmasına rağmen komşu olabilirler. Bu genellikle moleküler dinamik simülasyonlarında, örneğin rastgele pozisyonlarda çarpışmalarda veya bazen komşu atomlar periyodik sınırlarda kesiştiğinde meydana gelir. Çarpışmalar periyodik sınırlarla karşı karşıya kaldıklarında, kütle merkezinin hesaplanması yanlış olur. Periyodik sisitemler için kütle merkezinin hesaplanması için genellenmiş metot, düz çizgide çember varmış gibi her bir koordinatı, x ve y ve/veya z, işlemek içindir. Hesaplama her parçacığın x koordinatını alır ve bir açıya göre planlar.

  
    
      
        
          θ
          
            i
          
        
        =
        
          
            
              x
              
                i
              
            
            
              x
              
                m
                a
                x
              
            
          
        
        2
        π
      
    
    {\displaystyle \theta _{i}={\frac {x_{i}}{x_{max}}}2\pi }
  

xmax = x yönündeki sistem boyutu. Bu açı için, iki yeni nokta 
  
    
      
        (
        
          ξ
          
            i
          
        
        ,
        
          ζ
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (\xi _{i},\zeta _{i})}
  
 genellenebilir:

  
    
      
        
          ξ
          
            i
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        
          θ
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \xi _{i}=\cos(\theta _{i})}
  

  
    
      
        
          ζ
          
            i
          
        
        =
        sin
        ⁡
        (
        
          θ
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \zeta _{i}=\sin(\theta _{i})}
  

  
    
      
        (
        ξ
        ,
        ζ
        )
      
    
    {\displaystyle (\xi ,\zeta )}
  
 düzleminde, bu koordinatlar yarıçapı 1 olan çember üstünde bulunurlar. Her parçacık için 
  
    
      
        
          ξ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \xi _{i}}
  
 ve 
  
    
      
        
          ζ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \zeta _{i}}
  
 değerlerinin toplamından, ortalama 
  
    
      
        
          
            ξ
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {\xi }}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            ζ
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {\zeta }}}
  
 hesaplanır. Bu değerler, kütle merkezinin x koordinatından elde edildiği yeni bir açı, 
  
    
      
        
          
            θ
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {\theta }}}
  
, meydana getirir:

  
    
      
        
          
            θ
            ¯
          
        
        =
        
          a
          t
          a
          n
          2
        
        (
        −
        
          
            ζ
            ¯
          
        
        ,
        −
        
          
            ξ
            ¯
          
        
        )
        +
        π
      
    
    {\displaystyle {\overline {\theta }}=\mathrm {atan2} (-{\overline {\zeta }},-{\overline {\xi }})+\pi }
  

  
    
      
        
          x
          
            c
            o
            m
          
        
        =
        
          x
          
            m
            a
            x
          
        
        
          
            
              θ
              ¯
          

Kütleçekimsel potansiyel enerji veya Kütleçekimsel enerji, bir kütlenin kütleçekimi alanında bulunduğu yerden dolayı sahip olduğu enerjidir. Cisimlerin hareket halinde olmadıkları durumlarda sahip oldukları enerjiye potansiyel enerji denir. Bir cisim yerden daha yüksek bir noktaya kaldırıldığında yer çekimine karşı bir iş yapar. Yapılan bu iş cisimde enerji olarak depolanır ve cismin iş yapabilecek duruma gelmesine neden olur. Potansiyel enerjinin simgesi Ep ve birimi jouledir.

Dünya yüzeyinde kütleçekim ivmesi yukarı kaldırılan eşyalar için değişmiyormuş gibi hesaplanabilir.

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              g
              →
            
          
        
        ⋅
        m
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}={\vec {g}}\cdot m}
  
 
W Ağırlık, m kütle, g yer çekim ivmesi (9.8m/sn2), h yükseklik ise:

  
    
      
        
          E
          
            P
            o
            t
          
        
        =
        
          ∫
          
            ∞
          
          
            h
          
        
        m
        ⋅
        g
        
        (
        d
        H
        )
        =
        W
        ⋅
        h
        =
        m
        ⋅
        g
        ⋅
        h
      
    
    {\displaystyle E_{Pot}=\int _{\infty }^{h}m\cdot g\,(dH)=W\cdot h=m\cdot g\cdot h}
  
 olur.

Newton'un evrensel çekim kanununa göre 
  
    
      
        
          F
          
            
              M
              
                1
              
            
            
              M
              
                2
              
            
          
        
        =
        G
        
          
            
              
                M
                
                  1
                
              
              
                M
                
                  2
                
              
            
            
              R
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{M_{1}M_{2}}=G{\frac {M_{1}M_{2}}{R^{2}}}}
  
 ile:

  
    
      
        
          E
          
            P
            o
            t
          
        
        =
        
          ∫
          
            ∞
          
          
            s
          
        
        
          G
          
            
              
                
                  M
                  
                    1
                  
                
                
                  M
                  
                    2
                  
                
              
              
                R
                
                  2
                
              
            
          
        
        
        (
        d
        r
        )
        =
        
          G
          
            
              
                
                  M
                  
                    1
                  
                
                
                  M
                  
                    2
                  
                
              
              s
            
          
        
        
        (
        d
        r
        )
      
    
    {\displaystyle E_{Pot}=\int _{\infty }^{s}{G{\frac {M_{1}M_{2}}{R^{2}}}}\,(dr)={G{\frac {M_{1}M_{2}}{s}}}\,(dr)}
  
 geçerlidir. 
Potansiyel enerjinin 
  
    
      
        r
        =
        0
      
    
    {\displaystyle r=0}
  
 da matematiksel olarak tanımlanmaması nedeniyle (bknz: sıfıra bölme) sebebiyle potansiyel enerji sonsuzluktan cismin bulundugu noktaya kadar tanımlanır.

Kütleçekimsel bağlanma enerjisi
Kütleçekimsel potansiyel
Potansiyel enerji

Küçük Halter Bulutsusu (ayrıca Messier 76, NGC 650/651, Barbell Nebula veya Cork Nebula olarak da bilinir), Kahraman takımyıldızında tahminen 1.700 ila 15.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gezegenimsi bulutsudur. Pierre Méchain tarafından 5 Eylül 1780 tarihinde keşfedildi. Messier Kataloğu'ndaki yalnızca dört gezegenimsi bulutsudan biri olan Messier 76, en soluk Messier cisimlerinden birisidir.

Messier 76, Pierre Méchain tarafından 5 Eylül 1780'de keşfedildi ve bu keşfi Charles Messier'a bildirdi. Charles Messier, 21 Ekim 1780 tarihinde cismi gözlemledi, pozisyonunu belirledi ve kataloğuna ekledi. Méchain, bu cismin yıldızsız bir bulutsu olduğunu bulsa da, Messier bazı yıldızlar ve bir miktar bulutsudan oluştuğunu belirtti. Muhtemelen ön plan veya arka plan yıldızları tarafından yanıltılmıştı. 1866 yılında spektroskopinin öncüsü olan William Huggins, spektrumunun bulutsu çizgileri gösteren gaz halinde olduğunu buldu. Öncü astrofotografçı Isaac Roberts bu nesnenin çift değil, bir tek bulutsu olduğunu tespit etti ve ilk defa kenardan görülen geniş bir halka olabileceğinden şüphelendi. 1918 yılında Heber Doust Curtis, Messier 76'yı bir gezegenimsi bulutsu olarak doğru bir şekilde tanımladı. İki bileşenin temas halinde olduğu çift bir bulutsu olduğundan şüphelenilmiş ve iki NGC numarası verilmiştir (650 ve 651). William Herschel tarafından 12 Kasım 1787'de "ikinci bileşen" H I.193 olarak belirtilmiştir. NGC 651 ise bulutsunun Kuzey'i takip eden (Doğu) kısmıdır.

Messier 76'nın görünümü bir dereceye kadar Halter Bulutsusu M27'ye benzer. Büyük olasılıkla ana gövde (çubuk veya mantar), ekvator düzleminden yalnızca birkaç derece uzakta kenardan görünen parlak ve hafif eliptik bir halkadır. Bu halkanın yaklaşık olarak 42 km/s hızında genişlediği tahmin edilmektedir. Bu düzleme dik olan eksen boyunca gazın daha hızlı bir şekilde genişlediği ve kelebek kanatlarının daha düşük yüzey parlaklığına sahip olduğu görülmektedir. Yapı, iki kutuplu gezegenimsi bulutsu (BPNe) olarak sınıflandırılır ve bu, patlayarak geride nötron yıldızı veya beyaz cüce kalıntıları ile parlak bir zarf (kabuk) bırakan iki yıldız olduğu anlamına gelir. Bir gezegenimsi bulutsu için alışılmadık bir şekilde uzaklığı iyi bilinmemektedir ve tahminler 1.700 ile 15.000 ışık yılı arasında değişir. Yeni yapılan uzaklık tahminlerinde bulutsunun uzaklığı yaklaşık olarak 2.500 ışık yılı olarak ölçülmüştür (780 parsek) ve bu da ortalama olarak boyutunu yaklaşık 0,378 parsek (1,23 ışık yılı) yapar.
Bulutsu, +15,9v (16,1B) büyüklüğündeki merkezi yıldız veya gezegenimsi bulutsu çekirdeği (PNN) ile birlikte, +10,1 kadir toplam görünür büyüklüğe sahiptir. Gezegenimsi bulutsular için olağan olduğu gibi, M76'nın görsel büyüklüğü fotografik olarak olduğundan çok daha parlaktır. Bunun nedeni görsel ışığın çoğunun tek bir spektral çizgide, çift iyonize oksijenin yeşil 5007 Angstrom yasaklı çizgisi [O III]'te yayılmasıdır. Çekirdekten gelen UV ışığı, zarf olarak aydınlık bir bulutsu oluşturuyor ve yaklaşık 88.400 K yüzey sıcaklığına sahiptir.

Halter Bulutsusu
Gezegenimsi bulutsular dizini
Messier nesneleri

WikiSky'da Küçük Halter Bulutsusu: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
NightSkyInfo.com - M76, the Little Dumbbell Nebula
Little Dumbbell Nebula (M76, NGC 650 and 651)16 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The little Dumbbell Nebula - M76, yarı-profesyonel amatör fotoğrafı]

Kızılötesi (IR; bazen kızılötesi ışın olarak da adlandırılır), görünür ışıktan daha uzun ancak mikrodalgalardan daha kısa dalga boylarına sahip elektromanyetik radyasyondur (EMR). Kızılötesi spektral bant, kırmızı ışığınkinden (görünür spektrumdaki en uzun dalgalar) biraz daha uzun dalgalarla başlar, bu nedenle IR insan gözü için görünmezdir. IR'nin genellikle yaklaşık 750 nm (400 THz) ila 1 mm (300 GHz) arasındaki dalga boylarını içerdiği anlaşılmaktadır.
Normal sıcaklığındaki insan vücudu 10 mikrometre civarında ışıma yapar.
Daha uzun IR dalga boyları (30 μm-100 μm) bazen terahertz radyasyonu aralığının bir parçası olarak dahil edilir.
Oda sıcaklığına yakın nesnelerden gelen siyah cisim radyasyonunun neredeyse tamamı kızılötesi dalga boylarındadır.
Kızılötesi ışın bir elektromanyetik radyasyon biçimi olarak hem bir dalganın, hem de bir foton parçacığının özellikleriyle enerji ve momentumu yayar.
Doğrudan alınan Güneş ışığı %47 kızılötesi, %46 görünür ışık ve %7 morötesi ışınımdan oluşur.
İngilizce infrared sözcüğü, Latince’de "aşağı" veya "ötesi" anlamına gelen infra ile İngilizce "kırmızı" anlamına gelen red kelimelerinden oluşur ve "kırmızıaltı" veya "kırmızıötesi" anlamına gelir.

Nesneler oldukça geniş bir tayfta kızılötesi ışınım yayarlar, fakat algılayıcılar sadece belli bant genişliklerini algılayabildikleri için genellikle kızılötesinden kastedilen belirli bantlardır. Bu yüzden kızılötesi bandı daha küçük alt bantlara bölünmüştür.
Uluslararası Aydınlatma Komisyonu (CIE) kızılötesi ışınımı aşağıdaki bantlara ayırmayı teklif etmiştir.

IR-A: 700 nm–1400 nm
IR-B: 1400 nm–3000 nm
IR-C: 3000 nm–1 mm
Sıkça kullanılan bölümleme biçimi şöyledir:

Yakın kızılötesi (NIR, IR-A DIN): 0,75-1,4 µm dalga boyları arasındadır. Düşük kayıp miktarı yüzünden genellikle fiberoptik iletişimde kullanılmaktadır. Gece görüşü ekipmanları da genellikle bu dalga boyunu kullanır.
Orta dalga kızılötesi (MWIR, IR-B DIN): 3-8 µm. Güdümlü füze teknolojisinde kullanılmaktadır.
Uzun dalga kızılötesi (LWIR, IR-C DIN): 8–15 µm. Dışarıdan bir ışınım kaynağına gerek duymadan sadece cisimlerin yaydığı ısıyla çalışan termal görüntüleme cihazları bu bandı kullanır.
Uzak kızılötesi (FIR): 15-1.000 µm
Astronomide ise kızılötesi tayf aşağıdaki gibi ayırılır:

Yakın: (0,7-1) ilâ 5 µm
Orta: 5 ilâ (25-40) µm
Uzun: (25-40) ilâ (200-350) µm

Kızılötesi radyasyon aralığının evrensel olarak kabul edilmiş bir tanımı yoktur. Genellikle, 700 nanometre (nm)’lerde görünür spektrum'un nominal kırmızı kenarından 1 milimetre (mm)'ye kadar uzandığı kabul edilir. Bu dalga boyu aralığı yaklaşık olarak 430 THz'den 300 GHz'e kadar frekans aralığına karşılık gelir. Kızılötesinin ilerisi elektromanyetik spektrum mikrodalga kısmıdır. Terahertz radyasyonu, kızılötesi bant kenarını 0.1 mm'ye (3 THz) hareket ettirerek, kızılötesinin değil mikrodalga bandının parçası olarak varsayılır.

Kızılötesi görüntüleme hem sivil hem de askeri kullanım alanları bulmuştur. Hedef tespiti, gözlemleme, gece görüşü, güdüm ve takip sistemleri gibi askeri kullanım alanlarının yanında, ısıl verimlilik analizi, uzaktan sıcaklık ölçme, kısa mesafeli kablosuz iletişim, spektroskopi ve hava tahmini gibi alanlarda da kullanılmaktadır. Kızılötesi astronomi algılayıcılarla donatılmış teleskoplar kullanarak uzayın normal teleskoplarla, moleküler bulutlar gibi uzay tozları yüzünden görüntülenemeyen alanlarını görüntülemekte, gezegenler gibi soğuk cisimleri bulmakta ve Evren'in uzak geçmişinden kalan yüksek miktarda kırmızıya kayma'ya sahip cisimleri görüntülemekte kullanılmaktadır.
Atom seviyesinde kızılötesi enerji dipol momentini değiştirerek molekülleri titreştirmekte kullanılmaktadır. Kızılötesi spektroskopi, kızılötesi frekanslara sahip fotonların soğurulması ve yayınlanmasını araştırır.

Kızılötesi filtreler birçok farklı malzemeden üretilebilir. Bunlardan bir tanesi görünür ışığın %99'unu kesebilen polysulphone isimli plastiktir. Kızılötesi filtreler asker gece görüş dürbünlerinde sahneyi kızılötesi ışıkla aydınlatırken, görünür ışığı keserek, dürbünün kullanıcısının dışarıdan görülmesini engeller.

Kızılötesi, görünür ışığın yeterli olmadığı durumlarda gece görüş sistemlerinde kullanılmaktadır. Gece görüş sistemleri ortamdaki az sayıda fotonun elektronlara çevirilerek, kimyasal ve elektriksel bir süreçle yükseltilmesi esasıyla çalışır.
Kızılötesi görüş sistemleri termografi ile karıştırılmamalıdır. Bu tip sistemler ortamdaki ışığı değil, sıcak cisimler tarafından yayılan kızılötesi ışınımı kullanırlar.

Kızılötesi radyasyon, nesnelerin sıcaklığını uzaktan belirlemek için kullanılabilir (yayıcılığı (İngilizce: emissivity) biliniyorsa). Bu, termografi veya NIR'de veya görünürde çok sıcak nesneler olması durumunda pirometri olarak adlandırılır. Termografi (ısıl görüntüleme) esasen askeri ve sanayi uygulamalarda kullanılır ancak, üretim maliyetlerinin büyük ölçüde azalması nedeniyle teknoloji otomobillerde kızılötesi kameralar şeklinde kamu pazarına ulaşmaktadır.
Termal kamera’lar elektromanyetik tayfın kızılötesi aralığındaki (kabaca 9,000–14,000 nanometre veya 9–14 μm) radyasyonu algılar ve bu radyasyonun görüntülerini oluşturur. Siyah cisim radyasyon yasasına göre kızılötesi radyasyon, sıcaklıklarına bağlı olarak tüm nesneler tarafından yayıldığından, termografi kişinin çevresini görünür aydınlatmalı veya ışıksız "görmesini" mümkün kılar. Bir nesne tarafından yayılan radyasyon miktarı sıcaklıkla artar, bu nedenle termografi sıcaklıktaki değişikliklerin görülmesini sağlar.
Geniş ve belirgin sıcaklıktaki soğuk ortamlarda (deniz, orman, çöl, karlı dağ, bozkır) havadan arama kurtarma çalışmalarında insan gözünden kolay kaçan sıcak insan vücudunun ve konaklama ateş yerinin termografi ile daha kolay farkına varılır.
Kaçak yapan elektrik akımının ısıtma etkisi termografi ile bulunup, olası yangın önlenebilir ve konut sigortasında belgeleme için kullanılabilir.

Hiperspektral görüntü, her pikselde geniş tayf aralığında sürekli tayf içeren "resimdir". Uygulamalı spektroskopi alanında özellikle NIR, SWIR, MWIR ve LWIR tayf bölgeleri ile hiperspektral görüntüleme önem kazanmaktadır. Genel uygulamalar biyolojik, mineralojik, savunma ve sanayi ölçümlerini kapsar.
Termal kızılötesi hiperspektral görüntülemeye benzer şekilde bir termal kamera kullanılarak yapılabilir. Temel fark her pikselin tam LWIR tayfını içermesidir. Sonuçta, Güneş veya Ay gibi harici bir ışık kaynağına gerek duymadan cismin kimyasal tanımlaması yapılabilmektedir. Bu tür kameralar genellikle jeolojik ölçümler, dış mekan gözetimi ve İnsansız hava aracı uygulamaları için uygulanır.

Kızılötesi takip sistemleri (kızılötesi güdüm sistemleri olarak da bilinir) hedefin yaydığı kızılötesi ışınımı, hedefi takip etmek için kullanır.
Kızılötesi güdüm, hedefi izlemek için spektrum'un kızılötesi kısmındaki elektromanyetik radyasyon hedefinden ışık emisyonunu kullanan pasif füze güdüm sistemidir.
Kızılötesi takip sistemi kullanan füzeler, sıcak cisimler kızılötesi ışık yaydığından "ısı güdümlü füze" olarak da bilinir. Kızılötesi ışınımı, frekansta görünür ışık tayfının altındadır ve sıcak cisimler tarafından güçlü şekilde yayılır. İnsanlar, araç motorları ve uçaklar gibi birçok nesne ısı üretir ve saklarlar ve bu nedenle arka plandaki nesnelere kıyasla ışığın kızılötesi dalga boylarında özellikle görülebilirler.

Kızılötesi ışınım, ısıtma kaynağı olarak kullanılabilir. Örneğin, Kızılötesi saunalarda oturanları ısıtmak için, banyo sonrası havlusuz kurulanma için, elektrikli sobalarda ısınma amacıyla, uçak kanatlarında ise oluşan buzu eritmek amacıyla kullanılır.  Kızılötesi ışınım aynı zamanda sağlık ve fizyoterapi alanında da kullanılır.
Kızılötesi ışınım etraflarındaki havayı ısıtmadan sadece ışık geçirmeyen cisimleri ısıttığından dolayı kızartma veya ızgara ile yemek pişirmede de kullanılır. Yararı, IR enerjisinin etraftaki hava yerine yalnızca yiyecek gibi mat nesneleri ısıtmasıdır.
Kızılötesi ısıtma kaplamaların kürlenmesi, plastiklerin şekillendirilmesi, tavlama, plastik kaynağı, baskıların kurutulması vb. sanayi üretim süreçlerinde de giderek daha çok kullanılmaktadır. Bu uygulamalarda kızılötesi ısıtıcılar konveksiyonlu fırınların ve temaslı ısıtmanın yerini almaktadır.
Kızılötesi ısıtıcının  kızılötesi dalgaboyu frekansının malzemenin emilim özelliklerine uygun seçilmesiyle enerji verimliliği sağlanır.

IR veri iletişimi bilgisayar cihazları arasında kısa mesafe iletişimde kullanılmaktadır. Bu tip aygıtlar genellikle IrDA protokülüne uygun üretilmektedir. Uzaktan kumandalar ve IrDA cihazlar, plastik bir mercek tarafından odaklanıp, dar bir ışın hâline getirilen kızılötesi LED ışığı kullanmaktadır. Bu LEDi kapatıp açarak (modüle ederek) bilgi kodlanır ve karşı tarafa aktarılır. Alıcı bir silikon fotodiyot kullanarak kızılötesi ışığı yeniden elektrik akımına çevirir. Fotodiyot sadece verici tarafından üretilen hızla titreşen sinyala tepki gösterir, bu şekilde ortamdaki yavaş değişen ışığı filtrelemiş olur. Kızılötesi ışık duvarları geçemediğinden başka odalardaki cihazları etkilemez, bu yüzden yoğun yerleşim alanlarında kullanılmaya uygundur. Kızılötesi iletişim aynı zamanda uzaktan kumanda aletlerinde en sık tercih edilen iletişim metodudur.
Kızılötesi lazer kullanan açık hava optik iletişim cihazları şehirlerde noktadan noktaya yüksek hızlı iletişim sağlamanın, fiber optik kablo çekmenin masrafıyla karşılaştırıldığında ucuz bir yoludur.
Kızılötesi lazerler aynı zamanda fiberoptik iletişim sistemlerinde de kullanılır. 1.330 nm (en az saçılım) ve 1.550 nm (en iyi iletim) frekanslarındaki ışık fiberoptik iletişimde tercih edilir.

Kızılötesi spektroskopi atomlar arasındaki bağları analiz ederek molekülleri tanımlamaya yarayan bir tekniktir. Her kimyasal bağ kendine has bir frekansta titreşir. Bir moleküldeki bir grup atom (mesela CH2) bağların esneme ve bükülme hareketlerinden dolayı birden fazla titreşim moduna sahip olabilir. Eğer bir titreşim molekülün dipol momentinde değişime yol açarsa, molekül aynı frekansa sahip bir foton soğurur. Çoğ

Logaritmik (veya eşaçılı) spiral, doğada sık rastlanan bir spiral çeşididir. İlk olarak 17. yüzyılda René Descartes ve Jakob Bernoulli tarafından tanımlanmış ve incelenmiştir. Bernoulli bu eğriye, kendine özgü matematiksel özelliklerinden dolayı, spira mirabilis (mucizevi spiral) adını vermiş ve mezar taşına bir logaritmik spiral oyulmasını vasiyet etmiştir.
Kutupsal koordinat sisteminde logaritmik spiral şu eşitlikle ifade edilir:

  
    
      
        
        r
        =
        a
        
          e
          
            b
            θ
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \,r=ae^{b\theta }.}
  

Burada a ve b gerçel parametreler, e ise Euler sayısıdır. Aynı eşitlik şu şekilde de yazılabilir:

  
    
      
        θ
        =
        
          
            1
            b
          
        
        ln
        ⁡
        (
        r
        
          /
        
        a
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle \theta ={\frac {1}{b}}\ln(r/a),}
  

nitekim logaritmik ismi de buradan gelir. Kartezyen koordinat sisteminde aynı eğri, şu parametrik denklem çiftiyle ifade edilebilir:

  
    
      
        x
        (
        t
        )
        =
        a
        
          e
          
            b
            t
          
        
        cos
        ⁡
        (
        t
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle x(t)=ae^{bt}\cos(t),\,}
  

  
    
      
        y
        (
        t
        )
        =
        a
        
          e
          
            b
            t
          
        
        sin
        ⁡
        (
        t
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle y(t)=ae^{bt}\sin(t).\,}
  

Logaritmik spiralin ilginç özelliklerinden biri, orijinden çıkan her doğrunun spirali aynı açıyla kesmesidir. Bir başka deyişle, orijinden çıkan her doğru, spirali kestiği her noktada, spirale teğet geçen doğruyu aynı açıyla keser. Logaritmik spirale eşaçılı denmesinin sebebi de budur. Bu kesme açısı, vektör hesabı yardımıyla bulunabilir:

  
    
      
        ϕ
        =
        arccos
        ⁡
        
          
            
              ⟨
              
                r
              
              (
              θ
              )
              ,
              
                
                  r
                
                ′
              
              (
              θ
              )
              ⟩
            
            
              ‖
              
                r
              
              (
              θ
              )
              ‖
              ‖
              
                
                  r
                
                ′
              
              (
              θ
              )
              ‖
            
          
        
        =
        arctan
        ⁡
        
          
            1
            b
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \phi =\arccos {\frac {\langle \mathbf {r} (\theta ),\mathbf {r} '(\theta )\rangle }{\|\mathbf {r} (\theta )\|\|\mathbf {r} '(\theta )\|}}=\arctan {\frac {1}{b}}\,.}
  

Bu formüle göre, b,yi sıfır aldığımızda orijinden çıkan doğrular spirali hep dik kesecektir, yani spiral a yarıçaplı bir çemberdir. (Elbette aynı sonuç polar denklemde b'yi sıfır alarak da görülebilir.)
Orijinden çıkan herhangi bir doğrunun logaritmik spirali kestiği noktalar, bir geometrik dizi halinde birbirlerinden uzaklaşırlar. Her bir noktanın orijine uzaklığı, bir önceki noktanın orijine uzaklığının 
  
    
      
        
        
          e
          
            2
            π
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle \,e^{2\pi b}}
  
 katıdır. Bir başka spiral çeşidi olan Arşimet spiralinde ise bu noktaların arasındaki mesafe hep aynı kalır.
Logaritmik spiral üzerinde sabit bir noktadan hareket edip spiral boyunca orijine doğru ilerlersek, orijine varmadan önce çevresini sonsuz kere turlamamız gerekir, fakat katedeceğimiz toplam mesafe sonludur: 
  
    
      
        
        r
        
          /
        
        cos
        ⁡
        (
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle \,r/\cos(\phi )}
  
. (Burada r başlangıç noktasının orijine uzaklığıdır.) Bu şaşırtıcı sonucu ilk keşfeden, 17. yüzyıl matematikçisi Evangelista Torricelli olmuştur.
Logaritmik spiralin bulunduğu düzlemin ölçeğini değiştirmek, spirali orijin çevresinde döndürmekle aynı sonucu verir. n bir tam sayı olmak üzere, ölçeği 
  
    
      
        
        
          e
          
            2
            n
            π
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle \,e^{2n\pi b}}
  
 oranında büyütmek ya da küçültmek, spirali orijin çevresinde n tam tur döndürmekle aynı şeydir ve bize orijinal spiralin aynısını verir. Dolayısıyla logaritmik spiral, basit bir fraktal örneğidir.

Logaritmik spiral, doğada rastlanan pek çok süreçte kendiliğinden oluşur.

Bir şahin, havadan avına yaklaşırken logaritmik spiral izler. Şahinin avını en iyi görebildiği açı sabittir ve şahin uçuş yönünü, bu açıyı sabit tutacak şekilde belirler. Bu da bir logaritmik spiral oluşturur.
Uçabilen böcekler, bir ışık kaynağına yaklaşırken logaritmik spiral izlerler. Bunun sebebi, ışık kaynağı ve uçuş yönleri arasındaki açıyı sabit tutmalarıdır. (Doğada tek kuvvetli ışık kaynağı güneş ya da ay olduğundan, ışık kaynağına sabit bir açıyla uçmak böceklerin dümdüz ilerlemesini sağlar. Yapay ışık kaynaklarına sabit bir açıyla ilerlemek ise düz bir hat yerine logaritmik spiral oluşturur.)
Sarmal gökadaların kolları logaritmik spiral şeklinde açılır. İçinde bulunduğumuz Samanyolu gökadası da dört ana kolu olan bir sarmal gökadadır.
Tropik kasırgalar logaritmik spiral şeklini alırlar.
Notilus gibi pek çok deniz canlısı, kabuğunu logaritmik spiral şeklinde inşa eder. Bunun sebebi, bu hayvanların büyüme hızlarının mevcut büyüklüklerine orantılı olması, yani hayvanların üstel bir hızla büyümeleridir.

Arşimet spirali
Hiperbolik spiral

MathWorld'den logaritmik spiral 11 Mayıs 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sayfası (İngilizce)
MacTutor Matematik Tarihi Arşivi'nden logaritmik spiral 10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sayfası (İngilizce)

Logaritmik spiral ve özellikleri 15 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Logaritmik spiralin ölçeğini değiştirmeye yarayan bir applet uygulaması 15 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kabuklu hayvanlarda logaritmik spirali inceleyen bir yazı 4 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Lyman-alfa yayıcısı (İngilizce: Lyman-alpha emitter, kısaltılmışı LAE), nötr hidrojenden Lyman-alfa ışınımı yayan uzak bir gökada türüdür.
Bilinen çoğu LAE son derece uzaktır ve ışığın sonlu bir seyahat süresi olduğundan, evrenin geçmişine dair ipuçları sağlarlar. Bu gökadaların çoğunun modern Samanyolu türü gökadaların ataları olduğu düşünülmektedir. Bu gökadalar, günümüzde dar bant aramalarıyla kırmızıya kaymalarından hesaplanabilen bir dalga boyunda, dar bant akılarındaki fazlalık ile nispeten kolay bir şekilde bulunabilir:

  
    
      
        1
        +
        z
        =
        
          
            λ
            
              1215.67
              
                
                  Å
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1+z={\frac {\lambda }{1215.67\mathrm {\AA} }}}
  

Burada z kırmızıya kayma, 
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
 gözlemlenen dalga boyu ve 1215,67 Å ise Lyman-alfa emisyonunun dalga boyudur. Çoğu LAE'deki Lyman-alfa çizgisinin, devam eden bir yıldız oluşumu patlamasıyla iyonize olan yıldızlararası hidrojenin yeniden birleşmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Böyle bir Lyman-alfa emisyonu ilk olarak 1967 yılında Bruce Partridge ve P. J. E. Peebles tarafından genç gökadaların bir işareti olarak önerilmiştir. LAE'lerin kırmızıya kaymalarının deneysel gözlemleri, karanlık madde halesini izledikleri ve dolayısıyla evrendeki madde dağılımının evrimini anlamaya katkıda bulundukları için kozmolojide büyük önem taşır.

Lyman-alfa yayıcıları tipik olarak 108 ila 1010 güneş kütlesine sahip düşük kütleli gökadalardır. Genellikle 200 ila 600 milyon yıl yaşında genç gökadalardır ve bilinen tüm gökadalar arasında en yüksek spesifik yıldız oluşum oranına sahiptirler. Bu özelliklerin tümü, Lyman-alfa yayıcılarının modern Samanyolu türü gökadaların öncülleri hakkında önemli ipuçları sunduğunu göstermektedir.
Lyman-alfa yayıcılarının bilinmeyen birçok özelliği vardır. Bu gökadalardaki Lyman-alfa foton kaçış fraksiyonu büyük ölçüde değişkenlik göstermektedir. Bu fraksiyon, gökada içinde Lyman-alfa çizgisi dalga boyunda yayılan ışığın ne kadarının gerçekten kaçarak uzaktaki gözlemciler tarafından görülebileceğini ifade eder. Bu gökadaların toz içeriğinin önemli olabileceğine dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır ve bu da gökadaların parlaklığını gizlemektedir. Ayrıca, hidrojen yoğunluğu ve hızının anizotropik dağılımının, fotonların hidrojen gazıyla sürekli etkileşime girmesi (ışınımsal aktarım) nedeniyle değişken kaçış oranında önemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Kanıtlar, kırmızıya kayma ile birlikte Lyman-alfa kaçış oranında güçlü bir değişim olduğunu göstermektedir. Bu durum muhtemelen yıldızlararası ortamdaki (ISM) toz birikimiyle ilişkilidir. Tozun, Lyman-alfa fotonlarının kaçışını belirleyen ana parametre olduğu gösterilmiştir. Ayrıca; metalliği, dışa akışlar (outflow) ve kırmızıya kayma ile birlikte ayrıntılı evrimi hala bilinmemektedir.

Lyman-alfa yayıcıları, reiyonizasyon süreci ve kozmoloji (özellikle BAO) araştırmaları için önemli araçlardır, ayrıca yüksek kırmızıya kaymada aydınlatma gücü fonksiyonu zayıf ucunun incelenmesine olanak sağlarlar.
Baryon akustik salınım (BAO) işaretinin, yüksek kırmızıya kaymadaki Lyman-alfa yayıcılarının güç spektrumunda belirgin olması gerekir. Baryon akustik salınımlar, erken evrende radyasyon basıncının yoğunluk dalgalanmalarını kütleçekimsel çökmeye karşı dengelediği ölçeklerdeki ses dalgalarının izleridir. Karakteristik olarak homojen Lyman-alfa gökada popülasyonunun üç boyutlu dağılımı, kozmolojinin güçlü bir şekilde araştırılmasına olanak sağlayacaktır. Lyman-alfa yayıcıları iyi bir araştırma aracı olarak kabul edilir çünkü Lyman-alfa eğilimi, yani gökadaların altta yatan karanlık madde dağılımının yüksek aşırı yoğunluğa sahip bölgelerde oluşma eğilimi, modellenip hesaba katılabilir. Lyman-alfa yayıcıları gökada kümelerinde aşırı yoğundur.

Lyman-alfa lekesi
Lyman-alfa ormanı
Lyman kesiği gökadası
Lyman sınırı
Lyman serisi

"Lyman Alpha Galaxies in the Epoch of Reionization (LAGER) Survey". LAGER (İngilizce). 13 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Lyman kesiği gökadaları (İngilizce: Lyman-break galaxy), Lyman sınırının konumuna bağlı olarak çeşitli görüntüleme filtrelerinde farklı görünümler sergileyen, yüksek kırmızıya kaymalı ve yıldız oluşumu aktif olan gökadalardır. Bu teknik, esas olarak z = 3–4 kırmızıya kayma aralığındaki gökadaları seçmek için ultraviyole ve optik filtrelerle kullanılmıştır. Bununla birlikte, ultraviyole astronomisi ve kızılötesi astronomisindeki ilerlemeler, bu tekniğin daha düşük ve daha yüksek kırmızıya kayma aralıklarında, ultraviyole ve yakın kızılötesi filtreler kullanılarak uygulanmasına olanak sağlamıştır.
Lyman kesiği gökada seçme tekniği, 912 Å'daki Lyman sınırından daha yüksek enerjilerdeki radyasyonun, gökadalardaki yıldız oluşum bölgeleri çevresindeki nötr gaz tarafından neredeyse tamamen soğurulmasına dayanır. Işınım yayan gökadanın hareketsizlik çerçevesinde, 912 Å'dan daha uzun dalga boylarındaki spektrumu parlaktır, fakat daha kısa dalga boylarında çok sönük ya da fark edilemez. Bu, "düşüş" ya da "kesilme" olarak bilinir ve Lyman sınırının yerini bulmak için kullanılabilir. 912 Å'dan daha kısa dalga boylarına sahip ışık, uzak ultraviyole aralığındadır ve Dünya atmosferi tarafından engellenir, fakat çok uzak gökadalar için ışığın dalga boyları, evrenin genişlemesi nedeniyle önemli ölçüde uzar. z = 3 kırmızıya kayma değerine sahip bir gökada için Lyman kesiği yaklaşık 3600 Å dalga boyunda görünür ve bu dalga boyu yer tabanlı ya da uzay teleskoplarıyla tespit edilebilir.
z = 3 civarındaki kırmızıya kayma değerine sahip aday gökadalar, 3600 Å'dan daha büyük dalga boylarına duyarlı olan optik görüntülerde görünüp, 3600 Å'dan daha kısa dalga boylarına duyarlı olan ultraviyole görüntülerde görünmeyen gökadalar aranarak seçilebilir. Bu teknik, farklı kırmızıya kayma aralıklarındaki gökadaları bulmak için farklı filtre setleri seçilerek uyarlanabilir. Bu yöntem, kırmızıya kaymış Lyman sınırının dalga boyunun hem altında hem de üstünde en az bir filtre ile görüntü alınabildiği sürece işe yarar. Renk seçimi ile tahmin edilen kırmızıya kaymayı doğrulamak için takip spektroskopisi gerçekleştirilir. Yüksek hassasiyetli bir kırmızıya kayma değeri elde etmek için spektroskopik ölçümler gerekli olsa da, görüntüleme çok daha hızlıdır. Bu nedenle Lyman kesiği tekniği ile aday gökadaların seçimi, yüksek kırmızıya kaymalı gökada araştırmalarının verimliliğini büyük ölçüde artırır.
Lyman kesiği gökadalarının uzak kızılötesi emisyonu konusu, bu gökadaların evrimini daha iyi anlamak ve toplam yıldız oluşum oranını tahmin etmek için hala asli bir öneme sahiptir. Şu ana kadar yalnızca küçük bir örneklem, uzak kızılötesi aralıkta tespit edilmiştir. Çoğu bireysel sonuç, merceklenmiş Lyman kesiği gökadalarından veya hareketsizlik çerçevesi ultraviyolesinden ya da Herschel uydusu ile tespit edilen birkaç nesneden elde edilen bilgilere veya ayrı ayrı tespit edilemeyen Lyman kesiği gökadaları için ortalama değerler elde edilmesini sağlayan yığma tekniğine dayanmaktadır.
Yakın zamanda 22.000 civarında gökada üzerinde yapılan yığma teknikleri, ilk kez Lyman kesiği gökadalarının toz özellikleri hakkında bazı istatistiksel bilgilerin toplanmasını sağlamıştır.
Şubat 2022'de astronomlar, Lyman tekniği kullanılarak yapılan çalışmalara dayanarak z~12-13 kırmızıya kayma değerlerinde HD1 ve HD2 adlı iki Lyman kesiği gökadasının keşfini bildirmişlerdir. Ayrıca, James Webb Uzay Teleskobu'nun Temmuz 2022'de keşfettiği uzak GLASS-z12 gökadasını da not etmek gerekir.

MIT Press, Cambridge, Massachusetts'teki (Amerika Birleşik Devletleri) Massachusetts Teknoloji Enstitüsü' ne(Massachusetts Institute of Technology/MIT) bağlı bir üniversite basımcısıdır.

Basın, basının uzun süredir tasarım yönetmeni olan Muriel Cooper tarafından 1962'de tasarlanan bir kolofon veya logoyu kullanıyor. Tasarım, beşinci şeritte "t" nin yükselişiyle ve altıncı şeritte "p" nin aşağı inişiyle, küçük harflerle yazılmış "mitp" in oldukça soyutlanmış bir versiyonuna dayanıyor. Bu logo daha sonra MIT Media Lab logosunun 2015 yılında Pentagram tarafından yeniden tasarlanması için önemli bir referans noktası oldu.

Sanat ve Beşeri Bilimler 
Ekonomi bilimi 
Uluslararası İlişkiler, Tarih ve Siyaset Bilimi 
Bilim ve Teknoloji 

The Image of the City by Kevin Lynch, 1960
Experiencing Architecture by Steen Eiler Rasmussen', 1962
Beyond The Melting Pot: The Negroes, Puerto Ricans, Jews, Italians, and Irish of New York City by Nathan Glazer and Daniel P. Moynihan, 1963
The Character of Physical Law by Richard Feynman, 1967
Bauhaus: Weimar, Dessau, Berlin, Chicago by Hans M. Wingler, 1969
The Subjection Of Women, by John Stuart Mill, 1970
Theory of Colours by Johann Wolfgang von Goethe, 1970
Learning From Las Vegas by Robert Venturi, Denise Scott Brown and Steven Izenour', 1972
The Theory of Industrial Organization by Jean Tirole, 1988
Made in America: Regaining the Productive Edge by Michael L. Dertouzos, Robert M. Solow and Richard K. Lester, 1989
Introduction to Algorithms by Thomas H. Cormen, Charles E. Leiserson and Ronald L. Rivest, 1990
Understanding Media: The Extensions of Man by Marshall McLuhan, 1994
The Society of the Spectacle, by Guy Debord (translated by Donald Nicholson-Smith), 1994
Financial Modeling by Simon Benninga, 1997
Out of the Crisis by W. Edwards Deming, 2000
The Elusive Quest for Growth: Economists' Adventures and Misadventures in the Tropics by William R. Easterly, 2001
The Language of New Media by Lev Manovich, 2001
The Laws of Simplicity by John Maeda, 2006
101 Things I Learned in Architecture School by Matthew Frederick, 2007
Deep Learning by Ian Goodfellow, Yoshua Bengio and Aaron Courville, 2016
Dimensionism: Modern Art in the Age of Einstein, 2018

Official Website14 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Press Journals Homepage28 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The MIT PressLog (news blog for the MIT Press)12 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Macellan Bulutları (NGC 292 veya Nubeculae Magellani) Samanyolu yörüngesinde bulunan ve yerel Grup üyesi olan iki cüce galaksidir:

Büyük Macellan Bulutu (BMB) (LMC)
Küçük Macellan Bulutu (KMB) (SMC)

Macellan bulutları Ortadoğu halkları tarafından eski çağlardan beri bilinmektedir. Büyük Macellan Bulutu, ilk olarak Farisi astronom Abdurrahman el-Sufi'nin 964 tarihli "Yıldızların Görünüşleri" isimli kitabında geçmektedir.
Avrupa'da ise bulutlar, ilk olarak Peter Martyr ve Andreas Corsali tarafından 15. yüzyılda gözlenmişlerdir. Daha sonra Antonio Pigafetta tarafından 1519–1522 yılları arasında Ferdinand Macellan'ın seferi esnasında bildirilmiştir. Aslında bulutlar, Macellan'dan çok sonra yaygın şekilde bilinene kadar isimlendirilmemiştir. Bayer'in Uranometria yıldız atlasında nubecula major ve nubecula minor olarak; Fransiz astronom Lacaille'in 1756 tarihli yıldız haritasında, le Grand Nuage ve le Petit Nuage olarak isimlendirilmiştir.

Büyük Macellan Bulutu ve komşusu Küçük Macellan Bulutu, güney yarıkürenin dikkat çeken cisimleridir ve çıplak gözle bakıldığında Samanyolu'ndan ayrılan parçalar gibidir. Kabaca gece gökyüzünde 21°, aralarındaki uzaklık 75.000 ışık yılıdır. Gözlemler ve teorik kanıtlar, Macellan Bulutları'nın Samanyolu'nun gelgit etkileşimi sonucunda oldukça bozulmuş olduklarını göstermektedir. Nötr hidrojen akımları, bulutları ve Samanyolu'nu birbirlerine bağlar. Her ikisi de bozulmuş çubuklu sarmal galaksi'ye benzemektedir. Bulutların çekim gücü de Samanyolu'nu etkilemiş ve galaksi diskinin dış kısımlarında bozulmaya neden olmuştur. Büyük Macellan Bulutu ve Küçük Macellan Bulutu sırasıyla 300 km/s ve 170 km/s'lik hızla bizden uzaklaşmaktadır.
Farklı yapıları ve düşük kütleleri dışında iki büyük konuda bizim galaksimizden ayrılırlar. Birincisi, bulutlar gaz-zengindir; Samanyolu'na kıyasla kütlelerinin büyük bir bölümü hidrojen ve helyumdur. İkinci olarak bulutlar, Samanyolu'na göre metal bakımından çok yolsuldur.
Büyük Macellan Bulutu, üç yüz yılı aşkın bir süre parlak bir şekilde gözlenen SN 1987A süpernovasına ev sahipliği yapmıştır. Henrietta Leavitt, Macellan bulutları içinde 1500'den fazla değişen yıldız keşfetmiş ve bunların kataloğunu çıkarmıştır. Bu katalogta sefe değişen yıldızlarının değişkenliğinin daha uzun sürdüğünü keşfetmiştir ki bu gerçek günümüzde Evren'in uzaklık ölçüsü çapını hesaplamada kullanılmaktadır.

Eric Chaisson and Steve McMillan, Astronomy Today (Englewood Cliffs: Prentice-Hall, Inc., 1993), s. 550.
Michael Zeilik, Conceptual Astronomy (New York: John Wiley & Sons, Inc., 1993), s. 357–8.

Düzensiz galaksi
Macellan Akımı
Macellan Köprüsü

Macellan bulutları çalışma grubu
ESO: VISTA Küçük Macellan Bulutu’nun Tozlu Örtüsünü Kaldırdı10 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. incl. Foto & Animation

Macellansı sarmal gökadalar, Sm (ve SAm, SBm, SABm) olarak sınıflandırılan gökadalardır. Bu gökadalar tek kollu bir sarmal yapıya sahiptir ve prototipi SBm tipi bir gökada olan Büyük Macellan Bulutu'ndan sonra bu şekilde adlandırılmışlardır.

SAm gökadaları çubuksuz sarmal gökada tipidir, SBm ise çubuklu sarmal gökada tipidir. SABm gökadaları da ara sarmal gökada tipidir.
Sm ve Im tip gökadalar bazı diğer yapılarla (tip Irr-1) beraber düzensiz gökada olarak sınıflandırılırlar. Sm gökadalar genellikle bozulmuş ve asimetrik bir yapıya sahiptir. dSm gökadaları kategori şemasına göre cüce sarmal gökada veya cüce düzensiz gökada olarak sınıflandırılırlar.
Macellansı sarmal sınıflandırması, Gerard de Vaucouleurs tarafından Macellansı düzensiz (Im) ile Hubble sınıflandırmasını geliştirdiği zaman tanıtılmıştır.

Büyük Macellan Bulutu (BMB)
NGC 1311 
NGC 4618 

NGC 428

NGC 5204

Biçimsel galaksi sınıflaması

Merceksi gökada (S0 olarak gösterilir), biçimsel gökada sınıflandırma şemalarında eliptik (E) ve sarmal gökada (S) arasında yer alan bir gökada türüdür. Büyük ölçekli bir disk içermesine karşın, büyük ölçekli sarmal kollara sahip değildir. Merceksi gökadalar, yıldızlararası maddelerinin çoğunu tüketmiş veya kaybetmiş ve bu nedenle devam eden çok az yıldız oluşumuna sahip disk gökadalarıdır.  Buna rağmen, disklerinde önemli miktarda toz barındırabilirler. Sonuç olarak, tıpkı eliptik gökadalar gibi çoğunlukla yaşlı yıldızlardan oluşurlar. Merceksi ve eliptik gökadalar morfolojik farklılıklarına rağmen spektral özellikler ve ölçekleme ilişkileri gibi ortak bazı özellikleri paylaşırlar. Her ikisi de, en azından evrenin yerel kısmında, pasif olarak evrimleşen erken tip gökadalar olarak kabul edilebilir. "E" gökadaları ile "S0" gökadalarını morfolojik olarak birbirine bağlayan, orta ölçekli disklere sahip "ES" gökadalarıdır.

Merceksi gökadalar, hem görünür bir disk bileşenine hem de belirgin bir şişkinliğe sahip olmaları bakımından benzersizdir. Tipik sarmal gökadalara kıyasla çok daha yüksek şişkinlik-disk oranlarına sahiptirler ve geç tip gökadaların karakteristik sarmal kol yapısına sahip olmasalar da merkezi bir çubuk sergileyebilirler. Bu baskın şişkinlik, merceksi bir gökada örneğinin eksen oranı (yani, bir disk gökadasının gözlemlenen küçük ve büyük ekseni arasındaki oran) dağılımında görülebilir. Merceksi gökadalar için dağılım 0,25 ila 0,85 aralığında istikrarlı bir şekilde artarken, sarmal gökadalar için bu aralıkta dağılım genellikle daha düzdür. Daha büyük eksen oranları, karşıdan görünen disk gökadalarının gözlemlenmesiyle veya küremsi (şişkinliği daha baskın) gökadalardan oluşan bir örnekleme sahip olarak açıklanabilir. Diski yandan görünen, biri şişkinliği olan diğeri ise şişkinliği olmayan iki gökadayı düşünün. Belirgin bir şişkinliğe sahip gökada, eksen oranı tanımına göre şişkinliği olmayan gökadaya kıyasla daha büyük bir yandan görünüm eksen oranına sahip olacaktır. Bu nedenle, belirgin küremsi bileşenlere sahip bir disk gökadası örneklemi, daha büyük eksen oranlarına sahip daha fazla gökadayı içerecektir. Merceksi gökada dağılımının artan gözlemlenen eksen oranıyla birlikte yükselmesi, merceksi gökadaların merkezi bir şişkinlik bileşeni tarafından domine edildiğini gösterir.
Merceksi gökadalar genellikle sarmal ve eliptik gökadalar arasında tam olarak anlaşılamayan bir geçiş aşaması olarak kabul edilir ve bu durum, Hubble düzenindeki ara yerleşimlerini açıklar. Bu durum, merceksi gökadaların hem belirgin disk hem de şişkinlik bileşenlerine sahip olmasından kaynaklanır. Disk bileşeni genellikle belirsizdir, bu da sarmal gökadalara benzer bir sınıflandırma sistemini engeller. Şişkinlik bileşeni ise genellikle küremsi olduğundan, eliptik gökada sınıflandırmaları da uygun değildir. Dolayısıyla merceksi gökadalar, mevcut toz miktarına veya merkezi bir çubuğun belirginliğine göre alt sınıflara ayrılırlar. Çubuksuz merceksi gökadalar, SA01, SA02 ve SA03 olarak sınıflandırılır, burada alt simgedeki sayılar disk bileşenindeki toz emilim miktarını gösterir. Çubuklu merceksi gökadalar için ise karşılık gelen sınıflar SB01, SB02 ve SB03'tür.

Merceksi gökadaların yüzey parlaklığı profilleri, küremsi bileşen için bir Sérsic modeli ile disk için katlanarak azalan bir modelin (Sérsic indisi n ≈ 1) ve sıklıkla üçüncü bir bileşen olarak merkezi çubuğun toplamıyla iyi bir şekilde tanımlanır. Bazen merceksi gökadaların yüzey parlaklığı profillerinde ~ 4 disk ölçek uzunluğunda gözlemlenen bir kesiklik olur. Bu özellikler, sarmal gökadaların genel yapısıyla uyumludur. Bununla birlikte, merceksi gökadaların şişkinlik bileşeni morfolojik sınıflandırma açısından eliptik gökadalarla daha yakından ilişkilidir. Merceksi gökadaların iç yapısına hakim olan bu küremsi bölge, disk bileşenine kıyasla daha dik bir yüzey parlaklığı profiline sahiptir (Sérsic indisi tipik olarak n = 1 ila 4 arasında değişir). Merceksi gökada örnekleri, yüzey parlaklığı profillerinin analizi yoluyla disksiz (küçük çekirdek diskleri hariç) eliptik gökada popülasyonundan ayırt edilebilir.

Tıpkı sarmal gökadalar gibi, merceksi gökadalar da merkezi bir çubuk yapısına sahip olabilirler. Normal merceksi gökadaların sınıflandırma sistemi toz içeriğine dayanırken, çubuklu merceksi gökadalar merkezi çubuğun belirginliğine göre sınıflandırılır. SB01 gökadaları en az belirgin çubuk yapısına sahiptir ve yalnızca merkezi şişkinliğin karşı tarafları boyunca hafifçe artan yüzey parlaklığına sahip olarak sınıflandırılırlar. Çubuğun belirginliği indis numarası ile artar, bu nedenle NGC 1460 gibi SB03 gökadaları, şişkinlik ile disk arasındaki geçiş bölgesi boyunca uzanabilen oldukça belirgin çubuklara sahiptir. NGC 1460, merceksi gökadalar arasında görülen en büyük çubuklardan birine sahip gökadadır. Ne yazık ki merceksi gökadalardaki çubukların özellikleri hakkında ayrıntılı araştırmalar yapılmamıştır. Tüm bu özelliklerin yanı sıra çubukların oluşum mekanizmasının anlaşılması, merceksi gökadaların oluşum veya evrim tarihini netleştirmeye yardımcı olacaktır.

NGC 1375 ve NGC 1175, "kutu şeklinde" şişkinliklere sahip merceksi gökada örnekleridir. Bu gökadalar SB0 pec olarak sınıflandırılmıştır. Kutu şeklindeki şişkinlikler çoğunlukla sarmal, nadiren de merceksi, yandan görünen gökadalarda gözlemlenir.

Birçok bakımdan merceksi gökadaların bileşimi eliptik gökadalarla benzerlik gösterir. Mesela, her ikisi de ağırlıklı olarak daha yaşlı ve dolayısıyla daha kırmızı yıldızlardan oluşur. Tüm yıldızlarının yaklaşık bir milyar yıldan daha yaşlı olduğu düşünülmektedir ve bu, Tully–Fisher ilişkisi ile olan uyumlarıyla da örtüşmektedir (aşağıya bakınız). Bu genel yıldız özelliklerine ek olarak küresel kümeler, benzer kütle ve parlaklığa sahip sarmal gökadalara göre merceksi gökadalarda daha sık görülmektedir. Ayrıca moleküler gazları yok denecek kadar azdır (bu nedenle yıldız oluşumu yoktur) ve önemli bir hidrojen α veya 21 cm emisyonuna sahip değildirler. Son olarak eliptik gökadaların aksine, hala önemli miktarda toz içerebilirler.

Merceksi gökadalar, hem sarmal hem de eliptik gökadalarla benzer kinematik özellikleri paylaşırlar. Bunun nedeni, merceksi gökadaların hem belirgin bir şişkinlik hem de disk yapısına sahip olmalarıdır. Şişkinlik bileşeni, merkezi bir hız dağılımı tarafından basınçla desteklenmesi bakımından eliptik gökadalara benzer. Bu durum, hava parçacıkları (şişkinlik bölgesindeki yıldızlar gibi) hareketlerinin rastgele hareketler tarafından belirlendiği bir balona benzetilebilir. Bununla birlikte merceksi gökadaların kinematiğine, dönmeyle desteklenen disk hakimdir. Dönme desteği, diskteki yıldızların ortalama dairesel hareketinin gökadanın kararlılığından sorumlu olduğu anlamına gelir. Bu nedenle kinematik özellikler, merceksi gökadaları eliptik gökadalardan ayırmak için sıklıkla kullanılır. Eliptik ve merceksi gökadalar arasındaki farkı belirlemek genellikle hız dağılımı (σ), dönme hızı (v) ve eliptiklik (ε) ölçümlerine dayanır. Merceksi ve eliptik gökadalar arasında ayrım yapmak için tipik olarak sabit bir ε için v/σ oranına bakılır. Mesela bu ayrım için kabaca bir kriter, eliptik gökadaların ε = 0,3 için v/σ < 0,5 değerine sahip olmasıdır. Bu kriterin ardındaki mantık, merceksi gökadaların belirgin bir şişkinlik ve disk bileşenine sahip olması, eliptik gökadaların ise disk yapısının olmamasıdır. Bu nedenle merceksi gökadalar, eliptik gökadalara kıyasla çok daha belirgin bir şişkinlik bileşenine sahip olmamanın yanı sıra (disk bileşeni nedeniyle) ihmal edilemez dönme hızlarına sahip oldukları için eliptik gökadalardan çok daha büyük v/σ oranlarına sahiptir. Bununla birlikte her bir gökada için tek bir oran kullanan bu yaklaşım, bazı erken tip gökadalarda v/σ oranının, ölçüldüğü yarıçapa bağlı olması nedeniyle sorunludur. Örneğin, E ve S0 gökadaları arasında köprü görevi gören ES gökadaları, ara ölçekli disklerinde orta yarıçaplarda yüksek bir v/σ oranına sahipken, büyük yarıçaplarda bu oran düşer.
Disk gökadalarının kinematiği genellikle Hα veya 21 cm emisyon çizgileriyle belirlenir, fakat bu çizgiler genel olarak soğuk gaz eksikliğinden dolayı merceksi gökadalarda bulunmaz. Bu yüzden merceksi gökadalar için kinematik bilgi ve kabaca kütle tahminleri genellikle yıldızların soğurma çizgilerinden elde edilir ki bunlar emisyon çizgileri kadar güvenilir değildir. Ayrıca, merceksi gökadalar için doğru dönme hızlarının elde edilmesinde önemli zorluklar vardır. Bu zorluklar, merceksi gökadaların eğiklik ölçümlerinin zorluğu, şişkinlik-disk ara bölgesindeki izdüşüm etkileri ve yıldızların rastgele hareketlerinin gerçek dönme hızlarını etkilemesinden kaynaklanan birleşik bir etkidir. Bu etkiler, merceksi gökadaların kinematik ölçümlerini normal disk gökadalarına kıyasla oldukça zor hale getirir.

Sarmal ve merceksi gökadalar arasındaki kinematik bağlantı, Tully–Fisher ilişkisi analiz edildiğinde çok net şekilde görülür. Eğer merceksi gökadalar sarmal gökadaların evrimleşmiş bir aşamasıysa sarmallarla benzer bir Tully–Fisher ilişkisine sahip olmalıdırlar, fakat aydınlatma gücü / mutlak büyüklük ekseninde bir sapma göstermeleri gerekir. Bu sapma, merceksi gökadalarda daha parlak ve kırmızı yıldızların yıldız popülasyonlarına hakim olmasından kaynaklanır. Bu etkinin bir örneği yan taraftaki grafikte görülebilir. Sarmal gökada verileri ve merceksi gökadalar için en iyi uyum çizgilerinin aynı eğime sahip olduğu (bu nedenle aynı Tully–Fisher ilişkisini izledikleri), fakat ΔI ≈ 1,5 kadar bir sapma gösterdiği açıkça görülmektedir. Bu durum, merceksi gökadaların geçmişte sarmal gökadalar olduğunu ancak zamanla yaşlı, kırmızı yıldızların baskın hale geldiğini göstermektedir.

Merceksi gökadaların morfolojisi ve kinematiği, bir dereceye kadar bir gökada oluşumu yöntemine işaret eder. Disk benzeri ve muhtemelen tozlu görünümleri, kol özelliklerinin kaybolduğu sönük sarmal gökadalardan geldiklerini göstermektedir. Bununla birlikte, bazı merceksi gökadalar sarmal gökadalarda

Messier 105 (ayrıca M105 veya NGC 3379 olarak da bilinir) Aslan takımyıldızında yaklaşık olarak 56,09 Mly (17,2 Mpc) uzaklıkta bulunan bir eliptik gökadadır. Pierre Méchain tarafından yakınlardaki Messier 95 ve Messier 96 gökadalarını keşfetmesinden sadece birkaç gün sonra 24 Mart 1781 tarihinde keşfedildi. Başak kümesi'nde yer almayan Messier Kataloğu'ndaki en büyük eliptik gökadadır. Bu gökada, Messier tarafından doğrulanmadığı için kendi dönemindeki kataloğunun baskılarında yer almamıştır. Helen Sawyer Hogg'un bu gökadanın konumunu ve tanımını içeren Méchain'e ait bir mektup bulmasıyla, ilk yayınlanan adı olan NGC 3379 ile uyumlu olduğu anlaşıldığında kataloğa eklenmiştir.
Morfolojik sınıflandırması E1 olan gökada, standart bir eliptik gökadadır ve %10'luk bir yassılaşma gösterir. Ana ekseni, 71°'lik bir durum açısıyla hizalanmıştır. Gökadanın izofotları, hizadan en fazla 5°'lik bir sapmayla mükemmele yakın elipslerdir ve eliptikliğinde 0,06'dan fazla değişiklik olmaz. İzofotlarda dalgalanmalar gibi ince yapılar görülmemektedir. Hale içerisindeki dev yıldızların gözlemleri, baskın bir metal zengini alt popülasyon ve daha zayıf metal fakiri bir grup olmak üzere iki genel popülasyonun varlığını göstermektedir.
Messier 105'in merkezinde, kütlesi 1,4×108 ile 2×108 M☉ arasında olduğu tahmin edilen bir süper kütleli kara delik bulunmaktadır. Gökada, geniş Hα çizgisi bulunmayan ve LINER ile H II bölgesi arasında orta derecede emisyon çizgisi oranları gösteren, L2/T2 tayf sınıfında LINER tipi zayıf bir aktif gökada çekirdeğine sahiptir. Gökada, bazı eliptik gökadaların hala yeni yıldızlar oluşturduğunu, fakat bunun çok yavaş bir şekilde oluştuğunu gösteren birkaç genç yıldız ve yıldız kümesi de içerir.
Messier 105, yoldaşı çubuklu merceksi gökada NGC 3384 ile birlikte 200 kiloparsek (650 kiloışık-yılı) yarıçapında ve 1,8×109 M☉ kütleli, yıldız oluşumunun tespit edildiği devasa bir nötr hidrojen halkası ile (Leo Halkası) çevrilidir.
Messier 105, Aslan takımyıldızında bulunan ve bazen Aslan I Grubu olarak da adlandırılan gökada grubu M96 Grubu'nun bir üyesidir. Grup ayrıca M95 ve M96 gibi diğer Messier nesnelerini de içerir. Bu nesnelerin hepsi gökyüzünde birbirine belirgin bir şekilde yakındır.

SEDS: Eliptik gökada M10511 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble M105 fotoğrafları30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Messier 106 (ayrıca NGC 4258 olarak da bilinir), Av Köpekleri takımyıldızı yönünde bulunan bir sarmal gökada. Pierre Méchain tarafından Temmuz 1781'de keşfedilmiştir.
M106'nın Dünya'dan uzaklığı yaklaşık olarak 22 ile 25 milyon ışık yılı arasındadır. Ayrıca X-ışınlarından dolayı bir seyfert gökadasıdır ve olağandışı salma çizgileri tespit edilmiştir. Gökadanın bir parçasının merkezdeki süper büyük kütleli kara deliğe düşmekte olduğundan şüphelenilmektedir. NGC 4217'nin Messier 106'ya eşlik eden bir gökada olması olasıdır.

http://www.seds.org/messier/m/m106.html11 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 106: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
4/10/07: M106 - Mystery Spiral Arms Explained? The X-ray/radio-visible extra spiral arms in M106/NGC 4258.
Spiral Galaxy Messier 106 (NGC 4258) at the astro-photography site of Mr. Takayuki Yoshida. 29 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M106 image taken by Stargazer Observatory
Amatör-Foto: [1] 2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Messier 106 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 107 (ayrıca M107 veya NGC 6171 olarak da bilinir) Yılancı takımyıldızı yönünde bulunan çok zayıf bir küresel yıldız kümesi. Pierre Méchain tarafından Nisan 1782'de ve bağımsız olarak tekrar William Herschel tarafından 1793 yılında keşfedilmiştir.
M107, gökada düzlemi yakınlarında Dünya'dan yaklaşık olarak 20,900 ışık yılı uzaklıktadır. Kümede 25 değişen yıldız tespit edilmiştir. Küresel kümeler için olağandışı sayılabilecek bazı anlaşılamaz karanlık bölgeler içermektedir.

http://www.seds.org/messier/m/m107.html7 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 107, Galactic Globular Clusters Database page
[1] 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Zoom auf M 107)

WikiSky'da Messier 107: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 108 (ayrıca NGC 3556 olarak da bilinir) Büyük Ayı takımyıldızı yöünüde bulunan bir sarmal gökada. Pierre Méchain tarafından 16 Şubat 1781 tarihinde keşfedilmiştir. Gökada içerisinde 6 Şubat 1969 yılında 16 kadir büyüklüğünde bir süpernova keşfedilmiştir.

NGC 2403 - benzer sarmal gökada
NGC 4631 - benzer sarmal gökada
NGC 7793 - benzer sarmal gökada

WikiSky'da Messier 108: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
SEDS: Spiral Galaxy M10810 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DSS Images for NGC 3500 through NGC 3599
SIMBAD Query 22 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SEDS 24 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
NASA/IPAC EXTRAGALACTIC DATABASE
 Wikimedia Commons'ta Messier 108 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 109 (ayrıca NGC 3992 olarak da bilinir), Büyük Ayı takımyıldızı yönünde yaklaşık 83,5 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir çubuklu sarmal gökada. M109, Phekda (γ UMa) yıldızının güneydoğusunda gözlemlenebilir.

Messier 109, Pierre Méchain tarafından 12 Mart 1781 tarihinde keşfedilmiştir. 1783'te Charles Messier NGC 3992'yi 109. nesne olarak kataloğuna eklemiştir.

Mart 1956'da M109 içerisinde süpernova 1956A gözlenmiştir. SN 1956A gökadanın güneydoğu kısmında parlaklığı maksimum 12.8 ile 12.3 arasında bir tip Ia süpernovadır. SN 1956A, M109 içerisinde keşfedilmiş tek süpernovadır.
M109, üç veya bir ihtimal daha fazla uydu gökadaya sahiptir (UGC 6923, UGC 6940 ve UGC 6969).

M109, Büyük Ayı takımyıldızı yönünde bulunan ve 50'den fazla gökada içeren M109 Grubu'nun en parlak üyesidir.

NGC 1300 - benzer çubuklu sarmal gökada

"Messier 109". SEDS. 4 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Ağustos 2005. 
"Dark and luminous matter in the NGC 3992 group of galaxies". Astrophysics. 4 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Nisan 2002. 
"Dark and luminous matter in the NGC 3992 group of galaxies". ESO. 2 Aralık 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Nisan 2002. 
M109

WikiSky'da Messier 109: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 110 (ayrıca M110 ve NGC 205 olarak da bilinir) Andromeda Galaksisi'nin uydusu olan bir cüce eliptik galaksidir. M110 genel olarak cüce eliptik galaksilere göre alışık olunmayan bazı tozlar ve yıldız oluşumları içermektedir.

M110, Charles Messier tarafından Andromeda Galaksisi'ni gözlemlerken 10 Ağustos 1773 yılında keşfedilmiştir. Ancak bilinmeyen nedenlerle bu cismi kataloğuna eklemedi, bu cismin katalog girişini 1966 yılında bilim tarihçisi Kenneth Glyn Jones yapmıştır. Galaksiyi ayrı bir cisim olarak keşfeden 27 Ağustos 1783 tarihinde Caroline Herschel olmuştur ve erkek kardeşi William Herschel tarafından 1785 yılında tanımlanmıştır. 1999 yılında, Johnson ve Modjaz, M110'da bir nova keşfetmişlerdir.

Andromeda'nın uydu galaksileri

SEDS: Eliptik Galaksi M1103 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Günün astronomi fotoğrafı 7 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DSS Images for NGC 200 through NGC 299

WikiSky'da Messier 110: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 12 veya M12 (diğer adıyla NGC 6218) Yılancı takımyıldızında bulunan küresel yıldız kümesidir. Charles Messier tarafından 30 Mayıs 1764 yılında keşfedilmiştir.
M12, Dünya'dan 15.700 ışıkyılı uzaklıktadır ve yaklaşık 75 ışık yılı mekansal çapı vardır. M12'de bulunan en parlak yıldız 12'lik parlaklığa sahiptir. Diğer küresel kümelere göre fazla dağınık ve kalabalıktır. On üç değişen yıldız saptanmıştır. M12 saniyede 16 km hızla bize doğru yaklaşmaktadır.
2006'da yayımlanan bir çalışma, bu kümenin, düşük kütleli yıldızlarının olağandışı bir şekilde çok az olduğunu ortaya çıkardı. Yazarlar, bu yıldızların Samanyolu'nun çekim gücü etkisi ile kümeden elendiğini tahmin etmektedirler.

Messier 12, SEDS Messier sayfaları16 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 12, Küresel yıldız kümesi veritabanı sayfası
'Stolen' Universe Today yıldızlar makalesi 2 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Messier 13 veya M13 (diğer adıyla NGC 6205 ve bilinen diğer adıyla Herkül'deki Büyük Yıldız Kümesi) Herkül takımyıldızında bulunan ve yüz binlerce yıldızdan oluşan bir küresel yıldız kümesidir.

Messier 13, Edmond Halley tarafından 1714 yılında keşfedildi ve Charles Messier tarafından 1 Haziran 1764'te, kuyruklu yıldızlarla karıştırılmaması gereken nesneler listesine dahil edildi. Messier 13'ü de içeren Messier'in listesi zamanla Messier Kataloğu olarak anılmaya başlandı. Messier 13, 16sa 41d  sağ açıklık ve +36° 27′ dik açıklıkta yer almaktadır. Astronomlar tarafından genellikle kuzey yarımkürede gözlemlenebilecek en görkemli küresel yıldız kümesi olarak tanımlanır.
Vega'dan Arcturus'a olan yolun yaklaşık üçte biri uzaklıkta Herkül'ün dört parlak yıldızı, kahramanın geniş gövdesi olan "Kilit taşı" asterizmini oluşturur. M13, bu asterizmin içinde Zeta'dan Eta Herculis'e doğru kuzey (batıya doğru) yönünde 2⁄3 mesafede görülebilir. Görünür büyüklüğü 5,8 olan Messier 13 karanlık gecelerde çıplak gözle, özellikle dolaylı bakış yöntemiyle fark edilebilir. Geleneksel dürbünlerle parlak ve yuvarlak bir ışık lekesi olarak dikkat çeker. Çapı yaklaşık 23 yaydakikadır ve küçük teleskoplarla kolayca gözlemlenebilir. En az dört inç açıklığa sahip bir teleskop, Messier 13'ün dış kısmındaki yıldızları küçük ışık noktaları olarak çözebilir, fakat kümenin merkezine doğru yıldızların çözülebilmesi için daha büyük teleskoplar gereklidir. Küme, 36 derece kuzey enleminden daha yüksek bölgelerde yıl boyunca görülebilir, özellikle kuzey yarımkürede ilkbahar ve yaz ayları boyunca uzun süre görünür durumda kalır.
Messier 13'ün hemen yakınında, 28 yay-dakika kuzeydoğusunda 12. kadir büyüklüğe sahip yandan görünen bir gökada olan NGC 6207 bulunur. Kümenin kuzey-kuzeydoğusunda, NGC 6207 ile M13 arasında ise küçük bir gökada olan IC 4617 yer alır. Düşük büyütme gücünde küme, iki tane yedinci kadirden yıldızla çevrelenmiş halde görülür.

Yaklaşık 145 ışık yılı çapında olan M13, birkaç yüz bin yıldızdan oluşur ve bu sayı tahminlere göre 300.000 ile 500.000'in üzerinde değişiklik gösterebilir. Kümedeki en parlak yıldız, görünür görsel büyüklüğü 11,95 olan bir kırmızı dev ve değişen yıldız V11'dir (V1554 Herculis). M13, Dünya'dan 22.200 ila 25.000 ışık yılı uzaklıktadır ve bu küresel küme, Samanyolu'nun merkezinde dönen yüzü aşkın küresel kümeden biridir.
Bu kümenin yıldızları kesinlikle Popülasyon II kategorisindedir ve bu yıldızlar, Güneş ve Güneş'in yakın çevresindeki diğer yıldızlar gibi Popülasyon I yıldızlarına kıyasla belirgin şekilde daha az metal içerir. M13'ün bir bütün olarak toplam demir oranı, Güneş'in sahip olduğunun yalnızca yaklaşık %4,6'sı kadardır.
Bu küresel kümedeki tekil yıldızlar ilk kez 1779 yılında çözümlenmiştir. Güneş'in çevresindeki yıldızlarla karşılaştırıldığında, M13 popülasyonunun yıldızları yüz kat daha yoğun bir şekilde kümelenmiştir. Yıldızlar o kadar yakındır ki bazen çarpışarak yeni yıldızlar oluştururlar. Bu yeni oluşan genç yıldızlar, "mavi başıboşlar" olarak bilinir ve astronomlar için özellikle ilgi çekicidir.
Son üç değişen yıldız (V63, V64 ve V65) sırasıyla Nisan 2021, Mart 2022 ve Ocak 2024'te İspanya'dan keşfedilmiştir.

1974 yılında Arecibo Gözlemevi'ndeki radyo teleskobundan Messier 13'e doğru gönderilen Arecibo mesajı; insan ırkı, DNA, atom numaraları, Dünya'nın konumu ve diğer bilgiler hakkında kodlanmış veriler içeriyordu. Bu mesaj, kümedeki potansiyel dünya dışı uygarlıklarla temas kurma denemesi olarak tasarlanmıştı. M13, büyük ve nispeten yakın bir yıldız kümesi olması ve mesaj gönderiminin yapıldığı sırada gökyüzünde uygun bir konumda bulunması nedeniyle seçilmişti. Messier 13, mesajın yolculuk süresi boyunca uzayda hareket edecektir ve bu nedenle, mesajın hedefe ulaştığı sırada kümenin mesajı alabilecek bir konumda olup olmayacağı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.

Küresel yıldız kümeleri dizini
Astronomik nesneler listeleri
Messier Kataloğu
Yeni Genel Katalog

Messier 13, SEDS Messier sayfaları21 Aralık 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 13, Küresel yıldız kümesi veritabanı sayfası
Messier 13, Yüksek çözünürülüklü LRGB fotoğraflar. 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 13, fotoğrafları Waid Gözlemevi 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com - M13 30 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M13 içindeki sephe türü V2'nin Fotometrik çalışması 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M13 içindeki V38 Periyot, Genlik ve Işık Eğrisi 22 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Messier 13/NGC 6205) 24 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M13 fotoğrafları Stargazer-Gözlemevi
M13

Messier 14 (diğer adıyla M14 veya NGC 6402) Yılancı takımyıldızı yönünde bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Charles Messier tarafından 1764 yılında keşfedilmiştir. Yaklaşık olarak 30.000 ışık yılı uzaklıkta, 100 ışık yılını kaplayan bir alanda 100.000 civarında yıldız içerir.

Messier 14, küçük ve zayıf bir nesne olduğundan dürbün ve küçük teleskoplarla bulunması pek kolay değildir. Gözlem için en kolay yol, önce Delta Ophiuchi'nin tespit edilmesi ve bir karış doğusundan başlanmasıdır. Göreceli büyüklüğü nedeniyle önce bir yıldız gibi görünecektir. Fakat yakından incelendiğinde bunun bir yıldız olmadığı anlaşılır. Büyük teleskoplarla küresel yapı gözlenebilir hatta eliptik yapısı bile fark edilebilir.

SEDS Messier sayfası M148 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M14, Küresel yıldız kümesi veritabanı sayfası

Messier 15 veya M15 (diğer adıyla NGC 7078) Kanatlıat takımyıldızında bulunan küresel yıldız kümesidir. Giovanni Domenico Maraldi tarafından 1746 yılında keşfedilmiş ve 1764 yılında Charles Messier kataloğuna dahil etmiştir. Yaklaşık 13,2 milyar yıl yaşındadır ve bilinen en eski küresel yıldız kümelerinden biridir. İçerisinde bir gezegenimsi bulutsu olduğu bilinen tek küresel yıldız kümesidir.

M15, Kanatlı At'ın burnunu oluşturan Epsilon Pegasi'nin (ε Peg) kuzeybatısında yer alır. Yani küme, atın tam burnunun ucunda denebilir. Ortalama 6,2 kadir parlaklıktaki M15, temiz gökyüzü koşullarında çıplak gözle de görülebilir. Bu küme sonbaharın en çok gözlenen gökcisimlerinden biridir. Kümenin gökyüzünde dürbünle bulunması ve görülmesi çok kolaydır.

http://www.seds.org/messier/m/m015.html8 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 15, Küresel yıldız kümeleri veritabanı sayfası
Küresel küme fotometri Hubble Uzay Teleskobu. M15'in merkezi yoğunluğu V. WFPC çalışması  2 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wikisky.org SDSS fotoğrafı M15 30 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Messier 15 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 22 (ayrıca M22 veya NGC 6656 olarak da bilinir) Yay takımyıldızı yönünde gökada şişkinlik bölgesi yakınında bulunan bir küresel yıldız kümesi. Gece gökyüzünde görülebilen en parlak küresel kümedir.

M22, ilk küresel küme olarak 1665 yılında Abraham Ihle tarafından keşfedilmiştir ve 5 Haziran 1764 tarihinde Charles Messier kataloğuna eklemiştir.
1930 yılında Harlow Shapley'in dikkatli çalışmalarıyla ilk incelenen küresel kümedir. Shapley, M22'nin yoğun çekirdeği içinde yaklaşık 70,000 yıldız tespit etti.
Halton Arp ve William G. Melbourne 1959 yılında çalışmalara devam etti.

M22, 10,600 ışık yılı uzaklığıyla Dünya'ya en yakın küresel kümedir. M22 içerisinde 32 değişen yıldız bulunmuştur.

Messier 22, SEDS Messier sayfaları4 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 22, Gökada küresel kümeler veritabanı sayfası

WikiSky'da Messier 22: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 24 (ayrıca IC 4715 olarak da bilinir) Yay takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 10.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldız bulutudur. Charles Messier tarafından 20 Haziran 1764 yılında keşfedildi. Bazen, Gama sagittarii ve Delta sagittarii'nin kuzeyinde bulunan Büyük Yay Yıldız Bulutu'ndan ayırt etmek için Küçük Yay Yıldız Bulutu olarak da  belirtilir.
Yıldızlar, kümeler ve diğer nesnelerin oluşturuduğu M24, Samanyolu gökadasında Yay kolu'nun bir parçasıdır. Bazı kaynaklar hatalı bir şekilde M24'ü içindeki soluk bir yıldız kümesi olan NGC 6603 adıyla belirtmektedirler. Barnard 92 ve Barnard 93 karanlık bulutsuları, Yay Bulutu'nun arka planında belirgin bir şekilde dikkat çeker.

Messier 24, SEDS Messier sayfaları21 Aralık 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Yay Yıldız Bulutu: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 34 (ayrıca M 34 veya NGC 1039 olarak da bilinir), Kahraman takımyıldızı yönünde bulunan bir açık yıldız kümesi. Giovanni Batista Hodierna tarafından 1654 yılından önce keşfedilmiş ve 1764 yılında Charles Messier kataloğuna eklemiştir
M34, Dünya'dan yaklaşık olarak 1,400 ışık yılı uzaklıktadır ve yaklaşık olarak 100 kadar yıldız içerir. Küme, sadece şehir ışıklarında uzakta, iyi gözlem koşullarında çıplak gözle gözlenebilir. Dürbünle iyi bir şekilde gözlenebilir.

Membership of Stars in NGC 1039 (M34): NASA Astrophysics Data System link to an article by B. F. Jones and Charles F. Prosser.

http://www.seds.org/messier/m/m034.html8 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 34 20 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  Waid Observatory 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. amatör fotoğrafı.

WikiSky'da Messier 34: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 37 (ayrıca M37 veya NGC 2099 olarak da bilinir), Arabacı takımyıldızı yönünde bulunan oldukça zengin bir açık yıldız kümesi. Giovanni Batista Hodierna tarafından 1654 öncesinde keşfedilmiştir.
Messier 37, Arabacı takımyıldızındaki üç açık yıldız kümesi içinde en parlak olanıdır. M37, 1749 yılında M36 ve M38'i yeiden keşfeden Le Gentil'in gözünden kaçmıştı. Charles Messier, M37'yi 1764 Eylül'ünde bağımsız olarak tekrar keşfetti. Ancak  üç yıldız kümesi de 1654 yılı öncesinde Hodierna tarafından kaydedilmişti. Bu durum, genel olarak her üç küme için de 1984'e kadar bilinmemekteydi.
M37, 300 milyon yıl yaşındadır ve 150'si 12,5 kadirden parlak olmak üzere, 500'ün üzerinde yıldız içerir. M37 ayrıca, B9V türü sıcak anakol yıldızlarıyla bir düzine kadar kırmızı dev yıldız içerir.

http://www.seds.org/messier/m/m037.html4 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 37: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 4 veya M4 (diğer adıyla NGC 6121) Akrep takımyıldızı yönünde bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Philippe Loys de Chéseaux tarafından 1746 yılında keşfedilmiş ve Charles Messier 1764 yılında kataloğuna eklemiştir. Bireysel yıldızlardan oluştuğuna karar verilen ilk yıldız kümesidir.

M4, küçük teleskoplarda bile bir ışık topu olarak dikkat çeker. Gökyüzünde Ay'la aynı boyutlarda görünür. Bulunması en kolay olan kümelerden biridir, Antares'den 1,3 derece batıda saptanabilir ve geniş alan teleskopuyla aynı anda iki nesne gözlenebilir. 10,8 görünür parlaklığı ile orta büyüklükteki bir teleskopla dahi yıldız kümesi içindeki bireysel yıldızlar gözlemlenebilir.

M4, NGC 6397 ile birlikte yaklaşık olarak 7,200 ışık yılı uzaklıktadır ve Güneş sistemine en yakın küresel yıldız kümeleridir. Yaşı 12,2 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir. M4, IX sınıfı oldukça gevşek yoğunlukta bir kümedir ve çapı 75 ışık yılı olarak ölçülmüştür. Orta büyüklükteki teleskoplarla gözlenebilen çekirdeğinde karakteristik bir "çubuk" yapısı vardır. Bu yapı, 11 kadir büyüklüğünde yıldızlardan oluşur ve 2,5' uzunluğundadır. 1783 yılında William Herschel bu yapıya dikkat çekmiştir. M4 içinde en az 43 değişen yıldız gözlenmiştir.

1995 yılında Hubble Uzay Teleskobu ile elde edilen fotoğraflar, M4 içindeki beyaz cüce yıldızları ortaya çıkarmıştır. Bu yıldızlar, 13 milyar yıl yaşındaki Samanyolu içinde bulunan en yaşlı yıldızlardandır. Atarca arkadaşı ile PSR B1620-26 isimli bir çift yıldız oluşturan bir beyaz cüce yıldızın yörüngesinde, Jüpiter'in 2,5 katı büyüklüğünde bir gezegen keşfedilmiştir.

M4, SEDS Messier sayfası10 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M4, Küresel yıldız kümeleri veritabanı
"Hubble Space Telescope Finds Stellar Graveyard". Hubble News Desk. 28 Ağustos 1995. 20 Temmuz 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Mayıs 2006.

Messier 44 (ayrıca Arıkovanı yıldız kümesi, Praesepe (Latince
"yemlik"), M44, NGC 2632 veya Cr 189 olarak da bilinir), Yengeç takımyıldızı yönünde bulunan bir açık yıldız kümesi. Güneş Sistemi'ne en yakın açık yıldız kümesidir ve diğer pek çok yakın kümeden daha fazla yıldız içerir. Arıkovanı yıldız kümesi, karanlık bir gökyüzünde çıplak gözle belli belirsiz şekilde gözlemlenebilir, dolayısıyla antik çağlardan beri bilinmektedir. Antik dönem gök bilimcisi Batlamyus bu kümeyi "Cancer'in göğsündeki bulutsu bir kütle" olarak nitelendirmiştir ve Galileo'nun teleskopuyla incelediği ilk gök cisimlerinden birisidir.
Kümenin yaşı ve özdevinimi Hyades ile uyuşmaktadır ve bu durum, her iki kümenin de benzer bir başlangıç noktasını paylaştığını düşündürür. Her iki küme de tayfsal sınıfı; A, F, G, K ve M olan anakol yıldızları ile yıldız evriminin daha sonraki aşamalarını temsil eden kırmızı devler ve beyaz cüceler içerir.
Kümenin uzaklığı genellikle 160-187 parsek (520-610 ışık yılı) arasında olacak şekilde hesaplanır. Yaklaşık 600 milyon yıl yaşında olduğu hakkında genel bir görüş birliği vardır. Bu sonuç Hyades'in yaşına eşittir (~625 milyon yıl). Kümenin parlak merkezi çekirdeği yaklaşık 7 parsek (22.8 ışık yılı) bir çapa sahiptir.
Kümenin görünen parlaklığı 3,1'dir. En parlak yıldızlar parlaklıkları 6 ile 6,5 arası mavi-beyaz yıldızlardır. 42 Cancri, kümenin doğrulanmış bir üyesidir.

Yengeç takımyıldızı, Aslan ve İkizler arasındaki parseldedir. Arıkovanı en kolay Yengeç takımyıldızı gökyüzünde yüksek olduğunda gözlenir. Türkiye'de bu, Şubat ayından Mayıs ayı akşamlarına doğru olur. Çevre karanlık ve görüş açıksa, birbirlerine yakın sönük yıldızlardan oluşmuş; "üzüm salkımı" şeklinde görünen kümeyi çıplak gözle de gözlemleyebilirsiniz. Bu grubu daha iyi görebilmek için bir dürbün kullanmanız gerekebilir.

http://www.seds.org/messier/m/m044.html18 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com - M44, the Beehive Cluster 25 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Astronomy Picture of the Day 22 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da The Beehive Cluster: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 46 (ayrıca M 46 veya NGC 2437 olarak da bilinir), Pupa takımyıldızı yönünde bulunan bir açık yıldız kümesi. Charles Messier tarafından 1771 yılında keşfedilmiştir. Dreyer'in "çok parlak, çok zengin, çok büyük." diye tanımladığı M46, yaklaşık olarak 5,500 ışık yılı uzaklıktadır ve yaşı 100 milyon yıl olarak hesaplanmaktadır.
NGC 2438 gezegenimsi bulutsusu  kümeye yakın gibi kuzey kenarında görülmektedir (fotoğrafın üst merkezinde soluk bir leke gibi), fakat kümeyle pek ilgili değildir çünkü aynı dikey hızı paylaşmamaktadırlar.

http://www.seds.org/messier/m/m046.html15 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 46, Amateur Astronomer Image - Waid Obseratory 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 46: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 47 (ayrıca NGC 2422 veya NGC 2478 olarak da bilinir), Pupa takımyıldızı yönünde bulunan bir açık yıldız kümesidir. Giovanni Batista Hodierna tarafından  1654 öncesinde keşfedildi ve daha sonra çalışmaları sırasında Charles Messier tarafından 19 Şubat 1771 tarihinde yeniden keşfedilerek kataloğa dahil edildi (NGC 2478). Ayrıca 1783 yılında Caroline Herschel tarafından bağımsız olarak tekrar keşfedildi (NGC 2422).
Messier'in belirttiği konumda, 2 Puppis yıldızına göre bahar açısı ve yükselimde bir küme yoktur. Ancak yazdığı (+ ve -) işaretlerinin yeri değiştirilirse konum eşleşir. Bu eşleşme bulunana kadar M47 kayıp bir Messier Nesnesi olarak kabul edildi.
M47, Dünya'dan yaklaşık olarak 1.600 ışık yılı uzaklıktadır ve yaklaşık 78 milyon yıl yaşındadır. Küme içerisinde en parlağı 5,7 kadir olan, 50 civarında yıldız bulunmaktadır. Kümeye sıcak B-tipi ana kol ve dev yıldızlar hakimdir, fakat göze çarpan renk kontrastı parlak kırmızı devlerden kaynaklanır.

http://www.seds.org/messier/m/m047.html15 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 47 26 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amateur Image -  Waid Observatory 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 47: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 49 (ayrıca M 49 veya NGC 4472 olarak da bilinir) Başak takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 58,7 Mly (18 Mpc)uzaklıkta bulunan bir eliptik gökadadır. Charles Messier tarafından 19 Şubat 1771 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 134 olarak "Yakınlarında parçalar olan gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. Haziran 1969'da gökada içerisinde bugüne kadar teyit edilmiş tek süpernova SN 1969Q gözlenmiştir. Gökadanın çekirdeği, kütlesi 5,65 × 108 M⊙ olan bir süper kütleli kara delik bulunduğunu gösteren X-ışınları yayar.

Messier 49, başak kümesi'nin en parlak üyeleri arasında olmasının yanı sıra keşfedilen ilk üyesidir. Gökada, Başak kümesi içerisindeki M49 Grubu altkümesinin merkezinde bulunur. Cüce düzensiz gökada UGC 7636 ile kütle çekimsel olarak etkileşim halindedir. Bu cüce düzensiz gökada 6 x 30 kpc fiziksel boyuta karşılık gelen yaklaşık 1 x 5 yay-dakikalık alana yayılmış bir kalıntı izi gösterir.

Gök bilimciler ilk kez bir küresel yıldız kümesi içinde aktif bir karadeliğin tartışılmaz kanıtını belirlediler. Karadelik, NGC 4472'nin çevresinde belirlenen 300 X-ışını kaynağından birisi. İngiltere'nin Southampton Üniversitesi'nden gök bilimciler, daha önce Chandra X-ışını Gözlemevi teleskobu tarafından belirlenen bu kaynaklardan birisinin, bilinen bir küresel kümenin optik olarak belirlenen koordinatlarıyla örtüştüğünü gözlemlediler ve x-ışını kaynağının, bir karadeliğin varlığından başka hiçbir biçimde açıklanamayacak kadar parlak ve değişken olduğunu belirtmişlerdir. 2011 yılında ikinci bir aday açıklandı.

M49, küresel kümedeki kara delik 19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 49: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 5 veya M5 (diğer adıyla NGC 5904) Yılan takımyıldızı yönünde bulunan bir Küresel yıldız kümesidir. Gottfried Kirch tarafından 1702 yılında keşfedilmiştir.
Bu küresel küme değişken yıldızlar bakımından çok zengindir. Bilinen 100'den fazla değişken yıldızın çoğu  yaklaşık yarım günlük peryoda sahip RR Lyrae tipi değişkenlerdir. Küresel kümeler içerisinde yalnız ω Centauri ve M3 değişken yıldız bakımından daha zengindir.

 Wikimedia Commons'ta Messier 5 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

SIMBAD: M5
M5,SEDS Messier sayfası5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M5, küresel yıldız kümeleri veritabanı
M5 gözlem tarihi19 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Waid Gözlemevi M5 fotoğrafı 19 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Messier 54 (ayrıca M54 veya NGC 6715 olarak da bilinir) Yay takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 87.400 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesi. Charles Messier tarafından 1778 yılında keşfedilmiştir.
Önceden Dünya'ya uzaklığı 50.000 ışık yılı olarak tahmin edilen kümenin Samanyolu'nun bir parçası olmadığı 1994 yılında keşfedildi. Aslında M54, Yay Eliptik Cüce Gökadası'nın (SagDEG) bir parçasıdır.
Modern çalışmalar sonucu M54'ün yaklaşık uzaklığı 87.000 ışık yılı ve yarıçapı 150 ışık yılı olarak hesaplanmaktadır. Aydınlatma gücü Güneş'ten 850.000 defa daha fazladır.
M54, gökyüzünde ζ Sagittarii yıldızının yakınlarında kolayca bulunabilir. Ancak yıldızları büyük amatör teleskoplarla bile ayırt edilemez.
Temmuz 2009'da gök bilimcilerden oluşan bir ekip, M54 çekirdeğinde orta-büyük kütleli bir kara delik bulunduğuna dair kanıtları bir rapor halinde sundular.  Böyle bir kara deliğin varlığı herhangi bir küresel küme için ilk defa bildirilmiştir.

Mayall II
Omega Erboğa

M54 @ SEDS Messier sayfaları5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 54: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
 Wikimedia Commons'ta Messier 54 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 60 (ayrıca NGC 4649 olarak da bilinir) Başak takımyıldızı yönünde yaklaşık 55 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir eliptik gökadadır.

Messier 60 ve yakınındaki gökada Messier 59, Johann Gottfried Koehler tarafından 11 Nisan 1779 tarihinde gökyüzünün aynı bölgesinde bir kuyruklu yıldız gözlemi sırasında keşfedilmiştir. Her iki gökada da Charles Messier tarafından Koehler'in keşfinden üç gün sonra kataloğuna eklenmiştir. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve NGC 4647 ile birlikte Arp 116 olarak "Yakınında rahatsız edici sarmal galaksiler olan eliptik gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir.

NGC 4647, Messier 60'tan yaklaşık olarak 2′,5 uzaklıktadır ve optik teleskoplar ile örtüşür şekilde görünür. Ancak bu örtüşme iki gökada arasında etkileşim olduğunu akla getirmesine rağmen, fotoğrafik görünüşlerinde iki gökada arasında kütleçekim etkisi yok gibi görünmektedir.  Gökadaların farklı mesafelerde olduğu ve zayıf bir şekilde birbirlerini etkiledikleri de iddia edilmiştir.

M60, Başak kümesi içinde en parlak üçüncü ve dört gökadanın oluşturduğu bir alt kümenin hakim dev eliptik gökadasıdır.

Messier 60 içinde (SN 2004W) süpernova gözlenmiştir.

M60'ın merkezinde 4,5 milyar Güneş kütlesi büyüklüğüyle şimdiye kadar bilinen en büyük  kara delik bulunmaktadır.

NGC 7318

http://www.seds.org/messier/m/m060.html24 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 60: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 61 (aynı zamanda M61 veya NGC 4303 olarak da bilinir), Başak takımyıldızında yaklaşık olarak 47,61 Mly (14,6 Mpc) uzaklıkta bulunan bir ara sarmal gökadadır. 5 Mayıs 1779 tarihinde Barnaba Oriani tarafından, Charles Messier'in aynı gökadayı keşfetmesinden altı gün önce keşfedilmiştir. Messier aslında cismi Oriani ile aynı gece gözlemlemiş, fakat onu bir kuyruklu yıldız zannetmişti. M61 Grubu'nun bir üyesi olan gökada, Başak Süperkümesi'nin güney ucundan uzanan bir dizi gökada ve gökada kümesini içeren Başak II Grupları'na dahildir.

M61, parlak yıldızlar açısından oldukça fakir bir gökyüzü bölgesinde yer alır. Bu nedenle yerinin tespit edilebilmesi için bir dizi yıldız kümesinin takip edilmesi veya orta derecede detaylı bir yıldız haritasının kullanılması gerekir. 10x50 veya 11x80 dürbünlerle neredeyse hiç görünmez veya çok silik, gözden kaçan bir leke olarak seçilebilir. Daha fazla ayrıntının gözlemlenebilmesi için 140 mm ve üzeri açıklığa sahip aletler gereklidir. Bu tür aletlerle bakıldığında, tam merkezinde küçük ve parlak bir çekirdek bulunan ve halesi 5' çapına yayılan bir leke olarak görünür. Derinlemesine bir gözlem yapıldığında şeklinin tam olarak dairesel olmadığı, kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda hafifçe uzadığı ve halesindeki bazı ton farklılıklarının ona düzensiz bir görünüm verdiği fark edilir.
M61, deklinasyonunun aşırı kuzeyde olmaması sayesinde Dünya'nın her iki yarımküresinden ve tüm yerleşim bölgelerinden kolaylıkla gözlemlenebilir. Kuzey bölgelerinden gözlemi daha kolaydır ve ilkbahar gecelerinde gökyüzünde oldukça yükselir. Güney yarımkürede ise ekvatora yakın bölgeler hariç, ortalama olarak ufka daha yakın görünür. Kuzey yarımküre gökyüzünde gözlem için en uygun dönem Mart ve Temmuz ayları arasındadır.

M61, Başak kümesi'nin en büyük üyelerinden biridir ve S Bulutu olarak bilinen daha küçük bir alt gruba dahildir. SAB(rs)bc olan morfolojik sınıflandırması; zayıf çubuklu bir sarmal yapıya (SAB), halka benzeri bir yapı oluşumuna (rs) ve orta ila gevşek sarılmış sarmal kollara işaret eder. Aktif galaktik çekirdeğe sahip olan M61, tahmini kütlesi 1 milyon Güneş kütlesi (M☉) ve yaşı 4 milyon yıl olan büyük kütleli bir çekirdek yıldız kümesi (NSC) içeren yıldız patlama gökadası olarak sınıflandırılır. Ayrıca merkezinde yaklaşık 5 milyon M☉ kütleye sahip bir süper kütleli kara delik adayı bulunur. Gökada, bu yapıların yanı sıra daha yaşlı büyük kütleli bir yıldız kümesine ve muhtemelen daha eski bir yıldız patlama bölgesine de ev sahipliği yapar. M61'in diski boyunca belirgin bir yıldız oluşumu ve aktif parlak bulutsulara dair kanıtlar görülmektedir. M61, Başak Kümesi içindeki çoğu geç tip sarmal gökadanın aksine, olağandışı bir nötr hidrojen (H I) bolluğu gösterir.

M61'de bugüne kadar sekiz süpernova gözlemlenmiştir. Bu da onu, bu tür yıkıcı olaylar açısından en verimli gökadalardan biri yapmaktadır. Bu süpernovalar şunlardır:

SN 1926A (Tip II, 14 kadir): 9 Mayıs 1926'da Max Wolf ve Karl Wilhelm Reinmuth tarafından keşfedildi.
SN 1961I (Tip II, 13 kadir): 3 Haziran 1961'de Milton Humason tarafından keşfedildi.
SN 1964F (Tip II, 14 kadir): 30 Haziran 1964'te Leonida Rosino tarafından keşfedildi.
SN 1999gn (Tip II, 16 kadir): 17 Aralık 1999'da Alessandro Dimai tarafından keşfedildi.
SN 2006ov (Tip II, 14,9 kadir): 24 Kasım 2006'da Kōichi Itagaki tarafından keşfedildi.
SN 2008in (Tip II, 14,9 kadir): 26 Aralık 2008'de Kōichi Itagaki tarafından keşfedildi.
SN 2014dt (Tip Ia-pec, 13,6 kadir): 29 Ekim 2014'te Kōichi Itagaki tarafından keşfedildi.
SN 2020jfo (Tip II, 16,01 kadir): 6 Mayıs 2020'de Zwicky Transient Facility tarafından keşfedildi.

NGC 4303 Gözlem bilgisi (In-The-Sky.org)

WikiSky'da Messier 61: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 65 (ayrıca NGC 3623 olarak da bilinir) Aslan takımyıldızında bulunan ve yaklaşık olarak 22 milyon ışık yılı uzaklıktaki ara sarmal gökada. Charles Messier tarafından 1780 yılında keşfedilmiştir. M65, M66 ve NGC 3628 ile birlikte Aslan üçlüsü, gökada kümesi içindedir.

M65, Charles Messier tarafından keşfedilmiş ve Messier nesneleri listesine dahil edilmiştir. Fakat, William Henry Smyth bir hata yaparak, "A Cycle of Celestial Objects" adlı eserinde M65 ve M66'ya işaret eden Pierre Méchain'in keşfi olarak O'na atfetmiştir. Bu hata daha sonra Kenneth Glyn Jones tarafından anlaşılmıştır.

Gökadanın yakın kollarında, düşük oranda gaz ve toz bulutlarındaki küçük yıldız oluşumları mevcuttur. Yeni oluşan yıldızların eski yıldızlara göre oranı oldukça yüksektir.

M65'in diski göze biraz çarpık ve eğri görünür, ayrıca yeni oluşan yıldızların fazlalığı olası dış etkilerin varlığını göstermektedir. Rots 1978 yılında Aslan üçlüsü içindeki gökadaların yaklaşık 800 milyon yıl önce etkileşim içine girdiklerini belirtmiştir. Zhiyu Duan son zamanlarda yaptığı araştırmalarda M65'in daha az etkilenmiş olduğunu belirtir ve notlarında M65'in merkezinde bir çubuk olduğunu (Çubuklu sarmal gökada) iddia eder ancak bunu söylemek oldukça zordur. Çünkü bu gökada dünyamızdan eğik bir açıdan görünmektedir.

SEDS Messier: Spiral Galaxy M6511 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Messier 71 (ayrıca M71 veya NGC 6838 olarak da bilinir), Okçuk takımyıldızı yönünde bulunan bir küresel yıldız kümesi. Philippe Loys de Chéseaux tarafından 1746 yılında keşfedilmiş ve 1780 yılında Charles Messier, M71'i kataloğuna dahil etmiştir. Ayrıca 1775'te Koehler, Dresden'de M71 ile ilgili çalışmalar yapmıştır.
Oldukça gevşek olması nedeniyle M71'in küresel küme olarak sınıflandırılması uzun süre tartışmalı olmuştur. M71, Dünya'dan yaklaşık olarak 12.000 ışık yılı uzaklıktadır ve düzensiz değişen yıldız Z Sagittae bu kümenin bir üyesidir.

http://www.seds.org/messier/m/m071.html14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 71, Galactic Globular Clusters Database page
Messier 71, LRGB CCD image based on two hours total exposure15 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 71: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
 Wikimedia Commons'ta Messier 71 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 72 (ayrıca M72 veya NGC 6981 olarak da bilinir), Kova takımyıldızı yönünde bulunan ve Pierre Méchain tarafından 29 Ağustos 1780 yılında keşfedilmiş olan bir küresel yıldız kümesi. Charles Messier, takip eden 4 ve 5 Ekim'de kümeyi gözlemledi ve kataloğuna ekledi. Her ikisi de kümeyi inanılır bir küme olarak görmeyip zayıf bir bulutsu olarak belirtmişlerdir.

http://www.seds.org/messier/m/m072.html15 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 72, Galactic Globular Clusters Database page
Messier 72, LRGB CCD image based on two hours total exposure15 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M-72 Information 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 72: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 73 (ayrıca M73 ve NGC 6994 olarak da bilinir), Kova takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 2.500 ışık yılı uzaklıkta bulunan dört yıldızdan oluşan bir asterizmdir.
Asterizm, fiziksel olarak birbirinden ayrı fakat Dünya'dan bakıldığında birbirlerine yakın görünen yıldızlar topluluğudur. M73, gökyüzünde en iyi bilinen asterizmlerden birisidir ve üzerinde dikkatli bir şekilde çalışılmıştır.

M73, Charles Messier tarafından 4 Ekim 1780 yılında keşfedilmiştir. Başlangıçta bazı belirsizliklerle beraber dört yıldızın oluşturduğu bir küme olarak tanımlanmıştır. John Herschel tarafından düzenli bir şekilde gözlemlendi ancak yine de  belirsizliklerin ortaya çıkarılmasında başarısız olundu. Daha sonra Herschel, M73'ü şüpheli bir küme olarak not etti. Buna rağmen Herschel; kümelerin, bulutsuların ve gökadaların yer aldığı Genel Kataloğ'a M73'ü dahil etti ve John Dreyer da Yeni Genel Katalog (NGC)'yi derlediği zaman M73'ü kataloğa dahil etti.

Asterizmin gökyüzündeki yeri Kova takımyıldızı'nı gösteren haritada belirtilmiştir.

Messier 40 - belirsizliklerden dolayı Messier Kataloğu'na yanlışlıkla çift yıldız olarak eklenmiştir

http://www.seds.org/messier/m/m073.html23 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 73, LRGB CCD image based on two-hours total exposure 31 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 73: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 75 (ayrıca M75 veya NGC 6864 olarak da bilinir), Yay takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 67.500 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Pierre Méchain tarafından 27 Ağustos 1780 tarihinde keşfedilmiş ve aynı yıl Charles Messier'in kataloğuna eklenmiştir.
-8,5 mutlak büyüklüğe sahip olan M75'in gökyüzündeki görünen boyutu, yaklaşık olarak 67 ışık yılıdır. M75, sınıf I olarak tasnif edilir, yani bilinen yoğun konsantre küresel kümelerden biridir. −15° ± 30° durum açısı boyunca eğik bir eksen etrafında yavaş bir dönüş gösterir.
Kümenin yarı-ışık yarıçapı 9,1 Iy (2,80 pc) ve çekirdek yarıçapı yaklaşık 1,6 ışık yılıdır ve henüz çekirdek çökmesine uğramamış görünmektedir. Çekirdekteki kütle yoğunluğu 7,9×104M⊙·pc−3dür. Küme, 38 RR Lyrae tipi değişen yıldıza sahiptir ve metallik açısından Oosterhoff-orta düzeyde sayılır. Küme alanında, %60'ı çekirdek bölgesinde olmak üzere 62 mavi başıboş yıldız adayı belirlenmiştir.
Messier 75, Samanyolu ile birleştiği varsayılan bir cüce gökadanın kalıntıları olan ve "Gaia Sosisi" (Gaia Sausage) olarak da bilinen Gaia-Enceladus'un bir parçasıdır.

http://www.seds.org/messier/m/m075.html5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 75, Galactic Globular Clusters Database page

WikiSky'da Messier 75: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 78 (ayrıca M 78 veya NGC 2068 olarak da bilinir), Avcı takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 1.600 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yansıma bulutsusu. Pierre Méchain tarafından 1780 yılında keşfedilmiş ve Charles Messier tarafından aynı yıl kataloğuna eklenmiştir.
M78; NGC 2064, NGC 2067 ve NGC 2071'in de dahil olduğu bir bulutsu grubu içerisindeki en parlak yansıma bulutsusudur. Bu grup, Orion Moleküler Bulut Kompleksi'ne ait olup Dünya'dan yaklaşık olarak 1.600 ışık yılı uzaklıktadır. M78, küçük bir teleskopla küçük bir yama olarak gözlemlenebilir ve 10 kadir parlaklığında iki yıldız içerir. Bu iki yıldız; HD 38563A ve HD 38563B, M78'in toz bulutundaki ışık yansımasından sorumlulardır.
M78 içerisinde, T-Tauri türü 45 değişen yıldız ve oluşum süreci devam eden genç yıldızların yanı sıra, 17 Herbig-Haro nesnesi bilinmektedir.

http://www.seds.org/messier/m/m078.html12 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M78: Stardust and Starlight 20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com - M7821 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 78: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 83 (ayrıca Güneyin Fırıldak Gökadası, M83 veya NGC 5236 olarak da bilinir), Suyılanı takımyıldızı bölgesinde yaklaşık 15 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir ara sarmal gökada. Gökyüzünde çubuklu sarmal gökadalar içerisinde en yakın ve en parlak olanıdır, bir dürbün ile kolayca gözlenebilir.

M83, 1751 tarihinde Fransız gökbilimci N. L. de Lacaille ve bağımsız olarak 1752 tarihinde Pierre Mechain tarafından keşfedilmiştir. Charles Messier, Mart 1781'de kataloğuna eklemiştir.
16 Haziran 2008'de NASA'nın Galaxy Evolution Explorer projesi kapsamında gökadanın dış bölgelerinde çok sayıda yeni yıldız bulunduğu bildirilmiştir. Şimdiye kadar bu alanların yıldız oluşumu için yeterli malzemeye sahip olamayacağı düşünülmüştü. [1] 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

M83 içerisinde altı adet süpernova (SN 1923A, SN 1945B, SN 1950B, SN 1957D, SN 1968L ve SN 1983N) gözlenmiştir.

M83, Erboğa A/M83 Grubu'nu oluşturan iki altgruptan M83 Grubu'nun merkezinde yer alır.  Erboğa A, diğer altgrubun merkezindedir. Bu iki altgrup bazı kaynaklarda tek grup, bazı kaynaklardaysa iki farklı grup olarak tanımlanmıştır. Aslında Erboğa A ve M83 etrafındaki gökadalar, fiziksel olarak diğerlerine daha yakındır ve her iki altgrup da birbirlerine bağımlı hareket etmemektedirler.

Fırıldak Gökadası - benzer karşıdan görülen sarmal gökada

http://www.seds.org/messier/m/m083.html5 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Spiral Galaxy Messier 83 at the astro-photography site of Mr. Takayuki Yoshida.18 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M83 The Southern Pinwheel

WikiSky'da Messier 83: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 84 (ayrıca M84 veya NGC 4374 olarak da bilinir), Başak takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 60 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir merceksi gökada. Başak kümesi'nin yoğun olan iç çekirdeğinde yer almaktadır. Önceleri Hubble sınıflandırması M84'ü E1 (düzleşmiş eliptik) olarak tanımlamıştır fakat modern yazarlar S0 türü merceksi gökada olarak varsaymaktadırlar. M84, Markarian Galaksi Zinciri'nin başlangıcıdır.
Bu galaksinin morfolojik sınıflandırması E1'dir ve yaklaşık %10'luk bir düzleşmeye sahip olduğunu gösterir. Görsel banttaki sönme düzeltmeli toplam parlaklık yaklaşık 7,64×1010 L☉'dir. Merkezi kütle-ışık oranı 6,5'tir ve bu oran bir sınıra kadar çekirdekten uzaklaştıkça sürekli olarak artar. Görünür galaksi büyük bir karanlık madde halesi ile çevrilidir.
M84'ün radyo gözlemleri ve Hubble Uzay Teleskobu görüntüleri, merkezinden fırlayan iki madde jetinin yanı sıra 1,5 ×109 M☉[süper kütleli bir kara deliğin varlığına işaret eden hızla dönen gaz ve yıldızlardan oluşan bir disk ortaya çıkarmıştır. Ayrıca çok düşük oranda yıldız oluşumuna işaret eden birkaç genç yıldız ve yıldız kümesine sahiptir. Küresel küme sayısı 1,775±150'dir ve bu sayı eliptik bir galaksi için beklenenden çok daha düşüktür.

M84, Charles Messier tarafından 18 Mart 1781 tarihinde keşfedilmiştir.

M84 içinde üç süpernova gözlemlenmiştir: SN 1957,SN 1991bg ve SN 1980I.

SEDS Merceksi gökada M8428 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 84: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
 Wikimedia Commons'ta Messier 84 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 86 (M86 veya NGC 4406 olarak da bilinir), Başak takımyıldızında yaklaşık olarak 61,31 Mly (18,8 Mpc) uzaklıkta bulunan bir merceksi gökadadır. Alman astronom Johann Gottfried Köhler'in gökadayla ilgili ilk gözlemi 5 Mayıs 1779'da yaptığı kabul edilse de, Fransız astronom Charles Messier tarafından 18 Mart 1781'de bağımsız olarak tekrar keşfedilmiş ve adını taşıyan kataloğa dahil edilmiştir.

M86; Başak ve Berenis'in Saçı takımyıldızları arasında, belirgin referans yıldızlarından yoksun bir gökyüzü bölgesinde yer alır. Gökada, Denebola yıldızından başlayıp Vindemiatrix yıldızına uzanan hattın yaklaşık yarı yolunda konumlandırılabilir. M84 ile bir çift oluşturan M86, açıklığı 150 mm'ye kadar olan amatör teleskoplarda kullanılan hemen hemen tüm orta alanlı göz merceklerinde bu yoldaşıyla birlikte görülebilmektedir. Dürbünle ise yoldaşından biraz daha parlak olmasına rağmen ancak tamamen berrak bir gökyüzü altında ve en elverişli hava koşullarında gözlenebilir. Gökadanın halesi, açıklığı 200 mm olan teleskoplarla belirgin bir şekilde görülebilir hale gelir ve gökyüzü arka planında kademeli olarak sönen açık renkli bir leke gibi belirir, çekirdeği ise oldukça parlaktır. Gökadanın yakın çevresinde NGC 4388 ve NGC 4402 gibi çok sayıda başka gökadayı gözlemlemek de mümkündür.
Messier 86, dik açıklığının aşırı kuzeyde olmaması sayesinde Dünya'nın her iki yarımküresinden ve tüm yerleşim alanlarından kolaylıkla gözlenebilir. Kuzey yarımküredeki bölgelerden ilkbahar gecelerinde gökyüzünde son derece yüksek bir konumda yer alarak daha rahat gözlenebilirken güney yarımküreden bakıldığında ekvatora yakın bölgeler hariç, ortalama olarak daha alçakta görünür. Messier 86'yı akşam gökyüzünde gözlemlemek için en elverişli dönem, mart ile ağustos ayları arasıdır.

M86, Başak kümesi'nin kalbinde çok dikkat çekici bir yapısı olan Markarian Gökada Zinciri içerisinde dev merceksi gökada Messier 84 ile birlikte yer alır. Diğer hareket vektörlerinden arındırıldığında Samanyolu'na saniyede 224 kilometre hızla yaklaştığı için tüm Messier cisimleri arasında en yüksek maviye kayma değerine sahiptir. Bu durum, her iki gökadanın da Başak Kümesi'nin merkezine doğru yaklaşık olarak zıt uçlardan düşmesinden kaynaklanmaktadır.
Messier 86, toplam sayıları yaklaşık 3.800'ü bulan zengin bir küresel küme topluluğuna sahiptir. Gökadanın halesinde, bu gökada tarafından parçalanarak yutulmuş cüce gökadaların kalıntıları olarak yorumlanan çok sayıda yıldız akıntısı da yer almaktadır.
Messier 86, yapısı ciddi şekilde bozulmuş sarmal gökada NGC 4438'e iyonize gaz filamentleriyle bağlanmıştır. Bu durum, M86'nın sarmal gökadadan bir miktar gaz ve yıldızlararası toz sıyırmış olabileceğine işaret eder. Gökada ayrıca, Başak Kümesi'nin küme içi ortamında yüksek hızla hareket ederken ram basıncı sıyırmasına da maruz kalmaktadır. Bu süreçte kendi yıldızlararası ortamını yitiren gökada, gerisinde Chandra X ışını Gözlemevi yardımıyla tespit edilen ve X-ışını yayan oldukça uzun bir sıcak gaz kuyruğu bırakmaktadır. M86 gökadasındaki magnezyum, silisyum ve kükürt elementlerinin metal bileşimi, gökadanın kendi yıldız popülasyonuna kıyasla evrenin geri kalanına daha çok benzemektedir. Bu durum, ram basıncı sıyırmasının bile gökadanın iç kısımlarını sıyırmakta yetersiz kaldığını göstermektedir.

Messier cisimleri

SEDS Lenticular Galaxy M86
NGC 4406 Gözlem bilgisi (In-The-Sky.org)

WikiSky'da Messier 86: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 87 (ayrıca M87, Virgo A veya NGC 4486 olarak da bilinir) Başak takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 72,08 Mly (22,1 Mpc)uzaklıkta bulunan dev bir eliptik gökadadır. Charles Messier tarafından 18 Mart 1781 tarihinde keşfedildi. Messier, gözlem defterine düştüğü notta gökada için "içinde yıldız olmayan bir bulutsu" diyordu. Oysa Messier'in yıldızsız bulutsu sandığı şey, en az birkaç yüz milyar yıldızdan oluşmuş dev bir sistemdi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 151 olarak "Fışkırmalara sahip gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir.
M87, Başak kümesi'nin kuzeyinde bulunan en büyük ve en parlak gökadadır. Gökada, dikkat çekici ve önemli bir etkin çekirdeğe sahiptir ve özellikle çoklu dalga boyunda radyasyon yayan güçlü bir radyo dalgası kaynağıdır. Dünyaya yakın dev bir eliptik gökada ve çok parlak bir radyo kaynağı olması nedeniyle keşfinden bu yana amatör ve profesyonel çalışmalar için popüler bir hedef olmuştur.

1781 yılında Fransız gök bilimci Charles Messier, kuyruklu yıldızlarla karıştırılabilecek nesneleri tanımlamayı amaçlayan bir listenin parçası olarak bulutsu görünümüne sahip 103 nesneden oluşan bir katalog yayınladı. Daha sonraki kullanımlarda her katalog girişine "M" harfi eklenmiştir. Böylece M87, Messier kataloğunda listelenen seksen yedinci nesne oldu. 1880'lerde, gök bilimci John Dreyer'in esas olarak İngiliz gök bilimci John Herschel'in gözlemlerine dayanarak hazırladığı Yeni Genel Kataloğu'na  NGC 4486 olarak dahil edildi.
1918 yılında Lick Gözlemevi'nden Amerikan gök bilimci Heber Curtis yaptığı gözlemlerde, "Tuhaf düz ışın... görünüşe göre ince bir madde çizgisiyle çekirdeğe bağlı" notuyla birlikte M87'nin sarmal bir yapısının bulunmadığına dikkat çekti. Bu ışının en parlak olarak göründüğü yer galaktik merkezin yakınıydı. Ertesi yıl M87 içindeki bir süpernova, 21,5 zirve fotoğraf parlaklığına ulaştı. Ancak bu olay 1922'de Rus gök bilimci Innokentii A. Balanowski tarafından fotoğrafik plakalar incelenene kadar bildirilmedi.

Çekirdek, kütlesi Güneş'in milyarlarca katı olan ve M87* olarak belirtilen bir süper kütleli kara delik içeriyor. Tahminler; 2016 yılında yapılan ölçümlerde 7,22+0,34-0,40×109 M☉ ve diğer ölçümlerde (3,5 ± 0,8) × 109 M☉ ile (6,6 ± 0,4) × 109 aralığında değişmekteydi. 2019 Nisan'ında, kara delik kütlesinin Olay Ufku Teleskobu ile elde edilen ölçümleri (6,5 ± 0,2stat ± 0,7sys ) × 109 M☉ olarak yayınlandı. Bu, böyle bir nesne için bilinen en yüksek kütle değerlerinden birisidir. Dönen bir iyonize gaz diski kara deliği çevreler ve hemen hemen dikey bir göreceli fışkırmaya neden olur. Disk, yaklaşık olarak 1.000 km/sn hızla döner ve maksimum 0,12 parsek (25.000 AU; 0,39 ly; 3,7×1012 km) çapına kadar yayılır.

1918'de Lick Gözlemevi'nden Heber Curtis, M87'den gelen maddenin fışkırmasını (jet) keşfetti. Bu fışkırma, süper büyük kütleli bir karadeliğin etkisiyle M87'nin çekirdeğinden en az 5.000 ışık yılı uzağa fırlatılan maddeden oluşur. Gök bilimciler, bu kara deliğin kütlesini yaklaşık 6,4 milyar (6,4×109) Güneş kütlesi olarak tahmin etmektedirler. Ayrıca M87'nin çok güçlü bir X-ışını kaynağı olduğu bulunmuştur.

Hubble Uzay Teleskobu'nca 1999 yılında sağlanan fotoğraflarla, M87'deki fışkırma hızını ışık hızının dört veya altı kat üzerinde olduğu ölçülmüştür. Bu hareketin fışkırmada görülen göreli bir hız sonucu oluştuğuna ve gerçek bir süperluminal hareket olmadığına inanılmaktadır.

Chandra X-ışını Gözlemevi gözlemleri, M87'den çevresine x-ışını yayan döngüler ve halkaların varlığını göstermiştir. Bu döngüler ve halkalar basınç dalgaları tarafından oluşturulur. Bu basınç dalgaları süper büyük kütleli kara delik sonucu oluşan fışkırmanın çeşitli değişimlerinden kaynaklanır.

M87, alışılmadık derecede büyük küresel yıldız kümeleri popülasyonuna sahiptir. 2006'da yapılan gözlemlerle çekirdeğin 25′ dışına doğru yaklaşık 12.000 ± 800 küresel kümeye sahip olduğu hesap edilmektedir.

Messier 87, SEDS Messier sayfası3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M87 Simbad verileri 15 Aralık 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble yayımı 16 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M87 ESA/Hubble fotoğrafları 11 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M87 fışkırması amatör fotoğraf5 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M87 fışkırması başka bir amatör fotoğraf 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESO: Dev Gökada Büyümeye Devam Ediyor 11 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 87: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 9 veya M9 (diğer adıyla NGC 6333) Yılancı takımyıldızı yönünde bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Charles Messier tarafından 1764 yılında keşfedilmiştir. M9 yaklaşık 5.500 ışık yılı mesafesiyle, Samanyolu gökadasının merkezine en yakın küresel kümelerden birisidir. Dünya'dan ise yaklaşık olarak  25.800 ışık yılı uzaklıkta bulunur.
Bu yıldız kümesinin toplam aydınlatma gücü, Güneş'ten 120.000 kat daha fazladır ve mutlak parlaklığı -8,04'tür. M9 içinde bulunan yıldızların en parlağı 13,5 kadirdir ve bu da onu orta büyüklükteki bir teleskopla gözlemlenebilir kılar. M9 içinde 13 değişen yıldız bulunmuştur ve bu yıldızlardan 10 tanesi Walter Baade tarafından keşfedilmiştir.
Yakınında, 80' kuzey-doğusunda NGC 6356 ve 80' güney-doğusunda NGC 6342 bulunur.

Messier 9, SEDS Messier sayfası8 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M9, Küresel yıldız kümesi veritabanı

Messier 90 (ayrıca M90 ve NGC 4569 olarak da bilinir) Başak takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 40,08 Mly (12,29 Mpc) uzaklıkta bulunan bir ara sarmal gökadadır. Charles Messier tarafından 18 Mart 1781 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 76 olarak "Eşlikçileri küçük ama yüksek yüzey parlaklığına sahip sarmal gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. Bu gökadanın Arp 76 olarak listelenmesine yol açan "nesne", muhtemelen etkileşim halinde olduğu IC 3583'dür.

Messier 90, Başak kümesi'nin bir üyesidir.  Gökada, altgrubun merkezindeki Messier 87'den yaklaşık olarak 1°.5 uzaklıktadır. Başak kümesi'nin küreiçi maddesiyle etkileşimin bir sonucu olarak çok fazla yıldızlararası madde kaybetmiştir.

Yukarıda belirtilen etkileşim sonucunda M90'ın yıldız oluşumu etkinliği sona ermiş gibi görünse de, gökadanın merkezinde önemli bir yıldız oluşum bölgesi varmış gibi görünmektedir. Gökadanın sarmal kolları pürüzsüz ve özelliksiz şekilde görünmektedir.

H I gaz düzeyinin düşüklüğü, Messier 90 için Tully-Fisher ilişkisi kullanılarak mesafe tahmin edilmesini engellemektedir.

Benzer sarmal gökada Messier 64.

SEDS: Sarmal Gökada M903 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 90: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

^ Tschöke et al. 2001 NGC 4569'a olan 16,8 Mpc uzaklığı tahmin etmek için Hubble sabiti'nden faydalandılar. 2006 yılı için 70+2.4-3.2 (km/sn)/Mpc değeri kullanılarak 18,0 Mpc'lik bir mesafe hesaplanmıştır.

Messier 92 (ayrıca M92 veya NGC 6341 olarak da bilinir) Herkül takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 26.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesi. Johann Elert Bode tarafından 1777'de ve bağımsız olarak tekrar Charles Messier tarafından 18 Mart 1781 tarihinde keşfedilmiştir.
M92, kuzey yarımkürenin en parlak küresel kümesidir ama yakınındaki çok daha muhteşem Messier 13'ten dolayı amatör gök bilimciler tarafından göz ardı edilir. İyi gözlem koşullarında çıplak gözle de gözlenebilir.

http://www.seds.org/messier/m/m092.html2 Eylül 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 92, Galactic Globular Clusters Database page

WikiSky'da Messier 92: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
 Wikimedia Commons'ta Messier 92 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Messier 94 (ayrıca NGC 4736 olarak da bilinir) Av Köpekleri takımyıldızı yönünde bulunan bir sarmal gökada. Pierre Méchain tarafından 22 Mart 1781 tarihinde keşfedilmiş
ve iki gün sonra Charles Messier kataloğuna eklemiştir. Bazı kaynaklar M94'ü çubuklu sarmal gökada olarak tanımlamaktadır. İki halka yapısıyla dikkat çekici bir gökadadır.

M94, LINER bir çekirdeğe sahiptir. LINER tipindeki gökadaların yaydıklarında düşük ölçüde iyonize öğeler baskındır ve genelde zayıf iyonize gaz içerir.

M94, çapı 70" olan bir iç halka ve çapı 600" olan bir dış halka içerir. Bu halkalar gökadanın disk bölgesiyle rezonans bir yapı sergiler. İç halka, güçlü bir yıldız oluşum alanıdır ve bazı kaynaklar starburst halkası olarak tanımlamaktadır.

2004 yılında yayımlanan bir gazetede John Kormendy ve Robert Kennicutt M94'ün prototip bir şişkinlik içerdiğini savundular. Klasik sarmal gökadalar, gaz diski ve yaşlı yıldızlarla, genç yıldızların kesiştiği bir küre (veya şişkinlik) içerir. M94'te aldatıcı şişkinlik, merkezi oval benzeri bölgede halka şeklinde bir yapıdadır.

2008 yılında bir çalışma yayımlandı ve bu çalışma M94'ün çok az veya hiç karanlık madde içermediğini göstermiştir. Çalışma, gökadanın yıldızlarının dönüş eğrileri ve hidrojen gazının yoğunluğunu analiz etti ve olağan aydınlık maddenin, gökada kütlesinin tümü içinde gözüktüğünü buldu. Bu sonuç biraz olağandışıydı ve tartışmalara neden oldu.

M94, 16 ile 24 gökada içeren M94 Grubu'nun en parlak gökadasıdır.  Bu grup Başak Süperkümesi'ne dahildir. Grup için büyük bir sayı belirtilmesine rağmen, pek az gökada M94'e kütleçekim etkisiyle bağlı olan bir sistemdir. Diğer yakın gökadaların çoğu, evrenin genişlemesiyle birlikte hareket ediyor gibi gözükmektedir.

NGC 1512, benzer iç halkaya sahip bir gökada

Gökbilim Dergisi, Derin uzay yolculuğu - Av Köpekleri takımyıldızı
Galaxy Messier 94 at the astro-photography site of Mr. T. Yoshida.2 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SEDS: Spiral Galaxy M945 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Messier 94: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Arthur Stanley Eddington, OM, FRS (d. 28 Aralık 1882 - ö. 22 Kasım 1944), 20. yüzyıl başlarında yaptığı çalışmalarla tanınan astrofizikçi. Eddington aydınlatma gücü ve yıldızların aydınlatma gücünün doğal sınırı, adını kendisinden alır.
Görelilik kuramına ilişkin çalışmalarıyla tanınır. Eddington Einstein'ın genel görelilik kuramını İngilizce konuşan dünyaya duyuran ve açıklayan bir dizi makale yazdı. I. Dünya Savaşı bilimsel iletişimi kopartmıştı ve Almanya'daki yeni bilimsel gelişmeler İngiltere'de bilinmemekteydi. Ayrıca 1919'da göreliliğin ilk kanıtlarından birini ortaya koyan bir tutulma (eclipse) keşfi gezisini yürüttü. Böylece teorinin popüler açıklamalarına imza attı ve geniş çevrelerce tanındı.

1914. Stellar Movements and the Structure of the Universe. London: Macmillan.
1918. Report on the relativity theory of gravitation. London, Fleetway press, Ltd.
1920. Space, Time and Gravitation: An Outline of the General Relativity Theory. Cambridge University Press. ISBN 0-521-33709-7
1923, 1952. The Mathematical Theory of Relativity. Cambridge University Press.
1926. Stars and Atoms 13 Ekim 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Oxford: British Association.
1926. The Internal Constitution of Stars. Cambridge University Press. ISBN 0-521-33708-9
1928. The Nature of the Physical World. MacMillan. 1935 replica edition: ISBN 0-8414-3885-4, University of Michigan 1981 edition: ISBN 0-472-06015-5 (1926–27 Gifford lectures)
1929. Science and the Unseen World. U.S. Macmillan, UK Allen & Unwin. 1980 Reprint Arden Library ISBN 0-8495-1426-6. 2004 U.S. reprint - Whitefish, Montana: Kessinger Publications: ISBN 1-4179-1728-8. 2007 UK reprint London, Allen & Unwin ISBN 978-0-901689-81-8 (Swarthmore Lecture), with a new foreword by George Ellis.
19nn. The Expanding Universe: Astronomy's 'Great Debate', 1900-1931. Cambridge University Press. ISBN 0-521-34976-1
1930. Why I Believe in God: Science and Religion, as a Scientist Sees It
1935. New Pathways in Science. Cambridge University Press.
1936. Relativity Theory of Protons and Electrons. Cambridge Univ. Press.
1939. Philosophy of Physical Science. Cambridge University Press. ISBN 0-7581-2054-0 (1938 Tarner lectures at Cambridge))
1925. The Domain of Physical Science. 2005 reprint: ISBN 1-4253-5842-X
1948. Fundamental Theory. Cambridge University Press.

O'Connor, J. J., and E. F. Robertson, "Arthur Stanley Eddington21 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". School of Mathematics and Statistics, University of St Andrews, Scotland.
Eddington Quotations22 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bennett, Clark, "Sir Arthur Eddington (1882-1944)". Founding Fathers of Relativity.
Tenn, Joseph S.,"Arthur Stanley Eddington1 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". The Bruce Medalists.
Clausen, Ben, "Men of Science and of Faith in God, Sir Arthur Stanley Eddington (1882–1944)".
Russell, Henry Norris, "Review of The Internal Constitution of the Stars 1 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by A.S. Eddington". Ap.J. 67, 83 (1928).
Durham, Ian T., "Eddington & Uncertainty". Physics in Perspective (September – December). Arxiv, History of Physics.
Kilmister, C. W. (1994). Eddington's search for a fundamental theory. Cambridge Univ. Press.
Experiments of Sobral and Príncipe repeated in the space project in proceeding in fórum astronomical.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Arthur Stanley Eddington", MacTutor History of Mathematics archive.
Lecchini, Stefano, "How Dwarfs Became Giants. The Discovery of the Mass-Luminosity Relation". Bern Studies in the History and Philosophy of Science, pp. 224 (2007).
Vibert Douglas, A. (1956). The Life of Arthur Stanley Eddington. Thomas Nelson and Sons Ltd.
Stanley, Matthew. “An Expedition to Heal the Wounds of War: The 1919 Eclipse Expedition and Eddington as Quaker Adventurer.” Isis 94 (2003): 57–89.
Stanley, Matthew. “So Simple a Thing as a Star: Jeans, Eddington, and the Growth of Astrophysical Phenomenology” in British Journal for the History of Science, 2007, 40: 53-82.
Stanley, Matthew (2007). Practical Mystic: Religion, Science, and A.S. Eddington. University of Chicago Press.
ODNB article by C. W. Kilmister, ‘Eddington, Sir Arthur Stanley (1882–1944)’, Oxford Dictionary of National Biography, Oxford University Press, 2004 accessed 23 November 2008
Bernet, Claus: Eddington, Arthur Stanley, in: BBKL, 32, 2011, 278-288: http://www.kirchenlexikon.de/e/eddington_a_s.shtml
Biography and bibliography of Bruce medalists: Arthur Stanley Eddington 23 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Links to online copies of important books by Eddington: 'The Nature of the Physical World', 'The Philosophy of Physical Science', 'Relativity Theory of Protons and Electrons', and 'Fundamental Theory' 14 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soyut cebirde, bidördeyler 
  
    
      
        w
        +
        x
        i
        +
        y
        j
        +
        z
        k
      
    
    {\displaystyle w+xi+yj+zk}
  
 sayılarıdır. Klasik dördeylere benzese de 
  
    
      
        w
        ,
        x
        ,
        y
        ,
        z
      
    
    {\displaystyle w,x,y,z}
  
 sayıları reel sayılar değil karmaşık sayılar kümesinin elemanlarıdır. Bir başka deyişle, dördey grubu elemanları olan 
  
    
      
        1
        ,
        i
        ,
        j
        ,
        k
      
    
    {\displaystyle 1,i,j,k}
  
 elemanlarının katsayıları reel sayılar kümesinin elemanları değil karmaşık sayılar kümesinin elemanlarıdır.
Aşağıda dördey grubu elemanlarının katsayıları olabilecek 3 tip sayı vardır.

Elemanların katsayıları karmaşık sayı olduğunda sayımız bidördey olur.
Elemanların katsayıları bölünmüş karmaşık sayılar olursa sayı bölünmüş dördey olur.
Elemanların katsayıları ikili sayılar olursa sayı ikili dördey olur.
Bidördey ismi 1844 yılında Willam Rowan Hamilton tarafından konulmuştur.
Bidördeyin cebri 
  
    
      
        
          
            C
          
          ⊗
          
            
              H
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} \otimes \scriptstyle \mathbb {H} }
  
 tensör çarpımı olarak da düşünülebilir. Burada 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 karmaşık sayılar kümesini 
  
    
      
        
          
            H
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {H} }
  
 dördey kümesini temsil ediyor. Aslında kısaca dördeylerin karmaşıklaştırılması ile de bidördeyler oluşur denilebilir.

        (
        1
        ,
        i
        ,
        j
        ,
        k
        )
      
    
    {\displaystyle (1,i,j,k)}
  
 dördey kümesinin birim temsilcileri ve 
  
    
      
        w
        ,
        x
        ,
        y
        ,
        z
      
    
    {\displaystyle w,x,y,z}
  
 kompleks sayılar olsun. O halde

  
    
      
        q
        =
        w
        +
        x
        i
        +
        y
        j
        +
        z
        k
      
    
    {\displaystyle q=w+xi+yj+zk}
  

sayısı bir bidördeydir.
Hamilton, normal dördeylerde kullanılan kavramları genişletmek için bivektör, bieşlenik, bitensör ve biversör terimleri tanıttı.
Hamilton'un bidördeyler hakkındaki ilk sergisi 1853 yılında Dördeyler Üzerine derslerinde geldi. 1866 yılında Hamilton'un oğlu Willam Edwin Hamilton ve 1899 yılında Charles Jasper Joly tarafından yapılan Dördeylerin Elementleri'nin baskıları bidördey kapsamını gerçek dördeyler lehine azalttı.

Bieşlenik
Bidördeylerin 2 tane eşleniği vardır.

Bieşlenik ya da bivektörün biskalerden çıkarılması;

  
    
      
        q
        ∗
        =
        w
        −
        x
        i
        −
        y
        j
        −
        z
        k
      
    
    {\displaystyle q*=w-xi-yj-zk}
  

Bidördeyin katsayılarının karmaşık eşleniği:

  
    
      
        q
        ∗
        =
        w
        ∗
        +
        x
        ∗
        i
        +
        y
        ∗
        j
        +
        z
        ∗
        k
      
    
    {\displaystyle q*=w*+x*i+y*j+z*k}
  

burada; 
  
    
      
        z
        ∗
        =
        a
        −
        b
        h
      
    
    {\displaystyle z*=a-bh}
  
, 
  
    
      
        z
        =
        a
        +
        b
        h
      
    
    {\displaystyle z=a+bh}
  
 ve 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        ℜ
      
    
    {\displaystyle a,b\in \Re }
  
, 
  
    
      
        
          h
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle h^{2}=-1}
  
'dir

Kompleks bivektör bidördeyin vektör ksımıdır.
  
    
      
        q
        =
        w
        +
        x
        i
        +
        y
        j
        +
        z
        k
      
    
    {\displaystyle q=w+xi+yj+zk}
  
 bidördeyi için 
  
    
      
        w
      
    
    {\displaystyle w}
  
, biskaler, 
  
    
      
        x
        i
        +
        y
        j
        +
        z
        k
      
    
    {\displaystyle xi+yj+zk}
  
 bivektör kısmını temsil ediyor.

Dördey analizindeki uygulamaları bidördeylere genişletir.

Kuğu Takımyıldızı (Latince Cygnus), adı Eski Yunanca "kuğu" anlamına gelen Kyknos'dan (Κύκνος) Latinceleştirilen ve Samanyolu düzleminde bulunan kuzey yarımküre takımyıldızıdır. Kuğu, kuzey yaz ve sonbaharının en tanınabilir takımyıldızlarından biridir ve Güney haçı'na karşılık Kuzey haçı olarak bilinen belirgin bir asterizme sahiptir. 2. yüzyıl astronomu Batlamyus tarafından listelenen 48 takımyıldız arasında yer almaktaydı ve modern dönemde tanımlanan 88 takımyıldızdan biri olarak kabul edilmektedir.
Kuğu, gece gökyüzünün en parlak yıldızlarından biri olan ve birinci kadir büyüklüğündeki en uzak yıldız olarak bilinen ve aynı zamanda Yaz üçgeni'nin bir köşesini, üçgenin doğuya bakan tepe noktasını oluşturan "kuyruk yıldızı" Deneb'i (ذنب, ḏanab, kuyruk) içerir. Aynı zamanda bazı önemli X-ışını kaynaklarına ve devasa yıldız topluluğu Cygnus OB2'ye ev sahipliği yapmaktadır. Bu topluluğun yıldızlarından biri olan NML Cygni, şu anda bilinen en büyük yıldızlardan biridir. Takımyıldız aynı zamanda kara delik olduğu yaygın olarak kabul edilen ilk nesne olan bir süperdev ve görünmeyen devasa bir yoldaşı içeren uzak bir X-ışını ikilisi olan Cygnus X-1'e de ev sahipliği yapmaktadır. Kepler Görevi'nin Kuğu Takımyıldızı çevresindeki bir alanı gözlemlemesi sonucunda, Kuğu'daki birçok yıldız sisteminde gezegenler olduğu da tespit edilmiştir.
Doğu kısmının büyük bir bölümü, gözlemlenebilir evrendeki bilinen en büyük yapı olan ve kuzey gökyüzünün büyük bir bölümünü kaplayan dev bir gökada iplikçiği Herkül-Kuzeytacı Büyük Duvarı'nın bir bölümünü içerir.

Samanyolu üzerindeki konumu nedeniyle Kuğu'da çok sayıda açık küme, çeşitli türlerde bulutsular ve süpernova kalıntıları ile çok sayıda derin gökyüzü nesnesi bulunur.
Molekül bulutları, Samanyolu'nun galaktik düzlemi boyunca Büyük Yarık'ın (Great Rift) bir ucunu oluşturan Cygnus Yarığı karanlık bulutsu kümesini oluşturur. Yarık, Kuzey Kömür Çuvalı çevresinde başlar ve arkasındaki Kuzey Amerika Bulutsusu'nun da bir parçası olduğu daha büyük Cygnus moleküler bulut kompleksini kısmen gizler.

Deneb olarak adlandırılan α Cygni, Cygnus'un en parlak yıldızıdır. Bu, bilinen en büyük ve en parlak A sınıfı yıldızlardan biri olan, kadirleri 1,21 ile 1,29 arasında değişen A2Iae spektral tipinde beyaz bir süperdev yıldızdır. Yaklaşık 2.600 ışıkyılı uzaklıkta yer almaktadır. Geleneksel adı "kuyruk" anlamına gelir ve takımyıldızındaki konumunu ifade eder.
β Cygni olarak adlandırılan Albireo, zıt renk tonları nedeniyle amatör gök bilimciler arasında ünlü bir ikili yıldızdır. Birincil, 3,1 kadir büyüklüğünde turuncu  dev bir yıldızdır ve ikincil, 5,1 kadir büyüklüğünde mavi-yeşil renkli bir yıldızdır. Sistem 430 ışıkyılı uzaklıkta olup büyük dürbünler ve tüm amatör teleskoplarla görülebilmektedir.
Geleneksel olarak Sadr olarak adlandırılan γ Cygni, 1800 ışıkyılı uzaklıkta, 2,2 kadirde sarı renkli bir süper dev yıldızdır. Geleneksel adı "göğüs" anlamına gelir ve takımyıldızındaki konumuna atıfta bulunur.
δ Cygni (özel adı Fawaris), Cygnus'taki bir başka parlak ikili yıldızdır, 166 ışıkyılı ve 800 yıllık bir periyottur. Birincil, 2,9 kadir mavi-beyaz dev bir yıldızdır ve ikincil, 6,6 kadir bir yıldızdır. Bu iki bileşen orta büyüklükteki amatör bir teleskopla görülebilmektedir.
Cygnus'ta 3 kadirin üzerindeki beşinci yıldız Aljanah'tır, ε Cygni olarak adlandırılır. Dünya'dan 72 ışıkyılı uzaklıkta, 2,5 kadir büyüklüğünde turuncu renkli dev bir yıldızdır.

The Deep Photographic Guide to the Constellations: Cygnus
Eylül Ayında Gökyüzü, 'Cygnus' Kuğu Takımyıldızı Alper Ateş - Bilim ve Teknik
Tıklanabilir harita Cygnus
Star Tales – Cygnus
4 Cygni Nebula
Warburg Enstitüsü İkonografik Veritabanı (Cygnus'un ortaçağ ve erken modern görüntüleri)

Cygnus X-1 (kısaca Cyg X-1), Kuğu takımyıldızı bölgesinde bulunan ve içinde kara delik olduğu düşünülen tanınmış bir galaktik X-ışını kaynağıdır. Bir roket uçuşu sırasında 1964 yılında keşfedilmiştir ve Dünya'dan görülen en güçlü x-ışını kaynaklarından birisidir. Cygnus X-1, geniş ölçüde bir kara delik olduğu kabul edilen ilk X-ışını kaynağıdır ve kendi sınıfında en çok incelenen astronomik nesneler arasındadır. Güneş'in 14,8 katı bir kütleye sahip olduğu tahmin edilmektedir ve bu tür bilinen diğer yıldızlara veya kara deliklere göre çok küçük olduğu gösterilmiştir. Şayet öyleyse, olay ufkunun yarıçapı yaklaşık olarak 44 km olmalıdır.
Cygnus X-1, Güneş'ten 6.070 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve HDE 226868 olarak gösterilen mavi üstdev değişen yıldızı da içeren Yüksek kütleli X-ışını ikilisidir. Yıldız rüzgarı, X-ışını kaynağının çevresindeki Toplanma diski için gerekli maddeyi sağlamaktadır. İç diskte milyonlarca derece ısıtılan madde, gözlemlenen x-ışınını üretir.

Cygnus X-1 sisteminin başlangıçta, Güneş kütlesinin yaklaşık 40 ila 60 katı maddeye sahip iki mavi süperdevden oluştuğu düşünülmektedir. Bu yıldızlardan biri Cygnus X-1'in atası (projenitörü), diğeri ise günümüzde hala gözlemlenebilen HDE 226868 yıldızıdır.
Zamanla Cygnus X-1'in projenitörü nükleer yakıtını hızla tüketerek Kırmızı süperdev evresine geçmiş, bu süreçte yüzeyi soğumuş ve hacmi büyük ölçüde genişlemiştir. Yıldızın boyutunun artmasıyla birlikte, dış katmanlarındaki madde kütle çekimsel etkilerle yoldaş yıldız HDE 226868'e aktarılmıştır. Bu kütle transferi sonucunda HDE 226868'in kütlesi, boyutu ve parlaklığı artmıştır.
Yakıtını tamamen tüketen projenitör yıldız, sonunda bir Süpernova (veya doğrudan çöküş) geçirerek patlamıştır. Bu olay sonucunda geriye, bugün gözlemlediğimiz yıldızsal kütleli Kara delik kalmıştır. Kara delik, patlamadan sonra sistemden kopmamış ve HDE 226868 ile yörüngedeki hareketine devam etmiştir.

Cygnus X-1, güçlü yıldız rüzgarları yayan HDE 226868'den sürekli olarak madde çekmektedir. Bu madde, kara deliğin etrafında dönerek ısınan ve yığılma diski (accretion disk) adı verilen bir yapı oluşturur. Plazma halindeki bu diskteki manyetik alanlar, maddenin bir kısmının kara deliğe düşmeden kutuplardan zıt yönlere fırlatılmasını sağlayarak relativistik jetlerin oluşumuna neden olur.
Sistemde gözlemlenen yüksek enerjili X-ışınları, taç (korona) tabakasındaki fiziksel etkileşimlerle açıklanır. Taç katmanındaki yüksek enerjili elektronlar, diskten gelen yumuşak (düşük enerjili) X-ışınları ile etkileşime girer. Bu süreçte fotonlar, elektronlardan enerji kazanarak frekanslarını yükseltir ve sert X-ışınlarına dönüşür.

Astrofiziksel modeller, HDE 226868'in gelecek birkaç milyon yıl içinde evrimleşerek bir kırmızı süperdeve dönüşeceğini öngörmektedir. Bu sürecin sonunda HDE 226868'in de bir süpernova patlaması geçirmesi ve bir nötron yıldızı veya kara deliğe dönüşerek sistemi bir kara delik çifti veya nötron yıldızı ve kara delik ikilisi haline getirmesi muhtemeldir.

Yıldız Kaynaklı Kara Delikler

Staff (10 Haziran 2005). "Artist's impression of Cygnus X-1". ESA. 21 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Mart 2008. 
Staff (1 Nisan 1996). "Cygnus X-1, the black hole". Astronomical Observatory of the Jagiellonian University. 4 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Mart 2008. 
Cyrmon, W.;  ve diğerleri. (18 Aralık 2002). "Black Hole in Cygnus". ESA. 15 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Mart 2008. 
Cullen, Steve (8 Haziran 2009). "Possible Jet Blown Shells Near Microquasar Cygnus X-1". APOD. 25 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2009. 
Cyg X-1 (optik görünüm)
WikiSky'da Cygnus X-1: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
Cygnus X-123 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NuSTAR and Suzaku observations of the hard state in Cygnus X-1: locating the inner accretion disk16 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Michael Parker, 29 Mayıs 2015 Pdf20 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NuSTAR's First View of High-Energy X-ray Universe14 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA/JPL-Caltech 28 Haziran 2012

David Ritz Finkelstein, (19 Temmuz 1929 - 24 Ocak 2016) Georgia Teknoloji Enstitüsü'nde emeritus fizik profesörüydü.

New York'ta doğan Finkelstein, 1953 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde fizik doktorasını tamamlamış ve 1960 yılına kadar Stevens Teknoloji Enstitüsü'nde ders vermiştir. 1959-1960 yılları arasında Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü'nde Ford Vakfı bursuyla çalışmıştır. 1964-1976 yılları arasında Yeshiva Üniversitesi'nde fizik profesörü olarak görev yapmıştır. 1980'de Georgia Teknoloji Enstitüsü'nde öğretim üyesi oldu.
David Finkelstein, 1958'de Schwarzschild'in Einstein alan denklemleri çözümünün uzayda hiçbir şeyin kaçamadığı bir bölgeye karşılık geldiğini tespit eden ilk kişiydi. 1959'da Finkelstein ve Charles W. Misner, kuantum teorisi spin 1/2 sergileyebilen yerçekimi metriğinde topolojik bir kusur olan yerçekimsel bükülmeyi buldu. En basit bükülme, Schwarzschild metriğindekini tanımasına ve koordinat tekilliğini ortadan kaldırmasına yol açan, kolayca anlaşılan bir olay ufku sergiledi. Özünde Finkelstein, Schwarzschild yarıçapını geçerek bir kara deliğe düşen her şeyin ondan kaçamayacağını belirledi; zar tek yönlüdür. Bu önemli çalışma Roger Penrose ve John Archibald Wheeler'ın olay ufuklarının ve kara deliklerin fiziksel varlığını kabul etme kararlarını etkilemiştir.
Finkelstein'ın çalışmalarının çoğu uzay-zaman yapısına ilişkin bir kuantum teorisine yöneliktir. John von Neumann'ın kuantum mekaniksel ölçüm anomalilerinin kuantum mekaniksel sistemlerin mantığının anomalileri olduğu sonucunu erkenden kabul etmiştir. Bu nedenle, klasik uzay-zaman yapıları için standart dil olan küme teorisinin kuantum analoglarını oluşturdu ve uzay-zamanın, von Neumann'ın hücresel otomatının kuantum versiyonu olarak, kuantum bitleri için spinleri olan bir kuantum bilgisayar biçimi olan "krononlar" olarak adlandırılan bir kuantum uzay-zaman kuantum kümesi olduğunu öne sürdü. İlk kuantum uzay-zamanlarının fiziksel olmadığını kanıtladıktan sonra, daha sonra Tchavdar D. Palev'e bağlı olarak Bose-Einstein istatistiklerinin düzenlenmiş bir formuyla krononlar üzerinde çalıştı.
Julio Rubinstein ve James R. Powell ile birlikte top şimşeklerini incelemiş ve top şimşeklerinin büyük olasılıkla atmosferik elektrik akımı akışındaki düşük sıcaklıklı bir soliton olan gezgin bir Aziz Elmo ateşi olduğu sonucuna varmışlardır.
Ayrıca Albrecht Dürer'in Melencolia I gravürünün derinlemesine bir yorumunu ortaya koymuştur.
Finkelstein 24 Ocak 2016 tarihinde Atlanta'da idiyopatik pulmoner fibrozis nedeniyle 86 yaşında ölmüştür.

Zihin ve Yaşam diyaloglarında Budist felsefesi üzerine yaptığı tartışmalardan etkilenen Finkelstein, fiziğin ilerlemesine yardımcı olabileceğini düşündüğü felsefi bir "evrensel görelilik" teorisi geliştirdi. Finkelstein'a göre:
Budistlerin her şeyin boş olduğu ilkesi, bazıları tarafından her şeyin göreceli olduğu ilkesi olarak anlaşılmaktadır (Thurman 1993). Bu evrensel görelilik ilkesi, Einstein'ın hala birçok mutlaklığı kabul eden genel görelilik ilkesinden daha az yapılandırılmış olsa da daha kucaklayıcıdır. Bu yüzyılda fizikteki en büyük değişiklikler göreliliğin şu ya da bu düzeydeki uzantıları olmuştur ve bence bir öncekinden daha da derin bir fizik düzeyinde yeni bir uzantıya ihtiyaç vardır. Felsefi sorgulama daha önce bu tür genişletmelere yardımcı olmuştur ve yine olabilir. Evrensel bir görelilik için felsefi bir argüman gelecekteki fizik için faydalı bir rehber olabilir.

David Ritz Finkelstein: Quantum relativity: a synthesis of the ideas of Einstein and Heisenberg, Springer, 1996; 2012 pbk reprint of 1996 1st edition
David Ritz Finkelstein, J. M. Jauch: Notes on quaternion quantum mechanics, CERN, 1959
Charles Maisonnier, David Ritz Finkelstein: Beam intensity limitation in neutralized space charge betatrons, CERN, 1959
David Ritz Finkelstein: Non-linear meson theory of nuclear forces, Massachusetts Institute of Technology, Department of Physics, 1952

BBC Horizon: "It's About Time" (1979): Show hosted by Dudley Moore.
Closer to Truth 9 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. interview series

Kuantum kütleçekim

Finkelstein'ın hayatı ve çalışmaları
Finkelstein'ın Georgia Tech ana sayfası
David Finkelstein ile 18 Şubat 2013 tarihinde yapılan sözlü tarih görüşme metni, Amerikan Fizik Enstitüsü, Niels Bohr Kütüphanesi ve Arşivleri 9 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Einstein alan denklemleri ya da Einstein denklemleri (kısaca EAD), yüksek hız ve büyük kütlelerde geçerli olan uzayzamanın geometrisi ile enerji ve momentum dağılımını ilişkilendiren doğrusal olmayan diferansiyel denklemler kümesidir. Einstein, bu denklemleri ilk kez 1915 yılında yayımlamıştır.
Bu denklemler, uzayzamanın eğriliğini (Einstein tensörü) momentum ve enerji dağılımına (enerji-momentum tensörü) eşdeğerlik ilkesi ile eşleyen on denklemden oluşur. Einstein tensörü, metrik tensör ile bağıntılıdır. Bu yüzden problem, verilen bir enerji momentum dağılımı için metrik tensörünü çözmektir. Bu denklemler, düşük hızlarda ve düşük kütlelerde Newton mekaniğine yakınsar.
Bu denklemler, Genel görelilik kuramı ve özel görelilik kuramı olarak iki ana başlık altında incelenir. Denklemler, kütlenin ve enerjinin görece küçük olduğu bir evren için çözülürse; yâni denklemin aşikâr çözümü alınırsa özel görelilik kuramına ulaşılır. Bu kuram zamanın, uzayın bir parçası olduğunu ve evrendeki en yüksek hızın ışık hızı olduğunu gözlemlerle doğrulanarak kanıtlamıştır. Genel görelilik kuramı ise maddenin ve enerjinin uzayzamanda eğrilikler yarattığını öne sürmüş ve bunu da yapılan deneyler kanıtlamıştır. Einstein alan denklemlerinin küresel simetriye sahip tek bir vakum çözümü vardır. Bu çözüme Schwarzschild çözümü denir ve Schwarzschild karadeliğini ifade eder.

Einstein alan denklemleri kapalı biçimde,

  
    
      
        
          G
          
            μ
            ν
          
        
        =
        κ
        
          T
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle G_{\mu \nu }=\kappa T_{\mu \nu }}
  

şeklinde verilebilir. Burada Einstein tensörü,

  
    
      
        
          G
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          R
          
            μ
            ν
          
        
        −
        
          
            1
            2
          
        
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
        R
      
    
    {\displaystyle G_{\mu \nu }=R_{\mu \nu }-{\frac {1}{2}}g_{\mu \nu }R}
  

olarak tanımlanır; burada 
  
    
      
        
          T
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{\mu \nu }}
  
, enerji-momentum tensörü ve 
  
    
      
        κ
        =
        8
        π
        G
        
          /
        
        
          c
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle \kappa =8\pi G/c^{4}}
  
 olarak tanımlanır. Ayrıca 
  
    
      
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle g_{\mu \nu }}
  
 Metrik tensör, 
  
    
      
        
          R
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{\mu \nu }}
  
 Ricci tensörü ve R de skaler eğrilik olarak adlandırılır. Eğer bir kozmolojik sabit, 
  
    
      
        Λ
      
    
    {\textstyle \Lambda }
  
, varsa alan denklemleri şu hale dönüşür:

  
    
      
        
          R
          
            μ
            ν
          
        
        −
        
          
            1
            2
          
        
        R
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
        +
        Λ
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          
            
              8
              π
              G
            
            
              c
              
                4
              
            
          
        
        
          T
          
            μ
            ν
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle R_{\mu \nu }-{\frac {1}{2}}Rg_{\mu \nu }+\Lambda g_{\mu \nu }={\frac {8\pi G}{c^{4}}}T_{\mu \nu }.}
  

Kozmolojik sabit, evrendeki karanlık enerjiyi modellemekte kullanılan yöntemlerden birisidir.

Delik iddiası
Isaac Newton
Özel görelilik kuramı
Genel görelilik kuramı
Einstein-Hilbert etkisi
Ernst denklemi

Gözlemsel astronomide bir Einstein halkası; bir galaksi ya da yıldız gibi bir kaynaktan bir başka galaksi ya da kara delik gibi devasa bir kütleden kaynaklı ışık kaynağının yerçekimsel merceklemesine doğru giden ışığın deformasyonudur. Bu vaka, kaynak, lens ve gözlemcinin bir araya gelmesi ile oluşur. B1938 666 olarak dizayn edilen ilk tam Einstein halkası, Manchester Üniversitesi'ndeki ve NASA'nın Hubble Uzay Teleskopunda görevli gök bilimciler arasındaki işbirliği sonucunda 1998 yılında keşfedilmiştir.

Yerçekimsel merceklenme, Albert Einstein'ın genel görelilik teorisi tarafından öngörülür. (Üç boyutlu) düz bir hat üzerinde hareket eden bir kaynaktan gelen ışık yerine, uzay zamanı bozan büyük bir gövdenin varlığı tarafından bükülür. Bir Einstein Halkası; kaynak, lens ve gözlemcinin tam uyumuyla ortaya çıkan yerçekimsel merceklemenin özel bir durumudur. Bu, halka-benzeri bir yapıya neden olan lens etrafında bir simetri ile sonuçlanır.

Yerçekimsel lensler geometrisi 
Einstein halkasının boyutu Einstein yarıçapı tarafından verilir. Radyan'da,

  
    
      
        
          θ
          
            E
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  4
                  G
                  M
                
                
                  c
                  
                    2
                  
                
              
            
            
            
              
                
                  d
                  
                    L
                    S
                  
                
                
                  
                    d
                    
                      L
                    
                  
                  
                    d
                    
                      S
                    
                  
                
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \theta _{E}={\sqrt {{\frac {4GM}{c^{2}}}\;{\frac {d_{LS}}{d_{L}d_{S}}}}},}
  

where

  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 yerçekimsel sabiti,

  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 merceklerin kütlesini,

  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ışığın hızını,

  
    
      
        
          d
          
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle d_{L}}
  
 açısal çapın lenslere mesafesini,

  
    
      
        
          d
          
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle d_{S}}
  
 açısal çapın kaynağa mesafesini ve

  
    
      
        
          d
          
            L
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle d_{LS}}
  
 lensler ve kaynak arasındaki açısal çapın mesafesini temsil eder.
Buna ek olarak 
  
    
      
        
          d
          
            L
            S
          
        
        ≠
        
          d
          
            S
          
        
        −
        
          d
          
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle d_{LS}\neq d_{S}-d_{L}}
  
 formülü de genel anlamda kozmolojik mesafeleri ifade eder.

Yerçekimsel gövde tarafından yansıtılan ışığın eğilmesi, Einstein tarafından 1912 yılında tahmin edildi; 1916 yılında da bu konuyla ilgili bilgiler yayınlandı. (Renn ve ark. 1997 bakınız) . Halkanın etkisi ilk 1924 yılında Orest Chwolson tarafından akademik literatürde belirtilmiştir. Albert Einstein bir Çek mühendis olan, RW Mandl tarafından 1936 yılında gönderilen bir mektupta bu etki üzerine yorumda bulunmuştur. 
Tabii ki, doğrudan doğruya bu olguyu gözlemlemenin imkânı bulunmamaktadır. Öncelikle, bizim merkezi bir çizgiye böylesine yakınlaşmamız zor görünmektedir. İkincisi, açı β bizim araçların çözme gücünü güçleştirecektir.
Bu açıklamada, β şu anda  
  
    
      
        
          θ
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta _{E}}
  
 ile gösterilen Einstein Yarıçapıdır. Ancak, Einstein sadece, az bir ihtimal de olsa yıldızlar tarafından üretilen Einstein halkalarını gözlemleme şansını düşünüyordu; ancak, kara delikler veya galaksiler gibi daha büyük lensler tarafından üretilen halkaların gözlemlenme şansı, bir Einstein halkasının açısal boyutu lensin kütlesi ile beraber arttığından dolayı daha yüksek olmaktadır.

Yerçekimsel lenslerin yüzlercesi bugün için bilinmektedir. Bunların yaklaşık yarım düzinesi bir arksaniye kadar çaplara sahip kısmi Einstein halkalarıdır her ne kadar lenslerin kütle dağılımı mükemmel bir şekilde eksenel olarak simetrik olmasa da. Ya da kaynak, objektif ve gözlemci mükemmel uyum oluşturmadıklarından Einstein halkasını daha yeni görmek durumunda kalmaktayız. Çoğu halkalar radyo aralığında tespit edilmiştir. 
İlk Einstein halkası Hewett ve arkadaşları tarafından 1988'de keşfedilmiştir. Hewett ve arkadaşları Çok Büyük Dizilim (Very Large Array) kullanarak MG1131 0456 radyo kaynağını gözlemlemişlerdir. Keşfedilen ilk tam Einstein halkası King ve arkadaşları tarafından bulunan B1938 666 oldu. King ve arkadaşları 1998 yılında MERLIN ile görüntülenen bir yerçekimsel lensi olan Hubble Uzay Teleskopu ile optik takip yoluyla tespitte bulunmuşlardır.

Hubble Uzay Teleskobu kullanılarak, bir çift halka, Santa Barbara'daki California Üniversitesi STScI ve Tommaso Treu'dan Raphael Gavazzi tarafından bulundu. Bu 3, 6 ve 11 milyar ışık yılı mesafelerde bulunan üç galaksiden gelen ışıkdan kaynaklanmaktaydı. Bu halkalar karanlık maddenin dağılımını, karanlık enerji, uzak galaksilerin doğasını ve evrenin eğriliğini anlamamızda yardımcı olmaktadır. Böyle bir çift yüzük bulma ihtimali 10.000 'de 1'dir. Örnekleme yolu ile ele alınan 50 uygun çift yüzük astronomlara; yüzde 10 hassasiyetle karanlık enerjinin durum denkliğinin ve evrenin karanlık madde ölçümünün daha doğru yapılması imkânını sağladı.

Sağa doğru Samanyolu önünde bir Schwarzschild kara deliğinde bir zum yapılan bir simülasyon bulunmaktadır. İlk Einstein halkası resmin en çarpık bölgesine tekabül eder ve açıkça galaktik disk ile gösterilir. Yapılan zum sonrasında kara delik gölgesine giderek daha çok yakınlaşan ve gittikçe incelen ilave dört yüzük serisi ortaya çıkarmıştır. Bunlar galaktik diskin çokluk görüntüleri kanalıyla kolayca görülmektedir. Tek numaralı halkalar (gözlemcinin konumundan) kara deliğin arkasındaki noktalara; (galaktik merkeze yakınlığı açısından da) galaktik diskin parlak sarı bölgesine karşılık gelmektedir. Oysa çift rakamlı halkalar, gözlemcinin arkasındaki görüntülere uygunluk göstermekte, galaktik diskin daha ince ve bu nedenle daha belli belirsiz olması nedeniyle, daha ziyade mavimsi görünmektedir.

Elektriksel alan, kıvıl alan, elektrik alan veya elektrik alanı, elektriksel yükü veya manyetik alanı çevreleyen uzayın bir özelliği olup, içerisinde bulunan yüklü nesnelere elektriksel güç aracılığı ile etki eder. Kavram fiziğe Michael Faraday tarafından kazandırılmıştır.
Elektrik alanı SI birimi Newton/Coulomb ya da Volt/metre olan bir vektör alanıdır. SI temel birimleri cinsinden kg·m·s−3·A−1 olarak ifade edilir. Alanın belli bir noktadaki büyüklüğü o noktaya konacak çok küçük yüklü (yükü ihmal edilebilecek kadar )bir test yüküne ne kadar kuvvet uygulayacağıyla belirlenir, alanın yönü kuvvetin yönüdür. Elektrik alan, yoğunluğunun büyüklüğü alan büyüklüğünün karesiyle doğru orantılı elektriksel enerjiye sahiptir. Elektrik alanın yükle ilişkisi yerçekimi ivmesinin kütleyle ilişkisinin ve kuvvet yoğunluğunun hacimle ilişkisi gibidir.
Zamana göre değişen bir elektrik alanı (mesela hareketli bir yüklü parçacık nedeniyle) yerel manyetik alana sebep olur. Bu, elektrik ve manyetik alanların birbirinden bağımsız olmadığını gösterir; bir gözlemcinin yalnızca elektrik alanı olarak gözlemlediğini başka bir referansa göre başka bir gözlemci bir elektrik ve manyetik alan karışımı olarak gözlemleyebilir. Bu nedenle elektrik ve manyetik alanlardan ayrı ayrı bahsetmek yerine bu ikisi “elektromanyetizma” ya da “elektromanyetik alan” olarak, birlikte incelenir. Kuantum mekaniğinde elektromanyetik alandaki değişmeler foton olarak adlandırılır ve fotonun enerjisi kuantize olmuştur.

Elektrik alanı, uzay içinde belli bir noktada sabit duran noktasal yüke uygulanan, yük başına düşen kuvvet olarak tanımlanır:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          
            
              F
            
            q
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} ={\frac {\mathbf {F} }{q}}}
  

F parçacık tarafından hissedilen elektriksel kuvvet,
q parçacığın yükü,
E parçacığın konumundaki elektrik alan.
Bu denklem elektrik alanı yalnızca alanda durağan yükler olduğunda tanımlar. Dahası, alandaki yükler elektrik alanı değiştireceğinden, herhangi bir q yükünün varlığındaki elektrik alanı o yük olmadığında olandan daha farklı olacaktır. Fakat, verili bir yük dağılımından kaynaklanan elektrik alanı bu alanı hissedecek hiçbir parçacık olmasa dahi tanımlıdır. Bu tanımlılık alana varsayımsal olarak yerleştirilen test yükü ile sağlanır. Bu sayede elektrik alanı test yükü sıfıra yaklaşırken yükün hissedeceği kuvvet ile tanımlanır:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          lim
          
            q
            →
            0
          
        
        
          
            
              F
            
            q
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} =\lim _{q\to 0}{\frac {\mathbf {F} }{q}}}
  

Bu ifade elektrik alanın yalnızca kaynak yük dağılımına bağlı olmasını sağlar.
Tanımdan anlaşılabileceği üzere elektrik alanın yönü pozitif yüklü parçacığın hissedeceği kuvvetin yönüyle aynı, negatif yüklü parçacığın hissedeceği kuvvetin yönünün zıddıdır. Aynı yükler birbirini itip zıt yükler birbirini çekeceğinden (aşağıda formülü verilmiştir), pozitif yüklerin etrafındaki alanların dışarıyı gösterdiğini ve negatif yüklerin etrafındaki alanların içeriye doğru yöneldiğini söyleyebiliriz.
Coulomb yasasına dayanarak, uzayda tek bir noktasal yük tarafından üretilen elektrik alanı yazabiliriz:
	E=1/4pi...
q elektrik alanı üreten parçacığın yükü,
r elektrik alanı hesapladığımız nokta ile q yükü arasındaki uzaklık,
r q yükünden elektrik alanın hesaplandığı noktayı gösteren birim vektör,
epsilon yalıtkanlık sabiti.
Birden fazla noktasal yükün ürettiği elektrik alanı yüklerin teker teker ürettiği elektrik alanların süperpozisyonudur:

  
    
      
        
          E
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            
              n
              
                q
              
            
          
        
        
          
            
              E
            
            
              i
            
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            
              n
              
                q
              
            
          
        
        
          
            
              1
              
                4
                π
                
                  ε
                  
                    0
                  
                
              
            
          
          
            
              
                q
                
                  i
                
              
              
                r
                
                  i
                
                
                  2
                
              
            
          
          
            
              
                
                  r
                  ^
                
              
            
            
              i
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} =\sum _{i=1}^{n_{q}}{\mathbf {E} _{i}}=\sum _{i=1}^{n_{q}}{{1 \over 4\pi \varepsilon _{0}}{q_{i} \over r_{i}^{2}}\mathbf {\hat {r}} _{i}}.}
  

Alternatif olarak, Gauss yasası uzayda sürekli bir yük yoğunluğu dağılımının ürettiği elektrik alanı hesaplamamızı sağlar.

  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          E
        
        =
        
          
            ρ
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {E} ={\frac {\rho }{\varepsilon _{0}}}.}
  

ρ pozisyona bağlı olarak yük yoğunluğunu verir.
Coulomb yasası esasen elektrik yük dağılımı ile bu dağılımdan kaynaklanan elektrik alanı arasındaki ilişkiyi gösteren Gauss yasasının özel bir halidir. Gauss yasası elektromanyetik teoriyi oluşturan dört Maxwell denklemlerinden biridir.

Elektrik alanını zihinde daha kolay canlandırmak için elektrik alanı çizgileri kullanılır. Elektrik alanı çizgilerinin özellikleri şunlardır:

E elektrik alanı vektörü, elektrik alanı çizgisine her noktada teğettir.
Alan çizgileri birbirine yakın olduğunda E büyük, uzak olduğunda küçüktür.
Alan çizgileri bir artı yükten çıkıp bir eksi yükte son bulmalıdır.
Alan çizgilerinin sayısı yük miktarıyla orantılıdır.
İki alan çizgisi birbirini kesmez.

Her noktada aynı değere sahip olan elektrik alana sabit elektrik alanı denir. İki paralel iletken levhaya potansiyel fark uygulanarak yaklaşık olarak elde edilebilir. Yaklaşık olmasının sebebi elektrik alanın köşelerde düzenli halinden uzaklaşmasıdır. Bu etkenleri ihmal edersek eşitlik

  
    
      
        E
        =
        
          
            U
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {U}{d}}}
  
 halini alır.

U levhalar arası potansiyel fark
d levhalar arası uzaklık
Bu eşitlik sadece elektrik alanın büyüklüğünü vermektedir. Elektrik alanın yönü ise pozitif yüklü levhada negatif yüklü levhaya doğrudur.

m kütleli, q yüklü bir cismi E elektrik alanına koyarsak, bu cisme 
  
    
      
        q
        E
      
    
    {\displaystyle qE}
  
 kadarlık bir net kuvvet etki eder, dolayısıyla cisim ivmeli hareket yapar. (Newton'ın hareket yasaları) Yani cismin ivmesi

  
    
      
        a
        =
        
          
            
              q
              E
            
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle a={qE \over m}}
  

Elektrik alanı durağan bir yük tarafından üretilebileceği gibi değişen manyetik alanın sonucu olarak da oluşurlar. Sonuç olarak,

  
    
      
        
          E
        
        =
        −
        ∇
        ϕ
        −
        
          
            
              ∂
              
                A
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} =-\nabla \phi -{\frac {\partial \mathbf {A} }{\partial t}}}
  

phi skaler elektrik potansiyeli,
A manyetik vektör potansiyeli.
Aynı zamanda 
  
    
      
        
          B
        
        =
        ∇
        ×
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} =\nabla \times \mathbf {A} }
  
 vektörü manyetik debi yoğunluğunu verir. Elektrik alanı denkleminin curl'ünü alırsak,

  
    
      
        ∇
        ×
        
          E
        
        =
        −
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \times \mathbf {E} =-{\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}}
  

Bu denklem Maxwell denklemlerinden biridir, Faraday-Lenz yasası olarak bilinir.
Elektrostatik durağan yükleri çevreleyen elektrik alanların bilimiyken manyetik alanın değişmesiyle oluşan elektrik alanlar elektrodinamik ve elektromanyetiğin konusudur.

Yukarıdaki denklemlerde görüldüğü gibi elektrik alanı pozisyona bağlıdır. Noktasal bir yük tarafından üretilen elektrik alanı parçacığa olan uzaklığın karesiyle azalır.
Elektrik alanı süperpozisyon prensibine uyar. Eğer birden fazla noktasal kaynak varsa herhangi bir noktadaki toplam elektrik alanı bu noktasal kaynakların o noktada tek başına ürettiği elektrik alanların vektörel toplamıdır.

  
    
      
        
          
            E
          
          
            
              t
              o
              t
              a
              l
            
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          
            E
          
          
            i
          
        
        =
        
          
            E
          
          
            1
          
        
        +
        

Elektrik yükü veya elektriksel yük, bir maddenin elektrik yüklü diğer bir maddeyle yakınlaştığı zaman meydana gelen kuvvetten etkilenmesine sebep olan fiziksel özelliktir. Pozitif ve Negatif olmak üzere iki tür elektriksel yük vardır. Pozitif yüklü maddeler, diğer pozitif yüklü maddeler tarafından itilirken, negatif yüklü olanlar tarafından çekilir; negatif yüklü maddeler de negatif yüklüler tarafından itilir ve pozitif olanlar tarafından çekilir. Bir cisimde negatif yükler pozitif yüklere dominantsa, negatif yüklüdür; tersi durumdaysa pozitif yüklüdür; dominantlık söz konusu değilse yüksüzdür. Uluslararası Birim Sistemi (SI) elektrik yükünü coulomb (C) olarak adlandırırken, elektrik mühendisliğinde amper-saat (Ah) olarak ve kimyada da elemanter yük (e) olarak adlandırmak mümkündür. Q sembolü genellikle yükü ifade etmek için kullanılır. Yüklü cisimlerin birbirleriyle nasıl iletişimde olduklarını anlatan çalışma klasik elektromanyetizmadır ve kuantum mekaniğinin göz ardı edilebildiği ölçüde doğrudur.
Elektriksel yük, elektromanyetik ilişkilerini düzenleyen bazı atomaltı parçacıkların temel korunan özelliğidir. Elektrik yüklü maddeler hem elektromanyetik alanlardan etkilenirler, hem de elektromanyetik alan yaratırlar. Hareket eden bir yük ve elektromanyetik alan arasındaki ilişki elektromanyetik kuvvetin kaynağıdır ve bu güç 4 temel kuvvetten biridir. (Bir diğeri; manyetik alan).
20. yüzyılda yapılan deneyler, elektriksel yükün nicelendirildiğini göstermiştir, bu, temel yük diye adlandırılan her bir küçük parçanın çoklu katsayılarına ulaşmaktır. Temel yük, e, yaklaşık olarak 1.602×10^−19 coulomb'a eşittir. (kuark diye adlandırılmış, tam katsayısı e/3 ile yüklenen parçacıklar hariç). Proton e yüküne sahiptir, elektronlar ise –e yüküne sahiptir. Yüklü parçacıklarla yapılan çalışmalar ve onların fotonlar tarafından düzenlenen ilişkileri kuantum elektrodinamiğidir.

Yük, bir maddenin diğer maddeyle elektrostatik itme ya da çekme meydana gelmesi durumunda ortaya çıkan temel özelliktir. Elektriksel yük, birçok atomaltı parçacığının karakteristik bir özelliğidir. Serbest parçacıkların yükleri, temel yüklerin (e) tam katlarıdır ve daha önce de söylendiği gibi, elektriksel yük nicelendirimiştir. Michael Faraday, yaptığı elektroliz deneyleriyle elektriksel yükün kesin olduğunu gösteren ilk kişidir. Robert Millikan’ın yağ damlası deneyi bu gerçeği direkt olarak göstermiş ve temel yükü ölçmüştür.
Sonuçlara göre, elektronun yükü -1, protonun ise +1 dir. Aynı yüke sahip parçacıklar birbirini iterken, zıt yüke sahipler birbirini çeker. Coulomb'un kuralı iki parçacık arasında elektrostatik kuvvetin, parçaların sahip olduğu kuvvet ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu göstermiştir.
Karşıt parçacığın yükü, benzer parçacığınkine eşit, ama karşı işarettedir. Kuarklar −1⁄3 ya da +2⁄3 gibi kısmi bir yüke sahipken, serbest kuarkların yükü şimdiye dek gözlemlenememiştir (bu teorik gerçeğin sebebi asimptotik serbestliktir.)
Makroskobik bir nesnenin yükü, nesneyi meydana getiren parçacıkların elektriksel yükünün toplamıdır. Bu yük genellikle azdır, çünkü madde atomlardan meydana gelir ve atomlar genelde eşit miktarda proton ve elektronlara sahiptir, bu durumda da yükleri sıfırlanır ve atomu nötr hale gelir.
İyon; bir ya da birkaç elektron kaybedip, tek bir pozitif yük (katyon) almış veya bir ya da birkaç elektron kazanıp, tek bir negatif yük (anyon) almış bir atomdur (atom grubudur). Bir atomlu iyonlar tek atomlardan oluşurken, çok atomlu iyonlar bir ya da birkaç atomun birbirine bağlanması ile oluşur. Her iki durumda da, iyonun pozitif veya negatif bir yük kazancı söz konusudur.

Makroskobik nesnelerin oluşum sürecinde, genellikle atom bileşenleri ve iyonlar öyle bir biçimde birleşir ki, elektrik olarak nötr atomlara bağımlı, nötr iyonik bileşimler oluştururlar. Bu yüzden makroskobik nesneler genel olarak nötr olmaya meyillidirler ancak nadiren tam olarak nötr olabilirler.
Makroskobik nesnelerin materyaller tarafından dağıtılan, sıkı sıkıya yerine bağlı, nesneye tam negatif ya da pozitif yük veren iyonlar içerdiği zamanlar vardır. Bunun yanı sıra, makroskobik nesneler iletken elementlerden oluşur, hemen hemen elektronları kolaylıkla (elemente bağlı olarak) alıp verebilirler ve belirsiz bir şekilde tam negatif ya da pozitif yük oluştururlar. Tam elektrik yüklü bir nesne sıfırdan farklı ve hareketsizse, bu olay statik elektrik olarak bilinir. Bu durum, amber ve kürk ya da cam ve ipek gibi iki farklı nesneyi birbirine sürterek kolaylıkla oluşturulabilir. Böylelikle, iletken olmayan nesneler negatif ya da pozitif olarak önemli ölçüde yüklenebilirler. Bir nesneden alınan yük, aynı boyutta karşıt bir yükü arkasında bırakarak diğer nesneye taşınır. Yük korunumu kanunu daima uygulanabilir, bir nesneye, negatif bir yük, aynı boyutta pozitif bir yük alarak verilir. Bu, tam tersi durumlar için de geçerlidir.
Bir nesnenin net yükü sıfır olsa da, yük düzensiz bir nesneden de dağıtılabilir. (örneğin dış elektromanyetik alan veya polar bağlı moleküller). Bu gibi durumlarda, nesne polarize edilmiştir. Kutuplaşma yüzünden oluşan yük bağlı yük olarak bilinir; nesnenin dışarısından kazanılan ya da kaybedilen elektronlar tarafından oluşturulan yük ise serbest yük olarak adlandırılır. İletken metallerdeki elektronların belirli bir yöne doğru hareketi elektrik akımı olarak bilinir.

Uluslararası Birimler Sistemi’nin elektriksel yük değeri coulomb'dur, bu değer de yaklaşık 6.242×10^18 e’ ye eşittir (e=proton yükü). Bu yüzden, bir elektronun yükü yaklaşık olarak −1.602×10^−19 C' dir. Coulomb, bir saniyede bir amper taşıyan elektriksel iletkenin enine kesitinden geçen yükün değeri olarak tanımlanır. Q sembolü genellikle elektriğin ya da yükün değerini belirtmek için kullanılır. Elektrik yükünün miktarı bir elektrikölçer ile direkt olarak, balistik galvanometre ile de dolaylı yoldan ölçülebilir.
Yükün nicemlenmiş karakterini bulduktan sonra, George Stoney 1891 yılında elektron biriminin, elektriksel yükün temel birimi olduğunu öne sürmüştür. Bu iddia, J.J. Thomson tarafından 1897 yılında yapılan parçacık keşfinden önce meydana gelmiştir. Günümüzde bu birim pek de kullanılmamakta, bunu yerine “elemanter yük”, “yükün temel birimi” ya da en basit haliyle “e” gibi farklı ifadeler kullanılmaktadır. Yükün miktarı, elemanter yük (e) miktarının katı olmalıdır, ölçüm yüksek bile çıksa, yük gerçek miktarındaymış gibi davranır. Bazı noktalarda, örneğin kondansatör ve kesirli kuantum Hall etkisindeki gibi, yükün fraksiyonlarından bahsetmek mümkündür.

M.Ö 600'lü yıllarda Yunan filozof Thales’in de söylediği gibi, kürk, amber gibi bir maddeye sürtülerek yük (ya da elektrik) toplanabilir. Yunanlar, yüklü amber düğmelerin saç gibi hafif objeleri kendine çekebildiğini yazmışlardır. Ayrıca, eğer amberin yeterince sürtülürse, elektrik kıvılcımı bile yayabileceğini not etmişlerdir. Bu özellik sürtünme ile elektriklenme etkisinden gelmektedir.
1600’de, İngiliz bilim insanı William Gilbert De Magnete adlı eserinde bu konuya değinmiş, Yunanca amber, İngilizce’de de sonları “elektrik”, “elektriksel” gibi terimlerin doğmasına yol açan Yeni Latince terim electrius “ηλεκτρον (elektron)”u para olarak bastırtmıştır. Otto von Guericke 1660 yılında bunu takiben, elektrostatik jeneratörü üreten ilk kişi olmuştur. Diğer Avrupalı öncülerden Robert Boyle, elektriksel çekim ve itimin bir vakum gibi davranabileceğini iddia etmiş, Stephen Gray, 1729 yılında maddeleri iletken ve yalıtkan olarak sınıflandırmış ve C. F. Du Fay, 1733'te elektriğin birbirini yok eden iki varyasyona sahip olduğunu öne sürmüş, bu olayı da ikili sıvı teorisi ile açıklamıştır. Du Fay'ın dediğine göre; cam ipeğe sürtüldüğünde, cam pozitif cam elektriğiyle yüklenir ve amber kürke sürtüldüğünde, amber de reçineli elektrikle dolar. 1839 yılında, Michael Faraday statik elektrik, akım elektriği ve biyoelektrik arasındaki ayrımın yanlış olduğunu, hepsinin tek tür bir elektriğin zıt kutuplarda gösterdiği davranışların sonucu olduğunu göstermiştir. Kutup ister pozitif ister negatif olsun, bu durum değişmemektedir. Pozitif yük cam çubuğun ipeğe sürüldükten sonra solunda kalan yük olarak tanımlanabilir.
18. yüzyılın elektrik konusunda uzman kişilerin en önemlilerinden biri elektriğin tek sıvı teorisini savunan Benjamin Franklin’dir. Elektriğin bütün maddelerin içinde bulunan, görünmeyen bir sıvı olduğunu hayal etmiş; Leyden kavanozunda biriken yükü tutan şeyin cam olduğuna inanmıştır. Yalıtkan yüzeylerin birbirine sürtülmesiyle bu sıvının yer değiştirdiğini ve bu sıvı akışının elektrik akımı oluşturduğunu varsaymıştır. Ayrıca, çok az sıvı içeren maddenin negatif, çok fazla sıvı içeren maddenin ise pozitif olarak yüklenmiş olduğunu söylemiştir. Belirtilmeyen bir sebepten ötürü, pozitif yükü cam elektriği, negatif yükü de reçine elektriği ile açıklamıştır. O sıralarda, William Watson da aynı tanımlamalarda bulunmuştur.

Statik elektrik ve elektrik akımı iki ayrı olaydır, ikisi de elektrik yükü içerir ve aynı maddede aynı zamanlarda gerçekleşebilirler. Statik elektrik, bir maddenin elektrik yüküyle ilişkilendirilir ve denk olmayan iki madde bir araya geldiğinde oluşan elektrostatik deşarjla bağlantılıdır. Bir elektrostatik deşarj her iki maddenin de yüklerinde değişim meydana getirir. Elektrik akımı ise elektrik yükünün bir madde içinden herhangi bir yük kaybı ya da kazanımına neden olmadan geçmesi demektir.
Sürtünme ile Elektriklenme
Herhangi bir elektriksel özellik içermeyen bir parça camı ve bir parça reçineyi birbirine sürtüp, sürtünen bölgeleri etkileşim içinde bırakalım. Hala hiçbir elektriksel özellik göstermeyeceklerdir. Bu kez iki maddeyi ayıralım. Ayırdığımızda, birbirlerini çekeceklerdir.
Diğer bir cam parçası yine diğer bir reçineye sürtüldüğünde ve birbirlerinden ayırıp, daha önceki ayrılmış maddelerin yakınlarına konduğunda, bunlar gözlemlenebilir:
1.	İki cam parçası birbirlerini itebilir.
2.	Her bir cam parçası, her bir reçineyi çekebilir.
3.	İki reçine parçası birbirini itebilir.
Bu itme ve çekme ola

Enformasyon (malumat) en genel anlamda belirli ve görece dar kapsamlı bir konuya (bağlama) ilişkin, derlenmiş bilgi parçasıdır. Derleme süreci ölçüm, deney, gözlem, araştırma ya da haber toplama (istihbarat) bulgularının özetlenmesi biçimini almaktadır. Bulgular, onların biçimlendirilmesi ve sunulmasında kullanılan sembollerin genel olarak kabul görmüş bir yaklaşımla yorumu ile anlamlandırılmaktadır.
Belirli bir konuda zamanla biriken enformasyon, ayıklanıp sınıflandıktan ve düzenlendikten sonra, genelliği ölçüsünde bilgiye dönüşmektedir. Bu açıdan, enformasyon özel bir konunun anlaşılmasına ya da özel bir problemin çözümüne hizmet ederken, bilgi görece daha genel bir konunun anlaşılması veya belirli türden problemlerin tümünün çözülmesi için kullanılmaktadır.

İstatistikte enformasyon sözcüğü belirli bir popülasyona ilişkin olarak toplanmış veriler ve bunların sayısal ya da görsel olarak sunulmuş özetlerine işaret etmektedir. Bir popülasyona ilişkin parametreler ve istatistikler, o popülasyona ait enformasyonu teşkil etmekte; popülasyonun anlaşılmasına, betimlenmesine, giderek popülasyona ilişkin çıkarımlarda bulunulmasına yardımcı olmaktadır.

Bilişim biliminde enformasyon sözcüğü bir bilişim sistemi tarafından kayıt, depolama, sorgulama, düzenleme ve özetleme işlemlerinden geçirilerek biçimlendirilmiş ve anlamlandırılmış veriler anlamında kullanılmaktadır. Veriler tek başlarına herhangi bir anlam taşımamaktadır. İşlenerek enformasyona dönüştürüldükten sonra elde edildikleri bağlam içerisinde problem çözme ya da karar verme amacı ile kullanılabilmektedir.

İşletme yönetiminde enformasyon problem çözme, karar verme, öngörme ve planlama amaçları için kullanılmaktadır. İşletme yöneticilerinin bu amaçlar için gereksindikleri enformasyonun ne olduğunun bilincinde olmalarına enformasyon okur-yazarlığı adı verilmektedir. Enformasyon okur-yazarlığı:

Bir konuda gereksinilen enformasyonun niteliğinin ve kapsamının ne olduğunu belirleyebilmek;
Onun nereden ve nasıl edinileceğini bilebilmek;
Edinilen enformasyonu değerlendirebilmek ve bilgi dağarcığının bir parçasına dönüştürebilmek;
Enformasyonun kullanımının işletmeye değin sonuçlarının yanı sıra, toplumsal, çevresel, hukuksal ve ahlakî etkilerini göz önüne alabilmek; ve
Enformasyonu birçok açıdan etkin ve verimli bir biçimde kullanabilmek demektir.
İşletmecilikte enformasyon yalnızca yöneticiler tarafından kullanılmamaktadır. İşletmelerin müşteriler, tedarikçiler, çalışanlar, hissedarlar, finansörler veya kamu kurumları gibi belli başlı paydaşları da, işletmenin pazara sunduğu mal ve hizmetler, bu mal ve hizmetleri üretmekte kullandığı süreçler, işletmenin mali performansı gibi alanlarda enformasyona gereksinme duymaktadır.

Turizmde enformasyon, turistik bir ilgi odağına ilişkin bilgi anlamında kullanılmaktadır. Bu bilgi, ilgi odağı olan noktaya nasıl ulaşılabileceğinden başlayarak, odak noktasının fiziksel, toplumsal, kültürel ya da tarihsel özelliklerine dek farklı konuları kapsayabilmektedir.

Telekomünikasyonda enformasyon, bir veri kitlesinin anlamından bağımsız olarak, o kitleye dair sayısal bilgi demektir. İletilen ya da depolanan veri kitlesi, o verilerin kullanıcısı tarafından anlamlı kabul edilirken, veri kitlesine ilişkin veriler iletişim ve depolama süreçlerini çalıştırmakta, kullanıcıya ise herhangi bir şey ifade etmemektedir.
Enformasyonun ölçüm birimi entropidir. Entropi analog ya da rakamsal (dijital) bir sembolün depolanması ya da iletilmesi için gereken ortalama veri miktarıdır.

İşletme enformatiği

Losee, R. M. (1997). A Discipline Independent Definition of Information. Journal of the American Society of Information Science, 48(3), 254-269. 15.12.2011 tarihinde http://www.ils.unc.edu/~losee/book5.pdf 20 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bağlantısından erişildi.
Semantic Conceptions of Information.10 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ernst denklemi, matematik'te doğrusal-olmayan bir kısmi diferansiyel denklem'dir.

Ünlü fizikçi Frederick J. Ernst tarafından bulunmuş olduğundan, "Ernst denklemi" olarak adlandırılmıştır.

Sağ tarafında Birinci dereceden kısmî türevler içeren ve doğrusal olmayan terimleri olan  bir denklemdir. Çözümü aranan u karmaşık fonksiyonunun gerçel kısmı R(u), denklemin sol tarafındaki İkinci dereceden kısmî türevlerin çarpımı halinde belirdiğinden, denklemin her iki tarafı da doğrusal-olmayan (non-linear) terimler ihtivâ etmektedir. Denklem aşağıdaki şekilde verilmektedir:

  
    
      
        
          ℜ
          (
          u
          )
          (
          
            u
            
              r
              r
            
          
          +
          
            u
            
              r
            
          
          
            /
          
          r
          +
          
            u
            
              z
              z
            
          
          )
          =
          (
          
            u
            
              r
            
          
          
            )
            
              2
            
          
          +
          (
          
            u
            
              z
            
          
          
            )
            
              2
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \Re (u)(u_{rr}+u_{r}/r+u_{zz})=(u_{r})^{2}+(u_{z})^{2}.}
  

Einstein alan denklemlerinin noksansız çözümlerini elde etmek için kullanılan doğrusal olmayan bir kısmi türevsel denklemdir.

Zwillinger, Daniel (1989), Handbook of differential equations, Boston, MA: Academic Press, ISBN 978-0-12-784390-2

Genel görelilik fiziğinde, eşdeğerlik ilkesi, kütleçekimsel kütle ve eylemsiz kütle arasındaki eşdeğerlikle ilgilenen çeşitli kavramlardan biridir. Einstein'in gözlemlerine göre büyük kütleli bir cismin (Örn. Dünya) üzerinde durulduğunda hissedilen kütleçekimsel kuvvet, eylemsiz olmayan (ivmeli) referans çerçevesindeki bir gözlemcinin hissettiği uydurma kuvvetle aynıdır.

Biraz düşünüldüğünde eylemsiz kütle ve kütleçekimsel kütlenin eşitliğinin, kütleçekim alanı tarafından ivmelendirilen cismin ivmesinin cismin doğasından bağımsız olduğu iddiası ile denk olduğu görülecektir. Newton’un kütleçekimsel bir alanda hareket için olan formülü tam hali ile yazıldığında

(Eylemsiz Kütle) 
  
    
      
        ⋅
      
    
    {\displaystyle \cdot }
  
 (İvme) 
  
    
      
        =
      
    
    {\displaystyle =}
  
 (Kütleçekimsel alanın yoğunluğu) 
  
    
      
        ⋅
      
    
    {\displaystyle \cdot }
  
 (Kütleçekimsel Kütle)
İvmelenme, cismin doğasından bağımsız olan eylemsiz kütle ve kütleçekimsel kütle arasında sayısal eşitlik olduğu zaman olmaktadır.

 — Albert Einstein 

16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyıl başlarında Galileo deneysel olarak yerçekimi tarafından kazandırılan ivmenin ivmelenen cismin kütlesinden bağımsız olduğunu gösterdiğinde Eşdeğerlik ilkesine benzer bir durum ortaya çıkmıştı. Bu bulgular eylemsiz ve kütleçekimsel kütlelerin aynı olduğu kütleçekimsel kurama yol açmıştır. Eşdeğerlik ilkesi tam olarak Albert Einstein tarafından 1907'de cisimlerin Dünya'nın merkezine doğru olan 1g'lik (g= 9,81 m/s² Dünya'nın yüzeyindeki standart kütleçekimsel ivmenin değeridir) ivmelerinin eylemsizce hareket eden cismin, örneğin boş uzayda 1g ile ivmelenen roket, ivmesi ile eşdeğerde olduğunu gözlemlediğinde ortaya atıldı. Einstein bunu:

…kütleçekimsel alan ve buna karşılık gelen referans sisteminin ivmesi arasında tam bir fiziksel eşdeğerlik olduğunu kabul ediyoruz.
Yani, dünya yüzeyinde hareketsiz durmanın boş uzayda motorları sayesinde ivmelenen bir uzay aracının içinde olmaktan hiçbir farkı yoktur. Bu prensipten yola çıkarak Einstein serbest düşmenin aslında eylemsiz bir hareket olduğu sonucuna vardı. Serbest düşme hareketi yapan cisimler gerçekte ivmelenmez. Eylemsiz referans sisteminde bulunan cisimler (ve ışık) sabit hızda ve düz bir doğrultuda hareket ettiklerinden Newton'un birinci hareket yasasına uyarlar. Benzer olarak eğimli uzay ve zaman içerisinde bulunan eylemsiz parçacıklar veya ışık atımlarının hareket doğrultusu olabildiğince düzdür. Bu tip hareket doğrusu kesel olarak adlandırılır. Yerçekimine maruz kalan cismin üzerinde bulunan hareketsiz durumdaki bir gözlemcinin zaman içindeki gözlemlerine göre bu keseller cisim boyunca eğilmeye başlar. İşte bu yüzden serbest düşme sırasında ivmeölçerler herhangi bir ivme tespit edemezler. Bunun aksine Newton mekaniğinde yerçekimi bir kuvvet olarak kabul edilir. Cisimleri büyük kütleli cisimlerin merkezine çeken bu kuvvettir. Dünya'nın yüzeyinde, yerçekimi kuvveti yüzeyden kaynaklanan mekanik bir direnç ile dengelenir. Bu yüzden Newton fiziğine göre, büyük kütleli bir cismin (dönüş hareketi yapmaya) üzerinde duran başka bir cisim eylemsiz hareket çerçevesi içerisinde bulunmaktadır. Bu değerlendirmeler doğal olarak Einstein'ın 1911'de kesin bir şekilde formüle ettiği eşdeğerlik ilkesini doğurur:

Gözlemci, tüm cisimler üzerine eylemsiz kütleleri ile orantılı şekilde etki eden bir kuvvet tespit ederse bu gözlemci ivmelenen bir eylemsiz hareket çerçevesindedir.
Einstein ayrıca K ve K' olarak tanımlanan iki referans çerçevesinden söz etmiştir. K, düzgün bir kütleçekimsel alandır. K ise bir kütleçekimsel alana sahip olmamasına rağmen düzgün bir ivmeye sahiptir. Bu iki referans çerçevesindeki cisimler aynı kuvvetler etkisi altında kalır:

Eğer K ve K’ sistemleri fiziksel açıdan tam olarak aynı ise yani eğer K’yı kütleçekimsel alanlardan uzakta kabul edersek onu düzgün şekilde ivmelendiğini kabul edebiliriz. Bu fiziksel eşitlik varsayımı referans çerçevelerinin mutlak bir ivmeye sahip olduğundan tıpkı görelilik kuramının bize mutlak bir hız kavramından bahsetmemize engel olduğu gibi engel olur.
Bu gözlem genel görelilikle sonuçlanan bir sürecin başlangıcını oluşturmuştur. Einstein görelilik kuramını oluştururken bunun genel bir prensip olarak kabul edilmesini önermiştir.

Kendimizi Newton yasaların kabul gördüğü gerçeklikte tamamen mekanik bir süreçle sınırlandırırsak K ve K’ sistemlerinin eşitliğinden emin olabiliriz. Ama bu bakış, K ve K’ nın tüm fiziksel süreçlerde eşit olduğu kabul edilmediği sürece herhangi bir derin öneme sahip olmayacaktır. ( Yani K ve K’ ya göre olan doğa kanunları uyum içinde değilse.) Bunun böyle olduğunu kabul ederek, eğer doğru ise, çok büyük bir buluşsal öneme sahip bir prensibe ulaşırız.
Einstein özel görelilikle eşdeğerlik kuramını saatlerin kütleçekimsel alanda farklı çalıştığını ve ışık dalgalarının kütleçekimsel alanda büküldüğünü göstermek için birleştirmiştir. Bunu henüz eğimli uzay kavramını geliştirmeden önce geliştirmiştir. Eşdeğerlilik prensibi, Einstein'ın tarif ettiği şekilde, serbest düşüş ve eylemsiz hareketin aynı olduğu sonucuna varmıştır. Bu tip eşdeğerlik prensibi şu şekilde açıklanabilir. Penceresiz bir odada bulunan gözlemci Dünya yüzeyinde olduğunun ya da 1g'lik ivme ile ivmelenen bir uzay gemisinde olduğunun farkına varamaz. Bu durum tam olarak doğru değildir. Çünkü çok büyük kütleli cisimler derin uzayda ivmelenen uzay araçlarında görülmeyen gelgitsel kuvvetlere neden olur. Eşdeğerlik kuramının genel göreliliğin gelişmesinde rol oynamasına rağmen bu, genel göreliliğin bulunmasındaki temel prensip değildir. Daha çok kuramın geometrik doğasının sonucudur. Genel görelilikte, serbest düşüşteki cisimler uzay ve zamanın keselleri takip ederler ve kütleçekimsel kuvvet olarak algıladığımız şey ise uzay ve zamanın kesellerini takip edemememizin sonucudur çünkü maddenin mekanik direnci bizi bunu yapmaktan alıkoyar. Einstein genel göreliliği geliştirdiğinde bunu özel görelilikle uyumlu diğer kütleçekim kuramlarına karşı test etmek için bir yapı gerekiyordu. Bu Robert Dicke tarafından genel görelilik testi programının bir parçası olarak geliştirildi. Einstein eşdeğerlilik prensibi ve güçlü eşdeğerlik prensibi denilen ve ikisinin de zayıf eşdeğerlik prensibini başlangıç noktası olarak kabul eden ve sadece kütleçekimsel deneylere uygulanabilir olup olmamaları açısından fark eden iki yeni prensip geliştirildi.

Eşdeğerlik prensibinin kullanımda olan üç formu zayıf, (Galileci) Einsteincı ve güçlü eşdeğerlik prensipleridir.

Zayıf eşdeğerlik ilkesi, serbest düşüşün evrenselliği ya da Galileci eşdeğerlik prensibi olarak da bilinir. Güçlü EP kütleçekimsel bağlanım enerjisine sahip astronomik cisimleri içerir. Zayıf EP, kütleçekimsel olmayan kuvvetler ile bağlanmış düşen cisimleri dikkate alır. İki türde de:

Kütleçekimsel alandaki noktasal kütlenin yörüngesi sadece kütlenin ilk hızına ve pozisyonuna bağlıdır. Cismin yapısından bağımsızdır.
Belirli bir kütleçekimsel alanda benzer noktalarda bulunan tüm test parçacıklar aynı ivmeye maruz kalır. Bu parçacıkların özelliklerinden bağımsızdır.
Eğimli uzayda hareket eden gözlemcinin hissedeceği etkiler düz uzayda ivmelenen gözlemcinin gözleyeceği etkilerden hiçbir istisna olmadan ayır edilemezdir.
Kütle ve ağırlık bölgesel olarak tüm cisimler için aynı orana sahiptir.
Bölgesellik, dairesel ıraksak kütleçekimi alanından kaynaklanan sonlu boyuttaki fiziksel cisimlere etki eden gelgitsel kuvvetleri iptal eder. Düşme eşdeğerlik prensibi Galileo'nun Newton'un ve Einstein'in kavramlaştırmalarını kapsar. Eşdeğerlik prensibi dönüş hareketi yapan kütleçekimsel cisim yüzünden oluşan ölçülebilir etkileri ya da ışığın bükülmesi ve saatlerin farklı çalışmasına dair bölgesel olmayan gözlemciler tarafından yapılan ölçümleri reddetmez.

Aktif ve pasif kütle tanımından yola çıkarak, 
  
    
      
        
          M
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{1}}
  
 kütlesi üzerindeki, 
  
    
      
        
          M
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{0}}
  
 ‘ın kütleçekimsel alanı nedeniyle oluşan kuvvet:

  
    
      
        
          F
          
            1
          
        
        =
        
          
            
              
                M
                
                  0
                
                
                  
                    a
                    k
                    t
                    i
                    f
                  
                
              
              
                M
                
                  1
                
                
                  
                    p
                    a
                    s
                    i
                    f
                  
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{1}={\frac {M_{0}^{\mathrm {aktif} }M_{1}^{\mathrm {pasif} }}{r^{2}}}}
  

Ayı şekilde ikinci bir rastgele seçilen 
  
    
      
        
          M
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{2}}
  
 kütlesi üzerindeki, 
  
    
      
        
          M
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{0}}
  
 ‘ın kütleçekimsel alanı nedeniyle oluşan kuvvet:

  
    
      
        
          F
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              
                M
                
                  0
                
                
                  
                    a
                    k
                    t
                    i
                    f
                  
                
              
              
                M
                
                  2
                
                
                  
                 

Fritz Zwicky (14 Şubat 1898, Varna, Bulgaristan – 8 Şubat 1974, Pasadena, Kaliforniya, ABD), süpernova kuramına ve bu yıldızların daha iyi tanınması çalışmalarına değerli katkılarda bulunan İsviçreli fizikçi ve astronomdur.

1922'de Zürih’teki Federal Teknoloji Enstitüsü’nde fizik doktorasını tamamladı. 1925'ten 1972’ye değin Pasadena’daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü Fizik Fakültesi’nde görev yaptı. 1930’ların başlarında katkılar fiziği, gaz iyonlaşması ve termodinamik alanlarında katkılar bulunduktan sonra çalışmalarını süpernovalar ve kozmik ışınlar üzerinde yoğunlaştırdı. 1934'te Walter Baade ile birlikte süpernovaların normal novalardan tamamıyla farklı bir patlayan yıldızlar sınıfı olduğunu ve süpernovalardaki patlamaların çok daha seyrek (Galaksimizde bin yılda iki üç kez) oluşturduğunu ortaya koydu. Daha sonra süpernovaların komşu galaksilerine ilişkin kapsamlı araştırmalar yapmaya başladı. 1937’den 1941’e değin 18 galaksi keşfetti. Bunların yalnızca 12’sinin adı daha önce astronomi tarihinde geçmişti.

Zwicky, Kaliforniya’da Azusa’daki Aerojet Mühendislik Şirketi’nin 1943’ten 1946’ya değin araştırma müdürü, daha sonra da teknik danışmanı olarak ilk jet motorlarından bazısını geliştirdi. Bu motorlar arasında ağır uçakların kısa pistlerden kalkmasına olanak sağlayan jet yardımlı kalkış (JATO) motorları da vardı.

Zwicky kariyeri boyunca süpernova, Kara delikler, Nötron yıldızları ve kozmik ışıklar üzerine yüzlerce makale ve tez yayınlamıştır. Bunlardan en önemlileri, 1929’da yayınlanan ve Hubble’in Kanunları’nı anlatan "On the Red Shift of Spectral Lines through Interstellar Space: Yıldızlar arasındaki kızıl değişim". 1934'te yayınlanan süpernova ve nötron yıldızlarını tanımlayan "Süpernova’nın kozmik ışınları: Cosmic Rays from Super-novae”. 1938'de fizikte devrim sayılacak kütle yoğunluğu ve Karadelikler üzerinde fikirler sunan "Nötron yıldızlarındaki çöküşler: On Collapsed Neutron Stars" sayılabilir.

Richey, T., Fritz Zwicky (PDF), 28 Nisan 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi10 Temmuz 2007 
Maurer, S.M. (2001), "Idea Man" (PDF), Beamline, SLAC, 31 (1), 10 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)10 Temmuz 2007 
Knill, O. (1998), Supernovae, an alpine climb and space travel (biographical notes), 14 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi10 Temmuz 2007

Galile değişmezliği ya da Galile göreliliği der ki; hareket kanunlarının hepsi eylemsiz çerçeve içinde olur. Galileo Galilei bu prensibi ilk olarak 1632'de İki Dünya Sistemi Hakkında Diyalog (Dialogue Concerning the Two Chief World Systems) adlı kitabında kullanmıştır. Prensibi açıklarken gemi örneğini vermiştir. Sakin bir denizde, hiçbir yere çarpmadan sabit hızda giden gemide, güvertenin altında olan bir gözlemci geminin hareketsiz olduğunu ya da hareket edip etmediğini söyleyemez demiştir. Bir diğer güzel örnekse; Dünyamız Güneş'in etrafında saniyede yaklaşık olarak 30 kilometre/saniye hızla dönmektedir ve güvertedeki gözlemci gibi biz de Dünya hakkında teknik olarak bu eylemsiz çerçeve kuralına uymasa da aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Özel olarak, Galile değişmezliği terimi bugün birçok prensibin yerine kullanılmaktadır, klasik mekaniğin kullanımında olduğu gibi yani Newton kanunları bütün eylemsizlik çerçeve konularını içinde barındırmaktadır. Bu yazıda bu durum bazen Newton göreliliği olarak da kullanılacaktır.
Newton'un teorileri arasından aksiyomlar:

Mutlak bir sonsuzluk vardır ki Newton yasalarında bu doğru belirtmedir. Eylemsiz çerçeve bir referans çerçevedir bağıl düzgün hızdan mutlak sonsuza kadar.
Bütün eylemsiz çerçeveler evrensel zamanı paylaşır.
Galile göreliliği şöyle gösterilebilir. İki tane eylemsiz çerçeve olduğunu düşünelim. Biri S ve diğeri S' . S deki olacak olan bir fiziksel olayın konumu r = (x, y, z) olsun ve zamanı t olsun. Aynı durum S' içinde geçerli. Üstteki ikinci aksiyomdan, iki çerçeveden bir tane zaman senkronize olacaktır t = t' . S'deki hareket, S e göre düzgün bağıl hızı v olsun. S de bir nokta cismin konumu r = r(t) olur. Ve de buradan

  
    
      
        
          r
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        r
        (
        t
        )
        −
        v
        t
        .
        
      
    
    {\displaystyle r'(t)=r(t)-vt.\,}
  

Objenin hızı, konumdan türetilen zamandan verilir:

  
    
      
        
          u
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          r
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        r
        (
        t
        )
        −
        v
        =
        u
        (
        t
        )
        −
        v
        .
      
    
    {\displaystyle u'(t)={\frac {d}{dt}}r'(t)={\frac {d}{dt}}r(t)-v=u(t)-v.}
  

Bir diğer türev iki çerçevedeki ivmeyi verir:

  
    
      
        
          a
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          u
          ′
        
        (
        t
        )
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        u
        (
        t
        )
        −
        0
        =
        a
        (
        t
        )
        .
      
    
    {\displaystyle a'(t)={\frac {d}{dt}}u'(t)={\frac {d}{dt}}u(t)-0=a(t).}
  

Bunlar Galile göreliliğin basit fakat çok önemli sonuçlarıdır. Farz edelim ki kütle iki çerçevede değişmesin, yukarıdaki denklikler Newton'un mekanik yasalarını gösteriyor. Eğer bir tanesi bir çerçevede geçerliyse diğer tüm çerçevelerde geçerlidir demektir. Mutlak uzayda durum geçerli oluyorsa, Galile göreliliğinde de geçerli oluyordur.

Bir karşılaştırma Newton'un göreliliği ve özel görelilik arasında yapılabilir.
Newton'un teorisinden bazı varsayımlar ve özellikler:

Birçok sonsuz çerçevenin varlığı söz konusudur. Her bir çerçeve sonsuzdur(bütün evreni kapsamaktadır). Herhangi iki çerçeve birbirine göre düzgün bağıl harekettedir (Mekaniğin doğal rölavistiği yukarıdaki denklemlerden türemiştir bu da bize gösterir ki mutlak sonsuz varsayımı gereklidir.)
Eylemsiz çerçeve mümkün olan tüm bağıl harekette hareket eder.
Evrensel ya da mutlak zaman vardır.
İki farklı eylemsiz çerçeve Galile Dönüşümü ile bağlantılıdır.
Bütün eylemsizlik çerçevelerde Newton kanunları ve yerçekimi geçerlidir.
Özel görelilikten karşılaştırmalar:

Tüm bağıl hız hareketlerine izin vermek yerine, iki eylemsiz çerçevede bağıl olan hızlar ışık hızıyla sınırlıdır
Evrensel zaman yerine, her eylemsiz çerçevenin kendine özel zamanı vardır.
Galile dönüşümleri Lorentz dönüşümleri ile yer değiştirir.
Bütün eylemsiz çerçevelerde, bütün fizik kanunları aynıdır.
Bütün teoriler eylemsiz çerçevenin olduğunu varsayar. Uygulamada, çerçevenin büyüklüğü ile kuralların geçerli kalması büyük farklılık gösterir, yerçekimsel gelgitlere bağlıdır.
Newton kanunlarının geçerli olduğu eylemsiz çerçevelerde, çerçeveler yaklaşık 107 ışık yılı genişler.
Özel görelilikte, mesela Einstein kabininde, kabinler yerçekimli ortamlarda serbest düşerler. Einstein'ın düşüncesine göre, bir adam yerçekim olmayan bir kabinde bulunursa eylemsiz çerçeveye yakın bir ortamda bulunmuş olur. Fakat, kabin küçük olduğu için etrafındaki şartlardan etkilenir yani yerçekimi alanı dış dünyayla paralel sayılır. Newton kanunlarıyla kıyaslandığında, bu durum eylemsiz yerçekimini büyük derecede azaltır. Mesela, dünyamızın etrafında dönen yapay uydular kabin olarak düşünülebilir. Fakat, mantıken mikro yerçekim de olsa dünyadan dolayı kabin etkilenecektir.
Genel olarak, evrendeki yerçekimi alanı lokal eylemsiz çerçevenin ölçüsünü belirleyecektir. Mesela bir uzay gemisi, kara deliğe ya da nötron yıldızına girdi ve gelgit kuvvetlerine maruz kaldı ve parçalandı. Bu tür kuvvetler astronotlar için rahatsız edici bir durum olabiliyor. (eklem yerlerine baskı ve dudaklarını genişletmekte zorlanıyorlar) Ölçü daha çok azaltıldığında tüm kuvvetler neredeyse bir farenin üzerinde bile etkili olmuyor. Durumu özetlersek, eğer ölçü doğru seçilmiş olursa, serbest düşme çerçevesi lokal eylemsiz olur.

Maxwell denklemlerinin yönettiği elektromanyetizmanın sahip olduğu farklı simetrilerin ve Lorentz değişmezliğinin, değişen hızdan etkilenen zaman ve uzunluk altında lorentz dönüşümleri tarafından tanımlanmıştır.
Albert Einstein'ın formülize ettiği özel görelilik, tamamen tutarlılık gösterdiği elektromanyetizma ve mekanik yeniden gözden geçirilmiştir ve Lorentz değişmezliği Galile değişmezliği ile yer değiştirmiştir. Günlük yaşantımızdaki düşük bağıl hızlarda Lorentz değişmezliği ile Galile değişmezliği neredeyse aynıdır fakat yüksek bağıl hızlarda, ışık hızı gibi, bunlar farklılık gösterir.

Referansı eylemsiz çerçeve olunca kuvvet objelere uygulandığında, uzaklık tarafından kapatılır yani iş yapmış olur. Newton'un üçüncü kanununa göre, etkiyen kuvvet eylemsizlik çerçevesinde karşı yöne iş yapmış olur. Topla iş eylemsiz çerçeve referansından bağımsız işler.
Hız değiştiği için enerjinin de değişmesine rağmen, kinetik enerjinin değişimi eylemsiz çerçeve referansına bağlıdır. İzole edilmiş sistemde bile kinetik enerji eylemsiz çerçeve referansına bağlıdır. Momentum çerçevesinin merkezindeki toplam kütlenin sahip olduğu toplam kinetik enerji, kütle merkezinde toplanmış gibidir. Momentumun korunumundan dolayı zaman ile değişmez. Yani zaman ile değişen toplam kinetik enerji eylemsiz çerçeveden bağımsızdır.
Buna karşın momentum da eylemsiz çerçeve referansına bağlıyken, hızdaki değişim olmadığı için değişir.

Genel görelilik testleri, genel görelilik kuramı için gözlemsel kanıt sağlamaya yönelik çalışmalardır. 1915 yılında Albert Einstein tarafından ortaya atılan bu kuram, başlangıçta somut ve deneysel temellere dayanmıyordu. Bu nedenle kuramın gözlemsel olarak test edilmesi gerekiyordu.
Einstein tarafından önerilen ilk üç test şunlardı:

Merkür'ün günberisindeki "anormal" devinim,
Kütleçekim alanlarında ışığın bükülmesi,
Kütleçekimsel kırmızıya kayma.
Merkür'ün günberi devinimleri, Newton'un evrensel kütleçekim kuralları ile özel görelilik kuramını birleştirme çabaları açısından önemliydi.
1919 yılındaki bir güneş tutulması sırasında, yıldız ışığının Güneş'in kütleçekimi nedeniyle büküldüğü ilk kez gözlemlendi. Bu gözlem, genel görelilik kuramının ilk gözlemsel doğrulamasıydı. Kütleçekimsel kırmızıya kayma ise ilk olarak 1925 yılında ölçülmeye çalışıldı, ancak yeterince hassas ölçümler 1954 yılına kadar gerçekleştirilemedi. 1959 yılında başlayan daha kesin ölçüm programları, kuramı zayıf kütleçekim alanlarında test ederek, olası sapmaları ciddi biçimde sınırladı.
1970'lerde, Irwin Shapiro tarafından önerilen testle birlikte, Güneş'e yakın bölgelerde radar sinyallerinin seyahat süresindeki göreli zaman gecikmesi ölçülmeye başlandı. 1974'ten itibaren Russell Hulse ve Joseph Taylor gibi araştırmacılar, Güneş Sistemi'ndeki zayıf alanların yanı sıra çok daha güçlü alanlara sahip ikili pulsar sistemlerinde de genel göreliliğin öngörülerini test ettiler. Bu testler, kuramın hem zayıf hem de güçlü kütleçekim alanlarındaki geçerliliğini yüksek doğrulukla ortaya koydu.
Güçlü kütleçekim alanlarının özellikle kara delik çevresinde bulunması zorunludur. Süper kütleli kara delikler, aktif galaktik çekirdekler ve kuasarlar bu bağlamda önemli araştırma konularıdır. Kuasarlar ve aktif galaktik çekirdeklerin gözlemlenmesi zor olup, bu gözlemler çoğunlukla astrofizik modelleriyle yorumlanır. Genellikle genel görelilik ya da alternatif kuramlar doğrudan kullanılmasa da, yapılan modellemeler kara delik kuramı ile tutarlıdır.
Genel göreliliğin temel ilkelerinden biri olan denkli ilkesi, yerel ölçekte serbest düşmeyi referans alır ve Lorentz değişmezi bu bağlamda uygulanır. Lorentz simetrisi ve dolayısıyla özel görelilik, çeşitli özel görelilik testleri ile tanımlanır.

Albert Einstein, genel görelilik kuramı kapsamında üç temel test önerdi. Bu testler, 1916 itibarıyla "klasik genel görelilik kuramı testleri" olarak adlandırılmaya başlandı:

Merkür'ün enberi devinimi,
Işığın Güneş tarafından saptırılması,
Işığın kütleçekim kuvvetiyle kırmızıya kayması.
Einstein, 28 Kasım 1919 tarihli London Times gazetesinde yayımlanan bir mektubunda görelilik kuramını tanıttı ve İngiliz meslektaşlarına anlayışları ile katkılarından dolayı teşekkür etti. Aynı mektupta bu üç klasik testi de yorumladı.
"Teorinin temel çekiciliği, mantıksal bütünlüğünde yatmaktadır. Eğer bu teoriden çıkarılan sonuçlardan sadece biri bile yanlış çıkarsa, teoriden vazgeçilmelidir. Tüm yapıyı bozmadan onu değiştirmek imkânsız gibi görünmektedir."

Newton fiziğine göre, küresel bir kütle etrafında dönen yalnız bir cisim, bu kütlenin oluşturduğu alanda elips şeklinde bir yörünge çizer. Bu yörüngenin Güneş'e en yakın noktası günberi olarak adlandırılır. Güneş Sistemi'mizde, gezegenlerin birbirlerine uyguladığı kütleçekim etkileri nedeniyle bu günberi noktası zamanla değişir. Bu değişimin temel nedenlerinden biri, gezegenlerin birbirlerinin yörüngelerine olan etkisidir. Diğer bir etken ise Güneş'in tam anlamıyla küresel olmaması, yani basıklığıdır.
Merkür'ün yörüngesinde gözlemlenen sapmalar, klasik Newton fiziği çerçevesinde kısmen açıklanabiliyordu. Ancak bu açıklamalar Merkür'ün günberi deviniminde gözlemlenen "anormal" oranı tamamen karşılamıyordu. Bu fark ilk kez 1859 yılında Urbain Le Verrier tarafından göksel bir problem olarak tanımlandı. 1697 ile 1848 yılları arasında yapılan gözlemlerin yeniden analizi, Newton kuramından sapmalar içeriyordu ve alternatif açıklamalar başarısız oldu. Ancak bu başarısızlıklar, daha derin bir fiziksel kuram ihtiyacını gündeme getirdi.
Genel görelilik kuramı ise bu anormal günberi devinimini, uzay-zamanın eğriliği ile açıklamaktadır. Einstein, genel göreliliğin Merkür'ün gözlemlenen günberi kaymalarıyla tam uyumlu olduğunu gösterdi. Bu durum, genel görelilik kuramının kabulünde güçlü bir motivasyon kaynağı olmuştur.

Johann Georg von Soldner, 1801 yılında Newton fiziğine dayanarak yıldız ışığının büyük bir kütle etrafında bükülebileceğini öne sürdü; bu tahmin 1804'te yayımlandı. 1911 yılında Albert Einstein, denkli ilkesine dayanarak benzer bir sapma değeri hesapladı. Ancak Einstein, 1915'te genel görelilik kuramını tamamladığında, önceki hesaplamaların doğru değerin yalnızca yarısını verdiğini fark etti. Böylece ışığın kütleçekim etkisiyle bükülmesini doğru şekilde hesaplayan ilk kişi oldu.
Işığın saptırılmasına ilişkin ilk gözlemsel doğrulama, yıldızların Güneş'in yakınından geçerken gökyüzündeki görünür konumlarında meydana gelen değişimle yapıldı. Bu gözlemler, tam güneş tutulması sırasında gerçekleştirildi çünkü bu durumda Güneş'e yakın yıldızlar görünür hale geliyordu. Gözlemler, 1919 yılında Brezilya'nın Sobral kentinde ve Afrika'nın batı kıyısındaki São Tomé ve Príncipe'de eşzamanlı olarak yapıldı. Sonuçlar büyük yankı uyandırdı ve dönemin önde gelen gazetelerinin manşetlerinde yer aldı. Bu gözlemler, Einstein'ın ve genel görelilik kuramının uluslararası ölçekte tanınmasını sağladı.

Einstein'ın asistanı, “Eğer kuram gözlemlerle doğrulanmasaydı tepkiniz ne olurdu?” diye sorduğunda, Einstein şu esprili yanıtı vermişti:“Sevgili Lord Eddington için üzülürdüm. Kuram zaten doğru.”Buna karşın, ilk gözlem verileri sonrasında yapılan analizler zamanla eleştirilere uğradı. Arthur Eddington'ın analizleri, doğrulama yanlılığı ve sistematik hata olasılıkları nedeniyle bazı araştırmacılar tarafından tartışmaya açıldı. Ancak 1922 yılındaki bir başka güneş tutulmasında Lick Gözlemevi'nden bir ekip tarafından yapılan gözlemler, 1919'daki sonuçları doğruladı.
İzleyen yıllarda da benzer gözlemler tekrarlandı. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlar, 1953 yılında Yerkes Gözlemevi astronomları ve 1973'te Teksas Üniversitesi'nden bir araştırma grubunun yaptığı ölçümlerdi. Bu ölçümler sırasında önemli belirsizlikler yaşansa da, 1960'larda radyo astronomisi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte ölçümler çok daha hassas hâle geldi. Bu sayede, sapma miktarının Einstein'ın genel görelilik kuramına tam olarak uyduğu net biçimde doğrulandı. Başlangıçtaki tahminin yalnızca yarısı olduğu yönündeki fikir böylece geçersiz kaldı.
Einstein halkası, daha yakın gök cisimlerinin arkasındaki uzak galaksilerden gelen ışığı saptırmasıyla oluşur ve bu etki genel göreliliğin bir başka gözlemsel kanıtı olarak kabul edilir.

Einstein, 1907 yılında eşdeğerlik ilkesinden yola çıkarak, ışığın kütleçekimsel kırmızıya kaymaya uğrayacağını öngördü. Bu etkinin, yüksek kütleçekim alanına sahip bir beyaz cüce yıldızın tayf (spektrum) çizgilerinde gözlemlenebileceği tahmin edildi.
Bu kırmızıya kaymayı ölçmeye yönelik ilk girişim, 1925 yılında Walter Sydney Adams tarafından Sirius B'nin tayf çizgileri üzerinde gerçekleştirildi. Ancak sonuçlar, çok daha parlak olan ana yıldız Sirius'tan gelen ışığın yarattığı bozulmalar nedeniyle güvenilir bulunmadı.
Bir beyaz cücenin kütleçekimsel kırmızıya kaymasının ilk güvenilir ölçümü, 1954 yılında Daniel M. Popper tarafından gerçekleştirildi. 40 Eridani B yıldızında yapılan ölçümde, ışığın 21 km/s'lik bir kütleçekimsel kırmızıya kayma gösterdiği belirlendi.
Sirius B'nin kütleçekimsel kırmızıya kayması ise nihayet 1971 yılında Jesse L. Greenstein, J. Beverly Oke ve Harry L. Shipman tarafından ölçüldü ve 89±16 km/s olarak raporlandı. Daha sonra Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan yüksek hassasiyetli gözlemler, bu değeri 80,4±4,8 km/s olarak revize etti.

Genel görelilik kuramını test etmenin modern çağı, Robert Dicke ve Leonard Schiff gibi araştırmacılar için büyük bir motivasyon kaynağı olmuştur. Bu araştırmacılar, genel göreliliğin öngörmediği ancak kütleçekim kuramlarında prensipte ortaya çıkabilecek etkileri test etmeye odaklanmışlardır. Hem klasik testlerin hem de geçersiz ya da dışlayıcı testlerin kapsamını genişletmişlerdir.
Bu dönemdeki önemli kuramsal gelişmelerden biri, genel göreliliğe alternatif kuramların geliştirilmesidir. Bunların başında Skaler-tensor kuramları gelmektedir. Örneğin, Brans–Dicke kuramı, genel görelilikten sapmaların ölçülmesini sağlayan Parametreli Post-Newtoncu biçimsellik çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrıca denkli ilkesinin geçerliliğini test etmeye yönelik sistematik yaklaşımlar geliştirilmiştir.
Deneysel olarak ise, uzay araştırmalarındaki ilerlemeler, elektronik teknolojisindeki gelişmeler ve yoğun madde fiziği sayesinde çok daha hassas testler mümkün hale gelmiştir. Örnekler arasında şunlar yer almaktadır:

Pound–Rebka deneyi, kütleçekimsel kırmızıya kaymanın laboratuvar ölçeğinde test edilmesini sağlamıştır,
Lazer interferometresi kullanılarak yapılan hassas mesafe ölçümleri,
Ay lazer menzil ölçümü (lunar laser ranging), Dünya ile Ay arasındaki mesafenin milimetre hassasiyetinde ölçülmesine olanak sağlamıştır.
Bu gelişmeler, genel göreliliğin doğruluğunu daha önceki testlerin ulaşamadığı düzeyde sınamayı mümkün kılmıştır.

Genel göreliliğin erken dönem testleri, kurama karşı geçerli ve rekabet edebilir alternatiflerin eksikliği nedeniyle sınırlı kalmıştı. Hangi tür testlerin genel göreliliği olası rakip kuramlardan ayırabileceği başlangıçta açık değildi. Genel görelilik, o dönemde bilinen tek rölativistik kütleçekim kuramıydı; gözlemlerle ve özel görelilik ile de uyumluydu. Ayrıca kuram, oldukça sade ve güçlü bir yapıya sahipti.
Bu durum, 1960 yılında Brans–Dicke kuramının tanıtılmasıyla değişti. Brans–Dicke kuramı, bazı açılardan daha sade kabul ediliyordu. Bu kuramda boyutsal sabitler yer almaz ve Mach ilkesinin bir versiyonunu içerir. Aynı zamanda, Dirac’ın büyük sayılar hipotezi ile de uyumludur. Bu iki fe

Genel görelilik veya genel izafiyet, 1907 ve 1915 yılları arasında Albert Einstein tarafından geliştirilen bir çekim teorisidir. Genel göreliliğe göre, kütleler arasında gözlenen kütleçekim etkisi uzayzamanın eğrilmesinden kaynaklanır.
20. yüzyılın başında, Newton'un evrensel kütleçekim yasası kütleler arasındaki kütleçekim kuvvetine geçerli bir açıklama olarak iki yüzyıldan uzun süre önce kabul edilmişti. Newton modelinde, kütleçekim büyük nesneler arasındaki bir çekimin sonucudur. Newton'un bu gücün bilinmeyen doğasından rahatsız olmasına rağmen, temel çerçevesi hareketi açıklamada son derece başarılı oldu.
Deneyler ve gözlemler, Einstein'ın kütleçekimi hesaplarının açıklaması Merkür ve diğer gezegenlerin yörüngelerindeki dakika anormallikleri gibi Newton kanunuyla açıklanamayan bazı etkileri olduğunu göstermektedir. Genel görelilik aynı zamanda kütleçekimi dalgaları, kütleçekimsel merceklenme ve Kütleçekimsel zaman genişlemesi olarak bilinen kütleçekiminin zamana etkisi gibi kütleçekiminin yeni etkilerini de tahmin eder. Bu tahminlerin birçoğu deneyler tarafından teyit edilmiştir. Diğerleri ise devam eden araştırma konularıdır. Örneğin, kütleçekimi dalgaları için dolaylı kanıt olmasına rağmen, LIGO ve GEO600 projeleri gibi deneylerde bilim adamları tarafından kendi varlığının doğrudan kanıtı hala aranmaktadır.
Genel görelilik, modern astrofiziğin önemli bir aracı haline gelmiştir. Bu, ışığın bile kaçamayacağı kadar güçlü çekim etkisine sahip kara deliklerin akımının anlaşılmasına temel sağlar. Bu güçlü çekimden aktif galaktik çekirdekler veya mikrokuasarlar gibi astronomik nesnelerin belirli türleri tarafından yayılan yoğun radyasyonun sorumlu olduğu düşünülmektedir. Genel görelilik aynı zamanda kozmolojinin standart Büyük Patlama modelinin bir parçasıdır.
Genel görelilik kütleçekimin tek göreli teorisi olmamasına rağmen deneysel verilerle tutarlı olan en basit teoridir.

Eylül 1905'te, Albert Einstein, elektrodinamik (elektrik yüklü parçacıklar arasındaki etkileşimler) ile Newton'un hareket yasalarını uzlaştıran özel görelik teorisini yayınladı. Özel görelilik uzay ve zamana yeni kavramlar önererek tüm fizik için yeni bir alan yarattı. Kabul edilen bazı teoriler bu alan ile tutarsız kaldı; Newton'un kütleçekim teorisi önemli bir örnek oldu.
Einstein dahil birçok fizikçi, Newton'un kütleçekim yasasını ve özel göreliliği bağdaştıracak bir teori aradı. Sadece Einstein'ın teorisi deney ve gözlemlerle tutarlı olduğunu kanıtladı. Teorinin temel fikirlerini anlamak için, Einstein'ın 1907 ve 1915 yılları arasındaki düçüncelerini, serbest düşen bir gözlemciyi içeren düşünce deneyinden onun tamamen geometrik kütleçekim teorisine kadar takip etmek öğretici olacaktır.

Serbest düşen bir asansördeki kişi ağırlıksızdır ve yüzen nesneler hareketsizdir ya da sabit hızda sürüklenir. Asansörde her şey birlikte düştüğünden dolayı, görülebilir bir kütleçekimi etkisi yoktur. Bu şekilde, serbest düşme deneyindeki gözlemci uzayın diplerindeki bir gözlemciden ayırt edilemez. Bu gözlemciler Einstein'ın özel görelilik kuramında açıklanan ayrıcalıklı gözlemcilerdir. Bu gözlemciler düz çizgi boyunca sabit hızla yapılan ışık seyahatleridir.
Einstein ağırlıksız gözlemciler ve atalet gözlemcilerinin kütleçekiminin temel özelliğini temsil etmesi bakımından benzer özelliklere sahip olması varsayımında bulunmuştur. Einstein bu varsayımı genel görelilik teorisinin köşetaşı yapmış ve kendi eşdeğerlik ilkesinde formülize etmiştir. Kabaca, bu prensip serbest serbest düşen bir asansörde olan kişinin serbest düşmede olmadığını söyleyemeyeceğini belirtiyor. Bu tür serbest düşen ortamda her deney aynı sonuçlara sahiptir. Bu bir gözlemcinin dinlenmesi ya da derin uzayda tekdüze bir hareket için olur.

Yerçekiminin çoğu etkisi serbest düşmede kaybolur ama etkiler hızlandırılmış bir referans çerçevesinde üretilebilen kütleçekimi ile aynı görülebilir. Bir gözlemci, kapalı bir ortamda aşağıdakileri doğru söyleyemeyebilir.

Nesneler yere düşüyor çünkü oda Dünyanın üzerinde ve nesneler kütleçekimi tarafından aşağı çekiliyor.
Nesneler yere düşüyor çünkü oda uzayın içinde 9,81 m/s2 ile ivmelenen ve herhangi bir kaynaktan uzak olan bir rokettir. Nesneler, hızlanan arabadaki sürücüyü koltuğun arkasına doğru iten "atalet kuvveti" ile aynı şekilde yere çekiliyor.
Diğer taraftan, hızlandırılmış bir referans çerçevesinde gözlenen herhangi bir etkiye ve ayrıca güce karşılık gelen bir çekim alanına dikkat edilmelidir. Bu prensip, Einstein'a 1907 yılında kütleçekiminin birçok yeni etkisini tahmin etmesine izin verdi, bir sonraki bölümde bu açıklanmıştır.
Hızlandırılmış bir referans çerçevesindeki bir gözlemci, kendisi ve etrafındaki nesnelerin yaşadığı hızlanma için fizikçilerin yalancı kuvvet dediği kendisi ve etrafındaki nesnelerin yaşadığı hızlanmanın hesabını bilmesi gerekmektedir. Örneğin, hızlanan otomobilin sürücüsünün koltuğa iten kuvvetten daha önce söz edilmişti. Başka bir örnek ise, eğer kollarınızı açarak bir top gibi dönmeye çalışırsanız, kollarınızın yukarı ve aşağı doğru çekildiğini hissettiğiniz kuvvettir. Einstein'ın ana görüşü sabit oldu. Yalancı kuvvetlerin görünür büyüklüğünün her zaman etkilediği nesnenin kütlesi ile orantılı olduğu görülmektedir. Örneğin, sürücü koltuğu, otomobil ile sürücüyü aynı oranda hızlandırmak için yeterli bir kuvvet uygular. Benzer şekilde, Einstein kütleçekimi alanındaki bir nesnenin kütlesi ile orantılı bir kütleçekimi kuvveti hissetmeniz gerektiğini ileri sürmüştür. Bu, Newton'un kütleçekim kanunu somutlaştırmıştır.

1907 yılında, Einstein'ın genel görelilik teorisini tamamlamasına sekiz yıl vardı.

İlk yeni etki, ışığın yer çekimi frekans kaymasıdır. Hızlanan bir uzay aracında iki gözlemci düşünün. Böyle bir gemide, "yukarı" ve "aşağı" doğru doğal bir kavram vardır. Gemi yukarı yönünde hızlanıyor ve serbest nesneler ters yönde hızlanıp aşağı doğru düşer. Gözlemcilerden birinin diğerinden daha yukarıda olduğunu varsayalım. Alttaki gözlemcinin, yukarıdakine bir ışık sinyali gönderdiğini varsaydığımızda, ivme kırmızı ışığın kaymasına neden olur, bu özel görelilik ile hesaplanabilir. İkinci gözlemci ışık için birinciden daha düşük bir frekans ölçer. Tersine, ışık yüksek gözlemciden düşük gözlemciye gönderilirse maviye kayar, yani, ışık daha yüksek frekansa doğru kayar.
Einstein bu tür frekans kaymalarına bir çekim alanı göstermesi gerektiğini savunmuştur. Bu işlem soldaki şekilde gösterilmiştir. Bu kütleçekimi ivmesine karşı yukarı doğru çalışır gibi yavaş yavaş kırmızıya kaymış bir ışık dalgasıdır. Bu etki aşağıda tarif edildiği gibi deneysel olarak teyit edilmiştir.
Bu kütleçekimi frekans kayması, bir kütleçekimi zaman genişlemesine karşılıktır. Çünkü yüksekteki gözlemci aynı ışık dalgasını, aşağıdaki gözlemciden daha düşük frekans ile gözlemler. Zamanın yüksekteki gözlemci için daha hızlı geçmesi gerekir. Böylece, zaman çekim alanındaki düşük gözlemci için daha yavaş çalışır. Her gözlemci için, onun referans çerçevesindeki işlemler ya da zamanın akışıyla gözlemlenemeyen değişimleri vurgulamak önemlidir. Beş dakikalık yumurtalar, her gözlemcinin saatiyle aynı tutarlılığa sahiptir; her saat üzerinden bir yıl geçtiğinde, her gözlemcini yaşları, her saat kısacası, yakın çevresindeki tüm süreçler mükemmel bir uyum içindedir Bu saatler sadece ayrı gözlemciler arasında karşılaştırıldığında, zamanın düşük gözlemci için daha yavaş geçtiğini fark edebilirsiniz. Bu etki dakikalıktır fakat aşağıda tarif edildiği gibi birçok deneyle deneysel olarak doğrulanmıştır.
Benzer şekilde, Einstein bir çekim alanında ışığın kütleçekimi sapmasını tahmin etmiştir. Işık aşağı saptırılır. Nicelik bakımından onun sonuçları iki faktör tarafından kapalıydı; doğru türetme sadece eşdeğerlik ilkesi değil genel görelilik teorisinin daha komple formülasyonu gerekir.

Yerçekimi ve atalet etkileri arasındaki eşdeğerlik tam bir teori teşkil etmez. Dünya'nın yüzeyindeki kendi yere yakın çekimini açıklamaya gelince, bilim referans çerçevemizin serbest düşme olmadığını belirterek, yalancı kuvvetler beklendiği gibi uygun bir açıklama sağlar. Fakat Dünya'nın bir tarafındaki serbest düşme referans çerçevesi, Dünya'nın karşı tarafındaki insanların neden ters yönde bir çekimsel deneyim yaşadığını izah edemez.
Dünya'ya doğru yan yana düşen iki nesne, aynı etkini daha basit belirtisini içerir. Serbest düşme bir referans çerçevesi içindeki bu nesneler havada ağırlıksız dolanıyor gibi görülür. Bu nesneler tam olarak aynı doğrultuda düşmezler, ancak kütleçekimi uzayda tek bir noktaya yani Dünya'nın merkezine doğrudur. Sonuç olarak, her vücudun diğer tarafa doğru bir hareket bileşeni vardır.
Serbest düşmedeki asansör gibi küçük bir ortamda, bu bağıl ivme çok küçüktür, ama Dünya'nın öbür tarafındaki hava dalışçıları için çok büyüktür. Bu kuvvetlerdeki farklılıklar da Dünya okyanuslarındaki gelgitlerden sorumludur. Böylece gelgit etkisi bu olgu için kullanılır.
Eylemsizlik ve kütleçekimi arasındaki denklik gelgit etkilerini ve çekik alanındaki değişimleri açıklayamaz. Bunun için, Dünya gibi büyük kütleli maddelerin etrafındaki eylemsizlik ortamını etkilemesi gibi bir yolla açıklanan bir teoriye ihtiyaç vardır.

Einstein yüzey geometrisi ile kütleçekimi ve ivme denkliğinin yanı sıra gelgit güçlerinin rolünün keşfi gibi birkaç benzetme keşfetmiştir. Atalet referans çerçevesinden dönen referans çerçevesine geçmek bir örnektir. Bu kavisli koordinat sistemi"nden kartezyen bir koordinat sistemine geçişe benzer.
Daha derin bir benzetme, eğrilik denilen yüzey özelliklerin bir özelliği ve gelgit kuvvetleri ile ilgilidir. Yerçekimi alanları için, gelgit kuvvetlerinin varlığı veya yokluğu kütleçekimi etkisinin serbest düşme referans çerçevesi seçilerek yok edilebilir olup olmadığı belirlenir. Benzer şekilde, eğimin varlığı ya da yokluğu yüzeyin bir düzleme dik olup olmadığıyla belirlenir. 1912 yazında, Einstein bu benzerliklerden esinlenerek kütleçekimi için geometrik bir formülasyon için araştırma yaptı.
Geometrinin noktalar, çizgiler, üçgenler gibi temel objeleri geleneksel üç

Relativistik Doppler Etkisi ya da Göreli Doppler etkisi (veya Doppler Olayı), adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Andreas Doppler'dan almakta olup, kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans dalga boyu Dalga boyu, bir dalga görüntüsünün tekrarlanan birimleri arasındaki mesafedir. Yaygın olarak Yunanca lamda (λ) harfi ile gösterilmektedir. hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman ve/veya konumlarda farklı algılanması olayıdır. Bu da göreli olduğunu belirtir. Herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamı'na ihtiyaç duyan dalgalar (örneğin. ses dalgaları veya su dalgalari) icin Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga ortamının da fiziksel yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örneğin ışık, radyo dalgaları veya radyasyon) Doppler Etkisi hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.
Göreli doppler olayı değişikliği olduğu frekansa (ve dalga boyu arasında) ışık kaynağının göreceli hareketine göredir ve (klasik olarak gözlemci tarafından açıklanan hesap etkileri içine çekerken özel görelilik kuramının nedeniyle göreli Doppler etkisi diye adlandırılır), 
Göreli Doppler etkisi relativistik olmayan farklı Doppler etkisi denklemleri dahil olarak zaman genişlemesi etkisini özel görelilik ve referans noktası olarak yayılma ortamı dahil değildir. Lorentz simetri gözlenen frekanslar için toplam farkı anlatır.

Şekil 2'de, mavi nokta gözlemciyi temsil eder ve ok çevresine gözlemcinin hız vektörü akrabası temsil eder. Gözlemci sabit olduğunda, 'x ',  y ' - ızgara sarı görünür ve ' y ' ' - ekseni siyah dikey çizgi olarak görünür. Sağa Gözlemcinin hızı artırmak renk ve [ ışık [ sapmaları ] ] ızgara bozan kaydırır. Gözlemci (sağ ızgara üzerinde) öne baktığında, puan, yeşil, mavi, mor ve (Blueshift ) görüntülenir ve ızgara çizgileri uzaklaştırın görünür. Gözlemci (ızgara üzerinde sol) geriye görünüyorsa, o zaman noktaları görünür kırmızı ([ [ kırmızıya kayma ] ]) ve çizgiler birbirine yaklaştırın görünür. Izgara değişmedi, ancak gözlemci için ' görünümü ' vardır.

 
Diyagram 3 ızgara bozulma gözlemci veya uzakta doğru hareket eden bir nesne için aynı temel [ [ Lorentz daralmasını ] ] ayrı bir göreli optik etkisi olduğunu göstermektedir.

Doppler Etkisi konusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında frekansın sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünelim: Siz yerinizde ve hareketsizsiniz. Bir arkadaşınız sizden 10 metre uzakta duruyor ve size her saniyede bir elindeki tenis toplarından birini fırlatıyor. Burada arkadaşınızın topları her seferinde ayni doğru boyunca ve aynı hızda attığını varsayalım. Eğer arkadaşınız da hareketsiz ise her saniyede bir 10 metre yol kateden tenis toplarından biri size ulaşacaktır. Şimdi arkadaşınızın yine her saniyede bir top fırlattığını (yani aslında top fırlatma frekansı değişmiyor), ancak bu sefer size doğru yürümeye başladığını öngörelim. Bu durumda size ulasan iki top arasındaki süre 1 saniyeden daha kısa olacaktır çünkü toplar her seferinde 10 metre, 9 metre, 8 metre seklinde daha az mesafe katettikten sonra size ulaşacaktır. Elbette aynı etkinin zıttı arkadaşınız sizden uzaklaşırken de geçerli olacaktır. Bir başka deyişle, toplar arkadaşınızın elinden her zaman saniyede bir çıktığı halde, sizin ya da arkadaşınızın hareketi yüzünden size azalan ya da artan zamanlarda ulaşacaktır. Bu da doğal olarak arkadaşınızın size topu farklı zamanlarda fırlattığını düşünmenize sebep olur. Yani aslında Doppler Etkisi'nde "etkilenen" asıl fiziksel değişken dalga boyu'dur. Elbette dalga boyu ile frekans ters orantılı olduğundan gözlemciye göre dalga kaynağının frekansı da değişiyor gibi görünür.

Göreli Doppler etkisini anlamak için Doppler etkisi, [ [ zaman genişleme ] ] ve [ ışık ] ve [ sapmaları ] anlamayı gerektirir. Doppler etkisi, basit bir benzetme olarak yakalambaç oynayan iki kişi düşünün. Hala ayakta olan bir alıcı saniyede bir metre de (Hz 1) sabit bir sürahi her saniye bir top fırlattığını düşünün. (Hz 1) sabit tutucu saniyede bir top alacaksınız. Sonra alıcı saniyede 0.5 metre uzakta sürahi yürüyor ve bir topu yakalar her 2 saniyede (0.5 Hz) . Son olarak, alıcı üç topları her iki saniyede (Hz 1.5) saniyede 0.5 metre sürahi doğru yürür ve yakalar. Atıcı doğru veya uzak tutucu taşındı, aynı doğru olurdu. Benzetme, göreli Doppler etkisi yayıcısı olarak ışığın frekansını değiştirir veya gözlemci doğru veya uzakta başka hareket eder.
Sapma etkisini anlamak için, yine ters yönde hareket eden iki paralel konveyör bantlar (kaldırımlar hareketli) mandalı oynayan iki kişi düşünün. Sürahi hızı ve kemerler aralık ve nerede alıcı olduğunu bağlı olarak farklı amaçlamalıdır. Yakalayıcı sürahi gelen topları farklı bir açıyla attıkları görülür. Topun hızına sürahi alıcı hattı ve göreli hız vektörü ve 2) sürahi alıcı hızı göreceli arasında 1) anlık açı: Bu açı değişiklikleri bağlıdır. Benzetme, ışığın sapmasına bağlıdır: 1) yayıcı - gözlemci hattı ve göreli hız vektörü ve 2) ışık hızına yayıcı - gözlemci hızı göreceli arasındaki anlık açı.

Gözlemci ve kaynak göreli bir hız ile birbirinden ' ' uzak ' ' hareket ediyor varsayalım 
  
    
      
        v
        
      
    
    {\displaystyle v\,}
  
 (
  
    
      
        v
        
      
    
    {\displaystyle v\,}
  
 negatif ise gözlemci ve kaynak) birbirlerini hareket halinde görürler. Referans çerçevesi sorunu göz önüne alındığında kaynaklardan çıkan bir ön dalga gözlemciye ulaşır varsayalım. Bir sonraki dalga gözlemciden bir mesafe daha sonra meydana gelir. 
  
    
      
        λ
        =
        c
        
          /
        
        
          f
          
            s
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \lambda =c/f_{s}\,}
  
  (
  
    
      
        λ
        
      
    
    {\displaystyle \lambda \,}
  
 dalga boyu, 
  
    
      
        
          f
          
            s
          
        
        
      
    
    {\displaystyle f_{s}\,}
  
 Kaynaktan yayılan dalga ve 
  
    
      
        c
        
      
    
    {\displaystyle c\,}
  
 ışık hızı.
Wavefront hızı ile hareket 
  
    
      
        c
        
      
    
    {\displaystyle c\,}
  
, ama aynı zamanda gözlemci hızıyla uzaklaşıyor  
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
, so 
  
    
      
        λ
        +
        v
        t
        =
        c
        t
      
    
    {\displaystyle \lambda +vt=ct}
  
. Bu bize bunu verir

  
    
      
        t
        =
        
          
            λ
            
              c
              −
              v
            
          
        
        =
        
          
            c
            
              (
              c
              −
              v
              )
              
                f
                
                  s
                
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              (
              1
              −
              β
              )
              
                f
                
                  s
                
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle t={\frac {\lambda }{c-v}}={\frac {c}{(c-v)f_{s}}}={\frac {1}{(1-\beta )f_{s}}},}
  

  
    
      
        β
        =
        v
        
          /
        
        c
        
      
    
    {\displaystyle \beta =v/c\,}
  
 is [[beta (velocity)| ışık hızı açısından gözlemcinin hızı.
Göreli [ [ zaman genişlemesi ] ] nedeniyle, gözlemciye göre bu zaman şu şekilde ölçülecektir.

  
    
      
        
          t
          
            o
          
        
        =
        
          
            t
            γ
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle t_{o}={\frac {t}{\gamma }},}
  

  
    
      
        γ
        =
        
          
            1
            
              1
              −
              
                β
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma ={\frac {1}{\sqrt {1-\beta ^{2}}}}}
  
   Lorentz çarpanıdır. Ve buna karşılık gözlenen frekans da;

  
    
      
        
          f
          
            o
          
        
        =
        
          
            1
            
              t
              
                o
              
            
          
        
        =
        γ
        (
        1
        −
        β
        )
        
          f
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              
                1
                −
                β
              
              
                1
                +
                β
              
            
          
        
        
        
          f
          
            s
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle f_{o}={\frac {1}{t_{o}}}=\gamma (1-\beta )f_{s}={\sqrt {\frac {1-\beta }{1+\beta }}}\,f_{s}.}
  

Oransal olarak,

  
    
      
        
          
            
              f
              
                s
              
            
            
              f
              
                o
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                1
                +
                β
              
             

Hawking radyasyonu veya Hawking ışınımı, İngiliz fizikçisi Stephen Hawking'in 1975 yılında yayınlanan makalesinde kara deliklerin yayması gerektiğini öne sürdüğü teorik bir radyasyondur. Makalede kara deliklerin parçacık yaydığını ve bu sayede kütle kaybettiğini ifade etmiştir. Kuantum alan teorisinin genel görelilik ile beraberce uygulanması sonucu ortaya atılmıştır. Genel görelilik teorisine göre kara delikler küçülemezler, yani olay ufuklarının alanı azalamaz. Hawking'in bulduğu sonuç bundan dolayı çok şaşırtıcıydı.
Örneğin kütlesi M olan bir Schwarzschild kara deliğinin yaydığı Hawking radyasyonunun sıcaklığı şöyle hesaplanır:

  
    
      
        T
        =
        
          
            1
            
              8
              π
              M
            
          
        
        
          (
          
            
              
                ℏ
                
                  c
                  
                    3
                  
                
              
              
                G
                k
              
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle T={\frac {1}{8\pi M}}\left({\frac {\hbar c^{3}}{Gk}}\right).}
  

Bu ifadenin ilginç bir sonucu, enerji (kütle) kazanan Schwarzschild kara deliğinin sıcaklığının azalmasıdır. Dolayısıyla bu çeşit kara deliklerin ısı sığası negatiftir.

Hendrik Antoon Lorentz (d. 18 Temmuz 1853, Arnhem – ö. 4 Şubat 1928, Haarlem), Hollandalı fizikçidir. Zeeman etkisini aydınlattığı için 1902 Nobel Fizik Ödülü'nü Pieter Zeeman ile paylaştı.

Hendrik Antoon Lorentz, Hollanda'nın Gelderland ilindeki Arnhem şehrinde esnaf Gerrit Frederik Lorentz ve Geertruida van Ginkel'ın oğlu olarak doğdu. Annesinin 1862'deki ölümünden sonra babası Luberta Hupkes ile evlendi. Lorentz, Leiden Üniversitesi'nde fizik ve matematik okudu ve orada astronomi öğretmenliği yapan Frederik Kaiser'den çok etkilendi. Onun etkisiyle fizikte karar kıldı. Mezun olduktan sonra 1872'de Arnhem'e döndü ve bir yüksel okulda matematik öğretmeye başladıysa da Leiden'deki çalışmalarına ara vermedi. 1875'te "Felemenkçe: Over de theorie der terugkaatsing en breking van het licht" (Işığın yansıması ve kırınımı üzerine) isimli doktora tezini Pieter Rijke'ye teslim etti. Tezinde James Clerk Maxwell'ın elektromanyetik teorisini geliştirmiştir.
1881'de Frederik Kaiser'in yeğeni Aletta Catharina Kaiser ile evlendi. Aletta, Amstardam Gravür Okulu'nun müdürü ve Hollanda pullarının ilk tasarımcısı olan güzel sanatlar profesörü Johann Wilhelm Kaiser'in kızıydı. Hendrik ve Aletta'nın en büyük kızları Geertruida Luberta Lorentz de fizikçi oldu.

1878'de henüz 24 yaşındayken Lorentz, Leiden Üniversitesi'nde yeni açılan teorik fizik bölümüne başkan olarak davet edildi. 25 Ocak 1878'de ilk konferansını "Felemenkçe: De moleculaire theoriën in de natuurkunde" (Fizikte moleküler teoriler) üzerine verdi.
Liden'deki ilk yirmi yılında Lorentz en çok elektromanyetizma teorisi ve elektrik, manyetizm ve ışık arasındaki ilişki ile ilgilendi. Daha sonra teorik fizikten kopmadan araştırma konularını genişletti. Mekanik, termodinamik, hidrodinamik, kinetik teorileri, katı hâl teorisi, ışık ve yayılımı üzerine makaleler yazdı. En önemli katkılarını elektromanyetizma, elektron teorisi ve görelilik konularında yapmıştır.
Lorentz, atomların yüklü parçacıklardan oluşmuş ve ışığın kaynağının bu parçacıkların titreşimi olabileceğini düşündü. Bu görüşü 1896'da arkadaşı ve eski öğrencisi Pieter Zeeman tarafından doğrulandı.
Bugün adı Lorentz-Lorenz formülü, Lorentz kuvveti, Lorentz dağılımı ve Lorentz dönüşümü terimlerinde yaşamaktadır.

Lorentz, 1895'te Michelson-Morley deneyini açıklamak için hareketli nesnelerin hareket yönünde daraldığı fikrini ortaya attı. Fakat George FitzGerald, daha önce zaten bu konu üzerinde düşünmüştü. Birbirine göre hareket halindeki cisimleri referans alan zamanlardaki göreliliği açıklayan yerel zaman terimini ortaya attı. 1899 ve 1904'te Lorentz, zaman genleşmesini de dönüşümlerine ekledi ve 1905'te Henri Poincaré'nin Lorentz dönüşümü ismini verdiği formülü yayınladı. Lorentz, büyük ihtimalle Joseph Larmor'un yörüngede dönen elektronlar için zaman genleşmesini öngördüğü ve benzeri dönüşümleri 1897'de yayınladığından haberdar değildi. Larmor'un denklemleri Lorentz'inkilere benzemese de cebirsel olarak eşdeğerlerdir. Bu formüller özel göreliliği, hareket eden cisimlerin tipik özellikleri olan kütle artışı, hareketli cisim daralması ve zaman genleşmesinden bahsederek açıklıyordu.

Kütle artışı meselesi, Lorentz'in tahminleri arasında ilk denenen iddia oldu. Kaufmann'ın yaptığı deneyler, tahminlerinin yanlış olduğunu gösteriyordu. 1908 yılına kadar tahminini destekleyen deneysel veri elde edilemedi.
Poincaré, 1902'de Lorentz'in elektrodinamik teorisini şöyle tanımladı:
En tatmin edici teori Lorentz'inkidir; tüm gerçekleri en iyi açıklayan ve en fazla sayıda bilinen bağlantıyı açıklayan şüphe götürmez biçimde onun teorisidir. Lorentz'in çalışmaları sayesinde Fizeau'nun hareketli cisimlerin optiği üzerine elde ettiği sonuçlar, normal, anormal dağılım ve soğurulma kanunlarını birbiriyle bağlandı. Zeeman etkisi bile zorlanmaksızın açıklandı ve hatta Maxwell'in tüm çabalarını boşa çıkartan Faraday'ın manyetik dönüşü sınıflandırmasına da yardımcı oldu.

1912'de Lorentz, Haarlem'deki Teylers Müzesi'nde müdür olmak üzere erken emekli oldu ise de Leiden'de verdiği derslerine dışarıdan devam etti. Leiden Üniversitesi'ndeki koltuğunu Lorentz Enstitüsü diye bilinen Teorik Fizik Enstitüsü'nün kuruluşunu tamamlayacak olan Paul Ehrenfest'e devretti. Nobel Ödülü dışında birçok ödül aldı. 1905'te Royal Society'ye kabul edildi. Royal Society, onu 1908'de Rumford Madalyası ve 1918'de Copley Madalyası ile onurlandırdı.
Lorentz, genellikle temel teorik çalışmaları ile tanınsa da pratik uygulamalarla da ilgileniyordu. 1918-1926 yılları arasında Hollanda hükûmetinin isteği üzerine Lorentz, Afsluitdijk taşma kontrol barajının hesaplarını yaptı. Hidrolik mühendisliği o sıralar empirik bir bilim sayılırsa da Afsluitdijk'in oluşturduğu su akımı o kadar büyüktü ki deneysel verilere güven verici değildi. Lorentz, temel hidrodinamik denklemlerinden yola çıkarak meseleyi hesap yoluyla çözmeyi önerdi. Bu bir hesaplayıcının altından kalkabileceği bir işti. Afsluitdijk 1933'te tamamlandı. Lorentz'in ve komitesinin hesapları dikkat çekecek derecede hatasız çıktı.

Lorentz'in Hollanda'da gördüğü saygı, O. W. Richardson'ın cenazesi hakkında anlattıklarına yansıyor [6]:

Cenaze, 10 Şubat Cuma günü öğle vaktinde Haarlem'de kaldırıldı. Saat onikiyi vurduğunda Hollanda'nın yetiştirdiği en büyük adamın anısına tüm telefon ve telgraf hizmetleri üç dakikalığına durduruldu. Cenazeye yabancı ülkelerden birçok arkadaşı ve önemli fizikçiler katıldı. Başkan Sir Ernest Rutherford, mezarının başında Royal Society'yi temsilen takdirini belirten bir konuşma yaptı
Richardson, Lorentz'i şöyle tanımlıyor:
M. J. Klein (1967) 1920'lerde Lorentz'in ününü şu sözlerle anlatıyor:

Seneler boyunca fizikçiler, her yeni teori ortaya atıldığında Lorentz'in bu konuda ne söyleyeceğini merak ettiler ve Lorentz de altmışiki yaşında bile onları hayal kırılığına uğratmadı.

1902 - Nobel Fizik Ödülü
1908 - Rumford Madalyası
1918 - Copley Madalyası

Lorentz kuvveti
Lorentz dönüşümü

van Delft, Dirk (Şubat 2004). "The case of the stolen rooms". European Review. 12 (1). ss. 95-109. doi:10.1017/S1062798704000080. 
Brown, Harvey R. (Ekim 2001). "The origins of length contraction: I. The FitzGerald–Lorentz deformation hypothesis". American Journal of Physics. 69 (10). ss. 1044-1054. doi:10.1119/1.1379733. 
Kox, AJ (Mayıs 1997). "The discovery of the electron: II. The Zeeman effect". Eur. J. Phys. 18 (3). ss. 139-144. doi:10.1088/0143-0807/18/3/003. 
Kox, AJ (Mart 1996). "H.A. Lorentz: Sketches of his work on slow viscous flow and some other areas in fluid mechanics and the background against which it arose". Journal of Engineering Mathematics. 30 (1-2). ss. ii+1-18. doi:10.1007/BF00118820. 
Kox, AJ (Mart 1993). "Einstein, Lorentz, Leiden and general relativity". Classical and Quantum Gravity. Cilt 10. ss. S187-S191. doi:10.1088/0264-9381/10/S/020. 
Kox, AJ (Kasım 1990). "H. A. Lorentz's contributions to kinetic gas theory". Annals of Science. 47 (6). ss. 591 - 606. doi:10.1080/00033799000200411. 
Kox, AJ (Mart 1988). "H.A. Lorentz: Hendrik Antoon Lorentz, the ether, and the general theory of relativity". Archive for History of Exact Sciences. 38 (1). ss. 67-78. doi:10.1007/BF00329981. 
Klein, M. J. (1967) "Letters of wave mechanics: Schrödinger, Planck, Einstein, Lorentz" (ed. K. Przibram), Philosophical Library, New York.
Langevin, P. (1911) "L'évolution de l'éspace et du temps", Scientia, X, 31-54
Larmor, J. (1897) "On a dynamical theory of the electric and luminiferous medium", Phil. Trans. Roy. Soc. 190, 205-300 (third and last in a series of papers with the same name).
Lorentz, H. A. Versuch Einer Theorie der Elektrischen und Optischen Erscheinungen in Bewegten Körpern, Leiden (book). ("Towards a theory of electrical and optical phenomena of moving bodies")
Lorentz, H. A. (1899) "Simplified theory of electrical and optical phnomena in moving systems", Proc. Acad. Science Amsterdam, I, 427-43.
Lorentz, H. A. (1904) "Electromagnetic phenomena in a system moving with any velocity less than that of light"28 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Proc. Acad. Science Amsterdam, IV, 669-78.
Lorentz, H. A. (1931) Lectures on Theoretical Physics (vol. I-III), authorized translation, Macmillan and co, London.
Macrossan, M. N. (1986) "A note on relativity before Einstein", Brit. J. Phil. Sci., 37, 232-234
Poincaré, H. (1900) "La théorie de Lorentz et le Principe de Réaction", Archives Neerlandaises, V, 253-78.
Poincaré, H. (1902) La Science et L'Hypothèse. Quote from the English translation Science and Hypothesis, Walter Scott (1905) as republished unabrodged by Dover 1952, p. 175.
Poincaré, H. (1905) "Sur la dynamique de l'électron", Comptes Rendues, 140, 1504-8.
Poincaré, H. (1913) Dernières Pensées Ernest Flammarion 1913. Quote from English translation: Mathematics and Science: Last Essays, Dover 1963.

Jules Henri Poincare (Fransızca telaffuz: [ɑ̃ʁi pwɛ̃kaʁe]  ( dinle); 29 Nisan 1854 – 17 Temmuz 1912) Fransız matematikçi, teorik fizikçi, mühendis ve bilim felsefecisiydi. Yaşamı boyunca var olduğu şekliyle disiplinin tüm alanlarında mükemmel olduğundan, genellikle bir bilge ve matematikte "Son Evrenselci (The Last Universalist)" olarak tanımlanır.
Bir matematikçi ve fizikçi olarak, soyut ve uygulamalı matematiğe, matematiksel fiziğe ve gök mekaniğine birçok özgün temel katkı yaptı. Poincaré, üç cisim problemi üzerine yaptığı araştırmada, modern kaos teorisinin temellerini atan bir kaotik determinist sistemi keşfeden ilk kişi oldu. Ayrıca topoloji alanının kurucularından biri olarak kabul edilir.
Poincaré, farklı dönüşümler altında fizik yasalarının değişmezliğine dikkat etmenin önemini açıkça ortaya koydu ve Lorentz dönüşümlerini modern simetrik formlarında sunan ilk kişi oldu. Poincare kalan göreli hız dönüşümlerini keşfetti ve bunları 1905'te Hendrik Lorentz'e yazdığı bir mektupta kaydetti. Böylece, özel görelilik teorisinin formülasyonunda önemli bir adım olan tüm Maxwell denklemlerinin mükemmel değişmezliğini elde etti. 1905 yılında Poincaré ilk olarak bir cisimden yayılan ve Lorentz dönüşümlerinin gerektirdiği şekilde ışık hızında yayılan kütleçekim dalgalarını (ondes gravifiques) önerdi.
Fizik ve matematikte kullanılan Poincaré grubuna onun adı verildi.
20. yüzyılın başlarında, 2002-2003 yıllarında Grigori Perelman tarafından çözülene kadar matematikteki ünlü çözülmemiş problemlerden biri haline gelen Poincaré varsayımını formüle etti.

Poincaré, 29 Nisan 1854'te Nancy, Meurthe-et-Moselle'deki Cité Ducale semtinde etkili bir Fransız ailesinde doğdu. Babası Léon Poincaré (1828-1892) Nancy Üniversitesi'nde tıp profesörüydü. Küçük kız kardeşi Aline, manevi filozof Émile Boutroux ile evlendi. Henri'nin ailesinin bir diğer önemli üyesi, 1913'ten 1920'ye kadar Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yapacak olan Académie française'nin bir üyesi olan kuzeni Raymond Poincaré idi.

Çocukluğunda bir süre difteri hastalığına yakalandı ve annesi Eugenie Launois'den (1830-1897) özel eğitim aldı.
1862'de Henri, Nancy'deki Lycée'ye girdi.(şimdi onun onuruna yine Nancy'de olan Henri Poincaré Üniversitesi ile birlikte, Lycée Henri-Poincaré olarak yeniden adlandırıldı.). Lisede on bir yıl geçirdi ve bu süre zarfında okuduğu her konuda en iyi öğrencilerden biri olduğunu kanıtladı. Yazılı kompozisyonda mükemmeldi. Matematik öğretmeni onu bir "matematik canavarı" olarak tanımladı ve Fransa'daki tüm Liselerin en iyi öğrencileri arasında bir yarışma olan concours général'de birincilik ödülleri kazandı. En zayıf dersleri, "en iyi ihtimalle ortalama" olarak tanımlandığı müzik ve beden eğitimiydi. Ancak, görme zayıflığı ve dalgınlığa eğilim bu zorlukları açıklayabilir. 1871'de Lycée'den hem edebiyat hem de bilimde bir bakalorya ile mezun oldu.
1870 Fransa-Prusya Savaşı sırasında, Ambulans Kolordusu'nda babasının yanında görev yaptı.
Poincaré, 1873'te École Polytechnique'e en iyi eleme derecesi ile girdi ve 1875'te mezun oldu. Orada Charles Hermite'in öğrencisi olarak matematik okudu, sivrilmeye devam etti ve 1874'te ilk makalesini (Démonstration nouvelle des propriétés de l'indicatrice d'une Surface) yayınladı. Kasım 1875'ten Haziran 1878'e kadar École des Mines'de okudu, maden mühendisliği müfredatına ek olarak matematik çalışmasına devam etti ve Mart 1879'da sıradan maden mühendisi derecesini aldı.
Ecole des Mines mezunu olarak, kuzeydoğu Fransa'daki Vesoul bölgesi için müfettiş olarak Corps des Mines'e katıldı. Ağustos 1879'da Magny'de 18 madencinin öldüğü bir maden felaketi mahallindeydi. Kazayla ilgili resmi soruşturmayı karakteristik olarak kapsamlı ve insani bir şekilde yürütmüştür.
Aynı zamanda, Poincare, Charles Hermite'in gözetiminde matematik alanında Bilim Doktorasına hazırlanıyordu. Doktora tezi, Sur les propriétés des fonctions définies par les équations aux différences partielles diferansiyel denklemler alanındaydı. Poincare, bu denklemlerin özelliklerini incelemek için yeni bir yol tasarladı. Sadece bu tür denklemlerin integralini belirleme sorunuyla karşı karşıya kalmadı, aynı zamanda genel geometrik özelliklerini inceleyen ilk kişiydi. Güneş Sistemi içinde serbest hareket halindeki birden fazla cismin davranışını modellemek için kullanılabileceğini fark etti. Poincare, 1879'da Paris Üniversitesi'nden mezun oldu.

Derecesini aldıktan sonra, Poincare, Normandiya'daki Caen Üniversitesi'nde (Aralık 1879'da) matematik alanında genç öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı. Aynı zamanda, bir sınıf otomorfik fonksiyonların incelenmesine ilişkin ilk büyük makalesini yayınladı.
Orada, Caen'de müstakbel eşi Louise Poulain d'Andecy ile tanıştı ve 20 Nisan 1881'de evlendiler. Dört çocukları oldu: Jeanne (1887 doğumlu), Yvonne (1889 doğumlu), Henriette (1891 doğumlu) ve Léon (1893 doğumlu).
Poincaré hemen Avrupa'nın en büyük matematikçileri arasına yerini aldı ve birçok önde gelen matematikçinin dikkatini çekti. 1881'de Poincaré, Paris Üniversitesi Fen Fakültesi'nde öğretim görevlisi pozisyonuna davet edildi; daveti kabul etti. 1883-1897 yılları arasında École Polytechnique'de matematiksel analiz dersleri verdi.
1881-1882'de Poincare yeni bir matematik dalı yarattı: diferansiyel denklemlerin nitel teorisi. Denklemi çözmek zorunda kalmadan bir çözüm ailesinin davranışı hakkında en önemli bilgiyi elde etmenin nasıl mümkün olduğunu gösterdi (çünkü bu her zaman mümkün olmayabilir). Bu yaklaşımı gök mekaniği ve matematiksel fizikteki problemlere başarıyla kullandı.

Madencilik kariyerini asla tamamen matematiğe bırakmadı. 1881'den 1885'e kadar Kuzey demir yolu gelişiminden sorumlu bir mühendis olarak Kamu Hizmetleri Bakanlığı'nda çalıştı. Sonunda 1893'te Corps de Mines'in baş mühendisi ve 1910'da genel müfettiş oldu.
1881'den başlayarak ve kariyerinin geri kalanında Paris Üniversitesi'nde (Sorbonne) ders verdi. Başlangıçta maître de conférences d'analyse (analiz doçenti) olarak atandı. Sonunda, Fiziksel ve Deneysel Mekanik, Matematiksel Fizik ve Olasılık Teorisi, ve Gök Mekaniği ve Astronomi kürsülerinde bulundu.
1887'de Poincaré, henüz 32 yaşındayken Fransız Bilimler Akademisi'ne seçildi. 1906'da başkanı oldu ve 5 Mart 1908'de Académie française'e seçildi.
1887'de, yörüngede dönen çoklu cisimlerin serbest hareketiyle ilgili üç cisim probleminin çözümü için İsveç Kralı II. Oscar'ın matematik yarışmasını kazandı. (Aşağıdaki üç cisim problemi bölümüne bakın.)

1893'te Poincaré, onu dünyanın her yerindeki zaman senkronizasyonu ile meşgul eden Fransız Bureau des Longitudes'a katıldı. 1897'de Poincare, dairesel ölçünün ve dolayısıyla zaman ve boylamın ondalıklaştırılması için başarısız bir öneriyi destekledi. Onu uluslararası zaman dilimleri oluşturma ve göreceli hareket halindeki cisimler arasındaki zamanın senkronizasyonu sorununu düşünmeye iten bu yazıydı. (Aşağıdaki görelilik üzerine çalışmaya bakın.)
1899'da ve yine daha başarılı bir şekilde 1904'te Alfred Dreyfus'un davalarına müdahil oldu. Fransız ordusunda vatana ihanetle suçlanan bir Yahudi subayı olan Dreyfus'a karşı getirilen bazı delillerin sahte bilimsel iddialarını eleştirdi.
Poincaré, 1901'den 1903'e kadar Fransız astronomi topluluğu olan Société Astronomique de France (SAF)'ın başkanlığını yaptı.

Poincaré'nin Paris Üniversitesi'nde iki önemli doktora öğrencisi vardı, Louis Bachelier (1900) ve Dimitrie Pompeiu (1905).

1912'de Poincaré prostat sorunu nedeniyle ameliyat oldu ve ardından 17 Temmuz 1912'de Paris'te bir emboliden öldüğünde 58 yaşındaydı. Paris'teki Montparnasse Mezarlığı'ndaki Poincaré aile mezarına gömüldü.
Fransa'nın eski Eğitim Bakanı Claude Allègre, 2004'te Poincaré'nin en yüksek onurlu Fransız vatandaşlarına ayrılmış olan Paris'teki Panthéon'da yeniden gömülmesini önerdi.

Poincaré, gök mekaniği, akışkanlar mekaniği, optik, elektrik, telgraf, kılcallık, esneklik, termodinamik, potansiyel kuram, kuantum teorisi, görelilik teorisi ve fiziksel kozmoloji gibi soyut ve uygulamalı matematiğin ayrı alanlarına birçok katkı yaptı.
Ayrıca matematik ve fiziğin popülerleştiricisiydi, sıradan halk için birkaç kitap yazdı.
Katkıda bulunduğu belirli konular arasında şunlar yer almaktadır:

Cebirsel topoloji
Birkaç karmaşık değişkenin analitik fonksiyonları teorisi
Değişmeli fonksiyonlar teorisi
Cebirsel geometri
Poincaré varsayımı, 2003 yılında Grigori Perelman tarafından kanıtlanmıştır.
Poincaré yinelenme teoremi
Hiperbolik geometri
Sayı teorisi
Üç Cisim Problemi
Diofant denklemleri teorisi
Elektromanyetizma
Özel görelilik kuramı
Temel grup
Diferansiyel denklemler alanında Poincare, örneğin Poincare küresi ve Poincare haritası gibi, diferansiyel denklemlerin nitel teorisi için kritik olan birçok sonuç vermiştir.
Yanlışların Olağan Yasası (Normal Law of Errors) "herkesin inancı" üzerine Poincaré (bu "yasanın" açıklaması için normal dağılıma bakın)
Kuantum mekaniğini destekleyen yeni bir matematiksel argüman sağlayan etkili bir makale yayınladı.

Güneş Sisteminde yörüngede dönen ikiden fazla cismin hareketine genel bir çözüm bulma problemi, Newton'un zamanından beri matematikçilerin gözünden kaçmıştı. Bu, başlangıçta üç cisim problemi ve daha sonra n’nin ikiden fazla yörüngedeki cisimlerin herhangi bir sayısı olduğu n-cisim problemi olarak biliniyordu. n-cisim çözümü, 19. yüzyılın sonunda çok önemli ve zorlu kabul edildi. Nitekim 1887'de 60. yaş günü şerefine Gösta Mittag-Leffler'in tavsiyesiyle İsveç Kralı II. Oscar, soruna çözüm bulabilen herkese bir ödül verdi.

Newton yasasına göre her birini çeken keyfi olarak çok sayıda kütle noktasından oluşan bir sistem verildiğinde, hiçbir iki noktanın asla çarpışmadığı varsayımı altında, zamanın bilinen bir fonksiyonu olan bir değişkende her noktanın koordinatlarının bir dizi olarak bir temsilini bulmaya çalışın. ve tüm değerleri için seri düzgün yakınsaktır.
Problemin çözülememesi durumunda, klasik mekaniğe herhangi bir başka önemli katkının ödüle değer olduğu düşünülürdü. Asıl problem çözmemiş olsa da ödül sonunda Poinca

Hermann Klaus Hugo Weyl (9 Kasım 1885, Elmshorn - 8 Aralık 1955, Zürih) bir Alman matematikçidir.

Çalışma hayatının büyük bölümünü Zürih, İsviçre'de ve sonrasında Princeton da geçirmesine rağmen, Göttingen Üniversitesi'nde geleneksel matematik dersleri vermiştir. David Hilbert ve Hermann Minkowski tarafından yetiştirilmiştir.
Weyl'in ana çalışma alanları kuramsal fizik ve sayılar teorisi konularıydı. Weyl yaptığı çalışmalarla 20. yüzyıl'ın en fazla bilim insanını etkileyen insanlarından biri olmuştur. Ayrıca Institute for Advanced Study'nin etken yıllarında önemli bir üyesi olmuştur.
Weyl teknik ve uzay, zaman, madde, filozofi, mantık, simetri ve matematik tarihi gibi bazı genel çalışma alanlarındaki çalışmalarını kitap olarak bastırmıştır. O ayrıca Elektromanyetizm yasalarını Genel görelilik kuramı ile birlikte düşünen ilk kişilerden biriydi.

Ulusal bilim akademisi biyograpi21 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Weisstein, Eric W. "Weyl, Hermann 1 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1885–1955)". Eric Weisstein'ın Bilim Dünyası.
Feferman, Solomon. "Hermann Weyl'in das Kontinuum'unun önemi"
Straub, William O. Hermann Weyl Websitesi 18 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Holografi, lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır.
Uzayda bir cismin varlığına ait bilgi bize genellikle ses veya ışık dalgaları halinde ulaşır. Holografi, cisimlerden gelen dal­galardaki bilgileri belirli bir şekilde depo edip, bu bilgide hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı sağlayan bir tekniktir.

Tekniğe Holografi adını bu konuda ilk çalışmaları yapan Dennis Gabor vermiştir. Yunancada holos bütün anlamına gel­mektedir. Hologram bir cisimden gelen dalgaya ait toplam bilgiyi yani hem genlik hem faz değerlerini kaydeder. İstendiğinde bu kayıt ortamından orijinal dalga yeniden elde edilir.

Gabor 1948'de yayınlanan ilk makalesinde holografik kayıt esas­larını ortaya koymuştur. Normal fiziksel dedektörler ve kayıt ortam­ları sadece dalga şiddeti U2 ye hassas olduklarından tp fazı kaydedi­lemez. Cisimden gelen ışık dalgası kendisi ile frekans ve faz bakı­mından uyumlu (coherent) bir referans dalga ile girişim yaptığında meydana getirilebilen dalganın şiddeti sadece bu dalgaların teker teker şiddetlerine bağlı olmayıp aralarındaki faz farkına da tabidir. Bu ise holografinin esasını teşkil etmektedir.
Optik mercekler birkaç asır önce keşfedilmiş ve optik görüntüle­rin mercekler yardımı ile nasıl meydana getirilebileceği 1900 senele­rinden önce tamamen çözümlenmişti. Bundan sonra fotoğraf tekniği büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Fotoğraf ve holografi teknikleri arasında prensip bakımından çok büyük bir fark bulunmaktadır. Fo­toğraf tekniğinde, görüntü iki boyutlu bir dağılım olarak kaydedilir. Her sahnede ışığın yansıtıldığı çok sayıda nokta mevcuttur. Bu nok­talardan çıkan çeşitli dalgaların meydana getirdiği tek kompleks dalgaya cisim dalgası denir. Bu kompleks dalga, fotoğraf tekni­ğinde optik bir mercek yardımı ile dönüştürülerek radyasyon yapan cismin görüntüsü elde edilir. Hologram tekniğinde ise cismin optik olarak meydana getirilmiş görüntüsü değil, cisim dalgasının kendisi kaydedilir. Bu kayıt uygun şekilde yeniden aydınlatıldığı zaman ori­jinal cisim dalgasını tekrar meydana getirmek mümkündür.
1947 yılında Danis Gobar bir cisimden yayılan ışık ile ikinci bir koharent ışının girişim etkilerinin bir fotoğraf filmi üzerine kaydedilebileceğini ortaya atmıştır. Böyle bir film kırınım şebekesinin çok özel bir türüdür. Işık şebekeden geçtiğinde kırınıma uğrar ve cismin tamamen 3 boyutlu görüntüsünü oluşturur. Yani girişim etkileri kullanılarak bir cismin görüntüsünün kaydedilip görüntünün yeniden oluşturulması yöntemine holografi denir ve içerisinde girişim deseninin bulunduğu filme de hologram denir.

Holografi normal fotoğraf tekniğinden bazı farklılıklarla ayrılır. Her ışık dalgasının üç özelliği vardır: Dalga yüksekliğiyle tanımlanan şiddeti, dalgaboyu uzunluğuyla tanımlanan rengi ve doğrultusu. Gümüşlü levha üzerine çekilen ve siyah beyaz fotoğraflarda, ışıktaki şiddet değişiklikleri kaydedilirken, renkli fotoğraflarda dalgaboyu değişiklikleri de kaydedilebilmektedir. Hologramdaysa, ışığın şiddetiyle birlikte, ışık dalgalarının doğrultusu da kaydedilerek bir cismi üç boyutlu görmemiz sağlanır. Bu, tek renk hologramlar için geçerli olsa da renkli hologramlar için ışığın her üç özelliği de kaydedilmektedir.
Üç boyutlu bir görüntü elde edebilmek için, cisimden(kaynaktan) yayılan ışığın fotoğrafını çekmek gerekmektedir. Işığın hareket eden ve bu sırada çeşitli tepe ve çukur noktaları oluşturan dalgaları bir an için dondurulup fotoğraflanabilirse ışığı yansıtan cismin üç boyutlu özelliklerini taşıyan dalga örneği yeniden oluşturulabilir. Bu noktadan hareket edilerek, cisimden yansıyan lazer dalgalarından üç boyutlu bir görüntü elde edebilmek için, kaynaktan yayılan ışığın fotoğrafını çekmek gerekir. Işığın hareket eden ve bu sırada çeşitli tepe ve çukur noktaları oluşturan dalgaları bir an için dondurulup fotoğraflanabilirse, ışığı yansıtan cismin 3 boyutlu özelliklerini taşıyan dalga örneği yeniden oluşturulabilmektedir. Bu noktadan hareket edilerek, cisimden yansıyan lazer dalgalarının genlikleri ve fazları kaydedilip hologram elde edilebilir. Ancak hologram elde edebilmek için sürekli dalga lazeri, atmalı lazer ya da yakut atmalı lazer gibi bir lazer kaynağına, özel holografik filme ve cisimin hareketsiz kalmasını sağlayacak düzeneğe gereksinim var. Böyle bir düzenek ve lazer kaynağı sağlayabilmekse pek kolay bir iş değil. Bu düzenek sağlanmadan da evde hologram elde etmek pek olası değil gibi. Kırınım genlikleri ve fazları kaydedilip hologram elde edilebilmektedir.
Hologramı oluştururulacak cismi tek renk ışıkla aydınlatılır ve cismden saçıklacak ışık ve kaynaktan gelen ışık bir fotoğrafik levhaya gönderilir. Işık kaynağı olarak lazer kullanılmalıdır. Saçılan ve kaynaktan gelen ışıkların girişimi film üzerinde karmaşık bir desenin oluşmasına ve kaydedilmesine yol açar. Şekilde görüntü oluşturmak için sadece işlenmiş film üzerine gönderilir. Levhada iki görüntü meydana gelmektedir ve film tarafında, kaynağa daha yakın sanal bir görüntü ve ters tarafa gerçek görüntü meydana gelmektedir. Gerçekte bir hologram oluşturmak için iki problemin üstesinden gelinmelidir. İlk olarak kullandığımız ışık cismin boyutlarından ve filme uzaklığından daha uzun mesafelerde faz uyumlu olmalıdır. Bu yüzden sıradan ışık kaynakları bu şartı sağlamamaktadır. Bu nedenle hologram yapmak için lazer ışığı kullanılmalıdır. İkincisi olarak ise mekanik kararlılık çok iyi olmalıdır. Kaynak cisim veya kayıt sırasında en küçük bir hareketi dalga boyunun çeyreği kadar olsa bile, girişim desenini bulandırıp net görüntü oluşumunu engelleyecektir.Bu engeller aşılmaz değildir ve bugün hala holografi bilimsel araştırma, eğlence ve birçok teknolojik alanda kullanılmaktadır.

Hologram kullanım alanları üç boyutlu görüntülerin etkileyici güzelliğinin çok ötesine ulaşmıştır. Holografi ile oldukça kapsamlı bilgi depolama sistemleri oluşturma olanağı bulunmaktadır. Yazılı bir sayfanın her noktasında yansıyan ışık hologramdaki her noktaya ulaştığından birkaç dalga boyundan daha büyük bir film karesinin her bölgesi daha az ayrıntılarıyla da olsa bütün bir sayfayı yeniden oluşturabilir. Ayrıca, birbirini izleyen sayfaların art arda hologramları kalın fotoğraf film tabakası içerisinde yapılabilir. Her sayfanın pozlandırılma işlemi biraz farklı bir açıyla yönlendirilmiş bir kılavuz ışınına yapıldığında, elde edilen hologramı belli bir açıdaki ışık ile aydınlatarak uygun bir noktadan sadece istenen sayfa görülebilmektedir. Bir sanat müzesindeki bütün tablolar bu şekilde sırayla ve gerçekten çok küçük bir alan içine yüksek bir doğrulukla kaydedilebilmektedir.
Diğer bir kullanımı ise aynı cismin aynı film üzerine ardışık iki zamanda iki ayrı hologramının yapılabilmesidir. Eğer cisim hologramların çekildiği anların arasındaki zamanda biraz hareket ettirilirse, (sabun köpüğünün iki yüzeyinden yansıyan ışığın yaptığı gibi) iki görüntü birbirleriyle girişim yapar. Hologramın yapımında oluşuturulan girişim ve karıştırılmaması gereken bu girişim deseni, başka bir şekilde görülmesi mümkün olmayan hareketin ayrıntılarını ortaya çıkarır. Benzer şekilde havadaki yoğunluk değişimleri de aynı hologramın üzerine havanın iki ardışık görüntüsünün oluşturduğu girişim kaydedildiğinde, gözle görülebilir hale gelebilmektedir. Bu yöntem sayesinde bir mumun ısıttığı hava veya bir uçağın ürettiği şok dalgaları üzerinde çalışmalar yapılabilmektedir.

Longhurst RS,Geometrical and Physical Optics, Longmans [London],2nd Edition (1968)
Hugn D. ; Roger A. Freedman; Ed.: Hilmi Ünlü; Çev.: Ahmet T. Giz ve bşk.,Sears ve Zemansky'nin üniversite fiziği Young, : Pearson Education Yayıncılık, İstanbul(2010) ISBN ISSN: 978-605-4248-01-8 12.
https://web.archive.org/web/20111015222718/http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=4&soru_id=1226

Isıl ışınım maddedeki yüklü parçacıkların ısıl hareketiyle meydana gelmiş elektromanyetik ışınımdır. Isısı mutlak sıfırdan büyük olan her madde ısıl ışınım yayar. Isısı mutlak sıfırdan büyük olan maddelerde atomlar arası çarpışmalar, atomların ya da moleküllerin kinetik enerjisinde değişime neden olur.
Isıl ışınım örneği parlak bir ampul tarafından yayılan kızılötesi ışıkları ve gözle görülür ışıkları içerir. Hatta hayvanlar tarafından yayılan kızılötesi ışınları ve kameralar tarafından tespit edilebilen kızılötesi ışınları ve kozmik mikrodalga arka plan ışıması da buna dahildir. Isıl ışınım, ısı kodüksiyonu  ve ısı konveksiyonundan farklıdır. Dışarıda yakılan bir ateşin yanında duran bir insan hava çok soğuk olmasına rağmen gelen yüksek sıcaklığı hisseder.
Güneş ışığı, güneşin sıcak plazmasından meydana gelen ısıl ışınımdır. Dünya da ısıl ışınım yayar fakat daha düşük yoğunluktan ve farklı elektromanyetik tayf yüzünden daha soğuktur. Dünyanın güneş ışınımını emmesi, iklim ve dünya sıcaklığı gibi iki önemli konuyu belirler. 
Eğer ışınım yayan cisim termodinamikteki kara cisim ışımasının fiziksel karakterini karşılarsa, bu ışınıma kara cisim ışıması denir. Planck Kanunu, cismin sıcaklığına bağlı olan kara cisim ışımasını tayfını tarif eder. Wien’in yer değiştirme kanunu daha çok yayılan ışınımın frekansını belirler ve Stefan-Boltzmann Kanunu ise ışın yoğunluğunu verir.
Isıl ışınım, ısı transferinin temel mekanizmasıdır.

Isıl ışınım, sıcaklığı mutlak sıfırdan büyük olan maddelerin elektromanyetik dalga yaymasıdır. Isıl enerjiyi, elektromanyetik enerjiye çevirmeyi temsil eder. Isıl enerji, maddedeki moleküllerin ve atomların rastgele hareketindeki kinetik enerjisinden meydana gelir. Mutlak sıfırdan büyük olan tüm maddeler birbiriyle etkileşim içinde olan ve kinetik enerjisi olan parçacıklardan oluşur. Proton ve elektron gibi yüklenmiş parçacıklardan oluşan atomlar ve moleküller ve kinetik etkileşimi olan maddedeki parçacıklar, yük ivmelenmesi ve çiftkutup salınımı olarak sonuçlanır. Bu  durum, elektrik ve manyetik alan çiftinin elektrodinamik üretim ve cismin yüzey sınırından yayılan ışınımın ve fotonun yayılması olarak sonuçlanır. Elektromanyetik ışınım, ışığı içinde barındırır yani maddenin sonsuz uzay boşluğunda hareket etmesi ve çoğalmasına ihtiyacı yoktur.
Isıl ışınımın karakteristik özelliği, Kirchhoff kanununda açıklandığı gibi, soğuruculuk tayfa bağlıdır. Işınım, tek renkli değildir, yani tek bir frekanstan oluşmaz sürekli foton dağılımından meydana gelir. Eğer ışınım yapan cisime onun yüzeyi termodinamik dengedeyse ve yüzeyi tüm dalga boylarında ideal bir soğuruculuğu varsa kara cisim olarak nitelendirilir. Kara cisim ideal bir yayıcıdır. Bu tür ideal yayıcılara kara cisim ışınımı olarak adlandırılır. Bir cismin yaymasının kara cismin yaymasına oranına yayıcılık denir. 
Cismin soğuruculuğu, yansıtıcılığı ve yayıcılığı dalga boyuna ve ışınıma bağlıdır. Elektromanyetik ışınımın dalga boyu dağılımını sıcaklık belirler. Mesela yeni yağmış bir kar, görülür ışığı çok fazla yansıtır. Güneş ışınlarını 0.5 mikrometre dalga boyuyla yansıttığı için beyaz görünür. Fakat yayıcılığı -5 °C de, 12 mikrometre dalga boyundadır. 
Kara cisim, değişen frekanstan dolayı sahip olduğu güç dağılımı Planck kanunu ile açıklanmıştır. Herhangi bir sıcaklıkta, yayılan maksimum güçte, frekans fmax dır. Wien' in yer değiştirme kanununa göre, ışığın frekansı boşlukta dalga boyuna ters orantılıdır. Bu kara cismin mutlak sıcaklığının maksimum frekansa doğru orantılı olduğu anlamına geliyor. Güneşteki fotosfer(yaklaşık 6000 kelvin sıcaklığında) insan gözüyle görülebilecek elektromanyetik tayf ışınım yayar. Dünya atmosferi kısmen şeffaftır ve ışık yüzeye ulaşır, soğurulur ve yansıtılır. Dünya yüzeyi soğurulan ışınımı yayar ve 300 kelvin civarında ve uç fmax tayfta kara cisim gibi davranır. Bu düşük frekanslarda, atmosfer opaktır ve dünyadan geln ışınımlar atmosfer tarafından soğurulur. Bazı ışınımlar uzaya kaçsa da çoğu soğurulur ve daha sonradan atmosferdeki gazlarca tekrar yayılır. Bu sera etkisinden sorumlu atmosferin seçiçi tayfıdır ve bu küresel ısınmaya ve iklimlerin değişmesine neden olur. 
Çoğu daha uzun dalga boylarının fotonlarıyla ilişkili olan enerji türleri insanların görmesine yardımcı olmaz fakat çevreye ısı transferi olmasına neden olur. Her ne zaman EM ışınları yayılır ve daha sonra soğurulursa sıcaklık aktarılmış olur. Bu prensip mikro dalga fırınlarında kullanılmaktadır. 
İlekten ve konvektif ısı transfer biçimlerinin aksine, ısıl ışınımı ayna kullanarak küçük bir spotta yoğunlaştırılabilir. Yek-odaklı güneş enerjisi santralleri bu durumu avantaj olarak kullanır. Birçok sistemde güneş ışığı ayna kullanarak küçük alanlarda yoğunlaştırılır. Fresnel lenses bu durumu ısı akışını yoğunlaştırmak için kullanmıştır. Her iki kullanım da güneş ışığını kullanarak  suyu hızlı bir şekilde buharlaştırmak için kullanılabilir. 

Açık renkler, beyazlar ve metalik maddeler daha az aydınlatıcı ışıkları soğurur ve doğal olarak daha az ısıtır. Fakat aksi bir durumda renk küçük bir fark yapar ısı transferi açısından. Güneş ışığı hariç, elbiselerin rengi küçük bir fark yapar sıcaklık açısından
Metalik yüzeyler hem görünülür dalga boyunda hem de kızıl ötesi ışınlarında düşük yayıcılığı vardır. 

Isıl ışınımın karakterini belirleyen dört ana özellik vardır.

Herhangi bir sıcaklıkta cisim tarafından yayılan ışınım geniş frekans dizisinden oluşur. İdeal yayıcı için frekans dağılımı kara cisim için Planck kanununda verilmiştir.
Yayılmış ışınımın baskın frekans dizilimi, yayıcının sıcaklığı arttığı gibi daha yüksek frekanslara kayar. Mesela kırmızı sıcak cisim, görülebilir ışığın uzun dalga boyları ışınımı yapar. Eğer daha fazla ısıtılırsa, mavi ve yeşil ışık ışınımı yapmaya başlar ve görülebilir dizi boyunca frekans genişliği insanın gözüne beyaz olarak gösterir. Gözümüze beyaz gözüktüğü zaman yaklaşık 2000 k sıcaklığında olduğunda bile enerjisinin %99 u hala kızılötesidir. Bu Wien'in  yer değiştirme kanununda belirtilmiştir.
Tüm frekans değerlerinin toplam ışınımı sıcaklık arttıkça o da adım adım artar. T4 olarak artar. T dediğimiz sıcaklıktır. Mesela fırınla oda sıcaklığını karşılaştırdığımızda (600 kelvine 300 kelvin) birim alana etki eden ışınma da 2 üzeri 4 16 kat daha fazladır fırında. Bu artış oranı  Stefan–Boltzmann kanununda açıklanmıştır.
Herhangi bir frekansta yayılan elektromanyetik ışınma, kaynak tarafından ölçülmüş soğurma miktarıyla doğru orantılıdır. Bu prensip dalga konusunun bütün özelliklerine uygulanır, dalga boyu, polarizasyon ve yön konuları da dahil.

Isıl ışınım, ısı transferi mekanizmasının prensiplerinden birisidir. Bu, maddenin sıcaklığından dolayı olan elektromanyetik ışınım tayfının yayılımını gerektirir. Diğer mekanizmalar ise taşınım ve kondüksiyondur. Isıl ışınımla olmuş olan enerji etkileşimindeki değiş tokuş altta verilen denklemle gösterilir.

  
    
      
        α
        +
        ρ
        +
        τ
        =
        1.
        
      
    
    {\displaystyle \alpha +\rho +\tau =1.\,}
  

Denklemdeki 
  
    
      
        α
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \,}
  
  soğurma tayf bileşeni, 
  
    
      
        ρ
        
      
    
    {\displaystyle \rho \,}
  
 dediğimiz yansıma tayf bileşeni ve 
  
    
      
        τ
        
      
    
    {\displaystyle \tau \,}
  
 iletim tayf bileşeni. Bu elementler elektromanyetik ışınımın dalga boyu (
  
    
      
        λ
        
      
    
    {\displaystyle \lambda \,}
  
) fonksiyonudur. Cismin soğurumu, yayıcılığına eşittir 
  
    
      
        ϵ
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon \,}
  
 . Kara cisim için tüm frekanslarda aşağıdaki denklem geçerlidir. 

  
    
      
        α
        =
        ϵ
        =
        1.
        
      
    
    {\displaystyle \alpha =\epsilon =1.\,}
  

Isıl ışınımdan dolayı insan önemli derecede enerjisini kaybeder. Fakat yayılan kızıl ötesi ışınlar nedeniyle kaybedilen enerji, cismin çevresinden kondüksiyon yöntemiyle sağlanan ısı akışı saoğurularak bir kısmı tekrar kazanılır. İnsan derisinin yayıcılığı 1.0'a yakındır. Aşağıdaki formülleri kullanarak insan, 2 metre karelik alanda sıcaklık yaklaşık 307 kelvinde, sürekli yaklaşık 1000 wattlık ışınım yapar. Fakat birkaç insan etrafı bir alanla çevrilmiş olsun ve sıcaklığı 296 kelvin olsun. İnsanlar duvardan, tavandan yaklaşık 900 watt enerji çekeceklerdir yani net kayıp 100 watt olacaktır. Bu ısı transferi konusu dış etkenlere fazlaca bağlıdır. Mesela giyilen elbiseler. 
Cisimler arası ısı transferi hesaplamasında Radiosity metodu kullanılır. Bu hesaplamalarda, bir yüzeyden çıkan ışınımların, diğer yüzeye çarpan ışınımların oranıdır. Bu hesaplamalar, güneş enerjisi santrali, kazan ve ışın izleme gibi teknolojik alanlar için önemlidir.
Seçilen yüzey güneşten geleni kullanmak için yapılır. Mesela sera etkisinden beri çoğu çatlar camdan yapılmıştır. Cam şeffaftır. Bu nedenle ışınımı görünür dizine sokar yani bizim görmemize neden olur. Cisimden yayılan ışınım oda sıcaklığına yakın sıcaklıkta çıkmaz. Bu tuzak bizim ısı olarak hissettiğimiz şeydir. Bu sera etkisi olarak bilinir ve gündelik hayatta gözlemlenir mesela arabada, güneşte otururken. Seçici yüzeyler güneş ışığı toplayan cihazlarda kullanılır. Hesaplamalarla, güneş ışınımlarıyla ısıtılmış bir plakayla örtülmüş seçilmiş yüzeye ne kadar yardım ettiğini bulabiliriz. Eğer plaka, güneşten 1350 W/m² lik bir ışınım alıyorsa, sıcaklık çıkan ışınım gelen ışınıma eşit olacağından 393 kelvin olacaktır. Eğer plaka 0.9 yayıcılığı ve 2.0 µm dalga boyuna sahip, sıcaklık yaklaşık 1250 kelvin olacaktır. Bu hesaplamalar bulutlu bir hava ve konvektif ısı transferi gibi konuların ihmal edilmesiyle bulunmuştur. 

Bir yüzeyden diğer yüzeye olan ısı transferi, ilk yüzeyden diğer yüzey giren ışınıma eşittir. 

Kara cisim için

  
    
      
        
          
            
              
                Q
                ˙
              
            
          
          
            1
            →
  

Işığın boşluktaki hızı, fiziğin birçok alanında kullanılan önemli bir fiziksel sabittir. Genellikle c sembolüyle gösterilir. Tam değeri saniyede 299.792.458 metredir (saniyede yaklaşık olarak 300.000 km; saatte 1.080.000.000 km olarak ifade edilir). Metrenin uzunluğu bu sabitten ve uluslararası zaman standardından hesaplanmıştır. Özel göreliliğe göre c, evrendeki bütün madde ve bilgilerin hareket edebileceği maksimum hızdır. Bütün kütlesiz parçacıkların ve ilgili alanlardaki değişimlerin boşluktaki hareket hızıdır (ışık ve çekimsel dalgalar gibi elektromanyetik radyasyon dahil). Bu parçacıklar ve dalgalar gözlemcinin eylemsiz referans çerçevesi ya da kaynağın hareketi ne olursa olsun c'de hareket ederler. Görelilik teorisi'nde c, uzay-zaman arasındaki ilişkiyi kurar; aynı zamanda meşhur kütle-enerji eşdeğerliliği formülünde de gözükür E = mc2. Işığın hava veya cam gibi şeffaf maddelerdeki ilerleyiş hızı c'den azdır. Benzer şekilde radyo dalgalarının tel kablolardaki ilerleyişi de c'den yavaştır. Işığın madde içindeki hızı v ile c arasındaki orana o maddenin kırılma endeksi (c) denir (n = c / v). Örneğin, görülebilir ışık için camın kırılma endeksi genellikle 1,5 civarındadır. Yani ışık camın içinde c / 1,5 ≈ 200.000 km/s ile hareket eder. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın ışık ve öteki elektromanyetik dalgalar anında yayılıyormuş gibi gözükür ancak, ölçülebilir hızlarının uzun mesafeler ve hassas ölçümlerle ölçülebilir sonuçları vardır. Uzaydaki keşif araçlarıyla iletişim kurarken mesajların Dünya'dan uzay aracına ya da uzay aracından Dünya'ya ulaşması dakikalar ya da saatler alabilir. Yıldızlardan gelen ışık onları yıllar önce terk etmiştir ve bu sayede uzaktaki nesnelere bakarak evrenin tarihini çalışma şansı verir. Işığın ölçülebilir hızı aynı zamanda bilgisayardaki bilgilerin çipler arasında aktarılması gerektiği için bilgisayarların teorik hızını da sınırlar. Işık hızı, uzak mesafeleri yüksek isabetle ölçebilmek için uçuş zamanı ölçümlerinde de kullanılır.
Ole Rømer ilk olarak 1676'da, Jüpiter'in uydusu Io'nun görünür hareketini inceleyerek, ışığın ölçülebilir bir hızda hareket ettiğini göstermiştir (anlık hareketin aksine). 1865'te James Clerk Maxwell Elektromanyetizma Teorisi'nde ışığın elektromanyetik bir dalga olduğunu ve bu nedenle c hızında hareket ettiğini ileri sürmüştür. 1905'te Albert Einstein ışığın hızının herhangi bir referans çerçevesinde ışık kaynağından bağımsız olduğunu öne sürmüştür ve bu varsayımının sonuçlarını görelilik teorisini öne atıp c parametresini ışık ve elektromanyetizma dışındaki şeylerle alakalı olduğunu göstermiştir.
Yüzyıllar boyunca süren ve giderek daha da kesinleşen ölçümler sonucunda 1975'te ışığın süratinin 299.792.458 m/s olduğu 4 milyarda birlik bir belirsizlikle hesaplanmıştır. 1983 yılında metre, Uluslararası Birimler Sistemiyle ışığın boşlukta 1/299.792.458 saniyede kat ettiği mesafe olarak yeniden tanımlanmıştır. Bunun sonucu olarak, c'nin değeri metrenin tanımı ile net bir şekilde sabitlenmiştir.

Işık hızı genellikle İngilizce "constant" ("sabit") ya da Latince "celerity" (hızlı, çabuk) kelimesinin ilk harfi olan “c” ile ifade edilir. Geçmişte "V" ışık hızı için alternatif bir sembol olarak kullanılmıştır ve 1865'te James Clerk Maxwell tarafından ortaya atılmıştır. 1856'da Wilhelm Eduard Weber ve Rudolf Kohlrausch c'yi daha sonra ışık hızının √2 katına denk geldiği görülen başka bir sabit için kullanmışlardır. 1894'te Paul Druder c'yi modern anlamıyla tekrar tanımlamıştır. Einstein, görecelik üzerine yazdığı Orijinal Almanca makalelerde V'yi kullanmıştır ama 1907'de o zaman ışık hızı için standart sembol haline gelmiş c'yi kullanmaya başlamıştır.
Bazen c dalgaların herhangi bir maddesel çevredeki hızını ifade etmek için kullanılır ve c0 da ışığın boşluktaki hızını ifade etmek için kullanılır. SI tarafından da kabul edilmiş bu alt indisli ifade diğer alakalı sabitlerle aynı forma sahiptir, μ0 vakum geçirgenliği veya manyetik sabit, ε0 boşluktaki iletkenlik veya elektrik sabiti ve Z0 uzayın direnci için.
1983'ten beri metre Uluslararası Ünite Sistemi'nde ışığın 1/299792458 saniyede kat ettiği mesafe olarak tanımlanmıştır. Bu tanım ışığın boşluktaki hızını kesin olarak 299792458 m/s olarak sabitlemiştir. Boyutsal fiziksel bir sabit olarak c ünite sistemlerinde farklı değerlere sahiptir. Fiziğin c'nin sıkça gözüktüğü görecelik gibi bölümlerinde, doğal ölçüm ünitesi ya da geometrik ölçüm ünitesi olarak c=1 kullanılır. Bu üniterler kullanıldığında c, 1 bölme ve çarpma işlemlerinde etkisiz olduğu için çok gözükmez.

Işığın boşluktaki yayılma hızı ışık kaynağının hareketinden de gözlemcinin hareketsiz referans noktasından da bağımsızdır. Işık hızının değişmezliği, 1905'te Maxwell'in Elektromanyetizma Teorisi'nden ve Luminiferous Aether(19. yüzyılda ışık kaynağı olduğu düşünülen teori)'ın varlığına dair bir kanıt olmamasından ilham alarak, Einstein tarafından öne sürülmüştür ve o zamandan bu yana birçok deney tarafından kanıtlanmıştır. Yalnızca iki yönlü ışığın(ışık kaynağın ve ayna gibi) hızının çevreden bağımsız olduğunu onaylamak mümkündür çünkü kaynakla alıcıdaki saatlerin nasıl senkronize edileceğine dair bir yol bulmadan ışığın tek yönlü hızını ölçmek mümkün değildir. Ancak, Einstein senkronizasyonunu saatlere uyguladığımızda tek yönlü ve çift yönlü ışık hızları birbirine eşitlenir. İzafiyet Teorisi bu değişimsizliğin sonuçlarını tüm eylemsiz referans çerçevelerinde fiziğin kanunlarının aynı olduğunu varsayarak inceler. Tek sonuç, c'nin bütün kütlesiz parçacıkların ve dalgaların, ışık dahil, boşluktaki hızıdır..

Özel göreliliğin birçok mantığa aykırı ve deneylerle onaylanmış çıkarımları vardır. Bunlara 
kütle-enerji denkliği (E = mc2),yükseklik kısalması(hareket eden cisimler kısalır) ve zaman genişlemesi (hareket eden saatler daha yavaş işler) dahildir. Boyun kısaldığı ve zamanın genişlediği γ etmeni Lorentz Faktörü olarak bilinir ve γ = (1 − v2/c2)−1/2 ile ifade edilir (v nesnenin hızı). γ ile 1 arasındaki fark günlük hızlar gibi c'den çok daha düşük olan hızlar için (özel göreliliğin Galilean göreliliği tarafından yaklaşıldığı bir durum) göz ardı edilebilir ancak göreceli bir hızla yükselir ve v c'ye yaklaştıkça sonsuzluğa doğru sapar.
Özel göreliliğin sonuçları uzay ve zamanı uzay-zaman olarak bilinen ve matematiksel 
formülü c parametresini içeren Lorentz değişmezi adlı özel bir simetriyi sağlayan bir yapı olarak kabul edilerek özetlenebilir. (c uzay ve zamanın birimlerine bağlıdır). Lorentz değişmezi modern fizik teorileri için neredeyse evrensel olarak kabul edilmiş bir çıkarımdır. Modern fizikte c hemen hemen her yerde ortaya çıkan, ışıkla alakası olmayan birçok konuda dahi görülen bir parametre haline gelmiştir. Örneğin, genel görelilik c'nin aynı zamanda yer çekiminin ve yer çekimsel dalgaların da hızı olduğunu tahmin etmektedir. Hareketsiz referans çerçevelerinde ışığın hızı sabit ve c'ye eşittir ancak ışığın ölçülebilir mesafedeki hızı mesafenin ve zamanın nasıl tanımlandığına bağlı olarak c'den farklı çıkabilir.
Genel olarak c gibi temel sabitlerin uzay-zamanda değişmediği, yani mekana bağlı olmadığı 
ve zamanla değişmediği varsayılır. Ancak, değişik teorilerde ışığın hızının zaman içinde değişmiş olabileceği öne sürülmüştür. Bu değişimleri onaylayacak bir kanıt henüz bulunamasa da araştırmalar devam etmektedir.
Aynı zamanda genel olarak ışığın izotopik olduğu varsayılır. Yani, ne yönde ölçülürse 
ölçülsün aynı değere sahiptir. Nükleer enerji seviyelerinin yayılan çekirdeklerin ve optik rezonatörlerin fonksiyonu olarak gözlemleri olası iki taraflı eş yönsüzlüğe sıkı bir limit koymaktadır..

Özel göreliliğe göre m kütleli ve v hızlı bir nesnenin enerjisi γmc2 ile ifade edilir. v 0 olduğunda γ 1'dir ve bu meşhur E = mc2 denklemini sağlar. v c'ye yaklaştıkça γ sonsuza yaklaşır ve kütlesi olan ve ışık hızında hareket eden bir nesneyi hızlandırmak sonsuz ölçüde bir enerji gerektirir. Kütlesi olan nesneler için ışık hızı üst hız limitidir ve fotonlar ışık hızından daha hızlı hareket edemezler. Bu birçok göreceli enerji ve momentum deneylerinde kanıtlanmıştır.

Daha genel olarak, bilginin ya da enerjinin c'den daha hızlı hareket etmesi imkânsızdır. Bunun bir argümanı, özel göreliliğin eş zamanlılık göreliliği olarak bilinen mantık dışı bir çıkarımını takip eder. Eğer A ve B olayları arasındaki mesafe, aralarındaki zaman aralığının c ile çarpımından büyükse, aralarında A'nın B'yi takip ettiği ya da B'nin A'yı takip ettiği referans çerçeveleri vardır ve bazılarında A ve B eş zamanlıdır. Bunun sonucu olarak, eğer bir şey hareketsiz bir referans çerçevesine göre c'den daha hızlı hareket ediyorsa başka bir çerçeveye göre zamanda geriye doğru hareket ediyor olur ve nedensellik bozulmuş olur. Böyle bir bir referans çerçevesinde bir etki nedeninden önce gerçekleşebilir. Nedenselliğin bu şekilde bozulması henüz kayıtlara geçmemiştir.

Bazı durumlarda enerji, cisimler ya da bilgi ışıktan hızlı hareket ediyormuş gibi gözükse de etmezler. Örneğin; aşağıdaki "ışığın bir çevrede yayılmasında" bazı dalgaların hızı c'yi geçebilir. Örneğin, x-ray ışınlarının çoğu camdaki faz hızı c'yi geçmektedir ancak faz hızı dalgaların bilgiyi yayma hızını göstermez.
Eğer bir lazer ışını uzaktaki bir nesne üzerinde hızlıca gezdirilir ise, ışık noktasının ilk hareketi ışığın uzaktaki nesneye ulaşma süresi nedeniyle gecikse de, ışık noktası c'den hızlı hareket edebilir. Ancak, yalnızca hareket eden fiziksel varlıklar lazer ve onun yaydığı ışıktır ve lazerden değişik noktalara ışık hızında hareket ederler. Benzer olarak, uzaktaki bir gölge de zamanda bir gecikmeden sonra ışıktan hızlı hareket ettirilebilir. İki durumda da herhangi bir madde, enerji ya da bilgi ışıktan hızlı hareket etmez.
Hareket eden iki referans çerçevesi arasındaki mesafenin değişme oranı c'nin üzerinde bir değere sahip olabilir. Ancak, bu hareketsiz bir çerçeve içinde ölçülen herhangi bir cismin hızını yansıtmaz.
Bazı kuantum etkileri, EPR paradoksunda olduğu gibi, anında, yani c'den hızlı olarak aktarılıyormuş gibi gö

Dame Susan Jocelyn Bell Burnell (d. 15 Temmuz 1943), Kuzey İrlandalı astrofizikçi. Lisansüstü öğrencisiyken ilk radyo pulsarlarını keşfetti. İlk olarak pulsarları gözlemlemesine ve de analiz etmesine rağmen Bell Burnell Nobel Fizik Ödülü'nü  tez danışmanı Antony Hewish ile paylaşmamıştır.
Bell Burner 2002'den 2004'e kadar Kraliyet Astronomi Topluluğu'nun başkanlığını, Ekim 2008'den Ekim 2010'a kadar Fizik Enstitüsü'nün başkanlığını yapmıştır ve de 2011'in başlarında Marshall Stoneham'ın ölümünden sonraki sürede de geçici olarak başkanlık yapmıştır. Ekim 2011'de Sir Peter Knight'ın yerine geldi. Ekim 2014'te Edinburgh Kraliyet Topluluğu'nun başkanı olarak seçildi.Mart 2013'te Dublin Universitesi'nin profesör yardımcısı olarak seçildi.
Pulsarların keşfini yayınlayan raporda beş yazarın ismi geçmekteydi. Hewish'in ismi ilk olarak listelenmişken, Bell'inki ikinci sırada yer aldı. Bell'i dahil tutmayarak Hewish,Martin Ryle ile birlikte Nobel Ödülü ile ödüllendirildi.Sir Fred Hoyle gibi birçok öne çıkan astronom bu hak çiğnenemesine karşılık tepki gösterdi. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi baskısında 1974 Fizik Nöbel Ödüllerini bildirisini yayımladı, Ryle ve Hewish'i radyo-astrofizik dalındaki öncü çalışmaları dolayısıyla örnek olarak gösterdi. Dr. Losif Shklovsky, 1972 Bruce Madalyonu'nun sahibi, 1970'te Uluslararası Astronomi Birliği'nin Genel Kongresi'nde Bell'i "Bayan Bell, yirminci yüzyılın en önemli astronomik keşifini yaptınız " demek amacıyla aradı.

Susan Jocelyn Bell Lurgan, Kuzey İrlanda'da doğdu. Babası Armagh Planetaryumu'nun tasarlanmasına yardımcı olan bir mimardı ve genç Jocelyn babasının astronomi üzerine olan kitaplarını keşfetti. Lurgan'da büyüdü ve ebeveynleri(diğer insanlar da)okulun idaresini protesto edene kadar  kız öğrencileri bilim çalışmalarında bulunmak için bünyesine kabul etmeyen Lurgan Koleji'ne kabul edildi. O zamana kadar kızların müfredatı bilim yerine, yemek yapma ve çapraz dikiş gibi konuları içeriyordu.
11+ sınavında başarısız oldu ve ebeveynleri onu yatılı kız okulu olan Mount Okulu'na gönderdi. Aşağıdaki sözleri söylemiş olan olan fizik öğretmeni Mr. illott'tan etkilendi: Çok fazla şeyi öğrenmek zorunda değilsin, sadece  bazı anahtar şeyleri öğrenmelisin ve böylelikle  bunları uygulayabilir ve bunlardan geliştirebilirsin...O gerçekten iyi bir fizik öğretmeniydi ve fiziğin aslında ne kadar da kolay olduğunu bana gösterdi. 
Bell Burnell, Jacqui Farnham tarafından yönetilen ve de BBC'nin bir programı olan Beautifull Minds'ın ilk bölümünün konusuydu ve bu bölümde kariyeri ve de astronomiye olan katkıları anlatıldı.

Bell Burnell 1965'te Doğa Felsefesi (fizik) alanında Bachelor of Science derecesiyle Glasgow Üniversitesi'nden mezun oldu ve 1969'da Cambridge Üniversitesi'nden doktorasını elde etti. Cambridge'de, New Hall (şimdilerde Murray Edwards Koleji)'ne katıldı, Hewish ve diğerleriyle birlikte gezegenler arası ışıldamaları kullanarak kuvarsları incelemek amacıyla bir radyo teleskopu inşa etmek için çalışmalarda bulundu.(Gezegenler arası ışıldamalar, kompakt kaynakların genişletilmiş olanlardan ayır edilmesine olanak sağlar.)
Temmuz 1967'de yıldızlarla birlikte gökyüzünde izlenen grafik kaydedici yazılarında bir takım hatalar saptadı. Bayan Bell sinyalin bir saniyede 1 vurum oranında mükemmel bir düzende vurduğunu buldu. Geçici bir süre  "Küçük Yeşim Adam 1"(LGM-1) olarak isimlendirilen kaynak (şimdilerde PSR B1919+21 olarak biliniyor) yıllar sonra süratle dönen nötron yıldızı olarak tanımlandı. Bu daha sonrasında BBC Ufuk serisi tarafından belgelendi. 
(http://www.bbc.co.uk/programmes/p009s61s 6 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Bell Burnell 1968-1973 yılları arasında Southampton Üniversitesi'nde, 1974-1982 yılları arasında Londra Üniversitesi'nde ve 1982-1991 yılları arasında Edinburgh Kraliyet Gözlemevi'nde çalıştı, Ek olarak, 1973'ten 1987'ye kadar Açık Üniversite'de özel öğretmen, danışman, denetmen ve de öğretim üyesiydi. 1991'den 2001'e kadar Açık Üniversite'de fizik profesörüydü.Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Princeton Üniversitesi'nde misafir profesör,Bath Üniversitesi'nde ise bilim dekanıydı(2001-2004) ve de  2002-2004 yılları arasında Kraliyet Astronomik Topluluğu'nun başkanıydı. Şu anda Oxford Üniversitesi'nde Astrofizik alanında misafir profesör ve de Mansfield Koleji'nin bir üyesidir. 2008 ve 2010 yılları arasında Fizik Enstitüsü'nün başkanıydı.

Bell Ballymena'daki Cambridge House Grammar Okulu'nun müdavimidir. Fizik ve astronomy alanında profesyonel ve akademik çalışmalarda bulunan kadınların sayısını  ve de vaziyetlerini geliştirmek için mücadele vermektedir.

Okul yıllarından beri aktif bir kuveykırdır ve 1995, 1996, 1997'de Birleşik Krallık Yıllık Tanışma oturumlarında rahip(veya katip?) olarak görev almıştır. 2000 yılında Birleşik Devletler Dostlar Cemiyeti'nde genel konuşmacı olarak görev almıştır.
2006 'da Joan Bakewell ile yaptığı bir röportajda kişisel dini tarihçesini ve de inanışlarını açıklığa kavuşturmuştur. Şubat 2007'de Kuveykır Vahiyleri ile Bağ kurmak: araç takımını  üreten Kuveykır Barış ve Sosyal Şahitlik Komitesi'nde görev almıştır.
2013'te James Backhouse dersleri verdi ve bu dersler Kuveykır Astronom Yansımaları:Bir bilim adamı aynı zamanda inançlı olabilir mi? adıyla bir kitapta yayımlandı. Bu kitapta Burnell  kozmolojik bilginin İncil, Kuveykırizm ve Hristiyan inançlarıyla nasıl ilişkili olduğunu ifade ediyor.

Bell'in 1974 Nobel Fizik Ödülü'nde kayda geçmemesi gerçeği o zamandan beri bir anlaşmazlık noktasıdır. İki yılı aşkın sürede 4-akrelik radyo teleskopunun yapımına yardımcı oldu ve anormalliği ilk fark eden kişiydi. Her gece 96 fitlik kağıt veriyi gözden geçiriyordu. Bell daha sonralarda, ilk olarak radyo parazitlerinden dolayı ve de insan kaynaklı olduğu konusunda ısrarcı olan Hewish'ın şüpheciliği karşısında anormalliği rapor etmede daha fazla ısrarcı olması gerektiğini iddia etti. Hewish ve Ryler tarafından  yürütülen kendisinin davet edilmediği toplantılardan bahsetti.  Sir Fred Hoyle Nobel Komitesi'ni sert bir şekilde eleştirdi. Hatta daha da ileri giderek  Hewish'i Bell'in verilerini çalmakla itham etti.İronik olarak, bazılarının tahmin edebileceği gibi, bu söylediği sözler Hoyle'ın 1983'teki ödülden men edilmesine neden oldu.
1977'de yapılan akşam yemeği sonrası bir konuşmada, konu hakkında şunları söyledi:

Bu konu hakkında yapmak istediğim birçok yorum var: İlk olarak danışman ve öğrenci arasındaki anlaşmazlık sınırı her zaman zor olmuştur, sorunları yeniden çözmek ise neredeyse imkânsız. İkinci olarak, projenin başarısı veyahut başarısızlığında sorumluluk sahibi olan danışmandır. Başarısızlık için öğrencilerini suçlayan danışmaların hikâyelerini duyuyoruz ama biliyoruz ki hatanın çoğu danışmandadır. Bana adil gelen tek şey ise, onun da bu başarıdan yararlanması gerektiği. Üçüncü olarak, eğer Nobel Ödülü (istisnai durumların dışında) araştırma öğrencilerine verilseydi bu Nobel Ödülü'nün değerini düşürebilirdi ve bu olayın bunlardan biri olduğuna inanmıyorum. Son olarak bu konu hakkında üzgün değilim, her şeye rağmen güzel bir topluluğun içindeyim, öyle değil mi?

1974'teki Nobel Ödülü'nü Hewish ile paylaşamamasına rağmen, birçok başka organizasyon tarafından onurlandırıldı:

Philadelphia Franklin Enstitüsü, Albert A. Michelson Madalyası (1973, Dr.Hewish ile birlikte)
Miami Üniversitesi, Teorik Çalışmalar Merkezi'den J.Robert Oppenheimer Anıt Madalyası (1978)
Amerikan Astronomi Topluluğu'nun Beatrice M.Tinsley Ödülü (1986)
Kraliyet Astronomi Topluluğu'nun Herschel Madalyası (1989)
Amerikan Filozofi Topluluğu'nun Macellan Ödülü (2000)
Fellow of the Royal Society (FRS) (Mart 2003).
Kraliyet Topluluğu Üyeliği (Mart 2003)
27 Haziran 2006'da William E.Gordon ve Elva Gordon'ın Arecibo Gözlemevin'deki seçkin dersi.
İstanbul'daki Uluslararası Radyo Bilimleri Birliği Genel Kongresinden Grote Reber Madalyası (19 Ağustos 2011)
Kraliyet Topluluğu'nun Kraliyet Nişanı (2015)
İleriyedönük Yaşam Başarıları Yılının Kadını Ödülü(2015)
Bell, aynı zamanda sayısız onur dereceleriyle de ödüllendirildi:

Bilim Doktoru: Heriot-Watt Üniversitesi (1993), Warwick Üniversitesi (1995), Cambridge Üniversitesi (1996), Glasgow Üniversitesi (1997), Sussex Üniversitesi (1997), St Andrews Üniversitesi (1999), Londra Üniversitesi (1999), Haverford Koleji (2000), Leeds Üniversitesi (2000), Williams Koleji (2000), Portsmouth Üniversitesi (2002), Kraliçe'nin Üniversitesi, Belfast (2002), Edinburgh Üniversitesi (2003), Keeele Üniversitesi (2005), Harvard Üniversitesi (2007),Durham Üniversitesi (2007), Michigan Üniversitesi (2008), Southampton Üniversitesi (2008), Dublin Trinity Koleji (2008)
Üniversite Doktoru: Dublin Şehir Üniversitesi (2015)

1999'da Astronomi'ye yaptığı hizmetlerden dolayı Britanya İmparatorluğu Onursal Mükemmelliyet Örneği Nişanı'na  ve 2007'de Britanya İmparatorlığu Kadın Komutanı Nişanı'na layık görüldü.
Şubat 2013't  BBC Radyosun'daki Woman's Hous tarafından  Birleşik Krallıktaki 100 en güçlü kadından biri olarak değerlendirildi.
Şubat 2014'te Edinburgh Kraliyet Topluluğu'nun başkanı yapıldı, burada başkan olan ilk kadındı.

•	Burnell, S. Jocelyn (1989). Broken for Life. İngiltere: Kuveykır Ev Servisi. pp. 58pp. ISBN 0-85245-222-5. 
Riordan, Maurice; Burnell, S. Jocelyn (27 Ekim 2008). Karanlık Madde: Uzayın Şiirleri[51]. Calouste Gulbenkian Foundation. ISBN 978-1903080108

John Michell (25 Aralık 1724 - 21 Nisan 1793) astronomi, jeoloji, optik ve yerçekimi gibi pek çok bilimsel alanda geniş ölçüde öncü bilgiler sağlayan İngiliz doğa filozofu ve papazdır. "Tüm zamanların en büyük bilinmeyen bilim adamlarından biri" olarak kabul edilir. Şu kavramları sunan ilk kişiydi: kara deliklerin varlığına ilk kez değindi; depremlerin deprem dalgaları biçiminde ilerlediğini, yapay bir mıknatısın nasıl üretileceğini, çift yıldızların birbirlerine çekim uyguladıklarını öne sürdü; kozmoloji alanına istatistiği uygulayan ilk kişi oldu. Dünya'nın kütlesini ölçmek için bir araç icat etti. Hem deprembilimin hem de manyetometrenin babası olarak adlandırıldı.
Bir bilim gazetecisine göre, “Michell'in çalışmalarının birkaç özelliği, gerçekten yirminci yüzyıl gökbilim ders kitabının sayfalarından koparılmış gibi gelmekte.” Amerikan Fizik Topluluğu (APS), Michell'i "bilimsel çağdaşlarının çok ilerisinde, bir yüzyıl sonra yeniden düşünülene kadar düşüncelerinin belirsizliğini yitirdiği" olarak nitelendirdi. Topluluk, “zamanının en parlak ve orijinal bilim adamlarından biriyken, Michell bugün hala bilinmemektedir, çünkü kısmen kendi çığır açan fikirlerini geliştirmek ve tanıtmak için çok az şey yapmıştır” demiştir.

John Archibald Wheeler (9 Temmuz 1911 - 13 Nisan 2008), Amerikalı bir teorik fizikçidir. II. Dünya savaşından sonra genel görelilik kuramıyla ilgili birçok araştırması vardır. Wheeler ayrıca Niels Bohr ile Nükleer fisyon tepkimelerinin arkasındaki temel kuralları açıklamak için çalıştı. Gregory Breit ile birlikte Wheeler Breit-Wheeler süreci kavramını geliştirdi. Ayrıca popüler bir terim olan "kara delik" kavramını ortaya sürdü. Bunun yanı sıra "nötron moderatörü", "kuantum köpüğü", "solucandeliği", "it from bit" ve "bir elektron evreni" varsayımına katkıda bulundu.
Wheeler doktorasını süpervizor Karl Herzfeld altında Johns Hopkins Üniversitesinde yaptı ve Breit ve Bohr'un altında Ulusal Araştırma Konseyi bursu ile çalıştı. 1939'da Bohr ile bir takım olup sıvı damlası modelini kullanarak fisyon tepkimelerinin mekanizmasını açıklamaya çalıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Manhattan Projesinin Metalurji laboratuvarında nükleer reaktörlerin tasarımına yardımcı oldu. Savaş bittikten sonra Princeton Üniversitesine geri döndü. Ancak 1950'nin başlarında hidrojen bombasının dizaynı ve yapımı için hükûmet hizmetlerine yardımcı oldu. Kariyerinin büyük bir kısmı 1938 yılında katıldığı Princeton Üniversitesinde profesörlük yaparak geçti. 1976'da emekli olana kadar 46 PhD'ye süpervizorlük yaptı. Bu rakam aynı departmandaki bütün profesörlerden daha fazlaydı. Genel görelilik kuramının altın çağındaki fizik kuşağı için kuantum ve kütleçekim alanına katkılarıyla rehber oldu.

Wheeler 11 Temmuz 1911'de Jacksonville, Florida'da Joseph Lewis Wheeler ve Mabel Archibald (Archie) Wheeler çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. 4 çocuk arasında en büyük olanıydı. Joseph ve Robert adında iki erkek kardeşi ve Mary adında genç bir kız kardeşi vardı. Joseph Brown Üniversitesinde Ph.D yaptı ve Kolombiya Üniversitenden master degree elde etti. Robert Harvard Üniversitesinde jeoloji alanında Ph.D yaptı ve bir petrol şirketi için jeolojist olarak çalıştı. Mary, Denver Üniversitesinde library science üzerine çalıştı ve kendini librarian olarak yetiştirdi. Bütün kardeşler Yogunstown, Ohio da büyüdü fakat, 1921-1922 arasını Benson, Vermont' da bir çiftlikte geçirdiler. Wheeler burada tek odalık bir okulda okudu. Ailesi Youngstown'a geri döndükten sonra Rayen Lisesine girdi.
1926'da Baltimore City College'dan mezun olduktan sonra Maryland Eyaleti bursu ile Johns Hopkins Üniversitesine girdi. İlk bilimsel makalesini 1930'da yayınladı. O sıralar National Bureau of Standards'da yaz işine alınmıştı. Doktorasını 1933 yılında kazandı. "Dağılım Teorisi ve Helyum Emilimi" üzerine olan tez yazısı için çalışmaya süpervizor Kart Herzfeld altında başladı. Ulusal Araştırma Konseyi bursuyla 1933 ve 1934 yıllarında Gregory Breit altında New York Üniversitesinde ardından Kopenhag'da Niels Bohr altında çalıştı. 1934 yılındaki makalesinde, Breit ve Wheeler Breit-Wheeler sürecini tanıttı. Bu, protonların potansiyel olarak madde içerisinde elektron-pozitron çiftlerine dönüşebilme mekanizması üzerineydi.
1933 yılında Wheeler Johns Hopkins tarih bölümünde okuyan Janette Hegner ile randevulaşmaya başladı. Janette, Rye Country Day School'da eğitim vermeye başlayınca, ilerleyen yıllarda ilişkileri New York'ta devam etti. Wheeler, ilişkileri ilerlediği sırada Avrupa'ya gitmişti, fakat, döner dönmez evlenmeye karar verdiler. 10 Haziran 1935'te, Wheeler'in dönüşünden 5 gün sonra, evlendiler. Letitia, James English ve Alisyon Wheeler adında 3 çocukları oldu. "Büyük Buhran" sırasında işleri kötüye gitti, fakat Arthur Ruark, Wheeler'a Chapel Hill Kuzey Karolina Üniversitesinde asistan profesörlük teklif etti. Ama  Janette'ye ödenen yıllık $2,400 dolardan biraz az olarak yıllık $2,300'dı.

Wheeler, 1937'de Chapel Hill'de doçent unvanını aldı. Fakat, o parçacık fiziğiyle ilgilenen uzmanlarla daha yakından çalışmak istiyordu. Bu nedenle Johns Hopkins'deki teklifi reddedip Princeton Üniversitesinde asistan profesör olarak çalışmaya başladı. Princeton Üniversitesindeki bu pozisyon Johns Hopkins'te kendisine sunulandan daha az olsa da kendine ait fizik departmanı yapılan Princeton'un kariyeri için daha iyi bir seçenek olduğunu düşündü. 1976'ya kadar bu fakültenin bir üyesi olarak kaldı.
1937'de yayınlanan, "On the Mathematical Description of Light Nuclei by the Method of Resonating Group Structure" adlı makalesinde Wheeler, S-matrix (saçılma matrisi'nin kısaltılmışı)'i tanıttı. Bu matrix, integral denkleriminin asimtotik davranışlarını katsayıların matrix'i ile bağdaştırıyordu. Werner Heisenberg sonradan S-matrix'i 1940'larda geliştirdi. Kuantum alan teorisindeki problemli ıraksamalar mevcut olduğundan dolayı Heisenberg bu teorinin ilerideki değişiklerinin teorinin gelişmesini değiştirmeyecek temel özelliklerini görmezden gelmeyi uygun buldu. Bunu yaparak parçacık fiziği için önemli olan karakteristik S-martix'i geliştirdi.
Wheeler S-matrix'i geliştirmek için uğraşmamıştı fakat, Edward Teller ile birlikte Bohr'un atom çekirdeğinin sıvı damla modeli üzerinde çalıştı. Elde ettiği sonuçları 1938'de yapılan American Physical Society'de sundu. Wheeler'in Chapel Hill'den mezun ettiği öğrencisi Katharine Way ayrıca bir makale yayınladı. Bu makalede sıvı damla modelinin bazı koşullar altında nasıl değişken olabileceğini açıklıyordu. Katherine daha sonra bu makaleye eklemeler yapıp geliştirdi. Sıvı damla modelindeki kısıtlamalar nedeniyle nükleer füzyon tepkimesini tahmin edemediler. 1939 yılında Bohr füzyon'un keşfi ile ilgili Lise Meitner ve Otto Firsch'in çalışmalarını Amerika'ya getirdi. Bunu ayrıca Wheeler'ı bu konuda bilgilendirecek olan Leon Rosenfeld'e anlattı.
Bohr ve Wheeler nükleer füzyon'un mekanizmasını öğrenmek için sıvı damla modeli üzerinde çalıştılar. Füzyon üzerinde çalışan deneysel fizikçiler, bu konu hakkında şaşırtıcı sonuçlar elde etti. George Placzek, Bohr'a uranyumun neden hem çok hızlı hem de çok yavaş nötronlarla füzyon tepkimesi gerçekleştirdiğini sordu. Wheeler ile yaptığı görüşmeler sırasında Bohr, düşük enerjili füzyonların uranium-235 izotopundan, yüksek enerjili olanlarında doğada diğerine göre daha bol bulunan uranium-238 izotopundan  dolayı kaynaklandığını anladı. İkisi birlikte füzyon üzerine iki makale daha yayınladılar. Bunlardan ilki Physical Review'de 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polanya'ya girip Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nı başlattığı sırada yayınlandı.
Wheeler, pozitron'un zamanda geriye yolculuk yapan elektronlardan geldiği düşüncesi üzerinde yoğunlaşırken 1940'ta bir fikir ortaya attı; tek-elektron evreni. Yani evrende zamanda geri ve ileri sıçrayan tek bir elektron vardı. Mezun olan bir öğrencisi, Richard Feynman, bunu inanılması güç buldu. Fakat, pozitronların elektronların zamanda geriye yolculuk yaparak oluştuğu iddiası onun ilgisini çekti ve "reversibility of time" kavramını Feynman diagramlarına eklemesine neden oldu.

Japonların, Pearl Harbor bombalama saldırısından sonra Wheeler, II. Dünya Savaşı sırasında Arthur Comptop'un teklifini kabul ederek Birleşik Devletlere geldi. Chicago'da Manhattan projesinin Metalurji laboratuvarında çalışmaya başladı. Ocak 1942'de Eugene Wigner'in grubuna katıldı. Onunla birlikte nükleer reaktör dizaynı üzerinde çalıştı. Wheeler, Robert F. Christy ile birlikte "Chain Reaction of Pure Fissionable Materials in Solution" adlı makale üzerinde çalıştı. Bu plutonyumun saflaştırma süreci için önemli bir araştırmaydı. Aralık 1955'e kadar bu makale gizli kaldı. Wheeler, daha önce Enrico Fermi tarafından kullanılan "slower downer" terimi yerine nötron moderatörüne adını verdi.
Amerika Birleşik Devletleri Ordusunun Mühendisleri Manhattan Projesini devraldıktan sonra bu reaktörlerinin inşası ve dizaynı için DuPont firmasını yetkilendirdi. Wheeler, DuPont dizayn etme grubunun bir parçası oldu. Mühendislerle birlikte yakından çalışıyor aynı zamanda sürekli olarak Chicago ve DuPont'un merkezi olan Wilmington Delaware arasında seyahat ediyordu. 1943 Mart ayında ailesiyle birlikte Wimington'a taşındı. DuPont firmasının işleri sadece nükleer reaktör yapımı üzerine değil aynı zamanda bütün plutonyum üretim kompleksini, Hanford Site, Washington üzerine kurmaktı. İşler ilerlerken Temmuz 1944'te ailesini 300 alanda bilimsel araştırma binaları olan Richland, Washington'a taşıdı.
Hanford Site, 15 Eylül 1944'te üç reaktörün ilki olan B Reaktörüne başlamadan önce bile Wheeler, nükleer füzyon tepkimesinin ürünlerinin nükleer zehre dönüşeceği konusunda endişeliydi. Tepkimesi sonucu biriken ürünler, zincirleme reaksiyonun devam etmesi için gereken termal nötronları absorbe edeceğinden bu reaksiyonu sekteye uğratabilirdi. Nisan 1942'deki raporunda Wheeler, hiçbir füzyon ürünü 100.000 barn'dan daha fazla nötron yakalama kesitine sahip olmadıkça bu olay reaktiviteyi %1'den daha az bir oranla azaltabileceğini öngördü. Reaktör beklenmedik bir şekilde kapatılıp yine beklenmedik bir şekilde 15 saat sonra açıldıktan sonra, Wheeler, iodine-135'in 6.6 saatlik yarılanma süresine ve onun ürünü olan xenon-135'in 9.2 saatlik yarılanma süresine sahip olduğundan şüphelendi. Bunun sonucunda Xenon-135'ın 2 milyon barn'dan daha fazla nötron yakalama kesitine sahip olduğu ortaya çıktı. Bu problem ayrıca çıkan zehri yakmak için ek yakıt çubuğu eklenerek doğrulandı.
Wheeler'ın Manhattan Projesi'nde çalışmak için kişisel sebebi vardı. İtalya'da savaşan kardeşi Joe ona üzerinde basit bir mesaj, "Acele et" yazısı taşıyan bir kartpostal gönderdi. Fakat, çok geçti: Joe, Ekim 1944'te öldürüldü. "Biz buradaydık" diye yazdı Wheeler sonra "nükleer bir silah yaparak savaşı bitirmeye çok yakınız. Düşünmeden duramıyorum, savaşın Ekim 1944'te bitirilebileceğini düşünmeden duramıyorum" diye ekledi. Joe arkasında dul bir kadın ve bir kız çocuğu bıraktı; Mary Jo. Mary daha sonra fizikçi James Hartle ile evlendi.

Ağustos 1945'te Wheeler ve ailesi, Wheeler'ın akademik hayatının geri kalanını geçireceği Princeton'a döndü. Feynman ile birlikte çalışırken, Wheeler, parçacıklar ile fizik olasılığını keşfetti ve Jayme Tiomno ile muon'un teorik çalışmalarını gerçekleştirdi. Sonuçları 

Joseph Hooton Taylor Jr. (d. 29 Mart 1941, Philadelphia), Amerikalı astrofizikçi. Kütleçekim çalışmaları için olanaklar yaratan bir buluş olan yeni bir tür pulsarı keşfettiği için Russell Alan Hulse ile birlikte 1993 yılında Nobel Fizik Ödülü almıştır.

Joseph Taylor 29 Mart 1941 tarihinde ABD'nin Philadelphia şehrinde doğmuştur. Kendisi 7 yaşında iken ailesiyle birlikte New Jersey'e gitti. New Jersey'deki Moorestown Friends School okuluna başvurdu ve oradan mezun olduktan sonra 1963 yılında Haverford College'de fizik öğrenimi gördü. 1968 yılında da Harvard Üniversitesi'nde astronomi eğitimini aldı. Harvard Üniversitesi'nde kısa bir araştırma konumundan sonra University Of Massachusetts Amherst'e gitti. Sonunda Astronomi Profesörü ve Five College Astronomy Observatory'de genel müdür yardımcılığı yaptı. Taylor'un Ay ile ilgili ölçümleri oldu. Jocelyn Bell ile birlikte yakın bir teleskopla ilk radyo pulsarını keşfetti.
Joseph Taylor, aynı zamanda K1JT çağrı işareti ile amatör radyo operatörüdür. Radyo amatörleri arasında kullanılan, çok zayıf sinyaller ile haberleşme protokolünü (WSJT) ve yazılımını geliştirmiştir.

Nobel Fizik Ödülü16 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
nobelpreis.org (Türkçe)
Nobel Fizik Ödülleri 3 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Joseph Taylor, Dept. of Physics, Princeton University, Princeton, New Jersey
1993 Nobel Physics laureates 3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel autobiography 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kara cisim üstüne gelen tüm elektromanyetik radyasyonu frekans ve yön gözetmeden sönümleyen idealize edilmiş fiziksel cisme verilen isimdir. Üzerinde çok küçük bir delik olan bir küreye benzetilebilir. Üzerine gelen tüm ışınımı absorbe eden bir sistemdir

0 kelvin (-273,15 C) sıcaklığın üzerindeki bütün cisimler ortama ısı yayarlar. Kara cisim ışıması incelenirken herhangi bir metalden oluşan içi oyuk bir cisme ışığın girmesi için bir delik açılır. Cisim oda sıcaklığında ise delikten cismin içine giren ışık, içeride kalır. Deliğin boyutu cismin boyutuna göre küçükse içeri giren ışığın az miktarda da olsa dışarı çıkma ihtimali vardır. Bu şekilde içeri giren ışığın çok büyük bir kısmını soğuran maddelere siyah cisim denir. İdeal siyah cisim, elektromanyetik dalgaların tüm dalga boylarını soğuran ve ısıtıldığında tüm dalga boylarında enerji yayan cisimdir.

Siyah cisim radyasyonu

KBT Bilim Sitesi-Kara Cisim Işıması17 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kerr–Newman metriği genel relativitide yüklü, dönen kütlelerin çevresindeki uzay zaman geometrisini tarif eden Einstein–Maxwell denklemlerinin çözümüdür. Bu çözüm astrofizik alanındaki fenomenler için pek faydalı sayılmaz çünkü gözlemlenebilen  astronomik objeler kayda değer net yük taşımazlar. Bu çözüm uygulama alanı yerine daha çok teorik fizik ve matematiksel ilginin bir sonucudur. (Kozmolojik sabit sıfırdır ifadesi doğru olmaya çok yakındır).

1965 yılında, Ezra "Ted" Newman, hem dönen hem yüklü kara delikler için Einstein'ın alan denklemlerinin axisimetrik çözümünü buldu. Metrik tensor 
  
    
      
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
        
      
    
    {\displaystyle g_{\mu \nu }\!}
  
 için bu formül Kerr–Newman metriği adını aldı. İki yıl önce Roy Kerr tarafından bulunan yüksüz ama dönen noktasal kütle  için olan Kerr metriğinin geliştirilmiş haliydi.
Bu dört çözüm şu tablodaki gibi özetlenebilir:

Bu tabloda Q elektrik yükünü gösterirken, J açısal momentumu simgelemektedir.

Kerr–Newman metriği, Yükü Q olan ve M kütleli dönen kütlenin civarındaki geometriyi tarif eder. Bu metrik için formül hangi koordinatların veya koordinat kolullarının seçildiğine dayanır. Bu metriği tarif etmenin yollarından biri çizgi elementini belirli silindirik koordinatlarda (Boyer–Lindquist koordinatları olarak da bilinir) yazmaktır.

  
    
      
        
          c
          
            2
          
        
        d
        
          τ
          
            2
          
        
        =
        −
        
          (
          
            
              
                
                  d
                  
                    r
                    
                      2
                    
                  
                
                Δ
              
            
            +
            d
            
              θ
              
                2
              
            
          
          )
        
        
          ρ
          
            2
          
        
        +
        
          
            (
            
              c
              
              d
              t
              −
              α
              
                sin
                
                  2
                
              
              ⁡
              θ
              
              d
              ϕ
            
            )
          
          
            2
          
        
        
          
            Δ
            
              ρ
              
                2
              
            
          
        
        −
        
          
            (
            
              
                (
                
                  
                    r
                    
                      2
                    
                  
                  +
                  
                    α
                    
                      2
                    
                  
                
                )
              
              d
              ϕ
              −
              α
              c
              
              d
              t
            
            )
          
          
            2
          
        
        
          
            
              
                sin
                
                  2
                
              
              ⁡
              θ
            
            
              ρ
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle c^{2}d\tau ^{2}=-\left({\frac {dr^{2}}{\Delta }}+d\theta ^{2}\right)\rho ^{2}+\left(c\,dt-\alpha \sin ^{2}\theta \,d\phi \right)^{2}{\frac {\Delta }{\rho ^{2}}}-\left(\left(r^{2}+\alpha ^{2}\right)d\phi -\alpha c\,dt\right)^{2}{\frac {\sin ^{2}\theta }{\rho ^{2}}}}
  

(r, θ, ϕ) koordinatları standart küresel koordinat sistemi ve uzunluk ölçüsüyken:

  
    
      
        α
        =
        
          
            J
            
              M
              c
            
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {J}{Mc}}\,,}
  

  
    
      
         
        
          ρ
          
            2
          
        
        =
        
          r
          
            2
          
        
        +
        
          α
          
            2
          
        
        
          cos
          
            2
          
        
        ⁡
        θ
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \ \rho ^{2}=r^{2}+\alpha ^{2}\cos ^{2}\theta \,,}
  

  
    
      
         
        Δ
        =
        
          r
          
            2
          
        
        −
        
          r
          
            s
          
        
        r
        +
        
          α
          
            2
          
        
        +
        
          r
          
            Q
          
          
            2
          
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \ \Delta =r^{2}-r_{s}r+\alpha ^{2}+r_{Q}^{2}\,,}
  

kısalığından dolayı bilinmektedir. Burada rs çok büyük bir objenin (Bu da kütlesiyle alakalıdır) Schwarzschild yarıçapıdır (metre cinsinden) .

  
    
      
        
          r
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              2
              G
              M
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{s}={\frac {2GM}{c^{2}}}}
  

G kütleçekim sabitiiken rQ kütlenin elektriksel yükü Q'ya denk gelen uzunluğudur.

  
    
      
        
          r
          
            Q
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              
                Q
                
                  2
                
              
              G
            
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
              
                c
                
                  4
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{Q}^{2}={\frac {Q^{2}G}{4\pi \epsilon _{0}c^{4}}}}
  

1/4πε0 Coulomb kuvvet sabiti.

izole edilmiş metrik tensör ile beraver Kerr–Newman metriğin formu:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  c
                  
                    2
                  
                
                d
                
                  τ
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                =
                
                  
                    
                      (
                      Δ
                      −
                      
                        α
                        
                          2
                        
                      
                      
                        sin
                        
                          2
                        
                      
                      ⁡
                      θ
                      )
                    
                    
                      ρ
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                
                
                  c
                  
                    2
                  
                
                
                d
                
                  t
                  
                    2
                  
                
                −
                
                  (
                  
                    
                      
                        ρ
                        
                          2
                        
                      
                      Δ
                    
                  
                  )
                
                d
                
                  r
                  
                    2
                  
                
              
            
            
              
              
                
                −
                
                  ρ
                  
                    2
                  
                
                d
                
                  θ
                  
                    2
                  
                
                +
                (
                
                  α
                  
                    2
                  
                
                Δ
                
                  sin
                  
                    2
                  
                
                ⁡
                θ
                −
                
                  r
                  
                    4
                  
                
                −
                2
                
                  r
                  
                    2
                  
                
                
                  α
                  
                    2
                  
                
                −
                
                  α
                  
                    4
                  
                
                )
                
                  
                    
                      
                        sin
                        
                          2
                        
                      
                      ⁡
                      θ
                      
                      d
                      
                        ϕ
                        
                          2
                        
                      
                    
                    
        

Kip Stephen Thorne  (d. 1 Haziran 1940), astrofiziğe ve yer çekimi fiziğine katkılarıyla tanınan Amerikalı teorik fizikçi. Uzun süre Stephen Hawking ve Carl Sagan ile beraber çalışmıştır. 2009'a kadar Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde teorik fizik “Feynman” profesörü olarak çalıştı Albert Einstein'ın genel görelilik kuramının astrofiziksel olarak uygulanması konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarındandır. Günümüzde araştırmalarına devam etmektedir ve aynı zamanda 2014'te yayınlanan Yıldızlararası filminin bilimsel danışmanıdır.
2017 yılında Rainer Weiss ve Barry Barish ile birlikte kütleçekimsel dalgaları gözlemleme alanında yaptıkları katkılar nedeniyle Nobel Vakfı tarafından Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Thorne, Logan, Utah’ta doğdu. Utah Eyalet Üniversitesi’nde toprak kimyası profesörü D. Wynne Thorne’un ve aynı üniversitede ekonomi profesörü Alison Thorne’un oğludur. Dört kardeşinden ikisi de profesördür. 8 yaşında güneş sistemi ile ilgili bir derse girdikten sonra bilime ilgi duymaya başladı. Daha sonra annesiyle beraber oluşturdukları güneş sistemi modeli üzerinde hesaplamalar yapmaya başladı.
Thorne, genç yaşta akademik alanda kendini kanıtladı ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nün en genç profesörü oldu. Lisans eğitimini 1962’de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünde, doktora eğitimini 1965’te Princeton Üniversitesi’nde tamamladı. Doktora tezini, “relativist” John Wheeler'ın danışmanlığında “Geometrodynamics of Cylindrical Systems” üzerine yazdı. 1967'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne doçent doktor olarak döndü. 1970'te teorik fizik profesörü, 1981'de teorik fizik dalında “William R. Kenan, Jr.” profesörü, 1991'de de “Feynman” profesörü unvanlarını kazandı. Temmuz 2009'da yazarlık ve film yapımcılığı kariyerine başlamak için “Feynman” profesörlüğünden emekli oldu. İlk film projesi Christopher Nolan ile yaptığı Interstellar'dır.
Thorne, uzun yıllar boyunca dünyanın önde gelen “gözlemsel, deneysel ya da astrofiziksel genel görelilik yön” kuramcılarına tez danışmanlığı yaptı. Thorne'un danışmanlığında Caltech'de doktorasını bitirmiş olan yaklaşık 50 fizikçi vardır.
Kip Thorne, yer çekimi ve astrofizik alanında yapılan buluşları etkileyici ve heyecanlandırıcı bir dille sunmasıyla ünlüdür. 1999'da 21. yüzyılın aşağıdaki sorulara nasıl yanıtlar getireceği konusunda tahminlerde bulunmuştur:

Evrenin kara deliklerden oluşan bir “karanlık tarafı” var mı?
"Uzay-zaman eğriliği"nden yapılmış radyasyonu veya sözde “uzay-zaman eğriliği”ni kullanarak evrenin oluşumunu ve evrenin karanlık tarafını gözlemleyebilir miyiz?
21. yüzyılın teknolojisi gözle görülebilen nesnelerdeki “kuantum hareketleri”ni açıklayabilecek mi?
Thorne’un kara delikler, yer çekimi radyasyonu, görelilik teorisi, zamanda yolculuk ve solucan delikleri üzerindeki sunumları ABD'deki ve İngiltere'deki televizyon programlarında kullanılmaktadır.
Mormon olarak yetiştirilmiştir ancak şu an ateisttir.
1960’ta Linda Jean Peterson ile evlendi. Çocukları Kares Anne ve Bret Carter mimardır. 1977’de Peterson ile boşanan Thorne, 1984’te Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde biyokineziyoloji ve fizyoterapi profesörü olan Carolee Joyce Winstein le evlendi..

Thorne, göreceli astrofizik ve yer çekimi fiziği alanlarının  göreceli yıldızlar, karadelikler ve özellikle yer çekimi dalgaları dallarında araştırmalar yapmaktadır. Tartışmalı olan solucan deliklerinin zamanda yolculukta kullanılabilir olması teorisi oldukça ünlüdür. Uzay, zaman ve yer çekimi konularındaki çalışmaları genel göreliliğin bütün başlıklarına katkı sağlamıştır..

Thorne’un işleri yer çekimi dalgalarını gücünü ve onların dünyada gözlenen geçici işaretlerini öngörmeyle alakalıdır. Bu işaretler LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory) ile alakalıdır. LIGO 1984'te Thorn’un öncü savunuculuğunu yaptığı çoklu kurum dalga deneyidir. Bir veya daha fazla statik nokta arasındaki dalgalanmaları ölçmek veya fark etmek için LIGO’nun kuruluğunu yaptı; hesaplamaların gösterdiği gibi, böyle dalgalar yer çekimi dalgalarının kanıtı olabilir. Onun çalışmalarının önemli yanı, bu objeleri analiz etmek için gerekli matematiği geliştirmesidir. LIGO’nun deney temelli olarak geliştirilemeyen özelliklerini analiz etmek için teknik tasarımlarla da ilgileniyor ve dalgaları arayacak veri analiz algoritması üzerine önerileri vardır.

Thorne, “Hoop Conjecture”ı ortaya atarak “naked  singularity” kavramını geçersiz kılmıştır.Hoop Conjecture, belli ve kritik bir çevresi olan bir çember, içeriye doğru patlayan bir yıldızın etrafına yerleştirilebiliyorsa ve etrafında döndürülebiliyorsa içeriye doğru patlayan yıldızın kara deliğe dönüşebileceğini belirtir. M kütleli bir nesnenin kara delik oluşturabilmesi için çevresi  
  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    
                      4
                      π
                      G
                      M
                    
                    
                      c
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{matrix}{\frac {4\pi GM}{c^{2}}}\end{matrix}}}
  
 olan bir çemberin M kütleli nesnenin etrafına yerleştirilebilmesi ve etrafında dönebilmesi gerekmektedir. Thorne, bir kara deliğin ve evrenin  enflasyon modelindeki bir kozmolojik tabakanın entropilerinin kuantum istatistiksel mekanik kaynağını araştırdı. Wojciech Zurek ile beraber kütlesi, açısal momentumu ve elektriksel yükü bilinen bir kara deliğin entropisinin, kara deliğin yaratılabileceği yolların logaritmasına eşit olduğunu ispatladı. Igor Novikov ve Don Page ile birlikte  kara deliklerin etrafındaki ince yığılma disklerin  genel görelilik teorisini oluşturdu ve bu teoriyi kullanarak bir kara deliğin ulaşabileceği maksimum  dönme

Kip Thorne, fizik kurallarının, uzay zamanın çoklu bağlama olmasına imkân verip vermediği (zaman makinesi mümkün mü?) konusunda yapılan bilimsel araştırmalara önayak olan insanlardan biridir. Sung-Won Kim ile birlikte uzay zamanının “closed timelike curve” ler oluşturmasını önleyen (zamanda geriye yolculuk etmeyi imkânsız kılan) evrensel bir fiziksel mekanizma tanımladı. Ulvi Yurtsever ve Mike Morris ile birlikte sadece enerji durumuna uymayan kuantum hallerindeki kuantum  alanlarının aykırı Lorentzian solucandelilerin uzay zaman yapısının içerisinde varolabileceğini ispatlamıştır (çok geniş alanlara yayılan renolmalize edilmiş negative enerji). Bu, kuantum alanlarının böyle genişletilmiş negative enerjiye sahip olabilmesi üzerine yapılan araştırmaları tetiklemiştir. Thorne' un son araştırmaları, aykırı solucan deliklerinin içinden geçen kütlelerin paradokslara neden olamayacağını (zamanda yolculuk sağlandığında paradokslara neden olan başlangıç şartları olamaz) gösterdi. Genellemek gerekirse, zamanda yolculuk senaryolarında varsayılan paradokslar kesin bir fiziksel bağlamda formüle edilemez.

Thorne, Anna Zytkow ile birlikte kızıl devlerin ve nötron yıldızların varlıklarını öngördü. Göreli yıldızların atınım ve yaydıkları yer çekimi radyasyonları açıklayan teorinin temellerini attı.
Genel görelilik kuramını kullanarak kara deliklerin ve diğer göreli cisimlerin hareket ve devinim yasalarını türetti. Ayrıca evrenin genişleme hızını artırmak için gereken egzotik maddeyi teorik olarak buldu. Öğrencisi olan Clifford Will ile birlikte göreli kütleçekim teorileri üzerine yapılan deneylerin teorik olarak yorumlanmasının temellerini attı. Daha sonra öğrencisi Clifford Will bunu ilerletti. Güncel olarak klasik uzayın ve zamanın kuantum kütleçekim teorisinin kuantum köpüğüne dayanan temelleri üzerine çalışmaktadır.
.

Thorne yer çekimi teorisi ve yüksek-enerji astrofiziği ile ilgili kitaplar yazmıştır.1973'te gravitation adlı kitabın yardımcı yazarlığını yapmıştır bu kitabı yazarken Charles Misner ve John Wheeler ile çalışmıştır.
1994'te  Black Holes and Time Warps: Einstein's Outrageous Legacy yayınlamıştır. Bu kitapla ödül kazanmıştır ve kitap 6 dile çevrilmiştir.2014'te Interstellar filminin bilimsel alt yapısının yazarlığını yapmıştır. Thorne'nin 150'den fazla makalesi gazetelerde yayınlanmıştır.

Home page8 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Crunch Time
Founding Fathers of Relativity11 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fizikte konuşlanma sistemi farklı zaman dilimlerinde nesnelerin konum ve yönelim gibi özelliklerini belirlemek ve ölçmek için kullanılan bir koordinat sistemini ifade etmektedir. Ayrıca bu özelliklerin temsilinde kullanılan kümelerini de içerebilmektedir. Daha zayıf bir anlamda, bir konuşlanma sistemi yalnızca koordinatları betimlememektedir, aynı zamanda bu sistemde hareket eden nesnelerin ayırt edilmesinde her zaman dilimi için aynı üç boyutlu alanları da tanımlamaktadır.
Einstein'ın görelilik teorisinde, koordinat sistemleri hareketli bir gözlemci ve gözlem altındaki olgu ya da olaylar arasındaki ilişkiyi belirtmek için kullanılır. Bu bağlamda bu ifade "konuşlanma sistemi" (ya da "gözlemsel sistem koordinatları") olarak belirtilir, ayrıca bu ifade mutlaka sıfır noktasında (orjinde) bulunması gerekmemesine rağmen gözlemcinin çerçeve içinde yer aldığını belirtmektedir. Bir göreli konuşlanma sistemi koordinat zamanını da içermektedir (ya da göstermektedir), bu durum birbirine karşı hareket eden göreli çerçevelere karşı tepki göstermemektedir. Bu durum da dolayısıyla mümkün olan tüm koordine zamanlarının eşitliğini savunan Galile göreliliğinden farklıdır.

Konuşlanma sisteminin çeşitli anlamları arasında bir ayrıma duyulan ihtiyaç, çeşitli terimlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Örneğin bazı zamanlar konuşlanma sisteminin çeşitleri bir destekleyici olarak kullanılmaktadır, mesela Kartezyen koordinat sistemi. Bazen hareket durumu, konuşlanma sisteminin dönencesi olarak vurgulanmıştır. Bazen ise düşünülen çerçevelere yönelik dönüşüm Galile konuşlanma sistemi olarak vurgulanmıştır. Bazen de çerçeveler kendi gözlem ölçeğine göre ayırt edilmektedir, örneğin makroskopik ve mikroskopik koordinat sistemleri gibi.
Burada, konuşlanma sistemi terimi gözlem ya da gözlem cihazlarının koordinat seçimi ya da karakterine bağlı olmaktan çok hareketin durumuna bağlı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, bir konuşlanma sistemi bu çerçeveyle ilişkilendirilebilen koordinat sistemlerinin tüm çeşitlerindeki harekete bağlı olarak çalışılmasına fırsat vermektedir. Başka bir deyişle, bir koordinat sistemi hareket durumlarının birincil derecede endişe taşımadığı durumlarda kullanılabilmektedir. Örneğin, bir koordinat sistemi bir sistemin eşbakışımından (simetrisinden) yararlanmak için kullanılabilir. Hala geniş bir perspektif içinde, tabii ki fizikte birçok problemin denklemdirimleri; genelleştirilmiş koordinatlar, normal modlar veya özvektörleri içerebilmektedir ve bunlar yalnızca dolaylı olarak zaman ve mekanla ilişkili olan unsurlardır. Aşağıdaki tartışmada belirtilen gözlemci çerçevelerinin çeşitli yönlerinin bırakılması önerisi oldukça yararlı görünmektedir. Bu nedenle biz gözlemci çerçevelerini, koordinat sistemlerini ve gözlemsel cihazları bağımsız kavramlar olarak aşağıdaki gibi ayırabiliriz:
• Bir gözlemsel çerçeve (durgun ya da durgun olmayan konuşlanma sistemi gibi) hareketin durumuna ilişkin olan fiziksel bir kavramdır.
• Bir koordinat sistemi ise matematiksel bir kavram olup, gözlemleri açıklamak için kullanılan dilin seçimi ile ilgilidir. Sonuç olarak, konuşlanma sistemi içindeki bir gözlemci herhangi bir koordinat sisteminin seçimini yönetebilir (Kartezyen, polar, kavisli, genelleştirilmiş, …) ve bunu da o konuşlanma sistemine yapılan gözlemleri yorumlamak için kullanabilir. Bu koordinat sisteminin seçimine yönelik gerçekleşen değişim bir gözlemcinin hareket durumunu değiştirmemektedir ve böylece gözlemcinin gözlemsel konuşlanma sisteminde bir değişiklik gerektirmemektedir. Bu bakış açısı başka yerlerde de karşımıza çıkabilir. Bazı koordinat sistemlerinin diğer gözlem yöntemlerine göre daha iyi bir araç olduğu genellikle tartışılmamaktadır.
• Neyin gözlemleneceği ve bu gözlem için hangi gözlemsel ekipmanın seçileceği koordinat sisteminin seçimi ile gözlemcinin hareket durumundan bağımsızdır.
Aşağıda gözlemsel çerçeve hareketlerinin ℜ ve çeşitli Öklid üç-boyutlu koordinat sistemlerinin(öklit uzayı) kabul edilebilirliğine ilişkin alıntılar gösterilmektedir [R, R′, vs.]:
"“Biz ilk olarak konuşlanma sisteminin ne olduğunu tanımlarız, çerçevenin kendisi gözlemci fikri ile ilgilidir: konuşlanma sistemi bazı anlamlarda, " Gözlemci tarafından taşınan Öklid uzayı " olarak tanımlanmaktadır. Gelin bu tanımı daha matematiksel bir şekilde
detaylandıralım:  konuşlanma sistemi... gözlemcinin katı cisim hareketlerinin Öklid uzayındaki hareket kümeleridir. ℜ  ile gösterilen çerçevenin gözlemci ile birlikte hareket ettiği varsayılmaktadır.… Parçacıkların uzamsal pozisyonları orjin noktası O olan bir R koordinat
sistemi ile ℜ  çerçevesine göreli olarak etiketlenmektedir. Eksenlerin karşılık gelen ve ℜ çerçevesinin katı cisim hareketlerini paylaşan kümesi, ℜ  çerçevesinin fiziksel gerçekleşmesi olarak tanımlanır. Çerçevesindeki koordinatlar R ila R′ arasında her zaman dilimi
için değişim gösterir ve bunlar aynı koordinat transformasyonu içerisindeki bu çerçevede fiziksel nicelikleri temsil eden içsel nesnelerdir (vektörler ve tansörler)."
Aynı zamanda ℜ ve [R, R′, vs.] kavramlarının birbirinden ayrılması için:
"Léon Brillouin tarafından da belirtildiği gibi, koordinatların matematiksel kümeleri ile fiziksel gözlemci çerçeveleri arasında bir ayrım yapılması gerekmektedir. Bu tür bir ayrımın yok sayılması daha çok karmaşıklığa yol açabilecektir… Örneğin hız gibi bağımlı bileşenler fiziksel konuşlanma sistemine göre ölçülmektedir, ancak seçilecek koordinat sistemine ilişkin denklemlerin belirlenmesinde özgürdür."
Ayrıca yine ℜ ve [R, R′, vs.] ayrımının yapılması:
"Bir gözlemci çerçevenin fikri koordinat sistemine göre gerçekten de farklılık göstermektedir. Çerçeveler farklı alanlarda (durma noktaları kümelerinde) veya zamanlarda (eşzamanlı olay kümeleri) tanımlandığı zaman çeşitlilik göstermektedir. Bu nedenle bir alanın, zamanın ya da eşzamanlı durma noktalarının fikri tamamen çerçeveye göre belirlenebilmektedir. Ancak orijinin kayması ya da uzay koordinatlarının mekansal dönüşümü yeni bir koordinat sisteminin oluşmasına sebebiyet verir. Dolayısıyla çerçeveler en iyi şekilde koordinat sistemleri sınıflarında sonuç vermektedir."
ve J. D. Norton tarafından:
"Özel ve genel görelilikteki geleneksel gelişmelerde bu çok farklı iki fikir arasındaki ayrımın yapılmaması alışkanlık haline gelmiştir. Bunlardan ilki, koordinat sistemi kavramının yalnızca uzaysal boyutlarda dört farklı düzlem olarak atanmasıdır. İkincisi, konuşlanma sistemi,
bu gibi sayıları atamak için kullanılan bir idealize sistem anlamına gelir … Gereksiz kısıtlamalardan kaçınmak için, bu metrik kavramları düzenlemeyi yok sayabiliriz … Bizim amaçlarımız için özel önem şudur ki her konuşlanma sistemi her zaman dilimindeki olay için bir hareket durumuna sahiptir.…Özel görelilik bağlamında olduğumuz ve durgun hareket gözlemci çerçevelerinde kendimizi kısıtladığımız sürece, daha küçük bir önem eylemsizlik konuşlanma sistemi ve eylemsiz koordinat sistemi arasındaki farka bağlı olacaktır. Özel görelilik ile kuralsız hareket içinde konuşlanma sistemini bir kez düşünmeye başlarsak bu konforlu durumumuz derhal sona erecektir.… Daha yakın zamanlarda, Einstein'ın uygulamasındaki bariz belirsizlikler ile anlaşılmasıyla, konuşlanma sistemi kavramı koordinat sisteminden ayrı bir yapı olarak yeniden ortaya çıkmıştır."
Bu tartışma Brading ve Castellani tarafından basit uzay-zaman koordinat sistemleri bağlamında ele alınmıştır. Genelleştirilmiş koordinatlar kullanılan koordinat sistemlerinin uzantısı Hamilton ve Lagrange tarafından formüle edilen nicem alan teorisi, klasik göreli mekanik ve nicem kütleçekimi temellerini ortaya koymaktadır.

“Koordinat sistemi” terimi (özellikle fizikçiler tarafından) teknik olmayan anlamda kullanılsa da,“koordinat sistemi” terimi matematikte ve bazen de fizikçilerin anlatmak istediği durumlarda kesin bir anlama sahiptir.
Matematikteki bir koordinat sistemi bir cebir ya da geometri yönünü temsil etmektedir, daha özel olarak ise bir manifold özelliğidir (örneğin fizikte, uzay veya durum alanlarının bir konfigürasyonudur). Bir n-boyut düzleminde bir r noktasının koordinasyonu temel olarak bir n sayı kümesinden oluşmaktadır:

  
    
      
        
          r
        
        =
        [
        
          x
          
            1
          
        
        ,
         
        
          x
          
            2
          
        
        ,
         
        …
         
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        ]
         
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} =[x^{1},\ x^{2},\ \dots \ ,x^{n}]\ .}
  

Genel Banach uzayında bu numaralar (örneğin) Fourier serisi gibi işlevsel bir genişleme katsayısını ifade etmektedir. Fiziksel bir problemde, bunlar uzay koordinatları veya normal mod genlikleri olabilmektedir. Bir robot tasarımında göreli dönme açıları, doğrusal yer değiştirmeler ya da bağlantı deformasyonu olarak ifade edilebilirler. Biz burada bu koordinat sisteminin bir Kartezyen koordinat sistemi ile ilgili olabileceğini varsaymaktayız:

  
    
      
        
          x
          
            j
          
        
        =
        
          x
          
            j
          
        
        (
        x
        ,
         
        y
        ,
         
        z
        ,
         
        …
        )
         
        ,
      
    
    {\displaystyle x^{j}=x^{j}(x,\ y,\ z,\ \dots )\ ,}
  
    
  
    
      
        j
        =
        1
        ,
         
        …
         
        ,
         
        n
         
      
    
    {\displaystyle j=1,\ \dots \ ,\ n\ }
  

burada x, y, z vs.'ler noktanın n Kartezyen koordinatlarıdır. Bu işlevlere göre, koordinat yüzeyleri ilişkiler tarafından tanımlanmaktadır:

  
    
      
        
          x
          
            j
          
        
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        ,
        …
        )
        =
        
          c
          o
          n
          s
          t
          a
          n
          t

Konveksiyon (veya taşınım), bir akışkan (sıvı veya gaz) içinde gerçekleşen ısı transferi mekanizmasıdır . Isı, akışkanın makroskobik hareketi aracılığıyla bir bölgeden diğerine taşınır. Konveksiyon, atmosfer ve okyanus gibi doğal akışkan ortamlarda önemli rol oynar.
Konveksiyon, ısı transferinin üç temel mekanizmasından biridir; diğer ikisi iletim (kondüksiyon) ve ışınım (radyasyon)dur. Bu mekanizma yalnızca akışkan ortamlar için geçerlidir; katı maddelerde doğrudan konveksiyon gerçekleşmez. Ancak, bir katı yüzeyle temas hâlindeki akışkanlarda ısı transferi yüzeyde iletim yoluyla başlar ve ardından akışkan içinde konveksiyonla devam eder.

Doğal konveksiyon, akışkan içinde var olan sıcaklık farkları sebebi ile akışkanın hareket etmesi ile ortaya çıkan konveksiyondur. Örneğin ısınan sıcak havanın radyatör yüzeyinden yukarı doğru yükselmesi.
Doğal konveksiyonun temel dayanak noktası, ısınan akışkanın daha yukarı (yüzeye) çıkmaya yatkın hâle gelmesi, yani yükselmesi ve daha soğuk akışkanın aşağı (dibe) hareket etmesidir. Kütleçekimi veya santrifüj gibi ivme alanları içinde çeşitli sıcaklıklarda sıcaklık değişimleri yüzünden gaz veya sıvı genişleme veya kısılmaya uğradığında doğal konveksiyon oluşur. Kütleçekimi olmadığında yükselme faktörü olmayacağından doğal taşınım olmaz.
Zorlanmış konveksiyon ise akışkan hareketi dıştan gelen bir etki ile (bir pompa veya fan gibi) olduğunda oluşur. Örneğin fanlı ısıtıcılar, fan soğuk havayı ısıtma elemanına üfler ve hava ısınırsa yine benzer şekilde bir insan yemeğini soğutmak için üflediğinde, zorlanmış konveksiyon kullanmış olur.

Zorlanmış ya da doğal konveksiyon olsun, her ikisinde de mühendislik yaklaşımı genelde sıcak ısı kaynağı olan yüzeyden akışkan ortama olan ısı transfer oranı ile ilgilenmektir.
Bir yüzey üzerinden geçen akışkanın bölgesel konveksiyonel ısı akısı şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          q
          ″
        
        =
        h
        (
        
          T
          
            s
          
        
        −
        
          T
          
            ∞
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle q''=h(T_{s}-T_{\infty })}
  

Burada:

  
    
      
        
          q
          ″
        
      
    
    {\displaystyle q''}
  
 - bölgesel ısı akısı

  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 - bölgesel konveksiyon katsayısı

  
    
      
        
          T
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{s}}
  
 - yüzey sıcaklığı

  
    
      
        
          T
          
            ∞
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{\infty }}
  
 - çevre sıcaklığı
Toplam ısı transferi, 
  
    
      
        q
      
    
    {\displaystyle q}
  
 yüzey alan üzerinden 
  
    
      
        
          q
          ″
        
      
    
    {\displaystyle q''}
  
'nun integralinin alınması ile hesaplanır.

  
    
      
        q
        =
        
          ∫
          
            A
          
        
        
          q
          ″
        
        
        d
        A
      
    
    {\displaystyle q=\int _{A}q''\,dA}
  

Bu ifade, daha sonra ortalama konveksiyon katsayısının, 
  
    
      
        
          
            h
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {h}}}
  
, tanımlanmasında kullanılır.

  
    
      
        q
        =
        
          
            h
            ¯
          
        
        (
        
          T
          
            s
          
        
        −
        
          T
          
            ∞
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle q={\overline {h}}(T_{s}-T_{\infty })}

Kuantum Alan Teorisi (METATEORİ); Klasik Birleşik Alan (KAT) Teorilerini, Özel Göreliliği (SRT), 
Kuantum mekaniği (KM) teorilerini tek bir teorik çerçeve altında toplayan bir üst teoridir.
Kuantum Alan Teorisi, maddelerin yapı taşlarının küçük parçacıklardan değil, Alanlardan oluştuğunu ileri sürmektedir. Buna göre Kuantum Alan Kuramında en temel yapılar parçacıklar değil, Alanlardır ve parçacık denilen şey ise alanların Kuantum mekaniğine göre çözümlerine karşılık gelmektedir.
Kuantum Alan Teorisi, pek çok diğer teorinin aksine, teorinin ne olduğuna dair değişmez bir tanım içermemektedir. Fakat tümü kendi değerlerine ve sınırlarına sahip olan tamamen farklı birkaç açıklama ile formüle edilebilir. Bu çeşitliliğin bir nedeni, Kuantum Alan Terosi'nin çok karmaşık bir şekilde, art arda büyümesidir. Diğer bir neden de, Kuantum Alan Teorisinin yorumlanmasının özellikle belirsiz olması ve böylece seçenek yelpazesinin bile net olmamasıdır.

Görülen animasyon, boş bir alanın simülasyonunu göstermektedir. Boşluk; üzerinde ya da içinde hiçbir şey bulunmama durumudur. Bir alanın içerisinde madde, dolayısıyla enerji bulunmaması durumunda bu boşluk olarak tanımlanabilir. Kuantum Alan Teorisi burada; evrende boş bir alanın olmadığını gösterir ve boşluk olmadığını Heisenberg Belirsizlik İlkesine dayanak ifade eder. Heisenberg Belirsizlik İlkesi bir kuantum alanının hiçbir zaman sabit duramayacağı anlamına gelir. İlke uzay dediğimiz yapının sürekli oluşan ve yok olan anti parçacıklardan oluştuğunu  ve durmadan köpüren bir çorba gibi olduğunu belirtir.

Kuantum Alan Teorisi (KAT) bahsedildiği gibi bir METATEORİdir ve birçok teorinin birleşmesi sonucu oluşmuştur. Bu da Kuantum Alan Teorisinin kendi dışında bünyesinde barındırdığı teoriler ile ilişkili olduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla gücü ve kapsamı da bu teoriler ile ilişkilidir. Kuantum Alan Teorisi bu kapsamda fiziğin en güçlü teorilerinin içinde barındırmaktadır ve Kuantum Alan Teorisini güçlü bir METATEORİ konumuna getirmektedir. Fakat açıklayıcı gücün nereye erişeceği veya artıp azalması gibi durumlar, ancak zaman içerisinde bu alt teorilerin gücü ve kapsamı değiştikçe belirlenecektir.

Kuantum Alan Teorisi, parçacık fiziğinde atom altı parçacıkların modellerini oluşturmak için kullanılır. Kuantum Alan Teorisinde parçacıklar, parçacıklardan daha temel olan kuantum alanlarının uyarılmış halleri (Kuantize olma olarak ifade edilen bir süreçten geçerek) olarak bir nevi ele alınır. Parçacıklar arasındaki etkileşimler, Langrangian dönüşümlerine karşılık gelen kuantum alanlarını içeren etkileşim terimleriyle tanımlanır. Her etkileşim, kuantum mekaniğindeki Pertürbasyon Teorisi'ne göre Feynman diyargramları aracılığı ile görsel olarak temsil edilebilmektedir.

Göreli sistemlerin göreli olmayan sistemler gibi kuantize edilememesinin yukarıda belirtilen nedeni; dikkate alınan sistem tek bir parçacıktan dahi oluşmuş olsa, eğer bu parçacık "göreli" hareket yapıyorsa, Einstein'in 
  
    
      
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E=mc^{2}}
  
 denkleminin, parçacık-antiparçacık çiftlerinin yaratılmasına izin vermesinden dolayı, bu sistemi tek parçacıktan oluşmuş gibi göz önüne alamamamızdan kaynaklanır.
Parçacıkların enerjilerinin toplamı kadar enerji olmasa dahi, çokparçacık durumları pek çok halde ortaya çıkar; ikinci derece "pertürbasyon" kuramındaki "intermediate" durumlarda olduğu gibi. Belirsizlik ilkesinin bir diğer ifadesi olan 
  
    
      
        Δ
        E
        Δ
        t
        ⩾
        ℏ
      
    
    {\displaystyle \Delta E\Delta t\geqslant \hbar }
  
 eşitsizliğini dikkate alarak, bu durumların çok kısa zaman aralıklarında ortaya çıktıkları düşünülebilir.
Çok parçacık kuramını (parçacık alan kuramını) kullanma zorunluluğunun daha az belirgin bir nedeni uzay-zamandaki bir noktadan bir diğer noktaya hareket yapan sistemin uyması gereken nedensellik ilkesidir.

Kuantum Alan Teorisi'nin tarihsel gelişiminin, 21. yüzyıla kadar öğretici olduğu söylenebilir. Bu sahanın ilk başarısı olan elektromanyetik alanın kuantizaysonu, bir fizikçi olan Stefan Weinberg'in sözleriyle, hala başarılı olan bir kuantum alan teorisinin Paradigmatik (dizbilimsel) örneğidir.

QFT etkileşim terimleri Maxwell denklemlerindeki elektrik ve manyetik alanlar ile şarjlar arasında olanlara benzer. 
Ancak, Maxwell'in teorisinin klasik alanlarının aksine, QFT'deki alanlar genellikle durumların kuantum süper pozisyonlarında var olur ve kuantum mekaniği yasalarına tabidir.
Alanlar üzerinde sürekli miktarları olduğundan, serbestlik derecesi etkin olarak sonsuz sayıda QFT sistemlerinin sağlanması, onları parçacıkların büyük sayılarla olan durumları da bulunmaktadır.
Serbestlik dereceleri sonsuz kolaylıkla hesaplanabilir miktarlar farklılaşmalara yol açabilir. 
Fiziksel olarak anlamlı sonuçlar elde etmek için, bu QFT parametrelerinin yeniden normalizasyonu veya QCD olarak uzay zamanı ayrıklaştırma gibi teknikler, genellikle bu tür sonsuzlukların önlemek için kullanılır.

Sıradan kuantum mekanik sistemlerde, her parçacığın sonlu sayıda serbestlik derecesine sahip sabit sayıda parçacığı vardır.
Bunun aksine, QFT uyarılmış durumları parçacıkların herhangi bir sayısını temsil edebilir. 
Bu parçacık sayımı/sayı, zaman içinde değişiklikle rölativistik dinamiklerinin önemli bir özelliği olabilir. Bu sistemleri tanımlamak için kuantum alan teorisi özellikle yararlıdır.

Yerçekimi alanı ve elektromanyetik alan doğada sonsuz bir yelpazesi olan iki temel alanlardır ve onların "parçacık benzeri" uyarımları gizleyen klasik düşük enerjili sınırı vardır. 
Albert Einstein 1905 yılında, elektromanyetik alana "parçacık benzeri" ve momentumlarının ve enerjilerin ayrık değişimleri, karakteristik "alan quanta"ya atfetti.
Orijinal olarak, onun başlıca motivasyonu radyasyonun termodinamiğini açıklamak oldu. 
Fotoelektrik etki ve Compton fotonun varlığını düşündürmektedir. Kuvvetle saçılma olsa da, dönüşümlü emisyon sadece nicemleme ile açıklanabilir; radyasyonun kuantum doğası daha kesin kanıtlar, antibunching etkisi gibi, modern kuantum optik içine alınır.

Kalan temel kuvvet, yerçekimi açısından tam kuantum teorisi şu anda yoktur. 
Önerilen teorilerin çoğu yerçekimi açıklamak içindir, bir QFT yerçekimi kuvvetine aracılık eden bir çekimsel parçacığın varlığına inanılmaktadır.
Muhtemelen, yerçekimi alanının henüz bilinmeyen doğru kuantum alan teorisi düşük enerjili limiti Einstein'ın görelilik genel teorisi gibi davranacaktır. 
Temel kuvvetlerin kendisi kuantum alan teorisi gibi süper sicim teorisi gibi daha temel bir teori düşük enerjili etkin alan teorisi sınırı olduğu için ileri sürülmüştür.
Standart parçacık fiziğindeki çoğu teoriler, QED, QCD ve Standart Modeli gibi göreli kuantum alan teorileri olarak formüle edilir. 
QED, elektromanyetik alanın kuantum alan teorisi açıklamaya yaklaşık sanal elektron-pozitron çiftleri nedeniyle gerekli Maxwell denklemleri küçük doğrusal olmayan düzeltmeler, düşük enerjili limiti elektrodinamik Maxwell'in teorisini yeniden üretir.
Kuantum alan teorisi için pertürbatif yaklaşımda, tam saha etkileşim terimleri dahil parçacıkların sayısında tedirgemeli genişleme olarak yaklaştırılır.
Genişlemenin her döneminde parçacıklar arasındaki kuvvetler, diğer parçacıklar ile aracılık edilen şekilde düşünülebilir. 
QED, iki elektron arasında elektromanyetik kuvvet fotonların değişiminden kaynaklanır. 
Benzer bir şekilde, ara vektör bozonlar az bir kuvvete aracılık ve gluonlar QCD güçlü kuvvete aracılık eder. 
Bir kuvvet aracı parçacık kavramı Pertürbasyon Teorisinden gelir. Pertürbasyon'nun kelime anlamı bozunum, bozulma, sapmadır ve bağlı durumlar gibi QFT, pertürbatif olmayan yaklaşımlar bağlamında anlam ifade etmemektedir.

Alanın erken gelişimi Dirac, Fock, Pauli, Heisenberg ve Bogolyubov'u kapsadı. 
Gelişmenin bu aşaması 1950'lerde kuantum elektrodinamik teorisi yapımı ile sonuçlandı.

Gauge teorisi, parçacık fiziğinin standart modelinde somutlaşan güçlerin birleşmesine nicelik ve formüle oldu. 
Bu çaba Yang ve Mills'in çalışmaları ile 1950'lerde başladı, 1960'lar boyunca  Martinus Veltman ile devam etti, 1970'lerde Gerard 't Hooft, Frank Wilczek, David Gross ve David Politzer çalışmalarıyla tamamlandı. 

Yoğun madde fiziği faz geçişleri anlayışında paralel gelişmeler yeniden normalizasyon grubunda çalışmaya yol açtı. 
Bu da kuantum alan teorisi ile partikül ve yoğun madde fiziği teorilerinde birleşik teorik fizik, büyük sentezine yol açtı. 
1975 yılında Kenneth G. Wilson tarafından kuantum alan teorisinde yeni ufuklar açan formüle edilen durum, 1970'lerde Michael Fisher ve Leo Kadanoff'un çalışmalarını içeriyordu. 

Bir klasik alan, uzay ve zamanın bazı bölgeleri üzerinde tanımlı bir fonksiyondur.
Klasik alanlar tarafından açıklanan iki fiziksel olay Newton yerçekimi alanı g (x, t) ve elektrik ve manyetik alanlar E (x, t) ve B (x, t) tarafından açıklanan klasik elektromanyetizmadır.
Bu tür alanlar prensipte uzayda her noktada farklı değerler alabilir çünkü onların özgürlüğünün sonsuz derecede olduğu söylenir.
Klasik alan teorisi, bu tür fiziksel fenomenlerin kuantum-mekanik yönlerini dikkate almaz. 
Örneğin, bu elektromanyetizmanın bazı yönleri ayrı parçacıklar-fotonlardan ayrı olarak sürekli alanları içeren kuantum mekaniği olarak bilinmektedir. 
Kuantum alan teorisi klasik alanda, uzay ve zaman içinde tanımlanmış bir fonksiyonu, aynı zamanda kuantum mekaniğinin gözlemlerini barındırmaktadır. Bu kuantum alandır.
Bu kuantum mekaniği alan teorisinin aksine bir yapıya sahip olduğundan, böyle bir kuantum alanını yazmak açık değildir.
En genel formülasyon da kuantum mekaniği, gözlenebilir ve fiziksel gözlemlenebilir miktarları ve durum uzay çalışma kapsamında sistemin olası durumlarını temsil ettiği soyut durum uzayında (Hilbert uzayı), üzerinde soyut operatörler (gözlenebilirlerin) olduğu bir teoridir.
Örneğin, tek bir kuantum mekanik parçacığın hareketi ile ilişkili temel gözlenebilirlerinin ko

Kuark, maddenin temel bileşenlerinden biri olan temel parçacık türüdür. Kuarklar, bir araya gelerek hadron olarak adlandırılan bileşik parçacıkları oluşturur. Hadronların kararlı örnekleri, atom çekirdeğinin bileşenleri olan proton ve nötrondur. Renk hapsi olarak adlandırılan olgu nedeniyle kuarklar asla tek başlarına bulunmaz; yalnızca baryonlar ve mezonlar gibi hadronların içinde yer alırlar. Bu nedenle kuarklar hakkında bilinen bilgilerin büyük bölümü, hadronların gözlemlenmesi sonucunda elde edilmiştir.
Kuarklar; elektrik yükü, renk yükü, spin ve kütle gibi çeşitli yapısal özelliklere sahiptir. Kuarklar, parçacık fiziğinin Standart Model'inde dört temel kuvvetin (elektromanyetik etkileşim, kütleçekim, güçlü etkileşim ve zayıf etkileşim) tümüyle de etkileşen ve elektrik yükü temel yükün tam sayı katı olmayan tek temel parçacık ailesidir.
Yukarı, aşağı, tılsım, garip, üst ve alt olmak üzere, çeşni olarak adlandırılan altı kuark türü bulunur. Yukarı ve aşağı kuarklar, tüm kuarklar arasında en düşük kütleye sahip olanlardır. Daha ağır kuarklar, parçacık bozunması yoluyla aşağı ve yukarı kuarka dönüşür, yani yüksek kütleli bir durumundan daha düşük kütleli bir duruma geçiş gerçekleşir. Bu sebeple evrende en yaygın olarak bulunan kuarklar, yukarı ve aşağı kuarklardır. Buna karşılık tılsım, garip, üst ve alt kuarklar yalnızca yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınlar ve parçacık hızlandırıcılarda) oluşabilir. Her kuark çeşnisi için, ona karşılık gelen bir antiparçacık bulunur. Antikuark olarak adlandırılan bu parçacık, bazı özelliklerinin kuarkla aynı büyüklükte fakat ters işaretli olmasıyla ondan ayrılır.
Kuark modeli, 1964 yılında Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından birbirlerinden bağımsız olarak ortaya atıldı. Kuarklar, hadronları sınıflandırmaya yönelik bir düzenleme şemasının bileşenleri olarak tanımlandı. Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezinde (günümüzdeki adıyla SLAC Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı) 1968 yılında gerçekleştirilen ve sonuçları 1969'da yayımlanan derin inelastik saçılma deneyleriyle kuarkların varlığı fiziksel olarak kanıtlandı. Zamanla altı kuark çeşnisinin tamamı, gerçekleştirilen hızlandırıcı deneyleriyle doğrulandı. Keşfedilen son kuark olan üst kuarkın keşfi 1995'te, Fermilab'da gerçekleşti.

Standart Model, günümüz itibarıyla bilinen tüm temel parçacıkları açıklayan bir teoridir. Bu model kuarkların (q) yukarı (u), aşağı (d), tılsım (c), garip (s), üst (t) ve alt (b) olmak üzere altı çeşnisini de kapsar. Kuarkların antiparçacıklarına antikuark denir ve karşılık gelen kuarkın sembolünün üzerine çizgi eklenerek gösterilir (örneğin yukarı kuark için antikuark u ile gösterilir). Antimaddelerin genelinde olduğu gibi, antikuarklar da kendi kuarkı ile aynı kütleye, ortalama ömre ve spine sahip olsa da elektrik yükü ve diğer yükleri ters işaretlidir.
Kuarklar, spin 1⁄2 parçacıklarıdır ve bu da onların spin-istatistik teoremine göre fermiyon olarak tanımlanmasına yol açar. Dolayısıyla iki özdeş fermiyonun aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamayacağını söyleyen Pauli dışarlama ilkesine tabiidirler. Bu aynı kuantum durumunda çoklu sayılarda bulunabilen bozonların (tam sayı spinli parçacıklar) tersidir. Leptonlardan farklı olarak kuarklar, güçlü etkileşime girmelerini sağlayan renk yüküne sahiptirler. Farklı kuarklar arasındaki etkileşim, hadronlar olarak adlandırılan bileşik parçacıkların oluşmasını sağlar.
Hadronların kuantum sayılarını belirleyen kuarklara değerlik kuark denir. Bununla birlikte hadronlar, kuantum sayısına etki etmeyen sonsuz sayıda sanal (veya deniz) kuark, antikuark ve gluon barındırabilir. Üç değerlik kuarklı baryonlar ve bir değerlik kuark ile bir antikuarklı mezonlar olmak üzere iki farklı hadron ailesi vardır. En yaygın görülen baryonlar, atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötrondur. Hadronların büyük bir bölümü bilinirken (baryonlar listesi ile mezonlar listesi maddelerine bakınız) bunların çoğu kuark bileşenleri ve yapıtaşını oluşturan kuarkların kazandırdığı özelliklerle ayırt edilirler. Varlıkları, kuark modelinin oluşturulmasından beri tahmin edilen daha fazla değerlik kuarka sahip egzotik hadronlar olan tetrakuark (qqqq) ve pentakuarklar (qqqqq) ise 21. yüzyılın başlarında keşfedildi.
Temel fermiyonlar, her biri ikişer lepton ve kuarkı kapsayan üç nesilden oluşur. Birinci nesilde yukarı ve aşağı kuark, ikinci nesilde tılsım ve garip kuark, üçüncü nesilde üst ve alt kuark yer alır. Kuarkların ve diğer temel fermiyonların dördüncü nesli ile ilgili araştırmaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmış ve üç nesilden fazlası olmadığına dair doğrudan olmayan kanıtlar mevcuttur. Daha yüksek nesillerde yer alan parçacıkların genellikle daha büyük kütleye ve daha az kararlılığa sahip olmaları, zayıf etkileşimler vasıtasıyla bozunarak daha küçük nesilli parçacıklara dönüşmesine yol açar. Sadece birinci nesildeki (yukarı ve aşağı) kuarklar doğada yaygın olarak bulunur. Daha ağır kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınları içerenler gibi) yaratılabilir ve hemen ardından bozunur. Ancak bu parçacıkların, evrenin daha sıcak ve yoğun fazda olduğu Büyük Patlama'dan sonraki bir saniyenin ilk kesirlerinde bulundukları düşünülür (kuark dönemi). Ağır kuarklar üzerine çalışmalar, parçacık hızlandırıcılar gibi yapay olarak yaratılmış koşullarda yürütülür.
Elektrik yükü, kütle, renk yükü ve çeşniye sahip olan kuarklar çağdaş fiziğin dört temel kuvveti olan elektromanyetizma, kütleçekim, zayıf etkileşim ve güçlü etkileşimin tamamıyla etkileştiği bilinen tek parçacık ailesidir. Ancak kütleçekim, görece daha büyük enerji (Planck enerjisi) veya daha uzun mesafe (Planck uzunluğu) görülen durumların dışında atomik skalada etkisizdir. Geçerli bir kuantum kütleçekimi teorisi bulunmadığından, kütleçekim Standart Model ile açıklanamaz.

Kuark modeli 1964'te, Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından, birbirlerinden bağımsız olarak ortaya atıldı. Öneri, Gell-Mann'ın 1961'de hazırladığı sekiz katlı yol ya da daha teknik bir ifadeyle SU(3) çeşni simetrisi olarak bilinen parçacık sınıflandırma sistemi formülasyonundan sonra geldi. Yuval Ne'eman da aynı yıl, bağımsız olarak sekiz katlı yola benzer bir şema geliştirdi.
Kuark teorisi ortaya çıktığında, diğer parçacıklarla birlikte çok sayıda hadron da "parçacık hayvanat bahçesi" olarak adlandırılan sınıflandırma içindeydi. Gell-Mann ve Zweig hadronların temel parçacık olmadıklarını, bunun yerine kuarklar ve antikuarklardan oluşan bileşik parçacıklar olduklarını ortaya attılar. Modelleri; spin ve elektrik yüklerini tanımladıkları yukarı, aşağı ve garip kuark olmak üzere üç çeşniyi kapsıyordu. Önermeye fizik camiasından gelen ilk tepkiler karışıktı. Kuarkların fiziksel bir varlık mı, yoksa o dönemde tam olarak anlaşılamayan bazı olguları açıklamak için kullanılan bir soyutlama mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardı.
Bir yıl geçmeden Gell-Mann-Zweig modeli için birtakım genişlemeler önerildi. Sheldon Glashow ve James Bjorken, "tılsım" adını verdikleri dördüncü kuark çeşnisinin varlığını tahmin ettiler. Bu ekleme; yeni çeşninin zayıf etkileşimin (bu mekanizma kuarkların bozunmasına izin verir) daha iyi açıklanabilmesine olanak sağladığından, bilinen kuark sayısı ile bilinen lepton sayısını eşitlediğinden ve bilinen mezonların kütlelerinin doğru bir şekilde yeniden belirlenmesini sağlayan bir kütle formülü belirttiğinden dolayı önerilmişti.
Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezinde (SLAC) 1968 yılında yapılan ve sonuçları 1969'da yayımlanan derin inelastik saçılma deneyleri, protonun daha küçük, nokta benzeri parçacıklardan oluştuğunu ve böylece bir temel parçacık olmadığını gösterdi. O dönemde fizikçiler bu nesneleri kuarklar ile ilişkilendirmek konusunda tereddütlü olduklarından parçacıklar, Richard Feynman'ın türettiği "parton" olarak adlandırdı. Bu deneyler sırasında gözlemlenen cisimler, diğer çeşnilerin de keşfedilmesiyle daha sonra yukarı ve aşağı kuark olarak tanımlanacaktı. Buna rağmen parton, hadronların bileşenlerini (kuarklar, antikuarklar ve gluonlar) tanımlayan ortak bir terim olarak kullanımda kaldı.
Garip kuarkın varlığı SLAC'deki saçılma deneyleri ile dolaylı olarak doğrulandı. Bu, Gell-Mann ve Zweig'ın üç kuark modelinin gerekli bileşeni olmasının yanı sıra, 1947'de kozmik ışınlarda keşfedilen kaon (K) ve pion (π) hadronları için de açıklama getiriyordu. 1970'teki bir araştırmada Glashow, Yannis İliopulos ve Luciano Maiani; çeşni değiştiren nötr akımları açıklayan GIM mekanizmasını ortaya attı. Bu teorik model, henüz keşfedilmemiş tılsım kuarkın varlığına dair yeni kanıtlar oluşturuyordu. Var olması gerektiği düşünülen kuark çeşnisi sayısı 1973 yılında, Makoto Kobayashi ve Toshihide Maskawa başka bir kuark çifti olmasının, CP ihlalinin deneysel gözlemiyle açıklanabileceğini ifade etmesiyle altıya yükseldi.
Tılsım kuarklar Kasım 1974'te, Burton Richter önderliğindeki ekip tarafından SLAC'ta ve Samuel C. C. Ting önderliğindeki ekip tarafından Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda gerçekleştirilen farklı ve bağımsız deneylerde ilk kez tespit edildi. Tılsım kuarklar; mezonlarda, tılsım antikuarklara bağlı bir şekilde gözlemlendi. Keşfedilen mezon için Ting'in J, Richter'ın ise ψ (psi) sembolünü kullanması nedeniyle mezonun resmî adı J/psi mezonu oldu. Bu keşifle birlikte kuark modelinin geçerliliği kabul görüldü.
İlerleyen yıllarda, kuark modelinin altı kuarka genişletilmesi için bir takım öneriler getirildi. Bunlardan Haim Harari 1975'teki makalesinde, diğer kuarklar için "üst" ve "alt" terimlerini kullanan ilk kişi oldu. Alt kuark 1977'de, Leon Lederman'ın liderliğindeki bir ekip tarafından Fermilab'da gözlemlendi. Bu durum, üst kuarkın yokluğunda alt kuark tek başına kalmış olacağından ötürü üst kuarkın varlığına dair güçlü bir göstergeydi. Üst kuarkın gözlemlenmesi 1995'te, Fermilab'daki CDF ve DØ takımları tarafından gerçekleştirilen deneylerde yaşandı. Bu kuarkın kütlesinin, daha önceki kuramsal öngörülerden büyük olduğu anlaşıldı.

Gell-Mann quark (İngilizcede "kuark"ın karşılığı) kelimesini, martıların ç

Gök mekaniğinde kubbemsi yalpalanma veya apsisli devinim, bir gök cisminin yörüngesinin apsislerini birleştiren çizginin devinimidir (kademeli rotasyon). Apsisler, ana gövdesine en yakın (periapsis) ve en uzak (apoapsis) yörünge noktalarıdır. Apsisli devinim, bir yörüngenin altı ana yörünge elemanından biri olan periapsis argümanının ilk kez türevidir. Yörünge ekseni yörünge hareketi ile aynı yönde döndüğünde, apsidal devinim pozitif olarak kabul edilir. Eksenel periyot, bir yörüngenin 360° dönmesi için gereken zaman aralığıdır.

Elipsin sabit yıldızlara göre bir kez dönmesi yaklaşık 112.000 yıl alır. Bu nedenle dünyanın kutup ekseni, gündönümleri ve ekinoksları, sabit yıldızlarla bağlantılı olarak yaklaşık 26000 yıllık bir süre ile öncülük eder. 'Yalpalanma'nın bu iki biçimi birleştirilerek 20800 ila 29000 yıl, ortalama olarak 23000 yıl boyunca elipsin  bir kez vernal ekinoksa göre dönmeye,yani gün doğumunun aynı tarihe dönmesi sağlanır.
Anormal ve tropikal döngü arasındaki bu etkileşimlere, Milankoviç döngüsü denilir, Dünya üzerindeki uzun vadeli iklim değişikliklerinde önemli rol oynar. Birçok gezegenin yörüngesi dünyaya göre görece düşük eliptikliğe ve yalpalamaya sahiptir, benzer bir yalpalama Mars'da da gözlenir. 

Şekil, yalpalanmanın kuzey yarımkürede mevsimlere olan etkisini perihelion ve aphelion'a göre göstermektedir. Belli bir mevsim boyunca taranan alanların zamanla değiştiğine dikkat edin. Yörünge mekaniği, mevsimlerin uzunluğunun mevsimsel kadranların tarama alanları ile orantılı olmasını gerektirir; bu nedenle, yörünge dışmerkezliği aşırı olduğu zaman, yörüngenin uzak tarafındaki mevsimler, önemli ölçüde daha uzun olabilir.

Fizikte, kütle, Newton'un ikinci yasasından yararlanılarak tanımlandığında cismin herhangi bir kuvvet tarafından ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Doğal olarak kütlesi olan bir cisim eylemsizliğe sahiptir. Kütleçekim kuramına göre, kütle kütleçekim etkileşmesinin büyüklüğünü de belirleyen bir çarpandır (parametredir) ve eşdeğerlik ilkesinden yola çıkılarak bir cismin kütlesi kütleçekimden elde edilebilir. Ama kütle ve ağırlık birbirinden farklı kavramlardır. Ağırlık cismin hangi cisim tarafından kütleçekime maruz kaldığına göre ve konumuna göre değişebilir.
Aynı zamanda Einstein'ın 
  
    
      
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E=mc^{2}}
  
 yasasına göre kütle enerji olarak da değerlendirilebilir veya enerji kütle olarak da düşünülebilir. Bu durum ışığın kütleçekim yasasından etkilenmesinde yatan temel sebebi oluşturur. Işığın enerjisi kütle olarak da düşünülebilir ama Einstein'ın genel görelilik kuramına göre hesaplamalar yapılmaktadır ve bunlar oldukça karmaşık denklemlerdir. 
  
    
      
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E=mc^{2}}
  
 yasası çerçevesinde düşündüğümüzde bir gözlemci çerçevesinde enerji olarak değerlendirilen durumun, başka bir gözlemci çerçevesinde kütle olarak değerlendirilebileceği sonucuna ulaşabiliriz.
Kütleyi ölçmek için kullanılan birim kilogramdır. Kütleyi doğrudan ölçmek zordur. Bu yüzden kütleyi ölçmek için eşit kollu terazi kullanılır. Ayrıca cismin ilk olarak ağırlığını yaylı kantarla ölçüp daha sonra kütlesini hesaplayabiliriz. İnsanların günlük hayattaki kullanımları düşünüldüğünde, kütle bir cismin sahip olduğu madde miktarı şeklinde de tanımlanabilir. Ayrıca yüksek enerji fiziğinde, kütle cismin durağan kabul edildiği bir sistemde kendi gözlemci çerçevesinde o cismin sahip olduğu toplam enerji şeklinde düşünülür. Ama atom altı parçacıklar düşünüldüğünde temel parçacıkların, elektron veya kuark gibi, henüz nedeni bilinmeyen bir kütleye sahip oldukları görülür. Higgs parçacığı bu kütlenin nedeni olarak düşünülmektedir ama bu işle ilgili farklı kuramlar olmakla birlikte henüz tam olarak bu durumun nasıl olduğu açıklığa kavuşmamıştır ve güncel olarak çalışılan konulardan biridir.
Kütleyi ölçmek konusunda birçok farklı görüngü vardır. Bazı teorisyenler bu görüngüleri çözmeye çalışmasına rağmen bu görüngüler (fenomenler) başka görüngüleri (fenomenleri) ortaya çıkarmıştır. Şu an denenen deneylerde aşağıdakilerden farklı olarak kütleyi ölçmenin bir yolunu bulamamışlardır:
Eylemsizlik kütlesi, bir maddenin hızındaki değişimine (ivmelenmeye) gösterdiği dirençtir.
Aktif kütleçekim kütlesi, kütleçekim kuvvetine sebep olan maddenin kütleçekimde sağladığı çarpanın ifadesidir.
Pasif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekim kuvvetinin etkisi altında kalmasına sebep olan büyüklüğüdür.
Kütle-enerji ölçümünde cismin kütlesine karşılık gelen enerji 
  
    
      
        E
        =
        m
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E=mc^{2}}
  
 formülü kullanılarak hesaplanır.
Bir cismin kütlesi, cisme belli bir kuvvet uygulandığında cismin ivmesini bulmamıza yardım eder. Bu görüngü eylemsizlik olarak adlandırılır. Newton'un ikinci yasasına göre, eğer herhangi bir cismin kütlesine 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
, cisme uygulanan kuvvete 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
, ivmesini de 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 olarak ele alırsak 
  
    
      
        a
        =
        F
        
          /
        
        m
      
    
    {\displaystyle a=F/m}
  
 olarak hesaplama yapabiliriz. Bir cismin kütlesi o cismin kütleçekim alanından ne kadar etkileneceğini belirler. Eğer ilk cismin kütlesine 
  
    
      
        
          m
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{a}}
  
, ikinci cismin kütlesine 
  
    
      
        
          m
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{b}}
  
, iki cismin merkezleri arasındaki uzaklığa da 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 dersek iki cisim arasındaki çekim kuvvetini (F), Fg = Gmamb/r2 formülünü kullanarak hesaplayabiliriz 
(
  
    
      
        G
        =
        6.67
        ×
        
          10
          
            −
            11
          
        
        N
        
          m
          
            2
          
        
        k
        
          g
          
            −
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle G=6.67\times 10^{-11}Nm^{2}kg^{-2}}
  
,kütleçekim sabiti). 17. yüzyıldan beri yapılan deneylerde kütleçekim kütlesi ve eylemsizlik kütlesi arasında bir fark bulunamamıştır. Bu deneylerde en yüksek hassasiyet 
  
    
      
        5
        ×
        
          10
          
            −
            14
          
        
      
    
    {\displaystyle 5\times 10^{-14}}
  
 düzeyindedir, başka bir deyişle 
  
    
      
        
          10
          
            14
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{14}}
  
 de 5 seviyesine kadar kütleçekim kütlesi ve eylemsizlik kütlesi aynıdır.

Kütlenin birimi Uluslararası Birimler Sistemine (SI) göre kilogramdır. Bu ilk kez 1795'te donma noktasındaki bir santimetre küp su ile belirlenmiştir. Sonra 1889'da tekrar tanımlanmıştır. Daha sonra belirlenen bir örnek üzerinden yeniden tanımlamaya gidilmiştir. 2013'te Plank sabiti cinsinden yeniden hesaplanmasına yönelik bir öneri getirilmiştir.
SI sisteminde diğer birimler:

Bir ton bin kilograma eşittir.
Enerji birimi olan elektronvolt (eV) kütle-enerji formülünü uygulayarak kolayca kütleye çevrilebilir. Elektronvolt parçacık fiziğinde yaygın olarak kullanılır.
Atomik kütle birimi (u), karbon-12 atomu kütlesinin 1/12'sine eşittir, yaklaşık olarak 1,66 x 10−27kg'dır. Atomların ve moleküllerin kütlelerini bulmakta yardımcı olur.
Slug bir İngiliz ölçü birimidir. Yaklaşık 14,6 kilogramdır.
Pound hem kütle hem kuvvet birimidir. Genellikle Amerika'da kullanılır. Yaklaşık 0,45 kg ya da 4,5 Newton'dur.
Planck kütlesi bir parçacığın alabileceği en yüksek kütledir. Yaklaşık 2,18×10−8 kilogramdır. Genellikle parçacık fiziğinde kullanılır.
Çok büyük yıldızların, kara deliklerin kütlesini tanımlamak için cisimlerin Schwarzschild yarıçapınının kullanıldığı durumlar vardır. (1 cm ≈ 6,73×1024kg)

Fizik biliminde, yedi temel kütle kavramı vardır:

Belirli türlerdeki madde miktarı ürünlenimle yığma yöntemi ya da başka bir yöntemle tam olarak tespit edilebilir. Bir maddenin kütlesi o maddenin içerdiği atom ve moleküllerin içerdiği bağların kopma ya da birleşme enerjisi ile bulunabilir.
Bir cismin eylemsizlik kütlesi, o cismin ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Kuvveti ve ivmeyi biliyorsak eylemsizlik kuvvetini hesaplayabiliriz. Aynı kuvvet uygulandığında küçük kütleli cisimler büyük kütleli cisimlere göre daha büyük bir ivmelenmede bulunacaklardır. Büyük kütleli cisimler büyük eylemsizliğe sahiplerdir.
Aktif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekimsel alanının bir ölçüsüdür. Kütleçekim alanını, bir nesnenin serbest düşmesine izin verip ivmesini ölçerek hesaplayabiliriz. Örneğin, Ay'ın yüzeyinde serbest düşme yapan bir cismin ivmesi, Dünya'nın üzerinde serbest düşme yapan bir cismin ivmesinden küçüktür. Ay'daki kütleçekim alanının daha az olmasının sebebi Ay'ın kütleçekim kütlesinin daha az olmasından kaynaklanır.
Pasif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekim alanıyla etkileşime giren ve ivmelenmeye maruz kalan büyüklüktür.
Kütle enerji eşitliğine göre enerji de kütle olarak düşünülebilir. Bu eşitlik ışığın kütleçekim ile bükülmesi, nükleer füzyon, parçacık-antiparçacık oluşumunu içeren yüksek enerjili fiziksel süreçlerle ispatlanmıştır. Nükleer füzyon ve parçacık-antiparçacık oluşumu deneyleri enerji ve kütlenin birbirleri arasında dönüşümünü de gösterir. Işığın kütleçekim ile bükülmesi olayında, saf enerjili fotonlar pasif kütleçekim kütlesine sahip gibi davranırlar.
Uzay zamanının eğriliği mevcut kütlenin göreceliğinin bir bulgusudur. Bu eğiklik oldukça küçüktür ve ölçülmesi çok zordur. Bu yüzden, Einstein genel görelilik kuramını açıklayana kadar keşfedilemedi. Dünyanın yüzeyindeki aşırı hassas atomik saatler zamanı uzayda sabitlenmiş saatlerden daha yavaş ölçer. Zamanın eğriliğinden dolayı her geçen süre zamanın genişlemesine yer çekimsel zaman genişlemesi denir.
Cismin kuantum kütlesi frekansının ve dalga boyunun arasındaki farkı gösterir. Bir elektronun kuantum kütlesi, Compton dalga boyu, spektroskopisinin çeşitli formları aracılığıyla belirlenebilir ve Rydberg sabiti, Bohr yarıçapı ve klasik elektron çapı ile yakından bağlantılıdır. Daha büyük cisimlerin kuantum kütleleri direkt olarak watt dengesi yöntemi kullanılarak ölçülebilir. Göreceli kuantum mekaniğinde kütle, Poincaré grubunun indirgenemez temsili etiketidir.

Kütle, kilogram cinsinden ölçülebilen ve maddenin miktarı veya enerjisi ile ilgili bir büyüklüktür. Ağırlık ise kütleye etki eden kuvvetin büyüklüğüdür. Kütlenin birimi kilogramken, ağırlığın birimi kuvvet olduğu için Newton'dur.
Günlük kullanımda kütle ve ağırlık sıklıkla karıştırabilmektedir. Örneğin bir kişinin ağırlığı 75 kg olarak ifade edilebilir. Sabit bir kütleçekim alanında, bir nesnenin ağırlığı kütlesi ile orantılıdır ve bu iki kavram için aynı birimi kullanmak sorunsuz görülebilir ama Dünya'nın şeklinden dolayı, farklı yerlerinde kütleçekim alanındaki farklılıklardan dolayı bu ayrım, yaptığımız ölçümlerde tutarlılık sağlamamız için çok önemlidir. Sonuç olarak kütle(kilogram olarak ölçülen), bir nesnenin içsel bir özelliği anlamına gelirken, ağırlık(Newton cinsinden ölçülen), kütleçekim alanından etkilenip serbest düşmede kendi doğal seyrini yapan bir cismin kütleçekim alanından ne kadar etkilendiğini ölçer. Kütleçekim alanı ne k

Fizikte, kütleçekim alanı veya kütleçekimsel ivme alanı, bir cismin kendi etrafındaki uzayda oluşturduğu etkileri açıklamak için kullanılan bir vektör alanıdır. Kütleçekim alanı, başka bir kütleli cisim üzerinde uygulanan kütleçekim kuvveti alanı gibi kütleçekimsel olayları açıklamak için kullanılır. İvme boyutuna sahiptir (L/T2) ve birimi newton bölü kilogram (N/kg) veya eşdeğer olarak metre bölü saniye kare (m/s2) ile ölçülür.
Orijinal tanımına göre kütleçekimi, noktasal kütleler arasındaki bir kuvvet olarak kabul ediliyordu. Isaac Newton'dan sonra Pierre-Simon Laplace, kütleçekimini bir tür radyasyon alanı veya akışkan olarak modellemeye çalıştı ve 19. yüzyıldan itibaren klasik mekaniğe dayalı kütleçekim açıklamaları, genellikle noktasal çekim yerine bir alan modeli üzerinden öğretilmeye başlandı. Bu alan, kütleçekim potansiyel alanının uzaysal gradyanından kaynaklanır.
Genel görelilikte ise iki parçacığın birbirini çekmesinden ziyade, parçacıklar kütleleriyle uzay-zamanı bükerek bir etki yaratır. Bu bükülme, "kuvvet" olarak algılanır ve ölçülür. Böyle bir modelde, maddenin uzay-zaman eğriliğine tepki olarak belirli yollar izlediği ifade edilir ve ya kütleçekim kuvvetinin olmadığı ya da kütleçekimin bir yalancı kuvvet olduğu öne sürülür.
Kütleçekimi, eşdeğerlik ilkesine uymasıyla diğer kuvvetlerden ayrılır.

Fiziksel olarak klasik mekanikte, alan sabit değildir ancak yerçekiminin etkilerini tanımlayan bir modeldir. Bu alana Newton’un evrensel çekim yasası kullanılarak karar verilebilir. Bu yolla karar vermek, M ağırlıklı tek bir parça etrafındaki yer çekim alanı g, vektördeki bütün noktaları içeren direkt olarak noktaya doğru olan bir vektör alanıdır. Her noktadaki alanın büyüklüğü evrensel çekim yasası uygulanarak hesaplandı, uzaydaki herhangi bir nesne üzerindeki noktada kuvvetin birim ağırlığa bölünmesi alanı verir. Bu nedenle, kuvvet alanı korunur. Skaler bir potansiyel enerjisi Φ vardır ve uzaydaki her nokta kuvvet alanı ile ilişkilidir. Bu yerçekimi potansiyeli olarak bilinir. Yerçekim alanı denklemi;
  
    
      
        
          g
        
        =
        
          
            
              F
            
            m
          
        
        =
        −
        
          
            
              
                
                  
                    d
                  
                
                
                  2
                
              
              
                R
              
            
            
              
                
                  d
                
              
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        −
        G
        M
        
          
            
              
                
                  R
                  ^
                
              
            
            
              
                |
              
              
                R
              
              
                
                  |
                
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        −
        ∇
        Φ
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} ={\frac {\mathbf {F} }{m}}=-{\frac {{\rm {d}}^{2}\mathbf {R} }{{\rm {d}}t^{2}}}=-GM{\frac {\mathbf {\hat {R}} }{|\mathbf {R} |^{2}}}=-\nabla \Phi ,}
  

F, yerçekimi kuvveti, m deneme parçacığının ağırlığı, R test parçacığının konumu, 
  
    
      
        
          
            
              R
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\hat {R}} }
  
  R yönünde bir birim vektör, t zaman, G yerçekimi sabiti ve ∇ del operatörüdür. Yerçekiminin Newton yasası, yerçekimi potensiyeli ve alan ivmesi arasında bir ilişkiyi içerir. d2R/dt2 ve F/m yerçekimi ivmesi g ye eşittir (başlangıç ivmesinin eşitliği, aynı matematiksel formülle, yerçekimi kuvveti bölü birim ağırlık olarak tanımlanabilir). Kuvvet yer değiştirmeye paralel olmayan bir şekilde uygulandığı için, negatif işaret eklenmiştir. Alan eşitliğinde ağırlığı yazmak yerine ağırlığı etkileyen yoğunluğu ρ yazabiliriz.

  
    
      
        −
        ∇
        ⋅
        
          g
        
        =
        
          ∇
          
            2
          
        
        Φ
        =
        4
        π
        G
        ρ
        
      
    
    {\displaystyle -\nabla \cdot \mathbf {g} =\nabla ^{2}\Phi =4\pi G\rho \!}
  

Bu denklem, Gauss yasasının yerçekimi kuramını ve Poisson'ın yerçekimi eşitliğini içerir. Newton ve Gauss yasaları matematiksel eşitliklerdir ve ıraksaklık teoremi ile ilişkilidir. Poisson eşitliğinde bir önceki eşitliğin her iki tarafının da ıraksağını alarak oluşturulur. Bu klasik denklemler, kütleçekim alanı olan bir test parçacığı için, difarensiyel hareket eşitlikleridir. Parçacık çarpımlarının etrafındaki alan her bir parçacığın vektör toplamları kullanılarak hesaplanabilir. Böyle bir alanda kuvvet, her bir alanda hissettiğimiz kuvvetlerin vektör toplamlarına eşittir. Matematiksel olarak;

  
    
      
        
          
            g
          
          
            j
          
          
            (net)
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
            ≠
            j
          
        
        
          
            g
          
          
            i
          
        
        =
        
          
            1
            
              m
              
                j
              
            
          
        
        
          ∑
          
            i
            ≠
            j
          
        
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        =
        −
        G
        
          ∑
          
            i
            ≠
            j
          
        
        
          m
          
            i
          
        
        
          
            
              
                
                  
                    R
                    ^
                  
                
              
              
                i
                j
              
            
            
              
                
                  |
                
                
                  
                    R
                  
                  
                    i
                  
                
                −
                
                  
                    R
                  
                  
                    j
                  
                
              
              
                
                  |
                
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        −
        
          ∑
          
            i
            ≠
            j
          
        
        ∇
        
          Φ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {g} _{j}^{\text{(net)}}=\sum _{i\neq j}\mathbf {g} _{i}={\frac {1}{m_{j}}}\sum _{i\neq j}\mathbf {F} _{i}=-G\sum _{i\neq j}m_{i}{\frac {\mathbf {\hat {R}} _{ij}}{{|\mathbf {R} _{i}-\mathbf {R} _{j}}|^{2}}}=-\sum _{i\neq j}\nabla \Phi _{i}}
  

Ağırlığın üzerindeki yerçekim alanı mj diğer ağırlıklardan mi  dolayı oluşan bütün kütleçekim alanlarının mj toplamına eşittir. Birim vektörü 
  
    
      
        
          
            
              
                R
                ^
              
            
          
          
            i
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\hat {R}} _{ij}}
  
 ve Ri − Rj yönündedir.

Genel görelilikte yerçekim alanı, Einstein'ın alan eşitliğini çözümleyerek bulunabilir,
  
    
      
        
          G
        
        =
        
          
            
              8
              π
              G
            
            
              c
              
                4
              
            
          
        
        
          T
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {G} ={\frac {8\pi G}{c^{4}}}\mathbf {T} .}
  

T  enerji-gerilme tensörü, G Einstein tensörü ve c ışık hızıdır.
Bu denklem, Newton'un yerçekiminin aksine maddenin dağılımına ve uzayın bölgelerindeki enerjiye bağlıdır. Newton'un yerçekimi yalnızca maddenin dağılımına bağlıdır. Genel görelilik, eğimli uzayda bir  bölgenin, yukarıya ivmelenmesine ve alanın izdüşümüne olan eşitliği tanımlar. 
Newton’un ikinci yasasına göre, uydurma bir kuvvet olduğu deneyimini itiraza neden olacak; eğer alana göre alınırsa. Bunun nedeni insanların Dünya üzerinde oturuyorlarken yerçekimi kuvveti tarafından kendilerini aşağıya doğru çekiliyormuş hissetmeleridir. Genellikle, yerçekim alanı genel göreliliğin diğer etkilerinden farklı olarak klasik mekanikten tahmin edilebilir. Fakat, kolayca çeşitlendirilebilen birkaç farklılık vardır ve bunların en bilineni herhangi bir alanda ışığın esnemesidir.

Kütleçekimsel dalga veya kütleçekim dalgası (KÇD), fizikte uzayzaman eğriliğinde oluşan kırışıklık olup kaynağından dışarıya doğru bir dalga olarak yayılır. Albert Einstein tarafından 1915'te varlığı öngörülen bu dalgalar, Genel Relativite Teorisi'ne dayanarak kütleçekimsel ışıma şeklinde enerji naklederler. Tespit edilebilir kütleçekimsel dalga kaynakları, beyaz cüce, nötron yıldızı veya kara delik içeren çift yıldız sistemleri olabilir. Kütleçekimsel dalgaların varlığı, kendisiyle fiziksel etkileşimlerin yayılma hızını sınırlama kavramını getiren ve genel relativite ile ilgili Lorentz değişmezliğinin muhtemel bir sonucudur. Bu dalgaların, etkileşim hızını sonsuz olarak kabul eden Newton'un Çekim Teorisi'nde varlığı mümkün değildir.
Doğrudan doğruya tespit edilemeyen kütleçekimsel ışımanın varlığı 2016 yılına kadar dolaylı olarak bilinmekteydi. Kütleçekimsel dalgaların matematiksel denksizliklerden ziyade olduğunu gösteren Hulse-Taylor çift yıldızı ile ilgili ölçümleri içeren çalışmalar, 1993'te Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür. Muhtelif kütle-çekimsel dalga detektörleri mevcut olmakla birlikte bugüne kadar bu dalgaların tespitini yapamamışlardır.
11 Şubat 2016'da Lazer Interferometer Yerçekimi Dalgası Gözlemevi (LIGO) çalışma grubu, birbirleri ile çarpışan iki kara delikten yer çekimsel dalgalar tespit edildiğini açıkladı. Keşfedilen yerçekimi dalgalarının iki kara deliğin 1,3 milyar ışık yılı ötedeki çarpışmasıyla ortaya çıktığı ve çarpışma sesinin kaydedildiği ifade edildi.

Einstein'in Genel Relativite Teorisi'ne göre çekim, uzayzamanın eğriliğinden doğan bir fenomen olarak ele alınır. Bir noktadaki bu eğrilik, orada bulunan bir kütlenin varlığından kaynaklanır. Genel olarak bir hacim ne kadar çok kütle içinde bulundurursa bu hacmin çeperindeki uzayzaman da o derece eğrilecektir. Kütleli cisimler hareket ettiğinde buradaki eğrilik, bu cisimlerin hareketini yansıtacak şekilde değişir. Özel durumlarda hızlana cisimler, bu eğriliği değiştirerek dışarıya doğru dalgasal biçimde ışık hızıyla yayılmasını sağlarlar.
Kütleçekimsel dalga uzaktaki bir gözlemcinin yanından geçtiğinde gözlemci, uzayzamanın oluşan zorlanmadan dolayı çarpıldığını fark eder. Serbest cisimlerarası uzaklıklar, dalga geçerken dalganın frekansına uygun şekilde ritmik olarak artar ve azalır. Bu hareket, serbest cisimlere dengede olmayan bir kuvvet etki etmemiş olmasına rağmen olur. Hareketin genliği, cismin dalga kaynağına olan uzaklığıyla ters orantılıdır. İçeri doğru birbirine yaklaşarak dönen (İng. İngilizce: inspiralling) nötron yıldızı çiftinin kaynaştığında kütleçekimsel dalgalar için kuvvetli bir kaynak oldukları tahmin edilmektedir. Çünkü bu kaynaşma sırasında birbirine iyice yaklaşan gök cisimlerinin kütleleri çok büyük bir ivmeyle birbirlerine doğru hareket etmektedirler. Bu tür kaynaklara olan büyük uzaklıklardan dolayı Dünya'da eğriliklerin 1'e 1020'den az olması beklenmektedir. Başka bir ifadeyle Dünya ile Güneş arası uzunluğunda olan hayalî bir detektörün en az 1,5 nm'lik bir değişikliği farketmesi yetersiz kalacaktır. Bilginler, bu dalgaların varlığını daha da hassas detektörlerle göstermeye çalışmaktadırlar. 2012'deki en hassas detektör, LİGO ve VİRGO rasathanelerinde kullanılmakta olup 5×10-22'lik bir değişimi fark edebilecek kapasitededirler. Bu rasathanelerde kütleçekimsel dalgaların tespit edilememesi, bu tür olayların çokluğuna bir üst sınırlama getirmektedir. Uzaya fırlatılmak üzere ESA'nın geliştirmekte olduğu Laser Interferometer Space Antenna rasathanesi daha bitmemiştir.
Prensip olarak KÇD'ler her genlikte yayılabilir. Fakat çok düşük frekanstaki KÇD'leri tespit etmek imkânsızken çok yüksek frekanslarda "yayın" yapabileceğine inanılan bir kaynak bilinmemektedir. Stephen W. Hawking ve Werner Israel, 10-7 ilâ 1011 Hz arası frekanslarda dalga üretebilecek muhtemel kaynakları listelemişlerdir.

Geçmekte olan bir KÇD'nın etkisi, (ekranınınız yüzeyi gibi) kusursuz düz bir uzayzaman düzleminde bulunan hareketsiz test parçacıklarınca görüntülenebilir. KÇD, parçacıklar arasından (ekranınıza bakış doğrultusu gibi) bu düzleme dik doğrultuda geçerken bu parçacıklar, animasyonda da görüldüğü üzere uzayzamanın çarpıklığını izleyerek çapraz şekilde salınırlar. Parçacıkların kapsadığı alan bu sırada değişmediği gibi parçacıklar, dalganın yayılma yönünde hareket etmezler.
Animasyonda gösterilen salınımlar, tartışmada anlaşılması için abartılmıştır. Gerçekte KÇD'nın genliği, doğrusal çekimde belirtildiği gibi çok küçüktür. Fakat bu abartılmış salınımlar, mesela dairesel hareket eden bir kütle çiftince meydana getirilen KÇD'larla görülen salınım tarzını görüntülerler. Bu durumda KÇD'nın genliği sabitken polarizasyon düzlemi, dairesel hareketin periyodunun iki katıyla değişir veya döner. Böylece zamanla değişen KÇD boyu (veya periyodik uzayzaman gerinimi), animasyonda görülen bir değişime uğrar. Yörünge eliptikse KÇD'nın genliği, Einstein'ın kuadrupol formülüne göre zamanla değişir.
Diğer dalgalarda olduğu gibi KÇD'ları tanımlayan birkaç kullanışlı özellikleri vardır:

Genlik: Genellikle 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 ile simgelenir. Animasyonda gerilme veya sıkışma olarak görülen hareketin bir kesri olan genlik, dalganın boyudur. Burada gösterilen genlik, kabaca 
  
    
      
        h
        =
        0
        
          ,
        
        5
      
    
    {\displaystyle h=0{,}5}
  
 veya %50'dir. Dünya'dan geçmekte olan KÇD'ları, burada gösterilenin birçok bilyonda biri kadardır — 
  
    
      
        h
        ≈
        
          10
          
            −
            20
          
        
      
    
    {\displaystyle h\approx 10^{-20}}
  
. Burada bu büyüklüğün elektromanyetik dalganın 
  
    
      
        
          
            
              d
              h
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dh}{dt}}}
  
 olan genliği ile benzeşmediğine dikkat çekilmelidir.
Frekans: Genelde f ile simgelenir. 1/iki ardışık en büyük gerilme veya sıkışma arasında geçen zaman olan bu büyüklük, salınım frekansını gösterir.
Dalga boyu: Genelde 
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
 ile gösterilen bu büyüklük, en büyük gerilme veya sıkışma arası uzaklıktır.
Hız: Dalga üzerinde (mesela en büyük gerilme veya sıkışma yerindeki) bir noktanın hızıdır. Küçük genlikli KÇD'lar için bu hız, ışık hızına eşittir (
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
).
Bir KÇD'nın hızı, dalga boyu ve frekansı, ışık dalgası gibi 
  
    
      
        c
        =
        λ
        
          
            
              f
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle c=\lambda {\dot {f}}}
  
 denklemiyle bağıntılıdır. Mesela buradaki animasyonlar, takriben her iki saniyede bir kere salınırlar. Bu salınım, 0,5 Hz'lik bir frekansa ve 600.000 km'lik ya da Dünya çapının 47 katındaki bir dalga boyuna tekabül eder.
Yukarıdaki örnekte aslında dalganın bir ayrıcalığı vardır. Dalganın doğrusal ve "pozitif" polarize edildiğini farz ettik. Böyle dalgalar 
  
    
      
        
          h
          
            
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle h_{\,+}}
  
 şeklinde yazılır. Bir KÇD'nın polarizasyonu, bir elektromanyetik dalganın polarizasyonu gibi olmakla birlikte KÇD'da 90° yerine 45°'dir. Bilhassa "çapraz" polarizasyonlu bir KÇD (
  
    
      
        
          h
          
            
            ×
          
        
      
    
    {\displaystyle h_{\,\times }}
  
) olsaydı, test parçacıkları üzerindeki tesiri temelde aynı, fakat ikinci animasyondaki gibi 45° dönmüş olacaktı. Işık polarizasyonundaki gibi KÇD'ların polarizasyonu da dairesel polarizasyon olarak da ifade edilebilirdi. KÇD'lar, kaynaklarının tabiatından dolayı polarizedirler. Bir dalganın polarizasyonu, bir sonraki bölümde görüleceği gibi kaynağından geldiği açıya bağlıdır.

Genel olarak KÇD'lar hızlanan cisimlerden kusursuz küresel ya da silindirik simetrik hareket yapmamaları halinde yayılırlar. Döner halter, bu tür hareketlere basit bir örnektir: eğer bir mile bağlı tekerlekler gibi tam ortadan çevrilirlerse KÇD yaymayacaktır. Eğer tekerlerler milin tam ortasından değil de birbiri etrafında dönen gök cisimleri gibi başka bir eksen etrafında dönerlerse KÇD'lar teoriye göre yayılır. Kütlesi ve dönüş hızı ne kadar yüksekse o derece fazla kütleçekimsel ışıma yayacaktır. Eğer iki halter tekerleğinin birbiri etrafında hızlıca dönen nötron yıldızları ya da kara delikler gibi büyük kütleli yıldızlar olduğunu farz edersek hatırı sayılır miktarda kütleçekimsel ışıma uzaya yayılacaktır.
Daha detaylı örnekler:

Hemen hemen Kepler'si olan düzlemsel yörüngede birbiri etrafında bir gezegenin yıldızı etrafında döndüğü gibi dönen iki cisim ışıyacaktır.
Eksenine göre simetrik olmayan (ve mesela ekvatorunda bir kabarık ya da çukuru olan bir planetoid ışıyacaktır.
Teorik olarak simetrik olarak patlayanlar hariç bir süpernova ışıyacaktır.
Yalıtılmış ve kendi etrafında dönmeyen katı bir cisim, sabit hızla hareket ettiğinde ışımayacaktır. Bu durum doğrusal momentumun korunumu prensibinin sonucu olarak düşünülebilir.
Kendi etrafında dönen bir disk ışımayacaktır. Bu durum açısal momentumun korunumu prensibinin sonucu olarak düşünülebilir.
Küresel simetrik nabız gibi titreşen (yani sıfırdan farklı monopol momenti veya kütlesi olup sıfır kuadrupol momenti olan) bir yıldız ışımayacaktır. Bu durum, Birkhoff'un teoremine uygundur.
Daha teknik bir ifadeyle yalıtılmış bir sistemin stres-enerji tensörünün kuadrupol momentinin üçüncü türevi (veya ninci çoklu kutup momentinin zamana göre ninci türevi), KÇD yayabilmesi için sıfırdan farklı olmalıdır. Bu da elektromanyetik ışıma için gereken elektriksel yük ya da akımın değişen dipol momentine benzer.

KÇD'lar, kaynaklarından öteye enerji taşırlar. Birbiri etrafında dönen cisimlerde bu, zamanla içe doğru helezon şeklinde birbirl

Kütleçekimsel dalga astronomisi, gözlemsel astronominin, nötron yıldızları ve kara delikler gibi nesneler ve süpernova ve büyük patlamadan hemen sonraki evrenin işleyişi hakkında gözlemsel veri toplamak için kütleçekimsel dalgayı (Einstein tarafından genel görelilikte tahmin edilen uzayzamanın dakika sapmaları) kullanan, yeni geliştirilen bir dalıdır.
Kütleçekimsel dalgaların görelilik teorisine dayalı sağlam teorik temeli vardır. İlk defa 1916'da Einstein tarafından öngörülmüştür; genel göreliliğin özel bir sonucu olmasına rağmen, özel göreliliğe uyan kütleçekiminin bütün teorilerinin genel özelliğidir. Kütleçekimsel dalgaların varlığına dair ilk dolaylı gözlemsel kanıtlar 1974'te Hulse-Taylor çift pulsarı ölçümlerinde bulundu ve kütleçekimsel dalgalardan tam beklenildiği yörüngede hareket etmişlerdir. Richard Hulse ve Joseph Taylor 1993'te bu keşiften dolayı Nobel Fzik ödülüne layık görüldüler. Sonrasında, kütleçekimsel dalga tahminlerine uyan birçok çift pulsar gözlemlendi. Bu gözlemler kütleçekimsel dalga yayılımının etkisini göstermiştir ama kütse çekimsel dalgaların kendisini ölçmemize izin vermemişlerdir.
Büyük patlamadan 10−36 saniye sonra evrenin hızla genişlemesi hipotezi olan Kozmik enflasyon kütleçekimsel dalgalara sebep olur; polarizasyonda ve kozmik mikrodalga arka plan ışımasında karakteristik izler bırakır. Mikrodalga ışımasındaki modellerin ölçümlerinden ilkel kütleçekimsel dalgaların özelliklerini hesaplamak mümkündür ve erken evren hakkında bilgi edinilebilir. Yine de kütleçekimsel dalgalar doğrudan tespit edilemez, ama var oldukları diğer astronomik tekniklerle anlaşılabilir.
Kütleçekimsel dalgaların doğrudan tespitini yapmayı uman birçok güncel bilimsel birlik vardır. Yer tabanlı detektörlerin dünya çapında ağları vardır ve bunlar aşağıdakiler dahil kilometrelerce lazer girişimölçerleridir: Kütle Çekimsel  Dalga Lazer Girişimölçeri Rasathanesi(LIGO), MIT, Caltech ve LIGO Bilimsel Birliği bilimadamları ve Livingston, Louisiana ve Hanford, Washington'daki detektörler ile ortak proje; Virgo, Avrupa Kütle Çekim Rasathanesi, Cascina, İtalya; GEO 600 Sarstedt, Almanya, ve Kamioka Kütle Çekimsel Dalga Detektörü (KAGRA),  Tokyo üniversitesi Kamioka Rasathanesi, Japonya. LIGO ve Virgo gelişmiş ayarlarla geliştirildi, Geliştirilmiş LIGO 2015'te gözlemlerine başladı ve Geliştirilmiş Virgo'nun da 2016'da başlayaması bekleniyor. Daha da gelişmiş olan KAGRA ise 2018'de tamamlamış olacak. GEO 600 güncel olarak hazır, lakin hassaslığından dolayı gözlem yapamaz durumda; ana görevi teknolojiyi denemek. 2020'nın sonuna kadar yer tabanlı detektörlerin ilk tespiti yapmaları umuluyor.
Tespit için kullanılan alternatif araç ise pulsar zamanlama dizileridir(PTAs). Avrupa Pulsar Zamanlama Dizisi (EPTA), Kuzey Amerika Nanohertz Kütle Çekimsel Dalga Rasathanesi (NANOGrav) ve Uluslararası Pulsar Zamanlama Dizisi ile ortaklaşa çalışan Parkes Pulsar Zamanlama Dizisi (PPTA) olmak üzere üç konsorsiyum vardır. Bunlar mevcut radyo teleskoplarının kullanmaktaydı, lakin bu teleskoplar nanohertz düzeyindeki frekanslara duyarlı olduğundan için, bunca yıllık gözlemlerin sinyal tespit etmesi gerekiyordu ve detektör hassaslığı gitgide gelişti. Şu anki sınırlar astrofiziksel kaynakların beklentilerine yaklaşmaktadır.
İleriki gelecekte, uzay tabanlı detektörler olması mümkündür. Avrupa Uzay Ajansı kütleçekimsel dalga görevini L3 görevi olarak 2034'te başlayacağını belirledi ve güncel anlayış gelişmiş Lazer Girişimölçer Uzay Antenidir (eLISA). Ayrıca Japon Deci-hertz Kütle Çekimsel  Dalga Lazer Girişimölçeri Rasathanesi de gelişmektedir (DECIGO).

Astronomi karakteristik olarak elektromanyetik radyasyona dayanmaktadır. Astronomi görünür-ışık astronomisiyle ve çıplak gözle görülebilenlerle başlamıştır. Teknoloji geliştikçe elektromanyetik tayfın radyo ve gama gibi diğer parçaları da gözlemlenmeye elverişli hale geldi. 20. yüzyılın sonlarında, nötrino astronomisi alanında güneşsel nötrino bulunmasıyla, eski bir görünmez fenomen olan Güneş'in içsel işleyişi konusunu aydınlattı. Kütleçekimsel dalgaların bulunması astrofiziksel gözlem yapmak için yeni araçlar yapılmasını sağlayacak.

Kütleçekimsel dalgalar, diğer araçlar tarafından kullanılan tamamlayıcı bilgiler sağlar. Tek bir olayın farklı araçlarla yapılan gözlemlerini birleştirerek, kaynağın özelliklerini tam olarak anlayabiliriz. Bu çoklu haberci astronomisi olarak bilinir. Kütleçekimsel dalgalar diğer araçlarla gözlemlenemeyen (ya da fark edilmesi neredeyse imkânsız) sistemleri de gözlemlemek için kullanılabilir örneğin, kara delikleri özelliklerini ölçmede eşsiz bir yöntem sağlamaktalar.
Kütleçekimsel dalgalar birçok sistem tarafından yayılır, lakin algılanabilir sinyal yaratması için kaynak son derece büyük kütleye sahip olmalı ve neredeyse ışık hızında hareket etmeli. Ana kaynak çift sıkışık yıldızlardır. Diğer örnek sistemler:

Birbiri etrafında dönen iki yakın yıldızsal kütleye sahip sıkışık çift nesneleri, örneğin beyaz cüceler, nötron yıldızları, kara delikler. Daha geniş çiftler daha düşük yörüngesel frekansta hareket ederler ve LISA gibi detektörlere kaynak oluştururlar. Yakın çiftler LIGO gibi yer tabanlı detektörler için sinyal üretirler. Yer tabanlı detektörler orta seviye kütleli kara delik ya da birkaç yüz güneş kütlesine sahibi barındıran çiftleri fark edebilir.
Çok büyük kütleli kara delik çiftleri, 105–109 güneş kütlesine sahip iki kara delik içerir. Çok büyük kütleli kara delikler galaksilerin merkezlerinde bulunur. Galaksiler birleşince, merkezi çok kütleli kara delikler de birleşebilir. Bunlar muhtemelen en gürültülü kütleçekimsel dalga sinyalleridir. En büyük kütleli çiftler PTAs kaynaklarıdır. En az kütleli (milyon güneş kütleli) kara delikler uzay detektörleri olan LISA benzeri detektörlere kaynak ouşturur.
Yıldız kütleli sıkışmış nesnenin büyük kütle oranlı sistemleri büyük kütleli kara delik etrafında yörüngelenir. Bunlar LISA gibi detektörlere kaynaklık yaparlar. Yüksek eksantrikliği sahip yörüngeler en yakın noktadan geçerken kütleçekimsel radyasyon patlaması üretirler;  sarmallarının sonlarına yönelmeleri beklenilen, yakın çembersel yörüngeleri olan sistemler, sürekli olarak LISA'nın frekans bandında yayılırlar. Büyük kütle oranlı sarmallar birçok yörünge üzerinde gözlemlenebilir. Bu onları genel görelilik hassasiyetini test etmeye imkân verdiği için, uzayzaman  geometrisi arka planı için mükemmel bir inceleme fırsatı halene getirir.

Çiftlere ek olarak başka potansiyel kaynaklar da vardır:

Süpernova LIGO ya da Virgo tarafından fark edilebilecek kütleçekimsel yüksek frekanslı patlamalar üretir.
Eksenel asimetrisi olan ve yörüngede dönen nötron yıldızları devamlı yüksek frekanslı dalga kaynağıdır.
Erken evren enflasyon ya da hal değişimi olarak işler.
Kozmik sicim var olsa, o da kütleçekimsel radyasyon yayar. Bu tip kütleçekimsel dalgaların keşfi kozmik sicimin varlığını ispatlar.
Daha hiç kütleçekimsel dalga bulunamamış olması, daha başka kaynaklar da olabileceğini düşündürür.
Kütleçekimsel dalgalar madde ile sadece zayıf etkileşim kurarlar. Bu sebepten dolayın onları fark etmesi zordur. Yani evren boyunca serbest dolaşabilirler ve elektromanyetik radyasyon gibi dağılmazlar ya da absorbe edilmezler. Yine bu sebepten süpernova ya da galaksi merkezi gibi yoğun bir sistemin merkezinden bile görünürler. Elektromanyetik radyasyonun aksine zamanda geçmiştekileri de görünebilirler, çünkü erken Evren yeniden birleşme evresindeyken opaktı ama kütleçekimsel dalgalara karşı saydamdı.
Kütleçekimsel dalgaların evren boyunca serbest dolaşma yeteneğinden dolayı kütleçekimsel dalga detektörleri teleskopların aksine tek bir görüş alanını değil bütün gökyüzünü gözlemlerler. Detektörler bazı yönlerde diğerlerine göre daha hassastır ve bu da detektör ağına sahip olmanın en faydalı tarafıdır.

2015'ten itibaren, kütleçekimsle dalgalar sadece dolaylı olarak saptandı ve kütleçekimsel dalga astronomisi gözlemsel sonuç eksikliği yaşıyor.Yine de, kütleçekimsel dalga astronomisini ayakta tutmak için birçok kütleçekimsel dalga detektörü üretiliyor. Yeni bir araştırma alanı olarak - hala gelişmekte -,yine de 21. yüzyılın çoklu-mesaj astronomisinin kurulmuş bir bileşen olacağına dair astrofizik camiasında fikir birliği oluşmuş bile.
Kütleçekimsel dalga saptamak, elektromanyetik tayf gözlemlerini tamamlayacağını vadediyor. Bu dalgalar ayrıca elektromanyetik dalgaları gözlemleyerek elde edemeyeceğimiz verimli bilgileri sunacağını vadediyor. Elektromanyetik dalgalar absorbe edilip tekrar saçılabilirler ve bu da kaynak zorluğu hakkında fikir yürütmeyi zorlaştırıyor. Kütleçekimsel dalgalar maddeyle sadece zayıf etkileşim kurarlar, yani saçılmazlar ve emilmezler. Bu astronomların süpernova merkezlerini, bulutsuları ve hatta çarpışan galaktik çekirdekleri yeni yollardan görmelerini sağlayabilir.
Yer tabanlı detektörlerden sarmal faz, yıldız kaynaklı kara delikler çiftinin birleşmesi, bir kara delik ve nötron yıldızı barındıran çiftler (gama-ışın patlamasında aday mekanizma) hakkında yeni bilgiler sunması beklenmektedir. Ayrıca merkezi çökmüş süpernovalardan ve küçük bozulmaları olan pulsarlar gibi periyodik kaynaklardan sinyal yakalayabilirler. Eğer hal değişiminin belli çeşitlerinde veya çok erken evrende (kozmik zamanda 10−25 'nci saniyede) uzun kozmik sicimden patlama dolaşımı hakkındaki kurgular doğruysa bunlarda yakalanabilir. LISA gibi uzay merkezli detektörler iki beyaz cüce barındıran çiftleri ve  AM CVn yıldızını(çift eşinden madde çekerek büyüyen beyaz cüce , düşük kütleli helyum yıldızı) fark etmesi ve de dev kara deliklerin birleşmesini ve küçük nesnelerin (bir ve bin arası güneş kütleliler) sarmallarının kara deliklere çekilmesini gözlemlemesi gerekir. LISA aynı zamanda yer tabanlı detektörler gibi erken evrenden gelen aynı kaynakları da dinleyebilir, lakin çok düşük frekansta ve çok yükseltilmiş hassaslıkla.
Yayılan kütleçekimsle dalgaları belirlemeye çalışmak çok zor bir uğraştır. Bunun için üstün sabitlikte yüksek kalite lazerlere ve en az 2·10−22 Hz-1/2 arası hassaslığa 

Kütleçekimsel merceklenme, uzaktaki bir kaynak ile gözlemci arasındaki madde (galaksi kümesi gibi) dağılımını ifade eder. Bu kaynaktan gelen ışığın, gözlemciye doğru yolculuk ederken, kütleçekimsel merceklenme olayı sayesinde bükülmesi yeteneğidir. Bu etki, Einstein'in genel görelilik teorisinin tahminlerinden biridir ve kütleçekimsel merceklenme olarak bilinir.
Orest Chwolson (1924) ve Frantisek Klin (1936) etkilerini ilk defa tartışanlardan biri olmuştur. Etkileri daha sıklıkla, 1936 yılında alanındaki en ünlü makaleyi yayınlayan, Einstein ile ilişkilendirilmiştir.
Fritz Zwicky 1937 yılında, bu etkinin galaksi kümelerinin kütleçekimsel mercek gibi davrandığına izin verdiğini belirlemiştir. 1979 yılına kadar bu etki gözlemlerle doğrulanamadı. İkiz kuasar keşfedilen ilk kütleçekimsel mercek sistemidir.

Optik merceğin tersine, maksimum bükülme kütleçekimsel merceğin merkezine yakın, minimum bükülme ise merkezden uzakta gerçekleşir. Sonuç olarak, kütleçekimsel mercek tek bir odak noktasına sahip değildir. Onun yerine odak çizgisi vardır. Eğer ışık kaynağı (mercek gibi davranan devasa gök cismi)  ile gözlemci düz bir doğrultu üzerinde bulunuyorlarsa, gerçek ışık kaynağı mercek gibi davranan devasa gök cisminin etrafında halka şeklinde görünür. Eğer bir hizalama varsa, gözlemci halka yerine parçalı yaylar görecektir. Bu olgu ilk defa 1924 yılında fizikçi Orest Chwolson tarafından bahsedilmiştir. ve 1936 yılında Albert Einstein tarafından hesaplanmıştır. Bu sıklıkla literatürde Einstein halkası olarak geçer. Chwolson akı veya halka fotoğrafının yarıçapı ile ingilenmemiştir. Daha çok, mercek gibi davranan kütlelerin karmaşık olduğu (galaksi grubu veya galaksi kümesi gibi) ve uzay-zamanın küresel çarpıtmasına neden olmayan yerlerde kaynağın mercek etrafında parçalı yaylara neden olduğu yerleri incelemiştir. Gözlemci aynı kaynağın çoklu bozulmuş resimlerini görebilir. Kaynağın, merceğin, gözlemcinin, göreli konumlarına bağlı olarak, sayıları ve biçimleri değişebilir.

Üç tip kütleçekimsel merceklenme sınıfı vardır:
1. Güçlü merceklenme: Einstein halkasının, yayların ve çoklu resimlerin oluşumu gibi kolaylıkla görünen çarpıtmaların olduğu yerler.
2. Zayıf merceklenme: arka plandaki kaynakların çarpıtmalarının çok daha küçük olduğu yerler. Bunların tespit edilebilmesi için çok sayıda kaynağa bakılarak sadece küçük bir yüzdedeki uyumlu çarpıtmaların bulunması gerekir. Merceklenme statik olarak gösteriyor ki arka plandaki objelerin öncelikli gerilmeleri merceğin merkezi boyunca olan yöne diktir. Biçimlerin ölçülmesi ile ve uzaktaki çok sayıda galaksinin uyum sağlaması, herhangi bir bölgedeki merceklenmiş alanın ortalama uyumu ölçülebilir. Bu o bölgedeki kütle dağılımının tekrar yapılması için kullanılabilir. Özel olarak, arka plandaki karanlık madde dağılımı tekrar yapılabilir. Galaksiler özünde eliptiklerdir ve zayıf kütleçekimsel merceklenme sinyali çok küçüktür. Galaksilerin çoğu bu araştırmalarda kullanılmalıdır. Bu zayıf mercek araştırmaları, sistematik hataya sebep olabilecek önemli kaynaklardan dikkatlice arındırılmalıdır. Galaksilerin gerçek yapılarının, kameranın tek bir noktaya odaklanma eğilimi galaksinin şeklini bozabilir ve gökbilimsel görme nedeniyle bozulan resimler anlaşılmalıdır ve dikkatlice sayılmalıdır. Bu araştırmaların sonuçları kozmolojik değişken tahminleri için önemlidir. Lamda-CDM modelinin daha iyi anlaşılması ve geliştirilebilmesi için önemlidir ve diğer kozmolojik gözlemlerinin kontrolünde tutarlılık sağlıyor. Bu araştırmalar aynı zamanda karanlık enerji üzerine yapılacak ilerideki kısıtlamaları sağlayabilir.
3. Mikro merceklenme: Şekilde hiç bozulmanın olmadığı yerler görülebilir. Arka plandaki objeden alınan ışığın miktarı zamanla değişiyor. Tipik bir durumda mercek etkisi gösteren obje samanyolundaki yıldızlar olabilir, arka plandaki kaynak uzak galaksideki bir yıldız olabilir. Diğer bir durumda ise çok uzaktaki kuasar bile olabilir. Etki çok küçüktür, güçlü merceklenme durumundaki gibi güneş kütlesinin 100 milyar katı bir kütleye sahip bir galaksi bile sadece birkaç açı saniyesi ile ayrılan çoklu resimler üretebilir. Galaksi kümeleri birkaç açı dakikası aralıklar üretebilir. Her iki durumda da galaksiler ve kaynaklar uzaktadırlar, galaksimizden yüzlerce megaparsek uzaklığında.
Kütleçekimsel merceklenme bütün elektromanyetik radyasyon çeşitlerinde eşit derecede davranır, sadece  görünür ışıkta değil. Zayıf merceklenme etkisi, kozmik mikrodalga arka plan ışıması için çalışılmıştır ve aynı zamanda galaksi araştırmaları için. Güçlü merceklenme radyo ve X-ray bölgelerinde gözlenmiştir. Eğer güçlü mercekler çoklu resimler üretiyorsa iki yol arasında göreli bir zaman gecikmesi olacaktır. Bir resimdeki merceklenmiş obje diğer resimden daha önce gözlenecektir.

Galaksi kümeleri ve kara delik gibi çok büyük kütleli cisimlerin etrafındaki uzayzaman bükülür ve galaksi gibi arka plandaki bir kaynaktan gelen ışınların bükülmüş uzay zaman boyunca yolunun değiştirilmesi ile sonuçlanır. Bu mercek etkisi arka plandaki kaynağın resmini büyütür veya yolunu saptırır.
Genel görelilik teorisine göre, kütle uzay-zamanı yerçekim alanı oluşturmak için büker ve ışığın bükülmesine neden olur. Bu teori 1919'daki güneş tutulması sırasında kanıtlanmıştır. Arthur Eddington ve Frank Watson Dyson Güneş'in çok yakınından geçen yıldızlardan gelen ışığın biraz büküldüğünü gözlediler bu yüzden yıldızlar gerçek konumlarının biraz dışında kalıyormuş gibi görünüyor.

Einstein, aynı zamanda  astronomik cisimlerin de ışığı bükebileceğinin mümkün olduğunu fark etti. Uygun koşullar altında, bir gözlemci tek bir kaynağın çoklu resimlerini gözleyebilir. Bu olay kütleçekimsel mercek veya bazen kütleçekimsel serap olarak adlandırılır.
Bununla birlikte, onun düşüncesine göre sadece tek yıldızın sebep olduğu yerçekimsel merceğin büyük olasılıkla yakın gelecekte gözlenmeyeceği sonucuna varmıştır. 1937 yılında, Fritz Zwicky galaksinin bir kaynak gibi davranabildiği durumları ilk defa düşünmüştür. Yaptığı hesaplamalara göre, gözlemlerin ulaşabileceği aralıkta iyi olması gerektiği sonucuna vardı.
İlk kütleçekimsel merceğin keşfedildiği 1979 yılına kadar değildi. İlk keşfedilen kozmik mercek "İkiz QSO'da" olarak adlandırılmıştır ve en başta iki özdeş gökyüzü cismi gibi görünüyordu. resmî adı 0957 + 561 SBS olarak belirlenmiştir. Bu yerçekimsel mercek Dennis Walsh, Bob Carswell ve Ray Weymann tarafından Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'ndeki 2.1 metre çapındaki teleskop kullanılarak tespit edilmiştir.
1980'lerde, astronomlar CCD kameralar ve bilgisayarın birlikte kullanılmasıyla, her gece  milyonlarca yıldızın parlaklığının ölçülebileceğini fark etti. Galaksi merkezi veya Macellan bulutları gibi yoğun alanlarda, her yıl birçok mikro merceğin keşfedilme potansiyeli var. Bu Optik Yerçekimsel Merceklenme Deneyleri'ne veya bununla bağlantılı yüzlerce alana efor harcanmasına izin verdi.

Genel görelilik teorisine göre, ışık uzay-zamanın eğriliğini izler. Bunun sonucu olarak, ışık büyük bir nesnenin etrafında geçerken bükülür. Bu, cisimden gelen ışığın gözlemcinin gözüne doğru büküleceği anlamına geliyor. Sıradan bir merceğin yaptığı gibi. Işık her zaman sabit bir hızda hareket eder. Mercek etkisi ışığın hızının yönünü değiştirir ancak büyüklüğünde bir değişiklik yaratmaz.
Işık ışınları gelecek ve geçmiş bölgeler arasında bir sınırdır. Kütleçekimsel etki, arka plandaki bükülmüş geometride bozulmamış objelerin hareketi veya alternatif olarak düz geometrideki kuvvetin karşılığı olarak görülebilir.
G kütleçekim sabiti, c boşluktaki ışık hızı olmak üzere M kütlesine r mesafesindeki etkilenmiş ışığın sapma açısı aşağıdaki formülle gösterilir.

  
    
      
        θ
        =
        
          
            
              4
              G
              M
            
            
              r
              
                c
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta ={\frac {4GM}{rc^{2}}}}
  

Schwarzschild yarıçapı 
  
    
      
        
          r
          
            
              s
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{\mathrm {s} }}
  
 böyle de gösterilir  
  
    
      
        
          r
          
            
              s
            
          
        
        =
        
          2
          G
          m
        
        
          /
        
        
          
            c
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{\mathrm {s} }={2Gm}/{c^{2}}}
  
. Daha basitçe

  
    
      
        θ
        =
        2
        
          
            
              r
              
                
                  s
                
              
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta =2{\frac {r_{\mathrm {s} }}{r}}}
  
 şelinde ifade edilebilir.

Kütleçekimsel merceklerin çoğu geçmişte yanlışlıkla keşfedilmiştir. Kuzey yarımküredeki kütleçekimsel mercek araştırmaları (Kozmik Mercek Tüm Gökyüzü Araştırması) New Mexico'daki Very Large Array (VLA) kullanılarak radyo frekanslarında yapılmıştır. Bu araştırmalar 22 yeni mercek sistemi keşfedilmesine izin vermiştir ve önemli bir kilometre taşı olmuştur. Çok uzaktaki nesnelerin bulunması için yapılan araştırmalara yepyeni bir pencere açtı böylece kozmolojik parametreler için değerler bulunabilir. Böylece evreni daha iyi anlayabileceğiz.

Güney yarımkürede yapılan benzer bir araştırma, kuzey yarımküredeki araştırmaları tamamlayıcı olması açısından ve diğer hedefleri elde etmek yolunda çok iyi bir adım olacaktır. Bu gibi bir araştırma, iyi kalibre edilmiş ve iyi parametreli alet ve verilerle yapılırsa, sonuç  kuzey araştırmalarına benzer olması beklenebilir.
2009'da Science Daily'de yayınlanan makalede ABD'deki Lawrence Berkeley Ulusal Enerji Laboratuvarı Bölümünden bir kozmolog liderliğindeki bilim adamlarından oluşan bir ekip tarafından daha önce mümkün olduğundan çok da

Kütleçekimsel tekillik ya da uzay-zaman tekilliği koordinat sistemine bağlı olmayan gökcisminin yerçekimi alanının sonsuz olarak ölçüldüğü konum olarak tanımlanır. Bu nicelikler, maddenin yoğunluğunun da dahil olduğu uzay-zaman eğriliklerinin skaler değişmeyen nicelikleridir. Uzay zamanın normal kuralları tekillik içinde var olamaz.

Penrose-Hawking tekillik teoremleri ispat amaçları için, bir tekillikle birlikte  bir uzay-zaman jeodezikler içerenler olarak tanımlanır ve  düzgün bir şekilde uzatılamaz. Böyle bir jeodeziğin sonunun  tekillik olduğu düşünülmektedir. Bu yararlı teoremleri ispat için  farklı tanım vardır.
Uzay zamanın tekilliliğin en önemli iki tipi vardır:
Eğrilik ve konik tekillikler.  Tekillikler olay ufku tarafından sarılıp sarılmadığına  göre de ayrılırlar. (çıplak tekillikler olay ufku tarafından sarılmaz). Modern genel göreliğe göre büyük patlamadaki evrenin başlangıç koşulları tekillikti. Kuantum mekaniği ve genel görelilik büyük patlamanın ilk anlarını tanımlamada yetersiz kalır.  Ancak genel olarak kuantum mekaniğinde parçacıklara uzayda kendi dalga boylarından küçük bir halde bulunmasına müsaade etmez. Diğer bir tekillik tipinde ise genel görelilik tarafından kara deliğin (herhangi bir yıldız belli bir kırılma noktasının (Schwarzschild) ötesinde kendi içine çöktüğünde kara delik oluşturur.) içi tahmin edilir. Kara deliğin içi tekilliktir. (olay ufku tarafından sarılmıştır). Bu tekrar genel göreliğe göre kuantum mekaniği olmaksızın dalga gibi olan parçacıkların kendinden küçük bir dalga boyunda girmesini engeller. Bu hipotez genellikle eğrilik tekilliği olarak bilinir.

Fizikte birçok teorinin bir tür ya da başka tür matematiksel tekillilikleri vardır. Bu tür fizik teorileri için denklemler topun kütlesinin ya da başka niceliklerin sonsuz olduğunda ya da limitsiz şekilde arttığındaki durumları tahmin eder. Bu genellikle teorideki kayıp olan bir izdir. Ultraviyole felaket, Renormalizasyon ve istikrarızlık gibi hidrojen atomunu Larmor formülüyle tahmin eder.
Supersimetride tekillik modülü uzayda genellikle  belli bir noktada   kütlesizlik derecesi serbest olduğunda olur. Benzer şekilde uzay zamandaki tekillikler çoğunlukla ek serbestlik dereceleri tekilliğin çevresinde olduğu zaman kastedilmektedir. Aynı alanlar bütün uzay zamanda da mevcuttur. Örneğin elektromanyetik alanlar.
Bazı teoriler örneğin  kuantum çekim döngüsü teorisi gibi tekilliğin olmayacağını savunur. Bu düşünce kuantum yerçekimi etkilerinin harmanlanmasından çıkarılmış olabilir. En minimum mesafenin üstünde olması. O en minimum  mesafe ki  yerçekimi kuvvetinin artması için aradaki mesafenin kısalmasıyla etki etmeyeceği kadar uzak  ya da parçacık dalgalarının  birbirlerinin içine geçmesiyle yerçekimi etkisinin belli bir uzaklıkta hissedilmesi.

Genel görelilik denklemlerinin veya (örneğin süpergraviteden gibi) ağırlık başka teoriye çözümler genellikle nerede metrik darbeler sonsuza kadar karşılaşma noktalarında sonuçlanır. Ancak, bu noktaların birçoğu tamamen düzenli ve sonsuzluklar sadece bu noktada uygunsuz koordinat sistemini kullanmanın bir sonucudur. Bu nokta Diffeomorfizm değişmeyen miktarları (yani skalerler) sonsuz hale olup olmadığını belli bir noktada bir tekillik olup olmadığını test etmek için kontrol edilir. Bu sonsuzluklar koordinatların bir değişiklik "uzaklaş" olmayacak şekilde bu tür miktarları, her koordinat sisteminde aynıdır.

Sözgelimi, bir dönmeyen, yüksüz kara delik tarif Schwarzschild çözümdür. Uzakta kara delikten bölgelerde çalışmak için uygun koordinat sistemleri içinde, metrik bir kısmı olay ufkunda sonsuz olur. Ancak, olay ufkunda uzay düzenlidir. Metrik mükemmel pürüzsüz (Kruskal koordinatları gibi) başka koordinat sistemine geçerken düzenlilik belirginleşir. Öte yandan, kara deliğin merkezinde metrik sonsuz olur ve çözümler tekilliğin kullanılması önerilir. Tekillik varlığı Riemann tensörü, yani R kare olan Kretschmann skalerle belirterek doğrulanabilir.  Dönmeyen kara delikte tekillik modeli koordinatları tek bir noktada ortaya çıkarken, aynı zamanda bir Kerr kara delik olarak bilinen dönen kara delik bir "nokta tekillik", denilen, tekillik (bir halka üzerinde dairesel oluşur bir "halka tekillik" olarak bilinen hat). Böyle bir tekillik de teorik bir solucan deliği haline gelebilir.
jeodezik olarak tamamlanmamış ise daha genel olarak, bir uzay-zaman tekil olarak kabul edilir. Örneğin, bir dönmeyen karadeliğin olay ufkunun içinde herhangi bir gözlemci bir zaman sonlu bir süre içinde kendi merkezine düşecek. Evrenin  kozmolojik Big Bang modelindeki klasik sürüm her zaman  zamanın başlangıcında (t = 0), bir nedensel tekillik içerir. Sonsuz yoğunluktaki, sonsuz sıcaklık ve sonsuz uzay-zaman eğriliğinin tüm uzaysal boyutlarda bir evrende bu varsayımsal zaman geriye doğru git gide azalır ve sıfır olur.

Bir noktanın her  değişmeyen diffeomorfizm  limiti  bir  değer aldığında uzay zaman kendisinin limitindeki o noktada düzgün olmaz ve koni tekillik oluşmuş olur. Böylece, uzay-zaman tekillik koni ucunda yer alan bu nokta etrafında bir koni gibi görünüyor. Uygun bir koordinat sistemi kullanılması durumunda metrik her yerde sonlu olabilir.
Koni tekilliğe örnek olarak Kozmik Sicim verileblir.

1990'ların başına kadar, yaygın inanış genel göreliliğin olay ufkunun arkasındaki her tekilliği sakladığına inanılıyordu. Bu yüzden çıplak tekilliklerin olması imkânsızdı. Bu kozmik sansür hipotezi olarak adlandırılır. Ancak 1991 yılında, fizikçi olan Stuart Shapiro ve Saul Teukolsky toz bulutu dönen düzlemin bilgisayar similasyonlarını yaptılar.  Sonuç olarak genel göreliliğin çıplak tekilliklere izin verebileceğini buldular. Böyle bir modelde bu çıplak tekilliklerin gerçek görüntüleri bilinmiyordu. Ancak, tekilliğe giren ışık kendi son verilmiş jeodeziklerine sahip olur hipoteziyle çıplak tekillikleri kara delik olarak görürüz.

Stephen Hawking Hawking Radyasyon konsepti ile gelmeden önce, entropiye sahip kara delikler sorusundan kaçınıldı. Ancak bu düşünce kara deliklerin enerji yayabiliğini ve entropilerini koruyabiliğini termodinamiğin ikinci yasasıyla uyumsuzluk sorunlarını çözdü. Ancak entropi ısı ve dolayısıyla sıcaklığı ifade eder. Enerji kaybı da kara deliklerin sonsuza kadar durmadıklarını yavaş yavaş buharlaştığını göstermektedir. Küçük kara delikler sıcak büyük kara delikler soğuk olma eğilimindedir. Bilinen bütün kara delik adaylarının sıcaklıkları çok yüksek ve kozmik arka plan radyasyonun çok çok üstündedirler. Böyle kara deliklerin hepsi enerji kazanırlar. Kara delikler kozmolojik kırmızıya kayma değerine kadar enerji kaybetmeye başlamazlar.

Roger Penrose(1996)"Chandrasekhar, Black Holes, and Singularities 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."*Roger Penrose(1999)"The Question of Cosmic Censorship 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
Τ. P. Singh"Gravitational Collapse, Black Holes and Naked Singularities 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."

Kütleçekimsel çökme astronomik objelerin sahip olduğu kütleçekim etkisinden dolayı diğer objeleri kendi merkezine doğru çekmesidir. Herhangi bir stabil objede bu kütleçekim tam tersi yönünde etkileyen iç basınç ile karşılıklı olarak dengelenmektedir. Eğer kütleçekim dışarı yönde etkiyen iç basınçtan daha fazla olursa bu denge durumu bozulur ve madde içeri doğru çökmeye başlar. Bu çöküş iç basıncı artırıp maddeyi kütleçekim ile dengeleyecek noktaya gelene kadar devam eder. Bu durum böylece devam eder. (Kara deliklerdeki durum hariç olmak kaydı ile.)
Kütleçekimnin diğer ana güçlerden daha zayıf olması nedeni ile kütleçekimsel çöküş çoğunlukla çokça ağır cisimler veya kütlelerin toplamı ile ilişkilendirilmektedir. Örneğin, yıldızlar (Süpernova patlaması ile oluşan yıldızlar, nötron yıldızları ve kara delikler) ve küresel küme şeklinde olan devasa yıldız koleksiyonları ve galaksiler.
Kütleçekimsel çökme evrendeki maddelerin kalbindeki yapısal formasyondadır. En başta düzgün sıralanmış bir maddeler dizesi bile sonunda çökebilir ve maddelerin hiyerarşisinde karmaşaya sebep olabilir. (Galaksideki küresel kümeler, yıldız kaynaklı gruplar, yıldızlar ve gezegenler.) Örnek vermek gerekecek olursa, yıldızlarasındaki maddelerin kütleçekimsel çöküşlerindeki artış sebebiyle oluşan yıldızlar örnek verilebilir. Kütleçekimsel çökme kuvvetinden dolayı kaynaklanan basınç sıcaklığı artırır ve ve nükleer yakıt yıldızın merkezini ateşler ve yıldız bunun sonrasında bir duruş noktasına gelir. İçeriden dışarıya doğru etki etmekte olan termal basınç kütleçekim dengeler ve yıldızımız tekrar termal basınç ve kütleçekimnin arasında bulunan dinamik denge kurumuna gelerek stabilleşir.
Bir yıldızın kütleçekimsel çöküşü hayat döngüsünün sonunda gerçekleşir ve bu yıldıza ölmüş yıldız da denilebilir. Yıldızda bulunan tüm enerji tükendiğinde yıldızımız kütleçekimin etkisine girer. Bu sebepten dolayı 'geçici' denge durumunda bulunan yıldız, yıldız doğumlu bir kütleçekimsel çöküş veya bir yıldızın sonu olur.Bu son durumuna sıkışık yıldız veya yıldızsal kalıntı adı verilir.
Sıkışık yıldız Çeşitleri:

Beyaz Cüceler; kütleçekim, dejenere elektron basıncı ile dengelenir.
Nötron yıldızları; kütleçekim, dejenere nötron basıncı ve güçlü kuvvetlerin aracılık ettiği kısa-menzilli itmeler yani nötron-nötron etkileşimleri  ile dengelenir.
Kara delikler, merkezindeki fiziksel durum hakkında bir bilgiye sahip değiliz.
Beyaz cüceye çöküş süreci on binlerce yıl sürmektedir ve yıldızı çevrelemekte olan dış yüzeyin gezegenimsi bulut haline dönüşü bu süre içinde gerçekleşmektedir. Eğer sıkışan yıldız, beyaz cüce boyutuna gelir ve Chandasekhar limitine kadar bu madde birleşmeye devam ederse çöküş süreci tekrar sürecini yeniden başlatır. Her ne kadar beyaz cücenin bir sonraki aşama olan nötron yıldızı aşamasına geçeceği öngörülse de bunun yerine kontrolsüz bir karbon füzyon tepkimesi sürecine girebilir ve bir süpernova patlaması gibi patlayabilir.Nötron yıldızları çok güçlü kütleçekimsel çökme kuvveti sonucu oluşan devasa yıldızlardır ve süpernova patlaması kalıntılarıdırlar.
Büyük devasa yıldızlar bile Tolman-Oppenheimer-Volkoff limiti altında bilinen karşıt  bir kütleçekim kuvveti olmadan yeni bir dinamik denge durumuna geri dönemez. Bu durumda bile yıldız devam eder ve hiçbir şey onu durduramaz. Schwarzschild yarıçapı ile patladığında ise bir ışık parçacığı bile bu yıldızdan kaçamaz ve yıldızımız Kara Delik haline gelir. Bazı teorilere göre bu kara delik sürecinden sonra patlayan obje maksimum olasılıklı enerji yoğunluğuna ulaşır ve belli bir hacimdeki Plank Özkütlesine ulaşır. (Yani hiçbir şey durduramaz.) İşte bu noktada bilinen kütleçekimsel yasalar bir açıklama oluşturamaz. Her ne kadar bu anı açıklamaya yönelik rekabet halinde teoriler olsa da  bu noktadaki durum tam anlamı ile kütleçekimsel çöküş olarak tanımlandırılamaz.
Yeteri kadar büyük olan nötron yıldızının Scwarzschild yarıçapı içinde varolabileceği düşünülmüş ve bir kara delik gibi tüm ağırlığın merkezindeki tekillikte toplanmamış olabileceği öne sürülmüştür fakat bu bir kavram hatasıdır. Olay ufkunda bile bir madde stabil kalabilmek ve merkeze çökmemeyi sağlayabilmek için merkezden dışarı doğru ışık hızından daha yüksek bir değerdeki hıza sahip olmalıdır.Bu sebepten dolayı hiçbir fiziksel güç bir yıldıza tekilliğe çökmekten alıkoyamaz. (En azından en son bildiğimiz genel görelilik prensiplerine göre; bu Einstein-Yang-Mills-Dirac'ın sisteminin yerine geçmemektedir.) Sonrasında maddenin emisyonunu ve kütleçekimsel dalgaları içeren ortak bir küresel olmayan çarpışma modeli yayınlanmıştır.

Büyük Çöküş

Kırmızı dev, yıldız evriminin geç aşamalarında ve düşük ya da orta kütlede (yaklaşık 0.3-8 güneş kütlesi (M☉) ile) olan bir dev yıldız. 4.700 °C ya da daha düşük sıcaklıkta olabilir. Dış atmosferi şişkin ve seyrektir. Kırmızı devin dış görünümü sarı-turuncudan kırmızıya uzanabilmektedir ve K ve M tayfsal tipini içerir ayrıca S sınıfı yıldız ve karbon yıldızı.
En yaygın kırmızı devler RGB adlı bölgenin sonunda dır ancak hala hidrojenin helyuma füzyonun devam eder. Diğer kırmızı devler, “thered clump” yıldızlar, sürecin soğuma aşamasındaki, çekirdeklerinde helyum-karbon füzyonu yaparlar ve asimptotik dev aşamasındaki yıldızlar, çekirdeklerinin dışında helyum yanan kabukları olan karbon-oksijen çekirdekli ve bazen de hidrojen yanması olan kabuklu olanlar.[1]
En yakın kırmızı dev Gamma Crucis, 88 ışık yılı ileridedir ancak bir şekilde kırmızı dev 
olarak tanımlanmış turuncu yıldız Arcturus 36 ışık yılı ötededir.

Çekirdeğinde hidrojen kaynağı tükenmiş kırmızı devler çekirdeğini çevreleyen bir kabuk içinde hidrojen termonükleer füzyon başlatırlar. Bunlar Güneş'in yarıçapından onlarca yüzlerce kat daha büyüktür. fakat, dış yüzeylerinin sıcaklığı daha düşüktür ve bu onlara kırmızı turuncu bir görünüm verir. Düşük enerji öz kütlesine rağmen güneşten daha fazla parlaktırlar bunun sebebi büyük olmalarından dolayıdır. Kırmızı devler güneşten 100 kat ile birkaç yüz kat daha fazla parlaktırlar. K veya M spektrallerinin yüzey sıcaklıkları, o 3.000-4.000 K civarındadır ve yarıçapları güneşten yaklaşık 20-100 kat daha
fazladır. Yatay şekilde olanları daha sıcaktır fakat asimptotik dev şeklinde olan yıldızlar yaklaşık 10 kat daha parlaktır ama ikisi de kırmızı dev şeklinde olanlardan daha az bilindiktir.

Kırmızı devlerin yaklaşık 0.3 M☉ - 8 M☉ aralığındaki kitlelerin ana-dizi yıldızlarından evrimleştiği kabul edilmektedir. [7] yıldızlararası ortamda çöken molekül bulutunun içindeki bir yıldız, hidrojen ve helyum içerir, eser miktarlarda "metal" de içermektedir. (yıldız yapıda, bu sadece 2 kat daha büyük atom sayısına, yani hidrojen veya helyum olmayan herhangi bir eleman anlamına gelmektedir). Bu
unsurlar tüm yıldız boyunca karıştırılır. Çekirdek füzyon tepkimesini başlamak için yeterince yüksek bir sıcaklığa (birkaç milyon kelvin) ulaşır ve hidrostatik denge kurduğunda yıldız ana dizisine ulaşır. Ana dizi ömrü boyunca, yıldızın içindeki hidrojen yavaş yavaş helyum'a dönüşür; çekirdek neredeyse tüm
hidrojen kaybettiğinde ana-dizi'nin hayat biter. Ana-dizi'nin ömrü yaklaşık 10 milyar yıldır. Çok büyük yıldızlar daha küçük yıldızlardan daha hızlı ve ortantısız yanar bu yüzden ömrü daha kısadır. [1]
Yıldız özünde yakıt olarak hidrojen tükettiğinden, nükleer reaksiyonlar artık devam edemez ve böylece çekirdek kendi yerçekimi ile etkileşime girer. Bu sıcaklık ve basınç ile çekirdek etrafında bir kabuk içinde füzyonun devam etmesi için ilave olarak hidrojen getirir. Daha yüksek sıcaklıklar 1,000-10,000 arasında yıldızın parlaklığı artırmak için yeterli reaksiyon oranlarının artmasına yol açar. Sonra
yıldızın dış katmanları yıldızın yaşamının kırmızı-dev aşamasına başlamadan, büyük ölçüde genişletir. Yıldız genişledikçe, yıldızın yanan kabuğunun ürettiği enerji daha düşük bir yüzey sıcaklığı, çok daha büyük bir yüzey alanına yayılır - dolayısıyla bir kırmızı dev haline gelir. Aslında, renk olarak genellikle turuncudur. Bu anda, yıldız Hertzsprung-Russel(H-R) diagramının kırmızı dev aşamasına yükselir. [1] dış tabakalar konveksiyon yoluyla yüzeye enerjiyi taşırlar. Bu, tarihte ilk defa yıldızın yüzeyde yanmasına (çekirdeğinde değil). Bu olay eşelemek olarak adlandırılır.
Kırmızı dev aşamasına doğru yıldızın izlediği evrimsel süreç, çekirdeğin yıldızın kütlesine bağlı olarak tamamen çökmesiyle biter.
Güneş ve yıldızlar için 2 M☉’dan az [8] elektron dejenerasyon basıncı, çarpışmasını önlemek için yeteri kadar yoğun olacaktır. Çekirdek dejeneresi sonrasında, üç-alfa süreci ile helyum karbonla füzyon başlamak için 108 K sıcaklığına ulaşana kadar ısıtmaya devam edecektir. Dejenere çekirdek Bu sıcaklığa ulaştığında, tüm çekirdek aynı anda helyum ile füzyona başlar. Dejenere olması için yeterli yoğunluk önce daha büyük olan yıldızın çekirdeğinde 108 K e ulaşacak, böylece helyum füzyonu daha sorunsuz başlar. Yıldız bir kez çekirdeğinde helyum füzyonu aşamalarını geçirdiğinde artık kırmızı dev olarak adlandırılmaz [1]. Bir yıldızın çekirdeğin de helyum füzyonunun olduğu aşama, metal bakımından fakir yıldızların yatay dalı olarak adlandırılır. Bu isimle adlandırılırlar çünkü birçok yıldız kümeleri H-R diyagramının yatay çizgisi üzerindedir. H-R
diyagramında metalce zengin helyum-füzyon yıldızlar yerine kızıl küme denir. [9]
Helyum füzyonu yakacak kadar kütleli yıldızlarda, merkezdeki helyum tükenip yıldız bir daha çökmeye başladığında helyumun dış kabukta füzyon olmasını sağlayan analojik bir süreç belirir.
Aynı zamanda hidrojen hemen dışarısında yanan kabuk içindeki helyumla füzyona başlayabilir. Bu yıldızı asimptotik kırmızı dev e koyar, ikinci kırmızı dev evresinde. [10] Karbon oksijen çekirdeğinde helyum füzyon sonuçları doğurur. Yaklaşık 8 M☉ altında bir yıldız [8] karbon-oksijen çekirdek füzyonu başlatamaz. Bunun yerine, asimptotik dev fazının sonunda yıldızı beyaz cüce oluşur. Dış kütle ve bir
gezegenimsi bulutsu ile ejeksiyon yıldızının oluşturulması sağlanır. Yıldızın evrimi kırmızı dev faz ile biter. [1] kırmızı dev aşaması, hemen hemen tüm toplam bir milyar yıl sürer. Yatay-dal ve asimptotik dev-şube on kat hızlı hareket eder.
Yıldız yaklaşık 0.2 - 0.5 M☉ aralığındaysa, [8] Bu enerji kırmızı deve dönüşmek için yeterli fakat helyum füzyonu oluşturmak için yetersizdir. [7] Bu "ara" yıldızlar biraz serin ve parlaklık artırmak ancak kırmızı-dev şube ve helyum çekirdek flaş ucu elde asla. Kırmızı-dev yükselişi sona erdiğinde birçok post-asimptotik dev yıldız gibi dış katmanları kaybolur ve daha sonra bir beyaz cüce haline gelir.

Çok düşük kütleli yıldızlar tamamen konvektif [11] [12] helyumu hidrojen ile kaynaştırmak milyarlarca yıl alır.[13] Çok büyük yıldızlar için parlaklık ve sıcaklık sürekli fazlaca artar, ama hiçbir zaman kırmızı dev aşamasında veya helyum çekirdeği flaşının parlaklığına ulaşamaz. Sonunda yıldız tamamen
konvektif olmaktan çıkar. Kütleye bağlı olarak, hidrojen kabuğun yakımının zamanının artması için sıcaklığı ve yakım devam eder, yıldız Güneş den bile sıcak olabilir ve on kat daha parlak olur. Birkaç milyar yıl sonra, daha az parlak ve daha soğuklaşırlar, hidrojen kabuğun yanması devam etse bile. Bunlar
soğuk beyaz cüceye dönüşür. [14]

Çok yüksek kütleli yıldızlar süperdevlerden oluşurlar ve kendisini 4. HR diyagramına götüren evrimsel izi kırmızı devin sağ tarafından takip ederler. Bunlar genellikle tip II süpernova olarak hayatına son verirler. En kütleli yıldızlar, devlere ya da süper devlere dönüşmeden Wolf-Rayet yıldızlara dönüşebilir.

Şubat 2014 itibarıyla Kırmızı dev olduğu bilinen M-tipi HD 208.527, 220.074 ve HD, gezegenler
[17] Pollux, Gama Cephei ve Iota Draconis'dir.
Gelecekteki yaşanabilirlikleri
Kızmızı deve
evrimleşme, yıldızın gezegenimsi sistemini gerileteceği geleneksel olarak öne
sürülse de, olduğunda, yaşanılamaz. Bazı araştırmaların öne sürdüğüne göre, 1 M☉ yıldızın evrimleşmesi
sırasında, kırmızı deve, yaşanılabilir bir alanda birkaç kez barınabilir 109 yaşında
2 AU, 108 yaşında 9 AU etrafında iken, belki de yaşanılabilir bir dünya için
yeterli zaman vardır. Kırmızı yıldız aşamasından sonra, bu şekilde yaşanılabilir
bir alan, 7 ve 22AU arasında, olacaktır 109 ıl içerisinde.[18]

Haziran 2014
itibarıyla, dev yıldızların çevresinde 50 dev gezegen bulunmuştur. Bu yıldızlar
güneş sistemi çevresinde bulunan dev gezegenlerden daha büyüktür. Bunun sebebi
dev yıldızların güneşten daha büyük olmasıdır (daha küçük büyük yıldızlar hâlâ
olduğu gibi devam eder ve dev yıldız olmazlar) ve daha büyük kütleli yıldızların
daha büyük gezegenler olması beklenir. Fakat gezegenlerin kütleleri çevrelerinde
bulunan dev yıldızlar ile bağımsızdır böylelikle gezegenler kırmızı dev
evresinde büyümeye devam edebilir. Çok daha büyük bir etki dev gezegenin
yörünge mesafesi dışarısında genişler gezegene yıldızdan rüzgarla gelen
birikimle birlikte kütle aktarımına neden olur buna Roche lobu denir. [19]

Gece
gökyüzünde belirgin parlak kırmızı devler, kırmızı süperdevler ve büyük Antares
(Alpha Scorpii), Betelgeuse (Alpha Orionis) ve Aldebaran (Alfa Tauri), Arcturus
(Alfa Bootis) ve Gama Crucis (Gacrux) içerir.
• Mira (ο
Ceti), kırmızı M-tipi asimptotik dev dal devi.
• Albireo (β
Kuğu), K-tipi dev.
• 4
Cassiopeiae (4 Cas), bir M-tipi dev.

Ayrıca
bakınız: Güneş § Yaşam evreleri
5 milyar ila
6 milyar yıl içinde, Güneş'in çekirdeğindeki hidrojen yakıtı tüketilmiş olacak ve
genişleme başlayacaktır. En büyük seviyeye ulaştığında dünyanın yörüngesine
ulaşacak. Daha sonra tamamen atmosferini kaybedecek. Güneşin evrimi kırmızı
devden itibaren modellenmiştir, fakat Güneş'in dünyayı yutacağımı yoksa
yörüngesinde tutacağımı hala açıklanabilmiş değildir. Güneş hidrojen yaktığında
bir kısım kütle kaybeder. Önümüzdeki 5-6 milyarlık zaman dilimindeki
gezegenlerin yörüngelerini hesaplarken önemli belirsizlikler bulunmaktadır,
yani Dünya'nın kaderi iyi anlaşılmış değildir. En parlak, kırmızı-dev halindeki
güneş o zaman birkaç bin kat daha parlak olacak ama yüzey sıcaklığı yarısı
kadar olacaktır. Güneş kırmızı dev aşamasında, Dünya üzerinde üzerindeki tüm
suları kaynatarak uzaya göndererek ve böylelikle dünyadaki yaşamı bitirecektir.

Lazer İnterferometre Kütle Çekim Dalga Gözlemevi (LIGO) (Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory) geniş çaplı bir fizik deneyi olduğu gibi aynı zamanda kütleçekim dalgalarını inceleyen gözlem evidir. Bu gözlem evi, farklı üniversite ve kolejlerden katılan bilim insanlarının bulunduğu ortak bir projedir. LIGO Scientific Collaboration tarafından organize edilen bu projeye dünya çapında 900 bilim insanı katılmıştır ve kütleçekim dalga astronomisi için data analizi yapmaktadır, ayrıca 44.000 kadar aktif Einstein@home kullanıcıları bulunmaktadır. LIGO Ulusal Bilim Vakfı (NSF) tarafından finanse edilmektedir, ayrıca Bilim ve Teknoloji Tesisleri Konseyi, Almanya'nın Max Planck Kurumu ve Avustralya Araştırma Konseyi önemli katkılarda bulunmaktadır. LIGO NFS'in en büyük ve en iddialı projesidir.

LIGO kavramı başlangıçta birçok bilim insanı tarafından Albert Einstein'ın relativite teorisinin bileşenlerini ve kütleçekim dalgalarını test etmek üzere kurulmuştur. Joseph Weber'i içeren Amerikan bilim insanları ve Mikhail Gertsenshtein ve Vledislav Pustovoit'i de içeren Sovyet bilim insanları 1960'lı yılların başında lazer interferometre prototiplerini ve temel fikri tasarladı. 1967'de MIT'den Rainer Weiss interferometre kullanım analizini yayınladı ve askeri finansman ile bir prototipin yapımına başladı, ancak  işlemsel hala gelemeden önce sonlandırıldı. 1968lerin başlangıcında, Kip Thorne kütleçekimi dalgaları ve Caltechdeki kaynakları üzerine teorik çalışmalara başlamıştır ve sonunda kütleçekimi dalga algılamasının başarılı olacağına ikna edildi.
Prototip İnterferometrik kütleçekimi dalga detektörleri (interferometreler) Robert L. Forward ve ve Hughes Araştırma Laboratuvarlarındaki arkadaşları tarafından (serbest sallanandan ziyade titreşim izole plaka üzerine monte edilen aynalar ile) 1960'ların sonlarında inşa edildi. 1970'lerde MIT'de Weiss tarafından, Heinz Billing ve arkadaşları tarafından Garching, Almanya'da ve sonrasında Ronal Drever, James Hough ve arkadaşları tarafından Glasgow, Scotland'da inşa edildi.
1980 yılında, NSF, MIT (Paul Linsay Peter Saulson, Rainer Weiss) önderliğinde büyük bir interferometre çalışmasını destekledi, takip eden yıllarda Caltech(Ronald Drever ve Stan Whitcomb) 40 metre prototipini inşa etmiştir. MIT araştırma 1 km ölçekte yeterli duyarlılıkta interferometer fizibilitesini kurdu.
NFS baskısı altında, MIT araştırma ve Caltech, MIT, Glasgow ve Garching'deki deneysel çalışmalara dayalı olarak MIT ve Caltech'in güçlerini LIGO projesine önderlik etmek için birleştirmesi istendi. 1984 ve 1985'te finansman için geri çevrilmelerine rağmen, Drever, Thorne ve Weiss LIGO yönlendirme komitesi kurmuştur. 1986'ya kadar yönlendirme komitesinin dağıtılması istendi ve tek direktör, Rochus E.Vogt, atandı. 1988'de bir araştırma ve geliştirme fonu elde etti.
1989'dan 1994'e kadar, LİGO teknik ve örgütsel ilerleme açısından başarısız oldu. Sadece finansman elde etmek için siyasi çabalar sürdürülmüştür. ABD Kongresinin ilk yıl için 23 milyon$ fon sağlamayı kabul etmesi üzerine, 1991 yılına kadar devam eden finansman düzenli olarak reddedildi. Ancak, fon alabilmek için gerekliliklerinin yerine getirilmiş veya onaylanmış değildi ve NFS projenin organizasyonel ve teknolojik temelini sorguladı. 1992 de, Drever 'ın artık doğrudan katılımcı olmasıyla birlikte yeniden yapılandırıldı. Projenin NFS incelemelerinde, devam eden proje yönetimi konusunda ve teknikte sıkıntılar görülmüştür. Resmi olarak 1993'te  harcamalarını dondurulç dek finansman bloke edildi.
1994'te, NFS çalışanları, LIGO bilimsel liderleri ve MIT ve Caltech başkanları arasındaki görüşmeden sonra, Vogt görevinden istifa etti ve Barry Barish (Caltech) Laboratuvarı müdürü olarak atandı. NFS LIGO'nun son bir sanşı olduğunu açıkça belirtti. Barish takımı %40 oranında bir önceki teklifleri aşan bütçe ile yeni bir çalışma, bütçe ve proje planı hazırladı. Barish, NSF ve Ulusal Bilim Kuruluna ilk kez LIGO ile kütleçekimsel dalgaların tespitinin mümkün olacağı evrimsel bir detektör inşa etmeyi önerdi. Bu detektör LIGO'nun gelişmesiyle mümkündü. Bu yeni teklif NFS fonu aldı, Barish Baş Araştırmacı olarak atandı ve artış onaylandı. 1994'te, 395 milyon USD ile LIGO NFS tarihinin en büyük genel finanse projesi konumuna geldi. Proje Hanford'da ve 1994 yılı sonlarında Livingston Washington'da, 1995 yılında Louisiana'da bir çoğır açtı.1997'de inşanın tamamlanmasına yakın, LIGO Laboratuvar ve LIGO Bİlimsel İşbirliği(LSC) olmak üzere iki organizasyonel kurum Barish liderliği altında oluşmuştur. LIGO Laboratuvarı
LIGO Çalışma ve İleri Ar-Ge altındaki NSF tarafından destekelenen tesislerden oluşmaktadır. Bu LIGO detektör yönetimini ve test tesislerini kapsamaktadır. LIGO Bilimsel İşbirliği LIGO teknik ve bilimsel araştırmaları düzenleyen bir forumdur, kendi gözetimiyle LIGO Laboratuvarından ayrı bir kuruluştur. Barish bu bilimsel işbirliği için ilk sözcü olarak Weiss'i atadı.
Başlangıçta LIGO faaliyetleri 2002 ve 2010 yılları arasında  herhangi bir kütleçekim dalgalarını tespit etmedi. 2004 yılında, Barish önderliğinde, LIGO gelişiminin bir sonraki evresi için finansman ve temel zemini hazırlanmıştır ("Geliştirilmiş LIGO" olarak adlandırılır). Dedektörler çok gelişmiş "Gelişmiş LIGO" sürümlerle değiştirilirken bunu birkaç yıl devreden çıkarılması izledi. LIGO / LIGO makineleri için araştırma ve geliştirme çalışmalarının büyük bir kısmı
Hannover, Almanya'da GEO600 dedektörü için öncü çalışmalara dayanmaktadır. Şubat 2015 itibarıyla, dedektörler her iki konumda da mühendislik moduna getirildi.
2015 itibarıyla, eylül ayı ortalarında "Dünyanın en büyük kütleçekimi dalga tesisi " toplam 620.000.000 $ maliyetle 5 yıllık US $200 milyon bir revizyon ile tamamlandı. 18 Eylül 2015 tarihinde, Gelişmiş LIGO, başlangıçtaki LIGO interferometrelerdan yaklaşık dört kat daha hassaslıkta ilk resmi bilim gözlemlerine başladı. 2021 civarında tasarım duyarlılığını erişene kadar duyarlılığı daha da gelişmiş olacak.
11 Şubat 2016 tarihinde, LIGO Bilimsel İşbirliği ve Virgo İşbirliği, kütleçekim dalgalarının algılanması hakkında bir bildiri yayınladı. Dünya'dan yaklaşık 1,3 milyar ışık yılı uzaklıkta iki  ~ 30 güneş kütleli kara deliğin Eylül 2015 14 09.51 UTC' de birleşmesine dair sinyaller algılandı.
İdari direktör emekli Barry Barish (Caltech) bulguların ilk bilimsel bildirisini CERN'deki fizik topluluğuna sunarken, güncel idari direktör David Reitze (Teknoloji ve Florida Üniversitesi California Institute of) Washington Washington'da bir medya etkinliğinde bulgularını açıkladı.
2 Mayıs 2016 günü, LIGO Bilimsel İşbirliği üyelerine ve diğer katılımcılara yerçekimsel dalgaların doğrudan saptanması katkılarından ötürü Special Breakthrough Prize in Fundamental Physics  verildi.

Lazer makaleler listesi
Genel görelilik testleri

Barish, Barry C. (2000). "The Science and Detection of Gravitational Waves" 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF). 
Bartusiak, Marcia (2000). Einstein's unfinished symphony : listening to the sounds of space-time. Washington, D.C: Joseph Henry Press. ISBN 0-425-18620-2. 
Saulson, Peter (1994). Fundamentals of interferometric gravitational wave detectors. Singapore River Edge, N.J: World Scientific. ISBN 981-02-1820-6. 
Collins, Harry M. (2004). Gravity's shadow the search for gravitational waves. Chicago: University of Chicago Press. ISBN 0-226-11378-7. 
Kennefick, Daniel (2007). Traveling at the speed of thought : Einstein and the quest for gravitational waves. Princeton, N.J: Princeton University Press. ISBN 978-0-691-11727-0. 

LİGO Bilimsel İşbirliği21 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. web sayfası
LİGO sosyal 8 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. web sayfası bilimsel makaleleri özetleyen bağlantılar ve halk kitlesi için yazılar ile
LİGO Laboratuvar26 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LİGO Haber24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. blog
Yaşam LİGO3 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. blog: LİGO üyesi Amber Stuver tarafından  LİGO bilim ve bilim insanı olmak hakkında sorular ve cevaplar
Gelişmiş LİGO Anasayfa
Columbia Deneysel Kütle Çekimi
LİGO Doğal Tarih Müzesi Amerikan film ve diğer malzemel er
40 m Prototip
Dünya-Hareket 20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Çalışmaları
Caltech Fizik 237-2002 Çekimsel Dalgalar  Kip Thorne tarafından Video artı notlar: üniversite düzeyinde Genel Görelilik, Tensör Analizi ya da Diferansiyel Geometri; Bölüm 1: Teori (10 ders), Bölüm 2: Algılama (9 ders)
Caltech Öğretici Görelilik 3 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – çekimsel dalgalar ve onların kaynakları üzerine kapsamlı açıklama.
Q&A: Rainer Weiss LIGO kökeni üzerine 11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. de news.mit.edu
LİGO: güçlü bir inanç29 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2/11/16 Röportaj Barry Barish (18 Mart 2016 Yayın tarihi).

Leonard Susskind (d. Haziran 1940), Stanford Üniversitesi'nde teorik fizik profesörü ve Stanford Teorik Fizik Enstitüsü yöneticisidir. Araştırmaları sicim teorisi, kuantum kozmolojisi, kuantum statik mekaniği ve kuantum alan teorisini içerir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi ve Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi üyesi, Kanada’nın Perimeter Teorik Fizik Enstitüsünün kısmi üyesi ve Kore Modern Araştırma Enstitüsü’nün seçkin bir profesörüdür.
Yoichiro Nambu ve Holger Bech Nielsen ile birlikte, bağımsız olarak, parçacıkların göreceli sicimin uyarılma durumları olabileceği fikrini sürdüğü için, çoğu insan tarafından sicim teorisinin babalarından biri olarak görülür. 2003’te sicim teorisi alanı fikrini ortaya koyan ilk insan oldu
1998 J. J. Sakurai Ödülünü kazandı.

New York'un South Bronx Bölgesi’nden Yahudi bir ailede doğdu. Hasta olan babasının görevini devralarak, 16 yaşında tesisatçı olarak çalışmaya başladı. Sonra, New York Şehir Koleji’ne mühendislik öğrencisi olarak kayıt oldu ve 1962’de fizikten lisans derecesiyle mezun oldu. Los Angeles Times’ın bir röportajında, kariyer yolundaki bu değişimi babasıyla tartıştığı anı anlattı; “Babama fizikçi olmak istediğimi söylediğim zaman, ‘Hayatta olmaz, eczanede çalışmayacaksın’ dedi. Ben de ‘hayır, eczacı değil, fizikçi, Einstein gibi’ dedim. Göğsüme tesisat borusuyla vurup, ‘Mühendis olmayacaksın, Einstein olacaksın’ dedi." Susskind sonra Doktora derecesini aldığını Cornell Üniversitesi'nde Petter A. Carruthers'in altında okumaya başladı. İlki 1960'ta olmak üzere iki kere evlendi ve 4 çocuğu var.

Yeshiva Üniversitesi'nde fizik yardımcı doçenti ve sonra geçici profesörlük yaptı. (1966–1970), Bir yıllığına Tel Aviv Üniversitesine gittikten sonra (1971–72),fizik profesörü olarak Yeshiva Üniversitesi'ne geri döndü (1970–1979).. 1979'dan beri Stanford üniversitesinde profesörlük yapıyor.
Hadron sicim teorisine, lattice gauge teorisine kuantum renk dinamiği ve dinamik simetri kırılımına yaptığı öncü katkılardan dolayı 1998 J. J. Sakurai Ödülünü kazandı. Meslektaşlarına göre, onun karakteristik özelliği, muhteşem hayal gücünü ve orijinalliği, temel parçacıkların doğasının teorik araştırmalarına ve fiziksel dünyayı düzenleyen güçlere uygulaması.
2007'de Susskind Kanada, Ontario, Woterloo'da kısmi üye olarak Perimeter Teorik Fizik Enstitüsü fakültesine katıldı. ABD ulusal bilimler akademisine ve Amerikan bilim ve sanat akademisine seçildi. Aynı zamanda Kore Modern araştırmalar enstitüsünde seçkin bir profesör.

Sicim kuramı'nın tek boyutlu objelere dayandığını bulmuştur.
Kuark zaptı teorisi (Quark confinement theory)
Hamiltonian lattice gauge teorisi
Derin elestik olmayan elektro-üretimde ölçekleme ihlali teorisi
Teknikolor teori (technicolor theory)
Batı'da bilinmeyen Sakharov'un çalışmalarında ayrı olarak ilk kozmolojik baryogenesis teorisi
Kara delik entropisi için ip teorisi
Kara delik tamamlama prensibi
M-kuramı'nın matriks açıklaması, holografik prensip
Fiziksel kozmolojide holografik entropi bağlarının ileri sürümü
Antropik ip teorisi yüzeyi fikri.

Susskind birçok popüler bilim kitabının yazarıdır.

The cosmic landscape: string thoery and the Illusion of Intelligent Desing, Susskind'in Little, Brown and Company tarafından 12 Aralık 2005'te yayımlanan ilk popüler bilim kitabıdır. Kitapta, susskind, bir tanesi 1987'de, Steven weinberg'in kozmolojik sabit öngörüsü olan birkaç faktörün, sicim teorisi alanın zorunlu sonuçları nasıl olduğunu anlatıyor. Burada yöneltilen soru evrenin bizim varlığımız için neden bu kadar ince ayarlı olduğudur. Susskind weinberg'in hesapladığı kozmolojik sabit biraz daha farklı olsaydı, evrenin var olmayı bırakıp bırakmayacağını açıklıyor.

The Black Hole War: My Battle with Stephen Hawking to Make the World Safe for Quantum Mechanics, Susskind'in Brown and Company tarafından 7 temmuz 2008'de yayımlanan ikinci popüler bilim kitabıdır. Bu onun en ünlü kitabıdır ve kitapta eğer karadelikler buharlaşırsa içinde saklı olan bilgilere ve maddelere ne olabileceğini düşündüğü anlatıyor. kitap, fizikçilerin 1981'de, parçacıkların belli temel parçalarının nasıl işlediğini hakkında bazı gizemleri çözmeye çalıştıkları bir toplantıda başlayan bir tartışmadan hareketle yazıldı.Tartışma sırasında Stephen Hawking, karadelik buharlaşırken içindeki bilgilerin sonsuza kadar yok olduğunu söyledi. Leonard Susskind'in Hawking'in yanlış olduğunu ıspatlayan teorisini formüle dökmesi 28 yıl sürdü.Sonra teorisini kitabında yayımladı. The cosmic landscape gibi bu kitap da bu konuda uzman olmayan insanları hedefliyor.

Kendi verdiği the theoritical minimum dersine eş bir kitap serisine yardımcı yazarlık yapıyor. Serinin ilk kitabı  The Theoretical Minimum: What You Need to Know to Start Doing Physics, 2013'te yayımlandı ve bu kitap klasik mekaniğin modern formülasyonunu anlatıyor. ikinci kitap, Quantum Mechanics: The Theoretical Minimum, şubat 2014'te yayımlandı. Gelecek kitabın ise özel göreceliliğe odaklanması bekleniyor.

Standford Continuing Studies'de The theoritical Minimum olarak bilinen modern fizik hakkında ders veriyor. Bu dersler sonraları aynı isimli kitapların temeli haline geldi. Bu derslerin amacı, fiziğin belli alanında çalışmak için gereken gerekli teorik temelleri öğretmek. Derler klasik mekaniği, göreliliği, kuantum mekaniğini, statik mekaniği ve kozmolojiyi (kara delikler dâhil) içeriyor.
Dersler The theoritical minimum sitesinde, itunes’da ve youtube’da bulunmaktadır. Dersler, fizik ve matematik öğrencilerine olduğu kadar, matematik bilen herkese yöneliktir. Susskind kullandığı ve dersin temelini şekillendiren matematiğin çoğunu açıklıyor.

Smolin-susskind tarışması,smolin’in antropik ilke’nin hiçbir yanlışlanabilir öngörü sunmadığı ve bu yüzden bilimin konusu olamayacağıyla ilgili argüman hakkındaki 2004’te Smolin ile Susskind’in yoğun atışmasına dayanıyor." 26 temmuz 2004'te  Smolin'in "Antropik İlkeye Bilimsel Alternatifler" yayını ile başladı. Smolin Susskind'e bir yorum yapması için mail attı. Susskind okuma şansı olmadığı için argümanın özetini istedi.Smolin reddetti ve 28 temmuz 2004'te Susskind, ‘smolin’in kullandığı mantık komik sonuçlara yol açabilir’ cevabını verdi. Sonraki gün Smolin ‘eğer meslektaşlarımızın büyük çoğunluğu yanlışlanamayan bir teoriye inanmakta rahatlarsa, bilimin gelişimi, yanlış ama yanlışlanamayan teorilerin alanımızın dikkatini domine eden bir duruma yol açarak, çıkmaza girer’ cevabını verdi. Bu tartışma sonunda bir anlaşmayla son buldu; ikisi de Edge'de yayımlanmak üzere son bir mektup yazacak. Ve üç kural koydular, (1) Birden fazla mektup yazmak yok, (2) kimse ötekinin mektubunu önceden görmeyecek ve (3) sonradan değiştirme olmayacak.

Süpersicim kuramı
Kuantum renk dinamiği
Süpersimetri

 Wikimedia Commons'ta Leonard Susskind ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Leonard Susskind's Faculty Page (Stanford University)
Susskind's Blog: Physics for Everyone25 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Theoretical Minimum18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. website, with the full set of free lectures
Radio Interview: Leonard Susskind discusses his life as a physicist, string theory and the holographic principle28 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on The 7th Avenue Project radio show
The Edge:
"Interview with Leonard Susskind. 27 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
"Smolin vs. Susskind: The Anthropic Principle 2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." Susskind and Lee Smolin debate the Anthropic principle
Radio Interview from This Week in Science 14 Mart 2006 Broadcast
"Father of String Theory Muses on the Megaverse": Podcast 14 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Leonard Susskind 
YouTube'da Leonard Susskind: My friend Richard Feynman - A Ted talk

Mach prensibi, belirli bir bölgedeki hareketin başka bir referans noktasına göre hareketin belirlenmesi büyük ölçekteki madde dağılımına dayalı olduğunu belirtir. Teorik fizikteki, yerçekimi teorilerinden olan Mach prensibi Einstein tarafından isimlendirilmiştir. Fikir filozof Ernst Mach'a atfedilir.
Bu fikir bir anektod ile örneklendirilirse; 
Eğer sen kollarını açıp yıldızlara bakarak kendini çevirmeye başlamışsan, kolların hareket etmiyor. Şimdi yıldızlar dönmeye başladığında ise kolların arkaya doğru itiliyor. Neden yıldızlar dönmeye başladığında ? Neden kollarında yıldızlar dönemediğinde bir etki hissetmedin ?
Mach Prensibi bu olayın bir tesadüf olmadığını ve bir referans noktasına göre çok uzaktaki yıldızların açıklar bir fizik yasası olduğunu iddia ediyor. Eğer tüm yıldızlar senin etrafında döndüğünü görüyorsa, Mach bir fiziksel yasanın sana bunun merkezkaç kuvveti olarak hissettirdiğini söylüyor. Bu prensiple ilgili birçok rakip fikir vardır. Mach ilkesi çok genel bir deyimle "Yerel fizik kanunları evrenin büyük ölçekli yapısı ile belirlenir." der.
Bu konsept Einstein'ın genel relativiteyi geliştirmesine rehberlik etmiştir. Einstein maddenin genel dağılımının metrik tensörü ile belirlenebilir ve bu bize hangi ortam biz dönerken sabit olabileceğini anlatır. Ortam sürekli dönüyorsa ve yer çekimsel açısal momentumun korunumu genel relativite çerçevesinde bir özüm sunabilmesini sağlar. (belli problemler için) Fakat prensibin belirsizliğinden dolayı, çok uzak iddialar Mach prensibi ile durumu açıklayabilir ve bazıları yanlıştır. Gödel'in dönen evrenindeki çözümde alan denklemlerinin Mach prensibine uygulaması şeklindedir. Bu örnekte, çok uzaktaki yıldızlar çok hızlı döndüğü görülecek taki bir tanesi çok uzağa gidene kadar. Bu örnek tamamen sonuç vermekten uzaktır. Çünkü zaman değişkeni işin içine katılmamıştır.

Basitçe fikir, George Berkeley'in yazılarına dayanır. Benedict Friedlander ve onun kardeşi Immanuel tarafından yazılan Absolute or Relative Motion Kitabı Mach prensibine benzer fikirler içerir.

Relativite teorisinde temel bir olay vardır. Eğer tüm hareketler göreceli ise, nasıl bir cisim eylemsizliğini ölçeriz ? Eylemsizlik başka bir şeye bağlı olmalıdır. Fakat parçacığın tamamen kendi evreninde olduğunu varsayarak ? Belki de hala daha bir hareket olduğunu başka bir durumun hareketine göre varsayabiliriz. Mach prensibi bazen parçacığın hareketinin hiçbir anlamı olmadığı duruma göre yorumlar.
Bu anlayışta, bazı Mach prensibi filozofik holism ile bağlantılıdır. Mach önerisi yerçekimi teorilerinin birbiriyle ilişkisi olması gerektiğine bir uyarı olarak düşünülebilir. Einstein bu prensibi o anki fizik akımına uygulayarak, genel relativite üzerine çalışmıştır. Aslında Einstein ilk kez Mach prensibi diye ifadeyi ortaya atan kişidir. Hiçbir zaman ayrıntılı bir şekilde bu prensipten bahsetmediği için yeni bir fiziksel yasa iddia edip etmediği tartışmalı bir konudur. Mach'ın ‘The Science of Mechanics ‘kitabı Einstein'a esin kaynağı olmuştur. Newton'un mutlak  uzay kavramını eleştirmiştir.
Newton kitabında mutlak zamanda dönen her şeyin üzerindeki kuvvetleri belirlemenin tek yolunun mutlak zamana göre olması gerektiğini kanıtlamaya çalışıyor. Eğer bir kova su ile doldurulursa ve döndürülmeye başlanırsa başlangıçtaki su dönmeye devam edecektir ama sonrasında kovanın duvarları suyun hareketinden haberdar olmaya başladığında ise  bükülmeler olmaya başlayacak ve duvarın uyarılmasıyla su tırmanya başlıyacak. (merkezkaç kuvvetinden dolayı) Newton bu düşünce deneyinde merkezkaç kuvvetinin suyun üzerindeki etkisinin mutlak bir uzayda olması gerektiğinin anlatır bunun yerine kova suya göre döndürülürse merkezkaç kuvveti oluşmayacaktır. Bu ikici durumdaki mutlak zaman kavramının tekini işaret etmektedir.
Mach kitabında bu deneyin sadece suyun kovaya göre dönerken merkezkaç kuvveti oluşturmamasını kanıtladığını ve suyun deneyde nasıl hareket edeceğini bilebileceğimizi söylüyor. (eğer kovanın boyutlarında bir değişim olursa)	
Mach'ın fikrince bu mutlak hareket konsepti tamamen relativistik bir anlayışın içine sokulmaktadır. Örneğin kimse suyun kovaya göre mi yoksa Dünya'ya göre mi döndüğünü söyleyemez. Bu görüşte, mutlak ve hareket halindeki hareketin üzerindeki kuvvetlerin farkının görülmesine izin veriyor. Ayrıca bu büzüm gözlemlediğimiz noktadaki bir asimetrik farkın oluşmasından kaynaklandığını düşünmektedir. (Çok büyük kütleler arasındaki gözlem ifade edilmektedir) Aynı düşünceyi George Berkeley ‘de De motu’sunde ifade etmektedir. Eğer filozof çok büyük kütlelerin arasında yeni bir fiziksel yasa bulmak istese, bu Mach’ın pasajlarda böyle bir amacının olup olmadığı hakkında kesin bir ifade yoktur. Bu fiziksel mekanizma cisimlerin eylemsizliği ile tespit edilmelidir, evrende bu eylemsizliğe en büyük katkı veren Dünya ve uzaktaki yıldızlardır. Büyük olasılıkla, Mach sadece hareketi yeniden tanımlamak gerektiğini önermiştir. Einstein Mach’ın pasajına yaptığı yorum ise bu tartışmanın başlangıcı olduğu kesin bir gerçektir.

Einstein genel relativitideki fikrini belirtmeden önce, Mach prensibine kanıt diye yorumlanabilecek bir efekt buldu. Sabit bir arabada çok büyük bir küresel kütle olduğunu farz edelim ve bu arka planda kendi etrafında dönsün. Bu efekt Lense–Thirring olarak bilinir. Einstein Mach’ın prensibinin bu manifestosunu o kadar memnundur ki Mach’a mektup yazar.
Eylemsizlik vücutlar arası iletişimin bir çeşitinden kaynaklanıyor, oldukça sizin düşüncelerinizin duygusu içinde Newton’un kova tecrübesinde… Eğer biri döndürürse(bir maddenin ağır kabuğu) sabitlenmiş yıldızlara ait onun merkezinden giden bir eksen hakkında bir Coriolis kuvveti kabuğun içinde ortaya çıkar: yani, Foucault sarkacı düzlemi sürüklenilir etrafında (pratik ölçülemez bir şekilde küçük açısal bir hızla).
Lense-Thirring efekt kesinlikle çok temel ve oradaki maddenin buradaki eylemsizliği etkilediği geniş bir kavram karşılar. Sarkacın düzlemi etrafında hiçbir şey sürüklenemez eğer maddenin kabuğu mevcut değilse ya da eğer o dönmüyorsa. Çünkü eylemsizlik vücutlar arası iletişimin bir çeşidinden kaynaklandığı açıklaması, bu efektlerin kaynaklarında doğru olarak değerlendirilebilirdi.
Problemin daha temeli, fakat, sabit bir temelinin var oluşudur, hangisini Einstein ‘’sabitlenmiş yıldızlar’' olarak tanımladı. Modern göreceliler Mach'in kurallarının etkilerini başlangıç değer problemlerinde görür. Aslında, biz insanoğlu zaman sabitini parçalar içine boşluk zamanına ayırmak için  istekli görünürüz. Biz bunu yaptığımızda, Einsten'ın denklemleri ayrıştırılabilir denklemlerin bir takımında, hangisi her dilim de sağlamak zorundaysa ya da baka bir takımda, hangisi tanımlarsa nasıl taşınabilir dilimler arasında. Her bir dilim için bu denklemler eliptik kısmi türevlenebilir denklemlerdir. Genelde, her bölümde Einstein'ın denklemleri tarafından sonra geometri her yerde belirlenecek iken, bu bilim adamları tarafından verilinen dilimin geometrisinin sadece bir kısmı anlamına gelir.
Asimtotik düz uzay kaynaklarında, sonsuzda genişletilmiş koşullar verilir. Bulgusal olarak, asimtotik düz evren için genişletilmiş koşullar bir çerçeveyi hangisi eylemsizlik bir anlama sahip olduğuna bağlı olarak tanımlar. Uzak evrende Lorentz dönüşümünü uygulayarak, tabii ki, bu eylemsizlik dönüştürülebilir.

Genel görelilik

Mıknatıssal veya manyetik alan, bir mıknatısın mıknatıssal özelliklerini gösterebildiği alandır. Mıknatısın çevresinde oluşan çizgilere de mıknatısın o bölgede oluşturduğu manyetik alan çizgileri denir. Manyetik alan çizgilerinin yönü kuzeyden (N) güneye (S) doğrudur. Manyetik alan hareket eden elektrik yükleri tarafından, zamanla değişen elektrik alanlardan veya temel parçacıklar tarafından içsel olarak üretilir. Manyetik alan vektörel bir büyüklüktür. Yani herhangi bir noktada yönü ve şiddeti ile tanımlanır. Manyetik alan  B  harfiyle temsil edilir. SI birimi Sırp bilim insanı Nikola Tesla'nın soyadı Tesladır. Manyetik alan Lorentz kuvveti kullanılarak ölçüldüğü için birimi coulumb-metre/saniye başına Newtondur. Saniye başına coulomba bir amper dendiği için T=N(Am)-1 olarak da geçer. Tesla günlük olaylar için çok büyük bir birim olduğundan pratikte, gauss (G) kullanılmaktadır. 1 T=104 G
Manyetik alan en genel şekilde hareket eden elektrik yüküne etki eden Lorentz kuvveti ile tanımlanır.
Manyetik alan, elektrik alanı, akım ve onları yaratan yükler arasındaki bağlantı Maxwell denklemleri ile açıklanır. Özel görelilik kuramı'nda elektrik ve manyetik alan bir nesnenin birbiriyle alakalı iki özelliğidir. Kuantum fiziğinde ise elektromanyetik etkileşimler foton değişimi sonucunda oluşur.
Manyetik alanın birçok kullanımı vardır. Dünya kendi manyetik alanını üretir ve bu manyetik alan pusulanın temel çalışma prensibini oluşturur. Dönen manyetik alan elektrik motorlarında ve jeneratörlerde kullanılır. Manyetik kuvvetler bir malzeme içerisindeki yük taşıyıcılarının sayısı hakkında bilgi verir.

Michael Faraday, araştırmaları neticesinde maddelerin, manyetik alana tepki verdiğini ve bu tepki sonucunda etkileşimin olduğunu ortaya koydu. Verdikleri tepkiye göre
maddeleri üç grupta toplanabildiğini gösterdi:

Diyamanyetik maddeler: Zayıf bir şekilde etkilenenler. Bağıl manyetik geçirgenlikleri µr < 1 olan bu tür maddeler, güçlü bir manyetik alana dik şekilde kendilerini yönlendirirler. Diyamanyetizma, tek sayıda elektronlara sahip ve tamamlanmamış içi kabuğu olmayan maddelerde görünür. Radyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, bakır, gümüş, altın ve su diyamanyetik gruba girerler.
Paramanyetik maddeler: Bağıl manyetik geçirgenlikleri µr > 1 olan bu tür maddeler, güçlü bir manyetik alana paralel şekilde kendilerini yönlendirirler. Paramanyetizma çift sayıda elektronlara sahip maddelerde görülür. Hava, alüminyum ve silisyum paramanyetik gruba girer.
Ferromanyetik maddeler: Kuvvetli bir şekilde mıknatıslardan etkilenen maddelerdir. Demir, nikel, kobalt ve alaşımlarını içeren maddeler bu gruba girer.

MÖ 13. asırda Çin'de pusula kullanılmaktaydı. Yunanların MÖ 800 yıllarında manyetizma hakkında bilgileri vardı. Manyetit taşının (Fe3O4) demir parçalarını çektiğini keşfettiler. Efsaneye göre Manyetit adı, sürüsünü otlatırken ayakkabısının çivileri ve sopasının ucu büyük manyetit parçalarına yapışıp kalan Magnes adlı çobandan gelmektedir.
1269'da Pierre de Maricourt, doğal küresel bir mıknatıs yüzeyinin çeşitli noktalarına bir iğne yerleştirerek iğnenin aldığı yönlerin haritasını elde etti. Yönlerin, kürenin çap boyunca karşılıklı iki noktasından geçen ve küreyi kuşatan çizgiler oluşturduklarını gördü. Bu noktalara mıknatısın kutupları adını verdi. Daha sonraki deneyler, şekli ne olursa olsun her mıknatısın kuzey ve güney kutup denen iki kutbu olduğunu gösterdi. Bu kutuplar, elektrik yükleri gibi birbirleri üzerine kuvvet etki ettirirler.
Elektrik ve manyetizma arasındaki ilişki, 1819'da Danimarkalı bilim insanı Hans Christian Oersted'in bir gösteri deneyi sırasında akım taşıyan telin yakınında duran pusulayı saptırdığını bulmasıyla keşfedildi. Bundan kısa bir süre sonra Andre Ampere akım taşıyan iletkenin diğerine uyguladığı manyetik kuvveti hesaplamak için gerekli nicel yasaları elde etti. 1820'lerde Michael Faraday ve ondan bağımsız olarak Joseph Henry elektrik akımı ile manyetizma arasındaki başka ilişkileri de gösterdiler. En sonunda Maxwell tüm bu çalışmaları ve elektrik ile manyetizmayı birleştiren Maxwell denklemlerini yayınladı.

Birim yüzeydeki manyetik alan miktarıdır. Buna göre, manyetik alan birimi Tesla olduğu için manyetik alan yoğunluğunun birimi de Tesla/m2 dir.

Kimi mühendislik kitaplarında manyetik alan için farklı bir tanım vardır. H simgesiyle gösterilen bu tanımın birimi de amper/metredir. Boşlukta B ve H birbirleriyle orantılıdır.

  
    
      
        
          H
        
         
        ≡
         
        
          
            
              B
            
            
              μ
              
                0
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {H} \ \equiv \ {\frac {\mathbf {B} }{\mu _{0}}}.}
  

Ancak manyetik maddelerin içinde bu ilişki farklıdır:

  
    
      
        
          H
        
         
        ≡
         
        
          
            
              B
            
            
              μ
              
                0
              
            
          
        
        −
        
          M
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {H} \ \equiv \ {\frac {\mathbf {B} }{\mu _{0}}}-\mathbf {M} .}
  

Burada M manyetikleşme alanıdır.

Bir mıknatısı kütle merkezinden astığımızda bir ucunun kuzeyi diğer ucunun güneyi gösterdiğini gözleriz. Kuzeyi gösteren uca mıknatısın kuzey kutbu (N), güneyi gösteren uca ise mıknatısın güney kutbu (S) denir.Mıknatısın aynı kutupları birbirini iter, zıt kutupları ise birbirini çeker.
Pusula bir noktadaki manyetik alanın yönünü gösterir. Pusula ince bir mıknatısın bir iğne üzerinde serbestçe dönebilmesiyle oluşur. Bir mıknatıs pusulaya yaklaştırıldığında pusula iğnesi sapma yapar.
Bir mıknatısta,

Aynı işaretli kutuplar birbirini iterlerken, zıt işaretli kutuplar birbirini çekerler.
İtme ya da çekme kuvvetleri kutup şiddeti ile doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır.
Elektriksel yük konusundaki coulomb kuvveti gibi kutupların birbirlerine uyguladıkları manyetik kuvvet skaler olarak birbirine eşit, fakat zıt yönlüdür.
Bir mıkantısın ikiye bölünmesi sonucu bölünen her bir parçanın N, S biçiminde yeniden kutuplaştığı görülür. Buradan çıkaracağımız sonuç, atomik boyutlara inildiğinde dahi tek kutuplu mıknatıs elde edilemeyeceğidir.

Manyetik alan çizgilerinin N kutbundan S kutbuna doğru olduğu kabul edilir. Bir pusulayı manyetik alanın içine koyarsak pusula manyetik alan yönünde uzanır. (N'den S'ye) Manyetik alan vektörü, bu çizgilere teğet durumdadır. Çizgilerin sık geçtiği yerlerde manyetik alanın şiddeti fazladır.

Hareket eden elektrik yükleri (akım), manyetik alan oluşturur ve etraftaki manyetik alanlardan etkilenir.

Hareket eden yüklü parçacıklar (örn. elektron) bir manyetik alan oluşturur. Oluşan bu manyetik alan yükün etrafını dairesel olarak sarar, bunu matematiksel olarak açıklayan kişilerJean-Baptiste Biot ve Félix Savart'ın onuruna Biot-Savart yasası olarak adlandırılan yasa, manyetik alanın şiddetinin yükten uzaklaştıkça azaldığını gösterir ve sağ el kuralıyla manyetik alanın yönünü kolayca bulmamızı sağlar.
Akım taşıyan tel kıvrılırsa, oluşturduğu manyetik alan yoğunlaşmaya başlar. Kıvrımların sayısı arttırılarak manyetik alanın yoğunluğu arttırılabilir ve doğal bir mıknatıstan çok daha güçlü çekim kuvvetleri oluşturulabilir.
Bu amaçla solenoitlerin içine demir çekirdek yerleştirilerek elektromıknatıs elde edilir. Akımı arttırıp azaltarak çekim kuvvetinin ayarlanabilmesi sebebiyle elektromıknatıslar günümüzde hayatımızın her alanında kullanılmaktadır.

B manyetik alanında, v hızıyla hareket eden q yüklü parçacığa etki eden manyetik kuvvet Lorentz kuvveti olarak bilinir:

  
    
      
        
          F
        
        =
        q
        
          v
        
        ×
        
          B
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =q\mathbf {v} \times \mathbf {B} ,}
  

Lorentz kuvveti; manyetik alan vektörüne ve parçacığın hız vektörüne diktir. v ve B arasındaki vektörel çarpımdan dolayı, parçacık manyetik alana paralel hareket ederse etkiyen kuvvet sıfırdır. İki vektör birbirine dik olduğunda Lorentz kuvveti en büyük değerini alır.
Manyetik kuvvet, parçacığın hızına daima dik olduğu için hızı büyüklüğünü değiştiremez yalnızca yönünü değiştirebilir. Bu yüzden hızı ve yükü olan bir parçacık manyetik alanda dairesel hareketler yapmaya başlar ve manyetik kuvvet bu dairesel harekette merkezcil kuvvet görevi görür.

Akım taşıyan teldeki her bir elektrik yüküne qv x B kuvveti etki eder, parçacık sayısıyla kuvvet çarpılarak toplam kuvvet bulunur. Kesit alanı A, uzunluğu L olan bir tel parçasındaki parçacıkların sayısı nAL dir. (n burada birim hacimdeki yük sayısı). Dolayısıyla kuvvetin büyüklüğü F=qvBnAL olur. Akımın I=nqvA tanımı kullanılılrsa

  
    
      
        F
        =
        I
        
          L
        
        ×
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle F=I\mathbf {L} \times \mathbf {B} }
  
 bulunur.
Burada L akım yönünde, büyüklüğü telin boyuna eşit vektördür. 

 Manyetik kuvvetin yönü sağ el kuralıyla bulunur.

Yerin manyetik alanı, dünyanın sıvı dış çekirdeğindeki konveksiyon akımları ile oluşur. Dış çekirdekteki konveksiyon hareketleri, zaman içinde manyetik alanı oluşturur. Bu konveksiyon hareketlerinin dünyanın oluşumundan beri meydana geldiği düşünülmektedir. Yeryüzü çekirdeğinin içi katı, dışı sıvı demir termal hareketlerle kendi manyetik alanlarını oluşturur. Atomların yeterli bir güçle ve düzenli bir şekilde yer değiştirmesi ve yönlendirmesi kalıcı mıknatıslanmaya neden olduğundan dünyanın kabuğunda kalıcı mıknatıslanma yaratır. Dünyayı, etrafı manyetik alanla çevrelenmiş büyük küresel bir mıknatıs gibi düşünebiliriz.
Dünya manyetik alanı, kuzey ve güney kutupları olan, merkezde yerleşmiş bir dipol mıknatıs çubuk olarak da tanımlanır. Dünyanın dönüş ekseni ile dipolün ekseni arasında yaklaşık olarak 11 derece fark vardır. Bu kuzey ve güney coğrafi kutuplarla, many

Maxwell denklemleri Lorentz kuvveti yasası ile birlikte klasik elektrodinamik, klasik optik ve elektrik devrelerine kaynak oluşturan bir dizi kısmi türevli (diferansiyel) denklemlerden oluşur. Bu alanlar modern elektrik ve haberleşme teknolojilerinin temelini oluşturmaktadır. Maxwell denklemleri elektrik ve manyetik alanların birbirileri, yükler ve akımlar tarafından nasıl değiştirildiği ve üretildiğini açıklamaktadır. Bu denklemler sonra İskoç fizikçi ve matematikçi olan ve 1861-1862 yıllarında bu denklemlerin ilk biçimini yayımlayan James Clerk Maxwell' in ismi ile adlandırılmıştır.
Maxwell denklemleri iki ana değişkene sahiptir. Maxwell denklemlerinin mikroskobik biçimi atomik ölçekte malzemelerdeki karmaşık yükleri ve akımları kapsayan toplam yük ve toplam akımı kullanır. Bu denklem evrensel uygulanabilirliğe sahip olsa da hesaplama açısından olanaksız olabilmektedir. Maxwell denklemlerin mikroskobik kümesi atomik ölçekteki ayrıntıları dikkate almak zorunda kalmadan büyük ölçekteki davranışları açıklamada iki yeni yardımcı alan tanımlar, fakat ilgili maddenin elektromanyetik özelliklerini tanımlamada kullanılan parametrelere de ihtiyaç duymaktadır.
Maxwell denklemleri terimi genellikle bu denklemlerin diğer türleri için de kullanılır. Örneğin, uzay-zaman denklemleri yüksek enerji ve kütleçekimi fiziğinde yaygın olarak kullanılır. Uzay ve zaman olarak ayrı ayrı tanımlanmaktansa uzay-zaman olarak tanımlanan bu denklemler özel ve genel görecelikle açıkça uyumludur. Nicem (Kuantum) mekaniğinde, elektrik ve manyetik potansiyellere bağlı olan Maxwell denklemlerinin türleri tercih edilir.
20. yüzyılın ortalarından beri, Maxwell eşitliklerinin kesin evren kuralı olmadığı, fakat nicel elektrodinamiğin doğru ve temel kuramına daha uygun klasik bir yaklaşım olduğu anlaşılmıştır. Birçok durumda, Maxwell denklemlerinden oluşan nicel sapmalar ölçülemeyecek kadar küçüktür. Işığın parçacık doğasının önemli olduğu ya da çok güçlü elektrik alanlarında istisnalar oluşabilir.

Bu denklemler içindeki elektromanyetizmayı anlatmak için, bu makalede yöney (vektör) hesabı dili kullanılmıştır. Aksi belirtilmedikçe, koyu renkle belirtilmiş semboller yöney miktarını ve yatık belirtilmiş semboller sayısal miktarını belirtmektedir. Denklemlerde, her biri genellikle zamana bağlı olan, bir yöney alanı olan elektriksel alan E ve bir yöney alan olan manyetik alanı B olarak tanıtılmıştır. Bu alanların kaynakları yük yoğunluğu ρ ve akım yoğunluğu J olarak adlandırılan bölgesel yoğunluklar olarak belirtilen elektrik yükleri ve akımlarıdır. Diğer bir doğa kanunu olan Lorentz'in kuvvet kanunu, elektrik ve manyetik alanların yüklü parçacıklar ve akımlar üzerinde nasıl etki ettiğini açıklamaktadır. Bu kanunun diğer bir türü Maxwell'in asıl eşitliğinde bulunmaktadır.
Elektrik-manyetik alan denklemlerinde dört adet denklem bulunmaktadır. Bunlardan iki tanesi, eğer Gauss yasasında olan elektrik yüklerinden kaynaklanan elektrik alanları ve Gauss'un manyetizma yasasının manyetik tekkutuplularına bağlı olmadan alan çizgilerine yakın oluşan manyetik alan var ise, kaynağa göre uzay içinde bu alanların nasıl değiştiğini açıklamaktadır. Diğer iki tanesi de Faraday yasasındaki zamanla değişken manyetik alanların etrafında “dolaşan” elektrik alanları sırasında Maxwell doğrulaması ile olan Ampere yasasındaki elektrik akımı ve zamanla değişen elektrik alanları etrafında “dolaşan” manyetik alanın oluşturmuş olduğu kişisel kaynakların çevresinde alanların nasıl “dolandığını” açıklamaktadır.
Maxwell eşitliğinin kesinliği içerdiği büyüklüklerin ne kadar kesin tanımlandığına bağlıdır. Kurallar birim sistemine göre değişir, çünkü ışık hızı gibi boyutsuz çarpanlar tarafından emilerek çeşitli tanımları ve boyutları değişebilmektedir.

Bu bölümdeki denklemler ölçü birimli geleneksel (konvansiyonel) kullanımlarda verilmiştir. Yaygın kullanılan diğer birimler CGS sistemine dayalı Gaussian birimleri, Lorentz-Heaviside birimleri (çoğunlukla parçacık fiziğinde kullanılan) ve Planck (kuramsal fizikte kullanılan) birimleridir.
Bakınız Gaussian birimli denklemler
David J Griffiths (1999). Elektrodinamiğe giriş. Third. Prentice Hall. ss. 559-562. ISBN 0-13-805326-X. 17 Haziran 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Şubat 2014. </ref> Lorentz–Heaviside units (genelde parçacık fiziği) ve Planck birimleri (kullanıldı teorik fizik). bakınız below Gaussian birimleri ile ilgili denklemler için.

Bu denklemlerde görünen bazı evrensel sabit sayılar bulunmaktadır; boş uzayın elektrik geçirgenliği 
  
    
      
        
          ϵ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon _{0}}
  
, boş uzayın manyetik geçirgenliği 
  
    
      
        
          μ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu _{0}}
  
.
Alanların bölgesel (lokal) bir tanımı olan türev denklemlerinde, nabla sembolü 
  
    
      
        ∇
      
    
    {\displaystyle \nabla }
  
 ile belirtilen üç boyutlu yöntürevi (gradyan) işlemcisinin 
  
    
      
        ∇
        ⋅
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot }
  
 olanı yayılım (divergence) işlemcisini, 
  
    
      
        ∇
        ×
      
    
    {\displaystyle \nabla \times }
  
 olanı burkulum (curl) işlemcisidir. Buradaki kaynaklar yük ve akımın bölgesel yoğunlukları olarak alınırlar.
Boş bir bölgede, alan tanımı olan tümlev denklemlerinde, 
  
    
      
        ∂
        
          Ω
        
      
    
    {\displaystyle \partial {\Omega }}
  
 limit yüzeyli herhangi bir sabit hacim 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
, 
  
    
      
        ∂
        
          Σ
        
      
    
    {\displaystyle \partial {\Sigma }}
  
 limit bükeyli herhangi bir sabit açık yüzey 
  
    
      
        Σ
      
    
    {\displaystyle \Sigma }
  
 dır. Buradaki “sabitin” anlamı zamanla değişmeyen hacim ya da yüzey demektir. Maxwell denklemi zamana bağlı hacim ve yüzeylerle denklemleştirilebilmesine rağmen, bu aslında o kadar da önemli değildir: bu denklemler zamandan bağımsız yüzeylerle tamamlanıp doğrulanmaktadır. Kaynaklar, tümlevle bulunan bu hacim ve yüzeylerin içindeki toplam yük miktarına ve akımına bağlıdır. Herhangi bir sabit hacim 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 üzerindeki toplam yük yoğunluğunun 
ρ hacim tümlevi, 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 içerdiği toplam elektrik yüküdür.

  
    
      
        Q
        =
        
          ∭
          
            Ω
          
        
        ρ
        
        
          d
        
        V
        
        ,
      
    
    {\displaystyle Q=\iiint _{\Omega }\rho \,\mathrm {d} V\,,}
  

Ve herhangi bir açık sabit yüzeyden geçen elektrik akım yoğunluğunun J yüzey tümlevi net elektrik akımıdır.

  
    
      
        I
        =
        
          ∬
          
            Σ
          
        
        
          J
        
        ⋅
        
          d
        
        
          S
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle I=\iint _{\Sigma }\mathbf {J} \cdot \mathrm {d} \mathbf {S} \,,}
  

dS yüzey alanı S türevsel yöney elementinin, yüzey Σ ye dik olarak belirtilmektedir. (yöney alanı S yerine A olarak da belirtilir, fakat bu manyetik potansiyeldeki ayırıcı yöney alanı ile çelişir.)
“Toplam yük ya da akım” serbest ve bağıl yük ya da serbest ve bağıl akım olarak da belirtilir. Bunlar aşağıda bulunan mikroskobik denklemlerde de kullanılır.

Denklemlerin türev ve tümlev denklemleri matematiksel eşitlikler olup, Gauss manyetizma kanunu ve Gauss kanunundaki yayılım kuramı (divergence teorem) ve Faraday yasası ile Ampere yasasındaki Kelvin-Stokes kuramından oluşmuştur. Hem türev hem tümlev denklemleri kullanışlıdır. Tümlev denklemleri sıkça akım ve yüklerin simetrik dağılımlarından oluşan alanların kolayca ve doğrudan hesaplanması için kullanılır. Buna karşılık, türev denklemleri, sonlu elemanlar çözümlemesindeki (analizindeki) gibi daha karmaşık (az simetrik) durumlardaki alanların hesaplanmasında daha doğal bir başlangıç noktasıdır.

“Kaynaktan doğan alanlar”, sırasıyla elektrik akısı ve manyetik akı olarak tanımlanan, kapalı 
  
    
      
        ∂
        
          Ω
        
      
    
    {\displaystyle \partial {\Omega }}
  
 yüzeyine doğru alanın yüzey tümlevi olarak anlamlandırılabilir.

 

  
    
      
        
          ∮
          
            
              ∂
              
                Ω
              
            
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          S
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \oint _{\scriptstyle \partial {\Omega }}\mathbf {E} \cdot \mathrm {d} \mathbf {S} \,,}
  

  
    
      
        
          ∮
          
            
              ∂
              
                Ω
              
            
          
        
        
          B
        
        ⋅
        
          d
        
        
          S
        
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \oint _{\scriptstyle \partial {\Omega }}\mathbf {B} \cdot \mathrm {d} \mathbf {S} \,,}
  

Kendi yayılımları gibi: 
  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          E
        
        ,
        
        ∇
        ⋅
        
          B
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {E} ,\quad \nabla \cdot \mathbf {B} \,.}
  

Bu yüzey tümlevleri ve yayılımları yayılım kuramı ile bağlantılıdır.

“Alanlardaki dolaşımlar” kapalı ∂Σ eğrisi etrafındaki alanın çizgisel tümlevlerinden yorumlanabilmektedir.

  
    
      
        
          ∮
          
            ∂
            Σ
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
        ,
        
        
          ∮
          
            ∂
            Σ
          
        
        
          B
        
        ⋅
        
          d

Minkowski diyagramı ya da uzay zaman diyagramı, 1908 yılında Hermann Minkowski tarafından geliştirilen ve uzay ve zaman, Özel görelilik teorisi içinde yer alan uzay ve zamanın, özelliklerinin örneklerini temin etmeyi sağlayan diyagram. Zaman genişlemesi ve uzunluk kısalması gibi fenomenlere ilişkin sayısal yönden bir kolay anlaşılabilme özelliği sağlıyordu ve bunu yaparken de matematiksel denklemleri kullanmıyordu.
Minkowski diyagramı terimi hem genel hem de bir şeye özgün olarak iki anlamda da kullanılıyordu. Genel olarak Minkowski diyagramı Minkowski uzayının bir kısmının betimlenmesi için kullanılır ve kullanılan bu uzay sıklıkla sadece tek bir boyuttan oluşana kadar kısaltılmıştır. Bunlar yani iki boyutlu diyagramlar dünya hatlarını uzaysal eksen boyunca yapılan harekete bağlı bulunan bir düzlemin kıvrımları olarak tasvir ederler. Dik olan eksen genellikle geçicidir ve yapılan ölçümlerin birimleri negatif ya da pozitif eğim çizgileri içeren bir olaydan elde edilebilir.
Bir şeye özgün olarak kullanılan Minkowski diyagramı Lorentz dönüşümlerinin sonuçlarını örneklendirme yaparak açıklar. Yatay olan eksen eş zamanlı olaylar kavramı olarak bilinen teoriye bağlı olmaktadır. Ve bu durum orijinde sabit bir şekilde bulunan gözlemci için böyle olmaktadır. Lorentz dönüşümleri iki referans koordinat sisteminin eylemsizliği ile ilişkilidir ve bu durum sadece (0,0) olayında hız değişiminin bir gözlemci tarafından yapıldığı koşullarda geçerlidir. Gözlemcinin oluşturduğu yeni zaman ekseni eski zaman ekseniyle bir açı oluşturur ve bu açı da α harfiyle gösterilir. (α < π/4)

Minkowski diyagramında bulunan basitleştirmeler için genellikle sadece evrende bulunan bir boyutlu uzay içerisinde gerçekleşen olaylar ve bir zaman boyutu göz önünde bulundurulur. Yaygın olan zaman-mesafe diyagramlarından farklı olarak mesafe yatay eksen üzerinde zaman ise dikey eksen üzerinde gösterilir. Bu sebepten dolayı uzayın tek bir boyutunda gerçekleşen bu olaylar diyagram üzerinde bulunan yatay çizgiye kolay bir şekilde aktarılabilir. Diyagram üzerine çizilmiş olan objeler zaman geçtikçe aşağıdan yukarıya hareket ediyormuş gibi düşünülebilir. Bu yolla her bir obje, bir gözlemci ya da araç gibi, diyagram üzerinde kesin bir kıvrım takip eder ve buna da dünya çizgisi denir.
Diyagram üzerinde bulunan noktaların tümü zaman ve uzay içerisinde bulunan kesin noktaları temsil ederler. Örneğin diyagram üzerinde bulunan herhangi bir pozisyon, bu pozisyon içerisinde hiçbir şey gerçekleşmese bile bir olay olarak adlandırılır. Eksenler üzerindeki zaman ve uzay birimlerine yönelik yapılan ölçümler aşağıda belirtilen çiftlerden biri olarak seçilmiş olabilir:

30 santimetre uzunluğunda ve nanosaniyelerle ya da
Astronomik birimler beraberinde 8 dakikalık ve 20 saniyelik aralıklar şeklinde ya da
Işık yılları ve yıllar

1905 yılında Einstein yukarıda yazılan tanımlamanın doğru olmadığını keşfetti. 1908 yılında ise Hermann Minkowski bunun grafiksel gösterimini sağladı. Uzay ve zaman hareket eden gözlemciler olayındaki koordinatları çevirmek için kullanılan farklı kurallara öncülük eden değişik özelliklere sahiptiler. Hususi olarak bir gözlemcinin sahip olduğu bakış açısından eşzamanlı olarak gerçekleştikleri tahmin edilen olayların birbirlerinden farklı zamanlarda gerçekleştikleri düşünülüyordu.
Minkowski diyagramında eşzamanlı rölativitenin hareket eden gözlemci için ayrı bir yol ekseni tanıtımına bağlı tutulduğu biliniyordu. Yukarıda açıklanan kurala göre her bir gözlemci yol eksenlerine paralel bulunan bir çizgi üzerindeki bütün olayları eş zamalı olduklarını varsayarak yorumlamışlardır. Bir gözlemciye ait bakış açısından olayların birbiri ardından gelmesi grafiksel olarak bu çizginin diyagramın altından üstüne doğru kaydırılarak çizilebilirdi.

Minkowski'nin 1908 yılında kaleme aldığı kâğıtta üç diyagram bulunuyordu, ilki Lorentz dönüşümlerini tasvir etmek ve ayrıca dünya çizgilerinin de çizilerek gösterilebilmesi için yapılmışlardı. Çizilen ilk diyagram bir birim hiperbolünü uygun zaman biriminin konumunu gösterebilmek için kullanıyordu (t2-x2). Bu zaman birimi hıza bağlı olarak bulunmaktaydı böylece zaman genişlemesini gösterebiliyordu. İkinci diyagram ise aynı kökten türemiş olan bir hiperbolü uzayı ayarlayabilmek için kullanıyordu.
1914 yılında Ludwik Silberstein ‘Minkowski’nin Lorentz dönüşümünü yeniden göstermesi’ adlı bir diyagram oluşturdu. Bu diyagram içerisinde birim hiperbolü ve bir çift aynı kökten türemiş olan çap kullanılmıştı. 1960 yılından bugüne yapılan bu diyagramın daha çok tamamlanmış olan bir versiyonu Minkowski diyagramı olarak kullanılmaya başlandı. Ve bu tamamlanmış olan diyagram modeli özel rölativitenin dönüşüm geometrisinin standart bir simgelenimi olarak kullanıldı.

Özel görelilik kuramının doğru sayılan bir diğer özelliği de ışık hızının sabit olarak kabul edilmesidir. Bu özelliğe göre Newton'un hareket kurallarından ilkinin geçerli olduğu bir koordinat sisteminde bulunan herhangi bir gözlemci ışığın vakum hızını kendisine göre ölçerken kendi hareketi ve ışık kaynağı ne olursa olsun bu hızın her zaman aynı olduğu sonucunu elde eder. Bahsedilen durum mantığa aykırı gibi görülebilir ancak Minkowski diyagramı bu ifadenin doğru olduğuna katılmaktadır. Ayrıca yukarıda değinilen ifade Michelson-Morley deneyinin sonuçlarını da açıklamaktadır. Yapılan bu deney özel görelilik teorisi ortaya çıkmadan önce tam bir gizem olarak görülüyordu çünkü fotonların tespit edilemez bir normalin üzerindeki dalgalar olduğu düşünülmekteydi.

Rastgele hızlara sahip gözlemcilere bağlı olan başka koordinat sistemleri de Minkowski diyagramına dahil edilebilir. Bütün bu sistemler için her iki fotonun dünya hattı da eksenlerin açı ortaylarını ifade eder. Işık hızına ne kadar çok göreceli hız yaklaşırsa ilgili olan açı ortaya da o kadar çok eksen yaklaşır. Yolu gösteren eksen foton dünya hatlarından her zaman daha yatay iken zamanı gösteren eksen ise her zaman daha diktir. İki eksenin ölçekleri de eş değere sahipken genelde diğer koordinatlarınkinden farklıdır.

Her iki fotonun dünya hattından da daha dik olan ve orijinden geçen düz çizgiler, ışık hızından daha yavaş hareket eden objelerle uyumludur. Orijinin üstünde  ve her iki fotonun dünya hattı arasında yer alan herhangi bir noktaya ışık hızından daha az bir hızla erişilebilir ve ayrıca bu nokta orijinle neden-sonuç ilişkisine de sahip olabilir. Bu alan kesin gelecektir çünkü orada yaşanan herhangi bir olay daha sonra gözlemciye aldırmadan orijin tarafından temsil edilen olayla karşılaştırılır. Bu ifadenin Minkowski diyagramında açıkça yapılmış bir grafiği bulunmaktadır.
Aynı şekilde, orijinin altında ve her iki fotonun dünya hatları arasında bulunan aralık ise orijine bağlı kesin geçmiştir. O aralıkta yaşanan herhangi bir olay kesinlikle geçmişe aittir ve bu olay orijindeki bir etkinin sonucu olabilir. Böylesine herhangi bir ikili arasındaki ilişki ‘timelike’ olarak nitelendirilir çünkü bütün gözlemciler için sıfırdan daha büyük bir zaman aralığına sahiptirler. Bu iki olayı birbirine bağlayan düz çizgi her zaman gözlemcinin zaman eksenidir. Işık hızıyla birbirlerine bağlanmış iki olaya ‘lightlike’ denir.
Prensipte, başka uzay boyutlarını Minkowski diyagramına eklemek üç boyutlu bir sunum gerektirir. Bu durumda ise geçmiş ile gelecek arasındaki aralık konilerle gösterilebilir. Bu konilere ışık konileri denir. 

Taylor ve Wheeler 1966 yılında Spacetime Physics’i oluşturduklarında, uzay-zaman geometrileri için “Minkowski Diyagramı” terimini kullanmadılar. Bunun yerine Minkowski'nin 1908'den beri felsefeye katkı sağlayan bütün yeniliklerini belirten bir içerik sundular.
Minkowski diyagramı Stigler’s law of eponymy ile karşı karşıya kalmıştır ve Minkowski yanlışlıkla eponimin fikir babası olarak görülmüştür. Alexander Macfarlane'in cebir ve diyagram içeren ilk çalışmaları Minkowski diyagramına uyumlu devam etmiştir.

Minkowski uzayı
Penrose diyagramı
Rapidity

Fizikte ve matematikte, matematikçi Hermann Minkowski anısına adlandırılan Minkowski uzayı veya Minkowski uzayzamanı, Albert Einstein'ın özel görelilik kuramının en uygun biçimde gösterimlendiği matematiksel yapıdır. Bu yapıda, bilinen üç uzay boyutu tek bir zaman boyutuyla birleştirilerek, uzay zamanını betimlemek için dört boyutlu bir çokkatlı oluşturulmuştur.
Teorik fizikte, Minkowski uzayı çoğunlukla Öklid uzayıyla karşılaştırılır. Öklid uzayında yalnızca uzay-boyutlar varken Minkowski uzayında ayrıca bir zaman boyutu da bulunur. Bu yüzden Öklid uzayının bakışım grubu, Öklid grubu olup Minkowksi uzayınınki ise Poincaré grubudur.
Minkowski uzayında geometrik uzunluğa karşılık gelen uzayzaman aralığı ya uzaysal ya ışınsal ("yansız") ya da zamansaldır.

Ana madde: Minkovski iççarpımı. Ayrıca vektör ve dörtvektör maddelerine bakınız.
Bir dörtvektör, dört adet koordinat bileşeni olan vektöre denir. Bu maddede dörtvektörler, koyu ve büyük harflerle gösterilecektir; koyu ve küçük harflerle gösterilenler de üçvektörler, yâni bilinen üç boyutlu vektörler olacaktır.
Bilindik iççarpıma oldukça benzeyen, hattâ bilindik iççarpım cinsinden yazılabilen Minkovski iççarpımı, dört boyutlu "hiperbolik" bir iççarpım sunmaktadır. Eğer dörtvektörleri 
  
    
      
        
          
            V
          
          =
          (
          
            v
            
              0
            
          
          ,
          
            v
            
              1
            
          
          ,
          
            v
            
              2
            
          
          ,
          
            v
            
              3
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {V} =(v_{0},v_{1},v_{2},v_{3})}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            W
          
          =
          (
          
            w
            
              0
            
          
          ,
          
            w
            
              1
            
          
          ,
          
            w
            
              2
            
          
          ,
          
            w
            
              3
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {W} =(w_{0},w_{1},w_{2},w_{3})}
  
 olarak seçersek, Minkovski iççarpımı, bileşenler cinsinden

  
    
      
        ⟨
        
          V
        
        ,
        
          W
        
        ⟩
        =
        
          v
          
            0
          
        
        
          w
          
            0
          
        
        −
        
          v
          
            1
          
        
        
          w
          
            1
          
        
        −
        
          v
          
            2
          
        
        
          w
          
            2
          
        
        −
        
          v
          
            3
          
        
        
          w
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle \langle \mathbf {V} ,\mathbf {W} \rangle =v_{0}w_{0}-v_{1}w_{1}-v_{2}w_{2}-v_{3}w_{3}}
  

olarak tanımlanabilir. Bilindik iççarpım cinsinden de

  
    
      
        ⟨
        
          V
        
        ,
        
          W
        
        ⟩
        =
        
          v
          
            0
          
        
        
          w
          
            0
          
        
        −
        
          v
        
        ⋅
        
          w
        
      
    
    {\displaystyle \langle \mathbf {V} ,\mathbf {W} \rangle =v_{0}w_{0}-\mathbf {v} \cdot \mathbf {w} }
  

biçimini alır. Buradan hareketle bir dörtvektörün boyu da,

olarak bulunur.
Minkovski iççarpımı, Einstein toplam uzlaşımı kullanılarak da tanımlanabilir. 
  
    
      
        
          
            e
            
              μ
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle e^{\mu }}
  
 ifâdesi, birim vektörlerin 
  
    
      
        
          μ
          =
          0
          ,
          1
          ,
          2
          ,
          3
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mu =0,1,2,3}
  
 olan bileşenlerini ifâde edecek şekilde her dörtvektör, 
  
    
      
        
          
            V
          
          =
          
            e
            
              μ
            
          
          
            V
            
              μ
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {V} =e^{\mu }V_{\mu }}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            W
          
          =
          
            e
            
              ν
            
          
          
            W
            
              ν
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbf {W} =e^{\nu }W_{\nu }}
  
 olarak yazılabilir. Burada birim vektörlerin Minkovski iççarpımları Minkovski metriğinin birim öğesine eşit olarak tanımlanır:

  
    
      
        ⟨
        
          e
          
            μ
          
        
        ,
        
          e
          
            ν
          
        
        ⟩
        =
        
          η
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  1
                
                
                
                  0
                
                
                
                  0
                
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                
                  −
                  1
                
                
                
                  0
                
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                
                  0
                
                
                
                  −
                  1
                
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                
                  0
                
                
                
                  0
                
                
                
                  −
                  1
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle \langle e^{\mu },e^{\nu }\rangle =\eta ^{\mu \nu }={\begin{bmatrix}1&&0&&0&&0\\0&&-1&&0&&0\\0&&0&&-1&&0\\0&&0&&0&&-1\end{bmatrix}}}
  

Böylece Minkovski iççarpımı

  
    
      
        ⟨
        
          V
        
        ,
        
          W
        
        ⟩
        =
        
          η
          
            μ
            ν
          
        
        
          v
          
            μ
          
        
        
          w
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle \langle \mathbf {V} ,\mathbf {W} \rangle =\eta ^{\mu \nu }v_{\mu }w_{\nu }}
  

olarak yazılmış olur. Burada

  
    
      
        
          v
          
            ν
          
        
        =
        
          η
          
            μ
            ν
          
        
        
          v
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle v^{\nu }=\eta ^{\mu \nu }v_{\mu }}
  

olarak tanımlandığında iççarpım,

  
    
      
        ⟨
        
          V
        
        ,
        
          W
        
        ⟩
        =
        
          v
          
            ν
          
        
        
          w
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle \langle \mathbf {V} ,\mathbf {W} \rangle =v^{\nu }w_{\nu }}
  

biçimini alır. Bu gösterim genel görelilik kuramı çerçevesinde tensör gösterimlerinde sıkça kullanılmaktadır.

Daha ilerisi için genel görelilik kuramının biçimsel gelişimi maddesine bakınız.
Bilinen vektörlerde olanın tersine, dörtvektörlerin boyları negatif çıkabilir. 
  
    
      
        
          
            v
            
              0
            
            
              2
            
          
          <
          
            
              v
            
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle v_{0}^{2}<\mathbf {v} ^{2}}
  
 olduğu zaman dörtvektörün boyu sıfırdan küçük olacaktır. Bu durum hiperbolik sayılarda da böyle olduğundan bazen dörtvektörler hiperbolik dördübir sayılarla da ifâde edilir:

  
    
      
        z
        =
        
          v
          
            0
          
        
        +
        
          v
          
            1
          
        
        
          
            
              
                i
              
              ^
            
          
        
        +
        
          v
          
            2
          
        
        
          
            
              
                j
              
              ^
            
          
        
        +
        
          v
          
            3
          
        
        
          
            
              
                k
              
              ^
            
          
        
      
    
    {\displaystyle z=v_{0}+v_{1}{\hat {\mathbf {i} }}+v_{2}{\hat {\mathbf {j} }}+v_{3}{\hat {\mathbf {k} }}}
  

Burada 
  
    
      
        
          
            
              i
            
            
              2
            
          
          =
          
            
              j
            
            
              2
            
          
          =
          
            
              k
            
  

Newton'ın evrensel çekim yasası (klasik mekaniğin bir parçasıdır) aşağıdaki gibi ifade edilir:

Her bir noktasal kütle diğer noktasal kütleyi, ikisini birleştiren bir çizgi doğrultusundaki bir kuvvet ile çeker. Bu kuvvet bu iki kütlenin çarpımıyla doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılıdır:

  
    
      
        F
        =
        G
        
          
            
              
                m
                
                  1
                
              
              
                m
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F=G{\frac {m_{1}m_{2}}{r^{2}}}}
  

Burada:

F iki kütle arasındaki çekim kuvvetinin büyüklüğü,
G Evrensel çekim sabiti 6.67 × 10-11 N m2 kg-2 ,
m1 birinci kütlenin büyüklüğü,
m2 ikinci kütlenin büyüklüğü,
r ise iki kütle arasındaki mesafedir.

SI birimlerinde, F Newton (N), m1 ve m2 kilogram(kg), r Metre (m) dir ve G sabiti yaklaşık olarak 6.67×10−11 N m2 kg−2’a eşittir.
G ilk kez İngiliz bilim insanı Henry Cavendish tarafından, "Philosophiae Naturalis Principia Mathematica"nın basımından 111 ve Newton’un ölümünden 71 yıl sonra ölçülmüştür; bu yüzden Newton’un hesaplamalarının hiçbirinde “G” sabiti kullanılmamış, bunun yerine bir kuvvete bağıl başka bir kuvvet hesaplamıştır.
Newton'ın çekim yasası Coulomb yasası'na benzer. Newton'ın yasası iki kütle arasındaki çekim kuvvetini hesaplamak için kullanılırken, benzer şekilde, Coulomb yasası yüklü iki iletkenin arasındaki elektriksel kuvvetin büyüklüğünü hesaplamak için kullanılır. Coulomb yasası'nun denkleminde Newton'ın denklemindeki kütlelerin yerine yüklerin çarpımını içerir. Böylece Coulomb yasası'na göre elektriksel kuvvet yüklerin çarpımının aralarındaki mesafeye bölümüyle doğru orantılıdır.

a1'e birinci kütleye etkiyen yerçekimi ivmesi diyelim. Newton'ın ikinci yasasına göre F = m1 a1, a1 = F / m1'dır. Fi önceki denklemden yerine koyarsak:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        =
        G
        
          
            
              m
              
                2
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{1}=G{\frac {m_{2}}{r^{2}}}}
  
 olur.
Aynı şekilde a2'de buna benzerdir.
SI birimlerinde, yerçekimi ivmesi (veya genel olarak ivme), metrenin saniyenin karesine oranıdır (m/s2 or m s−2). SI olmayan birimlerde ise birimi Galileo (Gal), g-kuvveti (İng. İngilizce: g-force), ayak bölü saniyenin karesidir.
Bir kütleyi Dünya'ya çeken kuvvet, aynı zamanda Dünya'yı da kütleye doğru çeker. Bunların ivmeleri ise aşağıdaki gibi hesaplanır:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        =
        G
        
          
            
              
                m
                
                  1
                
              
              +
              
                m
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{1}+a_{2}=G{\frac {m_{1}+m_{2}}{r^{2}}}}
  

Eğer m1 m2'ye göre göz ardı edilebilirse, küçük kütleler yaklaşık olarak aynı ivmeye sahip olur. Bununla beraber m1 epeyce büyükse birleşik ivme göz önüne alınmalıdır.
Eğer r bir objenin yörüngesi boyunca oransal olarak çok az değişirse – bir objenin Dünya'nın yüzeyine yakın bir yerde düşmesi gibi – yerçekimi ivmesi sabite oldukça yakın olur. Büyük bir kitle boyunca, “r”deki değişiklikler ve yer çekimi kuvvetindeki ardı ardına değişiklikler gözle görülür bir gel-git kuvveti oluşturabilir. Örneğin, Dünya'nın yakın ve uzak yüzleri ile Ay arasındaki mesafe farkı 6.350 km dir. 385.000 km ortalama mesafeye göre küçük bir fark olsa da bu, Ay'ın Dünya'nın okyanusları üzerinde bir çekim kuvveti oluşturmasını ve böylece gelgit oluşumuna sebep olur.

Eğer ilgilenilen kütlelerin uzaysal boyutu varsa (teorik olarak noktasal olmaktan ziyade) o zaman aralarındaki çekim kuvveti, bu kütleleri oluşturan kavramsal noktaların katkılarının toplanmasıyla hesaplanır. Limitte bileşen nokta kütleler sonsuz derecede küçüldükçe, kuvvetin (aşağıda vektör formu görülüyor) iki fiziksel kütlenin boyutlarına oranlarının integrali gerekir.
Bu yolla kütlesi küresel olarak simetrik dağılmış kütle, haricî kütlelere tüm objelerin kütleleri merkezindeki bir nokta etrafında toplanmış gibi aynı çekim etkisini uygular. (Bu, genellikle küresel simetrik olmayan kütleler için geçerli değildir.)
Küresel simetrik dağılımlı bir malzemenin içindeki kütlelerin çekimsel kuvvetini bulmak için Newton’un kabuk teoremi (İng. İngilizce: Shell’s theorem) kullanılabilir. Bu teorem, bize kütle dağılımının farklı parçalarının kütle dağılım merkezinden r0 kadar uzaktaki bir parçayı nasıl etkilediklerini açıklar:

r < r0 yarıçapında bulunan kütle, r0’da sanki kütlenin tamamı bu yarıçapta bir küredeki tüm kütlenin kütle dağılımı merkezinde toplanmış gibi aynı kuvvete sebep olur (yukarıda yazıldığı gibi).
r > r0 yarıçapında bulunan kütle r0’ da net çekim kuvveti oluşturmaz. Örneğin, r0 noktasındaki kürenin elementleri tarafından etkilenen münferit kuvvetler birbirlerini götürürler.
Örneğin, bir sonuç olarak, eşit dağılan bir kalınlık ve yoğunluğa sahip olan bir kabuk boyunca net çekim kuvveti sıfırdır.

Newton'ın evrensel çekim yasası, hem çekim kuvvetinin büyüklüğünü hem de doğrultusunu gösteren bir vektör olarak yazılabilir. Bu formülde kalın yazılar vektörleri göstermektedir:

  
    
      
        
          
            F
          
          
            12
          
        
        =
        −
        G
        
          
            
              
                m
                
                  1
                
              
              
                m
                
                  2
                
              
            
            
              
                |
                
                  
                    r
                  
                  
                    12
                  
                
                |
              
              
                2
              
            
          
        
        
        
          
            
              
                r
                ^
              
            
          
          
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{12}=-G{m_{1}m_{2} \over {\vert \mathbf {r} _{12}\vert }^{2}}\,\mathbf {\hat {r}} _{12}}
  

Burada

  
    
      
        
          
            F
          
          
            12
          
        
        :
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{12}:}
  
 1 numaralı cismin 2 numaralıya uyguladığı kuvvet,

  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
: çekim sabiti (yerçekimi sabiti olan g ile karıştırılmamalı),

  
    
      
        
          m
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          m
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{2}}
  
 sırasıyla birinci ve ikinci objelerin kütleleri,

  
    
      
        |
        
          
            r
          
          
            12
          
        
        |
         
        =
        |
        
          
            r
          
          
            2
          
        
        −
        
          
            r
          
          
            1
          
        
        |
      
    
    {\displaystyle \vert \mathbf {r} _{12}\vert \ =\vert \mathbf {r} _{2}-\mathbf {r} _{1}\vert }
  
 1 ve 2 objeleri arasındaki mesafe,

  
    
      
        
          
            
              
                r
                ^
              
            
          
          
            12
          
        
         
        
          
            
              
                =
              
              
                
                  d
                  e
                  f
                
              
            
          
        
         
        
          
            
              
                
                  r
                
                
                  2
                
              
              −
              
                
                  r
                
                
                  1
                
              
            
            
              |
              
                
                  r
                
                
                  2
                
              
              −
              
                
                  r
                
                
                  1
                
              
              |
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\hat {r}} _{12}\ {\stackrel {\mathrm {def} }{=}}\ {\frac {\mathbf {r} _{2}-\mathbf {r} _{1}}{\vert \mathbf {r} _{2}-\mathbf {r} _{1}\vert }}}
  
 ise 1’inci objeden 2.’ye olan birim vektördür.
Eşitliğin vektörel formunun, F nin artık vektörel bir değer olması ve sağ tarafın uygun birim vektörle çarpılmış olması haricinde, daha önceden verilen skaler formla aynı olduğu görülebilir. Ayrıca buradan şu da görülebilir: F12 = - F21.

Çekim alanı uzayda verilen herhangi bir noktadaki objeye, birim kütle başına uygulanan çekim kuvvetini tanımlayan vektör alanıdır. Aslında bu o noktadaki çekim ivmesine eşittir.
Eğer birden fazla obje varsa(dünya ve ay arasındaki bir roket gibi) kullanışlı hale gelen bir genelleştirmedir. İki obje için(örneğin obje 2 bir roket ve obje 1 de dünya o

Nötron yıldızı, yıldızların yaşamlarının son bulabileceği biçimlerden biridir. Bir nötron yıldızı, dev bir yıldızın Tip II, Tip Ib veya Tip Ic  süpernova olarak patladıktan sonra geri kalan kısmın kendi içine çökmesiyle oluşur. Bu yıldızlar neredeyse tamamen nötronlardan oluşsa da az miktarda proton ve elektron da içerir. Bu proton ve elektronlar olmadan, nötron yıldızları uzun süre var olmaya devam edemezdi. Çünkü nötronlar serbest haldeyken kararsızdır ve beta ışıması yaparak kısa süre içinde proton ve elektronlara ayrışır. Ancak yıldızın içindeki yüksek basınç sebebiyle proton ve elektronların birleşerek nötronlara dönüşmesi, nötron yıldızlarının daha kararlı bir yapıya sahip olmasını sağlar.
Nötron yıldızlarının kütleleri Güneş'inkinin 1,44 ila 3 katı olabilir. Bugüne kadar gözlemlenmiş en büyük nötron yıldızının kütlesi ise Güneş'inkinin yaklaşık iki katıdır. Samanyolu içinde yaklaşık 2000 nötron yıldızı olduğu biliniyor. Güneş Sistemi'ne en yakın nötron yıldızları, yaklaşık 400 ışık yılı uzaklıktaki RX J1856.5-3754 ve yaklaşık 424 ışık yılı uzaklıktaki PSR J0108-1431'dir.
Nötron yıldızlarının kütleleri çok büyük olmasına rağmen hacimleri çok küçüktür. Örneğin kütlesi Güneş'inkinin yaklaşık 1,5 katı olan bir nötron yıldızının çapı sadece 10 kilometre civarındadır. Bu durum nötron yıldızlarının yoğunluklarının çok yüksek olmasına neden olur. Öyle ki nötron yıldızlarının yoğunlukları Güneş'in yoğunluğunun 2,6 x 1014 ila 4,1 x 1014 katıdır.
Nötron yıldızlarının kütleçekimi etkisiyle daha fazla küçülmemelerinin nedeni, Pauli dışarlama ilkesidir. Bu ilke, fermiyon grubu iki parçacığın -örneğin protonlar, elektronlar ve nötronlar- aynı konuma ve aynı kuantum durumuna sahip olamayacağını söyler. Bu yüzden kütlesi Güneş'inkinin üç katından az olan nötron yıldızlarının yoğunluğu atom çekirdeğindeki yoğunluklar düzeyine ulaştığı zaman çökme durur. Ancak kütlesi Güneş'inkinin beş katından fazla olan nötron yıldızları kararsızdır ve çökmeye devam ederler. Bu yıldızlar karadeliğe dönüşür.
Bazı nötron yıldızlarının kendi etrafındaki dönme hızı çok büyüktür. Bu durumun nedeni -açısal momentumun korunumu yasası gereği- yıldızın hacmi azaldıkça kendi etrafındaki dönme hızının artmasıdır. Bilinen nötron yıldızları içinde kendi etrafında dönme hızı en yüksek olan PSR J1748-2446ad'dir. Bu yıldız her saniye kendi etrafında yaklaşık 716 defa döner.
Bazı nötron yıldızlarının radyo dalgaları ve X-ışınları yaydığı gözlemlenmiştir. Pulsar ya da atarca adı verilen bu yıldızlardan yayılan dalgalar periyodiktir.
Bilinen nötron yıldızlarının yaklaşık %5'i ikili yıldız sistemlerinin üyeleridir. Bu sistemlerdeki nötron yıldızlarının eşleri normal yıldızlar, beyaz cüceler ya da başka nötron yıldızları olabilir. Genel görelilik kuramı, ikili yıldız sistemlerinin kütleçekimsel dalgalar yayacağını ve zaman içinde yıldızlar arasındaki mesafenin azalacağını söyler. Kütleçekimsel dalgaların varlığı ile ilgili ilk kanıt, nötron yıldızı içeren bir ikili yıldız sisteminin gözlemlenmesi ve yıldızlar arasındaki mesafenin genel görelilik kuramının tahminleriyle uyumlu bir biçimde değiştiğinin bulunmasıyla elde edildi.

Nötron yıldızları, kütlesi Chandrasekhar limitine yakın (Güneş' in 1,35 ile 2,1 katı arasındaki) yıldızlardan meydana gelmektedir. Bir yıldız, yaşamını yapısında bulunan hidrojenleri birleştirip helyuma dönüştürerek devam ettirir. Normal şartlar altında bu füzyon olayı yıldızın boyutunu sabit tutmaya yeter. Yani içeri doğru olan kütleçekimine karşılık dışarı doğru füzyon tepkimesinin neden olduğu enerji vardır, bu yıldızın boyunu sabit tutar. Fakat yıldız hidrojen kaynağını bitirmeye yakın merkez çekim kuvvetiyle küçülmeye başlar; bu durumda merkezinde kalan son hidrojenlerin tepkimesinin etkisiyle hafif ışık yaymaya devam eder. Daha sonra tamamen yakıtı bitince bu sefer başka bir reaksiyon başlar ki; o da helyum atomlarının birleşip karbon atomlarına dönüşmesidir. Hidrojenin füzyon olayıyla karşılaştırıldığında helyumun füzyonu inanılmaz enerji açığa çıkartır, dolayısıyla bu enerjinin büyüklüğünü merkez çekim kuvveti karşılayamaz ve yıldız inanılmaz bir hızla büyümeye başlar. Öyle ki Güneş bu evreye girdiğinde çapı Mars'ı yutabilecek kadar genişleyecektir.
Bu kızıl dev bir süre bu şekilde genişlemeye devam eder; ta ki yapısındaki helyumu da tüketene kadar. Helyum bitince artık yıldızın enerji elde edebileceği yolları bitmiştir ve dengelenemeyen kendi kütleçekiminin etkisiyle tekrar küçülmeye başlar. Sıkışma evresinde yıldızın kaderini kütlesi belirler. Yıldızın kütlesi ne kadar fazlaysa merkez çekim kuvveti de o kadar fazla, kütlesi ne kadar küçük olursa merkez çekim kuvveti o kadar az olur. Örneğin güneşten daha küçük yıldızlar sıkışarak kahverengi veya kara cüceleri meydana getirir.

Nötron yıldızları en az 1,1 Güneş kütlesine sahiptirler (M☉). Bir nötron yıldızı için kütlenin üst sınırına Tolman-Oppenheimer-Volkoff sınırı denir ve genellikle 2,1 M☉ civarında olduğu kabul edilir ancak son çalışmalar bu limitin 2,16M☉  olduğu görüşündedir. 2019 yılının Eylül ayına kadar keşfedilmiş olan en büyük nötron yıldızı 2,14 M☉ kütlesi ile  PSR J0740+6620 yıldızıdır.  1,39 M☉ ile belirlenen Chandrasekhar sınırının altında kalan yıldızlar genellikle beyaz cücedir. Kütlesi 1,4 M☉ile 2,16 M☉ arasında olan sıkışık yıldızların nötron yıldızları olması beklenir, ancak Güneş kütlesinin onda biri kadar küçük bir aralıkta en düşük kütleli nötron yıldızları ve en büyük kütleli beyaz cüce yıldızlarının bir arada bulunabileceği bir kütle aralığı bulunmaktadır. 2,16 M☉ üzerinde ise ölü bir yıldız kalıntısı olan sıkışık yıldızın kütle çekiminin dejenere nötron basıncını aşarak bir karadelik oluşturacağı teorik olarak düşünülmektedir ancak gözlenen en düşük kütleli karadeliğin kütlesi 5 M☉'dir.
Yeni oluşmuş bir nötron yıldızının iç sıkcalığı 1011 ile 1012 K arasındadır. Ancak yaydığı nötrinolar çok fazla enerji taşır bu da birkaç yıl içerisinde sıcaklığın 106 K 'e kadar düşmesine sebep olur. Bu sıcaklıklara düşen bir nötron yıldızının ürettiği ışınının çoğunluğu x-ray ışınlarıdır.

İlk nötron yıldızı 1967 yılında Cambridge Üniversitesi’nden Jocelyn Bell ve Antony Hewish tarafından bulunmuştur.

Nükleon, nötron  ve protonların ortak ismidir. Nükleon (Kütle numarası), nötron ve protonun toplamıyla bulunur. Nükleonlar, atom çekirdeğinin temel parçalarıdır ve 1960'lara kadar bunların temel parçacıklar olduğu düşünülüyordu. Yine o günlerde etkileşimleri  güçlü etkileşimler olarak adlandırılıyordu. Bugün ise kuark ve gluonlardan oluşan bileşik parçacıklar olarak bilinmektedirler. Nükleonlar, atomaltı parçacıkların baryon sınıfına aittirler.
Proton en hafif baryondur ve kararlılığın ölçüsüdür. Zayıf etkileşim nedeniyle nötron bir protona bozunur. Bu ikisi bir izospinin üyesidir. I=1/2 çiftli.

Gerald Edward Brown ve A. D. Jackson, The Nucleon-Nucleon Interaction, (1976) North-Holland Publishing, Amsterdam ISBN 0-7204-0335-9
Linas Vepstas, A.D. Jackson, A.S. Goldhaber, Two-phase models of baryons and the chiral Casimir effect, Physics Letters B140 (1984) p. 280-284.
Linas Vepstas, A.D. Jackson, Justifying the Chiral Bag, Physics Reports, 187 (1990) p. 109-143.

Particle Data Group'un protonlar listesi
Particle Data Group'un nötronlar listesi 9 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genel görelilikte olay ufku, ışık ve maddenin artık kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa denir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede bulunamadığımız bir uzay parçasıdır. Ne olay ufkundan ötesini  bilinen yasalarla açıklama olanağı vardır, ne de orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu vardır.

Bir yıldızın olay ufku, yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle orantılıdır. Örneğin kütlesi 10 Güneş kütlesi olan bir yıldız içe çöküp kara delik haline geldiğinde çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahip olur. Bir kara delik madde yuttukça olay ufkunu genişletir, olay ufku genişledikçe de daha güçlü çekim alanına sahip olur. Kara deliğin olay ufkunda teorik olarak zaman tümüyle durmaktadır. Kimi kara deliklerde iki olay ufku vardır.
Kimileri "olay ufku" terimi yerine kara deliğe pek uygun olmamakla birlikte “kara deliğin yüzeyi” terimini kullanırlar. (Terimin uygun olmamasının nedeni, bir gezegen veya yıldızdaki gibi katı ve gazlardan oluşan bir yüzeyinin olmamasıdır.) Fakat burada birtakım özel nitelikler gösteren bir bölge söz konusu değildir; bir gözlemci kara deliğe ufku aşacak kadar yaklaşmış olabilseydi, kendisine yüzey izlenimi sağlayacak hiçbir özellik veya değişim hissedemeyecekti. Buna karşılık geri dönme girişimlerinde bulunduğunda, artık bu bölgeden kaçamayacağının farkına varmış bulunacaktı. Bu, âdeta "dönüşü olmayan nokta"dır. Bu durum, akıntısı güçlü bir denizde akıntıdan habersiz bir yüzücünün durumuna benzetilebilir.
Öte yandan olay ufkunun sınırına yaklaşmış bir gözlemci, kara delikten yeterince uzaktaki bir gözlemciye kıyasla, zamanın farklı bir şekilde aktığının farkına varacaktır. Kara delikten uzakta olan gözlemcinin diğerine düzenli aralıklarla (örneğin birer saniye arayla) ışık işaretleri yolladığını varsayalım: Kara deliğe yakın gözlemci bu işaretleri hem daha enerjetik (ışığın kara deliğe düşmek üzere yaklaştıkça maviye kaymasonucuyla bu ışık işaretlerinin frekansı daha yüksek olacaktır) hem de ardışık işaretlerin aralarındaki zaman aralığı daha kısalmış (birer saniyeden daha az) olarak alacaktır. Yakın gözlemci, uzaktakine oranla zamanın daha hızlı aktığı izleminde olacaktır. Uzaktaki gözlemci de aksine, diğerinde meydana gelen şeylerin gitgide daha yavaş seyrettiğini görecek, zamanın daha yavaş aktığı izleniminde olacaktır.
Uzaktaki gözlemci kara deliğe bir nesnenin düştüğünü görmesi halinde, ona nazaran "çekimsel kızıla kayma" ve "zamanın genleşmesi" fenomenleri birleşmiş durumda olacaktır: Nesneden çıkan işaretler gitgide kızıl, gitgide parlak (uzak gözlemciye varmadan önce gitgide artan enerji kaybıyla çıkarılan ışık) ve gitgide aralıklı olacaktır. Yani pratikte, gözlemciye varan ışık fotonlarının sayısı, gitgide hızla azalacaktır ve nesnenin kara deliğe gömülüp görünmez olmasının ardından tükenecektir. Nesnenin henüz olay ufku sınırında hareketsiz durduğunu gören uzaktaki gözlemcinin onun düşmesini engellemek üzere olay ufkuna yaklaşması boşuna olacaktır.
Kara deliğin "tekilliği"ne yaklaşan bir gözlemciyi etkilemeye başlayan etkilere “gelgit etkileri” denir. Bu etkiler kütleçekim alanının homojen olmayan bir yapıya sahip olması nedeniyle nesnenin biçimsizleşmesine (doğal biçimini kaybetmesine) yol açarlar. Bu “gelgit etkileri bölgesi” dev kara deliklerde tümüyle olay ufkunda yer alır; fakat özellikle "yıldızsal kara delik"lerde olay ufkunun sınırını da aşarak etkide bulunur. Dolayısıyla yıldızsal kara deliğe yaklaşan bir astronot daha olay ufkuna geçmeden parçalanacakken, dev kara deliğe yaklaşan bir astronot, daha sonra “gelgit etkileri” ile yok edilecek olmakla birlikte, olay ufkuna bir güçlükle karşılaşmadan giriş yapacaktır.

Evren'in parçacık ufku mevcut gözlemlenen olaylardaki azami mesafe sınırlarını ifade eder. Bu mesafenin ötesindeki olaylar için ışık, bizim konumunuza ulaşacak zamana sahip değildir. Hatta bu Evren'in Büyük Patlama'dan (Big Bang) bu güne kadar yayılan ışık için de geçerlidir.

^Event horizon3 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^Point of no return19 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^Blue shift15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^Şu halde kara delik üzerine düşen nesnenin hareketinin "donduğu" veya durduğu söylenebilir. Pratikte durmasından önce görülmez hale gelir.
^Force de marée25 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^Stellar black hole20 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^Ayrıntılar için bkz. Force de marée#Cas des trous noirs18 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paradoks, görünüşte doğru olan bir ifade veya ifadeler topluluğunun bir çelişki oluşturması veya sezgiye karşı bir sonuç oluşturmasıdır. Çoğunlukla, çelişkili görünen sonuç veya sonuçların aslında çelişkili tarafları vardır. 
Paradoks teriminin karşılığı olarak Türkçede açmaz, çatışkı, çelişki, yanıltmaç sözcükleri kullanılmaktadır.
Şekil A'da bir paradoks yoktur, bir illüzyon veya göz yanılmasıdır. Şekilde ilk durumda iki parçadan oluşan üst eğimli yüzey içe doğru bükük durmakta, ikinci durumda ise bu yüzey yine parçalı fakat dışa bükük olduğu için oradan alan kazancı olmuş, bu da içeriye bir boş kare olarak yansımıştır. Ancak bu pek çok kişi tarafından da uzun süre fark edilemeyebilmektedir.
Başka bir bakış açısı olarak; kırmızı üçgenin eğimi olan 3/8 ile mavi üçgenin eğimi olan 2/5, görüldüğü gibi eşit değildir. Dolayısıyla bu iki üçgen ile iki parçacığın oluşturduğu her iki şekil de üçgen değildir. Bu yüzden de iki şeklin alanlarının farklı çıkması gibi bir şey söz konusu olamaz.
Ayrıca kendi içinde çelişen veya tam tersi şekilde sonuç olarak doğru olan fakat absürt veya çelişkili gözüken bir ifadeye (ifadelere veya ifadeler bütününe) de paradoks denmektedir. Kökleşmiş inanışlara aykırı olarak ileri sürülen düşünce olarak da tanımlanabilir. Yani bir nevi çelişkidir.
Genelde paradoksların cevapları yoktur. Yıkılamaz bir duvara durdurulamaz bir trenin çarptığı zaman oluşacak çelişki (paradoks) gibi, sonucun görülmesi engellenmiş olur.

Türkçeye, Fransızca paradoxe sözcüğünden türeyerek giren paradoks sözcüğünün, etimolojik anlamda kökeni Yunanca paradoksos yani "karşıt-çelişen (düşünce)"dir. Paradokson, paradoks (karşıt düşünce) içeren iddia anlamındadır. (Yunanca para: Yan(ında), boyunca; üzerinden, dışa; karşı. Yunanca doksa: Düşünce; niyet. Ayrıca Yunanca dogma: Düşünce; karar; tez.) Bu Yunanca kökenli sözcüğün Latince'ye paradoxus olarak girmesi, sözcüğün daha sonra (17. yüzyılda) batı dillerinde yer almasını sağlamıştır. Kökende sözcük "kabul görmüş bir düşünceyle çelişen, karşıt bir ifade" anlamında kullanılırken, bugün bu anlamdan ziyade felsefi ve mantıksal anlamda kullanılmaktadır.

^ Concise Oxford English Dictionary, paradox, Oxford University Press, 2004.
^ Concise Oxford İngilizce sözlük paradox - Origin, Oxford University Press, 2004.
* Gerhard Wahrig, Deutsches Wörterbuch, Verlagsgruppe Bertelsmann GMBH, 1982.
* Günther Drosdowski, Paul Grebe, Das Herkunftswörterbuch, DUDEN, Bibliographisches Institut & F.A. Brockhaus AG, 1963.

Paradokslar listesi

Parametre (Eski Yunancadan παρά para: "yanında", "karşın"; ve μέτρον, metron: "ölçmek") belirli bir sistemi tanımlamak veya sınıflandırmak için yardımcı olabilecek herhangi bir özellik (bir etkinlik, proje, nesne, durum, vb.). Parametre, sistemi tanımlarken veya performansını, durumunu değerlendirirken yararlı veya kritik olan bir sistem unsurudur.
Parametre terimi, mühendislik, matematik, istatistik, mantık ve dilbilim, bilgisayar ve bilgisayar programlama, gibi çeşitli disiplinlerde daha spesifik anlamlara sahiptir. Bu alanların içinde ve karşısında, parametrenin farklı kullanımlarının ve genellikle argüman, özellik, aksiyom, değişken, işlev, özellik gibi diğer terimlerin dikkatli ayrımı yapılmalıdır.

Matematiksel fonksiyonlar, değişkenler tarafından belirlenen bir veya daha fazla argümana sahiptir. Bir işlev tanımında parametreler de olabilir, ancak değişkenlerin aksine parametreler, işlevin aldığı bağımsız değişkenler arasında listelenmez. Parametreler halihazırda, bir bütün fonksiyon ailesini, parametrelerin her geçerli değer seti için bir tanımını tanımlar. Örneğin ikinci dereceden bir fonksiyon

  
    
      
        
          
            
              
                f
                (
                x
                )
              
              
                
                =
                a
                
                  x
                  
                    2
                  
                
                +
                b
                x
                +
                c
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}f(x)&=ax^{2}+bx+c\\\end{aligned}}}
  

Burada, x değişkeni işlevin argümanını belirtir, ancak a, b ve c hangi belirli ikinci dereceden fonksiyonun değerlendirildiğini belirleyen parametrelerdir. Parametrenin bağımlılığını belirtmek için işlev adına bir parametre eklenebilir. Örneğin b tabanında bir logaritma,

  
    
      
        
          log
          
            b
          
        
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              log
              ⁡
              (
              x
              )
            
            
              log
              ⁡
              (
              b
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \log _{b}(x)={\frac {\log(x)}{\log(b)}}}
  

Burada b, hangi logaritmik işlevin kullanıldığını gösteren bir parametredir. Fonksiyonun bir argümanı değildir ve örnek türev olarak düşünülürse sabit olacaktır 
  
    
      
        
          
            log
            
              b
            
            ′
          
          ⁡
          (
          x
          )
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle \log _{b}'(x)}
  
.
Bazı resmi olmayan durumlarda, bir işlev tanımındaki sembollerin bir kısmının ya da tümünün parametreler olup olmadığı konvansiyon meselesidir. Bununla birlikte, sembollerin durumunun parametre ve değişken arasında değiştirilmesi fonksiyonu bir matematiksel nesne olarak değiştirir. Örneğin, düşen faktörel güç için gösterim

  
    
      
        
          n
          
            
              k
              _
            
          
        
        =
        n
        (
        n
        −
        1
        )
        (
        n
        −
        2
        )
        ⋯
        (
        n
        −
        k
        +
        1
        )
      
    
    {\displaystyle n^{\underline {k}}=n(n-1)(n-2)\cdots (n-k+1)}
  
,
(k parametre olarak düşünüldüğünde) n'nin bir polinom fonksiyonunu tanımlar, ancak k'nin bir polinom fonksiyonu değildir (n parametre olarak düşünülürse). İkinci durumda, yalnızca negatif olmayan tam sayı argümanlar için tanımlanır. Bu gibi durumların daha resmi gösterimi tipik olarak (bazen "parametreler" olarak adlandırılacak olanlar dahil olmak üzere) çeşitli değişkenlerin bir fonksiyonu ile başlar. Örneğin,

  
    
      
        (
        n
        ,
        k
        )
        ↦
        
          n
          
            
              k
              _
            
          
        
      
    
    {\displaystyle (n,k)\mapsto n^{\underline {k}}}
  

dikkate alınması gereken en temel nesne olarak, daha sonra ana değişkenden daha az değişken olan fonksiyonları körling yoluyla tanımlamak. Bazen, bazı parametrelerle birlikte tüm fonksiyonları parametrik aile olarak, yani fonksiyonların endeksli ailesi olarak düşünülmesi yararlıdır.

Bir olasılık dağılımı gibi matematiksel model bağlamında, değişkenler ve parametreler arasındaki ayrım Bard tarafından aşağıdaki gibi tanımlanmıştır:
Bir model olarak, belirli bir fiziksel durumu açıklayan ilişkilere atıfta bulunuruz. Tipik olarak, model bir veya daha fazla denklemden oluşur. Değişkenler ve parametreler sınıflandırdığımız denklemlerde görünen niceliklerdir. Bunlar arasındaki ayrım her zaman kesin bir kesim değildir ve sıklıkla değişkenlerin göründüğü bağlama bağlıdır. Genellikle model, bir deneyde bağımsız olarak ölçülebilen nicelikler arasındaki ilişkileri açıklamak üzere tasarlanmıştır, bunlar modelin değişkenleridir. Bununla birlikte, bu ilişkileri formüle etmek için, doğanın kendine özgü özelliklerini (veya belirli bir deneyde kullanılan malzeme ve ekipman) gösteren "sabitler" sıklıkla ortaya konur.

Analitik geometride eğriler genellikle bazı işlevlerin görüntüsü olarak verilir. Fonksiyonun argümanı daima "parametre" olarak adlandırılır. Başlangıç merkezli yarıçap 1 dairesi birden fazla formda tanımlanabilir:

Tam Form

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}=1}
  

Parametrik form

  
    
      
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        (
        cos
        
        t
        ,
        sin
        
        t
        )
      
    
    {\displaystyle (x,y)=(\cos \;t,\sin \;t)}
  

Burada t parametredir.
Bu nedenle, başka yerde fonksiyon olarak adlandırılabilecek bu denklemler, parametrik denklemler olarak karakterize edilen analitik geometride bulunur ve bağımsız değişkenler parametre olarak kabul edilir.

Matematiksel analizde, genellikle bir parametreye bağlı olan integraller düşünülür. Örnek olarak,

  
    
      
        F
        (
        t
        )
        =
        
          ∫
          
            
              x
              
                0
              
            
            (
            t
            )
          
          
            
              x
              
                1
              
            
            (
            t
            )
          
        
        f
        (
        x
        ;
        t
        )
        
        d
        x
        .
      
    
    {\displaystyle F(t)=\int _{x_{0}(t)}^{x_{1}(t)}f(x;t)\,dx.}
  

Bu formülde t, F' fonksiyonuun argümanı ve sağ tarafta, integralin dayandığı parametredir. İntegrali değerlendirirken t sabit tutulur ve bu nedenle bir parametre olarak kabul edilir. t'nin farklı değerleri için, F'nin alacağı değerle ilgileniyorsak; t'nin bir değişken olduğunu düşünürüz. x miktarı kukla değişken veya entegrasyon değişkenidir (karışıklık yaratan, aynı zamanda bazen entegrasyon parametresi olarak da adlandırılır).

İstatistik ve ekonometride, yukarıdaki olasılık çerçevesi hala geçerliliğini korur ancak, gözlemlenen verilere dayanan dağılım parametrelerinin tahmin edilmesine veya bunlar hakkındaki hipotezlerin test edilmesine kaymaktadır. Klasik tahminlerde bu parametreler "sabit fakat bilinmiyor" olarak kabul edilir, ancak Bayes tahmininde rastgele değişken olarak ele alınır ve belirsizlikler bir dağılım olarak tanımlanır.
İstatistik tahmin teorisinde, "istatistik" veya tahmin edici örnekleri, buna karşın "parametre" veya tahmin, örneklerin alındığı toplulukları belirtir. Bir istatistik, numunenin alındığı popülasyonun sayısal karakteristiği olan ilgili parametrenin tahmini olarak kullanılabilen bir numunenin sayısal özelliğidir.
Örneğin, 
  
    
      
        
          
            X
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {X}}}
  
, olarak belirtilen numune ortalaması (tahmini), numunenin alındığı popülasyonun μ cinsinden ifade edilen ortalama parametresinin bir tahmini olarak kullanılabilir. Benzer şekilde, S2 ile belirtilen örnek varyansı, numunenin alındığı popülasyonun σ2, olarak ifade edilen varyans parametresini tahmin etmek için kullanılabilir. (Örnek standart sapmanın (S) popülasyonun standart sapmasına (σ) ilişkin tarafsız bir tahminde bulunmadığına dikkat edin. Bkz. Standart sapmanın tahmin edilmemiş tahmini.)
Olasılık dağılımlarının belirli bir parametrik ailesini varsaymadan istatistiksel çıkarımlar yapmak mümkündür. Bu durumda, daha önce açıklanan parametrik istatistiklerin tersine, parametrik olmayan istatistiklerden bahsedilir. Örneğin, Spearman'ın sıralama korelasyon katsayısına dayanan bir test, istatistiğin, gerçek değerlerini dikkate almayan (ve böylece örneklendiği dağılımdan bağımsız olarak) verilerin sıralamadaki sıralamasından hesaplandığından, parametrik olmayan olarak adlandırılacaktır; Pearson'ın ürün-momenti korelasyon katsayısı parametrik testlerdir çünkü doğrudan veri değerlerinden hesaplanır ve popülasyon korelasyonu olarak bilinen parametreyi tahmin eder.

Mühendislikte (özellikle veri toplama dahil olmak üzere) parametre, nadiren de olsa bireysel olarak ölçülen bir maddeyi belirtir. Bu kullanım tutarlı değildir, çünkü parametre terimi bu bağlantı hakkındaki kurulum bilgilerine atıfta bulunan parametreyle bireysel olarak ölçülen bir öğeyi belirtir.
Genel olarak bahsedilen özellikler, sistemin fiziksel özelliklerini doğrudan tarif eden fiziksel niceliklerdir; Parametreler, sistemin tepkisini belirlemek için yeterli olan özelliklerin kombinasyonudur. Özellikler, dikkate alınan sisteme bağlı olarak her tür boyuta sahip 

Parçacık hızlandırıcı, yüklü parçacıkları yüksek hızlara çıkarmak ve demet halinde bir arada tutmak için elektromanyetik alanları kullanan araçların genel adıdır. Büyük hızlandırıcılar parçacık fiziğinde çarpıştırıcılar olarak bilinirler (örn. CERN'deki LHC, Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’ndaki RHIC ve Fermilab’daki Tevatron). Diğer tip parçacık hızlandırıcılar, kanser hastalıklarında parçacık tedavisi, yoğun madde fiziği çalışmalarında senkrotron ışık kaynağı olmaları gibi birçok farklı uygulamalarda kullanılır. Şu an dünya çapında faaliyette olan 30.000'den fazla hızlandırıcı bulunmaktadır.
İki temel hızlandırıcı tipi bulunmaktadır. Elektrostatik hızlandırıcılar ve zamanla değişen alan hızlandırıcılar. Elektrostatik hızlandırıcılar parçacıkları hızlandırmak için statik elektrik alanlarından yararlanırlar. Bu tipe küçük çapta bir örnek olarak basit bir tüplü televizyondaki katot ışın tüpü verilebilir. Örnekler Cockcroft-Walton jeneratörü ve Van de Graaff jeneratörü ile de çoğaltılabilir. Bu hızlandırıcılarda, parçacıkların kazanacağı kinetik enerji elektriksel göçme ile sınırlıdır. Diğer bir taraftan, zamanla değişen alan hızlandırıcılar ise parçacıkları hızlandırmak ve bu göçme probleminin üstesinden gelmek için radyofrekans elektromanyetik alanları kullanırlar. İlk kez 1920 yılında geliştirilen bu tip, günümüz hızlandırıcıların tarzını ve büyük ölçekli tesislerin temelini oluşturmaktadır.
İlk işlevsel doğrusal parçacık hızlandırıcı, betatron ve siklotronu ortaya atıp geliştiren Rolf Wideroe, Gustav Ising, Leo Szilard, Donald Kerst ve Ernest Lawrence bu alanın öncüleri kabul edilirler.
Çarpıştırıcılar, atomaltı dünyanın yapısı hakkında bilgi verdiğinden 20. yüzyılda hızlandırıcılar genel olarak atom çarpıştırıcı olarak adlandırılırdı. İyon tesislerinin bunların dışında kaldığı çoğu hızlandırıcılar aslında atomaltı parçacıkları harekete geçirse de bu terim, genel olarak parçacık hızlandırıcı denildiği zaman genel olarak akla gelen isimdir.

Yüksek enerjili parçacık demetleri hem fen bilimlerindeki temel ve uygulamalı araştırmalarda, hem de temel araştırmayla ilgisi olmayan birçok teknik ve sinâî alanda yarar sağlamaktadır. Dünya çapında yaklaşık 26.000 hızlandırıcının varolduğu tahmin edilmekte olup bunların %44'ü radyoterapi, %41'i iyon yerleştime, %9'u sinâî işlem ve araştırmalarda ve %4'ü biyomedikal ve diğer düşük enerji kullanımı gerektiren araştırmalarda kullanılırken yalnızca yaklaşık %1'lik bir kısmı 1 milyar elektronvoltun (GeV) üzerindeki araştırma makinelerini oluşturuyor. Yukarıdaki sütun grafiği, uygulamalarına göre endüstriyel hızlandırıcıların sayısının azalışını gösteriyor. Yukarıdaki sayılar, sunum veya piyasa araştırmalarından, yayınlanmış üretim ve satış verilerinin yanı sıra birçok imalatçıdan alınmış verilerin de içinde bulunduğu çeşitli kaynaklardan elde edilmiş olan 2012 yılı istatistiklerine dayanmaktadır.

En yüksek parçacık enerjilerine sahip olan en büyük hızlandırıcılar Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'ndaki Relativistik Ağır İyon Çarpıştırıcısı (RHIC) ve 2009 yılının Kasım ayı ortalarında faaliyete geçen CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC)dır. Bu hızlandırıcılar deneysel parçacık fiziği için kullanılmaktadırlar.
Dinamik, maddenin yapısı, uzay ve zaman gibi en temel araştırmalarda, fizikçiler mümkün olan en yüksek enerjilerde en basit şekilde bulunan etkileşim tiplerini ararlar. Bu hızlandırıcılar, genel anlamda birçok GeV'in parçacık enerjilerini ve elektron ve pozitron olarak örneklendirilen leptonları ve madde kuarkları veya alan kuantumları için fotonlar ve gluonlar gibi en basit parçacık tiplerini de beraberinde getirir. Kuarklar renk hapsinden dolayı deneysel olarak tek başlarına bulunamadıklarından mevcut olan en basit deneyler öncelikle leptonların birbirleriyle daha sonra kuark ve gluonlardan oluşan nükleonlarla etkileşimleriyle gerçekleşir. Bilim adamları, kuarkların birbirleriyle çarpışmalarını incelemek için nükleonları çarpıştırır. Bu da yüksek enerjide yapıldığı zaman yapısında bulunan kuark ve gluonların iki temel etkileşimi olarak kabul edilebilir. Bu yüzden temel parçacık fizikçileri, genel olarak yüzlerce veya daha fazla GeV'in olduğu mümkün olan en yüksek enerjilerde birbirleriyle veya hidrojen veya ağır hidrojen gibi en basit parçacıklarla etkileşime giren elektron, pozitron, proton ve antiproton demetlerini oluşturan makineleri kullanmayı tercih ediyorlar. Nükleer fizikçiler ve kozmologlar, Büyük Patlamanın ilk anlarında gerçekleşmiş olabileceği gibi çok yüksek sıcaklık ve yoğunluklarda yoğunlaşmış maddenin ve çekirdeklerin özelliklerini, etkileşimlerini ve yapılarını incelemek için çıplak atom çekirdek demetlerini veya atomdan ayrılmış elektronları kullanabilirler. Bu incelemeler sıklıkla çekirdek başına birkaç GeV'in olduğu enerji çokluğunda demir veya altın gibi atomlardan oluşan ağır çekirdeklerin çarpışması şeklinde gerçekleşir.
Fisyon reaktörlerinde üretilen nötron zengini izotoplardan farklı olarak, parçacık hızlandrıcılar tıbbi ve araştırma izotopları üretebilen proton demetleri üretebilirler. Diğer bir taraftan, son çalışmalar, hidrojen izotoplarını hızlandırarak nasıl 99Mo yapılacağını ortaya koydu. Ancak bu yöntemin hala trityum üretebilecek bir reaktöre ihtiyacı var. Los Alamos'taki LANSCE bu tip makinelerin bir örneğidir.

Tek başlarına önem taşımalarına ek olarak, yüksek enerjili elektronların, atomik yapı, kimya, yoğun madde fiziği, biyoloji ve teknoloji çalışmalarında da birçok fayda sağlayan sinkrotron radyasyonu aracılığıyla yüksek enerjili fotonların aşırı parlak ve eş fazlı ışık demetlerini salmaları sağlanabilir. Yakın bir zamanda kehribar içindeki böceklerin 3 boyutlu ayrıntılı görüntüsünü yakalayabilen Fransa'nın Grenoble şehrindeki ESRF buna örnektir. Bu yüzden makul miktarda enerji tüketip (GeV) yüksek yoğunlukta çalışabilen elektron hızlandırıcılara olan talep oldukça fazla.

Parçacık hızlandırıcıların günlük hayatta görebileceğimiz örnekleri televizyon alıcısındaki katot ışın tüpü ve röntgen jeneratörleridir. Bu düşük enerji hızlandırıcıları aralarında birkaç bin voltluk bir doğru akım (DC) voltajıyla yalnızca bir çift elektrot ile çalışır.
Bir röntgen jeneratöründe hedef elektrotlardan biridir. İyon yerleştirici olarak adlandırılan düşük enerjili bir parçacık hızlandırıcı entegre devrelerin üretiminde kullanılır.
Düşük enerjilerde, hızlandırılmış çekirdek demetleri tıpta da kanser tedavileri için parçacık tedavisi adı altında kullanılır.
Düşük enerjilerde parçacıkları nükleer tepkimelere yol açacak yeterli hıza çıkarmaya elverişli demetler, Cockcroft-Walton jeneratörü ve Alternatif Akımı (AC) yüksek voltajlı Doğru Akıma dönüştüren gerilim çoğaltıcıları veya kayışlarla taşınmış olan statik enerjiyi kullanan Van de Graaff jeneratörlerdir.

Tarihsel olarak, ilk hızlandırıcılar yüklü parçacıkları hızlandırmak için tek statik yüksek voltajın basit teknolojisini kullandılar. Diğer tüm çeşitleri sayıca geride bırakan elektrostatik hızlandırıcılar bugün hala son derece popüler iken, 30 MV'lik pratik voltaj limitinden dolayı düşük enerji çalışmaları için daha uygunlar(hızlandırıcı yüksek voltaja müsaade eden sülfür, hekzafluorür gibi yüksek yalıtkan güce sahip bir gaza konur). Parçacıkların yükü terminalin içindeyken saklanabilirse, aynı yüksek voltaj tandem hızlandırıcıda 2 kez kullanılabilir, bu atom çekirdeklerinin; ilk olarak fazladan elektron eklenmesi veya eksi yüklü anyonik kimyasal bir bileşiğin şekillendirilmesi ve daha sonra ışığın terminali yürüten yüksek voltaj içindeki elektronları soymak için ince bir folyoya koyulup artı yükle yüklenmesi ile mümkündür.
Elektrostatik hızlandırıcılar parçacıkları düz bir hat boyunca hızlandırmasına rağmen, “doğrusal hızlandırıcı terimi” genellikle statik elektrik alanlarını kullanan hızlandırıcılardan ziyade salınımlı elektrik alanlarını kullanan hızlandırıcılarla ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden, 2 olgu arasındaki farkı belirginleştirmek adına düz bir hatta hazırlanmış olan pek çok hızlandırıcı “doğrusal” değil “elektrostatik” olarak adlandırılmıştır.

Elektriksel boşalıma maruz bırakılmış yüksek voltaj limitinden dolayı, parçacıkları daha yüksek enerjilere çıkarmak için düşük fakat salınımlı yüksek voltaj kaynaklarını da kapsayan teknikler kullanılır. Elektrotlar parçacıkların hızlandırılırken yörüngelerinin atlamasına sebep olan manyetik alanla yüzleşip yüzleşmediklerine bağlı olarak  parçacıkları bir hatta veya çemberde hızlandırmak için de düzenlenebilirler.

Bir doğrusal parçacık hızlandırıcıda, parçacıklar sonunda hedef ilgi alanı içeren  düz bir hatta hızlandırılırlar. Genellikle, parçacıklar dairesel hızlandırıcılara enjekte edilmeden önce, parçacıklara düşük enerjili başlangıç dürtmesi sağlarlar. Dünya'daki en uzun doğrusal parçacık hızlandırıcısı 3 km uzunluğundaki Stanford Doğrusal Hızlandırıcısı'dır (SLAC). SLAC bir elektron-pozitron çarpıştırıcısıdır. 
Doğrusal yüksek enerji hızlandırıcıları dönüşümlü yüksek enerji alanının uygulandığı anotların çizgisel düzenini kullanır. Parçacıklar bir anota yaklaşırken, anota uygulanan bir zıt kutup yükü tarafından hızlandırılırlar. Anottaki bir deliğin içerisinden geçerlerken, kutuplaşma başlar, böylece; anot onları püskürtür ve sonraki anota doğru hızlandırılmış olurlar. Doğal olarak, parçacık kümelerinin akışı hızlandırılır, bu yüzden dikkatle kontrol edilen bir AC voltajı her bir anota bu süreci her bir küme için sürekli tekrar edilmesi adına uygulanır.
Parçacıklar ışık hızına eriştiği için elektrik alanlarının anahtarlama hızı o kadar yüksek olur ki radyo frekansında çalışırlar ve bu yüzden, mikrodalga boşlukları basit anotlar yerine yüksek enerjili makinalarda kullanılır.
Doğrusal hızlandırıcılar tıpta da radyoterapi ve radyocerrahi için de geniş ölçüde kullanılır. Medikal seviye doğrusal parçacık hızlandırıcıları elektronları bir klistron ve 6-30 MV'lik enerjiye sahip bir ışık üreten bir bükücü bir mıknatıs düzeneği kullanarak hızlandırırlar. Elektronlar direkt kullanılabilirler ya da x-ışınlarından bir ışık üretmek amacıyla çarpışt

Atarca ya da pulsar [İngilizce: pulsating radio source'dan (atan radyo kaynağı)], mıknatısal kutuplarından elektromanyetik ışınım yayan, oldukça mıknatıslanmış, dönen bir nötron yıldızıdır. Bu ışınım, yalnızca bir ışın Dünya'ya doğrultulduğunda gözlemlenebilir (bir deniz fenerinin yalnızca ışığın bir gözlemcinin yönüne doğrultulmasıyla görülebilmesine benzer biçimde) ve bu, yayınımın titreşimli (atımlı) görünümünden sorumludur. Nötron yıldızları çok yoğundur ve kısa, düzenli döngülere sahiptir. Bu, tek bir atarca için milisaniyeden saniyeye kadar değişen atımlar arasında çok kesin bir aralık oluşturur. Atarcalar, yüksek enerjili evrensel ışınların olası kaynaklarından biridir.
Atarcaların döngüleri, onları gök bilimciler için çok yararlı araçlar durumuna getirir. Bir ikili nötron yıldız dizgesindeki bir atarcanın gözlemleri, kütleçekimsel dalgaların varlığını dolaylı olarak doğrulamak için kullanıldı. İlk ötegezegenler, 1992'de bir atarca olan PSR B1257+12'nin yörüngesinde keşfedildi. 1983'te, o zamanlar süreyi hesaplamada atom saatlerinin doğruluğunu aşan belirli türde atarcalar belirlendi.

Bir atarcanın oluşumuna yol açan olaylar, büyük bir yıldızın çekirdeğinin bir nötron yıldızına çöktüğü bir süpernova sırasında sıkışmasıyla başlar. Nötron yıldızı açısal momentumunun çoğunu korur ve öncülünün yarıçapının yalnızca çok küçük bir bölümüne sahip olduğu için (bu nedenle eylemsizlik momenti keskin bir şekilde azalır), çok yüksek dönüş hızıyla oluşur (açısal momentumun korunumu). Nötron yıldızının dönüşü ile birlikte dönen atarcanın mıknatısal ekseni boyunca bir ışınım yayılır. Atarcanın mıknatısal ekseni, elektromıknatısal ışının yönünü belirler, mıknatısal eksenin dönme ekseni ile aynı olması gerekmez. Bu yanlış hizalama, ışının nötron yıldızının her dönüşü için bir kez görülmesine neden olur ve bu da görünüşünün "titreşimli" doğasına yol açar.
Dönme gücüyle çalışan atarcalarda, ışın, çok güçlü mıknatısal alanın deviniminden bir elektrik alanı oluşturan nötron yıldızının dönme erkesinin bir sonucudur, bu da yıldız yüzeyindeki yüklü parçacıkların (proton ve elektronlar) hızlanmasına neden olur, hızlanan parçacıklar mıknatısal alanın kutuplarından yayılan bir elektromanyetik ışınım oluşturur. NICER tarafından yapılan J0030−0451 gözlemleri, her iki ışının da güney kutbunda bulunan sıcak noktalardan geldiğini ve o yıldızda bu tür ikiden çok sıcak nokta olabileceğini gösteriyor. Elektromıknatısal güç yayıldıkça bu dönüş zamanla yavaşlar. Bir atarcanın dönme hızı yavaşladığında, radyo atarca mekanizmasının kapandığına inanılır ("ölüm çizgisi" denir). Bu kapanış, oluşumdan yaklaşık 10-100 milyon yıl sonra gerçekleşiyor gibi görünüyor, yani evrenin 13,6 milyar yıllık çağında doğan tüm nötron yıldızlarının yaklaşık %99'u artık atmıyor.
Atarcaların hızla dönen nötron yıldızları olduğu genel kabul görse de, Max Planck Dünya Dışı Fizik Enstitüsü'nden Werner Becker 2006'da şöyle demiştir: "Atarcaların ışınımlarını nasıl yaydıkları üzerine olan kuram, yaklaşık kırk yıllık bir çalışmadan sonra bile hâla emekleme aşamasındadır."

Gök bilimciler tarafından elektromanyetik ışınımın gücünün kaynağına göre ayrılmış üç ayrı atarca sınıfı bulunmaktadır:

yıldızın dönme enerjisinin kaybının gücü sağladığı dönme gücüyle çalışan atarcalar,
birikmiş maddenin kütleçekimi gizil enerjisinin güç kaynağı olduğu (Dünya'dan gözlemlenebilir X-ışınları üreten) birikimle çalışan atarcalar (X-ışını atarcalarının çoğunu hesaba içerir),
son derece güçlü bir manyetik alanın bozunmasının elektromanyetik güç sağladığı magnetarlar.
Her üç nesne sınıfı da nötron yıldızları olsa da, gözlemlenebilir davranışları ve altında yatan fizik oldukça farklıdır. Ancak bazı bağlantılar var. Örneğin, X-ışını atarcaları, sanılana göre güçlerinin çoğunu kaybetmiş ve ancak ikili yoldaşları genişleyip diğer nötron yıldızına madde aktarmaya başladıktan sonra yeniden görünür duruma gelen, dönme gücüyle çalışan eski atarcalardır.
Yığılma süreci, nötron yıldızına yeterli açısal momentumu, onu dönme gücüyle çalışan bir milisaniye atarcası olarak "geri dönüştürmek" için aktarabilir. Bu madde nötron yıldızına düştüğünde, nötron yıldızının manyetik alanını "gömdüğü" (ayrıntılar kesin olmasa da) ve ortalama atarcalardan 1000-10.000 kat daha güçsüz manyetik alanlı milisaniye atarcaları bıraktığı düşünülüyor. Bu düşük manyetik alan, atarcanın dönüşünü yavaşlatmada daha az etkilidir, bu nedenle milisaniyelik atarcalar milyarlarca yıl yaşarlar ve bu da onları bilinen en eski atarcalar yapar. Milisaniye atarcaları, milyarlarca yıl önce nötron yıldızları oluşturmayı bırakan küresel kümelerde görülür.
Nötron yıldızının dönüş hızında gözlemlenen aksaklıklar, bir nötron yıldızındaki maddenin durumunun incelenmesi açısından ilgi çekicidir. Bu hız, ara sıra meydana gelen ansızın bir değişim, bir aksaklık dışında, yavaş ama kararlı bir biçimde azalır. Bu aksaklıkları açıklamak için öne sürülen bir varsayım, bunların nötron yıldızının kabuğunu ayarlayan "yıldız depremlerinin" sonucu olduğudur. Aksamanın, yıldızın umulana göre süper iletken olan iç kısmının ayrılmasından kaynaklandığı yönünde varsayımlar de geliştirilmiştir. Her iki durumda da yıldızın eylemsizlik momenti değişir, ancak açısal momentumu değişmez, bu da dönüş hızında bir değişikliğe neden olur.

Lorimer, Duncan R.; Kramer, Michael (2004). Handbook of Pulsar Astronomy. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-82823-9. 
Lorimer, Duncan R. (2008). "Binary and Millisecond Pulsars". Living Reviews in Relativity. 11 (1): 8. arXiv:0811.0762 . doi:10.12942/lrr-2008-8. PMC 5256074 . PMID 28179824. 15 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi14 Aralık 2011. 
Lyne, Andrew G.; Graham-Smith, Francis (1998). Pulsar Astronomy. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-59413-4. 
Manchester, Richard N.; Taylor, Joseph H. (1977). Pulsars. W. H. Freeman and Company. ISBN 978-0-7167-0358-7. 
Stairs, Ingrid H (2003). "Testing General Relativity with Pulsar Timing". Living Reviews in Relativity. 6 (1): 5. arXiv:astro-ph/0307536 . doi:10.12942/lrr-2003-5. PMC 5253800 . PMID 28163640. 

"Pinning Down a Pulsar’s Age". Science News.
"Astronomical whirling dervishes hide their age well 15 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Astronomy Now.
Animation of a Pulsar. Einstein.com, 17 January 2008.
"The Discovery of Pulsars 24 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". BBC, 23 December 2002.
"A Pulsar Discovery: First Optical Pulsar 3 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Moments of Discovery, American Institute of Physics, 2007 (Includes audio and teachers guides).
Discovery of Pulsars 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Interview with Jocelyn Bell Burnell. Jodcast, June 2007 (Low Quality Version 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).
Audio: Cain/Gay – Astronomy Cast. Pulsars – Nov 2009 29 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"PSR+B1919". SIMBAD. Centre de données astronomiques de Strasbourg. 21 Ocak 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Ocak 2023. 
Australia National Telescope Facility: Pulsar Catalogue 27 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Johnston, William Robert. "List of Pulsars in Binary Systems 7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Johnston Archive, 22 March 2005.
Staff Writers. "Scientists Can Predict Pulsar Starquakes 6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Space Daily, 7 June 2006.
Staff Writers. "XMM-Newton Makes New Discoveries About Old Pulsars 17 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Space Daily, 27 July 2006.
Than, Ker. "Hot New Idea: How Dead Stars Go Cold 9 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Space.com, 27 July 2006.
"New Kind of Pulsar Discovered" 21 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Cosmos Online.
"Astronomers discover the first white dwarf pulsar in history" 17 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. zmescience.com.

Radyo astronomi, gök cisimlerinin radyoelektrik dalgaları alanındaki elektromanyetik ışımasını inceleyen astronomi dalı.
1931'de Karl G. Jansky cisimlerinin radyo dalgaları ile ışıma yaptığını keşfetti. Evren'de hiçbir cisim mutlak sıfır denilen sıcaklıkta veya onun altında bir sıcaklıkta olamaz. Mutlak sıfır, 0 Kelvin ya da -273,15 °C'dir. Her cisim mutlak sıfırın üzerinde bir sıcaklığa sahip olduğundan elektromanyetik enerji üretir. Sıcaklığa bağlı olarak bu enerji artar ya da azalır. Sıcaklık arttıkça Evren'de frekans dağılımı değişir ve yüksek enerjili paketlerin sayısı artar. Kuramsal olarak Evren'deki tüm cisimlerden çıkan elektromanyetik enerji ölçülebilir.
Galaksimizin (Samanyolu) radyo ışınımının tespiti ilk kez 1931'de gerçekleştirilmişse de radyo astronomi, ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra radar tekniğinden yararlanılarak geliştirilmiştir. Günümüzde radyo teleskopların, Bonn radyo teleskobunda olduğu gibi çapları 100 m'yi bulan parabol biçimi, hareketli antenleri vardır ve atmosferi aşabilen 10 m'den 0,5 milimetreye kadar dalga boyundaki bütün radyo dalgalarını gözlemleyebilmektedirler. Ayrıca farklı kıtalardaki birçok teleskobun gruplandırılmasıyla gökyüzünün bazı bölümlerinin radyo haritaları çıkarılabilmekte ve saniyenin binde biri kadar daire yaylarındaki ayrıntılar incelenebilmektedir. Bütün bu teknik çabalar, radyo gözlemlerinin astronomiye katkısıyla açıklanabilir. Güneş dışındaki yıldızların kolayca gözlemlenmelerini sağlayacak yoğunlukta radyo ışınımları bulunmamakla birlikte yıldızlararası uzay bölgesi radyo astronominin önemli inceleme alanlarından biridir.
Samanyolu'nu kaplayan iyonlaşmamış çok büyük boyutlu hidrojen bulutları, ancak hidrojenin 21 cm'lik tayf çizgisiyle saptanabilir. Bu çizginin gözlemlenmesi, Samanyolu'nun sarmal biçimli olduğunu göstermeyi (gözlemciler, Samanyolu'nun içerisinde bulunduğundan o tarihe kadar gösterilemiyordu) ve dönme hızını incelemeyi sağlamıştır.
Astronomlar tarafından yıldızların doğduğu bölgeler sayıldıkları için son yıllarda büyük ilgi çeken karanlık bulutsular da yalnızca radyo dalgaları aracılığıyla incelenebilir. Santimetre ve milimetre uzunluklarında radyo dalgalarının incelenmesiyle söz konusu bölgelerde CO, OH gibi, hattâ etil alkol vb. organik moleküller gibi karmaşık moleküller bulunmuş, bazı uzmanlar buna dayanarak yaşamın kaynağının Samanyolu içinde olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Radyo astronomi, ayrıca ışınları normal galaksilerden çok daha güçlü olan kuasarların bulunmasını sağlamış, böylece Evren'in gözlemlenebilir sınırları daha da geriletilmiştir.
Radyo teleskopların en önemli avantajı, birbirlerine bağlanabilmeleridir. Buna interferometri denir. SETI adında bir program, radyo teleskoplarla gökyüzünden gelecek yapay radyo dalgalarını arıyor ve Evren'de tek olup olmadığımızı araştırıyor.
Türkiye'de radyo astronomi 1995 yılında Ukrayna Bilimler Akademisi'nden 2 m'lik 1 mm'lik bir radyo teleskop kısmen BM tarafından finanse edilerek 38.000 USD'ye alınmıştır. Fakat 1997 Ağustos'unda ani elektrik kesintisi yüzünden bozulmuş ve tamiratı için 15.000 USD bulunamadığı için hâlâ çalışmamaktadır.

Gök cisimlerinin radyo dalgaları yayabileceği düşüncesi bu olgu ispatlanmadan önce üzerinde tartışılan bir konuydu.1860'lı yıllarda James Clerk Maxwell'in elektromanyetik olayları açıklamak için ortaya attığı denklemler, yıldızlardan kaynaklanan ışınımın dalga boyunun herhangi bir uzunlukta olabileceğini gösterdi. Thomas Edison, Oliver Lodge ve Max Planck gibi birçok tanınmış bilim insanı güneşin radyo dalgaları yayabileceği öngürüsünde bulunmuştu. Logde güneşten kaynaklanabilecek radyo sinyallerini gözlemlemeye çalışmış ancak o zamanki teknik yetersizliklerden dolayı başarılı olamamıştı.
Gözlemlenebilen ilk astronomik radyo sinyali 1931 yılında Bell Telefon Laboratvuarlarında çalışan Karl Guthe Jansky adındaki bir mühendisin, okyanus aşırı kısa dalga ses iletimi esnasında meydana gelen parazitleri incelemesi sırasında kaydedildi. Jansky büyük doğrusal bir antenle meydana gelen girişimi araştırırken kayıt cihazının bilinmeyen bir kaynaktan gelen ve sürekli kendini tekrar eden bir sinyali tespit ettiğini gördü. Sinyalin günde bir defa tepe değeri yapması Jansky'e girişim kaynağının güneş olabileceğini düşündürdü. Devam eden incelemeler ışınım kaynağının güneşin doğuş ve batışını tam olarak takip etmediğini ancak 23 saat 56 dakika süren bir döngüde kendini tekrar ettiğini ortaya çıkardı. Gözlemlerini o zamana kadar optik gözlemlerle elde edilmiş gökbilim haritalarıyla karşılaştıran Jansky ışınımın Samanyolu'ndan kaynaklandığını ve gökadanın merkezine doğru Yay Takımyıldızı yönünde en güçlü değerine ulaştığını gördü. 1933 yılında bu keşfini tüm dünyaya duyurdu. Jansky, Samanyolu gökadasından kaynaklanan radyo dalgalarını araştırmaya devam etmek istedi ancak Bell şirketi kendisini başka bir projeye atayınca çalışmalarını bırakmak zorunda kaldı ve gökbilim alanında başka araştırma yapmadı.
1937 yılında Grote Reber 9 metre çaplı parabolik bir radyo teleskop inşa ederek bu bilim dalının gelişmesine büyük katkıda bulundu ve ilk defa gökyüzünün radyo frekansları yardımıyla haritasının çıkarılması projesini yürüttü. 27 Şubat 1942 tarihinde İngiliz Ordusunda çalışan J.S. Hey adındaki bir araştırma subayı güneşin radyo dalgaları yaydığını keşfetti. 1950'lerin başında Cambridge Üniversitesinden iki bilim insanı Martin Ryle ve Antony Hewish Cambridge İnterferometresini kullanarak ünlü 2C ve 3C kataloglarını oluşturdular.

Atacama Large Millimeter Array

Radyo dalgaları, radyo frekansı ile gerçekleşen elektromanyetik dalgalardır. Tel gibi somut bağlantılar kullanmadan, atmosfer içerisinde veri taşınmasına olanak tanırlar. Radyo dalgalarını diğer elektromanyetik dalgalardan ayıran özellikleri görece uzun dalgaboylarıdır.
Kızılötesi ışınların önemli kullanış yerleri son yıllarda yaygınlaşmıştır. Pek çok maddenin kimyasal analizi bu tür ışınların yardımıyla gerçekleştirilmektedir. Özellikle II. Dünya Savaşı'nda yansıyıp gelen kızılötesi ışınların görünür hâle getirilmesiyle karanlıktaki cisimler fark edilmiştir. Bu tür ışınların ısı etkisini kullanan fırınlar ve cilt hastalıkları tedavisinde kullanılan lambalar yapılmıştır. Geliştirilen yeni hassas filmlerle ışık vermeden sıcak cisimlerin fotoğrafını çekmek mümkün olmaktadır. Bu tür fotoğraflar gün ışığında olabildiği gibi karanlıkta da çekilebilir. Özellikle askerî sahada kullanılması, gün geçtikçe artmaktadır.

Radyo dalgaları ilk olarak 1867'de İskoç matematiksel fizikçi James Clerk Maxwell tarafından yapılan matematiksel çalışmayla tahmin edildi.1887'de Alman fizikçi Heinrich Hertz, Maxwell'in elektromanyetik dalgalarının gerçekliğini laboratuvarında deneysel olarak ilk radyo dalgaları üreterek gösterdi. İtalyan mucit Guglielmo Marconi ilk pratik radyo vericileri ve alıcılarını 1894-1895 yılları arasında geliştirdi. Radyo çalışmalarıyla 1909 Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Radyo iletişimi, 1900'lerde ticari ve askeri bakımdan kullanılmaya başlandı.

Radyo dalgaları, ivmeli yüklü parçacıklar (elektron) tarafından yayılır. Radyo dalgaları, metal iletken olan anten üzerinde ileri geri akan elektronlar'dan oluşan, zamanla değişen kıvıl akımlar tarafından yapay üretilir. Radyo vericisi, antene salınımlı kıvıl akım uygular ve anten kıvıl akımı radyo dalgaları olarak yayar. Antenin yaydığı radyo dalgaları bir radyo alıcısına bağlı başka bir anten tarafından alınır. Radyo dalgaları alıcı antene çarptığı zaman, metalden geçen elektronları ileri geri iterek alıcı tarafından algılanan küçük salınımlı akımlar oluşturur.

Boşay içindeki radyo dalgaları ışık hızında hareket ederler. Radyo dalgaları maddesel bir ortamdan geçerken o ortamın özelliklerine göre yavaşlar.

Dalga boyu, bir dalga örüntüsünün tekrarlanan birimleri arasındaki mesafedir. Dalga boyu sıksayı(frekans) ile ters orantılıdır, dolayısıyla dalga boyu uzadıkça sıksayı azalır. Bir radyo dalgasının boşlukta bir saniyede kat ettiği mesafe 299,792,458 metredir. Bu bir hertz radyo sinyalinin dalga boyu demektir. Bir megahertz radyo sinyali, 299,8 metre dalga boyuna sahiptir.

Radyo dalgaları, bir kıvılmıknatıs(elektromanyetik) salınım jeneratörü tarafından yayılan erkeyi(enerji) uzaya taşır. Kıvıl(elektrik) alan değiştiğinde, örneğin yüksek sıksayılı(frekans) alternatif akım geçtiğinde veya uzayda belirsiz sıksayıda(frekans) kısa zayıflatıcı salınımlar yaratan kıvıl(elektrik) boşalmaları meydana gelir.
Kıvılmıknatıs(elektromanyetik) ışınım(radyasyon) sıksayı, dalga boyu, yayılma hızı ve güç ile karakterize edilir. Kıvılmıknatıs dalgaların sıksayısı emitördeki kıvıl akımın yönünü saniyede kaç kez değiştiğini ve dolayısıyla uzaydaki her noktada kıvıl ve mıknastıs(manyetik) alanın büyüklüğünü saniyede kaç kez değiştiğini gösterir. Sıksayı Alman bilim insanı Heinrich Hertz'in adını taşıyan bir birim olan hertz (
  
    
      
        H
        z
      
    
    {\displaystyle Hz}
  
)cinsinden ölçülür. 1 
  
    
      
        H
        z
      
    
    {\displaystyle Hz}
  
, saniyede bir salınımdır. Türev frekans birimleri şunlardır:
1 kilohertz (kHz) = 103 Hz - saniyede bin salınım (s)
1 megahertz (MHz) = 106 Hz - saniyede 1 milyon salınım
1 GHz (GHz) = 109 Hz - saniyede 1 milyar salınım
1 terahertz (THz) = 1012 Hz - saniyede 1 trilyon salınım
Radyo dalgaları diğer kıvılmıknatıs dalgalar gibi uzayda(boşluk) ışık hızında yayılır

  
    
      
        
          
            v
            =
            c
            =
            299
          
        
        
          
            792
          
        
        
          
            458
          
        
        
          
            m
            
              /
            
            s
          
        
        
          
            ≈
          
        
        
          
            
              3.10
              
                8
              
            
          
        
        
          
            m
            
              /
            
            s
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\displaystyle v=c=299}{\displaystyle 792}{\displaystyle 458}{\displaystyle m/s}{\displaystyle \approx }{\displaystyle 3.10^{8}}{\displaystyle m/s}.}

Rainer "Rai" Weiss, (29 Eylül 1932, Berlin, Almanya - 25 Ağustos 2025, Cambridge, Massachusetts), Amerikalı bir fizikçiydi. Kütleçekim fiziği, lazer fiziği ve astrofizik alanlarında çalışmalarda bulunmuştur.
Weiss, yerçekimi dalgası dedektörleri ile ölçümler yapan LIGO projesinin önde gelen bilim adamlarından biriydi. 2017 yılında, LIGO dedektörüne ve yerçekimi dalgalarının gözlemlenmesine yaptığı önemli katkılardan dolayı Kip Thorne ve Barry Barish ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nü layık görüldü.

Rainer Weiss, Yahudi-Hıristiyan bir ailenin iki çocuğundan biriydi. Babası Friedrich Weiss Berlin'de meşhur bir nörolog, tanınmış bir komünist ve meşhur Rathenau Ailesi'nin de yakın dostuydu. Ailesi, Almanya'da Nasyonal Sosyalistlerden kaçarak önce Prag'a, 1938'de ise Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti.
Weiss, okula New York City'de gitti. Columbia Grammar School ve Massachusetts Institute of Technology'de okudu, 1955'te lisans derecesini aldı ve 1962'de Jerrold Zacharias'ın danışmanlığında doktorasını tamamladı. Doktora sonrası araştırmacı olarak 1962 yılına kadar Tufts Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve yardımcı doçent olarak çalıştı, ardından Princeton Üniversitesi'nde Robert Dicke ve David Todd Wilkinson ile birlikte çalıştı. 1964'ten itibaren MIT'de yardımcı profesör olarak çalıştı, 1967'de doçent, 1973'te ise profesör oldu. 2001'den itibaren burada emeritus profesör ve aynı zamanda Louisiana State Üniversitesi'nde yardımcı profesör olarak görev yaptı.
2017'de, "LIGO dedektörüne yaptığı önemli katkıları ve kütleçekimsel dalgaların gözlenmesi" çalışmasıyla, Barry Barish ve Kip Thorne ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nin sahibi oldu.
Doktora öğrencileri arasında Nergis Mavalvala ve Rana Adhikari'de vardı.
Weiss, 25 Ağustos 2025 tarihinde 92 yaşında vefat etti.

Weiss, başlangıçta atom fiziği ve atom saatlerinin geliştirilmesi ile ilgilendi. 1970'lerde balon ölçümleri ile kozmik mikrodalga arka planının ölçülmesinde öncülerden biri oldu ve daha sonra COBE uydusunun bu ölçümlerdeki liderlik görevini üstlendi. 1980'lerin sonunda, yerçekimi dalgaları dedektörleri için lazer interferometrelerin geliştirilmesinde öncü bir rol oynadı ve bu, LIGO projesine yolunu açtı.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü resmî sitesindeki profili 11 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Fizik ve astronomi'de, Reissner–Nordström metriği Maxwell denklemlerini de içeren Einstein alan denklemlerinin statik çözümü olarak varsayımsal biçimde ortaya çıkmıştır. Kütlesi "M" olan, yüklü ama dönmeyen küresel yapıdaki yerçekimsel alana tekabül etmektedir.
Bu metrik Hans Reissner ve Gunnar Nordström tarafından bulundu.
Bu dört çözüm şu tablodaki gibi özetlenebilir:

Bu tabloda Q elektrik yükünü gösterirken, J açısal momentumu simgelemektedir.

Silindirik koordinat sisteminde(t, r, θ, φ), çizgi elementi şu şekilde çıkar;

  
    
      
        d
        
          s
          
            2
          
        
        =
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  r
                  
                    
                      S
                    
                  
                
                r
              
            
            +
            
              
                
                  r
                  
                    Q
                  
                  
                    2
                  
                
                
                  r
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
        
          c
          
            2
          
        
        
        d
        
          t
          
            2
          
        
        −
        
          
            1
            
              1
              −
              
                r
                
                  
                    S
                  
                
              
              
                /
              
              r
              +
              
                r
                
                  Q
                
                
                  2
                
              
              
                /
              
              
                r
                
                  2
                
              
            
          
        
        
        d
        
          r
          
            2
          
        
        −
        
          r
          
            2
          
        
        
        d
        
          θ
          
            2
          
        
        −
        
          r
          
            2
          
        
        
          sin
          
            2
          
        
        ⁡
        θ
        
        d
        
          ϕ
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle ds^{2}=\left(1-{\frac {r_{\mathrm {S} }}{r}}+{\frac {r_{Q}^{2}}{r^{2}}}\right)c^{2}\,dt^{2}-{\frac {1}{1-r_{\mathrm {S} }/r+r_{Q}^{2}/r^{2}}}\,dr^{2}-r^{2}\,d\theta ^{2}-r^{2}\sin ^{2}\theta \,d\phi ^{2},}
  

c ışık hızına tekabül ederken, t zaman koordinatıdır (sonsuzdaki sabit saat tarafından ölçülen), r radyal koordinat, rS Schwarzschild yarıçapıdır ve şu şekilde hesaplanır;

  
    
      
        
          r
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              2
              G
              M
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle r_{s}={\frac {2GM}{c^{2}}},}
  

ve rQ aşağıdaki denklem tarafından bulunan karakteristik uzunluk 

  
    
      
        
          r
          
            Q
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              
                Q
                
                  2
                
              
              G
            
            
              4
              π
              
                ε
                
                  0
                
              
              
                c
                
                  4
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle r_{Q}^{2}={\frac {Q^{2}G}{4\pi \varepsilon _{0}c^{4}}}.}
  

1/4πε0 Coulomb kuvvet sabiti.
Limit sıfıra giderken yük Q (veya eşiti olarak rQ uzunluğu)  Schwarzschild metriğine dönüşür. Klasik Newton'un yerçekimi teorisi limit rS/r sıfıra giderken yeniden düzenlenir. Bu limitte rQ/r ve rS/r nin ikisi de sıfıra gider. Böylece özel relativite için metrik Minkowski metriği olur.
Pratikte rS/r oranı son derece küçüktür. Mesela Dünya'nın Schwarzschild yarıçapı kabaca 9 milimetredir, halbuki jeostatik yörüngedeki bir uydunun yarıçapı r yaklaşık olarak dört milyar kat büyüktür 42,164 km uzaklıkta. Dünya'nın yüzeyinde bile  Newton yerçekimine ait düzeltmeler sadece  milyarda birdir. Bu oran sadece kara deliklerin veya nötron yıldızı gibi çok yoğun cisimlerin yanında büyük bir değer kazanır.

Yüklü kara delikler rQ ≪ rS Schwarzschild black hole'a çok benzemektedir, iki ufku vardır yüklü kara deliklerin: olay ufku ve Cauchy ufuk. Schwarzschild metriği ile birlikte, uzay zamanda olay ufku metrik bileşenin grr kadar sapar. Bu şekilde bulunur:

  
    
      
        0
        =
        1
        
          /
        
        
          g
          
            r
            r
          
        
        =
        1
        −
        
          
            
              r
              
                
                  S
                
              
            
            r
          
        
        +
        
          
            
              r
              
                Q
              
              
                2
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle 0=1/g^{rr}=1-{\frac {r_{\mathrm {S} }}{r}}+{\frac {r_{Q}^{2}}{r^{2}}}.}
  

Bu denklem iki çözüm vermektedir:

  
    
      
        
          r
          
            ±
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          (
          
            
              r
              
                s
              
            
            ±
            
              
                
                  r
                  
                    s
                  
                  
                    2
                  
                
                −
                4
                
                  r
                  
                    Q
                  
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle r_{\pm }={\frac {1}{2}}\left(r_{s}\pm {\sqrt {r_{s}^{2}-4r_{Q}^{2}}}\right).}
  

Bu consantre olay ufukları 2rQ = rS değeri için bozulur. Bu da extremal kara delikdemektir. 2rQ > rS yapıdaki kara deliklerin doğada olmadığına inanılır çünkü çıplak tekilliği devam ettirebilirler; Görüntüleri Roger Penrose'ın cosmic censorship hipotezini yalanlayabilir ki bunun genellikle doğru olduğuna inanılır. Super simetriye sahip teoriler genellikle super extremal kara deliklerin olduğunu garantiler.
Elektromanyetik potansiyel şu şekildedir.

  
    
      
        
          A
          
            α
          
        
        =
        
          (
          
            Q
            
              /
            
            r
            ,
            0
            ,
            0
            ,
            0
          
          )
        
        .
      
    
    {\displaystyle A_{\alpha }=\left(Q/r,0,0,0\right).}
  

Eğer magnetik tek kutuplar teoriye dahil edilirse; Magnetik yük P'yi içeren genelleme metrikteki Q2 + P, Q2 den elde edilir ve  elektromagnetik potensiyeldeki Pcos θ dφ terimini içerir.

Black hole electron

Reissner, H. (1916). "Über die Eigengravitation des elektrischen Feldes nach der Einsteinschen Theorie". Annalen der Physik (Almanca). Cilt 50. ss. 106-120. Bibcode:1916AnP...355..106R. doi:10.1002/andp.19163550905. 
Nordström, G. (1918). "On the Energy of the Gravitational Field in Einstein's Theory". Verhandl. Koninkl. Ned. Akad. Wetenschap., Afdel. Natuurk., Amsterdam. Cilt 26. ss. 1201-1208. 
Adler, R.; Bazin, M.; Schiffer, M. (1965). Introduction to General Relativity. New York: McGraw-Hill Book Company. ss. 395-401. ISBN 978-0-07-000420-7. 
Wald, Robert M. (1984). General Relativity. Chicago: The University of Chicago Press. ss. 158,312-324. ISBN 978-0-226-87032-8. 7 Temmuz 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Nisan 2013.

Julius Robert Oppenheimer (22 Nisan 1904 - 18 Şubat 1967), Amerikalı teorik fizikçidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Manhattan Projesi'nin Los Alamos Laboratuvarı direktörüydü. Genellikle "atom bombasının babası" olarak anılır.
Almanya'dan gelen Yahudi göçmenlerin çocuğu olarak New York'ta doğan Oppenheimer, 1925 yılında Harvard Üniversitesinden kimya alanında lisans derecesi ve 1927 yılında Almanya'daki Göttingen Üniversitesinden fizik alanında doktora derecesi aldı. Başka kurumlardaki araştırmalarının ardından Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesinin fizik bölümüne katıldı ve 1936'da profesör oldu. Moleküler dalga fonksiyonları için Born-Oppenheimer yaklaşımı, elektron ve pozitron teorisi üzerine çalışmalar, nükleer füzyonda Oppenheimer-Phillips süreci ve kuantum tünellemesinin ilk tahmini gibi kuantum mekaniği ve nükleer fizikteki başarılar da dahil olmak üzere teorik fiziğe önemli katkılarda bulundu. Öğrencileriyle birlikte nötron yıldızları ve kara delikler teorisine, kuantum alan teorisine ve kozmik ışınların etkileşimlerine de katkıda bulundu.
Oppenheimer 1942'de Manhattan Projesi'nde çalışmak üzere işe alındı ve 1943'te projenin New Mexico'daki Los Alamos Laboratuvarı'nın direktörlüğüne atandı ve ilk nükleer silahları geliştirmekle görevlendirildi. Liderliği ve bilimsel uzmanlığı projenin başarısında etkili oldu. 16 Temmuz 1945'te ilk atom bombası denemesi olan Trinity'de hazır bulundu. Ağustos 1945'te bu silahlar Japonya'ya karşı Hiroşima ve Nagazaki'nin bombalanmasında kullanıldı; bu, nükleer silahların bugüne kadar silahlı bir çatışmada kullanıldığı tek olaydı.
Oppenheimer 1947'de Princeton, New Jersey'deki İleri Araştırmalar Enstitüsünün direktörü oldu ve yeni oluşturulan ABD Atom Enerjisi Komisyonu'nun etkili Genel Danışma Komitesine başkanlık etti. Nükleer silahların yayılmasını ve Sovyetler Birliği ile nükleer silahlanma yarışını önlemek amacıyla nükleer enerjinin uluslararası kontrolü için lobi faaliyetlerinde bulundu. Hidrojen bombasının geliştirilmesine 1949-1950 yıllarındaki hükûmet tartışmaları sırasında karşı çıktı ve daha sonra savunma ile ilgili konularda bazı ABD hükûmet ve askerî gruplarının öfkesine neden olan pozisyonlar aldı. İkinci Kızıl Korku sırasında Oppenheimer'ın duruşu, ABD Komünist Partisi ile geçmişteki ilişkileri ile birlikte, 1954 yılındaki bir güvenlik duruşmasının ardından güvenlik izninin iptal edilmesine yol açtı. Bu, hükûmetin atom sırlarına erişimini ve dolayısıyla nükleer fizikçi olarak kariyerini etkili bir şekilde sona erdirdi. Doğrudan siyasi etkisi de elinden alınan Oppenheimer, fizik alanında ders vermeye, yazmaya ve çalışmaya devam etti. 1963 yılında siyasi rehabilitasyon jesti olarak Enrico Fermi Ödülü'ne layık görüldü. Dört yıl sonra gırtlak kanseri sebebiyle öldü. 2022 yılında ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm, Oppenheimer'ın güvenlik izninin iptaline ilişkin 1954 tarihli kararın iptal edilmesini emretti.

Oppenheimer, 22 Nisan 1904'te New York'ta dindar olmayan Yahudi bir ailede, ressam Ella (doğumdaki soyadı Friedman) ve başarılı bir tekstil ithalatçısı olan Julius Seligmann Oppenheimer'ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Julius, o zamanlar Prusya Krallığı'nın Hessen-Nassau eyaletinin bir parçası olan Hanau'da doğmuş ve 1888'de çok az kaynakla, parasız, bakalorya eğitimi almamış ya da İngilizce bilmeyen bir genç olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne gelmişti. Bir tekstil şirketi tarafından işe alınmış ve on yıl içinde orada yönetici olmuş ve sonunda zenginleşmişti. Aile, 1912 yılında Manhattan'da Batı 88. Cadde yakınlarındaki Riverside Drive'da lüks malikâneler ve şehir evleriyle bilinen bir daireye taşındı. Sanat koleksiyonlarında Pablo Picasso ve Édouard Vuillard'ın eserleri ve Vincent van Gogh'un en az üç orijinal tablosu bulunuyordu. Robert'ın bir de fizikçi olan Frank adında küçük bir erkek kardeşi vardı.
Oppenheimer başlangıçta Alcuin Hazırlık Okulunda eğitim gördü. 1911 yılında Felix Adler tarafından kurulan ve sloganı "İnançtan önce eylem" olan Etik Kültür hareketine dayalı eğitimi teşvik eden Etik Kültür Topluluğu Okuluna girdi. Oppenheimer'ın babası uzun yıllar topluluğun bir üyesi olmuş ve mütevelli heyetinde görev yapmıştır.
Oppenheimer çok yönlü bir öğrenciydi; İngiliz ve Fransız edebiyatına ve özellikle de mineralojiye ilgi duyuyordu. Üçüncü ve dördüncü sınıfları bir yılda tamamlamış ve sekizinci sınıfın yarısını atlamıştır. Son yılında Oppenheimer kimyaya ilgi duymaya başladı. 1921'de mezun oldu, ancak Çekoslovakya'da bir aile tatili sırasında Joachimstal'de maden ararken geçirdiği kolit atağı nedeniyle eğitimine devam etmesi bir yıl gecikti. New Mexico'da iyileşti ve burada ata binmeye ve güneybatı Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı bir sevgi geliştirdi.
Oppenheimer 18 yaşında Harvard Üniversitesine girdi ve burada kimya dalında uzmanlaştı; Harvard ayrıca tarih, edebiyat ve felsefe veya matematik dallarında da eğitim almasını şart koşuyordu. Geç başlamasını, her dönem normal dört ders yerine altı ders alarak telafi etti. Lisans onur topluluğu Phi Beta Kappa'ya kabul edildi ve bağımsız çalışma temelinde fizikte yüksek lisans derecesi aldı, bu da ileri düzey dersler lehine temel dersleri atlayabileceği anlamına geliyordu. Percy Bridgman tarafından verilen termodinamik dersi onu deneysel fiziğe çekti. Oppenheimer sadece üç yıl sonra, 1925 yılında Harvard'dan Bachelor of Arts derecesiyle mezun oldu.

Oppenheimer 1924'te Cambridge Christ's College'a kabul edildikten sonra Ernest Rutherford'a mektup yazarak Cavendish Laboratuvarında çalışmak için izin istedi, ancak Bridgman'ın tavsiye mektubunda Oppenheimer'ın laboratuvardaki beceriksizliğinin deneysel fizikten ziyade teorik fizikte uzmanlaşacağını düşündürdüğü belirtiliyordu. Rutherford etkilenmemişti ama Oppenheimer yine de Cambridge'a gitti; J. J. Thomson sonunda onu temel bir laboratuvar kursunu tamamlaması koşuluyla kabul etti.
Oppenheimer, Cambridge'da çok mutsuzdu ve bir arkadaşına şöyle yazmıştı: "Oldukça kötü zaman geçiriyorum. Laboratuvar çalışmaları çok sıkıcı ve o kadar kötüyüm ki bir şey öğrendiğimi hissetmek imkansız". Gelecekte Nobel ödülü alacak olan hocası Patrick Blackett ile düşmanca bir ilişki geliştirdi. Oppenheimer'ın arkadaşı Francis Fergusson'a göre, Oppenheimer bir keresinde Blackett'in masasına zehirle ıslatılmış bir elma bıraktığını itiraf etti; kimse onu yemedi. Oppenheimer'ın ailesi üniversite yetkililerini suç duyurusunda bulunmamaya ya da onu okuldan atmamaya ikna etti. Bunun yerine Oppenheimer gözetim altına alındı ve Londra Harley Street'te bir psikiyatristle düzenli seanslar yapmak zorunda kaldı.
Oppenheimer uzun boylu, zayıf, sigara tiryakisiydi ve yoğun konsantrasyon dönemlerinde sık sık yemek yemeyi ihmal ederdi. Birçok arkadaşı onun kendine zarar verebildiğini söylerdi. Fergusson bir keresinde Oppenheimer'a kız arkadaşıyla evleneceğini söyleyerek dikkatini belirgin depresyonundan uzaklaştırmaya çalıştı; Oppenheimer Fergusson'un üzerine atladı ve onu boğmaya çalıştı. Oppenheimer hayatı boyunca depresyon dönemleri geçirmiş ve bir keresinde kardeşine "fiziğe arkadaşlardan daha çok ihtiyacım var" demiştir.
Oppenheimer 1926'da Cambridge'dan ayrılarak Max Born'un öğrencisi olmak üzere Göttingen Üniversitesine gitti; Göttingen teorik fizik alanında dünyanın önde gelen merkezlerinden biriydi. Oppenheimer, Werner Heisenberg, Pascual Jordan, Wolfgang Pauli, Paul Dirac, Enrico Fermi ve Edward Teller gibi büyük başarılara imza atmış arkadaşlar edindi. Bazen tartışmaları devralacak kadar hevesliydi. Maria Goeppert, Born'a kendisi ve diğerleri tarafından imzalanmış ve Oppenheimer'ı susturmadığı takdirde sınıfı boykot etmekle tehdit eden bir dilekçe sundu. Born dilekçeyi Oppenheimer'ın okuyabileceği bir yere, masasının üzerine bıraktı ve dilekçe tek kelime edilmeden etkili oldu.
Oppenheimer, Mart 1927'de 23 yaşındayken Max Born'un danışmanlığında felsefe doktoru derecesini aldı. Sözlü sınavdan sonra, bildirildiğine göre sınavı yöneten profesör James Franck "Bittiğine sevindim. Beni sorgulama noktasına gelmişti." dedi. Oppenheimer Avrupa'dayken, yeni kuantum mekaniği alanına birçok önemli katkı da dahil olmak üzere bir düzineden fazla makale yayınladı. Born ile birlikte, moleküllerin matematiksel olarak ele alınmasında nükleer hareketi elektronik hareketten ayıran ve hesaplamaları basitleştirmek için nükleer hareketin ihmal edilmesini sağlayan Born-Oppenheimer yaklaşımı üzerine ünlü bir makale yayınladı. Bu çalışma en çok atıf alan çalışması olmaya devam etmektedir.

Oppenheimer Eylül 1927'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünde (Caltech) Birleşik Devletler Ulusal Araştırma Konseyi bursu kazandı. Bridgman onu Harvard'da görmek istiyordu, bu nedenle 1927-28 akademik yılı için bursunu 1927'de Harvard ve 1928'de Caltech arasında paylaştırarak bir uzlaşmaya varıldı. Caltech'te Linus Pauling ile yakın bir dostluk kurdu; Pauling'in öncüsü olduğu bir alan olan kimyasal bağın doğası üzerine, Oppenheimer'ın matematiği sağlayacağı ve Pauling'in sonuçları yorumlayacağı ortak bir saldırı düzenlemeyi planladılar. İşbirliği ve dostlukları, Oppenheimer'ın Pauling'in eşi Ava Helen Pauling'i Meksika'daki bir kaçamağa davet etmesinin ardından sona erdi. Oppenheimer daha sonra Pauling'i Manhattan Projesi'nin Kimya Bölümü'nün başına geçmesi için davet etti, ancak Pauling pasifist olduğunu söyleyerek reddetti.
1928 sonbaharında Oppenheimer, Hollanda'daki Leiden Üniversitesinde Paul Ehrenfest'in enstitüsünü ziyaret etti ve burada dil konusunda çok az deneyimi olmasına rağmen Hollandaca dersler vererek etkiledi. Burada kendisine Opje lakabı verildi ve daha sonra öğrencileri tarafından "Oppie" olarak anılmaya başlandı. Leiden'den Zürih'teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsüne (ETH) geçerek Wolfgang Pauli ile kuantum mekaniği ve sürekli spektrum üzerine çalışmaya başladı. Oppenheimer, Pauli'ye saygı duyar ve onu severdi; onun kişisel tarzını ve sorunlara eleştirel yaklaşımını taklit etmiş olabilir.
Amerika Birleşik Devletleri'ne döndüğünde Oppenheimer, Raymond T. Birge'nin kendisini Caltech ile

Sagittarius A* (kısaltılmış adıyla Sgr A*), Samanyolu'nun Galaktik Merkezi'ndeki süper kütleli kara deliktir. Yay ve Akrep takımyıldızlarının sınırında, ekliptiğin yaklaşık 5,6° güneyinde, Kelebek Kümesi (M6) ve Lambda Scorpii'ye görsel olarak yakın bir konumda yer alır.
Bu nesne, parlak ve çok yoğun bir astronomik radyo kaynağıdır. Sagittarius A* adı ile bu yoğun kaynak, içinde gömülü bulunduğu daha büyük (ve çok daha parlak) Sagittarius A (Sgr A) bölgesinden ayrılmaktadır. Sgr A*, 1974 yılında Bruce Balick ve Robert L. Brown tarafından keşfedilmiş ve yıldız işareti *, gökada merkezinden gelen en güçlü radyo emisyonunun yoğun bir termal olmayan radyo nesnesine bağlı olduğunu anlayan Brown tarafından 1982 yılında atanmıştır.
Başta S2 yıldızı olmak üzere Sagittarius A*'nın yörüngesindeki birkaç yıldızın gözlemleri, nesnenin kütlesini ve yarıçapının üst sınırlarını belirlemek için kullanıldı. Gökbilimciler, kütle ve giderek daha hassas hale gelen yarıçap sınırlarına dayanarak Sagittarius A*'nın Samanyolu'nun merkezi süper kütleli kara deliği olması gerektiği sonucuna vardılar. Şu anki kütle değeri 4,297±0,012 milyon güneş kütlesidir.
Reinhard Genzel ve Andrea Ghez, Sagittarius A*'nın süper kütleli kompakt bir nesne olduğu ve o dönemde tek makul açıklamanın bir kara delik olması gerektiğini ortaya koydukları için 2020 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldüler.
Mayıs 2022'de gökbilimciler, dünya çapında bir radyo gözlemevi ağı olan Olay Ufku Teleskobu'nu (Event Horizon Telescope) kullanarak Sagittarius A*'nın ufuk çizgisi etrafındaki yığılma diskinin kara delik olduğunu doğrulayan ilk görüntüsünü yayınladılar. Bu, 2019 yılındaki Messier 87 süper kütleli kara deliğinden sonra bir kara deliğin teyit edilen ikinci görüntüsüdür. Kara deliğin kendisi görülmüyor, sadece hareketleri kara delikten etkilenen yakındaki nesneler görülüyor. Gözlenen radyo ve kızılötesi enerji, kara deliğin içine düşerken milyonlarca dereceye kadar ısınan gaz ve tozdan kaynaklanmaktadır.

Olay Ufku Teleskobu (EHT) iş birliği, dünya genelinde 20 ülkeden 60 enstitünün katılımıyla, Samanyolu'nun merkezindeki Sagittarius A*’nın olay ufkunu görüntülemek amacıyla kurulmuştur. 2009 ve 2019 yılları arasındaki hazırlık ve çalışma sürecinin ardından teleskop ağı, Nisan 2017'de Sagittarius A*'yı gözlemlemiş ve elde edilen ilk görüntü 12 Mayıs 2022 tarihinde kamuoyuyla paylaşılmıştır.
Nisan 2017'deki gözlem kampanyasında, üç farklı kıtadaki gözlemevlerinden toplanan verilerin boyutu yaklaşık 5 petabayta ulaşmış ve bu veriler 1.000'den fazla sabit diske kaydedilmiştir. Veri miktarının internet üzerinden aktarılamayacak kadar büyük olması nedeniyle, diskler fiziksel olarak ABD'deki Haystack Gözlemevi ve Almanya'daki Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü'ne taşınmış, burada bulunan süper bilgisayarlarda işlenmiştir.
Her iki kara delik de 2017 yılında gözlemlenmiş olmasına rağmen, M87* kara deliğinin görüntüsü Sagittarius A*'dan önce yayımlanmıştır. Bu durum, Sagittarius A*'nın görüntülenmesindeki teknik zorluklardan kaynaklanmaktadır. Dünya ile galaksi merkezi arasındaki yoğun yıldızlararası tozun yarattığı perdelemeye ek olarak, asıl zorluk kara deliğin boyutundan ileri gelmiştir. M87* çok büyük olduğu için çevresindeki gazlar yörüngelerini günler süren bir zaman diliminde tamamlarken; Sagittarius A*'nın çok daha küçük olan yığılma diskinde gazlar, dakikalar içinde tur atabilmektedir. Gazların bu aşırı hızı, EHT'nin uzun pozlama süresi boyunca görüntünün sürekli değişmesine ve bulanıklaşmasına neden olmuştur. Bilim insanları, daha stabil olan M87* verilerinden edindikleri tecrübeyle çok sayıda simülasyon geliştirmiş ve bu sayede Sagittarius A*'nın hızlı değişen yapısını netleştirerek görüntülemeyi başarmışlardır.

Bilinen en yakın kara deliklerin listesi

UCLA Faculty Research presentation on Sagittarius A* (Video)
UCLA Galactic Center Group - latest results4 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. retrieved 8/12/2009
Is there a Supermassive Black Hole at the Center of the Milky Way? (arxiv preprint)12 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2004 paper deducing mass of central black hole from orbits of 7 stars (arxiv preprint)11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESO video clip of orbiting star 22 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (533 KB MPEG Video)
Star Orbiting Massive Milky Way Centre Approaches to within 17 Light-Hours ESO Press Release, October 16, 2002
Max Planck page on the galactic center, with animation
The Proper Motion of Sgr A* and the Mass of Sgr A* (PDF)
NRAO article 3 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. regarding VLBI radio imaging of Sgr A*

Schwarzschild karadeliği genel görelilikteki en basit karadelik çözümüdür. Elektrik yükü yoktur ve herhangi bir yönde dönmez. Tarif ettiği uzay zaman küresel simetriktir. Aşağıdaki metrik ile temsil edilir:

  
    
      
        d
        
          s
          
            2
          
        
        =
        −
        
          c
          
            2
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  2
                  G
                  M
                
                
                  r
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
          )
        
        d
        
          t
          
            2
          
        
        +
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  
                    2
                    G
                    M
                  
                  
                    r
                    
                      c
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
            
            )
          
          
            −
            1
          
        
        d
        
          r
          
            2
          
        
        +
        
          r
          
            2
          
        
        d
        
          Ω
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle ds^{2}=-c^{2}\left(1-{\frac {2GM}{rc^{2}}}\right)dt^{2}+\left(1-{\frac {2GM}{rc^{2}}}\right)^{-1}dr^{2}+r^{2}d\Omega ^{2},}
  

ki burada 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 karadeliğin kütlesini, 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ışık hızını, 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 ise Newton'ın yer çekimi sabitini ifade eder. Bu bir Einstein alan denklemlerinin küresel simetrik yegane vakum çözümüdür.

Einstein'ın genel görelilik teorisine göre Schwarzschild metriği (Schwarzschild vakumu veya Schwarzschild çözümü olarak da bilinir) Einstein'ın alan denklemlerinin çözümüyle ortaya çıkmıştır. Küresel bir kütlenin dışındaki elektrik yükü, açısal momentumu ve evrensel kozmolojik sabiti sıfır varsayılan yerçekimsel alanı tarif eder. Bu çözüm yıldızlar veya gezegenler gibi düşük hızlarda dönen cisimler için oldukça yararlıdır. Dünya ve Güneş de bu cisimlere örnek olarak verilebilir. Bu çözüm ismini çözümünü 1916 yılında yayınlayan Karl Schwarzschild'den almıştır.
Birkhoff's theorem'ine göre, Schwarzschild metriği genellikle Eistein'ın alan denklemlerinin küresel simetrik, vakum çözümüdür. Schwarzschild kara deliği or statik kara delik yükü veya açısal momentumu yoktur. Schwarzschild kara deliği, Schwarzschild metriği tarafından tarif edilir ve diğer Schwarzschild kara deliğinden ayrılamaz kütlesi dışında.
Schwarzschild kara deliği küresel bir yüzey olarak şekillendirilebilir. Bir çevredeki küresel yüzey, genellikle, Schwarzschild yarıçapı yer almaktadır ve olay ufku denen bir kara deliğin yarıçapı olarak adlandırılır. Dönmeyen ve yüklü olmayan kütle tarafından oluşturulmuş kara delik için Schwarzschild yarıçapı daha küçüktür. Einstein alan denklemlerinin çözümü prensipte böylece koşullarının oluşumuna izin verecek kadar olumlu hale gelerek M kütleli obje için bu halde anca Schwarzschild kara deliği olabileceğini söyler (genel görelilik kuramına göre).

Schwarzschild koordinatlarında, Schwarzschild metriği için çizgi elementi şu forma sahiptir:

  
    
      
        
          c
          
            2
          
        
        
          
            d
            τ
          
          
            2
          
        
        =
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  r
                  
                    s
                  
                
                r
              
            
          
          )
        
        
          c
          
            2
          
        
        d
        
          t
          
            2
          
        
        −
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  
                    r
                    
                      s
                    
                  
                  r
                
              
            
            )
          
          
            −
            1
          
        
        d
        
          r
          
            2
          
        
        −
        
          r
          
            2
          
        
        
          (
          
            d
            
              θ
              
                2
              
            
            +
            
              sin
              
                2
              
            
            ⁡
            θ
            
            d
            
              φ
              
                2
              
            
          
          )
        
        ,
      
    
    {\displaystyle c^{2}{d\tau }^{2}=\left(1-{\frac {r_{s}}{r}}\right)c^{2}dt^{2}-\left(1-{\frac {r_{s}}{r}}\right)^{-1}dr^{2}-r^{2}\left(d\theta ^{2}+\sin ^{2}\theta \,d\varphi ^{2}\right),}
  

Bu denklemde

  
    
      
        τ
      
    
    {\displaystyle \tau }
  
, uygun zaman (test paçacığıyla beraber aynı dünya çizgisinde ilerleyen saat tarafından ölçülen)
c, ışık hızı,
t, zaman koordinatı (çok ağır bir cisimden uzakta sonsuzdaki sabit bir saat tarafından ölçülmüş),

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
, radyal koordinat (ağır bir cismin küresel merkezi çevresindeki çemberin çevresinin 2π'ye bölünmesi olarak ölçülen)
θ, enlemin tamamlayan açısı (radyan cinsinden, kuzeyle arasındaki açı)
φ, boylam (radyan cinsinden)

  
    
      
        
          r
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{s}}
  
, çok ağır bir cismin Schwarzschild yarıçapı, rs = 2GM/c2 denkleminden kütlesi M ile alakalı olan ölçek faktörü, G'nin yerçekimi sabitiolduğu durumda.
Klasik Newton teorisinde bu çözümün eş benzeri, noktasal cismin çevresindeki yerçekimi alanına denk gelmektedir.
Pratikte, rs/r oranı neredeyse her zaman çok küçüktür. Mesela, Dünya'nın Schwarzschild yarıçapı rs kabaca 8,7 milimetre (0,34 in) iken Güneş 3.3×105 kat büyük Schwarzschild yarıçapına sahiptir (yaklaşık olarak 3 km (1,9 mi)). Dünya'nın yüzeyinde bile, Newton yerçekimine ait düzeltmeler milyarda birdir. Bu oran sadece kara deliklerin ve nötron yıldızları gibi diğer çok ağır objelerin yanında kayda değer bir büyüklüğe erişir.
Schwarzschild metriği Einstein alan denklemlerininboş uzaydaki çözümüdür. Bunun anlamı sadece yerçekimi oluşturan bir objenin dışında geçerlidir. Bu R yarıçaplı küresel cismin r > R için geçerli çözümüdür. Yerçekimi oluşturan objenin hem içindeki hem dışındaki yerçekimi alanını tarif etmek için Schwarzschild çözümü r = R deki çözümlerle eşleştirilmelidir.

Schwarzschild çözümü adını tam çözümü 1915 yılında bulan ve 1916 yılında yayımlayan Karl Schwarzschild'dan almıştır. Bu süre Einstein'ın genel görelilik teorisini yayımladıktan bir aydan bir süre sonrasına denk gelmektedir. Bu Einstein alan denklemlerinin ilk kesin sonucuydu diğer önemsiz düz uzay çözümlerinden farklıydı. Schwarzschild makalesi yayımlandıktan kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşında, Almanya ordusunda görev alırken kaptığı hastalık sonucunda öldü.
Johannes Droste, 1916 yılında yılında bağımsız olarak Schwarzschild çözümüyle aynı çözümü daha basit ve daha doğrudan bir yolla üretti.
Genel rölativitenin ilk yıllarında Schwarzschild'da ve Einstein alan denklemlerinde bulunan tekillik hakkında birçok karışıklık vardı. Schwarzschild orijinal makalesinde, koordinat sisteminin merkezine bizim şu an olay ufku dediğimiz şeyi koydu. Bu makalede ayrıca yardımcı değişken olarak şu an Schwarzschild radyal koordinatı olarak bildiğimiz şeyi tanıttı (üsteki denklemde r ). Schwarzschild denklemlerinde farklı radyal koordinatlar kullandı, Schwarzschild radyusunda sıfır olan.
Tekillik yapısının daha fazla tamamlanmış analizi David Hilbert tarafından sonraki yıllarda ifade edildi. Bu hem r = 0 ve r = rs için tekilliği içeriyordu. Yine de r = 0 da tekilliğin 'gerçek' fiziksel tekillik olduğuna dair kabul vardı. r = rs daki tekillik ucu açık kaldı.
1921'de Paul Painlevé ve 1922'de Allvar Gullstrand birbirlerinden bağımsız 
olarak bir ölçüm, Einstein'ın denklemlerinin bizim şu an Schwarzschild 
metrik koordinat dönüşümü olarak bildiğimiz küresel simetrik çözüm, R = rs de bir tekillik olmadığı Gullstrand–Painlevé koordinatları ürettiler. Fakat onlar, çözümleri yalnızca koordinat dönüşümleri ve aslında Einstein'ın teorisi yanlış olduğunu iddia etmek için kullanılan çözümlerini kabul etmediler. 1924'te, Arthur Eddington koordinat işlem hatası olan r = rs de tekillik gösteren fakat "he also seems to have 
been unaware of the significance of this discovery" ilk koordinat dönüşümünü (Eddington–Finkelstein koordinatları) üretti. Daha sonra 1932'de, Georges Lemaître aynı etkiye sahip farklı bir koordinat 
dönüşümü düzenledi (Lemaître koordinatları) ve r = rs de tekilliğin fiziksel olmadığını ilk tanıyan oldu. 1939 yılında Howard Robertson azalan Schwarzschild metriğinde serbest düşme gözlemcisi r = rs tekilliği ile uygun zamanın sınırlı bir miktarında t çaprazlandığını gösterdi.
1950 yılında, John Synge Schwarzschild metriğin maksimal analitik uzantısını gösteren, yeniden r = rs de tekilliğin bir koordinat işlem hatası olduğunu ve iki horizonla gösterildiğini gösteren bir makale yayınladı. Benzer bir sonuç, daha sonra Martin Kruskal tarafından yeniden keşfedildi. Onun koordinatları Synge'ninkilerden daha basitti fakat ikisi de tüm uzayzamanı kaplayan koordinatların tek bir setini sağladılar. Ancak, belki de Lemaître ve Synge ve makaleleri kendi sonuçlarını yayınladı hangi dergilerin bilinmezlik fiziksel olarak Einstein Schwarzschild yarıçapı o tekillik inanarak dahil alanının önemli oyuncularından çoğu ile, fark edilmeden gitti
Diferansiyel geometrinin daha kesin araçları tekil olmak üzere bir Lorentz manifoldu için ne anlama geldiğini daha kesin tanımları sağlayan, genel görelilik alanına girdiğinde İlerleme sadece 1960 yılında yapılmıştır. Bu olay ufkunun (sadece bir yönde geçilebilir uzay bir hiperyüzeyin) olarak Schwarzschild metrik r = rs tekillik kesin tanımlanmasına yol açtı

Schwarzschild çözümü r= 0 and r = rs da bazı tekillikleri varmış gibi gözüküyordu; bazı metrik bileşenler bu uzaklıkta kayboluyordu. Schwarzschild metriğin sadece yerçekimi oluşturan obje için sadece R'den çok daha büyük değerlerde geçerli olmasından dolayı, R > rs olduğu sürece bir problem yoktu. Sıradan yıldızlar ve gezegenler için bu her zaman böyle olurdu. Mesela Güneş'in yarıçapı yaklaşık olarak 700,000 km uzunluğundadır, Schwarzschild yarıçapı sadece 3 km iken.
r = rs deki tekillik Schwarzschild koordinatlarını iki bağımsız plakaya böler. r > rs uzunluğundaki dıştaki plaka yıldızların ve gezegenlerin yerçekimi alanıyla alakalıdır. < r < rs daki iç plaka ise r = 0 da tekillik içerir ve r = rs de dıştaki plakadan tekillik ile ayrılır. Schwarzschild koordinatları dolayısıyla iki plaka arasında fiziksel ilişki vermez. Bu yüzden belki de iki ayrı çözüm olarak incelenebilir. r = rs deki tekillik aslında bir illüzyondur. koordinat tekilliğinin bir anıdır. İsmin ifade ettiği şekilde, tekillik kötü seçilmiş koordinatlardan veya koordinat koşullarından dolayı artar. Koordinat sistemini değiştirdiğimizde (mesela Lemaitre koordinatları, Eddington–Finkelstein koordinatları, Kruskal–Szekeres koordinatları, Novikov koordinatları veya Gullstrand–Painlevé koordinatları) metric r = rs de düzenli olur ve rs nin r'den küçük değerlerine genişler. Farklı koordinat değişikliği kullanmak içteki ve dıştaki plakayı birbiri ile bağlayabilir.
r = 0 dur

Schwarzschild yarıçapı, her kütle ile ilişkilendirilen karakteristik bir yarıçaptır. Verilen bir kütle bu yarıçapa kadar sıkıştırılırsa bilinen hiçbir kuvvet onun uzay zaman tekilliğine çökmesini engelleyemez. Schwarzschild yarıçapı terimi fizikte ve astronomide özellikle de kütleçekim ve genel görelilik teorilerinde kullanılır.
Cisimlerin Schwarzschild yarıçapları kütleleriyle doğru orantılıdır. Buna göre Dünya'nın Schwarzschild yarıçapı sadece 9mm iken Güneş'inki yaklaşık olarak 3 km'dir.
Bir cisim Schwarzschild yarıçapından daha küçükse kara delik olarak isimlendirilir. Dönmeyen bir cisim için Schwarzschild yarıçapında bulunan yüzey olay ufku işlevini görür. Ne ışık ne de diğer parçacıklar bu yüzey içerisindeki bölgeden kaçamaz bu yüzden bu cisimler karadelik olarak isimlendirilmiştir.

          r
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              2
              G
              m
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle r_{s}={\frac {2Gm}{c^{2}}},}
  

burada;

  
    
      
        
          r
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{s}}
  
 Schwarzschild yarıçapı,

  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 yer çekimi sabiti,

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 cismin kütlesi, ve

  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ışık hızıdır.
Güneş kütlesine sahip bir kara delik için Schwarzschild yarıçapı 2.96 km'dir ve herhangi bir kara delik için Schwarzschild yarıçapı 
  
    
      
        
          r
          
            s
          
        
        =
        2.96
        
          
            M
            
              M
              
                ⊙
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{s}=2.96{\frac {M}{M_{\odot }}}}
  
 km. ile hesaplanır

Spektroskopi elektromanyetik radyasyon ile maddenin etkileşiminin radyasyonun dalga boyu veya frekansının bir fonksiyonu olarak ortaya çıkan elektromanyetik spektrumu (tayf) ölçen ve yorumlayan bir çalışma alanıdır. Başka bir deyişle, elektromanyetik spektrumun tüm bantlarında görünür ışıktan kaynaklı olarak meydana gelen bir kesin renk çalışmasıdır.
Spektroskopi başta elektromanyetik spektrum olmak üzere astronomi, kimya, malzeme bilimi ve fizikte maddenin bileşiminin, fiziksel yapısının ve elektronik yapısının atomik, moleküler veya makro ölçeğinde ya da astronomik mesafelerde araştırılmasına olanak sağlayan temel bir keşif aracıdır.
Tarihsel olarak spektroskopi bir prizma tarafından dağıtılan görünür ışığın gaz fazındaki madde tarafından soğurulmasının dalga boyuna olan bağımlılığının incelenmesi olarak ortaya çıkmıştır. Spektroskopinin güncel uygulamaları tıbbi görüntüleme ve doku analizi alanlarında kullanılmakta olan biyomedikal spektroskopiyi de kapsamaktadır. Madde dalgaları ve akustik dalgalar ışınım enerjisinin formları olarak kullanılabilmekte olup, yakın dönemde kütleçekimsel dalgalar Lazer Girişimölçer Yerçekimi Dalgası Gözlemevi (LIGO) bağlamında bir spektral imzayla ilişkilendirilmiştir.

Spektroskopi, maddenin yapısı ve özellikleri hakkında bilgi edinmek için spektrografik ekipman ve diğer tekniklerle ölçülen dalga boyu veya frekansının bir fonksiyonu olarak elektromanyetik radyasyonun spektrumları ile ilgilenen bir bilim dalıdır. Spektral ölçüm cihazları spektrometreler, spektrofotometreler, spektrograflar veya spektral analizörler olarak adlandırılır. Laboratuvardaki çoğu spektroskopik analiz, analiz edilecek bir örnekle başlar, ardından ışık spektrumunun istenen herhangi bir aralığından bir ışık kaynağı seçilir, ardından ışık örnekten bir dağılım dizisine (kırınım ızgarası aleti) gider ve bir fotodiyot tarafından yakalanır. Astronomik amaçlar için, teleskop ışık dağılım cihazı ile donatılmış olmalıdır. Bu temel kurulumun kullanılabilecek çeşitli versiyonları bulunmaktadır.
Spektroskopi Isaac Newton tarafından bir prizma vasıtasıyla ışığın parçalara ayrılmasıyla başlamıştır. Aynı zamanda modern optiğin başlangıcı da olan bu gelişimin çalışma alanı, renk olarak bildiğimiz görünür ışığın incelenmesi şeklinde başlamış, daha sonrasında ise James Clerk Maxwell'in çalışmaları neticesinde tüm elektromanyetik spektrumu içerecek biçimde genişlemiştir. Renk spektroskopinin bir parçası olsa da nesnelere gözümüze renk hissi vermek için belirli elektromanyetik dalgaların emilmesini ve yansımasını içeren elementlerin veya nesnelerin rengiyle aynı kavram değildir. Bundan farklı olarak spektroskopi, ışığın bir prizma, kırınım ızgarası veya benzer bir aletle bölünmesini ve her bir farklı element tipine özgü "spektrum" adı verilen belirli bir ayrık çizgi deseninin ortaya çıkmasını inceler. Çoğu element, spektrumlarının incelenmesine olanak sağlayabilmek amacıyla ilk olarak bir gaz fazına konulmaktadır, fakat günümüzde farklı fazlar üzerinde başka yöntemler de kullanılabilmektedir. Prizma benzeri bir aletle içinden geçen ışığı kırdırılan her element, soğutma veya ısıtmaya bağlı olarak ya bir soğurma spektrumu ya da bir emisyon spektrumu sonucunu vermektedir.
Yakın zamana kadar tüm spektroskopi çalışmaları çizgi tayflarının incelenmesini içermekteydi ve çoğu çalışma hala daha bu kapsamda yürütülmektedir. Bununla birlikte, spektroskopideki son gelişmeler sonucunda kimi zamanlarda tayf dağılım tekniği göz ardı edilebilmektedir. Örneğin, biyokimyasal spektroskopide, emilim ve ışık saçılması teknikleri ile biyolojik doku hakkında bilgi toplanabilir. Işık saçılma spektroskopisi, elastik saçılmayı inceleyerek doku yapılarını belirleyen bir yansıma spektroskopisi türüdür. Böyle bir durumda, bir kırınım veya dağılım mekanizması olarak hareket eden dokudur.
Spektroskopi çalışmaları Bohr modeli, Schrödinger denklemi ve Matris mekaniği gibi hidrojenin spektral çizgilerini ortaya çıkaran ilk işlevsel atom modelleri sayesinde hidrojen atomunun spektrum ile tanımlanabilmesiyle ayrık hidrojen spektrumu ile ayrık kuantum sıçramalarını birbiriyle eşleştiren temel argümanları sağlayarak kuantum mekaniğinin gelişiminin merkezinde yer almıştır. Ayrıca, Max Planck'ın bir fotometre kullanarak ışığın dalga boyunu karanlık maddenin sıcaklığıyla karşılaştırılabilmesine imkan veren karanlık madde radyasyonu da spektroskopinin çalışma alanlarından birisidir. Spektroskopi atomların ve moleküllerin kendilerine özgü spektrası bulunması nedeniyle fiziksel ve analitik kimya alanında da kullanılmaktadır. Bunun sonucu olarak bu spektrumlar atomların ve moleküllerin tespit edilmesi, tanımlanması ve miktar bilgilerinin elde edilmesinde kullanılır. Spektroskopi aynı zamanda Dünya'dan uzaktaki nesnelerin algılanmasında ve astronomide kullanılmaktadır. Çoğu araştırma teleskopları bünyelerinde spektrografları barındırmaktadır. Bu şekilde ölçümlenen spektrumlar yıldızlar, kara delikler ve diğer astronomik cisimlerde bulunan elementlerinin sıcaklığı, yoğunluğu ve hızı gibi fiziksel özellikleri ile cismin bileşenlerinin belirlenebilmesine katkı sağlar. Spektroskopinin önemli kullanım alanlarından biri de biyokimyadır. Molekül örnekleri türlerin kimliklendirilmesi ve enerji içeriklerinin analizi için kullanılabilmektedir.

Spektroskopide ana argüman ışığın farklı dalga boylarına ve bu dalga boylarının farklı frekanslara sahip olduğudur. Spektroskopinin önemi Periyodik Tablodaki her bir element, yaydığı veya emdiği ışığın frekansları ile tanımlanan ve ışık kırıldığında elektromanyetik spektrumun aynı kısmında sürekli olarak görünen benzersiz bir ışık spektrumuna sahip olmasıdır. Bu, içinde atom bulunan her şeyle, yani tüm maddelerle ilgili bir çalışma alanı yaratmıştır. Spektroskopi, tüm maddelerin atomik özelliklerini anlamanın anahtarı olmuştur. Bu nedenle spektroskopi, henüz keşfedilmemiş birçok yeni bilim dalının önünü açmıştır. Her atomik elementin kendine özgü bir spektral imzası olduğu fikri, spektroskopinin her biri farklı spektroskopik prosedürlerle ulaşılan belirli bir hedefe sahip çok sayıda alanda kullanılmasını sağlamıştır. Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü, hassas ölçümlerle sürekli olarak güncellenen halka açık bir Atomik Spektrum Veritabanı tutmaktadır.
Spektroskopi alanının genişlemesi, elektromanyetik spektrumun herhangi bir bölümünün, kızılötesinden morötesine kadar bir numuneyi analiz etmek için kullanılabilmesi ve bilim insanlarına aynı numune hakkında farklı özellikler sunmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin kimyasal analizde en yaygın spektroskopi türleri arasında atomik spektroskopi, kızılötesi spektroskopi, ultraviyole ve görünür spektroskopi, Raman spektroskopisi ve nükleer manyetik rezonans yer almaktadır. Nükleer manyetik rezonansta (NMR), bunun arkasındaki teori, frekansın rezonansa ve ona karşılık gelen rezonans frekansına benzer olmasıdır. Frekansa göre rezonanslar ilk olarak Galileo tarafından ünlü bir şekilde not edilen bir hareket frekansına sahip olan sarkaçlar gibi mekanik sistemlerde karakterize edilmiştir.

Spektroskopi, her biri spesifik spektroskopik tekniklerin çok sayıda uygulamasını içeren birçok alt disiplinin mevcut olduğu oldukça geniş bir alandır. Çeşitli uygulamalar ve teknikler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir.

Spektroskopi türleri, etkileşime dahil olan ışınımsal enerjinin türüne göre ayırt edilir. Birçok uygulamada spektrum, bu enerjinin yoğunluğundaki veya frekansındaki değişiklikler ölçülerek belirlenir. İncelenen ışınımsal enerji türleri şunları içermektedir:

Elektromanyetik radyasyon, spektroskopik çalışmalar için kullanılan ilk enerji kaynağıdır. Elektromanyetik radyasyon kullanan teknikler tipik olarak spektrumun dalga boyu bölgesine göre sınıflandırılır ve mikrodalga, terahertz, kızılötesi, yakın kızılötesi, ultraviyole-görünür, X ışını ve gama spektroskopisini içerir.
Parçacıklar, de Broglie dalgaları nedeniyle, radyatif enerji kaynağı da olabilirler. Hem elektron hem de nötron spektroskopisi yaygın olarak kullanılmaktadır. Bir parçacık için kinetik enerjisi dalga boyunu belirler.
Akustik spektroskopi yayılan basınç dalgalarını içerir.
Dinamik mekanik analiz, katı malzemelere akustik dalgalara benzer şekilde yayılan enerji vermek için kullanılabilir.

Spektroskopi türleri, enerji ve malzeme arasındaki etkileşimin doğasına göre de ayırt edilebilir. Bu etkileşimler şunları içerir:

Absorpsiyon spektroskopisi: Soğurma, ışınım kaynağından gelen enerji malzeme tarafından emildiğinde gerçekleşir. Absorpsiyon genellikle malzemeden geçen enerji oranının ölçülmesiyle belirlenir, absorpsiyon iletilen kısmı azaltır.
Emisyon spektroskopisi: Emisyon, radyatif enerjinin malzeme tarafından salındığını gösterir. Bir malzemenin kara cisim spektrumu, sıcaklığı tarafından belirlenen spontane bir emisyon spektrumudur. Bu özellik, atmosferik yayılan radyans interferometresi gibi aletlerle kızılötesinde ölçülebilir. Emisyon ayrıca alevler, kıvılcımlar, elektrik arkları veya floresan durumunda elektromanyetik radyasyon gibi diğer enerji kaynakları tarafından da indüklenebilir.
Elastik saçılma ve yansıma spektroskopisi, gelen radyasyonun bir malzeme tarafından nasıl yansıtıldığını veya saçıldığını belirler. Kristalografi, proteinler ve katı kristallerdeki atomların düzenini incelemek için x ışınları ve elektronlar gibi yüksek enerjili radyasyonun saçılmasını kullanır.
Empedans spektroskopisi: Empedans, bir ortamın enerji iletimini engelleme veya yavaşlatma yeteneğidir. Optik uygulamalar için bu, kırılma indisi ile karakterize edilir.
Elastik olmayan saçılma olayları, radyasyon ile madde arasında, saçılan radyasyonun dalga boyunu kaydıran bir enerji alışverişini içerir. Bunlara Raman ve Compton saçılması dahildir.
Tutarlı veya rezonans spektroskopisi, ışıma enerjisinin, ışıma alanı tarafından sürdürülen tutarlı bir etkileşim içinde malzemenin iki kuantum durumunu birleştirdiği tekniklerdir. Tutarlılık, parçacık çarpışmaları ve enerji transferi gibi diğer etkileşimlerle bozulabilir ve bu nedenle genellikle s

Subrahmanyan Chandrasekhar (19 Ekim 1910, Lahor - 21 Ağustos 1995), Hint asıllı Amerikalı astrofizikçi. A. Fowler ile birlikte 1983'te kara deliklerin yüksek kütleli yıldızların evrimlerinin son aşamalarından biri olduğunu matematiksel teori haline getirdiklerinden dolayı Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır. 1930 Nobel Fizik Ödülü sahibi Chandrasekhara Venkata Raman'ın yeğenidir. Chandrasekhar limiti olarak bilinen astrofizik kavramını ortaya atmıştır.
Chandrasekhar, hayatının belirli aşamalarında yıldızların yapısı, beyaz cüceler, genel görelilik, kuantum mekaniği, hidrodinamik, fiziksel olaylarda denge gibi  pek çok farklı alanda çalışmalar yapmıştır. Cambridge Üniversitesi'nde kendi ismi ile anılacak olan beyaz cüce yıldızların merkezindeki bozunmuş maddenin hızı ve yapısı hakkında teorik bir model geliştirmiştir. Buna göre hiçbir Beyaz Cüce, Güneş'in 1,44 katından daha büyük bir kütleye sahip olamaz; aksi takdirde kara deliğe dönüşebilir. Teorinin yaratılması için Chandrasekhar, Jan Oort'un yarattığı yıldız alanlarını inceledi ve bunlar kozmolojinin içindeki 20 farklı denklemi birleştirerek teorileştirdi. Jan Oort'un yarattığı sisteme ek olarak Chandrasekharı'ın teorisi tüm evrene uyarlanabilir durumdaydı.

Chandrasekhar, 19 Ekim 1910 yılında Pencap'ta dünyaya geldi. 10 kardeşli bir ailenin en büyük dördüncü üyesiydi. On iki yaşına kadar evde özel eğitim gören Chandrasekhar, toprak sahibi bir aileden geliyordu. Lise eğitimini 1922-25 yılları arasında Madras'ta bir Hindu Orta Okulunda yaptı. Subrahmanyan, Madras Üniversitesi'nde eğitim gördü. Bitirme tezi, Compton Olayı üzerine idi. Doktora eğitimine Hindistan Devlet Bursu ile Cambridge Üniversitesi'nde devam etti. Akademik çalışmaları İstatistiksel mekanik üzerineydi.
Chandrastesekhar'ın astrofizik ile tanışması Royal Astronomical Society Profesörü Edward Arthur Milne ile tanışmasıyla yaşandı. İstatistiksel mekanikte incelediği fenomenlerin yıldız gözlemlerinin verileriyle denkleştiğini gören Chandrasekhar, bu alana yönelmeye karar verdi. Dejenere olmuş yıldızların veri analizleri üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı Cambridge Üniversitesinden madalya aldı.

Ocak 1937'de Chandrasekhar, Chicago Üniversitesi'nde Dr. Otto Struve
tarafından asistan olarak işe alındı. Sonrasında tüm akademik hayatını Chicago Üniversitesinde geçiren Chandrasekhar, Princeton gibi pek çok 
prestijli üniversitesinden gelen teklifleri reddetmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında dönemdeki fizikçiler gibi o da savaş alanına yönelik araştırmalar yapmış, Balistik savaş araçları hakkında laboratuvar çalışmasında bulunmuştur.
Balistik çalışırken 1943 yılında Chandrasekhar, şok dalgaları ve yok edici etkileri üzerine iki makale yayımladı. Sonrasında buradaki tecrübesini astrofizikte kullanacaktı. Robert Oppenheimer, Chandrasekhar'ı Mannhattan Projesi'ne davet etti. Chandrasekhar bu teklifi uzmanlık alanı olmadığı gerekçesiyle reddetti. Ancak Calutron makinesinin yapılmasını desteklemiş ve projede kullanılmasını önermiştir. Chandrasekhar, Mannhattan Projesi sırasında oluşturulan parçacık hızlandırıcılarının atom çekirdeği hakkındaki fikirleri tamamıyla değiştireceğini ve Beyaz Cüce gibi çekirdeğin temel özelliklerini yitirdiği uç koşullarda da insan bilgisini arttıracağını düşünüyordu.

Chandra, Chicago Üniversitesinde akademisyen olarak çalıştığı 50 yılı aşkın süre boyunca (kabaca 1930-1980 yılları arası) 100 kadar akademik makalede yardımcı olarak ismi geçti. Kendi altında çalışan doktora öğrencilerinin kendisine "Chandra" demesini söylerdi. Emekli olana kadar Chandra, 50 doktora öğrencisi yetiştirdi ve tezlerinde rehber oldu.

Chandrasekhar, 1952-1971 yılları arasında The Astrophysical Journal dergisinin yayın editörlüğünü yaptı.
1990-1995 yılları arasında Chandrasekhar, Isaac Newton'ın yazdığı fizik kitaplarının günümüz matematiği ve fiziği ile anlaşılabilir bir hale getirip yayınlamak için bir proje başlattı. Projenin de ürünü olarak Isaac Newton'un Philosophiae Naturalis Principia Mathematica kitabını "Newton's Principia for the Common Reader" (Sıradan Okuyucu için Principia) adında yeniden yayımlayarak bir popüler bilim kitabı olarak düzenlemiştir.

Chandrasekhar, 21 Ağustos 1995'te Chicago Üniversitesinde verdiği bir ders sırasında kalp krizinden hayatını kaybetti.

Ölümünün ardından NASA, Dünya yörüngesindeki X ışını gözlemevine profesörün anısına Chandra X-ışını Gözlemevi adını vermiştir. 1999 yılında bulunan ve boyutu olmayan ve yeni keşfedilen bir sayıya Chandrasekhar Sayısı adı verilmiştir. Astrofizikçi ve popüler bilim yazarı Carl Sagan, kitabı Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı'nda "Matematiğin ardındaki temel estetiği Profesör Subrahmanyan Chandrasekhar'ın kitaplarından öğrendim" demiştir. 

Chandrasekhar yaptığı hemen hemen her konuşmada pek çok defa ateist olduğunu dile getirmiştir.
Bir keresinde Hinduizm hakkında içinde bulunduğu bir tartışmada şöyle demiştir: "Düşüncelerimi dolandırmadan açıkça ve cesurca söylüyorum, ben bir ateistim."

Profesör Chandrasekhar, 1983 yılında yıldızların evrimi ve yapısı ürettiği matematiksel yapıdan ötürü Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür.

Royal Society üyeliği(1944)
Henry Russell Öğretmenlik Ödülü (1949)
Bruce Madalyası (1952)
Royal Astronomical Society Altın Madalyası(1953)
American Academy of Arts and Sciences Rumford Ödülü(1957)
Amerikan Ulusal Bilim Madalyası (1966)
Nobel Fizik Ödülü (1983)
Copley Madalyası (1984)

Süpernova, bir yıldızın son derece güçlü ve parlak bir şekilde patlamasıdır. Bir süpernova, büyük kütleli bir yıldızın evriminin son aşamalarında veya bir beyaz cücede kontrolsüz nükleer füzyonun tetiklenmesiyle meydana gelir. Ata yıldız olarak adlandırılan kaynak gök cismi, patlama sonucunda ya bir nötron yıldızına veya bir kara deliğe dönüşerek içine çöker ya da tamamen yok olarak bir dağınık bulutsu oluşturur. Bir süpernovanın ulaştığı en yüksek optik ışıma gücü, parlaklığı birkaç hafta veya birkaç ay içinde azalmadan önce, tek başına bütün bir gökadanın parlaklığına ulaşabilir.
Samanyolu'nda doğrudan gözlemlenen son süpernova, 1604 yılındaki Kepler Süpernovası'dır. 1572 yılındaki Tycho Süpernovası'ndan kısa bir süre sonra görülen bu patlamaların her ikisi de çıplak gözle görülebilecek kadar parlaktı. Daha yakın tarihli süpernovaların kalıntıları da tespit edilmiştir ve diğer gökadalardaki süpernova gözlemleri, Samanyolu'nda her yüzyılda ortalama üç kez bu tür bir patlamanın meydana geldiğini düşündürmektedir. Samanyolu içinde gerçekleşecek bir süpernovanın modern teleskoplarla gözlemlenebilmesi neredeyse kesindir. Çıplak gözle gözlenen en son süpernova ise Samanyolu'nun uydu gökadalarından Büyük Macellan Bulutu içerisindeki bir mavi üstdev yıldızın patlaması olan SN 1987A'dır.
Kuramsal çalışmalar, süpernovaların büyük çoğunluğunun iki temel mekanizmadan biriyle tetiklendiğini göstermektedir: Bir beyaz cücede nükleer füzyonun ani bir şekilde yeniden başlaması veya büyük kütleli bir yıldızın çekirdeğinin ani bir şekilde kütleçekimsel çökmesidir.

Bir beyaz cücenin yeniden alevlenmesi durumunda, cismin sıcaklığı kontrolsüz nükleer füzyonu tetikleyecek kadar yükselir ve bu süreç yıldızı tamamen parçalar. Muhtemel nedenler arasında, ikili sistemdeki yoldaş yıldızdan yığılma yoluyla madde birikmesi veya bir yıldız birleşmesi yer alır.
Büyük kütleli bir yıldızın ani bir şekilde içe çökmesi durumunda ise yıldızın çekirdeği, kendi kütleçekimine karşı koyacak yeterli füzyon enerjisini üretemediği anda ani bir çöküş yaşar. Yıldızın demir elementini kaynaştırmaya başlamasıyla bu süreç kaçınılmaz olsa da daha önceki metal füzyonu aşamalarından birinde de gerçekleşebilir.
Süpernovalar, birkaç Güneş kütlesine eş değer maddeyi ışık hızının yüzde birkaçına varan hızlarla uzaya fırlatabilir. Bu süreç, çevredeki yıldızlararası ortama yayılan bir şok dalgası oluşturur ve bu dalga, genişleyen bir gaz ve toz kabuğunu süpürerek süpernova kalıntısı olarak gözlemlenen yapıyı meydana getirir. Süpernovalar, oksijenden rubidyuma kadar pek çok elementin yıldızlararası ortamdaki ana kaynağıdır. Genişleyen bu şok dalgaları yeni yıldızların oluşumunu tetikleyebilir. Süpernovalar kozmik ışınların da önemli bir kaynağıdır. Ayrıca kütleçekim dalgaları da üretebilecekleri düşünülmektedir.

Süpernova kelimesi, Latincede "yeni" anlamına gelen nova sözcüğünden türetilmiştir. Bu adlandırma, gökyüzünde "yeni" ve parlak bir yıldız gibi geçici olarak beliren gök olaylarını ifade eder. Sözcüğün başındaki "süper-" ön eki, bu olguyu kendisinden çok daha düşük ışıma gücüne sahip olan sıradan novalardan ayırmak için eklenmiştir.
İngilizcede, Latinceden gelen supernovae veya İngilizce dil bilgisi kurallarına göre oluşturulan supernovas olmak üzere iki farklı çoğul kullanımı vardır. Terim, bilimsel metinlerde sıklıkla SN (tekil) ya da SNe (çoğul) olarak kısaltılır.
Süpernova terimi ilk kez 1931 yılında Walter Baade ve Fritz Zwicky tarafından astrofizik derslerinde kullanılmıştır. Terimin bir dergide ilk kez yayımlanması ise 1933 yılında, bu ifadeyi onlardan bağımsız olarak da geliştirmiş olabileceği düşünülen Knut Lundmark'ın bir makalesiyle gerçekleşmiştir.

Bir süpernovanın görünür olduğu süre, bir yıldızın tüm ömrüyle karşılaştırıldığında oldukça kısa ve çoğu zaman yalnızca birkaç ayla sınırlıdır. Bu durum, çıplak gözle böyle bir olaya tanıklık etme olasılığını, bir insanın hayatı boyunca ancak bir kez karşılaşabileceği kadar nadir bir deneyim haline getirir. Tipik bir gökadadaki yüz milyar yıldızın yalnızca çok küçük bir kısmı süpernovaya dönüşebilir; çünkü bu potansiyel, sadece büyük kütleli yıldızlara ve en az bir beyaz cüce içeren nadir ikili yıldız sistemlerine özgüdür.

Muhtemel bir süpernovaya ait en eski kayıt olan HB9, büyük ihtimalle Hint alt kıtasında tarih öncesi dönemde yaşamış bilinmeyen bir halk tarafından görülmüş ve Keşmir'in Burzahama bölgesindeki bir kaya oymasında tasvir edilmiştir. Bu oyma MÖ 4500 ± 1000 yıllarına tarihlendirilmektedir. Daha sonra SN 185, MS 185 yılında Çinli gökbilimciler tarafından belgelenmiştir. Kaydedilen en parlak süpernova, MS 1006 yılında Kurt takımyıldızında gözlemlenen SN 1006'dır. Bu olay; Çin, Japonya, Irak, Mısır ve Avrupa'daki gözlemciler tarafından tarif edilmiştir. Geniş kitlelerce gözlemlenen SN 1054 süpernovası ise Yengeç Bulutsusu'nu oluşturmuştur.
Çıplak gözle gözlemlenen son Samanyolu süpernovaları olan SN 1572 ve SN 1604, Avrupa'da astronominin gelişimi üzerinde dikkate değer bir etki yaratmıştır; çünkü bu patlamalar, Aristoteles'in Ay ve gezegenlerin ötesindeki evrenin statik ve değişmez olduğu yönündeki fikrine karşı çıkmak için kullanılmıştır. Johannes Kepler, SN 1604'ü 17 Ekim 1604'te en yüksek parlaklığındayken gözlemlemeye başlamış ve bir yıl sonra çıplak gözle görülemez hale gelinceye kadar parlaklığına dair tahminlerde bulunmaya devam etmiştir. Bu, Tycho Brahe'nin Kraliçe takımyıldızında gözlemlediği SN 1572'den sonra, aynı nesil içinde gözlemlenen ikinci süpernovaydı.
Gökadamızdaki bilinen en genç süpernova olan G1.9+0.3'ün 19. yüzyılın sonlarında, yani yaklaşık 1680'den kalma Cassiopeia A'dan çok daha yakın bir zamanda meydana geldiğine dair bazı kanıtlar bulunmaktadır. Her ikisi de gerçekleştiği sırada fark edilememiştir. G1.9+0.3 vakasında, galaktik disk düzlemi boyunca bulunan tozun neden olduğu yüksek sönümlenme, olayın fark edilemeyecek kadar sönükleşmesine yol açmış olabilir. Cassiopeia A için durum daha belirsizdir, çünkü tespit edilen kızılötesi ışık yankıları onun özellikle yüksek sönümlenme olan bir bölgede olmadığını göstermiştir.

Teleskobun geliştirilmesi, daha sönük ve daha uzak süpernovaların gözlemlenip keşfedilmesine olanak tanımıştır. Bu yöntemle yapılan ilk gözlem, Andromeda Gökadası'ndaki SN 1885A olmuştur. İkinci bir süpernova, SN 1895B, on yıl sonra NGC 5253'te keşfedildi. Başlangıçta yalnızca yeni bir nova kategorisi olduğu düşünülen bu olgular üzerine ilk çalışmalar 1920'lerde gerçekleştirilmiştir. Bu gök olaylarına "üst sınıf novalar", "Hauptnovae" (Alm. "Ana novalar") veya "dev novalar" gibi çeşitli adlar verilmiştir. "Süpernova" teriminin 1931'de Caltech'teki derslerde Walter Baade ve Fritz Zwicky tarafından ortaya atıldığı düşünülmektedir. Bu terim "super-Novae" şeklinde ilk kez 1933 yılında Knut Lundmark tarafından yayımlanan bir makalede ve 1934 yılında Baade ve Zwicky tarafından yayımlanan bir makalede kullanılmıştır. 1938'e gelindiğinde ise aradaki tire artık kullanılmıyor ve terimin modern hali kabul görüyordu.
Amerikalı gökbilimciler Rudolph Minkowski ve Fritz Zwicky, 1941'den başlayarak modern süpernova sınıflandırma şemasını geliştirmiştir. 1960'larda gökbilimciler, süpernovaların ulaştığı en yüksek parlaklığın "standart mum" olarak kullanılabileceğini ve dolayısıyla astronomik mesafelerin bir göstergesi olabileceğini keşfettiler. 2003 yılında gözlemlenen en uzak süpernovalardan bazılarının beklenenden daha sönük görünmesi, evrenin ivmelenerek genişlediği görüşünü desteklemektedir. Hakkında yazılı gözlem kaydı bulunmayan süpernova olaylarını yeniden yapılandırmak için çeşitli teknikler geliştirilmiştir. Cassiopeia A süpernova olayının tarihi, bulutsulardan yansıyan ışık yankılarıyla belirlenirken, süpernova kalıntısı RX J0852.0-4622'nin yaşı ise sıcaklık ölçümlerinden ve titanyum-44'ün radyoaktif bozunmasından kaynaklanan gama ışını emisyonlarından yola çıkılarak tahmin edilmiştir.

Bugüne kadar kaydedilen ışıma gücü en yüksek süpernova, 3,82 milyar ışık yılı uzaklıktaki ASASSN-15lh'dir. İlk olarak Haziran 2015'te tespit edilen bu süpernova, 570 milyar L☉ ile zirveye ulaşmıştır ki bu değer, bilinen diğer tüm süpernovaların bolometrik ışıma gücünün iki katıdır. Bu süpernovanın doğası tartışmalıdır ve bir yıldızın kara delik tarafından gelgitsel olarak parçalanması gibi çeşitli alternatif açıklamalar öne sürülmüştür.
SN 2013fs, 6 Ekim 2013'teki patlama olayından üç saat sonra Intermediate Palomar Transient Factory tarafından kaydedilmiştir. Patlamadan sonra yakalanan en erken süpernovalardan biridir ve asıl patlamadan altı saat sonra spektrumları elde edilen en erken vakadır. Bu yıldız, Kanatlıat (Pegasus) takımyıldızında, 160 milyon ışık yılı uzaklıktaki NGC 7610 adlı bir sarmal gökadada yer almaktadır.
SN 2016gkg süpernovası, 20 Eylül 2016'da Arjantin'in Rosario şehrinden amatör gökbilimci Victor Buso tarafından tespit edilmiştir. Bu olay, bir optik süpernovanın ön "şok patlaması" (shock breakout) anının gözlemlendiği ilk vakadır. Ata yıldız, çöküşünden önceki Hubble Uzay Teleskobu görüntülerinde tanımlanmıştır. Gökbilimci Alex Filippenko bu durumu şöyle belirtmiştir: "Yıldızların patlamaya başladıkları ilk anların gözlemleri, başka hiçbir yolla doğrudan elde edilemeyecek bilgiler sağlar."

Süpernovalar bir gökada içinde oldukça nadir görülen olaylardır. Samanyolu'nda bu tür bir patlama yüzyılda ortalama yalnızca üç kez meydana gelir. Bu nedenle, incelenecek iyi bir örneklem elde etmek için çok sayıda gökadanın düzenli olarak izlenmesi gerekir. Günümüzde amatör ve profesyonel gökbilimciler, yılda yaklaşık iki bin süpernova keşfetmektedir. Bu keşiflerin bazıları, süpernova en yüksek parlaklığındayken yapılırken; bazıları ise eski astronomik fotoğraf veya plakalar üzerinde tespit edilir. Diğer gökadalardaki süpernovaları anlamlı bir kesinlikle tahmin etmek mümkün değildir. Bu yüzden keşfedildiklerinde patlama süreci genellikle çoktan başlamış olur. Süpernovaları mesafe ölçümü için standart mum olarak kullanabilmek ise onların en yüksek ışıma gücünü 

Teleskop veya ırakgörür, uzaydan gelen her türlü radyasyonu alıp görüntüleyen astronomların kullandığı, bir rasathane cihazıdır. 1608 yılında Hans Lippershey (Hollandalı gözlük üreticisi) tarafından icat edilmiştir ve 1609 yılında Galileo Galilei tarafından ilk defa gökyüzü gözlemleri yapmakta kullanılmıştır. Uzaydaki cisimlerden yansıyarak veya doğrudan gelen görülen ışık, ultraviyole ışınlar, kızılötesi ışınlar, röntgen ışınları, radyo dalgaları gibi her türlü elektromanyetik yayınlar; kozmos hakkında bilgi toplamak için çok gerekli kanıtlardır. Bu kanıtlar, klasik manada optik teleskoplarla ya da çok daha modern radyo teleskoplarla incelenir.

Teleskop sözcüğü, Türkçeye Fransızca télescope aracılığıyla geçmiş olup Eski Yunanca τηλεσκόπος (τῆλε = “uzak” + σκοπός = “bakan” → “uzağı gören, uzaktan bakan”) sözcüğünden köken alır.

Teleskop yapı olarak objektif, oküler ve bu mercekleri muhafaza eden bir tüpten meydana gelmiştir. Objektif cinsine göre iki tür teleskop vardır. Uzaydan gelen ışıklar teleskop içinde bir aynaya çarpıp, prizmadan geçtikten sonra göze geliyorsa bu türe yansıtıcı teleskop denir. Uzaydan gelen ışıklar merceklerden doğrudan geçip göze geliyorsa bu türe de kırıcı teleskop adı verilir.

Teleskobun gücü, topladığı ışık miktarıyla orantılıdır. Teleskobun objektif çapı büyüdükçe ışık toplama kabiliyeti artar. Mesela, 50 mm çaplı bir teleskop 5 mm çaplı gözbebeğine oranla (50/5)² veya 100 kat daha çok ışık toplar. Teleskoplarda yansıma kayıpları olabileceği için bu miktar yüzde on kadar azalır. Astronomlar parlaklık farklarını logaritmik artan değerler şeklinde tarif etmişlerdir. Parlaklıktaki 100 kat fark, teleskop skalasında 5 değeriyle görülür. Karanlık gecede insan gözü ışık şiddeti 5 değerli yıldızı görebilir. Kaliforniya'daki Palomar Dağı'nda bulunan Hale Teleskobu'nun objektif çapı 5,1 metredir. Bu teleskop göze nazaran bir milyon kat ışık toplar.
Teleskopta teşekkül eden görüntünün netliği atmosferin menfî yönde etkisine bağlı olarak değişir. Teleskoptaki kararlılık iki yay saniyesi için geçerlidir. Atmosfer şartları, bazen bu açıyı 0,25 yay saniyeye kadar düşürür. Bu durumda inceleme yapılan yıldız değil de yakınındaki yıldıza ait görüntüler kaydedilebilir.
Teleskopta görülebilecek bir cisim, aşağıdaki formülle ifade edilir:

Yay derecesi = 2,5 · 106 · λ / a
λ, radyasyonun dalga boyu ve a teleskop objektif açıklığıdır.
Teleskopun görevleri: radyasyon toplama, çözümleme ve büyültmedir. En önemli görevi ise radyasyon toplamadır. Teleskopta apertür adı verilen mercek ya da objektif aynasının ışık toplama yüzeyi arttıkça ışık toplama gücü de artar.
Gök cismini inceleyen teleskobun Dünya dönüşünü takip edecek yukarı aşağı ve yana hareket etmesi için takip düzenleri vardır. Hareketlerin çok hassas olması gerekir. Atmosfer etkilerinin de hesaba katılarak teleskop konumuna hareket verilir. Teleskop hareketleri modern teleskoplarda elektronik devreler ve bilgisayar yardımıyla yürütülür.

Kırılmalı teleskop (refraktör-mercekli teleskop): En eski ve ilk bulunan teleskop türüdür. Günümüzde de halen kullanılmaktadır. Burada ışık bir mercekten kırılarak geçmektedir. Başta tek elemanlı objektifler kullanılarak bu teleskoplar imal edilmekteyken akromatik merceklerin bulunması ile akromatik olarak imal edilmeye başlanmıştır. 3 elemanlı apokromatik hatta 4 elemanlı süper akromatik objektifli olanları da vardır.
Newton'un aynalı teleskopu: Isaac Newton'un tasarlamış olduğu teleskopta sistem şöyledir: borunun aşağı tarafında bir içbükey objektif aynası bulunur. Bu ayna ışığı kırar ve borunun başlangıç kısmındaki herhangi bir odak noktasında toplar. Bir düz ayna 45 derecelik bir açıyla odağın ön tarafına yerleştirilmiştir. Bu ayna görüntüyü gözetleme deliğindeki mercek üzerine yansıtır.

Cassegrain aynalı teleskop: Bu sistemde ışık Newton modelindekinden daha fazla bir uzaklık katetti, çünkü Guilliame Cassegrain ışık demetini kendi üzerine katlama sanatını keşfetti. Böylece ışığın kendini bir noktada toplamasına gerek kalmadı. Yani teleskop, kendi içinde oldukça uzun bir odak uzaklığına kavuştu da denilebilir. Bu sistemde apertürün merkezinde de bir delik bulunmakta. Işık sisteme girdikten sonra objektif tarafından odak noktasının önündeki aynaya düşürülür. Bu ayna, görüntüyü apertürün merkezinde bulunan delikten geçirecek şekilde yansıtır ve objektifin arkasında bulunan gözetleme kısmının merceği üzerine gönderir.

Coude aynalı teleskop: Bu teleskop, Cassegrain teleskopuna bir ayna daha ekleyerek yapılmıştır. Amaç, çok daha uzun bir odak uzaklığı elde etmektir. Yine objektifdeki deliğin önüne konan bu ayna, ışığı kırıp teleskop altında bulunan gözetleme bölümündeki mercek üzerine düşmesini sağlar. Böylece teleskop ışık kaynağını izlediği sürede astronomların da odakta bulunan ağır ve kompleks ölçüm aletlerinin yerlerini değiştirmelerine gerek kalmaz.
Katadyoftrik (hem aynalı hem mercekli) sistemler: Aynalı ve mercekli teleskoplar gökyüzünün iyi incelenmesi adına tek başlarına yeterince iyi göstermemektedir. Mercekli teleskoplar büyük bir alanı gösterebilir, fakat gece görüşlerini o kadar da iyi yansıtamaz. Gece çekilen fotoğraflar genelde çok koyudur. Aynalı teleskoplar ise renk hataları yapmamalarına mukabil gösterebildikleri alan sınırlıdır. Bu sebeplerden dolayı hem ayna, hem mercek bulunduran katadyoftrik sistem oluşturulmuştur. Schmidt teleskobu bu özelliğe sahip olarak yıldızların, meteor ve benzerlerinin incelenmesinde oldukça faydalı bir sistemdir.

Dünyadaki en büyük yansıtıcı teleskop, Hawai'deki W. M. Keck Rasathanesi'nde bulunan Manua Kea teleskobudur. Burada çapları 10 m olan, her biri 36 adet altıgen şeklinde bilgisayar kontrollü aynaya sahip ve büyük bir yansıtıcı yüzey oluşturmak amacıyla birlikte çalışan iki tane teleskop vardır. Dünya'daki en büyük kırıcı teleskop ise Wisconsin'deki Yerkes Rasathanesi'nde bulunan yalnızca 1 metrelik bir çapa sahip Williams Bay'dir.

Radyo teleskopları, yapı itibarıyla optik teleskoplara benzer. Uzaydan gelen elektromanyetik yayınları alabilmek için 100 metre çapında antenler kullanılır. Anten, ışığın ayna vasıtasıyla odaklanması biçiminde elektromanyetik yayını, odakları ve çok hassas radyo alıcılarında yükseltilerek incelenmesine imkân tanır.

1983 sonlarında uzay bilim insanları, uzun mesafeleri daha hassas görebilmek gayesiyle çok maksatlı uzay teleskobunu Dünya etrafındaki yörüngesine oturttular. Uzay teleskopu, ışığı toparlayan 2,4 metre boyunda Cassegrain reflektörü yardımıyla ultraviole astronomisinde çığır açmıştır. Bu proje, NASA ile ESA'nın ortak yapımıdır.
Uzay teleskobunun faaliyete geçmesiyle: 

Gözlemler yeryüzeyinden 500 km yükseklikten gece-gündüz devam eder.
Atmosferin yuttuğu bazı elektromanyetik radyasyonlarla morötesi ve kızılötesi ışınların bir kısmı tespit edilir. Yeryüzünden en yüksek dağ tepesinden dahi bu radyasyonlar kaydedilmemektedir.
Atmosferin özelliği dolayısıyla cisimlere ait görüntülerin birbirine etkisi ortadan kalkabilir. Böylece küçük bir cisimden gelen ışığın teferruatlı incelenmesi mümkün olur.
Uzay teleskobu dört ana sistemden meydana gelir: 

Teleskop, ışığı toplayıp cihazlar bölümüne gönderir.
Cihazlar bölümü, teleskoptan gelen ışığı analiz eder.
Jeneratör, Güneş enerjisini elektrik enerjisine çevirerek teleskop ve cihazları besler.
Kontrol sistemleri, ısı ve elektrik kontrolünü yapar, Dünya ile irtibat sağlar.
Uzay mekiği aracılığıyla yörüngeye yerleştirilen uzay teleskobunun çalışma süresi 15 yıldır. Her 2,5 senede bir astronomlar tarafından ara bakımlarının yapılması gerekmektedir. Büyük onarımlar için uzay mekiği aracılığıyla Dünya'ya geri getirmek de mümkündür.
Uzay teleskobunun cihazlar bölümü ilmî araştırmaların yapılmasına yarayan beş cins cihazdan meydana gelmiştir:

Geniş sahalı gezegenler kamerası: Bu kameranın görevi, gezegenler arası kozmik mesafeleri tespit edip gezegenlerin fotoğraflarını çekmektir.
Zayıf görüntüler kamerası: Bu kameranın görevi, 120 ile 700 nm dalga boyundaki ışıkları tespit etmektir. Bu ışıklar, Dünya yüzeyinden en kuvvetli teleskoplarla dahi görülemez. Bu cihaz, böylece galaksilerdeki yıldızların mesafelerini tayin etmekte kullanılır.
Zayıf görüntü spektrometresi: Bu cihaz, 70 nm dalga boyundaki ışıkları analiz eder. Aktif galaksi merkezlerinin fizikî ve kimyevî yapılarını inceler.
Yüksek güçlü spektrometre: Dalga boyu 110 ile 320 nm olan ışıkları analiz eder. Yıldızlararası gazların bileşimlerini ve fizikî hallerini incelemeye yarar. Büyük kızıl yıldızlarda kütle kaybolmasının tespiti, bu spektrometreyle yapılabilmektedir.
Yüksek süratli fotometre: Bu cihaz, uzaydaki muhtelif ışık kaynaklarının şiddetini galaksi ışıklarından süzerek ölçmeye yarar. 120 nm dalga boyundaki ışıkları 1/1000 saniyede filtreleyebilir. Atmosfer, böyle bir ölçüme hiçbir zaman müsaade etmez.

Teleskop Astronomi23 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Teleskoplar hakkında Türkçe bilgi ve tecrübelerin yer aldığı kapsamlı bir forum.

Kimyasal tepkime ya da kimyasal reaksiyon, iki veya daha fazla maddenin birbiri ile etkileşmesi sonucu kendi özelliklerini kaybederek yeni özellikte maddeler oluşturmasıdır. Kimyasal olay ve kimyasal değişme kavramlarıyla eşanlamlıdır. Kimyasal reaksiyonların test edilmesi için Periyodik tablo metalleri ile aside koyarak yapılabilir.

Kimyasal tepkimelere giren maddeler ortamda tükenebilirler.
A + B (Girenler) ---> AB (Yeni madde-ürünler)
A ve B, 2. olayda tek madde olarak kalmamış tükenmiştir.

Atomların hacmi veya çapı
Atomların elektron düzenleri
Toplam potansiyel enerji
Toplam mol sayısı
Bir mol atomun toplam ağırlığı
Toplam molekül sayısı
Toplam hacim
Renk, koku, tat gibi fiziksel özellikler

İki ya da daha fazla basit madde başka bir madde oluşturuyorsa böyle tepkimeler Sentez tepkimeleri olarak adlandırılır.

2 H2 + O2 → 2H2O

Sentez tepkimesinin tam tersidir. Bileşiği bileşenlerine ayırır. Yani bir maddeden birden çok madde oluşur.

2H2O → 2 H2 + O2

Bir elementin bir bileşikle tepkimeye girerek bu bileşiklerdeki elementlerden birinin yerini aldığı tepkimelere denir.
Örnek: 

Zn + 2 HCI → ZnCI2 + H2
Hg (s) + ½ O2 (g) → HgO (k) + ısı

Kimyasal laboratuvarda kullanım için özel cihazlar vardır. Tepkime kabı, amaca ve tepkime koşullarına göre çok çeşitli malzemelerden yapılır. Genellikle ısıya ve birçok agresif kimyasala dayanıklı olan borosilikat cam kullanılır.

Bir kimyasal tepkimede bütün maddeleri aynı sıcaklıkta tutabilmek için tepkime sistemine eklenmesi veya sistemden uzaklaştırılması gereken ısı miktarıdır. Tepkime sisteminin içinde bulunduğu kabın basıncı sabit tutulduğunda ölçülen tepkime ısısı aynı zamanda (entalpi) olarak bilinen (termodinamik) nitelikteki değişimi, yani tepkime sonucunda oluşan ürünlerin entalpisiyle tepkimeye girenlerin entalpisi arasındaki farkı gösterir. Böylece sabit (basınçta) tayin edilen tepkime ısısı DH sembolüyle gösterilen tepkime entalpisidir. DH negatif olduğunda tepkime ısıveren, tersi durumdaysa tepkime ısı alandır...
ÖRNEĞİN;

H2 + Cl2 → 2 HCl + 44 kkal
tepkime sayesinde tepkimeye giren H2 ve Cl2 moleküllerinde iki atomu bir arada tutan bağların koparılması enerji ister. Bu enerji sağlandığında atomlar arasındaki bağlar kopar ve atomlar yeni düzenlemeye girerek yeni bağlar (HCl bağları) oluştururken dışarıya enerji verilir. Bu tepkimede dışarı verilen enerji daha önce alınan enerjiden fazla olduğundan neticede dışarıya enerji verilmiş olur (ısıveren tepkime). Buna karşılık;

H2 + I2 + 12,4 kkal → 2HI
tepkimesinde alınan enerji verilen enerjiden fazla olup bu tepkime de ısı alan tepkime olur.

Van Stockum tozu, genel görelilikte silindirik simetri ekseni etrafında dönen basınçsız bir madde dağılımının (tozun) oluşturduğu kütleçekim alanını tanımlayan kesin bir çözümdür. Çözüm ilk olarak 1924 yılında Cornelius Lanczos tarafından elde edilmiş, daha sonra 1937 yılında Willem Jacob van Stockum tarafından bağımsız olarak yeniden keşfedilmiştir.
Bu çözüm, Einstein alan denklemlerinin analitik olarak çözülebildiği en basit dönen madde modellerinden biri olarak kabul edilir. Bununla birlikte, madde yoğunluğunun eksenden uzaklaştıkça artması nedeniyle fiziksel gerçekçiliği sınırlıdır. Buna rağmen, dönen kütlelerin uzay-zaman üzerindeki etkilerini ve kapalı zaman benzeri eğrilerin oluşumunu incelemek için önemli bir teorik model olarak kullanılmaktadır.

Van Stockum çözümünde madde, basınçsız bir akışkan (toz) olarak modellenir ve silindirik simetri ekseni etrafında katı cisim dönmesine benzer biçimde hareket eder. Çözümün enerji-momentum tensörü yalnızca madde yoğunluğu terimi içerir; basınç sıfırdır.
Çözümün dikkat çekici özelliklerinden biri, dönmenin neden olduğu çerçeve sürüklenmesi (frame dragging) etkisinin açık biçimde ortaya çıkmasıdır. Dönen madde dağılımı, yakınındaki uzay-zamanın geometrisini etkileyerek serbest parçacıkların hareketini değiştirir.
Van Stockum çözümünde girdap (vorticity) sıfır değildir. Bu durum, toz parçacıklarının dünya çizgilerinin dönel bir hareket içerdiğini gösterir. Buna karşılık genişleme ve kayma tensörleri sıfırdır; dolayısıyla madde dağılımı katı dönme hareketine benzer özellikler sergiler.

Bu çözümü elde etmenin bir yolu, katı dönme hareketi yapan ve silindirik simetriye sahip bir akışkan modelini incelemektir. Akışkan parçacıklarının dünya çizgilerinin zaman benzeri olduğu, girdabın sıfırdan farklı olduğu, buna karşılık genişleme ve kaymanın kaybolduğu kabul edilir. Toz parçacıkları herhangi bir kuvvete maruz kalmadığından, bu uyumun zaman benzeri jeodeziklerden oluştuğu görülür; ancak sonraki hesaplamalarda bu varsayımın doğrudan kullanılmasına gerek yoktur.
Basit hesaplamalar sonucunda aşağıdaki sistem elde edilir.

  
    
      
        
          
            
              
                e
                →
              
            
          
          
            0
          
        
        =
        
          ∂
          
            t
          
        
        ,
        
        
          
            
              
                e
                →
              
            
          
          
            1
          
        
        =
        f
        (
        r
        )
        
        
          ∂
          
            z
          
        
        ,
        
        
          
            
              
                e
                →
              
            
          
          
            2
          
        
        =
        f
        (
        r
        )
        
        
          ∂
          
            r
          
        
        ,
        
        
          
            
              
                e
                →
              
            
          
          
            3
          
        
        =
        
          
            1
            r
          
        
        
        
          ∂
          
            ϕ
          
        
        −
        h
        (
        r
        )
        
        
          ∂
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {e}}_{0}=\partial _{t},\;{\vec {e}}_{1}=f(r)\,\partial _{z},\;{\vec {e}}_{2}=f(r)\,\partial _{r},\;{\vec {e}}_{3}={\frac {1}{r}}\,\partial _{\phi }-h(r)\,\partial _{t}}
  

Buna karşılık gelen aşağıdaki işlemi uygulamalıyız: 

  
    
      
        
          σ
          
            0
          
        
        =
        −
        d
        t
        +
        h
        (
        r
        )
        r
        
        d
        ϕ
        ,
        
        
          σ
          
            1
          
        
        =
        
          
            1
            
              f
              (
              r
              )
            
          
        
        
        d
        z
        ,
        
        
          σ
          
            2
          
        
        =
        
          
            1
            
              f
              (
              r
              )
            
          
        
        
        d
        r
        ,
        
        
          σ
          
            3
          
        
        =
        r
        d
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \sigma ^{0}=-dt+h(r)r\,d\phi ,\;\sigma ^{1}={\frac {1}{f(r)}}\,dz,\;\sigma ^{2}={\frac {1}{f(r)}}\,dr,\;\sigma ^{3}=rd\phi }
  

Böylece metrik tensörü tanımlanmayan iki fonksiyon cinsinden verir:

  
    
      
        g
        =
        −
        
          σ
          
            0
          
        
        ⊗
        
          σ
          
            0
          
        
        +
        
          σ
          
            1
          
        
        ⊗
        
          σ
          
            1
          
        
        +
        
          σ
          
            2
          
        
        ⊗
        
          σ
          
            2
          
        
        +
        
          σ
          
            3
          
        
        ⊗
        
          σ
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle g=-\sigma ^{0}\otimes \sigma ^{0}+\sigma ^{1}\otimes \sigma ^{1}+\sigma ^{2}\otimes \sigma ^{2}+\sigma ^{3}\otimes \sigma ^{3}}
  

Verilerimizi çarparsak

  
    
      
        d
        
          s
          
            2
          
        
        =
        −
        d
        
          t
          
            2
          
        
        −
        2
        h
        (
        r
        )
        r
        
        d
        t
        
        d
        ϕ
        +
        (
        1
        −
        h
        (
        r
        
          )
          
            2
          
        
        )
        
          r
          
            2
          
        
        
        d
        
          ϕ
          
            2
          
        
        +
        
          
            
              d
              
                z
                
                  2
                
              
              +
              d
              
                r
                
                  2
                
              
            
            
              f
              (
              r
              
                )
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle ds^{2}=-dt^{2}-2h(r)r\,dt\,d\phi +(1-h(r)^{2})r^{2}\,d\phi ^{2}+{\frac {dz^{2}+dr^{2}}{f(r)^{2}}}}
  

  
    
      
        −
        ∞
        <
        t
        ,
        z
        <
        ∞
        ,
        
        0
        <
        r
        <
        ∞
        ,
        
        −
        π
        <
        ϕ
        <
        π
      
    
    {\displaystyle -\infty <t,z<\infty ,\;0<r<\infty ,\;-\pi <\phi <\pi }
  

Bu sistem için Einstein tensörü iki bilinmeyen fonksiyon cinsinden hesaplanabilir. Akışkan çözümünde vektörü, her noktada akışkan parçacıklarının dünya çizgilerine teğet olan zaman benzeri birim vektörü temsil eder. Böylece aşağıdaki sonuç elde edilir: 

  
    
      
        
          G
          
            
              
                
                  m
                  ^
                
              
            
            
              
                
                  n
                  ^
                
              
            
          
        
        =
        8
        π
        μ
        
        diag
        ⁡
        (
        1
        ,
        0
        ,
        0
        ,
        0
        )
        +
        8
        π
        p
        
        diag
        ⁡
        (
        0
        ,
        1
        ,
        1
        ,
        1
        )
      
    
    {\displaystyle G^{{\hat {m}}{\hat {n}}}=8\pi \mu \,\operatorname {diag} (1,0,0,0)+8\pi p\,\operatorname {diag} (0,1,1,1)}
  

Bu aşağıdaki koşulları vermektedir:

  
    
      
        
          f
          
            ′
            ′
          
        
        =
        
          
            
              (
              
                f
                
                  ′
                
              
              
                )
                
                  2
                
              
            
            f
          
        
        +
        
          
            
              f
              
                ′
              
            
            r
          
        
        ,
        
        (
        
          h
          
            ′
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        +
        
          
            
              2
              
                h
                
                  ′
                
              
              h
            
            r
          
        
        +
        
          
            
              h
              
                2
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              4
              
                f
                
                  ′
                
              
            
            
              r
              
              f
            
          
        
      
    
    {\displaystyle f^{\prime \prime }={\frac {(f^{\prime })^{2}}{f}}+{\frac {f^{\prime }}{r}},\;(h^{\prime })^{2}+{\frac {2h^{\prime }h}{r}}+{\frac {h^{2}}{r^{2}}}={\frac {4f^{\prime }}{r\,f}}}
  

  
    
      
        f
      
    
   

X ışınları veya Röntgen ışınları, 0,125 ile 125 keV enerji aralığında veya buna karşılık, dalgaboyu 10 ile 0,01 nm aralığında olan elektromanyetik dalgalar veya foton demetidir. 30 ile 30.000 PHz (1015 hertz) aralığındaki titreşim sayısı aralığına eşdeğerdir. X ışınları özellikle tıpta tanısal amaçlarla kullanılmaktadırlar. İyonlaştırıcı radyasyon sınıfına dahil olduklarından zararlı olabilirler. X ışınları 1895'te Wilhelm Conrad Röntgen tarafından Crookes tüpü (Hittorf veya Lenard tüpleri ile de) ile yaptığı deneyler sonucunda keşfedilmiştir. Klasik fizik sınırları içinde, X-ışınları aynı görünür ışık gibi bir elektromanyetik dalga olup, görünür ışıktan farkı düşük dalga boyu, dolayısıyla yüksek frekansları ve enerjileridir. Morötesi'nin ötesidir. X Işınlarının ötesi ise Gama ışınları'dır.
X ışınları elektromanyetik dalga kimliğinde oldukları ve kutuplanma özelliği taşıdığı ilk olarak Charles Glover Barkla (1906) tarafından kanıtlanmıştır. X-ışınları demeti; karbon, alüminyum ve kükürt bloklarından oluşan bir saçıcı ortama gönderilmektedir. Saçıcı ortamın elektronları, üzerine gelen X ışınlarının elektrik alan vektörünün etkisiyle titreşerek aynı frekansta elektromanyetik dalgalar yayınlar. X ışınları xy düzleminde paralel elektrik alan vektörü bulundurur. 0x doğrultusunda saçılmaya başlayan X ışınları yalnızca 0y doğrultusunda titreşen elektrik alan vektörüne sahiptir ve böylelikle kutuplanmıştır.

8 Kasım 1895'te Alman fizik profesörü Wilhelm Röntgen' in yaptığı x-ışınlarının keşfinin çelişkili açıklamaları var, çünkü Röntgen ölümünden sonra laboratuvar notlarını yakmıştı; ancak bu biyografileri muhtemelen yeniden inşa edildi: Röntgen, siyah kartona sarılmış bir Crookes tüpünden katot ışınlarını araştırıyordu. böylece baryumdaki görünür ışık, baryum platinosiyanit ile boyanmış bir flüoresan ekran kullanılarak karışmaz. Deney sırasında tüpü siyah bir karton ile kaplamasına rağmen, yakındaki baryum platinosiyanür kaplı kağıdın parladığını fark etti. Bu durum, tüpten çıkan ve kağıdı etkileyen, görünmez ve kartonu geçebilen bir enerji olduğunu kanıtladı. Doğası o an bilinmediği için bu ışınlara "X Işınları" ismini verdi. Röntgen kendini bu bilinmeyen ışınları sistematik olarak araştırmaya attı. Keşif ten kısa bir süre sonra Röntgen, eşi Anna Bertan nin elini bu ışınlara maruz bırakarak tarihin ilk tıbbi Röntgen görüntüsünü elde etti. Bu görüntüde kemik yapısı ve metal yüzük net bir şekilde seçilebiliyordu .Karısının elinin fotoğrafı, X-ışınları kullanan bir insan vücudu parçasının ilk fotoğrafıdır .İlk keşfinden iki ay sonra makalesini yayınladı. Röntgen, keşfi için kendisinin ilk Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
El mit Ringen (Yüzüklü El): Wilhelm Röntgen'in eşinin elindeki ilk "tıbbi" röntgeni 22 Aralık 1895'te çekilmiş ve 1 Ocak 1896'da Freiburg Albert Ludwigs Üniversitesi Fizik Enstitüsü'nden Ludwig Zehnder'e sunulmuştur.

X-ışını fotonları atomları iyonize edebilecek ve molekuler bağları kırabilecek enerjiye sahiptir. Bu da X-ışınlarını, canlı dokuya zararlı olan iyonlaştırıcı radyasyon sınıfına sokar. Kısa sürelerde maruz kalınan yüksek dozda X-ışını, radyasyon hastalığına sebep olurken, düşük dozlarda uzun süreler maruz kalınan X-ışınları kanser riskini arttırır. Fakat tıbbi X-ışını görüntülemesinde, faydalar potansiyel zararlara üstün gelir. Ayrıca kullanılan dozlar dikkatlice kontrol edilir.
X-ışınlarını genel olarak yumuşak, gevrek ve sert X-ışınları olarak üç sınıfa ayırmak mümkündür. Yumuşak X-ışınları yaklaşık 100 ile 2000 eV arasında enerjilere sahipken, gevrek X-ışınları 2-8 keV ve sert X-ışınları 8 keV ve yukarısında enerjilere sahiptir (gevrek (ing. tender) X-ışınları terimi bazı kaynaklarda kullanılırken bazı kaynaklarda kullanılmaz. Ayrıca bu enerji aralıkları hakkında üzerinde anlaşılmış kesin bir geçiş bulunmamaktadır). Sert X-ışınları oldukça kalın malzemelerin icinden rahatlıkla geçebilirler. Bu sebeple tıbbi ve güvenlik uygulamalarında sıklıkla kullanılırlar.

Farklı enerjilerdeki X-ışınlarının madde ile etkileşimi farklı şekillerde gerçekleşir. Bunun nedeni de maddelerin kompleks kırılma indislerinin, frekansa (foton enerjisine) ve atomların iyonizasyon enerjilerine bağlı olmasıdır. Kompleks kırılma indisi X-ışınları için şu şekilde tanımlıdır:

  
    
      
        n
        =
        1
        −
        δ
        −
        i
        β
      
    
    {\displaystyle n=1-\delta -i\beta }
  
,
Burada δ kırılım indisinin reel kısmındaki düşüşü, β ise madde içinden geçerken gerçekleşen şiddet kaybını tanımlar.

X ışınları, hızla hareket eden elektron akımının hedefteki materyalin atomları ile etkileşimi sonucu oluşur. elektronlar hedefle etkileşime girdiğinde, aniden yavaşlar ve kinetik enerjilerinin %1 x ışınına dönüşür (%99 ısı olarak kaybedilir).
X-ışını üretimi için gerekli üç eleman vardır:
1) Elektron kaynağı
2) Elektronların çarpacağı bir hedef
3) Elektronları hızlandıracak bir yol

Tıp sanayi, medikal görüntülemede kullanılır. Röntgen ışını olarak da bilinir ve radyolojik görüntülemede tanıya yardımcı olarak kullanılır.
Ayrıca tüm havalimanlarında ve tüm alışveriş merkezlerinde güvenlik amacıyla kullanılmaktadır.

X birimi
X ışını astronomisi
X ışını kristalografisi
X ışını mikroskobu
X ışını optiği
X ışını floresansı
Röntgen

Yeni Zelanda (İngilizce: New Zealand, Maorice: Aotearoa), Güneybatı Pasifik Okyanusu'nda yer alan bir ada ülkesidir. İki ana kara parçasından oluşur: Kuzey Adası (Te Ika-a-Māui) ve Güney Adası (Te Waipounamu) ve 600'den fazla küçük ada. Alan bakımından altıncı en büyük ada ülkesidir ve Avustralya'nın doğusunda, Tasman Denizi'nin karşısında ve Yeni Kaledonya, Fiji ve Tonga adalarının güneyinde yer alır. Ülkenin çeşitli topoğrafyası ve Güney Alpleri (Kā Tiritiri o te Moana) dahil olmak üzere keskin dağ zirveleri, büyük ölçüde tektonik yükselme ve volkanik patlamalara borçludur. Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington, en kalabalık şehri ise Auckland'dır.
Yeni Zelanda adaları, insanlar tarafından yerleşilen son büyük yaşanabilir kara parçasıydı. Yaklaşık 1280 ile 1350 yılları arasında Polinezyalılar adalara yerleşmeye başladı ve daha sonra kendine özgü bir Māori kültürü geliştirdi. 1642'de Hollandalı kaşif Abel Tasman, Yeni Zelanda'yı gören ve kayıt altına alan ilk Avrupalı ​​oldu. 1769'da İngiliz kaşif Kaptan James Cook, Yeni Zelanda'ya ayak basan ve adanın haritasını çıkaran ilk Avrupalı ​​oldu. 1840'ta Birleşik Krallık temsilcileri ve Māori şefleri, aynı yıl İngiltere'nin egemenlik ilanına ve 1841'de Yeni Zelanda Kraliyet Kolonisi'nin kurulmasına zemin hazırlayan Waitangi Antlaşması'nı imzaladılar. Daha sonra, sömürge hükûmeti ile Māori kabileleri arasında yaşanan bir dizi çatışma, büyük miktarda Māori topraklarının elden çıkarılmasına ve kamulaştırılmasına yol açtı. Yeni Zelanda 1907'de bir dominyon haline geldi; 1947'de tam yasal bağımsızlığını kazandı ve monarşiyi devlet başkanı olarak korudu. Bugün, Yeni Zelanda'nın yaklaşık 5,3 milyonluk nüfusunun çoğunluğu Avrupa kökenlidir; yerli Māori halkı en büyük azınlığı oluştururken, onları Asyalılar ve Pasifika halkı takip etmektedir. Bunu yansıtan Yeni Zelanda kültürü, esas olarak Māori ve ilk İngiliz yerleşimcilerinden kaynaklanmaktadır, ancak son zamanlarda artan göçmenlik nedeniyle genişlemiştir. Resmi diller İngilizce, Māori ve Yeni Zelanda İşaret Dilidir; yerel İngilizce lehçesi baskındır. 
Gelişmiş bir ülke olan Yeni Zelanda, asgari ücreti ilk uygulayan ve kadınlara oy hakkı veren ülkedir. Orta güç olarak kabul edilen Yeni Zelanda, yaşam kalitesi ve insan hakları konusunda uluslararası ölçümlerde çok yüksek sıralarda yer almakta ve dünyadaki en düşük algılanan yolsuzluk seviyelerinden birine sahiptir. Māori ve Avrupalı ​​nüfusları arasındaki yapısal eşitsizlikler de dahil olmak üzere, görünür düzeyde eşitsizlikler mevcuttur. 1980'lerde Yeni Zelanda, korumacı bir ekonomiden liberalleşmiş serbest ticaret ekonomisine dönüşen büyük ekonomik değişiklikler geçirdi. Ülke ekonomisine hizmet sektörü hakimdir, bunu sanayi sektörü ve tarım takip eder; uluslararası turizm de önemli bir gelir kaynağıdır. Yeni Zelanda ve Avustralya güçlü bir ilişkiye sahiptir ve yüzyıllarca süren İngiliz sömürgeciliğinden kaynaklanan güçlü bir Trans-Tasman kimliğini paylaştıkları düşünülmektedir. Ülke, birçok uluslararası kuruluş ve forumun üyesidir. 
Ulusal düzeyde, yasama yetkisi seçilmiş, tek meclisli bir Parlamento'ya aittir; yürütme yetkisi ise şu anda Başbakan Christopher Luxon liderliğindeki Hükûmet tarafından kullanılır. Ülkenin kralı III. Charles'tır ve genel vali Cindy Kiro tarafından temsil edilir. Yeni Zelanda, yerel yönetim amaçları için 11 bölgesel konsey ve 67 bölgesel otoriteye ayrılmıştır. Yeni Zelanda Krallığı ayrıca Tokelau'yu (bağımlı bir bölge); Cook Adaları ve Niue'yi (Yeni Zelanda ile serbest birlik içinde özerk devletler); ve Yeni Zelanda'nın Antarktika'daki toprak iddiası olan Ross Bölgesi'ni de içerir.

1642'te Yeni Zelanda'ya ilk ayak basan Avrupalı, Hollandalı kaşif Abel Tasman'dır, Jacob Le Maire'in Güney Amerika'nın güney ucunda gördüğü Isla de los Estados'un bir parçası olduklarına inanarak adalara Staten Land adını verdi. Hendrik Brouwer 1643 yılında Güney Amerika topraklarının küçük bir ada olduğunu kanıtladı ve Hollandalı Haritacılar daha sonra Tasman'ın keşfine Hollanda'nın Zelanda (Zeeland) şehrine atfen Latince Nova Zeelandia adını verdiler. Bu ad daha sonra Yeni Zelanda olarak İngilizceleştirilmiştir.
Bu, Maoricede Nu Tireni olarak yazılmıştır (Te Tiriti o Waitangi'de Nu Tirani olarak yazılır). 1834 yılında Maoricede yazılan ve "He Wakaputanga o te Rangatiratanga o Nu Tireni" başlığını taşıyan bir belge İngilizceye çevrilerek Yeni Zelanda Bağımsızlık Bildirgesi haline gelmiştir. Yeni Zelanda Birleşik Kabileleri Te W(h)akaminenga o Nga Rangatiratanga o Nga Hapu o Nu Tireni tarafından hazırlanmış bildirge, Yeni Zelanda Birleşik Kabileleri'nin (United Tribes of New Zealand) bildirgesini zaten kabul etmiş olan ve Lord Glenelg'in bir mektubuyla bildirgeyi tanıyan Kral IV. William'a bir kopyası gönderilmiştir. Aotearoa (Maorice de; [aɔˈtɛaɾɔa] olarak ve İngilizce de; /ˌaʊtɛəˈroʊ.ə/  telaffuz edilir. Genellikle 'Uzun Beyaz Bulut Ülkesi' olarak çevrilir.) Yeni Zelanda için kullanılan güncel Maorice adıdır. Avrupalılar gelmeden önce Maorilerin ülkenin tamamına verdikleri bir isim olup olmadığı bilinmemektedir; Aotearoa başlangıçta sadece Kuzey Adası'nı ifade etmekteydi.
Maoricede Yeni Zelanda'ya Aotearoa denir. Açılımları Ao bulut, şafak, gündüz ya da dünya anlamına, tea beyaz, açık ya da parlak anlamına ve roa uzun anlamına gelmektedir.

Yeni Zelanda'ya ilk kez 1000 yıl önce Polinezyalı Maoriler yerleşmiştir. Maoriler iyi örgütlenmiş, kan bağı ile gelen şefler ve güçlü rahipler tarafından yönetilen bir kabiledir.
Adaya ilk ayak basan Avrupalı, 1642 yılında Hollandalı Abel Tasman olmuştur. Ancak Kaptan James Cook'un 1769 ve 1779'daki gezilerine kadar adalar herhangi bir yönetime bağlı kalmamış ve keşfedilmemiştir. İngiliz göçmenler, 1840 yılında İngiliz hakimiyeti kurulunca adaya yerleşmeye başlamışlardır. Wellington bu tarihten sonra kurulmuştur. Yeni Zelanda'ya 1852 yılında kendi hükûmeti tahsis edilmiştir ve sonraki yüzyılda ülke yatırım, iletişim ve tarımsal üretimde hızlı bir gelişme kaydetmiştir.
Yeni Zelanda adı Hollandalı kartograflar tarafından, Hollanda'da bulunan Zealand adasına ithafen konulmuştur ve ülkenin yerlileri olan Maorilerin kendi dillerinde Aotearoa yani Uzun Beyaz Bulut Ülkesi olarak isimlendirilir. 1769-1779 yılları arasında ülkeyi 4 kez ziyaret eden İngiliz kâşif James Cook tarafından şimdiki ismi New Zealand olarak adlandırılmıştır. İngiliz Kraliyeti, 1840'ta Maori şefleri ile Waitangi anlaşmasını yaparak Yeni Zelanda'yı İmparatorluğu'nun kolonisi olarak ilan etmiştir.

Yeni Zelanda meşruti monarşi ve parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir. III. Charles, Yeni Zelanda Kralı ve dolayısıyla devlet başkanıdır. Başbakan Christopher Luxon, Genel Vali ise Cindy Kiro'dur. Kiro, göreve gelmiş ilk Maori kökenli kadın validir.

Yeni Zelanda'nın Güney Yarımküre'de veya ekvatorun güneyinde olması, mevsimlerin kuzey yarım küredekilerin tam tersi olması anlamına gelir. Yazın en sıcak ayları ocak ve şubat olup en soğuk aylar haziran ve temmuzdur.
Genellikle ılıman bir iklime sahip olup, ülkenin kuzey kesimleri subtropikal iklimin etkisi altındadır. Kışın, Güney Ada'nın (South Island) iç kesimleri -10 dereceye kadar inerken, Okyanus kıyıları daha yumuşak ve yağışlı bir iklime sahiptir. Yazları 20-33 dereceler arasında olup oldukça da güneşlidir.

2019 yılının Aralık ayındaki sayıma göre Yeni Zelanda'da 4.951.500 kişi yaşamaktadır. Kuzey Adası, Güney Adası'ndan daha küçük olmasına rağmen bu adada daha çok kişi yaşar. Ülke nüfusunun çoğunluğunu Avrupa kökenliler oluşturur Yeni Zelanda'nın yerli halkı Maoriler ise nüfusun %14,9'unu oluşturmaktadır.
Yeni Zelanda halkı kendilerini Yeni Zelanda'da yaşayan uçamayan bir ulusal kuş olan Kivi olarak adlandırmaktadır.

Ülkede baskın inanç bulunmamaktadır. 2018 nüfus sayımına göre halkın %48,59'u kendini herhangi bir dine mensup görmemektedir. 2001 nüfus sayımından bu yana kendini Hristiyan olarak gören Yeni Zelandalıların oranı azalmaktadır. Nüfus sayımının verilerine göre diğer azınlık dinleri Hinduizm, Budizm, İslam ve Sihizm'dir.

Başkenti Wellington olan Yeni Zelanda kar kaplı dağ manzaraları ile bilinen bir ülkedir. En büyük ve en kozmopolit şehri Auckland'dır. Sinemada Yüzüklerin Efendisi film üçlemesi ile 200.000.000 $ ek gelir kazanmıştır. Peter Jackson'ın yönettiği filmler Almanya, ABD ve Yeni Zelanda'da çekilmiştir.

Yeni Zelanda oldukça gelişmiş bir serbest piyasa ekonomisine sahiptir. Gayri safi yurt içi hasılaya göre 52. en büyük ekonomiye sahip olan ülke, satın alma gücü paritesi bakımından ise 63. en büyük ekonomidir. 5 milyon nüfusa göre oldukça büyük bir ekonomisi olan ülkede kişi başına 42,084 Amerikan doları düşer. Ülke ekonomisi dünyadaki en küreselleşmiş ekonomilerden biridir ve genel olarak Avustralya, Kanada, Çin, Avrupa Birliği, Japonya, Singapur, Güney Kore ve ABD ile yaptığı ticarete dayanır.
Yeni Zelanda ekonomisi 2013 itibarıyla toplam GYSİH'sinin %63'üne denk gelen oldukça büyük bir hizmet sektörüne sahiptir. Alüminyum, gıda, metal, ahşap ve kağıt endüstrileri ülkenin başlıca sanayi kalemlerini oluştururlar. Birincil sektör ülkenin GSYİH'sinin %6,5'ini oluşturmasına rağmen ihracatı domine eder. Bilgi teknolojileri sektörü de hızla büyüyen sektörler arasındadır.
Yeni Zelanda para birimi olan Yeni Zelanda doları (halk arasındaki adı Kiwi doları) dört Pasifik ada bölgesinde de kullanılır. Yeni Zelanda doları dünyanın en çok takas edilen 10. para birimidir.
Yeni Zelanda, Transparency International 2013 Yolsuzluk Algısı Endeksi'nde, Danimarka ile birlikte 100 üzerinden 91 puanla birinci sırada yer almıştır (0 puan = yüksek yolsuzluk, 100 puan = temiz). The Legatum Institute 2016 Dünya refah düzeyi araştırması sonucuna göre Yeni Zelanda Dünyada refah düzeyi en yüksek ülke olarak 1. sırada yer almıştır. İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde 14. sırada yer almaktadır.

Yeni Zelanda ekonomisi büyük oranda uluslararası ticarete dayanır. İhracatın toplam üretimin %24'üne karşılık gelmesi, ülkeyi küresel yavaşlamalara karşı savunmasız hale getirir. Gıda ürünleri %55'le ülke ihracatında ilk sırayı al

Yoğunluk veya özkütle; fizikte ve kimyada, belirli sıcaklık ve basınç altında birim hacimdeki madde miktarıdır. 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 veya 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 harfi ile sembolize edilir. Yoğunluk, maddenin karakteristik özelliği olmasına rağmen sadece yoğunluğu bilinen bir maddenin hangi madde olduğu anlaşılamayabilir. Bir maddenin hangi madde olduğunun anlaşılabilmesi için birden fazla ayırt edici özelliğinin incelenmesi gerekir. Sabit basınç ve sıcaklık altında; kütlesi artan bir maddenin hacmi de artar, dolayısıyla hacimle kütle doğru orantılı olduğu için yoğunluk değişmez. İki tür yoğunluk vardır. Birincisi mutlak yoğunluktur ki, pratikte mutlak kelimesi kullanılmaz, sadece yoğunluk denir. İkincisi ise bağıl yoğunluktur (nispi yoğunluk). Sembolü 
  
    
      
        
          ρ
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\rho }}}
  
 harfi, birimi g/cm³ ve m kütle, v hacim olmak üzere formülü;

  
    
      
        
          ρ
        
        =
        
          
            
              m
            
            
              V
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\rho }}={\frac {\mathbf {m} }{\mathbf {V} }}}
  
 şeklindedir.
Burada: 

  
    
      
        
          m
        
        :
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {m}}:}
  
 cismin toplam kütlesi (kg)

  
    
      
        
          V
        
        :
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {V}}:}
  
 cismin toplam hacmidir (m³)
Uluslararası Birim Sisteminde özkütle birimi (kg/m3)'tür. Bunun yanında; (g/cm3) ve (kg/L) de sıkça kullanılır.
Özkütle hesaplama yolu ile bulunabilir, piknometre veya bomemetre gibi aletler yardımıyla da belirlenebilir.
Bir maddenin özkütlesi sıcaklığına bağlı olarak değişir. Sıcaklık artışı genellikle özkütleyi azaltır, ancak sıcaklığı arttıkça hacmi azalan ve özkütlesi artan maddeler de vardır.
Su ve havanın sabit basınç altındaki sıcaklığa bağlı özkütleleri aşağıda verilmiştir.
Suyun yoğunluğunun 1 Atmosfer basınç altında sıcaklığa bağlı olarak değişimi aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Havanın yoğunluğunun 1 Atmosfer basınç altında sıcaklığa bağlı olarak değişimi ise aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Yoğunluk irtifası
Yoğunluk dalgası teorisi

Gök mekaniğinde yörünge veya yörünge hareketi, bir gezegenin yıldız etrafındaki veya bir doğal uydunun gezegen etrafındaki veya bir gezegen, doğal uydu, asteroit veya lagrange noktası gibi uzaydaki bir nesne veya konum etrafındaki yapay uydunun izlediği kavisli bir yoldur. Yörünge, düzenli olarak tekrar eden bir yolu tanımlamakla birlikte, tekrar etmeyen bir yolu da ifade edebilir. Gezegenler ve uydular Kepler'in gezegensel hareket yasalarında tanımlandığı gibi, kütle merkezi elips biçiminde izledikleri yolun odak noktasında olacak şekilde yaklaşık olarak eliptik yörüngeleri takip ederler.
Çoğu durum için yörünge hareketi, kütleçekimini ters-kare yasasına uyan bir kuvvet olarak açıklayan Newton mekaniği tarafından yeterince tahmin edilebilir. Bununla birlikte, Albert Einstein'ın kütleçekimini uzay zamanın bükülmesi olarak açıkladığı ve yörüngelerin jeodezikleri takip ettiği genel görelilik teorisi, yörünge hareketinin tam mekaniğinin daha doğru bir şekilde hesaplanmasını ve anlaşılmasını sağlar.

Tarihsel olarak, gezegenlerin görünür hareketleri Avrupalı ve Arap filozoflar ve astronomlar tarafından göksel küreler yaklaşımı kullanılarak tanımlanmıştır. Bu model yıldızların ve gezegenlerin bağlı olduğu hareket eden kusursuz kürelerin veya halkaların varlığını öne sürüyordu. Bu bakış açısı göklerin kürenin hareketinden ayrı olarak sabit bir biçimde kaldığını varsayıyor ve herhangi bir kütleçekim anlayışı geliştirmiyordu. Gezegenlerin hareketlerinin daha doğru bir şekilde hesaplanabilmesiyle deferent ve episikl gibi teorik mekanizmalar bu anlayışa eklenmiştir. Gökyüzündeki gezegen konumlarının doğru bir şekilde tahmin edilebilmesine imkan verse de bu model hesaplamaların tutarlılığı açısından çok daha fazla sayıda episikllere ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle model zamanla geçerliliğini ve kullanışlılığını geniş oranda yitirmeye başladı. Başlangıçta yermerkezli yani jeosentrik olan bu model, modeli basitleştirmeye yardımcı olmak amacıyla Kopernik tarafından Güneş'i merkeze yerleştirecek şekilde değiştirildi. 16. yüzyılda gökküreden geçmekte olan kuyruklu yıldızların gözlemlenmesiyle birlikte modelin tutarlılığı daha da tartışmalı hale geldi.
Modern yörünge anlayışının temelleri gezegen hareketlerini üç adet yasa ile özetleyen Johannes Kepler tarafından oluşturulmuştur. Bunlardan ilkinde, Kepler daha önceki dönemlerde varsayılandan farklı olarak Güneş'in gezegen yörüngelerinin tam merkezinde olmadığını fakat odağında olduğunu, bu nedenle Güneş Sistemi'ndeki gezegen yörüngelerinin dairesel veya episikl değil eliptik olduğunu bulmuştur. İkincisinde, Kepler her gezegenin yörünge hızının önceden düşünüldüğü gibi sabit olmadığını, hızın gezegenin Güneş'e olan uzaklığına bağlı olduğunu keşfetmiştir. Üçüncüsünde ise, Kepler Güneş'in etrafında dönen tüm gezegenlerin yörünge özellikleri arasında evrensel bir ilişkiyi formüle etmiştir. Buna göre, gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarının karesi yörünge periyotlarının karesi ile orantılıdır. Örneğin, Jüpiter ve Venüs sırasıyla Güneş'ten yaklaşık olarak 5,2 ve 0,723 AU uzaklıkta bulunmaktadırlar. Bu gezegenlerin yörünge periyotları ise yine sırasıyla yaklaşık 11,86 ve 0,615 yıldır. Jüpiter'in 5,23/11,862 oranı ile Venüs'ün 0,7233/0,6152 oranı pratikte birbirine eşit olup, Kepler'in ortaya attığı yasa ile uyumludur. Bu kuralları karşılayan idealleştirilmiş yörüngeler Kepler yörüngeleri olarak bilinir.
Isaac Newton, Kepler'in yasalarının yerçekimi teorisinden türetilebileceğini ve genel olarak yerçekimine maruz kalan cisimlerin yörüngelerinin birer konik kesit olduğunu göstermiştir (burada yerçekimi kuvvetinin anlık olarak yayıldığı varsayılmaktadır). Newton, bir çift cisim için yörüngelerin boyutlarının kütleleriyle ters orantılı olduğunu ve bu cisimlerin ortak kütle merkezlerinin etrafında döndüklerini kanıtlamıştır. Cisimlerden birinin diğerinden çok daha kütleli olduğu durumlarda (bir gezegenin etrafında dönen yapay bir uydu örneğinde olduğu gibi), kütle merkezini daha kütleli olan cismin merkeziyle çakışıyor kabul etmek uygun bir yaklaşımdır.
Newton mekaniğindeki ilerlemeler Kepler yörüngelerinin arkasındaki basit varsayımları, örneğin diğer cisimlerden kaynaklanan pertürbasyonları ya da küresel cisimlerden ziyade küre benzeri cisimlerin etkisini keşfetmek için kullanıldı. Joseph-Louis Lagrange, Newton mekaniğine kuvvetten çok enerjiyi vurgulayan yeni bir yaklaşım geliştirdi ve Lagrange noktalarını keşfederek üç cisim probleminde ilerleme kaydetti. Urbain Le Verrier, 1846'da klasik mekaniğin dramatik bir şekilde doğrulanmasıyla, Uranüs'ün yörüngesindeki açıklanamayan bozulmalara dayanarak Neptün'ün konumunu tahmin edebildi.
Albert Einstein 1916 tarihli Genel Görelilik Teorisinin Temeli adlı makalesinde yerçekiminin uzay-zamanın eğriliğinden kaynaklandığını açıklamış ve Newton'un değişimlerin anlık olarak yayıldığı varsayımını ortadan kaldırmıştır. Bu durum astronomların Newton mekaniğinin yörüngeleri anlamada en yüksek doğruluğu sağlamadığını fark etmelerine yol açmıştır. Görelilik teorisinde yörüngeler jeodezik yörüngeleri takip eder ve bu yörüngeler genellikle Newton tahminlerine oldukça iyi oranda yaklaşır (çok güçlü yerçekimi alanlarının ve çok yüksek hızların olduğu durumlar hariç) ancak aradaki farklar ölçülebilirdir. Esasen, teoriler arasında ayrım yapabilen tüm deneysel kanıtlar, deneysel ölçüm doğruluğu dahilinde görelilik teorisini kabul etmektedir. Genel göreliliğin asıl haklılığı, ilk olarak Le Verrier tarafından kaydedilen Merkür'ün günberi presesyonundaki açıklanamayan miktarı açıklayabilmesidir. Bununla birlikte, Newton'un çözümü, kullanımı önemli ölçüde daha kolay ve yeterince doğru olduğu için çoğu kısa vadeli amaç için hala kullanılmaktadır.

İçerisinde gezegenler, cüce gezegenler, asteroitler ve diğer küçük gezegenler, kuyruklu yıldızlar ile uzay enkazlarını barındırmakta olan bir gezegen sisteminin elemanları, sistemin merkezinde bulunan bir yıldız etrafında eliptik yörüngeler üzerinde hareket etmektedir. Ancak bu cisimler, sistemin merkezinde yer alan yıldızın tam orta noktası merkezli olarak çizilen elipsler üzerinde değil, iki cisim probleminde de anlatıldığı üzere kütlelerine göre yıldız bünyesinde veya yıldızın dış noktalarından birinde bulunan bir çift merkezi çevresinde dönmektedir. Yörüngesi boyunca herhangi bir noktada, herhangi bir gezegen, çift merkezine göre belirli bir kinetik ve potansiyel enerji değerine sahip olacaktır ve bu iki enerjinin toplamı, yörüngesi boyunca her noktada sabit bir değerdir. Sonuç olarak, bir gezegen enberi konumuna yaklaşırken, potansiyel enerjisi azaldıkça gezegenin hızı artacaktır; tersi durumda enöte konumuna yaklaşıldığında ise potansiyel enerjisi arttıkça hızı azalacaktır.
Karşılıklı kütleçekimsel tedirginlikler dolayısıyla, gezegensel yörüngelerin dışmerkezlikleri zamanla değişmektedir. Güneş Sisteminin en küçük gezegeni olan Merkür en yüksek dışmerkezlikli yörüngeye sahiptir. Halihazırdaki devirde, Mars, Merkür'ün ardından dışmerkezlik büyüklüğünde ikinci sırada yer almakta olup, Venüs ve Neptün sistem içindeki en düşük dışmerkezliğe sahip gezegenlerdir.

Yörüngelerin anlaşılabilmesi için birkaç temel kural bulunmaktadır:

Yerçekimi gibi bir kuvvet düz bir çizgide uçmaya çalışan bir nesneyi kavisli bir yola çeker.
Nesne esas cisme doğru çekildiğinde cismin içine düşer. Ancak yeterli teğetsel hıza sahipse bu cisim cisme çarpmak yerine daimi olarak kavisli bir yol izler. Bu kapsamdaki cisimler için yörüngedeki cisim tabiri kullanılabilir.
Hareket eden iki cismin kütleleriyle birlikte var olan bir hız ilişkisi pratikte dört adet alt türe ayrılabilir. Bunlar:

Yörüngesiz rotalar

Alt yörüngesel rotalar
Bozulmuş eliptik rota aralığı veya tam bir tur yörüngede bulunamama durumu
Yörüngesel gezengeler (veya basitçe yörüngeler)

En yakın noktası başlangıç noktasının tam karşısında olan eliptik rota aralığı
Dairesel yol
En yakın noktası başlangıç noktasında bulunan olan eliptik rota aralığı
Açık veya kaçış rotası

Parabolik rota
Hiperbolik rota
Yörünge roketlerinin, roketi atmosferin üzerine çıkarmak için önce dikey olarak fırlatıldığını (bu da sürtünme direncine neden olur) ve daha sonra yavaşça eğildiğini ve yörünge hızına ulaşmak için roket motorunu atmosfere paralel olarak ateşlemeyi bitirdiğini belirtmek gerekir.
Yörüngeye girdikten sonra hızları onları atmosferin üzerinde yörüngede tutar. Örneğin, eliptik bir yörünge yoğun havaya dalarsa, nesne hızını kaybedecek ve yeniden atmosfere girecektir (yani düşecektir). Bazen bir uzay aracı, genellikle aerobraking manevrası olarak adlandırılan bir hareketle atmosferi kasıtlı olarak keser.

Bir gezegen çevresindeki yörüngenin çiziminde gösterildiği üzere, Newton'un top güllesi modeli bu duruma uygun bir örnek teşkil etmektedir. Bu örnek, top üzerindeki hava sürtünmesi etkisi göz ardı edilmesi veya atmosfer etkisini aşacak oranda yüksek bir dağın varlığı kabul edildiğinde bu dağın tepesindeki bir topun, seçilen herhangi bir namlu çıkış hızında bir gülleyi yatay olarak ateşleyebildiği bir 'düşünce deneyidir'.
Eğer top düşük bir başlangıç hızıyla ateşlenirse, topun aldığı yol aşağıya doğru kıvrılır ve yere çarpar (A). Ateşleme hızı arttıkça, gülle toptan daha uzaktaki bir noktada (B) yere çarpar, çünkü top hala yere doğru düşerken, yer giderek ondan uzaklaşmaktadır. Tüm bu hareketler aslında teknik anlamda "yörüngelerdir" - ağırlık merkezi etrafındaki eliptik bir yolun bir kısmını tanımlarlar - ancak bu iki durumda yörünge Dünya'ya çarparak kesintiye uğrar.
Eğer gülle yeterli bir hızla ateşlenirse, yer de en az güllenin düştüğü mesefe kadar eğilerek gülleden uzaklaşır, yani gülle asla yere çarpmaz. Artık kesintisiz ya da dairesel yörünge olarak adlandırılabilecek bir yörünge oluşmuş olur. Gezegenin ağırlık merkezi ve kütlesinin üzerindeki herhangi bir yükseklik kombinasyonu için, (C)'de gösterildiği gibi dairesel bir yörünge üreten ve Dünyanın kütlesine göre çok küçük olduğu varsayılan topun kütlesinden etkilenmeyen belirli bir ateşleme hızı vardır.
Ateşleme hızı arttırıldıkça

Gökbilimde, bir yörüngenin eğikliği, o yörüngenin içinde bulunduğu düzlemin referans olarak alınan bir düzlemle yaptığı açıya verilen addır ve derece cinsinden ifade edilir.
Referans düzlemi olarak genellikle etrafında dolanılan 'merkezi cisim'in ekvator düzlemi alınır. Örneğin Satürn'in uydusu Phoebe'nin yörünge eğikliği, Phoebe'nin yörünge düzlemi ile Satürn'ün ekvator düzlemi arasındaki açıya eşittir. 90 derecenin üzerindeki eğiklikler 'dolanan cisim'in 'ters yönde hareketli bir yörünge'ye sahip olduğu, yani yörüngesi boyunca 'merkezi cisim'in kendi etrafında döndüğü yönün aksi istikamette ilerlediği anlamına gelir. "Phoebe'nin yörünge eğikliği 174,8 derecedir" dendiğinde, bu Phoebe'nin Satürn'ün ekvator düzlemine (180-174,8) 5,2 derece açı yapan bir düzlemde ve Satürn'ün dönüş yönünün tersine doğru hareket ettiği anlaşılır.
Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin ve doğrudan Güneş'in uydusu olan gökcisimlerinin Güneş çevresindeki yörüngelerinin eğiklikleri hesaplanırken bu kurala uyulmaz, merkezi cisim olan Güneş'in ekvator düzlemi yerine Yer'in Güneş etrafındaki yörüngesinin düzlemi olan tutulum düzlemi referans olarak alınır. Bu, söz konusu cisimlerin hareketlerini daha kolay değerlendirebilmek için yapılmış bir seçimdir.

Yüzey, matematikte ve özellikle topolojide iki boyutlu çokkatlı. İki gerçel değişkenli ve gerçel değerli bir fonksiyonun üç boyutlu uzayda (R³) grafiği tipik yüzey örneğidir. Ayrıca Dünya yüzeyi, bir yumurtanın kabuğu, bir simit birer yüzeydir.
Bir yüzeyin iki boyutlu bir çokkatlı olması, öncelikle onun (belirli özellikleri sağlayan) bir topolojik uzay olması demektir. Bunun yanında yüzeyin verilen (herhangi) bir x noktası çevresinde öyle bir komşuluk bulunabilir ki, bu komşuluk 2 boyutlu uzayın bir parçasına benzer. Bu komşuluğa yama denir. Bu benzeme uyarınca, x çevresinde sağ-sol ve yukarı-aşağı kavramları iyi bir biçimde tanımlanabilir. Daha iyi bir deyişle, x'in çevresine bir koordinat sistemi döşenebilir. Böylece yüzey, bir düzlem parçası olmasa bile x çevresindeki noktalar bir düzlemdeymiş gibi koordinatlara sahip olur.
Dünya yüzeyi matematiksel olarak bir yüzeydir. Dünya'nın çizilen her haritası, yukarıdaki anlamda bir koordinat sistemi tarif eder. Bu sayede denizcilikte yön bulma kolaylaşır ve iki denizci aynı koordinat sisteminde konuşarak birbirleriyle anlaşabilir. Dünya yüzeyi için standart koordinat sistemi, enlem ve boylamlarla verilir. Örneğin, Dünya yüzeyinden gün dönümü çizgisi ve kutuplar silindiğinde kalan parçaya (
  
    
      
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 180^{\circ }}
  
 Doğu, 
  
    
      
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 180^{\circ }}
  
 Batı) ilâ (
  
    
      
        
          90
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 90^{\circ }}
  
 Kuzey, 
  
    
      
        
          90
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 90^{\circ }}
  
 Güney) koordinatları verilerek bu parça bir yamaya dönüştürülebilir. Gün dönümü çizgisi ya da kutupların silinmediği durumda bazı enlem-boylam çiftlerinin aynı noktayı tarif edeceklerine dikkat ediniz.
Topolojik bir yüzey, her zaman R³'te görülemeyebilir. Örneğin gerçel izdüşümsel düzlem ya da Klein şişesi R³'te yatmazlar ancak R4'e gömülebilirler. Topolojinin temel teoremlerinden biri, bir yüzeyi gömebilmek için en fazla dört boyuta (R4) gerek olduğunu söyler.

İki boyutlu bir çokkatlıya yüzey denir. Daha ayrıntılı bir söyleyişle, (kenarı olmayan topolojik) yüzey, aşağıdaki koşulları sağlayan bir topolojik uzaydır:

Hausdorff'tur;
Herhangi bir noktasının çevresinde öyle bir açık komşuluk bulunabilir ki bu komşuluk R²'nin açık bir alt kümesine homeomorfiktir;
(Kimi tanımlarda) İkinci sayılabilirlik özelliğini sağlar;
(Kimi tanımlarda) Parakompakttır.
Yukarıki tanımda ikinci koşulda R² yerine, üst yarı düzlemi (yani ikinci koordinatları negatif olmayan noktaların kümesi) temsil etmek üzere H² konduğunda, bu tanım, kenarı olan (kenarlı) topolojik bir yüzey tanımına dönüşür. Bu durumda ikinci koşulda homeomorfizma sözcüğünün anlamlı olabilmesi için H² üzerinde bir topoloji bulunması gerekir. Bu topoloji standart olarak R²'den tetiklenen topolojidir.
Kenarı olan bir yüzeyin kenarı olmayandan farklı olarak şu tür noktaları da vardır: noktanın yeterince küçük her komşuluğu H²'de çapı yarı düzlemin en altında oturan bir yarım daireye homeomorfiktir. Noktanın R²'de açık bir bölgeye homeomorfik bir komşuluğu olması söz konusu değildir. Kenarlı yüzeylere birkaç örnek: düzlemde kapalı bir daire, kapalı bir eğriyle çevrelenmiş bir düzlem bölgesi, bir yarıküre (içi boş), açık bir dairesel parçası koparılmış bir simit (yüzeyi).
Bir yüzeyin içinde bir Möbius şeridi varsa (yüzeye gömülebiliyorsa) bu yüzeye yön verilemez denir.
İçinde bir Möbius şeridi yoksa böyle bir yüzeye yön verilebilir denir. Yön verilemez yüzeylere birkaç örnek: Möbius şeridi, gerçel izdüşümsel düzlem, Klein şişesi. Bunlardan Möbius şeridi kenarı (bir çember) olan bir yüzeyken diğerleri kenarsız yüzeylerdir.

Matematiğin temel uğraşlarından biri sınıflamadır. Tanımladığı bir nesne türünde, nesnelerin bazılarını birbirinden ayırt etmeden, olası tüm nesneleri listelemek sınıflamadaki amaçtır. Dolayısıyla yukarıda soyut tanımı verilen yüzeylerin tümünü listelemek, topolojinin ilgilendiği bir sorudur. Bunu yaparken iki homeomorfik yüzeyi bir tutar, bunların arasında ayrım gözetmez. Bu koşullar altında listeyi oluşturmaya çalışır. Örneğin bu listede (içi boş) bir küp ve bir küre birlikte görünmeyecektir; yalnızca biri listede yer alacaktır çünkü bu iki yüzey, R³'ten tetiklenen topolojileriyle birbirine homeomorfik yüzeylerdir.
Şu ve benzeri soruların yanıtlanması gerekir: Bir küreyle bir simit, Möbius şeridiyle daire, kenarı olan yüzeyle olmayan ve yön verilebilir olanla olmayan birbirine homeomorfik midir?
Yüzeylerin sınıflandırılması problemi ilk kez August Ferdinand Möbius tarafından çalışılmış ve R³'te yatan yön verilebilir yüzeyler için 1870 yılında sonuç ilan edilmiştir. Max Wilhelm Dehn ve P. Heegard 1907 yılında üçgenlenebilir yüzeyler için tüm sınıflandırmayı vermiştir. Her topolojik yüzeyin üçgenlenebilir olduğunu 1925 yılında Tibor Radó ispatlayarak sınıflandırmayı sona erdirmiştir (ispat için L. V. Ahlfors ve L. Sario'nun aşağıda listelenmiş kitabına bakınız).
Bu sınıflandırmaya göre, tıkız, yön verilebilir, kenarsız yüzeyler, şunlardan biri(ne homeomorfik) olmak zorundadır:

İlk şekil bir küredir (S²). İkincisi bir simit (T²). Üçüncü şekil çift delikli bir yüzeyi (F²) anlatır. Listede sırasıyla 3, 4, 5, … delikli yüzeyler (sırasıyla F3, F4, F5, …) yer alacaktır. Dikkat edilirse, iki ayrı simitten birer daire oyulup kalan yüzeyler birbirlerine yapıştırılırsa, çıkan yüzey, iki delikli bir yüzey olacaktır. Üzerindeki topoloji, bu yapıştırma sırasında kullanılan özdeşleştirme aracılığıyla gelen bölüm topolojisidir. Bu işlem şöyle gösterilir:
F2 = T² # T²
Daireler oyarak yapıştırma işlemine bağlantılı toplam denir. Üç delikli bir yüzey, çift delikli bir yüzeyle torusun bağlantılı toplamı olarak inşa edilebilir.
Bu sınıflandırmadan anlaşılıyor ki, tıkız, yön verilebilir, kenarsız yüzeyler delik sayılarıyla anlatılabilirler. Kürenin delik sayısına 0 diyoruz. Simidin delik sayısı 1'dir.
Tıkız, yön verilebilir, kenarsız S adlı bir yüzey için 2 - 2g sayısı yüzeyin Euler sayısına eşittir ve şöyle gösterilir:

  
    
      
        χ
        (
        S
        )
        =
        2
        −
        2
        g
      
    
    {\displaystyle \chi (S)=2-2g}
  
.
Yön verilemez yüzeyler için sınıflandırmaysa temelde aynı olmasına karşın, söz konusu yüzeylere daha az aşinayız. Tıkız, yön verilemez, kenarsız yüzeylerin en basiti gerçel izdüşümsel düzlemdir (RP²). Bu yüzey, bir Möbius şeridiyle bir dairenin kenarlarından birbirlerine yapıştırılmasıyla inşa edilir. Üzerindeki topoloji, bu yapıştırma aracılığıyla gelen bölüm topolojisidir. İki tane RP²'nin bağlantılı toplamına Klein şişesi (K²) denir:
K² = RP² # RP²
Bu işlem iki Möbius şeridinin kenarlarından birbirlerine yapıştırılmasından başka bir şey değildir.
Sınıflandırma şunu söyler: tıkız, yön verilemez, kenarsız yüzeyler aşağıdakilerden biri(ne homeomorfik) olmak zorundadır:
RP², K² = RP² # RP², (RP² # RP² # RP²), (RP² # RP² # RP² # RP²), 
  
    
      
        ⋯
      
    
    {\displaystyle \cdots }
  

Gösterilebilir ki bu listedeki yüzeylerin Euler sayıları 1'den başlar ve birer birer azalır:

  
    
      
        χ
        (
        R
        
          P
          
            2
          
        
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \chi (RP^{2})=1}
  

  
    
      
        χ
        (
        R
        
          P
          
            2
          
        
        #
        R
        
          P
          
            2
          
        
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \chi (RP^{2}\#RP^{2})=0}
  

  
    
      
        χ
        (
        R
        
          P
          
            2
          
        
        #
        R
        
          P
          
            2
          
        
        #
        R
        
          P
          
            2
          
        
        )
        =
        −
        1...
      
    
    {\displaystyle \chi (RP^{2}\#RP^{2}\#RP^{2})=-1...}
  

Dolayısıyla, (tıkız, kenarsız) bir yüzeyin Euler sayısını ve yön verilebilir olup olmadığını söylemek, yüzeyi anlatmaya yeter.

Diferansiyel geometri

Hatcher, Allen (2002). Algebraic topology. Cambridge: Cambridge University Press. 
Munkres, James R. (2000). Topology (Second Edition). Prentice Hall. s. 537. 
Ahlfors, Lars V.; Sario, Leo (1960). Riemann surfaces. Princeton: Princeton University Press. s. 382.

Yıldız kaynaklı kara delik (ya da yıldız kütleli kara delik), bir yıldızın kütleçekimi altında çökmesi sonucu oluşan kara deliktir. Bu tür kara deliklerin kütleleri genellikle Güneş’in kütlesinin yaklaşık 5 ila birkaç onlarca katı arasında değişir. Süpernova patlamalarının kalıntıları olarak ortaya çıkarlar ve kimi zaman gama ışını patlamaları biçiminde gözlemlenebilirler. Bu tür kara delikler için çökmüş yıldız (İng. collapsar) terimi de kullanılmaktadır.
2019 yılına kadar bilinen en büyük yıldız kütleli kara delik olan LB-1 B (ya da LB-1), yaklaşık 70 ± 1,45 M☉ kütleye sahiptir.

Doğal bir yıldızın çökmesi bir kara deliğin oluşumuna yol açabilir. Bir yıldız, çekirdeğinde füzyon tepkimelerini sürdürecek enerjiyi tükettiğinde yaşamının sonuna ulaşır. Eğer yıldızın çöken çekirdek kısmının kütlesi Tolman–Oppenheimer–Volkoff (TOV) sınırı olarak bilinen nötron degeneresi basıncının destekleyebileceği değerden düşükse, çökme sonucunda beyaz cüce veya nötron yıldızı gibi sıkışık bir yıldız oluşur. Ancak çekirdek kütlesi bu sınırı aştığında çökme durdurulamaz hale gelir ve süreç kara delik oluşumuyla sonuçlanır.
Nötron yıldızlarının sahip olabileceği en yüksek kütle kesin olarak bilinmemektedir. 1939'da bu sınır yaklaşık 0,7 Güneş kütlesi olarak hesaplanmış ve “TOV limiti” olarak adlandırılmıştır. 1996'da yapılan daha güncel tahminler, bu değerin 1,5 ila 3 Güneş kütlesi arasında olabileceğini göstermektedir.
Genel görelilik kuramına göre, teorik olarak herhangi bir kütleye sahip bir kara delik oluşabilir. Kütle azaldıkça yoğunluk artar ve madde kara deliğin biçimini belirlemeye başlar (örneğin Schwarzschild yarıçapı, kara deliğin yarıçapını tanımlar). Ancak şimdiye kadar birkaç Güneş kütlesinden daha düşük kütleli bir kara delik gözlemlenmemiştir.
2007 itibarıyla bilinen en yüksek kütleli yıldız kaynaklı kara delik yaklaşık 15,65 ± 1,45 Güneş kütlesine sahiptir. Buna ek olarak IC 10 X-1 adlı X-ışını kaynağının, 24–33 Güneş kütlesi aralığında bir yıldız kütleli kara delik olduğu düşünülmektedir. NASA'nın 2008 Nisan'ında bildirdiği XTE J1650-500 ve ismi açıklanmayan başka bir kara deliğin ise yaklaşık 3,8 Güneş kütlesi ve 24 kilometre yarıçapına sahip oldukları tahmin edilmiştir; ancak bu değerler sonradan revize edilmiştir. Günümüzde bu kara deliklerin kütlelerinin 5–10 Güneş kütlesi arasında olması daha olası görülmektedir.
Yıldız kütleli kara deliklerin yanı sıra, gözlemsel olarak varlıklarına dair güçlü kanıtlar bulunan iki başka kara delik türü daha vardır: orta kütleli kara delikler ve süper kütleli kara delikler. Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde de süper kütleli bir kara deliğin bulunduğu bilinmektedir.

Yıldız kütleli kara delikler, genellikle ikili yıldız sistemlerinde bulunur. Bu sistemlerde, kara deliğin çevresinde yoldaş bir yıldız yer alır ve bu yıldızdan madde kara deliğe doğru akmaya başladığında sistem gözlemlenebilir hale gelir. Madde kara deliğe düşerken aşırı derecede ısınır; sıcaklık yüz milyonlarca dereceye ulaşabilir ve bu süreçte X-ışınları yayılır. Bu nedenle yoldaş yıldız optik teleskoplarla, kara delik ise X-ışını gözlemleriyle tespit edilebilir. Kara deliklerden yayılan enerji, nötron yıldızlarından gelen enerjiyle benzer büyüklüktedir ve bu iki tür nesnenin birbirinden ayırt edilmesi zaman zaman güç olabilir.
Buna karşın nötron yıldızlarının kendine özgü bazı özellikleri vardır: belirgin dönme hızları, güçlü manyetik alanları ve yüzeylerinde meydana gelen termonükleer patlamalar. Bu tür olaylar gözlemlendiğinde sistemdeki kompakt nesnenin bir nötron yıldızı olduğu anlaşılır.
Bu sistemlerdeki kütleler, X-ışını ve optik gözlemlerden elde edilen verilerle hesaplanır. Şimdiye kadar kimliği doğrulanmış tüm nötron yıldızlarının kütlesi 2 Güneş kütlesinden küçüktür. 2 Güneş kütlesinin üzerindeki ikili sistemlerde ise nötron yıldızına özgü hiçbir özellik saptanmamıştır. Bu bulgular, bu tür sistemlerdeki kompakt nesnelerin kara delik olduğunu göstermektedir.
Yıldız kütleli kara deliklerin varlığı yalnızca gözlemsel kanıtlara değil, aynı zamanda teorik modellere dayanmaktadır. Kara deliklerin varlığına ilişkin doğrudan kanıtlar, çevresindeki maddenin kara deliğe doğru spiral biçimde düşerken yaydığı ışınımın gözlemlenmesiyle elde edilir. Bu tür gözlemler, kara deliklerin doğrudan tespitine yönelik en güçlü göstergelerden biridir.

Galaktik düzlemdeki en uzak mesafelerin bazıları, kara deliklerin oluşum sürecindeki hız bileşenlerinden kaynaklanır. Kara deliklerin doğal (doğuşsal) hız dağılımları, nötron yıldızlarınınkiyle benzer değerlere sahiptir. İlk bakışta kara deliklerin daha büyük kütlelerinden ötürü nötron yıldızlarına göre daha düşük hızlara sahip olmaları beklenebilir. Ancak kara deliğin oluşumu sırasında asimetrik madde akışları nedeniyle kazanılan ek momentum, bu farkı dengeleyerek kara deliklerin ve nötron yıldızlarının benzer uzaysal hızlara ulaşmalarına yol açar.

Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde yer alan süper kütleli kara deliğin dışında, Dünya’ya daha yakın bölgelerde de birkaç yıldız kütleli kara delik adayı (BHC) bulunmuştur. Bu adayların tamamı, X-ışını ikili sistemlerinde yer alan kompakt nesneler olarak tanımlanır. Kara delikler, yoldaş yıldızlarından madde çekerek çevrelerinde bir akresyon diski oluştururlar. Bu sistemlerdeki yıldız kütleli kara deliklerin kütleleri genellikle 3 ile birkaç onlarca Güneş kütlesi arasında değişmektedir.

Özel

Genel
 Celotti, A.; Miller, J.C.; Sciama, D.W. (1999). "Astrophysical evidence for the existence of black holes". Classical and Quantum Gravity 16 (12A): A3–A21. arXiv:astro-ph/9912186. doi:10.1088/0264-9381/16/12A/301.
Y  Hughes, Scott A. (2005). "Trust but verify: The case for astrophysical black holes". arXiv:hep-ph/0511217 [hep-ph].
Y  I. Bombaci (1996). "The Maximum Mass of a Neutron Star". Astronomy and Astrophysics 305: 871–877. Bibcode:1996A&A...305..871B..
Y  Nature 449, 799–801 (18 October 2007)
Y  Prestwich et al., The Astrophysical Journal, volume 669, part 2 (2007), pages L21–L24
Y  http://nasa.gov/centers/goddard/news/topstory/2008/smallest_blackhole.html 3 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Y  http://astronomy.com/asy/default.aspx?c=a&id=6779 12 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Y  http://msnbc.msn.com/id/23904291/ 3 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Y  Investigating stellar-mass black hole kicks, Serena Repetto, Melvyn B. Davies, Steinn Sigurdsson, (Submitted on 14 Mar 2012 (v1), last revised 19 Jun 2012 (this version, v2))
Y  Natal Kicks of Stellar-Mass Black Holes by Asymmetric Mass Ejection in Fallback Supernovae, H.-Thomas Janka (Max Planck Institute for Astrophysics, Garching) (Submitted on 31 May 2013)
Y  J. Casares: Observational evidence for stellar mass black holes. Preprint
Y  M.R. Garcia et al.: Resolved Jets and Long Period Black Hole Novae. Preprint
Y  J.E. McClintock and R.A. Remillard: Black Hole Binaries. Preprint
Y  ICRS coordinates obtained from SIMBAD. Format: right ascension (hh:mm:ss) ±declination (dd:mm:ss).
Y  Masetti, N.; Bianchini, A.; Bonibaker, J.; della Valle, M.; Vio, R. (1996), "The superhump phenomenon in GRS 1716-249 (=X-Ray Nova Ophiuchi 1993)", A&A 314
Y  Orosz et al. A Black Hole in the Superluminal source SAX J1819.3-2525 (V4641 Sgr) Preprint
Y  Scientists Discovered the Smallest Black Hole
Y  Orosz, J.A. et al. (2004) ApJ 616,376–382.[1], Volume 616, Issue 1, pp. 376–382

Black Holes: Gravity's Relentless Pull
Black hole diagrams
Janusz Ziółkowski "Black Hole Candidates"
Heaviest Stellar Black Hole Discovered in Nearby Galaxy, Newswise, 17-Oct-2007 24 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akışkan, sıvıları, gazları, plazmaları ve bazı durumlarda plastik katıları (eriyik) kapsayan, maddenin hallerinin bir altkümesidir.
Akışkanlar, kayma gerilmesi altında sürekli biçim değiştirir (akar). Akışkanlar, akma kabiliyetinin bir sonucu olarak bulundukları kapların şeklini alır.
Bu özellikler, tipik olarak durağan denge halinde kayma gerilmesine dayanamamanın bir sonucudur. Bir katıda, gerinme, zorlanmanın fonksiyonu iken, bir akışkanda, gerinme zorlanma oranının fonksiyonudur. Yani katı cisim kayma gerilmesine maruz kaldığında şekil değişimine uğrar ve bu şekil değişimi katının elastik şekil değişimi ile sınırlıdır. Akışkan ise kayma gerilmesine uğradığı sürece şekil değişimine (yani akmaya) devam eder.
Bu davranışın sonucu, akışkanın durum karakteristiğinde basıncın rolünün önemini gösteren Pascal yasası'dır.
Akışkanlar özelliklerine göre ikiye ayrılabilir:

Newton tipi
Newton tipi olmayan
Akışkanların davranışı, kütlenin korunumu, çizgisel momentumun korunumu, açısal momentumun korunumu ve enerjinin korunumu yasalarına dayanan bir kısmî diferansiyel denklem sistemi olan Navier–Stokes denklemleriyle tanımlanır.
Akışkanlar, gazlar ve sıvılar içerisinde de sınıflandırılmışlardır. Sıvılar serbest yüzey formundadır (yani, yüzey bulunduğu kap tarafından şekillendirilmemiştir), gazlar ise değildir, tüm hacmi kaplar.
Katılar ve akışkanlar arasındaki fark, bazen çok açık değildir. Fark maddenin viskozitesinin saptanması ile oluşur; örneğin, silikon plastik farklı zamanlarda hem katı, hem de akışkan olarak tanımlanabilir.
Akışkanların özelliklerini inceleyen çalışmalar, akışkanlar mekaniği olarak adlandırılır. Akışkanlar mekaniği de akışkanın hareket haline bağlı olarak, akışkanlar dinamiği ve akışkanlar statiği olarak alt bölümlere ayrılır.

American Journal of Physics, Amerikan Fizik Öğretmenleri Birliği ve Amerikan Fizik Enstitüsü tarafından yayınlanan aylık hakemli bir bilimsel dergidir . Editör, Utah Üniversitesi'nden Richard H. Price' tır.

Bu derginin odağı lisans ve lisansüstü fiziktir. Amaçlanan kitle kolej ve üniversite fiziği öğretmenleri ve öğrencileridir. Kapsamı, fizik konusundaki güncel araştırmaları, öğretim laboratuvar ekipmanların tanıtımı, laboratuvar görsellerini, öğretim metodolojilerini, kaynak listelerini ve kitap incelemelerini içerir. Ayrıca fiziğin tarihi, felsefi ve kültürel yönleri de kapsanmaktadır.

Bu derginin eski adı American Physics Teacher idi (cilt 1, Şubat 1933) (ISSN   0096-0322 8 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.). 1933'ten 1936'ya kadar üç aylık olarak, 1937'den 1939'a kadar iki ayda bir basıldı. Aralık 1939'da 7 cilt yayınlandıktan sonra, derginin adı Şubat 1940'taki mevcut unvanıyla değiştirildi. Bu nedenle, yayın 1940 Şubat'ında 8 sayısıyla yeni başlığıyla başlar.

Bu dergi aşağıdaki veritabanlarında indekslenmektedir:

Abstract Bulletin of the Institute of Paper Chemistry (PAPERCHEM in 1969)
Applied Science & Technology Index (H.W. Wilson Company)
Chemical Abstracts
Computer & Control Abstracts
Current Index to Journals in Education (CSA Illumina - ERIC veritabanı)
Current Physics Index
Electrical & Electronics Abstracts
Energy Research Abstracts
General Science Index (H.W. Wilson Company)
International Aerospace Abstracts
Mathematical Reviews
Physics Abstracts. Science Abstracts. Series A
SPIN

European Journal of Physics
The Physics Teacher

American Journal of Physics 26 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Journal of Physics editor's website

Atomdan küçük, atomu da oluşturan maddeler. En çok bilinenleri, alt parçacıklardan (kuarklardan) oluşan proton ve nötron; lepton olan elektrondur. Yapısı tamamen keşfedilmemiş atomaltı parçacıklara örnek olarak foton (ışık), bozon, mezon, fermiyon, baryon ve graviton verilebilir.

1- Leptonlar
2- Kuarklar
3- Nötrinolar

Kuarklar şimdiki bilgilere göre temel parçacıklardır.
Yani, kendilerini oluşturan başka parçacıklardan oluşmamışlardır.
Leptonlar içinde Elektron'lar vardır. Elektron şimdilik başka parçacıklardan oluşmamış olarak kabul edilmektedir.
Leptonların spin ½ ve elektrik yükleri -1 veya 0 dır. Yunanca lepton hafif parçacık anlamına gelmektedir.
Temel parçacıklar içinde adını James Joyce'dan alan parçacıklar kuarklardır.
Kuarklarda spin ½ ve elektrik yükleri 2/3 veya -1/3 olan parçacıklardır. Şimdilik bilinen 6 Kuark vardır.

Çekirdek, Nükleon adını verdiğimiz proton ve nötrondan meydana gelmiştir.
Elektron ve çekirdeğin içindeki Nötron ile Proton kararlı parçacıklardır.
Çekirdeği ilgilendiren parçacıklar ailesi iki kısımdır.

Baryonlar
Mezonlar
Baryonlar ağır parçacıklardır, mezonlar orta ağır parçacıklardır.
Baryonlar ve mezonların hepsine hadronlar adı verilir.
Yunanca kuvvetli parçacık anlamındadır.
Kuark kuramına göre Baryonlar 3 kuarktan, Mezonlar ise bir kuark ve bir antikuarktan oluşmuşlardır.
Nötron UDD kuarklarından, Proton ise UUD kuarklarından meydana gelmiştir.
Elektrik yükleri hesaplandığında 2/3 -1/3-1/3 = 0 yani yüksüz nötron ve 2/3+2/3-1/3 = 1 yüklü proton olduğu görülür.

Bir atom çekirdeğini oluşturan hadronlar, kuarklardan yapılmışlardır ve aradaki mezon alışverişi ile kararlı parçacıklar ortaya çıkar. Bu olay esnasındaki kuvvet                    güçlü etkileşimdir ve çekirdeği parçalanmadan tutar. Bu olgu ilk kez Hideki Yukova tarafından ortaya konulmuştur ve bu olayda en çok rol oynayan mezon pi mezondur. Ortalıkta pek görülmeyen bu maddelerin ömrü çok azdır.
Yüklü pi mezon 10−8 saniye yaşar.
Bir atom çekirdeğinin her zaman kararlı olmadığını biliyoruz, kararsız atom çekirdeklerindeki radyoaktif maddelerin çekirdekleri böyledir, çekirdek parçalanması olur bunu sağlayan zayıf etkileşimdir.
Doğada var olan ve şimdilik bilinen 4 temel kuvvetin bağlantı kuantasına "Gluon" adı verilir. Bunlar; elektromanyetik kuvvet gluonu foton, zayıf etkileşim kuvvet gluonu W+ W- Z0 parçacığı, kuvvetli etkileşim gluonu renkli gluonlar, kütleçekimi kuvveti gluonu gravitondur. Atom çekirdeğini ilgilendiren gluonlar, kuarkların tat dediğimiz özelliğini değiştirir ve onların yapmış olduğu hadronları parçalar veya kuarkları bir arada tutarak kararlı parçacıkların yapılmasını sağlar.
Şimdiye kadar bahsedilen bu parçacıkların Pauli yasası ile belirlenen spinleri göz önüne alındıklarında (spin parcacığın iç açısal momentumudur) parçacıklar ya tam sayılı spinlere sahiptir (0, 1,2 …gibi) veya yarım tam sayılı (buçuklu) spinlere sahiptir (½, 3/2, 5/2 ... gibi). Yarı tam sayılı spinli parçacıklar Fermi-Dirac istatistiklerine, tam sayılı spin'e sahip olanlar Bose-Einstein istatistiklerine uyarlar.
Bu nedenle Spinler göz önüne alındığında parçacıklar iki kısma ayrılırlar.

Fermiyonlar (Enrico Fermi'den)
Bozonlar (M. K. Bose'dan)
Fermi-Dirac istatistiklerine uyan parçacıklar aynı anda aynı konumda olamazlar (elektron gibi).Bose-Einstein istatistiklerine uyanlar ise aynı anda konumda olabilirler (foton dolayısı ile lazer gibi).Tüm bahsedilen parçacıkların bir anti-parçacığı da vardır, anti-madde dediğimiz madde anti-parçacıklardan oluşan maddedir. En çok bilinen örnek Pozitron yani anti-elektron'dur. Anti-maddeler, madde ile etkileşime girdiklerinde enerjiyi dönüştüklerinden maddeden oluşan bir sistemde anti-madde gözlemlemek mümkün değildir.

Nötrinolar leptondur. Yüksüz (nötr) ve sıfır veya çok küçük kütleye sahiptirler. Bu yüzden diğer parçacıklarla neredeyse hiç etkileşmezler. Birçok nötrino, bir kere bile etkileşmeden yeryüzünün içinden geçerler.
Nötrinolar değişik bozunma ve etkileşmeler ile üretilir. Örneğin, bir nötron, bir proton, bir elektron ve bir anti-nötrinoya bozunur. Aslında, fizikçiler nötrinoların, radyoaktif bozunmaların dikkatli gözlemleri sonucu var olduklarını varsaymışlardır.
Örneğin, bir nötron, bir elektron ve bir protona bozunduğunda, elektron ve protonun momentumları toplamı başlangıçtaki nötronunkine eşit değildir. Bu yüzden, kayıp momentuma karşı gelecek başka bir parçacık olmalıdır: yani, nötrino.
Nötrinolar çok sayıda üretildiklerinden ve maddeyle çok nadir etkileşmeye girdiklerinden, Evrende çok büyük miktarda bulunurlar. Eğer kütleleri varsa, evrenin toplam kütlesinin çoğuna katkıda bulunacak ve genişlemesini etkileyeceklerdir.

Fizikte, kısmen kuantum (nicem) mekaniğinde, atomun vektör modeli atom modelinin açısal momentum (devinim) cinsinden tanımıdır. Bu, birden çok elektronlu atomların Rutherford-Bohr-Sommerfeld atom modelinin bir genişletmesi olarak kabul edilebilir.

Bu model atomda, elektronların açısal momentumunun tanımı için elverişlidir. Açısal momentum her zaman L orbitali (yörüngesi),S sipini (fırılı) ve toplam J arasında paylaştırılır:

  
    
      
        
          J
        
        =
        
          L
        
        +
        
          S
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} =\mathbf {L} +\mathbf {S} .}
  

Bu verilen formül kuantum mekaniğinde, açısal momentum kuantize edilir (nicemlenir) ve burada her vektörün bileşkesi arasında kesin olmayan bir ilişki vardır ki bu durumu matematiksel arka planın oldukça kompleks olmasına rağmen oldukça basitleştirir. Geometrik olarak bu ayrık dik dairesel konilerin dairesel tabanları olmadan bütün eksenlerin tek bir eksen etrafında sıralanmasıdır. Eğer 3 boyutlu kartezyen koordinatlarında çalışılıyorsa bu eksen z ekseni olur. İzleyen konular bu hususun arka planını oluşturmaktadır.

Komütatör (Öndeleyici), L, S ve J'nin her biri için, bir anlık zamanda herhangi bir açısal momentumun (devinim) sadece bir bileşkesinin hesaplanabilir olduğunu belirtir. Komütatörün iki açısal momentum işlemcisi sıfır olamaz. İzleyen bilgiler vektör modelin inşasında bağlantılı matematiksel olguların bir özetidir.
Değiştirim ilişkileri aşağıdaki gibidir (Einstein'ın toplam eğilimi kullanıldığında):

  
    
      
        
          
            
              
              
                
                [
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    a
                  
                
                ,
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    b
                  
                
                ]
                =
                i
                ℏ
                
                  ε
                  
                    a
                    b
                    c
                  
                
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    c
                  
                
              
            
            
              
              
                
                [
                
                  
                    
                      
                        S
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    a
                  
                
                ,
                
                  
                    
                      
                        S
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    b
                  
                
                ]
                =
                i
                ℏ
                
                  ε
                  
                    a
                    b
                    c
                  
                
                
                  
                    
                      
                        S
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    c
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}&[{\hat {L}}_{a},{\hat {L}}_{b}]=i\hbar \varepsilon _{abc}{\hat {L}}_{c}\\&[{\hat {S}}_{a},{\hat {S}}_{b}]=i\hbar \varepsilon _{abc}{\hat {S}}_{c}\\\end{aligned}}}
  

Bu denklemde, 

L = (L1, L2, L3), S = (S1, S2, S3) ve J = (J1, J2, J3) (Bunların kartezyen koordinatta tekabül ettikleri bileşkeler L = (Lx, Ly, Lz), S = (Sx, Sy, Sz) ve J = (Jx, Jy, Jz) ),
a, b, c ∊ {1,2,3} açısal momentumun bileşkelerinin indeksleridir.
εabc 3 boyutta 3-indeksli permütasyon tensörüdür (gericisidir).
Fakat  L, S ve J'nin büyüklükleri aynı anda ölçülebilir çünkü açısal momentumun işlemcisinin karesinin herhangi bir bileşke ile değiştirimi sıfırdır. Dolayısıyla  
  
    
      
        
          
            
              
                L
                ^
              
            
          
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {L}}_{a}}
  
 ile 
  
    
      
        
          
            
              
                L
                ^
              
            
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {L}}^{2}}
  
,'nin 
  
    
      
        
          
            
              
                S
                ^
              
            
          
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {S}}_{a}}
  
 ile 
  
    
      
        
          
            
              
                S
                ^
              
            
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {S}}^{2}}
  
 'nin ve 
  
    
      
        
          
            
              
                J
                ^
              
            
          
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {J}}_{a}}
  
 ile 
  
    
      
        
          
            
              
                J
                ^
              
            
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {J}}^{2}}
  
 'nin aynı anda ölçümü aşağıdaki eşitliği sağlamaktadır:

  
    
      
        
          
            
              
              
                
                [
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    a
                  
                
                ,
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    2
                  
                
                ]
                =
                0
              
            
            
              
              
                
                [
                
                  
                    
                      
                        S
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    a
                  
                
                ,
                
                  
                    
                      
                        S
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    2
                  
                
                ]
                =
                0
              
            
            
              
              
                
                [
                
                  
                    
                      
                        J
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    a
                  
                
                ,
                
                  
                    
                      
                        J
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    2
                  
                
                ]
                =
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}&[{\hat {L}}_{a},{\hat {L}}^{2}]=0\\&[{\hat {S}}_{a},{\hat {S}}^{2}]=0\\&[{\hat {J}}_{a},{\hat {J}}^{2}]=0\\\end{aligned}}}
  

Bu büyüklükler aşağıdaki denklemleri işlemci ve vektör bileşkesi cinsinden yazıldığında da sağlamaktadır.

  
    
      
        
          
            
              
              
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    2
                  
                
                =
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    x
                  
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    y
                  
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  
                    
                      
                        L
                        ^
                      
                    
                  
                  
                    z
                  
                  
   

Baryonlar, üç kuarktan meydana gelen bileşik parçacıklardır. Birer kuark ile antikuarktan oluşan bozonlar gibi baryonlar da, yalnızca kuark veya antikuarkların oluşturduğu parçacıkların yer aldığı hadronlar grubuna dahildir. Kuarklardan meydana geldiği için baryonlarda güçlü etkileşim görülür. Her bir baryonun, kendisine karşılık gelen ve antibaryon olarak adlandırılan birer antiparçacık vardır. Antibaryonlarda, her bir kuark yerine bu kuarklara karşılık gelen antikuarklar bulunur.
Baryonlar, izospin (I) değeri ve kuark (q) içeriğine göre gruplara ayrılmaktadır. Nükleon (N), Delta (Δ), Lambda (Λ), Sigma (Σ), Ksi (Ξ) ve Omega (Ω) olmak üzere altı grup baryon bulunur. Bu sınıflandırmanın kuralları, Particle Data Group tarafından belirlenmektedir. Bu kurallara göre yukarı (u), aşağı (d) ve garip (s) kuarklar hafif; tılsım (c), alt (b) ve üst (t) kuarklar ise ağır kabul edilir. Bu kurallar, altı kuarktan herhangi üçünün meydana getirdiği her bir baryon için geçerlidir. Üst kuarklar, Standart Model'in öngördüğüne göre yaklaşık 5×10-25 s olan ortalama yaşam süresinin güçlü etkileşime girebilmesi için yeterli olmamasından ötürü hadron oluşturamamaktadırlar.

Aşağıda, bilinen veya varlığı tahmin edilen ve Particle Data Group tarafından onaylanan baryonların tamamı, toplam açısal momentum J = 1⁄2 ve J = 3⁄2 dizimlerine ve pozitif paritelerine göre listelenmektedir. Bir tür kuarktan meydana gelen baryonlar, J = 3⁄2 dizilimde de var olabilir; ancak J = 1⁄2 dizilimindeki varlıkları Pauli dışarlama ilkesi gereğince engellenmektedir. İki tür kuarktan meydana gelen baryonlar, J = 1⁄2 ve J = 3⁄2 dizilimlerinde var olabilir. Üç tür kuarktan meydana gelen baryonlar ise, J = 1⁄2 ve J = 3⁄2 dizilimlerinde var olabilir. Bu baryonlar için iki J = 1⁄2 dizilimi mümkündür.
Listelerde yer alan sembollerin anlamı şu şekildedir: I (izospin), J (toplam açısal momentum), P (parite), u (yukarı kuark), d (aşağı kuark), s (garip kuark), c (tılsım kuark), b (alt kuark), Q (yük), B (baryon sayısı), S (gariplik), C (tılsım), B′ (altlık).
Listelerde antibaryonlar yer almamaktadır. Baryonlardaki her bir kuarkın, kendisine denk gelen antikuarkı ile değiştirilmesi ve Q, B, S, C, B′ sembollerinin ters işaretli yapılması ile antibaryonlar elde edilebilmektedir. Adlarının yanında † işareti olan baryonların varlığı Standart Model'e göre tahmin edilmekte olup henüz keşfedilmemiştir. Kırmızı renkle gösterilen değerler henüz deneyler esnasında gözlemlenmemiş olup kuark modeline göre bu şekilde tahmin edilmekte ve yapılan ölçümlerle tutarlılık göstermektedir.

Aşağıdaki tabloda Particle Data Group tarafından onaylanmış baryon rezonanslarının adları, kuantum numaraları (bilinenler) ve deneysel durumları yer almaktadır. Baryon rezonans parçacıkları, görece kısa yarı ömürlü ve daha yüksek kütleli olan hareketli baryonlardır. Her parçacık için spin-parite (JP) değeri verilmiştir (bilinmeyenler boş bırakılmıştır). Güçlü bir şekilde bozunan parçacıkların JP değerleri, parçacık isimlerinin bir parçası olarak kabul edilmektedir.

Anahtar

Eightfold way (physics)
Mezonlar listesi
Parçacıklar listesi

Özel

Genel
R. Aaij ve diğerleri. (LHCb collaboration) (2015). "Observation of J/ψp resonances consistent with pentaquark states in Λ0b→J/ψK-p decays". Physical Review Letters. Cilt 115. arXiv:1507.03414 . Bibcode:2015PhRvL.115g2001A. doi:10.1103/PhysRevLett.115.072001. 
J. Beringer ve diğerleri. (Particle Data Group) (2012). "Review of Particle Physics". Physical Review D. 86 (01). s. 010001. Bibcode:2012PhRvD..86a0001B. doi:10.1103/PhysRevD.86.010001 . 
K. Nakamura ve diğerleri. (Particle Data Group) (2010). "Review of Particle Physics". Journal of Physics G. 37 (7A). s. 075021. Bibcode:2010JPhG...37g5021N. doi:10.1088/0954-3899/37/7A/075021 . 
C. Amsler ve diğerleri. (Particle Data Group) (2008). "Review of Particle Physics". Physics Letters B. 667 (1). ss. 1-1340. Bibcode:2008PhLB..667....1A. doi:10.1016/j.physletb.2008.07.018. 
V.M. Abazov (DØ Collaboration) (2008). "Observation of the doubly strange b baryon Ω-b" (PDF). Fermilab-Pub-08/335-E. 12 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 14 Aralık 2017. 
K. Carter (2006). "The rise and fall of the pentaquark". Symmetry Magazine. Fermilab/SLAC. 4 Haziran 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2008. 
W.-M. Yao ve diğerleri. (Particle Data Group) (2006). "Review of Particle Physics". Journal of Physics G. Cilt 33. ss. 1-1232. arXiv:astro-ph/0601168 . Bibcode:2006JPhG...33....1Y. doi:10.1088/0954-3899/33/1/001 . 
H. Muir (2003). "Pentaquark discovery confounds sceptics". New Scientist. 16 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2008. 
J.G. Körner; M. Krämer; D. Pirjol (1994). "Heavy Baryons". Progress in Particle and Nuclear Physics. Cilt 33. ss. 787-868. arXiv:hep-ph/9406359 . Bibcode:1994PrPNP..33..787K. doi:10.1016/0146-6410(94)90053-1. 

Particle Data Group – Review of Particle Physics (2008).22 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Georgia State University – HyperPhysics27 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Baryons made thinkable15 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an interactive visualisation allowing physical properties to be compared

Parçacık fiziğinde, bozonlar Bose-Einstein yoğunlaşmasına uyan atomaltı parçacıklardır; Satyendra Nath Bose ve Einstein'a atfen isimlendirilmişlerdir. Fermi-Dirac istatistiklerine uyan fermiyonların tersine, farklı bozonlar aynı kuantum konumunu işgal eder. Böylece, aynı enerjiye sahip bozonlar uzayda aynı mekânı işgal edebilirler. Bu nedenle her ne kadar parçacık fiziğinde her iki kavram arasındaki ayrım kesin belirgin değilse de, fermiyonlar genelde madde ile bileşikken, bozonlar sıklıkla kuvvet taşıyıcı parçacıklardır.
Bozonlar ya fotonlar gibi elementer ya da mezonlar gibi karşıt olabilirler. Buçuklu tam sayılı spinlere sahip olan fermiyonların aksine; tüm gözlenen bozonlar tam sayılı spinlere sahiptir.
Spin-istatistik teoremine göre; herhangi bir mantıklı Relativistik Kuantum Alan Teorisinde, buçuklu-tamsayılı parçacıkları olan spinler fermiyonken, tam sayılı spinlere sahip olan parçacıklar bozondurlar.
Çoğu bozonlar bileşik parçacıklar olmakla birlikte, Standart Model içinde beş temel bozon vardır:

Dört ayar bozonu (γ • g • W± • Z);
Higgs bozonu (H0).
Graviton (G)
Ayar bozonlarının aksine, Graviton henüz deneysel olarak gözlemlenmemiştir. Süperakışkanlık ve diğer Bose-Einstein yoğunlaşmaları uygulamalarında bileşik bozonlar önemlidir.

Tanım olarak, bozonlar Bose-Einstein istatistiklerine uyan parçacıklardır; iki bozon yer değiştirdiğinde dalga denklemi değişmez. Fermiyonlar ise Fermi-Dirac istatistikleri ve Pauli dışlama prensibine uyar: iki fermiyon aynı kuantum durumuna sahip olamaz, sonuç olarak fermiyonun bu özelliğinden dolayı maddenin "katılığı" ya da "direngenliği" gözlenir. Fermiyonlar maddenin yapı taşı olarak bilinirken, bozonlar etkileşimin yapıtaşı kuvvet taşıyıcı) veya radyasyonu meydana getiren olarak bilinirler. Bozonların alanı, kanonik değişim ilişkisine uyan alandır.
Bose-Einstein yoğunlaşması, laser, maser ve süperakışkan helyum-4ün özellikleri bozon istatistiğinden kaynaklanır. Başka bir sonucu da foton gazının termal dengedeki tayfı olan Planck tayfıdır. Örneklerden biri kara cisim ışıması, bir başka örnek ise bugün arka plan mikrodalga ışıması olarak gözlenen Evren'in erken opak dönemimdeki termal ışımasıdır. Temel parçacıklar arasındaki etkileşime temel etkileşimler denir. Zahirî bozonların gerçek parçacıklarla temel etkileşimleri bilinen tüm kuvvetleri meydana getirir.
Bilinen tüm temel ve bileşik parçacıklar spinlerine bağlı olarak fermiyon ya da bozondur: yarım tam sayı spinli parçacıklar fermiyon, tam sayı spinli parçacıklar bozondur. Göreceli olmayana kuantum mekaniğini çerçevesinde bu tamamen deneysel bir gözlemdir. Ancak göreceli kuantum mekaniğinde spin-istatistik teoremi, yarım tam sayı spinli parçacıkların bozon olamayacağını ve tam sayı spinli parçacıkların da fermiyon olamayacağını göstermiştir.
Büyük sistemlerde bozonik ve fermiyonik istatiklerin arasındaki fark, sadece yüksek yoğunluklarda (dalga denklerlerinin çakışma durumunda) ortaya çıkar. Düşük yoğunluklarda her iki istatistiklik de klasik mekanik tarafından tanımlanan Maxwell-Boltzmann istatistikleri ile açıklanabilir.

Gözlenen tüm temel parçacıklar fermiyon ya da bozondur. Gözlenen temel bozonlar ayar bozonları: fotonlar, gluonlar ile W ve Z bozonlarıdır.

Fotonlar elektromanyetik alannın taşıyıcısıdır.
Gluonlar güçlü çekirdek kuvvetinin altında yatan kuvvet taşıyıcılardır.
W ve Z bozonları zayıf çekirdek kuvvetinin ortamını meydana getirir.
Bunlara ek olarak standart model Higgs mekanizması sonucu diğer parçacıkların kütleye sahip olmalarını sağlayan bozonun olduğunu iddia eder.
Son olarak, kuantum yerçekimine birçok yaklaşım yerçekimi kuvvetinin taşıyıcısı olan iki spinli graviton olduğunu iddia eder.

Bileşik parçacıklar (atomlar, çekirdekler ve hadronlar gibi) yapı taşlarına bağlı olarak bozon ya da fermiyon olabilirler. Daha net olarak spin ve istatistiksel ilişkilerden dolayı çift sayıda fermiyon içeren parçacıklar tam sayı spine sahip olacağından bozondurlar.
Örneğin;

Fermiyonik bir tane kuark ve bir tane karşı kuark içeren mezon bozondur.
Karbon-12nin çekirdeği altı proton ve altı nötron (hepsi fermiyondur) içerdiğinden bozondur.
Helyum-4 atomu iki proton, iki elektron ve iki nötron içerir ve bu sebepten bozondur.
Potansiyellerle bağlanan temel parçacıklardan meydana gelen bileşik parçacıklardaki bozon sayısının parçacığın bozon ya da fermiyon olması üzerine bir etkisi yoktur.
Birleşik parçacıkların (ya da sistemin) fermiyonik ya da bozonik özelliği büyük uzaklıklarda (sistemle kıyaslandığında) gözlenir. Boyutsal yapısının önemli olduğu yakınlıkta, bileşik parçacık (ya da sietem) bileşenlerine göre davranış özelliği gösterir. Örneğin iki tane Helyum-4 atomu eğer helyum atomunun kendi iç yapısıyla (~10−10m) kıyaslanırsa, Helyum-4'ün bozonik özelliklerine rağmen uzayda aynı yerde bulunamazlar. Bu sebepten sıvı helyumun, normal sıvı maddelerle kıyasla sonlu bir yoğunluğu vardır.

Graviton standart modelde olmasa da oldukça kabul edilebilir teorik bir Ayar Bozonudur. Ancak gravitonun doğası gereği fiziksel olarak algılanması (ölçülmesi) mümkün değildir.

Anyon
Bozonik alan
Eş parçacıklar
Süperakışkan

Sakurai, J. J. (1994). Modern Quantum Mechanics (Revised Edition), pp. 361–363. Addison-Wesley Publishing Company, ISBN 0-201-53929-2.
Srednicki, Mark (2007). Quantum Field Theory25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-86449-7.

Dalton atom modeli, John Dalton'un 1803 yılında bugünkü atom modelinin ilk temellerini attığı modelidir. Katlı oranlar yasasını bulmuştur.
Dalton'un atom kuramına göre elementler, kimyasal bakımdan birbirinin aynı olan atomlar içerirler. Farklı elementlerin atomları birbirinden farklıdır. Bu atom teorisine göre kimyasal bir bileşik, iki veya daha çok sayıda elementin basit bir oranda birleşmesi sonucunda meydana gelir. Kimyasal tepkimelere giren maddeler arasındaki kütle ilişkilerine istinaden, Dalton atomların bağıl kütlelerini de bulmuştur.
Modern atom kuramı Dalton'un kuramına dayanır ancak bazı kısımları değiştirilmiştir. Atomun parçalandığını, elementlerin birbirinin aynı atomlardan değil, izotoplarının karışımından meydana geldiğini biliyoruz. Dalton'un atom teorisi kimyasal reaksiyonların açıklanmasına, maddenin anlaşılmasına ve atomun temel özelliklerinin ortaya atılmasına oldukça büyük yararlar sağlamıştır. Bu sebeple ilk bilimsel atom teorisi olarak kabul edilir.

Dalton'un atom teorisi dört varsayıma dayanır;

Elementler, atom adı verilen son derece küçük, bölünemeyen taneciklerden oluşur.
Belli bir elementin tüm atomları birbirinin aynısıdır; yani bu atomların boyutları eşittir, hepsi aynı kütleye sahiptir ve kimyasal özellikleri aynıdır. Ancak bir elementin atomları diğer bütün elementlerin atomlarından farklıdır
Bileşikler birden çok elementin atomlarından oluşmuştur. Herhangi bir bileşikteki iki elementin atom sayıları arasında basit ve tam sayılarla ifade edilebilen bir oran vardır. (Sabit oranlar kanunu)
Kimyasal tepkimeler yalnızca atomların birbirinden ayrılması, birbiri ile birleşmesi ya da yeniden düzenlenmesinden ibarettir; bu tepkimeler atomların yok olmasına ya da oluşmasına yol açmaz.(Kütle Korunumu Kanunu)

John Dalton'un atom kuramı, kimyasal değişme konularının da daha iyi tanımlanmasına olanak sağlar:

Kütlenin korunumu kanunu: Bir kimyasal reaksiyonda reaksiyona giren maddelerin kütleleri toplamı, çıkan maddelerin (ürünlerin) kütleleri toplamına eşittir.
Katlı oranlar yasası: İki element birden fazla bileşik meydana getiriyorsa, birleşen iki elementin farklı miktarları arasında ağırlıkça tam sayılarla ifade edilebilen basit bir oran bulunur. Örneğin: H2O da 2 g hidrojenle 16 g oksijen birleşirken, OH de 1 g hidrojenle 8 g oksijen birleşmiştir. Buradan her iki bileşikte de aynı miktar oksijenle birleşen 2 g hidrojen ve 1 g hidrojeni birbirine oranlarsak 4 sayısı elde edilir.

Bir elementin bütün atomları aynı değildir. O dönemde nötron tanecikleri tespit edilemediği için izotop atomların farkına varılamadı. Bir elemente ait bütün atomların proton ve elektron sayısı aynı olmak zorundadır. Nötron sayısı farklı olsa da aynı elemente aittir, fakat farklı atomdur.
Atomların içi dolu değildir. Aksine boşluklu yapıya sahiptir.
Bilinen en küçük parçacık atom değildir. Günümüzde atom çekirdeğini oluşturan yetmişten fazla çeşit parçacığın var olduğu öne sürülmüştür.
Bir elementin bütün atomları aynı olmadığı gibi bir bileşiğin bütün molekülleri de aynı değildir.
Atomlar çekirdek tepkimeleri sonucu parçalanabilir.
Atomlar parçalanamaz ve yeniden yapılamaz görüşüne ters düşen olaylardan biri atomların alfa ışıması yapmasıdır.

Termodinamik ve katı hal fiziğinde Debye modeli; Peter Debye tarafından 1912 yılında geliştirilen, katılarda özgül ısıya (ısı kapasitesi) olan fonon katkısını tahmin etmek için kullanılan metottur. Atomik kristal yapının salınımlarını, bir kutu içerisindeki fononlar gibi düşünerek ele alır. Bu; katıya ayrı ayrı kuantum harmonik osilatörlerden oluşmuş olarak davranan Einstein modelinin tam tersidir. Debye modeli; 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 – Debye T3 yasası - ısı kapasitesini düşük sıcaklıklarda doğru bir şekilde tahmin eder., düşük sıcaklıklarda olan. Tıpkı Einstein modeli gibi, yüksek sıcaklıklarda Dulong–Petit Yasasını da doğru bir şekilde kapsar. Ama, ara sıcaklıklarda basitleştirmek için yapılan varsayımlar nedeniyle doğruluğu kusurludur.
Debye modelinin en doğru kullanımları için M. Sunada ve T. Sunada kaynak olarak kullanılabilir.

Debye modeli; elektromanyetik radyasyona kapalı bir kutudaki fotonlardan oluşmuş gaz olarak davranan Planck'ın siyah cisim ışımasının katı-hal muadilir. Debye modeli, atomik titreşimlere kutudaki (kutu = katı cisim) fononlar olarak yaklaşır. Hesaplamaların çoğu aynıdır.
Bir kenarı 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
uzunluğunda bir küp düşünün. Kutudaki parçacık başlığında, kutunun içindeki (sadece bir eksende hizalanmış) sonik bozuklukların rezonans modlarının dalga boyları:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

olarak verilir. 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 bir tam sayıdır. Bir fononun enerjisi ise:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 Planck sabiti ve 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 bu fononun frekansıdır. Eğer frekansın dalgaboyu ile ters orantılı olduğunu varsayarsak, elimizde:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Burada 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 katı içindeki ses hızıdır.
Üç boyutta ele alırsak:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 fononun üç boyutta skaler momentum büyüklüğüdür.
Frekansın dalga boyuyla (ses hızını sabit kabul edersek) ters orantılı olduğu varsayımı yüksek-enerjili fononlar (detaylı bilgi için fonon başlığına bakınız) için olmasa da düşük-enerjili fononlar için iyi bir yaklaşımdır. Bu; Debye modelinin sınırlandırmalarından birisidir ve ara sıcaklıklarda sonuçların hatalı olmasına karşılık gelir. Oysaki düşük ve yüksek sıcaklıklarda hatasızlardır.
Şimdi kutudaki toplam enerjiyi hesaplarsak,

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Burada 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 kutudaki 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
. Diğer bir deyişle, toplam enerji, enerji ve o enerjiye sahip (tek boyutta) fonon sayısının çarpımının toplamıdır. 3 boyutta:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Şimdi, burası Debye modeli ve Planck'ın siyah cisim ışıması farklılaştığı yerdir. Kutudaki elektromanyetik radyasyonun aksine, fononun enerji seviyesi sayısı sınırlıdır. Çünkü, bir fonon sınırsız frekansa sahip olamaz. Frekansı, ilerlediği ortamla—katının atomik örgüsü (atomic lattice of the solid) sınırlanmıştır. Aşağıdaki; enine(transverse) bir fononun tasvirine bakınız.

Alttaki figürden de anlaşılacağı üzere, bir fononun sahip olabileceği minimum dalga boyunun atom aralığının iki katı olduğunu varsaymak makul görünüyor. Bir katının içerisinde 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 atom var. Bizim katımızın şekli bir küp, bu da demektir ki kenar başına 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 atom var. Öyleyse atom aralığı 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
ve minimum dalga boyu:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Böylelikle; maksimum mod sayısı 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 (foton için sonsuz):

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Bu, üçlü enerji toplamının üst sınırıdır.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Yavaşça değişen, sürekli (well-behaved) fonksiyonlar için, toplam integral olarak yazabilir. (Thomas-Fermi yaklaşımı):

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Şimdiye kadar, 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 Fononlar Bose–Einstein istatistiklerine uyarlar. Dağılımları ünlü Bose–Einstein formülü ile verilir:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Bir fononun üç olası kutuplaşma durumu (bir boyuna ve yaklaşık olarak enerjisini etkilemeyen iki enine) onun
yukarıdaki enerji) olduğu için yukarıdaki formül 3 ile çarpılır,

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

(Aslında efektif ses hızı kullanırsak 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 Debye sıcaklığı 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 (aşağıya bakınız) ile 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
daha doğrusu 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Bunu da enerji integralinde yerine yazarsak,

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Bu integrallerin fotonlar için hesaplanmasının kolay olmasının sebebi, ışığın frekansının, en azından yarı klasik olarak, bağlanmamış olması gerçeğidir. Yukarıdaki resimde görüldüğü gibi, bu fononlar için geçerli değildir. Debye, bu üçlü integrali yaklaşık olarak hesaplayabilmek için küresel koordinatları kullandı.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

ve küpü, kürenin sekizde biri olarak varsaydı.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 kürenin yarıçapı, küpteki ve kürenin sekizde birindeki parçacık sayının korunumu ile bulunabilir. Küpün hacmi, 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 tane birim-hücre(unit-cell) hacmi toplamına eşit.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Yarıçap için çözüldüğünde:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Doğru integral için bir küreye göre integralin yerine yazılması, modele başka bir yanlışlık kaynağı getirir.
Öyleyse enerji integrali

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

İntegral için değişken değiştirirsek 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
,

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Görünümü basitleştirmek için, Debye Sıcaklığı 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Birçok referans Debye sıcaklığını bazı sabitler ve materyale bağlı değişkenler için kısaltma olarak tanımlar. Ancak, aşağıda gösterildiği gibi, 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 kabaca minimum dalga boyu modunun fonon enerjisine eşittir. Böylelikle Debye sıcaklığını, en yüksek frekans modunun (ve dolayısıyla her modun) uyarıldığı sıcaklık olarak yorumlayabiliriz.
Devam edersek, elimizde özgül bir iç enerji var:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 : (üçüncü) Debye fonksiyonu

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 'ye göre türevini aldığımızda, boyutsuz ısı kapasitesini elde ederiz:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Bu formüller, Debye modelini tüm sıcaklıklarda sağlar. Aşağıda verilen daha temel formüller, düşük ve yüksek sıcaklıkların sınırında asimptotik davranışı verir. Daha önce belirtildiği gibi, bu davranış, ara davranışa aksi olarak daha kesindir. Düşük ve yüksek enerjilerdeki kesinliğin temel nedeni, sırasıyla: (i) kesin dağılım ilişkisi (dispersion relation) 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 düşük frekanslar ve (ii) kesin seviye yoğunlukları(density of states) 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
frekans aralığı başına titreşim sayısı ile ilgili olarak.

Aslında, Debye denklemini biraz daha farklı ve daha basit türetti. Sürekli ortamın katı mekaniğini kullanarak, belirli bir değerden daha düşük frekanstaki titreşim seviyesi(state) sayısının aşağıdaki ifadeye asimptotik olduğunu buldu.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 hacim ve 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
esneklik katsayıları ve yoğunluk ile hesaplanan bir çarpan (faktör). Bunu, T sıcaklığında bir harmonik osilatörün beklenen enerjisiyle(expected energy) birleştirirsek ve (Einstein'ın modelinde zaten kullandığı gibi) titreşim frekansları sonsuza giderse enerji:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Bu form düşük sıcaklıklarda doğru olan 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 davranışını verir. düşük sıcaklıklarda doğru olan davranış. Ama Debye N tane atom için 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
Yaptığı varsayıma göre; bir atomik katı, titreşim seviyelerinin frekanslarının spektrumu yukarıdaki kurala uymaya devam etmek zorundaydı. Maksimum frekans 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Debye, bu varsayımın gerçekten doğru olmadığını biliyordu (yüksek frekanslar birbirine varsayılandan daha yakındı), ancak yüksek sıcaklıktaki doğru davranışı garanti eder (Dulong-Petit yasası). Enerji şu şekildedir:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 burada 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
.'ye eşit.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
Debye fonksiyonu olarak isimlendirilen fonksiyondur.

Önce titreşim frekansı dağılımını türetiriz. Aşağıdaki türetme Appendix VI kısmından alınmıştır. Yan uzunlukları 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
. Elastik dalga dalga denklemine uyacak ve düzlem dalgalardan oluşacaktır; dalga vektörü 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 ele alalım.

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

Dalga denkleminin çözümü:

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

ve sınırlayıcı şartları 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 ,
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      
    
    {\displaystyle }
  
 pozitif tam sayılar. (2)'yi (1)'in içerisinde yerine yazarsak ve dağılım ilişkisi 
  
    
      
    
    {\displaystyle }
  

  
    
      


CGHS model Dilaton, Parçacık fiziğinde, hacimleri ve boyutları değişmeye uygun ya da ekstra boyutlu teorilerde, varlığı kabul edilen bir parçacıktır. Örneğin,Kaluza-Klein Teorisi'nde, teoriyi kendi uzay zaman boyutlarına göre değiştirme işleminde vardır.  Φ skaler alanının bir parçacığıdır ve bu Skaler alan Kütleçekimi ile var olur. Karşılaştırmak için, standart genel görelilikte Newton sabiti ya da ya da muadili Planck kütlesi sabittir. Eğer bu sabit bir dinamik alana terfi ederse, sonuç dilaton olur. Kaluze-Klein teorisinde, boyut eksiltmesi yapıldıktan sonra, etkili Plank kütlesi, uzayın sıkıştırılmış hacim değerinin kuvvetleri şeklinde değişiklikler gösterir. Bu, düşük-boyutlu "Effective theory"de hacmin, dilatona neden döndüğünü açıklar. Sicim kuramınin, Kaluza-Klein teorisini ( dilatondan söz edilen ilk teori) kapsamasına rağmen, rahatsız edici sicim teorileri, mesela I tipi sicim teorisi, II tipi sicim teorisi ve heterotik sicim teorisi, en fazla 10 boyutta dilatonu barındırırlar. Fakat, diğer bir yandan, 11 boyuttaki M-teorisi, dilatonu kendi uzay zaman boyutlarına göre bükmedikçe, dilatonu spekturumuna katmaz. Sicim kuramında, "worldsheet"'te dilaton da vardır. Dilatonun beklenen üstsel vakum değeri, bir çift sabiti belirler. g, ∫R = 2πχ ;  Gauss-Bonnet teoreminde sıkışmış worldsheetler ve Euler karakteristiğinde, χ = 2 − 2g, işleyicileri hesaplamakta kullanılır. Böylece, düğümlerin ya da sicimlerin etkileşim sayıları, spesifik bir worldsheet tarafından açıklanabilir.

  
    
      
        g
        =
        exp
        ⁡
        (
        ⟨
        ϕ
        ⟩
        )
      
    
    {\displaystyle g=\exp(\langle \phi \rangle )}
  
 Kuantum alan teorisinden farklı olarak, çift sabitler bu teorisinde bir sabit olarak davranır, sicim teorisinde bu çiftler dinamik değişkenlerdir. Süper simetri geçerliliğini koruduğu sürece, böyle skaler alanlar rastgele değerler alabilir. Ancak, Süper simetrinin bozulması genelde skaler alanlar için bir potansiyel enerji oluşturur ve skaler alanlar da sicim teorisinde hesaplanabilecek prensipte olan yerlerin pozisyonlarına en yakın yere yerleşirler  Dilaton, Plan skaleri ile birlikte sicim skalerine ve dilaton alanına bağlı olarak Brans- Dicke skaleri gibi davranır. Süper simetride, dilatonun süper eşine dilatino adı verilir.  Dilaton, daha karmaşık bir skaler alan geliştirmek için, axion ile birleşir.

Dilaton- kütleçekimi hareketi; 

  
    
      
        ∫
        
          d
          
            D
          
        
        x
        
          
            −
            g
          
        
        
          [
          
            
              
                1
                
                  2
                  κ
                
              
            
            
              (
              
                Φ
                R
                −
                ω
                
                  [
                  Φ
                  ]
                
                
                  
                    
                      
                        g
                        
                          μ
                          ν
                        
                      
                      
                        ∂
                        
                          μ
                        
                      
                      Φ
                      
                        ∂
                        
                          ν
                        
                      
                      Φ
                    
                    Φ
                  
                
              
              )
            
            −
            V
            [
            Φ
            ]
          
          ]
        
      
    
    {\displaystyle \int d^{D}x{\sqrt {-g}}\left[{\frac {1}{2\kappa }}\left(\Phi R-\omega \left[\Phi \right]{\frac {g^{\mu \nu }\partial _{\mu }\Phi \partial _{\nu }\Phi }{\Phi }}\right)-V[\Phi ]\right]}
  
.

R=T model
Quantum gravity

Fujii, Y. (2003). "Mass of the dilaton and the cosmological constant". Prog. Theor. Phys. 110 (3). ss. 433-439. arXiv:gr-qc/0212030 . Bibcode:2003PThPh.110..433F. doi:10.1143/PTP.110.433. 
Hayashi, M.; Watanabe, T.; Aizawa, I.; Aketo, K. (2003). "Dilatonic Inflation and SUSY Breaking in String-inspired Supergravity". Modern Physics Letters A. 18 (39). ss. 2785-2793. arXiv:hep-ph/0303029 . Bibcode:2003MPLA...18.2785H. doi:10.1142/S0217732303012465. 
Alvarenge, F.; Batista, A.; Fabris, J. (2005). "Does Quantum Cosmology Predict a Constant Dilatonic Field". International Journal of Modern Physics D. 14 (2). ss. 291-307. arXiv:gr-qc/0404034 . Bibcode:2005IJMPD..14..291A. doi:10.1142/S0218271805005955. 
Lu, H.; Huang, Z.; Fang, W.; Zhang, K. (2004), Dark Energy and Dilaton Cosmology, hep-th, arXiv:hep-th/0409309  
Wesson, Paul S. (1999). Space-Time-Matter, Modern Kaluza-Klein Theory. Singapore: World Scientific. s. 31. ISBN 981-02-3588-7. 
Scott, T.C.; Zhang, Xiangdong; Mann, Robert; Fee, G.J. (2016). "Canonical reduction for dilatonic gravity in 3 + 1 dimensions". Physical Review D. 93 (8). s. 084017. arXiv:1605.03431 . doi:10.1103/PhysRevD.93.084017.

Değişmez kütle, durgun kütle, gerçek kütle, tam kütle ya da sınır sistemleri durumunda basitce kütle, bir objenin veya Lorentz dönüşümlerine göre 	tüm referans çerçevelerinde aynı olan objelerin sisteminin toplam enerji ve momentum karakteridir. Eğer momentum çerçevesinin bir merkezi sistemde oluşuyorsa, sistemin değişmez kütlesi toplam enerjinin ışık hızının karesine bölümüyle bulunur. Diğer referans çerçevelerinde, sistemin enerjisi artar yalnız sistemin momentumu bundan çıkarılmıştır, yani değişmez kütle aynı kalır.
4-momentumu boş vektör olan (örneğin tek bir foton ya da tam olarak aynı yönde hareket eden fotonlar) sistemler sıfır değişmez kütleye sahiptir ve kütlesiz olarak değerlendirilirler. Işık hızından hızlı hareket eden fiziksel bir obje veya parçacık  uzay tarzı 4-momentuma sahip olabilir (hipotetik takyon gibi) ve onlar mevcut görünmez. Her zaman tarzı 4-momentum, momentumun (3 boyutlu) 0 olduğu yani momentum çerçevesinin merkezinde olan bir referans çerçevesi ele alır. Bu durumda değişmez kütle pozitiftir ve durgun kütleyi ima eder. 
Sistemdeki objeler göreceli hareket halindeyse, değişmez kütle tüm objelerin durgun kütlelerinin toplamından farklıdır. Bu ayrıca sistemin toplam enerjisinin  c2  ye bölümüne eşittir. Kütle tanımı hakkında tanımlar için bakınız (kütle-enerji eşitliği). Sistemlerin kütlelerinin tüm sistemin momentumunun 0 olduğu bir momentum çerçevesinde bir ağırlık veya kütle ölçer tarafından ölçülmesi gerektiğinden, böyle bir ölçek daima sistemin değişmez kütlesini ölçer. ((Örneğin, bir şişe gazdaki moleküllerin kinetik enerjisini değişmez kütlenin bir kısmı olarak ölçer ve kalan kısmı da durgun kütle olarak ölçer. Aynısı sistemdeki enerjilerine göre sisteme değişmez kütle ve durgun kütle ekleyen ağırlıksız maddeler için de doğrudur.
Büyük izole bir sistem için, sistemin küte merkezi bir doğru boyunca subliminal bir hızla(sisteme bakmak için kullanılanreferans çerçevesine bağımlı bir hızla). Böylece, daima onunla birlikte hareket eden bir gözlemci yerleştirilebilir. Momentum çerçevesinin merkezi olan bu çerçevede, toplam momentum 0'dır ve eğer sistem sınırli bir sistemse (bir şişe gaz gibi) bir bütün olarak durmuş olarak düşünülebilir. Bu şartlar altında oluşan çerçevede sistemin değişmez kütlesi toplam enerjisinin c2  ye bölümüne eşittir. (0-momentum çerçevesinde). Momentum çerçevesinin merkezindeki bu toplam enerji, değişen durgun çerçevelerden değişen izleyiciler tarafından sistemin sahip olduğu görülen minimum enerjidir. 
Yukardaki sebep için not ediniz, tek yönde ilerleyen ışık ışınları ve tek fotonlar için böyle bir durgun çerçeve mevcut değildir. Oysa iki veya daha fazla foton farklı yönlerde hareket ettiğinde bir kütle merkezi çerçevesi oluşur (veya sistem sınırlıysa durgun çerçeve). Böylece, farklı yönlerde hareket eden çoklu foton sistemlerinin kütlesi pozitiftir yani her foton için olmasa dahi sistem için değişmez kütle mevcuttur.

Değişmez kütle momentum çerçevesinin merkezinde bulunan tüm kinetik ve potansiyel enerji yığınını içerdiği için, sistemin değişmez kütlesi genellikle ayrı bileşenlerin durgun kütlelerinin toplamından daha fazladır. Örneğin, sistemin değişmez kütlesine pozitif etki ettikleri halde tek fotonların durgun kütle ve değişmez kütleleri sıfırdır. Bu sebepten ötürü, değişmez kütle genel olarak toplamsal bir değer değildir. (sistemdeki kinetik veya potansiyel enerjiye sahip olmayan büyük parçacıkların toplam kütle için toplanabildiği birkaç nadir durumda olabilir).
İki gövdeli sistemin basit halini düşünelim, obje A durgun haldeki diğer bir obje B' ye doğru hareket eder. (herhangi bir özel referans çerçevesinde). Bu 2 gövdeli sistemin değişmez kütlesi durgun kütle toplamından (objelerin durgun haldeki kütleleri toplamı) farklıdır. Aynı sistemi net momentumun 0 olduğu momentum çerçeve merkezinden değerlendirsek dahi, sistemin değişmez kütlesinin değeri içindeki parçacıkların durgun kütlelerinin toplamına eşit değildir.
Parçacıkların kinetik enerjisi ve güç alanlarının potansiyel enerjisi toplam enerjiyi parçacıkların durgun kütlelerinin toplamının üstüne çıkarır ve tüm terimler birleşerek sistemin değişmez kütlesine katılır. Parçacık kinetik enerjilerinin toplamı momentum çerçevesindeki çok küçük bir gözlemci tarafından hesaplanır. (tekrar, eğer sistem sınırlıysa ‘durgun çerçeve’ diye adlandırılır).
Ayrıca, parçacıklar sık sık negatif (muhtemelen)  bir etkileşim potansiyel enerjisi veren bir veya daha fazla temel kuvvet ile etkileşir.
İzole büyük bir sistem için Büyük izole bir sistem için, sistemin küte merkezi bir doğru boyunca subliminal bir hızla hareket eder. Bu yüzden  daima bir gözlemci onunla hareket etmek üzere yerleştirilebilir. Bu merkez momentum çerçevesinde, toplam momentum sıfırdır ve sistem eğer sınırlıysa bir bütün halinde durgun olarak değerlendirilebilir (bir şişe gaz gibi). Bu daima oluşan çerçevede, sistemin değişmez kütlesi toplam enerjinin ışık hızının karesine (c2) bölümüne(0- momentum çerçevesinde) eşittir.

Parçacık fiziğinde, değişmez kütle m0  parçacığın durgun çerçevedeki kütlesine eşittir ve parçacığın enerjisi  E ve her çerçevede ölçülen  momentumu p ile enerji-momentum ilişkisinden hesaplanabilir:

  
    
      
        
          m
          
            0
          
          
            2
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                E
                c
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        −
        
          
            ‖
            
              p
            
            ‖
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{0}^{2}c^{2}=\left({\frac {E}{c}}\right)^{2}-\left\|\mathbf {p} \right\|^{2}}
  

Veya c=1 olan doğal birimlerde,

  
    
      
        
          m
          
            0
          
          
            2
          
        
        =
        
          E
          
            2
          
        
        −
        
          
            ‖
            
              p
            
            ‖
          
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle m_{0}^{2}=E^{2}-\left\|\mathbf {p} \right\|^{2}.}
  

Değişmez kütle herreferans çerçevesinde (ayrıca özel izafiyete bakınız) aynıdır. Bu eşitlik der ki değişmez kütle uzay ve zaman ölçüleri için değişik bir anlayışı olan Pythagorian teoreminin izafi bir versiyonu kullanılarak hesaplanan 4-vektörün (E, p) sözde Euclidian uzunluğudur. Bu uzunluk 4 boyutta Lorentz artış ve dönmeleri altında muhafaza edilir, tıpkı sıradan bir vektör uzunluğunun dönmelerde muhafaza edildiği gibi. Kuantum teorisinde değişmez kütle basit bir parçacık için rölativistik Dirac eşitliğinde bir parametredir. Dirac kuantum operatörü parçacık 4-momentum vektörüne karşılık gelir.
Değişmez kütle ayrışma süresince korunan değerlerle belirlendiğinden, ayrı ürünlerin enerji ve momentumları kullanılarak hesaplanan değişmez kütlebaştaki parçacığın  değişmez kütlesine eşittir. Parçacık sisteminin kütlesi bu genel formulle hesaplanabilir:

  
    
      
        
          
            (
            
              W
              
                c
                
                  2
                
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            (
            
              ∑
              E
            
            )
          
          
            2
          
        
        −
        
          
            ‖
            
              ∑
              
                p
              
              c
            
            ‖
          
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \left(Wc^{2}\right)^{2}=\left(\sum E\right)^{2}-\left\|\sum \mathbf {p} c\right\|^{2},}
  

  
    
      
        W
      
    
    {\displaystyle W}
  
  	parçacık sisteminin değişmez kütlesi, ayrışan parçacığın kütlesine eşit,

  
    
      
        ∑
        E
      
    
    {\displaystyle \sum E}
  
 parçacıkların enerjileri toplamı

  
    
      
        ∑
        
          p
        
      
    
    {\displaystyle \sum \mathbf {p} }
  
 parçacıkların momentumlarının vektörel toplamı(momentlerin hem yön hem büyüklüğünü içerir)
Değişmez kütle terimi ayrıca inelastik saçılma deneyleri için de kullanılır. Toplam gelen enerjinin tespit edilen enerjiden büyük olduğu inelastik bir reaksiyonda, (deneyde çıkan tüm parçacıklar tespit edilmemiştir) değişmez kütle (kayıp kütle olarak da bilinir) reaksiyonun W si şu şekilde tanımlanır (temel birimlerle):

  
    
      
        
          W
          
            2
          
        
        =
        
          
            (
            
              ∑
              
                E
                
                  in
                
              
              −
              ∑
              
                E
                
                  out
                
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        −
        
          
            ‖
            
              ∑
              
                
                  p
                
                
                  in
                
              
              −
              ∑
              
                
                  p
                
                
                  out
                
              
            
            ‖
          
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle W^{2}=\left(\sum E_{\text{in}}-\sum E_{\text{out}}\right)^{2}-\left\|\sum \mathbf {p} _{\text{in}}-\sum \mathbf {p} _{\text{out}}\right\|^{2}.}
  

Eğer deney sırasında tespit edilmeyen baskın bir parçacık varsa, değişmez kütlenin grafiği eksik kütlenin yerine gelince bariz 

Egzotik hadron, kuarklar ile gluonlardan meydana gelen, sıradan hadronların aksine iki ya da üç kuarktan fazlasını içeren atomaltı parçacıktır. Egzotik baryonlar, üç kuarka (qqq) sahip sıradan baryonlardan; egzotik mezonlar ise birer kuark ve antikuarka (qq) sahip sıradan mezonlardan ayrılır. Teoride, renk yükü beyaz (veya nört renkli) olduğu müddetçe bir hadronun kuark sayısında herhangi bir limit yoktur.
Sıradan hadronlarla uyumlu olacak biçimde egzotik hadronlar; sıradan baryonlar gibi fermiyon ya da sıradan mezonlar gibi bozon olarak sınıflandırılabilir. Bu sınıflandırma şemasına göre, beş valans kuark içeren pentakuarklar egzotik baryon, dört valans kuark içeren tetrakuarklar ise egzotik mezondur. Altı valans kuark içeren heksakuarklar ise henüz gözlemlenmemiş olup kuark sayısına göre dibaryon ya da üçlü mezon olabilir.

Elektron dağılımı ya da elektron dizilimi, atom fiziği ve kuantum kimyasında, bir atom ya da molekülün (ya da diğer fiziksel yapıların) elektronlarının atomik ya da moleküler orbitallerdeki dağılımıdır. Örneğin Neon atomunun elektron dizilimi 1s2 2s2 2p6 olarak gösterilir.
Elektron diziliminde elektronlar her biri bağımsız bir şekilde yörüngelerde hareket eden atom altı parçacıklar olarak tanımlanmışlardır. Matematiksel olarak bu dizilim Slater determinantı ya da durum fonksiyon dizilimi olarak belirtilir
Kuantum mekaniğinin kurallarına göre tek elektronlu sistemlerde enerji bu elektronun konumuyla ilişkilidir. Belirli koşullar altında, elektronlar bir konumdan başka bir konuma hareket edebilir. Bu hareket foton formunda olan kuantumlanmış enerjinin ışıma ya da soğurma yapmasıyla gerçekleşebilir.
Periyodik tablodaki elementlerin yapısını anlama süreci içerisinde, birbirinden farklı olan bu atomların elektron dizilimlerine dair bilgiler oldukça yararlıdır. Bu fikir ayrıca atomları bir arada tutan kimyasal bağları tasvir etmeye olanak sağlar. Yine bu fikir, lazerlerin ve yarı iletkenlerin kendine has özelliklerinin açıklanmasına imkân sunar.

Elektron dizilimi ilk olarak Bohr atom modeline göre tasarlanmıştır. Elektronun kuantum mekaniksel gerçekliğini anlamadaki ilerlemelere rağmen, Bohr atom modelinin elektron kabuğu ve alt kabuklara dair belirttiği ifadeler hala geçerlidir.
Bir elektron kabuğu aynı baş kuantum sayısını (n) paylaşan kuantum durum dizisidir. Baş kuantum sayısı n ile gösterilir ve n burada orbital olarak ifade edilen harften önceki sayı olarak belirtilir. Elektron kabuğu elektronların dolanabildiği bir alandır. Bir atomun n'inci elektron kabuğu 2n2 kadar elektron yerleştirebilir. Örneğin ilk kabuğa 2 elektron, ikinci kabuğa 8 elektron ve üçüncü kabuğa 18 elektron yerleştirebilir. İzin verilen durum elektron spininden dolayı ikiye katlanmaktadır. Her bir atom orbitalinin spinleri zıt olmak üzere iki elektronun aynı kuantum sayılarına sahip olduğu görülmektedir, bunlardan biri +1/2 spinine sahipken (genellikle yukarıya doğru bir ok şeklinde gösterilir) diğeri -1/2 spinine sahiptir. (-1/2 spini de aşağı doğru ok şeklinde gösterilir.)
Bir alt kabuk, kendisini kapsayan kabuk içerisinde, açısal momentum kuantum sayısı ile ifade edilen bir konum dizisidir. ℓ =  0, 1, 2, 3 değerleri sırasıyla s, p, d, f orbitalleri olarak gösterilir. Bir alt kabukta konumlandırılacak maksimum elektron sayısı 2(2ℓ + 1) formülü ile bulunabilir. Bu formül, s alt kabuğunda maksimum 2 elektron olabileceğini, p alt kabuğunda maksimum 6 elektron, d alt kabuğunda maksimum 10 elektron, f alt kabuğunda da maksimum 14 elektron bulunabileceğini göstermektedir.
Bir kabuk veya alt kabukta ne kadar elektronun bulunabileceği kuantum mekaniği denklemlerinden çıkarılmaktadır. Özellikle Pauli dışlama ilkesinden dolayı, aynı atom içerisinde bütün kuantum sayıları aynı olan iki elektronun mümkün olamayacağı ifade edilmiştir.

Fizikçiler ve kimyacılar atom ve moleküllerin elektron dizilimlerini göstermek için standart gösterim tipini kullanırlar. Atomlar için bu gösterim, atom orbitalleri dizisi ile (örneğin Fosfor elementi için 1s, 2s, 2p, 3s, 3p) her bir orbitale ait elektron sayısı ile ifade edilir. Elektron sayısı orbitalin üst indisine yazılır. Örneğin hidrojen atomunun birinci kabuğundaki s orbitalinde yalnızca 1 elektron vardır, dolayısıyla hidrojen atomunun elektron dizilimi 1s1 gösterimi ile ifade edilir. Lityum atomunun 1s alt kabuğunda 2 elektron vardır, daha üst enerji seviyesi olan 2s alt kabuğunda ise 1 elektron vardır, böylelikle Lityum atomunun elektron dizilimi 1s2 2s1 gösterimi (okunuşu ise "bir-s-iki, iki-s-bir) ile ifade edilir.. Atom numarası 15 olan Fosfor elementinin elektron dizilimi ise şöyledir: 1s2 2s2 2p6 3s2 3p3.
Çok fazla elektrona sahip olan atomlar için bu gösterim şekli çok uzun olabilir bundan dolayı kısaltılmış gösterimler kullanılır. Çünkü daha önce ifade edilmiş bütün alt kabuklar (son alt kabuklardan bazıları için söyleyebiliriz bunu) asal gazlardan herhangi birinin elektron dizilimiyle aynıdır. Örneğin Fosfor elementi Neon elementinden (Neon'un elektron dizilimi 1s2 2s2 2p6 şeklindedir) sadece üçüncü kabuğu olması bakımından farklılık taşır. Böylelikle, Neon elementinin elektron dizilimi çekip alınır ve Fosfor elementinin elektron dizilimi şöyle yazılır: [Ne] 3s2 3p3. Bu düzenleme, elementlerin kimyasını en dış kabuktaki elektronlar belirlediği için oldukça yararlıdır.
Verilmiş bir dizilim için, orbitalleri yazma sırası sabit değildir yalnızca dolu orbitaller fiziksel öneme sahiptir. Örneğin temel haldeki Titanyum elementinin elektron dizilimi  [Ar] 4s2 3d2 ya da [Ar] 3d2 4s2 şeklinde yazılabilir. İlk gösterim şekli nötr atomların dizilimine uygun olan Madelung ilkesine dayandırılarak yazılmıştır. 4s orbitali Ar, K, Ca, Sc, Ti elementlerinde 3d orbitalinden önce doldurulur. İkinci gösterim şeklinde, atomlar pozitif iyon haline gelebilmek için elektronları orbital enerjisinin tersiyle orantılı bir sıra içinde uzaklaştırırlar. Ti4+, Tı+3, Ti+2, Ti+,Ti serisinde, 3d orbitali 4s orbitalinden önce doldurulur.
Tek elektrona sahip orbitallerde üst indis olan 1'i yazmak zorunlu değildir. Orbitalleri tanımlayan s, p, d, f harflerini italik ya da eğik olarak yazmak oldukça yaygındır. Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliğinin orbital harflerinin normal yazı tipiyle yazılmasına dair önerilerine rağmen bu harflerin italik ya da eğik olarak yazılması yaygındır. Bu harflerin kökeni tayf çizgilerini kategorileştirme sisteminden gelmektedir. “sharp”,” principal” “diffuse” ve “fundamental”. Bu sistem ince yapı gözlemlerine dayanmaktadır. Bunların güncel kullanımı açısal momentum kuantum sayısı olan l nin değerleri 0, 1, 2 ya da 3'ü belirtir. “f” harfinden sonra ise bu dizi alfabetik olarak “g”, “h” “i” … (l = 4, 5, 6) olarak devam eder. Nadiren ihtiyaç duyulsa da “i” harfinden sonra j'ye geçilir.
Moleküllerin elektron dizilimi de buna benzer bir yolla yazılır. Aradaki fark, atomik orbital yerine moleküler orbital kullanılmasıdır (alt kısımda görebilirsiniz).

Elektronun enerjisi onun orbitaliyle ilgilidir. Elektron-elektron etkileşimi ihmal edilirse, bir dizilimin yaklaşık enerjisi her bir elektronun enerjilerinin toplamı alınarak belirlenebilir. En düşük elektronik enerji dizilimi temel hâl olarak adlandırılır. Diğer dizilimler ise uyarılmış hâli belirtir.
Örnek verilecek olursa, Sodyum atomunun temel hâldeki elektron dizilimi Aufbau kuralı (alt kısımda görebilirsiniz) dikkate alınacak olursa 1s2 2s2 2p6 3s şeklindedir. İlk uyarılmış hâl, 3s orbitalindeki elektronu 3p orbitaline göndererek yapılır. Böylelikle 1s2 2s2 2p6 elektron dizilimi elde edilmiş olur. Atomların sahip oldukları elektron dizilimleri soğurma ve ışıma enerjisi ile değişebilir. Örneğin, Sodyum buharı lambasında, Sodyum atomları elektriksel boşalma vasıtasıyla 3p orbital seviyesine uyarılmışlardır. Daha sonra dalga boyu 589 nanometre olan sarı bir ışık yayarak temel hâline geri dönerler.
Değerlik elektronları uyarmak için (sodyum atomundaki 3s orbitali gibi) genellikle görülebilen ışınların ya da mor ötesi ışınların enerjisi gereklidir. Çekirdek elektronlarının da uyarılabilmesi mümkündür fakat bunun için x-ray fotonları gibi yüksek enerjiler gereklidir. 2p orbitalindeki elektronu 3s orbital seviyesine uyararak  1s2 2s2 2p5 3s2 elektron dizilimi böylelikle gerçekleşebilir.
Bu yazının geri kalanı yalnızca temel hâl ile ilgili olacaktır ve bu temel hâl sıklıkla atom ya da molekülün elektron dizilimi olarak tanımlanacaktır.

Elementlerin özelliklerinde periyotluğun atomun elektronik yapısıyla açıklanabileceği fikri ilk olarak Niels Bohr (1923) tarafından önerilmiştir. Onun önerileri Bohr Atom Modeline dayandırılmıştır. Bohr atom modelinde elektron kabukları çekirdekten sabit bir uzaklıktaki yörüngeler olarak tanımlanmıştır. Bohr Atom Modelinin elektron dizilim gösterimi günümüz kimyasına oldukça yabancıdır. Örneğin Sülfür atomunun elektron dizilimi  1s2 2s2 2p6 3s2 3p4 (2.8.6) olarak değil; 2.4.4.6 olarak gösterilir
İlerleyen yıllarda Edmund Clifton Stoner, Arnold Sommerfeld'in elektron kabuğuna dair üçüncü kuantum sayısı tanımlamasını birleştirdi ve Sülfür elementinin kabuk yapısının 2.8.6 olduğunu doğru bir şekilde tahmin etti. Ama Bohr'un atom modeli de Stoner'ın atom modeli de bir manyetik alandaki atomik spektrum değişimleri tanımlayamamıştır.
Bohr bu eksikliğin gayet farkındaydı (diğer bilim adamları da) ve arkadaşı Wolfgang Pauili'ye kuantum teorisinin (bu sistem bugün “eski kuantum teorisi” olarak bilinir) ihmal edilmemesi için yardım istedi. Pauli, Zeeman etkisinin yalnızca atomun en dış elektronlardan kaynaklanabileceğini fark etti ve Stoner'in kabuk yapısına dair teorisini yeniden değerlendirdi. Bu yeni değerlendirmede dördüncü kuantum sayısı ve Pauli dışlama ilkesi eklenerek alt kabukların doğru yapısı belirlendi (1925):

Baş kuantum sayısı (n) ve diğer üç kuantum numarası (k [l], j [ml] ve  m [ms]) aynı olan iki elektronun varlığı mümkün değildir.
1926 yılında yayımlanan Schrödinger denklemi, hidrojen atomunun anlaşılır hale gelmesinin sonucu olarak dört kuantum numarasından üçünü verdi. Bu sonuç günümüzde kullanılan kimya kitaplarında da belirtildiği gibi atomik orbitalin nasıl olduğuna dair bilgiler sağladı. Atom spektrumu incelemeleri, atomların elektron diziliminin deneysel olarak belirlenmesini sağladı. Ayrıca atomun orbitallerinin elektronlarla nasıl dolduğuna dair deneysel bir kural (Madelung kuralı olarak bilinir (1936)) verdi.

Aufbau (Almanca inşa etmek anlamında) ilkesi, Bohr'un elektron dizilimine dair orijinal fikrinin bir parçasıdır. Şöyle açıklanabilir:

En fazla iki elektron bir orbitale yerleştirilebilir. Elektronlar düşük enerjili orbitallerden yüksek enerjili orbitallere sırayla yerleştirilir. 

Bu ilke ilk 18 elementi gayet iyi açıklayabilmektedir. (atomların uyarılmamış halleri için) Fakat bu 18 elementten sonra ilerlenilen her adımda elementleri açıklayabilme yetisi giderek azalmaktadır. Aufbau ilkesinin modern f

Elektron deliği, fizik, kimya ve elektronik mühendisliğinde, bir atomda veya atomik kafeste bulunabilecek bir konumda elektron eksikliğidir. Normal bir atom veya kristal kafeste elektronların negatif yükü atom çekirdeğinin pozitif yükü ile dengelendiğinden, elektronun yokluğu deliğin bulunduğu yerde net bir pozitif yük bırakır.
Metal veya yarı iletken kristal kafesteki delikler, elektronların yapabildiği gibi kafes içinde hareket edebilir ve pozitif yüklü parçacıklara benzer şekilde hareket edebilir. Transistörler, diyotlar ve entegre devreler gibi yarı iletken cihazların çalışmasında önemli bir rol oynarlar. Bir elektron daha yüksek bir duruma uyarılırsa, eski durumunda bir boşluk bırakır. Bu anlam, Auger elektron spektroskopisinde (ve diğer x-ışını tekniklerinde), hesaplamalı kimyada ve kristallerdeki (metaller, yarı iletkenler) düşük elektron-elektron saçılma oranını açıklamak için kullanılır. Temel parçacıklar gibi davransalar da, delikler aslında parçacıklar değil, sanki parçacıklardır; elektronun antiparçacığı olan pozitrondan farklıdırlar.
Kristallerde, elektronik bant yapısı hesaplamaları, bir bandın tepesinde tipik olarak negatif olan elektronlar için etkin bir kütleye yol açar. Negatif kütle, sezgisel olmayan bir kavramdır ve bu durumlarda, pozitif bir kütle ile pozitif bir yük düşünülerek daha tanıdık bir resim bulunur.

Elektron kabuğu, elektronların, atom çekirdeği çevresinde takip ettiği bir yörünge olarak düşünülebilir. Her bir kabuk belli bir sayıda elektron barındırabilir, her kabuk belli bir enerji aralığına sahiptir ve daha dış bir kabuğa elektron eklenebilmesi için her kabuk tamamen dolu olması gerekir. En dış kabuktaki elektronlar atomun karakteristiğini belirler.

Elektron kabuklarının verlığı ilk kez Charles Barkla ve Henry Moseley'in x ışını soğurma çalışmaları esnasında deneysel olarak gözlendi. Barkla kabukları K, L, M, N, O, P ve Q olarak sınıflandırdı. Bir J serisinden de şüphelenildi ancak daha sonraki çalışmalar K soğurma çizgilerinin en iç elektronlarca üretildiğini gösterdi. Bu harflerin daha sonra n-değerlerine (1, 2, 3,...vb.) karşılık geldiği bulundu. Bunlar spektroskobik Siegbahn gösterimlerinde kullanılır.
Elektron kabukları ismi Bohr modelinden türetildi. Bu modelde elektronların çekirdeğin yörüngesinde belli uzaklıklarda bulunduğuna ve böylece bu yörüngelerin de çekirdek çevresinde "kabuklar" oluşturduğuna inanılıyordu.

Değer tabakası, atomun en dış kabuğudur. Geçiş metali olmayan metallerdeki değerlik elektronlar bu kabukta bulunur. Tam değer tabakası olan böyle elementler (soy gazlar) kimyasal tepkimesi en düşük olanlar iken, değer tabakalarında sadece bir elektron olanlar (alkali metaller) ya da tam bir kabuk oluşturmak için yalnızca bir elektron eksiği olanlar (halojenler) kimyasal tepkimesi (reaktifliği) en yüksek olanlardır.
Öte yandan, bu terminoloji geçiş metalleri bakımından yanıltıcıdır. Bu elementlerde değerlik elektronu, aynı zamanda bir iç kabuk olabilir. Bu nedenle bir atomun kimyasal olarak nasıl tepkimede bulunacağını belirleyen elektronlar, çekirdekten en uzağa gidebilenlerdir. Bunlar da illaki değer tabakasında bulunanlar değil, en yüksek enerjiye sahip olanlardır.

Elektronegatiflik, kimyada bağ yapımında kullanılan elektronların bağı oluşturan atomlar tarafından çekilme gücüdür. Klor gibi dış enerji seviyeleri hemen hemen tamamen doldurulmuş atomlar güçlü elektronegatiftirler ve kolaylıkla elektron alırlar. Buna karşın sodyum gibi dış seviyeleri hemen hemen boş olan atomlar kolaylıkla elektronlarını verirler ve güçlü elektropozitiftirler. Elektronegatifler ile elektron ilgileri karıştırılmamalıdır.
Örnek: 1s2 2s2 2p6 [3s1]
Yüksek atom numaralı elementler de düşük bir elektronegatifliğe sahiptir. Çünkü dış elektronlar pozitif çekirdeklerden oldukça uzaktadır, elektronlar atomlara kuvvetlice çekilmezler.
Ayrıca elektronegatiflik periyodik tabloda soldan sağa doğru gidildikçe artar, yukarıdan aşağıya gidildikçe ise azalır.
"Elektronegatiflik, bir bağı oluşturan atomların her birinin; Bağ elektronlarını çekebilme gücünü ifade eder. Tek başına atomun elektron alma eğilimi elektronegatiflik değil, elektron ilgisidir. Elektron ilgisi, nötr 1 mol atomun, 1 mol elektron aldığında açığa çıkan enerjidir ve ölçülebilir bir enerji formudur. (J, Cal) Elektronegatiflik ise, elektronları çekme gücü en fazla olan Flor atomu baz alınarak, atomların birbirlerine göre güçlerini ifade eder. Doğrudan ölçülebilir bir büyüklüktür, birimi Ec dir."

Katı hal fiziğinde, bir katının elektron kuşak yapısı (ya da sadece kuşak yapısı); katıdaki bir elektronun sahip olabileceği enerji aralıkları (enerji bandı, izinli bant ya da sadece bant olarak adlandırılır) ya da sahip olamayacağı enerji aralıkları olarak tanımlanır. Enerji bant teorisi bu bant ve bant boşluklarını atom veya moleküllerin büyük periyodik kafeslerindeki bir elektron için, izinli kuantum mekaniksel dalga fonksiyonlarını inceleyerek çıkarır. Bant teorisi katıların birçok fiziksel özelliklerini; örneğin elektriksel direnç ve optik soğurum gibi, açıklamak için başarılı bir biçimde kullanılmaktadır ve katı hal cihazları (transistörler, güneş pilleri vb.) anlamanın temelini oluşturmaktadır.

Tek, izole edilmiş atomun elektronları atomik orbitalleri doldurur. Her orbital ayrı enerji seviyeleri oluşturur. Birden çok atomun bir araya gelmesiyle molekül oluşur ve atomların atomik orbitalleri de birleşerek her birinin ayrı enerji seviyeleri oluşturduğu, moleküler orbitali oluşturur. Birleşen atom sayısı arttıkça, moleküler orbitaller daha da genişler ve moleküldeki enerji seviyeleri gittikçe artan bir yoğunluğa ulaşır. En sonunda atomların toplamından çok devasa bir molekül oluşur ya da başka bir deyişle, bir katı. Bu devasa molekül için enerji seviyeler birbirine o kadar yakındır ki bir bütün oluşturuyorlar gibi düşünülebilir.
Bant boşlukları temelde, enerji bantlarının sonu olan genişliklerinin bir sonucu olarak, hiçbir bant tarafından kaplanmamış artık enerji aralıklarıdır. Bantların farklı genişlikleri vardır ve bu genişlikler atomik orbitallerin örtüşme derecesine bağlıdır. İki komşu bant enerji aralığını tamamen kaplayacak genişlikte olmayabilir. Örneğin çekirdek orbitalleri(1s elektronları gibi) ile ilişkili bantlar, komşu atomların örtüşmesinin çok küçük olması sebebiyle, çok dardırlar. Sonuç olarak çekirdek bantları arasında büyük bant aralıkları olmaya eğilimi vardır. Daha çok örtüşme yapan daha geniş orbitalli büyük bantlar, yüksek enerjide gittikçe daha da genişlerler ve bant boşluğu kalmaz.

Başlangıç için teorinin daha basitleştirilmesi adına bazı önemli bilgiler verilebilir:
1. Sınırsız boyut sistemi: Bantları sürekli olabilmesi için çok büyük parça materyali dikkate almalıyız. Bant yapısı kavramı sadece indirgenmiş boyutlarda “büyük” olarak alınlarak genişletilebilir, iki boyutlu elektron sistemlerindeki gibi.
2. Homojen sistem: Yapısal özellik olarak bant yapısı kavramı, bir maddenin bir şekilde homojen olduğu varsayar. Pratikte bunun anlamı, bant yapısının düzenli yapıdaki bir maddenin içindeki bir kitle olmasıdır.
3. Etkileşimsizlik: Bant yapısı “tek-elektron hali”ni tarif eder. Bu hallerin varlığı elektronların diğer elektronlar, fotonlar ve örgü titreşimleri ile dinamik bir etkileşime geçmeden, statik potansiyelde yolculuk yaptığını kabul eder.
Yukarıdaki varsayımlar birçok önemli pratiksel durumlarla çürütülmüştür. Bant yapısının kullanımını anlamak için bant teorisinin limitlerine de bakılmalıdır:

Homojen olmama ve arayüzler: Yüzeylerin, bağlantı noktalarının ve diğer homojensizliklerin yanında, bant yapısı gövdesi bozulur. Sadece lokal, küçük ölçekli bozulmalar (örn. Bant boşluğunun içindeki yüzey halleri veya katkı maddesi halleri) değil, aynı zamanda lokal yük dengesizlikleri de görülür. Bu yük dengesizliklerinin elektrostatik etkileri yarıiletkenlere, yalıtkanlara ve vakuma kadar uzanır.
Aynı çizgide, çoğu elektronik etkiler (kapasitans, elektrik iletkenliği, elektrik alan perdeleme), yüzey ve/veya arayüz yakınlarından elektron geçişi fiziğini kapsar. Bu etkilerin tam tanımları, bant yapısı resminde, en azından elektron-elektron etkileşimlerinin tam olgunlaşmamış modelini gerektririr.
Küçük sistemler: Her boyutta küçük olan sistemler için (örn. Küçük molekül veya kuantum noktası), sürekli bant yapısı yoktur. Küçük ve büyük boyutlar arası geçiş, mezoskopik fiziğin konusudur.
Güçlü bağlantılı maddeler: Bazı maddeler (süperiletkenler, Mott yalıtkanları ve dahası) tek-elektron hali ile anlaşılamaz. Bu maddelerin elektronik bant yapıları yetersizce (ya da en azından detaylıca olmayan) açıklanmış ve fizikleri ile ilgili bilgi sağlanmamıştır.

Bant yapısı hesaplamaları, kristal örgüsünün simetrisini kullanarak, periyodik doğasından yararlanır.

  
    
      
        
          ψ
          
            n
            
              k
            
          
        
        (
        
          r
        
        )
        =
        
          e
          
            i
            
              k
            
            ⋅
            
              r
            
          
        
        
          u
          
            n
            
              k
            
          
        
        (
        
          r
        
        )
      
    
    {\displaystyle \psi _{n\mathbf {k} }(\mathbf {r} )=e^{i\mathbf {k} \cdot \mathbf {r} }u_{n\mathbf {k} }(\mathbf {r} )}
  
,
“k” dalga vektörü olarak adlandırılır. k'nın her değeri için, Schrödinger denkleminin n, the band index ile gösterilen birden çok çözümü vardır ve n değeri basitçe enerji bantlarını gösterir. k değiştikçe her bir enerji seviyesi yavaşça değişir ve a smooth band of states oluşturur. Her bant için o banttaki elektronların dağılma ilişkisini En(k) fonksiyonu ile tanımlayabiliriz.
Dalga vektörü Brillouin alanının, kristalin kafesiyle alakalı çokyüzlü dalga vektörü boşluğu, içindeki herhangi bir değeri alabilir. Brillouin alanının dışında kalanlar, basitçe bu alanın içinde bulunan hallerle fiziksel olarak aynıdır. Brillouin alanındaki özel yüksek simetri noktaları Γ, Δ, Λ, Σ sembolleriyle gösterilir.
Bant'ın şeklini dalga vektörü fonksiyonu olarak gözde canlandırmak zordur çünkü 4 boyutlu uzay, E ‘ye kx, ky, kz, olarak çizmek gerekir. Bilimsel yayınlarda genelde bant yapısı grafikleri En(k) ve k değerlerini birleştiren simetri noktalarından oluşan bir çizgi olarak gösterilir. Bant yapısını görselleştirmek için diğer bir metot ise dalga vektörü uzayında sabit enerjili izoyüzey olarak koyarak, enerji belli bir değerdeyken tüm halleri gösteren bir grafik çizmektir. Hallerin izoyüzeyi Fermi seviyesindeki enerjiye eşittir ve bu izoyüzey Fermi yüzeyi olarak adlandırılır.
Enerji bant aralıkları, onları çevreleyen hallerin dalga vektörleri kullanılarak sınıflandırılır:

Doğrudan bant aralığı: bant aralığının üstündeki en düşük enerjili halin, aşağısındaki en yüksek enerjili hale aynı k değerine sahip olması
Dolaylı bant aralığı: farklı k değerlerine sahip olan birbirlerine en yakın, bant aralığının üstündeki ve altındaki haller.

Genelde elektronik bant yapıları kristal yapıdaki maddelerle özdeşleştirilse de, yarı kristal ve amorf katılar da bant yapısı gösterebilir. Fakat bu yapılarda kristalin basit simetri yapısı eksik olduğundan ve genelde kesin bir dağılma ilişkisine karar vermek mümkün olmadığı için, teorik olarak çalışmak daha zordur. Sonuç olarak katıların bant yapısı ile ilgili var olan teorik çalışmaların hemen hemen hepsi kristal maddeler üzerine yoğunlaşır.

Hal yoğunluğu fonksiyonu g(E) birim hacme, birim enerjiye, E civarındaki elektron enerjileri için, düşen elektronik hal sayısı olarak tanımlanır.
Hal yoğunluğu fonksiyonu bant teorisine dayalı hesaplamalar için önemlidir. Bu fonksiyon optik soğurum hesaplamaları için hem uyarılabilir elektron sayısını hem de bir elektron için son hal sayısını sağlar. Aynı zamanda elektriksel iletkenlik hesaplamalarında mobile state sayısını ve elektron saçılma hızlarını hesaplarken saçılmadan sonraki son hal sayılarını verir. 
Bant boşluğu içindeki enerjiler için, g(E) = 0.

Termodinamik dengede E enerji halinin bir elektronla dolma olasılığı Fermi-Dirac dağılımı(Pauli dışlanım ilkesini hesaba alan bir termodinamik dağılım)  ile verilir:

  
    
      
        f
        (
        E
        )
        =
        
          
            1
            
              1
              +
              
                e
                
                  
                    (
                    E
                    −
                    μ
                    )
                  
                  
                    /
                  
                  
                    
                      k
                      
                        
                          B
                        
                      
                    
                    T
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle f(E)={\frac {1}{1+e^{{(E-\mu )}/{k_{\rm {B}}T}}}}}
  

Formüldeki bileşenler:

kBT Boltzmann sabiti ve sıcaklığın çarpımı,
µ elektronların toplam kimyasal potansiyeli veya Fermi seviyeleri (yarıiletken fizikte bu büyüklük daha çok EF ile gösterilir).
Bir katının Fermi seviyesi o katıya uygulanan ve voltmetreyle ölçülen gerilimle doğrudan ilişkilidir. Genellikle bant yapısı grafiklerinde Fermi seviyesi sıfır alınır (isteğe bağlı/rastgele seçilmiş bir değer).
Maddedeki elektronların yoğunluğu Fermi-Dirac dağılımının hallerin yoğunluğuyla çarpımının integralidir:

  
    
      
        N
        
          /
        
        V
        =
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        g
        (
        E
        )
        f
        (
        E
        )
        
        d
        E
      
    
    {\displaystyle N/V=\int _{-\infty }^{\infty }g(E)f(E)\,dE}
  

Sonsuz sayıda bant olmasına ve böylece sonsuz sayıda hal olmasına rağmen, sadece sınırlı sayıda elektron bu bantlara yerleşir. Tercih edilen elektron sayısı elektrostatiğin bir sonucudur: maddenin yüzeyinin yükle yüklenebilmesine rağmen maddenin içindeki kitle nötr yükü tercih eder. Yükün nötr olma durumu N/V değerinin maddedeki proton yoğunluğuyla aynı olmasıdır. Bunun olması için maddenin elektrostatik olarak kendini ayarlaması, Fermi seviyesine göre doğru denge olana kadar bant yapısını enerji içinde aşağı ya da yukarı kaydırması (dolayısıyla g(E)yi kaydırması) gerekir.

Bir

Enerji seviyesi, atom çekirdeğinin etrafında katman katman biçiminde bulunan kısımların her biridir. Bu yörüngelerde elektronlar bulunur.
Yörüngenin numarası; 1, 2, 3, 4, ... gibi sayı değerlerini alabilir. Yörünge numarasına baş kuantum sayısı da denir ve "n" ile gösterilir. Yörünge numarası ile yörüngenin çekirdeğe uzaklığı doğru orantılıdır.
Bir yörüngede kaç elektron bulunduğunu hesaplamak için 2•n2 parametresi kullanılır.
n, burada "yörünge numarası" veya "baş kuantum sayısı" adıyla anılır.
Kuantum mekaniği sistemi veya bağlanmış (uzayda hapsedilmiş) parçacığı, sadece bazı özel enerji değerleriyle ilgilenir. Bu herhangi bir enerji alabilen klasik parçacıklarla çelişir. Bu farklı değerlere enerji seviyeleri denir. Bu terim genel olarak çekirdeğin elektrik alanıyla bağlanmış molekül ve atomların içindeki elektronların enerji seviyeleri için kullanılır. Ama çekirdeğin enerji seviyelerine veya moleküllerdeki titreşimsel ve dönmeli enerji seviyelerine işaret eder. Böyle özel enerji seviyeleriyle olan enerji yelpazesi sistemine de nicelikleşmiş denir.
Eğer potansiyel enerji molekül veya atomik çekirdekten sonsuz mesafede sıfırlanırsa, bağlanmış elektron durumu, negatif potansiyel enerji durumu vardır.
Eğer bir atom, molekül ya da iyon mümkün olan en düşük enerji seviyesinde ise elektronların temel seviyede olduğu söylenir. Eğer daha yüksek enerji seviyelerinde ise elektronların uyarılmış seviyede olduğu söylenir. Eğer birden fazla kuantum mekanik durumu aynı enerjideyse enerji seviyeleri yozlaşmıştır (bozulmuştur). O zaman bunlara yozlaşmış enerji seviyeleri denir. 

Nicelleşmiş enerji seviyeleri parçacığın enerjisi ve dalga uzunluğu arasındaki ilişkiden doğar. Atomun elektronlarındaki gibi hapsolmuş parçacık için, dalga işlevi duran dalgalar şeklindedir. Sadece (enerjili durgun durumlar) dalga uzunlukları integral rakamlarıyla ilişkili enerjili durgun durumlar var olur. Diğer durumlarda dalgalar yıkıcı olarak müdahale eder, bu da sıfır olasılık yoğunluğu ile sonuçlanır. Matematik olarak enerji seviyelerinin  nasıl oluştuğunu gösteren temel örnekler, kutuda parçacık ve kuantum uyumlu titreştiricidir.

Atomdaki nicelleleşmenin ilk kanıtı 1800'lerin başında Joseph von Fraunhofer ve William Hyde Wollaston tarafından Güneş'ten gelen ışınlardaki spektrum çizgilerinin gözlemlenmesiydi. Enerji seviyeleri fikri Danimarkalı fizikçi Niels Bohr tarafından 1913'te Bohr Modeli'nde ortaya atılmıştır. Enerji seviyelerinin Schrödinger Denklemi terimleri ile açıklandığı modern kuantum mekaniksel teori Erwin Schrödinger ve Werner Heisenberg 1926'da geliştirilmiştir.

Farklı seviyelerdeki elektronların enerjisinin formülleri, elektron atomdan tamamen ayrıldığı zaman enerji için sıfır noktası oluşur, i.e elektronun temek kuantum sayısı n = ∞ olduğu zaman.
Farz et ki hidrojen benzeri atomun (İON) atomik ekseninde bir elektron var. Durum enerjisi çoğunlukla çekirdek(pozitif) ile elektronun(negatif)  elektriksel etkileşimi ile çoğunlukla belirlenir.
Çekirdeğin etrafındaki bir elektronun enerji seviyeleri:  

  
    
      
        
          E
          
            n
          
        
        =
        −
        h
        c
        
          R
          
            ∞
          
        
        
          
            
              Z
              
                2
              
            
            
              n
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{n}=-hcR_{\infty }{\frac {Z^{2}}{n^{2}}}}
  

(tipik olarak 1 eV ve 103 eV arasında), 
R∞ Rydberg sabitidir, Z atom numarasıdır, n temel kuantum sayısı, h  Planck sabiti ve c  ışık hızıdır . Hidrojen gibi atomlar(iyonlar) için, the Rydberg seviyeleri temel kuantum sayısına n bağlıdır.
Bu denklem hidrojen gibi herhangi bir element için Rydberg formülü (aşağıda gösterilen) ile E = h ν = h c / λ birleştirerek elde edilir. Baş kuantum sayısı n yukarida = n1  Rydberg formündeki ve n2 = ∞ (bir foton yaydıktan sonra elektronun enerji seviyesinin temel kuantum sayısı iner). Rydberg formülü deneysel emisyon spektrumu verisinden türetilir.

  
    
      
        
          
            1
            λ
          
        
        =
        R
        
          Z
          
            2
          
        
        
          (
          
            
              
                1
                
                  n
                  
                    1
                  
                  
                    2
                  
                
              
            
            −
            
              
                1
                
                  n
                  
                    2
                  
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{\lambda }}=RZ^{2}\left({\frac {1}{n_{1}^{2}}}-{\frac {1}{n_{2}^{2}}}\right)}
  

Öz değerler olarak enerji seviyelerini elde etmek için özgün işlev gibi dalga işlevi kullanarak zamandan bağımsız Schrödinger denklemi ile kinetik enerji Hamiltonian öperatöründen eş bir formül mekanik olarak türetilebilir.

Eğer atomun etrafında birden fazla elektron varsa elektron-elektron etkileşimleri enerji seviyesini yükseltir. Eğer elektron dalga fonksiyonlarının uzaysal üst üste gelmesi zayıf ise bu etkileşimler genelde ihmal edilir.
Birden çok elektronlu atomlar için atomlar arası etkileşim önceki denklemin, Z ile gösterilen atom numarasında olduğu gibi artık geçerli olmamasına neden olur. Bunu anlamak için basit bir yol(tamamlanmamış olmasına rağmen) dıştaki elektronların indirgenen elektronun etkili bir çekirdeğini gördüğü kalkan etkisidir  çünkü içteki elektronlar çekirdeğe sıkıca bağlıdır ve taraflı olarak yükünü sıfırlar. Bu yaklaşık olarak Z  nin, yüksekçe temel kuantum numarasına bağlı olan Zeff ile sembol edilenetkili çekirdek yükü ile değişmesine neden olur.

  
    
      
        
          E
          
            n
            ,
            l
          
        
        =
        −
        h
        c
        
          R
          
            ∞
          
        
        
          
            
              
                
                  Z
                  
                    
                      e
                      f
                      f
                    
                  
                
              
              
                2
              
            
            
              n
              
                2
              
            
          
        
         
      
    
    {\displaystyle E_{n,l}=-hcR_{\infty }{\frac {{Z_{\rm {eff}}}^{2}}{n^{2}}}\ }
  

Bu tür durumlarda yörüngesel türler (azimuthal kuantum  Şablon:Ell ile belirlenen)  molekülde seviyelerinin etkisinin yanı sıra Zeff ve bu yüzden ayrıca farklı atomsal elektron enerji seviyelerini etkiler. Elektron guruplaşması için elektronları ile dolu bir atomun Aufbau ilkesi, bu farklı enerji seviyelerini de hesaba katar. Temel seviyede elektronları ile dolu bir atom için en düşük enerji seviyelerinin ilki doludur ve Pauli çıkarma ilkesi, Aufbau ilkesi ve Hund kuralı ile tutarlıdır.

İnce yapı, Darwin ifadesi, (atomun içindeki elektronların temas etkileşimleri) ve göreli kinetik enerji düzeltmelerinden (elektronun spini ve hareketi ile çekirdeğinin elektrik alanı arasındaki elektrodinamik etkileşim) kaynaklanır.

Temel metin: Aşırı ince yapı
Bu daha ince yapı, 10−4 eV büyüklüğünde tipik bir sıra ile enerji seviyelerinde tipik bir değişime neden olan elektron çekirdek spin-spin etkileşiminden dolaydır.

Temel metin: Zeeman etkisi
Elektronik yörüngesel açısal momentumdan kaynaklanan L manyetik dipole (ikiz kutuplu) moment μL
ile ilişkisi etkileşim enerjisi vardır, aşağıdaki formül ile 

  
    
      
        U
        =
        −
        
          
            μ
          
          
            L
          
        
        ⋅
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle U=-{\boldsymbol {\mu }}_{L}\cdot \mathbf {B} }
  

ile

  
    
      
        −
        
          
            μ
          
          
            L
          
        
        =
        
          
            
              
                e
                ℏ
              
              
                2
                m
              
            
          
        
        
          L
        
        =
        
          μ
          
            B
          
        
        
          L
        
      
    
    {\displaystyle -{\boldsymbol {\mu }}_{L}={\dfrac {e\hbar }{2m}}\mathbf {L} =\mu _{B}\mathbf {L} }
  
.
İlaveten, elektron spininden kaynaklanan manyetik momentumu işin içine katarak.
Göreli etkiler yüzünden (Dirac denklemi), elektron spininin etkisi ile manyetik bir momentum vardır, μS .

  
    
      
        −
        
          
            μ
          
          
            S
          
        
        =
        −
        
          μ
          
            B
          
        
        
          g
          
            S
          
        
        
          S
        
      
    
    {\displaystyle -{\boldsymbol {\mu }}_{S}=-\mu _{B}g_{S}\mathbf {S} }
  
,

gS ile elektron spini g-faktörü (fizik) (yaklaşık 2), toplam manyetik momentumuna neden olan, μ,

  
    
      
        
          μ
        
        =
        
          
            μ
          
          
            L
          
        
        +
        
          
            μ
          
          
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\mu }}={\boldsymbol {\mu }}_{L}+{\boldsymbol {\mu }}_{S}}
  
.
Bu yüzden enerji etkileşimi aşağıdaki formüle dönüşür;

  
    
      
        
          U
          
            B
          
        
        =
        −
        
          μ
        
        ⋅
        
          B
        
        =
        
          μ
          
            B
      

Felix Bloch (23 Ekim 1905, Zürih, İsviçre - 10 Eylül 1983) İsviçreli fizikçidir.

Burada ve Eidgenössische Technische Hochschule de eğitim görmüştür. 1927'de fizik mühendisliği eğitimini tamamlamasının ardından University of Leipzig'e geçerek doktorasını vermiştir. Alman akademilerinde Werner Heisenberg, Wolfgang Pauli, Niels Bohr ve Enrico Fermi gibi bilim insanları ile çalışmıştır. 1933 yılında Hitler'in iktidara gelmesinin ardından Almanya'yı terk ederek, Stanford Üniversitesi'nde kendisine teklif edilen bir pozisyonu kabul etmiştir. 1939 yılında Amerikan vatandaşlığına geçmiş ve Amerika Birleşik Devletlerinde çalışmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarında Los Alamos National Laboratuvarında atom enerjisi üzerinde çalışmıştır. Savaş sonrası dönemde nükleer indüksiyon ve manyetik nükleer rezonans konularına yoğunlaşmıştır. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) olayının temellerini atmıştır. Felix Bloch ve Edward Mills Purcell 1952 Nobel Fizik Ödülü'nü nükleer manyetik alanındaki çalışmalarından dolayı almışlardır.

http://nobelprize.org/physics/laureates/1952/bloch-bio.html 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www-sul.stanford.edu/depts/spc/xml/sc0303.xml 7 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fermiyon, parçacık fiziğinde, Fermi-Dirac istatistiğine uyan parçacıktır. Başka bir deyişle, Enrico Fermi ve Paul Dirac'ın gösterdiği üzere, Bose-Einstein istatistiğine sahip bozonların aksine fermiyonlar, belirtilen zamanda sadece bir kuantum durumuna karşılık gelebilen parçacıklardır. Eğer iki ayrı fermiyon uzayda aynı yerde tanımlanmışsa her bir fermiyonun özelliği (spin kuantum sayısı gibi) birbirinden farklı olmak zorundadır. Örnek olarak, iki elektron bir çekirdeğin etrafında aynı orbitalde bulunacaklarsa, bu kez aynı spin durumunda olamazlar ve her orbitalde elektronun biri yukarı diğeri aşağı spin durumundadır.
Gözlemlenmiş tüm fermiyonlar, tam sayı spine sahip bosonların aksine buçuklu spine sahiptir. Örneğin, ışığın parçacığı foton, bir bozon olup 1 spinliyken elektron 1/2 spinlidir, Higgs bozonu ise 0 (sıfır) spine sahiptir, yani skaler parçacıktır. Daha genel olarak, spin-istatistik teoremine göre herhangi kabul edilebilir göreli kuantum alan kuramında tam sayı spine sahip olanlar boson, buçuklu spine sahip olanlar fermiyon olarak adlandırılır.
Fermiyonlar da proton gibi bileşik veya elektron gibi temel olabilir. Standart modelde iki tane temel fermiyon grubu bulunur: kuarklar ve leptonlar. Toplamda 24 farklı temel fermiyon vardır: 6 kuark, 6 lepton ve bunların karşıt parçacığı. Proton ve nötron gibi bileşik fermiyonlar maddenin yapı taşlarıdır. Süperiletkenlikte olduğu gibi, zayıf etkileşimdeki fermiyonlar bozonlar gibi de davranabilirler.

Tanım gereği, fermiyonlar Fermi-Dirac istatistiğine uyan parçacıklardır. Fermi-Dirac statiğinde bir tanesi iki fermiyonla yer değiştirdiğinde dalga denklemi işaret değiştirir. Dalga denkleminin gösterdiği bu karşı simetrik özellik fermiyonun Pauli dışlama prensibine uyar: iki fermiyon aynı anda aynı kuantum haline sahip olamaz. Fermiyonunun, kuantum halindeki bu katılığı veya direngenliği, onu maddeyi oluşturan olarak kabul edilmesine sebep olurken, bozonlar etkileşimi ileten parçacıklar) kuvvet taşıyıcılar ya da radyasyonu oluşturan parçacıklar olarak kabul edilmesini getirir. Fermiyonun kuantum alanına, fermiyonik alan denir ve değişmeyen kanonik ilişkiye uyar.
Fermiyonlar için Pauli dışlama prensibinin ve maddenin asosyatif katılığının sebebi atomun elektron katmanlarının istikrarlı olması (bu istikrar atomik maddeler için geçerlidir) ve atomun karmaşıklığıdır (bu atomik elektronların aynı enerji seviyesinde olmasına izin vermez) ki bu özellik karmaşık kimyayı mümkün kılar. Beyaz cüceler ve nötron yıldızlarının denge durumunda çoğunluğunu oluşturan dejenere maddenin oluşturduğu basınca da bu sebep olur. Daha günlük anlamda, Pauli dışlama prensibi elastik maddelerin Young modülüne katkıda bulunur.
Bilinen tüm fermiyonlar yarım spine sahiptirler: bir gözlemci fermiyonun çevresinde dönerse (ya da fermiyon 3600 rotasyon yaparsa) fermiyonun dalga denklemi işaret değiştirir. Göreceli olmayan kuantum mekaniğinde, bu tamamen deneysel bir gözlemdir. Ancak göreceli kuantum alan teorisi ve spin-statiği teoremi yarım tam sayı spine sahip parçacıkların bozon olamayacağını ve tam sayı spine sahip parçacıkların da fermiyon olmayacağını göstermiştir.
Çok büyük sistemlerde, fermiyon ve bozon statiği sadece dalga fonksiyonları çakışıp çok yoğun olduklarında farklılık gösterir. Küçük yoğunluklarda her ikisinin de statiği Maxwell-Boltzmann statiği ile yakınsanabilir ki klasik mekanik ile açıklanır.
Standart modelde iki tane temel fermiyon bulunur: kuark ve leptonlar. Toplamda 24 farklı fermiyon vardır: 6 kuark, 6 lepton ve altışar antiparçacığı bulunur.

12 kuark-6 parçacık (u.d.s.c.b.t) ve bunlara karşılık gelen 6 antiparçacık (u-.d-.s-.c-.b-.t-);
12 lepton-6 parçacık (e-.μ-.τ-.ve.vμ.vτ) ve bunlara karşılık gelen 6 antiparçacık (e+.μ+.τ+.ve-.vμ-.vτ-)

Gözlemlenmiş tüm temel parçacıklar ya boson ya da fermiyondur. Bilinen temel fermiyonlar iki gruba ayrılır: kuarklar ve leptonlar.

Kuarklar, bileşik fermiyonlar olan protonları, nötronlar ve diğer baryonları meydana getirirler. Ayrıca bileşik bosonlar olan mesonları da içerirler.
Leptonlar elektron ve benzeri ağır parçacıkları (muon ve tau) ve ayrıca nötrinoları içerirler.
Bilinen sol sarmal fermiyonlar zayıf etkileşimi hissederken bilinen sağ sarmal fermiyonlar hissetmez. Diğer bir deyişle sadece sol fermiyonlar ve sağ antifermiyonlar W bozonuyla etkileşirler.

Bileşik fermiyonlar (hadronlar, çekirdek ve atomlar gibi) yapı taşlarına göre boson ya da fermiyon olabilirler. Daha net olarak spin ve statiğinin ilişkisine bağlı olarak tek sayıda fermiyon içeren bir parçaçığın kendisi de fermiyondur ve yarım tam sayı spine sahiptir.
Örneğin:

Proton ve nötron gibi bir baryon üç tane fermiyonik kuark içerir, bu yüzden fermiyondur.
Karbon-13 çekirdeği 6 proton ve 7 nötron içerir, bu sebepten fermiyoniktir.
Helyum-3 atomu 2 proton, 1 nötron ve 2 elektron içerir ve fermiyondur.
Bileşik parçacıklarda, basit parçacıkların bir potensiyelle bağ yapmasıyla oluşan bozonların sayısının fermiyon ya da boson oluşmasında hiçbir etkisi yoktur.
Bileşik bir parçacığın (ya da sistemin) fermiyonik ya da bozonik özelliği sadece çok büyük uzaklıklarda (sisteme göre) görülür. Boyutsal yapısının önemli olduğu yakınlıkta, bileşik parçacık (ya da sistem) bileşenlerine göre davranış özelliği gösterir.
Fermiyonlar gevşek bağlar kurduğunda bozonik davranışlar sergileyebilirler. Süper iletkenliğin ve Helyum-3'ün süper akışkanlığının temeli budur: süper iletken maddelerde, elektronlar foton değişimi ile etkileşerek Cooper çiftini oluştururken Helyum-3'te Cooper çifti spin dalgalanması ile oluşur.
Kısmi kuantum Hall etkisinin yalancı parçacıkları da tek sayıdaki elektron anaforlarıyla birleşmiş bileşik fermiyon olarak bilinir.

Kuantum alan teorisinde bozonların topolojik olarak bükük alan yapısı olabilir. Bunlar parçacık gibi davranan eş evreli durumlardır (ya da dalgalardır) ve bunlar tüm bileşenleri bozonik olsa da fermiyonik davranış gösterebilirler. Bu 1960'ların başında Tom Skyrme tarafından keşfedildi ve bu sebepten bozonlardan oluşan fermiyonlara skyrmiyon adı verildi.
Skyrme'ye orijinal örneği üç boyutlu küre değerlerini alabilen alanlar, pionların uzak mesafelerdeki davranışlarını açıklayan orijinal doğrusal olmayan sigma modelini içeriyordu. Kuantum renk dinamiğine Büyük-N ya da sicim yakınsamasında tekrar üretilen Skyrme modelinde proton ve nötronlar piyon alanının fermiyonik topolojik dalgalarıdır. Skyrme'nin örneği piyon fiziğini içerirken kuantum elektro dinamiğindeki manyetik tek kutup daha bilinen bir örnektir. Olası en küçük manyetik yüke sahip bozonik tek kutup ve elektronun bozonik versiyonu fermiyonik diyonu oluşturacaktır.

Süper iletkenlik

Fonon, bir kristal örgüsünde bulunan atomların ortak titreşimlerinin nicesidir. Fiziksel olarak bir parçacık olmadığı için genellikle parçacığımsı olarak adlandırılır. Optik ve akustik fonon olmak üzere iki çeşidi bulunur. Optik fononların enerjileri daha yüksektir ve fotonla çiftleşmeleri daha kolay olur. Akustik fononlar ise daha düşük enerjilidir.
Bir örgüde tetiklenebilecek fonon sayısını hesaplamak için birim hücredeki atom sayısı her bir atomun serbestlik derecesiyle çarpılır. Örneğin silisyum kristalinin birim hücresinde 2 adet silisyum atomu bulunur, her bir atom ise 3 eksende salınabilir (x,y,z) dolayısıyla silisyum kristalinde toplam 6 adet fonon tetiklenir. Optik fonon sayısı serbestlik derecesi kadardır. Geriye kalan fononlar ise akustik fononlardır. Yani silisyum kristalinde 3 adet optik ve 6-3=3 adet akustik fonon bulunur.
Kristal yapıda tetiklenen fononlar Raman saçılmasıyla gözlemlenebilir.
Fononların süperiletkenlikte önemli rolleri vardır. İki elektronun bir araya gelmesiyle oluşan cooper çiftleri, fonon alışverişiyle birlikte kalırlar. Süperiletkendeki titreşim artması veya azalması da fonona bağlıdır.

Parçacık fiziğinin, süpersimetri teorilerinde, bir gaugino, süpersimetri ile birleştirilmiş ayar teorisi tarafından tahmin edildiği gibi, bir ayar alanının varsayımsal fermiyonik süpersimetrik alan kuantumudur (süperpartner). Gravitino (spin 3/2) hariç tüm gauginolar 1/2 dönüşe sahiptir.

Standart modelin minimal süpersimetrik uzantısında aşağıdaki gauginolar mevcuttur:

Gluino (g͂) gluonun süperpartneridir ve dolayısıyla renk yükünü taşır.
Gravitino (G͂) gravitonun süpersimetrik ortağıdır.
Üç wino (W͂± ve W͂3), SU(2)L ayar alanlarının W bozonlarının süperpartnerleridir.
Bino, zayıf aşırı yüke karşılık gelen U(1) ayar alanının süperpartneridir.
Bazen "elektroweakinos" terimi, wino ve bino'yu ve bazen de higgsino'yu belirtmek için kullanılır.

Gauginolar, elektriksel olarak nötr olan nötrinolar ve elektriksel olarak yüklü olan chargino adı verilen kütle özdurumlarını oluşturmak için Higgs alanının serbestlik derecelerinin süperpartnerleri olan higgsinolar ile karışır.
Birçok süpersimetrik modelde, en hafif süpersimetrik parçacık (LSP), genellikle photino gibi bir nötrino kararlıdır. Bu durumda bir zayıf etkileşimli büyük kütleli parçacık ve karanlık madde adayıdır.

1. Gori, Stefania; Jung, Sunghoon; Wang, Lian-Tao; Wells, James D. (2014). "Prospects for electroweakino discovery at a 100 TeV hadron collider". Journal of High Energy Physics. 2014 (12): 108.
G. Bertone; D. Hooper; J. Silk (2005). "Particle Dark Matter: Evidence, Candidates and Constraints". Physics Reports. 405 (5–6): 279–390.

Gilbert Newton Lewis (25 Ekim 1875, Boston - 23 Mart 1946), Amerikalı kimyagerdir. Royal Society üyesidir.
Boston yakınlarında 1875'te doğdu ve çocukluğu Nebraska'da geçti. Öğrenimini Harvard Üniversitesinde yaparak, buradan mezun oldu. Bir sene lise öğretmenliği yaptıktan sonra tekrar Harvard'a döndü ve 1899 yılında felsefe doktoru unvanını aldı. Bir yıl Alman üniversitelerinde çalıştıktan sonra, Filipin Adalarında Ağırlıklar ve Ölçüler Müfettişi olarak bir yıl vazife yaptı.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde profesörlük unvanını kazandı. Nihayet 1912'de az tanınmış bir kimya bölümünün başkanlığını kabul etti. Kaliforniya Üniversitesine gitti ve meslek hayatının kalan kısmını, Berkeley'de dünyanın en kuvvetli kimya bölümlerinden birini kurmaya verdi. Lewis, meslek hayatının büyük bir kısmını moleküllerin yapısını ve termodinamiği, yani kimyasal değişmelerdeki enerji bağıntılarını anlamak için harcadı. Düşünüş tarzı, zamanına göre çok ileri olduğundan, teorisinin kimyaya derin etkileri oldu.
Kimyasal bağ anlayışı, bu konudaki modern düşünceleri, büyük ölçüde etkilemiştir. Lewis, enerji bilançosunun, bir reaksiyonunun olup olmayacağını önceden haber vermeye imkân vereceğini ilk anlayanlardan biridir. Termodinamiğin, kimya için taşıdığı büyük önemini, zamanın kimyacılarına o anlattı. Bu konuda 1923 yılında basılan kitabı, kimya literatürünün klasiklerinden biri oldu.
Kükürdün fazlarından kuantum mekaniğine kadar çeşitli konularda yüz elliden fazla araştırması yayınlandı. Parlak meslek hayatı boyunca daima laboratuvarında aktif olarak çalışmış ve keşiflerin heyecanından hiçbir zaman yorgunluk duymamıştı. Basit ve doğrudan doğruya sonuç veren deneyleri üstün tutardı. Önemli keşiflerinden birçoğunu, birkaç deney tüpü ve basit kimyevî maddeler kullanarak yapmıştı. G.N. Lewis, 23 Mart 1946 yılında çok sevdiği laboratuvarında, kitapları ve beherleri arasında hayata gözlerini kapadı.

Gluonlar (İngilizce glue=tutkal, bağlayıcı tutucu anlamı olan)  kuarklar arasındaki güçlü etkileşimi sağlayan temel parçacıklardır. Bu etkileşim fotonların elektromanyetik etkileşmedeki rolüne benzer bir şekilde iki yüklü parçacık arasında momentum değişimini sağladığı düşüncesi ile benzerlik kurularak anlaşılabilir.
Kuarklar  baryonları ve mezonları  oluşturduğu için, güçlü etkileşim baryonlar ve mezonlar içerisinde ve arasında gözlemlenir. Protonların ve nötronların atom çekirdeğinde bir arada bulunmalarını sağlayan da güçlü etkileşimdir.
Teknik olarak düşünüldüğünde, gluonlar vektör ayar bozonudurlar ve güçlü etkileşimde aracılık ederler. Elektromanyetik etkileşmede fotonun rolünden farklı olarak gluonlar renk yükü de taşırlar ve sadece aracılık etmekle de kalmazlar aynı zamanda güçlü etkileşime de katılırlar. Bu katılım da güçlü etkileşimi düşünerek hesap yapmayı elektromanyetik etkileşimin hesaplarına kıyasla oldukça zor bir hale sokar.

Gluon bir vektör bozondur ve foton gibi spini 1'dir. Kütleli spin-1 parçacıkların 3 tane kutuplaşma durumları olmasına karşın, gluon gibi kütlesiz vektör bozonları iki tane kutuplaşma durumuna sahiptir. Bunun sebebi ayar değişmezliğinin enine kutuplaşmayı gerektirmesidir. Bu kural kütlesiz parçacıkların ışık hızında hareket etmesi ile ilgilidir ve ışık hızında hareket eden parçacıklar için kutuplaşma ancak hareket yönüne dik yani enine olabilir. Kuantum alanlar kuramında vektör bozonlarda ayar değişmezliğinin kırılmayışı vektör bozonların kütlesiz olması koşulunu getirir. (Yapılan deneyler gluonun kütlesinin birkaç MeV/c2 den daha az olması gerektiğini gösteriyor.) Uzay koordinatları eksi değerleri ile değiştirildiğinde (parite) gluonların eksi denklik işlemcisi sayısına sahip oldukları ortaya çıkar.

Kuantum elektrodinamiğinin tek kuvvet değişim parçacığı fotondan veya zayıf etkileşimin üç vektör bozonu 
  
    
      
        
          W
          
            +
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle W^{+-}}
  
 ve 
  
    
      
        Z
      
    
    {\displaystyle Z}
  
'dan farklı olarak kuantum renk dinamiğinde 8 bağımsız gluon vardır.
Bu durumun sezgisel olarak kavranması zordur. Kuarklar üç farklı renk yükü taşırlar ve anti-kuarklar 3 farklı antirenk yükü taşırlar. Kuarkların bu özelliklerinden farklı olarak gluonlar hem renk yükünü hem de anti renk yükünü birlikte taşırlar. Bu birlikte taşıma durumunun daha iyi anlaşılabilmesi için renk yükünün matematiksel analizinin çalışılması gereklidir.

Kuantum mekaniğinde parçacıkların durumları süperpozisyon ilkesine göre toplanabilir. Süperpozisyon ilkesine göre durumların toplanması parçacığın farklı yerlerde ve enerjilerde olması durumunun olasılıksal bir şekilde toplanması olarak ifade edilebilir. Bu ilkeye göre yazılan parçacığın durum fonksiyonları üzerinden hesaplama yapılabilir ve olasılıksal olarak değişik sonuçlar elde edilebilir. Bu durum bir gluonun ayrı renkyükü durumlarına karşılık gelen aşağıdaki örnekle gösterilebilir.

  
    
      
        (
        r
        
          
            
              b
              ¯
            
          
        
        +
        b
        
          
            
              r
              ¯
            
          
        
        )
        
          /
        
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (r{\bar {b}}+b{\bar {r}})/{\sqrt {2}}}
  

Bu örnek gluonun kırmızı-antimavi ve mavi-antikırmızı durumunu ifade etmektedir. Bu ifadede ki karekök iki toplam olasılığın bir olması için yerleştirilmiştir. Eğer bu ifadeyle belirtilen gluonun durumu ölçümlenirse 50% olasılıkla kırmızı-antimavi, 50% olasılıkla da mavi-antikırmızı durumu ölçümlenecektir.

Güçlü etkileşime tabi olan parçacıkların kararlı olmaları için renk yüküne sahip olmamaları gerektiği düşünülmektedir. Fakat bu durum aslında renk yükünün tekil durumudur. Bunun benzeri bir olay spinin tekil durumudur. Spinin tekil durumu düşünülerek renk yükünün tekil durumu daha iyi anlaşılabilir.
Renk yüksüz durumları diğer renk yüksüz durumlarla etkileşebilir ama renk yüklü durumlarla etkileşemez. Bunun yanı sıra uzun mesafeli gluon etkileşimleri bulunmamaktadır. Uzun mesafeli gluon etkileşimlerinin bulunmaması da renk yükünün tekil durumunun gluonlarda olmamasıyla sonuçlanır. Renk yükü düşünüldüğünde bu tekil durumun olması gerektiği hesaplamalardan çıkan bir sonuçtur ama uzun mesafeli gluon etkileşimlerinin bulunmaması gluonların tekil durumunun gözlemlenememesi olarak nitelendirilmiştir ve renk yükünün tekil durumu gluon için yasak durum olarak nitelendirilir.
Renk yükünün tekil durumu:

  
    
      
        (
        r
        
          
            
              r
              ¯
            
          
        
        +
        b
        
          
            
              b
              ¯
            
          
        
        +
        g
        
          
            
              g
              ¯
            
          
        
        )
        
          /
        
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle (r{\bar {r}}+b{\bar {b}}+g{\bar {g}})/{\sqrt {3}}}
  

Bu gösterimle belirtilen durum ölçümlendiğinde her biri 1/3 olasılığa sahip olmak üzere kırmızı-antikırmızı, mavi-antimavi veya yeşil-antiyeşil durumları gözlemlenebilir.

Gluon düşünüldüğünde renk yükünün hesaplamalardan elde edilen tekil durum dışında sekiz farklı durumu daha bulunur. Bu sekiz durumun değişik ifadeleri bulunmaktadır. Bunların en yaygın kullanılanlarından biri:

Bu gösterim Gell-Mann dizeyine denktir. Her bir gösterim değişik bir etkileşimi tanımlamaktadır. 
Bu gösterimin önemli özelliklerinden biri her bir durumun tekil durumda dahil olmak üzere diğer sekiz durumdan doğrusal olarak bağımsız olmasıdır. Başka bir deyişle bu dokuz durumdan herhangi biri diğerlerinin toplamı veya çıkarımı ile elde edilemez.

Teknik olarak kuantum renk dinamiği SU(3) ayar simetrisine sahip bir ayar kuramıdır. Kuarklar renk yükü ayar grubunun, SU(3), temel gösterimleri (üçül) ile tanımlanırlar ve spinörlerle gösterilirler. Gluonlar bitişik gösterime (sekizil) ait olan vektör alanlarla gösterilirler. Genel bir ayar grubu için kuvvet taşıyıcı parçacıkların sayısı bitişik gösterimin boyutuna eşittir. N boyutlu SU(N) grubu için bitişik gösterimin boyutu N2 − 1 dir.
Grup kuramında gluon için renk yüksüz tekil durumun bulunmaması kuantum renk dinamiğinin U(3) grubu ile değil de SU(3) grubu ile tanımlanması ile açıklanır. Kuantum renk dinamiği için SU(3) grubunun seçilmesinin nedeni deneysel olarak uzun mesafeli gluon etkileşimlerinin gözlemlenmemesidir.

Gluonlar renk yükü taşıdıkları için güçlü etkileşime katılırlar. Gluon-gluon arasındaki etkileşimler renk yükü alanlarının sicim benzeri akı tüpü (flux tube) olarak adlandırılan yapıları zorunlu kılarlar. Bu yapı uzaklığa bağlı olmayan sabit bir kuvvetin etkileşen parçacıklar arasında gözlemlenmesi ile sonuçlanır. Bu kuvvet de kuarkların güçlü etkileşime bağımlı hadron denilen bileşik parçacıkların içinde hapis olmasına neden olur. Bu güçlü etkileşimi yaklaşık olarak 10-15 metre uzaklığında kısıtlar. Bu uzaklık da ortalama bir atom çekirdeği kadardır. Belirli bir uzaklıktan sonra iki kuarkın arasındaki akı tüpünün enerjisi doğrusal olarak artar. Bu doğrusal olarak artış da belirli bir uzaklıktan sonra enerjinin ulaştığı değerin büyüklüğü o enerjinin uzaklığa bağlı olarak doğrusal şekilde artmaya devam etmesindense o enerjiden bir kuark anti-kuark çıkma durumunu daha çok seçilebilir kılar. Gluonlar da bu yapıdan dolayı hadronların içinde hapis olarak bulunurlar.
Renk hapsinin başka bir sonucu da gluonların hadronlar arasındaki nükleer kuvvette rol almamasıdır. Nükleer etkileşme için kuvvet taşıyıcıları mezon olarak isimlendirilen parçacıklardır.
Kuantum renk dinamiğine göre sadece bir gluon yalnız olarak hareket edememesine rağmen sadece gluonlardan oluşan ve gluontopu olarak isimlendirilen parçacıklar kuramsal olarak mümkündür. Bunun dışında bazı varsayımlara göre başka egzotik hadronlarda gluonlar parçacığı oluşturan bileşenlerden biri olabilir. Kuantum renk dinamiğinin boşluğunun ötesinde çok yüksek enerjilerde kuark-gluon plazması oluşur ve bu plazmada hadronlar bulunmaz, sadece kuarklar ve gluonlar serbest parçacık olarak bulunurlar.

Gluonların ilk deneysel gözlemle elde edilen delili 1979'da PETRA isimli elektron-pozitron çarpıştırıcısında gözlemlenen üç-jet olayıdır. Fakat bunun hemen öncesinde üç-gluon bozulmasına uygun sonuçlar Hamburg'daki DESY isimli parçacık hızlandırıcısının DORIS olarak adlandırılan kısmında PLUTO deneyinde elde edilmiştir. DESY'deki deneylerden gluonların spininin 1 olduğu sonucu çıkmıştır.
Deneysel olarak renk hapsi serbest kuark araştırmalarının başarısızlığı ile doğrulanmış kabul edilmektedir. Serbest gluon şimdiye kadar hiç gözlemlenmemiştir ama Fermilab'da üst kuarkın tek başına üretimi deneysel olarak istatistiksel verilere göre mümkün olmuştur.
Diğer taraftan egzotik hadronlar, kuark-gluon plazması ve gluontopu gibi kuramsal parçacıklar gözlemlenmemiştir.

Gravitino (G͂), genel görelilik ve süpersimetriyi birleştiren süper kütleçekimi kuramlarında, varsayımsal gravitonun süpersimetrik eşi olan ayar fermiyonudur. Karanlık madde adaylarından biri olarak önerilmiştir.
Eğer varsa, 3⁄2 spinli bir fermiyondur ve bu nedenle Rarita-Schwinger eşitliğine uyar. Gravitino alanı geleneksel olarak ψμα şeklinde yazılır ve μ = 0,1,2,3 dört vektör indeksi ve α = 1,2 spin indeksidir. μ = 0 için, bir tanesi negatif kural modeline uyar çünkü spinin her bir kütlesiz parçacığı 1 ya da 1'den fazladır. Bu modeller fiziki değildir ve tutarlı olmaları için δψμα = ∂μεα, εα(x) uzay zamanda bir spin fonksiyonudur, modelini iptal eden bir kalibre simetrisi var olmalıdır. Kalibretik simetri, yerel bir süper simetri çeşididir ve süper kütleçekimi teorisi ile sonuçlanır.
Bu nedenle gravitino,Fotonun Elektromanyetik etkileşimleri bağdaştırması gibi, süper kütleçekimsel etkileşimleri bağdaştıran bir fermiyondur ve Graviton büyük ihtimalle kütleçekimine de aracılık etmektedir. Süper simetri, süper kütleçekimi teorisine parçalanacağı zaman, süper simetrinin kırıldığı bir skala tarafından karar verilen bir kütleye gereksinim duyar. Bu kütle süper simetri kırılmasının çeşitli modellerine göre büyük değişiklikler gösterebilir. Fakat eğer süper simetri, Standart Model Hiyerarşi problemini çözerse, gravitino 1 TeV/c^2 den daha ağır olamaz.

Eğer gravitino gerçekten TeV mertebesinde bir kütleye sahipse, bu Kozmolojinin standart modelinde bir probleme neden olur.
Bir seçenek gravitonun sabit olması. Eğer gravitino en hafif süper simetrik parçacıksa ve R-denkliği korunuyorsa (ya da kısmen korunuyorsa) mümkün olacaktır. Bu durumda gravitino Karanlık madde için bir adaydır. Böyle olunca da gravitonlar evrenin çok erken evrelerinde yaratılmış olacaktır. Fakat, gravitonların yoğunluğu hesaplanabiliyorsa, bu Karanlık maddenin yoğunluğundan daha fazla olduğu anlamına gelir.
Diğer seçenek ise gravitinonun sabit olmaması. Bu nedenle yukarıda bahsettiğimiz graviton bozulacak ve gözlemlenmiş kara maddenin yoğunluğuna bir katkıda bulunmayacak. Fakat, bozulma sadece kütleçekim etkileşimlerinde olacağı için, ömürleri çok uzun olabilir. Mpl2 ∕ m³ mertebesinde, doğal birimlerde, Mpl2 Planck kütlesi ve m de gravitinonun kütlesidir. Gravitino TeV mertebesinde 10^5s dir ve bu da Nükleosentez devrinden çok daha sonradır. En azından mümkün olan bir bozulma bir proton, yüklü bir lepton veya bir mezon içermek zorundadır. Bunların her biri çarptıkları anda bir çekirdeği yok edebilecek enerjidedir. Birisi, bu derece enerjili parçacıkların nükleosentez döneminde oluşan bütün çekirdeklerin bozulduğu dönemde oluşmuş olabileceğini gösterebilir fakat bu görülenle çelişkiye düşer. Ancak bu gibi durumlarda evren yalnızca Hidrojenden oluşmuş olur ve bu durumda Yıldız oluşumunu imkânsız kılar.
Kozmolojik gravitino problemi için mümkün olan bir çözüm ayrılmış süper simetri modelidir. Bu modelde gravitino TeV skalasından daha yüksektir fakat standart model parçacığındaki süper simetrik fermiyon eşleri bu skalada çoktan görülmüştür.
Diğer bir çözüm ise R-denkliği hafif oranda tahrip edilmiştir ve gravitino en hafif süper simetrik parçacıktır. Bu erken evrende, R-denkliği aracılığı ile neredeyse tüm süper simetri parçacıklarının standart model parçacıklarına bozulmasına neden olur.

Süpersimetri

1.^T. Moroi, H. Murayama Cosmological constraints on the light stable gravitino 13 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Phys.Lett.B303:289–294,1993
2.^ N. Okada, O. Seto A brane world cosmological solution to the gravitino problem Phys.Rev.D71:023517,2005
3.^A. de Gouvea, T. Moroi, H. Murayama Cosmology of Supersymmetric Models with Low-energy Gauge Mediation Phys.Rev.D56:1281–1299,1997
4.^ F. Takayama and M. Yamaguchi, Phys. Lett. B 485 (2000)

Graviton, günümüze kadar varlığı kanıtlanamamış, kütleçekim kuvvetini ilettiği varsayılan sanal bir parçacıktır. Einstein'ın Genel Görelilik teorisinin önemli bir parçasıdır. Gravitonun varlığı etkileri sayesinde bilinmektedir fakat onu ölçmek ya da gözlemlemek şimdilik olanaksızdır.
Gravitonun bulunması için araştırmalar yalnızca dünya gezegeninde değil, dünya dışı olan uzayda da yapılmalıdır. Yapılması gereken bu araştırmalar içinse, günümüzdekinden daha yüksek bir teknolojiye ve yüksek miktarda bütçeye gereksinim vardır.
Kuantum mekaniğinin geliştirmeye çalıştığı Standart Model, bütün atomların yapıtaşlarının çok küçük parçacıklardan oluştuğunu ortaya koyar.
Yapıtaşları ile yetinmez, atomlar arası ve içi etkileşimlerin ve bütün kuvvetlerin ardında parçacıklar olduğunu öne sürer. Örneğin, atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvetin parçacığı Gluon olarak adlandırılır.

Parçacık fiziğinde bir hadron, güçlü etkileşim tarafından bir arada tutulan taneciklerden oluşan bir bileşik parçacıktır. (Benzer şekilde moleküller elektromanyetik kuvvet tarafından bir arada tutulur.)
Hadronlar iki aileye ayrılır: Baryonlar, 3 tanecikten oluşur; mezonlar ise bir tanecik ve bir antitanecikten oluşur. Proton ve nötronlar baryonlara örnektir, pionlar da mezonlara örnektir. 3'ten fazla tanecik içeren hadronlar yakın zamanda keşfedilmiştir. Bir tetrakuark, Z(4430)-, 2007'de Belle Collaboration tarafından keşfedilmiş ve 2014'te bir rezonans olarak onaylanmıştır.
Hadronlardan protonlar stabil, nötron da atomik çekirdek içinde bağlı ve stabildirler. Diğer hadronlar stabil değildir. Serbest nötronlar 611 saniyelik bir yarı ömürle çöker. Deneysel olarak hadron fiziği protonların ya da ağır elementlerin çekirdeklerinin çarpışması ile çalışılır.

Hadron terimi Lev B.Okun tarafından 1962'de Uluslararası Yüksek Enerji Fiziği Konferansında tanıtılmıştır. Bu konferansta şunu söylemiştir:
Bu raporun zayıf etkileşimlerle ilgilendiği gerçeğini göz ardı ederek, güçlü bir şekilde etkileşen parçacıklardan sıkça bahsedeceğiz. Bu parçacıklar bazı bilimsel sorunlar oluşturmanın yanı sıra aynı zamanda terminolojik sıkıntılar da oluşturmaktadır. Konu "güçlü bir şekilde etkileşen parçacıklar"ın sıfat haline gelmeyen zayıf bir terim olmasındadır. Bu nedenle güçlü bir şekilde etkileşen parçacıklar non-leptonic olarak adlandırılırlar. Bu tanım kesin değildir çünkü, non-leptonic aynı zamanda fotonik olarak da görülebilir. Bu raporda güçlü bir şekilde etkileşen parçacıklara hadron diyeceğim ve buna karşılık gelen çökmelere de hadronik. Umarım bu terminoloji rahatlık sağlar. -Lev B. Okun, 1962

Kuark modeline göre hadronun özellikleri esas olarak değerlik kuarkları tarafından belirlenir. Örneğin, bir proton 2 üst ve bir alt kuarktan oluşur. Bunları toplamak protunun şarjı olan +1'i verir. Kuarklar aynı zamanda renk şarjları da taşısalar da hadronlar renk sınırlaması adlı fenomen yüzünden sıfır renk şarjı taşımalıdır. Bunlar iki en kolay yoldur: farklı renkteki üç farklı kuark ya da bir renkli kuark ve karşı rengi taşıyan bir karşı-kuark. İlk şekildeki hadronlara baryon, ikinci şekildeki hadronlara ise mezon denir.
Ancak hadronlar yalnızca 2 ya da 3 kuarktan oluşmazlar. Güçlü kuvvet gluonları büyük kuarklardn oluşacak enerjiye sahiptirler. Yani, yapay kuark ve antikuarklar, 1:1 lik bir oranla, hadron içindekii kütlesel parçacıkların çoğunluğunu oluştururlar. Kütlesiz yapay gluonlar hadron içindeki parçacıkların numarasal çoğunluğunu oluştururlar.
Tüm atomaltı parçacıklar gibi hadronlar da Poincaré grubunu temsil eden quantum numaralarına sahiptirler: JPC(m). J spin kuantum numarası, P, ana parti ve C de şarj  çekimi ve m parçacığın kütlesi. Hadronlar ayrıca temel parçacık kuantum numaraları da taşıyabilirler. 
Hadronlar rezonans olarak bilinen kararsız durumlara sahiptirler. Her taban halindeki hadron birden çok kararsız hale sahip olabilir; birkaç yüz farklı rezonans parçacık fiziğinde gözlemlenmiştir.
Maddenin diğer fazlarında hadronlar yok olabilirler. Örneğin; çok yüksek sıcaklık ve basınç altında, eğer yeteri kadar temel parçacık kuarkı mevcut değilse, kuantum kronodinamik teorisi(QCD), kuark ve gluonların hadronlar içinde kalmayacağını öngörür. Bu özellik, asimptotik özgürlük olarak da bilinir, deneysel olarak kanıtlamıştır.
Proton dışındaki bütün hadronlar dengesizdir.

Tüm bilinen baryonlar 3 değerlik kuarkdan oluşur yani fermiyonlardır. Kuarklar baryon sayısı B = 1⁄3 'e yaklaştıkça, baryonlar B=1 baryon sayısına sahiptirler. En iyi bilinen baryonlar proton ve nötronlardır.
Ağustos 2015 itibarı ile bilinen 2 pentakuark vardır: Pc^+(4380) vePc^(4450). İkisi de 2015 yılında LHCb deneyi ile bulunmuştur.
Tüm baryon tipleri bir karşı parçacığa sahiptir. Örneğin, proton iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan oluşur. Bunun anti parçacık karşılığı olan anti-proton ise iki yukarı anti kuarktan ve bir aşağı anti kuarktan oluşur.

Mezonlar kuark-antikuark çiftinden oluşan hadronlardır. Bozonlardır yani bütünsel dönmeleri vardır. Baryon sayıları 0'dır. Parçacık fiziği deneylerinde üretilen mezonlar, pion ve kaonlardır. Pionlar ayrıca atomun çekirdeğini bir arada tutmayı sağlarlar.
Prensipte birden fazla kuark-antikuark çifti olan mezonlar olabilir. Bu teorik mezonlara tetrakuark denir. 2000'lerde birden çok tetrakuark adayı bulunmuştur ama durumları hâlâ tartışılmaktadır.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı
Parçacık listesi
Standart Model

1 -  Choi, S.-K.; Belle Collaboration; et al. (2007). "Observation of a resonance-like structure in the π±Ψ′ mass distribution in exclusive B→Kπ±Ψ′ decays". Physical Review Letters 100 (14). arXiv:0708.1790. Bibcode:2008PhRvL.100n2001C. doi:10.1103/PhysRevLett.100.142001.
2 - LHCb collaboration (2014): Observation of the resonant character of the Z(4430)− state
3 -  a b R. Aaij et al. (LHCb collaboration) (2015). "Observation of J/ψp resonances consistent with pentaquark states in Λ0
b→J/ψK−
p decays". Physical Review Letters 115 (7). doi:10.1103/PhysRevLett.115.072001.
4-  Lev B. Okun (1962). "The Theory of Weak Interaction". Proceedings of 1962 International Conference on High-Energy Physics at CERN. Geneva. p. 845. Bibcode:1962hep..conf..845O.
5-  C. Amsler et al. (Particle Data Group) (2008). "Review of Particle Physics – Quark Model" (PDF). Physics Letters B 667: 1. Bibcode:2008PhLB..667....1P. doi:10.1016/j.physletb.2008.07.018.
6-  S. Bethke (2007). "Experimental tests of asymptotic freedom". Progress in Particle and Nuclear Physics 58 (2): 351. arXiv:hep-ex/0606035. Bibcode:2007PrPNP..58..351B. doi:10.1016/j.ppnp.2006.06.001.
7- Mysterious Subatomic Particle May Represent Exotic New Form of Matter

Hantaro Nagaoka (長岡 半太郎, Nagaoka Hantarō, 19 Ağustos 1865 – 11 Aralık 1950) Japon fizikçi ve Meiji döneminde Japon fiziğinin öncüsü.

Nagaoka, 19 Ağustos 1865'te Japonya'nın Nagazaki kentinde doğdu ve Tokyo Üniversitesi'nde eğitim gördü. 1887'de fizik bölümünden mezun olduktan sonra Nagaoka, konuk bir İskoç fizikçi Cargill Gilston Knott ile manyetizmanın erken sorunları, yani sıvı nikeldeki manyetostriksiyon üzerinde çalıştı. 1893'te Nagaoka, Berlin, Münih ve Viyana üniversitelerinde eğitimine devam ettiği Avrupa'ya gitti. Orada aldığı Satürn'ün halkaları üzerine dersler ve Ludwig Boltzmann ile Kinetik Gazlar Teorisi üzerine bir kurs, Nagaoka'nın daha sonraki işlerinde yansıyacaktı. Nagaoka, 1900'de Paris'teki Birinci Uluslararası Fizikçiler Kongresi'ne katıldı ve burada Marie Curie'nin Nagaoka'nın atom fiziğine olan ilgisini uyandıran radyoaktivite üzerine konferansını duydu. Nagaoka, 1901'de Japonya'ya döndü ve 1925'e kadar Tokyo Üniversitesi'nde fizik profesörü olarak görev yaptı. Tokyo Üniversitesi'nden emekli olduktan sonra Nagaoka, RIKEN'e baş bilim adamı olarak atandı ve 1931'den 1934'e kadar Osaka Üniversitesi'nin ilk başkanı olarak görev yaptı.

1900'e gelindiğinde fizikçiler atomun yapısı için yeni modeller düşünmeye başladılar. Yakın zamanda JJ Thomson'un negatif yüklü elektronu keşfi, nötr bir atomun aynı zamanda zıt bir pozitif yük içermesi gerektiğini ima etti. 1904'te Thomson, Atomun pozitif elektrifikasyon küresi olduğunu ve içinde elektronların bir kekdeki üzümler gibi olduğunu öne sürdü.
Nagaoka, Thomson'ın modelini zıt yüklerin aşılamaz olduğu gerekçesiyle reddetti. 1904 yılında, Nagaoka, bir alternatif gezegensel atom modeli önerdi, bu modelde atom pozitif yüklü bir merkeze ve etrafında Satürn'ün halkaları gibi dönen elekronlara sahipti.
Nagaoka'nın modeli iki tahminde bulundu:

çok büyük bir atom merkezi (büyük kütleli bir gezegen benzetmesiyle)
merkezin etrafında elektrostatik kuvvetlerle bağlanmış elektronlar (Satürn'ün etrafında dönen yerçekimi kuvvetleriyle bağlanmış halkala benzetmesiyle).
Her iki tahmin de, Ernest Rutherford tarafından, Nagaoka'nın modelinden de bahseden atom çekirdeğinin önerildiği 1911 tarihli makalesinde  doğrulandı. Ancak modelin diğer detayları yanlıştı. Özellikle, elektrik yüklü halkalar, itici kesinti nedeniyle kararsız olacaktır. Nagaoka, 1908'de önerdiği modeli terk etti.
Rutherford ve Niels Bohr, 1913'te daha uygulanabilir Bohr modelini sundu.

Nagaoka daha sonra spektroskopi ve diğer alanlarda araştırma yaptı. 1909'da solenoidlerin endüktansı üzerine bir makale yayınladı. 1929'da meteor patlaması iletişimini tanımlayan ilk kişi oldu.

Nagaoka, ömür boyu süren bilimsel çalışmaları için Japon hükûmeti tarafından 1937'de Kültür Nişanı ile ödüllendirildi.
Ay'daki Nagaoka krateri onun adını taşımaktadır.

Concise Dictionary of Scientific Biography. 2nd. Charles Scribner's Sons. 2000. ss. 606-607. ISBN 0-684-80631-2. 
Dictionary of Scientific Biography. IX: A.T. Macrobious – K.F. Naumann. Charles Scribner's Sons. 1974. s. 648. 

H. Nagaoka 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RIKEN'in Tarihi Figürleri 13 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hidrojen benzeri atom (veya hidrojenik atom), tek bir değerlik elektronuna sahip herhangi bir atom veya iyondur. Bu atomlar hidrojen ile izoelektroniktir. Hidrojen benzeri atomların örnekleri arasında, hidrojenin kendisi, Rb ve Cs gibi tüm alkali metaller, Ca + ve Sr + gibi tek başına iyonize toprak alkali metaller ve He +, Li2 + ve Be3+ ve yukarıdakilerden herhangi birinin izotopları bulunur. Hidrojen benzeri bir atom, atom çekirdeği ve herhangi bir çekirdek elektronunun yanı sıra tek değerlik elektronundan oluşan pozitif yüklü bir çekirdek içerir. Helyum evrende yaygın olduğundan tek başına iyonize helyumun spektroskopisi, örneğin beyaz cüce yıldızların EUV astronomisinde önemlidir.
Göreli olmayan Schrödinger denklemi ve hidrojen atomu için göreli Dirac denklemi, iki parçacıklı fiziksel sistemin basitliği sayesinde analitik olarak çözülebilir. Tek elektronlu dalga fonksiyonu çözümleri, hidrojen benzeri atomik orbitaller olarak adlandırılır. Hidrojen benzeri atomlar karşılık gelen orbitalleri hidrojen atomik orbitallerine benzerlik gösterdiği için önemlidirler.
Muonyum (bir antimüonun yörüngesinde dönen bir elektron), pozitronyum (bir elektron ve bir pozitron), bazı egzotik atomlar (diğer parçacıklarla oluşturulmuş) veya Rydberg atomları gibi diğer sistemler "hidrojen benzeri atomlar" olarak da adlandırılabilir.

Gerald Teschl (2009). Mathematical Methods in Quantum Mechanics; With Applications to Schrödinger Operators. American Mathematical Society. ISBN 978-0-8218-4660-5. 12 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Mayıs 2023. 
Tipler, Paul & Ralph Llewellyn (2003). Modern Physics (4th ed.). New York: W. H. Freeman and Company. 0-7167-4345-0ISBN 0-7167-4345-0

Hiperon bir grup atomaltı parçacığın ortak adıdır. Hiperonların spin sayıları tam sayı olmadığından fermion, güçlü etkileşimden etkilendikleri için hadron ve üç kuarktan oluştukları için de baryon sayılırlar. Bu yönüyle nötron ve proton gibi parçacıklarla aynı sınıfta yer alırlar. Ancak nötron ve protonun aksine yapılarındaki kuarklardan en az biri garip kuarktır. Ayrıca daha büyük kütleye sahiplerdir ve 10 −10 saniyeden daha kısa ömürleri ile çok kararsız parçacıklardır. Hiperonlar 1950 li yıllarda keşfedildi. Daha sonra kuarkların keşfi sonucunda temel parçacık olmadıkları anlaşıldı.

Kütle birimi olarak verilen Mev/c2 karşılığı 1.782661*10-30 kg dir.
Bu tablodaki bütün hiperonların Baryon sayısı 1, Tılsım ve Altlık sayıları 0 dır.
Kuark yapısı ile ilgili lejant
u:Yukarı kuark, d:Aşağı kuark, s:garip kuark

Irving Langmuir (31 Ocak 1881- 16 Ağustos 1957), Nobel Kimya ödülüne sahip Amerikalı kimyagerdir.

Şablon:Hayatı
Amerika Birleşik Devletleri'nde 1881 yılında New York, Brooklyn'de doğdu. ABD ve Fransa'da eğitim gördü. 1903 yılında Columbia Üniversitesi'nden metalurji mühendisi olarak mezun oldu. Lisans üstü eğitimini Almanya'nın Göttingen şehrinde yaptı. 1909 yılında ABD ye geri döndü ve New Jersey Haboken'de Stevens Teknoloji Enstitüsü'nde kimya öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı zamanda General Electric şirketinin araştırma laboratuvarında iyonlaşmış gazlara dayanan elektronik aletlerin üzerinde çalışmaya başladı. Bu çalışmalar sırasında iyonlaşmış gazların yüksek hızlarda ki elektron iyon ve diğer katkıları taşıma şeklini gözlemleyerek bu olayların kan plazmasının ak ve alyuvarlarla mikropları taşıma şeklinin aynı olduğunu fark etti ve iyonlaşmış gazları plazma olarak adlandırdı. 1932 yılında, yüzey kimyası konusunda buluşları ve araştırmaları sebebiyle Nobel Kimya Ödülüne layık görülmüştür.

Onun büyük katkıları matematiksel denklemler, teoriler ve fiziksel icatları içeriyordu. Yüzey kimyası alanındaki çalışmaları için 1932 Nobel Kimya Ödülüne layık görülmüştür. Langmuir, Nobel ödülü alan ikinci Amerikan ve endüstriyel çalışmalar yapan kimyagerdir. Çok iyi bir bilim insanı ve mühendis olmasının yanı sıra Langmuir, oturaklı kişiliği ve hobileri ile de iyi biliniyordu. Amerika'nın İzci grubunun büyümesine büyük destek verdi. Çevre koruma çalışmalarına, Kuzey Amerika'da kayak ve buz pateni sporlarının gelişimine öncülük etti. 20. yüzyılın en büyüleyici mühendislerinden biridir. Elli yıl aşkın süredir yüzey kimyası ile ilgili çalışmalar yapsa da diğer alanlardaki çalışmaları kimyasal reaksiyonlar, termal etkiler, gazlar içinde elektrik deşarjı, atomik yapı, vakum içinde yüzey fenomeni ve atmosfer ile ilgili bilimdi.
1912 yılında Marion Merserau ile evlendi, Barbara ve Kenneth adında iki çocukları oldu. Irvıng Langmuir, 16 Ağustos 1957'de Massachusetts, Woods Hole şehrinde öldü.

J/psi mezonu veya psion bir atomaltı parçacık. Bir tane tılsım kuark ve bir de tılsım antikuarktan oluşan bir çeşni değiştiren yüksüz mezonudur. Bir tılsım kuark ve bir tılsım antikuarkın bağlı hali ile oluşan mezonlar "karmoniyum" olarak anılır. En yaygın karmoniyum, düşük değişim kütlesi, 3.0969 GeV/c23,0969 GeV/c2 yani ηc̅ ' nin (2.9836 GeV/c22,9836 GeV/c2) biraz üzerinde, sebebi ile J/psi mezondur. Bu mezon ortalama 7.2×10−21 s7,2×10-21 s ömre sahiptir.Fakat bu süre tahmin edilen 1000 kat daha uzundur.

Glashow, S. L.; Iliopoulos, J.; Maiani, L. (1970). "Weak Interactions with Lepton-Hadron Symmetry". Physical Review D 2 (7): 1285–1292. Bibcode 1970PhRvD...2.1285G. DOI:10.1103/PhysRevD.2.1285.
Aubert, J.;  ve diğerleri. (1974). "Experimental Observation of a Heavy Particle J". Physical Review Letters. 33 (23). ss. 1404-1406. Bibcode:1974PhRvL..33.1404A. doi:10.1103/PhysRevLett.33.1404. 
Augustin, J.;  ve diğerleri. (1974). "Discovery of a Narrow Resonance in e+e− Annihilation". Physical Review Letters. 33 (23). ss. 1406-1408. Bibcode:1974PhRvL..33.1406A. doi:10.1103/PhysRevLett.33.1406. 
Bobra, M. (2005). "Logbook: J/ψ particle". Symmetry Magazine. 2 (7). s. 34. 28 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Haziran 2018. 
Yao, W.-M. (Particle Data Group);  ve diğerleri. (2006). "Review of Particle Physics: Naming Scheme for Hadrons" (PDF). Journal of Physics G. Cilt 33. s. 108. arXiv:astro-ph/0601168 . Bibcode:2006JPhG...33....1Y. doi:10.1088/0954-3899/33/1/001. 11 Şubat 2017 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi28 Haziran 2018.

Johannes Diderik van der Waals (d. 23 Kasım 1837, Leiden - ö. 8 Mart 1923, Amsterdam), Hollandalı fizikçidir. En önemli başarısı ona Nobel'i kazandıran "gazlar ve sıvıların durum denklemi"dir. Van der Waals, gaz ve sıvıların hacimleri, sıcaklıkları ve basınç arasındaki ilişkinin, bugün van der Waals kuvveti adı verilen moleküller arası kuvvetleri ve moleküllerin hacimlerini hesaba katmadan anlaşılamayacağını fark etti.

Leiden, Hollanda'da Jacobus van der Waals ve Elisabeth van den Burg'un oğlu olarak dünyaya geldi. Okul öğretmenliği yaptı ve klasik diller konusunda eğitim almamış olmasına rağmen üniversitede okumasına izin verildi. 1862'den 1865'e kadar okuyarak matematik ve fizik derecelerini aldı. Anna Magdalena Smit ile evlendi ve üç kızı ve bir oğlu oldu.
1866'da Lahey'deki ortaöğretim okuluna müdür olarak atandı. 1873'te "Over de Continuïteit van den Gas- en Vloeistoftoestand" (Gaz ve sıvı hallerinin sürekliliği üzerine) isimli tezini Pieter Rijke'ye vererek doktor unvanını aldı. 1876'da Amsterdam Üniversitesine fizik profesörü olarak davet edildi.
Van der Waals 1923'te, kızının ölümünden bir sene sonra, Amsterdam'da öldü.

Johannes Diderik van der Waals Biography 29 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kalsiyum, toprak alkalileri grubundan metalik bir element. Sembolü "Ca"dır. İsmi Latincede “kireç” anlamına gelen calx sözcüğünden gelmektedir. İlk defa 1808'de Humphry Davy tarafından kalsiyum hidroksitten elektroliz yoluyla elde edilmiştir.

Metalik kalsiyum gümüş gibi parlaktır. Özgül ağırlığı 1,55 g/cm³tür. 851 °C'de erir. 1439 °C'de kaynar. Vücudumuzda makro yapıda bulunur.
Elektriği iyi iletir. Gevrek (kırılgan) olmasına rağmen yumuşaktır. Sertliği sodyum ile alüminyum arasındadır. Haddelenebilir ve dövülebilir. Çekme mukâvemeti 438 kg/cm²dir. Oksidasyon değeri 2+'dır. Atom numarası 20, atom ağırlığı 40,078'dir. Yeryüzünde altı bağımlı izotopu bulunmaktadır: Ca40, Ca42, Ca44, Ca46 ve Ca48. Dünya üzerindeki kalsiyum elementinin % 97'si Ca40 izotopudur. Yapay olarak pek çok radyoaktif izotopları elde edilmektedir. Bunlardan birisi Ca45 olup, kemikte kalsiyum kalıntısı üzerinde yapılan araştırmalarda, su tasfiye işlemlerinde, deterjan aktivitesi için ve yüzey ıslanması hâdiseleri üzerindeki çalışmalarda kullanılmaktadır.

Kalsiyum yeryüzünde en bol bulunan beşinci elementtir. Volkanik kayaların % 3-63'ünü teşkil eder. Kimyevî reaktivitesi yüksek olduğundan serbest halde bulunmaz. Yer kabuğunda genellikle karbonat, sülfat, silikat ve fosfat bileşikleri şeklinde bulunur. En çok rastlanan mineralleri kireçtaşı, mermer, kalsit (CaCO3), dolamit (MgCO3 CaCO3), fluorit, fluspat (CaF2) apatit Ca3(PO4)2 Ca(FCl)2, gips (CaSO4.2H2O) ve fosfrittir Ca3(PO4)2. Ayrıca deniz suyunda çözünmüş olarak ve kemiklerde kalsiyum fosfat, kabuklu hayvanların kabuklarında ise kalsiyum karbonat hâlinde bulunmaktadır.

Bugün metalik kalsiyum yalnız eritilmiş kalsiyum klorürün elektrolizi ile elde edilmektedir. Elektrolit kabı olarak porselen veya demir kaplar kullanılmaz. Çünkü yüksek sıcaklıkta yapılan bu işlemde erimiş kalsiyum klorür, bu tür kaplara tesir eder. Bu sebeple grafitten yapılmış kaplar kullanılmaktadır.
Bundan başka kimyevî yollarla da kalsiyum elde edilebilir. Bunlardan biri eritilmiş kalsiyum iyodürü sodyum ile muamele etmektir:
CaI2 + 2Na → Ca+ 2NaI
denklemine göre ayrılan kalsiyum, sodyumun fazlasıyla sıcakta alaşım yapar, soğukta kristallerden saf alkol ile sodyum uzaklaştırılarak kalsiyum elde edilir.
Kalsiyum, pek çok metallerin alaşımlarının elde edilmesinde kullanılır. Kalsiyum-silikon alaşımları çelikte kristallerin tanecik büyüklüğünü kontrol eder. Alüminyumlu alaşımlarda ise kalsiyum, metallerin mekanik ve elektrik özelliklerini iyileştirir. Kalsiyum-lityum alaşımları, çelik, bakır ve nikel alaşımlarında deoksidan olarak kullanılır. Kalsiyum-germanyum alaşımları da, saflaştırıcı olarak kullanılır % 98 kurşun, % 2 kalsiyumdan meydana gelen alaşım mekanik yatak metallerinin hazırlanmasında kullanılır.
Kalsiyum kolayca elektron kaybettiğinden dolayı, çok iyi bir indirgeyicidir. Bu amaç için kullanılan metalik sodyumdan pahalı olmasına rağmen, zirkonyum, hafniyum, vanadyum, tungsten, toryum, uranyum, yitryum, skandiyum, sezyum ve nadir toprak metalleri gibi az bulunan metallerin elde edilmesinde yaygın olarak kullanılır. Bu metaller, oksitleri veya florürlerinin indirgenmesi sonucu elde edilir. Suya olan aşırı hassaslığından dolayı, kalsiyum aynı zamanda alkol gibi organik çözücüleri kurutmak için de kullanılır. Deniz altında ses veren aletlerde kullanılması, su ile olan reaksiyonunda hidrojen gazı açığa çıkarmasına dayanır.
Önemli bir kalsiyum bileşiği olan kalsiyum asetat ve asetik asit imalatında, tekstil kurutmasında ve baskısında; kalsiyum bromür, fotoğrafçılıkta, su alıcı madde olarak yiyecek ve ahşabın korunmasında; kalsiyum siyanamit, sun'î gübrede istenmeyen otlara karşı ve demir-çeliğin sertleştirilmesinde; kalsiyum sikhamat, alkolsüz içkilerde, düşük kalorili ve diyabetik yiyeceklerde sun'î tat verici olarak; kalsiyum hipoklorit, bakterilere, mantarlara karşı; kalsiyum tungstat ışık veren boyalarda ve floresan lambalarda kullanılır. Bu bileşiğin sentetik kristalleri laser ve maserler için bir başlangıç maddesidir.

Yaşayan canlıların fizyolojik kimyasında kalsiyum önemli rol oynar. İnsan vücudundaki kalsiyumun % 99'u kemiklerde ve dişte bulunur. Kan kalsiyum düzeyi sağlıklı bir insanda 8,5-10,2 mg/dL düzeyindedir. 8,5 mg/dL altındaki değerler Hipokalsemi, 10,2 mg/dL üzerindeki değerlerde ise hiperkalsemi olarak adlandırılır. Kalsiyumun büyük bir kısmı kanda Albumine bağlanarak taşınır. Vücutta birçok fizyolojik fonksiyonu olan kalsiyumun yeterli miktarlarda alınmaması, bağırsaklardan emiliminde bozukluklar, yetersiz güneş ışığına maruz kalmak kalsiyum eksikliğine sebep olur. Çocuklardaki klinik tablo Raşitizm, yetişkinlerde ise Osteomalazi olarak isimlendirilir. Kalsiyumun dokularda kullanılabilmesi için C ve D vitaminlerinin de yeterince bulunması lâzımdır. Hatta kandaki fosfor ve kalsiyumun birbirine oranları da uygun olmalıdır. Peynir kalsiyumca, ceviz fosforca zengin bir yiyecektir.
Kalsiyumun, kasların gerginliği ve kalbin çalışmasında, gebelik ve doğumdan sonra süt yapımında büyük rolü vardır. Kemik gelişimi ve yapısı üzerindeki etkileri nedeniyle özellikle bebeklerde ve çocuklarda yeterince kalsiyum alınmasına özen gösterilmelidir. Kalsiyum, süt ve süt ürünlerinde, yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur. Ayrıca, badem, fındık gibi kuru yemişler de kalsiyum içerir. Keçiboynuzundaki kalsiyum oranı, inek sütündekinden üç kat daha yüksektir.
Çok Fazla alınması durumunda ise kas güçsüzlüğü, kireçlenme gibi belirtiler görülebilir.

Yaşlı yapraklardan genç yapraklara hareket etmediği için eksiklik belirtileri ilk olarak genç yapraklarda veya dokularda görülür. Bitkinin kök gelişimi zayıflar. Genç yapraklarda kenar ölümleri, kıvrılma ve kırışma olur. Meyveler yumuşar ve raf ömürleri kısalır. Şeker pancarında uç yanıklığı oluşur. Domateste çiçek burnu çürüklüğü, karpuz ve biberde de benzer belirtiler görülür. Elma ve armutta mantarsı leke, acı çürük ve acı beneğe rastlanır. Birçok meyve ve sebzelerde dış ve iç zararlar görülür. Meyvelerin pazar değeri düşer ve ucuz olur.

WebElements.com — Kalsiyum 29 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USDA Beslenme Bankası 
 Wikimedia Commons'ta Kalsiyum ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kaon veya diğer adıyla K mezonu, gariplik olarak adlandırılan kuantum sayısı farklarıyla ayrılan dört farklı mezonun her biridir. Kuark modeline göre bir garip kuark (yahut antikuark) ile bir üst ya da alt kuark (yahut antikuark) arasında gerçekleşen bağ durumu ile meydana gelmektedirler. 1947'de, George Rochester ve Clifford Charles Butler tarafından keşfedilmiştir.

Amsler, C.;  ve diğerleri. (Particle Data Group) (2008). "Review of Particle Physics". Physics Letters B (İngilizce). 667 (1). ss. 1-1340. Bibcode:2008PhLB..667....1A. doi:10.1016/j.physletb.2008.07.018. 
Sozzi, M. S (2008). Discrete Symmetries and CP Violation (İngilizce). Oxford University Press. ISBN 978-0-19-929666-8. 
Bigi, I. I.; Sanda, A. I. (2000). CP violation (İngilizce). Cambridge University Press. ISBN 0-521-44349-0. 
Griffiths, D. J. (1987). Introduction to Elementary Particle (İngilizce). John Wiley & Sons. ISBN 0-471-60386-4.

Ksi baryonları, birinci çeşni nesillerinden (yukarı veya aşağı kuarklar) bir kuarka, daha yüksek çeşnili nesillerinden (garip, tılsım veya alt kuarklar) ise iki kuarka sahip, Ξ sembolüyle gösterilen hadron parçacığı ailesidir. Bu nedenlerden ötürü bu tip parçacıklar birer baryondur, toplam izospinleri 1/2'dir ve nötr olabildikleri gibi +2, +1 ya da -1 temel yüke sahip olabilirler. Yüklü Ksi baryonları ilk kez 1952'de, Manchester grubu tarafından gerçekleştirilen kozmik ışın deneyleri sırasında gözlemlenmiştir. Nötr Ksi baryonlarının ilk kez gözlemlenmesi ise 1959'da, Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. Kararsız durumları, bozunma zinciri sonucunda daha hafif parçacıklara bozunmaları sebebiyle geçmişte çağlayan parçacıklar olarak da anılmaktaydılar.

Listelerde yer alan sembollerin anlamı şu şekildedir: I (izospin), J (toplam açısal momentum), P (parite), u (yukarı kuark), d (aşağı kuark), s (garip kuark), c (tılsım kuark), b (alt kuark), Q (yük), B (baryon sayısı), S (gariplik), C (tılsım), B′ (altlık).

Baryonlar listesi

Klor, VIIA grubunda bulunan hafif, keskin kokulu, yeşilimsi sarı renkli, tahriş edici ve zehirleyici bir gaz. Havadan 2,5 kat ağır olan klor ilk zamanlar bir bileşik olarak kabul ediliyordu. Klor ilk olarak 1774 yılında Carl Wilhelm Scheele tarafından keşfedildi. 1810 yılında ise bugünkü ismi Humphry Davy tarafından verildi.

Boğucu kokulu, yeşilimsi sarı renkli gazdır. Periyodik çizelgenin 17. grubunda kendisi gibi halojenlerle birlikte yer alan klorun simgesi Cl, atom numarası 17, atom ağırlığı 35,453'tür. Havadan yaklaşık 2,5 kat ağırdır; suda az çözünür (bir litre suda 2-3 litre klor); "Klor suyu" adı verilen bu çözelti, altını bile etkileyecek güçte bir yükseltgeyicidir.
–34 °C sıcaklığa kadar soğutulduğu ya da sıkıştırıldığı zaman kolayca sıvılaşan klor, flor, brom, iyot ve astatinle halojenler grubunu oluşturur; halojenlerin son yörüngelerinde yedi elektron vardır ve öbür maddelerden sekizinci bir elektron alma eğilimi gösterirler.
Mangandioksit, sodyum klorür ve sülfürik asitin tepkimeye girmesi sonucu klor açığa çıkar ve bu tepkime laboratuvarda klor elde etmek için kullanılabilir. Sanayide ise klor, mutfak tuzunun (sodyum klorür) elektrolizi yoluyla üretilir ve yan ürün olarak hidrojen gazı ve sodyum hidroksit açığa çıkar.
Klor, aşağı yukarı bütün metalleri etkiler. İnce bir demir çubuk ısıtılıp, içinde az miktarda su olan bir klor tüpüne daldırıldığında, akkor hale gelerek, kahverengi demir klorür dumanları yayar. Tepkime sırasında sıcaklık aşırı yükseldiğinden, demir eriyerek akar; ama tüpün dibindeki su, erimiş demirin cama değerek kırmasını önler.
Bakır, alüminyum, kalay, kurşun ve gümüş de klorla tepkimeye girer. Bir klor tüpüne bir miktar cıva dökülürse, hemen cıva klorür oluşarak billurlaşır ve tüp çeperine yapışır. Altın ve platine sıcakta klor gazı, soğuktaysa klor suyu etki ederek, çözünmelerine yol açar.
Klor, ametallerle de etkileşir. Söz gelimi, beyaz fosfor klora dokunduğunda erimeye başlar ve tutuşarak beyaz renkte fosfor klorür dumanları verir. Kırmızı fosforsa, klorla sıcakta tepkimeye girer. Hidrojen ve klor karışımı güneşe tutulursa, patlayarak hidroklorik aside dönüşür. Klor, kükürt iyot ve broma etki edebilir; ama bütün ametallerle, söz gelimi karbonla etkileşmez. Bu yüzden karbon, sodyum klorürün hidrolizinde anot olarak kullanılır.

Brom ve iyottan daha güçlü bir yükseltgeyici olması nedeniyle klor, bu maddelerin bileşikleriyle karşılaştığında onların yerini alır: Söz gelimi bromhidrik ya da hidroiyodik asit şişesi üstüne klor şişesi kapatılırsa, kırmızı renkte brom buharları ya da mor iyot buharları açığa çıkar; bu durumda klor, brom ve iyodun yerini almıştır.
Klor suya etki ederek yükseltgeyici özellikleri bulunan klor suyunu (hipokloröz asit) oluşturur. Sodyum karbonatla etkileştiğinde, sodyum hipoklorit ortaya çıkar.
Alkanlar gibi doymuş Hidrokarbonlar, klor ile tepkimeye sokulursa bir yer değiştirme tepkimesi gerçekleşir ve her adımda bir mol HCl vermek üzere hidrokarbondaki hidrojenler klor ile yer değiştirir. Klor, alkenlere eklenerek kloroalkanları oluşturur. Bu oluşan bileşikler, klor miktarı arttıkça daha az yanıcı ve daha fazla yoğun olur.

Klor sanayide çoğunlukla doymuş tuz çözeltisinin elektrolizi yoluyla üretilir. Kimi zaman da erimiş sodyum klorürden elde edilir. Klor ve bileşikleri kâğıt ve dokuma sanayisinde ağartma işlemlerinde ve kent içme sularının dezenfekte edilmesinde kullanılır. Ayrıca evlerde kullanılan ağartıcıların, mikrop öldürücülerin, çok sayıda organik ve inorganik maddelerin üretilmesinde yararlanılır. Klorlu çözücülerden, plastik maddelerin, elastomerlerin (yapay kauçuk) üretiminde yararlanılır.

Doğada klor serbest halde bulunmaz ama bol miktarda HCl (hidroklorik asit) içeren volkanik gazlarda serbest klora rastlanmıştır. Klorür iyonu Hazar denizi, Lut gölü, Utah'daki Büyük tuz gölü gibi iç denizlerin ve okyanus sularının başlıca eksi yüklü iyonudur. Ayrıca örneğin sodyumla birleşmiş halde halit (kayatuzu) biçimde evaporit minerallerinde yer alır. Klor üstün yapılı hayvanların vücut sıvılarında iyon halde, mide sindirim sıvılarında ise hidroklorik asit yer alır.

Klor, ilk defa I. Dünya Savaşı'nda Almanya tarafından kimyasal silah olarak kullanılmıştır. Berlin'de açılan bir kimya enstitüsünde üretilmiştir. Klor gazı suyla temas ettiğinde hidroklorik asit ve Hipokloröz asit oluşturan bir tepkime gerçekleşir. Bu nedenle göz ve akciğerler gibi vücudun nemli bölgelerini tahriş eder, solunum güçlüğüne, boğazda daralmaya ve akciğer ödemine sebep olur. Litre başına 2,5 miligram klor içeren hava birkaç dakika solunursa ölüme neden olabilir.

Klor, günümüzde suyun dezenfeksiyonu amacıyla en sık kullanılan kimyasal maddedir. Klor suda genellikle elemental klor (Cl2, Klor gazı), Kalsiyum hipoklorit (Ca(ClO)2) veya sodyum hipoklorit solüsyonu (NaClO, çamaşır suyu) şeklinde uygulanmaktadır. Bu uygulamaların her biri ise suda serbest klor oluşumuna neden olmaktadır. Klor, basınçlı tanklarda sıvılaştırılmış gaz halinde taşınır ve depolanır. Klor doğru dozajda yapıldığında mikroorganizmaların membranına etki ederek, buradaki proteinlerin yapısında bulunan aminoasitlerden kloraminler meydana getirmek amacıyla mikroorganizmaların çoğalma ve gelişmelerini önler. Kuvvetli oksidan etkiye sahip ve korozyona yol açan bir dezenfektandır.Klorun doz artışıyla birlikte korozif etkisi de belirgin olarak artmaktadır. Klor ile dezenfeksiyonun çevresel etkileri şöyledir;

Kalsiyum hipoklorit yangın ve patlama tehlikelerine neden olabilir.
ClO2 in ortamda, az miktarda klorlu maddeler oluşturduğu fakat bunun yanı sıra zehirli bir madde olan kloriti meydana getirdiği  gözlenmiştir. Klorit ise kanda bulunan hemoglobini okside ederek vücuttaki görevini yapamaz duruma getirmektedir.
Suya yeterli miktarda klor ilave edilmelidir. Daha fazla kullanılması hâlinde suyun lezzet ve kokusunu bozar.Bu da istenmeyen bir durumdur.
Klor gazı çok zehirli ve tahriş edici bir gazdır. Bilinçli olarak kullanmak gerekir.
Korozif etkisinden dolayı metallerin ve boyaların şeklini, yapısını bozabilir. Suların taşınmasını zorlaştırabilir.
Klor ile dezenfeksiyonun çevre mühendisliği açısından önemi; klor içeren dezenfektanlar, bilinen patojen mikroorganizmaların birçoğunda etkilidir ve bunları tamamen yok edebilir veya üremelerini engeller. Klor içerikli dezenfektanlar suyun işlendiği tesisten kullanıcıya ulaşana kadar sürekli dezenfeksiyon sağlayan tek yöntemdir. Aynı zamanda tat ve koku kontrolü sağlar. Kötü tat ve kokuya neden olan organik maddeleri (özellikle alglerden kaynaklanan) parçalar. Fazla miktarlarda ve uygun fiyatlarda kolayca elde edilebilirler. Bulanıklık etkileri yoktur. İkincil dezenfektan olarak kullanılabilirler. Büyük ve küçük tesisler için kolayca uygulanabilirler. Depolanması için çok fazla alana ihtiyaç yoktur. Bu üstünlüklerinden dolayı çevre mühendisliğinde çokça tercih edilen dezenfeksiyon yöntemidir.

Bunun yanında doğrudan olmayan yollarla birleşimden:

Cl2O Diklor monoksit
ClO2 Klor dioksit
Cl2O6 Diklor heksoksit
Cl2O7 Diklor heptoksit
Klor oksitlerin hepsi çok kararsız ve tepkileri çok yüksektir.

Klor ile dezenfeksiyon yöntemi
Klorosülfonik asit

Kovalent bağ, atomlar arasında elektron çiftleri oluşturmak için elektronların paylaşımını içeren kimyasal bağdır. Bu elektron çiftlerine paylaşılan çiftler veya bağ çiftleri denir. Atomlar arasında elektronları paylaştıklarında çekici ve itici kuvvetlerin kararlı dengesine kovalent bağ denir. Birçok molekül için elektronların paylaşılması her atomun kararlı elektronik gruplaşmasına denk gelen tam değerlik kabuğunun eşdeğerine ulaşmasına olanak tanır.
Organik kimyada kovalent bağ, iyonik bağdan daha çok yaygındır.
Kovalent bağlanma ayrıca σ-bağ, π-bağ, metal-metal bağı, agostik etkileşimler, bükülmüş bağlar, üç merkezli iki elektronlu bağlar ve üç merkezli dört elektronlu bağlar dahil olmak üzere birçok etkileşim türünü içerir.
Kovalent bağ terimi 1939'dan kalmadır. Ön ek, ko-, ortaklaşa eyleme katılan, daha az derecede de ortaklaşa vb. olan anlamına gelir. Dolayısıyla "ko-valent bağ", özünde, değerlik bağı teorisinde tartışıldığı gibi, atomların "değerliği" paylaştığı anlamına gelir.
H2 molekülünde hidrojen atomları iki elektronu kovalent bağ yoluyla paylaşır. Kovalentlik benzer elektronegatifliği olan atomlar arasında yaygındır. Bu nedenle kovalent bağlanma, iki atomun mutlaka aynı elementlerden olmasını gerektirmez, yalnızca karşılaştırılabilir elektronegatifliğe sahip olmalarını gerektirir. Elektronların ikiden fazla atom üzerinde paylaşılmasını gerektiren kovalent bağın yöresizleştiği söylenir.
Genellikle bağ, ortaya çıkan molekülü bir arada tutan ortak çekim gücü olarak tanımlanabilir. Paylaşılan elektron ya da elektronlar, her iki çekirdek etrafında dönerler, iki çekirdek arasındaki bölgede daha uzun süre bulunduklarından bu bölgede (-) yüklü bir alan oluştururlar. Bu alan, her iki çekirdeğe bir çekme kuvveti uygulayarak bir bağ oluşturur.
Kovalent bağ, Polar Kovalent Bağ ve Apolar Kovalent Bağ olmak üzere ikiye ayrılır.
Kovalent bağ, söz konusu atomların dış yörüngelerinin dolması ile oluşur. Bu tür bağlar, moleküller arası hidrojen bağından daima daha güçlü, iyonik bağ ile ise ya aynı güçte ya da daha güçlüdür.
Bazı inorganik maddelerin hidrojen(H), amonyak(NH3),klor(Cl), su(H2O) ve azot(N) molekülleri ile tüm organik maddelerin molekülleri kovalent bağ ile bir arada tutulmaktadır.
Kovalent bağ (iyonik ve metalik bağın tersine) yönlüdür; bağ açılarının etkileşimin gücü üzerinde etkisi büyüktür. Bu etkinin kaynağı, kovalent bağların, atomik yörüngelerin üst üste binmesiyle oluşmasından ileri gelir. Atomik yörüngeler (p, d ve f yörüngeleri) hepsi yönlü karakterde olup, bağlanma esnasında önemli ölçüde yöne bağlı etkileşime neden olurlar.
Kovalent bağ, genellikle benzer elektronegatifliği olan atomlar arasında gerçekleşir. Bu nedenle ametaller, daha kolaylıkla kovalent bağı tercih eder ve metaller de kolayca yerlerinden oynatılabilen elektronların daha serbestçe dolaşabildiği metalik bağ yaparlar. Ametallerde bir elektronun serbest kalması daha zordur, dolayısıyla benzer elektronegatifliği olan bir madde ile birleşme söz konusu olduğunda o elektronun paylaşılması tek seçenek olur.

Bağlanmayla ilgili kovalentlik terimi ilk kez 1919'da Irving Langmuir tarafından Journal of the American Chemical Society 'nin "Atomlarda ve Moleküllerde Elektronların Düzenlenmesi" başlıklı makalesinde kullanıldı. Langmuir şunu yazmıştı: "Belirli bir atomun komşularıyla paylaştığı elektron çiftlerinin sayısını kovalentlik terimiyle belirteceğiz."
Kovalent bağlanma fikri, 1919'dan birkaç yıl önce, 1916'da atomlar arasındaki elektron çiftlerinin paylaşımını açıklayan Gilbert N. Lewis'e kadar izlenebilir (ve 1926'da ışınım enerjisinin en küçük birimi için "foton" terimini de icat etti). Değerlik elektronlarının (dış kabuktakiler) atom sembollerinin etrafında noktalar olarak temsil edildiği Lewis gösterimini veya elektron nokta gösterimini veya Lewis nokta yapısını tanıttı. Atomlar arasında bulunan elektron çiftleri kovalent bağları temsil eder. Çoklu çiftler, ikili bağlar ve üçlü bağlar gibi çoklu bağları temsil eder.
Burada gösterilmeyen alternatif temsil biçimi, düz çizgilerle temsil edilen bağ- oluşturan elektron çiftlerine sahiptir.

Atomik yörüngeler (s yörüngeleri hariç) farklı türde kovalent bağlara yol açan belirli yönsel özelliklere sahiptir.
Sigma (σ) bağları en güçlü kovalent bağlardır ve iki farklı atom üzerindeki yörüngelerin kafa kafaya örtüşmesinden kaynaklanır. Bir tek bağ genellikle bir σ bağıdır.
Pi (π) bağları daha zayıftır ve p (veya d) yörüngeleri arasındaki yanal örtüşmeden kaynaklanır. Belirli iki atom arasındaki ikili bağ bir σ ve bir π bağından ve üçlü bağ ise bir σ ve iki π bağından oluşur.
Kovalent bağlar ayrıca bağın kimyasal polaritesini belirleyen bağlı atomların elektronegatifliğinden de etkilenir. Eşit elektronegatifliği olan iki atom, H-H gibi polar olmayan kovalent bağlar oluşturur. Eşit olmayan bir ilişki, H−Cl'de olduğu gibi kutupsal bir kovalent bağ oluşturur. Ancak polarite aynı zamanda geometrik asimetriyi de gerektirir, aksi takdirde dipoller birbirini götürebilir ve sonuçta kutupsal olmayan bir molekül ortaya çıkabilir.

Bireysel moleküller, moleküler yapılar, makromoleküler yapılar ve dev kovalent yapılar dahil olmak üzere kovalent maddeler için çeşitli yapı türleri vardır.
Bireysel moleküllerin atomları bir arada tutan güçlü bağları vardır, ancak genellikle moleküller arasında ihmal edilebilir çekim kuvvetleri vardır. Bu tür kovalent maddeler genellikle örneğin HCl, SO2, CO2 ve CH4 gibi gazlardır.
Moleküler yapılarda zayıf çekim kuvveti vardır. Bu tür kovalent maddeler, alçak kaynama sıcaklık değerli sıvılar (etanol gibi) ve alçak erime sıcaklık değerli (iyot ve katı CO2 gibi) katılardır.
Makromoleküler yapılar, polietilen ve naylon gibi sentetik polimerler ve proteinler ve nişasta gibi biyopolimerler dahil olmak üzere zincirlerdeki kovalent bağlarla bağlanan çok sayıda atoma sahiptir.
Ağ kovalent yapıları (veya dev kovalent yapılar), tabakalara (grafit gibi) veya 3 boyutlu yapılara (elmas ve kuvars gibi) bağlı çok sayıda atom içerir.
Bu maddeler yüksek erime ve kaynama noktalarına sahiptir, sıklıkla kırılgandır ve yüksek elektriksel direnç gösterme eğilimindedir. Yüksek elektronegatiflik ve üç veya dört elektron çifti bağı oluşturma yeteneği olan elementler genellikle bu kadar büyük makromoleküler yapılar oluşturur.

Tek elektronlu radikal türlerde bir veya üç elektronlu bağlar bulunabilir. 1 elektronlu bağın en basit örneği dihidrojen katyonundadır H+2. 1 elektronlu bağlar genellikle 2 elektronlu bağın yaklaşık yarısı kadar bağ enerjisine sahiptir ve bu nedenle "yarım bağlar" denilir. Ancak istisnalar da vardır: Dilityum durumunda bağ aslında 1 elektronlu Li+2 2 elektronlu Li2'ye göre daha güçlüdür. Bu istisna hibritleşme ve iç kabuk etkileri açısından açıklanabilir.
3 elektronlu bağlanmanın en basit örneği helyum dimer katyonu He+2'da bulunabilir. "Yarım bağ" olarak kabul edilir çünkü yalnızca paylaşılan 1 elektrondan oluşur (2 yerine); Moleküler yörünge açısından üçüncü elektron, diğer iki elektronun oluşturduğu bağın yarısını iptal eden bir anti-bağlanma yörüngesindedir. İki adet 2 elektronlu bağa ek olarak 3 elektronlu bağı olan molekülün başka bir örneği de NO formüllü azot monoksit'tir.
Oksijen  O2 molekülünün ayrıca iki adet 3 elektronlu bağa ve bir adet 2 elektronlu bağı  olduğu kabul edilebilir; bu onun paramanyetizmasını ve resmi bağ sıralamasının 2 olmasını açıklar. Klordioksit ve onun daha ağır benzerleri bromdioksit ve iyotdioksit de 3 elektronlu bağlar vardır.
1 elektron bağlarına sahip moleküller genellikle oldukça reaktiftir. Bu tür bağlar yalnızca benzer elektronegatifliği olan atomlar arasında kararlıdır.

Kovalent olmayan bağ

Kovalent bağlar ve moleküler yapı (İng.) 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bağlanma el kitabı

Lepton, temel parçacıklardan birisidir ve maddenin yapı taşıdır. En çok bilinen lepton, atomda bulunarak atomun kimyasal özelliklerini belirleyerek neredeyse tüm kimyayı oluşturan elektrondur. İki temel lepton sınıfı vardır: yüklü leptonlar (ya da elektron benzeri leptonlar olarak da adlandırılır) ve nötr leptonlar (nötrino olarak bilinir). Yüklü leptonlar diğer parçacıklarla birleşerek atom ya da pozitronyum gibi bileşik parçacıklar meydana getirirken nötrinolar diğer parçacıklarla etkileşime girmezler ve bu sebepten algılanmaları çok zordur.
Üç nesil oluşturan ve çeşni adı verilen bilinen altı tip lepton vardır. 

İlk nesil leptonlar elektronik leptonlar olarak anılır, elektron ve elektron nötrinosunu;
ikinci nesil müonik leptonlar olarak bilinir, müon ve müon nötrinosunu;
üçüncü nesil ise tauonik leptonlar olarak bilinir, tau ve tau nötrinosunu içerir.
Elektron, yüklü leptonlardan en küçük kütleye sahip olandır. Daha büyük kütlelere sahip olan müonlar ve taular hızlı bir şekilde parçacık bozunumu (daha büyük kütleli bir parçacığın daha küçük kütleli bir parçacığa bozunması) ile elektrona dönüşür. Elektron en istikrarlı olan leptondur ve evrende çoğunlukla bulunan leptondur (tau ve müonlar ancak kozmik ışınlar veya parçacık hızlandırıcısı çarpışmaları gibi yüksek enerji çarpışmalarında oluşur).
Leptonların elektrik yükü, spin ve kütleyi içeren temel özellikleri vardır. Kuarkların tersine leptonlar güçlü kuvvetin konusu değildir. Leptonlar diğer üç temel kuvvetle (kütleçekim, elektromanyetik kuvvet (elektrik yükü nötr olan nötrinolar hariç) ve zayıf kuvvet) etkileşime girer. Her bir leptona karşılık gelen karşı-lepton olarak bilinen bir antiparçacık vardır. Bunlar leptonlardan sadece bazı özellikleri eş büyüklük zıt işaret şeklinde farklılık gösterir. Ancak bazı belirli teorilerde, nötrinonun kendi karşı-parçacığı olduğunu savunur, ancak bunun doğruluğu hala tartışılmaktadır.
İlk yüklü lepton olan elektron 19. yüzyılın ortalarında teorize edilmiş ve 1897 J. J. Thomson tarafından keşfedilmiştir. İkinci keşfedilen müon 1936'da Carl D. Anderson tarafından keşfedilmiş, ancak o zaman için yanlış sınıflandırılarak mezon olarak anılmıştır. Yapılan incelemelerden sonra mezonların özelliğini taşımadığı, daha çok elektron gibi davrandığını, sadece daha ağır bir kütleye sahip olduğu ortaya çıkmıştır. 'Leptonlar'ın bir aile olarak kabul edilişi 1947'ye kadar sürmüştür. İlk nötrino elektron nötrinosu 1930'da Wolfgang Pauli tarafından beta bozunmasını açıklamak için öngörülmüştür. Bu nötrino ilk defa Clyde  Cowan ve Frederick Reines tarafından yapılan Cowan-Reines nötrino deneyinde bulgulanmıştır. Müon nötrinosu 1962'de Leon Lederman, Melvin Schwartz ve Jack Steinberger tarafından ve tau nötrinosu 1974 ile 1977 arsında Martin Lewis Perl ve işbirlikçileri Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı tarafından keşfedilmiştir. Tau nötrinosu Fermilab'daki DONUT işbirliği Temmuz 2000'de keşfini duyurana kadar algılanamamıştır.
Leptonlar Standart Model'de önemli bir yer tutar. Elektron, proton ve nötron yanında atomun bir parçasıdır. Lepton karşı lepton birleşimi pozitronyum gibi elektron yerine tau veya müonun olduğu egzotik atomlar da oluşturulabilir.

Lepton ismi 'ufak, küçük şey' anlamına gelen Yunanca "λεπτόν" (lepton) (cinsiyetsiz hali "λεπτός" (leptos)) kelimesinden gelmektedir. Lepton ilk olarak 1948'de fizikçi Léon Rosenfeld tarafından kullanılmıştır.

İlk lepton 1897'de J. J. Thomson ve İngiliz ekibi tarafından keşfedilmiştir. Ardından 1930'da Wolfgang Pauli tarafından beta bozunmasında enerjinin korunumu, momentumun korunumu ve açısal momentumun korunumunu sağlamak için elektron-nötrinosunu öngörülmüştür. Pauli giren ve çıkan parçacıklar arasındaki enerji, momentum ve açısal momentum farkını taşıyan bir parçacığın varlığını öngörmüştür. Elektron-nötrinosu o zamanlar nötrino çeşnileri (ya da "nesil"leri) olup olmadığı bilinmediğinden sadece nötrino olarak adlandırılmıştı.
Elektronun keşfinden 40 yıl sonra, 1936'da Carl D. Anderson, müonu keşfetti. Kütlesinden dolayı bunu lepton yerine önce mezon olarak sınıflandırıldı. Daha sonrasında müonun mezondan çok elektron gibi davrandığı keşfedildi, çünkü müon güçlü kuvvetle etkileşmez. Bunun ardından elektron, müon ve elektron-nötrinosu, lepton olarak sınıflandırıldı. Öncesinde teorik olarak tahmin edilse de, nötrino çeşnisi olduğu ancak 1962'de Leon Lederman, Melvin Schwartz ve Jack Steinberger tarafından müon-nötrinosunun keşfiyle kanıtlanmış ve bilimadamları bu çalışmaları sayesinde 1988'de Nobel Ödülü'nü almıştır.
Tau ilk olarak 1974 ve 1977 arasında Martin Lewis Perl ve SLAC LBL grubundaki iş arkadaşları tarafından yapılan bir dizi deneyde keşfedilmiştir. Tıpkı elektron ve müonda olduğu gibi tauya da karşılık gelen bir nötrinonun varlığı tahmin edilmiştir. Tau-nötrinosunun varlığı ile ilgili ilk ipucu, tıpkı elektron-nötrinosunu bulmada yol göstermiş olan tau bozunumundaki eksik enerji ve momentum oldu. Tau-nötrinosunun ilk algılanışını Fermilab'daki DONUT işbirliği tarafından 2000'de yapıldı ve standart modelin doğrudan gözlemlenebilen son parçacığı oldu.
Mevcut verilerin tamamı üç lepton nesli olduğunu tutarlı biçimde göstermesine rağmen, bazı parçacık fizikçileri dördüncü bir neslin olduğu görüşünü savunur. Bu dördüncü nesil leptonun kütlesi için alt sınır 100,8 GeV/c² ve ona karşılık gelen nötrinonun kütlesi için alt sınır 45,0 GeV/c² olarak öngörülüyor.

Leptonlar ½ spine sahiptir, bu sebepten fermiyondurlar ki bu onları Pauli dışlama ilkesine uymaları gerektiği anlamına gelir: aynı türe ait iki lepton tam olarak aynı seviyeye sahip olamaz. Bunun anlamı leptonların sadece iki farklı spine sahip olabilirler, aşağı ya da yukarı.
Diğer ilişkilei bir özellikte sarmallıkla ilişkili olan kiralitedir. Parçacığın sarmallığı, spininin momentumuna göre durumuyla belirlenir: momentumuyla aynı yönde spine sahip parçacıklar sağ-yönlü sarmallığa, tersi durumda sol-yönlü sarmallığa sahiptir. Eğer bir parçacık kütlesiz ise spinine göre momentumunun yönü bağımsızdır; ancak kütleli parçacıklarda momentumun yönü baskın gelerek Lorentz dönüşümleriyle sarmallığı çevirebilir. Kiralite teknik bir terimdir (Poincaré grubu altında dönüşüm davranışı üzerinden tanımlanır), kütlesiz parçacıkların sarmallığına yakınsar ve kütleli parçacıkların sarmallığını açık bir şekilde tanımlar.
Birçok kuantum alan teorisinde - kuantum elektrodinamiği ve kuantum renk dinamiği gibi- sol-yönlü ve sağ-yönlü olması eştir. Ancak standart modelde sağ-yönlü ve sol-yönlü olanlar karşı-simetrik olarak davranırlar. Sadece sol-yönlü fermiyonlar zayıf kuvvetle ortaklaşırken, sağ-yönlü nötrino yoktur. Bunlar denklik ihlaline örnektir. Literatürde sol-yönlü alan L alt indisi ile, sağ-yönlü ise R alt indisi ile gösterilir.

Leptonların en baskın özelliklerinden birisi elektrik yüküdür, Q. Yükün büyüklüğü elektromanyetik etkileşimin etkisini belirler. Parçacığın yükü ürettiği elektrik alanın gücünü (Coulomb yasasına bakınız) ve dış bir elektrik ya da manyetik alanla etkileşme gücünü (Lorentz kuvvetine bakınız) belirler. Tüm nesiller Q = -1 (geleneksel olarak bir parçacığın yükü temel yük biriminde ifade edilir) olan bir lepton ve yükü sıfır olan bir lepton içerir. Yüklü lepton genel olarak "yüklü artı lepton" ve yüksüz olan lepton ise nötrino olarak anılır.Örneğin birinci nesil negatif yüklü olan e- ve yüksüz olan νe içerir.
Kuantum alan teorisinde yüklü bir parçacığın elektromanyetik etkileşimi yüklü parçacığın elektromanyetik alanın kuantumu olan fotonla etkileşmesi olarak ifade edilir.
Leptonların spin şeklinde içkin bir dönmeleri olduğundan, yüklü leptonlar manyetik alan üretir.Manyetik dipol momenti μ'nün büyüklüğü:

  
    
      
        μ
        =
        g
        
          
            
              Q
              e
              ℏ
            
            
              4
              m
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu =g{\frac {Qe\hbar }{4m}}}
  
,
m, leptonun kütlesi; g leptonun g-faktörüdür. Kuantum mekaniğinin birinci derece yaklaşımı g faktörünün tüm leptonlar için 2 olduğunu kabul eder. Ancak daha yüksek derecede kuantum etkileri Feymann diyagramındaki döngülerden dolayı değerde düzeltme yapar. Anormal manyetik dipol momenti olarak anılan bu değerdeki düzeltme kuantum alan teorisinden çok etkilenir ve standart modelin doğruluğunu kontrol etmek için kullanılabilir. Teorik ve deneysel anormal manyetik dipol momenti değerleri sekiz anlamlı basamak dahilinde tutarlıdır.

Standart modelde sol-yönlü yüklü lepton ile sol-yönlü nötrino, zayıf izospin SU(2) ayar simetrisinin spinöruna (T=1/2) dönüşen ikili(νeL,eL-) olarak düzenlenir. Bunun anlamı, bu parçacıklar sırasıyla izospin yansıması T3 'ün 1/2 ve -1/2 öz-değerleriyle öz-düzenleridir. Sağ-yönlü nötrinolar yoktur, ancak sağ-yönlü leptonlar zayıf izospin sabitine (T=0) dönüşür ve bunlar zayıf kuvvetle etkileşime girmezler.
Higgs mekanizması zayıf izospin SU(2) ayar alanı ile zayıf aşırı yük SU(1) simetrisini bileştirerek zayıf etkileşimi sağlayan üç kütleli bozon vektörü (W+, W-, Z0) ve elektromanyetik etkileşime sebep olan kütlesiz bir bozon, foton, kabul eder. Elektrik yükü Q, Gell-Mann-Nishijina formülünün yardımıyla izospin yansıması T3 ve zayıf aşırı yük YW ile hesaplanabilir;

Q = T3 + YW/2
Gözlenmiş tüm yüklü parçacıkları açıklayabilmek için sol-yönlü zayıf izospin ikilisinde (νeL,eL- YW= -1 olması gerekirken, sağ-yönlü izospin sabiti e-R'nin YW= -2 olması gerekir.

Standart modelde leptonlar içkin bir yükü olmadan başlar. Yüklü leptonlar (elektron, müon ve tau) Higgs alanı ile etkileşimlerinde kütle kazanırken, nötrinolar yüksüz kalmaya devam ederler. Nötrinoların yüksüz kalması farklı nesillerin karışarak kuark oluşturmaması anlamına gelir. Bu güncel verilerle tutarlıdır.
Ancak yapılan deneylerde -çoğunlukla nötrino salınımı deneylerinde- nötrinonun 2 [[eV/c2]]'den az çok küçük bir kütlesi olduğunu göstermektedir. Bu standart modelin ötesinde de bir fizik olduğunun ipucunu veri

Majorana fermiyonu veya diğer adıyla majorana parçacığı, kendi karşıt parçacığına sahip olan fermiondur. 1937 tarihinde Ettore Majorana tarafından hipotez edilmiştir. İsimlendirme bazen fermionların kendi karşıt parçacığı olmadığını savunan Dirac fermion'a karşı olarak kullanılır.
Bütün fermionların standart modelleri sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacığın düşük enerjide Dirac fermionlar gibi davrandığını Kabul eder. Fakat, sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacığın doğası gereği yerleşik değildir ve ne Dirac ne de Majorana olabilir. Yoğunlaştırılmış madde fiziğinde, Majorana fermionları süper iletkenler içinde yalancı parçacık exitasyonu, uyarımı, olarak var olabilir ve Majorana sıçrama seviyesi abelyen olmayan istatistiklere sahiptir.

Konsept Majorana'nın 1937 yılındaki dönebilen nötr (-1/2) parçacıkların gerçek dalga formülleriyle tanımlanabildiği ve Majorana denklemleri olarak bilinen önerisine dayanır. Dahası, parçacıkların ve karşıt parçacıkların dalga fonksiyonları kompleks konjugasyonuyla ilişkili olduğundan dolayı karşıt parçacıklar dönebilen nötr (-1/2) parçacıkların tamamıyla aynı olabilir. Majorana fermionlar ve Dirac fermionlar arasındaki fark matematiksel olarak ikinci nicelemeyi oluşturma ve ortadan kaldırma  operatörü şeklinde ifade edilebilir. Operatör oluşturucusu, ortadan kaldırma operatörü karşılığı olan parçacıklar üretirken aynı zamanda gerçek dalga fonksiyonu olarak da bilinen kuantum düzeyi j'de fermion oluşturur. Majorana'ya göre fermionlar özdeşken, Dirac'e göre bu operatörler belirgindir.

Parçacıklar ve karşıt parçacıklar korunan yüke sahiptir. Sadece yüksüz parcacıklar Majorana kütlesine sahip olabilir. Standart modeldeki elementer fermionların tümü ölçme yüküne sahiptir. Eğer sahipse, o zaman tahterevalli mekanizması tarafından düşük enerji düzeyinde, sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacık alanı doğal olarak altı Majorana alana sahip ve yüksek kütleye sahip üç Majorana alan gibi davranacaktır. Geri kalan üç Majorana alanın 1 eV'ye kıyasla çok düşük kütleli olması beklenir. Eğer, sağ taraftaki sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacık Majorana  kütlesine sahip olmadan varsa, sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacık Dirac fermionları gibi davranırken sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacığın karşıt parçacıkları Higgs etkileşiminden gelen kütleyle diğer standart modeldeki fermionlar gibi davranır.
Tahterevalli mekanizması gözlenebilen sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacığın kütlesinin neden bu kadar küçük olduğunu açıklayabildiği için uygundur. Fakat, eğer sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacık Majorana ise, bu durum lepton sayısının korunumuna B-L olsa bile uymaz.
Nötrinosuz çift beta bozunumu kendi karşıt parçacığına sahip sıfır yüklü ve sıfır kütleli parçacık olması durumunda karşıt nötrinoların çift beta bozunumuyla aniden karşılaşması sonucu birbirlerini ortadan kaldırması olarak da görülebilir. Deneyler bu çürütmeleri ortadan kaldırmak için devam etmektedir.
Nötrinosuz çift beta bozunumu işleminin yüksek enerji benzeri, hadron çarpıştırıcısındaki aynı yüklü lepton çiftlerinin üretilmesinde görülür. Büyük hadron çarpıştırıcısında ATLAS ve CMS deneyleri araştırılmaya devam ediliyor. ATLAS ve CMS teorileri sağ-sol simetrisine dayalıdır. Bu süreçler arasında derin bir bağlantı vardır. En çok Kabul gören açıklama olarak nötrino kütlesinin küçüklüğü, tahterevalli mekanizması, sıfır yüklü ve sıfır kütleli temel parçacığın doğal bir Majorana fermionu olduğudur. Majorana fermionlar içsel elektrik veya manyetik anlara değil, halkasal anlara sahiptir. Bazı elektromanyetik alanla yaptığı minimal etkileşimler, Majorana fermionlarını soğuk ve karanlık madde olması için potansiyel aday olmasını sağlar.

Süper iletken maddelerde, Majorana fermionlar yalancı parçacık olarak ortaya çıkabilirler. Süper iletkenlerdeki yalancı parçacıkların kendilerine özgün karşıt parçacıkları olduğu için bu mümkün hale gelir. Matematiksel olarak, süper iletken yalancı parçacıklar üzerinde elektron boşluğu oluştururken, operatör oluşturucusu ɤ(E) enerjisinde, ɤ(-E) enerjisindeki ortadan kaldırma operatörüyle ilişkilidir. Majorana fermionları sıfır enerji seviyesinden kaçmak için zıplayabilir ve daha sonra Majorana enerji düzeyi denilen nesnelerle birleşebilir. Bu isim nesnelerin istatistik verilerinin fermionik olmamasından ve ayrımın literatürde yapılmış olmamasına rağmen Majorana fermion'dan daha uygundur. Majorana enerji düzeyi bunun yerine abelyen olmayan anyonlara örnektir. Abelyen olmayan anyonların değişmesi sistemin enerji düzeyini abelyen anyonlarının değişimin sırasına bağlı olacak şekilde değiştirir.
Belli süper iletkenlerdeki ya da süper akışkanlardaki kuantum girdabı orta büyüklükle boşluk oluşturabilir ve bu boşluk Majorana enerji düzeyinin bir kaynağı haline gelir. Shockley süper iletken kabloların ve hat arızasının bitiş noktalarında tamamen alternatif ve doğal elektriksel kaynak olduğunu söyler. Farklı kaynaklar kısmi kuantum Hall Etkisini süper iletkenler için yedek bir kaynak olarak kullanır.

2008 yılında Fu ve Kane Majorana enerji düzeylerinin arayüz olarak halkasal iletken ve süper iletken arasında belirdiğini kanıtlayarak çığır açan bir gelişime imza attılar. Sonraki benzer önerilerin çoğu Majorana enerji düzeylerinin halkasal iletken olmadan da varolabileceğini göstermiştir. 2012 yılında Majorana enerji düzeylerinin süper iletkenlerde varolduğu ilk kez kanıtlanmıştır. Hollanda'daki Nanoteknoloji Kavli Enstitüsü ve Delft Teknoloji Üniversitesi'nden bir ekip altın indiyum antimonit çok küçük kablonun altın bağlantıyla bir ucu devreye ve diğer ucu süperiletkene bağlı olduğunu içeren deneyi raporlamıştır. Düzenek orta derecede manyetik alana maruz kaldığında Majorana enerji düzeyi içeren elektriksel iletkenlik sıfır voltajda pik yapmıştır.
Delft bu deneyde mümkün bağımsız teoriksel önerileri yarı iletken kablolardaki Majorana enerji düzeyinin katı hal halinin belli olmasıyla iki gruba ayırmıştır.

Manyetik monopol (veya manyetik tek kutuplu veya manyetik tek kutup), parçacık fiziğinde yalıtılmış tek bir manyetik kutbu olan (sadece manyetik kuzey veya manyetik güney kutuplarına sahip) kuramsal bir temel parçacıktır. Daha teknik terimlerle açıklanacak olursa, bir manyetik monopol net manyetik yükü olan bir parçacıktır. Bu teori köklerini manyetik monopollerin varlığını öngören parçacık teorileri, özellikle büyük birleşim (Grand Unifying) ve süper sicim teorilerinden alır. Çubuk şeklindeki mıknatısların manyetik alanı ve elektromanyetikler manyetik monopollerden kaynaklanmazlar. Manyetik monopollerin varlığını kanıtlayan herhangi bir deneysel veri yoktur. Bazı yoğun madde sistemleri efektif manyetik monopol, quasi-parçacığı veya matematiksel olarak manyetik monopollerle benzeşen bazı fenomenleri barındırır.

Birçok eski bilim insanı mıknatıs taşının manyetizmasını elektrik yüküne benzer şekilde birbirini çeken veya iten iki farklı manyetik sıvıya, kuzey kutup sıvısı bir tarafta ve güney kutup sıvısı diğer tarafta, bağlıyordu. Fakat 19. yüzyılda elektromanyetizmanın daha iyi anlaşılması mıknatıs taşının manyetik özelliklerinin manyetik monopol sıvılarla değil, Ampere yasası ile düzgün bir şekilde açıklandığını gösterdi. Gauss yasası, Maxwell'in denklemlerinden biri manyetik monopollerin var olmadığını açıklayan matematiksel ifadelerdir. Yine de Pierre Curie, 1849 yılında manyetik monopollerin makul bir biçimde var olabileceğini ifade etti, şimdiye kadar olmamasına rağmen.

Manyetik yükün kuantum teorisi fizikçi Paul A.M. Dirac tarafından 1931 yılında yazılan bir çalışma ile başladı. Bu çalışmada Dirac, eğer evrende bir manyetik monopol var ise evrendeki bütün elektrik yüklerinin kuantize olması gerektiğini belirtti (Dirac kuantizasyon koşulu). Gerçekten de elektrik yükü manyetik monopolün varlığı ile (henüz kanıtlanmamıştır) tutarlı bir biçimde kuantizedir.
Dirac'ın bu çalışmasından beri birçok sistematik monopol arayışı gerçekleştirilmiştir. 1975 ve 1982 yıllarındaki deneyler, manyetik monopol varlığına aday kimi sonuçlar doğursa da günümüzde sonuçsuz olarak kabul edilir. Yani manyetik monopolün var olup olmadığı hala cevabı belirsiz bir sorudur. Teorik parçacık fiziğindeki ileri gelişmeler, özellikle kuantum kütleçekimi ve büyük birleşim kuramındaki gelişmeler, monopolün var olduğuna dair daha zorlayıcı argümanların (aşağıda detaylandırılmıştır) doğmasına sebep olmuştur. Joseph Polchinski, bir sicim teorisyeni olarak, manyetik monopollerin varlığını “ fizik hakkında henüz görülmemiş konular arasında girilebilecek en güvenli iddia” şeklinde yorumlamıştır.
Bütün bu teoriler deneylerle tutarsız olmak zorunda değildir. Kimi teorik modellerde, manyetik monopollerin gözlenmesi pek mümkün değildir çünkü parçacık hızlandırıcılarda üretilemeyecek kadar ağırdır ve ayrıca evrende çok ender rastlandıklarından parçacık detektörlerince algılanması çok düşük bir ihtimaldir.
Bazı yoğunlaşmış madde sistemleri yüzeysel olarak manyetik monopollere benzeyen akı tüpü olarak adlandırılan bir yapı önerirler. Bu akı tüpünün uçları bir manyetik monopol gibi davranır ama bu birbirinden bağımsız hareket ettikleri için yine birbirinden bağımsız manyetik monopol quasi-parçacığı gibi de düşünülebilirler.2009 yılından bu yana popüler medyadan birçok haberde yanlış bir biçimde manyetik monopollerin keşfi gibi lanse edilse de iki fenomen birbiriyle ancak yüzeysel olarak bağlı olabilir. Bu yoğunlaşmış madde sistemleri açık bir araştırma alanı olarak devam etmektedir (yoğunlaşmış madde sistemlerinde manyetik monopoller kısmına bakınız).

Bugüne kadar izole edilmiş bütün maddeler periyodik tablodaki tüm atomlar ve standart modeldeki tüm parçacıklar dahil olmak üzere sıfır manyetik yüküne sahipti. Böylelikle, manyetizma ve manyetiklerin olağan fenomenleri manyetik monopoller ile bir alakası yoktur.
Bunun yerine, sıradan maddelerin manyetik özelliğini iki sebepten kaynaklanır. İlk olarak Ampere yasasına göre elektrik akımı manyetik alan yaratır. İkinci olarak, birçok elementer parçacık “gerçek” bir manyetik momente sahiptir ki en önemlisi elektron manyetik dipol momentidir. (Bu manyetizma kuantum-mekaniksel "spin" ile ilintilidir.) Matematiksel olarak, bir objenin manyetik alanı sıklıkla çok-kutuplu (multipol) açılımı ile açıklanır. Bu manyetik alanı bileşke alanların toplamı şeklinde kimi matematiksel formlar kullanılarak yapılan bir açıklamadır. çok-kutuplu açılımın ilk terimi monopol dür, ikinci terimi dipoldür, sonra quadropol, oktapol şeklinde devam eder. Örneğin bu terimlerin herhangi biri elektrik alan multipol açılımında kullanılabilir. Fakat, manyetik alanın multipol açılımında “monopol” terimi tam olarak sıfırdır (sıradan bir madde için). Bir manyetik monopol eğer gerçekten var ise monopol terimi sıfırdan farklı olan bir manyetik alanı tanımlayan özelliğe sahip olmalıdır.
Bir manyetik dipol, ağırlıklı olarak multipol açılımındaki manyetik dipol ile açıklanır. “Dipol” terimi “iki-kutuplu” manasına gelir ve bu iki kutup bir tarafta kuzey ve diğer tarafı güney şeklinde isimlendirilir. Bu durum bir tarafı pozitif diğer tarafı negatif yükten oluşan elektrik dipole çok benzer. Fakat elektrik dipol ile manyetik dipol oldukça farklıdır. Sıradan bir madde tarafından oluşturulan elektrik dipolde pozitif yük protondan negatif yük ise elektron tarafından oluşturulur ama manyetik dipolün kutupları farklı iki maddeden oluşmaz. Bunun yerine manyetik monopolün kutupları bütün elektrik akımlarının toplam efekti ve manyetik boyunca var olan gerçek momentlerden meydana gelir. Bu sebepten ötürü manyetik dipolün iki kutbu daima ters işaretli ve eşit büyüklükte kuvvete sahiptir ve ayrıca bu iki kutup asla birbirinden ayrılamaz.

Maxwell denklemleri, elektrik ve manyetik alanı birbiri ile ilişkilendirir ve elektrik yüklerinin hareketini açıklar. Bu denklemler elektrik yüklerini açıklar fakat manyetik yükleri varsaymaz. Fakat bu duruma bir istisna vardır ve o da denklemlerin elektrik ve manyetik alaların değişimi altında simetrik özelliklere sahip olmasıdır. Simetrik Maxwell denklemleri bütün yükler sıfıra eşit olduğunda yazılabilir ve aslında elektromanyetik dalga fonksiyonu bu şekilde türetilir.
Tamamen simetrik Maxwell denklemleri eğer elektrik yüküne benzer şekilde manyetik yük kavramına da izin verilirse yeniden yazılabilir. Bu sayede manyetik yük yoğunluğu kavramı,ρm ile birlikte manyetik akım yoğunluğu,jm, kavramı da denklemlerde yer alabilir.
Eğer manyetik yükler yok ise veya var fakat uzayın herhangi bir yerinde bulunmuyor ise, Maxwell denklemlerinin yeni terimlerinin hepsi sıfıra eşit olur ve genişletilmiş denklemler elektromanyetik denklemlerin geleneksel olan ∇⋅B = 0 haline indirgenir (Burada ∇⋅) diverjans ve B ise manyetik alandır).
2013 yılında Sergio Severini ve Alessandro Settimi, manyetik indüksiyon alanı için sıfır sapmalı ikinci Maxwell denklemine yeni bir bakış açısı kazandırmakla ilgilendiler. Bu amaçla, iki yazar, yüklü, göreceli olmayan parçacıklardan oluşan bir sistemin bazı fiziksel yönlerini, boş uzayda yayılan bir elektromanyetik (EM) alanın kaynakları olarak değerlendirdiler. Özellikle, toplam momentumun korunumu ile manyetik indüksiyon alanı için sıfır sapma koşulu arasındaki bağlantı araştırıldı. Bu bilimsel makale, solenoidalite koşulu olarak bilinen, uzay boyunca manyetik indüksiyon alanının sıfır sapma özelliği için gerekli koşulun doğrudan sistem için toplam momentumun korunumundan türetildiği yeni bir bağlam sunmuştur. yaylar ve alan. Genel olarak, çalışma, manyetik tek kutupların varlığı veya en azından gözlemlenebilirliği hakkında, bunların yalnızca uygun simetri varsayımları altında yalnızca teorik olarak makul olduklarına dair bazı soruları açık bırakan sonuçlara yol açtı.

Gauss CGS birim sisteminde genişletilmiş Maxwell denklemleri aşağıdaki gibidir.

Bu denklemlerde ρm manyetik yük yoğunluğunu, jm manyetik akım yoğunluğunu ve qm test parçacığının manyetik yükünü temsil eder. Diğer başka tanımlar ve detaylar için Maxwell denklemleri sayfasına bakınız. Ayrıca denklemlerin birimsiz türlerini elde etmek için c çarpanlarını siliniz.

SI birimlerinde, manyetik yük için iki çelişen birim vardır; qm: weber (Wb) ve amper·metre (A·m). İkisinin birbiri arasında dönüşümü;qm(Wb) = μ0qm(A·m) şeklindedir çünkü birimlerin 1 Wb = 1 H·A = (1 H·m-1)·(1 A·m) olduğu birimsel analiz ile görülür. (H:henry – SI birim sisteminde indüktans birimidir). Bundan sonra Maxwell denklemleri aşağıdaki formu alır:

Maxwell denklemleri tensörler ile birlikte Lorentz kovaryansını daha anlaşılır hale getirir. Genel olarak denklemler şu şekildedir:

Bu denklemlerde

Fαβ elektromanyetik tensörü, ~Fαβ = 1/2εαβγδFγδ ifadesi ikili elektromanyetik tensörü.
qe elektrik yüküne ve qm manyetik yüküne sahip bir parçacık için; v dört-hız ve p dört-momentumu;
verilen bir elektrik ve manyetik alan dağılımı için Je = (ρe, je) dört-akımı ve Jm = (ρm, jm) dört manyetik akımı
temsil eder.
Sadece elektrik yüküne sahip bir parçacığın alanı klasik elektromanyetizmanın kovaryant formülasyonuna göre dört-potansiyel kullanılarak açıklanabilir.

  
    
      
        
          F
          
            α
            β
          
        
        =
        
          ∂
          
            α
          
        
        
          A
          
            β
          
        
        −
        
          ∂
          
            β
          
        
        
          A
          
            α
          
        
        
      
    
    {\displaystyle F_{\alpha \beta }=\partial _{\alpha }A_{\beta }-\partial _{\beta }A_{\alpha }\,}
  

Fakat, bu formül hem elektrik hem de manyetik yüke sahip bir parçacık için yetersiz kalır ve potansiyel içeren bir başka $P$ terimi ekleriz P:

  
    
      
        
          F
          
            α
            β
          
        
        =
        
          ∂
          
            α
          
        
        
          A
          
            β
          
        
        −
        
          ∂
          
            β
       

Metalik bağ, esas olarak metaller arasındaki, bir ya da daha çok atomu bir arada tutan bir kimyasal bağ türüdür. Metal atomlarının latisindeki serbest elektronların yer değiştirmiş olarak paylaşılması esasına dayanır. Metalik bağ, kovalent bağ ve iyonik bağ ile birlikte üç güçlü etkileşimden (bağ) biridir. Kimyasal bir etkileşimdir.

Metal atomları valans bandında dış yörüngelerinde periyotlarına veya enerji seviyelerine oranla yüksek sayıda elektron içerirler. Bunlar atomdan ayrılarak bir pozitif iyonun (çekirdek) dev latisinin etrafını saran bir elektron denizi oluştururlar. Negatif elektron denizi ile pozitif çekirdekler arasında oluşan elektrostatik çekme kuvvetleri metal atomlarının bir arada kalmalarını sağlar. Burada, kovalent ve iyonik bağlardaki gibi merkezi bir bağ söz konusu değildir. Metalik bağ, düzgün pozitif iyon yığını ile bu yığını kuşatan elektron denizi arasında ortaya çıkar. Metalik bağ polar değildir ve bağlanma etkileşimi içerisindeki atomlar arasında ya hiç (saf elementel metaller) elektronegatiflik farkı yoktur ya da çok az (alaşımlar) elektronegatiflik farkı vardır. Bu etkileşim içindeki elektronlar metalin kristal yapısı boyunca yer değiştirirler.

Metalik bağ, metalin dayanımı, dövülebilirliği, süneklik, ısı iletkenliği, elektrik iletkenliği ve parlaklığı gibi pek çok özelliğinin nedenidir. Metaller genellikle yüksek kaynama ve erime noktalarına sahiptirler ve bu da metalik bağın sonucudur.

Metalik bağ iyi elektrik iletkenliği sağlar. Uygulanan bir gerilim etkisi altında değerlik elektronları hareket eder. Devre tamamlanırsa akıma neden olur. Diğer bağ mekanizmalarında, elektronları bağdan kurtararak serbest hale getirmek gerektiğinden daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulur, yani direnci yüksektir.

Kimyasal bağ
Hidrojen bağı
Kovalent bağ
İyonik bağ

"Atomik Bağlar". 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ocak 2013. 
Rahmi Ünal. "Atomlar Arası Bağlar". 14 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ocak 2013.

Mezonlar, güçlü etkileşim ile bağlı bir kuark ve bir antikuarktan oluşan hadronik atomaltı parçacıklardır. Atomaltı parçacıklardan oluştuklarından mezonlar, kabaca bir femtometre kadarlık bir yarıçaplı (proton veya nötronun 2⁄3'ü kadar) fiziksel bir boyuta sahiptirler. Bütün mezonlar kararsızdırlar ve en uzun ömürlüsü mikrosaniyenin altında bir ömre sahiptir. Yüklü mezonların (bazen aracı parçacıklar yoluyla) bozunmasıyla elektron ve nötrino oluşur. Yüksüz mezonların bozunmasıyla da fotonlar oluşur.
Mezonlar radyoaktif bozunma ile oluşmazlar ancak doğada, kuarklardan oluşan maddeler arasındaki yüksek enerjili etkileşimlerin kısa ömürlü ürünü olarak açığa çıkarlar. Örneğin kozmik ışın etkileşimlerinde bu parçacıklar sıradan protonlar ve nötronlardır. Mezonlar ayrıca sıklıkla, protonların, antiprotonların veya diğer parçacıkların çarpıştığı yüksek enerjili parçacık hızlandırıcılarda yapay olarak oluşur.
Hafif mezonlar, (tıpkı fotonların elektromanyetik kuvvetin taşıyıcısı olmaları gibi) nükleer kuvvetin taşıyıcısı olan kuantum alanı parçacıkları ile ilişkili olamaları sebebiyle doğada öneme sahiplerdir. Yüksek enerjili (daha ağır) mezonlar Büyük Patlama esnasında kısa süreli olarak oluşmuşlardır ve bugün herhangi bir öneme sahip değillerdir. Ancak bu tür parçacıklar, ağır mezonları oluşturan, ağır türden kuarkların doğasının anlaşılabilmesi için, devamlı olarak deneylerde yaratılmaktadır.
Mezonlar, basitçe kuarklardan oluşan parçacıkları ifade eden hadronlar parçacık ailesine aittir. Hadron ailesinin diğer üyeleri, iki yerine üç kuarktan oluşan baryonlardır. Bazı deneyler iki kuark ve iki antikuarktan oluşan egzotik mezonların (tetrakuark) varlığına dair deliller göstermiştir. Kuarklar 1⁄2 spinli olduğundan, içerdikleri kuark sayısına bakıldığında mezonların bozon, baryonların da fermiyon olduğu görülebilir.
Her bir mezona karşılık gelen bir antiparçacık (antimezon) bulunmaktadır. Antiparçacıkta, kuarklar kendisine karşılık gelen antikuarkla ve antikuarklar da kendisine karşılık gelen kuarkla yer değiştirmiş halde bulunur. Örneğin pozitif pion (π+) bir yukarı kuark ve bir aşağı antikuarktan oluşur ve buna karşılık gelen antiparçacık negatif pion (π-) da bir yukarı antikuark ve bir aşağı kuarktan oluşur.
Mezonlar kuarklardan oluştuğundan hem zayıf hem de güçlü etkileşime katılırlar. Net bir elektrik yüküne sahip mezonlar ayrıca elektromanyetik etkileşime de katılır. Mezonlar kuark içeriklerine, toplam açısal momentum sayısına, paritesine ve C paritesi ve G paritesi gibi diğer fiziksel özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Hiçbir mezonun kararlı olmamasına karşın hafif olanlar ağırlarına göre daha kararlıdır ve bu yüzden parçacık hızlandırıcılarda ve kozmik ışın deneylerinde gözlenmeleri daha kolaydır.

1934'te Hideki Yukawa teorik hesaplamaları sonucunda, atom çekirdeğini bir arada tutan nükleer kuvvetin taşıyıcısı olarak mezonun varlığı ve yaklaşık kütlesi hakkında öngörüde bulundu. Nükleer kuvvet olmasaydı, iki veya daha fazla proton içeren tüm çekirdeklerin, elektromanyetik itme sonucunda paramparça olması gerekirdi. Yukawa bu parçacığa Yunancada ortadaki anlamına gelen mesos'tan yola çıkarak mezon adını verdi. Çünkü mezonun öngörülen kütlesi elektron ile elektronun kütlesinin 1.836 katı olan protonunkinin arasındaydı. Yukawa başlangıçta parçacığı mesotron olarak isimlendirmişti, ancak bu isim daha sonra babası Münih Üniversitesi'nde Yunanca profesörü olan fizikçi Werner Heisenberg tarafından düzeltildi. Heisenberg Yunacadaki "mesos" sözcüğünde "tr" olmadığını belirtmişti.
Yukawa'nın mezonu için ilk aday, 1936'da Carl David Anderson ve diğerlerinin kozmik ışın ürünlerinde keşfettiği ve mü mezon (veya müyon) olarak isimlendirilen parçacık oldu. Mü mezonu, Yukawa'nın öne sürdüğü güçlü nükleer kuvvet taşıyıcısı olan parçacıkla hemen hemen aynı kütleye sahipti. Ancak on yılın üzerinde sürün çalışmalar sonucunda, mü mezonunun doğru parçacık olmadığı konusunda deliller bulundu. Sonrasında mü mezonunun güçlü nükleer kuvvetten hiçbir şekilde etkilenmediği bulundu. Bu parçacık elektronun biraz daha ağır olan hali gibi davranıyordu, sonunda da elektron gibi mü mezonu da mezon yerine leptonlar sınıfına dahil edildi.
İkinci Dünya Savaşı esnasında 1939–45 yılları arasında, çoğu fizikçinin savaş zamanı gereksinimlerine yönelik uygulama projelerine yönelmesiyle atomaltı parçacık araştırmalarına ara verildi. Ağustos 1945'te savaşın sonlanmasıyla fizikçiler de barış zamanındaki çalışmalarına geri döndü. İlk gerçek mezon olan pi mezonu (veya pion) 1947'de İngiltere'de Bristol Üniversitesi'nde kozmik ışın ürünlerini inceleyen Cecil Powell, César Lattes ve Giuseppe Occhialini tarafından keşfedildi. Daha sonraki birkaç yılda yapılan çalışmalar yaklaşık olarak doğru kütleye sahip olan pionun aynı zamanda güçlü etkileşimden de etkilendiğini gösterdi. Sanal bir parçacık olarak pion atom çekirdeğindeki nükleer kuvvetin birincil taşıyıcısıdır. Ro mezonu gibi diğer mezonlar da güçlü kuvvete iştirak ederler ancak bu iştirak diğerlerine kıyasla daha az ölçüdedir. Pionun keşfinin ardından Yukawa öngürüleri sebebiyle 1949'da Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.

Mezonlar listesi

Mezonlar, birer kuark ve antikuarktan meydana gelen kararlı olmayan atomaltı parçacıklardır. Kuarklardan oluşan parçacıklar olan hadron parçacık ailesinin üyelerindendir. Ailenin diğer üyesi olan ve üç kuarktan oluşan baryonlar ile arasındaki temel fark; mezonların tam sayı spine (bu anlamda bozondurlar), baryonların ise yarım tam sayı spine (bu anlamda fermiyondurlar) sahip olmalarıdır.
Mezonlar, kuarklardan oluştukları için hem zayıf etkileşim hem de güçlü etkileşim görülmektedir. Net elektrik yüküne sahip mezonlar aynı zamanda elektromanyetik etkileşime de girebilirler. Kuark içeriği, toplam açısal momentum kuantum sayısı, parite, C paritesi ve G paritesi gibi çeşitli özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Hiçbir mezon kararlı olmasa da, görece daha düşük kütleye sahip olanlar, daha yüksek kütleye sahip olan mezonlara göre daha kararlı olduğundan parçacık hızlandırıcı veya kozmik ışın deneyleriyle gözlenmesi daha kolaydır.
Her mezon, kendisine karşılık gelen bir antiparçacığa (antimezon) sahiptir ve bu antimezonlarda karşılık gelen antikuarklar bulunur.
Listelerde yer alan sembollerin anlamları şu şekildedir: I (izospin), J (toplam açısal momentum kuantum sayısı), P (parite), C (C paritesi), G (G paritesi), u (yukarı kuark), d (aşağı kuark), s (garip kuark), c (tılsım kuark), b (alt kuark), Q (yük), B (baryon sayısı), S (gariplik), C (tılsım) ve B′ (altlık).

Aşağıdaki tabloda yer alan veriler yayınlanmış sonuçlardan elde edilerek oluşturulmuştur ve bunların bir kısmı ilk elde edilen sonuçlardır. Tabloda yer alan 64 kadar mezon gerçekte var olmayabilir yahut hatalı kütle veya kuantum sayılarına sahip olabilir.

Aşağıdaki listeler, mezonların tüm bilinen veya tahmin edilen sözdeskaler (JP = 0-) ve vektörel (JP  = 1-) özelliklerini de içermektedir.
Aşağıda tasnif edilen parçacıkların özellikleri ve kuark içeriklerinin dengi antiparçacıklar için, kuarkların antikuarklarla; Q, B, S, C ve B′ sembollerinin işaretlerinin ise negatif olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Adlarının yanında † işareti olan parçacıklar, Standart Model'e göre varlığı tahmin edilmekte olsa da henüz gözlenlenmemiştir. Kırmızı renkle yazılan değerler ise deneylerle kesin bir şekilde kanıtlanmamış olup kuark modeline göre tahmin edilmektedir.

[a] ^ Sıfırdan farklı kuark kütleleri sebebiyle kesin olmayan sonuçlar görülmektedir.
[b] ^ PDG, rezonans genişliğini (Γ) belirtir. Burada ise onun yerine τ = ħ⁄Γ dönüşümü verilmiştir. 
[c] ^ Güçlü özdurum. Belirli bir yaşam süresi yoktur (aşağıdaki kaon notları başlığına bakınız).
[d] ^ K0L ve K0S parçacıklarının kütleleri, K0 parçacığınınki gibi verilmiştir. K0L ve K0S parçacıklarının kütleleri arasındaki fark 2,2×10-11 MeV/c2 kadardır.
[e] ^ Zayıf özdurum. Bir miktar CP ihlali durumu söz konusudur (aşağıdaki kaon notları başlığına bakınız).

[f] ^ PDG, rezonans genişliğini (Γ) belirtir. Burada ise onun yerine τ = ħ⁄Γ dönüşümü verilmiştir. 
[g] ^ Kesin değer, kullanılan yönteme göre değişlik göstermektedir.

Nört kaonlarla ilgili iki karışıklık vardır:

Nötr kaon karışımı sebebiyle K0S ve K0L parçacıkları gariplik özdurumunda değil zayıf etkileşim özdurumunda bulunur. Bu da parçacıkların nasıl bozunacağını etkileyerek parçacıkların sınırlı bir yaşam süresine sahip olmalarına yol açar.
K0S ve K0L parçacıkları için tabloda verilen lineer kombinasyonlar, CP ihlali sebebiyle yapılan düzeltmeler nedeniyle kesin olarak doğru değildir.

Parçacıklar listesi

Olive, K. A. (Particle Data Group);  ve diğerleri. (2014). "Review of Particle Physics". Chinese Physics C (İngilizce). 38 (9). s. 090001. 
M.S. Sozzi (2008). "Parity". Discrete Symmetries and CP Violation: From Experiment to Theory (İngilizce). Oxford University Press. ss. 15-87. ISBN 0-19-929666-9. 
M.S. Sozzi (2008a). "Charge Conjugation". Discrete Symmetries and CP Violation: From Experiment to Theory (İngilizce). Oxford University Press. ss. 88-120. ISBN 0-19-929666-9. 
M.S. Sozzi (2008c). "CP-Symmetry". Discrete Symmetries and CP Violation: From Experiment to Theory (İngilizce). Oxford University Press. ss. 231-275. ISBN 0-19-929666-9. 
Amsler, C. et al. (Particle Data Group); Amsler; Doser; Antonelli; Asner; Babu; Baer; Band; Barnett; Bergren; Beringer; Bernardi; Bertl; Bichsel; Biebel; Bloch; Blucher; Blusk; Cahn; Carena; Caso; Ceccucci; Chakraborty; Chen; Chivukula; Cowan; Dahl; d'Ambrosio; Damour;  ve diğerleri. (2008). "Review of Particle Physics". Physics Letters B (İngilizce). 667 (1). ss. 1-1340. Bibcode:2008PhLB..667....1A. doi:10.1016/j.physletb.2008.07.018. 
S.S.M. Wong (1998). "Nucleon Structure". Introductory Nuclear Physics (2.2dil=İngilizce bas.). John Wiley & Sons. ss. 21-56. ISBN 0-471-23973-9. 
R. Shankar (1994). Principles of Quantum Mechanics (2.2dil=İngilizce bas.). Plenum Press. ISBN 0-306-44790-8. 
K. Gottfried, V.F. Weisskopf (1986). "Hadronic Spectroscopy: G-parity". Concepts of Particle Physics (İngilizce). 2. Oxford University Press. ss. 303-311. ISBN 0-19-503393-0. 
V.L. Fitch (1980). "The Discovery of Charge – Conjugation Parity Asymmetry" (PDF). Nobel Lecture (İngilizce). Nobel Vakfı. 9 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 8 Aralık 2017. 
S.W. Herb; Hom, D.; Lederman, L.; Sens, J.; Snyder, H.; Yoh, J.; Appel, J.; Brown, B.;  ve diğerleri. (1977). "Observation of a Dimuon Resonance at 9.5 Gev in 400-GeV Proton-Nucleus Collisions". Physical Review Letters (İngilizce). 39 (5). ss. 252-255. Bibcode:1977PhRvL..39..252H. doi:10.1103/PhysRevLett.39.252. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
J.J. Aubert; Becker, U.; Biggs, P.; Burger, J.; Chen, M.; Everhart, G.; Goldhagen, P.; Leong, J.;  ve diğerleri. (1974). "Experimental Observation of a Heavy Particle J". Physical Review Letters (İngilizce). 33 (23). ss. 1404-1406. Bibcode:1974PhRvL..33.1404A. doi:10.1103/PhysRevLett.33.1404. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
J.E. Augustin; Boyarski, A.; Breidenbach, M.; Bulos, F.; Dakin, J.; Feldman, G.; Fischer, G.; Fryberger, D.;  ve diğerleri. (1974). "Discovery of a Narrow Resonance in e+e− Annihilation". Physical Review Letters (İngilizce). 33 (23). ss. 1406-1408. Bibcode:1974PhRvL..33.1406A. doi:10.1103/PhysRevLett.33.1406. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
M. Gell-Mann (1964). "A Schematic of Baryons and Mesons". Physics Letters. 8 (3). ss. 214-215. Bibcode:1964PhL.....8..214G. doi:10.1016/S0031-9163(64)92001-3. 
E. Wigner (1937). "On the Consequences of the Symmetry of the Nuclear Hamiltonian on the Spectroscopy of Nuclei". Physical Review (İngilizce). 51 (2). ss. 106-119. Bibcode:1937PhRv...51..106W. doi:10.1103/PhysRev.51.106. 
W. Heisenberg (1932). "Über den Bau der Atomkerne I". Zeitschrift für Physik (Almanca). 77 (1-2). ss. 1-11. Bibcode:1932ZPhy...77....1H. doi:10.1007/BF01342433. 
W. Heisenberg (1932). "Über den Bau der Atomkerne II". Zeitschrift für Physik (Almanca). 78 (3-4). ss. 156-164. Bibcode:1932ZPhy...78..156H. doi:10.1007/BF01337585. 
W. Heisenberg (1932). "Über den Bau der Atomkerne III". Zeitschrift für Physik (Almanca). 80 (9-10). ss. 587-596. Bibcode:1933ZPhy...80..587H. doi:10.1007/BF01335696. 

Particle Data Group – The Review of Particle Physics (2008)22 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mesons made thinkable5 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an interactive visualisation allowing physical properties to be compared

Müon (ya da muon, Yunanca μ harfi ile gösterilir), elektron benzeri -1e yük ve 1/2 spinli ancak daha yüksek kütleye sahip bir temel parçacık. Müon parçacığı, lepton olarak sınıflandırılmıştır. Diğer leptonlar gibi, Müonun da daha küçük parçacıklara (kuarklar gibi) indirgenemeyen bir parçacık olduğu düşünülmektedir.
Müon, ortalama ömrü 2,2 µs olan kararsız bir atom altı parçacıktır. Diğer tüm bilinen kararsız atom altı parçacıklar arasında  sadece nötron (15 dakika civarı) ve birkaç atom çekirdeği söz konusu parçacıktan daha uzun bozunma ömrüne sahiptir.
Müon (aynı zamanda nötron) bozunması özellikle Zayıf Nükleer Kuvvet aracılığı ile gerçekleşir. Bu bozunma sonucu, daima bir elektron ve iki nötrino olmak üzere üç parçacık açığa çıkar.
Diğer tüm temel tanecikler gibi, müonun da ters yüke (+1 e) ve aynı kütle ve spine sahip karşıt bir parçacığı bulunmaktadır. Bu karşıt parçacığa antimüon veya pozitif müon adı verilir. Müonlar μ− ve antimüonlar μ+ sembolleri ile ifade edilir. Önceleri Mü mezonları denilen bu parçacıklar, parçacık fizikçileri tarafından mezon olarak sınıflandırılmadıklarından, artık bu isimle anılmazlar.
Müonların kütleleri 105,66 (9) MeV/c2 civarındadır (elektronun kütlesinin yaklaşık 207 katı). Müonlar daha yüksek kütleye sahip olduklarından, bir elektromanyetik alanla karşılaştıklarında elektronlar kadar hızlı ivmelenemez veya bremsstrahlung (yavaşlama ışıması) yaymazlar. Elektronların ve müonların yavaşlamaları öncelikle bremsstrahlung mekanizması ile enerji kaybına bağlı olduğundan, bu durum müonlara maddeye çok daha derinlemesine nüfuz etme özelliğini verir. Bu duruma bir örnek olarak kozmik ışınların atmosfere çarpması sonucu meydana gelen sözde "ikincil müonlar"ın Dünya'nın yüzeyine ve hatta daha derinlere nüfuz etmesi gösterilebilir.
Müonların kütle ve enerjileri radyoaktif bozunma enerjisinden çok daha fazla olduğundan, asla radyoaktif bozunma sonucu oluşmazlar ancak normal maddede gerçekleşen yüksek enerji etkileşimleri ile, hadronlar ile yapılan bazı parçacık hızlandırıcıları deneylerinde veya kozmik ışınların madde ile etkileşmesi sonucu bol miktarda üretilirler. Söz konusu etkileşimler genellikle, bir süre sonra müonlara bozunan pi mezonlarını üretirler.
Diğer yüklü leptonlarda olduğu gibi, müonlarla da ilişkilendirilmiş müon nötrinoları bulunur. Müon nötrinoları, elektron nötrinolarından farklıdır ve aynı nükleer tepkimelerde bulunmazlar.

Müonlar 1936 yılında Carl D. Anderson ve Seth Neddermeyer tarafından Caltech'de yapılan kozmik ışıma üzerine yapılan çalışmalar sırasında bulunmuştur. Anderson, bir manyetik alandan geçtiğinde elektronlardan ve diğer tüm bilinen parçacıklardan daha farklı eğimlenen parçacıklar fark etmişti. Bu parçacıklar eksi yüklüydü ve aynı hıza sahip elektronlardan daha az, protonlardan ise daha keskin eğim kazanmaktaydı. Bu parçacıkların eksi yüklerinin büyüklükleri elektronlarınkiyle aynı olduğu, eğimlenmelerindeki farkın da kütlelerinin elektronun kütlesinden daha fazla, protonun kütlesinden ise daha az olmasından kaynaklandığı varsayılmıştı. Böylece bu yeni parçacığa mesotron adı verildi. Müonların varlığı 1937 yılında J. Curry Street ve E. C. Stevenson tarafından yapılan bulut odası deneyi ile kanıtlanmıştır.
Herhangi bir mezonun keşfinden çok önce, mezon aralığında kütleye sahip bir parçacığın varlığı teorik fizikçi Hideki Yukawa tarafından öngörülmüştü.
Mü mezonları önceleri Yukawa tarafından öngörülen parçacıklar oldukları sanıldı fakat daha sonra farklı özelliklere sahip oldukları anlaşıldı. Yukawa'nın parçacıkları olan pi mezonları 1947 yılında, yine kozmik ışınlarla olan etkileşimi sayesinde tanımlandı ve daha önce keşfedilen mü mezonlarından farklı olduğu öngörülen özelliklere sahip olması ve nükleer kuvvet ile etkileşime geçmesinden anlaşıldı.
Bu iki parçacığın bilinmesi ile daha genel bir terim olan mezon terimi, elektron ile nükleon arasında kütleye sahip olan tüm parçacıkları tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Sonraları, iki parçacığın arasındaki farkı netleştirmek üzere ilk bulunan parçacığa mü mezonu, 1947'de bulunan Yukawa'nın parçacığına ise pi mezonu adları verildi.
Sonraları hızlandırıcı deneyleri sayesinde daha fazla sayıda mezon tipi bulundukça mü mezonlarının sadece pi mezonlarından değil, diğer tip mezonlardan da ciddi farklılıkları olduğu anlaşılmaya başlandı. Farklılıklardan biri, pi mezonları nükleer kuvvet ile etkileşime girerken, mü mezonlarının girmemesiydi. Yeni bulunan mezonlar da pi mezonlarına benzer davranışlar sergilemekteydi. Ayrıca, diğer mezonların bozunumunda nötrino veya antönötrino parçacıklarından biri ortaya çıkarken, mü mezonunun bozunumunda ikisi birden ortaya çıkmaktaydı.
1970'lerde Standart Model yardımıyla mü mezonları dışında tüm mezonların kuarklardan meydana gelen parçacıklar olan hadronlar oldukları ve nükleer kuvvet ile etkileşime girdikleri anlaşıldı. Kuark modelinde mezonlar kütleleri ile tanımlanan parçacıklar olmaktan çıkartılmış, tam olarak iki kuarktan meydana gelen (bir kuark ve bir antikuark) tanecikler olarak tanımlanmışlardır. Ancak mü mezonları, elektronlar gibi kuark yapısı olmayan temel tanecik (lepton) özelliği göstermektedirler. Böylece mü mezonlarının, kuark modeliyle yeniden tanımlanan mezonlar olmadıkları anlaşılmıştır.
Müonlar 1941 yılında Rossi-Hall deneyinde özel göreliliğin zaman genleşmesi öngörüsünü gözlemlemek üzere kullanıldılar.

Dünya yüzeyine ulaşan müonlar, kozmik ışınların üst atmosferde bulunan parçacıklar ile çarpışmaları sonucu dolaylı olarak meydana gelen bozunma ürünü parçacıklardır.
Kozmik ışınlarla taşınan protonlar dış atmosferde bulunan atomların çekirdekleri ile çarpıştığında pionlar meydana gelir. Bu parçacıklar görece kısa mesafelerde müonlara ve müon nötrinolarına bozunurlar. Bu yüksek enerjili kozmik ışınlardan meydana gelen müonlar genelde başlangıçtaki proton ile aynı doğrultuda ve ışık hızına yakın hızlarda hareket ederler. Görelilik etkisi olmadan ömürleri sadece 456 metre kat etmelerine izin verirken, özel göreliliğin doğrudan bir sonucu olan zaman genleşmesi sayesinde, yüzeye ulaşmasına yetecek kadar ömürleri vardır. Müonun referans sisteminden ise, genleşen zaman değil, yine özel göreliliğin bir sonucu olan mesafe kısalması sayesinde, dış atmosferden dünya yüzeyine olan mesafe çok daha kısa gözükmektedir. Her iki olay da ışık hızına yakın hızlarda hareket eden müonun gereğinden fazla olan ömrünü açıklamak için eşit derecede geçerlidir.
Müonlar, nötrinolar gibi, maddeye çok derinlemesine nüfuz edebildiğinden, yer altından ve su altından tespit edilebilirler. (Soudan 2 detektörü yerin 700 m. altındadır).
Burada doğal arka plan iyonize radyasyonun büyük bir bölümünü müonlar oluştururlar.

Müonlar elektronlardan ve nötrinolardan daha ağır fakat diğer maddesel parçacıklardan daha hafiz olan kararsız temel taneciklerdir ve Zayıf Nükleer Kuvvet aracılığıyla bozunurlar. Bozunma sonucu Lepton sayılarının korunması gerektiğinden, bozunma ürünü olarak meydana gelen nötrinolardan biri müon tipi nötrino, diğeri elektron tipi antinötrino olmak zorundadır. Aynı zamanda elektriksel yükün de korunması gerektiğinden, müon ile aynı elektrik yüküne sahip bir elektron (pozitif bir müon ise bir pozitron) meydana gelmelidir. Dolayısı ile tüm müonlar en azından bir elektron ve iki nötrinoya bozunurlar. Bazenleri bu zorunlu ürünlerin yanı sıra, net yüke sahip olmayan ve sıfır spinli yan ürünler de meydana gelebilmektedir. (bir foton çifti veya bir elektron-pozitron çifti gibi)
Baskın müon bozunması (Louis Michel'in ardından Michel bozunması olarak da bilinir), olası en basit şekildedir; müon bir elektrona, bir elektrok antinötrinosuna ve bir müon nötrinosuna bozunur. Antimüonlar ise, tam tersi olarak bir pozitron, bir elektron nötrinosu ve bir müon antinötrünosuna bozunur. Bu bozunumun formülasyonu aşağıdaki gibidir;
μ-→e− + νe + νμ
μ+ → e+ + νe + νμ
Müonun ortalama ömrü, τ = 1/Γ, (2.1969811±0.0000022 ) µs olarak bulunur.

Bazı nötrinosuz bozunmalar kinematik olarak mümkün olmakla birlikte, Standart Modelde yasaklanmıştır. Örnekleri;
μ− → e− + γ
μ− → e− + e+ + e−
Benzeri bozunmaların gözlenmesi, Standart Modelin ötesine uzanan teorilere açık kanıt oluşturabilir. Bu şekilde meydana gelen bozunmaların üst limitleri, 50 yıl önce gerçekleştirilen birçok deneyde belirlenmiştir. Halihazırda μ+ → e+ + γ bozunması için üst limit, 2013 yılında MEG deneyi tarafından 5,7 x 10−13 olarak ölçülmüştür.

Nötralino, süpersimetride varsayımsal bir parçacıktır. Fermiyon ve elektrik olarak nötr olan 4 nötralino vardır. En hafifleri tipik olarak dengelidir. Tipik olarak N͂01 (en hafifleri); N͂02, N͂03 ve N͂04 (en ağırları) olarak adlandırılırlar. Bu 4 durum bino ve wino'nun karışımıdır. Genelde renkli süpersimetrik parçacıklardan oluşurlar.
R-eşitliğinde, koruyucu modeller, en hafif nötralino dengelidir ve bütün süpersimetrik çürümeler bu parçaya bozulurlar ve varoluşu ancak dengesiz momentum dedektörlerine bakarak gözlemlenebilir. Daha ağır nötralinolar genel olarak nötr Z bozonundan daha hafif bir nötralinoya ya da yüklü bir W bozonunda hafif charginoya bozulurlar.

Farklı nötralinolar arasındaki kütle bölünümler hangi bozulma düzlemlerinin oluşabileceğini belirler. 
Şimdiye kadar nötralinolar gözlemlenmiş ya da bir deneyde belirlenmiş değildirler.

Süpersimetri modellerinde bütün standart model parçacıklar aynı kuantum numarasına sahip ama farklı kuantum döngüsüne sahip eşlere sahiptirler. Z bozonu, foton ve nötr Higgs'in süpereşleri aynı kuantum numarasında sahip oldukları için karışıp nötralino denilen kütle operatörlerinin 4 özgün durumunu oluşturabilirler. Birçok modelde 4 nötralinonun en hafifi en hafif süpersimetrik parçacık (LSP) olur ancak farklı parçacıklar da bu rolü alabilirler.

Her nötralinonun net özellikleri karışımın detaylarına bağlıdır. Bu sayede fenomenolojik olarak nötralinolar benzerdirler ve direkt olarak gözlenemezler.
R-eşliğinin korunduğu ve en hafif nötralionun LSP olduğu modellerde, en hafif nötralino stabildir ve eninde sonunda öteki süpereşlerin bozulma zincirinde üretilir. Böyle durumlarda hızlandırıcıdaki süpersimetrik süreçler görülebilir ilk ve son durumlardaki parçacıklar arasındaki çelişki ile karakterize edilirler. Bu, süpersimetriyi standart modellerden ayırmada önemli bir özelliktir.

Ağır, kararlı bir parçacık olarak, en hafif nötralino evrenin soğuk karanlık maddesini oluşturmaya mükemmel bir adaydır. Birçok modelde, en hafif nötralino evrenin erken sıcak aşamasında üretilebilir ve gözlemlenmiş karanlık madde için yaklaşık olarak gerekli kalıntı bolluğunu bırakır. Yaklaşık 10–10000 GeV bir nötralino karanlık madde olamaya en büyük adaydır.
Nötralino karanlık madde bulutu doğada doğrudan ya da dolaylı yoldan gözlenebilir olurdu. Dolaylı gözlem için gamma ışınları ve nötrino teleskopları karanlık madde yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerde nötralino imhasının kanıtlarını arar. Doğrudan gözlem için "Kriyojenik Karanlık Madde Araştırması" (CDMS) gibi özel deneyler gerekir. Bu deneyler ilginç süpersimetrik uzay bölgelerini araştırmaya başladı ve deneyleri büyük hassaslık altında geliştirdi ve hâla gelişim halindedir.

Martin, Stephen P (2008). "A Supersymmetry Primer". 
Bertone, Gianfranco (2010). "Particle Dark Matter: Observations, Models and Searches".

Nötrino, ışık hızına yakın hıza sahip olan, elektriksel yükü sıfır olan ve maddelerin içinden neredeyse hiç etkileşmeden geçebilen temel parçacıklardandır. Bu özellikleri nötrinoların algılanmasını oldukça zorlaştırmaktadır. Nötrinoların çok küçük, ancak sıfır olmayan durgun kütleleri vardır. Yunan alfabesindeki ν (nü) ile gösterilir.
Nötrinolar elektriksel yüklerinin olmaması haricinde elektronla benzeşirler. Nötrinolar elektriksel olarak yüksüz olduklarından elektronlar etkilenirken, onlar elektromanyetik kuvvetlerden etkilenmezler. Nötrinolar sadece menzili elektromanyetik kuvvetten çok çok küçük olan 'zayıf' kuvvetten etkilenirler, bu sebepten maddelerin içinden çok etkileşime girmeden geçebilirler. Nötrinoların kütlesi olduğundan kütle çekimi kuvvetiyle diğer kütleli parçacıklar gibi etkileşir; ancak kütle çekimi kuvveti bilinen dört kuvvetin arasında en zayıf olanıdır.
Nötrinolar belirli atom bozunmalarında veya güneşteki, nükleer reaktörlerdi ya da kozmik ışınlar atomlara çarptığında oluşan nükleer reaksiyonlar sonucu gibi belirli olaylarda açığa çıkarlar. Üç tip nötrino vardır: elektron nötrinosu, müon nötrinosu ve tau nötrinosu. Her tip nötrinonun birer tane de karşı nötrino adı verilen antiparçacık vardır. Elektron nötrinosu(ya da elektron karşı nötrinosu) protonun nötrona dönüşmesinde ortaya çıkar ya da tersi olarak - beta bozunmasının iki formu. Nötrinoyu içeren etkileşimler zayıf kuvvet tarafından oluşturulmuş sistemlerdir.
Güneşten yayılan çoğu nötrino Dünya'ya ulaşırlar. Saniyede dünya yüzeyinin güneşe dik olan cm² başına yaklaşık 65 milyar nötrino ulaşır.

Nötrino, ilk olarak 1930'da Wolfgang Pauli tarafından çekirdekte meydana gelen (o dönem de nötronun bu etkileşimin parçası olduğu bilinmiyordu) ve sonucunda 1 elektron, 1 proton ve 1 karşı-nötrinonun açığa çıktığı beta bozunmasında kütlenin korunumu yasası, momentumun korunumu yasası ve açısal momentumun korunumu yasasını sağlaması için öngörülmüştür.

n0=p++e-+~νe
Pauli, algılanamayan bir parçacığın girenler ve çıkanlar arasındaki enerji, momentum ve açısal momentum farkını taşıdığını teorik olarak ifade etmiştir.
Pauli bu tahmini parçacığa nötron adını vermiştir. Ancak 1932'de James Chadwick kütlesi daha büyük olan bir parçacık keşfedip o da nötron adını vermiştir ve her iki parçacık aynı adı taşımıştır. Daha sonra 1934'te beta bozunmasının teorisini üreten Enrico Fermi kütlesi küçük olan bu parçacığa nötrino adını vererek bu karışıklığı gidermiştir. İtalyanca da nötrino küçük nötron anlamına gelir.

1942'de Wang Ganchang beta yakalamanın deneysel olarak nötrinonun algılanmasını sağlayacağını öngörmüştür.Science'ın 20 Temmuz 1956 tarihli sayısında Clyde Cowan, Frederick Reines, F. B. Harrison, H. W. Kruse ve A. D. McGuire nötrinoyu algıladıklarını yayınladılar. Bundan yaklaşık 40 yıl sonra bu çalışmalarıyla 1995'te Nobel Ödülü'ü aldılar.
Günümüzde Cowan-Reines nötrino deneyi olarak bilinen bu deneyde nötrinolar nükleer reaktördeki beta bozunmasında nötrinonun protona çarpması sonucu ortaya nötron ve pozitron çıkar.

~νe+p+=n0+e+
Ortaya çıkan pozitron derhal bir elektronla birleşerek iptal olur ve bu birleşme sonucu ortaya çıkan iki gama ışını algılanabilir. Nötron ise uygun bir çekirdek tarafından yakalanır ve ortaya gama ışını çıkar. Bu rastlantısal iki olay -pozitronun iptal olması ve nötronun yakalanması- karşı nötrino etkileşimi için özgül işaretlerdir.
Günümüzde bu deney sonucu tahmin edilmiş olan ve ortaya çıkan parçacığın karşı-nötrino olduğu bilinmektedir.

Leon M. Lederman, Melvin Schwartz ve Jack Steinberger'e 1988 Nobel Ödülü almalarını sağlayan 1962'deki çalışmalarında müon nötrinosunu bularak (teorik olarak tahmin edilerek neutretto adı verilmişti) sadece tek tip nötrino olmadığını göstermiştir. 1975'te Stanford Linear Accelerator Center'da üçüncü tür lepton olan tau keşfedildiğinde ona eşlik eden bir nötrino (tau nötrinosu) tahmin ediliyordu. Üçüncü tip bir nötrinonun varlığının ilk kanıtı nötrinonun bulunmasını sağlayan beta bozunmasına benzer tau bozunmasındaki eksik enerji ve momentumdu. Tau nötrinosunun ilk algılanması 2000 yılında Fermilab'daki DONUT işbirliği tarafından duyuruldu. Tau nötrinosu, leptonların sonuncusudur ve Standart Model'in en son keşfedilen ikinci parçacığıdır (yani, 2012'de Higgs bozonunun keşfinden 12 yıl önce gözlemlenmiştir). Tau nötrinosunun varlığı Büyük Elektron-Pozitron Çarpıştırıcısı tarafından tekrar onaylandı.

1960'ların sonlarından itibaren birçok deneysel çalışma güneşten gelen nötrino sayısının Standart Güneş modeli'nin öngördüğünün üçte biri ya da yarısı kadar olduğunu göstermişti. Solar nötrino problemi olarak bilinen bu problem yaklaşık 30 yıl boyunca çözümsüz kaldı.Parçacık fiziğinde standart model, nötrinonun kütlesi olduğunu bu sebepten türünü değiştiremeyeceğini söyler; ancak eğer nötrinonun kütlesi varsa türünü değiştirebilir (salınım yapabilir).
Nötrinonun salınımı için uygulanabilir bir yöntem ilk olarak 1957'de Bruno Pontecorvo tarafından kaon salınımı örnek alınarak önerildi.10 yılı aşkın bir süre matematiksel formülünü ve modelini geliştirmek için çalıştı.1985'te Stanislav Mikheyev ve Alexei Smirnov (1978'deki Lincoln Wolfenstein'nın çalışmasını geliştirerek) tür salınımının nötrinonun maddenin içinden geçtiğini kabul ederek yeniden düzenlenebileceğini söylediler. Mikheyev-Smirnov-Wolfenstein etkisi olarak bilinen bu çalışma güneşten salınan nötrinoların güneş çekirdeğindeki yoğun maddelerden nasıl geçerek dünyadaki dedektörlere ulaştığını anlamakta çok önemlidir.

1998'den başlayarak deneyler güneş ve atmosfer nötrinosunun tür salınımını göstermeye başladı (Süper-Kamiokande ve Sudbury Nötrino Gözlemevi'ne bakınız). Bu güneş nötrinosu problemini çözdü. Güneşte oluşan elektron nötrinosu kısmı olarak algılanamayan diğer türlere dönüşerek dünyaya ulaştığı bulundu.
Bazı deneylerin sonuçları nötrinonun salınımsız mekanizmasıyla tutarlı olsa da genel olarak tüm deneyler göz önüne alındığında nötrinonun tür salınımı yaptığı gösterilmiştir. Özellikle KamLAND reaktör deneyi ve MINOS hızlandırıcı deneyi bununla ilgilidir. KamLAND deneyi güneşteki elektron nötrinosunun dönüşümü tanımlamıştır. MINOS ise atmosfer nötrinosunun dönüşümünü göstermiş ve düzenli kütle dağılışını göstermiştir.

Raymond Davis Jr. bu alanda öncü olan kozmik nötrino arka plan üzerine çalışması ile ve Masatoshi Koshiba süpernova nötrino arka planını ilk bulgulayan kişi olarak 2002'de Fizik Nobel Ödülü almışlardır.Güneş nötrinosunun ve 1987'de SN 1987A süpernovasının nötrinoların bulgulanması ile nötrino astronomisi alanı başlamıştır.

Nötrinolar yarım tam sayı spine sahiptirler, bu sebepten fermiyondurlar. Temel olarak zayıf kuvvetle etkileşime girerler. Nötrino tür salınımının keşfi kütleleri olduğunu göstermiştir. Kütlelerin olması çok zayıf (10−19 μB derecesinde) nötrino manyetik momentine sahip olduklarını ve elektromanyetik etkileşimlere girdiklerini öngörür. Columbia Üniversitesi'nde Chien-Shiung Wu tarafından yapılan deneyde nötrinoların her zaman sağ kiralitesi olduğu gösterilmiştir.
Nötrinoların radyoaktif reaksiyonların arka plan süreçlerinde özgün olarak tanımlanması oldukça zordur. Bu sebepten, erken dönemdeki deneylerde özel bir reaksiyon yolu seçerek bu kolaylaştırılmaya çalışılmıştır. Örneğin sudaki bir hidrojen atomunun çekirdeğindeki karşı nötrinonun etkileşimi gibi. Bulgulamak için yapılan bir deneyde hidrojenin çekirdeği basitçe tek protondan oluştuğundan ve ağır çekirdeklerdeki gibi zincirleme nükleer bir arka plan reaksiyonunu incelemek gerekmediğinden oldukça kolaylaştırıcıdır. Nükleer reaktörün hemen yanına konulan bir metreküplük suda göreceli olarak bu tip reaksiyonlar oluşur, ancak bu deney seti şu an plütonyumun oluşma oranını bulmak için kullanılmaktadır.

Işığın geçirken maddeler içinden geçişine benzer olarak nötrinolar maddenin içinden geçebilirler. Bu süreç doğrudan bulgulanabilir değildir, çünkü iyonlaştırıcı radyasyon meydana gelmez; ancak MSW etkisi yaratır. Nötrinonun enerjisinin çok küçük bir kısmı maddeye aktarılır.

Bu süreç radyokimyasal nötrino dedektöründe kullanılır. Bu durumda hedef çekirdeğin spini ve enerjisi göz önüne alınarak etkileşime girme ihtimalleri hesaplanır. Genellikle etkileşime girme ihtimal çekirdekteki nötron ve proton sayısı artıkça artar.

Ruslara ait bir çalışmada sanıldığı gibi nükleer bozunma oranının sabit olmadığını ve güneşte ortaya çıkan nötrino sayısından etkilendiği bulgulanmıştır. Bu çalışma doğru ve tarih boyunca güneşten gelen nötrino saysı sabit değil ise radyometrik tarihleme güvenirliği değişecektir.

Nötronların nükleer reaktörlerde yaptığı gibi nötrinolar da ağır çekirdeklerde fizyon reaksiyonu tetikleyebilir. Bu laboratuvar ortamında henüz bulgulanabilmiş olmasa da yıldızlar ve süpernovalarda gerçekleşen olayın bu olduğunu tahmin ediliyor. Bu süreç doğadaki izotopların oranını etkiliyor olabilir.

Standart modeldeki leptonlara eş olan üç tip nötrino vardır: elektron nötrino, müon nötrino ve tau nötrino (yandaki tabloya bakınız). Güncel olarak nötrino tipleri en açık Z bozonunun bozunmasında görülür. Bu parçacık herhangi bir hafif nötrino tipine veya karşı-nötrino tipine bozunabilmektedir ve ne kadar çok bozunabileceği uygun nötrino tipi varsa yarı ömrü o kadar kısadır. Standart modelde 6 kuark ve 6 leptona karşılık fizikçiler 3 tip nötrino olması gerektiğini kabul ederler: ancak açık bir şekilde kaç tip nötrinonun olduğunun tespiti parçacık fiziğinin amaçları arasındadır.
Olası zayıf kuvvetle etkileşime girmeyen, tip salınımlarıyle meydana gelebilecek daha arı nötrinoların olma ihtimali Z bozonuna dayalı ölçümler tarafından etkilenmez, LSND deneyi bu tarz nötrinoların varlığının sinyalini vermiştir. Ancak MiniBooNE deneyinin son zamanlardaki anarmol datalara ve bu dataların arı nötrinolar gibi egzotik nötrino tiplerine işaret edebilir olmasına rağmen, MiniBooNE deneyi bu arı nötrinoların deneysel sonuçları açıklamakta gerekli olmayacağını önermektedir.
Son zamanlarda analiz edilen kozmik arka plan radyasyonunun Wilkinson Mikrodalga Ani

Nötron, sembolü n veya n⁰ olan, bir atomaltı ve nötr bir parçacıktır. Proton ile birlikte, atomun çekirdeğini meydana getirir. Bir yukarı ve iki aşağı kuark ve bunların arasındaki güçlü etkileşim sayesinde oluşur. Proton ve nötron yaklaşık olarak aynı kütleye sahiptir (1 akb) fakat nötron daha fazla kütleye sahiptir. Nötron ve protonun her ikisi nükleon olarak isimlendirilir. Nükleonların etkileşimleri ve özellikleri nükleer fizik tarafından açıklanır. Nötr hidrojen atomu dışında bütün atomların çekirdeklerinde nötron bulunur. Her atom farklı sayıda nötron bulundurabilir. Proton ve nötronlar, kuarklardan oluştukları için temel parçacık değildirler.
Bir atomun kimyasal özellikleri çoğunlukla nükleon çevresindeki atomik orbitalde bulunan elektronlar tarafından belirlenir. Elektron dizilimi, nükleonun elektrik yüküyle, atom numarası yani proton sayısıyla belirlenir. Nötronlar nötr oldukları için elektron dizilimine etki etmezler ama protonla beraber nükleonun kütlesini oluştururlar. İzotop, atom numaraları aynı olup içerdikleri nötron sayısı farklı olan (dolayısıyla nükleon sayıları da farklıdır) iki veya daha fazla atom türüdür. (daha detaylı bilgi için bkz. İzotop) Bazı elementler doğada tek bir tür kararlı izotopla oluşurken, flor gibi, daha çok kararlı izotopla oluşan türler de, kalay gibi, vardır. Ayrıca bazı elementlerin, teknesyum gibi, kararlı izotopları yoktur.
Nükleonun özellikleri atom ve nötron numaralarına bağlıdır. Nükleon içindeki protonlar pozitif yüklü oldukları için uzun erimli elektromanyetik kuvvet bu protonları birbirlerinden iter fakat daha güçlü ama daha kısa erimli olan nükleer kuvvet nükleonu kararlı yapar. Nükleonun kararlı olabilmesi için sadece bir adet protondan oluştuğu için hidrojen hariç tüm atomlarda nötron gereklidir. Nötronlar nükleer füzyon ve fisyonda üretilebilir. Nötronlar; nükleer füzyon, fisyon ve nötron yakalama yoluyla yıldızlardaki nükleosenteze doğrudan katkı sağlarlar.
Nötronlar nükleer enerji üretiminde temel öneme sahiptir. Nötronun James Chadwick tarafından 1932'de keşfedilmesinden sonra, nötronlar nükleer dönüşümün farklı türlerini başlatmak için kullanıldı. 1938'deki nükleer fisyonun keşfiyle, hemen anlaşıldı ki, eğer bir nükleer fisyon olayı nötron üretirse, bu üretilen nötronlar da başka fisyon olayını başlatacaktır. Bu aşamalı durum zincirleme nükleer reaksiyon olarak adlandırılmıştır. Bu olaylar ve keşifler ilk kendi kendine yeten nükleer reaktör (Chicago Pile-1, 1942) ve ilk nükleer silahın yapımına (Trinity, 1945) neden olmuştur.
Nükleon içindeki bir nötron kararlı bir yaşam süresine sahipken, nükleon dışındaki bir nötron, yani serbest haldeki bir nötron, yaklaşık olarak 15 dakikalık bir yaşam süresine sahiptir. Bu sürenin sonunda kendiliğinden olarak bir protona, elektrona ve bir antinötrino'ya bozunurlar. Serbest haldeki nötronlar atomları iyonize etmese de, dolaylı olarak iyonlaştırıcı radyasyona sebep olurlar. Yani dozuna bağlı olarak biyolojik bir tehlikeye yol açabilirler. Doğal bir nötron arka planı, yani sayıca küçük bir akıya sahip dünyada oluşan serbest nötronlar, kozmik ışın sağanakları (İng: Air shower (physics)) ve Dünya'nın yerkabuğundaki kendiliğinden bölünebilen elementlerin doğal radyasyonu yüzünden oluşur.

Bir atom çekirdeği güçlü etkileşim sayesinde bir arada tutulan proton ve nötronlardan oluşur. Çekirdekteki protonun sayısı Z (atom numarası) ve nötronun sayısı N (nötron numarası) olarak tanımlanmıştır. Atom numarası atomun kimyasal özelliklerini belirlerken nötron numarası atomun izotop veya nüklit olup olmamasını belirler. İzotop ve nüklit kavramları birbirleri yerine eşanlamlı olarak kullanılsa da sırasıyla birisi kimyasal birisi nükleer özellik ifade eder. İzotoplar atom numaraları aynı nötron numaraları farklı nüklitlerdir. Nüklitler nötron numaraları aynı atom numaraları farklı olursa izotonlar olarak adlandırılırlar. Kütle numarası A atom ve nötron numarasının toplamına eşittir. Aynı kütle numarasına sahip olup farklı atom ve nötron numarasına sahip olan nüklitlere izobarlar denir. Bir atom çekirdeğinin kütlesi her zaman onu oluşturan nükleonların toplam kütlesinden biraz daha azdır. Aradaki fark, kütle-enerji eşdeğerliği yüzünden nükleer bağlanma enerjisi olarak ortaya çıkar.
Hidrojen atomu çekirdeğinin en sık bulunan izotopu (element simgesiyle 1H) sadece bir adet protondur. Ağır hidrojen çekirdeği izotopları olan döteryum (D veya 2H) ve trityum (T veya 3H) sırasıyla bir protonun yanında iki ve üç nötron bulundurur. Diğer tüm atom çekirdeği türleri iki veya daha fazla protondan ve çeşitli sayıda nötrondan oluşur. Örneğin kimyasal element olan kurşunun (208Pb) en çok bulunan nükliti 82 proton ve 126 nötron içerir.
Protonlar ve nötronlar atom çekirdeği içinde nükleer kuvvetin etkisiyle neredeyse tamamen aynı şekilde davranırlar. Proton ve nötronun aynı parçacığın iki kuantum durumu olarak görüldüğü izospin kavramı nükleonların nükleer veya zayıf kuvvetle etkileşimlerini modellemek için kullanılır.

Nükleer kuvvetin kısa mesafedeki güçlü etkisi yüzünden nükleonların bağlanma enerjileri elektronların atoma bağlanma enerjilerinden daha fazladır. Nükleer fisyonda bir nötronun ağır bir nüklit (örneğin uranyum-235) tarafından soğurulması nüklitin kararsız hale gelmesine ve daha hafif nüklitlere ve ek nötronlara bozunmasına sebep olur. Daha sonra pozitif yüklü hafif nüklitler birbirlerini iterek elektromanyetik potansiyel enerjiyi serbest bırakır. Eğer bu reaksiyon bir fisilde gerçekleşirse ek nötronlar zincirleme nükleer reaksiyonunu da içeren yeni nükleer fisyon olaylarına neden olabilir. Belirli bir miktarda fisil, bunun gibi nükleer reaksiyonlarla aynı miktarda geleneksel bir kimyasal patlayıcının ortaya çıkaracağı enerjinin yaklaşık olarak 10 milyon katı enerjiyi açığa çıkarır. Sonuç olarak nükleer kuvvetin nükleer bileşenlerin birbirlerini elektromanyetik itmelerinden kaynaklanan enerjiyi depolayabilmesi nükleer reaktörleri ve bombaları mümkün kılan enerjiyi sağlar. Fisyonda ortaya çıkan enerjinin çoğunu fisyondaki parçacıkların kinetik enerjisi sağlar.

Nötronlar ve protonlar çekirdekte benzer davranırlar ve benzer reaksiyonlarla birbirlerine dönüşebilirler. Bu reaksiyonlar beta bozunumu olarak bilinen radyoaktif bozunumdur. Zayıf kuvvet aracılığıyla gerçekleşen beta bozunumunda ya nötronlar protona bozunur ya da protonlar nötrona bozunur. Beta bozunumu elektron ve nötrinoların veya bunların anti parçacıklarının soğurulmasını veya yayımlanmasını gerektirir. Nötron ve proton bozunumları şöyledir:
n0 → p+ + e- + νe
burada p+, e- ve νe sırasıyla bozunum ürünleri olan protonu, elektronu ve anti elektron nötrinosunu belirtir.
p+ → n0 + e+ + νe
burada n0, e+, and νe sırasıyla bozunum ürünleri olan nötronu, pozitronu ve elektron nötrinosunu belirtir.
Bu reaksiyonlarda ortaya çıkan elektron ve pozitron tarihsel olarak sırasıyla β− ve β+olarak gösterildi. Bu gösterim bozunum sürecinin adının beta bozunumu olmasına yol açtı. Bu reaksiyonlarda orijinal parçacık ürünlerin bir bileşimi değildir, bunun yerine ürün parçacıkları reaksiyonda aniden oluşmuşlardır.

Serbest nötronlar herhangi bir çekirdekte bulunmazlar. Serbest haldeki nötronlar kullanılan birime göre 939 565 413.3 eV/c² veya 1.674927471×
  
    
      
        
          10
          
            −
            27
          
        
      
    
    {\textstyle 10^{-27}}
  
 kg veya 1.008 664 915 88 Da kütleye sahiptir ve spin-½ fermiyonlardır. Nötronların ölçülebilir bir elektrik yükü yoktur. Pozitif yükleri sayesinde protonlar elektrik alandan doğrudan etkilenebilirken, nötronlar elektrik alandan etkilenemez. Fakat nötronlar manyetik momente sahip olduklarından manyetik alandan etkilenirler.
Serbest haldeki nötronlar kararsızdır (yaşam süreleri sınırlıdır) ve 14 dakika 38 saniyelik bir ortalama yaşam süreleri vardır. Bu yaşam süresi, 10 dakika 11 saniyelik bir yarı ömür anlamına gelir. Nötronun kütlesi protonun kütlesinden 1,29332 MeV/c2 daha fazla olması beta eksi bozunumu için gerekli enerjiyi sağlar. Bozunum sırasında oluşan parçacıklar (proton, elektron ve anti nötrino) nötronun enerjisinin, elektrik yükünün ve lepton sayısının korunmasını sağlar. Elektron 0,782±0,013 MeV değerine kadar kinetik enerji kazanabilir.
Hâlâ tam olarak açıklanmamış olmakla birlikte, nötronun ortalama yaşam süresini ölçmek için kullanılan "şişe" ve "ışın" yöntemleri yaşam süresi için farklı değerler vermektedir. Bu yöntemlerden "şişe" yöntemi "soğuk" nötronları bir şişede kullanarak ölçüm yaparken "ışın" yöntemi parçacık ışınındaki enerjili nötronları kullanır. Bu iki yöntemle yapılan ölçümlerde elde edilen veriler zamanla birbirine yaklaşmadı. "Şişe" yöntemiyle elde edilen veri 877.75 saniyeyken "ışın" yöntemiyle elde edilen veri 887.7 saniyedir.
Serbest nötronların bozunumunda küçük bir kısmında (%1) eksi beta bozunumu ürünlerine ek olarak bir gama ışını ortaya çıkabilir:
n0 → p+ + e- + νe + γ
Gama ışınının yayımlanan beta parçacığı ve protonun elektromanyetik etkileşiminden oluşan "bremsstrahlung" dolayısıyla oluştuğu düşünülebilir.
Serbest nötron bozunumlarının milyonda dördünde nötron başlangıçta eksi beta bozunumuyla bozunur. Bu bozunum türünde bozunum sonrasında elektron protondan ayrılabilmesi için gereken bağlanma enerjisi olan 13,6 eV  değerindeki enerjiyi (hidrojenin iyonlaşma enerjisi) almayı başaramaz ve sonuç olarak elektronun protona bağlanmasıyla hidrojen oluşur. Bu bozunum türünde bozunum enerjisinin neredeyse tamamı anti nötrino tarafından taşınır.

Nötron birçok nükleer reaksiyonda önemli bir rol oynar. Örneğin, nötron yakalama genellikle radyoaktivite'yi uyararak nötron aktivasyonu ile sonuçlanır. Özellikle, nötronlar ve davranışları hakkında bilgi, nükleer reaktörlerin ve nükleer silahların geliştirilmesinde önemli olmuştur. Uranyum-235 ve plütonyum-239 gibi elementlerin fisyonlanması bu elementlerin nötronları soğurmalarından kaynaklanır.
Soğuk, termal ve sıcak nötron radyasyonu yaygın olarak, yoğun madde analizi için X-ışınlarını kullanımına benzer şekilde radyasyonun kullanı

Omega baryonları, birinci çeşni nesillerinden (yukarı ve aşağı kuarklar) herhangi birini içermeyen, daha yüksek çeşnili nesillerinden (garip, tılsım ve alt kuarklar) üç kuarka sahip, Ω sembolüyle gösterilen hadron parçacığı ailesidir. Hadronlaşma için gereken güçlü etkileşim süresinin altında (5×10-25 s) ortalama yaşam süresine sahip olmaları nedeniyle üst kuark içeren bir omega baryonu gözlemlenmemiş ve gözlemlenmesi de beklenmemektedir. Bu nedenlerden ötürü bu tip parçacıklar birer baryondur, toplam izospinleri 0'dır ve nötr olabildikleri gibi +1 temel yüke sahip olabilirler. Üç garip kuarktan oluşan Ω-, 1964 yılında gözlemlenmiştir ve keşfedilen ilk omega baryonudur.

Listelerde yer alan sembollerin anlamı şu şekildedir: I (izospin), J (toplam açısal momentum), P (parite), u (yukarı kuark), d (aşağı kuark), s (garip kuark), c (tılsım kuark), b (alt kuark), Q (yük), B (baryon sayısı), S (gariplik), C (tılsım), B′ (altlık).

† Parçacık ya da nicelik, henüz gözlemlenmemiş ya da tespit edilmemiştir.

Arrhenius eşitliği, fiziksel kimyada reaksiyon hızının sıcaklıkla bağıntısını gösteren bir formüldür. 1889 yılında Svante Arrhenius tarafından geliştirilmiştir. Arrhenius ise 1884 yılında denge sabitlerinin sıcaklıkla bağıntısı için Van 't Hoff eşitliğini geliştiren ve bu eşitliğin hem ileri hem de geri reaksiyonların hızları için başka bir formülün olması gerektiğine işaret ettiğini öne süren Hollandalı kimyager Jacobus Henricus van 't Hoff'un çalışmalarına dayanarak ortaya koymuştur. Bu eşitlik, kimyasal reaksiyonların hızının belirlenmesinde ve aktivasyon enerjisinin hesaplanmasında geniş ve dikkate değer bir uygulama alanına sahiptir. Arrhenius formül için fiziksel bir sağlama ve yorum ortaya koymuştur. Şu anda alanında en iyi ampirik bağıntı olarak görülmektedir. Difüzyon katsayılarının sıcaklıkla değişimini, kristal boşluklarının sayısını, sürünme oranlarını ve ısıl yollarla tetiklenen diğer birçok süreç ve reaksiyonu modellemek için kullanılabilir. 1935'te geliştirilen Eyring eşitliği de hız ve enerji arasındaki ilişkiyi ifade eder.

Arrhenius eşitliği, bir kimyasal reaksiyonun hız sabitinin mutlak sıcaklıkla üstel bağıntısını aşağıdaki gibi tanımlar:
  
    
      
        k
        =
        A
        
          e
          
            
              
                −
                
                  E
                  
                    a
                  
                
              
              
                R
                T
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle k=Ae^{\frac {-E_{\text{a}}}{RT}},}
  
Burada:

k hız sabitidir (bir reaksiyonda gerçekleşen çarpışmaların sıklığı),
T mutlak sıcaklıktır,
A frekans faktörü veya Arrhenius faktörü olarak adlandırılır. Arrhenius başlangıçta A'yı her kimyasal reaksiyon için sıcaklıktan bağımsız bir sabit olarak kabul etmiştir. Ancak daha yeni kimi uygulamalarda sıcaklıkla değişim de göz önünde bulundurulmaktadır - aşağıdaki § Modifiye edilmiş Arrhenius eşitliği'ne bakınız.
Ea reaksiyonun molar aktivasyon enerjisidir,
R evrensel gaz sabitidir.

Eşitlik aşağıdaki gibi de ifade edilebilir:
  
    
      
        k
        =
        A
        
          e
          
            
              
                −
                
                  E
                  
                    a
                  
                
              
              
                
                  k
                  
                    B
                  
                
                T
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle k=Ae^{\frac {-E_{\text{a}}}{k_{\text{B}}T}},}
  
Burada:

Ea reaksiyonun aktivasyon enerjisidir (kBT ile aynı birime sahiptir),
kB Boltzmann sabitidir.

Gibbs-Helmholtz denklemi

Pauling, L. C. (1988). General Chemistry. Dover Publications. 
Laidler, K. J. (1987). Chemical Kinetics (3rd bas.). Harper & Row. 
Laidler, K. J. (1993). The World of Physical Chemistry. Oxford University Press. 

Carbon Dioxide solubility in Polyethylene - Polimerlerde kimyasal türlerin çözünürlüğünü hesaplamak için Arrhenius eşitliğinin kullanılması

Atomlar arası potansiyeller, uzayda belirli pozisyonlara sahip atomlardan oluşan bir atom sisteminin potansiyel enerjisini hesaplamak amaçlı kullanılan matematiksel fonksiyonlardır. Atomlar-arası potansiyeller, kimya, moleküler fizik ve malzeme fiziğindeki moleküler mekanik ve moleküler dinamik simülasyonlarının fiziksel temeli olarak çokça kullanılırlar. Bazen kohezyon, termal genleşme ve malzemelerin elastik özellikleri gibi etkilerle bağlantılı olarak kullanılmaktadırlar.

Moleküler dinamik
Bağ sırası potansiyeli
Etkili ortam teorisi
Gömülü atom modeli
Lennard-Jones potansiyeli
Buckingham potansiyeli
ReaxFF
Kuvvet alanı (kimya)

NIST interatomic potential repository 2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIST JARVIS-FF 10 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BTU ya da Btu (British thermal unit ya da Türkçesiyle İngiliz ısıl birimi); bir libre (453,6 gr) suyun sıcaklığını 1 derece Fahrenayt artırmak için gerekli olan enerji miktarıdır. Bu tanım, sıcaklık değişimlerinin 1 atmosferlik basınç altında ölçümleri şartında geçerlidir.

1 BTU yaklaşık olarak:

1055.07 Joule
0.2931 W⋅h (watt saat)
252.2 cal (kalori)
Bu birimlerin hepsi enerji birimidir ve birbirlerine dönüşüm yapılabilmektedir, buna rağmen kullanım alanları farklıdır. Besinlerin enerji değerleri kilokalori birimiyle verilirken, Joule mekanik işlerdeki enerji için, Watt elektriksel enerji için BTU da soğutma enerjisi birimi olarak kullanılır.
Bir BTU değeri yaklaşık olarak 1 kibritin yanmasından ortaya çıkan enerjiye veya 0.45 kg'lik bir ağırlığı 237 metre yüksekliğe çıkarmak için gereken enerjiye tekabül eder.

Standart bir oda için gereken soğutma gücü birimleri şöyle sıralanabilir:

Bilgisayarlı bir oda için ise şu soğutma gücü birimleri geçerlidir:

Soğutma analizi yapılırken odanın çeşitli durumları da önemlidir, bunlar aşağıdaki gibi sıralanabilir.
Odanın genel özelliklerinin etkisi aşağıda sıralanmıştır ve bütün bu etkenlerin BTU sonucuna etki oranı hesaplanmıştır.

Oda Alanının BTU Etkisi...

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            a
            l
            a
            n
          
        
        =
        337
        ×
        G
        e
        n
        i
        s
        l
        i
        k
        (
        m
        )
        ×
        U
        z
        u
        n
        l
        u
        k
        (
        m
        )
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{alan}=337\times Genislik(m)\times Uzunluk(m)}
  

Pencerelerin BTU Etkisi... (Pencere yoksa ciddiye almayınız, panjur vs. yoksa sonucu 1,5 ile çarpınız)...

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            g
            u
            n
            e
            y
          
        
        =
        870
        ×
        G
        u
        n
        e
        y
        e
        B
        a
        k
        a
        n
        P
        e
        n
        c
        e
        r
        e
        A
        l
        a
        n
        i
        ×
        P
        e
        n
        c
        e
        r
        e
        S
        a
        y
        i
        s
        i
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{guney}=870\times GuneyeBakanPencereAlani\times PencereSayisi}
  

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            k
            u
            z
            e
            y
          
        
        =
        165
        ×
        K
        u
        z
        e
        y
        e
        B
        a
        k
        a
        n
        P
        e
        n
        c
        e
        r
        e
        A
        l
        a
        n
        i
        ×
        P
        e
        n
        c
        e
        r
        e
        S
        a
        y
        i
        s
        i
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{kuzey}=165\times KuzeyeBakanPencereAlani\times PencereSayisi}
  

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            p
            e
            n
            c
            e
            r
            e
          
        
        =
        B
        T
        
          U
          
            g
            u
            n
            e
            y
          
        
        +
        B
        T
        
          U
          
            k
            u
            z
            e
            y
          
        
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{pencere}=BTU_{guney}+BTU_{kuzey}}
  

Odayı paylaşan kişi sayısı...

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            i
            n
            s
            a
            n
          
        
        =
        400
        ×
        K
        i
        s
        i
        S
        a
        y
        i
        s
        i
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{insan}=400\times KisiSayisi}
  

Aletler ve aydınlatma araçlarının ürettiği ısı miktarı... (Watt Toplamı)

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            a
            l
            e
            t
          
        
        =
        3
        ,
        5
        ×
        A
        l
        e
        t
        l
        e
        r
        i
        n
        E
        n
        e
        r
        j
        i
        s
        i
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{alet}=3,5\times AletlerinEnerjisi}
  

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            a
            y
            d
            i
            n
            l
            a
            t
            m
            a
          
        
        =
        4
        ,
        25
        ×
        A
        y
        d
        i
        n
        l
        a
        t
        m
        a
        n
        i
        n
        E
        n
        e
        r
        j
        i
        s
        i
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{aydinlatma}=4,25\times AydinlatmaninEnerjisi}
  

Bu değerlerin toplamı, genel soğutma ihtiyacını BTU olarak verecektir. Yani;

  
    
      
         
        B
        T
        
          U
          
            o
            d
            a
          
        
        =
        B
        T
        
          U
          
            a
            l
            a
            n
          
        
        +
        B
        T
        
          U
          
            p
            e
            n
            c
            e
            r
            e
          
        
        +
        B
        T
        
          U
          
            i
            n
            s
            a
            n
          
        
        +
        B
        T
        
          U
          
            a
            l
            e
            t
          
        
        +
        B
        T
        
          U
          
            a
            y
            d
            i
            n
            l
            a
            t
            m
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle \ BTU_{oda}=BTU_{alan}+BTU_{pencere}+BTU_{insan}+BTU_{alet}+BTU_{aydinlatma}}

Basit yaşam, bir kişinin yaşam tarzını basitleştirmek için bir dizi farklı gönüllü uygulamayı kapsar. Bunlar, örneğin, genellikle minimalizm olarak adlandırılan malların azaltılmasını veya kendi kendine yeterliliğin arttırılmasını içerebilir. Basit yaşam, bireylerin istedikleri şeyler yerine sahip oldukları ile tatmin olma ile karakterize edilebilir. Her ne kadar çilecilik genellikle basit yaşamı teşvik edip lüks ve düşkünlükten kaçınmayı teşvik etse de, basit yaşamın tüm savunucuları münzevi değildir. Basit yaşam, gönüllü bir yaşam tarzı seçimi olduğu için de, mecburi yoksulluk içinde yaşayanlardan ayrışır.
Katılımcılar, maneviyat, sağlık, aile ve arkadaşlar ile birlikte daha kaliteli zaman geçirmek, iş-yaşam dengesi, kişisel zevk, finansal sürdürülebilirlik, tutumluluk, sürdürülebilirlik veya stresi azaltmak gibi çeşitli kişisel nedenlerle basit yaşamı seçebilirler. Basit yaşam, materyalizme ve aşırı tüketime karşı bir tepki de olabilir.

Birincil enerji, herhangi bir enerji dönüşümünden henüz geçmemiş enerjidir.
Birincil enerji kavramı yenilenemez ve yenilenebilir enerjiyi kapsar.

Biyokütle
Fosil yakıtlar
Jeotermal enerji
Hidrolik enerji
Nükleer enerji (Birtakım nükleer yakıtlar, ör. plütonyum kainatta doğrudan bulunmaz, dolayısıyla ikincil enerji kaynağı olarak kabul edilirler.)
Güneş enerjisi
Gelgit enerjisi
Dalga enerjisi
Rüzgâr enerjisi

Birincil enerji, enerji dönüşüm yöntemleriyle daha kullanılmaya elverişli enerji biçimlerine çevrilir: elektrik enerjisi, akaryakıt ya da hidrojen benzeri sentetik yakıtlar gibi. Enerji terminolojisinde tüm bunlar ikincil enerji olarak adlandırılır.
İkincil enerji bir diğer enerji biçiminden dönüştürülmüş enerjinin adıdır. Kömür, petrol, doğal gaz ve rüzgâr gibi birincil enerji kaynaklarından dönüştürülen elektrik en basit örneklerden birisidir.
Birincil enerjinin dönüştürülmesi sonucu elde edilen enerji ise ikincil (sekonder) enerji olarak bilinmektedir.

Özel

Genel
Kydes, Andy (Başyazar); Cutler J. Cleveland (Editör). 2007. "Primary energy." In: Encyclopedia of Earth. Eds. Cutler J. Cleveland (Washington, D.C.: Environmental Information Coalition, National Council for Science and the Environment). [First published in the Encyclopedia of Earth June 1, 2006; Son gözden geçirme August 14, 2007; Alınma November 15, 2007.

The Encyclopedia of Earth8 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 8 Eylül 2000'de New York'taki Birleşmiş Milletle merkezinde toplanan dünya liderlerinin katıldığı üç günlük Milenyum Zirvesi'nin ardından, barış, kalkınma, çevre, insan hakları, yoksulluk, açlar ve fakirler, Afrika ve Birleşmiş Milletler ile ilgili yaklaşık 60 hedefi kabul etti. Bu hedefler Milenyum Deklarasyonu (Karar 55/2) olarak adlandırıldı.  Kararın uygulanmasına rehberlik etmek için Genel Kurul tarafından 14 Aralık 2000'de bir takip kararı kabul edildi. Deklarasyonun uygulanmasındaki ilerleme, 2005 Dünya Zirvesi'nde liderler tarafından gözden geçirildi. Deklarasyon 8 bölüm ve 32 paragraftan oluşmaktadır.

Milenyum Deklarasyonu, zirve sırasında 189 dünya lideri tarafından kabul edilen sekiz bölüm ve temel hedeflerden oluşmaktadır: Deklarasyon, Viyana Deklarasyonu ve Eylem Programı'ndan sonra, Birleşmiş Milletler Şartı'nın Prensipleri ve sürdürülebilir kalkınma ile ilgili anlaşmalar kapsamında uluslararası insan hakları hukukunun ve uluslararası insancıl hukukun uygulanmasını vurgulamaktadır. Ayrıca Deklarasyon, Olimpik barışına bireysel ve kolektif olarak uyulmasını teşvik etmektedir.
Değerler ve İlkeler

Özgürlük
Eşitlik
Dayanışma
Hoşgörü
Doğaya Saygı - "Sürdürülebilir kalkınma ilkelerine uygun olarak tüm canlı türlerinin ve doğal kaynakların yönetiminde gösterilir."
Ortak Sorumluluk
Başlıca Hedefler

Barış, Güvenlik ve Silahsızlanma
Kalkınma ve Yoksulluğun Giderilmesi
Ortak Çevrenin korunması
İnsan Hakları, Demokrasi ve İyi Yönetişim
Savunmasızların korunması
Afrika'nın Özel İhtiyaçlarının karşılanması
Birleşmiş Milletlerin Güçlendirilmesi

Birleşmiş Milletler
Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri
Viyana Beyannamesi ve Eylem Programı
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Massachuttes Teknoloji Enstitüsü tarafından hazırlanan "İnsanlığın ikilemi" raporunun ardından 1972 yılında Birleşmiş Milletler uzmanları, Batı Bloku ülkeleri ve Romanya'nın katılımıyla düzenlenen konferanstır. Doğu Bloku ülkeleri dönemin siyasal tercihlerinden ötürü toplantıya iştirak etmemişlerdir.
Önceki tartışmalarda olduğu gibi az gelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki "büyüme" tartışmaları ile sekteye uğrasa da toplantı sonucunda iki önemli karar alınmıştır. Birincisi, zengin ve yoksul ayrımı yapılmadan tüm katılımcı ülkeler tarafından, küresel çevre sorunlarının boyutlarına ve tehlikelerine dikkat çekilerek tehdidin tüm insanlığa yönelik olduğu kabul edilmiş ve bu yolda sorumluluğun paylaşılmasında uzlaşılmıştır. İkinci olarak ise, Stockholm Sonuç Bildirgesi’nde, her insanın sağlıklı bir çevrede yaşama ve çevre korumaya ilişkin kararlara katılma hakkı olduğu vurgulanmıştır
Konferans sonunda "İnsan ve Çevresi" adlı bildiri yayınlamış buna mütevellit yol haritası olarak "İnsan ve Çevresi için Harekât Planı"  adında 109 adet öneri içeren bir bildirge açıklanmıştır. Toplantı sonunda Birleşmiş Milletler Çevre Programı (United Nations Enviromental Program- UNEP) kurulmuş örgütün merkezi olarak da Kenya'nın başkenti Nairobi uygun görülmüştür.

Hamamcı, CAN; Çoban, AYKUT; Keleş, RUŞEN; Çevre Politikası, İmge Yayınevi

Biyoenerji, biyolojik kaynaklardan elde edilen malzemelerden sağlanan yenilenebilir enerjidir. Biyokütle, güneş ışığını kimyasal enerji şeklinde depolayan herhangi bir organik malzemedir. Yakıt olarak odun, odun atıkları, saman ve diğer mahsul artıkları, gübre, şeker kamışı ve çeşitli tarımsal işlemlerden elde edilen diğer birçok yan ürünü içerebilir.
En dar anlamıyla biyolojik kaynaklardan elde edilen yakıt olan biyoyakıt ile eşanlamlıdır. Geniş anlamda biyokütle (biyoyakıt olarak kullanılan biyolojik malzeme) ve biyolojik kaynakların enerji için kullanılmasıyla ilişkili sosyal, ekonomik, bilimsel ve teknik alanları içerir. Biyokütle ve biyoenerji kavramları bazen yanlış anlaşılmaktadır. Biyoenerji biyokütleden çıkarılan enerjidir. Biyokütle yakıtın kendisi iken biyoenerji yakıtta bulunan enerjidir

Biyokütle yakıtının avantajlarından biri, genellikle tarım, hayvancılık ve ormancılık gibi diğer işlemlerin bir yan ürünü, kalıntısı veya atık ürünü olmasıdır. Teoride bu, her zaman böyle olmasa da yakıt ve gıda üretimi arasında bir rekabet olmadığı anlamına gelir. Biyokütlenin enerji için hammadde olarak uygunluğu değerlendirilirken arazi kullanımı, mevcut biyokütle endüstrileri ve ilgili dönüşüm teknolojileri dikkate alınmalıdır.
Biyokütle, bitkiler, hayvanlar ve yan ürünlerini içeren son zamanlarda yaşayan organizmalardan türetilmiş malzemedir. Gübre, bahçe atıkları ve ürün kalıntıları biyokütle kaynaklarıdır. Petrol, kömür ve nükleer yakıtlar gibi diğer doğal kaynakların aksine karbon döngüsüne dayanan yenilenebilir bir enerji kaynağıdır. Biyokütleye başka bir kaynak ise sanayi ölçekli çiftliklerdeki hayvanlardan üretilen hayvansal atıktır.
Ayrıca biyoyakıt üretimi için özel olarak yetiştirilen tarım ürünleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında mısır ve soya fasulyesi ve bir dereceye kadar başta Amerika Birleşik Devletleri'nde olmak üzere ticari bir araştırma düzeyinde söğüt ve şalgam; kolza tohumu, buğday, şeker pancarı ve söğüt esas olarak Avrupa'da; Brezilya'da şeker kamışı; Güneydoğu Asya'da hurma yağı ve miscanthus; Çin'de sorgum ve manyok; ve Hindistan'da jatropha bulunur. Ek olarak Kenevirin biyoyakıt olarak kullanılabileceği

kanıtlanmıştır. Sanayi, tarım, ormancılık ve hanehalklarından çıkan biyolojik bozunabilir atıklar, biyogaz üretmek için anaerobik sindirim, sentez gazı üretmek için gazlaştırma veya doğrudan yanma yoluyla biyoyakıt üretimi için kullanılabilir. Biyobozunur atıkların örnekleri arasında saman, kereste, gübre, pirinç kabuğu, kanalizasyon ve gıda atığı bulunur. Bu nedenle biyokütle yakıtların kullanımı, atık yönetimine ve yakıt güvenliğine katkıda bulunabilir ve tek başına bu sorunlara kapsamlı bir çözüm olmamasına rağmen, iklim değişikliğini önlemeye veya yavaşlatmaya yardımcı olabilir.
Biyokütle, metan gazı gibi diğer kullanılabilir enerji formlarına veya etanol ve biyodizel gibi nakliye yakıtlarına dönüştürülebilir. Çürüyen çöpler ile tarım ve insan atıkları, hepsi de " çöp gazı " veya "biyogaz" olarak da adlandırılan metan gazı salmaktadır. Mısır ve şeker kamışı gibi mahsuller, taşıma yakıtı olan etanolü üretmek için fermente edilebilir. Başka bir ulaşım yakıtı olan biyodizel, bitkisel yağlar ve hayvansal yağlar gibi gıda maddelerinden üretilebilir. Ayrıca, biyokütleden sıvıya (BTL) ve selülozik etanol hala araştırılmaktadır.

Belediye ve evsel atıkların kullanımı, biyokütle için yeni kaynaklar olarak ön planda yer almaktadır. Bu tarz atıklar büyük miktarlarda olup ve enerji üretimi için yeni araştırmaların yürütüldüğü kaynaklardır. Gelişmekte olan ülkelere yönelik yeni bir biyoenerji kaynağı ise kanalizasyon arıtma işlemidir; Omni İşlemci, kanalizasyon atık suyunu içme suyuna ve elektrik enerjisine dönüştürmek için kanalizasyon katılarını yakıt olarak kullanan kendi kendini devir daim eden bir işlemdir. Kanalizasyon çamuru, biyokütleden biyoenerji üretmeye yönelik mevcut araştırmalarda bir odak noktasıdır. Haneler tarafından sürekli büyük miktarlarda üretilen kanalizasyon çamuru, içinde bulunan ve daha sonra biyoenerji üretmek için kullanılabilecek değerli bileşiklerin çıkarılması için bir fırsat sunmaktadır. Kanalizasyondan üretilen ana biyoenerji formu metandır, ancak diğer formların üretimi hala araştırılmaktadır. Metan üretmek için kanalizasyon kullanımı, depolama alanlarına atılan atık miktarını, nakliye ve bertaraf maliyetlerini azaltır ve daha fazla yakalanabildiğinden, daha fazla miktarda gazı atmosferden uzak tutar.

Elektrik üretimi için kullanılan biyokütle bölgeye göre değişmektedir. Odun artıkları gibi orman yan ürünleri ABD'de popülerdir. Mauritius'da (şeker kamışı kalıntısı) ve Güneydoğu Asya'da (pirinç kabuğu) tarımsal atıklar yaygındır. Kümes hayvanları çöpleri gibi hayvancılık kalıntıları İngiltere'de popülerdir.

Atık suda veya toprakta depolanan kimyasal enerjinin elektrojenik mikroorganizmaların metabolik süreçleri yoluyla doğrudan elektrik enerjisine dönüştürüldüğü mikrobiyal yakıt hücrelerinin kullanımı ile başka bir biyoenerji formuna ulaşılabilir. Bu teknolojinin güç üretim kapasitesinin bugüne kadar ekonomik olarak karlı olmadığı, ancak bu teknolojinin kimyasal arıtma işlemleri ve öğrenci eğitimi için daha yararlı olduğu bulunmuştur.

GA Mansoori, N Enayati, LB Agyarko (2016), Energy: Sources, Utilization, Legislation, Sustainability, Illinois as Model State24 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., World Sci. Pub. Co., 978-981-4704-00-7
Research 25 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. about the intersection of bioenergy, agriculture, and food security by the International Food Policy Research Institute16 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Biyogüvenlik, biyoteknolojik çalışmaların, doğayı ve insan yaşamını etkilememesi için ülkelerce yasal denetim altina alınması işlemi. Türkiye'de biyogüvenlikle ilgili bir protokol Türkiye Biyogüvenlik Protokolü adı altında Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yürürlüğe konmuştur.

Hastalıkların çiftliğe girmesinin sınırlandırılması ve patojen etkenlerin üniteler arası geçişini engellemesi adına yapılan bir dizi yatırım ve koruma programıdır. Bir işletmeye giren herhangi bir enfeksiyöz hastalık o işletmenin nakit akışı ve etkilenen hayvan türleri üzerinde çok tahripkar bir etki yapabilir. Pseudorabies, tüberküloz, paratüberküloz ve brucella hastalığı bu tür hastalıklara birkaç örnektir. Eğer bu hastalıklar çıkarsa işletmenin nakit akım sistemi hızla kilitlenebilir.Risk içeren noktalara kontrol noktaları denir.

Biyolojik Çeşitlilik Ulusal Web Sitesi
Cartagena Biyogüvenlik Protokolü Metni
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 1996
The Biosafety Information Network and Advisory Service (BINAS) of the United Nations Industrial Development Organization (UNIDO).

Boyut analizi fiziksel büyüklüklerin farklı çeşitlerinin karışımını içeren fiziksel durumları içeren ve sıklıkla fizik, kimya ve mühendislikte kullanılan kavramsal bir yöntemdir. Fizikçiler ve mühendisler tarafından türevli denklemlerin ve hesaplamaların olasılıklarının kontrolünde kullanılır.Ayrıca deneylerle veya kavramın daha karmaşık teorileriyle denenebilen karmaşık fiziksel durumlarla ilgili mantıklı hipotezler oluşturmak için de kullanılır.

Bir fiziksel büyüklüğün boyutları M kütle, L uzunluk ve T zaman ile bağlatılıdır, bunların her biri de kuvvetleriyle orantılı olarak artar.Örneğin; fiziksel bir büyüklük olan hızın boyutu "uzunluk/zaman"dır (L/T) ve kuvvetin de boyutu "kütle×ivme" veya "kütle×(uzunluk/zaman)/zaman"dır (ML/T2).
Fiziksel bir büyüklüğün birimi ile boyutu birbirleri ile bağlantılıdır fakat kesin tanımlayıcı kavramlar değillerdir. Fiziksel bir büyüklüğün birimleri geleneksel olarak tanımlanır ve bazı standartlarla ilişkilidir; örneğin uzunluğun birimi metre, feet, inch veya mikrometre olabilir; fakat herhangi bir uzunluk, onu ölçmek için keyfi olarak seçilen birimden bağımsız olarak daima L boyutuna sahiptir. Aynı fiziksel büyüklüğün iki farklı birimi çeşitli dönüştürme faktörleriyle birbirlerine dönüştürülebilirler. Örneğin; 1 inç = 2.54 cm; böylece (2.54 cm/in) dönüşüm faktörü olarak adlandırılır (yaygın bir büyüklüğün farklı birimleriyle gösterimlerinin arasındaki dönüşümü yapar) ve boyutsuzdur ve bire eşittir. Boyut sembolleri arasında dönüşüm faktörleri yoktur.
Boyut sembolleri, L gibi, matematiksel bir grup oluştururlar: buna göre şu özdeşlik yazılabilir, L0=1; Lnin tersi ise ki bu 1/L veya L−1dir ve L'nin tüm oransal p kuvvetleri grubun bir üyesidir, tersi için de aynı şey geçerlidir L-p or 1/Lp.Grubun işlemi çarpımdır ve standart üslü işlemler uygulanır(Ln × Lm = Ln+m).
Mekanikte, herhangi bir fiziksel büyüklüğün boyutu M, L ve T tabanlı terimlerle ifade edilebilir. Bu tek mümkün seçenek değildir, fakat en sık kullanılanıdır. Örneğin, bazıları kuvvet F, uzunluk L ve kütle M boyutlarını temel almaktadırlar. Bu sebepten temel boyutların seçimi kısmen gelenekle ilgilidir ve kullanışlılığı ve aşinalığı arttırır. Bununla birlikte boyutların seçiminin sadece bir gelenek olmadığını da fark etmek önemlidir; örneğin, uzunluğu, hızı ve zamanı temel boyut olarak kullanmak iyi bir seçim deildir; çünkü mass—'i elde etmenin; veya force— gibi, ondan türetilen hiçbir şeyi başka bir temel boyut eklemeden elde etmenin yolu yoktur ve hız uzunluk ve zamandan türetilebildiğinden bu temel boyutlar en iyi anlatımla tam kullanılmaz ve en kötüsü de uygunsuzdur (örneğin eğer hızın temel birimi uzunluğun temel biriminin zamanın temel birimine oranı olan 1'e eşit değilse).
Kolaylık açısından tüm bilim dünyasının aynı seçimleri yapması önemlidir. SI birim sistemi en geniş kullanılan birimdir ve gerekli şekilde karmaşadan ve çakışmadan çeşitli birim dönüşümleri ile sakınır (santimetre gram saniye birim sistemi).
Fizik alanına bağlı olarak, boyut sembol setlerinden biri veya öbürünü seçmek avantajlı olabilir. Örneğin elektromagnetizmada M, L, T ve elektriksel yükü temsil eden Q boyutları kullanışlı olacaktır. Termodinamikte ise temel boyut setine sık sık sıcaklık için bir boyut eklenir. Kimyada moleküllerin sayısı da hesaba katılır ve bunun için bir boyut kullanılması da kullanışlı olur. Fiziğin farklı alanlarında kullanılacak boyutların veya hatta boyut sayısının seçimi daha çok keyfi olsa da kullanımdaki uyum ve iletişimdeki kolaylık en önemli husustur.
En ilkel formunda, boyut analizi fiziksel eşitliklerin olasılıklarını kontrol etmede kullanılabilir: herhangi bir eşitliğin iki tarafı da aynı ölçekte veya aynı boyutta olmalıdır, yani, eşitlik boyutsal olarak homojen olmalıdır. Bu gerekliliğin doğal bir sonucu olarak, fiziksel olarak anlamlı bir eşitlikte sadece aynı boyuttaki büyüklükler toplanabilir veya çıkarılabilir. Örneğin bir fare ile bir pirenin kütleleri birbirlerine eklenebilse de pirenin kütlesi ile farenin boyu anlamlı şekilde birbirine eklenemez. Farklı boyutlara sahip fiziksel büyüklükler birbirleriyle karşılaştırılamazlar da.Örneğin, "3 m > 1 g" anlamlı bir ifade değildir.
Sadece aynı boyuttaki büyüklükler toplanabilir, çıkarılabilir, karşılaştırılabilir veya eşitlenebilir. Farklı boyutlu büyüklükler "+", "-" ve "=" işaretlerinin tersi olarak görüldüğünde, o fiziksel eşitlik mümkün değildir, bunu kullanmadan önce hatalar düzeltilmelidir. Aynı veya farklı boyutlu büyüklükler çarpıldığında veya bölündüğünde, onların boyutsal sembolleri de çarpılır veya bölünür. Boyutlu büyüklüklerin üsleri alındığında ise aynı şey bunlara eklenen boyutsal sembollere de yapılır.
Üslü fonksiyonların, trigonometrik fonksiyonların, logaritmik ve diğer transandantal fonksiyonların skaler değişkenleri de boyutsuz olmalıdır. Bu gereklilik bu fonksiyonların Taylor açılımı alındığında açıklık kazanır.Örneğin, 3'ün logaritması neredeyse 0,477 iken 3 kg'ın logaritması tanımsızdır. ln3kg gibi bir hesap ise şu sonucu üretecektir

  
    
      
        3
        
        
          k
          g
        
        −
        
          
            
              9
              
              
                
                  k
                  g
                
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle 3\,\mathrm {kg} -{\frac {9\,\mathrm {kg} ^{2}}{2}}+\cdots }
  

bu ise boyutsal olarak uyumsuzdur.
Boyutsal fiziksel bir büyüklüğün değeri onun biriminin ve boyutlu ve boyutsuz sayısal faktörlerin çarpımı şeklinde yazılır. Tam olarak, benzer boyutlu büyüklükler toplandığında, çıkarıldığında veya karşılaştırıldığında, bu boyutlu büyüklükler, sayısal büyüklükleri doğrudan toplanabilsin veya çıkarılabilsin diye, uyumlu birimlerle ifade edilmelidirler. Fakat, kavramsal olarak, farklı birimlerle ifade edilen aynı boyutlu büyüklükleri toplamada bir sorun yoktur. Örneğin, 1 metre 1 feet'e eklendiğinde bir uzunluk elde ederiz, fakat sonucu elde etmek için 1'e 1 eklemek yanlış olacaktır. Aynı boyutlu büyüklüklerin bir oranı olan ve boyutsuz bir sayıya eşit olan bir dönüşüm faktörüne gereksinim duyulur:

  
    
      
        1
         
        
          
            ft
          
        
        =
        0.3048
         
        
          
            m
          
        
         
      
    
    {\displaystyle 1\ {\mbox{ft}}=0.3048\ {\mbox{m}}\ }
  
 veya 
  
    
      
        1
        =
        
          
            
              0.3048
               
              
                
                  m
                
              
            
            
              1
               
              
                
                  ft
                
              
            
          
        
         
      
    
    {\displaystyle 1={\frac {0.3048\ {\mbox{m}}}{1\ {\mbox{ft}}}}\ }
  

Buradaki faktör 
  
    
      
        0.3048
         
        
          
            
              m
            
            
              ft
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 0.3048\ {\frac {\mbox{m}}{\mbox{ft}}}}
  
 boyutsuz 1'e özdeştir, böylece bu dönüşüm faktörünü kullanarak çarpım yapmak hiçbir şeyi değiştirmez. Aynı boyutta fakat farklı birimle ifade edilmiş iki büyüklüğü birbirine eklediğimizde, aslında 1'e eşit olan uygun dönüşüm faktörü, büyüklüklerin sayısal değerleri toplanabilsin veya çıkarılabilsin diye, birimleri özdeşleştirmek için dönüşüm yapmakta kullanılır.

Sadece bu yolla farklı birimlerdeki büyüklükler birbirleriyle toplanabilirler.
Boyut analizi ayrıca birinin anlamak ve karakterize etmek istediği özel kavramların içinde bulunan fiziksel büyüklüklerin arasındaki ilişkileri türetmekte kullanılır. İlk kez 1872 yılında, gökyüzünün neden mavi olduğunu anlamaya çalışan Lord Rayleigh tarafından kullanılmıştır.

Yerçekimi kuvveti 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 dolayısıyla asılı kalan, 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 sabitli yaya bağlı 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 kütlesinin salınımının periyodu 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 nedir? 
Bu dört büyüklüğün boyutları şöyledir: 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 [T]; 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 [M]; 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 [M/T^2]; ve 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 [L/T^2]. Buradan seçilen değişkenlerin kuvvetlerinin çarpımı olan boyutsuz tek bir sonuç elde ederiz, 
  
    
      
        
          G
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle G_{1}}
  
 = 
  
    
      
        
          T
          
            2
          
        
        k
        
          /
        
        m
      
    
    {\displaystyle T^{2}k/m}
  
. Değişkenlerin kuvvetlerinin çarpımı olan bu boyutsuz sonuç bazen boyutsuz değişken grubu olarak adlandırılır, fakat bu grup, 
  
    
      
        
          G
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle G_{1}}
  
, matematiksel bir grup olmaktan çok bir "topluluk" anlamındadır. Sık sık boyutsuz sayılar olarak da adlandırılırlar.

  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
'nin k, m, T ile veya sadece g ile kuvvetlerinin çarpımlarını içeren başka boyutsuz çarpımların oluşturulamayacağına dikkat ediniz, çünkü g sadece L'yi içermektedir. Boyut analizi bazen bir problemdeki bazı büyüklüklerin alakasızlığı ile ilgili veya ek değişkenler ekleme ile ilgili güçlü ifadeleri açığa vurur. Problemi doğru şekilde tanımlamak için yeterli değişken seçtiysek, bu argümandan yola çıkarak yay üzerindeki kütlenin periyodunun g'den bağımsız olduğu sonucuna varabiliriz: Dünya'da ve Ay'da sonuç aynıdır. Problemimiz için kuvvetlerin çarpımının var

Sayısal Fotoğrafçılık (İngilizce: Digital photography), nesnelerin görüntülerini oluşturmak için sayısal teknolojinin kullanıldığı bir fotoğrafçılık tarzıdır. Sayısal teknolojinin gelişimine kadar fotoğrafçılıkta görüntülerin karta basılması için kimyasal işlemlere ihtiyaç duyulan fotoğraf filmi kullanılmaktaydı. Aksine, sayısal görüntü (İngilizce: digital image) kimyasal işleme gerek olmaksızın tamamen sayısal teknoloji ve bilgisayar kullanılarak görüntülenebilir, basılabilir, işlenebilir, taşınabilir ya da arşivlenebilir.
Sayısal fotoğrafçılık sayısal görüntüleme (İngilizce: digital imaging)nin birkaç türünden biridir. Bilgisayarlı tomografi ve radyoteleskoplar gibi fotoğrafçılık alanı dışındaki ekipmanlar kullanılarak ya da geleneksel yöntemlerle basılmış görüntüleri tarayıcıdan geçirerek de sayısal görüntüler oluşturulmaktadır.

Görüntü algılayıcılar(İngilizce: imagesensor) farklı renk filtrelerinden geçen ışığın şiddetini okurlar, görüntü depolama aygıtları ise sayısal görüntüyü RGB renk uzayı ya da ham veri formatında saklarlar.
Üç temel tip görüntü algılayıcı vardır:

Charge-Coupled Device (CCD) – Görüntüsel ışık yoğunluğu merkezi bir yoğunluk-gerilim dönüştürücüsüne aktarılır.
CMOS algılayıcı – "Aktif piksel algılayıcısı"
Foveon 3x algılayıcı - X3 algılayıcısı tıpkı renkli film gibi farklı 3 ayrı renkli katmana sahip ve her bir katman bir renge duyarlı. En önde mavi, sonra yeşil, en arkada da kırmızıya duyarlı katman bulunuyor. Renk ve görüntü değerlerini bu üç ayrı katmana saklayabiliyor. Piksel biçimleri kare değil altıgendir.
Günümüzde hemen hemen tüm sayısal fotoğraf makineleri(ya da sayısal kamera) dahili ya da taşınabilir flash bellek kullanmaktadır. Sayısal video kayıt cihazları(ya da camcorder) da sayısal kameralar gibi flash belleğe ya da dahili disk veya CD-ROM'a kayıt yapabilmektedir. Sony Mavica gibi eski model sayısal kameralarda bir süre floppy disk ve mini-CD kullanılmıştır.

En üst düzeydeki bazı CCD tip kameralar ya da basit webcam'ler haricinde, daha sonra bilgisayar ortamına aktarılabilecek görüntüyü depolamak için bir sayısal bellek aygıtı (genellikle flash bellek,floppy disk ve CD-RW daha az yaygındır) kullanılır.
Sayısal kameralar fotoğraf çekebilir, aynı zamanda ses ve görüntü kaydı da yapabilirler. Bazı modeller webcam olarak kullanılabilir. Bazıları PictBridge standardı ile bilgisayar kullanmadan doğrudan bir yazıcıya bağlanabilirler. Bazıları ise doğrudan bir televizyon ekranına görüntü aktarabilir. Benzer biçimde, pek çok camcorder durağan fotoğraflar çekebilir ve bunları videoteyp ya da flah bellekte saklayabilir.

Bir sayısal görüntünün kalitesi çeşitli ölçütlerin bir toplamıdır. Bu ölçütlerin birçoğu film kameralarındakilere benzerdirler. Piksel(Türkçe: gözek) sayısı (tipik olarak bir milyon piksel anlamındaki megapiksel birimiyle ifade edilir) pazarlama yönünden en çok kullanılmasına rağmen görüntü kalitesini etkileyen temel ölçütlerden yalnızca biridir. Piksel sayısı ölçümü, kullanıcıların sayısal kamera kabiliyetlerini kolaylıkla kıyaslayabilmesini sağlamak için kamera üreticilerinin yarattığı bir kavramdır. Ancak bir sayısal kamerayı değerlendirmede temel kriter değildir. Kameranın içindeki işleme sistemi, ham veriyi renkleri dengeli ve hoş bir fotoğrafa dönüştürmede en önemli ölçüttür. Bu yüzden bazı 4 ve üzeri megapiksel kameralar diğer bazı üst düzey kameralardan daha iyi performans verirler. Bu ölçütlerin tamamı listelemek için çok fazladır, önemli olanları:

Lens (ya da objektif) kalitesi: çözünürlük, görüntü çarpıtma, yayılma.
Görüntü toplama ortamı: CMOS, CCD, negatif film, reversal film vs.
Görüntü toplama formatı: piksel sayısı, sayısal dosya tipi (RAW, TIFF, JPEG), film formatı (135 film, 120 film, 5x4, 10x8).
Görüntü işleme: sayısal ve/veya kimyasal işlem ve baskı.

Sayısal bir görüntü için maksimum çözünürlük(n), yatay piksel adediyle(w) dikey piksel adetinin(h) çarpımıdır (n = w × h). Örneğin 1600 × 1200 çözünürlüğündeki bir görüntü 1,920,000 piksel = 1.92 megapikseldir. DSLR olmayan kompakt kameraların çoğu 4:3 görüntü oranı(İngilizce: aspect ratio)'na sahiptir (en/boy = 4/3). Digital Photography Review dergisine göre the 4:3 oranı bilgisayar monitörlerinin ve eski CCD lerin 4:3 oranına sahip olması ve sayısal kameraların bunu miras olarak almasıdır.
Üreticiler tarafından belirtilen piksel sayısı tam-renk piksellerinin sayısını göstermeyebileceğinden yanıltıcı olabilir. Tek yongalı görüntü algılayıcı kullanan kameralarda bu sayı Bayer algılayıcılarda olduğu gibi farklı konumlarda olmalarına rağmen tek renge duyarlı fotoalgılayıcılar ya da Foveon X3 algılayıcılarda olduğu gibi üçerli gruplar halinde yerleştirilmiş fotoalgılayıcıların toplam sayısını ifade eder. Ancak gerçek görüntüler farklı sayıda RGB piksele sahip olacaktır: Bayer algılayıcıya sahip kameralar interpolasyon kullanarak fotoalgılayıcı adedi kadar RGB piksel üretebilirken Foveon algılayıcılı kameralar interpolasyon yapmadıklarından fotoalgılayıcı adedinin üçtebiri sayısında RGB piksel üretebilirler. Bu iki tip algılayıcının megapiksel oranlarına bakarak yapılan çözünürlük kıyaslaması zor ve çoğu zaman itilaf konusudur.

Çözünürlük yakalanan görüntüdeki detayın miktarsal olarak anlatımı için kullanılan bir kavramdır ve diğer ölçütler gibi görüntü kalitesini etkileyen etmenlerden yalnızca bir tanesidir. Bunun ötesinde farklı görüntü işleme metotları kameraların çözünürlüğünü sadece görüntü algılayıcıların ürettikleri piksel adetlerine bakarak karşılaştırmayı imkânsız hale getirir. Örneğin Sigma SD14 modeli bir makina Foveon teknolojisi kullanır. 14 megapiksel çözünürlüğünde bir sensöre sahip olmasına rağmen söz konusu çözünürlük değeri 2652 x 1769 x 3 olarak hesaplanmaktadır. Son çarpan olan "3", Faveon sensörlerde her bir ana renk için 3 algılayıcı katmanının bulunmasından ileri gelir. Yani fiziksel olarak 2652 x 1769 = 4.7 megapiksel algılayıcı çözünürlüğü olması verilebilecek maksimum detay anlamında bağlayıcı iken, bu çözünürlüğün her bir ana renk için geçerli olması Sigma' nın ürünü bu şekilde lanse etmesinin arka planıdır.
Aynı örnek üzerinden analiz edildiğinde 2652 x 1769 = 4.7 megapiksel çözünürlüğü olan ve Bayer filtresi kullanan bir sensör için de hesap teorik anlamda basit değildir. Çünkü Bayer renk filtrasyonu kullanan sensörlerde 4.7 milyon adet piksel 3 ana renk arasında bölüştürülmüştür: her 1 kırmızı ve ve 1 mavi renk üreten piksel için 2 adet yeşil renk üretecek piksel olacak şekilde.
Çözünürlükteki artıştan ötürü detay oranındaki göreceli artış resim alanındaki toplam piksel adedi yerine resim enince(ya da boyunca) olan piksel adedine bakılarak daha iyi kıyaslanabilir. Örneğin 2560 × 1600 elemandan oluşan bir görüntü algılayıcı "4 megapiksel" olarak tanımlanır (2560 × 1600 = 4,096,000).Görüntü elemanlarını 3200 × 2048 e çıkartmak resimdeki toplam piksel sayısını 6,553,600 (6.5 megapiksel) çıkarır. Görünürde 1.6 katlık bir artış olmasına rağmen aynı resim büyüklüğünde santimetreye düşen piksel sayısı sadece 1.25 kat artmıştır. Lineer çözünürlükteki göreceli artış toplam resim alanındaki çözünürlüğün karekökü ile ifade edilir.
Dijital fotoğrafçılık bağlamında nihai fotoğraftaki (baskı veya imaj dosyası) çözünürlük, tek başına sensör çözünürlüğüne bağlı değildir. Maksimum sistem çözünürlüğü, diğer etkenler (sensör üzerinde yer alan filtreler, kullanılan objektifin optik kalitesi ve diyafram açıklığı vb.) dışarıda tutulursa aşağıdaki formül ile hesaplanabilir (birim = LP/MM İng.: line pairs per milimeter)
1/sistem çöz. = (1/sensör çöz.) + (1/objektifin ürettiği çöz.)
2012 yılı itibarıyla tam kare sensörlerde 36 megapiksel çözünürlüğün söz konusu olduğu durumlarda dahi, yukarıdaki sistem çözünürlüğü formülünde kısıtlayıcı faktör sensör çözünürlüğü olarak kabul edilir.
Piksel adedi olarak çözünürlük görüntü kalitesinin belirleyen tek ölçüt değildir; aynı sayıda piksel içeren daha büyük bir algılayıcı genelde küçük olanına göre daha iyi bir görüntü oluşturur. En önemli farklardan birini yaratan etmen görüntüdeki gürültünün azaltılmasıdır. Bu DSLR kameraların aynı çözünürlükteki daha basit kameralara olan önemli üstünlüklerinden biridir.

Pratik sayısal ve filmli görüntüleme sistemlerinin dinamik erimi ışığın doğru olarak yeniden üretilebileceği mesafe ile sınırlıdır. Nesne üzerindeki en fazla ışıklı bölgeler beyaza, gölgeli kısımlar ise siyaha dönüştürülür. Ayrıntıların kaybolması filmli makinelerde çok keskin olmaz. Ya da sayısal algılayıcılarda gölgeli alanlarda bir miktar detay korunabilir. Ancak sayısal algılayıcılarda "aşırı ışık yanması" dolayısıyla detayların kaybı keskin olabilir. Algılayıcı elemanları sırayla doyuma ulaştığından aşırı ışıklı bölgelerde toplam bir renk tonu ya da doyumsal kayma meydana gelebilir.
Bazı sayısal kameralar bu yanık aşırı ışık bölgeleri önizleme olarak gösterip fotoğrafçının resmi farklı bir pozlama değeriyle tekrar çekmesine olanak verirler. Diğer kameralarsa sahnenin karanlık bölgesine düşen pikselleri daha fazla açarak kontrastı dengelerler. Fujifilm FinePix S3 Pro modelinde farklı bir teknik kullanır. Görüntü algılayıcıda ilave olarak daha düşük hassasiyetli fotodiyotlar vardır. Bunlar aşırı ışıklı bölgelerdeki detayların korunabilmesini sağlar.
Yüksek dinamik erim teknolojisi (HDR) bu sorunu dinamik erimi 

görüntü algılayıcının dinamik erimini artırarak ya da,
birden fazla pozu bir araya getirip tek bir görüntü oluşturarak dinamik erimi artırmak suretiyle çözer. HDR görüntülerdeki yanma ve karanlık bölgeleri azaltır.

Sayısal fotoğrafın kabul edilebilir görüntü kalitesi ve diğer avantajlarıyla (özellikle günlük gazetelerin zaman sınırlaması) profesyonel haber fotoğrafçılarının çoğunluğu fotoğraflarını sayısal kamera kullanarak çekmeye başladılar.
Sayısal fotoğrafçılık aynı zamanda email ile görüntü aktarımı, resimlerin internet ortamına aktarımı ve sayısal resim çerçevelerinde sergilenmesinin kolaylığı gibi nedenlerle pek çok amatör fotoğrafçı tarafından da benimsendi. Cep telefonlarının çoğuna da sayısal kamera yerleştirilmesine rağmen p

Döngüsel ekonomi (İngilizce: circular economy); endüstriyel ekonomide üretim, kullanım ve imha süreci yerine dönüşümü ve yeniden dönüşümü esas almayı ifade eden  endüstriyel bir terimdir. Kârlılık; kaynakların mümkün olduğu kadar geri dönüşümden kazanılması ve atıkların mümkün olduğu kadar yeni kaynaklara dönüşebilmesiyle ölçülür. Bu döngülerde sentetik malzeme atıklarının yeniden aynı işlevi sunan malzemelere ya da bir başka işlevi sunan ve gene geri dönüşebilir olan bir başka malzemeye dönüşümü; doğal malzemelerin ise yeniden biyokütleye kazandırılması esas alınmaktadır.

Döngüsel ekonominin çıkış noktası doğada atık kavramının bulunmayışıdır. Su, azot ve oksijen döngüleri gibi döngülerle örneklenecek olursa her basamağında bir basamaktaki atık diğer basamağın besini olacak şekilde döngüler oluşturmaktadırlar. Endüstriyel üretimde de bu prensiplerin benimsenebilirliği bir üretimin sonucu ortaya çıkan atığın bir başka üretimin kaynağı olarak kullanılması ve bunlarla döngülerin oluşturulması üzerine fikirler döngüsel ekonominin temellerini oluştururlar.

*Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi

Dünya Zirvesi (Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı) veya yaygın adıyla Rio Konferansı, 3-14 Haziran 1992 tarihlerinde Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen, çevre ve kalkınma ilişkisini küresel ölçekte ele alan bir Birleşmiş Milletler toplantısıdır.

Zirvenin ana amacı, çevreye duyarlı kalkınma modellerinin benimsenmesini sağlamak ve ülkeler arasında ortak ilkeler belirleyerek doğal kaynakların korunmasını teşvik etmekti. Rio Konferansı'nda şu başlıklar öne çıkmıştır:

Sürdürülebilir kalkınma kavramının tanımlanması ve yaygınlaştırılması
Çevre koruma ile ekonomik ve sosyal kalkınmanın bütüncül şekilde ele alınması
Doğal kaynakların (su, orman, biyolojik çeşitlilik) sürdürülebilir yönetimi
İklim değişikliğiyle mücadele ve sera gazı emisyonlarının azaltılması
Bu zirve, sürdürülebilir kalkınma kavramının uluslararası gündeme yerleşmesinde ve çevre politikalarının şekillenmesinde, daha sonra bu alanda düzenlenen tüm Birleşmiş Milletler toplantılarını etkilemiştir.

Konferans sırasında, sürdürülebilir kalkınma alanında yol gösterici olan ve küresel ölçekte etkili belgeler kabul edilmiştir:

Rio Bildirgesi: Çevre ve kalkınma alanında 27 temel ilkeyi ortaya koyan bildirge.
Gündem 21(Agenda 21): Sürdürülebilir kalkınma için küresel bir eylem planı.
Orman İlkeleri: Ormanların sürdürülebilir yönetimine yönelik hukuken bağlayıcı olmayan ilkeler.
BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi: Küresel çevre sorunlarına karşı uluslararası işbirliğini başlatan temel sözleşmeler.

Rio Konferansı, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin ulusal politikalara entegre edilmesi ve çevresel kayıpların azaltılması yönünde güçlü bir irade ortaya koymuştur. Zirve sonrası, ülkeler ve ilgili paydaşlar, alınan kararların uygulanmasını ve izlenmesini sağlamak amacıyla çeşitli raporlar ve izleme mekanizmaları geliştirmiştir. Bu kapsamda 2002 yılında Johannesburg'da düzenlenen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (Rio+10) ve 2012'de Rio'da yapılan Rio+20 Zirvesi, Rio Konferansı'nda başlatılan sürecin devamı niteliğindedir. Bu zirvelerde, sürdürülebilir kalkınma hedefleri güncellenmiş ve 2030 Gündemi kapsamında yeni hedefler belirlenmiştir.

Türkiye, Rio Konferansı'na Başbakan düzeyinde aktif katılım sağlamış ve Gündem 21 başlıklı eylem planına imza atarak sürdürülebilir kalkınma ilkelerini ulusal politika ve programlarına entegre etmeyi benimsemiştir. Ayrıca Rio Bildirisi ile Orman ilkelerini de kabul etmiştir.

Dünya enerji tüketimi‭ ‬bütün insan‭ ‬uygarlığı‭ ‬tarafından kullanılan toplam‭ ‬enerji‭yi ‬ifade eder.
Genellikle her yıl ölçülen,‭ ‬bizim kullandığımız her enerji kaynağından yararlanılan tüm enerjiyi gerektirir,‭ ‬her‭ ‬sanayi‭ ‬ve‭ ‬teknolojik‭ ‬sektör genelinde insanlığın gayreti doğru uygulandığını bütün ülkeleri genelinde kapsar.‭ ‬Uygarlığın güç kaynağı metrik olan,‭ ‬Dünya Enerji Tüketimi insanların‭ ‬sosyal‭ ‬-‭ ‬ekonomik‭ ‬-‭ ‬politik‭ ‬çemberi için derin etkilere sahiptir.
Uluslararası Enerji Ajansı‭ (IEA‭)‬,‭ ‬ABD Enerji Bilgi İdaresi‭ (‬EIA) ‬ve‭ ‬Avrupa Çevre Ajansı‭ ‬gibi kuruluşlar periyodik olarak enerji verilerini kaydeder ve yayımlar.‭ ‬Geliştirilmiş Dünya Enerji Tüketimi verisi ve kavrayışı toptan yararlı çözümlere doğru hareketi destekleyebilen ve enerji akışı çerçevesi sorununa yardım edebilen sistemik eğilimleri ve kalıpları ortaya çıkarabilir.
Fosil enerji kullanımı en çok‭ ‬2000-2008‭ ‬yılında arttı.‭ ‬Ekim‭ ‬2012‭ ‬yılında,‭ ‬IEA kömür yenilenebilir bütün enerji kaynaklarından daha hızlı büyüyen önceki on yılın yarısı artan enerji kullanımının nedenini açıkladığını kaydetti.‭ ‬1986'daki‭ ‬Çernobil‭ ‬felaketinden beri,‭ ‬nükleer güçteki yatırımlar küçük olmuştur.

1 terawatt-saat‭ (‬TWh‭) = ‬1‭ ‬milyar‭ ‬kilowatt-saat‭ (‬kWh‭) = ‬10‭<‬sup‭>‬12‭<‬/sup‭> ‬watt-saat‭

2010 güçlü artışından sonra,‭ ‬G20‭ ‬de enerji tüketimi büyümesi‭ ‬2011‭ ‬yılında‭ ‬%‭2‭ ‬yavaşladı.Ekonomik kriz bu yavaş büyümeden büyük ölçüde sorumludur. Birkaç yıldır,‭ ‬dünya enerji talebi boğa Çin ve Hint pazarları ile karakterize edinilir,‭ ‬gelişmiş ülkeler durgun ekonomiler,‭ ‬yüksek petrol fiyatları sabit veya azalan enerji tüketimi ile sonuçlanan‭  ‬ile mücadele ediyorken‭ ‬.
1990-2008 IEA‭ ‬verilerine göre,‭ ‬Dünya nüfusu‭ ‬%‭27‭ ‬artarken,‭ ‬kişi başına ortalama enerji kullanımı‭ ‬%‭10‭ ‬artmıştır.‭ ‬1990‭'‬dan‭ ‬2008‭'‬e,‭ ‬bölgesel enerji kullanımı da büyüdü.‭ ‬Orta Doğu‭ ‬%‭170,‭ ‬Amerika Birleşik Devletleri‭ ‬%20,‭ ‬Afrika‭ ‬%‭70,‭ ‬Latin Amerika‭ ‬%‭ ‬66,‭ ‬Çin‭ ‬%‭ ‬146‭ ‬,‭ ‬Hindistan‭ ‬%91,‭ ‬EU-27‭ ‬bloğu‭ ‬%7‭ ‬arttı ve Dünya genel‭ ‬%‭39‭ ‬büyüdü‭ ‬.
2008 yılında,‭ ‬dünya çapında toplam enerji tüketimi‭ ‬474‭ ‬exajoules‭ (‬132,000‭ ‬TWh‭ ) ‬idi.‭ ‬Bu‭ ‬15‭ ‬terawatt büyüklüğünde‭ (‬2,0‭ ×‬ 1010‭ ‬hp‭ ) ‬ortalama güç kullanımına eşdeğerdir.‭ ‬Yenilenebilir enerji için yıllık potansiyel:

Güneş enerjisi‭ ‬1,575‭ ‬EJ‭ (‬438,000‭ ‬TWh‭)‬,
Rüzgâr gücü‭ ‬640‭ ‬EJ‭ (‬180,000‭ ‬TWh‭)‬,
Jeotermal enerji‭ ‬5,000‭ ‬EJ‭ (‬1.400.000‭ ‬TWh‭)‬,
Biyokütle‭ ‬276‭ ‬EJ‭ (‬77,000‭ ‬TWh‭)‬,
Hidrogüç‭ ‬50‭ ‬EJ‭ (‬14,000‭ ‬TWh‭) ‬and
Okyanus enerjisi‭ ‬1‭ ‬EJ‭ (‬280‭ ‬TWh‭)‬.
G20'de enerji tüketimi‭ ‬2009‭'‬da hafif bir düşüşün ardından‭ ‬2010‭ ‬yılında‭ ‬%‭‬5‭'‬ten fazla arttı.‭ ‬2009‭ ‬yılında,‭ ‬dünya enerji tüketimi‭ ‬30‭ ‬yıl içinde ilk kez‭ ‬%‭‬-1,1‭ ‬– petrolün‭ ‬130‭ ‬megatonuna eşdeğer‭ (‬130.000.000‭ ‬uzun ton ve‭ ‬140.000.000‭ ‬kısa ton‭ )‬-‭ ‬düştü‭ ‬-‭ ‬2009‭ ‬yılında‭ ‬%‭ 0,6‭ ‬oranında Dünya GDP azaltan finansal ve ekonomik krizin bir sonucu.
Bu evrim iki zıt eğilimin sonucudur.‭ ‬Enerji tüketimi büyümesi,‭ ‬‬birçok gelişmekte olan ülkelerde güçlü kalmıştır,‭ ‬özellikle Asya'da‭ (‬%‭4‭) ‬olarak.‭ ‬Aksine,‭ ‬OECD de,‭ ‬tüketim‭ ‬2009‭ ‬yılında‭ ‬%‭4,7‭ ‬oranında şiddetle kesildi ve neredeyse aşağı‭ ‬2000‭ ‬yılı seviyelerine indi.‭ ‬Kuzey Amerika,‭ ‬Avrupa ve CIS,‭ ‬tüketimleri ekonomik aktivitedeki yavaşlamadan dolayı sırasıyla‭ ‬%‭ ‬4,5‭‬,‭ ‬%‭ ‬5‭ ‬ve‭ ‬%‭ ‬8,5‭ ‬küçüldü.‭ ‬Tüketimin ‭(2008‭ ‬yılında‭ ‬%‭ ‬4‭'den yukarı‭) ‬2009‭ ‬yıllarında‭ ‬%‭ ‬8‭ ‬oranında artışından beri Çin Dünya‭’‬nın en büyük enerji tüketicisi‭ (‬toplam‭ ‬%‭ ‬18‭) ‬oldu.‭ ‬Petrol payı zamanla azalmakta olmasına rağmen en büyük‭  ‬enerji kaynağı‭ (%‭ ‬33‭) ‬kalmıştır.‭ ‬Kömür dünyanın enerji tüketiminde artan bir rol oynadı:‭ ‬2009‭ ‬yılında,‭ ‬bu toplam enerjinin  ‬% ‬27‭'‬sini karşıladı.
Biten ürünleri taşımak ham maddeyi taşımaktan daha ucuz olduğundan,‭ ‬çoğu enerji merkezin şehrinde kullanıldı.‭ ‬2008‭ ‬yılında yakıt ile toplam enerji üretiminin ihracat payı:‭ ‬Petrol‭ ‬%50‭ (1952/3941‭ ‬Mt‭) ‬,‭ ‬gaz‭ ‬%‭ ‬25‭ (‬800‭/3,‭149‭ ‬bcm‭),‭ ‬taşkömürü‭ ‬%‭14‭ (793‭/‭5,845‭ ‬Mt ) ‬ve elektrik‭ ‬%‭1‭ (‬269‭/‭20,181‭ ‬TWh‭ ) ‬.
Dünyanın en yüksek enerji kaynaklarının‭ ‬gezegenlerin üzerine olay olduktan sonra güneş ışınlarının diğer enerji formlarına dönüşümündendir.‭ ‬Bu enerjinin bazısı fosil enerji olarak muhafaza edilmiştir,‭ ‬bazıları doğrudan veya dolaylı olarak kullanılabiliyor‭; ‬Örneğin,‭ ‬güneş PV‭/‭termal rüzgâr,‭ ‬hidro ‭‬-‭ ya da dalga gücü ile.‭ ‬Enerji miktarı güneşten Dünya'nın değişen mesafesinden dolayı yıl içinde yaklaşık‭ ‬%‭ 6,9‭ ‬oranında dalgalanmalar olsa da metrekare başına yaklaşık‭ ‬1368‭ ‬watt‭ (‬1,835‭ ‬hp‭) ‬olarak uydu ile ölçülür.‭ ‬Bu değer gezegenin tarafından alınan‭ ‬güneş enerjisinin toplam oranı‭; ‬yaklaşık yarısı,‭ ‬89‭ ‬petawatts‭ (‬1.19‭×‬10‭^‬14‭ ‬hp‭), Dünya‭’‬nın yeryüzüne ulaşır.
Kalan olmayan yenilenebilir dünya çapındaki enerji kaynaklarının tahminleri kalan fosil yakıtları toplamı tahminen‭ ‬0.4‭ ‬YJ‭ (‬1‭ ‬YJ‭ = ‬10‭^‬24J‭) ‬ve bu tür‭ ‬2,5‭ ‬YJ aşan uranyum gibi mevcut nükleer yakıt ile değişir.‭ ‬Metan klatratların kaynaklarının tahminleri doğru ve teknik olarak çıkartılabilir hale gelirse fosil yakıtlar‭ ‬0.6'dan‭ ‬3‭ ‬YJ‭’‬ye kadar değişir.‭ ‬İnsan tüketimi için bunun tümü kullanılabilir olmamasına rağmen güneşten toplam enerji akımı,‭ ‬3.8‭ ‬YJ‭/yıldır.‭ ‬Dünya için küresel enerjiyle tanışmak IEA tahminleri‭ ‬2015'ten‭ ‬2035‭'e kadar‭ ‬20‭ ‬yıl talep eder o‭ ‬$48‭ ‬trilyon yatırım ve‭ inandırıcı politika çerçeveleri‭ gerektirecek.
IEA‭ (‬2012‭) ‬göre,‭ ‬2°‭C ısınma sınırlama hedefi her geçen yıl daha zor ve masraflı hale geliyor.‭ ‬Eylem‭ ‬2017'den önce alınmaz ise,‭ ‬CO‭2 ‬emisyonları‭ ‬2017‭ ‬yılında mevcut enerji altyapısı tarafından kilitlenecekti.‭ ‬Fosil yakıtlar‭ ‬2011‭ ‬yılında‭ ‬$523‭ ‬milyar sübvansiyon,‭ ‬2010‭ ‬yılında neredeyse‭ ‬%‭‬30‭'‬a kadar ve yenilenebilir sübvansiyonlardan altı kat daha fazla desteklenen küresel enerji karışımında hâkimdir.
Diğerleri:‭ ‬Matematiksel hesaplanan örneğin içerir Asya ve Avustralya'da ülkeleri.‭ ‬Örneğin:‭ ‬enerji kullanımı,‭" ‬diğer ülkeler‭ " ‬arasında değişir Avustralya,‭ ‬Japonya‭,‭ ‬ya da Kanada'da enerji Bangladeş veya Burma'da kişi başına daha çok kullanılır‭ ‬.

Toplam dünya enerji kaynağı‭ (ya da tüketimi) ‬enerji kaybı nedeniyle gerçek dünya enerji kullanımından farklıdır.‭ ‬Örneğin,‭ ‬2008‭ ‬yılında,‭  ‬Son kullanım‭ ‬98022‭ ‬TWh iken toplam dünya enerji arzı‭ ‬143.851‭ ‬TWh idi.‭ ‬Enerji kaybı enerji kaynağının kendisine,‭ ‬hem de kullanılan teknolojiye bağlıdır.‭ ‬Örneğin,‭ (2008‭ ‬itibarıyla‭) ‬Nükleer Enerji soğutma sistemlerinin enerjisinin‭ ‬%‭67‭'‬sini su soğutma sistemlerine kaybeder.
2008 yılında Nükleer enerji son kullanımı‭ ‬2.731‭ ‬TWh iken Dünya nükleer enerjisi‭ ‬8,283‭ (‬toplam dünya enerjisinin‭ ‬%5,8‭ '‬ini oluşturan‭) ‬TWh‭’‬dı.‭
Önemli enerji arz‭ ‬-‭ ‬kullanım oranları verilmesi,‭ ‬çeşitli enerji kaynakları arasında bu farklılıkları dikkate almak önemlidir.
Bir enerjinin farklı nitelikleri olduğunu akılda tutmak gerekiyor.‭ ‬Elektrik yüksek kaliteli enerji iken ısı,‭ ‬özellikle diğerlerine göre düşük bir sıcaklıkta,‭ ‬düşük kaliteli enerjidir.‭ ‬Bu elektriğin‭ ‬1‭ ‬kWh üretilmesi için ısının yaklaşık‭ ‬3‭ ‬kWh alır.‭ ‬Fakat aynı şekilde,‭ ‬bu yüksek kaliteli elektrik bir kilovat‭‬-‭saat bir ısı pompası kullanarak bir binaya ısı birkaç kilovat‭ ‬-‭ ‬saat pompalamak için kullanılabilir.‭ ‬Ve elektrik ısı olmayan birçok yönden kullanılabilir.‭ ‬Yani elektrik üretilirken ortaya çıkan enerji‭ " ‬kaybı‭ "‬,‭ ‬diyelim ki enerji hatlarındaki dirençten dolayı bir kayıp olarak aynı değildir.

Enerji üretiminden kaynaklanan‭ ‬küresel ısınma‭ ‬emisyonları çevresel bir sorundur.‭ ‬Bu sorunu gidermek için çabalar ulusların bir dizi imzaladığı zararlı iklim etkilerini azaltmak amacıyla bir UN anlaşması olan‭ ‬Kyoto Protokolü‭ ‬içerir.‭ ‬Küresel sıcaklık artışını‭ ‬SEI‭ ‬tarafından bir risk olarak düşünülen‭ ‬2‭ ‬santigrat dereceye sınırlayıcı olması artık şüphelidir.
Nüfus‭ ‬2050‭ ‬yılında‭ ‬10‭ ‬milyar ise varsayımsal‭ ‬2‭ ‬santigrat derece yükselmesine küresel sıcaklığı sınırlamak için,‭ ‬2050‭ ‬yılında endüstriyel ülkelerdeki karbon emisyonlarında‭ ‬%‭75‭ ‬düşüş talep edilebilecekti.‭ ‬40‭ ‬yıl karşısında bu her yıl‭ ‬%‭2‭ ‬azalış ortalamasını bulur.‭ ‬2011‭ ‬yılında,‭ ‬enerji üretimi emisyonları temel sorununun uzlaşmasına bakılmaksızın yükselmeyi devam ettirdi.‭ ‬Varsayımsal olarak,‭ ‬Robert Engelman‭’‬a‭ (‬Worldwatch Enstitüsü‭) ‬göre çöküşü önlemek için,‭ ‬insan uygarlığı ekonomi veya nüfusa aldırmadan‭ (2009‭) ‬bir on yıl içinde emisyonlar artmayı durdurmak zorunda kalacak.

ABD‭ ‬Enerji Bilgi İdaresi‭ ‬düzenli bir şekilde birincil enerji kaynaklarının türlerinin çoğu için dünya tüketiminin üzerinde bir rapor yayınlar.‭ ‬IEA‭’‬ya‭ ‬göre toplam dünya enerji arzı‭ (tüketim‭) ‬102.569‭ ‬TWh‭ (‬1990) ‬oldu‭; ‬117.687‭ ‬TWh‭ (2000‭); ‬133.602‭ ‬TWh‭ (2005) ‬ve‭ ‬143.851‭ ‬TWh‭ (2008‭ ) ‬.‭ ‬Dünya enerji üretimi‭ (elektrik‭) ‬11,821‭ ‬TWh‭ (‬1990‭) ‬oldu‭; ‬15.395‭ ‬TWh‭ (2000‭); ‬18.258‭ ‬TWh‭ (‬2005) ‬ve‭ ‬20.181‭ ‬TWh‭ (‬2008‭) ‬.‭ ‬Güç kaynağı‭ ‬20,181‭ ‬TWh karşılaştırıldığında‭ ‬2008‭ ‬yılında AB27‭  ‬2‭.857‭ ‬TWh,‭ ‬Çin‭ ‬2‭.883‭ ‬TWh ve ABD‭ ‬4‭.533‭ ‬TWh‭  ‬dahil son kullanım sadece‭ ‬16.819‭ ‬TWh idi.‭ ‬2008‭ ‬yılında kişi başına enerji kullanımı ABD‭’‬de‭ ‬4,1‭ ‬kat,‭ ‬AB‭’‬de‭ ‬1,9‭ ‬kat ve Ortadoğu'da‭ ‬1,6‭ ‬dünya ortalamasında ve dünya ortalamasının Çin'de‭ ‬%‭87‭ ‬ve Hindistan'da‭ ‬%‭30‭ ‬idi.
2008 yılında güç kaynağı tarafından enerji kaynağı‭ ‬%‭ ‬33,5‭ ‬petrol,‭ ‬%‭ ‬26.8‭ ‬kömür,‭ ‬%‭ ‬20.8‭ ‬gaz‭ (‬fosil‭ ‬%‭ ‬81‭ ) ‬,‭ ‬%‭ ‬12.9‭ '‬diğer‭' (‬hidro,‭ ‬turba kömürü,‭ ‬güneş,‭ ‬rüzgar,‭ ‬jeotermal güç,‭ ‬biyoyakıt‭)‬,‭ ‬ve‭ ‬5.8‭ ‬%‭ ‬nükleer.‭ ‬Petrol en popüler enerji yakıt oldu.‭ ‬Petrol ve kömür birleşimi‭ ‬2008‭ ‬yılında dünya enerji arzının‭ ‬%‭ ‬60‭ ‬üzerinde temsil etti.
Yıllık enerji arz artışı yüksek olduğundan beri,‭ ‬örneğin‭ ‬2007-2008‭ ‬4,461‭ ‬TWh,‭ ‬toplam nükleer güç sonu ile karşıl

Ecocity Builders (terimi ilk kullanan kişi Richard Register tarafından başlatılan kâr amacı gütmeyen bir kuruluş) tarafından tanımlanan bir eko-kent veya eko kentin, "doğal ekosistemlerin kendi kendini idame ettiren esnek yapısı ve işlevi üzerine modellenen bir insan yerleşimidir". Basitçe ifade etmek gerekirse, bir eko-kent ekolojik anlamda sağlıklı bir kenttir. Dünya Bankası, ekolojik şehirleri "ekolojik sistemlerin faydalarından yararlanan ve bu varlıkları gelecek nesiller için koruyan ve besleyen entegre kentsel planlama ve yönetim yoluyla vatandaşların ve toplumların refahını artıran kentler" olarak tanımlamaktadır. Mevcut tanımlar arasında evrensel olarak kabul edilmiş bir 'eko-kent' tanımı olmamasına rağmen, bir eko-kentin temel özellikleri üzerinde bazı fikir birlikleri vardır.
Eko-şehirlerin genellikle yeni inşa edilen gelişmelere odaklandığı görülmüştür, özellikle Çin gibi gelişmekte olan ülkelerde, 500.000 veya daha fazla nüfusa hizmet veren yeni eko-şehirlerin temellerinin atıldığı genellikle yeni inşa edilen gelişmelere odaklanıldığı görülmüştür.

Ekolojik kent olgusu, kent ve çevrenin birbirleri ile ilişki ve etkileşim içerisinde ele alındığı bir kent tasarım ve uygulama yaklaşımıdır. Ekolojik kent, kentsel sürdürülebilirlik konusunda ortaya çıkmış yeni bir yaklaşımdır. Ekoloji, teknoloji ile entegre olarak mekâna yansımakta ve doğa ile uyumlu, ekonomik olarak yetkin, sosyal uyum içerisinde alternatif bir kent vizyonunu ortaya çıkarmaktadır.

Kaliforniya, Berkeley'de Richard Register'ın da aralarında bulunduğu bir grup vizyoner mimar ve aktivist tarafından kurulan 'Urban Ecology' organizasyonu, çevre açısından daha sağlıklı şehirler inşa etmeye odaklanan tasarım konseptlerinin formüle edilmesine yardımcı olmak için kentsel planlama, ekoloji ve halk katılımının kesişme noktası üzerinde çalıştı. Çalışmalarından bazıları caddelere ağaç dikme hareketlerini başlatmak, güneş seralarının inşasına teşvik sağlamak, Berkeley şehir planlama bölümüyle birlikte çalışarak çevre dostu politikalar geliştirmek ve toplu taşımayı teşvik etmeyi içeriyordu. Richard Register, bu stratejilere dayanarak daha sonra 1987'de yayımladığı "Ecocity Berkeley: Building Cities for a Healthy Future" adlı kitabında "ecocity" terimini ortaya attı ve burayı insanların doğa ile uyum içinde yaşadığı ve dolayısıyla ekolojik ayak izlerini büyük ölçüde azaltan bir şehir olarak tanımladı. Urban Ecology, 1987'de 'Urban Ecology' dergisinin yaratılmasıyla hareketi daha da artıran benzer karmaşık kent sorunlarına odaklanan makaleler yayınlamaya başladı. Yirmi yıldır, vizyonlarını sürdürmek için 'The Sustainable Activist' ve 'The Urban Ecologist' adlı iki haber bülteni yayınlıyorlar.

İdeal bir eko-kent, sıklıkla aşağıdaki gereksinimleri karşılayan bir şehir olarak tanımlanır:

Kaynakları yerel olarak elde eden bağımsız bir ekonomi üzerinde çalışır
Yenilenebilir enerji kullanımı ve üretimi gibi teknikleri teşvik ederek tamamen karbon nötrdür
Yürünebilirliği, bisiklete binmeyi ve toplu taşıma sistemlerinin kullanımını destekleyen iyi planlanmış bir şehir düzeni üzerine kurulmuştur
Sıfır atık sistemi oluşturmak için geri dönüşümü ve yeniden kullanımı teşvik eden ekolojik olarak yararlı bir atık yönetim sistemini yönetirken, su verimliliğini ve enerji verimliliğini en üst düzeye çıkararak kaynakların korunmasını teşvik eder
Çevresel olarak zarar görmüş kentsel alanları yeniden onarır.
Tüm sosyo-ekonomik ve etnik gruplar için insana yakışır ve uygun fiyatlı konut sağlar ve kadınlar, azınlıklar ve engelliler gibi dezavantajlı gruplar için iş fırsatlarını iyileştirir
Yerel tarımı ve üretimi destekler
Zaman içinde gelecekteki ilerlemeyi ve genişlemeyi destekler.
Bunların yanı sıra, her bir eko-şehrin, Sino-Singapore Tianjin Eco-city projesinde görüldüğü gibi, sıfır atık ve sıfır karbon emisyonları gibi büyük ölçekli hedeflerden değişebilen ekolojik ve ekonomik faydaları sağlamak için ek bir dizi gereksinim vardır ve Abu Dabi Masdar Şehri projesi, Augustenborg, Malmö, İsveç örneğinde görüldüğü gibi kentsel canlandırma ve yeşil çatıların kurulması gibi daha küçük ölçekli müdahaleler.

Eko-kentler, şehirlerimizde mevcutta bulunan günümüz sürdürülemez sistemlerine yanıt olarak geliştirilmiştir. Aynı zamanda, farklı yaklaşımlarla şehirlerde sürdürülebilirliği sağlamaya çalışan akıllı şehirler, sürdürülebilir şehirler ve biyofilik şehirler gibi başka kavramlar da var. Tanımlarındaki belirsizlikler ve hedeflerine ulaşmak için tanımlanmış yakından ilişkili kriterler nedeniyle, bu kavramlar, farklı yaklaşımlarına rağmen, genellikle birbirinin yerine kullanılır.

Ekolojik sosyalizm (Eko-sosyalizm, yeşil sosyalizm, sosyalist ekoloji, ekolojik materyalizm veya devrimci ekoloji olarak da bilinir.) Sosyalizmin yönlerini yeşil politika, ekoloji ve alternatif küreselleşme veya küreselleşme karşıtlığı ile birleştiren bir ideolojidir. Eko-sosyalistler genel olarak kapitalist sistemin genişlemesinin, baskıcı devletler ve ulusötesi yapıların gözetimi altında küreselleşme ve emperyalizm yoluyla sosyal dışlanma, yoksulluk, savaş ve çevresel bozulmanın nedeni olduğuna inanmaktadır.
Eko-sosyalizm, kapitalist ekonomik sistemin sürdürülebilirliğin ekolojik ve sosyal gereklilikleriyle temelde uyumsuz olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla, bu analize göre, sürdürülebilir kalkınmanın gerektirdiği gibi, ekolojik sınırlar içinde kalarak insan ihtiyaçlarının karşılanmasına ekonomik öncelik vermek, kapitalizmin yapısal işleyişiyle çelişmektedir. Bu mantıkla, ekolojik krizlere yönelik piyasa temelli çözümler (çevre ekonomisi ve yeşil ekonomi gibi), kapitalizmin yapısal başarısızlıklarıyla yüzleşmeyen teknik ince ayarlar olarak reddedilmektedir. Eko-sosyalistler, günümüzün ekolojik krizine tek yeterli çözüm ve dolayısıyla sürdürülebilirliğe giden tek yol olarak, insan toplumunu insan dışı ekolojiyle uyumlu hale getirmek ve insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanmış eşitlikçi bir ekonomik/politik/sosyal yapı olan eko-sosyalizmin kapitalizmin yerini almasını savunmaktadır.
Eko-sosyalistler kapitalizmin tasfiyesini, üretim araçlarının özgür üreticiler tarafından ortak mülkiyetine odaklanılmasını ve müştereklerin yeniden tesis edilmesini savunurlar.

Yeşil siyaset

Bir Ekoköy, sosyal, kültürel, ekonomik ve/veya ekolojik olarak daha sürdürülebilir olmayı amaçlayan geleneksel veya kasıtlı bir topluluktur . Bir ekoköy, kasıtlı fiziksel tasarım ve yerleşik davranış seçimleri yoluyla doğal çevre üzerinde mümkün olan en az olumsuz etkiyi yaratmaya çalışır. Sosyal ve doğal çevrelerini yenilemek ve restore etmek için yerel olarak sahiplenilen, katılımcılar bu konularda bilgilidir ve süreçlerle bilinçli olarak tasarlanmıştır. Bazıları daha küçük olmasına ve geleneksel ekoköyler genellikle çok daha büyük olmasına rağmen çoğu 50 ila 250 kişilik bir nüfusa sahiptir. Daha büyük ekoköyler genellikle daha küçük alt topluluklardan oluşan topluluk ağları olarak mevcuttur. Bazı ekoköyler, ekoköyün çevresine yerleşen ve topluluğa fiilen katılan, en azından başlangıçta üye olmayan benzer düşüncelere sahip bireyler, aileler veya diğer küçük gruplar aracılığıyla daha da büyümüştür. Şu anda dünya çapında 10.000'den fazla ekoköy bulunmaktadır.
Ekoköylüler ortak ekolojik, sosyo-ekonomik ve kültürel-manevi değerlerde birleşirler. Somut olarak ekoköylüler, ekolojiyi kötü etkileyen elektrik, su, ulaşım ve atık arıtma sistemlerinin yanı sıra bunları yansıtan ve destekleyen daha büyük sosyal sistemlere de  alternatifler aramaktadır. Birçoğu, geleneksel topluluk biçimlerinin çöküşünü, müsrif tüketime dayalı yaşam tarzlarını, doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesini, kentsel yayılmayı, fabrikasyon çiftçiliği ve fosil yakıtlara aşırı derecedeki bağımlılığı, ekolojik felaketi önlemek ve daha zengin ve daha tatmin edici yollar yaratmak için hayatın değiştirilmesi gereken yönleri olarak görüyor.
Ekoköyler alternatif olarak minimum doğaya etkiye veya doğayı yenileyici etkiye sahip küçük ölçekli topluluklar ortaya sunar. Bununla birlikte, bu tür topluluklar sıklıkla kendi ağlarında benzer köylerle ki buna en iyi örnek olarak  Küresel Ekoköy Ağı ile yapılan işbirliği gösterilebilmektedir. Bu kolektif eylem modeli, dünya çapında adil ticareti destekleyen On Bin Köy modelinin benzeridir.

Elektrik enerjisi, elektriksel potansiyel enerjiden yeniden türetilen enerjidir. Bir elektrik devresi tarafından  çekilen ve tüketilen enerjiyi açıklar (örneğin elektriksel güçten elde edilir). Bu enerji, devrede üretilen elektrik akımı ve elektrik potansiyeli kombinasyonu tarafından elde edilir. Bu noktadaki elektriksel potansiyel enerji, başka bir enerji türüne dönüştürülür. Böylece tüm elektriksel enerji, kullanılmadan önceki potansiyel enerjidir. Potansiyel enerjiden elde edilen elektrik enerjisi daima başka bir enerji türü olarak açıklanabilir (ısı, ışık, hareket, vb.).

Elektrik üretimi, diğer enerji biçimlerindeki elektrik enerjisinin üretilmesi işlemidir.
Elektrik uygulamaları için, elektriğin ilk üretilme işlemidir. Diğer işlemler, elektrik güç endüstrisi tarafından gerçekleştirilen, elektrik iletimi, dağıtımı ve hidroelektrik santral vasıtasıyla elektrik gücünün depolanması yöntemleridir.
Elektrik, çoğunlukla bir elektrik santralinde elektrik üreteci (generatör) tarafından üretilir.
Elektrik enerjisi ölçü birimi olarak, çoğunlukla kilovatsaat (kWh) kullanılır.

Elektriksel potansiyel enerji (Yüklü parçacığın potansiyel enerjisi veya Elektrostatik potansiyel enerji olarak da adlandırılır.), bir "
  
    
      
        q
        
      
    
    {\displaystyle q\,}
  
" Elektriksel yük'ünün Elektriksel alan içerisindeki konumuna bağlı olarak depoladığı bir potansiyel enerji çeşididir.
Bu Elektriksel potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşebilme potansiyeli vardır. Buna "Kinetik enerjiye dönüşmesi muhtemeldir" de denilebilir.
"
  
    
      
        q
        
      
    
    {\displaystyle q\,}
  
" yüküne sahip bir parçacığın, "
  
    
      
        V
        
      
    
    {\displaystyle V\,}
  
" elektrik potansiyeli içindeki elektriksel potansiyel enerjisi, "
  
    
      
        q
        ⋅
        V
        
      
    
    {\displaystyle q\cdot V\,}
  
" çarpımına eşittir. Aynı ifade, parçacığın "V" potansiyeli içerisindeki hareketinden doğan dönüşümü de ifade eder.
Geçerli olan SI birimi jouledur.

        U
        =
        k
        ⋅
        
          
            
              
                |
              
              
                q
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                q
                
                  2
                
              
              
                |
              
            
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle U=k\cdot {\frac {|q_{1}\cdot q_{2}|}{d}}}
  

Burada;
"U": (bazı kaynaklarda "EP" sembolü ile gösterilir): Elektriksel potansiyel enerji, Joule(J) biriminde.
"Q ve q": Elektriksel yük, Coulomb(C) biriminde..
"d": "Q>" yüklü noktasal cisim ile "q" yüklü noktasal cisim arasındaki dik uzaklık, Metre(m) biriminde.
"k": Coulomb sabiti, 
  
    
      
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ε
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{4\pi \varepsilon _{0}}}}
  
.

Elektrik enerjisi elektrik yükünün elektrik alan içerisindeki konuma bağlıdır. Q yüküne sahip bir parçacığın, V elektrik potansiyeli içindeki elektrik potansiyel enerjisi, QV çarpımına eşittir. Aynı ifade, parçacığın V potansiyeli içerisindeki hareketinden doğan dönüşümü de ifade eder.

Elektrik alan içerisinde birim alan başına düşen elektrik enerjisi şu ifade ile gösterilir:

  
    
      
        η
        =
        
          
            ε
            2
          
        
        
          
            E
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \eta ={\frac {\varepsilon }{2}}\mathbf {E} ^{2}}
  
,
burada 
  
    
      
        
          ε
        
      
    
    {\displaystyle {\varepsilon }}
  
 maddenin dielektrik sabiti ve E ise elektrik alan vektörüdür. Elektrik alana, etraftaki gerilim hatlarında, kondansatörler ve indüktörlerde ve uzayda elektromanyetik radyasyon olarak yayılan alanlarda rastlanır.

Sanayi, endüstri veya işleyim; devamlı veya belli zamanlarda, makine ve benzeri araçlar kullanarak bir madde veya gücün niteliğini veya biçimini değiştirerek toplu üretimde bulunan faaliyet dalı ve ekonominin ana sektörlerinden birisidir.
Terim, el sanatlarından yüksek teknolojiye kadar bir dizi insan faaliyetine atıfta bulunabilir ancak en yaygın olarak, birincil sektörden gelen hammaddelerin büyük ölçekte işlenmiş ürünlere dönüştürüldüğü endüstriyel tasarım için kullanılır. Bu tür mallar, uçak, beyaz eşya, spor ekipmanları veya otomobiller gibi diğer daha karmaşık ürünlerin üretimi için diğer üreticilere satılabilir veya üçüncül endüstri yoluyla ve genellikle marketler, pazarlar aracılığıyla son kullanıcıya ve tüketiciye kadar dağıtılabilir.

Sanayi öncesi toplumu
Sanayi toplumu
Sanayi Devrimi
Endüstri mühendisliği
Endüstri ürünleri tasarımı

Endüstriyel teknoloji, üretimi daha hızlı, daha basit ve daha verimli hale getirmek için mühendislik ve imalat teknolojisinin kullanılmasıdır. Endüstriyel teknoloji alanı, bir şirketin verimli ve karlı üretkenliğe ulaşmasına yardımcı olabilecek yaratıcı ve teknik açıdan yetkin bireyleri istihdam eder.
Endüstriyel teknoloji programları tipik olarak optimizasyon teorisi, insan faktörleri, organizasyonel davranış, endüstriyel süreçler, endüstriyel planlama prosedürleri, bilgisayar uygulamaları ve rapor ve sunum hazırlama konularında talimatlar içerir.
Üretim süreçlerini ve ekipmanlarını planlamak ve tasarlamak, endüstriyel teknoloji uzmanı olmanın temel yönüdür. Bir endüstriyel teknoloji uzmanı genellikle belirli tasarım ve süreçlerin uygulanmasından sorumludur.

Üretim, dağıtım, veri işleme (vb.) alanlarında verilen görevlerin yerine getirilmesi için yeni araç ve tekniklerin tanıtılması;
Üretim sürecinin mekanizasyonu veya teknik üretim sistemlerinin insan kontrolünden, sorumluluğundan veya müdahalesinden daha bağımsız olduğu bir duruma ulaştırılması;
Teknik üretim sistemlerinin doğasında ve entegrasyon düzeyindeki değişiklikler veya artan karşılıklı bağımlılık;
Üretimde ve diğer süreçlerde yeni bilimsel fikirlerin, kavramların ve bilgilerin geliştirilmesi, kullanılması ve uygulanması;
Belirli görevleri yerine getirme konusundaki araçların, ekipmanların ve tekniklerin etkinliğinde artış ya da teknik performans yeteneklerinin geliştirilmesi.
Bu alandaki çalışmalar genellikle çok disiplinli bir araştırma metodolojisi kullanmakta ve iş ve ekonomik büyümenin (gelişme, performans) daha geniş analizine dönüşmektedir.

Endüstriyel Teknoloji, geniş kapsamlı konuları içerir ve teknik sistemlerin pratikliği ve yönetimine odaklanan ve bu sistemlerin fiili mühendisliğine daha az odaklanan endüstri mühendisliği ve iş konularının bir birleşimi olarak görülebilir.
Dört yıllık bir üniversitenin tipik müfredatı, üretim süreci, teknoloji ve teknolojinin toplum üzerindeki etkisi, mekanik ve elektronik sistemler, kalite güvencesi ve kontrolü, malzeme bilimi, paketleme, üretim ve operasyon yönetimi ve üretim tesisi planlaması ve tasarımı konularındaki dersleri içerebilir. Bir endüstriyel teknoloji uzmanı buna ek olarak, CNC imalatı, kaynak ve imalattaki diğer ticari aletler üzerine kurslar şeklinde başka mühendislere göre daha mesleki tarzda eğitime maruz kalabilir.

Enerji çeşitli bilim dallarında, teknoloji ve ticarette kullanılan bir niceliktir. Buna bağlı olarak her bilim dalının kendi enerji birimi vardır. Aşağıda bu birimlerin temel birim joule ile olan ilişkisi belirtilmektedir.

Fizikte Uluslararası Birimler Sistemi (SI) birimi joule’dur. Joule birimi İngiliz fizikçi James Prescott Joule'un (1818-1889) isminden üretilmiştir. Kısaltması büyük J harfidir. Daha önce kullanılan cgs sisteminde enerji birimi Yunanca iş anlamına gelen ergon kelimesinden türetilmiş olan erg ti.

  
    
      
        1
        
          
             erg
          
        
        =
        
          10
          
            −
            7
          
        
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ erg}}=10^{-7}{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        
          10
          
            7
          
        
        
          
             erg
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=10^{7}{\mbox{ erg}}}
  

1 gram suyu 
  
    
      
        
          1
          
            0
          
        
        C
      
    
    {\displaystyle 1^{0}C}
  
  Isıtan enerji kalori olarak bilinir. Kalori Latince'de ısı anlamına gelir. Kalorinin kısaltması cal dır. Bu birim biyolojide kullanıldığı zaman  üst katı yani 1000 misli  kullanılır. 1000 kalori kilokalori olarak bilinir . Kilokalori kısaltması büyük harf kullanılarak Cal dır.

  
    
      
        1
        
          
             cal
          
        
        =
        4.184
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ cal}}=4.184{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J 
          
        
        =
        0.239
        
          
             cal
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J }}=0.239{\mbox{ cal}}}
  

Boşlukta bir elektonun 1 voltluk gerilim altında kazandığı veya kaybettiği enerji miktarına elektronvolt denilir. Elektronvolt birimindeki "volt" İtalyan bilim insanı Alessandro Volta'nın (1745-1827) isminden türetilmiştir. Kısaltması eV dir.

  
    
      
        1
        
          
             eV
          
        
        =
        1.602
        ⋅
        
          10
          
            −
            19
          
        
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ eV}}=1.602\cdot 10^{-19}{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        6.242
        ⋅
        
          10
          
            18
          
        
        
          
             eV
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=6.242\cdot 10^{18}{\mbox{ eV}}}
  

Joule biriminin yanı sıra ticarette daha pratik olan kilowatt saat birimi kullanılır. Kilowat saat 1 kilowatlik gücün 1 saat (3600 saniye) süresince  uygulanmasi sonucu elde edilen enerjidir. Birim adındaki watt İngiliz bilim insanı James Watt'ın  (1736-1819) isminden türetilmiştir. Kısaltması kW-saat tir.

  
    
      
        1
        
          
             kW-saat
          
        
        =
        3.6
        ⋅
        
          10
          
            6
          
        
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ kW-saat}}=3.6\cdot 10^{6}{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        2.778
        ⋅
        
          10
          
            −
            7
          
        
        
          
            kW-saat
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=2.778\cdot 10^{-7}{\mbox{kW-saat}}}
  

Bir gram TNT nin patlamasının 1 kilokalorilik bir enerji ürettiği kabul edilir. Buna göre 1 000 tonluk TNT patlamının enerjisi megaton birimiyle tanımlanır. Bu birim nükleer silah enerjileri söz konusu olduğunda kullanılır. 

  
    
      
        1
        
          
             megaton
          
        
        =
        4.184
        ⋅
        
          10
          
            12
          
        
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ megaton}}=4.184\cdot 10^{12}{\mbox{  J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        2.39
        ⋅
        
          10
          
            −
            13
          
        
        
          
             megaton
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=2.39\cdot 10^{-13}{\mbox{ megaton}}}
  

Astronomide süpernova enerjilerini sıradan birimlerle ölçmek güç olduğundan foe birimi kullanılır. Bazen de aynı değere sahip olan ve bilim insanı Hans Bethe'nin (1906-2005) adından türetilmiş olan Bethe birimi kullanılır. Bethe biriminin kısaltması B dir.

  
    
      
        1
        
          
             foe
          
        
        =
        
          10
          
            44
          
        
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ foe}}=10^{44}{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        
          10
          
            −
            44
          
        
        
          
             foe
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=10^{-44}{\mbox{ foe}}}
  

İngiliz ölçüleriyle oluşturulan British Termal Unit ısıtma ve soğutma cihazlarında kullanılır. Kısaltması BTU dur.

  
    
      
        1
        
          
             BTU
          
        
        =
        1055.06
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ BTU}}=1055.06{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        9.473
        ⋅
        
          10
          
            −
            4
          
        
        
          
             BTU
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=9.473\cdot 10^{-4}{\mbox{ BTU}}}
  

Görecelik yasasına göre madde enerjiye dönüşür. Buna göre kütle birimleri de enerji birimi sayılabilir. 

  
    
      
        1
        
          
             kg
          
        
        =
        9
        ⋅
        
          10
          
            16
          
        
        
          
             J
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ kg}}=9\cdot 10^{16}{\mbox{ J}}}
  

  
    
      
        1
        
          
             J
          
        
        =
        1.111
        ⋅
        
          10
          
            −
            17
          
        
        
          
             kg
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ J}}=1.111\cdot 10^{-17}{\mbox{ kg}}}

Enerji depolama işlemi bir cihaz veya depolama ortamı içerisinde enerjinin kimyasal, elektriksel veya ısıl gibi farklı formlarda saklanmasıdır. Isıl enerji depolama enerjinin sürekliliğini sağlamak amacıyla sıcak su temininde, soğutma sistemlerinde ve güç üretim tesislerinde kullanılmaktadır. Isıl enerji depolama yöntemleri üçe ayrılmaktadır; termokimyasal, duyulur ısı ve gizli ısı. Duyulur ısıl enerji depolama, depolama ortamının sıcaklığının değiştirilmesiyle sağlanmaktadır. Duyulur ısıl enerji depolamaya verilebilecek en basit örnek bir tank içerisinde ısınan sıcak suyun gece kullanılmasıdır. Tank içerisinde depolanacak toplam ısı enerjisi aşağıdaki eşitlik yardımıyla hesaplanabilir,

  
    
      
        Q
        =
        m
        c
        (
        
          T
          
            s
          
        
        −
        
          T
          
            i
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle Q=mc(T_{s}-T_{i})}
  

burada 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 depolama ortamının kütlesi (kg), 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 sıkıştırılmaz depolama ortamına ait özgül ısı (J/kgK), 
  
    
      
        
          T
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{s}}
  
 ve 
  
    
      
        
          T
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{i}}
  
 ise sırasıyla depolama ortamının başlangıç ve son sıcaklıklarını belirtmektedir.
Gizli ısıl enerji depolama uygulamalarında ise depolama ortamında sıcaklık ve faz değişimi işlemleri bir arada meydana gelmektedir. Faz değişimi katı-katı, katı-sıvı ve sıvı-gaz olarak üç şekilde gerçekleştirilebilir. Uygulama kolaylığı ve hacim - basınç değişiminin düşük olmasından dolayı katı-sıvı (sıvı-katı) faz değişimi ısıl sistemlerde tercih edilmektedir. Gizli ısıl enerji depolama sistemlerin kullanılan malzemeler faz değişim malzemeleri (FDM) olarak adlandırılmaktadır. Gizli ısıl enerji depolama ortamında meydana gelen toplam enerji değişimi aşağıdaki şekilde tanımlanabilir

  
    
      
        Q
        =
        m
        
          c
          
            k
          
        
        [
        
          T
          
            s
          
        
        −
        
          T
          
            e
          
        
        ]
        +
        m
        L
        +
        m
        
          c
          
            l
          
        
        [
        
          T
          
            e
          
        
        −
        
          T
          
            i
          
        
        ]
      
    
    {\displaystyle Q=mc_{k}[T_{s}-T_{e}]+mL+mc_{l}[T_{e}-T_{i}]}
  

burada 
  
    
      
        
          c
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{k}}
  
 ve 
  
    
      
        
          c
          
            l
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{l}}
  
 katı ve sıvı fazın özgül ısı değerleridir (J/kgK). 
  
    
      
        
          T
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{e}}
  
 faz değişim malzemesinin erime veya donma sıcaklığı, 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 ise faz değişim malzemesinin gizli ısısıdır (veya faz değişim entalpisi) (J/kg). Su için faz değişim gizli ısısı 333400 J/kg'dır.
Elektrik enerjisi depolama işleminde kondansatörler plakaları arasındaki yalıtkanın dielektrik katsayısına bağlı olarak değeri değişen elektrik yükünü depo edebilir ve bu özelliği ile küçük bir pile benzetilebilir. Kondansatöre bir DC kaynak bağlandığı zaman, kısa sürede yükü depolar ve dolar. Bu şekilde devreden ayrılan bir kondansatör yüklüdür ve plakaları arasında bir gerilim değeri okunur. İçindeki yükü ise kendisine bağlanan direnç değerine göre belli bir sürede boşaltır. Piller kimyasal maddelerden üretildiğinden yük üretimi yapar ve daha uzun süre dayanırlar. Kondansatörler ise devreye bağlandığı zaman kısa süre içinde yüklerini tüketirler, çünkü içlerindeki yük pile göre hem azdır hem de yeni yük üretimi yapamaz. Kondansatöre kısa devre yapıldığında bu yükün kıvılcım çıkartacak derecede hızlı aktığı görülür. Hem enerjiyi depolama hem de yükü aniden devreye sokma özelliklerinden dolayı, kaynağın devre dışı kalacağı durumlarda ve ani yük akışına ihtiyaç olan alanlarda kondansatörler kullanılabilir.

Fotoğraf makinesi flaşlarının çalışması için enerji depolayan araçlar kondansatörlerdir. Flaş, fotoğraf çekimi için ışığın yetersiz olduğu mekanlarda ortamın aydınlatılması için kullanılır. Fotoğrafın çekilmesi için mekanın sürekli aydınlık olması gerekmemekte, tam çekim anında sağlanan yüksek aydınlık düzeyi çekim için yeterli olmaktadır. Bu sebeple flaşa bağlanmış olan kondansatör çekim anında devreye sokulur ve depolanmış yüksek enerji bir anda boşaltılır, böylece anlık olarak yüksek aydınlık elde edilmiş olur. Kondansatörde depolanan elektrik enerjisinin çoğu ışık enerjisine bir kısmı da ısı enerjisine dönüşür, ancak flaş patladıktan sonra elle temasla flaşın ne kadar ısındığına bakılıp, depolanan enerjinin ne kadar büyük olduğu anlaşılabilir. Flaşın anlık olarak biriktirilen tüm enerjiyi harcaması kondansatör sayesinde olmaktadır. Kondansatörün aniden boşalması flaş ışığının parlak olmasını sağlar. Bundan dolayı flaşlar uzun süreli yanıp, lamba olarak kullanılamazlar, çünkü sadece bir anlık parlamaları için bile ihtiyaçları olan enerji yeterince yüksektir, dolayısıyla lamba olarak kullanılmaları çok daha yüksek enerji gerektireceğinden imkânsızdır.

Kondansatörler, elektronik alet herhangi bir sebeple kaynaktan ayrılırsa aletin bir süre daha işlev görmesini sağlamakta da kullanılır. Bunlara örnek olarak hoparlörler verilebilir. Dinlenilen sesin önemli olabileceği düşüncesiyle hoparlörlerde bulunan kondansatörler, kaynak gerilimi kesildiği zaman birkaç saniyeliğine de olsa höparlörün çalışmasını ve ses kaybı olmamasını sağlarlar. Hoparlörün çalıştığı süre boyunca depolanan kondansatör, kaynağın kesintiye uğramasının ardından depoladığı yükü hoparlöre verir ve böylece ses bir süreliğine kesilmez. Fişten çekilen hoparlörden hala ses gelmesinin nedeni budur. Ayrıca sesin birden değil de azalarak kesilmesi de yine kondansatörün karakteristiğine uygundur. Çünkü kondansatörün önünde bir yük varken deşarj olma grafiği doğal logaritmik şekildedir ve gittikçe sönen bir eğriye sahiptir. Bu kullanım şekli daha da genişletilebilir, farklı farklı kullanım alanları bulunabilir. Hoparlör sadece akılda daha iyi canlanabilmesi için bir örnektir.
Bazı elektronik aletler ise hafızalarını korumak için kondansatörleri kullanırlar. Kondansatör, kendisini besleyen kaynak tükendiği zaman hafızasındaki bilgiyi kaybeden elektronik aletler için geçici de olsa çözüm oluşturur. Dijital kol saatleri, bazı bilgisayar parçaları, cep telefonları bu tür aletlere örnek olarak verilebilir. Dijital saatler ve cep telefonlarında bulunan kondansatör, aletlerin pilleri tükendiği zaman devreye girerler ve özellikle saat bilgisinin ve bazı önemli bilgilerin kaybolmaması için yüklerini harcarlar. Ancak bu tabii ki yeni pil tedarik edilene ya da kaynak yeniden bağlanana kadar belli bir sürede geçerlidir. Çünkü kondansatör belli bir süre sonra yeniden depolanmadığından boşalacaktır. Bazı cep telefonlarının pillerinin birkaç saniyeliğine çıkarılıp geri takıldığında açılışta saati hatırlaması, daha uzun süreli pilsiz bırakmada ise açılışta saati yeniden sormasının sebebi de budur. Çünkü kondansatör o hafızayı sadece birkaç saniyeliğine tutacak şekilde tasarlanmıştır.
Kondansatör ani yük boşalmaları yapabildiğinden laboratuvar ortamında deney ve yapay yıldırım oluşturma amacıyla da kullanılır. Bir yapay yıldırımda aktarılan yük miktarı ve oluşan gerilim o kadar büyüktür ki, bu yükü depolamak için metrelerce uzunlukta büyük kondansatör blokları ve bu kondansatörleri doldurmak için dakikalar gerekmektedir. Depolanan enerji bir anda kısa devre edilir ve bir noktaya hedeflendirilir, böylece yapay bir yıldırım oluşturulabilir.

Aşağıdaki liste, çeşitli enerji depolama türlerini içerir:

Enerji, pompalı depolama yöntemlerini kullanarak veya katı maddeyi daha yüksek konumlara taşıyarak (yerçekimi pilleri) daha yüksek bir rakıma pompalanan suda depolanabilir.
Diğer ticari mekanik yöntemler arasında elektrik enerjisini iç enerjiye veya kinetik enerjiye dönüştüren ve ardından elektrik talebi zirve yaptığında tekrar geri dönen hava sıkıştırmak ve volanlar bulunmaktadır.

Rezervuarlı Hidroelektrik baraj, talebin yoğun olduğu zamanlarda elektrik sağlamak için çalıştırılabilir.
Su talebin düşük olduğu dönemlerde rezervuarda depolanır ve yüksek talep olduğunda serbest bırakılır.
Net etki pompalı depolamaya benzer, ancak pompalama kaybı yoktur.
Hidroelektrik baraj diğer üretim birimlerinden doğrudan enerji depolamazken diğer kaynaklardan fazla elektrik geldiği dönemlerde çıktıyı düşürerek eşdeğer davranır.
Bu modda barajlar enerji depolamanın en verimli biçimlerinden biridir, çünkü yalnızca üretiminin zamanlaması değişir.
Hidroelektrik türbinlerin birkaç dakikalık bir başlatma süresi vardır.

Dünya'da Pompalı hidroelektrik enerji depolama (PSH) mevcut en büyük kapasiteli aktif şebeke enerji depolama biçimidir ve Mart 2012 itibarıyla Elektrik Enerjisi Araştırma Enstitüsü (EPRI) raporlarına göre PSH dünya'daki toplu depolama kapasitesinin % 99'undan fazlasını oluşturur ve yaklaşık 127,000 MW 'ı temsil eder. PSH enerji verimliliği uygulamada  70% ile 80%, arasındadır ve 87% ye kadar çıktığı iddia edilir.
Az elektrik talebinin olduğu zamanlarda fazla üretim kapasitesi, suyu daha düşük bir kaynaktan daha yüksek bir rezervuara pompalamak için kullanılır. Talep arttığında su türbin aracılığıyla daha düşük bir rezervuara (veya su yoluna veya su kütlesine) geri salınır ve elektrik üretir. Tersinir türbin-jeneratör tertibatları hem pompa hem de türbin (genellikle bir Francis türbini tasarımı) olarak işlev görür. Nerede

Enerji geçişi, bir enerji sistemindeki enerji arzı ve tüketiminde yapılan büyük bir yapısal değişikliktir. Şu anda iklim değişikliğini hafifletmek için sürdürülebilir enerjiye geçiş süreci devam etmektedir. Sürdürülebilir enerjinin çoğu yenilenebilir olduğundan, yenilenebilir enerji geçişi olarak da bilinmektedir. Mevcut geçiş, çoğunlukla fosil yakıtları aşamalı olarak azaltarak ve mümkün olduğunca çok sayıda süreci düşük karbonlu elektrikle çalışacak şekilde değiştirerek enerjiden kaynaklanan sera gazı emisyonlarını hızlı ve sürdürülebilir bir şekilde azaltmayı amaçlamaktadır. Bir önceki enerji geçişi belki de Sanayi Devrimi sırasında 1760'tan itibaren odun ve diğer biyokütlelerden kömüre, ardından petrole ve daha sonra da doğalgaza doğru gerçekleşmiştir.
Dünyanın enerji ihtiyacının dörtte üçünden fazlası fosil yakıtların yakılmasıyla karşılanıyor, ancak bu kullanım sera gazı salınımına neden olmaktadır. Enerji üretimi ve tüketimi, insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının çoğundan sorumludur. İklim değişikliğine ilişkin 2015 Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşmak için emisyonların mümkün olan en kısa sürede azaltılması ve yüzyılın ortasına kadar net sıfıra ulaşması gerekmektedir. 2010'ların sonlarından bu yana, yenilenebilir enerjiye geçiş, hem güneş hem de rüzgar enerjisinin hızla düşen maliyetleri tarafından da yönlendirilmektedir. Enerji dönüşümünün bir diğer amacı da enerji sektörünün sağlık ve çevre üzerindeki etkilerini azaltmaktadır. Bu etkiler sadece iklim değişikliği ile ilgili değil, aynı zamanda insan zehirlenmesi, kaynak kullanımı, hava kirliliğinden kaynaklanan ölümler ve diğerleri ile de ilişkilidir. 
Binaların ısıtılması elektrikli hale getiriliyor ve ısı pompaları açık ara en verimli teknoloji olarak öne çıkmaktadır. Elektrik şebekelerinin esnekliğini artırmak için enerji depolama ve süper şebekelerin kurulması, değişken, hava durumuna bağlı teknolojilerin kullanılmasını sağlamak için hayati önem taşımaktadır. Ancak fosil yakıt sübvansiyonları enerji geçişini yavaşlatmaktadır.

Düşük karbonlu ekonomi
Sürdürülebilirlik

Enerji güvencesi ulusal güvenlik ile enerji tüketimi için doğal kaynakların bulunabilirliği arasındaki ilişkidir. (Nispeten) ucuz enerjiye erişim, modern ekonomilerin işleyişi için zorunlu hale gelmiştir. Bununla birlikte, enerji kaynaklarının ülkeler arasında eşit olmayan dağılımı, ciddi kırılganlıklara neden olmuştur. Uluslararası enerji ilişkileri, hem enerji güvenliği hem de enerji kırılganlığına yol açan dünyanın küreselleşmesine katkıda bulunmuştur.
Enerji güvencesi bağlamında, enerji arzının güvencesi son derece önemlidir. Dahası, "sadece verimli bir çevre korumasını değil, aynı zamanda enerji arz güvencesini de sağlamayı amaçlayan küresel bir enerji politikası modeli" tanımlamanın zamanı gelmiştir.
Sınırlı sayıda ülkede yoğunlaşan diğer enerji kaynaklarının aksine, geniş coğrafi alanlarda yenilenebilir kaynaklar ve önemli enerji verimliliği ve geçiş fırsatları bulunmaktadır. Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğinin hızlı bir şekilde devreye alınması ve enerji kaynaklarının teknolojik açıdan çeşitlendirilmesi, önemli enerji güvencesi ve ekonomik faydaları sağlayacaktır.

Modern dünya, ulaşımdan iletişime, güvenlik ve sağlık dağıtım sistemlerine kadar her şeyi beslemek için büyük enerji arzına bağımlıdır. Belki de en endişe verici olan, küresel petrol uzmanı Michael Ruppert tarafından öne sürülen, endüstriyel dünyada üretilen her gıda kalorisi için on kalori petrol ve gaz enerjisinin gübre, böcek ilacı, paketleme, nakliye ve çalışan çiftlik ekipmanı formlarına yatırıldığını iddiasıdır. Enerji, ekonominin motorunu güçlendirmek için yakıt olarak herhangi bir ülkenin ulusal güvenliğinde önemli bir rol oynar. Bazı sektörler enerjiye diğerlerine göre daha fazla bağımlıdır; örneğin, Savunma Bakanlığı enerji ihtiyacının yaklaşık %77'si için petrole bağımlıdır. Enerji güvencesine tehditler, enerji üreten birkaç ülkenin politik istikrarsızlığını, enerji kaynaklarının manipülasyonunu, enerji kaynakları üzerindeki rekabeti ve arz altyapısına saldırıların yanı sıra kazalar, doğal afetler, terörizm ve petrol için yabancı ülkelere bağımlı olmayı da içerir.
Yabancı petrol kaynakları, devlet içi çatışmalardan, ihracatçıların çıkarlarından ve petrol kaynaklarının arzını ve taşınmasını hedefleyen devlet dışı aktörlerden kaynaklanan doğal olmayan kesintilere karşı savunmasızdır. Savaşın neden olduğu politik ve ekonomik istikrarsızlık veya grev eylemi gibi diğer faktörler de bir tedarikçi ülkede enerji endüstrisinin düzgün işleyişini önleyebilir. Örneğin, Venezuela'da petrolün kamulaştırılması, Venezuela'nın petrol üretim oranlarının uzun süredir düzelmesini engelleyen grevleri ve protestoları tetikledi.
İhracatçıların dış satışlarını sınırlamak veya tedarik zincirinde aksamalara neden olmak için siyasi veya ekonomik çıkarı olabilir. Venezuela'nın petrolü millileştirmesinden bu yana, Amerikan karşıtı Hugo Chavez, ABD'ye olan tedarikleri kesmekle, bir kereden daha fazla, tehdit etti. ABD'ye karşı 1973 petrol ambargosu, Yom Kippur Savaşı sırasında ABD'nin İsrail'e verdiği destek nedeniyle ABD'ye petrol arzının kesildiği tarihi bir örnektir. Bu, 2007 Rusya – Belarus enerji anlaşmazlığı gibi ekonomik müzakereler sırasında baskı uygulamak için yapılmıştır. Petrol tesislerini, boru hatlarını, tankerleri, rafinerileri ve petrol sahalarını hedef alan terör saldırıları o kadar yaygındır ki, bunlar “endüstri riskleri” olarak adlandırılmaktadır. Kaynağın üretilmesi ile ilgili altyapı sabotaja karşı son derece hassastır.  Petrol taşımacılığı için en kötü risklerden biri, İran kontrolündeki Hormuz Boğazı gibi beş okyanus geçiş noktasının savunmasız olarak açıkta kalmasıdır. Washington DC'deki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi'nde bir akademisyen olan Anthony Cordesman, "Piyasanın spiral inişe geçmesi için Ghawar Suudi petrol sahasına veya Hormuz Boğazı'ndaki tankerlere yapılacak sadece bir asimetrik veya geleneksel saldırı yeterli olacaktır" uyarısında bulundu.
Enerji güvencesine yönelik yeni tehditler, Hindistan ve Çin gibi ülkelerde sanayileşme hızının artmasının yanı sıra iklim değişikliğinin artan sonuçları sebebiyle enerji kaynaklarına yönelik artan dünya rekabeti şeklinde ortaya çıkmıştır. Hala ciddi bir endişe kaynağı olmamasına rağmen, dünya petrol üretim kapasitesinin zirveye ulaşmasından kaynaklanan fiyat artışları olasılığı da, en azından Fransız hükûmetinin, dikkatini çekmeye başlıyor. Enerji kaynakları üzerindeki artan rekabet, büyük güçler arasında petrol ve gazın eşit bir şekilde dağıtılmasını sağlamak için güvence anlaşmalarının oluşmasına da yol açabilir. Ancak bu daha az gelişmiş ekonomilere zarar verebilir. G8 'in öncüleri olan Beşli Grup, ilk olarak 1975'te, 1973 Arap petrol ambargosu, enflasyonda bir artış ve küresel bir ekonomik yavaşlama sonrasında ekonomik ve enerji politikalarını koordine etmek için bir araya geldi. Nisan 2008'de Bükreş Romanya'da buluşan NATO liderleri, askeri ittifakın "enerji güvencesinin bir aracı" olarak kullanılması olasılığını tartışabilirler. Olasılıklardan biri, petrol ve doğal gaz boru hatlarını korumak için askerleri Kafkasya bölgesine yerleştirmektir.

Enerji güvencesini artırmak için uzun vadeli önlemler, ithal edilen herhangi bir enerji kaynağına bağımlılığı azaltmaya, tedarikçi sayısını artırmaya, yerel fosil yakıt veya yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya ve enerji tasarrufu önlemleri yoluyla genel talebi azaltmaya odaklanır. Ayrıca, Avrupa'daki Enerji Şartı Antlaşması gibi uluslararası enerji ticareti ilişkilerini desteklemek için uluslararası anlaşmalar yapılmasını da içerebilir. Uzun vadeli güvenlik önlemleri, taşınan mallara zarar gelmesinden endişe etmeden, ülkelerden ve ülkelere yakıt ithal ve ihraç etmenin gelecekteki maliyetini azaltmaya yardımcı olacaktır.
1973 petrol krizi'nin etkisi ve OPEC kartelinin ortaya çıkışı, bazı ülkeleri enerji güvencesini artırmaya iten belirli bir kilometre taşıydı. Neredeyse tamamen ithal petrole bağımlı olan Japonya, sürekli olarak doğalgaz, nükleer enerji, yüksek hızlı toplu taşıma sistemlerini kullanmaya başladı ve enerji tasarrufu önlemlerini uygulamaya koydu.Birleşik Krallık, Kuzey Denizi petrolü ve gaz rezervlerini sömürmeye başladı ve 2000'li yıllara girerken net enerji ihracatçısı oldu.
Diğer ülkelerde enerji güvencesi tarihsel olarak daha düşük bir önceliğe sahip olmuştur. Örneğin, 2003 yılından bu yana petrol fiyatlarındaki artışların ardından biyoyakıtların geliştirilmesi, enerji güvencesi sorununu ele almanın bir yolu olarak önerilmiş olsa da, ABD ithal petrole bağımlılığını artırmaya devam etmiştir.
Enerji güvencesinin artırılması, İsveç'te doğal gaz ithalatının gelişmesi üzerindeki bir blokenin arkasındaki nedenlerden biridir. Bunun yerine yerel yenilenebilir enerji teknolojilerine ve enerji tasarrufuna daha fazla yatırım yapılması öngörülmektedir. Hindistan, OPEC'e bağımlılığını azaltmak için yerli petrol için büyük bir araştırma gerçekleştirirken, İzlanda %100 yenilenebilir enerji kullanarak 2050 yılına kadar "enerji bağımsız" olma planlarında oldukça ilerlemiştir.

"Ham petrol" olarak da bilinen petrol, Rusya, Çin (aslında, Çin çoğunlukla kömür'e bağımlıdır (2010'da % 70.5)) ve Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki ülkeler tarafından en çok kullanılan kaynak haline gelmiştir. Dünyada bulunan tüm petrol kuyuları ile enerji güvencesi, çıkarılan petrolün güvenliğini sağlama açısından ana sorun haline gelmiştir. Ortadoğu'da petrol sahaları, ülkelerin petrole aşırı bağımlı olmaları nedeniyle sabotaj için ana hedefler haline geliyor. Birçok ülke stratejik petrol rezervlerini olası bir enerji krizinin ekonomik ve politik etkilerine karşı bir tampon olarak tutmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansı'nın 28 üyesinin tümü, örneğin en az 90 günlük petrol ithalatına eşdeğer stoğa sahiptir.
Bu tür rezervlerin değeri, Rusya, Avrupa Birliği'ndeki bazı ülkelere dolaylı olarak ihracatı kestiği, 2007 Rusya-Belarus enerji anlaşmazlığı'ndaki göreceli stabilite ile gösterilmiştir.
Petrol ile ilgili tepe noktası teorileri ve talebi azaltma ihtiyacı nedeniyle, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu ve ABD Savunma Bakanlığı önemli kesintiler yapmış ve petrolü kullanmak için daha verimli yollar bulmaya çalışmıştır.

Petrol ile karşılaştırıldığında, ithal edilen doğalgaza güvenmek kısa vadeli önemli güvenlik açıkları yaratır. 2006 ve 2009 yıllarındaki Ukrayna ve Rusya arasındaki gaz ihtilafları bunun canlı örnekleridir. Birçok Avrupa ülkesi, 2006'da Rusya-Ukrayna gaz anlaşmazlığı sırasında Rus gaz arzının durdurulması ile arzda ani bir düşüş yaşadı.
Doğal gaz dünyada geçerli bir enerji kaynağı olmuştur. Çoğunlukla metandan oluşan doğal gaz, iki yöntem kullanılarak üretilir: biyojenik ve termojenik. Biyojenik gaz bataklıklarda ve toprak dolgularda bulunan metanojenik organizmalardan gelirken, termojenik gaz Dünya yüzeyinin derinliklerindeki organik maddenin anaerobik çürümesi sonucu oluşur. Rusya, doğal gaz üretiminde şu anda lider ülke konumundadır.
Günümüzde doğal gaz tedarikçilerinin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri depolama ve taşıma ile ilgilidir. Düşük yoğunluğu sebebi ile, Kuzey Amerika'da talebi karşılayabilecek miktarda doğal gaz taşımak için yeterli boru hattı inşa etmek zordur. Bu boru hatlarının kullanımı tam kapasiteye yakındır ve tam kapasitede bile ihtiyaç duyulan gaz miktarını üretmez.

 Nükleer enerji için uranyum, çeşitli ve "istikrarlı" ülkelerde çıkarılır ve zenginleştirilir. Bunlara Kanada (2007 yılında dünya toplamının % 23'ü), Avustralya (% 21), Kazakistan (% 16) ve 10'dan fazla diğer ülke dahildir. Uranyum çıkarılır ve zamanlamaya çok dikkat edilerek yakıt ihtiyacının oluşmasından önce üretimi yapılır. Nükleer yakıt, bazıları tarafından nispeten daha güvenilir bir güç kaynağı olarak kabul edilir, Dünya kabuğunda kalay, cıva veya gümüşten daha yaygındır, ancak uranyumun üretimindeki tepe noktasının zamanı konusunda bir tartışma vardır.
Nükleer enerji karbon emisyonu'nu azaltır. Çok geçerli bir kaynak olmasına rağmen, nükleer enerji, ilişkili riskler nedeniyle tartışma

Enerji sistemleri mühendisliği; enerji üretimi, iletimi ve kullanımı konularında maksimum verim hedefi güden mühendislik branşıdır. Makine, elektrik ve kimya mühendisliği bölümleri ile ortak çalışma alanları vardır.
Farklı disiplinlerden aldığı eğitimi özümsemiş, kazandığı bakış açışı ve analitik düşünme yetisi ile konusunda yeterli düzeyde bilgi ve donanıma sahip, kaynaktan son kullanıma kadar enerji üretim ve tüketim süreçlerini planlayabilen, ilgili çalışmaları yürütüp yönetebilen, geliştirebilen, sektör mevzuatına hakim kişidir. Enerji sektöründe üretim, iletim, dağıtım ve kullanım gibi birincil ve ikincil enerji kaynaklarının tümünün süreçlerini yönetmesinin yanı sıra bu kaynakların verimli kullanımından sorumludur. Enerji sistemleri mühendisliği mezunları TMMOB'ye bağlı Makine Mühendisleri Odası'na bağlıdırlar. Piyasada enerji yöneticisi, enerji verimlilik uzmanı, yenilenebilir enerji uzmanı, santral işletme mühendisi, santral şantiye mühendisi, bakım ve onarım mühendisi, Ar-Ge gibi pozisyonlarda yoğun olarak Enerji Sistemleri Mühendisleri çalışmaktadır.
Eğitim süresi lisans için dört, yüksek lisans için iki yıldır. Lisans mezunları enerji sistemleri mühendisi veya enerji mühendisi, yüksek lisans mezunları enerji sistemleri yüksek mühendisi unvanını alır. Lisans öğrenimi boyunca fizik, genel kimya, yüksek matematik, diferansiyel denklemler, lineer cebir, ısı kütle transferi, kütle ve enerji denklikleri, malzeme bilgisi, temel bilgisayar bilimleri, sayısal analiz, yakıt kimyası, mühendislik modellemesi, akışkanlar mekaniği, uygulamalı akışkanlar mekaniği, elektrik ve elektronik bilgisi, elektrik üretim iletim ve dağıtım, elektromekanik enerji dönüşümü, elektrik enerji sistemlerinin kontrolü gibi temel mühendislik derslerini ve hidroelektrik enerji santralleri, kömür teknolojisi, termik santraller, Güneş enerjisi teknolojileri, rüzgâr enerji teknolojileri, biyokütle teknolojileri, yakıtlar ve yanma, İçten yanmalı motorlar, ısı değiştiricileri, İklimlendirme sistemleri, binalarda enerji verimliliği, sanayide enerji verimliliği, enerji ve çevre, hava kirliliği ve kontrolü, fabrika organizasyonu gibi enerji ve endüstriyi konu alan dersler alırlar.

Grekçe ἐνέργεια (energeia)'dan türetilen enerji kelimesi, ilk olarak Aristoteles'in MÖ 4. yüzyıldaki çalışmalarında (Fizik, Metafizik, Nikomakhos'a Etik ve Ruh Üzerine adlı yazıları) geçmektedir.
Enerji kavramı Leibniz'in bir maddenin kütlesi ve onun yer çekimi alanı olarak tanımladığı vis viva'dan (yaşam gücü) gelmektedir. Leibniz toplam vis viva'nın korunduğuna inanmaktaydı.
Émilie marquise du Châtelet, 1740'ta yayınlanan Institutions de Physique (Fizik Dersleri) isimli kitabında Leibniz'in fikrini Gravesande'in pratik gözlemleriyle birleştirerek, hareket eden bir cismin "hareket miktarının", cismin kütlesinin ve hızının karesinin çarpımıyla doğru orantılı olduğunu yazmıştı.

Thomas Young, 1802'de Kraliyet Cemiyeti'nde verdiği derslerde, vis viva yerine modern anlamda enerji kelimesini kullanan ilk kişi oldu. 1807'de bu derslerin basılı yayımlarında enerjiyi şu şekilde tanımlamıştır:Bir cismin kütlesinin hızının karesiyle çarpımı, bu cismin enerjisi olarak adlandırılabilir.Gaspard-Gustave Coriolis,1829'da "kinetik enerjiyi" modern anlamıyla tanımladı ve William Rankine 1853 yılında "potansiyel enerji" teriminini ortaya koydu.

Termodinamik ve istatistiksel fizik kronolojisi
Fizik tarihi
Termodinamik tarihi
1840 yılında yayımlanan, Ebenezer Cobham Brewer tarafından yazılmış, bilindik olaylara açıklamalar sunan bir kitap olan A Guide to the Scientific Knowledge of Things Familiar

Hecht, Eugene. "An Historico-Critical Account of Potential Energy: Is PE Really Real? 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." The Physics Teacher 41 (Nov 2003): 486–93.
Hughes, Thomas. Networks of Power. Electrification in Western society, 1880-1930 (Johns Hopkins UP, 1983).
Martinás, Katalin. "Aristotelian Thermodynamics," Thermodynamics: history and philosophy: facts, trends, debates (Veszprém, Hungary 23–28 July 1990), 285–303.
Mendoza, E. "A sketch for a history of early thermodynamics." Physics Today 14.2 (2009): 32–42.
Müller, Ingo. A history of thermodynamics (Berlin: Springer, 2007)

The Journal of Energy History / Revue d'histoire de l'énergie (JEHRHE) 13 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Timeline of history of energy for children 5 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Enerji tasarrufu, bir enerji hizmetinin daha az kullanılarak enerji tüketimini azaltma çabasıdır. Enerjiyi daha verimli kullanarak (aynı iş için daha az enerji harcayarak) veya kullanılan enerjinin miktarını azaltarak (örneğin daha az araç sürmek) enerji tasarrufu sağlanabilir. Enerji tasarrufu, eko-yeterlilik konseptinin bir parçasıdır. Enerji tasarrufu önlemleri, binalardaki enerji ihtiyacını azaltarak çevre kalitesini, ulusal güvenliği, bireylerin finansal güvenliğini ve kazancı artırabilir. Enerji tasarrufu enerji hiyerarşisinin başında gelmektedir ve gelecekte kaynakların tükenmesini engelleyerek enerji maliyetlerini de düşürür.
İsraf ve kayıpların azaltılmasının yanında teknolojik geliştirmeler, işletme ve bakımda iyileştirmeler sayesinde verimliliğin artırılmasıyla enerjiden tasarruf edilebilir. Nüfus artışının sabitlenmesiyle de enerji kullanımı küresel kapsamda azaltılabilir.
Arabaların yakıttaki kimyasal enerjiyi kinetik enerjiye ve hidroelektrik santrallerinin su akışındaki kinetik enerjiyi elektrik enerjisine çevirmesinde gözlemlenebildiği üzere, enerji sadece bir biçimden bir diğerine dönüştürülebilir. Enerjinin dönüştürülmesinde kullanılan makinelerin çalışması sırasında makine elemanlarında meydana gelen aşınma ve sürtünmeler oldukça yüksek enerji kayıplarına ve bundan dolayı da yüksek masraflara sebep olmaktadır. Bu kayıpları en aza indirmek ve makinelerin yaşam döngüsünü geliştirmek yeşil mühendislik uygulamalarını hayata geçirmek ile mümkündür.
1991'den beri her yıl 14 Aralık günü "Enerji Tasarrufu Günü" olarak kutlanmaktadır.

Enerji verimliliği, ürün ve hizmetlerin sağlanması için gereken enerji miktarını azaltma hedefidir. Örneğin, bir evin yalıtılması, bir binanın rahat bir sıcaklık elde etmek ve korumak için daha az ısıtma ve soğutma enerjisi kullanmasına izin verir. LED aydınlatma, floresan aydınlatma veya doğal ışık için tavan pencerelerinin kullanılması, geleneksel akkor ampullerin kullanımına kıyasla aynı aydınlatma seviyesine ulaşmak için gereken enerji miktarını azaltır. Enerji verimliliğindeki iyileşmeler genellikle daha verimli bir teknoloji veya üretim süreci benimsenerek veya enerji kayıplarını azaltmak için yaygın olarak kabul edilen yöntemlerin uygulanmasıyla elde edilir.
Enerji verimliliğini artırmak için birçok motivasyon vardır. Enerji kullanımını azaltmak enerji maliyetlerini düşürür ve enerji tasarrufları, enerji tasarruflu bir teknolojiyi uygulamanın ek maliyetlerini telafi ederse tüketicilere finansal maliyet tasarrufu sağlayabilir. Enerji kullanımının azaltılması, sera gazı emisyonlarının azaltılması sorununa da bir çözüm olarak görülmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı'na göre, binalarda, endüstriyel süreçlerde ve ulaşımda iyileştirilmiş enerji verimliliği, 2050'de dünya enerji ihtiyaçlarını üçte bir oranında azaltabilir ve küresel sera gazı emisyonlarının kontrolüne yardımcı olabilir. Bir diğer önemli çözüm, dünyadaki ülkelerin yarısından fazlasında yüksek enerji tüketimini ve verimsiz enerji kullanımını teşvik eden devlet liderliğindeki enerji sübvansiyonlarının kaldırılmasıdır. Enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjinin sürdürülebilir enerji politikasının "ikiz sütunları" olduğu ve sürdürülebilir enerji hiyerarşisinin yüksek öncelikleri olduğu söylenmektedir. Aynı zamanda birçok ülkede enerji verimliliğinin ulusal güvenlik faydası olduğu görülmektedir çünkü yabancı ülkelerden enerji ithalatı seviyesini azaltmak için kullanılabilir ve yerli enerji kaynaklarının tükenme oranını yavaşlatabilir.

Enerji verimliliğinin, enerji tüketimini mutlaka artırmadan ekonomilerin inşası için uygun maliyetli bir strateji olduğu kanıtlanmıştır. Örneğin, Kaliforniya eyaleti, 1970'lerin ortalarında katı verimlilik koşulları olan bina kodu ve cihaz standartları da dahil olmak üzere enerji verimliliği önlemleri uygulamaya başladı. Sonraki yıllarda, ABD'nin ulusal tüketimi iki katına çıkarken, California'nın enerji tüketimi kişi başına yaklaşık olarak sabit kalmıştır. Stratejisinin bir parçası olarak Kaliforniya, yeni enerji kaynakları için enerji verimliliğini ilk sırada, yenilenebilir elektrik kaynaklarını ikinci sırada ve yeni fosil yakıtlı enerji santralleri son olacak şekilde bir "yükleme sırası" uygulamıştır. Connecticut ve New York gibi eyaletler, konut ve ticari bina sahiplerinin emisyonları azaltan ve tüketicilerin enerji maliyetlerini düşüren enerji verimliliği iyileştirmelerini finanse etmelerine yardımcı olmak için yarı halka açık Yeşil Bankalar oluşturdular.
Lovin'in Rocky Mountain Enstitüsü endüstriyel ortamlarda enerji ve maliyet açısından aydınlatma, fan ve pompa sistemleri için  % 70 ila % 90, elektrik motorları için % 50 ve ısıtma, soğutma, ofis ekipmanı ve ev aletleri gibi alanlarda % 60 tasarruf etmek için bolca fırsat olduğunu belirtti. Genel olarak, bugün ABD'de kullanılan elektriğin % 75 kadarı, elektriğin kendisinden daha düşük maliyetli verimlilik önlemleriyle tasarruf edilebilir, aynı durum ev ortamı için de geçerlidir. ABD Enerji Bakanlığı, ev enerji verimliliğinin artırılmasının 90 Milyar kWh büyüklüğünde enerji tasarrufu potansiyeli olduğunu belirtti.
Diğer çalışmalar bunu vurgulamıştır. McKinsey Global Institute tarafından 2006 yılında yayınlanan bir raporda, enerji verimliliği artışları için küresel enerji talebi büyümesini yılda yüzde 1'den daha az (2020 yılına kadar her zamanki gibi bir iş senaryosunda ortalama yüzde 2,2'lik büyümenin yarısından daha az) tutabilecek ekonomik açıdan uygun fırsatların olduğu belirtildi. Enerji girişi birimi başına mal ve hizmetlerin çıktısını ve kalitesini ölçen enerji verimliliği, bir şey üretmek için gereken enerji miktarının azaltılmasından veya aynı miktarda enerji ile üretilen mal ve hizmetlerin miktarının veya kalitesinin arttırılmasından kaynaklanabilir.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) himayesinde, Viyana İklim Değişikliği Görüşmeleri 2007 Raporu, enerji verimliliğinin düşük maliyetle gerçek emisyon azaltımlarına ulaşabileceğini açıkça göstermektedir.
Uluslararası standartlar ISO 17743 ve ISO 17742, ülkeler ve şehirler için enerji tasarrufu ve enerji verimliliğini hesaplamak ve raporlamak için belgelenmiş bir metodoloji sunmaktadır.

Bir enerji tüketicisi açısından, enerji verimliliğinin ana motivasyonu genellikle enerji satın alma maliyetini düşürerek paradan tasarruf etmektir. Ek olarak, enerji politikası açısından bakıldığında, enerji verimliliğinin, gerçek yakıtların yerini alma veya bunlardan kaçınma yeteneği anlamına gelen "ilk yakıt" olarak daha geniş bir şekilde tanınması yönünde uzun bir zamandan beri bir eğilim vardır. Aslında, Uluslararası Enerji Ajansı, 1974-2010 yıllarında enerji verimliliği önlemlerinin uygulanmasının, üye devletlerinde petrol, kömür ve doğal gaz da dahil olmak üzere herhangi bir yakıtın tüketiminden daha fazla enerji tüketiminden kaçınmayı başardığını hesaplamıştır.
Ayrıca, enerji verimliliğinin, enerji tüketiminin azaltılmasına ilave faydalar sağladığı uzun zamandır bilinmektedir. Çoğunlukl, ortak faydalar, yan faydalar veya enerji dışı faydalar olarak adlandırılan bu diğer faydaların değerine ilişkin bazı tahminler, toplam değerlerini doğrudan enerji faydalarından bile daha fazla olarak hesaplamıştır. Enerji verimliliğinin bu çok sayıda faydası, iklim değişikliğinin etkisinin azalması, hava kirliliğinin azalması ve iyileştirilmiş sağlık, gelişmiş iç mekan koşulları, iyileştirilmiş enerji güvencesi ve enerji tüketicileri için fiyat riskinin azaltılması gibi şeyleri içerir. Bu çoklu faydaların parasal değerini hesaplama yöntemleri geliştirilmiştir: örneğin, öznel bir bileşene (estetik veya konfor gibi) sahip iyileştirmeler için tercih deney yöntemi ve fiyat riskinin azaltılması için Tuominen-Seppänen yöntemi. Analize dahil edildiğinde, enerji verimliliği yatırımlarının ekonomik faydasının, kaydedilen enerjinin değerinden önemli ölçüde daha yüksek olduğu gösterilebilir.

Dondurucular, fırınlar, ocaklar, bulaşık makineleri ve çamaşır makineleri ve çamaşır kurutucuları gibi modern cihazlar, eski cihazlardan önemli ölçüde daha az enerji kullanır. Bir çamaşır ipinin takılması, kurutucuları daha az kullanılacağından kişinin enerji tüketimini önemli ölçüde azaltacaktır. Mevcut enerji tasarruflu buzdolapları, örneğin, 2001 yılındaki geleneksel modellere göre yüzde 40 daha az enerji kullanmaktadır. Bununla ilgili olarak, Avrupa'daki tüm hane halkları on yıldan eski cihazlarını yenileriyle değiştirse, yılda 20 milyar kWh elektrik tasarrufu sağlanacak, böylece CO2 emisyonları neredeyse 18 milyar kg azalacaktır. ABD'de ilgili rakamlar 17 milyar kWh elektrik ve 27.000.000.000 lb (1,2×1010 kg) CO2 olacaktır. McKinsey & Company tarafından yapılan 2009 tarihli bir araştırmaya göre, eski cihazların değiştirilmesi sera gazı emisyonlarını azaltmak için en etkili küresel önlemlerden biridir. Modern güç yönetim sistemleri de, boştaki cihazları belirli bir süre sonra kapatarak veya düşük enerji moduna geçirerek enerji kullanımını azaltır. Birçok ülke enerji tasarruflu cihazları enerji girdi etiketlemesi kullanarak tanımlamaktadır.
Enerji verimliliğinin azami talep üzerindeki etkisi, cihazın ne zaman kullanıldığına bağlıdır. Örneğin, bir klima öğleden sonra sıcak olduğunda daha fazla enerji kullanır. Bu nedenle, enerji tasarruflu bir klimanın, azami talep üzerinde azami talep dışı zamana göre daha büyük bir etkisi olacaktır. Diğer taraftan, enerji tasarruflu bir bulaşık makinesinin, azami talep üzerinde çok az etkisi olabilir veya hiç etkisi olmaz.

Binalar, büyük bir enerji tüketicisi olmaları nedeniyle dünya çapında enerji verimliliği iyileştirmeleri için önemli bir alandır. Ancak, binalarda enerji kullanımı sorunu açık değildir, çünkü enerji kullanımıyla elde edilebilecek iç mekan koşulları çok farklıdır. Binalarda rahatı sağlayan önlemler, aydınlatma, ısıtma, soğutma ve havalandırma, hepsi enerji tüketir. Tipik olarak bir binadaki enerji verimliliği seviyesi, spesifik enerji tüketimi (SEC) veya enerji kullanım yoğunluğu (EUI) olarak adlandırılan tüketilen enerjinin binanın taban alanına bölünmesiyle ölçülür: 

  
    
      
        
          
            Tüketilen enerji
            Yapı alanı
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\text{Tüketilen enerji}}{\text{Yapı alanı}}}}
  

Bununla birlikte, yapı malzemelerinde gömülü enerji olduğu için sorun daha karmaşıktır. Öte yandan, bina söküldüğünde, malzemeler yeniden kullanılarak veya enerji için yakılarak malzemelerden enerji geri kazanılabilir. Ayrıca, bina kullanıldığında, iç mekan koşulları değişebilir ve bu da daha yüksek ve daha düşük kaliteli iç mekan ortamlarına neden olur. Son olarak, genel verimlilik binanın kullanımından etkilenir: bina çoğu zaman işgal ediliyor mu ve alanlar verimli kullanılıyor mu - yoksa bina büyük ölçüde boş mu? Enerji verimliliğinin daha eksiksiz bir muhasebesi için SEC'in şu faktörleri içerecek şekilde değiştirilmesi gerektiği önerilmiştir:

  
    
      
        
          
            
              
                Somut enerji
              
              +
              
                Tüketilen enerji
              
              −
              
                Geri kazanılan enerji
              
            
            
              
                Yapı alanı
              
              ×
              
                Faydalanma oranı
              
              ×
              
                Kalite faktörü
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {{\text{Somut enerji}}+{\text{Tüketilen enerji}}-{\text{Geri kazanılan enerji}}}{{\text{Yapı a

Entalpi, maddenin yapısında depoladığı her türden enerjilerin toplamıdır. H ile simgelenir. Bir mol maddede depolanmış enerjiye o maddenin molar entalpisi denir.
Maddelerin kesin entalpilerinin hesaplanması çok zordur. Bu yüzden çoğu çalışmalarda entalpi değeri olarak, maddenin değiştirilebilen ısı potansiyelinin kapsadığı termal entalpileri kullanılır. Bu entalpi değeri maddenin sıfır derece Kelvin sıcaklıktan mevcut sıcaklığına yükseltilmesi için yüklenen ısılarla faz değiştirme ısılarının toplamına eşittir.
Kimyasal tepkimelerde, girenlerle ürünler arasındaki fark belirlenir. Ürünlerin entalpileri toplamı ile girenlerin entalpileri toplamı arasındaki farka, tepkimenin entalpi değişimi ya da tepkime entalpisi adı verilir ve ∆H ile simgelenir. ∆H değerleri - ve + olabilir bu tepkimenin ısıveren veya ısıalan olduğunu belirler. Termodinamikte ısı ve işin toplamına eşittir. Maddenin fiziksel haline, sıcaklık ve basınca, madde miktarına bağlı olarak değişebilir. Formülsel olarak "H = U + Pv" şeklinde ifade edilir. U maddenin iç enerjisi, Pv ise maddenin toplam sahip olduğu potansiyel enerjiyi gösterir.
Her kimyasal tepkimede az ya da çok ısı alınır ya da verilir. Sabit basınç altında, kimyasal bir tepkimede açığa çıkan ya da alınan ısıya tepkime entalpisi denir. Sabit hacimde fiziksel değişim ikiye ayrılır: endoterm ve ekzoterm. Ekzotermik tepkimeler ısı veren tepkimelerdir, endotermik tepkimeler ise ısı alan tepkimelerdir.
Entalpi; madde miktarına, maddenin fiziksel haline, basınca ve ortamın sıcaklığına bağlıdır. ∆H: (+) işaretli ise ya da ∆H > 0 ise olay endotermiktir. ∆H: (-) işaretli ise ya da ∆H < 0 ise olay ekzotermiktir.

Esneklik enerjisi, bir maddenin veya fiziksel bir sistemin bünyesinde depolanan ve hacmini veya şeklini bozmak için gereken işin potansiyel mekanik enerjidir. Katı mekaniği önceleri, katı cisim ve maddenin anlaşılması için geliştirilmiş bilim dalıdır. Esneklik potansiyel enerjisi eşitliği, mekanik dengenin pozisyonunu hesaplamak için kullanılır. Enerji potansiyeldir ve kinetik enerji gibi başka enerji biçimlerine dönüştürülebilir. Eşitlik matematiksel olarak şöyle gösterilir

  
    
      
        U
        =
        
          
            1
            2
          
        
        k
        Δ
        
          x
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle U={\frac {1}{2}}k\Delta x^{2}\,}
  

Bir cismin esneklik enerjisi, aslında bünyesinde barındırdığı statik enerjidir. Cismin çekirdekleri arasındaki atomik mesafeler değiştiğinde bünyesinde enerji depolanır.

Esneklik her ne kadar katı cisim ve maddeler ile daha çok ilgili olsa bile, klasik termodinamikte önceleri "bir sıvının esnekliği" ifadesi kullanılmıştır.
Karmaşık kristal malzemeden yapılmış katılar bazen anaşılmaz tutum sergiler. Sıkıştırılabilir sıvıların tutumu ve özellikle gazlar, gerçek anlamda esneklik enerjisi depolayabilir. Çoğu malzemeyi sıkıştırmak için mekanik iş gerekir ve mekanizma serbest bırakıldığında (örneğin bir pistona basıldığında) bu malzemelerde depolanan enerji açığa çıkar.Basit termodinamik formül şu şekilde yazılabilir:

  
    
      
        d
        U
        =
        −
        P
        
        d
        V
         
        ,
      
    
    {\displaystyle dU=-P\,dV\ ,}
  

Burada dU, kazanılabilir U iç enerjisindeki çok çok küçük bir değişiklik, P değişmez basınç (birim alana düşen kuvvet) ve dV, iç enerjideki değişimle ilgili çok çok küçük hacimsel değişimdir. Eksi işareti dV negatif olduğundan dolayı basınç altında ortaya çıkar ve iç enerjiyi arttırır.

Etik tüketim, tüketicilerin çevreye, hayvan haklarına ve sosyal adalete duyarlı alışveriş yapmalarını ifade eden bir terimdir.
Etik tüketiciler alışverişlerinde satın aldıkları ürünün belirli standartlara uygun olarak üretildiğini ve sosyal ve çevresel kriterlere uygun olduğunu gösteren adil ticaret sertifikası, organik ürün sertifikası veya çevre dostu sertifikası gibi belgelere sahip ürünleri tercih ederler; firmalardan tedarik zincirlerinde kullanılan malzeme, iş gücü koşulları ve çevresel etkiler hakkında açık bilgi talep eder; olumsuz çevresel etkiyi azaltmak ve yerel ekonomiyi desteklemek üzere yerel ürünleri tercih eder; uzun süre kullanabileceği dayanıklı ürünleri sık sık değiştirilen ürünlere tercih eder.

Adam Smithin Milletlerin Zenginliği eserini yazması ile temeli atılan klasik iktisat anlayışı, satın alma kararlarını alıcıların, diğer kişi ve unsurların göz ardı ederek, sadece kendi çıkarları doğrultusunda verdiklerini ve bu durumun taraflar için en optimum sonuçları doğurduğunu iddia etse de 1960'lı yıllara gelindiğinde bu anlayışın pek de geçerli olmadığı görüşü yaygınlaştı.
1964'te Cenevre'de gerçekleştirilen "Ticaret ve Gelişim" temalı ilk Birleşmiş Milletler Konferansı'nda  bireylerin, dolayısıyla toplumların sadece kendi menfaatlerini gözeten tüketim odaklı yapılar olmadıklarını, aynı zamanda bilhassa üçüncü dünya ülkelerine yönelik etik endişeler taşıdıklarını ortaya koydu. Akademik metinlerde 1970'lerde "sosyal sorumluluk sahibi' tüketici ifadesine rastlanmaya başladı.
1980'lerde bu konu dünyada daha yaygın taratışılmaya ve etik tüketim ile ilgili sistemli yapılar oluşturulmaya başladı. Çevreye zarar veren ürünlerin ve hayvan deneyleri yapan şirketlerin boykot edildiği; dünyanın büyük kozmetik şirketlerinin en azından bazı hayvan deneylerini bırakmaya ikna edildiği görüldü. Yatırımcılar, Güney Afrika'daki yatırımlarının apartheid yanlısı olup olmadığını kontrol etmek için etik yatırım araştırmacılarına başvurmaya başladı.
"Etik tüketim" ifadesi, 1989'da İngiltere'de çıkarılan Ethical Consumer (Etik Tüketici) adlı dergi tarafından popülerleştirildi. Dergi medya haberlerini, stk raporlarını, kurumsal iletişimleri ve birincil araştırmaları kullanarak şirketlerin sosyal, etik ve çevresel etkilerini notlandırmış ve tüketicilerin  etik açıdan bilinçli tüketim seçimleri yapmalarına yardımcı olmuştur.

Etki yatırımı; yatırım yaparken parasal kâr elde etmekten ziyade sosyal ve çevresel anlamda pozitif etkiler yaratmaya öncelik veren yatırım anlayışı. Fon sağlayan birey veya kurumları, pozitif etki sağlaması yönüyle tatmin ederken, yatırım alan şirketleri ise daha verimli kârlılık ve toplum nezdinde itibar kazanma açısında olumlu yönde etkilemektedir.yatırım stratejisidir.
Öte yandan sosyal sorumluluk projeleri veya bağışlar ve hayırseverlik projeleri birer etki yatırımı değildir.
Çeşitli sektörlerdeki yatırım profesyonellerinin ihtiyaçları doğrultusunda 21. yüzyılda ortaya  çıkmış bir anlayıştır. Küresel Etki Yatırımcıları Ağı’nın (GIIN) 2020 yılı etki yatırımcılığı raporuna göre etki yatırımı ekosistemi 715 milyar dolarlık global bir hacme sahiptir.

Etki yatırımı kavramı, 21. yüzyılda çeşitli sektörlerdeki yatırım profesyonellerinin finansal ve etki hedeflerini anlamalarına yardımcı olacak araçlara  gereksinim duymaları sonucu  ortaya çıkmıştır.
Sürdürülebilir yatırımın geçmişi çeşitli dini hareketlere kadar uzanmaktadır Örneğin, 1758'de Metodizmin öncülerinden John Wesley, sürdürülebilir yatırımın temel ilkelerini özetlemiştir. John Wesley, sürdürülebilir iş uygulamaları hususunda işçilerin sağlığını ve güvenliğini koruyamayacakları bazı sektörlerden (alkol, tütün, silah ve kumar gibi) uzak durmalarını vaaz etmiştir. Bu sebeple, sürdürülebilir yatırımın bilinen en iyi uygulamaları ilk etapta dine dayanır.
1960'lardan günümüze savaş ve ırkçılık karşıtı kampanyalar, yatırımcıların yatırımlarının sosyal çıktıları olarak önemsediği etkenlerdir. İlk modern sürdürülebilir yatırım fonu Pax Dünya Fonu, 1971 yılında ABD' de hayata geçirilmiştir. Vietnam Savaşı'na karşı yatırımcılar için oluşturulan fon, silah müteahhitlerine tahsis edilen yatırımlardan kaçınmıştır. 1980' lerde Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığı, sosyal yatırımcılarca yapılan protestoların odağı olmuştur.
1980'lerin sonundaki çevresel olumsuzluklar, yatırımcıların endüstriyel kalkınmanın negatif çevresel sonuçları hususunda farkındalık kazanmasını sağlamıştır.
2000'lerin başında finansal, sosyal ve çevresel etkenleri de barındıracak şekilde sürdürülebilir yatırımcılar kurumsal yönetişimi de önemsemeye başlamışlardır. Bu dönemde yatırımcılar, risk ve getiri faktörünü önemsediğinden türünün en iyisi yaklaşımı gibi yeni yatırım stratejileri doğmuştur. Günümüzde yatırımcıların sürdürülebilirlik farkındalığından doğan birçok yatırım stratejisi vardır. Özellikle Dow Jones Sürdürülebilirlik endeksi, FTSE4Good endeksi gibi global sürdürülebilir borsa endekslerinin doğmasıyla bu stratejilerin sayısı gitgide artmıştır.
Birleşmiş Milletler'in 2015 yılında Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nı tüm dünyaya duyurması ve küresel liderlerin SKA'larını onamasıyla birlikte, sürdürülebilir kalkınma gündeminin 2030 tarihinde tamamlanması da kesinleşmiş oldu. Beraberinde, yatırım yaparken sosyal ve çevresel etkenleri ön planda tutmanın gerekliliği önem kazandı. 2015 yılında 30,2 Milyar Dolar ile başlayan etki yatırımı, 2019 yılında 505 Milyar Dolar'ı buldu. Pandemi döneminde de devam eden etki yatırımları ivme kazandı.
Hem finansal getiri hem de sosyal ve çevresel etki yaratmak amacıyla yapılan yatırımlar ilk defa Rockefeller Vakfı tarafından “etki yatırımı” olarak adlandırılmıştır.

Etki ilkeleri, yatırımcılara yaptıkları yatırımın hangi açılardan etki yatırımcılığı kapsamına gireceğine dair bir çerçeve sunmak amacı ile ortaya konmuş ilkelerdir. Ortaya konmuş ve üzerinde uzlaşılmış ortak bir etki ilkeleri listesi yoktur ancak her yatırımcı ve şirket, birbirinden öğrenerek genel ilkeleri edinmeyi taahhüt etmiştir. Her biri bir kurum, kendi gereksinimlerine veya hedeflerine göre ilkeler benimsemektedir.
Etki ilkeleri, farklı sektörlere, farklı büyüklükteki yatırım portföylerine, farklı varlık türü veya coğrafyadan yatırımcılara uygun şekilde ölçeklendirilebilirdir. Bu da, şirketlerin veya yatırımcıların, varlıkların tamamı için etki ilkelerini uygulamalarını gerektirmemektedir; her iki grup da yalnızca belirli varlıklar için etki yatırımı ilkelerini benimseyebilirler. Dolayısıyla bütün etki ilkelerinin yatırım yapılan mal varlığı, fon ya da şirket tarafından benimsenmesi şart değildir.
Etki ilkeleri, farklı türde yatırımcılar tarafından farklı şekillerde uygulanır. Genel hatlarıyla 9 etki ilkesi mevcuttur:
1. İlke: Yatırım stratejisine paralel stratejik hedefler tanımlama: Bireysel veya kurumsal etki yatırımcıları, portföy veya fon için etki hedefleriyle (Örneğin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'yle veya yaygın olarak kabul edilen diğer hedeflerle uyumlu, pozitif ve ölçülebilir sosyal veya çevresel etkiler elde etmeye yönelik paralel hedefler koymalıdır.
2. İlke: Stratejik etkiyi portföy bazında yönetme; Yatırımcılar, etki başarısını portföy bazında yönetmek için bir süreç belirlemelidir.
3. İlke: Yöneticinin etkiyi yaratmaya olan katkısını belirleme; Fon yöneticileri, yaptıkları etki yatırımının başarısına dair güvenilir ve belgeli açıklamalarda bulunmalıdır.
4. İlke: Her yatırımın beklenen etkisini sistematik bir yaklaşıma dayanarak değerlendirme; Yöneticiler, her bir yatırım için yatırımın sağladığı somut pozitif etki potansiyelini önceden değerlendirmeli ve mümkünse ölçmelidir.
5. İlke: Her yatırımın olası olumsuz etkilerini değerlendirme, ele alma, izleyip yönetme; Yöneticiler, yatırım yapılan kuruluşların çevresel, sosyal ve yönetimsel risklerini ve performansını izlemeli; eksiklikleri ve beklenmeyen olayları  doğru zamanda  tespit ederek yatırım yapılan kuruluşla iletişim kurmalıdır.
6. İlke: Beklentileri en iyi şekilde karşılamak için her bir yatırımın ilerlemesini izleme ve uygun şekilde yanıt verme; İlerleme ve performans verilerinin ne sıklıkta toplanacağı belirlenmelidir. Ayrıca verinin toplama yöntemi, kaynakları, toplama sorumlulukları ve kime, nasıl raporlanacağı da belirlenmelidir.
7. İlke: Çıkış sürecinde sürekliliği etkileyen faktörleri dikkate almak. Yöneticiler, herhangi bir varlık veya faaliyetten çıkış sırasında, iyi niyet ve güvene dayalı olarak, bu çıkışın zamanlaması, yapısı ve sürecinin etkisini dikkate almalıdır.
8. İlke: Kararları ve süreçleri, gerçekleştirilen etkinin başarısına ve öğrenilen bilgilere dayanarak gözden geçirmek, belgelemek ve iyileştirmek için çabalamak. Yöneticiler, her etki yatırımının performansını gözden geçirmeli, belgelemeli; beklenen ve gerçekleşen performansı ve diğer olumlu ve olumsuz etkileri karşılaştırmalı; bu bulguları operasyonel ve stratejik yatırım kararlarını ve yönetim süreçlerini iyileştirmede kullanmalıdır.
9. İlke: İlkelerle olan uyumun kamuya açıklanması ve uyumun sürekliliğini sağlama; Yöneticiler, etki yönetim sistemlerinin ilkelerle uyumunu yıllık olarak kamuya açıklamalı ve düzenli aralıklarla bu uyumun doğrulanmasını sağlamalıdır.

Global Etki Yatırımı Ağı'nın 2020 tarihli bir raporunda, etki yatırımı ekosisteminin 715 Milyar Dolar'lık global bir hacme ulaştığını açıklanmıştır. Rapora göre Amerika ve Kanada en yaygın yatırım yapan bölgelerdir. Yatırımcıların %76'sı direkt olarak şirketlere veya projelere bireysel yatırım yaparken kalan %24'ü ise dolaylı olarak kurumsal yatırımlar aracılığıyla yatırımlarını gerçekleştirmektedir.
Etki yatırımcıları 3 ana gruba ayrılır: Bireysel yatırımcılar, vakıflar ve kurumsal yatırımcılar. (Bankalar, sigorta şirketleri, yatırım fonları, kamu kurumları, yarı özel kamu şirketleri, belediyeler, kalkınma ajansları, sivil toplum kuruluşları...)

Bireysel yatırımcılar için en kolay dolaylı yatırım yöntemlerinin başında, sermaye piyasalarının en büyüğü olan borsalar gelmektedir. Borsalarda güvenilir aracı kurumlar aracılığıyla geleneksel yatırım yerine etki yatırımı yapmak de tercih edilir bir yöntem haline gelmiştir. Bunun için geleneksel hisse veya tahvil alım-satımı yapılabileceği gibi, daha profesyonel yatırımcılık için kurulan yatırım fonları, borsa yatırım fonları veya havuzlanmış yatırımlar tercih edilmektedir.
Bireysel yatırımcılar: Sermaye sağlaması açısından en aktif etki yatırımcıları, yüksek net değere sahip bireyler ve aile şirketleridir. Bu tip yatırımcılar, karar mekanizmasında belli prosedürler uygulanması gerekmeden esnek kararlar alabildiği için yatırım sürecini nispeten daha kolay yürütürler.

Yatırım fonları, bireysel yatırımcılığın en yaygın yöntemleri arasındadır. Endeks fonları olmadıkça, profesyoneller tarafından aktif olarak yönetilirler, varlıklarını çeşitli yatırım araçlarına yayarlar ve herhangi bir menkul kıymetin veya sınıfının genel portföy üzerindeki etkisini azaltırlar. Yatırım fonları yüzlerce veya binlerce menkul kıymet içerdiğinden, bir menkul kıymetin düşük performans göstermesi durumunda yatırımcılar daha az etkilenir. Ayrıca yatırım fonlarının çeşitli bakım ücreti, komisyon veya stopajlara sahip olması, dezavantajları arasında sayılabilir.

Borsa yatırım fonları veya kısaca ETF ise, geleneksel yatırım fonları gibi profesyonel finans uzmanlarınca yönetilen, ancak tıpkı bir hisseymişçesine borsadan anlık olarak alınıp satılabilen özel bir fon türüdür. Daha hızlı bir fonlama yöntemi olduğundan ötürü, ESG kriterlerine uyan şirketlere etki yatırımı yapmak isteyen bireyler, bu fonları tercih etmeye başlamıştır.
Örneğin bir birey, elektrikli araçlar alanında önde gelen bir şirket olan Tesla'nın hissesini kendi başına alıp satabileceği gibi, dünya çapındaki elektrikli araçlara yatırım yapan ARK Invest isimli yatırım şirketinin ETF'lerini alabilir.
Dünyada önde gelen etki yatırımı ETF'leri arasında şunlar sayılabilir:

Vanguard FTSE Social Index Fund: En büyük ETF olan bu fon, alkol veya tütün gibi zararlı ürünlere, fosil yakıtlara ve silah sanayisi dışındaki şirketlere yatırım yapma ilkesiyle hareket eder.
iShares MSCI USA ESG Select: Tıpkı Vanguard gibi benzer ilkelerle hareket bu fon, yine MSCI şirketi tarafından tasarlanmış olan ESG ölçüm kriterlerini de baz alarak yatırım portföyü oluşturmaktadır.
Shelton Green Alpha Fund: Çevresel riskleri ve ekolojik kıtlıkları azaltan yeşil ekonomi şirketlerine yatırım yapar.
AllianceBernstein Sustainab

Ev, içinde insanların yaşadığı, çevresi duvarlarla çevrili, odalara bölünmüş, kendine ait çatısı ve bazen de bahçesi olan ahşap, toprak veya betonarme yapı. Etrafındaki evlere temas etmeyen ve genellikle kendine has bahçesi olan evlere müstakil ev denir. Ev kavramı mimari bir terimdir ve apartman dairesi gibi diğer barınak türlerinden farklı bir kavramı ifade eder. Bununla birlikte gündelik kullanımda türüne bakılmaksızın her türlü barınak için de kullanılır. Günümüzde tipik bir evde salon, odalar, mutfak, banyo ve tuvalet bulunur.

İlk barınaklar önceki çağlarda yağış, soğuk hava, yabanî hayvanlardan korunma amacı güdülerek içinde bulunulan çevreye göre değişik şekillerde ortaya çıkmıştır. Buna karşın ilk çağlarda barınaklar insanların sadece kendilerini ve ailelerini doğanın yıpratıcı etkilerinden ve yabanî hayvanlardan korumak için kullandıkları, genelde sadece uyumak için içine girdikleri sığınaklardır. İlk çağlarda insanlar barınak olarak ağaç kovukları veya mağaraları kullanırlardı. Marangozluk ve inşaatçılık bilgilerinin ilerlemesi ile insanlar kendilerine doğadaki malzemeleri kullanarak ev inşa etmeye başladılar.
Evler, birey ya da ailenin sürekli olarak yaşadığı sosyal ünitedir. İçinde bulunulan çağa göre bir yapının ev niteliklerini taşıması için sahip olması gereken bazı kriterler vardır. En az bir tuvalet, yatma ve mutfak ünitesinin bulunduğu yerler ev olarak adlandırılabilir.
Daha ilerleyen çağlarda, günümüzdeki yazlık evlerde olduğu gibi bu dönemlerde de insanlar yaz aylarında ağaç dalları ile kütükleri birleştirip aralarını balçıkla kapatarak kendilerine yazlık evler inşa etmişlerdir. Yağışların evleri yıkması ile de tekrar mağaralarına dönmüşlerdir.

Cilâlı Taş Devri'nde tüketicilikten üreticiliğe geçiş evresi ile birlikte tarıma başlanmıştır. Aynı dönemde insanlar pişmiş tuğla ve kerpiçten evler yapmayı öğrenmişlerdir. Ürdün, Irak, İran ve Türkiye gibi binyıllar boyunca uygarlığın beşiği olan ülkelerde ilk evler ile ilgili birçok bilgiye ulaşmak mümkündür. Anadolu'da keşfedilen en eski evlerin bulunduğu Çatalhöyük bölgesinde insanların evlerde ilk merdiveni kullandıkları görülür. Dört köşesi yüksek engeller ile kapalı, içine bir merdiven ile inilen bu evler, gerek ilk evler gerek ise yerleşik yaşam hakkında önemli bilgiler sunar.

Avrupa'da yerleşik yaşam MÖ 3000'li yıllara rastlar. Bu dönemde evler duvarları yığma taşlardan yapılmış, tavanları sazdan örülmüş ve daima yuvarlak şekildedir. İnsanlar bu dönemlerde zaman zaman evlerde hayvanları ile birlikte kalmışlardır. Isınmak için ise evin içinde, yerde ateş yakmışlar, baca kavramını bilmediklerinden tavanda delikler bırakmışlardır.

Türklerin yerleşik yaşama geçmesi 760 yılından başlayarak Uygurlar zamanında olmuştur dense de Orta Asya Türkmenistan'daki son yapılan kazılarda MÖ 5000'lerde yerleşik düzene geçildiğini gösteren kentsel yerleşmeler, alet- edevat ve sanat eserleri bunun aksini savunmaktadır. Bu kanıtları Aşkabat Devlet müzesinde görmek mümkündür. Türklerin yerleşik düzene geçişleri ve ne zaman göçebe olduklarına dair arkeolojik bilgilere dair büyük bir bilimsel çalışma ve etraflı bir araştırma yapılmamıştır. Orta Asya'da kuraklığın başlamasından önce yerleşik düzene geçilmiş olduğu ancak büyük kuraklıkla mücadele sırasında göçerliğin yaygınlaştığını kanıtlayan bulgular arkeolojik ve antropolojik bulgularla sağlamlaştırılmalıdır. Genel kanı Türkler yazın yaylalarda, kışın ise korunaklı vadilerde Yurt adını verdikleri çadırlarda kalırlardı. Hükümdarın kaldığı çadıra otağ denirdi. Kuzey bozkırlarında göçebeliğin yaygın olmasına karşın daha sulak bölgelerde yerleşik düzenin devam ettiği anlaşılmaktadır. Uygurlar döneminde Orta Asya -Doğu Türkistan'daki tarım havzasında tarıma devam edildiği sanılmaktadır. Maniheizm'in halk arasında yayılmasının da etkisiyle yerleşik düzen kalıcı olmuştur. Uygurlar evlerini tuğladan ve kerpiçten yaparlardı. Yerlerde halılar bulunur, oturacak minderler serilir ve evlere ayakkabı ile girilmezdi. Uygurlar kurdukları şehirlere balık adını verirlerdi. Uygurlardan günümüze pek fazla kalıntı olmasa da, Türklerde ev kültürü yıllar geçtikçe gelişmiş ve bugünkü hâlini almıştır. Safranbolu evleri, Boğaz yalıları bu Türk ev mimarîsinin seçkin örneklerindendir.

Günümüz şartlarında kabul gören ev kavramında, evler çeşitli işlevlerde yararlanılmak üzere bölünmüş, her biri farklı şekilde adlandırılan odalara sahiptir. Bir evde bulunması gereken ya da bulunması muhtemel bölümler şunlardır;

Avlu
Bahçe
Balkon
Banyo
Bodrum
Depo
Garaj
Hol
Kameriye
Kiler
Koridor
Merdivenler ve merdiven boşluğu
Misafir odası
Mutfak
Ocaklık
Oturma odası
Salon
Tavan arası
Teras
Tuvalet
Yatak odaları
Yemek odası

Gelişen dünya ile birlikte, ev kültürü de değişmiş ve bugün ev sadece insanın hayatını sürdürdüğü bir yer olmaktan çıkmış ve daha fazla insan ile birlikte olduğu bir yaşam alanı hâline gelmiştir. Bununla birlikte evlerin görünümüne daha fazla önem verme fikri ortaya çıkmış ve buna bağlı olarak iç mimarlık ve dekoratörlük gibi meslekler ortaya çıkmıştır.
Evlerin döşenmesi dünyanın her yerinde değiştiği gibi, aynı ülkenin çeşitli bölgelerinde bile farklılık gösterebilmektedir. Türkiye'de de batı bölümlerinde ev döşemesinde koltuk, masa, merkezî ısıtma kullanılırken, doğudaki birçok evde minderler, yer sofrası ve şömine kültürü hâlâ devam etmektedir.
Evlerin geneli ele alınacak olursa, ülkelerin gelişmiş kısımlarında apartmanlar, toplu konutlar tercih edilirken, kırsal kesimlerde tek ya da iki katlı ev geleneği sürmektedir. Türkiye'de özellikle büyükşehirlerde hızlı bir kentsel dönüşüm projesi uygulanmaktadır. Proje kapsamında plânsız büyümüş kesimlerdeki çarpık yapılaşma kaldırılarak toplu konutlar ile dönüşüm sağlanmak hedeflenmektedir. Görüldüğü gibi ev kavramı, dört duvarlı, saz çatılı sığınaklardan, yüzlerce kişinin barındığı apartmanlara kadar geniş bir olguyu kapsayan yapılardır.

Mesken (ev) tipleri Yerleşme coğrafyasının inceleme konusudur. Bir bölgedeki mesken tiplerinin oluşmasında doğal çevre şartları, toplumun sosyal, ekonomik kültürel yapı ve teknolojik birikim önemlidir. Coğrafi çevrenin etkisi en güçlü olarak kır meskenlerinde kendini belli eder. İnsanlar kırsal alanda ev yaparken genelde çevrenin kendilerine sunduğu malzemeden yararlanırlar. Karadeniz Bölgesinde ahşap ağırlıklı, karasal iklim bölgelerinde kerpiç, Toroslar ve Doğu Anadolu'nun yüksek kesimlerinde taş evler yaygındır.

Ahşap evler: Karadeniz ve güney Marmara'da ormanlık alanlarda kırsal evler ahşap ağırlıklıdır. Evlerin temeli taştan yapılmıştır. Alt kat genelde ahır, depo veya kiler olarak kullanılır. Tamamen ahşap kütüklerden yapılan evlere çantı adı verilir. Çantı evlerin üzeri hartama denilen ince tahtalarla kapatılır. Hızar atölyelerinin olduğu yerlerde kütük yerine kalın biçilmiş tahtalar kullanılır. Bu tip evlere mahalli olarak kandil yapı  veya  daraba adı verilir. Ahşap evlerin depreme dayanıklı olduğu 1894 Büyük İstanbul Depremi ve 1970 Gediz depreminde tespit edilmiştir.
Ahşap karkas ev: Binanın taşıyıcı sisteminin, iskeletinin ahşap olup aralarının çeşitli malzemelerle doldurulduğu ev tipidir. Karkas binanın taşıyıcı sistemini ifade eden İtalyanca kökenli (carcassa) bir kelimedir. Temel yığma taştan yapılmıştır. Yatay ve dikey kalasların arası tuğla, taş veya kerpiçle doldurulur. Taş veya kerpiçle doldurulması durumunda dışarıdan ye kerpiçle sıvanır veya tahtalar ile kapatılır. Kalas aralarına tuğla kullanıldığında sıva dışarıdan yapılmaz, iç kısımdan yapılır.
Kerpiç evler: Ev yapmak için ağacın fazla olmadığı Karasal iklim bölgelerinde (İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu) topraktan yapılan evlerdir. Saman ve ot ile karıştırılıp, kalıplara dökülen çamur, güneşte kurutularak kerpiç elde edilir. Çatı için uzun ağaçlar yatay ve yan yana uzatılır, üzeri toprak örtülür. Dam özellikle yazın ev halkı tarafından kullanılır. Şanlıurfa'daki Harran evleri, kerpiç evlerin ilginç örnekleridir.
Taş evler: Özellikle Akdeniz ülkelerinde yaygındır. Kalker, şist, granit, bazalt, andezit gibi kayaçlar kullanılır. Akdeniz bölgesinde kalker, Doğu Anadolu'da bazalt kullanılır. Taşlar birbirlerine harçlarla tutturulur veya köşe verilerek İnka tekniğinde olduğu gibi birbirine tutturulur.

Ev ve ibadethanelerde ayakkabı çıkarma geleneği

Eylemsizlik Momenti, cisimlere etkiyen kuvvet. Eylemsizlik kuvveti sistemin ivmesiyle zıt yönde oluşur.
Eylemsizlik momenti yoktan var edilemez. Var olan enerjiyi cisim yine kendi halini yani hareketsiz haline dönmek için kendi hareket yönüne zıt bir kuvvet oluşturup kullanır. Evrende madde her zaman ilk hareketini korumak ister, yani duruyorsa durmak hareket halindeyse o hızda harekete devam etmek ister. Cisme bir kuvvet uygulandığında cisim harekete ters yönde cevap vererek ilk halini korumak isteyecektir, bu cevap eylemsizlik kuvvetidir.
Bir cisme uygulanan hiçbir kuvvet yoksa ya da cisme uygulana kuvvetlerin bileşkesi 0 ise cisim ya hareketsiz kalır ya da düzgün doğrusal hareket yapar. Örneğin; sıra üzerinde duran bir kitaba dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça sonsuza kadar bırakıldığı yerde kalır.Başka bir cisme eşit büyüklükte zıt yönde iki kuvvet uygulanırsa kuvvetler birbirini yok edeceğinden cisim hareket etmez.Sürtünmesiz bir ortamda bir misketi harekete geçirdiğimizde misket düzgün doğrusal hareket yapar.
Duran bir otobüste ayaktaki yolcuların haberi olmadan otobüs aniden hareket ederse yolcular arkaya doğru itilir. Hareket halindeki bir otobüsün aniden fren yapması sonunda ayaktaki ve oturan yolcuların öne fırlamaları yolcuların bulundukların durumları korumak istemelerinden kaynaklanır. Duran bir cismi herhangi bir kuvvet etkilemedikçe sürekli durur. Hareket halindeki bir cismin hareketini engelleyecek bir kuvvet etki etmedikçe hareketine devam eder. Bu özelliğe eylemsizlik denir.

Fiziksel cisim, fiziksel nesne veya fiziksel obje, 3 boyutlu uzayda dönme veya çevirme hareketiyle hareket etmek için daha fazla veya az sıkıştırılmış maddenin toplamı.
En yaygın kullanımında, sınırlar maddenin özellikleriyle mutlaka tanımlanmalı ve belirtilmelidir. Zaman içerisinde bu sınırlar değişebilir. Sınır genellikle nesnenin görülebilir veya somut yüzeyindedir. Nesnedeki madde nesne olarak hareket edebilmek için çok ya da az sıkıştırılmıştır. Sınır, bağlı olmayan diğer nesnelere göre hareket edebilir. Çeşitli yollarla nesnenin sınırları zaman içerisinde deformasyona uğrayıp değişebilir.
Diğer bir yaygın kullanımı, aynı madde karışımı olarak sıkıştırılmamıştır. Bir nesnenin parçaları veya atomları zaman içerisinde değişikliğe uğrayabilir. Bir nesne gözlemlerle bağlantılı sınırların en basit gösterimiyle tanımlanır. Fakat, fiziğin kanunları sadece aynı maddenin toplamını içeren nesneye uygulanır.
Her nesne diğer özelliklerden bağımsız eşsiz bir kimliğe sahiptir. İki nesne pozisyonları dışında bütün özellikleri açısından aynı olabilir, ama hala ayırt edilebilirler. Çoğu durumda, iki nesnenin sınırları herhangi bir noktada kesişmeyebilir. Kimlik özelliği nesnelerin sayılabilir olmalarını sağlar.
Fiziksel cisim modellerinin örnekleri etkileşimde olan birkaç küçük cismi ve sürekli olan ortamları içerir.
Fiziksel cisimlerin yaygın konsepti, bunun için mücadele eden kuantum fiziği ve kozmoloji teorilerinin bulunmasına rağmen fizikesl dünyadaki genişletmeye sahip olanları içerir. Modern fizikte, “genişletme” uzay zamanı cinsinden anlaşılmalıdır. Daha basit bir deyişle, cismin belli bir zamandaki uzayda bulunduğu konum anlamına gelmektedir. Bir fiziksel cismin bütünüyle kütle, momentum, elektrik yükü ve diğer korunan nicelikler gibi nicel özelliklere sahip olduğu varsayılır.
Bilinen bir bileşimle ve yeterli fiziksel teoriyle tanımlanan bir cisim fiziksel sistemin bir örneğidir.

Bir cisim duyularla bilinir. Bir cismin özellikleri algılanan bilgilere göre öğrenilerek ve sonuç çıkartılarak belirlenir. Özetle, bir cisim Occam'ın Usturası teorisini kullanan duyularımız tarafından elde edilen bilgilerle bağlantılı olarak zihnimizde oluşturduğumuz bir yapıdır.
Bir cismin genel kullanımı 3 boyutlu uzayda sınırları içerisinde bulunan maddedir. Bir cismin sınırı, cismin  içinde ve dışında ne olduğuna karar vermek için kullanılabilen komşu yüzeydir. Ölçüsü maddenin özelliklerine göre tanımlanarak belirlenen bir cisim, o maddenin tek bir parçasıdır. Granitin hayali küresi, yaygın kullanımda tanımlanabilen bir nesne olarak dikkate alınamaz. Kayanın içinde bulunan fosilleşmiş bir kafatası bir nesne olarak görülebilir çünkü maddenin özelliklerine göre ölçüleri belirlemek mümkündür.
Rijit cisim için, sınırları sürekli çevirme ve dönmeden dolayı zaman içerisinde değişikliğe uğrayabilir. Deformasyona uğramış bir cisim için, sınırları diğer yollarla sürekli olarak değişir.
Cisimler bir kimliğe sahiptir. Genellikle, konumları dışında özdeş özellikleri olan, belli bir zamanda iki cisim olarak ayırt edilebilen  iki nesne, aynı zamanda aynı alanı işgal edemezler. Nesnelerin kimlikleri zaman içerisindeki sürekli değişiklikler kullanılarak bulunabilir. Bu kimlikler nesnelere sayılabilmeleri özelliklerini kazandırır.
Bir nesnenin maddesi zaman içerisinde değişebilir. Örneğin, bir kaya bazı parçalarını kaybedebilir. Bir nesne, maddenin eklendikten veya çıkarıldıktan sonra da aynı nesne olarak tanımlanır. Maddenin eklenmesi veya çıkarılması nesnenin sınırlarını belli zaman aralıklarıyla değiştirebilir.

Klasik mekanikte fiziksel bir cisim kütle, hız, momentum ve eneji gibi özellikleri içeren maddelerin toplamıdır. 3 boyutlu uzayda bir maddenin kapladığı hacim o maddenin ölçüsünü gösterir.
Newton yasalarına uygun yerçekimi altında, nesnenin en uzaktaki ölçüsünden uzakta olan yerçekimi alanı sadece kütle ve kütle merkezinin konumuyla belirlenir.
İki cisim arasındaki kesişimler, yönelme ve dış biçimlerle kısmi olarak tanımlanır.
Sürekli ortamlar mekaniğinde, bir nesne, birbirleriyle basınç ve mekanik gerilme ile tanımlanan kuvvetlerle etkileşim içerisinde olan alt nesnelerin toplamı olarak tanımlanır.

Kuantum mekaniğinde, bir nesne veya cisim bir parçacık veya parçacıkların toplamıdır. Ölçülene kadar, parçacığın fiziksel bir konumu yoktur. Bir parçacık belli bir konumda bulunan parçacığın muhtemel dağılımı ile tanımlanır. Burada belirsizlik ilkesi vardır. Bir parçacık veya parçacıkların yoplamı kuantum sistemi ile tanımlanır.
Bu düşünceler nesnenin ne olduğunu anlayan genel kullanımdan farklıdır. Kuantum mekaniğinde bazı parçacıklar aynı zamanda aynı yerde bulunabilmelerine rağmen, nesne/parçacık kimliği genel kullanım ve kuantum mekaniği arasında paylaşılır.

Parçacık fiziğinde, temel parçacıkların cisim olup olmadığı, fakat fiziksel uzayda genişlemeden nokta oldukları veya sicim teorisinde veya M teorisinde en az bir boyutlu uzayda her zaman genişleyip genişlemedikleri konusunda bir tartışma söz konusu.

Psikolojinin aynı düşünceyi paylaşmaya bağlı bazı dallarında, fiziksel cisim, ruhsal nesnelerle kıyaslandığında, fiziksel özelliklerle fizksel bir nesnedir. Davranışçılıkta, fiziksel cisim ve onun özellikleri (sadece) çalışmanın anlamlı nesneleridir. Modern davranışsal psikoterapide, bu amaç odaklı davranış değişiklikleri anlamına gelir. Cisim odaklı psikoterapide, kendi hissedilen duyuları kendi amacıdır. Bilişsel psikolojide, fiziksel cisimler biyolojide oldukları gibi düzşünceyi anlamak için çalışılır.

Fiziksel cisim uzaydaki belli yörünge boyunca bulunan ve belli zaman zarfında yönlendirilen ve fiziksel uzayda genişleyerek var olan nesnedir. Bu matematiksel nesneler gibi belli bir yerde ve zamanda bulunmayan soyut nesnelerle çelişir. Örnekler: bulut, insan vücudu, ağırlık, bilardo topu, masa veya proton. Bu, ruhsal dünyada bulunan ve matematiksel nesneler olan mental nesneler gibi soyut olan nesnelerle zıtlık oluşturur. Diğer örnekler fiziksel cisimler olmayan adalet, nefret duygusu olan duygular veya 3 sayısıdır. George Berkeley'in idealizmi gibi bazı felsefelerde, fiziksel cisim mental nesnedir, fakat hala görünen alanın uzayında genişler.

Teozofi gibi tasavvufun bazı sistemlerinde, fiziksel cisim “farkındalığını araçları” olarak anlaşılır. Blavatsky'nin teozofisinde, Vedantik isim olan “sthula sarira”, bütün cisim, adlandırılır ve “linga sarira”, ince cisim veya astral cisimlerden ayırt edilebilir. C. W. Leadbeater ve Alice Bailey'e göre, fiziksel cisim eterik cisimden ayırt edilir ve çakralar gibi eterik cisimlerin yapıları fizksel cisimin beze ve gangliyon hücrelerini yansıtır.
Bazı dinlerde ve bazı yeni dönem felsefelerinde, fiziksel cisim öz, akıl, maneviyat, ruh veya astral seyahatle ve bazen de astronomik cisimlerle çelişir. Bu, sonsuz değil fanidir. Bu ruhun veya maneviyatın barındırdığı şey olabilir. Fiziksel cisim ne cennette, ne astral dünyada ne de "esîr”de bulunur. Sadece dünyada bulunur.

Fiziksel nicelik ya da büyüklük; görüngü, gövde ya da maddenin ölçümle sayılabilen fiziksel varlığıdır.

Temel nicelikler, diğer nicelikleri ifade etmede temel olan niceliklerdir. Örneğin: Zaman bir temel niceliktir. Hız, zaman ile ifade edilebilir. Bu yüzden zaman temel niceliktir. Uluslararası Birimler Sistemi'nce belirlenen yedi temel nicelik ve karşılık gelen SI birimleri ve boyutları aşağıda listelenmiştir.

DEVLIB 1 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. projesi, C# dil ve Delphi dil
PhysicalQuantities 1 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. projesi, C# dil
PhysicalMeasure C# kütüphanesi 1 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. projesi, C# dil
Ethica Measures 1 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. projesi,C#,]

Trakya Üniversitesi  21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aku.Edu.tr E kitap

Fotovoltaik sistem veya PV sistem, güneş enerjisini kullanılabilir enerjiye çeviren sistemdir. PV sistem, birçok bileşenlerin bir araya getirilmesi ile oluşturulur ve güneş panelleriyle güneş ışığını soğurup elektriğe çevirir. Güneş çeviricisi elektriksel akımı doğru akımdan alternatif akıma doğru değiştirmektedir. Bunun gibi birleştirme, kablolama ve diğer elektriksel aletlerin kurulumu çalışan bir sistem oluşturmaktadır. Ayrıca bu sistem güneş takip sistemi ile kendisinin genel performansını artırabilir ve gömülü pil çözümünü de içinde barındırabilir.
Fotovoltaik sistemler ışığı direkt olarak elektriğe çevirmektedirler ve yoğun güneş gücü ile ısıtma ve soğutmada kullanılan diğer teknolojilerle karıştırılmamalıdırlar.
Fotovoltaik sistemler, binaya monte edilmiş birkaç kilowattlık küçük menzilli sistemler veya güç istasyonlarından oluşan yüzlerce megawattlık geniş menzilli sistemler şeklinde olabilir. Günümüzde birçok fotovoltaik sistem grid bağlantılıdır fakat bazı müstakil sistemler ağın yalnızca küçük bir kısmından sorumludur.

Fotovoltaik sistem güneşin ışınlarını kullanılabilir enerjiye çevirmektedir. Bu sistem güneş enerjisi sağlayan tertibatı içermektedir ve sistemin bileşenlerini bir denge haline sokmaktadırlar. Fotovoltaik sistem farklı yönlerde kategorize edilebilmektedir:

bina entegrelerine karşın raf yapısında olan sistemler
şebeke bağlı olan sistemlere karşın tek başına olan sistemler
meskun sistemlere karşılık iş kolaylığı sağlayan sistemler
dağıtılmış olan sistemlere karşın merkezileştirilmiş olan sistemler
çatı sistemlerine karşın zemin sistemleri
kaydırma sistemlerine karşın sabitlenmiş eğik sistemler
yeni inşa edilmiş sistemlere karşın teknoloji bakımından yenilenmiş sistemler
Ayrıca, mikroçeviricilere sahip olmaya karşın merkezi çeviriciye sahip olmayı, kristal silikon kullanmaya karşın ince film teknolojisini kullanmaya ve farklı üretim yerlerine (Çin, Avrupa, Amerika) göre de sınıflandırılabilir. Yüzde 99'un üzerinde Avrupa'da ve yüzde 90 oranında Amerika'da güneş güç sistemleri elektrik şebekesine bağlanmışlardır. Şebekeden bağımsız sistemler Avustralya'da ve Güney Kore'de oldukça bilindik sistemlerdir. Fotovoltaik sistemler nadiren pil depolamasını da kullanmaktadırlar.
Kristal silikonlar yüzde 90 oranında dünya genelinde baskın malzeme olarak güneş modülleri üretmek amacıyla kullanılmışlardır. Bu sırada rakip olan ince filmler piyasada kullanım alanlarını son yıllarda yitirmişlerdir. Yüzde 70 oranında tüm güneş panellerinin ve modüllerinin üretimi Çin ve Tayvan'da yapılmaktadır fakat yüzde 5 oranında bir kısmı ise Avrupa ve Amerika üreticileri tarafından karşılanmaktadır. İkisi için de üretilmiş kapasite, küçük tepe sistemleri için ve geniş güneş güç istasyonları için hızlı bir şekilde eşit parçalarda büyümektedir ve aynı zamanda kolaylaştırma sistemlerine doğru belirgin bir akım oluşmaktadır ve bu akımda odak noktası Avrupadan güneşli bölgelere doğru kaymaktadır. Buna örnek olarak Amerikadaki Güneş Kuşağı (Sunbelt) örnek olarak verilebilir.
Teknoloji alanında yapılan yenilikler tarafından üretimde ölçü ve mantıksal gelişim artmıştır. Bunun sonucu olarak fotovoltaiklerde fiyat devamlı olarak azalmıştır. Net ölçüm ve finansal teşvik tedbirleri, tercih edilen güneşten üretilmiş elektrik için besleme tarifeleri, büyük bir oranda desteklemiş fotovoltaik kurulumlara sahiptir ve rekabet alanında geleneksel elektrik kaynaklarını coğrafik bölge listelerinde genişletmiştir. Fotovoltaik sistemler son zamanlarda yüzde 1 oranında dünya genelinde üretilen elektriği karşılamaktadırlar. Fotovoltaik sistemlerin en meşhur üreticileri kapasite anlamında hala Çin, Japonya ve Amerikadır. Bu sırada dünya kapasitesinin yarısı Avrupada üretilmektedir ve bu üretime Almanya ve İtal %7 ila %8 oranında şahsi kullanılabilir elektrik tüketimlerini güneş fotovoltaik sistemiyle birlikte dahil de etmektedir. Uluslarararsı Enerji Fonu güneş gücünü dünyanın en geniş elektrik kaynağı olmasını 2050 yılına kadar beklemektedir ve bu beklentilerinde güneş fotovoltaikleri ve güneş termali %16 ila 11 oranın küresel talebi karşılamasını da beklemektedir.

Şebeke bağlantılı sistem bağımsız, geniş bir şebeke ile bağlantılıdır. (Tipik olarak halkın kullandığı elektrik şebekesi). Ayrıca bu şebekedeki elektriği direkt olarak beslemektedir. Bu enerji meskun olarak veya reklam olarak binalarda önce veya sonra gelir ölçüsü olarak kullanılabilir. Tüketicinin enerji tüketimi veya sadece enerji farkı, bilinen enerji üretimi bağımsız olarak hesaplanmış olsa da olmasa da bir farklılık oluşmaktadır.
Şebeke bağlantılı sistemler boyutları bakımından meskunlardan güç istasyonlarına kadar farklılık göstermektedirler. Bu da merkezsizleşmiş elektrik üretiminin bir türüdür. Elektriğin şebeke içindeki beslenmesinden doğru akımın alternatif akıma doğru taşınması gerekmektedir. Bu taşıma da özel olarak tasarlanmış olan şebeke ağ çeviricisinin senkronlanmış halinden yapılır. Kilovat boyutunda üretilmiş doğru akım voltajı ohmik kayıp boyutu kadar yüksektir (tipik olarak 1000V, Amerikan 600 V hariç). Birçok modül (60 veya 72 kristal silikon pilleri) 160W'dan 300W'a kadar 36 voltta üretim yapmaktadırlar. Bu da bazen istenilen düzeydedir veya gereksinim halindedir ve modüller özel olarak seri yetrine paralel olarak bağlanmışlardır. Bir modül seti ise seri olarak bağlanmıştır ve buna ‘yay’ adı verilmiştir.

Fotovoltaik sistemler genel olarak üç farklı piyasa segmentinde kategorize edilmişlerdir. Bunlar çatı sistem tipi, reklam tipi ve yerden sabir kolaylık sağlayan sistemlerdir. Bunların kapasite menzili birkaç kilovattan yüzlerce megavata kadar uzanmaktadır. Tipik meskun sistem 10 kilovat civarındadır ve eğimli bir biçimde konumlandırılmıştır. Bu sırada reklam sistemleri megavat ölçüsüne ulaşmıştır ve genel olarak düşük eğimli veya katlarca yapılandırılmıştır. Çatı sistemlerinin küçük olmasına rağmen ve her watt için kolaylık sağlayan sistemlerden daha fazla yüksek fiyatlara sahip olmasından dolayı piyasada daha büyük bir konuma sahiptir. Buna rağmen, piyasada büyüyen yönelim kolaylık sağlayan güç kuruluşlarına doğrudur. Özellikle gezegendeki “sunbelt” bölgesidir.

Geniş kolaylık sağlayan güneş parkları veya bölgeleri, güç istasyonları ve enerji sağlamakla yükümlü ve yüksek miktarda tüketicilere elektrik sağlayan sistemler bulunmaktadırlar. Üretilen elektrik dağıtım şebeke gücünde merkezi üretim tarafından beslenmektedir (şebeke bağlantılı veya şebekeye bağlı sistemler) veya biriyle veya daha fazlasıyla bağlantılı sistemler evde kullanılan elektrik üreticileri küçük bir elektrik şebekesinde beslenmektedirler. (hibrit ürün). Çok nadir durumlarda üretilen elektrik direkt olarak adalarda depolanır veya tüketilir. Fotovoltaik sistemler gene olarak yüksek enerji ürününü istenilen yatırıma sağlamak amacıyla tasarlanmışlardır. Bazı geniş fotovoltaik güç istasyonları, örneğin Solar Star, Waldpolenz Solar Park ve Topaz Solar Farm onlarca hatta yüzlerce hektarlık alan kaplamaktadırlar ve yüzlerce megavata kadar güç üretimi sağlamaktadırlar.

Küçük fotovoltaik sistemler alternatif akıma yeterli elektriği tek ev üretmek amacıyla gücü sağlamaya elverişlidir veya izole edilmiş bir cihaza alternatif akımı doğru akıma çevirmekle mesuldür. Örnek olarak, askeriye veya dünya gözlemlemelerinde uydular, sokak lambaları, yapım ve trafik sinyalleri, güneş enerjisiyle çalışan çadırlar ve elektrikle çalışan hava araçları fotovoltaik sistemleri yedek güç kaynağını içerebilirler ve bu alternatif akımdan doğru akıma doğrudur. Ayrıca bu olay tasarıma ve güç talebine de bağlıdır. 2013 yılında, çatı sistemleri dünya genelinde yüzde 60 oranında bir üretime sahiptir. Buna rağmen, çatı sistemlerinden kolaylık sistemlerine doğru bir akım oluşmaktadır. Bunun benzer örneğini fotovoltaik sistemlere olan odağın Avrupadan gezegenin kemer bölgelerine doğrudur ve yere monte edilmiş güneş çiftlikleri daha az vurgulanmıştır.

Kentsel alanlarda ve şehre yakın olan alanlarda, fotovoltaik ekipmanlar güç sağlamak amacıyla çatı sistemlerinde kullanılmaktadırlar; genellikle binalar güç şebekesinden bağlantılara sahiptirler ve bu bağlantılar fotovoltaik ekipmanlardan kaynaklanan enerjinin genel kontrollerde tekrar kullanılmasına olanak oluşturmaktadır. New York'ta bulunan Solvay Electric gibi bazı kolaylık sağlayan firmalar reklam amaçlı olarak müşterilerine çatı sistemlerini sunmuşlardır ve telefon direkleri fotovoltaik panelleri kullanmak için kolaylık sağlamaktadırlar. Güneş ağaçları da bu sistemin bir elemanıdır ve bunları adları ağaçların birer kopyasını ima etmekedirler ve sokak lambalarına geceleri birere fonksiyon katmaktadırlar.

Zamana bağlı olarak gelirde olan belirsizlikler en çok güneş kaynaklarının değişimiyle alakalıdır ve sistemin kendi performansıyla alakalıdır. En iyi durum olarak, yüzde 4 oranında belirsizlikler yıldan yıla iklim değişkenliği ile ilgilidir, yüzde 5 oranında ise güneş kaynaklarının tahmini ile ilgilidir (yatay düzlemde), yüzde 3 oranında aydınlatmak bölgelerinin tahminiyle, yüzde 3 oranında güç kaynaklı modüllerle, yüzde 2 oranında pislikler ve kirlerle, yüzde 1.5 oranında kardan dolayı yaşanan kayıptan ve yüzde 5 oranında hatadan dolayı kaynaklanan diğer kaynaklar içindir. İdare edilebilen kaybı tanımlamak amacıyla kar ve O&M verimi kritiktir. Sistem performansını görüntülemek sistem sahibi, yapımcı ile üretilen enerji için harcamanın arasında bir parça olarak söylenebilir. Son zamanlarda, “sentetik günler” adıyla üretilen method hazır olarak kullanma amacıyla hava verilerini ve doğrulama konularında Open Solar Outdoors Test Field adlı sistemi kullanaraktan fotovoltaik sistem performansını yüksek derecede doğrulukla tahmin edebilmektedir. Bu method mekanikte gerçekleşen kaybı belirli bir bölgede bulmakta veya yüzey kaplama materyalleri ile (hidrofilik) karda oluşan kaybın üzerinde kullanılmaktadırlar. (Ağır kar koşullarında birkaç yüzeyi girişimler yıllık olarak kardan dolayı %30 oranında kayıpla sonuçlanmaktadırlar.). İnternete erişim gelecekteki yeniliklere özellikle

Geri dönüşüm terim olarak, kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile ham madde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılmasıdır.
Tüketilen maddelerin yeniden geri dönüşüm halkası içine katılabilmesi ile öncelikle ham madde ihtiyacı azalır. Böylece insan nüfusunun artışı ile paralel olarak artan tüketimin doğal dengeyi bozması ve doğaya verilen zarar engellenmiş olur. Bununla birlikte yeniden dönüştürülebilen maddelerin tekrar ham madde olarak kullanılması büyük miktarda enerji tasarrufunu mümkün kılar. Örneğin, yeniden kazanılabilir alüminyumun kullanılması alüminyumun sıfırdan imal edilmesine oranla %35'e varan enerji tasarrufu sağlamaktadır.
Atık malzemelerin ham madde olarak kullanılması çevre kirliliğinin engellenmesi açısından da önemlidir. Kullanılmış kâğıdın tekrar kâğıt imalatında kullanılması hava kirliliğini %74-94, su kirliliğini %35, su kullanımını %45 azaltabilmektedir. Örneğin bir ton atık kâğıdın kâğıt hamuruna katılmasıyla 8 ağacın kesilmesi önlenebilmektedir.

Geri dönüşüme olan ihtiyacın başlamasında savaşlar nedeniyle ortaya çıkan kaynak sıkıntıları etkili olmuştur. Büyük devletler, II. Dünya Savaşı sırasında ülke çapında geri dönüşümle ilgili kampanyalar başlatmışlardır. Vatandaşlar özellikle metal ve fiber maddeleri toplama konusunda teşvik edilmişlerdir. ABD'de geri dönüşüm işlemi yurtseverlik anlayışında çok önemli bir yer edinmiştir. Hatta, savaş sırasında oluşturulan kaynak koruma programları, doğal kaynakları kısıtlı bazı ülkelerde (Japonya gibi), savaş sonrası da devam ettirilmiştir.
Geri dönüşüm bilincini topluma yaymak için en önemli unsurlardan biri eğitimdir. Son dönemlerde eğitim programlarında geri dönüşüme dünyada önem verilmektedir. Geri dönüşümün dünyanın geleceğine sunacağı katkılar çevre duyarlılığı başlığı altında bu programlarda yer bulmuştur. Özellikle kâğıt, plastik şişe ve kavanoz gibi kolaylıkla dönüştürülebilecek maddeler, okullarda hayata geçirilen geri dönüşüm fikirlerinin ana maddeleridir.
Geri dönüşümün başarısını eğitim kadar etkileyecek bir diğer husus ise ekonomidir. Ancak yeterli satın alma gücüne sahip tüketiciler çevreye duyarlı seçeneklere yönelebilir. Bu durum da üreticileri ürünlerindeki geri dönüştürülmüş malzeme miktarını artırmaya teşvik edebilir. Ayrıca tüketiciye geri dönüştürülecek ürünü bu sürece dâhil etme konusunda açık yönergeler vermek de oldukça önemlidir.

Cam
Kâğıt
Alüminyum
Plastik
Piller
Beton
Organik atıklar
Elektronik atıklar
Demir
Tekstil
Ahşap
Metal
Solvent Bazlı Atıklar
Köpük bardak-tabak

Bazı maddelere ait geri dönüşüm sembol ve kodları aşağıda verilmiştir. Bu semboller uluslararası olarak kullanılır.

Geri dönüştürme metotları her malzeme için farklılık göstermektedir:

Alüminyum: Atık alüminyum küçük parçacıklar hâlinde doğranır. Daha sonra bu parçalar büyük ocaklarda eritilerek, dökme alüminyum üretilir. Bu sayede atık alüminyum, saf alüminyum ile neredeyse aynı hâle gelir ve üretimde kullanılabilir. 1 ton metal atığın geri dönüştürülmesi sonucunda 1300 kg ham madde tasarrufu sağlanır. Örneğin; Türkiye'de yıllık olarak toplam 2 milyon tona ulaşmaktadır.
Beton: Beton parçalar, yıkım alanlarından toplanarak kırma makinalarının bulunduğu yerlere getirilir. Kırma işleminden sonra ufak parçalar, yeni işlerde çakıl olarak kullanılır. Parçalanmış beton, eğer içeriğinde katkı maddeleri yoksa yeni beton için kuru harç olarak da kullanılabilir.
Kâğıt: Kâğıt öncelikle kâğıt hamuru hazırlamak için su içerisinde liflerine ayrılır. Eğer gerekirse içindeki lif olmayan yabancı maddeler için temizleme işlemine tabi tutulur. Mürekkep ayırıcı olarak, sodyum hidroksit veya sodyum karbonat kullanılır. Daha sonra hazır olan kâğıt lifleri, geri dönüşmüş kâğıt üretiminde kullanılır. 1 ton kullanılmış kâğıt atığının geri dönüşümü sonucunda, 16 adet yetişmiş çam ağacı ve 85 metrekarelik ormanlık alan tahrip edilmeyecektir. Örneğin; Türkiye genelinde yılda 80 milyon çam ağacı ve 40.000 hektar ormanlık arazi korunmuş olabilecektir.
Plastik: Plastik atıklar öncelikle cinslerine göre ayrılarak geri dönüşüm işlemine tabi tutulur. Cinslerine göre ayrılan geri dönüşebilir plastik atıklar, kırma makinelerinde kırılıp küçük parçalara ayrılır. İşletmeler bu parçaları doğrudan belli oranlarda, orijinal ham madde ile karıştırarak üretim işleminde kullanabildiği gibi; tekrar eritip katkı maddeleri katarak ikinci sınıf ham madde olarak da kullanabilir. 1 ton plastik ambalaj atığının geri dönüşümü sonucunda 14000 kWh enerji tasarrufu sağlanmış olur. Örneğin; Türkiye genelinde tasarruf edilebilecek enerji miktarı yıllık 4 Milyon Megawatt saattir (MWh).
Cam: Cam atıklar (şişe, kavanoz vb.) toplama kutularında toplanır ve bu atıklar renklerine göre ayrılarak geri dönüşüm tesislerine verilir. Burada atık ve katkı maddelerinden ayrılır. Burada cam kırılır ve ham madde karışımına karıştırılarak eritme ocaklarına dökülür. Bu şekilde tekrar cam olarak kullanıma geçer. Kırılan cam, beton katkısı ve camasfalt olarak da kullanılmaktadır. Camasfalta %30 civarında geri dönüşmüş cam katılmaktadır. Cam bu şekilde sonsuz bir döngü içinde geri dönüştürülebilir, yapısında bozulma olmaz. 1 ton cam atığının geri dönüşümü sonucu 100 litre benzin tasarrufu sağlanmaktadır. Örneğin; Türkiye genelindeki cam atıkların geri dönüştürülmesinden yıllık 15 milyon litre benzin tasarruf edilebilecektir.
Solvent Bazlı Atıklar: Solvent bazlı atıklar kaynama noktaları farkından yararlanılarak geri dönüşümleri sağlanmaktadır. Kirletici maddelerden solventi temizlemek için kaynama noktasına kadar solvent içeren kirleticili madde ısıtılarak solvent buharlaştırılır ve buhar tekrar soğutularak sıvı hâle getirilir. Bu sayede solvent kirletici diğer maddelerden temizlenmiş olur. İmalat sırasında açığa çıkan bu atık solventlerin geri dönüşümü sonsuz bir şekilde devam etmektedir. Çünkü arıtılıp temizlenen solventler eski özelliklerinden ayrılmadan tekrar saf hâllerine geri dönmektedirler.

Genel atık akışından geri dönüştürülen maddeleri toplamak için, kamu yararı ile devlet kolaylığı ve masrafı arasındaki değiş tokuş yelpazesinde farklı yerleri işgal eden bir dizi sistem uygulanmıştır. Toplamanın üç ana grubu bırakma merkezleri, geri alım merkezleri ve kaldırım kenarında toplama şeklindedir. Geri dönüşüm maliyetinin yaklaşık üçte ikisi toplama aşamasında gerçekleşir.

Kaldırım kenarı toplama, çoğunlukla geri dönüştürülen malzemelerin işlem sırasında nerede sıralandığı ve temizlendiğine göre farklılık gösteren, pek çok farklı sistemi kapsar. Ana kategoriler, karışık atık toplama, karıştırılmış geri dönüştürülebilir maddeler ve kaynak ayırmadır. Bir atık toplama aracı genellikle atıkları alır.
Karışık atık toplamada, geri kazanılan atıklar geri kalan atıklarla karıştırılarak toplanır ve istenilen malzemeler ayrıştırılarak merkezi bir ayrıştırma tesisinde temizlenir. Bu, büyük miktarda geri dönüştürülebilir atığın (özellikle kağıt) yeniden işlenemeyecek kadar kirli olmasına neden olur, ancak avantajları da vardır: Kentin geri dönüştürülen atıkların ayrı toplanması için ödeme yapmasına gerek yoktur, halk eğitimine ihtiyaç yoktur ve belirli malzemelerin geri dönüştürülebilirliğindeki herhangi bir değişiklik, ayırma işleminin gerçekleştiği yerde uygulanır.
Karıştırılmış veya tek-akışlı sistemde, geri dönüştürülebilir maddeler karıştırılır ancak geri dönüştürülemeyen atıklardan ayrı tutulur. Bu, toplama sonrası temizlik ihtiyacını büyük ölçüde azaltır, ancak hangi malzemelerin geri dönüştürülebilir olduğu konusunda halk eğitimi gerektirir.

Kaynak ayırma, her malzemenin toplamadan önce temizlendiği ve sıralandığı diğer uç noktadır. En az toplama sonrası sıralama gerektirir ve en saf geri dönüşüm ürünlerini üretir. Ancak, her bir materyali toplamak için ek işletme maliyetleri gerektirir ve geri dönüşümde kirlenmeden kaçınmak için kapsamlı halk eğitimi gerektirir. Oregon, ABD'de, Oregon Çevresel Kalite Departmanı (Oregon DEQ) çok aileli mülk yöneticileriyle anket yaptı; yaklaşık yarısı, geçiciler gibi izinsiz kişilerin toplama alanlarına erişmesi nedeniyle geri dönüştürülebilir maddelerin kirlenmesi de dahil olmak üzere sorunlar bildirdi.
Kaynak ayırma, harmanlanmış (karışık atık) toplamanın yüksek maliyeti nedeniyle tercih edilen yöntemdi. Ancak, ayırma teknolojisindeki ilerlemeler bu ek yükü önemli ölçüde azalttı ve kaynak ayırma programları geliştiren birçok alan karışık toplamaya geçiş yaptı.

Geri alım merkezlerinde, ayrılmış, temizlenmiş geri dönüşüm ürünleri satın alınır, bu da kullanım için açık bir teşvik sağlar ve istikrarlı bir tedarik yaratır. Sonradan işlenmiş malzeme daha sonra satılabilir. Kârlıysa, bu, sera gazı emisyonunu korur; kârsızsa, emisyonlarını arttırır. Geri alım merkezlerinin uygulanabilir olması için genellikle devlet sübvansiyonlarına ihtiyacı vardır. ABD Ulusal Atık ve Geri Dönüşüm Derneği tarafından hazırlanan 1993 tarihli bir rapora göre, 30 dolara yeniden satılabilen bir ton malzemeyi işlemek ortalama 50 dolar tutar.
ABD'de, karışık geri dönüştürülebilir maddelerin ton başına değeri 2011'de 180$, 2015'te 80$ ve 2017'de 100$'dı.
2017 yılında, ana bileşeni olan kumun düşük maliyeti nedeniyle cam esasen değersizdi. Benzer şekilde, düşük petrol fiyatları plastik geri dönüşümünü engelledi.
2017'de Napa, Kaliforniya'ya geri dönüşüm maliyetlerinin yaklaşık %20'si geri ödendi.

Bırakma merkezleri, atık üreticisinin geri dönüştürülen maddeleri merkezi bir konuma (kurulu veya mobil toplama istasyonu ya da yeniden işleme tesisinin kendisi) taşımasını gerektirir. Oluşturulması en kolay toplama türüdür, ancak düşük ve öngörülemeyen verimden muzdariptirler.

Plastik gibi bazı atık malzemeler için, geri dönüşüm robotları  denilen yeni teknik cihazlar, dağıtılmış geri dönüşüm biçimini mümkün kılar. Başlangıç yaşam döngüsü analizi (LCA), kırsal bölgelerde 3D yazıcılar için filament yapmak üzere HDPE'nin bu tür dağıtılmış geri dönüşümü, ham reçine kullanmaktan veya ilgili nakliyeleri ile birlikte geleneksel geri dönüşüm süreçlerini kullanmaktan daha

Radyasyon hastalığı olarak da bilinen Akut Radyasyon Sendromu (ARS), kısa bir süre boyunca yüksek miktarlarda iyonlaştırıcı radyasyona maruz kalınması nedeniyle ortaya çıkan sağlık etkileridir. İlk günlerde semptomlar mide bulantısı, kusma ve iştahsızlığı olabilir. Bunu birkaç saatliğine ya da haftalığına küçük semptomlar takip edebilir. Bundan sonra, toplam radyasyon dozuna bağlı olarak, insanlarda enfeksiyon, kanama, dehidrasyon ve şaşkınlık gelişebilir veya az semptomlu olarak geçirilebilir. Son olaraksa bunu ölüm ya da iyileşme izler. Belirtiler bir saat içinde başlayabilir ve birkaç ay sürebilir.
Radyasyon genellikle vücudun dışındaki bir kaynakta oluşur, vücudun çoğu maruz kalacak şekilde uygulanır ve 0.7 Gy'den (70 rad) daha büyük bir doz içerir. Genellikle üç türe ayrılır: i) kemik iliği sendromu (0.7 ila 10 Gy); ii) gastrointestinal sendrom (10 ila 50 Gy); ve iii) nörovasküler sendrom (> 50 Gy). Bu tür radyasyon kaynakları, nükleer reaktörler, siklotronlar ve kanser terapisinde kullanılan bazı cihazları olabilir. En çok etkilenen hücreler genellikle hızla bölünen hücrelerdir. Tanı geçmişteki maruz kalmalara ve semptomlara dayanılarak yapılır. Tekrarlanan tam kan sayımı (CBC), maruz kalmanın şiddetini gösterebilir.
Akut radyasyon sendromunun tedavisi genellikle destekleyici bir bakımdır. Bu bakım kan nakli, antibiyotik, koloni stimüle edici faktörler veya kök hücre nakli içerebilir. Radyoaktif madde ciltte veya midede kalırsa çıkarılmalıdır. Radyoiyot solunursa veya yutulursa, potasyum iyodür önerilebilir. Lösemi ve hayatta kalanlar arasındaki diğer kanserler gibi komplikasyonlara her zamanki gibi müdahale edilir. Kısa vadeli sonuçlar maruz kalma dozuna bağlıdır.
ARS genellikle nadirdir. Buna rağmen tek bir olay nispeten çok sayıda insanı etkileyebilir. Hiroşima ve Nagazaki'nin atom bombalanmasından ve Çernobil nükleer santral felaketinden sonra kayda değer vakalar meydana gelmiştir. ARS, nispeten düşük radyasyon dozlarına uzun süre maruz kaldıktan sonra ortaya çıkan kronik radyasyon sendromundan farklıdır.

Hibakuşa

Ard alan ışınımı veya arka plan radyasyonu, Dünya'da yaşayan herkesin maruz kaldığı, doğal ve suni kaynaklardan yayılabilen ve her yerde bulunan iyonlaştırıcı ışınımdır.
Doğal ve suni ardalan ışınımlarının ikisinin de çeşitleri yükseklik ve konuma bağlıdır.

Dünya'nın her yanında ışınsaçar malzemeler bulunur. Suda, havada, karada, kayalarda ve bitki örtüsünde soluma ve yutmayla vücuda giren, belirlenebilir miktarda doğal olarak bulunur. Bu içsel maruz kalmalara ek olarak bünyemizin dışında kalan ışınsaçar malzemeler ve de evrenden gelen bir dışsal maruziyette söz konusudur. Dünya genelinde yıllık ortalama maruziyet dozu 2,4 miliseverttir. Bu değer ortalama suni maruziyetin dört katıdır. 2008'de ölçülen ortalama yıllık suni ışınım maruziyeti 0,6 mSv'dir. Tıbbi görüntülemede daha fazla erişim için bazı zengin ülkelerde, Amerika ve Japonya gibi, yıllık suni maruziyet ortalaması doğal maruziyetten daha fazladır. Avrupa'da ortalama doğal maruziyet seviyesi ülkeden ülkeye değişim göstermektedir. İngiltere'de 2 mSv'nin altındayken Finlandiya'da 7 mSv kadardır.

En büyük doğal ardalan ışınımı kaynağı yerden havaya karışan radondur. Radon ve yerdeşleri, temel radyonükleitler ve çürümüş ürünlerin solunan ortalama doza katkısı 1,26 mSv/a kadardır. Radon'un dağışımı dengesizdir ve suyla değişime uğrayabilir. Böylece dünyanın çeşitli yerlerine yayılarak çeşitli ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. İskandinavya, Amerika, İran ve Çek Cumhuriyeti'nde ortalamanın 500 kat üzerinde radon çözünürlüğü bulunmuştur. Radon dünyanın kabuğunda bolca bulunan Uranyum'un bozunmuş halidir ve ancak cevherlerde yoğunluğu daha fazladır. Radon bu cevherlerden dışarı sızarak ya da suya karışarak yerleşim yerlerine kadar ulaşabilir. Akciğerlerden solunarak vücuda girebilir ve artıkları dahi bu döngüye tekrar katılır.Radon doğal olarak oluşmasına rağmen, insan aktiviteleri sonucunda da oluşabilir. İyi yalıtılmış bir evde kötü kapatılmış bir bodrum radon birikimine sebebiyet verebilir ve zehirlenmeye yol açabilir. Dünyanın endüstrileşmiş kuzey kesimlerinde (Kuzey Amerika ve Avrupa) bu gibi yapıların yaygınlığı radonu ardalan ışınımının ana kaynağı haline getirmiştir. Radon havadan daha ağır olduğu için bodrumlarda ve madenlerde birikme yapar. Bodrumları kapatma ve havayı vakumlama maruz kalmayı azaltır. Fosfoalçı, İtalyan tüfü, şap şisti ve hafif beton gibi inşaat malzemeleri radium içeriyor ve gözeneklilerse radon'u tutabilirler.
Radondan ışınıma maruz kalma dolaylı bir olaydır. Radon'un yarı ömrü kısadır (4 gün) ve diğer radyum serisi katı taneciklere dönüşür. Bu ışınsaçar parçacıklar solunur ve akciğerlere yerleşir ve sürekli maruziyete sebebiyet verir. Radon, sigaradan sonra en büyük ikinci akciğer kanserojenidir. Sadece Amerika'da yılda 15000-22000 ölümle sonuçlanan kansere sebep olur.1984'te Stanley Watras'ın bodrumunda yaklaşık 100,000 Bq/m³ radon bulunmuştur.
O ve Bojertown, Pensilvanya ve Amerika'daki komşuları ışınsaçar konut rekoruna sahiptirler. Uluslararası ışınımdan korunma organizasyonları taahhüt dozunu radonun denge eşdeğer çözünürlüğünü 8 ya da 9 nSv·m³/Bq·h ile çarparak toron'u ise 40 nSv·m³/Bq·h ile çarparak hesaplarlar.

Dünya ve üzerinde yaşayan her canlı anlık olarak sürekli dış uzaydan ışınım bombardımanına tutulur. Bu ışınım temel olarak demşir protonlarının pozitif yüklü iyonlarını içerir ve güneş sisteminin dışındaki kaynaklardan türetilmiş büyük çekirdekleri içerir. Bu ışınım atmosferdeki atomlarla etkileşime girerek ikinci bir ışınım yağmuru oluşturur ve bu yağmur X-ışınları, müyonlar, protonlar, alfa tanecikleri, elektronlar ve nötronlar içerir. Işınımın anlık dozu çoğunlukla müyonlar, nötronlar ve elektronlardan oluşur ve bu doz dünyanın yerelmıknatıssal alanına ve yüksekliğine bağlı olarak çeşitlilik gösterir. Bu ışınım yüksek tropsferde çok daha yoğundur. Sürekli uçan yolcular ve pilotlar için çok daha etkilidir. Bu insanlar yılda yaklaşık 2,2 mSv daha fazla maruziyet yaşarlar.
Benzer olarak, kozmik ışınım astronotlara dünya üzerindeki insanlara göre daha çok etki eder. Düşük yörüngelerdeki astronotlar, uluslararası uzay istasyonu veya uzay gemisi gibi, kısmen dünyanın manyetik alanı tarafından kalkanlanırlar ancak diğer yandan kozmik ışınlardan ve dünyanın mıknatıssal alanının sonucu olarak Van Allen ışınımına maruz kalırlar. Dünya yörüngesinin biraz dışında, aya giden Apollo Astronotları'nın da tecrübe ettiği gibi ardalan ışınımı çok daha yoğundur gelecek için insanlara Ay ve Mars keşifleri açısından potansiyel bir engel arz eder.
Komik ışınlar ayrıca atmosferde elementsel dönüşüme sebep olan, kozmik ışınlar tarafından uluşturulan ikincil ışınımın atmosferdeki diğer atomik taneciklerle birleşerek farklı tanecikler oluşturur. Böylece kozmojenik tanecikler ortaya çıkabilir ancak en kaydedeğeri azot atomlarının etkileşimiyle ortaya çıkan karbon-14'tür. Bu kozmojenik tanecikler dünya yüzeyine ulaşarak yaşayan organizmalara katılırlar. Bu taneciklerin üretimi kozmik ışın akısı ile biraz çeşitlenir ancak uzun dönemde sabit olarak kabul edilebilir. Sabit üretim, canlı organizmalara katılır ve kısa yarı ömür eski biyolojik kalıntıların yaşını belirlemede kullanılır.

Dünyasal ışınım, yukarıdaki tablonun amacına göre de, sadece bünye dışında kalan kaynakları içerir. Büyük radyotanecikler potasyum, uranyum, toryum ve bunların bozunum ürünleri radyum ve radon yoğun ışınsaçardır ancak düşük çözünürlükte bulunurlar. Bunun gibi çoğu kaynak dünyanın oluşumundan süregelen bozunumdan ötürü tükenmektedir çünkü dünyaya aktarılan miktar çok büyük değildir. Bu durumda dünyaya aktarılan uranyum-238'in etkinliği orijinal değerinin yarısı kadardır (4.5 milyar yıllık yarı ömür) ve potasyum-40'ın etkinliği sadece %8'dir. Bu yüzden insanlara olan etkisi çok azdır. Bunun sebebi insanların yarılanma ömürlerinden çok daha hızlı evrimleşiyor olmasıdır. Evrim baz alındığında bu süreç sabit olarak kabul edilebilir.
Ek olarak çoğu kısa yarıömürlü ve daha yoğun ışınsaçar izotoplar dünyada bozunup atılmaz çünkü sürekli doğal üretim vardır. Radyum-226, Urayum-238'in bozunum ürünüdür.

Potasyum ve karbon gibi insan vücudunun temek elementlerinden bazılar ardalan ışınımına önemli derecede ek yapan izotoplar içermektedir. Ortalamam bir insan 30 miligiram potassium-40 (40K) 10 nanogram (10−8 g) karbon-14 (14C) içermektedir. Dışsal ışınsaçar malzemelerin yarattığı iç kirlenmeden sonra, içsel ışınım maruziyetine en çok etki yapan biyolojik bileşikler potasyum-40'tan kaynaklanır. Saniyede 4000 çekirdeklik 40K bozunumu potasyumu en büyük ışınım faktörü haline getirir. 40K'tan üretilen beta parçacıkları 14C'e göre 10 kat daha etkilidir. 14C insan vücuduna 3700 Bq seviyesinde ve 40 gün yarı ömür sunar. Saniyede yaklaşık 1200 beta taneciği 14C tarafından ışınır. Potasyum DNA'nın bir bileşeni değildir ancak 14C hücrelerin yarısının genetik bilgisine dahil edilir. DNA'da saniyede 50 14C atomu azota dönüşür. Radon ve çürüme ürünlerinin aksine diğer radyonüklitlerin içsel ortalama doza katkısı 0.29 mSv/a'dır. Bunun 0.17 mSv/a kadarı 40K'tan kaynaklanmaktadır. 0.12 mSv/a kadarı uranyum ve toryum serilerinden ve 12 mSv/a kadarı 14C'ten kaynaklanır.

Bazı alanlar ülkesel ortalamalarım üzerinde değerlere sahiptir. Dünyada sıra dışı yükseklikte doğal ardalan ışınıma sahip yerler Ramsar - Iran, Guarapari - Brezilya, Karunagappalli - Hindistan, Arkaroola, Güney Avustralya  ve Yangjiang - China. Dünya üzerinde kaydedilen en yüksek saf doğal ardalan ışınımı seviyesi 90 µGy/h ile Brezilya'nın siyah sashilleridir. Bu seviyenin sebebi monazit'tir.
Bu oran yıllık ortalama 0.8 Gy/a olarak ifade edilebilir ancak ışınım sezonluk olduğu için ve de yakın yerleşim alanlarında düşük seviyede olduğu için fazla etkili sayılmaz.Bu ölçüm tekrarlanmamış be UNSCEAR'ın raporunda göz ardı edilmiştir. Çevre sahiller olan Guarapari ve Cumuruxatiba'da bu seviye 14 - 15 µGy/h olarak hesaplanmıştır.
En yüksek ardalan ışınımı seviyesine sahip yerleşim yeri Ramsar'dır ve sebebi ışınsaçar bir madde olan kireçtaşının inşaat malzemesi olarak kullanılmasıdır. 1000'den fazla kişi yıllık ortalama 6 mSv'lik ışınıma maruz kalmaktadır. Bu değer ICRP tarafından belirlenen suni ardalan ışınımı maruziyet sınırından 6 kat daha fazladır. TBu insanlar ayrıca radondan da azımsanamayacak bir maruziyet yaşamaktadırlar. Rekor ölçün 131 mSv/a'lık ortam ışınımı ile bir eve aittir ve radondan kaynaklı içsel doz 72 mSv/a'dır. Bu eşsiz ölçüm dünyanın yıllık ortalama doğal ışınım maruziyetinin 80 katıdır.
Ramsar'da yüksek ışınımın sağlığa zararlarını belirlemek için epidemiyolojik çalışmalar halen sürdürülmektedir ancak henüz istatistiksel sonuçlar çıkarmak için erkendir

Yüksek atom numaralı materyallerden dolayı insan vücudundaki ardalan ışınımı küçük bir artıl gösterir ve bunu temel sebebi fotoelectrik etkidir.

Tıbbi görüntüleme kaynaklı yıllık ortalama ardalan ışınımı maruziyeti 0,6 mSv/a kadardır. Bu tıbbi etkinin menzili 3 mSv/A2ya kadar çıkmaktadır. Other human contributors include smoking, air travel, radioactive building materials, historical nuclear weapons testing, nuclear power accidents and nuclear industry operation.
Diğer insani etmenler; sigara içmek, hava ulaşımı, ışınsaçar inşaat malzemeleri, tarihsel nükleer silah testleri, nükleer santal kazaları ve nükleer endüstri operasyonlarıdır. Tipik bir göğüs röntgeni 0,2 mSv/a etken doz içerir. Diş röntgeni dozu ise 5 ila 10 µSv kadardır. Ortalama bir Amerika vatandaşı yıllık ortalama 3 mSv doza maruz kalmaktadır. Düşük seviyede tıbbi maruziyete sahip ülkeler yok denecek kadar azdır. Işınım tedavisi gerektiren hastalıklardan bu ölçümlere dahildir ve hem hastayı hem de çevresindekileri etkilemektedir.

Sigarada, bir radon artığı olan polonyum-210, tütün yapraklarına sıkışmış halde bulunur. Ağır içiciler yılda 160 mSv doza maruz kalırlar. Polonyum-210 segmental bronşların çatallandığı kısımlara yerleşerek sürekli bir zehirlenme durumu oluşturur. Sigara vücudun sadece küçük bir bölgesine etki ettiği için (akciğerler) ışınım korunma seviyeleriyle kolayca karşıla

Dalga-parçacık ikililiği teorisi tüm maddelerin
yalnızca kütlesi olan bir parçacık değil aynı zamanda da enerji transferi yapan
bir dalga olduğunu gösterir. Kuantum mekaniğinin temel konsepti, kuantum
düzeyindeki objelerin davranışlarında ‘’parçaçık’’ ve ‘’dalga’' gibi klasik
konseptlerin yetersiz kalmasından dolayı bu teoriyi işaret eder. Standart
kuantum yorumları bu paradoksu evrenin temel özelliği olarak açıklarken,
alternatif yorumlar bu ikililiği gelişmekte olan, gözlemci üzerinde bulunan
çeşitli sınırlamalardan dolayı kaynaklanan ikinci dereceden bir sonuç olarak
açıklar. Bu yargı sıkça kullanılan, dalga-parçacık ikililiğinin
tamamlayıcılık görüşüne hizmet ettiğini, birinin bu fenomeni bir veya başka bir
yoldan görebileceğini ama ikisinin de aynı anda olamayacağını söyleyen Kopenhag yorumu ile açıklamayı hedefler.

İkililik fikrinin temeli 17. Yüzyılda Christiaan
Huygens ve Isaac Newton arasında ışık ve maddenin doğası hakkındaki ışım hem dalgadan(Huygens)
hem de parçacıktan(Newton) oluşur tartışmalarına dayanır. Max Planck, Albert
Einstein, Louis de Broglie, Arthur Compton, Neils Bohr ve diğer birçok bilim
insanının çalışmaları sayesinde şu andaki bilimsel teori olan ışığın hem parçacık
hem de dalga (ya da tam tersi) olduğu teorisi geçerli. Bu olgu yalnız orta
boyuttaki parçacıklar için değil ayrıca atom ve moleküllerin temel bileşenleri
içinde geçerlidir. Gözle görülebilir parçacıklar için ise aşırı derecede kısa
dalga boylarından dolayı dalga özelliği saptanamıyor.

Aristoteles ışığın doğası hakkında hipotez kuran ilk kişilerden biriydi ve ışığı havadaki elementlerin ayrışması olarak düşünüyordu (dalga teorisi). Diğer bir yanda ise Demokritos ışık da dahil olmak üzere evrendeki her şeyin daha küçük ayrılamaz parçalardan oluşması yargısına karşı geldi. 11. Yüzyılın başlarında, Arap bilim insanı İbn-i Heysem optik üzerine  kırılma, yansıma ve ufak boyuttaki mercekleri kullanarak ışınların çıkış noktasından göze gelene kadarki yolunu anlatan konular hakkındaki ilk kapsamlı tezi yazdı. Bu ışınların birleşik ışığı oluşturduğu iddiasında bulundu. 1630'da René Descartes'ın Işık Üzerine yazdığı tezindeki ters dalga tanımı, ışığın davranışının dalga dağılımı modellemesiyle ışığın tekrar yaratılabileceğini ortaya koydu. 1670'in başlarında ve 30 yıllın üzerindeki çalışmayla Isaac Newton parçacık hipotezini sunarak ışığın yansımasının gösterdiği düz çizgiyle sadece parçacıkların böyle bir düz çizgi üzerinde gidebileceğini savundu. Işığın kırılmasını ise daha yoğun bir ortama geçen ışığın hızlandığını varsayarak açıkladı. Yaklaşık olarak aynı zamanda, Newton'un çağdaşları Robert Hooke ve Christiaan Huygens ve sonrasında Augustin-Jean Fresnel matematiksel olarak dalga görüşünü farklı ortamlarda farklı hızlarla giden ışığın kırılmasının ortama bağlı olduğunu gösterdi. Huygens-Fresnel prensibinin sonuçları ışığın davranışını belirlemede oldukça başarılıydı ve sonradan Thomas Young'un çift gişirim deneyiyle ise ışığın parçacık olduğu görüşünün sonu başlamış oldu.

Parçacık teorisini son darbe James Clerk Maxwell'ın daha önceden bulunmuş olan titreşen elektrik dalgaları ve manyetik alanlarla ilgili dört basit denklemi birleştirdiğinde vurulmuş oldu. Titreşen bu elektromanyetik dalgaların yayılma hızı hesaplandığında ışık hızı açığa çıkmış oldu. Görünür ışık, morötesi ışık ve kızıl ötesi ışığın çeşitli dalga boylarındaki elektromanyetik dalgalar olduğu açığa kavuşmuş oldu. Dalga teorisi galip geldi ya da öyle olduğu düşünüldü.
19. yuzyılın başlarındaki dalga teorisinin ışığı tanımlamasındaki başarıları sırasında maddeyi tanımlayan atomic teori ortaya çıkmaya başladı. 1789 yılında Antoine Lavoisier kimyayı simyadan kesin ve tutarlı yöntemlerle ayırarak maddenin korunumunu ve birçok kimyasal element ve bileşik buldu. Ancak bu temel kimyasal elementlerin doğası bilinmezliğini
korudu. 1799 yılında Joseph Louis Proust elementlerin sabit oranlarla
birleştiğini göstererek kimyayı atomik düzeyde ilerletmiş oldu. Bu gelişmeler
Jhon Dalton'u Democritus'un atom hakkındaki görüşlerini tekrar ortaya çıkardı,
elementleri görünmez bileşenler olarak tanımlaması  oksijenin neden metal oksitlerin 1:2 oranında
başka bir oksijenle birleştiğini açıkladı. Ancak Dalton ve o zamanın diğer
kimyacıların göz önünde bulundurmadığı şey, bazı elementlerin tek atomlu (Helyum
gibi) ve diğerlerinin çift atomlu (Hidrojen gibi) ya da su gibi H2O yerine daha
basit ve sezgisel HO bu yüzden atomik ağırlık değişken ve çoğunlukla yanlış
olarak gösterildiğiydi. Ek olarak HO oluşumu iki parça hidrojen gazı ve bir
parça oksijen gazının ikiye bölünmesini gerektirmektedir. Bu
problem reaksiyona giren gazların hacimlerinin üzerinde sıvı ve katı gibi çalışan
Amedeo Avogadro tarafından çözüldü. Eşit hacimde element gazının eşit hacimde
atom içerdiğini öne sürerek H2O nun iki parça H2 ve bir parça O2 den meydana
geldiğini gösterdi. Çiftatomlu gazları bularak temel atom teorisini tamamlayan
Avogadro çokça bilinen bileşiklerin doğru moleküler formüllerini ortaya koyarak
daha düzenli bir şekilde olmasını sağladı. Klasik atom teorisine son darbe
Dimitri Mendeleyev elementleri gösteren sıralı ve simetrik bir tablo
oluşturmasıyla geldi. Ancak Mendeleyev'in tablosunda hiçbir elemental
doldurulamayacak boşluklarda vardı. Ancak bu boşluklar zamanla yeni
elementlerin oluşturulmasıyla giderildi. Periyodik tablodaki başarı atom
teorisine karşı olanlara yanıt olmuştu, ancak laboratuvarda herhangi bir tek
atom gözlemlenmemesine rağmen kimya bir atom bilimiydi.

19. yüzyılın bitiminde, fizik yoluyla atomun doğasına ve kimyasal reaksiyonların işleyişine karar vermek atom teorisinde indirgemeciliğin atomun kendi içine ilerlemesini sağladı. İlk başta akışkan sanan elektrik daha sonradan elektron ismi verilen parçacıklardan oluştuğu anlaşıldı. İlk defa J. J. Thomson tarafından 1897 yılında katot ışın tüpü kullanarak vakumlu ortamda elektrik yüklerinin hareketi gözlemlendi. Vakum elektrik akışkanına hareket için ortam sağlamadığından dolayı bu buluş sadece negatif yüklü parçacığın vakumlu ortamda hareketi sayesinde açıklanabilir. Elektronlar yıllardır elektriği akışkan olarak gören klasik elektrodinamikle
karşı karşıya geldi. Daha da önemlisi, elektrik yükü ve elektromanyetizma arasındaki yakın ilişki Michiael Faraday ve James Clerk Maxwell tarafından belgelenmiş oldu. Elektromanyetizmanın değişen bir elektrik veya manyetik alan tarafından oluşturulan bir dalga olarak bilinmesinden beri elektrik ve yükün atomik/parçacık tanımı yersizdi. Dahası, klasik elektrodinamik tamamlanmayan tek klasik teori değildi.

Bir objenin sıcaklığından dolayı kaynaklanan elektro manyetik bir enerji yayılımı olan kara-cisim ışıması klasik yargılar tarafından tek başına açıklanamazdı. Tüm klasik termodinamik teorilerin temeli olan klasik mekaniğin eşbölüşümü teoremi, bir nesnenin enerjisinin nesnenin titreşim modları arasında eşit olarak paylaştırıldığını belirtir. Bu teori titreşim modlarını oluşturan atomların hızları olarak tanımlarken ve hız dağıtımının eşitlikçi olarak dağıtarak deneysel sonuçlarla eşleşti ve işe yaradı. Kinetik enerjinin ikinci dereceden bir denklem olmasından dolayı hız ortalama hızdan daha büyüktür ancak yüksek enerjili atomların sayısı düştüğünde aynı zamanda düşüşte o kadar çok olacaktır ve hız atomlar arasında eşit olarak dağıtılacaktır. Yavaş hız modlarında görünürde hız dağıtımı eşit olacaktır, yavaş hız modları daha az enerji istediğinden 0 hız modu hiç enerji harcamayacaktır ver sonsuz sayıda atoma dağıtılabilir. Ancak bu durum atomlar arasındaki etkileşimin yokluğunda meydana gelebilir; atomlar arası çarpışması olduğunda yavaş hız modu devreye girecektir. Ayrıca denge durumu hızın sıcaklığa oranıyla da sağlanabilir.
Ama bu durumu elektromanyetik yayılımda olaylar termal nesnelerde olduğu gibi değildir. Termal nesnelerin ışık yayılımı yaptığı uzun süredir bilinmektedir. Sıcak metaller kırmızı renkte parlar ve eğer daha fazla ısı alırlarsa renkleri beyaza döner. Işığın bir elektromanyetik dalga olarak bilinmesinden dolayı fizikçiler bu ışımayı klasik yasalarla açıklamaya çalışmıştır. Bu durum kara-cisim problem olarak bilinmektedir. Eşitdağılım teorisi termal objelerin titreşim modları için kullanıldığından beri bu durumun eşit olarak ışıması varsaymak önemsiz olacaktır. Ancak bu çıkarım ışığın titreşim modları için kullanıldığında çabucak bir sorun ortaya çıktı. Bu sorunu basitleştirmek için olabilecek en uzun dalgaboyu termal nesenin oyukları olarak tanımlandı. Herhangi bir dengedeki elektromanyetik mod yalnızda bu oyuklarının duvarlarını boğum noktası olarak kullanarak var olabilirdi. Böylece dalga boyu oyuğun(L) iki katından büyük bir dalga olamadı.

İlk birkaç mod uygulanabilir olduğundan  dalga boyları 2L, L, 2L/3, L/2 vs. Dalga
boyunda kısalma limiti olamamasına rağmen 2L uzunluğunu asla geçememektedir
darken kısadalga boyları dağıtımda üstünlük sağladı ve oyuk neredeyse tamamıyla
kısa dalga boylarıyla dolmaya başladı. Eğer her mod eşit enerji dağılımı almış
olsaydı kısa dalgaboy modları bu enerjinin hepsini özümserdi. Rayleigh-Jeans
yasasından sonra uzun dalgayı boyu ışımalarının yoğunluğu doğru olarak
öngörülürken, sonsuz enerjinin sonsuz sayıdaki kısa dalgaboylarıyla mümkün
olacağı düşünüldü. Bu durum morötesi felaketi olarak bilinmektedir.
Çözüm 1900 yılında Max Planck'ın kara cismin
tarafından yapılan ışık yayılımının frekansı bu yayılımı yapan osilatörün
frekansına bağlı olduğu ve  bu osilatörün
enerjisinin ışıkla düz orantılı olarak arttığı hipoteziyle bulunmuştur(E =hv).
Görülebilir osilatörlerin aynı mantıkla çalışıtığı düşünülerek bu hipotezin
yanlış olduğu çıkarılamaz; aynı genlik ve farklı frekanstaki beş farklı
harmonik osilatör kullanılarak en fazla frekansa sahip olanın en çok enerjiyede
sahip olan olduğu görülmüştür. Buna dayanarak yüksek frekanslı ışık eşit
frekanstaki osilatörden yayılmış olmalıdır ve buna dayanarak bu osilatör düşük
frekanslılara göre daha fazla enerjiye sahiptir, böylece Plank herhangi bir
felakti önlemiş oldu, böylece eşit dağılıma g

Dünya, giren enerji kazançlarını ve çıkan enerji kayıplarını içeren bir enerji bütçesine sahip fiziksel bir sistem olarak incelenebilir. Gezegenimiz yaklaşık olarak dengededir. Girenlerin toplamı neredeyse çıkanların toplamına eşittir.
Not: Bu şematik resimler sadece net enerji transferini anlatmaktadır. Sera gazlarının etkisini veya herhangi bir değişikliği anlatmamaktadır.

Dünya atmosferine giren toplam enerji akısı 174 x 1015 watt olarak hesaplanır. Bu enerji şunlardan meydana gelir:

güneş radyasyonu (% 99.978, yaklaşık 174 petawatt; ya da diğer bir deyişle 340 W m−2)
jeotermal enerji (% 0.013, yaklaşık 23 terawatt; ya da diğer bir deyişle 0.045 W m−2)
Bu, depolanmış ısı ve Dünya'nın iç kısımlarından sızan radyoaktif bozunumdur.
gelgit enerjisi (% 0.002, yaklaşık 3 terawatt; 0.0059 W m−2)
Bu enerji Dünya'nın kütlesiyle yerçekimi alanına sahip Ay ya da Güneş gibi kütlelerin etkileşimiyle üretilir .
fosil yakıt tüketiminden meydana gelen atık ısı (yaklaşık % 0.007, 13 terawatt; 0.025 W m−2).
Bu hesaplamalarda ihmal edilmiş küçük çapta enerji kaynakları vardır: uzaydaki termal radyasyon, yıldızlardan gelen ışınlar, güneş rüzgarları. İhmal edilecek kadar küçük olmalarının bilinmesine rağmen, bu her zaman kesin değildir: Joseph Fourier ilk zamanlarda sera etkisinden bahsederken uzaydan gelen radyasyonun önemli olduğunu düşünmüştür. [1]13 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Dünya'nın ortalama yansıtabilirliği 0.3'tür. Bu ise giren güneş enerjisinin %30'unun uzaya geri gönderildiği anlamına gelir. %70'i ise kızılötesi olarak emilir. Dünya'nın yansıtabilirliği aydan aya farklılık gösterir, tümünün ortalaması ise 0.3'tür. Boyutsal olarak ise çok değişkendir: Örneğin buzulların yansıtabilirliği yüksek, okyanuslarınki ise düşüktür. Jeotermal ve gelgit enerjisinin etkisi çok küçük olduğundan aşağıdaki hesaplamalarda ihmal edilmiştir.
Öyleyse %30 oranındaki yansıtılan enerji şunlardan oluşur:

%6'sı atmosferden
%20'si bulutlardan
%4'ü yerden (sular ve buzlar dahil)

Geriye kalan 70% oranındaki enerji ise emilir:

%51'lik oran karalar ve sular tarafından şu yollarla emilir:
%23 atmosfere suyun buharlaşması ile gizli ısı olarak geri iletilir
%7 ısınıp yükselen havayla atmosfere geri iletilir
%6 doğrudan uzaya gönderilir
%15 radyasyonla atmosfere iletilir, sonra uzaya saçılır
%19 atmosfer ve bulutlar tarafından absorbe edilir:
%16 uzaya geri saçılır
%3 bulutlara iletilir
Dünya ısıl dengedeyken, % 70 emilen aynı miktar yeniden ışıma yapar:

%64 bulutlar ve atmosfer tarafından
%6 yer tarafından

Sera gazları emisyonu ve karaların kullanımındaki değişiklikler gibi diğer faktörler enerji bütçesini az ama önemli derecede değiştirir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bu etkiyi bilindiği kadarıyla sunar. [2]. Sera gazlarından en çok miktardaki ve en iyi bilineni(CO2, CH4, halokarbonlar vb.) toplamda 2.4 W m−2 bir yükselişe neden olur. Bu miktar toplam giren güneş enerjisinin %1'inden daha azdır, fakat atmosfer ve okyanus sıcaklıklarının yükselmesine katkıda bulunur.

Sera etkisi

"Earth's Energy Budget", Oklahoma Climatological Survey5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Earth's Energy Budget" graphic, NASA

Floresans, soğuk cisimlerde moleküler fotonun yutulmasının daha uzun bir dalga boyunda diğer bir fotonun yayılmasını tetiklemesiyle gerçekleşen ışık verme (ışıma) olayıdır. Yutulan ve yayılan fotonlar arasındaki enerji farkı moleküler titreşimler ya da ısı olarak ortaya çıkar.
Bir molekülün ışık soğurma yeteneği onun yapısındaki atomik çekirdek etrafında elektronların yerleşimine bağlıdır. Böylece molekül tarafından bir foton soğurulduğunda bir elektron daha yüksek enerji seviyeli bir orbitale kaldırılır. Bir foton soğurmuş molekül uyarılmış durumdadır ve genellikle artık kararlı değildir. Uyarılmış molekülde daha yüksek enerjili orbitallere taşınan elektronlar genellikle kendi düşük enerjili orbitallerine geri dönerler. Uyarılmış molekülün eski durumuna dönmesiyle salınan ışık floresans olarak adlandırılır. Floresans ışıma daima soğurulan dalga boyundan daha uzun dalga boylu yani daha düşük enerjilidir. Bitkilerdeki floresans normal şartlar altında oluşmaz, sadece çok yüksek ışık şiddeti ve yüksek stres ile gerçekleşebilir.
Floresans adını bu olayın sıklıkla gözlemlendiği floritten alır.

www.fluorophores.org5 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
scienceworld.wolfram.com7 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğrafçılıkta floresans

Fosforesans, floresansla ilişkili bir çeşit ışıldama şeklidir. Floresanstan farklı olarak fosforesant maddeler soğurdukları enerjiyi hızlıca geri vermezler.
Triplet durumdaki elektronlar eski dönüş yönünü kazandıktan sonra normal yörünge düzenindeki diğer elektronların yanına dönebilirler. Bu arada elektron çok daha yüksek bir yörüngede fırlatmada işlev gören enerji, ışık enerjisi olarak geri verilir. Bu olay fosforesans olarak isimlendirilir.

Fosforlu malzemelerde kullanılan yaygın pigmentler arasında çinko sülfür ve stronsiyum alüminat bulunur. Güvenlikle ilgili ürünlerde çinko sülfürün kullanımı 1930'lara kadar uzanır.
1993 yılında stronsiyum alüminat pigmentlerinin geliştirilmesi, yüksek parlaklığa ve uzun fosforesansa sahip, özellikle de prometyum kullanan, karanlıkta parlayan malzemelerin yerine geçecek bir malzeme bulma ihtiyacıyla teşvik edildi. Bu, Yasumitsu Aoki'nin (Nemoto & Co.) çinko sülfürden yaklaşık 10 kat daha fazla parlaklığa ve yaklaşık 10 kat daha uzun fosforesansa sahip malzemeleri keşfetmesine yol açtı. Bu, çinko sülfit bazlı ürünlerin çoğunu yenilik kategorisine düşürdü. Stronsiyum alüminat bazlı pigmentler artık çıkış tabelalarında, yol işaretlemelerinde ve güvenlikle ilgili diğer tabelalarda kullanılmaktadır.

Hem fosforesans (T1‘den S0‘ya geçiş) hem de sistemler arası geçiş (ISC) yoluyla uyarılmış tekli durumdan (örneğin S1) T1 üretimi spin yasaklı süreçler olduğundan çoğu organik malzeme, uyarılmış üçlü durumu doldurmada çoğunlukla başarısız oldukları için önemsiz fosforesans sergiler ve hatta T1 oluştuğunda, fosforesans çoğunlukla ışınımsal olmayan yolaklar tarafından geride bırakılır.
ISC'yi ve fosforesansı arttırmaya yönelik bir strateji, spin-yörünge eşleşmesini (SOC) artıran ağır atomların dahil edilmesidir. Ayrıca SOC (ve dolayısıyla ISC), Mustafa El-Sayed kuralı olarak da bilinen n-π* ve π-π* geçişlerinin farklı açısal momentumlarla birleştirilmesiyle desteklenebilir.
Bu tür geçişler tipik olarak karbonil veya triazin türevleri tarafından sergilenir ve çoğu organik oda sıcaklığında fosforesan (ORTP) malzeme bu tür kısımları içerir. 
Buna karşılık, titreşim gevşemesi ve oksijen söndürme ve üçlü-üçlü imhalar dahil olmak üzere rekabetçi ışınımsız deaktivasyon yollarını engellemek için, organik fosforların polimerler ve moleküler katılar gibi katı matrislere gömülmesi gerekir (kristaller, kovalent organik çerçeveler, ve diğerleri).

Fosfor

Fosforesans7 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Görsel algı çevredeki objelerin görülebilir spektruma yansıttığı ışığı kullanarak çevreyi yorumlayabilme yeteneğidir. Bu, etrafı ne kadar net görmeyi ifade eden görsel keskinlikten farklıdır (örneğin "20/20 vizyon"). Bir kişi 20/20 vizyonu olsa bile görsel algısal işleme ile ilgili problemler yaşayabilir.
Sonuç olarak algı, ayrıca görsel algı, görüş veya vizyon olarak da bilinir (sıfat biçimi:görsel, optik veya oküler). Görme işleminde bulunan çeşitli fizyolojik bileşenler topluca görsel sistem olarak adlandırılır ve toplu olarak görme bilimi olarak adlandırılan dilbilim, psikoloji, bilişsel bilim, nörobilim ve moleküler biyoloji alanlarında çok fazla araştırmanın odağıdır.

İnsanlarda ve diğer bazı memelilerde, ışık göze korneadan girer ve lens tarafından gözün arka tarafında bulunan ışığa duyarlı bir zar olan retinaya odaklanır. Retina, ışığı nöronal sinyallere çevirmesi için bir dönüştürücü görevi yapar. Bu transdüksiyon, ışık fotonlarını tespit eden ve onlara nöral impulslar üreterek yanıt veren rods ve cones olarak da bilinen retinanın özel fotoreseptif hücreleri tarafından gerçekleştirilir. Bu sinyaller retinadan, beyindeki merkezigangliyona optik sinir tarafından iletilir. Lateral genikülat çekirdek bilgiyi görsel kortekse iletir. Retinadan gelen sinyaller de doğrudan retinadan üstün kollikulusa gider.
Lateral genikülat çekirdek sinyalleri, striat korteks olarak da adlandırılan birincil görsel kortekse gönderir. Görsel bağlantı korteksi olarak da adlandırılan, extrastriate korteksi hem birbirinden hem de striat korteksten bilgi alan bir dizi kortikal yapıdır. Görsel ilişkilendirme korteksinin son açıklamaları, bir bölümü iki fonksiyonel yolla açıklar, ventral ve dorsal yol. Bu varsayım iki akım hipotezi olarak bilinir.
İnsan görsel sisteminin genellikle elektromanyetik spektrumun 370 ve 730 nanometresi (0.00000037 ila 0.00000073 metre) dalga boyları arasındaki görünür ışığa duyarlı olduğuna inanılmaktadır. Bununla birlikte, bazı araştırmalar insanların, özellikle de gençlerin, 340 (UA-V) nanometreye dalgaboyuna kadar olan ışığı, algılayabildiğini öne sürer.
Görsel algıdaki başlıca problem, retinal uyaranın (örneğin; retinadaki görüntü) insanların gördüklerinin basit bir çevirisi olmadığıdır. Bundan dolayı algı ile ilgilenen insanlar, görsel işlemenin aslında neyin göründüğünü ortaya çıkarmak için neler yaptığını açıklamakta uzun süreler uğraşmaktadırlar.

Görmenin nasıl işlediğine dair ilkel açıklama getiren iki büyük antik Yunan okulu vardı.
Birincisi, ışınlar gözlerden yayıldığında ve görsel nesneler tarafından tutulduğunda görme olayının sürdürülmesini sağlayan " salınım teorisi " idi. Bir nesne direkt görülürse, gözlerden çıkan ve tekrar nesnenin üzerine düşen 'ışınlar' yoluyla olmuş demektir. Fakat görüntü kırılması da, gözlerden çıkan ve havada dolaşan 'ışınlar' aracılığıyla da görülebilir ki bu ışınların hareketinin sonucu olarak da görülebilir olan görünür nesnenin üzerine düşer. Bu teori Öklid ve Batlamyus gibi akademisyenler ve onları takip edenler tarafından desteklenmiştir.
İkinci okul, görme olayının, objenin temsili olan gözlere giren bir şeyden geldiğini savunan 'intro-misyon' denen yaklaşımını savunurdu. Ana temsilcileri Aristoteles, Galenos ve takipçileri ile bu teori, görme olayının gerçekte ne olduğuna dair modern teorilere yakın olduğu görülüyor ancak sadece deneysel temele sahip olmayan bir tartışma olarak kaldı. (On sekizinci yüzyıl İngiltere'sinde Isaac Newton, John Locke ve diğerleri, vizyonun / gerçekçi teorisini, görme olayını gerçek nesneden oluşan ışınların görülen nesnelerden yayıldığı ve görenin zihnine gözün diyafram açıklığından duyulan bir süreç içerdiği konusunda ısrar ederek teoriyi ileri taşıdılar.
Her iki düşünce okulu da "beğeni ancak hoşlanmayla bilinir" ilkesine, dolayısıyla gözün görünür ışığın "dış ateşiyle" etkileşime giren ve görmeyi mümkün kılan bir "iç ateş" ten oluştuğu prensip üzerine kuruludur. Platon, bu iddiayı Aristoteles'in De Sensu'da yaptığı gibi Timaios diyaloğunda yapar. 

Alhazen (965 - y. 1040) görsel algı üzerine birçok araştırma ve deney gerçekleştirdi bunlar; Ptolemy'nin binoküler görme konusundaki çalışmalarını genişletmek ve Galen' in anatomik çalışmalarını yorumlamak üzerineydi. Işık bir cisim üzerinde sektiğinde görme olayının meydana geldiğini ve daha sonra kişinin gözünde oluştuğunu açıklayan ilk kişiydi.
Leonardo da Vinci'nin (1452–1519) gözün özel optik niteliklerini ilk olarak tanımlayan kişi olduğuna inanılmaktadır. "İnsan gözünün işlevi ... çok sayıda yazar tarafından belli bir şekilde tanımlandı ama ben tamamen farklı görüşteyim. " diye yazmıştır. Temel deneysel bulgusu, görüş çizgisinde yani foveada sona eren optik çizgide sadece belirgin ve net bir görüş olmasıydı. Bu kelimeleri tam anlamıyla kullanmasa da, aslında foveal ve periferik görme arasındaki modern ayrımın babasıdır.
Isaac Newton (1642-1726 / 27), bir prizmadan geçen ışık spektrumunun her bir rengini izole ederek, nesnelerin görsel olarak algılanan renginin yansıtılan ışığın karakteri nedeniyle ortaya çıktığını ve bu ayrılmış renklerin, günün beklentisine ters bir şekilde, herhangi başka bir renge dönüştürülmeyeceğini deneylerle keşfeden ilk kişidir.

Hermann von Helmholtz genelde görsel algı ile ilgili ilk modern çalışma ile ön plana çıkar. Helmholtz insan gözünü üzerine incelemeler yaptı ve yüksek kaliteli bir görüntü üretmeye kapasitesinin olmadığına karar verdi. Yeterli olmayan bilgi, görme olayını imkansız hale getirmiş gibi görünüyordu. Bu nedenle o, görmenin ancak 'bilinçdışı çıkarım'ın formunun bir sonucu olabileceği çıkarımına vardı ve bu kavramı 1867'de ortaya çıkardı. O, beynin eski deneyimlere dayanan ve yeterli olmayan verilerden varsayımlar ve sonuçlar çıkardığını ileri sürdü.
Çıkarımlar, dünyanın önceki deneyimini gerektirir.
Görsel deneyimlerle temellenen iyi bilinen varsayım örnekleri:

ışık üstten gelir
nesneler normalde aşağıdan görüntülenemez.
yüzler yukarı kalkmış görünür (ve tanınır).
yakın objeler, daha uzaktaki objelerin görünümünü engelleyebilir, ancak tam tersi olamaz.
figürler (yani ön plan objeler) dışbükey sınırlara sahip olma eğilimindedir.
Görsel yanılsamaların (çıkarım sürecinin yanlış gittiği durumlar) incelenmesi, görsel sistemin ne tür varsayımlarda bulunduğuna dair çok fazla fikir vermektedir.
Bilinçsiz çıkarım hipotezinin başka bir türü (olasılıklara dayalı olan) yakın zamanda Bayes adı verilen görsel algı çalışmalarıyla tekrar canlandırılmıştır. Bu yaklaşımın savunucuları, görsel sistemin duyusal verilerle algı oluşturmak için bir çeşit Bayesci çıkarım gerçekleştirdiğini düşünmektedir. Bununla birlikte, bu görüşe sahip olanların prensip olarak Bayes eşitliğinin gerektirdiği bağlantılı olasılıkları nasıl ürettiği açık değildir. Bu düşünceye dayanan modeller, hareket algısı, derinlik algısı ve şekil-zemin algısı gibi çeşitli görsel algısal işlevleri tanımlamak için kullanılmıştır. “ Tamamen ampirik algı teorisi ” Bayes formalizmini açıkça anımsatmadan görsel algıyı rasyonelleştirmeyle ilgili yeni bir yaklaşımdır.

Bugün vizyon bilimcileri tarafından incelenen araştırma sorularının çoğunu ilk olarak 1930'larda ve 1940'larda çalışan Gestalt psikologları gündeme getirdi.
Gestalt Organizasyon Yasaları, insanların görsel bileşenleri nasıl birçok farklı parça yerine organize olmuş desenler ya da boşluklar olarak algıladıklarına dair çalışmalara rehberlik etmiştir. ''Gestalt'', anlamı kısmen ''biçim ya da desen'' ile birlikte ''bütün ya da ortaya çıkan yapı'' olan Almanca bir kelimedir. Bu teoriye göre, görsel sistemin yapıları nasıl otomatik olarak desenler şeklinde gruplandırdığını belirleyen sekiz ana faktör vardır: Yakınlık, Benzerlik, Kapama, Simetri, Ortak hareket, Sürekliliğin yanı sıra İyi Gestalt (düzenli, basit ve sıralı yapı) ise ve geçmiş deneyimler.

1960'lı yıllardaki teknik gelişmeler, göz hareketlerinin okuma boyunca kaydedilebilmesine, resimlerin görüntülenebilmesine, ve sonrasında görsel problemlerin çözümü ve başa monte edilebilir kameralar çıktığında araba yolculuğunun kaydedilebilmesine de olanak sağlamıştır.
Sağdaki resim, görsel incelemenin ilk iki saniyesinde neler olabileceğini göstermektedir. Çevresel görüşü temsil eden arka plan odak dışındayken, ilk göz hareketi adamın botlarına doğru olur. (bunun sebebi başlangıç sabitliğine yakın olması ve uygun kontrastının olmasıdır).
Devamındaki sabitler bir yüzden diğerine atlar. Hatta yüzler arasında karşılaştırma yapılmasına bile izin verebilirler.
İkon yüzünün, çevresel görüş alanında çok çekici bir arama ikonu olduğu sonucuna varılabilir. Foveal görme çevresel ilk izlenime birçok ayrıntılı bilgi sağlar.
Farklı göz hareketleri türleri olduğu da belirtilebilir: fiksasyonel göz hareketleri (mikrosakaslar, oküler sürüklenme ve ürperme), verjans hareketleri, sakkadik hareketler ve takip hareketleri. Fiksasyonlar, gözün durduğu nispeten statik noktalardır. Bununla birlikte, göz asla tamamen hareketsiz değildir, ancak bakış pozisyonu sürüklenir. Bu sürüklenmeler, çok küçük fiksasyonel göz hareketleri olan mikrosakaslar ile düzeltilir. Verjans hareketleri, gözlerin bir görüntüyü her iki retinada aynı bölgeye düşürmek için birlikte çalışmasını içerir. Bunun sonucunda tek bir odaklanmış görüntü oluşur. Sakkadik hareketler, bir konumdan diğerine atlayan ve bir görüntüyü/sahneyi hızla taramak için kullanılan göz hareketi türüdür. Son olarak, takip hareketi düzgün göz hareketidir ve hareket halindeki nesneleri takip etmek için kullanılır.

Yüz ve nesne tanımanın farklı sistemler tarafından gerçekleştirildiğine dair önemli kanıtlar mevcuttur. Örneğin, Prosopagnosik hastaları yüz analizi konusunda eksikliklere sahip olup nesne analizi konusunda sorun yaşamazken, nesne agnosik hastaları (en önemlisi: C.K. hastaları) nesne analizi sorunları ile birlikte ayrılan yüzleri analiz etmede de sorun yaşarlar. Davranışsal olarak, nesnelerin değil de yüzlerin ters çevirme etkisine sahip olması, onların 'özel' olduğu iddiasına yol açmıştır. Ayrıca, yüz ve nesne analizleri farklı sinir sistemlerin

Fotometride ışık şiddeti, bir ışık kaynağı tarafından belirli bir yönde birim katı açı başına yayılan, dalga boyuna göre ağırlıklandırılmış gücün bir ölçüsüdür ve insan gözünün hassasiyetini standartlaştıran bir model olan parlaklık fonksiyonuna dayanır. Işık akısı dendiği zaman, kaynaktan yayılan toplam akı, ışık şiddeti dendiği zaman ise bir steradyanlık katı açı içerisindeki akı kastedilir. MKS sistemi içerisinde ışık akısının birimi lumen, ışık şiddetinin birimi ise candela ya da Türkçe söylenişi ile kandeladır.

Işınım dalgaboyu veya frekans ile tarif edilebilir.İkisi arasındaki ilişki

  
    
      
        λ
        =
        
          
            c
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {c}{f}}}
  

Burada λ dalga boyu, f frekans ve c de ışık hızıdır.
Işık hızı boşlukta 299 792 458 m/s dir. MKS sisteminde dalgaboyu birimi metre (m), frekans birimi ise Hertz (Hz) dir. (Yukardaki ilişkide frekans GHz cinsinden verilirse, dalgaboyu da nm cinsinden hesaplanabilir.)

Işınım yapan kaynaklar sıcaklığa bağlı olarak elektromanyetik spektrumun her noktasında ışınım yapabilirler. Işınım tek bir dalgaboyunda değil, çok geniş bir bant içerisindedir. Fakat sıcaklığa bağlı olarak ışınımın maksimum olduğu bir dalgaboyu vardır. İdeal karacisim için bu dalga boyu Alman fizikçi Wilhelm Wien (1928-1964) tarafından hesaplanmıştır.

  
    
      
        λ
        =
        
          
            b
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {b}{T}}}
  

Burada λ ışınımın maksimum olduğu dalgaboyu, T ise mutlak sıcaklıktır. b sabitinin değeri yaklaşık olarak 2.897769 10−3 dir

İnsan gözü 380-740 nm (nanometre) arasındaki dalgaboylarına duyarlıdır. Bu bandın uç noktalarında duyarlılık düşüktür. Maksimum duyarlıklık (aydınlık ortamda) 555 nm dalga boyundaki (ya da frekans birimleriyle verilecek olursa 540 THz deki) yeşil renktir. Yani sadece bu frekansta ışınım yapacak (monokromatik) bir ışık kaynağının ışık verimi maksimumdur. Güneş ışığının spektral açılımı incelenecek olursa, Güneş ışığının da insan gözünün duyarlılığının yüksek olduğu bir bölgede yoğunlaştığı görülür.

Işık akısı kaynağın ışınım gücüne ve göz duyarlılığına bağlıdır. (Genellikle her iki parametre de dalgaboyuna göre bir eğri oluşturduğundan, bu eğriler duyarlık sınırları içinde entegre edilmelidirler.) Bu şekilde bulunan ışık akısının steradyan cinsinden bir katı açı içine düşen miktarı ışık şiddetini gösterir.

  
    
      
        
          I
        
        =
        
          
            Φ
            A
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {I} ={\frac {\Phi }{A}}}
  

Bu denklemde I ile ışık şiddeti, Φ ile toplam ışık akısı ve A ile de steradyan cinsinden alan gösterilirmiştir.
Şayet Düzgün ışık dağılımı olan noktasal bir kaynak söz konusuysa, ışık akısı ışık şiddetinin 4•л katıdır. Ancak yapay ışık kaynakları hemen hemen daima belli bir yönü diğer yönlerden daha çok aydınlattığı için (abajur, projektör vb.) bu iki büyüklük arasındaki ilişki için sistemin geometrisinden yararlanılır.
Bir noktasal kaynağın oluşturduğu kürenin tam yarısı karartılırsa, toplam ışık akısı yarıya düşer. Fakat kapatılımayan bölgede ışık şiddeti değişmez. Bir başka deyişle, bu durumda, ışık akısı ışık şiddetinin 2•л misli olur. Aynı şekilde karartılan bölge arttıkça ışık akısı ile ışık şiddeti arasındaki oran da düşer.

Işık şiddeti optik ve fotometri nicelikleri arasında temel nicelik olarak alınmıştır. Uluslararası komisyon Commission internationale de l'éclairage candela birimin yedi temel SI biriminden biri olarak saptamıştır. (diğerleri metre, kilogram, saniye, ampere, Kelvin ve mol)

Aydınlanma kaynakla değil, aydınlanan yüzeyle ilgili bir niceliktir ve birim alan üzerine dik olarak düşen ışık akısı anlamına gelmektedir. Birimi lüks'tür. (lx kısaltmasıyla gösterilir.) 
Işık şiddeti ile aydınlanma şiddeti arasında şu ilişki vardır.

  
    
      
        E
        =
        
          
            I
            
              r
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {I}{r^{2}}}}
  

Burada E ile aydınlanma şiddeti, I ile de ışık şiddeti ve r ile de aradaki (metre cinsinden) mesafe gösterilmiştir.

Parlaklık
Radyans

Kozmik ışınlar, temelde Güneş Sistemi'nden yıldızlardan hatta uzak galaksilerden kaynaklanan, yüksek enerjili bir parçacık yağmurudur. Bu ışınlar Dünya atmosferi ile etkileştiğinde, bazen yüzeye ulaşan ikincil kozmik ışın duşlarını üretebilir. Öncelikle yüksek enerjili protonlardan ve atom çekirdeğinden oluşan bu ışınlar güneş veya güneş sistemimizin dışından kaynaklanır. Fermi Uzay Teleskobu'ndan (2013) elde edilen veriler, birincil kozmik ışınların önemli bir bölümünün yıldızların süpernova patlamalarından kaynaklandığının kanıtı olarak yorumlanmıştır. 

Dünya atmosferinde küçük ölçüde de olsa iyonizasyon saptanmaktadır. Henri Becquerel'in (1852-1908) radyoaktiviteyi keşfetmesinden sonra, bu iyonizasyondan radyoaktif elementler, özellikle radon gazı sorumlu tutuluyordu. Ancak, kimi bilim insanları bu açıklamadan tatmin olmuyorlardı. Çünkü 20. yüzyılın başlarındaki sınırlı olanaklarla deneyler yapılıyor ve atmosferdeki radyoaktivitenin yükseklikle arttığı ölçülüyordu. Oysa, şayet radyoaktivite Dünya kabuğundaki elementlerden kaynaklansaydı, yükseklerde radyoaktivitenin azalması gerekirdi. Öte yandan, atom ağırlığı 222 olan radon bütün gazların en ağırıydı ve atmosferin yüksek kesimlerinde derişimi alt kesimlere göre çok daha az olmalıydı.
Avusturyalı bilim insanı Victor Francis Hess (1883-1965) 1912 yılında balonla 5300 metre yükseklikte radyoaktivite ölçtü ve bu rakımda radyoaktivitenin deniz seviyesine göre 2 defa daha fazla olduğunu keşfetti. Bu ölçüm için Hess ölçüm cihazlarını geliştirmiş, ölçüm sırasında ise, o günkü teknolojinin imkânları içerisinde, yaşamını tehlikeye atmıştı. Hess böylece atmosferdeki iyonizasyondan Dünya'daki radyoaktif elementlerin sorumlu olmadığını buldu. Üstelik, Hess deneyini Güneş tutulması sırasında da tekrarlayarak, iyonizasyondan Güneş'in de sorumlu olmadığını buldu. Hess bu buluşuyla 1936 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
İyonizasyona sebep olan etkinin uzay kaynaklı olduğu Amerikalı ünlü bilim insanı Robert Andrews Millikan (1868-1953) tarafından da teyit edildi. Zaten bu etkiye kozmik ışın adını veren de Millikan'dır.

Kozmik ışınların uzayda hangi koşullarda oluştuğu tam olarak anlaşılamamıştır. Bilinen bu ışınların yüklü parçacıklardan oluştuğu ve Dünya üzerinde elde edilemeyecek çok yüksek enerjilere sahip olduğudur. Bu güne kadar ölçülen en yüksek enerji tek bir parçacık için 3•1020 ev  dir. (Yani yaklaşık 50 J.) Gerçi, Güneş kaynaklı kozmik ışınlar da vardır. Ama Güneş kaynaklı ışınlar bu denli yüksek enerjilere çıkamamaktadırlar.
Kozmik ışınlar iki sınıfta incelenmektedir. Birincil kozmik ışınlar doğrudan yeryüzüne ulaşan çok yüksek enerjili kozmik ışınlardır. Ancak kimi kez kozmik ışın atmosferden geçerken atmosferdeki gaz atomlarıyla çarpışmaktadır. Bu durumda parçacık reaksiyona girerek başka parçacık haline gelmektedir. Bu durumda yere ulaşan kozmik ışınlara ise ikincil kozmik ışın denilmektedir. İkincil kozmik ışınların enerjileri daha düşüktür.
Birincil kozmik ışınlar genellikle hidrojen veya helyum çekirdeklerinden oluşur. Hidrojen çekirdeği yani proton kozmik ışınların % 90 ını, helyum çekirdeği, yani alfa parçacığı (α) ise % 9 unu meydana getirir. Bütün diğer çekirdekler ve elektronlar ise geri kalan % 1 in içindedir. (Buradaki oranlar sayı oranlarıdır.) Bu oranlar genellikle yıldız yüzeylerinde gözlemlenen element bolluklarına denktir.
Buna karşılık, ikincil kozmik ışınlarda farklı bir dağılım vardır ve ikincil kozmik ışınlarda lityum, berilyum ve bor gibi doğada az bulunan bazı atom çekirdeklerine, ayrıca kısa yarı ömre sahip olan müon, pion ve kaon gibi bazı parçacıklara da rastlanır.

Kozmik ışınlar Dünya'ya uzayın her yönünden gelirler. Fakat elektriksel bakımdan yüklü olduklarından, Dünya manyetik alanının etkisi altında kalırlar. Bunun sonucu olarak kozmik ışınlar manyetik kutup bölgelerinde başka bölgelere göre daha yoğundurlar. Kutup bölgelerindeki kutup fecri ya da kutup ışıkları denilen olay kutup bölgelerinde yoğunlaşan kozmik ışınlardan meydana gelir.

1936 yılında muon ve 1947 yılında pion kozmik ışın içinde saptanmışlardır. (O tarihlerde henüz parçacık hızlandırıcılar pion ya da muon elde edecek kadar güçlü değillerdi)
Bazı atom altı parçacıkların yarı ömürleri çok kısadır. İkincil kozmik ışın olarak üreyen bu parçacıkların oluştukları yükseklikten yeryüzüne ulaşıncaya kadar bozunuma uğramaları beklenir. Oysa, durum böyle değildir ve bu parçacıklar yeryüzünde rahatlıkla saptanabilmektedirler. Bu durum Albert Einstein'in (1879-1955) özel görecelik yasasının bir sonucudur. Çok yüksek hızla hareket eden parçacıkta zaman Dünya ölçülerine göre yavaşlamaktadır. Bir başka deyişle kozmik ışınların incelenmesi özel görecelik yasasının kanıtlarından birini vermektedir.
Birincil kozmik ışınlar atmosferdeki nitrojen atomlarına çarparak karbon elementinin az bulunur C 14 izotopunu üretmektedirler.

  
    
      
        n
        +
        
          
            N
          
          
            14
          
        
        →
        p
        +
        
          
            C
          
          
            14
          
        
      
    
    {\displaystyle n+\mathrm {N} ^{14}\rightarrow p+\mathrm {C} ^{14}}
  

Radyo aktif olan bu gaz atmosferdeki karbon diyoksit içerisinde eser miktarda mevcuttur. Ama yeryüzünde bozunmaktadır. Bu sebeple C 14 ten arkeolojik tarihlendirmede yararlanılmaktadır. (Yarı ömür (Bozunum))

Polarizasyon dalganın hareket yönüne dik gelen düzlemdeki salınımların yönünü tanımlayan yansıyan dalgaların bir özelliğidir. Bu kavram dalga yayılımı ile ilgilenen optik, deprembilim ve uziletişim gibi bilim ve teknoloji sahalarında kullanılmaktadır. Elektrodinamikte polarizasyon, ışık gibi elektromanyetik dalgaların elektrik alanının yönünü belirten özelliğini ifade eder. Sıvılarda ve gazlarda ses dalgaları gibi boyuna dalgalar polarizasyon özelliği göstermez çünkü bu dalgaların salınım yönü uzunlamasınadır yani yönü dalganın hareketinin yönü tarafından belirlenmektedir. Tersine elektromanyetik dalgalarda (elektrik sahaya ait) salınımın yönü sadece yayılımın yönü ile belirlenmemektedir. Benzer şekilde katı bir maddede yansıyan ses dalgasında paralel stres yayılım yönüne dik gelen bir düzlemde her türlü yönlendirmeye tabi olabilir.
Polarizasyon terimi dolayısıyla yansıyan dalga yoluna dik gelen düzlemdeki salınım işleminin olası yönlenmelerini ifade eder.
Polarizasyon çeşitleri:

Polarizasyon, birden fazla yönlendirme ile salınabilen dalgaların bir özelliğidir. Böyle ışık sergi polarizasyon gibi elektromanyetik dalgalar, örneğin yerçekimi dalgaları gibi dalga diğer bazı türleri, gibi. Salınım dalganın yönde her zaman olduğu bir gaz ya da sıvı olarak ses dalgaları, polarizasyon göstermezler.
Bir elektromanyetik dalga olarak, elektrik alan ve manyetik alan hem de salınım fakat farklı yönlerde vardır; Kongre tarafından ışığın "polarizasyon" elektrik alanının kutuplaşma anlamına gelir. Enine dalga hem elektrik ve manyetik alanlar seyahat dalganın yönüne dik olarak boşlukta bir düzlem dalga olarak veya izotropik ortamda yaklaşık olabilir ışık yayar. Bu alanların salınım tek bir yönde (doğrusal polarizasyon) olabilir veya alan, optik frekans (dairesel ya da eliptik bir polarizasyon) olarak dönebilir. Bu durumda alanları 'rotasyon ve böylece belirtilen polarizasyon yönü, saat yönünde veya saat yönünün tersinde da olabilir; Bu dalganın kiralite veya ellilik olarak adlandırılır.
En yaygın optik malzemeler (cam gibi) izotropik ve sadece bir dalganın polarizasyonu korumaktadır. Ancak polarizasyon kaynakları arasında ayrım yoktur. Ancak, malzeme çiftkırılan olarak sınıflandırılan ya da bu genellikle modifiye edilecek durum ve bir dalganın polarizasyon değil veya içinden yayılımı etkileyen hangi optik olarak aktif önemli sınıflar vardır. Bir polarize tek kutuplaşmayı ileten bir optik filtredir.
Polarizasyon gibi optik, sismoloji, radyo ve mikrodalga fırın gibi enine dalga yayılımı ile ilgili bilim alanlarında, önemli bir parametredir. Özellikle lazerler, kablosuz ve fiber optik telekomünikasyon ve radar gibi teknolojileri etkiledi.

Işık kaynağı en tutarsız ve polarize olmayan (veya tek "kısmi polarize") farklı uzaysal özellikleri, frekans (dalga boylarını) sahip dalgalar rastgele karışımından oluşur, çünkü fazlar ve polarizasyon kaynakları olarak sınıflandırılır. Ancak, elektromanyetik dalgalar ve özellikle kutuplaşmayı anlamak için, sadece tutarlı düzlem dalgaları dikkate değerdir; Bu belirli bir yöne (veya dalga vektörü), frekans, faz ve polarizasyon devletin sinüs dalgaları bulunmaktadır. Belirlenen herhangi bir mekansal yapısı ile dalga düzlem dalgaların bir arada ayrılacak olabilir çünkü bu verilen parametreler ile bir düzlem dalga ile ilgili olarak bir optik sistem karakterize sonra sözde (Daha genel bir durumda onun cevabı tahmin etmek için kullanılabilir açısal spektrum). Ve tutarsız devletler frekanslarda (spektrumu), fa
zlar ve kutuplaşmaların bazı dağılımı ile bu tür ilişkisiz dalgaların ağırlıklı kombinasyonu olarak stokastik olarak modellenebilir.

Boş alan ya da başka bir homojen izotropik olmayan zayıflatıcı ortam içinde seyahat eden elektromanyetik dalgalar (örneğin, ışık gibi), uygun bir şekilde bir uçak dalganın elektrik alan vektörü E ve manyetik alan H (ya da "enine dikey yönde olduğu anlamına gelir, enine dalgaları olarak tanımlanmıştır "için) dalga yayılma yönü; E ve h de birbirine diktir. Optik frekans f monokrom düzlem dalgası düşünüldüğünde (vakum dalga boyu l ışığında c ışık hızı f = c / l bir frekansa sahip), bize z ekseni olarak yayılma yönünü ele alalım. Enine E dalga olmak ve H alanları ardından Ez = Hz = 0 ise sadece x bileşenleri ve y yön içermelidir. Karmaşık (veya fazör) notasyonu kullanarak, anlık fiziksel elektrik ve manyetik alanlar aşağıdaki denklemler meydana gelen karmaşık miktarların gerçek parçaları tarafından verileceği anlaşılır.

Enine dalgalara ek olarak, osilasyon dik yayılma yönüne yönleri ile sınırlı değildir birçok dalga hareketleri vardır. Bu olgular ancak bir şekilde, tutarlı bir dalga kutuplaşması Jones vektörü kullanılarak basitçe tarif edilemez olguların farkında olmalıdır (örneğin toplu medyada en elektromanyetik dalgaların gibi) enine dalgalar üzerinde yoğunlaşmaktadır geçerli makalenin kapsamı dışındadır .
Sadece elektromanyetik dalgalar  (aşağıda tartışıldığı gibi, saçaklı kristaller olarak) önceki tartışma, katı elektrik veya manyetik saha olarak boyuna sahip olabilen bir anizotropik ortam içinde iken, homojen bir izotropik olmayan zayıflatıcı düzlemsel dalgalar için geçerli olduğuna dikkat enine bileşenleri. Bu gibi durumlarda elektrik deplasman Ge ve manyetik akı yoğunluğu B hala yukarıdaki geometri itaat [gerekli açıklama] ama nedeniyle (manyetik geçirgenlik veya) elektrik duyarlılığında anizotropi için, şimdi, bir tensör ile E (ya da B'nin farklı olabilir. Hatta izotropik medya denilen homojen olmayan dalgaları olan kırılma indisi önemli bir sanal kısmına sahip olan bir ortam içine başlatılabilir (ya da "yok olma katsayısı") gibi metallerin olarak elde edildi. Bu alanlar, aynı zamanda sıkı bir şekilde enlemesine değil, [1] : 179-184 [2]: 51-52 yüzey dalgaları ya da (örneğin, bir fiber optik gibi), bir dalga kılavuzuyla yayılan dalgalar genel olarak enine dalgalar değildir, ancak bir elektrik veya manyetik çapraz mod veya karma bir modu olarak tarif edilebilir.
Hatta Serbest uzayda, boyuna alan bileşenleri düzlem dalga yaklaşımı yıkar odak bölgelerde oluşturulabilir. Bir uç örnek (yayılma yönü boyunca) Elektrik veya manyetik saha, sırasıyla tamamen uzunlamasına olan odağına, radyal olarak ya da teğet olan polarize ışıktır.
Bu tür sıvılar içinde ses dalgaları gibi uzunlamasına dalgalar için, salınım yönü ilerleme yönü boyunca tanımı gereği, yani polarizasyon sorunu normal olarak da söz konusu değildir. Öte yandan, bir kütle bir katı ses dalgalarının, üç polarizasyon bileşenlerinin toplam uzunlamasına yanı sıra çapraz olabilir. Boyuna bir polarizasyon yayılma yönü boyunca bir katı sıkıştırma ve titreşimi tarif ederken, bu durumda, yatay bir polarizasyon, yayılma yönüne dik yönde kesme stresi ve yer değiştirme yönünde ile ilişkilidir. Enine ve boyuna polarizasyon ayırıcı yayılım sismolojide önemlidir.

Polarizasyon en başlangıçta yalnızca saf polarizasyon durumları dikkate alınarak, bazı optik frekansta sadece bir tutarlı sinüs dalgası tarafından anlaşılmaktadır. Sağdaki vektörü (ki salınım frekansı, tipik olarak 1015 kat daha hızlı olacaktır) bir tek modlu lazer tarafından yayılan elektrik alanının salınım tanımlayabilir. Alan, sayfa dik z yönünde dalganın ile, sayfa birlikte x-y düzleminde salınım yapar. İz altındaki ilk iki diyagramlar iki farklı yönlerde lineer polarizasyon için tam bir döngüsü boyunca elektrik alan vektörü; Bunlar, her kutuplanma (SOP), ayrı bir devlet olarak kabul edilir. 45 ° 'de doğrusal polarizasyon da, bir yatay doğrusal polarlanmış dalga eklenmesi ve aynı fazda aynı genişlikte, dikey polarize dalga olarak görülebilir. Bir o, yatay ve dikey polarizasyon bileşenleri arasında bir faz kaymasına olsaydı, bir genellikle üçüncü şekilde görüldüğü gibi eliptik polarizasyon [4] elde edilir olacaktır. faz kayması tam olarak 90 ° ±, o zaman dairesel polarizasyon (dördüncü ve beşinci rakamları) üretilir. Böylece, dairesel bir polarizasyon doğrusal polarize ışık ile başlayan ve bir faz kaymasına çeyrek dalga plakası kullanılarak, pratikte oluşturulur. Bir dönen elektrik alan vektörünü neden olarak bu gibi iki faz kaydırmalı bileşenleri sonuç sağ tarafta animasyon gösterilir. Bir saat yönünde veya saat yönünün tersine alanın dönüşler tutabilen bu dairesel ya da eliptik polarizasyona dikkat edin.
Yatay ve dikey polarizasyon bileşenleri arasında bir faz kaymasına olsaydı Şimdi, bir genel üçüncü şekilde görüldüğü gibi eliptik polarizasyon [4] elde edilir olacaktır. faz kayması tam olarak 90 ° ±, o zaman dairesel polarizasyon (dördüncü ve beşinci rakamları) üretilir. Böylece, dairesel bir polarizasyon doğrusal polarize ışık ile başlayan ve bir faz kaymasına çeyrek dalga plakası kullanılarak, pratikte oluşturulur. Bir dönen elektrik alan vektörünü neden olarak bu gibi iki faz kaydırmalı bileşenleri sonuç sağ tarafta animasyon gösterilir. Bir saat yönünde veya saat yönünün tersine alanın dönüşler tutabilen bu dairesel ya da eliptik polarizasyon edin. Bunlar yukarıda verilen iki dairesel kutuplaşmalar gibi farklı polarizasyon durumuna, karşılık gelmektedir.
Tabii ki bu tarifnamede kullanılan x ve y eksenleri yönü isteğe bağlıdır. X ve Y, bir polarizasyon bileşenleri açısından bu, bir koordinat sistemi ve bir polarizasyon elips görüntüleme seçimi, bu baz polarizasyonlar açısından (aşağıda) Jones, vektörünün tanımlamasıdır. Bir tipik olarak sıklığı düzleminde, x gibi özel bir problem uygun eksenleri tercih ediyorum. Doğrusal kutuplaşmalar için ayrı yansıma katsayıları olduğundan ve insidansı (p ve s kutuplaşmalar, aşağıya bakınız) düzlemine dik, o seçim büyük ölçüde yüzeyden bir dalganın yansıması hesaplamayı  kolaylaştırır.
Ayrıca, bir baz fonksiyonları gibi dik polarizasyon durumunda değil, sadece doğrusal kutuplaşmaların herhangi bir çift kullanabilirsiniz. Örneğin, temel işlevleri olarak sağ ve sol dairesel polarizasyon seçme dairesel refle (optik aktivitesi) veya dairesel dikroizm ilgili sorunların çözümünü kolaylaştırır.

Tamamen polarize monokrom dalga düşünün. Bir salınımın bir çevrim boyunca elektrik alan vektörünün çizmek olsaydı, bir elips, genel

Kutup ışıkları ya da kutup aurorası, Kuzey ve Güney kutup bölgelerinde gökyüzünde görülen, yeryüzünün manyetik alanı ile Güneş'ten gelen yüklü parçacıkların etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal ışımalardır. Kuzey enlemlerde bu etki aurora borealis veya kuzey ışıkları olarak adlandırılır. Güney enlemlerindeki aurora australis (güney kutup ışıkları) oluşumu da benzer özelliklere sahiptir; ancak Antarktika'da, Güney Amerika'da ve Avustralya'da daha yüksek enlemlerden görülebilir.
Bu ışımalar, genellikle geceleri gözlemlenir, ağırlıklı olarak iyonosferde meydana gelir. Bu olgu yaygın olarak 60 ve 72 derece kuzey ve güney enlemleri arasında görünür, bu da arktik ve antarktik kutup dairelerinin içine düşer.
Aurora borealis'in görünme olasılığı, kuzey manyetik kutbuna yaklaştıkça artar. Manyetik kutbun yakınlarında oluşan auroralar tam 90 derece; ancak uzaktan kuzey ufkunu yeşilimsi bir parlaklıkla, bazen de güneş alışılmamış bir yönden doğuyormuş gibi soluk bir kırmızıyla aydınlatırlar. Aurora borealis sıklıkla gündönümlerinde oluşur.
Auroralar bütün yeryüzünden ve diğer gezegenlerde de gözlemlenebilir. Daha uzun süreli karanlık ve manyetik alan dolayısıyla, kutuplara yakınlaştıkça daha çok görünür olurlar.

Aurora sözcüğü Roma Şafak Tanrıçası'nın adından gelmektedir. Boreas'da Yunancada kuzey rüzgârına Pierre Gassendi tarafından 1621'de verilen addır. Cree (kri) halkı bu ilginç olaya Ruhların Dansı adını vermişler. Avrupa'da Orta Çağlarda auroraların Tanrıdan işaretler olduğuna inanılırmış. (Wilfried Schröder, Das Phänomen des Polarlichts, Darmstadt 1984).

Auroralar atmosferin üst katmanlarında, (80 km (50 mil) yükseklikten yukarısı), iyonize azot atomlarının elektron kazanması; ve uyarılmış (yüksek enerjili düzey) oksijen ve azot atomlarının temel enerji düzeyine dönmesi sonucu foton salınımı oluşmasıyla ortaya çıkar. Bunlar, solar rüzgâr partiküllerinin çarpışması ve yeryüzünün manyetik alan çizgileri boyunca hızlanmasıyla iyonize olmuşlardır. Bir ışık fotonunun emisyonu ya da başka bir atom ya da molekülle çarpışması sonucu yüksek enerji düzeyi düşer:

oksijen emisyonları
Yeşil ya da kahverengimsi kırmızı, yutulan enerjinin niceliğine bağlı olarak.
nitrojen emisyonları
Mavi ya da kırmızı. Mavi, eğer atom iyonize olduktan sonra yeniden elektron kazanırsa. Kırmızı, eğer yüksek enerji düzeyinden temel düzeye geri dönüyorsa.
Oksijenin temel düzeye geri dönmesi, pek alışılmış değildir. Yeşil ışık yayması bir saniyenin dörtte üçü, kırmızı ışık yayması iki dakikaya kadar bir süre alır. Başka bir atom ya da molekülle çarpışmalar yüksek enerjisini emecek ve emisyonu engelleyecektir. Atmosferin en üstünde hem yüksek oranda oksijen bulunur, hem de bu tür çarpışmalar o kadar seyrektir ki, oksijene kırmızı yaymak için süre kalır. Giderek atmosferden aşağıya indikçe, çarpışmalar sıklaşır, böylece kırmızı emisyon oluşmasına süre kalmaz ve sonunda yeşil ışık emisyonu da engellenir.
İşte, yüksekliğe bağlı olarak renklerin değişmesinin nedeni budur; yükseklerde oksijen kırmızısı ağır basarken, sonra oksijen yeşili ve sonunda çarpışmalar oksijenin herhangi bir şey yaymasını engellediğinde nitrojen mavi/kırmızısı egemen olur. Yeşil tüm auroraların en yaygınıdır, ardından pembe, (açık yeşil ve kırmızı karışımı), saf kırmızı izler, sarı (kırmızı ve yeşil karışımı) ve son olarak saf mavi.

Auroralar güneşten sürekli dışarıya doğru iyon akışı olan solar rüzgârlarla ilişkilendirilmektedir. Yeryüzünün manyetik alanı, çoğu kutuplara yol alan ve orada yeryüzüne doğru hızlanacak olan doğru bu partikülleri yakalar. Bu iyonlar ve atmosferik atomlar ve moleküller arasındaki çarpışmalar, kutup çevresinde büyük daireler şeklinde görünen aurora formunda enerji salınımına neden olurlar. Auroralar, koronal kütle enjeksiyonlarının, solar rüzgârın yoğunluğunu arttırdığı solar döngünün yoğun fazı sırasında, daha sık ve parlaktır.

Genellikle aurora ya dağınık parıltı olarak ya da "perde" şeklinde doğu-batı doğrultusunda uzanmış bir halde görünür. Bazen, "durgun ark" (dinamik aurora) meydana gelir; aslında sürekli gelişir ve değişir. Her perde, her biri manyetik alan çizgilerinin doğrultusunda sıralanmış, paralel ışınlardan oluşur. Bu durum, yeryüzünün manyetik alanı tarafından auroranın biçimlendirildiği düşüncesini verir. Aslında, uydular elektronlara manyetik alan çizgileri ile yol çizerler. Yeryüzüne doğru yaklaştıkça elektronlar helezonik hareket eder. Perde yapısı biçimi "şeritli yapı" adı verilen dizilimle artırılır. Manyetik alan çizgileri ile yolu çizilen parlak aurora parçası dosdoğru gözlemcinin üstünde oluştuğunda, perspektif etki ile ve ışınların birbirinden uzaklaşmasıyla aurora bir "taç" olarak gözükebilir.
İlk defa Eski Yunan kaşif/coğrafyacı Piteas bu olayı gündeme getirdi ve Celsius 1741'de, ne zaman tam üstte aurora gözlemlendiğinde büyük bir manyetik akımın oluştuğunu, manyetik kontrolün kanıtı olarak tanımladı. Bu, büyük elektrik akımının aurora ışığının kaynaklandığı yere doğru aktığını, aurora ile birleştiğini gösterdi. Kristian Birkeland 1908'de manyetik akımın aurora arkı boyunca, bu tür partikül hareketlerinin genellikle günışığından karanlığa doğru, doğu-batı doğrultusunda hareket ettiğini savundu. Bu yönlenmenin ismi daha sonra "aurorasal elektron hareketi" ismini aldı (ayrıca Birkeland akımı).
29 Temmuz 1998'de, THEMIS sondaları ilk kez auroraya sebep olan manyetosferik fırtınanın başlangıcını görüntülemeyi başardı. Aya üçte bir uzaklığa yerleştirilen beş sondadan ikisi Aurorasal yoğunlaşma başlamadan 96 saniye önce manyetik temas düşüncesini kullanarak ölçüm yaptı. Angelopoulos "Verilerimiz ilk kez açıkça gösteriyor ki manyetik temas bu olayın tetikleyicisidir." dedi
Elias Loomis (1860)'in ardından Hermann Fritz (1881)‘in katkılarıyla da auroranın çoğunlukla "aurorasal bölge"de görüldüğü saptandı. Aurorasal bölge yeryüzünün manyetik kutbunun çevresinde yaklaşık 2500 km çapında halka şeklinde bir bölgedir. Manyetik kutba 2000 km uzaklıkta olan coğrafi kutupta görünmesi neredeyse olanaksızdır. Auroranın anlık dağılımı ("aurorasal oval", Yasha/Jakob Feldstein 1963) biraz değişiktir. (3-5 derece manyetik kutbun karanlık tarafına doğru) Böylece aurorasal ark geceyarısı dolayında ekvatora en fazla yaklaşmış olur. Aurora en iyi bu zamanlarda görülebilir.

Yeryüzü sürekli güneş rüzgârının etkisi altındadır. Güneş rüzgârı güneşin en son katmanındaki milyon dereceye ulaşan korona katmanından her yönde yayılan ve yoğun olmayan sıcak plazmadır. Plazma gaz haline serbest elektronlar ve pozitif iyonlardır. Güneş rüzgârı genellikle yeryüzüne 400 km/saniye hızında ulaşır, özgül kütlesi 5 iyon/cm³ ve manyetik alan yoğunluğu 2–5 nT (nanoteslas, yeryüzünün yüzey alanı kabaca 30.000–50.000 nT arasındadır). Bunlar dolaylı değerlerdir. Özellikle manyetik fırtına sırasında akımlar birkaç kat daha fazla olabilir; gezegenlerarası manyetik alan (literatürde kısaca IMF) ise çok daha kuvvetli olabilir.
IMF güneşlekeleri'nin alanına bağlı olarak Güneş'te meydana gelir ve alan çizgileri (kuvvet çizgileri) güneş rüzgârı tarafından uzatılır. Bu, tek başına alan çizgilerini Güneş-Dünya doğrultusuna getirir; ancak Güneş'in dönmesi alan çizgilerinin yaklaşık 45 derece yeryüzünde yön değiştirmesine neden olur ve yeryüzünden geçen alan çizgileri görünür güneş ışığının yaklaşık batı ucundan ("çıkıntı") başlar.[9]
Manyetosfer, Dünya'nın kendi manyetik etkisi tarafından tutulan uzayda küre biçimindeki bir alandır. Manyetosfer güneş rüzgârının yolu üzerinde bir engel oluşturur ve güneş rüzgârının yeryüzünün yaklaşık 70.000 km dışından dolaşmasına neden olur (genellikle 12.000–15.000 km uzaklığa ulaşmadan önce eğilim baskısı oluşur). Manyetosferik engelin genişliği hemen hemen 190.000 kilometreyi bulur. Dünya'nın karanlık tarafında ise çapı devasa boyutlara ulaşan manyetosfer artık uzun bir "manyetik kuyruk" olur.
Güneş rüzgârı ortamı bozduğunda, enerjiyi ve materyali kolayca manyetosfere taşır. Manyetosferdeki enerji yüklü elektronlar ve iyonlar manyetik alan çizgilerini izleyerek atmosferin kutup bölgelerine doğru hareket eder.

Aurora çoğunlukla kutuplarda oluşan bir olaydır. Güçlü bir manyetik fırtına geçici olarak aurorasal ovali genişlettiğinde, nadiren ılıman enlemlerde de görülür. Büyük manyetik fırtınalar yaklaşık olarak 11 yılda bir gerçekleşen güneşlekesi döngüsü ile en yoğun fırtına ortaya çıkar ya da patlamada sonraki üç yıllık dönemde. Ancak, aurorasal bölgenin içinde auroranın oluşma olasılığı, genel itibarıyla IMF çizgilerinin eğimine (literatürde Bz), özellikle güney yönlü olmasına, bağlıdır.
Aurora olayını başlatan jeomanyetik fırtınalar aslında ekinoks aylarında daha belirginleşir. Kutupsal aktiviteler ile bir ilgisi olmazken, neden jeomanyetik fırtınaların yeryüzünün mevsimlerine bağlı olduğu net olarak açıklığa kavuşmamıştır. Manyetopozda, yeryüzünün manyetik alanı kuzeyi gösterir. Bz büyük ve negatif olduğunda (IMF güneye doğru), yeryüzünün manyetik alanını temas noktasında kısmen engeller. Güney yönlü Bz, güneş rüzgârının yeryüzünün daha içerideki manyetosferine ulaşabileceği bir kapı açar.
Geometrik açının bir sonucu olarak Bz bu zamanlarda en çok etkisini gösterir. Gezegenlerarası manyetik alan (IMF) Güneş'ten gelir ve güneş rüzgârı ile dışa doğru taşır. Güneş'in hareketinden sebebiyle IMF sarmal biçimdedir. Nisan ve Ekim'de yeryüzünün manyetik kutup ekseni Parker sarmalı ile aynı hizada, en yakın konumuna gelir. Sonuç olarak, Bz ‘nin güney yönlü ve kuzey yönlü hareketi en büyük olur.
Fakat, Bz sadece jeomanyetik aktiviteyi etkilemez. Güneş'in dönme ekseni yeryüzünün yörüngesine göre 8 derece eğiktir. Güneş rüzgârı, güneşin ekvatoruna oranla, çok hızlı bir biçimde Güneş'in kutuplarından estiği için, her altı ayda yeryüzünün manyetosferini bastıran parçacıkların ortalama hızı artar ve azalır. Dünya heliographic enleminin en yüksek olduğu 5 Eylül ve 5 Mart günlerinde, güneş rüzgârının hızı en yüksek değerine, ortalama, 50 km/sn hızına ulaşır.
Hâlâ, ne Bz ne de güneş rüzgârı geometrik fırtınanın mevsimsel davranışını tam olarak açıklayamıyo

Kırmızı, al veya kızıl, parlak gökkuşağının en dışındaki renk. Sarı ve mavi gibi ana renklerden biridir. Güneş içteki gökkuşağındaki kırmızı renk ve gözümüzün açısı 42 derecedir. Elektromanyetik tayfın görülebilen renklerinden biridir. Kırmızı ışığın dalga boyu 630-760 nanometre civarındadır. Kırmızı en düşük frekanslı renktir. Kırmızının altındaki frekanslara kızılötesi (infrared ya da infraruj) denir. Karşıt rengi yeşildir.
Kırmızı rengin elde ediliş serüvenine bakıldığında üç temel kaynak görülmektedir. Bitkisel Kaynaklar, Hayvansal Kaynaklar ve Mineral Kaynaklar. Bunlar bitkisel olarak Kök boya (Rubia Tinctorum), hayvansal olarak Kermes ve Koşnil (Dactylopius coccus), mineral olarak ise Aşı boyası ve Zincifre’dir. Yün boyamakta kullanılan kırmız bir kök olan kök boya, vişneçürüğü rengine yakın bir koyu kırmızılıktadır. Boyar madde içeriği diğer bitkilerden daha üstün olan kök boya, yüzyıllarca solmadan canlılığını korumuştur. Alizarin adındaki en temel boyar madde ile beraber toplam 19 boyar maddeyi köklerinde barındıran kök boyanın tarımı Kuzey Afrika ve Avrupa’da yapılmış, sonrasında Portekizler ve İngilizler tarafından Hindistan’a ulaşmıştır. Türkiye de dahil olmak üzere geniş bir coğrafyada yetişen bu bitki kurutulup değirmende öğütülmekte ve macun haline getirilmektedir.
İnsan kanı oksijenin varlığında hemoglobin yüzünden kırmızıdır. Kırmızı renk deniz suyu tarafından emildiği için siyah gözükürler.
İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çoğu logosunda kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır. Yanlış bir inanış vardır, boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır. Oysa boğalar renk körüdür. Kırmızıya değil kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır.
Kırmızı renginin bazı çağrışımları: aşk ya da sevgi, nefret, cesaret, kuvvet, ısı, enerji, mutluluk, refah, saldırganlık, kızgınlık, baştan çıkarma, cinsellik, erotizm, ahlâksızlık, sonbahar, sosyalizm, komünizm, tutkunluk, güzellik, ateş, erkeksilik, tehlike, kan, Noel, savaş.

Kırmızı sözcüğü Türkçeye Arapça Kırmızî ifadesinden geçmiştir. Bu isimlendirme "kırmız" adlı bir böcekten elde edilen ve Osmanlı döneminde de romatizma tedavisinde kullanılan, koyu kırmızı renkte bir ilacın adından kaynaklanır. Eş anlamlı Kızıl sözcüğü ise Eski Türkçede kızmak (çok fazla ısınarak kızıl renge bürünmek) eyleminden türemiştir. Aynı şekilde "Alaş" sözcüğü de Türkçedir ve kısaca Ala veya Al olarak kullanılır.

M.Ö.5000'lerde Çatalhöyük duvar resimlerinde kullanıldı
Eski Mısır'da, kırmızı yaşam, sağlık ve zaferle ilişkiliydi. Mısırlılar kutlamalarda kendilerini kırmızı renkli toprakla boyarlardı. Mısırlı kadınlar yanakları ve dudakları için kozmetik olarak kırmızı toprak; saçlarını boyamak içinse kına kullandılar.
Antik Yunan'da ve eski Girit Uygarlığı sırasında kırmızı, duvar resimlerinde; tapınaklar ve sarayların çok renkli dekorasyonunda yaygın bir şekilde kullanıldı.
Antik Roma'da Sur moru, kraliyet sembolüne dönüştü.
Fransız Devrimi sırasında kırmızı, Jakobenlerin kullandığı özgürlük simgesi haline geldi.
18. ve 19. yüzyılda Sanayi Devrimi'nin Avrupa'da yaygınlaşmaya başlamasıyla Türk kırmızısı kumaşlarda tercih edilen bir renk oldu.
20. yüzyılda kırmızı, devrimin rengiydi; 1917'de Ekim Devriminin ve 1949'daki Çin Devrimi'nin ve ardından Kültür Devrimi'ninde semboldü. Kırmızı, Doğu Avrupa'dan Küba'ya ve Vietnam'a kadar olan Komünist Partilerin bir rengi olarak kullanıldı.

Kızıl(Türk Dili Dergisi7 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). "Kızıl" ve ilgili sözcüklerin etimolojisi hakkında.

Bir maddenin kırılma indisi, o maddede yol alan ışığın ya da diğer elektromanyetik dalgaların boşlukta yol alan ışığa göre ne kadar yavaş ilerlediğini gösteren bir katsayıdır. Genellikle n sembolü ile gösterilir.

  
    
      
        n
        =
        
          
            c
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle n={\frac {c}{v}}}
  

c ışığın boşluktaki hızıdır, v ise madde içindeki hızı. Örneğin suyun kırılma indisi 1,33'tür. Bu, ışığın boşlukta suda olduğundan 1,33 kat daha hızlı gittiğini gösterir.
Kırılma indisi ilk kez Snell yasasında ifade edilmiştir. n1sinθ1=n2sinθ2 

Işık bir maddeden diğerine geçerken, frekansı değişmez. Tüm elektromanyetik dalgalar için Hız=Dalga boyu x Frekans (c=fλ) eşitliği geçerlidir. Bu yüzden hızı azalan ve frekansı sabit kalan ışığın dalga boyu azalır. Kırılma indisi dalga boyuna bağlı olarak aşağıdaki eşitlikle de hesaplanabilir.

  
    
      
        n
        =
        
          
            λ
            
              λ
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle n={\frac {\lambda }{\lambda _{n}}}}

Kırınım ya da difraksiyon, ışık, ses ve radyoelektrik dalgaların karşılaştığı bazı engelleri dolanarak geçmesi anlamında kullanılan terimdir.
Dalgaların küçük aralıklardan (yarıklardan), engellerden veya keskin kenarlı yerlerden geçişi ile oluşur. Dalgalar böyle yerlerden geçerken doğrusal olan yollarından saparlar. Işığın dalga karakterini ortaya çıkarır. Su, ses, ışık veya radyo dalgaları gibi her tür dalgada bu olabilir. Kırınımın basit bir örneği, bir borunun içine konuşulduğu zaman, borunun öbür ucundan çıkan sesin her yöne doğru yayılmasıdır. Buna karşın bahçe hortumundan çıkan su düz bir çizgi olarak yayılır.
Kırınım, kırılmayla karıştırılmamalıdır; dalgalar farklı yoğunluğa sahip ortamlarda farklı hızlarla hareket ederler, yayılma hızının farklı olduğu bir ortama açılı olarak girerse kırılma olur. Kırınım olması için dalganın geçeceği aralığın boyutunun dalganın dalgaboyuna yakın veya ondan küçük olması gerekir. Birden fazla kırınım noktası olması halinde bu noktalardan yayılan dalgaların birbirini yok etmesi veya pekiştirmesinden bir kırınım dokusu oluşur. İki dalga tepesinin üst üste geldiği yerde dalga salınımı iki katı olur, bir dalga tepesi ile bir dalga çukurunun üst üste geldiği yerde ise iki dalga yok olur. Işığın dalga özelliği Thomas Young'un bir çift yarıktan ışık geçirerek bir kırınım dokusu oluştuğunu göstermesi ile ispatlanmıştır.
Maddenin dalga özelliğinden dolayı ışığın yanı sıra çeşitli atom altı parçacıklar da kırınıma uğrayabilir.
Kırınım kristalleştirilmiş moleküllerin atom düzeyindeki ayrıntılarını çözümlemek için kullanılanabilir. elektron kırınımı, nötron kırınımı veya X-ışını kırınımı teknikleriyle protein, DNA gibi karmaşık moleküllerin üç boyutlu şekilleri anlaşılabilir.

Bir ışık demeti, daracık bir yarıktan, keskin bir kenardan geçip ya da ufak bir bir cismi dolanıp bir yüzeye düştüğünde gerçekleşen olay. Bu durumda ışık demetinin kenarında keskin gölgeler değil, birbiri ardına sıralanmış aydınlık - karanlık çizgiler görülür. Kırınma özellikle (teleskop, kamera ve fotoğraf makinelerinde) diyaframın kısık olduğu durumlarda belirginleşerek önem kazanır.

Atmosferik dağılım
Airy lekesi
Kırılma
Astronomik obje yanılsamaları

Mor, en kısa dalga boylu, elektromanyetik tayfta daha çok maviye yakın olan renktir. Frekansı en yüksek olan renktir. Ara ve soğuk renktir, karşıt rengi sarı'dır.
Mor renginin hex değeri "#660099", RGB değeri "102, 0, 153" ve CMYK değeri "33,100,0,40" dır.

Farsça "demir pası" anlamındaki "mur" sözcüğünün Türkçede "mor" olduğu sanılmaktadır. Büyük olasılıkla boyanın elde edildiği deniz canlısının adı olan Murex'ten gelmektedir.

Mor rengin kullanımına ilk kez, Cilalı Taş Devrinde rastlanıyor. Fransa'daki Pech Merle mağarasında MÖ 16000 ile MÖ 25000 yılları arasındaki bir zaman dilimine tarihlenen mor renkli hayvan resimlerinin mangan ve hematit tozu kullanılarak yapıldığı bulunmuştur.
MÖ 15 yy.'da Antik Fenike kentleri olan günümüz Lübnan'ında yer alan Sayda ve Sur kentleri sakinlerinin kumaşları boyamak için bir tür kabuklu deniz canlısı olan Murex kullanarak mor rengi elde ettikleri bilinmektedir. Bu renge Sur moru (Tyrian moru)'da denirdi. Fenikelilerin mor renk kumaşları, Antik Yunanları o kadar etkilemiştir ki Homeros, İlyadada ve Vergilius, Aeneiste bu kumaşlardan bahsetmiştir ve mor kumaş giyinmek asaletin göstergesi olarak tanımlanmış, Roma İmparatorluğu senatörleri de mor renk kumaş giyinmeye başlamışlardır.

Gökçegüvez (Viola)(Türk Dili Dergisi24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Morla ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

Ultraviyole (UV) veya morötesi; dalga boyu görünür ışıktan kısa, ancak X-ışınlarından uzun olan bir elektromanyetik radyasyon şeklidir. Güneş ışığında bulunur ve Güneş'ten çıkan toplam elektromanyetik radyasyonun yaklaşık %10'unu oluşturur. Ayrıca elektrik arkları, Çerenkov radyasyonu, cıva buharlı lambalar, bronzlaşma lambaları ve siyah ışık gibi kaynaklar tarafından üretilir. Uzun dalga boylu UV fotonları atomları iyonize edecek enerjiye sahip olmadığı için iyonlaştırıcı bir radyasyon olarak kabul edilmese de, kimyasal reaksiyonlara neden olabilir ve birçok maddenin parlamasına neden olabilir. Kimyasal ve biyolojik etkiler de dahil olmak üzere pek çok pratik uygulama, UV radyasyonunun organik moleküllerle etkileşime girmesinden türer. Bu etkileşimler emilimi veya ısıtma dahil moleküllerdeki enerji durumlarının ayarlanmasını içerebilir.
Kısa dalga UV ışık DNA'ya zarar verir ve temas ettiği yüzeyleri sterilize eder. İnsanlarda bronzlaşma, güneş yanığı ve cilt kanseri riskinin artması cildin UV ışığına maruz kalmasının bilinen etkileridir. Güneş tarafından üretilen UV ışık, eğer Atmosfer tarafından filtrelenmeseydi, Dünya karasal alanlarında yaşamın sürdürülemeyeceği düzeyde olurdu. 121 nm'nin altındaki daha enerjik, daha kısa dalga boylu uç UV havayı o kadar güçlü bir şekilde iyonize eder ki, yere ulaşmadan emilir. Bununla birlikte, ultraviyole ışık (özellikle UVB), insanlar da dahil olmak üzere çoğu kara omurgalılarında D vitamini oluşumundan da sorumludur. UV spektrumu bu nedenle yaşam için hem yararlı hem de zararlı etkilere sahiptir.
İnsan görüşünün alt dalga boyu sınırı 400 nm olarak alınır, bu nedenle ultraviyole ışınlar insanlar tarafından görülmez, ancak insanlar bazen ışığı bundan daha kısa dalga boylarında algılayabilir. Böcekler, kuşlar ve bazı memeliler yakın UV'yi (NUV) görebilirler (yani, insanların görebildiğinden biraz daha kısa dalga boyları).

Ultraviyole ışınlar çoğu insan için görünmez. İnsanların göz merceği 300-400 nm dalga boyu aralığındaki radyasyonun çoğunu engeller; daha kısa dalga boyları kornea tarafından bloke edilir. İnsanlar ultraviyole ışınlar için renk reseptörü uyarlamalarından yoksundur. Bununla birlikte, retinanın fotoreseptörleri yakın UV'ye duyarlıdır ve lensi olmayan kişiler (afaki) UV yakın ışığı beyazımsı mavi veya beyazımsı mor olarak algılar. Bazı koşullar altında, çocuklar ve genç yetişkinler ultraviyole ışığını 310 nm civarındaki dalga boylarına kadar görebilirler. UV'ye yakın radyasyon böcekler, bazı memeliler ve bazı kuşlar tarafından görülebilir. Kuşlar, ultraviyole ışınları için dördüncü bir renk alıcısına sahiptir; bu, daha fazla UV ileten göz yapılarıyla birleştiğinde daha küçük kuşlara "gerçek" UV görüşü sağlar.

"Ultraviyole", "mor ötesi" anlamına gelir (Latince ultra, "ötesinde"), mor, görünür ışığın en yüksek frekanslarının rengidir. Ultraviyole, mor ışıktan daha yüksek bir frekans ve daha kısa bir dalga boyuna sahiptir.
UV 1801'de Alman fizikçi Johann Wilhelm Ritter görünür spektrumun mor ucunun hemen ötesindeki görünmez ışınların gümüş klorür emdirilmiş kağıdı mor ışığın kendisinden daha hızlı koyulaştırdığını gözlemlediğinde keşfedildi. Onlara önceki yıl spektrumun diğer ucunda keşfedilen kızılötesi ışınlar(ısı ışınları olarak adlandırılmıştı)dan ayırmak ve kimyasal reaktiviteyi vurgulamak için "de-oksitleyici ışınlar" adını verdi. Ancak kısa süre sonra daha basit "kimyasal ışınlar" terimi benimsendi. John William Draper bu radyasyonun ışıktan tamamen farklı olduğunu söyleyerek onlara "titonik ışınlar" adını verdi. "Kimyasal ışınlar" ve "ısı ışınları" terimleri sonunda sırasıyla ultraviyole ve kızılötesi radyasyon lehine bırakıldı. 1878'de kısa dalga boylu ışığın bakterileri öldürerek sterilize edici etkisi keşfedildi. 1903'te en etkili dalga boylarının 250 nm civarında olduğu biliniyordu.1960 yılında ultraviyole radyasyonun DNA üzerindeki etkisi belirlendi.
Havadaki oksijen tarafından güçlü bir şekilde emildiği için "vakum ultraviyole" olarak adlandırılan 200 nm'nin altında dalga boylarına sahip UV radyasyonun keşfi 1893 yılında Alman fizikçi Victor Schumann tarafından yapılmıştır.

En genel olarak 10–400 nm olarak tanımlanan ultraviyole radyasyonun (UVR) elektromanyetik spektrumu, ISO standardı ISO 21348 tarafından önerilen bir dizi aralığa bölünebilir:

UV spektrumunun farklı bölümlerinde kullanılmak üzere birkaç katı hal ve vakum cihazı araştırılmıştır. Birçok yaklaşım, görünür ışık algılama cihazlarını uyarlamaya çalışır, ancak bunlar, görünür ışığa istenmeyen tepkilerden zarar görebilir. Ultraviyole, spektrumun farklı bölümlerine duyarlı, uyarlanabilen fotodiyot ve fotokatotlar tarafından tespit edilebilir. Hassas UV çoğaltıcılar mevcuttur. UV radyasyonunun ölçümü için spektrometreler ve radyometreler yapılır. Spektrum genelinde silikon dedektörler kullanılır.
Dalga boyları 200'nmden kısa vakum UV veya VUV havadaki moleküler oksijen tarafından güçlü bir şekilde emilir, ancak 150–200 nm civarındaki daha uzun dalga boyları nitrojen ortamında yayılabilir. Bu nedenle bilimsel aletler genellikle saf nitrojen ortamında oksijensiz pahalı vakum odalarına ihtiyaç duymadan çalışabilir. Önemli örnekler arasında 193-nm fotolitografi ekipmanı (yarı iletken üretimi için) ve dairesel dikroizm spektrometreleri yer alır.
VUV teknolojisi büyük ölçüde güneş astronomisi tarafından yönlendirildi. VUV'yi kirleten, istenmeyen görünür ışığı gidermek için kullanılan optikler, VUV olmayan radyasyona tepkileri sınırlandıran detektörler ve güneş körü cihazların geliştirilmesi önemli bir araştırma alanı olmuştur. Geniş aralıklı katı hal cihazları veya yüksek kesimli foto katotlara sahip vakum cihazları, silikon diyotlara kıyasla çekici olabilir.
Aşırı UV (EUV veya XUV) madde ile etkileşim fiziğinde bir geçiş ile karakterizedir. Yaklaşık 30'nm den uzun dalga boyları atomların dış değerlik elektronları, bundan daha kısa dalga boyları esas olarak iç kabuk elektronları ve çekirdeklerle etkileşime girer. EUV spektrumunun uzun ucu, 30.4 nm'te belirgin bir He+ spektral çizgisi tarafından belirlenir. EUV bilinen malzemelerin çoğu tarafından güçlü bir şekilde emilir, ancak normal olayda EUV radyasyonunun yaklaşık %50'sine kadar yansıtan çok katmanlı optiklerin sentezlenmesi mümkündür. Bu teknolojiye 1990'larda NIXT ve MSSTA sondaj roketleri öncülük etti ve güneş görüntüleme teleskopları yapımında kullanıldı. (Ayrıca Extreme Ultraviolet Explorer uydusuna bakın.)
Bazı kaynaklar "sert" ve "yumuşak" UV ayrımını kullanır. Astrofizik söz konusu olduğunda, sınır Lyman limiti olabilir (dalga boyu 91.2 nm), "sert UV" daha enerjiktir; aynı terimler kozmetik, optoelektronik vb. gibi diğer alanlarda da kullanılabilir. Benzer bilimsel alanlarda bile sert/yumuşak arasındaki sınırın sayısal değerleri örtüşmeyebilir; örneğin, bir uygulamalı fizik yayını sert ve yumuşak UV bölgeleri arasında 190 nm sınırını kullanmıştır.

Çok sıcak nesneler UV radyasyonu yayar (bkz. kara cisim radyasyonu). Güneş, 10°nm'de X-ışınlarına geçtiği aşırı ultraviyole de dahil olmak üzere tüm dalga boylarında ultraviyole radyasyon yayar. Aşırı sıcak yıldızlar (O- ve B-tipi gibi) görece Güneş'ten daha fazla UV radyasyonu yayar. Dünya atmosferinin tepesindeki uzayda güneş ışığı (bkz. güneş sabiti ), vakumda yaklaşık 1400 W/ m2 toplam yoğunluk için; yaklaşık %50 kızılötesi, %40 görünür ışık ve %10 ultraviyole ışıktan oluşur.
Güneş zirvedeyken atmosfer  UV'nin yaklaşık %77'sini bloke eder. (absorpsiyon kısa dalga boylarında daha yüksektir). Güneş zirvedeyken yer seviyesinde, güneş ışığının %44'ü görünür ışık, %3'ü ultraviyole ve geri kalan %53'ü kızılötesidir. Dünya yüzeyine ulaşan ultraviyole radyasyonun %95'inden fazlası UVA'nın daha uzun dalga boyları, kalanı UVB'dir. UVC Dünya yüzeyine neredeyse ulaşmaz. Atmosferi geçtikten sonra UV radyasyonunda kalan UVB fraksiyonu, büyük ölçüde bulut örtüsüne ve atmosferik koşullara bağlıdır. "Parçalı bulutlu" günlerde, bulutların arasında görünen mavi gökyüzü parçaları, aynı zamanda, gökyüzünün bu kısımlarından gelen görünür mavi ışıkla aynı şekilde Rayleigh saçılması tarafından üretilen (dağınık) UVA ve UVB kaynaklarıdır. UVB, bitki hormonlarının çoğunu etkilediği için bitki gelişiminde de önemli bir rol oynar. Tam kapalılık sırasında, bulutların neden olduğu soğurma miktarı büyük ölçüde bulutların kalınlığına ve enleme bağlıdır ve belirli kalınlık ile UVB emilimini ilişkilendiren net ölçümler yoktur. Kum, deniz ve kar yansıyan ışık ile UV maruziyetini artırır.
Kısa UVC bantları ve daha enerjik UV radyasyonu oksijen tarafından emilir ve dioksijenin UV fotoliziyle üretilen tek oksijen atomları dioksijenle reaksiyona girerek ozon tabakasındaki ozonu oluşturur. Ozon tabakası, UVB'nin çoğunu bloke etmede özellikle önemlidir ve UVC'nin geri kalan kısmı, havadaki sıradan oksijen tarafından halihazırda bloke edilmemiştir.

Ultraviyole emiciler, bir malzemenin UV bozulmasını (foto-oksidasyon) azaltmak için UV radyasyonunu emmek üzere organik malzemeler (polimerler, boyalar vb.)de kullanılan moleküllerdir. Soğurucuların kendileri de zamanla bozulabilir ve bu nedenle malzemelerdeki soğurucu seviyelerinin izlenmesi gerekli olabilir.
Güneş kreminde kullanılan Karbon karası, titanyum dioksit ve çinko oksit gibi bileşikler avobenzon, oksibenzon ve oktil metoksisinamat gibi UVA/UVB ışınlarını emen organik kimyasal emiciler veya "blokerler"in zıddına inorganik maddelerdir.
Giysiler için ultraviyole koruma faktörü (UPF), güneş kremi koruma faktörü (SPF)ne benzerdir. Standart yazlık kumaşların UPF'leri 6 civarındadır. (UV'nin yaklaşık %20'sinin geçeceği anlamına gelir.)
Vitraydaki nanoparçacıklar, UV ışınlarının renkleri değiştiren kimyasal reaksiyonlara neden olmasını engeller. ESA Mars rover görevi için Mars yüzeyinde bulunan yüksek UV seviyesi tarafından solmayacak, kameraları kalibre etmek üzere bir dizi vitray renk referans çipinin kullanılması öngörülüyor.
Pencere camı gibi soda-kireç camları, UVA'ya karşı kısmen şeffaftır, ancak daha kısa dalga boylarında opaktır ve 350 nm'nin üzerindeki ışığın ya

Nanometre (Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu tarafından kullanılan uluslararası yazım; SI sembolü: nm), bir metrenin milyarda birine denk gelen uzunluk birimidir. Genellikle atomik ve moleküler ölçeklerde kullanılarak, gözle görülemeyen maddelerin boyutlarını ifade etmek için tercih edilir.
1 nanometre, 0,000000001 metreye eşittir. Bu boyut, insan gözüyle algılanamayacak kadar küçüktür ve genellikle mikroskoplar veya diğer hassas ölçüm araçlarıyla belirlenir.
Nanometre ölçeği, birçok bilimsel ve teknolojik alanda önemlidir. Özellikle nanoteknoloji, nanobilim ve nanomühendislik gibi alanlarda bu ölçek büyük önem taşır. Atomik ve moleküler düzeyde yapılan araştırmaların yanı sıra, nanometre ölçeğindeki materyallerin üretimi ve karakterizasyonu da bu teknolojilerin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
Bir örnek olarak, hücre zarının kalınlığı yaklaşık olarak 12 nanometre kadardır. Bu, biyolojik sistemlerin bile nanometre ölçeğinde önemli boyutlara sahip olduğunu gösterir.
Nanometre ayrıca, yarı iletken endüstrisi ve bilgisayar teknolojisi gibi alanlarda da yaygın olarak kullanılır. Özellikle, entegre devrelerin üretiminde nanometre ölçeği büyük önem taşır. Günümüzde, bilgisayar işlemcileri ve diğer entegre devreler genellikle 3-20 nanometre teknolojisiyle üretilmektedir. Bu, daha küçük ve daha güçlü elektronik cihazların geliştirilmesine olanak tanırken, aynı zamanda daha düşük enerji tüketimi ve daha yüksek performans sağlar.

Sonuç olarak, nanometre ölçeği, modern bilim ve teknolojinin birçok yönünde önemli bir rol oynamaktadır. Atomik ve moleküler düzeyde yapılan araştırmalardan, yarı iletken endüstrisine kadar geniş bir uygulama alanına sahiptir. Bu nedenle, nanometre ölçeğindeki çalışmaların ve teknolojilerin önemi giderek artmaktadır.

Fisyon, kütle numarası çok büyük bir atom çekirdeğinin parçalanarak kütle numarası küçük iki veya daha fazla çekirdeğe dönüşmesi olayıdır. Fisyon reaksiyonlarında radyoaktif elementler kullanılır ve tepkimeler için bir ilk enerjiye (aktiflenme enerjisi) ihtiyaç vardır. Reaksiyon sonucunda kararsız çekirdekler ve nötron oluşur. Oluşan nötronların her biri yeni bir uranyum atomu ile tepkimeye girer. Bu esnada açığa çıkan nötronlar ortamdan uzaklaştırılmazsa tepkime zincirleme olarak devam eder.
Fisyon reaksiyonları kontrollü olarak gerçekleştirilmelidir. Eğer reaksiyonlar kontrol altına alınmazsa açığa çıkan enerji büyük bir patlama oluşturur. Buna nükleer bomba ya da atom bombası denir. Bu olayda büyük miktarda enerji açığa çıkar. Bölünme tepkimeleri atom bombalarının yapımında ve nükleer santrallerde enerji üretiminde kullanılır.
Mesela Uranyum-235 nötron bombardımanına tutulur. Bombardımanda uranyum bir adet nötron alarak Uranyum-236 haline geçer ve kendiliğinden parçalanarak baryum-142 ve kripton-91'e dönüşür. Bununla birlikte üç nötron salar. Eğer salınan 3 nötron ortamdan alınmazsa bu nötronlar diğer Uranyum-235 atomlarının yapısına katılır ve bu tepkime zincirleme olarak devam eder. Her bir Uranyum-236 atomu parçalandığı sırada saldığı 3 nötron yanında enerji de açığa çıkarır. Açığa çıkan bu enerji 20.000 ton TNT'nin enerjisine eşittir. Fisyon tepkimelerinde açığa çıkan enerji, nükleer reaktörlerde kontrollü olarak kullanılarak enerji elde edilebilir. Ayrıca açığa çıkan alfa ve gama ışınları bilimsel deneylerde kullanılır.

Fizyon iz tarihlendirmesi

Nükleer reaktör, zincirleme çekirdek tepkimesinin başlatılıp sürekli ve denetimli bir biçimde sürdürüldüğü aygıtlardır. Nükleer reaktörler bazen nükleer enerjiyi başka bir tür enerjiye (genelde elektrik enerjisine) çevrilen santraller olarak kullanılırlar.
2025 yılı itibarıyla, dünya çapında 417 ticari reaktör, 226 araştırma reaktörü ve 200'den fazla deniz tahrik reaktörü faaliyettedir. Ticari reaktörler, küresel elektrik arzının %9'unu sağlar, yenilenebilir kaynaklardan gelen %30'a kıyasla, hepsi birlikte düşük karbonlu elektriği oluşturur.
Yeryüzündeki en büyük nükleer güç üreticisi ABD'dir ve 1998 yılı itibarıyla 676.70 TWh nükleer enerji üretmektedir. ABD aynı zamanda çalışır durumda olan 104 santral ile en fazla santrale sahip olan ülke konumundadır. İkinci en büyük üretici Fransa'dır ve 1998 itibarıyla 368.40 Twh nükleer enerji üretmektedir. Bu ülkeleri Japonya 306.94 Twh, Almanya 145.20 TWh, Rusya 95.38 Twh, Birleşik Krallık 91.14 Twh, Güney Kore 85.19 Twh, Ukrayna 70.64 Twh, İsveç 70.00 Twh, Kanada 67.50 Twh izlemektedir.
Ülke içinde üretilen enerjinin yüzde dağılımı açısından bakıldığında 1988 itibarıyla Litvanya toplam enerjisinin % 77.21'ini nükleer üretimle karşılarken, bu oran Fransa'da % 75.77'dir. Bu ülkeleri Belçika % 55.16, İsveç % 45.75, Ukrayna % 45.42, Slovakya % 43.80, Bulgaristan % 41.50, Güney Kore % 41.39, İsviçre % 41.07 ile izlemektedir.
Yeterli miktarda fisyon reaksiyonu verebilen maddenin, uygun biçimde yerleştirildiği ve bununla da denetim altında zincirleme bir fisyon reaksiyonunun başlatılıp sürdürülebildiği aygıttır. Ağır çekirdeklerin bölünme ürünleri büyük miktarlarda enerji içerirler. Bu enerji ısıya dönüşerek birçok yüksek sıcaklıkta gerçekleştirilebilen işlemler için yararlı olur. Ayrıca, daha önemlisi bu ısıdan aşırı ısınmış ve yüksek basınçlı su buharı elde etmede yararlanılır. Bununla buhar türbini döndürülerek elektrik üretilir. Bu tür tesisler Nükleer Enerji Santralleri adını alırlar. Reaktörlerin çoğu elektrik üretimi için çalışırlar. Bazı küçük boyutlu reaktörler nükleer denizaltılar ve gemilerde kullanılır. Reaktör son derece kusursuz biçimde yalıtılmış ve dışarıya radyasyon sızması önlenmiş olmalıdır.

Füzyon ve fisyon ile çalışan iki farklı nükleer reaktör türü olmasına karşın günümüzde nükleer reaktör derken genlikle fisyon reaktörü kastediliyor. Nükleer reaktörlere Manhattan Projesinden önce daha çok atom yığını (atomic pile) deniliyordu, fakat bu projeden sonra reaktör terimi daha çok kullanılmaya başlandı.

Nükleer reaktörlerin tarihi 1896'da Henri Becquel'in radyoaktiviteyi keşfetmesine kadar uzanıyor. 1896 ile 1938 yılları arasında Pierre ve Marie Curie'nin radyum ve polonyumu izole etmesi ya da 1932'de James Chadwick'in nötronu keşfetmesi gibi birçok bilimsel gelişme yaşandı. Bunlardan biride Berlin'de Otto hahn ve Fritz Strassmann'ın 1938'de atomu parçalayarak fisyonu ve 1939'da ise bunun daha fazla nötron ve enerji salınımı oluşturup bu nötronlarında diğer uranyum atomlarını tetikliyerek bir zincirleme reaksiyon oluşturduğunu keşfetmeleriydi. Daha sonra bu Lise Meitner ve yeğeni Otto Frisch tarafından detaylı açıklandı.

1942 yılının başlarında İtalyan fizikçi Enrico Fermi önderliğinde bir grup bilim insanı Dünya'nın ilk nükleer reaktörünü geliştirmek üzere Chicago Üniversitesinde toplandılar. Kasım 1942'de reaktörün inşaatı başlandı ve 2 Aralık 1942 tarihinde Dünya'nın ilk nükleer reaktörü olan Chicago Pile-1 çalıştırıldı. Bu reaktör kontrollü bir zincir reaksiyon oluşturmanın mümkün olduğunu kanıtlayarak Manhattan Projesi'nin de önünü açtı.

1946'da, 2. Dünya savaşı bitince, ABD hükûmeti nükleer enerjiyi enerji üretimi için kullanmaya karar verdi ve Atom Enerjisi Komisyonu'nu (AEC) kurdu. 20 Aralık 1951 tarihinda Dünya'nın ilk enerji üretim amaçlı nükleer reaktörü olan Experimental Breeder Reactor (EBR) kullanıma sunuldu ve 200 wattlık bir ampule enerji verdi.
26 Haziran 1954 tarihinde Soyvetler Birliğinde'ki Obninsk kasabasında ilk ticari nükleer santrel konutlara ve işletmelere güç sağlamak üzere kullanıma sunuldu.

Nükleer reaktörler listesi

TR 2 Nükleer Araştırma Reaktörü resmi olmayan sitesi
İTÜ Triga Mark-2 Eğitim ve Araştırma Reaktörü
Nükleer Enerji Dünyası 19 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nükleer silah, nükleer reaksiyon ve nükleer fisyon birlikte kullanılmasıyla ya da çok daha kuvvetli bir füzyonla elde edilen yüksek yok etme gücüne sahip silahtır. Genel patlayıcılardan farklı olarak çok daha fazla zarar vermek amaçlı kullanılır. Kullanılan sadece bir silah, tüm bir kenti ya da bir ülkeyi canlı, cansız ne varsa tamamen yok edecek güçtedir.
Savaş tarihinde, nükleer silah ABD tarafından II. Dünya Savaşı'nın son günlerinde iki kez kullanılmıştır. İlk olay 6 Ağustos 1945 sabahı, Little Boy (küçük çocuk) kod isimli uranyum tipi silahın Japonya'nın Hiroşima kentine atılmasıyla vuku bulmuştur. Üç gün sonra ise Fat Man (Şişman adam) kod isimli plütonyum tipi silah aynı ülkenin Nagazaki kentine atılmıştır. Kullanılan bu silahlar neticesinde çoğu sivil 132.000 kişi yaşamını kaybetmiştir. Bu olaylardan sonra nükleer silah kullanımı üzerindeki tartışmalar hız kazanmıştır.
İki temel nükleer silah türü vardır. İlki, Hiroşima'ya atılan uranyum veya Nagasaki'ye plütonyum bombasındaki gibi uranyum ötesi ağır atom çekirdeklerini bölerek enerji elde eden fisyon bombalardır. Bu silahlarda uranyum ve plütonyum gibi ağır elementlerin parçalanabilir izotopları, süperkritik kütle denilen belli bir ağırlık limiti üzerinde bir araya getirildiğinde zincirleme reaksiyona girerek çok büyük bir güç üretirler. Hidrojen bombası veya füzyon bombası denen ikinci tipte ise ateşlenen bir fisyon bombası ile hidrojen çekirdekleri birleşmeye (füzyona) zorlanır, bu sayede çok yüksek bir enerji ortaya çıkar. Fisyon bombalarının teorik üst limitleri olsa da, füzyon bombalarının gücünde bir üst limit yoktur. Amerikan Bilim Adamları Federasyonu, 2012 itibarıyla dünyada 4.300'ü kullanıma hazır olmak üzere toplam 17.000 nükleer başlık bulunduğunu tahmin etmektedir.

Atom bombası, patlamanın kontrolsüz çekirdek tepkimesi yoluyla sağlandığı bir bomba modelidir. Çekirdek tepkimesi zincirleme ve çok hızlı gerçekleştiğinden ortaya devasa boyutta bir enerji açığa çıkar ve bu da patlama ile beraberinde şok dalgası ortaya çıkarır.
Fisyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atom bombalarında yüksek zenginlikte (saflıkta) Uranyum (235U) veya Plütonyum (239Pu) kullanılır. Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içeriklidir. Bu yüksek zenginlikte malzeme, zenginleştirme tesislerinden ya da nükleer reaktörlerden elde edilmektedir.
Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için, ortamın kritik adı verilen seviyede ya da üstünde olması gerekmektedir. Bunun için de belli miktardaki kütlenin belli bir hacimde olması gereklidir. Bu gereken en az kütleye kritik kütle, hacme de kritik hacim denir. Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur fakat bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki, kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur.

Atom bombasında patlamanın gerçekleşmesi için nükleer malzeme dışında iki ayrı önemli bölüm daha vardır. Bunlardan biri tetiklemeyi yapacak olan fünye diyebileceğimiz parçadır. Genelde dinamit kullanılır. Bombanın patlaması için bu az miktardaki dinamit ilk olarak patlar ve patlamanın etkisi ile dağınık nükleer malzeme bir araya gelerek kritik hacme ulaşır. İkincisi ise nötron kaynağıdır. Artık kritik kütlede ve hacimde olan malzemede zincirleme çekirdek tepkimesini bu nötron kaynağından çıkan nötronlar başlatır ve bundan sonrası kontrolsüz bir biçimde devam eder ve patlama gerçekleşir. 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin attığı bombalar Japonya'ya çok zarar vermiştir. Termonükleer bombanın bulunmasından sonra atom bombası taktik silahı olmuştur. Nükleer silahların üretimine başlanmasına neden olmuştur. İlk olarak Nazi Almanyasına atılacaktı. Ama savaşta Almanya yenilince Japonya'ya atıldı.
İlk deneyler kamuoyunda gizli bir şekilde yapılmıştır. Bu deneyler 1940'larda Klimorton'da gerçekleşmiştir. Deneylerin yapıldığı bölgeye yakın yerlerdeki kasabalarda daha sonraki yıllarda engelli doğum oranları aşırı bir şekilde artmıştır. Dahası deneylerde yer alan askerlerin ileride kanser oldukları konusunda bilimsel birçok tıbbi bilgi uzun seneler kamuoyundan saklanmıştır.
II. Dünya Savaşı sırasında, Manhattan Projesi adıyla, ilk çalışmalar başladı. 1942 yılında ABD'nin New Mexico eyaletindeki Los Alamos bölgesinde gizlice bir grup ünlü bilim insanı toplandı. Robert J. Oppenheimer öncülüğünde 3 yıl çalıştıktan sonra ilk bombayı yapmayı başardılar. Aynı esnada Tennessee eyaletinin Oak Ridge kasabasında gizli bir üs daha kuruldu. Burada da patlayacak zengin malzemenin üretimi çalışmaları başladı.
Atom bombasının 1945 yılındaki icadından sonra aynı sene 16 Temmuz tarihinde ABD tarafından ilk denemesi gerçekleştirilen atom bombası, insanlık ve dünya için ne kadar büyük bir tehdit olacağını o anda göstermiştir. New Mexico çölünde gerçekleştirilen ilk deneme, dönemin ABD Başbakanı Truman tarafından da takip edilmiştir.
6 Ağustos 1945 sabahı atom bombası Enola Gay isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima'ya atıldı. 3 gün sonra 9 Ağustos 1945'te Nagasaki'ye atıldı.

Nükleer silahlanmanın kronolojisi
Los Alamos Laboratuvarı
Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı
Kitle imha silahı

Nükleer patlamaların sonuçları
ICBM
Nötron bombası

Nükleer silaha sahip devletler listesi
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması
Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri

Nervus opticus (optik sinir), nervi craniales (encephalici) olarak bilinen 12 sinir çiftinin ikincisidir ve retinadan beyne görme bilgisini taşır. Diensefalonda yer alan bir divertikül olan embriyonik retinal gangliyon hücrelerinden köken aldığı için kesildikten sonra rejenere olamaz.

Optik sinir 12 kafa sinirinden biri olmakla birlikte merkezi sinir sisteminin bir parçası sayılır çünkü embriyonal gelişim sırasında diensefalondan tomurcuklanan bir keseden oluşur. Bunun sonucunda sinir liflerinin myelini periferde olan Schwann hücrelerince değil de oligodendrositlerce oluşturulur. Yine bu nedenle Guillain-Barre Sendromu gibi periferik nöropatiler optik siniri etkilemez.
Optik sinir 3 meninks katmanına da sahiptir (dura, araknoid ve pia mater). Retinadan kaynaklanan lifler optik sinir tarafından beyindeki 9 görsel nukleusa ulaştırılır. Bilgiler bu noktalardan primer görsel kortekse aktarılır. Optik sinir retinal ganglion hücrelerinin aksonlarından ve destek hücrelerinden oluşur. Optik kanal ile orbitayı terkeder ve arkadaki optik kiazmaya ulaşır. Burada nazal tarafa ait görsel bilgiyi taşıyan sinirler çaprazlaşır. Liflerin çoğu lateral genikülat çekirdekte sonlanır. Bir kısmı ise pretektal çekirdeğe gider ve reflekslerde rol alır. Bazı aksonlar ise suprakiazmatik çekirdekte uyku döngüsünün düzenlenmesine katılır. Lateral genikülat çekirdekten çıkan lifler de oksipital lobtaki görme merkezine gider.

Gözdeki kör nokta, optik sinirin retinayı terk ettiği noktada fotoreseptör olmamasına bağlıdır. Her bir optik sinir, retinal gangliyon hücrelerinin aksonları olan 1 milyon 200 bin lif taşır. Görme keskinliğinin en fazla olduğu foveada her gangliyon hücresi 5 fotoreseptöre bağlıyken diğer sahalarda bu oran birkaç bindir.

Optik siniri hasarı genellikle kalıcı görme kaybına yol açar. Hasarın yerine bağlı olarak:

Optik kiazmanın proksimalindeki hasarlarda lezyonla aynı taraftaki görme alanı yarıları görülemez.
Kiazma lezyonlarında her iki göze ait dış yarı saha görmeleri bozulur: bitemporal hemianopsi. Bu durum büyük hipofiz adenomlarında görülür.
Kiazmanın distalinde ise sadece bir göz ama her iki yarım görme sahası etkilenir.
Optik sinir hasarları Leber'in Herediter Optik nöropatisi gibi doğuştan ya da glokom, travma, toksisite, iskemi, imflamasyon, enfeksiyon ve kompresyon gibi nedenlerle edinsel olabilir. 50 yaşından gençlerde en sık neden glokom ve optik nöritken yaşlılarda anterior iskemik optik nöropati en sık görülür.
Glokom, retinal ganglion hücrelerinin ölümüne ve periferik görme kaybına yol açar.
Optik nörit sinir iltihaplanmasıdır. En önemli nedenlerden biri multipl sklerozdur.
Anterior iskemik optik nöropati, anatomik yatkınlığı ve kardiyovasküler risk faktörleri olan hastaları etkileyen hücre ölümüdür.

The optic nerve on MRI8 Ağustos 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BrainMaps (Beyin haritası veri tabanı) optic%20nerve
IFOND3 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
online case history3 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Notes on Optic Nerve15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Radyoaktif kirlenme veya radyoaktif kontaminasyon, radyoaktif maddelerin yüzeylerde; katı, sıvı veya gaz (insan vücudu da dahil) içinde kasıtsız ve istemeden bulunması durumudur.
Böyle kirlenmeler atık maddelerin radyoaktif bozulmalarından dolayı alfa veya beta parçacıkları, gama ışınları ya da nötronlar gibi iyonlaşan zararlı radyasyon yayması açısından risk arz eder. Riskin derecesi atık maddelerin yoğunluğuna, yayılan radyasyonun enerjisine, radyasyonun çeşidine ve kirletmenin vücut organlarına olan yakınlığına bağlıdır. Şuna açıklık getirmek önemlidir ki kirlenme radyasyon riskini arttırır ve “radyasyon” ve “kirlenme” terimleri kendi içlerinde yer değiştiremez.
Kirlenme bir insanı, bir yeri, bir hayvanı veya giysi gibi bir objeyi etkileyebilir. Atmosferik bir nükleer silah ateşlenmesi veya bir nükleer reaktörden atık sızıntısının yaşanması ardından civardaki hava, toprak, insanlar, bitkiler ve hayvanlar nükleer yakıt ve fizyon ürünleri tarafından kirletilmiş olacaktır. Uranil nitrat gibi bir nükleer maddenin yere dökülmesi, yeri ve temizlemek için kullanılan paçavraları kirletecektir. Yaygın radyoaktif kirlenmelere örnek olarak Bikini Mercanadası, Colorado'daki Rocky Flats tesisi, Fukushima Daiichi nükleer felaketi, Kiştim Kazası sebebiyle Rusya'da Mayak tesisi etrafındaki alandaki kirlenme ve Çernobil felaketi verilebilir.

Radyoaktif kirlenme tipik olarak üretim sırasında bir dökülme veya kaza sonucu veya kararsız çekirdeğe sahip olan ve radyoaktif bozulmaya uğrayan radyoizotopların kullanımından kaynaklıdır.
Daha tipik haliyle nükleer atık nükleer patlama tarafından radyoaktif kirlenmenin yayılmasıdır. Bir kazada serbest kalan radyoaktif maddenin miktarı kaynak terim olarak adlandırılır.
Kirlenme radyoaktif gazlardan, sıvılardan veya parçacıklardan kaynaklanabilir. Örneğin nükleer tıpta kullanılan radyonüklid dökülmüştür (kazara veya, Goiania kazasında olduğu gibi ihmalden), madde insanlar etrafta yürüdükçe onlar tarafından yayılabilirdi. Radyoaktif kirlenme ayrıca nükleer yakıt yeniden işlenmesinde nükleer yakıt içinde radyoaktif ksenon maddesinin serbest kalması gibi belirli işlemlerde kaçınılmaz olabilir. Radyoaktif maddenin hapsedilemediği durumlarda madde güvenli yoğunluklara seyreltilebilir. Alfa yayıcılar tarafından çevresel kirlenme hakkında açıklama için lütfen çevredeki aktinitler (actinides in the environment.) bakınız.
Kirlenme devre dışı bırakıldıktan sonra bölgede kalan artık radyoaktif maddeyi içermez. Bu yüzden mühürlenmiş ve işaretlenmiş kaplardaki radyoaktif maddeler ölçü birimleri aynı olabilse de tam olarak kirlenme yerine geçmezler.

Önleme kirlenmenin etrafa yayılmasını veya insanlara geçmesini veya temas etmesini engellemek için birincil yoldur.
Kasıtlı kirlenme içinde olmak radyoaktif madde ve radyoaktif kirlenmeyi birbirinden ayırır. Radyoaktif maddeler önlem alanının dışında saptanabilir seviyede bir konsantrasyondayken etkilenen alan genel olarak kirlenmiş olarak ima edilir.
Radyoaktif maddeleri yayılmadan ve kirlenme haline gelmeden önlemek için çok sayıda tedbir vardır. Sıvılar kosununda yüksek sağlamlıkta tanklar ya da konteynerler kullanılarak, genellikle bir yağ karteli sistemi ile sızıntı radyometrik veya konvensiyonel aletler tarafından saptanabilir.
Madde havada taşınabilir olduğunda birçok endüstrideki işlemlerde ve riskli laboratuvarlarda “glovebox” (içerideki maddeyi dışarıdan manipüle edebilen bir sisteme sahiptir) denilen kapların kullanımı yaygındır. Gloveboxlar az da olsa negatif bir basınç altında tutulmuştur ve sızan gaz doğru çalıştıklarını garantiye almak için radyolojik cihazlarla görüntülenen yüksek verimli filtrelerle filtrelenmiştir.

Radyonüklidlerin bir türü çevrede doğal olarak oluşur. Uranyum ve toryum gibi elementler ve onların bozunma ürünleri kaya ve toprakta mevcuttur. İlkel bir nüklid Potasyum-40 tüm potasyumun küçük bir yüzdesini oluşturur ve insan vücudunda mevcuttur. Karbon-14 gibi tüm yaşayan organizmalarda bulunan diğer nüklidler sürekli olarak kozmik ışınlar tarafından oluşturulmaktadır.
Bu seviyedeki radyoaktivite az tehlike arz edebilir ama ölçmeyi karmaşıklaştırabilir. Doğal olarak üretilen ve normal arka plan seviyelerine yakın kirlenmeyi saptamak üzere kurulan cihazları etkileyebilecek radon gazı ile ilgili özel bir problem yanlış alarmlara sebep olabilmesidir. Bu yüzden radyolojik ölçüm ekipmanının operatörünün arka plan radyasyonu ile kirlenmeden doğan radyasyonu ayırt etme yeteneğine sahip olması gerekir.
Doğal olarak oluşan radyoaktif maddeler (NORM) yüzeye çıkarılabilir ya da insanlar tarafından madencilik ve yağ ve gaz ekstraksiyonu ile konsantrasyonu sağlanabilir.

Radyoaktif kirlenme yüzeylerde, maddesel olarak veya havada oluşabilir ve kirlenme seviyesinin ölçümü yayılan radyasyon saptanarak uzman teknikler kullanılarak yapılır.

Kirlenme görüntülemesi tamamen radyasyon görüntüleme cihazlarının doğru ve uygun dağılım ve kullanımına dayanır.

Yüzey kirlenmesi sabit de “serbest” de olabilir. Sabit kirlenme durumunda, radyoaktif madde tanımdan da anlaşılacağı gibi yayılamaz fakat radyasyonu hala ölçülebilirdir. Serbest kirlenme durumunda kirlenmenin deri veya giysiler gibi diğer yüzeylere yayılma riski vardır. Radyoaktivite tarafından kirlenen beton bir zemin kirlenen madde yok edilmek üzere bırakılarak spesifik bir derinliğe kadar tıraşlanabilir.
Meslekle ilgili işçiler için kirlenme riski olan bölgeler belirlenir. Böyle bölgelere girişler bazen elbise ve ayakkabı değişimlerinin gerekmesini de içerebilen bariyer tekniklerinin bir çeşidiyle kontrol edilir. Kontrol altındaki bir bölge içindeki kirlenme normal olarak düzenli görüntülenir. Radyolojik koruma cihazları (RPI) potansiyel kirlenme yayılmalarının saptanması ve görüntülenmesinde anahtar rol oynar ve elle tutulan sayaçlar ile Havasahası partiküler monitörü ve bölge gama monitörleri gibi kalıcı olarak kurulan görüntüleyicilerin bir kombinasyonudur. Vücut ve bitkisel yüzey kirlenmesinin saptama ve ölçümü genellikle Geiger sayacı, ışıldama sayacı veya orantılı sayaç ile yapılır. Orantılı sayaçlar ve ikili fosfor ışıldama sayaçları alfa ve beta kirlenmeleri arasındaki farkı ayırt edebilir ancak Geiger sayacı edemez. Parıldama dedektörleri genellikle elle tutulan görüntüleme cihazları için tercih edilir ve büyük alanların görüntülemesini daha hızlı yapmak için büyük bir saptama camı ile tasarlanmıştır. Geiger sayaçları küçük kirlenme alanları için daha kullanışlı olan daha küçük camlı olmaya eğilimlidir.

Nükleer maddelerin kullanıldığı veya işlendiği kontrol edilen alandan çıkan personel tarafından oluşan kirlenmenin yayılımı arama sondaları, el kirlenme monitörleri ve tüm vücut çıkış monitörleri gibi özelleştirilmiş çıkış kontrol cihazları tarafından görüntülenir. Bunlar çıkan kişilerin vücutlarında veya giysilerinde kirlenme mevcut olup olmadığını kontrol emek için kullanılır.
Birleşik KrallıktaHSE (Sağlık ve Güvenlik Yönetimi) ilgili uygulama için doğru portatif ölçüm cihazı seçme üzerine bir kullanım kılavuzu notu çıkarmıştır. Bu tüm radyasyon ölçüm teknolojilerini kapsar ve kirlenme türüne için doğru teknolojiyi seçmede kullanışlı karşılaştırmalı bir kılavuzdur.
Birleşik Krallık Ulusal Fiziksel Laboratuvarı kontrol altındaki alanlardan çıkan personelin kirlenmeye maruz kalıp kalmadığını kontrol eden cihazların alarm seviyeleri üzerine bir kılavuz yayınlar. Yüzey kirlenmesi genellikle alfa ve beta yayıcılar için birim alan başına radyoaktivite birimleriyle gösterilir. SI birim sistemi için bu Bq/m² dir. picoCuries/100 cm² veya 1 dpm/100cm²=167 Bq/m² gibi birimler de kullanılabilir.

Hava parçacık soluma tehlikesi barındıran partiküler formdaki radyoaktif izotoplar ile kirlenebilir. Uygun hava filtreli solunum cihazları veya kendi hava desteği olan tamamıyla kapalı giysiler bu tehlikeleri hafifletebilir.
Havasahası kirlenmesi numune havayı devamlı bir filtreye pompalayan uzman radyolojik cihazlar tarafından ölçülür. Havasahasındaki parçacıklar filtrede toplanır ve birkaç yol ile ölçülebilir:

Filtre kağıdı periyodik olarak manuel şekilde toplanan radyoaktiviteyi ölçen bir cihaz üzerine yerleştirilir.
Filtre kağıdı sabittir ve yerindeyken bir radyasyon dedektörü ile ölçüm yapılır.
Fitre yavaşça hareket eden bir şerittir ve bir radyasyon dedektörü ile ölçüm yapılır. Bunlar yaygın olarak “hareketli filtre” cihazları olarak adlandırılır ve filtreyi otomatik olarak ilerleterek toplanma için temiz bir alan oluşturur ve bu sayede havadaki konsantrasyonun zamana göre grafiğinin çizimine olanak sağlar.
Yaygın olarak toplanan kirlenme üzerinde spektrografik bilgi sağlayan bir yarıiletken radyasyon saptama sensörü de kullanılmaktadır.
Alfa parçacıklarını saptamak için tasarlanan havasahası kirlenme monitörleri ile ilgili özel bir problem doğal olarak var olan radon çok yaygın olabilir ve düşük kirlenme seviyelerinde kirlenme gibi görünebilir. Modern cihazlar sonuç olarak bu etkinin üstesinden gelmek üzere “radon telafisine” sahiptir.
(Daha fazla bilgi için Airborne particulate radioactivity monitoring makalesine bakınız.)

Radyoaktif kirlenme vücuda soluma, yeme, soğurma veya enjeksiyon yoluyla girebilir. Bu önemli bir radyasyon dozuna sonuç açabilir.
Bu sebepten dolayı radyoaktif maddeler ile çalışırken kişisel koruyucu ekipmanı kullanmak önemlidir. Radyoaktif kirlenme ayrıca kirlenmiş bitkileri ve hayvanları yiyerek veya su veya maruz kalmış hayvanlardan alınan sütü içerek vücuda alınabilir. Büyük kirlenme olayının ardından iç maruz kalmanın her türlü potansiyel yolu göz önünde bulundurulmalıdır.

Kirlenmenin temizlenmesiradyoaktif maddelerin tekrar işleme yoluyla ticari kullanıma dönüştürülmediği takdirde radyoaktif atığa sonuç olur. Büyük kirlenme alanlarının bazı durumlarında kirlenme kirlenen maddenin beton, toprak veya kaya içine gömülmesi veya kaplanması yoluyla çevreye daha fazla yayılmasını engellemek için hafifletilebilir.
Kirlenme ürünleri Birleşik Devletler Enerji Deparmanı (DOE) ve ticari nükleer endüstri tarafından on yıllardır radyoaktif ekipman ve yüzeylerde kirlenme

Radyoaktivite, radyoaktiflik, ışınetkinlik veya nükleer bozunma; atom çekirdeğinin, daha küçük çekirdekler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanmasıdır. Çekirdek tepkimesi sırasında veya çekirdeğin bozunması ile ortaya çıkar. En yaygın ışımalar alfa (α), beta (β) ve gamma (γ) ışımalarıdır. Bir maddenin radyoaktivitesi bekerel veya curie ile ölçülür.
Radyoaktivite kelimesi Fransızcadan Türkçeye girmiştir. Çevremizde her zaman için bir miktar radyasyon bulunur, fakat radyasyonun fazlası insan sağlığını tehdit ettiği gibi, daha ileri safhalarda ölüme yol açabilir. Doğal radyasyon uranyum gibi bazı kimyasal elementler ile uzay boşluğundaki yıldızlar ve bazı nesneler tarafından üretilir. Bazı nesneler bir saniyeden çok daha az süreyle radyoaktif kalabilirler, bazıları ise binlerce yıl radyoaktif özelliğini koruyabilir.
Radyasyon özel makineler sayesinde de üretilebilir, bu makinelere Siklotron (ivme makinesi), doğrusal hızlandırıcı veya parçacık hızlandırıcı adı verilir. Bazı bilim insanları bu makineleri üzerinde çalışabilecekleri radyasyonu üretebilmek için kullanırlar. Röntgen cihazları az miktarda üretilen (X ışınları) sayesinde insan vücudunun iç kısımlarının görüntülenmesini sağlar.
Nükleer silahlar (atom bombaları), yapıları tahrip etmek ve insanları öldürmek amacıyla çok hızlı bir şekilde çok yüksek miktarda radyasyon ortaya çıkarırlar. Bu konuda en büyük ve insanlığın hafızasına kazınmış en acı deneyim, Amerikan ordusunun II. Dünya Savaşı'nın sonunda (1945) Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı bombalardır. Öte yandan nükleer silahlar, II. Dünya Savaşı'ndan seksenli yılların sonuna kadar Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere, kapitalist ve sosyalist bloklar arasında meydana gelen Soğuk Savaş'ın temelini oluşturmuştur. Uzun yıllar boyunca devam eden karşılıklı nükleer tehditler, insanlık için korkutucu bir deneyim meydana getirmiştir.
Nükleer reaktörler elektrik üretmek için kullanılmaktadırlar. Bunlar da çok miktarda radyasyon meydana çıkarırlar, bu nedenle radyasyonun reaktörden dışarı sızmasını önleyecek şekilde dikkatlice inşa edilirler. Fakat birçok insan, reaktörlerde bir sorun oluşması durumunda radyasyonun çevreye yayılabileceğinden ve insanlara ve diğer canlılara zarar verebileceğinden endişe duymaktadır. 26 Nisan 1986'da Ukrayna'nın Çernobil şehrinde meydana gelen ve kanserojen etkileri Sovyetler Birliği, Avrupa ülkeleri ve Türkiye'yi de içine alan geniş bir alanda bugün dahi hissedilen büyük felaket, bu korkunun başlıca temelidir. Öte yandan, nükleer reaktörlerin parçaları ve atıkları büyük sorun oluşturmaktadır. Kimi parçalar, yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca radyoaktif kalabilmekte ve çevreye zarar verebilmektedir. Bu nedenle, bunların güvenli bir şekilde nasıl saklanması gerektiğine ilişkin tartışmalar, günümüzde bile canlılığından bir şey kaybetmiş değildir.

Bu olayı ilk kez 1 Mart 1896 tarihinde Fransız fizikçi Henri Becquerel uranyum üzerinde ortaya çıkarmıştır ve Becquerel ışınları adını vermiştir. 1898 yılında Marie Curie ve Pierre Curie radyoaktivite ismini vermiştir.

Doğada kendiliğinden radyoaktif olan bazı elementler vardır, bunlar dört grupta ele alınır:

Radyum grubu: Bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla kararlı kurşun 206'ya dönüşür.
Aktinyum serisi: Bu seri uranyum 235 ile başlar ve kurşun 207'ye dönüşerek biter.
Toryum serisi: Adını aldığı toryum 232 ile başlar ve kurşun 208 ile son bulur.
Neptünyum serisi: Neptünyum 237 ile başlayıp, bizmut-209 ile biter.

Bu serilerde radyoaktifliğin çeşitli tipleri ile karşılaşılır:

α (Alfa) ışıması: İki Nötron ve iki protondan meydana gelen, +2 yüklü bir Helyum çekirdeği yaymaktır. Bu ışıma sonucunda, proton ve nötron sayıları ikişer birim azalır. Bu tanecikler +2 yüklü oldukları için elektromanyetik çekime de yakalanırlar. Bu ışımaların durdurulması çok kolaydır. Örneğin bir kâğıt yaprak bile yeterli olur.
β (Beta) ışıması: Pozitron veya elektron yayımıdır. Pozitron, elektronun antimaddesidir ve elektron yayımlamanın tam tersi olarak gerçekleşir. Beta ışımaları alfa taneciklerine göre daha hızlıdır. Durdurulmaları daha zordur. Yüklü oldukları için manyetik alanda sapma gösterirler.
1 nötron; 1 protona dönüşürken 1 elektron ve 1 antielektron nötrinosu fırlatır. Buna Beta ışıması denir.Proton sayısı 1 artar. Nötron sayısı 1 azalır. Kütle numarası değişmez.
1 proton; 1 nötrona dönüşürken 1 pozitron ve 1 elektron nütrionusu fırlatır. Buna Pozitron ışıması denir. Proton sayısı 1 azalırken, nötron sayısı 1 artar. Kütle numarası değişmez.

γ (Gamma) ışıması: Bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren bir foton yayımıdır. Foton olduğu için ışık hızında ilerler. Kuvvetli nüfuz eder. Durdurulması çok güçtür. Yüksüz olduğu için manyetik alanda sapma göstermez. Foton olduğu için bir etkin kütlesi vardır ve bu kütle sayesinde kütleçekimine yakalanır.
Radyoaktif dönüşümler az veya çok hızlı olurlar. Göz önüne alınan element çekirdeğin yarısının parçalanması için gerekli süreye yarılanma süresi denir. Çekirdeğin yapısı, en önemli unsurdur. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri (10-12) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşan periyotlar olduğu bilinmektedir. Nükleer tepkimelerde, doğada bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Bu olaya suni radyoaktiflik denir.

Çekirdeği kararsız, radyoaktif bir atomun hiçbir dış etkiye bağlı kalmaksızın, kendiliğinden ışımalar yaparak başka çekirdeklere dönüşmesi olayına doğal radyoaktiflik denir.
Doğal radyoaktif çekirdek tepkimeleri;

X ⇒ Y + (ışıma)
şeklindedir. Tepkimedeki X, doğal radyoaktif atomu, Y ise oluşan yeni atomu göstermektedir.
Radyoaktif olmayan bir atom çekirdeğinin, temel taneciklerle(alfa, nötron, proton, ...) bombardıman edilerek kararsız çekirdek haline dönüştürülmesi olayına yapay radyoaktiflik denir.
Yapay radyoaktif çekirdek tepkimeleri,

X + a ⇒ Y + (ışıma)
şeklindedir. Tepkimedeki X kararlı çekirdeği, a ise bombardıman taneciğini gösterir. X, bombardıman edilerek Y kararsız taneciğine dönüşürken bir de ışıma yapmaktadır. Oluşan Y çekirdeği, doğal radyoaktif bozunmaya uğrayarak başka çekirdeklere dönüşür.

Doğal radyoaktiflik olaylarında bozunma, ışıma ve fırlatma gibi ifadeler kullanılırken yapay radyoaktiflikte bombardıman ifadesi kullanılır.
Bombardıman etme işlemlerinde kullanılan en uygun tanecik nötrondur. Çünkü nötron yüksüz olduğu için çekirdek tarafından itilmez ve böylelikle kolayca etkileşime girilebilir.

Fisyon, kütle numarası çok büyük bir atom çekirdeğinin parçalanarak kütle numarası küçük iki çekirdeğe dönüşmesi olayıdır. Fisyon reaksiyonlarında radyoaktif elementler kullanılır ve tepkimeler için bir ilk enerjiye (aktiflenme enerjisi) ihtiyaç vardır. Reaksiyon sonucunda kararsız çekirdekler ve nötron oluşur. Oluşan nötronların her biri yeni bir uranyum atomu ile tepkimeye girer. Bu esnada açığa çıkan nötronlar ortamdan uzaklaştırılmazsa tepkime zincirleme olarak devam eder.

Nükleer füzyon, nükleer kaynaşma ya da kısaca füzyon; iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturmasıdır. Çekirdek tepkimesi olarak da bilinen bu tepkimenin sonucunda çok büyük miktarda enerji açığa çıkar. Bu işlemle oluşturulabilecek en ağır element demirdir.

Bir maddenin radyoaktifliğine etki eden en önemli faktör, maddenin atomlarının çekirdekleri ile ilgilidir. Nötron proton dengesizliği radyoaktiviteye neden olur.
Bunun dışında sıcaklık da radyoaktiviteyi etkiler. Sıcaklık arttıkça radyoaktif bozunma hızı azalır. Bunu veren formül de şu şekildedir;

  
    
      
        
          λ
          ′
        
        =
        
          
            λ
            
              
                
                  
                    
                      
                        3
                        2
                      
                    
                    k
                    T
                  
                  
                    m
                    
                      c
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
              +
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda '={\frac {\lambda }{{\frac {{\frac {3}{2}}kT}{mc^{2}}}+1}}}
  

Bu ifadede;

Lambda, bozunma hızını
k, Boltzmann sabitini
T, sıcaklığı
m, kütleyi
c, ışık hızını temsil eder.
Buna göre, maddenin sıcaklığı arttıkça bozunma hızı azalır. Ancak bu formülle ilgili bir ayrıntı vardır. Formülün payda kısmındaki 
  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    3
                    2
                  
                
                k
                T
              
              
                m
                
                  c
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          +
          1
        
      
    
    {\displaystyle {{\frac {{\frac {3}{2}}kT}{mc^{2}}}+1}}
  
 ifadesi açılırsa; paydada kalan ifadede, sıcaklığın bağlı olduğu 
  
    
      
        
          
            
              3
              2
            
          
          k
          T
        
      
    
    {\displaystyle {{\frac {3}{2}}kT}}
  
 değerinin, 
  
    
      
        
          m
          
            c
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {mc^{2}}}
  
 ifadesi yanında hesaplamaya değer bir seviyeye ulaşabilmesi için sıcaklık çok fazla olmalıdır. Oda sıcaklığında maddenin kinetik enerjisi 0,05 eV kadarken ancak 11.000°K sıcaklıkta kinetik enerji 1 eV'lik enerjiye ulaşır. Sıcaklığın, radyoaktiviteye gözle görülür bir etki yapması içinse kinetik enerji 1 GeV olmalıdır. Bu da milyarlarca Kelvin dereceye eşittir. Güneşin çekirdeği bile ancak 13,600,000°K sıcaklığıa sahiptir. Yani sıcaklığın radyoaktivit

Radyoterapi, iyonlaştırıcı ışın kullanarak kanser hastalığının tedavisidir. Hedef, tümör dokusunu komşu sağlıklı dokuları koruyarak yok edilmesidir. Bu konu ile ilgili anabilim dalına Radyasyon Onkolojisi adı verilir. İyonlaştırıcı ışınların biyolojik etkilerini Radyobiyoloji bilim dalı inceler. Radyoterapi kanser tedavisinde tek başına ya da cerrahi ve/veya kemoterapi ile birlikte kullanılabilir. Cerrahi tedavi ile benzer sonuçlar elde edilen hastalıklarda, organın koruyucu yaklaşım prensibi ile organ kaybı ve ilişkili fonksiyon kaybını önlediğinden tercih edilebilen tedavi yöntemidir.

Radyoterapide kanser hücrelerinin bölünmesini engellemek amacıyla iyonizan radyasyon (yüksek enerjili fotonlar ya da hızlandırılmış subatomik partiküller) kullanılır. Absorbe edilen radyasyonun birimi geçmişte 'rad' olarak tanımlanmaktaydı. Bu tanımlama yaklaşık son 30 yıldır gray (kısaltması Gy) olarak değiştirilmiştir. 1 Gy, 1 kg dokuda absorblanan 1 joule'lük enerji miktarıdır. Radyoterapi gören bir hasta tedavi süresine göre 40-70 Gy'lik radyasyon dozuna maruz kalacaktır. Karşılaştırma yapılacak olursa modern mamografi aygıtlarında film çekmek için maruz kalınan x-ışını miktarı-dozu yaklaşık olarak 0.1 ile 0.2 mili Gray arasındadır.
Radyoterapi esnasında, uygulanan bölgeye x veya gama ışınları veya hızlandırılmış subatomik partiküller ile belirli oranda bir enerji verilmektedir. Hedef; oluşturulacak iyonizasyonlarla hücrelerin genetik materyallerini -DNA- bozarak, bölünmelerini engelleyerek mitotik hücre ölümüne ya da Apoptozis yolu ile hücre ölümüne yol açmaktır. Radyasyonun kanserli hücrelerin yanında sağlıklı hücrelerin DNA'larında hasar oluşturmasına rağmen, sağlıklı hücreler kendilerini tamir ederek tekrar fonksiyonel hale gelebilirler. Radyasyonun hücre DNA'sında oluşturduğu etki, fotonun ya doğrudan DNA'yı oluşturan bazların aralarındaki kimyasal bağları iyonize ederek, DNA bacağının doğrudan kırılmasına bağlıdır. Ya da hücre içerisinde bulunan su moleküllerinde oluşan iyonizasyon sonucu ortaya çıkan serbest radikallerin gene DNA'nın yapısından elektron kopartması ile oluşturduğu kırıklar yolu ile dolaylı yoldandır.
Bir kısım kırıklar subletal -ölüme neden olamayacak- hasar oluşturur. Bu durumda hücrenin kendini tamir yeteneğine bağlı olarak hasar giderilebilir. Bu daha çok kanserli olmayan hücreler için geçerlidir. Kanserli hücrelerin önemli bir kısmı bu yeteneğe sahip değildir. Bunun sonucunda biriken subletal hasarlar hücrenin ölümüne yol açar. Oluşan bir kısım hasar ise, ortamın özelliklerine bağlı olarak, yani hücrenin bulunduğu fiziksel veya kimyasal koşullara bağlı olarak, ölüme yol açabilir ya da tamir olayını başlatabilir. Ameliyatlarda olduğu gibi radyoterapi de lokal bir tedavidir ve sadece uygulanan bölgedeki hücreleri etkiler. Radyoterapi cilt, beyin, meme, prostat ve rahim kanseri tedavilerinde etkin olarak kullanılmaktadır. Ayrıca lenf ve kan kanseri tedavisinde de kullanılır.
Eksternal radyoterapi -harici radyoterapi- dıştan ışınlama, ışın kaynağı ile ışınlanan dokunun arasında mesafe olması anlamını taşır. Radyasyon Onkolojisi uzmanının, hastanın ve hastalığın durumuna göre planladığı tedavinin Co-60 veya Lineer Akseleratör (Linac) cihazları ile, hastaya dışarıdan ve belli bir mesafeden uygulanması esasına dayanır. Verilecek radyasyonun toplam dozu küçük ve eşit dozlara bölünerek, günlük seanslar halinde haftanın 5 günü uygulanır. Tedavi süresi 1 günden 8 haftaya kadar değişebilen uygulamalar mevcuttur.
Harici radyoterapide x ışınları veya fotonlar kullanılır. Işınların içerdiği enerji arttıkça, ışın dokunun daha derinlerine nüfuz eder.

Gama ışınları da radyoterapide kullanılan bir foton türüdür. Gama ışınları radyum, uranyum ve kobalt 60 gibi elementler tarafından ayrışma esnasında ışıma olarak yayılmaktadır. X ve gama ışınları kanser hücrelerine aynı şekilde etki yapar. Kobalt Gama Sistemlerinin büyük bir bölümünün yerini günümüzde lineer hızlandırıcı sistemler almıştır. Kobalt sistemleri lineer hızlandırıcı sistemlerde olduğu gibi yüksek enerjili ışınlar uygulayamazlar bu yüzden kanserli hücreleri yok etmede fazla etkili değildirler. Ayrıca lineer hızlandırıcı sistemlerinde kaynak olmadığı ve enerjiyi kendi ürettiği için istenildiği takdirde kapatılıp açılabilir iken kobalt sistemlerinde ise doğal kaynak kullanılarak tedavi yapılır. Tedavi esnasında kaynak açığa çıkar.Bu cihaz başındaki kaynak çubuğundan görünür. Tedavi bitince kaynak gizlenir. Yani kaynak çubuğu içeri girer.

Radyoterapiye başlanmadan önce x ışınları yardımıyla çeşitli filmler çekilir ve hangi açılardan ışınların uygulanması gerektiği hesaplanır. Bu ölçümler bir simülasyon cihazı yardımıyla (tomografi cihazı gibi) yapılır. Bu simülasyon sırasında hastanın radyoterapi uygulanacak bölgesi işaretlenir. Tedavinin doğru bölgeye yapılması amacıyla bazen dövme veya küçük noktalar şeklinde işaretleme yoluna gidilir.
Radyoterapi merkezlerinin artışıyla onkolojistler tedaviyi planlarken bilgisayar destekli modeller kullanmaktadır. Bu bilgisayar destekli planlama tedavinin daha hassas bir şekilde sağlıklı dokulara zarar vermeden gerçekleşmesi açısında önemlidir. Yapılan ölçümler sayesinde ışınların hangi açılardan gönderilmesinin uygun olduğu hesaplanır. Tedavi planlamasında bilgisayar destekli 3 boyutlu modeller kullanılır. Hastanın filmi Tomografi veya MR cihazları vasıtasıyla elde edilir ve bilgisayarlara gönderilerek gerekli incelemeler yapılır.

Hastalar öncelikle üzerlerinde bulunan kıyafet, mücevher vb aksesuarları çıkarmalıdır. Bazı durumlarda hastaya önlük giydirilebilir.
Tedaviden maksimum verim elde etmek için hasta cihazın sedyesine doğru bir şekilde yatmalıdır. Mümkün olduğunca hareket etmemesi gereklidir. Hastalar kafalarına takılan her türlü soruyu görevliye sormalıdır.
Radyoterapiden önce tümörün yerinin belirlenmesi çeşitli simülasyon cihazları ile sağlanır ve bu sayede ışınların geliş direktifi belirlenmiş olur.
Radyoterapi birden çok seansta yapılır. Bu nedenle hastanın vücuduna tedavi noktasını belirlemek amacıyla küçük noktalar işaretlenir veya dövmeler yapılır.
Hastanın cihazın sedyesindeki pozisyonu tedavinin hassas olarak yapılması bakımından önemlidir. Hastadan istenen rahat olması ve normal bir şekilde nefes alıp vermesidir. Hasta ayrıca tedavi esnasında istediği takdirde terapist ile konuşabilir.
Tedavi 5 ila 15 dakika arası sürer. Işınlar görünmezdir ve hasta tedavi süresince hiçbir şey hissetmez.
Tedavi seansı sonunda hasta terapist yardımıyla sedyeden kalkabilir. Hastaların birçoğu seanstan sonra günlük yaşamlarına devam edebilirler.
Harici radyoterapi genellikle hastanelerde ve sağlık merkezlerinde yapılır. Hastalığa göre değişmekle birlikte, radyasyon tedavisi genellikle birkaç hafta süresince ve haftada 5 gün verilir. Tedavi sırasında veya sonrasında hasta radyoaktif değildir.
Dahili radyoterapide ise hasta genelde 1-2 gün hastanede kalır. Implant geçici veya kalıcı olabilir. Hastanede kalınan sürede hastanın radyasyon seviyesi maksimum düzeydedir ve bu nedenle yakınlarıyla görüşmesi uygun değildir. Implant vücuttan alındığında ise radyoaktiflik ortadan kalkar.

NTVMSNBC'nin sitesindeki Tüm Yönleriyle Radyoterapi makalesi16 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Tabip Odası sitesindeki Hastalar İçin Radyoterapi Hakkında Bilgi Başlıklı Makale27 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Radyoterapi İle Kanser Tedavisi11 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Renk ya da tüs, ışığın gözün ağ katmanına değişik biçimde ulaşması ile ortaya çıkan bir algılamadır. Bu algılama, ışığın maddeler üzerine  çarpması ve kısmen soğurulup kısmen yansıması nedeniyle çeşitlilik gösterir ki bunlar renk tonu veya renk olarak adlandırılır. Tüm dalgaboyları birden aynı anda göze ulaşırsa bu ak, hiç ışık ulaşmazsa kara olarak algılanır. İnsan gözü 380 nm ile 780 nm arasındaki dalga boylarını algılayabilir. Bu sebepten elektromanyetik spektrumun bu bölümüne görünür ışık denir. Renkler için genelde kulak ile duyulan ince ve kalın ses analojisi yapılsa da, ses algısının aksine aynı anda gelen ışık frekansları değişik kanallardan algılanamaz (başka bir deyişle göz frekans analizi yapamaz), dolayısıyla aynı anda ince ve kalın sesleri birbirine karıştırmadan duyulmasına karşın göz için bu "çok seslilik" söz konusu olmadığından, değişik ışık frekanslarının sadece kombinasyonları algılanabilir. Bu prensibi açıklamak veya pratik uygulamalarda kullanmak için çeşitli renk modelleri geliştirilmiştir. 

Renk modelleri toplamsal ve çıkarımsal renk sistemleri olarak iki ayrı prensibe dayanır. Toplamsal ile kastedilen değişik ışık frekanslarının birleşerek gözümüze ulaşmasıdır. 

M (macenta boya) + Y (sarı boya) 
  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \to }
  
 R+G+B (Beyaz Işık) - G (macenta boyanın yeşili filtre etmesi) - B (sarı boyanın maviyi filtre etmesi) 
  
    
      
        →
      
    
    {\displaystyle \to }
  
 R (kırmızı)

İki ana rengin karışımıyla ortaya çıkan ara renk, karışıma katılmayan ana rengin tamamlayıcısı olur. Kırmızı için yeşil, mavi için turuncu, sarı içinse mor tamamlayıcı renk işlevi görür. Aynı zamanda birbirlerine karşıt olan bu renkler birlikte kullanıldıklarında da denge oluştururlar.
Sarı: En parlak renk. Dikkat çeker; bu yüzden uyarı ışıklarında sarı tercih edilir. Ayrıca dikkat çekiciliğinden dolayı dünyada taksiler sarıdır.
Kırmızı: En uzun dalga boyuna sahip olan kızıl renk, özellikle de koyu bir arka plan ile birlikte kullanıldığında öyle şiddetlidir ki, bir görüntüde yer alan küçücük kızıl bir leke bile görüntünün her yerini etkiler. Bu renk canlılık ve dinamizmle ilgili bir renktir. Mutluluğu temsil eder. Kızıl renk, fiziksel olarak; ataklığı, canlılığı ve duygusal bağlamda; bir işi sonuna kadar götüren azmi ve kararlılığı gösterir. İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çoğu logosunda kızılı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır.
Pembe: Kırmızı ile beyazın birleşmesi ile elde edilen pembe renk, kırmızı gibi canlılık verir ama daha yumuşaktır.
Mavi: Dünyanın hâkim rengi olan mavi çekingen bir renk; dinlendiriciliği ve edilgenliği anlatır. Koyu tonlarda ya da yoğun olarak kullanıldığında moral bozan, kasvet veren, açık tonlarda ya da beyazla karışık kullanıldığında, yatıştırıcı ve güven veren bir etki yaratır. Vücudumuzda boğaz bölgesini yansıtan bir renktir. Mavi renk gökyüzünün ve geniş ufukların, denizin simgesidir. Sınırsızlığı ve uzak bakışlılığı simgeler. Huzuru temsil eder ve sakinleştirir. Araplar mavinin kan akışını yavaşlattığına inanır, nazar boncuğu o yüzden mavidir. Batıda intiharları azaltmak için köprü ayaklarını maviye boyarlar.
Yeşil: Doğanın ve baharın rengidir. Güven veren renktir. O yüzden bankaların logolarında hâkim renktir. Hastanelerde de yeşil rahatlatıcı özelliği nedeniyle kullanılır.
Mor: En kısa dalga boyuna sahip olan mor, geleneksel olarak asaletle ilişkilendirilir. Yakınlık ve güzelliğe de işaret eder. Eskiden beri ihtişam ve lüksün son basamağı olarak düşünülür. Tarih, yüksek sınıfların, saray mensuplarının daima morla bezendiklerini kaydeder.
Nötr renkler, beyaz, siyah ve kurşuni gibi tarafsız renklerdir. Bunlar belli başlı bir renk özelliğinden ziyade, çeşitli renklerin elde edilmesine yardımcı olurlar. Nötr renkler, dinlendiricidir; doyurucu manalı ve olgun bir etkileri vardır. Bunlardan siyah renk, derinlik ve karanlık beyaz ise aydınlık, temizlik ve yakınlık hissi yaratır.
Renklerin özelliklerine göre, meydana getirdiği ve aksettirdiği değişik havadan, insan ruhu çeşitli şekillerde etkilenir. Yerine göre bir huzur, ferahlık ve sakinlik verebileceği gibi tersine kötümserliğe de neden olabilir.

Web renkleri
Hakim dalgaboyu
Renk kodları
Renk yönetimi
Renk teorisi
Renkler listesi
Renk körlüğü
Renk sinyali
Renk tonları ve gölgeler
RGB renk modeli
RYB renk modeli
Renk derinliği
Renk alanı resmi
Renk dengesi
Renk yükü
Renk ölçeği
Renk sıcaklığı
Dört renk teoremi
Renk uzayı
Renk yuvarı

Renklerin Anlamları ve Psikolojik Etkileri9 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Renkler11 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Retina (latince:rete) ya da ağkatman çoğu omurgalı ve bazı yumuşakçaların gözünün en içindeki görmeyi sağlayan ışığa ve renge duyarlı hücrelerin bulunduğu göz doku tabakasıdır. Gözün optiği, retinadaki görsel dünyanın odaklanmış iki boyutlu bir görüntü oluşturur ve bu görüntüyü beyne elektriksel sinir uyarılarına çevirerek görsel algı oluşturur. Retina, bir kameradaki film veya görüntü sensörü'ne benzer bir iş yapar.
Sinirsel retina, sinapslar ile birbirine bağlanan birkaç nöron katmanından oluşur ve pigmentli epitel hücrelerinin dış tabakası tarafından desteklenir. Retinadaki birincil ışığı algılayan hücreler, çubuklar ve koniler olmak üzere iki tip fotoreseptör hücredir. Çubuklar çoğunlukla loş ışıkta çalışır ve siyah-beyaz görmeyi sağlar. Koniler iyi aydınlatılmış koşullarda çalışır ve renk algısının yanı sıra okuma gibi görevlerde kullanılan çok net görmeden sorumludur. Üçüncü bir ışık algılama hücresi türü olan ışığa duyarlı ganglion hücresi, sirkadiyen ritimlerin sürüklenmesi ve gözbebeği ışık refleksi gibi refleks tepkiler için önemlidir.
Retina, göz küremizin iç yüzeyini kaplar, ince yarı saydam ve hafif pembe-kırmızı renkli bir zardır. Retina, göz küresi boşluğuna bakan iç kısımda duyusal (nörosensoriyel) tabaka ve dışa doğru kısımda pigmentli tabakadan oluşan iki katmanlı bir yapıdır. Retina, latince ağ anlamına gelen "rete" kelimesinden türemiştir, Türkçe karşılığı da ağ tabakasıdır, içerisindeki kan damarlarının görülebilir ağsı yapısı nedeni ile bu ismi almıştır.
Retinaya çarpan ışık, optik sinir lifleri aracılığıyla beynin çeşitli görme merkezlerine gönderilen ve en sonunda sinir uyarılarını tetikleyen bir dizi kimyasal ve elektriksel olayları başlatır. Çubuklardan ve konilerden gelen sinirsel sinyaller, akson ları optik siniri oluşturan retinal ganglion hücresi'ndeki çıktıları aksiyon potansiyeli şeklini alan diğer nöronlar tarafından işlenir. Görsel algının birçok önemli özelliği, ışığın retina kodlaması ve işlenmesine kadar izlenebilir.
Omurgalıda embriyonik gelişim, retina ve optik sinir gelişmekte olan beynin, özellikle embriyonik diensefalon olarak ortaya çıkar; dolayısıyla, retina merkezi sinir sistemi'nin (İngilizce: central nervous system kısaca CNS) bir parçası kabul edilir ve aslında beyin dokusudur. CNS'nin görselleştirilebilen tek kısmıdır istilacı-olmayan.

Göz organı, beynin bir uzantısı olarak gelişir. İlkel retina hücreleri santral sinir sistemini oluşturacak olan nöral tüpün kapanmasından önce göz organı nöral tüpün ön kısmında henüz bir çukurcuk şeklinde iken bile vardır. Bu aşamada retina beyine bir sapla bağlı küçük bir küre olarak düşünülebilir. Daha sonra bu kürenin içe doğru çökmesi ile kürenin ön tarafında kürenin içe bakan tarafı ile kürenin arka kısmındaki hücrelere yakınlaşır. Bu durum içi boş kil bir topağın parmakla çökertilmesine benzetilebilir. Ön kutup hücreleri duyusal retinayı, arka kutup hücreleri ise retina pigment epitelini oluşturmak için ayrımlaşır. Ön kısımda kalan hücreler ayrımlaşarak yedinci hafta içinde duyusal retinanın katmanlarını oluşturmaya başlar. Onuncu onikinci haftalar arasında retinanın iç ve dış katmanları belirginleşmeye başlar, makulanın gelişimi altıncı ayda başlar.

Retina göz dibine oftalmoskopla bakıldığında görülebilir. Optik sinirin göz küresini elekli bir delik sisteminden geçerek çıktığı nokta papilla'dır, aynı bölge optik disk, optik sinir başı olarak da adlandırılır. Optik sinir başı, retinanın merkezinde yer alır, burada fotoreseptör hücreler olmadığı için bu noktaya düşen ışık algılanamaz ve görme alanındaki izdüşümü "kör nokta" olarak anılır. Optik sinir başı boyutları kişiden kişiye değişkenlik gösterse de yaklaşık 3 mm² çapındadır. Şakağa doğru olan temporal kısmında makula yer alır, makula yaklaşık 5–6 mm çapındadır, merkezinde sarı nokta olarak da adlandırılan fovea yer alır. Foveada koniler yoğundur ve burası keskin görmemizi sağlar. İnsanlar ve primatlarda bir tane fovea vardır, ancak şahin gibi bazı kuşlarda iki tane fovea vardır, kedi ve köpeklerde ise fovea yerine bu işlevi üstlenen bant şeklinde anatomik bir alan bulunur.
Makula dışında kalan alan çevresel (periferik) retina olarak adlandırılır. Retina iris köküne yaklaşık 5–6 mm geride ora serrata denilen alanda sonlanır.

Duyusal retina çok katlı bir yapıya sahiptir ve ışık enerjisini sinirsel uyarıya çevirir. Duyusal retina sinir hücreleri ve destek hücrelerinden oluşmaktadır. Duyusal retinanın en iç katmanı sinir lifi katmanıdır, bu katman ganglion hücrelerinin akson denilen uzantıları tarafından oluşturulur. Akson ve dendritler tüm sinir hücrelerinde bulunan ve hücereler arası sinirsel iletişimi sağlamak için özelleşmiş olan ince uzantılardır. Ganglion hücrelerinden sonra, iç pleksiform katman vardır, bu katman ganglion hücrelerinin dendritleri ile daha dıştaki hücrelerin aksonal uzantıları ile birleştikleri bir katmandır. Daha sonra bipolar hücrelerinin gövdelerinin yer aldığı iç çekirdek tabaka gelir. İç çekirdek tabakada yer alan bipolar ve diğer bazı hücrelerin uzantılarının daha dış kısımlarda yer alan fotoreseptör hücreleri ile buluştukları dış pleksiform tabaka ve fotoreseptör hücrelerin gövdelerinin yer aldığı dış çekirdek tabaka ve fotoreseptör hücrelerin dış segmentlerinin yer aldığı fotoreseptör tabakası ise daha sonra gelir.
Duyusal retina, dört ana grup hücreden oluşur. 

Fotoreseptörler
Bipolar hücreler
Ganglion hücreleri
Destek hücreleri

Çubuk ve koni olmak üzere iki tip fotoreseptör vardır. Çubuk hücrelerinin sayısı 110-125 milyon, koni hücrelerinin sayısı ise 6,3-6,6 milyon arasındadır. Fotoreseptör hücreleri görünür ışığı dalga boyuna yani rengine uygun olarak elektrik enerjisine çevirir. Bu uyarılar da retinanın en iç tabakasında yer alan ganglion hücreleri uzantıları tarafından oluşturulan optik sinir ile beyindeki görme merkezlerine ulaştırılır.

İnce uzun hücrelerdir, retinada 100 milyon adet çubuk hücresi bulunur, bunların boyları yaklaşık 100-120 mikrondur. Çubuk hücreleri alaca karanlıkta görmemizi sağlarlar, bu hücreler renklere karşı duyarlı değildir renkleri grinin tonları olarak görmemizi sağlarlar. Dış kısım ışık uyarımının alındığı bölgedir, burada ışığa duyarlı bir pigment olan rodopsin bulunur. 
Bir çubuk hücresinin dış kısmında yaklaşık 600-1000 adet yatay yerleşimli disk vardır. Rodopsin bu disklerin zarları üzerinde yer alır. Birleştirici bir sap ile hücrenin iç kısmı ile iletişim sağlanır.

Retina'da yaklaşık 3 milyon koni hücresi bulunur.
Bunlar da uzun ince hücrelerdir, 65-75 mikron boyundadırlar. Yapıları hemen hemen çubuk hücrelerine benzer, yalnız dış kısımları koni şeklindedir. Koni hücreleri sarı nokta (fovea) denilen alanda yoğunlaşmıştır gündüz ışığında ve renkli görmemizi sağlarlar. Yüksek görme merkezi olan beyin korteksinin %90 kadar bir kısmı bu sarı noktadan gelen uyarıları işlemekle görevlidir.

Bu hücreler, fotoreseptör hücrelerinden gelen uyarıları diğer hücrelere iletir ve sinyal integrasyonunda rol oynarlar. Bu hücrelerin bir alıcı kısmı bir de iletici bir kısmı vardır bu nedenle bipolar(iki kutuplu) olarak adlandırılır.

Ganglion hücreleri, retinanın iç kısmında yer alır ve gözün içine bakıldığında aksonal uzantıları ile oluşturdukları ince çizgiler görülebilir. Retinanın büyük bir kısmında tek bir katman oluştururlar ancak optik sinire yaklaşıldığında bu katmanların sayısı artar. 
Ganglion hücreleri multipolardır –çok kutupludur-, dendritleri bipolar ve amakrin hücrelerin aksonları ile komşuluk içerisindedir. 
Ganglion hücrelerinin uzun aksonları vardır, bu aksonlar retina yüzeyine ulaşınca yaklaşık 120 derece açı yaparak optik sinirde toplanır ve gözün içini terk ederler. Ganglion hücreleri, fotoreseptör hücrelerce oluşturulan elektrik sinyallerini beyindeki görme merkezlerine taşırlar. Optik sinir işte bu ganglion hücrelerinin uzantılarının bir araya gelmesinden oluşmuştur. Horizontal hücreler ve koni hücrelerinin terminal şişkinliklerine yakın yerleşimlidirler. Pseudoünipolar hücrelerdir ve görsel uyarımın integrasyonunda görev alırlar.

Müller hücresi, neredeyse tüm retinal kalınlığı kat eden uzantıları olan soluk boyanan ince uzun hücrelerdir. Müler hücreleri, retinada nöral hücreler tarafından doldurulmayan boşlukları doldurur ve iç ve dış sınırlayıcı membranı oluştururlar.
Retinada destek hücreleri olarak astrositler, perivasküler glial hücreler ve mikroglial hücreler de tariflenmiştir.

Sarı, elektromanyetik tayfın yeşil ile turuncu arasında yer alan ve insan gözüyle görülebilen renklerinden biridir. Dalgaboyu 565-590 nanometre kadardır. Karşıt rengi mor'dur. Ekran ışığında ise mavidir.
Sarı renk uzak mesafelerden görülebilirliği yüksek bir renktir. Bu nedenle bazı ülkelerde taksiler ve okul servisleri sarı renktedir.
Sarı renginin hex değeri "#FFFF00", RGB değeri "255,255,0" ve CMYK değeri "0,0,100,0"dır.

Güneşin rengi olan sarı, mantal çabayı, zihinsel parlaklığı, iyimserliği, sevgi ve merhameti içerir. Bu renk yeni fırsatların, akıllılığın ve zekânın öğrenilmesini yansıtabilir. Eski Mısır’da sarı, gözden düşme, kıskançlık ve utancı simgelerken, Çin’ de saltanatı ve sarayı simgeler. İç mimaride, mekânlarda sıcak ve samimi bir ortam yaratmak için kullanılması yaygındır. Renklerin en sıcak olanıdır; görünebilirlik niteliği, sarının bir dikkat rengi olarak kullanılmasına yardımcı olmuş, bu parlak ve sıcak renk, görünme ve fark edinmenin gerekli olduğu tüm ortamlarda yaygın olarak kullanılmıştır. Pek çok ülkede posta kutuları ve taksiler sarıdır çünkü dikkat çekici ve geçicidir. Mekânlarda ışıklılık etkisi yaratan renk olan sarı tüm renklerin içinde en mutlusudur. Hayat veren güneşin rengi olan sarı, mekânlarda olumlu, sevecen etkisiyle coşkulu ve neşeli etkiler yaratır. Sarıyı diğer renklerden daha fazla sevenler, başka insanlara güvenir veya onlarla iyi anlaşırlar. Neşeli ve coşkuludurlar; ayrıca bu neşeyi başkalarıyla paylaşmayı da severler.

Sarı(Türk Dili Dergisi5 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Sarıyla ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

Sievert (Sv sembolü ile gösterilir), canlı dokunun maruz kaldığı radyasyonun etkisini gösteren doz eşdeğerinin SI sistemindeki birimi.
Sievert, radyasyon dozu birimi olarak kullanılan bir ölçü birimidir. Bir Sievert, dokuların radyasyona maruz kalmalarından kaynaklanan hasarın miktarını ölçmek için kullanılır. Bu birim, adını bir radyasyon uzmanı olan Rolf Maximilian Sievert'ten almıştır.
Sievert, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "Sv" olarak gösterilir. Bir Sievert, bir kilogram dokuda bir joule enerjiye eşit olan bir radyasyon dozu birimidir. Örneğin, bir Sievert, bir kişinin bir yıl boyunca maruz kaldığı radyasyon dozuna eşit olabilir.
Sievert, radyasyon kaynaklarından kaynaklanan tehlikelerin değerlendirilmesinde ve radyasyon koruma stratejilerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Radyasyonun insan sağlığına etkisi, maruz kalınan radyasyon dozuna bağlıdır ve Sievert birimi, radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkisini değerlendirmek için kullanılan bir ölçüt olarak kabul edilir.
SI sistemindeki temel birimlerle ifade etmek gerekirse aşağıdaki eşitlikler kurulabilir;

1 Sv = 1 J/kg = 1 m2/s2 = 1 m2·s–2
Doz eşdeğerinin eski ölçüm Birimi REM'dir (rontgen equivalent man). 1 Sv = 100 REM'e eşdeğerdir (Q=1 için).
Nesnelerin yutmuş olduğu enerji miktarı (absorbed dose) ile karıştırılmamalıdır. Maruz kalınan radyasyonun tipine, etki süresine, parçacık tipi ve enerjisine bakılmaksızın, canlı doku üzerindeki etkisini gösterir.
İsveçli Sağlık Fizikçisi Rolf Sievert tarafından isimlendirilmiştir. Rolf Sievert "Radyasyon Doz Ölçümü ve Radyasyonun Biyolojik Etkileri" isimli araştırma çalışması ile ünlüdür.

Işımaya maruz kalma sınırını tespit ederken doğal ışıma değerleri göz önünde tutulmalıdır. Bu değer Almanya'da tespit edilen eşdeğeri yılda 2 mSv'dir. Şu değerler Almanya'da sınır değer olarak gösterilir:

İş icabı ışınlara maruz kalan kişilerde izin verilen en yüksek yıllık dozaj 20 mSv olmasına karşın iş yaşamı boyunca 400 mSv'den fazla ışın almamalıdır. Normal halk için (doğal ışımayı ve tıbbî tedbirleri hesaba katmadan) 1 mSv'dir. Doğmamış çocukların doğuma kadar 1 mSv'i geçmemelidir.

Bekerel
Gray

Snell yasası, ışığın geldiği ortamın kırıcılık indisiyle geliş doğrultusunun normalle yaptığı açının sinüsünün çarpımının ışığın gittiği ortamın kırıcılık indisiyle gidiş doğrultusunun normalle yaptığı açının sinüsünün çarpımına eşitlenmesiyle oluşan formüle dayalı fiziğin optik dalında yer alan bir yasadır.

  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              
                θ
                
                  1
                
              
            
            
              sin
              ⁡
              
                θ
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              v
              
                1
              
            
            
              v
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                2
              
            
            
              n
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin \theta _{1}}{\sin \theta _{2}}}={\frac {v_{1}}{v_{2}}}={\frac {n_{2}}{n_{1}}}}
  

Bu denkleme göre ortamların kırıcılık indisleri ışığın o ortamdaki hızıyla ters orantılıdır. Kırıcılık indisi ne kadar çoksa ışık o kadar yavaş hareket eder.

  
    
      
        
          n
          
            1
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            1
          
        
        =
        
          n
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            2
          
        
         
      
    
    {\displaystyle n_{1}\sin \theta _{1}=n_{2}\sin \theta _{2}\ }
  

n1 = Işığın geldiği ortamın kırıcılık indisi (katsayısı)
n2 = Işığın gittiği ortamın kırıcılık indisi (katsayısı)
θ1 = Işığın geliş doğrultusunun normalle yaptığı açı
θ2 = Işığın kırıldıktan sonraki gidiş doğrultusunun normalle yaptığı açı
Normal: Bir optik sisteminde ışığın kırıldığı noktadan asal eksene çizilen dikme.

Bir ışık ışını saydam bir ortamda ilerlerken başka bir saydam ortamın sınırına çarpınca, ışık ışınlarının bir kısmı yansır, bir kısmı da ikinci ortama girer. İkinci ortama giren ışın sınırda bükülür. Bu bükülmeye kırılma denir. Gelen ışın, yansıyan ışın ve kırılan ışının tümü aynı düzlemdedir, kırılma açısı, her iki ortamın özelliklerine ve sin X bağıntısı ile geliş açısına bağlıdır. Burada V1 ışığın birinci ortamdaki, V2 ise ikinci ortamdaki hızlarıdır. Bu bağıntı Snell yasası olarak bilinir.
Geliş, yansıma ve kırılma açılarının tümü yüzeyin kendisinden ziyade yüzeyin normalinden itibaren ölçülürler. Ölçümün, bu şekilde yapılmasının nedeni, üç boyutlu bir cismin yüzeyi ile bir ışık ışınının yaptığı açının tek olmamasıdır. Kırıcı yüzeye doğru geçen bir ışık ışının izlediği yolun tersinir olduğu bulunmuştur. Örneğin şekil 1'deki ışın, A noktasından B noktasına ilerlemektedir. Işın B noktasından çıksaydı, A noktasına ulaşmak için aynı yolu izleyecekti. Fakat son durumda yansıyan ışın cam ortamında olacaktı.
Işık hızının yüksek olduğu bir maddesel ortamdan, daha düşük hızda olduğu bir ortama geçtiğinde X kırılma acısı geliş açısından daha küçük olur. Işık, yavaş ilerlediği bir maddesel ortamdan daha hızlı ilerlediği bir maddesel ortama geçerse normalden uzaklaşacak şekilde kırılır.

Işık bir ortamdan diğerine geçerken, hızı her iki ortamda farklı olduğu için kırılır. Herhangi bir maddesel ortamdaki ışığın hızı boşluktakinden daha azdır. Gerçekte, boşlukta ışık maksimum hızda(c) ilerler. Bir ortamın " n" kırılma indisini, ışığın boşluktaki hızının (c), ortamdaki hızına (V) oranı belirler. Yani kırılma indisi (1)' den büyük ve boyutsuz bir sayıdır; çünkü V daima c 'den küçüktür.
Işık bir ortamdan diğerine ilerlerken frekansı değişmez. Sağdaki görsele göre dalga cepheleri birinci ortamdaki A noktasında bulunan gözlemciyi belirli bir frekans ile geçip 1. ve 2 ortamlar arasındaki sınıra gelmektedirler. İkinci ortamdaki B noktasında bulunan gözlemciyi geçen dalga cephelerinin frekansı, birinci ortamdaki A noktasına ulaşan dalga cephelerinin frekansına eşit olmalıdır. Bu olmasaydı, ya dalga cepheleri sınırda bulunacaklar veya sınırda olacaklardı. Bunun böyle olması için ışık ışını bir ortamdan, diğerine geçerken frekans sabit olmalıdır. Bundan dolayı V=f* bağıntısının her iki ortamda geçerli olması ve f1=f2=f olması nedeniyle V1=f ve V2=f olduğunu görürüz. Kırılma indisi ve dalga boyu arasındaki ilişki, bu iki denklemi birbirine oranlayalarak elde edilir.
Birinci ortam boşluk veya hava ise n1=1'dir. Böylece herhangi bir ortamın kırılma indisi oranı ile ifade edilebilir. Burada, ışığın boşluktaki dalga boyu ve ise kırılma indisi n olan ortamdaki dalga boyudur. Eşitlik 3'ü eşitlik 1'e yerleştirirsek n1= elde ederiz. Bu, Snell yasasının en yaygın olarak kullanılan pratik biçimidir.

Turuncu rengi additif renk sintezine göre kırmızı ve sarı arasında, dalgaboyuya göre 585-620 nanometre civarında olan bir renktir. Karşıt rengi mavidir.
Turuncu renginin hex değeri "#FF7F00", RGB değeri "255;127;0" ve CMYK değeri "0;89;100;0"dır. Turuncu ara ve sıcak renktir.
Havuç, kabak, tatlı patates, portakal ve diğer birçok meyve ve sebzenin turuncu rengi, bir tür fotosentetik pigment olan karotenlerden gelir. Bu pigmentler, bitkilerin güneşten emdiği ışık enerjisini, bitkilerin büyümesi için kimyasal enerjiye dönüştürür. Benzer şekilde, sonbahar yapraklarının tonları klorofil çıkarıldıktan sonra aynı pigmentten gelir.

Ayrıca turuncu rengi; özellikle deniz ve gökyüzü içerisinde tespit edilmesi en kolay renklerden birisi olduğu için astronotlar, kalkış sırasında bir aksilik olması ihtimaline karşı Uluslararası Turuncu renginde üniforma giyerler.

Yansıma, homojen bir ortam içerisinde dalgaların yansıtıcı bir yüzeye çarparak yön ve doğrultu değiştirip geldiği ortama geri dönmesi olayına denir. Yansımanın genel örnekleri ışık, ses ve su dalgalarıdır. Düzlem aynalarda yansıma, saydam ortamda hareket eden ışığın herhangi bir yüzeye çarpıp geri dönmesi olayıdır. Yansıma olayında ışığın hızı, frekansı, rengi yani hiçbir özelliği değişmez. Sadece hareket yönü değişir.
Ses biliminde (akustik) yansıma, ekonun oluşumuna neden olur ve bu da sonar cihazlarında kullanılır. Jeoloji alanında  sismik dalgaların çalışılması için oldukça önemlidir. Yansıma su kütlelerindeki yüzey dalgaları ile gözlemlenmektedir. Ayrıca  yansıma  değişik türlerdeki elektromanyetik dalgalar ile de izlenmektedir.

Işığın yansıması dalgaların yansıttıkları cismin yüzeylerine hangi açıyla geldiğine ve cismin özelliklerine bağlıdır. Işığın yansımasına olanak sağlayan en uygun yüzey aynadır. Aslında ne zaman ışık belirli bir kırılma indisinden başka bir kırılma indisine sahip bir ortama geçerse, o zaman ışığın kırılması gerçekleşir. En genel durumda, ışığın belirli bir kısmı yüzeyden yansır ve geri kalan kısım da yön değiştirir (kırılma). Uygun sınır koşulları altında Maxwell denklemleri çözülerek, Fresnel denklemleri elde edilir ve bu Fresnel denklemleri  ışığın ne kadarının yansıdığı ve ne kadarının kırıldığı hakkında bilgi verir. Işığın yüksek kırılma indisli bir ortamdan düşük kırılma indisli  bir ortama geçmesi durumunda, toplam iç yansıma görülür.

Gelen ışın, yansıyan ışın ve yüzeyin normali aynı düzlemde bulunur.
Gelen ışının normalle yaptığı açı, yansıyan ışının normalle yaptığı açıya eşittir.
Normal doğrultusunda gelen ışınlar, geldikleri doğrultuda geri yansırlar.
Yüzey yapısına göre ışığın geri tepme şekli farklıdır.

Klasik elektrodinamikte, ışık, Maxwell denklemlerinde tanımlandığı üzere elektromanyetik dalga olarak kabul edilir. Cisme gelen ışık dalgaları, atomlarda küçük polarize osilasyonlara sebep olur. Tüm bu dalgalar, Huygens–Fresnel prensibine göre spekular yansıma veya kırılma meydana getirirler.
Cam gibi yalıtkan maddelerde, ışığın elektrik alanı maddedeki elektronlara etki eder ve hareket halindeki elektronlar yeni alan oluşturur ve yeni ışıyanlar bunlar olur. Camdaki kırılan ışık, elektronların ileri yönlü ışımalarının ve gelen ışınların kombinasyonu sonucu oluşur.
Metallerde, bağlanma enerjisi olmayan elektronlara serbest elektron denir. Bu elektronlar gelen ışınla osilasyona uğradığında, ışıma alanı ilde gelen ışın alanı arasındaki faz farkı faz farkı π dir, yani ileri yönlü ışıma, gelen ışınları iptal eder ve geri yönlü ışıma ise sadece yansıyan ışın olmuş olur.

Çoklu yansımalar (birden fazla yansıma), arayüzü akustik empedans herhangi bir farklılık dalga yansıması olabilir. Arayüz dalga empedansı, çok sayıda yansıyan dalgaların arayüzünde başka bir arabirim ya da zemin olabilir ve sonra yere geri yansıyabilir, bu olaya birden fazla yansıma denir. Bir yansıyan dalga, jeoloji alanında olumsuz sonuçlar (örneğin abartılı tortu kalınlığı, stratigrafik temas hata, yanlış yapı kazandırmak, vb) olarak yorumlanır. Genellikle, birden fazla yansıma dalga, bir bozulmadır. Birçok yönden katları belirlemek, sondaj verileri, bölgesel jeoloji ve diğer jeofizik veri veya sonuçların en iyi şekilde karşılaştırılmasına olanak sağlar. Yansımaların hesaplanan hız değeri, derinlik ile azalır. Değişmeden kaldığı durumlarda ek olarak, hız spektrumu uygulanması durumunda da, tanımlanması için önemli bir temel olarak kullanılabilir. Yansıma noktaları ortak olan birden fazla dalgayı ayırt etmek için başka yöntemler kullanılır.

Dağınık yansıma, gelen ışığın yüzeye geldiği açıyla yansıması yerine birçok açıyla yansıması durumudur. İdeal dağınık yansıma yüzeyinde, yüzeyi çevreleyen yarım küre içerisinde her doğrultuda eşit aydınlanma şiddeti görülür (Lambert Yansıması).
Soğurma özelliği olmayan yüzeyler, alçı benzeri tozlar, kâğıt gibi lifli yapılar veya mermer gibi polikristalin yapılar ışığı yüksek bir verimle dağınık bir şekilde yansıtırlar. Sıradan maddelerin çoğu ışığı düzgün ve dağınığık yansımaların bir karışımı şeklinde yansıtır.
Maddelerin çoğu dağınık yansıma sonucu gözümüze görünür. Nesnelerin yüzeylerinden yansıyan ışık, bizim fiziksel gözlemlerimizin temel mekanizmasını oluşturur.

Işınların geldiği yüzey düzgün olursa, bu yüzeyin her noktasında normaller birbirine paraleldir. Yansıyan ışık ışınları birbirine paralel ise böyle yansımaya düzgün yansıma denir.

Sismik yansıma jeoloji ve jeofizik dünyasının yüzeyinin altında neler olup bittiğini hakkında bilgi toplamak için kullanılan bir ilkedir. Ses dalgaları yeraltı yerüstünde enerji seyahat yöneten aynı fiziksel ilkelerine tabi ve akılda bu ilkeler, jeologların ve jeofizikçilerin yeraltı jeolojik oluşumlar hakkında veri oluşturmak için ses dalgalarının hareketi yeraltı kullanabilirsiniz. A yakından ilgili kavram içinde hangi ses dalgaları gibi onlar yeraltı engellerin karşılaşmak viraj yollardan çalışma gerektirir sismik kırılma vardır.

Ses kaynağından çıkıp yayılan ses dalgaları sert bir yüzeye çarptığında doğrultusunu ve yönünü değiştirir. Bu olaya ses yansıması denir. Yansıma olayında sesin hızı değişmez fakat yönü değişir.
Sesin yansıması bazı canlılara kolaylık sağlamıştır. Örneğin; yarasalar çıkarttıkları seslerin cisimler üzerinde yansımasından faydalanarak hareket yönlerini belirlerler.
Sesin yansıma özelliğinden yararlanılarak uzaklıklar ölçülebilir. Ayrıca sesin yansıma özelliğinden denizdeki balık sürülerinin yerleri, okyanus derinlikleri, uçakların yüksekliği ve bazı maddelerdeki bozukluklar tespit edilebilir.

Kırınım
Huygens-Fresnel ilkesi
Dalga (su)
Kırılma (fizik)

Serway (2011). Fen ve Mühendislik için Fizik 2. Ankara: Palme Yayınevi. ss. 1110-1113. ISBN 9758624083. 
Şekilli Fizik Sözlüğü. Tübitak Popüler Bilim Kitapları. 2010. s. 45. ISBN 9789754035421.

Yarı ömür, genel olarak, azalmakta olan bir maddenin baştaki miktarın yarısına düşmesi için gereken zaman. Bu zaman T1/2 olarak gösterilir. Birimi zaman birimidir. Yarı ömür kavramı özellikle radyoizotop denilen izotopların bozunma hesaplarında kullanılır.

Doğadaki elementler çeşitli izotoplar halinde bulunurlar. Laboratuvarlarda üretilenlerle birlikte izotop sayısı 3100'ü geçer. Ancak bu izotoplardan sadece 256 tanesi kararlıdır. Kararlı izotop zaman içinde atomik yapısını değiştirmeyen izotop anlamına gelir. 2900'a yakın izotop ise kararsız izotoptur. Bu izotoplarda atom çekirdeğindeki parçacıklar zaman içinde bozunurlar yani değişikliğe uğrarlar. Bu sürece radyo aktivite denilir. Radyoaktiviteye genellikle çekirdekten dışarı elektron ya da nötrino gibi bir parçacığın yayınlanması eşlik ettiğinden, bu tür izotoplara radyoizotop da denilir.
Mesela, en hafif element olan hidrojenin üç izotopu vardır. En yaygın izotop olan 1H izotopunun çekirdeğinde bir proton vardır. Döteryum da denilen 2H izotopunun çekirdeğinde bir proton ve bir nötron, trityum denilen 3H izotopunun çekirdeğinde ise bir proton ve iki nötron bulunur. Kimyasal özellikler proton sayısı ile belirlendiğinden, çekirdek yapısındaki farka rağmen, her üç izotop da aynı element sayılır. Ne var ki, bu üç izotoptan 3H diğer ikisinden farklı olarak, radyoizotoptur. 3H bir elektron yayınlayarak bir helyum izotopuna (3He) dönüşür.

Her radyoizotopun bozunması, yani başka bir izotop haline gelişi farklı süratlerde olur. Kimi radyoizotoplar saniyenin milyonda biri içerisinde bozunurken, kimi radyo izotopların bozunması için milyonlarca, hatta milyarlarca yıl gerekir.
Gerçekte, bir radyoizotopun herhangi bir atomunun ne zaman değişim geçireceğini bilmek mümkün değildir. Ancak, değişim geçirme ihtimali bellidir. Bir deney tübündeki milyarlarca atom bir arada incelenerek, o izotopun bozunma sürati ölçülür. Deney tübünde radyoizotopa ait atom sayısı radyoaktivite sebebiyle sürekli olarak azalır. O izotopa ait atom sayısının yarıya indiği süreye yarı ömür denilir.
Burada dikkat edilmesi gereken şey, yarı ömür süresinin başlangıçtaki miktardan bağımsız oluşudur. Mesela, yarı ömür 1 saat ise, 4 kg. radyoizotop bir saat sonra 2 kg. a inecektir. Şayet başlangıçtaki miktar 2 kg ise, bu durumda 2 kg. radyo izotop bir saatte 1 kg. ye inecektir.

Yarı ömrü bilinen bir izotopun belli zaman aralığında, ne ölçüde bozunacağı hesaplanabilir. Hesabın en genel hali üsteldir. (kuvvetsel, exponential) t süre T yarı ömür ise,

  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          α
          ⋅
          t
        
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \exp {\alpha \cdot t}}
  

Burada A kalan miktar, A0 başlangıçtaki miktar, exp üstel fonksiyon (e-αt), α ise bir katsayıdır. Bu katsayı şu şekilde hesaplanır;

  
    
      
        α
        =
        
          
            
              −
              ln
              ⁡
              
                2
              
            
            T
          
        
        =
        
          
            
              −
              0.693147
            
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {-\ln {2}}{T}}={\frac {-0.693147}{T}}}
  

α katsayısının eş değeri kullanılarak, kalan miktar şu şekilde de gösterilebilir:

Ancak, şayet süre yarı ömrün tam sayı katı ise, hiç üstel fonksiyon kullanmadan hesap yapmak ta mümkündür.n ile sürenin yarı ömrün kaç katı olduğunu ifade edilirse,

  
    
      
        n
        =
        
          
            t
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle n={\frac {t}{T}}}
  

  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          
            
              
                −
                0.693147
                ⋅
                t
              
              T
            
          
          )
        
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          −
          0.693147
          ⋅
          n
          )
        
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \exp \left({\frac {-0.693147\cdot t}{T}}\right)=A_{0}\cdot \exp {(-0.693147\cdot n)}}
  

  
    
      
        exp
        ⁡
        (
        −
        0.693147
        )
        =
        
          
            1
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \exp(-0.693147)={\frac {1}{2}}}
  

olduğundan,

3H izotopunun yarı ömrü yaklaşık olarak 4500 gündür. 1000 μgr.  3H izotopundan 9000 gün, 13500 gün, 90000 gün, 6000 gün ve 2000 günde kaç μgr. kaldığı şu şekilde hesaplanır:
İlk 3 şıkkı için tam sayı yöntemi kullanılabilir.
9000 gün için, n= 9000/4500 = 2 ve 
  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            n
          
        
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        =
        250
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \left({\frac {1}{2}}\right)^{n}=A_{0}\cdot \left({\frac {1}{2}}\right)^{2}=250}
  

13500 gün için, n= 13500/4500 =3 ve 
  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            n
          
        
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            3
          
        
        =
        125
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \left({\frac {1}{2}}\right)^{n}=A_{0}\cdot \left({\frac {1}{2}}\right)^{3}=125}
  

90000 gün için, n= 90000/4500=20 ve 
  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            n
          
        
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                1
                2
              
            
            )
          
          
            20
          
        
        ≈
        0.001
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \left({\frac {1}{2}}\right)^{n}=A_{0}\cdot \left({\frac {1}{2}}\right)^{20}\approx 0.001}
  

Yukarıdaki örnekte, yarı ömrün 20 misli süre içinde, başlangıçtaki miktarın sadece milyonda birinin kaldığına dikkat edilmelidir.
6000 ve 2000 gün yarı ömrün tam sayı katı olmadığı için, bu yöntem kullanılamaz.
6000 gün için, 
  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          
            
              
                −
                0.693147
                ⋅
                t
              
              
                T
                
                  1
                  
                    /
                  
                  2
                
              
            
          
          )
        
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          
            
              
                −
                0.693147
                ⋅
                6000
              
              4500
            
          
          )
        
        ≈
        397
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \exp \left({\frac {-0.693147\cdot t}{T_{1/2}}}\right)=A_{0}\cdot \exp \left({\frac {-0.693147\cdot 6000}{4500}}\right)\approx 397}
  

2000 gün için, 
  
    
      
        A
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          
            
              
                −
                0.693147
                ⋅
                t
              
              
                T
                
                  1
                  
                    /
                  
                  2
                
              
            
          
          )
        
        =
        
          A
          
            0
          
        
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          
            
              
                −
                0.693147
                ⋅
                2000
              
              4500
            
          
          )
        
        ≈
        735
      
    
    {\displaystyle A=A_{0}\cdot \exp \left({\frac {-0.693147\cdot t}{T_{1/2}}}\right)=A_{0}\cdot \exp \left({\frac {-0.693147\cdot 2000}{4500}}\right)\approx 735}
  

Şayet 'yarı ömür'e geçen süre ve kalan miktar biliniyorsa başlangıçtaki miktar:

  
    
      
        
          A
          
            0
          
        
        =
        A
        ⋅
        exp
        ⁡
        
          (
          
            
              
                0.693147
                ⋅
                t
              
              T
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle A_{0}=

Yeşil renk elektromanyetik tayf'ın insan gözüyle görülebilen renklerinden biridir. Turuncu ve mor ile birlikte ara renklerden birini oluşturur. Dalgaboyu 550 nanometre kadardır. Karşıt rengi kırmızı'dır.
Bitkilerin yaprakları klorofil maddesi yüzünden yeşildir. Yeşil renk, çevreci hareketler tarafından da kullanılmaktadır.
Yeşil renginin hex değeri "#00FF00", RGB değeri "0, 255, 0" ve CMYK değeri "100, 0, 100, 0" dır.

Yeşil Türkçe bir sözcüktür. "Taze, diri" anlamındaki "yaş"tan (yaş meyve ve sebzelerin rengi) önce yaşıl sonra yeşil olarak bugüne ulaşmıştır. Yeşil renk adının bilinen ilk biçimi yaşıldır. Bu konuda Clauson, “ (? ya:şıl < *yaşsıl, ya:ş ‘taze sebzelerin rengi’ +sıl; Osmanlıca (XIV-XVI. yy.) dönemine ait pek çok metinde sözcüğün hâlâ art damaksıl olarak yaşıl biçiminde yaşadığını; çok açık olmamakla birlikte bazen kök renk adı gibi “açık mavi” anlamına geldiğini ve günümüz Türk dil ve lehçelerinde de varlığını sürdürdüğünü, Türkçenin Güneydoğu kolundaki dil ve lehçelerde yeşil/yėşil/yişil biçimleriyle yaşarken Güneybatı kolunda Azerice (yaşıl) ve Türkmencede (ya:şıl) art damaksıl biçimiyle yaşadığını; ayrıca Güneydoğu kolunda renk adı için yeşil kullanılırken söz konusu bitki ise kök ot biçiminde kök renk adının devreye girdiğini; Türk dil ve lehçelerinde sözcüğün değerli bir taşın adı olması durumunda yaşıl olarak kullanıldığını bunun da “yeşil (veya açık mavi; belki de turkuaz)” anlamına geldiğini belirtmektedir.

Yeşil ışık, elektromanyetik tayfın (spektrum) yaklaşık 510 nm'lik dalga boyuna sahip aralığına denk gelen kısmıdır. Örneğin, çimen yeşildir çünkü görünür ışığın yeşil hariç diğer tüm dalga boyları çimeni oluşturan moleküller tarafından emilir. Söz konusu moleküller tarafından emilmeyen ve geri yansıtılan tayf aralığı da insan gözü tarafından yeşil olarak algılanır. Yeşil ayrıca iki ana rengin (mavi ve sarı) birleşmesinden oluşan bir ara renktir. Küresel ölçekte ise trafik kurallarına göre geç, hareket et, siyasal bilimlerde ve halk arasında da onay vermek veya almak anlamına gelebilir.

Yeşil(Türk Dili Dergisi25 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Yeşille ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında.

Öklid (Grekçe: Εὐκλείδης Eukleídēs; MÖ 330 - 275 yılları arasında yaşamış, İskenderiyeli bir matematikçidir. Megaralı Öklid'den ayırmak için bazen İskenderiyeli Öklid olarak anılır, genellikle "geometrinin kurucusu" veya "geometrinin babası" olarak anılan bir Yunan matematikçiydi. Ptolemy I (MÖ 323–283) döneminde İskenderiye'de aktifti. Öklid'in Elementleri, yayınlandığı zamandan 19. yüzyılın sonlarına veya 20. yüzyılın başlarına kadar matematik (özellikle geometri) öğretimi için ana ders kitabı olarak hizmet veren, matematik tarihindeki en etkili çalışmalardan biridir. Elementler’de, Öklid, küçük bir aksiyom setinden, günümüzde Öklid geometrisi olarak adlandırılan şeyin teoremlerini çıkarmıştır. Öklid ayrıca perspektif, konik kesitler, küresel geometri, sayı teorisi ve matematiksel kesinlik üzerine eserler yazmıştır.
Öklid gelmiş geçmiş matematikçiler içerisinde adı geometri ile en çok özdeşleştirilen kişidir. Geometri dünyasında kapladığı bu seçkin yeri kendisinin büyük bir matematikçi olmasından çok, geometrinin başlangıcından kendi zamanına kadar bilinen ismi ile Öğeler adını taşıyan kitabında toplamasına borçludur. Öklid derlemesinin tutarlı bir bütün olmasını sağlamak için, kanıt gerektirmeyen apaçık gerçekler olarak 5 aksiyom ortaya koyar. Diğer bütün önermeleri bu aksiyomlardan çıkarır.
Eğitimini Akademi'de tamamladıktan sonra İskenderiye’de büyük bir matematik okulu kuran Öklid, çağlar boyu matematikle ilgilenen hemen herkesin gözdesi olmuştur. Geometriyi ispat ve aksiyomlara dayalı bir dizge olarak işleyen 13 ciltlik kitabı “Elementler” bu alandaki ilk kapsamlı çalışmaydı. Kendinden önceki Tales, Pisagor, Platon, Aristoteles gibi matematikçi ve geometricilerin çalışmalarını temel alan Öklid'in bu yapıtı, iki bin yıl boyunca önemli bir başvuru kaynağı olarak kullanılmıştır. Düzlem geometrisi, aritmetik, sayılar kuramı, irrasyonel sayılar ve katı cisimler geometrisi Öklid'in kitabında ele aldığı başlıca konulardı. Öklid'in her önermeyi daha önceki önermelerden çıkarma yöntemi, kendisine atfedilen “geometrinin babası” sözünü de haklı kılar. Kitapta yer alan aksiyomlara, teoremlere ve ispatlara dayanan sentez yöntemlerinin Batı düşüncesi üzerindeki etkisinin Kitabı Mukaddes'ten sonra ikinci sırada yer aldığı söylenir. Russell, Öğeler'in bugüne kadar yazılmış en büyük kitap olduğunu ileri sürer. Einstein ise “Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline kapılmasın” der.
Öklid geometrisi 19. yüzyılın başına kadar rakipsiz kaldı. Hatta 20. yüzyılın ortalarına kadar bile orta öğretimde geometri, Öklid'in öğelerine bağlı olarak okutuldu.
Öklid'in yaşamı konusunda hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor. Önceleri bir Yunan kenti olan Megara'da doğduğu sanıldıysa da, sonradan Megaralı Öklid'in, Öğeler'in yazarı İskenderiyeli Öklid'den yüzyıl kadar önce yaşamış olan bir felsefeci olduğu ortaya çıkmıştır.
Öklid üzerinde çalıştığı proje hakkında diyor ki: "bir doğru istenildiği kadar uzatabilir." ve "İki noktadan bir ve yalnız bir doğru geçer."

Öklid'e yapılan çok az orijinal referans günümüze ulaşmış olup hayatı hakkında çok az şey biliniyor. Muhtemelen MÖ 325 civarında doğmuştur, ancak hem doğumunun hem de ölümünün yeri ve koşulları bilinmemekle birlikte, yalnızca onunla anılan diğer insanlara göre tahmin yürütülebilir. Nadiren de olsa, Archimedes (y. MÖ 287 - y. MÖ 212)'den itibaren diğer Yunan matematikçiler tarafından ismiyle anılır ve genellikle "ὁ στοιχειώτης" ("Elemanlar'ın yazarı") olarak söz edilir). Öklid'e yapılan birkaç tarihsel referans Proclus (y. MS 450) tarafından yazılmış olup Öklid'in yaşadığı dönemden sekiz yüzyıl sonrasına aittir.
Öklid'in ayrıntılı bir biyografisi Arap yazarlar tarafından verilmiştir, örneğin Tyre'in doğduğu bir şehirden bahseder. Bu biyografinin genellikle hayali olduğuna inanılmaktadır. İskenderiye'den gelmiş olsaydı, İskenderiye Serapeumu'nu ve İskenderiye Kütüphanesi'ni bilirdi ve o zamanlarda orada çalışmış olabilirdi. Öklid'in İskenderiye'ye gelişi, Büyük İskender tarafından kuruluşundan yaklaşık on yıl sonra, yani MÖ 322'lerde olmalıdır.
Proclus, Elementler Üzerine Yorum adlı eserinde Öklid'i yalnızca kısaca tanıtır. Proclus'a göre, Öklid sözde Platon'un "mezhebine" dahildi ve Knidoslu Eudoxus ve Platon'un birkaç öğrencisinin (özellikle Theaetetus ve Opuslu Philip) önceki çalışmalarından yararlanarak Elementleri bir araya getirdi. Proclus, Öklid'in bunlardan çok daha genç olmadığına ve Arşimet tarafından bahsedildiği için Ptolemy I (y. MÖ 367 - MÖ 282) zamanında yaşamış olması gerektiğine inanıyor. Arşimet'in Öklid'e yaptığı açık alıntının, daha sonraki editörler tarafından bir ara değerleme olarak değerlendirilmesine rağmen, yine de Öklid'in eserlerini Arşimet'ten önce yazdığına inanılmaktadır. Proclus daha sonra, Batlamyus'a geometri öğrenmek için Öklid'in Elementlerinden daha kısa bir yol olup olmadığını sorduğumda, "Öklid, geometriye giden asil bir yol olmadığını yanıtladı" diye bir hikâye anlatır. Bu anekdot, Menaechmus ve Büyük İskender hakkında anlatılan bir hikâyeye benzediği için sorgulamaya açıktır.

Öklid, y. MÖ 270'te muhtemelen İskenderiye'de öldü. Öklid'e yapılan diğer tek önemli referansta, İskenderiyeli Pappus (y. MS 320), kısaca Apollonius'dan "İskenderiye'de Öklid'in öğrencileriyle çok uzun zaman geçirdi ve böylece bir bilimsel düşünce alışkanlığı edindi."(y. MÖ 247–222), şeklinde bahsetti.
Biyografik bilgi eksikliği, dönem için olağandışı olduğundan (Öklid'den birkaç yüzyıl önce ve sonra en önemli Yunan matematikçileri için kapsamlı biyografiler mevcuttur), bazı araştırmacılar Öklid'in tarihi bir şahsiyet olmadığını ve eserlerinin Öklid adını Megaralı Öklid'den alan bir grup matematikçi tarafından (tıpkı Bourbaki gibi) yazıldığını öne sürdüler. Bununla birlikte, bu hipotez bilim insanları tarafından makul kabul edilmemektedir ve lehine çok az kanıt bulunmaktadır.

Elementlerdeki sonuçların çoğu daha önceki matematikçiler tarafından elde edilmiş olsa da, Öklid'in başarılarından biri bunları tek, mantıksal olarak tutarlı bir çerçevede, kullanımı ve referansı kolay hale getirerek, 23 yüzyıl sonra dahi matematiğin temeli olarak kalan kesin bir matematiksel kanıt sistemi içerisinde sunmasıydı.
Elementlerin geriye kalan en eski kopyalarında Öklid'den söz edilmez. Kopyaların çoğu "Theon'un baskısından" veya "Theon'un konferanslarından" olduklarını söylerken, Vatikan tarafından tutulan ve birincil olarak kabul edilen metinde yazardan bahsedilmemektedir. Proclus, Elementleri Öklid'e bağlayan tek referansı sağlar.
En iyi geometrik sonuçlarıyla bilinmesine rağmen, Elementler ayrıca sayı teorisi'ni de içerir. Mükemmel sayılar ve Mersenne asal sayıları (Öklid-Euler teoremi olarak bilinir) arasındaki bağlantıyı dikkate alır, asal sayıların sonsuzluğu, çarpanlara ayırma hakkındaki Öklid lemması (asal çarpanlara ayırma'nın benzersizliği hakkındaki aritmetiğin temel teoremine götürür) ve iki sayının en büyük ortak bölenini bulmak için Öklid algoritmasını da içerir.
Elementde tanımlanan geometrik sistem uzun zamandır basitçe geometri olarak biliniyordu ve mümkün olan tek geometri olarak kabul edildi. Ancak bugün, bu sistem, 19. yüzyılda keşfedilen diğer sözde Öklidyen olmayan geometrilerden ayırt etmek için sıklıkla Öklid geometrisi olarak anılır. Oliver Byrne'in resimli versiyonu ve David Hilbert'in modern aksiyomlaştırması da dahil olmak üzere Elementlerin birçok basımı, çevirisi ve uyarlaması yapıldı.

Oxyrhynchus Papirüs 29 (P. Oxy. 29), Grenfell ve Hunt tarafından 1897'de Oxyrhynchus'da ortaya çıkarılan Öklid'in Öğelerinin ikinci kitabının bir parçasıdır. Daha yeni araştırmalar, MS 75-125 tarihlerini işaret etmektedir.
Fragman, 2. Kitabın 5. önermesinin ifadesini içerir ki Thomas L. Heath şunları okur:

Bir doğru, eşit ve eşit olmayan parçalara bölünürse, bütünün eşit olmayan parçalarının kare ile birlikte kesit noktaları arasındaki düz çizgi üzerindeki karenin içerdiği dikdörtgen, yarıdaki kareye eşittir.

Öklid toplam 13 kitaptan oluşan Elementler'in ilk kitabında 10 tane aksiyomdan bahsetmektedir. Bunlardan 5'i ortak kanı şeklinde ifade edilmektedir 5'i de postülatlar olarak nitelendirilmektedir. Bunlardan yola çıkarak Geometrinin diğer önermelerini ispat etmektedir.
Öklid'in postülatları:

Herhangi bir noktadan herhangi başka bir noktaya bir düz doğru çizmek mümkündür.
Bir tane doğru parçasını her iki yöne de sürekli bir şekilde uzatmak mümkündür.
Herhangi bir merkez ve herhangi bir yarıçap ile bir çember tanımlamak mümkündür.
Bütün dik açıların birbirine eşit olduğu doğrudur.
Eğer iki doğru ile kesişen bir doğru çizilirse, iki doğrunun birbirine bakan tarafında yer alan ve onları kesen doğrunun bir tarafında kalan iki açının toplamı iki dik açıdan küçükse bu iki doğru açıların toplamının iki dik açıdan az olduğu tarafta uzatılmaya devam ederlerse ileride bir noktada kesişecekleri doğrudur. (Bu postula paralel doğrular kesişmez şeklinde bilinen postuladır.)
Ortak kanılar:

Bir şeye eşit olan başka şeyler birbirlerine de eşittirler.
Eğer eşit miktarlara eşit miktarlar eklenirse, elde edilen bütünler de birbirlerine eşittir.
Eğer eşit miktarlardan eşit miktarlar çıkarılırsa, kalanlar da birbirlerine eşittir.
Birbirleriyle çakışan (özellikleri açısından örtüşen) şeyler birbirlerine eşittir.
Bütün parçadan büyüktür.

Elementlerin yanı sıra Öklid'in en az beş eseri günümüze ulaşmıştır. Bu eserler de tanımlar ve ispatlanmış önermelerle Elementler ile aynı mantıksal yapıyı takip eder.

Data geometrik problemlerde "verilen" bilgilerin doğası ve sonuçları ile ilgilenir; konu, Elementlerin ilk dört kitabıyla yakından ilgilidir.
Arapça çevirisinden yalnızca kısmen varlığını sürdüren Şekillerin Bölünmeleri Üzerine (On Divisions of Figures), geometrik şekillerin iki veya daha fazla eşit parçaya veya belirli oran'larda parçalara bölünmesiyle ilgilidir. İskenderiyeli Heron'un MS birinci yüzyıldaki çalışmasına benzer.
Catoptrics, aynaların matematiksel teorisiyle, özellikle düzlem ve küresel içbükey aynalarda oluş

Ebu Ali el-Hasan İbnü'l-Hasan İbnü'l-Heysem (Arapça: أبو علي، الحسن بن الحسن بن الهيثم), Batılıların söyleyişiyle Alhazen (/ælˈhæzən/) veya tam ismiyle (y. 965 - 1038 / 1040), Arap matematikçi, astronom, ve İslam'ın Altın Çağının önemli fizikçilerinden biriydi. "Modern optiğin babası" olarak da anılır. Özellikle görsel algı dinamiklerine önemli katkılarda bulunmuştur. En etkili eseri, 1011–21 yılları arasında oluşturduğu ve Latince baskılar sayesinde günümüze kadar gelmiş Kitāb el-Manāzir (كتاب المناظر, anlamı "Optik Kitabı") olmuştur. Polimat, felsefe, teoloji ve tıp üzerine yaptığı birçok çalışmayı da kitaplarına kaydetmiştir.
İbn-i Heysem, ışığın bir nesneden yansıdığı, sonra gözlerine geldiğini ve böylece görüntünün gerçekleştiğini ilk açıklayan kişiydi. Aynı zamanda görüntülenmenin, gözler yerine beyinde meydana geldiğini ispatlarıyla birlikte ilk gösterendi. Antik Yunanistan'da ilk Aristoteles'in öncülük ettiği doğa olaylarını inceleme felsefesinin, ampirik bir yöntem üzerine inşa edilmediğini düşünen İbn-i Heysem, belirlenmiş prosedürlere veya matematiksel ispatlara dayanan deneylerle desteklenmesi gerekildiği fikrini, Rönesans bilim insanlarından çok daha önce ilk savunucusu oldu. Bu da onu, bilimsel yöntemi kullanan ilk insan, yani ilk bilim insanı yaptı.

İbn-i Heysem 965'te Basra'da doğdu, 1038–1040 yılları arasında Kahire'de öldü. Fizik, matematik ve felsefe alanlarında çalışmalar yapmıştır.
Öğrenimine Basra'da başladı. Zamanının yüksek din ve fen ilimlerini de burada öğrendi. Tahsilinin bir kısmını tamamladıktan sonra, Bağdat'a giderek özellikle; matematik, fizik, mühendislik, astronomi, metalurji gibi pozitif bilimleri öğrenip, şöhrete kavuştu. Öğrendiklerini uygulama safhasına koymak için çok gayret gösterdi. Birçok önemli neticeler ve başarılar elde etti.
İbn-i Heysem'in başarıları diğer memleketlerde duyulunca, Mısır'da hüküm süren Fatimi Devleti hükümdarlarından El-Hakim kendisini Mısır'a davet etti. İbn-i Heysem, Mısır'a gitmeden önce, Nil Nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bazı teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil Nehri'nden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. Projesini Fatimi sultanı El-Hakim'e açıklayınca, sultan projenin gerçekleştirilmesi için ona her türlü yardımı yapacağını bildirdi. İbn-i Heysem, Nil Nehri boyunca ilmi ve teknik incelemelerde bulundu. Yaptığı projelerin başarılı bir şekilde uygulanmasının o günkü şartlarda mümkün olmadığını görünce, hükümdardan af diledi. İbn-i Heysem, El-Hakim'in kendisi hakkında kanaatlerinin değişmesinden korkarak, gözden ırak bir yere çekilip hükümdardan uzak durmaya karar verdi. Gizlice ilmi çalışmalarını sürdürerek birçok eser yazdı. İlim tarihçilerine göre, İbn-i Heysem'in hayatının bu dönemi en verimli ve başarılı devri olmuştur. İbn-i Heysem, Birûni ve İbn-i Sina ile çağdaştı.
İbn-i Heysem, çağının bütün ilimlerinde otoriteydi. Fevkalade keskin bir görüş, anlayış, muhakeme ve zekaya sahipti. Aristo ve Batlamyus'un eserlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. Bunları özetleyerek Arapçaya tercüme etti. Ayrıca tıp biliminde de derinleşti. Geometriyi mantığa uyguladı. Öklit ve Apollonius'un geometrik ve sayısal metotlarını geliştirdi ve pratik uygulama alanlarını işaret etti. Geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasında katkıda bulundu. Eski medeniyetlerden intikal eden matematik, geometri ve astronomiyi tedkik ederek ilmi tenkitlerini ortaya koydu ve bu sahalarda kendi nazariyelerini geliştirerek ilim alemine sundu. Mesela; Aristo ve Batlamyus'a ait olan dünyanın, kainatın merkezi olduğu şeklindeki görüşleri üzerindeki şüphe ve tereddütlerini ifade etti. Dünya merkezli bir kainat sisteminin kesin olmayacağı düşüncesiyle, güneş merkezli bir sistem üzerinde çalışmaya başladı. Bu çalışmalar Nasîrüddin Tûsî, İbnu’ş-Şâtır ve Zerkâlî gibi isimler tarafından ilerletilerek güneş merkezli bir sistem modeli ortaya koyulmuştur. Bu model Kopernik'in güneş merkezli sistem modelinden çok daha önce yapılmıştır.

Fiziksel optik, meteorolojik optik, katoptrik, diyoptrik, yakıcı aynalar, gözün fizyolojisi ve algısal psikoloji alanlarında araştırmalar yapmış olan İbn-i Heysem'i, Latin skolastikleri "Alhazen" diye adlandırırlar. Kendisine ayrıca "Ptolemaeus Secundus" (İkinci Batlamyus; Arapçada "Batlamyus-i Sani") lakabı da verilmiştir. İbn-i Heysem'in fizikte olduğu kadar tıptaki ustalığını da gösterdiği kitabı Kitab el-Menazır (Optik Kitabı / Görüntüler Kitabı / Optik Hazinesi) adlı yapıtı, gözün anatomisi ve fizyolojisi ile başlar. Burada beyinden çıkan optik sinirden başlayarak gözün kendisine kadar konjonktif, iris, kornea ve mercek gibi kısımlardan her birinin görme olayındaki rolü ustaca resimlenmiştir. Gözün çeşitli kısımları arasındaki ilişki ve görme olayı sırasındaki bütün bir organ ve dioptrik (merceklerin ışığı kırmaları ile ilgili) bir sistem olarak gözün nasıl iş gördüğü gösterilmiştir. İbn-i Heysem burada gözün kısımlarını şöyle adlandırmıştır: "El-sebakiye" (retina), "el-kurniye" (kornea), "el-sa'il el-ma'i" (göz sıvısı), "el-sa'il el-zucaci" (İngilizce: "vitreous humor"; gözün retinayla çevrili boşluğunu dolduran pelte koyuluğundaki saydam ve renksiz sıvı) vb.
İbn-i Heysem'in ünlü yapıtı, 12. yüzyılda Gerardus Cremonensis (Gherardo) (1114-1187) tarafından Opticae Thesaurus Alhazeni (İbn-i Heysem'in Optik Hazinesi) başlığı altında Latinceye çevrilmiş ve Batı dünyasını 600 yıl boyu etkilemiştir. Kitap, gözün yapısı, yanılsama (illüzyon), serap olayı, perspektif, ışığın kırılması ve fotoğraf makinesinin atası olan "karanlık oda"dan (sözcüğü sözcüğüne Ar. "beyt el-muzlim", Lat. "camera obscura": "karanlık oda") söz etmekte ve böyle bir delikli kamera ile ters görüntü elde edileceğini belirtmektedir. İbn-i Heysem burada "karanlık oda"nın, güneş tutulmalarının gözlemlenmesinde kullanılmasını önermektedir. İskenderiyeli astronom, matematikçi ve coğrafyacı Claudius Ptolemaios (Batlamyus) (108-168), Almagest (Büyük Derleme) (~150'ler) ve Optik adlı yapıtlarında görme ve yansıma kuramını işlemişti. Batlamyus'un Optik adlı eserinin, ancak Sicilyalı Emir Eugene tarafından yapılmış Latince çevirisi günümüze kalmıştır. Görme konusunda İbn-i Heysem'e kadar geçerli olan kuram, Öklid ve Batlamyus'un ortaya attıkları ve görme olayının, gözün görülecek nesneye yolladığı ışınlarla gerçekleştiğini öne süren kuramdı. İbn-i Heysem bu kuramı reddederek olayın bunun tam tersi olduğunu ve gözün, nesnenin yolladığı ışınları algılayarak o cismi gördüğünü ortaya attı.
Işık kaynağı olan nesnelerde ışık, güneş gibi her noktadan karşısındaki nesnenin bütün yönlerine doğrusal olarak yayılır. İbn-i Heysem, düşüncesini şu şekilde uygulamıştır: Güneş ya da ateş ışığını bir delikten karanlık bir odaya göndererek ışığın yayılan yönü boyunca ip germiş ve ışığın yayıldığını göstermiştir. Bu tecrübeyi ilginç kılan, 17.yüzyılda Kepler tarafından tekrarlanmış olmasıdır.

Nesnelerden gelen ışık ve renk etkisiyle görme oluşur. İbn-i Heysem, ışığın öncelikle gözden çıktığını savunan Gözışın Kuramı'na karşı çıkmış, nesneden ışığın geldiğini vurgulamıştır. Akıl yürüterek şu yargıya varmıştır: "Gözışın Kuramı'na göre gözden ışık çıkmakta, nesneye ulaşabilmesi için saydam ortamdan geçerek görme eylemi gerçekleşmektedir. Oysa bütün ihtimaller dikkate alındığında, gözden ışığın çıkmasıyla değil, göz ışınlarının bakılan nesneye gidip ondan geri gelmesiyle görme gerçekleşir." Bunu da şöyle açıklamıştır; parlak bir nesneye ya da ışığa uzun süre bakarsa göz, acı duymaktadır. Eğer uzun süre dışarıdan bir etki alarak acıması doğalsa, göz dış bir etkinin görme sürecindeki alıcısı durumundadır. Sonuçta göz ışık kaynağı olamaz, zira ışık gözden çıksa acı vermezdi.

İbn Heysem, aydınlatılmış bir alandaki her nokta ya da nesnenin her doğrultuda ışık ışınları yaydığını, ama bu ışınlardan yalnızca birinin göze dik olarak çarptığını ve ancak bunu görebildiğimizi söyler. Diğer ışınlar farklı açılarda yayılırlar ve görünmezler. Gölge, tutulma olayları ve gökkuşağı gibi çeşitli fiziksel görüngülere ilişkin kuramları geliştirmeye çalıştığı eserlerinde, ışığın büyük ama sonlu bir hıza sahip olduğunu ve ışığın kırılması olayının ışığın farklı maddeler (ortamlar) içindeki hızlarının farklı olmasından kaynaklandığını duyumsatan ifadelere yer vermiştir. Ayrıca küresel ve parabolik aynaları incelemiş, bir mercek yardımıyla kırılma olayının odaklama sonucu nasıl görüntü oluşturduğunu, görüntüyü nasıl büyütebildiğini anlamış ve küresel bir aynada niçin sapma meydana geldiğini matematiksel olarak kavramıştır. Işık hızının ilk nicel kestirimi 1676'da astronom Ole Christensen Romer (1644-1710) tarafından, Jüpiter'in uydusu Io'nun dönme süresinin bir teleskop yardımıyla ölçümü ile yapılarak 228 bin km/s olarak verilmiş; astronom James Bradley (1692-1762) ise ışık hızını 1728 yılında yıldız ışığının sapması üzerinden 283 bin km/s olarak belirlemiştir. 1848 yılında ışıkta "Doppler etkisi"ni keşfeden Armand Hippolyte Louis Fizeau (1819-1896), 1849'da dişli çark yöntemiyle ışık hızını 298 bin km/s olarak ölçmüştür. 1851 tarihli sarkaç deneyi ile ünlenen Jean-Bernard Leon Founcault (1819-1868) ise 1850 yılında döner ayna yöntemiyle laboratuvarda ilk olarak ışık hızını 298 bin km/s olarak belirlemiştir.
İbn el-Heysem, gözden çıkan ışınlar konusunda şunları söyler:

Karanlıkta göremiyoruz. Işınlar gözden cisme doğru gitseydi karanlıkta da görmemiz gerekirdi.
Kuvvetli bir ışığa baktığımızda gözlerimiz kamaşır. Eğer ışınlar gözden çıksaydı kamaşmaması gerekirdi.
Karanlık bir odanın tavan ya da duvarında bir delik açarsak yalnızca o noktadan gelen ışığı görürüz. Oysa ışınlar gözümüzden çıksaydı her tarafı görmemiz gerekirdi.
Yıldızlara baktığımızda onları anında görürüz. Eğer ışınlar gözden çıkmış olsaydı yıldızları görmemiz için belirli bir süre geçmesi gerekirdi.
İbn el-Heysem’in ünlü yapıtına yorumlar Doğulu yazarlarca çokça yapılmış ama onun ardıllarının çoğu onun görme kuramını benimsememişlerdir. Ancak el-Biruni ve İbn Sina birbirlerinden bağımsız olarak İbn el-Heysem’in “görmeyi sağlayan şey, gözden çıkar

İyonlaştırıcı olmayan radyasyon, bir atomdan veya molekülden bir elektronu tamamen koparabilmek için atomları veya molekülleri iyonlaştırabilecek yeterli enerji taşıyan kuantumlara sahip olmayan herhangi bir elektromanyetik radyasyon türüdür. Elektromanyetik radyasyon, maddenin içinden geçerken yüklü iyonlar üretmez. Yalnızca, bir elektronu daha yüksek enerji seviyesine çıkaran uyarım için yeterli enerjiye sahiptir. İyonlaştırıcı olmayan radyasyondan daha yüksek bir frekansa ve daha kısa dalga boyuna sahip olan iyonlaştırıcı radyasyon birçok kullanım alanına sahiptir, ancak sağlık için bir tehdit olabilir. İyonlaştırıcı radyasyona maruz kalmak yanıklara, radyasyon hastalıklarına, kansere ve genetik hastalıklara sebep olabilir. İyonlaştırıcı radyasyon kullanmak, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kullanılırken genelde gerekli olmayan dikkatli ve özenle alınmış radyolojik korunma önlemleri gerektirir.
Radyasyonun iyonlaştırıcı olarak düşünülmeye başladığı bölge tam olarak açıklanmaz, çünkü farklı molekül ve atomlar farklı enerjilerde iyonlaşır. Genel açıklamalara göre tanecik ve 10 elektro volttan daha düşük enerjili fotonlar içeren radyasyonun iyonlaştırıcı olmadığı düşünülmektedir. Diğer bir açıklama ise, su moleküllerini iyonlaştırmak için gerekli olan enerjinin 33 elektro volt olması. Güneş'ten Dünya'ya gelen ışınlar, büyük ölçüde iyonlaştırıcı olmayan radyasyondan oluşur, çünkü iyonlaştırıcı uzak ultraviyole ışınlar, özellikle oksijen gibi atmosferdeki gazlar tarafından filtrelenir. Güneş'ten gelen ultraviyole radyasyonu iyonlaştırıcı olmayan bant içindedir ve iyonlaştırmayan fotokimyasal reaksiyonlar ve serbest radikal maddeler yüzünden güneş yanığı gibi moleküler hasara sebep olur.
İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun farklı türleri, farklı biyolojik etkiler gösterir. Zor olan şu ki, UV ışınları ve bazı görülebilir ışınlar elektromanyetik spektrumun çoğunu kapsayan bu enerjilerin frekansına yakın iyonlaştırıcı olmayan radyasyonun yüksek frekansları, iyonlaştırıcı radyasyondakine benzer termal olmayan biyolojik hasara yol açabilir. Bu yüzden, sağlık riskleri ile ilgili tartışmalar, daha düşük frekanslardaki radyasyonun termal olmayan etkilerine odaklanmıştır. Mikrodalga, milimetrik dalga ve radyo dalgası radyasyonu düşük frekanstaki radyasyonlardır. Ancak Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (International Agency for Research on Cancer - IARC) son günlerde iyonlaştırıcı olmayan radyasyonun insanlarda kansere sebep olabileceğini ortaya çıkardı.

Yakın ultraviyole ışınlar, görünür ışık, kızılötesi, mikrodalga, radyo dalgaları, alçak frekans ve radyo frekansı (uzun dalga) iyonlaştırıcı olmayan radyasyona örnektir. Bunların aksine, uzak ultraviyole ışınlar, X ışınları, gama ışınları ve radyoaktif bozunmadan doğan bütün tanecik radyasyonlar iyonlaştırıcı olarak düşünülmektedir. Görünür ve yakın ultraviyole elektromanyetik radyasyon, fotokimyasal tepkimelere sebep olabilir ya da biradaki sarhoş edici aromayı üreten tat verici bileşenlerin bozulması veya verniklerin fotokimyasal tepkime ile bozulması gibi radikal tepkimeleri hızlandırabilir. Yakın ultraviyole radyasyonu, teknik olarak iyonlaştırıcı olmamasına rağmen bazı moleküllerde fotokimyasal tepkimelere sebep olabilir, çünkü ultraviyole enerji fotonlarında moleküller, elektronik olarak harekete geçebilir veya iyonlaşma meydana gelmese bile serbest radikal şekle girebilir.
İyonlaşmanın meydana gelmesi, taneciklerin veya dalgaların her birinin sayısına değil enerjisine bağlıdır. Taneciklerin veya dalgaların fazla olması, iyonlaşmaya yetecek derecede enerji taşımıyorlarsa iyonlaşmayı sağlamaz. Ancak, tanecikler veya dalgalar, bir maddenin sıcaklığını atom ya da moleküllerin küçük bir kısmını termal iyonlaşma süreci ile iyonlaştırmaya yetecek kadar yükseltebilirse, iyonlaşma sağlanır. Böyle durumlarda, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon bile, iyonlaşma enerjileri için yeterli ısıyı verirse termal iyonlaşmayı sağlayabilir. Bu tepkimeler, iyonlaşmak için yalnızca tek tanecik gerektiren iyonlaştırıcı radyasyondan daha yüksek enerjilerde meydana gelir. Termal iyonlaşmanın en bilinen örnekleri bir ateşteki alev iyonlaşması ve yiyeceklerde direkt ateşte pişirme esnasında kızılötesi radyasyon sebebiyle meydana gelen kahverengi tepkimelerdir. 
İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun taneciklerinin enerjisi düşüktür ve maddeden geçerken yüklü iyonlar üretmez. İyonlaştırıcı olmayan elektromanyetik radyasyon yalnızca, molekül ve atomların dönüş, titreşim ve elektron değerine göre dizilimlerini değiştirecek yeterli enerjiye sahiptir. Bu işlem sonucu termal etkiler oluşur. Radyasyonun iyonlaştırıcı olmayan türlerinin canlı doku üzerindeki muhtemel etkileri yalnızca son zamanlarda incelenmiştir. Cep telefonları ve termal olmayan etkilere yol açan baz istasyonlarından yayılan radyo frekans radyasyonuna oldukça düşük seviyede maruz kalmak, son zamanlarda en çok tartışılan konu olmuştur. Bazı deneyler, termal olmayan etkilere maruz kalma seviyelerinde bazı biyolojik etkiler olabileceğini öne sürmüştür, ancak sağlık tehditlerinin ortaya çıkmasına dair kanıtlar çelişkili ve ispatlanmamıştır. Bilim camiası ve uluslararası kuruluşlar, bazı alanları kavramamızı geliştirmek için daha fazla araştırma gerektiğini belirtiyor. Genel görüş ise, sağlık üzerinde termal etkilere yol açabilecek kadar enerjiye sahip olmayan radyo frekans radyasyonunun sağlık üzerinde yan etkileri olabileceğine dair tutarlı ve kesin bir bilimsel kanıt olmadığı yönündedir.

İyonlaştırıcı olmayan morötesi ışığın cilt kanserine yol açtığının iyi bilinmesinin yanı sıra, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon, biyolojik dokularda yanıklara yol açabilen termal enerjiyi harekete geçirmek gibi mutajenik olmayan etkilere de yol açabilir.
2011 yılında Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (mikrodalga ve milimetre dalgaların dahil olduğu) radyo frekans elektromanyetik alanları insanlar için muhtemelen kanserojen şeyler listesine ekledi.
Potansiyel biyolojik etkiler açısından bakıldığında, spektrumun iyonlaştırıcı olmayan kısmı 3 alt bölüme ayrılabilir:

Elektron uyarımının meydana gelebileceği optik radyasyon (görünür ışık, kızılötesi ışık)
Dalga boyunun cisimden daha kısa olduğu kısım. Uyarılmış akım ile ısı oluşabilir. Buna ek olarak, başka biyolojik yan etkiler olduğuna dair iddialar bulunmaktadır. Bu tarz etkiler iyi anlaşılmaz ve hatta genellikle reddedilir. (Mikrodalga ve daha yüksek frekanslı radyo frekansı)
Dalga boyunun cisimden daha uzun olduğu kısım. Uyarılmış akım ile ısı nadiren oluşur. (Daha düşük frekanslı radyo frekansı, şebeke frekansları, statik alanlar)

Ultraviyole ışınları cilt yanıklarına ya da katarakta yol açabilir. Ultraviyole ışınları enerjilerine göre yakın, orta ve uzak ultraviyole olarak sınıflandırılır. Yakın ve orta ultraviyole ışınları teknik olarak iyonlaştırıcı değildir, ancak bütün UV dalga boyları bir ölçüye kadar iyonlaşma ile benzer fotokimyasal tepkimelere sebep olabilir (DNA hasarı ve kanser gelişimi de bunun içindedir.). 10 elektron voltun üzerindeki UV radyasyonu (125 nm'den daha kısa dalga boyu), iyonlaştırıcı olarak düşünülür. Ancak, 3.1 (400 nm) elektron volttan 10 elektron volta çıkan UV spektrumunun geri kalanı, teknik olarak iyonlaştırıcı olmasa da ısı dışında başka yollarla moleküllere zarar verecek fotokimyasal tepkimelere sebep olabilir. Bu tepkimeler, iyonlaştırıcı radyasyonun sebep olduğu tepkimelere genellikle çok benzer olduğundan, UV spektrumunun tümü, genelde iyonlaştırıcı radyasyonun biyolojik sistemlerin de içinde bulunduğu birçok sistemle etkileşimine denk olduğu düşünülür.
Örneğin, ultraviyole ışını iyonlaştırıcı olmayan seviyede olsa bile hücresel hasara yol açabilecek ve kanserojen özellik taşıyabilecek serbest radikal tepkimelere yol açabilir. Şekil olarak iyonlaştırıcı olmayanların çoğunu da içeren birçok UV bandında, DNA'daki timin ikilisi formasyonu gibi fotokimyasal hasarlar meydana gelebilir. Ultraviyole ışınları, melanosit hücrelerde melanin üreterek güneşe çıkıldığında bronzlaşmaya sebep olur. UV radyasyonunun sebep olduğu radikal tepkimelerle ciltte Vitamin D üretilir. Plastik nitelikli (polikarbon) güneş gözlükleri genellikle UV ışınları geçirmez. UV ışınlarına aşırı maruz kalmak, gözde kar körlüğüne sebep olur. Gözdeki bu hasar özellikle denizde veya yerde kar olduğunda risk taşır.

Işık ya da görünür ışık, 400 ile 700 nm ya da 380 ile 750 nm dalga boyları arasında insan gözüyle görülebilen elektromanyetik radyasyon aralığıdır. Daha genel bir tanım yapılacak olursa, fizikçiler, ışığı, görülebilir ya da görülemeyen bütün dalga boylarının elektromanyetik radyasyonu olarak adlandırır.

Kızılötesi (IR) ışınım, yaklaşık olarak 1 ve 430 terahertz aralığında bir frekans seviyesine denk gelen 0.7 ile 300 mikrometre aralığında bir dalga boyuna sahip olan elektromanyetik radyasyondur. Kızılötesi dalga boyları görülebilir ışığın dalga boyundan daha uzundur, ama mikrodalga terahertz ışınımının dalga boyundan daha kısadır. Parlak güneş ışığı, deniz seviyesinde metre kare başına 1 kilovattı aşan parlaklık yaratır. Bu enerjinin 527 vattı kızılötesi radyasyon, 445 vattı görünür ışık ve 32 vattı ultraviyole radyasyonudur.

Mikrodalgalar, 1 metre kadar uzun ya da 1 milimetre kadar kısa olabilen ya da bu rakamlara denk olarak, 300 Mhz (0.3 Ghz) ve 300 Ghz arasında frekanslı dalga boylarına sahip olan elektromanyetik dalgalardır. Bu genel tanımın içinde, hem UHF hem EHF (milimetrik dalga) vardır ve çeşitli kaynaklar farklı sınırlar kullanır. Her durumda mikrodalga, radyo frekans mühendislerinin genellikle düşük sınırı 1 Ghz (30 cm), yüksek sınırı 100 Ghz (3 mm) olarak belirlediği minimum bütün SHF bandını içerir (3 ile 30 Ghz ya da 10 ile 1 cm arası). Uygulamalar arasında cep telefonları, hava durumu radarları, hava alanlarındaki x-ray cihazları, mikrodalga fırın, uzaktan algılama uyduları ve radyo ve uydu iletişimi bulunmaktadır.

Radyo dalgaları, elektromanyetik spektrumda kızılötesi ışınlardan daha uzun dalga boyuna sahip olan bir elektromanyetik radyasyon

İyonlaştırıcı radyasyon ya da İyonize edici radyasyon, iyonlaşabilen atomlardan veya iyonlaşabilen moleküllerden elektron koparmak için yeterli enerji taşıyan kuantumlara sahip olan herhangi bir elektromanyetik radyasyon türüdür.
Bununla birlikte, İyonlaştırıcı radyasyonun farklı türlerinin farklı biyolojik etkileri gözlemlenmiştir ve yüksek biyolojik zararlar verebilirler. İyonlaşma derecesi ve niteliği, onların sayısına (yoğunluk) ve taneciklerin (fotonlar dahil olmak üzere) her birinin enerjilerine bağlıdır. Genel olarak, ne olursa olsun şiddeti, yaklaşık 10 elektron volt (eV) ve daha yüksek enerjili tanecikler veya fotonlar, iyonlaştırabilir olarak kabul edilir. Bu enerji, elektromanyetik dalgalar halinde yayılan yüksek frekanslı ultraviyole ışınlarında ve ötesinde (X-ışınları ve gama ışınları) bulunur. Ancak, en iyonlaştırıcı radyasyonlar Dünya'nın atmosferi tarafından filtre edilir.
İyonlaştırıcı radyasyona örnekler: X-ışınları, gama ışınları, alfa, beta radyasyonları, kozmik ışınlar, nötronlar...

Akıllı şebekeler, içlerinde çeşitli işlemlerin yürütüldüğü, akıllı sayaçlar ile enerji ölçümlerinin yapıldığı ve yenilenebilir enerji kaynakları ile birlikte diğer verimli enerji kaynaklarının bulunduğu bir çeşit elektrik şebekeleridir. Elektriksel gücü düzenleme, kontrolü ve dağıtımı akıllı şebekelerin önemli özelliklerindendir.
Bununla birlikte, akıllı şebeke teknolojisinin önceliği temel şehir şebeke hizmetinin teknik altyapısının yeniden ele alınıp tasarlanması anlamına gelmektedir.

Alternatif akım ile çalışan elektrik şebekeleri ilk olarak 1886'da Great Barrington, Massachusetts'de kurulmuştur. O sıralarda, şebekede tek yönlü elektrik enerjisi iletimi, dağıtımı ve talebe dayalı kontrol merkezde toplanmıştı.
20. yüzyılda yerel şebekeler zamanla gelişti ve sonunda ekonomik ve güvenilirlik açısından birbirilerine bağlandılar. 1960'lara kadar, gelişmiş ülkelerin elektrik şebekeleri inanılmaz büyüme gösterdi ve pek çok enterkonnekte sistemler ile birbirine bağlandı. Binlerce merkezi üretim istasyonları evsel kullanım ve daha küçük endüstriyel bölgelere yüksek kapasiteli iletim hatları aracılığıyla çeşitli dallara ayrılarak elektriği tedarik etti. 1960'larda şebeke topolojileri güçlü ölçekteki ekonomilerin bir sonucuydu. Halen 1 GW (1000 MW) ile 3 GW arasındaki büyük ölçekli kömür ve gaz yakıtlı ve diğer çeşitli termik santraller maliyet açısından verimli bulunmaktadır.
Elektrik üretim santralleri genelde fosil yakıt rezervlerine yakın konumlandırılmıştır. Bunun yanında, ya madenlere ya petrol kuyularına ya da demir yolu, otoyol, liman gibi stratejik noktalara uzak olmayacak şekilde kurulmuşlardır. Ayrıca, hidroelektrik santrallerin dağlık bölgelere kurulması yeni gelişen şebeke sistemlerini etkilemiştir. Nükleer santraller soğutma suyunun kullanılabilir olduğu yerlere kurulmuştur. Son olarak, fosil yakıt kullanan santraller çevre kirliliğine sebep olduklarından ötürü elektrik dağıtım şebekelerinin izin verdiği ölçüde ve finansal açıdan nüfus yoğunluğunun az olduğu bölgelere kurulmuşlardır. 1960'ların sonuna doğru, elektrik şebekesi gelişmiş ülkelerde nüfusun ezici çoğunluğuna ulaşmıştı.
Elektrik tüketiminin ölçülmesi farklı tüketicilerin yüksek derecede değişkenlik gösteren tüketimlerine göre kullanıcı başına doğru faturalandırılması gerekmektedir. Şebekenin büyüme süresi boyunca sınırlı veri toplama ve işleme kabiliyeti nedeniyle, sabit tarife düzenlemeleri ve gece saatinin gündüz enerjisinden daha düşük bir oranda şarj edildiği çift tarife düzenlemeleri yaygın olarak uygulanmıştır. 1960'ların şebekesinin ölçüm yetenekleri, sistem üzerinden fiyatlandırmanın dağıtım şirketlerinin arasında yayılması açısından teknolojik kısıtlamalara sahipti.
1970'lerden 1990'lara kadarki dönemde artan talep elektrik santrallerinin sayısında artışa sebep oldu. Bazı bölgelerde elektriğin tedariki özellikle en yoğun zamanlarında talebi karşılayamaz hale geldi ve bunun sonucunda gerilim düşümü ve elektrik kesintileriyle birlikte güç kalitesinde düşüş meydana geldi. Artan bir şekilde, elektrik endustri, ısınma, haberleşme, aydınlatma ve eğlence için vazgeçilmez hale geldi ve tüketiciler daha yüksek güvenilirlik talep etmeye başladı.
20. yüzyılın sonlarına doğru, elektriksel talep modeli kuruldu. Evsel ısınma ve soğutma sistemleri ile birlikte gün içerisinde kısa süreli periyotlar halide günlük elektrik talep pik yapmış oldu ve bunu önlemek amacıyla pik güç generatörleri kullanıldı. Bu pik generatörlerinin az kullanımı (genellikle, nispeten düşük maliyetleri ve daha hızlı devreye alma süreleri nedeniyle gaz türbinleri kullanıldı) ve elektrik şebekesindeki gerekli fazlalık, elektrik şirketlerine yüksek maliyetler ile sonuçlandı. artan tarifeler şeklinde aktarıldı.
21. yüzyılda Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler akıllı şebekelerin öncüsü oldu.

21. yüzyılın başlarından bu yana, elektrik şebekelerinin kısıtlılığının ve maliyet probleminin çözümlenmesine yönelik elektronik haberleşme teknolojisindeki gelişmelerden yararlanma fırsatları ortaya çıkmıştır. Ölçümdeki teknolojik sınırlamalar, en yüksek güç fiyatlarının ortalamasının alınması ve tüm tüketicilere eşit olarak aktarılması kolaylaşmıştı. Buna paralel olarak, fosil yakıtların sebep olduğu çevre kirliliğinin yarattığı endişe yenilenebilir kaynaklarına olan talebi de artırmış oldu. Rüzgar enerjisi ve güneş enerjisi gibi önemli miktarda değişkenlik gösteren yaygın sistemler bunlara ek olarak daha ileri düzey kontrol sistemlerini ihtiyaç haline getirdi. Fotovoltaik hücrelerden üretilen güç büyük ölçekli elektrik üretim santrallerinin yerindeliğini sorgulatmaya başladı. Hızlı bir şekilde düşen maliyetler merkezi dağıtım şebeke topolojisindeki uçtan uca büyük değişikliğe işaret etti. Son olarak, merkezi enerji santrallerine daha az bağlı olan daha güçlü elektrik şebekeleri kurulmaya başlandı.

Akıllı şebeke, elektrik arzının zorluklarına karşı mevcut ve önerilen yanıtların tamamını temsil eder. Çok çeşitli faktörler nedeniyle evrensel bir tanım üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bununla birlikte, burada olası bir sınıflandırma verilmiştir.

Akıllı şebekeler, bir teknisyenin veya mühendisin müdahalesi olmaksızın kendi kendini onarmaya izin veren ve hata tespitini geliştirmeye yönelik durum tahmini yaparak teknolojik altyapıdan faydalanması anlamına gelmektedir. Bu, elektriğin doğal felaketler, çeşitli saldırılar ve hasar görebilirliği açısından tedarikinin sağlama alınması anlamına gelmektedir.

Yeni nesil iletim ve dağıtım altyapısı, olası çift yönlü enerji akışlarını daha iyi idare edebilecek ve bina çatılarındaki fotovoltaik paneller ile birlikte elektrikli arabaların, rüzgar türbinlerinin, hidroelektrik gücün, yakıt hücrelerinin ve diğer kaynakların kullanımına kadar dağıtık üretime izin vermektedir.

Özellikle talep tarafı yönetimi dahil olmak üzere enerji altyapısının verimliliğinin genel olarak iyileştirilmesine çok sayıda katkı akıllı şebeke teknolojisinin geliştirilmesi ile beklenmektedir. Örneğin, elektrik fiyatındaki kısa süreli ani yükselişler sırasında klimaların kapatılması, Voltaj / VAR Optimizasyonu (VVO) yoluyla dağıtım hatlarında mümkün olduğunca gerilimi düşürür ve ayrıca dijital ölçüm altyapısı sistemleri ile teknisyenlerin sayaç ölçümlerini bizzat giderek ölçmesinden doğan zaman kaybını telafi etmektedir.

Akıllı şebekenin gelişmiş esnekliği, harici enerji depolaması eklenmeden bile, güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi gibi çok değişken yenilenebilir enerji kaynaklarının daha fazla nüfuz etmesine izin verir. Mevcut şebeke altyapısı, dağıtık birçok besleme noktasına izin vermek için oluşturulmamıştır ve tipik olarak yerel (dağıtım) düzeyde bir miktar beslemeye izin verilse bile, iletim seviyesi altyapısı bunu kaldıramaz. Rüzgarlı veya bulutlu havalardan dolayı dağıtık üretimdeki hızlı dalgalanmalar, elektrik mühendislerinin karşısına önemli bir problem olarak çıkmakta ve bunu daha fazla kontrol edilebilir çıkışa sahip hidroelektrik generatörler ve gaz türbinleri aracılığıyla güç seviyeleri stabilize edilmektedir. Bu nedenle, akıllı şebeke teknolojisi, şebekede büyük miktarda yenilenebilir elektriğe sahip olabilmek için gerekli bir koşuldur.

Alexander Graham Bell (doğum adı: Alexander Bell; 3 Mart 1847 - 2 Ağustos 1922), İskoçya doğumlu Kanadalı-Amerikalı bir mucit, bilim insanı ve mühendisti. İlk pratik telefonun patentini almakla tanınır. Ayrıca 1885 yılında American Telephone and Telegraph Company (AT&T) şirketinin kurucu ortaklarından biri oldu.
Bell'in babası, büyükbabası ve erkek kardeşi, diksiyon ve konuşma eğitimi alanında çalışmıştı. Annesi ve eşi ise sağırdı. Bu durum, Bell’in yaşamındaki çalışmalarını derinden etkiledi. İşitme ve konuşma üzerine yürüttüğü araştırmalar, onu işitme cihazları üzerinde deneyler yapmaya yöneltti. Bu çalışmaların sonucunda 7 Mart 1876'da telefon için Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk patenti aldı.

Telefonu icat eden Graham Bell, aslında sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama her gün yeni bir özelliğe kavuşan telefonla birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların birbirlerini duymalarını sağladı. Graham Bell'in annesi doğuştan işitme engelliydi. Dedesi ve babası yıllarını işitme engellilere adadı. Özellikle babası işitme engellilere duymasalar bile konuşmayı öğretmenin yollarını geliştirmeye çalıştı. İki kardeşi veremden ölünce, babası kalan tek oğlunun sağlığı için Kanada'ya göçtü. Babasının ölümünden sonra onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için çabalayan Graham Bell Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. Önce Ontario'ya, daha sonra Boston'a yerleşti. Burada bir süre işitme engellilere dil öğretmeni yetiştiren okulda çalıştı. Daha sonra kendi okulunu kurdu.
Ünü kısa sürede yayılan Bell, Oxford Üniversitesi’ne konuk öğretmen olarak çağrıldı. İngiltere'de eline geçen Alman Hermann von Helmholtz adlı bilginin işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okudu. Müzik sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaştı. Bu sırada başka bilim insanları da bu konularda çalışmalar yürütüyordu. Hatta kendisinden yıllar önce Antonio Meucci böyle bir cihaz yapmış, ama patentini alamamıştı.
İngiltere'den dönen Bell, Boston Üniversitesi İnsan Sesi Fizyolojisi dalı profesörlüğüne getirildi. Kuramsal bilgilerini teknik destekle yaşama geçirmeye ve işitme engelliler için duymalarını sağlayacak aletler yapmaya girişti. Thomas Watson adlı bir elektrik mühendisi ile birlikte çalışmaya başladı. Çalışmalarını yürütmek için maddi destek gerektiğinde kendisine Avukat Gardnier Greene Hubbart yardım elini uzattı. Bell ve Watson 1875 yılında sesin tel üzerinden bir başka yere gittiğini ortaya çıkardı. Ancak ses anlaşılmaz bir durumdaydı. 14 Şubat 1876 günü Bell ve Gray telefon patenti almak için ayrı ayrı başvuru yaptı. Bell'e 7 Mart 1876 günü istediği patent verildi. 174.465 nolu patentini alan Bell atölyede denemelerini sürdürürken telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna asit döküldü. Watson'u yardıma çağırdı:

"Mr. Watson. Come here. I want to see you" ("Bay Watson. Buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.")
Bell yardımcısını yardıma çağırırken farkında olmadan 10 Mart 1876 günü ilk telefon görüşmesini yaptı. Watson, Bell'in sesini "telefon"dan duydu. ABD'nin 100. kuruluş yıl dönümüne denk gelen bu buluşu ona düzenlenen Yüz Yıl sergisinde birçok ödül kazandırdı. Bell, bilimsel çalışmalarını yürütmek için maddi ve manevi destek gördüğü Hubbart Ailesi’nden Mabel ile bir yıl sonra evlendi.
Eşi dört yaşından beri sağırdı. Bell, öğrencisi olarak tanıdığı ve daha sonra evlendiği Mabel'e derin bir sevgi duydu. Artan ününe karşın hiçbir zaman ne eşini ne de işitme engellileri göz ardı etmedi. Eşine yazdığı bir mektupta "Eşin hangi noktaya çıkarsa çıksın, ne denli zengin olursa olsun, emin ol işitme engellileri ve onların sorunlarını her zaman düşünecektir" diye yazmıştır.
Bugün öne çıkan buluşlarının gölgesinde kalan yapıtlarının çoğu işitme engeli konusundaydı. İşitme engelli annesinin ve eşinin duyamadığı sesleri kaydetmeyi başardı. "Gramofon"dan kazandığı parayı bugün de işitme engelliler için çalışmalar yürüten Alexander Graham Bell İşitme Engelliler Kurumuna harcadı. Fransa hükûmeti insanlığa hizmetinden dolayı onur ödülü ve para ödülü verdi. Verilen parayı Washington'da işitme engelliler için Volta Enstitüsü’nü kurmada kullandı. İlk el telefonunu geliştirmek için Bell teknik sorunları alt etmeye çalışırken bir yandan da kendisini dava eden Gray'a karşı hukuk savaşı verdi. Telefon atölyeden 4 yılda çıkabildi. 1880 yılında Bell'e yardım eden Tainer radyofon adını verdikleri aleti denedi.
Bir okulun tepesine çıkan Tainer çok uzaktan görebildiği Bell'e telefonla seslendi "Bay Bell. Bay Bell. Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne gelip şapkanızı sallayın." Bell şapkasını salladığında artık telefon doğumunun ardından emeklemeye başladı. Sekiz yıl sonra Connecticut eyaleti ilk telefon şebekesine sahip kent oldu.
Telefon yakın yıllara dek Türkiye'de olduğu gibi santraller ve memurlar aracılığı ile yürütülüyordu. Bir süre sonra santrallerde erkek memur yerine kadın memurun çalışması geleneği başladı. İlk kadın santral memuru da Boston'da çalışmaya başlayan Emma Nutt oldu.
Kimi siyah beyaz filmlerde gülme konusu yapılan "manyetolu telefon" görüşmeleri 1899 yılında Almon B. Stowger adlı birinin katkısı ile otomatikleşmeye yöneldi. İşin garip tarafı Stowger telefoncu değil cenaze levazımatçısıydı. Rakibinin eşi telefon şirketinde çalışıyordu. Cenaze işleri için Strowger'ı arayanları bu memur kendi eşine bağlıyordu. Bu zor durum karşısında çözüm bulmak için kolları sıvayan Strowger otomatik santralı yapmayı başardı. Halk yeni telefona "kızsız telefon" adını taktı.
Bugünkü telefonlara benzemeyen bir biçimdeydi. Üzerinde birler, onlar, yüzler basamağını temsil eden üç tuş bulunuyordu. Bağlanmak istenen numara tuşlara aranan numarada yer alan rakamın değeri kadar basılarak sağlanıyordu. Arayan kişi tuşa kaç kez bastığını sık sık şaşırdığı için karmaşaya da yol açıyordu. Bunun da çözümü çok geçmeden bulundu.
Kısa sürede New York sokaklarını telefon direkleri ve kablo hatları örümcek ağı gibi kapladı. Yürünmez bir hale gelen sokaklardaki bir telefon direği kabloları tutan 50 çapraz tahta taşıyordu. Telefon günlük yaşama değişik biçimlerde girmeye başladı.
O yıllarda yayımlanan gazetelere verilen bir reklamda telefon şöyle tanıtıldı:
"Sohbet. Ağızdan kulağa telefonla konuşarak çok daha rahat."
Bell 1915 yılında New York'u San Francisco'ya bağlayan ilk uzun kentler arası telefon hattını açtı. Karşısında yine yardımcısı Watson vardı. Aradan geçen onca yıla karşın Bell ilk günü unutmadı. Watson'a "Watson seni istiyorum, buraya gel" dedi.
Telefonun olanaklarından yararlanarak müşteri çekmek isteyen oteller arasında kıyasıya bir savaş başladı. Oteller ünlü müzik, tiyatro, opera, konser salonlarına bağlanan telefon "Tiyatrofon" hattı ile aldıkları sesi lobilerinde oturan müşterilerine dinletmeye başladı. Bu, evlere ve iş yerlerine yayıldı.
Graham Bell belleklerde telefonun bulucusu olarak yer etse de adının öne çıkmadığı çalışmaları da vardı. Bunlardan biri büyük bir ilgi ile tüm dünyanın izlediği National Geographic dergisindeki yöneticiliğiydi. Yüz yirmi yıl önce silahlı saldırıya uğrayan ve ağır yaralanan ABD Başkanı Garfield'ın bedenindeki kurşunların yerini belirlemede ilk kez kullandığı telefonik sonda, Röntgen'in X ışınları ile tanıyı geliştirilmesinde kullanıldı. Deniz ve hava taşımacılığı için projeler gerçekleştirdi.
1893 yılında telefon ile ilgili gelişmeleri kaleme alan bir yazar gözlemini şöyle dile getirdi: "Şu anda duyabildiğimiz sanatçı ve şarkıcıları bir süre sonra insanlık görmeyi de başaracak."

Bell'in patentlerinin tam listesi 19 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIFF formatında U.S. patent görüntüleri

ABD patent 161.739 Elektrik telgraflarının alıcı ve göndericilerinde geliştirme, kayıt Mart 1875, tescil Nisan 1875 (multiplexing signals on a single wire)
ABD patent 174.465 Telgrafta geliştirme, kayıt şubat 14, 1876, tescil mart 7, 1876 (Bell'in ilk telefon patenti)
ABD patent 178.399 Telefonik telgraf alıcılarında geliştirme, kayıt Nisan 1876, tescil Haziran 1876
ABD patent 181.553 Elektrik akımı üretiminde geliştirme (Döner kalıcı mıknatıslar kullanarak), kayıt Ağustos 1876, tescil Ağustos 1876
ABD patent 186.787 Elektrik telgrafı (Kalıcı manyetik alıcı), kayıt Ocak 15, 1877, tescil ocak 30, 1877
ABD patent 235.199 Sinyalleşme ve iletişim için cihazlar, ismi Fotofon, kayıt Ağustos 1880, tescil Aralık 1880
ABD patent 757.012 Hava Taşıtı, Haziran 1903 kayıt, Nisan 1904 tescil

Animated Hero Classics 4 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alexander Graham Bell (1995)
The Story of Alexander Graham Bell, 1939 filmi VCR kaseti için yeniden düzenlenmiştir, Don Ameche Bell'i canlandırıyor, (1966) ISBN 0-7939-1251-2
Biography — Alexander Graham Bell, A&E DVD Bell'in tarihi izleri ve fotoğraflarıyla yapılan bir biyografi, (2005)
The Sound and the Silence (1992) (TV) John Bach canlandırıyor Alexander Graham Bell'i; Canada / New Zealand / Ireland Sound and the Silence 24 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IMDb'de Alexander Graham Bell

Alternatif akım (AA veya AC) veya Dalgalı Akım, genliği ve yönü periyodik olarak değişen elektriksel akımdır. En çok kullanılan dalga türü sinüs dalgasıdır. Farklı uygulamalarda üçgen ve kare gibi değişik dalga biçimleri de kullanılmaktadır. Bütün dalgalar birbirlerine elektronik devreler aracılığı ile çevrilebilir. Devrede kondansatör, diyotlar, röleler ile bu çevrim yapılabilir.
Alternatif akım genellikle sanayi ve konutlarda kullanılır. Santrallerde üretilen enerjinin sevkinde de Alternatif akım kullanılmaktadır. Deniz altına yapılan enerji nakil hatlarında ve çok uzun mesafeli ithalat veya ihracat kara transfer hatlarında üretilen AC elektrik, dalga yapısında bozulmalara sebep verilmemesi için DC'ye dönüştürülerek taşınmaktadır. HVDC ismi verilen uygulama ile okyanus ya da deniz altından nakil hatları ve çok uzun mesafede kayıpsız olarak transfer yapılabilmektedir.

İzolasyonlu kablolar arasındaki alternatif akım etkisini pratikte ilk dizayn eden William Stanley'dir. İndüksiyon bobini adını verdiği ve transformatörün atası olan sistemle alternatif akımla ilgili çalışmalarına başlamıştır. Bugün kullanılan haliyle alternatif akım ilk olarak Nikola Tesla tarafından 1886 yılında laboratuvar ortamında üretilmeye başlanmıştır. Tesla daha sonra patentini George Westinghouse'a satmıştır. O yıllarda Lucien Gaulard, John Dixon Gibbs, Carl Wilhelm Siemens ve diğer bazı bilim adamları da bu alanda çalışmalar yapmışlardır.
Endüstriyel amaçlı üç fazlı  AC elektrik akımı üreten ilk santral ise, 1893 yılında Almirian Decker tarafından Kaliforniya'daki Mill Creek hidroelektrik santralinde kurulmuştur. Decker'ın tasarladığı sistem 10.000 volt ve 3 fazlı bir sistemdir. Bu gerilimi kullanan sistemler günümüzde hâlâ motorlarda ve bazı nakil hatlarında bulunmaktadır.
Alternatif akım 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında geliştirilerek kullanılmaya başlanılmıştır. Günümüzde sanayi elektriği ve konutlarda kullanılmaktadır.

19. yüzyılın sonlarında, elektrik enerjisinin üretimi ve dağıtımı konusunda Thomas Edison'un savunduğu Doğru Akım (DC) ile George Westinghouse ve Nikola Tesla'nın öncülük ettiği Alternatif Akım (AC) arasında "Akımlar Savaşı" (İngilizce: War of the Currents) olarak bilinen ticari ve teknolojik bir rekabet yaşanmıştır.
Edison'un şirketleri tarafından kurulan ilk elektrik şebekeleri doğru akım kullanıyordu. Ancak doğru akım, aynı gerilim seviyesinde uzak mesafelere iletilmek istendiğinde kablolarda büyük enerji kayıplarına yol açmaktaydı. Bu sorunu çözmek için santrallerin tüketicilere çok yakın inşa edilmesi ve kalın bakır kablolar kullanılması gerekiyordu. Buna karşılık, Nikola Tesla'nın geliştirdiği ve patentleri George Westinghouse tarafından satın alınan alternatif akım sistemi, transformatörler yardımıyla elektrik geriliminin (voltajın) yükseltilmesine ve düşürülmesine olanak tanıyordu. Elektriğin yüksek gerilim ve düşük akım ile iletilmesi, ince kablolarla yüzlerce kilometre uzağa çok az güç kaybıyla taşınmasını sağladı ve alternatif akımı ekonomik açıdan üstün kıldı.
AC sisteminin pazar payını hızla ele geçirmesi üzerine Thomas Edison, alternatif akımın insan hayatı için son derece tehlikeli olduğunu öne süren bir karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya kapsamında, halka açık alanlarda kedi, köpek ve at gibi çeşitli hayvanlar alternatif akım verilerek itlaf edildi. Ayrıca, AC'nin ölümcül imajını pekiştirmek amacıyla tarihteki ilk elektrikli sandalye infazında alternatif akım jeneratörleri kullanıldı.
Edison'un tüm karalama çabalarına rağmen, alternatif akımın teknik ve ekonomik üstünlüğü galip geldi. 1893 yılında Chicago'da düzenlenen Kolomb Dünya Fuarı'nın (World's Columbian Exposition) aydınlatma ihalesini Westinghouse'un kazanması ve fuarın AC ile başarılı bir şekilde aydınlatılması dönüm noktası oldu. Kısa bir süre sonra, Niagara Şelalesi'nde kurulacak olan dünyanın ilk büyük ölçekli hidroelektrik santrali projesinin Westinghouse ve Tesla'nın AC sistemine verilmesiyle Akımlar Savaşı fiilen sona erdi. Bu zafer, alternatif akımın günümüzde dünya genelindeki elektrik iletim şebekelerinin temel standardı olmasının yolunu açtı.

Akımlar Savaşı ve alternatif akıma karşı yürütülen karalama kampanyaları, modern kurgu eserlerinde tarihsel bir tema olarak işlenmiştir:

2018 yapımı Red Dead Redemption 2 oyununun 1907 yılında geçen epilog bölümünde, oyuncular sinemalarda "Direct Current Damnation" (Doğru Akımın Laneti) adlı bir kısa filmi izleyebilirler. Gerçek tarihteki propagandaların aksine bu filmde Alternatif Akım (AC), "meleklerin akımı" ve "cennetin ışığı" olarak betimlenirken; Doğru Akım (DC), "tellerden akan ateş" ve "sıvı ölüm" (liquid death) olarak nitelendirilerek şeytanlaştırılır. Filmdeki sahnelerde, DC akımının kuşları cayır cayır yaktığı ve basit bir lamba anahtarını açan bir kadının elektrik çarpması sonucu feci şekilde can verdiği gösterilir. Bu sekans, Akımlar Savaşı sırasındaki manipülatif dili ve korku propagandasını oyun dünyasında rollerin tersine çevrildiği hicivli bir dille yansıtmaktadır.Direct Current Damnation Kısa Filmi

Bilindiği gibi içerisinden elektrik akımı geçen bir kablo etrafında manyetik alan meydana getirir. Tersine olarak, manyetik alana maruz kalan bir kabloda da elektrik akımı oluşur. Bu ilkeden yola çıkılarak sabit stator ve hareketli rotor dan oluşan bir sistem dizayn edilmiştir. Çeşitli güçlerle (hidroelektrik santraldeki yüksekten düşen su, termik santraldeki buhar gücü vb.) döndürülen rotor statorda sarılı haldeki kablolar üzerinde elektrik akımı oluşturur. Daire biçimindeki statorun 120°'lik açı ile 3 tarafından üretilen elektrik enerjisi alınır. Üç faz oluşmuş bulunmaktadır. AC'deki sinüs dalgasının sebebi ise her faza düşen manyetik alanın, döner haldeki rotor sebebiyle sürekli değişmesinden kaynaklanmaktadır.

Alternatif akımın gerilimi bilindiği gibi transformatörlerle arttırılabilir veya azaltılabilir. İletim sırasında nakil hatlarında oluşan gerilim düşümünü indirgemek için yüksek gerilimler kullanılır. Türkiye için iletim hatlarında 154 ve 380 kV (kilovolt) kullanılır. Burada iletim hattından kastedilen santral ile şehir şebeke girişleri arasıdır.
Bir iletim hattındaki kayıp güç iletkendeki akımın karesi ve direncinin çarpımı ile bulunur. 
  
    
      
        P
        =
        
          I
          
            2
          
        
        ⋅
        R
        
        
      
    
    {\displaystyle P=I^{2}\cdot R\,\!}
  
 olarak formülize edilir. Bunun anlamı; eğer iletkendeki akım 2 katına çıkarsa güç kaybı 4 kat artacaktır.
Ancak yüksek gerilimlerin de dezavantajları vardır. Bunlar;

Taşıma tehlikeleri
Hatta oluşan yüksek manyetik alandan dolayı etkileşim
Hatta oluşan yüksek manyetik alandan dolayı kablolarda ters gerilimler oluşması ve gerilim saflığının bozulması (günümüzde hat başından hat sonuna 3 kere çaprazlama yapılarak giderilmektedir)
Günümüzde HVDC sistemler, yani yüksek gerilimli doğru akım iletim sistemleri bu etkileri ortadan kaldırmıştır. Ancak uygulanması ve işletme maliyetleri çok yüksektir. Bu sistemde santralde üretilen AC güç, doğrultucu devreler yardımıyla DA güce çevrilir ve DA olarak taşınır. Hat sonunda tekrar AA güce çevrilir.
Hatta 3 faz taşımak esastır. Çünkü dünyadaki elektrik santrallerinin tamamına yakını 3 faz elektrik üretir. Bunun sebebi jeneratörün statorundaki 120°'lik açıyla dizilmiş hat çıkışlarıdır.

Şehirlerarası nakil hatları sonlar ile şehir şebekesi başlangıçları arasında indirici merkezler bulunur. Bu merkezlerin görevi gelen yüksek gerilimi dağıtım planlarına göre orta gerilim veya düşük gerilime çevirmektir. Bu merkezlerdeki transformatörler bu görevi yüklenirler. Temel olarak bir indirici merkezde, transformatör, kesici, ayırıcı, gerilim trafosu, kumanda panoları bulunur.

Alternatif akım, alternatif gerilimle beraber incelenir. Alternatif akım genellikle sinüzoidaldir. AC gerilim (V) zamanın bir fonksiyonu olarak aşağıdaki formülle tanımlanır:

  
    
      
        v
        (
        t
        )
        =
        
          V
          
            
              p
              i
              k
            
          
        
        ⋅
        sin
        ⁡
        (
        ω
        t
        )
      
    
    {\displaystyle v(t)=V_{\mathrm {pik} }\cdot \sin(\omega t)}
  
,
Burada,

  
    
      
        
          
            V
            
              
                p
                i
                k
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle V_{\rm {pik}}}
  
 pik yani maksimum gerilimi (birim: volt),

  
    
      
        
          ω
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \omega }
  
 açısal frekansını (birim: saniye başına radyan)
Açısal frekans fiziksel frekansa bağlı olmak üzere 
  
    
      
        
          f
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle f}
  
, saniyedeki yenileme sayısı (birim= hertz), eşitlikle 
  
    
      
        ω
        =
        2
        
        π
        
        f
      
    
    {\displaystyle \omega =2\,\pi \,f}
  
.

  
    
      
        
          t
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle t}
  
 ise zamanı (birim: saniye) gösterir.
Pik-pik(tepeden tepeye) değeri AC gerilim için pozitif tepe değeri ve negatif tepe değeri arasındaki değerdir. 
  
    
      
        
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \sin(x)}
  
 için en büyük değer olan +1 ile ve en düşük değer -1 arasında AC gerilim pik değerleri 
  
    
      
        
          +
          
            V
            
              
                p
                i
                k
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle +V_{\rm {pik}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          −
          
            V
            
              
                p
                i
                k
              
            
          
        
      
    
  

Amper (sembolü A), elektrikte akım şiddeti birimidir. Birim zamanda geçen elektrik yükü miktarına elektrik akımının şiddeti denir. Bir iletkenin belli bir kesitinden saniyede bir coulomb elektrik yükü geçerse, akım şiddeti 1 amper olur.
Amper, elektrik akımının birimidir ve Uluslararası Birimler Sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır.
Elektrik akımının ölçümü, özellikle elektriksel güç ve enerji tüketimi hesaplamalarında önemlidir ve birçok farklı uygulamada kullanılır. Elektrikli cihazların ve elektrik devrelerinin tasarımında, güç tüketiminin kontrolünde ve elektrikli motorların performansının ölçümünde kullanılır.

Akım şiddeti:

  
    
      
        
          
            I
          
        
        =
        
          
            
              Q
            
            
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathrm {I} }={\frac {\mathrm {Q} }{\mathrm {t} }}}
  

formülüne göre hesaplanır;

Q: Elektrik yükü miktarı (Coulomb),
t: Zaman (saniye)
I: Akım şiddeti (Amper).
Akım, iki nokta arasındaki potansiyel fark (V) nedeniyle oluşur ve şiddeti

  
    
      
        
          
            I
          
        
        =
        
          
            
              V
            
            
              R
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathrm {I} }={\frac {\mathrm {V} }{\mathrm {R} }}}
  

şeklinde hesaplanır;

V: Potansiyel fark (Volt),
R: Direnç (Ohm),
I: Akım şiddeti (Amper).
Elektrik yükü birimi olarak coulomb kullanılmaktadır. Bir elektronun yükü 1,602*10−19 Coulomb'dur. Yani 6,242*1018 elektronun yükü 1 coulombtur.
Bir şimşek veya yıldırımdaki akımın şiddeti 20-300 kA seviyelerine ulaşabilirken, yüksek frekansla çalışan elektronik devrelerinde akım şiddeti μA düzeyindedir.

Ohm kanunu
Andre Marie Ampere

Ampul (Fransızca: (une) ampoule), elektrik akımıyla temas ettiğinde akkor durumuna gelerek ışık yayan, içinde argon gazı bulunan, armut biçimli cam şişedir. Ampulün içinde çok ince biçimde tasarlanmış filaman adı verilen, genelde tungsten metalinden yapılmış, iki ince destek çubuğu ile tutulmakta olan bir tel bulunur. Bu telden geçen elektrik akımı bu teli aşırı derecede ısıtır (yaklaşık 3000 °C) ve sonuç olarak tel ışık yaymaya başlar. Ampul, Humphry Davy tarafından icat edilmiştir, fakat Edison tarafından geliştirilerek günümüzdeki çalışma prensibini benimsemiştir.

Ampul kelimesi Türkçeye; Fransızcadan ampoule (şişecik, tüp, ampul), Fransızcaya da Latinceden ampulla, ampora (testi) ve Latinceye de
Grekçeden αμφορεύς (okunuşu: amphoreús) şeklinde geçmiştir.

Ampul ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Ampulün mucidi ise Humphry Davy'dir. Fakat ampullerin ömürleri çok kısa olmuştur. İngiliz Joseph Wilson Swan ve Amerikalı Thomas Alva Edison, şaşırtıcı bir şekilde aynı yıllarda daha uzun ömürlü ampulü bulmuşlardır. Daha sonra Edison, 1880 yılında daha uzun süre dayanabilen ampulü yapmıştır.

Ampulde ısınmayı sağlayan parçadır. Bu ısınma sayesinde elektronlar diotlar arasındaki hızlanma sağlanarak sinyallerin yükseltilmesi sağlanır. Filaman tungsten adı verilen metalden yapılır.

Günümüzde evlerde ve iş yerlerinde yaygın şekilde kullanılan ampuller şu teknolojilerden yararlanmaktadır:

Akkor (Incandescent light)
Floresan Işık (Fluorescent Light, FL)
Işık yayan diyot (Light-emitting Diode, LED)
Bu üç yaygın teknoloji dışında tarihsel olarak kullanılmış veya günümüzde daha özel kullanım alanlarında tercih edilen veya henüz geliştirilmekte olan şu teknolojiler mevcuttur:

High-intensity Discharge (HID)
Gas Discharge
Electric Arc
Yanma (Combustion)
Solid-state Lightning, SSL (Aynı zamanda LED'in dahil olduğu grup)
Elektroluminesans
Kemiluminesans
Radyoluminesans

Birçok ülke aydınlatma teknikleri üzerine ciddi araştırmalar sürdürüyor. Bunun temel nedeni aydınlatma için kullanılan enerjinin ve dolayısıyla harcamaların ciddi rakamlara ulaşması. 2006 yılı verilerine göre ABD, harcadığı enerjinin %7.5'ini aydınlatmaya kullandı. Aynı yıl ABD, Dünya enerji tüketiminin yaklaşık %21'ini sahiplendi. Dolayısıyla ABD aydınlatması aslında tek başına 2006 Dünya enerji tüketiminin yaklaşık %1.6'sını oluşturdu.

Klasik elektromanyetizmada Ampère yasası (1826'da André-Marie Ampere tarafından bulunmuştur) kapalı bir eğri üzerinden integrali alınmış manyetik alanla o eğri üzerindeki elektrik akımı arasındaki ilişkiyi açıklayan yasadır. James Clerk Maxwell yasayı hidrodinamik olarak 1861 tarihli Fizikte kuvvet çizgileri üzerine makalesinde tekrar kanıtlar. Yasanın matematiksel ifadesi şu anda klasik elektromanyetizmayı oluşturan dört temel Maxwell denkleminden biridir.

Tarihsel olarak ilk ortaya çıktığı hâliyle Ampere yasası manyetik alanı bu alanı oluşturan elektrik akımıyla ilişkilendirir. Yasa integral denklemi olarak da diferansiyel denklem olarak da yazılabilir. Bu iki form tek bir yasaya tekabül eder ve birbiriyle Kelvin-Stoke teoremi ile bağlantılıdır.

SI birimleriyle Amper yasasının integral formu aşağıdaki gibidir.

  
    
      
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          B
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
        =
        
          μ
          
            0
          
        
        
          ∬
          
            S
          
        
        
          J
        
        ⋅
        
          d
        
        
          S
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{C}\mathbf {B} \cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}=\mu _{0}\iint _{S}\mathbf {J} \cdot \mathrm {d} \mathbf {S} }
  

  
    
      
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          H
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
        =
        
          ∬
          
            S
          
        
        
          
            J
          
          
            
              f
            
          
        
        ⋅
        
          d
        
        
          S
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{C}\mathbf {H} \cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}=\iint _{S}\mathbf {J} _{\mathrm {f} }\cdot \mathrm {d} \mathbf {S} }
  

ya da

  
    
      
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          B
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
        =
        
          μ
          
            0
          
        
        
          I
          
            
              e
              n
              c
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{C}\mathbf {B} \cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}=\mu _{0}I_{\mathrm {enc} }}
  

  
    
      
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          H
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
        =
        
          I
          
            
              f
              ,
              e
              n
              c
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{C}\mathbf {H} \cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}=I_{\mathrm {f,enc} }}
  

  
    
      
        
          
            ∮
            
              C
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle \oint _{C}}
  
 kapalı C eğrisi üzerinden alınan çizgi integrali,
B manyetik alan (birimi Tesla),

· vektörlerin skaler çarpımı,
dℓ eğrinin sonsuz küçüklükteki (diferansiyel) elementi (büyüklüğü C eğrisinin sonsuz küçüklükteki parçasının büyüklüğüne ve doğrultusu o parçaya teğet olan doğru üzerinde olan vektör),

  
    
      
        
          
            ∬
            
              S
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle \iint _{S}}
  
 eğri tarafından kapatılan S alanı üzerinden iki boyutlu integral,
μ0 manyetik sabit,
Jf eğri tarafından kapatılan S alanından geçen serbest yük yoğunluğu,
J alandan geçen serbest ve bağlı akım yoğunluğu toplamı,
dS sonsuz küçüklükteki alan elementi (S alanının sonsuz küçüklükteki parçasının alanı boyutunda ve bu parçaya dik doğrultuda olan vektör; vektörün yönü C eğrisinin yönelimine göre sağ el kaidesiyle bağlıdır),
If,enc eğri ile kapatılan alandan geçen net serbest akım,
Ienc alandan geçen serbest ve bağlı net toplam akım.
Yukarıdaki tanımla ilgili birkaç belirsizlik vardır. Birincisi, üç terimde işaret belirsiziği (pozitif ya da negatif) söz konusudur: çizgi integrali eğri etrafında saat yönünde ya da aksi yönde alınabilir, dS alana dik olan doğrultuda iki yönde de olabilir, Ienc belirlenmiş alandan geçen akımdır ve o alandan bir yönde geçen akım diğer yönde geçen akımın negatif işaretlisi olacağından bu yönlerden birisinin seçilmesi gerekir. Bu belirsizlikler sağ el kaidesiyle ortadan kalkar: Sağ elin avuç içi üzerinden integal alınacak alana bakarken işaret parmağı integralin yönünü gösterdiğinde başparmağın gösterdiği yön dS vektörünün yönünü verir, bu yönde geçen akımın işareti de pozitif alınır. İkinci olarak, C eğrisinin sınırlarını belirlediği sonsuz sayıda S alanı vardır ve bu alanlardan hangisinin seçileceği bir problemdir. Eğer C bir düzlem üzerinde değilse S'nin seçimi için bariz bir yol yoktur. Bunun cevabı, hangi S'nin seçileceğinin önemli olmamasıdır. Sınırları C olan herhangi bir alanın aynı sonucu vereceği kanıtlanabilir.

Kelvin-Stoke teoremiyle integral denklemi diferansiyel forma dönüştürülebilir. İntegral formu gibi bu form da sadece elektrik alanının sabit olduğu statik durumlar için geçerlidir. SI birimleriyle Amper yasasın daha genel olan diferansiyel formu aşağıdaki gibidir (:
  
    
      
        
          ∇
        
        ×
        
         
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\nabla } \times \!\ }
  
 rotasyonel operatör).

  
    
      
        
          ∇
        
        ×
        
          B
        
        =
        
          μ
          
            0
          
        
        
          J
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\nabla } \times \mathbf {B} =\mu _{0}\mathbf {J} }
  

  
    
      
        
          ∇
        
        ×
        
          H
        
        =
        
          
            J
            
              f
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\nabla } \times \mathbf {H} =\mathbf {J_{f}} }
  

Basit seviyelerdeki ders kitaplarında geçen akımlar “serbest akım” olarak sınıflandırılabilir (örneğin bir telden ya da bataryadan geçen akım). Bunun haricinde, manyetize ya da polarize olabilen (her madde bir dereceye kadar olabilir) maddelerden geçen akımlara “bağlı akım” denir.
Bir madde manyetize olduğunda (mesela haricî bir manyetik alan içerisine koyularak) elektronlar kendi atomlarına bağlı kalmakla beraber çekirdek etrafında belirli bir yönde dönerek mikroskopik bir akım yaratıyormuş gibi davranırlar. Madde içerisindeki bütün bu akımlar bir araya geldiğinde akım makroskopik ölçüde etki yaratacak kadar büyür. Bu manyetizasyon akımı JM bağlı akıma katkıda bulunur.
Bağlı akımın diğer bir kaynağı bağlı yüklerdir. Haricî bir elektrik alan altında, polarize olabilen materyallerin pozitif ve negatif yükleri madde içerisinde ayrışır ve bağlı yüklerin hareketi sonucu ortaya bağlı akımın diğer kaynağı olan polarizasyon akımı JP çıkar.
Böylece toplam akım yoğunluğunu J serbest akım yoğunluğunu belirtmek üzere aşağıdaki gibi yazabiliriz.

  
    
      
        
          J
        
        =
        
          
            J
            
              f
            
          
          +
          
            J
            
              M
            
          
          +
          
            J
            
              P
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} =\mathbf {J_{f}+J_{M}+J_{P}} \,}
  

Mikroskopik açıdan bütün bu akımlar aynı türdendir fakat bağlı akımları serbest akımdan ayırt etmenin pratik faydaları vardır. Söz gelimi, bağlı akım genellikle atomik boyutlarda ortaya çıktığından, büyük boyutlu materyaller söz konusu olduğunda Amper yasası B ve mikroskopik akımların toplamı (yukarıda bahsedilen üç akım) şeklinde yazılmaktansa H ve yalızca serbest akım kullanarak ifade edilebilir. H ya da B kullanılarak yazılan denklemlerin eşdeğerliği aşağıda kanıtlanacaktır.

Serbest yükleri bağlı olanlardan ayrı olarak inceleyerek Maxwell'in düzeltmesini de içerecek şekilde ve H-alanı cinsinden yazılan Ampere yazası aşağıdaki gibidir (H-alanı manyetizasyon akımını da içerdiğinden denklemde JM açık biçimde görülmez).

  
    
      
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          H
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
        =
        
          ∬
          
            S
          
        
        
          (
          
            
              
                J
              
              
                
                  f
                
              
            
            +
            
              
                ∂
                
                  ∂
                  t
                
              
            
            
              D
            
          
          )
        
        ⋅
        
          d
        
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{C}\mathbf {H} \cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}=\iint _{S}\left(\mathbf {J} _{\mathrm {f} }+{\frac {\partial }{\partial t}}\mathbf {D} \right)\cdot \mathrm {d} \mathbf {A} }
  

H manyetik H-alanı (yardımcı manyetik alan, manyetik alan kuvveti ya da sadece manyetik alan diye de anılır), D elektriksel yer değiştirme alanı ve Jf serbest akım yoğunluğu olmak üzere integral formunda olan bu denklem diferansiyel formda şöyle görülür:

  
    
      
        
          ∇
        
        ×
        
          H
        
        =
        
          
            J
          
          
            
              f
            
          
        
        +
        
          
            ∂
            
              ∂
              t
            
          
        
        
          D
   

André Marie Ampère (Fransızca telaffuz: [ɑ̃pɛʁ]; d. 20 Ocak 1775, Lyon - ö. 10 Haziran 1836, Marsilya), Fransız fizikçi ve matematikçi.

Elektromanyetizmayı ilk bulan kişiler arasında gösterilir. Ayrıca solenoid (kendisi tarafından icat edilen bir terim) ve elektrikli telgraf gibi sayısız uygulamanın mucididir. Bir otodidakt olarak Ampère, Fransız Bilimler Akademisi üyesiydi ve Ecole Polytechnique ile Collège de France'da profesördü.
Uluslararası Birimler Sistemi elektrik akımı ölçüm birimi, Amper, onun adına ithafen verilmiştir. Adı aynı zamanda Eyfel Kulesi'ne yazılan 72 ünlü isim'den biridir.

André-Marie Ampère, 20 Ocak 1775'te zengin bir iş insanı olan Jean-Jacques Ampère ve Fransız Aydınlanması'nın zirvesinde Jeanne Antoinette Desutières-Sarcey Ampère'nin çocuğu olarak Lyon'da dünyaya geldi. Çocukluğunu ve ergenliğini Lyon yakınlarında Poleymieux-au-Mont-d'Or'daki aile mülkünde geçirdi.
Başarılı bir tüccar olan Jean-Jacques Ampère, eğitim teorileri (Émile adlı eserinde ana hatlarıyla belirtildiği gibi) Ampère'in eğitiminin temelini oluşturan Jean-Jacques Rousseau felsefesinin bir hayranıydı. Rousseau, genç erkeklerin resmi eğitimden kaçınmaları ve bunun yerine "doğrudan doğadan eğitim" almaları gerektiğine inanıyordu. Ampère'in babası bu ideali, oğlunun iyi stoklanmış kütüphanesinin duvarları arasında kendi kendini eğitmesine izin vererek gerçekleştirdi. Georges-Louis Leclerc, Kont de Buffon'un Histoire naturelle, générale et particulière (1749'da başladı) ve Denis Diderot ile Jean le Rond d'Alembert'in Encyclopédie (1751 ile 1772 arasında eklenen ciltler) gibi Fransız Aydınlanmasının başyapıtları) böylece Ampère'in öğretmenleri oldu.
Babası ona Latince öğretmek istiyordu ancak matematiğe olan ilgisini ve yatkınlığını görünce bundan vazgeçti. Ancak Ampere, Latincesini, Euler ve Bernoulli'nin konularını izleyip uzmanlaşacak derecede ilerletti.
Buna ek olarak, Ampère kitaplara erişimini en son 12 yaşında ileri matematik öğretmeye başlamak için kullandı. Daha sonraki yaşamında Ampère, on sekiz yaşındayken matematik ve bilim hakkında bildiği kadar çok şey bildiğini iddia etti, ancak bir polimat olarak okumaları tarih, seyahat, şiir, felsefe ve doğa bilimlerini içeriyordu.
Annesi dindar bir Katolikti, bu yüzden Ampère de Aydınlanma bilimi ile birlikte Katolik inancı içinde yetişti. Gençliğinde başlayan Fransız Devrimi (1789–99) de yaşamında etkili oldu. Fransız Devrimi sırasında, Ampère'in babası Lyon'da güvende olacağını düşünerek orada kalmaya devam etti. Ancak yeni devrimci hükûmet tarafından kamu hizmeti'ne çağrıldı  ve Lyon yakınlarındaki küçük bir kasabada barış elçisi oldu. Jacobin grubu 1792'de devrimci hükûmet kontrolü ele geçirdiğinde, babası Jean-Jacques Ampère yeni siyasi gelgitlere direndi ve 24 Kasım 1793'te dönemin Jacobin tasfiyesinin bir parçası olarak giyotinle idam edildi. Babasının ölümü Ampère üzerinde derin bir etki bırakmıştır.
1799'da Julie Carron ile evlendi. 1796'yı izleyen yıllarda Lyon'da özel matematik, kimya ve dil dersleri verdi. 1801'de bir fizik ve kimya profesörü olarak Bourg'a taşındı. Hasta eşini ve küçük oğlunu (Jean Jacques Ampère) Lyon'da bıraktı. Eşi 1804'te öldü. Aynı yıl Ampere, Lyon Lisesi'nde matematik profesörü oldu.
1809'da Paris Politeknik okulunda matematik profesörü olarak göreve başladı ve bilimsel çalışmalarını sürdürdü. 1814'te enstitü üyeliğine kabul edildi. Elektrik ile manyetizma arasındaki ilişki ve dolayısıyla elektromanyetizma bilimi (kendi deyişiyle "elektrodinamik") ile çok yakından ilgileniyordu. 11 Eylül 1820'de Örsted'in, Volta akımına maruz kalan bir iğnenin manyetikleştiğini keşfettiğini öğrendi. Aynı ayın 18'inde akademiye bu ilişkili kavramlar hakkında oldukça açıklayıcı bir makale sundu. Aynı gün akım taşıyan paralel tellerin üzerinden geçen akımın yönüne göre tellerin, birbirini iteceklerini veya çekeceklerini ispat etmiştir.
Yalnızca elektromanyetizma kavramını açıklayan matematik teorileri oluşturmakla kalmadı ve pek çok yenilerini de öne sürdü. Marsilya'da ölmüş olup mezarı Paris'tedir. Ölümünden 45 yıl kadar sonra matematikçiler tarafından resmen tanınmıştır.

Karısının Temmuz 1803'te ölümünden sonra Ampère, 1804'te yeni Ecole Polytechnique'de öğretmenlik görevine başladığı Paris'e taşındı. Resmi nitelikleri olmamasına rağmen, Ampère 1809'da okulda matematik profesörü olarak atandı. 1828'e kadar bu okulda görev yapmanın yanı sıra, 1819 ve 1820'de Paris Üniversitesi'nde sırasıyla felsefe ve astronomi dersleri verdi ve 1824'te Collège de France'da deneysel fizik alanında prestijli kürsüye seçildi. 1814'te Ampère, reformdan geçirilmiş devlet Bilimler Akademisi'nin altında yer alacağı yeni Impérial Enstitüsü'ndeki matematikçiler sınıfına katılmaya davet edildi.

Eylül 1820'de, Ampère'nin arkadaşı François Arago, Fransız Bilimler Akademisi üyelerine, Danimarkalı fizikçi Hans Christian Ørsted'in manyetik bir iğnenin bitişik bir elektrik akımı tarafından saptırıldığına dair şaşırtıcı keşfini gösterdi. Ampère, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi anlamak için matematiksel ve fiziksel bir teori geliştirmeye başladı. Ørsted'in deneysel çalışmasını ilerleten Ampère, elektrik akımları taşıyan iki paralel telin, akımların sırasıyla aynı veya zıt yönlerde akıp akmadığına bağlı olarak birbirini çektiğini veya ittiğini gösterdi - bu, elektrodinamiğin temelini oluşturdu. Ayrıca bu deneysel sonuçlardan fiziksel yasaları genellemek için matematiği uyguladı. Bunlardan en önemlisi, iki uzunluktaki akım taşıyan telin karşılıklı hareketinin uzunlukları ve akımlarının şiddetleri ile orantılı olduğunu belirten Ampère yasası olarak adlandırılan ilkeydi. Ampère aynı prensibi manyetizmaya da uygulayarak Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb'un manyetik eylem yasası arasındaki uyumunu gösterdi. Ampère'nin deneysel tekniklere olan bağlılığı ve becerisi, bilimini deneysel fiziğin gelişmekte olan alanlarına sabitlendi.
Ampère ayrıca elektromanyetik ilişkinin fiziksel olarak anlaşılmasını sağladı ve hem elektriğin hem de manyetizmanın bileşen unsuru olarak görev yapan "elektrodinamik bir molekülün" (elektron fikrinin öncüsü) varlığını teorize etti. Elektromanyetik hareketin bu fiziksel açıklamasını kullanarak Ampère, hem deneysel olarak gösterilebilir hem de matematiksel olarak öngörülebilir olan elektromanyetik olayların fiziksel bir hesabını geliştirdi. 1827'de Ampère, yeni biliminin adını türeten eseri, Mémoire sur la théorie mathématique des phénomènes électrodynamiques uniquement déduite de l'experience (Deneyimden Benzersiz Şekilde Çıkarılmış Elektrodinamik Olayların Matematiksel Teorisi Üzerine Anı) adlı eserini yayımladı
1827'de Ampère, Kraliyet Cemiyeti'nin Yabancı Üyesi ve 1828'de İsveç Kraliyet Bilim Akademisi'nin yabancı bir üyesi seçildi.

8.10.1825: Belçika Kraliyet Bilim, Edebiyat ve Güzel Sanatlar Akademisi Üyesi.

Modern elektrik biliminin yaratılmasına katkılarından dolayı, 1881 Uluslararası Elektrik Fuarı'nda imzalanan uluslararası bir sözleşme, amperi; coulomb, volt, ohm ve watt ile birlikte standart bir elektrik ölçüm birimi olarak belirledi. Sırasıyla, Ampère'nin çağdaşları Fransız Charles-Augustin de Coulomb, İtalya'dan Alessandro Volta, Almanya'dan Georg Ohm ve İskoçya'dan James Watt'tan sonra adlandırılmıştır. Ampère'nin adı Eyfel Kulesi'nde yazılı 72 isimden biridir.

Considérations sur la théorie mathématique du jeu, Perisse, Lyon Paris 1802
André-Marie Ampère (1822), Recueil d'observations électro-dynamiques: contenant divers mémoires, notices, extraits de lettres ou d'ouvrages périodiques sur les sciences, relatifs a l'action mutuelle de deux courans électriques, à celle qui existe entre un courant électrique et un aimant ou le globe terrestre, et à celle de deux aimans l'un sur l'autre (Fransızca), Chez Crochard, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère; Babinet (Jacques, M.) (1822), Exposé des nouvelles découvertes sur l'électricité et le magnétisme (Almanca), Chez Méquignon-Marvis, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère (1824), Description d'un appareil électro-dynamique (Fransızca), Chez Crochard … et Bachelie, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère (1826), Théorie des phénomènes électro-dynamiques, uniquement déduite de l'expérience (Fransızca), Méquignon-Marvis, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère (1883), Théorie mathématique des phénomènes électro-dynamiques: uniquement déduite de l'expérience, 2nd (Fransızca), A. Hermann26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère (1834), Essai sur la philosophie des sciences, ou, Exposition analytique d'une classification naturelle de toutes les connaissances humaines (Almanca), Chez Bachelier, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère (1834), Essai sur la philosophie des sciences (Almanca), Bd. 1, Chez Bachelier, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
André-Marie Ampère (1843), Essai sur la philosophie des sciences (Almanca), Bd. 2, Bachelier, 14 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2010 
Partial translations:

Magie, W.M. (1963). A Source Book in Physics. Harvard: Cambridge MA. pp. 446–460.
Lisa M. Dolling; Arthur F. Gianelli; Glenn N. Statile, (Ed.) (2003). The Tests of Time: Readings in the Development of Physical Theory. Princeton: Princeton University Press. ss. 157-162. ISBN 978-0691090856. .
Complete translations:

Ampère, André-Marie (2015).  André Koch Torres Assis (Ed.). Ampère's electrodynamics: analysis of the meaning and evolution of Ampère's force between current elements, together with a complete translation of his masterpiece: Theory of electrodynamic phenomena, uniquely deduced from experience (PDF). J. P. M. C Chaib tarafından çevrildi. Montreal: Apeiron. ISBN 978-1-987980-03-5. 24 Mart 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 14 Ağustos 2022. 
Ampère, André-Marie (2015). Mathematical Theory of Electrodynamic P

Bağdat pili, Bağdat aküsü ya da Avrupa dillerinde bilinen adıyla Bağdat bataryası ya da Part bataryası, 1936 yılında arkeolog Wilhelm König tarafından Bağdat yakınlarındaki bir Part yerleşiminde keşfedilmiş bir kil çömlektir. König, çömleği içerisindeki bakır bir silindir ve bu silindir içerisine sabitlenmiş bir demir çubuk beraberinde bulması sebebiyle, buluntunun antik çağlarda kullanılmış voltaik bir pil olduğu yönünde spekülatif iddialar ortaya atmıştır. Keşfinden sonra Cenevre ve Hildesheim gibi şehirlerin müzelerinde sergilenen buluntu, tanınmasını da bu sergilere borçludur.
Elektriğin keşfinden yüzyıllar önce elektriğin depolanabilirliği iddiası, elektriğin aktarılabileceği herhangi bir objenin varlığını gerektirmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde böylesi objeler bulunmaması sebebiyle, buluntunun bir pil olabileceği iddiası bazı çevrelerce bir sahte bilim ürünü olarak ele alınırken, bazı çevreler ise bu Bağdat pilinin bazı objeleri akım ile kaplama amacı ile (elektro-kaplama) kullanılmış olabileceği iddiasını açık tutmaktadır. Öte yandan kil çömleğin, kutsal el yazmalarının saklandığı bir depolama çömleği olması da muhtemeldir.
2003 yılında Amerika'nın Irak işgalini izleyen dönemde Irak Ulusal Müzesi'nin yağmalanması sonucu, burada saklanan Bağdat pili kayıplara karışmıştır ve henüz nerede olduğu bilinmemektedir.

Bağdat pili ismiyle tanınan çömlek 14 cm uzunluğundadır. Vazoya benzer bir biçime sahip olan çömleğin en büyük yarıçapı 8 cm'dir. Vazo biçimli çömleğin içerisinde alt kısmı kapalı olan yaklaşık 9 cm uzunluğunda ve 26mm yarıçapında bir bakır silindir bulunmaktadır. Bu bakır silindirin içerisinde de bitüme (zift) benzer bir madde ile sıklaştırılmış, aşırı derecede paslanmış bir demir çubuk bulunmaktadır.
Çömlek içerisinde bulunan bakır silindir su geçirmez değildir, dolayısıyla şayet bir akışkan ile doldurulsaydı içerisinde bulunan bakır silindiri de çevreleyecekti.

König, keşfini tanıttığı makalesinde onun Part İmparatorluğu dönemine ait olduğu şüphesini dile getirir. Ona göre bu objenin milattan önce 250 ila milattan sonra 224 yılları arasında kalan süre zarfında yapıldığı düşünülebilir. British Museum çalışanı St John Simpson, objenin bulunduğu arkeolojik bağlamının doğru bir şekilde dokümante edilmediğini ileri sürerek, objenin böylesi erken bir tarihe tarihlenmesinin çok zayıf bir tarihleme girişimi olduğunu ifade etmiştir. Öte yandan çömleğin stil olarak Part İmparatorluğu döneminden ziyade Sasani dönemi (224-640) izleri barındırdığı söylenebilir.

Baş ağrısı, başta ve bazen de boyun veya sırtın üst kısmında gerçekleşen ağrı. Yaygın ağrı şikâyetlerinden biridir ve hemen hemen tüm insanlar değişik nedenlerle baş ağrısından muzdarip olurlar.
Baş ağrıları çoğunlukla tehlikesizdir ve kendiliğinden geçer. Ortak sebepler; stres, migren, göz yorgunluğu, dehidrasyon, düşük kan şekeri ve sinüzittir. Daha ender sebepler; menenjit, ensefalit, beyinsel anevrizmeler, aşırı yüksek tansiyon ve beyin tümörleri gibi tehlikeli hastalıklar da olabilir. Baş ağrısı, bir baş yarasından sonra olduğu zaman, baş ağrısının sebebi genellikle bellidir. Baş ağrıları daha çok kadınlarda görülmekte olup âdetli yıllarda vücutlarında östrojen düzeyinin değişmesinden dolayı ve menstrüasyonun orta stajından önce veya staj süresince olmaktadır.
Selim bir baş ağrısının tedâvisi Aspirin, Parasetamol veya İbuprofen gibi satın alınabilen ağrı kesicilerle yapılabilir. Fakat bazı baş ağrı türleri (örneğin migren) diğer, daha uygun olan tedavilere ihtiyaç duyar. Bir baş ağrısının, diğer sebeplerden ötürü (örneğin stres veya bazı yiyecekler) kuvvetlenmesi mümkündür.

200'den fazla baş ağrısı türü vardır. Bazıları zararsızdır, bazıları ise hayati tehlike oluşturur. Baş ağrısının tanımı ve nörolojik muayene bulguları, ek testlerin gerekli olup olmadığını ve hangi tedavinin en iyi olduğunu belirler.
Baş ağrıları genel olarak "birincil" veya "ikincil" olarak sınıflandırılır. Birincil baş ağrıları, altta yatan hastalık veya yapısal sorunlardan kaynaklanmayan, iyi huylu, tekrarlayan baş ağrılarıdır. Örneğin migren bir tür birincil baş ağrısıdır. Birincil baş ağrıları günlük hayatta ciddi ağrılara ve sakatlığa neden olsa da fizyolojik açıdan tehlikeli değildir. İkincil baş ağrıları enfeksiyon, kafa travması, damar bozuklukları, beyin kanaması, mide tahrişi veya tümörler gibi altta yatan bir hastalıktan kaynaklanır. İkincil baş ağrıları tehlikeli olabilir. Bazı "kırmızı bayraklar" veya uyarı işaretleri, ikincil bir baş ağrısının tehlikeli olabileceğini gösterir.

Tüm baş ağrılarının yüzde doksanı birincil baş ağrılarıdır. Birincil baş ağrıları genellikle ilk olarak insanlar 20 ila 40 yaşları arasında başlar. Birincil baş ağrılarının en sık görülen türleri migren ve gerilim tipi baş ağrılarıdır. Farklı özellikleri vardır. Migren tipik olarak nabız gibi atan baş ağrısı, mide bulantısı, fotofobi (ışığa duyarlılık) ve fonofobi (ses duyarlılığı) ile kendini gösterir. Gerilim tipi baş ağrıları genellikle başın her iki tarafında nabız atmayan "bant benzeri" basınçla ortaya çıkar ve buna başka semptomlar eşlik etmez. Bu tür baş ağrıları ayrıca epizodik ve kronik gerilim tipi baş ağrıları olarak da sınıflandırılabilir. Diğer çok nadir görülen birincil baş ağrıları şunlardır:

küme tipi baş ağrısı: Her gün aynı saatte olan, otonomik semptomlarla (göz yaşarması, kırmızı göz, burun tıkanıklığı) birlikte, genellikle tek göz çevresinde, kısa süreli (15-180 dakika) şiddetli ağrıdır. Küme baş ağrıları triptanlarla tedavi edilebilir ve prednizon, ergotamin veya lityum ile önlenebilir.
trigeminal nevralji veya oksipital nevralji: Yüzde şiddetli ağrıdır.
hemicrania continua: Şiddetli ağrı ataklarıyla birlikte sürekli tek taraflı bir ağrıdır. Hemicrania continua ağrısı indometazin ilacıyla hafifletilebilir.
birincil bıçaklanma baş ağrısı: otonomik semptomlar (göz yaşarması, kırmızı göz, burun tıkanıklığı) olmaksızın 1 saniyeden birkaç dakikaya kadar tekrarlayan bıçaklama "buz kıracağı ağrısı" veya "dürtme ve sarsıntı" ataklarıdır. Bu baş ağrıları indometasin ile tedavi edilebilir.
birincil öksürük baş ağrısı: aniden başlar ve öksürdükten, hapşırdıktan veya ıkındıktan (kafa içi basıncı artırabilecek herhangi bir şey) sonra birkaç dakika sürer. "İyi huylu" birincil öksürük baş ağrısı tanısı konmadan önce ciddi nedenlerin (ikincil baş ağrıları kırmızı bayrak bölümüne bakın) dışlanması gerekir.
birincil egzersiz baş ağrısı: Egzersiz sırasında veya sonrasında başlayan, 5 dakika ila 24 saat süren zonklayıcı ağrıdır. Bu baş ağrılarının ardındaki mekanizma belirsizdir; muhtemelen kafadaki damarların genişlemesine neden olan ve ağrıya neden olan zorlanma nedeniyledir. Bu baş ağrıları çok fazla egzersiz yapılmamasıyla önlenebilir ve indometasin gibi ilaçlarla tedavi edilebilir.
birincil seks baş ağrısı: cinsel aktivite sırasında başlayan ve orgazm sırasında çok daha kötüleşen donuk, iki taraflı baş ağrısıdır. Bu baş ağrılarının seks sırasında kafadaki basıncın azalmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Orgazm sırasında başlayan baş ağrılarının subaraknoid kanamaya bağlı olabileceğinin anlaşılması önemlidir, bu nedenle öncelikle ciddi nedenlerin dışlanması gerekir. Bu baş ağrıları, kişiye baş ağrısı gelişmesi durumunda cinselliği durdurması tavsiye edilerek tedavi edilir. Propranolol ve diltiazem gibi ilaçlar da yararlı olabilir.
hipnik baş ağrısı: uykuya daldıktan birkaç saat sonra başlayan ve 15-30 dakika süren orta-şiddetli bir baş ağrısıdır. Baş ağrısı gece boyunca birkaç kez tekrarlayabilir. Hipnik baş ağrıları genellikle yaşlı kadınlarda görülür. Lityum ile tedavi edilebilirler.

Baş ağrıları başın veya boynun başka yerlerindeki sorunlardan kaynaklanabilir. Bunlardan servikojenik baş ağrısı (boyun kaslarından kaynaklanan ağrı) gibi bazıları zararlı değildir. Ağrı kesicilerin aşırı kullanımı paradoksal olarak ağrı kesici baş ağrılarının kötüleşmesine neden olabilir.
İkincil baş ağrılarının daha ciddi nedenleri şunlardır:

menenjit: ateş ve menenjit veya boyun sertliği ile kendini gösteren meninkslerin iltihabı
iskemik felç veya aynı durumun önceki aşaması
hemorajik felç veya aynı şeyin önceki aşaması
beyin kanaması herhangi bir nedenden dolayı
subaraknoid kanama (akut, şiddetli baş ağrısı, ateşsiz ense sertliği ile birliktedir) herhangi bir kökenden dolayı olabilir
intraparenkimal kanama (yalnızca baş ağrısıyla birlikte) herhangi bir kökenden dolayı
rüptüre anevrizma veya anevrizma
beyin tümörü (bir kanser türü): mide bulantısı ve kusmanın eşlik ettiği, eforla ve pozisyon değişikliğiyle daha da kötüleşen hafif baş ağrısıdır. Çoğu zaman kişi, baş ağrısı başlamadan haftalar önce bulantı ve kusma yaşar.
dev hücreli arterit: ateş, baş ağrısı, kilo kaybı, çene kladikasyonu, şakaklardaki hassas damarlar, polimiyalji romatika ile birlikte yaşlılarda (ortalama yaş 70) sık görülen arterlerin inflamatuar hastalığı
akut kapalı açılı glokom (göz küresinde artan basınç): göz ağrısı, bulanık görme, bulantı ve kusmayla birlikte başlayan bir baş ağrısı. Fizik muayenede kişinin gözleri kırmızı ve gözbebeği sabit, orta derecede genişlemiştir.
Arteriovenöz malformasyon
İktal sonrası baş ağrıları: nöbet sonrası dönemin bir parçası olarak, bir konvülsiyon veya başka tür bir nöbet sonrasında ortaya çıkan baş ağrıları
Mide-bağırsak bozuklukları, Helicobacter pylori enfeksiyonu, çölyak hastalığı, çölyak dışı gluten duyarlılığı, İrritabl bağırsak sendromu, bağırsak iltihabı, gastroparezi ve hepatobiliyer bozukluklar dahil olmak üzere baş ağrılarına neden olabilir. Mide-bağırsak bozuklukların tedavisi baş ağrısının azalmasına veya iyileşmesine yol açabilir.
Migren baş ağrıları aynı zamanda Döngüsel Kusma Sendromu (CVS) ile de ilişkilidir. CVS, şiddetli kusma ataklarıyla karakterizedir ve sıklıkla migren baş ağrılarına benzer semptomların (fotofobi, karın ağrısı vb.) yanında ortaya çıkar.

Beyin, ağrılara nosiseptörleri olmadığından duyarlı değildir. Başın birçok bölümü, örneğin derisi, yüz, ağız ve boğazdaki sinirler acıyabilir. Meninjler ve kan damarları ağrılara duyarlıdır. Baş ağrılarının olması ekseriyetle meninjlerde ve kan damarlarında olan traksiyonlar veya iritasyonlardır. Beyin ve omuriliğin etrâfındaki membran (dura mater), nosiseptörlerle doludur. Bu nosiseptörlerin stimülasyonuyla baş ağrılarının olduğu düşünülmektedir. Aynı şekilde, baştaki kaslar ağrılara duyarlı olabilir.

Baş Ağrısı ve Tedavi Yöntemleri Hakkında Bilgilendirme Platformu10 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Benjamin Franklin (17 Ocak 1706, Boston - 17 Nisan 1790, Philadelphia), Amerikalı yayımcı, yazar, mucit, filozof, bilim insanı, siyasetçi ve diplomattır. Döneminin önde gelen entelektüelleri arasında yer alan Franklin, Amerika Birleşik Devletleri'nin Kurucu Babalarından biri, Bağımsızlık Bildirgesi'nin hazırlayıcısı ve imzacısı ve ilk posta genel müdürüydü.
Bir bilim insanı olarak, elektrik üzerine yaptığı çalışmalar ve Gulf Stream akıntısını haritalandırıp isimlendirmesiyle Amerikan Aydınlanması ve fizik tarihinde önemli bir figür olmuştur. Bir mucit olarak, paratoner, bifokaller ve Franklin sobası ile tanınır. Library Company of Philadelphia'yı, Philadelphia'nın ilk itfaiyesini ve Pennsylvania Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok sivil kuruluşu kurdu. Benjamin Franklin, kolonilerin birliği için yürüttüğü kampanyalar sayesinde "İlk Amerikalı” ünvanını kazanmıştır. Aynı zamanda ABD'nin Fransa'daki ilk büyükelçisi olarak görev yaparak büyümekte olan Amerikan ulusuna dair bir örnek teşkil etmiştir. Franklin, Amerikan etik değerlerini; tasarruf, çalışkanlık, eğitim, toplum ruhu, kendi kendini yöneten kurumlar ve hem siyasi hem de dini otoriterliğe karşı çıkma gibi pratik değerlerin Aydınlanma'nın bilimsel ve hoşgörülü değerleri ile evliliği olarak tanımlamada temel bir rol oynadı. Franklin, "çağının en başarılı Amerikalısı ve Amerika'nın dönüşeceği toplum tipini icat etmede en etkili kişi" olarak adlandırılmıştır.

17 çocuklu bir sabun ve mum imalatçısının 10. oğlu olarak dünyaya geldi. 10 yaşında okulu bıraktı. 12 yaşındayken basımevi yöneten ve liberal bir gazete yayınlayan ağabeyi James'in yanına çırak olarak girdi. Basımcılık mesleğini öğrendi ve edebiyat çalışmalarına başladı. İlk yazıları burada, The New-England Courant'da yayınlandı. 1730'da Philadelphia'da bir basımevi ve gazete kurdu. Poor Richard's Almanac'ı (Fakir Richard'ın Almanak'ı) yayınlamaya başladı. 1732­-1757 yılları arasında yönetmenliğini yaptığı Almanac'da Richard Sounders imzasıyla yazılar yazdı. Siyaset, felsefe, bilim, iş ilişkileri gibi konuların tartışıldığı Junto adlı bir kulüp; kütüphane, hastane ve yangına karşı sigorta şirketi kurdu. Basımevlerini çoğalttı.

Franklin, 1736 yılında Amerika'nın ilk gönüllü itfaiye şirketlerini kurdu. Aynı yıl Philadelphia meclis sekreteri oldu. Franklin, kamu işleri için gittikçe daha fazla endişe etmeye başladı. 1743 yılında 4. Akademisi'ni açtı ve 13 Kasım 1749'da akademi başkanlığına atandı. 1750'de Pensilvanya meclisine seçildi, arazi vergisine karşı olan büyük ailelerle mücadele etti. İngiliz Amerikası postalarının genel müdürlüğüne getirildi. Posta servisinde çeşitli düzenlemeler yaptı. Özellikle elektrik olaylarıyla ilgili araştırmalar yapan Franklin, elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keşfetti ve elektrik yükünün korunumu ilkesini ortaya attı. Fırtınalı bir havada uçurtma uçurarak gerçekleştirdiği deneyi sonunda şimşeğin elektriksel bir olay olduğunu keşfetti. Elektrikten etkilenmeleri sebebiyle kendisinin kurtulmasına rağmen iki yardımcısının öldüğü bu deneyden yola çıkarak paratoner'i keşfetti, güneş ışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını başlattı.
1757'de Kuzey Amerika Sömürgeler isyanının başlangıcında sömürgelerde yaşayanlar Franklin'i, şikayetlerini Londra'ya iletmekle; 1765'te de damga resmi kanununa karşı itirazları William Grenville'e bildirmekle görevlendirdi. 1772'de Massachusetts Valisi Hutchinson'un sömürge halkına karşı hakaretlerle dolu mektuplarını ele geçirerek yayınladı. Sömürge halkı karşısındaki itibarı arttı. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'ne milletvekili seçildi. 1776'da Thomas Jefferson ve John Adams ile birlikte bağımsızlık bildirgesini hazırladı. Eylül 1776'da kongre, ekonomik ve askeri yardım istemek üzere aralarında Franklin'in de bulunduğu üç kişilik bir komisyonu Fransa'ya gönderdi. Franklin, Fransız dışişleri bakanı Charles Gravier ile görüşmelerinde çok başarılı oldu. 1775-1783 Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonunda İngiltere ile barış görüşmelerini sürdürmek üzere seçilen diplomatlardan birisi olarak İngiltere'ye gitti. İngiltere ile barış antlaşmasının imzalanmasından sonra 1785'te Amerika'ya döndü. 1787'de Philadelphia Anayasa Kurultayının çalışmalarına katıldı. Bir müddet sonra da öldü. Onun renkli yaşamı, bilimsel ve politik başarıları Amerika'nın en etkili Kurucu Babaları olarak, Franklin para ve onur gördü; savaş gemileri; birçok şehir, ilçe, eğitim kurumları, namesakes bir isim ve şirketler ve ölümünden sonra en fazla iki yüzyıl, sayısız kültürel referanslara onun adı verildi.

Benjamin Franklin, 1730 yılında Philadelphia'da St. Johns Locası'na katıldı, 1732'de Pennsylvania Kolonisi Büyük Locası'nın Büyük İkinci Nazırı oluşundan iki yıl sonra Haziran 1734'te de Pennsylvania Bölge Büyük Locası'na Büyük Üstat olarak seçildi. Aynı yıl, James Anderson'ın "Hür Masonların Anayasaları" adlı eserinin yeniden basımı olan Amerika'daki ilk Mason kitabının editörlüğünü yaptı ve yayınladı. 1735'ten 1738'e kadar Philadelphia'daki Aziz John Locası'nın sekreterliğini yaptı.
1734 ve 1735 yıllarında inşa edilen Philadelphia Devlet Başkanlığı ve Özgürlük Hol'ü Benjamin Franklin'in Büyük Üstatlık dönemine rast gelmektedir. Benjamin Franklin, 1752 yılında Philadelphia Büyük Loca binasının inşaatını başlattı ve üç yıl sonra yapının tamamlanmasıyla 1755 yılında, Amerika'daki ilk masonik bina olarak sayılan Philadelphia Büyük Locası'nın tahsis merasimini düzenledi. Bir dönem Benjamin Franklin'in oğlu da Büyük Sekreter görevinde bulunmuştur.

Franklin, keman ve gitar çalabilen biriydi. Kendi icat ettiği cam armonikayı ve onun birçok geliştirilmiş sürümlerini çalardı.

Franklin hevesli bir satranç oyuncusuydu. Aralık 1786'da Columbian Magazine'de yayımlanan "Satranç Ahlakı" başlıklı makalesi, Amerika'da satranç üzerine bilinen ikinci yazıdır. Satrancı öven ve oyun için bir davranış kuralları öngören bu makale geniş çapta yeniden basılmış ve tercüme edilmiştir. O ve bir arkadaşı satrancı, her ikisinin de öğrenmekte olduğu İtalyanca dilini öğrenmek için bir araç olarak kullandılar; aralarındaki her oyunun galibi, bir sonraki buluşmalarından önce kaybeden tarafından yerine getirilmek üzere, İtalyanca gramerin ezberlenmesi gereken bölümleri gibi bir görev verme hakkına sahipti.
Franklin, satranç oyununun Amerika'dakinden çok daha iyi yerleşmiş olduğu İngiltere'de memur ve diplomat olarak geçirdiği uzun yıllar boyunca daha güçlü rakiplere karşı daha sık satranç oynayabildi. Bu dönemde daha deneyimli oyuncularla karşılaşarak oyun standardını geliştirebildi. Londra'daki Old Slaughter's Coffee House'a satranç oynamak ve sosyalleşmek için düzenli olarak gitti ve birçok önemli kişisel bağlantı kurdu. Paris'teyken, hem ziyaretçi hem de daha sonra büyükelçi olarak, Fransa'nın en güçlü oyuncularının düzenli buluşma yeri haline getirdiği ünlü Café de la Régence'i ziyaret etti. Oyunlarına dair hiçbir kayıt günümüze ulaşmamıştır, bu nedenle modern anlamda oyun gücünü tespit etmek mümkün değildir.
Franklin 1999 yılında ABD Satranç Onur Listesi'ne alınmıştır. ABD'nin en eski ikinci satranç kulübü olan Philadelphia'daki Franklin Mercantile Satranç Kulübü onun onuruna kurulmuştur.

Franklin bir matbaada çıraklık yaptığı gençliğinde, ilk vejetaryen savunucularından Thomas Tryon'un bir kitabıyla karşılaştıktan sonra vejetaryen olmuştur. Buna ek olarak, Benjamin Lay ve John Woolman gibi sömürge Pennsylvania'sının önde gelen vejetaryen Quaker'larının savunduğu ahlaki argümanlara da aşinadır. Onun vejetaryenlik nedenleri sağlık, etik ve ekonomiye dayanıyordu:16 yaşlarındayken, Tryon adında biri tarafından yazılmış ve bitkisel beslenmeyi öneren bir kitapla karşılaştım. Bunu yapmaya karar verdim... [Et yemeyerek [ağabeyimin] bana ödediğinin yarısını tasarruf edebileceğimi fark ettim. Bu, kitap satın almak için ek bir fondu: ama bunun başka bir avantajı daha vardı... Yeme ve içmede genellikle ölçülü olmanın getirdiği daha fazla zihin açıklığı ve daha hızlı kavrayış sayesinde daha fazla ilerleme kaydettim."Franklin ayrıca et tüketimini "sebepsiz cinayet" olarak ilan etmiştir. Bu inançlarına rağmen, Boston'dan hareket eden bir teknede kızarmış morina balığının cazibesine kapıldıktan sonra balık yemeye başlamış, balığın midesinde başka balık olduğunu gözlemleyerek hayvanları yemeyi meşru görmeye başlamıştır. Yine de bu argümandaki hatalı etiğin farkına vardı ve ara sıra vejetaryen olmaya devam edecekti. Güney Doğu Asya'daki bir İspanyol misyoner olan Domingo Fernández Navarrete'nin yazılarından öğrendiği tofu onu "heyecanlandırmıştı". Franklin, önde gelen Amerikalı botanikçi John Bartram'a bir soya fasulyesi örneği göndermiş ve daha önce İngiliz diplomat ve Çin ticareti uzmanı James Flint'e tofunun nasıl yapıldığını soran bir mektup yazmıştı, yazışmalarının İngilizcede "tofu" kelimesinin belgelenmiş ilk kullanımı olduğuna inanılıyordu.

Franklin'in birçok buluşu oldu. Bunlar; yıldırımsavar (paratoner), cam armonika, Franklin sobası, bifokal gözlüktü. Posta müdürü yardımcısı olarak, Franklin Kuzey Atlantik Okyanusu'na ilgi duydu. Franklin 1768 yılında posta işleri için ortalama bir tüccar gemisi aldı ama İngiltere'den New York'a ulaşmak için paketlerin birkaç haftalık deniz seyahati geçirmesi gerektiğinden posta işleri gecikmeli yapılıyordu. Newport, Rhode Island'a ulaşabildi. Yani paketleri yerine ulaştırabilmişti.
1743 yılında Franklin bilimle ilgilenen erkeklere kendi buluşları hakkında ve teoriler ile bilgilerde yardımcı olmak için Amerikan Felsefe Derneği'ni kurdu. O elektrik araştırmaları ve diğer bilimsel araştırmaları ile birlikte hayatının geri kalan kısmı için, siyasetin ve para kazanmanın onu işgal edeceğini anladı. Franklin enerjilerin pozitif ve negatif olarak ikiye ayrıldığını fark etti. Ayrıca yıldırımın elektrikten oluştuğunu keşfetti. Franklin elektrikle ilgili deneylerinden dolayı yıldırımsavarı buldu.

Yaşlanmakta olan Franklin, 1786 yılında, Felsefe Topluluğu'nun, Transactions isimli dergisinde yayımlanan Denizcilik Gözlemleri'nde tüm oşinografi bulgularını t

Biot-Savart yasası, uzayın bir noktasındaki manyetik alanı, bu alanı oluşturan akım cinsinden veren matematiksel bir ifade.

I akımı taşıyan bir telden a kadar uzaktaki bir P noktasındaki manyetik alan

  
    
      
        
          B
        
        =
        
          
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              I
            
            
              2
              a
              π
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} ={\frac {\mu _{0}I}{2a\pi }}}
  

B, manyetik alan (Tesla)
μ, serbest uzayın manyetik geçirgenliği (4π*10−7)(N/A2)
I, akım (Amper)
a, uzaklık (metre)

İki doğru parçası ve θ açısını gören R yarıçaplı O merkezli çembersel bir yaydan meydana gelen telin O noktasındaki manyetik alanı

  
    
      
        
          B
        
        =
        
          
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              θ
              I
            
            
              4
              π
              R
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} ={\frac {\mu _{0}\theta I}{4\pi R}}}
  

  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
'nın birimi radyan

R yarıçaplı çembersel bir tel ilmeğin merkezinden x uzaklıkta bulunan bir P noktasındaki manyetik alan

  
    
      
        
          B
        
        =
        
          
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              I
              
                R
                
                  2
                
              
            
            
              2
              
                x
                
                  3
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} ={\frac {\mu _{0}IR^{2}}{2x^{3}}}}
  
  (x>>R koşuluyla)

r yarıçaplı N sarımlı bir toroidin içindeki manyetik alan

  
    
      
        
          B
        
        =
        
          
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              N
              I
            
            
              2
              π
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} ={\frac {\mu _{0}NI}{2\pi r}}}
  

N sarımlı l uzunluğunda bir solenoidin içindeki manyetik alan

  
    
      
        
          B
        
        =
        
          
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              N
              I
            
            l
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} ={\frac {\mu _{0}NI}{l}}}
  

Ampère yasası
Yer değiştirme akımı
Kapasitans
Elektromanyetik dalga denklemi
Maxwell denklemleri
Faraday endüksiyon kanunu
Bağlı yük
Elektrik akımı
Vektör kalkulus
Stokes teoremi

Sir Charles Wheatstone (6 Şubat 1802 - 19 Ekim 1875), İngiliz bilim insanı ve Viktorya döneminde yapılan birçok buluşun mucidi. Bu icatların içinde İngiliz akordeonu, stereoskop (3 boyutlu görüntü oluşturmada kullanılan bir alet) ve bir de adil oyun şifrelemesi (kriptolama tekniğiyle) bulunmaktadır. Ama Wheatstone özellikle Wheatstone köprüsüne yaptığı katılımlarla biliniyor. Orijinal olarak Samuel Hunter Christie tarafından keşfedilen bu fikir bilinmeyen bir elektrik direncini ölçüyordu ve telgraf sisteminin gelişmesinde çok büyük bir önemi vardı.

Charles Wheatstone Barnwood, Gloucester'da dünyaya geldi. Babası yaşadıkları kasabada müzik satıcısı olarak çalışıyordu. Daha sonra Londra'daki 128 Pall Mall'a taşındı ve dört yıl sonra flüt öğretmeni olarak ders vermeye başladı. Charles ailesinin ikinci oğluydu ve Gloucester yakınlarında bulunan bir kasaba okuluna gitti daha sonra ise Londra'da bulunan çeşitli enstitülere devam etti. Bu okullardan bir tanesi Kennington'daydı ve orada kendisinin bu hızlı ilerleyişi karşısında hayrete düşen bayan Castlemaine tarafından bakılıyordu. Okuduğu diğer okullardan birinden ise kaçmış ve Windsor'da yakalanmıştı. Bir erkek çocuğu olarak çok utangaç ve hassas biriydi. Sadece kendi fikirlerini düşünebilmek için tavan arasında bulunmaktan hoşlanabilen biriydi.

On dört yaşına geldiğinde aynı zamanda adaşı olan amcası tarafından çırak olarak alındı ve Londra'da 436. Strand'de müzik enstrümanları yapıp satan biri olarak çalışmaya başladı. Ancak, zamanla anlaşıldı ki el sanatlarına ya da bu tür işlere ilgi duymuyordu, bunlar yerine kitaplarla çalışmayı özlüyordu. Babası bu konuda Charles'ı destekliyordu ve onu amcasının ona yüklediği sorumluluktan kurtardı.
On beş yaşında ise Wheatstone Fransızca şiirler çevirmeye başladı ve sonrasında da iki şarkı yazdı. Yazdığı bu şarkılardan biri amcasına gönderildi ve amcası gönderilen bu kompozisyonu yeğeninin yazmış olduğunu bilmeden yayınladı. Yayınlanan bu şarkının bazı sözleri Bartolozzi tarafından oymacılık sloganı olarak kullanılmaya başlandı. Çoğunlukla Pall Mall civarlarında eski bir kitap sergisini ziyarete gidiyordu. Genç yaşlarında kitaplara büyük ilgi duyan Wheatstone, harçlığının önemli bir kısmını ilgi alanına giren bilim, tarih ve edebiyat kitaplarını satın almak için harcamıştır. Aldığı kitapların bilim, tarih ya da peri masalı olup olmadığı bilinmiyor. Bir gün, kitap satıcısının sürpriz yapması üzerine daha önceden sahip olmayı çok istediği Volta'nın elektrik üzerine keşiflerini anlatan bir kitaba ücretini ödemeden sahip oldu ve bu şekilde hem parasını harcamamış hem de çok istediği bir kitabı elde etmiş oldu. Hediye edilen bu kitap Fransızca yazılmıştı ve onu okumak Charles için oldukça zordu. Ancak bu durum bir sözlük alana kadar devam etti. Sözlüğü aldıktan sonra büyük kardeşi William'ın da yardımlarıyla kitabı okumaya başladı ve okudukça kitabın içerdiği ve açıklaması yapılan deneyleri tekrar etmeye başladı. Bu deneyleri babasının evinin arkasında bulunan bir bulaşıkhanede tekrarladı ve tekrarlarken ev yapımı pil kullandı. Pilleri kurmak ve gerekli olan bakır plakaları tedarik edebilmek için biriktirdiği paranın bir kısmını kullanmak zorunda kaldı. Geriye sadece çok az bakır paraları kalmıştı. O sırada Charles'ın aklına çok iyi bir fikir geldi ve yaptığı bu araştırmalarda yönlendirici kişiliği sayesinde düşünerek kalan bakır paralarını birer bakır plaka olarak kullanmaya karar verdi. Ve böylece piller çok kısa bir sürede tamamlandı.
12 Şubat 1847 yılında Marylebone'da bulunan bir kilisede Charles Wheatstone ile Emma West evlendiler. Emma, iyi görünümü olan bir Taunton tüccarının kızıydı. Emma arkasında Charles'ın bakımına muhtaç beş küçük çocuk bırakarak 1866 yılında hayatını kaybetti. Wheatstone'un ev yaşamı sessiz ve olaysızdı.
Topluluk içinde sessiz ve içine kapalı biri olarak tanınan Charles, tek kişiyle özel olarak yaptığı görüşmelerde oldukça temiz ve akıcı konuşabilen biriydi. Konuşulan konular onun ilgi alanı içerisinde olduğu sürece küçük ama aktif, sade ve zeki görünümlü çehresi birçok animasyona ev sahipliği ederdi. Sir Henry Taylor Wheatstone'u daha önce Oxford’da düzenlenen bir gece yarısı partisinde gözlemlediğini söylemiş ve yarattığı telgrafın yapabildiklerini  Lord Palmerston’a çok ciddi bir tutumla anlattığını eklemişti.

 
Wheatstone 1868 yılında üzerinde çalıştığı otomatik telgrafını tamamladıktan sonra şövalye unvanına layık görüldü. Bilimsel çalışmaları uluslararası akademik topluluklar tarafından kabul gördü. 1836 yılından itibaren Royal Society adlı bir toplulukta üye olarak bulunmaya başladı ve 1859 yılında Royal Swedish Academy of Sciences tarafından yabancı üye olarak seçildi. Ayrıca 1873 yılı içinde de Foreign Associate of the French Academy of Sciences tarafından da yabancı üyeliğini aldı. Yine 1873 yılında French Society for the Encouragement of National Industry tarafından Ampere madalyası almaya hak kazandı. 1875 yılında ise Institution of Civil Engineers tarafından onursal üye olarak kabul gördü. Cambridge’de LL.D. ve Oxford’da D.C.L. oldu.
1875 yılının sonbahar döneminde Paris’e bir geziye gittiğinde daha sonraları akciğerlerinde iltihap oluşmasına sebep olan bir soğuk algınlığına yakalandı. Ve bu hastalık 19 Ekim 1875 tarihinde onun hayatını kaybetmesine sebep oldu. Paris’te bulunan Anglican şapelinde anma töreni gerçekleştirildi ve bu törende akademiden katılan bir delege de bulunuyordu. Cenazesi Park Crescent, Londra’daki evine gönderildi (günümüzde mavi bir plakayla işaretlenmiştir.) ve daha sonra Kensal Green Mezarlığına gömüldü.

1821 yılının Eylül ayında Adelaide Gallery ve Pall Mall’da müzik dükkânı açtı ve orada kendisini halkın onu fark etmesini sağlayan ‘Enchanted Lyre’ ya da ‘Aconcryptophone’ isimleriyle bilinen sergisini açtı. Ve bu sergi birçok farklı enstrümanın karışımından oluşuyordu ve bunlardan bazıları piyano, arp ve gayda türü bir çalgıydı. Gerçekte bu tasarım bir müzik kutusuydu ve içindeki şeritler çelik iplerden oluşuyordu. Bu şeritler çeşitli enstrümanlardan çıkan titreşimlerin etrafa yayılmasını sağlıyordu. Bu sıralarda Wheatstone ses ve sesin taşınımıyla ilgili çok çeşitli deneyler yapma fırsatı elde etti. Bu deneylerden elde ettiği sonuçların bir kısmı 1823 yılında Thomson tarafından Annals of Philosophy'de kullanıldı. Wheatstone sesin direkt dalgalarla ya da dalga şeklinde hareket etmesiyle atmosfere yayıldığını fark etti. O zamanlar ışığın da kendiliğinden ışık yayan bir gökyüzü tarafından dalgalanma yaparak yayıldığına inanılıyordu. Su ve katı maddeler cam, metal ya da kuvvetli bir tahta, yüksek bir hızda modülasyonları iletir. Ayrıca Wheatstone bu şekilde bir iletimin ses sinyallerini, müziği ya da konuşmayı uzak mesafelere ileteceğini düşünmüştür. Wheatstone sesin saniyede 200 mil yani 320 kilometre hızla katı maddelerden yapılan iplerle iletilebileceğini tahmin etmiştir ve bu tahminini Londra'dan Edinburg’a iletim sağlayan bir telgraf örneği üzerinden açıklamıştır. Wheatstone ayrıca bu tasarımını bir ‘telefon’ olarak da adlandırmıştı.(1667 yılında Robert Hooke yayımladığı Micrographia adlı kitabında şunları yazmıştır:

Sahip olduğum okurları temin ederim ki, gerilmiş kabloların da yardımıyla, sesin önemli bir uzaklıktan da olsa yayılabileceğini ve bunun da ışığın yayılmasındaki hız kadar hızlı ve kolay gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Kullanılan kablolar düz olabileceği gibi açılı bir şekilde de yerleştirilmiş olabilir. Bu özellik mekaniğin temelidir ve bu özellik asırlar öncesinde Çinliler tarafından biliniyor ve kullanılıyordu. Hooke ayrıca işitme hızımızın artmasını sağlayacak yollar bulunabileceğini de düşünmüştür. Yer altından yapılan bağlantılar ses titreşimlerinin ilerlemesini sağlayabilir tıpkı pipetin içinde bulunan gaz gibi.
Ve müzikte bu şekilde iletilebilecek bir şey olsaydı’ Wheatstone’un dediği gibi ‘belki de konuşulan sözlerin anlamları da yayılabilecek kadar elverişli olurdu. Hukuk danışmanlarının etkili ve güzel söz söyleme sanatı, parlamentocuların tartışmaları (sadece ertesi gün okunabilmesi yerine) – ama bizler kendimizi meraklı olduğumuz konularda kaybediyoruz.
Seslerin belirli bir uzaklıktan taşınmasının yanında, Wheatstone düşük çıkan seslerin artması için basit bir enstrüman icat etmiştir ve bu icadına ‘Mikrofon' adını vermiştir. Bu mikrofonun içinde iki tane ince ip bulunur, mekanik titreşimlerin kulaklara iletilmesini sağlayan ve bu mikrofon Professör Hughes'ın elektrik mikrofonundan farklı özelliklere sahiptir.
1823 yılında müzik enstrümanları yapan amcası hayatını kaybetti ve abisi William ile Wheatstone onun işini devam ettirmeye başladılar. Bu işin reklamlarını yapma konusunda Charles'ın üstün bir yeteneği yoktu. Ancak var olan enstrümanlara yeni özellikler eklemek ve filozofik oyuncaklar oluşturmak konusunda gayet başarılıydı. Kendisi ayrıca yeni enstrümanlarda oluşturmuştur. Bunlardan en bilineni ise Wheatstone akordeonudur. Bu enstrüman 6 kenar ve 64 anahtardan meydana getirilmiştir. Bu anahtarlar parmakla dokunma şekliyle oluşturulmuş renkli maddelerdi. Ürettiği İngiliz akordeonu onun yaşamı boyunca artan bir üne sahip olmuştu ancak yine de bu hızlı yükselişini 20. yüzyılın başlarına kadar koruyamadı.
1827 yılında ise Wheatstone yeni icadı ‘kaleidophone'u tanıttı. Bu alet ses titreşimlerini gözün algılayabileceği şekle çeviriyordu. İçinde metalden yapılmış ip ve sonunda ise gümüş kaplanmış boncuk bulunuyordu. Bu boncuk ise ışığın yansıtılmasını sağlıyordu. 
1828 yılında Wheatstone Alman yapımı rüzgar enstrümanını geliştirdi bu alet 19 Aralık 1829'da popüler bir akordeon olarak patent alana kadar Mundharmonika olarak biliniyordu.
Adını birçok kez duyurmuş olan Wheatstone 1834 yılında Londra'daki King's College'da Chair of Experimental Physics olarak tayin edildi. Toplum karşısında konuşmaktan nefret ettiği için okulda ses üzerine verdiği ilk dersi başarısızlıkla sonuçlandı. Kürsüsünde dili tutulmuş ve aciz bir şekilde duruyordu. Bazen arkasını dönerek dinleyenlere bakıyor ve duvardaki şekilleri mırıldanıyordu. Ancak labor

Yalıtkan (dielektrik), bir elektrik akımı taşıyabilecek serbest elektronları olmayan, bir elektrik alanıyla kutuplanma özelliği taşıyan, elektrik iletkenliği sıfır veya çok zayıf olan cisim veya madde. Özdirençleri çok yüksek olduğundan, elektrik akımlarını ancak güçlükle geçirebilen maddeler için kullanılır.
Yalıtkanlarda elektronlar, bir molekülden öbürüne güçlükle geçer; eğer bir yalıtkanın atomlarından biri bir elektronu yakalarsa, bu elektron atoma bağlı kalır; oysa iletken bir cisimde, bütün kütle içinde dolaşır.

Yalıtkanlar şöyle sınıflandırılabilir;

Tabiî yalıtkanlar,
Tabiî organik yalıtkanlar,
Katı sentetik yalıtkanlar,
Sıvı yalıtkanlar,
Gaz yalıtkanlar.
Ekolastik yalıtkanlar
Katı sentetik yalıtkanlar, tabiî reçine, sentetik reçine, kauçuk, selüloz veya silisli olabilir. Teknik elektrik birliği, elektrik makinelerinin yapımında kullanılan yalıtkanların sınıflandırılmasını standartlaştırmıştır.

O sınıfı: Ne yağ emdirilmiş ne de yağa daldırılmış pamuk, ipek kâğıt ve benzeri organik maddeleri kapsar.
A sınıfı: Yağ emdirilmiş veya yağa batırılmış pamuk, ipek, kâğıt ve buna benzer organik maddeleri, ayrıca emaye telin kaplamasını içerir.
B sınıfı: İçine bir miktar topaklaştırıcı madde katılmış mika, amyant veya buna benzer organik maddeli yalıtkanları kapsar.
C sınıfı: Topraklaştırıcı madde katılmamış mika, porselen, cam, kuvars ve benzeri maddeleri içerir.

Yalıtkan plastik maddeler, oda sıcaklığında katı halde bulunan ve plastik şekil değişimiyle istenen biçime getirilebilen organik maddeler veya kısmen organik madde karışımlarıdır.
Isıyla sertleşen plastik maddeler şunlardır; fenoplastlar (bir fenol ile bir aldehitin yoğunlaşmasından meydana gelen sentetik reçineler) ve aminoplastlar (bir, iki veya daha çok amin veya amin fonksiyonu kapsayan organik bir bileşikle bir aldehitin yoğunlaşmasından meydana gelen sentetik reçineler üre-formol ve anilin formol reçineleri).
Isıyla yumuşayan plastik maddeler arasında da şunlar sayılabilir; selüloz esterleri (nitroselüloz ve selüloz asetat); kimyasal sentezle elde edilen etilen türevi reçineler (akrilik ve metakrilik reçineler, vinilik ve polivinilik reçineler, polistirol reçineler).

"Yalıtkan" kavramının uluslararası terminolojideki karşılığı "dielektrik" veya "izolatör" (İngilizce'de insulator) şeklindedir. "İzolasyon" kavramı ısı ve diğer dış faktörler için de yaygın olarak kullanıldığından, elektrik, manyetik ve elektromanyetik alanında genelde ilk tanım tercih edilir. İngilizcede elektrik akımını geçirmeme anlamında "non-conductor" terimi de kullanılabilmektedir. Ayrıca elektrik akımı ile yalıtkan madde arasındaki mesafeye bağlı elektrostatik fonksiyonlar 1991'de Solmajer ve Mehler tarafından incelenmiştir.

Dinamo, hareket enerjisini içindeki mıknatıs ve bobin sayesinde elektrik enerjisine dönüştüren bir araçtır.
Dinamoyu bulan kişi "Michael Faraday", Elektromanyetik kuramları keşfetti, bir buhar makinesi ile bakır bir plakayı bir mıknatısın yarattığı manyetik alan içinde döndürerek elektrik üretti.
Dinamo günlük hayatta her yerde vardır; otomobillerde, bisiklet vb... Dinamolar hidroelektrik santrallerinde kullanılır, su türbinlerine bağlıdır ve su türbine çarpınca hareket enerjisi oluşur. Hareket enerjisi de dinamo yardımıyla elektrik enerjisine dönüştürülür.
Dinamonun temel çalışma prensibi manyetik akı değişimiyle oluşur.Manyetik akıyı kısa bir örnekle özetleyecek olursak; kare şeklinde tepsi benzeri bir tel levha düşünün, eğer ben bu tel levhayı manyetik alan içerisinde tel levhanın kenarı gelecek bir biçimde döndürürsem birim alan düşen manyetik alan azalacaktır dolayısıyla bu farklılık sonucu alternatif akım yani evde kullandığımız elektrik oluşur. İşte bu dönme hareketi içinde suyun hareketi gibi etkenlere ihtiyaç vardır.

Bisiklet dinamosu
Şarj dinamosu

Ohm kanununa göre uçları arasında gerilim düşümüne sebep olan devre elemanıdır.

Elektrik güçlerine göre dirençler ikiye ayrılır:

Büyük güç: (2 W'ın üzerindeki dirençler)
Küçük güç: (2 W'ın altındaki dirençler)
Kullanım gereksinimlerine göre dirençler farklı biçim yapı ve güçlerde üretilirler.

Sabit direnç: Sabit direnç değerleri gerektiren uygulamalarda kullanılır. Bu tür dirençlerin değer hassasiyetleri yüksektir.
Ayarlı direnç: Değişken direnç değerlerinin gerekli olduğu, hassasiyetin çok önemli olmadığı durumlarda kullanılır.
Termistör: Isı etkisi ile değeri değişen direnç.
PTC  direnç (İng: Positive Temperature Coefficient): Pozitif ısıl katsayılı direnç. Isı etkisi ile değeri artan direnç.
NTC direnç (İng: Negative Temperature Coefficient): Negatif ısıl katsayılı direnç. Isı etkisi ile değeri düşen direnç.
Foto direnç: Işık etkisi ile değeri değişen direnç.

Sabit dirençler kullanılan malzemeler cinsine göre üçe ayrılır:

Film dirençler
İnce film dirençler
Kalın film ve metal film dirençler

Karbon karışımı veya karbon direnç, toz halindeki karbon ve reçinenin ısıtılarak eritilmesi yolu ile elde edilir. Karışımdaki karbon oranı direncin değerini belirler. Büyüklüklerine göre ¼, ½, 1, 2, 3 W / 1Ω dan 22 MΩ'a kadar değerlerde üretilirler. Bu tür dirençlerin değer hassasiyetleri %5-%20 aralığındadır. Halen en yaygın kullanılan türdür.
Nikel-krom, nikel-gümüş gibi alaşımlardan tellerin genellikle seramik gövde üzerine bir veya iki katlı olarak sarılması ve üzerlerinin yalıtkan bir malzeme ile kaplanması sureti ile üretilirler. Sabit veya ayarlanabilen biçimlerde olabilirler. Ayarlı tiplerde bir hat boyunca tellerin üzerindeki yalıtkan kazınır. Genellikle 10 Ω ile 100 kΩ arasında 30 W'a kadar güçlerde üretilirler.
Telli dirençler yüksek güç gerektiren uygulamalarda kullanılırlar. Tellerin çift katlı sarılmasıyla endüksiyon etkisi yokedilebildiğinden yüksek frekans devrelerinde de tercih edilirler. 
Küçük güçlüleri ısınmayla çok az direnç değişimi gösterdiğinden, ölçü aletlerinin ayarında örnek direnç olarak da kullanılırlar. Maliyetlerinin yüksek olması, çok yer kaplamaları ve büyük güçlü olanlarının ısınması gibi olumsuz yönleri vardır.

Film dirençler; cam veya seramik gibi yalıtkan bir taşıyıcı üzerine ince bir tabaka direnç malzemesi olarak üretilirler. Film kalınlığına göre: İnce ve kalın film dirençler olarak sınıflandırılırlar.

Porselen veya seramik vb. silindirik taşıyıcı çubuk üzerine; karbon, nikel-krom, tantal nitrit, metal oksitler gibi direnç malzemeleri ve cam tozu karışımı püskürtme yoluyla kaplanır. Püskürtülen bu direnç maddesi, çok ince bir elmas uçla veya lazer ışınıyla ya da foto-litografik yöntemler belirli bir genişlikte, spiral şeklinde kesilerek şerit sargılar haline dönüştürülür. Şerit sargıdan biri çıkarılarak diğer sargının sarımları arası izole edilir. Şerit genişliği istenilen şekilde ayarlanarak istenilen direnç değeri elde edilir.
Toleransları %1'den daha küçük olabilir. Yüksek ısıl kararlılıkları ve düşük toleransları ile birçok uygulamada kullanılabilir.

Kalın film dirençler, seramik ve metal tozları karıştırılarak yapılır. Seramik ve metal tozu karışımı bir yapıştırıcı ile hamur haline getirildikten sonra, seramik bir gövdeye şerit halinde yapıştırılır fırında yüksek sıcaklıkta pişirilir. Bu yöntemle, hem sabit hem de ayarlı dirençler yapılmaktadır. Film dirençlerin toleransları %1-5 civarındadır.

Ayarlı dirençler, direnç değerinde duruma göre değişiklik yapılması veya istenilen bir değere ayarlanması gereken devrelerde kullanılırlar. Karbon, telli ve kalın film yapıda olanları vardır.
Ayarlı dirençler iki ana gruba ayrılır:

Reostalar
Potansiyometreler

Reostalar, iki uçlu ayarlanabilen(değişken direnç) dirençlerdir. Bu iki uçtan birine bağlı olan kayıcı uç, direnç üzerinde gezdirilerek, direnç değeri değiştirilir.
Reostaların da karbon tipi ve telli tipleri vardır. Sürekli direnç değişimi yapan reostalar olduğu gibi, kademeli değişim yapan reostalarda vardır.
Laboratuvarlarda etalon direnç olarak, yani direnç değerlerinin ayarlanmasında ve köprü metodunda direnç ölçümlerinde, değişken direnç gerektiren devre deneylerinde, örneğin diyot ve transistor karakteristik eğrileri çıkarılırken giriş, çıkış gerilim ve akımlarının değiştirilmesinde ve benzeri değişken direnç gerektiren pek çok işlemde kullanılır. Ve reostalar yukarı da da belirttiğimiz gibi ayarlı dirençlere dahildir.

Potansiyometreler üç uçlu ayarlı orta uç, direnç üzerinde gezinebilir. Direnç değerinin değiştirilmesi yoluyla gerilim bölme, diğer bir deyimle çıkış gerilimini ayarlama işlemini yapar. Devre direncinin çok sık değiştirilmesi istenen yerlerde kullanılır. Potansiyometreler radyo gibi cihazlarda sesin açılıp kapanması için kullanılır.
Potansiyometreler aşağıdaki üç grup altında toplanabilir. 

Karbon potansiyometreler
Telli potansiyometreler
Vidalı potansiyometreler

Karbon potansiyometreler, mil kumandalı veya bir kez ön ayar yapılıp, bırakılacak şekilde üretilmektedir. Ayar için tornavida kullanılır. Bu türdeki potansiyometreye "Trimmer potansiyometre" (Trimpot) denmektedir

A: Lineer potansiyometre çıkış gerilimindeki değişim
B: Logaritmik potansiyometre çıkış gerilimindeki değişim
Şekil 1.10 'da gösterilmiş olduğu gibi karbon potansiyometreler. Lineer (doğrusal) veya logaritmik (eğrisel) gerilim ayarı yapacak şekilde üretilir.
Şeklin köşesinde karakteristik eğrileri çıkarılan potansiyometre görülmektedir.
Yatay koordinat ekseni, potansiyometre fırçasının "a" ucuna göre dönüş açısını, gösteriyor.
Düşey koordinat ekseni ise, a-s uçlarından alınan Vas geriliminin, a-e uçları arasındaki Vae gerilimine oranını (Vas/Vae) göstermektedir.
Aynı şeyleri direnç değerleri üzerinde de söylemek mümkündür.
Şekilde, noktalı olarak çizilmiş olan A doğrusu, lineer (doğrusal) potansiyometreye, B eğrisi ise logaritmik potansiyometreye aittir.
Potansiyometre fırçası "a" ucunda iken Vas çıkış gerilimi sıfır 'dır.
Fırçanın 90° döndürülmüş olduğunu kabul edelim:

Potansiyometre lineer ise; Vas = 32/100*Vae = 0,32Vae olur.
Potansiyometre logaritmik ise; Vas = 8/100*Vae = 0,08Vae olur.
Yükselteçlerde volüm ve ton kontrolünde logaritmik potansiyometrelerin kullanılması uygun olur.
Dirençlerin hangi türden olduğunun anlaşılmasını sağlamak için, omaj değerinden sonra "lin" veya "log" kelimeleri yazılır.

Telli potansiyometreler, bir yalıtkan çember üzerine sarılan teller ile bağlantı kuran fırça düzeninden oluşmaktadır. Bu tür potansiyometrelerin üzeri genellikle açıktır. Tel olarak Nikel-Krom veya başka rezistans telleri kullanılır.

Vidalı potansiyometrede, sonsuz vida ile oluşturulan direnci taramaktadır. Üzerinde hareket eden bir fırça, kalın film (Cermet) yöntemiyle oluşturulan direnci taramaktadır. Fırça potansiyometrenin orta ayağına bağlıdır. Böylece orta ayak üzerinden istenilen değerde ve çok hassas ayarlanabilen bir çıkış alınabilir.
Potansiyometrelerin başlıca kullanım alanları:
Potansiyometreler elektronikte başlıca üç amaç için kullanılırlar;

Ön ayar için
Genel amaçlı kontrol için
İnce ayarlı kontrol için

Dirençlerin değer ve toleransları büyük çoğunlukla üzerlerine çizilen renk şeritleri ile belirtilir.
Renk kodlarını okumak için şu formül uygulanır: AB*10^C

Not: Renkler kırmızıdan mora, kırmızı düşük enerji, mor yüksek enerji olmak üzere temsil etmektedir.

İki uçlu bir devre elemanının direnci, üzerindeki gerilimin (V), üzerinden geçen akıma (I) bölünmesiyle hesaplanır.
V=I.R   –   R=V/I   –   I=V/R
1000 Ohm = 1 Kiloohm
1000 Kiloohm = 1 Megaohm

Dirençler seri bağlanırsa toplam direnç, serideki tüm direnç değerlerinin toplamıdır. Aynı şekilde gerilim de tüm değerlerin toplamıdır. Seri bağlantıda elemanlar üzerinden geçen akım aynıdır.
R = R1+ R2 + R3
V = V1 + V2 + V3
I = I1 = I2 = I3

Dirençlerin uçları aynı noktaya bağlandığından dolayı her bir direncin uçları arasındaki potansiyel farklar birbirine eşit olacaktır.
Gerilim ise eşit olacaktır: V = V1 = V2
Kollardan geçen akım şiddetleri toplamı ana koldan geçen akım şiddetine eşittir:  I = I1 + I2
Dirençler hem seri hem paralel olarak bağlanırsa öncelikle kendi aralarında hesaplanır, sonrasında ise seri bağlanmışlar gibi hesap yapılır.

4bant 5bant 6bant direnç hesaplama uygulaması14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Direnç nedir? Direnç çeşitleri,özellikleri14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Direnç Hesaplama Aracı

Diyot, yalnızca bir yönde akım geçiren devre elemanıdır. Bir yöndeki dirençleri ihmal edilebilecek kadar küçük, öbür yöndeki dirençleri ise çok büyük olan elemanlardır.
Direncin küçük olduğu yöne "doğru yön" veya "iletim yönü", büyük olduğu yöne "ters yön" veya "tıkama yönü" denir. Diyot sembolü akım geçiş yönünü gösteren bir ok şeklindedir.
Ayrıca, diyotun uçları pozitif (+) ve negatif (-) işaretleri ile de belirlenir. "+" uca anot, "-" uca katot denir. Diyotun anoduna, gerilim kaynağının pozitif (+) kutbu, katoduna kaynağın negatif (-) kutbu gelecek şekilde gerilim uygulandığında diyot iletime geçer.

        I
        =
        
          I
          
            0
          
        
        (
        
          e
          
            
              
                q
                V
              
              
                n
                k
                T
              
            
          
        
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle I=I_{0}(e^{\frac {qV}{nkT}}-1)}
  
 Bu formülde; I: Diyot akımı, I0: Ters polarmada sızıntı akımı, V: Diyot uçlarındaki polarma gerilimi, Q: Elektron şarj miktarı (Coulomb), T: pn birleşim sıcaklığı (K), K: Boltzman sabiti, ŋ: Metale bağımlı bir sabit (Ge:1, Si=2)

Zener diyot
Tünel diyot
Işık Yayan Diyot (LED)
Foto diyot
Ayarlanabilir Kapasiteli Diyot (Varaktör - Varikap)
Mikrodalga diyot
Gunn diyot
IMPATT diyot (Avalanş)
Baritt (Schottky) Diyot
Ani Toparlanmalı Diyot
Pin Diyot
Diyotlar başlıca üç ana gruba ayrılır:

Lamba diyotlar
Metal diyotlar
Yarı iletken diyotlar

Lamba diyotlar en yaygın biçimde redresör ve detektör olarak kullanılmıştır. Sıcak katotlu lamba, cıva buharlı ve tungar lambalar bu gruptandır. Isınan katotdan fırlayan elektronlar atom tarafından çekilmekte ve devreden tek yönlü bir akım akışı sağlanmaktadır. Eskiden kalanların dışında bu tür diyotlar artık kullanılmamaktadır.

Bakır oksit (Cu2O) ve selenyumlu diyotlar bu gruba girmektedirler.
Bakır oksitli diyotlar ölçü aletleri ve telekomünikasyon devreleri gibi küçük gerilim ve küçük güçle çalışan devrelerde, selenyum diyotlar ise birkaç kilowatt 'a kadar çıkan güçlü devrelerde kullanılırlar.

Yarı iletken diyotları, p-tipi ve n-tipi germanyum veya silisyum yarı iletken kristallerinin bazı işlemler uygulanarak bir araya getirilmesiyle elde edilen diyotlardır. Hem elektrikte hem de elektronikte kullanılmaktadır. tipik bir örnek olarak kuvvetli akımda kullanılan bir silikon diyot verilmiştir. p-tipinde delikler çoğunluk taşıyıcısı, elektronlar azınlık taşıyıcısıdır. Tersi olarak da, n-tipinde serbest elektronlar çoğunluk taşıyıcı, delikler azınlık taşıyıcısıdır.

Nokta temaslı diyot elektronik alanında ilk kullanılan diyottur. 1900-1940 tarihleri arasında özellikle radyo alanında kullanılan galenli ve pritli detektörler kristal diyotların ilk örnekleridir. Galen veya prit kristali üzerinde gezdirilen ince fosfor-bronz tel ile değişik istasyonlar bulunabiliyordu. Günlük hayatta bunlara, kristal detektör veya diğer adıyla kristal diyot denmiştir. Nokta temaslı germanyum veya silikon diyotlar geliştirilmiştir.
Germanyum veya silisyum nokta temaslı diyodun esası; 0,5 mm çapında ve 0,2 mm kalınlığındaki n-tipi kristal parçacığı ile "fosfor-bronz" veya "berilyum bakır" bir telin temasını sağlamaktan ibarettir.
Bu tür diyotta, n-tipi kristale noktasal olarak büyük bir pozitif gerilim uygulanır. Pozitif gerilim temas noktasındaki bir kısım kovalan bağı kırarak elektronları alır. Böylece, çok küçük çapta bir p-tipi kristal ve dolayısıyla da PN diyot oluşur. Bu oluşum şekil 3.12 (b) 'de gösterilmiştir.
Bugün nokta temaslı diyotların yerini her ne kadar jonksiyon diyotlar almış ise de, yine de elektrotları arasındaki kapasitenin çok küçük olması nedeniyle yüksek frekanslı devrelerde kullanılma alanları bulunmaktadır. Ters yön dayanma gerilimleri düşük olup dikkatli kullanılması gerekir.
Böyle bir diyodun elektrotlar arası kapasitesi 1 pF 'ın altına kadar düşmektedir. Dolayısıyla yüksek frekanslar için diğer diyotlara göre daha uygun olmaktadır.

Nokta temaslı silikon diyotlar en çok mikro dalga karıştırıcısında, televizyon, video dedeksiyonunda, germanyum diyotlar ise radyofrekans ölçü aletlerinde (voltmetre, dalgametre, rediktör vs...) kullanılır.

Voltajın sabitlenmesine yarayan bir diyottur. Devreye ters polarize edilir. Mesela 5,6 V değerinde bir zenerin uçlarında (ters polarizasyon) 10 V'luk gerilim oluşursa 4,4 Voltu üzerinden geçirir. Uçlarından 5,6 V alınabilir.

Tünel diyotlar, özellikle mikro dalga alanında yükselteç ve osilatör olarak yararlanılmak üzere üretilmektedir. Tünel diyoda, esaslarını 1958 'de ilk ortaya koyan Japon Dr. Lee Esaki'nin adından esinlenerek "Esaki Diyodu" dan denmektedir.
P-N birleşme yüzeyi çok ince olup, küçük gerilim uygulamalarında bile çok hızlı ve yoğun bir elektron geçişi sağlanmaktadır. Bu nedenledir ki Tünel Diyot, 10.000 MHz 'e kadarki çok yüksek frekans devrelerinde en çok yükselteç ve osilatör elemanı olarak kullanılır.
Tünel diyoda uygulanan gerilim Vt1 değerine gelinceye kadar gerilim büyüdükçe akım da artıyor. Gerilim büyümeye devam edince, akım A noktasındaki It değerinden düşmeye başlıyor. Gerilim büyümeye devam ettikçe, akım B noktasında bir müddet IV değerinde sabit kalıp sonra C noktasına doğru artıyor. C noktası gerilimi Vt2, akımı yine It 'dir. Bu akıma "Tepe değeri akımı" denilmektedir.
Gerilimi, Vt2 değerinden daha fazla arttırmamak gerekir. Aksi halde geçen akım, It tepe değeri akımını aşacağından diyot bozulacaktır.
I = f(V) eğrisinin A-B noktaları arasındaki eğimi negatif olup, -1/R ile ifade edilmekte ve diyodun bu bölgedeki direnci de negatif direnç olmaktadır.
Tünel diyot A-B bölgesinde çalıştırılarak negatif direnç özelliğinden yararlanılır.
Tünel diyodun üstünlükleri:

Çok yüksek frekansta çalışabilir.
Güç sarfiyatı çok düşüktür. 1 mW 'ı geçmemektedir.
Tünel diyodun dezavantajları:

Stabil değildir. Negatif dirençli olması nedeniyle kontrolü zordur.
Arzu edilmeyen işaretlere de kaynaklık yapmaktadır.

Yükselteç olarak: Tünel diyot, negatif direnci nedeniyle, uygun bir bağlantı devresinde kaynaktan çekilen akımı artırmakta, dolayısıyla bu akımın harcandığı devredeki gücün yükselmesini sağlamaktadır.
Osilatör olarak: Tünel diyotlardan MHz (106 Hz) mertebesinde osilatör olarak yararlanılabilmektedir. Bir tünel diyot ile osilasyon sağlayabilmek için negatif direncinin diğer rezonans elemanlarının pozitif direncinden daha büyük olması gerekir. Tünel diyoda seri bir rezonans devresi bağlanabilecektir. Tünel diyodun negatif direnci - R=80 Ohm olsun. Rezonans devresinin direnci 80 Ohm 'dan küçük ise tünel diyot bu devrenin dengesini bozacağından osilasyon doğacaktır.
Anahtar Olarak: Tünel diyodun önemli fonksiyonlarından biri de elektronik beyinlerde multivibratörlerde, gecikmeli osilatörlerde, flip-flop devrelerinde ve benzeri elektronik sistemlerde anahtar görevi yapar

Işık yayan diyotlar, doğru yönde gerilim uygulandığı zaman ışıyan, diğer bir deyimle elektriksel enerjiyi ışık enerjisi haline dönüştüren özel katkı maddeli PN diyotlardır.
Bu diyotlara, aşağıda yazılmış olduğu gibi, İngilizce adındaki kelimelerin ilk harfleri bir araya getirilerek LED (Light Emitting Diode; Işık yayan diyot) veya SSL (Solid State Lamps; Katı hal lambası) denir.
Özellikleri

Çalışma gerilimi 1,5 - 2,5 V arasındadır. (Kataloğunda belirtilmiştir.)
Çalışma akımı 10 - 20 mA arasındadır. (Kataloğunda belirtilmiştir.)
Uzun ömürlüdür. (ortalama 100.000 - 200.000 saat)
Darbeye ve titreşime karşı dayanıklıdır.
Kullanılacağı yere göre çubuk şeklinde veya dairesel yapılabilir.
Çalışma zamanı çok kısadır. (nanosaniye)
Diğer diyotlara göre doğru yöndeki direnci çok daha küçüktür.
Işık yayan diyotların gövdeleri tamamen plastikten yapıldığı gibi, ışık çıkan kısmı optik mercek, diğer kısımları metal olarak da yapılır.
Bir LED 'in üretimi sırasında kullanılan değişik katkı maddesine göre verdiği ışığın rengi değişmektedir.
Katkı maddesinin cinsine göre şu ışıklar oluşur:

GaAs (Galliyum Arsenid): Kırmızı ötesi (görülmeyen ışık)
GaAsP (Galliyum Arsenid Fosfat): Kırmızıdan - yeşile kadar (görülür)
GaP (Galliyum Fosfat): Kırmızı (görülür)
GaP (Nitrojenli): Yeşil ve sarı (görülür)
Diyot kristali, iki parçalı yapıldığında uygulanacak gerilimin büyüklüğüne göre kırmızı, yeşil veya sarı renklerden birini vermektedir.
Işık yayan diyot ısındıkça, ışık yayma özelliği azalmaktadır.
Bu hal etkinlik eğrisi olarak gösterilmiştir. Bazı hallerde fazla ısınmayı önlemek için bir soğutucu üzerine monte edilir.
Ayrıca LED'in aşırı ısınmasına yol açmamak için kataloğunda belirtilen akımı aşmamak gerekir. Bunun için gösterilmiş olduğu gibi devresine seri olarak bir R direnci konur. Bu direncin büyüklüğü LED'in dayanma gerilimi ile besleme kaynağı gerilimine göre hesaplanır.
Kirchoff kanununa göre: 9=I*R+2 'dir. I=0,05 A olup
R=9-2/0,05 = 7/0,05 = 140 Ohm olarak bulunur.
140 Ohm'luk standart direnç olmadığından en yakın standart üst direnci olan 150 Ohm'luk direnç kullanılır.

Mikrodalga frekansları; uzay haberleşmesi, kıtalar arası televizyon yayını, radar, tıp, endüstri gibi çok geniş kullanım alanları vardır. Giga Hertz (GHz) mertebesindeki frekanslardır.
Mikro dalga diyotlarının ortak özelliği; Çok yüksek frekanslarda dahi, yani devre akımının çok hızlı yön değiştirmesi durumunda da bir yönde küçük direnç gösterecek hıza sahip olmasıdır.
Mikrodalga bölgelerinde kullanılabilen başlıca diyotlar şunlardır:
Gunn (Gan) diyotları 
Impatt (Avalanş) diyotları 
Baritt (Schottky)(Şotki) diyotları 
Ani toparlanmalı diyotlar 
P-I-N diyotları.

İlk defa 1963 'te J.B. Gunn tarafından yapıldığı için bu ad verilmiştir.
Gunn diyodu bir osilatör elemanı olarak kullanılmaktadır.
Yapısı, n-tipi Galliyum arsenid (GaAs) veya İndiyum fosfat (InP) 'den yapılacak ince çubukların kısa kısa kesilmesiyle elde edilir.
Gunn diyoda gerilim uygulandığında, gerilimin belirli bir değerinden sonra diyot belirli bir zaman için akım geçirip belirli bir zamanda kesimde kalmaktadır. Böylece bir osilasyon o

Statik elektrik, bir maddenin içerisindeki ya da yüzeyindeki elektrik yüklerinin oransızlığı olarak tanımlanmaktadır. Yük, elektrik akımı ya da elektriksel deşarj tarafından uzağa hareket etmeye başlayacağı zamana kadar aynen kalır. Statik elektrik, elektrik telleri ya da diğer iletkenler boyunca akan ve enerji aktaran elektrik akımının tam aksi olarak adlandırılmaktadır.
Statik elektrik yükü, iki yüzey birbirine temas edip ayrıldığında oluşur ve en az bir yüzey elektrik akımına karşı yüksek direnç gösterir (ve bu sebepten dolayı elektriksel bir yalıtkandır). Statik elektriğin etkileri birçok insana tanıdık gelmektedir. Çünkü, insanlar kıvılcımı, aşırı yük, büyük bir elektriksel iletkenin (ör: yere giden bir yol) veya zıt polaritede aşırı yüklü bir bölgenin (pozitif veya negatif) yanına yaklaştırıldığında nötralize olduğundan hissedebilir, duyabilir ve hatta görebilir. Statik şokun en çok bilinen olgusu, daha spesifik olarak bir elektrostatik deşarj, yükün nötralizasyonu nedeniyle oluşmaktadır.

Maddeler, elektriksel olarak nötr olan atomlardan meydana gelmektedir. Çünkü, atomlar içerisinde bulunan pozitif yüklerin (çekirdeğinde bulunan protonlar) sayısı ile negatif yüklerin (çekirdeğin etrafındaki kabuklarda bulunan elektronlar) sayısı birbirine eşittir. Statik elektrik olgular, pozitif ve negatif yüklerin ayrımına gereksinim duymaktadır. İki madde birbirleri ile temasa geçtiği zaman, elektronlar bir maddeden diğer maddeye geçebilir ve böylece bir madde üzerinde aşırı miktarda pozitif yük, diğeri üzerinde ise buna eşit miktarda bir negatif yük bırakır. Maddeler ayrıldıkları zaman ise, yükleri oransız bir şekilde tutarlar.

Elektronlar, maddeler birbirine değdiğinde yer değiştirebilir. Zayıf bağlı elektron içeren maddeler, elektron kaybetme eğilimdeyken, bunun tersi olarak, kabuğu tek tük sayıda dolu olan maddeler ise, elektron alma eğilimindedir. Bu durum triboelektrik etki olarak bilinmektedir ve bu durum bir maddenin pozitif diğerinin ise negatif yüklenmesi ile sonuçlanmaktadır. Cisimler ayrılığı zaman, birinin üzerinde kalan yükün polaritesi ve gücü, onların triboelektrik serilerdeki alakalı konumlarına bağlıdır. Triboelektrik etkiler, günlük hayatta ve iki tane farklı cismi birbirine sürtmeyi içeren tipik lise bilimi uygulamalarında sık sık gözlemlediğimiz statik elektriğin temel sebebidir. Dokunma uyarımlı yük ayrıştırması saçlarımızın havaya kalkmasına ve statik yapışmaya (örneğin, saça sürtünmüş bir balon, negatif yüklenir ve duvara yakınlaştığı zaman, duvarda bulunan pozitif yükler ile birbirine bağlanır ve balon duvara yapışarak, yerçekimine karşı asılı duruyor gibi gözükür) neden olur.

Uygulanan mekanik gerdirme, belli kristal ve seramik moleküllerinde yük ayrımını oluşturur.

Isı, belli maddelerin atomlarında ve moleküllerinde bulunan yüklerin ayrımını oluşturur. Bütün pyro-elektrik maddeler ayrıca piezoelektriktir. Isının atomik ve moleküler özellikleri ve basınç yakından ilişkilidir.

Yüklü bir cisim, elektriksel olarak yüksüz (nötr) bir cismin yanına getirildiğinde, bu durum yük ayrımına neden olur. Aynı polaritedeki yükler itilir ve ayrı polaritedeki yükler ise çekilir. Elektrik yükleri nedeni ile oluşan kuvvet, artan mesafe ile süratle düşer, birbirine yakın (zıt polaritedeki) yüklerin etkisi aha büyüktür ve bu iki madde bir etkileşim kuvveti hisseder. En çok, nötr cisim, yükleri hareket etmek için daha çok serbest olan bir elektrik iletkeni olduğu zaman, bu etkiden söz edilmektedir. Dikkatli bir biçimde, cismin bir kısmı topraklandığında, yük uyarımlı yük ayrıştırma ile kalıcı olarak cisim yük elde edebilir ya da yük kaybedebilir. Bu süreç, statik elektrik etkilerini gösteren cihaz olan Van de Graaff jeneratörü işleyişinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Elektrikle yüklü bir cisim yüksüz bir cisme dokundurulduğu zaman, o cismi kendi cinsinden elektrik yükler. Örneğin, nötr bir cisme (+) yüklü bir cisim dokundurulursa son yük durumunda her ikisi de (+) yüklenir. Yük miktarları eşitse son durumda her ikisi de nötr olur. Eğer (-) miktarı fazlaysa son durumda her ikisi de (-), (+) miktarı fazlaysa son durumda her ikisi de (+) yüklü olur.

Bu kısımda sürtünen cisimler arasında elektron geçişi olur ve elektron kaybeden (+), kazanan (-) yükle yüklenir. Örneğin, yün kumaş ile ebonit (plastik) çubuk birbirine sürtüldüğünde yün kumaş pozitif, ebonit çubuk negatif yükle yüklenir. Aynı şekilde, ipek kumaş ile cam çubuk birbirine sürtüldüğünde ipek kumaş negatif, cam çubuk pozitif yükle yüklenir. Bunun nedeni ipek kumaş ile ebonit çubuğun elektron almaya, yün kumaş ile cam çubuğun elektron vermeye yatkın olmasıdır. Ayrıca, kazağımızı çıkartırken saçımız ile kazağımız arasında sürtünme gerçekleşir ve saçlarımız havaya kalkar.

Cisimler başka bir cisme sürtülmediği veya elektrik yüklü cisme dokundurulmadığı halde de elektriklenebilirler.
Plastik bir çubuğa kâğıt parçaları yaklaştırıldığında kâğıtları çekmediği görülüyor öyleyse çubuk yüksüzdür. Sonra yünlü kumaşa sürtülen bir plastik tarak çubuğa dokunmadan yaklaştırıldığında, çubuğun kâğıt parçalarını çektiği gözleniyor.
Taraktaki (-) yükler çubuktaki (-) yükleri iterek çubuğun bir ucunun (+)diğer ucunun (-) yüklenmesine neden olur. Bu çeşit elektriklenmeye Etki ile elektriklenme denir.

Statik yük birikmesinin engellenmesi ya da kaldırılması, pencereyi açmak, rutubetlendiriciyi kullanarak havanın karışım içeriğini yükseltmek ve atmosferi daha iletken yapmak kadar basit olabilir. Hava iyonlaştırıcıları ile de aynı durum gerçekleştirilebilir. Statik deşarja karşı duyarlı ögeler, aşırı miktarda yükün eşit bir vaziyette dağıtılmasını sağlayan iletken bir yüzey katmanı ekleyen antistatik madde uygulaması ile tedavi edilebilir. Çamaşır makinelerinde ve çamaşır kurutma makinalarında kullanılan kumaş yumuşatıcıları, statik yapışmayı kaldırmak ve önlemek için kullanılan antistatik maddeye örnek gösterilebilir.
Elektronikte kullanılan birçok yarı iletken cihazlar özellikle statik deşarja karşı duyarlıdır. İletken antistatik torbalar genellikle bu gibi bileşenleri korumak için kullanılır. Bu gibi cihazları içeren çevrede çalışan insanlar antistatik kayış ile kendilerini topraklarlar.
Boya veya un fabrikalarının yanı sıra hastanelerde de olduğu gibi endüstriyel ortamlarda, bazen zemin ile temas nedeniyle ortaya çıkan yük birikimini önlemek amacıyla antistatik güvenlikler botları kullanılmaktadır. Bu ayakkabılar, iyi iletken tabanlara sahiptir. Antistatik ayakkabılar, sağladığı yararın tam tersini sağlayan, şebeke geriliminden gelen elektrik gerilimine karşı koruyan yalıtkan olan ayakkabılar ile karıştırılmamalıdır.

Kıvılcım, statik elektrik ile ilişkilidir ve fazla yükü, çevreden ya da çevreye olan yüklerin akışı tarafından nötralize ettiği bilinen elektrostatik deşarj ya da basitçe statik deşarj tarafından oluşturulur.
Elektrostatik şoku hissi, insan bedeni boyunca akan akımın nötrlenmesi olan sinirlerin uyarılması nedeniyle oluşmaktadır. Cisim üzerindeki statik elektrik olarak depolanan enerji, cismin boyutlarına, kapasitansına, şarj edildiği voltaja ve çevredeki ortamın dielektrik sabitine bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Hassas elektronik cihazlarda statik boşalma etkisini modellemek için, bir insan oluşumu, 4000 voltu 35000 volta şarj eden bir voltaj olan 100 picofaradlık bir kapasitör olarak temsil edilir. Bir cisme dokunulduğu zaman, bu enerji, bir mikro-saniyeden daha kısa zaman içerisinde boşalır. Toplam enerji küçük olsa da, yine de hassas elektronik cihazlara zarar verebilir. Büyük cisimler, daha çok enerji depolayacaktır. Ancak, bu, insan ile temas ettiğinde çok tehlikeli olabilir ya da yanıcı gaz/toz ile tutuşup kıvılcım açığa çıkartabilir.

Yıldırım, statik şarjın doğal bir örneğidir. Yıldırımın ayrıntıları belirsiz olup tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İlk şarj ayrımının, fırtına bulutlarının içerisindeki buz parçacıkları ile teması ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Genel olarak, önemli yük birikimleri, sadece elektriksel iletkenliği düşük olan bölgelerde devam edebilir (çok az miktarda yük çevre içerisinde hareket etmek için serbest durumdadır.) Sonuç olarak, nötralize olmuş yüklerin akımı, havada bulunan nötr atomlar ve moleküllerin, orijinal yük birikimini nötralize etmek amacıyla zıt yönlerde hareket eden bir elektrik akımı olarak bilinen pozitif ve negatif yüklerin oluşumu için paramparça hale gelmesinden kaynaklanır. Havadaki tipik statik yük parçalanımı da bu yolla olur ve bu olay havadaki neme bağlı olarak santimetrede (10kV/cm) 10,000 volt civarında gerçekleşir. Çevredeki havada gerçekleşen süper ısı deşarjı parlak flaşa neden olur ve klik sesine neden olan bir şok dalgası üretir. Yıldırım, statik boşalmanın daha fazla yerli oluşumunda görülen kıvılcımların büyütülmüş versiyonudur. Flaş oluşur, çünkü deşarj kanalındaki hava, akkor tarafından ışığı emen yüksek sıcaklık ile ısıtılmıştır.

Elektrikte kullanılan birçok yarı iletken cihaz, statik elektriğin varlığına karşı oldukça uyarlıdır, statik deşarj tarafından zarar görebilir. Antistatik kayış kullanımı, nano-cihazları manipüle etmek için kullanan araştırmacılar için önemlidir. Ek olarak, kalın kauçuk tabanlı ayakkabılar giyilerek ve kalıcı olarak metal zemin üzerinde durularak önlem alınabilir.

Statik elektriğin boşalması, yanıcı maddeler ile uğraşan sektörlerde patlayıcı karışımları tutuşturarak tehlike yaratabilmektedir.
İnce toz haline getirilmiş akan maddeler, borularda bulunan düşük iletkenliğe sahip sıvılar ya da mekanik çalkalanma statik elektrik birikimine neden olabilmektedir. İncecik toz halindeki toz bulutları, yanıcı veya patlayıcı olabilir. Bir toz ya da buhar bulutu içerisinde statik deşarj olduğu zaman, patlamalar gerçekleşir. Meydana gelen büyük kazalar şunlardır: güneybatı Fransa'da bir silo, Tayland'da bir boya fabrikası, Kanada'da fiberglas yapan bir fabrika, 2003 yılında Oklahoma, Glenpool'da bir depolama tankı patlaması, Des Moines'de bir portatif tank dolum işlemi bir tank çiftliği patlaması.
Bir sıvının elektrostatik yükü koruma yeteneği, onun elektriks

EROEI "Birim enerji yatırımından sağlanan enerji" anlamına İngilizce (Energy Returned over Energy Invested) bir deyimdir. Bu deyim çeşitli alanlarda kullanılabilirse de, en önemli kullanım alanı elektrik enerjisi üretimidir.

Elektrik enerjisi ikincil enerji olarak bilinir. Çünkü elektrik elde etmek için bir başka enerji kaynağı kullanılır. Büyük ölçekli elektrik üretimi için şu kaynaklar söz konusudur.

Fosil yakıtlar (kömür, petrol, doğalgaz)
Hidroelektrik kaynaklar (akarsu)
Jeotermal kaynaklar (gayzer vb.)
Rüzgâr (rüzgâr gücü)
Nükleer kaynaklar (uranyum)
Ayrıca, diğer kaynakların (Güneş, dalgalar, biyoenerji vb.) büyük ölçekli elektrik üretiminde kullanılaması da yaygınlaşmaktadır.
Yukarıda adı geçen kaynaklardan bir kısmı, yenilenebilir enerji kaynağı statüsündedir. Yani bu kaynaklar kullanıldıkça bitmeyen, buna karşılık her yıl belli bir kapasiteye sahip olan kaynaklardır. Akarsular ve rüzgâr yenilenebilir kaynaklardır.
Buna karşılık, fosil yakıt ve nükleer kaynaklar ise tükenebilir kaynaklardır. Bu kaynaklar kullanıldıkça tükenirler.

Dünya'da elektrik üretimi büyük ölçüde tükenebilir kaynaklara bağlıdır. Ne var ki, bu kaynaklardan elektrik üretmek için, öncelikle bu kaynakları santralde işlenecek hale getirmek gerekir. Topraktan kömür, petrol ya da uranyum gibi bir ham maddenin çıkartılması, bu maddenin işlenmesi, yani ara ürün haline getirilmesi ve daha sonra da enerji üretmek için elektrik santraline getirilmesi gerekir. Bütün bu faaliyetlerde enerji tüketilir. Böylelikle kaynaktan elde edilen enerjinin bir bölümü bu enerjiyi elde etmek amacıyla kullanılmış olur.
Bir birim enerji üretmek için öncelikle tüketilmesi gereken enerji, kaynağın cinsine ve yerine bağlı olarak değişebilir. Mesela, yüzeye yakın bir kömür yatağı ile derindeki bir kömür yatağının işletilmesi için farklı ölçülerde enerji tüketilir.

EROEI matematiksel olarak gösterilebilir.
Şayet ET ile toplam olarak elde edilen enerji, ES ile bu enerjiyi elde etmek için tüketilen enerji gösterilirse,

  
    
      
        
          
            EROEI
          
        
        =
        
          
            
              E
              
                T
              
            
            
              E
              
                S
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hbox{EROEI}}={\frac {E_{T}}{E_{S}}}}
  

Şayet elde edilen enerjiden bu enerjiyi elde etmek için tüketilen enerji çıkartılırsa kalan net enerjidir. Bu enerji EN ile gösterilirse,

  
    
      
        
          
            EROEI
          
        
        =
        
          
            
              
                E
                
                  N
                
              
              +
              
                E
                
                  S
                
              
            
            
              E
              
                S
              
            
          
        
        =
        
          
            
              E
              
                N
              
            
            
              E
              
                S
              
            
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle {\hbox{EROEI}}={\frac {E_{N}+E_{S}}{E_{S}}}={\frac {E_{N}}{E_{S}}}+1}
  

Burada, EROEI = 1 olması EN= 0 anlamına gelir. Bir enerji kaynağı ne kadar zengin olursa olsun EROEI değerinin düşük olması o kaynağın verimsiz olduğunu gösterir.

Bir birimlik kaynağın elde edilmesi, işlenmesi ve enerji santraline taşınması için 1000 jul kadar enerji tüketilmiştir. Bu kaynaktan yararlanılarak, 4000 jul enerji elde edilmişse,

  
    
      
        
          E
          
            T
          
        
        =
        4000
      
    
    {\displaystyle E_{T}=4000}
  
 ve 
  
    
      
        
          E
          
            S
          
        
        =
        1000
      
    
    {\displaystyle E_{S}=1000}
  

  
    
      
        
          E
          
            N
          
        
        =
        
          E
          
            T
          
        
        −
        
          E
          
            S
          
        
        =
        3000
      
    
    {\displaystyle E_{N}=E_{T}-E_{S}=3000}
  

  
    
      
        E
        R
        O
        E
        I
        =
        
          
            
              E
              
                T
              
            
            
              E
              
                S
              
            
          
        
        =
        4
      
    
    {\displaystyle EROEI={\frac {E_{T}}{E_{S}}}=4}
  

Şayet bu kaynaktan sadece 1000 jul enerji elde edilseydi,

  
    
      
        
          
            E
            
              N
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {E_{N}}=0}
  

  
    
      
        E
        R
        O
        E
        I
        =
        1
      
    
    {\displaystyle EROEI=1}
  
 olacaktı.
Bu kaynağın verimsiz olduğunu gösterir.

Bütün yer altı zenginlikleri gibi enerji kaynakları da tarih boyunca kullanılmıştır. Yüzeye yakın yerlerdeki kaynaklar tüketildikçe, daha derin kaynaklar aranmaktadır. Derindeki kaynakların yeryüzüne çıkartılması teknolojik olarak mümkünse de, derinlik arttıkça, kaynağı yeryüzüne çıkarmak için daha fazla enerji tüketmek gerekmektedir.
Şayet birim enerji üretiminde kullanılan hammaddenin kütlesi m ile, Kütleçekim ivmesi g ile ve bu hammaddenin çıkartılacağı derinlik te h ile gösterilirse,

  
    
      
        
          E
          
            S
          
        
        =
        m
        ⋅
        g
        ⋅
        h
      
    
    {\displaystyle E_{S}=m\cdot g\cdot h}
  

Görüldüğü gibi hammaddeyi yeryüzüne çıkarmak için tüketilen enerji derinlik ile orantılıdır. Şu halde hammaddenin işlenmesi ve taşınması ile ilgili tüketim göz ardı edilse bile EROEI değerinin derinlik ile ilgili olarak düştüğü gösterilebilir.
Bunun anlamı belli derinliğin altında çok zengin hammadde yatakları bulunsa bile, bu derinlikte EROEI = 1 olacağından, söz konusu hammaddenin yeryüzüne çıkartılamasının bir yarar sağlayamayacağıdır. Bu durum özellikle uranyuma dayalı enerji üretim planları açısından dikkate alınması gereken bir faktördür.

Eddy akımı (girdap akımları ya da Foucault akımı da denilmektedir) Faraday’ın indüksiyon kanunundan dolayı, manyetik alan değiştiğinde iletkenlerin içerisinde oluşan çembersel elektrik akımıdır. Eddy akımı kapalı bir döngünün içerisinde, manyetik alana dik düzlemlerde akar. Sabit bir iletkenin içerisinde; AC elektromıknatıs veya trafo kullanılarak oluşturulmuş, zamana bağlı değişen bir manyetik alan ile veya sabit bir mıknatısa göre hareketli bir iletken ile oluşturulabilirler. Belirli bir çerçeve içerisinde oluşan akımın büyüklüğü; manyetik alanın büyüklüğü, çerçevenin alanı, çerçevenin içerisinde oluşmuş manyetik akının anlık değişim miktarı ile doğru, üzerinde aktığı maddenin iç direnciyle ters orantılıdır.
Eddy akımı Lenz yasasından dolayı, kendisini oluşturan manyetik alana karşı bir manyetik alan oluşturur, yani kendisini oluşturan manyetik alan değişimine karşı koyar. Örneğin, yüzeyinde oluşan Eddy akımı nedeniyle, iletken bir yüzey, yakınlarında hareket eden bir mıknatısa çekme kuvveti uygulayabilir. Bu etki Eddy akımı frenlerinde aktif olarak kullanılmaktadır. Bu fren, dönen nesneleri, cihazı kapattığımızda hızlı bir şekilde durdurmamızı sağlar. Direnç üzerinde akan akımın ısı olarak enerji kaybına sebep olması yüzünden; Eddy akımı, altenatif akım indüktörleri, trafoları, elektrik motorları ve elektrik jeneratörlerindeki enerji kaybının önemli nedenlerinden biridir. Bunları engellemek amacıyla katmanlanmış manyetik çekirdekler kullanılmaktadır. Eddy akımı ayrıca indüksiyon fırınlarında nesneleri ısıtmak amacıyla, metal nesnelerdeki çatlakları/kırıkları ve kusurlu kısımları tespit etmek amacıyla, Eddy-akımı test cihazlarında kullanılmaktadır.

Eddy Akımı ifadesi, suda kürek çekerken oluşan analojik olarak benzeyen akımlardan ismini almaktadır. Kürek çekerken suda oluşan yerel türbülanslar, anlık kalıcı burkaçların oluşumuna yol açar. Eddy akımıysa iletkenin kendi indüktansı sebebiyle, analojik olarak benzer anlık kalıcı yükselmelere sebep olmaktadır.

Eddy akımını ilk gözlemleyen kişi Fransa'nın 25. cumhurbaşkanı ki kendisi aynı zamanda matematikçi, fizikçi ve gök bilimci olarak da çalışmaktaydı, François Arago'dur. Bu kişi 1824'te, dönel manyetizmayı ve fazla iletken nesnelerin manyetize olabileceğini gözlemlemiştir; Daha sonrasında bu buluşlar Michael Faraday tarafından tamamlanmış ve açıklanmıştır. 1834 yılında Heinrich Lenz, Lenz Yasası'nı açıklamıştır. Lenz Yasaları, bir iletken üzerinde indüklenmiş akımın, kendisini oluşturan manyetik alan değişimine karşıt yönde aktığını söyler. Eddy akımı, bu manyetik alana karşı çıkacak şekilde ikinci bir manyetik alan olşturur ve iletken üstündeki akıyı engelleyecek harici akıya sebep olur. Fransız fizikçi Léon Foucault, 1855'te, Eddy akımını bulan kişi olarak tarihe geçmiştir. 1855 Eylül'ünde, bakır bir diski çevirmek için gerekli gücün, normalde çevirmeye oranla, mıknatıslar arasına konulduğunda arttığını ve üstelik diskin çevrildikçe, içerisinde indüklenen Eddy akımından ötürü ısındığını tespit etmiştir. Eddy akımının yıkıcı olmayan bir testte ilk kez 1879'da kullanılmıştır. David Edward Hughes bu prensibi, metalürjik sıralama testinde kullanmıştır.

Direnci sıfır olmayan bir iletkenin üzerindeki Eddy akımı, ısı ve elektromanyetik kuvvet oluşturabilir. Bu ısı indüksiyon fırınlarında, indüksiyon ile ısıtma yönteminde kullanılır. Bu elektromanyetik kuvvet ise havada tutma, hareket başlatma/sürdürme ya da kuvvetli bir fren işleminde kullanılır. Eddy akımının bu pozitif yönleri dışında istenmeyen yan etkileri de vardır, trafoların içerisindeki güç kaybı buna örnek olarak verilebilir. Bu tarz bir uygulamada ince katmanlardan oluşan plakaların üst üste sıralanması ve şekillerindeki oynamalarla bu etki en aza indirilebilir. İletkenin kendiliğinden oluşturduğu Eddy akımı, iletken üzerinde cilt etkisi denen olguya sebep olmaktadır. Bu etki maddelerin geometrik özelliklerini hasar vermeden test edebilmemizi sağlar, örneğin mikro çatlaklar bu yöntemle tespit edilebilir. Benzer diğer bir olguysa yakınlık etkisidir, bu etki dışarıdan oluşturulmuş Eddy akımından kaynaklanmaktadır. Bir iletken, ne zaman bir kaynak tarafından oluşturulmuş homojen olmayan bir manyetik alana girse, elektromotif kuvvet (EMF) iletkenin içerisindeki halkalarda oluşur. Bu kuvvetler, Faraday'ın indüksiyon kanununa göre iletkenin üzerinde dirence bağlı bir akım oluşturur. Enerji dağıtan bu akım eğer materyalin kendi indüktansı varsa kendisini oluşturan alanın değişimine ters yönde, ona karşı gelecek bir manyetik alan oluşturur. Eddy akımı bir iletken, kendisine etki eden manyetik alan değişikliğinden meydana gelmektedir. Şayet iletken sabit bir manyetik alan içerisinde hareket ediyor veya kendisine etki eden manyetik alan değişiyorsa, iletkenin üzerinde Eddy akımı oluşur. Her iki etkinin birleşimini, değişken bir manyetik alan içerisinde hareket eden bir iletken üzerinde gözlemek mümkündür, bu etkinin üst veya alt yüzeyde nasıl oluştuğunu diyagramdan görebilirsiniz. Eddy akımı, bir iletken ne zaman manyetik alanın yoğunluğu veya yönünde bir değişiklik olursa, içerisindeki her noktada meydana gelmektedir, sadece materyalin sınırlarında olmamaktadır. Bu iletkenin içerisinde sürekli dönen akım, kendi hareketlerine dik olarak Lorentz kuvvetine maruz kalan elektronlardan kaynaklanmaktadır. Bu elektronlar sağa sola, uygulanmış olan alanın yönüne veya gücünün arttığı/azaldığı yöne doğru saparlar. İletkenin direnci, Eddy akımını sönümlerken, aynı zamanda yollarının düzgünleşmesini de sağlar. Lenz Yasasına göre, bu akım kendisini oluşturan manyetik alana karşı çıkacak bir biçimde dalgalanır. Değişken manyetik alan durumunda, Eddy akımının oluşturduğu manyetik alan uygulanan değişime zıttır. Bu durum uygulanan alanın büyümesi durumu için, uygulanan alana zıt olacak şekilde manyetik alan oluştururken; uygulanan manyetik alanın belirli bir yönde azalması durumundaysa, Eddy akımı uygulanan manyetik alanla aynı yönde olacak şekilde bir manyetik alan oluşturmaya çabalar, diğer bir deyişle azalışa karşı çıkar. Bir nesne veya nesnenin bir parçası, eğer alana göre bir hareket varsa durgun ve sabit bir yönde alan yoğunluğuna maruz kalırken (Örneğin resimdeki merkezde gösterilmiş alan), şayet Eddy akımı nesnenin şekli itibarıyla hareket edemiyorsa istikrarsız bir alana maruz kalır. Bu tarz durumlarda, ilerleyemeyen yükler birikerek, statik elektrik potansiyel oluşumuna sebep olurlar ve bu daha sonrasında oluşacak diğer tüm akımları da kesecektir. Bu potansiyel başlarda az miktarda akımın oluşumuna sebep olabilir fakat bu akımlar geçici ve çok küçüktür.

Eddy akımı, direnç sebebiyle ısı veya kinetik enerji gibi farklı enerji formlarına dönüşen enerji kayıplarına yol açmaktadır. Bu Joule ısınması, demir çekirdekli trafolar veya elektrik motorları gibi değişken manyetik alandan güç alan araçların verimliliğini düşürmektedir. Eddy akımı bu araçlarda düşük elektrik iletkenliğe/yüksek dirence sahip materyaller seçilerek veya üst üste katmanlanmış (laminelenmiş) haldeki iletkenleri kullanarak azaltılmaya çalışılmaktadır. Elektronlar herhangi iki lamine arasındaki boşluktan geçemezler, bu sayede geniş çerçeveler içerisinde değil, daha küçük çerçeveler içerisinde döngülerini tamamlarlar. Yükler bu katmanların sınırlarında birikir. Bu yük, daha fazla yükün birikmesine engel olan bir elektrik alan oluşturur, bu sayede Eddy akımını baskılar. Birim alan içerisine, uygulanan manyetik alana dik olacak biçimde ne kadar çok lamine katman sığdırılırsa ve aralarındaki boşluk ne kadar ufak tutulursa, Eddy akımı o kadar çok baskılanabilir. 
Giren enerjinin ısıya dönüştürülmesi her zaman istenen bir şey değildir, ancak bazı pratik uygulamaları olabilir. Bu uygulamalardan bir tanesi bazı trenlerde kullanılan Eddy akımı frenleridir. Frenleme esnasında metal tekerlekler, bir elektromıknatıs tarafından üretilen manyetik alana maruz kalır ve üstlerinde Eddy akımı oluşturur. Bu Eddy akımı tekerleklerin içinden geçerken direnç yüzünden ısı açığa çıkar ve bu da tekerlerin yavaşlamasını sağlar. Tekerlekler ne kadar hızlı dönerse yavaşlatma etkisi de o kadar fazla olacaktır. Kısacası tren yavaşladıkça fren kuvveti de azalacak ve böylece daha yumuşak bir fren sağlayacaktır. İndüksiyon ısıtması, Eddy akımının kullanılarak metal nesnelerin ısıtılmasıdır.

Belirli varsayımlarla (Düzenli malzeme, düzenli manyetik alan, yüzey etkisinin olmaması vs.), Eddy akımı sebebiyle ince bir film üzerinde veya bir kabloda oluşan güç kaybı aşağıdaki formülle hesaplanabilir:
  
    
      
        P
        =
        
          
            
              
                π
                
                  2
                
              
              
                B
                
                  p
                
                
                  
                  2
                
              
              
                d
                
                  2
                
              
              
                f
                
                  2
                
              
            
            
              6
              k
              ρ
              D
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle P={\frac {\pi ^{2}B_{\text{p}}^{\,2}d^{2}f^{2}}{6k\rho D}},}
  

P: Birim kütledeki güç kaybı (W/kg),
Bp: Manyetik alanın en yüksek değeri (T),
d: Filmin kalınlığı veya telin çapı(m),
f: Frekans (Hz),
k: İnce film için 1, ince tel için 2 olan katsayı,
ρ: Malzemenin özdirenci (Ω m), ve
D: Malzemenin özkütlesi (kg/m³).
Bu denklem sadece “yarı-durağan” denen durumda geçerlidir. (Mıknatıslanma frekansının yüzey etkisine sebep olmadığı; elektromanyetik dalganın tam olarak malzemenin içerisinden geçtiği durum)

Çok hızlı değişen manyetik alanlar malzemenin en iç kısımlarına kadar tümüyle giremezler. Bu “Yüzey etkisi” yukarıdaki formülü geçersiz kılmaktadır. Fakat, artan bir frekans alan düzensiz olsa bile daima Eddy akımının da artmasına sebep olur. İyi bir iletkenin içerisindeki alanın nüfuz edebilece

Elektrik akısı, elektrik alanının akısıdır. Elektrik akısı, bir yüzeyden geçen elektrik alan çizgilerinin sayısıyla doğru orantılıdır. Çok küçük bir  dA alanındaki 
  
    
      
        d
        
          Φ
          
            E
          
        
        
      
    
    {\displaystyle d\Phi _{E}\,}
  
 elektrik akısı şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        d
        
          Φ
          
            E
          
        
        =
        
          E
        
        ⋅
        d
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle d\Phi _{E}=\mathbf {E} \cdot d\mathbf {A} }
  

Burada E yüzeye dik olan elektrik alanıdır. Bir S yüzeyinden geçen elektrik akısı dA alanlarının toplanmasıyla elde edilir:

  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
        =
        
          ∫
          
            S
          
        
        
          E
        
        ⋅
        d
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}=\int _{S}\mathbf {E} \cdot d\mathbf {A} }
  

dA; büyüklüğü yüzeyin alanına eşit, yönüyse yüzeye dik olan vektördür. Elektrik alanı vektörüyle, dA vektörü arasında skaler çarpım olduğundan elektrik akının büyüklüğü şu şekilde yazılır:

  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
        =
        E
        A
        c
        o
        s
        θ
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}=EAcos\theta }
  

  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
: yüzeyle elektrik alanı arasındaki açı)
Gauss yasasına göre kapalı bir yüzeyden geçen net elektrik akısı yüzey alanından bağımsızdır ve sadece alanın çevrelediği yükle orantılıdır:

  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
        =
        
          ∮
          
            S
          
        
        
          E
        
        ⋅
        d
        
          A
        
        =
        
          
            
              Q
              
                S
              
            
            
              ϵ
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}=\oint _{S}\mathbf {E} \cdot d\mathbf {A} ={\frac {Q_{S}}{\epsilon _{0}}}}
  

QS kapalı yüzeyin içinde kalan net yük, ε0 boşluğun yalıtkanlık sabitidir.Bu yasa klasik elektromanyetizmayı açıklayan dört Maxwell denkleminden biridir. Elektrik akısının SI birimi Volt metredir.

Manyetik akı

Elektrik arkı, gazların kıvılcım anında ortaya çıkması ile oluşan elektrik olayı. Akım iletken olmayan hava tarafından iletildiği anda elektriksel ark oluşur. Ark boşalması voltajı az olan taraftan gözlenebilir. Elektriksel ark kavramının gözlenebilmesi için elektrotlar tarafından desteklenmelidir. Ayrıca, elektriksel ark kavramı elektrotlardaki elektronların termiyonik emisyonlarına bağlıdır. Voltaik ark terimi ise voltaik ark lambalarında kullanılır.

Bir doğa olayı olarak düşünebileceğimiz elektriksel ark olayı ilk kez Humphry Davy tarafından 1801 yılında ifade edilmiştir. Bu çalışmalar William Nicholson‘ un “Doğa Felsefesi “ dergisinin Kimya ve Sanat bölümünde yayınlanmıştır. Aynı yıllarda Davy halka açık bir gösteriminde birbirine dokunmak üzere olan iki tane karbon çubuğunu birbirinden yavaşça uzaklaştırarak elektriksel arkları göstermiştir. Bu gösteride iki çubuk arasında zayıf kalan devamlı olmayan arklar gösterilmiştir. Kraliyet ailesi 1000 tane halkadan oluşan güçlü bir batarya için destek verdi. Sir Humphry Davy ise 1808 yılında geniş tabanlı arkları gösterdi. Bu gösterilerden sonra Sir Humphry Davy ismi, ark ile anılır olmuştu. Elektrotların arası çok açık olmamasına rağmen ark yukarıya doğru çıkan bir görünüm almıştı. Elektriksel arkın bu şekilde görünmesinin bir sebebi ise sıcak gazlara uygulanan kaldırma kuvveti idi. Bu gözlemlerden bağımsız olarak Vasily Petrov arkların bu şekilde görünümünü özel sıvıların elektriksel görünümü olarak ifade etti. Ayrıca Vasily Petrov bakır ve çinko alaşımı 4200 tane disk şeklinde pillerden oluşan bataryasıyla bu gözlemini açıklamıştır.

Elektrik arkı yüksek akım yoğunluğundan dolayı oluşan elektrik yükü boşalmasıdır. Maksimum akım ark yolu ile atlama yapabilir. Elektriksel ark sadece dış devre tarafından sınırlandırılır, arkın kendisi tarafından sınırlandırılmaz. Ark oluştuğu zaman içerisinde arkın oluştuğu kısımda akım arttıkça ark miktarı azalır. Bu gözlem de bize dinamik olarak negatif direnç karakteristiğini gösterecektir. Devamlı olarak elektriksel arkları elde etmek istiyorsak bu karakteristiğe uygun hareket etmeliyiz. Buna ek olarak akımı sabit tutmalıyız.
İki elektrot arasındaki ark yük boşalması ve iyonlaşma ile başlar. Bu ark olayının belirgin bir şekilde görülebilmesi için devreden geçen akımın artırılması gerekir. Voltajın kesintiye uğraması elektrotların arasındaki boşluğa, basınca ve arkın etrafındaki gazın cinsine bağlıdır. Ark oluşmaya başladığında uç gerilimi kızaran kısımdaki gerilimden az olacaktır ve kızaran kısımdaki ark akımı ise daha fazla olacaktır.
Ark kısmındaki açığa çıkan gazların basıncı atmosfer basıncına yakındır. Bu gözlemi yapmak için ışık emisyonuna ihtiyacımız vardır. Işık emisyonunda arkın oluştuğu kısımda akım geçişinin yoğun olduğunu ve sıcaklığın yüksek olduğunu gözlemleyebiliriz. Kızaran kısımdaki yük boşalması sürecinde iyonlar elektrotlardan daha az termal enerjiye sahiptir. Ark oluştuğundaki yük boşalması olayında ise iyonlar ve elektronlar yaklaşık olarak eşit derecede termal enerjiye sahiptir ve yaklaşık olarak aynı termal enerjiye sahiptirler.
Çizimde gösterilen ark gibi iki tane çubuk başlangıçta temas halinde iken yüksek voltaj olmasa bile ark oluşturabilirler. Dokundukları yerden kaynak yapmış gibi küçük bir çıkıntı oluştururlar ve buradan elektronların geçişi sağlanır. Bu çubukları yavaşça birbirinden ayırdığımız zaman ise düzgün bir ark görülür. Arklara diğer bir örnek ise elektriği açma kapamada kullanılan anahtarlardır. Röle ve akım kesicilerde de bu çeşit arklar görülebilir. Yüksek enerjili devrelerde arklardan korunmak için bağlantı yerlerine çeşitli önlemler alınabilir.
Rezistanslarda ark boyunca ısı enerjisi ortaya çıkar ve bu sayede daha çok gaz molekülü iyonize olur (İyonlaşma seviyeleri sıcaklık tarafından belirlenir). Buna ek olarak katı - sıvı - gaz - plazma şeklinde bir sıralama görülür. Gaz molekülleri ark olayının oluştuğu esnada yavaşça Termal plazma haline dönüşür. Termal Plazma noktası termal denge noktasıdır.
Termal denge noktasında ise moleküller, iyonlar, atomlar hatta elektronlar birbirlerine göre yaklaşık olarak eşit sıcaklığa sahiptirler. Termal plazma gerçekleştiğinde elektriksel enerji elektronlara verilir, çünkü elektronlar çok fazla hareket alanına sahiptir. Buna ek olarak elastik çarpışma yaparak enerjilerini kaybetmeden kısa süre içerisinde dağılırlar. Akım termiyonik emisyon tarafından devam ettirilir ve katot tarafından alan emisyonu oluşturulur Akım küçük sıcak bir çubuğun katot ucunda çok yoğundur ve akım yoğunluğu santimetrekarede bir milyon amperdir. Yük boşalmasından farklı olarak ark olayı daha fazla görünür özelliğe sahiptir. Çünkü pozitif sütun biraz daha parlaktır ve ark her iki elektrota kadar uzanır. Katot ve anotta zamanla voltaj kayıpları görünür. Bu küçük voltaj kayıpları her elektrotta milimetrede küçük kayıplar olarak düşünülebilir. Pozitif taraf düşük potansiyel eğilimine sahiptir ve küçük ark kayıpları yaşanabilir.
Düşük frekanslarda (100 Hz den düşük olmak üzere) alternatif akım arkları ile doğru akım arkları benzerlik gösterir. Bir sonraki durumda ise ark ayrılmış kısımdan başlar ve elektrotlar akım yönü bakımından ters konuma gelirler. Akımın frekansını artırdıkça iyonlaşmaya zaman kalmayacaktır ve ark devamlı olarak görülmeyecektir. Çünkü voltaj ve akım ilişkisi, ohm kanunlarındaki gibi olacaktır.

Akım ve elektrik alan birçok elektrik ark çeşidini ortaya çıkarır. Etrafında gazdan bir alan oluşan iki iletken çubuk (bu çubuklar tungstenden veya karbondan yapılmış olabilir) elektriksel ark oluşturabilir. Bu çeşit arklar yüksek derecede ısı yayabilir ve birçok materyali eritebilir veya buharlaştırabilir. Elektriksel arklar devamlı olarak yük boşalması yapabilir fakat arklara benzer elektriksel kıvılcımlar yük boşalmasını geçici olarak yaparlar. Elektriksel arklar hem alternatif akımda hem de doğru akımda oluşabilirler. Alternatif akımda ise arklar yarım periyotlu olarak tekrar oluşabilirler. Buna ek olarak, elektriksel arklar kor halindeki metallerdeki yük boşalması olayından farklıdır. Elektriksel arklarda akım yoğunluğu çok fazladır ve voltaj düşme aralığı çok fazladır. Elektriksel arkların akım yoğunluğu santimetre başına bir mega amper kadar olabilir. Elektriksel arkların akım ve voltaj ilişkisi lineer değildir. Ark oluştuğunda (yük akışı veya elektrotların dokundurulup ayrılması olayı) akımın artırılması ve aynı zamanda voltajın düşürülmesi arasında bağlantı kurulabilir. Bu bağlantı arkların sönümlenmesini de açıklayabilir. Negatif direnç etkisi empedansın pozitif formuna ihtiyaç duyar. Devredeki elektriksel denge kurulunca düzgün görünümlü arklar elde edilir. Elektriksel arkların bu özellikleri, devre elemanlarını bozacak şekilde etkiler ve bu arklar kontrol edilemezler. Elektrik devresinde oluşan bu arklar kontrol edilemezler ve devre elemanları bozulana kadar akım çekmeye devam ederler.

Elektrik dağıtımı elektriğin son kullanıcıya ulaştırılmasıdır. Bir dağıtım sisteminin şebekesi elektriği iletim
sisteminden tüketiciye ulaştırır. Örnek olarak, şebeke; trafo merkezleri, orta gerilim hatları, dağıtım merkezleri,
dağıtım transformatörleri, alçak gerilim dağıtım hatları ve bazen ölçü devrelerini kapsar.

Elektrik dağıtımın ilk zamanlarında, doğru akım jeneratörleri aynı voltaj seviyesinde yüklere bağlıydı. Üretim, iletim
ve yükler aynı voltaj seviyesinde olmalıydı çünkü doğru akım voltaj seviyesini verimsiz bir yöntem olan motor
jeneratör takımları haricinde değiştirmenin bir yolu yoktu. İlk dönemlerde temel yük olan akkor lambalara uygun
doğru akım gerilim seviyesi(100 volt seviyesi) kullanılmıştı. Ayrıca alçak gerilimin bir faydası da bina içi dağıtımda
daha az yalıtım gerektirmesiydi.
Kablolardaki kayıplar akımın karesi, kablonun uzunluğu ve malzemenin direnci ile doğru orantılıdır, yalnız kesit
alanı ile ters orantılıdır. Yani akımın artması, kablonun uzunluğunun artması veya direnci daha büyük bir malzemenin iletken olarak kullanılması kayıpları artırırken, kablonun kesiti arttıkça kayıplar azalır. İlk iletim şebekelerinde bu uygulamalar için ekonomik olarak en uygun iletkenlerden olan bakır kullanılmıştı. Akım ve kullanılan bakır kesitini azaltmak için yüksek iletim voltajlarına gerek vardı, fakat doğru akım güç devrelerinde voltajı değiştirmek için verimli bir yöntem yoktu.
Edison doğru akım sisteminde kayıpları ekonomik olarak kabul edilebilir bir seviyede tutmak için kalın kablolar ve
mahalli jeneratörlere ihtiyaç vardı. İlk doğru akım enerji üretim tesisleri en uzaktaki müşteriye enerjiyi iletebilmek
için en fazla (1.5 mil)2,4 km uzakta olabilmekteydi.
Thomas Edison'un doğru akımı ile Nikola Tesla'nın ve George Westinghouse'un alternatif akımı arasında akımlar savaşı olarak da bilinen bir rekabet yaşanıyordu. Savaşın sonunda, alternatif akım güç iletiminde daha ön plana geçti.
Enerji santralinde kurulu bulunan güç transformatörleri jeneratörlerden gelen voltaj değerini yükseltmek için, yerel
dağıtım merkezlerinde bulunan transformatörler ise voltaj değerini düşürmek için kullanılmaktadır. Voltajın
yükseltilmesi iletim ve dağıtım hatlarında akım, iletken boyutunu ve bunlara bağlı olarak dağıtım kayıplarını azalttı.
Bu sayede güç daha uzak yerlere daha ekonomik bir şekilde dağıtılır oldu. Hidroelektrik santraller gibi elektrik
üretimi yapan santraller artık yüklerden uzakta olabilecektir.
Güç elektroniğindeki gelişmeler doğru akım voltaj seviyeleri arasında dönüştürmeye izin verse bile alternatif akım ekonomikliği, verimliliği ve transformatörlerin güvenilirliği sebebiyle tercih edilmektedir. Yüksek voltaj doğru akım, büyük güç bloklarının uzun mesafeler taşınması için veya komşu alternatif akım şebekelerini birbirine
bağlamak için kullanılır fakat müşterilere enerji dağıtmak için kullanılmaz.
Elektrik gücü genel olarak enerji santrallerinde 11-25 kv seviyesinde üretilir. Uzun mesafeler bu gücü taşıyabilmek
için 400 kv, 220 kv veya 132 kv gibi seviyelere yükseltilir. Güç yüksek gerilim hatlarından yüzlerce kilometre
taşınarak enterkonnekte şebeke denilen ortak bir güç havuzuna ulaşır.

Dağıtım sistemleri tüm dünyada farklı formlarda bulunmaktadır. Bunlardan iki ana tasarım Kuzey Amerika ve Avrupa tasarımlarıdır. İki tasarımda da donanımlar benzerdir: iletkenler, kablolar, izolatörler, parafudrlar, regülatörler, transformatörler vb. İki dağıtım sistemi de radyaldır.
Avrupa'da ve dünya genelinde delta(üçgen) üç faz sistemi yaygındır. Delta(üçgen) kullanımında nötr kablosu yoktur ve bu sebepten daha ekonomiktir. Yani orta gerilim seviyesindeki enerji naklinde üç iletkenli üç fazlı sistem kullanılır, dağıtım transformatörlerinde orta gerilim, alçak gerilim seviyesine dönüştürüldükten sonra dört iletken(üç faz bir nötr) olarak tüketicilere ulaşır. Amerika'da ise orta gerilim seviyesi 4 iletkenli üç fazlı çoklu topraklanmıştır. Gerilim ve güç taşıma kapasiteleri benzerdir. Kuzey Amerika tasarımlarına göre, Avrupa tasarımları daha büyük transformatörlere ve transformatör başına daha fazla müşteriye sahiptir. Çoğu Avrupa sistemlerinde transformatörler üç fazlı 300'den 1000 kVA'ya kadardır, Amerika'da ise 25 ve 50 kVA'lık tek fazlı transformatörler bulunmaktadır.
Sekonder gerilimler dağıtım sistemlerinde birçok farklılığın kaynağıdır. Kuzey Amerika'da hem 120V hem de 240V
sağlayan “split phase” denilen üç iletkenden oluşan bir tertip kullanılmaktadır, 120/240 V sekonder gerilim seviyesi
standartlaşmıştır. Gerilim düşümü sebebiyle transformatörden 250 ft(76.2m.) mesafeye elektrik hizmeti sunulması
pratikte uygulanmaktadır. Ayrıca yıldız bağlı üç faz dört iletkenli sistemlerde ticari kullanımlar için bulunmaktadır.
Avrupa'da ise sekonder gerilim yaklaşık 1mil(1.6 km) taşınabilmektedir. Avrupa sekonder gerilimleri genellikle üç
fazlı 220,230 veya 240 V olarak belirlenmiştir. Avrupa ve Amerika sistemleri kıyaslandığında voltajın iki katına
çıkmasıyla, beslenen aynı yük dört kat mesafede olabilmektedir. Avrupa'da sekonder gerilimlerde üç faz, Amerika'da
ise sekonder gerilimlerde tek faz kullanılmasının da etkisiyle Avrupa sekonder gerilimi, Amerika sekonder
gerilimine göre aynı yük ve aynı gerilim düşümü değerleri sağlanarak toplam da sekiz kat mesafeye elektrik hizmeti
sunabilir durumdadır.
Avrupa'da yollar ve binalar elektrik şebekesinin kurulmasından önce yapıldığı için şebeke için yapılacak tasarım
mevcut yapılara uyum göstermek zorundadır. Amerika'da ise yolların çoğu elektrik şebekesi ile birlikte yapılırlar.
Japonya'da konut kullanımı için 100V seviyesi kullanılmaktadır. Japonya'da konutlar için iki faz ve bir nötrden
oluşan bir hat tertibi kullanılmaktadır. Japonya'da Honshu'nun doğu ve kuzey kısımları(Tokyo'yu da içerir) 50 Hz
frekans kullanırken, Honshu'nun batısı(Nagoya, Osaka ve Hiroshima'yı kapsar) 60 Hz'i kullanır. Bu farklılıktan
dolayı çeşitli aparatlar frekans değerlerini dönüştürmek için kullanılmaktadır.

Alçak gerilim dağıtım şebekeleri genellikle radyal(dal budak) ya da kapalı(ağ, ring ya da gözlü) şekildedir. Radyal(dal
budak) şebeke trafo merkezinden çıkarak başka herhangi bir besleme noktasına bağlı olmadan doğrudan şebeke
bölgesine geçer. Örnek olarak çevresiyle bağlantısı olmayan uzun kırsal bölge hatları gösterilebilir.
Kapalı bir şebeke ise genellikle yoğun yerleşim yerlerinde (şehirlerde) bulunur ve diğer besleme noktalarına çoklu
bağlantısı vardır. Bu bağlantı noktaları normal olarak açık ve şebekeyi besler durumdadır fakat şebekede, işletme
hizmetiyle, yani gerektiğinde anahtarlama cihazlarının(kesiciler, ayırıcılar gibi) açılıp kapatılması ile çeşitli yapılandırmalar(konfigürasyon) yapılabilmektedir. Bu anahtarlama ekipmanlarının işletimi uzaktan bir kontrol merkezinden SCADA gibi otomasyon sistemleri marifetiyle veya hat işçisi denilen Türkiye'de ise EKAT(Elektrik Kuvvetli Akım Tesisleri)belgeli personel tarafından gerçekleştirilir.
Yüksek Gerilim indirici istasyonları(trafo merkezleri) konfigürasyonları tekli besleme, çift besleme ve çift besleme
çift baralı sistemdir. Orta gerilim dağıtım merkezleri konfigürasyonları; tek hatlı bağlantı, ring şebeke bağlantısı,
paralel besleme şeklinde olabilmektedir.
Dağıtım fiderleri trafo merkezinden çıkan ve genellikle bir hata tespit edildiğinde hattı açan kesiciler vasıtasıyla
kontrol edilirler. Otomatik kontrol üniteleri, oluşacak hataların etkilerini en aza indirmek ve fideri daha izole
edebilmek için kurulurlar. Uzun fiderlerde gerilim düşümü problemi kapasitörler veya gerilim regülatörleri kurularak
engellenmeye çalışılır.

Türkiye'de elektrik dağıtımı

Elektrik direği, demirden yapılan enerji hatlarındaki elektrik kablolarını taşıyan yapılara verilen addır. Boyları genellikle 18 ile 32 metre arasında değişir. Ağırlıkları 750 kilo ile 3,5 ton arasında değişir. Düz demir, civatalar yardımı ile iskelet halinde direk yapısına dönüştürülür. Bir hatta kurulan direklerin en fazla 2 cm hata payı bulunur.

2 ile 6 metre arasında parçalar birleştirilerek ana gövde yapılır. Her telin bağlantığı porselene ikişer tane olmak üzere adına "kuşkonmaz" denilen birimler yerleştirilir. Kuşkonmaz, porseleni kuş dışkılarından korur.

Çukurun açılması 1 saat kazı gerektirir. İskeleti yapmak 2 saat sürer. Ardından betonun kuruması için 1,5 gün beklenir.

Toprak 3 metre kadar açıldıktan sonra içine beton dökülür. Direğin ayakları gömülür. Sabit tutmak amacıyla 2 metre sac kalıplar kurulur.

Türkiye'de elektriğin tarihi
Elektrik Üretim Anonim Şirketi
Türkiye Elektrik İletim A.Ş.

Elektrik iletim hattı (kısaca EİH), elektrik santralinde kontrollü ve planlı olarak elde edilmiş elektrik enerjisinin, santrallerden dağıtım hatlarına iletilmesini sağlayan hatlardır. Elektrik üretim tesisleri ile elektrik tüketim bölgeleri yakınlarındaki transformatör istasyonları arasında elektrik enerjisi iletimini sağlayan sistemdir. Elektrik hatlarının döşenmesinde maliyet, iletim hattının güzergahı, coğrafik durum, arazi durumu, hattın işletme kolaylığı, gerilim düşümü hesabı, kapasite ve taşıma gücü gibi hususlar incelenir. Elektrik hattının güvenli bir şekilde yapımı ve elektriğin minimum kayıplarla iletilmesi çok önemlidir.
Elektrik iletim hatlarının gerilim seviyesi proje tasarımı ve varolan yapıya bağlı olarak belirlenir. TEİAŞ, 400 ve 154 kV seviyesinden, iller ve üretim merkezleri arası bağlantı sağlarken görevli dağıtım şirketlerinin sorumluluk sahasındaki hatlar ise maksimum 36 kV olurlar. Bu seviyeden yapılan elektrik dağıtımı, örneğin evsel ve çoğu küçük ticari aboneye 400/231 V olarak ulaşır.
İletim hatları taşıdıkları enerjinin gerilimi (voltaj) ne göre adlandırılırlar. Enerji yükü ve gerilimine bağlı olarak boyutlandırılırlar. Modern çağda; açık arazide, uzun ENH ları havai hat; yerleşim yerlerinde ise hem yeraltı hem ENH olarak tesis edilirler. Yer altı kablosu denilen hatlar yalıtkan (elektrik) yapı gerektirdiğinden, hava hattına oranla oldukça pahalıdır. Hava olaylarından etkilenmemeleri ve görsellik avantajı tercihlerine sebeptir.
Havai tip bir ENH;  alüminyumdan iletken teller, galvanizli çelikten mamul direkler ve tel ile direk arasındaki yalıtkan bağlantıyı sağlayan izolatörlerden oluşur.

Elektrik iletim kulesi, üstten geçen bir elektrik iletim hattını desteklemek için kullanılan, genellikle çelik bir kafes kule olan yüksek bir yapıdır.
Elektrik iletim kuleleri, elektrik şebekelerinde, genellikle elektrik santrallerinde elektrik trafo merkezlerine taşıyan yüksek gerilim iletim hatlarını taşımak için kullanılırlar. Çok çeşitli şekil ve boyutlara sahip olup genellikle 15 ila 55 m arasında yüksekliğe sahiptirler. Çeliğe ek olarak, beton ve ahşap dahil başka malzemeler de kullanılabilir.
Asma, terminal, gerilim ve aktarım olmak üzere dört ana elektrik iletim kulesi kategorisi bulunmaktadır. Bazı iletim kuleleri bu temel işlevleri birleştirir. Elektrik iletim kuleleri ve bunların üstten geçen elektrik hatları genellikle bir tür görsel kirlilik olarak kabul edilir. Görsel etkiyi azaltma yöntemleri yeraltını içerir.

Magnificent Views: Pictures of High Voltage Towers (also offers technical information) 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Structurae database of select notable transmission towers 20 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Collection 19 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of some electricity pylons on Skyscraperpage.com 6 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektrikli konnektörü, elektriksel iletkenlere katılmak ve elektrik devresi oluşturmak için kullanılan elektromekanik bir cihaz. Çoğu elektrik konektörleri bir cinsiyete sahiptir: fiş olarak adlandırılan erkek bileşeni, dişi bileşenine veya sokete bağlanır. Farklı konektörleri birleştirmek için bir adaptör kullanılabilir.
Güç, veri ve görsel-işitsel uygulamalar için binlerce konektör konfigürasyonu üretilmektedir. Elektrik konektörleri, işlevlerine göre farklılaştırılmış dört temel kategoriye ayrılabilir:

Satır içi veya kablo konektörleri bir kabloya kalıcı olarak bağlıdır, böylece başka bir terminale takılabilir.
Kullanıcıların sabit bir cihaza bir kablo bağlayabilmeleri için ekipmana kalıcı olarak takılan kasa veya panel konektörleri.
Kablo veya tel bağlantısı için bir nokta sağlayan baskılı devre kartına lehimlenmiş PCB montaj konektörleri.
İki uzunluktaki tel veya kabloyu kalıcı olarak birleştiren ek veya alın konektörleri

Elektrik kontakları
Fiber optik iletişim
Priz

Elektrik kontağı, elektrik anahtarlarında, rölelerde, şalterlerde bulunan ve devreyi açma veya kapatma görevini yapan bir elektrik devresi bileşenidir. İki eş iletken metalden oluşur ve aralarındaki boşluk kapandığında elektrik akımını iletir, boşluk açıldığında iletmez. Boşluk, hava, vakum, SF6 veya diğer elektriksel yalıtım akışkanı olmalıdır. Kontaklar, buton ve anahtar vasıtasıyla manüel çalıştırılabildiği gibi, sensör veya mekanik cihazlar vasıtasıyla basınçla ve röle ile elektromekaniksel olarak da açılıp/kapatılabilir. Kontak malzemesi, genellikle gümüş ve altın gibi süper iletkenlerden imal edilir. Maliyeti azaltmak için kontaklar daha ucuz malzemelerden de yapılabilir.

Normalde kapalı (NK veya İngilizce olarak NC) kontaklar yapışık konumdadır ve elektrik akımını iletirler. Kontaklar enerjilendirildiğinde konumlarını değiştirirler ve açılırlar.

Normalde açık (NA veya İngilizce olarak NO) kontaklar ayrık konumdadır ve elektrik akımını iletmezler. Kontaklar enerjilendirildiğinde konumlarını değiştirirler ve kapanırlar.

Örneğin bir lambayı yakan anahtarın kontağı NA olduğunda, bazılarının aklına kontağın değil de anahtarın açık olduğu (ışığın yandığı) fikri gelebilir. Bu tür yanlış anlamaları gidermek için kontaklar başka türlü de tanımlanabilir.

Form A kontak, cihazın kontakları enerjilendirildiğinde veya mekanizma kapatıldığında kontak kapanır. Bunun mantıksal işlevi cihazın ON konumda olduğudur.

Form B kontak, cihazın kontakları enerjilendirildiğinde veya mekanizma kapatıldığında kontak açılır. Bunun mantıksal işlevi cihazın OFF konumda olduğudur.

Form C kontak, aynı cihazda bulunan bir NA, bir NK'dan oluşur. Bu kontakların ortak kablo bağlantıları için üçüncü bir bağlantı terminali bulunur. Bunlar genellikle normalde kapalı, ortak ve normalde açık (NO-C-NC) olarak etiketlenirler.
Bu kontaklar elektrik anahtarlarında ve rölelerde sıkça kullanılır. Ortak kontak elemanının olması maliyeti düşürür.
Elektrik sayaç çıkışlarında kullanılan KYZ kontaklarının, örneğin Form C kontaklarının, her biri yedeklidir veya kontağın durumu, ölçülen enerji (Kp Ki veya Ke) miktarına göre değişir.

Kontaklar kapalıyken akım taşıma kapasiteleri, açıkken (veya açılırken)  gerilim kesme kapasitelerine göre değerlendirilirler. Anma gerilimi (genellikle Un ile gösterilir), DA veya AA gerilimi olabilir.

Yüksek akım veya yüksek gerilim uygulamalarında yük, yük kesme mekanizmasına iletilirken oluşan ark yıpranmalarına karşı kontakları korumak için, ikinci bir kontak kullanılır.
Kontaklarda oluşan arkı söndürmek için birçok yöntem vardır. Manyetik kuvvet bunlardan biridir.

Elektrik makinesi, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine ya da elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren ve AA gerilimin (alternatif gerilim) düzeyini değiştiren cihazdır.
Elektrik makineleri üçe ayrılır:

Jeneratör, kullandığı kaynak vasıtasıyla oluşturulan mekanik enerjiyi çıkışında sabit elektrik enerjisi oluşturacak şekilde çeviren cihazdır. Jeneratörler AA jeneratörler ve DA jeneratörler olmak üzere ikiye ayrılır:

AA Jeneratör, kullandığı enerji kaynağı vasıtasıyla oluşan mekanik enerjiyi AA elektrik enerjisine çeviren cihazdır.
AA jeneratörler şöyle sınıflandırılabilir:

Asenkron AA jeneratör veya endüksiyon AA jeneratörü, manyetik alan akımı, alan sarımlarında manyetik endüksiyon oluşturulması yolu ile meydana gelen AA jeneratördür.
Senkron AA jeneratör ise manyetik alan akımı ayrı bir DA akım kaynağı (dış DA kaynağı veya monteli DA kaynağı olabilir) tarafından sağlanan AA jeneratördür.

DA Jeneratör, kullandığı enerji kaynağı vasıtasıyla oluşan mekanik enerjiyi DA elektrik enerjisine çeviren cihazdır.
DA Jeneratörler şöyle sınıflandırılabilir:

Kümülatif bileşenli DA jeneratörü, hem paralel alanı hem de seri alanı bulunan ve bu iki alanın etkileri birbirlerini güçlendiren DA jeneratörüdür.
Diferansiyel bileşenli DA jeneratörü, paralel alanı ve seri alanının birbirlerinin etkisini azalttığı DA jeneratörüdür.
Ayrık uyartımlı DA jeneratörü, alan akısı jeneratörden bağımsız farklı bir güç kaynağı tarafından üretilen DA jeneratörüdür.
Seri DA jeneratörü, alan devresi armatür ile seri bağlı olan DA jeneratörüdür.

Motor, elektrik enerjisini kullanarak mekanik enerji üreten cihazdır. Motor, başlıca iki türe ayrılabilir: AA motoru ve DA motoru.

AA motoru girişinde aldığı AA elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren motordur.
AA motoru'nun türleri:

Asenkron AA motoru veya Endüksiyon AA motoru
Senkron AA motoru

DA motoru, doğru akımı mekanik enerjiye çeviren motordur. Ana bileşenleri: stator, rotor, sargılar (alan sargıları ve armatür sargıları) ve komütatör olarak sayılabilir.
DA motoru beş tipte olabilir: 

Bileşik DA motoru
Mıknatıslı DA motoru
Ayrık uyartımlı DA motoru, alan devresi ayrık bir sabit gerilim kaynağından beslenen bir DA motorudur.
Seri DA motoru, alan sarımları nispeten daha az sarım sayısına sahip olan ve armatür devresiyle seri bağlı olan DA motorudur.
Paralel DA motoru, alan devresinin gücü doğrudan armatür uçlarından aldığı DA motorudur.
DA motorundaki kayıplar, fırça kayıpları, çekirdek kayıpları, mekanik kayıplar ve parazit kayıpları olarak sıralanabilir.

Transformatör AA gerilimi daha yüksek ya da daha alçak bir düzeye çeviren bazen de izolasyon amaçlarıyla aynı düzeyde geri veren cihazdır.

Chapman, Stephen J. 2005. Electrical Machinery Fundamentals. 4th Ed. New York: McGraw Hill.

Elektrik motoru, elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren aygıttır. Her elektrik motoru biri sabit (stator) ve diğeri kendi çevresinde dönen (rotor ya da endüvi) iki ana parçadan oluşur. Bu ana parçalar, sargılar gibi elektrik akımını ileten parçalar, manyetik akımı nı ileten parçalar ve vidalar ve yataklar gibi konstrüksiyon parçaları olmak üzere tekrar kısımlara ayrılır.

Bir elektrik motorunun iki mekanik parçası vardır: Hareket eden rotor ve hareket etmeyen stator. Elektriksel olarak motor, biri rotora, diğeri statora bağlı olan alan mıknatısları ve armatür olmak üzere iki parçadan oluşur. Birlikte manyetik bir devre oluştururlar. Mıknatıslar armatürden geçen manyetik bir alan oluşturur. Bunlar elektromıknatıslar veya kalıcı mıknatıslar olabilir. Alan mıknatısı genellikle stator üzerinde, armatür ise rotor üzerindedir ancak bunlar tersine de çevrilebilir.

Rotor, mekanik gücü sağlayan hareketli parçadır. Rotor tipik olarak statorun manyetik alanının şaftı döndürmek için kuvvet uyguladığı akımları taşıyan iletkenleri tutar. Bazı rotorlar kalıcı mıknatıslar taşır. Kalıcı mıknatıslar geniş çalışma hızı ve güç aralığında yüksek verimlilik sunar.

Stator, rotoru çevreler ve genellikle elektromıknatıslar (ferromanyetik bir demir çekirdeğin etrafındaki tel sargılar) veya kalıcı mıknatıslar olan alan mıknatıslarını tutar. Bunlar, rotor armatüründen geçen ve rotor sargılarına kuvvet uygulayan bir manyetik alan oluşturur. Stator çekirdeği, laminasyon adı verilen, birbirinden yalıtılmış birçok ince metal levhadan oluşur. Bu laminasyonlar, belirli bir manyetik geçirgenliğe, histerezise ve doygunluğa sahip elektriksel çelikten yapılır. Laminasyonlar, katı bir çekirdek kullanıldığında akacak olan indüklenmiş dolaşımdaki girdap akımlarından kaynaklanacak kayıpları azaltır. Şebekeyle çalışan AC motorlar tipik olarak sargıların içindeki telleri vakumda vernikle emprenye ederek hareketsiz hale getirir. Bu, sarımdaki tellerin birbirlerine karşı titreşerek tel yalıtımını aşındırmasını ve erken arızalara neden olmasını önler. Derin kuyu dalgıç pompalarında, çamaşır makinelerinde ve klimalarda kullanılan reçine dolgulu motorlar, korozyonu önlemek ve/veya iletilen gürültüyü azaltmak için statoru plastik reçineyle kaplar.

Stator ve rotor arasındaki hava boşluğu dönmesine izin verir. Boşluğun genişliği motorun elektriksel özellikleri üzerinde önemli bir etkisi vardır. Büyük bir boşluk performansı zayıflatacağından genellikle mümkün olduğu kadar az yapılır. Tersine, çok az boşluklar gürültünün yanı sıra sürtünme de yaratabilir.

Armatür, ferromanyetik bir çekirdek üzerindeki tel sargılardan oluşur. Telin içinden geçen elektrik akımı, manyetik alanın tel üzerine bir kuvvet (Lorentz kuvveti) uygulayarak rotoru döndürmesine neden olur. Sargılar, akımla enerji verildiğinde manyetik kutuplar oluşturacak şekilde lamine, yumuşak, demir, ferromanyetik bir çekirdeğin etrafına sarılmış sarmal tellerdir.
Sargılar, akımla enerji verildiğinde manyetik kutuplar oluşturacak şekilde lamine, yumuşak, demir, ferromanyetik çekirdek etrafına sarılmış sarmal tellerdir.
Elektrikli makineler çıkıntılı ve çıkıntısız kutup yapısına sahiptir. Çıkıntılı kutuplu bir motorda, rotor ve statorun ferromanyetik çekirdekleri, kutup adı verilen ve birbirine bakan çıkıntılara sahiptir. Telin içinden akım geçtiğinde kuzey veya güney kutupları haline gelen kutup yüzünün altındaki her bir kutbun etrafına tel sarılır. Çıkıntısız kutuplu (dağıtılmış alanlı veya yuvarlak rotorlu) bir motorda, ferromanyetik çekirdek, sarımların çevre etrafındaki yuvalara eşit şekilde dağıtıldığı düzgün bir silindirdir. Sargılara alternatif akım verilmesi, çekirdekte sürekli dönen kutuplar oluşturur. Gölge kutuplu bir motor, kutbun bir kısmı etrafında, o kutup için manyetik alanın fazını geciktiren bir sargıya sahiptir.

Komütatör, rotora akım sağlayan döner bir elektrik anahtarıdır. Mil döndükçe rotor sargılarındaki akımın akışını periyodik olarak tersine çevirir. Armatür üzerinde birden fazla metal temas bölümünden oluşan bir silindirden oluşur. Karbon gibi yumuşak iletken bir malzemeden yapılmış "fırça" adı verilen iki veya daha fazla elektrik kontağı, komütatöre baskı yapar. Fırçalar, döndürücü döndükçe ardışık komütatör bölümleriyle kayan temas kurarak rotora akım verir. Rotordaki sargılar komütatör bölümlerine bağlanır. Komütatör, her yarım dönüşte (180°) rotor sargılarındaki akım yönünü tersine çevirir, böylece rotora uygulanan tork daima aynı yönde olur. Bu ters dönüş olmasaydı, her bir rotor sargısındaki torkun yönü, her yarım dönüşte tersine dönerek rotoru durdururdu. Komutasyonlu motorların yerini çoğunlukla fırçasız motorlar, sabit mıknatıslı motorlar ve asenkron motorlar almıştır.

Motorun mili, yükü karşılayacağı motor gövdesinin dışına doğru çıkıktır. Yükün kuvvetleri en dıştaki yatağın ötesine uygulandığından, yükün bir nevi asılı olduğu söylenir.

Rotor, eksenel ve radyal yüklerin kuvvetini şafttan motor gövdesine aktararak rotorun kendi ekseni üzerinde dönmesini sağlayan rulmanlar tarafından desteklenir.

Alternatif akım (AA/AC) ile çalışan elektrik motorlarında rotor ve statorun manyetik akıyı ileten kısımları fuko akımlarından kaçınmak amacıyla tabakalandırılmış saçlardan yapılır. Rotor ve stator saç paketlerinin yapılması için 0,35 - 1,5 mm kalınlığında, tek ya da çift taraflı yalıtılmış saç levhalar makas tezgâhlarında şeritler halinde kesilir. Bu şekilde oluşturulan saç şeritler şerit çekirdekli trafoların ve makinaların yapımında başka bir işleme gereksinilmeden derhal kullanılabilmektedir. Makastan çıkan saç şeritler çok seri -çalışan kalıp- kesme presine verilir. Dakikada 300 - 500 kesme yapan 500000 kp'lık presler stator ve rotor saç profillerini bir dizi-kesme halinde arka arkaya çıkartır.
Rotor ve stator saç profilleri birbirinin boşluğunu dolduracak şekilde kesildiğinden (kalıpla), üretim sonu kırpıntı parça miktarı çok azdır. Büyük çaplı rotor ve stator saç paketleri genellikle tek - kesmede çıkartılır. Bunun için, önceden hazırlanmış disk şekildeki saçlar üst üste gelecek şekilde yerleştirilir. Bu şekilde yerleştirilmiş saç tabakaları kalıp - kesme presinde tek bir hamlede kesilir. Sargıların yerleştirilmesi için gerekli oluklar makinelerde açılır. İşlem görecek parça miktarı fazla değil ise oluk açma otomatında oluklar tek tek açılır. Büyük sayıdaki parça miktarları ve büyük çaplı saçlar için her seferinde 5-6 oluk açabilen otomatlardan yararlanılmaktadır. Oluk açma otomatlarından gelen saçlar özel sayıcı terazilerde tartılır, istif makinesinde üst üste tabakalandırılır ve 5 - 10 kp/cm² lik bir basınç altında saç paketi halinde birleştirilir.
Stator ve rotor sargı oluklarına uygulamada genellikle karton döşenmektedir. Yalıtmak amacıyla döşenen kartonun görevi: Oluk içindeki pürüzleri örtmek ve sargı tellerini hasarlardan korumaktır. Karton ile yalıtılan oluklara sargılar döşenir. Stator ve rotor sargıları tek kat ya da çift kat sarımlı yapılırlar. Tek katlı sargılarda her oluk içinde her bir sargının yalnız bir kenarı, buna karşın çift katlı sargılarda çift sayıda bobin kenarı (genellikle iki) bulunur. Stator Sargıları: Tek katlı sargılarda, önceden bir sargı makinesinde hazırlanmış ve izole edilmiş sargı paketleri açık oluklara tek tek yerleştirilir. Büyük gerilimli statorlarda açık oluklu saç paketleri kullanılır. Yarı açık oluklara sargılar özel kalıp ya da şablonlar yardımıyla tek tek döşenmektedir. Tam kapalı oluklar içine, teller statorun alın tarafından başlayarak, ipliğin iğneye geçirildiği gibi tek tek geçirilir. Sonra bu teller sargı haline getirilir. Oldukça uğraşılı bu tür sarım yerine özel sargı paketleri de kullanılmaktadır. Bu sargı paketlerindeki iletkenler sadece daha önceden hazırlanmış taraflarından oluklara sokulur. Bu şekilde olukların diğer tarafından dışarı çıkan sargı başları birbirleriyle sert lehim ya da kaynak suretiyle birleştirilir.
Şayet oluklara az sayıda ve büyük kesitli iletkenler sokulacaksa, çubuk şeklindeki iletkenler kullanılır. Bunlar sonradan kendi aralarında vidalarla ya da lehimlemek suretiyle birleştirilir. Tahta ya da fiberden yapılmış oluk kamaları (ya da takozları) oluk ağızlarını kapatmaya yarar. Oluklardan dışarı çıkan sargı başları pamuk ya da cam pamuğu ile sıkıca sarılarak yalıtılır. Sargıların devre bağlantıları sağlandıktan sonra stator bir fırın içinde 100 °C civarında kurutulur ve sonra yalıtkan vernik emdirilir. Vernik emdirme işlemi havasız bir ortam içinde yapılır. Bunun için önce stator bir vakum kabı içine yerleştirilir ve kap sıkıca kapatılarak havası çekilir. Sonra kabın üstünde bulunan vernik musluğu açılarak içeriye vernik gönderilir. Ortam havasız olduğundan içeriye gönderilen vernik sargıların en küçük aralıklarına dahi nüfuz eder. Vernik emdirme işleminden sonra stator tekrar kurutma fırınına sokulur ve burada son kurutma işlemi yapılır. Rotor sargıları elde ya da makinede sarılır. Bunun dışında uygulanacak bütün işlemler stator sargılarında olduğu gibidir.

Klasik olarak elektrik motorları AC ve DC olarak iki bölüme ayrılır.

AC alternatif akımla çalışan
DC doğru akımla çalışan motorlardır.

Alternatif akım elektrik enerjisini, mekanik enerjiye çeviren elektrik motorlarıdır. Bu motorların asenkron tipleri standart bir aygıt olmuştur. Senkron tipleriyse, büyük güç gerektiren yerlerde kullanılabilir. Alternatif akım motorları iki grupta toplanabilir: asenkron (indüksiyon) motorlar ve senkron motorlar. Bütün bu motorların temel ilkesi, manyetik saclardan yapılmış bir kütlenin, döner bir elektromanyetik alan yardımıyla sürüklenmesine dayanır. Bu iki grup motorlarda da eksenli iki armatür bulunur: Bunların ilki olan stator sabit, ikincisi rotorsa hareketlidir. Senkron motorun statoru asenkron motorun statoruyla aynı şekilde ve aynı yapıdadır; birbirinden vernikle yalıtılmış manyetik saclardan oluşan bir bilezik biçimindedir; bu sacların üzerindeki yivlere üç fazlı akımlarla beslenen bir sargı sarılmıştır. Bir senkron motorda manyetik alanı, rotorun sargısını besleyen bağımsız bir doğru akı

Elektrik perakendesi, elektriğin üretiminden son müşteriye ulaşması sürecindeki son etaptır. Elektrik teslimatında üretim, iletim ve dağıtımdan sonraki 4. adımdır.

Elektrik perakendesi 19. yüzyılın sonlarında elektriği bizzat üreten kurumlar tarafından üçüncü partilere satışıyla başlamıştır. Başlangıçta, elektrik sokak aydınlatmaları ile tramvaylar için kullanılıyordu. Halk büyük ölçekli elektrik şirketlerinden elektrik satın alabiliyordu.
Servislerin sağlanması genellikle kendi departmanlarını kuran veya özel girişimcilerden servis alan elektrik şirketleri ve belediyeler tarafından gerçekleştiriliyordu. Elektriğin kullanımı sadece ışıklandırma konusu için konutlar, ticaret ve endüstri olarak sınırlanmıştı. Ama ileride elektrik motorları, ısıtıcılar ve iletişim cihazlarının icadıyla beraber bu durum değişti.
Satışın temel prensipleri o günden bugüne neredeyse hiç değişmedi. Müşteri tarafından kullanılan enerji miktarı ve dolayısıyla ücreti; sayaca kolay erişim sağlayabilmek adına evin girişine yakın bir yerde konumlanan elektrik sayacı ile ölçülür.
Müşteriler aylık abonelik ücretinin yanı sıra, ay boyunca iş veya ev halkı tarafından tüketilen elektrik enerjisinin ücretini öderler. Ticari ve endüstriyel müşteriler daha kompleks ödeme sistemine sahipler. Bu sistemde, hem kullanılan enerji miktarını hem de maksimum tüketim oranını yani maksimum talebi ücretlendirebilmek için zamanı belli aralıklara bölüp her zaman için (mesela 24 saati 30 dakikalara ayırmak gibi) ayrı ayrı enerji kullanımının ölçümü vardır. Elektrik talebinin en yüksek olduğu zamanlarda sürdürülebilirliği sağlamak adına böyle bir işlem uygulanmaktadır. Elektrik şirketi ile birliğe varılan elektrik talebinin aşılması halinde ceza ücretleri söz konusu olabilmektedir.

Ekonomik şartlarda, elektrik (hem güç hem de enerji) alınıp satılabilir. Elektrik piyasası; genellikle finansal veya zorunlu değiş tokuş şeklinde; satın alımlara, satışlara ve kısa dönemli ticaretlere olanak tanıyan bir sistemdir.

Enerji piyasası kavramlarının tanıtılması ve elektrik sistemlerinin özelleştirilmesi ilk olarak, Chicago Boys ile ilişkili diğer piyasa odaklı reformlarla paralel olarak, 1980'lerin başında Şili'de gerçekleşti. Şili modeli genellikle fiyatlandırmaya şeffaflık ve rasyonellik getirme gücü açısından başarılı olarak görüldü. Fakat bazı yapısal problemlere sahipti. Arjantin Şili modelini, market yoğunluğuna sınırlar koyarak ve sistem güvenliğini sağlamak için kaynağı elinde tutan birimlere ödeme yapısını geliştirdi. Arjantin 'de market kavramlarının tanıtılmasının başlıca amacı, mevcut üretim yerlerinin devlet tekelindeki geliştirilmesi gereken ve hizmet kesintilerine sebep olan) özelleştirilmesi ve bu yerlerin geliştirilmesi için gereken sermayeyi çekmekti. Dünya Bankası 1900'lü yıllarda, karışık pazarların tanıtıldığı diğer Latin Amerika ülkelerinde (Peru, Brezilya ve Kolombiya) sınırlı bir başarı ile aktif hale geldi.
1990 yılında Margaret Thatcher yönetimindeki İngiltere hükûmetinin, İngiltere elektrik üretimi sanayisini özelleştirmesi, elektrik piyasasında önemli bir olay oldu. Daha sonra bu süreç İngilizlerin, Eyalet ülkeleri(özellikle Avustralya ve Yeni Zelanda ve Alberta gibi bölgesel pazarlar)  tarafından model olarak alınması ile ya da en azından serbestleşme için katalizör durumda olması ile devam etti. Fakat başka durumların çoğunda serbest pazar İngiltere örneğini karakterize eden yaygın özelleştirmeden bağımsız oluştu.
Amerika'da dikey entegre elektrik hizmetinin geleneksel model, kendi müşterilerine hizmet etmek için tasarlanmış iletişim sistemi ile birlikte yıllarca çok iyi çalıştı. Güvenilir elektrik kaynağına olan bağımlılık büyüdü ve bu yüzden elektriğin daha uzak mesafelere taşınması için güç havuzları oluşturuldu ve ara bağlantı noktaları geliştirildi.
Fakat 20. yüzyılın son on yılında, bazı Amerikalı politikacı ve akademisyenler, deregülasyon, bağımsız sistem operatörler (ISO) ve bölgesel iletişim birimler elektriksel güç endüstrileri(RTO)  kurulmasını denemeyi planladı. Bu plan, büyük ölçüde artan rekabetçi ortamda tutunabilme yolu olarak düşünüldü. Birçok sayıda devlet serbestleşmeye karar verdi ama bazıları 2000 ve 2001 yıllarındaki Kaliforniya krizinden sonra bu kararı geri çekti.
Farklı serbestleşme süreçlerinde kurum ve market tasarımları genellikle çok farklıydı ama içerik olarak hepsi aynıydı. Bunlar; üretim ve perakendenin potansiyel rekabet elemanlarını, iletim ve dağıtımın doğal tekel elemanlarından ayırmak ve toptan elektrik satış piyasası ve perakende elektrik piyasasının kurulması. Toptan satış piyasasının rolü jeneratörler, perakendeciler ve diğer finansal aracılar ile hem kısa süreli hem ileriye dönük elektrik teslimatı ticaretine izin vermek.
Bazı ülkeler yatırım sahibi olmayan hizmetleri serbestleşmenin tedarikçinin müşteri seçimi  gibi bazı hususlarından muaf tuttu. Örneğin, bazı Yeni İngiltere ülkeleri, belediye aydınlatma tesislerini serbestleşmenin birçok yönünden muaf tutar ve bu belediye birimleri müşterilerin rakip satıcılardan satın almasına izin vermek zorunda değildir. Bu ülkelerdeki belediye araçları, dikey entegre birimleri işlevi görmeyi ve hem kendi servis alanlarında hem de kendi müşterilerinin yanı sıra bu alanların dışındaki pazarlarda da satış yapmayı tercih edebilir.

Elektriğin doğası gereği depolanması ve istenildiği anda mevcut olması zordur. Dolayısıyla, diğer ürünlerin aksine, normal çalışma koşulları altında onu depolamak, pay etmek ya da onun için sıraya girmiş müşterilerin olması imkânsızdır. Üstelik arz ve talep sürekli değişir.
Bu yüzden, bir kontrol ajansı, iletim sistemi operatörü ve iletim şebekesi boyunca sistemin beklenen talebinin karşılanması için üretim birimlerini koordine etmek fiziksel gereksinimdir.
Eğer arz ve talep arasında bir uyumsuzluk olursa sistem frekansının (ya 50 ya da 60 hertz ) artması ya da azalması için jeneratörler hızlanır ya da yavaşlar. Frekans önceden belirlenmiş bir aralığın dışına çıkarsa sistem operatörü üretimi arttıracak ya da yükü azaltacak.
Ayrıca, fizik yasaları elektriğin elektrik şebekesi üzerinden nasıl aktığını tespit eder. Dolayısıyla, iletimde kaybolan elektrik miktarı ve ağın herhangi bir kısmındaki tıkanıklık düzeyi üretim birimlerinin ekonomik sevkini etkileyecektir.
Her elektrik piyasasının faaliyet alanı herhangi bir coğrafi alanda mevcut iletim şebekesi ya da toptancılar, perakendeciler ve temel tüketiciler ağından oluşur ve bu pazarlar ulusal sınırların ötesine geçebilir.

Toptan elektrik pazarı, rakip üreticilerin elektrik ürünlerini perakendecilere sundukları zaman ortaya çıkar. Daha sonra perakendeciler elektriği yeniden fiyatlandırır ve onu piyasaya sürer. Toptan fiyatlandırma büyük perakende tedarikçilerinin özel alanıyken, piyasalar Yeni İngiltere gibi giderek son tüketicilere açılmaya başlıyor. Enerji maliyetlerindeki gereksiz masrafları kesmek isteyen büyük son tüketiciler, bu tarz satın alma özündeki avantajların farkına varmaya başlıyor. Tüketicilerin doğrudan üreticiden elektrik satın alması yeni bir olgudur.
Toptan elektrik alımı elbette ki bazı dezavantajlara sahip (pazar belirsizliği, üyelik giderleri, vergiler, teminat yatırımı, organizasyon masrafları, elektriğin günlük bazda alımının gerekmesi gibi). Fakat son kullanıcının elektrik miktarı daha büyükse, geçiş yapmak için fayda ve teşvik de o kadar büyük olur.
Ekonomik ve verimli toptan elektrik pazarını geliştirmek için bir dizi kriterin karşılanması esastır. Yani teklif tabanlı, kısıtlı güvenlik, düğüm fiyatlı ekonomik sevkine sahip koordineli spot piyasa varlığı şarttır. Bu kriterler, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Singapur'da büyük ölçüde uygulanmıştır.

Gün öncesi piyasasındaki sistem fiyatı, prensip olarak, genellikle bir saat aralıklarla, üreticilerden gelen teklifler ile tüketicilerden gelen tekliflerin karşılaştırılması, klasik kaynak ve talep fiyatlarının dengesinin geliştirilmesi sağlanır ve sistem operatörünün yük akış modeli iletim ithalatındaki kısıtlamaların bağlanacağını belirttiği alt bölgeler için ayrı ayrı hesaplanır.
Ağdaki her düğüm noktası elektriğinin teorik fiyatı gölge fiyat, bir ek kilovat saatin söz konusu düğümünde talep edildiği varsayılan, olarak hesaplanır ve mevcut birimlerin en iyi geri yüklemesinden kaynaklanacak varsayımsal olarak maliyeti artan sistem, varsayımsal kilovat saatin varsayımsal üretim maliyetini kurar. Bu, konumsal fiyatlandırma (LMP) veya düğümsel fiyatlandırma olarak bilinir ve bazı serbestleşmiş piyasalarda kullanılır, en önemlisi de PJM Ara bağlantısında, ABD, Yeni Zelanda, Singapur, ERCOT, New York ve Yeni İngiltere pazarlarında.
Pratik olarak, yukarıda tarif edilen LMP algoritması, kısıtlı güvenlik içeren, gün öncesi piyasasında teklifler sunan üreticilere dayalı arz ile beraber en az maliyetli sevk hesabı ile çalıştırılır ve talep, söz konusu düğümlerde hizmet veren kuruluşların akıttığı kaynaklardan gelen tekliflere bağlıdır.
İletim ağı üzerinde kısıtlamaları olan LMP piyasasında, kısıtlamaların alt baş tarafına daha pahalı üretim sevk edilmesi gerekir. Kısıtlamanın her iki tarafındaki ücretler ücretlendirmeye sebebiyet veren ve kısıtlı kiralamalardan ayrılır.
Bir ağın belirli bir kısmı termal sınıra ulaştığında ya da ağın başka kısmında bir durum yüzünden potansiyel aşırı yüklenme meydana gelirse, bu durumlar kısıtlanmaya sebep olabilir. İkinci durum, güvenlik kısıtlaması olarak adlandırılır. İletim sistemleri herhangi bir olay meydana geldiğinde bile arz sürekliliğini sağlamak için çalıştırılır. Bu, güvenlik kısıtlı sistem olarak bilinir.
Algoritmanın birçok sistemince DC model AC modele tercih edilir, bu nedenle ısıl limitin kısıtlaması ve yeniden gönderilmesi tahmin edilir/tanımlanır, ancak reaktif güç eksiklikleri kaynaklanan kısıtlamalar ve yeniden göndermeler tahmin edilemez/tanımlanamaz. Bazı sistemler hesaba sıra dışı kayıp katarlar. Gerçek zamanlı piyasa fiyatları yukarıda bahsedilen LMP algoritması tarafından uygun ünitelerden dengelenmiş arz ile belirlenmektedir. Bu işlem yarım saat veya bir saat aralıklarla(pazara bağlı olarak) iletim şebekesindeki düğümde 5 dakika boyunca devam eder. LMP' nin güvenlik kısıtlamalarına ve yeniden gönderim hesaplamasıyla ilişkili olması gerektiğini belirleyen kurumsal yeniden gönderilme hesaplaması sistemdeki herhangi bir yerde planlanmamış kesinti durumunda sistem istikrarını korumak için yeterli pay ayırmalı. Bu durum spot piyasada arz temelli, güvenlik kısıtlamalı, düğümsel fiyatlardaki ekonomik dağılımla sonuçlanır.
Piyasanın tanıtılmasından bu yana, Yeni Zelanda 2001 ve 2003 yılları arasında sıkıntılar yaşadı. 2005 yılı boyunca yüksek fiyatlarla ve 2006 yılında (Nisan 2006 itibarıyla) daha yüksek fiyatlar ve ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu problemler, Yeni Zelanda'nın yüksek hidro elektrik üretiminden dolayı kuraklık riski altında olmasından kaynaklandı.
Kurulan birçok pazar, düğüm fiyatlandırma ile işçi çalıştırmıyor, örnek olarak; İngiltere, EPEX SPOT (çoğu Avrupa ülkeleri) ve Nord Pool Point (İskandinav ve Baltık ülkeleri).

Finansal risk yönetimi, genellikle serbestleşmiş elektrik piyasasındaki katılımcılar için hatırı sayılır fiyat ve marketlerin gösterebileceği hacim risklerinden dolayı yüksek bir önceliğe sahiptir. Toptan elektrik piyasası karmaşıklığının sonucu talep zirvesi ve arz sıkıntısı dönemlerinde son derece yüksek fiyat dalgalanmaları olabilir. Bu fiyat riskinin belirli karakteristikleri talep ve hava modeli arasındaki ilişki ve üretim tesisi çeşitlerinin karışımı gibi pazarın fiziksel temellerine son derece bağımlıdır. Yakıt veya tesis temeli pozisyonu uzun sürelerde değiştiği zaman, fiyat riski ön görülmesi zor yüksek fiyat ve fiyat adımları ortaya şeklinde çıkabilir.
İşlem hacmi riski sık sık elektrik piyasası katılımcılarının belirsiz işlem hacimleri veya üretim ya d

Elektrik potansiyeli (veya Elektrostatik potansiyel), bir elektriksel alan içerisindeki herhangi bir noktada birim Elektriksel yük (+1 C) başına düşen Elektriksel potansiyel enerji'dir. Herhangi bir noktadaki elektriksel potansiyel olarak da tanımlanır.
Skaler bir büyüklüktür. Uluslararası Birimler Sisteminde geçerli olan birimi Volttur(V).

Bir noktasal "Q1" yükünün oluşturduğu elektrik alanı içindeki "A" noktasında oluşan birim Elektriksel yük (+1 C) başına düşen elektriksel potansiyel enerji'ye; "A" noktasının elektrik potansiyeli denir.
"A" noktasında "Q2" yükünün bulunduğunu düşünürsek:

  
    
      
        U
        =
        
          
            
              k
              ⋅
              
                Q
                
                  1
                
              
              ⋅
              
                Q
                
                  2
                
              
            
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle U={k\cdot Q_{1}\cdot Q_{2} \over d}}
  

  
    
      
        
          V
          
            A
          
        
        =
        
          
            U
            
              Q
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{A}={U \over Q_{2}}}
  

Bu iki formülü ele alalım:
"U" Elektrostatik potansiyel enerji formülünü, "VA" formülündeki "U" değerinin yerine yazarsak, Elektrik potansiyeli formülü aşağıdaki biçimde olur:

  
    
      
        
          V
          
            A
          
        
        =
        
          
            
              k
              ⋅
              
                Q
                
                  1
                
              
            
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{A}={k\cdot Q_{1} \over d}}
  

Burada;
"VA": Elektrik potansiyeli, Volt(V) biriminde.
"U": (bazı kaynaklarda "EP" sembolü ile gösterilir): Elektriksel potansiyel enerji, Joule(J) biriminde.
"Q": Elektriksel yük, Coulomb(C) biriminde..
"d": "A" noktasıyla "Q1" yüklü noktasal cisim arasındaki uzaklık, Metre(m) biriminde.
"k": sabit.

Noktasal "Q1" yüklü bir cismin kendinden "d" kadar uzaklıkta bulunan bir noktada oluşturduğu elektrik potansiyelinin değerini veren bağıntıdır.

  
    
      
        
          V
          
            A
          
        
        =
        
          
            
              k
              ⋅
              
                Q
                
                  1
                
              
            
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{A}={k\cdot Q_{1} \over d}}
  

Burada;
"VA": Elektrik potansiyeli, Volt(V) biriminde.
"U": (bazı kaynaklarda "EP" sembolü ile gösterilir): Elektriksel potansiyel enerji, Joule(J) biriminde.
"Q": Elektriksel yük, Coulomb(C) biriminde..
"d": "A" noktasıyla "Q1" yüklü noktasal cisim arasındaki uzaklık, Metre(m) biriminde.
"k": sabit.

http://www.nigmetkoklu.com/pdf/tbi/fzk2/elektrostatik.pdf
https://web.archive.org/web/20110430183012/http://www.fizik.us/genel-fizik/elektriksel-potansiyel.html

Elektrik santralı, elektrik üretecek bir fabrikayı meydana getiren tesislerin tümü.
Bir elektrik santralı, jeotermik, hidrolik, nükleer, termik, rüzgâr ve gelgit enerjileri gibi değişik doğal enerjiler kullanan motorların çalıştırdığı alternatörlerle elektrik üretir. Hangi türde olursa olsun, her elektrik santralı, bir enerji kaynağı, bir motor, bir alternatör ve bir transformatör merkezinden oluşur. Transformatör, alternatörün ürettiği akımın gerilimini, ulusal veya uluslararası genel bağlantı şebekesinin füderlerini beslemek üzere uygun bir değere yükseltir. Elektrik santral tipinin seçimi, kilowatt/saatin maliyetini belirleyen ilk yatırıma, işletme ve bakım masraflarına bağlıdır.
Termik santralın kuruluş masrafları, aynı güçteki hidroelektrik santrala oranla iki veya üç kat daha düşüktür. Buna karşılık, hidroelektrik santralın işletme masrafı çok azdır, termik santralda ise, daima pahalı yakıt kullanıldığından işletme masrafı çok yüksektir. Hidroelektrik santralda amortismanın yüksek olmasına rağmen kilowatt/saat, termik kilowatt/saate oranla daha ucuza malolur. Bugün, nükleer termik santralın ilk kuruluş masrafı, yaklaşık olarak hidroelektrik santral için yapılacak yatırıma eşittir. Hidroelektrik santralın işletme masrafları ihmal edilebilirse de bir nükleer santralın bakım ve işletme masrafları, neredeyse kuruluş masrafı daha düşük olan bir termik santral kadar yüksektir. Nükleer santralları, bugünden inşa etmek gerekiyorsa, bunun nedeni, verdikleri enerji fiyatının ucuz oluşu veya yakın bir gelecekte ucuzlama ihtimali değildir. Bu girişim iklim değişikliğini hafifletmeye dayanır.

Hava jeneratörlü santral, rüzgâr enerjisinden yararlanılarak elektrik üretilen elektrik santralı türüdür. Bugün için, rüzgârla üretilen elektrik enerjisi, maliyet fiyatı yüksek olan sınıfa girer ve ancak kentten uzak olan çiftçiler, bağımsız radyoelektrik istasyonları, deniz fenerleri vb. yerlerde kullanılır. Gerçekten büyük hava jeneratörlü santrallar için rüzgâr, ancak belirli bir hızdan sonra elverişlidir. Elde edilebilen enerji, yaklaşık olarak rüzgâr hızının küpüyle orantılıdır. Saniyede 6 m, yani saatte 21,6 Km'den daha düşük hızlarda rüzgâr enerjisi çok zaman yetersiz kalır. Özel ihtiyaçlar için, akümülatörlerle düzenlilik verilen küçük hava jeneratörleriyle elektrik üretme tekniği nispeten isteneni verir. Fakat, 10 Kw'ı geçen makinelerin üretimini elverişli şekilde düzenleme çaresi henüz bulunamamıştır.

Jeotermik santral, yeraltı kaynaklarının sahip olduğu ısı enerjisinden yararlanılarak elektrik üretilen elektrik santralı türüdür. Jeotermik santral, doğrudan doğruya, yeraltı kaynaklı termik enerjiye baş vurur. Yer çekirdeği, pratik bakımdan tükenmez bir enerji kaynağıdır. Bununla birlikte kullanılması güçtür. Bu enerji, yanardağların püskürmesinde en belirgin şekilde ortaya çıkar, fakat kullanılması için yapılan her girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Buna karşılık, sönmek üzere olan yanardağ bölgelerinde kayalarda arta kalan ısıdan faydalanılabilir. Bu ısı, debisi az olan sıcak yeraltı sularında ortaya çıkar.
Toscana (İtalya) bölgesinde Larderello tesisleri dünyada tektir ve sıcaklığı 200 °C olan yeraltı buharlarından yararlanır. Birkaç yüz bin kilowatt üreten turbo-alternatörler, doğal buharı ısı değiştiricisi olmaksızın doğrudan doğruya alır. Buharın yoğunlaşmasıyla oluşan suya kimyasal işlemler uygulanarak borik asit elde edilir.
kaynak yer altı olarak kabul edilir.Isı ve sıcaklık yer altı kabuğundan gelir.

Güneş enerjisi, güneşin çekirdeğinde yer alan füzyon süreci ile açığa çıkan ısıma enerjisidir, güneşteki hidrojen gazının helyuma dönüşmesi şeklindeki füzyon sürecinden kaynaklanır. . Dünya atmosferinin dışında güneş enerjisinin şiddeti, aşağı yukarı sabit ve 1370 W/m2 değerindedir, ancak yeryüzünde 0-1100 W/m2 değerleri arasında değişim gösterir Bu enerjinin dünyaya gelen küçük bir bölümü dahi, insanlığın mevcut enerji tüketiminden kat kat fazladır. Güneş enerjisinden yararlanma konusundaki çalışmalar özellikle 1970'lerden sonra hız kazanmış, güneş enerjisi sistemleri teknolojik olarak ilerleme ve maliyet bakımından düşme göstermiş, güneş enerjisi çevresel olarak temiz bir enerji kaynağı olarak kendini kabul ettirmiştir.

Hidroelektrik santral, yüksek bir noktadan düşen hareket halindeki suyun kinetik enerjisinden yararlanılarak elektrik enerjisinin üretildiği elektrik santralı türüdür. Hidroelektrik santral, düşen su kütlesinin kinetik enerjisinden yararlanılarak bir türbin çalıştırılır. Elektrik enerjisi isteği kış aylarında maksimumudur. Bu devrede, nehirlerde su çekildiğinden hidroelektrik enerji üretimi en düşük seviyeye iner. Enerji isteğinin yüksek, üretimin az olması yüzünden yaz mevsiminde elde edilecek enerji büyük önem taşır. Diğer yandan enerjisinin değeri, geceleri gündüze, pazar günleri iş gününe oranla daha düşüktür. Hidroelektrik bir tesisin değeri, yalnız üretilen enerji miktarına değil, bu enerjinin kalitesine, yani zaman içindeki dağılımına da bağlıdır. Hidroelektrik santralın kurulacağı yerin seçimini tabiat belirler ve bazen bu yer kullanma merkezlerinden çok uzakta olabilir. Böylece enerji nakli yüzünden maliyet fiyatı bakımından büyük yük altına girilir ve genellikle tüm hallerde kuruluş masrafları, termik santrallere oranla daha yüksektir. Buna karşılık, hidroelektrik santralın yakıt tüketimi yoktur, işletme ve bakım masrafları, termik santralden çok azdır. Hidroelektrik bir tesisin, işletme ekonomisi kuruluş masraflarını karşılarsa elverişli şartlara sahip olduğu düşünülür.

Akarsu santralı, akarsulardan yararlanılarak elektrik enerjisinin üretildiği elektrik santralı türüdür. Akarsu santralının pratikte hiçbir enerji yedeği yoktur. Nehirlerin yükselme zamanında, santrallar maksimum güçlerini verir. Kuraklık zamanında, üretilen güç debi ile azalır ve bazı derelerde sıfıra kadar iner. Bu tür santrallar, Rhône ve Rhin üzerine yapılmıştır. Rhône üzerindeki Donzére santralı, nehrin ortalama debisine yakın olan saniyede 1.500 m3'lük bir debiyi kullanacak şekilde donatılmıştır. Rhône, suları çekildiği zaman dahi normal olarak saniyede 400 m3'lük bir debi verir. Bu yüzden santralın gücü, yılda ortalama 4'te 1 oranında değişir. Rhin'de ortalama debi saniyede 1.100 m3 ve sular çekildiği zaman saniyede 300 m3 olduğundan santralın gücündeki değişme oranı neredeyse aynıdır.

Göl santralı, göllerden yararlanılarak elektrik enerjisinin üretildiği elektrik santralı türüdür. Göl santralları, nehir debisinin belirli bir kısmını yedek olarak tutan alavere havuzu tarafından beslenir. Bu tesislerin kurulmasına elverişli yerler azdır. Ayrıca, göl santrallarının çoğunda yıl içinde gelen fazla su miktarının ancak bir kısmı depo edilebilmektedir.

Yıllık fazla su miktarının % 5'ini depo edebilen göl santrallarıdır. Fakat, bu stok nehrin en az birkaç saatlik ortalama debisine karşılık düşer. Bu stokun mevsimlik enerji akta katkısı çok azdır. Fakat, günlük puant zamanlarının atlatılmasında büyük önem taşır.
Akarsu santrallerinde hidrolik türbinlerin su debisi yüksektir, buna karşılık suyun düştüğü yükseklik ve hızı azdır. Göl santralleri, basınçlı borularla beslenen dik veya dogucan kaçak su borusu veya galerisi ve bir transformatör merkezi. Bazı hidroelektrik santralleri yer altındadır.

Nükleer santral, bir veya daha fazla sayıda nükleer reaktörün yakıt olarak radyoaktif maddeleri kullanarak elektrik enerjisinin üretildiği tesistir. Radyoaktif maddeler kullanılmasından dolayı diğer santrallerden farklı ve daha sıkı güvenlik önlemlerini, teknolojileri içerisinde barındırır.
Reaktörün kalbinde, elde edilen ısıl enerji suya aktarılır, su almış olduğu bu enerji sebebiyle faz değiştirir ve kızgın buhar haline dönüşür. Elde edilen bu buhar daha sonra elektrik jeneratörüne bağlı olan buhar türbinine verilir. Su buharı, türbin mili üzerinde bulunan türbin kanatları üzerinden geçerken daha önceden almış olduğu ısıl enerjiyi kullanarak, türbin milini döndürür. Bu mekanik dönme hareketi sonucunda alternatörlerde elektrik elde edilir.

Elektrik Santralleri İçin Tanımlama Sistemi (KKS) (İngilizce)
Elektrik santral diyagramı 23 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Elektrik Santralleri (diagrams) (İngilizce)
Elektrik Santralı Referans Kitapları (İngilizce)
Büyük endüstriyel soğutma kuleleri (İngilizce)
Inter-Utility Sub-station Training Assoc. (İngilizce)
APMS: İleri Santral Yönetim Sistemi (İngilizce)
Zimmer Elektrik Santralı fotoğrafları, Moskova, Ohio 3 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1300 MW Coal Fired) (İngilizce)
Türkiye´nin Bağımsız Millî Enerji Kaynakları 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'deki Elektrik Santralleri 19 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektrik sayacı, elektrik enerjisi üretilen veya tüketilen devrelerdeki üretilen ya da tüketilen işi direkt olarak ölçen ölçü aletine denir. Elektrik sayaçlarının hem doğru akım (DA veya DC) devrelerinde hem de alternatif akım (AA veya AC) devrelerinde kullanılabilen türleri vardır.

Manyetik alan içerisinde bulunan bir diskte emk indüklenir; indüklenen bu emk neticesinde disk içerisinde bir elektrik akımı oluşur ve böylece disk içinde bulunduğu manyetik alanın da etkisiyle dönmeye başlar. Bu dönen diske bağlı bir dişli sayaç içerisindeki bir numeratörü hareketlendirir. Sayaç üzerindeki bu numeratör bize o devredeki üretilen ya da tüketilen işi kWh olarak ölçer. İşte bu şekilde çalışan elektrik sayaçlarına indüksiyon sayaç denir.

Bir direnç köprüsü ya da akım trafosu vasıtası ile kullanılan elektrik akımının hareketli parçalar olmadan ölçüldüğü elektrik sayaçlarıdır. Genellikle Sıvı Kristal Ekran (LCD) göstergeye sahiptirler. Üzerindeki düğme sayesinde toplam güç tüketimi, gerçek zaman saati, tarih ve diğer bilgiler ekrandan okunabilir. Mekanik sayaçlara göre çok daha az ölçüm hataları vardır. Mekanik sayaçların zamanla dönen tekerlek yataklarının aşınması ile ortaya çıkan sürtünme sebebi ile ölçüm hatalarının artması durumu elektronik sayaçlarda söz konusu değildir. İç tüketim enerjileri mekanik sayaçlara göre 5 kat daha az olduğu için dağıtım hat kayıplarını azaltmaya yardımcı olurlar.İstatiksel olarak değerlendirildiğinde elektronik sayaçların arıza oranı mekanik sayaçlara göre daha yüksektir.

Pek çok ülkede kullanılan çift yönlü sayaçlar kullandığınız elektriğin kendi üretim sisteminizden mi yoksa merkezi şebekeden mi alındığını ölçer, mahsup eder veya buna göre fiyatlandırma yapabilir.

Elektrik enerjisi tüketimine göre ülkelerin listesi, genellikle The World Factbook tarafından hesaplanmaktadır. Bu listeye bazı egemen olmayan ülke ve bölgeler de dahil edilmiştir. Nüfus verileri tüketim verileriyle aynı yıla ait olmayabileceğinden, birçok ülke için kişi başına düşen veriler biraz yanlış olabilir. Nüfus verileri, bazı istisnalar dışında 2019'da esas olarak Dünya Bankasından elde edilmiştir. Kişi başına ortalama güç aşağıdaki formüle göre hesaplanmıştır:
Kişi başına elektrik enerjisi [ watt-saat cinsinden ] = Toplam nüfus elektrik tüketimi kW·saat /yıl cinsinden] * 1.000 /nüfus.
Kişi başına elektrik gücü [ watt olarak ] = Toplam nüfus elektrik tüketimi [ kW·saat/yıl olarak] * 0.114077116 /nüfus.

[1]
[2] 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[3] 25 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[4] 25 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ülke listeleri

Elektrik çarpması, (Elektrik yaralanması (elektrik hasarı) veya elektrik şoku) bir ya da daha fazla insanın üzerinden elektrik akımının geçip, elektrik akımının vücut ile temas eden ilk yerin belli bir süreyle acıması (veya başka tepkiler vermesi) durumuna denir. Her insanın aynı güçle geçen elektrik akımına tepkisi farklıdır. Elektrik akımının değeri ve süresi çarpılmanın insan üzerindeki tahribatını belirler. Bu sebeple çarpılan kimse en kısa zamanda akım yolu üzerinden ayrılmalıdır. Alternatif veya doğru akım fark etmeksizin kişi elektrik çarpılmasından zarar görebilir.
Elektriği iyi ileten (iletken) maddelere örnek olarak demir, bakır, alüminyum gibi metaller ve tuzlu su gibi sıvılar örnek verilirken; elektriği kötü ileten (yalıtkan) maddelere örnek olarak plastik, cam, porselen gibi katı maddeler ve alkollü su gibi sıvılar örnek verilebilir.
Elektrik çarpması devam eden kişileri elektrik akımından kurtarmak için:

Sigorta'lar kapatılıp kişiye müdahale edilebilir.
Sigorta yoksa kişiye yalıtkan maddelerle müdahale edilebilir. Fakat ıslak zeminde iş yapılmamalıdır.

Bir insana yıldırım çarpması olayı muhtemeldir. Ama yıldırım çarpmalarından korunmak için:

Evinize paratoner taktırabilirsiniz,
Yıldırım gelmeden birkaç saniye önce insanlar bazı tepkimeler gösterebilir. Örneğin saçınızın kalkması ve kolunuzun titremesi vs.
Yıldırım düşeceğini hissettiyseniz şunları yapın:

İlk olarak ağaçların altında ya da arabaların içinde durmayın,
O sırada banyo yapmayın ya da ellerinizi yıkamayın,
Yıldırım düştüğü için elektrikler kesildiyse bütün elektrikli aletleri kapayın.

Gerilim
Elektrik Akımı
Elektrik

İlk Yardım

Elektrik üretiminde jeneratör, harekete dayalı gücü (potansiyel ve kinetik enerji) veya yakıta dayalı gücü (kimyasal enerji) harici bir devrede kullanılmak üzere elektrik gücüne dönüştüren bir cihazdır. Mekanik enerji kaynakları arasında buhar türbinleri, gaz türbinleri, su türbinleri, içten yanmalı motorlar, rüzgar türbinleri ve hatta el krankları bulunur. İlk elektromanyetik jeneratör olan Faraday diski, 1831 yılında İngiliz bilim insanı Michael Faraday tarafından icat edildi. Jeneratörler elektrik şebekeleri için neredeyse tüm gücü sağlar.
Elektrik ve harekete dayalı tasarımlara ek olarak, fotovoltaik ve yakıt hücresiyle çalışan jeneratörler, elektrik çıkışı üretmek için sırasıyla güneş enerjisi ve hidrojen bazlı yakıtları kullanır.
Elektrik enerjisinin mekanik enerjiye ters dönüşümü bir elektrik motoru tarafından gerçekleştirilir ve motorlar ve jeneratörler birbirine çok benzer. Birçok motor mekanik enerjiden elektrik üretebilir.

Elektromanyetik jeneratörler dinamolar ve alternatörler olarak iki geniş kategoriden birine girer:

Dinamolar, komütatör kullanımı yoluyla darbeli doğru akım üretir.
Alternatör'ler alternatif akım üretir.
Mekanik olarak jeneratör, birlikte manyetik bir devre oluşturan dönen bir parça ve sabit bir parçadan oluşur:

Rotor: Elektrik makinesinin dönen parçasıdır.
Stator: Bir elektrik makinesinin rotoru çevreleyen sabit kısmıdır.
Bu parçalardan biri manyetik alan oluşturur, diğerinin ise değişen alanın elektrik akımını uyardığı tel sargısı vardır:

Alan sargısı veya alan (sabit) mıknatısları: Bir elektrik makinesinin manyetik alan üreten bileşenidir. Dinamo veya alternatörün manyetik alanı, alan bobinleri denilen tel sargılarla veya kalıcı mıknatıslarla sağlanabilir. Elektrikle uyarılan jeneratörler, alan akısını üretmek için bir uyarma sistemi içerir. Sabit mıknatıslar (PM'ler) kullanan bir jeneratöre bazen manyeto veya kalıcı mıknatıslı senkron jeneratör (PMSG) adı verilir.
Armatür: Bir elektrikli makinenin güç üreten bileşeni. Bir jeneratörde, alternatörde veya dinamoda armatür sargıları, harici devreye güç sağlayan elektrik akımını üretir.
Armatür, tasarıma bağlı olarak rotor veya stator üzerinde, alan bobini veya mıknatıs ise diğer tarafta olabilir.

Manyetizma ile elektrik arasındaki bağlantı keşfedilmeden önce elektrostatik jeneratörler icat edildi. Yükü yüksek potansiyelli bir elektroda taşıyan hareketli elektrik yüklü kayışlar, plakalar ve diskler kullanarak elektrostatik prensiplerle çalışıyorlardı. Yük elektrostatik endüksiyon veya triboelektrik etki olarak iki mekanizmadan biri kullanılarak üretildi. Bu tür jeneratörler çok yüksek voltaj ve düşük akım üretirdi. Verimsizlikleri ve çok yüksek voltaj üreten makinelerin yalıtılmasının zorluğu nedeniyle, elektrostatik jeneratörler düşük güç değerlerine sahipti ve hiçbir zaman ticari olarak önemli miktarlarda elektrik enerjisi üretmek için kullanılmadı. Tek pratik uygulamaları ilk X-ışını tüplerine ve daha sonra bazı atomik parçacık hızlandırıcılarına güç sağlamaktı.
Günümüzde elektrostatik üreteçlerden sadece Wimshurst makinesi ve Van de Graaff üreteci kullanılmaktadır.

Elektromanyetik jeneratörlerin çalışma prensibi 1831-1832 yıllarında Michael Faraday tarafından keşfedildi. Daha sonra Faraday yasası olarak adlandırılan prensip, değişken bir manyetik akıyı çevreleyen bir elektrik iletkeninde bir elektromotor kuvvetinin üretilmesidir.
Brage ayrıca, bir at nalı mıknatısının kutupları arasında dönen bakır bir disk kullanarak, bir tür homopolar jeneratör olan Faraday diski denilen ilk elektromanyetik jeneratörü de yaptı. Küçük bir DC voltajı üretti.
Bu tasarım, manyetik alanın etkisi altında olmayan disk bölgelerinde akımın kendi kendini iptal eden karşı akımları nedeniyle verimsizdi. Akım doğrudan mıknatısın altında indüklenirken, akım manyetik alanın etkisi dışında kalan bölgelerde geriye doğru dolaşıyordu. Bu karşı akım, güç çıkışını alıcı tellere sınırladı ve bakır diskin atık ısınmasına neden oldu. Daha sonraki homopolar jeneratörler, bir akım akış yönünde sabit bir alan etkisi sağlamak için disk çevresi etrafına yerleştirilmiş bir mıknatıs dizisi kullanarak bu sorunu çözecekti.
Bir diğer dezavantaj, manyetik akı boyunca tek bir akım yolu olması nedeniyle çıkış voltajının çok az olmasıydı. Deneyciler, bir bobinde birden fazla tel dönüşü kullanmanın daha yüksek, daha kullanışlı voltajlar üretebileceğini buldular. Çıkış voltajı dönüş sayısıyla orantılı olduğundan, jeneratörler dönüş sayısını değiştirerek istenen herhangi bir voltajı üretecek şekilde kolayca tasarlanabiliyordu. Tel sargıları, sonraki tüm jeneratör tasarımlarının temel bir özelliği haline geldi.

Ányos Jedlik, Faraday'dan bağımsız olarak, 1827'de elektromanyetik kendi kendini uyarma cihazları olarak adlandırdığı elektromanyetik döner cihazlarla deneyler yapmaya başladı. Tek kutuplu elektrikli marşın prototipinde (1852 ile 1854 arasında tamamlandı) hem sabit hem de dönen parçalar elektromanyetikti. Kalıcı mıknatıs tasarımlarının yerini alan dinamo kendi kendini uyarma ilkesinin keşfiydi. Ayrıca, 1861'de (Siemens ve Wheatstone'dan önce) dinamo kavramını formüle etmiş olabilir ancak bunu ilk fark eden kişi olmadığını düşündüğü için patentini almadı.

Dinamo, elektrik elde etmek amacıyla endüstride kullanılan ilk elektrik üreteciydi. Elektromanyetik ilkelerle çalışan dinamo komütatör aracılığıyla doğru akım oluşturur. Dinamolarda doğru akım (DC) üretmek pahalıdır bu yüzden dinamoda DC üretmek yerine, alternatörlerde AC üretilir ve doğrultucularla DC'ye çevrilir.

Komütatörsüz dinamo. Alternatif akım üretmek için kullanılır.

Faraday'in indüksiyon kanunu
Hibrit (otomobil)
Rüzgâr türbini
Elektromanyetizma
Jeneratör gazı
Alternatör

Elektrik üretimi, elektrik ve diğer kaynaklardan birincil enerji üretme sürecidir. Elektrik üretiminin temel ilkeleri İngiliz bilim insanı Michael Faraday tarafından 1820'lerde ve 1830'ların başında keşfedildi. Onun temel yöntemi bugün hâlâ kullanılmaktadır: Elektrik, bakır gibi iletken bir telin manyetik bir alan içinde hareket ettirilmesi ile üretilir. Elektrik jeneratörü, bir mıknatıs içinde dönen sarılı iletken tellerin bulunduğu ve bu tellerin mıknatıs içinde dönmesiyle elektrik akımı üreten bir makinedir. Evlerimizde, işyerlerimizde, endüstride gereksinim duyduğumuz büyük miktardaki elektrik enerjisini elde etmek için, elektrik jeneratörlerini döndürecek büyük güç santrallarına ihtiyaç duyarız.
Çoğu güç santrali, jeneratörü döndürmek için ısı üretiminde bulunurlar. Fosil yakıtlı santrallar ısı üretimi için doğal gaz, kömür ve petrol yakarlar. Nükleer santrallar da uranyum yakıtını parçalayarak ısı üretirler. Ancak bütün bu değişik tip santrallar ürettikleri ısıyı, suyu buhar haline dönüştürmek için kullanırlar.
Oluşan buhar ise elektrik jeneratörüne bağlı olan türbine verilir. Su buharı, türbin şaftı üzerinde bulunan binlerce kanatçık üzerinden geçerken daha önce üretilen ısıdan almış olduğu enerjiyi kullanarak, türbin şaftını döndürür. İşte bu dönme, jeneratörün elektrik üretmek için gereksinim duyduğu mekanik harekettir. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir.
Türbinden çıkan, enerjisi diğer bir deyişle basınç ve sıcaklığı azalmış buhar ise yoğunlaştırıcı (kondenser) denilen bölümde soğutulup su haline dönüştürüldükten sonra, tekrar kullanılmak üzere santralın ısı üretilen bölümüne geri gönderilir. Yoğunlaştırıcıda soğutma işini sağlayabilmek için deniz, göl veya ırmaklarda bulunan su kullanılır. Su kaynaklarından uzak bölgelerde ise santralın hemen yanında bulunan ve uzaktan bakıldığı zaman geniş dev bacalara benzeyen soğutma kuleleri kullanılır. Bu kulelerin üzerinde görülen beyaz duman ise su buharıdır.

Merkez santralleri geliştirilmesi ile ekonomik, pratik hale alternatif akım, güç iletimini güç kullanarak transformatörler yüksek gerilim ve düşük kayıpla güç iletimi için. Elektrik üreten ilk santraller, su gücüyle çalışabilir. 1882 yılından bu yana merkezi istasyonlarda üretilen edilmiştir kömür veya  nükleer, doğalgaz, hidroelektrik, rüzgâr jeneratörleri ve petrol ile, küçük bir miktar güneş enerjisi, gelgit güç ve jeotermal kaynaklar güç hatları ve güç direkleri kullanılması elektrik dağıtımında önemli ölçüde önemli olmuştur.

Doğrudan elektrik enerjisine çeviren diğer enerji formlarında yedi temel yöntem vardır: 

Statik elektrik, fiziksel ayırma ve şarj taşınması (örnekler: triboelektrik etkisi ve yıldırım )
Elektromanyetik indüksiyon, elektrik jeneratörü, dinamo veya alternatör dönüşümleri kinetik enerji elektrik enerjisine (hareket enerjisi). Bu elektrik üretmek için en çok kullanılan şeklidir ve dayalı Faraday kanunu. Bu sadece bir iletken malzemenin kapalı halkalar (örneğin bakır tel) olan bir mıknatıs döndürerek deneyler edilebilir
Elektrokimya, doğrudan dönüşüm kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine, bir pil, yakıt hücresi
Fotovoltaik etki olarak, elektrik enerjisine çeviren ışık dönüşümü, güneş pilleri
Termoelektrik etki olarak, elektrik sıcaklık farkları doğrudan dönüşüm, termokupl, Thermopiles ve termoiyonik dönüştürücüler .
Piezoelektrik etki elektriksel mekanik suşundan, anizotropik moleküller veya kristaller. Enerji Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı (Berkeley Laboratuvarı) US Department araştırmacılar bir geliştirdik piezoelektrik bir faaliyet için yeterli jeneratör likit kristal ekran M13 bakteriyofaj ince filmler kullanılarak.
Nükleer dönüşüm, oluşturma ve yüklü parçacıkların ivme (örnekler: betavoltaiks veya alfa parçacık emisyonu)
Statik elektrik ve incelenen ilk formu ve elektrostatik jeneratör gibi modern cihazlar kullanılır (Van de Graaff jeneratörü ve MHD jeneratörleri) . Yük taşıyıcıları ayrıldı ve fiziksel olarak artan elektrik potansiyelinin bir pozisyona taşınır. Hemen hemen tüm ticari elektrik üretimi olan elektromanyetik indüksiyon, kullanılarak yapılır mekanik enerjiyi zorlar elektrik jeneratörünü döndürmek için. Mekanik enerji geliştirme birçok farklı yöntem vardır, ısı motorları, hidro, rüzgâr ve gelgit gücü. doğrudan dönüşüm, nükleer potansiyel enerji ile elektrik beta bozunması sadece küçük bir ölçekte kullanılmaktadır. Tam boyutlu bir nükleer santral, nükleer reaksiyon ısısı, bir ısı motoru çalıştırmak için kullanılır. Bu manyetik indüksiyon yoluyla mekanik enerjinin elektrik enerjisine dönüştüren bir jeneratör, sürücüler. Çoğu elektrik üretimi ile tahrik edilmektedir ısı motorları. yanma fosil yakıtlardan önemli bir gelen kısmı ile, bu motorların ısı çoğu malzemeleri, nükleer fisyon ve bazı yenilenebilir kaynaklardan. Modern buhar türbini (icat Sir Charles Parsons 1884 yılında) Şu an yaklaşık %80 elektrik enerjisi üretilir ısı kaynakları çeşitli kullanılarak.

Tüm türbinler, bir ara enerji taşıyıcısı olarak bir sıvı hareket ile tatbik edilmektedir. Sadece söz konusu türbinlerin ısı motorları çoktur. Türbin diğer tür rüzgâr ya da düşen su ile tatbik edilebilir. Kaynaklar şunlardır:

Diğer yenilenebilir kaynaklar: 
Yapay bir güneş ışığı ile ısıtılarak baca içinde üretilir ve daha uygun bir güneş enerjisi biçimleri olarak görülmektedir.

M.Ö. 3000-2000 yıllarından itibaren Mezopotamya ve Çin ‘de, Mısır ve Anadolu ‘da suyun potansiyel ve kinetik enerjisinden faydalanılmıştır. Buhar makinesinin icadına kadar bir cismi hareket ettirmek için kuvvet kaynağı olarak sadece su ve rüzgârdan yararlanılıyordu. Rüzgârın süreksiz olması nedeniyle daha çok su kullanılmıştır. 
Suyun Potansiyel ve kinetik enerjisinden faydalanılarak çeşitli tipte hidroelektrik tesisler yapılabilir. Çöllerde ve sıcak ülkelerde suyun buharlaşmasından faydalanmak suretiyle yapılan depresyon tesisleri, gel-git olayından ve dalga enerjisinden faydalanılarak yapılanlarla akarsular üzerinde kurulan sistemler buna örnek verilebilir.

Çeşitli enerji kaynaklarından elektrik enerjisi üretilmektedir. Mevcut enerji kaynaklarını iki gruba ayırmak mümkündür:
1)Alışılmış enerji kaynakları
2)Alternatif enerji kaynakları

Alışılmış enerji kaynakları kullanılarak üç yolla elektrik enerjisi elde edilebilir:
a)Suyun potansiyel enerjisinden veya akışından hidroelektrik santraller aracılığıyla,
b)Kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar kullanılarak termik santraller aracılığıyla,
c)Uranyum. toryum vb. maddelerin kullanımıyla nükleer santraller aracılığıyla,
Hidroelektrik santraller suyun hareket enerjisini elektrik enerjisine, termik ve nükleer santraller ise ısı enerjisini elektrik enerjisine çevirmektedirler.

Baraj santralleri veya akarsu santralleri olmak üzere ikiye ayrılırlar. Enerji dönüşümü blok şemada görüldüğü gibidir.

Baraj santrallerinde biriktirilen su uygun bir yükseklik farkı yaratılarak türbinden geçirilir. Türbinde suyun potansiyel enerjisi kinetik enerjiye dönüştürülerek milin dönmesi sağlanır. Aynı mile bağlı generatör yardımıyla da elektrik enerjisi elde edilir.

Akarsuyun üzerine yerleştirilen tüp biçiminde pervaneli bir türbin ile generatörden oluşur. Akarsu santrallerinin verimli çalışabilmesi için üzerinde bulunduğu nehrin düzenli bir su akışının olması gerekmektedir. Su santrallerinin diğer santrallere göre birçok üstünlükleri vardır. Yakıt masrafları yoktur, daha az eleman çalışır.

Termik santrallerde bir yakıtın yakılması sonucu ortaya çıkan ısı enerjisi önce mekanik enerjiye sonra da elektrik enerjisine dönüştürülür. Pratikte termik santrallerde ya buhar türbini ya da gaz türbini kullanılır. Bu türbinlerde ilk olarak uygun biçimde yönlendirilen su buharı veya gaz milin üzerine yerleştirilmiş kanatçıkları döndürerek mekanik enerjiyi oluşturmaktadır. Termik santrallerde enerji dönüşümü şekildeki gibidir.
Buhar türbinlerinde yakıtın yanması ile ortaya çılan ısının yardımıyla bir kazandaki suyun ısıtılması sonucu belli bir sıcaklık ve basınçta buhar elde edilir. Bu kuvvetli buhar türbin kanatçıkları üzerinden geçerek milin dönmesini sağlar. Türbinin miline bağlı bir generatörün rotoru bu milin hareketiyle dönmeye başlar ve generatörün stator bölümünde gerilim indüklenmesine sebep olur. Türbinden çıkan buhar soğuk su ile tekrar yoğunlaştırılır ve su şeklinde kazana gönderilir. Sıcaklık yaklaşık 600 °C civarında olabilir. Buhar santralinin ilke şeması şekildeki gibidir. 
Termik santrallerde birinci enerji kaynağı olarak çoğunlukla taşkömürü, linyit, fuel-oil veya doğalgaz kullanılır. Petrole dayalı yakıtlar içinde en ucuz olanı fuel-oil 'dır.

Klasik olarak termik santrallerden elektrik enerjisi elde edilişiyle hiçbir farkı yoktur. Isı üretimi için çekirdek tepkimesinde oluşan nükleer enerji kullanılır. Nükleer enerji santraller sera gazı emisyonları bakımından yenilenebilir enerji santrallerine benzer değerler göstermekte ve düşük karbon teknolojileri arasında yer almaktadır.

Alışılmış enerji kaynaklarının dışındaki enerji kaynakları alternatif enerji kaynakları adını alır. Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, dalga ve gelgit enerjisi, biyo kütle enerjisi, elektrik enerjisine dönüştürülebilir. Pratikte elektrik enerjisi elde etmek için güneşten iki şekilde faydalanılmaktadır:

Isıl etkiden yararlanarak buhar elde edilmesi ve türbin generatör yardımıyla bunun aynı termik santrallerdeki teknikle elektrik enerjisine dönüştürülmesi
Güneş pilleri (fotovoltaik piller )kullanılarak ısı enerjisinden elektrik enerjisi elde edilmesi.
Rüzgâr enerjisi başka amaçlarla eskiden beri kullanılmaktadır. İlk defa 1930'lu yıllarda Danimarka'da gerçekleşmiştir. Türkiye'de Marmara ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi rüzgâr yoğunluğu bakımından dünya ortalamasının üzerindedir fakat kurulu gücü 55 kW olan İzmir Çeşme'de turistik bir tesisin enerjisinin %5'ini karşılayan rüzgâr santrali bulunmaktadır. Komşu Yunanistan'da ise şimdi kurulu gücü 16MW santraller vardır. Önümüzdeki yıllar için kurulu gücü 40MW olan santraller planlanmaktadır.
Jeotermal enerji ye

Elektrik şebekesi üretilen elektrik enerjisini kullanıcılara iletmek için oluşturulmuş bileşik bir ağdır. Elektrik gücü üreten enerji santralları, üretim kaynaklarından talep merkezlerine enerji aktaran iletim (nakil) hatları ve kullanıcılara bağlantı sağlayan bileşik dağıtım hatlarından oluşur.
Enerji santralları yakıt kaynaklarına erişim olan yerlerde, baraj bölgelerinde ya da yenilenebilir enerji kaynaklarına yakın olan bölgelerde ve de çoğunlukla yerleşim alanlarından uzakta konumlanmıştır. Ekonomik ölçekli olması için genellikle oldukça büyük boyutlarda inşa edilirler. Üretilen elektrik enerjisi, gerilimi yükseltilerek iletim şebekesine aktarılır.
İletim şebekesi elektrik enerjisini uzak mesafelere, zaman zaman bir ülkenin sınırları haricinde de olabilen dağıtım merkezlerine aktarır. Bu dağıtım merkezleri genellikle yerel dağıtım ağını işleten kuruluşlardır.
İkincil(indirici) merkeze ulaşan elektrik enerjisi, iletim hattı gerilim seviyelerinden dağıtım gerilimi seviyesine indirilir. İndirici merkez çıkışında elektrik enerjisi dağıtım şebekesine aktarılır. Son olarak da servis merkezine ulaşan elektrik enerjisi dağıtım gerilimi seviyesinden gereksinim duyulan servis gerilim(ler)ine indirilir.

Şebeke terimi genel olarak bütünleşik bir ağ anlamında kullanılır ve belirli bir fiziksel nitelik ya da ölçeği ifade etmez. Tüm bir kıtanın elektrik ağını ifade edebileceği gibi bir sistem operatörüne ait iletim ağını ya da yerel bir dağıtım ağını da ifade edebilir.

Sanayi Devrimi ile birlikte öncelikle birbirinden tecrit edilmiş ve belirli bir coğrafi alanı kapsayacak şekilde kurulan elektrik şebekeleri, zaman içinde genişleyerek pek çok alanı kapsayan bütünleşik ağlara dönüşmüştür. Önceleri tüm enerji üretimi talep merkezleri yakınında yapılmaktaydı. 19. yüzyıl başlarında elektrik enerjisi, buhar, hidrolik güç, ısı enerjisi, ışık ve en önemlisi doğalgaz ile rekabet edebilecek yenilikçi bir buluş haline gelmişti. Bu dönemde doğal gazın üretim ve dağıtımı çağdaş enerji endüstrisinin başlıca unsuruydu. Gaz üretimi öncelikle kullanıcının mülkiyetinde olarak başlamış, daha sonra büyük ölçekli gaz üretim tesisleri kurulmuştur. Konutlardaki enerji tüketimi ağırlıklı olarak gaza dayalı olduğundan, Amerika Birleşik Devletleri'nde hemen her kent belediyesinin bir gaz dağıtım sistemi mevcuttu. Gaz lambalarının yeterli ışık şiddeti sağlayamaması, enerjinin büyük kısmının ısı olarak yitirilmesi, evleri kötü kokutması, karbon monoksit gibi zararlı kimyasallar açığa çıkarması gibi nedenlerden ötürü 19. yüzyıl ortalarında elektrikle aydınlatma, istikrarsız gaz lambalarıyla kıyaslandığında daha avantajlı konuma gelmiştir. Gazlı aydınlatma endüstrisinin ardından, yeni bir modelleme ile Thomas Edison ana bir kaynaktan aydınlatma kullanıcılarına elektrik enerjisini ileten ilk elektrik sistemini geliştirdi. Bu gelişme ile birlikte elektrik kuruluşları da merkezcil ve büyük ölçekte üretim, dağıtım ve sistem yönetimi uygulamalarına geçtiler.
20. yüzyıl boyunca elektrik kuruluşlarının kurumsal yapılaşması değişime uğradı. Önceleri Elektrik kuruluşlarının şebekeleri belirli bir bölgeye hizmet veren, diğer kuruluşların şebekelerinden bağımsız sistemlerdi. 1920'lerde kuruluşlar birlikte hareket etmenin azami yük kapsaması ve yedek yük gereksinimleri gibi durumlarda avantajlarını fark ederek şebekelerini birleştirmeye başladılar. Elektrik kuruluşları ayrıca Wall Street gibi sermaye piyasalarından girişimlerini destekleyecek büyük miktarlarda finansman desteği sağladılar. 1934 yılında ABD'de Kamu Hisseli Kuruluşlar Yasasının kabulü ile elektrik kuruluşları gaz, su ve telefon şirketleri gibi kamusal mal olarak geçerlilik kazanmış, işleyişleri yazılı kurallarla düzenlenmiştir. Bunu izleyen 60 yıl Resmî yönetmelikler dönemi olarak sürmüştür. 1970'lerde havayolları ve telekomünikasyon kuruluşları üzerindeki devlet denetiminin kaldırılması ve 1992 tarihli Enerji Politikası Yasası ile elektrik kuruluşları üzerindeki devlet kısıtlamaları da azalamış ve toptan satış piyasaları oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde elektrik üretim kuruluşlarının iletim hattı işletmecilerinin şebekelerine açık erişimi bir gereklilik olmuştur.

Serbestleşme ile birlikte tüm şebekenin işleyişini yöneten geleneksel dikey yapılanmalı tekelci sisteme koşut olarak daha komplex bir ortam şekillendi. Üretim tesisi yapımına karar veren ve gerçekleştiren Bağımsız Enerji Tedarikçileri (Independent Power Providers - IPP), iletim şebekesi ekipmanları inşa edip işleten İletim Şirketleri (Transmission Companies - TRANSCO) son kullanıcıya elektrik satışı, servisi ve faturalandırma hizmeti sağlayan dağıtım şirketleri, IPP ve dağıtım şirketleri bulunan entegre enerji kuruluşları ve Bağımsız Sistem İşletmecileri - ISO gibi yeni katılımcılar pazara girdiler. Ayrıca günlük ve uzun vadeli işlemler değişime uğradı. Önceden uzun vadeli planlama ile yapılan altyapı çalışmaları artık vergi oranları, işçilik, malzeme maliyetleri ve finansman gibi ekonomik kaygılar güden ve IPP'ler tarafından yapılan bir yatırım analizi sürecine dönüştü. Önceden orta vadeli planlama ile yapılan yük ve tedarik yönetimi, belli bir son kullanıcı ve aktif varlık portföyü bulunan özel şirketlerin risk önceliklerine göre belirlenen bir risk yönetimine dönüştü. Kullanımı önceden tahmin edip kaynakları yönlendirmeye dayalı kısa vadeli gündelik planlama, enerji santralları ve şebeke ekipmanları artık birer aktif varlık haline geldiğinden varlık yönetimi sistemine evrimleşti. Burada ISO'lar, arz-talep fiyat dengelerini esas alarak sevkiyat planlamasını belirler oldu.
Pek çok mühendis serbestleşmeden kaynaklanan dezavantaj ve talihsizlikleri tartışmaktadır. Özellikle Kuzey Amerika'da tekelci resmi kısıtlamalar döneminde uzun menzilli iletim hatlarının güç kesilmeleri gibi acil durumlarda yedek güç sevkedecek şekilde kullanılmasına rağmen günümüzde üretimin gittikçe artan mesafelere sevk edilerek yerel kullanıcıya ulaşamadan toptancı pazarına satışı bunlara örnek olarak verilebilir. Bu sebeple güç şebekesi, sistem kararlılığı ve güvenilirliğini olumsuz etkileyen kararsız ve dalgalı yük akışlarına maruz kalmaktadır. Sistem arızalarını en aza indirmek için bir iletim hattındaki yük akışı nominal kapasite değerlerinin altında olmalıdır. Buna rağmen halihazırda şirketler iletim hatlarını limitlerine çok yakın değerlerde kullanmaktadırlar. İlave olarak, elektrik kuruluşları diğer kuruluşların şebekeleriyle enerji alışverişi yaptığından tüm olası istikametlerde yük akışı olabilmektedir. Dolayısıyla üretim ve iletim hattının herhangi bir noktasındaki yük değişimi diğer tüm noktalardaki yük dengesine etki etmektedir. Bu durum sıklıkla öngörülemeyen ve kontrol edilemeyen bir şekilde gerçekleşmektedir. Uzun bir iletim hattının kapasitesi kısa bir hatta oranla genellikle daha yüksektir. Eğer durum böyle değilse iletim hattının kırılmasıyla sonuçlanabilen kararsız yük akışları meydana gelebilir. Buna benzer faz ve gerilim dalgalanmaları bir kesicinin atmasından kaynaklanan 1965 Kuzeydoğu Enerji Kesintisi ya da ağacın üzerine bel veren bir iletim hattından kaynaklanan 2003 Kuzeydoğu Enerji Kesintisi gibi sistem kesilmelerine yol açabilmektedir. Daha da ötesi ekonomik faktörlerle belirlenen rastgele konumlanmış IPPler ve üretim birimlerinin ana tüketim bölgelerine uzak oluşunun güç arzına ters etkileri olmaktadır. Ayrıca elektrik kuruluşları rekabet koşullarından ötürü yük akışları ya da kesinti istatistikleri gibi sistem arızalarını engelleyici bazı kritik bilgileri kamuoyuyla paylaşmamaktadırlar. Sonuç olarak elektrik şebekeleri ekonomik faktörleri şebeke fiziksel performans kriterleriyle yeteri kadar örtüşmemektedir. Pek çok uzman gelecekteki olası ciddi sonuçları önleyecek temel değişiklikleri savunmaktadır.

Şebekelerin yapısı ya da topolojileri büyük farklılıklar gösterebilir. Fiziksel planlar büyük ölçüde kullanılabilir alanlar ve coğrafya'ya bağlıdır. Mantıksal topoloji bütçe kısıtlamaları, sistem güvenilirliği gereksinimleri, yük ve üretim karakteristikleri gibi faktörlerden etkilenebilir.
İletim ya da dağıtım şebekeleri için en ucuz topolojiler radyal yapılardır. Bunlar büyük ölçekli enerji santrallarında üretilen elektrik enerjisinin art arda daha düşük gerilim hatlarıyla nakledilerek iş ve mesken kullanıcılarına ulaştırıldığı ağaç yapısındaki şebekelerdir.
Pek çok elektrik şebekesi daha kompleks olan örgülü şebekelerin sağladığı güvenilirliğe gereksinim duyar. Örgülü şebekelerin tipik özelliği şebekenin bir kolu ya da dalının arızaya girmesi durumunda enerji iletimini sağlayacak alternatif yollar bulunmasıdır. Örgülü ağ topolojilerinin maliyeti enerji nakil ve orta gerilim dağıtım şebekelerine uygulanmasını kısıtlamaktadır. Yedeklilik özelliği servis ekipleri arızalı hatları onarırken aynı zamanda enerji iletiminin alternatif yoldan devamına olanak sağlar.
Diğer topolojiler arasında Avrupa'da kullanılan ilmekli ağ yapıları ile düğümlü zincir ağlar sayılabilir.
Kuzey Amerika kent ve kasabalarında elektrik şebekesi çoğunlukla klasik radyal yapıdadır. İkincil merkezler enerjisini iletim şebekesinden alırlar, gerilim seviyesi bir trafo ile düşürüldükten sonra her yöne dağılan fider hatlarının bağlı bulunduğu bir bara'ya aktarılır. Fider hatları 3-faz gerilim taşırlar ve indirici merkez yakınlarında genellikle ana cadde ve yollar boyunca uzanırlar. İndirici merkezden uzaklaşıldıkça fider hatlarına uzak bölgeleri de kapsayacak şekilde yan dallara ayrılarak yayılırlar. Ağaç dallarını andıran bu yapı indirici merkezden dışa doğru genişler, kesintileri engellemek ve sistem güvenilirliğini artırmak için genellikle yakındaki bir indirici merkezden gelen en az bir yedek bağlantı yapılır. Bu yedek bağlantı arıza durumunda aktive edilerek bir güç istasyonunun servis bölgesi alternatif olarak kısmen de olsa diğer bir istasyondan beslenebilir.

Enerji nakil ağları yedeklenmiş iletim yollarından oluşan topolojisi ile daha kompleks bir yapıdadır. Örnek olarak bakınız, Birleşik Devletler yüksek gerilim nakil şebekesi haritası (sağda).
Senkron bir ge

Elektrikli araç veya elektronik taşıt tahrik için bir veya daha fazla elektrik motoru kullanan bir araçtır. Araç dışı kaynaklardan elektrikle bir toplayıcı sistemle çalıştırılabilir veya bir pille bağımsız olarak çalıştırılabilir. Bazen güneş panelleri tarafından yakıt hücreleri veya bir jeneratör kullanılarak yakıtın elektriğe dönüştürülmesiyle de olabilir. EV'ler arasında, bunlarla sınırlı olmamak üzere, karayolu ve demiryolu araçları, yüzey ve su altı araçları, elektrikli uçaklar ve elektrikli uzay araçları yer alır. Otonom sürüş, bağlantılı araçlar ve paylaşımlı mobilite gibi gelişmekte olan diğer otomotiv teknolojileriyle birlikte karayolu araçları için Connected, Autonomous, Shared ve Electric (CASE) Mobility adlı geleceğin mobilite vizyonunu oluşturur.
Endüstriyel araçlar için kullanılan bir elektrikli araç aküsü (EVB), bir akülü elektrikli aracın (BEV'ler) tahrik sistemine güç sağlamak için kullanılan pillerdir. Elektrikli araç şarj istasyonu veya evde şarjolunabilir.
Elektrikli araç tarihi ilk olarak 19. yüzyılın sonlarından başladı. İçten yanmalı motorlar, yaklaşık 100 yıl boyunca otomobiller ve kamyonlar için baskın tahrik yöntemiydi, ancak elektrik gücü, trenler ve her türden diğer araç türlerinde yaygın olarak kullanılmaya devam etti.
Kabulü artırmak için devlet teşvikleri ilk kez 2000'lerin sonlarında, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği de dahil olmak üzere tanıtıldı ve 2010'larda büyüyen bir araç pazarına yol açtı. COVID-19 salgınından sonra yapısal teşviklerin elektrikli araç pazarını büyük ölçüde artırması bekleniyor. COVID-19 salgını sırasında sokağa çıkma yasakları, benzinli veya dizel araçlardaki sera gazı sayısını azalttı. Uluslararası Enerji Ajansı, 2021'de hükûmetlerin ağır elektrikli araçlara yönelik politikalar da dahil olmak üzere iklim hedeflerine ulaşmak için daha fazlasını yapması gerektiğini söyledi. Elektrikli araç satışları, 2016'daki küresel payın %2'sinden 2030'a kadar %30'a çıkabilir. Temmuz 2022 itibarıyla küresel EV pazarının büyüklüğü 280 milyar dolardı ve 2026'ya kadar 1 trilyon dolara çıkması bekleniyor. Bu büyümenin çoğu Kuzey Amerika, Avrupa ve Çin gibi pazarlarda bekleniyor; 2020'de yapılan bir literatür incelemesi, elektrikli 4 tekerlekli araçların kullanımındaki artışın gelişmekte olan ekonomilerde ekonomik olarak pek olası görünmediğini gösterdi. Ancak elektrikli 2 tekerlekli araçların büyümesi muhtemeldir.

Elektrik üretmenin, değişen maliyetler, verimlilik ve ekolojik arzu edilen birçok yolu vardır.

Jeneratör tesislerine bağlantı
Elektrikli lokomotifler, tramvaylar, troleybüsler ve tramvay kamyonu arasında yaygın olan üretim tesislerine doğrudan bağlantı (Katener, üçüncü ray, kanal akımı koleksiyonu)
Çevrimiçi elektrikli araç, elektromanyetik indüksiyon yoluyla yol yüzeyinin altına gömülü elektrik prizlerinden güç toplar

Çevrimiçi elektrikli araç, elektromanyetik indüksiyon yoluyla yol yüzeyinin altına gömülü elektrik prizlerinden güç toplar
Yerleşik jeneratörler ve hibrit araçlar
Yerleşik bir dizel motor kullanılarak üretilir: dizel-elektrikli lokomotif ve dizel-elektrik çoklu birim (DEMU)
Bir yakıt hücresi kullanılarak gemide üretilir: yakıt hücreli araç
Gemide nükleer enerji kullanılarak üretilir: nükleer denizaltılar ve uçak gemileri
Güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklar: güneş aracı

Elektrikli araçları şarj etme yöntemleri seviye 1, seviye 2 ve seviye 3 olmak üzere üç seviyeye ayrılır. 1.Evlerde veya iş yerlerinde park halinde bulunan araçları sarj etmek için kullanılabilecek bir yöntem. 5-12 saat arasında değişebilir. 2.kamu alanlarında orta düzeyde şarj için kullanılabilecek yöntem. 1-4 saat arasında sarj olabilir. 3.seviye kısa sürede hızlı şarj etmek için kullanılabilir yöntem. 15 - 30 dakika arasında şarj olur.

elektrikli araçlarda kullanılan Pilot modu, akıllı sensörler ve benzeri teknolojilerle birlikte elektrikli araçlar kazaların önüne geçebilir.

Uluslararası kaynaklara göre, dünyadaki petrol rezervlerinin bilinen rezervlerle birlikte ömrünün yaklaşık 50 yıl olduğu öngörülmektedir Literatürde içten yanmalı motorların verimliliğini artırmak için birçok çalışma yapılmıştır ve verimlilik hala %40 seviyesine ulaşmamıştır. Elektrikli araç tarafında özellikle Lityum-iyon türü bataryalar en çok umut edilen bataryalardır.

Avrupa'da elektrikli otomobil ve kamyonet alımı 2020'de önemli ölçüde arttı. Yıl için elektrikli otomobil kayıtları 2019'daki 550.000 adetten 1.325.000 adede yükseldi. Bu, toplam yeni araba kayıtlarının sadece %3,5'ten %11'ine bir artışı temsil ediyor. 1 yıl. Elektrikli kamyonetlerin alımı da 2019'daki toplam yeni kayıtların %1,4'ünden 2020'de %2,2'ye yükseldi. 2020'de otomobiller ve kamyonetler için elektrikli araç kayıtlarının çoğunluğunu plug-in hibritlerden ziyade pilli elektrikli araçlar oluşturdu.
Avrupa Yeşil Anlaşması'nın bir parçası olarak, Avrupa İklim Yasası ile AB kendisine 2050 yılına kadar iklim tarafsızlığına ulaşmak için bağlayıcı bir hedef belirlemiştir. Bu, mevcut sera gazı emisyon seviyelerinin önümüzdeki on yıllarda önemli ölçüde düşmesini gerektiriyor. İklim tarafsızlığına yönelik bir ara adım olarak AB, 2030 yılına kadar emisyonları en az %55 oranında azaltmayı taahhüt ederek 2030 iklim hedefini yükseltti.

Alternatif yakıtlı araç
Yakıt hücreli otomobil
Elektrikli bisiklet
Pedelec
Yakıt hücreli elektrikli araç
Güneş enerjisiyle çalışan araç
Güneş arabası
Güneş enerjili otobüs
Elektrikli uçak
Elektrikli tekne
Basınçlı hava arabası
Basınçlı hava aracı
Akülü-elektrikli lokomotif
Elektrikli tekne
Elektrikli otobüs
Hibrit elektrikli otobüs
Akülü elektrikli otobüs
Elektrikli araba
Elektrikli kamyon
Elektrikli platformlu kamyon
Elektrikli otomobil
Pilli elektrikli araç
Elektrikli motosikletler ve scooterlar
Motorlu trotinet
Yakıt hücreli otomobil
Hibrit elektrikli araç
Hibrit tren
Mahalle Elektrikli Aracı
Şarjlı elektrikli araç
Plug-in hibrit elektrikli araç
Güneş enerjisiyle çalışan araç
Güneş arabası
Güneş enerjili otobüs
Esnek yakıtlı araç
Yakıt hücreli otomobil
Hidromobil
Segway
İki tekerli kişisel vasıta
Elektrikli tekteker
Hidrojen içten yanmalı motorlu araç
Bi-yakıtlı araç
Esnek yakıtlı araç
Hibrit elektrikli araç
Hibrid otomobil
Plug-in hibrit
Güneş arabası
Güneş enerjili otobüs
Rüzgar gücüyle çalışan araç
Sıfır emisyonlu araç

GB/T 20234
IEC 61851
IEC 62196
IEC 63110
ISO 15118
SAE J1772
SAE J3068
SAE J3105
SAE J3271
AC:
SAE J1772 Tip 1 (Yazaki)
Tip 2 konektör Tip 2 (Mennekes)
Tip 3 konektör Tip 3 (Scame)
DC:
CHAdeMO
GB/T şarj standardı
ChaoJi
Kombine Şarj Sistemi EE/FF (CCS Combo 1/2)
Megawatt Şarj Sistemi

http://repositories.cdlib.org/itsdavis/UCD-ITS-REP-01-26/ 16 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.arb.ca.gov/msprog/zevprog/zevprog.htm 3 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.whokilledtheelectriccar.com/ 29 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sürdürülebilir ulaşım
Çevre teknolojisi
Paris Anlaşması
Süper kapasitör
Apple elektrikli otomobil
Otonom araba
Uçan otomobil
Biyoyakıt

Elektrikli otomobil, elektrik enerjisi ile çalışan otomobillere verilen isimdir. Elektrikli otomobillerin, otomotiv endüstrisinde önemli bir etkisi olmaktadır. Bu model arabalar yakıt tasarrufu yanında şehir kirliliğini ve karbon emisyonunu azaltmaktadır. Karbondioksit emisyonunun azalma derecesi elektrik üretimine bağlı olup %50'lik bir azalma beklenmektedir. Enerji toplamaları için şarj istasyonu kurulur.
Elektrikli otomobil bir veya daha fazla elektrik motoru kullanarak, bataryalardan ve diğer enerji depolama cihazlarında depoladığı elektriği kullanarak sürülen otomobildir. Elektrik motorları ani tork verir, güçlü ve dengeli hızlanma sağlar.
Elektrikli otomobiller 19. yüzyılın sonlarında ve 20.yy'ın başlarında oldukça revaçtaydı, fakat içten yanmalı motor teknolojisindeki ilerlemeler ve petrol kullanan araçların ucuz olarak toplu üretimi elektrikli araçların sonunu getirdi. 1970 ve 1980'lerdeki enerji krizleri elektrikli otomobillere kısa süreli bir ilgi oluşturdu, fakat günümüzdeki gibi büyük kitlesel bir pazara ulaşılamamıştı. 2000'li yılların ortalarından beri batarya ve güç yönetimi teknolojilerindeki ilerlemeler, değişken petrol fiyatlarının sebep olduğu endişeler ve sera gazı azaltma gereksinimi elektrikli otomobilleri yeniden gündeme getirdi. 2021 itibarıyla dünyada en çok satan elektrikli araç Volkswagen ID.3'tür.
Elektrikli otomobiller içten yanmalı motorlu araçlarla karşılaştırıldığında bazı avantajlara sahiptir; bunlar yerel hava kirliliğini azaltır, petrol ve petrol ithali yapılan ülkelere bağımlılığı azaltır. Ayrıca birçok ülke için yüksek petrol fiyatları ülkelerin ödemeler dengeleri üzerine ters bir etkiye sahiptir; onların ekonomik gelişmelerini engellemektedir.
Potansiyel faydalarına rağmen, elektrikli otomobillerin geniş ölçüde benimsenmemesinin bazı sebepleri engel ve sınırlamalar ile karşılaşmalarıdır. 2010 itibarıyla elektrikli arabalar lityum-iyon bataryaların ek masrafları sebebiyle, sıradan bir içten yanmalı motorlu araca ve hibrit elektrikli araçlara göre önemli ölçüde daha pahalıdır. Bununla birlikte batarya fiyatları toplu üretim ile azalmaktadır ve daha da azalması beklenmektedir. Elektrikli arabaların yaygınlaşmasını engelleyen diğer faktörler; özel veya kamuya ait bir girişim olarak şarj istasyonlarının eksikliği ve kısıtlı menzil sebebiyle sürücülerin hedeflerine varamadan bataryalarının tükenip yolda kalacakları şeklindeki endişeleridir. Bazı hükûmetler var olan engelleri aşmak için politikalar geliştirmekte, ekonomik teşvik paketleri sunmaktalar. Böylece elektrikli otomobillerin satışını artırmak için, elektrikli araç ve batarya teknolojisindeki gelişmeleri desteklemektedirler. Çeşitli ulusal ve yerel hükûmetler vergileri azaltarak, çeşitli destekler sağlayarak elektrikli arabaların ve diğer şarj edilen hibrit araçların satın alma fiyatlarını azaltmaktadır.

Elektrikli otomobiller elektrikli araçların (EVs) bir çeşididir; elektrikli araç terimi tahrik yani ileri itiş için elektrik motoru kullanan herhangi bir aracı ifade eder, elektrikli bir otomobil ise genellikle elektrikli karayolu taşıtlarını ifade etmektedir.
Elektrikli otomobillerin güç kaynağı sadece yerleşik bir batarya olmadığı durumlarda, elektrik motorları beslendikleri diğer kaynaklara göre isimlendirilirler; güneş ışığını kaynak olarak kullanan güneş otomobilleri ve dizel jeneratörlü elektrikli otomobiller gibi, bu arabalar hibrit araçların bir türüdür. Nitekim gücü yerleşik bir bataryadan alan elektrikli otomobiller bataryalı elektrikli araçların (BEVs) bir türüdür. Genelde elektrikli otomobiller bataryalı elektrikli araçları (BEVs) belirtmektedir.

Elektrikli otomobiller 19.yy'ın ortalarında ve 20.yy'ın başlarında oldukça popülerdi, elektrikli otomobiller konforu ve kullanım kolaylığı ile petrollü otomobillere göre daha üstündü. İçten yanmalı motor teknolojisindeki ilerlemeler, özellikle elektrik starter'i bu üstünlüğü tartışmalı hale getirdi. Petrollü otomobillerin geniş çeşitliliği, daha hızlı bir şekilde enerji yüklenebilmesi, gelişen petrol altyapısı, Ford Motor şirketi gibi şirketlerin seri petrollü araç üretimi ve bu seri üretim sonucu petrollü otomobillerin elektrikli otomobiller ile aynı fiyata gelmesine hatta daha ucuz olmasına sebep oldu. Bu gelişmeler 1930'larda elektrikli otomobillerin ABD piyasasından silinmesine sebep oldu. Bununla birlikte, son yıllarda, petrollü otomobillerin çevresel etkileri hakkındaki endişeler, yüksek benzin fiyatları, batarya teknolojisindeki gelişmeler ve petrol fiyatının yükselme ihtimali elektrikli otomobillere yeniden bir ilgi doğmasına yol açtı. 1990'lardaki başarısız bir ortaya çıkma girişiminden sonra bu yeni elektrikli otomobiller daha çevre dostu oldu ve ilk satın alma masraflarına rağmen çalıştırılması ve kullanımı daha ucuzdur.

Türkiye'de ilk elektrikli otomobil II. Abdülhamid tarafından İngiltere'de Messrs Immisch & Co şirketine 1888 yılında sipariş edildi. Şirketin mühendisleri Magnus Volk ve Moritz Immisch'in özel olarak hazırladıkları bu otomobil ön kısmında tek bir büyük teker yerine birbirine yakın iki küçük tekere sahipti, Immisch tarafından patenti alınan 20 Amper 48 Volt 1 beygirlik motoru vardı. Abdülhamit bu otomobilden çok memnun kalmıştı ve bu iki mühendisi ödüllendirmişti, bu sayede mühendisler uluslararası bir üne kavuşmuşlardı. Sultan için hazırlanan bu otomobil o zamanın teknik dergilerinde de görülebilmektedir.
İçten yanmalı motorların üstünlüğü ele geçirmesinden önce, elektrikli otomobiller birçok hız ve mesafe rekoruna sahiptiler. Bu rekorlar arasında en dikkat çekici olan Camille Jenatzy tarafından 29 Nisan 1899'da kendisine ait olan roket tipli aracı Jamais Contente ile 100 km/saat rekorunun 106 km/saat'lik bir hızla kırılmasıdır. 1920'lerden önce, elektrikli otomobiller, petrol yakıtlı otomobiller ile şehir içinde kullanım kalitesi olarak rekabet etmekteydi.
1896 yılına kadar süre gelen şarj etme altyapısındaki eksikliği aşmak için getirilen çözümlerden biri değiştirilebilir batarya hizmeti Hartfor Electric Light Company tarafından elektrikli kamyonlar için ilk defa uygulamaya konuldu. Araç sahibi aracını bataryasız olarak General Electric Şirketinden satın alıyordu ve elektriği de Hartfor Electric'ten değiştirilebilir bataryalar vasıtasıyla satın alıyordu. Araç sahibi değişken bir mil başına şarj ücreti ve kamyon depolama ve bakımını kapsayan aylık bir hizmet ücreti ödüyordu. Hizmet, 1910 ile 1924 yılları arasında 6 milyon milden fazla bir ulaşımı kullanıcılara sunmuştu. 1917'nin başlarında benzer bir hizmeti Chicago'da Milburn Light Electric otomobilleri sahipleri için bataryasız araç satın alma seçenekleri mevcuttu.

1897'de ABD'deki ilk ticari uygulama olarak elektrikli araçlar New York şehri taksi filosu olarak Filedelfiya Elektrikli taşıma ve vagon şirketi tarafından yapılmıştır. ABD'de elektrikli otomobiller 20.yy başlarında Anthony Electric, Baker, Columbia, Anderson, Fritchie, Studebaker, Riker, Milburn ve diğerleri tarafından üretilmiştir.
İçten yanmalı motorlarla karşılaştırıldığında daha yavaş olmasına rağmen, 1900'lerin başlarında bazı avantajlarından dolayı tercih edilmekteydi. Petrollü otomobillerde bulunan sarsıntı, koku ve gürültü gibi olumsuz yönler elektrikli otomobillerde yoktu. Elektrikli otomobillerin petrollü otomobillerde sürme esnasında en büyük problem olan vites değiştirme gibi bir problemi yoktu. Elektrikli otomobiller zenginlerin şehir içi ulaşımda uzun menzilin gerekmeyeceği şekilde bir kullanımda tercih edilmişti. Petrollü otomobillerin bir diğer dezavantajı ise motoru çalıştırmak için elle kurulan bir kola gereksinim duymasıydı, kolun kurulması için fiziksel olarak bir çaba harcamak gerekiyordu. Elektrikli otomobiller bu sebeplerden kadınlar için de kullanım kolaylığı sağlamaktaydı.

1911'de New York Times, elektrikli otomobilleri petrol yakıtlı otomobillerden daha temiz olması, daha sessiz olması ve daha ekonomik olması sebebiyle ideal olarak kabul etmekteydi. 2010 yılında rapor edilen bu 1911 tarihli habere, Washington Post şöyle bir yorum katmıştır; Thomas Edison'un kafasını karıştıran elektrikli otomobil bataryalarına olan benzer güven eksiklikleri günümüzde de sürmektedir.

1970'lerdeki ve 80'lerdeki enerji krizleri, hidrokarbon(petrol) enerji piyasasındaki dalgalanmalardan bağımsız olması sebebiyle elektrikli otomobillere olan ilgi tekrar yenilendi. 1990'ların başlarında, CARB(California Air Resources Board) daha yakıt verimli, daha az emisyonlu araçlara; asıl amaç olarak sıfır emisyonlu örneğin elektrikli araçlar gibi, araçlara geçişi öngören bir çalışma başlattı. Karşılık olarak, otomobil üreticileri, elektrikli modeller geliştirdiler: CryslerTEVan, Ford Ranger EV pickup truck, GM EV1 ve S10 EV pickup, Honda EV plus hatchback, Nissan lityum-iyon bataryalı Altra EV minivagon ve Toyota RAV4 EV gibi. Bu otomobiller netice olarak ABD otomobil marketinde lağvoldular, ortadan kalktılar.
2000'lerin sonlarında küresel ekonomik durgunluk otomobil üreticilerine aşırılığın sembolü olarak görülen fazla yakıt tüketen spor amaçlı taşıtları(SUVs)azaltarak, küçük arabaları, hibrit arabaları ve elektrikli arabaları yaygınlaştırma üzerine çağrıları artırdı. Kaliforniyalı otomobil üreticisi Tesla Motors 2004 yılında Tesla Roadster üzerinde geliştirmelere başladı, 2008 yılında ilk defa müşteriye sunuldu. Mart 2012 itibarıyla, Tesla en az 31 ülkede 2,250 den fazla Roadster modeli sattı.
Mitsubishi i MiEV Temmuz 2009'da Japonya'da filo müşterileri için piyasaya sürüldü, bireysel müşteriler için Nisan 2010'da satışı başladı. Hong Kong'da bireysel müşteriler için Mayıs 2010'da, Avustralya'da ise kiralama yolu ile Temmuz 2010'da piyasada yerini aldı. Nissan Leaf'in perakende satışı Japonya ve Amerika'da 2010 Aralık ayında, çeşitli Avrupa ülkeleri ve Kanada'da 2011'de başladı.
Ocak 2022 itibarıyla, diğer elektrikli otomobiller ve şehir arabaları satın alma için veya kiralama için sunulmaktadır. Bunlardan bazıları: Porsche Taycan,Tesla Model 3,Tesla Model Y,Volkswagen ID.4,Volkswagen ID.3,Renault Zoe,Nissan Leaf,Hyundai Kona

Elektrikli yılan balığı (Electrophorus electricus), Yeni dünya bıçak balıkları takımından elektrik üreten sıra dışı bir tür. Bu yetenek hem avlanırken hem de savunma anında kullanılabilir. Elektrikli yılan balığı Güney Amerika'nın kuzey doğusundaki Amazonlar ve Orinoco bölgelerinde, çamurlu ve oksijen bakımından fakir tatlı sularda yaşar.
Elektrikli yılan balığı, adından ve görüntüsünden tahmin edildiği gibi bir yılan balığı olmayıp, yeni dünya bıçak balıkları  (Gymnotiformes) takımından sayılır. Asıl yılan balığı gibi silindirik uzun bir vücudu vardır. Anal yüzgeci hemen hemen tüm vücut boyunca ilerler ve kuyruk ucunda son bulur. Sırt- kuyruk ve karın yüzgeci mevcut değildir. Boyu 2,5 metreyi bulabilirken ağırlığı 20 kg'a kadar gelebilir. Geniş, oval ve yassı olan kafası heybetli bir ağız taşır. Renk, griden kahverengimsi boz renge kadar uzanır. Ağız boşluğundaki özel bir kan damarından oksijen alır ve ortalama her on dakikada bir su yüzeyinde hava solur.
Vücudunun büyük kısmı, aslında yüksek gerilim salan kaslara dönüşmüş elektrik organları (elektroplax) ile kaplıdır. Bu organlar, her biri düşük gerilim üreten çok sayıdaki elektrik üreten elementlerden oluşur. Bu aynı, seri olarak bağlanmış bir pil sistemi gibi gerçekleşir. Bir elektrikli yılan balığında 5.000 ile 6.000 arasındaki elektroplax, beraberce 500 voltluk bir gerilim, 500 wattlık elektrik üretebilir.
Organlar, avlarını yakalamasına ve savunmaya hizmet ederler. Gerilim, sadece küçük balıkları öldürürken, ayrıca bir insanı da ölümcül olarak yaralayabilecek durumdadır. Alexander von Humboldt'un ünlü Güney Amerika keşif gezisinde tasvir ettiği gibi, elektrikli yılan balığı hatta atları bile öldürebilir.
Halkın, balığın çarpmasından korkusu o kadar abartılıydı ki biz ilk üç gün hiçbir şey hissetmedik. Derken rehberimiz atları ve katırları suya getirdi ve avlamaya başladı. Daha beş dakika geçmişti ki iki at boğuldu. 1.6 m boyundaki elektrik balığı atın karnına saldırdı ve onu çarptı. Ancak zamanla eşit olmayan savaşın ateşi düştü ve tükenmiş balıklar dağıldı. Birkaç dakika sonra beş büyük yılan balığımız vardı. Onlarla dört saat boyunca deneyler yaptıktan sonra takip eden günlerde, kas halsizliği, eklem ağrıları ve genel iç bulantısı hissettik.
(Not: Humboldt burada özellikle, atların boğulduğunu vurguluyor. Yılan balığının çarpması at için öldürücü olmasa da onu durgun bir suda da boğulabilecek kadar uyuşturuyor.)
Elektrik çarpması balığın bulanık suda yön tayinine, kendi sınırlarını belli etmesine ve çiftleşecek partner bulmasına da hizmet eder. Balık bu esnada daha zayıf ve daha yavaş impulslar üretir.
Genç yılan balıkları zeminde yaşayan omurgasızları yerler. Buna karşın yetişkinler, ağırlıklı olarak yemeden önce öldürdükleri balıklarla beslenirler.
Elektrikli yılan balıkları, çiftleşme için partnerlerini, elektrik salınımlarının yardımıyla ararlar. Bu zayıf salınımları muhtemel partner bulanık suda hisseder. Çiftleşme genelde Eylül ile Aralık arasında yer bulur. Erkekler su bitkileri ile yuva kurar, yumurtalara ve sonra da larvalara bekçilik yaparlar. Bunlar, yumurtadan çıktıklarında on santimetre boyundadırlar.

 Wikimedia Commons'ta Elektrikli yılan balığı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

www.zoovienna.at

Elektriksel öz direnç (Omaj ya da direnç, belirli bir elektrik direnci ya da hacim rezistivitesi olarak da bilinir), belirli bir malzemenin elektrik akımının akışına karşı nicelleştiren bir özelliktir. Düşük bir direnç kolaylıkla elektrik akımının akışını sağlayan bir malzeme anlamına gelir. Karşıt değeri, elektrik akımının geçiş kolaylığını ölçen elektriksel iletkenliktir. Elektriksel direnç, mekanik sürtünme ile kavramsal paralelliklere sahiptir. Elektriksel direncin SI birimi ohm (Ω), elektriksel iletkenliğin birimi ise siemens (S)'dir.
Bir objenin R direnci, voltaj V'nin akım I'ya oranıyken elektriksel akım G bunun karşıtıdır:

  
    
      
        R
        =
        
          
            V
            I
          
        
        ,
        
        G
        =
        
          
            I
            V
          
        
        =
        
          
            1
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle R={\frac {V}{I}},\qquad G={\frac {I}{V}}={\frac {1}{R}}}
  

Birçok direnç ve iletkenler elektrik akımı eşit bir akışı ile muntazam bir kesite sahiptir ve bir malzemeden imal edilmişlerdir. (Sağ şemaya bakın.) Bu durumda, elektrik özdirenç ρ(Yunanca:rhodur)
  
    
      
        ρ
        =
        R
        
          
            A
            ℓ
          
        
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle \rho =R{\frac {A}{\ell }},\,\!}
  
 şeklinde tanımlanır.R malzemenin elektrik direncini (ohm cinsinden ölçülen, Ω).
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 malzeme parçasının uzunluğunu (metre ile ölçülen, m) ve A bir numunenin enine kesit alanını ifade eder.
Direncin bu şekilde tanımlanan nedeninin aksine, direnç içsel özelliği yapan şeydir. Tüm bakır teller, şekil ve boyuta bakılmaksızın yaklaşık aynı dirence sahiptir, ancak uzun, ince bakır tel kısa kalın bakır tele göre çok daha büyük bir dirence sahiptir. 
Her malzeme, kendine özgü bir dirence sahiptir - örneğin, kauçuğun direnci bakıra göre uzak ara en büyüktür.
Hidrolik analojide, bir yüksek direnç malzemesinden kum dolu bir boru aracılığıyla elektrik geçirilmesi, düşük direnç malzemesinden suyun itişiyle boş boru vasıtasıyla elektrik geçirilmesi gibidir. Borular aynı boyut ve şekildeyse, kum dolu boru yüksek akış direncine sahiptir. Ancak direnç, sadece kumun varlığı ya da yokluğu ile belirlenmez. 
Aynı zamanda, borunun uzunluğu ve genişliğine bağlıdır: Kısa ya da geniş borular, dar veya uzun borulardan daha düşük bir dirence sahiptir.
Yukarıdaki denklem Pouillet'nin Kanunu olarak (Claude Pouillet den sonra adını alarak) belirtilebilir :
  
    
      
        R
        =
        ρ
        
          
            ℓ
            A
          
        
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle R=\rho {\frac {\ell }{A}}.\,\!}
  

Belirli bir malzemenin direnci uzunluğu ile artar, fakat kesit alanı arttıkça azalır. Yukarıdaki denklemlerden, direnç ohm⋅metre SI birimleri vardır. Ohm⋅cm veya ohm⋅inch gibi diğer birimler de bazen kullanılır.
Formül 
  
    
      
        R
        =
        ρ
        ℓ
        
          /
        
        A
      
    
    {\displaystyle R=\rho \ell /A}
  
 sezgisel bir direnç değerini anlamak için de kullanılabilir. Örneğin,
  
    
      
        A
        =
        1
        
          
            m
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=1{\text{m}}^{2}}
  
 and 
  
    
      
        ℓ
        =
        1
        
          m
        
      
    
    {\displaystyle \ell =1{\text{m}}}
  
  daha sonra direnç olarak bu elementin (zıt yüzleri mükemmel iletken olan kontaktlar ile bir küp oluşturarak) ohm ve ohm-metre arasında yapıldığı malzemenin direnci sayısal olarak eşittir.Eğer 1 cm×1 cm×1 cm lik karşıt yüzlerine temas ederse, aynı şekilde, 1 ohm⋅cm malzeme 1 ohm'luk bir dirence sahip olacaktır.
İletkenlik σ (Yunanca: sigma) direncin tersi olarak tanımlanır:

 
  
    
      
        σ
        =
        
          
            1
            ρ
          
        
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle \sigma ={\frac {1}{\rho }}.\,\!}
  

İletkenliğinsiemensin birimi metre başına SI göre S/m dir.

Yukarıdaki tanım spesifik olarak, enine kesit ile içlerinden muntazam olarak akım geçen dirençler veya iletkenlerdir. Daha temel ve genel tanım ise bir malzemenin içinde bir elektrik alanı, elektrik akımı yapar şeklindedir. Elektrik direnci ρ oluşturduğu akım yoğunluğuna elektrik alanının oranı olarak tanımlanır:
  
    
      
        ρ
        =
        
          
            E
            J
          
        
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle \rho ={\frac {E}{J}},\,\!}
  
.Buradaki;
ρ (ohm⋅metres ölçülen Ω⋅m) iletken malzemenin direncini, 
E elektrik alanının büyüklüğünü (metre başına volt olarak V⋅m−1),
J akım yoğunluğunun büyüklüğünü (metre kare başına amper olarak A⋅m-2) ifade eder ve E ve J iletken içindedir.İletkenlik tersi:

  
    
      
        σ
        =
        
          
            1
            ρ
          
        
        =
        
          
            J
            E
          
        
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle \sigma ={\frac {1}{\rho }}={\frac {J}{E}}.\,\!}
  
 şeklindedir.
Örneğin, kauçuk silgi, büyük ρ ve küçük q olan bir malzemedir. Çünkü lastiğin içindeki çok büyük bir elektrik alanı bile neredeyse hiç akım yapmaz. Öte yandan, bakır, küçük ρ ve büyük q olan bir malzemedir çünkü küçük bir elektrik alanının içinden bile bir sürü akım çeker.

Kuantum mekaniği atomdaki elektronların herhangi bir keyfi bir enerji değeri alamaz şeklinde belirtmektedir. Bunun yerine, elektron sabit enerji düzeylerini işgal etmesi gerekir ve bu seviyeler arasındaki değerler imkânsızdır. 
Böyle izin verilen çok sayıda enerji düzeyleri; (enerji alanı olarak) birbirine yakın aralıklı, biz birlikte bu benzer enerji düzeyleri hakkında “enerji bandı” olarak konuşabiliriz. Atom sayısına bağlı olarak, bir malzemede pek çok enerji bantları olabilir {elektron sayısı (atom nötr ise)} ve (enerji bantlarındaki çevresel değişiklik gibi dış faktörlerin yanı sıra).
Malzemenin elektronları düşük enerji durumlarında malzemede toplam enerjiyi giderek minimize etmeye çalışır; Ancak, Pauli ilkesi hepsinin düşük durumda gitmek istediği anlamına gelir. Elektronlar bant yapısını alttan başlayarak doldururlar. Elektronların dolduğu karakteristik enerji seviyesine Fermi seviyesi denir. Bant yapısına göre Fermi düzeyinin pozisyonu elektrik iletimi için çok önemlidir. 
Fermi seviyesine yakın enerji seviyelerinde sadece serbest dolaşan elektronlar kolayca kısmen bu bölgedeki durumlar arasında atlayabilir. Buna karşılık, düşük bir enerji durumları katı bir şekilde sürekli sabit elektron sayısı kadar doldurulur ve yüksek enerji durumları sürekli elektronlardan boştur.
Metallerde Fermi seviyesine yakın birçok enerji düzeyleri vardır bu da taşımak için pek çok elektron demektir. Bu da metallerdeki yüksek elektronik iletkenliğine neden olandır. 
Band teorisinin önemli kısmı, enerji aralıklarında yasak bölümlerin olmasıdır. Yalıtkanlar ve yarı iletkenler olarak, elektron sayılarının  düşük enerji bantlarında belirli tam sayı doldurmak için sadece doğru miktarda olması umulur. 
Bu durumda, Fermi seviyesi bant aralığı içine düşmektedir. Orada Fermi seviyesine yakın hiç uygun durum yoktur ve elektronlar serbestçe hareket halinde olmadığından, elektronik iletkenliği çok düşüktür.

Bir metal, atomların kafes şeklini içerir;her biri kafes boyunca seyahat eden ve kendi ebeveyn atomlarından serbetçe ayrılan  elektronların dış kabuğundan oluşur. Bu, aynı zamanda positif iyonik kafes olarak bilinmektedir. Bu ayrışabilir elektron 'deniz'i metalin elektrik akımını iletmesini sağlar. 
Bir elektrik potansiyeli farkı (voltaj) metal boyunca tatbik edildiği zaman, elde edilen elektrik alanı pozitif terminaline doğru sürüklenmesine elektronlar neden olur. Elektronların gerçek sürüklenme hızı çok küçüktür; büyüklük sırasına göre saatte bir metre. Ancak elektronlar malzemeye yoğun bir şekilde paketlenir. 
Ancak, elektromanyetik alan ışık hızında metal yoluyla yayılır. Mekanizma Newton beşiğinde olduğu gibi topları momentum transferine benzer.
Oda sıcaklıklarında yakınlarında, metallerin direnci var. Bu direncin başlıca nedeni kristal kafesi oluşturan atomlar ile elektron çarpışmasıdır. Bu elektronların dağılım ve çarpışmaları kafes yoluyla olmasından ayrı olarak doğrusal hareketine kendi enerjisini kaybetmek şeklinde ortaya çıkar. 
Ayrıca yabancı maddelerle metallerin direncine katkıda bulunarak, kafes içinde kusurlara yol açmaktadır.
İletkenin kesit alanı daha büyük, birim uzunluk başına daha fazla elektron akımı taşımak için kullanılabilir. Bunun bir sonucu olarak, direnç, daha büyük enine kesitli iletkenler de daha düşüktür. 
Bir malzemenin içinden geçen bir elektron karşılaştığı saçılma olay sayısı iletkenin uzunluğu ile orantılıdır. İletkenin uzunluğu, bu nedenle, direncin yükselmesi anlamına gelir. Farklı malzemeler de direnci etkiler.

Metallerde, Fermi seviyesi iletkenlik bandında yatar ve serbest iletim elektronları verir. (Bant Teorisi, yukarıya bakınız). Ancak, yarı iletkenlerde Fermi seviyesinin konumu içsel (katkısız) yarı iletkenler için iletim bandında minimum ve maksimum valans bant arasında yaklaşık yarım bant boşluğu içindedir. 
Bu 0 Kelvin de demektir ki, hiçbir serbest iletim elektronu var demektir ve direnç sonsuzdur. Ancak, iletken band arttıkça, direnç yük taşıyıcı yoğunluğu gibi azalmaya devam etmektedir. Dış (katkılı) yarı iletkenler olarak, takviye atomları iletim bandı elektronları valans delikler kabul ederek çoğunlukla yük taşıyıcı konsantrasyonu artırır. Her iki alıcı ve verici atomlar için, takviye yoğunluğunun artması direnci azaltır. 
Bu nedenle, yüksek derecede katkılı yarıiletkenler metalik davranırlar. Çok yüksek sıcaklıklarda, termal oluşturulan taşıyıcıların katkısı takviyenin atomu katkısı üzerine hakim ol

Elektrokaplama katı bir alt tabaka üzerinde o metalin katyonlarının doğrudan bir elektrik akımı vasıtasıyla indirgenmesi yoluyla metal kaplama yapan işlemlerin genel adıdır. Kaplanacak kısım elektrolitik hücrenin katodu (negatif elektrot) görevi görür; elektrolit, kaplanacak metal tuzunun çözeltisidir; ve anot (pozitif elektrot) genellikle ya o metalin külçesi veya bazı etkisiz iletken malzemelerdir. Akım harici bir güç kaynağı tarafından sağlanır.
Elektrokaplama sanayinde ve dekoratif sanatlarda aşınma ve korozyona direnç, kayganlık, yansıtıcılık, elektriksel iletkenlik veya estetik görünüm gibi nesnelerin yüzey niteliklerini iyileştirmek için yaygın olarak kullanılır. Küçük boyutlu veya aşınmış parçalarda kalınlık oluşturmak veya elektroformlama denilen işlem karmaşık şekilli metal plakaları üretmek için de kullanılabilir. Bakır gibi metalleri saflaştırmak için de kullanılır.
"Elektrokaplama" terimi gümüş/gümüş klorür elektrotları yapmak için gümüş tel üzerinde gümüş klorür oluşumunda olduğu gibi katı bir altlık üzerinde anyonların oksidasyonunu sağlamada elektrik akımı kullanan işlemler için de bazen kullanılır.
Elektropolisaj metal bir nesnenin yüzeyinden metal katyonlarını uzaklaştırmak için elektrik akımını kullanan işlem olup elektrokaplamanın tersi olarak düşünülebilir.

Elektrolit, kaplanacak metalin pozitif iyonlarını (katyonlarını) içermelidir. Bu katyonlar katotta sıfır değerlik durumunda metale indirgenir. Örneğin bakır kaplamaya yönelik elektrolit Cu2+ katyonlarına ve SO2-4 anyonlarına ayrışan bakır(II) sülfat çözeltisi olabilir. Katotta, Cu2+ iki elektron kazanarak metalik bakıra indirgenir.
Anot kaplama metalinden yapıldığında orada ters reaksiyon olabilir ve onu çözünmüş katyonlara dönüştürür. Örneğin bakır iki elektron kaybederek anotta Cu2+ 'ye yükseltgenir. Bu durumda anodun çözünme hızı katodun kaplandığı orana eşit olur ve bu yüzden elektrolit banyosundaki iyonlar anot tarafından sürekli olarak doldurulur. Net sonuç, metalin anot kaynağından katoda etkili transferidir. Bunun yerine anot, kurşun veya karbon gibi elektrokimyasal oksitlenmeye dirençli malzemeden yapılabilir. Oksijen, hidrojen peroksit veya diğer bazı yan ürünler daha sonra anotta üretilir. Bu durumda kaplanacak metalin iyonları solüsyondan çekilirken banyoda periyodik olarak yenilenmelidir.
Kaplama genellikle alaşım değil tek metalik elementtir. Ancak bazı alaşımlar özellikle pirinç ve lehim olmak üzere elektro biriktirilebilir. Kaplanmış "alaşımlar" gerçek alaşımlar yani katı çözeltiler değil daha çok kaplanan metallerin küçük kristalleridir. Kaplanmış lehim durumunda bazen "gerçek bir alaşıma" sahip olmanın gerekli olduğu varsayılır ve kaplanmış lehim, kalay ve kurşunun gerçek bir alaşım oluşturmak üzere birleşmesine izin vermek için eritilir. Gerçek alaşım kaplanmış alaşımdan daha korozyona dayanıklıdır.
Pek çok kaplama banyosunda biriktirilecek metalin siyanürlerine ek olarak diğer metallerin siyanitleri (potasyum siyanür gibi) bulunur. Bu serbest siyanürler anot korozyonunu kolaylaştırır, sabit metal iyonu seviyesinin korunmasına yardımcı olur ve iletkenliğe katkı yapar. Ayrıca iletkenliği artırmak için karbonatlar ve fosfatlar gibi metal olmayan kimyasallar da eklenebilir.
Alt tabakanın belirli bölgelerinde kaplama istenmediğinde banyonun alt tabaka ile temas etmesini önlemek için durdurucular uygulanır. Tipik durdurucular, bant, folyo, cilalar ve vakslardır.
Kaplamanın düzgün şekilde örtme kabiliyetine atma gücü denir. Atma gücü ne kadar iyi olursa kaplama o kadar düzgün olur.

Başlangıçta, yüksek kaliteli ve alt tabakaya iyi yapışan çok ince (tipik olarak 0,1 μm'den daha az kalınlıkta) bir kaplama oluşturmak için darbe veya flaş denilen özel bir kaplama birikintisi kullanılabilir. Bu, sonraki kaplama işlemleri için bir temel görevi görür. Darbede yüksek akım yoğunluğu ve düşük iyon konsantrasyonlu banyo kullanılır. İşlem yavaş olduğundan istenilen vuruş kalınlığı elde edildikten sonra daha verimli kaplama işlemleri kullanılır.
Vuruş yöntemi aynı zamanda farklı metallerin kaplanmasıyla birlikte de kullanılır. Korozyon direncini artırmak için bir metalin üzerine bir tür kaplamanın kaplanması isteniyorsa ancak bu metal doğası gereği alt tabakaya az yapışıyorsa, ilk önce her ikisiyle de uyumlu olan bir darbe uygulanabilir. Bu durumun bir örneği, elektrolitik nikelin çinko alaşımlarına zayıf tutunmasıdır ki bu durumda her ikisine de iyi tutunan bakır darbesi kullanılır.

Elektrokimyasal çökeltme, genellikle aşağıdaki avantajlardan dolayı metallerin büyümesi ve metal oksitlerin iletilmesi için kullanılır: nanoyapının kalınlığı ve morfolojisi, elektrokimyasal parametrelerin ayarlanmasıyla hassas bir şekilde kontrol edilebilir; nispeten tekdüze ve kompakt birikintiler, şablon bazlı yapılarda sentezlenebilir; daha yüksek birikim oranları elde edilir; ve ekipman yüksek vakum veya yüksek reaksiyon sıcaklığı gibi gerekliliklerin olmaması nedeniyle ucuzdur.

Darbeli elektrokaplama veya darbeli elektrodepozisyon (PED) işlemi, elektriksel potansiyelin veya akımın iki farklı değer arasında hızlı bir şekilde değişmesini içerir. Bu, sıfır akımla ayrılmış eşit genlik, süre ve polariteli bir dizi darbeyle sonuçlanır. Darbe genliğini ve genişliğini değiştirerek, biriktirilen filmin bileşimini ve kalınlığını değiştirmek mümkündür.
Darbeli elektrokaplamanın deneysel parametreleri genellikle tepe akımı/potansiyel, görev döngüsü, frekans ve etkili akım/potansiyelden oluşur. Tepe akımı/potansiyel, elektrokaplama akımının veya potansiyelinin maksimum ayarıdır. Görev döngüsü uygulanan akım veya potansiyel ile belirli bir elektrokaplama periyodunda zamanın etkili kısmıdır. Etkin akım/potansiyel, akım veya potansiyelin görev döngüsü ve tepe değeri çarpılarak hesaplanır.
Darbeli elektrokaplama, elektrolizle kaplanmış filmin kalitesini artırmaya ve hızlı biriktirme sırasında oluşan iç gerilimi serbest bırakmaya yardımcı olabilir. Kısa görev döngüsü ve yüksek frekansın birleşimi yüzey çatlaklarını azaltabilir. Ancak etkin akımı veya potansiyeli sabit tutmak için yüksek akım/potansiyel ve hızlı anahtarlama sağlayacak yüksek performanslı bir güç kaynağına ihtiyaç duyulabilir. Darbeli elektrokaplamanın diğer sorunu, özellikle platin gibi çok maliyetli, asal elektroda ters elektrokaplamada anot malzemesinin kaplanması ve kirlenebilmesidir.
Darbeli elektrokaplamayı etkileyen diğer faktörler arasında sıcaklık, anot-katot aralığı ve karıştırma vardır. Bazen, Arrhenius yasasına göre çoğu kimyasal reaksiyonun hızı sıcaklıkla birlikte üstel olarak arttığından, biriktirme oranını artırmak için ısıtılmış elektrokaplama banyosunda darbeli elektrokaplama gerçekleştirilebilir. Anot-katot boşluğu, anot ve katot arasındaki akım dağılımıyla ilgilidir. Numune alanı oranındaki küçük boşluk, akımın eşit olmayan dağılımına neden olabilir ve kaplanmış numunenin yüzey topolojisini etkileyebilir. Karıştırma, metal iyonlarının toplu çözeltiden elektrot yüzeyine transfer/difüzyon hızını artırabilir. Karıştırma ayarı farklı metal elektrokaplama işlemlerine göre değişir.

Yakından ilişkili bir süreç, bölgesel alanların veya tüm öğelerin kaplama çözeltisine doymuş bir fırça kullanılarak kaplandığı fırçayla elektro kaplamadır.
Genellikle hem kaplama solüsyonunu tutan hem de kaplanan ürünle doğrudan teması önleyen emici kumaş malzemeyle sarılmış paslanmaz çelik gövdeden oluşan fırça, düşük voltajlı bir doğru akım güç kaynağının anoduna ve kaplanacak öğe katoda bağlanır. Operatör, fırçayı kaplama çözeltisine batırır ve ardından kaplama malzemesinin eşit bir şekilde dağılmasını sağlamak için fırçayı sürekli hareket ettirerek ürüne uygular.
Fırçalı elektro kaplamanın tank kaplamaya göre taşınabilirlik, herhangi bir nedenden dolayı tankla kaplanamayan öğeleri kaplama yeteneği (örneğin bina restorasyonunda çok büyük dekoratif destek kolonların kaplanması), az veya hiç maskeleme gereksinim olmaması ve nispeten az kaplama solüsyon hacim gereksinimi gibi çeşitli avantajları vardır.
Tank kaplamaya kıyasla dezavantajları daha çok işçilik gerektirmesi (tank kaplaması çok az özen gerektirir) ve büyük plaka kalınlığı elde edilememesidir.

Sert krom, mukavemeti, direnci ve şık kaplaması nedeniyle sert kaplama ve elektro kaplama için kullanılan en yaygın kaplama malzemelerindendir. Ancak krom altı değerlikli durumunda çok tehlikelidir. Solunduğunda veya tüketildiğinde, havadaki Cr 6+ [JT2] akciğer kanserine bağlanmıştır ve boğaz, ağız ve burunda hasara neden olur. Bunun nedeni kromun altı değerlikli durumunda kanserojen ve teratojenik özelliklere sahip olması ve hücreler üzerinde mutajenik etkiye sahip olmasıdır.
Her yıl 558.000 Amerikalı teknisyen, işyerinde altı değerlikli kroma maruz kalır ve elektrokaplama, kaynak ve boyama endüstrilerinde çalışanlar, yüksek Cr 6+ bileşenlerine maruziyetin artması nedeniyle çok risk altındadır.
Altı değerlikli kromla bağlantılı tehlikeler nedeniyle daha güvenli, çevre dostu alternatifler bulmak, son on yıldır fırça elektrokaplama araştırmalarının ana itici gücü oldu. Geliştirilen bir alternatif, metal matrisli kompozitlerdir (MMC). MMC, yüksek sıcaklıklarda sertlik, aşınma direnci ve oksidasyon koruması dahil olmak üzere metal kaplama çözümlerine benzersiz ve üstün özellikler sağlar. Bu krom alternatifi MMC, kobalt krom karbür, nikel wolfram karbür ve nikel krom karbür içerir.

Bu elektrokaplama tekniği, endüstride çok sayıda küçük nesneler için yaygın kullanılır. Nesneler fıçı şeklindeki iletken olmayan bir tambura konulur ve sonra üzerlerine kaplanacak olan metalin çözünmüş iyonlarını içeren kimyasal banyoya daldırılır. Daha sonra tambur döndürülür ve elektrik akımları, birbirlerine dokunduklarında devreleri tamamlayan tamburdaki parçalardan geçirilir. Sonuç, çok tekdüze ve verimli bir kaplama işlemidir ancak son ürünlerdeki son kat kaplama işleminde muhtemelen aşınmaya maruz kalır. Çok süslemeli veya hassas tasarımlı ürünlere uygun değildir.

Moleküler yağ katmanları kaplamanın yapışmasını önleyebildiğinden başarılı elektrokaplama için temizlik çok öneml

Elektromanyetik alan, Elektrik alanı'ndan ve Manyetik alan'dan meydana gelir.
Fizikte elektromanyetik alan elektrik yükü olan parçacıkların çevrelerinde yarattıkları ve diğer yüklü parçacıklar üzerinde kuvvet uygulayan bir etkidir. Bu kuvvet çekme itme veya aradaki doğruya dik yönde olabilir.

Elektromanyetik alan dört ayrı nicelikle tanımlanır. Bunlar E, D, H, B harfleriyle gösterilirler.
E: Elektrik alanı
D: Elektrik akı yoğunluğu
H: Manyetik alan
B: Manyetik akı yoğunluğu
İrdeleme : H ve B nicelikleri, mühendisler ve fizikçiler tarafından farklı farklı adlandırılır. Yukarıdaki tanım mühendislik tanımıdır. Fizikçiler ise B'yi manyetik alan olarak, H'yi yardımcı manyetik alan olarak tanımlamayı tercih ederler.

Aşağıda gerek dört niceliğin gerekse geçirgenliklerin birim ve temel birim cinsinden birim karşılıkları gösterilmiştir. (A amper, kg kilogram, s saniye, m metre, V volt, C coulomb, T tesla, F farad, H henri)

Burada m metre, kg kilogram, s saniye ve A da amper biriminin kısalmasıdır.

(Ana madde Maxwell denklemleri)
18. ve 19. yüzyılda elektrik ve manyetizma alanında pek çok buluş yapılmıştı. Bu buluşlar İngiliz (İskoçyalı) bilim insanı James Clerk Maxwell (1831-1879) tarafından derlendi. Maxwell yasaları dört tanedir. Ama bu yasalar aynı zamanda bu yasaları geliştirenlerin adıyla da bilinir. Yasalar (türev denklemi olarak) aşağıda gösterilmiştir.

        ∇
        ⋅
        
          D
        
        =
        ρ
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {D} =\rho }
  

Alman bilim insanı Carl Friedrich Gauss'un (1767-1855) bu yasası aslında Fransız bilim insanı Charles Augustin de Coulomb'un (1736-1806) iki elektrik yükü için geliştirdiği yasanın genelleştirilmiş halidir. Bu denklemde ρ ile elektrik yük yoğunluğu gösterilmiştir. (C/m³) Yasaya göre, içinde elektrik yük olan bir hacmin duvarlarından geçen elektrik akısının (D) toplamının elektrik yüke eşit olduğu belirtilmektedir.

        ∇
        ⋅
        
          B
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {B} =0}
  

Bu yasada elektrik alan yasasının manyetik alana uygulanmış halidir. Ne var ki, manyetik kutuplar daima çift çift bulunurlar. İzole edilmiş bir manyetik kutup bulmak mümkün olmadığından, herhangi bir hacim içerisinde artı kutup ve eksi kutbun etkileri birbirlerini ortadan kaldırır. Sonuç olarak hacmin duvarlarından net akı geçişi olmaz.

        ∇
        ×
        
          E
        
        =
        −
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \times \mathbf {E} =-{\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}}
  

İngiliz bilim insanı Michael Faraday (1791-1867) tarafından geliştirilen bu yasaya göre manyetik alandaki değişiklik elektrik alan meydana getirir.

        ∇
        ×
        
          H
        
        =
        
          J
        
        +
        
          
            
              ∂
              
                D
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \times \mathbf {H} =\mathbf {J} +{\frac {\partial \mathbf {D} }{\partial t}}}
  

Fransız bilim insanı Andre Marie Ampere'in (1775-1836) daha sonra Maxwell tarafından revize edilmiş bu denkleminde J akım yoğunluğu, yani iletkenin birim kesit alanından akan akımdır. Yasaya göre, manyetik alanı iki unsur meydana getirir; bir iletkenden akım geçmesi ve elektrik alanının değişikliği.
(Bu yasaların integral hali için Maxwell denklemleri maddesine bakınız)

Dört nicelik birer katsayı ile ikiye indirilebilir.

  
    
      
        
          D
        
        =
        ε
        ⋅
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {D} =\varepsilon \cdot \mathbf {E} }
  

  
    
      
        
          B
        
        =
        μ
        ⋅
        
          H
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} =\mu \cdot \mathbf {H} }
  

(İkinci ilişki manyetize olmamış maddeler için geçerlidir.)
Burada ε elektrik geçirgenlik (dielektrik sabit, permittivity) ve μ da manyetik geçirgenliktir (permeability) .
Elektrik geçirgenlik değeri boşlukta 

  
    
      
        
          ε
          
            0
          
        
        ≈
        8.854187817
        ⋅
        
          10
          
            −
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{0}\approx 8.854187817\cdot 10^{-12}}
  

(0 altsimgesi boşluktaki değer anlamına gelir.)

Boşlukta, yani elektrik yük ve akımlarının uzağında, Maxwell denklemlerindeki iki nicelik yani ρ ile gösterilen yük yoğunluğu ve J ile gösterilen akım yoğunluğu 0 a eşit olur. Bu durumda, Birinci denklemin sağ tarafı da 0 a eşitlenir. Ayrıca, diğer iki denklem de simetrik hale gelir.

  
    
      
        ∇
        ×
        
          E
        
        =
        −
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        =
        −
        
          μ
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            
              ∂
              
                H
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \times \mathbf {E} =-{\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}=-\mu _{0}\cdot {\frac {\partial \mathbf {H} }{\partial t}}}
  

  
    
      
        ∇
        ×
        
          H
        
        =
        
          
            
              ∂
              
                D
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        =
        
          ε
          
            0
          
        
        ⋅
        
          
            
              ∂
              
                E
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \times \mathbf {H} ={\frac {\partial \mathbf {D} }{\partial t}}=\varepsilon _{0}\cdot {\frac {\partial \mathbf {E} }{\partial t}}}
  

Bu durum Işık (ve gözün göremediği diğer radyasyonu) ifade etmektedir. Bu sebeple gerek ışık, gerekse gözün göremediği diğer radyasyon elektromanyetik dalga olarak nitelendirilir. Elektromanyetik dalgada elektrik ve manyetik alanlar birbirlerine ve ışığın gidiş yönüne diktirler. Basitleştirerek örneklemek gerekirse, kartezyen koordinatlarda polarize edilmiş ışık x ekseni boyunca yol alırken, elektrik alanı y ekseni üzerinde ve manyetik alan da z ekseni üzerindedir. Bu sebepten, ışığın sürati ve iki geçirgenlik katsayısı arasında bir ilişki kurmak mümkündür.
Buna göre μ atanmış, yani değeri ε ye dayandırılmış bir katsayıdır. Elektrik ve manyetik geçirgenlik ile ışık hazı arasında şu ilişki vardır:

  
    
      
        
          c
        
        =
        
          
            1
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              ⋅
              
                ε
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {c} ={\frac {1}{\sqrt {\mu _{0}\cdot \varepsilon _{0}}}}}
  

Burada c ışık hızıdır.

  
    
      
        
          c
        
        =
        299792458
        
          
             m/s
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {c} =299792458{\mbox{ m/s}}}
  

olduğundan,

  
    
      
        
          μ
          
            0
          
        
        =
        
          
            1
            
              
                c
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                ε
                
                  0
                
              
            
          
        
        ≈
        1.25664
        ⋅
        
          10
          
            −
            6
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu _{0}={\frac {1}{c^{2}\cdot \varepsilon _{0}}}\approx 1.25664\cdot 10^{-6}}
  

Fazla duyarlı olmayan hesaplar için bazı yaklaşık değerler alınabilir:

  
    
      
        c
        ≈
        3
        ⋅
        
          10
          
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle c\approx 3\cdot 10^{8}}
  

  
    
      
        
          μ
          
            0
          
        
        ≈
        4
        ⋅
        π
        ⋅
        
          10
          
            −
            7
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu _{0}\approx 4\cdot \pi \cdot 10^{-7}}
  

  
    
      
        
          ε
          
            0
          
        
        ≈
        
          
            
              10
              
                −
                9
              
            
            
              36
              ⋅
              π
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{0}\approx {\frac {10^{-9}}{36\cdot \pi }}}
  

Dielektrik madde içinde elektrik geçirgenlik boşluktakinden, daha büyük değerler alır. Çeşitli maddeler içindeki geçirgenlik değerleri tablolar halinde hazırlanmıştır. Ancak uygulamada boyutsuz bağıl geçirgenliği bilmek yeterlidir.

  
    
      
        ε
        =
        
          ε
          
            r
          
        
        ⋅
        
          ε
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon =\varepsilon _{r}\cdot \varepsilon _{0}}
  

Burada ε madde içinde geçirgenlik, εr bağıl gheçirgenlik ve ε0 da boşluktaki geçirgenliktir. Mesela plastik maddelerde bağıl elektrik geçi

Elektromanyetik indüksiyon, değişen bir alana maruz kalmış bir iletkenin üzerindeki potansiyel fark (voltaj) üretimidir.
Keşfi 1831 yılında Michael Faraday tarafından yapılmıştır. Joseph Henry, buna benzer bir keşif yaptı ancak, buluşlarını yayınlamadı.
Elektromanyetik ürünlenim, Franz Ernst Neumann'ın çalışmaları nedeniyle, Faraday ve Neumann'ın ürünlenim yasası olarak bilinmektedir. Faraday'ın ürünlenim yasası, elektromotor kuvveti üretmek için, manyetik alanın bir devre ile nasıl etkileşime gireceğini tahmin eden en temel elektromanyetik yasadır. Bu yasa, transformatörlerin, indüktörlerin ve birçok elektrik motorlarının, Jeneratörlerin ve selenoidlerin çalışma prensibidir. Maxwell-Faraday eşitliği, Faraday yasasının bir genellemesidir ve Maxwell'in denkleminin bir formudur.

Elektromanyetik ürünlenim bağımsız olarak, 1831 yılında Joseph Henry ve Michael Faraday tarafından keşfedilmiştir. Ancak, Faraday, yaptığı çalışmaların sonucunu açıklayan ilk kişidir. 29 Ağustos 1831 yılında, Faraday'ın, ilk elektromanyetik deneysel gösteriminde, Faraday, iki teli, bir demir halkanın ya da torus'un zıt iki yanına sardı(modern bir toroidal transformatöre benzer bir düzenleme). Faraday'ın keşfedilen elektromıknatıs ile ilgili tarihsel değerlendirmesine dayanarak, bir telden, akım akmaya başladığı zaman, bir dalga türü halka boyunca hareket etmeye başlar ve halkanın karşı tarafında bazı elektriksel etkilerin oluşmasına sebep olur. Faraday, bir teli galvanometrenin içerisine tıkadı ve diğerini de bir pile bağladı ve onları seyretti. Gerçekten de, Faraday, bir teli pile bağladığında diğerini ise bağlamadığında orada geçici bir akım oluştuğunu gördü (o buna ‘elektriğin dalgası’ diyordu.). Bu ürünlenim, pil bağlandığı ve kesildiği zaman, manyetik akıda meydana gelen değişimden ötürü oluşmuştur. İki ay içerisinde, Faraday elektromanyetik  ürünlenimim bazı belirtilerini bulmuştur. Örneğin, Faraday bir çubuk mıknatısı tel sarılı olan bir bobinin içinde ve dışında hızlıca kaydırmış ve sürgülü bir elektrik kablosu ile çubuk mıknatıs yakınında dönen bir bakır disk tarafından sabit bir akım (DC) üretmiştir.
Faraday, kendisinin ‘kuvvet çizgileri’ olarak adlandırdığı kavram ile elektromanyetik ürünlenimi açıkladı. Ancak bilim insanları, Faraday'ın bu teorik fikirlerini reddetti. Çünkü, esas olarak, bu düşünceler matematiksel olarak formülleştirilmemişti. Faraday'ın fikirlerini, kendi nitel elektromanyetik teorisinin temeli olarak kullanan Maxwell, bir istisna ortaya attı. Maxwell araştırmalarında, elektromanyetik ürünlenimi diferansiyel denklemler olarak açıkladı ve bu denklemleri Faraday'ın yasasının orijinal versiyonundan az miktarda farklı olmasına ve EMF hareketini açıklamamasına rağmen, Oliver Heaviside Faraday yasası olarak adlandırdı. Heaviside' ın modeli (Maxwel-Faraday denklemlerine bakınız.), Maxwell denklemleri olarak bilinen bu denklemlerin bugün tanınan şeklidir. Lenz'in yasası, 1834 yılında, Heinreich Lenz tarafından formül haline getirildi. Lenz yasası ‘devre boyuncaki akı'yı açıklamaktadır ve indüklenmiş EMF'nin ve elektromanyetik ürünlenims onucu oluşan akımın yönünü vermektedir. 

Faraday'ın yasasının en yaygın versiyonu açıklamaktadır:

 Herhangi bir kapalı devrede, indüklenmiş elektromotor kuvveti, devre boyunca olan manyetik akıdaki değişimin zamana oranının negatifine eşittir.

Faraday yasasının bu versiyonu, kesinlikle sadece kapalı bir devre sonsuz ince bir telin döngüsü oluğu zaman geçerlidir ve aşağıda tartışılan diğer koşullara geçerli değildir. Farklı bir versiyon olan Maxwell-Faraday denklemi (aşağıda tartışılan), bütün koşullar için geçerlidir.

Faraday'ın ürünlenim yasası, sınırı bir tel döngü olan varsayımsal bir yüzey (Σ) boyunca manyetik akıyı (ΦB) kullanır. Tel döngüsü hareket ettiğinden, yüzey için Σ(t) yazarız. Manyetik akı, yüzey alanı integrali tarafından tanımlanır.

  
    
      
        
          Φ
          
            B
          
        
        =
        
          ∬
          
            Σ
            (
            t
            )
          
        
        
          B
        
        (
        
          r
        
        ,
        t
        )
        ⋅
        d
        
          A
        
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{B}=\iint \limits _{\Sigma (t)}\mathbf {B} (\mathbf {r} ,t)\cdot d\mathbf {A} \,}
  

Burada dA, hareket eden yüzeyin (Σ(t)) bir ögesinin yüzey alanı, B manyetik alan, B.dA ise bir vektör çarpımıdır (sonsuz miktarda manyetik akı). Daha fazla görsel anlamda, tel döngü boyunca bulunan manyetik akı, döngü boyunca geçen manyetik akı çizgilerinin sayısıyla orantılıdır.
Akı değiştiği zaman- çünkü B değeri değişiyor ya da tel döngüsü hareket ettiği ya da deforme olduğu için ya da ikisi de- Faraday'ın ürünlenim, bir tel döngünün, tel döngüyü bir kez dolaşmış bir birim yükten edinilmiş olarak tanımlanan, bir EMF'yi,
  
    
      
        
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}}
  
, kazandığını söylemektedir. Buna denk olarak, bu, açık bir devre oluşturmak için, teli keserek baş tarafına takılan voltmetre ile ölçülen gerilimdir. Lorentz kuvvet yasasına göre (SI sisteminde)

  
    
      
        
          F
        
        =
        q
        
          (
          
            
              E
            
            +
            
              v
            
            ×
            
              B
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =q\left(\mathbf {E} +\mathbf {v} \times \mathbf {B} \right)}
  

tel döngüdeki EMF:

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        
          
            1
            q
          
        
        
          ∮
          
            
              w
              i
              r
              e
            
          
        
        
          F
        
        ⋅
        d
        
          ℓ
        
        =
        
          ∮
          
            
              w
              i
              r
              e
            
          
        
        
          (
          
            
              E
            
            +
            
              v
            
            ×
            
              B
            
          
          )
        
        ⋅
        d
        
          ℓ
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}={\frac {1}{q}}\oint _{\mathrm {wire} }\mathbf {F} \cdot d{\boldsymbol {\ell }}=\oint _{\mathrm {wire} }\left(\mathbf {E} +\mathbf {v} \times \mathbf {B} \right)\cdot d{\boldsymbol {\ell }}}
  

Burada E elektrik alan, B manyetik alan (manyetik akı yoğunluğu, manyetik ürünlenim olarak da bilinen), dℓ, tel boyunca sonsuz miktarda yay uzunluğu ve çizgi integrali tel boyunca ölçülmektedir. (tel şekli ve eğri boyunca çakışan) Ayrıca EMF, manyetik akıdaki değişim tarafından da belirlenir.

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        −
        
          
            
              d
              
                Φ
                
                  B
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
         
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=-{{d\Phi _{B}} \over dt}\ }
  

Burada 
  
    
      
        
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}}
  
, volt cinsinden elektromotor kuvveti, ΦB ise weber cinsinden manyetik akıdır. Elektromotor kuvvetinin yönü, Lenz yasası tarafından belirlenir. Bir bobine sıkıca sarılmış bir tel için, N sarımdan oluşmaktadır ve her birinin ΦB değeri aynıdır. Faraday'ın ürünlenim yasası bu durumu şu şekilde açıklamaktadır.

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        −
        N
        
          
            
              d
              
                Φ
                
                  B
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=-N{{d\Phi _{B}} \over dt}}
  

Burada n, tel sarım sayısını, ΦB ise, weber cinsinden, bir döngü boyunca olan manyetik akıyı belirtmektedir.

Maxwell-Faraday denklemi, zaman ile değişen manyetik alana, her zaman uzamsal olarak değişen ve konservatif olmayan bir elektrik alanın eşlik ettiğini belirten Faraday'ın yasasının bir genellemesi olarak kabul edilmektedir. Maxwell-Faraday denklemi aşağıdaki gibidir.

  
    
      
        ∇
        ×
        
          E
        
        =
        −
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla \times \mathbf {E} =-{\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}}
  

SI sisteminde,
  
    
      
        ∇
        ×
      
    
    {\displaystyle \nabla \times }
  
, rotasyonel operatörü, E(r, t) elektrik alanı, B(r, t) manyetik alanı belirtmektedir. Bunlar, genel olarak konum-zaman (r-t) fonksiyonlarıdır.
Maxwell-Faraday denklemi, 4 adet olan Maxwell denklemlerinin bir tanesidir ve sonuç olarak, klasik elektromanyetizma teorisinde temel bir rol oynamaktadır. Ayrıca, bu denklem, Kelvin-Stokes teoremi ile integral formunda da yazılabilmektedir.

  
    
      
        
          ∮
          
            ∂
            Σ
          
        
        
          E
        
        ⋅
        d
        
          ℓ
        
        =
        −
        
          ∫
          
            Σ
          
        
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        ⋅
        d
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{\partial \Sigma }\mathbf {E} 

Elektromanyetizma ve elektronikte, elektromotor kuvvet (emf, 
  
    
      
        
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}}
  
 ile gösterilir ve birimi volttur), elektriksel olmayan bir kaynak tarafından üretilen elektriksel eylemdir. Cihazlar (dönüştürücüler); piller (kimyasal enerjiyi dönüştüren) ya da jeneratörler (mekanik enerjiyi dönüştüren) gibi diğer enerji türlerini elektrik enerjisine dönüştürerek bir emf sağlar. Bazen elektromotor kuvveti tanımlamak için su basıncına bir analoji kullanılır (Bu durumda "kuvvet" kelimesi, cisimler arasındaki etkileşim kuvvetleri anlamında kullanılmaz).
Elektromanyetik indüksiyonda, emf, döngüde bir kez hareket ederse, kapalı bir iletken döngüsü etrafında bir elektrik yükü (bu örnekte bir elektron) üzerinde yapılacak elektromanyetik iş olarak tanımlanabilir. Bir döngüyü birbirine bağlayan ve zamanla değişen bir manyetik akı için; elektrik potansiyelinin skaler alanı, dolaşımdaki bir elektrik vektör alanı nedeniyle tanımlanmaz. Ancak yine de bir emf, döngü etrafında sanal elektrik potansiyeli olarak ölçülebilen bir iş yapar.
Thévenin'in eşdeğer devresi gibi modellenen iki uçlu bir cihazda (bir elektrokimyasal hücre gibi) eşdeğer emf, iki uç arasındaki açık devre potansiyel farkı veya gerilim olarak ölçülebilir. Bu potansiyel fark, uçlara harici bir devre bağlanırsa bir elektrik akımını çalıştırabilir ve bu durumda cihaz, o devrenin gerilim kaynağı olur.

Emf sağlayabilen cihazlar arasında elektrokimyasal hücreler, termoelektrik cihazlar, güneş pilleri, fotodiyotlar, elektrik jeneratörleri, transformatörler ve hatta Van de Graaff jeneratörleri bulunur. Doğada, bir yüzey boyunca manyetik alan dalgalanmaları meydana geldiğinde emf üretilir. Örneğin, jeomanyetik bir fırtına sırasında Dünya'nın manyetik alanının kayması; manyetik alan çizgileri iletkenler arasında kaydırılırken ve kesilirken, elektrik şebekesinde akımlara neden olur.
Bir pilde uçlar arasında voltaj farkına neden olan şarj ayrımı, kimyasal potansiyel enerjiyi elektromanyetik potansiyel enerjiye dönüştüren elektrotlardaki kimyasal reaksiyonlarla gerçekleştirilir. Bir voltaik hücrenin, her elektrotta atomik boyutlarda bir "yük pompasına" sahip olduğu düşünülebilir, yani:

Bir elektrik jeneratöründe, jeneratörün içinde zamanla değişen bir manyetik alan, bir elektrik alan oluşturur. Bu işlem, jeneratör terminalleri arasında bir gerilim farkı yaratan elektromanyetik indüksiyon yoluyla meydana gelir.Yük ayrımı jeneratör içinde gerçekleşir çünkü elektronlar, açık devre durumunda daha fazla yük ayrılmasını imkansız kılan bir elektrik alanı geliştirilinceye kadar bir terminalden diğerine doğru akar. Emf, yük ayrımı nedeniyle elektrik gerilimi ile karşılanır. Bir yük bağlanırsa, bu gerilim bir akımı sürdürebilir. Bu tür elektrikli makinelerde emf'yi yöneten genel ilke, Faraday'ın indüksiyon yasasıdır.

1830 civarında Michael Faraday, iki elektrot-elektrolit arayüzünün her birindeki kimyasal reaksiyonların, voltaik hücre için "emf yatağı" sağladığını tespit etti. Yani, bu reaksiyonlar akımı yönlendirir ve başlangıçta düşünüldüğü gibi sonsuz bir enerji kaynağı değildir. Açık devre durumunda; ayrılan yüklerden gelen elektrik alan, reaksiyonları durdurmak için yeterli olana kadar yük ayrımı devam eder. Daha önceki yıllarda, hücrelerinin metal-metal (elektrot-elektrot) arayüzünde bir temas potansiyeli farkını ölçen Alessandro Volta, tek başına temasın (kimyasal bir reaksiyonu hesaba katmadan) emf'nin kaynağı olduğu konusunda yanlış bir görüşe sahipti.

Elektromotor kuvveti genellikle şu şekilde gösterilir: 
  
    
      
        
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}}
  
 veya ℰ (U+2130 ℰ EL YAZISI BÜYÜK E).
İç direnci olmayan bir cihazda, Q elektrik yükü bu cihazdan geçerse ve W enerjisi kazanırsa, bu cihaz için net emf, birim yük başına kazanılan enerjidir veya W/Q'dur. Yük başına düşen diğer enerji ölçüleri gibi emf de, joule/coulomb değerine eşit olan SI birimi voltu kullanır.
Elektrostatik birimlerdeki elektromotor kuvveti, statvolttur (santimetre gram saniye birim sisteminde, elektrostatik yük birimi başına bir erg'ye eşit miktar).

Açık devreli bir emf kaynağının içinde, yükün ayrılmasıyla oluşturulan korunumlu elektrostatik alan, emf üreten kuvvetleri tamamen iptal eder. Bu nedenle, emf, açık devre durumunda bir emf kaynağının iki terminali A ve B arasındaki bir iç yol ile hizalanan elektrik alanının integrali ile aynı değere ancak zıt işarete sahiptir (yol, negatif terminalden pozitif bir emf vermek için pozitif terminal, devrede hareket eden elektronlar üzerinde yapılan işi gösterir). Matematiksel olarak:

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        −
        
          ∫
          
            A
          
          
            B
          
        
        
          
            E
          
          
            
              c
              s
            
          
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=-\int _{A}^{B}{\boldsymbol {E}}_{\mathrm {cs} }\cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}\ ,}
  

burada E cs, emf ile ilişkili yük ayrımının yarattığı korunumlu elektrostatik alanını, d ℓ A ucundan B ucuna giden yolun bir elemanını ve '·' vektör iç çarpımını belirtir. Bu denklem yalnızca uçbirim olan A ve B konumları için geçerlidir ve emf kaynağı dışındaki kısımlarla A ve B noktaları arasındaki yollara uygulanmaz[kime göre?] (elektromotor kuvveti yalnızca kaynağın sınırları içinde bulunur). Bu denklem, yük ayırma Ecs' den kaynaklanan elektrostatik elektrik alanı içerir ve (örneğin) Faraday'ın indüksiyon yasası nedeniyle elektrik alanın korunumlu olmayan herhangi bir bileşenini içermez.
Değişen bir manyetik alanın varlığında kapalı bir yol olması durumunda, kapalı bir döngü etrafındaki elektrik alanın integrali sıfır olmayabilir; "indüklenmiş emf " olarak bilinen emf kavramının yaygın bir uygulaması, böyle bir döngüde indüklenen gerilimdir. Sabit ve kapalı bir C yolu etrafındaki " indüklenmiş emf ":

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=\oint _{C}{\boldsymbol {E}}\cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}\ ,}
  

burada E, korunumlu ve korunumsuz tüm elektrik alandır ve integral, rastgele ancak değişen bir manyetik alanın olduğu sabit bir C kapalı eğrisi etrafındadır. Elektrostatik alan, bir devre etrafındaki net emf'ye katkıda bulunmaz çünkü elektrik alanın elektrostatik kısmı korunumludur (yani, kapalı bir yol etrafındaki alana karşı yapılan iş sıfırdır, geçerli olan  Kirchhoff'un gerilim yasasına bakın, devre elemanları hareketsiz kaldığı ve radyasyon ihmal edildiği sürece).
Bu tanım, isteğe bağlı emf kaynaklarına ve hareketli C yollarına genişletilebilir: 
  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          [
          
            
              E
            
            +
            
              v
            
            ×
            
              B
            
          
          ]
        
        ⋅
        
          d
        
        
          ℓ
        
         
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=\oint _{C}\left[{\boldsymbol {E}}+{\boldsymbol {v}}\times {\boldsymbol {B}}\right]\cdot \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}\ }
  

  
    
      
        +
        
          
            1
            q
          
        
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          E
          f
          f
          e
          c
          t
          i
          v
          e
           
          c
          h
          e
          m
          i
          c
          a
          l
           
          f
          o
          r
          c
          e
          s
           
          ⋅
        
         
        
          d
        
        
          ℓ
        
         
      
    
    {\displaystyle +{\frac {1}{q}}\oint _{C}\mathrm {Effective\ chemical\ forces\ \cdot } \ \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}\ }
  

  
    
      
        +
        
          
            1
            q
          
        
        
          ∮
          
            C
          
        
        
          E
          f
          f
          e
          c
          t
          i
          v
          e
           
          t
          h
          e
          r
          m
          a
          l
           
          f
          o
          r
          c
          e
          s
           
          ⋅
        
         
        
          d
        
        
          ℓ
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle +{\frac {1}{q}}\oint _{C}\mathrm {Effective\ thermal\ forces\ \cdot } \ \mathrm {d} {\boldsymbol {\ell }}\ ,}
  

bu, temelde kavramsal bir denklemdir, çünkü "etkin kuvvetlerin" belirlenmesi zordur.

Emf ℰ; bir yük miktarı dQ ile çarpıldığında, bir pilden yük geçtiğinde Gibbs enerjisinde meydana gelen değişim için formalizmde kullanılan termodinamik bir iş terimi olan ℰdQ'yu verir:

  
    
      
        d
        G
        =
        −
        S
        d
        T
        +
        V
        d
        P
        +
        
          
            E
          
        
        d
        Q
        
      
    
    {\displaystyle dG=-SdT+VdP+{\mathcal {E}}dQ\,}
  

burada; G Gibbs serbest enerjisi, S entropi, V sistem hacmi, P sistem basıncı ve T sistemin mutlak sıcaklığıdır.
Kombinasyon (ℰ, Q), eşlenik değişken çiftinin bir örneğidir. Sabit basınçta yukarıdaki ilişki; yük izotermal ve izobarik olarak geçtiğinde, açık hü

Elektroskop, bir cisimde statik elektrik yükünün olup olmadığını, yükün eksi (-) veya artı (+) işaretli olduğunu tespit etmeye yarayan alet. 

İletken bir çubuğun bir ucuna iki yaprakçık, diğer ucuna iletken bir plaka veya küre yerleştirerek, plakanın alt kısmı yaprakçıklarla beraber yalıtkan bir muhafazanın içine alınır. Bu basit bir yapraklı elektroskopu teşkil eder. Birkaç voltluk potansiyel farkları tespit etmeye yarayan kondansatörlü elektroskopların yanında, bulutlarda statik elektriğin olup olmadığını bulmaya yarayan elektroskoplar da mevcuttur.

Elektroskop nötr iken yaprakları kapalıdır.
Elektroskop kullanılmadan önce Dokunma veya sürtünme yolu ile önceden (+) veya (-) yükle yüklenir. Bir cismin elektrik yükünün cinsini belirleyebilmek için yük cinsi bilinen bir elektroskopun topuzuna yaklaştırılır. Bu durumda:
Elektroskopun yaprakları daha çok açılıyorsa cismin yükü elektroskopla aynıdır.
Elektroskopun yapraklarının açıklığı azalıyorsa cismin yükü elektroskopla zıttır.
Elektroskopu nötr yapmak için topraklama yöntemi kullanılır.
Topraklama yapılan nötr elektroskopun yaprakları kapanır.
Yükün az veya çok oluşuna göre yaprakların açılma miktarı değişmektedir.

Elektron
Elektrostatik
Elektriklenme
Elektriksel yük
Radyasyon
Radyoaktivite

Elektrostatik, duran veya çok yavaş hareket eden elektrik yüklerini inceleyen bir bilim dalıdır.
Eski çağlardan beridir kehribar gibi bazı maddelerin sürtünmeden sonra bazı hafif maddeleri çektiği bilinirdi. Yunanca kehribar(amber, elektron) elektrik kelimesinin kaynağıdır. Elektrostatik; elektrik yüklerinin bir birine kuvvet uygulamasından doğar, Coulomb yasası ve Gauss yasası ile incelenir. Elektrostatiksel olarak oluşturulan kuvvet zayıf olarak düşünülse de, hidrojen atomundaki elektron ile proton arasındaki elektrostatik kuvvet kütle-çekim kuvvetinin büyüklük olarak 40 katıdır.
Elektrostatik, fotokopi makinesinin çalışması kadar basit örnekler içerir.

Elektrostatik bir yüzeyin başka bir yüzeyle temas etmesi sonucu yüklerin bir yüzeyde birikmesine yol açar. Yük değiş tokuşu yüzeylerin birbirine her temas edişinde gerçekleşmesine rağmen, yük değiş tokuşunun etkisi sadece yüzeylerin en az birinin daha elektrik akımı için daha yüksek bir rezistans değerine sahip olduğu zaman görülür. Çünkü yüksek rezistanslı yüzeyden gelecek veya yüzeye girecek yükler kendi etkilerinin görünebilmesi için daha az veya daha çok süre orada kalacaktır. Bu yükler toprağa boşalana kadar veya aniden deşarj ile nötr hale gelene kadar objenin üzerinde kalacaktır; örneğin bilinen bir olay olan durgun 'şok' cismin yalıtkan bir yüzeye dokunması sonucu cismin üzerindeki yüklerin nötrleştirilmesi sonucu oluşur.

Elektrostatiğin temel denklemi iki yük arasındaki kuvveti açıklayan Coulomb Kanunudur. İki yük 
  
    
      
        
          Q
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle Q_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          Q
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle Q_{2}}
  
 arasındaki Elektrostatik kuvvetin büyüklüğü yüklerin büyüklüklerinin çarpımı ile doğru orantılı iken, yarıçapı yükler arası uzaklığa eşit olan kürenin yüzey alanı ile ters orantılıdır.

  
    
      
        F
        =
        
          
            
              
                Q
                
                  1
                
              
              
                Q
                
                  2
                
              
            
            
              4
              π
              
                r
                
                  2
                
              
              
                ε
                
                  0
                
              
            
          
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle F={\frac {Q_{1}Q_{2}}{4\pi r^{2}\varepsilon _{0}}}\ ,}
  

ε0 dielektrik sabiti olarak tanımlanır ve değeri;

  
    
      
        
          ε
          
            0
          
        
         
        
          
            
              
                =
              
              
                
                  d
                  e
                  f
                
              
            
          
        
         
        
          
            1
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              
                
                  
                    c
                    
                      0
                    
                  
                
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        8.854
         
        187
         
        817
         
        ×
        
          10
          
            −
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{0}\ {\stackrel {\mathrm {def} }{=}}\ {\frac {1}{\mu _{0}{c_{0}}^{2}}}=8.854\ 187\ 817\ \times 10^{-12}}
  
   in A2s4 kg-1m−3 or C2N−1m−2 or F m−1.

Herhangi bir noktada tanımlanan elektrik alan (birimi volt/metre'dir) o noktadaki birim yüke etkiyen kuvvet olarak tanımlanır:

  
    
      
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        q
        
          
            
              E
              →
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {F}}=q{\vec {E}}.\,}
  

Bu tanımlama ve Coulomb Kanunu düşünülecek olduğunda tek noktasal yükün Q oluşturduğu electrik alanın E büyüklüğü:

  
    
      
        E
        (
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        )
        =
        
          
            Q
            
              4
              π
               
              
                r
                
                  2
                
              
              
                ε
                
                  0
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle E({\vec {r}})={\frac {Q}{4\pi \ r^{2}\varepsilon _{0}}}.}
  

Hacim yük yoğunluğu 
  
    
      
        ρ
        (
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \rho ({\vec {r}})}
  
 verilmiş olan belirli bir yük dağılımı tarafından oluşturulan elektrik alan bir vektör fonksiyonunun üçlü integrali ile bulunabilir:

  
    
      
        
          
            
              E
              →
            
          
        
        (
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        )
        =
        
          
            1
            
              4
              π
              
                ϵ
                
                  0
                
              
            
          
        
        ∭
        
          
            
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
              −
              
                
                  
                    
                      r
                      →
                    
                  
                
                ′
              
            
            
              
                ‖
                
                  
                    
                      
                        r
                        →
                      
                    
                  
                  −
                  
                    
                      
                        
                          r
                          →
                        
                      
                    
                    ′
                  
                
                ‖
              
              
                3
              
            
          
        
        ρ
        (
        
          
            
              
                r
                →
              
            
          
          ′
        
        )
        
        
          d
          
            3
          
        
        ⁡
        
          r
          ′
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\vec {E}}({\vec {r}})={\frac {1}{4\pi \epsilon _{0}}}\iiint {\frac {{\vec {r}}-{\vec {r}}'}{\left\|{\vec {r}}-{\vec {r}}'\right\|^{3}}}\rho ({\vec {r}}')\,\operatorname {d} ^{3}r'.}
  

Gauss Yasası şunu belirtir "herhangi bir kapalı yüzeyden geçen toplam elektrik akısı o yüzeyin içindeki elektriksel yük ile doğru orantılıdır". Matematiksel olarak Gauss Yasası integral formda gösterilebilir:

  
    
      
        
          ∮
          
            S
          
        
        
          ε
          
            0
          
        
        
          
            
              E
              →
            
          
        
        ⋅
        
          d
        
        
          
            
              A
              →
            
          
        
        =
        
          ∫
          
            V
          
        
        ρ
        ⋅
        
          d
        
        V
        .
      
    
    {\displaystyle \oint _{S}\varepsilon _{0}{\vec {E}}\cdot \mathrm {d} {\vec {A}}=\int _{V}\rho \cdot \mathrm {d} V.}
  

Alternatif olarak denklem difaransiyel olarak gösterilebilir:

  
    
      
        
          
            
              ∇
              →
            
          
        
        ⋅
        
          ε
          
            0
          
        
        
          
            
              E
              →
            
          
        
        =
        ρ
        .
      
    
    {\displaystyle {\vec {\nabla }}\cdot \varepsilon _{0}{\vec {E}}=\rho .}
  

Burada 
  
    
      
        
          
            
              ∇
              →
            
          
        
        ⋅
      
    
    {\displaystyle {\vec {\nabla }}\cdot }
  
 diverjans operatörüdür.

Elektrostatik potansiyelin tanımı Gauss Yasasının diferansiyel formu ile birleştirildiğinde potansiyel φ ve yük yoğunluğu ρ ile bir ilişki kurulabilir:

  
    
      
        
          
            ∇
          
          
            2
          
        
        ϕ
        =
        −
        
          
            ρ
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\nabla }^{2}\phi =-{\rho  \over \varepsilon _{0}}.}
  

Burada 
  
    
      
        
          
            ε
            
              0
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\varepsilon _{0}}}
  
 vakum geçirgenliğidir ve bu denklem poisson denklemi formundadır.

Eşleşmemiş elektriksel yük bulunmadığı durumda (yani bütün negatif ve pozitif yükler eşleştiğinde veya hiçbir yük bulunmadığında net yük 0 olduğu durumda) denklem Laplace Denklemine indirgenir:

  
    
      
        
          
            ∇
          
          
            2
          
        
        ϕ
        

Ernst Werner von Siemens (13 Aralık 1816 - 6 Aralık 1892), Alman mucit ve iş insanı. Siemens şirketinin kurucusu ve elektriksel iletkenlik biriminin isim babasıdır.

Werner Siemens, Hannover yakınlarındaki Lenthe'de doğdu. Ailesi kiralık çiftçi idi ve 14 çocuklu ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Siemens eğitimini tamamlamadan okulu terk etti. Fakat okulu terk ettikten sonra orduya mühendis olarak yetiştirilmek için katıldı. Burada Mors alfabesini öğrendi ve gelişimine destek oldu.
Ordudan ayrıldıktan sonra 1 Kasım 1847 tarihinde Telegraphen-Bauanstalt von Siemens & Halske adlı kendi şirketini kurdu. Şirketi uluslararası alanda çalışmalara başladı. Bir kardeşini İngiltere'ye (Carl Wilhelm Siemens), diğerini ise St.Petersburg'a (Carl Heinrich von Siemens) firma temsilcisi olarak yolladı. 1890 yılında emekli oldu ve 1892 yılında öldü.

Faraday'in indüksiyon kanunu, 1830'da Michael Faraday tarafından bulunan, manyetik alanın değişimiyle oluşan emk'yı tanımlayan indüktörlerin, elektrik motorlarının, jeneratörlerin, transformatörlerin gelişmesini sağlayan kanun. 

Faraday kanununa göre bir devrede indüklenen emk, devreden geçen manyetik akının zamana göre türevi ile doğru orantılıdır. Bu ifade şöyle yazılabilir:

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        −
        
          
            
              d
              
                Φ
                
                  B
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=-{{d\Phi _{B}} \over dt}}
  

ε: İndüklenen emk (Volt)
Φ: Manyetik akı (Weber)
t: Zaman (saniye)
N sarımlı bir bobinde oluşan emk

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        −
        N
        
          
            
              d
              
                Φ
                
                  B
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=-N{{d\Phi _{B}} \over dt}}
  

Manyetik alanın sabit, ancak telin hareketli olduğu durumlarda da emk oluşur. Bu indüksiyon telin hareketine göre ikiye ayrılır:

B manyetik alanına dik yönde v hızıyla hareket eden, l uzunluğundaki telin uçları arasında indüklenen emk

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        −
        B
        ℓ
        v
        ,
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=-B\ell v,}
  

B manyetik alanına dik yönde w açısal hızıyla hareket eden, l uzunluğundaki telin uçları arasında indüklenen emk

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        1
        
          /
        
        2
        B
        w
        
          l
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=1/2Bwl^{2}}
  

Lenz Yasası indüksiyon emk'sinin yönünün akım ilmeğinin çevrelediği alandan geçen manyetik akı değişimine karşı koyacak şekilde manyetik akı oluşturan akımın yönünde olduğunu belirtir. Bu yasa enerjinin korunumunun bir sonucudur. Faraday yasasındaki - işaretinin kaynağı da budur.

Faraday kafesi, elektriksel iletken metal ile kaplanmış veya iletkenler ile ağ biçiminde örülmüş içteki hacmi dışarıdaki elektrik alanlardan koruyan bir muhafazadır. 1836 yılında İngiliz Fizikçi Michael Faraday'ın buluşu olduğu için "Faraday kafesi" diye adlandırılmıştır.

İletken teller ile ağ biçiminde kaplanmış ve topraklanmış her kafesle bu koruma gerçekleştirilebilir. Ağ gözü sıklığı ve topraklama kalitesi korumayı arttırır. Dışarıdaki elektrik alan içeri etki edemez, mesela yıldırımlar gibi statik elektrik boşalmaları iletkenlerden geçer ve içeri sıçramaz. Dış elektrik alanlar da içeri etki edemez. Kafes ağ gözü biçiminde yapılmış ise ağ gözleri ne kadar dar tutulursa o kadar iyi koruma sağlar ve benzer şekilde dış elektromanyetik alanları da dışarıdan içeriye ve içeriden dışarıya geçirmez. Daha dar ağ gözleri ile daha yüksek frekans elektromanyetik dalgalara karşı geçirmezlik sağlanabilir. Geniş ağ gözleri daha dalga boylu (diğer bir deyişle daha düşük frekanslı) radyo dalgalarına karşı geçirmezlik sağlar. Kafesin işlerliği için iletkenlerin iyi topraklanmış olması gerekir.

Faraday kafesi, elektriksel iletken metal ile kaplanmış veya iletkenler ile ağ biçiminde örülmüş içteki hacmi dışardaki elektrik alanlardan koruyan bir muhafazadır. 1836 yılında İngiliz Fizikçi Michael Faraday'ın buluşu olduğu için "Faraday kafesi" diye adlandırılmıştır.Faraday Kafesinin Çalışma İlkesi: İletken malzemeleri oluşturan atomların en dış yörüngelerindeki değerlik (valans) elektronları, atomlarından kolayca ayrılarak hareket etme yeteneğine sahiptir. Dolayısıyla; kapalı bir yüzeye sahip olan iletken bir cisim elektrik alanı içerisine yerleştirildiğinde bu elektronlar, iletkenin içerisindeki elektrik alanı sıfırlanıncaya kadar hareket eder ve bir ‘yeniden dağılım'a uğrarlar. Elektrik alanın sıfırlanmasıyla birlikte, hareket etmelerinin gerekçesi ortadan kalkmış olur. Faraday kafesi bu ilkeye göre çalışır ve içindeki nesneleri dış elektrik alanlara karşı korur. Dolayısıyla ideal olarak; topraklanmış, örneğin içi boş metal bir küre gibi kapalı bir iletken yüzeyden oluşur. Ancak iletken yüzey sürekli olmak yerine, kafes şeklinde de imal edilebilir. Bu durumda kafes aralıklarından bir miktar elektrik alanı içeriye sızacak, fakat aralıklar yeterince küçükse bu bir sorun oluşturmayacaktır. Öte yandan geometrinin küre olması şart değildir. Kapalı herhangi bir yüzey, kafes görevini yerine getirebilir.

Bu tip binaların dışı kafes şeklinde kaplanır. Binanın dışındaki yüksek noktalara sivri uçlu metaller yerleştirilir. Bütün iletkenler ve sivri metaller(yıldırım yakalama uçları) birbiriyle bağlanır ve topraklanır.

Bu tip cihazların konduğu kabinler cihaz çevreye parazit radyo sinyalleri yaymasın diye dış metal kılıfından topraklanır.

Bina içindeki telsiz haberleşme sinyallerinin dışarıya sızmasını ve dinlenmesini önlemek için bina dışına Faraday kafesi inşa edilir. Binada telsiz haberleşme yapılmasa bile, CRT monitörler görüntüyü zayıf bir radyo dalgası olarak yaydığı için uzaktaki bir monitördeki görüntüyü sinyali yakalayıp kuvvetlendirerek tekrar oluşturmak mümkündür.

Radyo-televizyon tuneri, GSM alıcı verici devreleri gibi radyo frekans amaçlı modüller veya elektronik devre bölümleri, sac bir kapakla kapatılıp topraklanarak elektronik karta ve çalıştığı ortama bozucu sinyaller yayması engellenir. EMC (Elektromanyetik Uyumluluk) yönetmeliğine göre bu tip önlemleri almak mecburidir. Elektrikli cihazların gerek radyo sinyali olarak gerekse iletken hatlar üzerinden parazitler yaymasına müsaade edilmez.

İngiltere'de bulunan Gin Tub isimli barda olduğu gibi, bazı sosyalleşme mekanları, teknoloji kullanımını kısıtlayarak insanların birbirleriyle daha fazla sosyalleşebilmesi için tüm ortamı Faraday kafesi ile kapyalayabilmektedir. Bu tarz yerlerde cep telefonu, internet erişimi kısıtlı olacağından insanlarında birbirleriyle daha fazla sosyalleşeceğine inanılır.

Nikola Tesla
Michael Faraday

 Wikimedia Commons'ta Faraday kafesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Faraday Cage Protects from 100,000 V :: Physikshow Uni Bonn6 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Notes from physics lecture on Faraday cages24 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Michigan State University
Make a Faraday Cage Wallet28 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ferroelektrik, harici elektrik alan tarafından muhafaza edilen spontane elektrik polarizasyonuna sahip olan metallerin özelliğidir. Terim olarak, maddelerin kalıcı manyetik moment sergilediği Ferromanyetizmaya benzer şekilde kullanılır. Ferroelektrik 1920'de, Rochelle salt'da, Valasek tarafından keşfedildiğinde, Ferromanyetizma biliniyordu. Bu nedenle, en fazla ferroelektrik özellik gösteren maddeler demir içermemesine rağmen, demir anlamına gelen bir ön ek olan ferro kelimesi kullanıldı.

Birçok madde kutuplaşırken, indüklenen (uyarılan) kutuplaşma, harici olarak etki eden elektrik alana neredeyse tamamen eşittir; bu nedenle kutuplaşama lineer (doğrusal) bir fonksiyondur. Bu fonksiyonun grafiği yukarıda (dielektrik polarizasyon) gösterilmiştir. Paraelektrik olarak bilinen bazı maddeler, daha pekiştirilmiş doğrusal olmayan kutuplaşma sergiler. Bu kutuplaşmanın grafiği yukarıdaki şekilde (paraelektrik polarizasyon) gösterilmiştir. Elektriksel geçirgenlik, yalıtkan maddelerde ve harici elektrik alan fonksiyonunda olduğu gibi kutuplaşma eğrisinin eğimine karşılık gelir.
Doğrusal olmamalarına ek olarak; ferroelektrik maddeler, uygulanan elektrik alan sıfır bile olsa, spontane sıfır dışı kutuplaşmayı gösterir. Ferroelektriklerin ayırt edici özelliği  zıt yöndeki spontane kutuplaşmanın, uygun büyüklükteki elektrik alan tarafından muhafaza edilebilmesidir. Bu nedenle, kutuplaşma (polarlaşma) hem elektrik alana hem de döngüde geçen süreye bağlıdır. Bu maddelere ferroelektrik denilmesinin sebebi, benzer süreli döngüye ve spontane mıknatıslanmaya sahip olan ferromanyetik materyallerle benzer olmalarıdır.
Genellikle, maddeler faz değiştirme sıcaklığında ferroelektrik özellik gösterir. Bu sıcaklığa Curie sıcaklığı denir ve maddeler bu sıcaklığın üstünde paraelektriktir, spontane kutuplaşma kaybolur ve ferroelektrik kristali paraelektrik hale dönüşür. Birçok ferroelektrik madde, Curie sıcaklığının üzerinde pizoelektrik (basınçsal elektrik) özelliğini kaybeder çünkü bu maddelerin paraelektrik safhası merkeze göre simetrik kristalografik yapıya sahiptir.

Doğrusal olmayan yapıdaki ferroelektrik maddeler, kapasitesi ayarlanabilen kondansatör yapımında kullanılır. Genellikle, ferroelektrik kondansatörler bir çift elktrotun arasına konulmuş ferroelektik tabakdan oluşur. Ferroelektriklerin geçirgenliği ayarlanabilir ve özellikle faz geçiş sıcaklığına yaklaştığında çok yüksek bir değere sahiptir. Bundan dolayı, ferroelektrik kondansatörler, aynı kapasiteye sahip dielektrik kapasitörlere kıyasla  küçük ebatlara sahiptir.
Spontane kutuplaşmalı ferroelektrik maddeler, bilgisayarlarda ve RFID kartlarda bulunan ferroelektik RAM yapımında kullanılan ferroelektrik kapasitörlerde, hafıza fonksiyonu olarak kullanılan hysteresis (süre-durum) etkisini gösterir. Bu uygulamalarda ince bir film şeklindeki ferroelektrik malzemeler kullanılır ve bunlar makul voltajı aktarmak için gerekli alanı oluşturur. Ancak, ince film kullanılırken, aygıtların hatasız çalışması için ara yüzlere ve elektrotalara dikkat edilmelidir.
Ferroelektrik materyallerin piezoelektrik ve pyroelektrik olabilmeleri için simetrik olmaları gerekir. Piezoelektrik, pyroelektrik ve hafıza özelliklerinin birleşimi ferroelektrik kondansatörlerini sensör uygulamaları için çok kullanışlı yapar. Ferroelektrik kondansatörler; ultrason cihazlarında, yüksek kaliteli kızılötesi kameralarda, yangın sensörlerinde, radarlarda, titreşim sensörlerinde ve dizel motorların yakıt enjektörlerinde kullanılır.
Son zamanlarda oluşan bir başka fikirde ferroelektik tünel kavşağıdır (FTJ). FTJ, metal elektrotlar arasına konulmuş nanometrik ferroelektrik filmden oluşur. Ferroelektik katman, elektronların tünel oluşturmasına izin verecek kadar incedir. Kutupsuzlaşma alanının yanı sıra, piezoelektrik ve arayüz etkisi; çok büyük bir elektrodirenç açıp kapama etkisine sebep olabilir.
Araştırmacıların çift manyetik ve ferroelektik şekilde düzenlenmiş materyallerin yollarını aradığı bir başka konu ise multiferroiklerdir. Bu konu hakkına yeniden gözden geçirilmiş birçok görüş bulunmaktadır.

Ferroelektrik materyallerin dahili elektrik dipolü, materyal örgüsüyle çiftler oluşturur. Bu nedenle, örgüyü değiştiren her şey, aynı zamanda dipolün sağlamlığını; diğer bir deyişle spontane kutuplaşmasını değiştirir. Spontane kutuplaşmadaki değişim, yüzeydeki yüklerin değişimine sebep olur. Bu da ferroelektrik kondansatörlerde, kondansatöre etki eden herhangi bir harici voltaj olmasa bile akımın oluşmasına neden olur. Materyal örgüsünün boyutlarını değiştiren iki etki, kuvvet ve sıcaklıktır. Harici baskı uygulamasına bağlı olan yüzey yükleri üretimine piezoelektrik denir. Sıcaklık değişimine bağlı olan spontane kutuplaşma değişimine pyroelektrik adı verilir.
Genel olarak, kristallerde 32 krisal sınıfında, 230 boş/ara sınıf ve 21 tane merkezi simetrik olmayan grup bulunur ve bunların 20 tanesi pizoelektriktir. Pizoelektrik olanların 10 tanesi spontane elektrik kutuplaşmasına sahiptir. Bunlar sıcaklıkla farklılaştığı için pyroelektrik adını alır. Pyroelektirik materyallerin bazıları ferroelektriktir.

Ferroelektrik faz geçişleri sıklıkla uzanımlı/yer değiştirmeli (BaTiO3 gibi) veya düzenli-düzensiz (NaNO2)olarak sınıflandırılır. Faz geçişleri sıklıkla iki özelliğide gösterir. Baryum titanate tipik bir uzanımlı ferroelectik örneğidir ve faz geçişi polarlaşma dönüm noktası'ndan anlaşılır. Bu noktada iyon denge konumundan biraz uzaklaşır; kristale ait iyonlardan kaynaklanan elektrik alanın sebep olduğu kuvvet, elastik geri yükleme kuvvetinden daha hızlı artar. Bu durum iyonların denge pozisyonunda asimetrik bir değişime ve geçici dipol momentine sebep olur. Baryum titanate'teki iyonic yer değiştirme, sekizgen oksijen kafesinin içindeki titanyum iyonuyla ilişkilidir. Bir başka  ferroelektrik materyal olan lead titanate'in yapısı baryum titanate'e benzemesine rağmen, ferroelektrik için gereken sürücü kuvvet; lead ile oksijen atomlarının arasındaki ilişkiden dolayı karmaşık hale gelir. Düzenli-düzensiz yapıdaki ferroelektriklerde, her bir hücre için bir dipol momenti vardır ancak yüksek sıcaklıklarda gelişigüzel bir dağılım gösterir. Düşük sıcaklıklarda ise, faz geçişi boyunca dipol sırası etkinlik alanının içinde hep aynı yöndedir.
Lead zirconate titanate (PZT), ferroelektrik materyallerin kullanımında önemli bir yere sahiptir. PZT ferroelektrik lead titanate ve ferroelektrik olmayan lead zirconate arasındaki katı çözeltinin parçasıdır. Farklı yapılar; hafıza uygulamaları gibi farklı alanlarda kullanılır. PZT için lead titanate yapılar tercih edilirken, piezoelektrik uygulamalar; 50/50' ye yakın yapıdaki morphotik faz sınırlarıyla ilişkili değişik piezoelektrik katsayılardan oluşturulur.
Ferromanyetiklerde olduğu gibi, ferroelektrik kristaller sıklıkla geçiş sıcaklığı ve alan yapısı süresini gösterir.
Bazı ferroelektrik kristallerin geçiş fazının doğası hala tam olarak anlaşılamamaktadır.
1974 yılında, R.B.Meyer simetrik argümanları kullanarak ferroelektrik likit kristaller olabileceğini tahmin etti ve tahmini kısa bir süre içinde simetrik likit kristal fazdaki yatık ferroelektiriklerin davranışlarının gözlemlenmesi sonucunda doğrulandı. Artık teknoloji yatık ekran monitörlerine izin veriyordu. Toplu üretim 1994-1999 yılları arasında Canon tarafından gerçekleştirildi. Ferroelektrik likit kristaller yansıtıcı LCoS yapımında kullanıldı.
2010 yılında, David Field, sıradan kimyasal filmlerin (örneğin; nitrous okside, propan) ferroelektrik özellikte olduğunu keşfetti. Bu yeni ferroelektrik materyal sınıfı spontelektrik özellik gösteriyordu ve nanoteknolojiden, yıldızlar arasındaki toza etki eden elektriğe kadar  geniş bir uygulama alanına sahip oldu.
Diğer ferroelektrik materyaller triglycine sulfate, polyvinylidene fluride ve lityum tantalate içerir..

                Δ
                E
                =
              
              
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                
                  α
                  
                    0
                  
                
                
                  (
                  
                    T
                    −
                    
                      T
                      
                        0
                      
                    
                  
                  )
                
                
                  (
                  
                    
                      P
                      
                        x
                      
                      
                        2
                      
                    
                    +
                    
                      P
                      
                        y
                      
                      
                        2
                      
                    
                    +
                    
                      P
                      
                        z
                      
                      
                        2
                      
                    
                  
                  )
                
                +
                
                  
                    1
                    4
                  
                
                
                  α
                  
                    11
                  
                
                
                  (
                  
                    
                      P
                      
                        x
                      
                      
                        4
                      
                    
                    +
                    
                      P
                      
                        y
                      
                      
                        4
                      
                    
                    +
                    
                      P
              

Frankenstein ya da Modern Prometheus, İngiliz yazar Mary Shelley (1797–1851) tarafından yazılan ve genç bir bilim insanı olan Victor Frankenstein'ın yarattığı alışılmışın dışında bir bilimsel deneyde garip şekilli ama akıllı bir yaratığın hikâyesini ele alan romandır. Shelley, hikâyeyi 18 yaşındayken yazmaya başladı ve romanın ilk baskısı, 1 Ocak 1818'de yazar 20 yaşındayken Londra'da isimsiz olarak yayımlandı. Yazarın adı ilk kez 1823'te Fransa'da yayımlanan romanın ikinci baskısında yer aldı.
Shelley, 1814'te Avrupa boyunca seyahat ederek Gernsheim'de verdiği bir molada iki yüzyıl önce bir simyager deney yaptığı Frankenstein Kalesi'nden 17 km uzakta olan Almanya'nın Ren Nehri boyunca yolculuk etti. Daha sonra hikâyenin geçtiği yer olan Cenevre (İsviçre) bölgesine gitti ve burada arkadaşları arasında -özellikle de sevgilisi ve gelecekteki kocası Percy Shelley- yaptığı sohbetlerin konusu arasında galvanizm ve benzeri esrarengiz fikirler yer aldı. Mary, Percy, Lord Byron ve John Polidori, en iyi korku hikâyesini kimin yazabileceğini görmek için bir yarışma düzenlemeye karar verdiler. Günlerce düşündükten sonra Shelley, canlı birini yaratan ve yaptığı şey yüzünden dehşete düşmüş bir bilim insanını tasavvur etti ve hayal ettiği şey, daha sonra romanının olay örgüsüne dönüştü.
Frankenstein, Gotik roman ve romantizm hareketleri unsurlarından etkilenmiştir. Yazdığı eser aynı zamanda, bilimkurgunun ilk örneklerinden biridir. Brian Aldiss, romanın daha sonraki bilimkurgu romanlarına benzeyen fantastik ögelerle önceki öykülerden farklı olarak merkezi karakterin "kasıtlı bir karar vermesi" ve fantastik sonuçlar elde etmek için "laboratuvarda modern deneyler yapması"ndan ötürü ilk gerçek bilimkurgu öyküsü olarak düşünülmesi gerektiğini savunmuştur. Edebiyatta ve popüler kültürde önemli bir etkiye sahip olan Frankenstein; korku hikâyelerine, filmlere ve oyunlara etki etmiştir.
Romanın yayımlanmasından bu yana, canavarı nitelemek için "Frankenstein" ismi kullanılmaktadır. Bu kullanım bazen yanlış kabul edilir fakat bu ifadeyi kullanan eleştirmenler bu tanımlamayı, oturmuş ve kabul edilebilir bir ifade sayarlar. Yaratık romanda "yaratık", "canavar", "iblis", "başarısızlık", "sefil", "arkadaş" ve "o" olarak adlandırılır. Victor Frankenstein ile konuşmasında kendini "Âdem olması gerekirken haksız yere mutluluktan mahrum edilen, cennetinden kovulmuş bir meleğe" benzetir. Ayrıca yaratığın okuduğu ve kitabın alt başlığıyla da bağlantılı olan Kayıp Cennet'teki Lucifer ile de kendini durumunun timsali olarak görür.

Frankenstein, çerçeve anlatı tekniği biçiminde Kaptan Robert Walton'un kız kardeşine yazdığı mektup ile başlar. Olaylar, 18. yüzyılda belirtilmemiş bir zamanda geçer ve mektubun tarihleri "17-" olarak verilmiştir.

Frankenstein romanı, Kaptan Robert Walton ve kız kardeşi Margaret Walton Saville arasında kurgusal bir yazışmayı belgeleyen mektup roman halinde yazılmıştır. Walton, başarısız bir yazar ve kaptan olup Kuzey Kutbu'nu keşfetmek ve bilimsel bilgiyi, şöhret elde etme umuduyla genişletmek için yola çıkmaktadır. Yolculuk sırasında geminin mürettebatı yaklaşık yarım mil ötede bir kızağa sabitlenmiş, köpekler tarafından çekilen bodur bir binek aracının kuzey yönüne doğru gittiğini ve üstüne insan suretinde ama devasa boyutlarda bir yaratık oturduğunu ve yaratığın köpekleri idare ettiğini görür. Mürettebat birkaç saat sonra ekip Victor Frankenstein adında neredeyse donmakta olan ve zayıflamış bir adamı kurtarır. Adam, Walton'un da aynı şeyi dert ettiğini fark eder ve ona başından geçen büyük ve benzersiz felaketleri anlatmaya başlar. Anlatılan hikâye, Frankenstein'ın anlatılarının çerçevesi olarak kullanılır.

Victor çocukluğundan bahsetmekle başlar. Napoli'de zengin bir Cenevreli ailede doğan Victor ve kardeşleri Ernest ile William, Caroline Beaufort'un oğlu olan Alphonse Frankenstein'ın çocukları olarak kimya yoluyla dünyayı daha iyi anlamak için teşvik edilirler. Victor küçük bir çocukken birbiriyle çelişen binlerce teoriyi birleştirerek ve çeşitli bilgilerin bataklığında çaresizce çırpınarak çökertilmiş sistemlerle uğraşır. Victor beş yaşındayken ailesi, hayatını koruyucu bir ailenin yanında sürdüren İtalyan asilzadesinin yetim kızı Elizabeth Lavenza'yı evlatlık edinir ve Victor, kıza daha sonra aşık olur. Bu süreçte Victor'un ebeveynleri Alphonse ve Caroline, William'ın dadısı olacak Justine Moritz adlı başka bir yetim, evlatlık alır.
Almanya'daki Ingolstadt Üniversitesinden ayrılmadan önce annesi kızıl hastalıktan ölür ve Victor, annesinin yasıyla baş etmek için kendini deneylere gömer. Üniversitede, kimya ve diğer bilim dallarından oldukça başarılı olup yakın bir sürede canlı olmayan maddelere hayat vermek için gizli bir teknik geliştirmektedir. Sonunda, bir insan türü yaratmayı üstlenir fakat küçük parçaların detayları kendi hızını yavaşlatacağını düşündüğünden 2,4 metre boyunda ve orantılı uzuvlara sahip devasa boyutlarda bir yaratık geliştirmeye karar verir. Güzel bir yaratık yaratma niyetine rağmen yaratığın gözleri ve teni sarıydı. Ayrıca sapsarı teni yaratığın teni ve altlarındaki damarları zar zor örtmektedir. Çalışmasından iğrenen Victor, yaratık uyandığında ondan korkup kaçar. Sokakları dolaşırken çocukluk arkadaşı Henry Clerval ile karşılaşır ve Henry'yi kendi evine götürür. Henry'nin canavarı görmesinden çekinir fakat canavarın kaçmasıyla bununla uğraşmak zorunda kalmaz.
Victor, hastalanır ve Henry kendisine bakar. Dört aylık bir nekahat döneminden sonra erkek kardeşi William'ın öldürüldüğünü öğrenince evine döner. Victor, Cenevre'ye ulaştığında canavarı olay mahallinde görür ve canavar dağa tırmanırken ondan kendisinin sorumlu olduğuna inanır. William'ın dadısı Justine Moritz, Caroline'in minyatür bir portresini içeren William'ın madalyonunun cebinde bulunmasıyla William'ı öldürme suçundan yargılanır ve suçlu bulunur. Victor, gerçeği anlatsa da kimsenin kendisine inanmayacağını bildiği için çaresizce sessiz kalır. Justine cinayet suçundan idam edilir.
Keder, üzüntü ve suçluluk duygusu içindeki Victor dağlara çekilir. Yaratık onu bulur ve yaşadıklarını Victor'un bilmesini ister.

Düşünebilen ve konuşabilen yaratık, hayatının ilk günlerini doğada yalnız başına geçirmiş; insanlarından kendisinden korktuğunu ve nefret ettiğini anlayarak, saklanmaya başlamıştır. Bir kulübeye bağlı terk edilmiş bir yapıda yaşarken orada yaşayan fakir bir aileye ilgi duyar ve ihtiyatlı bir şekilde aile için odun toplamaya başlar. Aylarca ailenin arasında gizlice yaşayan yaratık, onları dinleyerek konuşmayı öğrenmiş ve ormanda kayıp kitap çantasını keşfetmesiyle okumayı öğrenmiştir. Bir gölette yansımasını gördüğünde fiziksel görünüşünün korkunç olduğunu fark eder ve görünüşünün normal insanları nasıl korkuttuğu anlayınca dehşete kapılır. Bununla birlikte, arkadaşı olma umuduyla ailenin yanına yaklaşır. Başlangıçta ailenin görme engelli babasıyla arkadaşlık kurmayı başarır fakat ailenin diğer üyeleri korkup evden kaçınca yaratık öfkelenir ve evden ayrılır. Ardından yaratıcısının kendisini nefret ettiği bir dünyaya getirdiği için yaratıcısından intikam alacağına dair yemin eder. Victor'un günlüğündeki ayrıntıları kullanarak Victor'un Cenevre'deki aile mülküne gider, William'ı öldürür ve kurbanının madalyonunu Justince'in elbisesine yerleştirir.
Yaratık, canlı bir varlık olarak mutlu olma hakkı olduğunu savunur ve Victor'dan kendisi gibi bir kadın eş yaratmasını ister. İsteği gerçekleşirse Güney Amerika'nın uçsuz bucaksız ormanlarına giderek ortadan kaybolacağına söz verir. Talebinin reddedilmesi halinde ise Victor'un sağ kalan arkadaşlarını ve sevdiklerini öldüreceğini ve onu tamamen mahvedinceye kadar durmayacağını söyler.
Victor, ailesinin başına kötü şeyler gelebileceği endişesiyle yaratığın fikrini gönülsüzce kabul eder. Yaratık, süreci gizlice izleyeceğini söyler.

Clerval, İngiltere'ye kadar Victor'a eşlik eder ve İskoçya'nın Perth kentine varınca Victor'un ısrarıyla ayrılır. Victor, yaratığın onu takip ettiğinden şüphelenmektedir. Orkney Adaları'nda kadın yaratık üzerinde çalışırken yaratacağı kadının yaratıktan nefret edecek biri ya da yaratıktan daha şeytani biri olması halinde yaşanabileceklerden endişe duyar. Ayrıca iki yaratığın insanoğlunun ölümüne yol açabilecek bir ırkın oluşmasına neden olabileceğini düşünür. Yaratığı pencerede görünce yaratığın kendisini gerçekten takip ettiğini anlayan Victor, tamamlanmamış kadın yaratığı parçalara ayırır. Yaratık olanlardan sonra çalışmaya devam etmesi için Victor'u tehdit eder ancak Victor, yaratığın kötü olduğuna, eşini de kötü yapacağına ve çiftin tüm insanlığı tehdit edeceğine inanmaktadır. Victor, çalışmayı yok edince yaratık kendisine şimdi ayrılacağını ama Victor'un düğün gecesinde yeniden görüşeceklerini söyler. Victor, bu tehdidi kendi yaşamına yönelik olarak algılar ve mutlu olduğu bir anda yaratığın kendisini öldüreceğine inanır.
Victor, İrlanda'ya geldiğinde Clerval'i öldürmek suçlamasıyla tutuklanır. Yaratık, Clerval'i boğarak öldürmüştür ve yaratıcısının geldiği yerde bulunması için cesedi terk etmiştir. Victor beraat eder ve Elizabeth'e kendi babasından kalan mirasın bir kısmını Elizabeth'e teslim eden babasıyla Cenevre'deki evine döner.
Cenevre'de Elizabeth'le evlenme hazırlığında olan Victor, kendini tabancalarla ve bir hançerle silahlandırarak yaratıkla savaşmaya hazırlanır. Victor, düğünlerinin ertesi gecesi Elizabeth'e odasında kalmasını söyler, kendisi ise "iblis"i aramaktadır. Victor evde arama yaparken yaratık, Elizabeth'i boğarak öldürür. Victor, Elizabeth'in cesedini işaret eden Yaratık'ı pencereden görür ve onu vurmaya çalışır ancak yaratık kaçar. Cenevre'ye döndükten sonra Victor'un babası, yaşlılıktan ve Elizabeth'in ölümünden birkaç gün sonra zayıf düşer ve ölür. İntikam almak isteyen Victor, yaratığı Kuzey Kutbu'na kadar takip eder ancak yorgunluktan bitkin düşer ve hipotermiye yakalanır.

Victor'un anlatımının sonunda Kaptan Walton, hikâyeyi anlatmaya devam ederek Victor'un çerçeve anlatımını bitirir. Yaratık kaybolduktan birkaç gün sonra g

Fizikte Gauss'un akı teoremi olarak da bilinen Gauss yasası, elektrik yükünün ortaya çıkan elektrik alanına dağılımına ilişkilendiren matematiksel bir yasadır. Söz konusu yüzey küresel yüzey gibi bir hacmi çevreleyen kapalı bir yüzey olabilir.
Yasa ilk olarak J. Louis Lagrange tarafından 1773 yılında düşünüldü. Ardından C. Friedrich Gauss tarafından 1813'te her ikisi de elipsoidlerin çekiciliği bağlamında formüle edildi. Gauss yasası klasik elektrodinamiğin temelini oluşturan Maxwell'in 4 denkleminden birisidir. Gauss yasası Coulomb yasasını türetmek için kullanılabilir ve bunun tersi de geçerlidir.
Başlıca fizik ve matematiksel çözümleme alanlarında kullanılır.

Kelimelerle Gauss yasası, herhangi bir kapalı yüzeyden geçen net elektrik akısı, yüzeyin sarmaladığı net yükün 
  
    
      
        
          
            ε
            
              0
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\varepsilon _{0}}}
  
'a bölümüdür. Gauss kanununun uygulanabilmesi için yük etrafında uygun kapalı yüzeyler seçilmelidir.
Gauss yasası Gauss'un manyetizma yasası ve Gauss'un yerçekimi yasası gibi fiziğin diğer alanlarındaki bir dizi yasayla yakın bir matematiksel benzerliğe sahiptir. Aslında herhangi bir ters kare yasası Gauss yasasına benzer bir şekilde formüle edilebilir. Örneğin Gauss yasasının kendisi ters kare yasası olan Coulomb yasasıyla eşdeğerdir. Aynı şekilde Newton'un kütleçekim yasası bir ters kare yasasıdır ve Gauss'un yerçekimi yasası ile eşdeğer bir niteliğe sahiptir.
Yasa tümlev formda ve diferansiyel formda Vektör Analizi yardımı ile matematiksel olarak ifade edilebilir. Gauss yasası, bir başka adı Gauss teoremi olarak da adlandırılan diverjans teoremi üzerine oturtturulmuştur. Bu formların (tümlev ve diferansiyel) her biri sırayla iki şekilde ifade edilebilir:

  
    
      
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {E} }
  
 elektrik alanı ile toplam elektrik yükü arasındaki ilişki açısından veya elektrik yer değiştirme alanı 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 ve serbest elektrik yükü açısından ifade edilebilir.

Gauss yasası, elektrik alanı ve elektrik yer değiştirme alanı kullanılarak ifade edilebilir. Bu bölüm elektrik alanıyla bazı formları gösterir, elektrik yer değiştirme alanı ile gösterilen formlar aşağıdadır.

Gauss yasası kısaca şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
        =
        
          
            Q
            
              ϵ
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}={Q \over \epsilon _{0}}}
  

Burada 
  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}}
  
  herhangi bir 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 hacmini çevreleyen kapalı bir 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 yüzeyinden geçen toplam elektrik akısıdır.
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
,
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 hacmindeki toplam yüktür ve 
  
    
      
        
          ϵ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon _{0}}
  
 elektrik sabitidir. Elektrik akısı 
  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}}
  
 elektrik alanının yüzey integrali olarak tanımlanır:

  
    
      
        
          Φ
          
            E
          
        
        =
        
          ∮
          
            A
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{E}=\oint _{A}\mathbf {E} \cdot \mathrm {d} \mathbf {A} }
  

Burada 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 elektrik alanını,
  
    
      
        d
        A
      
    
    {\displaystyle dA}
  
 yüzey alanının sonsuz küçük elemanını temsil eden bir vektörü ve 
  
    
      
        ⋅
      
    
    {\displaystyle \cdot }
  
 iki vektörün iç çarpımını temsil eder.
Akı, elektrik alanının tümlevi olarak tanımlandığından, Gauss yasasının bu ifadesine tümlev ya da integral form denir.
Eğer elektrik alanı her yerde biliniyorsa, Gauss yasası elektrik yükünün dağılımını bulmayı mümkün kılar. Herhangi bir bölgedeki yük, akıyı bulmak için elektrik alanı entegre edilerek çıkarılabilir. Tersi durumda (elektrik yükü dağılımı bilindiğinde ve elektrik alanı hesaplanması gerektiğinde) işler zorlaşacaktır. Belirli bir yüzeyden geçen toplam akı, elektrik alanı hakkında çok az bilgi verir ve rastgele karmaşık desenlerde yüzeye girip çıkabilir.
Bir istisna, problemde elektrik alanın yüzeyden düzgün bir şekilde geçmesini zorunlu kılan bir simetri bulunmasıdır. Daha sonra toplam akı biliniyorsa alanın kendisi her noktada çıkarılabilir. Gauss yasasına uygun olan yaygın simetri örnekleri, silindirik simetri, küresel simetri ve düzlemsel simetri verilebilir. Detaylı bilgi için Gauss yüzeylerine bakabilirsiniz..

Diverjans teoremi ile yasa diferansiyel formda da yazılabilir:

  
    
      
        
          ∇
        
        ⋅
        
          E
        
        =
        
          
            ρ
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\nabla } \cdot \mathbf {E} ={\frac {\rho }{\varepsilon _{0}}}}
  

burada 
  
    
      
        
          ∇
        
        ⋅
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\nabla } \cdot \mathbf {E} }
  
 elektrik alanının diverjansı,
  
    
      
        
          ϵ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon _{0}}
  
 elektrik sabiti ve 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 birim hacimde ki yük miktarı ya da yük yoğunluğudur.

Ana madde :Diverjans teoremi
Matematiksel olarak integral ve diferansiyel form diverjans teoremi vasıtasıyla birbirine eşitlenebilir.
İspat:
Gauss yasasının integral formu:

  
    
      
        
          ∮
          
            A
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          d
        
        
          A
        
        =
        
          
            Q
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \oint _{A}\mathbf {E} \cdot \mathrm {d} \mathbf {A} ={\frac {Q}{\varepsilon _{0}}}}
  

  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 yükünü içeren herhangi bir kapalı 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 yüzeyi için)
Diverjans teoremi ile bu denklem şu şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          ∭
          
            V
          
        
        ∇
        ⋅
        
          E
        
         
        
          d
        
        V
        =
        
          
            Q
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \iiint \limits _{V}\nabla \cdot \mathbf {E} \ \mathrm {d} V={Q \over \varepsilon _{0}}}
  

(
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 yükünü içeren herhangi bir 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 hacmi için)
Yük ve yük yoğunluğu arasındaki ilişkiye göre bu denklem eşdeğerdir:

  
    
      
        
          ∭
          
            V
          
        
        
          
            ρ
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
         
        
          d
        
        V
        =
        
          ∭
          
            V
          
        
        ∇
        ⋅
        
          E
        
         
        
          d
        
        V
      
    
    {\displaystyle \iiint \limits _{V}{\frac {\rho }{\varepsilon _{0}}}\ \mathrm {d} V=\iiint \limits _{V}\nabla \cdot \mathbf {E} \ \mathrm {d} V}
  

Bu denklemin her olası 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 hacmi için aynı anda doğru olabilmesi için integrallerin her yerde eşit olması gerekir. Bu nedenle denklem şuna eşdeğerdir;

  
    
      
        
          ∇
        
        ⋅
        
          E
        
        =
        
          
            ρ
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\nabla } \cdot \mathbf {E} ={\frac {\rho }{\varepsilon _{0}}}}

Georg Simon Ohm (16 Mart 1789; Erlangen, Bavyera - 6 Temmuz 1854, Münih), Alman fizikçi.
Ohm Kanunu olarak bilinen, bir telden geçen akımın, geçtiği alanla doğru orantılı ve uzunluğuyla ters orantılı olduğunu tespit ederek gerilim, akım ve direnç arasındaki bağlantıyı buldu.

Georg Simon Ohm Erlangen, Brandenburg-Bayreuth'da (o zamanlar Kutsal Roma İmparatorluğu'na bağlıydı) Protestan bir ailede doğdu. Babası çilingir Johann Wolfgang Ohm'un annesi Erlangen'de bir terzinin kızı olan Maria Elizabeth Beck'dir. Ebeveynleri resmi olarak eğitim almamış olsa da Ohm'un babası, kendisini iyi eğitmiş ve öğretileriyle oğullarına iyi bir eğitim verebilen saygın bir adamdı. Ailenin yedi çocuğundan sadece Georg Simon, matematikçi Martin Ohm ve Elizabeth Barbara yetişkinliğe kadar yaşadı. Georg Simon Ohm on yaşındayken annesi öldü.
Georg ve Martin'e babaları tarafından matematik, fizik, kimya ve felsefe öğretildi. Georg Simon, on bir yaşından on beş yaşına kadar Erlangen Gymnasium'da okudu ama pek iyi bir bilimsel eğitim almadı. Erlangen Üniversitesi'nin profesörü Karl Christian von Langsdorf'un belirttiği gibi bu bakımdan Ohm'lar Bernoulli ailesine benziyordu.

Georg Ohm'un babası, oğlunun eğitim fırsatını boşa harcadığından endişe ederek Ohm'u İsviçre'ye gönderdi. Orada, Eylül 1806'da Ohm, Gottstadt bei Nidau'daki bir okulda matematik öğretmeni olarak çalışmaya başladı.
Karl Christian von Langsdorf, Heidelberg Üniversitesi'nde bir göreve başlamak için 1809'un başlarında Erlangen Üniversitesi'nden ayrıldı. Ohm, Heidelberg'de Langsdorf ile matematik çalışmalarına yeniden başlamak istedi. Ancak Langsdorf, Ohm'a matematik çalışmalarını kendi başına sürdürmesini tavsiye etti ve Ohm'un Euler, Laplace ve Sylvestre François Lacroix eserlerini okumasını önerdi. Ohm isteksizce onun tavsiyesini aldı ama Gottstatt Manastırındaki öğretmenlik görevinden Mart 1809'da Neuchâtel'de özel öğretmen olmak için ayrıldı. Langsdorf'un tavsiyesine uyup özel matematik çalışmasına devam ederken iki yıl boyunca öğretmen olarak görev yaptı. Sonra Nisan 1811'de Erlangen Üniversitesi'ne döndü.

Ohm'un kendi çalışmaları onu 25 Ekim 1811'de Erlangen Üniversitesi'nden aldığı doktora için hazırladı. Oradaki fakülteye hemen matematik okutmanı olarak katıldı ancak ümitsiz beklentiler nedeniyle üç yarıyıl sonra ayrıldı. Öğretim görevlisi olarak aldığı maaşla hayatını devam ettiremiyordu.
Bavyeran hükûmeti ona Bamberg'deki kalitesiz bir okulda matematik ve fizik öğretmenliği görevi teklif etti ve 1813 ocak ayında Ohm bu görevi kabul etti. İşinden memnun olmayan Georg, yeteneklerini kanıtlamak için geometri üzerine bir temel ders kitabı yazmaya başladı. Bu okul Şubat 1816'da kapatıldı. Daha sonra Bavyera hükûmeti, matematik öğretimine yardımcı olması için Ohm'u Bamberg'deki aşırı kalabalık bir okula gönderdi.

Bamberg'deki görevinden sonra Ohm, tamamlanmış taslağını III. Friedrich Wilhelm'e gönderdi. Kral, Ohm'un kitabından memnun kaldı ve 11 Eylül 1817'de Ohm'a Köln Cizvit Spor salonunda görev teklif etti. Fizik laboratuvarı iyi donanımlıydı ve Ohm'un fizik deneylerine başlamasına imkan veriyordu. Çilingirin oğlu Ohm'un mekanik cihazlarla ilgili bazı pratik deneyimleri vardı.
Ohm, 1827'de Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet'i (Matematiksel Olarak İncelenen Galvanik Devre) yayınladı. Ohm'un koleji onun çalışmalarını takdir etmedi ve Ohm görevinden istifa etti. Daha sonra Nürnberg Politeknik Okulu'na başvurdu ve orada işe alındı. Ohm, 1833'te Nürnberg Politeknik Okulu'na geldi ve 1852'de Münih Üniversitesi'nde deneysel fizik profesörü oldu.
1849'da Ohm, Beiträge zur Molecular-Physik'i (Moleküler Fizik) yayınladı. Bu çalışmanın önsözünde ikinci ve üçüncü cildi yazmayı umduğunu "ve Tanrı bunun için bana uzun günler verirse dördüncüsünü" yazacağını belirtti. Ancak, içinde kaydedilen asıl keşfin İsveçli bir bilim adamı tarafından tahmin edildiğini anlayınca bunu yayınlamadı ve şunları söyledi: "Bu olay, 'Adam teklif eder ve Tanrı yapar' sözü zihnimde taze ve derin bir anlam kazandı. Araştırmama ilk itici gücü veren proje siste dağıldı ve onun yerine benim tasarlamadığım yeni bir proje tamamlandı."
Ohm, 1854'te Münih'te öldü ve Alter Südfriedhof'a gömüldü. Aile mektuplarının derlemesi Almanca bir kitapta derlenecekti, bu da bazı mektuplarını "Tanrı'ya Mahsustur" anlamına gelen "Gott befohlen, G S Ohm," ifadesiyle imzaladığını gösterir.

Ohm, yasasını ilk olarak ünlü kitabı Almanca: Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet (The Galvanic Circuit Investigated Mathematically)'te (1827) elektriğin tam teorisi olarak ortaya koydu. Bu çalışmada, bir devrenin herhangi bir parçasının uçları arasında hareket eden elektromotor kuvvetin yasasının akımın gücü ve devrenin o bölümünün direnci'nin bir ürünü olduğunu belirtti.
Kitap, çalışmanın geri kalanını anlamak için gerekli matematiksel arka planla başlar. Çalışmaları, mevcut elektrik teorisini ve uygulamalarını büyük ölçüde etkilese de, o zamanlar soğuk karşılandı. Ohm, teorisini, uzaktan eylem kavramına karşı çıkan bir bitişik eylem teorisi olarak sunar. Ohm, elektrik iletişiminin kendi ifadesiyle "bitişik parçacıklar" arasında gerçekleştiğine inanıyordu. Makale, bu fikirle ve özellikle Ohm'un bu bilimsel yaklaşımı ile Joseph Fourier ve Claude-Louis Navier'in yaklaşımlarındaki farklılıkları göstermekle ilgilidir.
Ohm'un Ohm yasasını oluştururken kullandığı kavramsal çerçeveye ilişkin bir çalışma Thomas Archibald tarafından sunulmuştur. Ohm'un çalışması, yüzyılın sonuna kadar önemli bir alan haline gelmemesine rağmen, devre teorisi konusunun erken başlangıcına işaret ediyordu.

Ohm'un akustik yasası, bazen akustik faz yasası veya kısaca Ohm yasası olarak adlandırılır, bir müzik sesinin kulak tarafından bir dizi kurucu saf armonik ton olarak algılandığını belirtir. Tam olarak doğru olmadığı iyi bilinmektedir.

1825'teki ilk makalesi, telin uzunluğu arttıkça telin ürettiği elektromanyetik kuvvetteki azalmayı inceledi. 1826'da, Fourier'nin ısı iletimi çalışmasına dayanan devrelerdeki iletimi tanımladı. Bu makale, Ohm'un deneysel kanıtlardan sonuçlar çıkarmasına devam etti ve özellikle ikincisinde, galvanik elektrik üzerinde çalışan diğerlerinin sonuçlarını açıklamak için yasalar önerebildi. En önemlisi, 1827'de Berlin'de yayınlanan "Die galvanische Kette mathematisch bearbeitet" başlıklı makalesiydi. Tohumu önceki iki yılda Schweigger ve Poggendorff'un dergilerinde çıkan bu çalışma, elektrik akımı teorisinin ve uygulamaların gelişiminde önemli etkisi oldu. Ohm'un adı, Ohm Kanunu'nda (ilk olarak Die galvanische Kette...),'de dirençteki akım ve voltajın orantılılığı  elektrik bilimi terminolojisine dahil edildi ve SI direnç birimi olarak Ohm (Ω sembolü)  kabul edildi.
Ohm'un çalışması teoriyi güçlü bir şekilde etkilese de, ilk başta çok az coşkuyla karşılandı. Ancak, çalışmaları sonunda Royal Society tarafından 1841'de Copley Madalyası ile tanındı. 1842'de Royal Society'nin yabancı üyesi oldu ve 1845'te Bavyera Bilimler ve Beşeri Bilimler Akademisi'nin tam üyesi oldu. Charles Wheatstone, Ohm'un fizik alanına getirdiği tanımlara bir ölçüde dikkat çekmiştir.

Daha önceden Alessandro Volta tarafından bulunan elektro kimyasal hücreler üzerine çalışmaya ve araştırma yapmaya başladı. Kendi donanımını kullanarak yaptığı araştırmalar sırasında, bir telden geçen akımın geçtiği alanla doğru orantılı ve uzunluğuyla ters orantılı olduğunu buldu. Bu deney sonuçlarını kullanarak, gerilim akım ve direnç arasındaki bağlantıyı çözdü. Bu denklem oldukça büyük bir gelişmeydi çünkü elektrik devrelerin analizlerinin yapılmasının başlangıcını ve temelini oluşturuyordu. Fakat 1827'de bu buluşunu yayınlayınca, kolejde hoş karşılanmadı ve lise öğretmenliğinden istifa etmeye zorlandı. Bu onu yoksulluğa itti. 1833'te Nürnberg'de profesörlük pozisyonuna kabul edilinceye kadar bu yoksul hayatı devam etti. Üniversitedeki pozisyonu onun için çok iyi bir gelişme oldu.
Elektrik akımını bir sıvının debisi, potansiyel farkını da bir seviye farkı gibi kabul ederek ve elektrik miktarını, şiddetini, elektromotor kuvveti kesin bir şekilde tanımlayarak, elektrokinetik olaylar için bilimsel terimler ortaya koydu. Belirli kesit ve uzunluktaki, belirli bir madenden yapılmış bir teli standart seçerek, öbür teller için bugün ‘direnç’ denilen özelliği “indirgenmiş uzunluk” adıyla tanımladı ve ünlü yasasını, “akım şiddeti = elektroskopik kuvvet / indirgenmiş uzunluk” biçiminde açıkladı. 1826'da yayımladığı makalelerde, Ohm'un bu yasaya tümüyle deneysel yoldan vardığı görülür.
Ohm'un bulduğu ve bugün Ohm Kanunu olarak bilinen, 

  
    
      
        I
        =
        
          
            
              U
              R
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I={\dfrac {U}{R}}}
  

üç değişkenli formül, tüm elektrik devrelerinin temelini oluşturmaktadır. Bu buluşundan sonra bir elektrik devresinde elektromotor gücünün dağılımını keşfetti. Direnç, elektromotor kuvveti ve akım şiddeti arasındaki bağlantıyı buldu.
1830'da A.C. Becquerel'in çalışmalarından habersiz olarak pillerdeki kutuplama olayını açıkladı. 1843'te insan kulağının çeşitli titreşimler arasında, sinüsoidal titreşimleri ayırt ederek algılayabileceğini ispatladı. Ayrıca canavar düdüklerinin teorisini kurdu.
1854 yılında ölen fizikçinin yaşamı sırasında bilime yaptığı katkılarından dolayı, yaşarken takdir görmese de, ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra adı direnç birimine verilerek onurlandırıldı.

George Westinghouse (6 Ekim 1846, Central Bridge, Schoharie County, New York - 12 Mart 1914, New York, ABD), ABD'de elektrik iletiminde alternatif akım kullanılmasına öncülük eden mucit ve sanayici.

İç Savaş sırasında kara ve deniz kuvvetlerinde görev yaptı. 1865'te dönme hareketi sağlayan bir buhar makinesine ilişkin ilk patentini aldı. Bu makinenin kullanışlı olmadığı sonradan anlaşıldı ama Westinghouse makinede uyguladığı çalışma ilkesinden yararlanarak yeni bir su sayacı geliştirdi. Aynı yıl raydan çıkmış yük vagonlarını raylar üzerine yerleştiren bir düzenek icat etti.
Demiryollarına duyduğu ilgi, ilk büyük icadı olan havalı freni ortaya koymasına yol açtı (1869), aynı yıl Westinghouse Air Brake Company'yi kurdu. Kimi otomatik mekanizmaların da eklenmesiyle havalı frenler trenlerde yaygın olarak kullanılmaya başladı; 1893'te kabul edilen Demiryolu Güvenlik Aygıtları Yasası, trenlerde bu tür frenlerin kullanılmasını zorunlu kıldı. Otomatik havalı frenlerin Avrupa'da da yaygınlaşması üzerine farklı hatlarda çalışan trenlerde aynı tür frenlerin kullanılabilmesi ve mevcut trenlere frenin sonradan daha gelişmiş modellerinin takılabilmesi amacıyla havalı fren aygıtlarının standartlaştırılması konusu üzerinde çalışmalar yapan Westinghouse, böylece modern standartlaştırma yöntemlerinin de öncülüğünü yapmış oldu.
Daha sonra demiryolu işaret sistemleri üzerinde çalışmaya başlayan Westinghouse, satın aldığı patentlere kendi buluşlarını da ekleyerek elektrik ve basınçlı havayla çalışan tam bir işaret sistemi geliştirdi. Havalı frenlere ilişkin bilgi birikiminden yararlanarak 1883'te güvenlikli bir doğal gaz boru hattı sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Bu konuda iki yıl içinde aldığı patentlerin sayısı 38'e ulaştı (Westinghouse'un almış olduğu patentlerin toplam sayısı 100'ün üzerindedir).

1880'lerde ABD'de geliştirilen elektrik iletim sistemlerinde yalnızca doğru akım kullanılıyordu; Avrupa'da ise alternatif akımlı birkaç sistem geliştirilmişti. Bunların en başarılı olanlarından biri Lucien Gaulard ile John Gibbs'in 1881'de Londra'da kurdukları sistemdi. Westinghouse bir grup Gaulard-Gibbs transformatörü ile bir Siemens alternatif akım üreteci getirterek Pittsburgh'da bir elektrik dağıtım sistemi kurdu (1885). Üç elektrik mühendisinin de yardımıyla transformatörleri daha gelişkin hale getiren Westinghouse, ürettiği gerilimin değerini sabit tutabilen bir alternatif akım üreteci de geliştirdi. 1886'da kurduğu Westinghouse Electric Company, üç yıl sonra Westinghouse Electric Manufacturing Company adını aldı. Nikola Tesla'nın alternatif akım motoruna ilişkin patentlerini satın alan Westinghouse, Tesla'yı da motorunu geliştirip kurulacak enerji sistemine uygun duruma getirmesi için işe aldı. Enerji sistemi pazarlanacak duruma geldiğinde enerji iletiminde doğru akım kullanılması yanlıları alternatif akım için yoğun bir kötüleme ve gözden düşürme kampanyası açtılar.Alternatif akıma yöneltilen saldırılar, alternatif akımın insan yaşamı için tehdit oluşturduğu iddiasına dayandırılıyordu. 1893'te düzenlenen Chicago Dünya Fuarı'nın aydınlatılması işi Westinghouse'un şirketine verildi; Niagara Şelalesi üzerindeki çağlayanlardan elektrik enerjisi elde etmek üzere alternatif akımlı sistemler kurma hakkını da Westinghouse aldı.
Kurduğu şirket ticari olarak büyük bir gelişme gösterdi, ama Westinghouse, 1907'deki bir borsa krizi sonucunda şirket üzerindeki denetimini yitirdi ve 1911'de bütün şirketleriyle ilişkisini kesti.

1906 John Fritz Madalyası
1911 IEEE Edison Madalyası

Westinghouse Corporation 29 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Film on George Westinghouse by Inecom Entertainment Company

Geri bildirim, geri dönüş veya geri besleme, bir sürecin basamaklarındaki bir değişimin önceki bir basamağa etki etmesi ve neden-sonuç ilişkisi içerisinde bir döngü oluşturması olayına denir. Burada süreç sıcaklık ayarlı bir soba gibi fiziksel olabileceği gibi kan şekeri döngüsü gibi biyolojik, hatta paradokslarda olduğu gibi tamamen soyut olabilir.

Geri besleme kavramına biyoloji, iktisat, psikoloji, mühendislik gibi birçok alanda rastlandığı için tüm bu alanları kapsayan bir tanımını yapmak güçtür. Fakat tüm bu alanlarda geri besleme neden-sonuç ilişkisinin yanında sonucun da nedeni etkilemesi şeklinde gözlenir. Bu yüzden geri beslemenin olduğu yerlerde döngüsel bir süreç vardır. Örneğin bir hayvan popülasyonunda avcıların sayısının artması sonucunda av sayısı azalır. Av sayısının azalmasıyla avcılar besin sıkıntısı yaşar ve avcı sayısı azalır. Bu süreçte azalan av sayısı avcı sayısına geri besleme yapmış ve avcı sayısını azaltmıştır. Geri besleme mekanizmasının olduğu süreçlerde, ilk göze çarpan şey sürecin kendini düzenlediğidir. Av-avcı ilişkisinde av sayısı sürekli azalamaz ya da avcı sayısı sürekli artamaz. Doğada birçok yerde bu gibi geri besleme örneklerine rastlanabilir. Fakat geri besleme mekanizmasının günümüzde bu denli olmasının sebebi mühendislik bilimlerindeki uygulamalarıdır. Zaten geri besleme (feedback) terimi 1860'lı yıllarda mekanik olaylar hakkında kullanılmaya başlamıştır.
Kendini düzenleyebilme ve kararlılık kavramları her alandan mühendislerin en çok ilgilendiği konuların başında gelir. Ürettikleri nesnelerin  farklı şartlarda aynı şekilde çalışmayı sürdürmesini ve dış faktörlerden etkilenmemesini isterler. Gerektiğinde ise sürece kolayca müdahale etmek isteyen mühendisler bu sorunları çoğu zaman geri besleme sistemleri kullanarak aşarlar. Kontrol mühendisliği bu alanla ilgilenen disiplinler arası bir mühendislik dalıdır.

Makine mühendisliği, geri besleme mekanizmalarının ilk kullanıldığı alandır. Antik roma ve yunan su saatlerinde su akışını sabit tutmak için akış valfi örnekleri görülebilir. Cornellus Drebbel (1572-1633) sobalarda sıcaklık kontrolü için termostatlı sistemler geliştirmiştir.
James Wattın buhar türibinin hızını kontrol etmek için geliştirdiği sistem (centrifuge regulator) dönüm noktası olmuş, Endüstri Devrimine yön veren icatlardan biri olmuştur. Daha sonra James Clerck Maxwell tarafından bu sistemin matematiksel modeli oluşturulmuştur. Bu sistemde motora giden yakıt, bir valfe bağlıdır .Bu valfin ise motorun çıkışından bir eksen etrafında dönen kürelere  bağlıdır. Motorun hızı azaldığında kürelerin dönüş hızı düşer ve yakıt valfi aşağı iner. Bu durumda motora daha çok yakıt gider ve motor hızlanır. Eğer motor fazla hızlanırsa kürelerin dönüş hızı artar valf yukarı kalkar, motora giden yakıt azalır ve motor yavaşlar.
Mekanik kontrol, mikroişlemcilerin ve sensörlerin gelişmesyle elektronik kontrol sistemleri tarafından daha kolay yapılmaya başlanmış ve mekanik kontrol sistemleri çoğu yerde yerini elektronik kontrol donanımlarına bırakmıştır.

Geri besleme, elektronik amfilerde, osilatörlerde, mantık devrelerinde yaygın olarak kullanılır. Bu devrelerde negatif ve pozitif geribildirim çıkış sinyalinin fazı ile ayarlanır. Eğer çıkış sinyali girişle birleşmeden önce ters çevirilmişse (180 faz farkı varsa) kontrol döngüsü negatif geri beslemelidiraksi halde pozitif geri beslemelidir. Negatif geri besleme istenmeyen sapmaları engelleyerek sistemlerin stabilitesini artırmak  için sıklıkla kullanılır. Pozitif geri besleme ise daha nadir kullanılır. Buna ilginç bir örnek ise negatif direnç devresidir. Bu devrenin akım/voltaj grafiğine bakıldığında negatif eğim görülür. Bu bir devre elemanının negatif direnci olması (-5Ω gibi) olarak yorumlanabilir. Bu direnç normal bir direnç gibi güç tüketmez, devreye güç sağlar. Bu düzenek sinyal üreteçlerinin neredeyse ideal üreteçler gibi davranmalarını sağlamak için kullanılır.
Konserlerde bazen nedensiz gibi duran tiz cızırtılar oluşur. Bu rahatsız edici ses uzun süre sürebilir. Bu aslında bir elektro-akustik geri beslemedir. Ses kolonunun yakınına bulunan bir mikrofon sesi elektriksel olarak ses kolonuna iletir ve yükseltilen ses tekrar mikrofon tarafından toplanır. Eğer bu döngünün kazancı yeterince büyükse ses kolonunun maksimum yüksek güçte cızırtı verebilir.
Bunun dışında -gelişen sensör teknolojisinin de yardımıyla- elektronik olmayan sistemler hakkında elde edilen bilgi elektronik olarak daha rahat işlendiğinden elektronik devreler ve geri besleme sistemleri kimyasal, mekanik termal ve diğer süreçlerin kontrolünde de kullanılır.

Ekosistemlerde, Biyosferde hatta organizmanın kendi içinde birçok parametre çok hassas değerler arasında olmalıdır. Ekosistemdeki birkaç derecelik artış birçok canlı türünün sonu olabilir ya da kan pH'ındaki 0,5 lik bir yükseliş ölümle sonuçlanabilir. Bu yüzden biyosistemlerde hem pozitif hem negatif geri beslemenin görüldüğü çok hassas mekanizmalar mevcuttur. İnsanda insülin salınımları mensturlasyon döngüsü kan pH dengesi su dengesi, bu sistemlere örnektir. Biyokimyasal olarak enzimlerin ve hormonların işleyişinde; ekosistemde av-avcı döngüsünde geri besleme görülür.

Risk değerlendirmesi ve yönetimindeki son aşama geri besleme aşamasıdır. Geri besleme aşamasının uygulanmasının temel amacı, risk yönetim ekibi tarafından değerlendirme ve kontrol aşamalarında yapılan uygulamaların uygun ve yerinde olduğunu teyit etmektir. Bunun için, kontrol ve değerlendirme aşamalarında yapılan veya planlanan işlerin ve önlemlerin gerçekleştirilmesinin takibini yapmak, zamanla değişime uğrayan risk etki değerlerini ve kontrol uygulamalarını yeniden düzenlemek ve daha önceden tanımlanmamış olan yeni riskleri tanımlamaktır.
Geri besleme bir tür kontrol mekanizmasıdır ve süreci etkinleştirir.
Geri beslemenin risk değerlendirmesi ve yönetimi sürecine kazandırdıkları:

Risk yönetiminin amacına ulaşıp ulaşmadığını ortaya koyar.
Risk yönetimi uygulamasının başarılı olup olmadığını ortaya koyar.
Geri beslemenin doğru bir şekilde algılanıp algılanmadığını ortaya koyar.
Risk yönetimi sürecinin hangi aşamada niçin başarısız olunduğunu ortaya koyar.
Elde edilen bulgular sayesinde bir sonraki uygulamada kullanılabilecek bilgileri sağlar.
Bir sonraki uygulamada sürecin doğru bilgilerle yeniden oluşturulmasını sağlar.

Kısmen değerlendirme prosedürlerinde geribildirimin hızlandırıcı rolü ve öğrenci davranışlarını şekillendirmesi nedeniyle araştırmacılar ve uygulayıcılar, geri bildirimin öğrencinin öğrenmesi ve gelişiminde hayati bir rol oynadığı konusunda hemfikirdir. Geri bildirim, öğrencilerin öğrenme hedefini anlamalarına yardımcı olarak öğrenme sürecini daha hızlı ve daha etkili hale getirir, öğrencilere hedefle ilgili durumları ve ilerlemeleri ve hedefe doğru ilerlemek ve mevcut boşluğu kapatmak için sonraki eylemler hakkında bir fikir verir. Geri bildirimin nihai amacı, öğrencileri öğretmenden bağımsız hale getirmek ve kendi kendini düzenleyen yaşam boyu öğrenenler olmak için geliştirmektir.

Sistem teorisinde, iki tür geri besleme vardır:

Negatif geri besleme
Pozitif geri besleme
Negatif geri besleme, kendi kendini dengeleyen (self-correcting). Bunun anlamı sistemin iki unsurundan biri (sebep veya sonuç) değiştiğinde, sistem değişikliğe karşı direnç gösterir ve eski haline geri dönmeye çalışır.
Negatif geri besleme, dengeleyici döngüdür. Değişkenlerini bir dengeye ulaştırmaya çalışır. Kontrolcü ya da hedef arayışlıdır. 

Pozitif geri besleme, kendi kendini güçlendiren (self-reinforcing). Bunun anlamı sistemin iki unsurundan biri değiştiğinde, sistem içi etkileşimler, bu değişikliğin giderek artmasına sebep olur.
Pozitif geri besleme, pekiştirici döngüdür. Değişkenlerin sürekli olarak aynı yönde ve de artan şekilde değişmesini sağlar, Kısır döngüdür.

Gut veya damla hastalığı, (gut; ayak başparmağını da kapsadığında podagra olarak adlandırılır), ayırt edici özelliği tekrarlayan akut enflamatuvar artrit-kırmızı renkli, hassas, sıcak, eklem şişliği- olan bir tıbbi durumdur. En sık etkilenen bölge, ayak başparmağının tabanındaki tarak kemiği-parmak kemiği eklemidir (vakaların yaklaşık %50'si). Bununla birlikte kireçlenme, böbrek taşı veya ürat nefropati şeklinde de var olabilir. Gutun sebebi kanda ürik asit düzeylerinin yükselmesidir. Ürik asit kristalleşir ve kristaller eklemlerde, tendonlarda ve çevre dokularda birikir.
Bu özgün kristallerin eklem sıvısında görülmesiyle klinik tanı doğrulanmış olur. Nonsteroidal antienflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), steroidler veya kolşisin ile yapılan tedaviler belirtileri iyileştirir. Akut atak geçtiğinde, hayat tarzındaki değişikliklerle ürik asit düzeyleri genelde düşer ve sık atak görülen kişilerde allopürinol veya probenesid uzun süreli koruma sağlar. Son on-on beş yıldır gutun sıklığı artmıştır ve hayatlarının bir döneminde Batıdaki popülasyonun yaklaşık %1-2'sini etkilemektedir. Bu artışın, popülasyondaki metabolik sendrom, daha uzun hayat süresi beklentisi ve beslenme düzenindeki değişiklikler gibi risk faktörlerinin artışına bağlı olduğu düşünülmektedir. Gut geçmişte "kralların hastalığı" veya "zengin hastalığı" olarak bilinmektedir.

 Gut birkaç şekilde var olabilir yine de en olağan şekli tekrarlayan akut enflamatuvar artrit (kırmızı, hassas, sıcak, şiş eklem) ataklarıdır. En fazla ayak başparmağı tabanındaki tarak kemiği-parmak kemiği eklemi etkilenir ve vakaların yarısında görülür. Topuk, diz, bilek ve parmak gibi diğer eklemler de etkilenebilir. Eklem ağrısı genellikle 2–4 saat içinde gece başlar. Gece başlamasının sebebi o zamanki düşük vücut sıcaklığıdır. Yorgunluk ve yüksek ateşi içeren diğer belirtiler eklem ağrısıyla birlikte nadiren ortaya çıkabilir. Uzun süre devam eden yüksek ürik asit düzeyleri (hiperürisemi), kireçlenme olarak bilinen sert, ağrısız ürik asit kristalleri birikimini içeren diğer belirtilere de neden olabilir. Yaygın kireçlenme, kemik aşınmasına bağlı olarak kronik artrite yol açabilir. Yüksek ürik asit düzeyleri kristallerin böbreklerde çökelmesine yol açıp taş oluşumuna ve sonra da ürat netropatisine neden olabilir.

Gutun altta yatan nedeni hiperürisemidir. Bu durum beslenme düzeni, genetik yatkınlık veya ürik asit tuzları olan üratın yeterince atılmaması dahil birkaç nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Ürik asitin böbreklerden yeterince atılamaması vakaların yaklaşık %90'ında hiperüriseminin ana nedeni olmasına rağmen aşırı ürik asit üretimi %10'dan daha azında ana nedendir. Hiperürisemisi olan kişilerin yaklaşık %10'unda, hayatlarının bir döneminde gut gelişir. Bununla birlikte, hiperürisemi derecesine bağlı olarak risk değişiklik gösterir. Düzeyler 415 ve 530 μmol/l (7 ve 8.9 mg/dl) arasında olduğunda risk her yıl için %0,5 ve 535 μmol/l'den (9 mg/dl) daha yüksek düzeylere sahip kişilerde risk her yıl için %4,5'tir.

Beslenmeye bağlı nedenler gut vakalarının yaklaşık %12'sinden sorumludur ve bu nedenlerin alkol, fruktoz ile tatlandırılmış içecek, et ve deniz ürünü tüketimi ile güçlü bir ilişkisi vardır. Tetikleyici diğer nedenler fiziksel travma ve ameliyattır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, bir zamanlar ilişkili olduğu düşünülen beslenme düzeniyle ilgili faktörlerin aslında pürin-zengin sebzeler (örn., fasulye, bezelye, mercimek ve ıspanak) ve toplam protein - alımını içermediği bulunmuştur. Kahve, C vitamini ve süt ürünleri tüketimi ile fiziksel egzersizin riski azalttığı görülmektedir. Bu durumun kısmen insulin direncini azaltıcı etkilerine bağlı olduğu düşünülmektedir.

Gutun ortaya çıkışı kısmen kalıtımsaldır ve ürik asit düzeyindeki değişkenlik durumunun yaklaşık %60'ında payı vardır. Genellikle SLC2A9, SLC22A12 ve ABCG2 denen üç genin gutla ilişkili olduğu bulunmuştur ve bu genlerde meydana gelen değişimler riski yaklaşık olarak iki katına çıkarmaktadır. SLC2A9 ve SLC22A12 'deki fonksiyon kaybedici mutasyonlar ürat emilimi ve engellenmemiş ürat salgılanmasını azaltarak kalıtımsal hipoürisemiye neden olurlar. Ailesel jüvenil hiperürisemik nefropati, medüller kistik böbrek hastalığı, fosforibosilpirofosfat sentetaz süperaktivitesi ve Lesch-Nyhan sendromunda görüldüğü şekliyle hipoksantin-guanin fosforibosiltransferaz eksikliği dahil nadir görülen birkaç genetik bozukluk gutla daha karmaşık hale gelir.

Gut sıklıkla diğer tıbbi sorunlarla birlikte ortaya çıkar. Vakaların yaklaşık %75'inde abdominal obezite, hipertansiyon, insülin direnci ve anormal lipid düzeylerinin bir birleşimi olan metabolik sendrom meydana gelir. Gutla genellikle karmaşık hale gelen diğer hastalıklar şunlardır: polisitemi, kurşun zehirlenmesi, böbrek yetmezliği, hemolitik anemi, psoriasis ve solid organ transplantları. 35 ve üzeri bir vücut kitle indeksi bir erkeğin gut riskini üç katına çıkarır. Kurşuna uzun süre maruz kalma ve kurşun bulaşmış alkol, kurşunun böbrek işlevi üzerine olan zararlı etkisine bağlı olarak gut için risk faktörleridir. Lesch-Nyhan sendromu genellikle gutlu organ artriti ile ilişkilidir.

Diüretik ilaçlar gut ataklarıyla ilişkilendirilmiştir. Ancak, düşük hidroklorotiazid dozunun riski artırmadığı görülmektedir. İlişkilendirilmiş diğer ilaçlar niasin ve aspirindir (asetilsalisilik asit). Bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar olan siklosporin, özellikle hidroklorotiazid ile birlikte kullanıldığında, ve takrolimus da gutla ilişkilendirilmiştir,

 Gut pürin metabolizması bozukluğudur ve nihai metaboliti olan ürik asit monosodyum ürat şeklinde kristalleştiğinde ve eklem, tendon ve çevre dokularda çökeldiğinde meydana gelir. Bu kristaller daha sonra bağışıklık sistemi vasıtasıyla meydana gelen yerel bir enflamatuvar reaksiyonu tetikler, bu enflamasyon kaskadındaki ana proteinlerden biri interleukin 1βdır. Ürik asidi yıkan ürikazın insanlar ve yüksek primatlardaki evrimsel kaybı bu hastalığı yaygınlaştırmıştır. Ürik asidi çökelten tetikleyiciler iyi anlaşılmamıştır. Normal düzeylerde de kristalleşebildiği gibi, düzeyler arttıkça kristalleşme olasılığı daha fazladır. Akut artrit vakasının tetiklenmesinde önemli olduğu düşünülen diğer faktörler soğuk sıcaklıklar, ürik asit düzeylerinde hızlı değişiklikler, asidoz, artiküler hidrasyon ve proteoglikanlar, kolajenler ve kondroitin sülfat gibi ekstraselüler matriks proteinleridir. Düşük sıcaklıklarda meydana gelen artmış çökelme durumu, neden ayak eklemlerinin en fazla etkilenen bölge olduğunu kısmen açıklamaktadır. Ürik asitte görülen hızlı değişiklikler travma, ameliyat, kemoterapi, diüretik ilaçlar ve allopürinolün durdurulması ve başlatılması dahil birkaç faktöre bağlı olarak meydana gelebilir. Kalsiyum kanal blokerleri ve losartan diğer hipertansiyon.ilaçlarına göre daha düşük bir gut riski ile ilişkilidir.

 Hiperürisemi ve klasik podagrası olan birinde ileri tetkikler olmaksızın gut tanısı konup tedavi edilebilir. Ancak tanıdan şüphe ediliyorsa sinovyal sıvı analizi yapılmalıdır. Kronik gutun tanımlanmasına faydalı olsa da akut ataklarda röntgenin çok az bir faydası bulunmaktadır.

Gutun kesin tanısı, sinoviyal sıvıda monosodyum ürat kristallerinin veya kireçlenmenin teşhis edilmesine. Tanı konmamış enflamasyonlu eklemlerden elde edilen tüm sinoviyal sıvı numuneleri bu kristaller bakımından incelenmelidir. Polarize ışık mikroskobu altında, iğneye benzer bir şekle ve güçlü negatif bir çiftkırılıma sahiptirler. Bu testin yapılması güçtür ve genellikle eğiim almış bir gözetmenin varlığını gerektirir. Sıcaklık ve pH çözünürlüğünü etkilediğinden, sıvı, aspirasyondan sonra nispeten hızlı bir şekilde incelenmelidir.

Hiperürisemi gutun klasik bir özelliğidir ancak neredeyse çoğu zaman hiperürisemi olmadan meydana gelir ve yükselmiş ürik asit düzeylerine sahip çoğu insanda hiçbir zaman gut gelişmez. Bu nedenle, ürik asit düzeylerinin ölçülmesinin tanı koyma açısından faydaları sınırlıdır. Hiperürisemi, erkeklerde 420 μmol/l (7,0 mg/dl) ve kadınlarda 360 μmol/l (6,0 mg/dl) üzerindeki plazma ürat düzeyi olarak tanımlanır. Yaygın olarak yapılan diğer kan testleri alyuvar sayımı, elektrolitler, böbrek fonksiyonu ve eritrosit sedimantasyon hızıdır (ESR). Ancak, enfeksiyon yokluğundaki guta bağlı olarak hem alyuvar hem de ESR yükselmiş olabilir. 40,0×109/l'lik (40.000/mm3) yüksek bir alyuvar sayımı belgelenmiştir.

Gut hastalığındaki en önemli ayırıcı tanı septik artrittir. Enfeksiyon belirtileri olan veya tedaviyle iyileşmeyen kişilerde bu duruma dikkat edilmelidir. Tanı konmasına yardımcı olmak için, sinoviyal sıvı Gram boya ve kültürü yapılabilir. Buna benzeyen diğer hastalıklar psödogut ve romatoid artrittir. Gutlu organdaki kireçlenmeler, özellikle bir eklemde yerleşik değilse, bazal hücreli karsinom, veya diğer neoplazmalarla karıştırılabilir.

Yaşam tarzında yapılan değişiklikler ve ilaçlar ürik asit düzeylerini düşürebilir. Etkili olan beslenme ve yaşam tarzı tercihleri et ve deniz ürünleri gibi gıdaların alımının azaltılması, yeterli miktarda C vitamininin tüketilmesi, alkol ve fruktoz tüketiminin sınırlandırılması ve obeziteden kaçınılmasıdır. Kilolu bir adamın düşük kalorili diyet ile beslenmesiyle ürik asit düzeyleri 100 µmol/l'a (1,7 mg/dl) düşmüştür. Günde 1.500 mg C vitamini alımı gut riskini %45'e kadar azaltır. Kahve tüketimi (çay tüketimi değil) daha düşük bir gut riski ile ilişkilendirilir. Gut, uyku apnesine bağlı olarak, oksijenden mahrum kalan hücrelerden salınan pürinler vasıtasıyla sonradan ortaya çıkabilir. Apne tedavisi atakların oluşmasını azaltabilir.

Tedavinin ilk amacı akut atak belirtilerinin hafifletilmesidir. Serum ürik asit düzeylerini düşürmek için kullanılan farklı ilaçlar tekrarlanan atakları önleyebilir. Günde birkaç kez 20-30 dakika boyunca uygulanan buz ağrıyı azaltır. Akut tedavi seçenekleri nonsteroidal antienflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), kolşisin ve steroid, hastalığın önlenmesine yönelik seçenekler allopurinol, febuksostat ve probenesiddir. Ürik asit düzeylerinin düşürülmesi hastalığı tedavi edebilir

Güneş enerji kuleleri ('Merkezi Kule' veya 'Heliostat' enerji santrali veya güç kulesi olarak da bilinir) güneş ışınlarını bir kuleye odaklayarak enerji üretir. Bu tip santraller, Heliostat adı verilen bir dizi aynayı kullanarak kollektör adı verilen kuleye güneş ışınlarını odaklar.
İlk dizaynlar odaklanmış ışınları suyu ısıtmak için kullanıp, ortaya çıkan buharı bir türbini çalıştırmak için kullanıyordu. Fakat teknoloji ilerledikçe, su yerine sodyum kullanan santraller ortaya çıktı. Bu değişikliğin sebebi, sodyumun yüksek enerji saklayabilme özelliğidir. Böylece güneş olmadığı halde enerji üretimi mümkündür. 

Mojave çölündeki 10 MW büyüklüğündeki Solar One ve Solar Two heliostat projeleri yürürlüğe girmiştir. 
İspanya’da, 15 MW gücündeki Solar Tres Power Tower projesi bu örneklerden ilham alarak yürürlüğe giriyor. Yakın geçmişte, İspanya 11 MW ve 20 MW büyüklüğünde iki güneş enerji kulesini tamamladı. Güney Afrika’da, Upington yakınlarındaki bir bölge, 4000 ila 5000 heliostat kapasiteli yeni bir güneş enerji santrali için seçildi.
BrightSource Energy, Mart 2008’de 900 MW civarında elektrik vadeden Pacific Gas and Electric Company ile bir dizi enerji anlaşması yaptı.BU anlaşma, günümüzde bir kullanıcının talep ettiği en yüksek güneş enerji miktarıdır. BrightSource bu talebi karşılamak için, şu anda Güney Kaliforniya eyaletinde düzinelerce güneş enerji kuleleri inşa etmektedir.
BrightSource Energy, Haziran 2008’de Solar Enerji Geliştirme Merkezi’ni (SEDC) İsrail’in Negev Çölü’ne yönlendirdi. Bu bölge, diğer adıyla Rotem Endüstri Bölgesi, 60 metre yüksekliğinde bir kuleye güneş ışınlarını odaklayan 1600 Heliostat’a ev sahipliği yapıyor. Konsantre edilen enerji, kulenin tepesini 550 C’ye kadar ısıtmak için kullanılıyor. Elde edilen buhar daha sonra türbinleri döndürerek enerji üretiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘’’Yenilenebilir Enerji Laboratuvarları’ 2020'ye kadar güneş enerji kulelerinden üretilen elektriğin maliyetinin kWh başına 5.47 sente düşeceğini açıkladı.

Güneş enerjisi

Turkish Solar Thermal Facility 23 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Solar Thermal Test Facility
Detailed Description of Central Receiver Systems
Power Station Harnesses Sun's Rays16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BBC article about solar plant near Seville in Spain
Description of first commercial Solar Power Tower 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20090604102539/http://www.pointfocus.com/
vICERP A research cooperation with a demonstration plant in Juelich, Germany

Güneş ocağı veya güneş fırını, enerjisini doğrudan Güneş'ten alan, yiyecek veya sıvı pişirmek veya pastörize etmek için kullanılan araçtır. Solar ocaklar diğer yemek pişirme araçlarına göre genelde ucuzdur ve basit bir teknoloji ile üretilir. Çoğunlukla açık bir alanda kullanılması gereken güneş ocakları yakıt olarak güneş enerjisini kullandığı için benzin, gaz, kömür, elektrik veya odun benzeri yakıtların kullanılmasını gerektirmemektedir. Kullanılması bu yüzden birçok kâr amacı gütmeyen kuruluşlarca hava kirliliği, çölleşme ve ormansızlaşmanın azalması için desteklenmektedir.
Güneş ocaklarının birçok çeşidi vardır. Yaygın olarak kullanılmasa da, güneş ocaklarının ev içinde kullanıldığı uygulamalar da mevcuttur.

Basit güneş ocakları şu ilkelere göre yapılır:

Güneş ışığının toplanması: Parlatılmış cam, metal veya metal folyo gibi yansıtıcılarla ışık tek bir yere odaklanır.
Işığı ısıya çevirme: Siyah renkli veya az yansıtan bir yüzeyi olan yemek kabının, ışığın odaklandığı yerde bulunması.
Isıyı hapsetme: Yemek kabının hava akımları benzeri nedenlerden dolayı ısı kaybına uğramaması için kabın bulunduğu alan cam veya plastik bir setle korunur.
Sera etkisi: Özellikle cam görünebilir ışığı geçirir, ancak Güneş'ten gelen kızılötesi termal radyasyonu hapseder. Isının hapsedilmesini güçlendirir.

Yemekler Güneş Ocağında Pişecek, Güneş Dergisi, erişim tarihi 7 Mart 2013
60 examples
The Solar Bowl at Auroville
Infinitely large solar furnace
Cornell University Solar Ovens Team
STC.UNM Solar Oven Plan

Elektriksel güç, elektrik enerjisinde elektrik devresi tarafından taşınan güç olarak tanımlanır. Gücün SI birimi watt'tır. Elektrikli cihazların birim zamanda harcadığı enerji miktarı olarak da bilinir. 1 saniyede 1 joule enerji harcayan elektrikli alet 1 watt gücündedir.

 Yeraltı iletimi için yüksek gerilim kablolarına bakın.
Bir devrede elektrik akımı aktığında, mekaniksel veya termodinamik iş enerjiye dönüştürülebilir. Aygıtlar elektrik enerjisini, ısı, ışık (ampuller), devinim (hareket) (elektrik motorları), ses (hoparlör) veya kimyasal dönüşümler gibi birçok kullanışlı biçime dönüştürür. Elektrik, kimyasal olarak pillere depolanabilir.

Elektrik gücü, mekanik güç gibi, watt cinsinden ölçülen ve P harfiyle gösterilen iş yapma hızıdır. Watt terimi halk dilinde "watt cinsinden elektrik gücü" anlamında kullanılır. V değerinde bir elektrik potansiyeli (voltaj) farkından her t saniyede bir Q coulomb yükünden oluşan bir elektrik akımı I tarafından üretilen watt cinsinden elektrik gücü:

  
    
      
        
          Birim zamanda yapılan iş
        
        =
        ℘
        =
        
          
            W
            t
          
        
        =
        
          
            W
            Q
          
        
        
          
            Q
            t
          
        
        =
        V
        I
      
    
    {\displaystyle {\text{Birim zamanda yapılan iş}}=\wp ={\frac {W}{t}}={\frac {W}{Q}}{\frac {Q}{t}}=VI}
  
burada:

W joule cinsinden iş,
t saniye cinsinden zaman,
Q coulomb cinsinden elektrik yükü,
V volt cinsinden elektrik potansiyeli veya voltaj,
I amper cinsinden elektrik akımıdır
yani,

watt = volt × amper.

Elektrik devrelerindeki elektrik bileşenlerinde oluşan elektrik potansiyel farkı (voltaj) boyunca elektrik yükleri hareket ettiğinde elektrik gücü diğer enerji türlerine dönüşür. Elektrik gücü açısından bakıldığında, bir elektrik devresindeki bileşenler iki kategoriye ayrılabilir:

Elektrik akımı cihazdan alçak elektrik potansiyelinden yüksek elektrik potansiyeline doğru akmaya zorlanırsa, pozitif yükler negatif terminalden pozitif terminale doğru hareket eder, yükler üzerinde iş yapılır ve enerji, mekanik enerji veya kimyasal enerji gibi başka bir enerji türünden elektrik potansiyel enerjisine dönüştürülür. Bunun meydana geldiği cihazlara aktif cihazlar veya Elektrik jeneratörleri ve piller gibi güç kaynakları denir. Bazı cihazlar, içinden geçen voltaj ve akıma bağlı olarak kaynak veya yük olabilir. Örneğin, şarj edilebilir pil, bir devreye güç sağladığında kaynak görevi yapar ancak bir pil şarj cihazına bağlandığında ve yeniden şarj edilirken yük görevi yapar

Geleneksel akım cihazdan yüksek potansiyelden (voltaj) düşük potansiyele doğru akarsa, pozitif yük pozitif (+) terminalden negatif (-) terminale doğru hareket ederse, cihaz üzerindeki yükler tarafından iş yapılır. Terminaller arasındaki gerilimden dolayı yüklerin potansiyel enerjisi cihazda kinetik enerjiye dönüştürülür. Bu cihazlara pasif bileşenler veya yükler denir; devreden elektrik gücünü 'tüketirler' ve bunu mekanik iş, ısı, ışık vb. gibi diğer enerji türlerine dönüştürürler. Örnekler arasında ampuller, elektrik motorları ve elektrikli ısıtıcılar gibi elektrikli cihazlar bulunur. Alternatif akım (AC) devrelerinde voltajın yönü periyodik olarak tersine döner, ancak akım her zaman yüksek potansiyelden düşük potansiyel tarafına doğru akar.

Elektrik gücü bir bileşenin içine veya dışına akabildiğinden, yönün pozitif güç akışını temsil ettiği bir kurala ihtiyaç vardır. Bir devrenin dışarı bir bileşenin içine akan elektrik gücü keyfi olarak pozitif bir işarete sahip olacak şekilde tanımlanırken, bir bileşenden bir devreye içeriye akan güç negatif bir işarete sahip olacak şekilde tanımlanır. Bu nedenle pasif bileşenler pozitif güç tüketimine sahipken, güç kaynakları negatif güç tüketimine sahiptir. Buna pasif işaret kuralı denir.

Dirençli (Ohmik veya doğrusal) yükler durumunda, harcanan güç miktarı için alternatif ifadeler üretmek için güç formülü (P = I·V) ve Joule'ün birinci yasası (P = I^2·R), Ohm kanunuyla  (V = I·R) birleştirilebilir:

  
    
      
        ℘
        =
        I
        V
        =
        
          I
          
            2
          
        
        R
        =
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \wp =IV=I^{2}R={\frac {V^{2}}{R}}}
  

burada R, elektrik direncidir.

Alternatif akım devrelerinde indüktans ve kapasitans gibi enerji depolama elemanları, enerji akış yönünün periyodik olarak tersine çevrilmesine neden olabilir.
AC dalga formunun tam bir döngüsü boyunca ortalaması alınan enerji akışının (güç) bir yönde net enerji aktarımıyla sonuçlanan kısmına, gerçek güç denir (aynı zamanda aktif güç olarak da adlandırılır).
Enerji akışının (güç), net enerji aktarımıyla sonuçlanmayan, bunun yerine depolanan enerji nedeniyle her döngüde kaynak ve yük arasında salınım yapan kısmının genliğine, reaktif gücün mutlak değeri denir.
Gerilim dalgasının RMS değeri ile akım dalgasının RMS değerinin çarpımına görünür güç denir.
Bir cihazın tükettiği watt cinsinden gerçek güç P, şu formülden hesaplanır:

  
    
      
        ℘
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          V
          
            p
          
        
        
          I
          
            p
          
        
        cos
        ⁡
        θ
        =
        
          V
          
            
              r
              m
              s
            
          
        
        
          I
          
            
              r
              m
              s
            
          
        
        cos
        ⁡
        θ
      
    
    {\displaystyle \wp ={1 \over 2}V_{p}I_{p}\cos \theta =V_{\rm {rms}}I_{\rm {rms}}\cos \theta }
  
burada

Vp volt cinsinden tepe voltajı
Ip amper cinsinden tepe akımı
Vrms volt cinsinden voltajın karekök ortalaması
Irms amper cinsinden akımın karekök ortalaması
θ = θv − θi  gerilim sinüs dalgasının akım sinüs dalgasına öncülük ettiği faz açısı veya eşdeğer olarak akım sinüs dalgasının gerilim sinüs dalgasını geride bıraktığı faz açısıdır

Gerçek güç, reaktif güç ve görünür güç arasındaki ilişki, büyüklüklerin vektörler halinde temsil edilmesiyle ifade edilebilir. Gerçek güç yatay bir vektörle, reaktif güç ise dikey bir vektörle temsil edilir. Görünen güç vektörü, gerçek ve reaktif güç vektörlerinin birleştirilmesiyle oluşturulan bir dik üçgenin hipotenüsüdür. Bu temsile genellikle güç üçgeni denir. Pisagor teoremini kullanarak gerçek, reaktif ve görünen güç arasındaki ilişki şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            (görünür güç)
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            (gerçek güç)
          
          
            2
          
        
        +
        
          
            (reaktif güç)
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\text{(görünür güç)}}^{2}={\text{(gerçek güç)}}^{2}+{\text{(reaktif güç)}}^{2}}
  

Gerçek ve reaktif güçler, akım ve voltajın her ikisi de sinüsoidler olduğunda ve aralarında bilinen bir θ faz açısı olduğunda doğrudan görünen güçten hesaplanabilir:

  
    
      
        
          (gerçek güç)
        
        =
        
          (görünür güç)
        
        cos
        ⁡
        θ
      
    
    {\displaystyle {\text{(gerçek güç)}}={\text{(görünür güç)}}\cos \theta }
  

  
    
      
        
          (reaktif güç)
        
        =
        
          (görünür güç)
        
        sin
        ⁡
        θ
      
    
    {\displaystyle {\text{(reaktif güç)}}={\text{(görünür güç)}}\sin \theta }
  

Gerçek gücün görünen güce oranı güç faktörü olarak adlandırılır ve her zaman -1 ile 1 arasında bir sayıdır. Akımların ve gerilimlerin sinüzoidal olmayan formlara sahip olduğu durumlarda, güç faktörü distorsiyonun etkilerini içerecek şekilde genelleştirilir.

Elektrik enerjisi, elektrik ve manyetik alanların bir arada bulunduğu her yere akar ve aynı yerde dalgalanır. Bunu en basit örneği, önceki bölümdeki elektrik devresinde gösterilmiştir. Ancak genel durumda, basit P = IV denkleminin yerini daha karmaşık bir hesaplama alabilir.
Elektrik alan şiddet ve manyetik alan şiddet vektörlerinin çapraz çarpımının kapalı yüzey integrali, hacimden çıkan toplam anlık gücü (watt cinsinden) verir:

  
    
      
        ℘
        =
        
          ∮
          
            alan
          
        
        (
        
          E
        
        ×
        
          H
        
        )
        ⋅
        d
        
          A
        
        .
      
    
    {\displaystyle \wp =\oint _{\text{alan}}(\mathbf {E} \times \mathbf {H} )\cdot d\mathbf {A} .}
  

Sonuç skalerdir çünkü Poynting vektörünün yüzey integrali''dir.

Alternatif akım devrelerinde bobin ve kapasitans gibi enerji depolayan elemanlar, enerji akışının yönüne ters, periyodik sonuç verebilirler. AC (Alternatif akım) dalga formunun tam bir çevrimindeki ortalama güç akışı, aktif güç (gerçek güç) olarak güç yönünde net enerji taşınmasına neden olur. Depolanan enerjiden dolayı güç akışının bu kısmı her bir çevrimde kaynağa geri döner. Bu durum reaktif güç olarak bilinir.

Yukarıdaki aktif güç ve güç üçgeni teoremi, sadece hem akımın hem de gerilimin tam sinüzoidal olduğunda geçerlidir. Bu yüzden akımın normal olarak bozuk olduğu alçak gerilim aktarma uygulamalarında çok az kullanılır.

Bir devrede bir elemanın anlık gücünü belli bir 
  
    
      
         
        t
      
    
    {\displaystyle \ t}
  
 anında uçları arasındaki gerilim ve o anda üzerinden geçen akımın çarpımıyla elde edebiliriz. Gerilimi 
  
    
      
         
        
          Volt
        
      
    
    {\displaystyle \ {\text{Volt}}}
  
, akımı da 
  
    
      
         
        
          Amper
        
      
  

Fizikte, birim zamanda aktarılan veya dönüştürülen enerjiye ya da yapılan işe güç denir, P simgesiyle gösterilir. Uluslararası Birim Sistemi'nde güç birimi, saniyedeki bir joule'e eşit olan watt'tır, kısaca formülü J/s. Eski çalışmalarda güç bazen iş olarak adlandırılmıştır. Güç, türetilmiş bir nicelik ve skaler bir büyüklüktür.
Güç, diğer niceliklerle de ilişkilidir. Örneğin; taşıtın hareket ettirilmesi için gerekli olan güç, aracın üzerinde etkili olan hava direnci kuvveti ile tekerlekler üzerindeki çekiş kuvvetinin toplamının, taşıtın hızıyla çarpımı şeklinde ifade edilir. Bir motorun çıkış gücü, motorun ürettiği tork ile çıkış şaftın açısal hızının çarpımına eşittir. Benzer şekilde, bir devre elemanın birim zamanda soğurduğu, tükettiği, harcadığı veya dışarıya verdiği güç, elemanın üstünden geçen akım ile elemanın uçlarındaki gerilimin çarpımına eşittir.

Güç, yapılan işin zamana göre türevidir;
  
    
      
        P
        =
        
          
            
              d
              W
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {dW}{dt}}}
  
burada P ifadesi güç, W ifadesi iş ve t ise zamandır.
Sabit bir F kuvveti bir cisme x mesafesi kadar yol aldırabiliyorsa yapılan işin formülülü şu şekilde olacaktır: 
  
    
      
        W
        =
        
          F
        
        ⋅
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle W=\mathbf {F} \cdot \mathbf {x} }
  
 . Bulduğumuz iş formülünü yukarıdaki formülde yerine koyarsak şu şekilde bir formül elde ederiz:
  
    
      
        P
        =
        
          
            
              d
              W
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          (
          
            
              F
            
            ⋅
            
              x
            
          
          )
        
        =
        
          F
        
        ⋅
        
          
            
              d
              
                x
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          F
        
        ⋅
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {dW}{dt}}={\frac {d}{dt}}\left(\mathbf {F} \cdot \mathbf {x} \right)=\mathbf {F} \cdot {\frac {d\mathbf {x} }{dt}}=\mathbf {F} \cdot \mathbf {v} }
  
Eğer kuvvet üç boyutlu düzlemde bulunan C eğrisi boyunca hareket ediyor ise o zaman iş, çizgi integral şeklinde ifade edilir:
  
    
      
        W
        =
        
          ∫
          
            C
          
        
        
          F
        
        ⋅
        d
        
          r
        
        =
        
          ∫
          
            Δ
            t
          
        
        
          F
        
        ⋅
        
          
            
              d
              
                r
              
            
            
              d
              t
            
          
        
         
        d
        t
        =
        
          ∫
          
            Δ
            t
          
        
        
          F
        
        ⋅
        
          v
        
        
        d
        t
      
    
    {\displaystyle W=\int _{C}\mathbf {F} \cdot d\mathbf {r} =\int _{\Delta t}\mathbf {F} \cdot {\frac {d\mathbf {r} }{dt}}\ dt=\int _{\Delta t}\mathbf {F} \cdot \mathbf {v} \,dt}
  
Kalkülüsün Temel Teoremi'nden bildiğimiz üzere her iki eşitlik de birbirine eşittir, bu nedenle aşağıdaki formülü üretiriz:
  
    
      
        P
        =
        
          
            
              d
              W
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          ∫
          
            Δ
            t
          
        
        
          F
        
        ⋅
        
          v
        
        
        d
        t
        =
        
          F
        
        ⋅
        
          v
        
        .
      
    
    {\displaystyle P={\frac {dW}{dt}}={\frac {d}{dt}}\int _{\Delta t}\mathbf {F} \cdot \mathbf {v} \,dt=\mathbf {F} \cdot \mathbf {v} .}
  
Bu nedenle, formül herhangi bir genel durum için de geçerlidir.

Güç, bir işin ne kadar sürede yapıldığını belirten bir kavramdır. Kısacası enerjinin zamana bölümü şeklinde de ifade edilebilir. Gücün birimi olan watt, Uluslararası Birimler Sisteminde (SI) saniyede bir joule eşit olarak türetilmiş bir birimdir. Diğer yaygın ve geleneksel ölçü birimleri arasında beygir gücü (bg), bir beygir gücü yaklaşık olarak 745,7 watt'a eşittir. Güç birimleri arasında ayrıca saniyedeki erg miktarı (erg/s), 1 miliwatt'a karşılık gelen logaritmik bir ölçü olan dBm, saatte harcanan kalori miktarı, saatteki BTU (BTU/h) miktarı ve bir ton buzun 24 saatte erimesiyle vereceği soğutma yük miktarı olan soğutma tonajı bulunur.

Basit bir örnek verirsek, bir kilogram kömür yanarken çıkarttığı enerji miktarı bir kilogram TNT patladıktan sonra açığa çıkan enerji miktarından çok daha fazladır. Ancak TNT reaksiyonunda enerji çok daha hızlı açığa çıktığı için kömür yanmasından çok daha fazla güç sağlar. Cisme Δt zaman aralığında bir dış kuvvet uygulandığında bu kuvvetin yaptığı işin miktarı ΔW ise bu süre boyunca ortalama güç Port, aşağıdaki formülle hesaplanır:
  
    
      
        
          P
          
            
              o
              r
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              W
            
            
              Δ
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P_{\mathrm {ort} }={\frac {\Delta W}{\Delta t}}}
  
Ortalama güç veya ortalama iş, birimi zamanda dönüştürülen enerjidir. Ortalama güç, bağlam açıkça belirtilmediği sürece genellikle "güç" olarak adlandırılır.
Anlık güç, Δt zaman aralığı sıfıra yaklaşırken ortalama gücün limit değeridir.
  
    
      
        P
        =
        
          lim
          
            Δ
            t
            →
            0
          
        
        
          P
          
            
              a
              v
              g
            
          
        
        =
        
          lim
          
            Δ
            t
            →
            0
          
        
        
          
            
              Δ
              W
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              W
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P=\lim _{\Delta t\to 0}P_{\mathrm {avg} }=\lim _{\Delta t\to 0}{\frac {\Delta W}{\Delta t}}={\frac {dW}{dt}}}
  
Sabit güç P durumunda, t süresi boyunca yapılan iş miktarı şu şekilde verilir:
  
    
      
        W
        =
        P
        t
      
    
    {\displaystyle W=Pt}
  
Enerji dönüşümü göz önüne alındığında, W yerine E sembolünü kullanmak daha alışılmışa gelmiş bir durumdur.

Mekanik sistemlerde güç, kuvvetin ve hareketin kombinasyonu şeklinde tezahür edilir. Örneğin güç birkaç şekilde ifade edilebilir. Bunlardan ilki belirli bir nesnenin üzerindeki kuvvet ile nesnenin hızının çarpımı diğeri ise bir milin üzerindeki torkun milin açısal hızının çarpımıdır.
Mekanik güç aynı zamanda yapılan işin zamana göre türevi şeklinde de tanımlanır. Mekanik bir eylemde, yapılan iş F kuvveti ile bir C eğrisi boyunca hareket ediyor ise o zaman iş, çizgi integral şeklinde ifade edilir:
  
    
      
        
          W
          
            C
          
        
        =
        
          ∫
          
            C
          
        
        
          F
        
        ⋅
        
          v
        
        
        d
        t
        =
        
          ∫
          
            C
          
        
        
          F
        
        ⋅
        d
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle W_{C}=\int _{C}\mathbf {F} \cdot \mathbf {v} \,dt=\int _{C}\mathbf {F} \cdot d\mathbf {x} }
  
Burada x ifadesi C yolunu ve v ise hızı ifade eder.
Enerji skaler bir büyüklüktür. Yani enerjinin yönü, bileşeni ve uygulama noktası gibi vektörel özellikleri yoktur. Bundan ötürü eğer F kuvveti bir potansiyel enerjiye neden oluyor (Korunumlu kuvvet) ise ve daha sonra buna gradyan teoremini uygularsak şu formül ortaya çıkarır:
  
    
      
        
          W
          
            C
          
        
        =
        U
        (
        A
        )
        −
        U
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle W_{C}=U(A)-U(B)}
  
Burada A işin yapıldığı yolun başlangıcı, B ise yolun sonunu ifade eder. Buna göre, sistemin enerjisinde bir değişme var ise iş yapılmıştır, değişme yok ise iş yapılmamış demektir. Bir sisteme uygulanan kuvvetler bu sistemin enerjisini artırıyorsa pozitif iş, enerjisini azaltıyorsa negatif iş yapmış demektir.
C eğrisi boyunca herhangi bir noktadaki güç, zamanın türevi şeklinde ifade edilir:
  
    
      
        P
        (
        t
        )
        =
        
          
            
              d
              W
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          F
        
        ⋅
        
          v
        
        =
        −
        
          
            
              d
              U
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P(t)={\frac {dW}{dt}}=\mathbf {F} \cdot \mathbf {v} =-{\frac {dU}{dt}}}
  
Doğrusal boyuttaysa şu şekilde

Güc faktörü Alternatif akım (AA veya AC)  elektrik güç sisteminde aktif gücün görünür güce oranı olarak tanımlanır ve 0 ile 1 arasında bir sayıdır .(çoğunlukla yüzde olarak gösterilik, örn: 0,5 pf = %50 pf). Aktif güç belli bir zamanda iş gören devrenin kapasitesidir. Görünür güç devredeki akım ve gerilimin ürünüdür. Yükdeki enerji depolamadan dolayı veya lineer (doğrusal) olmayan yüklerde, görünür güç aktif güçten daha büyüktür.

Saf dirençli (omik) Alternatif akım devresinde, gerilim ve akımım dalga şekilleri arasında faz farkı yoktur. Buna karşılık, reaktif yükler kapasitörler veya indüktörlerden oluşur ve bu tür devrelerde akım ve gerilim dalga şekilleri arasında faz farkı vardır, yani akım ve gerilim aynı anda maksimum noktaya erişmez ve aynı anda sıfıra düşmez.

AA güçünün üç bileşeni vardır: gerçek güç (Aktif güç)(P), watt (W) ile ölçülür; görünür güç (S),volt-amper (VA) ile ölçülür ve reaktif güç (Q), Volt-amper reaktif (var) ile ölçülür.
Güç faktörü şu şekilde tanımlanır:

  
    
      
        
          
            P
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P}{S}}}
  
.
Sinüzoid dalga formunun mükemmelliğinden dolayı, P, Q ve S şu şekilde üçgensel vektör olarak ifade edilebilir:

  
    
      
        
          S
          
            2
          
        
        
        
        =
        
          
            P
            
              2
            
          
          
          
        
        +
        
          
            Q
            
              2
            
          
          
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle S^{2}\,\!={P^{2}\,\!}+{Q^{2}\,\!}.}
  

Akım ve gerilim arasındaki faz açısı 
  
    
      
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \phi }
  
 olsun. Bu durumda güç faktörü 
  
    
      
        
          |
          
            cos
            ⁡
            ϕ
          
          |
        
      
    
    {\displaystyle \left|\cos \phi \right|}
  
'ye eşittir ve:

  
    
      
        P
        =
        S
        
          |
          
            cos
            ⁡
            ϕ
          
          |
        
        .
      
    
    {\displaystyle P=S\left|\cos \phi \right|.}
  
 olur
Birimler uyumlu olduğunda güç faktörü 0 ile 1 arasında boyutsuz nicelik olarak tanımlanır. Güç faktörü 0'a eşit olduğunda, enerji tamamen reaktiftir ve yükte depolanan enerji her bir çevrimde kaynağa döner, Güç faktörü 1 olduğunda, kaynaktan sağlanan tüm enerji yük tarafından tüketilir. Faz açısının işaretini göstermesi için güç faktörü genellikle "önde" veya "geride" ifade edilir.

Bir sistemin güç faktörünün daima 1'e yakın olması arzu edilir. Bu güç faktörü düzeltme (PFC), bobin veya kondansatör ekleyip çıkartarak yapılır.

Haberleşme uyduları iletişim amacıyla uzayda konuşlu olan suni uydulardır. Günümüzde haberleşme uyduları Yersabit Yörünge, Molniya Yörünge ve Alçak Kutupsal Yörüngelerde konumludurlar.
Haberleşme uyduları, sabit iletişim hizmetleri için denizaltı fiberoptik iletişim ağlarını tamamlayıcı bir teknolojiyi sağlar. Karasal iletişim ağının ulaşamadığı coğrafi bölgeler ve hareketli deniz ve hava araçlarıyla iletişim amacıyla da kullanılmaktadırlar.

Üzerinde radyo vericisi olan Sputnik 1 uydusu 1957 yılında SSCB tarafından fırlatılmıştır. Sputnik 1 uydusu uzaya gönderilen ilk uydu olmuştur. Üzerinde manyetik band kaydedici cihaz olan ve sesin iletilmesini sağlayan Project SCORE uydusu, ABD tarafından 1958 yılında uzaya gönderilmiştir.

Yersabit yörüngede konuşlu uydular yerden bakan gözlemciye göre sabit pozisyonda bulunurlar. Yersabit yörüngede bulunan uydular dünya çevresinde dünya ile eşzamanlı olarak hareket ederler. 
Bu sayede uyduya yöneltilmiş uydu yer terminali antenleri herhangi bir tarama mekanizmasına ihtiyaç duymaksızın uydular ile verimli ve ucuz bir şekilde haberleşebilir. ve her kullanıcı bundan faydalanabilir.

Başarısız İlk Uydu Denemesi
Türksat 1A (1994)(Yörüngesine oturamadan uyduyu taşıyan Ariane 4 Roketinin beklenmeyen arızası nedeniyle Atlantik Okyanusu'nun güneydoğusuna düştü)
Ömrünü Tamamlamış Türksat Haberleşme Uyduları
Türksat 1B (1994) (Türksat 1A nın Talihsiz kazası sırasında tasarlanan 2.uydu)
Türksat 1C (1996)
Türksat 2A (2001)
Aktif Uydu Filosu
Türksat 3A (2008)
Türksat 4A (2014)
Türksat 4B (2015)
Türksat 5A (2021)
Türksat 5B (19 Aralık 2021)
Türksat 4A uydusu 14-15 Şubat 2014'te Türksat ve Mitsubishi Electric ortaklığıyla üretilerek uzaya gönderilmiştir. Baykonur Uzay Üssünden Proton M roketiyle gönderilen ve 50E boylamında test aşaması başlayan uydu, test aşamasının ardından Türksat uydularının asıl yörüngesi olan 42E'ye yerleştirilmiştir. TÜRKSAT-4A uydusu ile uydu filosunda C Bant ilk defa kullanılmakta ve bu frekans bandında Afrika kapsaması bulunmaktadır. Bu sayede Türksat uyduları Türkiye, Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Çin'den sonra Afrika kıtasının da tamamını kapsamaktadır.
Türksat 5A uydusu 8 Ocak 2021'de Türkiye saatiyle 05.15'te SpaceX firmasına ait Falcon 9 roketiyle fırlatıldı. Fırlatmadan 35 dakika sonra uydudan ilk sinyal alındı. Uydunun yolculuğunun yaklaşık 4 ay sürmesi ve testleri yapıldıktan sonra faaliyete geçmesi bekleniyor. Uydunun yörüngedeki frekans ve yörünge haklarını 30 yıl güvence altına alması bekleniyor. Uydu; Türkiye, Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Orta Batı Afrika, Güney Afrika, Akdeniz, Ege Denizi ve Karadeniz'i kapsayan bir coğrafyada 1728 megahertz kapasiteyle TV yayıncılığı ve veri haberleşmesi hizmetleri sunacak.
Gelecekteki Uydu Projeleri: Türksat 6A, Türksat 6B, Türksat 6C, Türksat 7A, İMECE
Yaklaşık 1 milyon liralık maliyetle Türkiye'nin ve dünyanın en küçük haberleşme uydusu olan TURKSAT-3USAT'ı tasarlayan Türk bilim insanları, Nisan ayında uyduyu uzaya fırlattı. Türkiye'nin İlk küp uydusu ‘İTÜpSAT1'i de yapan ekip, yeni uydularıyla Türkiye'nin bu alandaki iddiasını ortaya koydular.
Yere yakın bir yörüngeye yerleşerek sadece sesli haberleşme alanında kullanılacak olan uydu, 4 kilo ağırlığında ve sadece 34 santim büyüklüğünde. Bu boyutuyla dünyanın en küçük uydusu olma unvanını kazanan uydunun Çin'deki fırlatma üssünden fırlatıldı.

Türksat Uydu Haberleşme Ve KabloTV İşletme A.Ş 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dijital uydu

Hans Christian Ørsted (14 Ağustos 1777 – 9 Mart 1851), elektrik akımlarının manyetik alan oluşturduğunu keşfeden Danimarkalı fizikçi ve kimyager.
Immanuel Kant'ın düşüncelerinden etkilenmiştir. Elektromanyetizma olarak bilinen kavramı, elektrik ile manyetizma arasındaki ilişkiyi bulmasıyla ün kazanmıştır.
1819'da, bir derste Volta piliyle deney yaparken elektrik devresinin açılma ve kapanması ile yakında bulunan pusulanın iğnesinin saptığını görerek araştırmasını bu yönde geliştirince bir mıknatısın yanındaki telin içinden akım geçirildiğinde mıknatısın teli hareket ettirdiğini gözlemiş. Böylece elektrik ile manyetizma arasındaki ilişki kanıtlanmıştır. Bir telin içinden akım geçirildiğinde elektrik akımının telin çevresinde bir manyetik alan oluşturduğu anlaşıldı. Oersted'in yaptığı deneylerin sonuçlarının 1820 yılında yayınlanması, bilim dünyasında büyük yankılar yarattı.

Ørsted 1777'de Rudkøbing'de doğdu. Küçük bir çocukken yerel eczanenin sahibi olan babası için çalışırken bilime ilgi duydu. O ve erkek kardeşi Anders, erken eğitimlerinin çoğunu evde kendi kendine çalışma yoluyla aldılar ve her iki kardeşin de akademik olarak üstün olduğu Kopenhag Üniversitesi'ne giriş sınavlarına girmek için 1793'te Kopenhag'a gittiler. 1796'da Ørsted hem estetik hem de fizik alanındaki makaleleri için onur ödülüne layık görüldü. 1799 yılında Kant'ın The Architectonics of Natural Metaphysics adlı eserlerinden yola çıkarak doktora derecesini aldı.
1800 yılında Alessandro Volta, Ørsted'e elektriğin doğasını araştırması ve ilk elektrik deneylerini gerçekleştirmesi için ilham veren voltaik yığını icat ettiğini bildirdi. 1801'de Ørsted, Avrupa'yı dolaşarak üç yıl geçirmesini sağlayan bir seyahat bursu ve devlet bursu aldı. Berlin ve Paris dahil olmak üzere kıtadaki bilim merkezlerini gezdi.
Almanya'da Ørsted, elektrik ve manyetizma arasında bir bağlantı olduğuna inanan bir fizikçi olan Johann Wilhelm Ritter ile tanıştı. Bu fikir Ørsted'e doğanın birliği ile ilgili Kantçı düşünceye sahip olduğu için mantıklı geldi. Ørsted'in Ritter ile yaptığı konuşmalar onu fizik çalışmasına çekti. 1806'da Kopenhag Üniversitesi'nde profesör oldu ve elektrik akımları ve akustik üzerine araştırmalarına devam etti. Üniversite onun rehberliğinde kapsamlı bir fizik ve kimya programı geliştirdi ve yeni laboratuvarlar kurdu.
Ørsted, 1806 sonbaharında William Christopher Zeise'i ailesinin evinde karşıladı. Zeise'a ders asistanı olarak bir görev verdi ve genç kimyacıyı vesayeti altına aldı. Ørsted 1812'de Videnskaben om Naturens Almindelige Love ve Første Indledning til den Almindelige Naturlære'yi (1811) yayınladıktan sonra Almanya ve Fransa'yı tekrar ziyaret etti.
Ørsted, düşünce deneyini açıkça tanımlayan ve adlandıran ilk modern düşünürdü. 1812 dolaylarında Latince-Almanca terim olan Gedankenexperiment'i ve 1820'de Almanca Gedankenversuch terimini kullandı.

1820'de Ørsted, pusula iğnesinin yakındaki bir elektrik akımı tarafından manyetik kuzeyden saptırıldığını ve elektrik ile manyetizma arasında doğrudan bir ilişki olduğunu doğrulayan keşfini yayınladı. Aslında 1818'den beri elektrik ve manyetizma arasında bir bağlantı arıyordu, ancak elde ettiği sonuçlardan oldukça kafası karışmıştı.
İlk yorumu, manyetik etkilerin, ışık ve ısı gibi elektrik akımı taşıyan bir telin her tarafından yayıldığı şeklindeydi. Üç ay sonra, daha yoğun araştırmalara başladı ve kısa süre sonra bulgularını yayınladı ve bir elektrik akımının bir telin içinden akarken dairesel bir manyetik alan ürettiğini gösterdi. Keşfi için, Royal Society of London 1820'de Ørsted'i Copley Madalyası ile ödüllendirdi ve Fransız Akademisi ona 3.000 frank verdi.

Ørsted, 1822'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı üyesi ve 1849'da Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'nin Yabancı Onursal Üyesi seçildi.
Doğal bilimlerle ilgili bilgileri yaymak için bir topluluk olan Naturlærens Udbredelse (SNU) için Selskabet'i 1824'te kurdu. Aynı zamanda, daha sonra Danimarka Meteoroloji Enstitüsü ve Danimarka Patent ve Ticari Marka Ofisi olan önceki kuruluşların da kurucusuydu. 1829'da Ørsted, daha sonra Danimarka Teknik Üniversitesi (DTU) olarak yeniden adlandırılan Den Polytekniske Læreanstalt'ı ('İleri Teknoloji Koleji') kurdu.

Ørsted, 1825 yılında ilk defa neredeyse saf halde alüminyum üreterek kimyaya önemli bir katkı yaptı.  Bununla birlikte, elektroliz işlemlerini kullanarak onu izole etme girişimleri başarısız oldu. En yakın geldiği alüminyum-demir alaşımıydı. Ørsted, elementi alüminyum klorür indirgeme yoluyla izole eden ilk kişiydi. Çıkardığı alüminyum alaşımı hala safsızlıklar içermesine rağmen, metalin keşfi ile ödüllendirildi. Çalışması, 22 Ekim 1827'de alüminyum tozu ve 1845'te katılaştırılmış erimiş alüminyum topları elde eden Friedrich Wöhler tarafından daha da geliştirildi. Wöhler, metalin ilk saf halde izolasyonunu yaptı.
Ørsted 1851'de Kopenhag'da 73 yaşında öldü ve Assistens Mezarlığı'na gömüldü.

Elektriğin Tarihsel Gelişimi
Oersted (birim)

Heinrich Rudolf Hertz (22 Şubat 1857, Hamburg - 1 Ocak 1894, Bonn), Alman fizikçidir.
Berlin Üniversitesi'nde Helmholtz ve Kirchoff'un yönetimi altında fizik çalıştı. 1885'te Karlsruhe Üniversitesi'nde Fizik Profesörü unvanını aldı. Orada, 1888'de kendisinin en önemli başarısı olan radyo dalgalarını keşfetti. 1889'da Bonn Üniversitesi'nde fizik profesörü olan Rudolf Clausius'un yerine geçti. Katot ışınlarının belli metal filmlerden geçişini içeren deneyleri, katot ışınlarının parçacık olmaktan çok dalga tabiatlı oldukları sonucu doğurdu. Radyo dalgalarının keşfi, oluşumlarının gösterilmesi ve hızlarının tayini Hertz'in çok sayıdaki başarılarından bazılarıdır. Bir radyo dalgasının hızının ışık hızı ile aynı olduğunun bulunmasından sonra, Hertz, radyo dalgalarının ışık dalgaları gibi yansıma, kırılma ve girişim yapabildiklerini gösterdi. Kısa yaşamı boyunca bilime birçok katkı yaptı. Saniye başına titreşim olarak tanımlanan hertz, onun ismi ile anılmaktadır. Yaptığı deneylerde laboratuvarlarının bir tarafındaki elektrik kıvılcımının yaymış olduğu manyetik dalganın bir tel halka tarafından hissedildiğini gözlemledi. Elektromanyetik ışımının başka bir türü olan radyo dalgalarının varlığını kanıtladı. Işığın toplanıp yansıtıldığı gibi radyo dalgalarının da aynı şekilde işlev gördüğünü gösterdi. Hertz'in yaptığı çalışmalar, Maxwell'in daha önce ortaya attığı, elektromanyetik dalgaların elektrik dalgalarıyla aynı davranışları gösterdiği biçimdeki kuramını kanıtlamış oldu.

Struan Reid, Patricia Fara, Bilm Adamları Tübitak Yayınları ISBN 9754031010

Gerçekte bir soğutma çevrimi olan ısı pompası çevriminin temel prensibini Nicolas Léonard Sadi Carnot 1824 yılında ortaya atmıştır. 26 yıl sonra 1850 yılında Lord Kelvin'in, soğutma cihazlarının ısıtma maksadı ile kullanılabileceğini ileri sürmesiyle ısı pompası uygulamaya girdi. II. Dünya Savaşı'ndan önce ısı pompasının geliştirilmesi ve kullanılır hâle getirilmesi için birçok mühendis ve bilim insanı bu alanda araştırmalar ve çalışmalar yaptı. Savaş yıllarında endüstri, imkânlarını daha acil problemlere yönelttiği için ara verilen bu çalışmalara savaştan sonra tekrar başlandı.
Isı pompası endüstrisinin 1950'lerde sahip olduğu potansiyel, yüksek kuruluş maliyeti, doğalgaz ve petrole dayanan enerjinin ucuzlaması nedeniyle ısı pompasına olan güven 1960'lı yıllarda azaldı. Isı pompalarının bu duraklamadan sonra önem kazanması 1973'teki enerji krizinden sonra olmuş ve bu tarihten sonra birçok çalışma yapılmıştır.
Küçük boyutlarıyla karakterize edilen mini-split cihazları, ısı pompaların bir örneğidir ve günümüzde ortamlarda hem soğutma hem de ısıtma uygulamaları için yaygın olarak kullanılır.

Isı pompası, dışarıdan enerji verilmesi ile düşük sıcaklıktaki bir ortamdan aldığı ısıyı yüksek sıcaklıktaki ortama veren bir makinedir. Kışın ısıtma maksadı ile kullanılan ısı pompası, yazın da soğutma için kullanılabilir (bu durumda soğutma makinesi olarak adlandırılır).
Bir ısı pompasının en önemli karakteristiği performans katsayısıdır (COP veya COPIP). Verimli bir ısı pompası sistemin COP değerleri 4 ve daha yüksek olabilir, yani sisteme girilen her bir birim girdi karşılığında 4 birim enerji hasıl olur. Japonya'daki COP değerleri 5'in üzerindedir. En iyi ısı pompaları 6.8 COP değerine ulaşmaktadır.
Soğutma makineleri ve ısı pompaları aynı çevrimi gerçekleştirirler fakat kullanım amaçları farklıdır. Bir soğutma makinesinin amacı düşük sıcaklıktaki ortamı, ortamdan ısı çekerek çevre sıcaklığının altında tutmaktır. Daha sonra çevreye veya yüksek sıcaklıktaki bir ortama ısı geçişi, çevrimi tamamlaması için yapılması zorunlu bir işlemdir fakat amaç değildir. Isı pompasının amacı ise bir ortamı sıcak tutmaktır. Bu işlevi yerine getirmek için düşük sıcaklıktaki bir ısıl enerji deposundan alınan ısı, ısıtılmak istenen ortama verilir. Düşük sıcaklıktaki ısıl enerji deposu genellikle soğuk çevre havası, kuyu suyu veya toprak, ısıtılmak istenen ortam ise bir evin içidir.
Isı pompası sistemlerinde, buharlaştırıcıların ısı çektiği ortamlara “ısı kaynakları” denir. Isı pompası için çok önemli olan bu kaynakların ısı pompası ile uyum sağlayabilmesi, aşağıda belirtilen şartlara bağlıdır:

Kaynak sıcaklığının fazla değişmemesi,
Kaynak sıcaklığının mümkün olduğu kadar yüksek olması,
Kaynağın bol bulunabilir olması ve coğrafi koşullardan mümkün olduğu kadar az etkilenmesi,
Kaynağın kirli olmaması,
Korozyona sebep olmaması
Bir ısı pompasının teknik ve ekonomik performansı, ısı kaynağının karakteristiğine bağlıdır. Binalarda kullanılan ısı pompaları için ideal bir ısı kaynağı, ısıtma dönemi boyunca yüksek ve fazla değişmeyen sıcaklığa, bol bulunabilirliğe, aşındırıcı ve kirletici etkenler taşımamasına, uygun termofiziksel özelliklere, düşük yatırım ve işletim maliyetine sahip olmalıdır. Çoğu durumda ısı kaynağının bulunabilirliği, en önemli etken olmaktadır. Isı pompalarında kaynak olarak:

Çevre havası
Toprak
Deniz, nehir, göl suyu
Yeraltı suları
Artık sıvılar
Artık gazlar
Artık ısılar
Güneş
kullanılabilir. Hepsinin farklı özellikleri vardır.
Çevre havası :
Bolca bulunur ve ısı pompaları için en çok kullanılan ısı kaynağıdır. Hava kaynaklı ısı pompalarının mevsimlik performans faktörü (SPF) toprak kaynaklı ısı pompalarından %10 – 30 daha düşüktür. Bunun nedeni olarak, dış hava sıcaklığının düşmesi ile buharlaştırıcıda yüksek sıcaklık farkı oluşması ve bu durumda buharlaştırıcının buzlanması ve fanların çalıştırılması için gerekli enerji, kapasite ve performansta hızlı düşüşe yol açması gösterilebilir. Hava kirliliği de bir dezavantajdır.
Toprak :
İyi bir kaynaktır fakat ısı değiştiricisini toprağa gömmek, korozyonu önlemek için de iyi malzeme kullanmak gerekir. Bu da ilk yatırım masrafını artırır.
Deniz, nehir, göl suları :
Isı pompaları için iyi bir kaynaktırlar. Nehir ve göl sularının kışın donma sorunu vardır. Bu sorun deniz için çok önemli değildir. Bu sularda kirlilik sorunu vardır. Coğrafi şartlardan da çabuk etkilenirler.
Yeraltı suları :
Yıl boyunca sıcaklık değişimi azdır. Taşınması için pompa kullanılıyorsa ek enerji kullanılıyor demektir. İçine pis suların karışması tehlikelidir. Isı değiştiricilerinin yer altına gömülmesi korozyona neden olabilir ve maliyeti artırır.
Artık gazlar :
Ev ve ticari binalardaki ısı pompaları için önemli ısı kaynağıdır. Isı pompası, havalandırmadan aldığı ısıyı hacim ve su ısıtmak için kullanır.
Artık ısılar :
Prosese bağlı olarak bazı avantajları veya dezavantajları olabilir.
Güneş :
İyi bir kaynaktır. İlk yatırım masrafı çok, fakat bakım masrafı az ve temizdir.
Isı pompaları ayrıca, tek başına ya da ek bir sistemle birlikte kullanılabilir. Isıtma ihtiyacını tek başına karşılayanlara “monovalent ısı pompaları”, ek kaynak yardımıyla bu ihtiyacı karşılayanlara ise “bivalent ısı pompaları” denir. Bivalent durumda ısı pompası ısıtma yükünün %50 – 95'ini karşılar. Bivalent sistemlere örnek olarak güneş toplayıcıları ve kazanlar verilebilir. Bu ikili sistemlerin çalışması da sıralı veya birlikte olmaktadır. Sıralı çalışma, bir sistem devreden çıktığında ötekinin devreye girmesidir. Isı pompası – kazan sistemi bu şekilde çalıştırılabilir. Isı pompasının çalıştırılmasının ekonomik olmadığı durumlarda ısı pompası devreden çıkar ve kazan devreye girer. Birlikte çalışmaya örnek olarak da ısı pompası – güneş toplayıcıları sistemi verilebilir. Binanın ısıtılmasında kullanılan ısı pompasının çalışması için gerekli sıcaklık aralığı güneş enerjisi sayesinde sağlanabilir.

Isı pompasını, basitçe ısı makinesinin tersi bir çevrim olarak göz önüne alabiliriz. Isı makinesi, yüksek sıcaklıktaki ortamdan ısı çekerek, düşük sıcaklıktaki ortama aktaran ve bu işlemi yaparken dışarıya iş veren makinedir. Isı pompası ise, dışarıdan enerji verilmesi ile düşük sıcaklıktaki ısı kaynağından aldığı ısıyı yüksek sıcaklıktaki ortama veren makinedir.
Kışın ısıtma maksadı ile kullanılan ısı pompası, yazın da soğutma için kullanılabilir. Isının, soğuk ısı kaynağından sıcak ısı kaynağına nakledilmesi çeşitli şekillerde gerçekleştirilebilir. Buna göre ısı pompası çeşitleri aşağıdaki gibidir:
Genellikle “Buhar sıkıştırmalı çevrimli” ve “Absorbsiyonlu” ısı pompası çeşitleri kullanılır.
Isı pompalarının büyük çoğunluğu buhar sıkıştırmalı çevrim prensibine göre çalışır. Basit bir ısı pompasının ana elemanları kompresör, genişleme vanası (expansion valve) ile buharlaştırıcı (evaporator) ve yoğuşturucu (condenser) olarak adlandırılan iki adet ısı değiştiricisidir. Havadan suya ısı pompalarında, evaporatörden (buharlaştırıcı) gelen soğutucu akışkan kompresörde sıkıştırılarak sıcaklığı ve basıncı artırılır. Sistemdeki tüm enerji kayıpları ihmal edildiğinde, kondenserde (yoğuşturucu) atılan toplam ısı enerjisi; sistemin çalışması için kompresörde tüketilen elektrik enerjisi ile evaporatörde çekilen ısı enerjisinin toplamına eşittir.

T – s ve P – h diyagramlarından da görüleceği gibi çevrimi oluşturan hal değişimleri şöyledir:

1 – 2' : Kompresörde izentropik (tersinir – adyabatik) sıkıştırma
2' – 3: Yoğuşturucuda çevreye sabit basınçta ısı geçişi
3 – 4: Genişleme vanasında sabit entalpide genişleme
4 – 1: Buharlaştırıcıda akışkana sabit basınçta ısı geçişi
Buharlaştırıcıdan çıkan doymuş buhar kompresörde izentropik olarak daha yüksek bir basınç ve sıcaklığa sıkıştırılarak kızgın buhar haline getirilir (1 – 2' durumu). Daha sonra yoğuşturucuya giren kızgın buhar, kullanılabilir ısısını dışarıya vererek sabit basınçta yoğuşur (2' – 3 durumu). Doymuş sıvı haldeki yüksek basınçlı akışkanın basıncı ve sıcaklığı genişleme vanasında buharlaştırıcı şartlarına getirilir (3 – 4 durumu). Buharlaştırıcıya giren akışkanın sıcaklığı ısı kaynağının sıcaklığından düşük olduğundan, ısı kaynağından akışkana sabit basınçta ısı geçişi olur ve akışkan buharlaşır (4 – 1 durumu). Buradan sonra çevrim yeniden başlar ve bu şekilde devam eder.

Soğutma çevrimi
Buhar sıkıştırmalı ısı pompası çevrimi
Isı değiştiricisi
Kompresör
Yoğuşturucu
Buharlaştırıcı

Isı sığası veya ısı kapasitesi, bir maddenin sıcaklığını 1 °C değiştirmek için gerekli olan ısı miktarıdır. Başka bir ifade ile bir cismin ısısının sıcaklığına göre türevidir. Cismin kütlesi ile öz ısısının çarpımına eşittir (m.c).

  
    
      
        C
        =
        
          (
          
            
              
                δ
                Q
              
              
                d
                T
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle C=\left({\frac {\delta Q}{dT}}\right)}
  

ifadesi ile genelleştirilir. Bu ifadede 
  
    
      
        δ
        Q
      
    
    {\displaystyle \delta Q}
  
 ısı değişmesini, 
  
    
      
        δ
        T
      
    
    {\displaystyle \delta T}
  
 sıcaklık değişmesidir. SI sisteminde birimi joule/Kelvin'dir
Bir cismin birim kütlesinin sıcaklığını birim derece değiştirmek için gerekli olan ısı ise özgül ısı sığası ya da özgül ısı olarak adlandırılır. SI sisteminde birimi joule/gram kelvin'dır. Isı sığası maddeler için ayırt edici bir özellik değildir.

Isı aktarımı, sıcaklıkları farklı iki veya daha fazla nesne arasında iletim, taşınım ya da ışınım yoluyla (veya bu yolların birbiri ile olan birleşimları yoluyla) gerçekleşen enerji aktarımının incelenmesidir. Bu transferin matematiksel olarak modellenmesi ısı aktarımı dersinin temel konusunu oluşturur. Termodinamik, akışkanlar mekaniği ve malzeme ile ilişkilidir.
Taşınımla ısı aktarımı temel olarak moleküllerin kitleler halinde hareketinden kaynaklanır. İki farklı sıcaklıktaki yüzey arasında hareket halindeki akışkan bu hareketi sırasında ısı taşınımını sağlar.
İletimle ısı aktarımı ise durgun bir ortamda gerçekleşir, birbirleriyle temas halindeki moleküllerin kafes yapısındaki titreşimler sayesinde ısı bir sonraki moleküle taşınır.
Işınımla ısı aktarımında ise ısı aktarımı için bir ortama gerek duyulmaz. Birbirini gören yüzeyler arasında sıcaklık farkı olduğu sürece ışınımla ısı aktarımı olduğunu söylemek mümkündür.

          H
          
            S
          
        
        =
        1
        ,
        08
        ×
        C
        F
        M
        ×
        △
        T
      
    
    {\displaystyle H_{S}=1,08\times CFM\times \triangle T}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            S
          
        
        =
        1
        ,
        1
        ×
        C
        F
        M
        ×
        △
        T
      
    
    {\displaystyle H_{S}=1,1\times CFM\times \triangle T}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            L
          
        
        =
        0
        ,
        68
        ×
        C
        F
        M
        ×
        △
        T
      
    
    {\displaystyle H_{L}=0,68\times CFM\times \triangle T}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            L
          
        
        =
        4840
        ×
        C
        F
        M
        ×
        △
        
          W
          
            L
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{L}=4840\times CFM\times \triangle W_{LB}}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            L
          
        
        =
        4
        ,
        5
        ×
        C
        F
        M
        ×
        △
        h
      
    
    {\displaystyle H_{L}=4,5\times CFM\times \triangle h}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            T
          
        
        =
        
          H
          
            C
          
        
        +
        
          H
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{T}=H_{C}+H_{C}}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            L
          
        
        =
        U
        ×
        A
        ×
        △
        T
      
    
    {\displaystyle H_{L}=U\times A\times \triangle T}
  
;

  
    
      
        S
        H
        R
        =
        
          
            
              H
              
                S
              
            
            
              H
              
                T
              
            
          
        
        =
        
          
            
              H
              
                S
              
            
            
              
                H
                
                  S
                
              
              +
              
                H
                
                  L
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle SHR={\frac {H_{S}}{H_{T}}}={\frac {H_{S}}{H_{S}+H_{L}}}}
  
;

  
    
      
        L
        B
        .
        S
        T
        M
        
          /
        
        H
        R
        =
        
          
            
              B
              T
              U
              
                /
              
              H
              R
            
            
              H
              
                F
                G
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle LB.STM/HR={\frac {BTU/HR}{H_{FG}}}}
  
;

  
    
      
        
          H
          
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{S}}
  
= Algılanabilir Isı (Btu / Hr.);

  
    
      
        
          H
          
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{L}}
  
= Latent Isı (Btu / Hr.);

  
    
      
        
          H
          
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{T}}
  
= Toplam Isı (Btu / Hr.);

  
    
      
        △
        T
      
    
    {\displaystyle \triangle T}
  
= Sıcaklık Farkı (°F.);

  
    
      
        △
        
          W
          
            G
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle \triangle W_{GR}}
  
= Nem Oranı Farkı (Gr.H2O / Lb.DA);

  
    
      
        △
        
          W
          
            L
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle \triangle W_{LB}}
  
=Nem Oranı Farkı (Lb.H2O / Lb.DA) ;

  
    
      
        △
        h
      
    
    {\displaystyle \triangle h}
  
= Entalpi Farkı (Btu / Lb.DA);
CFM = Hava Akış Hızı (Dakikada Metreküp)
U = U Değeri (Btu / Hr. Sq. Ft. °F.);
A = Alan (Sq. Ft.);
SHR = Hassas Isı Oranı;

  
    
      
        
          H
          
            F
            G
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{FG}}
  
= Tasarım Basıncında Buharlaşmanın Gizli Isısı (1989 ASHRAE Temelleri);

İletim, madde veya cismin bir tarafından diğer tarafına ısının iletilmesi ile oluşan ısı transferinin bir çeşididir. Isı aktarımı daima yüksek sıcaklıktan, düşük sıcaklığa doğrudur. Yoğun maddeler genelde iyi iletkendirler; örneğin metaller çok iyi iletkenlerdir.
Taşınım, katı yüzey ile akışkan arasında gerçekleşen ısı aktarımının bir çeşididir. Akışkan içindeki akımlar aracılığı ile ısı aktarılır. Akışkan içindeki veya akışkanla sınır yüzey arasındaki sıcaklık farklarından ve bu farkın yoğunluk üzerinde oluşturduğu etkiden doğabilmektedir.
Işınım yolu ile ısı aktarımı, fotonlar (elektromanyetik ışınım) yolu ile olan ısı aktarımıdır.

Isıl denge, kimya biliminde maddelerin son sıcaklıklarının eşit olma durumudur. Isıl denge değeri her daim, bir araya konulan maddelerin ilk sıcaklıkları arasında bir değerdedir. Isıca yalıtılmış bir kaba hem sıcak hem de soğuk su koyulursa, sıcak sudan soğuk suya enerji aktarımı gerçekleşir. Enerji aktarımı her zaman sıcaktan soğuğa doğrudur. Böylece etkileşim sonucunda sıcak madde soğur, soğuk madde ısınır. Bu olay, sıcaklıklar eşitlenene kadar devam eder. Bu durum "Qalınan = Qverilen" şeklinde sembolize edilir.

Eşit miktarda olması kaydıyla aynı cins sıvılar karıştırılırsa ısıl denge maddelerin sıcaklıklarının aritmetik ortalamasıdır. Örneğin ısıca yalıtılmış A ve B kaplarını düşünelim: A kabında bulunan sıvının sıcaklığı 20°, B kabında bulunan sıvının sıcaklığı 40°dir. İki kaptaki sıvılar aynı cins ve eşit miktarda ise, ısıl denge 30°dir.
Sıvılar farklı miktarda karıştırılırsa, karışımın ısıl dengesi değeri, ısı sığası büyük olan sıvının sıcaklığına daha yakındır. Isı sığası kütle ile öz ısının çarpımı anlamına gelir ve formülü C=mc'dir.
Maddelerin hâl değiştirmemesi şartıyla aynı kaba konulan x tane maddenin ısıl dengesi değeri; her bir maddenin ısı sığası ile sıcaklığı çarpılır, tüm maddelerin bu değerleri toplanır. Son olarak maddelerin ısı sığası toplamlarına bölünür.
Farklı kütleleri ve farklı öz ısıları olan iki ayrı cins sıvıyı ele alalım. Bu sıvılarımız X ve Y sıvısı olsun. Bu iki sıvı aynı kaba koyulduğunda oluşan karışımın ısıl denge sonucunda ulaştığı denge sıcaklığını  mx . cx .(Tx - Tdenge) =  my . cy .(Tdenge - Ty)  denklemi ile bulabiliriz. Bu denklemde T=sıcaklık, c=öz ısı, m=kütle'dir (bu denklemde sıcaklığı büyük olan sıvı X sıcaklığı küçük olan sıvı Y olarak alınmıştır, sıvılar hal değiştirmemiştir).

James Prescott Joule (24 Aralık 1818, Salford – 11 Ekim 1889, Sale), İngiliz fizikçi. Isının mekanik iş ile olan ilişkisini keşfetti. Bu keşif, enerjinin korunumu kuramını ve oradan da termodinamiğin birinci yasasının eldesini sağladı. SI sistemindeki iş birimi joule, onun adına ithafen verilmiştir. William Thomson ile mutlak sıcaklık ölçeğini geliştirmiştir. Bir direnç üzerinden geçen elektrik akımının ısı yaydığını bulmuştur (Joule yasası).

Matematiksel formül:

Q = c Δt m = 4.18 F Δx = 4.18 W

Q = Isı (cal)

c = özısı (cal/g derece santigrad)

Δt = sıcaklık değişimi (derece santigrad)

m = kütle (g)

F = iş yapan korunumlu kuvvet (Newton)

Δx = yer değiştirme (metre)

W = fiziksel iş (joule)

Joule, yaptığı deneyler sonucunda, ısının mekanik eşdeğeri olarak; bir pound suyun sıcaklığını bir derece Fahrenheit artırmak için 838 ft·lbf luk bir iş gerektiğini bulmuştur. Joule, bu sonuçları 1843'te düzenlenen "British Association for the Advancement of Science" toplantısında açıkladı ancak beklediği ilgiyi göremedi.
1845'te Joule, Cambridge'deki British Association toplantısında Isının Mekanik Eşdeğeri Üzerine adlı makalesini okudu. Bu çalışmasında, artan sıcaklığını ölçtüğü yalıtılmış bir su varilinde bir çarkı döndürmek için düşen bir ağırlığın kullanılmasını içeren en iyi bilinen deneyini bildirdi. Burada, 819 ft·lbf/Btu (4.41 J/cal) mekanik eşdeğerini tahmin etti.
1850'de Joule, yirminci yüzyıl tahminlerine daha yakın olan 772,692 ft·lbf/Btu (4,159 J/cal)'lik duyarlı bir ölçüm yayınladı.

Jevons paradoksu, teknolojik ilerlemenin bir kaynağın kullanım verimliliğini artırarak (her bir kullanım için gerekli miktarı azaltarak) maliyetin düşmesine neden olması ancak bu düşüşün talepte o kadar büyük bir artışa yol açması sonucunda kaynak kullanımının arttığı, dolayısıyla azalacağı yerde arttığı bir durumu ifade eder. Hükûmetler genellikle verimlilik kazanımlarının kaynak tüketimini azaltacağını varsayarlar, ancak paradoksun ortaya çıkma olasılığını göz ardı ederler.
Örneğin, 19. yüzyılda Manchester, İngiltere'deki kömürle çalışan fabrikalar, kömürün Endüstri Devrimi'ni beslemesi için gerekli teknoloji sayesinde kömür tüketiminde büyük bir artışa neden oldu. 1865'te İngiliz ekonomist William Stanley Jevons, kömür kullanım verimliliğini artıran teknolojik iyileştirmelerin, bir dizi endüstride kömür tüketimini artırdığını gözlemledi. Jevons, teknolojik ilerlemenin yakıt tüketimini azaltmak için güvenilemeyeceğini savundu.
Modern ekonomistler, enerji verimliliğindeki iyileştirmelerden kaynaklanan tüketim geri tepme etkilerini incelemiştir. Verimliliğin artması, verilen bir kullanım için gerekli miktarı azaltmanın yanı sıra, bir kaynağın nispi kullanım maliyetini düşürerek talep edilen miktarı artırabilir. Bu, verimlilik iyileştirmelerinden kaynaklanan kullanım azalmasını bazı ölçülerde dengeleyebilir. Ek olarak, artan verimlilik gerçek gelirleri artırır ve ekonomik büyümeyi hızlandırır, bu da kaynaklar için talebi daha da artırır. Jevons paradoksu, artan talebin baskın çıktığı ve iyileştirilmiş verimliliğin kaynak kullanımında daha hızlı bir artışa yol açtığı durumlarda ortaya çıkar.
Enerji verimliliği ve geri tepme etkisi üzerine önemli bir tartışma bulunmaktadır. Bazıları etkiyi küçümserken diğerleri enerji verimliliğini artırarak sürdürülebilirliğe ulaşmanın kendi başına yetersiz olabileceğinden endişe duyarlar. Bazı çevre ekonomistleri, Jevons paradoksunu önlemek için verimlilik kazanımlarının koruma politikalarıyla birleştirilmesi gerektiğini öne sürerler. Koruma politikaları, kullanım maliyetini artırarak (örneğin, kapsam ve ticaret veya yeşil vergiler yoluyla) geri tepme etkisini kontrol etmek için kullanılabilir.

Joseph Henry (17 Aralık 1797 - 13 Mayıs 1878), Smithsonian Enstitüsü'nün ilk yazmanı olarak görev yapan Amerikalı bilim insanı. Smithsonian Enstitüsü'nün öncüsü olan Ulusal Bilimi Geliştirme Enstitüsü'nün yazmanıydı. Yaşamı boyunca çok saygı gördü. Elektromıknatıslar yaparken, Henry kendi kendine indüktansın elektromanyetik olayını keşfetti. Ayrıca Michael Faraday'dan bağımsız olarak karşılıklı indüktansı keşfetti, ancak keşfi yapan ve sonuçlarını yayınlayan ilk kişi Faraday oldu. Henry, elektromıknatısı kullanışlı bir aygıta dönüştürdü. Elektrikli kapı zili (özellikle bir elektrik kablosuyla uzaktan çalınabilen bir zil, 1831) ve elektrik rölesi (1835) için bir öncü icat etti. Elektromanyetik röle üzerindeki çalışması, Samuel FB Morse ve Sir Charles Wheatstone tarafından ayrı ayrı geliştirilen kullanışlı elektrikli telgrafın temelini oluşturdu. Onun onuruna SI indüktans birimine henri adı verilir (simge: H).

Elektromanyetizma
Henri (birim)
Çoklu bobin mıknatısı
Amerikan Felsefe Topluluğu

Ames, Joseph Sweetman (Ed.), İndüklenen elektrik akımlarının keşfi, Cilt. 1. Anılar, Joseph Henry tarafından. New York, Cincinnati [vb. ] Amerikan kitap şirketi [c1900] LCCN 00005889
Coulson, Thomas, Joseph Henry: Hayatı ve Çalışması, Princeton, Princeton University Press, 1950
Dorman, Kathleen W. ve Sarah J. Shoenfeld (derlemeler.), Joseph Henry'nin Kağıtları. Cilt 12: Kümülatif Dizin, Bilim Tarihi Yayınları, 2008
Henry, Joseph, Joseph Henry'nin Bilimsel Yazıları. Cilt 1 ve 2, Smithsonian Enstitüsü, 1886
Moyer, Albert E., Joseph Henry: The Rise of an American Scientist , Washington, Smithsonian Institution Press, 1997. 1-56098-776-6ISBN 1-56098-776-6
Reingold, Nathan ve diğerleri, (eds.), Joseph Henry'nin Kağıtları. Cilt 1-5, Washington, Smithsonian Institution Press, 1972-1988
Rothenberg, Marc ve diğerleri, (eds.), Joseph Henry'nin Kağıtları. Cilt 6-8, Washington, Smithsonian Institution Press, 1992-1998 ve Cilt 9-11, Science History Publications, 2002-2007

Pennsylvania Üniversitesi Kütüphanelerinde 21 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Joseph Henry koleksiyonuna yardım bulma
Joseph Henry Belgeleri Projesi 16 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Joseph Henry Koleksiyonuna Yardım Bulma 13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyografik ayrıntılar 11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Proceedings of the National Academy of Sciences (1967), 58(1), s. 1-10.
Henry heykeli için ithaf töreni (1883) 19 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yayınlanmış fizik makaleleri 30 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Manyetizmadan Elektrik Akımlarının ve Kıvılcımlarının Üretimi ve Elektro-Dinamik İndüksiyon Üzerine (öz)
Joseph Henry Koleksiyonu, Smithsonian Enstitüsü 4 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Bilimler Akademisi Biyografik Anı 19 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Joseph Priestley FRS (/ ˈ p r iː s t l i / 24 Mart 1733 - 6 Şubat 1804), İngiliz kimyager, doğa filozofu, ayrılıkçı ilahiyatçı, dilbilgisi uzmanı, çok konulu eğitimci ve liberal siyaset kuramcısıydı.

150'den fazla eseri vardır. 1774'te cıva oksitin termal ayrışmasıyla oksijenin bağımsız keşfiyle, onu izole ederek kredilendirildi. Ayrıca keşif konusunda güçlü iddiaları var, Priestley bulgularını önce yayınladı. Scheele, potasyum nitrat, cıva oksit ve diğer birçok maddeyi 1772'de ısıtarak keşfetti.
Hayatı boyunca, Priestley'nin kayda değer bilimsel itibarı, karbonatlı suyu icadına, elektrik üzerine yazılarına ve birkaç "hava" (gaz) keşfine dayanıyordu; en ünlüsü Priestley'nin "flojistiği giderilmiş hava" (oksijen) olarak adlandırdığı şeydir. Priestley'nin flojiston teorisini savunma ve kimyasal devrime dönüşecek olanı reddetme kararlılığı sonunda onu bilim camiasında izole etti.
Priestley'in bilimi, teolojisinin ayrılmaz bir parçasıydı ve sürekli olarak Aydınlanma rasyonalizmini Hristiyan teizmiyle birleştirmeye çalıştı. Metafizik metinlerinde, Priestley teizm, materyalizm ve determinizmi birleştirmeye çalıştı, bu proje "cüretkar ve orijinal" olarak adlandırıldı. O, doğal dünyanın doğru bir şekilde anlaşılmasının insanlığın ilerlemesini destekleyeceğine ve sonunda Hristiyan binyılını getireceğine inanıyordu. Özgür ve açık fikir alışverişine şiddetle inanan Priestley, hoşgörü ve eşit hakları savundu. Onu İngiltere'de Üniteryanizmin kurulmasına yardım etmeye yönlendiren dini Muhalifler. Priestley'nin yayınlarının tartışmalı doğası, Fransız Devrimi'ne verdiği açık sözlü destekle birleştiğinde, kamuoyunda ve hükûmette şüphe uyandırdı; Sonunda, 1791'de, bir çetenin Birmingham'daki evini ve kilisesini yakmasından sonra, önce Londra'ya ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmak zorunda kaldı. Son on yılını Pennsylvania, Northumberland County'de geçirdi.
Hayatı boyunca bir bilgin ve öğretmen olan Priestley, İngilizce dilbilgisi üzerine ufuk açıcı bir çalışmanın ve tarih üzerine kitapların yayınlanması da dahil olmak üzere pedagojiye önemli katkılarda bulundu ve en etkili erken zaman çizelgelerinden bazılarını hazırladı. Bu eğitici yazılar, Priestley'in en popüler eserleri arasındaydı. Bununla birlikte, Jeremy Bentham, John Stuart Mill ve Herbert Spencer gibi filozoflar tarafından faydacılığın birincil kaynakları olarak kabul edilen en kalıcı etkiye sahip olan metafizik eserleriydi.

"Joseph Priestley". İnternet Felsefe Ansiklopedisi. 
The Joseph Priestley Society
Joseph Priestley Online 13 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Comprehensive site with bibliography, links to related sites, images, information on manuscript collections, and other helpful information.
Radio 4 program on the discovery of oxygen by the BBC
Collection of Priestley images 23 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Schoenberg Center for Electronic Text and Image
Joseph Priestley çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Joseph Priestley tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler

Kapasite veya diğer adıyla sığa, bir cismin elektrik yükü depo etme yeteneğidir. Elektrikle yüklenebilen her cisim sığa barındırmaktadır. Enerji depolama aracının en yaygın formu paralel levhalı sığaçlardır. Paralel levhalı sığaçta, sığa iletken levhanın yüzey alanıyla doğru orantılıdır ve levhalar arasındaki uzaklığın ayrımıyla da ters orantılıdır. Eğer levhaların yükleri +q ve –q ise ve V levhalar arasındaki voltajı veriyorsa, sığa C şu şekildedir;

  
    
      
        C
        =
        
          
            q
            V
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle C={\frac {q}{V}}.}
  

Bu da voltaj/akım ilişkisini verir

  
    
      
        I
        (
        t
        )
        =
        C
        
          
            
              
                d
              
              V
              (
              t
              )
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle I(t)=C{\frac {\mathrm {d} V(t)}{\mathrm {d} t}}.}
  

Sığa, iletkenlerin ve yalıtkan maddelerin dielektrik geçirgenliklerinin yalnızca fiziksel boyutlarının (geometri) bir fonksiyonudur. İletkenler ve onların toplam yükleri arasındaki ilişkinin potansiyel farkından bağımsızdır.
Uluslararası Birimler Sistemi'nin kapasite birimi faraddır (simgesi: F), İngiliz fizikçi Michael Faraday'ın adıyla anılmaktadır. 1 farad sığaç, 1 coulomb elektrik yükü ile yüklendiğinde, levhaları arasındaki potansiyel bir fark 1 volt olur. Tarihsel olarak, bir farad elektriksel ve fiziksel olarak elverişsiz büyüklüğe sahip bir birim olarak kabul edilirdi. Alt bölümleri her zaman kullanılır ve mikrofarad, nanofarad ve pikofarad olarak adlandırılırdı. Yakın zamanlarda, teknoloji 1 faradlık sığaçlar üretti ve daha da gelişmiş modeli bir pilden bile daha küçük olacak şekilde oluşturdu. Bu tip sığaçlar genellikle daha geleneksel pillerin yerine enerji depolamak için kullanılır.
Sığaçta birikmiş enerji (joule ile ölçülen), enerji yüklemek için yapılan işe eşittir. Sığası C olan, bir tarafında +q diğer tarafında –q olan bir sığaç düşünün. Dq gibi bir yükün küçük bir elementi bir taraftan diğer tarafa yani potansiyeli farklı olan levhaya taşındığında V= q/C denklemi kullanılır. Bu dW'yi yani burada yapılan işi verir:

  
    
      
        
          d
        
        W
        =
        
          
            q
            C
          
        
        
        
          d
        
        q
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} W={\frac {q}{C}}\,\mathrm {d} q}
  

W (joule) ile ölçülen iş, q (coulomb) yük ve C (farad) kapasitedir.
Sığaçta biriken enerji bu denklemin tümlevlenmesiyle bulunmuştur. Yüksüz sığa ile başlayan (q=0) hareketli yük bir taraftan diğer levhaya, levhalar +Q ve -Q yüküne sahip olana kadar bir W işi yapar:

  
    
      
        
          d
        
        W
        =
        
          
            q
            C
          
        
        
        
          d
        
        q
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} W={\frac {q}{C}}\,\mathrm {d} q}
  

Elektronik devrelerde kullanılan çoğu sığacın sığası genellikle faraddan düşük büyüklüğe sahiptir. Sığanın günümüzde kullanılan en yaygın alt birimleri mikrofarad (µF), nanofarad (nF), pikofarad (pF) ve mikrodevrelerinden femtofaraddır (fF). Ancak, özellikle üretilen süpersığaçlar bunlardan daha büyük olabilir (yüzlerce farad kadar) ve parazit kapasitiv elementleri bir femtofaraddan bile küçük olabilir.
Anahtarlı kapasite gibi daha kompleks elektronik devre elemanlarının da temel unsurudur.
Eğer iletkenlerin geometrileri ve iletkenler arasındaki yalıtkanların dielektrik özellikleri biliniyorsa, sığa ölçülebilir. Örneğin, iki paralel plakadan oluşan, her birinin alanı A, aralarındaki uzaklık d olan paralel levhalı sığaç yaklaşık olarak şuna eşittir:

  
    
      
         
        C
        =
        
          ε
          
            r
          
        
        
          ε
          
            0
          
        
        
          
            A
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle \ C=\varepsilon _{r}\varepsilon _{0}{\frac {A}{d}}}
  

C (Farad) sığa,
A metrekarede iki plakayı da örten alan
εr plakalar arasındaki materyalin (bir vakum için, εr = 1) bağıl yalıtkanlık sabiti (bazen dielektrik sabiti olarak da geçer) 
ε0 elektrik sabiti (ε0 ≈ 8.854×10−12 F m–1) ve
d (metre) plakalar arasındaki uzaklıktır.
Sığa, alan ile doğru, iletken levhaların arasındaki uzaklıkla da ters orantılıdır. Levhalar birbirine ne kadar yakın olursa, sığaları o kadar büyük olur. Eğer d levhaların diğer boyutları ile karşılaştırıldığında küçükse ve bu yüzden alanın büyük çoğunluğundaki sığacın alanı aynıysa ve dış alan çevresindeki kısım küçük bir katkı sağlarsa, bu denklem iyi bir tahmindir denebilir. C.G.S birim sisteminde bu denklem şu şekildedir:

  
    
      
        C
        =
        
          ε
          
            r
          
        
        
          
            A
            
              4
              π
              d
            
          
        
      
    
    {\displaystyle C=\varepsilon _{r}{\frac {A}{4\pi d}}}
  

C bu durumda uzunluk birimine sahiptir. Sığa için Uluslararası Birimler Sistemi denklemi, bir sığaçtaki enerji stoğu denklemini gösteren denklemle birleştirildiğinde, düz plaka sığacı için depolanan enerji:

  
    
      
        
          W
          
            stored
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        C
        
          V
          
            2
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          ε
          
            r
          
        
        
          ε
          
            0
          
        
        
          
            A
            d
          
        
        
          V
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle W_{\text{stored}}={\frac {1}{2}}CV^{2}={\frac {1}{2}}\varepsilon _{r}\varepsilon _{0}{\frac {A}{d}}V^{2}.}
  

W (joule) enerji, C (farad) kapasite ve V (volt) voltajdır.

Oldukça kullanışlı birtakım yalıtkan maddenin dielektrik sabiti elektriksel alana göre değişebilir. Ferroelektrik materyaller bunlara örnektir. Bu materyaller için sığa daha karmaşıktır. Örneğin, bu tip bir şarj ile voltaj artışı farklı olan sığacı şarj ederken hesaplamalar için şu denklemi kullanırız:

  
    
      
         
        d
        Q
        =
        C
        (
        V
        )
        
        d
        V
      
    
    {\displaystyle \ dQ=C(V)\,dV}
  

Burada voltaj sığadan bağımsızdır, C (V), geniş bir paralel levha alanından çıkan kollar ε = V/d denklemiyle verilir. Bu alan yalıtkan maddeyi kutuplaştırır. Ferroelektrik durumunda kutuplaşma, alanın doğrusal olmayan S şekilli fonksiyonudur. Ki bu fonksiyon geniş alanlı paralel levhalı aletlerde, manyetik alana sebep olan voltajın doğrusal olmayan fonksiyonuna, yani sığaya dönüşür.
Voltaj kontrollü sığaçlarda, sığacı voltaj V ile yüklemek için şu integral denklemi bulunmuştur:

  
    
      
        Q
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            V
          
        
        C
        (
        V
        )
        
        d
        V
         
      
    
    {\displaystyle Q=\int _{0}^{V}C(V)\,dV\ }
  

 
Q=CV yalnızca C voltajdan bağımsız olduğu zaman kabul edilir.
Aynı şekilde, sığaçlarda toplanan enerji:

  
    
      
        d
        W
        =
        Q
        
        d
        V
        =
        
          [
          
            
              ∫
              
                0
              
              
                V
              
            
             
            d
            
              V
              ′
            
             
            C
            (
            
              V
              ′
            
            )
          
          ]
        
         
        d
        V
         
        .
      
    
    {\displaystyle dW=Q\,dV=\left[\int _{0}^{V}\ dV'\ C(V')\right]\ dV\ .}
  

Tümlevlenirse:

  
    
      
        W
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            V
          
        
         
        d
        V
         
        
          ∫
          
            0
          
          
            V
          
        
         
        d
        
          V
          ′
        
         
        C
        (
        
          V
          ′
        
        )
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            V
          
        
         
        d
        
          V
          ′
        
         
        
          ∫
          
            
              V
              ′
            
          
          
            V
          
        
         
        d
        V
         
        C
        (
        
          V
          ′
        
        )
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            V
          
        
         
        d
        
          V
          ′
        
        
          (
          
            V
            −
            
              V
              ′
            
          
          )
        
        C
        (
        
          V
          ′
        
        )
         
        ,
      
    
    {\displaystyle W=\int _{0}^{V}\ dV\ \int _{0}^{V}\ dV'\ C(V')=\int _{0}^{V}\ dV'\ \int _{V'}^{V}\ dV\ C(V')=\int _{0}^{V}\ dV'\left(V-V'\right)C(V')\ ,}
  

İğne mikroskobunun ferroelektrik düzey tarafından taranan, doğrusal olmayan sığası, ferroelektrik materyallerinin yapısında çalışmak için kullanılır.
Voltaj kontrollü sığaçların diğer bir örneği, yarı iletken diyotlar gibi yarı iletken maddelerde meydana gelir. Bu maddelerde voltaj kontrollü kısımlar

Elektrik santralinin net kapasite faktörü (KF), santralin belli bir periyotta ürettiği toplam enerjinin tam kapasitede üretebileceği enerjiye bölümüdür. Kapasite faktörü kullanılan yakıt türüne ve santralin tasarımına bağlı olarak aşırı derecede değişir. Kapasite faktörü, uygunluk faktörü veya verimlilik ile karıştırılmamalıdır.

1000 MW'lık kapasiteli bir termik santral 1 ayda (30 günde) 648.000 megawatt-saat üretmiş olsun. Eğer santral tam kapasitede çalışmış olsaydı aynı zaman periyodunda, 1000 MW X 30 gün X 24 saat/gün = 720.000 megawatt-saat üretecekti. İşte kapasite faktörü gerçek üretilen enerjinin mümkün olan maksimum güce (nominal güç) bölümüdür. Bu örnekte kapasite faktörü, 0.9 (%90)'dur, şöyle ki:

  
    
      
        
          
            
              648.000
              
                
                  MWh
                
              
            
            
              (
              30
              
                
                  gün
                
              
              )
              ×
              (
              24
              
                
                  saat/gün
                
              
              )
              ×
              (
              1000
              
                
                  MW
                
              
              )
            
          
        
        =
        0.9
        ≈
        
          %
          90
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {648.000{\mbox{MWh}}}{(30{\mbox{gün}})\times (24{\mbox{saat/gün}})\times (1000{\mbox{MW}})}}=0.9\approx {\%90}}
  

Burton Wold Rüzgâr Tarlası, her birinin kurulu gücü 2 MW olan toplam 20 MW kurulu kapasiteye sahip on adet Enercon E70-E4 tip rüzgâr türbininden oluşur. 2008'de rüzgâr tarlası 43.416 megawatt-saat elektrik üretti. Bu rüzgâr tarlası için kapasite faktörü 2008'de %25'ten düşüktü:

  
    
      
        
          
            
              43
              ,
              416
              
                
                  MWh
                
              
            
            
              (
              8760
              
                
                  saat/yıl
                
              
              )
              ×
              (
              20
              
                
                  MW
                
              
              )
            
          
        
        =
        0
        ,
        2478
        ≈
        
          %
          25
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {43,416{\mbox{MWh}}}{(8760{\mbox{saat/yıl}})\times (20{\mbox{MW}})}}=0,2478\approx {\%25}}
  

2010 itibarıyla Çin'deki Üç Vadi Santrali (Three Gorges Dam) dünyada en büyük kurulu kapasiteye sahip santraldir. 2009'da tam kapasite ile çalışmadı. Her biri 700MW'lık olan 26 generatörden ve 50'şer MW'lık 2 iç ihtiyaç generatöründen oluşur. Böylece toplam kurulu kapasitesi 18.300 MW'tır. 2009'da toplam üretimi 79,47 TWh idi. Bu da kapasite faktörünün %50'nin altında olduğunu gösteriyor, şöyle ki:

  
    
      
        
          
            
              79
              ,
              470
              ,
              000
              
                
                  MWh
                
              
            
            
              (
              8760
              
                
                  saat/yıl
                
              
              )
              ×
              (
              18
              ,
              300
              
                
                  MW
                
              
              )
            
          
        
        =
        0.4957
        ≈
        
          50
          %
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {79,470,000{\mbox{MWh}}}{(8760{\mbox{saat/yıl}})\times (18,300{\mbox{MW}})}}=0.4957\approx {50\%}}
  

Bir santralin tam kapasitede çalışamamasının birkaç sebebi vardır. İlk sebep parçaların arızasından veya işlevini kaybetmesinden dolayı meydana gelen hizmet veya işlemdir. Bu, kapasitenin büyük oranda düşmesine neden olur. Ana yük santrallerinin birim enerji başına daha az maliyeti vardır. Çünkü maksimum verimlilik için tasarlanmışlardır ve daima yüksek çıkış (enerji) verirler. Katı madde yakan jeotermal santraller, nükleer santraller, kömür santralleri   ve biyoenerji santralleri hemen hemen daima ana yük santralleri olarak çalışır.
Bir santralin kapasite faktörünün %100 olmamasının ikinci sebebi, elektriğin gerekli olmadığı durumlarda çıkışın azaltılabilmesidir. Böylece elektrik ihtiyacı olmadığı durumlarda üretime ara verilebilir.
Üçüncü sebep de saniyedeki değişimdir. Hidroelektrik santrallere daha fazla generatör eklenerek kurulu kapasitesiteleri arttırabilir. Yakıt kaynağı (örn;su) harcanmamış olur.

Yük takip güç santrallerinde (orta düzey güç santralleri olarak da adlandırılır) de kapasite faktörü, verimlilik ve elektrik birim maliyeti terimleri çok önemlidir. Bu santraller, maliyet ve talebin en yüksek olduğu anda kendi elektriğinin çoğunu gün içinde üretirler. Yine de geceleyin ve orta düzey santrallerin sistemden çıktıklarında veya çıkış güçlerini azalttıklarında talep ve elektrik maliyeti çok düşer.

Güneş enerjisi, rüzgâr gücü ve hidroelektrik gibi birkaç kaynaktan yenilenebilir enerji sağlandığında, kullanışsız kapasite ile ilgili üçüncü bir sebep vardır. Santral elektrik üretebilir, fakat yakıtı (rüzgâr, güneş ışığı veya su) kullanılamayabilir. Hidroelektrik santralinin üretimi, su akışındaki değişimden dolayı, su seviyesini çok yüksekte tutmakla veya çok düşürmekle etkilenebilir. Bununla beraber, güneş, rüzgâr ve hidroelektrik santraller yüksek uygunluk faktörlerine sahiptir. Bu yüzden yakıt kullanıldığında, daima elektrik üretmeleri gerekir.
Hidroelektrik santraller sevkedilebilirliğinden dolayı faydalı (kullanılabilir) su bulunduğunda, yük takibi için de kullanışlıdırlar. Çünkü hidroelektrik santral durağan durumdan, tam güce sadece birkaç dakika içinde alınabilir.
Rüzgâr tarlaları, rüzgârın doğal davranışından dolayı çok aralıklıdır. Fakat bir rüzgâr tarlası geniş yer kaplayan, yüzlerce rüzgâr türbininden meydana gelebileceğinden dolayı, türbinlerin zararlarına karşı tam meyillidir. Büyük rüzgâr tarlasındaki birkaç rüzgâr türbini planlı veya plansız bakım için durdurulabilir ve geri kalan türbinler rüzgârdan enerji üretmeye devam edebilirler.
Güneş enerjisi, dünyanın günlük dönüşünden ve bulutların güneş ışınlarını kapamasından dolayı, değişkendir. Ana yük ihtiyaçlarını karşılamak için, ısı enerjisi depolama sistemi kullanılabilir ve güneş panellerinin sayısını arttırılabilir.
Jeotermal, birçok diğer güç kaynaklarından daha büyük kapasite faktörüne sahiptir ve jeotermal kaynaklar haftanın her günü 24 saat kullanılabilir. Jeotermal güç, nükleer pile benzetilebilir. Çekirdekteki veya toprağın içindeki çürük radyoaktif elementlerden ısı üretilir.

Rüzgâr tarlaları: %20-40.
Dünya çapında ortalama hidroelektrik: %44.
ABD'nin Massachusetts eyaletindeki fotovoltaik güneş: %12-15.
ABD'nin Arizona eyaletindeki  fotovoltaik güneş: %19

Enerji depolama
Elektrik mühendisliği

Kondansatör (bugünkü İngilizcede capacitor, "kapasitör") ya da sığaç veya yoğunlaç, elektronların kutuplanıp elektriksel yükü elektrik alanın içerisinde depolayabilme özelliklerinden faydalanılarak bir yalıtkan malzemenin iki metal tabaka arasına yerleştirilmesiyle oluşturulan temel elektrik ve elektronik devre elemanı. Piyasada kapasite, kapasitör, sığaç gibi isimlerle anılan kondansatörler, 18. yüzyılda icat edilip geliştirilmeye başlanmış ve günümüzde teknolojinin ilerlemesinde büyük önemi olan elektrik-elektronik dallarının en vazgeçilmez unsurlarından biri olmuştur. Elektrik yükü depolama, reaktif güç kontrolü, bilgi kaybı engelleme, AC/DC arasında dönüşüm yapmada kullanılır ve tüm entegre elektronik devrelerin vazgeçilmez elemanıdır. 
Kondansatörlerin karakteristikleri olarak;

Plakalar arasında kullanılan yalıtkanın cinsi,
Çalışma ve dayanma gerilimleri,
Depolayabildikleri yük miktarı
sayılabilir. Bu kriterler göz önünde bulundurulduktan sonra gereksinime uygun olan kondansatör tercih edilir. Kondansatörlerin fiziksel büyüklükleri, çalışma gerilimleri ve depolayabilecekleri yük miktarına bağlıdır. Tasarım açısından ise çeşitlilik boldur, hemen hemen her boyut ve şekilde kondansatör temin edilebilir.

Elektrik konusunun gelişmesi 18. yüzyılda statik (durgun) elektriğin incelenmesiyle başlamıştır. Statik elektriğin bir ip boyunca iletilebilmesi, elektrik yükünün temasla paylaşılabilmesi ve depolanabilmesi özellikleri araştırmacı bilim adamları tarafından keşfedilmeye başlanmıştı. 1745 yılında Ewald Georg von Kleist elektriği küçük metal bir şişede depolamayı başarmıştı. Ancak kondansatörün asıl gelişmesi, Leiden'de elektrik üzerinde deneyler yapan Pieter van Musschenbroek'in çalışmaları sonucu gerçekleşmişti.

Musschenbroek bir rastlantı sonucu Kleist'in çalışmalarını doğrular nitelikte sonuçlara erişti. Musschenbroek içi ve dışı metalle kaplı cam bir şişe tasarladı. Şişenin bir kısmı suyla doldurulmuş ve ağzı hava - sıvı geçirmeyecek şekilde mantarla tıkanmıştı. Mantarın ortasından geçen iletken, bir ucu şişenin dışında bir ucu suyun içinde olacak şekilde yerleştirilmişti. İletkene statik elektrik üretici temas ettiğinde Leiden şişesi yük depolamakta, elektriği ileten başka bir malzeme temas ettiğinde boşalmaktaydı. Bu şişeler aynı zamanda ilk kondansatörlerdi. Bu nedenle, şu anda Farad olan kapasite birimi ilk zamanlarda jar (şişe) olarak kabul edilmişti. Bu birim bugün 1 nF kapasiteye tekabül eder.
Denemeler sonucunda metal kaplamalar arasındaki cam inceldikçe yayılan kıvılcımın büyüdüğü gözlendi. Leyden şişesinde depolanan yük büyük değerler alabiliyordu ve birbirine tellerle bağlanmış şişelerden boşalan elektriğin hayvanları öldürebileceği gözlenmişti. Bu ilginç alet Ewald Jürgen Georg von Kleist'ın keşfi, Pieter van Musschenbroek'in geliştirmesiyle ortaya çıkmıştır. Amerikalı devlet adamı ve bilimci Benjamin Franklin, cam yalıtkanın Leyden şişesinden farklı olarak oval değil düzlemsel olmasının aynı işlevi gördüğünü bulmuş, Franklin'in düzlemsel cam yalıtkanlı kondansatörüne Franklin Düzlemleri adı verilmiştir. Ardından Alessandro Volta ve Nikola Tesla gibi birçok bilim adamı tarafından incelenen kondansatör geliştirilerek günümüzdeki şeklini almıştır. Kondansatörler ismini, İtalyanca condensatore kelimesinden alır. Kapasite birimi ise jar'dan sonra, İngiliz bilim adamı Michael Faraday'ın isminden hareketle Farad seçilmiştir.

Kondansatörlerde temel olarak iki değişken, tüketici için seçme olanağı sunar ve kondansatörler arasındaki farkları oluşturur. Bunlar, kondansatörün çalışma – dayanma gerilim değeri ve depolayabileceği yük miktarıdır ve bunlar her kondansatörün üzerinde belirtilmiş olmak zorundadır. Bazı kondansatörlerin üzerinde çalışma değeri doğrudan yazılı iken bazılarında rakamlar ve renkler kullanılır. Direkt değerleri yazılı olanlar kolay okunmasına karşın, rakam ve renk kodlu olanların okunması belli standartlara bağlıdır.

Rakam kodlarının standartları bir liste şeklinde verilebilir.

Kondansatörün üzerinde kapasite değeri 3 rakam ve toleransı ise bir harf ile belirtilir.
Rakam kodlu kondansatörlerde son rakam kadar sıfır, ondan önce gelen rakamların yanına eklenir ve değer pikoFarad (pF) olarak bulunur. Yandaki resimde 103 yazan kondansatörün kapasitesi hesaplanırken, son rakam 3 kadar sıfır, kalan diğer sayı olan 10'un yanına eklenir ve kapasite
10000 pF = 10 nF olarak bulunur.

Eğer rakam kodları arasında nokta (.) kullanılıyorsa, yazılan sayı kapasiteyi doğrudan
mikroFarad (µF) olarak verir. Resimde ortadaki kondansatörde görülen 0.1 yazısı kapasitenin 0,1 µF olduğunu gösterir.

Rakam kodlarının arasında p, n, µ, m harflerinden biri kullanılıyorsa, harfin olduğu yerde ondalık kısım devreye girer ve değer de harfin cinsinden okunur. Örneğin resimde alttaki kondansatörde yazan 5n6 ifadesi, kapasitenin 5,6 nF olduğunu belirtir.
Üçüncü rakam bazı istisnai durumlarda farklı anlamlar taşır. Üçüncü rakam, 1 - 5 arasında koyulması gereken sıfır sayısını belirtirken, hiçbir zaman 6 & 7 değerlerini alamaz. 8 & 9 sayıları ise sırayla
0,01 & 0,1 çarpanlarını belirtir.

Kapasite, bazı durumlarda tam yazılan değerde olmaz, bu sebeple belli oranlarda oynamalar olacağı göz önünde bulundurulur ve rakam kodlarının sonuna büyük harfler koyulur. Bu harfler de bize toleransın oranını belirtir. Aşağıdaki tabloda bu harflerin hangi tolerans değerini belirttiği sıralanmıştır.

Rakam kodlarından başka, bazı kondansatör çeşitlerinde de renk kodları kullanılır. Özellikle seramik, tantalum ve polyester kondansatörlerde renk kodları yaygındır. Aşağıdaki liste renk kodlarının anlamlarını sıralarken, yandaki resimlerde de çeşitli örnekler görülebilir.

Seramik kondansatörlerde kodlar, renk çubuklarından hangisi kenara en yakınsa ondan başlanarak okunur. Tantalum ve polyester kondansatörlerde mevcut renk sırası ise resimde görüldüğü gibidir.
1 ve 2 numaralı renkler anlamlı sayı dizisidir ve aynen yazılır. Ç (çarpan) harfinin belirttiği renkler anlamlı rakamların yanına eklenecek sıfır sayısını belirtir. T (tolerans) kapasite değerindeki oynamayı, V (gerilim) ise kondansatörün çalışma gerilimini gösterir.

Harf kodları kondansatörler üzerindeki toleransı veya sıcaklık katsayısını belirtmek için kullanılır. Tolerans değeri için rakam kodunun yanına bir büyük harf yerleştirilir. Bu harfin anlamı rakam kodları bölümünde yazmaktadır. Sıcaklık katsayısını belirtmek için ise harflerden oluşan bir dizi kullanılır.
Yalıtkan malzemelerin çoğunda sıcaklıkla kapasite değişmemesine rağmen bazı malzemelerde değişim olur. Sıcaklık katsayısı, bir malzemenin sıcaklıkla kapasite değişimini belirten katsayıdır. İngilizcesi temperature coefficient (tempco) olan bu katsayının birimi 
  
    
      
         
        1
        
          
            /
          
          
            ∘
          
        
        C
      
    
    {\displaystyle \ 1/^{\circ }C}
  
'dir. Uygulamada ise 
  
    
      
         
        p
        p
        m
        1
        
          
            /
          
          
            ∘
          
        
        C
      
    
    {\displaystyle \ ppm1/^{\circ }C}
  
 ifadesiyle karşılaşılır. ppm sözcüğü milyonda bir katsayısının İngilizce baş harflerinden oluşturulmuştur.

Bazı yalıtkan malzemelerin sıcaklıkla kapasite değişimi eğrisi düz kabul edilebilecek şekildedir. Ancak seramik yalıtkanın kapasitesi sıcaklık değişimine çok duyarlıdır ve büyük değişimler gösterir, öyle ki seramik kondansatörlerin üstünde belirtilen değerler sadece oda sıcaklığında (25 °C ~ 77 °F) geçerlidir. Sıcaklık katsayısı kondansatörlerin üzerinde bir harf dizisi kodla belirtilir ve aşağıdaki liste bu harflerin anlamını belirtir. Yandaki resimde bazı sıcaklık katsayısı kodlarının anlamları ve okunuş şekilleri verilmiştir.

P (positive change - pozitif değişim): Kapasite değerindeki değişimin sıcaklıkla arttığını anlatan harftir. Örneğin P100 ifadesi, sıcaklıkta milyonda bir derecelik bir artışın, kapasiteyi 100 parça artırdığını belirtir.
N (negative change - negatif değişim): Kapasite değerinin sıcaklık arttıkça azaldığını yani sıcaklıkla kapasitenin ters orantılı olarak değiştiğini belirtir. Örneğin üzerinde N1500 yazan bir seramik kondansatörün milyonda bir derecelik sıcaklık artışında, kapasitesi 1500 parça azalır.
NP0 (neg/pos/zero) - C0G (change zero): Sıcaklık nasıl değişirse değişsin kapasite değerinin hemen hemen sabit kaldığını belirtir.
GMV (guaranteed minimum value): Seramik kondansatörün üzerinde belirtilen kapasite değerinin, oda sıcaklığında garantilenmiş en küçük kapasite değeri olduğunu belirtir. Yani, kondansatörün kapasitesi çok daha büyük olabilir. Kapasite değerinin öneminin olmadığı uygulamalarda bu kondansatörler kullanılabilir.

Kondansatörleri sınıflandırmada en çok kullanılan yöntem yalıtkan maddesine göre sınıflandırmadır. Malzemelerin bağıl yalıtkanlık katsayısı ve delinme gerilimleri yalıtkanlar arasındaki farklılıkları oluşturur ve bunlar kondansatörlerin özelliklerini belirleyip uygulama alanlarındaki çeşitliliği genişletir. Yandaki resimde farklı kondansatörlerin sahip olduğu farklı kapasite ve çalışma gerilim değeri aralıkları görülmektedir. Aşağıdaki listede ise yalıtkanları farklı olan kondansatörlerin birbirine göre farkları sıralanır.

Vakumlu kondansatör: İki metal plakanın arasında havasız ortam bırakılır ve genelde cam veya seramik kaplanarak oluşturulur. Özellik olarak düşük yük kapasitesi (10 ~ 1000 pikoFarad) ve yüksek gerilime (10000 V'a kadar) dayanması gösterilebilir. Genelde radyo vericilerinde ve yüksek gerilim gerektiren uygulamalarda kullanılır.

Havalı kondansatör: Metal plakaları arasında hava boşluğu bırakılmasıyla oluşturulan bu kondansatörlerde, plakalar genelde alüminyum ve gümüş kaplamalı olarak tasarlanır. Hava yalıtkanının dielektrik kaybı düşüktür. Hemen hemen tüm hava aralıklı kondansatörler ayarlanabilir olarak imal edilir ve radyo frekansı ayarlamada kullanılır. Ayrıca yüksek kapasite değerleri sunarlar.
Plastik film kondansatör: Yüksek kaliteli polimer (polik

Karbon ayak izi, birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsüdür ve iki ana parçadan oluşur: doğrudan (birincil) ayak izi ve dolaylı (ikincil) ayak izi. Birincil ayak izi, evsel enerji tüketimi ve ulaşım (söz gelimi araba ve uçak) dahil olmak üzere fosil yakıtlarının yanmasından ortaya çıkan doğrudan CO2 emisyonlarının, ikincil ayak izi ise kullandığımız ürünlerin tüm yaşamın döngüsünden bu ürünlerin imalatı ve en sonunda bozulmalarıyla ilgili olan dolaylı CO2 emisyonlarının ölçüsüdür.

Araba düşük güçlü (küçük) olmalı, yürüyerek gidilebilecek mesafeler yürünerek, uygun şartlar varsa bisiklet kullanılarak kat edilmelidir. Arabayla işe gitmek mecburiyeti varsa araba paylaşılmalıdır. Aracını uygun hızda kullanılarak ve takip mesafesi korunarak gaz-fren olayından kaçınmak, önemli miktarda yakıt tasarrufu sağlar.
Atıkların azaltılması, imalatçıların gereksiz ve tabiatta bozulmayan ambalaj malzemeleri kullanmamaları, ambalajsız tüketilebilecek ürünlerin ambalaj kullanmadan tüketilmesi, karbon ayak izini küçültür. Bitkisel ve hayvansal artıkların çöpe atılması yerine bahçede ya da belediye parklarında tabii gübre olarak kullanılması, geri dönüşüm konusuna özen gösterilmesi, gerekli olmadıkça çok küçük miktarlarda ambalajlanmış gıda ürünlerinin tüketilmemesi yine pozitif etki eder.
Doğal gaz yerine ısınmak için Güneş enerjisi kullanmak. Bu yolla doğal gaz faturalarındaki meblağ yılda yüzde 70 oranında azalabilir. Kaloriferlerin petek ısıları en alt düzeyde tutulmalı, binalar yeteri kadar havalandırılmalıdır. Buralarda yapılacak iyi bir ısı yalıtımı doğal gaz faturaları meblağını ve karbon ayak izini küçültmede önemli bir rol oynar.
Elektrik için yenilenebilir enerji kullanmak, tasarruflu ampuller, buzdolapları, klima cihazlarını tercih etmek.
Seyahatlere mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarıyla çıkmak, tatillere uçakla gitmek. Yerel otobüs, tren hizmetleri kısa mesafeler için kullanılmalıdır.

Bir şeyler satın alındığında bu ürünlerin nerelerde üretildiği ve üretimde hangi maddelerin kullanıldığı göz önüne alınmalıdır. İmalat ya da nakliyesinde yüksek emisyona sahip olan ürünlerden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Söz gelimi çoğu Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde musluk suyunu kullanmada herhangi bir sakınca olmamasına rağmen insanlar şişe suyu alma konusunda ısrar etmektedir. Eğer şişe üzerinde volkanik kaynaklardan geldiği konusunda bir ibare varsa uzak bir yerden ithal edildiğinden emin olunabilir. Suyun nakliyesinin karbon ayak izini daha büyük olacaktır. Bir de buna şişeleme veya geri dönüşümden kaynaklanan emisyonları eklenirse çevreye negatif etki görülür. Başka ambalajlar için de benzer durumlar olabilir. Mesela aynı hacimde iki içecek kabından biri, kullanıcıların hafifliğinden dolayı tercih ettiği alüminyumdan ise bu kabı üretmek için kullanılan enerji, aynı hacimdeki depozitosuz (tek kullanımlı) cam şişe üretimi için gereken enerjinin 20 mislidir. Şişe, çok kullanımlıysa bu oran daha da büyür. Dolayısıyla şuurlu kullanıcının cam şişeleri tercihi önerilir.
Yiyecek ve içeceklerin uzak mesafelerden gelenlerinden kaçınmalı, yerel ürünleri tüketmeye özen göstermelidir. Satın alınan yiyeceklerin hangi ülkeden geldiği etiketinde yazılıdır. Muz alınacaksa yerli muz, Dünya'nın öteki ucundan muza tercih edilmeli, uzaktan gelen bir şişe içecek yerini çok daha az yol kat etmiş ürünler alınmalıdır. Çevre açısından verilebilecek en iyi karar, mümkünse meyve ve sebzeleri kendi bahçesinde yetiştirmektir. Permakültür uygulamaları, bu konuda basit ve uygulanabilir çözümler sunar. Bir elma ağacı dikildiğinde hem birçok meyve elde edilmiş, hem de ağaçla atmosferdeki karbon miktarının azalmasına katkıda bulunulmuş olunur.
Et tüketiminde özellikle kırmızı et tüketimi azaltılmalıdır.
Uzak ülkelerden gelen elbiselerin etiketlerinden anlaşılması hâlinde yakında üretilmiş uygun elbiseye tercih edilmemelidir.
Fazla ya da doğada bozulmayan maddelerle ambalajlanmış ürünlerden uzak durulmalıdır. Mesela yumurta alırken köpük ambalaj yerine karton veya mukavvadan yapılmış ambalaja konulmuş yumurtaları çevre koruma açısından seçmelidir.

Karbon ayak izi terimi, Kapsam 3 emisyonlarını veya tüm tedarik zincirini içermeyen sınırlı hesaplamalarla kullanılmıştır. Bu durum, şirketlerin veya ürünlerin gerçek karbon ayak izleriyle ilgili olarak müşterileri yanıltma iddialarına yol açabilir.

Biyolojik kömür
Permakültür
Sürdürülebilirlik

Kehribar, çamgiller (Pinaceae) familyasından, bir çam türü olan Pinus succinifera ağaçlarının fosilleşmiş reçinesidir.
Toplumlarda bazı süs eşya yapımında kullanılan açık sarıdan kızıla kadar çeşitli renklerde yarı saydam, kolay kırılabilen ve bir yere gömüldüğü zaman ufak cisimleri kendine çekme özelliği kazanan bir fosildir. Baltık Denizi'nden (Rusya, Polonya) çıkarılan kehribar, yüzyıllardan beri kadınların süs eşyalarından en gözde sayılan taşlardan biri olarak benimsenmiştir. Parlaklık ve renk açısından onu hiçbir saydam taş ile kıyaslamak mümkün değildir. Kehribara yapışan fosilleşmiş böcekler, yabani bitkilerin fazla oluşu, diğer taşlarda görülmeyen önemli özelliklerdendir.
Dünya kehribar yataklarının %90'ı Rusya'nın Kaliningrad Bölgesinde bulunmaktadır.
Avrupa'da kehribar yatakları en çok Rusya, Ukrayna, Romanya, İsveç, İngiltere, Hollanda ve Sicilya'da görülmektedir. Kehribar ortalama 25 ile 40 m arasında değişen bir derinlikte ve eski devirlerde meydana gelen denizaltı çökeltilerinin iki tabakası arasında damarlar şeklinde bulunmaktadır. Buna mavi toprak denilmektedir. Bu kehribarın ikinci vatanıdır. Birinci vatanı ise bugünkü İskandinav ve Polonya Baltık Denizi'nin büyük bir kısmını içine alan sahalardır. Buralarda bir zamanlar büyük ormanların bulunduğu tahmin edilmektedir. Kıtalar arasındaki büyük değişikliklerin sonucunda bu bölgeler sular altında kalmış ve uzun seneler sonucu toplanan çam sakızı kütleleri deniz suyuyla sürüklenip gitmişti. Bunlar üzerine kum ve çakıl taşlarının kaplanması ile mavi toprak olarak bilinen tabaka oluşmuştur. Yapılan tetkikler sonucunda bilim insanları bu yönde karar vermişlerdir.
Çok beğenilen bu süs eşyası yanında, kullanılan taşın içindeki böcek, yaprak ve çiçek kalıntıları hiçbir zaman bozulmayacak şekilde mumyalanmıştır. Bunlar eski devirler hakkında aydınlatıcı bilgilerin edinilmesine yardımcı olmaktadır. Kehribarda deterpenik reçine asitleri, rezenler ve biraz uçucu yağ bulunur.
Kehribardan çeşitli kadın eşyaları yanında, tespih ve ağızlık da yapılmaktadır. Eskiden uyarıcı ve antispazmodik olarak da kullanılırdı. Bugün ilaç olarak da kullanılmaktadır. Türkiye'de kehribar genellikle gösterişli tespih yapımında kullanılmaktadır.

Kehribarın tüm özellikleri, yaşına, gömülme şartlarına ve reçine salgılayan ağacın türüne bağlı olarak değişiklik göstermektedir.
Kehribar amorf (şekilsiz) olup, saydam, yarı saydam veya opak olabilir. Sedimentler içinde genellikle düzensiz topak, nodül (yumru), sarkıt veya damlacık şeklinde bulunur. Kehribar bir mineral olmadığından sabit bir kimyasal formülü yoktur. Ancak C10 I H16 I O4 şeklinde bir kompozisyon verilebilir. Yapısındaki ana elementler olan C %67-87, H %8,5-11, O %15, S %0-0,46 oranlarında olabilir. Özgül ağırlığı 1,05-1,30 g/cm3'tür. Tamamen saydam Kehribarın özgül ağırlığı 1,1 g/cm3'tür. Beyaz renklisinin özgül ağırlığı 0,90-0,96 gr/cm3'tür ki özgül ağırlığı 1 olan saf suda yüzebilir. Kehribar %10 oranında tuz bulunduran suda yüzecek kadar hafiftir.
Sertliği Mohs sertlik cetveline göre 2,5-3 değerindedir. Kehribarın sertliği, özgül ağırlığı ve kimyasal formülü bulunduğu jeolojik koşullara bağlı olarak bölgeden bölgeye küçük farklılıklar gösterebilir. Sertlik Baltık bölgesinde 2-2,5, Dominik'te 1-2 olup Burma (Myanmar)'da 3 civarındadır. Yapısında sıkça bulunabilen succinic asidin formülü ise COOH(H2)2COOH15 şeklindedir.
Turuncu, sarı, kırmızı, kahverengi, konyak rengi, bal rengi, altın rengi, kemik rengi, siyah, renksiz, mavi ve yeşil renklerde bulunabilir. Kehribarın 256 farklı renk tonu katalog haline getirilmiştir.
Kehribar hafifçe ısıtılırsa reçine kokusu duyulur, 150 °C'ye kadar ısıtılırsa yumuşar, 375 °C civarında ise parlak, dumanlı bir alevle, hoş bir çam reçinesi kokusu çıkararak yanar. Milattan önce 600'lü yıllarda Miletli Thales kehribarın yünlü kumaş, post gibi yüzeylere sürtüldüğünde kıvılcım çıkarttığını görmüş, sonra onun saç teli, saman, odun kıymığı gibi hafif maddeleri kendine çektiğini gözlemiştir. Bu özellik 2000 yıl gizemini korumuş ancak 1600'lerde Dr. William Gilbert kehribarın manyetik özelliğini araştırmış ve eski Yunan'da kehribarın ismi olan Elektrondan esinlenerek elektrik sözcüğünü ilk kullanan bilim insanı olmuştur.

Eskiden tıpta şöhrete ve epeyce kullanım alanına sahip olan amber bugün bu amaçla kullanılmaz. Geçmişte saflaştırılmış amber yağı isteri ve boğmacada kullanılmıştır. Aynı zamanda ilkçağdan bu yana güzel koku imalatında da kullanılmıştır. Amber, Anadolu'da da yaygın olarak kullanılmaktadır. Amber mürekkep imalatında da kullanılmaktadır. Kehribar olarak da bilinmekte ve takı yapımında sıklıkla kullanılmaktadır.
Antik Romada çeşitli hastalıklara karşı (akıl hastalıkları) koruyucu olarak kullanılmıştır. Kehribar tozu ile bal karışımının boğaz, kulak ve göz rahatsızlıkları için, suyla içilen kehribar tozunun ise mide hastalıklarına iyi geldiği düşünülmekteydi. Fars bilim insanı İbni Sina, kehribarı birçok hastalığa ilaç olarak niteliyordu. Doğu ülkelerindeki inanışa göre, kehribar dumanı ruhu güçlendiriyor ve cesaret veriyordu.
Çin'de, succinic asit ve haşhaşdan yapılan şurup sakinleştirici ve ağrı kesici olarak kullanılıyordu. Orta Çağ'da, sarılığın iyileştirilmesi için kehribar taneleri taşınırdı. Vücut zayıflığına ve cildin sağlıksız rengine bu sarı taşın sihirli güçlerinin engel olacağına inanılıyordu. Doğumu çabuklaştırdığı, yılan ısırmalarına, diş ağrısına, romatizmaya çare olduğu düşünülüyordu. Oleum Succini (Kehribar yağı), balsamum succini (Kehribar balzamı), extractum succini (Kehribar ekstresi) o dönemlerde reçetelerde sık sık kullanılmıştır. Prusyalılarda böbrek taşı rahatsızlıkları için kehribar reçetelerini kullanmışlardır.
Litvanya'da ölen kişinin ardından kehribar tütsü yakılarak, şeytani ruhların bedenden uzaklaşmasına ve iyi ruhların çağrılmasına çalışılırdı. Yeni doğan bebeklerin ise tütsülenerek hızlı büyüyüp yetişmesine, yeni evlilerin ise mutlu yaşayıp, savaşa giden erkeklerin zaferle dönmelerinin sağlanmasına çalışılırdı. I. Dünya Savaşı'na kadar kehribar hala bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaktaydı. Votka ve kehribar parçalarından yapılan karışımın erkeklerde cinsel gücü arttırdığına inanılıyordu. II. Dünya Savaşı'na kadar, özellikle Almanya'da kehribar tesbihler bebeklerin üzerine konularak, dişlerinin acısız ve güçlü çıkması sağlanmaya çalışılırdı. Bugün Litvanya'da hala birçok kadın, parlatılmamış kehribardan yapılmış kolyelerle guatrdan korunmaya çalışırlar.

Kehribar, kimyasal ve yapısal bakımdan 5 sınıfa ayrılır. Ayrıca kehribar taşlarının üretim bakımında da ayrı bir sınıflandırması vardır.
Birinci sınıf kehribar, içeriğindeki asitler bakımından 3 alt sınıfa ayrılır; la, lb, lc.
La : Bu alt sınıf 1. sınıf Kehribar Succinite yani Normal kabul edilen Baltık Kehribar'ı da içerisine alır. Communic Asit tabanlı olan bu sınıf bol miktarda Succunic Asit içerir. Geleneksel tıpta bu asitten bol bulundurduğu için tercih edilmiş olan sınıftır. Ayrıca Avrupa kültüründe ağrı kesici ve huzur verici etkisi için genellikle diş çıkaran bebeklere kehribar kolye takılmasının sebebi de bu sınıf kehribarın içerdiği succinic asittir. Zaten Baltık Kehribar - Damla Kehribar denilen bu kehribarın gerçek ismi olan Succinite de bu asitten alır ismini.
Lb : Bu alt sınıf 1. sınıf kehribar da communic asit tabanlı bir kehribar olmakla beraber, içeriğinde succunic asit bulunmaz. Bu sebepten bu kehribar görüntü olarak gözlerinize hitap etmekle birlikte tıp açısından veya ağrı kesici özellikli kehribar kolye - kehribar diş kolyesi yapımında etkisiz, dolayısıyla daha düşük değerlidir.
Lc : Bu alt sınıf 1. sınıf kehribar içeriğinde ozonic asit ve zanzibaric asit denilen asit çeşitlerinden bulundurur. En tanınan temsilcisi Dominik Kehribarıdır. Görünüş olarak göz alıcı, transpara ve bol fosillidir. İçerisinde pek çok böcek fosili gördüğümüz kehribarlar genellikle bu gruba mahsustur. Succunic asit içermemesinden dolayı tıbbi ve avrupa geleneksel takı imalatı açısından düşük değerlidir.

Türkiye Gazetesi Rehber Ansiklopedisi. K dizini 10. cilt, 29.-30. sayfalar.

Kimyada kimyasal enerji, pil, ampul ve hücre gibi bir kimyasal maddenin tepkime esnasındaki değişiminin potansiyelidir. Kimyasal bağ kurma veya koparma sonucu enerji açığa çıkar. Bu enerji bir kimyasal sistem tarafından ya emilir ya da yayılır.
Kimyasal maddelerin tepkimesi sonucu yayılan (veya emilen) enerji, maddelerde bulunan enerji ile ayıraçları (reaktantları) arasındaki farka eşittir. Enerjideki bu değişim, kimyasal tepkimenin integral enerjisindeki değişimdir.
Kimyasal enerji, moleküldeki atomları tepkimesi sonucu açığa çıkan enerjidir ve element birleşimine göre çeşitli türde olur. Elektriksel yükler, elektronlar ve protonların pozisyonlarının karşılıklı yer değişmesi esnasında ortaya çıkan elektriksel kuvvet tarafından yapılan iş olarak tanımlanabilir. Bu yüzden aslında elektriksel yüklerin elektrostatik potansiyel enerjisidir. Eğer bir sistemin kimyasal enerjisi, kimyasal tepkime esnasında azalırsa, bu azalma farkı, (daha çok ısı ve ışık gibi) bazı biçimlere dönüştürülür. Diğer tarafından eğer bir sistemin kimyasal enerjisi kimyasal tepkime sonucu azalırsa fark, (genellikle ısı veya ışık biçimindeki) enerjiye dönüşür. Örneğin; 

iki hidrojen atomu tepkimeye girerse dihidrojen molekülü biçimine dönüşür. Kimyasal enerji (H-H bağının bağ enerjisi) 724 zJ kadar azalır;
bir hidrojen atomundan elektron koparılırsa, hidrojen iyonuna (gaz haline) dönüşür. Kimyasal enerjisi (hidrojenin iyonlaşma enerjisi) 2,18 aJ kadar artar.
Yukarıda tanımlanan kimyasal enerji kimyagerler tarafından integral enerji (U) olarak ifade edilir. Burada sistemin hacmi ve basıncı sabit kabul edilir. Tepkime esnasında eğer hacim değişirse (örneğin gaz uçarsa) entalpiyi (H) elde etmek için, atmosfer tarafından yapılan işin miktarına bir düzeltme uygulanır. Bu düzeltme, uçan gaz tarafından yapılan iştir ve eşitliği şöyledir:

  
    
      
        Δ
        E
        =
        p
        Δ
        V
        
        
      
    
    {\displaystyle \Delta E=p\Delta V\,\!}
  
,
burada entalpi şöyle yazılabilir;

  
    
      
        Δ
        H
        =
        Δ
        U
        +
        p
        Δ
        V
        
        
      
    
    {\displaystyle \Delta H=\Delta U+p\Delta V\,\!}
  
.
İkinci bir düzeltme  entropideki, (S) değişiklik için yapılır. S, kimyasal bir tepkimenin bir yer kaplayıp kaplamadığı dikkate alınarak uygulanır. Bu Gibbs serbest enerjisini (G) verir. Düzeltme, kaybolan enerjiyi elde etmek için gereken enerjidir.

  
    
      
        Δ
        E
        =
        T
        Δ
        S
        
        
      
    
    {\displaystyle \Delta E=T\Delta S\,\!}
  
,
böylece aşağıdaki eşitlik elde edilir;

  
    
      
        Δ
        G
        =
        Δ
        H
        −
        T
        Δ
        S
        
        
      
    
    {\displaystyle \Delta G=\Delta H-T\Delta S\,\!}
  
.
Bu düzeltmeler bazen (özellikle gazlar arasındaki tepkimelerde) göz ardı edilir, çoğunlukla değil.
Bohr teorisine göre kimyasal enerji Rydberg sabiti tarafından karakterize edilir.

  
    
      
        
          R
          
            y
          
        
        =
        
          
            
              
                m
                
                  e
                
              
              
                e
                
                  4
                
              
            
            
              8
              
                ε
                
                  0
                
                
                  2
                
              
              
                h
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          α
          
            2
          
        
        
          m
          
            e
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        =
        13
        ,
        605
        
        692
        
        53
        (
        30
        )
         
        
          e
          V
        
      
    
    {\displaystyle R_{y}={\frac {m_{e}e^{4}}{8\varepsilon _{0}^{2}h^{2}}}={\frac {1}{2}}\alpha ^{2}m_{e}c^{2}=13,605\;692\;53(30)\ \mathrm {eV} }

Kojenerasyon (veya kombine ısı ve elektrik), tercihen ısı tüketimi olan yerlerde kullanılan ve aynı zamanda bölge ısıtma ağını yararlı ısıyla besleyebilen elektrik enerjisi ve ısı üretebilen modüler yapılı bir sistemdir. Bu sistem kombine ısı ve güç sistemi ilkesine dayanmaktadır.
Elektrik üretimi için içten yanmalı motorlar, yani dizel veya gaz motorları ile gaz türbinleri kullanan bir sistemdir.
Geleneksel lokal ısıtma sistemleri ve merkezî enerji santrallerine göre gösterdiği yüksek verimlilik derecesi nedeniyle elektrik üretiminden elde edilen atık ısı doğrudan oluştuğu yerde kullanılır. Elektrik enerjisi verimliliği tesis büyüklüğünden bağımsız olarak %25 ile %50 arasında değişmektedir. Bölgesel ısıtma sistemde atık ısı kullanımıyla dahili birincil enerjinin %80'ninden %90'a kadar kullanılabilmektedir. Kojenerasyonlar %40 kadar birincil enerjiyi tasarruf edebilmektedirler.
Geleneksel kojenerasyon birimlerinin beş kilowatt (kW) ile beş megavat (MW) arasında elektrik kapasiteleri vardır. 50 kW altında olanlarda mini kombine ısı ve güç birimlerinden söz edilirken, 15 kW altında olanlara mikro kojenerasyon denir. Mini ve mikro kojenerasyonlar hanelerde, küçük işletmelerde ve yerleşim birimlerinde kullanılmaktadır. Kombine ısı ve güç birimleri aynı zamanda ısıtma santrallerinde tipik olarak birkaç yüz MW'lık enerji kapasiteli santrallerde kullanılmaktadır.

İdeal olarak referans şebeke kaplı olup, fazla üretimin elektrik şebekesini beslemesi sağlanır. Isı ısıtma ve sıcak su hazırlamak için kullanılır.
Eğer kojenerasyonun kapasite verimi bölgesel ısınma ihtiyacını karşılamaya yönelikse, ısıtma yönelimli kojenerasyondan bahsedilir. Modüler yapılı tesislerde ısıtma kapasitesindeki ayarlamalarla  tek bir agregat ihtiyaca göre açılıp kapatılır. Bir agregatın yapılandırılmasıyla güç çıkışı uygun olarak ayarlanır. Bu gibi tesislerde üretilen elektrik mümkün mertebede tesis içinde kullanılırken, artan enerji genel ağa dağıtılır ve uygun şekilde mahsup edilir.
Elektrik üretimi yönelimli kojenerasyon sistemlerinde kapasite çıktıları elektrik ihtiyacına göre yönlendirilir. Elektrik üretimi sırasında üretilen ısı bir termal depoda sonraki kullanımlar için saklanır veya bir soğutma sistemi üzerinden verimliliği düşürmesine rağmen atık ısı olarak çevreye verilir. Bu tarz çalışma biçimleri genellikle genel ağdan bağımsız olan  elektrik ağlarında kullanılır. Öte yandan yenilenebilir hammaddelerle işletilen kojenerasyonlar Türkiye'de genellikle elektrik enerjisi üretimi yönelimli olarak kullanılır, çünkü yenilenebilir enerji kaynakları yasasına göre elektrik dağıtım tarifesinden yüksek kârlılık getirmektedir. Üretim sırasında ortaya çıkan ısı şimdiye kadar genellikle göz ardı edilmiş olup, istisnai durumlarda tamamını kullanmak mümkün olmaktadır.
Performans seviyesi bir merkezî santralden birçok tesise paylaştırılıyorsa buna "ağ yönetimli kojenerasyon" denir. Merkezî sistemler arasındaki kojenerasyon ünitelerinin planlamasını ekonomik çerçeve koşullarına göre, örneğin ortak gaz ve elektrik sözleşmeleri gereğince optimizasyonunu sağlanır. Ağ yönetimi sanal enerji santrali fikrinin temel fikirlerinden biridir.

Genellikle kojenerasyon tesisleri tam güç çalışma fonksiyonunda sadece bağlı kullanıcıların maksimal ısı enerji ihtiyacının bir kısmını karşılamak için tasarlanmıştır. Bu şekilde pahalı elektrik üretme tertibatının en iyi şekilde kullanımı sağlanır ve yüksek çalışma saatlerine ulaşması (yıllık 7900 saat çalışma hedeflenirken çoğunlukla 3000 saatten 4000 saate kadar gerçekleştirilebilir) sağlanabilir.
Elektrik beslemeli ısı tankları yardımıyla mini kojenerasyonlar hanelerde kazan yükünü tepe değere getirmeksizin çalışabilir. Böyle bir kojenerasyon temel yükten sonra ısı enerjisi ihtiyacına göre ayarlamaz, tam aksine geleneksel kalorifer sistemi gibi pik yüke göre ayarlama yapar. Bu ayarlama yöntemi öncelikle söz konusu mini kojenerasyonlar da yaygınlık kazanmıştır. Böyle ayarlamalarda kojenerasyonun tekrarlı olarak açılıp kapatılması, makinenin ömrünü kısaltır ve maliyet verimliliğini düşürür. Bir mini kojenerasyona geçiş yaparken mevcut bir ısıtma tesisatı genellikle küçük değişiklikler ile yeniden kullanılabilir. Bu durum öte yandan kojenerasyon tertibatının  büyük depolama imkânı veren bir sistemde kullanılması imkânını da sağlar. Kış koşullarında kalorifer tertibatının yeterli olmaması durumunda, mevcut brülor ya da pit yüklü kazanla ısıtmaya eklemlenebilir. Çok nadir ortaya çıkabilen ek ısıtma ihtiyaçlarında basit bir yedek elektrikli ısıtıcının kurulumuyla ekonomiklik sağlanabilir.
Ayrıca büyük kojenerasyonlar da ilave ısıtma depolarıyla optimize edilebilir. Bu şekilde pit yükü yedeğe stoklanır ve bunun yardımıyla kojenerasyondan elde edilemeyen ek ısıtma gereksinimi azaltılır. Ayrıca bu durum yüksek elektrik fiyatlarının olduğu dönemlerde geçici bir elektrik üretimi yönelimli sistem kurmaya olanak verir.

Isıtma yönelimli tesislerin kurulmasındaki ekonomik ve ekolojik tabanlı temel düşünce üretilen ısıyı tamamıyla ve eğer mümkünse elektriği üretim yerinde kullanmaya dayanmaktadır. Artan elektrik ise belirli bir fiyata mahsuben genel elektrik ağına dağıtılmaktadır. Çünkü bu şekilde daha az geleneksel enerji üretim tesisi elektrik üretimi için kullanılmakta ve yerine artan kojenerasyon tesisleri kullanımıyla fosil yakıtlar nedeniyle ortaya çıkan karbondioksit yayılımı azalmaktadır. Bu nedenle kojenerasyon tarzı yenilenebilir enerji üretim tesisleri Türkiye sınırlarında devlet tarafından da desteklenmektedir.
Bir kojenerasyon tesisi klasik ısıtma ve elektrik sağlayıcılarından oluşan santrallere göre çok daha yüksek kullanım verimliliği (kullanılan elektrik enerjisi artı kullanılan ısı enerjisi bölü enerji girdisi) sağlamaktadır. Modern bir taş kömürü enerji santrali ancak %45 verimlilik dercesine ulaşabilmektedir. Yani, yaklaşık olarak üretilen enerjinin yarısı atık ısı olarak düşülmekte, bu atık ısınınsa merkezi büyük santrallerde ısı üretgeçiyle ısı alıcısının genellikle birbirinden uzak mesafelerde bulunması ve atık ısının uzak yerlere dağıtımıyla oluşan yüksek tesis maliyeti ve %10-15 arası belirgin taşıma kaybına sebep olmaktadır. Ayrıca elektrikteki voltaj değişiklikleri ve taşıma sırasında da %2 ile %5 oranında enerji kaybı oluşmaktadır. Kojenerasyon tesisleri %25 ile %50 arasında (büyüklük ve türüne göre) verimliliğe sahip olup, toplam verimliliği elektrik ve ısı üretiminin kombine olarak doğrudan kurulduğu yerde kullanımıyla yaklaşık %90'lara ulaşmaktadır.
Fakat işlem sonrası elde edilen ısının yerinde kullanımının bu avantajı uygun alıcının olduğu varsayımına dayanmaktadır. Konutlar mevsimlere göre çeşitli ısı düzeylerine ihtiyaç duymaktadırlar, örneğin elde edilen ısının anında yerinde kullanımı yaz dönemlerinde kısmen gerçekleştirilebilmektedir. Ayrıca yüksek toplam verimlilik derecesi sadece işlem sonrası elde edilen ısının optimal kullanımıyla, yani yukarıda bahsedildiği gibi ısı yönelimli üretim tesisi şeklinde faaliyet gösterdiğinde geçerli olabilmektedir.
Yağ değişimi, filtre takımı ya da gaz motorlarında buji değişimleri gibi durumlarda oluşan motor bekletmeleri ve buna bağlı olarak servis personelinin geliş gidiş maliyetlerine yapılan harcamalar ekolojik bilançoyu olumsuz olarak etkilemektedir, çünkü küçük ve merkezi olmayan tesislerde özellikle mikro kojenerasyonlar da bu durum kayda değer bir maliyet yükselmesi demektir. Enerji bilançosuna pozitif olarak etkisi ancak üretilen elektriğin kısa nakil hatlarıyla mümkün olmaktadır. İletim maliyetleri bu şekilde azaltılabilir.

Orijinal olarak kojenerasyon tesisleri yanmalı motorlara dayanmaktadır, ısı egzozdan ve soğutucu devridaiminde kalorifer suyunu ısıtmak için kullanılır. Bunun yanında Stirling motoru, buhar motoru ve biyokütle gazlaştırıcı makine gibi sistemlerde elektrik üretimi için kojenerasyon tesislerine entegre edilebilir. 
Kojenerasyon kullanımı içten yanmalı motorun türüne göre, sadece oda ısıtması hazırlamaktan ziyade su buharı, sıcak hava, sıcak yağ ve emme ısı pompası üzerinden süreç ısı üretmeye hizmet etmektedir. Bu şekilde kojenerasyon tesisinin atık ısısından soğuk hava de elde edilebilir.
Yakıt olarak fosil ya da yenilenebilir hidrokarbonlardan bitki yağı (genelde hurma yağı), biyodizel (dizel motorlar için), doğal gaz, bağlı olarak biyogaz (Otto motorlar, çift yakıtlı motorlar veya gaz türbinleri için biyogaz motorları) kullanılır, bunun yanında talaş ve ahşap peletleri Stirling motorlarda yaygın kullanılan hammaddelerdendir.
Yanmalı motor veya gaz türbinü temelli kojenerasyon sistemlerinde atık ısı soğuk devir-daiminde ve egzoz sisteminde ortaya çıkmaktadır. Atık ısı, ısı eşanjörü üzerinden konutun merkezi ısıtma sistemine iletilir. Bu şekilde motor kullanımı ve motor etki derecesine bağlı olarak %95 düzeylerinde kullanım oranlarına ulaşabilmektedir. Tam kapasite motor kullanımında safi elektrik etki derecesi motorun ve jeneratörün yakıt kullanımı, büyüklük ve imal biçimine (örneğin turbolu/turbosuz) %20 (mini kojenerasyonlarda) ile %43 (1 MW üzeri kapasiteli dizel motorlarda) arasında değişmektedir.
Yaklaşık 1 ile 5 kW arasında elektrik ve 3-15 kW arası sıcaklık performanslı mikro kojenerasyonlar tek ya da çok haneli konutlarda ısıtma sistemi olarak görev yapabilmektedir. Yüzlerce kW performanslı orta büyüklükteki kojenerasyonlar genellikle küçük yerleşim bölgeleri veya yüzme havuzlarını ısıtmak ve elde edilen elektriği yerinde kullanmak için kullanılmaktadır. Gemi dizel motoruna sahip 10.000 KW üzeri büyük kojenerasyonlar büyük yerleşim birimleri ya da fabrikaların elektrik ve ısıtma sistemlerinde kullanılır.

Bir kojenerasyon sisteminin ekonomikliği için en önemli unsur makinenin tam kapasitede yıllık çalışma saatlerinin büyüklüğüdür (genellikle 4.000 saat). Bu şekilde ekonomik açıdan elde edilen elektrik ve ısı düzeylerini mahsuben tesise yapılan yatırımlar karşılanabilir.
Isı yönelimli kojenerasyon sistemlerinde yıl içinde gerekli olan ısı performansı konut için yılda kaç saat ne kadar kapasiteyle çalışılarak elde edileceği

Kombine çevrim enerji santrali, birbiri ardına sıralanmış, aynı ısı kaynağını kullanarak mekanik enerji üreten bir ısı motorları grubudur. Karada elektrik üretimi için kullanıldığı zaman kombine çevrim gaz türbini (çoğunlukla İngilizce kısaltması olan CCGT ile anılır) tesisi olarak adlandırılır. Benzer adlandırma, deniz taşıtlarında da kullanılır ve kombine gaz ve buhar (çoğunlukla İngilizce kısaltması olan COGAS ile anılır) tesisi olarak adlandırılır. İki veya daha fazla termodinamik çevrimin birleştirilmesi, genel verimliliği artırarak yakıt maliyetlerini azaltır.
Kombine çevrim enerji santrallerinin çalışma prensibi, ilk ısı motorunda çevrimin tamamlanmasından sonra aracı akışkanın (egzoz), ikinci bir ısı motorunu çalıştırarak ek enerji üretimi sağlayabilecek kadar sıcak olmasına dayalıdır. Genellikle ilk çevrimden (Brayton çevrimi) sonra hâlâ enerji üretimine yetecek kadar ısıya sahip olan egzoz (baca gazı), bir ısı değiştiriciden geçerek bu içerdiği ısıyı başka bir aracı akışkana aktarır. İkinci aracı akışkan genellikle sudur ve baca gazından aldığı ısıyla buharlaşır. Oluşan buhar ile ikinci bir çevrimde (Rankine çevrimi) enerji üretilir.
Birden fazla çevrimle güç üreterek, sistemin genel verimliliği %50-60 oranında artırılabilir. Yani örneğin %34'lük bir genel verimden (basit çevrim için), %64'e (kombine çevrim için) kadar çıkılabilir.  Isı motorları, kullandıkları yakıtlardan elde edilen enerjinin yalnızca bir kısmını enerjiye çevirebilir, bu nedenle kombine çevrim yerine basit çevrim kullanıldığında (çoğunlukla bir gaz türbini) yanma sonrası açığa çıkan sıcak egzoz gazındaki (baca gazı) ısı, kullanılamadan boşa gider.

Kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisi (QCD bağlanma enerjisi), gluon bağlanma enerjisi veya kromodinamik bağlanma enerjisi, kuarkların birbirlerine bağlanarak hadronları oluşturması için gereken bağlanma enerjisi. Bu enerji, gluonlar aracılığıyla gerçekleşen güçlü etkileşim alanının enerjisidir.
Hadron kütlesinin çoğu (örn. proton ve nötronun kütlesinin %99'u) QCD bağlanma enerjisinden ibarettir.
Gluonlar ise kütlesiz (deneysel olarak 1.3 MeV/c²'den daha düşük kütleli) olmalarına karşın bu enerjiye sahiplerdir. Bu yönden fotonlara benzerler çünkü her ikisi de kütlesiz olmasına karşın enerji taşır. Fotonlar foton enerjisini taşırken gluonlar QCD bağlanma enerjisini taşırlar.

Gluon
Kuark
Çıplak kuark ve bileşik kuark
Hadron
Güçlü kuvvet
Kuantum renk dinamiği
Kiral simetri kırılması
Foton enerjisi
Değişmez kütle and relativistik kütle
Bağlanma enerjisi

Kuantum termodinamiği, iki bağımsız fiziksel teori olan  termodinamik ve kuantum mekaniği arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Bu iki bağımsız teori, ışık ve maddenin fiziksel olaylarını ele alır. 1905'te Albert Einstein, 
  
    
      
        E
        =
        h
        ν
      
    
    {\displaystyle E=h\nu }
  
 formülünü elde ederek, termodinamik ve elektromanyetizma arasındaki tutarlılık gereksinimi dolayısıyla ışığın kuantumlanıyor olması gerektiği sonucuna vardı. Einstein'ın bu durumu ortaya koyduğu makale, kuantum teorisinin şafağıdır. Kuantum teorisi, Einstein'ın makalesinin yayımlanmasını takip eden birkaç on yıl içerisinde bağımsız bir dizi kuralla kabul gören bir teori hâline geldi. Kuantum termodinamiği, kuantum mekaniğinden termodinamik yasaların ortaya çıkışını ele almaktadır. Termodinamik dengede bulunmayan dinamik süreçleri ele alışında, istatistiksel kuantum mekaniğinden farklılık gösterir. Buna ek olarak, kuantum termodinamiği teorisinin tek başına bir kuantum sistemine uygulanabilir olması için bir arayış vardır.

İstatistiksel kuantum mekaniği
Termal kuantum alan teorisi

Deffner, Sebastian and Campbell, Steve. "Quantum Thermodynamics: An introduction to the thermodynamics of quantum information", (Morgan & Claypool Publishers, 2019).
F. Binder, L. A. Correa, C. Gogolin, J. Anders, G. Adesso (eds.) "Thermodynamics in the Quantum Regime. Fundamental Aspects and New Directions." (Springer 2018)
Jochen Gemmer, M. Michel, and Günter Mahler. "Quantum thermodynamics. Emergence of thermodynamic behavior within composite quantum systems. 2." (2009).
Petruccione, Francesco, and Heinz-Peter Breuer. The theory of open quantum systems. Oxford university press, 2002.

Einstein'ın 1905 tarihli makalesinin İngilizce çevirisini okumak için " Işığın Emisyonu ve Dönüşümüne Yönelik Sezgisel Bir Bakış Açısına Dair 24 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. " bölümüne gidin. (Alınan: 2014 Nisan 11)

Mantıkta akıl yürütme, muhakeme ya da uslamlama bilinen olgular ve kurallar kullanılarak yeni bilgiye ulaşılmasıdır. Akıl yürütme üç başlıkta incelenebilir: tümdengelim (dedüksiyon), tümevarım (indüksiyon) ve analoji. Klasik mantığın temelinde tümdengelim vardır.

Tümdengelim öncül bilgilerden yeni sonuçlar çıkarmaktır. Öncüller halihazırda bilinen ya da varsayılan olgulardır. Örneğin, "Arabalar dört tekerlidir" ve "Kara Şimşek bir arabadır" öncüllerinden tümdengelim yoluyla "Kara Şimşek dört tekerlidir" sonucu elde edilebilir.

Tümevarım özelden yola çıkılarak genel hakkında bilgi elde edilmesidir. Bilimsel yöntemin temeli olan tümevarımda, çok sayıda tikel bilgi kullanılarak tümel bir kural doğrulanır. Örneğin, "Serçe, güvercin, karga uçar", "Serçe, güvercin, karga kuştur" tikel bilgilerinden "Kuşlar uçar" tümel bilgisine varılabilir. Ancak, tümevarımsal akıl yürütme, tümdengelimde olduğu gibi kesin bir sonuca götürmez. Tümevarım var olan gözlemlerle tutarlı olmasına karşın, henüz yapılmamış gözlemlerle çelişmesi mümkündür. Örneğin, "Penguen uçamaz" ve "Penguen kuştur" bilgileri edinildiğinde, daha dar bir öncül kümesiyle çıkarsanmış olan "Kuşlar uçar" önermesi geçersiz olacaktır.

Dışaçekim, belli koşullara uyan olgular için bir açıklama üretmek için kullanılan akıl yürütme metodudur. En iyi açıklamanın üretilmesi şeklinde de ifade edilebilir. Dışaçekim, eldeki -çoğu zaman eksik olan- bilgi ile mümkün olanın en iyisinin yapılmaya çalışıldığı günlük karar verme süreçlerinin temelini teşkil eden bir muhakeme metodudur.
Bir dizi semptomun varlığı bilinirken bunları en iyi şekilde açıklayan teşhisi bulmaya yönelik tıbbi tanı çabası dışaçekimin en yaygın örneklerinden biri olarak verilebilir. Bir hâkimin, mahkemeye sunulan delilleri, savcının mı yoksa savunmanın mı argümanlarının daha iyi açıkladığını tespiti çabası dışaçekim örneğidir.
Peirce'ye göre her bilimsel araştırma şaşırtıcı gelen bir olgunun gözemlenmesi ile başlar. Bilimsel araştırmanın ilk adımı olan olan dışaçekim, gözlemlenen olgunun nasıl olup da ortaya çıktığını açıklamaya yönelik hipotez veya hipotezlerin geliştirilmesi sürecidir. Bu durumda Peirce, dışaçekimin salt bir akıl yürütme çeşidi olmayıp aynı zamanda bilimsel buluş metodu olduğunu da ifade eder.

Analoji iki şey arasındaki benzerliğe dayanarak birisi hakkında verilen bir hükmü diğeri hakkında da vermek şeklindeki akıl yürütme yoludur. Örneğin, "Dünya gezegeninin atmosferi vardır ve üzerinde canlılar yaşar", "Mars gezegeninde atmosfer vardır" öncüllerinden hareketle "O zaman Mars gezegeninde canlılar bulunması gerekir" sonucunun elde edilmesi bir analoji örneğidir. Dünya ile Mars arasındaki bir benzerlikten hareketle Dünya için geçerli olan bir durumun Mars için de geçerli olması gerektiği kabul edilerek Marsta canlılar olması gerektiği hükmüne varılmıştır. Ancak burada, "Mars'ta canlılar olmalıdır" sonucuna ulaşmak için yapılan benzetme, Dünya ile Mars arasındaki benzerliğin sınırlarının göz ardı edilmesinden kaynaklanan bir yanlış analojidir. Bu analoji, her iki gezegenin atmosfer yapısının ve diğer koşullarının tamamen aynı olduğunu varsayar, ancak aslında bu benzerlik, iki gezegenin biyolojik yaşam barındırma kapasitesine dair geçerli bir çıkarım yapmaya yeterli değildir.
Analojinin hem indüktif hem dedüktif metodun kullanıldığı bir akıl yürütme yoludur. "Eğer atmosfer var ise canlı olmalıdır" ve "Dünya ve Mars'ın atmosferleri yapı olarak aynıdır" hükümleri induktif akıl yürütme ile zımni (örtülü) olarak üretilmiş daha sonra bu hükümden "O zaman Mars gezegeninde canlılar bulunması gerekir" hükmü dedüktif metotla üretilmiştir.
Analoji varsayımsal (hypothetique) bir dedüksiyon olup dayandığı zımni hükümler ispat edilmiş değil varsayılmıştır. Bu sebeple analoji ile verilen hüküm bir zorunluluk değil ancak bir ihtimal bildirir.

Avignonlu Kızlar, İspanyol ressam Pablo Picasso'nun yağlı boya bir tablosudur. Tablo,Kübizmin ve modern sanatın temellerini atan eserlerden biri olarak kabul edilir. Resim, sanatta insan yüzünün tasviri ile ilgili anlayışı bozmuş ve bu anlamda yeni nir çığır açmıştır.
Picasso, 1906'nın sonlarına doğru çalışmalarına başladığı bu resim için 809 tane taslak çizim yapmıştır. Ayrıca yine 1906 yılında İki Çıplak Kadın başlıklı tablosuyla ayna karşısında Venüs temasını kurgular, bu çalışması Avignonlu Kızlar'ın bir ön çalışması olarak kabul edilmektedir. İlk önce "Avignon Genelevi" başlığını taşıyan bu tabloda, öğrenci ve bir de denizci olmak üzere iki erkek resmedilmiştir. Resimde kullanılan yüzlerde simetri reddedilmektedir. Picasso, Avignonlu Kızlar'ın kulaklarını bir masktan esinlenerek yaptığını yıllar sonra belirtmiştir. Avignonlu Kızlar resmi, içeriğiyle değil, figürlerinin, mekânın parçalanmış ve bozulmuş tarzıyla insanları şaşırtmış; Picasso'nun kübist anlayışı ilk kez bu resimle ortaya çıkmıştır. Ressam, bir resmin görüldüğü gibi değil, görülmek istendiği gibi çizilmesinden yana olduğunu bu tablo ile vurgulamak istemiştir. Georges Braque'in Çıplak (1907) başlıklı tablosu da bu akımı temsil etmektedir.
Picasso'nun eserleri Aralık 2005'ten 26 Mart 2006 tarihine dek Türkiye'de de Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilendi. 2007 yılında 100'üncü yaşını dolduran tablo, New York Modern Sanatlar Müzesi koleksiyonu da bulunmaktadır.

Bellek ya da hafıza, yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücüdür.
Psikolojide hafıza, bir organizmanın bilgiyi depolama, saklama ve sonrasında ise geri çağırma yeteneği olarak tanımlanmıştır. Veya diğer bir bakış açısıyla, araya giren belli bir süreden sonra deneyimin davranışlarda etkisini göstermesi, deneyimin izinin bir şekilde saklandığını gösterdiğine göre bu saklama işlemine bellek denmektedir. Hafızayla ilgili ilk çalışmalar felsefe alanında yapılmış olup daha çok hafıza geliştirme teknikleri üzerinde yoğunlaşmıştır. 19. yüzyılın sonlarında Ebbinghaus kendi üzerinde yaptığı deneyleri ele almış olsa da esas olarak 1950'lerden sonra bilişsel psikoloji (cognitive psychology) yaklaşımı içerisinde ele alınmış; bu yaklaşımla oluşturulan ilk bellek modellerinden biri Atkinson ve Shiffrin'in oluşturdukları üç aşamalı bellek modelidir. Bellek konusu, son yıllarda ise bilişsel psikoloji ve sinirbilimin temel konularından birisi olagelmiştir.

Hafızanın sınıflandırılmasında süreye, bilginin doğasına ve geri çağrılmasına bağlı olan birkaç sınıflandırma yolu vardır. Bilgi işlem prosedürü perspektifinden bakıldığında hafızanın oluşturulması ve bilginin geri çağrılmasında üç ana safha vardır:

Kodlama ve kaydetme (Alınan bilginin işlenmesi ve birleştirilmesi)
Depolama (Kodlanan bilginin sürekli bir kaydının oluşturulması)
Geri çağrılma veya hatırlama (Aktivite veya işlem sonucu oluşan ipucunun bilgiyi depodan geri çağırması veya hatırlatması)

Depolama aşaması üç ana sınıfa ayrılır: Duyusal hafıza, kısa süreli hafıza ve uzun süreli hafıza.

Bir nesne algılandıktan sonra ilk 200-500 milisaniye (kişiden kişiye değişebilir) içerisinde duyusal hafıza devrededir. O nesneye bakabilme ve bir iki saniyelik gözlem sonrasında neye benzediğinin hatırlanması veya ezberlenmesi duyusal hafızanın örnekleridir. Denekler, kendilerine çok kısa bir süre için gösterilen nesneler hakkında genellikle gözlem sonrası hatırlayıp rapor edebileceklerinden daha fazlasını gördüklerini iddia ederler. Duyusal hafızanın bu şekli ile ilgili ilk deneyler George Sperling tarafından “Kısmi Bildirim Paradigması” kullanılarak yapılmıştır. Deneklere 3 sıra halinde 4'er harf bulunan 12 harfli tablolar kısa süreli olarak gösterilmiş ve daha sonra hangi harfin hangi sırada olduğunu bilmeleri istenmiştir. Sperling bu “Kısmi Bildirim Paradigması” deneyine dayanarak duyusal hafızanın teorik olarak sınırsız olduğunu, yani algılanan tüm içeriğin çok kısa bir süre olsa da tümüyle duyusal bellekte kaldığını ancak çok çabuk şekilde (birkaç yüz milisaniye içerisinde) yitirildiğini göstermiştir. Çabuk yitirilmesi nedeniyle katılımcılar unutma meydana gelmeden 12 harfin tamamını bildirememişlerdir. Bu tip hafıza tekrarlama veya prova ile uzun süreli hale getirilemez. Duyusal hafızanın süresi görsel modalitede 200-500 milisaniye iken işitsel modalitede dört saniye kadar sürmektedir ki bu sayede konuşmanın sürdürülebilmesi mümkün olmaktadır.

Duyusal hafıza ile elde edilen bilginin bir kısmı kısa süreli hafızaya iletilir. Kısa süreli hafıza hatırlama denemesi veya prova yapmadan birkaç saniye içerisinde bazen bir dakikaya kadar geri çağrılabilmeyi mümkün kılar. Fakat bunun da kapasitesi çok sınırlıdır. George A. Miller Bell laboratuvarlarında yaptığı deneylerde kısa süreli hafızanın depolama kapasitesinin 7 (+ veya –) 2 nesne olduğunu meşhur “Sihirli sayı : 7+-2” listesiyle göstermiştir. Günümüzde yapılan tahminler ise kısa süreli hafızanın kapasitesinin daha az olduğu yönündedir. (4-5 kadar). Ancak gruplama yoluyla artırılabileceğini de belirtmektedir. Örneğin aşağıdaki harfler şu sırayla gösterildiğinde:
FBIPHDTWAIBM
İnsanlar çok azını ancak birkaçını hatırlayabilmektedir. Fakat aşağıdaki gibi gruplar halinde gösterildiğinde;
FBI PHD TWA IBM
Bu durumda neredeyse tamamını hatırlama meydana gelebilir. Bunun sebebi de bu şekilde bilginin anlamlı küçük gruplara ayrılmış olmasıdır. Her ne kadar yukarıdaki kısaltmalar anlamlı olsa da, herhangi bir şey ifade etmeyen veya hatırlatmayan kısaltmalarda da optimum grup harf sayısının üç olduğu Herbert Simon tarafından ortaya koyulmuştur. Bazı ülkelerde telefon numaralarının üçlü harf grupları halinde yazılması da bu nedenledir.
Kısa süreli hafızanın görselden ziyade akustik (işitsel) olarak şifrelendiği ve akustik olarak birbirine benzeyen (dog, hog, fog, bog) gibi kelime gruplarının bir arada tam olarak bu yüzden hatırlanamadığını Conrad (1964) testlerinde bulgu olarak göstermiştir.

Kısa süreli hafıza ve duyusal hafızaya zıt olarak, uzun süreli hafızada daha çok bilgi uzun süreler boyunca (bazen ömür boyu) saklanabilir. Örneğin, 7 haneli bir sayıyı okuduktan birkaç saniye içerisinde hemen unutabiliriz ve kısa süreli hafızada ancak bu kadar tutulmuş olur. Ancak telefon numaralarını tekrar yoluyla ezberleyip yıllar boyunca ezberde tutabiliriz ki bu da uzun süreli hafızada depolanmasından kaynaklanır. Kısa süreli hafıza şifrelemeyi akustik olarak yaparken, uzun süreli hafıza semantik olarak (anlamsal) şifreleme yapar. Baddeley (1966) yaptığı testlerde deneklerin 20 dakika sonrasında hatırlamakta zorluk çektiği sözcük gruplarının, benzer manaya gelen “büyük, kocaman, devasa, iri” gibi sözcükler olduğunu göstermiştir.
Kısa süreli hafıza “Nöronal haberleşmeyi sağlayan taşıyıcı yapılarla” desteklenir ve beynin ön lobu (özellikle dorsolateral prefrontal kortex) ile paryetal lobuyla bağlantılıdır. Uzun süreli hafıza ise beyne yayılmış daha sabit ve uzun süreli nöral bağlantılarla ilişkilidir. Bilginin kısa süreliden uzun süreli hafızaya konsolide edilmesinde, (depolama işlemi bizzat burada meydana gelmese de) hippocampus bölgesi rol oynar.
Uykunun başlıca fonksiyonlarından biri de bilginin konsolidasyonunu sağlamaktır. Bu yüzden hafıza eğitim ve test arasında uyku ihtiyacının yeterli olarak karşılanması ile gelişim gösterir.

Hafıza modelleri, hafızanın nasıl çalıştığına dair soyut gösterimler ortaya koyar. Aşağıda görülecek olan modeller çeşitli fizyolojistlerin yıllar boyunca öne sürdükleri modellerdir.

1969 yılında ortaya atılan multi-depolama modeline yapılan eleştiriler yaklaşımının “çok basit” olması üzerinedir. Örneğin, bu modelde uzun süreli hafızanın oluşumunda epizodik ve prosedürel hafızanın çoklu alt bileşimler halinde rol oynadığına inanılır. Ayrıca “tekrar”ın uzun süreli hafızaya geçilmesinde tek mekanizma olduğu da savunulur. Fakat bulgular “tekrar” olmadan da hatırlamanın mümkün olduğunu ortaya koymuştur.

1974 yılında Baddeley ve Hitch, genel kısa süreli hafıza konseptinin yerini alacak yeni aktif bir çalışan hafıza modeli ortaya koydular. Bu model üç temel depolama unsuru içeriyordu: Merkezi yönetim, fonolojik döngü (phonological loop) ve görsel ve mekansal çizim tahtası (visuo-spatial sketch). 2000 yılında model, çoklu modlu bölümsel arabellek (multimodal episodic buffer) ile genişletildi.
Merkezi yönetim temelde “dikkat” üzerine yoğunlaşır ve bilgiyi üç bölgeden geçirir: fonolojik döngü, görsel ve mekansal çizim tahtası ve çoklu modlu bölümsel arabellek.
Fonolojik döngü işitsel bilgiyi kendini sessizce tekrarlayan ses veya kelimeler halinde, “iç ses” olarak fonolocikal depoya (iç kulak-inner ear) aktarır. Fonolojik döngünün kapasitesi sınırlıdır ve kısa kelimelerde daha etkilidir. Ancak dilbilgisi içeriğinde artikel kullanımı olan bir dilde bu artikellerin tekrarından kaynaklanacak kısa kelimelerde de zorlanma meydana gelebilir.
Görsel ve mekansal çizim tahtası görsel ve konumsal bilgiyi depolar. Mesafe tahmini (mekansal), bir evin pencerelerini saymak (görsel) veya nesnelerin hayalini göz önüne getirmek (görsel) gibi eylemlerde rol alır.
Bölümsel arabellek ise görsel, konumsal, sözlü veya kronolojik bilgiler arasındaki denge, sıralama ve bağlantıyı kurar. (Örnek: Hikâyenin hatırlanması veya sinema filminin sahnelerinin hatırlanması). Uzun süreli hafıza ve anlamlandırma ile yakından ilişkilidir.
Çalışan hafıza modeli günlük hayattaki birçok gözlemi açıklamaktadır: Neden bir görsel bir de sözlü hafıza işleminin iki benzer görsel hafıza işleminden kolay olduğu gibi.
Ancak bu modelde, merkezi yönetimin rolünün açıklaması yetersiz ve belirsiz olduğu için eleştiri almıştır.

Craik ve Lockhart (1972) bir tecrübenin hafızaya alınmasında tekrar çok metodun ve işlem derinliğinin rol oynadığını iddia etmişlerdir.

Organizasyon: Mandler (1967) deney katılımcılarına bir deste kelime kartları vermiş ve bunları istedikleri kategorizasyonu kullanarak istedikleri deste sayılarına bölmelerini istemiştir. Daha sonra deneklere hatırlayabildikleri kelimeler sorulduğunda kategorizasyon sayısını yüksek tutan deneklerin daha çok kelime hatırlayabildiklerini görmüştür.
Farklılık: Eysenck ve Eysenck (1980) bazı katılımcılardan kelimeleri farklı bir şekilde telaffuz etmelerini ve yüksek sesle söylemelerini istedi. Bunu yapan katılımcılar, normal şekilde listeden okuyanlara göre daha fazla kelime hatırladılar.
Çaba: Tyler et al(1979) katılımcılara çözmeleri için bazı anagramlar dağıttı. Bu anagramlardan bazıları (FATHER-BABA) gibi kolay bazıları ise (HREFAT-ABAB) gibi zordu. Çaba gerektiren zor anagramların hatırlanma yüzdesi daha fazlaydı.

Anderson (1976) uzun süreli hafızayı beyansal (bilinçli, açık, söze döküleblir) ve prosedürel (bilinçli olmaksınız, söze dökülemez, örtük) olarak ikiye ayırır. Beyansal hafıza bilginin geri çağrımı için bilinçli bir çağırım gerektirmektedir. Dışa dönük olarak adlandırılmasının nedeni de bilginin açıkça depolanması ve geri çağrılmasıdır. Beyansal hafıza da iki alt kategoriye ayrılır: 

Şartlardan ve çevreden bağımsız, gerçeklerle ilgili olan semantik (anlamsal, olgusal) hafıza ki buna bilgi diyebiliriz.
Deneyimin zaman ve mekan etiketleriyle saklandığı epizodik (olaysal) hafızadır ki otobiyografik bellek bunun bir türüdür.
Semantik hafıza, örneğin dünya hakkında “ Paris Fransa’nın başkentidir.” gibi soyut bilgi veren bilginin kodlanmasını sağlar, epizodik hafıza ise daha çok duygu, duyu ve kişisel ilişkilendirme içeren bilgilerin kodlanmasını sağlar.

Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir. Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır. Bir bilginin bilimsel olmasının ölçütü yöntemsel olmasıdır. Bilimsel bilgi objektif, sistemli, tutarlı ve eleştiriye açık bilgidir.
Bilimsel bilgi, teknik bilgiden farklı olarak uygulama bilgisi değil, teorik bilgidir. Bilim insanı nesneye "bilmek için bilmek" amacı ile yönelir.

Bilimler konu ve yöntemleri bakımından üç gruba ayrılır.

İnsanın kültürel yönünü konu edinen bilimdir. İnsanın kültürel yönü tüm yaşantısından ve etkinliklerinden doğar. Tarih, dil bilim, sosyoloji insan bilimlerine örnektirler.
İnsan bilimlerinin amacı açıklama değil, anlamadır. Tarihsel varlıklar anlamlı varlıklardır. Anlama, olay ve varlıkları tarihsel tekliği içinde kavramaktır. İnsan bilimlerini, anlamlı varlığı konu alan bilimler olarak tanımlayabiliriz. Bu bilimlerin ulaştığı sonuçlar; olaylara, belgelere ve anlama yöntemine dayanır.

Felsefe - A.ÇELİK, A. GÖÇER - Milli Eğitim Basımevi - (Telif hakkı nedeniyle tam veya kısmen alıntı yapılmamış, sadece konu işleyişi kitaptan izlenilmiştir.)

Bilgi
Bilimsel yöntem
Gündelik bilgi
Dinsel bilgi
Teknik bilgi
Sanat bilgisi
Bilgi felsefesi
Akıl yürütme

Dinsel bilgi, bilenle bilinen arasındaki bağın, bu iki unsurun dışında aşkın bir varlığa olan itikatla, inançla kurulan bilgi türüdür. Bu bilgi, tanrı ile inanan arasında bir inanç bağı olması bakımından özneldir.
Fizik yasalarının ötesinde bir yaklaşım olduğu için metafizik (Fizikötesi) bilgiler olarak da değerlendirilirler. Din bilgisinin temel mantığı; evreni ve beni yaratan aşkın varlık (genellikle tanrı) en doğru bilgiye sahiptir, "O halde doğru bilgi için onu dinlemeliyim, ona yönelmeliyim." düşüncesinden kaynaklanır.
İnanç esasına dayanan din bilgisi dogmatiktir. Yani dogmalar, tartışılmaz, kendilerinden kuşku duyulamaz. Bu açıdan din bilgileri mutlaktır. Ancak mutlaklık o inanç sistemine inananlar arasındadır. Bir başka inanç nüansı için yine ve ancak kendi inançları mutlaktır. Değişmez, tartışılmazdır. Bu açıdan bakıldığında, tüm mutlaklık iddialarına karşın, din bilgisi de görelidir.
Din bilgisinin doğruluk değeri; doğaya uygunlukta aranmaz. Doğa din bilgisine uymuyorsa, yanlış, bilgide değil doğadadır.
Din bilgisi; sistematiktir. Dünyaya özgün bir bakıştır. Kendi içinde mantıksal bir tutarlılık taşımaktadır. Ayrıca düzenleyici, yaptırımcı bir güce de sahiptir. Genellikle örgütlüdür.

Aşkın varlık ve evrene ait temel dogmalar vardır. Bunlar tartışmasız ve kuşkusuz kabul edilmek zorundadır. İnançlar sistemi dinin, en durağan, en sabit, en mutlak bilgilerini oluşturur. Aynı dine ait mezhep arasında bile genel bir uzlaşı söz konusudur.

Aşkın varlığa karşı kulluk görevinin yerine getirilmesi için yapılması gerekenlerdir. Aynı mezhep ve tarikatlar bazında mutlak olan ibadet bilgileri, farklı tarikat ve mezheplerde çelişen davranışlar bile içerebilmektedir. Bunun da ötesinde, zaman içinde de ibadetlere ilişkin değişiklikler söz konusu olabilmektedir. Yani din bilgisinin az çok mutlaklık içeren ama aynı ölçüde değişebilen kesimidirler.

Aşkın varlığa inanmanın, ona ibadetin yanı sıra dinler; insanlara kendi kurallarına göre bir toplumsal düzen (hukuk) ve vicdani tavır (ahlak) önerirler. Hatta önermekle de kalmaz bunu yaşama geçirmek için zorlayıcı da olurlar. Hukuk ve ahlaka ait bilgiler din bilgileri içinde en az mutlak olanlardır. Çünkü din yaygınlaştığı ölçüde farklı toplumsal kültürlerin etkisiyle, farklı yaşam biçimlerine dönüşür. Hem yer, hem de zamana göre değişerek mutlak olmaktan uzaklaşırlar.
Özellikle de günümüz laik toplumlarında din, bir yaşam biçimi olmaktan çok, vicdan olayı biçimine dönüşerek tanrı ile insan arasında bir ilişki ve bilgi biçimine dönüşmüştür.

İnanca dayanır.
Dogmatiktir.
Sistematiktir.
Doğaya uygunluk aranmaz.
Mutlaktır. Ancak değişmez değil tersine görelidir.

felsefe.info - Din bilgisi15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgi
Gündelik bilgi
Teknik bilgi
Sanat bilgisi
Bilimsel bilgi
Felsefi bilgi

Duyu organı, stimülasyonlar (uyarılmalar) sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren organ. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyne iletilirken filtrelenirler; diğer organlardan gelen bilgilerle ve önceden beyinde depolanmış olanlarla karşılaştırılırlar ve beyinde algıya dönüşürler. Duyu organları bilgileri reseptörler (alıcılar) vasıtasıyla toplarlar. En çok bilinen duyu organları, en basit haliyle, "5 duyu" olarak da adlandırılan; görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma işlevlerini yerine getiren göz, burun, kulak, dil ve deridir.
Antik filozoflar duyuları "ruhun pencereleri" olarak tanımlamışlardır. Aristo bugün en çok bilinen 5 duyudan bahsetmiştir. Yaygın olarak bilinen, bu nedenle sıklıkla duyu sistemlerinin tamamını oluşturduğu düşünülen bu beşinin haricinde kaslarda, tendonlarda ve eklemlerde de duyu reseptörleri vardır. Bunlara kinestetik duyular denir. Bunun haricinde iç kulakta dengeyi sağlayan reseptörler vardır ve bunlar denge duyusu sistemini oluştururlar. Dolaşım sisteminde kandaki karbondioksiti, basınç değişimlerini veya kalp atışı oranını tespit eden sensörler vardır. Ayrıca sindirim sisteminde açlık ve susuzluk hissini tespit eden reseptörler vardır. Bunların haricinde duyu sistemleri de vardır. Örneğin beynin alt kısımlarında beynin iç ısısını ölçen hücreler vardır.

Duyu reseptörleri; ışık, ısı gibi herhangi bir haricî uyarıcıya tepki gösterebilen ve duyu sinirlerine sinyal gönderen organ ya da hücredir. İşlevlerine göre üçe ayrılırlar:

Kemoreseptörler, burun ve dilde bulunan koku ve tat reseptörleridir. Kimyasal uyarıları algılarlar. Bazı iç organlarda da bulunurlar.

Fotoreseptörler, gözde bulunan reseptörlerdir. Işığı algılarlar. Koni ve çomak hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır.

Mekanik ve fiziksel uyarıları algılarlar. Deride ve kulakta bulunur. Deride bulunan ve sıcak ile soğuğu algılayanlara termoreseptör denir.

Celsus Kütüphanesi, İzmir, Selçuk'a bağlı Efes'te bulunan bir kütüphane kalıntısı. Roma senatörü Gaius Julius Celsus Plemaeanus için vefatından sonra oğlu Galius Julius Aquila tarafından yaptırılmıştır. İnşa edilen kütüphane iki katlıdır. Zamanında 14.000 kadar kitaba ev sahipliği yaptığı düşünülmektedir.
Yapının kalıntıları üzerinde yapılan çalışmalar, ön cephenin iki katlı görünümüne karşın, yapının üç katlı olduğunu göstermektedir. El yazmaları rulolar hâlinde, galerilerden oluşan üst katlarda saklanmıştır. 3. yüzyılda bölgeyi etkileyen depremler sırasında okuma salonu yanmış ancak daha sonra tamir edilmiştir. Ön yüzünün yine Orta Çağ'da yaşanan bir deprem sonucu yıkıldığı sanılmaktadır. Depremde ön cephesi haricinde diğer kısımları yıkıldığından uzunca bir süre sonradan yapılan bir çeşmenin görkemli arka duvarı olarak kullanılmıştır.

 OpenStreetMap'te Celsus Kütüphanesi ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Celsus Kütüphanesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Episteme, felsefe tarihindeki genel kullanımıyla, bilgi anlamına gelmektedir. Felsefenin alt disiplerinden biri olan epistemoloji de episteme kavramından gelir.

Episteme sözcüğü her ne kadar "bilgi" anlamına gelse de felsefedeki kullanımı, gündelik yaşamdaki bilgi kavramıyla tam olarak örtüşmez. Özellikle Platon’un felsefesinde "doğru (hakiki) bilgi" anlamını taşır. Platon, bilgi sorununu ele alırken iki farklı bilgi türünden söz eder: Birincisi duyulara dayanan, kesin olmayan ve yanılsamaya açık olan doxa (sanı); ikincisi ise kesin ve doğru bilgi olan episteme'dir.
Buna göre doxa duyu organlarıyla algılanan dünyaya aitken, episteme dünyanın akıl yoluyla kavranmasıdır. Doxalar doğaları gereği iğreti (geçici) bilgiler olarak görülür. Çünkü gözlemlenen dünya (phainomena) tikeldir, sürekli bir akış ve değişkenlik içindedir; bu nedenle gerçek bilginin nesnesi olamaz. Gerçek bilginin, yani epistemenin nesnesi ise değişmeyen, genel ve tümel olandır.
Akıl ve duyu ayrımından yola çıkan Platon, epistemeye ancak akıl ile ulaşılabileceğini belirtir. Görünenlerin ötesindeki sabit gerçekliklere, yani gözlemlenen dünyanın değişkenliğinin ardında yatan değişmez ideaların kesin bilgisine sadece akıl yoluyla varılabilir. Episteme bu noktada iki başlık altında incelenir: bilimsel bilgi ve ussal bilgi. Birincisi bağıntılarla, ikincisi ise doğrudan idealarla ilgilidir. Bu bağlamda felsefe; epistemenin, yani tümellerin bilgisinin temel kaynağı olarak konumlanır.

Michel Foucault’ya gelene kadar episteme, kabaca genel-geçer bilgi tanımlarına bağlı kalınarak ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Ancak Foucault ile birlikte bu kavram, tamamen farklı bir kuramsal statü kazanır. Foucault’nun çalışmalarının önemli bir kısmı bilim, düşünce ve dolayısıyla epistemoloji tarihi üzerinedir. Ne var ki Foucault, bu çalışmalarını yepyeni bir perspektif ve yöntemle ("arkeoloji" ve "soykütüğü") geliştirerek özellikle 17. yüzyıldan itibaren modern düşüncenin ve ussallığın inşa sürecini inceler. Ona göre bu inşa süreci, tek tek düşünürlerin bireysel etkileriyle değil, kolektif bir sistem olarak ortaya çıkmıştır. Foucault felsefesinde epistemenin ilk ve en temel anlamı da tam olarak bu dizge kavramına karşılık gelir.
Buna göre episteme, verili bir tarihsel dönemde tüm kültürel ve düşünsel farklılıkları kendi içinde belirleyen temel düzen ya da ana kod olarak açıklanabilir. Episteme, belirli bir dönemin zihinsel şifrelerinden meydana gelir ve toplumsal yaşantının bütününe yön veren bir kültürel çerçeve sunar. Anonim düşünceler, genel kanılar ve zorunlu inanışlar hep bu kodlar aracılığıyla biçimlenir. Söz konusu şifreler, insanın söylemsel koşullarının sınırlarını çizmesi bakımından Immanuel Kant’ın a priori kavramına benzer; nitekim Foucault bunu "tarihsel a priori" olarak adlandırır. Diğer yandan episteme, Thomas Kuhn’un bilim felsefesindeki "paradigma" kavramıyla da önemli paralellikler taşır.
Foucault bu yaklaşımdan hareketle bilginin arkeolojisini yapar; yani bilimsel söylemi belirleyen, yapılandıran ve mümkün kılan kurallar bütününü deşifre etmeye yönelir. Tarihsel süreç içinde bir episteme, yerini bir başka epistemeye bırakabilir. Bu kopuş ve dönüşüm, önceki dönemin kural ve formüllerinin geçerliliğini yitirmesiyle gerçekleşir. Foucault bu nedenle Kelimeler ve Şeyler adlı yapıtında epistemeden, tarih içinde konumlanan bir "alan" ve "mekân" olarak da söz eder. Özetle, bir dönemin epistemesi o dönemin tüm düşünce yapısını şekillendirir; bu durum bilimsel düşünce için de geçerlidir. Episteme, bilincin ve bilinçdışının belirli bir çağdaki genel sınırlarını ve ortak zeminini kapsar.

Michel Foucault
Epistemoloji
Bilgi rejimleri
Paradigma
Doxa

Gündelik bilgi, yaşantılardan elde edilen pratik bilgilerdir. Bu bilgi belli bir yönteme dayanarak, neden-sonuç ilişkisi sonunda elde edilen genelgeçer bilgi değildir. Gündelik bilgilerin her zaman işe yarar bilgiler olduğu söylenemez.
İnsan yaşamını kolaylaştıran ve sürdüren bu bilgi türü, sahip olduğumuz en eski bilgi çeşididir. Yaşamı kolaylaştırmanın ötesinde; onu olanaklı da kılan gündelik bilginin kaynağı yaşantının kendisidir. Deneyimlerden, yaşantılardan doğar ve genellikle de duyum sürecine dayanır. Yaşadığımız fiziksel çevreden olduğu kadar toplumsal çevreden de etkilenen gündelik bilgi, bu açıdan kültürel farklılıklar taşır. Hatta giderek herkese göre farklılıklar taşır; çünkü herkesin deyimleri, yaşantıları ve bunun ötesinde de hayattan beklentileri, faydası, çıkarı birbirinden ayrıdır. Herkesin üzerinde anlaşabileceği tek bir doğru bulmak olanaksızdır. Bu nedenle de gündelik bilgiler felsefenin ana konusunu oluşturmazlar.
Gündelik bilginin elde edilmesinde izlenen yol, yani yöntem, de daha çok andırım (analoji) türü olmasına karşın; kültüre, hatta bireylere göre ayrılıklar gösterir. Gündelik bilgiye ulaşmamıza yarayan genelgeçer tek bir yöntem yoktur. Çok ve farklı yöntemlerle elde edilen gündelik bilgi için; bu yöntem çokluğu nedeni ile bazı düşünürler; yöntemsiz bilgidir diye söz ederler. Oysa gündelik bilgiye ulaşmak için çok farklı yöntemler vardır ve bu yöntemlerden her biri kendine göre doğrudur.
Gündelik bilgilerin konuları, yaşamın her alanına ait ve genellikle de rastlantısal olmanın yanı sıra, birbiriyle uyumlu olmak zorunda da değildirler. Hatta derin çelişkiler dahi taşıyabilirler. Bu nedenle de düzensiz bilgiler olarak da adlandırılırlar.
Tüm bu olanaksızlıklarına karşın gündelik bilgiler, binlerce yıl, teknik bilgiye kaynaklık etmişlerdir. Hatta hem geçmişte hem de günümüzde gündelik bilgilerin diğer bilgi türlerini etkilediklerini veya onlara kaynaklık ettiklerini de gözlemleyebiliriz.

Yaşantılardan, deneyimlerden doğar.
Duyuma ve algılara dayanır.
Yaşamı kolaylaştırır, hatta olanaklı kılar.
Görevlidir; kültürden kültüre, hatta bireyden bireye değişiklik gösterir.
Analojiktir. (Andırımsal)
Farklı yöntemlerle elde edilir, genel bir yöntem yoktur.
Az ya da çok nedensellik taşır, zorunluluk yoktur.
Sistematik değildir, konu bütünlüğü ve mantıksal tutarlılık olmayabilir.
Kendinden farklı bilgi türlerine kaynaklık edebilirler.
Gündelik bilgi düzensizdir.
Özeldir.
Genelgeçerliliği yoktur.
Doğruluğu kesin değildir

felsefe.info - Gündelik Bilgi 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgi
Dinsel bilgi
Teknik bilgi
Sanat bilgisi
Bilimsel bilgi
Felsefi bilgi

Nedensellik, genel olarak nedensellik ilkesi olarak bilinen; olay ve olguların birbirine belirli bir şekilde bağlı olması, her sonucun bir nedeni olması ya da her sonucun bir nedene bağlanarak açıklanabilir olması ya da belli nedenlerin belirli sonuçları yaratacağı, aynı nedenlerin aynı koşullarda aynı sonuçları vereceği iddiasını içeren felsefe terimidir.

Aynı neden aynı sonuca yol açtığına göre neden–sonuç bağlantısı kesin ve değişmezdir. Bu anlamda evrendeki tüm olay ve oluşlar, kesin, değişmez ve öngörülebilirdir. Diğer bir anlatımla evren, gözlemcinin ya da deney yapanın iradesinden bağımsızdır.
Aynı genellik içinde, belli bir olguyu bilmek onun nedenini bilmek olarak anlaşılır ve bu bakımdan "Neden?" sorusu bilimin temel sorusu olarak görülür. 20. yüzyılın başlarına kadar bilimin temel yasası olarak Nedensellik ilkesi öne sürülmüştür. Kuantum fiziğiyle birlikte bilimin ilkesi olarak nedensellik tartışmalı bir konuma gelmiştir ve bu tartışma hem bilim kuramcıları hem de felsefeciler tarafından değerlendirilmeye devam edilmektedir.
Felsefe tarihi boyunca nedensellik tartışılagelen bir konu olmuştur. Epistemoloji, ontoloji, metafizik alanlarında nedensellik ilkesi üzerine çok geniş bir tartışma tarihi bulunmaktadır. Nedensellik-belirsizlik, nedensellik-özgür irade, nedensellik-olumsallık, nedensellik-belirlenimsizlik, nedensellik- rastlantısallık vb. konu başlıkları felsefe tarihi içindeki bazı tartışılagelen konu başlıklarını göstermektedir. Felsefi bir kavram ve eğilim olarak determinizm nedensellik ilkesi üzerinde temellenir.

Gerekircilik, evrendeki tüm olay ve süreçlerin nesnel gerçeklik olduğunu kabul eden bir yaklaşım olarak, nedensellik ilkesi üzerine kurulu bir felsefi yaklaşım biçimidir. Buradaki nesnel gerçeklik, tüm olay ve süreçlerin nesnel yasalarca belirlendiği anlamındadır. Nesnel gerçeklik, neden – sonuç ilişkisine dayanır, her sonuç bir nedene dayanır ve her sonuç başka bir sonucun nedenidir.
Dünyaya gerekirciliğin bakış açısıyla bakmak, farklı yorumlarla ortaya çıkmıştır. Bu görüş temelinde insan iradesi ve özgürlüğünün yok sayılması da, insan iradesine çok geniş bir özgürlük alanı açılması da söz konusu olabilmektedir.
Nedenselik ilkesi ve gerekircilik hem metafiziğin hem de bilimsel düşüncenin içinde temel rol oyanayan kavramlardan başlıcalarıdır. Bilimsel düşünce açısından nedensellik insana, nesnel dünyanın bilinebilir ve olanaklar çerçevesinde değiştirilebilir olduğunu göstermiştir. Herhangi bir olayda neden – sonuç ilişkisi biliniyorsa, nedenin değiştirilmesiyle sonuç da değişecektir. Bu bakış açısı bilimsel gelişmenin temelinde yatan en önemli öncüllerden biridir.

İnanç gerekirciliğinde (ilkel şekli ihmal edilirse) dünyadaki her şeyin bir gayesi olduğuna ve ilahi bir kudret dahilinde belirlenen bir sonun mevcut olduğuna inanılır. Bu nedenselliğin ve gerekirciliğin ilkel şeklini Saint-Augustin ile Dante, çağdaş biçimini ise Hegel savunmuştur. Bu çeşit düşüncelerle bir anlamda determinizm temellendirilmiştir.

Neden, ekseriya iki türe ayrılır: Gerekli ve yeterli neden.

Gerekli nedenler:
Eğer x, y'nin bir gerekli nedeni ise y'nin varlığı x'in varlığını ifade eder. Ama x'in varlığı, y'nin varlığını meydana getirmeyecektir.

Yeterli nedenler:
Eğer x, y'nin yeterli nedeni ise x’in yeterli varlığı y'nin varlığını ifade eder. Ama başka bir z, alternatif olarak y'nin nedenidir. Böylece y'nin varlığı x'in varlığını ifade etmez.
J. L. Mackie nedeni tartışmış, gerçekte, INUS (gereksizin yetersiz ve lüzumundan fazla parçaları ancak yeterli nedenler) şartlarına işaret etmiştir. Örneğin; bir evin yanıp kül olmasının nedeni gibi kısa bir çevrim düşünün. Olayların toplamını düşünün, kısa bir çevrim, yanıcı malzemelerin yakınlığı ve itfaiyecilerin yokluğunu göz önüne alın. Düşünülenlerin beraber olması gerekli değildir ancak evin yıkımı için yeterlidir (ondan sonra olayların birçok diğer toplamı kesinlikle evin yıkımına yardımcı olmuştur. Bu toplamın içinde, kısa çevrim yetersizdir ama lüzumundan fazla parça değildir (o zaman kısa çevrimin kendi ateşi neden olmayacaktır ama başka her şey ile eşit olmadan ateş olmayacaktır). Bu nedenle kısa çevrim evin yanıp kül olmasının INUS nedenlerini verir.

"Neden?" sorusu bilimsel düşünmenin gelişiminde etkili olmuş ve tarih boyunca ele alınışı değişimlere uğramıştır. Belirli gelişmelerin sonrasında ise neden sorusundan nedensellik kavramına geçildiği görülür. Özellikle Newton'un bulguladığı bilimsel gelişmeler ve doğabilimlerinin o dönemdeki ilerlemesi sonucunda nedensellik kavramının öne çıktığı söylenebilir. Nedensellik bir şeyin nedenini bilmek ve bu da, bir şey meydana gelmişse ondan önce başka bir şey meydana gelmiştir düşüncesine sahip olmak anlamına geliyordu ve böylece, buradan da geleceğin kestirilebilir/bilinebilir bir şey olduğu fikrine varılıyordu. Eğer bir olayın geçmişteki nedeni biliniyorsa gelecekteki sonucu da bilinebilir olarak ele alınıyordu. Newton fiziğinde, belirli bir anda eğer bir sistemin durumu biliniyorsa gelecekteki durumunun da ne olacağı tespit edilebilir olarak alınır. Nedensellik bu anlamda bir neden-sonuç ilişkisi olarak anlaşılmaktadır. Werner Heisenberg ve benzer kuantum fizikçilerinin itirazı tam da bu noktaya ilişkindir; çünkü belirli durumlarda (atom altı dünyada) bir şeyin konumunu ve hızını aynı anda bilmenin olanaklı olmadığı, bunun çeşitli olasılıksal hesaplara bağlı olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Böylece nedensellik ilkesinden giderek belirsizlik, olasılıksallık, rastlantısallık gibi kavramlara yönelim söz konusu olmuştur.

İlk Çağlardan 20. yüzyıl başlarına kadar gelişerek ve derinleşerek gelmiş olan bilim düşüncesinde ve bilim teorisinde geçerli olan nedensellik anlayışı ya da nedensellik kavramının kavranılışı, ünlü bilim insanı Albert Einstein'ın popüler sözü "Tanrı zar atmaz" deyişinde ifadesini bulur. Her şeyin birbirine bağlantılılığı, her gelişmenin ya da sonucun bir önceki olayın ya da etkinin ürünü olduğu düşüncesi, geriye doğru gidildikçe sonsuz bir neden-sonuç ilişkisinin var olduğu düşüncesi bu bağlamda değerlendirilir. Bu düşünceye göre bilimin temel sorusu, Neden? sorusudur.
Ayrıca, benzer nedenlerin benzer koşullarda aynı sonucu vereceği önermesi de nedensellik ilkesinin temel önermelerinden biridir. Francis Bacon, doğa bilimlerindeki gelişmelerle nedensellik ilkesinin açık bir şekilde bilimin temeli olarak kanıtlandığını öne sürmüştür. Özellikle fizik bilimi uzun yıllar nedensellik ilkesi altında tanımlanmış ve değerlendirilmiştir. Kuantum fiziğinin gelişiminden itibaren ise, bilimin bütün ilkelerinin yanı sıra en çok tartışılan ilkesi nedensellik ilkesi olmuştur.
Bilim felsefesi 20. yüzyılda bilimin niteliği üzerine önemli tartışmalar kaydetmiştir ve bilinen anlamda nedensellik ilkesinin eleştirisi yaygın bir eğilim olarak şekillenmiştir. Bilim kuramcıları ve bilim felsefecileri kaos, olumsallık, belirsizlik, belirlenimsizlik, olasılık, rastlantı gibi kavram ve kategoriler aracılığıyla bilimsel nedensellik fikrini karşılaştırmakta, farklı yollar aramaktadırlar. Belirsizlik ilkesi, nedensellik ilkesi karşısında giderek öne çıkmış ve güçlenmiştir. Özellikle pozitivizmde nedensellik kavramına belirleyici bir önem ve yer verildiği görülür. Bu anlayışta nedensellik ilkesiyle, geçmiş olayları bilerek bugünü göreceğimiz ve hatta geleceği bileceğimiz ileri sürülür. Nedensellik ilkesinin geri kalanı ise belirsizlik ilkesine karşı ayakta kalabilmiştir.

Her olayın maddi veya manevi birtakım nedenlerin zorunlu sonucu olduğunu kabul eden felsefi görüş determinizm olarak adlandırılır. Determinizm bütün olayların, hiç kimsenin değiştiremeyeceği bir şekilde, doğaüstü bir güç tarafından saptanmış olduğunu kabul eden fatalizmle (sabit kadercilik) karıştırılmamalıdır. Determinizm etrafındaki bir diğer kavram deizmde ise, evreni bir ilk nedenin sonucu olarak evrensel kurallar çerçevesinde yaratan tanrının, sonrasında deterministik olarak gelişen olaylara müdahalede bulunmadığına inanılmaktadır.

Determinizm
Özgürlük
Belirsizlik ilkesi
Klasik fizik
Kuantum fiziği
Rastlantı
Werner Heisenberg
Yazgı
Doğa yasası
Belirlenimlilik

Özel

Genel
Nedenselliğin bir eleştirisi 7 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Anlam ve Nedensellik, Arda Denkel, Kabalcı Yayınevi.
Rastlantı ve Kaos, David Ruelle, Tübitak yayınları.
Kaos'tan Düzen'e, Ilya Prigogine- Iasabelle Stengers, İz Yayıncılık.
Kaos, James Gleick, Tübitak Yayınları
Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi

Özne ya da fail, bir cümlede yüklem ile bildirilen işi, eylemi ya da oluşu yerine getiren veya yüklem aracılığıyla hakkında bilgi verilen ögedir. Özne, yükleme sorulan "kim" ve "ne" sorularıyla bulunur.

Öğrenciler yerlerine oturdular. (Kim oturdu?)
Kitap yere düştü. (Ne düştü?)
Manzara ne kadar da güzel. (Ne güzel?)
Eğer özne; sıfat tamlaması, isim tamlaması gibi bir sözcük grubu ise "özne öbeği" olarak adlandırılır. Aşağıdaki cümlelerde özne öbekleri kalın yazılmıştır:

Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. - Peyami Safa (Ne doldu?)
Güzel sanatların en çok millî olanı şiirdir. - Mehmet Çınarlı (Ne şiirdir?)
Köşklerin camlarına çarparak, çamların tepelerinden aşarak kızgın bir kartal mehâbetiyle dağların sırtlarından uçan bu sesten ürken bir küme güvercin, karşıki çamlıktan havalandı. -Ahmet Hikmet Müftüoğlu (Ne havalandı?)
Bazen -özellikle sanatsal amaçlarla- özne öbeği arasına başka ögeler girebilir:

Bir kadının suya değiyor ayakları. - Orhan Veli ("bir kadının ayakları" özne öbeği)

Cümledeki işi, eylemi veya oluşu bizzat gerçekleştiren ögedir. Görünür durumda (açık özne) veya gizli durumda (gizli özne) olabilir:

Kaymakam, ödül alan öğrencileri tek tek tebrik etti. (açık ve gerçek özne)
Bugünkü gazeteler, liderler zirvesine geniş yer ayırdı. (açık ve gerçek özne)
Bulmaca çözmeyi çok severim. ("ben" gizli ve gerçek özne)
Gerçek özneli fiil cümlelerinde (yüklemi fiil olan cümlelerde) fiil çatısı etkendir:

Çocuklar havuzda oynuyor. ("oynuyor" etken fiil)
İsim cümleleri (yüklemi isim olan cümleler) her zaman gerçek öznelidir:

İncir ağacı evimizin arka bahçesinde. (açık ve gerçek özne)
Of, çok sıcak! ("hava" gizli ve gerçek özne)
Bugün çok erkencisiniz. ("siz" gizli ve gerçek özne)

Türkçede bazen ifade zenginliğini artırmak ya da pratik amaçlarla özne belirtilmez. Öznenin varlığı yüklemin kişisinden anlaşılır. Yazılı veya sözlü olarak cümlede bulunmayan ancak varlığı yükleme sorulan "ne" ve "kim" sorularıyla tespit edilen özneye gizli özne denir. Gizli özne, dilbilgisel amaçlarla yazılı olarak belirtilmek istendiğinde genellikle parantez içinde yazılır.

Yemeğini çabuk bitir. (Kim bitirsin?)
(Sen) Yemeğini çabuk bitir.
Yarın okula gidemeyeceğim. (Kim gidemeyecek?)
(Ben) Yarın okula gidemeyeceğim.
Üniversiteye başladı. (Kim başladı?)
(O, Zehra, kardeşim vs.) Üniversiteye başladı.
Öznenin kimliği, yüklemdeki şahıs çekim eklerinde gizlidir:

(O) Kitapları buraya getirsin. (3. tekil şahıs)
(Ben) Sizinle gelemeyeceğim. (1. tekil şahıs)
Bazı zaman ve kip yapılarında yüklemin -belirli şahıslar için- şahıs eki almadığı unutulmamalıdır:

(Sen) Gel. (2. tekil şahıs, emir kipi)
(O) Yarın yola çıkacak. (3. tekil şahıs, gelecek zaman)
Gizli özne kullanımına Türkçede sıklıkla rastlanır ve bu durum -başka bir gerekçe olmadıkça- anlatım bozukluğu değildir.

Yüklemi edilgen çatılı bir fiil olan cümlelerde, eylemden etkilenen ögeye sözde özne denir. Bu tür öznesi olan cümlelerde eylemin kim tarafından yapıldığı belirtilmez. Aşağıdaki örneklerde sözde özneler kalın yazılmıştır:

Okulumuzun koridorları mavi renge boyandı. (Ne boyandı?)
Yatak odasının camı kırılmış. (Ne kırılmış?)
Etken bir fiil edilgen hâle getirilirken fiil sonuna -n, -in, -il eklerinden biri getirilir:

ÖNEMLİ: Yüklemi dönüşlü bir fiil olan cümlelerde "gerçek özne" bulunur:

Ailem başarılarımla övünüyor. (açık ve gerçek özne)
Bugün çok yorulduk. ("biz" gizli ve gerçek özne)
Sizi gördüğüme çok sevindim. ("ben" gizli ve gerçek özne)

Sözde özneli cümlelerde bazen, eylemin "kim" tarafından gerçekleştirildiği, dolaylı olarak belirtilir. Eylemi gerçekleştiren fakat cümlenin öznesi olmayan bu sözcüğe veya sözcük grubuna örtülü özne denir. Aşağıdaki örneklerde örtülü öznelerin altı çizilmiştir:

Başarılı öğrenciler bakanlığımızca ödüllendirilecek.
Yarışmacıların eserleri jüri heyeti tarafından incelendi.
ÖNEMLİ: Örtülü özne, cümlenin ögeleri bulunurken, "özne" olarak değerlendirilmez. Bu tür cümlelerde özne, "sözde özne" olan sözcük grubudur. Örtülü özne ise çoğunlukla zarf tümleci kategorisindedir.

Ağaçlardaki meyveler  rençperler tarafından  toplandı. 
____________________  _____________________  ________
        özne               zarf tümleci       yüklem

Özne hâl eki (-i, -e, -de, -den)  almaz ancak iyelik eki veya çoğul eki alabilir:

Kitabım ıslanmış. (-ım iyelik eki)
Bugün dersler saat 12'de bitiyor. (-ler çoğul eki)
İsim veya sıfat tamlaması hâlinde olabilir:

Kapının kolu kırılmış. (isim tamlaması)
Mutfaktan güzel kokular geliyordu. (sıfat tamlaması)
Birden fazla varlık aynı anda özne olabilir:

Polisler, itfaiyeciler ve sağlık görevlileri kaza mahalline akın ettiler.

Öznesi şahıs olmayan cümlelerde özne çoğul olsa dahi genellikle yüklem tekil olur:

Gözlerim yaşardı.
Uzun yıllar geçti.
Bu elmalar olgunlaşmış.
Öznesi şahıs olan cümlelerde yüklem tekil veya çoğul olabilir:

Öğrenciler bahçeye çıktılar.
Askerler içtima alanında toplandı.
Öznesi çoğul olan cümlelerde özneden etkilenen nesne -tek bir varlık olsa dahi- çoğul yazılır:

Çocuklar, kaza geçiren öğretmenleri Murat Bey'i ziyarete gitti.
Sepetteki enikler annelerini emiyordu.

Teknik bilgi, alet yapmak ve kullanmak için gerekli bilgidir. Adını "beceri" anlamına gelen Yunanca "techne-tekne" sözcüğünden almaktadır. Teknik bilgi, gündelik ve bilimsel bilginin pratiğe dönüştürülmesidir.
Teknik bilgi, sadece somut varlık alanına ait bir bilgidir. Başlangıçta teknik bilgi, sadece gündelik bilgiye dayanıyordu. Günümüzde ise teknik bilgi çoğunlukla bilimsel bilginin uygulama şeklidir. Bilim ve teknik birbirinden ayrılamaz bir bütünlük içerisindedir.
Teknik bilgi, yaşantılar ve deneyimlerden çok, akla ve düşünceye dayanır.
Amacı insanın temel gereksinimlerini karşılamak ve yaşamını kolaylaştırmak için araç-gereç üretmek olan teknik bilgi, insanlığa ve çevreye zarar verecek bir nitelik de kazanabilir. Silah teknolojisinin yol açtığı savaşlar ve içten yanmalı motorların çevreye verdiği zarar teknik bilginin zararlı durumlarına örnektirler.

Gündelik bilgilerimizi kullanarak el becerisi ile yapılan çeşitli araç veya gereçlerdir. Taş balta, toprak kap, tahta kaşık yapımı gündelik teknik örneklerdir.
Ta eski çağlarımızdan beridir kullanılıyor. Eski çağlardan örnek verecek olursak eski insanlar gördükleri (taş, hayvan,...vb.) şeyleri gözlemliyorlar ve onu resim olarak sunuyorlardı.
Örneğin;haziran ayı nisan ayından daha sıcaktır.

Bilimsel bilgiye dayalı tekniktir. Otomobil üretimi, bilgisayar, uzay araçlarının üretimi vb. bilimsel bilgiye dayalı tekniktir. Bilim ve teknoloji, sürekli birbirlerini olumlu yönde etkilemişlerdir.

felsefe.info - Teknik Bilgi15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgi
Gündelik bilgi
Dinsel bilgi
Sanat bilgisi
Bilimsel bilgi
Felsefi bilgi

Tıp, bir hastaya bakma, teşhis, prognoz, önleme, tedavi, yaralanma veya hastalıklarının palyasyonunu yönetme ve sağlığını geliştirme bilimi ve uygulamasıdır. Tıp, hastalıkların önlenmesi ve tedavisi yoluyla sağlığı korumak ve iyileştirmek için geliştirilen çeşitli sağlık uygulamalarını kapsar. Çağdaş tıp, yaralanma ve hastalıkları teşhis etmek, tedavi etmek ve önlemek için biyomedikal bilimleri, biyomedikal araştırmaları, genetiği ve tıbbi teknolojiyi, tipik olarak farmasötikler veya cerrahi yoluyla, ancak aynı zamanda psikoterapi, harici ateller ve traksiyon, tıbbi cihazlar, biyolojikler ve iyonlaştırıcı radyasyon gibi çeşitli tedaviler yoluyla uygular.
Tıp, tarih öncesi çağlardan beri uygulanmaktadır ve bu zamanın çoğunda bir sanat (bir yaratıcılık ve beceri alanı) olmuştur ve sıklıkla yerel kültürün dini ve felsefi inançlarıyla bağlantıları vardır. Örneğin, bir tıp adamı şifa için bitkileri uygular ve dualar ederdi ya da eski bir filozof ve hekim humorizm teorilerine göre kan alma işlemini uygulardı. Son yüzyıllarda, modern bilimin ortaya çıkışından bu yana çoğu tıp, sanat ve bilimin (tıp bilimi şemsiyesi altında hem temel hem de uygulamalı) bir kombinasyonu haline gelmiştir. Örneğin, sütur tekniği uygulama yoluyla öğrenilen bir sanat iken, dikiş atılan dokularda hücresel ve moleküler düzeyde neler olduğuna dair bilgi bilim yoluyla ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde geleneksel tıp veya halk tıbbı olarak bilinen bilimsel tıp öncesi tıp biçimleri, bilimsel tıbbın yokluğunda yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir ve bu nedenle alternatif tıp olarak adlandırılmaktadır. Bilimsel tıbbın dışında kalan, güvenlik ve etkililik kaygıları taşıyan alternatif tedaviler ise şarlatanlık olarak adlandırılmaktadır.

Tıp, hastalıkların teşhisi, prognozu, tedavisi ve önlenmesi bilimi ve uygulamasıdır. "Tıp" kelimesi Arapça ṭbb kökünden gelen ṭibb طبّ  "hekimlik mesleği ve ilmi" kelimesinden türetilmiştir. Arapça kelime, Süryanice ṭbbā טבא  "bilgi, ilim" sözcüğünden türetilmiştir. Bu kelime ise yine Süryanicedeki ṭbb טבב  "bilme, anlama" kökünden türetilmiştir.

Tıbbi erişilebilirlik ve klinik uygulamalar, kültür ve teknolojideki bölgesel farklılıklar nedeniyle dünya genelinde değişiklik göstermektedir. Batı dünyasında modern bilimsel tıp oldukça gelişmişken, Afrika veya Asya'nın bazı bölgeleri gibi gelişmekte olan ülkelerde nüfus, sınırlı kanıt ve etkinliğe sahip ve uygulayıcılar için gerekli resmi eğitimin olmadığı geleneksel tıbba daha fazla güvenebilir.
Gelişmiş dünyada, kanıta dayalı tıp klinik uygulamalarda evrensel olarak kullanılmamaktadır; örneğin, 2007 yılında yapılan bir literatür taraması, müdahalelerin yaklaşık %49'unun yarar ya da zararı destekleyecek yeterli kanıttan yoksun olduğunu ortaya koymuştur.
Modern klinik uygulamada, doktorlar ve doktor asistanları, klinik muhakeme kullanarak hastalığı teşhis etmek, prognoz etmek, tedavi etmek ve önlemek için hastaları kişisel olarak değerlendirir. Doktor-hasta ilişkisi tipik olarak hastanın tıbbi geçmişinin ve tıbbi kayıtlarının incelenmesiyle başlar, bunu tıbbi görüşme ve fizik muayene izler. Temel tanısal tıbbi cihazlar (örn. stetoskop, dil basacağı) tipik olarak kullanılır. Bulgular için muayene ve semptomlar için görüşmeden sonra, doktor tıbbi testler (örn. kan testleri) isteyebilir, biyopsi alabilir veya farmasötik ilaçlar veya diğer tedavileri reçete edebilir. Ayırıcı tanı yöntemleri, sağlanan bilgilere dayanarak durumların elenmesine yardımcı olur. Karşılaşma sırasında, hastayı ilgili tüm gerçekler hakkında doğru bir şekilde bilgilendirmek, ilişkinin ve güven gelişiminin önemli bir parçasıdır. Tıbbi karşılaşma daha sonra birçok yargı alanında yasal bir belge olan tıbbi kayıtta belgelenir. Takipler daha kısa olabilir ancak aynı genel prosedürü izler ve uzmanlar da benzer bir süreci takip eder. Teşhis ve tedavi, sorunun karmaşıklığına bağlı olarak sadece birkaç dakika veya birkaç hafta sürebilir.
Tıbbi görüşme ve karşılaşmanın bileşenleri şunlardır:

Başlıca şikayet (CC): mevcut tıbbi ziyaretin nedeni. Bunlar 'semptomlardır'. Hastanın kendi kelimeleriyle ifade edilir ve her birinin süresiyle birlikte kaydedilir. 'Başlıca endişe' veya 'mevcut şikayet' olarak da adlandırılır.
Mevcut hastalığın öyküsü (HPI): semptomların kronolojik sıralaması ve her semptomun daha fazla açıklanması. Genellikle geçmiş tıbbi öykü (PMH) olarak adlandırılan önceki hastalık öyküsünden ayırt edilebilir. Tıbbi geçmiş HPI ve PMH'den oluşur.
Mevcut aktivite: meslek, hobiler, hastanın gerçekte ne yaptığı.
İlaçlar (Rx): reçeteli, reçetesiz ve ev ilaçlarının yanı sıra alternatif ve bitkisel ilaçlar da dahil olmak üzere hastanın aldığı ilaçlar. Alerjiler de kaydedilir.
Geçmiş tıbbi öykü (PMH/PMHx): eşzamanlı tıbbi sorunlar, geçmişteki hastane yatışları ve ameliyatlar, yaralanmalar, geçmişteki bulaşıcı hastalıklar veya aşılar, bilinen alerji öyküsü.
Sosyal geçmiş (SH): doğum yeri, ikametgâh, evlilik geçmişi, sosyal ve ekonomik durum, alışkanlıklar (diyet, ilaçlar, tütün, alkol dahil).
Aile öyküsü (FH): ailede hastayı etkileyebilecek hastalıkların listelenmesi. Bazen bir aile ağacı kullanılır.
Sistemlerin gözden geçirilmesi (ROS) veya sistem sorgulaması: HPI'da gözden kaçabilecek bir dizi ek soru: genel bir sorgulama (herhangi bir kilo kaybı, uyku kalitesinde değişiklik, ateş, şişlik ve yumrular vb), ardından vücudun ana organ sistemlerine (kalp, akciğerler, sindirim sistemi, idrar yolu vb.) ilişkin sorular.
Fizik muayene, hasta tarafından gönüllü olarak ortaya konan ve objektif olarak gözlemlenemeyen semptomların aksine, objektif ve gözlemlenebilir olan tıbbi hastalık belirtileri için hastanın muayene edilmesidir. Sağlık hizmeti sağlayıcısı görme, işitme, dokunma ve bazen de koku alma (örneğin enfeksiyon, üremi, diyabetik ketoasidoz) yöntemlerini kullanır. Fiziksel muayenenin temelini dört eylem oluşturur: muayene, palpasyon (hissetme), perküsyon (rezonans özelliklerini belirlemek için vurma) ve oskültasyon (dinleme). Genellikle bu sırayla uygulanır, ancak oskültasyon abdominal değerlendirmeler için perküsyon ve palpasyondan önce gerçekleşir.
Klinik muayene aşağıdakilerin incelenmesini içerir:

Boy, kilo, vücut sıcaklığı, kan basıncı, nabız, solunum hızı ve hemoglobin oksijen satürasyonunu içeren yaşamsal bulgular
Hastanın genel görünümü ve spesifik hastalık göstergeleri (beslenme durumu, sarılık, solukluk veya çomak parmak varlığı)
Cilt
Baş, göz, kulak, burun ve boğaz (HEENT)
Kardiyovasküler (kalp ve kan damarları)
Solunum (büyük hava yolları ve akciğerler)
Karın ve rektum
Genital organlar (ve hasta hamile ise veya hamile olabilirse hamilelik)
Kas-iskelet sistemi (omurga ve ekstremiteler dahil)
Nörolojik (bilinç, farkındalık, beyin, görme, kraniyal sinirler, omurilik ve periferik sinirler)
Psikiyatrik (yönelim, ruhsal durum, ruh hali, anormal algı veya düşünce kanıtı).
Muayene, muhtemelen tıbbi geçmişte vurgulanan ilgi alanlarına odaklanacaktır ve yukarıda listelenen her şeyi içermeyebilir.
Tedavi planı, ek tıbbi laboratuvar testleri ve tıbbi görüntüleme çalışmalarının istenmesini, tedaviye başlanmasını, bir uzmana sevk edilmesini veya gözlem altında tutulmasını içerebilir. Takip önerilebilir. Sağlık sigortası planına ve yönlendirilmiş sağlık hizmeti sistemine bağlı olarak, testlerin önceden yetkilendirilmesi gibi çeşitli "kullanım incelemesi" biçimleri, pahalı hizmetlere erişimde engeller oluşturabilir.
Tıbbi karar verme (MDM) süreci, hastanın sorununu açıklayacak kesin bir tanı elde etmek için ne yapılması gerektiğine dair bir fikirle birlikte olası tanıların (ayırıcı tanılar) bir listesini oluşturmak için yukarıdaki tüm verilerin analizini ve sentezini içerir.
Sonraki ziyaretlerde, yeni öykü, semptomlar, fiziksel bulgular ve laboratuvar veya görüntüleme sonuçları veya uzman konsültasyonları elde etmek için süreç kısaltılmış bir şekilde tekrarlanabilir.

Çağdaş tıp genel olarak sağlık hizmetleri sistemleri içerisinde yürütülmektedir. Yasal, kimliklendirme ve finansman çerçeveleri münferit hükûmetler tarafından oluşturulmakta, zaman zaman kiliseler gibi uluslararası kuruluşlar tarafından da desteklenmektedir. Herhangi bir sağlık sisteminin özellikleri, tıbbi bakımın sağlanış şekli üzerinde önemli etkiye sahiptir.
Antik çağlardan itibaren, Hristiyanlığın pratik hayırseverlik vurgusu, sistematik hemşirelik ve hastanelerin gelişmesini sağlamıştır ve Katolik Kilisesi bugün dünyadaki en büyük devlet dışı tıbbi hizmet sağlayıcısı olmaya devam etmektedir. Gelişmiş sanayi ülkeleri (Amerika Birleşik Devletleri hariç) ve birçok gelişmekte olan ülke, tek ödeyenli bir sağlık sistemi veya zorunlu özel veya kooperatif sağlık sigortası yoluyla herkes için bakımı garanti altına almayı amaçlayan bir evrensel sağlık hizmetleri sistemi aracılığıyla tıbbi hizmetler sunmaktadır. Bu sayede tüm nüfusun ödeme gücünden ziyade ihtiyaç temelinde tıbbi bakıma erişiminin sağlanması amaçlanmaktadır. Sağlık hizmetlerinin sunumu özel muayenehaneler, devlete ait hastaneler ve klinikler ya da hayır kurumları tarafından, çoğunlukla da bu üçünün birleşimi şeklinde gerçekleştirilebilir.
Çoğu kabile toplumu, nüfusun tamamı için sağlık hizmeti garantisi sağlamamaktadır. Bu tür toplumlarda sağlık hizmetleri, ödeme gücü olan veya kendi kendini sigortalayan (doğrudan veya bir iş sözleşmesinin parçası olarak) ya da doğrudan hükûmet veya kabile tarafından finanse edilen bakım kapsamına girebilen kişiler için mevcuttur.

Bilginin şeffaflığı, bir dağıtım sistemini tanımlayan bir diğer faktördür. Koşullar, tedaviler, kalite ve fiyatlandırma hakkındaki bilgilere erişim, hastaların/tüketicilerin seçimlerini ve dolayısıyla tıp uzmanlarının teşviklerini büyük ölçüde etkiler. ABD sağlık sistemi açıklık eksikliği nedeniyle eleştirilere maruz kalırken, yeni mevzuat daha fazla açıklığı teşvik edebilir. Bir yandan şeffaflık ihtiyacı ile diğer yandan hasta gizliliği ve ticari kazanç için bilginin olası istismarı gibi konular arasında algılanan bir gerilim vardır.
Tıp alanında bakım sağlayan sağlık çalışanları, doktorlar, hemşireler, fizyoterapistler v

Varlık, felsefenin temel kavramlarından birisidir. Var olan ya da var olduğu söylenen şey, varlık kavramının içeriğini oluşturur. İlk olarak Elea Okulu'nun öncüsü Parmenides tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. Farklı felsefe okullarında ya da akımlarında farklı anlam katmanların ele alınmakta ve tanımlanmaktadır. Öznel ve nesnel varlık tanımları söz konusudur ve bu varlık kavramı özellikle varlık teorisinde (ontolojide) temel bir rol oynar. Var olanın varoluşu durumu, ancak var olan şeylerle varlık arasında bir ayrım söz konusudur. Varlık var olanların her birinde mevcut olan niteliktir bir anlamda. Aristoteles varlığı var olanların içerisindeki özdeş olan nitelikler olarak belirtir. Bütün olanların genel kavramı. Gerçek varlık ve düşünsel varlık olarak iki ayrı şekilde belirtilir. Gerçek varlık varoluş olarak belirtilirken, düşünsel varlık öz olarak belirtilmektedir.

Varlık felsefesi

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsa, İnkılâp Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

İnanç, en geniş tanımıyla bir kişinin belli bir iddiayı ya da varsayımı, sezgisel yol ile (hissetme) "doğru" ya da "yanlış" kabul ettiği psikolojik bir durumdur. İnanç merkezli bir beyne sahip birey için ampirik veya bilimsel ispatın bir önemi yoktur. İnancın tanımlanmasının bir başka yolu ise bunun gerçek olma olasılığına karşı pozitif yönde tutum gösteren bir tutumun zihinsel temsil olarak görülüyor olmasıdır. Antik Yunan düşüncesi bağlamında inanç kavramıyla ilgili olarak pistis ve doxa olmak üzere iki ilgili terim belirlenmiştir. Basitleştirilmiş olarak, pistisin "güven" ve "itimat", doxanın ise "görüş" ve "kabul" anlamlarına  geldiği söylenebilir. İngilizcedeki "ortodoks" sözcüğünün kökeni doxaya dayanmaktadır. Jonathan Leicester, inancın gerçeği göstermek yerine eylemde bulunma amacına sahip olduğu görüşünü önermektedir.
Epistemolojide, filozoflar doğru ya da yanlış fikir ve kavramlarla ilişkili kişisel tutumları belirtmek için "inanç" terimini kullanırlar. Bununla birlikte, "inanç" aktif içgözlem ve tedbirli olmayı gerektirmez. Örneğin, asla güneşin yükselip yükselmediğini düşünmez, yalnızca güneşin yükseleceğini varsayarız. Stanford Ansiklopedisi'nde Eric Schwitzgebel'e göre "inanç" sıradan yaşamın önemli bir yönü olduğundan şöyle sorulmalıdır: "fiziksel bir organizma nasıl inanca sahip olabilir?".

Din

İnançlar, Nat Geo belgeseli 30 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mantıkta, bir cümle sonlu sayıda terimden oluşan bir ifadedir. En yaygın şekliyle ayrılma (veya bağlacı) ile bağlanmış bir cümlenin içindeki terimlerden herhangi biri doğru olduğunda cümle de doğrudur. Çok yaygın olmayan birleşme (ve bağlacı) ile bağlanmış bir cümlenin doğru olması için içerdiği terimlerin hepsi doğru olmalıdır. Kullanılan bağlaca göre, bir cümle sonlu terimlerin ayrışımı ya da sonlu terimlerin birleşimi olarak tanımlanır. Mantık cümleleri, 
  
    
      
        
          t
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{i}}
  
 terimleri için, genellikle aşağıdaki şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          t
          
            1
          
        
        ∨
        ⋯
        ∨
        
          t
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{1}\vee \cdots \vee t_{n}}
  

Bir cümle boş olabilir (boş bir terimler kümesiyle tanımlanmıştır). Boş cümle 
  
    
      
        ∅
      
    
    {\displaystyle \emptyset }
  
,

  
    
      
        ⊥
      
    
    {\displaystyle \bot }
  
 ya da 
  
    
      
        ◻
      
    
    {\displaystyle \Box }
  
 gibi çeşitli sembollerle gösterilir. Bir boş cümlenin doğruluk değeri her zaman yanlış 'tır. Bu olgu yanlış 'ın 
  
    
      
        (
        {
      
    
    {\displaystyle (\{}
  
yanlış, doğru
  
    
      
        }
        ,
        ∨
        )
      
    
    {\displaystyle \},\vee )}
  
 monoidinin doğal bir elemanı olmasıyla açıklanabilir.

Mantık bağlacı
Horn cümlesi

Diyalektik mantık, kavramsal ve mantıksal yöntem. Birçok farklı anlamlarda değerlendirilen diyalektik kavramında türetilen mantık biçimi. Buna göre ilk olarak, bir kavramdan diğerine aradaki çelişkileri yok ederek ilerleme yöntemine verilen isim. karşıtlıklar içinde ilerleyerek ve bu karşıtlıkları geçersizleştirerek sonuca varmaya çalışan mantıksal düşünme yolu. İlk olarak Herakleitos diyalektik mantığı kullanmıştır. Daha sonra özellikle Hegel'de doruğuna ulaşacaktır bu diyalektik mantık. Ardından da Marx'ın elinde materyalist bir içeriğe sahip kılınacaktır. Bütün bu öğretilerde diyalektik mantık genel anlamda çelişki ve bağıntılılık kavramlarıyla işleyen bir mantık biçimi olarak meydana gelir. Formel mantığın temel kavram ve kategorileri bir tarafa atılmaz, aksine aynı kavram ve kategoriler çelişki ve bağıntılılık ilkeleri açısından yeniden mantıksal olarak içeriklendirilirler.

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Mantıkta ve matematikte, bir doğruluk değeri ya da mantıksal değer, bir önermenin doğruluk ile ilişkisini belirleyen bir değerdir.

Klasik mantıkta doğruluk değerleri doğru (1 ya da 
  
    
      
        ⊤
      
    
    {\displaystyle \top }
  
)  ve yanlış (0 ya da 
  
    
      
        ⊥
      
    
    {\displaystyle \bot }
  
) olabilir; yani klasik mantık iki değerlidir. Bu iki değerden oluşan küme aynı zamanda Bool tanım kümesi olarak adlandırılır. Mantık bağlaçlarının anlamsal karşılığı doğruluk tablosu olarak ifade edilen doğruluk fonksiyonlarıdır. İki koşulluluk karşılıklı eşitlik anlamına gelir. Tümleme ise doğru ve yanlış arasında birebir ilişki kurar. Veya bağlacı ile ve bağlacı birbirinin tümleyenidir ve bu ilişki De Morgan yasasına göre şöyle ifade edilir:

  
    
      
        ¬
        (
        p
        ∧
        q
        )
        
        ⟺
        
        ¬
        p
        ∨
        ¬
        q
      
    
    {\displaystyle \neg (p\land q)\iff \neg p\lor \neg q}
  

  
    
      
        ¬
        (
        p
        ∨
        q
        )
        
        ⟺
        
        ¬
        p
        ∧
        ¬
        q
      
    
    {\displaystyle \neg (p\lor q)\iff \neg p\land \neg q}

Eleştirel düşünme (kritik düşünme) akıl yürütme, analiz ve değerlendirme gibi zihinsel süreçlerden oluşan bir düşünme biçimidir. Eleştirel düşünme yerine kimi zaman tartışma mantığı ya da biçim dışı (enformel) mantık terimleri de kullanılmaktadır. Sorgulama ve şüpheciliğe dayanan eleştirel düşünme sağduyu ve bilimsel kanıtlarla uyuşan net hükümlere varmak için somut veya soyut konular üzerinde düşünme süreçlerini de içermektedir. Bu yönüyle diğer bir düşünme biçimi olan yaratıcı düşünmeyi tamamlamaktadır.
Eleştirel düşünürler tüm duyulardan, yazılı veya sözlü ifadelerden, gözlem, deney ve akıl yürütmeden elde ettikleri verileri bir araya getirirler. Eleştirel düşünme bireyin tartışmaları safsatalardan ayırabilmesine, yargılama yetisinin gücüne, inançlarının şekillenmesine, yeğlemelerinin ve eylemlerinin doğru ve geçerli olmasına önemli katkıda bulunur.

Geliştirilen bir argümanın, ne denli eleştirel düşünme ürünü olduğunu anlamak için bir dizi ölçüte gereksinme bulunmaktadır. Bu ölçütlere göre bir argümanı inceleyerek, argümanın ulaştığı sonuçların sağlamlığının düzeyi hakkında fikir edinmek mümkündür. Eleştirel düşünceyi eleştirel olmayan düşünceden ayırmayı sağlayan başlıca düşünce özellikleri şunlardır:

İlgililik: Geliştirilen argüman ve argümanı meydana getiren ögeler ele alınan konuya ilişkin olmalıdır.
Geçerlilik: Argümanı teşkil eden önermeler sağduyu, veri, bilgi ve kanıta dayalı olarak savunulabilir ve geçerlenebilir olmalıdır.
Açıklık ve anlaşılabilirlik: Argümanı meydana getiren önerme ve çıkarımlar herhangi bir yanlış anlamaya veya anlam karmaşasına meydan vermemelidir.
Dengelilik (genişlik ve derinlik): Argümanı meydana getiren önermelerin kapsamı ve ayrıntı düzeyi yeterli olmalıdır.
Mantıklılık: Önermeler doğru biçimde sıralanmalı ve birbirleri ile doğru olarak ilişkilendirilmeli, argüman uygun bir mantık silsilesi izlemelidir.
Doğruluk: Argümanın sonunda varılan sonuçlar, argümana temel oluşturan veri, bilgi, kanıt ve varsayımlar tarafından desteklenmelidir.
Adillik: Argüman konunun paydaşları arasında—özellikle sağduyu ve bilgi sahibi olanlarda—güvenilirlik ve adalet hissi uyandırmalıdır.

Eleştirel düşünme süreci beş aşamadan oluşmakta ve ele alınacak konunun belirlenmesi ile başlamaktadır. Ardından konu ile ilgili veri, bilgi ve kanıtlar toplanmakta; farklı argümanlar ve bakış açıları incelenmekte; incelenen argümanların dayandığı varsayım, veri, bilgi ve kanıtlar gözden geçirilmektedir. İkinci aşamada elde edilen bulgular üçüncü aşamada bir değerlendirmeye tabi tutulmakta, gereksiz ya da geçersiz olanlar ayıklanmaktadır. Kalanlar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar saptanmakta, bağlantılar ve ilişkiler tanımlanmaktadır. Dördüncü aşamada kalan veri, bilgi ve kanıtlar mantıksal bir çerçeveye oturulmaktadır. Beşinci ve son aşamada ise mantık çerçevesi içerisinde varılan sonuçlar sunulmakta; sonuçların geçerliliği ve sağlamlığı hakkında bir yargıya varılmaktadır.

Eleştirel düşünürler eleştirel düşünme süreci boyunca, ele alınan konuyu yeterince sağlam biçimde tartışabilmek için bir dizi beceriye gereksinme duymaktadır. Başlıca eleştirel düşünme becerileri şunlardır:

Ayıklamak: Bir argümanı oluşturmak üzere bir araya getirilmiş tümce ya da önermelerden hangisinin geçerli olduğunu belirlemek; kalanları kullanmamak.
Bağlantılandırmak: Bir argümanı oluşturmak üzere bir araya getirilmiş tümce ya da önermeleri doğru bağlaçları kullanarak birbirleri ile mantıksal olarak ilişkilendirmek.
Benzetmek: Bir argümanda betimlenen kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramlar arasındaki benzer özelliklerin, bu benzerliklerin gücünün ayırdına varmak.
Çözümlemek: Karmaşık bir konuyu uygun biçimde alt konulara bölerek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak.
Eleştirmek: Bir argümana konu olan kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramlar hakkında ya da argümanı oluşturan önermeler hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargıya varmak.
Eşleştirmek: Bir argümana konu olan kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramlar arasında ya da argümanı oluşturan önermeler arasında ilinti kurmak.
Hipotez oluşturmak: Ortada yeterli veri, bilgi ve kanıt yokken, bir argüman oluşturabilmek amacı ile varsayımda bulunmak ya da açıklama önermek.
Karşılaştırmak: Bir argümana konu olan tümceler ya da argümanda betimlenen kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramlar arasındaki ortak özellikleri ve farklılıkları değerlendirmek ve belirlemek.
Kümelendirmek: Bir argümanda betimlenen kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramların aralarındaki benzer özellikleri saptamak; bu benzerlikleri kullanarak onları gruplamak.
Neden-sonuç ilişkisi kurmak: Birbirini izleyen iki olgudan, ardılın öncülü hangi neden veya nedenlerden izlemesi gerektiğini geçerli ve sağlam bir biçimde açıklamak.
Öngörmek: Geçmişe ya da bugüne değin veri, bilgi ve kanıtlardan yola çıkarak gelecekte ne olacağını önceden kestirmek.
Örüntü ve istisnaları belirlemek: Bir argümanı oluşturan kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramlarda yinelenen özelliklerin ayırdına varmak ve—varsa—istisnaları belirlemek; istisnalardan yola çıkarak örüntünün genelliği hakkında yargıya varmak.
Plan yapmak: Düne ve bugüne değin veri, bilgi ve kanıtlardan yola çıkarak; ve karşılaşılabilecek belirsizlikleri de göz önüne alarak gelecekte ne ya da neler yapılması gerektiğine ilişkin karar vermek.
Sentezlemek: Bir argümanı oluşturan ve kimi zaman birbiri ile ilintisiz ya da çelişkili görünen veri, bilgi, kanıt ve tümcelerden yola çıkarak genel ya da özgün bir sonuca varmak.
Sınıflamak: Önceden belirlenmiş ölçütlere göre bir argümanda betimlenen kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramlardan ortak özellikler gösterenleri gruplamak.
Sıralamak: Önceden belirlenmiş bir ölçüte göre bir argümanı meydana getiren tümceleri ya da argümanda betimlenen kişi, nesne, eylem, olgu ya da kavramları sıradüzensel olarak dizmek.
Tümdengelimsel (dedüktif) çıkarım yapmak: Bir genellemeden yola çıkarak, belirli bir kişi, nesne, eylem ya da olguya veya bunlardan oluşan bir gruba değin çıkarımda bulunmak.
Tümevarımsal (endüktif) çıkarım yapmak: Gözlem, deney ya da araştırma yolu ile toplanan veri, bilgi ve kanıtlara dayanarak bir kişi, nesne, eylem ya da olguya veya bunların meydana getirdiği bir gruba değin genelleme yapmak.
Veri, bilgi ve delil toplamak: Bir hipotezi kanıtlamak, bir konuda argüman geliştirmek ya da geliştirilmiş bir argümanı kuşkuya olabildiğince yer bırakmayacak şekilde desteklemek üzere, konu ile ilgili gerçekleri gözlem, ölçüm, deney ya da araştırma yolu ile bir araya getirmek.

McKinsey Küresel Enstitüsü (MGI) tarafından geliştirilen modelde 5 ana 25 alt kategoride birçok yetkinliğin gelecekte ne kadar önemli olacağının analizi yapılmıştır. Bu analizin sonucunda ileri düzey okur-yazarlık ve eleştirel düşünme yetkinlikleri için 2030 yılında daha çok önemli olacağı gözlemlenmiştir. Grafikteki değişimde artış görülmüş ki aynı grafikte negatif eğilime sahip yetkinlikler de vardır. Değişim yüzdesindeki fark diğer bazı yetkinliklere göre az olsa da gelecekte daha bilinçli ve eleştirel düşünen bireylere ihtiyaç olacağı görülmektedir.

Eleştirel teori
Eleştirel okuma
Eleştiri
Eleştirel psikoloji
Eleştirel rasyonalizm
Eleştirel gerçekçilik
Eleştirel hukuk çalışmaları
Eleştirel ırk teorisi (ABD)
Okuryazarlık

Allen, M. (2004). Smart Thinking: Skills for Critical Understanding and Writing. 2. Basım. Oxford University Press.
Browne, M. N. ve S. M. Keeley. (2009). Asking the Right Questions: A Guide to Critical Thinking. 9. Basım. Prentice Hall.
Moore, B. N. ve R. Parker. (2008). Critical Thinking. 9. Basım. McGraw-Hill.
Özdemir, O. (2008). Eleştirel Düşünme. Kriter Yayınları.
Sinnott-Armstrong, W. ve R. J. Fogelin. (2009). Understanding Arguments: An Introduction to Informal Logic. 8. Basım. Wadsworth.
Şahinel, S. (2002). Eleştirel Düşünme. Pagem A Yayıncılık.
Tittle, P. (2011). Critical Thinking: An Appeal to Reason. Routledge.
Walton, D. N. (1989). Informal Logic: A Handbook for Critical Argumentation. Cambridge University Press.
Wright, L. (2001). Critical Thinking: An Introduction to Analytical Reading and Reasoning. Oxford University Press.

Berber, F., F. Akbulut, H. Maden, M. Gezer ve Ş. Keser. (Tarihsiz). Düşünme ve Eleştirel Düşünme: Özel Öğretim Yöntemleri Dersi Araştırma Raporu. Süleyman Demirel Üniversitesi, Teknik Eğitim Fakültesi, Elektronik-Bilgisayar Eğitimi Bölümü, Bilgisayar Sistemleri Öğretmenliği. 07.10.2011 tarihinde http://tins116.cankaya.edu.tr/uploads/files/dusunmeveelestireldusunme.pdf17 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bağlantısından erişildi.
Argumentation and Critical Thinking Tutorial
Argument Mapping
Critical Thinking Core Concepts
Critical Thinking Web18 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Critical Thinking: What Is It Good for?
Foundation For Critical Thinking26 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Socratic Method and Critical Thinking18 Mayıs 2016 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi

Francis Bacon, 1. St Alban Vikontu, 1st Lord Verulam, PC (/ˈbeɪkən/; 22 Ocak 1561 – 9 Nisan 1626), Kral I. James döneminde İngiltere Başsavcısı ve İngiltere Lordlar Kamarası Şansölyesi olarak görev yapmış İngiliz bir filozof, bilim insanı ve devlet adamıdır. Bacon, bilimsel yöntemle yönlendirilen doğa felsefesinin önemini savunmuş ve eserleri Bilimsel Devrim boyunca etkili olmuştur.
Bacon, empirizmin babası olarak adlandırılmıştır. Yalnızca tümevarım mantığı ve doğadaki olayların dikkatli gözlemiyle bilimsel bilginin mümkün olduğunu savunmuştur. Bilimin, bilim insanlarının kendilerini yanıltmaktan kaçınmayı amaçladıkları şüpheci ve metodik bir yaklaşımla gerçekleştirilebileceğine inanıyordu. Bacon'ın, bu tür bir yöntem hakkındaki en belirgin önerileri, Baconcu method olarak adlandırılan yaklaşım uzun süreli bir etki yaratmamış olsa da, şüpheci metodolojinin önemine ve olasılığına dair genel fikirleri daha sonra onu bilimsel yöntemin kurucularından biri haline getirmiştir. Şüpheciliğe dayalı yöntemi, bilim için yeni bir retorik ve teorik çerçeve sunmuştur ve sunduğu bu çerçeve bilim ve metodoloji tartışmalarında hala merkezi konumunu korumaktadır. Bilimsel devrimdeki rolü, bilimsel deneyleri Tanrı'yı yüceltmenin ve kutsal yazıları yerine getirmenin bir yolu olarak teşvik etmesiyle ünlüdür.
Bacon, kütüphanelerin hamisiydi ve kitapları, tarih, şiir ve felsefe olmak üzere üç kategori altında sınıflandırmak için bir sistem geliştirmiştir. Geliştirdiği bu kategoriler daha sonra belirli konulara ve alt başlıklara bölünebilirdi. Kitaplar hakkında şu ünlü sözüyle tanınır: "Bazı kitaplar tadılmalı, bazıları yutulmalı; ve birkaç tanesi çiğnenip hazmedilmelidir." 19. yüzyılın ortalarında öne sürülmüş, Shakespeare'nin eserlerinin bir başkası tarafından yazıldığını iddia eden bir sözde teoriye göre (Shakespeare authorship question), Bacon'ın William Shakespeare'e atfedilen oyunların en az bir kısmını, hatta muhtemelen tamamını yazdığı öne sürülmektedir.
Bacon, Cambridge Üniversitesi'ndeki Trinity College'da eğitim görmüş ve burada büyük ölçüde Latince sunulan Orta Çağ müfredatını titizlikle takip etmiştir. 1597'de Kraliçe I. Elizabeth, onu hukuk danışmanı olarak tutmuş ve kendisine Kraliçe'nin danışmanı" unvanı verilmiştir. I. James'in 1603'te tahta çıkmasının ardından, Bacon şövalye ilan edilmiş, daha sonra 1618'de Baron Verulam ve 1621'de St Alban Vikontu unvanlarını almıştır. Bacon'ın varisi bulunmadığı için, her iki unvan da 1626'da 65 yaşında zatürreden ölmesiyle sona ermiştir. Hertfordshire'daki St Albans'da, St Michael Kilisesi'nde gömülüdür.

22 Ocak 1561'de Londra'da doğan Francis Bacon, Kraliçe 1. Elizabeth'in adalet bakanı Nicholas Bacon'ın oğludur. Her ne kadar Francis Bacon'ın ünü babasınınkini gölgede bıraksa da, babası, Nicholas Bacon da sıradan birisi olmaktan çok öte, döneminin ünlü isimlerindendi. Francis Bacon, on iki yaşında girdiği Trinity College, Cambridge'de skolastik felsefeyle tanıştı ve skolastik felsefeye karşıt görüşlerinin tohumları burada atıldı. 1576'da Hukuk okumaya başladıktan sonra, Fransa'daki İngiliz elçisinin yanında çalışması için bir teklif aldı. Teklifi kabul ederek, öğrenimine ara verdi ve Fransa'ya gitti. Bacon, felsefeye olan aşkının iyice filizlenmeye başladığı bu dönemde (1579) babasının beklenmedik vefat haberini aldı. Cepleri boş bir şekilde İngiltere'ye döndüğünde yapabileceği tek şey hukuk öğrenimine devam etmek oldu. Öğrenimini tamamladıktan sonra avukatlık yapmaya başladı. Çocukluğundan beri alıştığı lüks yaşama özlem çekiyordu, bu yüzden avukatlık yaparken bir taraftan da siyasi bir kariyer için çalıştı. Nitekim 1584'te parlamentoya seçildi.
Essex kontuyla yakın bir arkadaşlığı vardı. Fakat arkadaşlıkları, Essex kontunun Kraliçe 1. Elizabeth'i devirmek üzere kurduğu planlar nedeniyle bozuldu. Kraliçeye olan bağlılığının büyük olduğunu belirten Bacon, uzun süre arkadaşını fikirlerinden döndürmeye çalıştı. Kraliçeye yapılan başarısız bir suikast girişiminden sonra Essex kontu tutuklandı. Bacon'ın da çabalarıyla salıverilen kont, daha sonra Kraliçeyi devirmek için yeni bir girişimde bulundu. Bu sefer tutuklandığında, suçlu bulundu ve idam edildi. Bu sırada Bacon'ın yıldızı parlamaktaydı, her ne kadar Essex kontuyla olan bu ilişkileri sonucu onu hayatı boyu tehdit edecek düşmanlar edinmiş olsa da Kraliçeye olan bağlılığı hiç kuşkusuz ona kariyer açısından büyük fırsatlar vermişti.
1603'te Kraliçenin veliahtı olarak I. James tahta geçince hızlı bir şekilde önemli mevkilere geldi. Önce "Sir" unvanı aldı, sonra 1606'da başsavcı, 1618'de ise İngiltere başyargıcı oldu. Kariyerinin zirvesindeyken, çöküşü kapıyı çaldı. 1621'de rüşvet suçuyla tutuklanıp yargılandı. Suçlu bulundu ve hapis cezasına çarptırıldı. Hapishanede fazla kalmadı ve salıverildi, fakat bundan sonra ne parlamentoda ne de herhangi bir politik konumda bulunma imkânı vardı. Siyasetten kopan Bacon hayatının geri kalan yıllarını felsefi düşüncelerine adadı.
Bacon'ın ölümü de bilim uğruna oldu: Soğuğun çürümeyi önleyip önlemediğini görmek için bir tavuk ölüsünü karla doldurarak yaptığı deney sırasında soğuk algınlığına yakalandı. 1626'da zatürre nedeniyle öldü.

Bacon'ın felsefesinin merkezinde bilim vardır. Bilimin insanları aydınlatma ve geliştirme işlevini öne çıkarmıştır. O'na göre bilim, doğanın özüne yönelmelidir. Doğayı deneyle kavramaya çalışmıştır. Pragmatizm ile sonuçlanacak olan deney temeline dayanan İngiliz felsefesinin ilk tohumlarını atmıştır. Bacon'a göre bilimin başlıca yöntemi tümevarım yöntemidir.
Bacon yapıtlarıyla bilimin ve felsefenin, gelişimini göstermiş, doğa ve akıl arasında bir bağ kurulabileceği fikrini yerleştirmiştir.
Aynı zamanda, ötanazi kavramını günümüzdeki anlamına yakın içerikte ilk kez Francis Bacon kullanmıştır. Hekimin görevinin, acısına son vererek hastayı tedavi edip iyileştirmekle sınırlı olmadığını, bunun başarılamadığı durumlarda ona rahat ve kolay bir ölüm sağlamayı da içerdiğini savunmuştur.

Bacon'ı felsefe ve siyaset alanları dışında edebiyat alanında da büyük bir üne ve öneme kavuşturan eseri hiç kuşkusuz ünlü "Denemeler"idir (Essays). 1597'de ilk kez basılan bu eseri, daha sonra genişletilmiş bir şekilde 1612 ve 1625'te tekrar basıldı. Yalın ve berrak anlatımının yanında zekice oluşturulmuş kompleks formları da içeren bu eseri Bacon'ı İngiliz edebiyat tarihinin ünlü simalarından biri yapmıştır. Denemeler, birçok farklı konuda Bacon'ın fikirlerinde gezinmemizi sağlayan, onu ve düşünce biçimini anlamamıza olanak verdiği gibi günlük yaşantımız açısından da değerli nasihatlere ve düşüncelere sahip olan önemli bir eserdir.
Denemeler üzerinde birkaç noktada durmamız gerekirse, bunlardan en önemlisi, Denemeler'deki ahlâk felsefesidir. Hristiyan ahlâk yapısının uzağında daha makyavelist bir ahlâk görüşü hakimdir. Yine de pür bir makyavelist tavırdan öte, geleneksel Hristiyan ahlâkı ile makyavelist tutumun ortasında, daha uzlaşmacı bir ahlâk yapısı göze çarpmaktadır.
Denemeler'den fazlasıyla anladığımız üzere Bacon'ın ideal yönetim sistemi otokrasidir. Fakat onun otokrasi anlayışı ortaçağdakinden biraz daha farklı, belki de filozof-krala daha yakın bir anlayıştır.
Bacon, Denemeler'de, gençlikten dostluğa, dostluktan siyasete, siyasetten psikolojiye kadar çok geniş bir yelpaze içerisinde birçok farklı görüş sunmuştur.

Hayatı boyunca üzerinde duracağı felsefi fikirlerinin temelini attığı bu eser, Bacon'ın ilk felsefi çalışmasıdır. Eserin ismi belki de eserin mühtevasını en güzel özetleyen kalıp "Bilimin İlerlemesi" (The Advancement of Learning), zira eser çok geniş bir alanı kaplıyor birçok farklı bilim dalı için yeni yaklaşımlar geliştirilmesini ısrarla savunuyor, tıbba, fizyolojiye değiniyor, psikolojik yorumlarda bulunuyor. Bilimin her yönde, her açıdan gelişmesi gerektiğini savunuyor. Bilim, bilimin ve bilimsel araştırmanın önemi üzerine yazılan onca sayfadan ve bilime yapılan onca övgüden sonra, bilimin bir kılavuz olmaksızın kaybolacağı ve eksik kalacağı sonucuna varıyor. Bilimin kılavuzu: Felsefe. Felsefenin bilime yapacağı kılavuzluğu anlatırken, yeni bilimsel yöntemi de tümevarım yöntemi olarak açıklıyor.
Eser incelendiğinde belki de göze çarpan en önemli unsur Bacon'ın insanlığa, insana olan güveni. Bacon insanı kesinlikle doğadan üstün tutuyor. Bilimle yapılacak keşiflerin insanı doğadan üstün kılacağından emin. Yaşadığı çağa göre çok devrimsel ve hatta hayalperest nitelikte bir söylemdir bu.

"İnsan, doğanın yöneticisi ve yorumcusu olarak, doğa düzeni üzerindeki gözlemlerinin izin verdiği kadar eylemde bulunabilir ve nedenleri anlayabilir. Daha ötesini ne bilir, ne de bilebilir." Hiç kuşkusuz, Novum Organum'un bu cümleleri Bacon'un görüşlerini, deneyselciliğini, gözlemciliğini ve insan ile doğaya bakış açısını güzel bir şekilde özetlemektedir. Eserin adından da fark edilebileceği gibi, karşımızda yeni bir Organon vardır, Aristo'ya ve eski yöntemlere karşı, yeni bir yöntem, yeni bir bilim ve mantık sistemi.
Bilimin kılavuzu felsefenin gerektiği konuma gelebilmesi ve insanın bilim ışığı altında yükselebilmesi için, Bacon'a göre zihnin "putları" yıkılmalıydı. "Put" ile Bacon'ın kastı, gerçeklerin yerine konulmuş, yanlış ve hatalı, akıl-dışı yöntemler ve düşüncelerdir. Bu yanlış yöntem ve düşünceler, sadece yeni yanlışlıkların doğmasına yol açar, böylece bilimin gerçek yolunun ve gerçeklerin üstünü örter. Eserde dört çeşit put ile karşılaşırız: Kabile (Oymak) putları, Mağara putları, Çarşı putları ve Sahne (Tiyatro) putları.
Kabile (Oymak) putları, tüm putların en önemlisi ve en zararlısıdır. Gelenekten veya doğal yapımızdan gelen görüşleri araştırma yapmaksızın kabul etmeyi içerir. Oysa, Bacon'a göre düşüncelerimiz nesnelerden çok kendimizi, bakış açımızı yansıtır. İnsan olmasını istediği şeye kolaylıkla inandığı için birçok geri dönüşü olmayan yanlış kanılara sapar.
Mağara putları olarak adlandırılan ikinci grup putlar ise, yaratılışından ve doğadaki gelişim süreci yüzünden biçimlenen ve daraltılan (limitlenen) bakış açısını ve zihni tanımlar. Oysa gerçek ne dar bir ala

Friedrich Ludwig Gottlob Frege (8 Kasım 1848 - 26 Temmuz 1925), modern matematiksel mantığın ve analitik felsefenin kurucusu sayılan Alman matematikçi, mantıkçı ve filozof.

Wismar'da doğdu. 1869'da Jena Üniversitesi'nde öğrenime başladı ve iki yıl sonra, 1873'te Felsefe Doktoru unvanını aldığı Göttingen'e taşındı. İki yıl sonra Jena'ya döndü ve matematik dersleri vermeye başladı. Matematik alanında 1879'da doçent ve 1896'da profesör oldu. 1925'te Bad Kleinen'de öldü.

Aristo'dan sonraki zamanların en büyük mantıkçısı kabul edilir. 1879'da yayınladığı, devrim niteliğindeki Begriffsschrift veya Kavram Yazısı, Aristo'dan beri nüfuzunda bir değişiklik olmayan eski Terim Mantığı'nın yerini alarak mantığın tarihinde yeni bir dönemi haber veriyordu. Begriffsschrift bugün matematiğin her alanında kullanılan niceleme gibi, Orta Çağ'ın Çoklu Genelleme Problemi'ne çözüm getiren kavramlar ve fonksiyon ve değişkenlerin açık bir şekilde konumlandırılması gibi özellikleriyle temelleri sarstı.
Frege, önermeler mantığı ve kendi icadı yüklemler mantığının aksiyomatikleştirilmesini oluşturan kişidir. Bertrand Russell'ın Tarifler Teorisi ve Russell ile Alfred North Whitehead'in Principia Mathematica 'sı için son derece temel bir kavram olan niceleme de yine Frege'ye aittir. Çalışmaları kendi döneminde geniş ölçüde tanınmamış ve fikirleri, özellikle Giuseppe Peano ve Russell gibi, etkilediği insanlar aracılığıyla yayılmıştır. Ludwig Wittgenstein ve Edmund Husserl da felsefî açıdan etkilediği kayda değer insanlardır.
Frege, en temelinde önerme'nin fonksiyon-argüman analizi, özel isimlerin anlam ve gönderim ayrımı, kavram ve nesne ayrımı ve bağlam prensibinin geliştirilmesi bulunan, Dil felsefesi'ne yaptığı derin sistematik katkılarla Analitik Felsefe'nin kurucularından sayılır. Edmund Husserl ve Max Schröder gibi zamanının önde gelen birçok mantıkçı ve felsefecisiyle yazışmıştır.
Frege, mantıkçılığın, matematiğin mantığa indirgenebileceği düşüncesinin önde gelen ilk savunucusudur. Grundgesetze der Arithmetik isimli çalışmasında, aritmetiğin kanunlarını mantıktan çıkarmaya çalışır. (Masraflarını kendi karşıladığı) ilk cildi yayınladığında, Russell, ismiyle anılan paradoksu keşfetmiş ve Grundgesetzenin aksiyomlarının bu çelişkiye yol açtığını ifade etmiştir. Frege, bu paradoksun varlığını kabul edip, kitabın ikinci cildinin ek kısmında bu soruna yol açtığını düşündüğü aksiyomu belirtmişse de, aksiyomlarında tatmin edici bir değişikliğe gidememiştir. Russell ve John Von Neumann'ın sonraki çalışmalarında, bu problemin nasıl çözümleneceği yer almıştır.
Frege ayrıca kesişim ve bileşimi de bulmuştur.
Buna ve Russell'ın Frege'ye olan övgüsündeki cömertliğe karşın, yaşamı boyunca üne kavuşmamış ve --Tractatus ve Felsefî Soruşturmalar'da fikirleri Frege'nin mantık ve dil alanındaki kavramları etrafında dönen-Ludwig Wittgenstein üzerindeki etkisi olmasa, bir filozof olarak değerinin hiçbir zaman anlaşılmayabileceği düşünülmüştür.
Frege üzerindeki önemli otoriteler arasında Michael Dummett, Günther Patzig, Hans Sluga, Terence Parsons ve Vincent Riolo sayılabilir.

Begriffsschrift (Kavram Yazısı), eine der arithmetischen nachgebildete Formelsprache des reinen Denkens, Halle a. S., 1879
Die Grundlagen der Arithmetik (Aritmetik'in Temelleri): eine logisch-mathematische Untersuchung über den Begriff der Zahl, Breslau, 1884
"Funktion und Begriff" (Fonksiyon ve Kavram): Talk given in a Meeting on January 9, 1891 of the Jenaischen Gesellschaft für Medizin und Naturwissenschaft, Jena, 1891
"Über Sinn und Bedeutung" (Anlam ve Gönderim Üzerine), in Zeitschrift für Philosophie und philosophische Kritik, C (1892): 25-59 On Sense and Reference, İngilizce çevirisi 3 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Über Begriff und Gegenstand" (Kavram ve Nesne Üzerine), in Vierteljahresschrift für wissenschaftliche Philosophie, XVI (1892): 192-205
Grundgesetze der Arithmetik (Aritmetik'in Temel Kanunları), Jena: Verlag Hermann Pohle, Band I (1893), Band II (1903)
Was ist eine Funktion? (Fonksiyon Nedir?), in Festschrift Ludwig Boltzmann gewidmet zum sechzigsten Geburtstage, February 20 1904, S. Meyer (ed.), Leipzig, 1904, pp. 656–666
"Der Gedanke" (Düşünce) Eine logische Untersuchung, in Beiträge zur Philosophie des Deutschen Idealismus I (1918-1919): 58-77
"Die Verneinung" (Değilleme / Nefy / Negasyon), in Beiträge zur Philosophie des deutschen Idealismus I (1918-1919): 143-157
"Gedankengefüge" (Bileşik Düşünce), in Beiträge zur Philosophie des Deutschen Idealismus III (1923): 36-51
Frege bu makalelerden son üçünü Mantıksal Araştırmalar adıyla yayınlamak amacındaydı. 1975'te, ölümünden sonra en azından İngilizce tercümeleri Logical Investigations adıyla yayınlanmıştır.

(2008), Aritmetiğin Temelleri, Yapı Kredi Yayınları.

A comprehensive guide to Fregean material available on the web 17 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Brian Carver.
Stanford Encyclopedia of Philosophy:
"Gottlob Frege 7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." - by Edward Zalta.
"Frege's Logic, Theorem, and Foundations for Arithmetic 7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." - by Edward Zalta
Internet Encyclopedia of Philosophy:
Gottlob Frege 6 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - by Kevin C. Klement.
Frege and Language 31 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - by Dorothea Lotter.
Metaphysics Research Lab: http://mally.stanford.edu/frege.html 6 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Gottlob Frege.
Frege on Being, Existence and Truth. 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Begriff,19 Ağustos 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. a LaTeX package for typesetting Frege's logic notation.

Hans Reichenbach (26 Eylül 1891, Hamburg - 9 Nisan 1953, Los Angeles), Alman düşünür.
20. yüzyılın önemli filozoflarından biri olarak kabul edilir. Fizik felsefesi ve bilim felsefesi alanındaki çalışmaları ile etki yaratmıştır. Viyana Çevresi filozofları ortak faaliyetler göstermiş; mantıkçı pozitivizmin önde gelen isimleri arasında yer almıştır.
Nazi Almanyası'ndan kaçarak Türkiye'ye gelen Reichenbach, beş yıl İstanbul Üniversitesi'nde görev yaparak Cumhuriyet'in ilk kuşak felsefecilerini yetiştirmiştir.

1881 yılında Hamburg'da doğdu. Beş çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu idi. Ticaretle uğraşan bir iş insanı bir baba ile eğitim görevlisi bir annenin çocuğudur. Kültürel açıdan zengin bir aile ortamı içinde büyüdü. İlk ve orta öğrenimini Hamburg'da tamamladı. Başarılı bir öğrenim hayatı oldu.
1910-1911 arasında Stuttgart Üniversitesi'nde mühendislik eğitimi aldı, sosyalist öğrenci hareketinde aktif oldu. Mühendislik eğitimini yarıda bırakarak Berlin, Mühih ve Göttingen üniversitelerinde matematik, fizik ve felsefe eğitimi aldı. Matematiksel olasılık teorisinin fizik dünyasına uygulaması ile ilgili doktora tezi ile 1915 yılında felsefe doktoru oldu  "Gerçekçiliğin Matematiksel İfadesinde Olasılık Kavramı" başlığını taşıyan tezi, Kantçı felsefe görüşü üzerinde derin bir etki yaptı.
15 Mart 1915-1 Eylül 1917 yılları arasında askerlik yaptı. Alman ordusunda Rus birliğine karşı muhabere teşkilatında hizmet verirken 1916'da rahatsızlanarak Berlin'e döndü. Berlin'de bir süre radyo teknolojilerinde alanında çalışan bir firmada mühendis olarak çalıştı.
15 Haziran 1918'de Elizabeth Lingener ile evlendi. Çiftin bu evlilikten iki çocukları oldu. 1918'de sınavdan geçerek Göttingen Üniversitesi'nden matematikçi ve fizikçi dereceleri alan Reinchenbach, akademik çalışmalarına akşamları devam etti. Albert Einstein'in  davet ettiği beş kişiden birisi olarak Berlin Üniversitesi'nde, görelilik teorisi üzerine verdiği ilk seminerine katıldı ve onunla dost oldu, 1917-1920 arasında onun görelilik teorisi derslerine katıldı.
Einstein'in seminerlerine katıldıktan sonra görelilik teorisinin ve kuantum mekaniğinin felsefe üzerine etkileri ile ilgilenmeye başladı. 1920 yılında Stutgart Üniversitesi'ne döndü, Görelilik Teorisi ve A priori Bilgi başlıklı doçentlik tezini hazırladı. Zamanla görelilik teorisi ve kuantum mekaniğinin yanı sıra olasılık mantığı ve olasılık hesabı ile ilgili yayınlar yaptı.
1927-1933 yılları arasında Berlin Üniversitesi Fizik Bölümü'nde çalıştı. Bu kurumda doğa felsefesi dersleri verdi. Resmî bir üyesi olmasa da Viyana Çevresi filozofları ile yakın ilişki sürdürdü. 1928 yılında Empirik Felsefe Cemiyeti'ni (Berlin Çevresi veya Berlin Mantıkçı Olguculuk Ekolü olarak da bilinir) kurdu. 1930 yılında bilim felsefesi üzerine radyo yayınları yaptı ve Rudofl Carnap ile birlikte Erkenntnis adlı yayını çıkarmaya başladı. Dergi, II. Dünya Savaşı nedeniyle sonlanana kadar felsefi konuların bilimsel olarak araştırıldığı disiplinler arası çalışmalar yayınladı.
Almanya'da Naziler'in iktidara gelmesinden sonra soyunda Yahudilik bulunduğu iddiasıyla ders vermesi engellendi. Dersleri Nazi öğrenci grupları tarafından sabote edilmesi ve hakkında  "Marksist ve yarı Yahudi" ifadeleriyle aleyhinde üniversite yönetimine suç duyurusunda bulunulması üzerine üniversiteden uzaklaştırılmayı beklemeden ülkeyi terk etti; mülteci olarak İsviçre'ye gitti. Yurtdışındaki Alman Bilim adamlarına Yardım Derneği aracılığıyla eşi ve iki çocuğuyla Ekim 1933'te İstanbul'a gitti ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde görev yapmaya başladı.
Reichenback, İstanbul Üniversitesi'nde felsefe öğrencilerinin yanı sıra Fizik Fakültesi öğrencilerine de doğa felsefesi üzerine dersler verdi; disiplinler arası seminerler düzenledi, felsefe müfredatını radikal biçimde değiştirdi. Üniversitede akademik  yıl başlangıçlarında yapılan Üniversite Konferanslarında bilimsel felsefe ile ilgili görüşlerini Türk akademik çevreleri ile paylaştı, bu konuşmalar Türkiye'deki bilim felsefesi ve tarihi çalışmalarını etkiledi. Üniversitede Avrupa'nın büyük üniversitelerindeki felsefe seminer kitaplıklarıyla yarışır düzeyde bir Felsefe Kitaplığı kurulmasını sağladı. Felsefe bölümünde yetiştirdiği öğrenciler arasında Nusret Hızır, Macit Gökberk, Vehbi Eralp, Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes ve Neyire Adil vardır. 1934'te kurulan Türk Doğa Bilimleri ve Fizik Derneği'nin kurucuları arasında yer almıştır.
Ünlü yayını Deney ve Kehanet, 1938 yılında İstanbul'da İngilizce olarak basıldı. Kitapta, kurucusu olduğu Erkenntnis'te, diğer bilim felsefesi dergilerinde ve İstanbul Üniversitesi'nin yayınlarında yayımlanmış makalelerini bir araya getirdi.
1938'de ABD'ye göç ederek Kaliforniya Üniversitesi'nde felsefe bölümünde çalıştı. Burada yetiştirdiği öğrenciler arasında en tanınmışları Carl Hempel, Hilary Putnam ve Wesley Salmon'dur. Kuantum Mekaniğinin Felsefi Temelleri ve Simgesel Mantığın Öğeleri, Bilimsel Felsefenin Doğuşu gibi önemli kitaplarını yayımladı.
1953 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Ölümünden önce zaman üzerine bir çözümleme için devam eden çalışması, Zamanın Yönü adıyla 1956'da yayımlanmıştır.

Reichenbach, bilimin tümüyle rasyonel bir faaliyet olduğuna karşı çıkmamakla birlikte, mutlak bilimsel doğruluk düşüncesinden vazgeçilmesi gerektiğini öne sürmüş ve yalnızca olası doğrulardan söz edebileceğimizi söylemiştir. Bir tavır olarak olasıcılığı benimseyen filozof, pozitivist geleneğin ünlü doğrulanabilirlik ilkesinin de olasıcılık temele alınarak değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir. Doğrulanabilirlik konusunda özgün katkılarda bulunan Reichenbach, dört tür doğrulanabilirliği birbirinden ayırmıştır. Bunlar sırasıyla, tekniğin gelişme düzeyiyle orantılı olarak gündeme gelen teknik doğrulanabilirlik, doğa yasalarıyla çelişmemeyi ifade eden fiziki doğrulanabilirlik, çelişkiden bağışık olmayı ifade eden mantıksal doğrulanabilirlik ve deneysel doğrulanabilirliktir.

Ernst von Aster
Nusret Hızır

Göreli uzay-Zaman Öğretisinin Aksiyomatiği (1920)
Bugünkü Doğa Felsefesinin Yolları ve Amaçları (1931)
*Olasılık Mantığı (1931)
Olasılık önerisi (1935)
Deney ve Kehanet (1938)
Kopernik'ten Einstein'a (1942)
Kuantum Mekaniğinin Felsefi Temelleri (1944)
Simgesel Mantığın Öğeleri (1947)
Bilimsel Felsefenin Doğuşu (1951)
Zamanın Yönü (1956)

Korkuluk mantık hatası, saman adam safsatası veya özgün adıyla straw man fallacy, tartışmalarda karşı tarafın argümanını çürütmek için kullanılan ama karşıt argümanı doğru şekilde ele alamadığı için çürütemeyen mantık hatasıdır. Bu tür argümanları kullanan kişilerin karşı tarafa değil de "korkuluğa" saldırdığı söylenir.
Korkuluk mantık hatasında ilk önce tartışılan kişinin iddiası gizlice değiştirilir ve karşı taraf farklı bir şeyi savunuyormuş gibi gösterilir. Sonrasında korkuluk mantık hatasını kullanan kişi kendi yarattığı argümanı çürütür. Bu şekilde karşı tarafın argümanı çürütülmüş gibi gözükür. Korkuluk mantık hataları tarih boyunca polemik tartışmalarda, özellikle duygusal konularda kullanılmıştır.

Douglas N. Walton'a göre, korkuluk mantık hatası ile kez Stuart Chase'in 1956 tarihli Guides to Straight Thinking kitabında tanımlanmıştır. Bununla beraber Aristoteles de bu argümana benzer mantık hatalarına duyduğu endişeyi dile getirmiştir.

Korkuluk mantık hatası aşağıdaki tartışma modelinde ortaya çıkar:

1. kişi, X önermesini ileri sürer.
2. kişi, X önermesine yüzeysel olarak benzeyen Y önermesine karşı çıkar. Böylece sanki X önermesine karşı çıkıyormuş gibi görünür.

A: Rakıyla ilgili yasaları gevşetmeliyiz.
B: Hayır, sarhoş edici maddelere sınırsız erişim hakkı verilmesi toplumdaki iş ahlakının yok olmasına yol açar.
A: Evrim teorisine göre insanlar ve maymunlar ortak atadan türemiştir.
B: Evrim doğruysa şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?
A: Yeni yapılan yolların ücreti çok fazla, yönetim burada daha farklı bir ücretlendirme politikası izleyebilir.
B: Yeni yolların yapılmasına ve insanlığın gelişmesine neden karşısın?

Ad hominem
Petitio principii

Straw Man Argümanları: Nasıl fark edilir, nasıl karşılık verilir ve ne zaman kullanılır 26 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fallacyfiles.com'da straw man yanılgısı16 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Daha fazla straw man örneği (İngilizce)

Logos, Yunancada duyguları kavrama anlamındaki pathos sözcüğünün karşıt anlamı olan us ile kavrama anlamındadır.
Herakleitos'un varlık anlayışının temelinde yer alan ve başka bir dile çevrilemeyen logos sözcüğü söz, düşünme, akıl, oran, ölçü gibi çok anlamlı bir sözcüktür.
MÖ 5. yüzyılda Herakleitos logosu evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren ussal ilke biçiminde tanımlamıştır. Buna göre logos, hem oluşumların altında yatan ve onları biçimlendiren düzen ilkesi hem de evrenin böyle bir düzen olarak kavranmasında belirleyici olan bilgi ilkesiydi; evrenin kavranması belirli orantılara yani karşılıklı ilişki içindeki yas niteliğinde bağlantılara göre gerçekleşiyordu. Bu anlamıyla logos özellikle rastlantı ve gelişigüzelliğin karşıtıdır.
Herakleitos'un verdiği anlam Anaksagoras'ın baş kavramı olan "nous"dan farklıdır. Nous bir düzenleyici olarak evrenden önce de vardır ve evrene dışarıdan gelir, logos ise evrenle birliktedir ve evrensel oluşun içindedir.
Herakleitos her şey çıkar geçer der; evrende kalıcı olan hiçbir şey yoktur. Bu sürekli evrensel değişiklik logos için düzenlenmiştir. Logos yasasına göre olup örtmektedir.
Platon'a göre bilgi, logosta temelleri idealar hem düşünceler hem de bu düşüncelerin ilkesiz sonsuz nesneleridir. Düşünce ile nesne arasındaki özdeşlik bu yüzdendir, yani düşünce nesnesinde her ikisi de idealarda temellendiği için uygundur.
Aristoteles'e göre logos, akıl, iletişim ve eylemin toplamıdır. Aklın açığa çıkarılması bu üçü sayesinde olur. Bunlar bir insanda yoksa onda akıl da yoktur. Şeylerin nasıl ve neden oldukları gibi oluştuğunu, şeylerin nasıl ve neden oldukları gibi kalmadıkları soruları Aristoteles için önemlidir ve bu soruların cevapları aklımızda vardır. Aklımızın olmasını da Logos sağlar. Aklı logos yardımıyla açığa çıkarırız.
Logos, eski Yunancadaki legein sözcüğünden türetilmiştir. Sözcüğü Grekçede felsefi bir kavramı belirtmek üzere ilk kez kullanan Efesli filozof Herakleitos, terimi, her şeyi yöneten değişmez yasa (logos) ya da yasalar (logoi), evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren, evrenin düzenini sağlayan evrensel yasalar, evrenin temeli olan evrensel zorunluluk olarak ifade eder.

Nous

Lütfi Aliasker Zade, (İngilizce: Lotfi A. Zadeh, Azerice: Lütfi Rəhim oğlu Ələsgərzadə, Farsça: لطفی علی‌عسکرزاده / Loṭfī ʿAlī-ʿAskar-Zāde d. 4 Şubat 1921, Bakü, ö. 6 Eylül 2017, Kaliforniya), Azerbaycan vatandaşı matematikçi ve bilgisayar biliminde bulanık mantık teorisinin temelini koymuş bilim adamıdır. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'nin Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri fakültesinde profesör görevi yapmış ve emekli (onursal) profesör adını taşımaktadır.
Avrasiya Akademiyası'nın kurucu üyelerinden biridir. 4 Eylül 2017 tarihinde 96 yaşında ölmüştür. Bakü, Fahri Hiyabanı Mezarlığı'na defnedildi.

Babası Azeri asıllı İranlı Rahim Aliaskerzade, annesi Yahudi asıllı Rus çocuk doktoru Fania Koriman Aliaskerzade'dir.

Can Başkent, Bulanık Mantık Matematiği Bulandırır mı? (Mart 2004, PDF dosyası)12 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tebriz'in Sesi (30 Nisan 2005)

Mantıkta, bir bağlaç, iki ya da daha fazla cümleyi, sözdizim kurallarına uygun olarak bağlayan bir sembol ya da sözcüktür. Bağlaç ile oluşturulan bileşik cümle sadece esas cümlelere bağımlıdır.
En sık kullanılan mantık bağlaçları iki cümleyi birleştirmek için kullanılan ikili bağlaçlardır. Sıkça kullanılan tümleme ise bir tekli bağlaçtır.
Bağlaçlar ve niceleyiciler, mantık sistemlerinde kullanılan ana sabit çeşitleridir. Mantık bağlaçları anlamsal olarak çoğunlukla doğruluk fonksiyonu ile ifade edilir, ancak bunun geçerli olmadığı durumlar da vardır.

Yaygın olarak kullanılan mantık bağlaçları ve gösterimleri:

Tümleme (değil): ¬ , ~,'
Birleşme (ve): ∧ , & , ∙
Ayrılma (veya): ∨, ;
Koşul (ise): →, ⇒ , ⊃
İki koşulluluk (ancak ve ancak): ↔ , ≡ , =
Örnek olarak hava yağışlı ve ben evdeyim cümleleri mantık bağlaçları kullanılarak aşağıdaki gibi değiştirilmiştir (P = hava yağışlı, Q = ben evdeyim):

Hava yağışlı değil (
  
    
      
        ¬
        P
      
    
    {\displaystyle \neg P}
  
).
Hava yağışlı ve ben evdeyim (
  
    
      
        P
        ∧
         
        Q
      
    
    {\displaystyle P\land \ Q}
  
).
Hava yağışlı veya ben evdeyim (
  
    
      
        P
        ∨
        Q
      
    
    {\displaystyle P\lor Q}
  
).
Hava yağışlı ise ben evdeyim (
  
    
      
        P
        →
        Q
      
    
    {\displaystyle P\rightarrow Q}
  
).
Ben evde isem hava yağışlı(
  
    
      
        Q
        →
        P
      
    
    {\displaystyle Q\rightarrow P}
  
).
Ben evdeyim ancak ve ancak hava yağışlıysa(
  
    
      
        Q
        ↔
        P
      
    
    {\displaystyle Q\leftrightarrow P}
  
).
Ayrıca hep doğru ve hep yanlış sabitleri de bağlaç olarak sınıflandırılır:

Doğru (⊤, 1, T)
Yanlış (⊥, 0, F)

Bağlaçlar arasındaki öncelik parantezlerle belirlenebileceği gibi, aşırı parantez kullanımını önlemek için öncelik kuralları kullanılabilir: ¬ bağlacı ∧ bağlacından, ∧ bağlacı ∨ bağlacından, ∨ bağlacı → bağlacından daha yüksek önceliğe sahiptir. Örneğin, 
  
    
      
        P
        ∨
        Q
        ∧
        
          ¬
          R
        
        →
        S
      
    
    {\displaystyle P\vee Q\wedge {\neg R}\rightarrow S}
  
 ifadesi 
  
    
      
        (
        P
        ∨
        (
        Q
        ∧
        (
        ¬
        R
        )
        )
        )
        →
        S
      
    
    {\displaystyle (P\vee (Q\wedge (\neg R)))\rightarrow S}
  
 ifadesinin kısaltılmış halidir.
Aşağıdaki tablo yaygın olarak kullanılan mantık işleçleri arasındaki öncelik sırasını göstermektedir.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  İslec
                
              
              
                
                  Ö ncelik
                
              
            
            
              
                ¬
              
              
                1
              
            
            
              
                ∧
              
              
                2
              
            
            
              
                ∨
              
              
                3
              
            
            
              
                →
              
              
                4
              
            
            
              
                ↔
              
              
                5
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{array}{c|c}{\text{İslec}}&{\text{Ö ncelik}}\\\hline \neg &1\\\land &2\\\vee &3\\\to &4\\\leftrightarrow &5\end{array}}}
  

Ancak, bütün yazarlar aynı sıralamayı kullanmayabilir: Örneğin, ayrılma bağlacının (∨) koşul bağlacından (→) daha düşük önceliğe sahip olduğu bir sıralama kullanılmıştır. Bazen ayrılma ile birleşme bağlaçları arasındaki öncelik belirsiz bırakılarak parantez kullanımı zorunlu kılınır. Öncelik sırası, bir mantık formülü yorumlanırken hangi bağlacın "ana bağlaç" olduğunu belirler.

Matematiksel mantık
Önerme
Boole tanım kümesi

Felsefi çalışmaların gelişmesi sürecinde on dokuzuncu yüzyılda sembolik mantık ile yürüyen mantık, yirminci yüzyılda matematiksel mantıkla devam ederken, geleneksel olarak basit mantığın ötesine geçiyorsa, mantığın bir parçası olarak değil de felsefi mantık veya mantık felsefesi olarak değerlendirildi.
Mantığın tarihinde karşılaştırma yapılırsa, mantık felsefesi ve felsefi mantık arasındaki farklar son zamanlarda ortaya çıksa da yine de her zaman tam net değildir. Karakteristikleri:

Mantık felsefesi, mantığın kapsamını ve doğasını incelemeye adanmış felsefe alanıdır.
Mantık felsefesi, mantıkta araştırma, eleştirel analiz ve entelektüel yansımalardan ortaya çıkan sorulardır. Alanın felsefi mantıktan farklı olduğu kabul edilir.
Felsefi mantık; referans, yüklem, özdeşlik, doğruluk, niceleme, varoluş, gereklilik ile ilgili sorularla ilgilenen çalışma dalıdır.
Felsefi mantık, biçimsel mantık tekniklerinin felsefi sorunlara uygulanmasıdır.

Aristotle der ki; Bir şeyi söylerken o şeyin olmadığını veya o şeyin o şey olmadığını söylemek yanlıştır; o şeyin o şey olduğunu veya o şeyin şey olmamasının şey olmadığını söylemek doğrudur. (Var olanın var olmadığını veya varlığı olmadığını söylemek yanlıştır; var olanın var olduğunu veya var olmayanın var olmadığını söylemek doğrudur.)
Bu görünen doğruluğun sorunsuz olduğu ispatlanmamıştır.

Mantık; doğru, yanlış, tutarsız, geçerli ve kendi içinde çelişkili gibi terimler kullanır. Bu terimlerin kullanımıyla da Strawson'ın (1952) yazdığı gibi sorular ortaya çıkmaktadır.

(a) Bu mantıksal değerlendirme sözcüklerini kullandığımızda, tam olarak değerlendirdiğimiz nedir? ve (b) mantıksal değerlendirme nasıl mümkün olur?

Bakınız:

Stanford Felsefe Ansiklopedisi, Tarski'nin Doğru Tanımı'na giriş 30 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2.1. Semantik Paradoksun Sonuçları, Stanford Felsefe Ansiklopedisi 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Terimlerin kullanımı, anlamı, anlamlılığı ve anlamsızlığı tartışmanın bir parçası olduğundan dolayı, tartışmanın amacına yalnızca aşağıdaki çalışma tanımlarını vermek mümkündür:

Zorunlu doğru; dünyanın durumu ne olursa olsun veya bazı durumlarda mümkün olan her dünyada doğrudur.
Mantıksal doğru, zorunlu gerçeklerdeki mantıksal sabitler doğru olduğu sürece gerektiğinde doğrudur.
Biçimsel mantıkta doğru, tüm olası şartlar altında doğru olan bir "ifade"den (hiçbir değişkenin serbest olmadığı semboller dizisi) ibarettir.
Analitik doğru, belirtilen kavramın konusundaki kavramı içeren doğrudur.
Bu durumda şu sorular ortaya çıkıyor:

Eğer doğru olması gereken doğrular varsa, onları doğru yapan nedir?
Mantıksal doğru olmayan analitik doğrular var mıdır?
Analitik doğru olmayan zorunlu doğrular var mıdır?
Mantıksal doğru olmayan zorunlu doğrular var mıdır?
Analitik doğru ile sentetik doğru arasındaki fark sahte midir?

Bakınız

Dil felsefesi kaynakçası
Saul Kripke (Kaynakça)
Gottlob Frege (Kaynakça)
Denotasyon
Konotasyon

Bas van Fraassen
Dil felsefesi

Konsepsiyonelizm
Oluşturmacı matematik
Finitizm
Biçimcilik
Sezgici matematik
Mantıksal atomculuk
Adcılık
Felsefi gerçekçilik
Yapısalcılık

Bulanıklık
Matematik felsefesi
Kullanma-sözetme ayrımı

Mantık felsefesindeki figürlerden bazıları:

Routledge Encyclopedia of Philosophy entry 7 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Özel

Genel
Haack, Susan. 1978. Philosophy of Logics. Cambridge University Press. (0-521-29329-4)
Quine, W. V. O.  2004. Philosophy of Logic. 2nd ed. Harvard University Press. (0-674-66563-5)
Alfred Tarski. 1983. The concept of truth in formalized languages, pp. 152–278, Logic, semantics, metamathematics, papers from 1923 to 1938, ed. John Corcoran (logician), Hackett, Indianapolis 1983.
İleri okuma
Fisher Jennifer, On the Philosophy of Logic, Thomson Wadworth, 2008, 978-0-495-00888-0
Goble, Lou, ed., 2001. (The Blackwell Guide to) Philosophical Logic. 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Oxford: Blackwell. 0-631-20693-0.
Grayling, A. C., 1997. An Introduction to Philosophical Logic. 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 3rd ed. Oxford: Blackwell. 0-631-19982-9.
Jacquette, Dale, ed., 2002.  A Companion to Philosophical Logic. 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Oxford Blackwell. 1-4051-4575-7.
Kneale, W&M (1962). The development of logic. Oxford. ISBN 9780198247739. 16 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2021. 
McGinn, Colin, 2000. Logical Properties: Identity, Existence, Predication, Necessity, Truth. Oxford: Oxford University Press. 0-19-926263-2.
Quine, Willard Van Orman (1970). Philosophy Of Logic. Prentice Hall: New JerseyUSA. 
Sainsbury, Mark, 2001. Logical Forms: An Introduction to Philosophical Logic. 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2nd ed. Oxford: Blackwell. 0-631-21679-0.
Strawson, PF (1967). Philosophical Logic. OUP. 
Alfred Tarski,1983. The concept of truth in formalized languages, pp. 152–278, Logic, semantics, metamathematics, papers from 1923 to 1938, ed. John Corcoran (logician), Hackett, Indianapolis 1983.
Wolfram, Sybil, 1989. Philosophical Logic: An Introduction. London: Routledge. 290 pages. 0-415-02318-1, 978-0-415-02318-4
Journal of Philosophical Logic, Springer SBM

Mantık tarihi, mantığın tarihteki çeşitli kültürler ve geleneklerde ortaya çıktığı biçimlerini karşılaştırmalı olarak inceler.
Birçok kültür, ayrıntılı uslamlama sistemleri uygulamasına karşın, uslamlamanın doğrudan çözümlenmesi uğraşısı olarak mantık, başlangıçta yalnızca üç gelenekte geliştirilmiştir: Çin, Hindistan ve Yunanistan. Kesin tarihler bilinmemekle birlikte - özellikle Hindistan için -, mantığın her üç toplumda MÖ 4. yüzyılda ortaya çıkmış olma ihtimali var. Mondern mantığın biçimsel olarak gelişkin ele alınışı Yunan geleneğinden gelmektedir. Aristo mantığının ve yorumlarının İslam felsefecileri üzerinden Orta Çağ Avrupası mantıkçıklarına ulaşmasıyla gelişmiştir.

Dov Gabbay ve John Woods,Handbook of the history of logic: Volume 1: Greek, Indian and Arabic logic. Elsevier, Amsterdam, 2004.

Osmanlı Medreselerinde Mantık Eğitimi Üzerine5 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The History of Logic from Aristotle to Gödel and Its Relationship with Ontology5 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Overview of Indian and Greek Development of Logic and Language15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mantıksal pozitivizm, Viyana Çevresi olarak adlandırılan filozofların felsefi düşünüş sistemlerini adlandırır. Başlıca temsilcileri Moritz Schlick, Rudolph Carnap ve Otto Neurath olan bu çevre, yeni pozitivistler ya da mantıkçı empiristler olarak da adlandırılır. Bu çevrenin oluşumunda önemli etkisi olan isim Ernst Mach'tır ki Mach'ın Viyana'da belirli dönemlerde mantık, fizik ve felsefe profesörlüğü yaptığı bilinmektedir. Mantıksal pozitivizmin çok farklı konumlardaki ve disiplinlerdeki filozofları bir araya getirir. Söz konusu akımın içinde sayılan ya da sayılmış olan belli başlı filozoflar şöyledir: Ernest Nagel, Hans Hahn, Kurt Gödel, Felix Kaufmann, Philipp Frank, Bertrand Russell, Whitehead, A. J. Ayer, Wittgenstein.

Mantıksal pozitivizm, 19. yüzyıl sonlarında belirginleşen pozitivizmin yeniden değerlendirilerek devam ettirilmesidir. Sonradan etkisi kaybolmakla birlikte 20. yüzyıl felsefesinde çok etkili olmuş, bilim ve felsefe eksenli tartışmalarda belirleyici bir konum elde etmiştir. Pozitivizm, bilindiği gibi deneyci (Ampirist) bilgi anlayışını temel alan, deney ve gözleme dayalı olgulardan hareketle bilginin kaynağını ve geçerliliğini kabul eden bir yaklaşım biçimidir. Bilginin kaynağı duyu verileri olmakla kalmaz, aynı zamanda bu duyu verilerinden kalkarak tümevarımsal bir yöntemle ulaşılan genellemelerle de yasa'lar oluşur ve bu yasalar pozitivist düşüncede, belirli bir olay ve olgunun açıklanabilmesi için gerekli olan yasalardır. Bilgi dış-dünya kaynaklıdır ve bu anlamda dış-gerçekliğe tabidir; buna göre bilgi ile gerçeklik arasında bir tekabüliyet ilişkisi vardır. Mantıksal pozitivizme gelindiğinde dil ve mantık alanlarının öne çıktığı görülür. Mantıksal pozitivizm bu anlamda pozitivizmin bilim/bilimsellik iddialı felsefi statüsünü devam ettirir; felsefenin deney dışı kalan niteliğini yadsıyarak, metafizik ilan ederek kendilerine göre felsefeyi doğru bir temele oturtma iddiasındadırlar. Bilim ve felsefe ikiye ayrı bölüm olarak ele alınır ve felsefenin görevi dil olarak belirlenir. Buna göre felsefe dil çözümlemeleriyle sınırlı kalmalı, onlara dayanarak olguları dile getirdiğimiz önermeler üzerine ve bu önermelerin dilsel bağlamları üzerine açıklama yapmakla görevlidir. Bu görüş özellikle Wittgenstein mantıksal pozitivist sayıldığı yaklaşımda belirgin olarak görülür. Mantıksal pozitivizm, bunlardan hareketle, ikili bir görevi yerine getirmeyi üstlenir; birincisi, dünyanın bilimsel kavranışında metafizik ögelerin ve teolojik unsurların kuramsal olarak arındırılması ve ikincisi felsefeye bilimsel bir nitelik kazandırılması.

Mantıksal pozitivizmin temel felsefi sorununu ya da konumunu anlam ve anlamsızlık meselesi bağlamında ileri sürmek mümkündür. Buna göre anlamlı önermeler doğrulanabilirlikleriyle belirlenen önermelerdir. Doğrulama denilen kavram bu filozoflar için temel önemdedir, çünkü bir dilsel ifadenin doğru olup olmadığı ve buna bağlı olarak anlamlı olup olmadığının belirlenmesi bu doğrulama işlemiyle belirlenmektedir. Bir anlamda bu düşünce akımının öncüsü sayılan Schlick, bir önermenin anlamının onun doğrulama yöntemi olduğunu belirtir. Doğrulamada öncelikli olan ise duyusal veriler, yani deney ve gözlemle elde edilen verilerdir. Böylece mantıkçı pozitivistlere göre, doğrulanabilir olmayan her şey anlamsızdır, yani metafiziktir. Anlamsız önermeler iki türlüdür; birinciler cümle yapısı itibarıyla düzgün olmalarına rağmen anlamsız olanlardır (mutlak, hiçlik, koşulsuz olan, gerçekte olan gibi kullanıldığı cümlelerin yapısı doğru fakat anlamca doğrulanabilir olmayan önermeler). İkinci türdekiler ise cümle kuruluşları itibarıyla anlamsız olanlardır (elmalar hayvandır gibi tümceler). Metafizik olarak belirtilen ve yadsınan önermeler asıl olarak birinci tür önermelerdir. Bunlar sözde-sorunlardır, çünkü anlamsızdırlar, deney ve gözlem alanının dışında kalırlar. Mantıksal pozitivizm, sentetik önermeleri ve mantıksal önermeleri kabul eder, ancak felsefenin görevini metafizik önermeleri çözümlemek olarak belirtir. Felsefeden metafizik arındırmalı ve dünyanın bilimsel kavranışı ortaya konulmalıdır. Mantıksal pozitivizmin felsefi tezleri bu iki temel yaklaşım üzerinden geliştirilmektedir. Dünyanın bilimsel kavranışı yaklaşımının da ikili niteliği vardır; yukarıda söylenenlere bağlı olarak bunlar, ilkin bilginin temelinde gözlem ve deneye dayalı olguların bulunması ve ikinci olarak da kesin bir mantıksal çözümleme ile meydana gelmesidir. Bilimsel etkinlik, bu noktada, deneysel verileri mantıksal analiz yoluyla çözümlemek ve ortaya koymaktır.

Mantıksal pozitivizm, öncelikle bilgi konusunda empirik felsefenin aldığı eleştirileri alır. Deney ve gözlemlerin kuram-dışı, her tür kavramın başlangıç noktası olarak alınması, bazı deney-dışı teorik kavramların ele alınmasıyla empirizmin bir dogması olarak eleştirilmiştir ve bu mantıksal pozitivizmi ya da empirizmi de içine alır. Lenin, Ampriokritisizm olarak adlandırarak Mach'a ve onun geliştirdiği duyumculuk anlayışına itiraz eder; diyalektik materyalizm anlayışını doğrulama çabası içinde ortaya konulan bu itiraz, genel çerçevesi bakımından tartışmalı argümanlarla yürütülmüş olsa da Lenin'in bu geleneğin ilk eleştiricilerinden biri saymak gerekir. Öte yandan bilim felsefecisi Karl Popper, bir zamanlar mantıksal pozitivizmin içindeki isimlerden biri olarak anılmış olmakla birlikte ve ayrıca halen geliştirdiği bilim görüşünün pozitivist düşünceyle ilişkisi tartışılır olmakla birlikte, temel ilkeyi, yani bilginin temelindeki doğrulanabilirlik ilkesinin dışında başka bir yol ortaya koymuş, buna karşı yanlışlanabilirlik ilkesini formüle etmiştir. Yine bilim felsefesi içinde Thomas Kuhn bilimsel etkinliğin tarihselliğini ve kuram-yüklü niteliğini ortaya koyarak saf deney ve gözlem eksenli bilim anlayışının kırılmasında önemli bir alan oluşturmuştur. Paul Feyerabend ise gözlem ve deneyin sanıldığı kadar saf olamadıklarını hem kuramsal hem tarihsel örnekleriyle ortaya koymuş, yanlışlanabilirlik ilkesine rağmen pozitivist bilgi anlayışı içinde duran hocası Popper'i eleştirmiştir. Feyarebend, bilimsel bulgu denilen şeylerin kendi başına herhangi bilgiye ayrıcalıklı bir kuramsal statü kazandırmadığını, bilimsel yöntemin tek ve biricik yöntem olarak kutsanmasının olanaksız olduğunu öne sürmüştür. Willard Van Orman Quine'ın empirizme yönelttiği analitik önermeler ile sentetik önermelerin ayrımı konusundaki eleştiri de ayrıca mantıksal pozitivistler için geçerlidir. Yapısalcılık ve Postyapısalcılık felsefeleri ise empirizmi, pozitivizmi ve dolayısıyla mantıksal pozitivizmi bir bütün olarak kabul edilemez yaklaşımlar olarak eleştirmişlerdir.

Mantıkçı, matematiğin bir alt dalı olan mantık ile uğraşan kişidir. Bazı ünlü mantıkçılar İngilizce alfabetik harf çevirisi sırasına göre soyad temel alınarak aşağıda listelenmiştir.

Peter Abelard (Fransa, 1079–1142)
Wilhelm Ackermann (Almanya, 1896–1962)
Sergei Adian (Rusya/Sovyetler Birliği/Ermenistan, 1931–2020)
Rodolphus Agricola (Almanya, 1443/1444-1485)
Kazimierz Ajdukiewicz (Polonya, 1890–1963)
Alcuin (İngiltere/Fransa, y. 735–804)
Alan Ross Anderson (ABD, 1924–1972)
Peter B. Andrews (ABD, d. 1938)
Thomas Aquinas (İtalya/Fransa, 1225–1274)
Lennart Åqvist (İsveç, d. 1932)
Aristoteles (Yunanistan, MÖ. 384-322)
Auxerreli Heiric (Fransa, 841–876)

Bahmanyār (İran, ö. 1067)
Jayanta Bhatta (Hindistan, 850–910)
Alexander Bain (İngiltere, 1818–1903)
Yehoshua Bar-Hillel (İsrail, 1915–1975)
Ruth Barcan Marcus (ABD, 1921–2012)
Henk Barendregt (Hollanda, d. 1947)
Jon Barwise (ABD, 1942–2000)
James Earl Baumgartner (ABD, 1943–2011)
John Lane Bell (İngiltere ve Kanada, d. 1945)
Nuel Belnap (ABD, d. 1931)
Paul Benacerraf (ABD, d. 1931)
Jean Paul Van Bendegem (Belçika, d. 1953)
Johan van Benthem (Hollanda, d. 1949)
Paul Bernays (İsviçre, 1888–1977)
Evert Willem Beth (Hollanda, 1908–1964)
Jean-Yves Béziau (İsviçre, d. 1965)
Józef Maria Bocheński (Polonya, 1902–1995)
Boethius (Roma/Ostrogot Krallığı, y. 480–524/525)
Bernard Bolzano (Avusturya İmparatorluğu, 1781–1848)
Andrea Bonomi (İtalya, d. 1940)
George Boole (İngiltere/İrlanda, 1815–1864)
George Boolos (ABD, 1940–1996)
Nicolas Bourbaki (bir grup Fransız matematikçi tarafından kullanılan takma ad, 20. yüzyıl)
Thomas Bradwardine (İngiltere, y. 1290–26 Ağustos 1349)
Richard Brinkley (İngiltere, ö. 1379 dolayları)
Luitzen Egbertus Jan Brouwer (Hollanda, 1881–1966)
Alan Richard Bundy (İngiltere, d. 1947)
Franco Burgersdijk (Hollanda, 1590-1629)
Jean Buridan (Fransa, y. 1300–1358 sonrası)
Walter Burley (İngiltere, y. 1275-1344/5)

Chanakya (Hindistan, Mouryan İmparatorluğu, MÖ. 371–285)
Georg Ferdinand Cantor (Almanya, 1845–1918)
Rudolf Carnap (Almanya, 1891–1970)
Lewis Carroll (İngiltere, 1832–1898)
Categoriae decem (Latince, beşinci yüzyıl)
Gregory Chaitin (Arjantin/ABD, d. 1947)
Chrysippus (Yunanistan, MÖ. Şablon:Yaklaık)
Alonzo Church (ABD, 1903–1995)
Leon Chwistek (Polonya, 1884–1944)
Gordon H. Clark (ABD, 1902–1985)
Paul Joseph Cohen (ABD, 1934–2007)
Conimbricenses, Coimbra Üniversitesi (Portekiz) Cizvitlerinin bilinen ismi (1591-1606)
S. Barry Cooper (Birleşik Krallık, 1943-2015)
Jack Copeland (İngiltere, d. 1950)
Thierry Coquand (Fransa, d. 1961)
John Corcoran (ABD, 1937–2021)
Newton da Costa (Brezilya, d. 1929)
William Craig (ABD, 1918–2016)
Haskell Curry (ABD, 1900–1982)
Tadeusz Czeżowski (Polonya, 1889–1981)

Dirk van Dalen (Hollanda, d. 1932)
Martin Davis (ABD, d. 1928)
Augustus De Morgan (İngiltere, 1806-1871)
René Descartes (Fransa, 1596-1650)
Dharmakirti (Hindistan, y. 7. yüzyıl)
Dignāga (Hindistan, 5. yüzyıl dolayları)
Diodorus Cronus (Yunanistan, MÖ. 4.–3. yy)
Martin Dorp (Hollanda, y. 1485–1525)
John Dumbleton (İngiltere, ö. 1349 dolayları)
Michael A.E. Dummett (İngiltere, 1925–2011)
Jon Michael Dunn (ABD, 1941–2021)

Alexander Esenin-Volpin (Rusya, 1924–2016)
John Etchemendy (ABD, d. 1952)
Leonhard Euler (İsviçre, 1707-1783)

Solomon Feferman (ABD, 1928–2016)
Richard Ferrybridge (İngiltere, 14. yüzyıl)
Hartry Field (ABD, d. 1946)
Fine Kit (ABD, d. 1946)
Melvin Fitting (ABD, d. 1942)
Graeme Forbes (İskoçya, 20. yüzyıl)
Matthew Foreman (ABD, d. 1957)
Michael Fourman (İngiltere, d. 1950)
Roland Fraïssé (Fransa, 1920–2008)
Abraham Fraenkel (Almanya, 1891–1965)
Gottlob Frege (Almanya, 1848–1925)
Harvey Friedman (ABD, 1d. 948)

Susan Haack (İngiltere, d. 1945)
Petr Hájek (Çek Cumhuriyeti, 1941–2016)
Leo Harrington (ABD, d. 1946)
Robert S. Hartman (Almanya/ABD, 1910–1973)
Georg Wilhelm Friedrich Hegel (Almanya, 1770–1831)
Jean Van Heijenoort (Fransa/ABD, 1912–1986)
Leon Henkin (ABD, 1921–2006)
Jacques Herbrand (Fransa, 1908–1931)
Arend Heyting (Hollanda, 1898–1980)
David Hilbert (Almanya, 1862–1943)
Jaakko Hintikka (Finlandiya, 1929–2015)
Alfred Horn (ABD, 1918–2001)
William Alvin Howard (ABD, d. 1926)
Ehud Hrushovski (İsrail, d. 1959)
Gérard Huet (Fransa, d. 1947)

İbn Teymiyye (Türkiye, MS. 1263-1328)
Inghen Marsilius (Hollanda/Fransa/Almanya, 1330/1340-1396)

Giorgi Japaridze (Gürcistan, 20. yüzyıl)
Stanisław Jaśkowski (Polonya, 1906–1965)
Richard Jeffrey (ABD, 1926–2002)
Ronald Jensen (ABD, Avrupa, d. 1936)
William Stanley Jevons (İngiltere, 1835-1882)
St. Thomaslı John/John Poinsot (Portekiz/İspanya, 1589-1644)
William Ernest Johnson (İngiltere, 1858–1931)
Dick de Jongh (Hollanda, d. 1939)
Bjarni Jónsson (İzlanda, 1920–2016)
Philip Jourdain (İngiltere, 1879–1919)
Joachim Jungius (Almanya, 1587-1657)
Jñanasrimitra (Hindistan, 10. yüzyıl)

David Kaplan (ABD, d. 1933)
Alexander S. Kechris (ABD, d. 1946)
Howard Jerome Keisler (ABD, d. 1936)
Ahmed Raza Khan (Hindistan, 1856–1921)
Richard Kilvington (İngiltere, y. 1305-1361)
Robert Kilwardby (İngiltere, y. 1215-1279)
Stephen Cole Kleene (ABD, 1909–1994)
Tadeusz Kotarbiński (Polonya, 1886–1981)
Robert Kowalski (ABD, İngiltere, d. 1941)
Georg Kreisel (Avusturya/İngiltere/ABD, 1923–2015)
Saul Kripke (ABD, d. 1940)
Leopold Kronecker (Almanya, 1823–1891)
Kenneth Kunen (ABD, 1943–2020)

Christine Ladd-Franklin (ABD, 1847–1930)
Joachim Lambek (Kanada, 1922–2014)
Johann Heinrich Lambert (Fransa/Almanya, 1728–1777)
Karel Lambert (ABD, d. 1928)
Gottfried Wilhelm Leibniz (Almanya, 1646-1716)
Stanisław Leśniewski (Polonya, 1886–1939)
Clarence Irving Lewis (ABD, 1883–1964)
David Kellogg Lewis (ABD, 1941–2001)
Adolf Lindenbaum (Polonya, 1904–1941)
Per Lindström (İsveç, 1936–2009)
Ramon Llull (İspanya, 1232-1315)
Martin Löb (Almanya, 1921–2006)
Paul Lorenzen (Almanya, 1915–1994)
Jerzy Łoś (Polonya, 1920–1998)
Hermann Lotze (Almanya, 1817–1881)
Leopold Löwenheim (Almanya, 1878–1957)
Jan Łukasiewicz (Polonya, 1878–1956)

Hugh MacColl (İskoçya, 1837–1909)
Saunders MacLane (ABD, 1909–2005)
Dugald Macpherson (İngiltere, 20. yüzyıl)
Penelope Maddy (ABD, d. 1950)
John Mair (İskoçya, 1467-1550)
David Makinson (Avustralya, Birleşik Krallık, d. 1941)
Isaac Malitz (ABD, d. 1947)
María Manzano (İspanya, d. 1950)
Gary R. Mar (ABD, d. 1952)
Ruth Barcan Marcus (ABD, 1921–2012)
Donald A. Martin (ABD, d. 1940)
Richard Milton Martin (ABD, 1916–1985)
Per Martin-Löf (İsveç, d. 1942)
Yuri Matiyasevich (Rusya/Sovyetler Birliği, d. 1947)
C. A. Meredith (İrlanda, 1904–1976)
Bob Meyer (ABD, 1932–2009)
John Stuart Mill (İngiltere, 1806–1873)
Grigori Mints (Sovyetler Birliği/Estonya/ABD, 1939–2014)
Richard Montague (ABD, 1930–1971)
Yiannis N. Moschovakis (ABD, d. 1938)
Andrzej Mostowski (Polonya, 1913–1975)

Pavel Naumov (Sovyetler Birliği/Rusya/ABD, d. 1970)
Sara Negri (İtalya/Finlandiya, d. 1967)
Edward Nelson (ABD, 1932–2014)
John von Neumann (Macaristan, ABD, 1903–1957)
John Henry Newman (1801–1890) (bkz. Grammar of Assent)
Jean Nicod (Fransa, 1893–1924)
Pyotr Novikov (Rusya/Sovyetler Birliği, 1901–1975)
Nagarjuna (Hindistan, y. 150–y. 250)
Anil Nerode (ABD, d. 1932)

William of Ockham (İngiltere, 1285-1349)
Piergiorgio Odifreddi (İtalya, d. 1950)
Ivan Orlov (Rusya, 1886–1936)

John Pagus (Fransa, 1220–1229 dolayları)
Jeff Paris (İngiltere, d. 1944)
Charles Parsons (ABD, d. 1933)
Solomon Passy (Bulgaristan, d. 1956)
Venedikli Paul (İtalya, 1369–1429)
Christine Paulin-Mohring (Fransa, d. 1962)
Giuseppe Peano (İtalya, 1858–1932)
Dan Pedersen (ABD, d. 1945)
Charles Sanders Peirce (ABD, 1839–1914)
Lorenzo Peña (İspanya, d. 1944)
Chaim Perelman (Polonya, Belçika, 1912–1984)
Rózsa Péter (Macaristan, 1905–1977)
Paolo da Pergola (İtalya, ö. 1455)
İspanyalı Peter (13. yüzyıl, genellikle Papa John XXI olduğu varsayılır)
Diyalektikçi Philo (Yunanistan, MÖ. 4.–3. yy)
Walter Pitts (ABD, 1923–1969)
Porphyry (y. 234–y. 305)
Henry Pogorzelski (ABD, 1922–2015)
Emil Leon Post (ABD, 1897–1954)
Dag Prawitz (İsveç, d. 1936)
Mojżesz Presburger (Polonya, 1904–1943)
Graham Priest (Avustralya, d. 1948)
Arthur Prior (Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, 1914–1969)
Hilary Putnam (ABD, 1926–2016)
Platon (Yunan, MÖ. 427–347)

Willard Van Orman Quine (ABD, 1908–2000)

Michael O. Rabin (İsrail, ABD, d. 1931)
Constantin Rădulescu-Motru (Romanya, 1868–1957)
Frank Plumpton Ramsey (İngiltere, 1903–1930)
Petrus Ramus (Fransa, 1515-1572)
Helena Rasiowa (Polonya, 1917–1994)
Carveth Read (İngiltere, 1848–1931)
Abraham Robinson (İsrail, Birleşik Krallık, Kanada, ABD, 1918–1974)
Raphael M. Robinson (ABD, 1911–1995)
Julia Robinson (ABD, 1919–1985)
J. Barkley Rosser (ABD, 1907–1989)
Richard Routley, daha sonra Richard Sylvan (Yeni Zelanda, 1935–1996)
Frederick Rowbottom (İngiltere, 1938–2009)
Ian Rumfitt (İngiltere, 20. yüzyıl)
Bertrand Russell (İngiltere, 1872–1970)

Giovanni Girolamo Saccheri (İtalya, 1667-1733)
Raghunatha Siromani (Hindistan, y. 1477–1547)
Gerald Sacks (ABD, 1933–2019)
Sakson Albert (Almanya, y. 1316-1390)
Rolf Schock (ABD, İsveç, 1933–1986)
Moses Schönfinkel (SSCB, 1889–1942)
Ernst Schröder (Almanya, 1841–1902)
Kurt Schütte (Almanya, 1909–1998)
Dana Scott (ABD, d. 1932)
Sedulius Scottus (İrlanda/Fransa, 840–860 dolayları)
John Duns Scotus (Birleşik Krallık, Fransa, y. 1266–1308)
Stewart Shapiro (ABD, d. 1951)
Fyodor Shcherbatskoy (Rusya, 1866–1942)
Saharon Shelah (İsrail, d. 1945)
Gila Sher (İsrail/ABD)
Sherwoodlu William (İngiltere, 1190–1249)
Hui Shi (Çin, MÖ. 4. yy dolayları)
Kilikyalı Simplikios (Türkiye/İran, y. 490–y. 560)
Raghunatha Siromani (Hindistan, 1470'ler–1550'ler)
Thoralf Skolem (Norveç 1887–1963)
Dimiter Skordev (Bulgaristan, d. 1936)
Theodore Slaman (ABD, d. 1954)
Raymond Smullyan (ABD, 1919–2017)
Soissons William (Fransa, 12. yüzyıl)
Robert M. Solovay (ABD, d. 1938)
Sofist Richard (13. yüzyılın sonları civarı)
Bay. Spock (Vulkan, 23. yüzyılda doğdu)
John R. Steel (ABD, d. 1948)
Martin Stokhof (Hollanda, d. 1950)
Ralph Strode (İngiltere, 1350–1400 dolayları)
Richard Swineshead (İngiltere, y. 1340–1354 dolayları)
Richard Sylvan, doğum adı: Richard Routley (Y

Matematik felsefesi, matematiğin varlıksal, bilgisel ve yöntemsel sorunlarını inceleyen, matematiğin temelleriyle ilgili ana kavramları irdeleyen bir felsefe dalıdır.
Başlıca soruları matematik ve matematiğin konusu olan nesnelerin varlık ve bilgi kaynağı ile ilgilidir. Matematik felsefesinin ilgilendiği bazı soru şunlardır:

Bir matematiksel önermenin niteliği nedir?
Matematik ile mantık arasındaki ilişki nedir?
Matematiksel nesnelerin varlığı neye dayanmaktadır?
Matematiksel bilgiye nasıl erişiriz?
Matematiğin yöntemi nedir?
Matematiğe yeni aksiyomlar eklenmeli midir?
Hermenötiklerin matematikteki rolü nedir?
Matematiksel soruşturmanın nesnesi nedir?
Matematiğin arkasındaki insan özellikleri nedir?
Matematiksel güzellik nedir?
Matematiksel gerçeğin doğası ve kaynağı nedir?
Soyut matematikler dünyası ile materyal evren arasındaki ilişki nedir?
Matematiğin nesneleriyle ilgili üç temel görüş mevcuttur. Matematiksel realizm ya da diğer adıyla Platonculuk, matematiksel nesnelerin dilden, duyulardan, akıldan ve bütün fiziksel dünyadan bağımsız şekilde bir Platonik evrende soyut nesneler olarak var olduklarını öne sürer. Realizm felsefesi, bilgisel yani epistemolojik alanda da yorumlanır. Realizmin bilgisel açıdan yorumlamasına göre, matematiksel önermelerin her şeyden bağımsız olarak mutlak bir doğruluk değeri olmak zorundadır. Matematiksel nesnelerin varlığıyla ilgili bir diğer görüş idealizm felsefesidir. Immanuel Kant'a dayanan bu görüşe göre, matematiksel nesneler sadece zihnin ürünüdür, zihindeki inşaların sonucunda ortaya çıkar. Buna göre zihin yoksa matematiksel nesneler de yoktur. 20. yüzyılda Kant'ın bu felsefesi bazı matematikçiler arasında karşılık bulmuş ve L. E. J. Brouwer tarafından sezgicilik akımı geliştirilmiştir. Sezgiciliğe göre, bir matematiksel nesnenin var olması demek o nesnenin inşa edilmiş olması demektir. Çeşitli mantık ilkelerinin reddine dayanan bu felsefede, matematiksel yöntem inşalardan, matematiksel nesneler ise inşa edilebilir şeylerden meydana gelir. Matematiksel nesnelerin varlığıyla ilgili üçüncü görüş, nominalizm adı verilen bir görüştür. Nominalizme göre soyut nesneler yoktur ya da bütün matematiksel nesneler sadece isimlerden ibarettir. Matematiksel nesnelerin var olmadığını iddia eden nominalizm felsefesi kendi içinde farklı kollara ayrılabilir. Bu kolların her birinin matematiksel önermeleri yorumlama ve ele alış biçimi birbirinden farklı olabilmektedir.
Diğer önemli bir konu matematiksel bir kuramın gerçekliğidir. 
Matematik (Doğa Bilimlerinden farklı olarak) deneysel olarak sınanamadığı için belirli bir matematik kuramını gerçek bulmak için nedenler aranmaktadır (Bkz. Epistemoloji). Luitzen E. J. Brouwer’in temellerini attığı ve Arend Heyting'in takip ettiği Sezgici Matematik bu görüşün bilenen temsilcilerindedir. Mantıkçılık yaklaşımı ise Bertrand Russell ve Gottlob Frege tarafından savunulmuştur. David Hilbert ve Haskell Curry biçimselcilik akımının temsilcilerinden sayılmaktadır. Mantıkçılığın bir alt kolu olan mantıksal pozitivistler, Rudolf Carnap, Alfred Jules Ayer, Carl Hempel tarafından temsil edilmiştir. Matematiğin sadece kendisine ve bilime hizmet etmesi gerektiğini savunan ve matematiğin kendi kendine yettiğini ve kendi içinde evrildiğini öne süren felsefeye matematiksel doğalcılık denmiştir ve Penelope Maddy, Willard Van Orman Quine gibi felsefeciler tarafından savunulmuştur. Matematiksel nesnelerin yapılarla ilgili olduğunu ve nesnelerin sadece yapı içinde anlam kazandığını öne süren görüşe ise yapısalcılık denmiştir. Bu görüşe göre hiçbir matematiksel nesne kendi kendine bağımsız olarak var olamaz, ancak bir yapının içinde diğer nesnelerle olan ilişkisiyle var olabilir. Yapısalcılık felsefesi Stewart Shapiro, Michael Resnik ve Paul Benacerraf tarafından savunulmuştur.
Matematik felsefesindeki önemli konulardan biri de matematiği biçimselleştirme ve kesinliğe kavuşturma hatta matematiği "bilgisayarlaştırma" problemidir. Bu konuda Avusturyalı matematikçi ve mantıkçı Kurt Gödel'in Eksiklik Teoremleri önemli yere sahiptir.

Matematiğin temelleri
Tersine matematik

Stephen Francis Barker (2003). Matematik felsefesi. İmge Kitabevi. ISBN 978-975-533-402-8. 
Bekir S. Gür (der.). Matematik Felsefesi. Kadim yay. ISBN 9759000040. 
Ahmet Çevik (2019). Matematik Felsefesi ve Matematiksel Mantık. Nesin Yayınevi, İstanbul. ISBN 978-605-2780-44-2.

Ali Eskici'nin konuyla ilgili makalesi
Chaitin'in "Matematiğin Temelleri Üzerine Uyuşmazlık Yüzyılı" adlı yazısı

Matematik konularının listesi, matematik ile ilgili çeşitli konuları kapsar. Bu listelerden bazıları yüzlerce makaleye bağlantı içerir; bazıları sadece birkaç tane ile bağlantılıdır. Bu makale, aynı içeriği, göz atmaya daha uygun bir şekilde organize halde bir araya getirmektedir. Listeler, temel ve ileri matematik, metodoloji, matematiksel ifadeler, integraller, genel kavramlar, matematiksel nesneler ve referans tablolarının özelliklerini kapsar. Ayrıca insanların adını taşıyan denklemleri, matematiksel toplulukları, matematikçileri, matematik dergilerini ve meta listeleri de kapsar.
Bu listenin amacı, American Mathematical Society tarafından formüle edilen Matematik Konu Sınıflandırmasına benzer değildir. Birçok matematik dergisi, araştırma makalelerinin ve açıklayıcı makalelerin yazarlarından, makalelerinde Matematik Konu Sınıflandırmasındaki konu kodlarını listelemelerini ister. Bu şekilde listelenen konu kodları, iki ana gözden geçirme veritabanı olan Mathematical Reviews ve Zentralblatt MATH tarafından kullanılmaktadır. Bu liste, üstel konuların listesi ve faktöryel ve binom konuların listesi gibi bu tür bir sınıflandırmaya uymayan bazı öğeler içerir; bu, kapsama alanlarının çeşitliliği okuyucuyu şaşırtabilir.

Bu dal tipik olarak orta öğretimde veya üniversitenin ilk yılında öğretilir.

Ayrık matematiğin ana hatları
Kalkülüs konularının listesi
Geometri konularının listesi
Geometrinin ana hatları
Trigonometrinin ana hatları
Trigonometrinin ana hatları
Trigonometrik özdeşlikler listesi
Mantık konularının listesi

Ayrıca bkz. Matematiğin dalları (alanları) ve Matematik alanları sözlüğü.
Kabaca bir kılavuz olarak, bu liste, gerçekte bu dallar örtüşse ve iç içe geçse de, saf ve uygulamalı bölümlere ayrılmıştır.

Cebir, kümeler ve belirli aksiyomları karşılayan bu kümeler üzerinde tanımlanmış işlemlerden oluşan cebirsel yapılar hakkındaki çalışmaları içerir. Cebir alanı ayrıca hangi yapının çalışıldığına göre bölünmüştür; Örneğin, grup teorisi grup adı verilen bir cebirsel yapısı ile ilgilidir.

Cebrin ana hatları
Soyut cebir konularının listesi
Cebirsel yapıların listesi
Boole cebri konularının listesi
Kategori teorisi konularının listesi
Değişmeli cebir konularının listesi
Homolojik cebir konularının listesi
Grup teorisi konularının listesi
Temsil teorisi konularının listesi
Doğrusal cebir konularının listesi
Karşılıklılık yasalarının listesi
Alan teorisi sözlüğü
Grup teorisi sözlüğü
Doğrusal cebir sözlüğü
Halka teorisi sözlüğü
Kohomoloji teorilerinin listesi

Kalkülüs, reel sayıların fonksiyonlarının limitlerinin, türevlerinin ve integrallerinin hesaplanmasını ve özellikle anlık değişim oranlarını inceler. Analiz, kalkülüsten gelişmiştir.

Karmaşık analiz konuları listesi
Fonksiyonel analiz konuları listesi
Matematikte vektör uzaylarının listesi
İntegrasyon ve ölçü teorisi konularının listesi
Harmonik analiz konularının listesi
Fourier analizi konularının listesi
Çok değişkenli analiz konularının listesi
Q-analogların listesi
Gerçek analiz konularının listesi
Varyasyon konularının listesi
Tensör teorisi sözlüğü
Matematiksel serilerin listesi
Ayrıca aşağıdaki Dinamik sistemler ve diferansiyel denklemler bölümüne bakın.

Geometri başlangıçta daire ve küp gibi uzamsal şekillerin incelenmesidir, ancak oldukça genelleştirilmiştir. Geometriden geliştirilen topoloji; boyutlar gibi gerilip bükülerek şekiller deforme edildiğinde bile değişmeyen özelliklere bakar.

Geometri konularının listesi
Geometrik şekillerin listesi
Eğri konularının listesi
Üçgen konuları listesi
Çember konuları listesi
Pi ile ilgili konuların listesi
Genel topoloji konularının listesi
Diferansiyel geometri konularının listesi
Cebirsel geometri konularının listesi
Cebirsel yüzeylerin listesi
Cebirsel topoloji konularının listesi
Kohomoloji teorilerinin listesi
Geometrik topoloji konularının listesi
Düğüm teorisi konularının listesi
Topoloji konularının listesi
Lie grubu konularının listesi
Diferansiyel geometri ve topoloji sözlüğü
Genel topoloji sözlüğü
Noktaların matematiksel özelliklerinin listesi
Riemann ve metrik geometri sözlüğü
Şema teorisi sözlüğü

Kombinatorik, ayrık (ve genellikle sonlu) nesnelerin incelenmesiyle ilgilidir. Kapsam, belirli kriterleri karşılayan nesnelerin "sayılması" (birerlemeli kombinatorik), kriterlerin ne zaman karşılanacağına karar verilmesi ve kriterleri karşılayan nesnelerin oluşturulması ve analiz edilmesi (kombinatoryal tasarımlar ve matroid teorisinde olduğu gibi), "en büyük", "en küçük" bulunması veya "optimal" nesneler (aşırı kombinatorik ve kombinatoryal optimizasyon) ve bu nesnelerin sahip olabileceği cebirsel yapıları bulma (cebirsel kombinatorik) gibi konuları içerir.

Kombinatoriklerin ana hatları
Çizge (Graf) teorisi konularının listesi
Çizge (Graf) teorisi sözlüğü

Mantık, matematiksel mantığın ve matematiğin geri kalanının altında yatan temeldir. Geçerli muhakemeyi biçimlendirmeye ve nedenselleştirmeye çalışır. Özellikle bir ispatı neyin oluşturduğunu tanımlamaya çalışır.

Boole cebri konularının listesi
Birinci dereceden teorilerin listesi
Büyük kardinal özelliklerin listesi
Matematiksel mantık konularının listesi
Sıra teorisi sözlüğü
Küme teorisi konularının listesi

Sayıların özellikleri ve ilişkileri ile, özellikle pozitif tam sayılarla ilgilenen matematik dalıdır. Sayı teorisi, esas olarak tam sayıların ve tam sayı değerli fonksiyonların çalışılmasına adanmış bir saf matematik dalıdır. Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss, "Matematik bilimlerin kraliçesidir ve sayı teorisi matematiğin kraliçesidir" dedi. Sayı teorisi ayrıca doğal veya tam sayıları da inceler. Sayı teorisindeki temel kavramlardan biri asal sayılardır ve basit görünen ancak çözümü matematikçilerden kaçmaya devam eden asal sayılar hakkında birçok soru vardır.

Cebirsel sayı teorisi konularının listesi
Sayı teorisi konularının listesi
Eğlence sayı teorisi konularının listesi
Aritmetik ve Diyofant geometrisi sözlüğü
Asal sayıların listesi — sadece bir tablo değil, çeşitli türlerde asal sayıların bir listesi (her biri bir tabloyla birlikte)
Zeta fonksiyonlarının listesi

Diferansiyel denklem, bilinmeyen bir fonksiyonu ve türevlerini içeren bir denklemdir.
Dinamik bir sistemde sabit bir kural, geometrik bir uzaydaki bir noktanın zamana bağlılığını tanımlar. Bir saat sarkacının sallanmasını, bir borudaki suyun akışını veya her bahar bir göldeki balık sayısını tanımlamak için kullanılan matematiksel modeller dinamik sistemlere örnektir.

Dinamik sistemler listesi ve diferansiyel denklem konuları
Kısmi diferansiyel denklem konularının listesi
Doğrusal olmayan kısmi diferansiyel denklemlerin listesi

Matematiksel fizik, "matematiğin fizikteki problemlere uygulanması, bu tür uygulamalar için uygun matematiksel yöntemlerin geliştirilmesi ve fiziksel teorilerin formülasyonu" ile ilgilenir.

Klasik mekanikte matematiksel konuların listesi
Kuantum teorisindeki matematiksel konuların listesi
Görelilikte matematiksel konuların listesi
Sicim teorisi konularının listesi
Dalga makaleleri dizini

Matematik ve hesaplamanın alanları hem bilgisayar bilimi, algoritmalar ve veri yapılarının incelenmesi hem de matematik, bilim ve mühendislikteki problemleri çözmek için algoritmik yöntemlerin incelenmesi olan bilimsel hesaplamada kesişir.

Algoritma genel konularının listesi
Hesaplanabilirlik ve karmaşıklık konularının listesi
Geometri ve grafikteki hesaplama konuları için listeler
Kombinatoryal hesaplamalı geometri konularının listesi
Bilgisayar grafikleri ve tasarı geometri konularının listesi
Sayısal hesaplamalı geometri konularının listesi
Bilgisayar görüşü konularının listesi
Biçimsel dil ve düz metin konularının listesi
Sayısal analiz konularının listesi
Algoritmalar ve veri yapılarıyla ilgili terimlerin listesi

Bilgi teorisi, bilginin ölçülmesini içeren uygulamalı matematik ve Elektrik mühendisliğinin bir dalıdır. Tarihsel olarak, bilgi teorisi, verileri sıkıştırmak ve güvenilir bir şekilde iletmek için temel sınırlar bulmak amacıyla geliştirildi.
Sinyal işleme, sinyallerin analizi, yorumlanması ve manipülasyonudur. İlgi duyulan sinyaller arasında ses, görüntüler, EKG gibi biyolojik sinyaller, radar sinyalleri ve diğerleri bulunur. Bu tür sinyallerin işlenmesi, filtreleme, depolama ve yeniden yapılandırma, bilgilerin gürültüden ayrılması, sıkıştırma ve Öznitelik çıkarımını içerir.

Bilgi teorisi konularının listesi
Cebirsel kodlama teorisi konularının listesi
Kriptografi konularının listesi

Olasılık teorisi, belirsiz olayların veya bilgilerin matematiğinin biçimselleştirilmesi ve incelenmesidir. İlgili matematiksel istatistik alanı matematikle birlikte istatistiksel teoriyi geliştirir. İstatistik, veri toplamak ve analiz etmekle ilgilenen bilim dalı, özerk bir disiplindir (ve uygulamalı matematiğin bir alt disiplini değildir).

Olasılık konularının listesi
Stokastik süreç konularının listesi
Olasılık dağılımlarının listesi
Olasılık teorisindeki makalelerin kataloğu
İstatistik konularının listesi
Regresyon analizinin ana hatları

Oyun teorisi, formelleştirilmiş teşvik yapıları ("oyunlar") ile etkileşimleri incelemek için modelleri kullanan bir matematik dalıdır. Ekonomi, evrimsel biyoloji, siyaset bilimi, sosyal psikoloji ve askeri strateji dahil olmak üzere çeşitli alanlarda uygulamaları vardır.

Oyun teorisi sözlüğü
Oyun teorisindeki oyunların listesi

Yöneylem araştırması, tipik olarak gerçek dünya sistemlerinin performansını iyileştirme veya optimize etme amacıyla, karar vermeye yardımcı olmak için matematiksel modellerin, istatistiklerin ve algoritmaların incelenmesi ve kullanılmasıdır.

Ağ teorisi konularının listesi
Sırt çantası problemlerinin listesi

Grafik yöntemlerin listesi
Matematik tabanlı yöntemlerin listesi
Çıkarım kurallarının listesi

Matematiksel bir ifade, bazı matematiksel gerçeklerin, formüllerin veya yaplarının bir önermesi veya iddiası anlamına gelir. Bu tür ifadeler aksiyomları ve bunlardan kanıtlanabilecek teoremleri, kanıtlanmamış veya hatta kanıtlanamayan varsayımları ve ayrıca matematiksel olarak ifade edilebilen s

Matematik tarihi, öncelikle matematikteki keşiflerin kökenini araştıran ve daha az ölçüde ise matematiksel yöntemleri ve geçmişin notasyonunu araştıran bir bilimsel çalışma alanıdır. Modern çağdan ve dünya çapında bilginin yayılmasından önce, yeni matematiksel gelişmelerin yazılı örnekleri yalnızca birkaç yerde gün ışığına çıktı. MÖ 3000'den itibaren Mezopotamya eyaletleri Sümer, Akad, Asur, Antik Mısır ve Ebla ile birlikte vergilendirmede, ticarette, doğayı anlamada, astronomide ve zamanı kaydetmede/takvimleri formüle etmede aritmetik, cebir ve geometri kullanmaya başladı.
Günümüzdeki en eski matematiksel metinler Mezopotamya ve Mısırdandır; Plimpton 322 (Babil, y. MÖ 1900), Rhind Papirüsü (Mısır, y. MÖ 2000–1800) ve Moskova (Golenischev) Papirüsü (Mısır, y. MÖ. 1890). Tüm bu metinler, Pisagor üçlülerinden bahseder. Bu nedenle, çıkarım yoluyla Pisagor teoremi, temel aritmetik ve geometriden sonra en eski ve yaygın matematiksel gelişme olarak görülmektedir.
Matematiğin bir "belirtici disiplin" olarak incelenmesi, MÖ 6. yüzyılda "matematik" terimini "eğitim konusu" anlamına gelen eski Yunanca μάθημα'dan (mathema) türeten Pisagorcularla başlar. Yunan matematiği, yöntemlerini büyük ölçüde geliştirdi (özellikle tümdengelimli akıl yürütme ve kanıtlarda matematiksel kesinlik yoluyla) ve matematiğin konusunu genişletti. Teorik matematiğe neredeyse hiç katkı sağlamamış olsalar da, eski Romalılar uygulamalı matematiği ölçme, yapı mühendisliği, makine mühendisliği, defter tutma, ay ve güneş takvimlerinin oluşturulması ve hatta güzel sanatlar ve el sanatlarında kullandılar. Çin matematiği, basamak değeri sistemi ve negatif sayıların ilk kullanımı da dahil olmak üzere matematiğe erken dönemde katkı vermiştir. Hint-Arap rakam sistemi ve bugün dünya genelinde kullanılan işlemlerinin kullanımına ilişkin kurallar, Hindistan'da MS birinci bin yıl boyunca gelişti ve Muhammed ibn Mūsā el-Harezmi'nin çalışmasıyla İslam matematiği yoluyla Batı dünyasına aktarıldı. İslam matematiği de bu medeniyetler tarafından bilinen matematiği geliştirdi ve genişletti. Bu kültürel mirasla eşzamanlı fakat onlardan bağımsız olan, Meksika ve Orta Amerika'daki Maya uygarlığı tarafından geliştirilen, Maya rakamlarında sıfır kavramına standart bir sembol verilen matematikti.
Matematikle ilgili birçok Yunanca ve Arapça metin, 12. yüzyıldan itibaren Orta Çağ Avrupa'sında matematiğin daha da gelişmesine yol açacak şekilde Latinceye çevrildi. Antik çağlardan Orta Çağ'a kadar, matematiksel keşif dönemlerini genellikle yüzyıllar süren durgunluk takip etti. 15. yüzyılda Rönesans İtalyasından başlayarak, yeni bilimsel keşiflerle etkileşime giren yeni matematiksel gelişmeler, günümüze kadar artan bir hızla devam etti. Bu, hem Isaac Newton hem de Gottfried Wilhelm Leibniz'in 17. yüzyıl boyunca sonsuz küçükler hesabının gelişiminde çığır açan çalışmasını içerir. 19. yüzyılın sonunda Uluslararası Matematikçiler Kongresi kuruldu. Kongre, dört yılda bir dünyanın farklı ülkelerinden matematikçileri bir araya getirerek bu alandaki gelişmelere destek vermeye devam ediyor. Her kongrede matematiğe değerli katkılar sunan matematikçilere, Fields Madalyası, Nevanlinna Ödülü, Gauss Ödülü ve Chern Madalyası verilir.

Matematiksel düşüncenin kökenleri sayı, doğadaki örüntüler, büyüklük ve biçim kavramlarına dayanır. Hayvan bilişiyle ilgili modern çalışmalar, bu kavramların insanlara özgü olmadığını göstermiştir. Bu tür kavramlar, avcı-toplayıcı toplumlarda günlük yaşamın bir parçası olabilirdi. Zaman içinde yavaş yavaş gelişen "sayı" kavramı fikri, "bir", "iki" ve "çok" arasındaki ayrımı koruyan, ancak ikiden büyük sayıları ayırmayan dillerin varlığı tarafından desteklenmiştir.
Afrika'da keşfedilen, 20.000 yıllık veya daha eski tarih öncesi eserler, zamanı ölçmek için erken girişimlere işaret etmektedir. Nil Nehri'nin (kuzeydoğu Kongo) kaynak sularının yakınında bulunan Ishango kemiği, 20.000 yıldan daha eski olabilir ve kemiğin uzunluğu boyunca uzanan üç sütuna oyulmuş bir dizi işaretten oluşur. Yaygın yorumlar, Ishango kemiğinin ya asal sayı dizilerinin bilinen en eski gösteriminin bir çetelesini ya da altı aylık bir ay takvimini gösterdiği şeklindedir. Peter Rudman, asal sayılar kavramının gelişiminin ancak MÖ 10.000 sonrasına tarihlenen bölme kavramından sonra ortaya çıkabileceğini ve asal sayıların muhtemelen MÖ 500 yılına kadar anlaşılmadığını savunuyor. Ayrıca, "bir şeyin çetelesinin neden ikinin katları, 10 ile 20 arasında asal sayılar ve neredeyse 10'un katları olan bazı sayılar göstermesi gerektiğini açıklamak için hiçbir girişimde bulunulmadığını" yazar. Bilim adamı Alexander Marshack'a göre Ishango kemiği, Mısır'da matematiğin sonraki gelişimini etkilemiş olabilir, çünkü Ishango kemiğindeki bazı girişler gibi, Mısır aritmetiği de 2 ile çarpma işleminden yararlanmıştır; ancak bu tartışmalıdır.
MÖ 5. bin yılın hanedanlık öncesi Mısırlıları, resimli olarak geometrik tasarımları temsil ediyordu. İngiltere ve İskoçya'da MÖ 3. bin yıldan kalma megalitik anıtların tasarımlarında daire, elips ve Pisagor üçlüleri gibi geometrik fikirleri içerdiği iddia edildi. Bununla birlikte, yukarıdakilerin tümü tartışmalıdır ve şu anda tartışmasız en eski matematiksel belgeler, Babil ve Mısır hanedanlığı kaynaklarındandır.

Babil matematiği, Mezopotamya (modern Irak) halklarının, Sümerlerin ilk dönemlerinden Helenistik döneme kadar neredeyse Hristiyanlığın şafağına kadarki dönemdeki tüm matematiğini ifade eder. Babil matematik çalışmalarının çoğu, birbirinden geniş bir biçimde ayrılmış iki dönemden gelmektedir: MÖ 2. bin yılın ilk birkaç yüz yılı (Eski Babil dönemi) ve MÖ birinci bin yılın son birkaç yüzyılı (Seleukos dönemi). Çalışma yeri olarak Babil'in merkezi rolü nedeniyle Babil matematiği olarak adlandırılmıştır. Daha sonra Arap İmparatorluğu döneminde Mezopotamya, özellikle Bağdat, bir kez daha İslam matematiği için önemli bir çalışma merkezi haline gelmiştir.

Mısır matematiğindeki kaynakların seyrekliğinin aksine, Babil matematiği hakkındaki bilgilerimiz 1850'lerden beri ortaya çıkarılan 400'den fazla kil tabletten elde edilmektedir. Çivi yazısı ile yazılan tabletler, kil nemliyken yazılıp bir fırında veya güneşin ısısıyla sertçe pişiriliyordu. Bunlardan bazıları notlandırılmış ev ödevleri gibi görünmektedir.
Yazılı matematiğin en eski kanıtı, Mezopotamya'daki en eski uygarlığı inşa eden eski Sümerler'e dayanır. MÖ 3000'den itibaren karmaşık bir metroloji (ölçme bilimi) sistemi geliştirdiler. MÖ 2500'den itibaren Sümerler kil tabletler üzerine çarpım tabloları yazdılar, geometrik egzersizler ve bölme problemleriyle uğraştılar. Babil rakamlarının en eski izleri de bu döneme aittir.

Babil matematiği seksagesimal (altmışlık) sayı sistemi kullanılarak yazılmıştır. Bundan türetilerek, dakikada 60 saniye, saatte 60 dakika ve bir daire içinde 360 (60 × 6) derecenin yanı sıra bir derecenin parçalarını belirtmek için yayın dakika ve saniyelerinin kullanılması gibi modern günlük kullanımlar elde edilir. Muhtemelen altmışlık sistem seçilmiştir çünkü 60, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20 ve 30'a eşit olarak bölünebilir. Ayrıca, Mısırlılar, Yunanlar ve Romalılardan farklı olarak, Babiller, sol sütuna yazılan rakamların ondalık sistemde olduğu gibi daha büyük değerleri temsil ettiği gerçek bir basamak-değer sistemine sahipti. Babil notasyon sisteminin gücü, kesirleri tam sayılar kadar kolay bir şekilde temsil etmek için kullanılabilmesinden kaynaklanıyordu; böylelikle kesir içeren iki sayının çarpılması, modern gösterimimize benzer şekilde tam sayıları çarpmaktan farklı değildi. Babillilerin notasyon sistemi, Rönesans'a kadar herhangi bir medeniyetin en iyisiydi ve gücü dikkate değer hesaplama doğruluğuna ulaşmasına izin verdi; örneğin, Babil tableti YBC 7289, beş ondalık basamak doğrulukla √2'nin bir yaklaşık değerini verir. Bununla birlikte, Babilliler ondalık virgülün eşdeğerinden yoksundu ve bu nedenle bir sembolün yer değerinin genellikle bağlamdan çıkarılması gerekiyordu. Seleukos dönemine gelindiğinde, Babilliler boş pozisyonlar için yer tutucu olarak sıfır sembolü geliştirmişlerdi; ancak bu sadece ara pozisyonlar için kullanıldı. Bu sıfır işareti uç konumlarda görünmüyor, bu nedenle Babilliler yaklaştılar ancak gerçek bir basamak değeri sistemi geliştirmediler.
Babil matematiğinin kapsadığı diğer konular arasında kesirler, cebir, ikinci dereceden ve kübik denklemler ile düzenli karşıt çiftlerin (x, 1/x) hesaplanması yer alır. Tabletler aynı zamanda çarpım tablolarını ve doğrusal, ikinci dereceden denklemleri ve kübik denklemleri çözmek için yöntemler içerir, bu o zaman için dikkate değer bir başarıdır. Eski Babil dönemine ait tabletler, Pisagor teoreminin bilinen en eski ifadesini de içerir. Bununla birlikte, Mısır matematiğinde olduğu gibi, Babil matematiği de kesin ve yaklaşık çözümler arasında fark veya bir problemin çözülebilirliği konusunda hiçbir farkındalık göstermez. En önemlisi, kanıtlara veya mantıksal ilkelere ihtiyaç olduğuna dair açık bir ifade yer almaz.

Mısır matematiği, Mısır dilinde yazılmış matematiği ifade eder. Helenistik dönemden itibaren Yunanca, Mısırlı bilginlerin yazı dili olarak Mısır dilinin yerini aldı. Mısır'da matematiksel çalışma daha sonra Arap İmparatorluğu altında İslam matematiğinin bir parçası olarak devam etti ve Arapça, Mısırlı bilim adamlarının yazı dili haline geldi.
En kapsamlı Mısır matematiksel metni Rhind Papirüsüdür (bazen yazarından dolayı Ahmes Papirüsü olarak da adlandırılır), y. MÖ 1650'de tarihlendirilir, ancak muhtemelen Orta Krallık'tan MÖ 2000-1800 yılları arasındaki eski bir belgenin kopyasıdır. Aritmetik ve geometri alanındaki öğrenciler için bir kullanım kılavuzudur. Alan formülleri ve çarpma, bölme ve birim kesirlerle çalışma yöntemleri vermenin yanı sıra, aynı zamanda bileşik ve asal sayılar da dahil olmak üzere diğer matematiksel bilgilerin kanıtlarını içerir; aritmetik, geometrik ve harmonik ortalamalar ve hem Eratosthenes Kalburunun hem de mükemmel sayı teorisinin (yani örneğin 6 sayısının) basit bir anlatımıdır. Ayrıca, bi

Matematiksel psikoloji, psikoloji araştırmalarında algı, biliş ve motor süreçlerinin matematiksel modellemelerini ve ölçülebilir davranışların ölçülebilir uyarıcı karakteristikleriyle ilişkili olan kanun-benzeri kuralların kurulmasını temel alan bir yaklaşımdır. Pratikte "ölçülebilir davranış", "görev performansı" tarafından oluşturulmuştur.
Matematiksel psikologlar psikolojinin birçok alanında, özellikle psikofizik, duyum ve algı, problem çözme, karar verme, öğrenme, hafıza ve dil, bilişsel psikoloji, davranışın niceliksel analizi, klinik psikoloji, sosyal psikoloji ve müzik psikolojisi gibi alanlarda etkindir.

Matematiksel modellemeleri psikolojide uzun bir tarihe dayanmaktadır. Ernst Weber (1795-1878) ve Gustav Fechner (1801-1887) ile 19. yüzyılda başlayarak fizikteki işlevsel denklemlerin  matematiksel tekniklerinin psikolojik süreçlere uygulanmasıyla başlamıştır. Böylece deneysel psikoloji ve kısmen psikofizik alanınlarını kurmuşlardır.

Psikolojik istatistikler
Kantitatif psikoloji

Matematik sosyolojisi, hem sosyolojik araştırmalarda matematiğin kullanımıyla hem de matematik ile toplum arasında var olan ilişkilerin araştırılmasıyla ilgilenen disiplinler arası bir araştırma alanıdır.
Bu yüzden, matematiksel sosyoloji, söz konusu yazarlara ve yürütülen araştırmanın türüne bağlı olarak farklı anlamlara sahip olabilir. Bu durum, matematiksel sosyolojinin sosyolojinin bir türevi mi, iki disiplinin kesişimi mi yoksa kendi başına bir disiplin mi olduğu konusunda bir tartışma yaratır. Bu, matematiksel sosyolojiyi bazen bulanık ve tekdüzelikten yoksun bırakan, gri alanlar sunan ve akademik alanını geliştirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyan dinamik, devam eden bir akademik gelişmedir.

1940'ların başından başlayarak, Nicolas Rashevsky, ve daha sonra 1940'ların sonlarında, Anatol Rapoport ve diğerleri, büyük sosyal ağların karakterizasyonuna yönelik, düğümlerin kişiler ve bağlantıların tanışıklığın olduğu ilişkisel ve olasılıksal bir yaklaşım geliştirdiler. 1940'ların sonlarında, bağlantıların kapanması gibi yerel parametreleri bağlanabilirliğin küresel ağ özelliğine bağlayan formüller türetildi - eğer A hem B'ye hem de C'ye bağlıysa, o zaman B ve C'nin birbirine bağlı olma olasılığı şanstan daha fazladır.
Üstelik tanışıklık olumlu bir bağdır, peki ya kişiler arasındaki düşmanlık gibi olumsuz bağlar? Bu problemin üstesinden gelmek için, nokta ve çizgi ağlarının soyut temsillerinin matematiksel çalışması olan grafik teorisi, bu iki tür bağlantıyı içerecek şekilde genişletilebilir ve böylece işaretli grafikler olarak temsil edilen hem pozitif hem de negatif duygu ilişkilerini temsil eden modeller yaratılabilir. Her döngüdeki (her grafik döngüsündeki bağlantılar) tüm ilişkilerin işaretlerinin çarpımı pozitifse, işaretli grafik, dengeli olarak adlandırılır. Matematikçi Frank Harary'nin biçimlendirmesiyle bu çalışma, bu teorinin temel teoremini üretti. Birbiriyle ilişkili olumlu ve olumsuz bağlardan oluşan bir ağ dengelenirse, örneğin "dostumun düşmanı benim düşmanımdır" psikolojik ilkesinde gösterildiği gibi, o zaman her biri kendi düğümleri arasında pozitif bağlara sahip olacak şekilde iki alt ağdan oluşur ve farklı alt ağlardaki düğümler arasında yalnızca negatif bağlar vardır. Buradaki imge, iki kliğe ayrılan bir sosyal sistemdir. Ancak, iki alt ağdan birinin boş olduğu, çok küçük ağlarda meydana gelebilecek özel bir durum vardır. Başka bir modelde, bağların göreceli güçleri vardır. "Tanışma", "zayıf" bir bağ olarak görülebilir ve "arkadaşlık", güçlü bir bağ olarak temsil edilir. Yukarıda tartışılan tek tip kuzeni gibi, güçlü üçlü kapanma adı verilen bir kapanış kavramı vardır. Bir grafik güçlü üçlü kapanışı karşılar A, B'ye güçlü bir şekilde bağlıysa ve B, C'ye güçlü bir şekilde bağlıysa, o zaman A ve C'nin bir bağı olmalıdır (zayıf veya güçlü).
Bu iki gelişmede, yapının analizine dayanan matematiksel modeller mevcuttur. Matematiksel sosyolojideki diğer erken etkili gelişmeler süreçle ilgiliydi. Örneğin, 1952'de Herbert A. Simon, deterministik bir diferansiyel denklemler sisteminden oluşan bir model inşa ederek yayımlanmış bir sosyal grup teorisinin matematiksel bir biçimlendirmesini üretti. Sistemin resmi bir çalışması, herhangi bir grubun dinamikleri ve ima edilen denge durumları hakkında teoremlere yol açtı.
Sosyal bilimlerde matematiksel modellerin ortaya çıkışı, sosyal ve davranış bilimlerinde bilgi teorisi, oyun teorisi, sibernetik ve matematiksel model oluşturma gibi çeşitli yeni disiplinler arası bilimsel yeniliklerin meydana geldiği 1940'lar ve 1950'lerde zamanın ruhunun bir parçasıydı.

Sosyolojik araştırma içinde matematiğe odaklanan matematiksel sosyoloji, sosyal teorileri inşa etmek için matematiği kullanır. Matematiksel sosyoloji, sosyolojik teoriyi almayı ve onu matematiksel terimlerle ifade etmeyi amaçlar. Bu yaklaşımın faydaları, artan netlik ve sezgisel olarak ulaşılamayan bir teorinin çıkarımlarını elde etmek için matematiği kullanma becerisini içerir. Matematiksel sosyolojide tercih edilen tarz, "matematiksel bir model oluşturmak" ifadesinde özetlenmiştir. Bu, bazı sosyal fenomenler hakkında belirli varsayımlar yapmak, bunları formal matematikte ifade etmek ve fikirler için ampirik bir yorum sağlamak anlamına gelir. Aynı zamanda, modelin özelliklerini çıkarmak ve bunları ilgili ampirik verilerle karşılaştırmak anlamına gelir. Sosyal ağ analizi, bu alt alanın bir bütün olarak sosyolojiye ve genel olarak bilimsel topluluğa en iyi bilinen katkısıdır. Matematiksel sosyolojide tipik olarak kullanılan modeller, sosyologların yerel etkileşimlerin ne kadar öngörülebilir olduğunu anlamalarına olanak tanır ve genellikle küresel sosyal yapı modellerini ortaya çıkarabilir.

Matematiğin toplum üzerindeki etkisinin yanı sıra, toplum ve matematiksel bilgi arasındaki ilişkiyle ilgilenen matematiksel sosyoloji veya matematik sosyolojisi, matematiğin toplumsal köklerini anlamaya çalışan bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi gibi disiplinlerden tamamlayıcı bir alan oluşturur. Sosyolojide matematiğin gelişimi ve kullanımına ilişkin bu düşünümsellik, matematiğin gerçeklerinin sosyal yapılarla nasıl ilişkili olduğunu ve sosyal fenomeni anlama çabalarına uygulandığında matematiğin getirebileceği önyargının sonuçlarını anlamaya çalışır.

Amerikan Sosyoloji Derneği'nin 2002 yılında Matematiksel Sosyoloji bölümü, James S. Coleman Seçkin Kariyer Başarı Ödülü de dahil olmak üzere alana katkılar için ödüller başlattı. (Coleman, bölüm kurulmadan önce 1995'te öldü.) Her iki yılda bir verilen ödüller, kariyerleri boyunca devam eden araştırma programları açısından listelenenlerden bazılarını içerir:

2020: Noah Friedkin, California Üniversitesi, Santa Barbara
2018: Ronald Breiger, Arizona Üniversitesi
2017: Lynn Smith-Lovin, Duke Üniversitesi.
2014: Philip Bonacich, Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles.
2012: John Skvoretz, Güney Florida Üniversitesi.
2010: David R. Heise, Indiana Üniversitesi.
2008: Scott Boorman, Yale Üniversitesi.
2006: Linton Freeman, Kaliforniya Üniversitesi, Irvine.
2004: Thomas Fararo, Pittsburgh Üniversitesi.
2002: Harrison White, Columbia Üniversitesi.
Bölümün diğer ödül kategorileri ve alıcıları ASA Section on Mathematical Sociology'de listelenmiştir.

Matematiksel sosyoloji ders kitapları, genellikle literatürdeki önemli çalışmaları tartışmadan önce gerekli matematiksel arka planı açıklayan çeşitli modelleri kapsar (Fararo 1973, Leik ve Meeker 1975, Bonacich ve Lu 2012). Otomar Bartos'un (1967) daha önceki bir metni hâlâ geçerliliğini koruyor. Daha geniş kapsam ve matematiksel karmaşıklık, Rapoport'un (1983) metnidir. Modellere yol açan açıklayıcı düşünceye çok okuyucu dostu ve yaratıcı bir giriş Lave ve March'tır (1975, yeniden basım 1993). Journal of Mathematical Sociology (1971'de başladı), özellikle sık sık özel sayılar aracılığıyla, çeşitli matematik türlerini kullanan geniş bir konu yelpazesini kapsayan makalelere açık olmuştur. Matematiğin önemli ölçüde kullanıldığı makaleler yayınlayan diğer sosyoloji dergileri, Computational and Mathematical Organization Theory, Journal of social structure, Journal of Artificial Societies and Social Simulation'dır.
Sosyal yapısal analize adanmış bir dergi olan Social Networks'teki makaleler, sıklıkla matematiksel modelleri ve ilgili yapısal veri analizlerini kullanır. Ek olarak - matematiksel model oluşturmanın sosyolojik araştırmaya nüfuz ettiğini önemli bir şekilde gösteren - sosyolojideki başlıca kapsamlı dergiler, özellikle The American Journal of Sociology ve The American Sociological Review, düzenli olarak matematiksel formülasyonlar içeren makaleler yayınlar.

Isaac Asimov'un Vakıf serisi, öncülün devasa bir genişlemesine dayanır
Pozitivizm
İstatistik
İşlemsel sosyoloji
Thomas C. Schelling
Kişilerarası bağlar

Bartos, Otomar. 1967. "Simple Models of Group Behavior." Columbia University Press.
Berger, Joseph. 2000. "Theory and Formalization: Some Reflections on Experience 15 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.." Sociological Theory 18(3):482-489.
Berger, Joseph, Bernard P. Cohen, J. Laurie Snell, and Morris Zelditch, Jr. 1962. Types of Formalization in Small Group Research. Houghton-Mifflin.
Berger, Joseph and Morris Zelditch Jr. 2002. New Directions in Contemporary Sociological Theory Rowman and Littlefield.
Bonacich, Philip and Philip Lu. Introduction to Mathematical Sociology. Princeton University Press.
Coleman, James S. 1964. An Introduction to Mathematical Sociology. Free Press.
_____. 1990. Foundations of Social Theory. Harvard University Press.
Doreian, Patrick, Vladimir Batagelj, and Anuska Ferligoj. 2004. Generalized Blockmodeling. Cambridge University Press.
Edling, Christofer R. 2002. "Mathematics in Sociology," Annual Review of Sociology.
Fararo, Thomas J. 1973. Mathematical Sociology. Wiley. Reprinted by Krieger, 1978.
_____. 1984. Editor. Mathematical Ideas and Sociological Theory. Gordon and Breach.
_____. 1989. The Meaning of General Theoretical Sociology: Tradition and Formalization. Cambridge University Press.
Freeman, Linton C. 2004. The Development of Social Network Analysis. Empirical Press.
Heise, David R. 1979. Understanding Events: Affect and the Construction of Social Action. Cambridge University Press.
Helbing, Dirk. 1995. Quantitative Sociodynamics. Kluwer Academics.
Lave, Charles and James March. 1975. An Introduction to Models in the Social Sciences. Harper and Row.
Leik, Robert K. and Barbara F. Meeker. 1975. Mathematical Sociology. Prentice-Hall.
Rapoport, Anatol. 1983. Mathematical Models in the Social and Behavioral Sciences. Wiley.
Nicolas Rashevsky.: 1965, The Representation of Organisms in Terms of Predicates, Bulletin of Mathematical Biophysics 27: 477-491.
Nicolas Rashevsky.: 1969, Outline of a Unified Approach to Physics, Biology and Sociology., Bulletin of Mathematical Biophysics 31: 159-198.
Rosen, Robert. 1972. "Tribute to Nicolas Rashevsky 1899-1972." Progress in Theoretical Biology 2.
Leik, Robert K. and Barbara F. Meeker. 1975. Mathematical Sociology. Pre

Bir matematikçi, genellikle matematik problemlerini çözmek için çalışmalarında kapsamlı bir matematik bilgisini kullanan kişidir. Matematikçiler sayılar, veriler, miktar, yapı, alan, modeller ve değişimle ilgilenirler.
Matematikçiler, başta bilimsel araştırmalar olmak üzere; iktisat, pazarlama ve sigorta ile ilgili alanlarda, okullarda ve üniversitelerde, meteoroloji, lojistik ve görüntü işleme mesleklerinde ve özellikle bilişim teknolojisi alanında çalışmaktadırlar. Matematikçilerin sayısal matematik, istatistik, matematiksel mantık, cebir, geometri, analiz, modeller kuramı, olasılık kuramı gibi ağırlıklı eğitim aldıkları özel ilgi alanları vardır.

Bilinen en eski matematikçilerden biri Miletli Thales'tir (MÖ 624 - y. 546); o ilk gerçek matematikçi ve bir matematiksel keşfin atfedildiği bilinen ilk kişi olarak takdir edildi. Thales Teoreminin dört sonucunu türeterek, geometriye uygulanan tümdengelimli akıl yürütmenin ilk kullanımı da kendisine atfedilmektedir.
Bilinen matematikçilerin sayısı, Sisamlı Pisagor (MÖ 582 - MÖ 507) doktrini matematiğin evreni yönettiği ve sloganı "Her şey sayıdır" olan Pisagor Okulu'nu kurduğunda arttı. "Matematik" terimini icat eden ve kendi isteği için matematik çalışmalarının onlarla birlikte başladığı Pisagorculardı.
Tarih tarafından kaydedilen ilk kadın matematikçi İskenderiyeli Hypatia'ydı (MS 350 - 415). Babasının yerine Büyük Kütüphane'de Kütüphaneci oldu ve uygulamalı matematik üzerine birçok eser yazdı. Siyasi bir anlaşmazlık nedeniyle, İskenderiye'deki Hristiyan toplumu, işin içinde onun da olduğunu varsayarak, çırılçıplak soyarak ve istiridye kabuğu ile (bazıları çatı kiremitleri derler) derisini kazıyarak onu cezalandırdı.
Orta Çağ boyunca İslam dünyasında bilim ve matematik, öncelikle bilim adamlarına dayalı olarak çeşitli finansman modelleri ve yöntemleri izlemiştir. Bunlar, bilimsel bilginin birçok alanda gelişmesine izin veren, belirli yöneticiler tarafından uygulanan kapsamlı bir himaye ve güçlü entelektüel politikalardı. Bilimsel metinlerin başka dillere çevrilmesi için finansman, bazı halifelerin hükümdarlığı boyunca devam etmekteydi ve bazı âlimlerin, tercüme ettikleri eserlerde uzman oldukları ve karşılığında belirli bilimlerin geliştirilmesine devam etmek için daha fazla destek aldıkları ortaya çıktı. Bu bilimler elit kesimden daha fazla ilgi gördükçe, belirli bilimleri incelemek için daha fazla akademisyen davet ve finanse edildi. Bu tür bir destekten yararlanan bir çevirmen ve matematikçi örneği Hârizmî'dir. Orta Çağ'da Müslüman yönetim altında çalışan birçok alimin dikkate değer bir özelliği, onların genellikle polimat olmalarıdır. Örnekler arasında İbn-i Heysem'in optik, matematik ve astronomi çalışmaları yer alır.
Rönesans, Avrupa'ya matematik ve bilime artan bir önem getirdi. Esas olarak feodal ve dini bir kültürden ağırlıklı olarak seküler bir kültüre geçişin bu döneminde, birçok önemli matematikçinin başka meslekleri vardı: Luca Pacioli (muhasebenin kurucusu); Niccolò Fontana Tartaglia (önemli bir mühendis ve muhasebeci); Gerolamo Cardano (olasılık ve binom açılımının ilk kurucusu); Robert Recorde (hekim) ve François Viète (avukat).
Zaman geçtikçe birçok matematikçi üniversitelere yöneldi. İngiltere'nin en eski üniversitelerinde, bilim adamları Robert Hooke ve Robert Boyle ile Oxford'da ve Isaac Newton'un Lucasian Matematik ve Fizik Profesörü olduğu Cambridge'de, on yedinci yüzyılda başlayarak, özgür düşünce ve deneyselliğe vurgu ve önem verme başlamıştı. 19. yüzyıla geçerken, tüm Avrupa'daki üniversitelerin amacı, “bilginin yetersizliğini” öğretmekten “üretken düşünmeyi teşvik etmeye” doğru gelişti. 1810'da Humboldt, Prusya Kralı'nı Friedrich Schleiermacher'in liberal fikirlerine dayanarak Berlin'de bir üniversite kurmaya ikna etti; amaç, bilginin keşfi sürecini göstermek ve öğrencilere "tüm düşüncelerinde bilimin temel yasalarını dikkate almalarını" öğretmekti. Böylece seminerler ve laboratuvarlar gelişmeye başladı.
Bu dönemin İngiliz üniversiteleri, İtalyan ve Alman üniversitelerine aşina olan bazı yaklaşımları benimsedi, ancak halihazırda önemli özgürlüklere ve özerkliğe sahip oldukları için, oradaki değişiklikler Humboldt'a ilham veren aynı etkilerle Aydınlanma Çağı ile başlamıştı. Oxford ve Cambridge Üniversiteleri, Humboldt'un üniversite fikrini, devlet otoritesine tabi olan Alman üniversitelerinden bile daha gerçekçi bir şekilde uygulayarak araştırmanın önemini vurguladılar. Genel olarak, bilim (matematik dahil) 19. ve 20. yüzyıllarda üniversitelerin odak noktası haline geldi. Öğrenciler seminer veya laboratuvarlarda araştırma yapıp daha bilimsel içerikli doktora tezleri üretmeye başladılar. Humboldt'a göre, Berlin Üniversitesi'nin misyonu bilimsel bilgiyi takip etmekti. Alman üniversite sistemi, İngiltere ve Fransa'daki özel ve bireysel akademisyenler tarafından yapılan türden araştırmalar yerine, iyi donanımlı laboratuvarlarda gerçekleştirilen profesyonel, bürokratik olarak düzenlenmiş bilimsel araştırmaları teşvik etti. Aslında Rüegg, Alman sisteminin modern araştırma üniversitesinin gelişiminden sorumlu olduğunu, çünkü "bilimsel araştırma, öğretim ve çalışma özgürlüğü" fikrine odaklandığını iddia etmektedir.

Matematikçiler genellikle önlisans eğitimlerinde matematikle ilgili geniş bir konuyu ele alır ve daha sonra lisans düzeyinde kendi seçtikleri konularda uzmanlaşmaya devam ederler. Bazı üniversitelerde lisansüstü eğitimin bir parçası olarak yeterlilik sınavı, öğrencinin matematik anlayışının hem genişliğini hem de derinliğini test etmeye yarar; sınavı geçen öğrencilerin doktora tezi üzerinde çalışmalarına izin verilir.

Gerçek hayattaki uygulamalarla problem çözme ile ilgilenen matematikçilere, uygulamalı matematikçiler denir. Uygulamalı matematikçiler, uzmanlık bilgileri ve mesleki metodolojileri ile ilgili bilimsel alanlarda sunulan zorlayıcı problemlerin çoğuna yaklaşan matematik bilimcileridir. Uygulamalı matematikçiler, çok çeşitli problemlere, teorik sistemlere ve yerelleştirilmiş yapılara profesyonel olarak odaklanarak, düzenli olarak matematiksel modellerin incelenmesi ve formülasyonunda çalışırlar. Matematikçiler ve uygulamalı matematikçiler, STEM (science, technology, engineering, and mathematics: bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik) kariyerlerinden ikisi olarak kabul edilir.
Uygulamalı matematik disiplini, tipik olarak bilim, mühendislik, işletme ve endüstride kullanılan matematiksel yöntemlerle ilgilidir; bu nedenle, "uygulamalı matematik", uzmanlık bilgisine sahip bir matematik bilimidir. "Uygulamalı matematik" terimi aynı zamanda matematikçilerin problemler üzerinde çalıştıkları, genellikle somut ama bazen soyut olan mesleki uzmanlığı tanımlar. Profesyoneller problem çözmeye odaklanırken, uygulamalı matematikçiler bilim, mühendislik, işletme ve diğer matematiksel uygulama alanlarında matematiksel modellerin formülasyonuna, çalışmasına ve kullanımına bakarlar.

Saf matematik, tamamen soyut kavramları inceleyen matematiktir. On sekizinci yüzyıldan itibaren, bu, bazen spekülatif matematik olarak nitelendirilen ve navigasyon, astronomi, fizik, ekonomi, mühendislik ve diğer uygulamaların ihtiyaçlarını karşılama eğilimine uymayan, tanınmış bir matematiksel etkinlik kategorisiydi.
Öne sürülen bir başka kavrayışa sahip görüş, saf matematiğin zorunlu olarak uygulamalı matematik olmadığıdır: soyut varlıkları içsel doğalarına göre incelemek ve gerçek dünyada nasıl tezahür ettikleri ile ilgilenmek mümkün değildir. Saf ve uygulamalı bakış açıları farklı felsefi pozisyonlar olsa da, pratikte saf ve uygulamalı matematikçilerin faaliyetlerinde çok fazla örtüşme vardır.
Gerçek dünyayı tanımlamak için doğru modeller geliştirmek amacıyla birçok uygulamalı matematikçi, genellikle "saf" matematik olarak kabul edilen araç ve tekniklerden yararlanır. Öte yandan, birçok saf matematikçi soyut araştırmaları için ilham kaynağı olarak doğal ve sosyal fenomenlerden yararlanır.

Birçok profesyonel matematikçi, matematik öğretimi ile de ilgilenir. Görevler şunları içerebilir:

Üniversite matematik derslerinin öğretilmesi;
Lisans ve lisansüstü araştırmaları denetlemek; ve
Akademik komitelerde görev yapmak.

Matematikte üniversiteler dışındaki birçok kariyer, danışmanlığı içerir. Örneğin, aktüerler, ölüm, hastalık, yaralanma, sakatlık veya mal kaybı gibi bir olayın meydana gelme olasılığını ve muhtemel maliyetini tahmin etmek için verileri bir araya getirir ve analiz eder. Aktüerler ayrıca, belirli bir emeklilik geliri elde etmek için gereken emeklilik katkıları düzeyini ve bir şirketin potansiyel risk ışığında yatırım getirisini en üst düzeye çıkarmak için kaynaklara nasıl yatırım yapması gerektiğini içeren finansal soruları da ele alır. Aktüerler, geniş bilgi birikimlerini kullanarak, planların sağlam bir mali temelde sürdürülmesini sağlamaya yardımcı olacak bir şekilde sigorta poliçelerinin, emeklilik planlarının ve diğer mali stratejilerin tasarlanmasına ve fiyatlandırılmasına yardımcı olur.
Başka bir örnek olarak, finansal matematik, gözlemlenen piyasa fiyatlarını girdi olarak alarak, finansal teori ile illaki bir bağlantı kurmadan matematiksel veya sayısal modelleri türetecek ve genişletecektir. Ekonomik teori ile uyumluluk değil, matematiksel tutarlılık gereklidir. Bu nedenle, örneğin, bir finansal iktisatçı, bir şirketin neden belirli bir hisse fiyatına sahip olabileceğinin yapısal nedenlerini inceleyebilirken, bir finansal matematikçi hisse fiyatını verili olarak alabilir ve buna karşılık gelen hisse senedinin türevlerin değerini elde etmek için stokastik hesabı kullanmaya çalışabilir. (bakınız: Opsiyonların değerlemesi; Finansal modelleme).

Mesleki Unvanlar Sözlüğüne göre matematikteki meslekler aşağıdakileri içerir.

Matematikçi
Yöneylem Araştırma Analisti
Matematiksel İstatistikçi
Matematik Teknisyeni
Aktüer
Uygulamalı İstatistikçi
Yük Analisti

Aşağıdakiler, matematikçiler hakkında veya matematikçiler tarafından yapılan alıntılardır.

Bir matematikçi, kahveyi teoremlere dönüştürmek için kullanılan bir cihazdır.
—Hem Alfréd Rényi  h

Matematikçilerin listeleri, milliyet, etnik köken, din, meslek ve diğer özelliklere göre önemli matematikçileri kapsayan listelerden oluşmaktadır.

Aktüerler listesi
Oyun teorisyenleri listesi
Geometricilerin listesi
Mantıkçılar listesi
Kadın mantıkçılar listesi
Matematiksel olasılıkçılar listesi
İstatistikçiler listesi
Kantitatif analistler listesi

Amatör matematikçiler listesi
19. yüzyılda doğan matematikçiler listesi
Yüz yaşını aşmış olanlar listesi (bilim insanları ve matematikçiler)
Matematikçiler hakkında filmler listesi
Matematikte kadınların listesi

Matematik Şecere Projesi – Matematikçilerin akademik soy kütüğü için veritabanı
Matematiksel sanatçılar listesi

"MacTutor Matematik Tarihi arşivi". 3 Şubat 1999 tarihinde kaynağından arşivlendi. Ayrıntılı biyografilerin kapsamlı listesi 
"Oberwolfach Fotoğraf Koleksiyonu". 25 Kasım 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. Dünyanın her yerinden matematikçilerin fotoğrafları 
"Matematikçilerin fotoğrafları". 5 Ekim 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. Matematikçilerin (ve bilgisayar bilimcilerinin) fotoğrafları Andrej Bauer tarafından yapılmıştır. 
"Ünlü Matematikçiler". 29 Aralık 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Matematikçilerin doğum günleri ve ölüm yıl dönümleri takvimi". 18 Nisan 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Matematik, sayı, uzay, matematiksel yapı ve değişim gibi konuları araştıran bir çalışma alanıdır. Matematik ve bilim arasındaki ilişki hakkında daha fazla bilgi Matematik ve bilim bölümünde bulunabilir.

Matematiğin tanımları - Matematiğin hiçbir genel kabul görmüş tanımını yoktur. Farklı düşünce okulları, özellikle felsefede, hepsi tartışmalı olan radikal olarak farklı tanımlar ortaya koydu.
Matematik felsefesi - amacı matematiğin doğası ve metodolojisi hakkında bir açıklama yapmak ve matematiğin insanların yaşamındaki yerini anlamaktır.
Klasik matematik genel olarak matematiğe klasik mantık ve ZFC küme teorisine dayanan ana akım yaklaşımı ifade eder.
Yapıcı matematik, var olduğunu kanıtlamak için bir matematik nesnesi bulmanın (veya "inşa etmenin") gerekli olduğunu ileri sürer. Klasik matematikte, matematiksel bir nesnenin varlığı, o nesneyi açıkça "bulmadan", var olmadığını varsayarak ve sonra bu varsayımdan bir çelişki türeterek ispat edilebilir.
Tahmine dayalı matematik

Akademik bir disiplin - eğitimin her düzeyinde öğretilen ve tipik olarak lise veya üniversite düzeyinde araştırılan bilgi dalıdır. Disiplinler tanımlanır (kısmen) ve araştırmanın yayınlandığı akademik dergiler ve uygulayıcılarının ait olduğu öğrenilmiş topluluklar ve akademik bölümler veya fakülteler tarafından tanınır.
Biçimsel bir bilim - çıkarım kurallarına ve tanımlarına dayanan biçimsel sistemlerin özellikleriyle ilgili bilgi dalıdır. Diğer bilimlerin aksine, biçimsel bilimler, fiziksel dünyadaki gözlemlere dayanan teorilerin geçerliliği ile ilgilenmezler.

Matematiksel nesne — matematikte soyut bir kavram; nesne, resmi olarak tanımlanmış (veya olabilecek) ve kişinin tümdengelimli akıl yürütme]] ve matematiksel kanıtlar yapabileceği herhangi bir şeydir. Matematiğin her dalının kendi nesneleri vardır.
Matematiksel yapı — küme üzerinde bazı ek özelliklerle donatılmış bir küme (örneğin, işlem, ilişki, metrik, topoloji). Olası yapıların kısmi bir listesi ölçüler, cebirsel yapılar (gruplar, cisimler, vb.), Topolojiler, metrik yapılar (geometriler), sıralar, olaylar, eşdeğerlik ilişkileri, diferansiyel yapılar ve kategorilerdir.
Matematiksel yapıların eşdeğer tanımları

Aritmetik — (Yunancadan  ἀριθμός arithmos, 'sayı' ve τική [τέχνη], tiké [téchne], 'sanat') sayıların incelenmesinden ve bunlar üzerindeki geleneksel matematiksel işlemlerin özelliklerinden oluşan bir matematik dalıdır.
Temel aritmetik, aritmetiğin toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi temel işlemlerle ilgilenen bölümüdür.
İkinci dereceden aritmetik, doğal sayıları ve alt kümelerini şekillendiren aksiyomatik sistemlerin bir koleksiyonudur.
Dedekind-Peano aksiyomları veya Peano postülatları olarak da bilinen Peano aksiyomları, 19. yüzyıl İtalyan matematikçisi Giuseppe Peano tarafından sunulan doğal sayıların aksiyomlarıdır.
Sayılar — saymak, ölçmek ve etiketlemek için kullanılan bir matematiksel nesne'dir.
Sayı türlerinin listesi
Doğal sayı, Tamsayı, Rasyonel sayı, Reel (Gerçel) sayı, İrrasyonel sayı, Sanal sayı, Karmaşık sayı, Hiperkompleks sayı, p-sel sayı
Negatif sayı, Pozitif sayı, Parite (matematik)
Asal sayı, Bileşik sayı
Sıfır, Sonsuz küçük
Çeşitli dillerdeki sayıların listesi
Sayı sistemi, Tekli sayı sistemi, Sayısal önek, Sayı sistemlerinin listesi, Sayı sistemi konularının listesi
Sayma, Sayı doğrusu, Sayısal basamak
Taban, Taban ekonomisi, Taban (üs alma), Taban tablosu
Matematiksel gösterim, Parantezli gösterim, Bilimsel gösterim, Konumsal gösterim, Olasılık ve istatistikte gösterim, Matematiksel gösterimlerin tarihi, Matematiksel gösterim sistemlerinin listesi
Sonsuz, Hiper-gerçel sayılar, Gerçeküstü sayılar
Kesirler, Ondalık, Ondalık işareti
İşlem (matematik) — işlem, işlenenler olarak adlandırılan sıfır veya daha fazla girdi (terim) değerini iyi tanımlanmış bir çıktı değerine dönüştüren bir matematiksel fonksiyondur. İşlenenlerin sayısı işlemin fonksiyonundaki argüman sayısıdır.
Hesaplama, İfade (matematik), İşlem sırası
İşlem Türleri: İkili işlem, Tekli işlem, Sıfır işlem
Operandlar: İşlem sırası, Toplama, Çıkarma, Çarpma, Bölme, Üs alma, Logaritma, Kök alma
Toplama, Çarpım (matematik), Bölen, Bölüm
Ödünç almadan çıkarma, Uzun bölme, Kısa bölme, Bölme (bölme)
Artı ve eksi işaretleri, Çarpma işareti, Bölme işareti, Eşittir işareti
Eşitlik (matematik), Eşitsizlik (matematik)
Oran
Değişken (matematik), Sabit (matematik)
Ölçme

Cebir
Soyut cebir
Lineer cebir
Doğrusal cebir konularının listesi
Sayı teorisi
Sıra teorisi
Fonksiyon (matematik)

Geometri
Cebirsel geometri
Cebirsel geometri konularının listesi
Trigonometri
Diferansiyel geometri
Topoloji
Fraktal geometri

Kalkülüs (Hesap)
Vektör hesabı
Diferansiyel denklemler
Dinamik sistemler
Kaos teorisi
Matematiksel analiz

Matematik felsefesi
Kategori teorisi
Küme teorisi
Tip teorisi

Model teorisi
İspat teorisi
Küme teorisi
Tip teorisi
Özyineleme teorisi
Hesaplama Teorisi
Mantık sembollerinin listesi
İkinci dereceden aritmetik, doğal sayıları ve alt kümelerini resmileştiren aksiyomatik sistemlerin bir koleksiyonudur.
Dedekind-Peano aksiyomları veya Peano postülatları olarak da bilinen Peano aksiyomları, 19. yüzyıl İtalyan matematikçisi Giuseppe Peano tarafından sunulan doğal sayıların aksiyomlarıdır.

Kombinatorik (ana hatlar)
Kriptografi
Grafik teorisi

Matematiksel kimya
Matematiksel fizik
Analitik mekanik
Matematiksel akışkanlar dinamiği
Sayısal analiz
Kontrol teorisi
Dinamik sistemler
Matematiksel optimizasyon
Yöneylem araştırması
Olasılık
İstatistik
Oyun teorisi
Mühendislik matematiği
Matematiksel ekonomi
Finansal matematik
Bilgi teorisi
Kriptografi
Matematiksel biyoloji

Babil matematiği
Mısır matematiği
Hint matematiği
Yunan matematiği
Çin matematiği
Hint-Arap rakam sisteminin tarihi
Orta Çağ İslam matematiği
Japon matematiği
Kombinatoriğin tarihi
Aritmetiğin tarihi
Cebir tarihi
Geometri tarihi
Analiz tarihi
Mantık tarihi
Matematiksel gösterimlerin tarihi
Trigonometri tarihi
Sayı yazma tarihi
İstatistik tarihi
Olasılık tarihi
Grup teorisinin tarihi
Fonksiyon kavramının tarihi
Logaritma tarihi
Sayılar teorisinin tarihi
Grandi serisinin tarihi
Manifoldların ve varyetelerin tarihi

Matematik eğitimi
Matematiksel beceri
Sayısal biliş
Sanbil yetisi
Matematiksel kaygı
Diskalkuli
Akalkuli
Ageometresia
Sayı duygusu
Sayısallık adaptasyon etkisi
Yaklaşık sayı sistemi
Matematiksel olgunluk

Bkz. Matematikçilerin listesi.

Matematiksel kısaltmaların listesi
Matematiksel sembollerin listesi
Konuya göre matematiksel sembollerin listesi
Tanıtım tarihine göre matematiksel semboller tablosu
Olasılık ve istatistikte gösterimler
Mantık sembollerinin listesi
Fiziksel sabitler
Matematikte, bilimde ve mühendislikte kullanılan Yunan harfleri
Matematikte kullanılan Latin harfleri
Matematiksel alfanümerik semboller
Unicode'da matematiksel operatörler ve semboller
ISO 31-11 (Fiziksel bilimler ve teknolojide kullanım için matematiksel işaretler ve semboller)

Dewey Ondalık Sınıflandırma Sisteminde Matematik
Matematik Konu Sınıflandırması - alfanümerik sınıflandırma şeması, iki ana matematiksel inceleme veritabanı, Mathematical Reviews ve Zentralblatt MATH'ın personeli tarafından ortaklaşa oluşturulmuş ve bunların kapsamına dayanmaktadır.

Matematiksel İncelemeler - American Mathematical Society (AMS) tarafından yayınlanan, matematik, istatistik ve teorik bilgisayar bilimlerindeki birçok makalenin kısa özetlerini (ve ara sıra değerlendirmelerini) içeren dergi ve çevrimiçi veritabanıdır.
Zentralblatt MATH - Springer Science + Business Media tarafından yayınlanan, saf ve uygulamalı matematikteki makaleler için incelemeler ve özetler sağlayan hizmettir. Matematiğin tüm alanını kapsayan büyük bir uluslararası inceleme hizmetidir. İncelemelerini konuya göre düzenlemek için Matematik Konu Sınıflandırma kodlarını kullanır.

Matematik konularının listesi
Matematik alanları
Matematik alanları sözlüğü

MAA İncelemeleri - Temel Kitaplık Listesi - Amerika Matematik Derneği 5 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Naoki'nin Önerilen Kitapları, Naoki Saito, UC Davis tarafından derlenmiştir. 9 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allen Hatcher, Cornell U. tarafından derlenen Topolojide Önerilen Kitapların Listesi. 17 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NLab'de cebirsel geometri kitapları 14 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarih boyunca matematiğin konu çeşitliliği ve derinliği artmaktadır, matematiği kavrama, birçok konuyu matematiğin daha genel alanlarına göre sınıflandırma ve düzenleme için bir sistem gerektirir. Bir dizi farklı sınıflandırma şeması ortaya çıkmıştır ve bazı benzerlikleri paylaşsalar da, kısmen hizmet ettikleri farklı amaçlara bağlı olarak farklılıkları vardır. Ek olarak, matematik geliştirilmeye devam ettikçe, bu sınıflandırma şemaları da yeni oluşturulan alanları veya farklı alanlar arasında yeni keşfedilen bağlantıları dikkate alacak şekilde değişmelidir. Farklı alanlar arasındaki sınırı aşan, genellikle en aktif olan bazı konuların sınıflandırılması daha zor hale gelir.
Matematiğin geleneksel alanlarından biri, matematiğin içsel ilgisi için çalışılan saf matematik ve gerçek dünya problemlerine doğrudan uygulanabilen uygulamalı matematik'tir. Bu ayrım her zaman net değildir ve daha sonra beklenmedik uygulamaları bulmak için birçok konu saf matematik olarak geliştirilmiştir. Ayrık matematik ve hesaplamalı matematik gibi geniş bölümler daha yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır.
İdeal bir sınıflandırma sistemi, önceki bilgilerin organizasyonuna yeni alanlar eklemeye ve şaşırtıcı keşifleri ve beklenmedik etkileşimleri ana hatlara uydurmaya izin verir. Örneğin, Langlands programı önceden bağlantısız olduğu düşünülen alanlar, en azından Galois grupları, Riemann yüzeyleri ve sayı teorisi arasında beklenmedik bağlantılar ortaya çıkarmıştır.

Matematik Konu Sınıflandırması (MSC), inceleme veritabanları Mathematical Reviews ve Zentralblatt MATH personeli tarafından üretilmiştir. Birçok matematik dergisi, yazarlardan makalelerini MSC konu kodlarıyla etiketlemelerini ister. MSC, matematiği her alanda daha fazla alt bölümle 60'tan fazla alana böler.
Kongre Kütüphanesi Sınıflandırmasında, matematiğe Q sınıfı (Bilim) içindeki birçok alt sınıf QA atanır. LCC, geniş bölümleri tanımlar ve bireysel konulara belirli sayısal değerler atanır.
Dewey Ondalık Sınıflandırması, cebir ve sayı teorisi, Aritmetik, Topoloji, Analiz, Geometri, Sayısal analiz ve Olasılık ve uygulamalı matematik için alt bölümlerle birlikte matematik için 510 bölüm belirler.
Matematik içindeki Kategoriler 10 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. listesi arXiv tarafından ön baskıları sınıflandırmak için kullanılır. MSC'den farklıdır; örneğin, kuantum cebri gibi şeyler içerir.
IMU (Uluslararası Matematikçiler Birliği), program yapısını 26 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. dört yıllık ICM (Uluslararası Matematikçiler Kongresi)'de dersleri düzenlemek için kullanır. MSC'nin sahip olmadığı üst düzey bir bölüm Lie teorisidir.
ACM Hesaplama Sınıflandırma Sistemi, birkaç matematik kategorisi içerir. F. Hesaplama Teorisi ve G. Hesaplama Matematiği.
MathOverflow'un bir etiket sistemi vardır 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Springer (alt disiplinler 5 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), Cambridge (Matematik ve istatistiklere göz atın 9 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) ve AMS (konu alanı 9 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) gibi matematik kitabı yayıncıları, müşterilerinin kitaplara göz atmasını veya matematiksel biyoloji ve matematiksel finans gibi üst düzey başlıklar içeren konular da dahil olmak üzere alt disiplinlere göre aramaları filtrelemesini sağlamak için web sitelerinde kendi konu listelerini kullanır.
Okulların ve diğer eğitim kurumlarının müfredatları vardır.
Araştırma enstitüleri ve üniversite matematik bölümleri genellikle alt bölümlere veya çalışma gruplarına sahiptir. Örneğin SIAM, üyeleri için etkinlik gruplarına 27 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sahiptir.
Wikipedia makalelerinde Kategori: Matematik sistemi kullanır ve ayrıca matematik listelerinin bir listesine sahiptir.

küme teorisi ve matematiksel mantık konularını içerir
Matematikçiler her zaman mantık ve sembollerle çalıştılar, ancak yüzyıllar boyunca mantığın altında yatan yasalar kanıksandı ve asla sembolik olarak ifade edilmedi. Sembolik mantık olarak da bilinen matematiksel mantık, insanlar sonunda matematiğin araçlarının mantığın yapısını incelemek için kullanılabileceğini fark ettiğinde geliştirildi. Bu alandaki araştırma alanları hızla genişlemiştir ve genellikle birkaç farklı alt alana bölünmüştür.

İspat teorisi ve oluşturmacı matematik
İspat teorisi ya da "Meta matematik", David Hilbert'in matematikteki tüm ispatları resmîleştirmeye yönelik iddialı programından doğdu. Alandaki en ünlü sonuç Gödel'in eksiklik teoremlerinde özetlenmiştir. Yakından ilişkili ve şimdi oldukça popüler olan bir kavram, Turing makineleri fikridir. Oluşturmacılık, Brouwer'ın mantığın kendi doğasına ilişkin alışılmışın dışında görüşünün bir sonucudur; Yapısal olarak konuşursak, matematikçiler gerçekten bir daire olduğu ortaya konana ve yuvarlaklığı ölçene kadar "Bir daire yuvarlaktır ya da değildir" diyemezler.
Model teorisi
Model teorisi, matematiksel yapıları genel bir çerçevede inceler. Ana aracı birinci dereceden mantıktır.
Küme teorisi
Bir küme, bazı ortak özelliklerle birleştirilen farklı şeylerin bir koleksiyonu olarak düşünülebilir. Küme teorisi üç ana alana bölünmüştür. Naif küme teorisi, matematikçiler tarafından 19. yüzyılın sonunda geliştirilen orijinal küme teorisidir. Aksiyomatik küme teorisi, saf küme teorisindeki ciddi kusurların (Russell paradoksu gibi) keşfine yanıt olarak geliştirilen titiz bir aksiyomatik teoridir. Kümeleri "aksiyomları karşılayan her şey" olarak ele alır ve nesnelerin toplanması kavramı, aksiyomlar için yalnızca motivasyon işlevi görür. İç küme teorisi, gerçek sayılar içerisinde illimited (muazzam büyük) ve infinitesimal (düşlenemeyecek kadar küçük) ögeleri tanımlayan mantıksal tutarlılığı destekleyen küme kuramının aksiyomatik bir  uzantısıdır. Ayrıca bkz. Küme teorisi konularının listesi.
Tarih ve biyografi
Matematik tarihi, ayrılmaz bir biçimde konunun kendisiyle iç içe geçmiştir. Bu tamamen doğaldır: matematiğin, daha önce gelenlerden yeni teoremler türeten dahili bir organik yapısı vardır. Her yeni nesil matematikçi, kendi çalışmalarını atalarının başarıları üzerine inşa ettikçe, konunun kendisi de bir soğan gibi yeni katmanlarla büyüyor da büyüyor.

Eğlence matematiği
Sihirli karelerden Mandelbrot kümesine kadar sayılar, çağlar boyunca milyonlarca insan için bir eğlence ve keyif kaynağı olmuştur. "Ciddi" matematiğin birçok önemli dalının kökleri bir zamanlar sadece bir bulmaca ve/veya oyun olan şeylere dayanmaktadır.

Sayılar teorisi, sayıların ve aralarındaki işlemlerin özelliklerinin incelenmesine dayanan matematik alanıdır. Sayılar teorisi, geleneksel olarak tam sayıların özellikleriyle ilgilenir, ancak son zamanlarda, tam sayıların incelenmesinden doğal olarak ortaya çıkan daha geniş problem sınıflarıyla da ilgilenmeye başlamıştır.

Aritmetik
Sayı teorisinin temel olarak doğal sayılar, tam sayılar, kesirler ve ondalık sayıların yanı sıra bunlarla ilgili toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi geleneksel işlemlerin özelliklerine odaklanan temel bir parçasıdır. 19. yüzyıla kadar, aritmetik ve sayı teorisi eş anlamlıydı, ancak alanın evrimi ve büyümesi, yalnızca sayı teorisinin temel dalına atıfta bulunan aritmetik kavramı ile sonuçlandı.
Temel sayı teorisi
Tam sayıların aritmetikten daha yüksek bir düzeyde incelenmesi, burada 'temel' terimi, diğer matematiksel alanlardan hiçbir tekniğin kullanılmadığı gerçeğini ifade etmektedir.
Analitik sayı teorisi
Tam sayıları incelemek için Kalkülüsü ve karmaşık analizi araç olarak kullanılır.
Cebirsel sayı teorisi
Soyut cebir teknikleri, tam sayıların yanı sıra cebirsel sayıları, tam sayı katsayılı polinomların köklerini incelemek için kullanılır.
Diğer sayı teorisi alt alanları
Geometrik sayı teorisi; kombinatoryal sayı teorisi; transandantal sayı teorisi ve hesaplamalı sayı teorisi. Sayı teorisi konularının listesine de bakın.

Yapı çalışması sayılarla, önce bilinen doğal sayılar ve tam sayılar ile bunların temel cebire kaydedilen aritmetik işlemleriyle başlar. Bu sayıların daha derin özellikleri sayı teorisinde incelenmiştir. Denklemleri çözme yöntemlerinin araştırılması, diğer şeylerin yanı sıra halkaları ve cisimleri, günlük sayıların sahip olduğu özellikleri genelleştiren yapıları inceleyen soyut cebir alanına götürür. Pergel ve düz kenarlı cetvel ile yapılabilen çizimler hakkında uzun süredir devam eden sorular sonunda Galois teorisiyle çözüldü. Vektör uzaylarına genelleştirilmiş fiziksel olarak önemli vektör kavramı doğrusal cebirde incelenmiştir. Her tür cebirsel yapı için ortak olan temalar evrensel cebirde incelenir.

Sıra teorisi
Herhangi iki farklı gerçek sayı için biri diğerinden büyük olmalıdır. Sıra teorisi, bu fikri genel olarak kümelere genişletir. Kafesler ve sıralı cebirsel yapılar gibi kavramları içerir. Ayrıca sıra teorisi sözlüğüne ve sıra konularının listesine bakın.
Genel cebirsel sistemler
Bir küme verildiğinde, bu kümenin üyelerini birleştirmenin veya ilişkilendirmenin farklı yolları tanımlanabilir. Bunlar belirli kurallara uyarlarsa, belirli bir cebirsel yapı oluşur. Evrensel cebir, bu yapıların ve sistemlerin daha resmi bir çalışmasıdır.
Cisim teorisi ve polinomlar
Alan teorisi, cisimlerin özelliklerini inceler. Alan, toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemlerinin iyi tanımlandığı matematiksel bir varlıktır. Polinom, sabitlerin ve değişkenlerin yalnızca toplama, çıkarma ve çarpma kullanılarak birleştirildiği bir ifadedir.
Değişmeli halkalar ve cebirler
Halka teorisinde, soyut cebrin bir dalı olan değişmeli bir halka, çarpma işleminin değişme yasasına uyduğu bir halkadır. Bu, a ve b halkanın herhangi bir elemanıysa, a×b = b×a olduğu anlamına gelir. Değişmeli cebir, değişmeli halkalar ve idealleri, modülleri ve cebirlerinin çalışma alanıdır. Hem cebirsel geometri hem de cebirsel sayı teorisi için temeldir. Değişmeli halkaların en belirgin örnekleri, polinom halkalarıdır.

Kombinatorik, belirli kriterleri karşılayan sonlu veya ayr

Matematiğin temelleri olarak bilinen matematik dalı matematiğin tümü için geçerli olan en temel kavramları ve mantıksal yapıları inceler. Sayı, küme, fonksiyon, matematiksel tanıt, matematiksel tanım, matematiksel aksiyom, algoritma gibi kavramlar Matematiksel mantık, Aksiyomatik Küme Teorisi, Tanıtlama Teorisi, Model Teorisi, Hesaplama teorisi, Kategori Teorisi gibi yine matematiğim temelleri olarak anılan alanlarda incelenir. Bununla birlikte matematiğin temellerinin araştırılması matematik felsefesinin ana konularından biridir. Bu daldaki can alıcı soru matematiksel önermelerin hangi nihai esaslara göre "doğru" ya da "gerçek" kabul edilebileceğidir.
Geçerli baskın matematiksel paradigma aksiyomatik küme kuramı ve formel mantık üzerine kurulmuştur. Günümüzde neredeyse bütün matematik teoremleri küme kuramının teoremleri şeklinde ifade edilebilmektedir. Bu bakış açısına göre matematiksel bir önermenin doğruluğu (gerçekliği) önermenin formel mantık yoluyla küme kuramının aksiyomlarından türetilebildiği iddiasından başka bir şey değildir. 
Bununla birlikte bu formel yaklaşım bazı konuları aydınlatmakta yeterisz kalır: Neden kullandığımız aksiyomlar yerine başka aksiyomlar kullanmayalım? Neden kullandığımız mantık kuralları yerine başka mantık kuralları kullanmayalım? Neden "doğru" matematiksel önermeler (örneğin aritmetik yasaları) fiziksel dünyada doğruymuş gibi görünür? Bu sorunsal Eugene Wigner tarafından (1960) "The unreasonable effectiveness of mathematics in the physical sciences" (Matematiğin doğa bilimlerindeki anlaşılmaz etkililiği) adlı çalışmasında ayrıntılı olarak işlenmiştir.
Yukarıda belirtilen formel gerçeklik nosyonunun hiçbir manası da olmayabilir. Başka bir deyişle tüm önermelerin, hatta paradoksların, küme kuramı aksiyomlarından türetilmesi olanaklı olabilir. Bunun ötesinde Gödel'in ikinci teoreminin sonucu olarak bunun böyle olmadığından hiçbir zaman emin olamayız.
Matematiksel gerçekçilikte (Platonizm olarak da bilinir), insanlardan bağımsız olan bir matematiksel nesneler dünyasının var olduğu öne sürülür. Matematiksel nesnelere ilişkin doğrular insanlar tarafından keşfedilir. Bu görüşe göre doğanın yasaları ve matematiğin yasaları benzer bir statüdedir ve matematik yasaların doğadaki etkililiğinin mantıksız olduğu savı geçerliliğini yitirir. Aksiyomlarımız değil, matematiksel nesnelerin elle tutulabilir gerçek dünyası matematiğin temellerini oluşturur. Bu noktada doğal olarak beliren soru, (Bu matematiksel dünyaya nasıl erişlebilir?) sorusudur.
Matematik felsefesinde bazı modern kuramlar, özgün anlamıyla, temellerin var olduğunu reddeder. Bazıları matematiksel uygulama üzerinde yoğunlaşır ve matematikçilerin bir sosyal grup olarak somut çalışmalarını betimlemeyi ve çözümlemeyi amaçlar. Yine başkaları, matematiğin 'gerçek dünyaya' uygulandığında güvenilirliği konusunda insanın bilişseliğine yoğunlaşarak matematiği bilişsel bilim olarak oluşturmaya çalışır. Bu kuramlarda temeller yalnızca insan düşüncesinde bulunur ve 'nesnel' dış yapıda yoktur. Bu konu hâlâ çözüme kavuşturulamamıştır.

Matematik Felsefesi
Tersine Matematik

"The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences", Eugene Wigner, 1960
"What is mathematical truth?" (Matematiksel gerçek nedir?), Hilary Putnam, 1975
"Mathematics as an objective science" (Nesnel bilim olarak matematik), Nicholas D. Goodman, 1979
"Some proposals for reviving the philosophy of mathematics" (Matematik felsefesini yeniden canlandırmak için bazı öneriler), Reuben Hersh, 1979
"Challenging foundations", Thomas Tymoczko, 1986, preface to first section of "New Directions in the Philosophy of Mathematics", 1986 ve (değişikliklerle) 1998; ayrıca Putnam, Goodman, Hersh çalışmalarını da içerir.33

Prof. Benno Kuryel'in konuyla ilgili makalesi 29 Mayıs 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stephen G. Simpson'in konuyla ilgili sitesi (İngilizce)25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FOM -- Foundations of Mathematics mailing list (Matematiğin temelleri e-posta listesi - İngilizce)25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chaitin'in "Matematiğin Temelleri Üzerine Uyuşmazlık Yüzyılı" adlı yazısı

Metafelsefe veya zaman zaman anıldığı bir diğer ismiyle felsefenin felsefesi; felsefenin amacı, sınırları ve yöntemi gibi felsefenin doğasına ilişkin yapılan araştırmadır. Metafelsefede; "felsefe nedir", "felsefe ne için yapılır", "felsefe nasıl yapılmalıdır" gibi soruların yanıtı aranır. Kimi filozoflar metafelsefeyi ayrı bir daldan ziyade, felsefenin doğası gereği onun işleyeşinin bir parçası olarak görür.
Felsefenin çoğu dalı; metaepistemoloji, metaetik, metametafizik (metaontoloji), metaestetik gibi kendi metafelsefe alt dalına sahiptir.
Metafelsefe teriminin doğuşu ve metafelsefenin ayrı bir felsefe dalı olarak ele alınması 20. yüzyılda gerçekleşse de, metafelsefenin ele aldığı konular en az felsefenin kendisi kadar eskidir, Antik Yunan ve Antik Hint filozofların (bkz. Nyaya okulu) eserlerinde izleri görülebilir.
Metafelsefeye olan ilgi sonucu, Ocak 1970'te Metaphilosophy (Türkçe: Metafelsefe) dergisi kurulmuştur.

Modern felsefe, modern dönemde geliştirilen ve modernite ile alakalı felsefedir. Modern felsefe, büyük bölümü için ortak ve kendisinden önce gelen felsefelerden ayırmaya yardımcı olan belli varsayımlar olmasına rağmen belli bir doktrin veya ekol değildir (ve bu nedenle Modernizm ile karıştırılmamalıdır).
17. yüzyıl ve 20. yüzyılın başları, sırasıyla kabaca modern felsefenin başlangıç ve sonlanma tarihleridir. Rönesansın ne kadarının modern felsefeye dahil edilmesi gerektiği tartışma konusudur; benzer şekilde modernite de 20. yüzyılda sona ermemiş olabileceği gibi, sona ermiş ve yerini postmoderniteye bırakmış olduğu varsayılabilir. Kişinin bu sorulara vereceği cevaplar, "modern felsefe" teriminin kapsamını belirleyecektir.

 Wikimedia Commons'ta modern felsefe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Indiana Philosophy Ontology Project: Modern philosophy 18 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Monoteizm veya tek tanrıcılık, tek bir tanrının varlığına ya da Tanrı'nın birliğine duyulan inanç olarak tanımlanır. Monoteizm sözcüğü, etimolojik açıdan Yunanca mono (tek) ve theoi (tanrı) sözcüklerinden türemiştir.
Tek Tanrıcılık, Zerdüştlük, Bahailik, Hristiyanlık, Deizm, Dürzilik, Ekankar, Sikhizm, Manihaizm, İslam, Yahudilik, Samirilik, Mandeizm, Rastafari, Sekanova, Tenrikyo, Yezidilik ve Atenizm gibi çeşitli dinlerin karakteristik bir özelliğidir. Ayrıca, eski dinlerde de tek tanrıcı düşüncelere rastlanabilir; bunlar arasında Eski Çin dini, Tengricilik ve Yahvizm bulunmaktadır.

İnsanın düşünsel evriminde Tanrı inancı soyut düşüncenin gelişme süreciyle bağlantılanır. İlk tanrılar somut, kendilerinden bereket, korunma gibi belirli amaç ve umutlar beslenen, kişisel tapınmalarla ilgili olduğu iddia edilmektedir.
Tektanrıcılığın 4000 yıl kadar önce eş zamanlı olarak Mısır, Babil ve Hint toplumlarında ortaya çıkmaya başladığı ifade edilmektedir. Çözülebilmiş en eski yazılı belgelere sahip çoktanrıcı putperest bir toplum olan Sumerlerde, çoktanrıcılığın tektanrıcılıktan sonra görüldüğünü yahut başka bir ifadeyle tektanrıcılığın çoktanrıcılıktan daha eski belgeleri bulunduğunu söyleyenler de olmuştur. Orhan Gökdemir'e göre tek tanrılı dinlere gidiş bir dinde sadeleşme ve devrim hareketidir. Bu devrim eski dini anlayışları dümdüz ederek yıkar. Ancak başlangıçta görülen hızlı bir yıkım sonrasında devrim yavaşlar ve eski pagan inançlar yeni kimliklere bürünerek yeniden ortaya çıkarlar. Musevilik, İsevilik ve Müslümanlık kurucuları kadar bu karşılaşmanın da ürünü olan dinlerdir. Tek tanrılı dinlerde eski ilahların bir kısmı melek, cin, şeytan, aziz ve peygamberlere dönüştürülmüşlerdir. Yeniden kurgulanan mitolojik anlatımlarda Sümerlilerin eski tanrılarının tek tanrılı dinlerde Hızır, İlyas gibi peygamberlere ya da azizlere, velilere ve hatta meleklere, cinlere dönüştüğü görülebilmektedir. Allah'ın isimlerinden bir kısmı da Arap ve ortadoğu mitolojilerinde eski ilahlara verilen isimlerle ortak kök isimlerden oluşur.

İskoç bilim insanı David Hume, “tarihin ne kadar gerisine gidersek gidelim, insanlığın çoktanrıcılığa o denli dalmış olduğunu görürüz” der. Ona göre, daha yetkin bir dinden ne bir iz ne de bir belirti vardır.

Antropoloji'nin kurucusu kabul edilen ve animizmin isim babası olan Edward Burnett Tylor; ruhi varlıklara inanış olarak tanımladığı animizmin, insanlığın ilk dini olduğunu varsayar. Ona göre bu inanış tüm ilkel ırklarda görülür. Comte'un “fetişizm, politeizm ve monoteizm” diye sunduğu sınıflandırmayı o, “animizm A, animizm B ve monoteizm” diye sunar.
Buna göre animizm, bir üst gelişim aşamasına ulaşıncaya kadar kendi içinde beş basamağa ayrılır. Bunlardan ilki, insandaki maddi olmayan yönün (ruh) varlığının keşfi; ikincisi, ruhun ölümden sonra da varlığını devam ettirdiğine olan inanç; üçüncüsü, ruhun rüya ya da trans halinde bedeni geçici olarak terk etme kabiliyetine sahip olduğunun keşfi; dördüncüsü, hayvanların ve hatta cansız varlıkların da ruha sahip olduklarına inanç; beşincisi de hayaletlere olan inançtır.

İngiliz filozof ve sosyolog Herbert Spencer; Dinin kökeninin atalara tapınma ile başladığı fikrini ileri sürmektedir. Spencer, dinle ilgili görüşlerini First Principles (İlk İlkeler) (1862) ve The Principles of Sociology (Sosyolojinin İlkeleri) (1877 ve 1885) adlı eserinde dile getirmiştir.

İskoç etnolog John Ferguson Mc Lennan (1827–1881) ise; dinlerin ilk safhasının totemizm olduğunu iddia etmiştir. Ona göre, ilkel insan hayvanlara, bitkilere ve tabii nesnelere canlılık ve kişilik atfettikten sonra her kabile saygı objesi olarak bunlardan birisini seçmiştir.
Emile Durkheim ise, Robertson Smith'den aldığı dört önemli görüşten hareket etmektedir; İlkel din, kabile kültüdür ve bu kült totemiktir. Totem ve klan birbirinden ayrılmaz. Klanın tanrısı kutsallaşmış toplumun kendisidir. Totemizm en basit ve en ilkel din biçimidir.
Bu görüşlerden yola çıkan Durkheim'e göre ilk din totemizmdir.
Dinin kökenini totemciliğe bağlayan bir başka ilim adamı da Sigmund Freud'dur. Dine psikoanalitik bir yöntemle yaklaşan Freud'e göre din, bir yanılsamadan ibarettir ve onu doğuran da sürekliliğini sağlayan da suçluluk duygusudur. Freud, bireyin küçük yaşlarda yaşadığı bazı travmaların, uzun bir uyuklama devresinden (latens devresi) sonra buluğ çağı ve ileriki yaşlarda, tekrar gün yüzüne nevrozlarla çıkmasına benzer bir sendromun soy yaşamında da olabileceğini belirtir. Buna göre mesela, geçmişte yaşanmış cinsel şiddetle de ilgili bir travmatik olay, ileride dini doğurmuş olabilir.

Max Müller'in savunduğu görüşe göre ise; tek bir başlangıçtan ziyade, farklı yollar ve görünümlerde ortaya çıkan hallerle evrimleşerek ilerleyen bir süreç olduğunu kabul eder. Bu sürecin doğayı tanıma maksadıyla farklı basamaklarla başladığını; insanın kendini aşan durumları ister ruh, ister doğa, ister atalara tapınma, isterse tabiat güçleri/tanrıları fikrinden gelerek kavramaya çalışsın, sonraki safhanın tabii gözlem yoluyla yüce tanrı fikrine ulaşılacağını iddia etmiştir.
Müller tabii dini (naturalimzi) üç bölüme (Fiziki-Antropolojik-Psikolojik) ayırmış ve monoteizmi her bölümde olan bir safha olarak tanımlamıştır.

Sosyolojinin kurucusu kabul edilen Auguste Comte insanın düşünsel evrimde 3 aşama geçirerek tek tanrıcılığa ulaştığını söyler. Ona göre:
1. Basamak'ta, insan, çevresindeki eşyayı canlı, akıllı varlıklar olarak düşünmüştü; putçuluk (fetişizm dönemi),
2. Basamak'ta, insan, çevresindeki olayların görünmez varlıklarca yöneltildiğine inandı; çoktanrıcılık (politeizm),
3. Basamak'ta, insan, bu görünmez varlıkların tek ve büyük bir iradenin yönetimi altında bulunduğu inancına vardı; tektanrıcılık (monoteizm).
Politeizm dönemindeki tanrıların aşama aşama aile, kabile ve şehir ve ulus tanrılarına dönüştüğü düşünülmektedir. Bir sonraki aşama ise tanrılara soyut sıfatlar verilmesi, panteonda yer alan diğer tanrıların isim, sıfat ve eylemlerinin baştanrılarda toplanmasıdır. Bazen de bu tanrılar bir sonraki kültürde baştanrının yardımcılarına, melek, cin, şeytan gibi varlıklara dönüşür. Bu gelişime en açık örneklerden birisini Marduk oluşturur. Sümerlerin 50 kadar tanrısının ismi sonraları Marduk'a verilmiş ve tektanrıcılık yönünde adımlar atılmıştır. Ne var ki Buhtunnasr, Marduk'un tek tanrı olduğu inancını sadece kendi taşımış, ulusuna yaymak gücünü gösterememiştir. Bu tanrının birçok özelliklerinin Yahudi tanrısı Yahova'ya taşındığı, Hammurabi kanunlarının da Yahudi şeriatının temelini oluşturduğu ifade edilmiştir. Samuel Reinach, Orpheus adlı kitabında "Eğer Musevi kanunlarının Musa’ya Tanrı tarafından yazdırıldığı doğruysa, Tanrı, Hammurabi’nin yapıtını aşırmış demektir." ifadesini kullanmıştır.
Mısırlı IV. Amenotep'in tek tanrısı Aton (MÖ 14. yüzyıl)'dur.
Günümüz tek tanrılı dinlerindeki birçok kavram ve uygulamanın kaynağı Sümer mitolojilerinde görülmektedir; tek tanrılı dinlerdeki kadınların başörtüsü adetinin İnanna için yapılan tapınaklardaki tapınak fahişelerinin takmasından gelmesi; Meryem’e Madonna, yani bizim büyük hanımefendimiz denmesinin kökeninde yine İnanna’ya sesleniş şeklinin olması; İsa’nın 25 Aralık’taki doğumu (bazı Hristiyanlarca kabul edilir); Sümerlilerin eski tanrılarının tek tanrılı dinlerde Hızır, İlyas gibi peygamberlere ya da azizlere, velilere ve hatta meleklere, cinlere dönüşmesi; Sümer’de tarlaya benzetilen kadınların Tevrat’ta ve Kur'an’da da aynı benzetmeyle tanımlanmaları, Sümerliler’in kırmızı rahiplerinin tapınağa gelen insanlara Hristiyanlıktakine benzer şekilde günah çıkarma seansları uygulamaları… vd.

XIX. yüzyılda, diğer evrimci görüşlerin aksine dinin kökenin bir Yüce Varlık fikrinin olduğunu ileri süren, Andrew Lang’dır (1844–1912) Yazar ve Gazeteci olan Lang'ın bu iddiasını sistemli hale getiren kişi ise Wilhelm Schmidt olmuştur.
İlkel tek tanrıcılık tanımını yaparak teorileştiren Wilhelm Schmidt, yaşadığı dönemde; natüralizm (Max Müller), fetişizm (Charles de Brosses, Auguste Comte, John Lubock), atalar kültü (Herbert Spencer), animizm (Edward B. Tylor), totemizm (W. Robertson Smith, Sigmund Freud, Emile Durkheim), büyücülük (J. G. Frazer, J. H. King) gibi din alanında hakim olan teorileri reddetmiş ve bunların dinin başlangıcını ve en eski dinî tecrübeyi yansıtmadığını savunmuştur. Wilhelm Schmidt tek tanrıcı fikrin çok tanrıcılık öncesinde de mevcut bulunması gerektiğini belirtmiştir. 1912 tarihinde ilk kez yayımladığı "Tanrı Fikrinin Kaynağı" adlı eserinde; 'Yüce ve merhamet sahibi olan' kavramının, kimi ilkel toplumlarda görüldüğünü ve bu tek yüce ekolünün, çok tanrılı sistemlerden önce görülen 'Primitif Monoteizm' olarak tanımlamak gerektiğini iddia etmiştir. Dolayısıyla monoteizmin öncülü olarak iddia edilen, fetişizm veya animizm evrelerinden de önce primitif monoteizm'in olması gerektiğini belirmiştir.

Günümüz dinlerinin tanrı kavramı üzerine fikirleri; vahiy olmaksızın tanrı fikrine ulaşılamayacağını iddia eden ekollerden, Katolik öğretideki tanrı fikrine akıl ile ulaşılabileceğini iddia eden ekollere kadar değişkenlik göstermektedir. Dolayısıyla dinlerin (ilahiyatçı/vaiz/rahip/papaz/kelamcı ve benzerlerinin) tamamının ortak ve net bir görüşte olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

Deizm, mantık ve doğal dünyaya dair gözlemlerin kaynağını oluşturduğu; dini bilgiye dolaysız biçimde sadece akıl yoluyla ulaşılabileceği ilkesini esas alan, bu sebeple vahiy ve esine dayalı tüm dinleri reddeden Tanrı inancıdır.
Henoteizm, din ve felsefede, Max Müller tarafından çıkarılmış, bir tanrıya bağlanırken diğer tanrıların varlığını da kabullenmeyi tanımlar.
Monizm, her şeyin bir tek zorunluluğun, ilkenin, madde veya enerjiden olduğunu iddia eden görüştür.
Panenteizm, ilk devindirici olan tanrının evren ve tüm varlıkları özünden yarattığı ve evrene aşkın, evrenin bilincinde mutlak ve değişmez bir varlık olarak egemen olduğu görüşüdür.
Panteizm, her şeyi kapsayan içtin bir Tanrı veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür
Öz monoteizm, birçok tanrının tek bir özün fa

Mühendislik felsefesi, mühendisliğin ne olduğunu, mühendislerin ne yaptığını ve çalışmalarının toplumu nasıl etkilediğini ele alan ve bu nedenle etik ve estetik yönlerinin yanı sıra ontoloji, epistemoloji, vb. gibi bilim felsefesi veya teknoloji felsefesi'nde incelenebilecek konuları da içeren gelişmekte olan bir disiplindir.

Mühendislik, tasarım, üretim ve eserlerin ve teknolojik sistemlerin bakımı yoluyla doğal çevreyi değiştirmeyi amaçlayan bir meslektir. Bu nedenle, amacı doğayı "anlamak" olan bilim ile karşılaştırılabilir. Mühendislik özünde değişime neden olmakla ilgilidir ve bu nedenle değişim yönetimi, mühendislik uygulamalarının merkezinde yer alır. O halde mühendislik felsefesi, felsefi konuların mühendisliğe uygulandıkları şekliyle ele alınmasıdır. Bu konular arasında deneylerin nesnelliği, işyerinde ve toplumda mühendislik faaliyetlerinin etiği, mühendislik eserlerinin estetiği vb. yer alabilir.
Üretim insanların varlığını geliştirerek sürdürebilmesi için zorunlu olan gereksinmelerini karşılamak amacıyla doğayı değiştirme sürecidir ve mühendis üretim sürecinin etkin bir öğesidir. Bu çaba aynı zamanda insanın doğayı değiştirirken kendisini de değiştirme sürecidir. Mühendisler toplumsal süreçte, sanayi devrimiyle ortaya çıkan  bilim ve teknolojiyi üretime uygulayan insanlardır. Üretimin kitlesel nitelik kazanması, bilim ve teknolojideki gelişmelerin üretim alanında belirleyici konuma gelmesi, bunların toplumlarda yarattığı dönüşüm ve gelişmeler mühendisin toplum içindeki yerini daha bir sorgulanır hale getirmiştir. Toplum içinde yerleşmiş olan mühendisçe düşünmek, mühendisçe bakmak gibi deyimler olay ve olgulara eleştirel yönden sorgulayıcı bir yöntemi anlatmaktadır. Bu da felsefi bir bakış açısını gerektirmektedir. Herhalde mühendislik felsefesi denebilecek bir felsefe dalı böyle bir sorgulama temeli üzerinde gelişebilecektir.
Mühendislik tarihsel olarak "tasarlama İngilizce: devising" anlamına geliyor gibi görünse de, sanat, zanaat ve teknoloji arasındaki ayrım net değildir. Latince kökü ars, Germence kökü kraft ve Yunanca kökü techne başlangıçta, örneğin atletik yeteneğin aksine, bir şey üretme becerisi veya yeteneği anlamına geliyordu. Bu şey bir heykel ya da bina gibi somut olabileceği gibi, bir edebiyat eseri gibi daha az somut da olabilir. Günümüzde "sanat" genellikle görsel, performans veya edebi alanlara, özellikle de güzel sanatlar ("yazma sanatı") olarak adlandırılan alanlara uygulanırken, "zanaat" genellikle nakış veya uçak gibi bir nesnenin üretiminde yer alan el becerisine ("dizgi zanaatı") ve "teknoloji" ise bir endüstride halihazırda kullanılan ürün ve süreçlere ("baskı teknolojisi") uygulanmaktadır. Buna karşılık, "mühendislik", eserlerin tasarımı ve üretimi yoluyla değişimi etkileme ("baskı teknolojisinin mühendisliği") faaliyetidir.

Mühendislik tasarımını sanatsal tasarımdan ayıran şey, mühendisin üretimden önce eserin davranışı ve etkisi hakkında nicel tahminlerde bulunması gerekliliğidir. Bu tür tahminler az ya da çok doğru olabilir, ancak genellikle bireyler ve/veya toplum üzerindeki etkileri içerir. Bu anlamda, mühendislik teknolojik olduğu kadar sosyal bir disiplin olarak da değerlendirilebilir ve dar anlamda sadece eserlerinin çalışıp çalışmadığına göre değil, aynı zamanda sosyal değerleri nasıl etkiledikleri ve bunlara nasıl hizmet ettiklerine göre de değerlendirilebilir. Mühendislerin yaptıkları ahlaki değerlendirmeye tabidir.

Ulaşım, kamu hizmetleri ve bunlarla ilgili altyapılar gibi sosyo-teknik sistemler, yapay nesnelerin yanı sıra insan unsurlarını da içerir. Geleneksel matematiksel ve fiziksel modelleme teknikleri, mühendisliğin insanlar ve kültür üzerindeki etkilerini yeterince dikkate almayabilir. İnşaat Mühendisliği disiplini, bir yapının fiilen inşa edilmesinden önce şartnamelerini ve diğer gereksinimlerini karşılamasını sağlamak için ayrıntılı girişimlerde bulunur. Kullanılan yöntemler Analiz ve Tasarım olarak bilinir. Sistem Modelleme ve Tanımlama, mühendislik yaklaşımının arkasındaki genel belirtilmemiş ilkeleri çıkarmak için çaba sarf eder.

Geleneksel mühendislik disiplinleri birbirinden ayrı gibi görünse de, eserlerin mühendisliği bu disiplinlerin ötesine geçerek psikoloji, finans ve sosyoloji gibi alanlara da uzanan sonuçlar doğurur. Herhangi bir eserin tasarımı, üretileceği koşulları, kullanılacağı koşulları ve elden çıkarılacağı koşulları dikkate alacaktır. Mühendisler, işlevsel sistemler tasarlamak için gerekli hassasiyet ve titizliği kaybetmeden bu tür "yaşam döngüsü" konularını dikkate alabilirler.

Carl Mitcham
Henry Petroski
Teknoloji felsefesi
Bilim felsefesi
Etik
Bilim ve mühendislik etiği

1963: Lewis, Arthur O. Jr. (ed.), Of Men and Machines, E.P. Dutton
1968: Florman, Samuel C., Engineering and the Liberal Arts : A Technologist's Guide to History, Literature
1970: Mumford L., The Myth of the Machine, Harcourt Brace Javonovich, New York
1980: Blockley, David, The Nature of Structural Design and Safety (PDF), Ellis Howood, Chichester, UK, ISBN 0-85312-179-6, 9 Temmuz 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)30 Mart 2023, (Ücretsiz indirme) 
1980: Bush V., Science,The Endless Frontier, National Science Foundation Press, Washington DC
1981: Florman, Samuel C., Blaming Technology: The Irrational Search for Scapegoats, St Martin's Press, New York
1986: Addis W., Theory and Design in Civil and Structural Engineering: A Study in the History and Philosophy of Engineering, PhD Thesis, University of Reading
1987: Florman, Samuel C., The Civilized Engineer, St Martin's Press, New York
1990: Addis W., Structural Engineering: The Nature of Theory and Design, Ellis Horwood, Chichester, UK
1990: Goldman S.L., "Philosophy, Engineering and Western Culture", in Broad and Narrow interpretations of Philosophy of Technology, (ed Durbin P.T.), Kluwer, Amsterdam
1990: Vincenti W.G., What Engineers Know and How They Know It: Analytical Studies from Aeronautical History, The Johns Hopkins University Press, Baltimore, Md.
1991: Goldman S.L., "The social captivity of Engineering", Critical Perspectives on non academic Science and Engineering, (ed Durbin P.T.), Lehigh University Press, Bethlehem, PA
1992: Blockley, David ((Ed.)), Engineering Safety (PDF), McGraw Hill, ISBN 0-07-707593-5, 30 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)30 Mart 2023, (Ücretsiz indirme) 
1992: Petroski, Henry, To Engineer Is Human: The Role of Failure in Successful Design
1994: Florman, Samuel C., The Existential Pleasures of Engineering, 2nd ed, St Martin's Press, New York
1994: Unger S.H., Controlling Technology: Ethics and the Responsible Engineer, 2nd ed., John Wiley, New York
1995: Harris E.C, Pritchard M.S. & Rabins M.J., Engineering Ethics: Concepts and Cases, Wadsworth, Belmont, CA
1996: Simon H., The Sciences of the Artificial, 3rd ed. MIT Press, Cambridge, MA
1996: Florman, Samuel C., The Introspective Engineer, St Martin's Press, New York
1996: Martin M.W. & Schinzinger R., Ethics in Engineering, 3rd ed. McGraw-Hill, New York
1998: Davis, M., Thinking like an Engineer: Studies in the Ethics of a Profession, Oxford University Press, New York.
1998: P. & Gunn A.S., Engineering, Ethics, and the Environment, Cambridge University Press, New York
1999: Mitcham C., Thinking through Technology: The Path between Engineering and Philosophy, University of Chicago Press, Chicago, pp. 19–38.
1999: Beale N., Peyton-Jones S.L. et al., Cybernauts Awake Ethical and Spiritual Implications of Computers, Information Technology and the Internet Church House Publishing ISBN
1999: Johnston, S., Gostelow, P., Jones, E., Engineering and Society: An Australian perspective, 2nd Ed. Longman,
2000: Cutcliffe S.H., Ideas, Machines and Values: An introduction to Science, Technology and Social Studies, Rowman and Littlefield, Lanham, MD
2003: Bucciarelli L.L., Engineering Philosophy, Delft University Press, Delft
2009: Anthonie Meijers, (Ed.) (2009). Philosophy of technology and engineering sciences. Handbook of the Philosophy of Science. 9. Elsevier. ISBN 978-0-444-51667-1. 
2010: Blockley, David, A Very Short Introduction to Engineering, Oxford University Press, ISBN 9780199578696, 30 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi30 Mart 2023 
2010: Petroski, Henry, The Essential Engineer: Why Science Alone Will Not Solve Our Global Problems
2017: Jeroen van den Hoven, Seumas Miller & Thomas Pogge, Designing in Ethics. Cambridge University Press, Cambridge. 978-051-18-4431-7
2019: Carl Mitcham, Steps toward a Philosophy of Engineering: Historico-Philosophical and Critical Essays. 978-1-78661-126-0
2019: Priyan Dias, Philosophy for Engineering: Practice, Context, Ethics, Models, Failure. Springer Singapore. 978-981-15-1270-4

1981: Lewin D., Engineering Philosophy - The Third Culture, Paper to the Royal Society, UK
1993: Creed M.J., "Introducing Structures in a Modern Curriculum", Proceedings of the Conference, Innovation and Change in Civil Engineering Education, The Queen's University of Belfast
1994: Mitcham C., "Engineering Design Research and Social Responsibility", Ethics of Scientific Research, pp. 153–196 and 221-223
2001: Davis, M., The Professional Approach to Engineering Ethics: Five Research Questions, Science and Engineering Ethics 7 (Temmuz 2001): 379-390.
2006: Natasha McCarthy (26 Mart 2006), "Philosophy in the Making" (PDF), Ingenia, 27 Ekim 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi30 Mart 2023 
2018: Hess, J.L. & Fore, G., "A systematic literature review of US engineering ethics interventions", Science and Engineering Ethics, 24(2), pp. 551–583.
2019: Mitcham, C. & Englehardt, E.E., "Ethics across the curriculum: Prospects for broader (and deeper) teaching and learning in research and engineering ethics", Science and Engineering Ethics, 25(6), pp. 1735–1762.

Philosophy in the Making 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Natasha McCarthy Ingenia 26 Mart 2006
Royal Academy of Engineering 'philosophy' and ethics 12 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşi

Archytas, müzik bilimi ve felsefesine önemli katkı sağlamış bir matematikçi ve düşünürdür. Bir tam aralığın üçte birinden çok küçük farkla daha küçük bir aralık olan ve herhangi bir tetrakordun pest aralığı olarak 27:28 oranını önermiştir. Bunun yanı sıra, enarmonik cinsin çeyrek aralığı için ise 35/36 oranını önermiştir.
Archytas'ın en önemli özelliği ise müzikte dörtlülerin bir bütün olarak kullanımı ve ayrık veya birleşik bileşiminde ortaya çıkan taksimatların anlamı olduğuna inanmıştır. Buna göre de bu taksimatları sınıflamıştır. Archytas'a göre müziğin üç anlamı bulunmaktadır. Bunlar, "Aritmetik,Geometrik ve armonik" anlamlardır. armoni sözcüğünün günümüzde kullanım alanı bulan homofonik (eşlikli ezgi) yönteminde kullanılan dikey uyum ve yasalarıyla herhangi bir ilgisi olmayıp tamamen dört ses arası uyumu işaret etmekte ve tek sesli ezgi dokusunu açıklamaktadır.
Archytas'ın müziğin etkilerini anlamsal açıdan üç alt alanda sınıflamasıyla M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan ve "Matematiği, düşüncelerin sayısal özetinin bilimi" olarak tanımlayan Cassiodorus'un müziği Matematiğin 4 alt alanından biri olarak verdiği sınıflamasının sadece bilginin devamlılığı açıdan bir benzerliği olabilir. Bunun dışında her iki sınıflandırmayı birbirinden ayırt etmek gerekir. Cassiodorus'un matematiğin alt dallarını verdiğ sınıflama aşağıdaki gibidir: Aritmetik, Müzik, Geometri ve Astronomi. Buradaki bilgiler İhvân-ı Safa'da verilen ansiklopedik bilgilerle benzerlik göstermesi ve bu bağlamda Yunan medeniyetindeki bilginin İslam medeniyetine aktarımının kanıtı bakımından önemli kabul edilebilir. Müzik Felsefesine Giriş adlı kitap Bağlam Yayınlarından çıkmıştır. Hazırlayanlar: Vural Yıldırım-Tarkan Koç.

Natüralizm veya doğalcılık, felsefi akımına göre doğanın, nesnel yasalar uyarınca işleyen bir düzeni vardır. Gözlem ve deneye dayalı bilimler, işte bu yasalar sayesinde doğa ile ilgili her alanda sağlam, kesin bilgilere ulaşabilir. Doğalcılık, doğa bilimlerinin sanata ve edebiyata uygulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Doğalcı anlayışa göre gerçek olduğu gibi yansıtılmalı, yaşamın kaba ve bayağı sayılarak ele alınmayan yönleri de işlenmelidir.
Doğalcı anlayışa göre birey, içinde yetiştiği toplumsal ve doğal çevreye göre biçimlenir. Ekonomik ve toplumsal baskılar altında ezilen bireyler, içlerinden gelen güçlü dürtülerle hareket ederler. Alın yazılarını belirleyebilme gücünden uzak olduklarından davranışlarından da sorumlu tutulamazlar.

Natüralizm iki farklı felsefî görüşte incelenir:

Yöntemsel natüralizm, bilim insanlarından, içinde bulunduğumuz dünya hakkında, gözlemleyebileceğimiz, test edebileceğimiz, tekrar edebileceğimiz ve doğrulayabileceğimiz açıklamalar talep eder. Epistemoloji üzerine yoğunlaşır: "Dünya üzerinde güvenilir bilgiyi edinmenin yöntemleri nelerdir?". Metafizik ve dini inançtan bağımsız, özellikle "bilgi" edinmenin pratik yöntemleriyle ilgili epistemolojik bir bakış açısıdır. Buna göre varsayımların doğal neden ve olaylara göre açıklanıp test edilmesi gerekir. Gözlemlenebilir eylemlerin açıklamaları yalnızca doğal nedenlerle ilişkilendirildikleri sürece pratik ve faydalı olur (mesela "kesin işleyişler" buna örnektir, ama "şüpheli mucizeler" değil). Yöntemsel natüralizm modern bilimin temel prensibidir. Bazı filozoflar bu düşünceyi daha da genişleterek yöntemsel natüralizmin felsefenin de temel prensibi olduğunu söylemişlerdir. Bu bakış açısına göre bilim ve felsefe bir bütündür. W.V. Quine, George Santayana ve diğer bazı filozoflar da bu düşünceyi desteklemişlerdir.
Metafizik natüralizm, (veya ontolojik natüralizm veya felsefi natüralizm) ontoloji üzerine yoğunlaşır: Bu bakış açısı daha çok varoluş ile alakalıdır: var olan nedir ve var olmayan nedir? Natüralizm "tabiat vardır ve bütün temel doğrular tabiatın doğrularıdır." metafiziki pozisyonuna sahiptir.

Felsefi natüralizme ait ilk düşünce ve varsayımlara Sokrates'ten önceki İyonyalı filozofların eserlerinde rastlanır.
Bilimin babası kabul edilen Miletli Thales tabiat olaylarını doğaüstü nedenlere girmeksizin açıklayan ilk filozoflardandır. Bu erken dönem filozofları natüralizmin temellerini atan deneysel araştırma prensiplerine katkıda bulundular.
Orta Çağ'ın sonlarına doğru olayları doğal nedenlere bağlamak hristiyan filozofların tipik özelliği haline geldi. Skolastik düşünürler ise bir taraftan yaratıcının olaylara doğrudan müdahalesi ihtimaline kapıyı açık bırakmalarına rağmen bir taraftan da tabiat olaylarının arkasında bilimsel açıklamalar aramaktansa mucize arayışlarına giren çağdaşlarını hakir görmeye başladılar.
17. yüzyıl felsefesinde Descartes'ın "Cogito ergo sum" düşüncesiyle ulaştığı "Tanrı" idesi, Descartes'ın idealist bir filozof olarak da isimlendirilmesine sebep olmuştur. İşte Descartes'ın bu idealizmine karşı, naturalist bir bakışla Thomas Hobbes çıkmıştır. Dolayısıyla 17. yüzyılda naturalizmin temsilcisi olmuştur.

Ahmes (Mısırca: jꜥḥ-ms, yaygın bir Mısır ismi aynı zamanda Ahmose olarak da yazılmıştır), On Beşinci Hanedanlığın (ve İkinci Ara Dönem'in) sonuna ve On Sekizinci Hanedanlığın (ve Yeni Krallığın) başlangıcına doğru yaşayan bir eski Mısırlı katipti. Yaklaşık olarak MÖ. 1620'de Mısır'da doğdu ve MÖ. 1660 civarında  Mısır'da öldü. Yaklaşık MÖ 1550'ye tarihlenen eski Mısır matematiğinin bir eseri olan Rhind Matematik Papirüsü'nü kopyaladı; adı bilinen matematiğe en erken katkıda bulunan kişidir. Aynı zamanda kesirleri kullanan ilk matematikçidir. Ahmes, eserin yazarı değil, sadece katip (yazman) olduğunu iddia etti. İçeriğin MÖ 2000 yıllarından daha eski bir belgeden geldiğini iddia etti.
Papirüs, Mısır matematiğiyle ilgili ilk bilgi kaynağımızdır. Bunun ön yüzünde, Mısır kesirlerinin toplamı şeklinde, üçten yüz bire kadar olan tek sayılarla ikiye bölünmesinin bir temsil tablosu bulunur. Bu kesirler birim kesirler olarak da bilinir ve payı birim olan kesirlerden oluşur. Papirüsün arka tarafında, tahıl ambarlarının dört temel işlemi, denklemlerin çözümü, ortalamalar, hacimler, üçte iki kuralı vb. hakkında 87 problem vardır.
Rhind papirüsü, 1863 yılında British Museum'a miras kaldı, bazen ondan 'Ahmes papirüsü' olarak da adlandırılır. Ahmés hakkında sahip olduğumuz tüm bilgiler, onun papirüs üzerine yaptığı yorumlar sayesindedir.

Eski Mısırlı yazıcıların listesi

Don Allen. "The Ahmes Papyrus". 24 Mayıs 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Don Allen. "Summary of Egyptian Mathematics". 27 Mayıs 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Ahmes", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Altın oran, matematikte iki miktardan büyük olanın küçüğe oranı, miktarların toplamının miktarları büyük olanına oranı ile aynı ise altın orandır. Altın oran aynı zamanda antik çağdan bu yana sanat ve mimaride en iyi uyum ve oranları veren düzen bağıntısı olarak kabul edilmekteydi.
Bir doğru parçasının |AB| altın oran'a uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan (C) bölünmelidir ki; küçük parçanın |AC| büyük parçaya |CB| oranı, büyük parçanın |CB| bütün doğruya |AB| oranına eşit olsun.
Altın oran, pi (π) gibi irrasyonel bir sayıdır ve ondalık sistemde yazılışı; 1,618033988749894...'tür. Bu oranın kısaca gösterimi: 
  
    
      
        
          
            
              1
              +
              
                
                  5
                
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1+{\sqrt {5}}}{2}}}
  
 dir. Altın oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, Fi yani φ'dir.

Altın oran, matematikte ve fiziksel evrende ezelden beri var olmasına rağmen[kime göre?], insanlar tarafından ne zaman keşfedildiğine ve kullanılmaya başlandığına dair kesin bir bilgi mevcut değildir.

Öklid (M.Ö. 365 – M.Ö. 300), Elementler adlı tezinde, bir doğruyu 1.6180339... noktasından bölmekten bahsetmiş ve bunu, bir doğruyu ekstrem ve önemli oranda bölmek diye adlandırmıştır. Mısırlılar Keops Piramidi'nin tasarımında hem pi hem de Fi oranını kullanmışlardır. Yunanlar, Parthenon'un tüm tasarımını altın orana dayandırmışlardır. Bu oran, ünlü Yunan heykeltıraş Phidias tarafından da kullanılmıştır. Leonardo Fibonacci adındaki İtalyan matematikçi, adıyla anılan sayı dizisinin olağanüstü özelliklerini keşfetmiştir. Leonardo da Vinci, 1509'da Luca Pacioli'nin yayımladığı İlahi Oran adlı bir çalışmasına resimler vermiştir. Bu kitapta Leonardo da Vinci tarafından yapılmış Five Platonic Solids (Beş Platonik Cisim) adlı resimler bulunmaktadır. Bunlar, bir küp, bir Tetrahedron, bir Dodekahedron, bir Oktahedron ve bir Ikosahedronun resimleridir. altın oranın Latince karşılığını ilk kullanan muhtemelen Leonardo da Vinci'dir. Rönesans sanatçıları altın oranı tablolarında ve heykellerinde denge ve güzelliği elde etmek amacıyla sıklıkla kullanmışlardır. Örneğin Leonardo da Vinci, "Son Akşam Yemeği" adlı tablosunda, İsa'nın ve havarilerin oturduğu masanın boyutlarından, arkadaki duvar ve pencerelere kadar altın oran'ı uygulamıştır. Güneş etrafındaki gezegenlerin yörüngelerinin eliptik yapısını keşfeden Johannes Kepler (1571-1630), altın oran'ı şu şekilde belirtmiştir: "Geometrinin iki büyük hazinesi vardır; biri Pisagor teoremi, diğeri, bir doğrunun altın orana göre bölünmesidir." Bu oranı göstermek için, Parthenon'un mimarı ve bu oranı resmen kullandığı bilinen ilk kişi olan Phidias'a ithafen, 1900'lerde Yunan alfabesindeki Fi harfini Amerikalı matematikçi Mark Barr kullanmıştır. Aynı zamanda Yunan alfabesindekine karşılık gelen F harfi de, Fibonacci'nin ilk harfidir.

Altın spiral aşağıdaki şekilde açıklanabilir;

Bir kareyi tam ortasından iki eşit dikdörtgen oluşturacak şekilde ikiye bölelim.

Dikdörtgenlerin ortak kenarının, karenin tabanını kestiği noktaya pergelimizi koyalım.
Pergelimizi öyle açalım ki, çizeceğimiz daire, karenin karşı köşesine değsin, yani yarı çapı, bir dikdörtgenin köşegeni olsun.

Sonra, karenin tabanını, çizdiğimiz daireyle kesişene kadar uzatalım.

Yeni çıkan şekli bir dikdörtgene tamamladığımızda, karenin yanında yeni bir dikdörtgen elde etmiş olacağız.

Karenin taban uzunluğun (A) İşte bu yeni dikdörtgenin taban uzunluğuna (B) oranı altın oran'dır. Büyük dikdörtgenin taban uzunluğunun (C) Karenin taban uzunluğuna (A) oranı da altın oran'dır. A / B = C / A = Altın oran ≈ 1.6180339...

Elde ettiğimiz bu dikdörtgen ise, bir altın dikdörtgendir. Çünkü uzun kenarının, kısa kenarına oranı 1.6180339... dur, yani altın orandır.

Artık bu dikdörtgenden her bir kare çıkardığımızda elimizde kalan, bir altın dikdörtgen olacaktır.

İçinden defalarca kareler çıkardığımız bu altın Dikdörtgen'in karelerinin kenar uzunluklarını yarıçap alan bir çember parçasını her karenin içine çizersek, bir altın Spiral elde ederiz.
Bu karelerin kenar uzunlukları sırasıyla Fibonacci sayılarını verir.

φ'yi göstermenin bir yolu da, basit bir beşgen kullanmaktır. Yani, birbiriyle beş eşit açı oluşturarak birleşen beş kenar. Basitçe φ herhangi bir köşegenin herhangi bir kenara oranıdır.

AC / AB = φ ≈ 1.618
Beşgenin içine ikinci bir köşegen ([BD]) çizelim. AC ve BD birbirlerini O noktasında keseceklerdir.

Böylece her iki çizgi de, bir noktadan ikiye bölünmüş olacaktır ve her parça diğeriyle φ oranı ilişkisi içindedir. Yani AO / OC = AC / AO = DO / OB = BD / DO = φ. Bir diğeri ile bölünen her köşegende, aynı oran tekrarlanacaktır.

Bütün köşegenleri çizdiğimiz zaman ise, beş köşeli bir yıldız elde ederiz.

Bu yıldızın içinde, ters duran diğer bir beşgen meydana gelir (yeşil). Her köşegen, başka iki köşegen tarafından kesilmiştir ve her bölüm, daha büyük bölümlerle ve bütünle, altın oranı korur. Böylece, içteki ters beşgen, dıştaki beşgenle de altın oranlıdır.

Bir beşgenin içindeki beş köşeli yıldız, pentagram diye adlandırılır ve Pythagoras'ın kurduğu antik Yunan Matematik Okulu'nun sembolüdür.
Bir beşgenin köşegenlerini birleştirdiğimizde, iki değişik altın üçgen elde ederiz. Mavi üçgenin kenarları tabanı ile ve kırmızı üçgenin tabanı da kenarı ile altın oran ilişkisi içerisindedir.

Aşağıda pentagramın altın oranlı öz-benzerliği (fraktal) görülmekte.

Fibonacci dizisi ile altın oran arasında bir ilişki vardır. Dizideki ardışık iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe altın orana yaklaşır.

Altın sarmalın, doğada ayçiçeği, ananas, kozalak gibi bitkilerde ve notilusların kabuğunda bulunduğu iddia edilir. Bilindiği kadarıyla neredeyse hiçbir notilusun kabuğu altın orana uymaz. Altın oranın doğadaki yansımaları, diğer pek çok alanda olduğu gibi abartılmıştır.

Yandaki diagram, Altın Oran'ın bir çember yarıçapı üzerinde nasıl bulunabileceğini gösterir. Kenar uzunluğu dairenin yarıçapına eşit olan FCOG karesinin FC kenarının orta noktası olan T'den GO kenarının orta noktası olan A'ya dik çizilen bir çizgi ile ikiye bölünmesinden elde edilen TCOA dikdörtgeninin köşegenini (AC) bir ikizkenar üçgenin kenarlarından biri olarak kabul edip ABC üçgenini oluşturursak, üçgenin yüksekliğini 1 kabul ettiğimizde (ki bu dairenin yarıçapıdır), OG/OB=GB/OG=1,618034 ve COB üçgeninin OB=GB-OG=1,618034-1=0,618034 olur.
Bir trigonometrik cetvelden baktığımızda, OCB açısının 31"43' ve dolayısıyla OBC açısınında 58"17' olduğunu buluruz. Yukarıdaki diyagram önemini korumak şartıyla bizi başka bir konstrüksiyona götürür ki, bu belki de Mısırlı rahiplerce çok daha önemli bulunmuş olabilir.

Yandaki diagramda, üçgenin dik açıya ortak kenarlarından biri yine yarıçapın 0.618034'üdür fakat bu defa 1'e yani yarıçapa eşit olan komşu kenar değil, hipotenüstür. Yine bir trigonometrik tablo yardımıyla, 0.618034'ün karşı açısının 38"10' ve diğer açının da 51"50' olduğunu görürüz. Pisagor Teoremini kullanarak, OD kenarının uzunluğunun da yarıçapın 0.78615'i olduğu görülür.
Bu konstrüksiyonda onu özel yapan iki önemli nokta vardır. Birincisi; ED kenarının uzunluğu (0.618034) OD kenarının uzunluğuna (0.78615) bölünürse sonuç OD kenarının uzunluğuna (0.78615) eşit çıkmaktadır. Trigonometrik ilişkiler açısından bu şu anlama gelmektedir: 38"10' un tanjantı (karşı kenar ÷ komşu kenar), 38"10' un cosinüsüne (komşu kenar ÷ hipotenüs) eşittir. Tersi, 51"50' nin kotanjantı, 51"50' nin sinüsüne eşittir.
İkinci ve belki en önemli husus: OD kenar uzunluğu (0.78615) 4 ile çarpıldığında 3.1446 yı verir ki bu, hemen hemen Pi'ye (3.1416) eşittir. Bu buluş, 38"10' açıya sahip bir dik üçgenin Pi oranı ile altın oran fenomeninin çok özel ve ilginç bir kesişimini kapsadığını ortaya koymaktadır.

Kadim Mısır Krallığı döneminin rahipleri bu üçgenin özelliklerinden haberdar mıydılar? Bu diagram Keops piramidinin dış hatlarını göstermektedir. Bilinçli olarak ya da değil, bu piramit 38"10' lık bir üçgeni ihtiva edecek biçimde inşa edilmiştir. Yüzeyinin eğimi, çok kesin bir şekilde yerle 51"50' lık açı yapmaktadır. Bu piramit kesitini bir önceki ile kıyaslarsak, BC uzunluğunun yarıçapın 0.618034'ü olduğunu, AB uzunluğunun 0.78615 olduğunu ve AC uzunluğunun 1 yani yarıçap olduğunu görebiliriz.
Keops Piramidi'nin gerçek ölçüleri şöyledir (feet ölçüsünden metreye çevrilmiştir): AB=146.6088m BC=115.1839m AC=186.3852m).
Bu XXX noktadan itibaren işler biraz karmaşık ama çok çok ilginç bir hale gelmektedir.
Görüleceği gibi, BC uzunluğu, piramitin kenar uzunluğunun yarısıdır. Bu nedenle piramitin çevresinin uzunluğu BC x 8 dir. Yani piramitin relatif çevresi 0.618034 x 8 = 4.9443 dür. Yine piramitin relatif yüksekliği 0.78615 in bir çemberin yarıçapı olduğu farzedilirse bu çemberin uzunluğu (çevresi) yine 4.9443 olacaktır.
Bu beklenmedik uyum şu şekilde gerçekleşmektedir:
1)38"10'lık üçgene gore 0.618034 ÷ 0.78615 = 0.78615 dir (yukarıda bahsedilmişti). Demek ki, 8 x 0.618034 olarak belirlenen piramit çevresi 8 x 0.78618 x 0.78615 şeklinde de gösterilebilir.
2)Yine yukarıda, 4 x 0.78615 in Pi (π) ye çok yakın bir değer verdiğini söylemiştik. Demek ki 2Π' nin de 8 x 0.78615 e çok yakın bir değer olduğu görülür. Böylelikle, yarıçapı 0.78615 olan bir dairenin çevresi şu şekilde ifade edilebilir: C=
  
    
      
        2
        
          π
        
        r
      
    
    {\displaystyle 2{\pi }r}
  
= (8 x 0.78615) x 0.78615

Bundan şu sonuç çıkmaktadır: Keops piramidi, yatay bir düzlem üzerinden ölçüm yapıldığında sahip olduğu kare şeklindeki çevre uzunluğunun aynına, düşey bir düzlem üzerinde yapılan ölçümde de bu defa daire şeklinde olmak üzere sahiptir.
Keops Piramidi'nin gerçek taban kenar uzunluğunun (230.3465m) 8 katı ya da çevre uzunluğunun iki katı, boylamlar arasındaki 1 dakikalık açının ekvatordaki uzunluğunu vermektedir. Piramitin kenar uzunluğunun, ekvatordaki 1 dakikalık mesafenin 1/8 ine eşit olm

Pergeli Apollonius (Grekçe: Ἀπολλώνιος ὁ Περγαῖος; Latince: Apollonius Pergaeus; d. yaklaşık MÖ 240 Perge - ö. yaklaşık MÖ 190, İskenderiye), konik kesitler üzerindeki çalışmaları ile tanınan Antik Yunan geometri uzmanı ve astronom. Öklid ve Arşimet'in konuya katkılarından başlayarak, onları analitik geometrinin icadından önceki duruma getirdi. Elips, parabol ve hiperbol terimlerinin tanımları bugün kullanımda olanlardır.
Apollonius, astronomi de dahil olmak üzere çok sayıda başka konu üzerinde çalıştı. Tipik olarak diğer yazarlar tarafından atıfta bulunulan parçalar haricinde bu çalışmanın çoğu günümüze ulaşmadı. Yaygın olarak Orta Çağ'a kadar inanılan gezegenlerin görünüşte anormal hareketini açıklamak için eksantrik yörüngeler hipotezi, Rönesans sırasında yerini aldı.

Matematik alanına böylesine önemli katkılarda bulunan bir kişi için, yetersiz biyografik bilgi mevcuttur. 6. yüzyıl Yunan yorumcusu Ascalonlu Eutocius, Apollonius'un ana eseri olan Konikler (İngilizce: Conics) üzerine şöyle diyor:
Perge, o zamanlar Anadolu'da Helenleşmiş bir Pamphylia kentiydi. Şehrin kalıntıları halen ayaktadır. Helenistik bir kültür merkeziydi. Euergetes, "hayırsever", diadochi mirasında Mısır'ın üçüncü Yunan hanedanı olan Ptolemy III Euergetes'i tanımlar. Muhtemelen “zamanları”, MÖ 246-222/221 dönemine aittir. Zamanlar her zaman hükümdar veya yetkili yargıç tarafından kaydedilir, böylece Apollonius 246'dan önce doğmuş olsaydı, Euergetes'in babasının "zamanları" olurdu. Herakleios'un kimliği belirsizdir. Apollonius'un yaklaşık zamanları bu nedenle kesindir, ancak tam tarihler verilemez. Çeşitli bilim adamları tarafından belirtilen belirli doğum ve ölüm yılları rakamı yalnızca spekülatiftir.
Eutocius, Perge'yi Mısır'ın Ptolemaios hanedanı ile ilişkilendiriyor gibi görünmektedir. Mısır altında, MÖ 246'da Perge, Seleukos hanedanı tarafından yönetilen bağımsız bir diadochi devleti olan Seleukos İmparatorluğu'na ait değildi. MÖ 3. yüzyılın son yarısında, Perge birkaç kez el değiştirdi, alternatif olarak Seleukoslar ve kuzeyde Attalid hanedanı tarafından yönetilen Bergama Krallığı altında. "Pergeli" olarak adlandırılan birinin orada yaşamış ve çalışmış olması pekala beklenebilir. Aksine, Apollonius daha sonra Perge ile özdeşleştirilmişse, onun ikametgâhına dayanmıyordu. Kalan otobiyografik materyaller, onun İskenderiye'de yaşadığını, okuduğunu ve yazdığını ima etmektedir.
Yunan matematikçi ve astronom Hypsicles'ın bir mektubu, aslında Öklid'in Elementler kitabının, on üç kitabının bir parçası olan Öklid'in XIV. Kitabından alınan ekin bir parçasıydı.

"Tyreli Basilides, Ey Protarchus İskenderiye'ye gelip babamla tanıştığında, ikametinin büyük bir kısmını, matematiğe olan ortak ilgileri nedeniyle aralarındaki bağ nedeniyle geçirdi. Ve bir keresinde, Apollonius'un (Pergalı Apollonius) bir ve aynı alanda çizili 12 yüzlü (dodecahedron) ile 20 yüzlü (ikosahedron)'nün karşılaştırılmasıyla ilgili yazdığı, yani birbirlerine oranlarının ne olduğu sorusuyla ilgili yazılan sayfaya bakıldığında, Apollonius'un bu kitaptaki değerlendirmesinin doğru olmadığı sonucuna vardılar; buna göre, babamdan anladığım gibi, onu değiştirip yeniden yazmaya başladılar. Ancak daha sonra Apollonius tarafından yayınlanan, söz konusu konunun bir gösterimini içeren başka bir kitaba rastladım ve problemle ilgili araştırmasından çok etkilendim. Apollonius'un yayınladığı kitap artık herkesin erişimine açık; çünkü daha sonra dikkatli bir şekilde ayrıntılandırmanın sonucu gibi görünen bir biçimde geniş bir sirkülasyona sahip." "Benim açımdan, gerekli gördüklerimi size yorum yoluyla aktarmaya karar verdim, kısmen de yapabileceğiniz için, tüm matematik ve özellikle geometri alanındaki yeterliliğiniz nedeniyle, yazmak üzere olduğum şey hakkında uzman bir yargıya varmak ve kısmen de babamla yakınlığınız ve kendime karşı dostça duygularınız nedeniyle keşfime nazikçe kulak verin, araştırmamı iyi dinleyeceksiniz. Ancak, önsözü yapmanın ve incelememe kendisinin başlamasının zamanı geldi."
Zamanında çok bilinmeyen, fakat 1600 yıllarında değeri anlaşılan Yunan matematikçilerinden biri Pergeli Apollonius'tur. Eski devirlerin en büyük matematikçilerinden biridir. MÖ 267 veya 262 yıllarında, Pamfiye denilen Teke sancağının Perge kentinde dünyaya gelmiştir. Mısır'ın İskenderiye kentine giderek, Öklid'ten sonra gelen matematikçilerden dersler alarak kendini yetiştirmiştir. Bir aralık Bergama'ya giderek orada kalmış, burada matematikçi Ödemus ve eski Bergama hükümdarı Atal ile ilmi ilişkilerde bulunmuştur. Matematikçi Pappus, Apollonius'un, bencil, üne düşkün, kibirli ve gururlu birisi olduğunu yazmaktadır. Apollonius'un yaptığı çalışmalar ve buluşları onun bu zayıf taraflarını örtecek kadar kuvvetlidir. Çarpmaya ait birçok buluşu vardır. Tümü geometriye ait olan yedi sekiz kitabı vardır. Koniklere ait buluşları onu şöhretin zirvesine çıkarmıştır. Birçok eserinin kaybolmasına karşın, bazı yapıtları Pappus tarafından yeniden ortaya çıkarılmıştır.
Öklid geometrisini benimseyerek onu daha ileri düzeylere götürmüştür. Teorik ve sentetik geometrici olarak, 19. yüzyıldaki Steiner'e kadar Apollonius'un bir eşine daha rastlanamaz. Konikler adı altında bugün bildiğimiz elips, çember, hiperbol ve parabol kesişimlerine ait problemlerin birçoğu Apollonius tarafından bulunmuştur. Konikler her ne kadar Apollonius'tan 150 yıl kadar önce üzerinde çalışılmışsa da, Apollonius kendisinden önceki çalışmaları ve kendi öz buluşlarını sekiz kitapta toplamıştır. Bunların çoğu onun çalışmaları ile ilerlemiştir. Yedi tane de yeni araştırması vardır. Bu araştırmaların bazıları Arapçadan çevirmedir. Yine, analitik geometri özelliklerinin hemen hemen tümünü Apollonius'a borçluyuz.
Dairesel tabanlı ve tepesinin her iki tarafından sonsuza kadar uzatılmış bir koni bir düzlemle kesilirse, düzlemle koni yüzeyinin kesişimi olan eğri, doğru, çember, hiperbol, elips veya parabol olacağını ilk kez Apollonius göstermiştir. Merminin yörünge denkleminin bir parabol olacağı yine Apollonius tarafından bulunmuştur. Ayrıca, astronomide önemli buluşları vardır.
Elips, hiperbol ve parabol, Eflatun tarafından mekanik eğriler olarak adlandırılmıştır. Bu eğriler, yalnız cetvel ve pergel yardımıyla çizilemezler. Buna karşın, pergel ve cetvel yardımıyla, bu eğrilerin istenilen sayıda noktalarını elde edebiliriz. Apollonius ve konikler üzerine çalışma yapanların diğer bir hizmeti de, Kepler ve Kopernik'in Güneş ve gezegenlerin yörüngelerini hesaplamasında kullanmasıdır. Eğer bu geometriciler olmasaydı, Newton çekim kanununu belki de hiç bulamayacaktı. Yani, Kepler'in gezegenlerin yörüngeleri hakkındaki ince ve ustalıklı kullandığı hesaplamaları, Newton'un çekim kanununa ortam hazırlamıştır. Pergel ve cetvel yardımıyla üç çembere teğet çizme, Apollonius problemi olarak bilinir. Yine, sabit iki noktaya olan uzaklıkları oranı sabit olan noktaların geometrik yeri, bu sabit noktaları birleştiren doğru parçasını, verilen orana göre içten ve dıştan bölen noktalar arasındaki uzaklığı çap kabul eden bir çemberdir.

Apollonius, Helen kültürünün geniş Helenik olmayan bölgelerde çeşitli derinliklere, bazı yerlerde radikal, diğerlerinde hemen hemen hiç radikal olmayan bir şekilde üst üste binmesiyle karakterize edilen ve şimdi Hellenistik Dönem olarak adlandırılan tarihi bir dönemin sonuna doğru yaşadı. Değişiklik, Makedonyalı II. Philip ve oğlu Büyük İskender tarafından başlatıldı, o da tüm Yunanistan'ı bir dizi çarpıcı zafere maruz bırakarak Pers İmparatorluğunu fethetmeye devam etti. Mısır'dan Pakistan'a kadar bölgeleri yöneten Philip, MÖ 336'da suikasta kurban gitti. İskender, geniş Pers imparatorluğunu fethederek planını gerçekleştirmeye devam etti.

Materyal, Konikler kitaplarının hayatta kalan sahte “Önsözlerinde” yer almaktadır. Bunlar Apollonius'un nüfuzlu arkadaşlarına gönderilen ve mektupla birlikte verilen kitabı gözden geçirmelerini isteyen mektuplardır. Bir Eudemus'a hitap eden Birinci Kitabın Önsözü, ona Koniklerin başlangıçta İskenderiye'deki bir ev konuğu olan geometri uzmanı Naucrates tarafından talep edildiğini hatırlatır. Naucrates ziyaretin sonunda sekiz kitabın ilk taslağını elinde tuttu. Apollonius, bunlardan “tam bir arındırma olmaksızın” (Yunanca ou diakatharantes, Latince ea non perpurgaremus) olarak söz eder. Kitapları doğrulayıp düzeltmeyi, her birini tamamlandığı gibi yayınlamayı amaçladı.
Bu planı Apollonius'un daha sonraki Bergama ziyaretinde duyan Eudemus, Apollonius'un her kitabı yayınlanmadan önce kendisine göndermesinde ısrar etmişti. Koşullar, bu aşamada Apollonius'un topluluğu ve yerleşik profesyonellerin tavsiyelerini arayan genç bir geometri olduğunu gösteriyor. Pappus, İskenderiye'de Öklid öğrencilerinin yanında olduğunu belirtir. Öklid çoktan gitmişti. Bu kalma, belki de Apollonius'un eğitiminin son aşamasıydı. Eudemus, muhtemelen Pergamon'daki ilk eğitiminde kıdemli bir figürdü; Her halükarda, Bergama Kütüphanesi ve Araştırma Merkezi'nin (Müze) başkanı olduğuna veya başına geçtiğine inanmak için sebepler vardır. Apollonius, ilk dört kitabın unsurların gelişimi ile ilgilendiğini, son dördünün ise özel konularla ilgilendiğini belirtiyor.
Önsözler I ve II arasında bir boşluk vardır. Apollonius, oğlu Apollonius'u II. Eudemus'un kitabı özel çalışma gruplarında kullandığını öne sürerek daha özgüvenle konuşuyor, bu da Eudemus'un araştırma merkezinde müdür değilse de kıdemli bir önemli isim olduğunu ima ediyor. Büyük İskender ve onun kuzey kolundaki arkadaşlarının ikametgâhı nedeniyle Atina'daki Aristo Lycaeum modelini izleyen bu tür kurumlarda araştırma, kütüphane ve müzenin tamamlandığı, eğitim çabasının bir parçasıydı. Eyalette böyle tek bir okul vardı. Kralın sahip olduğu bina, tipik olarak kıskanç, coşkulu ve katılımcı olan kraliyet himayesindeydi. Krallar, değerli kitapları ellerinden geldiğince ve her yerde satın aldı, yalvardı, ödünç aldı ve çaldı. Kitaplar en yüksek değere sahipti ve yalnızca zengin müşteriler için karşılanabilirdi. Onları toplamak kraliyet yükümlülüğüydü. Bergama, parşömen endüstrisiyle bi

Ayrık diferansiyel geometri diferansiyel geometri içindeki kavramların ayrık karşılıklarının çalışmasıdır. Bunun yerine düzgün eğriler ve yüzeyler, burada çokgenler, örgüler ve yalın karmaşıklıklardır. Bu bilgisayar grafikleri ve topolojik kombinatoriklerin çalışması içinde  kullanılabilir.

Ayrık Laplace operatörü
Ayrık dış hesap
Ayrık Morse teorisi
Topolojik kombinatorik
Spektral şekil analizi
Özet diferansiyel geometri
Fraktaller üzerinde analiz

Discrete differential geometry Forum20 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alexander I. Bobenko, Peter Schröder, John M. Sullivan, Günter M. Ziegler (2008). Discrete differential geometry. Birkhäuser Verlag AG. ISBN 978-3-7643-8620-7. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Alexander I. Bobenko, Yuri B. Suris (2008), "Discrete Differential Geometry", American Mathematical Society, ISBN 978-0-8218-4700-8

Açıortay, geometride bir açıyı iki eşit açı şeklinde bölen yapıdır. Bir açıya teğet tüm çemberler çizilerek merkezleri birleştirilirse, o açının açıortayı elde edilir. Bu nedenle açıortaylardan açının kollarına indirilen dikmeler, o çemberlerden birinin merkezinden teğetlere inilen yarıçap dikmeleri olacağından, dikmeler birbirine eşit olur. Her iki kolda oluşan üçgenler de birbirine eşit olacağından, dikmelerin açıortay kollarını kestiği noktalar ile açının bulunduğu köşeye olan uzaklıklar eşit olur.

Bir üçgende iç açıortaylar bir noktada kesişir. Bu nokta üçgenin iç teğet çemberinin merkezidir. Bu noktanın iç teğet çemberi olmasının sebebi ise, iç açıortayların kesişim noktasından kenarlara inilen dikmelerin birbirine eşit olmasıdır (çember merkezden teğetlere çizilen doğru parçaları teğete diktir ve hepsi yarıçaptır).
Bir üçgende açıortayla ilgili iki önemli bağıntı vardır. Bunlardan birisi açıortay teoremidir. Bu teorem bir tür orandır. Bu teoreme göre üçgenin bir kenar uzunluğu ve o kenar tarafındaki köşe ile açıortayın kenarı kestiği nokta arasındaki uzaklığın oranı, diğer kenarın uzunluğu ve o kenar tarafındaki köşe ile açıortayın kenarı kestiği nokta arasındaki uzaklığın oranına eşittir.

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              A
              C
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              C
              D
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              B
              D
              
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {|AC|}{|CD|}}={\frac {|AB|}{|BD|}}}
  

Bu teoremin yanında diğer teorem ise açıortay uzunluğu teoremidir. Buna göre:

  
    
      
        
          |
        
        A
        D
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        =
        
          |
        
        A
        B
        
          |
        
        .
        
          |
        
        A
        C
        
          |
        
        −
        
          |
        
        C
        D
        
          |
        
        .
        
          |
        
        D
        B
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |AD|^{2}=|AB|.|AC|-|CD|.|DB|}
  

Bir üçgende iki dış açıortay ve kullanılmayan diğer açının iç açıortayı bir noktada kesişir. Bu nokta iç açıortayın karşısında kalan kenara ve diğer iki kenarın uzantısına teğet olan dış teğet çemberin merkezidir.
Bir ABC üçgeninde A açısına ait iç açıortayın BC'yi kestiği nokta D ve A açısının dış açıortayının BC'yi kestiği nokta E olmak üzere;

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              A
              C
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              B
              D
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              D
              C
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              B
              E
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              C
              E
              
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {|AB|}{|AC|}}={\frac {|BD|}{|DC|}}={\frac {|BE|}{|CE|}}}
  
 'dir.
Ayrıca: 
  
    
      
         
        m
        (
        D
        A
        E
        )
        =
        90
      
    
    {\displaystyle \ m(DAE)=90}
  

Üçgen
Kenarortay
Açılar

Baudhayana (MÖ 800 - MÖ 740) Pisagor teoreminin ardındaki asıl kişi olarak bilinen matematikçidir. Pisagor teoremi gerçekten de Pisagor'dan en az 1000 yıl önce hintler tarafından keşfedildiği düşünülüyor. Baudhayana, en eski Hint matematiğinin bazılarını içeren belgeler olan en eski Sulbasutralardan birinin yazarıydı. Baudhayana'nın aynı zamanda bir rahip ve yetenekli bir mimar olduğu da düşünülüyor. Matematiksel hesaplamalarının ardındaki asıl neden matematiğe olan ilgisinden ziyade daha çok dini çalışmalarından kaynaklanmış olması da mümkündür.

Baudhayana'nın bir biyografisini yazmak esasen imkansızdır çünkü onun hakkında en eski Sulbasutralardan birinin yazarı olması dışında hiçbir şey bilinmemektedir. Tarihlerini, onun için bir yaşam süresini bile tahmin edecek kadar doğru bilmiyoruz, bu yüzden ölüm yılı ile aynı yaklaşıkta doğum yılı verilmektedir.
O ne bugün anladığımız anlamda bir matematikçi ne de Ahmes gibi el yazmalarını basitçe kopyalayan bir katipti. O kesinlikle çok bilgili bir adamdı ama muhtemelen matematikle kendi tutkusu uğruna ilgilenmezdi, sadece onu dini amaçlarla kullanmakla ilgilenirdi. Kuşkusuz Sulbasutra'yı dini ayinler için kurallar sağlamak için yazdı ve Baudhayana'nın kendisinin bir Vedik rahip olacağı neredeyse kesin gibi görünmektedir.
Sulbasutralarda verilen matematik, kurbanlar için gereken sunakların doğru bir şekilde inşa edilmesini sağlamak için vardır. Baudhayana'nın bir rahip olmanın yanı sıra yetenekli bir zanaatkar olması gerektiği yazıdan açıkça anlaşılmaktadır. Kendisi en yüksek kalitede kurban sunakları inşa eden bir zanaatkar olarak tanımladığı matematiğin pratik kullanımında kendisi yetenekli olmalıydı.
Baudhayana'nın elimizdeki en eski ve en önemli iki bölümden biri olan üç bölümden oluşan Sulbasutra'sının bir veya iki detayı verilmiştir.
Baudhayana'nın Sulbasutra'sı, tek bir bilinmeyendeki doğrusal bir denklemin geometrik çözümlerini (cebirsel olanları değil) içerir. 
  
    
      
        a
        
          x
          
            2
          
        
        =
        c
      
    
    {\displaystyle ax^{2}=c}
  
 ve 
  
    
      
        a
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        =
        c
      
    
    {\displaystyle ax^{2}+bx=c}
  
 biçimlerinin ikinci dereceden denklemleri içermektedir.
Baudhayana'nın Sulbasutra'sında çeşitli 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 değerleri ortaya çıkar, çünkü Baudhayana farklı yapılar verirken dairesel şekiller oluşturmak için farklı yaklaşımlar kullanmıştır. 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
'yi 
  
    
      
        
          
            676
            225
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {676}{225}}}
  
 (= 3,004), 
  
    
      
        
          
            900
            289
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {900}{289}}}
  
 (= 3,114) ve 
  
    
      
        
          
            1156
            361
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1156}{361}}}
  
 (= 3,202)'e eşit almaya eşdeğer yapılar verilmiştir. Bunların hiçbiri özellikle doğru değildir, ancak sunakların inşası bağlamında gözle görülür hatalara yol açmayacaktır.

  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 için ilginç ve oldukça doğru yaklaşık bir değer Baudhayana'nın Sulbasutra'sının 1. bölümünün 61. dizesinde verilmiştir. Sanskritçe metin, sembollerle

  
    
      
        
          
            2
          
        
        =
        1
        +
        
          
            1
            3
          
        
        +
        
          
            1
            
              (
              3
              ×
              4
              )
            
          
        
        −
        
          
            1
            
              (
              3
              ×
              4
              ×
              34
              )
            
          
        
        =
        
          
            577
            408
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}=1+{\frac {1}{3}}+{\frac {1}{(3\times 4)}}-{\frac {1}{(3\times 4\times 34)}}={\frac {577}{408}}}
  

olarak yazacağımız şeyi kelimelerle, yani dokuz basamak değerine kadar 1,414215686 şeklinde verir. Bu, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'yi beş ondalık basamağa kadar doğru olarak verir. Bu o dönem için şaşırtıcıdır, çünkü yukarıda bahsettiğimiz gibi, tarif edilen inşaat işi için büyük matematiksel doğruluk gerekli görülmemiştir. Yaklaşım

  
    
      
        
          
            2
          
        
        =
        1
        +
        
          
            1
            3
          
        
        +
        
          
            1
            
              (
              3
              ×
              4
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}=1+{\frac {1}{3}}+{\frac {1}{(3\times 4)}}}
  

olarak verilmişse, hata 0,002 mertebesindedir ve bu, 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 değerlerinden herhangi birinden daha doğrudur.

Baudhayana'nın matematiğe bulunduğu katkılardan öne çıkanlar aşağıdadır:

Kareyi daire ile çevreleme: Alanı neredeyse kareye eşit olan bir daire çizebilmiştir.

  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
'yi yaklaşık olarak hesaplama: Yazdığı Sulba Sutra'larda yaklaşık değerinin 3 olduğunu belirtmiştir ve değişik daire çizimlerinde bundan ve yaklaşık değerlerinden faydalanmıştır.

  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'yi hesaplama yöntemi

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Baudhayana", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
G. G. Joseph, The crest of the peacock (London, 1991).
R. C. Gupta, Baudhayana's value of √2, Math. Education 6 (1972), B77-B79.
S. C. Kak, Three old Indian values of π, Indian J. Hist. Sci. 32 (4) (1997), 307-314.
G. Kumari, Some significant results of algebra of pre-Aryabhata era, Math. Ed. (Siwan) 14 (1) (1980), B5-B13.

Benzerlik iki ya da daha fazla cismin, ölçülerinin oranının aynı olmasına denir ve 
  
    
      
        ∼
      
    
    {\displaystyle \sim }
  
 sembolüyle gösterilir. Benzerlikte de eşlikte olduğu gibi karşılaştırılan cisimlerin birbirlerine göre konumları ve yönleri oranı bozmaz.

Bir boyutlu cisimlerde sahip olunan tek ölçü tek bir yöne uzanan noktalar kümesi yani uzunluktur. Bu yüzden iki farklı doğru parçasında karşılaştırma yapacak olursak bütün bir boyutlu cisimler benzerdir denilebilir.

İki boyutlu cisimlerde iki ölçü bulunmaktadır. Koordinat düzleminde "x" ve "y" doğrultusunda uzunluğu bulunan cisimlerdir. Bu yüzden benzerlik aramak için öncelikle birbirine göre benzer olan kenarlar bulunmalıdır. Kare ve dikdörtgen gibi cisimlerde bütün açılar 90 derece olduğundan dolayı sadece kenara bakılarak bir yorum yapılır ancak üçgensel şekiller gibi farklı açılara sahip cisimlerin kenar uzunluklarında bir değişme olmasına rağmen bir kenarına komşu iki açısı aynıdır. Bu sayede benzerliğin aranacağı kenarlar saptanabilir. Bu kenarlar saptandıktan sonra benzer olan kenarlar arasındaki oranının aynı olup olmadığı kontrol edilir.

Üç boyutlu cisimlerde iki boyutlu cisimlerin üstüne bir de "z" koordinatı eklenmiştir. Bu da bize en ve boyun haricinde bir de derinlik bir diğer deyişle yükseklik aramamız gerektiğini gösterir. Yapılan işlem iki boyutlu cisimlerdeki gibidir. Benzer kenarlar bulunarak aralarındaki benzerlik oranı elde edilir.

Beş boyutlu uzay fikri, matematikte sıklıkla ortaya çıkan soyut bir terim.

Beş boyutlu uzay fikri matematikte sıklıkla ortaya çıkan ve meşru bir yapı olan bir soyutlamadır. (Fizikte ve matematikte, N numara serisi, N-boyutlu uzayın yerine tekabül eder.) Bir şekilde içinde yaşadığımız ve gerçek evrende olup olmadığı hala tartışılan beş boyutlu uzay, astrofizik ve parçacık fiziğinin de kapsadığı ve fiziğin birçok dallarında araştırılıyor.

Fizikte, beşinci boyut var olan üç boyut ve göreceliliğin boyutu olan zamanın ötesinde ekstra farazi bir boyuttur. Kaluza- Klein teorisi yerçekimi ve elektromanyetik kuvveti birleştirmek için kullanılır. Örneğin, Mİnskowski uzayı ve Maxwell denklemleri, beş boyutlu Riemann eğrilik tensörünün içinde gömülü olabilir. Kaluza- Klein teorisi günümüzde temel olarak yerleştirilmiş bakım kuramı olarak görülür. M- teorisi yedi tanesin atom altı seviyesinin de altında olduğu 11 boyutlu uzay-zamanı ileri sürmektedir. Fizikçiler, yerçekiminin ağırlığı taşıyan bir parçacık olduğunu ve beşinci veya daha yüksek boyutlara ki yerçekiminin diğer üç temel kuvvetten daha zayıf olması kolayca açıklanabilen, sızıntı yapabileceğini iddia etmişlerdir.
1993'te, fizikçi Gerard't Hooft holografi ilkesini ileri sürmüştür. Holografi ilkesi ekstra bir boyutun uzay zamanında daha küçük bir boyutla birlikte eğrilik olarak görülebileceği bilgisini vermektedir.
Örneğin, hologramlar gözlemci hareket ettiği zaman eğriliğin resmini veren iki boyutlu alana yerleştirilmiş üç boyutlu resimlerdir. Benzer şekilde, dördüncü boyut hareket eden parçacığın eğrilik yolu olarak görünebilir üç boyutlu alana yerleştirilmiştir. Hooft beşinci boyutun gerçekten bir uzay zaman fabrikası olduğunu iddia etmiştir.

Beş veya daha fazla boyutlarda sadece üç düzenli politop görülür. Beş boyutta;
1.	Simplex grubundan 5 simplex; 6 köşe, 15 kenar, 20 yüz (her biri eşkenar üçgen olmak üzere), 15 hücre (her biri düzenli dört yüzlü şekil olmak üzere), 5 hiperhücre (her biri 5 hücre) ile birlikte.
2.	Hiperküpler grubundan 5 küp; 32 köşe, 80 kenar, 80 yüz (her biri kare olmak üzere), 40 hücre (her biri küp olmak üzere) ve 10 hiperhücre (her biri 5 hücre) ile birlikte.
3.	Cross politop grubundan 5 ortoplex; 10 köşe, 40 kenar, 80 yüz (her biri üçgen olmak üzere), 80 hücre (her biri 4 yüzlü şekil olmak üzere) ve 32 hiperhücre (her biri 5 hücre) ile birlikte.
Dördüncü politop olan demihypercube, 5 kübe alternatif olarak sunulabilir ve yarım köşe (16), alternatif 5 hücre ile sınırlandırılmış ve 16 hiperhücre ile birlikte 5-demicube olarak adlandırılır.

5 boyutta hiperküre (alanı 4 boyut oluşturduğundan 4-küre olarak da adlandırılır) merkez noktası P den r kadar uzaklıkta sabitlenmiş 5 boyutun içindeki bütün takımdan oluşur. Bu hiper alan tarafından kaplanmış hiper hacim ise:

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              8
              
                π
                
                  2
                
              
              
                r
                
                  5
                
              
            
            15
          
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {8\pi ^{2}r^{5}}{15}}}
  

Boyut

Wesson, Paul S. (1999). Space-Time-Matter, Modern Kaluza-Klein Theory. Singapore: World Scientific. ISBN 981-02-3588-7. 
Wesson, Paul S. (2006). Five-Dimensional Physics: Classical and Quantum Consequences of Kaluza-Klein Cosmology. Singapore: World Scientific. ISBN 981-256-661-9. 
Weyl, Hermann, Raum, Zeit, Materie, 1918. 5 edns. to 1922 ed. with notes by Jūrgen Ehlers, 1980. trans. 4th edn. Henry Brose, 1922 Space Time Matter, Methuen, rept. 1952 Dover. ISBN 0-486-60267-2.

Anaglyph of a five dimensional hypercube in hyper perspective 21 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fizik ve matematikte bir uzayın ya da nesnenin boyutu, gayriresmî olarak bu uzay ve nesne üzerindeki herhangi bir noktayı belirlemek için gereken minimum koordinat sayısı olarak tanımlanır. Bir doğru üzerindeki bir noktayı tanımlamak için bir koordinat gerektiğinden doğrunun bir boyutu vardır (örneğin sayı doğrusu üzerindeki 5 noktası). Düzlem, kare ya da daire yüzeyinin iki boyutu vardır, çünkü bu yüzeyler üzerindeki herhangi bir noktayı tanımlamak için iki koordinata ihtiyaç vardır (örneğin kare üzerindeki bir noktayı tanımlamak için hem enleme, hem de boylama ihtiyaç vardır). Yine aynı şekilde küre, silindir ya da küpün içindeki bir noktayı tanımlamak için üç koordinat gerektiğinden bu boşluk üç boyutludur. İzafiyet Teorisi'nde ise zaman, dördüncü ve uzaysal olmayan boyut olarak eklenir.
Klasik mekanikte uzay ve zaman farklı kategorilerdir ve mutlak uzay ve zamanı ifade eder. Bu dünya kavramı, elektromanyetizmayı tanımlamak için gerekli olan tanım hariç, dört boyutlu bir uzaydır. Uzay-zamanın dört boyutu (4B), uzamsal ve zamansal olarak kesin olarak tanımlanmayan, daha ziyade bir gözlemcinin hareketine göre bilinen olaylardan oluşur. Minkowski uzayı, önce yerçekimsiz evrene yaklaşır; genel göreliliğin pseudo-Riemannian manifoldları uzay-zamanı madde ve yerçekimi ile tanımlar. Süpersicim teorisini (6D hiperuzay + 4D) tanımlamak için 10 boyut kullanılır, 11 boyut süper kütleçekimini ve M teorisini (7D hiperuzay + 4D) tanımlayabilir ve kuantum mekaniğinin durum uzayı sonsuz boyutlu bir fonksiyon alanıdır.

Boyut kavramı fiziksel nesnelerle sınırlı değildir. Matematikte ve bilimlerde yüksek boyutlu uzaylar sıklıkla görülür. Lagrange veya Hamilton mekaniğindeki gibi parametre uzayları veya konfigürasyon uzayları olabilirler; bunlar, içinde yaşadığımız fiziksel alandan bağımsız olan soyut alanlardır.

Fizikte üç uzay boyutu ve bir de zaman boyutu kabul gören normdur. Fakat temel kuvvetleri birleştirmeye çalışan teoriler, bu amaçla daha fazla boyut eklemektedirler. Süpersicim teorisi, M teorisi ve Bozonsal sicim teorisi, fiziksel uzayın sırasıyla 10, 11 ve 26 boyutlu olduğunu iddia ederler. Bu ilâve boyutların uzaysal olduğu söylenir. Fakat biz ancak üç uzaysal boyutu algılarız ve bugüne kadar ne deneysel, ne de gözlemsel deliller, ilave boyutların varlığını tasdik etmez. Muhtemel bir açıklama, uzayın atomaltı ölçekte (muhtemelen kuark/sicim ölçek seviyesi veya daha altta) ilave boyutların içine "sarılmış gibi" davrandığıdır.
Aralık 2012'de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sonuçlarının analizi, büyük ilave boyutlu teorileri ciddî şekilde sınırlamıştır.
Uzaya ilave boyutlar eklemiş başka fizîki teorilerse şunlardır:

Kaluza–Klein teorisi, kütleçekimi dışındaki kuvvetleri açıklamak için ilave boyutlar getirir (aslen sadece elektromanyetizma).
Büyük ilave boyutlar ve Randall–Sundrum Modeli, kütleçekimin zaafını açıklamaya çalışır. Bu özellik brane kozmolojisinde kullanılır.
Evrensel ilave boyutlar

Edwin A. Abbott, (1884) Flatland: A Romance of Many Dimensions, Public Domain. Online version with ASCII approximation of illustrations 24 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Project Gutenberg.
Thomas Banchoff, (1996) Beyond the Third Dimension: Geometry, Computer Graphics, and Higher Dimensions, Second Edition, Freeman.
Clifford A. Pickover, (1999) Surfing through Hyperspace: Understanding Higher Universes in Six Easy Lessons, Oxford University Press.
Rudy Rucker, (1984) The Fourth Dimension, Houghton-Mifflin.
Michio Kaku, (1994) Hyperspace, a Scientific Odyssey Through the 10th Dimension, Oxford University Press.

Cetvel, Türk Dil Kurumu'nun tanımına göre; doğru çizgileri çizmeye yarayan, dereceli veya derecesiz, tahtadan, plastikten, madenden yapılmış araç, çizgilik ve liste, çizelge anlamlarına gelmektedir.
Cetvelin birçok çeşidi bulunur. Ancak, genel olarak ilk akla gelen kullanımıyla; bir metreden az olan uzunluktaki ölçümler için kullanılan, 30 - 50 santimetre uzunluğunda, tahta, metal, genellikle de plastik ölçü aletleridir.
Cetveller, teknik çizim, geometri, terzilik, inşaat, pratik uygulamalar, mimari gibi birçok alanda çok büyük kolaylıklar sağlar. Özel ve ayrıntılı ölçümler yapan mikrometre gibi, karşılaştırmalı ölçüm yapan kumpas gibi, şekiller çizmeye yarayan şablon gibi ve hesaplamalar yapmaya yarayan kızaklı cetvel gibi özel çeşitleri de bulunur.
Ayrıca çeşitli hesaplamaları tablolaştırmakta kullanılan çizim uygulamaları, cetvel olarak adlandırılır: Borsa cetveli, çarpım cetveli, hazirun cetveli, hesap cetveli gibi.

T cetveli
		
			
			
		

Açıölçer (İletki)
Gönye
Şerit metre
Katlanır metre (marangoz metresi)
Çelik metre
Kızaklı cetvel (hesap cetveli)
Kumpas
Mikrometre
Şablon
Pistole (Fransız eğrisi)
Paralel

Açıölçer
Doğruluk ve kesinlik
Ölçü aleti
Periyodik tablo
Teknik resim

Bu diferansiyel geometri konuların bir listesidir. Ve aynı zamanda Lie grubu konularının listesi metrik geometri ve diferansiyelin sözlüğü bkz.

Eğri konularının listesi
Frenet - Serret formülleri
Diferansiyel geometri eğrileri
Çizgi ögesi
Eğrilik
Eğrilik yarıçapı
Öskülatör daire
Eğri
Fenchel teoremi

Theorema egregium
Gauss-Bonnet teoremi
Birinci temel form
İkinci temel form
Gauss- Codazzi-Mainardi denklemleri
Dupin göstergesi
Asimptotik eğri
Eğrilik
Temel eğrilikler
Ortalama eğrilik
Gauss eğriliği
Eliptik nokta
yüzeylerin tipleri
Minimal yüzey
Dönen yüzey
Konik yüzey
Geliştirilebilir yüzey

 Ayrıca bakınız Çok değişkenli hesap, çok değişkenli hesap konularının listesi 

Manifold
Türevlenebilir manifold
Düzgün manifold
Banach manifoldu
Fréchet manifoldu
Tensör analizi 
Tanjant vektör
Tanjant uzay
Tanjant demet
Kotanjant uzay
Kotanjant demet
Tensör
Tensör demeti
Vektör alanı
Tensör alanı
Diferansiyel form
Dış türev
Lie türevi
geri çekilme (diferansiyel geometri)
ileri itme (diferansiyel)
jet ( matematik )
İletişim ( matematik )
jet demeti
Frobemino teoremi ( diferansiyel topoloji ) 
İntegral eğrisi

Difeomorfizm
Büyük difeomorfizm
Uyumluluk
Karakteristik sınıfı
Chern sınıfı
Pontrjagin sınıfı
spin yapı
türevlenebilir gönderme
batma
daldırma
Gömülme
Whitney gömme teoremi
Kritik değer
Sard teoremi
Eyer noktası
Morse teorisi
Lie türevi
Tüylü top teoremi
Poincare - Hopf teoremi
Stokes teoremi
De Rham kohomoloji
Smale paradoksu
Frobemino teoremi ( diferansiyel topoloji ) 
Dağılım ( diferansiyel geometri ) 
integral eğrisi
yapraklanma
Diferansiyel sistemleri için tümlenebilirlik koşulları

Elyaf demeti
Temel demet
Çerçeve demet
Hopt demeti
İlişkili demet
Vektör demeti
Tanjant demet
Kotanjant demet
Çizgi demeti
Jet demetleri

Demet ( matematik )
Yalancı-grup
G -yapı
Sentetik diferansiyel geometri

Metrik tensör
Riemann manifoldu
Psödo- Riemann manifoldu
Levi-Civita bağlantısı

Öklid-dışı geometri
Eliptik geometri
Küresel geometri
Küre - dünya
Aşırı açı
Hiperbolik geometri
Hiperbolik uzay
Hiperboloid modeli
Poincaré disk modeli
Poincaré yarı - düzlem modeli
Poincaré metriği
Paralellik açısı

Asal jeodezik
Geodezik akış
Üstel gönderme
İnjektiflik yarıçapı
Geodezik sapma denklemi
Jacobi alanı

Riemann simetrik uzayı
Margulis'in Lemması
Uzay form
Sabit eğrilik
Gergin altmanifold
Örnekleme teoremi
Myers teoremi
Gromov en kompaktlık teoremi

Gauss- Codazzi denklemleri
Darboux çerçevesi
Hiperyüzey
İsteyerek metrik
Nash gömme teoremi
Minimal yüzey
Helisoid
Catenoid
Costa'nın minimal yüzeyi
Hsiang - Lawson varsayım

Theorema Egregium
Gauss - Bonnet teoremi
Chern - Gauss - Bonnet teoremi
Chern - Weil homomorfizması
Gauss
İkinci temel form
Eğrilik form
Riemann eğrilik tensörü
Geodezik eğrilik
Skaler eğrilik
Kesitsel eğrilik
Ricci eğriliği ,Ricci düzlüğü
Ricci ayrışması
Schouten tensörü
Weyl eğrilik
Ricci akışı
Einstein manifoldu
Holonomi

Gauss - Bonnet teoremi
Hopt - Rinow teoremi
Cartan - Hadamard teoremi
Myers teoremi
Rauch karşılaştırma teoremi
Mors indis teoremi
Synge teoremi
Weinstein teoremi
Toponogov teoremi
Küre teoremi
Hodge teori
Örnekleme teoremi
Yamabe sorunu

Killing Vektör alanı

Hodge yıldız operatörü
Weitzenböck özdeşliği
Laplasyen diferansiyel geometri operatörleri

Koordinat çizelgeleri listesi
Riemann geometri formülleri listesi
Christoffel sembolleri

İçsel metrik
Psödo- Riemann manifoldu
Alt - Riemann manifoldu
Finsler geometrisi
Genel görelilik
G2 manifold
Information geometri
Fisher bilgi metriği

 Ana madde bağlantı (matematik) 

koveryant türev
Dış koveryant türev
Levi-Civita bağlantısı
Paralel taşınım
Geliştirme (diferansiyel geometri)
Bağlantı formu
Cartan bağlantısı
Afin bağlantı
Konformal bağlantı
İzdüşümsel bağlantı
Çerçeve taşımanın yöntemi
Cartan denklik yöntemi
Vierbein, tetrad
Cartan bağlantı uygulamaları
Einstein - Cartan teorisi
Bağlantı (vektör demeti)
Bağlantı (temel demet)
Ehresmann bağlantısı
eğrilik
eğrilik formu
Holonomi, Yerel holonomi
Chern - Weil homomorfizması
Eğrilik vektörü
Eğrilik formu
Eğrilik tensörü
Eşeğrilik
Torsiyon (diferansiyel geometri) 

Riemann yüzeyi
Kompleks izdüşümsel uzay
Kähler manifoldu
Dolbeault operatörü
CR manifold
Stein manifold
Hemen hemen kompleks yapısı
Hermityen manifoldu
Newlander - Nirenberg teoremi
Genelleştirilmiş kompleks manifoldu 
Calabi - Yau manifoldu
Hyperkähler manifold
K3 yüzey
Hiperkompleks manifold
Kuaterniyon - Kähler manifoldu

Simplektik topolojisi
Simplektik uzay
Simplektik manifoldu
Simplektik yapısı
Simplektomorfizm
Temas yapısı
Temas geometrisi
Hamilton sistemi
Sasakian manifoldu
Poisson manifoldu

Möbius dönüşümü
Konformal harita
Konformal bağlantı
Traktör demeti
Weyl eğriliği
Weyl - Schouten teoremi
<-*Tensör tıkanıklığı

Paneitz operatörü
GJMS operatörü - >
çevre inşaat
Willmore enerjisi
Willmore akışı

Atiyah - Singer indis teoremi
de Rham kohomolojisi
Dolbeault kohomolojisi
Eliptik kompleksi
Hodge teorisi
psödodiferansiyel operatörü

Klein geometrisi ,Erlangen programı
simetrik uzay
uzay form
Maurer - Cartan formu
Örnekler
hiperbolik uzay
Gauss - Bolyai - Lobaçevski uzayı 
Grassmannian
Kompleks projektif uzay
Gerçek projektif uzay
Öklid uzayında
Stiefel manifoldu
Üst yarı düzlem
Küre

Loewner en simit eşitsizliği
Pu eşitsizliği
Kompleks projektif uzay için Gromov eşitsizliği 
Wirtinger eşitsizlik ( 2 - formlar ) 
Temel kollektörler için Gromov sistolik eşitsizliği 
Eser manifold
Dolum yarıçapı
Dolum alanı varsayımı
Bolza yüzeyi
İlk Hurwitz üçlüsü
Hermite sabiti
Yüzeylerin sistolleri
Sistolik özgürlük
Sistolik kategori

Zarf (matematik)
Bäcklund dönüşümü

Geometride, iki doğru veya iki düzlem (veya bir doğru ve bir düzlem) kesiştiklerinde oluşturdukları komşu açılar birbirine eşitse dik olarak kabul edilir.
Bir doğru sonsuz uzunluktadır ve yukarıdaki örnekte AB ve CD iki sonsuz uzunluktaki doğruya ait doğru parçalarıdır. Sonuçta, AB doğru parçası, CD ile dik olmak için onu kesmek zordunda değildir, çünkü iki doğru parçası sonsuza kadar uzatıldığında, aralarındaki açılar yine benzer olacaktır.
Eğer gösterildiği gibi bir doğru, bir diğerine dikse kesişimlerinde oluştan tüm açılar doğru açı olarak adlandırılır (doğru açı π/2 radyan ya da 90°'dir). Tersinden bakıldığında, aralarında doğru açı oluşturan doğrular birbirine diktir.
Koordinat düzleminde, dik doğrular birbirine zıt karşılık eğimlere sahiptir. Yatay bir doğrunun eğimi sıfırken dikey bir doğrunun eğimi tanımsız ya da bazen ±sonsuz olarak tanımlanır. Birbirine dik iki doğru AB
  
    
      
        ⊥
      
    
    {\displaystyle \perp }
  
CD şeklinde gösterilir.

P noktasından AB doğrusuna pergel ve cetvel kullanarak dik çizmek için, şu adımlar uygulanmalıdır:

1 (kırmızı): AB doğrusu üzerinde P'den eşit uzaklıktaki A' ve B' noktalarını belirlemek için P merkezli bir çember çizin.
2 (yeşil): İkisi de P noktasından geçen A' ve B' merkezli iki çember daha çizin. Bu iki çemberin diğer kesiştiği nokta Q olsun.
3 (mavi): P ve Q noktalarını birleştiren dik PQ doğrusu çizin.
PQ'nun AB'ye dik olduğunu kanıtlamak için QPA' ve QPB' üçgenlerinde KKK Benzerlik teoremi kullanılır ve OPA' ile OPB' açılarının eşit olduğu görülür. Daha sonra OPA' ve OPB' üçgenlerinde KAK Benzerlik teoremi kullanılarak POA ve POB açılarının eşit olduğu anlaşılır.

Eğer iki doğru (a ve b) birden üçüncü bir doğruya (c) dikse, üçüncü doğru üzerinde oluşan tüm açılar doğru açıdır. Öklid geometrisinde üçüncü bir doğruya dik olan iki açı, birbirine paraleldir. Tersten bakıldığına, bir doğru diğerine dikse, ikinci doğruya paralel olan bütün doğrulara da diktir.
Sağdaki şekilde, turuncuyla işaretlenmiş tüm açılar birbirine benzerdir ve yeşille işaretlenmiş şekiller de kendi içinde benzerdir, çünkü ters açı oluştururlar. Eğer a ve b birbirine paralelse, aşağıdakilerden herhangi birinin doğru olduğu durumda hepsi doğru olacaktır:

Diyagramdaki açılardan biri doğru açıdır.
Turuncu açılardan birisi yeşil açılardan birine eşittir.
'c' doğrusu 'a' doğrusuna diktir.
'c' doğrusu 'b' doğrusuna diktir.

Diklik sembolü 
  
    
      
        ⊥
      
    
    {\displaystyle \perp }
  
'dir. Örneğin, 
  
    
      
        A
        B
        ⊥
        C
        D
      
    
    {\displaystyle AB\perp CD}
  
 AB doğrusunun CD doğrusuna dik olduğunu gösterir.
Unicode karakter setinde, diklik sembolü U+27C2 kod numarasına sahiptir ve Çeşitli Matematik Sembolleri-A kümesindedir. Up tack sembolüne (U+22A5) benzer.

2-boyutlu düzlemde, eğimlerinin çarpımı -1 olan doğrular doğru açı oluşturur. Daha açıkça ifade etmek gerekirse, y1 = a1x + b1 ve y2 = a2x + b2 şeklinde iki doğrusal fonksiyon tanımladığımızda, fonksiyonlar grafiklerinin birbirine dik olması ve kesiştikleri noktada dört doğru açı oluşturması için a1a2 = −1 doğru olmalıdır. Fakat bu yöntem doğruların eğiminin sıfır ya da sonsuz olduğu durumlarda (aksislere paralel olma durumu) kullanılamaz.

Diklik
Dik bileşen (vektörler için)
Yüzey normali
Paralel (geometri)

Tanım: dik25 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. etkileşimli animasyonla birlikte (İngilizce)
Pergel ve cetvel kullanarak bir doğru parçasını ikiye bölen dikme çizmek16 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Animasyonlu gösterim (İngilizce)
Pergel ve cetvel kullanarak bir doğru parçasının başlangıç noktasından geçen dik çizmek 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Animasyonlu gösterim (İngilizce)

Dikdörtgen, karşılıklı kenarları birbirine eşit, dik ve paralel olan dörtgene denir.
Bir dikdörtgende, karşılıklı kenarların orta noktalarını birleştiren birbirine dik iki simetri ekseni vardır. Bu eksenlerin kesim noktası aynı zamanda köşegenlerin de kesim noktasıdır, bu noktaya simetri merkezi denir. Dikdörtgenin dört açısı da dik açıdır ve köşegenleri birbirine eşittir. Dikdörtgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin çarpımına eşittir. Eski adı ise mustatil'dir.

Dikdörtgenin dört açısı da 90 derecedir. İç açıları toplamı 360 derecedir.
Dikdörtgenin karşılıklı kenarları birbirine eşittir.
Dikdörtgen simetrik bir şekildir.
Dikdörtgenin karşılıklı kenarları paraleldir.
Dikdörtgen aynı zamanda bir dörtgendir.
Dikdörtgenin iki tane köşegeni vardır. Uzunlukları eşittir.
Dikdörtgenin alanı A=a.b dir.
Dikdörtgenin çevre uzunluğu Ç=2(a+b) dir.
Dikdörtgenin 4 köşesi vardır.

Dört boyutlu uzay (4B), üç boyutlu veya 3 boyutlu uzay kavramının matematiksel bir uzantısıdır. Üç boyutlu uzay, gündelik yaşamdaki nesnelerin boyutlarını veya konumlarını tanımlamak için yalnızca boyut adı verilen üç sayıya ihtiyaç duyulduğu gözleminin mümkün olan en basit soyutlamasıdır. Örneğin, dikdörtgen bir kutunun hacmi, uzunluğu, genişliği ve yüksekliği ölçülerek ve çarpılarak bulunur (genellikle x, y ve z olarak etiketlenir).
Dördüncü bir boyut ekleme fikri, Jean le Rond d'Alembert'in "Boyutlar"ının 1754'te yayınlanmasıyla başladı, 1700'lerin ortalarında Joseph-Louis Lagrange tarafından takip edildi ve Bernhard Riemann tarafından 1854 yılında kavramın kesin bir biçimselleştirmeyle sonuçlandı. 1880'de Charles Howard Hinton,  " dört boyutlu küp " kavramını çizgilerin, karelerin ve küplerin özelliklerinin genelleştirilmesiyle adım adım açıklayan "dördüncü Boyut Nedir? " başlıklı bir makalede popüler hale getirdi. Hinton'un yönteminin en basit biçimi, 2 boyutlu uzayda biri diğerini kapsayan, "görünmeyen" bir mesafeyle ayrılan iki sıradan 3 boyutlu küp çizmek ve ardından eşdeğer köşeleri arasında çizgiler çizmektir. Bu, daha büyük bir dış küpün içinde daha küçük bir iç küp gösterdiğinde, eşlik eden animasyonda görülebilir. Bu durumda iki küpün köşelerini birleştiren sekiz çizgi, "görünmeyen" dördüncü boyutta tek bir yönü temsil ediyor.
Daha yüksek boyutlu uzaylar (yani üçten büyük), o zamandan beri modern matematik ve fiziği resmi olarak ifade etmenin temellerinden biri haline geldi. Bu konuların büyük bir kısmı, bu tür boşluklar kullanılmadan mevcut formlarında var olamazdı. Einstein'ın uzay-zaman kavramı, Öklid 4B uzayından biraz daha karmaşık bir Minkowski yapısına sahip olmasına rağmen, böyle bir 4 boyutlu uzay kullanır.
4 boyutlu uzayda tek konumlar vektörler veya n-demetler olarak, yani (x, y, z, w) gibi sıralı sayı listeleri olarak verilebilir. Yüksek boyutlu alanların tüm zenginliği ve geometrik karmaşıklığı ancak bu tür konumlar daha karmaşık şekillerde birbirine bağlandığında ortaya çıkar. Bu karmaşıklığın bir ipucu, mümkün olan en basit 4 boyutlu  nesnelerden biri olan tesseract'ın (3 boyutlu kübe eşdeğer; ayrıca bkz. hiperküp) eşlik eden 2 boyutlu animasyonunda görülebilir.

Lagrange, Mécanique analytique (1755 yıllarında yapılan çalışmalara dayanarak 1788 tarihinde yayınlandı) adlı eserinde mekaniklerin dört boyutlu bir uzayda çalıştığı görülebileceğini yazdı — üç uzay boyutu ve bir zaman boyutu.  1827 yılında, Möbius dördüncü bir boyutun, üç boyutlu bir formun ayna görüntüsü üzerinde döndürülmesine izin vereceğini fark etti; 1853'te, Ludwig Schläfli, platonik katıların dört boyutlu benzerleri de dahil olmak üzere, daha yüksek boyutlarda var olan tüm düzenli politopları keşfetmişti, ancak çalışmaları, ölümünden sonrasına kadar yayınlanmadı. Yüksek boyutlar, Bernhard Riemann'ın herhangi bir koordinat dizisi (x1, ..., xn) olarak bir "nokta" olarak kabul ettiği 1854 tarihli Über die Hypothesen welche der Geometrie zu Grunde liegen adlı tezi tarafından kısa süre sonra sağlam temellere oturtuldu. Yüksek boyutlarda geometri, özellikle dört boyut dahil, böylece kurulmuş oldu.
Kuaternionlar, bir dördüncü boyut aritmetiği, William Rowan Hamilton tarafından 1843 yılında tanımlandı. Bu çağrışımsal cebir, Bir Vektör Analizinin Tarihi adlı eserde anlatılan üçüncü boyutta vektör analizi biliminin kaynağıydı. kısa bir süre sonra, tessarinler ve ortak kuaterniyonlar, R üzerinden diğer dört boyutlu cebirler olarak tanıtıldı.
Dördüncü boyutun ilk büyük yorumcularından biri, Howard Hinton'du. 1880 yılında Dördüncü Boyut Nedir? adlı makalesi Dublin Üniversitesi dergisinde yayınlandı. A New Era of Thought adlı kitabında tesseract, ana ve kata terimlerini türetti ve Fourth Dimension kitabında küpleri kullanarak dördüncü boyutu görselleştirmek için bir yöntem tanıttı.
Hinton'un fikirleri, Scientific American'da Ocak 1962'de "Matematik Oyunları sütununda"  tarihinde Martin Gardner tarafından öne çıkarılan "Dördüncü Boyut Kilisesi" adında bir fanteziye ilham verdi. 1886'da Victor Schlegel, dört boyutlu nesneleri Schlegel diyagramlarıyla görselleştirme yöntemini açıkladı.
1908'de Hermann Minkowski, Einstein'ın özel ve genel görelilik teorilerinin temeli olan uzay-zamanın dördüncü boyutu olarak zamanın rolünü pekiştiren bir makale sundu. Ancak, öklitçi olmayan uzayzaman geometrisi, Schläfli ve Hinton tarafından yaygınlaştırılandan ettiğinden oldukça farklıdır. Minkowski uzayı çalışması, dört boyutlu öklit uzayından oldukça farklı bir matematik gerektiriyordu ve bundan dolayı oldukça farklı çizgiler boyunca gelişti. Bu ayrılma popüler hayal gücünde daha az belirgindi, ayrımı bulanıklaştıran kurgu ve felsefe eserleri ile, 1973'te H. S. M. Coxeter bunları yazma mecburiyetinde bulundu:

Dördüncü Öklid boyutunu "zaman" olarak temsil etmekle çok az şey kazanılır. Aslında, H. G. Wells'in Zaman Makinesi adlı eseri, John William Dunne (Zamanla Bir Deney) gibi yazarları Görelilik teorisi hakkında ciddi bir yanılgıya sürüklemiştir. Minkowski'nin uzayzaman geometrisi öklitçi "değildir" ve sonuç olarak bu araştırmayla hiçbir bağlantısı yoktur.

Matematiksel olarak, dört boyutlu uzay, bir uzayın dört uzamsal boyutlu halidir, bir noktayı tanımlamak için dört parametreye gerek duyan bir uzaydır bu uzay. Örneğin, şuna eşit konum vektörü a'ya sahip olabilir:

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  
                    a
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      3
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      4
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\begin{pmatrix}a_{1}\\a_{2}\\a_{3}\\a_{4}\end{pmatrix}}.}
  

Bu şekilde verilen dört standart temel vektör (e1, e2, e3, e4), şeklinde yazılabilir

  
    
      
        
          
            e
          
          
            1
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  1
                
              
              
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
              
            
            )
          
        
        ;
        
          
            e
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  0
                
              
              
                
                  1
                
              
              
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
              
            
            )
          
        
        ;
        
          
            e
          
          
            3
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
              
              
                
                  1
                
              
              
                
                  0
                
              
            
            )
          
        
        ;
        
          
            e
          
          
            4
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
              
              
                
                  1
                
              
            
            )
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {e} _{1}={\begin{pmatrix}1\\0\\0\\0\end{pmatrix}};\mathbf {e} _{2}={\begin{pmatrix}0\\1\\0\\0\end{pmatrix}};\mathbf {e} _{3}={\begin{pmatrix}0\\0\\1\\0\end{pmatrix}};\mathbf {e} _{4}={\begin{pmatrix}0\\0\\0\\1\end{pmatrix}},}
  

o zaman genel vektör a şuna eşittir:

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          a
          
            1
          
        
        
          
            e
          
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          
            e
          
          
            2
          
        
        +
        
          a
          
            3
          
        
        
          
            e
          
          
            3
          
        
        +
        
          a
          
            4
          
        
        
          
            e
          
          
            4
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =a_{1}\mathbf {e} _{1}+a_{2}\mathbf {e} _{2}+a_{3}\mathbf {e} _{3}+a_{4}\mathbf {e} _{4}.}
  

Vektörler, üç boyutta olduğu gibi toplar, çıkarır ve ölçeklendirir.
öklitçi üç boyutlu uzayın skaler çarpımı dördüncü boyuta şu şekilde genelleşir:

  
    
      
        
          a
        
        ⋅
        
    

Dörtgen, herhangi üçü doğrusal olmayan dört noktayı sırayla birleştiren doğru parçalarının oluşturduğu kapalı şekle denir. Dört kenarı ve dört köşesi olan çokgendir. Dörtgenler, konveks (dışbükey) ve konkav (içbükey) olabilirler. Dörtgen denilince akla konveks dörtgenler gelmelidir. Dörtgenin formal tanımı şu şekildedir:

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
, 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
, 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
, herhangi üçü doğrusal olmayan dört nokta olmak üzere 
  
    
      
        [
        A
        B
        ]
        U
        [
        B
        C
        ]
        U
        [
        C
        D
        ]
        U
        [
        D
        A
        ]
      
    
    {\displaystyle [AB]U[BC]U[CD]U[DA]}
  
 birleşimine 
  
    
      
        A
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle ABCD}
  
 dörtgeni denir. Her bir doğru ve doğru parçası, üzerinden seçilebilecek noktalar ile ifade edilen bir küme olduğu için bu birleşim bir küme ifade etmektedir. Dolayısıyla dörtgen bir küme olarak tanımlanır.

Dörtgenin temel elemanları açı, köşe ve kenarlardır.
Bütün dörtgenlerin iç açıları ölçüleri ve dış açılar toplamı 360° dir. 
Bütün dörtgenler iki adet köşegene sahiptir.
Özel Dörtgenler genellikle:

Kare
Paralelkenar
Dikdörtgen
Yamuk
Deltoid
Eşkenar dörtgen olarak sınıflandırılır.

Matematiksel şekillerin listesi

Matematiğin bir alt dalı olan Geometride bir eşkenar dörtgen (baklava dilimi, rhombus, veya rombus da denir), dört kenarlı ve tüm kenar uzunlukları birbirine eşit bir dörtgendir. Oyun kâğıtlarında görülen eşkenar dörtgene karo, bu şekle sahip olan haplara lozanj, bu şekle sahip olan beyzbol oyun sahasına diamond (elmas) denir.
Her eşkenar dörtgen bir paralel kenardır ve dik açılı olanı bir karedir. Öklid'in özgün rhombus tanımı kareyi dışlar ama modern matematikçiler kareyi de kapsayan tanımı tercih ederler. Rhombus, Eski Yunanca topaç anlamına gelen ῥόμβος (rhombos) sözcüğünden gelir.

Her eşkenar dörtgende köşeleri birleştiren iki çift paralel kenar ve iki köşegen vardır. Eşleşik (benzer) (eşkenar) üçgenler kullanılarak, eşkenar dörtgenin bu köşegenlerin her birine göre simetrik olduğu ispatlanabilir. Dolayısıyla her eşkenar dörtgen aşağıdaki özellikleri taşır: 

Karşı açılar eşittir.
Köşegenler birbirine diktir; yani eşkenar dörtgen bir dik köşegenli dörtgendir.
Köşegenler açıortaydır.
Köşegenleri birbirini ortalar.
Bütün kenarları birbirine eşittir.
İlk özellik, her eşkenar dörtgenin bir paralelkenar olduğu anlamına gelir. Eşkenar dörtgen dolayısıyla bir paralel kenarın tüm özelliklerine sahiptir: örneğin, karşı kenarlar paraleldir; bitişik açılar bütünlerdir; iki köşegen birbirini ikiye böler; orta noktadan geçen herhangi bir doğru, alanı ikiye böler; ve kenar uzunluklarının karelerinin toplamı köşegenlerin karelerinin toplamına eşittir (yani, ortak kenar uzunluğuna a ve köşegen uzunluklarına d1 ve d2 denirse, 4a2 = d12 + d22).
Her paralelkenar bir eşkenar dörtgen değildir ama paralel köşegenleri olan her paralelkenar (ikinci özellik) bir eşkenar paralelkenardır. Genelde, (biri bir simetri ekseni olan) birbirine dik köşegenli her dörtgen bir uçurtmadır. Her eşkenar dörtgen bir uçurtmadır ve hem uçurtma hem paralelkenar olan bir dörtgen bir eşkenar dörtgendir.
Eşkenar dörtgen bir teğetsel dörtgendir. Yani, dört kenarına da teğet olan bir dış teğet çember vardır.

Öklid'in eşkenar dörtgen için kullandığı rhombus sözcüğü Yunanca fırıldamak anlamına gelen ρέμβω (rhembo) fiilinden türetmiştir. Arşimet, tabanları ortak iki dik huni için  "katı rhombus" terimini kullanmıştır.

Bir eşkenar dörtgenin çokgen eşleği (dual polygon) bir dikdörtgendir.
İki boyutlu örgü (latis) tiplerinden biri rombik örgüdür, ortalanmış dikdörtgenel örgü olarak da adlandırılır.
Birbirinin aynı eşkenar dörtgenler 2 boyultlu düzlemi üç farklı şekilde döşeyebilirler. 60°'li rombus durumunda ayrıca Rombil döşeme de mümkündür.
Eşkenar dörtgenin üç boyutlu benzerleri arasında ikipiramit (bipiramit) ve ikihuni bulunur

Tüm paralelkenarlar gibi, eşkenar dörtgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin çarpımıdır. Taban kenar uzunluğu a, yükseklik h de komşu olmayan iki kenar arasındaki dikey uzaklık olarak tanımlanırsa, alan A:

  
    
      
        A
        =
        a
        ⋅
        h
        .
      
    
    {\displaystyle A=a\cdot h.}
  

Alan, ayrıca, tabanın karesi çarpı açılardan birinin sinüsü:

  
    
      
        A
        =
        
          a
          
            2
          
        
        ⋅
        sin
        ⁡
        α
        =
        
          a
          
            2
          
        
        ⋅
        sin
        ⁡
        β
        ,
      
    
    {\displaystyle A=a^{2}\cdot \sin \alpha =a^{2}\cdot \sin \beta ,}
  

veya köşegen uzunlukların çarpımının yarısı:

  
    
      
        A
        =
        
          
            
              A
              C
              ⋅
              B
              D
            
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle A={\frac {AC\cdot BD}{2}},}
  

veya yarıçevre uzunluğu çarpı dışteğet çemberin yarıçapı

  
    
      
        A
        =
        2
        a
        ⋅
        r
        .
      
    
    {\displaystyle A=2a\cdot r.}
  

olarak da ifade edilebilir.

Parallelogram and Rhombus - Animasyonlu ders (Çizim, Çevre, Alan) 19 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rhombus tanımı. Math Open Reference 19 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. enteraktif uygulamacık.
Rhombus alanı. Math Open Reference 14 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. enteraktif uygulamacık kullanarak bir rhombusun alanının hesaplamanın üç farklı yolunu gösterir.

Geometride, iki nokta kümesi eğer eşölçer dönüşüm yoluyla, yani öteleme, dönme ve yansıma işlemlerinin herhangi bir kombinasyonu ile, birbirine dönüşebilirse eşleşiktir. Daha basit bir anlatımla, iki şekil eğer farklı konumda ama aynı şekil ve büyüklüğe sahipseler eşleşiktir. Eşliğin sembolü 
  
    
      
        ≅
      
    
    {\displaystyle \cong }
  
'dir.

Bir boyutlu cisimlerde tek ölçü vardır: uzunluk. Yani iki doğru parçasının aynı uzunlukta olması yeter. Hangi yöne dönük olursa olsun.
Not: bütün noktalar eştir.

İki boyutlu cisimlerin en ve boy olmak üzere iki ölçüleri vardır. Yani bir dikdörtgeni ele alırsak bu dikdörtgenin iki farklı uzunluğunun aynı olması ona eş dememize yetecektir.

Üç boyutlu cisimlerde durum biraz daha değişir çünkü en ve boyun yanına yükseklik denilen kavram da eklenmiştir ki diğer tüm cisimlerde olduğu gibi üç boyutlu cisimlerde de bu ölçüler aynı yerdeyse (yani aynı ölçüler aynı doğru parçasındaysa ) cisimler eştir.

Christian Felix Klein (Almanca telaffuz: [klaɪn]; 25 Nisan 1849 - 22 Haziran 1925), grup teorisi, karmaşık analiz, Öklid dışı geometri ve geometri ile grup teorisi arasındaki ilişkiler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Alman matematikçi ve matematik eğitimcisi. Klein'ın, geometrileri temel simetri gruplarına göre sınıflandıran 1872 Erlangen programı, döneminin matematiğinin büyük kısmının etkili bir senteziydi.

Felix Klein 25 Nisan 1849'da Prusyalı bir ailenin çocuğu olarak Düsseldorf'ta doğdu. Babası Caspar Klein (1809-1889), Ren Eyaleti'nde görevli bir Prusya hükûmet yetkilisinin sekreteriydi. Annesi, Sophie Elise Klein'dı (1819-1890, Evlilik öncesi soyadı Kayser). Düsseldorf'taki Gymnasium'a katıldı, daha sonra fizikçi olma niyetiyle 1865-1866 Bonn Üniversitesinde matematik ve fizik okudu. O zamanlar Julius Plücker, Bonn'un matematik ve deneysel fizik profesörüydü, ancak Klein asistanı olduğunda, 1866'da Plücker'in ilgisi esas olarak geometri idi. Klein doktorasını 1868'de Bonn Üniversitesinden Plücker'in gözetiminde yaptı.
Plücker 1868'de öldü ve çizgi geometrisinin temeli hakkındaki kitabını eksik bıraktı. Klein, Plücker'in Neue Geometrie des Raumes'ın ikinci bölümünü tamamlayan en bariz kişiydi ve böylece 1868'de Göttingen'e taşınan Alfred Clebsch ile tanıştı. Klein ertesi yıl Berlin ve Paris ziyaretleri esnasında Clebsch'i de ziyaret etti. Temmuz 1870'te, Fransa-Prusya Savaşı'nın başında Paris'teydi ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. 1871'in başlarında Göttingen'de kısa bir süre için öğretim görevlisi olarak atanmadan önce Prusya Ordusunda sağlık memuru olarak görev yaptı.
Erlangen, 1872'de henüz 23 yaşındayken Klein profesörü olarak atandı. Bunun için, onu zamanının en iyi matematikçisi olarak gören Clebsch tarafından uygun bulundu. Klein, çok az öğrencinin olduğu Erlangen'de kalmak istemedi ve 1875'te Münih'teki Technische Hochschule'de profesörlük teklif edilmesinden memnun oldu. Orada Alexander von Brill ile birlikte, Adolf Hurwitz, Walther von Dyck, Karl Rohn, Carl Runge, Max Planck, Luigi Bianchi ve Gregorio Ricci-Curbastro dâhil olmak üzere birçok mükemmel öğrenciye ileri kurslar verdiler.
1875'te Klein, filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in torunu Anne Hegel ile evlendi.

Technische Hochschule'de beş yıl geçirdikten sonra Klein, Leipzig'de bir geometri kürsüsüne atandı. Meslektaşları arasında Walther von Dyck, Rohn, Eduard Study ve Friedrich Engel de vardı. Klein'ın Leipzig'deki 1880-1886 yılları, hayatını temelden değiştirdi. 1882'de sağlığı çöktü; 1883-1884'te depresyona girdi. Yine de araştırmalarına devam etti; onun hipereliptik sigma fonksiyonları üzerine 1886 ve 1888 yılları arasında yayımlanan ufuk açıcı çalışması bu dönemden kalmadır.
Klein, 1886'da Göttingen Üniversitesinde profesörlüğü kabul etti. O andan itibaren, 1913'te emekli olana kadar, Göttingen'i matematik araştırmaları için dünyanın en önemli merkezi olarak yeniden kurmaya çalıştı. Bununla birlikte, geometri geliştiricisi olarak kendi başrolünü Leipzig'den Göttingen'e asla transfer etmeyi başaramadı. Göttingen'de matematik ve fizik arasındaki arayüz, özellikle de mekanik ve potansiyel teori ile ilgili çeşitli dersler verdi.
Klein'ın Göttingen'de kurduğu araştırma ünitesi, dünya çapında bu tür ünitelerin en iyisi için örnek teşkil etti. Haftalık tartışma toplantılarını başlattı ve matematiksel bir okuma odası ve kütüphane oluşturdu. 1895'te Klein, David Hilbert'i Königsberg Üniversitesinde işe aldı. Bu atamanın büyük önemi olduğunu kanıtladı; Hilbert, Göttingen'in matematikteki önceliğini 1932'de emekli olana kadar geliştirmeye devam etti.
Klein'ın editörlüğünde Mathematische Annalen, dünyanın en iyi matematik dergilerinden biri oldu. Clebsch tarafından kuruldu, Klein'ın yönetimi altında büyüdü, Berlin Üniversitesindeki Crelle's Journal'a rakip oldu ve sonunda geçti. Klein, düzenli olarak toplanan ve demokratik bir ruhla kararlar alan küçük bir editörler ekibi kurdu. Dergi ilk olarak karmaşık analiz, cebirsel geometri ve değişmezlik teorisi alanlarında uzmanlaştı. Ayrıca gerçel analiz ve yeni grup teorisi için önemli bir çıkış noktası sağladı.
1893'te Klein, Dünya Kolomb Sergisi'nin bir parçası olarak Chicago'da düzenlenen Uluslararası Matematik Kongresi'nde önemli bir konuşmacıydı. Göttingen, kısmen Klein'ın çabalarından dolayı 1893'te kadınları kabul etmeye başladı. Klein, hayranlık duyduğu Arthur Cayley'nin İngiliz öğrencisi Grace Chisholm Young tarafından Göttingen'de bir kadın tarafından yazılan ilk matematik doktora tezini yönetti. 1897'de Klein, Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi'nin yabancı bir üyesi oldu.
1900'lerde Klein, okullarda matematik öğretimiyle ilgilenmeye başladı. 1905'te analitik geometrinin, diferansiyel ve integral kalkülüsün temellerinin ve fonksiyon kavramının ortaokullarda öğretilmesini öneren bir planın formüle edilmesinde etkili oldu. Bu öneri, dünyanın birçok ülkesinde kademeli olarak uygulanmıştır. 1908'de Klein, Roma Uluslararası Matematikçiler Kongresi'nde Uluslararası Matematiksel Öğretim Komisyonu'nun başkanı seçildi. Onun rehberliğinde, Komisyon'un Almanlardan oluşan kısmı, Almanya'daki her seviyede matematik öğretimi üzerine birçok cilt yayımladı.
1893'te London Mathematical Society, Klein'a De Morgan Madalyası verdi. 1885'te Royal Society üyeliğine seçildi ve 1912'de Copley Madalyası ile ödüllendirildi. Ertesi yıl sağlığı bozuk olduğu için emekli oldu, ancak birkaç yıl daha evinde matematik öğretmeye devam etti.
Klein, I. Dünya Savaşı'nın ilk aşamalarında Almanya'nın Belçika'yı işgalini desteklemek için kaleme alınan Doksan Üçler Manifestosu'nun doksan üç imzacısından biriydi.
1925'te Göttingen'de öldü.

Klein'ın tezi, çizgi geometrisi ve mekaniğe uygulamaları, Weierstrass'ın temel bölenler teorisini kullanarak ikinci derece çizgi komplekslerini sınıflandırdı.
Klein'ın ilk önemli matematiksel keşifleri 1870'te yapıldı. Sophus Lie ile birlikte Kummer yüzeyindeki asimptotik çizgilerin temel özelliklerini keşfetti. Daha sonra bir grup izdüşümsel dönüşüm altında değişmeyen eğriler olan W-eğrilerini araştırdılar. Daha sonraki çalışmalarında önemli bir role sahip olacak olan grup kavramını Klein'a tanıtan Lie idi. Klein ayrıca Camille Jordan'dan da grupları öğrendi.

Klein, kendi adını taşıyan "Klein şişesi"ni tasarladı, üç boyutlu Öklid uzayına gömülemeyen tek taraflı kapalı bir yüzey, ancak "içeriden" diğer ucuyla birleşmek için kendi içinden geri dönen bir silindir olarak kendi içine daldırılır. 4 ve daha yüksek boyutlardaki Öklid uzayına gömülmüş olabilir. Klein şişesi konsepti, 3 boyutlu bir Möbius şeridi olarak tasarlandı ve bir yapım yöntemi, iki Möbius şeridinin kenarlarının bağlanmasıydı.
1890'larda Klein matematiksel fiziği daha yoğun bir şekilde çalışmaya başladı ve Arnold Sommerfeld ile jiroskop üzerine yazdı. 1894'te, Encyklopädie der mathematischen Wissenschaften adını alan, uygulamalarını da içeren bir matematik ansiklopedisi fikrini başlattı. 1935 yılına kadar ayakta kalan bu girişim, kalıcı değer konusunda önemli bir standart referans sağlamıştır.

1871'de Göttingen'deyken Klein geometride büyük keşifler yaptı. Öklidyen ve Öklidyen olmayan geometrilerin Cayley-Klein metriğiyle belirlenen metrik uzaylar olarak kabul edilebileceğini gösteren Öklid Olmayan Geometri Üzerine (On the So-called Non-Euclidean Geometry) adlı iki makale yayımladı. Bu içgörü, Öklid dışı geometrinin ancak ve ancak Öklid geometrisi olduğu takdirde tutarlı olduğu, Öklidyen ve Öklid dışı geometrilere aynı statüyü veren ve Öklid dışı geometri hakkındaki tüm tartışmaları sona erdiren sonuca sahipti.Arthur Cayley döngüsel olduğuna inandığı için Klein'ın argümanını asla kabul etmedi.
Erlangen programı (1872) olarak bilinen belirli bir dönüşüm grubu altında değişmeyen bir uzayın özelliklerinin incelenmesi olarak Klein'ın geometri sentezi, matematiğin evrimini derinden etkiledi. Bu program, Klein'ın Erlangen'de profesör olarak yaptığı açış konuşmasıyla başlatıldı, ancak bu vesileyle yaptığı asıl konuşma değildi. Program, kabul gören modern yöntem hâline gelen birleşik bir geometri sistemi önerdi. Klein, belirli bir geometrinin temel özelliklerinin, bu özellikleri koruyan dönüşüm grubu tarafından nasıl temsil edilebileceğini gösterdi. Böylece programın geometri tanımı hem Öklidyen hem de Öklid dışı geometriyi kapsıyordu.
Şu anda, Klein'ın geometriye katkılarının önemi açıktır. Matematiksel düşüncenin o kadar büyük bir parçası oldular ki, ilk sunulduğunda yeniliklerini takdir etmek ve çağdaşlarının tümü tarafından hemen kabul edilmediklerini anlamak zordur.

Klein, karmaşık analiz üzerindeki çalışmasını matematiğe yaptığı en büyük katkı olarak gördü, özellikle şu konulardaki çalışmaları:

Riemann'ın belirli fikirleri ile değişmezlik teorisi arasındaki bağlantı,
Sayı teorisi ve soyut cebir;
Grup teorisi;
3'ten fazla boyutta geometri ve diferansiyel denklemler, özellikle kendi icat ettiği denklemler,
eliptik modüler fonksiyonlar ve otomorfik fonksiyonlar tarafından sağlanır.
Klein, modüler grubun, düzlemi mozaiklemek için karmaşık düzlemin temel bölgesini hareket ettirdiğini gösterdi. 1879'da modüler grubun bir görüntüsü olarak kabul edilen PSL (2, 7)'nin hareketini inceledi ve şimdi Klein dörtleniği olarak adlandırılan bir Riemann yüzeyinin açık bir temsilini elde etti. Denklemi 
  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        y
        +
        
          y
          
            3
          
        
        z
        +
        
          z
          
            3
          
        
        x
        =
        0
      
    
    {\displaystyle x^{3}y+y^{3}z+z^{3}x=0}
  
 olan eğirinin izdüşümsel uzayda karmaşık bir eğri ve simetri grubunun 168 dereceden PSL (2, 7) olduğunu gösterdi. Ueber Riemann'ın Theorie der cebebraischen Funktionen und ihre Integrale (1882) adlı eseri, karmaşık analizi geometrik bir şekilde ele alır ve potansiyel teori ile açıkorur gönderimleri birbirine bağlar. Bu çalışma akışkanlar dinamiğinden gelen fikirlere dayanıyordu.
Klein, dereces

Geometri (Grekçe: γεωμετρία; geo- "dünya", -metron "ölçüm" kelimesinden gelmektedir.), mekansal ilişkilerle ilgilenen bilgi alanı olarak ortaya çıkmıştır. Geometri, modern öncesi matematiğin iki alanından biriydi, diğeri ise sayıların incelenmesi yani aritmetikti.
Klasik geometri, pergel ve çizgilik çizimlerine odaklandı. Geometri, matematiksel kesinliği ve bugün hala kullanılmakta olan aksiyomatik yöntemi tanıtan Öklid tarafından kökten değiştirildi. Elemanlar (İngilizce: The Elements) adlı kitabı, tüm zamanların en etkili ders kitabı olarak kabul edilmekte ve 20. yüzyılın ortalarına kadar Batı'daki tüm eğitimli insanlar tarafından bilinmektedir.
Modern zamanlarda, geometrik kavramlar yüksek bir soyutlama ve karmaşıklık düzeyine genelleştirildi ve kalkülüs ile soyut cebir yöntemlerine tabi tutuldu, böylece alanın birçok modern dalı, erken geometrinin torunları olarak zar zor fark edilebilir. (Bkz. Matematiğin dalları ve Cebirsel geometri)

Geometrinin başlangıcına dair en erken kayıt, antik İndus Vadisi'nde (bkz. Harappan matematiği) ve antik Babil'de (bkz. Babil matematiği) geniş açılı üçgenleri keşfeden ilk halklara kadar, MÖ 3000 civarına dayandırılabilir. Erken geometri, ölçüm, inşaat, astronomi ve çeşitli el sanatlarındaki bazı pratik ihtiyaçları karşılamak için geliştirilen, uzunluklar, açılar, alanlar ve hacimlerle ilgili deneysel olarak keşfedilmiş ilkelerin bir koleksiyonuydu. Bunların arasında şaşırtıcı derecede sofistike ilkeler de vardı ve modern bir matematikçinin hesap ve cebir kullanmadan bazılarını elde etmesi zor olabilir. Örneğin, hem Mısırlılar hem de Babilliler, Pisagor teoremini, Pisagor'dan yaklaşık 1500 yıl önce haberdardı ve MÖ 800 civarında Hint Sulba Sutraları teoremin ilk ifadelerini içeriyordu; Mısırlılar, bir kare piramidin kesikli kısmının hacmi için doğru bir formüle sahipti.

Eski Mısırlılar bir çemberin alanını yaklaşık olarak şu şekilde hesaplayabileceklerini biliyorlardı:

  
    
      
        
          Çemberin Alanı
        
        ≈
        [
        
          (Çap)
        
        ×
        
          
            8
            9
          
        
        
          ]
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\text{Çemberin Alanı}}\approx [{\text{(Çap)}}\times {\frac {8}{9}}]^{2}}
  
.
Ahmes papirüsünün 30 numaralı problemi, alanın dairenin çapının 
  
    
      
        
          
            8
            9
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {8}{9}}}
  
'unun karesine eşit olduğu kuralına göre, bir dairenin alanını hesaplamak için bu yöntemleri kullanır. Bu, π'nin 
  
    
      
        4
        ×
        (
        
          
            8
            9
          
        
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\textstyle 4\times ({\frac {8}{9}})^{2}}
  
 (veya 3,160493...) olduğunu var sayar ve hata oranı %0.63'ün biraz üzerindedir. π için bu değer, Babillilerin hesaplamalarından biraz daha az doğruydu (
  
    
      
        
          
            25
            8
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {25}{8}}}
  
 = 3,125, hata payı %0,53 içinde), ancak π ile ilgili hesaplamalar, Arşimet'in yaklaşık 10.000'de 1'in biraz üzerinde bir hata oranına sahip olan 
  
    
      
        
          
            211875
            67441
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {211875}{67441}}}
  
 = 3,14163 yaklaşımına kadar bu değerler aşılamadı.
Ahmes, π için modern bir yaklaşım olan 
  
    
      
        
          
            22
            7
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {22}{7}}}
  
'yi biliyordu ve bir hekat'ı bölmek için hekat x 22/x x 7/22 = hekat'ı kullandı; ancak Ahmes, bir silindirde bulunan hekat hacmini hesaplamak için geleneksel π yaklaşımı olan 
  
    
      
        
          
            256
            81
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {256}{81}}}
  
 değerini kullandı.
Problem 48, kenarları 9 birim olan bir kare kullanmayı içeriyordu. Bu kare 3x3'lük bir ızgara şeklinde kesildi. Köşedeki karelerinin köşegeni, 63 birimlik bir alana sahip düzensiz bir sekizgen yapmak için kullanıldı. Bu, π için ikinci bir değer olarak 3,111... değerini verdi.
İki problem birlikte, π için 3,11 ile 3,16 arasında bir değer aralığını gösterir.
Moskova Matematik Papirüsündeki 14. Problem, bir piramidin kesikli kısmının hacmini bulan ve doğru formülü açıklayan tek eski örneği verir:

  
    
      
        V
        =
        
          
            1
            3
          
        
        h
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        a
        b
        +
        
          b
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle V={\frac {1}{3}}h(a^{2}+ab+b^{2})}
  

Burada a ve b kesik piramidin taban ve üst kenar uzunlukları, h ise yüksekliğidir.

Babilliler, alanları ve hacimleri ölçmek için genel kuralları biliyor olabilirler. Bir çemberin çevresini çapın üç katı ve alanı, çevrenin karesinin on ikide biri olarak ölçtüler ki bu hesap, π yaklaşık 3 olarak alınırsa doğru olur. Bir silindirin hacmi, tabanın ve yüksekliğin çarpımı olarak alındı, bununla birlikte, bir koninin veya kare piramidin kesik kısmının hacmi, yüksekliğin ve tabanların toplamının yarısının çarpımı olarak yanlış bir şekilde hesaplanmıştır. Pisagor teoremi, Babilliler tarafından da biliniyordu. Ayrıca, bir tablette π'nin 3 ve 1/8 olarak kullanıldığı yeni bir keşif yapıldı. Babilliler, günümüzde yaklaşık yedi mile eşit bir mesafe ölçüsü olan Babil miliyle de bilinirler. Mesafeler için yapılan bu ölçüm, sonunda Güneş'in seyahatini ölçmek için kullanılan bir zaman miline dönüştürüldü, dolayısıyla zamanı temsil etti. Eski Babillilerin astronomik geometriyi Avrupalılardan yaklaşık 1400 yıl önce keşfetmiş olabileceklerini gösteren yeni keşifler yapılmıştır.

Hint Vedik dönemi, çoğunlukla ayrıntılı sunakların yapımında anlatılan bir geometri geleneğine sahipti. Bu konudaki erken Hint dönemi metinleri (MÖ 1. binyıl) Satapatha Brahmana ve Sulba Sutralarını içerir.

Hayashi 2005, s. 363'e göre, Sulba Sutraları, "Eski Babilliler tarafından zaten bilinmesine rağmen, Pisagor Teoreminin dünyadaki en eski sözlü ifadesini" içerir.İnce uzun (oblong) dikdörtgenin köşegen halatı (akṣṇayā-rajju), hem yan (pārśvamāni) hem de yatay (tiryaṇmānī) <ipleri> ayrı ayrı üretir."
Diophantine denklemlerinin özel durumları olan Pisagor üçlülerinin listelerini içerirler. Ayrıca, Daireyi kareleştirme ve "Kareyi daireyle çevreleme" hakkında (geriye dönüp baktığımızda yaklaşık olduğunu bildiğimiz) ifadeleri de içerirler.
Sulba Sutralarının (MÖ 8. veya 7. yüzyıla tarihlenir) en bilinen ve en eskisi olan Baudhayana Sulba Sutrası, basit Pisagor üçlülerinin örneklerini, örneğin: 
  
    
      
        (
        3
        ,
        4
        ,
        5
        )
      
    
    {\displaystyle (3,4,5)}
  
, 
  
    
      
        (
        5
        ,
        12
        ,
        13
        )
      
    
    {\displaystyle (5,12,13)}
  
, 
  
    
      
        (
        8
        ,
        15
        ,
        17
        )
      
    
    {\displaystyle (8,15,17)}
  
, 
  
    
      
        (
        7
        ,
        24
        ,
        25
        )
      
    
    {\displaystyle (7,24,25)}
  
 ve 
  
    
      
        (
        12
        ,
        35
        ,
        37
        )
      
    
    {\displaystyle (12,35,37)}
  
, ayrıca bir karenin kenarları için Pisagor teoreminin bir ifadesini: "Bir karenin köşegeni boyunca gerilen ip, orijinal karenin iki katı büyüklüğünde bir alan oluşturur." içerir. Ayrıca Pisagor teoreminin (bir dikdörtgenin kenarları için) genel ifadesini içerir: "Bir dikdörtgenin köşegeninin uzunluğu boyunca gerilen ip, dikey ve yatay kenarların birlikte oluşturduğu bir alanı oluşturur."
Matematikçi S. G. Dani'ye göre, yaklaşık MÖ 1850'de yazılan Babil çivi yazısı tableti Plimpton 322, "ilkel bir üçlü olan (13500, 12709, 18541) dahil olmak üzere, oldukça büyük girdilere sahip on beş Pisagor üçlüsü içerir, MÖ 1850'de Mezopotamya'da özellikle, bu konuda sofistike bir anlayış olduğunu gösterir." Bu tabletler Sulbasutras döneminden birkaç yüzyıl öncesine dayandığından, bazı üçlülerin bağlamsal görünümü dikkate alındığında, benzer bir anlayışın Hindistan'da da olmasını beklemek mantıklıdır. Dani şöyle devam ediyor:

"Sulvasutras'ın ana amacı sunakların yapılarını ve bunlarla ilgili geometrik prensipleri tanımlamak olduğu için, Pisagor üçlüleri konusu, iyi anlaşılmış olsa bile Sulvasutras'ta hâlâ yer almamış olabilir. Sulvasutras'ta üçlülerin oluşumu, mimarlık veya başka bir benzer uygulamalı alan üzerine bir giriş kitabında karşılaşılabilecek matematikle karşılaştırılabilir ve konuyla ilgili o zamanki tüm genel bilgiye doğrudan denk gelmez. Ne yazık ki, başka hiçbir çağdaş kaynak bulunamadığından, bu konuyu tatmin edici bir şekilde çözmek asla mümkün olmayabilir."
Toplamda üç Sulba Sutra oluşturulmuştur. Günümüze ulaşan ikisi, Manava (750-650 dolayları) tarafından oluşturulan Manava Sulba Sutra'sı ve Apastamba (yaklaşık MÖ 600) tarafından oluşturulan ve Baudhayana Sulba Sutra'sına benzer sonuçlar içeren Apastamba Sulba Sutra'sıydı.

Antik Yunan matematikçileri için geometri, bilimlerinin baş mücevheriydi ve metodolojinin başka hiçbir dalının ulaşamadığı bir bütünlüğe ve mükemmelliğe ulaştı. Geometri menzilini birçok yeni şekil, eğri, yüzey ve katı türüne genişlettiler; metodolojisini deneme yanılma yönteminden mantıksal çıkarıma dönüştürdüler; geometrinin fiziksel nesnelerin yalnızca yaklaşık değerler olduğu "ebedi formlar" veya soyutlamalar üzerinde çalıştığını fark ettiler ve bugün hala kullanımda olan "aksiyomatik yöntem" fikrini geliştirdiler.

Miletli Thales (MÖ 635-543) (şimdi güneybatı Türkiye'de), matematikte tümdengelimin atfedildiği ilk kişiydi. Tümdengelimli ispatlar yazdığı beş geometrik önerme vardır, ancak kanıtları günümüz

Bir geometrici, çalışma alanı geometri olan matematikçidir.
Bazı önemli geometriciler ve kronolojik olarak listelenen ana çalışma alanları şunlardır:

Baudhayana (y. MÖ 800) - Öklid geometrisi, geometrik cebir
Manava (y. MÖ 750 – MÖ 690) - Öklid geometrisi
Miletli Thales (y. MÖ 624 – y. MÖ 546) - Öklid geometrisi
Pisagor (y. MÖ 570 – y. MÖ 495) - Öklid geometrisi, Pisagor teoremi
Elealı Zeno (MÖ 490 – MÖ 430) - Öklid geometrisi
Sakız Adalı Hipokrat (y. 470 – MÖ 410) - ilk sistematik olarak organize edilmiş geometri ders kitabı (Stoicheia - Elementler)
Mozi (MÖ 468 – y. MÖ 391)
Platon (MÖ 427 – 347)
Theaetetus (y. MÖ 417 – MÖ 369)
Çandarlılı Autolycus (MÖ 360 – y. 290) - astronomi, küresel geometri
Öklid (MÖ 300 dolayları) - Elemanlar, Öklid geometrisi (bazen "geometrinin babası" olarak adlandırılır)
Pergeli Apollonius (y. MÖ 262 – y. MÖ 190) - Öklid geometrisi, konik kesitler
Arşimet (y. MÖ 287 – y. MÖ 212) - Öklid geometrisi
Eratosthenes (y. MÖ 276 – y. MÖ 195/194) - Öklid geometrisi
Katyayana (y. MÖ 3. yüzyıl) - Öklid geometrisi

İskenderiyeli Heron (y. MS 10–70) - Öklid geometrisi
İskenderiyeli Pappus (y. MS 290 – y. 350) - Öklid geometrisi, projektif geometri
İskenderiyeli Hypatia (y. MS 370 – y. 415) - Öklid geometrisi
Brahmagupta (597–668) - Öklid geometrisi, kirişler dörtgeni
Salzburglu Vergilius (y. 700–784) - Aghaboe, Ossory ve daha sonra Salzburg, Avusturya İrlandalı piskoposu; antipotlar (yerkürenin tam tersindeki yer) ve astronomi
El-Cevheri (y. 800 – y. 860)
Sabit bin Kurre (826–901) - analitik geometri, Öklid dışı geometri, konik kesitler
Ebu'l-Vefâ el-Bûzcânî (940–998) - küresel geometri, Öklid dışı geometri
İbn-i Heysem (Alhazen) (965 – y. 1040)
Ömer Hayyam (1048–1131) - cebirsel geometri, konik kesitler
İbn Maḍā (1116–1196)

Piero della Francesca (1415–1492)
Leonardo da Vinci (1452–1519) - Öklid geometrisi
Jyesthadeva (y. 1500 – y. 1610) - Öklid geometrisi, kirişler dörtgeni
Marin Getaldić (1568–1626)
Johannes Kepler (1571–1630) - (astronomik çalışmalarda kullanılan geometrik fikirler)
Edmund Gunter (1581–1686)
Girard Desargues (1591–1661) - projektif geometri ; Desargues teoremi
René Descartes (1596–1650) - kendisinden sonra Kartezyen geometri olarak da adlandırılan analitik geometri metodolojisini icat etti
Pierre de Fermat (1607–1665) - Analitik Geometri
Blaise Pascal (1623–1662) - projektif geometri
Giordano Vitale (1633–1711)
Philippe de La Hire (1640–1718) - projektif geometri
Isaac Newton (1642–1727) - 3. derece cebirsel eğri
Giovanni Ceva (1647–1734) - Öklid geometrisi
Johann Jacob Heber (1666–1727) - haritacı ve geometrikçi
Giovanni Girolamo Saccheri (1667–1733) - Öklid dışı geometri
Leonhard Euler (1707–1783)
Tobias Mayer (1723–1762)
Johann Heinrich Lambert (1728–1777) - Öklid dışı geometri
Gaspard Monge (1746–1818) - açıklayıcı geometri
John Playfair (1748–1819) - Öklid geometrisi
Lazare Nicolas Marguerite Carnot (1753-1823) - projektif geometri
Joseph Diaz Gergonne (1771–1859) - projektif geometri; Gergonne noktası
Carl Friedrich Gauss (1777–1855) - Theorema Egregium
Louis Poinsot (1777–1859)
Siméon Denis Poisson (1781–1840)
Jean-Victor Poncelet (1788–1867) - projektif geometri
Augustin-Louis Cauchy (1789–1857)
August Ferdinand Möbius (1790–1868) - Öklid geometrisi
Nikolai Ivanovich Lobachevsky (1792–1856) - hiperbolik geometri, bir Öklid dışı geometri
Germinal Dandelin (1794–1847) - Konik kesitlerde Dandelin küreleri
Jakob Steiner (1796–1863) - sentetik geometri metodolojisi şampiyonu, projektif geometri, Öklid geometrisi

Karl Wilhelm Feuerbach (1800–1834) - Öklid geometrisi
Julius Plücker (1801–1868)
János Bolyai (1802–1860) - hiperbolik geometri, bir Öklid dışı geometri
Christian Heinrich von Nagel (1803–1882) - Öklid geometrisi
Johann Benedict Listing (1808–1882) - topoloji
Hermann Günther Grassmann (1809–1877) - Dış Cebir
Ludwig Otto Hesse (1811–1874) - cebirsel değişmezler ve geometri
Ludwig Schlafli (1814–1895) - Düzenli 4-politop
Pierre Ossian Bonnet (1819–1892) - diferansiyel geometri
Arthur Cayley (1821–1895)
Joseph Bertrand (1822–1900)
Delfino Codazzi (1824–1873) - diferansiyel geometri
Bernhard Riemann (1826–1866) - eliptik geometri (bir Öklid dışı geometri) ve Riemann geometrisi
Julius Wilhelm Richard Dedekind (1831–1916)
Ludwig Burmester (1840–1927) - bağlantı teorisi
Edmund Hess (1843–1903)
Albert Victor Bäcklund (1845–1922)
Max Noether (1844–1921) - cebirsel geometri
Henri Brocard (1845–1922) - Brocard noktaları
William Kingdon Clifford (1845–1879) - geometrik cebir
Pieter Hendrik Schoute (1846–1923)
Felix Klein (1849–1925)
Sofia Vasilyevna Kovalevskaya (1850–1891)
Evgraf Fedorov (1853–1919)
Henri Poincaré (1854–1912)
Luigi Bianchi (1856–1928) - diferansiyel geometri
Alicia Boole Stott (1860–1940)
Hermann Minkowski (1864–1909) - Öklid dışı geometri
Henry Frederick Baker (1866–1956) - cebirsel geometri
Élie Cartan (1869–1951)
Dmitri Egorov (1869–1931) - diferansiyel geometri
Veniamin Kagan (1869–1953)
Raoul Bricard (1870–1944) - açıklayıcı geometri
Ernst Steinitz (1871–1928) - Steinitz teoremi
Marcel Grossmann (1878–1936)
Albert Einstein (1879–1955) - Öklid dışı geometri
Oswald Veblen (1880–1960) - projektif geometri, diferansiyel geometri
Emmy Noether (1882–1935) - cebirsel topoloji
Harry Clinton Gossard (1884–1954)
Arthur Rosenthal (1887–1959)
Buckminster Fuller (1895–1983)
Helmut Hasse (1898–1979) - cebirsel geometri
Maurits Cornelis Escher (1898–1972) - geometrik fikirleri yoğun bir şekilde kullanan sanatçı

William Vallance Douglas Hodge (1903–1975)
Patrick du Val (1903–1987)
Beniamino Segre (1903–1977) - kombinatoryal geometri
Samuel L. Greitzer (1905–1988) - ABD Matematik Olimpiyatı'nın kurucu başkanı
J. C. P. Miller (1906–1981)
André Weil (1906–1998) - Cebirsel geometri
H. S. M. Coxeter (1907–2003) - politop teorisi, Öklidyen olmayan geometri, projektif geometri
J.A. Todd (1908–1994)
Daniel Pedoe (1910–1998)
Shiing-Shen Chern (1911–2004) - diferansiyel geometri
Ernst Witt (1911–1991)
Rafael Artzy (1912–2006)
Aleksandr Danilovich Aleksandrov (1912–1999)
László Fejes Tóth (1915–2005)
Edwin Evariste Moise (1918–1998)
Aleksei Pogorelov (1919–2002) - diferansiyel geometri
Magnus Wenninger (1919–2017) - çokyüzlü modeller
Jean-Louis Koszul (1921–2018)
Isaak Yaglom (1921–1988)
Benoit Mandelbrot (1924–2010) - fraktal geometri
Katsumi Nomizu (1924–2008) - afin diferansiyel geometri
Michael S. Longuet-Higgins (1925–2016)
John Leech (1926–1992)
Alexander Grothendieck (1928–2014) - cebirsel geometri
Branko Grünbaum (1929–2018) - ayrık geometri
Michael Atiyah (1929–2019)
Lev Semenovich Pontryagin (1908–1988)
Geoffrey Colin Shephard (y. 1930–)
Norman W. Johnson (1930–2017)
John Milnor (1931–)
Roger Penrose (1931–)
Yuri Manin (1937–) - cebirsel geometri ve diyofant geometrisi
Vladimir Arnold (1937–2010) - cebirsel geometri
Ernest Vinberg (1937–2020)
J. H. Conway (1937–2020) - küre sıkıştırma, rekreasyonel geometri
Robin Hartshorne (1938–) - geometri, cebirsel geometri
Phillip Griffiths (1938–) - cebirsel geometri, diferansiyel geometri
Enrico Bombieri (1940–) - cebirsel geometri
Robert Williams (1942–)
Peter McMullen (1942–)
Richard S. Hamilton (1943–) - diferansiyel geometri, Ricci akışı, Poincaré varsayımı
Mikhail Gromov (1943–)
Rudy Rucker (1946–)
William Thurston (1946–2012)
Shing-Tung Yau (1949–)
Michael Freedman (1951–)
Egon Schulte (1955–) - Politop
George W. Hart (1955–) - heykeltıraş
Károly Bezdek (1955–) - ayrık geometri, küre sıkıştırma, Öklid geometrisi, Öklid dışı geometri
Simon Donaldson (1957–)
Hwang Jun-Muk (1963–) - cebirsel geometri, diferansiyel geometri
Grigori Perelman (1966–) - Poincaré varsayımı
Maryam Mirzakhani (1977–2017)
Bjorn Poonen (1968–)

Geometri, şekil, boyut, şekillerin göreceli konumu ve uzayın özellikleri ile ilgili sorularla ilgilenen bir matematik dalıdır. Geometri, en eski matematiksel bilimlerden biridir.

Geometri
Analitik geometri
Diferansiyel geometri
Öklid geometrisi
Öklid dışı geometri
Projektif geometri
Riemann geometrisi

Mutlak geometri
Afin geometri
Arşimet'in sonsuz küçükleri kullanması
Birasyonel geometri
Karmaşık geometri
Kombinatoryal geometri
Hesaplamalı geometri
Konformal geometri
Yapısal katı geometri
Temas geometrisi (Contact geometry)
Dışbükey geometri
Tanımlayıcı geometri
Dijital geometri
Ayrık geometri
Mesafe geometrisi
Eliptik geometri
Sayımsal geometri
Epipolar geometri
Sonlu geometri
Sayıların geometrisi
Hiperbolik geometri
Oluşum geometrisi
Bilgi geometrisi
İntegral geometri
Tersinir geometri
Klein geometrisi
Lie küre geometrisi
Numerik geometri
Sıralı geometri
Parabolik geometri
Düzlem geometrisi
Kuantum geometrisi
Ruppeiner geometrisi
Küresel geometri
Simplektik geometri
Sentetik geometri
Sistolik geometri
Taksi geometrisi
Halka biçimli geometri
Dönüşüm geometrisi
Tropik geometri

Geometri tarihi

Geometri zaman çizelgesi
Babil geometrisi
Mısır geometrisi
Antik Yunan geometrisi
Öklid geometrisi
Pisagor teoremi
Öklid'in Elemanları
Measurement of a Circle (Bir Çemberin Ölçülmesi)
Hint matematiği
Bakhshali el yazması
Modern geometri
Analitik geometrinin tarihi
Kartezyen koordinat sisteminin tarihi
Öklid dışı geometrinin tarihi
Topolojinin tarihi
Cebirsel geometrinin tarihi

Geometrik ilerleme — Geometrik şekil — Geometri — Pi — açısal hız — doğrusal hız — De Moivre teoremi — paralelkenar kuralı — Pisagor teoremi — benzer üçgenler — trigonometrik özdeşlikler — birim çember — Yamuk — Üçgen — Teorem — nokta — ışın — düzlem — doğru — doğru parçası

Kerteriz
Açı
Derece
Dakika
Radyan
Çevre
Çap

Trigonometrik fonksiyon
Asimptotlar
Dairesel fonksiyonlar
Periyodik fonksiyonlar
Kosinüs yasası
Sinüs yasası

Genlik
Nokta çarpım
Norm (matematik) (büyüklük olarak da bilinir)
Vektör pozisyonu
Skaler çarpım
Vektör toplamı
Sıfır vektör

Karmaşık düzlem
Sanal eksen
Doğrusal enterpolasyon
Bire bir
Dikey
Kutupsal koordinat sistemi
Kutup
Reel eksen
Sekant (Kesen) çizgisi
Dairesel sektör veya "sektör"
Yarı çevre

Matematiksel şekillerin listesi
Geometriciler listesi
Eğriler listesi

Temel matematik konularının listesi
Matematik makalelerinin listesi
Matematiksel semboller tablosu

Rich, Barnett (2009). Schaum's Outline of Geometry (4. bas.). New York: McGraw-Hill. ISBN 978-0-07-154412-2.

Aşağıda geometri'deki önemli gelişmelerin bir zaman çizelgesi verilmiştir:

y. MÖ 2000 - İskoçya, oyulmuş taş toplar, Platonik cisim simetrilerinin tümü de dahil olmak üzere çeşitli simetriler sergiler.
MÖ 1800 - Moskova Matematik Papirüsü, bir kesik piramit (frustum) hacmine dair bulguları içerir.
MÖ 1800 - Plimpton 322 Pisagor üçlülerine ilişkin en eski referansı içerir.
MÖ 1650 - Rhind Matematik Papirüsü, MÖ 1850 civarına ait kayıp bir parşömenin kopyası, kâtip Ahmes, π'nin bilinen ilk yaklaşık değerlerinden biri olan 3,16'yı, daireyi kareleştirme konusundaki ilk girişimi, bir tür kotanjant'ın bilinen en eski kullanımını ve birinci dereceden doğrusal denklemleri çözme bilgisini sunar.

MÖ 800 - Baudhayana, Vedik Sanskritçe geometrik bir metin olan Baudhayana Sulba Sutra'nın yazarı, ikinci dereceden denklemler içerir ve 2'nin karekökünü beş ondalık basamağa kadar doğru hesaplar.
y. MÖ 600 - diğer Vedik "Sulba Sutraları" (Sanskritçe'de "kirişler kuralı") Pisagor üçlüleri kullanır, bir dizi geometrik kanıt içerir ve π'yi 3,16'ya yaklaştırır.
MÖ 5. yüzyıl - Sakız Adalı Hipokrat daireyi kareleştirme girişiminde aycıkları kullanır.
MÖ 5. yüzyıl - Bir başka Vedik Sanskritçe geometrik metin olan Apastamba Sulba Sutra'nın yazarı Apastamba, dairenin karesini alma girişiminde bulunur ve ayrıca 2'nin karekökünü beş ondalık basamağa kadar doğru hesaplar.
MÖ 530 - Pisagor, önermesel geometri ve titreşen lir telleri üzerinde çalışır; grubu ayrıca iki'nin karekökünün irrasyonelliğini keşfeder.
MÖ 370 - Eudoxus, alan belirleme için tüketme yöntemi'ni belirtir.
MÖ 300 - Öklid, Elementler adlı eserinde geometriyi bir aksiyomatik sistem olarak inceler, asal sayıların sonsuzluğunu kanıtlar ve Öklid algoritması'nı sunar; Katoptrik adlı eserde yansıma yasasını belirtir ve aritmetiğin temel teoremi'ni kanıtlar.
MÖ. 260 - Arşimet pi değerinin 3 + 1/7 (yaklaşık 3,1429) ile 3 + 10/71 (yaklaşık 3,1408) arasında olduğunu, bir dairenin alanının π ile dairenin yarıçapının karesinin çarpımına eşit olduğunu ve bir parabol ile düz bir doğrunun çevrelediği alanın 4/3 ile eşit taban ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının çarpımı olduğunu kanıtladı. Ayrıca 3'ün karekökünün değerinin çok doğru bir tahminini vermiştir.
MÖ 225 - Pergalı Apollonius, On Conic Sections adlı kitabını yazdı ve elips, parabol ve hiperbolü adlandırdı.
MÖ 150 - Jain matematikçileri, Hindistan'da sayılar teorisi, aritmetik işlemler, geometri, kesirler ile işlemler, basit denklemler, kübik denklemler, kuartik denklemler ve permütasyon ve kombinasyon üzerine çalışmalar içeren "Sthananga Sutra "yı yazdılar.
MÖ 140 - Hipparchus, trigonometri'nin temellerini geliştirir.

y. 340 - İskenderiyeli Pappus, altıgen teoremini ve centroid teoremini ortaya koydu.
500 - Aryabhata ilk olarak trigonometrik fonksiyonları ve bunların yaklaşık sayısal değerlerini hesaplama yöntemlerini tanıtan "Aryabhata-Siddhanta"yı yazar. Sinüs ve kosinüs kavramlarını tanımlar ve ayrıca en eski sinüs ve kosinüs değerleri tablolarını içerir (0'dan 90 dereceye kadar 3,75 derecelik aralıklarla)
7. yüzyıl - Bhaskara I sinüs fonksiyonunun rasyonel bir yaklaşımını verir.
8. yüzyıl - Virasena, Fibonacci dizisi için açık kurallar verir, sonsuz prosedürünü kullanarak bir kesik piramitin hacminin türetilmesini sağlar.
8. yüzyıl - Shridhara bir kürenin hacmini bulma kuralını ve ayrıca ikinci dereceden denklemleri çözme formülünü verir.
820 - Mâhânî, küpün hacmini ikiye katlama gibi geometrik problemleri cebir problemlerine indirgeme fikrini tasarladı.
y. 900 - Mısırlı Ebu Kamil, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        ⋅
        
          x
          
            m
          
        
        =
        
          x
          
            m
            +
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}\cdot x^{m}=x^{m+n}}
  
 şeklinde sembollerle yazacağımız şeyi anlamaya başlamıştı.
975 - Battânî, Hint sinüs ve kosinüs kavramlarını tanjant, sekant ve bunların ters fonksiyonları gibi diğer trigonometrik oranlara genişletti ve formülü türetti: 
  
    
      
        sin
        ⁡
        α
        =
        tan
        ⁡
        α
        
          /
        
        
          
            1
            +
            
              tan
              
                2
              
            
            ⁡
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle \sin \alpha =\tan \alpha /{\sqrt {1+\tan ^{2}\alpha }}}
  
 ve 
  
    
      
        cos
        ⁡
        α
        =
        1
        
          /
        
        
          
            1
            +
            
              tan
              
                2
              
            
            ⁡
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle \cos \alpha =1/{\sqrt {1+\tan ^{2}\alpha }}}
  

y. 1000 - Sinüs teoremi, Müslüman matematikçiler tarafından keşfedilir, ancak Hâmid bin Hıdır Hucendî, Ebu Nasr Mansur ve Ebu'l-Vefâ arasında ilk kimin keşfettiği belirsizdir.
y. 1100 - Ömer Hayyam, "kesişen konik kesitler aracılığıyla bulunan geometrik çözümlerle kübik denklemlerin tam bir sınıflandırmasını verdi." Kübik denklemlerin genel geometrik çözümlerini bulan ilk kişi oldu ve analitik geometri ve Öklid dışı geometri'nin gelişiminin temellerini attı. Ayrıca ondalık sistemi (Hint-Arap rakam sistemi) kullanarak kökler elde etti.
1135 - Şerafeddin Tusi, Hayyam'ın cebiri geometriye uygulamasını takip etti ve kübik denklemler üzerine "denklemler aracılığıyla eğrileri incelemeyi amaçlayan ve böylece cebirsel geometrinin başlangıcını atan başka bir cebire önemli bir katkı sağlayan" bir inceleme yazdı.
y. 1250 - Nasîrüddin Tûsî, bir tür Öklid dışı geometri geliştirmeye çalışır.
15. yüzyıl - Kerala okulu matematikçisi Nilakantha Somayaji, sonsuz seri açılımları, cebir problemleri ve küresel geometri üzerine çalışmalar içeren "Aryabhatiya Bhasya"yı yazdı.

17. yüzyıl - Putumana Somayaji, çeşitli trigonometrik serilerin ayrıntılı bir tartışmasını sunan "Paddhati"yi yazdı.
1619 - Johannes Kepler, Kepler-Poinsot çokyüzlülerinden ikisini keşfetti.

1722 - Abraham de Moivre, trigonometrik fonksiyonları ve karmaşık sayıları birbirine bağlayan de Moivre formülünü açıkladı.
1733 - Giovanni Gerolamo Saccheri, Öklid'in beşinci postülatı yanlış olsaydı geometrinin nasıl olacağını araştırdı.
1796 - Carl Friedrich Gauss, düzgün 17-genin yalnızca bir pergel ve çizgeç kullanılarak inşa edilebileceğini kanıtladı.
1797 - Caspar Wessel, vektörleri karmaşık sayı ile ilişkilendirir ve karmaşık sayı işlemlerini geometrik terimlerle inceledi.
1799 - Gaspard Monge, betimsel geometriyi tanıttığı Géométrie descriptive adlı eseri yayımladı.

1806 - Louis Poinsot, kalan iki Kepler-Poinsot çokyüzlüsünü keşfetti.
1829 - Bolyai, Gauss ve Lobachevsky hiperbolik Öklid dışı geometriyi icat etti.
1837 - Pierre Wantzel, küpün hacmini ikiye katlamanın ve açıyı üçe bölmenin sadece pergel ve çizgeçle imkansız olduğunu ve düzgün çokgenlerin inşa edilebilirliği probleminin tam olarak tamamlandığını kanıtladı.
1843 - William Hamilton, kuaterniyon kalkülüsünü keşfetti ve komütatif olmadıklarını ortaya çıkardı.
1854 - Bernhard Riemann, Riemann geometrisi'ni tanıttı,
1854 - Arthur Cayley, kuaterniyonların dört boyutlu uzaydaki dönüşleri temsil etmek için kullanılabileceğini gösterdi.
1858 - August Ferdinand Möbius, Möbius şeridini icat etti.
1870 - Felix Klein, Lobaçevski'nin geometrisi için analitik bir geometri inşa ederek kendi içinde tutarlılığını ve Öklid'in beşinci postulatının mantıksal bağımsızlığını ortaya koydu.
1873 - Charles Hermite, e'nin transandantal olduğunu kanıtladı.
1878 - Charles Hermite, eliptik ve modüler fonksiyonlar aracılığıyla genel beşinci dereceden denklemi çözdü.
1882 - Ferdinand von Lindemann, π'nin transandantal olduğunu ve bu nedenle dairenin pergel ve çizgeç ile karesinin alınamayacağını kanıtladı.
1882 - Felix Klein, Klein şişesi'ni keşfetti.
1899 - David Hilbert, Geometrinin Temelleri (Foundations of Geometry) adlı kitabında kendi içinde tutarlı bir dizi geometrik aksiyom sundu.

1901 - Élie Cartan, dış türevi geliştirdi.
1912 - Luitzen Egbertus Jan Brouwer, Brouwer sabit nokta teoremini geliştirdi.
1916 - Einstein, genel görelilik teorisini sundu.
1930 - Casimir Kuratowski, üç ev üç kuyu probleminin çözümü olmadığını gösterdi.
1931 - Georges de Rham, kohomoloji ve karakteristik sınıf teoremlerini geliştirdi.
1933 - Karol Borsuk ve Stanislaw Ulam, Borsuk-Ulam antipodal nokta teoremini sundular.
1955 - H. S. M. Coxeter ve arkadaşları, tekdüze çokyüzlülerin tam listesini yayınladı.
1975 - Benoit Mandelbrot, fraktal teorisini geliştirdi.
1981 - Mikhail Gromov, hiperbolik grup teorisini geliştirerek hem sonsuz grup teorisinde hem de küresel diferansiyel geometride devrim yarattı.
1983 - yaklaşık yüz matematikçinin katıldığı ve otuz yıla yayılan ortak bir çalışma olan sonlu basit grupların sınıflandırılmasını tamamlandı.
1991 - Alain Connes ve John Lott, değişmeli olmayan geometri geliştirdi.
1998 - Thomas Callister Hales, Kepler varsayımını kanıtladı.

2003 - Grigori Perelman, Poincaré varsayımını kanıtladı.
2007 - Kuzey Amerika ve Avrupa'daki araştırmacılardan oluşan bir ekip E8 (matematik) haritasını çıkarmak için bilgisayar ağlarını kullandı.

Geometri tarihi
Antik Yunan matematikçilerinin zaman çizelgesi
Matematiğin zaman çizelgesi

Hermann Minkowski (/mɪŋˈkɔːfski, -ˈkɒf-/; Almanca telaffuz: [mɪŋˈkɔfski]; 22 Haziran 1864 - 12 Ocak 1909) bir Alman matematikçi ve Königsberg, Zürih ve Göttingen'de profesörlük yaptı.
Farklı kaynaklarda Minkowski'nin uyruğu çeşitli şekillerde Alman, Leh, veya Litvanyalı-Alman veya Rus olarak verilmektedir. Sayıların geometrisi'ni yarattı ve geliştirdi. Sayı teorisi, matematiksel fizik ve görelilik teorisindeki problemleri çözmek için geometrik yöntemleri kullandı.
1896 ile 1902 yılları arasında Zürih Federal Politeknik Okulu'nda ve ölünceye kadar da Göttingen Üniversitesi'nde profesörlük yaptı. 1882 yılında tam katsayılı ikinci dereceden şekiller kuramının temelleri üstüne inceleme yazısıyla Fen Akademisi'nin büyük matematik ödülünü aldı. Öklit olmayan geometriyle karıştırılmaması gereken bir sayılar geometrisi kurarak sayılar kuramına bazı geometrik kavramlar getirdi. Sonunda özel bir metrikle donatılmış dört boyutlu özel bir uzaya başvurarak Einstein'ın kısıtlı bağlılık kuramının bugün klasik sayılan geometrik bir yorumunu verdi. Minkowski, belki de en iyi, 1907'de eski öğrencisi Albert Einstein'ın özel görelilik teorisinin (1905) "Minkowski uzayzamanı" olarak bilinen, geometrik olarak dört boyutlu uzay-zaman teorisi şeklinde anlaşılabileceğini gösterdiği görelilik konusundaki bu çalışmasıyla tanınır.
Sayılar geometrisi adlı eseri 1896 yılında basıldı. 1907 yılında Diophantus Yaklaşımları adlı eseri yayınladı. Çalışmalar adlı yapıtı da 1911 yılında çıktı. Analizin birçok dalında Minkowski eşitsizliği kullanılır.

Hermann Minkowski, Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan Polonya Krallığı, Suwałki Valiliği, Aleksota kasabasında, her ikisi de Yahudi kökenli olan; Kovno'daki koro sinagogunun inşasını finanse eden bir tüccar olan Lewin Boruch Minkowski ve Rachel Taubmann'ın oğlu olarak dünyaya geldi. Hermann, tıbbi araştırmacı Oskar'ın (1858 doğumlu) küçük erkek kardeşiydi.
Rus İmparatorluğu'ndaki zulümden kaçmak için ailesi 1872'de  Königsberg'e taşındı, burada baba paçavra ihracatına ve daha sonra mekanik saatli teneke oyuncakların imalatına katıldı (en büyük oğlu Max ile birlikte Lewin Minkowski&Son firmasını işletti).
Minkowski, Königsberg'de okudu ve Bonn'da (1887–1894), Königsberg'de (1894–1896), Zürih'te (1896–1902) ve son olarak 1902'den itibaren 1909'da ölümüne kadar Göttingen'de öğretmenlik yaptı. 1897'de Auguste Adler ile evlendi ve iki kızı oldu; elektrik mühendisi ve mucit Reinhold Rudenberg damadıydı.
Minkowski, 12 Ocak 1909'da Göttingen'de apandisit nedeniyle aniden öldü. David Hilbert'in Minkowski'nin ölüm ilanı, iki matematikçi arasındaki derin dostluğu göstermektedir (tercüme edilmiştir):

Öğrencilik yıllarımdan beri Minkowski benim en iyi, en güvenilir arkadaşımdı ve beni kendisine has olan tüm derinliği ve sadakati ile destekledi. Her şeyden çok sevdiğimiz bilim bizi bir araya getirdi; bize çiçeklerle dolu bir bahçe gibi geldi. İçinde gizli yollar aramaktan keyif aldık ve güzellik duygumuza hitap eden birçok yeni bakış açısı keşfettik ve birimiz diğerine gösterip birlikte hayran kaldığımızda sevincimiz tamamlandı. O benim için cennetten gelen nadir bir hediyeydi ve bu hediyeye bu kadar uzun süre sahip olduğum için minnettar olmalıyım. Şimdi ölüm onu birdenbire aramızdan ayırdı. Ancak ölümün alıp götüremeyeceği şey, O'nun kalbimizdeki asil imajı ve ruhunun bizde aktif olmaya devam ettiği bilgisidir.
Max Born, Göttingen'deki matematik öğrencileri adına ölüm ilanı verdi.
Ana kuşak asteroidi 12493 Minkowski ve M-matrisleri Minkowski'nin onuruna isimlendirilmiştir.

Minkowski Doğu Prusya'da Königsberg'deki Albertina Üniversitesi'nde eğitim gördü ve burada 1885'te Ferdinand von Lindemann'ın yönetiminde doktorasını aldı. 1883'te, henüz Königsberg'de bir öğrenciyken, kuadratik formlar teorisi üzerine yazdığı metin için Fransız Bilimler Akademisi Matematik Ödülü'ne layık görüldü. Matematik camiasında adı duyulmamış 18 yaşında çok küçük biri olması ve o zamanlar bir matematikçi olarak bilinmezliği nedeniyle, ödülü seçkin İngiliz matematikçi Henry Smith (Kesinlikle Hermann'dan çok daha ünlüydü ve ödülün ölümünden sonra kendisine verildi) ile paylaşması, İngiliz matematikçiler arasında hiddetli bir huzursuzluğa neden oldu. Ödül komitesi, sayısız şikayete rağmen, kararlarını asla değiştirmedi. Ayrıca başka bir ünlü matematikçi David Hilbert ile arkadaş oldu. Kardeşi Oskar Minkowski (1858–1931), tanınmış bir doktor ve araştırmacıydı.
Minkowski, Bonn, Königsberg, Zürih ve Göttingen üniversitelerinde dersler verdi. Eidgenössische Polytechnikum, bugünkü ETH Zürih'te Einstein'ın öğretmenlerinden biriydi.
Minkowski, özellikle n değişkenlerle ilgili olarak ikinci dereceden formların aritmetiğini araştırdı ve bu konudaki araştırması, onu n boyutlu bir uzayda belirli geometrik özellikleri düşünmeye yöneltti. 1896'da, sayı teorisi problemlerini çözen geometrik bir yöntem olan sayıların geometrisi kavramını sundu. Aynı zamanda Minkowski sosisi (veya Minkowski eğrisi) ve bir eğrinin Minkowski kapağı kavramlarının yaratıcısıdır.
1902'de Göttingen Matematik Bölümü'ne katıldı ve ilk kez üniversitede Königsberg'de tanıştığı David Hilbert'in yakın bir meslektaşı oldu. Constantin Carathéodory oradaki öğrencilerinden biriydi.

1908'de Minkowski, eski öğrencisi Albert Einstein tarafından 1905'te tanıtılan ve Lorentz ve Poincaré'nin önceki çalışmalarına dayanan özel görelilik kuramının, en iyi zaman ve uzayın ayrı varlıklar olmadığı, ancak dört boyutlu bir uzay-zaman içinde iç içe geçtiği ve özel göreliliğin Lorentz geometrisinin 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        −
        
          c
          
            2
          
        
        
          t
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+y^{2}+z^{2}-c^{2}t^{2}}
  
 değişmez aralığı kullanılarak etkin bir şekilde temsil edilebildiği "Minkowski uzay-zamanı" olarak bilinen dört boyutlu bir uzayda anlaşılabileceğini fark etti. (bkz. Özel görelilik tarihi).
Minkowski uzayının matematiksel temeli, 19. yüzyılda zaten bilinen hiperbolik uzay'ın hiperboloid modeli'nde de bulunabilir, çünkü hiperbolik uzaydaki izometriler (veya hareketler), Wilhelm Killing (1880, 1885), Henri Poincaré (1881), Homersham Cox (1881), Alexander Macfarlane (1894) ve diğerlerinin katkılarını içeren Lorentz dönüşümleri ile ilişkili olabilir. (bkz. Lorentz dönüşümlerinin tarihi).
80. Alman Doğa Bilimcileri ve Hekimleri Meclisinde (21 Eylül 1908) yaptığı Uzay ve Zaman başlıklı konuşmasının başlangıç kısmı şimdi ünlüdür:

Önünüze koymak istediğim uzay ve zaman görüşleri deneysel fiziğin toprağından çıkmıştır ve onların gücü burada yatmaktadır. Onlar radikaldir. Bundan böyle, kendi başına uzay ve kendi başına zaman, yalnızca gölgelere dönüşmeye mahkûmdur ve ancak bu ikisinin bir tür birliği bağımsız bir gerçekliği koruyacaktır.

Görelilik
Minkowski, Hermann (1915) [1907]. "Das Relativitätsprinzip". Annalen der Physik. 352 (15): 927-938. Bibcode:1915AnP...352..927M. doi:10.1002/andp.19153521505. 
Minkowski, Hermann (1908). "Die Grundgleichungen für die elektromagnetischen Vorgänge in bewegten Körpern". Nachrichten der Gesellschaft der Wissenschaften zu Göttingen, Mathematisch-Physikalische Klasse: 53-111. 
İngilizce çevirisi: "The Fundamental Equations for Electromagnetic Processes in Moving Bodies". In: The Principle of Relativity (1920), Calcutta: University Press, 1–69.
Minkowski, Hermann (1909). "Raum und Zeit". Jahresbericht der Deutschen Mathematiker-Vereinigung. 18: 75-88. Bibcode:1909JDMaV..18...75M. 
Vikikaynak'ta çeşitli İngilizce çeviriler: "Space and Time".
Blumenthal O. (ed): Das Relativitätsprinzip, Leipzig 1913, 1923 (Teubner), Engl tr (W. Perrett & G. B. Jeffrey) The Principle of Relativity London 1923 (Methuen); reprinted New York 1952 (Dover) entitled H. A. Lorentz, Albert Einstein, Hermann Minkowski, and Hermann Weyl, The Principle of Relativity: A Collection of Original Memoirs.
Space and Time – Minkowski's Papers on Relativity, Minkowski Institute Press, 2012 978-0-9879871-3-6 (free ebook).
Diyofant yaklaşımları
Minkowski, Hermann (1907). Diophantische Approximationen: Eine Einführung in die Zahlentheorie. Leipzig-Berlin: R. G. Teubner. 6 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Şubat 2016. ; Diğer matematiksel çalışmaları (ölümünden sonra)
Minkowski, Hermann (1910). "Geometrie der Zahlen". Leipzig-Berlin: B. G. Teubner Verlag. MR 024926928 Şubat 2016. 
Minkowski, Hermann (1911). Gesammelte Abhandlungen 2 vols. Leipzig-Berlin: R. G. Teubner. 6 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Şubat 2016.  Reprinted in one volume New York, Chelsea 1967.

Mathematics Genealogy Project'te Hermann Minkowski
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Hermann Minkowski", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Hiperbolik geometri, Öklid geometrisinden bir aksiyomla ayrılır. Öklid'in paralellik aksiyomunun tersini doğru olarak kabul eden geometride bir doğrunun dışındaki bir noktadan birden çok (sonsuz) tane paralel doğru geçebilir. Bunun anlamı hiperbolik geometride Öklid geometrisinin aksine herhangi bir açı oluşturmak için ışınların, doğru ve doğru parçalarının kesişmesine gerek yoktur. Bunun yerine düz olmayan tek bir doğrunun var olması yeterlidir. Ayrıca bir üçgenin iç açıları toplamı her zaman iki tane dik açıdan küçüktür.

Hiperbolik geometri alanındaki ilk araştırmacılar paralellik beliti çevresinde bir tutarsızlık bulmaya çalışanlardan oluşuyordu: Proclus, Ömer Hayyam, Nasir al-Din al-Tusi ve sonradan Giovanni Girolamo Saccheri, John Wallis, Lambert ve Legendre. On dokuzuncu yüzyılda János Bolyai ve Nikolai Ivanovich Lobachevsky'nin çalışmaları çok etkili oldu, öyle ki hiperbolik geometrinin bazı parçaları onların isimleriyle anılıyor. Karl Friedrich Gauss da bu alanda çalıştı, ancak çalışmalarını gizli tuttu. Sonrasında Eugenio Beltrami modeller sağladı ve bu modelleri kullanarak eğer Öklid Geometrisi tutarlıysa hiperbolik geometrinin de tutarlı olduğunu kanıtladı.
Hiperbolik geometride (hiperboloit geometrisi -saddle geometry- ya da Lobachevskian geometrisi olarak da adlandırılır) paralellik terimi yalnızca hiperbolik düzlemde kesişmeyen ancak çemberde sonsuzda kesişecek olan bir doğru çiftini anlatmak için kullanılır. Eğer bu doğru çifti ne hiperbolik düzlemde ne de çemberde sonsuzda kesişirse (yani her iki durumda da kesişmezse) aşırıparalel olarak adlandırılırlar. Hiperbolik düzlemin dikkate değer bir özelliği her aşırıparalel doğru çifti için iki doğru için ortak olan yalnızca bir tek bir dikme çizilebilmesidir. (Bkz. aşırıparalel teorisi).
Hiperbolik geometri Öklid Geometrisine yabancı olan pek çok özellikler barındırır ve tüm bu farklılıklar hiperbolik belitinin bir sonucu olarak karşımıza çıkar.

Bu geometri, öklit uzayının bir altuzayı olarak düşünülebilir. Bu durumda hiperbolik geometri aslında çift yanaklı bir hiperboloitin bir yanağının yüzeyindeki geometri olarak alınabilir. Bu çanak yüzeyini bir düzleme izdüşümleyerek çeşitli modeller oluşturulabilir.

Eğer dik izdüşüm yapılırsa Klein-Beltrami modeli elde edilir. Bu modelde hiperbolik düzlem bir dairenin içindeki Öklitçi noktalardan oluşur ve "doğrular" sınır çemberin kirişleridir. Çemberin üzerindeki noktalar geometriye dahil olmayacağından burada kesişen iki kiriş aslında paralel olacaktır, bu kirişlere yakınsak paralel doğru denir. Eğer tamamen ayrık iki kiriş ise sadece paralel ya da bazen paralel ötesi doğrular denir.

Eğer hiperboloide stereografik izdüşüm uygulanırsa bu sefer oluşturulan modele Poincaré disk modeli denir. Burada geometri yine bir çemberin içinde kalan noktalardan oluşacaktır ancak doğrular bu çembere dik olan çember yayları olacaktır. Bu izdüşümün en önemli özelliği açıları ve çemberleri korumasıdır. Bu modelin analitik geometrisi için Hilbert, uçlar aritmetiğini geliştirmiştir.

Eğer hiperboloit XY düzlemine dik olan bir düzleme izdüşümlenirse, oluşan model Poincaré yarı-düzlem modelidir. Bu modelde hiperboloit düzlemin belli bir doğrusunun yarattığı bir yarısındaki noktalara eşlenmiştir ve doğrular bu ayıran doğruya dik olan ya öklitçi ışınlardır ya da çember yaylarıdır.

Südoküre
Dini yüzeyi

Hipotenüs, 90 derecelik açının karşısındaki kenardır.
Açıları 30, 60 ve 90 derece olan bir dik üçgende 30 dereceli açının karşısındaki kenar uzunluk olarak hipotenüsün yarısına, 60 derecelik açının karşısındaki kenar ise: 
  
    
      
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {3}}}
  
 katına eşittir.
Açıları 45, 45 ve 90 derece olan bir ikizkenar dik üçgende 45 derecelik açıların karşısındaki kenarlar eşit, hipotenüs ise bu kenarların 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 katına eşittir.

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          c
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a^{2}+b^{2}=c^{2},}
  
     
  
    
      
        b
        =
        
          
            
              c
              
                2
              
            
            −
            
              a
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle b={\sqrt {c^{2}-a^{2}}}}
  

Dik kenar

Ayrıca ''Hipotenüs'ü'' Pisagor bulmuştur.

János Bolyai (Macarca telaffuz: [ˈjaːnoʃ ˈboːjɒi]; 15 Aralık 1802 - 27 Ocak 1860) veya Johann Bolyai, hem Öklid geometrisini hem de hiperbolik geometriyi içeren bir geometri olan mutlak geometriyi geliştiren bir Macar matematikçiydi. Evrenin yapısına tekabül edebilecek tutarlı bir alternatif geometrinin keşfi, matematikçilerin fiziksel dünyayla olası herhangi bir bağlantıdan bağımsız olarak soyut kavramları incelemelerine yardımcı oldu.

Bolyai, Zsuzsanna Benkő ve tanınmış matematikçi Farkas Bolyai'nin oğlu olarak Macaristan'ın Kaloşvar kasabasında, Transilvanya Büyük Prensliği'nde (şimdiki Romanya'da Cluj-Napoca) doğdu.
13 yaşına geldiğinde, babasından talimat alarak kalkülüs ve diğer analitik mekaniğin biçimlerinde uzmanlaştı. 1818'den 1822'ye kadar Viyana'daki İmparatorluk ve Kraliyet Askeri Akademisi'nde (TherMilAk) okudu.

Bolyai, Öklid'in paralellik postülatına o kadar takıntılı hale geldi ki, yıllarca aynı konuyu takip eden babası, 1820'de ona şöyle yazdı:

Bu yaklaşımı paralelliklere götürmemelisiniz. Bu yolu sonuna kadar biliyorum. Hayatımdaki tüm ışığı ve neşeyi söndüren bu dipsiz geceyi geçtim. Yalvarırım paralellik bilimini rahat bırakın. . . Benim tecrübemden öğrenin.
Bununla birlikte, János arayışında ısrar etti ve sonunda varsayımın diğer geometri aksiyomlarından bağımsız olduğu ve olumsuzlaması üzerine farklı tutarlı geometrilerin inşa edilebileceği sonucuna vardı. 1823'te babasına şöyle yazdı:

O kadar harika şeyler keşfettim ki, hayretler içinde kaldım...hiç yoktan tuhaf, yeni bir evren yarattım.
1820 ve 1823 yılları arasında paralel doğrular üzerine mutlak geometri adını verdiği bir inceleme hazırlamıştı. Bolyai'nin çalışması 1832'de babası tarafından bir matematik ders kitabının eki olarak yayınlandı.
Carl Friedrich Gauss, Ek'i okurken bir arkadaşına şöyle yazdı:

Bu genç geometrici Bolyai'yi birinci dereceden bir dahi olarak görüyorum.
Bununla birlikte Gauss, Bolyai'ye şunları yazdı:

Bunu övmek, kendimi övmek anlamına gelir. Çünkü çalışmanın tüm içeriği... son otuz ya da otuz beş yıldır zihnimi meşgul eden kendi meditasyonlarımla neredeyse birebir örtüşüyor.
1848'de Bolyai, Nikolai İvanoviç Lobachevsky'nin 1829'da benzer bir eser yayınladığını öğrendi. Lobachevsky, çalışmalarını Bolyai'den birkaç yıl önce yayınlamış olsa da, yalnızca hiperbolik geometri içeriyordu. Bağımsız olarak çalışan Bolyai ve Lobachevsky, Öklid dışı geometrinin araştırılmasına öncülük ettiler.
Bolyai, geometrideki çalışmalarına ek olarak, sıralı gerçek sayı çiftleri olarak karmaşık sayılar için titiz bir geometrik kavram geliştirdi. Ek'in 24 sayfasından fazlasını yayınlamamasına rağmen, öldüğünde 20.000 sayfadan fazla matematiksel el yazması bıraktı. Bunlar artık Bolyai'nin öldüğü Marosvásárhely'deki (bugün Târgu Mureş) Teleki-Bolyai Kütüphanesinde bulunabilir.

Janos, Almanca, Latince, Fransızca, İtalyanca, Romence gibi birkaç yabancı dil konuşan başarılı bir dilbilimci oldu. Keman öğrendi ve Viyana'da sahne aldı.

Garnizonundan on üç subay tarafından meydan okunduğu rivayet edilir ki, herkesten ne kadar farklı düşündüğü düşünüldüğünde bu pek olası değildir. Hepsiyle art arda savaştı -bu, her rakiple karşılaşması arasında bir süre boyunca kemanını çalmasına izin verilmesini tek koşulu haline getirdi. Tüm düşmanlarını silahsızlandırdı veya yaraladı. Onunki gibi bir mizacın askeri üstlerine hiç de uygun olmadığı kolayca hayal edilebilir. 1833'te emekli oldu.
Bolyai'nin hiçbir orijinal portresi günümüze ulaşmamıştır. Bazı ansiklopedilerde ve bir Macar posta pulunda gerçek olmayan bir resim bulunur.

1959'da kurulan Cluj-Napoca'daki Babeş-Bolyai Üniversitesi, Ay'daki krater Bolyai ve Szeged Üniversitesi'ndeki János Bolyai Matematik Enstitüsü gibi onun adını taşır. Ayrıca, 1937'de keşfedilen bir küçük gezegen olan 1441 Bolyai adını ondan almıştır ve Karpat Havzası'ndaki birçokŞablon:Quantify ilk ve ortaokul onun adını taşır, örneğin; Budapeşte'de Bolyai János Műszaki Szakkozépiskola, Szombathely'de Bolyai János Gyakorló Általános Iskola és Gimnázium, Debrecen'de Bolyai János Általános Iskola, vb.), Budapeşte, Macaristan'da bir cadde ve Kolozsvár ve Temesvár'da (şimdi Cluj-Napoca ve Timişoara), Romanya'da başka iki cadde de onun adını almıştır. Macar matematikçilerin meslek topluluğu da onun adını taşıyor. Bolyai, benzersiz yeteneklerinin kahramanların Cehennemin Öklid olmayan geometrisinde gezinmesine izin verdiği 1969 bilimkurgu/fantezi hikâyesi "Operation Changeling"de küçük bir karakterdir.
Ayrıca her beş yılda bir Bolyai Ödülü adında bir matematik ödülü verilir.
Mezarı Romanya'nın Târgu Mureş kentindeki Lutheran Mezarlığı'ndadır.

"Appendix scientiam spatii absolute veram exhibens; a veritate aut falsitate axiomatis XI Euclidei, a priori haud unquam", appendix to Farkas Bolyai, Tentamen juventutem studiosam in elementa matheseos purae, elementaris ac sublimioris, methodo intuitiva, evidentiaque huic propria, introducendi (An Attempt to Introduce Studious Youths to the Elements of Pure Mathematics), 1832.
İngilizce çeviri: The Science Absolute of Space: Independent of the Truth or Falsity of Euclid's Axiom XI (Which Can Never Be Decided A Priori) (PDF), Dr. George Bruce Halsted tarafından çevrildi (4. bas.), Austin: The Neomon, 1896, 2 Kasım 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)29 Temmuz 2021 .

Martin Gardner (2001) Non-Euclidean Geometry, Chapter 4 of The Colossal Book of Mathematics, W. W. Norton & Company 0-393-02023-1
Marvin Greenberg (1994) Euclidean and Non-Euclidean Geometries: Development and History, 3rd edition, W. H. Freeman
Elemér Kiss (1999) Mathematical Gems from the Bolyai Chests. János Bolyai's discoveries in number theory and algebra as recently deciphered from his manuscripts. Translated by Anikó Csirmaz and Gábor Oláh. Akadémiai Kiadó, Budapest; TypoTeX, Budapest, 963-05-7563-9;
Tibor Weszely (2013) János Bolyai. Die ersten 200 Jahre, Birkhäuser, (translated from Hungarian by Manfred Stern), 978-3-0346-0046-0
A. Todea, F. Maria, M. Avram (2004) Oameni de știință mureșeni - Dicționar biobibliografic, CJ Mureș Biblioteca Județeană Mureș, tipografia Mediaprint SRL (Rumence)
Silva Oliva (2018) Janos Bolyai. Uno sguardo psicoanalitico su genio matematico e follia, ed Mimesis.

 Wikimedia Commons'ta János Bolyai ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "János Bolyai", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te János Bolyai
"The Bolyai Memorial Museum". 30 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Kare, murabba veya dördül, bütün kenarları ve açıları birbirine eşit olan düzgün dörtgendir. Matematiğin en temel geometrik şekillerinden biridir. Bir kare aynı zamanda dikdörtgen ve eşkenar dörtgendir. Bu iki özel dörtgenin tüm özelliklerini taşır. Eski adı ise murabbadır.

Dört kenarının da uzunluğu birbirine eşittir.
Karşılıklı kenarları birbirine paraleldir.
Dört açısı da 90 derecedir.
İç açılarının toplamı 360 derecedir.
İki adet köşegeni vardır. Bu köşegenler aynı zamanda açıortaylardır ve uzunlukları birbirlerine eşittir.
Köşegenlerin kesişme noktası 90 derecedir.
Köşegenlerin kesiştikleri nokta karenin ağırlık merkezidir.
Köşegenleri birbirini dik ortalar.

Kenar uzunluğu 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 olan karenin çevresi

  
    
      
        C
        =
        4
        ℓ
      
    
    {\displaystyle C=4\ell }
  

alanı

  
    
      
        A
        =
        
          ℓ
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=\ell ^{2}}
  

Köşegen uzunluğu d olmak üzere

  
    
      
        A
        =
        
          
            
              d
              
                2
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A={\frac {d^{2}}{2}}}
  

Çevrel çemberin yarıçapı R ise alan

  
    
      
        A
        =
        2
        
          R
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=2R^{2}}
  

İç teğet çemberin yarıçapı r ise alan

  
    
      
        A
        =
        4
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=4r^{2}}

Kenarortay üçgende bir kenarın orta noktasını karşı köşeye birleştiren doğru parçası. Kenarortayların kesiştiği noktaya o üçgenin ağırlık merkezi denir ve G harfi ile adlandırılır.
Bir üçgende ağırlık merkezi kenarortayı ikiye bir oranında böler. Yani bir üçgende köşeye A, kenarortayın kenarı kestiği noktaya D dersek;

  
    
      
        
          |
        
        A
        G
        
          |
        
        =
        2
        
          |
        
        G
        D
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |AG|=2|GD|}
  

Bir üçgende kenarortayın uzunluğunu bulmak için;

  
    
      
        2
        
          V
          
            a
          
          
            2
          
        
        =
        
          b
          
            2
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 2V_{a}^{2}=b^{2}+c^{2}-{\frac {a^{2}}{2}}}
  
 bağıntısı kullanılır.
Eğer tüm kenarortaylar için bu eşitlik yazılır ve taraf tarafa toplanırsa şu eşitlik elde edilir:

  
    
      
        4
        (
        
          V
          
            a
          
          
            2
          
        
        +
        
          V
          
            b
          
          
            2
          
        
        +
        
          V
          
            c
          
          
            2
          
        
        )
        =
        3
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle 4(V_{a}^{2}+V_{b}^{2}+V_{c}^{2})=3(a^{2}+b^{2}+c^{2})}
  

Kenarortayın kenarı kestiği noktada bir açıya x, diğer açıya 180-x yazılırsa ve iki defa kosinüs teoremi uygulanıp taraf tarafa toplanırsa kenarortay teoremi elde edilir.

Bir dik üçgende A noktasından hipotenüse ait çizilen kenarortay doğru parçası hipotenüsün yarısına eşittir (Muhteşem üçlü):

  
    
      
        
          |
        
        M
        A
        
          |
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              B
              C
              
                |
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle |MA|={\frac {|BC|}{2}}}
  

Bir dik üçgende dik kenarlara ait kenarortaylarının karelerinin toplamı hipotenüse ait kenarortayın karesinin beş katıdır:

  
    
      
        
          V
          
            b
          
          
            2
          
        
        +
        
          V
          
            c
          
          
            2
          
        
        =
        5
        
          V
          
            a
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            5
            4
          
        
        
          a
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{b}^{2}+V_{c}^{2}=5V_{a}^{2}={\frac {5}{4}}a^{2}}
  

Şu bağıntıyı yukarıda görmüştük:

  
    
      
        4
        (
        
          V
          
            a
          
          
            2
          
        
        +
        
          V
          
            b
          
          
            2
          
        
        +
        
          V
          
            c
          
          
            2
          
        
        )
        =
        3
        (
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle 4(V_{a}^{2}+V_{b}^{2}+V_{c}^{2})=3(a^{2}+b^{2}+c^{2})}
  

Hipotenüs c kabul edilirse Pisagor teoremi gereği a2+b2 yerine c2 yazılır. Muhteşem üçlüye göre c yerine 2Vc yazılıp düzenlenirse eşitlik elde edilir.

Eğer bir üçgende herhangi iki kenarortay dik olarak kesişiyorsa bu bağıntılar ortaya çıkar:

  
    
      
        
          V
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{b}}
  
 ve 
  
    
      
        
          V
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{c}}
  
 dik kesişen kenarortaylar olmak üzere;

  
    
      
        
          V
          
            b
          
          
            2
          
        
        +
        
          V
          
            c
          
          
            2
          
        
        =
        
          V
          
            a
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{b}^{2}+V_{c}^{2}=V_{a}^{2}}
  

Bir kenar üzerindeki yükseklik ile kenarortayı birleştiren doğru parçası kenarortayın izdüşümüdür ve uzunluğu(x) şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        2
        a
        x
        =
        
          |
        
        
          b
          
            2
          
        
        −
        
          c
          
            2
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle 2ax=|b^{2}-c^{2}|}
  

Üçgen
Açıortay

Küre (Arapça كرّة‎, kurra(t)), 3 boyutlu geometride bir noktaya eşit uzaklıktaki noktalar kümesidir. O noktaya kürenin merkezi, kürenin merkezinin diğer noktalara uzaklığına kürenin yarıçapı (r) denir. Kürenin en eski örnekleri Antik Yunan matematikçilerinin çalışmalarında görülür.
Küre, matematiğin pek çok alanında temel kabul edilen bir konudur. Doğada ve endüstride insanların karşısına pek çok yerde çıkar. Sabun köpükleri küre şeklinde oluşur, Dünya'nın şekli yaklaşı olarak bir küredir, optik alanındaki çeşitli ayna ve merceklerin tasarılarında küre geometrisinden yararlanılır. Spor branşlarında kullanılan pek çok top, yuvarlanma özelliğinden dolayı küre biçimindedir.

r, kürenin yarıçapını, yani merkez ile küre yüzeyindeki herhangi bir noktanın arasındaki doğru parçasını temsil eder. Bazen bu doğru parçasının uzunluğunun skaler değerine de vurgu yapabilir.
Bir yarıçap, aynı doğrultudaki diğer yarıçap ile birleşirse bu doğru parçası kürenin çapı olur. Çap, merkezden ve kürenin yüzeyindeki iki noktadan geçen doğru parçasını ifade eder. d veya bazen R ile ifade edilir. Uzunluğu, yarıçap uzunluğunun iki katıdır. Formülle ifade edilirse "d=2r" olur. Kürenin içinde çizilebilecek en uzun doğru parçasıdır. Çapın temas ettiği küre yüzeyindeki iki nokta, birbirinin "antipodu" olarak adlandırılır.
Birim küre, yarıçap uzunluğu 1 birim olan (r=1) küreye denir. Bu küreler genellikle problemleri basite indirgeyerek simüle eden hesaplamalarda kullanılır. Birim kürenin merkezi genellikle hesaplamayı basitleştirmek adına başnokta (orijin) kabul edilir.

Büyük daire, bir küreyi iki eş parçaya bölen daireye denir. Aynı zamanda küre içine çizilebilecek en büyük dairedir. Küreyi böldüğü eş parçalara yarım küre denir.
Dünya'nın şekli tam olarak küresel olmasa da küreye benzetilebilir. Dünya'nın merkezinden geçen bir dönme ekseni mevcuttur. Bu eksenin yüzey ile kesişim noktalarında kuzey ve güney kutupları bulunur. Kutuplara eşit uzaklıkta ekvator adında bir büyük daire bulunur. Kutup noktalarından geçen büyük dairelere boylam veya meridyen denir. Ekvatora paralel enlem daireleri bulunur. Dünya tam olarak küre şeklinde olmadığı için bu kavramların verilen tanımları tam olarak doğru değildir ve yanlış anlaşılma doğurmayacağına emin olarak kullanılmalıdır.

Analitik geometride (x0, y0, z0) merkezli ve r yarıçaplı kürenin üç boyutlu Öklid uzayında (x, y, z) eksenlerine göre denklemi aşağıdaki şekildedir.

  
    
      
        (
        x
        −
        
          x
          
            0
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        y
        −
        
          y
          
            0
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        z
        −
        
          z
          
            0
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        =
        
          r
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (x-x_{0})^{2}+(y-y_{0})^{2}+(z-z_{0})^{2}=r^{2}.}
  

Kuadratik (ikinci derece) bir polinomla ifade edilebildiği için küre'nin kuadratik bir yüzey olduğu söylenebilir.
a, b, c, d, e reel sayılar ve a ≠ 0 olmak üzere

  
    
      
        
          x
          
            0
          
        
        =
        
          
            
              −
              b
            
            a
          
        
        ,
        
        
          y
          
            0
          
        
        =
        
          
            
              −
              c
            
            a
          
        
        ,
        
        
          z
          
            0
          
        
        =
        
          
            
              −
              d
            
            a
          
        
        ,
        
        ρ
        =
        
          
            
              
                b
                
                  2
                
              
              +
              
                c
                
                  2
                
              
              +
              
                d
                
                  2
                
              
              −
              a
              e
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle x_{0}={\frac {-b}{a}},\quad y_{0}={\frac {-c}{a}},\quad z_{0}={\frac {-d}{a}},\quad \rho ={\frac {b^{2}+c^{2}+d^{2}-ae}{a^{2}}}.}
  

Olsun. Bu değerlen ile yazılan şu eşitlikte,

  
    
      
        f
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
        =
        a
        (
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        )
        +
        2
        (
        b
        x
        +
        c
        y
        +
        d
        z
        )
        +
        e
      
    
    {\displaystyle f(x,y,z)=a(x^{2}+y^{2}+z^{2})+2(bx+cy+dz)+e}
  

  
    
      
        ρ
        <
        0
      
    
    {\displaystyle \rho <0}
  
 olması halinde eşitlik reel çözüme sahip olamaz. Bu durumda bu küre hayalî küre olarak adlandırılır. 
  
    
      
        ρ
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \rho =0}
  
 ise 
  
    
      
        f
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle f(x,y,z)=0}
  
 eşitliğinin çözümü sadece 
  
    
      
        
          P
          
            0
          
        
        =
        (
        
          x
          
            0
          
        
        ,
        
          y
          
            0
          
        
        ,
        
          z
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle P_{0}=(x_{0},y_{0},z_{0})}
  
 noktasında sağlanabilir. Bu, yarıçap uzunluğu 0 olan bir küre anlamına gelir ve bu küreye noktasal küre denir. 
  
    
      
        ρ
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \rho >0}
  
 durumunda ise 
  
    
      
        f
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle f(x,y,z)=0}
  
 eşitliğini sağlayan değerler, 
  
    
      
        
          P
          
            0
          
        
        =
        (
        
          x
          
            0
          
        
        ,
        
          y
          
            0
          
        
        ,
        
          z
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle P_{0}=(x_{0},y_{0},z_{0})}
  
 merkezli ve 
  
    
      
        
          
            ρ
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {\rho }}}
  
 yarıçaplı gerçek bir küre oluşturur.
Yukarıdaki eşitlikte 
  
    
      
        a
        =
        0
      
    
    {\displaystyle a=0}
  
 olursa eşitliğin çözümü, bir düzlem gibi davranır. Kürenin yarıçapı 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
, sonsuzdaki bir noktada konumlanır ve yarıçap uzunluğu da sonsuz olur.

        (
        
          x
          
            0
          
        
        ,
        
          y
          
            0
          
        
        ,
        
          z
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{0},y_{0},z_{0})}
  
 merkezli ve yarıçapı sıfırdan büyük bir küre, trigonometrik fonksiyonlar ile bir parametrik denklem hâlinde yazılabilir.

  
    
      
        
          
            
              
                x
              
              
                
                =
                
                  x
                  
                    0
                  
                
                +
                r
                sin
                ⁡
                θ
                
                cos
                ⁡
                φ
              
            
            
              
                y
              
              
                
                =
                
                  y
                  
                    0
                  
                
                +
                r
                sin
                ⁡
                θ
                
                sin
                ⁡
                φ
              
            
            
              
                z
              
              
                
                =
                
                  z
                  
                    0
                  
                
                +
                r
                cos
                ⁡
                θ
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}x&=x_{0}+r\sin \theta \;\cos \varphi \\y&=y_{0}+r\sin \theta \;\sin \varphi \\z&=z_{0}+r\cos \theta \,\end{aligned}}}
  

Kullanılan semboller, küresel koordinatlar ile aynıdır. r bir sabittir, θ 0 ile π arasında değişirken ve φ 0 ile 2π arasında değişir.

Üçüncü boyutta bir kürenin hacmi;

  
    
      
        V
        =
        
          
            4
            3
          
        
        π
        
          r
          
            3
          
        
        =
        
          
            π
            6
          
        
         
        
          d
          
            3
          
        
        ≈
        0.5236
        ⋅
        
          d
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {4}{3}}\pi r^{3}={\frac {\pi }{6}}\ d^{3}\approx 0.5236\cdot d^{3}}
  

formülüyle hesaplanabilir.

Kātyāyana (कात्यायन) (tahmini d. MÖ 6. ila 3. yüzyıl), Antik Hindistan'da yaşamış bir Sanskrit dilbilgisi uzmanı, matematikçi ve Vedik rahiptir.

Bazı efsanelere göre, Vishwamitra kökenli Katya soyunda doğdu, dolayısıyla Katyayana olarak adlandırıldı.
Kathāsaritsāgara, Kātyāyana'dan Lord Shiva'nın gana'sının veya takipçisi Pushpadanta'nın yeniden enkarnasyonu olan Vararuci'nin başka bir adı olarak bahseder. Hikâye ayrıca, Kartikeya'nın (Kumara olarak da bilinir) Katyayana'ya dilbilgisi kurallarını çocuklar tarafından bile anlaşılabilecek şekilde öğrettiği Garuda Purana'da desteklenen Shiva'nın oğlu Kartikeya'dan gramer öğrendiğinden de bahseder. Tam adı aslında Vararuci Kātyāyana olabilir.

Kalika Purana gibi metinlerde, Ana Tanrıça'ya kızı olarak doğmak için taptığı ve dolayısıyla Navratri festivalinin altıncı gününde tapılan Katyayani veya "Katyayan'ın kızı" olarak bilinmeye başlandığı belirtilir. Vamana Purana'ya göre tanrılar bir kez iblis Mahishasura'nın zulmünü tartışmak için bir araya geldiler ve öfkeleri enerji ışınları şeklinde kendini gösterdi. Işınlar, ona uygun şekli veren Kātyāyana Rishi'nin inziva yerinde kristalleşti, bu nedenle ona Katyayani de deniyor.

İki eseriyle tanınır:

Vārttikakāra, Pāṇini dilbilgisi üzerine bir detaylandırmadır. Patanjali'nin Mahābhāṣya'sı ile birlikte bu metin Vyākaraṇa'nın (gramer) temel bir parçası oldu. Bu, altı Vedangadan biriydi ve sonraki on iki yüzyılda öğrenciler için zorunlu eğitimi oluşturmuştur.
Ayrıca, yapılarının geometrisi üzerine dikdörtgenler, sağ kenarlı üçgenler, eşkenar dörtgenler vb. ile ilgili dokuz metinlik bir dizi olan sonraki Śulbasūtra'lardan birini yazdı.

Kātyāyana'nın cümle-anlam bağlantısı hakkındaki görüşleri natüralizme yöneldi. Kātyāyana, kelime-anlam ilişkisinin insanların ortak düşüncesinin bir sonucu olmadığına inanıyordu. Kātyāyana için kelime-anlam ilişkileri siddha (ebedi) idi. Bu kelimenin kastettiği nesne ebedi olmasa da, anlamının özü, çeşitli süs eşyaları yapmak için kullanılan bir altın parçası gibi, bozulmadan kalır ve bu nedenle kalıcıdır.
Her kelimenin bir sınıflandırmayı temsil ettiğini fark ederek, aşağıdaki ikileme ulaştı (Bimal Krishna Matilal'ın ardından):

"Eğer 'inek' kelimesinin kullanımının 'temeli' ineklik (evrensel) ise, 'ineklik' kelimesinin kullanımının 'temeli' ne olacaktır?"
Açıkçası, bu sonsuz gerilemeye yol açar. Kātyāyana'nın buna çözümü, evrensel kategoriyi kelimenin kendisiyle sınırlamaktı. Herhangi bir kelimenin kullanımının temeli, aynı kelimenin evrensel olmasıdır.
Bu görüş, 5. yüzyılda Bhartṛhari tarafından dile getirilen ve evrensel kelimesini iki yapının üst üste binmesi olarak detaylandırdığı Sphoṭa doktrininin çekirdeği olabilir. Evrensel anlam veya anlamsal yapı (artha-jāti) ise evrensel ses veya fonolojik yapının (śabda-jāti) üst üste bindirilmesi ile oluşur.
Pingala gibi Kātyāyana da matematikle ilgileniyordu. Burada sulvasutralar üzerine yazdığı metin geometriyi ele aldı ve ilk olarak MÖ 800'de Baudhayana tarafından sunulan Pisagor teoreminin işleyişini genişletti.
Kātyāyana, Aindra Dilbilgisi Okulu'na aitti.

Özel

Genel
Joseph, George Gheverguese: The Crest of the Peacock: Non-European Roots of Mathematics
Pingree, David (1981). Jyotihsastra: Astral and Mathematical Literature. Wiesbaden: Otto Harrassowitz. ISBN 3-447-02165-9. 15 Aralık 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Aralık 2022. .

Katyayana ve Advaita 3 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Kātyāyana", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Leonardo di ser Piero da Vinci (

Leonardo da Vinci, asıl adı Leonardo di ser Piero da Vinci ("Vinci'li Sör Piero'nun oğlu Leonardo") olan, 15 Nisan 1452'de İtalya'nın Floransa şehrine 20 mil uzaklıktaki Toskana tepelik kasabası Vinci'de veya yakınlarında doğdu. Leonardo, alt sınıftan Piero da Vinci (Ser Piero da Vinci d'Antonio di ser Piero di ser Guido; 1426–1504), Floransalı bir noter ve Caterina di Meo Lippi (y. 1434–1494) ile evlilik dışı oğulları olarak dünyaya geldi. Leonardo'nun nerede doğduğu hâlâ belirsizdir; tarihçi Emanuele Repetti tarafından kaydedilen yerel bir sözlü geleneğe dayanan geleneksel anlatıma göre gayrimeşru doğum için yeterli gizlilik sağlayabilecek bir köy olan Anchiano'da doğmuştur, ancak Ser Piero'nun (neredeyse kesin olarak) sahibi olduğu Floransa'daki bir evde doğmuş olması da mümkündür.
Leonardo'nun anne ve babası, doğumundan bir yıl sonra ayrı ayrı evlendiler. Daha sonra Leonardo'nun notlarında sadece "Caterina" veya "Catelina" olarak geçen Caterina, genellikle yerel zanaatkar Antonio di Piero Buti del Vacca ile evlenen Caterina Buti del Vacca olarak tanımlanır. Antonio di Piero Buti del Vacca'nın lakabı ise "kavgacı" anlamına gelen L'Accattabrigadır. 
Annesinin kökeni tartışmalıdır, Martin Kemp ve Giuseppe Pallanti'ye göre yerel bir İtalyandır ve İtalya'daki yaşam kayıtları bulunmuştur. Çerkes veya Orta Doğulu bir köle olabileceğini de söylemiştir. Leonardo da Vinci uzmanı Carlo Vecce, da Vinci'nin babası Ser Piero da Vinci tarafından imzalanan ve son yıllarda yeni keşfedilen nüfus belgelerinin annesinin Çerkes bir köle olduğunu gösterdiğini iddia etmiştir. Bir başka Leonardo uzmanı Paolo Galluzzi ise Vecce'nin iddialarının "sağlam" olduğunu, ancak "büyük bir tartışma çıkaracağını" söylemiştir. Konu hâlen tartışılmaya devam edilmektedir. Avrupa'daki çağdaş adlandırma kurallarının yerleşmesinden önce dünyaya tam adı, "Vincili Üstad Piero'nun oğlu Leonardo" manasına gelen Leonardo di ser Piero da Vinci'dir. Eserlerini "Leonardo" ya da "Io, Leonardo (Ben, Leonardo)" olarak imzalamıştır.
Bir önceki yıl nişanlandığı Albiera Amadori ile evlenen Ser Piero, Albiera'nın 1464'teki ölümünden sonra üç evlilik daha yaptı.
Leonardo'ya bebekliğinde annesi baktı, annesi başka biriyle evlendirilerek komşu kasabaya yerleşince, babasının nadiren uğradığı büyükbabasının evinde yaşamaya başladı; arada sırada Floransa'ya babasının evine giderdi. Babasının ilk eşinden çocuğu olmadığı için aileye kabul edilmişti ama amcası Francesco dışında ailedeki kimseden sevgi görmedi.
Leonardo'nun tüm evliliklerinden sonunda 16 üvey kardeşi oldu (bunlardan 11'i bebeklik dönemini atlattı) ve bu kardeşleri ondan çok daha küçüktü (sonuncusu Leonardo 46 yaşındayken doğdu) ve onlarla çok az teması vardı.

Leonardo'nun çocukluğu hakkında çok az şey bilinmektedir ve çoğu efsanelerle örtülüdür. Bunun nedeni kısmen, 16. yüzyıl sanat tarihçisi Giorgio Vasari'nin sıklıkla uydurma olan En Mükemmel Ressamların, Heykeltıraşların ve Mimarların Yaşamları (1550) adlı eserindeki biyografisidir.
Vergi kayıtları, en az 1457'den itibaren babasının büyükbabası Antonio da Vinci'nin evinde yaşadığını gösterir ancak bundan önceki yılları Vinci'de, San Pantaleone cemaatindeki Anchiano veya Campo Zeppi'de annesinin bakımında geçirmiş olması da mümkündür. Amcası Francesco da Vinci'ye yakın olduğu düşünülür ancak babasının zamanının çoğunu Floransa'da geçirdiği tahmin edilmektedir. Uzun bir noterler silsilesi soyundan gelen Sör Piero, en geç 1469 yılından itibaren Floransa'da resmen ikametgâh etmiş ve başarılı bir kariyeri olmuştur. Aile geçmişine rağmen, Leonardo (yerel dilde) yazı, okuma ve matematik alanlarında yalnızca temel ve gayri resmi bir eğitim aldı; muhtemelen sanatsal yetenekleri erken yaşta fark edildiği için ailesi dikkatlerini bu alana yoğunlaştırmaya karar verdi.
Leonardo, hayatının ilerleyen dönemlerinde en eski anısını kaydetti ve bu kayıtlar günümüzde Codex Atlanticus'ta yer alır. Kuşların uçuşu üzerine yazarken, bebekken bir çaylağın beşiğine gelip kuyruğuyla ağzını açtığını hatırladı. Yorumcular hala bu anekdotun gerçek bir anı mı yoksa bir hayal ürünü mü olduğu konusunda tartışır.
14 yaşına kadar Vinci'de yaşayan Leonardo, büyükanne ve büyükbabasının ardı ardına ölmesi üzerine 1466'da babası ile birlikte Floransa'ya gitti.

1460'ların ortalarında Leonardo'nun ailesi, o zamanlar Hristiyan Hümanist düşünce ve kültür merkezi olan Floransa'ya taşındı.
Evlilik dışı çocukların üniversitede okuması yasak olduğundan üniversite öğrenimi alma şansı yoktu. Küçük yaştan itibaren çok güzel çizimler yapan Leonardo'nun resimlerini babası, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Andrea del Verrocchio'ya gösterince Leonardo 14 yaş civarında, o zamanının önde gelen Floransalı ressam ve heykeltıraşlarından olan Andrea del Verrocchio'nun atölyesinde garzone (stüdyo çocuğu) oldu. Bu, yaklaşık olarak Verrocchio'nun ustası, büyük heykeltıraş Donatello'nun ölüm zamanıdır.
Leonardo 17 yaş civarında çırak oldu ve yedi yıl eğitim aldı. Atölyede çıraklık yapan veya atölyeyle ilişkili diğer ünlü ressamlar arasında Ghirlandaio, Pietro Perugino, Sandro Botticelli ve Lorenzo di Credi vardı.
Leonardo hem teorik eğitim hem de çizim, boyama, heykeltıraşlık ve modelleme sanatsal becerileri yanında çizim, kimya, metalurji, metal işleme, alçı döküm, deri işleme, mekanik ve ahşap işleri de dâhil olmak üzere çok çeşitli teknik becerilerde kazandı.
Leonardo'nun anatomi ve insan vücudu üzerine eğitimi de çıraklık döneminde başladı. Öğretmeni Andrea del Verrocchio öğrencilerinin anatomiyi kavramasında ısrarlıydı.
Atölyede sadece resim yapmayı değil lavta çalmayı da öğrendi. Gerçekten de iyi lavta çalıyordu.

1472 yılına gelindiğinde, 20 yaşındayken Leonardo, sanatçıların ve tıp doktorlarının loncası olan Saint Luke Loncası'nda usta oldu, ancak babası onu kendi atölyesine yerleştirdikten sonra bile Verrocchio'ya olan bağlılığı öyleydi ki onunla işbirliği yapmaya ve yaşamaya devam etti.
Leonardo'nun bilinen en eski tarihli eseri, Arno vadisinin 1473 tarihli kalem ve mürekkeple yapılmış çizimidir. Vasari'ye göre genç Leonardo, Arno nehri'nin Floransa ile Pisa arasında ulaşıma uygun bir kanal yapılmasını öneren ilk kişiydi.
Ocak 1478'de Leonardo, Verrocchio'nun stüdyosundan bağımsızlığının bir işareti olarak, Palazzo Vecchio'daki Saint Bernard Şapeline sunak resmi yapma siparişi aldı.
Anonimo Gaddiano olarak bilinen anonim eski bir biyografi yazarı, 1480'de Leonardo'nun Medici'lerle birlikte yaşadığını ve Medici tarafından örgütlenen Neo-Platoncu akademi sanatçı, şair ve filozoflarının buluştuğu Floransa'daki Piazza San Marco'nun bahçesinde çalıştığını iddia eder.
Mart 1481'de Scopeto'daki San Donato rahiplerinden "Magi'nin Hayranlığı" tablosunu yapması için sipariş aldı. Leonardo, Milano Dükü Ludovico Sforza'ya hizmet etmeye gittiğinden bu ilk siparişlerin hiçbiri tamamlanmadı.
Floransa'yı 1482'de terk ederek Milano Dükü Ludovico Sforza'nın hizmetine girdi. Dükün hizmetine girebilmek için köprüler, silahlar, gemiler, bronz, mermer ve kilden heykeller yapabileceğini anlattığı ancak göndermediği mektubu bütün zamanların en olağanüstü iş başvurusu olarak kabul edilir.
Leonardo, Alberti ile birlikte Medici'lerin evini ziyaret etti ve onlar aracılığıyla eski Hümanist filozoflardan Yeni Platonculuğun savunucusu Marsilio Ficino, Klasik yazılar yorum yazarı Cristoforo Landino ve Yunanca öğretmeni ve Aristoteles çevirmeni John Argyropoulos ile tanıştı. Leonardo'nun çağdaşı, parlak genç şair ve filozof Pico della Mirandola da Platonik Medici Akademisi ile ilişkiliydi.
1482'de Leonardo, Lorenzo de' Medici tarafından 1479 ile 1499 yılları arasında Milano'yu yöneten Ludovico il Moro'ya büyükelçi olarak gönderildi.

Leonardo 1482'den 1499'a kadar Milano'da çalıştı. Lekesiz Doğum Kardeşliği için Kayalıklar Bakiresi ve Santa Maria delle Grazie manastırı için Son Akşam Yemeği tablolarını yapması için görevlendirildi.
1485 baharında, Leonardo, Sforza adına kral Matyas Corvinus ile tanışmak için Macaristan'a gitti ve onun tarafından bir Madonna resmi yapması için görevlendirildi.
1485 - 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanı sıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, anatomi çalışmaları yaptı, öğrenciler yetiştirdi. İlgi alanı o kadar genişti ki başladığı çoğu işi bitiremiyordu.
1490'da Francesco di Giorgio Martini ile birlikte Pavia katedralinin şantiyesine danışman olarak çağrıldı ve taslağını bıraktığı Regisole'nin atlı heykeli onu etkiledi.
Leonardo, Sforza'nın özel günler için şamandıraların ve gösterilerin hazırlanması, Milano Katedral'nin kubbe tasarım yarışması için çizimi ve ahşap modeli ve Ludovico'nun selefi Francesco Sforza'ya ait dev Atlı heykel'inin modeli gibi diğer birçok projede çalıştı. Bu heykel, boyut olarak Rönesans'ın iki büyük atlı heykeli olan Padua'daki Donatello'nun Gattamelata'sını ve Venedik'teki Verrocchio'nun Bartolomeo Colleoni'sini geçti ve Gran Cavallo olarak tanındı. Leonardo at modelini tamamladı ve dökümü için ayrıntılı planlar yaptı. Ancak Kasım 1494'te Ludovico, şehri Fransa Kralı VIII. Charles'a karşı savunmak için top yapması için metali kayınbiraderi Ferrara düküne verdi.
1490 - 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı oldu. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. Bu koleksiyonculardan birisi de Leonardo'nun hidrolik alanındaki çalışmalarının el yazmalarını toplayan Bill Gates’tir.
Çağdaş yazışma kayıtlarında, Leonardo ve yardımcılarının y. 1498'de Milano Dükü tarafından Sforza Kalesi'ndeki Sala delle Asse'yi resmetmek için görevlendirildiği yazar. Proje, büyük salonun gölgeliği tavanda yapraklar ve düğümlerden oluşan karmaşık labirentli on altı dut ağacının, iç içe geçmiş dallarından oluşturulmuş pergola gibi görünmesini sağlayan bir trompe-l'œil dekorasyondu.
Leonardo, 1499'da şehir Fransızlar tarafından alınıncaya kadar 17 yıl boyunca Milano Dükü için çalıştı. Dük için sadece resim ve heykel yapmak, festivaller düzenle

Manava (y.M.Ö.750-M.Ö.690), Hindu Sulba Sutras  geometri metninin bir yazarıdır.
Manava Sulbasutra en eskisi değildir (Baudhayana'nınki daha eskidir) ve en önemlilerinden biri de değildir, daha önemli kabul edilen en az üç Sulbasutra vardır. Tarihçiler, yaşamını MÖ 750 civarına yerleştirir.
Manava bugün anladığımız anlamda bir matematikçi olmazdı. Ahmes gibi sadece el yazmalarını kopyalayan bir katip de değildi. O kesinlikle çok önemli bir bilgi birikimine sahip birisi olurdu, ancak muhtemelen matematiği, dini amaçlarla kullanmakla için ilgileniyordu. Kuşkusuz Sulbasutra'yı dini ayinler için kurallar sağlamak için yazdı ve Manava'nın kendisinin bir Hindu rahibi olacağı neredeyse kesin gibi görünmektedir.
Sulbasutralarda yer alan matematik, kurbanlar için gereken sunakların doğru bir şekilde inşasını sağlamak için vardır. Manava'nın bir rahip olmanın yanı sıra yetenekli bir zanaatkar olması gerektiği yazılardan açıkça anlaşılmaktadır.
Manava'nın Sulbasutra'sı, tüm Sulbasutralar gibi, yaklaşık π değerleri verdiği düşünülebilecek dikdörtgenlerden yaklaşık daire ve dairelerden karelerden oluşan yaklaşık yapılar içeriyordu. Bu nedenle, Sulbasutra boyunca farklı π değerleri görünür, esasen daireleri içeren her yapı, bu tür farklı bir yaklaşıma yol açar. RC Gupta'nın makalesi, Manava'nın çalışmasının 11.14 ve 11.15. kısımlarında π = 25/8 = 3.125'i veren bir yorumuyla ilgilidir.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Manava", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Michael Francis Atiyah (22 Nisan 1929 - 11 Ocak 2019) geometride uzmanlaşmış İngiliz bir matematikçiydi.
Sudan ve Mısır'da büyüdü. Akademik hayatının çoğunu İngiltere'de Oxford ve Cambridge'de ve Birleşik Devletler'de İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde geçirdi. 1990-1995 yılları arasında Royal Society (1990-1995) başkanı, Cambridge Trinity College (1990-1997), Leicester Üniversitesi (1995-2005) genel başkanı ve Royal Society of Edinburgh (2005-2008) başkanı olarak görev yapmaktadır.). 1997'den beri Edinburgh Üniversitesi'nde onursal profesördür.
Atiyah'nın matematiksel ortak çalışanları arasında Raoul Bott, Friedrich Hirzebruch  ve Isadore Singer bulunurken öğrencileri arasında Graeme Segal, Nigel Hitchin ve Simon Donaldson bulunmaktadır. Hirzebruch ile birlikte, cebirsel topolojide önemli bir araç olan topolojik K teorisi için temeller attı. Bu teori, kayıt dışı olarak konuşurken, alanların bükülebileceği yolları anlatıyor. En iyi bilinen sonucu olan Atiyah–Singer indeks teoremi, Singer ile 1963'te kanıtlanmış ve diferansiyel denklemlere bağımsız çözüm sayısının sayılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır. Daha yeni çalışmalarının bazıları, teorik fizikten, özellikle de kuantum alan teorisinde bazı ince düzeltmelerden sorumlu instanton ve monopoldlardan esinlenmiştir. 1966'da Fields Madalyası ve 2004'te Abel Ödülü'ne layık görüldü.

Atiyah, 1955-1956 yıllarını İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde geçirdikten sonra Cambridge Üniversitesi'ne döndü ve burada araştırma görevlisi ve asistan öğretim görevlisi (1957-1958), ardından Pembroke College, Cambridge'de öğretim görevlisi ve öğretmen olarak çalıştı. (1958-1961). 1961'de Oxford Üniversitesi'ne taşındı. St Catherine's College'daki (1961-1963) okur ve profesör olarak çalıştı. Savilian Geometry profesörü ve New College, Oxford'da profesör olan, 1963 - 1969 yılları arasında profesör olarak görev yaptı. Daha sonra Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsünde üç yıllık profesörlük yaptı ve ardından Royal Society Research Profesörü olarak Oxford'a döndü. ve St Catherine's College'ın profesör üyesidir. 1974-1976 yılları arasında Londra Matematik Derneği'nde başkanlık yapmıştır.
Atiyah, uluslararası alanda, örneğin 1997 ve 2002 yılları arasındaki Pugwash Bilim ve Dünya İşleri Konferanslarının başkanı olarak aktif olmuştur. Ayrıca Inter Academy Uluslararası Sayılar Paneli, Avrupa Akademileri Derneği (ALLEA) ve Avrupa Matematik Derneği (EMS) kurulmasına katkıda bulundu.
Birleşik Krallık'ta, Cambridge'de Matematik Bilimleri için Isaac Newton Enstitüsü'nü kurdu ve ilk yönetmenliğini yapmıştır (1990-1996). Kraliyet Cemiyeti Başkanı, (1990-1995) Trinity College, Cambridge (1990-1997), Leicester Üniversitesinden Başbakan (1995-2005) ve Kraliyet Topluluğunun Başkanı Edinburgh (2005-2008). 1997'den beri Edinburgh Üniversitesi'nde onur profesörü olarak çalışmaktadır.

Mısır (Arapça: مصر, romanize: Mısr), resmî adıyla Mısır Arap Cumhuriyeti, Afrika'nın kuzeydoğu köşesi ile Asya'nın güneybatı köşesinde Sina Yarımadası'nı kapsayan kıtalararası bir ülkedir. Kuzeyinde Akdeniz, kuzeydoğusunda Filistin'in Gazze Şeridi ve İsrail, doğusunda Kızıldeniz, güneyinde Sudan ve batısında Libya ile komşudur. Kuzeydoğudaki Akabe Körfezi, Mısır'ı Ürdün ve Suudi Arabistan'dan ayırmaktadır. Kahire, Mısır'ın başkenti ve en büyük şehridir. Mısır'ın en büyük ikinci şehri olan İskenderiye ise Akdeniz kıyısında önemli bir sanayi ve turizm merkezidir. Yaklaşık 100 milyon nüfusuyla Mısır, dünyanın en kalabalık 14'üncü, Afrika'nın ise en kalabalık üçüncü ülkesidir.
Nil Deltası boyunca uzanan Mısır, MÖ 6 ile 4 bininci yıllara kadar dayanan mirası ile en uzun tarihî geçmişe sahip ülkelerden biridir. Medeniyetin beşiği olarak kabul edilen Antik Mısır; yazı, tarım, kentleşme, organize din ve merkezî hükûmet alanlarındaki ilk gelişmelerden bazılarına sahne olmuştur. Yedinci yüzyılda büyük ölçüde İslam'ı benimsemeden önce Mısır, Hristiyanlığın önemli merkezlerinden biriydi. Kahire, 10. yüzyılda Fâtımîler'e, 13. yüzyılda ise Memlûk Devleti'ne başkentlik yapmıştır. 1517 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Mısır Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın 1867'de özerk bir Hidivlik kurmasına kadar da Osmanlı hâkimiyeti altında kalmıştır. Ardından Britanya İmparatorluğu tarafından işgal edilen ülke 1922'de monarşi olarak bağımsızlığını kazanmıştır. 1952 devriminin ardından Mısır'da cumhuriyet ilan edilmiş ve 1958'de ülkenin Suriye ile birleşmesiyle Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu birlik 1961'de dağılmıştır. Mısır 1948, 1956, 1967 ve 1973'te İsrail'le birçok silahlı çatışmaya girmiş ve 1967'ye kadar Gazze Şeridi'ni işgal etmiştir. 1978'de Mısır, Sina'dan çekilmesi karşılığında Camp David Sözleşmesi'ni imzalayarak İsrail'i resmî olarak tanımıştır. 2011 Mısır Devrimi'ne ve Hüsnü Mübarek'in devrilmesine neden olan Arap Baharı'nın ardından ülke uzun süren bir siyasi istikrarsızlık dönemiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu dönem 2012'de Muhammed Mursi'nin öncülük ettiği Müslüman Kardeşler bağlantılı kısa ömürlü İslamcı hükûmetin seçilmesi ve bu hükûmetin 2013'teki kitlesel protestoların ardından devrilmesi gibi olayları içermekteydi.
2014 yılında seçilen ve o zamandan beri Abdülfettah es-Sisi tarafından yönetilen Mısır'ın yarı başkanlık sistemine dayalı mevcut hükûmeti, bazı gözlemci kurumlar tarafından otoriter olarak değerlendirilirken ülkenin insan hakları durumunun zayıf kalmasından sorumlu tutulmaktadır. Mısır'ın resmî dini İslam, resmî dili ise Arapçadır. Nüfusun büyük çoğunluğu ekilebilir tek arazinin bulunduğu, yaklaşık 40.000 kilometrekarelik Nil Nehri kıyılarına yakın alanlarda yaşamaktadır. Mısır topraklarının çoğunu Sahra Çölü oluşturur ve buradaki geniş alanlarda seyrek yerleşimler gözlemlenir. Mısır'da yaşayanların yaklaşık %43'ü ülkenin kentsel alanlarında yaşamaktadır. Bunların çoğu Kahire, İskenderiye ve Nil Deltası'ndaki diğer büyük şehirlerin yoğun nüfuslu merkezlerine yayılmış durumdadır.
Mısır Kuzey Afrika, Orta Doğu ve İslam dünyasında bölgesel bir güç, dünya çapında ise orta bir güç olarak değerlendirilmektedir. Afrika'nın üçüncü büyük ekonomisi, dünyanın nominal GSYİH açısından 38. ve kişi başına nominal GSYİH açısından 127. en büyük ekonomisi olan, çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahip, gelişmekte olan bir ülkedir. Mısır; Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Arap Birliği, Afrika Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Dünya Gençlik Forumu'nun kurucu üyesi olmakla beraber ve bir BRICS üyesidir.

Nil kıyıları boyunca ve çöl vahalarında kaya oymalarına dair kanıtlar bulunmaktadır. MÖ 10. binyılda avcı-toplayıcı ve balıkçı kültürünün yerini tahıl öğütme kültürü almıştır. MÖ 8000 civarında iklim değişiklikleri veya aşırı otlatma, Mısır'ın pastoral topraklarını kurutarak Sahra'yı oluşturmaya başladı. İlk kabile halkları, yerleşik bir tarım ekonomisi ve daha merkezi bir toplum geliştirdikleri Nil Nehri civarlarına doğru göç etmiştir.
Milattan önce yaklaşık 6000'li yıllara gelindiğinde, Nil Vadisi'nde Neolitik bir kültür kök salmaya başladı. Neolitik çağda, Yukarı ve Aşağı Mısır'da birbirinden bağımsız olarak birkaç hanedan öncesi kültür gelişti. Badâri kültürü ve onun devamı olan Nakada, genel olarak Mısır hanedanlığının öncüleri olarak kabul edilmektedir. Bilinen en eski Aşağı Mısır bölgesi olan Merimda, Badâri'den yaklaşık yedi yüz yıl öncesine dayanmaktadır. Çağdaş Aşağı Mısır toplulukları güneydeki benzerleriyle iki bin yıldan fazla bir süre bir arada yaşamış ve ticaret yoluyla sık sık etkileşim kurmuşlarsa da kültürel olarak birbirlerinden farklı kalmışlardır. Mısır hiyeroglif yazıtlarının bilinen en eski kanıtı hanedan öncesi dönemde, yaklaşık MÖ 3200'e tarihlenen Nakada III çömlek kaplarında görülmüştür.

Kral Menes tarafından MÖ 3150 dolaylarında birleşik bir krallık kuruldu ve bu, sonraki üç bin yıl boyunca Mısır'ı yöneten bir dizi hanedanlığın ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Mısır kültürü bu uzun dönemde gelişti ve dini, sanatı, dili ve gelenekleri bakımından Mısırlılara özgü olarak kaldı. Birleşik bir Mısır'ın ilk iki yönetici hanedanı, MÖ 2700-2200 dolaylarında birçok piramit inşa edilen Eski Krallık dönemine zemin hazırladı. Bu piramitlerden en önemlisi, Zoser'in Üçüncü Hanedan piramidi ve Dördüncü Hanedan'a ait Gize piramitleridir.
Birinci Ara Dönem, yaklaşık 150 yıl süren bir siyasi çalkantı dönemini başlattı. Bununla birlikte, daha güçlü Nil taşkınları ve hükûmetin istikrara kavuşması, Orta Krallık'taki ülkeye refahı geri getirdi. MÖ 2040'ta ise Firavun III. Amenemhat döneminde zirveye ulaşıldı. İkinci Ara Dönem, Mısır topraklarındaki ilk yabancı yöneticili bir hanedan olan Sami Hiksos'un gelişinin habercisiydi. Hiksos istilacıları, MÖ 1650 civarında Aşağı Mısır'ın çoğunu ele geçirdiler ve Avaris'te yeni bir başkent kurdular. İstilacılar Mısır'daki on sekizinci hanedanı kuran ve başkenti Memfis'ten Teb'e taşıyan I. Ahmose liderliğindeki Yukarı Mısır kuvvetleri tarafından kovuldular.
MÖ 1550-1070 dolaylarındaki Yeni Krallık, on sekizinci hanedan dönemi ile başladı ve Mısır'ın, Nübye'deki Tombos'a kadar güneydeki bir imparatorluğa kadar genişleyen ve doğuda Levant'ın bazı kısımlarını da kapsayan uluslararası bir güç olarak yükselişini temsil ediyordu. Bu dönem Hatşepsut, III. Thutmose, Akhenaton ve eşi Nefertiti, Tutankhamun ve II. Ramses gibi en tanınmış Firavunlardan bazılarını içermektedir. Monoteizm, bu dönemde "Atenizm" olarak ortaya çıktı. Ülke daha sonra Libyalılar, Nübyeliler ve Asurlular tarafından işgal edildi ve bu işgal, yerli Mısırlılar'ın işgalcileri kovmasına ve ülkelerinin kontrolünü yeniden ele geçirmesine kadar devam etti.

MÖ 525'te II. Kambises liderliğindeki Ahameniş İmparatorluğu Mısır akınlarına başladı ve sonunda Pelusium savaşında firavun III. Psamtik esir düştü. II. Kambises daha sonra resmî olarak firavun unvanını aldı ancak Mısır'ı günümüzde İran sınırları içinde yer alan Susa'daki evinden yöneterek Mısır'ı bir satraplığın kontrolü altına bıraktı. Ahamenişlere karşı geçici olarak başarılı olan birkaç isyan MÖ 5. yüzyıla damgasını vursa da Mısır hiçbir zaman Ahamenişleri kalıcı olarak devirmeyi başaramadı.
Otuzuncu hanedan, Firavunlar döneminde hüküm süren son yerli hanedan olma özelliğini taşımaktadır. Mısır, son yerli Firavun Kral II. Nektanebo'nun savaşta yenilmesinden sonra MÖ 343'te yeniden Ahamenişlerin eline geçti. Mısır'daki bu hanedanlık uzun ömürlü değildi çünkü Ahamenişler birkaç on yıl sonra Büyük İskender tarafından devrildi. İskender'in Makedon generali I. Ptolemaios burada Ptolemaios Hanedanı'nı kurdu.

Ptolemaios Krallığı doğuda Güney Suriye'den batıda Kirene'ye ve güneyde Nübye sınırına kadar uzanan güçlü bir Helenistik devletti. Başkent ve ülke merkezi İskenderiye oldu. Bu süre içinde Mısır'da ekonomik ve mimari gelişmeler yaşandı. Bunun yanında Roma-Mısır kültürü kaynaşması da oldu. Yunan mimarisi ve kültürü, Mısır'a ulaştı. Ptolemaioslar Yerli Mısır halkı tarafından benimsenmek amacıyla kendilerini Firavunların vârisleri olarak adlandırdılar. Mısır geleneklerini benimsediler, kendilerini Mısır tarzı ve kıyafetiyle halka açık anıtlarda resmettirdiler ve Mısırlıların dinî yaşamına katıldılar.
Ptolemaios soyunun son hükümdarı, Octavianus'un İskenderiye'yi ele geçirmesi ve paralı askerlerinin kaçması ile birlikte sevgilisi Marcus Antonius'un ölümünün ardından intihar eden VII. Kleopatra'ydı. Ptolemaioslar sık sık yerli Mısırlıların isyanlarıyla karşı karşıya kaldılar ve krallığın gerilemesine ve Roma tarafından ilhak edilmesine yol açan dış ve iç savaşlara karıştılar.
Hristiyanlık, 1. yüzyılda Evanjelist Markos ile birlikte Mısır'a geldi. Diocletianus'un hükümdarlığı (MS 284-305), Mısır'da çok sayıda Mısırlı Hristiyan'ın zulme uğradığı Roma döneminden Bizans dönemine geçişi işaret ediyordu. O zamana kadar Yeni Ahit Mısır diline tercüme edilmişti. MS 451'deki Kalkedon Konsili'nden sonra, ayrı bir Mısır Kıptî Kilisesi kuruldu.

Bizanslılar, 602-628 Bizans-Sasani Savaşı'nın ortasında, 7. yüzyılın başlarında kısa bir Sasani istilasının ardından ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirmeyi başardılar ve bu sırada on yıl boyunca Sasani Mısır olarak bilinen kısa ömürlü yeni bir eyalet kurdular. Bu eyalet Mısır'ın Araplar tarafından fethine kadar sürdü. Araplar'ın Bizans ordularını mağlup ettiği Mısır'da İslam yayılmaya başladı. Bu dönemde bir süre Mısırlılar yeni inançlarını yerli inanç ve uygulamalarla harmanlamaya başladılar ve bu da bugüne kadar gelişen çeşitli Sufi tarikatlarının oluşmasına yol açtı. Bu dönemde bir süre Mısırlılar yeni inançlarını yerli inanç ve uygulamalarla harmanlamaya başladılar ve bu da bugüne kadar gelişen çeşitli Sûfî tarikatlarının oluşmasına yol açtı.
Mısır üzerine 639'da yürüyen Amr bin Âs komutasındaki Arap kuvvetleri delta bölgesinin doğusundaki direnişi kırarak 641'de Doğu Roma İmparatorluğu'nu (Bizans) barış yapmaya zorladı. Bizans kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra 8 Kasım 641'de İskenderiye de Arapları

Nikolay İvanoviç Lobaçevski (Rusça: Никола́й Ива́нович Лобаче́вский), (1 Aralık 1792, Nijni Novgorod Oblastı, Rusya - 24 Şubat 1856, Kazan, Tataristan), Rus matematikçi.
1802 yılında parasız yatılı öğrenci olarak Kazan Gymnasium okulunda başlayan Lobaçevski 1805 yılında kurulan Kazan Üniversitesi'ne 1807 yılında girmiştir. Alışılmışın dışına çıkarak, Öklidçi olmayan bir geometri (İdeal geometri) kurduğu için, ona geometrinin Kopernik'i denmiştir.
1811 yılında on sekiz yaşında öğretmenlik diplomasını aldı. 1827 yılında Lobaçevski Kazan Üniversitesi'nin rektörlüğüne atandı. Üniversitenin yönetimini eline aldı ve yeni bir yapılanma oluşturdu. Ayrıca tam teşekküllü bir gözlemevi kuran Lobaçevski Rusya'nın tüm madenlerini gösteren müze koleksiyonunu da zenginleştirerek yeteneğinin sadece geometri alanıyla sınırlı olmadığını gösterdi.
Dönemin siyasi iktidarı üniversite binalarını modernleştirmek ve yenilerini yapmak için karar verince, rektör Lobaçevski işin uygun bir biçimde yapılıp yapılmadığını ve ödeneğin boş yere harcanıp harcanmadığını kontrol etmek görevini üzerine aldı. Bunun için de mimarlık öğrenmeye başladı. 1842 yılındaki yangında Kazan Üniversitesi'nin çoğu bölümü yandı. Daha sonra Lobaçevski üniversiteyi yeniden inşa etmeye başladı ve iki yıl içinde yeni bir üniversite yaptı.
1842 yılında Lobaçevski Öklidçi olmayan geometriyi yarattığı için, Gauss'un önerisi ve övgüsü üzerine Göttingen Krallık Kurumu, kendisini yabancı üye seçmiştir.
1846 yılında Lobaçevski'nin hem profesörlük hem de rektörlük görevine birden son verildi. 24 Şubat 1856 günü altmış sekiz yaşındayken hayata veda etti.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Nikolai Ivanovich Lobachevsky", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Olasılık ya da ihtimaliyet, bir şeyin olmasının veya olmamasının matematiksel değeri veya olabilirlik yüzdesi, değeridir. Olasılık kuramı istatistik, matematik, bilim ve felsefe alanlarında mümkün olayların olabilirliği ve karmaşık sistemlerin altında yatan mekanik işlevler hakkında sonuçlar ortaya atmak için çok geniş bir şekilde kullanılmaktadır.

Aristo'nun eserlerinin çevirilerinde olasılık sözcüğü, bir gerçeğin rastgelirliliğinin nicelikleştirilmesini ifade etmemektedir, ama bir fikrin ne kadarının genel olarak kabul edildiği ile ilgilidir. Orta Çağ ve sonra Rönesans Çağı'nda birbirini takip eden açıklamalar ve Aristo'nun eserlerinin çevirilerinde yapılan hatalar ile anlam kaymaları ortaya çıkıp bu sözcük bir fikrin olabilirliğinin tasarlanması anlamına gelmeye başlamıştır. 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda etikle ilgili din biliminde bulunan olasıcılık bu anlamda ön plana gelmiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısında olasılık konusunun Blaise Pascal ve Pierre de Fermat tarafından matematiksel olarak incelenmeye başlanması ile olasılık sözcüğü modern anlamına doğru bir yol almıştır. Matematiksel modern olasılık kuramının geliştirilmesi 19. yüzyılda başlamıştır.
Diğer bir adıyla "olasılıkcılık" olarak anılan, olasılık doktrini bir Katolik etik doktrini olup 16. yüzyılda "Cizvitler" ve "Bartolome de Medina" etkileri ile geliştirilmiştir. Bu teoloji etikine göre "eğer bir fikir olası ise, o fikri geliştirip bir sonuca varmak uygundur; çünkü bu fikir karşıtı fikirden daha olasıdır. Böylece bu doktrin çeşitli karşıt tedbirler arasından herhangi bir tedbir üzerine karar verilmesi gerekmekte iken hangisinin en iyi olduğu bilinemediği zaman bir karar verme yöntemi olarak en olası tedbirin seçilmesini kabul etmektedir. Bu tip olasılık kullanılarak karar vermeye modern karar verme teorisinde maksimum olabilirlik (maximum likelihood) prensibi  adı verilmektedir. Böylece bu türlü Hristiyan Katolik etike taban olan olasılık kavramı, modern olabilirlilik kavramı analogu olmaktadır.

Olasılıkların bilimsel incelenmesi bir modern gelişmedir. Modern olasılıklar teorisinin başlangıç tarihi Pascal ile Fermat arasındaki 1654'te olan bir mektuplaşma içeriğine bağlanabilir. 1657'de bu konuya eğilen ilk bilimsel yaklaşım Christiaan Huygens tarafından açıkça ortaya çıkarılmıştır. Jakob Bernoulli'nin (ölümünden sonra 1713'te basılan)  Ars Conjectandi adlı eseri ile 1718'de basılan Abraham de Moivre'ın Doctrine of Chances adlı eseri olasılıklar teorisini matematik biliminin bir branşı olarak incelemektedirler.
Hatalar teorisi "Roger Cotes"in  (ölümünden sonra 1722'de basılan) Opera Miscellana adlı eserinde ilk defa belirtilmiş ve 1755'te "Thomas Simpson"un yaşam öyküsü kitabında tümüyle açıklanmıştır. 1757'de basılan kitabında eşitlikle olası olan pozitif ve negatif hatalardan, tüm hataların içine düşebileceği alanın belirli sınırlarından ve sürekli hatalardan bahsedilmekte ve bir olasılık eğrisi verilmektedir.
1774'te "Pierre-Simon Laplace" olasılıklar teorisi prensiplerini kullanarak gözlemlerin birleştirilmesi için bir kural ortaya çıkartmıştır. Hatalar olasılıkları kuralını bir eğri ile ifade etmiştir; buna göre eğri

  
    
      
        y
        =
        ϕ
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle y=\phi (x)}
  
, 
olup bu ifade de  
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 herhangi bir hata ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 o hatanın olasılığıdır. Bu eğrinin  niteliği bulunmaktadır:

  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
-eksenine göre simetriktir

  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
-eksenine asimptottur ve böylece 
  
    
      
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty }
  
deki hata olasılığı 0 olur;
bu eğrinin altında kalan toplam alan 1 dir; bu demektir ki bir hatanın olasılığı mutlaka gerektir.
Herhangi üç gözlemin ortalaması için bir formül de ortaya atmıştır. 1774'te Lagrange tarafında adlandırılan, hatanın kolaylık kuralı içinde bir formül de ortaya çıkarmıştır ama bu formül elle işlemlerle bulunulamayacak kadar zordur.
1778'de Daniel Bernoulli aynı zamanda olan hatalar sistemi için olasılıkların maksimum çarpma prensiplerini açıklamıştır.

Oyun kuramı
Rassal değişken
İstatistik

Olav Kallenberg, Probabilistic Symmetries and Invariance Principles. Springer -Verlag, New York (2005). 510 pp. ISBN 0-387-25115-4
Kallenberg, O., Foundations of Modern Probability, 2nd ed. Springer Series in Statistics. (2002). 650 pp. ISBN 0-387-95313-2
Edwin Thompson Jaynes, (1996) Probability theory: The Logic of Science. Preprint: Washington University, (1996). — HTML19 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve PDF13 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dictionary of the History of Ideas: On yedinci yüzyıl düşüncesinde kesinlik
Southampton Universitesi ders notlari26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Olasılık ve istatistik tarihinde önemli şahıslar
Southampton Universitesi ders notları1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Olasılık ve istatistik üzerindeki ilk yazılar için site

Olasılık teorisi ya da ihtimaliyet teorisi rastgele olayların analizi ile ilgilenen bir matematik bilim dalıdır. Olasılık teorisinin ana ögeleri rassal değişkenler, saf rassal süreçler, olaylar olarak sayılabilir. Bunlar ya tek olarak ortaya çıkan veya bir zaman dönemi içinde gelişerek meydana gelen, ilk görünüşü rastgele bir şekilde olan deterministik olmayan olayların veya ölçülebilir miktarların matematiksel soyutlamalarıdır. Bir madeni parayı yazı-tura denemesi için havaya atmak veya bir zarı atmak ile ortaya çıkan sonuç ilk bakışta rastgele bir olay olarak görülebilirse bile eğer birbirini takip eden rastgele olaylar tekrar tekrar ortaya çıkartılırsa incelenebilecek ve tahmin edilebilecek belirli bir istatistiksel seyir takip ettikleri görülecektir. Bu türlü olaylar ve sonuçların seyirlerini betimleyen iki temsilci matematiksel sonuç büyük sayılar yasası ve merkezsel limit teoremidir.
İstatistik bilim dalının matematiksel temelini oluşturan olasılık teorisi, büyük veri serilerinin niceliksel analizini gerektiren birçok insan faaliyetinin incelenebilmesi ve anlaşılabilmesi için gereken temel esasları oluşturur. Bunun yanında, olasılık teorisinin yöntemleri, durumları hakkında sadece kısımsal bilgimiz olabilecek karmaşık sistemlerin tanımlanmasına da uygulanabilir. Örneğin; İstatistiksel Mekanik. Yirminci yüzyılda fizik biliminde en büyük buluşlardan biri, atomik düzeyde fiziksel olayların tabiatının olasılıklı olduğu ve bunların kuantum mekanik bilgisi ile açıklanıp, incelenip, kullanılabileceğidir.

Bilinen en eski olasılık ve istatistik hesaplamaları, 8 ve 13. yüzyıllar arasında kriptografi üzerine çalışan Arap matematikçiler tarafından geliştirilmiştir. Halil ibn Ahmed el-Ferahidi (717-786) sesli ve sessiz harflerle olası tüm Arapça kelimeleri listelemek için tarihte ilk defa permütasyon ve kombinasyonun kullanıldığı Şifreleme Mesajları Kitabı'nı yazmıştır. Kindî (801-873), kriptanaliz ve frekans analizi konusundaki çalışmalarında bilinen en erken istatistiksel çıkarımlarda bulunmuştur. İbn Adlan (1187-1268) ise frekans analizi kullanımı için örneklem büyüklüğü üzerine çalışmalar yapmıştır.
Matematiksel olasılık teorisinin tarihsel kökleri 16. yüzyılda Gerolamo Cardano ve 17. yüzyılda Pierre de Fermat ile Blaise Pascal tarafından yapılan şans oyunlarının matematiksel incelemelerine dayanır.
Başlangıçta, olasılık teorisi genellikle ayrık olayları incelemek için geliştirilmiş ve kullanılan yöntemler genellikle tümleşik matematik kurallarına dayandırılmıştır. Fakat giderek matematik analiz görüşleri daha ağır basarak olasılık teorisine sürekli değişkenlerin incelenmesinin de katılması gerektirmiştir. Bu gelişmenin şu andaki en son aşamasının temelleri, Andrey Nikolaevich Kolmogorov tarafından, ölçüm teorisina bağlantılı olan modern olasılık teorisi olarak ortaya çıkartılmıştır. Kolmogorov, Richard von Mises tarafından ortaya atılan örnek uzay kavramlarını ölçüm teorisi kavramları ile birleştirerek 1933'te modern olasılık teorisi için esas olan Kolmogorov aksiyomlarını ortaya atmıştır. Bu gelişme bilim camiası tarafından çabucak, hiç karşı çıkan kuram olmadan, modern olasılık teorisinin ana aksiyom sistemi olarak benimsenmiştir.

Olasılık teorisine girişlerin çoğunda, ayrık olasılık dağılımları ve sürekli olasılık dağılımları ayrı ayrı olarak incelemeye alınmaktadır. Halbuki olasılığın daha ileri matematiksel yaklaşımla incelenmesinin, hem ayrık, hem sürekli ve hem de bunların karışığı ve daha ilerisinde olan dağılımların hep birlikte yapılmasını gerektirmektedir. 

Ayrık olasılık teorisi sayılabilir örneklem uzayında ortaya çıkan olayları inceler. Örneğin: Zar atılması, küp deneyleri, iskambil kartlarını çekmek veya rastgele yürüyüş olayları.
Klasik tanım:
Olasılık teorisi geliştirilmesinin ilk safhalarında, belirtilmiş bir olay ortaya çıkması için olasılık, her mümkün sonucu eşit olasılıklı olan örneklem uzayında incelendiği kabul edilmiş ve incelenen olaya uygun sonuç sayısının toplam tüm sonuçlar sayısına oranı olarak tanımlanmıştı. Örneğin, incelenecek sorun "tek bir zar atılınca çift sayıların gelme olasılığı nedir" şeklinde sorulursun. Zar yansız olup her altı yüzü de eşit olasılıkla gelebileceği için, 2, 4, 6 sonuçları 3 tane olduğu ve toplam mümkün sonuç sayısı 6 yüze dayanarak 6 olduğu için, aranan olasılık 

P( 2 veya 4 veya 6 ) = 
  
    
      
        
          
            
              3
              6
            
          
        
        =
        
          
            
              1
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{6}}={\tfrac {1}{2}}}
  

olarak bulunur.
Modern tanım:
Modern tanıma örneklem uzayı adı verilen bir küme ile başlanır; bu klasik tanımda kullanılan mümkün tüm sonuçlar seti ile aynı anlamlıdır; ve şu notasyon kullanılarak ifade edilir:

  
    
      
        Ω
        =
        
          {
          
            
              x
              
                1
              
            
            ,
            
              x
              
                2
              
            
            ,
            …
          
          }
        
      
    
    {\displaystyle \Omega =\left\{x_{1},x_{2},\dots \right\}}
  
. 
Sonra, 
  
    
      
        x
        ∈
        Ω
        
      
    
    {\displaystyle x\in \Omega \,}
  
 içinde bulunan her matematiksel elemana bir olasılık değeri 

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle f(x)\,}
  
 bağlı olduğu varsayılır ve bu olasılık değerinde şu özelliklerin bulunduğu kabul edilir:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        
          
             butun 
          
        
        x
        ∈
        Ω
        
        ;
      
    
    {\displaystyle f(x)\in [0,1]{\mbox{ butun }}x\in \Omega \,;}
  

  
    
      
        
          ∑
          
            x
            ∈
            Ω
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        1
        
        .
      
    
    {\displaystyle \sum _{x\in \Omega }f(x)=1\,.}
  

Bu demektir ki olasılık fonksiyonu  olan f(x) Ω örneklem uzayında bulunan her x değeri için 0 ile 1 arasında bulunmaktadır ve x için tüm mümkün değerler için f(x) değerlerinin toplamı tama tam (1'e) eşit olur. Bir olay  
  
    
      
        Ω
        
      
    
    {\displaystyle \Omega \,}
  
 örneklem uzayının herhangi bir 
  
    
      
        E
        
      
    
    {\displaystyle E\,}
  
 altseti olarak tanımlanır. 
  
    
      
        E
        
      
    
    {\displaystyle E\,}
  
  olayının 'olasılık değeri ise şöyle tanımlanır:

  
    
      
        P
        (
        E
        )
        =
        
          ∑
          
            x
            ∈
            E
          
        
        f
        (
        x
        )
        
        .
      
    
    {\displaystyle P(E)=\sum _{x\in E}f(x)\,.}
  

Buna göre tüm örneklem uzayının olasılığı 1e eşittir ve boş örneklem uzayı veya 0 olay için de olasılık 0a eşit olur.
Örnekleme uzayındaki bir noktayı "olasılık" değerine eşleyen fonksiyona, yani 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle f(x)\,}
  

fonksiyonuna, olasılık kütle fonksiyonu adı verilir. Modern tanım olasılık kütle fonksiyonunun nasıl ortaya çıktığını açıklayan bir kuram yaratmaz; sadece bu fonksiyonların varolduğunu  kabul eden bir kuram ortaya çıkartır.

Sürekli olasılık teorisi sürekli örneklem uzayında ortaya çıkan olayları inceler.
Klasik tanım: 
Sürekli olasılık hâlleri ile karşılaşınca klasik tanım geçerli olmaz. Bernard'in paradoksu maddesine bakin.
Modern tanım: 
Eğer örneklem uzayı reel sayılardan oluşursa (yani 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
), yığmalı dağılım fonksiyonu adı verilen bir fonsksiyonun var olduğu kabul edilir; bu bir rassal değişken olan X için P(X\le x) =  F(x)\,</math> ifadesini gösterir yani P(X\le x) =  F(x)\,</math>
rassal değişkenin X x sayı değerine eşit veya xden daha düşük olması hâlindeki olasılığı gösterir.
Yığmalı dağılım fonksiyonu şu özellikleri göstermelidir:

  
    
      
        F
        
      
    
    {\displaystyle F\,}
  
  monotonik azalma göstermeyen, sağda-sürekli bir fonksiyondur;

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            −
            ∞
          
        
        F
        (
        x
        )
        =
        0
        
        ;
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\rightarrow -\infty }F(x)=0\,;}
  

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        F
        (
        x
        )
        =
        1
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\rightarrow \infty }F(x)=1\,.}
  

Eğer 
  
    
      
        F
        
      
    
    {\displaystyle F\,}
  
 fonksiyonun türevi alınabilirse, rassal değişken X için bir olasılık yoğunluk fonksiyonu 

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              d
              F
              (
              x
              )
            
            
              d
              x
            
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle f(x)={\frac {dF(x)}{dx}}\,.}
  

bulunur.

  
    
      
        E
        ⊆
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle E\subseteq \mathbb {R} }
  
 seti için, rassal değişken Xin 
  
    
      
        E
        
      
    
    {\displaystyle E\,}
  
  seti içinde bulunma olasılığı şöyle tanımlanır:

  
    
      
        P
        (
        X
        ∈
        E
        )
        =
        
          ∫
          
            x
            ∈
            E
          
        
        d
        F
        (
        x
        )
        
        .
      
   

Matematikte matematiksel programlama, eniyileme ya da optimizasyon terimi; bir gerçel fonksiyonu minimize ya da maksimize etmek amacı ile gerçek ya da tam sayı değerlerini tanımlı bir aralıkta seçip fonksiyona yerleştirerek sistematik olarak bir problemi incelemek ya da çözmek işlemlerini ifade eder. Örneğin bu problem şöyle olabilir:
Verilen: f fonksiyonu: A'dan R ye tanımlı. (R:Reel Sayılar)
Aranan : A'da öyle bir x0 var mı ki; tüm x değerleri için f(x0)≤ f(x)ifadesini sağlasın ("minimizasyon") veya f(x0)≥ f(x) ifadesini sağlasın ("maksimizasyon").
Böylesi bir formulasyona optimizasyon problemi ya da matematiksel programlama problemi denir (terimin bilgisayar programlama ile direkt bir ilgisi yoktur, ama yine de lineer programlamada kullanılan bir ifadedir). Pek çok gerçek ve teorik problemler bu genel çerçevede modellenebilir.Bu teknik kullanılarak formüle edilen problemlere fizik bilminin ilgi alanından bir örnek verilecek olursa, bilgisayar monitörlerinin enerji minimizasyonundan söz edilebilir. O halde, yukarıdaki f fonksiyonu modellenen sistemdeki enerjiyi temsil edecekti.
Bu tür problemlerde "A kümesi" genellikle, bir takım daraltıcı kısıtlar, eşitlikler ve eşitsizlikler ile yerine verilecek(denenecek) değerleri sağlayan öklidyen uzayın (Rn) bir alt kümesidir. f fonksiyonundaki A'nın tanım aralığına "arama uzayı", A'nın alacağı değerlerin kümesine ise çözüm adayları ya da olası çözümler denir.
f fonksiyouna objektif (nesnel) ya da paha(maliyet) fonksiyonu denir. İstenilen objeyi minimize ya da maksimize eden(amaca göre) olası A çözümüne ise "optimal çözüm" denir.
Genellikle, problemin olası çözümü ve objektif fonksiyonu dışbükeylik göstermez, birden çok yerel "minimum" ve "maksimum" noktalarına rastlanabilir.
x* da bulunan ve tüm x'ler için δ > 0 iken

  
    
      
        ‖
        
          x
        
        −
        
          
            x
          
          
            ∗
          
        
        ‖
        ≤
        δ
        ;
        
      
    
    {\displaystyle \|\mathbf {x} -\mathbf {x} ^{*}\|\leq \delta ;\,}
  
 epsilon
ifadesi ile

  
    
      
        f
        (
        
          
            x
          
          
            ∗
          
        
        )
        ≤
        f
        (
        
          x
        
        )
      
    
    {\displaystyle f(\mathbf {x} ^{*})\leq f(\mathbf {x} )}
  

sağlanıyorsa; x* civarında bir yerlerde fonksiyonun tüm değerlerinin, bu noktadaki değerden büyük veya o'na eşit olduğu söylenebilir, o halde bu nokta bir "Yerel Minimum" noktasıdır. (Yerel Maksimum da benzer şekilde ifade edilebilir).
Dışbükey olmayan problemlerin çözümünde pek çok algoritma kullanılmasına rağmen (çoğunlukla ticari amaca yönelik çözüm üreten algoritmalar) yine de yerel optimal noktalar ve gerçek optimal noktaral arasındaki farkların ayırt ve tespit edilmesinde yetersiz kalınmakta ve orijinal probleme bir adım geriden yaklaşılmaktadır. Deterministik algoritmaların gelişimi ile ilgilenip, yakınsayan ve dışbükey olmayan ifadeleri -sınırlı bir zamanda- gerçek bir optimal ifadeye ayrıştırabilen uygulamalı matematik ve nümerik analiz branşlarına global optimizasyon denir.

Doğrusal Programlama : f objektif fonksiyonun doğrusal olduğu ve A kümesinin yalnızca doğrusal eşitlik veya eşitsizlikler ile ulaşılabilir olduğu durumlarda bu isim kullanılır. Böylesi bir A kümesine, sınırlandırılmamış ise polihedron, sınırlı ile politop denir.
Tamsayı Programlama : Doğrusal programların bir ya da daha çok değişkeni tam sayı ile ifade edildiği durumlarda kullanılır.
Kuadratik Programlama: A değeri doğrusal eşitlik veya eşitsizlikler ile gösterilmek kaidesi ile; objektif fonksiyonun kuadratik değerler almasına müsaade eder.
Doğrusal olmayan Programlama: Objektif fonksiyon ya da kısıtların doğrusal olmadığı genel durumları inceler.
Konveks Programlama objektif fonksiyon ve kısıtın bükey bir fonksiyon biçiminde ifade edilebileceği durumları inceler. Non-Lineer programlaman özel bir hâli olarak düşünülebilir.
İkinci Derece Koni Programlama (SOCP).
Yarı-Belirli Programlama (SDP) Değişkenleri yarı tanımlı olacak şekilde, Bükey optimizasyonun bir alt dalıdır. Lineer ve Konveks Kuadratik programlaman genel bir hâlidir.
Stokastik Programlama: Kısıt ve parametrelerin rastgele değişkenler'e bağlı olduğu durumları inceler.
Robust Optimizasyonu/Programlama: Optimizasyon problemindeki belirsiz bilgiyi yakalamaya çalışan bir tür stokastik programlamatır.Stokastik programlama gibi, belirsiz bilgiye dayalı olarak çalışmaz ancak problemi girilen bilginin rastgele etkinliği ve şans temelinden kopmadan çözemez.
Tümleşik optimizasyon : Olası çözüm kümesi içeren problemlerin mümkün ise daha kolay çözülebilir bir şekle indirgenmesi esasına dayanır.
Sonsuz-boyutlu optimizasyon : Olası çözüm kümesinin (Fonksiyonlar kümesi gibi) sonsuz boyutlu bir uzaya ait olup, olmadığını araştırır.
Kısıt Sağlaması f fonskiyonun sabit olup, olamayacağını araştırır (Bu metot yapay zekâ alanında kullanılır, özellikle de otomatikleşmiş ilişkilendirme konusunda yardımcı olur).Ayırıcı Programlama kullanularak, seçilen ve önem adledilen (en az) bir kısıtın sağlanması temin edilmesi esasına dayanır.
Yörünge optimizasyonu: Hava ve uzay araçları için kullanılan özel bir optimizasyon türüdür.
Altdallara göre farklılık gösterecek şekilde, çeşitli teknikler dizayn edilmiştir:

Değişkenler hesabı Objektif fonksiyonun zaman aralıklarından seçilen değişik noktalara nasıl reaksiyon verdiğinin incelenmesi ile kullanılan yöntemdir.
Optimal Kontrol Teorisi değişkenler hesabının çeşitli genellemelerinin toplanmış halidir.
Dinamik programlama Büyük parçaların daha küçük boyutlara indirgenmesi optimizasyon stratejisini yöneten metottur.Bu tür alt problemler ile ilgili olan eşitliklere Bellman eşitliği denir.

İki kez diferansiyeli alınabilen fonksiyonlar için, kısıt bulundurmayan problemler objektif fonksiyonun gradyan'ının sıfır'a eşit olduğu noktaların (istasyon noktaların) yeri tespit edilip, Hesse matrisi ile her noktanın sınıfı belirlenerek çözülebilir.Eğer Hesse pozitif tanımlı ise bu nokta "Yerel Minimum", negatif tanımlı ise "Yerel Maksimum"'dur.Şayet tanımsız ise de bir tür saddle point olduğu söylenebilir.
Ancak, her zaman türev almak olası değildir.Objektif fonksiyonun düzgünlüğüne göre metotların ana sınıflandırması şöyle yapılabilir:

Tümleşik metotlar
Türeve-serbest metotlar
Birinci derece metotlar
İkinci derece metotlar
Bazı metotlar özel isimleri ile de yukarıdaki dört gruptan birine denk gelecek şekilde listenebilir:

Gradyan iniş ya da Dik iniş metodu.
Nelder-Mead metodu ya da the Amoeba metodu.
Alt-gradyan metodu - Gradyan metodunun, gradyan bulunmayan durumlar için kullanılan hali.
Tekyönlü metot
Elipsoid metot
Yığın metodu
Newton metodu
Kazi-Newton metodu
Birleşik gradyan metodu
Hat araması - tek boyulu optimizasyon için kullanılan bir teknik, genellikle başka bir tekniğe yardımcı olması için kullanılır.
Kısıt problemleri genellikle Lagrange Çarpanı ile kısıttan bağımsız bir forma getirilir.
Birkaç popüler metot daha:

Tepe tırmanışı
Benzetimli tavlama
Kuantum benzetimli tavlama
Tabu araması
Kiriş araması
Genetik algoritmalar
Karınca sürüsü optimizasyonu
Evrim stratejisi
Stokastik tünel
Diferansiyel evrim
Sürü parçacıkları
Armoni araması
Arı algoritması

Yapı-Araç İskeleti dinamiği'ne ilişkin problemler sıklık ile matematiksel programlama teknikleri gerektirmektedir.Yapı-Araç İskeleti, manifold ile kısıtlanmış bir basit diferansiyel denklem'in çözümüne ihtiyaç duyan bir yönelim olarak değerlendirilebilir.Bu durumda kısıtlar non-lineer olmayan gemotetrik çeşitliliktedir, öneğin "bu iki nokta daima temas etmeli", "bu alan diğerine etki etmemeli" ya da "bu nokta her zaman bu eğri üzerinde olmalı" gibi.Ayrıca temas halindeki kuvvetlere ilişkin problemler de lineer uyumluluk çatısı altında çözüldüğünden, buna da bir tür QP (Kuadratir Programlama) Problemi gözüyle bakılabilir.
Pek çok dizayn problemi de optimizasyon programları ile çözülmektedir.Bu tür uygulamalara dizayn optimizasyonu denir.Bu alanda bilinen ve büyümekte olan bir alt kol çok disiplinli dizayn optimizasyonu'dur.Bu tür, pek çok problemde kullanışlı olduğu gibi aynı zamanda da uzay mühendisliği sahasına uyarlanabilmektedir.
Ekonomi de matematiksel programlamaya ağır bir bağımlılık duyar.Mikroiktisat'da sık karşılaşılan bir problem olan marjinal fayda ve bundan kaynaklanan ikilik olan harcamaları minimize etme problemi iktisadî bir optimizasyon problemidir. 
Tüketiciler ve firmalar fayda/kar oranlarını maksimize etmek durumundadırlar.Ticaret teorisi de milletler arası ticari ortaklığın izahında optimizasyona sık sık başvurur.
Sabit genel giderli zaman maliyet problemleride önemli bir optimizasyon problemidir. Özellikle inşaat ve endüstri mühendisliğinde bu problemle sıkça karşılaşılır. Doğrusal programlama, sezgisel ve üst sezgisel yöntemler bu problem türünün optimizasyonu için kullanılmaktadır.
Optimizasyon tekniklerinin sıkça kullanıldığı bir diğer alan da operasyon araştırması'dır.

Dik İniş adıyla bilinen ilk optimizasyon tekniğinin tarihi Gauss'a dek uzanır.
Tarihi olarak, 1940'larda George Dantzig tarafından ortaya atılan lineer programlama kuramı en yaşlı optimizasyon terimidir. Programlama terimi bu bağlamda Bilgisayar Programcılığı'nı ifade etmez.Program teriminin kullanımı ABD Ordusunun, kendi içtimai ve lojistik takvimini belirlemede konteyner kullandığı "program" terimi ile ilişkilidir. (Daha sonra ise "program" terimi devlet bütçesinin düzenlenmesinde kullanılmış ve günümüzde de yüksek teknolojik araştırmaların sahasına da geçmiştir.)
Optimizasyon Alanına Katkı Sağlayan Diğer Önemli Matematikçiler:

John von Neumann
Leonid Vitalyevich Kantorovich
Naum Z. Shor
Leonid Khachian
Boris Polyak
Yurii Nesterov
Arkadii Nemirovskii
Michael J. Todd
Richard Bellman
Hoang Tuy

Oyun teorisi
Yöneylem araştırması
Bulanık mantık
Dinamik programlama
Cevap yüzeyi yöntemi

NAG Numerical Libraries-NAG kütüphanesi çeşitli problem ve durumlardan oluşan optimizasyona d

Matematikte ortogonallik, geometrik diklik kavramının genelleştirilmesidir.
Ortogonallik, matematiksel anlamlarıyla genellikle zayıf bir şekilde ilişkili olan veya hiç ilişkili olmayan çeşitli anlamlarda da kullanılır.
Öklid geometrisinde ortgonallik, bir dik açı oluşturan, yani aralarındaki açı 90 olan iki doğru veya düzlem için kullanılır.
Lineer cebir, bu kavramları daha sonra genelleştirerek üstünde herhangi bir bilineer form tanımlanmış olan vektör uzaylarına ortogonallik kavramını getirmiştir. Bu sayede aynı zamanda lineer dönüşümler için de bir ortogonallik kavramından bahsetmek mümkündür.

Temel geometride aralarında bir dik açı bulunan, yani 90 derece açı yaparak birbirini kesen iki doğruya ortogonal denir. Öklid, Elemanlarının 1. cildinde diklik kavramını tanımlamıştır:Tanım 10 Bir doğruya çizilen bir başka doğru iki komşu açıyı eşit kılıyorsa her iki açıya da dik denir ve bu düz çizgi, üzerine çizildiği düz çizgiye diktir denir.Aynı zamanda Öklid 4. postülasıyla tüm dik açıların birbirine eşit olduğunu varsayarak beklediğimiz özellikleri almasını sağlamıştır:Belit 4 Bütün dik açılar birbirine eşittir.Benzer şekillerde düzlemlerin ortogonalitesinden bahsetmek de mümkündür. Aynı zamanda dik açılardan oluşan çokgenlere de ortogonal çokgen denir.

Analitik geometride iki vektör arasındaki açı, nokta çarpımı ile belirlenir;
  
    
      
        
          v
        
        ⋅
        
          u
        
        =
        
          |
        
        
          |
        
        
          v
        
        
          |
        
        
          |
        
        ⋅
        
          |
        
        
          |
        
        
          u
        
        
          |
        
        
          |
        
        cos
        ⁡
        (
        ∠
        
          v
          u
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} \cdot \mathbf {u} =||\mathbf {v} ||\cdot ||\mathbf {u} ||\cos(\angle \mathbf {vu} )}
  
İki vektör birbirine dik açı yapıyorsa o zaman 
  
    
      
        cos
        ⁡
        (
        ∠
        
          v
          u
        
        )
        =
        cos
        ⁡
        (
        
          90
          
            ∘
          
        
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \cos(\angle \mathbf {vu} )=\cos(90^{\circ })=0}
  
 olduğundan analitik geometride ortogonalite,
  
    
      
        
          v
        
        ⋅
        
          u
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} \cdot \mathbf {u} =0}
  
şartıyla belirlenir. Bu bakış açısıyla 
  
    
      
        
          0
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {0} }
  
 vektörü, her vektöre ortogonaldir. Aynı şekilde her iki vektörün birbirine ortogonal olduğu bir küme için de birbirine ortogonal tabiri kullanılır.

Aynı şekilde analitik uzayda iki doğru, eğer yön vektörleri birbirine ortogonalse ortogonal kabul edilir. 2 boyutun üstündeki boyutlarda paralel olmayan iki doğrunun kesişme zorunluluğu yoktur, ancak bu tanımla bu tarz doğrular da birbirine ortogonal sayılabilir. Aynı şekilde 3 boyutlu analitik uzayda bir doğru ve bir düzlem, düzlemden geçen vektörler her zaman doğruya ortogonalse birbirine ortogonal sayılırlar. İki düzlem ise, birisinden geçip diğerine ortogonal olan bir doğru mevcutsa ortogonal sayılırlar.
Aşağıdaki örnekte olduğu gibi denklemlerle tanımlanan iki doğru,
  
    
      
        y
        =
        
          m
          
            1
          
        
        x
        +
        
          b
          
            1
          
        
        ;
        y
        =
        
          m
          
            2
          
        
        x
        +
        
          b
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle y=m_{1}x+b_{1};y=m_{2}x+b_{2}}
  

  
    
      
        
          m
          
            1
          
        
        
          m
          
            2
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle m_{1}m_{2}=-1}
  
 şartı sağlandığında birbirine ortogonal olur. Bu, yön vektörlerinin birbirine dik olması ile eşdeğerdir, yani
  
    
      
        
          
            (
            
              
                
                  1
                
              
              
                
                  
                    m
                    
                      1
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                
                  1
                
              
              
                
                  
                    m
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\begin{pmatrix}1\\m_{1}\end{pmatrix}}\cdot {\begin{pmatrix}1\\m_{2}\end{pmatrix}}=0}
  
olmasını talep etmekle mütekabildir.

Lineer cebirde vektör uzayı kavramının araştırılmasıyla ortogonalliği 3'ten fazla boyutlu reel vektör uzaylarına, karmaşık vektör uzaylarına, hatta bu ikisi dışındaki genel cisimlere genelleştirmek mümkündür. Hatta sonsuz boyutlu fonksiyon uzaylarında bile mantıklı bir ortogonalite tanımı mevcuttur.
Fazladan bir yapı olmadan vektör uzayları, lineer bağımsızlık kavramı ile paralelliği tanımlayabilse de ortogonalliği tanımlamaya yetmemektedir. Bunun için sözkonusu vektör uzayı üzerinde bir de bilineer form, yani iki vektör alıp bir skaler veren ve iki girdisinde de lineer olan bir fonksiyon tanımlanmalıdır. Bu makale boyunca söz konusu vektör uzayımız 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
, skalerlerin ait olduğu cisim 
  
    
      
        
          K
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {K} }
  
 (mesela bu cisim 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
 veya 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 olabilir) ve bilineer formumuz da 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 olsun. O zaman iki 
  
    
      
        v
        ,
        u
        ∈
        V
      
    
    {\displaystyle v,u\in V}
  
 vektörü, ancak ve ancak 
  
    
      
        B
        (
        v
        ,
        u
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle B(v,u)=0}
  
 olduğunda birbirine ortogonal kabul edilir, ve bu durum 
  
    
      
        v
        ⊥
        u
      
    
    {\displaystyle v\perp u}
  
 ile gösterilir. Bu kavramın sağduyulu olabilmesi için 
  
    
      
        v
        ⊥
        u
      
    
    {\displaystyle v\perp u}
  
 olduğunda 
  
    
      
        u
        ⊥
        v
      
    
    {\displaystyle u\perp v}
  
 de doğru olmalıdır. Bu özelliği sağlayan bilineer formlara dönüşlü denir, ve 
  
    
      
        
          c
          h
          a
          r
        
        (
        
          K
        
        )
        ≠
        2
      
    
    {\displaystyle \mathrm {char} (\mathbb {K} )\neq 2}
  
 olduğu sürece -ki bu 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
, 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 ve 
  
    
      
        
          C
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {C} }
  
 dâhil çoğu cisimde sağlanır- bunu sadece simetrik ve antisimetrik bilineer formlar sağlar.
Üstünde dejenere olmayan ve simetrik bir bilineer formun tanımlı olan vektör uzaylarına sözde öklid uzayı, ve antisimetrik bir bilineer formun tanımlı olduğu bir vektör uzayına da simplektik vektör uzayı denir. Eğer 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 aynı zamanda pozitif belirliyse, yani sıfır hariç her 
  
    
      
        v
        ∈
        V
      
    
    {\displaystyle v\in V}
  
 için 
  
    
      
        B
        (
        v
        ,
        v
        )
        >
        0
      
    
    {\displaystyle B(v,v)>0}
  
 oluyodrsa 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
'ye öklid uzayı denir.
Pozitif belirli olmayan simetrik bilineer formlar için bazen sıfır olmayan vektörler için 
  
    
      
        B
        (
        v
        ,
        v
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle B(v,v)=0}
  
 olabilir. Bu tarz vektörlere izotrop, ve izotrop olmayan vektörlere anizotrop denir.

          M
          
            1
          
        
        ,
        
          M
          
            2
          
        
        ⊆
        V
      
    
    {\displaystyle M_{1},M_{2}\subseteq V}
  
, 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
'nin iki altkümesi olsun. 
  
    
      
        
          M
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{1}}
  
'deki her vektör, 
  
    
      
        
          M
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{2}}
  
'deki her vektöre dikse bu iki kümeye ortogonal iki küme denir. Böyle kümeler, 
  
    
      
        
          
            R
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} ^{2}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            R
          
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} ^{3}}
  
'teki geometrik şekilleri temsil edebildiğinden bu kavram, dikliği keyfî geometrik şekillere de genelleştirmektedir. Eğer 
  
    
      
        
          M
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          M
          
            2
          
        
      
    
    {\displ

Papirüs, eski zamanlarda yazı yüzeyi olarak kullanılan kalın kağıda benzer bir malzemedir. Sulak bir saz olan papirüs bitkisinin (Cyperus papyrus) özünden yapılmıştır. Papirüs aynı zamanda, bu tür materyallerin üzerine yazılmış, yan yana birleştirilen ve bir kitabın erken formu olan bir parşömen halinde yuvarlanan bir belgeyi de ifade edebilir.

Papirüs bitkisinin, bir zamanlar Nil Deltası boyunca bol olduğu için, ilk olarak Mısır'da (en azından Birinci Hanedanlığa kadar) kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca tüm Akdeniz bölgesinde ve Kuş Krallığı'nda da kullanıldı. Eski Mısırlılar, bir yazı malzemesinin yanı sıra, kamış tekneleri, hasırlar, ipler, sandaletler ve sepetler gibi diğer eserlerin yapımında papirüs kullandılar.

Eski Mısırlıların yelken, bez, hasır ve yazı kağıdı olarak kullandıkları papirüs onlardan Yunanlara daha sonra Romalılara intikal etti ve MS 3. yüzyılda yerini parşömen alıncaya dek kullanımı sürdürüldü.
Türkiye, İzmir'de de neolitik dönemin sonlarında kullanılmaya başlanmıştır.
Yunanca papirüs kelimesi Kıptîceden alınmış ve neredeyse tüm batı dillerine girmiştir (İngilizce, Almanca ve Fransızca Papyrus; Rusça папирус; İspanyolca ve İtalyanca papiro)
Gilan eyaletinde konuşulan Gilekçe papirüs kelimesi "sigara tütünü" anlamına gelir.
İngilizce paper “kâğıt” ve Türk argosunda "para" anlamına gelen "papel" kelimelerinin de orijininin bu kelime olduğu düşünülmektedir.

Antik Mısır papirüsleri listesi
Yeni Ahit'in Papirüsler Listesi

Horst Blanck: Das Buch in der Antike. Beck, München 1992, 3-406-36686-4
Rosemarie Drenkhahn: Papyrus. In: Wolfgang Helck, Wolfhart Westendorf (eds.): Lexikon der Ägyptologie. vol. IV, Wiesbaden 1982, Spalte 667–670
David Diringer, The Book before Printing: Ancient, Medieval and Oriental, Dover Publications, New York 1982, pp. 113–169, 0-486-24243-9.
Victor Martin (Hrsg.): Ménandre. Le Dyscolos. Bibliotheca Bodmeriana, Cologny – Genève 1958
Otto Mazal: Griechisch-römische Antike. Akademische Druck- und Verlagsanstalt, Graz 1999, 3-201-01716-7 (Geschichte der Buchkultur; vol. 1)

Leuven Homepage of Papyrus Collections
Ancient Egyptian Papyrus – Aldokkan 13 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yale Papyrus Collection Database at the Beinecke Rare Book and Manuscript Library at Yale University 6 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lund University Library Papyrus Collection
Ghent University Library Papyrus Collection 27 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Thompson, Edward Maunde (1911). "Papyrus". Encyclopædia Britannica. 20 (11. bas.). ss. 743–745. 
"Papyri.info Resource and Partner Organizations". papyri.info. 26 Ekim 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Ekim 2018. 
Finding aid to the Advanced Papyrological Information System records at Columbia University. Rare Book & Manuscript Library. 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paralel veya koşut, uzunluğu boyunca birbirinden eşit uzaklıkta bulunan doğru ya da düzlemlerin birbirlerine göre durumlarını tanımlamakta kullanılan bir sıfat. Parallellik Öklid evreninde mümkündür ve Öklid'in paralel aksiyomunun temelini oluşturur.
Matematikte paralellik 
  
    
      
        ∥
      
    
    {\displaystyle \parallel }
  
 sembolü ile ifade edilir. Örneğin 
  
    
      
        A
        B
        ∥
        C
        D
      
    
    {\displaystyle AB\parallel CD}
  
 ifadesi "AB doğrusu ile CD doğrusu paraleldir," anlamına gelir.

Paralel aksiyomu ya da paralel postülası, Öklidci geometriyi oluşturan 5 aksiyomdan birisidir. Bu aksiyoma göre bir düzlemdeki herhangi bir doğru üzerinde bulunmayan bir noktadan, o doğruya paralel sadece bir doğru çizilebilir. Öklid'in diğer aksiyomlarının aksine kendinden ispatlı değildir. 19. yüzyılda Nikolay Lobachevsky ve János Bolyai'nin (1802–60) birbirlerinden bağımsız olarak paralel aksiyomu değiştirmeleri, tamamen kararlı olan Öklidci olmayan geometrinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Paralelkenar, karşılıklı kenarları birbirine paralel ve eşit olan dörtgenlere verilen isimdir.

Köşegenlerin karelerinin toplamı kenarların karelerinin toplamının iki katına eşittir.
Köşegenler birbirlerini iki eşit parçaya ayırır.
Eğer tüm açıları 90° ise dikdörtgen olur.
Eğer tüm kenarları eşit uzunluktaysa eşkenar dörtgen olur.
Eğer hem kenarları eşit hem de açıları 90° ise kare olur.
İki köşegenin çarpımı / 2 formülü ile de alan bulunabilir.
Çevre formülü: Ç = 2(a+b)
Ardışık açıların toplamı 180 derecedir.

Bir kenarının uzunluğu a ve bu kenara ait yüksekliğin uzunluğu h olan paralelkenarın alanı şöyle bulunur:

  
    
      
        A
        =
        a
        h
      
    
    {\displaystyle A=ah}
  

Bir kenarının uzunluğu a, bu kenara komşu kenarın uzunluğu b, bu iki kenar arasındaki açı 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 olan paralelkenarın alanı:

  
    
      
        A
        =
        a
        b
        s
        i
        n
        θ
      
    
    {\displaystyle A=absin\theta }
  

Kenarları vektör olarak 
  
    
      
        v
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          b
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle v=(a_{1},b_{1})}
  
 ve 
  
    
      
        u
        =
        (
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        
          b
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle u=(a_{2},b_{2})}
  
 olan paralelkenarın alanı:

  
    
      
        
          |
        
        
          a
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        −
        
          a
          
            2
          
        
        
          b
          
            1
          
        
        
          |
        
        
      
    
    {\displaystyle |a_{1}b_{2}-a_{2}b_{1}|\,}

Pergel ve çizgilik çizimi, belli uzunlukta doğrular, belli büyüklükte açılar ve diğer geometrik şekilleri çizmek için sadece ideal bir çizgilik (işaretsiz cetvel veya cetvel tahtası) ve pergel kullanılmasıdır.
Kullanılacak cetvelin sonsuz uzunlukta olduğu, üzerinde işaretleri olmadığı ve tek bir kenara sahip olduğu varsayılır, bu araç çizgilik olarak adlandırılır. Pergelin ise, sayfadan kaldırıldığı zaman kapandığı, yanı uzaklıkları doğrudan taşımak için kullanılamayacağı varsayılır. (Aslında bu önemsiz bir kısıtlamadır, çünkü pergel denklik teoremi ile bu amaca ulaşılabilir.)
Çizgilik ve pergel kullanılarak çizilebilecek her nokta, sadece pergel kullanılarak da elde edilebilir. Düzlem geometrisindeki bazı eski problemler bu kısıtlamayı getirirler.
Pergel ve çizgilik problemlerinin en meşhurlarından birkaçı, Pierre Wantzel tarafından, matematiksel alan teorisi kullanarak ispatlanmıştır. İmkânsızlık kanıtlarına rağmen bazı kişiler bu problemleri çözmek için uğraşmaya devam etmektedir. Bu problemlerin çoğu, başka geometrik dönüşümlere izin verilmesi hâlinde kolaylıkla çözülebilir: örneğin, Küpü iki katına çıkarma, geometrik inşaat yöntemleri ile mümkündür, ama sadece çizgilik ve pergelle yapılamaz.
Matematikçi Underwood Dudley, çizgilik ve pergel çizimi için sahte kanıtları ve diğer matematiksel saçmalıkları toplamayı kendine hobi edinmiştir.

Çizgilik ve pergel çizimlerindeki "çizgilik" ve "pergel", gerçek hayattaki çizgilik ve pergellerin bir idealizasyonudur.

Pergel istenildiği kadar açılabilir, ama (gerçek pergellerden farklı olarak) üzerinde işaret yoktur. Çizimin daha evvelki adımlarında elde edilmiş genişlikler kadar açılabilir sadece. Çizim yapmak için kullanılmadığında kapanır (yani hafızası yoktur).
Çizgilik sonsuz uzunluktadır, üzerinde işaretler yoktur ve, adi cetvellerden farklı olarak, tek bir kenara sahiptir. Sadece iki nokta arasında bir doğru çizmek için veya mevcut bir çizgiyi uzatmak için kullanılabilir.
Her çizim tam olmalıdır. "Göz kararı" çizim yapmak, yani çizime bakarak onun doğruluğuna hüküm vermek veya ölçüm yaparak (bir cetveli kenarındaki işaretleri kullanmak gibi) yaklaşık bir sonuç bulmak, gerçek bir çözüm olarak sayılmaz.
Şartlar bu şekilde ifade edilince, çizgilik ve pergel çizimleri bir salon oyunu gibi görünebilir, ciddi bir pratik problemden çok; ama bu kısıtlamaların amacı, çizimin tam olarak doğru olduğunun kanıtlanmasını sağlamaktır. Yunan matematikçilerinin ana amaçlarından biri belli uzunluklara karşılık gelen hatasız çizim yöntemleri bulmaktı; örneğin, verilen bir çemberin içine teğet bir beşgenin bir kenarı gibi. Yunanlar üç problem için çizim yöntemi bulamamışlardır:

Daireyi kareleştirme: Verilen bir çember ile aynı alana sahip bir kare çizimi.
Küpü iki katına çıkarma: Verilen bir küpün iki katı hacme sahip bir küpün kenar uzunluğunun çizimi.
Açıyı üçe bölme: Verilen bir açıyı birbirine eşit üç küçük açıya bölme.
2000 yıl boyunca, yukarıda belirtilen kuralların dahilinde bu problemleri çözecek çizimleri bulmak için çeşitli kişiler uğraş verdiler. Her üç problemin de genel olarak imkânsız olduğu artık kanıtlanmıştır. (Bazı değerlere sahip açılar üçe bölünebilir ama her açı üçe bölünemez.)

Tüm pergel ve çizgilik çizimleri, daha evvel çizilmiş olan nokta, çizgi ve çemberler kullanılarak yapılan beş temel çizim yönteminin gerektikçe uygulanmasıyla elde edilir. Bunlar:

İki nokta kullanarak bir çizgi elde edilmesi.
Bir noktadan geçen ve başka bir noktayı merkez alan bir çember çizilmesi.
Mevcut, paralel olmayan, iki doğrunun kesişimi olan bir noktanın bulunması.
Bir doğru ve bir çemberin kesiştiği bir veya iki kesişim noktasının bulunması (eğer kesişiyorlarsa).
İki çemberin kesişim noktalarının bulunması (eğer kesişiyorlarsa).
Örneğin, bir çizimin en basit hâli olan iki ayrık noktadan başlanarak, bir doğru veya iki çember çizebiliriz. İki çemberin kesişim yerleri ile iki yeni nokta meydana gelir. Bu iki notadan biri ve başlangıçtaki iki nokta arasında doğrular çizerek, bir eşkenar üçgenin çizimi tamamlanır.
Dolayısıyla, herhangi bir geometrik problemde semboller (nokta ve doğrular) içeren bir başlangıç kümesi, bir algoritma ve bir sonuç vardır. Bu bakış açısıyla, geometri, aksiyomatik bir cebire denktir, cebirsel elemanlar yerine semboller kullanır. Muhtemelen Gauss bunu ilk fark eden kişi olmuştur ve bazı çizimlerin imkânsızlığını kanıtlamak için bu yaklaşımı kullanmıştır. Çok sonraları David Hilbert, geometri aksiyomlarının tam kümesini bulmuştur.

Bir şeyin imkânsız olduğunu kanıtlamanın çeşitli yolları vardır. Güçlü bir kanıt, olabilirin sınırlarını belirleyip, bu problemleri çözmek için bu sınırı aşmak gerektiğini göstermektir. Çizilebilen şeylerin çoğu Thales'in kesişim kuramı kapsamındadır.
Geometrimiz ile bir cebir arasında bir ilişki kurabiliriz: iki doğrudan oluşan bir Kartezyen koordinat sistemi içinde noktalar sıralı ikililer (vektörler) şeklinde gösterilebilir. Bu vektörler karmaşık sayılar olarak da yazılabilir.
Doğru ve çember denklemleri kullanarak, kesişimlerindeki noktaların bir F alanının kuadratik genişlemesi olduğu gösterilebilir. Bu alan, doğru üzerindeki iki nokta, çemberin merkezi ve çemberin yarıçapından oluşur. Yani 
  
    
      
        x
        +
        y
        
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle x+y{\sqrt {k}}}
  
 biçimindedirler, burada x, y ve k F'ye aittir.
Çizilebilir noktalar alanı, karekök fonksiyonu içinde kapalı olduğu için, rasyonel katsayılı karmaşık sayılar alanının kadratik uzantılarının sonlu bir dizisinden elde edilebilecek tüm noktaları içerir. Yukarıdaki paragraf gereği, çizilebilecek her bir noktanın, bir uzantılar dizisi ile elde edilebileceği gösterilebilir. Bu önermenin doğal bir sonucu, çizilebilir bir nokta için (ve dolayısıyla herhangi uzunlukta bir doğru parçası için) en düşük polinomiyalin derecesinin 2'nin bir üssü olduğu bulunur. Özellikle, herhangi bir çizilebilir nokta, (veya uzunluk) bir cebirsel sayıdır, ama her cebirsel sayı (örneğin 
  
    
      
        
          
            2
            
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{3}]{2}}}
  
) çizilebilir değildir (yani, çizilebilir uzunluklar ile cebirsel sayılar arasındaki ilişki birebir değildir)

çizilebilir açılar ile, çizilebilir bir halkanın üzerinde çizilebilen noktalar arasında birebir ilişki vardır. Çizilebilen açılar modulo 2π toplaması için (ki bu işlem birim halka üzerinde karmaşık sayılar olarak görünen noktaların çarpımına karşılık gelir) bir Abel grubu oluşturur. Çizilebilen açılar, tanjantı (veya, buna denk olarak, sinüs ve kosinüsü) bir sayı olarak çizilebilen sayılara tam olarak karşılık gelir. Örneğin, düzgün on yedigen çizilebilir, Gauss tarafından keşfedildiği üzere:
  
    
      
        cos
        ⁡
        
          
            (
            
              
                
                  2
                  π
                
                17
              
            
            )
          
        
        =
        −
        
          
            1
            16
          
        
        
        +
        
        
          
            1
            16
          
        
        
          
            17
          
        
        
        +
        
        
          
            1
            16
          
        
        
          
            34
            −
            2
            
              
                17
              
            
          
        
        
        +
        
        
          
            1
            8
          
        
        
          
            17
            +
            3
            
              
                17
              
            
            −
            
              
                34
                −
                2
                
                  
                    17
                  
                
              
            
            −
            2
            
              
                34
                +
                2
                
                  
                    17
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \cos {\left({\frac {2\pi }{17}}\right)}=-{\frac {1}{16}}\;+\;{\frac {1}{16}}{\sqrt {17}}\;+\;{\frac {1}{16}}{\sqrt {34-2{\sqrt {17}}}}\;+\;{\frac {1}{8}}{\sqrt {17+3{\sqrt {17}}-{\sqrt {34-2{\sqrt {17}}}}-2{\sqrt {34+2{\sqrt {17}}}}}}}
  

Çizilebilir açılar grubu, açıların yarısını elde etme işlemi için (ki bu karekök almaya karşılık gelir) kapalı bir gruptur. İki noktadan başlanarak çizilebilen, sonlu mertebeye (finite order) sahip açılar, ya ikinin katına sahip olanlar ya da ikinin bir katı ile bazı Fermat sayılarının çarpımı olanlardır. Bunlara ilaveten, sonsuz mertebeli, yoğun bir çizilebilir açılar kümesi de mevcuttur.

Öklid düzleminde bir noktalar kümesi verilirse, bunlardan biri 0, bir diğeri 1 olarak adlandırmak için seçilirse, ayrıca bir de herhangi bir doğrultu seçilirse, kümedeki diğer noktalar bir karmaşık sayılar kümesi olarak değerlendirilebilir.
Bir noktalar kümesinin bu şekilde bir karmaşık sayılar kümesi olarak yorumlarsak, sadece pergel ve çizgilik ile çizilebilen noktaların kümesi, orijinal noktaları da kapsayan ve, karmaşık eşlenik ve karekök işlemleri için kapalı olan, en küçük alandır (anlamda muğlaklık olmaması için, karmaşık argümanı π'den küçük olan karekök kastedilir). Bu alanın üyeleri, orijinal noktalar için toplama, çıkarma, çarpma, bölme, kompleks argüman ve karekök işlemleri ile ifade edilebilecek bir formüle karşılık gelir; bunların düzlemdeki noktaların yoğun, ama sonlu sayılı bir alt kümesi olduğu görülebilir. Bu altı işlemin her biri bir pergel ve çizgilik işlemine karşılık gelir. Böylesi bir formülden yola çıkarak, her bir aritmetik işleme karşılık gelen çizim işlemini kullanarak, her bir noktayı elde etmek için gereken çizim adımları belirlenebilir. Bazı noktaları elde etmek için

Piramit, üçgen yüzler tek bir tepede birleşmek üzere n-köşeli bir çokgensel bir tabana oturtulmuş n+1 yüzü ve 2n ayrıtı olan polihedrondur. Piramitlerin isimlendirmesi tabanlarına göre yapılır. Örneğin tabanı kare olan piramit, kare piramit olarak adlandırılır. Tabanı dörtgen olan bir piramidin 5 yüzü vardır.
A taban alanı, h tabandan tepeye uzaklık olmak üzere bir piramidin hacmi V

  
    
      
        V
        =
        
          
            1
            3
          
        
        A
        h
      
    
    {\displaystyle V={\frac {1}{3}}Ah}
  
 olarak hesaplanır. Piramidin yan yüz yüksekliği y olarak adlandırılır. 
Alanı=A+Yanal alandır. Yan yüz yüksekliği ise yükseklik ile yarıçapın oluşturduğu dik üçgenin hipotenüsüdür.
y2=h2+r2
Yanal alanı ise= (Taban çevresi x yan yüz yüksekliği) /2'dir.

Dört yüzlü
Kare piramit

Sisamlı Pisagor (Pythagóras ho Sámios; MÖ 570 – MÖ 495), Antik İyonya'nın en ünlü düşünürlerinden birisidir. Yunan düşünür ve Pisagorculuğun kurucusudur. Siyasal ve dinsel öğretilerini daha çok Magna Graecia'da yayan Pisagor, önce Platon ve Aristo'nun felsefelerini sonra ise tüm Batı felsefesini etkiledi. Yaşam öyküsünün çoğu halk efsaneleriyle gölgelendirilmiştir, ancak Sisam adasında bir mücevher oymacısı olan Mnesarkhos'un oğlu olduğu neredeyse kesindir. Hermodamas isimli bir öğretmeni de bulunmaktadır.
En popüler önermesi "Pisagor teoremi"dir. Pisagor ve öğrencileri her şeyin matematikle ilgili olduğuna, sayıların son gerçek olduğuna, matematik aracılığıyla her şeyin kestirilebileceğine ve ölçülebileceğine inanmışlardır.

Pisagor, Yunanistan'daki Sisam Adası'nda doğmuştur. Yüzük taşı yapımcısı Mnesarkhos'un oğludur. İlk eğitimini doğduğu adada almış, daha sonraları ticaret için babasıyla başka şehirlere gitmiştir. Bu dönemde Sisam'da, Homeros geleneğini sürdüren bilginlerden biri olan Samoslu Hermodamas'tan ders almıştır. Pisagor, Hermodamas ile birlikte Homeros dizelerini incelemiş ve yorumlamıştır. Miletli Thales'in de öğrencisi olan Pisagor, Thales'in isteği ile dönemin matematikteki öncü ülkesi Mısır'a gitmiş ve Antiphon'un "Erdemde Sivrilenler Üzerine" adlı eserine göre orada Mısır dilini öğrenmiştir.
Döndüğünde Sisam Adası'nın tiranı Polikrates'in baskısı altında olduğunu görünce İtalya'nın güneyindeki bir Yunan kenti olan Crotone'ye gitmiştir. Burada efsanevî şarkıcı Orfeus'un kurduğu Orfeusçuluk etkisinde kalarak gizli bir dinsel topluluk kurmuştur. Kurduğu bu topluluk ile Pisagor, aynı zamanda siyasal bir görev de üstlenmiştir.
Kendilerini matematikçiler (mathematikhoi) olarak adlandıran bu topluluktakiler; kişisel hiçbir şeye sahip olmadan okulda yaşıyor ve "ruh göçü" öğretisi ile et yemiyorlardı. Bu matematikçiler topluluğuna dinleyiciler (akousmatikhoi) olarak adlandırılan öğrencileri de katılıyor, ancak onların et yememe gibi zorunlulukları olmuyordu.

Topluluk, hem bir okul hem de bir kardeşlik derneği gibi işlev görüyordu. Pisagor'un öğrencileri kendilerini "Pisagorcular" olarak adlandırıyorlardı. Pisagorcuların iki yüzyıl sonra Öklid'in Ögeler adlı eserinde yazdığı aksiyomatik geometrinin başlangıcında etkileri olmuştur.
Pisagorcuların çiğnenmesi durumunda cezasının ölüm olduğu sessizlik kuralları vardı. Çünkü bir insanın sözlerini genellikle dikkatsizce söylediğine inanıyorlardı, bir insan eğer ne söyleyeceği konusunda kuşku duyarsa susmalıydı. Diğer bir kural ise, acısı çoğalırken bir adama acısını unutması konusunda ısrar etmemekti, çünkü kaygısızlığı desteklemek büyük bir suçtu. Ayrıca Pisagorcular biri evden çıktığında öfke onun uşağı olmasın diye geri dönmemesini söylerlerdi. Bu aksiyom onlara matematik, tanrı ve evren konusunda hiçbir şeyi öğrenmemenin yine bunlar hakkında çok az bir şey bilmekten daha iyi olduğunu anlatıyordu.
Pisagorcular ikiye ayrılıyordu: Matematikçiler ve dinleyiciler. Matematikçiler daha ayrıntılı bir eğitim görürken, dinleyiciler Pisagor'un yazılarının özetlerini duyabiliyorlardı. Dinleyicilerin Pisagor'u görmeye ve tapımın sırlarını öğrenmeye izinleri yoktu. Genelde davranış kurallarını ve erdemi öğreniyorlardı.
Pisagor, kadınların bir eşya gibi görüldüğü ve işlerinin sadece evi yönetmek olduğu bir zamanda onların toplulukta eşit şekilde çalışmalarına izin verdi. Orfeusçu tapımın üyesi olan Brontinus'un kızı ve Pisagor'un eşi olan Theano da bir matematikçiydi.

Petron, her kenarında 60 dünyanın yer aldığı eşkenar üçgen biçiminde düzenlenmiş 183 dünyanın var olduğunu söylüyordu. Geriye kalan üç dünya üçgenin köşelerinde bulunuyordu; ama ardı ardına sıralanmış bu dünyalar birbirlerine değiyor ve bir halka halinde sakin dönmüyorlardı.

Metapontlu Hippasus ile Efesli Herakleitos, sürekli devinen ve sınırlı olan tek bir evreni kabul ediyorlardı.

Alkmaion'a göre sağlık; yaş, kuru, soğuk ve sıcak gibi güçlerin dengede kalması yoluyla korunmaktadır. Aralarından birinin "tek başına egemenliği" hastalığın nedenidir, çünkü bunlardan birinin tek başına egemenliği dokuncalıdır. Hastalığın kaynağı, huydaki aşırı sıcak ya da soğuk olup nedeni de, aşırı ya da az yemektir. Hastalığın bulunduğu yerin ise kan, beyin veya ilik olduğu savlanırdı. Ancak zaman zaman dış nedenlerden dolayı ortaya çıkan hastalıklar da tanımlanmıştır: Örneğin yaşanılan yerin suyunun ya da toprağının niteliği, aşırı çalışma, işkence ya da benzeri nedenler gibi. Buna karşılık sağlık, niteliklerin dengeli oranda karışımından ileri geldiğini savunuyordu.
Alkmaion'un Kur'an'da adı geçen bilge Lokman Hekim olabileceği üzerinde tezler yayımlanmıştır.

Tanrısal şeylerden değersiz olanları alt edilir ve karşıt ilkelerden birleştirilmiş olan, Philolaos'un öğretisinde, sınırlıdan ve sınırsızdan oluşan tek bir evren tanımlanır.
Kimileri, -onlara göre en büyük yemin olan- en yetkin olduğuna inandıkları sayıyı, yani 10 sayısını meydana getiren "dörtlük"ü de sağlığın ilk nedeni diye öne sürmüştür. Philolaos da bunlar arasında yer alır.

Matematikçiler bana mükemmel bilgiler kazanmış gibi geliyor ve şeyleri gerçeklikteki biçimleriyle doğru kavramış olmaları bir mucize değildir. Çünkü evren bütünün doğası hakkında doğru bilgiler kazandıkları için, şeylerin niteliklerini de doğru kavramış olmaları çok doğaldı. Bu yüzden bize yıldızların hızı, doğuş ve batışları hakkında seçik bilgiler aktardılar ve aynı şekilde geometri, aritmetik, gök küreler ve hiç de az olmamak üzere müzik hakkında da. Zira bu bilimler birbirlerine çok yakın görünüyorlar. Çünkü bunlar var olanın birbirine çok yakın ilk biçimleriyle meşgul oluyorlar.

Bir anlatıya göre demirciler çalışırken örslerinden çıkan sesi duyan Pisagor bunun çok uyumlu olduğunu düşünmüş ve "Doğa kanunları buna izin veriyorsa bu kanunlar matematikseldir." demiştir. Bundan hareketle, notaların matematiksel formüllere dönüştürülebileceğini keşfetmiştir. Böylece matematik ve müzik arasında bağlantı kurmuştur. Ayrıca ses perdesi ile tel uzunluğu arasında bir ilişki olduğunu bulmuştur. Daha sonra bir Monokord, yani tek telli bir çalgı üzerinde telin uzunluğunu belli oranlarda değiştirdiğinde bugünkü oktav (gam dizisinde sekiz notalık ses aralığı), quint (gam dizisinde beş notalık ses aralığı) ve quart'ı (gam dizisinde dört notalık ses aralığı) bulmuştur. Bunların ise gergin tel üzerinde sırasıyla 1/2, 2/3 ve 3/4'lük aritmetik oranlarla ifade edilen uzunluklara karşılık olduğunu ortaya koymuştur. Böylece ilk dört sayı (1, 2, 3, 4) ve onlar arasındaki oranlarla o zamana kadar müzisyenlerin bile zor farkına varabildiği ses aralıklarının kesin ve matematiksel bir dille ifade edilebilir olduğunu keşfetmiştir. Ondan sonrakiler sayı oranlarında seslerin gizli bağlantılarını aramaya girişip bir sesin niteliği ile ses dizisindeki yerini bu sese karşılık olan sayının niteliği ve sayılar dizisindeki yeri ile bir tutmuşlardı. Matematik ile böylesine yakından uğraşan Pisagorcular, sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri (arkhe) yapmışlardır.
Bir sayısı temel sayıdır. Tek ve çift sayıları meydana getirendir. Sayıların ve varlıkların sonsuz dizisi "bir"den çıkar. İki türlü bir vardır: İlki, bütün sayılar (varlıklar) zincirinin içinden çıktığı ve sonuç olarak da onları içeren, kuşatan, özetleyen, karşıtı olmayan "mutlak bir"dir. Bütün varlıkların değişmez ilkesi ve ebedî kaynağı, sarsılmaz ilkesidir.
İki sayısı dişiliği ve doğanın bu dişilikten geldiğini ifade eder. Üç sayısı uyum ve düzenle maddenin içerdiği üçlü öğeyi temsil eder. Bu sayı, başlangıcı, ortası ve sonu olan ilk rakamdır, yetkin bir sayıdır. Dört tanrısal gücü simgeler. İlk çift sayı olan "iki"nin kendisi ile çarpımından elde edilen bu sayı adaletin de simgesidir. Beş sayısı evliliğin simgesidir. Altı organik ve hayati varlıkların türlü şekillerini gösterir. Burada dişilik ilkesi olan (2), erkeklik ilkesi olan (3), mutlak (1) ile birleştiği için soyların devamını da gösterir. Yedi sayısı kritik sayıları temsil eder. Örneğin, yedi günlük, yedi aylık ya da yedi yıllık dönemlerin varlıkların gelişiminde baskın rolleri vardır. Sekiz sayısı akıl, ahlak ve erdemin temsilcisidir. Dokuz sayısı mutlak Bir ayrı tutulacak olursa ilk tek sayı Üç'ün karesidir. O da Dört sayısı gibi adaleti temsil eder.
On sayısı, yetkin bir sayıdır. Her şey ondan çıkar. Yaşamın ilkesi ve yol göstericisidir. Göksel ve tanrısal olduğu kadar insanidir. Eğer "on"lu olmasaydı her şey belirsizlik içinde ve karanlıkta kalırdı. Bütün sayıların temelidir. On sayısının içinde ilk olarak eşit sayıda tekler ve çiftler bir araya gelmiştir (1, 3, 5, 7, 9 ve 2, 4, 6, 8, 10).

"Onlardan bazıları da bunların düzenli bir sırada sıralanan on temel ilkesi olduğunu söylerler:

İstemli-İstemsiz
Tek-Çift
Bir-Çok
Sağ-Sol
Erkek-Dişi
Duran-Hareket eden
Doğru-Eğri
Aydınlık-Karanlık
İyi-Kötü
Kare-Dikdörtgen"

Pisagorcuların bilim alanında en büyük başarıları astronomidedir. İlk defa olarak yeri, evrenin merkezi olmaktan çıkarmışlar, onu küre şeklinde düşünmüşler ve yerin, evrenin ortasındaki görünmeyen merkezi ateşin etrafında dolandığını söylemişlerdir.

Pisagorcuların simgesi Tetraktystir. Bir sayının geometrideki karşılığı noktadır. İki nokta yan yana getirildiğinde ise bir doğru ya da çizgi elde edilir. Bu da İki sayısının karşılığıdır ve artık elimizde uzunluğu olan bir şekil vardır. Üç sayısı ise üçgene karşı gelir ve düzlemi temsil eder. Dört sayısı dört yüzlü bir şeklin karşılığı olup artık, ortaya bir nesne çıkmıştır.

Bir dik açılı üçgende dik kenarların her birinin uzunluklarının karelerinin toplamları, dik açının karşısındaki kenar olan hipotenüsün uzunluğunun karesine eşittir. Bu teoremin matematiksel formülle gösterimi şöyledir: c2 = a2+ b2

Platon'a olan etkisi R. M. Hare'ye göre üç konudadır:

Platon okulu, Pisagor'un Kroton'da kurduğu okullarla benzerlik göstermektedir.
Platon muhtemelen matematiğin felsefi düşünmeye güvenli bir temel olduğu düşüncesini Pisagor'dan almıştır.
Platon ve Pisagor ruha giden gizemli bir yol ve onun ma

Pisagor teoremi (Yunanca: Πυθαγόρειο θεώρημα) veya Pisagor bağıntısı, Öklid geometrisinde üçgenin kenarları arasındaki temel ilişkiyi kuran ilk teoremlerden biridir. Teoreme gerçek hayattan örnek olarak telli çalgılar gösterilebilir; 'telin uzunluğu arttıkça titreşim artar' prensibine dayanır. Pisagor'un denklemi olarak da isimlendirilen bu teorem, a, b ve c kenarlarının arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklar:

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          c
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a^{2}+b^{2}=c^{2},}
  

burada c hipotenüsün uzunluğunu, a ve b üçgenin diğer iki tarafının uzunluklarını temsil eder. Tarihî anlamda çok tartışılan teorem, adını eski Yunan filozof ve matematikçi Pythagoras'dan ‪(Πυθαγόρας, MÖ 570 – MÖ 495) almıştır.
Bu teorem, birçok matematiksel teoremin ispatlanmasını sağlamıştır. Binlerce yıl öncesine dayanan geometrik ispatlar ve cebirsel ispatlar da dahil olmak üzere bu, çok çeşitlidir. Bu teorem, yüksek boyutlu uzaylardan, Öklid olmayan uzaylara, doğru üçgen olmayan nesnelere ve aslında hiç üçgen olmayan nesnelere, n boyutlu katılara çeşitli şekillerle entegre edilip genelleştirilebilir. Pisagor teoremi, matematiksel soyutlamanın, mistik ya da entelektüel gücün sembolü olarak matematiğin ilgisini çekmiştir; edebiyat, sinema, müzikal, şarkı ve çizgi filmlerde de popüler olmuştur.

Şekilde gösterilen iki büyük karenin her biri dört özdeş üçgen içerir ve iki büyük kare arasındaki tek fark, üçgenlerin farklı şekilde konumlandırılmasıdır. Bu nedenle, iki büyük karenin her birinin içindeki beyaz boşluk eşit alana sahip olmalıdır. Beyaz boşluğun alanını eşitlemek Pisagor teoremini verir, Q.E.D.
Heath, Öklid'in Elementler'i'ndeki Önerme I.47 üzerine yaptığı yorumda bu kanıtı verir ve Bretschneider ve Hankel'in, Pisagor'un bu ispatı biliyor olabileceğine dair önerilerinden bahseder. Heath, Pisagor teoreminin ispatı için farklı bir öneriyi destekliyordu, ancak tartışmasının başlangıcından itibaren şunu kabul ediyor: "Pisagor'dan sonraki ilk beş yüzyıla ait olan Yunan edebiyatı, bu veya buna benzer herhangi büyük bir keşfi belirten hiçbir ifade içermiyor." Son araştırmalar Pisagor'un, matematiğin babası olma rolünde yüksek olasılık gösterdi ancak bu konudaki tartışmalar devam ediyor.

Eğer c hipotenüs uzunluğunu, a ve b diğer iki tarafın uzunluğunu gösteriyorsa Pisagor teoremi, cebirsel olarak şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          c
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle a^{2}+b^{2}=c^{2}.}
  

Hem a hem de b'nin uzunlukları biliniyorsa, c şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        c
        =
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle c={\sqrt {a^{2}+b^{2}}}.}
  

Hipotenüs c'nin ve en az bir tarafın (a veya b) uzunluğu biliniyorsa, diğer tarafın uzunluğu şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        a
        =
        
          
            
              c
              
                2
              
            
            −
            
              b
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a={\sqrt {c^{2}-b^{2}}}}
  

veya

  
    
      
        b
        =
        
          
            
              c
              
                2
              
            
            −
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle b={\sqrt {c^{2}-a^{2}}}.}
  

Pisagor denklemi, dik üçgenin kenarlarını basit bir şekilde ilişkilendirir. Böylece herhangi bir iki tarafın uzunluğu biliniyorsa üçüncü tarafın uzunluğu bulunabilir. Teoremin başka bir sonucu, herhangi bir dik üçgende hipotenüsün diğer taraflardan herhangi birinden daha büyük, ancak toplamlarından daha az olmasıdır.
Bu teoremin genelleştirilmesi, diğer iki tarafın uzunlukları ve aralarındaki açı göz önüne alındığında, herhangi bir üçgenin herhangi bir tarafının uzunluğunun hesaplanmasını sağlayan kosinüs yasasıdır. Diğer taraflar arasındaki açı dikaçı ise, kosinüs yasası Pisagor denklemine indirgenir. Matematikte Pisagor teoremi, Öklid geometrisinde bir dik üçgenin 3 kenarı için bir bağıntıdır. Bilinen en eski matematiksel teoremlerden biridir. Teorem sonradan MÖ 6. yüzyılda Yunan filozof ve matematikçi Pisagor'a atfen isimlendirilmiş ise de, Hindu, Yunan, Çinli ve Babilli matematikçiler teoremin unsurlarını, o yaşamadan önce bilmekteydiler. Pisagor teoreminin bilinen ilk ispatı Öklid'in Elementler eserinde bulunabilir.

Bu teoremin, diğer birçok teoremden daha fazla ispatı olabilir (ikinci dereceden karşılıklılık yasası, bu ayrım için başka bir rakiptir); sadece The Pythagorean Proposition kitabı 370 ispat içeriyor.

Bu ispat, benzer iki üçgenin kenar oranlarına, yani benzer üçgenlere karşılık gelen herhangi iki kenarın birbirine oranına, üçgenlerin boyutuna bakılmaksızın aynı olmasına dayanmaktadır.
ABC, şekilde gösterildiği gibi C'ye uzanan dik açılı bir dik üçgeni temsil etsin. Yüksekliği, C noktasından olsun ve H ile, AB doğrusu üzerinde kesişsin. H, hipotenüs c'nin uzunluğunu d ve e'ye bölsün. Yeni ACH üçgeni, ABC üçgeni ile benzer olsun, çünkü her ikisi de bir dik açıya sahip (yükseklik tanımına göre) ve açıyı A'da paylaşsınlar (bu, üçüncü açı θ'nın her iki üçgende de aynı olacağı anlamına gelir). Üçgenlerin benzerliğinin ispatı, üçgen varsayımını gerektirir: "Bir üçgendeki açıların toplamı iki dik açıya eşit ve paralel postülata eşdeğerdir" varsayımla eşdeğerdir. Üçgenlerin benzerliği, karşılık gelen tarafların oranlarının eşitliğine yol açar:

  
    
      
        
          
            
              B
              C
            
            
              A
              B
            
          
        
        =
        
          
            
              B
              H
            
            
              B
              C
            
          
        
        
           ve 
        
        
          
            
              A
              C
            
            
              A
              B
            
          
        
        =
        
          
            
              A
              H
            
            
              A
              C
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {BC}{AB}}={\frac {BH}{BC}}{\text{ ve }}{\frac {AC}{AB}}={\frac {AH}{AC}}.}
  

İlk sonuç θ açısının kosinüslerine eşittir, ikinci sonuç ise sinüslerine eşittir.

  
    
      
        B
        
          C
          
            2
          
        
        =
        A
        B
        ×
        B
        H
        
           ve 
        
        A
        
          C
          
            2
          
        
        =
        A
        B
        ×
        A
        H
        .
      
    
    {\displaystyle BC^{2}=AB\times BH{\text{ ve }}AC^{2}=AB\times AH.}
  

Bu iki eşitliğin toplanması,

  
    
      
        B
        
          C
          
            2
          
        
        +
        A
        
          C
          
            2
          
        
        =
        A
        B
        ×
        B
        H
        +
        A
        B
        ×
        A
        H
        =
        A
        B
        ×
        (
        A
        H
        +
        B
        H
        )
        =
        A
        
          B
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle BC^{2}+AC^{2}=AB\times BH+AB\times AH=AB\times (AH+BH)=AB^{2},}
  

birkaç basitleştirmeden sonra, Pisagor teoremini şöyle ifade eder:

  
    
      
        B
        
          C
          
            2
          
        
        +
        A
        
          C
          
            2
          
        
        =
        A
        
          B
          
            2
          
        
         
        .
      
    
    {\displaystyle BC^{2}+AC^{2}=AB^{2}\ .}
  

En yaygın olarak karşılaşılan örneklerden biri "3-4-5" üçgenidir. 
  
    
      
        (
        
          3
          
            2
          
        
        +
        
          4
          
            2
          
        
        =
        
          5
          
            2
          
        
        )
        
        
      
    
    {\displaystyle (3^{2}+4^{2}=5^{2})\!\,}
  

Bu, komşu kenarları sırasıyla 3 birim, 4 birim ve karşı kenarı 5 birim olan bir dik üçgeni temsil eder.
Diğer örnekleri ise:

5-12-13
8-15-17
7-24-25
9-40-41
11-60-61
12-35-37
20-21-29
...

Matematikte projektif geometri, projektif dönüşümlere göre değişmeyen geometrik özelliklerin incelenmesidir. Bu, temel Öklid geometrisine kıyasla projektif geometrinin farklı bir ortama, projektif uzaya ve seçici bir dizi temel geometrik kavrama sahip olduğu anlamına gelir. Temel sezgiler, projektif uzayın belirli bir boyut için Öklid uzayından daha fazla noktaya sahip olduğu ve fazladan noktaları ("sonsuzdaki noktalar" olarak adlandırılır) Öklid noktalarına dönüştüren geometrik dönüşümlere izin verildiği ve bunun tersidir.
Projektif geometri için anlamlı olan özellikler, etkileri bir dönüşüm matrisi ve ötelemelerle (afin dönüşümler) ifade edilebilecek olandan daha radikal olan bu yeni dönüşüm fikri tarafından gözetilir. Geometriciler için ilk mesele, yeni bir durum için ne tür bir geometrinin yeterli olduğudur. Öklid geometrisinde olduğu gibi projektif geometride de açılardan bahsetmek mümkün değildir çünkü açı, perspektif çiziminde görüldüğü gibi projektif dönüşümlere göre değişmeyen bir kavram örneğidir. Projektif geometrinin kaynaklarından biri gerçekten de perspektif teorisidir. Temel geometriden bir diğer fark, kavram projektif geometrinin terimlerine çevrildiğinde paralel doğruların sonsuzdaki bir noktada buluştuğunun söylenebilmesidir. Yine bu kavramın sezgisel bir temeli vardır, örneğin bir perspektif çiziminde ufukta buluşan demiryolu rayları gibi. İki boyutta projektif geometrinin temelleri için projektif düzleme bakınız.
Fikirler daha önce mevcut olsa da, projektif geometri esas olarak 19. yüzyılın bir gelişmesiydi. Bu, karmaşık projektif uzay teorisini içeriyordu, kullanılan koordinatlar (homojen koordinatlar) karmaşık sayılardı. Daha soyut matematiğin bazı önemli türleri (değişmezlik teorisi, İtalyan cebirsel geometri okulu ve Felix Klein'ın klasik grupların incelenmesiyle sonuçlanan Erlangen programı dahil) projektif geometri tarafından motive edilmiştir. Aynı zamanda sentetik geometri gibi kendi başına birçok uygulayıcısı olan bir konuydu. Projektif geometrinin aksiyomatik çalışmalarından gelişen bir diğer konu da sonlu geometridir.
Projektif geometri konusunun kendisi şu anda birçok araştırma alt konusuna bölünmüştür, bunların iki örneği; projektif cebirsel geometri (projektif çeşitlerin incelenmesi) ve projektif diferansiyel geometridir (projektif dönüşümlerin diferansiyel değişmezlerinin incelenmesi).

René Descartes (/deɪˈkɑːrt/ veya UK /ˈdeɪkɑːrt/; Fransızca telaffuz: [ʁəne dekaʁt]; Latinceleştirilmiş: Renatus Cartesius; 31 Mart 1596 – 11 Şubat 1650); bir Fransız filozof, matematikçi ve bilim insanıydı. Daha önce birbirinden ayrı olan geometri ve cebir alanlarını birleştirerek analitik geometriyi icat etti. İlk olarak Nassaulu Maurice'in Hollanda Devlet Ordusu'nda ve bir Stadhouder olarak Birleşik Hollanda Cumhuriyeti'nde hizmet veren Descartes, çalışma hayatının büyük bir bölümünü Hollanda Cumhuriyeti'nde geçirdi. Hollanda Altın Çağı'nın en dikkate değer entelektüel şahsiyetlerinden biri olan Descartes ayrıca modern felsefenin kurucularından biri olarak kabul edilir.
Descartes'ın felsefesinin birçok unsurunun geç Aristotelesçilik, 16. yüzyılın yeniden canlanan Stoacılık veya Augustine gibi daha önceki filozoflarda emsalleri vardır. Doğa felsefesi'nde, ekoller'den iki ana noktada ayrıldı: Birincisi, cismani töz'ün madde ve biçime ayrılmasını reddetti; ikinci olarak, doğal fenomenleri açıklamada ilahi veya doğal nihai amaçlar'a yapılan herhangi bir çağrıyı reddetti. Teolojisinde Tanrı'nın yaratma eylemi'nin mutlak özgürlüğünde ısrar eder. Önceki filozofların otoritesini kabul etmeyi reddeden Descartes, görüşlerini sıklıkla kendinden önceki filozoflardan ayırır. Duygular üzerine bir erken modern bir inceleme olan Ruhun Tutkuları'nın açılış bölümünde, Descartes, bu konuda "sanki daha önce bu konularda kimse yazmamış gibi" yazacağını iddia edecek kadar ileri gider. En iyi bilinen felsefi ifadesi "Latince: cogito, ergo sum" ("Düşünüyorum, öyleyse varım", İngilizce: "I think, therefore I am"; Fransızca: Je pense, donc je suis), Yöntem Üzerine Söylem (1637; Fransızca ve Latince) ve Felsefenin İlkeleri'nde (1644, Latince).
Descartes sıklıkla modern felsefenin babası olarak anılır ve 17. yüzyılda epistemoloji'ye verilen artan ilgiden büyük ölçüde sorumlu olarak görülür. Daha sonra Spinoza ve Leibniz tarafından savunulan 17. yüzyıl kıtasal rasyonalizminin temellerini attı ve daha sonra Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume'dan oluşan ampirist düşünce okuluna karşı çıktı. 17. yüzyıl Hollanda Cumhuriyeti'nde, erken modern rasyonalizmin yükselişi -tarihte ilk kez kendi başına oldukça sistematik bir felsefe okulu olarak- genel olarak modern Batı düşüncesi üzerinde muazzam ve derin bir etki yarattı. Descartes'ın (yetişkin yaşamının çoğunu geçirmiş ve tüm önemli yapıtlarını Hollanda'nın Birleşik Eyaletleri'nde yazmıştır) ve Spinoza'nın iki etkili rasyonalist felsefi sistemi - Kartezyencilik ve Spinozizm. "Akıl Çağı"na adını ve tarihteki yerini verenler, Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi 17. yüzyıl başrasyonalistleriydi. Leibniz, Spinoza ve Descartes felsefenin yanı sıra matematikte de çok bilgiliydiler ve Descartes ve Leibniz bilime de büyük katkıda bulundular.
Descartes'ın İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar (Meditations on First Philosophy) (1641) çoğu üniversitenin felsefe bölümünde standart bir metin olmaya devam ediyor. Descartes'ın matematikteki etkisi de aynı derecede belirgindir, Kartezyen koordinat sistemi onun adıyla anılır. Sonsuz küçük hesap ve analiz'in keşfinde kullanılan cebir ve geometri arasındaki köprü olan analitik geometri'nin babası olarak kabul edilir. Descartes aynı zamanda Bilimsel Devrim'deki (Scientific Revolution) kilit şahsiyetlerden biriydi.

René Descartes, La Haye en Touraine, Touraine Eyaleti (şimdi Descartes, Indre-et-Loire), Fransa'da, 31 Mart 1596'da doğdu. Annesi Jeanne Brochard, onu doğurduktan kısa bir süre sonra öldü ve bu yüzden onun da hayatta kalması beklenmiyordu. Descartes'ın babası Joachim, Rennes'deki Brittany Parlamentosu üyesiydi. René, büyükannesi ve büyük amcası ile birlikte yaşıyordu. Descartes ailesi Roma Katolik olmasına rağmen, Poitou bölgesi Protestan Huguenotlar tarafından kontrol ediliyordu. 1607'de, kırılgan sağlığı nedeniyle geç bir tarihte, La Flèche'deki Cizvit Collège Royal Henry-Le-Grand'a girdi ve burada Galileo'un çalışmaları dâhil olmak üzere matematik ve fizikle tanıştı. 1614'te mezun olduktan sonra iki yıl (1615-1616) Poitiers Üniversitesinde okudu ve Kilise ve medeni hukuk alanlarında Baccalauréat ve Lisans derecesi kazandı. 1616'da, babasının istekleri doğrultusunda avukat olması gerektiğini söyledi. Oradan Paris'e taşındı.
 Yöntem Üzerine Söylem'de (Discourse on the Method) Descartes şunları hatırlıyor:

Descartes, 1618'de profesyonel bir askerî subay olma tutkusuna uygun olarak, paralı asker olarak Breda'daki Maurice of Nassau komutasındaki Protestan Hollanda Devletleri Ordusuna katıldı ve Simon Stevin tarafından kurulan askerî mühendislik dalı ile ilgili resmî bir çalışma yaptı. Bu nedenle Descartes, matematik bilgisini ilerletmek için Breda'dan çok teşvik aldı. Bu şekilde, kendisi için Müzik Özeti (Compendium of Music) (1618'de yazılmış, 1650'de yayımlanmış) adlı eseri yazdığı Dordrecht okulunun müdürü Isaac Beeckman ile tanıştı. Birlikte serbest düşüş, zincir eğrisi, konik kesitler ve akışkan statiği üzerinde çalıştılar. Her ikisi de matematik ve fiziği tamamen birbirine bağlayan bir yöntem yaratmanın gerekli olduğuna inanıyordu.
Descartes, 1619'dan beri Bavyera Katolik Dükü Maximilian'ın hizmetindeyken, Kasım 1620'de Prag yakınlarındaki Beyaz Dağ Savaşı'nda hazır bulundu.

Adrien Baillet'e göre, 10-11 Kasım 1619 gecesi (Aziz Martin Günü), Neuburg an der Donau'da görev yaparken, soğuktan korunmak için Descartes kendini "fırın" (muhtemelen bir horoz sobası) olan bir odaya kapattı. İçerideyken üç rüya gördü ve ilahi bir ruhun kendisine yeni bir felsefe gösterdiğine inanıyordu. Bununla birlikte, Descartes'ın ikinci rüyası olarak kabul ettiği şeyin aslında bir patlayan kafa sendromu (EHS-Exploding Head Syndrome) bölümü olması muhtemeldir. Çıktıktan sonra analitik geometri ve matematiksel yöntemi felsefeye uygulama fikrini formüle etmişti. Bu vizyonlardan, bilim arayışının onun için gerçek bilgeliğin arayışı ve hayatının çalışmalarının merkezî bir parçası olduğu kanıtlanacaktı. Descartes ayrıca tüm doğruların birbiriyle bağlantılı olduğunu çok net bir şekilde gördü, böylece temel bir doğru bulmak ve mantıkla ilerlemek tüm bilime yol açacaktı. Descartes bu temel gerçeği çok yakın bir süre sonra ünlü "Düşünüyorum, öyleyse varım" ile keşfetti.

1620'de Descartes ordudan ayrıldı. Loreto'daki Basilica della Santa Casa'yı ziyaret etti, ardından Fransa'ya dönmeden önce çeşitli ülkeleri ziyaret etti ve sonraki birkaç yıl boyunca Paris'te zaman geçirdi. Yöntem üzerine ilk makalesini orada yazdı: Regulae ad Directionem Ingenii (Zihnin Yönü için Kurallar, Rules for the Direction of the Mind). 1623'te La Haye'ye geldi ve hayatının geri kalanında rahat bir gelir sağlayan tahviller'e yatırım yapmak için tüm mülkünü sattı. Descartes, 1627'de Kardinal Richelieu tarafından La Rochelle Kuşatması'nda hazır bulundu. Aynı yılın sonbaharında, Mersenne ve diğer birçok bilginle birlikte simyacı Nicolas de Villiers, Sieur de Chandoux'nun ilkeleri üzerine verdiği bir konferansı dinlemek için geldiği papalığa ait nuncio Guidi di Bagno'nun evinde, sözde yeni bir felsefenin ilkeleri üzerine, Kardinal Bérulle, Engizisyon'un ulaşamayacağı bir yerde yeni felsefesinin bir açıklamasını yazmasını istedi.

Descartes, 1628'de Hollanda Cumhuriyeti'ne döndü. Nisan 1629'da Franeker Üniversitesine katıldı, Adriaan Metius danışmanlığında çalıştı. Katolik bir aileyle yaşadı ya da Sjaerdemaslot kiraladı. Ertesi yıl, "Poitevin" adı altında hem onu Pappus altıgen teoremi ile yüzleştiren Jacobus Golius ile matematik çalışmak için hem de Martin Hortensius ile astronomi çalışmak için Leiden Üniversitesine kaydoldu. Ekim 1630'da, bazı fikirlerini intihal etmekle suçladığı Beeckman ile arası açıldı. Amsterdam'da, 1635'te Deventer'de doğan bir kızı Francine olan Helena Jans van der Strom adında bir hizmetçi kızla ilişkisi vardı. Kızı 5 yaşında kızıl hastalığından öldü.
Zamanın birçok ahlakçısının aksine, Descartes tutkuları küçümsemedi, aksine onları savundu; Francine'in 1640'taki ölümüne ağladı. Jason Porterfield'ın yakın tarihli bir biyografisine göre, "Descartes, insanın kendine adam olduğunu kanıtlamak için gözyaşlarından kaçınması gerektiğine inanmadığını söyledi." Russell Shorto, babalık ve bir çocuğu kaybetme deneyiminin Descartes'ın çalışmasında bir dönüm noktası oluşturduğunu ve odak noktasını tıptan evrensel cevaplar arayışına çevirdiğini düşünüyor.
Sık sık yapılan hareketlere rağmen, tüm önemli çalışmalarını Hollanda'da 20 yılı aşkın bir süre boyunca yazdı ve matematik ve felsefede bir devrim başlattı. 1633'te Galileo İtalyan Engizisyonu tarafından mahkûm edildi ve Descartes, önceki dört yıllık eseri olan Dünya Üzerine İnceleme (Treatise on the World) adlı çalışmasını yayınlama planlarından vazgeçti. Yine de 1637'de bu çalışmanın bazı bölümlerini üç makale hâlinde yayınladı: Les Météores (Meteorlar), "La Dioptrique" (Dioptrics) ve La Géométrie (Geometri), öncesinde ünlü Discours de la méthode (Yöntem Üzerine Söylem). İçinde Descartes, bilgimizin sağlam bir temele dayanmasını sağlamayı amaçlayan dört düşünce kuralı ortaya koymaktadır:

Birincisi, böyle olduğunu bilmediğim hiçbir şeyi doğru kabul etmemekti; başka bir deyişle, acelecilikten ve ön yargıdan dikkatle kaçınmak ve tüm şüphe zeminini dışlayacak kadar açık ve seçik olarak zihnime sunulandan başka bir şeyi yargımda içermemek.
La Géométriede Descartes Pierre de Fermat ile yaptığı keşiflerden yararlandı, bunu yapabildi çünkü Loci'ye Giriş (Introduction to Loci) adlı makalesi ölümünden sonra 1679'da yayımlandı. Bu daha sonra Kartezyen Geometri olarak tanındı.
Descartes, hayatının geri kalanında hem matematik hem de felsefe ile ilgili eserler yayımlamaya devam etti. 1641'de Latince yazılmış ve böylece bilginlere hitap eden Meditationes de Prima Philosophia (İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar, Meditations on First Philosophy) adlı bir metafizik risalesi yayınladı. Bunu 1644'te Yöntem Üzerine Söylem (Discourse on the Method) ve İlk Felsefe Üzerine Meditasyonların (Meditations on First Philosophy) bir tür sentezi olan Principia Philosophiae (Felsefeni

Sayılar teorisi (ya da aritmetik), tamsayılar ve bunlarla ilgili işlemleri inceleyen bilim dalıdır.
Sayılar teorisi, tam sayıların (özellikle pozitif) özelliklerini inceleyen matematiğin bir alanıdır. Matematiğin en eski alanlarından biri olan bu alanda, uzun yıllar uygulama sahası çok az bulunmuştur. Fakat son yıllarda teknolojik gelişmelerin ve bilgisayar sistemlerinin temelinin sonlu sayıda işlem yapan makinelere dayanması bu alanı uygulama bulur hale getirmiştir. Aslen, matematiğin ihtiyaçtan değil de felsefi temellerden oluştuğunun bir kanıtıdır.
Sayılar teorisinin temel konularından olan kongrüans teorisi (modüler aritmetik) özellikle günümüzde takvim hesaplamaları, iletişim sistemlerinin ağ tasarımları, yüksek hızlı bilgisayar mimarisi ve güvenilir şifreleme sistemlerinin oluşturulması alanlarında bolca uygulanmaktadır. 
Bilgisayarların donanımsal temelleri de göz önünde bulundurulduğunda kongrüans teorisinin uygulamalarının çok uygun olduğu düşünülmektedir. Sayılar teorisinin diğer uygulama alanları arasında Fizik, Kimya, Biyoloji, Müzik (nota sistemleri), Kriptografi, dijital iletişim, ekonomi ve iş dünyası vardır.
Alanda öne çıkmış matematikçiler Euclid, Fermat, Euler, Lagrange, Diophantus, Gauss olarak sayılabilir.

Sayılar teorisi zaman çizelgesi

Sayısal analiz, diğer adıyla numerik analiz veya sayısal çözümleme, matematiksel analiz problemlerinin yaklaşık çözümlerinde kullanılan algoritmaları inceler. Bu nedenle birçok mühendislik dalı ve doğa bilimlerinde önem arz eden sayısal analiz, bilimsel hesaplama bilimi olarak da kabul edilebilir. Bilgisayarın işlem kapasitesinin artması ile gündelik hayatta ortaya çıkan birçok sistemin matematiksel modellenmesi mümkün olmuş ve sayısal analiz algoritmaları burada ön plana çıkmıştır. 21. yüzyıldan itibaren bilimsel hesaplama yöntemleri mühendislik ve doğa bilimleri ile sınırlı kalmamış ve sosyal bilimler ile işletme gibi alanları da etkilemiştir. Sayısal analizin alt başlıklarına adi diferansiyel denklemlerin yaklaşık çözümleri ve özellikle veri biliminde önem taşıyan sayısal lineer cebir ile optimizasyon örnek gösterilebilir.
Modern bilgisayarların icadından önce sayısal yöntemler kağıt üstünde uygulanıyordu. Her ne kadar 20. yüzyıl itibari ile ilgili hesaplamalar bilgisayarlar aracılığı ile yapılsa da, bu yazılımları oluşturan matematiksel algoritmaların temeli eski formüllere dayanmaktadır.

Direkt yöntemler sonucu tek bir adımda verirken, yinelemeli yöntemler sonuca birden fazla adım veya iterasyonda ulaşır. Özellikle doğrusal olmayan problemlerin hesaplanmasında yinelemeli yöntemlerin kullanılması gerekebilir; buna karşın, matris faktörizasyonu ve lineer programlama gibi direkt sayısal yöntemler de mevcuttur.
Basit bir problemin direkt olarak cebir ve sayısal yineleme yöntemi ile çözümü şu şekilde karşılaştırılabilir:
x bilinmeyeninin olduğu

3x3 + 4 = 28
denklemini çözersek:

Yineleme yöntemi olarak ikiye bölme metodu kullanılabilir; bu yöntemde fonksiyonun işaret değiştirdiği nokta tespit edilmeye çalışılır. Denklemi buna uygun olarak f(x) = 3x3 − 24 şeklinde yeniden yazabilir ve başlangıç değerleri olarak  a = 0, b = 3, f(a) = −24 ve f(b) = 57 verebiliriz.

Tabloya göre sonuç 1.875 ile 2.0625 arasındadır. Algoritma bu aralık 0.2'den daha az bir hata ile herhangi bir sonucu verebilir.

Ayrıklaştırma, bir fonksiyonun ya da operatörün ayrık değerlerle yaklaşık olarak hesaplanmasıdır. Örnek olarak, bir arabanın hızının yarım saatte bir ölçülmesiyle oluşturulan bir tablo ayrıklaştırılmış verileri gösterir; her ne kadar araba sürekli hareket etmiş olsa da veri tablosu ile zamana bağlı hızı gösteren ayrık bir fonksiyon elde edilebilir:

Fonksiyonların ayrıştırılmasına örnek olarak bir fonksiyonun türevi limit kullanarak şu şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        
          lim
          
            Δ
            h
            →
            0
          
        
        
          
            
              f
              (
              x
              +
              Δ
              h
              )
              −
              f
              (
              x
              )
            
            
              Δ
              h
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dx}}f(x)=\lim _{\Delta h\to 0}{\frac {f(x+\Delta h)-f(x)}{\Delta h}}}
  

Türevin yaklaşık olarak kullanılması gereken durumlarda limit yerine 
  
    
      
        Δ
        h
      
    
    {\displaystyle \Delta h}
  
 küçük ama sonlu bir değer alabilir ve bir x noktasındaki yaklaşık değer bu şekilde hesaplanabilir. Bu sayısal türev olarak ifade edilir. Aynı fonksiyonun x noktası için türevi Taylor serisi kullanılarak daha yakınsak bir şekilde de ifade edilebilir:

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        f
        (
        x
        )
        ≈
        
          
            
              f
              (
              x
              +
              
                
                  
                    Δ
                    h
                  
                  2
                
              
              )
              −
              f
              (
              x
              −
              
                
                  
                    Δ
                    h
                  
                  2
                
              
              )
            
            
              Δ
              h
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dx}}f(x)\approx {\frac {f(x+{\frac {\Delta h}{2}})-f(x-{\frac {\Delta h}{2}})}{\Delta h}}}
  

Ayrıklaştırma, diferansiyel denklemlerin çözümünde ve sayısal integrallerde de sıklıkla kullanılmaktadır.

Yuvarlama hataları, sayısal hesaplamaların yapıldığı bilgisayarların sınırlı hafızalarının olmasından kaynaklanmaktadır: reel sayıların tüm hanelerini dijital veri şeklinde saklayabilmek mümkün değildir. Kesme hatası yinelemeli bir yöntemin sonlandırılması, ayrıklaştırma hataları ise sürekli bir sistem veya fonksiyonun ayrık bir şekilde yakınsanması ile ortaya çıkar. Sayısal yöntemleri yakınsama temelli olduğu için birçok durumda sonucun az da olsa kesin çözümden farklı olması beklenir; buna karşılık elde edilen sonucun hatası tolerans sınırları içinde olmalıdır. Özellikle matris problemleri için hata üst sınırı koşul sayısı (condition number) ile belirtilebilir.

Bir algoritmanın nümerik açıdan stabil ya da kararlı olması, hatanın hesaplama sırasında çok büyümediğini ifade eder. Bu problemin "iyi koşullandırılmış" (well-conditioned) olmasını gerektirir. İyi koşullandırılma, verideki küçük bir değişikliğin sonuçta da küçük bir değişiklik yaratması olarak tanımlanabilir; bunun tersi "kötü koşullandırılmış" olarak tanımlanabilir.

Fonksiyonların bir nokta için kesin hesabının etkili ya da mümkün olmadığı durumlarda Horner yöntemi gibi sayısal yöntemler kullanılabilir. Kök bulma algoritmaları için ise ikiye bölme metodu, Newton metodu, kiriş yöntemi ve Müller metodu örnek verilebilir.

Özellikle doğrusal denklem sistemlerinin matris çözümlerinde sayısal yöntemler sıklıkla kullanılır; bunlardan bazılarına Gauss eleme yöntemi ve LU ile QR ayrışımları örnek gösterilebilir. Büyük boyutlu sistemlerde ise Jacobi metodu, Gauss-Seidel yöntemi veya konjuge gradyan metodu gibi yinelemeli çözümlemeler kullanılır. Doğrusal olmayan sistemler doğrusala yakınsabilir ve bu sistemler için Newton'un doğrusal olmayan sistem yöntemi kullanılabilir.

Optimizasyon, bir fonksiyonun bazı sınırlamalar altındaki maksimum ya da minimum koşullarını sağlayan değerinin tespiti ile ilgilenir. Alt alanları arasında doğrusal programlama ve konveks optimizasyon örnek gösterilebilir.

İnterpolasyon, bazı değerleri bilinen bir fonksiyonun ara değerlerinin tahmin edilerek doldurulması olarak tanımlanabilir. İnterpolasyon yöntemleri arasında noktaların doğrusal çizgiler ile birleştirilmesi (lineer interpolasyon) ve noktalara bir polinom fonksiyonun uyarlanması (polinom interpolasyonu) bulunmaktadır. Veri kümesi sınırları dışında bulunan bir noktadaki değerin tahmini ise ekstrapolasyondur.
İstatistikte önem arz eden ve sayısal analiz sınırlarına da giren regresyon yöntemleri ise iki ya da daha çok değişken arasındaki ilişkiyi tahmin etmeye çalışır. En basit regresyon tiplerinden biri olan doğrusal regresyonda veriye uyan bir doğrusal çizgi (fit) çekilir; bu en küçük kareler yöntemi ile yapılabilir.

Özellikle fizik ve mühendislik gibi alanlarda birçok problem özdeğer problemi olarak modellenebilir; bu durum sistemlerin özdeğerlerine ya da tekil değerlerine ayrıştırılmasını gerektirebilir. İstatistikte kullanılan temel bileşen analizi buna örnek gösterilebilir.

Diferansiyel denklemlerin sayısal yöntemler ile çözümü bilimsel hesaplama için önem teşkil eden bir alt daldır. Özellikle birçok kısmi diferansiyel denklemlerin karmaşık geometrileri ve sınır koşulları için tam çözümü bulunamaz; bu nedenle denklemlerin ayrıklaştırılarak sınırlı bir alt uzayda çözülmesi gerekir. Sonlu elemanlar, sonlu farklar ve sonlu hacim yöntemleri ısı ve dalga denklemi gibi birçok denklemin karmaşık sistemlerde çözülmesinde ve simülasyonunda kullanılır. Adi diferansiyel denklemlerin çözümlerinde ise Runge-Kutta yöntemleri kullanılabilir.

Belirli integrallerin yaklaşık olarak hesaplanması için kullanılan yöntemler arasında Yamuk kuralı formülü, Simpson (1/3) kuralı, Gauss dördünü ve Romberg yöntemi bulunmaktadır.

Hesaplamalı fizik
Makine öğrenimi
Veri bilimi

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri25 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sayısal yöntemler
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ders notları11 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sayısal yöntemlere giriş (İngilizce)

Siczi ya da Ebu Said Ahmed ibn Muhammed ibn Abdulcelil el-Siczî, Abu Sa'id Ahmed ibn Mohammed ibn Abd al-Jalil al-Sijzi (y. 945 - y. 1020, aynı zamanda Abu Said Siczi (Farsça: ابوسعید سجزی) ile "Al-Sijistani"nın kısaltması olan al-Sinjari, al-Sijazi ve Al-Sijzi adlarıyla da bilinir.), İranlı Müslüman astronom, matematikçi ve astrologdur. El-Biruni ile yazışmaları ve 10. yüzyılda Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğünü öne sürmesiyle tanınır.
Çalışmalarını muhtemelen hamisi olan Adudüddevle'ye ve Belh prensine adamıştır. Ayrıca 969'dan 970'e kadar Şiraz'da astronomik gözlemler yaparak çalıştı.

El-Siczi, konik kesitlerin ve çemberlerin kesişimleri üzerinde çalıştı. Bir açının eski kinematik yöntemlerle üç eş parçaya bölümü yerine tamamen geometrik bir çözüm getirdi (bir çember ile eşkenar bir hiperbolün kesişimi yöntemiyle).

El-Biruni, El-Siczi'nin "el-zûrakî" adı verilen ve tasarımı Dünya'nın döndüğü fikrine dayanan bir usturlap icat ettiğini söyler:

Ebu Said Siczi tarafından icat edilen Zurakî adlı usturlabı gördüm. Çok beğendim ve onu çok övdüm, çünkü bazılarının, gördüğümüz hareketin gökyüzünün değil, Dünya'nın hareketinden kaynaklandığı fikrine dayanıyor. Hayatım boyunca, bu çözümü ve çürütülmesi zor bir problemdir. [Çünkü ister Dünya'nın ister gökyüzünün hareket halinde olduğunu kabul edin, durum aynıdır. Çünkü her iki durumda da Astronomi Bilimini etkilemez. Fizikçiye düşen, bunu çürütmenin mümkün olup olmadığını görmektir.
El-Bîrûnî ayrıca el-Kânûnu'l-Mes'ûdî adlı eserde dünyanın döndüğü teorisini savunan önemli bir astronom olarak El-Siczi'den bahsetmiştir.
Bazı insanların dünyanın kendi ekseni üzerinde hareket ettiğine inandığı gerçeği, 13. yüzyıldan kalma bir referansla daha da doğrulanmaktadır:

"Geometricilere [veya mühendislere] (muhandisîn) göre, dünya sürekli dairesel hareket halindedir ve göklerin hareketi gibi görünen şey aslında yıldızların değil dünyanın hareketinden kaynaklanmaktadır."

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Abu Said Ahmad ibn Muhammad Al-Sijzi", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Suter, Heinrich: Die Mathematiker und Astronomen der Araber und ihre Werke (80-81, 224, 1900).

Hogendijk, Jan P. (1996). Al-Sijzi's Treatise on Geometrical Problem Solving (PDF). Tahran: Fatemi Publishing Co. ISBN 964-318-114-6. 3 Mayıs 2004 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 

Brummelen, Glen van (2007). "Sijzī: Abū Saʿīd Aḥmad ibn Muḥammad ibn ʿAbd al‐Jalīl al‐Sijzī".  Thomas Hockey (Ed.). The Biographical Encyclopedia of Astronomers. New York: Springer. s. 1059. ISBN 978-0-387-31022-0.  (PDF version)
Dold-Samplonius, Yvonne (2008) [1970-80]. "Al-Sijzī Abū Sa'īd Aḥmad Ibn Muḥammad Ibn 'Abd Al-Jalīl". Complete Dictionary of Scientific Biography. Encyclopedia.com.

Silindir veya üstüvane (Antik Yunanca κύλινδρος, kúlindros); eğimli yüzeye sahip, üç boyutlu bir cisimdir. En temel matematiksel cisimlerden biridir. Basitçe daire tabanlı bir prizmayı ifade eder.
Silindir, bazı modern matematik ve topoloji tanımlamalarında sonsuz eğrisellikte bir yüzeyi de ifade edebilir. Genel olarak bir hacmi mi yoksa yüzeyi mi belirttiği ise farklılık gösterebilir. Bunların yanında kimi zaman dik dairesel silindiri, iki paralel daire tabana ve bu tabanları birleştiren düzgün bir yan yüzeye sahip silindir, de ifade edebilir.

Bu bölümdeki tanımlama ve çıkarımlar, George A. Wentworth ve David Eugene Smith'in hazırladığı 1913 yayını "Plane and Solid Geometry"den alınmıştır (Wentworth & Smith 1913).
Silindirik yüzey; belirli bir doğruya paralel olan, ayrıca bu doğruya paralel olmayan bir düzlemde yer alan, sabit bir düzlemsel eğriden geçen tüm doğrular üzerindeki noktaların oluşturduğu yüzeydir. Bu paralel doğrular kümesindeki herhangi bir doğruya silindirik yüzeyin bir elemanı denir. Kinematik açıdan bakıldığında silindirik yüzey; ana doğru adı verilen ve eğrinin düzleminde bulunmayan bir doğrunun, kendisine paralel olacak şekilde hareket ederken oluşturduğu yüzeydir. Ana doğrunun belirli herhangi bir konumu, silindirik yüzeyin bir elemanıdır.
Silindirik yüzey ve iki paralel düzlem arasında snırlanan cisme silindir denir. Düzlemler arasındaki her bir doğru, silindrin bir elemanıdır. Bir silindirin tüm elemanlarının uzunluğu eşittir. Silindirin iki düzlemde kısıtladığı bölgelerin her birine de taban denir. Silindirin iki tabanı birbirine eştir. Silindirin elemanları tabanlara dikse silindir, dik dairesel silindir olarak adlandırılır. Aksi takdirde eğik silindir olur. Silindirin tabanları birer daire ise silindir bir dairesel silindirdir. Eğer silindirin tabanı yoksa bu silindire açık silindir denir. Bazı basit tanımlamalarda silindir kavramı, dairesel silindir veya dik dairesel silindire de gönderme yapabilir.
Silindirin yüksekliği, silindirin tabanları arasındaki dik uzaklıktır.
İki eşit uzunlukta, aynı hizada ve paralel doğru parçasından birinin diğeri etrafında döndürülmesi sonucu çevrelenen hacmin oluşturduğu silindire devir silindiri denir. Bu silindir daima bir dik dairesel silindirdir. Silindirin elemanlarının uzunluğu ve yüksekliği daima başlangıçtaki doğru parçalarının uzunluğuna eşittir.

Günlük hayatta kullanılan silindir terimi genellikle birbirine paralel daire tabanlı, elemanları tabanlara dik bir silindire, dik dairesel silindir, gönderme yapar. Eğer bu silindir tabanlara sahip değilse (tabanları bir düzlem değilse) açık silindir olarak adlandırılır. Bu silindirin yüzey alanı ve hacim formülleri antik dönemlerden beri bilinmektedir.
Bir dik dairesel silindir, aynı zamanda paralel, aynı hizada ve eşit uzunlukta iki doğrunun oluşturduğu bir dönel cisim olarak düşünülebilir.
Yüksekliği çap uzunluğundan büyük bir silindir iğne silindir, çap uzunluğu yüksekliğinden büyük bir silindir ise disk silindir olarak adlandırılabilir.

Silindir kesiti, silindirin bir düzlem ile iki parçaya ayrılması sonucu ortaya çıkan iki boyutlu bölgedir. Silindirin en az iki elemanını içine alan kesit, bir paralelkenardır. Eğer bu kesit bir dik dairesel silindir üzerindeyse kesit aynı zamanda bir dikdörtgendir.
Silindirin tüm elemanlarına dik olan bir kesit, dik kesit olarak adlandırılır. Eğer bir dik kesit bir daire oluyorsa o silindir de bir dairesel silindirdir. Daha genel bir ifade ile eğer bir dik kesit bir konik kesit (parabol, hiperbol veya elips) ise o silindirin dik kesitinin şekline bağlı olarak parabolik, hiperbolik veya eliptik olduğu söylenebilir.

Bir dik dairesel silindiri kesit ile ayırmanın pek çok yolu vardır. Öncelikle, kesitler bir tabanı en az bir noktada kesebilir. Bir düzlem, silindiri tek noktada kesiyorsa düzlem silindire teğettir. Slindire dik kesitler daire şeklinde, tabana temas etmeyen diğer kesitler ise elips şeklindedir. Eğer bir düzlem, silindirin bir tabanını tam iki noktada kesiyorsa, bu noktaları birleştiren doğru parçası silindir kesitinin bir parçasıdır. Eğer böyle bir kesit, iki eleman içeriyorsa dikdörtgen şeklindedir. Aksi takdirde silindir kesitinin parçaları bir elipsin parçasıdır. Son olarak, eğer bir kesit tabanı ikiden fazla noktada kesiyorsa, tabanın tamamı ile çakışmış haldedir ve kesit bir dairedir.
Bir dik dairesel silindirde elips şeklinde bir kesit olması durumunda silindir kesitinin eksantriği (e) ve yarı büyük ekseni (a), silindirin yarıçapı (r) ve sekant düzlemi ile silindir ekseni arasındaki açı α'ya, aşağıda anlatıldığı üzere, bağlıdır.
  
    
      
        
          
            
              
                e
              
              
                
                =
                cos
                ⁡
                α
                ,
              
            
            
              
                a
              
              
                
                =
                
                  
                    r
                    
                      sin
                      ⁡
                      α
                    
                  
                
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}e&=\cos \alpha ,\\[1ex]a&={\frac {r}{\sin \alpha }}.\end{aligned}}}
  

Basitçe, r yarıçapı ve h yüksekliğine sahip bir dairesel silindirin hacmi şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        V
        =
        π
        
          r
          
            2
          
        
        h
      
    
    {\displaystyle V=\pi r^{2}h}
  

Bu formül, silindirin dik olup olmamasına bağlı değil, sadece daireselliğine bağlıdır. Cavalieri ilkesine dayanır.

Daha genel kapsamda bir silindirin hacmi, dairesel veya dik olup olmaması fark etmeksizin, taban alanı ile yüksekliğinin çarpımına eşittir. Örneğin yarı büyük ekseni a, yarı küçük ekseni b uzunluğunda ve h yüksekliğine sahip bir dik eliptik silindirin hacmi V = Ah ile hesaplanabilir. Burada taban alanı A, πab'ye eşittir.
Dik eliptik silindirin hacmi integral ile de hesaplanabilir. Silindirin ekseni pozitif x ekseni kabul edilir ve A(x) = A kesit alanıdır.

  
    
      
        V
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            h
          
        
        A
        (
        x
        )
        d
        x
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            h
          
        
        π
        a
        b
        d
        x
        =
        π
        a
        b
        
          ∫
          
            0
          
          
            h
          
        
        d
        x
        =
        π
        a
        b
        h
        .
      
    
    {\displaystyle V=\int _{0}^{h}A(x)dx=\int _{0}^{h}\pi abdx=\pi ab\int _{0}^{h}dx=\pi abh.}
  

Silindirik koordinat sistemi kullanılarak bir dik dairesel silindirin hacmi de integral ile hesaplanabilir:

  
    
      
        
          
            
              
                V
              
              
                
                =
                
                  ∫
                  
                    0
                  
                  
                    h
                  
                
                
                  ∫
                  
                    0
                  
                  
                    2
                    π
                  
                
                
                  ∫
                  
                    0
                  
                  
                    r
                  
                
                s
                
                
                d
                s
                
                d
                ϕ
                
                d
                z
              
            
            
              
              
                
                =
                π
                
                
                  r
                  
                    2
                  
                
                
                h
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}V&=\int _{0}^{h}\int _{0}^{2\pi }\int _{0}^{r}s\,\,ds\,d\phi \,dz\\[5mu]&=\pi \,r^{2}\,h.\end{aligned}}}
  

r yarıçapı ve h yüksekliğine sahip bir dik dairesel silindirin hacmi üç faktöre bağlıdır:

üst taban alanı: πr2
alt taban alanı: πr2
yan yüzey alanı: 2πrh
Üst ve alt taban alanları birbirine eşittir ve basitçe taban alanı (B) olarak adlandırılır. Yan yüzey alanı ise yanal alan (L) olarak bilinir.
Bir açık silindirin yüzey alanı, alt ve üst taban içermemesi dolayısıyla basitçe 
  
    
      
        L
        =
        2
        π
        r
        h
      
    
    {\displaystyle L=2\pi rh}
  
 ile ifade edilir.
Bir dik dairesel silindirin yüzey alanı ise üç bileşenin toplamıdır:

  
    
      
        A
        =
        L
        +
        2
        B
        =
        2
        π
        r
        h
        +
        2
        π
        
          r
          
            2
          
        
        =
        2
        π
        r
        (
        h
        +
        r
        )
        =
        π
        d
        (
        r
        +
        h
        )
      
    
    {\displaystyle A=L+2B=2\pi rh+2\pi r^{2}=2\pi r(h+r)=\pi d(r+h)}
  

(Formülde d=2r silindir çapını ifade ediyor.)
Bilinen bir hacimde en küçük yüzey alanına sahip silindiri bulmak için h = 2r olması gerekir. Benzer şekilde bilinen bir yüzey alanında en büyük hacme sahip silindiri bulmak için de h = 2r eşitliği sağlanmalıdır. Bu durum sağlandığında ayrıca silindir, bir küpün içine her kenarına teğet olacak şekilde sığabilir.
Bir dairesel silindirin yanal alanı (L),

  
    
      
        L
        =
        e
        ×
        p
        ,
      
    
    {\displaystyle L=e\times p,}
  

formülü ile de bulunabilir. For

Simetri, ilki belirsiz bir mükemmellik veya güzelliği yansıtan bir muntazamlık veya estetik olarak hoşa giden bir orantılılık ve denge duygusu olarak; ikincisi kesin ve iyi tanımlanmış biçemsel sistemin kurallarına (geometri, fizik vb.) göre gösterilebilen veya ispat edilebilen bir denge ve orantılılık kavramı veya "kendine benzeşme örneği" olarak iki şekilde tanımlanır. Sıkışma mükemmelliğine ve tabii düzenine izafe eden biçim tanımlı geometrik ölçüsüne denir.
Simetrinin hassas tanımının değişik ölçüleri ve işlemsel tanımları vardır. Örnek olarak simetri değişik şekillerde gözlemlenebilir: Geçen zamana nazaran, bir hacimsel ilişkiye istinaden, ölçeklendirme, döndürme ve aynalama gibi geometrik dönüşümler vasıtasıyla, diğer işlevsel fonksiyonlar vasıtasıyla (düzenli bir desen ile kaplı yer döşemesi, vb), soyut nesnelerin durumu olarak bilimsel modeller, dil, müzik ve hatta bilginin kendisi. Simetrik nesneler, bir kişi, kristal, desenli örtü, yer döşemesi veya molekül ve hatta soyut bir nesne gibi bir özdek(madde) olabilir.
Simetri üç farklı görüş açısında değerlendirilir. İlki, simetrilerin tanımlandığı ve tam olarak kategorize edildiği matematik'dir. İkinci görüş simetriyi bilime ve teknolojiye göre tanımlar.
Matematikte bir nesnenin simetrik olması için verilen bir matematiksel işleve tabi tutulduğunda bu işlemin nesneyi ve görünüşünü değiştirmemesi gerekir. Verilen bir dizi matematik işleve tabi tutulduğunda birinden diğeri elde edilebiliyorsa (veya tersi) iki nesne birbirine göre simetriktir.
Simetriler aralarında insanların ve diğer canlıların da bulunduğu yaşayan organizmalarda da görülebilir.

Soyut cebir veya soyut matematik, matematiğin bir alanı olup, cebirsel yapılar üzerinde çalışır. Cebirsel yapılar, elemanları üzerinde belirli işlemlerin uygulandığı kümelerdir ve gruplar, halkalar, alanlar, modüller, vektör uzayları, kafesler ve alan üzerindeki cebirler içerir. Soyut cebir terimi, 20. yüzyılın başlarında temel cebirden ayırmak amacıyla türetilmiştir. Soyut cebir ileri matematik için temel hale geldikçe basitçe "cebir" olarak adlandırılırken, "soyut cebir" terimi pedagoji dışında nadiren kullanılır.
Soyut cebir kavramı günümüzde tüm cebirsel yapılar üzerine yapılan çalışmayı ifade etmektedir, temel cebirden farkı, bilinmeyen, çözümsüz gerçek ve karmaşık sayılardan oluşan cebirsel ifadeler ve formüller için doğru kurallar gösterir.
Temel cebir, gerçek alan ve basit cebir olarak bilinen yapıların başlangıç kısmı olarak ele alınabilir.

19. yüzyıldan önce cebir, polinomların incelenmesi olarak tanımlanıyordu. Soyut cebir, daha karmaşık problemler ve çözüm yöntemleri geliştikçe 19. yüzyılda ortaya çıktı. Somut problemler ve örnekler sayı teorisinden, geometri, analiz ve cebirsel denklemlerin çözümlerinden geldi. Günümüzde soyut cebirin bir parçası olarak kabul edilen teorilerin çoğu, matematiğin çeşitli dallarından farklı gerçeklerin koleksiyonları olarak başladı, çeşitli sonuçların gruplandırıldığı bir çekirdek görevi gören ortak bir tema edindi ve sonunda ortak bir kavram kümesi temelinde birleştirildi. Bu birleşme, 20. yüzyılın ilk on yıllarında gerçekleşti ve gruplar, halkalar ve alanlar gibi çeşitli cebirsel yapıların resmi aksiyomatik tanımlarıyla sonuçlandı.

Matematikçiler, matematiğin birçok alanında kullanılan ayrıntıları soyutlayarak, çeşitli cebirsel yapıları tanımlamışlardır. Örneğin, incelenen sistemlerin hemen hemen hepsi kümelerdir ve küme teorisinin teoremleri bunlara uygulanır. Üzerinde belirli bir ikili işlem tanımlanmış olan küme, magma olmaktadır. Cebirsel yapıya, ilişkisellik (yarı gruplar oluşturmak için); özdeşlik ve tersler (gruplar oluşturmak için); ve diğer daha karmaşık yapılar gibi ek kısıtlamalar ekleyebiliriz. Cebirsel yapılara ayrıntı ekledikçe daha fazla teorem kanıtlanabilir, fakat genellik azalır. Cebirsel nesnelerin "hiyerarşisi" (genellik açısından), karşılık gelen teorilerin bir hiyerarşisini yaratır: örneğin, grup teorisinin teoremleri, bir halkanın işlemlerinden biri üzerinde bir grup olması nedeniyle halkaları (belirli aksiyomlara sahip iki ikili işlemi olan cebirsel nesneler) incelerken kullanılabilir. Genel olarak, teorinin genelliği ile zenginliği arasında bir denge vardır: daha genel yapılar genellikle daha az sayıda önemsiz olmayan teorem ve daha az uygulamaya sahiptir.
Bir ikili işlemli cebirsel yapı örnekler:

Magma
Quasigroup
Monoid
Yarı grup
Grup
Birçok ikili işlemli cebirsel yapı örnekler:

Halka
Alan
Modül
Vektör uzayı
Alan üzerindeki cebir
Lie cebiri
Kafes
Boole cebiri

Soyut cebirin birçok bölümü vardır. Aşağıdaki bölümlerin dışında modüller, vektör uzayları, kafesler ve alan üzerindeki cebirler bölümler olmaktadır.

Üzerinde bir tane 
  
    
      
        ∗
        :
        M
        ×
        M
        →
        M
      
    
    {\displaystyle *:M\times M\rightarrow M}
  
 ikili işlemi tanımlanmış bir 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 kümesi magma olarak adlandırılır.
Eğer bir 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 magması aşağıdaki üç özelliği şağlıyorsa:

Bileşme aksiyomu: Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b,c\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        (
        b
        ∗
        c
        )
        =
        (
        a
        ∗
        b
        )
        ∗
        c
      
    
    {\displaystyle a*(b*c)=(a*b)*c}
  

Etkisiz eleman: Öyle bir 
  
    
      
        e
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle e\in G}
  
 mevcuttur ki her 
  
    
      
        a
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        e
        =
        e
        ∗
        a
        =
        a
      
    
    {\displaystyle a*e=e*a=a}
  

Ters eleman: Her 
  
    
      
        a
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a\in G}
  
 için öyle bir 
  
    
      
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a^{-1}\in G}
  
 elemanı vardır ki 
  
    
      
        a
        ∗
        
          a
          
            −
            1
          
        
        =
        
          a
          
            −
            1
          
        
        ∗
        a
        =
        e
      
    
    {\displaystyle a*a^{-1}=a^{-1}*a=e}
  

  
    
      
        (
        G
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (G,*)}
  
 kümesine grup adı verilir. Basitçe 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 gösterimi kullanılır ve işlem belli ise her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        ∗
        b
      
    
    {\displaystyle a*b}
  
 yerine 
  
    
      
        a
        b
      
    
    {\displaystyle ab}
  
 yazılmaktadır. Bileşme aksiyomu sağlayan bir magmayı yarı grup, hem bileşme aksiyomu hem de etkisiz eleman özelliği sağlayan bir magmayı monoid denir. Ayrıca 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 grubu değişme özelliği de sağlıyorsa:

Değişme: Her 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ∈
        G
      
    
    {\displaystyle a,b\in G}
  
 için 
  
    
      
        a
        b
        =
        b
        a
      
    
    {\displaystyle ab=ba}
  

  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 grubu ya değişmeli grup ya da Abelyen grup denmektedir.

Eğer üzerinde birer tane toplama: 
  
    
      
        +
        :
        (
        x
        ,
        y
        )
        ↦
        x
        +
        y
      
    
    {\displaystyle +:(x,y)\mapsto x+y}
  
 ve çarpma: 
  
    
      
        ∗
        :
        (
        x
        ,
        y
        )
        ↦
        x
        y
      
    
    {\displaystyle *:(x,y)\mapsto xy}
  
 işlemleri tanımlanmış bir 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 kümesi aşağıdaki üç özelliği sağlıyorsa:

  
    
      
        (
        H
        ,
        +
        )
      
    
    {\displaystyle (H,+)}
  
 değişmeli bir grup

  
    
      
        (
        H
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (H,*)}
  
 bir monoid

  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 işlemi 
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
 işlemi üzerine sağdan ve soldan dağılmalı

  
    
      
        (
        H
        ,
        +
        ,
        ∗
        )
      
    
    {\displaystyle (H,+,*)}
  
 kümesine halka adı verilir. Basitçe 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 gösterimi kullanılır. Toplama işlemin etkisiz elemanına genellikle 
  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
, çarpma işlemin etkisiz elemanına da 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
 simgeleri kullanılır.

Eğer 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 değişmeli halkası aşağıdaki özellikleri sağlıyorsa:

  
    
      
        0
        ≠
        1
      
    
    {\displaystyle 0\neq 1}
  

  
    
      
        0
      
    
    {\displaystyle 0}
  
 hariç her elemanın çarpma işlemiyle ters elemanı var

  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 halkasına alan adı verilir.

Genel olması nedeniyle soyut cebir, matematik ve bilimin birçok alanında kullanılır. Mesela, cebirsel topoloji, topolojileri incelemek için cebirsel nesneleri kullanır. 2003'te kanıtlanan Poincaré varsayımı, bir manifoldun bağlantılılık hakkında bilgi kodlayan temel grubunun, bir manifoldun küre olup olmadığını belirlemek için kullanılabileceğini ileri sürer. Cebirsel sayılar teorisi, tam sayılar kümesini genelleştiren çeşitli sayı halkalarını inceler. Andrew Wiles, cebirsel sayılar teorisinin araçlarını kullanarak Fermat'ın Son Teoremini kanıtladı.
Fizikte, gruplar simetri işlemlerini temsil etmek için kullanılır ve grup teorisinin kullanımı diferansiyel denklemleri basitleştirebilir. Gösterge teorisinde, yerel simetri gereksinimi bir sistemi tanımlayan denklemleri çıkarmak için kullanılabilir. Bu simetrileri tanımlayan gruplar Lie gruplarıdır ve Lie grupları ve Lie cebirlerinin incelenmesi fiziksel sistem hakkında çok şey ortaya çıkarır; örneğin, bir teorideki kuvvet taşıyıcılarının sayısı Lie cebirinin boyutuna eşittir ve bu bozonlar, Lie cebiri nonabelian ise aracılık ettikleri kuvvetle etkileşime girer.

Sıra teorisi, ikili bağıntıları kullanma sırasının sezgisel kavramını inceleyen bir matematik dalıdır. "Bu, şundan daha küçüktür" veya "bu, şundan daha öncedir" gibi durumları inceler.

Bir küme ve o küme üzerinde aşağıda tarif edilecek olan ikili bir bağıntıyı içeren aksiyomatik sistemlere denir. Bilinen sıralama 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
 bağıntısının soyutlanmasıyla elde edilirler. Kümemize X, bağıntımıza R adını verecek olursak, aşağıdaki aksiyomların sağlandığını varsayarız.

X kümesinin her a elemanı için R(a, a) bağıntısı sağlanmalıdır. (
  
    
      
        a
        ≤
        a
      
    
    {\displaystyle a\leq a}
  
 şeklinde düşünülebilir, yansıma özelliği olarak bilinir.)
X kümesinin herhangi iki a ve b elemanı için R(a, b) ve R(b, a) bağıntıları sağlanıyorsa, 
  
    
      
        a
        =
        b
      
    
    {\displaystyle a=b}
  
 olmalıdır. (hem 
  
    
      
        a
        ≤
        b
      
    
    {\displaystyle a\leq b}
  
 hem de 
  
    
      
        b
        ≤
        a
      
    
    {\displaystyle b\leq a}
  
sağlanıyorsa a=b dir diye düşünülebilir, antisimetrik olma özelliği olarak bilinir.)
X kümesinin herhangi üç a, b ve c elemanı için hem R(a, b) hem de R(b, c) bağıntıları sağlanıyorsa, o zaman R(a, c) bağıntısı da sağlanmalıdır. (hem 
  
    
      
        a
        ≤
        b
      
    
    {\displaystyle a\leq b}
  
 hem de 
  
    
      
        b
        ≤
        c
      
    
    {\displaystyle b\leq c}
  
 ise 
  
    
      
        a
        ≤
        c
      
    
    {\displaystyle a\leq c}
  
 de olmalıdır diye de düşünülebilir, geçişkenlik özelliği olarak bilinir)

(Doğal sayılar, 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
 bağıntısı) -- (Rasyonel sayılar, 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
 bağıntısı) -- (Reel sayılar,
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
 bağıntısı) -- (Kümeler Uzayı*, 
  
    
      
        ⊂
      
    
    {\displaystyle \subset }
  
 bağıntısı)

  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
Teknik olarak bir küme değildir. Ancak bu sorun yaratmaz.

Eğer elimizdeki sıralama nesnesi, yukardaki aksiyomlara ek başka varsayımlar sağlamıyorsa elimizdeki sıralamaya "kısmi sıralama" denir. Yani her sıralama bir kısmi sıralamadır.
Eğer yukardaki aksiyomlara ek olarak X ten seçeceğimiz herhangi iki elemanı karşılaştırabiliyorsak (yani R(a, b) ve R(b, a) bağıntılarından biri mutlaka doğru olmak zorundaysa) o zaman elimizdeki sıralamaya doğrusal sıralama denir. Yukardaki örneklerden (Doğal Sayılar, 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
), (Rasyonel Sayılar, 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
) ve (Reel Sayılar, 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
) aynı zamanda doğrusal sıralamalara da örneklerken, (Kümeler Uzayı, 
  
    
      
        ⊂
      
    
    {\displaystyle \subset }
  
 bağıntısı), doğrusal olmayan kısmi bir sıralamadır. Nedeni herhangi iki kümeyi 
  
    
      
        ⊂
      
    
    {\displaystyle \subset }
  
 bağıntısına göre karşılaştırmanın mümkün olmamasıdır. Yani biri diğerini içermeyen iki kümenin varlığıdır.
Son olarak, doğrusal sıralama şartlarını sağlayan (X, R) sıralamalarından, "X in her alt kümesinin bir en küçük eleman içermesi şartı"nı sağlayanlara iyi-sıralama denir. Yukarıdaki örneklerden reel sayılar ve doğal sayılar iyi-sıralama iken, rasyonel sayılar iyi sıralama değildir. Örnek olarak "karekök ikiden büyük rasyonel sayılar" kümesinin en küçük bir elemanı olmaması verilebilir.
Boş olmayan her sonlu kümenin bir en üst ve en alt kümeye sahip olduğu kafesler elde edilir.

Her sıralama nesnesi bir topolojik uzay yapısına sahiptir. Bu yapının açık kümelerinin temeli "öyle x elemanları ki 
  
    
      
        a
        ≤
        x
        ≤
        b
      
    
    {\displaystyle a\leq x\leq b}
  
" şeklinde ifade edilebilen kümelerden oluşur, a veya b az önceki formülde gözükmüyor da olabilirler.
Zorn'un Lemması, sayesinde kısmi sıralamalar matematiğin pek çok alanında uygulama bulmuşlardır. Mesela halka'larda maksimal ideallerin varlığı Zorn'un Lemması ve ideallarin 
  
    
      
        ⊂
      
    
    {\displaystyle \subset }
  
 bağıntısına göre kısmi bir sıralama oluşturduğu gerçeği kullanılarak ispatlanır.
Reel sayılar kümesinin rasyonel sayılar kümesini kullanılarak oluşturulmasının bir temeli de Alman matematikçi Richard Dedekind tarafından verilmiştir. Dedekind'in yöntemi rasyonel sayılar kümesinin bir iyi-sıralama haline getirilmesine dayanır. Diğer yöntem ise "bütünleme"dir.
İyi sıralamar matematikte nispeten nadir gözlenen, çok güçlü özellikler içeren objelerdir. Bu ilke ve kümeler teorisi arasındaki ilişki hakkında bilgi için ayrıca İyi-sıralılık ilkesi Makalesi'ne bakabilirsiniz.

Görsel geometri, üç boyutlu nesnelerin iki boyutlu bir gösterim düzlemine yansıtılmasına ilişkin geometrik-yapısal yöntemlerle ilgilenen geometri dalıdır. Yöntemlerinin uygulama alanları oldukça geniştir ve günümüzde en çok bilinen teknik ve mimari gösterim uygulamalarının yanı sıra sanat, resim, haritacılık ve bilgisayar grafiğine de uzanmaktadır. 
Görsel geometri, yalnızca uzamsal nesnelerin gösterilmesiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda uzamsal geometrik problemleri çizim yoluyla çözme olanakları da sunar: örneğin, bir doğrunun bir düzlemle kesişme noktasının belirlenmesi, iki yüzeyin kesişim eğrisinin bulunması veya bir nesnenin gölgesinin hesaplanması gibi.
Eskiden olduğu gibi (bkz. Gangolf Delabar web bağlantısı), görsel geometri artık uzamsal nesneleri somut bir şekilde göstermenin veya uzamsal geometri problemlerini çözmenin tek yolu değildir. Günümüzde bunun için bilgisayarlar kullanılmaktadır (bkz. web bağlantıları ve Geometrik Modelleme). Günümüzde görsel geometrinin önemi, daha çok geometrik yazılım kullanıcılarının, yazılımın neler yapabileceğini ve hangi girdileri gerektirdiğini anlamaları için eğitilmesinde yatmaktadır. Bir (uzamsal) fikrin ilk taslakları veya bilgisayar çizimlerinin yorumlanması ve tamamlanması için, pergel ve cetvelle çizim yapmak mükemmel bir alıştırmadır.

Basit cebir, matematik dersinde öğretilen cebirin en temel kısmıdır. Normalde liselerde öğretilir ve öğrencilerin işlem ve belirli sayılar üzerine kurulu olan aritmetiği anlamalarını sağlar. Cebir, değişken olarak bilinen sabit olmayan değerlerin büyüklüklerini açıklar. Soyut cebir aksine temel cebir, cebirsel yapı ile ilgilenmez, reel sayı ve karmaşık sayılarla ilgilenir.

Cebirsel gösterim, cebirin nasıl yazıldığını açıklar. Belirli kuralları ve dönüşümleri vardır. Örneğin 
  
    
      
        3
        
          x
          
            2
          
        
        −
        2
        x
        y
        +
        c
      
    
    {\displaystyle 3x^{2}-2xy+c}
  
 ifadesi şu bileşenlere sahiptir:

1 : üs (kuvvet), 2 : katsayı, 3 : terim, 4 : operatör, 5 : sabit, 
  
    
      
        x
        ,
        y
      
    
    {\displaystyle x,y}
  
 : değişkenler

 
Katsayı bir değişken (buna operatör (çarpım işareti) de dahildir) ile çarpılan sayısal bir değerdir. Terimler, toplama veya çıkarma işaretleri, bir katsayı grubunu, sabitleri, değişkenleri, üstelleri birbirlerinden ayrılır. Harfler değişkenleri ve sabitleri ifade eder. Dönüşümlerde alfabenin başındaki harfler (örneğin; 
  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
      
    
    {\displaystyle a,b,c}
  
), genellikle sabitleri ve alfabenin sonundakiler (örneğin 
  
    
      
        x
        ,
        y
      
    
    {\displaystyle x,y}
  
 ve 
  
    
      
        z
      
    
    {\displaystyle z}
  
) de değişkenleri ifade etmesi için kullanılır. Bunlar genellikle italik (hafif sağa yatık) olarak yazılır.

İkili işlem
Matematik eğitimi
Sayı doğrusu
Polinom

Tesserakt (İngilizce: tesseract), geometride küpün dört boyutlu analoğudur. Tesseract; küpün karelerden oluşması gibi, küplerden oluşan dört boyutlu şekildir. Küpün yüzeyi altı kare yüzden oluşurken, tesseractın hiper yüzeyi sekiz küp hücreden oluşur. Tesseract altı dışbükey düzenli 4-politoptan biridir.
Tesseract da octahedroid, sekiz hücre, kübik prizma ve tetraküp olarak da isimlendirilir. Dört boyutlu hiperküp veya hiperküp veya ölçü politoplarının boyutsal ailesinin bir parçası olarak 4-küptür. 

Hiperküplerin yapısı aşağıdaki şekilde düşünülebilir:

1 boyutlu: İki çizgi A ve B, bir çizgi hâline getirilerek yeni bir çizgi segmenti AB'ye bağlanabilir.
2 boyutlu: İki paralel çizgi parçası AB ve CD, köşeleri ABCD olarak işaretlenmiş şekilde kare olacak şekilde bağlanabilir.
3 boyutlu: ABCDEFGH olarak işaretlenmiş iki paralel kare ABCD ve EFGH küp hâline getirilebilir.
4 boyutlu: İki paralel küp ABCDEFGH ve IJKLMNOP, köşeleri ABCDEFGHIJKLMNOP olarak işaretlenmiş bir tesseract hâline getirmek için bağlanabilir.

Bir küpü iki boyutlu uzaya yansıtmaya benzer şekilde tesseractları üç ve iki boyutlu uzaylara yansıtmak mümkündür.

Thales (Grekçe: Θαλῆς, Thalēs; MÖ 624/623–548/545), İyonya'nın Milet şehrinde doğmuş bir antik Yunan matematikçi, astronom ve Sokrates öncesi filozoftur. Thales, İyonya Aydınlanması'nın başlatıcısı ve Antik Yunanistan'ın kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilen Yedi Bilge'den biridir.
18. yüzyıl tarih yazımından itibaren, birçok kişi onu Yunan geleneğindeki ilk filozof olarak kabul etmeye başladı; bu kişi, dünyayı açıklamak için mitolojiden ziyade doğa felsefesini kullanan ilk kişiydi. Bu nedenle Thales, matematik, bilim ve tümdengelim ile ilk kez uğraşan kişi olarak anılır.
Thales, doğanın tek bir nihai maddeye dayandığı görüşünü savunmuş ve bu maddenin su olduğunu teorileştirmiştir. Bu görüş, kendi zamanının filozofları arasında oldukça etkili olmuştur. Thales, dünyanın su üzerinde yüzdüğünü düşünüyordu.
Matematikte, Thales teoremi adını ondan alır ve Kesişme teoremi de Thales teoremi olarak bilinir. Thales'in piramitlerin yüksekliklerini ve gemilerin kıyıdan uzaklığını hesapladığı söylenir. Bilimde, Thales bir gök bilimciydi ve hava durumunu ve güneş tutulmasını öngördüğü rivayet edilir. Ursa Major takımyıldızının konumunun keşfi, ayrıca yaz ve kış gündönümleri ile ekinoks zamanlamalarının keşfi de Thales'e atfedilir. Ayrıca bir mühendis olarak, Halys Irmağı'nı yönlendirmesiyle tanınır. Plutarkhos, "o zamanlarda Thales, felsefeyi pratikten spekülasyona yükselten tek kişiydi" diye yazmıştır.

Thales'in yaşamı ve kariyeri hakkında bilgi veren ana kaynak, MS 3. yüzyılda yaşamış olan filozof Diogenes Laertios'un Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri kitabıdır. Ancak, Laertios, Thales'in ölümünden yaklaşık sekiz yüzyıl sonra yaşamıştır ve eserinde güvenilmez ve hatta uydurma bilgiler barındırır. Thales, Milet'te doğmuştur; Milet, Büyük Menderes Nehri'nin ağzında, günümüzde Didim, Türkiye'nin yakınında bulunan bir ticaret şehriydi.
Thales'in tam doğum ve ölüm tarihleri bilinmese de, bazı kaynaklardaki belirli olaylar sayesinde tahmin edilebilir. MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Herodot'a göre Thales, MÖ 28 Mayıs 585 yılında yaşanan bir güneş tutulmasını öngörmüştür. Bir kişinin en parlak döneminin 40 yaşında olduğunu varsayarsak, MÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Atinalı Apollodoros'un kroniklerine göre, Thales'in doğum tarihi yaklaşık MÖ 625 olarak kabul edilir.

Thales'in büyük olasılıkla diğer Miletliler gibi Yunan olduğu düşünülse de, Herodotos Thales'i "aslen Fenikeli" olarak tanımlamıştır. Diogenes Laertios ise Herodotos, Duris ve Demokritos'a atıfta bulunarak, "Thales'in Examyas ve Kleobulina'nın oğlu olduğunu ve Fenike'den sürgün edilmiş, Kadmos ve Agenor'un en soylu torunları arasında yer alan Thelidai ailesinden geldiğini, Milet'te Neleus ile birlikte vatandaş olarak kaydedildiğini" belirtir.
Ancak, Friedrich Nietzsche ve diğerleri bu alıntıyı, Thales'in atalarının sadece Böotya'dan gelen denizci Kadmealılar olduğu anlamında yorumlar. Ayrıca, babasının Karca bir isme, annesinin ise Yunanca bir isme sahip olması nedeniyle karışık bir soya sahip olması da mümkündür. Diogenes Laertios da alternatif bir görüşten bahseder: "Ancak çoğu yazar onu gerçek bir Miletli ve soylu bir aileden gelen biri olarak tanımlar." Encyclopedia Britannica (1952) ise Thales'in büyük olasılıkla soylu bir Miletli ve kesinlikle bir Yunan olduğu sonucuna varmıştır.
Diogenes, birbiriyle çelişen anlatımlar ortaya koyarak devam eder: bir anlatıma göre Thales evlenmiş ve bir oğlu olmuş (Kybisthos ya da Kybisthon) veya aynı isimdeki yeğenini evlat edinmiş; diğer bir anlatıma göre ise hiç evlenmemiş, annesine gençken evlenmek için çok erken olduğunu, yaşlandığında ise artık çok geç olduğunu söylemiştir. Plutarkhos daha önce şu anlatıdan bahsetmişti: Solon, Thales'i ziyaret etmiş ve neden bekar kaldığını sormuş; Thales, çocuklar için endişelenmek istemediğini belirtmiş. Bununla birlikte, birkaç yıl sonra, aile özlemiyle, yeğeni Kybisthos'u evlat edinmiş.

Arkaik Yunanistan'ın kültürü, Levant ve Mezopotamya kültürlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Thales'in ticaretle uğraştığı ve Mısır veya Babil'i ziyaret ettiği söylenir. Ancak, Thales'in Yakın Doğu ülkelerini ziyaret ettiğine dair güçlü bir kanıt yoktur ve bu konu akademisyenler arasında tartışmalıdır. Bu tür ziyaretler, özellikle filozofların matematik bilgilerinin kökenini açıklamaya çalışan sonraki yazarlar tarafından, Thales, Pisagor veya Eudoxos gibi çeşitli filozoflara sıkça atfedilmiştir.

Birçok antik yazar, Thales'in yaşamının bir döneminde Mısır'ı ziyaret ettiğini ve orada geometri öğrendiğini varsayar. Thales'in Mısır'ı ziyaret etmiş olması mümkündür çünkü Milet, orada (yani Naukratis'te) kalıcı bir koloniye sahipti. Ayrıca, Thales'in Teb rahipleriyle yakın ilişkileri olduğu ve onlar tarafından eğitildiği veya onlara geometri bile öğrettiği söylenir. Thales'in Mısır'ı aslında ziyaret etmeden, başkalarının anlatımlarından Mısır hakkında bilgi sahibi olmuş olması da mümkündür.

Mısır dışında, Yunanlardan önce matematiksel olarak ileri düzeyde olan eski bir medeniyet de Mezopotamya'nın Babil bölgesiydi; bu da matematikle ilgilenen bir filozof için sıkça ziyaret edilen bir yerdi. En az bir antik tarihçi, Josephus, Thales'in Babil'i ziyaret ettiğini iddia eder.
Tarihçiler Roger L. Cooke ve B.L. Van der Waerden, Babil matematiğinin Yunanları etkilediği görüşünü destekliyorlar, örneğin seksajizimal sistem (veya 60 tabanlı sistem) kullanımını örnek gösteriyorlar. Cooke, "Ancak bu konu tartışmalıdır." diye not düşüyor. Diğer tarihçiler, örneğin D. R. Dicks, Babil'in Yunan matematiği üzerindeki etkisini sorguluyor. Çünkü Hipparkos dönemine (MÖ yaklaşık 190-120) kadar seksajizimal sistem bilinmiyordu.
Herodot, Yunanların gnomon'u (güneş saati) Babil'den öğrendiğini yazmıştır. Thales'in takipçisi Anaksimandros, gnomon'u Yunanlara tanıtmakla anılır. Herodotos ayrıca, günün 12 parçaya bölünmesi uygulaması ve polos'un Yunanlara Babillilerden geldiğini yazmıştır. Ancak bu da tartışmalıdır; örneğin tarihçi L. Zhmud, gnomon'un hem Mısırlılar hem de Babilliler tarafından bilindiğini, günün on iki parçaya bölünmesi (ve dolayısıyla yılın) uygulamasının Mısır'da zaten MÖ 2. binyılda bilindiğini ve polos fikrinin o dönemde sadece Yunanistan'da kullanıldığını belirtir.

Thales'in seyahatleri, sadece onun bilgi birikimini artırmakla kalmamış, aynı zamanda Yunanistan'da bilim ve felsefe alanında yeni bir düşünce tarzının gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Bu seyahatler, onun bilimsel keşiflerinde ve felsefi düşüncelerinde önemli bir rol oynamıştır.

Herodotos'a göre, Thales yalnızca olağanüstü bir entelektüel yeteneğe sahip olmakla kalmamış, aynı zamanda başarılı bir devlet adamıydı. Diogenes Laertius, Thales'in siyasi kariyerine dair şunları belirtir: Kroisos, Miletoslulara katılmaları için elçiler gönderdiğinde, Thales'in karşıt görüşü, şehrin hayatta kalmasını sağlamıştır. Bu, Thales'in hem bilimde hem de siyasette yetenekli olduğunu gösterir. Thales, askeri danışman ve mühendis olarak ün kazanmış, Herodotos'a göre, Halys Nehri'nin yönünü değiştirerek Kroisos'un ordusunun geçişini sağlamıştır.
Herodotos, Kroisos'un Perslerle savaşa girip girmemek için kahinlere danıştığını ve Delfi'den aldığı belirsiz cevaba dayanarak savaşa karar verdiğini aktarır. Halys Nehri'ne vardığında, Thales'in ordusunun geçişini sağlamak için nehrin akışını değiştirdiği söylenir. Thales, nehrin yönünü değiştirerek ordunun geçişine olanak sağlamış, bu şekilde başarılı bir strateji izlemiştir.
Sonrasında Thales, Lidyalılar ile İyonyalılar arasında Medya Krallığı'na karşı yapılan ittifakın danışmanı olarak da görünür. Herodot, Thales'in İyonya şehir devletlerini bir araya getirme konusunda önemli bir rol oynadığını belirtir. Bias'ın İyonyalılara verdiği kölelikten kurtulma tavsiyesinin aksine, Thales İyonya'nın merkezinde Teos'ta, şehir devletlerinin yönetimlerine zarar vermeden bir genel konsey kurmayı önermiştir. Bu öneri, İyonya halkını birleştirmeyi amaçlamıştır.

Thales, doğa olaylarını anlamaya yönelik yaklaşımıyla antik dönemde felsefi ve bilimsel düşüncenin temellerini atan ilk düşünürlerden biri olarak kabul edilir. Onun yöntemi, geleneksel Yunan mitolojisinde görülen doğaüstü açıklamaları reddederek yerine akıl ve gözleme dayalı, rasyonel bir yöntem geliştirmeyi amaçlıyordu. Bu yaklaşım, bilimsel düşüncenin ilk adımları olarak değerlendirilir.

Mitolojiden rasyonaliteye geçiş
Thales'in yaşadığı dönemde, Yunan kültüründe doğa olayları genellikle tanrılar ve doğaüstü varlıkların etkileriyle açıklanıyordu. Örneğin, depremler Poseidon'un gazabı, yağmur Zeus'un iradesi olarak görülüyordu. Ancak Thales, bu tür açıklamaları sorguladı ve doğa olaylarının doğal nedenlerle açıklanabileceğini savundu.
Thales, evrenin temel maddesinin su olduğunu öne sürdü. Ona göre, yaşamın kaynağı, dönüşümü ve sürekliliği sudan geliyordu. Bu fikir, hem gözlemlere hem de mantıksal çıkarımlara dayanıyordu. Örneğin, bitkilerin büyümesi için suya ihtiyaç duyması, suyun buharlaşarak bulutlara dönüşmesi gibi günlük olaylar onun bu çıkarımlarını destekliyordu.

Deprem açıklaması
Dünya su üzerinde yüzen bir gemi
Thales'in, dönemine göre oldukça ileri bir açıklaması da depremlerle ilgilidir. Ona göre dünya, büyük bir su kütlesi üzerinde yüzen bir gemi gibi hareket ediyordu. Depremler ise bu suyun dalgalanması sonucunda meydana geliyordu. Bu açıklama, dönemin mitolojik anlatımlarından çok farklı olup, fiziksel nedenlere dayalı bir çözümleme içeriyordu. Thales'in yönteminin en önemli özelliği, doğa olaylarının açıklamasında metafizik yerine gözlem ve akıl yürütmeyi kullanmasıdır. Bu yaklaşım, onun döneminde devrim niteliği taşımış ve doğa felsefesinin temellerini atmıştır. Thales, gözlem ve mantık yoluyla hem çevresini anlamayı hem de insanın doğayı kontrol edebilme yetisine ulaşmasını amaçladı. Thales'in fiziksel dünyayı açıklama yöntemi, modern bilimde kullanılan ampirik (deney ve gözleme dayalı) yöntemlerin öncüsü olarak görülür. Onun düşünce tarzı, bilim insanlarının doğa olaylarını tanrılar yerine doğa yasalarıyla açıklama geleneğini başlatm

Topoloji, matematiğin ana dallarından biridir. Yunancada yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden sözcük Latince analysis situstur.
Bir homeomorfizmaya örnek olarak, bir üçgenin (içi boş) bir çembere ya da bir çay bardağının, çay tabağına dönüşümü verilebilir. Bunu geometrik olarak görmek çok kolaydır. Gerçekten çay bardağı ya da tabağından birinin kauçuktan yapıldığını düşünürsek, cismin bütünlüğünü bozmadan, çekip uzatarak ve/veya eğip bükerek diğer cisme dönüştürebileceğimizi görürüz. Benzer şekilde kulplu bardak ve simidin birbirlerine aynı yöntemle dönüştürülebileceğini de görebiliriz.
Özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru Henri Poincaré'nin çalışmalarıyla ulaşılabilmiş maksimum göreceli temellerine oturtulan topoloji, 20. yüzyıl boyunca gelişmiş ve çeşitli altdallara ayrılmıştır. En temel altdal olan nokta-küme topolojisi, topolojiyi kümeler teorisi düzeyinde inceler; tıkızlık, bağlantılılık, ayrılabilirlik, sayılabilirlik gibi temel kavramlarla ilgilenir. Cebirsel topoloji altdalı, homotopi, homoloji gibi cebirsel-topolojik kuramlar aracılığıyla topolojik uzayları inceler. Türevli topoloji, üzerinde türev işleminin tanımlanabildiği uzayları, örneğin çokkatlıları, türevlenebilir gönderim (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu.
Topoloji sözcüğü bir topolojik uzayı tanımlamak için inşa edilen ve belli koşulları sağlayan kümeler ailesi için de kullanılır. Aşağıdaki matematiksel tanımda bu koşullar sıralanmıştır. Topolojik yapı, geometri bağlamında bir kümenin üzerine konabilecek en basit yapı olarak görülebilir. Başka bir deyişle, topoloji, geometri yapmak için atılan ilk adımdır.
Üzerine topoloji konmuş iki küme arasındaki geçiş, ancak topolojileri gözeten ve sürekli denen gönderimlerle olasıdır. İki topolojik uzayın denkliği, aralarında topolojiyi koruyan ve topolojik eşyapı ya da homeomorfizma denen sürekli bir gönderimin varlığıyla ortaya çıkar. Kabaca, bu tür gönderimler topolojik nesneleri yırtmadan ve koparmadan, eğip bükerek sürekli bir biçimde bir başka nesneye dönüştürler aracılığıyla inceler. Düşük boyutlu topoloji, 2, 3, 4 boyutlu çokkatlıları inceler. Kısacası, topoloji sözcüğünün başına gelen sözcük, altdalın hangi matematiksel yapıları kullanarak topolojik uzayları incelediğini belirtir; örneğin geometrik topoloji, simplektik topoloji, kontakt topoloji vs.

X herhangi bir küme, T ise X kümesinin altkümelerinin bir kısmından oluşan bir küme olsun. Eğer T aşağıdaki koşulları sağlıyorsa T'ye X'in üzerinde bir topoloji denir:

Boşküme ve X, T'nin elemanları olmalıdır.
T'nin herhangi sayıda elemanının (X'in altkümesi olarak) birleşimi yine T'nin elemanı olmalıdır.
T'nin sonlu sayıda elemanının kesişimi yine T'nin elemanı olmalıdır.
Bu koşulların sağlanması durumunda T ile donatılmış X kümesine bir topolojik uzay denir.
T'ye dahil olan her bir altkümeye açık (ya da X'te açık) denir. Tanım gereği, boşküme, X, herhangi sayıda altkümenin birleşimi, sonlu altkümenin kesişimi açık altkümelerdir. Bir altkümenin tümleyeni T'nin içindeyse o altkümeye kapalı denir. Dolayısıyla, boşküme ve X aynı zamanda kapalı altkümelerdir. Tüm bu tanımlardan yola çıkarak bir topolojik uzayda herhangi sayıda kapalı altkümenin kesişimi ve sonlu sayıda kapalı altkümenin birleşiminin kapalı olduğu kolaylıkla gösterilebilir.
T topolojisine dahil olan altkümelere açık denmesi, çok daha eski bir geleneğe dayanmaktadır.
Gerçel sayılar çizgisi, üzerindeki uzaklık (metrik) kavramıyla birlikte düşünüldüğünde standart bir topolojik uzay örneğidir: bu uzayda bir noktaya olan uzaklıkları belli bir sayıdan küçük olan noktaların kümesine geleneksel olarak açık aralık denir. Bu tür açık aralıklar (ve herhangi sayıda birleşimleri) gerçel sayılar çizgisinin standart topolojisinin içinde yer alır. Benzer biçimde, bir düzlemin üzerine açık yuvarlar aracılığıyla kurulacak topoloji, geleneksel Öklit düzlemini verecektir. 'Gerçel sayılar topolojik uzayı'ndan kendisine herhangi bir fonksiyonun sürekli olması, analizdeki (kalkülüs) geleneksel süreklilik tanımıyla tamamen aynıdır.
Bir topolojik uzayın (X) bir altkümesi (A) üzerinde, uzayın topolojisi sayesinde bir topoloji kurulabilir. X'te açık herhangi bir kümenin A ile kesişimine A'da açık diyerek oluşturulan topolojiye altuzay topolojisi (tetiklenen topoloji) denir. Örneğin, Öklid düzleminde yatan bir üçgen, tetiklenen topoloji sayesinde sezgisel olarak beklediğimiz topolojik uzay yapısına kavuşur: üçgenin üzerine çizilen açık bir aralık, üçgende açık olacaktır.
X ve Y adlı iki topolojik uzay ve X'ten Y'ye giden bir f gönderimi için, Y'deki herhangi bir açık altkümenin f altında ters görüntüsünün X'te açık olması durumunda f gönderimine sürekli gönderim denir.
İki topolojik uzay arasında birebir, örten, tersi ve kendisi sürekli bir gönderime topolojik eşyapı ya da homeomorfizma, bu uzaylaraysa eşyapısal ya da homeomorfik denir. Örneğin, düzlemde yatan bir üçgenle bir çember ya da 3 boyutlu Öklit uzayında yatan bir simitle bir kulplu bardak (bulundukları uzaydan tetiklenen topolojileriyle) birbirlerine homeomorfiktir.

Trigonometri (Yunanca trigōnon "üçgen" + metron "ölçmek"), üçgenlerin açıları ile kenarları arasındaki bağıntıları konu edinen matematik dalı. Trigonometri, sinüs ve kosinüs gibi trigonometrik işlevlerin (fonksiyon) üzerine kurulmuştur ve günümüzde fizik ve mühendislik branşlarında sık sık kullanılmaktadır.

Matematiğin doğrudan doğruya astronomiden çıkmış bir kolu olan trigonometrinin bazı ögeleri, daha Babilliler ve Eski Mısırlılar döneminde biliniyor, Sümerli astronomlar ilk kez bir çemberi 360 eşit parçaya bölerek açı ölçümünü yaptılar. Eski Yunanlar Menelaos’un küresel geometrisi aracılığıyla, bir daire içine çizilebilen dörtgenden yola çıkarak daire yaylarının kirişlerinin değerlerini veren çizgiler oluşturuyorlardı. Daha sonra Araplar, yay kirişlerinin yerine sinüsleri koyup; tanjant, kotanjant, sekant, kosekant kavramlarını geliştirdiler.[kaynak belirtilmeli].İlk kez Akdeniz'in çevresi trigonometre ile Abbasiler döneminde ölçülmüştür.
Batıda Nasîrüddin Tûsî’den büyük ölçüde yararlanan Regiomontanus’un üçgen üstüne adlı eseriyle gerçek trigonometri doğmuş oldu. François Viète ve Simon Stevin, hesaplarda ondalık sayılardan yararlandılar. John Napier logaritmayı işe kattı. Isaac Newton ve öğrencileri trigonometri işlevlerinin ve logaritmalarının hesabına tam serileri uyguladılar. Daha sonra da Leonhard Euler, birim olarak trigonometrik cetvelin yarıçapını alarak, modern trigonometrinin temellerini attı.[kaynak belirtilmeli].

Trigonometrik işlevler bir dik üçgen ya da birim çember üzerinden tanımlanır. Temel olarak üç tane trigonometrik işlev ve bunların çarpma işlemine göre terslerinden oluşan üç tane daha işlev vardır. Yandaki ABC üçgeninde

Sinüs işlevi (sin), karşı kenarın hipotenüse oranıdır.

  
    
      
        sin
        ⁡
        A
        =
        
          
            karşı
            hipotenüs
          
        
        =
        
          
            a
            
              
              c
              
            
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \sin A={\frac {\text{karşı}}{\text{hipotenüs}}}={\frac {a}{\,c\,}}\,.}
  

Kosinüs işlevi (cos), komşu kenarın hipotenüse oranıdır.

  
    
      
        cos
        ⁡
        A
        =
        
          
            komşu
            hipotenüs
          
        
        =
        
          
            b
            
              
              c
              
            
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \cos A={\frac {\text{komşu}}{\text{hipotenüs}}}={\frac {b}{\,c\,}}\,.}
  

Tanjant işlevi (tan), karşı kenarın komşu kenarı oranıdır.

  
    
      
        tan
        ⁡
        A
        =
        
          
            karşı
            komşu
          
        
        =
        
          
            a
            
              
              b
              
            
          
        
        =
        
          
            
              sin
              ⁡
              A
            
            
              cos
              ⁡
              A
            
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \tan A={\frac {\text{karşı}}{\text{komşu}}}={\frac {a}{\,b\,}}={\frac {\sin A}{\cos A}}\,.}
  

Bir de bu işlevlerin çarpmaya göre tersi vardır. kosekant, sekant ve kotanjant:

  
    
      
        csc
        ⁡
        A
        =
        
          
            1
            
              sin
              ⁡
              A
            
          
        
        =
        
          
            c
            a
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \csc A={\frac {1}{\sin A}}={\frac {c}{a}},}
  

  
    
      
        sec
        ⁡
        A
        =
        
          
            1
            
              cos
              ⁡
              A
            
          
        
        =
        
          
            c
            b
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \sec A={\frac {1}{\cos A}}={\frac {c}{b}},}
  

  
    
      
        cot
        ⁡
        A
        =
        
          
            1
            
              tan
              ⁡
              A
            
          
        
        =
        
          
            
              cos
              ⁡
              A
            
            
              sin
              ⁡
              A
            
          
        
        =
        
          
            b
            a
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \cot A={\frac {1}{\tan A}}={\frac {\cos A}{\sin A}}={\frac {b}{a}}.}
  

Bu işlevler geometrinin dolayısıyla fiziğin ve mühendisliğin pek çok alanında kullanılır. Sinüs ve kosinüs teoremleri bir üçgenin açıları ve kenarlarını hesaplamakta kullanılır ki herhangi bir çokgen üçgenlerin birleşimi olduğundan çokgenleri incelemede de yararlıdır.

Yukarıda dik üçgen üzerinden yapılan tanım sadece 0-90 derece aralığını kapsar (0-π/2 radyan).
90-360 derece arasındaki açıların trigonometrik değerleri birim çember üzerinden hesaplanır. 360 dereceden büyük açılar 360 üzerinden devrettirilerek 0-360 arasındaki esas ölçüsü bulunur.

0° ≤x <360° ve k bir tam sayı olmak üzere ölçüsü (x + 360k) olan açıların esas ölçüsü x derecedir.
0 ≤ x< 2π ve k bir tam sayı olmak üzere, ölçüsü (x + 2πk) olan açıların esas ölçüsü x radyandır.
Merkezi orijin ve yarıçapı 1 birim olan çembere birim çember veya trigonometrik çember denir.
Birim çemberin denklemi x2+y2=1 şeklindedir.

Gerçel sayılar kümesinden birim çember üzerindeki noktalara tanımlanan işleve sarma işlevi denir.
Sarma işlevini s ile, birim çemberi de C ile gösterirsek işlev

  
    
      
         
        s
        :
        
          R
        
        →
        C
      
    
    {\displaystyle \ s:\mathbb {R} \to C}
  

şeklinde yazılabilir ve 
  
    
      
         
        s
        (
        x
        )
        =
        P
      
    
    {\displaystyle \ s(x)=P}
  
 oldugunda 
  
    
      
         
        s
        (
        x
        +
        2
        k
        π
        )
        =
        P
      
    
    {\displaystyle \ s(x+2k\pi )=P}
  
 olur. Başka bir deyişle, sarma işlevi, gerçel sayılar üzerinde dönemi (periyodu) 
  
    
      
        2
        π
      
    
    {\displaystyle 2\pi }
  
 olan bir işlevdir.

Yukarıdaki tanımlardan görülebileceği gibi, bu işlevler arasında

  
    
      
        
          
            cos
            
              2
            
          
          ⁡
           
          x
        
        +
        
          
            sin
            
              2
            
          
          ⁡
           
          x
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\cos ^{2}\ x}+{\sin ^{2}\ x}=1}
  
 (Pisagor teoremi)

  
    
      
        
          sec
          
            2
          
        
        ⁡
        A
        −
        
          tan
          
            2
          
        
        ⁡
        A
        =
        1
         
      
    
    {\displaystyle \sec ^{2}A-\tan ^{2}A=1\ }
  

  
    
      
        
          csc
          
            2
          
        
        ⁡
        A
        −
        
          cot
          
            2
          
        
        ⁡
        A
        =
        1
         
      
    
    {\displaystyle \csc ^{2}A-\cot ^{2}A=1\ }
  

ilişkileri vardır.

6 ana trigonometrik fonksiyonun özelliklerini özetleyen diyagramlar:

6 ana trigonometrik fonksiyon periyodik olduğu için birebir değillerdir yani ters çevrilemezler, ancak trigonometrik bir fonksiyonun alanını kısıtlayarak ters çevrilebilirler.

Trigonometri birçok fen biliminde, matematiğin diğer alanlarında ve çeşitli sanatlarda yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Trigonometriyi kullanan bazı dallar şunlardır:
jeofizik, kristalografi, ekonomi (özellikle de finansal pazarların analizinde), elektrik mühendisliği, inşaat mühendisliği, elektronik, jeodezi, makine mühendisliği, meteoroloji,  astronomi,  müzik kuramı, sayı kuramı (ve dolayısıyla kriptografi), oşinografi (okyanus bilimi), farmakoloji (eczacılık), optik, fonetik, olasılık kuramı, psikoloji, sismoloji...
Trigonometri yukarıda örneklendiği gibi birçok farklı alana farklı katkılarda bulunmuştur. Örneğin Pisagor kuramının isim babası Pisagor matematiksel müzik kuramına ilk katkıda bulunan isimlerdendir. Oşinografide bazı dalgaların sinüs dalgalarına benzerliği ilgili incelemelerde trigonometrinin kullanımına olanak tanımıştır. Bunun dışında Fourier serileri sayesinde trigonometrik işlevler farklı fonksiyonları temsil etmekte kullanılırlar ve bu sayede trigonometri birçok yararlanılan dallarda kullanım olanağı bulmuştur.

          e
          
            i
            θ
          
        
        =
        cos
        ⁡
        θ
        +
        i
        sin
        ⁡
        θ
        
      
    
    {\displaystyle e^{i\theta }=\cos \theta +i\sin \theta \,}
  

Bu bağıntıyla iki matematiksel ifade olan i ve 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 birbirine bağlanmış olur.

            (
            
              cos
              ⁡
              x
              +
              i
              sin
              ⁡
              x
            
            )
          
          
            n
          
        
        =
        cos
        ⁡
        
          (
          
            n
            x
          
          )
        
        +
        i
        sin
        ⁡
        
          (
          
            n
            x
          
          )
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle \left(\cos x+i\sin x\right)^{n}=\cos \left(nx\right)+i\sin \left(nx\right).\,}
  

Trigonometrik değerleri bilinen iki açının toplamının veya farkının trigonometrik değerlerini hesaplamak için kullanılan formüllerdir.
sin(α+β) = sin α.cos β + cos α.sin β
sin(α-β) = sin α.cos β - cos α.sin β
cos(α+β) = cos α.cos β - sin α.

Uygulamalı matematik, fizik, mühendislik, tıp, biyoloji, finans, işletme, bilgisayar bilimi ve endüstri gibi farklı alanlar tarafından matematiksel yöntemlerin uygulanmasıdır. Bu nedenle, uygulamalı matematik, matematiksel bilimler ve özel bir alanda birikmiş ve uzmanlaşılmış bilginin bir birleşimidir. Uygulamalı matematik terim olarak ayrıca matematikçilerin matematiksel modeller formüle ederek ve inceleyerek pratik problemler üzerinde çalıştıkları mesleki uzmanlığı da tanımlar.
Geçmişte, uygulamalarda ve günlük hayatta elde edinilen bilgilerden matematiksel teorilerin geliştirilmesine yönelik bir süreç olurdur. Sonrasında, bu teoriler soyut kavramların kendi başlarına incelendiği soyut ya da pür matematikte çalışma konusu haline gelirdi. Uygulamalı matematikteki çalışmalar bu nedenle soyut matematikteki araştırmalarla yakından bağlantılıdır.

Yamuk, iki kenarı paralel olan dörtgen. Paralel olan kenarlarına "yamuğun tabanları", paralel olmayan kenarlarına ise "yanal kenarlar" adı verilir.

Yamuğun, yanal kenarları üzerindeki açılar bütünlerdir. m(A) + m(D) = 180°, m(B) + m(C) = 180°
Yan kenarların orta noktalarını birleştiren doğru parçasına, orta taban denir. Orta taban uzunluğu, alt ve üst tabanlarının uzunluklarının toplamının yarısı kadardır.

Yamuğun alanı "K" ile gösterilir. a ve b kenarlarının toplamının ikiye bölümünün yükseklik ile çarpılmasıyla hesaplanır. Formülü ise şöyledir;
  
    
      
        K
        =
        
          
            
              a
              +
              b
            
            2
          
        
        ⋅
        h
      
    
    {\displaystyle K={\frac {a+b}{2}}\cdot h}
  

Orta taban, yamuğun iki kenarının orta noktasını birleştiren doğru parçasıdır ve "m" ile gösterilir. a ve 'b kenarlarının uzunluk ortalamaları alınarak hesaplanır. Formülü ise şöyledir;

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              a
              +
              b
            
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle m={\frac {a+b}{2}}.}
  

Yükseklik, yamuğun tabanlarını dik olarak kesen doğru parçasıdır ve "h" ile gösterilir. a, b, c ve d kenarlarının bazı işlemlerden geçirilmesi ile hesaplanır. Formülü ise şöyledir;

  
    
      
        h
        =
        
          
            
              (
              −
              a
              +
              b
              +
              c
              +
              d
              )
              (
              a
              −
              b
              +
              c
              +
              d
              )
              (
              a
              −
              b
              +
              c
              −
              d
              )
              (
              a
              −
              b
              −
              c
              +
              d
              )
            
            
              2
              
                |
              
              b
              −
              a
              
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle h={\frac {\sqrt {(-a+b+c+d)(a-b+c+d)(a-b+c-d)(a-b-c+d)}}{2|b-a|}}}
  

İkizkenar yamuk

Yöneylem araştırması (Amerikan İngilizcesiː operations research, İngiliz İngilizcesiː operational research), belirli kısıtların olduğu bir durumda, belirli bir amaca yönelik en uygun çözümün bulunması için geliştirilmiş bir yöntem.
Yöneylem araştırması; bir organizasyon içinde operasyonların koordinasyonu ve yürütmesi ile ilgili dünyanın gerçek karmaşık sorunları için fikir üretmede matematiksel modelleme, istatistik ve algoritma gibi bilimsel yöntemleri kullanan disiplinlerarası bir bilimdir. Organizasyonun doğası maddi değildir. Soruna bilimsel olarak en uygun çözümü sağlamak için bu bilimi kullandıktan sonraki hedef organizasyonun performansını iyileştirmek ve optimize etmektir.
Yöneylem araştırmasının İngilizce adındaki "operation" kavramı II. Dünya Savaşı sırasındaki askerî operasyonları anlatmak için kullanılmıştır. 1969 yılına kadar Harekât Araştırması olarak Türkiye'de öncelikle askerî kurumlarda, daha sonra üniversiteler ile kamu kurumlarında kullanılmıştır. Yöneylem Araştırması Derneği'nin (YAD) kurucuları arasında da yer alan Halim Doğrusöz'ün önerisi ile bu disiplinlerarası bilim dalı Yöneylem Araştırması olarak tanınır hale gelmiştir.
Kavramsal açıdan Yöneylem Araştırması ile Yönetim Bilimi (Management Science) modern bilim açısından aynı anlamdadır. Yönetim Bilimi (ya da Yöneylem Araştırması), işletmecilik alanındaki örgütsel çalışmaları ele alan Yönetim Bilimleri ile birbirlerinden kuramsal olarak ayrılan dallar olarak ele alınmaktadır.
Yöneylem araştırması endüstri mühendisliği ile yakından ilişkilidir. Endüstri mühendisliği mühendis bakış açısıyla yöneylem araştırması tekniklerini başlıca araç olarak düşünürler.
Yöneylem araştırmacıları tarafından kullanılan öncelikli araçlar istatistik, optimizasyon, rassallık, kuyruk kuramı, oyun kuramı, çizge kuramı, karar analizi ve simülasyondur. Bu alanların sayısal niteliğinden dolayı yöneylem araştırması bilgisayar bilimleri ile de ilgilidir. Dolayısıyla yöneylem araştırmacıları özel olarak yazılmış ya da hazır yazılımları kullanırlar.
Yöneylem araştırması, spesifik elemanlara yönelmektense sistem genelini ele alarak bütünüyle geliştirme yeteneğiyle diğerlerinden ayrılır. Yeni bir problemle karşılaşan yöneylem araştırmacısının hangi tekniklerin sistemin doğasına, geliştirme hedeflerine, zaman ve hesap gücü kısıtlarına en yatkın olduğuna karar vermesi beklenir. Bu ve diğer nedenlerden ötürü insan etkeni yöneylem araştırması için yaşamsaldır. Öteki herhangi araçlar gibi yöneylem araştırması teknikleri problemleri kendi başlarına çözemezler.

Yöneylem araştırmasının kullanıldığı birkaç uygulama örneği:

Verimli bir madde akışı için fabrikanın yerleşim planını tasarlarken
Belirli bağlantılar çok meşgul ya da hasarlı ise QoS ya da QuE'yi garanti ederek telekomünikasyon ağını kurarken
Yol trafiği yönetiminde
Araç sayısını mümkün olduğunca indirebilmek için toplu taşıma araçlarının güzergahını belirlerken
Bilgisayar çipinin üretim zamanını ve maliyetini azaltmak için tasarımını değiştirirken
Tedarik zincirinde bitmiş ürünler için belirsiz talep söz konusu olduğunda hammadde ve ürün akışını yönetirken
Müşteriyle verimli bir iletişim ve geri bildirim için
İnsanla yönetilen süreçlerin robotlaştırılması ve otomasyonunda
Ucuz madde, işgücü, yer ve diğer üretkenlik girdilerinde avantaj sağlamak için operasyon süreçlerini küreselleştirirken
Nakliyat ve taşıma yönetiminde
Çizelgelemede:
Personel görevlendirirken
İmalat adımlarında
Proje yönetiminde
Ağ veri trafiğinde: bunlar kuyruk modeli olarak da bilinir.
Spor olayları ve bunların televizyon sunumlarında
Petrol rafinerilerinde hammaddeleri karıştırırken
Yöneylem araştırması devletler tarafından da geniş ölçüde kullanılmaktadır.

Yöneylem araştırmasının modern alanı II. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı. İngiltere'de (Patrick Blackett, Cecil Gordon, C. H. Waddington, Owen Wansbrough-Jones ve Frank Yates de aralarındaydı) ve ABD'deki (George Dantzig) bilimciler lojistik ve talim çizelgelerinde daha iyi kararlar verebilmek için yollar aramaya başladılar. Savaştan sonra endüstrideki benzer problemlere uygulanmaya başladı.

Blackett'in ekibi savaş çabasını amaçlayan bir dizi can alıcı analiz yaptı. Britanya sevkiyat kayıplarını azaltmak için konvoy sistemini tanıttı. Ancak savaş gemilerini kullanma ilkesine karşın ticari gemilere eşlik etmeleri genel olarak kabul edilse de, konvoyların küçük ya da büyük olmasının daha iyi mi kötü mü olduğu açık değildi. Konvoylar en yavaş üyenin hızına göre yol alıyordu bu yüzden küçük konvoylar daha hızlı yol alabilirdi. Ayrıca küçük konvoyların Alman U-Bot'ları tarafından saptanmasının daha zor olacağı tartışılıyordu. Öte yandan büyük konvoylar saldıranlara karşı daha çok savaş gemisini intikal edebilecekti. Blackett'in ekibi açıkça şunu gösterdi:

Geniş konvoylar daha etkilidir
Bir U-Bot tarafından saptanma olasılığı istatistiksel olarak konvoyun büyüklüğüne bağlı değildir
Yavaş konvoylar daha büyük bir risk altındadırlar (hepsi düşünüldüğünde geniş konvoylar yeğlendi)
Bir diğer çalışmada Blackett'in ekibi Kraliyet Hava Kuvvetleri Bombardıman Komutanlığı tarafından gerçekleştirilen bir araştırmanın raporunu incelediler. Araştırma için Bombardıman Komutanlığı Almanya'dan belli bir dönem sonra bombardıman baskınından dönen tüm bombardıman uçaklarını inceledi. Alman hava savunması tarafından uğratılan tüm hasar not edildi ve en hasarlı bölgelere zırh eklenmesi önerisi getirildi. Onların -hava aracı kaybının en düşük personel kaybıyla sonuçlanmasını sağlayabilecek- mürettebatın bir kısmını kaldırma önerisi komutanlıkça reddedildi.
Araştırmaya göre bunun yerine Blackett'in ekibi hasardan tümüyle kurtulmuş bölgelerin zırhla kaplanması gibi şaşırtıcı ve kontra sezgisel bir öneri yaptı. Araştırmanın sırf Almanya'dan başarıyla geri dönebilen hava araçlarını içerdiği için önyargılı olduğuna karar verdiler. Eğer alınan isabet aracın kaybına yol açıyorsa hasarsız bölgeler yaşamsal alanlar olmalıydı.
Almanlar hava savunmasını Kammhuber Hattı'nda birleştirdiğinde Kraliyet Hava Kuvvetleri bombardıman uçaklarının kara kontrol tertibatının hedefindeki bireysel hücrelerine uçan gece savaşçılarını basabilecekleri bir bombardıman uçağı akımına doğru uçtukları fark edildi. Geriye Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin kaybını en aza indirgeme amacıyla bombardıman uçaklarının ne kadar yakın uçmaları gerektiğini ölçmek için çarpışmalardan kaynaklanan istatistiksel kaybı gece savaşçılarının istatistiksel kaybına karşı hesaplamak kalmıştı.

Yöneylem problemlerinde öncelikle bir amaç fonksiyonu vardır. Bu problemlerde amaç fonksiyonunun azami veya asgari değerini bulmaya çalışırız. Bu değere uygun (optimum) çözüm denir. Her yöneylem probleminde ayrıca çözüm kümesini belirleyen kısıtlar bulunur. Uygun çözüm hem amaç fonksiyonunu, hem de kısıtları mutlaka sağlamalıdır.
Yöneylem araştırmaları ilk defa II. Dünya Savaşı'nda İngilizler tarafından cephane nakliyatının en verimli şekilde nasıl ulaştırılacağını hesaplamak için uygulanmıştır. Günümüzde ise genellikle şirketler tarafından üretim ve satış miktarlarının belirlenmesinde kullanılmaktadır.
Tipik bir Yöneylem Araştırması modeli, genel şekil olarak aşağıdaki gibi düzenlenir.

Maksimum veya Minimum Amaç Fonksiyonu (maks A = lw)
Kısıtlar (l + w = L/2)
Bu tür bir modelde pek çok alternatif çözüm bulunacaktır ama bu çözümlerden sadece biri veya birkaçı optimum çözümü sağlar. Bir matematiksel modelde nihai sonuç, değişkenler, kısıtlar ve amaç fonksiyonu bulunur. Matematiksel modeller grafik yardımı veya simpleks algoritması ile çözülebilirler.
Gelişen teknikler ve artan bilinçle birlikte yöneylem araştırması artık yalnızca operasyonlarla sınırlı değildir ve bilgisayar verisi toplamak analizcilerin yükünü hafifletti. Fakat yöneylem araştırması analizcisi hala bir sistemin nasıl işlediğini bilmeli ve hep bir öncekinden daha sofistike araştırmalar yapmayı öğrenmelidir.

Yöneylem Araştırması Derneği | Operational Research Society, Turkey (YAD 10 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
The International Federation of Operational Research Societies (IFORS 2 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Institute for Operations Research and the Management Sciences (INFORMS9 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
The OR Society (ORS)
The Association of European Operational Research Societies (EURO 1 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Canadian Operations Research Society (CORS 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Australian Society for Operations Research (ASOR 5 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Military Operations Research Society (MORS 1 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Operations Research Society of New Zealand (ORSNZ 12 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Operations Research Society of the Philippines (ORSP 16 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Operational Research Society of India (ORSI 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Operations Research Society of South Africa (ORSSA 22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Institute for Operations Research (IFOR 1 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

INFORMS Journals
European Journal of Operational Research (EJOR)
Journal of The Operational Research Society (JORS)
INFOR Journal
Opsearch
TOP 31 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arastirmax Bilimsel Yayın İndeksi Yöneylem Makaleleri([1])

Yükseklik cisimlerin referans alınan tabanından cismin tabana dik en uzak noktasıdır. Aynı zamanda yükseklik göreceli bir terimdir çünkü iki ve üç boyutlu cisimlerde değişebilmektedir. Bir örnek verecek olursak Bir kare piramidin yüksekliği tabanının(kare) merkezinden piramitin tepe noktasına çıkan bir doğru parçasıdır. Ancak yan yüzlerinin birindeki(üçgen) tabanından-ki bu taban iki boyutlu değildir bir boyutludur- tepesine bir dikme de yan yüz yüksekliği olarak tanımlanır.

Üçgende yüksekliği ele aldığımızda diğer cisimlerdeki sonuca ulaşırız. Bir taban ve tepeden tabana indirilen bir dikme. Taban iki boyutlu bir cisim olan doğru parçasıdır yükseklikse bir noktadır. Ancak her zaman tabandan tepeye bir dikme bulunmaz. Yüksekliğin dik olması gerekir ancak tabanla tepe dik olacak bir konumda bulunmazlar işte o zaman tepe ya da taban bir işaret çizgisiyle kaydırılır ve tabanla tepe dik bir konum alacak hale gelir. Bu durum daha çok çeşitkenar üçgenlerde görülmektedir. Üçgenlerde yükseklik birçok alan hesaplamasında kullanılmaktadır.

Zhang Heng (Çince: 張衡; Pinyin: Zhāng Héng; MS. 78, Nanyang - 139, Luoyang), Han Hanedanı devrinde yaşamış Çinli astronom, matematikçi, coğrafyacı, mucit, astrolog ve ressamdır.

Çin'in Doğu Han hanedanlığı (MS. 25-220) döneminde yaşayan Zhang Heng, Çin'in Orta Ovaları'nda yer alan Henan eyaletinin Nanyang ilçesinde doğmuştur. Gençliğinde okumaya çok meraklı olan Zhang Heng, güzel yazı yazmakta da başarılıydı. Zhang Heng 17 yaşında, memleketinden ayrılarak Chang'an'a, yani sonra Çin tarihinde çok sayıda hanedanlığın başkent yaptıkları Xi'an'a gelmiştir. Zhang Heng, burada tarihi kültürel yerleri gezerek, halk geleneklerini ve sosyal ekonomik durumu incelemiştir. Genç, yetenekli ve zamanında imparator tarafından çağrılmış olan Zhang Heng, sarayda önce astronomi ve takvim işleri, sonra Shizhong ve Hejian vezirliklerini yapmıştır.
Zhang Heng, gençliğinde doğal bilimlere, özellikle de astronomiye büyük ilgi gösteriyordu. Hiçbir zaman rütbe ve menfaat peşinde koşmayan Zhang Heng, iki defa görevlerinden istifa etmiştir. Üç yıl felsefe, matematik ve astronomi incelemelerinde bulunmuş Zhang Heng, çok sayıda bilgi ve malumat biriktirmiş, kitap yazmaya başlamıştır.

Bundan 2 binden fazla yıl önce Han hanedanlığı döneminde Çin’de uzay oluşumuna ilişkin kuram son derece gelişmiştir. Bu kuram, “gök kubbe”, “gök küre”, “gök boşluk” diye üç okula ayrılmıştır. Zhang Heng, “gök küre” okulunun temsilcisiydi. Göğü yumurtaya, küreyi yumurta sarısına benzeten Zhang Heng, göğün büyük, kürenin ise küçük olduğunu ve gök ile kürenin atmosferde ve suda yüzdüğünü ileri sürmüştür. Bu kuram, zamanının çok ilerisindeydi. Zhang Heng'in gök ve yerküre kaynaklarıyla değişimlerine yönelik sorulara verdiği yanıtlar da, diyalektik düşünceyi içermektedir. Zhang Henhg'e göre, gök ve yer birbirinden ayrılmadan önce kaos durumu vardı; ayrıldıktan sonra ise hafif olanı yükselerek göğü, ağır olanı ise katılaşıp çökerek yeri oluşturdu. Yang enerjisi gök, yin enerjisi ise yerküre olan iki enerji, birbirini etkileyerek dünyadaki her şeyi yaratmıştır. Zhang Heng, aralarındaki mesafe değişikliğiyle gezegenlerin hareketlerindeki hızı da yorumlamıştır. Gezegenlerin dolaşımındaki hızın güneşle aralarındaki mesafesiyle ilgili olduğu, çağdaş bilim tarafından kanıtlanmıştır. Buradan Zhang Heng'in konuyla ilgili olarak yaptığı yorumda son derece mantıklı ve bilimsel unsurların mevcut olduğu anlaşılmıştır.
Zhang Heng, birçok somut astronomik olay için gözlem ve analiz yaparak Çin'in Orta Ovaları bölgesinde gözlenen yıldızların sayısının 2500 adet civarında olduğu istatistiğini çıkarmış, ay tutulmasının nedenini bulmuş ve güneşin ayla olan açı çapını aşağı yukarı ölçmüştür. Zhang Heng, sabah, akşam ve öğle zamanlarındaki güneşin büyüklüğünün farklı olduğunu belirtmiştir. Sabah ve akşam güneş büyük, öğleyin ise küçük görünür. Bu, optik etkilerden kaynaklanır. Sabah ve akşamları görece karanlık durumda aydınlık yere bakıldığı zaman büyük görünür, öğle zamanı aydınlık ortamda güneşe bakıldığında küçük görünür. Örneğin, yanan bir ateş gece büyük, gündüz ise küçük görünür. Zhang Heng'in bu açıklaması, tam yeterli değildir, ama belli kurallara uygundur.

Çinliler MÖ. 780'li yıllarda deprem dökümünü tutuyordu. Yunan filozof Aristoteles titreşimlere, durağan olmayan buharların  neden olduğunu öne sürmüştü. Gerçeği öğrenmek için Zhang Heng'i beklemek gerekiyordu. Zhang Heng 2 metre uzunluğunda tunçtan dev bir alet ile depremin şiddetini ölçebiliyordu. O alet günümüzde kalmadı. Biz ona Sismoskop (deprem gözler) diyoruz. İlk sismoskop kurbağa ve ejderhalardan oluşuyordu. İçinde sallanan sarkaç sarsıntı sırasında küp sarkaca göre hareket ediyordu ve ejderhaların ağızlarındaki toplar kurbağaların ağzına düşüyordu.

Yalnız kuramsal incelemelere değil, pratiğe de büyük önem veren Zhang Heng, su saatli gök küresi cihazıyla rüzgârlı depremyazarı araştırıp yapmıştır. Zhang Heng, dünyada yaptığı bu ilk sismografla MS 138 yılında Çin'in Shaanxi eyaletinde meydana gelen bir depremi önceden haber vermiştir. Su saatli gök küresi cihazı, bugünkü dünya küresi modeline benziyor. Aslında başka bir bilim insanı tarafından keşfedilip icat edilmiş gök küresi cihazı üzerinde yenilik getirerek onu ıslah eden Zhang Heng, dişli çark sistemiyle gök küresi ve su saati arasında bağlantı kurarak, su saatiyle gök küresini düzenli bir şekilde döndürmüştür. Gök küresi modeli, günde tam bir devir yapar. Böylelikle insanoğlu, evde gök küresi modeline bakarak hangi saatte hangi gezegenin nerede bulunduğunu öğrenebilmiştir.		 
Zhang Heng, birçok somut astronomik olay için gözlem ve analiz yaparak Çin'in Orta Ovaları bölgesinde gözlenen yıldızların sayısının 2500 adet civarında olduğu istatistiğini çıkarmış, ay tutulmasının nedenini bulmuş ve güneşin ayla olan açı çapını aşağı yukarı ölçmüştür. Zhang Heng, sabah, akşam ve öğle zamanlarındaki güneşin büyüklüğünün farklı olduğunu belirtmiştir. Sabah ve akşam güneş büyük, öğleyin ise küçük görünür. Bu, optik etkilerden kaynaklanır. Sabah ve akşamları görece karanlık durumda aydınlık yere bakıldığı zaman büyük görünür, öğle zamanı aydınlık ortamda güneşe bakıldığında küçük görünür. Örneğin, yanan bir ateş gece büyük, gündüz ise küçük görünür. Zhang Heng'in bu açıklaması, tam yeterli değildir, ama belli kurallara uygundur.

Zhang Heng, astrologluğun yanı sıra, Doğu Han hanedanlığı döneminde tanınmış bir edebiyat yazarı ve ünlü bir ressam olmuştur. Zhang Heng, çizdiği resimlerle zamanın altı meşhur ressamı arasında yer almıştır. Çin'in tarihi kitaplarına göre, Zhang Heng, hayattayken bilim, felsefe, edebiyat alanlarında 32 eser yazmıştır. Dürüstlüğünü ve çalışkanlığını gösteren “Ying Xian Fu”yu yazmış olan Zhang Heng, insanlığın yıldızlara yolculuk yapmasını hayal eden “Si Xuan Fu” ile Çin'in ilk bilimkurgu yazısının yazarı olmuştur. Bundan başka, Zhang Heng'in “Dong Jing Fu” ve “Xi Jing Fu” gibi eserleri günümüzde de kadar halk arasından elden ele dolaşmaktadır. Zhang Heng, bu iki yapıtta Dongjing ve Xijing'in manzaralarını tasvir etmiştir. Dongjing, bugünkü Shaanxi eyaletinin Xi'an kenti, Xijing ise bugünkü Henan eyaletinin Luoyang kentidir. Zhang Heng yazılarında o bölgelerdeki halkın geleneklerini süslü bir anlatım ve dil ustalığıyla nakletmiştir. Bu yazılarda anlatılan halk sanat gösterileri, Çin'in son derece değerli akrobasi sanatının tarihinin çok eskilere dayanmakta olduğunu kanıtlamıştır.

Matematiğin bir alt dalı olan geometride, bir çemberin, dairenin ya da kürenin çapı, çemberin, dairenin ya da kürenin merkezinden geçen ve uç noktaları dairenin ya da kürenin en dışardaki sınır noktalarında bulunan herhangi bir düz doğru parçasıdır. Ayrıca, çap, çemberin, dairenin veya kürenin en uzun kirişi olarak da tanımlanabilir. Çap kavramı, ayrıca, bu matematiksel nesneler ya da kümeler haricindeki kümeler için de kullanılabilir.
Çember, daire ya da küre gibi geometrik bir nesnenin merkezinden geçen sonsuz sayıda çap olacağı için bu tür geometrik şekillerin doğru parçası anlamında tek bir çapı yoktur. Ancak, modern kullanımda, bir çemberin, dairenin ya da kürenin çapının uzunluğuna da çap denir. Bu tür merkezlerine göre bakışımlı geometrik nesneler için, doğru parçası anlamındaki çapların uzunluğu aynıdır ve kökü Antik Yunan diline dayanan διάμετρος (diametros) teriminden esinlenerek bu uzunluk 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 ile gösterilir.
Bir çember, daire veya kürenin merkezinden en dışarıdaki sınır noktalarına kadar olan doğru parçalarından herhangi biri yarıçap adlandırılır. Benzer bir şekilde, yarıçap terimi de modern kullanımda yarıçapı tanımlayan doğru parçalarının uzunluğu anlamına gelir. Yani, bir çapın uzunluğunun yarısına yarıçap denir ve Latince radius teriminden esinlenerek 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 ile gösterilir. O zaman,

  
    
      
        d
        =
        2
        r
        
        
          veya buna denk olarak
        
        
        r
        =
        
          
            d
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle d=2r\qquad {\text{veya buna denk olarak}}\qquad r={\frac {d}{2}}}
  

olur.

Bir uzunluk pergeli ve cetvel yardımıyla istenilen çap uzunluğuna sahip bir çember ya da daire ve de çapın gösterimi çizilebilir. Pergelin sabit bacağındaki iğnesi istenilen noktaya buranın çemberin ya da dairenin merkezi olacağı düşünülerek konulur. Bu noktadan cetvel ile yarıçapın uzunluğu kadar ilerideki bir nokta işaretlenir ve pergelin hareketli bacağı buraya konulur. Bundan sonra pergelin hareketli bacağı döndürülerek çember elde edilir. Cetvel yardımıyla, uç noktaları çizilen çember üzerinde olan ve merkezden geçen bir doğru parçası çizilir. Böylece, çember ve çap çizilmiş olur.
Eğer bir çember merkezi bilinmeden verilmişse, çapı çizebimek için, herhangi bir kirişin belli bir çap tarafından dik kesilip tam ikiye bölüneceği bilgisi kullanılır. O zaman, ilk adım olarak, bir gönye ya da cetvel aracılığıyla herhangi bir kiriş çizilir.  Sonra bu kirişin boyu ölçülerek kirişin orta noktası bulunur. Gönyenin bir kenarının bu ortadan noktadan başlayarak kirişin üzerinde kalması sağlandıktan sonra diğer dik kenar yardımıyla kirişe dik bir çizgi çekilir. Bu çizgi ya cetvel ya da gönye yardımıyla uzatılarak eski kirişe dik yeni bir kiriş yapılır. Bu yeni kiriş, çap olacaktır.

Çap kavramının çember, daire ya da küre gibi geometrik nesneler üzerinde verilen tanımı herhangi Öklid uzayında yer alan bir yuvar ya da daha genel olarak uzaklık kavramının karşılığının bulunduğu metrik uzaylardaki kümeler için genelleştirilebilir. Eğer uzaklık kavramının olduğu uzayda bir küme verilmişse, çap bu kümedeki herhangi iki elemanın birbirine uzaklıklarından oluşan kümenin en küçük üst sınırı olarak tanımlanır.
Örneğin, Kartezyen düzlemde merkezi başnoktada ve yarıçapı 1 olan bir kapalı dairenin içindeki noktaların birbirine olan uzaklıklarının kümesi 
  
    
      
        [
        0
        ,
        2
        ]
      
    
    {\displaystyle [0,2]}
  
 olacaktır. Bu durumda, kümenin en küçük üst sınırı 2dir. Eğer daire kapalı olmak yerine açık daire alınsaydı, bu sefer dairenin içindeki noktaların birbirine olan uzaklıklarının kümesi 
  
    
      
        [
        0
        ,
        2
        )
      
    
    {\displaystyle [0,2)}
  
 olacaktı. Ancak, bu kümenin de en küçük üst sınırı 2dir. Her iki durumda da çap beklendiği gibi 2 olarak belirlendi.
Diğer taraftan tam orta noktası başnoktada yer alan ve bir kenarı 2 birim olan bir karenin çapı, burada verilen tanıma göre 
  
    
      
        2
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 2{\sqrt {2}}}
  
 olacaktır. Gerçekten de, birbirine çapraz konumda olan iki köşe arasındaki uzaklık Pisagor teoremi yardımıyla 
  
    
      
        
          
            
              2
              
                2
              
            
            +
            
              2
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            8
          
        
        =
        
          
            
              2
              
                2
              
            
            ×
            2
          
        
        =
        2
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2^{2}+2^{2}}}={\sqrt {8}}={\sqrt {2^{2}\times 2}}=2{\sqrt {2}}}
  
 olarak hesaplanır.
Çap kavramının burada bahsedilen anlam genelleştirmesinden farklı olarak değişik anlamlar yüklendiği durumlar da vardır. Örneğin herhangi bir koni kesitinde koninin merkezinden geçen herhangi bir kirişe de çap denilir. Ancak, bu tanım altında çap, doğru parçaları anlamında, uzunlukları birbirine eşit olmayan doğru parçaları olacaktır. Bir elipsin çaplarından en önemlileri elipsin odak noktalarından geçen ve en uzun kiriş olma özelliğine sahip olan ve asal eksenle örtüşen kiriş olan büyük eksendir. Diğeri ise, elipsin odak noktalarını birleştiren doğru parçasını hem dik kesip hem de tam ikiye bölen ve yedek eksenle örtüşen kiriş olan küçük eksendir.
Bir çemberin çapı daha önce tanımlandığı gibi yarıçapının tam iki katıdır. Ancak bu yalnızca bir çember için ve yalnızca Öklid metriğinde doğrudur. Jung teoremi, çapı yarıçapla ilişkilendiren daha genel eşitsizlikler vermektedir.

Teğet
Jung teoremi
Eratosthenes, Dünyanın çapını M.Ö

Çember ya da dönge, düzlemde sabit bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların kümesinin oluşturduğu yuvarlak geometrik şekildir. Çemberin çevrelediği 2 boyutlu alana daire denir.
Tanımda bahsi geçen sabit noktaya çemberin merkezi, eşit uzaklıkların her birine yarıçap, yarıçapın iki katı uzunluğa ise çap denir. Genellikle, merkez o, yarıçap r, çap ise R (Büyük r harfi) ile gösterilir (R=2r). Çemberde sonsuz yarıçap ve çap vardır. Yarıçap ve çapların uzunlukları sabittir.
Çember üzerindeki iki noktayı birleştiren doğru parçasına ise kiriş adı verilir. Çemberde sonsuz sayıda kiriş vardır. Kirişlerin uzunlukları farklı olabilir. Bu anlamda, merkeze göre birbirine simetrik olan iki noktayı birleştiren doğru parçasının uzunluğu aynı zamanda çapa eşittir. Çap en uzun kiriştir.
Analitik geometride çemberin denklemi x y-koordinat sisteminde şu biçimde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            (
            
              x
              −
              a
            
            )
          
          
            2
          
        
        +
        
          
            (
            
              y
              −
              b
            
            )
          
          
            2
          
        
        =
        
          r
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \left(x-a\right)^{2}+\left(y-b\right)^{2}=r^{2}.}
  

Eğer çemberin merkezi koordinat sistemi içinde (0,0) noktası olursa, yukarıdaki ifade

  
    
      
         
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        =
        
          r
          
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \ x^{2}+y^{2}=r^{2}.}
  

şeklinde de yazılabilir ve bu çembere yarıçap 1 olduğunda birim çember denir.

Yarıçapı r olan bir çember için çevre 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 sayısının formülünden bulunur

  
    
      
        π
        =
        
          
            
              Ç
            
            R
          
        
        =
        
          
            
              Ç
            
            
              2
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ={\frac {\mbox{Ç}}{R}}={\frac {\mbox{Ç}}{2r}}}
  

  
    
      
        
          
            Ç
          
        
        =
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        r
      
    
    {\displaystyle {\mbox{Ç}}=2\cdot \pi \cdot r}
  

formülüyle bulunur.

Çemberin iki noktası arasında kalan parçaya çember yayı (çember parçası) denir.
Bir kesenin, çember içerisinde kalan parçasına kiriş denir.

Çemberi iki eş parçaya ayıran doğru parçasına çap denir. Merkezden geçen kiriş, çaptır.

Merkez ile, çember üzerindeki bir noktayı birleştiren doğru parçasına yarıçap denir. Küçük r (r) ile gösterilir.
Çember, bulunduğu düzlemi; çemberin iç bölgesi, dış bölgesi ve kendi olmak üzere üç bölgeye ayırır. Çemberin kendi ve iç bölgesinin birleşimine daire denir.

Çemberin merkezi, merkez açının köşesidir. Çevre açının köşesi, çemberin üzerindedir. Merkez açının içinde kalan çember parçasına, merkez açının gördüğü yay; çevre açının içinde kalan çember parçasına, çevre açının gördüğü yay denir. Merkez açının kenarlarının, çemberi kestiği noktaların arasındaki yaylardan birisi majör, yani büyük çember yayı, diğeri de minör, yani küçük çember yayıdır. Merkez açının gördüğü yay, minör yaydır. Merkez açının ölçüsü, 0 ile 180 derece arasında, çember yaylarının ise, 0 ile 360 derece arasındadır.

Matematiksel şekillerin listesi

Graf teorisi, çizge teorisi veya çizit teorisi (İngilizce: graph theory), grafları inceleyen matematik dalıdır. Graf, düğümler ve bu düğümleri birbirine bağlayan kenarlardan oluşan bir tür ağ yapısıdır. Bir graf, çizge veya çizit, düğümlerden (köşeler) ve bu düğümleri birbirine bağlayan kenarlardan (yaylardan, bağıntılardan) oluşur.
Temeli 1736'da Leonhard Euler tarafından atılmıştır.
Graf teorisi üzerine yapılan çalışmalar, Petri ağları gibi birçok yeni kavramın geliştirilmesine imkân sağlamıştır.

Leonhard Euler tarafından, 1736 yılında, Königsberg'in yedi köprüsü (Almanca: Die Sieben Brücken von Königsberg) adında günümüzde hâlâ popülerliğini koruyan bir problem ile ilgili olarak yazılan bir makale, graf teorisinin kesin başlangıç tarihidir.

Bir G grafı iki küme ile ifade edilir: G = (D, K). Bu ifadede D düğümler kümesi, K ise (düğümler ile ilişkili) kenarlar kümesi olarak ifade edilir.

Eğer düğümleri birbirine bağlayan kenarlar için giriş ve çıkış yönleri belirli ise bu kenarlara yönlü kenarlar denir.
Eğer bir düğümden çıkan ve yine aynı düğüme giren bir kenar varsa (mesela A'dan çıkıp A'ya yeniden giren bir kenar), bu bir döngü (İngilizce: loop) olarak ifade edilir.
Eğer bir düğümden bir başka düğüme giden aynı yöne sahip veya yönsüz iki adet kenar varsa bu kenarlara paralel kenarlar denir.
Sağdaki yönsüz, örnek graf için küme gösterimi aşağıdaki şekilde yapılır.
D = {A, B, C, D}
K = {(A, D), (D, A), (A, B), (A, C), (C, B), (C, D)}
G = (D, K)
Bu örnekte A ve D düğümleri iki adet paralel kenar içerir.

Yol haritasıyla haritada belirtilen yollarla bir beldeden diğer bir beldeye nasıl gidileceğine karar verilir. Sonuç olarak bu durumda nesnelerin iki farklı kümesi ile ilgilenilmektedir: Beldeler ve yollar. Daha önce gördüğümüz gibi böyle nesnelerin kümeleri bir bağıntı tanımlamak için kullanılabilir. Eğer V kümesi ile beldeler kümesini ve E kümesi ile de yollar kümesini gösterirsek, V kümesi üzerinde yalnız E'deki yolları kullanarak a beldesinden (noktasından) b noktasına seyahat edilebiliyorsa aβb yazarak, bir β bağıntısı tanımlanabilir. Eğer E'deki yollar gidiş-geliş yolları ise bβa da gerçeklenir. Eğer inceleme altındaki bütün yollar gidiş-gelişli yollar ise bu bağıntı simetriktir. Bir bağıntıyı tanımlamanın bir yolu, onun elemanlarını sıralı çiftler olarak listeleyerek vermektir. Bunun, aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi çizgiler kullanarak yapılması daha uygundur.

Arama algoritması
En kısa yol problemi
Gezgin satıcı problemi

Graf teorisi

Çokgen, düzlemde herhangi ardışık üçü doğrusal olmayan n tane noktayı ikişer ikişer birleştiren doğru parçalarının oluşturduğu kapalı şekillerdir.
n tane noktanın birleştirilmesiyle oluşturulan çokgenler n-gen olarak adlandırılır; üçgen, dörtgen gibi. Çokgenlerde kenar sayısı kadar köşe vardır.
Tüm kenar uzunlukları ve açıları eşit olan çokgene düzgün çokgen denir.

Çokgenler çeşitli özelliklerine göre belli başlıklarda sınıflandırılırlar.

İçbükey (konkav) çokgen, en az bir iç açısı 180°’den büyük olan çokgendir. En az bir köşesi içe doğru girintili görünür.
Dışbükey (konveks) çokgen, tüm iç açıları 180°’den küçük olan çokgendir. Hiçbir köşesi içe doğru girintili değildir.
İçbükey (konkav) çokgenler, herhangi iki noktası birleştirildiğinde, bu doğru parçasının bir kısmı çokgenin dışına çıkıyorsa içbükeydir.
Dışbükey (konveks) çokgenler, çokgenin içindeki herhangi iki noktayı birleştiren doğru parçası her zaman çokgenin içinde kalıyorsa dışbükeydir.

Aşağıda yazıların hepsi sadece dışbükey  çokgenler için geçerlidir.

Çokgenin her köşesinde iç açı ve dış açı olmak üzere iki açı bulunur.

İç açı: Çokgenin içine bakan açıdır. Bir n-gen in iç açıları toplamı (n-2)180 derece ya da (n-2)π radyan formülüyle hesaplanır. Eğer çokgen düzgünse bir iç açısı 
  
    
      
        180
        −
        
          
            
              360
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 180-{\tfrac {360}{n}}}
  
 dereceye eşittir.
Dış açı: Tüm çokgenlerin dış açıları toplamı 360° dir. Çokgen düzgünse bir dış açının ölçüsü 360/n olur.

Öklid geometrisinde, kapalı düzlemsel şekillerin alanları pozitif bir sayıdır ve özellikleri üç temel postulatla verilir:

Bir karesel bölgenin alanı, bir kenarının uzunluğunun karesine eşittir.
Eş iki şeklin alanları eşittir.
Bir geometrik şekli oluşturan ayrık parçaların alanlarının toplamı, bütünün alanına eşittir.

Ardışık olmayan iki köşeyi birleştiren doğru parçasına köşegen denir. n kenarlı bir çokgende,

Bir köşeden (n-3) tane köşegen çizilebilir; (n-2) tane üçgen oluşur.
Toplam n(n-3)/2 tane köşegen vardır.
Bir çokgen çizilebilmesi için en az n - 2 uzunluk ve en az n- 1 açı bilinmelidir. Toplamda en az 2n-3 eleman bilinmelidir.

Matematiksel şekillerin listesi

Élie Joseph Cartan, Royal Society Üyesi (Fransızca telaffuz: [kaʁtɑ̃]; 9 Nisan 1869, Dolomieu, Isère - 6 Mayıs 1951, Paris), Lie grupları, diferansiyel sistemler (PDE'lerin koordinatsız geometrik formülasyonu) ve diferansiyel geometri teorisinde temel çalışmalar yapan Fransız matematikçidir. Ayrıca genel göreliliğe ve dolaylı olarak kuantum mekaniğine önemli katkılarda bulundu. Yirminci yüzyılın en büyük matematikçilerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Oğlu Henri Cartan, cebirsel topolojide çalışan bir matematikçidir.

Élie Cartan, 9 Nisan 1869'da Dolomieu, Isère köyünde Joseph Cartan (1837-1917) ve Anne Cottaz'ın (1841-1927) oğlu olarak doğdu. Joseph Cartan köyün demircisiydi; Élie Cartan, çocukluğunun "her sabah şafaktan başlayan örs darbeleri" altında geçtiğini ve "annesinin, çocuklara ve evine bakmaktan azade olduğu o ender dakikalarda annesinin bir bir çıkrık ile birlikte çalıştığını hatırladı." Élie'nin terzi olan bir ablası Jeanne-Marie (1867-1931), babasının demirhanesinde çalışan bir demirci olan küçük erkek kardeş Léon (1872-1956) ve kısmen Élie'nin etkisi altında olan  ve Élie'nin daha önce yaptığı gibi École Normale Supérieure'ye girerek kariyerini lycée'de (ortaokul) matematik öğretmeni olarak seçen küçük bir kız kardeşi Anna Cartan (1878-1923) vardı.
Élie Cartan, Dolomieu'de bir ilkokula girdi ve okuldaki en iyi öğrenciydi. Öğretmenlerinden biri olan M. Dupuis, "Élie Cartan utangaç bir öğrenciydi, ancak gözlerinde büyük bir zekanın alışılmadık bir ışığı parlıyordu ve bu mükemmel bir anıyla birleştirildi" diye hatırladı. Isère vekili Antonin Dubost, okulu ziyaret ederek Cartan'ın sıra dışı yeteneklerinden etkilenmiştir. Cartan'a bir lycée burslu yarışmaya katılmasını tavsiye etti. Cartan, M. Dupuis gözetiminde yarışmaya hazırlandı ve on yaşında yarışmayı geçti. Vienne Koleji'nde beş yıl (1880-1885) ve ardından Grenoble Lisesi'nde iki yıl (1885-1887) geçirdi. 1887'de iki yıl bilim okumak için Paris'teki Lycée Janson de Sailly'ye taşındı; orada daha sonra Fransa'da ünlü bir fizikçi olan sınıf arkadaşı Jean-Baptiste Perrin (1870-1942) ile tanıştı ve arkadaş oldu.
Cartan, 1888'de École Normale Supérieure'ye kaydoldu. Orada Charles Hermite (1822-1901)'in, Jules Tannery (1848-1910)'nin, Gaston Darboux (1842-1917)'nun, Paul Appell (1855-1930)'in, Emile Picard (1856-1941)'ın, Edouard Goursat'ın (1858-1936) ve dersleri Cartan'ın en çok düşündüğü şey olan Henri Poincaré (1854-1912)'in konferanslarına katıldı.
1891'de École Normale Superieure'den mezun olduktan sonra, Cartan bir yıl görev yaptığı ve çavuş rütbesini kazandığı Fransız ordusuna alındı. Sonraki iki yıl boyunca (1892-1894) Cartan ENS'ye geri döndü ve 1888-1889 yılları arasında Sophus Lie'nin öğrencisi olan sınıf arkadaşı Arthur Tresse'nin (1868-1958) tavsiyesini dinledi ve Wilhelm Killing tarafından başlatılan basit Lie gruplarının sınıflandırılması konusunda çalıştı. 1892'de Lie, Darboux ve Tannery'nin daveti üzerine Paris'e geldi ve Cartan ile ilk kez tanıştı.
Cartan, 1894'te Sorbonne'daki Bilimler Fakültesi'nde Sonlu sürekli dönüşüm gruplarının yapısı (The structure of finite continuous groups of transformations) adlı tezini savundu. 1894 ile 1896 arasında Cartan, Montpellier Üniversitesi'nde öğretim görevlisiydi; 1896'dan 1903'e kadar Lyon Üniversitesi Fen Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.
1903'te Lyons'tayken Cartan, Marie-Louise Bianconi (1880-1950) ile evlendi; aynı yıl, Cartan Nancy Üniversitesi Fen Fakültesi'nde profesör oldu. 1904'te Cartan'ın daha sonra etkili bir matematikçi olan ilk oğlu Henri Cartan doğdu; 1906'da besteci olan Jean Cartan adlı başka bir oğlu doğdu. 1909'da Cartan ailesini Paris'e taşıdı ve Sorbonne'daki Fen Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1912'de Cartan, Poincaré'den aldığı referansa dayanarak orada Profesör oldu. 1940'ta emekli olana kadar Sorbonne'da kaldı ve hayatının son yıllarını École Normale Supérieure'de kızlar için matematik öğreterek geçirdi.
Cartan'ın bir öğrencisi olan geometri uzmanı Shiing-Shen Chern şunları yazdı:

Genellikle [Cartan ile görüşmeden] sonraki gün ondan bir mektup alırdım. "Sen gittikten sonra, soruların hakkında daha çok düşündüm ..." derdi - bazı sonuçları, bazı soruları ve benzeri şeyler vardı. Basit Lie grupları, Lie cebirleri hakkındaki tüm bu makaleleri ezbere biliyordu. Onu sokakta gördüğünüzde, belli bir konu ortaya çıktığında, eski bir zarfı çıkarır, bir şeyler yazar ve size cevabı verirdi. Ve bazen aynı cevabı almam saatler hatta günlerimi aldı. . . Çok çalışmam gerekiyordu.
1921'de Polonya Öğrenim Akademisi'nin yabancı üyesi ve 1937'de Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi'nin yabancı üyesi oldu. 1938'de Uluslararası Bilim Birliği Kongrelerini düzenlemek için oluşturulan Uluslararası Komite'ye katıldı.
Uzun bir hastalıktan sonra 1951'de Paris'te öldü.
1976'da daha önce Apollonius D olarak belirtilen bir ay krateri onun adını aldı.

Cartan, Travaux'da çalışmalarını 15 alana ayırır. Modern terminolojiyi kullanarak bunlar:

Lie teorisi
Lie gruplarının gösterimleri
Hiper karmaşık sayılar, bölüm cebirleri
PDE sistemleri, Cartan-Kähler teoremi
Eşdeğerlik teorisi
Entegre edilebilir sistemler, uzama teorisi ve evrimdeki sistemler
Sonsuz boyutlu gruplar ve sözde gruplar
Diferansiyel geometri ve hareketli çerçeveler
Yapı grupları ve bağlantıları ile genelleştirilmiş uzaylar, Cartan bağlantısı, holonomi, Weyl tensörü
Lie gruplarının geometrisi ve topolojisi
Riemann geometrisi
Simetrik uzaylar
Kompakt grupların topolojisi ve homojen uzayları
İntegral değişmezler ve klasik mekanik
Görelilik, Spinörler
Cartan'ın matematiksel çalışması, günümüzde pek çok kişinin modern matematiğin merkezi ve en hayati parçası olduğunu düşündüğü ve en başta şekillendirme ve ilerlemede olduğu, farklılaştırılabilir manifoldlar üzerinde analizin gelişimi olarak tanımlanabilir. Bu alan Lie grupları, kısmi diferansiyel sistemler ve diferansiyel geometri üzerine odaklanır; bunlar, esas olarak Cartan'ın katkılarıyla, şimdi yakından iç içe geçmiş, birleşik ve güçlü bir araç oluşturuyor.

Cartan, tezinden sonraki otuz yıl boyunca Lie grupları alanında neredeyse yalnızdı. Lie, bu grupları esasen, analitik olarak sonlu sayıda parametreye dayanan bir analitik manifoldun analitik dönüşüm sistemleri olarak değerlendirmişti. Bu grupların araştırılmasına çok verimli bir yaklaşım, 1888'de Wilhelm Killing'in diğer manifoldlar üzerindeki olası eylemlerinden bağımsız olarak grubu kendi içinde sistematik olarak incelemeye başladığında filizlendi. O zamanlar (ve 1920'ye kadar) yalnızca yerel özellikler dikkate alındı, bu nedenle Killing için çalışmanın ana amacı, yerel özellikleri tamamen cebirsel terimlerle tam olarak yansıtan grubun Lie cebiriydi. Killing'in en büyük başarısı, tüm basit karmaşık Lie cebirlerinin belirlenmesiydi; ispatları genellikle kusurluydu ve Cartan'ın tezi, esas olarak yerel teoriye sağlam bir temel atmaya ve Killing'in gösterdiği basit karmaşık Lie cebirlerinin her birine ait istisnai Lie cebirlerinin varlığının mümkün olduğunu kanıtlamaya adanmıştı. Daha sonra Cartan, tamamen yeni yöntemler geliştirmesi gereken iki temel problemi açıkça çözerek yerel teoriyi tamamladı: basit gerçek Lie cebirlerinin sınıflandırılması ve basit Lie cebirlerinin tüm indirgenemez doğrusal gösterimlerinin, bu amaçla ortaya koyduğu bir ağırlık gösterim kavramı aracılığıyla belirlenmesi. 1913'te Cartan'ın daha sonra kuantum mekaniğinde bu kadar önemli bir rol oynayan spinörleri keşfettiği, ortogonal grupların doğrusal temsillerini belirleme sürecindeydi.
1925'ten sonra Cartan, topolojik sorularla gittikçe daha fazla ilgilenmeye başladı. Weyl'in kompakt gruplar üzerindeki parlak sonuçlarından etkilenerek Lie gruplarının global özelliklerinin incelenmesi için yeni yöntemler geliştirdi; özellikle, topolojik olarak bağlantılı bir Lie grubunun, bir Öklid uzayının ve kompakt bir grubun çarpımı olduğunu gösterdi ve kompakt Lie grupları için, alttaki manifoldun olası temel gruplarının, grubun Lie cebirinin yapısından okunabileceğini keşfetti. Son olarak, kompakt Lie gruplarının Betti sayılarını belirleme yönteminin ana hatlarını çizdi ve problemi yine kendi Lie cebirleri üzerindeki cebirsel bir soruya indirgedi ve o zamandan beri tamamen çözüldü.

Cartan'ın (Lie'den sonra) "sonlu sürekli gruplar" (veya "sonlu dönüşüm grupları") olarak adlandırdığı Lie gruplarının yapısı problemini çözdükten sonra, Cartan, şimdi Lie sözde grupları olarak adlandırılan "sonsuz sürekli gruplar" için benzer problemi ortaya koydu. Lie gruplarının sonsuz boyutlu bir analogu (Lie gruplarının başka sonsuz genellemeleri vardır. Cartan tarafından ele alınan Lie sözde grubu, aynı dönüşümü içeren ve bu kümedeki iki dönüşümün bileşiminin sonucunun (mümkün olduğunda) aynı kümeye ait olduğu özelliğine sahip bir uzayın alt kümeleri arasındaki bir dizi dönüşümdür. İki dönüşümün bileşimi her zaman mümkün olmadığından, dönüşümler kümesi bir grup değil (modern terminolojide bir groupoid), dolayısıyla adı sözde gruptur. Cartan, yalnızca söz konusu dönüşümler tarafından aktarılmış sınıflara manifoldların alt bölümü olmayan manifold dönüşümlerini dikkate aldı. Bu tür sözde dönüşüm gruplarına ilkel denir. Cartan, karmaşık analitik dönüşümlerin her sonsuz boyutlu ilkel sözde grubunun altı sınıftan birine ait olduğunu gösterdi:

n karmaşık değişkenin tüm analitik dönüşümlerinin sözde grubu;
sabit bir Jacobiyen ile n karmaşık değişkenin tüm analitik dönüşümlerinin sözde grubu (yani, tüm hacimleri aynı karmaşık sayıyla çarpan dönüşümler);
Jacobiyen bire eşit olan n karmaşık değişkenin tüm analitik dönüşümlerinin sözde grubu (yani, hacimleri koruyan dönüşümler);
belirli bir çift katlı integrali koruyan 2n > 4 karmaşık değişkenin tüm analitik dönüşümlerinin sözde grubu (semplektik sözde grup);
yukarıda bahsedilen çift katlı integrali karmaşık bir fonksiyonla çarpan 2n > 4 karmaşık değişkenin tüm analitik dönüşümlerinin sözde grubu;
2n+1 karmaşık değişkenin tüm analitik dönüşümlerinin sözde grubu, belirli bir formu karmaşık bir fonksiyonla (temas 

Öklit dışı geometriler, alışılmış iç çarpım formülünden ayrı bir biçimde tanımlanmış ve reel uzayla birleşmiş iç çarpım yoluyla elde edilen geometrilerdir. Bu geometrilere Galileo ve Lorentz geometrileri örnek olarak verilebilir. Lorentz geometrisinin öne çıkan farklarından biri de iç çarpımın tanımlanmasında temel maddelerden biri olan pozitif tanımlılığı sağlamamasıdır. Öklit geometrisinde vektörler tek tür iken Lorentz geometrisinde space-like, time-like ve null-like (light-like) olmak üzere 3 tür vektör bulunmaktadır.

Öklid dışı geometri modelleri, Öklid'in paralellik postülasının geçerli olmadığı geometrik sistemleri tanımlamak amacıyla geliştirilmiş matematiksel yapılardır. Bu modeller, belirli bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir paralel çizilebildiğini savunan Öklid geometrisinin aksine, farklı paralellik anlayışlarını temel alır.
Hiperbolik geometride, belirli bir l doğrusuna dışındaki bir A noktasından geçen ve l ile kesişmeyen sonsuz sayıda doğru bulunmaktadır. Bu yapı, paralellik kavramının çoklu doğrularla ifade edildiği bir düzlem oluşturur. Öte yandan, eliptik geometride ise herhangi iki doğru en az bir noktada kesiştiğinden, paralel doğrular tanımlanamaz; yani eliptik geometri paralel doğruların bulunmadığı bir sistemdir.

Öklid geometrisi, düzlem üzerindeki klasik "düz yüzey" kavramı ile modellenirken, eliptik geometri için en yaygın model, yüzeyi birim küre olan ve doğruların büyük daireler (örneğin ekvator ya da meridyenler) olarak tanımlandığı bir küredir. Bu modelde, birbirine zıt noktalar eşdeğer kabul edilir.
Hiperbolik geometri için kullanılan modellerden biri olan pseudoküre, negatif eğrilik taşıması sayesinde bu geometri türünün temel özelliklerini yansıtabilen uygun bir yüzey olarak kabul edilir.

Eliptik geometrinin en temel modeli bir küredir. Dünya'nın ekvator ve meridyen gibi büyük daireler doğru görevi görür.
Bunu en kolay anlamanın yolu bir bulmacayı düşünmektir. Bir gün bir avcı, av bulmak için 1 kilometre güneye iner. Orada bir ayıyla karşılaşır ve 1 kilometre doğuya kaçar. Daha sonra 1 kilometre kuzeye giderek kampına geri döner.
Ayının rengi nedir?
Bu saçma gelebilir, çünkü avcının kampından 1 kilometre doğuda olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Ancak, Dünya düz değildir. Böyle bir olayın yaşanabileceği tek yer kuzey kutbudur. Dolayısıyla, ayının rengi beyazdır.
Bir küre üzerinde bu hareketleri çizerseniz, güney yönündeki çizgi düz bir çizgi gibi görünürken, doğu yönüne hareket eğik gibi görünebilir. Ancak, aslında tüm çizgiler düzdür.

İşin ilginç tarafı, bu yol bir üçgen oluşturur, ancak iç açılarının toplamı 180 dereceden fazladır. Yine de bir geometrik şekil olmak için gerekli tüm özelliklere sahiptir: Düzgün kenarlara sahiptir ve kapalı bir şekildir.

Öklid geometrisi, İskenderiyeli Yunan matematikçi Öklid’e atfedilen matematiksel bir sistemdir ve onun Elementler adlı geometri üzerine ders kitabında tarif edilmektedir. Öklid'in yöntemi, sezgisel olarak çekici küçük bir aksiyom seti varsaymaktan ve bu aksiyomlara dayanarak birçok başka önermeyi (teoremleri) çıkarmaktan ibarettir. Öklid'in sonuçlarının çoğu daha önceki matematikçiler tarafından ifade edilmiş olsa da, Öklid, bu önermelerin kapsamlı bir tümdengelimli ve mantıksal sisteme nasıl uyabileceğini gösteren ilk kişi oldu. Elementler, ilk aksiyomatik sistem ve resmi ispatın ilk örnekleri olarak ortaokulda (lise) hala öğretilen düzlem geometrisi ile başlar. Üç boyutlu katı geometrisi (uzay geometrisi) ile devam ediyor. Elemanlar’ın çoğu, geometrik dilde açıklanan, şimdi cebir ve sayı teorisi olarak adlandırılan şeyin sonuçlarını belirtir.
İki bin yıldan fazla bir dönem için "Öklid" sıfatı gereksizdi çünkü başka hiçbir geometri tasarlanmamıştı. Öklid'in aksiyomları sezgisel olarak o kadar açık görünüyordu (paralellik postülatının olası istisnası dışında), onlardan ispatlanan herhangi bir teorem mutlak, çoğu zaman metafiziksel anlamda doğru kabul edildi. Ancak günümüzde, ilkleri 19. yüzyılın başlarında keşfedilen diğer birçok kendinden tutarlı Öklid dışı geometri bilinmektedir. Albert Einstein'ın genel görelilik teorisinin bir sonucu, fiziksel uzayın kendisinin Öklidsel olmadığı ve Öklid uzayının sadece kısa mesafelerde iyi bir yaklaşım olduğudur (yer çekimi alanının gücüne bağlı olarak).
Öklid geometrisi, noktalar ve çizgiler gibi geometrik nesnelerin temel özelliklerini tanımlayan aksiyomlar üzerinden mantıksal olarak ilerlediğinden, bu nesnelerle ilgili önermeler için tüm bu nesneleri belirlemek üzere koordinatlar kullanılmayan sentetik geometrinin bir örneğidir. Bu, geometrik önermeleri cebirsel formüllere çevirmek için koordinatları kullanan analitik geometrinin tersidir.

Elemanlar, daha önceki geometri bilgilerinin sistematikleştirilmesidir. Daha önceki yaklaşımlara göre gelişmesi hızla fark edildi, bunun sonucu olarak daha öncekilerin korunmasıyla ilgili çok az ilgi gösterildi ve şimdiyse neredeyse hepsi kaybolmuş durumdadır.
Öklid'in Elemanlar'ında 13 kitap vardır:

Kitaplar I–V ve VI düzlem geometrisini tartışır. Düzlem şekilleriyle ilgili birçok sonuç kanıtlanmıştır, örneğin "Herhangi bir üçgende, herhangi bir şekilde birlikte alınan iki açı, iki dik açıdan daha küçüktür." (Kitap 1, Önerme 17) ve Pisagor teoremi "Dik açılı üçgenlerde, dik açıyı oluşturan kenarın karesi, dik açıyı içeren kenarların karelerine eşittir." (Kitap I, Önerme 47)
Kitap V ve VII–X, sayı teorisini, geometrik olarak doğru parçalarının uzunlukları veya bölgelerin alanları olarak işlem gören sayılarla ilgilenir. Asal sayılar, rasyonel ve irrasyonel sayılar gibi kavramlar tanıtılır. Sonsuz sayıda asal sayı olduğu kanıtlanmıştır.
Kitap XI–XIII, katı cisim geometrisi ile ilgilidir. Tipik bir sonuç, bir koninin hacmi ile aynı yükseklik ve tabana sahip bir silindirin hacmi arasındaki 1:3 orandır. Platonik katılar çizildi.

Öklid geometrisi, tüm teoremlerin ("doğru ifadeler") az sayıda basit aksiyomdan türetildiği aksiyomatik bir sistemdir. Öklid dışı geometrinin ortaya çıkmasına kadar, bu aksiyomların fiziksel dünyada açıkça doğru olduğu düşünülüyordu, böylece tüm teoremler de eşit derecede doğru olacaktı. Bununla birlikte, Öklid'in varsayımlardan sonuçlara kadar akıl yürütmesi, onların fiziksel gerçekliğinden bağımsız olarak geçerliliğini korur.
Elemanlar'ın ilk kitabının başlangıcına yakın bir yerde, Öklid, (Thomas Heath tarafından çevrildiği şekliyle) çizimler açısından belirtilen, düzlem geometri için beş önerme (aksiyom) verir: Aşağıdakileri varsayalım:

İki noktadan bir ve yalnız bir doğru geçer.
Bir doğru parçası iki yöne de sınırsız bir şekilde uzatılabilir.
Merkezi ve üzerinde bir noktası (yarıçapı) verilen bir çember çizilebilir.
Bütün dik açılar birbirine eşittir.
Paralellik varsayımı: İki düz çizgi üzerine düşen bir doğru, aynı taraftaki iç açıları iki dik açıdan daha az yapıyorsa, iki düz çizgi, eğer sonsuza kadar uzatılırsa, açıların iki dik açıdan daha az olduğu tarafta kesişir. (Bir doğruya dışında alınan bir noktadan bir ve yalnız bir paralel çizilebilir.)
Öklid, çizilmiş nesnelerin varlığını yalnızca açık bir şekilde iddia etse de, muhakemesinde dolaylı olarak benzersiz oldukları varsayılır.
Elemanlar ayrıca aşağıdaki beş "ortak kavramı" içerir:

Bir şeye eşit olan iki şey, birbirine eşittir. (Öklid bağıntısının geçiş özelliği).
Eşit olan ögelere, eşit miktarlar eklenirse bu ögeler yine eşit olur. (Eşitliğin toplama özelliği).
Eşit olan ögelerden, eşit miktarlar çıkarılırsa bu ögeler yine eşit olur. (Eşitliğin çıkarma özelliği).
Birbirleriyle çakışan şeyler, birbirine eşittir. (Yansıma özelliği)
Bütün, parçadan daha büyüktür.
Modern bilim adamları, Öklid'in önermelerinin, Öklid'in sunumu için ihtiyaç duyduğu tam mantıksal temeli sağlamadığı konusunda hemfikirdir. Modern yaklaşımlar daha kapsamlı ve eksiksiz aksiyom setleri kullanır.

Antik dönemdekilere göre, paralellik postülatı diğerlerinden daha az açık görünüyordu. Kesinlikle belirli önermelerden oluşan bir sistem yaratmayı amaçladılar ve onlara göre paralel doğru postülatı daha basit ifadelerle kanıt gerektiriyormuş gibi görünüyordu. Paralellik postülatının doğru olduğu ve diğerlerinin yanlış olduğu tutarlı geometri sistemleri (diğer aksiyomlara sadık kalarak) kurulabildiğinden, böyle bir ispatın imkansız olduğu artık bilinmektedir. Elemanlar’ın organizasyonunun da gösterdiği gibi Öklid'in kendisi de onu diğerlerinden niteliksel olarak farklı olarak değerlendirmiş görünüyor: İlk 28 önermesi onsuz ispatlanabilecek olanlardır.
Paralellik postülatına mantıksal olarak denk olan birçok alternatif aksiyom formüle edilebilir (diğer aksiyomlar bağlamında). Örneğin, Playfair aksiyomu şöyle der:

Bir düzlemde, belirli bir doğru üzerinde olmayan bir noktadan, verilen doğruyu asla kesmeyen en fazla bir doğru çizilebilir.
Geriye kalan aksiyomlardan en az bir paralel doğrunun var olduğu kanıtlanabildiğinden, gereken tek şey "en fazla" koşuludur.

Öklid Geometrisi yapıcıdır. 1, 2, 3 ve 5 nolu postülatlar, belirli geometrik şekillerin varlığını ve benzersizliğini ileri sürer ve bu iddialar yapıcı niteliktedir: yani, bize yalnızca belirli şeylerin var olduğu söylenmez, aynı zamanda bir pergel ve işaretsiz bir cetvelden fazlası ile olmasa da bunları oluşturmak için yöntemler de verilir. Bu anlamda Öklid geometrisi, çoğu kez nesnelerin nasıl çizileceğini söylemeden varlığını iddia eden ve hatta teori içinde çizilemeyen nesnelerin varlığını iddia eden küme teorisi gibi birçok modern aksiyomatik sistemden daha somuttur. Açıkça söylemek gerekirse, kağıt üzerindeki doğrular, bu nesnelerin örneklerinden ziyade biçimsel sistem içinde tanımlanan nesnelerin modelleridir. Örneğin, bir Öklid doğrusunun genişliği yoktur, ancak herhangi bir gerçek çizilmiş doğrunun genişliği olacaktır. Neredeyse tüm modern matematikçiler yapıcı olmayan yöntemleri yapıcı yöntemler kadar sağlam kabul etseler de, Öklid'in yapıcı kanıtları çoğu zaman yanlış, yapıcı olmayanların yerini aldı - örneğin, Pisagorcuların irrasyonel sayıları içeren bazı kanıtlarının, genellikle ".....'nın en büyük ortak ölçüsünü bulun." gibi.
Öklid sıklıkla çelişki yoluyla ispat kullandı. Öklid geometrisi, bir şeklin uzayda başka bir noktaya aktarıldığı üst üste binme (süperpozisyon) yöntemine de izin verir. Örneğin, üçgenlerin kenar-açı-kenar benzerliği olan Önerme I.4, iki üçgenden birini, kenarlarından biri, diğer üçgenin eşit kenarı ile çakışacak şekilde hareket ettirerek ve ardından diğer kenarların da çakıştığını kanıtlayarak kanıtlar. Bazı modern yaklaşımlar, üst üste binmeye alternatif olarak kullanılabilen, üçgenin değişmezliği olan altıncı bir varsayım ekler.

Öklid geometrisinin iki temel ölçüm türü vardır: açı ve mesafe. Açı ölçeği mutlaktır ve Öklid, temel birimi olarak dik açıyı kullanır, böylece, örneğin, 45 derecelik bir açı, bir dik açının yarısı olarak anılacaktır. Mesafe ölçeği görecelidir; birim olarak sıfır olmayan belirli bir uzunluğa sahip bir doğru parçasını rastgele seçer ve diğer mesafeler bununla ilişkili olarak ifade edilir. Mesafelerin eklenmesi, bir doğru parçasının uzunluğunu uzatmak için başka bir doğru parçasının sonuna kopyalandığı ve benzer şekilde çıkarma için tersi işlem yapılan bir yapı ile temsil edilir.
Alan ve hacim ölçümleri mesafelerden elde edilir. Örneğin, genişliği 3 ve uzunluğu 4 olan bir dikdörtgen, çarpımı yani 12'yi temsil eden bir alana sahiptir. Çarpmanın bu geometrik yorumu üç boyutla sınırlı olduğundan, dört veya daha fazla sayının çarpımını yorumlamanın doğrudan bir yolu yoktu ve Öklid, örneğin IX Kitap, Önerme 20'nin ispatında ima edilmesine rağmen bu tür çarpımlardan kaçındı.

Öklid, bir çift doğrunun veya bir çift düzlemin veya katı şeklin, sırasıyla uzunlukları, alanları veya hacimleri eşitse "eşit (Grekçe: ἴσος)" olarak işaret eder ve açılar için de benzer şekilde. Daha güçlü olan "eşlenik (denk)" terimi, tüm bir şeklin başka bir şekil ile aynı boyut ve şekilde olduğu fikrine atıfta bulunur. Alternatif olarak, biri diğerinin üzerine hareket ettirilebiliyorsa, iki şekil denktir, böylece tam olarak eşleşir. (Döndürmeye izin verilir). Bu nedenle, örneğin, 2x6 dikdörtgen ve 3x4 dikdörtgen eşittir ancak denk değildir ve R harfi onun ayna görüntüsüyle denktir. Farklı boyutları haricinde eşlenik olacak şekiller benzer olarak adlandırılır. Bir çift benzer şekilde karşılık gelen açılar eştir ve karşılık gelen kenarlar birbiriyle orantılıdır.

Noktalar geleneksel olarak alfabenin büyük harfleri kullanılarak adlandırılır. Doğrular, üçgenler veya daireler gibi diğer şekiller, ilgili şeklin net bir biçimde seçilebilmesi için yeterli sayıda nokta listelenerek adlandırılır, örneğin ABC üçgeni tipik olarak A, B ve C noktalarında köşeleri olan bir üçgen olacaktır.

Toplamı dik açı olan açılara, tümler denir. Bir ışın aynı tepe noktasını paylaştığında ve dik açıyı oluşturan iki orijinal ış

Matematiğin bir alt dalı olana analizde ölçü bir kümeye ve bu kümenin uygun altkümelerine negatif olmayan bir genişletilmiş sayı atayan bir fonksiyondur. Ölçü kavramı,  uzunluk, alan ve hacim kavramlarının sistemli bir genellemesidir. Önemli ölçü örneklerinden birisi n-boyutlu Öklid uzayı Rn'nin uygun alt kümelerine Öklid geometrisindeki geleneksel uzunluk, alan ve hacim gibi kavramlarına karşılık gelen sayıları atayan Lebesgue ölçüsüdür. Örneğin, gerçek sayılardaki [0, 1] aralığının Lebesgue ölçüsü, kelimenin günlük anlamındaki uzunluğudur; diğer deyişle, [0, 1] aralığının ölçüsü 1'dir.
Ölçülerin fonksiyonların integrallerinin alınması ile yakından ilgisi vardır ve Lebesgue integrali gibi modern integral kavramlarının temelini oluştururlar. 
Ölçülerin oluşturulması, özellikleri ve ölçülere göre integral almayı konu edinen matematik kuramına ölçü kuramı veya ölçü teorisi denir.
Teknik olarak, ölçü, bir X kümesinin (belirli) alt kümelerine negatif olmayan bir gerçel sayı veya +∞ atayan bir fonksiyondur (aşağıdaki Tanıma bakınız). Ayrıca sayılabilir şekilde toplanır olmalıdır: Sonlu (veya sayılabilir olarak sonsuz) sayıda "daha küçük" ayrık alt kümelere ayrıştırılabilen "büyük" bir alt kümenin ölçüsü, bu "daha küçük" alt kümelerin ölçülerinin toplamına eşittir. Genel olarak, bir ölçünün diğer aksiyomlarını yerine getirirken belirli bir kümenin her bir alt kümesiyle tutarlı bir boyutu ilişkilendirilmek istenirse, yalnızca sayma ölçüsü gibi önemsiz örnekler bulunur. Bu problem, ölçüsü bir σ-cebir oluşturmak için gerekli olan ölçülebilir alt kümeler olarak adlandırılan, yalnızca tüm alt kümelerin bir alt koleksiyonu üzerinde tanımlayarak çözüldü. Bu, sayılabilir birliklerin, sayılabilir kesişimlerin ve ölçülebilir alt kümelerin tamamlayıcılarının ölçülebilir olduğu anlamına gelir. Üzerinde Lebesgue ölçüsünün tutarlı bir şekilde tanımlanamadığı bir Öklid uzayındaki ölçülemeyen kümeler, tamamlayıcıları ile kötü bir şekilde karıştırılma anlamında zorunlu olarak karmaşıktır. Aslında onların varlığı, seçim aksiyomunun en az bir değişkeni sıfırdan farklı olan (non-trivial) bir sonucudur.
Ölçüm teorisi, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında diğerlerinin yanı sıra Émile Borel, Henri Lebesgue, Johann Radon ve Maurice Fréchet tarafından birbirini takip eden aşamalarda geliştirildi. Ölçülerin ana uygulamaları, Lebesgue integralinin temelleri içinde, Andrey Kolmogorov'un belitleştirilmesine ait olasılık teorisinde ve ergodik teoride yer almaktadır. Entegrasyon teorisinde, bir ölçü belirtmek, Öklid uzayının alt kümelerinden daha genel uzaylar üzerindeki integrallerin tanımlamasına izin verir; dahası, Öklid uzayları üzerine Lebesgue ölçümü ile ilgili integral daha geneldir ve selefi Riemann integralinden daha zengin bir teoriye sahiptir. Olasılık teorisi, tüm kümeye 1 büyüklüğünü atayan ölçüleri dikkate alır ve ölçülebilir alt kümeleri olasılıkları ölçü tarafından verilen olaylar olarak kabul eder. Ergodik teori, bir dinamik sistem altında değişmeyen veya doğal olarak ortaya çıkan ölçüleri dikkate alır.

X bir küme ve Σ, X üzerinde bir σ-cebir olsun. Σ'dan genişletilmiş gerçek sayı doğrusuna bir μ fonksiyonuna, aşağıdaki özellikleri sağlıyorsa ölçü denir:

Negatif olmama: Σ'daki tüm E'ler için, μ(E) ≥ 0'dir.
Sıfır boş küme: 
  
    
      
        μ
        (
        ∅
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \mu (\varnothing )=0}
  
.
Sayılabilir toplanırlık (veya σ-toplanırlık): Σ'de tüm sayılabilir koleksiyonlar 
  
    
      
        {
        
          E
          
            k
          
        
        
          }
          
            k
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
      
    
    {\displaystyle \{E_{k}\}_{k=1}^{\infty }}
  
 için ikili ayrık kümeler,

  
    
      
        μ
        
          (
          
            
              ⨆
              
                k
                =
                1
              
              
                ∞
              
            
            
              E
              
                k
              
            
          
          )
        
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        μ
        (
        
          E
          
            k
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mu \left(\bigsqcup _{k=1}^{\infty }E_{k}\right)=\sum _{k=1}^{\infty }\mu (E_{k}).}
  

En az bir küme 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 sonlu bir ölçüye sahipse, 
  
    
      
        μ
        (
        ∅
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \mu (\varnothing )=0}
  
 otomatik olarak karşılanır. Nitekim sayılabilir toplanırlık vasıtasıyla,

  
    
      
        μ
        (
        E
        )
        =
        μ
        (
        E
        ∪
        ∅
        )
        =
        μ
        (
        E
        )
        +
        μ
        (
        ∅
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle \mu (E)=\mu (E\cup \varnothing )=\mu (E)+\mu (\varnothing ),}
  

ve bu nedenle 
  
    
      
        μ
        (
        ∅
        )
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \mu (\varnothing )=0.}
  

Yukarıdaki ölçü tanımının yalnızca ikinci ve üçüncü koşulları karşılanırsa ve μ, ±∞ değerlerinden en fazla birini alırsa, μ işaretli ölçü olarak adlandırılır.
(X, Σ) çifti, bir ölçülebilir uzay olarak adlandırılır, Σ'nın üyelerine ölçülebilir kümeler denir. Eğer 
  
    
      
        
          (
          
            X
            ,
            
              Σ
              
                X
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left(X,\Sigma _{X}\right)}
  
 ve 
  
    
      
        
          (
          
            Y
            ,
            
              Σ
              
                Y
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left(Y,\Sigma _{Y}\right)}
  
 iki ölçülebilir uzay ise, eğer her Y-ölçülebilir küme 
  
    
      
        B
        ∈
        
          Σ
          
            Y
          
        
      
    
    {\displaystyle B\in \Sigma _{Y}}
  
 için, ters görüntü X ölçülebilir -yani: 
  
    
      
        
          f
          
            (
            −
            1
            )
          
        
        (
        B
        )
        ∈
        
          Σ
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle f^{(-1)}(B)\in \Sigma _{X}}
  
 ise, ardından bir fonksiyon 
  
    
      
        f
        :
        X
        →
        Y
      
    
    {\displaystyle f:X\to Y}
  
 ölçülebilir olarak adlandırılır. Bu kurulumda, ölçülebilir fonksiyonların bileşimi ölçülebilirdir ve ölçülebilir uzaylar ile ölçülebilir fonksiyonlar, nesneler olarak ölçülebilir uzaylar ve oklar gibi ölçülebilir fonksiyonlar kümesini bir kategori haline getirir. Ayrıca başka bir kurulumla ilgili bkz. Ölçülebilir fonksiyon#Terim kullanım varyasyonları.
Bir (X, Σ, μ) üçlüsü ölçü uzayı olarak adlandırılır. Bir olasılık ölçüsü, toplam ölçüsü bir olan bir ölçüdür - yani μ(X) = 1 . Olasılık uzayı, olasılık ölçüsüne sahip bir ölçü uzayıdır.
Aynı zamanda topolojik uzay olan ölçü uzayları için, ölçü ve topoloji için çeşitli uyumluluk koşulları yerleştirilebilir. Pratikte analizde (ve çoğu durumda olasılık teorisinde de) karşılaşılan ölçülerin çoğu Radon ölçüleridir. Radon ölçüleri, kompakt destekli sürekli fonksiyonların yerel dışbükey uzayında doğrusal fonksiyonlar açısından alternatif bir tanıma sahiptir. Bu yaklaşım Bourbaki (2004) ve bir dizi başka kaynak tarafından alınmıştır. Daha fazla ayrıntı için Radon ölçüleri hakkındaki makaleye bakın.

Bazı önemli ölçüler burada listelenmiştir.

Sayma ölçüsü μ(S) = S öğelerin sayısı ile tanımlanır.
R üzerindeki Lebesgue ölçüsü, μ([0, 1]) = 1 R aralıkları içeren bir σ-cebirinde bir tam öteleme-değişmez ölçüdür; ve bu özelliklere sahip diğer her ölçü Lebesgue ölçüsünü genişletir.
Dairesel açı ölçüsü, döndürme altında değişmez ve hiperbolik açı ölçüsü, sıkıştırma dönüşümü altında değişmez.
Bir yerel tıkız topolojik grup için Haar ölçüsü, Lebesgue ölçüsünün (ve ayrıca sayma ölçüsü ve dairesel açı ölçüsünün) bir genellemesidir ve benzer benzersizlik özelliklerine sahiptir.
Hausdorff ölçüsü, Lebesgue ölçüsünün tam sayı olmayan boyutlu kümelere, özellikle fraktal kümelere bir genellemesidir.
Her olasılık uzayı, tüm uzayda 1 değerini alan (ve dolayısıyla tüm değerlerini [0, 1] birim aralığında alan) bir ölçüye yol açar. Böyle bir ölçüme olasılık ölçüsü denir. Olasılık aksiyomlarına bakın.
Dirac ölçüsü δa (cf. Dirac delta fonksiyonu), χS S'nin gösterge fonksiyonu olmak üzere δa(S) = χS(a) ile verilir. Bir kümenin ölçüsü, eğer a noktasını içeriyorsa 1, aksi takdirde 0'dır.
Çeşitli teorilerde kullanılan diğer 'adlandırılmış' ölçüler şunları içerir: Borel ölçüsü, Jordan ölçüsü, ergodik ölçü, Euler ölçüsü, Gauss ölçüsü, Baire ölçüsü, Radon ölçüsü, Young ölçüsü ve Loeb ölçüsü.
Fizikte bir ölçüye örnek olarak kütlenin uzamsal dağılımı (örneğin, yerçekimi potansiyeline bakınız) veya korunan başka bir negatif olmayan kapsamlı özellik gösterilebilir (bunların bir listesi için korunum yasasına bakınız). Negatif değerler, işaretli ölçümlere yol açar, aşağıdaki "genellemeler" bölümüne bakın.

Semplektik bir manifolddaki doğal hacim formu olarak da bilinen Liouville ölçüsü, klasik istatistiksel ve Hamilton mekaniğinde faydalıdır.
Gibbs ölçüsü, istatistiksel mekanikte, genellikle kanonik topluluk adı altında yaygın olarak kullanılmaktadır.

μ bir ölçü olsun.

Eğer E1 ve E2, E1 ⊆ E2 olmak üzere ölçülebilir kümeler ise,

  
    
      
        μ
        (
        
          E
          
            1
          
        
        )
        ≤
        μ
        (
        
          E
          
            2
          
        
        )
        .
    

Gıyaseddin Ebu'l-Feth Ömer ibni İbrahim Nişaburi (18 Mayıs 1048 –  4 Aralık 1131), yaygın olarak bilinen ismiyle Ömer Hayyam (Farsça: عمر خیّام), Fars polimat, matematikçi, astronom, tarihçi, filozof ve şairdi. Selçuklu İmparatorluğu'nun ilk başkenti olan Nişabur'da doğdu. Bir bilgin olarak, Birinci Haçlı Seferi sırasında Selçuklu hanedanının yönetimiyle çağdaştı.
Bir matematikçi olarak, en çok koniklerin kesişimiyle geometrik çözümler sağladığı kübik denklemlerin sınıflandırılması ve çözümü konusundaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Hayyam ayrıca paralel aksiyomun anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Bir gök bilimci olarak, çok hassas 33 yıllık enterkalasyon döngüsüne sahip bir güneş takvimi olan Celali takvimini tasarladı. Bu, yaklaşık bin yıl sonra, hâlâ kullanımda olan Pers takviminin temelini oluşturdu. İran'da 1079 yılında, bir yılın uzunluğunun 365,24219858156 gün olarak ölçüldüğünü duyurdu. Bir kişinin ömrü boyunca bir yılın uzunluğunun altıncı ondalık basamakta değiştiği düşünüldüğünde, bu son derece doğrudur. Karşılaştırma olarak 19. yüzyılın sonunda bir yılın uzunluğu 365,242196 gün iken, bugün 365,242190 gündür.
Bir şair olarak, rubaileriyle tanınmıştır. Rubailerin sayısının Rubaiyat'ının istinsah tarihlerine göre günümüze yaklaştıkça arttığı görülmekte ve birçoğunun zamanla ona izafe edilen başka şairlerin şiirleri olduğu anlaşılmaktadır. Kendi özgün üslubunu yansıtan rubailerin sayısı 100 civarındadır.
XIX. yüzyıldan itibaren Türkiye'de Hayyam'ın rubailerine olan ilginin artmasıyla birlikte Hayyam'ın şiirleri üzerine birçok yazı yazılmış ve rubailerin birçok tercümesi yapılmıştır. Rubailerin bilinen en eski Türkçe çevirisi Muallim Feyzi'ye aittir. Onun bazı rubailerin düz yazı tercümelerinin yanı sıra Hayyam hakkındaki makalelerini de kapsayan Hayyam adlı çalışması önce Tercüman-ı Hakikat’in 1885-1886 yıllarındaki sayılarında yayımlanmış, ardından kitap haline getirilmiştir (İstanbul 1303).

Ömer Hayyam, 1048 yılında, Orta Çağ'da Horasan'ın önde gelen metropollerinden biri olan ve on birinci yüzyılda Selçuklu hanedanlığı altında refahın zirvesine ulaşan Nişabur'da doğdu. Nişabur ayrıca Zerdüştîliğin önemli bir merkeziydi ve Hayyam'ın babasının İslam'ı seçmiş bir Zerdüşt olması muhtemeldir. Tam adı, Arapça kaynaklarda görüldüğü gibi, Ebu'l Feth Ömer ibn İbrahim el-Hayyam'dır. Orta Çağ Farsça metinlerinde genellikle basitçe Ömer Hayyam olarak adlandırılır. Şüpheye açık olmasına rağmen, Hayyam Arapçada çadırcı anlamına geldiğinden, atalarının çadırcılık ticaretini takip ettiği varsayılmıştır. Hayyam'ı bizzat tanıyan tarihçi Beyhaki, burcunun tüm ayrıntılarını şöyle aktarır: "O İkizler'di, Güneş ve Merkür yükselişteydi[...]". Bu bilgi, modern bilim adamları tarafından doğum tarihini 18 Mayıs 1048 olarak belirlemek için kullanılacaktı.

Çocukluğu Nişabur'da geçti. Kabiliyetleri ilk öğretmenleri tarafından fark edildi ve onu soyluların çocuklarına ders veren, Horasan bölgesinin ünlü hocası İmam Muvaffak Nişaburi'nin nezaretinde çalışmaya gönderdiler. Hayyam, yıllar boyunca onunla iyi bir dostluk kurdu. Hayyam ayrıca Zerdüşt mühtedi matematikçi Ebu Hasan Behmenyar'dan da ders aldı. Nişabur'da fen, felsefe, matematik ve astronomi okuduktan sonra, 1068 dolaylarında Buhara vilayetine gitti ve burada Ark'ın ünlü kütüphanesini sıkça ziyaret etti. Takriben 1070'te Semerkand'a taşındı, burada şehrin valisi ve kadısı Ebu Tahir Abdurrahman ibn 'Alak'ın himayesi altında meşhur cebir üzerine incelemesini yazmaya başladı. Ömer Hayyam, Karahanlı hükümdarı Şemsü'l-Mülk Nasr tarafından memnuniyetle karşılandı. Beyhaki bu kabulü, "Ona azami düzeyde şeref gösterecek, öyle ki sanki tahtında [Hayyam'ı] yanına oturtacaktı." şeklinde tasvir eder.
1073-4'te Karahanlı topraklarına akınlar yapan Sultan I. Melikşah ile barış sağlandı. Hayyam, 1074–5 yıllarında Veziriazam Nizamülmülk tarafından Merv şehrinde Melikşah ile buluşmaya davet edildiğinde Melikşah'ın hizmetine girdi. Hayyam daha sonra İsfahan'da bir rasathane kurmakla ve bir grup bilim insanına Fars takviminin revizyonunu amaçlayan hassas astronomik gözlemler yapma konusunda liderlik etmekle görevlendirildi. Taahhüt muhtemelen 1076'da başladı ve 1079'da Ömer Hayyam ve meslektaşlarının yıl uzunluğu ölçümlerini sonuçlandırmasıyla sona erdi ve 14 önemli rakamı (1 mikrosaniyeden daha az) şaşırtıcı bir doğrulukla bildirdiler.
Melikşah ve vezirinin ölümünden sonra (Haşhaşîlerin İsmaili kolu tarafından öldürüldüğü düşünülür), Hayyam sarayda gözden düştü ve sonuç olarak kısa süre sonra Mekke'ye hac yolculuğuna çıktı. El-Kıfti tarafından bildirilen haccın olası bir gizli niyeti, kuşkuculuk şüphelerini yatıştırmak ve hasmı olan din adamları tarafından kendisine yöneltilen gelenek karşıtlığı iddialarını (Zerdüştlüğe olası sempati de dahil olmak üzere) çürütmek amacıyla inancının halka açık bir şekilde gösterilmesiydi. Daha sonra yeni Sultan Sencer tarafından Merv'e, muhtemelen bir saray astroloğu olarak çalışmak üzere davet edildi. Daha sonra sağlığı bozulduğu için Nişabur'a dönmesine izin verildi. Döndüğünde, münzevi bir hayat yaşadı.
Ömer Hayyam, 4 Aralık 1131'de 83 yaşında, memleketi Nişabur'da öldü ve şimdi Ömer Hayyam'ın Türbesi olan yere gömüldü. Öğrencilerinden biri olan Nizamî-i Aruzî, 1112-3 yıllarında Hayyam'ın Belh'te El-İsfizari (Celali takviminde onunla işbirliği yapmış olan bilim adamlarından biri) eşliğinde "Mezarım, kuzey rüzgarının üzerine güller saçabileceği bir yerde olacak" kehanetinde bulunduğu hikâyesini anlatır. Ölümünden dört yıl sonra, Aruzi, Merv'e giden yol üzerinde, Nişabur'un o zamanki büyük ve tanınmış bir mahallesindeki bir mezarlıkta onun mezarının yerini buldu. Hayyam'ın ön gördüğü gibi, Aruzi, armut ağaçlarının ve şeftali ağaçlarının başlarını ittiği ve çiçeklerini düşürdüğü bir bahçe duvarının eteğinde mezarı buldu, mezar taşı onların altına gizlenmişti.

Hayyam hayatı boyunca bir matematikçi olarak ünlüydü. Hayatta kalan matematiksel çalışmaları şunlardır:
Öklid'in Elementlerinin varsayımlarıyla ilgili zorluklar üzerine bir yorum' (Risāla fī šarḥ mā aškala min muṣādarāt kitāb Uqlīdis', Aralık 1077'de tamamlandı),
Bir çemberin çeyreğinin bölünmesi üzerine', (Risālah fī qismah rub‘ al-dā’irah, tarihsiz ancak cebir üzerine yapılan incelemeden önce tamamlandı.) ve Cebirle ilgili sorunların ispatları hakkında (Maqāla fi l-jabr wa l-muqābala, büyük olasılıkla 1079'da tamamlandı).
Ayrıca binom teoremi çıkarılması ve doğal sayılarının kökü üzerine sonradan kaybolan bir inceleme yazdı.

Hayyam'ın Öklid'in Ögeleri hakkındaki yorumunun bir kısmı paralel önermesine ile ilgilidir. Hayyam'ın incelemesi, aksiyomun petitio principii'ye değil, daha sezgisel bir önermeye dayalı ilk işlemi olarak kabul edilebilir. Hayyam, diğer matematikçilerin önermeyi "kanıtlamak" için önceki girişimlerini esas olarak kabul etmesi hiçbir şekilde Beşinci Varsayımın kendisinden daha kolay olmayan bir şeyi varsaydıkları gerekçesiyle çürütür. Aristoteles'in görüşlerinden yararlanarak, geometride hareketin kullanımını reddeder ve bu nedenle Al-Heytham tarafından yapılan farklı girişimi reddeder.
Matematikçilerin Öklid'in ifadesini diğer varsayımlarından kanıtlayamamasından memnun olmayan Ömer; aksiyomu, tüm dik açıların birbirine eşit olduğunu belirten Dördüncü Varsayım ile birleştirmeye çalıştı.
Hayyam, Hayyam-Saccheri dörtgeninin tepe açıları için üç farklı dar, geniş ve dik açı durumunu ele alan ilk kişiydi. Onlar hakkında bir dizi teorem kanıtladıktan sonra Varsayım V, dik açı hipotezini takip ettiğini ispatladı ve kendi içinde çelişkili olduğu için geniş ve dar açı durumlarını çürüttü.
Paralel varsayımı kanıtlamaya yönelik ayrıntılı girişimi, Öklid dışı olma olasılığını açıkça gösterdiğinden, geometrinin daha da geliştirilmesi için önemliydi. Dar, geniş ve dik açı hipotezlerinin sırasıyla Gauss-Bolyai-Lobachevsky'nin Öklidyen olmayan hiperbolik geometri’sine, Riemann geometrisi ‘ne ve Öklid geometrisi'ne götürdüğü bilinmektedir.

Tusi'nin Hayyam'ın paralelliklere yaklaşımı üzerine yorumları Avrupa'ya ulaştı. Oxford'da geometri profesörü John Wallis, Tusi'nin yorumunu Latinceye çevirdi. 
Cizvit geometrici Girolamo Saccheri’nin, ("euclides ab omni naevo vindicatus", 1733) çalışması genellikle Öklidyen olmayan geometrinin nihai gelişimindeki ilk adım kabul edilir ve Wallis'in çalışmasına benzerdir.
Amerikalı matematik tarihçisi David Eugene Smith, Saccheri'nin "Tusi'ninkiyle aynı lemmayı kullandığını hatta rakamı tam olarak aynı şekilde yazıp lemmayı aynı amaç için kullandığından" bahseder. Ayrıca "Tusi, bunun Ömer Hayyam'a bağlı olduğunu açıkça belirtir ve metinden, ikincisinin onun ilham kaynağı olduğu açıkça görülüyor." der.

Rubâʿiyyât
Risâle fî taḳsîmi rubʿi’d-dâʾire
Risâle fi’l-berâhîn ʿalâ mesâʾili’l-cebr ve’l-muḳābele
Risâle fî şerḥi mâ eşkele min müṣâderâti Kitâbi Öḳlîdes
Nevrûznâme
Zîc-i Melikşâhî
Mîzânü’l-ḥikem fî İhtiyâli maʿrifeti miḳdârey eẕ-ẕeheb ve’l-fiḍḍa fî cismin mürekkebin minhümâ
Fi’l-ḳusṭâsi’l-müstaḳīm
Silsile-i Tertîb (Risâle fî Külliyyâti’l-vücûd)
el-Ḳavl ʿale’l-ecnâs elletî bi’l-erbaʿ
el-Kevn ve’t-teklîf
Cevâb ʿan s̱elâs̱i mesâʾil: Żarûretü’t-teżâd fi’l-ʿâlem ve’l-cebr ve’l-beḳāʾ
eż-Żiyâʾ el-ʿaḳlî fî mevżûʿi’l-ʿilmi’l-küllî
Risâle fi’l-vücûd
Şerḥu’l-müşkil min Kitâbi’l-Mûsîḳā
Levâzımü’l-emkine

Özel

Genel
Katz, Victor (1998). A History of Mathematics: An Introduction (2.2yayıncı=Addison-Wesley bas.). s. 879. ISBN 0-321-01618-1. 
Rozenfeld, Boris A. (1988). A History of Non-Euclidean Geometry: Evolution of the Concept of a Geometric Space. Springer Verlag. ss. 65, 471. ISBN 0-387-96458-4. 7 Mart 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mart 2022. 
Yavuz Unat, “Ömer Hayyâm”, İslâm Ansiklopedisi, TDV, Cilt 34, İstanbul 2009, s. 66-68.
Yavuz Unat, “Ömer Hayyâm ve Melikşâh Gözlemevi”, Bilim ve Ütopya, Temmuz 2006, Sayı 145, İstanbul 2006, s. 13–14.
Yavuz Unat,Tarih Boyunca Türklerde Gökbilim, Bilimin Türk-İslam Kaynakları-1, Kaynak Yayınları, İstanbul 2008.
Kent, Deborah A.; Muraki, David J. (Şubat 2016), "A Geometric Solution of a Cubic by Omar Kha

Üç boyutlu uzay (3D); en, boy ve derinlik algılarının hepsinin birden var olduğu ortam. Cisimler; uzunluk, genişlik ve derinliği ile gösterebiliyorsa bu durumda üç boyuttan bahsedilebilir.
Boyut kavramını daha iyi anlayabilmek için tek boyuttan, yani doğrudan başlanılır. Bir doğru üzerindeki herhangi bir noktanın konumunu tek bir sayıyla ifade etmek mümkündür.
İkinci boyuta örnek ise düzlemdir. Bir masanın üstü (idealde) iki boyutlu bir düzlemdir. Masanın üzerindeki herhangi bir noktayı en ve boy koordinatları olarak iki sayıyla ifade edilir. Bu düzleme dik olarak bir de yükseklik eklendiğinde üçüncü boyut elde edilir. Üçüncü boyuta örnek olarak bir küp verilebilir. Küpün içindeki herhangi bir noktanın konumunu tarif etmek için, belli bir köşe sıfır noktası (orijin) olarak referans alınır ve noktanın konumu x, y, z eksenlerindeki üç sayı ile ifade edilir.

Bir üçgen düzlemde birbirine doğrusal olmayan üç noktayı birleştiren üç doğru parçasının birleşimidir. Üçgene müselles ve üçbucak da denir. 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 ve 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 düzlemde doğrusal olmayan üç nokta olmak üzere, üçgen şu şekilde formal biçimde ifade edilir:

  
    
      
        [
        A
        B
        ]
        U
        [
        A
        C
        ]
        U
        [
        B
        C
        ]
        =
        A
        B
        C
        
        
      
    
    {\displaystyle [AB]U[AC]U[BC]=ABC\!\,}
  

Aksiyomatik olarak her doğru parçasından sonsuz nokta seçilebilir ve her doğru ile doğru parçası, üzerinden seçilebilecek noktaların kümesi ile ifade edilir. Dolayısıyla üçgen, üç kümenin birleşimidir. Yani üçgen de bir kümedir.
Üçgen, düzlem geometrisinin temel şekillerinden biridir. Bir üçgenin üç köşesi ve bu köşeleri birleştiren doğru parçalarından oluşan üç kenarı vardır. Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180°, dış açılarının toplamı 360°'dir.
Burada, A, B ve C noktaları üçgenin köşeleri ve 
  
    
      
        [
        A
        B
        ]
        ,
        [
        A
        C
        ]
        ,
        [
        B
        C
        ]
        
        
      
    
    {\displaystyle [AB],[AC],[BC]\!\,}
  
 doğru parçaları üçgenin kenarlarıdır. 
  
    
      
        α
        
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \!\,}
  
, 
  
    
      
        β
        
        
      
    
    {\displaystyle \beta \!\,}
  
 ve 
  
    
      
        γ
        
        
      
    
    {\displaystyle \gamma \!\,}
  
 üçgenin iç açılarıdır.

Yukarıda anlatılan biçimiyle (Öklit düzleminde) üçgen, Riemann geometrisinde daha genel bir nesnenin özel bir durumudur. X bir Riemann uzayı ve A, B ve C de bu uzayın birbirine doğrusal olmayan üç noktası olsun. Bu üç noktanın her bir çifti arasında birer kesel (jeodezik) seçilsin. Bu üç keselin birleşimine ABC üçgeni denir. Örneğin bir Riemann yüzeyi olarak Dünya yüzeyinde, kuzey kutbundan 0 meridyeniyle ekvatora, ekvator boyunca 90. doğu meridyenine, bu meridyen boyunca geri kuzey kutbuna çıkan eğri bir üçgen oluşturur. Bu üçgenin iç açılarının toplamı 270°'dir.
Daha genel olarak, bir topolojik uzayda verilen herhangi üç noktayı birleştiren herhangi üç eğrinin birleşimine üçgen denir. İki boyutlu bir çokkatlı bu tür üçgenlerin (belli özellikleri sağlayan) birleşimi olarak ifade edildiğinde, bu üçgenler topluluğuna çokkatlının üçgenlenmesi denir.
Aşağıdaki özellikler, Öklit düzlemindeki üçgenlere aittir:

Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir.
Bir ABC üçgenine A tepe noktasından teğet geçecek şekilde ve BC'ye paralel olacak şekilde bir doğru çizildiğinde, BC doğru parçasının açıları, iç ters açılar kuralından dolayı tepe açısının yanına gelerek bir doğru parçasının yarısını kaplarlar.

Üçgende bir dış açı, kendisine komşu olmayan iki iç açının toplamına eşittir.
Bir ABD üçgenine D tepe noktasından teğet geçecek ve taban olan BC'ye paralel olacak şekilde bir doğru çizilip kenarlar uzatıldığında yöndeş açılar kuralı yardımıyla bu önerme kanıtlanabilir.

Üçgenler, kendilerini oluşturan parçaların (köşe, kenar, açılar vb.) aynı düzlemde olup olmadığına göre sınıflandırılabilir. Eğer üçgenin tamamı tek bir düzlemdeyse düzlemsel, diğer durumlarda da örneğin küresel ya da Hiperbolik üçgen terimleri kullanılır.

Tüm kenarları eşit olan üçgen olup iç açılarının her biri 60°'dir. Tabanlara indirilen dikmeler hem açıortay, hem de kenarortaydır.

İki kenarı eşit olan üçgenlerdir. Ayrıca iki açısı birbirine eşittir. Eşit olmayan kenara indirilen dikme hem açıortay, hem kenarortay özelliği gösterir.

Her kenarının uzunluğu ve açısı farklıdır. Çeşitkenar üçgenin simetrisi yoktur.

Açıları 90 dereceden küçük olan üçgenlere dar açılı üçgen denir.

Bir açısı dik (yani 90°) olan üçgenlerdir. Bu üçgenlerde yükseklik dik kenarlardan biridir. En uzun kenarına hipotenüs denir.

Açılarından biri 90°den büyük olan üçgenlerdir. Sadece bir tek açısı geniş açı olabilir. Tabana ait yükseklik tabanın uzantısı ile kesişir.

Bir dik üçgenin dik kenarlarına 'a' ve 'b' dersek hipotenüsün karesi bu kenarların uzunluklarının karelerinin toplamına eşittir. Buna Pisagor teoremi denir. Yani:

  
    
      
         
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          c
          
            2
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \ a^{2}+b^{2}=c^{2}\!\,}
  
.

Bir üçgenin alanı, taban ve tabana ait yüksekliğin çarpımının yarısıdır:

  
    
      
        
          
            
              b
              .
              h
            
            2
          
        
        =
        A
        (
        A
        B
        C
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {b.h}{2}}=A(ABC)}
  

Bir üçgenin alanı, herhangi iki kenarı ile aralarında kalan açının sinüsünün çarpımının yarısıdır.

  
    
      
        A
        (
        A
        B
        C
        )
        =
        
          
            
              a
              .
              b
              .
              s
              i
              n
              γ
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A(ABC)={\frac {a.b.sin\gamma }{2}}}
  

Çevre uzunluğuna '2u', yarısına 'u' dersek alan:

  
    
      
        A
        (
        A
        B
        C
        )
        =
        
          
            u
            (
            u
            −
            a
            )
            (
            u
            −
            b
            )
            (
            u
            −
            c
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle A(ABC)={\sqrt {u(u-a)(u-b)(u-c)}}}
  

Herhangi bir üçgende a, b, c kenarlarını alalım. a ve b arasında kalan açı da 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 olsun. c kenarını bulmak için kullanılacak formül:

  
    
      
        c
        =
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
            −
            2
            a
            b
            .
            c
            o
            s
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle c={\sqrt {a^{2}+b^{2}-2ab.cos\alpha }}}
  

Bir dik üçgende hipotenüse "a" diğer iki kenara "b" ve "c", hipotenüs uzunluğunun yüksekliğine "h", bu yüksekliğin ikiye böldüğü "c" kenarıyla ortak köşeye sahip olan parçaya "p", "b" kenarıyla ortak köşeye sahip olan parçaya "k" dersek,

  
    
      
        
          h
          
            2
          
        
        =
        k
        .
        p
      
    
    {\displaystyle h^{2}=k.p}
  

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        =
        k
        (
        p
        +
        k
        )
      
    
    {\displaystyle b^{2}=k(p+k)}
  

  
    
      
        
          c
          
            2
          
        
        =
        p
        (
        p
        +
        k
        )
      
    
    {\displaystyle c^{2}=p(p+k)}
  

  
    
      
        a
        .
        h
        =
        b
        .
        c
      
    
    {\displaystyle a.h=b.c}
  

Bir açıyı iki eş açıya bölen doğru veya doğru parçasına açıortay denir. Açıortayların kesiştiği nokta, üçgenin içteğet çemberinin merkezidir..

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              A
              C
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              C
              D
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              D
              B
              
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {|AC|}{|CD|}}={\frac {|AB|}{|DB|}}}
  

          |
        
        A
        D
        
          |
        
        =
        
          
            
              |
            
            A
            C
            
              |
            
            
              |
            
            A
            B
            
              |
            
            −
            
              |
            
            B
            D
            
              |
            
            
              |
            
            D
            C
            
              |
            
          
        
      
    
    {\displaystyle |AD|={\sqrt {|AC||AB|-|BD||DC|}}}
  

Bir üçgende bir köşeden karşısındaki kenara uzatılan doğru bu kenarı iki eş parçaya bölüyorsa buna kenarortay denir. Bir üçgende kenarortayların kesiştiği noktaya ağırlık merkezi denir. G harfi ile gösterilir.
Ağırlık merkezi, bir kenarortayı 
  
    
      
        2
        n
      
    
    {\displaystyle 2n}
  
 ve 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 olarak böler. Yani köşeye A, kenarortayın kenarı kestiği noktaya D dersek;

  
    
      
        
          |
        
        A
        G
        
          |
        
        =
        2
        
          |
        
        G
        D
        
          |
        
        
        
      
    
    {\displaystyle |AG|=2|GD|\!\,}
  
 olur.

        2
        
          V
          
            a
          
          
        

İki boyutlu uzay ya da kısaca 2D, içinde yaşadığımız evrenin düzlemsel yansımasının geometrik modelidir. 2 boyutlu olan (ya da görünen) varlıklar sadece genişlik ve yükseklikten oluşan düzlemsel bir yüzeye sahiptirler ve derinlikleri yoktur.

"n" sayılar dizisi "n" boyutlu uzayda bir konum olarak tanımlanır."n=2" olduğunda bu tür konumlanmalar 2 boyutlu öklid uzayındadır.

2. boyutta, sınırsız sayıda politop vardır; çokgenler. İlk yirmi aşağıda gösterilmiştir.

"P" düzenli çokgeni temsil eder.

Düzenli tek köşeli çember ve düzenli 2 köşeli çember bozulmuş düzenli çokgenler olarak düşünülebilir. Bir küre ya da halka yüzeyinde gibi öklid olmayan bir uzayda bozulmamış bir şekilde bulunabilir.

2. boyutta sınırsız sayıda içbükey düzenli çokgen vardır, {n/m} oranıyla ifade edilir. Yıldız Çokgen olarak ifade edilir ve dışbükey düzenli çokgenlerle aynı yatay düzlemi paylaşır.
Genel olarak, herhangi bir n doğal sayısı için, there are n köşeli içbükey düzenli çokgensel yıldızlar with {n/m} sembolüyle gösterilir tüm m'ler için m < n/2 (ispatı; {n/m}={n/(n-m)}) ve m ve n ortak asaldır.

Tamküre 2 boyutlu uzayda dairedir, bu yüzden bazen daire olarak ifade edilir çünkü yüzeyi tek boyutludur. Yüzölçümü;

  
    
      
        A
        =
        π
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=\pi r^{2}}
  

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 yarıçaptır.

Çok bilinen koordinat sistemleri Kartezyen koordinat sistemi, Polar koordinat sistemi ve Coğrafi koordinat sistemi.

İstatistik veya sayım bilimi, belirli bir amaç için veri toplama, tablo ve grafiklerle özetleme, sonuçları yorumlama, sonuçların güven derecelerini açıklama, örneklerden elde edilen sonuçları kitle için genelleme, özellikler arasındaki ilişkiyi araştırma, çeşitli konularda geleceğe ilişkin tahmin yapma, deney düzenleme ve gözlem ilkelerini kapsayan bir bilimdir.
Belirli bir amaç için verilerin toplanması, sınıflandırılması, çözümlenmesi ve sonuçlarının yorumlanması esasına dayanır. Bu çerçevede yapılan işlemlerin tümüne sayımlama denir.
İstatistik doğa bilimlerinden sosyal bilimlere kadar geniş bir alanda uygulanabilmektedir. Aynı zamanda iş dünyası ve hükûmetle ilişkili tüm alanlarda karar almak amacıyla kullanılır. İstatistik yukarıdaki anlamıyla tekildir. Sözcüğün çoğul anlamı, "sistemli bir şekilde toplanan sayısal bilgiler"dir. Örnek olarak nüfus istatistikleri, çevre istatistikleri, spor istatistikleri, millî eğitim istatistikleri verilebilir.
İstatistiği öğrenmedeki amaç, bir araştırmada, elde edilen verilerin hangi istatistiksel yöntemler kullanılarak yorumlanacağını bilmektir.
İstatistiksel yöntemler, toplanmış verilerin özetlenmesi veya açıklanması amacıyla kullanılır. Bu tür bir yaklaşım betimsel istatistik adını alır. Buna ek olarak verilerdeki örtüşmelerin (kalıplar veya örüntüler), gözlemlerdeki rassallığı ve belirsizliği göze alacak şekilde, üzerinde çalışılan anakütle veya süreç hakkında sonuç çıkarma amacıyla modellenmesi, çıkarımsal istatistik adını alır. Hem betimsel istatistik hem de tahminsel istatistik, uygulamalı istatistiğin parçaları olarak sayılabilir. Matematiksel istatistik adı verilen disiplin ise konunun teorik matematiksel altyapısını inceleyen disiplindir.
İstatistiğin diğer bölümlerle olan ilişkilerinden doğan kavramlar şu şekilde gösterilebilir:
Ekonomi+İstatistik = Ekonometri, Psikoloji+İstatistik = Psikometri, Tıp+İstatistik = Biyoistatistik, Sosyoloji+İstatistik = Sosyometri, Tarih+İstatistik=Kliometri.

İstatistik kelimesi Modern Latincedeki statisticum collegium (devlet konseyi) ve İtalyancadaki statista (devlet adamı, politikacı) kelimelerinden türemiştir. Kelime ilk olarak Almancada Gottfried Achenwall tarafından devlete ait verilerin sunulduğu Statistik (1749) adlı eserde devlet bilimi anlamında kullanılmıştır. Bu tanımı içeren İngilizce terim ise o dönemde political arithmetic (siyasi aritmetik) olarak geçmekteydi. İstatistik kelimesi veri toplama ve sınıflandırma anlamını ise yaklaşık olarak 19. yüzyılın başlarında kazandı. Terim İngilizceye Sir John Sinclair tarafından aktarıldı.
Statistik adlı eserin temel amacı hükûmet tarafından ve yönetimsel organlar tarafından kullanılacak veriler sunmaktı. Eyaletler ve yerel bölgeler hakkında bilgi toplama işi ulusal ve uluslararası istatistik kurumları tarafından sürdürülmektedir. Daha dar anlamda nüfus hakkında düzenli bilgiler ise nüfus sayımları ile elde edilir.20. yüzyıl boyunca kamu sağlığı ile ilgili konularda (epidemiyoloji, biyoistatistik), ekonomik ve sosyal (işsizlik, ekonometri gibi) alanlarda daha titiz araçlara ihtiyaç duyulması istatistiksel uygulamalarda ilerlemeyi zorunlu kılmıştır. Bu ihtiyaç özellikle I. Dünya Savaşı sonucu gelişen, nüfusları hakkında derin bilgi sahibi olmak isteyen refah devletlerinde daha belirgin olmuştur. Bu anlamda "toplum yönetimi adına bilgi toplama isteği" filozof Michel Foucault tarafından biyogüç olarak nitelendirilmiştir, bu terim daha sonra pek çok yazar tarafından da kullanılmıştır.
İstatistiğin matematiksel temelleri Pierre Fermat ve Blaise Pascal'ın 1654 yılına kadar giden olasılık kuramı hakkındaki yazışmalarına dayanır. Christiaan Huygens (1657) konunun bilinen ilk bilimsel uygulamasını sunmuştur.
Jakob Bernoulli'nin Ars Conjectandi (posthumous, 1713) ve Abraham de Moivre'nin Doctrine of Chances (1718) adlı eserleri konuya matematiğin bir dalı olarak yaklaşmıştır.
Hata teorisi Roger Cotes'nin Opera Miscellanea (posthumous, 1722) adlı eserine dayanır, fakat teorinin gözlem hatalarına uygulanmasının ilk örneği Thomas Simpson tarafından 1755'te yazılan (basım: 1756) bir bildiride bulunur. Bu bildirinin 1757 yılındaki tekrar basımı pozitif ve negatif hataların eşit derecede olasılıklı olduğu aksiyomunu kabul ederken, bütün hataları içinde bulunduracağını varsayabileceğimiz belirli tanımlanabilir limitlerin varlığından söz ederek "sürekli hatalar"ı ve bir olasılık eğrisini sunar.
Pierre-Simon Laplace, olasılık teorisinin ilkelerine dayanarak gözlem kombinasyonları için bir kural geliştirmeye çalıştı (1774). Hata olasılıkları kanununu bir eğri ile gösterdi.
Quetelett; biyoloji, tıp ve sosyoloji'de istatistik metotlarını kullanmıştır.
Galton; kalıtım, varyasyon, regresyon ve korelasyon konularını incelemiştir.
Pearson ve Fisher biyoistatiksel genetik ve populasyon genetiği alanında çalışmışlardır.

İstatistiğin bilimsel, endüstriyel veya toplumsal bir probleme uygulanmasında önce üzerinde çalışılan süreç veya anakütle ele alınır. Bu anakütle bir ülkedeki insanların nüfusu, kayadaki kristal miktarı veya belirli bir fabrikanın belirli bir dönemde ürettiği mallar olabilir. Bunun yerine farklı zamanlarda gözlenen bir süreç de olabilir; bu şekilde toplanan veri zaman serisi adını alır.
Pratik nedenlerden ötürü, bütün bir anakütle hakkında veri toplamak yerine genelde anakütleden seçilen bir altküme (örnek veya örneklem) üzerinde çalışılır. Örnek hakkındaki veri deney veya gözlem yoluyla elde edilir. Bundan sonra veri istatistiksel analize tâbi tutulur. Bunun iki amacı vardır: açıklama (betimleme) ve sonuç çıkartma.

Betimsel istatistik, örneklemi sayısal veya grafiksel olarak özetlemek amacıyla kullanılabilir. Sayısal göstergelere temel örnek olarak ortalama ve standart sapma gösterilebilir. Grafiksel özetler çeşitli türde grafik ve tabloları içerir.
Çıkarımsal istatistik verideki örtüşmeleri modellemek için kullanılır, olasılığı göze alır ve daha büyük bir istatistiksel yığın hakkında sonuç çıkarır. Bu sonuçlar, evet/hayır şeklinde cevaplar olabileceği gibi (hipotez testi), sayısal özelliklerin tahmin edilmesi (istatistiksel tahmin) gelecekteki değerlerin öngörülmesi (istatistiksel öngörü), veriler arasındaki doğrusal ilişkinin yorumlanması (korelasyon) veya bu ilişkilerin modellenmesi (regresyon analizi) şeklinde olur. Diğer belli başlı matematiksel modelleme teknikleri varyanslar analizi ANOVA, zaman serisi ve veri madenciliğidir.
Burada özellikle korelasyon konusu ele almaya değerdir. Bir veri kümesinin analizi iki değişkenin beraber hareket ettiğini (yani ele alınan ana kütlenin iki özelliğinin benzerlik gösterdiğini) ortaya çıkarabilir. Örneğin yıllık gelirle yaşam süresini ele alan bir çalışma fakir insanların varlıklı insanlardan daha kısa bir yaşam süresine sahip olduğunu bulabilir. Burada gelirle yaşam süresi arasında bir korelasyon olduğu söylenebilir. Fakat buradan asla gelir yaşam süresinin sebebidir veya sonucudur anlamı çıkarılmamalıdır.
Eğer örneklem, anakütleyi temsil etme yeterliliğine sahipse, örnekten elde edilen sonuçlar ve çıkarımlar bir bütün olarak anakütle hakkında bilgi verebilir. Burada asıl problem seçilen örneklemin anakütleyi temsil kabiliyetine sahip olup olmamasıdır. İstatistik, örneklemde ve veri toplama sürecinde ortaya çıkan hataları gideren, örneklemin rassal olmasını sağlayan araçlar sunar. Aynı zamanda güvenilir deneysel sonuçların elde edilmesini sağlayan yöntemler de sunar.
Bu şekilde bir rassallığın anlaşılmasını sağlayan temel matematiksel kavram olasılıktır. Matematiksel İstatistik (İstatistik kuramı), İstatistiğin Matematiksel altyapısını incelemek için Olasılık kuramı ve Matematiksel Analizden faydalanan Uygulamalı Matematik dalıdır.

 İstatistiksel araştırmaların ortak amaçlarından biri nedenselliği incelemek ve özelde tahmin edicilerdeki veya bağımsız değişkenlerdeki bir değişimin bağımlı değişken üzerindeki etkisini incelemektir. Nedenselliği ele alan temelde iki tür istatistiksel yöntem bulunur: deneysel çalışmalar ve gözleme dayalı çalışmalar. İki çalışma türünde de bağımsız değişken veya değişkenlerdeki farklılıkların gözlenen bağımlı değişken üzerindeki etkisi incelenir. Bu çalışma türlerinde oluşan fark ise yöntemin uygulanma biçimidir. Yöntemlerin ikisi de verimli sonuçlar ortaya koyabilir.
Deneysel yöntemde çalışılan sistem üzerinde bir takım ölçümler yapılır, sistem üzerinde oynamalar yapılır ve bu oynamaların sistem üzerinde etkisi olup olmadığını anlamak için tekrar ölçüm yapılır. Gözleme dayalı yöntemde ise sisteme müdahale olmaz, bunun yerine veri toplanır ve tahmin edicilerle (bağımsız değişkenler) tepki değişkenleri(bağımlı değişkenler) arasındaki örüntüler araştırılır.
Deneysel çalışmaya örnek olarak Western Elektrik Şirketi'nde aydınlatmanın çalışanlar üzerindeki etkisini araştıran Hawthorne deneyi verilebilir. Deneyde önce santraldeki üretim ölçülmüş, daha sonra kayan bant etrafında çalışan işçilerin aydınlatma koşulları değiştirilmiştir. 
Bütün deney sonuçları aydınlatmanın verimliliği arttırdığını göstermiştir. Ne var ki bu çalışmanın sonuçları deneysel yöntemdeki hatalar sebebiyle ciddi eleştiriler almıştır. Örneğin çalışmada kontrol grubu kullanılmamıştır.
Gözleme dayalı çalışmaya örnek olarak sigara kullanımı ve akciğer kanseri arasındaki bağınıtıyı inceleyen bir araştırma gösterilebilir. Bu tür çalışmada ilgi alanları hakkında bilgi toplamak için anket yöntemini kullanır ve sonra bilgiler istatistiksel analiz altında incelenir. Bu örnekte araştırmacılar sigara içen ve sigara içmeyen gruplardan bilgi toplar ve her iki gruptaki kanser vakası sayısı ele alınarak karşılaştırılır.
Bir deneyin temel adımları:
1. Araştırmanın planlanması, bilgi kaynaklarının, araştırmanın konusunun belirlenmesi, öne sürülen yöntemdeki ahlaki yönlerin ele alınması.
2. Sistemin modellenmesi, bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiye odaklanma.
3. Bir gözlem grubunu ortak yönlerini ele alacak şekilde özetlemek.
4. Gözlemlediğimiz dünya hakkında sayıların bize neler söylediğini açıklamak.
5. Çalışmanın sonuçlarını belgelemek ve sunm

0
        
          ,
        
        
          
            9
            _
          
        
      
    
    {\displaystyle 0{,}{\underline {9}}}
  
, 
  
    
      
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 0{,}{\bar {9}}}
  
 veya 
  
    
      
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ˙
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 0{,}{\dot {9}}}
  
 şekillerinde gösterilen ve 1'e eşit olan matematiksel ifade. Bu eşitliğin ispatları:

Her rasyonel ifade sonlu sayıda rakam barındıran ondalık sayılarla ifade edilemez. Mesela;

  
    
      
        
          
            5
            9
          
        
        =
        0
        
          ,
        
        
          
            
              5
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {5}{9}}=0{,}{\bar {5}}}
  

  
    
      
        
          
            1
            3
          
        
        =
        0
        
          ,
        
        
          
            
              3
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{3}}=0{,}{\bar {3}}}
  
 gibi. Eğer ikinci eşitliğin her iki tarafını 3 ile çarpacak olursak

  
    
      
        
          
            3
            3
          
        
        =
        3
        ×
        0
        
          ,
        
        
          
            
              3
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {3}{3}}=3\times 0{,}{\bar {3}}}
  

  
    
      
        1
        =
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1=0{,}{\bar {9}}}
  
 elde ederiz.

0,9 sayımıza matematik dilinde bilinmeyen ifadelere verilen x diyelim.

  
    
      
        x
        =
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle x=0{,}{\bar {9}}}
  

Her iki tarafı 10 ile çarpalım.

  
    
      
        10
        x
        =
        9
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 10x=9{,}{\bar {9}}}
  

Her iki taraftan sayının kendisini, yani x i çıkaralım

  
    
      
        9
        x
        =
        10
        x
        −
        x
        =
        9
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
        −
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
        =
        9
      
    
    {\displaystyle 9x=10x-x=9{,}{\bar {9}}-0{,}{\bar {9}}=9}
  

Sadeleştirelim.

  
    
      
        x
        =
        1
        
          
            
            _
          
        
      
    
    {\displaystyle x=1{\underline {}}}
  

Sayımızı limit dilinde ifade edelim:

  
    
      
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
        …
        =
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        0
        
          ,
        
        
          
            
              
                99
                …
                9
              
              ⏟
            
          
          
            n
          
        
        =
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            9
            
              10
              
                k
              
            
          
        
        =
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                1
                
                  10
                  
                    n
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle 0{,}{\bar {9}}\ldots =\lim _{n\to \infty }0{,}\underbrace {99\ldots 9} _{n}=\lim _{n\to \infty }\sum _{k=1}^{n}{\frac {9}{10^{k}}}=\lim _{n\to \infty }\left(1-{\frac {1}{10^{n}}}\right)}
  

n sonsuza giderken 
  
    
      
        
          
            1
            
              10
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{10^{n}}}}
  
 ifadesi 0'a eşittir. Dolayısıyla;

  
    
      
        =
        1
        −
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            1
            
              10
              
                n
              
            
          
        
        =
        1
        
      
    
    {\displaystyle =1-\lim _{n\to \infty }{\frac {1}{10^{n}}}=1\,}
  
 dir.

Teorem:
  
    
      
        
          |
        
        r
        
          |
        
        <
        1
      
    
    {\displaystyle |r|<1}
  
 ve a sabit sayı olmak üzere 
  
    
      
        a
        r
        +
        a
        
          r
          
            2
          
        
        +
        a
        
          r
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        =
        
          
            
              a
              r
            
            
              1
              −
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle ar+ar^{2}+ar^{3}+\cdots ={\frac {ar}{1-r}}}
  
 dir.
Genel terimi 
  
    
      
        r
        =
        
          
            
              1
              10
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r=\textstyle {\frac {1}{10}}}
  
 ve sabit sayısı 9 olan seri 0, (9)dur. Teorimizi sayımıza uygularsak

  
    
      
        0
        
          ,
        
        
          
            
              9
              ¯
            
          
        
        …
        =
        9
        (
        
          
            
              1
              10
            
          
        
        )
        +
        9
        (
        
          
            
              1
              10
            
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        +
        9
        (
        
          
            
              1
              10
            
          
        
        
          )
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        =
        
          
            
              9
              (
              
                
                  
                    1
                    10
                  
                
              
              )
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    1
                    10
                  
                
              
            
          
        
        =
        1.
        
      
    
    {\displaystyle 0{,}{\bar {9}}\ldots =9({\tfrac {1}{10}})+9({\tfrac {1}{10}})^{2}+9({\tfrac {1}{10}})^{3}+\cdots ={\frac {9({\tfrac {1}{10}})}{1-{\tfrac {1}{10}}}}=1.\,}
  
 olduğunu görebiliriz.

Why does 0.9999… = 1 ? (İng. neden 0.(9)=1 ?13 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

13 sayısı, özellikle Hristiyanlık inancı tarafından uğursuz olarak kabul edilmiştir. 13 sayısı, 12'den sonraki ve 14'ten önceki bir tek tam sayıdır.
13, aynı zamanda bir asal sayıdır. Asal olmakla kalmaz, aynı zamanda bir ''lasa sayısı''dır. Lasa sayıları, tersten yazıldığında da asal olan sayılara denir. 13 de 31 de bir asal ve lasa sayısıdır. 13, bir Fibonacci sayısıdır ve dolayısıyla altın oranın bir parçasıdır. Arşimet katı cisimleri 13 tanedir.

İskandinav mitolojisinde geçen bir öyküye göre, 12 tanrı Valhalla'da bir yemeğe davet edilir ve bir sofranın etrafında toplanırlar. Tam o sırada yanlarına davetsiz bir misafir gelir. Çok geçmeden 13. kişi olarak gelen ''Loki'' adlı bu kişi, sofradaki 12 tanrıdan en favorisi olan iyilik tanrısı Balder'ı öldürerek eğlenceyi bozar. Bu olay, İskandinav halklarının en gözde tanrısı olan Balder'ın ölümüyle sonuçlanan kavgaya yol açtığı için uğursuz kabul edilir.
Yunan mitolojisinde, tanrıların evi olan Olimpos Dağı'nda 12 tanrı oturur. Yunan mitolojisine en son katılan tanrı olan Dionysos için Hestia isimli tanrıça, Olimpos'tan ayrılarak insanlar arasında yaşamaya başlar. Böylece Olimpos'taki tanrı sayısı, kötü kabul edilen 13'e ulaşmaz.

Mezopotamya'da ortaya çıkan, tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunları olan Hammurabi Kanunları'nda, 2 metrelik silindirik bir taşın üstüne çivi yazısıyla 282 madde yazılmıştır. Ancak 13. madde yoktur. Muhtemelen o dönemlerde bile 13 sayısının uğursuz olduğuna inanılıyordu.
Bugünkü İran topraklarında yaşayan Persler, ayın 13'ünde kötü şanstan ve kötü olaylardan kaçınmak için evlerinden çıkmazlarmış.

Hristiyanlıkta 13 sayısının uğursuzluğu ile ilgili birçok teori ortaya atılmıştır.

Leonardo da Vinci'nin ''Son Akşam Yemeği'' adlı ünlü tablosunda, Hristiyan inanışına göre İsa'nın Roma askerleri tarafından yakalanıp çarmıha gerilmeden önceki akşam, havarileriyle birlikte yediği son yemek resmedilmiştir. Hatta bu resme bakınca, İsa'nın içlerinden birisinin kendisine ihanet edeceğini söylediği anı tam olarak görmekteyiz. Havarilerin yüzündeki şaşkınlık ifadesinin sebebi bu. ''Ama nasıl olur?'' der gibi bakıyorlar. Bu yemek masasında 13 kişi vardır ve yemeğe son katılan kişi, yani 13. kişi olan havari Yahuda, İsa'ya ihanet edip onu ele vermiştir.
Bu sebeple, sırf bu yüzden bugün bile Batı'da bazı lüks lokantalarda bir masanın etrafına 13 kişi oturmasına izin verilmez. İncil'de ise 13 sayısının uğursuzluğuyla ilgili herhangi bir ifade geçmemektedir.
Bir başka teoriye göre ise, İstanbul'un Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedildiği yıl olan 1453 yılının rakamlarının toplamı 13 olduğu için uğursuzdur.

Dünyanın bazı lüks otellerinin asansörlerinde 13. kat düğmesi yoktur. Ayrıca 13 sayısını taşıyan odalar ve 13. katlar da yoktur.
Dünyanın bazı başka yerlerinde evlerin kapı numaraları 13 olmasın diye ''12+1'' şeklinde yazılır.
Tarot kartlarında 13. kart, ''ölüm'' kartıdır.
Çoğu zaman yaşanan bazı tesadüfler, 13 sayısının uğursuzluğuna yorulmuştur. Örneğin 1970 yılında, NASA'nın insanlı Ay yolculuğunun 7. uçuşu olan ''Apollo 13'' projesinin başarısız olmasına neden olarak, isminde geçen 13 sayısı gösterilmektedir.

Tüm bunlara rağmen 13 sayısı bazı ülkelerde şanslı olarak görülmektedir. Örneğin İtalya, şanslı olarak görmektedir. İtalya'da uğursuz olarak görülen sayı 17'dir.
Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, 13 koloni yani bugünkü adıyla 13 eyalet tarafından kuruldu. O yüzden de doların üzerindeki tamamlanmamış piramitte 13 basamak, onun üzerindeki yazıda 13 harf, 13 yıldız, 13 ok, 13 yaprak gibi pek çok sembol bulunur.
1880'lerde bu 13 inanışı kırabilmek için bir ''13'ler kulübü'' kurulmuştur. Bu kulübün üyeleri -ki aralarında ABD başkanları da vardır- her ayın 13'ünde bir araya gelerek 13 kişilik sofralarda yemekler yemişlerdir.

13 sayısının Batılılar tarafından uğursuz olarak kabul edilmesi ile ilgili bazı değişik iddialar da bulunmaktadır. Konuyla ilgili olarak, Amerika'nın New York eyaletinde yer alan Buffalo Üniversitesi antropoloji doçenti Philips Stevens Jr. ile 2004 yılında yapılan bir röportajda, 13 sayısının uğursuz kabul edilme nedenlerinden bahsedilmiştir.
Tarikatların, batıl inançların ve kültürel kimliklerin kökenlerini inceleyen tanınmış bir antropolog olan Stevens, Batı kültürünün 13'üncü Cuma gününden korktuğunu ve "13" sayısının büyük olasılıkla İsa'nın son akşam yemeği ve çarmıha gerilme hikâyesinden yola çıkarak Orta Çağ'da başladığını söylüyor. "Son Akşam Yemeği perşembe günüydü ve ertesi gün, çarmıha gerilme günü olan Cuma'ydı.'' diyor. Stevens aynı zamanda 13 sayısı ile ilgili tabuların Hristiyanlıkla başladığını, ancak dini kökeninden bağımsız olarak bütün Batı kültürüne yayıldığını belirtiyor. Dolayısıyla 13 sayısının Batı'da uğursuz olarak görülmesinin başlıca nedeni olarak ''Son Akşam Yemeği'' tablosu gösterilmektedir.
13 sayısının uğursuz sayılmasını nümeroloji ile ilişkilendirenler de var. ABD'nin Newark kentindeki Delaware Üniversitesi Matematik ve Bilim Eğitimi Kaynak Merkezi'nde yardımcı politika bilimcisi olan Thomas Fernsler, 13 sayısının 12'den sonraki konumu nedeniyle bu durumda olduğunu söylüyor. Fernsler'e göre, nümerologlar 12'yi "tam" bir sayı olarak görüyorlar. Bir yılda 12 ay ve 12 Zodyak burcu vardır. 12 Olympus tanrısı, Herkül'ün 12 işçisi, 12 İsrail kabilesi ve İsa'nın 12 havarisi vardır.

Triskaidekafobi
4 (sayı)

Barış Özcan'ın konuyla ilgili kendi YouTube kanalında ve internet sitesinde 17 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yayınladığı bir videosu da bulunmaktadır.

https://barisozcan.com/13-sayisi-ugursuz-mudur/ 17 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Barış Özcan - 13 sayısı uğursuz mudur?)

1 (bir) bir sayı, rakam ve gliftir. Sonsuz doğal sayılar dizisinin ilk ve en küçük pozitif tam sayısıdır. Bu temel özellik, bilimden spora kadar uzanan diğer alanlarda benzersiz kullanımlarına yol açmıştır ve burada genellikle bir gruptaki ilk, önde gelen veya en üstteki şeyi belirtir. Tarihsel olarak, 1'in gösterimi eski Sümer ve Babil sembollerinden modern Arap rakamlarına evrilmiştir.
Matematikte, 1 etkisiz elemandır, yani 1 ile çarpılan herhangi bir sayı aynı sayıya eşit olur. 1, geleneksel olarak asal sayı olarak kabul edilmez. Dijital teknolojide, 1, hesaplamanın temeli olan ikili kodda "açık" durumunu temsil eder. Felsefi olarak, 1 çeşitli geleneklerde nihai gerçekliği veya varoluş kaynağını sembolize eder.

1 sayısı 0'dan sonraki ilk doğal sayıdır. 1 sayısı tüm sayıların çarpımsal kimliğidir, yani 1 ile çarpılan herhangi bir sayı değişmeden kalır (
  
    
      
        1
        ×
        n
        =
        n
      
    
    {\displaystyle 1\times n=n}
  
). Ayrıca 1'in karesi (
  
    
      
        
          1
          
            2
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 1^{2}=1}
  
) ve karekökü (
  
    
      
        
          
            1
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {1}}=1}
  
) de kendine yani 1'e eşittir. 1 kendi faktöriyelidir (
  
    
      
        1
        !
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 1!=1}
  
). Ayrıca 1'in boş çarpım olması nedeniyle 0 faktöriyel de 1'e eşittir (
  
    
      
        0
        !
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 0!=1}
  
). 1, asal sayı olarak kabul edilmez. Çünkü asal sayıların sadece 1'e ve kendisine bölünmesi gerektiği varsayılır. Ancak 1, 1'e ve kendisine (yine 1) bölünmektedir. Kendisi boş çarpım olan 1'den farklı sayı olmadığı için ne asal ne de bileşik sayı olarak kabul edilir.

Dijital teknolojide, veriler ikili kodla, yani sayıların 1'ler ve 0'lar dizisiyle temsil edildiği bir taban-2 sayı sistemiyle temsil edilir. Sayısallaştırılmış veriler, bilgisayarlar gibi fiziksel aygıtlarda, transistörler veya mantık kapıları gibi anahtarlama aygıtları aracılığıyla elektrik darbeleri olarak temsil edilir; burada "1", "açık" değerini temsil eder. Ayrıca, 'doğru'nun sayısal değeri birçok programlama dilinde 1'e eşittir.
Lambda kalkülüs ve hesaplanabilirlik teorisinde, doğal sayılar Church kodlamasıyla işlevler olarak temsil edilir; burada 1 için Church rakamı, bir  
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 argümanına bir kez uygulanan 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 işleviyle temsil edilir (1
  
    
      
        f
        x
        =
        f
        x
      
    
    {\displaystyle fx=fx}
  
)

Fizikte denklemleri sadeleştirmek ve daha anlaşılabilir hale getirmek için doğal birim sistemlerinde seçici fiziksel sabitler 1 olarak ayarlanır. Örneğin Planck birimlerinde ışık hızı 1'e eşittir. Boyutsuz nicelikler 'Bir boyutlu nicelikler' olarak da bilinir. Kuantum mekaniğinde dalga fonksiyonları için normalizasyon koşulu, bir dalga fonksiyonunun kare modülünün integralinin 1'e eşit olmasını gerektirir. Kimya'da periyodik tablonun ilk elementi olan ve evrenin en yaygın elementi olan hidrojenin atom numarası 1'dir.

Felsefede 1 sayısı genellikle birliğin sembolü olarak kabul edilir, tek tanrılı geleneklerde çoğunlukla Tanrı'yı veya evreni temsil eder. Pisagorcular sayıları çoğul olarak kabul ettiler ve bu nedenle 1'i kendi başına bir sayı olarak değil, tüm sayıların kökeni olarak sınıflandırdılar. Tek sayıların erkek, çift sayıların ise dişi olarak kabul edildiği sayı felsefelerinde 1, toplama yoluyla çift sayıları tek sayılara ve tam tersini dönüştürebilen nötr olarak kabul edildi. Boethius'un Latince çevirisi olan Giriş Aritmetiği'nde ele geçirdiği Yeni Pisagorcu filozof Gerasalı Nikomakhos'un sayılar üzerine incelemesinde, bir'in bir sayı olmadığı, sayının kaynağı olduğu ileri sürülmüştür. Plotinos'un felsefesinde 'Bir', nihai gerçeklik ve tüm varoluşun kaynağıdır. Filon, bir rakamını Tanrı'nın rakamı ve tüm sayıların temeli olarak görüyordu.

−1
0,999...

 Wikimedia Commons'ta 1 (sayı) ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

2 (iki) bir sayı, rakam ve gliftir. 1'den sonraki ve 3'ten önceki doğal sayıdır. En küçük ve hatta yegâne çift asal sayıdır. Bir düalitenin temelini oluşturduğundan, birçok kültürde dini ve manevi öneme sahiptir.

Modern Batı dünyasında 2 sayısını temsil etmek için kullanılan glif, köklerini "2" nin iki yatay çizgi olarak yazıldığı Hint-Brahmik yazısına kadar uzanır. Modern Çince ve Japonca dilleri hala bu yöntemi kullanmaktadır. Gupta yazısı bu iki çizgiyi 45 derece döndürüp köşegen hâle getirmiştir. Üst çizgi bazen kısmıştırdı ve alt uç eğrisi alt çizginin merkezine doğrulaşmıştır. Nagari yazısında ise, üst satır daha çok alt satıra bağlanan bir eğri gibi yazılmıştır. Arapça Gubâr yazısında, alt satır tamamen dikeydi ve glif, noktasız bir kapanış soru işareti gibi görünüyordu. Alt çizgiyi orijinal yatay konumuna geri yüklemek, ancak üst çizgiyi alt çizgiye bağlanan bir eğri olarak tutmak günümüzdeki glife yol açar.
Metin şekilli yazı tiplerinde 2 genellikle x yüksekliğindedir. Örneğin, .

Bir tamsayı 2 ile bölünebiliyorsa, o sayı çifttir. Ondalık, onaltılık veya başka bir tabandaki çift sayıya dayalı bir sayı sisteminde yazılan tam sayılar için 2'ye bölünebilirlik yalnızca son basamağa bakılarak kolayca test edilebilir. Eğer sondaki basamak çiftse, sayı çifttir. Ondalık sistemde yazıldığında ise, 2'nin tüm katları 0, 2, 4, 6 veya 8 ile biter.
İki en küçük asal sayıdır ve tek çift asal sayıdır (bu nedenle bazen "en garip asal" olarak adlandırılır). Bir sonraki asal sayı ise üçtür. Sadece iki ve üç birbirini izleyen iki asal sayıdır. 2, ilk Sophie Germain asalı, ilk faktöriyel asal, ilk Lucas asalı ve ilk Ramanujan asalıdır.
İki, üçüncü (veya dördüncü) Fibonacci sayısıdır.
İkili, ikili sayı sisteminin tabanıdır. İkili sistem, tek bir rakam ile doğrudan temsil edilen bir basamağa (n basamak) kıyasla bir n doğal sayısını önemli ölçüde daha öz bir şekilde belirtmeyi sağlayan (log2 n basamak) en az rakamlı sayı sistemidir. İkili sayı sistemi bilgisayarlı hesaplamada yaygın olarak kullanılmaktadır.
Herhangi bir sayı x için:

x + x = 2 · x toplamadan çarpmaya
x · x = x 2 çarpmadan üsse
X X = X ↑↑ 2 üsten tetrasyona
Burada "hyper(a, b, c)" ile gösterilen hiperişlem kavramı ile bu işlem dizisini genişletmek mümkündür. Burada, a ve c birinci ve ikinci işlenendir ve b, yukarıda ifade edilen işlem dizisinin seviyesidir. Genel ifadeyle,

hyper (x, n, x) = hyper (x, (n + 1), 2).
Bu nedenle iki 2 + 2 = 2 · 2 = 22 = 2↑↑2 = 2↑↑↑2 = ..., şeklinde benzersiz bir özelliğe sahiptir. Burada hiperişlem Knuth yukarı ok gösterimi ile gösterilmiştir ve seviye göz ardı edilmiştir. Yukarı ok sayısı, hiperişlem seviyesini ifade eder.
İki öyle bir sayıdır ki, pozitif tam sayı kuvvetlerinin tersinin toplamı kendisine eşit olan tek sayıdır. Matematiksel ifade ile,

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            1
            
              2
              
                k
              
            
          
        
        =
        1
        +
        
          
            1
            2
          
        
        +
        
          
            1
            4
          
        
        +
        
          
            1
            8
          
        
        +
        
          
            1
            16
          
        
        +
        ⋯
        =
        2.
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{\infty }{\frac {1}{2^{k}}}=1+{\frac {1}{2}}+{\frac {1}{4}}+{\frac {1}{8}}+{\frac {1}{16}}+\cdots =2.}
  

Bunun nedeni ise

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            1
            
              n
              
                k
              
            
          
        
        =
        1
        +
        
          
            1
            
              n
              −
              1
            
          
        
        
        
          
            tüm
          
        
        
        n
        ∈
        
          R
        
        >
        1
        
        
          
            için
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{\infty }{\frac {1}{n^{k}}}=1+{\frac {1}{n-1}}\quad {\mbox{tüm}}\quad n\in \mathbb {R} >1\quad {\mbox{için}}.}
  

İkinin kuvvetleri Mersenne asalları kavramının merkezindedir ve bilgisayar bilimi için önemlidir. İki, ilk Mersenne asal üstelidir.
Bir sayının kare kökünü almak öylesine yaygın bir matematiksel işlemdir ki, kök işaretinin üstünde normalde kare ve diğer kök derecelerinin yazılacağı yer, kare kökler için boş bırakılabilir ve bunun ikinci dereceden kök olduğu zımnen anlaşılır.
2'nin kare kökü bilinen ilk irrasyonel sayıdır.
En küçük alanın iki unsuru vardır.
Doğal sayıların küme kuramsal yapısında 2, {{∅}, ∅} kümesiyle tanımlanır. Bu ikinci küme, kümeler kategorisinde bir alt nesne sınıflandırıcı olduğundan kategori kuramında önemlidir.
İki,

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            n
            −
            1
          
        
        
          2
          
            k
          
        
        =
        
          2
          
            n
          
        
        −
        1
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{n-1}2^{k}=2^{n}-1}
  

ve ayrıca

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            a
          
          
            n
            −
            1
          
        
        
          2
          
            k
          
        
        =
        
          2
          
            n
          
        
        −
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            a
            −
            1
          
        
        
          2
          
            k
          
        
        −
        1
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=a}^{n-1}2^{k}=2^{n}-\sum _{k=0}^{a-1}2^{k}-1}
  

şeklinde benzersiz bir özelliğe sahiptir. Burada a, sıfırdan farklıdır.
Herhangi bir n boyutlu öklid uzayında iki farklı nokta bir doğruyu belirler.
Bir küreye homeomorfik herhangi bir polihedron için, Euler özelliği χ = V − E + F = 2 olur. Burada V köşe noktası sayısı, E kenar sayısı ve F yüz sayısıdır.

1972 öncesi Endonezya ve Malay imlâsında, 2 çoğulikilemeleri oluşturan bir kısaltmaydı: orang "kişi", orang-orang veya orang2 "insanlar". 

Prime curiosities: 226 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Matematiğin bir ana dalı olan analizde, özellikle gerçel ve karmaşık analizde, Abel teoremi, Abel limit teoremi ya da  Abel yakınsaklık teoremi, bir kuvvet serisinin limitini katsayılarının toplamıyla ilişkilendiren önemli bir sonuçtur. Teorem, bu sonucu 1826'da kanıtlayan Norveçli matematikçi Niels Henrik Abel'in adını taşımaktadır.

Yakınsaklık yarıçapı 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
 olan ve katsayıları gerçel sayı olan bir Taylor serisini ele alalım:

  
    
      
        G
        (
        x
        )
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            k
          
        
        
          x
          
            k
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle G(x)=\sum _{k=0}^{\infty }a_{k}x^{k}.}
  

Eğer 
  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{\infty }a_{k}}
  
 serisi yakınsaksa, o zaman, 
  
    
      
        G
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle G(x)}
  
 fonksiyonu 
  
    
      
        x
        =
        1
      
    
    {\displaystyle x=1}
  
 noktasında soldan süreklidir. Diğer deyişle,

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            
              1
              
                −
              
            
          
        
        G
        (
        x
        )
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to 1^{-}}G(x)=\sum _{k=0}^{\infty }a_{k}}
  

olur.

Gerçel değişkenli kuvvet serileri için verilen sonucun karmaşık değişkenli kuvvet serileri için geliştirilmiş hâli de vardır: 
Yakınsaklık bölgesi birim disk 
  
    
      
        
          D
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {D} }
  
 olan ve katsayıları karmaşık sayı olan bir Taylor serisini ele alalım:

  
    
      
        G
        (
        z
        )
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            k
          
        
        
          z
          
            k
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle G(z)=\sum _{k=0}^{\infty }a_{k}z^{k}.}
  
 
Eğer 
  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{\infty }a_{k}}
  
 serisi yakınsaksa, o zaman  
  
    
      
        G
        (
        z
        )
      
    
    {\displaystyle G(z)}
  
 fonksiyonunun sabit bir 
  
    
      
        M
        >
        1
      
    
    {\displaystyle M>1}
  
 tarafından 

  
    
      
        {
        z
        ∈
        
          D
        
        :
        
          |
        
        1
        −
        z
        
          |
        
        ≤
        M
        (
        1
        −
        
          |
        
        z
        
          |
        
        )
        }
      
    
    {\displaystyle \{z\in \mathbb {D} :|1-z|\leq M(1-|z|)\}}
  

biçiminde tanımlı bir Stolz dilimi içinden 
  
    
      
        z
        =
        1
      
    
    {\displaystyle z=1}
  
 noktasında limiti vardır.
Geometrik bir bakış açısıyla, limitin 
  
    
      
        z
        =
        1
      
    
    {\displaystyle z=1}
  
 noktasına çembere teğet olmadan yaklaşması lazımdır. Birim disk içinde yer alan bu biçimdeki yaklaşma bölgesinde tepe noktası 
  
    
      
        z
        =
        1
      
    
    {\displaystyle z=1}
  
dir, bölge 
  
    
      
        (
        −
        ∞
        ,
        1
        )
      
    
    {\displaystyle (-\infty ,1)}
  
 eksenini ortalar ve elbette tepe açısı 
  
    
      
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 180^{\circ }}
  
den azdır. Çember üzerindeki bir noktaya bu tür bölgelerden yaklaşılan limitlere  teğet olmayan limit denir. Teoremin varsayımındaki  teğet olmayan limit bahsi teorem için gereklidir. Gerçekten de bu bölge dışından yaklaşıldığında teoremde bahsedilen sonuca karşıt örnekler bulunabilir. Örneğin, 

  
    
      
        G
        (
        z
        )
        =
        
          ∑
          
            n
            >
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            n
          
        
        
          z
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle G(z)=\sum _{n>0}^{\infty }a_{n}z^{n}}
  
 
serisini

  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        =
        
          
            {
            
              
                
                  
                    
                      1
                      k
                    
                  
                
                
                  ,
                  n
                  =
                  
                    3
                    
                      k
                    
                  
                  ,
                  k
                  ∈
                  
                    
                      Z
                    
                    
                      +
                    
                  
                
              
              
                
                  −
                  
                    
                      1
                      k
                    
                  
                
                
                  ,
                  n
                  =
                  2
                  ⋅
                  
                    3
                    
                      k
                    
                  
                  ,
                  k
                  ∈
                  
                    
                      Z
                    
                    
                      +
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  ,
                  
                    diğer hallerde
                  
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{n}={\begin{cases}{\frac {1}{k}}&,n=3^{k},k\in \mathbb {Z} ^{+}\\-{\frac {1}{k}}&,n=2\cdot 3^{k},k\in \mathbb {Z} ^{+}\\0&,{\text{diğer hallerde}}\end{cases}}}
  

olacak şekilde tanımlayalım. 
  
    
      
        
          ∑
          
            n
            >
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{n>0}^{\infty }a_{n}}
  
 serisi sıfıra yakınsaktır; çünkü, serinin kısmî toplamları 
  
    
      
        
          S
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{N}}
  
 için

  
    
      
        
          S
          
            N
          
        
        =
        
          
            {
            
              
                
                  
                    
                      1
                      k
                    
                  
                
                
                  ,
                  
                    3
                    
                      k
                    
                  
                  ≤
                  N
                  <
                  2
                  ⋅
                  
                    3
                    
                      k
                    
                  
                  
                     ise 
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  ,
                  2
                  ⋅
                  
                    3
                    
                      k
                    
                  
                  ≤
                  N
                  <
                  
                    3
                    
                      k
                      +
                      1
                    
                  
                  
                     ise 
                  
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{N}={\begin{cases}{\frac {1}{k}}&,3^{k}\leq N<2\cdot 3^{k}{\text{ ise }}\\0&,2\cdot 3^{k}\leq N<3^{k+1}{\text{ ise }}\end{cases}}}
  

olduğu görülebilir. 
  
    
      
        
          S
          
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{N}}
  
 dizisinin limiti elbette sıfırdır. Diğer taraftan, 
  
    
      
        G
        (
        z
        )
      
    
    {\displaystyle G(z)}
  
, birim disk 
  
    
      
        
          D
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {D} }
  
'nin tıkız altkümeleri üzerinde mutlak ve düzgün yakınsaktır; bu yüzden, açık disk üzerinde holomorftur. Gerçekten, 
  
    
      
        
          |
        
        z
        
          |
        
        <
        1
      
    
    {\displaystyle |z|<1}
  
  iken

  
    
      
        
          |
          
            
              ∑
              
                n
                =
                1
 

Abraham Robinson (doğum ismi: Robinsohn; d. 6 Ekim 1918 - ö. 11 Nisan 1974), özellikle standart dışı analizin geliştirilmesiyle tanınan bir matematikçidir. Matematiksel olarak titiz bir sistem sayesinde sonsuz küçükler ve sonsuz sayılar modern matematiğe yeniden dahil edildi. Robinson'un makalelerinin neredeyse yarısı soyut matematik yerine uygulamalı matematik üzerinedir.

6 Ekim 1918 tarihinde Alman İmparatorluğu'nun Waldenburg kentinde (günümüzde Polonya'nın Wałbrzych şehri) güçlü Siyonist inançlara sahip Yahudi bir ailede dünyaya geldi. 1933'te İngiliz yönetimi altındaki Filistin Mandası'na göç etti ve burada İbrani Üniversitesi'nden birinci derece aldı. Robinson, II. Dünya Savaşı sırasında Naziler işgal ettiğinde Fransa'daydı ve kâh trenle kâh yaya olarak ülkeden kaçmayı başardı. Kaçışı sırasında üzerindeki Alman pasaportundan şüphelenen Fransız askerleri tarafından dönüşümlü olarak sorgulandı. Londra'dayken Özgür Fransız Hava Kuvvetleri'ne katıldı ve kendi kendine aerodinamik öğrenerek ve savaş uçaklarının kanatlarında kullanılan kanat profilleri konusunda uzmanlaşarak savaş çabalarına katkıda bulundu.
Savaştan sonra Robinson, Londra, Toronto ve Kudüs'te çalıştı ve çalışma hayatını 1962'de girdiği Los Angeles'daki Kalifornia Üniversitesi'nde sona erdirdi.

Matematiksel analiz ve soyut cebir ile ilgili problemleri çözmek için matematiksel mantık yöntemlerini kullanma yaklaşımıyla tanındı. Model teorisinin temel kavramlarının çoğunu tanıtmıştır. Bu yöntemleri kullanarak, gerçek sayı sisteminin sonsuz ve sonsuz küçük sayıları içeren kendi kendine tutarlı standart olmayan modelleri olduğunu göstermek için biçimsel mantığı kullanmanın bir yolunu bulmuştur. Wilhelmus Luxemburg gibi matematikçiler, benzer sonuçların ultra filtreler kullanılarak elde edilebileceğini gösterdiler, bu da Robinson'un çalışmalarını formel mantık eğitimi almamış matematikçiler için daha erişilebilir hale getirdi. Robinson'un Non-standard Analysis adlı kitabı 1966'da yayınlandı. Robinson, matematiğin tarihi ve felsefesiyle güçlü bir şekilde ilgileniyordu ve sık sık, sonsuz küçük sayılar kavramını açıkça ifade etmeye çalışan ilk matematikçi olan Gottfried Leibniz'in düşünce yapısına sahip olmak istediğini belirtiyordu.
UCLA'dayken meslektaşları, onun her düzeydeki doktora öğrencilerine uygun zorlukta projeler bularak onları barındırmak adına gerçekten çok çalışan bir kişi olarak hatırlıyorlar. Yale Üniversitesi tarafından da ona bir davet gönderildi. Önce biraz çekimser kaldı ancak 1967'de oraya taşındı. 1973 baharında Institute for Advanced Study'nin bir üyesi oldu. 1974'te pankreas kanserinden öldü.

Standart dışı analizin etkisi
Robinson'un ortak tutarlılık teoremi
Aktarım ilkesi – Bir dilin bir yapı için doğru olan tüm ifadelerinin başka bir yapı için de doğru olması

Robinson, Abraham (1963), Introduction to model theory and to the metamathematics of algebra, Amsterdam: North-Holland, ISBN 978-0-7204-2222-1 
Lightstone, A. H.; Robinson, Abraham (1975), Nonarchimedean Fields and Asymptotic Expansions, North-Holland, ISBN 978-0-7204-2450-8 
Robinson, Abraham (1977) [1956],  Keisler, H. Jerome (ed.) (Ed.), Complete theories, Studies in Logic and the Foundations of Mathematics (2nd ed.), Amsterdam: North-Holland, ISBN 978-0-7204-0690-0 KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Robinson, Abraham (1979),  Keisler H. Jerome (ed.) (Ed.), Selected papers of Abraham Robinson. Vol. I Model theory and algebra, Yale University Press, ISBN 978-0-300-02071-7 KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Robinson, Abraham (1979),  Luxemburg, W. A. J.; Körner, S. (Ed.), Selected papers of Abraham Robinson. Vol. II Nonstandard analysis and philosophy, Yale University Press, ISBN 978-0-300-02072-4 KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Robinson, Abraham (1979),  Young, A. D. (Ed.), Selected papers of Abraham Robinson. Vol. III Aeronautics, Yale University Press, ISBN 978-0-300-02073-1 KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Robinson, Abraham (1996) [1966], Non-standard analysis, Princeton Landmarks in Mathematics (2nd ed.), Princeton University Press, ISBN 978-0-691-04490-3 

JW Dauben (1998) Abraham Robinson: Standart Olmayan Analizin Yaratılması, Kişisel ve Matematiksel Bir Odyssey, Princeton University Press0-691-03745-0
GD Mostow (1976) Abraham Robinson 1918 - 1974, Israel Journal of Mathematics 25(1/2): 5–14 DOI:10.1007/BF02756558
AD Young, S. Cochen, Stephan Körner & Peter Roquette (1976) "Abraham Robinson", Bulletin of the London Mathematical Society 8(3): 307–23 MR

 Wikimedia Commons'ta Abraham Robinson ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Abraham Robinson — Biographical Memoirs of the National Academy of Sciences
Kutateladze S.S., Abraham Robinson, the creator of nonstandard analysis 8 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abraham de Moivre (Dömuavr okunur) (Fransızca telaffuz: [abʁaam də mwavʁ]; d. 26 Mayıs 1667, Vitry-le-François - ö. 27 Kasım 1754, Londra), bir Fransız matematikçidir.

Fransa'da doğdu. Babası Daniel de Moivre bir cerrah idi ve oğlunun iyi bir eğitim almasını istemekteydi. Abraham de Moivre'in ailesinin Protestan olmasına rağmen Abraham de Moivre Vitry' de Hristiyan Kardeşler dini tarikatının Katolik okuluna verildi. O günlerde Fransa'da dinsel alanlarda Katolik-Protestan çekişmesi çok kritik bir sıradayken bu çok hoşgörülü bir karardı. Abraham de Moivre bu okulda 11 yaşına kadar okudu. 1678de 11 yaşındayken ailesi onu Sedan' da bulunan Protestan "Sedan Akademisi"ne gönderdiler. Bu okul katolik yanlısı devlet tarafından 1682'de kapatıldı. Bundan sonra Abraham de Moivre "Saumur Akademisi"ne geçti. Bu okulda "mantık" derslerine devam ederken o günlerde çok ileri matematik eserlerini okuduğu bilinmektedir. 1684'te eğitimine Paris'te devam edip fizik üzerinde çalıştı ve bu dönemde çok iyi bir matematik eğitimi aldı.
Protestan olduğu için, 1685'te Fransa'da Nantes Fermanı'nın XIV. Louis tarafından feshedilmesi ve Fontainebleau Fermanı ile protestanlık yasadışı ilan edilmesi nedeni ile De Moivre
Katolikliğe dönüştürülmek üzere çalışmalar yapmağa zorlanarak "Saint-Martin Manastırı"na gönderildi. De Moivre'in ne zaman İngiltere'ye geçtiği tartışmalıdır. Saint-Martin Manastırı kayıtlarına göre De Moivre okulu 1688'de terk etmiştir. Fakat Londra'da bulunan Fransız Protestanların kilisesi olan "Savoy Kilisesi" kayıtlarına göre De Moivre ve erkek kardeşi 28 Ağustos 1687'de bu kiliseye gelip kayıt yaptırmışlardır.
De Moivre Londra'ya geldiği zaman günün standart matematik metinlerini çok iyi bilen bir yetenekli bir matematikçi idi. Analitik geometri ve olasılık kuramı alanlarının gelişmesinde öncü çalışmalar yapmıştı. Londra'da hayatını kazanmak için ya özel evleri ziyaret ederek ya da Londra'nın ünlü kahvehanelerinde özel matematik dersleri vermeye başladı. İleri matematik çalışmalarına da devam etmekte idi. Bu arada Newton'un yeni kitabı olan "Principia" adlı kitabını görüp kendinin ne kadar matematikte ileri olduğunu anladı. Çok geçmeden o kadar ileri matematik bilmekteydi ki Newton'a yöneltilen bir matematik sorusuna Newton'un "Bay Moivre'ya gidin sorun; o bu konuları benden daha iyi bilir" dediği belgelidir.
1692'de De Moivre Londra'da bilimsel gruplar arasında tanınıp bilinmeye başladı ve Edmund Halley ve çok geçmeden Isaac Newton ile arkadaşlık kurdu. De Moivre'in çalışmalarının ilk önemli sonuçları 1695de Londra'da bulunan yüksek bilimsel akademi olan "Royal Society (Kraliyet Sosyetesi)" inde de Moivre'in Isaac Newton'un geliştirdiği değişkenler hesabına olan katkılarına dair verdiği tebliğ şeklinde görüldü. Bu bilimsel tebliğ aynı yıl bu önemli bilimsel kurumun "Philosophical Transactions (Felsefi İşlemler)" adlı bilimsel dergide ile yayımlandı.
Bundan hemen sonra De Moivre Newton'un Binom Teoremi hakkında çalışmasını genelleştirerek Multinom teoremi adı altında yayımladı. Bu çalışma 1697'de Royal Society tarafından inceletildi ve iki ay sonra de Moivre Londra'da en yüksek İngiliz bilimsel akademisi olan Royal Society üyesi olarak seçildi.
1712'de de Moivre, Newton ile Leibniz arasında ortaya çıkan ve hangisinin değişkenler hesabını ilk defa ortaya attığı sorununu ilgilendiren uyuşmazlığı incelemek için Kraliyet Sosyetesi'nin kurduğu komisyona üye seçilmiştir. Bu komisyon Newton lehinde sonuca varmakla beraber de Moivre bu komisyon içinde Leibniz tarafına en yakın görünen kişi olduğu kabul edilmektedir. Bu tutumu dolayısıyla Leibniz, de Moivre'a bir Alman üniversitesinde profesörlük verilmesi için neticesiz çabalarda bulunmuştur.
1718'de de Moivre The Dodtrine of Chance (Şans Teorileri) adlı bir kitap yayınlamıştır ve bu kitap olasılık kuramı bilim dalında 1650'lerde Pascal ve Fermat öncü çalışmaları ile de Moivre'dan 50 yıl sonra Laplace'in çalışmaları arasında yapılan en önemli eser olduğu kabul edilmektedir. Bu eserde de Moivre bağımsızlık kavramını, kapsama-dışlama prensibini ortaya atmış ve birkaç değişik rastgele olaylarından ortaya çıkan bileşik olayın olasılığını bulmak için formülleri ilk defa olarak açıklamıştır. Ayrıca binom dağılımın normal dağılıma yaklaşımı konusunu da incelemiştir. Bu yeni gelişmeler, özellikle kumar oyunu sevenler arasında bu kitabın çok popüler olmasına yol açmıştır.
Bundan sonra de Moivre çalışmalarını sigorta hesapları (aktüerya) alanına yöneltmiş ve olumluluk istatistikleri ve yıllık emeklilik senetleri hesapları üzerinde gelişmeler sağlamıştır.
1730'da Miscellanea Analytica adlı kitabını yayınlamıştır. Bu kitap önce bir başka matematiksel uyuşmazlığa değinmektedir. de Moivre James Stirling'e atfedilen ve Stirling yaklaşımı olarak bilinmeye başlanan (n! sayısını açıklayan) formülün 1707'de kendisi tarafından ortaya atıldığını iddia etmiştir. de Moivre ancak bu kitabının 1738de çıkan ikinci edisyonunda Sterling'in katkısını kabul etmiştir. Bu kitapta ayrıca de Moivre formülü verilmiştir. Bu formül bir sinüs ifadesinin kompleks sayılı bir ifadeye eşitliğini şöyle verir:

  
    
      
        (
        cos
        ⁡
        (
        x
        )
        +
        i
        sin
        ⁡
        (
        x
        )
        
          )
          
            n
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        n
        x
        )
        +
        i
        sin
        ⁡
        (
        n
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle (\cos(x)+i\sin(x))^{n}=\cos(nx)+i\sin(nx)\,}
  

De Moivre, matematik bilimine yaptığı önemli katkılar dolayısıyla 1735'te Berlin Prusya Bilim Akademisi ve 1754'te Paris Fransız Bilimler Akademisi üyeliklerine kabul edilmesi ile şereflendirilmiştir.
De Moivre hayatı boyunca fakir yaşamıştır. 1754de Londra'da ölmüştür.

de Moivre formülü
Kapsama-dışlama prensibi

BibMth.net sitesinde Abraham de Moivre'ın biyografisi (Fransızca).

Matematikte aşağıda gösterilen özellikleri sağlayan cebir yapısına "alan" denir. Alan sonlu sayıda elemanlardan (noktalardan) oluşursa "Galois" alanı denir. Fizik kuramlarında kullanılan alanlar genellikle sonsuz sayıda nokta içerir. Alan'daki her nokta reel sayı, karmaşık sayı, vektör, tensör, spinor ya da fonksiyon olabilir.

  
    
      
        
        x
        +
        y
        =
        y
        +
        x
      
    
    {\displaystyle \,x+y=y+x}
  

  
    
      
        
        (
        x
        +
        y
        )
        +
        z
        =
        x
        +
        (
        y
        +
        z
        )
      
    
    {\displaystyle \,(x+y)+z=x+(y+z)}
  

  
    
      
        
        x
        +
        0
        =
        x
      
    
    {\displaystyle \,x+0=x}
  

  
    
      
        
        x
        y
        =
        y
        x
      
    
    {\displaystyle \,xy=yx}
  

  
    
      
        
        (
        x
        y
        )
        z
        =
        x
        (
        y
        z
        )
      
    
    {\displaystyle \,(xy)z=x(yz)}
  

  
    
      
        
        1
        x
        =
        x
      
    
    {\displaystyle \,1x=x}
  

  
    
      
        
        x
        (
        y
        +
        z
        )
        =
        x
        y
        +
        x
        z
      
    
    {\displaystyle \,x(y+z)=xy+xz}
  

her 
  
    
      
        
        x
      
    
    {\displaystyle \,x}
  
 noktasına karşılık bir de 
  
    
      
        
        −
        x
      
    
    {\displaystyle \,-x}
  
 noktası vardır ve şu özelliği sağlar:

  
    
      
        
        x
        +
        (
        −
        x
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \,x+(-x)=0}
  

Değeri 
  
    
      
        
        0
      
    
    {\displaystyle \,0}
  
 olmayan her elemana (noktaya) karşılık 
  
    
      
        
        1
        
          /
        
        x
      
    
    {\displaystyle \,1/x}
  
 vardır ve şu özelliği sağlar:

  
    
      
        
        x
        (
        1
        
          /
        
        x
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \,x(1/x)=1}

Altmış tabanı olarak da bilinen altmışlı, altmışlık sistem veya altmışlık düzen, taban olarak altmış olan bir sayı sistemidir. MÖ 3. binyılda eski Sümerlerde ortaya çıktı, eski Babillilere aktarıldı ve günümüzde hala zamanı, açıları ve coğrafi koordinatları ölçmek için geçmişten bir miras olarak değiştirilmiş bir biçimde kullanılmaktadır.
Bir üstün yüksek derecede bileşik sayı olan 60 sayısı on iki çarpana sahiptir: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30 ve 60, bunlardan 2, 3 ve 5 asal sayılardır. Bu kadar çok çarpanla, altmışlık sayıları içeren birçok kesir basitleştirilmiştir. Örneğin, bir saat eşit olarak 30 dakika, 20 dakika, 15 dakika, 12 dakika, 10 dakika, 6 dakika, 5 dakika, 4 dakika, 3 dakika, 2 dakika ve 1 dakikalık bölümlere bölünebilir. 60, 1'den 6'ya kadar her sayıya bölünebilen en küçük sayıdır; yani, 1, 2, 3, 4, 5 ve 6'nın en küçük ortak katı (EKOK)'dır.

Bu makalede, altmış tabanındaki rakamların tümü, aksi belirtilmediği sürece ondalık sayılarla temsil edilmektedir. Örneğin, 10, on sayısı ve 60, altmış sayısı anlamına gelir.

İnsanların yalnızca bir ellerini kullanarak parmaklarıyla 12'ye kadar saymaları mümkündür, başparmak sırayla her bir parmak kemiğini işaret eder. Asya'nın birçok bölgesinde hala kullanımda olan geleneksel bir sayma sistemi bu şekilde çalışır ve 10, 20 ve 5'e dayalı olanların yanı sıra 12 ve 60'a dayanan sayı sistemlerinin oluşumunu açıklamaya yardımcı olabilir. Bu sistemde, bir el tekrar tekrar 12'ye kadar sayar, diğerinde yineleme sayısını gösterir, beş düzine, yani 60'a ulaşana kadar.
Otto Neugebauer'e göre, altmış tabanının kökenleri, genellikle tasvir edildiği kadar basit, tutarlı veya zaman açısından tekil değildir. Bugün zaman, açılar ve astronomik koordinat sistemleri gibi özel konular için devam eden yüzyıllar süren kullanımları boyunca, altmışlık tabanda gösterimler, örneğin altmışlık sayıların nasıl yazıldığı gibi, her zaman güçlü bir ondalık notasyonu içermiştir. Bunların kullanımı, her zaman tek bir metinde bile sayıları temsil edecek çeşitli tabanların nerede ve nasıl temsil ettiği konusundaki tutarsızlıkları içermiştir (ve içermeye devam etmektedir).

Altmışlık tabanın titiz ve tamamen kendi kendine tutarlı kullanımı için en güçlü itici güç, her zaman kesirleri yazmak ve hesaplamak için kullanılabilen matematiksel avantajları olmuştur. Eski metinlerde bu, altmışlık tabanın matematiksel veri tablolarında en düzgün ve tutarlı bir şekilde kullanıldığı gerçeğinde ortaya çıkar. Geçmişte altmışlık tabanın kullanımını matematiksel tablolardan daha az tutarlı olsa da genişletmeye yardımcı olan bir başka pratik etken, tüccarlara ve alıcılara, daha büyük miktarlarda mal için pazarlık yapmak ve bunları bölmek söz konusu olduğunda günlük finansal işlemleri kolaylaştırmak için sağladığı avantajlardı. Erken shekel özelde bir mana’nın altmışta biriydi, daha sonra Yunanlar bu ilişkiyi bir mina'nın ellide biri olan bir şekeli de 10 tabanına uyumlu oranda olmak zorunda bıraktılar.
Matematiksel tablolardan ayrı olarak, çoğu metinde sayıların temsil edilme şeklindeki tutarsızlıklar, sayısal büyüklükleri temsil etmek için kullanılan en temel çivi yazısı sembollerine kadar uzanmaktadır. Örneğin, 1 için çivi yazısı sembolü, kamıştan yapılmış kalemin yuvarlak ucunun kile belirli bir açıyla uygulanmasıyla yapılmış bir elips iken, 60'ın altmış tabanında sembolü daha büyük bir oval veya "büyük 1" idi. Ancak bu sembollerin kullanıldığı aynı metinlerde 10 rakamı kalemin yuvarlak ucunun kile dik olarak uygulanmasıyla yapılmış bir daire olarak temsil edilmiş ve 100'ü temsil etmek için daha büyük bir daire veya "büyük 10" kullanılmıştır. Bu tür çok tabanlı sayısal miktar sembolleri, tek bir sayı içinde bile birbirleriyle ve kısaltmalarla karıştırılabilir. Belirtilen ayrıntılar ve hatta büyüklükler (sıfır tutarlı bir şekilde kullanılmadığından) belirli zaman dönemleri, kültürler ve temsil edilen miktarlar veya kavramlar için deyimseldi yani dilin özelliklerini taşıyordu. Sayısal büyüklüklerin bu tür bağlama bağlı temsillerinin geriye dönüp bakıldığında eleştirilmesi kolay olsa da, modern zamanlarda hala düzinelerce düzenli olarak kullanılan konuya bağlı taban karma örneğine sahibiz, bunlara ondalık kesirlerin altmış-tabanında astronomik koordinatlara eklenmesiyle ilgili son yenilikler de dahildir.

Eski Mezopotamya'da kullanıldığı şekliyle altmışlık sistem, basamakları için 60 farklı sembol kullanmadığı için saf bir taban 60 sistemi değildi. Bunun yerine, çivi yazısı rakamları, bir işaret-değer gösterimi tarzında bir alt taban olarak on'u kullandı: Altmışlık düzende basamaklar, dokuza kadar birimleri temsil eden bir grup dar, kama şeklindeki işaretten (, , , , ..., ) ve beş onluğa kadar temsil edilen geniş, kama şeklindeki işaretler grubundan (, , , , ) oluşuyordu. Bu işaretlerle yazılan rakamın değeri, bileşen parçalarının değerlerinin toplamıydı:

59'dan büyük sayılar, basamak değeri gösteriminde bu formun birden çok sembol bloğuyla gösterildi. Sıfır için sembol olmadığından, bir sayının nasıl yorumlanması gerektiği her zaman hemen açık değildir ve gerçek değeri bazen bağlamına göre belirlenmiş olmalıdır. Örneğin, 1 ve 60 için semboller aynıdır. Daha sonra Babil metinlerinde sıfırı temsil etmek için bir yer tutucu () kullanıldı, ancak 13200 gibi sayılarda yaptığımız gibi sayının sağ tarafında değil, yalnızca yazılan sayının orta konumlarındaki rakam eksikliklerini gidermek için.

Çin takviminde, günlerin veya yılların on kök dizisinde ve 12 daldan oluşan başka bir dizide konumlarla adlandırıldığı bir altmışlık döngü yaygın olarak kullanılır. Aynı gövde ve dal, bu döngü boyunca her 60 adımda bir tekrar eder.
Platon Devlet’inin VIII. Kitabı, 604 = 12960000 ve onun bölenleri üzerine odaklanan bir evlilik alegorisini içerir. Bu sayı, özellikle basit altmışlık temsili 1,0,0,0,0'a sahiptir. Daha sonraki bilim adamları, bu pasajı açıklamak için hem Babil matematiğini hem de müzik teorisini kullandılar.

Batlamyus'un Almagest adlı eseri, MS 2. yüzyılda matematiksel astronomi üzerine yazılmış bir inceleme, sayıların kesirli kısımlarını ifade etmek için 60 tabanını kullanır. Özellikle, bir milenyumdan (bin yıldan) fazla bir süredir esasen tek kapsamlı trigonometrik tablo olan kirişler tablosu, bir derecenin 60 tabanına göre kesirli kısımlarına sahiptir.
Ortaçağ gökbilimcileri, zamanı not etmek için altmış tabanına göre sayıları da kullandılar. El-Birûni, 1000'de Yahudi aylarını tartışırken, ilk olarak saati 60 tabanına benzer şekilde dakikalara, saniyelere, üçüncülere ve dördüncülere ayırdı. 1235 civarında Sacroboscolu John bu geleneği sürdürdü, ancak Nothaft bunu yapan ilk kişinin Sacrobosco olduğunu düşündü. Alfonsine tablolarının Paris versiyonu (yaklaşık 1320) günü temel zaman birimi olarak kullandı ve bir günün katlarını ve bölümlerini 60 tabana kaydederek gösterdi.
Altmışlık sayı sistemi, 1671'e kadar Avrupalı gökbilimciler tarafından hesaplamalar yapmak için sıklıkla kullanılmaya devam etti. Örneğin, Fundamentum Astronomiae’'deki Jost Bürgi (1592'de İmparator II. Rudolf'a sunulmuştur), Fundamentum Astronomicum'daki meslektaşı Ursus ve muhtemelen Henry Briggs, sinüsleri hesaplamak için 16. yüzyılın sonlarında seksagesimal (altmışlık) sisteme dayalı çarpım tablolarını kullandı.
On sekizinci yüzyılın sonlarında ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında Tamilli gök bilimcilerin, Helenistik gök bilimciler tarafından geliştirilen ondalık ve altmışlık gösterimlerin bir karışımını kullanıp kabuklarla hesaplamalar yaparak astronomik hesaplamalar yaptıkları bulundu.
Taban-60 sayı sistemleri, Sümerlerle ilgisi olmayan diğer bazı kültürlerde, örneğin Batı Yeni Gine'deki Ekari halkı tarafından da kullanılmıştır.

Altmışlık sistemin modern kullanımları arasında açıları ölçme, coğrafi koordinatlar, elektronik seyrüsefer ve zaman yer alır.
Bir saat 60 dakikaya, bir dakika 60 saniyeye bölünür. Bu nedenle, 3:23:17 (3 saat, 23 dakika ve 17 saniye) gibi bir zaman ölçümü, tam altmışlık bir sayı (altmışlık taban noktası yok) olarak yorumlanabilir, yani 3 × 602 + 23 × 601 + 17 × 600 saniye. Ancak, bu sayıdaki üç altmışlık basamağın her biri (3, 23 ve 17) ondalık sistem kullanılarak yazılmıştır.
Benzer şekilde, pratik açısal ölçü birimi, bir daire içinde 360 (altı altmışlık) olan derecedir. Bir derecede 60 yay dakika ve dakikada 60 yay saniye vardır.

YAML veri depolama formatının 1.1 sürümünde, altmışlık sayılar düz skaler için desteklenir ve hem tam sayılar hem de kayan nokta (float) sayıları resmi olarak destekler. Bu, karışıklığa yol açmıştır, çünkü örneğin, bazı MAC adresleri altmışlık olarak algılanacak ve tam sayılar olarak yüklenecektir, diğerleri ise bu şekilde yüklenemeyecek ve dizge olarak yüklenecektir. YAML 1.2'de seksagesimale yönelik destek kaldırıldı.

Batlamyus'un yazıları gibi Helenistik Yunan astronomik metinlerinde, altmışlık sayılar Yunan alfabetik rakamları kullanılarak yazılırdı ve her altmışlık rakam ayrı bir sayı olarak değerlendirilirdi. Helenistik gök bilimciler sıfır için yeni bir sembol, —°, benimsedi; bu, yüzyıllar boyunca normalde 70 anlamına gelen Yunanca omikron (sembolü: ο) harfi de dahil olmak üzere diğer biçimlere dönüştü, buna ancak herhangi bir pozisyonda maksimum değerin 59 olduğu altmışlık sistemde izin verilebilir. Yunanlar altmışlık sayıları bir sayının kesirli kısmıyla sınırladılar.
Orta Çağ Latince metinlerinde, altmışlık sayılar Arap rakamları kullanılarak yazılırdı; farklı kesir seviyeleri minuta (yani fraksiyon), minuta secunda, minuta tertia, vb. olarak belirtildi. On yedinci yüzyıla gelindiğinde, altmışlık sayıların tam sayı kısmını bir üst simge ile ve çeşitli kesirli bölümleri bir veya daha fazla vurgu işareti ile göstermek yaygın hale geldi. John Wallis, Mathesis universalis’inde bu gösterimi 60'ın yüksek katlarını içerecek şekilde genelleştirdi; örnek olarak 49‵‵‵‵36‵‵‵25‵‵15‵1°15′2″36‴49⁗ ; soldaki sayılar 60'ın daha yüksek üsleriyle çarpıldığında, sağdaki sayılar 60'ın katlarına bölünür ve üst simge sıfır ile işaretlenen sayı, 1 ile çarpılır. Bu gösterim bizi, derecele

Arithmetika veya Arithmetica İskenderiyeli Diophantus'un ilk yazıldığında 13 cilt olduğu tahmin edilen fakat günümüze sadece 6 cildinin ulaştığı en önemli eseridir. 19. yüzyıl Matematik tarihçisi Hankel'in tanımlamasına göre Arithmetica 5 farklı kategoride 130 problemi içerir. Hankel ayrıca bu problemleri çözümlenişlerine göre iki gruba ayırır; 

tek çözümü olanlar (Determinate)
genel çözümü olanlar (Indeterminate).
1. cilt tek çözümlü cebir problemlerini içerirken, 2.,3. 4. ve 5. ciltler genel çözümlü cebir problemlerini içerir. 6. cilt ise dik üçgenle ilgili aritmetik problemleri içerir. Arithmetika'da Diophantus problemleri analitik bir şekilde değişkenleri ve bilinmeyenleri semboller yardımıyla ifade etmiştir.  Diophantus'un ölümünden sonra Arithmetica ve diğer çalışmaları batıda (Avrupa'nın karanlık çağa girmesinden dolayı) unutulmuştur. Öte yandan Arap alimler tarafından üzerinde çalışılmasından dolayı Arithmetica'nın büyük bölümü bugüne ulaşabilmiştir. Arithmetica'nın ilk latin çevirisi Bombelli tarafından 1570 yılında yapılmış fakat basılmamıştır. Bununla birlikte Bombelli Diophontos'un çalışmasının bir kısmını kendi cebir çalışmasında kullanmıştır. Arithmetica'nın en bilinen latince çevirisi Bachet tarafından 1621 yılında yapılmıştır. 
Arithmetica'nın 1621 baskısı Fermat'nın meşhur  son teoremini yazmasından sonra daha da bir önem kazanmıştır. 
Bu kitaplarda geçen eşitlikler Diophantus denklemleri, bu problemleri çözme yöntemi de Diophantus analizi olarak adlandırılır. Bu kitaplarda geçen bazı 2. derece denklemler Fermat'nın Son Teoremi'ne ilham kaynağı olmuştur. Fermat'nın bu teoremi 
eğer n ikiden büyük bir tam sayıysa ve x, y, z sayıları pozitif tam sayılar ise

  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}\;}
  

ifadesinin sağlanamayacağını ifade eder.

Diophantus
Diophantus Denklemi
Diophantus Analizi
Fermat'nın son teoremi

Asal sayı teoremi (PNT) (İngilizce: Prime Number Theorem), asal sayıların pozitif tam sayılar arasındaki asimptotik dağılımını tanımlar. Bunun meydana gelme hızını tam olarak ölçerek, asal sayıların büyüdükçe daha az yaygın hale geldiği şeklindeki sezgisel fikri resmîleştirir. Teorem, 1896'da Jacques Hadamard ve Charles Jean de la Vallée Poussin tarafından bağımsız olarak Bernhard Riemann'ın ortaya attığı fikirler (özellikle Riemann zeta fonksiyonu) kullanılarak kanıtlandı.

π(x), herhangi bir x gerçek sayısı için x'ten küçük veya ona eşit asal sayıların sayısı olarak tanımlanan asal sayma fonksiyonu olsun. Örneğin, π(10) = 4 olur çünkü 10'dan küçük veya eşit dört asal sayı (2, 3, 5 ve 7) vardır. Asal sayı teoremi bu durumda x / log x'in π(x) için iyi bir yaklaşım olduğunu belirtir. (burada log doğal logaritma anlamına gelir), yani x sınırsız olarak arttıkça iki fonksiyon π(x) ve x / log x'in bölümünün limitinin 1 olması anlamına gelir.

Anton Felkel ve Jurij Vega'nın tablolarına dayanarak, Adrien-Marie Legendre 1797 veya 1798'de π(a)'nın a / (A log a + B) fonksiyonu tarafından yaklaştırıldığını varsaydı, burada A ve B belirtilmemiş sabitlerdir. Sayılar teorisi kitabının ikinci baskısında (1808) daha sonra A = 1 ve B = -1.08366 olacak şekilde daha kesin bir varsayımda bulundu. Carl Friedrich Gauss, 1849'daki kendi hatırasına göre, aynı soruyu "1792 veya 1793 yılında" 15 veya 16 yaşındayken düşündü. 1838'de Peter Gustav Lejeune Dirichlet kendi yaklaşık fonksiyonunu, logaritmik integral li(x)'i (Gauss'a ilettiği biraz farklı bir seri formu altında) buldu. Hem Legendre'nin hem de Dirichlet'in formülleri, yukarıda belirtilen π(x) ve x / log(x)'in aynı varsayılan asimptotik eşdeğerliğini ima eder, ancak Dirichlet'in yaklaşımının, bölümler yerine farklar dikkate alındığında önemli ölçüde daha iyi olduğu ortaya çıkmıştır.
Rus matematikçi Pafnuty Chebyshev, 1848 ve 1850 tarihli iki makalesinde asal sayıların asimptotik dağılım yasasını kanıtlamaya çalışmıştır. Çalışmaları, 1737 gibi erken bir tarihte Leonhard Euler'in çalışmalarında olduğu gibi, "s" argümanının gerçek değerleri için ζ(s) zeta fonksiyonunu kullanmasıyla dikkat çekmektedir. Chebyshev'in makaleleri Riemann'ın 1859 tarihli ünlü anılarından önceydi ve asimptotik yasanın biraz daha zayıf bir biçimini, yani x sonsuza giderken π(x) / (x / log(x)) limiti varsa, o zaman zorunlu olarak bire eşit olduğunu kanıtlamayı başardı. Bu oranın yeterince büyük tüm x'ler için yukarıda ve aşağıda 1'e yakın açıkça verilen iki sabitle sınırlandığını koşulsuz olarak kanıtlayabilmiştir. Chebyshev'in makalesi Asal Sayı Teoremini kanıtlamamış olsa da, π(x) için yaptığı tahminler Bertrand'ın herhangi bir n ≥ 2 tam sayısı için n ile 2n arasında bir asal sayı olduğu varsayımını kanıtlamasına yetecek kadar güçlüdür.

2005 yılında Avigad ve arkadaşları Isabelle teorem ispatlayıcısını kullanarak PNT'nin Erdős-Selberg ispatının bilgisayar tarafından doğrulanmış bir varyantını geliştirmiştir.[27] Bu, PNT'nin makine tarafından doğrulanmış ilk ispatıydı. Avigad, analitik bir ispat yerine Erdős-Selberg ispatını formalize etmeyi seçti çünkü Isabelle'in o zamanki kütüphanesi limit, türev ve transandantal fonksiyon kavramlarını uygulayabilse de, neredeyse hiç entegrasyon teorisine sahip değildi.
2009 yılında John Harrison, karmaşık analiz kullanan bir ispatı resmîleştirmek için HOL Light'ı kullandı. Cauchy integral formülü de dahil olmak üzere gerekli analitik mekanizmayı geliştirerek Harrison, "daha karmaşık 'temel' Erdős-Selberg argümanı yerine doğrudan, modern ve zarif bir ispat" resmîleştirebildi.

Asal sayı teoreminin bir sonucu olarak, p(n) ile gösterilen n'inci asal sayı için asimptotik bir ifade elde edilir:
p(n) ≈ n.log(n)
Ayrıca Rosser'in teoremi şunu belirtir:
p(n) > n.log(n)

Basamak veya hane, matematikte bir sayıyı oluşturan rakamlardan her birinin o sayı içerisindeki konumunu ifade eder.
a, b, c birer rakam olmak üzere;

ab sayısı iki basamaktan oluştuğu için "iki basamaklı",
abc sayısı üç basamaktan oluştuğu için "üç basamaklı"
olarak adlandırılır.
Onluk sayı sisteminde, tam sayılarda en sağdaki basamak "birler basamağı" onun solundaki "onlar basamağı", onun solundaki "yüzler basamağı" şeklinde adlandırılır. Basamak adları, 10'un artan üsleri şeklinde sonsuza kadar devam eder.
Basamaklar, bir sayının sözlü ve yazılı olarak ifade edilmesini kolaylaştırır.

Rakamların bulunduğu basamağa göre aldığı değere basamak değeri denir. Salt rakamın kendisi de rakımın sayı değeri’ni gösterir.

Örnek:
237 sayısının basamak ve sayı değerleri nedir?
237: 2, yüzler basamağı; 3, onlar basamağı; 7, birler basamağı

Bir sayının basamak değerlerinin toplamı şeklinde yazılmasına, çözümleme denir.

Örnek:

  
    
      
        237
        =
        (
        2
        ⋅
        100
        )
        +
        (
        3
        ⋅
        10
        )
        +
        (
        7
        ⋅
        1
        )
        =
        200
        +
        30
        +
        7
      
    
    {\displaystyle 237=(2\cdot 100)+(3\cdot 10)+(7\cdot 1)=200+30+7}
  

Onluk sistemde basamak değerlerinin, 1, 10, 100 gibi çarpanları, 10'un artan üsleri (10n) şeklinde de gösterilebilir. Kuvvetler, sağdan sola doğru artar: 100, 101, 102 gibi. Herhangi bir basamaktaki rakamın konum değeri, o rakamın ilgili basamağa denk gelen üslü sayı ile çarpılması sonucu elde edilir.

Örnek:

  
    
      
        756
        =
        (
        7
        ⋅
        
          10
          
            2
          
        
        )
        +
        (
        5
        ⋅
        
          10
          
            1
          
        
        )
        +
        (
        6
        ⋅
        
          10
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle 756=(7\cdot 10^{2})+(5\cdot 10^{1})+(6\cdot 10^{0})}
  

Rasyonel ya da irrasyonel sayılar kümesinde bulunan, 2,4537 gibi virgüllü (ondalıklı) sayılarda, virgülün sağındaki ilk basamak "onda birler basamağı" (10−1), ikinci basamak "yüzde birler" basamağı (10−2), üçüncü basamak "binde birler" basamağı (10−3) vs... şeklinde adlandırılır.

Örnek:

  
    
      
        0
        ,
        184
        =
        0
        ⋅
        
          10
          
            0
          
        
        +
        1
        ⋅
        
          10
          
            −
            1
          
        
        +
        8
        ⋅
        
          10
          
            −
            2
          
        
        +
        4
        ⋅
        
          10
          
            −
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle 0,184=0\cdot 10^{0}+1\cdot 10^{-1}+8\cdot 10^{-2}+4\cdot 10^{-3}}
  

1. Farklı rakamlar kullanılarak yazılan üç basamaklı iki sayının toplamı en çok kaçtır (her rakam sadece bir kere kullanılabilir)?
Toplamda en büyük sayı aranıyor. Üç basamaklı bir sayının en yüksek olması için, en büyük basamak (yüzler basamağı) olabildiğince yüksek olmalıdır. Dolayısıyla, bu iki sayının birincisinin yüzler basamağında 9 bulunmalıdır. İkinci sayıda 9 rakamı kullanılamayacağı için 8, yüzler basamağındadır. Diğer basamaklarda da aynı mantık işletilir.

Çözüm:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  975
                
              
              
                
                  864
                
              
            
            1839
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\begin{matrix}975\\864\end{matrix}}{1839}}}
  

2. Üç basamaklı dört doğal sayının onlar basamakları 3 azaltılıp, yüzler basamakları 2 arttırılırsa toplam sonuç nasıl değişir?

Çözüm: (+2)(-3)0
Yüzler basamağı 2 arttırılırsa, her sayı 
  
    
      
        2
        ⋅
        100
        =
        200
      
    
    {\displaystyle 2\cdot 100=200}
  
 artar. 4 sayı, 
  
    
      
        200
        ⋅
        4
        =
        800
      
    
    {\displaystyle 200\cdot 4=800}
  
 artar.
Onlar basamağı 3 azaltılırsa her sayı 
  
    
      
        3
        ⋅
        10
        =
        30
      
    
    {\displaystyle 3\cdot 10=30}
  
 azalır. 4 sayı, 
  
    
      
        30
        ⋅
        4
        =
        120
      
    
    {\displaystyle 30\cdot 4=120}
  
 azalır.
Toplam: 
  
    
      
        800
        −
        120
        =
        680
      
    
    {\displaystyle 800-120=680}
  
 artar.
3. 
  
    
      
        x
        =
        (
        0.01
        
          )
          
            3
          
        
        ⋅
        (
        0.001
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x=(0.01)^{3}\cdot (0.001)^{2}}
  
 olduğuna göre 
  
    
      
        
          
            y
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {y}{x}}}
  
 sayısı kaç basamaklıdır?

Çözüm:

  
    
      
        x
        =
        (
        
          10
          
            −
            2
          
        
        
          )
          
            3
          
        
        ⋅
        (
        
          10
          
            −
            3
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        =
        
          10
          
            −
            6
          
        
        ⋅
        
          10
          
            −
            6
          
        
        =
        
          10
          
            −
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle x=(10^{-2})^{3}\cdot (10^{-3})^{2}=10^{-6}\cdot 10^{-6}=10^{-12}}
  

  
    
      
        y
        =
        
          
            
              
                2
                
                  5
                
              
              ⋅
              
                3
                
                  4
                
              
              −
              2
              ⋅
              
                3
                
                  4
                
              
            
            
              
                3
                
                  6
                
              
              +
              
                3
                
                  4
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle y={\frac {2^{5}\cdot 3^{4}-2\cdot 3^{4}}{3^{6}+3^{4}}}}
  

  
    
      
        y
        =
        
          
            
              (
              32
              −
              2
              )
              ⋅
              
                3
                
                  4
                
              
            
            
              
                3
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                3
                
                  4
                
              
              +
              
                3
                
                  4
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              30
              ⋅
              
                3
                
                  4
                
              
            
            
              (
              9
              +
              1
              )
              ⋅
              
                3
                
                  4
                
              
            
          
        
        =
        
          
            30
            10
          
        
        =
        3
      
    
    {\displaystyle y={\frac {(32-2)\cdot 3^{4}}{3^{2}\cdot 3^{4}+3^{4}}}={\frac {30\cdot 3^{4}}{(9+1)\cdot 3^{4}}}={\frac {30}{10}}=3}
  

  
    
      
        
          
            y
            x
          
        
        =
        
          
            3
            
              10
              
                −
                12
              
            
          
        
        =
        3
        ⋅
        
          10
          
            12
          
        
        
        ⟹
        
        13
      
    
    {\displaystyle {\frac {y}{x}}={\frac {3}{10^{-12}}}=3\cdot 10^{12}\implies 13}
  
 basamaklıdır.

Onluk olmayan sayı sistemlerinde (örnek: İkili sayısı sistemi) basamak konusu için bkz: Sayı tabanı
Tekli sayı sistemi
İkili sayı sistemi
Üçlü sayı sistemi
Sekizli sayı sistemi
On ikili sayı sistemi
On altılı sayı sistemi
Yirmili sayı sistemi
Altmışlık sayı sistemi

Bir beşgensel sayı, üçgensel veya karesel sayıların beşgene uyarlanmış halidir. n'inci beşgensel sayı pn, her kenarı 1'den n'ye kadar noktadan oluşan ve bir köşesi ortak olan (n - 1) beşgenin birbirinden farklı noktalarının sayısına eşittir.

  
    
      
        n
        ≥
        1
      
    
    {\displaystyle n\geq 1}
  
 için şu formül ile gösterilir:

  
    
      
        
          p
          
            n
          
        
        =
        
          
            
              n
              (
              3
              n
              −
              1
              )
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              3
              
                n
                
                  2
                
              
              −
              n
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              n
              1
            
            
              )
            
          
        
        +
        3
        
          
            
              (
            
            
              n
              2
            
            
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{n}={\frac {n(3n-1)}{2}}={\frac {3n^{2}-n}{2}}={n \choose 1}+3{n \choose 2}}
  

İlk bazı beşgensel saylar şöyledir:
1, 5, 12, 22, 35, 51, 70, 92, 117, 145, 176, 210, 247, 287, 330, 376, 425, 477, 532, 590, 651, 715, 782, 852, 925, 1001, 1080, 1162, 1247, 1335, 1426, 1520, 1617, 1717, 1820, 1926, 2035, 2147, 2262, 2380, 2501, 2625, 2752, 2882, 3015, 3151, 3290, 3432, 3577, 3725, 3876, 4030, 4187... (OEIS'de A000326 dizisi).

Genelleştirilmiş beşgensel sayılar pn'de n için 0, 1, 2, 3... yerine 0, 1, -1, 2, -2, 3... 
yazılırsa elde edilir.
0, 1, 2, 5, 7, 12, 15, 22, 26, 35, 40, 51, 57, 70, 77, 92, 100, 117, 126, 145, 155, 176, 187, 210, 222, 247, 260, 287, 301, 330, 345, 376, 392, 425, 442, 477, 495, 532, 551, 590, 610, 651, 672, 715, 737, 782, 805, 852, 876, 925, 950, 1001, 1027, 1080, 1107, 1162, 1190, 1247, 1276, 1335... (OEIS'de A001318 dizisi)
Genelleştirilmiş beşgensel sayılar, sayıların pozitif tam sayıların toplamı halinde yazılabilme sayısını gösteren partition fonksiyonu 
  
    
      
        p
        (
        n
        )
      
    
    {\displaystyle p(n)}
  
'in indirgenmesinde görülür:

  
    
      
        
          ∑
          
            0
            ≤
            
              p
              
                m
              
            
            ≤
            n
          
        
        
          (
          −
          1
          
            )
            
              m
            
          
          p
          (
          n
          −
          
            p
            
              m
            
          
          )
        
        =
        0
        =
        p
        (
        n
        )
        −
        p
        (
        n
        −
        1
        )
        −
        p
        (
        n
        −
        2
        )
        +
        p
        (
        n
        −
        5
        )
        +
        p
        (
        n
        −
        7
        )
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \sum _{0\leq p_{m}\leq n}{(-1)^{m}p(n-p_{m})}=0=p(n)-p(n-1)-p(n-2)+p(n-5)+p(n-7)...}
  

Bir x doğal sayısının beşgensel olup olmadığını anlamak için

  
    
      
        n
        =
        
          
            
              1
              +
              
                
                  1
                  +
                  24
                  x
                
              
            
            6
          
        
      
    
    {\displaystyle n={\frac {1+{\sqrt {1+24x}}}{6}}}
  

sayısının bir doğal sayı olup olmadığına bakılabilir. Eğer n bir doğal sayıysa x, n'inci beşgensel sayıdır.

Beşgensel sayılar için üretim fonksiyonu

  
    
      
        
          
            
              x
              (
              2
              x
              +
              1
              )
            
            
              (
              1
              −
              x
              
                )
                
                  3
                
              
            
          
        
        =
        x
        +
        5
        
          x
          
            2
          
        
        +
        12
        
          x
          
            3
          
        
        +
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {x(2x+1)}{(1-x)^{3}}}=x+5x^{2}+12x^{3}+...}
  

şeklinde yazılabilir.

Her beşgensel sayı, bir üçgensel sayının 1/3'üdür.
Her pozitif tam sayı 5 tane beşgensel sayı kullanılarak yazılabilir.
4 adet beşgensel sayı kullanılarak yazılamayan sadece 6 pozitif tam sayı vardır:
9, 21, 31, 43, 55 ve 89 (OEIS'de A133929 dizisi)

Bazı beşgensel sayılar aynı zamanda tam karedirler. İlk tam kare beşgensel sayılar şunlardır:
0, 1, 9801, 94109401, 903638458801, 8676736387298001, 83314021887196947001, 799981229484128697805801, 7681419682192581869134354401, 73756990988431941623299373152801... (OEIS'de A036353 dizisi)

Üçgensel sayı
Karesel sayı
Altıgensel sayı
Çokgensel sayılar

Bileşik sayı, kendisinden daha küçük iki pozitif tam sayının çarpılmasıyla elde edilebilen bir pozitif tam sayıdır. Buna göre, bu bileşik sayı için, 1 ve kendisinden başka en az bir böleni olan pozitif bir tam sayıdır tanımı mümkündür. Her pozitif tam sayı ya bileşiktir, ya asaldır ya da birim 1'dir; dolayısıyla bileşik sayılar tam olarak asal olmayan ve birim olmayan doğal sayılardır. Örneğin, 14 tam sayısı bir bileşik sayıdır çünkü kendisinden daha küçük iki tam sayının (2 × 7) çarpımıdır, ancak 2 ve 3 tam sayıları bileşik değildir çünkü her biri yalnızca bire ve kendisine bölünebilir.
150'ye kadar olan bileşik sayılar şunlardır:

4, 6, 8, 9, 10, 12, 14, 15, 16, 18, 20, 21, 22, 24, 25, 26, 27, 28, 30, 32, 33, 34, 35, 36, 38, 39, 40, 42, 44, 45, 46, 48, 49, 50, 51, 52, 54, 55, 56, 57, 58, 60, 62, 63, 64, 65, 66, 68, 69, 70, 72, 74, 75, 76, 77, 78, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 88, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 98, 99, 100, 102, 104, 105, 106, 108, 110, 111, 112, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 128, 129, 130, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 150. (OEIS'de A002808 dizisi)
Her bileşik sayı, iki veya daha fazla (birbirinden farklı olması gerekmeyen) asal sayının çarpımı olarak yazılabilir. Örneğin, 299 bileşik sayısı 13 × 23 olarak yazılabilir ve 360 bileşik sayısı 23 × 32 × 5 olarak yazılabilir; ayrıca, bu gösterim çarpanların sırası göz ardı edildiğinde tek türlüdür. Bu gerçek, aritmetiğin temel teoremi olarak adlandırılır.
Bir sayının asal mı yoksa bileşik mi olduğunu belirleyebilen ve bileşik bir girdinin çarpanlara ayrılmış halini ortaya çıkarması gerekmeyen bilinen çeşitli asallık testleri vardır.

2'den büyük tüm çift sayılar bileşik sayıdır.
En küçük bileşik sayı 4'tür.
Bütün bileşik sayılar birbirinden farklı olması gerekmeyen asal sayıların çarpımı olarak tek biçimde yazılabilirler.
Örnek olarak: 45  = 3 x 3 x 5.
Wilson kuramının karşıtı şunu ifade eder:
n > 5 koşulunu sağlayan bütün bileşik sayılar için, 
  
    
      
        (
        n
        −
        1
        )
        !
        
        
        ≡
        
        
        0
        
          
          (
          mod
          
          n
          )
        
      
    
    {\displaystyle (n-1)!\,\,\equiv \,\,0{\pmod {n}}}
  
 ;
yani, 5'den büyük herhangi bir n bileşik sayısı (n-1)! faktöryelini kalansız bölebilir.

Bileşik sayıları sınıflandırmanın bir yolu, asal çarpanlarının sayısını saymaktır. İki asal çarpanı olan bir bileşik sayı, bir yarı asal veya 2-neredeyse asal sayıdır (çarpanların birbirinden farklı olması gerekmez, bu nedenle asalların kareleri de buna dahildir). Üç farklı asal çarpanı olan bir bileşik sayıya sfenik sayı denir. Bazı uygulamalarda, tek sayıda farklı asal çarpana sahip bileşik sayılar ile çift sayıda farklı asal çarpana sahip olanları birbirinden ayırmak gerekir. İkincisi için

  
    
      
        μ
        (
        n
        )
        =
        (
        −
        1
        
          )
          
            2
            x
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \mu (n)=(-1)^{2x}=1}
  

(burada μ Möbius fonksiyonu ve x asal çarpanların toplam sayısının yarısıdır), birincisi için ise

  
    
      
        μ
        (
        n
        )
        =
        (
        −
        1
        
          )
          
            2
            x
            +
            1
          
        
        =
        −
        1.
      
    
    {\displaystyle \mu (n)=(-1)^{2x+1}=-1.}
  

Ancak asal sayılar için de fonksiyon −1 döndürür ve 
  
    
      
        μ
        (
        1
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \mu (1)=1}
  
 olur. Bir veya daha fazla tekrarlanan asal çarpanı olan bir n sayısı için,

  
    
      
        μ
        (
        n
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \mu (n)=0}
  
.
Bir sayının asal çarpanlarının tümü tekrarlanıyorsa, buna kuvvetli sayı (powerful number) denir (Tüm tam kuvvetler kuvvetli sayılardır). Asal çarpanlarının hiçbiri tekrarlanmıyorsa, buna karesiz denir. (Tüm asal sayılar ve 1 karesizdir.)
Örneğin, 72 = 23 × 32, tüm asal çarpanlar tekrarlanmıştır, bu yüzden 72 bir kuvvetli sayıdır. 42 = 2 × 3 × 7, asal çarpanların hiçbiri tekrarlanmamıştır, bu yüzden 42 karesizdir.
Bileşik sayıları sınıflandırmanın bir başka yolu da bölenlerinin sayısını saymaktır. Tüm bileşik sayıların en az üç böleni vardır. Asalların kareleri durumunda bu bölenler 
  
    
      
        {
        1
        ,
        p
        ,
        
          p
          
            2
          
        
        }
      
    
    {\displaystyle \{1,p,p^{2}\}}
  
 şeklindedir. Herhangi bir x < n değerinden daha fazla bölene sahip olan bir n sayısı, bir yüksek-derece bileşik sayıdır (ancak bu tür ilk iki sayı 1 ve 2'dir). Bileşik sayılar "dikdörtgensel sayılar" olarak da adlandırılmıştır, ancak bu isim ardışık iki tam sayının çarpımı olan pronik sayılara da atıfta bulunabilir.
Bileşik sayıları sınıflandırmanın bir başka yolu da, tüm asal çarpanların sabit bir (asal) sayının tamamen altında veya tamamen üstünde olup olmadığını belirlemektir. Bu tür sayılara sırasıyla pürüzsüz sayılar ve kaba sayılar denir.

Eratosten kalburu
Asal çarpanlar tablosu
Asal omega fonksiyonu
Möbius fonksiyonu

^ Wilson'ın kuramı şunu ifade eder: herhangi bir p asal sayısı için, 
  
    
      
        (
        p
        −
        1
        )
        !
        
        
        ≡
        
        
        −
        1
        
          
          (
          mod
          
          p
          )
        
      
    
    {\displaystyle (p-1)!\,\,\equiv \,\,-1{\pmod {p}}}
  

Fraleigh, John B. (1976), A First Course In Abstract Algebra (2nd bas.), Reading: Addison-Wesley, ISBN 0-201-01984-1 
Herstein, I. N. (1964), Topics In Algebra, Waltham: Blaisdell Publishing Company, ISBN 978-1114541016 
Long, Calvin T. (1972), Elementary Introduction to Number Theory (2nd bas.), Lexington: D. C. Heath and Company, LCCN 77-171950 
McCoy, Neal H. (1968), Introduction To Modern Algebra, Revised Edition, Boston: Allyn and Bacon, LCCN 68-15225 
Pettofrezzo, Anthony J.; Byrkit, Donald R. (1970), Elements of Number Theory, Englewood Cliffs: Prentice Hall, LCCN 77-81766 

Asal çarpanlarına ayrılmış bileşik sayılar listesi (ilk 100, 1.000, 10.000, 100.000 ve 1.000.000)
Bölen Çizimi (büyük bileşik sayılarda bulunan örüntüler)
Reference.com'daki "composite number" maddesi ; İngilizce

Brāhma-sphuṭa-siddhānta ("Brahma'nın Doğru Bir Şekilde Kurulmuş Öğretisi"), Brahmagupta'nın yaklaşık 628 yılında yazdığı temel eseridir. 
Bu matematiksel astronomi metni; sıfırın rolünün ilk kez iyi bir şekilde anlaşılması, hem negatif ve pozitif sayılarla işlem yapma kuralları, karekök hesaplama yöntemi, doğrusal ve ikinci dereceden denklemlerin çözümü, seri toplama kuralları, Brahmagupta özdeşliği ve Brahmagupta teoremi dahil olmak üzere önemli matematiksel içerik barındırır.
Kitap tamamen manzum (dizeler halinde) olarak yazılmıştır ve herhangi bir matematiksel notasyon içermez.
Buna rağmen, ikinci dereceden denklem formülünün (ikinci dereceden denklemin çözümü) ilk net tanımını içermektedir.

Brāhmasphuṭasiddhānta, pozitif sayılar, negatif sayılar ve sıfır üzerine somut fikirler sunan ilk kitaplardan biridir. Örneğin, pozitif bir sayı ile negatif bir sayının toplamının bunların farkı olduğunu; veya eğer eşitlerse sonucun sıfır olduğunu belirtir;
negatif bir sayıyı çıkarmanın pozitif bir sayı eklemeye eşdeğer olduğunu;
iki negatif sayının çarpımının pozitif olduğunu not eder. 
Kesirlerle ilgili bazı kavramlar modern rasyonel sayı sisteminden farklıdır.
Örneğin, Brahmagupta paydasında 0 olan bir kesirle sonuçlanan sıfıra bölme işlemine izin verir ve 0/0 = 0 olarak tanımlar.
Modern matematikte, sıfıra bölme herhangi bir cisim için tanımsızdır.

Rihluka'nın oğlu Ashadhara, 1132'de Brahma-sphuta-siddhantaya dayanan tablolarla Graha-jnanayı yazdı. Bu eser ayrıca Graha-ganita, Brahma-tulyanayana, Bhaumadi-panchagraha-nayana, Kshanika-grahanayana veya basitçe Ashadhara adlarıyla da bilinir.
Harihara, MS 1575 civarında Graha-jnananın genişletilmiş bir versiyonunu yazdı.

GRETIL'de Brahmasphutasiddhanta (matematiksel bölümler: 12, 18-20, 21.17-23)
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Brahmagupta", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Bölme, aritmetiğin temelini oluşturan dört ana işlemden biri olarak kabul edilir. Diğer üç ana işlem ise toplama, çıkarma ve çarpma olarak sıralanır. İşlem sırasında bölünen miktar bölünen olarak adlandırılırken, bu miktarın bölündüğü sayıya bölen denir ve işlemin sonucunda elde edilen değer bölüm olarak tanımlanır.
Temel düzeyde, iki doğal sayının bölünme işlemi, diğer olası yorumlara ek olarak, bir sayının başka bir sayı içerisinde ne sıklıkla yer aldığının hesaplanmasını içeren bir süreç olarak ele alınabilir.  Örnek vermek gerekirse, 20 elma dört birey arasında eşit biçimde dağıtıldığında, her biri 5'er elma alır (ilgili görsel incelenebilir). Ancak bu durumda, tekrarlanan sayı veya içinde yer alan sayı (bölen), tam sayı olmayabilir.
Kalanlı bölme veya Öklid bölmesi, iki doğal sayı arasında gerçekleştirilen ve birinci sayının içinde ikinci sayının tamamıyla yer aldığı defaların sayısını ifade eden tam sayı bir bölüm ile, bölüm hesaplaması sırasında birinci sayının bir kısmının ikinci sayının büyüklüğü kadar daha fazla tahsis edilemediği için arta kalan kalanı içerir. Mesela, 21 elma dört kişi arasında paylaştırıldığında, her bir birey yine 5 elma alır ve bir elma artar.
Bölme işleminin sürekli olarak bir sayı üretmesi ve bir tam sayı bölümü ile bir kalan vermemesi için, doğal sayıların rasyonel sayılar veya reel sayılar ile genişletilmesi gereklidir. Bu genişletilmiş sayı sistemlerinde, bölme, çarpma işleminin tersi olarak işlev görür; yani a = c / b ifadesi, a × b = c olarak değerlendirilir (b değerinin sıfır olmadığı varsayımı altında.) Eğer b = 0 ise, bu durum sıfıra bölme olarak adlandırılır ve tanımı mevcut değildir. 21 elmalı durumda ise, her birey 5 elma ve bir çeyrek elma alır, bu şekilde hiç artan kalmaz.
Matematiksel yapıların tanımlanmasıyla ilgili çeşitli yollar içinde, farklı cebirsel yapılar iki tür bölme işlemine ev sahipliği yapar. Öklid bölmesi (kalanlı bölme) içeren yapılar, Öklid bölgesi olarak adlandırılır ve bu yapılar arasında, tek belirsiz içeren polinom halkasılar yer alır; bu halkalar, tek değişkenli formüllerle çarpma ve toplama işlemlerini tanımlar. Sıfır olmayan tüm elemanlarla (tek sonuç veren) bölme işleminin tanımlandığı yapılar, alanlar ve bölme halkası olarak bilinir. Bir halkada ise bölme işlemi her zaman mümkün olan elemanlar birimler olarak adlandırılır (örneğin, tam sayılar halkasındaki 1 ve -1 gibi). Ayrıca, bölme işleminin cebirsel yapılar bağlamında başka bir genelleştirmesi bölüm grubu şeklindedir; bu yapıda "bölme" işleminin sonucu bir sayı yerine bir grup olarak karşımıza çıkar.

Bölme işlemi, bölme ve bölüntü kavramları çerçevesinde en temel biçimde ele alınabilir: Bölme perspektifinden, 20 / 5 ifadesi, 20 sayısına erişmek için eklenmesi gereken 5'lerin sayısını temsil eder. Bölüntü perspektifinden ise, 20 / 5 ifadesi, 20 birimlik bir setin bölündüğü beş parçanın her birinin büyüklüğünü ifade eder. Örneğin, 20 elma, dört elmadan oluşan beş gruba ayrılır; bu durum "yirmi bölü beş dört eder" şeklinde ifade edilir. Bu durum, 20 / 5 = 4 veya 20/5 = 4 şeklinde gösterilir. Bu örnekte, 20 bölünen olarak, 5 bölen olarak ve 4 bölüm olarak tanımlanır.
Diğer temel matematik işlemlerinden farklı olarak, doğal sayıların bölünmesi esnasında, bölünen sayının tam bölünememesi sonucunda bazen bir kalan meydana gelir; mesela, 10 / 3 işlemi sonucunda 1 kalan kalır, çünkü 10 sayısı 3'ün bir katı değildir. Bu tür durumlarda kalan, bölümün kesirli kısımına eklenebilir, bu nedenle 10 / 3 işlemi 3 1/3 veya 3.33... olarak ifade edilebilir. Ancak, tam sayı bölmesi bağlamında, kesirli kısım olmaksızın, kalan genellikle ayrı olarak tutulur (veya nadiren atılır veya yuvarlanır). Kalanın kesir olarak değerlendirildiği durumlar, bir rasyonel sayı oluşumuna neden olur. Tam sayıların bölünme işlemlerinin tüm potansiyel sonuçlarını içerecek şekilde genişletilmesiyle tüm rasyonel sayılar kümesi oluşturulur.
Çarpma ve toplama işlemlerinin tersine, bölme işlemi değişme özelliğine sahip değildir; bu, a / b ifadesinin her durumda b / a ile eşit olmayacağı anlamına gelir. Ayrıca, bölme işlemi genel olarak birleşimsel de değildir, yani birden fazla bölme işlemi gerçekleştirildiğinde, işlemlerin uygulama sırası sonucu etkileyebilir. Örnek vermek gerekirse, (24 / 6) / 2 = 2 sonucu elde edilirken, 24 / (6 / 2) = 8 sonucu elde edilir (parantez kullanımı, parantez içindeki işlemlerin dışındakilerden önce yapıldığını belirtir).
Bölme işlemi, geleneksel olarak sol-birleşimsel niteliktedir. Bu bağlamda, ardışık bölme işlemleri söz konusu olduğunda, hesaplama işleminin sırası soldan sağa doğru yapılır:

  
    
      
        a
        
          /
        
        b
        
          /
        
        c
        =
        (
        a
        
          /
        
        b
        )
        
          /
        
        c
        =
        a
        
          /
        
        (
        b
        ×
        c
        )
        
        ≠
        
        a
        
          /
        
        (
        b
        
          /
        
        c
        )
        =
        (
        a
        ×
        c
        )
        
          /
        
        b
        .
      
    
    {\displaystyle a/b/c=(a/b)/c=a/(b\times c)\;\neq \;a/(b/c)=(a\times c)/b.}
  

Ayrıca, bölme işlemi toplama ve çıkarma üzerinde sağ-dağılma özelliği gösterir, bu,

  
    
      
        
          
            
              a
              ±
              b
            
            c
          
        
        =
        (
        a
        ±
        b
        )
        
          /
        
        c
        =
        (
        a
        
          /
        
        c
        )
        ±
        (
        b
        
          /
        
        c
        )
        =
        
          
            a
            c
          
        
        ±
        
          
            b
            c
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {a\pm b}{c}}=(a\pm b)/c=(a/c)\pm (b/c)={\frac {a}{c}}\pm {\frac {b}{c}}.}
  
 şeklinde ifade edilebilir.
Çarpma işlemi için de benzer bir durum söz konusudur; 
  
    
      
        (
        a
        +
        b
        )
        ×
        c
        =
        a
        ×
        c
        +
        b
        ×
        c
      
    
    {\displaystyle (a+b)\times c=a\times c+b\times c}
  
 şeklinde ifade edilir. Buna karşın, bölme işlemi sol-dağılma özelliğine sahip değildir,

  
    
      
        
          
            a
            
              b
              +
              c
            
          
        
        =
        a
        
          /
        
        (
        b
        +
        c
        )
        ;
        ≠
        ;
        (
        a
        
          /
        
        b
        )
        +
        (
        a
        
          /
        
        c
        )
        =
        
          
            
              a
              c
              +
              a
              b
            
            
              b
              c
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{b+c}}=a/(b+c);\neq ;(a/b)+(a/c)={\frac {ac+ab}{bc}}.}
  
 Mesela, 
  
    
      
        
          
            12
            
              2
              +
              4
            
          
        
        =
        
          
            12
            6
          
        
        =
        2
      
    
    {\displaystyle {\frac {12}{2+4}}={\frac {12}{6}}=2}
  
 örneğinde olduğu gibi, fakat 
  
    
      
        
          
            12
            2
          
        
        +
        
          
            12
            4
          
        
        =
        6
        +
        3
        =
        9
      
    
    {\displaystyle {\frac {12}{2}}+{\frac {12}{4}}=6+3=9}
  
 durumunda sonuçlar farklıdır.
Çarpma işlemi, hem sol-dağılma hem de sağ-dağılma özelliğine sahiptir ve bu nedenle dağılma özelliği gösterir.

Matematikte bölme işlemi, bölünen sayının bölen sayının üzerine yazılması ve aralarında, ayrıca kesir çubuğu olarak da bilinen yatay bir çizgi bulunması şeklinde gösterilir. Örneğin, "a bölü b" ifadesi şu şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            a
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{b}}}
  

Bu yöntem, bölme işleminin tanımlanmasında, bilgisayar programlama dili çoğunluğunda tercih edilen yaygın bir yöntemdir, zira bu, basit bir ASCII karakter dizisi olarak rahatlıkla yazılabilir. (Ayrıca, bu gösterim soyut cebir alanında bölüm nesneleri için kullanılan tek yöntemdir.) MATLAB ve GNU Octave gibi bazı matematiksel yazılımlar, işlenenlerin sırasını tersine çevirerek, bölme operatörü olarak ters eğik çizgi kullanılmasına olanak tanır:

  
    
      
        b
        ∖
        a
      
    
    {\displaystyle b\backslash a}
  

Bu iki biçim arasındaki bir tipografik varyasyon olarak, bir eğik çizgi (kesir çizgisi) kullanılır, fakat bu durumda bölünen yukarıya, bölen ise aşağıya yerleştirilir:

  
    
      
        
          

          
          
            a
          
        
        
        
          /
        
        
          

          
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {}^{a}\!/{}_{b}}
  

Bu gösterim şekillerinden her biri, bir kesiri ifade etmek için kullanılabilir. Bir kesir, bölünen ve bölenin her ikisi de tam sayı olan ve bölme işleminin daha ileri değerlendirilmeye ihtiyaç duymadığı bir bölme ifadesidir (bunlar genellikle pay ve payda olarak adlandırılır). Bölme işlemini göstermenin başka bir yolu ise, özellikle aritmetikte yaygın olarak kullanılan bölme işareti (÷, obelus olarak da adlandırılır) kullanmaktır:

  
    
      
        a
        ÷
        b
      
    
    {\displaystyle a\div b}
  

Bu gösterim şekli, genellikle yalnızca ilkokul matematiğinde nadir olarak karşımıza çıkar. ISO 80000-2-9.6, bu işaretin kullanılmamasını önermektedir. Ayrıca, bu bölme iş

Büyük sayılar, gündelik yaşamda normalde kullanılmayan büyük sayıları ifade eder. Terim genellikle büyük pozitif tam sayıları veya daha genel anlamda büyük pozitif reel sayıları belirtir. Fakat, diğer anlamlar için de kullanılabilir.
Çok büyük sayılar matematik, kozmoloji, kriptografi ve istatistiki mekanik gibi alanlarda kullanılır. Bazı insanlar sayıları "astronomik olarak büyük" şeklinde söyler. Yine de gökbiliminde kullanılan çok büyük sayıları bile matematiksel olarak tanımlamak kolaydır.

Bilimsel gösterim, bilimsel çalışmalarda karşılaşılan birçok değeri ifade etmek için oluşturuldu. Örneğin 1,0 × 109, bir milyar demektir. 1 rakamından sonra 9 tane sıfır kullanılır ve 1 000 000 000 şeklinde yazılır. Benzer şekilde 1,0 × 10−9, milyarda bir demektir ve 0,000 000 001 şeklinde yazılır. Dokuz tane sıfır yerine 109 yazma, hem okuyucular fazla zahmet çekmemiş olur hem de çok fazla sıfırın bulunduğu uzun serilerdeki sayıların karıştırılma ihtimali azalmış olur.

Her gün gerçek dünyada kullandığımız bazı nesnelerin büyük sayı ile ilişkili örnekleri:

500-1000 GB'lık bilgisayar sabit diskinin bit sayısı (normal olarak yaklaşık 1013)
insan vücudundaki hücrelerin sayısı (1014'den fazla)
insan beynindeki nöronların sayısı (tahmini 1014)
Avogadro sayısı, bir moldeki "öz varlıklar"ın (genellikle atom veya molekül) sayısı. 12 gram Karbon-12'deki atom sayısı; (yaklaşık olarak 6,022 × 1023 bölü mol)

Uzunluk ve zaman bakımından nitelendirilen diğer büyük sayılar, astronomi ve kozmoloji'de bulundu. Örneğin, Büyük Patlamadan bu yana kainatın 13,7 milyar (4,3 × 1017 saniye) yaşında olduğu öne sürülüyor. Gözlemlenebilir evren 93 milyar ışık yılı, (8,8 × 1026 metre) genişliğindedir ve yaklaşık 125 milyar (1,25 × 1011) galaksi içindeki 5 × 1022 yıldızdan oluşur. Bunlar Hubble Uzay Teleskobu gözlemine göredir. Gözlemlenebilir evrende kabaca 1080 temel parçacık vardır.
Kanada'daki Alberta Üniversitesi fizikçilerinden Don Page'e göre, bir fizikçi tarafından açıkça hesaplanan en uzun zaman, 10101010101.1 yıldır.
Kombinatorik işlemler de hızlıca büyük sayılara doğru gider. Karışık düzendeki nesnelerin permütasyonlarının sayısını açıklayan faktöriyel fonksiyonu, nesne sayısına göre çok hızlı bir şekilde artar. Stirling yaklaşımı, bu şekilde büyümeyi asimtotiktik şekilde ifade ederek bir ipucu verir.
Kombinasyonel işlemler, istatistiki mekanikte çok büyük sayıları üretir. Bu sayıların çok büyük olmalarından dolayı, normalde sadece kendi logaritmalarında kullanılırlar.
Gödel sayıları ve benzer sayılar, algoritmik bilgi teorisinde bit betiklerini ifade etmek için kullanılır.

Moore Yasası, genel olarak bir mikroişlemcinin her bir inçkaresindeki transistör sayısının her 18 ayda iki katına çıkacağı tahminine dayanır. Bu, insanlara, bilgisayarların herhangi bir matematik problemini, ne derece karmaşık olursa olsun, çözebileceği fikrini oluşturdu (Turing Testine bakınız).
1980 ile 2000 yılları arasında sabit disk hacimleri  10 megabayttan (1 × 107 bayt) 100 gigabayt (1011 bayt) üzerine çıktı. 100 gigabaytlık bir disk, tüm dünyadaki 6 milyar insanın isimlerini, herhangi bir sıkıştırma programı kullanmaksızın, depolama kapasitesine sahiptir. Fakat 40 karakter uzunluğundaki olası tüm şifrelerin depolanması konusu oldukça zorludur. Her bir karakterin bir bayta eşit olduğunu düşünürsek, yaklaşık olarak 2320 tane şifre üretilir. Bu da yaklaşık 2 × 1096 eder. Evrenin hesaplama kapasitesi, adlı yazısında Seth Lloyd, eğer evrendeki her bir zerre, büyük bir bilgisayarın parçasıymış gibi kullanılabilseydi, sadece yaklaşık 1090 bit depolayabilirdi ki, bu da gerekli sözlük boyutunun milyonda birinden daha azdır. Bununla beraber sabit diske bilgi depolama ile onları hesaplama çok farklı işlevlerdir. Bir yandan şu an için depolamanın sınırları olsa bile, fakat hesaplama hızı ise farklı bir konudur.

Ayrıca aşağıdaki; Sayılara, sıralı örnekler bölümüne bakınız

  
    
      
        
          10
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{10}}
  
 (10.000.000.000), "10 milyar"dır (veya uzun ölçeklerde bazen 10.000 milyon olarak da adlandırılır).
googol = 10100=(10.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000)
sentilyon = 10303 veya 10600, sayı adlandırma sistemine bağlı olarak
googolplex = 10googol=1010100
Skewes sayıları: İlki yaklaşık olarak 
  
    
      
        
          10
          
            
              10
              
                
                  10
                  
                    34
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{10^{10^{34}}}}
  
, ikincisi 
  
    
      
        
          10
          
            
              10
              
                
                  10
                  
                    1000
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{10^{10^{1000}}}}
  

Dünyada basılan toplam materyallar kabaca 1,6 × 1018 bittir. Bu sayı şöyle ifade edilebilir 
  
    
      
        
          2
          
            1
            ,
            6
            ×
            
              10
              
                18
              
            
          
        
        ≈
        
          10
          
            4
            ,
            8
            ×
            
              10
              
                17
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{1,6\times 10^{18}}\approx 10^{4,8\times 10^{17}}}
  

Karşılaştırma:

  
    
      
        1
        ,
        
          1
          
            1
            ,
            
              1
              
                1
                ,
                
                  1
                  
                    1000
                  
                
              
            
          
        
        ≈
        
          10
          
            
              10
              
                1
                ,
                02
                ×
                
                  10
                  
                    40
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1,1^{1,1^{1,1^{1000}}}\approx 10^{10^{1,02\times 10^{40}}}}
  

  
    
      
        
          1000
          
            
              1000
              
                1000
              
            
          
        
        ≈
        
          10
          
            
              10
              
                3000
                ,
                48
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1000^{1000^{1000}}\approx 10^{10^{3000,48}}}
  

Birinci sayı, ikincisinden çok daha büyüktür. Çünkü birinci sayının üs kulesi (3 tane kule), her ne kadar tabanı 1,1 gibi çok küçük bir sayı olsa bile, daha fazladır.

          f
          
            0
          
        
        (
        n
        )
      
    
    {\displaystyle f_{0}(n)}
  
 (n≥1) tam sayı dizisini, fonksiyon bileşimlerine uygun olacak şekilde bir fonksiyon gibi yazarak 
  
    
      
        
          f
          
            0
          
        
        (
        1
        )
        >
        1
      
    
    {\displaystyle f_{0}(1)>1}
  
 ile arttıralım. Sonraki dizilerden biri 
  
    
      
        
          f
          
            k
          
        
        (
        n
        )
        =
        
          f
          
            k
            −
            1
          
          
            n
          
        
        (
        1
        )
      
    
    {\displaystyle f_{k}(n)=f_{k-1}^{n}(1)}
  
 ile bulunabilir. Burada 
  
    
      
        
          f
          
            0
          
        
        (
        10
        )
        ,
        
          f
          
            1
          
        
        (
        10
        )
        ,
        .
        .
      
    
    {\displaystyle f_{0}(10),f_{1}(10),..}
  
 "çapraz dizi" seçebiliriz" 
Bu, verilen bir sayıdaki yeni dizilimi oluşturma işlemidir. Bu tekrarlanabilir (örn, özyinelemeye uygulayabiliriz) ve tekrar sayı matristeki tek bir diziyi, her birinin 10. elemanını alarak seçebiliriz. Tüm bu işlem aynı şekilde tekrar ve tekrar uygulayabiliriz.

  
    
      
        
          f
          
            0
          
        
        (
        n
        )
        =
        
          10
          
            n
          
        
        =
        (
        10
        →
        n
        )
      
    
    {\displaystyle f_{0}(n)=10^{n}=(10\to n)}
  
 işlemi bir 10 elemanını n değişkeninden önceki seriye eklemeye denk gelir. Buradaki n serinin sonundadır. Şunu elde ederiz; 
  
    
      
        
          f
          
            k
          
        
        (
        n
        )
        =
        
          f
          
            k
            −
            1
          
          
            n
          
        
        (
        1
        )
        =
        10
        
          ↑
          
            k
            +
            1
          
        
        n
        =
        (
        10
        →
        n
        →
        (
        k
        +
        1
        )
        )
      
    
    {\displaystyle f_{k}(n)=f_{k-1}^{n}(1)=10\uparrow ^{k+1}n=(10\to n\to (k+1))}
  
 ve matristen seçilen yeni dizi k. eleman olan 
  
    
      
        
          f
          
            k
            −
            1
          
        
        (
        10
        )
        =
        
          f
          
            k
          
          
            10
          
        
        (
        1
        )
        =
        10
        
          ↑
          
            k
          
        
        10
        =
        (
        10
        →
        10
        →
 

Onun kuvvetlerine dayalı bir oran ölçeğinde, büyüklük mertebesi, iki rakamın birbirine yakınlığının bir ölçüsüdür.
İki sayı, eğer büyük olanın küçüğe oranı 1 ile 10 arasındaysa "bir büyüklük mertebesi içinde" kabul edilir. Diğer bir deyişle, iki sayı birbirinden yaklaşık olarak 10 kat fark içerisindedir.
Örneğin, 1 ve 1,02 aynı büyüklük mertebesi içindedir. 1 ve 2, 1 ve 9 veya 1 ve 0,2 sayıları da öyledir. Ancak 1 ve 15 aynı büyüklük mertebesi içinde değildir, çünkü oranları 15/1 = 15 > 10'dur. Çarpmaya göre tersi olan oran 1/15 ise 0,1'den küçüktür, dolayısıyla aynı sonuç elde edilir.

Büyüklük mertebesindeki farklar, 10 tabanlı bir logaritmik ölçekte "dekatlar" (yani onun katları, decade) cinsinden ölçülebilir. Örneğin, 2 ile 20 arasında bir büyüklük mertebesi fark varken, 2 ile 200 arasında iki büyüklük mertebesi fark vardır. Her 10 ile çarpma veya bölünme, bir büyüklük mertebesi olarak adlandırılır.
Bu ifade biçimi, 2 ile 2.000.000 arasındaki ölçek farkını hızlıca ifade etmeye yardımcı olur: Bu sayılar arasında 6 büyüklük mertebesi fark vardır.
Aşağıda, reel sayıları çeşitli amaçlar için belirli "büyüklük mertebelerine" ayırmanın farklı yöntemlerine örnekler verilmiştir. Bunu yapmanın tek bir kabul edilmiş yolu yoktur; farklı ayrımlar hesaplama açısından daha kolay olabilirken yaklaşıklama için daha az kullanışlı olabilir veya tam tersi durum geçerli olabilir.

Genel olarak, bir sayının büyüklük mertebesi, o sayıyı temsil etmek için kullanılan en küçük 10'un kuvvetidir. 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 sayısının büyüklük mertebesini bulmak için sayı önce şu biçimde ifade edilir:

  
    
      
        n
        =
        a
        ×
        
          10
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle n=a\times 10^{b}}
  

burada 
  
    
      
        
          
            1
            
              10
            
          
        
        ≤
        a
        <
        
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{\sqrt {10}}}\leq a<{\sqrt {10}}}
  
 veya yaklaşık olarak 
  
    
      
        0
        ,
        316
        ≲
        a
        ≲
        3
        ,
        16
      
    
    {\displaystyle 0,316\lesssim a\lesssim 3,16}
  
 aralığındadır. Bu durumda, 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 sayının büyüklük mertebesini temsil eder.
Büyüklük mertebesi herhangi bir tam sayı olabilir. Aşağıdaki tablo, bu tanımı kullanarak bazı sayıların büyüklük mertebesini listelemektedir:

  
    
      
        
          10
          
            b
            −
            1
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{b-1/2}}
  
 ve 
  
    
      
        
          10
          
            b
            +
            1
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{b+1/2}}
  
 değerlerinin geometrik ortalaması 
  
    
      
        
          10
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{b}}
  
'dir; bu, tam olarak 
  
    
      
        
          10
          
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{b}}
  
 (yani 
  
    
      
        a
        =
        1
      
    
    {\displaystyle a=1}
  
) değerinin, olası 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 değerleri aralığında geometrik bir orta noktayı temsil ettiği anlamına gelir.
Bazıları 
  
    
      
        0
        ,
        5
        ≤
        a
        <
        5
      
    
    {\displaystyle 0,5\leq a<5}
  
 olan daha basit bir tanım kullanır. Bu tanım 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 değerlerini biraz düşürme etkisine sahiptir:

Büyüklük mertebeleri yaklaşık karşılaştırmalar yapmak için kullanılır. Sayılar arasında bir büyüklük mertebesi fark varsa, bir sayı diğerinden yaklaşık 10 kat daha büyüktür. Eğer değerler iki büyüklük mertebesi fark ediyorsa, aralarında yaklaşık 100 kat fark vardır. Aynı büyüklük mertebesindeki iki sayı kabaca aynı ölçektedir: büyük olan değer, küçük olan değerin on katından azdır.
İnternet verilerinin artan miktarı, zaman içinde yeni SI öneklerinin eklenmesine yol açmıştır; en son ekleme 2022'de yapılmıştır.

Bir sayının büyüklük mertebesi, sezgisel olarak, sayının birler basamağının üzerindeki basamak sayısıdır. Daha kesin bir ifadeyle, bir sayının büyüklük mertebesi adi logaritma cinsinden tanımlanabilir ve genellikle logaritmanın tam sayı kısmının kırpılması ile (truncation) elde edilir.
Örneğin, 4000000 sayısının logaritması (10 tabanında) 6,602'dir; bu sayının büyüklük mertebesi 6'dır. Kırpma işlemi yapıldığında, bu büyüklük mertebesindeki bir sayı 106 ile 107 arasındadır. Benzer bir örnekte, "yedi haneli gelir" ifadesinde büyüklük mertebesi hane sayısının bir eksiğidir, bu nedenle hesap makinesi olmadan çok kolay bir şekilde 6 olarak belirlenebilir. Büyüklük mertebesi, logaritmik bir ölçek üzerindeki yaklaşık bir konumdur.

Kesin değeri bilinmeyen bir değişkenin büyüklük mertebesi tahmini, en yakın 10'un kuvvetine yuvarlanmış bir tahmindir.
Örneğin, yaklaşık 3 milyar ile 30 milyar arasındaki bir değişken (örneğin Dünya'daki insan nüfusu) için büyüklük mertebesi tahmini 10 milyardır. Bir sayıyı en yakın büyüklük mertebesine yuvarlamak için, o sayının logaritması en yakın tam sayıya yuvarlanır. Böylece logaritması (10 tabanında) 6,602 olan 4000000, en yakın büyüklük mertebesi olarak 7'ye sahiptir; çünkü "en yakın" ifadesi kesme yerine yuvarlamayı ima eder.
Bilimsel gösterimle yazılmış bir sayı için, bu logaritmik yuvarlama ölçeği, katsayı 10'un karekökünden (yaklaşık 3,162) büyük olduğunda bir sonraki 10'un kuvvetine yukarı yuvarlamayı gerektirir. Örneğin, 1,7×108 için en yakın büyüklük mertebesi 8 iken, 3,7×108 için en yakın büyüklük mertebesi 9'dur. Bir büyüklük mertebesi tahmini bazen sıfırıncı dereceden yaklaşıklama olarak da adlandırılır.

Bir büyüklük mertebesi, genellikle logaritmanın tabanı ve büyüklüğü bir olan değerlerin temsilcisi olarak yorumlanan bağlamsal olarak anlaşılmış bir referans değerine (genellikle 10) göre, bir değerin logaritmasının yaklaşık bir değeridir. Doğada logaritmik dağılımlar yaygındır ve böyle bir dağılımdan örneklenen değerlerin büyüklük mertebesini dikkate almak daha sezgisel olabilir. Referans değeri 10 olduğunda, büyüklük mertebesi, değerin 10 tabanındaki gösterimindeki basamak sayısının bir eksiği olarak anlaşılabilir.
Benzer şekilde, bilgisayarlar verileri ikili formatta sakladığından, referans değeri 2'nin kuvvetlerinden biri ise, büyüklük o değeri saklamak için gereken bilgisayar belleği miktarı cinsinden anlaşılabilir.

Diğer büyüklük mertebeleri, tam sayı olmayan tabanlar kullanılarak hesaplanabilir. Astronomi alanında, gök cisimlerinin gece parlaklıkları, her artan seviyenin bir önceki seviyeden 
  
    
      
        
          
            100
            
              5
            
          
        
        ≈
        2
        ,
        512
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{5}]{100}}\approx 2,512}
  
 kat daha parlak olduğu "kadirler" ile derecelendirilir. Dolayısıyla, bir seviyenin diğerinden 5 kadir daha parlak olması, onun 
  
    
      
        (
        
          
            100
            
              5
            
          
        
        
          )
          
            5
          
        
        =
        100
      
    
    {\displaystyle ({\sqrt[{5}]{100}})^{5}=100}
  
 kat daha parlak olduğunu gösterir: yani iki adet 10 tabanında büyüklük mertebesi. Bu kadir serisi, tabanı 
  
    
      
        
          
            100
            
              5
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{5}]{100}}}
  
 olan logaritmik bir ölçek oluşturur.

Dünyadaki farklı ondalık sayı sistemleri, sayının büyüklüğünü daha iyi zihinde canlandırmak için daha büyük bir taban kullanır ve bu daha büyük tabanın kuvvetleri için isimler oluşturmuştur. Tablo, 10 tabanı ve 1000000 tabanı için büyüklük mertebesinin hangi sayıyı hedeflediğini göstermektedir.
Bu örnekte büyüklük mertebesinin sayı adına dahil edildiği görülebilir; çünkü bi- 2 anlamına, tri- 3 anlamına gelir vb. (bunlar yalnızca uzun ölçekte mantıklıdır) ve -ilyon son eki tabanın 1000000 olduğunu belirtir. Ancak milyar, trilyon gibi sayı adlarının kendileri (burada ilk bölümden farklı bir anlamda) büyüklük mertebelerinin adları değildir; bunlar "büyüklüklerin", yani 1000000000000 vb. sayıların adlarıdır.

Sağdaki tablodaki SI birimleri, esas olarak 1000 tabanlı büyüklükler düşünülerek tasarlanmış SI önekleri ile birlikte kullanılır. Elektronik teknolojisinde kullanım için 1024 tabanlı IEC standart önekleri icat edilmiştir.

Büyük O gösterimi
Desibel
Büyük sayıların adları
Küçük sayıların adları
Büyüklük mertebesi (ivme)
Büyüklük mertebesi (açısal hız)
Büyüklük mertebesi (yüzölçümü)
Büyüklük mertebesi (bit hızı)
Büyüklük mertebesi (akım)
Büyüklük mertebesi (veri)
Büyüklük mertebesi (enerji)
Büyüklük mertebesi (kuvvet)
Büyüklük mertebesi (frekans)
Büyüklük mertebesi (aydınlanma şiddeti)
Büyüklük mertebesi (uzunluk)
Büyüklük mertebesi (kütle)
Büyüklük mertebesi (sayılar)
Büyüklük mertebesi (güç)
Büyüklük mertebesi (basınç)
Büyüklük mertebesi (radyasyon)
Büyüklük mertebesi (hız)
Büyüklük mertebesi (sıcaklık)
Büyüklük mertebesi (zaman)
Büyüklük mertebesi (gerilim)
Büyüklük mertebesi (yük)
Büyüklük mertebesi (hacim)
Büyüklük mertebesi (sayılar)
Bilimsel gösterim
SI

Asimov, Isaac, The Measure of the Universe (1983).

The Scale of the Universe 2  Planck uzunluğu 10−35 metreden evrenin boyutu 1027 metreye kadar etkileşimli araç
Cosmos – Digital Nature Agency'den mikrokozmostan makrokozmosa resimli boyutsal bir yolculuk
Powers of 10, 1023 metreden Samanyolu görünümüyle başlayıp 10−16 metredeki atomaltı parçacıklarla sona eren grafik animasyonlu bir illüstrasyon.
What is Order

Cebirsel sayılar, rasyonel (veya bununla eş değer olarak, tam sayı) katsayıları olan tek değişkenli sıfırdan farklı bir polinomun kökü olarak ifade edilebilen sayılardır. Mesela, altın oran, 
  
    
      
        (
        1
        +
        
          
            5
          
        
        )
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle (1+{\sqrt {5}})/2}
  
, cebirsel bir sayı örneğidir çünkü x2 − x − 1 polinomunun bir köküdür. Bu durumda, söz konusu polinomun değerinin sıfıra eşitlendiği x değeridir. Diğer bir örnek olarak, 
  
    
      
        1
        +
        i
      
    
    {\displaystyle 1+i}
  
 biçimindeki karmaşık sayı, x4 + 4 polinomunun bir kökü olduğundan dolayı cebirsel sayı olarak kabul edilir.
Tüm tam ve rasyonel sayılar, cebirsel sayıların birer örneğidir; bunun yanında, tam sayıların köklerini içeren sayılar da cebirsel niteliktedir. π ve e gibi, cebirsel olmayan reel ve karmaşık sayılar, transandantal sayı olarak tanımlanmaktadır.
Cebirsel sayılar kümesi, sayılabilir sonsuz bir yapıya sahiptir ve sayılamaz karmaşık sayılar kümesinin bir alt kümesi olarak, Lebesgue ölçümü çerçevesinde ölçüsü sıfır değerindedir. Bu bağlamda, karmaşık sayıların büyük çoğunluğu transandantal karakterdedir.

Tüm rasyonel sayılar, cebirsel sayı kategorisindedir. Bir tam sayı a ile sıfırdan farklı bir doğal sayı b'nin oranı olarak ifade edilen her rasyonel sayı, önceden belirtilen tanımı karşılar çünkü x = a/b ifadesi, sıfırdan farklı bir polinomun, özellikle bx − a polinomunun, köküdür.
Tam sayı katsayılarına sahip ax2 + bx + c kuadratik polinomunun irrasyonel çözümleri olan kuadratik irrasyonel sayılar, cebirsel sayılardır. Eğer kuadratik polinom monik karakterdeyse (a = 1), bu kökler kuadratik tam sayı olarak nitelendirilir.
Her iki a ve b değeri de tam sayı olan karmaşık sayılar a + bi, Gauss tam sayıları olarak adlandırılır ve kuadratik tam sayılardır. Bunun nedeni, a + bi ve a − bi'nin, x2 − 2ax + a2 + b2 kuadratik denkleminin iki kökü olmasıdır.
Bir cetvel ve pergel kullanılarak belirlenmiş bir birim uzunluktan hareketle oluşturulabilecek sayılara çizilebilir sayı denir. Tüm kuadratik irrasyonel kökleri, tüm rasyonel sayıları ve bu sayıların temel aritmetik işlemler ve karekök çıkarma kullanılarak oluşturulabilen tüm sayıları içerir. (Karmaşık sayılar için +1, -1, +i ve -i yönlerinin belirlenmesiyle, 
  
    
      
        3
        +
        i
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 3+i{\sqrt {2}}}
  
 gibi sayılar çizilebilir olarak düşünülür.)
Temel aritmetik işlemler ve n'inci kök çıkarımı kullanılarak cebirsel sayılardan türetilen herhangi bir ifade, bir başka cebirsel sayıyı meydana getirir.
Temel aritmetik işlemler ve n'inci kök çıkarımı aracılığıyla açıklanamayan polinom kökleri (mesela, x5 − x + 1 gibi polinomların kökleri) bulunmaktadır. Bu durum, 5 veya daha yüksek dereceli pek çok polinom için mümkündür ancak tümü için geçerli değildir.
π'nin rasyonel çarpanları ile oluşturulan açıların trigonometrik fonksiyonlar değerleri (tanımsız oldukları durumlar hariç): örneğin, cos π/7, cos 3π/7 ve cos 5π/7, 8x3 − 4x2 − 4x + 1 = 0 polinomunu karşılar. Bu polinom, rasyonel sayılar üzerinde indirgenemezdir ve dolayısıyla söz konusu üç kosinüs, eşlenik cebirsel sayılar olarak nitelendirilir. Aynı şekilde, tan 3π/16, tan 7π/16, tan 11π/16 ve tan 15π/16 sayıları, indirgenemez x4 − 4x3 − 6x2 + 4x + 1 = 0 polinomunu sağladığı için, eşlenik cebirsel tam sayılardır. Bu, derecelerle ölçüldüğünde rasyonel sayılara denk gelen açıların bir eşdeğeridir.
İrrasyonel sayıların bir kısmı cebirsel olabilirken, bir kısmı cebirsel olmayabilir:
Örneğin, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              3
              
                3
              
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sqrt[{3}]{3}}{2}}}
  
 sayıları, sırasıyla x2 − 2 ve 8x3 − 3 polinomlarının kökü oldukları için cebirsel sayılar kategorisindedir.
φ simgesi ile gösterilen altın oran, x2 − x − 1 polinomunun bir kökü olması nedeniyle cebirsel bir sayıdır.
π ve e gibi sayılar, cebirsel sayılar kategorisinde yer almazlar (bu konu hakkında daha fazla bilgi için Lindemann–Weierstrass teoremine bakınız).

Eğer rasyonel katsayılar içeren bir polinom, en küçük ortak kat ile çarpılırsa, sonuç olarak tam sayı katsayıları olan ve aynı köklere sahip bir polinom elde edilir. Bu durum, bir cebirsel sayının, tam sayı veya rasyonel katsayılar içeren bir polinomun kökü olarak eş değer şekilde tanımlanabileceğini ortaya koyar.
Herhangi bir cebirsel sayı için, bu sayının bir kökü olduğu ve en düşük dereceye sahip rasyonel katsayılı monik polinom tek ve benzersizdir. Bu polinom, minimal polinom olarak adlandırılır. Minimal polinomun derecesi n ise, bu cebirsel sayının derecesinin n olduğu söylenir. Mesela, tüm rasyonel sayıların derecesi bir olup, 2. dereceye sahip bir cebirsel sayı kuadratik irrasyonel olarak nitelendirilir.
Cebirsel sayılar, reel sayılar alanında yoğun bir yapı sergiler. Bu durum, içlerinde rasyonel sayıların da bulunması ve rasyonel sayıların reel sayılar içerisinde yoğun bir dağılım göstermesi gerçeği ile doğrudan ilişkilidir.
Cebirsel sayılar kümesi, sayılabilir (enumerate edilebilir) niteliktedir, bu nedenle karmaşık sayılar içerisinde bir alt küme olarak kabul edildiklerinde Lebesgue ölçümü sıfırdır (temelde, cebirsel sayılar karmaşık sayılar içinde herhangi bir yer kaplamaz). Bu, "neredeyse tüm" reel ve karmaşık sayıların transandantal olduğunu ifade eder.
Cebirsel sayılar, hesaplanabilir, aynı zamanda tanımlanabilir ve aritmetik özellikler taşırlar.
Gerçek sayılar a ve b için, a + bi biçimindeki karmaşık sayı, yalnızca a ve b ikilisi cebirsel olduğunda cebirsel karakterdedir.

İki cebirsel sayının toplamı, farkı, çarpımı ve (payda sıfırdan farklı olduğunda) bölünmesi sonucunda elde edilen sayılar da cebirsel niteliktedir. Bu, kalan yardımıyla kanıtlanabilir ve sonuç olarak cebirsel sayılar, bir alan teşkil eder 
  
    
      
        
          
            
              Q
            
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {\mathbb {Q} }}}
  
 (ara sıra 
  
    
      
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {A} }
  
 ile temsil edilir, fakat bu genellikle adele halkası için kullanılır). Cebirsel sayılar olarak katsayılara sahip bir polinom denkleminin tüm kökleri tekrar cebirsel sayılardır. Bu, cebirsel sayılar alanının cebirsel olarak kapalı olduğunu belirtmekle yeniden formüle edilebilir. Gerçekte, bu alan, rasyonelleri içeren en küçük cebirsel olarak kapalı alandır ve bu sebepten dolayı rasyonellerin cebirsel kapanışı olarak isimlendirilir.

Tam sayılar başlangıç noktası alınarak, sonlu sayıda toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemleri ve (mümkünse karmaşık olabilecek) n'inci kök alma işlemleri ile elde edilebilen her sayı cebirseldir. Bununla birlikte, bu durumun tersi geçerli değildir: Bu yöntemle elde edilemeyen cebirsel sayılar mevcuttur. Bu tür sayılar, genellikle derecesi 5 veya daha yüksek olan polinomların kökleridir ve bu, Galois teorisinin bir sonucudur (örneğin, beşinci dereceden denklemler ve Abel teoremine bakınız). Örnek olarak, aşağıdaki denklem:

  
    
      
        
          x
          
            5
          
        
        −
        x
        −
        1
        =
        0
      
    
    {\displaystyle x^{5}-x-1=0}
  

yalnızca radikaller ve temel aritmetik işlemler kullanılarak ifade edilemeyen eşsiz bir reel köke sahiptir.

Cebirsel sayılar, rasyonel sayılar temel alınarak polinomlar yardımıyla açık ya da dolaylı bir şekilde ifade edilebilen tüm sayılardır. Bu tanım, "kapalı form sayıları" kavramına genişletilebilir ki bu sayılar farklı yollarla tanımlanabilir. En kapsamlı tanımıyla, polinomlar, üstel işlevler ve logaritmalar yardımıyla açıkça ya da dolaylı olarak ifade edilebilen tüm sayılar "temel sayılar" olarak adlandırılır ve bu kategoriye cebirsel sayılarla birlikte bazı transandantal sayılar da dahildir. En dar tanımıyla ise, polinomlar, üstel işlevler ve logaritmalar yardımıyla açıkça ifade edilen sayılar ele alınır – bu, tüm cebirsel sayıları kapsamaz ancak e veya ln 2 gibi bazı sade transandantal sayıları içerir.

Bir cebirsel tam sayı, tam sayı katsayıları bulunan ve baş katsayısı 1 olan (bir monik polinom) bir polinomun kökü olarak tanımlanabilen bir cebirsel sayıdır. Cebirsel tam sayı örnekleri arasında 
  
    
      
        5
        +
        13
        
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle 5+13{\sqrt {2}},}
  
 
  
    
      
        2
        −
        6
        i
        ,
      
    
    {\displaystyle 2-6i,}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        (
        1
        +
        i
        
          
            3
          
        
        )
        .
      
    
    {\textstyle {\frac {1}{2}}(1+i{\sqrt {3}}).}
  
 yer alır. Böylece, cebirsel tam sayılar, her 
  
    
      
        k
        ∈
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle k\in \mathbb {Z} }
  
 için monik polinomlar x − k'ın kökleri olan tam sayıları da içeren, tam sayıların bir üst kümesini teşkil eder. Bu anlamda, cebirsel tam sayılar, cebirsel sayılara için ne ise, tam sayılar da rasyonel sayılara odur.
Cebirsel tam sayıların toplamları, farkları ve çarpımları da cebirsel tam sayıları oluşturur, bu da cebirsel tam sayıların bir halka yapısı oluşturduğunu gösterir. Cebirsel tam sayı teriminin kökeni, cebirsel tam sayı olabilen rasyonel sayıların yalnızca tam sayılar olması gerçeğinden ve herhangi bir sayı cismindeki cebirsel tam sayıların, birçok açıdan tam sayılara benzer özellikler göstermesinden kaynaklanır. K bir sayı alanı ise, bu alanın tam sayılar halkası, K içerisind

Charles Hermite (Fransızca telaffuz: [ʃaʁl ɛʁˈmit]  MIAS) (24 Aralık 1822 - 14 Ocak 1901) sayı teorisi, ikinci dereceden formlar, değişmezlik teorisi, ortogonal polinomlar, eliptik fonksiyonlar ve cebir ile ilgili araştırma yapan Fransız bir matematikçiydi.
Hermite polinomları, Hermite interpolasyonu, Hermite normal formu, Hermite operatörleri ve kübik Hermite spline'ları onun adına verilmiştir. Öğrencilerinden biri Henri Poincaré idi.
Sürekli cebirsel kesirler üzerindeki incelemeleri Hermite'i ünlü Sur la fonction exponentielle (Üslü fonksiyon üzerine) (1873) adlı yapıtı yazmaya yöneltti. Bu kitapta e sayısının tam katsayılı hiçbir cebirsel denklemin kökü olamayacağını kanıtladı. Yani doğal logaritmaların temeli olan e'nin bir aşkın sayı olduğunu ilk kanıtlayan oydu. Yöntemleri daha sonra Ferdinand von Lindemann tarafından π'nin aşkın olduğunu kanıtlamak için kullanıldı.
Hermite, Thomas Joannes Stieltjes'e yazdığı bir mektupta, "Türevleri olmayan sürekli fonksiyonların bu acıklı belasından dehşet ve korkuyla dönüyorum. (I turn with terror and horror from this lamentable scourge of continuous functions with no derivatives.)" dedi.
Ecole Polytechnique'te, Paris Bilimler Akademisi'nde ve Collège de France'de profesörlük görevinde bulundu. 1856 yılında Bilimler Akademisi üyeliğine seçildi. Yaptığı çalışmalar birçok bilim insanının çalışmasına esin kaynağı oldu ve çok sayıda önemli buluşu önceden sezdi. Bir yandan Cauchy ve Liouville'in bir karmaşık değişkenli fonksiyonlar kuramı, öbür yandan Jacobi'nin eliptik ve aşırı eliptik fonksiyonları kuramı üzerine yaptığı çalışmaları yakından izledi ve bu iki alanı eliptik fonksiyonlar ve Abel fonksiyonlarıyla ilgili genel bir kuram halinde birleştirdi. Bu son kuramda, eliptik fonksiyonları yalın elemanlara ayırmak gibi temel sonuçlar ortaya koydu; söz konusu ayırma işlemi, oransa kesirlerin ayrılmasında olduğu gibi, eliptik fonksiyonların doğrudan integrallenmesini sağlar. Sayılar kuramıyla bu sonuçlar arasındaki bağı inceledi ve bunları beşinci dereceden genel denklemin çözülmesinde uyguladı.
Ay'ın kuzey kutbunun yakınındaki Hermite krateri onun onuruna adlandırılmıştır.

Hermite, 24 Aralık 1822'de Dieuze, Moselle'de, sağ ayağında yaşamı boyunca yürüyüşünü bozacak bir deformite ile doğdu. Ferdinand Hermite ve eşi Madeleine née Lallemand'ın yedi çocuğunun altıncısıydı. Ferdinand, Madeleine'in ailesinin kumaşçılık işinde çalışırken aynı zamanda bir sanatçı olarak kariyerine devam etti. Kumaşçılık işi 1828'de Nancy'ye taşındı ve aile de işle birlikte taşındı.

Hermite, orta öğrenimini Collège de Nancy'de ve ardından Paris'te Collège Henri IV ve Lycée Louis-le-Grand'da aldı. Joseph-Louis Lagrange'ın sayısal denklemlerin çözümü üzerine bazı yazılarını ve Carl Friedrich Gauss'un sayı teorisi üzerine yayınlarını okudu.
Hermite, yüksek öğrenimini matematik, bilim ve mühendislikte mükemmelliği ile ünlü bir askeri akademi olan École Polytechnique'de almak istedi. Matematikçi Eugène Charles Catalan tarafından eğitilen Hermite, bir yılını meşhur zorluğu olan giriş sınavına hazırlanmaya adadı. 1842'de okula kabul edildi. Ancak, bir yıl sonra okul, Hermite'nin deforme olan ayağı nedeniyle eğitimine orada devam etmesine izin vermedi. Okula kabulünü geri kazanmak için mücadele etti, ancak yönetim katı koşullar dayattı. Hermite bunu kabul etmedi ve mezun olmadan Ecole Polytechnique'den ayrıldı.
1842'de Nouvelles Annales de Mathématiques, Niels Abel'ın beşinci dereceden denklemlere cebirsel bir çözümün imkansızlığına ilişkin önermesinin basit bir kanıtı olan Hermite'in matematiğe ilk orijinal katkısını yayınladı.
Carl Jacobi ile 1843'te başlayan ve ertesi yıl devam eden bir yazışma, Jacobi'nin çalışmalarının tam baskısına Hermite tarafından biri eliptik fonksiyonlar üzerindeki Abel teoremlerinden birinin Abelyen fonksiyonlarına genişlemesi, diğeri ise eliptik fonksiyonların dönüşümü ile ilgili yazılan iki makalenin eklenmesi ile sonuçlandı.
Arkadaş olduğu ünlü matematikçiler Joseph Bertrand, Carl Gustav Jacob Jacobi ve Joseph Liouville ile lisans derecesi için özel olarak çalışarak beş yıl geçirdikten sonra, 1847'de aldığı bakalorya sınavlarına girdi ve geçti. 1848'de Joseph Bertrand'ın kız kardeşi Louise Bertrand ile evlendi.
1848'de Hermite, École Polytechnique'e répétiteur and examinateur d'admission olarak geri döndü. 1856'da çiçek hastalığına yakalandı. Augustin Louis Cauchy'nin ve onu emziren bir rahibenin etkisiyle, Katolik inancını uygulamaya devam etti. Temmuz 1848'de Fransız Bilimler Akademisi'ne seçildi. 1869'da Jean-Marie Duhamel'i hem 1876'ya kadar kaldığı École Polytechnique'de hem de ölümüne kadar kaldığı Paris Üniversitesi'nde matematik profesörü olarak atadı. 1862'den 1873'e kadar École Normale Supérieure'de öğretim görevlisiydi. 70. doğum gününde Fransız Şeref Lejyonu'nda büyük subaylığa terfi etti.
Hermite, 14 Ocak 1901'de 78 yaşında Paris'te öldü.

İlham veren bir öğretmen olan Hermite, basit güzelliğe olan hayranlığını geliştirmeye ve titiz ayrıntıların cesaretini kırmaya çalıştı. Thomas Stieltjes ile yazışmaları, bilim hayatına yeni başlayanlara yaptığı büyük yardıma tanıklık ediyor. Yayınlanmış dersleri büyük bir etki yarattı. Dünyanın belli başlı matematik dergilerinde yayınlanan saf matematiğe yaptığı önemli orijinal katkıları, esas olarak Abelyen ve eliptik fonksiyonlar ve sayılar teorisini ele almıştır. 1858'de beşinci derece denklemini eliptik fonksiyonlarla çözdü; ve 1873 boyunca doğal logaritma sisteminin temeli olan e’nin aşkın olduğunu kanıtladı. Bu sonuncusu Ferdinand von Lindemann tarafından 1882'de π için aynısını ispatlamak için kullanıldı.

Aşağıdaki eserlerinin bir listesidir:

"Sur quelques applications des fonctions elliptiques", Paris, 1855; Cornell'den Sayfa resimleri 18 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Cours d'Analyse de l'École Polytechnique. Première Partie", Paris: Gauthier–Villars, 1873.
"Cours professé à la Faculté des Sciences", Andoyer tarafından düzenlendi, 4. bas., Paris, 1891; Cornell'den Sayfa resimleri 18 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Correspondance", Baillaud ve Bourget tarafından düzenlendi, Paris, 1905, 2 cilt.; UMDL'den PDF kopyası 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Œuvres de Charles Hermite", Academy of Sciences için Picard tarafından düzenlendi, 4 cilt., Paris: Gauthier–Villars, 1905, 1908, 1912 ve 1917; UMDL'den PDF kopyası 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Œuvres de Charles Hermite", Cambridge University Press tarafından yeniden yayınlandı, 2009; 978-1-108-00328-5.

Yanılmıyorsam, matematiksel hakikatlerin bütünü olan, tıpkı bir fiziksel gerçeklik dünyasının var olduğu gibi, yalnızca zihnimizle erişebildiğimiz biri bizim gibi, her ikisi de ilahi yaratılıştan bağımsız bütün bir dünya var.
 π'nin aşkınlığını kanıtlama girişiminde hiçbir şeyi riske atmayacağım. Başkaları bu girişimi üstlenirse, başarılarında kimse benden daha mutlu olmayacak. Ama inan bana, bu onlara biraz çaba harcatmakta başarısız olmayacak.

Charles Hermite'in adını alan şeylerin listesi
Hermityen manifold
Hermite enterpolasyonu
Hermite kotanjant özdeşliği
Hermite karşıtlığı
Ramanujan sabiti

 Linehan, Paul Henry (1910). "Charles Hermite".  Herbermann, Charles (Ed.). Katolik Ansiklopedi (İngilizce). 7. New York: Robert Appleton Company. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Charles Hermite", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 

 Wikimedia Commons'ta Charles Hermite ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Mathematics Genealogy Project'te Charles Hermite
(Fransızca) Cours d'Analyse de l'École Polytechnique (Première Partie) by Charles Hermite (DjVu file on Internet Archive)
(Fransızca) Œuvres de Charles Hermite (t1) edited by Émile Picard (DjVu file on Internet Archive)
(Fransızca) Œuvres de Charles Hermite (t2) edited by Émile Picard (DjVu file on Internet Archive)
(Fransızca) Œuvres de Charles Hermite (t3) edited by Émile Picard (DjVu file on Internet Archive)
(Fransızca) Œuvres de Charles Hermite (t4) edited by Émile Picard (DjVu file on Internet Archive)
Charles Hermite çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Charles Hermite tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Bu makale, kamu malı olan 1913 Katolik Ansiklopedisi metnini içermektedir.

Matematikte değişme özelliği, terimlerin sırasının değişmesiyle sonucun değişmediği ikili işlemlere özgü bir özelliktir. Birçok ikili işlemin temel bir özelliği olmasının yanı sıra, birçok matematiksel ispat da buna dayanır. En sık olarak, "3 + 4 = 4 + 3" ya da "2 × 5 = 5 × 2" gibi ifadelerin açıklanmasında rastlanılsa da, daha ileri düzey durumlarda da kullanılabilir.
Sayıların toplanması ve çarpılması gibi basit işlemlerin değişmeli olduğu fikri yıllarca üstü kapalı olarak kabul edilmiştir. Özelliğin bir terim olarak adlandırılması ise, ancak 19. yüzyılda matematiğin yeniden biçimlendirilmeye başlaması ve çıkarma ve bölme gibi değişmeli olmayan işlemleri değişmeli olanlardan ayırma ihtiyacının ortaya çıkması ile olmuştur.

Bir S kümesindeki 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 ikili işlemi, eğer tüm
x, y ∈ S için x 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 y = y 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
 x
ise, değişmeli işlemdir ya da 
  
    
      
        ∗
      
    
    {\displaystyle *}
  
'ın değişme özelliği vardır.
Yukarıdaki özelliği sağlamayan bir işleme değişmeli olmayan denir.

Toplama ve çarpma, çoğu sayı sisteminde ve özellikle doğal sayılar, tamsayılar, rasyonel sayılar, gerçek sayılar ve karmaşık sayılar arasında değişmelidir. Ayrıca bu, her alanda da geçerlidir.
Toplama, her vektör uzayında ve tüm cebirlerde değişmelidir.
Birleştirme ve kesişme, kümeler üzerinde değişmeli işlemlerdir.
"Ve" ve "veya" mantıksal işlemleri, değişmelidir.

Bazı değişmeli olmayan ikili işlemler şunlardır:

Bölme değişmeli değildir: 
  
    
      
        1
        ÷
        2
        ≠
        2
        ÷
        1
      
    
    {\displaystyle 1\div 2\neq 2\div 1}
  
 .
Çıkarma değişmeli değildir: 
  
    
      
        0
        −
        1
        ≠
        1
        −
        0
      
    
    {\displaystyle 0-1\neq 1-0}
  
 .
Bununla birlikte, daha kesin olarak anti-değişmeli olarak sınıflandırılır, çünkü 
  
    
      
        0
        −
        1
        =
        −
        (
        1
        −
        0
        )
      
    
    {\displaystyle 0-1=-(1-0)}
  
 .
Üs alma değişmeli değildir: 
  
    
      
        
          2
          
            3
          
        
        ≠
        
          3
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{3}\neq 3^{2}}
  
 .

Değişme özelliğinin üstü kapalı olarak kullanımına ilişkin kayıtlar eski zamanlara kadar gider. Mısırlılar, çarpım hesaplarını basitleştirmek için çarpmanın değişme özelliğini kullanmışlardır. Euclid'in de Elementler adlı kitabında çarpmanın değişme özelliğini varsaydığı bilinmektedir.
Değişme özelliğinin biçimsel kullanımları, 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında matematikçilerin fonksiyonlar teorisi üzerinde çalışmaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır.
Günümüzde ise, matematiğin çoğu dalında kullanılan temel ve iyi bilinen bir özelliktir.
Değişmeli teriminin ilk kayıtlı kullanımına, 1814'te François Servois tarafından yazılan ve günümüzde değişme özelliği olarak adlandırılan özelliğe sahip fonksiyonları tanımlarken commutatives kelimesini kullanan  bir anı kitabında rastlanmaktadır. Kelime, Fransızcada "yerine geçmek / değiştirmek" anlamına gelen commuter kelimesi ile "eğilimli" anlamına gelen -ative son ekinin birleşiminden oluşur; dolayısıyla da tam anlamıyla "ikame etme veya değiştirme eğiliminde" demektir.
Terim daha sonra 1838'de İngilizcede, Duncan Farquharson Gregory'nin Transactions of the Royal Society of Edinburgh'da 1840'ta yayınlanan "On the real nature of symbolical algebra" (Sembolik cebirin gerçek doğası) başlıklı makalesinde ortaya çıkmıştır.

Dover Books olarak da bilinen Dover Publications, 1941 yılında Hayward Cirker ve eşi Blanche tarafından kurulan bir Amerikan kitap yayıncısıdır. Öncelikle artık orijinal yayıncıları tarafından yayınlanmayan kitaplar yayınlar. Bunlar genellikle, ancak her zaman değil, kamu malı olan kitaplardır. Orijinal yayınlanmış baskılar az veya tarihsel olarak önemli olabilir. Dover, bu kitapları yeniden yayınlar ve kayda değer ölçüde düşük maliyetle kullanılabilir hale getirir.

Dover, 18. ve 19. yüzyıllardan kalma klasik edebiyat eserlerini, klasik müzikleri ve kamu mallarını yeniden basar. Dover ayrıca geniş bir matematiksel, bilimsel ve mühendislik metinleri koleksiyonu da yayınlar.

Andrea Olmstead home page Andrea Olmstead, Roger Sessions discography
Dover Publications Inc. 14 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. International Directory of Company Histories. The Gale Group, 2006.

Dörtyüzlüsel (ya da tetrahedral / üçgen piramidal) sayı, üçgen tabanlı ve bir piramidi temsil eden biçimli sayıdır. n. dörtyüzlüsel sayı ilk n üçgensel sayının toplamına eşittir.
İlk on yedi dörtyüzlüsel sayı şunlardır:

1, 4, 10, 20, 35, 56, 84, 120, 165, 220, 286, 364, 455, 560, 680, 816, 969, …
n. dörtyüzlüsel sayı formülü 3. artan faktöriyelin 3. faktöriyele bölümü biçiminde gösterilir. 

  
    
      
        
          T
          
            n
          
        
        =
        
          
            
              n
              (
              n
              +
              1
              )
              (
              n
              +
              2
              )
            
            6
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                
                  3
                  ¯
                
              
            
            
              3
              !
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{n}={n(n+1)(n+2) \over 6}={n^{\overline {3}} \over 3!}}
  

Dörtyüzlüsel sayılar Pascal üçgeninde soldan ve sağdan dördüncü olarak konumlanmışlardır. Bu sayılar bu yüzden binom katsayılarını oluştururlar.

  
    
      
        
          T
          
            n
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              
                n
                +
                2
              
              3
            
            
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{n}={n+2 \choose 3}}
  

Dörtyüzlüsel sayılar istiflenmiş küreler biçiminde modellenebilmektedir. Örneğin, beşinci dörtyüzlüsel sayının (T5 = 35) 35 bilardo topundan oluştuğu varsayılırsa bu topların 15'i en altta bulunan bilardo topu çerçevesinin içinde, 10'u hemen bunun üstünde, 6'sı bir üst düzeyde, 3'ü bunun hemen üstünde ve sonuncusu en üstte yer alacaktır.
A.J. Meyl 1878'de yalnızca üç dörtyüzlüsel sayının tam kare olduğunu kanıtlamıştır. Bunlar

T1 = 1² = 1
T2 = 2² = 4
T48 = 140² = 19600
sayılarıdır.
Aynı zamanda kare piramidal sayı olan tek dörtyüzlüsel sayı 1'dir (Beukers, 1988). 1 ayrıca tam küp olan tek dörtyüzlüsel sayıdır.
Dörtyüzlüsel sayıların ilginç özelliklerinden bir diğeri bu sayıların bölmeye göre terslerinin sonsuz toplamının 3/2'ye eşit oluşudur. Bu toplam iç içe dizi yardımıyla hesaplanabilmektedir.

  
    
      
        
         
        
          ∑
          
            n
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        
          
            6
            
              n
              (
              n
              +
              1
              )
              (
              n
              +
              2
              )
            
          
        
        =
        
          
            3
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \!\ \sum _{n=1}^{\infty }{6 \over {n(n+1)(n+2)}}={3 \over 2}}
  

Taban uzunluğu 4 birim olan dörtyüzlü, dördüncü üçgensel sayı olan tetractysin 3 boyutlu benzeri olarak görülebilir. Tetractys Pisagorcular tarafından kutsal kabul edilmiştir.
Dörtyüzlüsel sayıların son basamağı tek-çift-çift-çift kalıbını izlemektedir.
Dörtyüzlüsel sayılar
T5 = T4 + T3 + T2 + T1
eşitliğini de sağlamaktadır.
Hem üçgensel hem dörtyüzlüsel olan sayılar

  
    
      
        T
        
          r
          
            n
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              
                n
                +
                1
              
              2
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              (
            
            
              
                m
                +
                2
              
              3
            
            
              )
            
          
        
        =
        T
        
          e
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle Tr_{n}={n+1 \choose 2}={m+2 \choose 3}=Te_{m}}
  

binom katsayısı eşitliğini sağlamaktadırlar.
Bu sayılar aşağıda sıralanmıştır.
Dörtyüzlü1 = Üçgen1 = 1
Dörtyüzlü3 = Üçgen4 = 10
Dörtyüzlü8 = Üçgen15 = 120
Dörtyüzlü20 = Üçgen55 = 1540
Dörtyüzlü34 = Üçgen119 = 7140

Eric W. Weisstein, Dörtyüzlü Sayı (MathWorld)
Jim Delany, Geometric Proof of the Tetrahedral Number Formula28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Wolfram Demonstrations Project

Matematikte, Eratosthenes kalburu (Eratosten kalburu) belirli bir tam sayıya kadar yer alan asal sayıların bulunması için kullanılan bir yöntemdir. Daha hızlı ve karmaşık olan Atkin kalburunun atası sayılır. Antik Yunanistan'da Eratosten tarafından geliştirilmiştir.

Önce bir dizelgeye (listeye) 2'den başlayarak, istediğiniz en büyük tam sayıya kadar olan tüm tam sayıları yazın. Bu dizelgenin adı A olsun (resimdeki kutuların her biri).
Bir diğer dizelgeye A'daki ilk asal sayı olan 2'den başlayarak bulduğunuz asal sayıları yazın. Bu dizelgenin adı B olsun (resmin sağında bulunan dizelge).
A'dan 2'yi ve 2'nin tüm katlarını silin.
A'da kalan ilk tek sayı asaldır. Bu sayıyı B'ye ekleyin
Bu sayıyı ve tüm katlarını A'dan silin. Daha küçük katları zaten silindiğinden, silme safhası bu sayının karesinden başlayabilir.
A dizelgesinde herhangi bir sayı kalmayıncaya kadar 4. ve 5. adımları tekrarlayın

Atkin kalburu
Asallık deneyi
Kalbur kuramı

Etkileşimli uygulama 8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (JavaScript gereklidir)
Eratosten kalburu örneği 28 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Eric Wolfgang Weisstein (18 Mart 1969 doğumlu), MathWorld ve Eric Weisstein'ın World of Scienceını (ScienceWorld) yaratan ve sürdüren bir ansiklopedisttir. CRC Concise Encyclopedia of Mathematicsin yazarıdır. Wolfram Research şirketinde çalışmaktadır.

Weisstein, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nün (Caltech) Jeoloji ve Gezegen Bilimleri Bölümü'nden 1996 yılında gezegen astronomisi alanında aldığı doktora derecesine ve ayrıca yine Caltech'ten 1993 yılında gezegen astronomisi alanında yüksek lisans derecesine sahiptir. Weisstein, 1990'da Cornell Üniversitesi'nden fizik alanında lisans ve astronomi alanında yan dal olarak birincilikle mezun oldu. Cornell'den uzakta geçirdiği yazlarda Weisstein, Porto Riko'da Cornell tarafından işletilen bir radyo teleskop tesisi olan Arecibo Gözlemevi'ndeki araştırmalara katıldı. Bir yüksek lisans öğrencisi olarak Weisstein, Greenbelt, Maryland'deki Goddard Uzay Uçuş Merkezi'ndeki araştırmalara da katıldı. Goddard'da geçirdiği süre boyunca Weisstein, kasırga görselleştirme yazılımının geliştirilmesine katkı sundu. 1996 yılında Weisstein, fakülte danışmanı Dewey Muhleman altında ve şu anda Caltech Jet Propulsion Laboratory (JPL) üyesi olan Eugene Serabyn ile birlikte tamamladığı Jovian Planet Atmosferlerinin Milimetre/Milimetre-altı Fourier Dönüşüm Spektroskopisi (Millimeter/Submillimeter Fourier Transform Spectroscopy of Jovian Planet Atmospheres) başlıklı doktora tezini yayınladı.

Doktorasını tamamladıktan sonra Weisstein, Ocak 1996'da Caltech'te araştırma bilimcisi oldu ve milimetre-altı spektroskopisi alanında çalışmaya devam etti. Eugene Serabyn ile işbirliği yaptı ve birkaç makale yayınladı. Altı ay sonra, Charlottesville, Virginya'daki Virginia Üniversitesi Astronomi Bölümüne taşındı ve burada araştırmasına devam etmek için üç yıl kaldı.

1995'te Weisstein, 200 sayfadan fazla bir Microsoft Word belgesini hiper metin formatına dönüştürdü ve Eric's Treasure Trove of Sciences başlığı altında Caltech'teki web alanına yükledi. Weisstein astronomi alanındaki çalışmalarına devam etmek için Virginia Üniversitesi'ne transfer olduktan sonra, yeni yeni filizlenmeye başlayan ansiklopedisini geliştirmeye devam etti. Kasım 1998'de Weisstein, ansiklopedisini CRC Concise Encyclopedia of Mathematics olarak kitap biçiminde yayınlamak için CRC Press ile bir anlaşma yaptı. Bir yıl sonra, 1999'da Weisstein, Wolfram Research, Inc.'de (WRI) ansiklopedist pozisyonunu kabul etti. MathWorld, çoğu Weisstein tarafından yazılan ve cebir, geometri, kalkülüs, ayrık matematik, topoloji, sayı teorisi, istatistik ve temel bilgiler dahil olmak üzere çeşitli disiplinleri kapsayan yaklaşık 13.000 girdiyle Aralık 1999'da açığa çıkmaya hazırdı.
MathWorld, Mart 2000'de CRC Press ile yasal bir anlaşmazlığa karıştı. CRC Press, MathWorldün CRC Concise Encyclopedia of Mathematics'in telif hakkını ihlal ettiğini iddia etti. Anlaşmazlık sırasında, bir mahkeme kararı MathWorldü 23 Ekim 2000'den başlayarak bir yıldan fazla bir süre kapattı. Eric Weisstein'ın kişisel sitesinde, MathWorld'ü 6 Kasım 2001'de yeniden başlattı. Bu sonuçta PlanetMath'in yaratılmasına yol açtı. Wolfram Research, Stephen Wolfram ve Eric Weisstein, açıklanmayan bir mali ödül ve çeşitli avantajlar için CRC Press ile anlaştılar. Bu avantajlar arasında MathWorlddeki tüm web sayfalarının altına CRC Press'in bir telif hakkı bildiriminin dahil edilmesi ve MathWorldü yeniden kitap biçiminde yeniden üretmeye yönelik yasal haklar bulunmaktadır.
Eric Weisstein'ın World of Science (Bilim Dünyası) olarak da bilinen ScienceWorld, Ocak 2002'de halka açıldı. ScienceWorld, astronomi, kimya, fizik ve bilim insanlarının biyografileri dahil olmak üzere birçok bilim alanında 1000'den fazla girdi içerir.

2014 yılında Uluslararası Matematik Birliği'nin Küresel Dijital Matematik Kütüphanesi Çalışma Grubu'na üye oldu.

"Eric Weisstein's Biography" [Eric Weisstein'ın Biyografisi]. MathWorld (İngilizce). 1 Nisan 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eric Weisstein's Curriculum Vitae" [Eric Weisstein'ın Özgeçmişi] (İngilizce). 31 Mart 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Eric Weisstein's Doctoral Thesis" [Eric Weisstein'ın Doktora Tezi] (İngilizce). 7 Mart 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"FAQ". ScienceWorld (İngilizce). 28 Nisan 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"FAQ". MathWorld (İngilizce). 16 Şubat 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Weisstein, Eric (1999). CRC Concise Encyclopedia of Mathematics (İngilizce). CRC Press. 
""Mathworld" and its saga of a legal battle with CRC Publishers" ["Mathworld" ve CRC Publishers ile yasal bir savaş destanı] (İngilizce). 5 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"CRC Lawsuit Frequently Asked Questions" [CRC Davası Sıkça Sorulan Sorular] (İngilizce). 8 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Updates about the CRC Lawsuit" [CRC Davası ile ilgili güncellemeler] (İngilizce). 8 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Resmî site
Ansiklopediler

Tamamlananlar:
MathWorld (Matematik Dünyası) 29 Şubat 2000 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
ScienceWorld (Bilim Dünyası) 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geliştirilmeye devam edenler:
Scientific Books (Bilimsel Kitaplar) 18 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Game of Life in Cellular Automata Theory (Hücresel Otomata Teorisinde Yaşam Oyunu) 4 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Music (Müzik) 11 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rocketry 7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl Louis Ferdinand von Lindemann (12 Nisan 1852 - 6 Mart 1939), 1882'de yayınlanan π'nin aşkın bir sayı olduğuna yani herhangi bir rasyonel katsayılı polinomun kökü olmadığına dair çalışması ile bilinen Alman matematikçidir.

Lindemann, Hannover Krallığı'nın başkenti Hannover'de doğdu. Babası Ferdinand Lindemann, Hannover'deki bir Gymnasium'da modern diller öğretti. Annesi Emilie Crusius, Gymnasium'un müdürünün kızıydı. Ferdinand, iki yaşındayken babası Schwerin'deki bir gaz fabrikasının müdürü olarak atandı. Aile, Ferdinand'ın çocukluk yıllarını geçirdiği kasabaya taşındı ve Schwerin'de okula gitti.
19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya'daki öğrencilerin standart uygulaması olduğu gibi, Lindemann bir üniversiteden diğerine taşındı. Çalışmalarına 1870'te Göttingen'de başladı ve orada Clebsch'ten çok etkilendi. Clebsch tarafından öğretildiği için şanslıydı çünkü Göttingen'e 1868'de atanmıştı ve ne yazık ki 1872'de öldü. Daha sonra Lindemann, Clebsch'in geometri derslerine katılırken bu notu düzenleyip revize ederken 1876'da yayınlanmak üzere aldığı ders notlarından yararlanabildi.
Lindemann ayrıca Erlangen ve Münih'te okudu. Erlangen'de doktora eğitimi aldı ve Klein'ın yönetiminde Öklid dışı doğru geometrisi ve Öklid dışı kinematik ve statik ile bağlantısı üzerine Felix Klein denetiminde bir tez yazdı. Doktora derecesi 1873 yılında Über unendlich kleine Bewegungen und über Kraftsysteme bei allgemeiner projektivischer Massbestimmung (On the infinitesimal movements and power systems in general projective determination of mass) adlı çalışması için verildi.
Doktora derecesini ardından Lindemann, İngiltere ve Fransa'daki önemli matematik merkezlerini ziyaret etmeye başladı. İngiltere'de Oxford, Cambridge ve Londra'ya ziyaretler yaptı, Fransa'da ise Chasles, Bertrand, Jordan ve Hermite'den etkilendiği Paris'te vakit geçirdi. Almanya'ya dönen Lindemann habilitasyonu için çalıştı. Bu, 1877'de Würzburg Üniversitesi tarafından ödüllendirildi ve o yıl Freiburg Üniversitesi'ne olağanüstü profesör olarak atandı ve ders verdi. 1879'da Freiburg'da sıradan profesörlüğe terfi etti.
Freiburg'da geçirdiği zamanın ardından Lindemann, Königsberg Üniversitesi'ne transfer oldu. Hurwitz ve Hilbert, oradayken Königsberg'deki personele katıldı. Lindemann, Königsberg'de bir profesör iken matematikçiler David Hilbert, Hermann Minkowski ve Arnold Sommerfeld'in doktora tezlerinin danışmanlığını yaptı. Königsberg'deyken, aktris ve yerel bir okul öğretmeninin kızı Elizabeth Küssner ile evlendi. 1893'te Lindemann, kariyerinin geri kalanında kalacağı Münih Üniversitesi'nde bir başkanlığı kabul etti.
Lindemann'ın ana çalışma alanı geometri ve analiz üzerineydi. Freiburg'da geçirdiği süre boyunca Lindemann, π sayısının aşkın bir sayı olduğuna dair kanıtını tasarladı (bkz. Lindemann-Weierstrass teoremi). π'nin aşkın olduğunu, yani π'nin rasyonel katsayılara sahip herhangi bir cebirsel denklemin kökü olmadığını kanıtlamasıyla ünlüdür. Tek başına cetvel ve pergel kullanarak belirli bir daire ile aynı alana sahip bir kare oluşturmak, daireyi kare ile çevreleme problemi, Yunan matematiğinin klasik problemlerinden biriydi. Lindemann'ın doktorasını aldığı yıl olan 1873'te Hermite, e'nin aşkın olduğuna dair kanıtını yayınladı. Bundan kısa bir süre sonra Lindemann, Paris'te Hermite'yi ziyaret etti ve ispatında kullandığı yöntemleri tartıştı. Lindemann, Hermite'ninkine benzer yöntemler kullanarak, 1882'de'nin de aşkın olduğunu tespit etti.
Aslında kanıtı, e'nin aşkın olduğunun ve 
  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        =
        −
        1
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }=-1}
  
 olgusunun ispatına dayanmaktadır. Pek çok bilim tarihçisi, Hermite'nin, sıkı çalışmanın çoğunu yapmasına rağmen, matematik dünyasının dışında kendisine ün kazandıracak olan sonucu ispatlamak için son adımı atmadığından pişmanlık duyuyor. Bunun yerine bu şöhret Lindemann'ın üzerine yığılmıştı, ancak birçok kişi onun Hermite'den açıkça aşağı bir matematikçi olduğunu düşünüyor ve şans eseri ünlü bir sonuca tökezledi. Bunda bazı gerçekler olmasına rağmen, birçok insanın kendi şansını yarattığı hala doğrudur ve Lindemann'ın durumunda, Hermite'nin görmeyi başaramadığı numarayı fark etmesi için ona çok fazla itibar vermek gerekir.
Lambert 1761'de π'nin irrasyonel olduğunu kanıtlamıştı, ancak bu, çemberi cetvel ve pergel ile kareleştirmenin imkansızlığını kanıtlamak için yeterli değildi, çünkü bazı cebirsel sayılar cetvel ve pergel ile oluşturulabilir. Lindemann'ın π'nin aşkın olduğuna dair kanıtı nihayet çemberi cetvel ve pergellerle karelemenin çözülmez olduğunu kanıtladı. Kanıtını 1882'de Über die Zahl π (On the number π) makalesinde yayınladı.
Fizik de Lindemann için bir ilgi alanıydı. Elektron teorisi üzerinde çalıştı ve bu konuda Arnold Sommerfeld ile çatışmaya girdi. Eckert Lindemann'ın fiziğe katkılarını Sommerfeld ile yazışmalar da dahil olmak üzere el yazması materyalleri kullanarak incelemiştir.
Lindemann'ın bir diğer araştırma ilgi alanı matematik tarihiydi. Ayrıca eşiyle birlikte çeviri işini de üstlendi. Özellikle Poincaré'nin bazı yazılarını tercüme edip gözden geçirdiler. Ayrıca Fermat'ın Son Teoremini kanıtlamaya çalıştı.
Matematik tarihinde önemli araştırmalar yaptı.
Lindemann, 1894'te Bavyera Bilimler Akademisi'ne yedek üye olarak seçildi ve ertesi yıl tam üye oldu. 1912'de University of St. Andrews tarafından onursal bir derece verdi.
Wussing, Linedemann için aşağıdaki ifadeyi kullanmaktadır:

Lindemann, modern Alman eğitim sisteminin kurucularından biriydi. Seminerin gelişimini vurguladı ve konferanslarında en son araştırma sonuçlarını iletti. Ayrıca David Hilbert dahil altmıştan fazla doktora öğrencisini yönetti.
Hilbert, Lindemann'ın Königsberg'deki doktora öğrencisiydi. Doktora öğrencilerinden bir diğeri de Münih'te onun altında okuyan Oskar Perron'du.

Lindemann 1882'de en iyi bilindiği sonucu, π sayısının aşkınlığını yayınladı. Yöntemleri, dokuz yıl önce Charles Hermite tarafından doğal logaritmaların temeli olan e'nin aşkın olduğunu göstermek için kullanılan yöntemlere benziyordu. Lindemann'ın ispatının yayınlanmasından önce, eğer π aşkınsa, pergel ve cetvelle daireyi kare yapmanın imkansız olacağı biliniyordu.

Xkcd çizgi romanı 866'da, Ferdinand von Lindemann, alt metinde, görünüşe göre, hiç kimsenin gelmediği en büyük doğum günü partisini inşa etmek için bir pergel ve cetvel kullandı.

Biography 7 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in Encyclopaedia Britannica.
C. Carathéodory, Nekrolog auf Ferdinand von Lindemann, Sitzungsberichte der mathematisch Abteilung der Bayrischen Akademie der Wissenschaften zu Munich 1 (1940), ss. 61-63.
R. Fritsch, https://epub.ub.uni-muenchen.de/4546/1/4546.pdf 2 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Resultate Math. 7 (2) (1984), ss. 164-183.
R. C. Gupta, Lindemann's discovery of the transcendence of π : a centenary tribute, Ganita-Bharati. Bulletin of the Indian Society for the History of Mathematics 4 (3-4) (1982), ss. 102-108.
F. von Lindemanns 70 Geburtstag, Jahresberichte der Deutschen Mathematiker-Vereinigung 31 (1922), ss. 24-30.
M. Waldschmidt, Les débuts de la théorie des nombres transcendants, in La recherche de la vérité (Paris, 1999), ss. 73-96.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Ferdinand von Lindemann", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 

Mathematics Genealogy Project'te Ferdinand von Lindemann
Lindemann, F. (1882), "Über die Zahl π", Mathematische Annalen, cilt 20, ss. 213-225, 25 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi 
Quotations by Ferdinand von Lindemann 22 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MathSciNet Author profile 6 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
zbMATH entry 7 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ERAM Jahrbuch entry 7 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lindemann-Weierstrass teoremi

Georg Ferdinand Ludwig Philipp Cantor (3 Mart 1845, Sankt Petersburg, Rusya - 6 Ocak 1918, Halle an de Saale, Almanya), Alman matematikçi. Kümeler kuramının kurucusudur. Kümeler arasında birebir eşlemenin önemini ortaya koydu, "sonsuz küme" kavramına matematiksel bir tanım getirdi ve gerçel sayıların sonsuzluğunun doğal sayıların sonsuzluğundan "daha büyük" olduğunu ispatladı. Ayrıca kardinal sayı ve ordinal sayı kavramlarını ortaya atmış ve bu sayıların aritmetiğini tanımlamıştır. Cantor'un buluşlarının matematik ve felsefede önemli yeri vardır.
Cantor'un "sonsuz ötesi sayılar" fikri sezgilerimizle ters düştüğü için, zamanın matematikçileri tarafından yoğun şekilde eleştirilmiştir. Henri Poincaré, Cantor'un fikirlerini "matematiği istila eden korkunç bir hastalık" olarak nitelendirmiş, Leopold Kronecker ise Cantor'u şarlatanlıkla suçlamıştır. Cantor'un 1884'ten hayatının sonuna kadar yaşadığı depresyon nöbetlerinin, kısmen bu saldırılardan kaynaklandığı iddia edilmişse de, nöbetlerin asıl sebebi muhtemelen bipolar bozukluktur.
Günümüzde, Cantor'un fikirleri matematikçilerin büyük çoğunluğu tarafından doğru kabul edilmekte ve matematik tarihinin en önemli paradigma değişimlerinden biri olarak tanınmaktadır. David Hilbert, "Cantor'un yarattığı cennetten bizi kimse kovamayacaktır" diyerek Cantor'un katkılarının önemini vurgulamıştır.

Cantor, 3 Mart 1845'te, Rusya'nın o zamanki başkenti Sankt-Peterburg'da dünyaya geldi. Babası Georg Waldemar Cantor, Danimarka kökenli bir tüccardı ve St. Petersburg borsasında simsarlık yapıyordu. Annesi Maria Anna Cantor ise Avusturya kökenliydi ve yetenekli bir müzisyendi.
Babanın sağlığı bozulunca, aile 1856'da Almanya'nın Frankfurt kentine taşındı. Cantor, Darmstadt'ta bir yatılı liseye yazıldı ve 1860'ta buradan yüksek başarıyla mezun oldu. 1862'de ise Zürih Politeknik Enstitüsü'ne (bugün ETH Zürih) girerek matematik okumaya başladı. Bir yıl sonra babası ölünce Almanya'ya döndü ve Berlin Üniversitesi'ne yazıldı. Burada, zamanın büyük matematikçileri Ernst Kummer, Karl Weierstrass ve Leopold Kronecker'den dersler aldı. 1867'de sayılar kuramı üzerine yazdığı tezini sunarak üniversiteden mezun oldu.
Bir süre Berlin'deki bir kız okulunda öğretmenlik yaptıktan sonra, 1869'da Halle Üniversitesi'nde doçent olarak çalışmaya başladı.

Cantor, Halle Üniversitesi'ndeki meslekdaşı Eduard Heine'nin etkisiyle sayılar kuramından uzaklaşıp analizle ilgilenmeye başladı. 1870'te, bir fonksiyonun birden fazla trigonometrik seri açılımı olamayacağını kanıtlayarak adını duyurdu. Cantor'dan önce, Heine'nin yanı sıra Lejeune Dirichlet, Rudolph Lipschitz ve Bernhard Riemann gibi pek çok matematikçi bu problemle uğraşmış ama sonuca ulaşamamıştı. 1870-72 arasında Cantor trigonometrik serilere ilişkin bir dizi makale yayımladı ve 1872'de sıradışı Profesör unvanını kazandı. Aynı sene yazışmaya başladığı meslekdaşı Richard Dedekind, gerçel sayıları "Dedekind kesitleri" olarak tanımladığı meşhur makalesinde, Cantor'un trigonometrik seri makalelerinden birini referans olarak gösterdi.
Cantor 1873'te rasyonel sayıların doğal sayılarla birebir eşlenebildiğini, bir başka deyişle rasyonel sayıların sayılabilir sonsuzlukta olduğunu kanıtladı. Aynı yıl, cebirsel sayıların (yani katsayıları tam sayı olan herhangi bir polinomun kökü olarak yazılabilen gerçel sayıların) da sayılabilir olduğunu kanıtladı. 1874'te ise gerçel sayıların tamamının sayılabilir olmadığını gösterdi. Böylece gerçel sayıların çok küçük bir kısmının cebirsel olduğu, neredeyse tamamının aşkın sayılar olduğu ortaya çıktı.
Cantor bundan sonra, boyut sayıları farklı olan kümelerin, mesela bir birim uzunluğundaki (tek boyutlu) bir doğru parçasıyla bir birim kare alana sahip (iki boyutlu) bir karenin, birebir eşlenip eşlenemeyeceğini araştırmaya başladı. 1877'de bulduğu sonuç oldukça şaşırtıcıydı: Bir birim uzunluğunda bir doğru parçasının üzerindeki noktalar, p boyutlu uzayın tüm noktalarıyla birebir eşlenebiliyordu. Arkadaşı Dedekind'e bu sonuçtan bahsederken "Je le vois, mais je ne le crois pas!" ("Görüyorum, ama inanmıyorum!") diye yazdı.
1878'te yazdığı bir makalede, birebir eşleme, sayılabilirlik ve boyut kavramlarına açıklık getirdi. Cantor, kendi fikirlerine açıkça karşı çıkan Kronecker'in muhalefetinden korktuğu için bu makaleyi yayımlanmadan önce geri çekmek istemiş, Dedekind ve Weierstrass'ın desteğiyle bundan vazgeçmişti.
1879 ve 1884 arasında yayımladığı altı makaleyle, kümeler kuramının temellerini attı, "sonsuzötesi" (kardinal ve ordinal) sayılar fikrini anlattı. Bu makaleleri yayımlayan Mathematische Annalen dergisinin editörleri, aslında büyük bir cesaret örneği sergiliyorlardı, çünkü Cantor'un fikirleri, Kronecker'un başını çektiği bir grup nüfuzlu matematikçi tarafından şiddetle eleştiriliyor ve hatalı bir düşünce şekli olarak yorumlanıyordu. Bu kuvvetli muhalefetin farkında olan Cantor, makalelerinde eleştirilere uzun uzun cevap vermeye özen gösteriyordu.
Mayıs 1884'te ilk ağır depresyon nöbetini geçiren Cantor, birkaç hafta içinde kendini toparladıysa da matematiğe dönmek için yeterli özgüveni bulamadığından, felsefe ve edebiyatla ilgilenmeye başladı. Sonsuzluk ve kümeler hakkında kendi geliştirdiği fikirlerin felsefi ve teolojik sonuçlarıyla ilgileniyor ve bu konuda pek çok filozofla yazışıyordu. Bu yazışmaların bir kısmını 1888'de yayımladı. Edebiyatta ise Shakespeare'in tiyatro eserlerini inceliyor, bunların aslında Shakespeare değil Francis Bacon tarafından yazıldığını kanıtlamaya çalışıyordu. Shakespeare ve Bacon konusundaki bu garip saplantısından hayatı boyunca vazgeçmeyecek, bu konuyla ilgili araştırmalarını 1896 ve 1897'de iki kitapçık halinde yayımlayacaktı. (Saplantının sebebi büyük ihtimalle bipolar bozukluk idi.)
1890'da, Alman Matematikçiler Cemiyeti'nin (Deutsche Mathematiker-Vereinigung) kurucularından biri oldu ve bu cemiyetin 1891'deki ilk toplantısına başkanlık etti. Bu toplantıya, bir türlü iyi geçinemediği Leopold Kronecker'i de davet ettiyse de, karısı bir dağcılık kazasında ciddi şekilde yaralanınca Kronecker toplantıya katılamadı. Bu toplantıda Cantor, yeni kurulan Cemiyet'in ilk başkanı seçildi.

Cantor, son önemli makalesini 1895 ve 1897'de iki kısım halinde yayımladı. Bu makalede, kümeler kuramıyla ilgili bugün alışık olduğumuz bazı kavramları (altkümeler gibi) tanımlıyor, kardinal ve ordinal aritmetiği tekrar gözden geçiriyordu. Cantor bu makalesinde süreklilik hipotezinin de bir kanıtını sunmak istemiş, ama çok uğraştığı halde kanıtı bulamamıştı. (Süreklilik hipotezi, eleman sayısı olarak doğal sayılardan büyük, gerçel sayılardan küçük bir kümenin varolmadığını söyler. Kurt Gödel ve Paul Cohen 20. yüzyılda göstermişlerdir ki, geleneksel kümeler kuramı aksiyomlarından yola çıkılarak bu hipotezin doğruluğu da yanlışlığı da kanıtlanamaz.)
Aralık 1899'da en küçük oğlunun ani ölümüyle bir kez daha depresyona girdi ve bir daha asla tam anlamıyla toparlanamadı. Pek çok kez işinden izin alıp çeşitli senatoryumlarda tedavi gören Cantor, bu sancılı döneminde de bir taraftan matematikle uğraşmayı bırakmadı. Deutsche Mathematiker-Vereinigung'un 1903'teki toplantısında, kümeler kuramının paradoksları üzerine bir dizi konuşma yaptı ve Heidelberg'deki 1904 Uluslararası Matematikçiler Kongresi'ne katıldı.
1911'de İskoçya'daki St. Andrews Üniversitesi'nin 500. kuruluş yıldönümü kutlamalarına davet edilince çok sevindi. Burada, kümeler kuramının yeni yıldızı Bertrand Russell ile tanışmayı umuyordu, ama sağlık problemleri sebebiyle Almanya'ya erken dönmek zorunda kalınca bu umudu gerçekleşmedi. 1912'de St. Andrews Üniversitesi Cantor'a fahri doktora verdi, fakat Cantor yine sağlık problemleri yüzünden İskoçya'ya gidip doktorasını alamadı.
Cantor 1913'te emekliye ayrıldı ve I. Dünya Savaşı koşulları yüzünden fakirlik içinde yaşamaya başladı. 1915'te, Halle'de Cantor'un 70. yaşgünü için planlanan kutlamalar savaş yüzünden iptal edilince Cantor yaşgününü evinde daha mütevazı koşullarda kutladı. Haziran 1917'de tekrar bir senatoryuma giren Cantor, burada 6 Ocak 1918'de (72 yaşında) geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayata gözlerini yumdu ve Halle'deki Giebichenstein Mezarlığı'na gömüldü.

Cantor, Ağustos 1874'te kız kardeşinin arkadaşı Vally Guttmann ile evlendi ve bu evlilikten altı çocuğu oldu. Üniversiteden aldığı maaşın çok düşük olmasına rağmen, babasından kalan miras sayesinde ailesini geçindirebildi.

MacTutor Matematik Tarihi Arşivi'ndeki Cantor biyografisi16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)https://www.lernhelfer.de/schuelerlexikon/mathematik-abitur/artikel/georg-ferdinand-ludwig-philipp-cantor

Cantor'un Diagonal Yöntemi
Cantor paradoksu

Gerolamo Cardano (İtalyanca telaffuz: [dʒeˈrɔːlamo karˈdaːno]; aynı zamanda Girolamo veya Geronimo; Fransızca: Jérôme Cardan; Latince:  Hieronymus Cardanus; 24 Eylül 1501, Pavia – 21 Eylül 1576, Roma), ilgi alanları ve yetkinlikleri matematik, tıp, biyoloji, fizik, kimya, astroloji, astronomi, felsefe, edebiyat ve kumarbazlık arasında değişen bir İtalyan polimattı. Rönesans'ın en etkili matematikçilerinden ve olasılığın kuruluşundaki kilit isimlerden biri oldu; Batı dünyasına binom katsayıları ve binom teoremini tanıttı. Bilim üzerine 200'den fazla eser yazmıştır.
Cardano, şifreli kilit, desteklenen bir pusula veya jiroskobun serbestçe dönmesine izin veren üç eş-merkezli halkadan oluşan gimbal ve çeşitli açılarda dönme hareketinin iletilmesine izin veren ve bugüne kadar araçlarda kullanılan evrensel mafsallı Kardan mili dahil olmak üzere birçok mekanik cihazı kısmen icat etti ve tanımladı. 1570'te De proportionibus adlı kitabında yayınladığı hiposikloidlere önemli katkılarda bulundu. Daha sonra "Cardano çemberleri" veya "kardanik çemberler" olarak adlandırılan bu hiposikloidlerin üreten daireleri, ilk yüksek hızlı baskı makinelerinin yapımında kullanılmıştır.
Cardano, Milano'da (1539) Practica Arithmetica’yı basıma hazırladı. Bugün Cardano, cebir alanındaki başarılarıyla tanınmaktadır. 1545 tarihli Ars Magna ("Büyük Sanat") adlı kitabında Avrupa'da negatif sayıların ilk sistematik kullanımını gerçekleştirmiş, diğer matematikçilerin kübik ve kuartik denklem çözümlerini (atıfta bulunarak) yayınlamış ve karmaşık sayıların varlığını kabul etmiştir.
Cardano bazı belli küplere uyguladığında garip şeylerin olduğunu fark etti. 
  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        =
        15
        x
        +
        4
      
    
    {\displaystyle x^{3}=15x+4}
  
'ü çözerken -121'i içeren bir ifade buldu. Cardano negatif bir sayının kare kökünün alınmayacağını biliyordu. Ayrıca denkleminin çözümlerinden birinin x=4 olduğunu biliyordu. Bu zorluğu düzeltmek için 4 Ağustos 1539'da Tartaglia'ya bir mektup yazdı. Tartaglia tam olarak anlayamadı. Ars Magna’da Cardano, benzer bir soruyu çözmek için karmaşık sayılarla ilgili bir hesaplama verdi. Fakat gereksiz olduğu kadar anlaşılması da zor olan hesabını kendi de tam olarak anlayamadı.
Tartaglia, Cardano'ya 3. dereceden denklemleri nasıl çözeceğini gösterdikten sonra Cardano kendi öğrencisi olan Lodovico Ferrari'yi 4. dereceden denklemleri çözmesi için cesaretlendirdi.
Ferrari, bu tür problemleri çözmede bulunan metotların belki de en şık olanıyla 4. dereceden denklem çözmeyi başardı. Cardano Ars Magna'da 4. dereceden denklemlerin 20 türünü bastı.
Çeşitli mekanik araçlar buldu. Bunlardan bazıları: şifreli kilit, bir şifre çalışması olan kardan ızgarası, çapraz mavsallı yatak vb. dir. Çapraz mavsallı yatak (istavroz) dönme hareketinin, değişik açılarda iletişimini sağlayan bir aygıt olup günümüz araçlarında da, bağlantıyı sağlayan mile Cardano'nun anısına "Kardan Mili" adı verilmiştir.
Hidrodinamik konusunda çeşitli teorileri vardır. "Sonsuz hareket olanaksızdır" teorisini ortaya atmıştır.

1550 yılında bilimsel konuları içeren 2 adet ansiklopedi yayınladı.
1551 yılında kehribarın bazı hafif maddeleri çektiğini fark ederek elektrik ile manyetizma arasında ilk bağlantıyı kurdu.
İşitme engelliler eğitimi konusunda çalışmaları vardır.
Cardano ayrıca iyi bir kumarbaz ve satranç oyuncusuydu. 1560 yılında "Şans Oyunları" adında bir kitap yazdı. Ancak bu kitap, ölümünden sonra 1663 yılında yayınlandı.

Cardano, 24 Eylül 1501'de Pavia, Lombardiya'da, matematiksel açıdan yetenekli bir hukukçu, avukat ve Leonardo da Vinci'nin yakın arkadaşı olan Fazio Cardano'nun gayrimeşru çocuğu olarak dünyaya geldi. Cardano otobiyografisinde, annesi Chiara Micheri'nin hamileliği sonlandırmak için “çeşitli düşük ilaçları” aldığını yazmıştır; şöyle demiştir: “Annemden şiddetli bir şekilde alındım; neredeyse ölüyordum.” Üç gün boyunca doğum sancısı çekmiş. Doğumundan kısa bir süre önce annesi Veba'dan kaçmak için Milano'dan Pavia'ya taşınmak zorunda kaldı; diğer üç çocuğu hastalıktan öldü.
Sık sık hastalanan ve zorba babası tarafından sert bir şekilde yetiştirilen iç karartıcı bir çocukluktan sonra Cardano, oğlunun hukuk eğitimi almasını isteyen babasının isteğine karşı çıkarak 1520'de Pavia Üniversitesi'ne girdi, ancak Girolamo felsefe ve bilime daha çok ilgi duyuyordu. Ancak 1521-1526 İtalyan Savaşı sırasında Pavia'daki yetkililer 1524'te üniversiteyi kapatmak zorunda kaldılar. Cardano eğitimine Padua Üniversitesi'nde devam etti ve buradan 1525 yılında tıp doktoru olarak mezun oldu. Eksantrik ve çatışmacı tarzı ona pek arkadaş kazandırmadı ve eğitimi sona erdikten sonra iş bulmakta zorlandı. Cardano, 1525 yılında Milano'daki Doktorlar Koleji'ne tekrar tekrar başvurdu, ancak kavgacı ünü ve gayrimeşru doğumu nedeniyle kabul edilmedi. Bununla birlikte, reddedilemez zekası nedeniyle birçok Hekim Koleji üyesi tarafından kendisine danışıldı.

Cardano, Milano gibi büyük ve zengin bir şehirde doktorluk yapmak istedi, ancak doktorluk ruhsatı verilmedi, bu yüzden ruhsatsız doktorluk yaptığı Piove di Sacco kasabasına yerleşti. Orada, 1531 yılında Lucia Banderini ile evlendi. Lucia 1546'da ölmeden önce Giovanni Battista (1534), Chiara (1537) ve Aldo Urbano (1543) adlarında üç çocukları oldu. Cardano daha sonra o günlerin hayatının en mutlu günleri olduğunu yazmıştır.
Cardano, birkaç asilzadenin yardımıyla Milano'da matematik öğretmenliği pozisyonu elde etti. Sonunda tıp lisansını aldıktan sonra, matematik ve tıbbı aynı anda yürüttü ve bu süreçte birkaç nüfuzlu hastayı tedavi etti. Bu sayede Milano'da en çok aranan doktorlardan biri haline geldi. Aslında, 1536 yılına gelindiğinde, hala matematikle ilgilenmesine rağmen öğretmenlik görevini bırakabilmişti. Tıp alanındaki şöhreti o kadar büyüktü ki, aristokrasi onu Milano'dan uzaklaştırmaya çalıştı. Cardano daha sonra Danimarka ve Fransa kralları ile İskoçya Kraliçesi'nden gelen teklifleri geri çevirdiğini yazmıştır.

Gerolamo Cardano, negatif sayıları sistematik olarak kullanan ilk Avrupalı matematikçidir. Cebir üzerine etkili bir çalışma olan 1545 tarihli Ars Magna adlı kitabında Scipione del Ferro'nun kübik denklem çözümünü ve Cardano'nun öğrencisi Lodovico Ferrari'nin kuartik denklem çözümünü atıfta bulunarak yayınladı.
Kübik denklemlerin özel bir durumu olan 
  
    
      
        a
        
          x
          
            3
          
        
        +
        b
        x
        +
        c
        =
        0
      
    
    {\displaystyle ax^{3}+bx+c=0}
  
 (modern gösterimle) denkleminin çözümü, kendisine 1539 yılında Niccolò Fontana Tartaglia tarafından (daha sonra Cardano'nun bunu açıklamayacağına yemin ettiğini iddia etmiş ve Cardano ile on yıl süren bir tartışmaya girmiştir) bir şiir şeklinde iletilmişti, ancak del Ferro'nun çözümü Tartaglia'nınkinden önceydi. Açıklamasında, özelliklerini anlamasa da, şimdi karmaşık sayılar olarak adlandırılan ve ilk kez İtalyan çağdaşı Rafael Bombelli tarafından tanımlanan sayıların varlığını kabul etti. Opus novum de proportionibus adlı eserinde binom katsayısı ve binom teoremini tanıttı.
Cardano'nun para sıkıntısı çektiği bilinmektedir ve başarılı bir kumarbaz ve satranç oyuncusu olarak kendini geçindirmiştir. Şans oyunları hakkında 1564 civarında yazdığı, ancak 1663'e kadar yayınlanmayan kitabı Liber de ludo aleae (“Şans Oyunları Kitabı”, "Book on Games of Chance"), olasılığın ilk sistematik incelemesinin yanı sıra etkili hile yöntemleri üzerine bir bölüm içerir. Olasılığın temel kavramlarını anlamak için zar atma oyununu kullanmıştır. Olumlu sonuçların olumsuz sonuçlara oranı olarak olasılıklar oranı tanımının etkinliğini gösterdi (bu da bir olay olasılığının, olumlu sonuçların toplam olası sonuç sayısına oranıyla verildiği anlamına gelir). Ayrıca bağımsız olaylar için çarpma kuralının da farkındaydı ancak hangi değerlerin çarpılması gerektiği konusunda emin değildi.

Cardano'nun hiposikloidlerle çalışması onu Cardan Hareketi ya da Cardan Dişli mekanizmasına götürmüştür; bu mekanizmada küçük dişli büyük dişlinin yarısı kadar olan bir çift dişli, dönme hareketini doğrusal harekete dönüştürmek için, örneğin bir Scotch boyunduruğundan daha yüksek verimlilik ve hassasiyetle kullanılır. Ayrıca Cardan süspansiyonu veya gimbalın icadıyla da tanınır.
Cardano, hidrodinamiğe çeşitli katkılarda bulunmuş ve gök cisimleri dışında sürekli hareketin imkânsız olduğunu savunmuştur. Çok çeşitli icatlar, gerçekler ve gizli hurafeler içeren iki doğa bilimleri ansiklopedisi yayınlamıştır. Ayrıca 1550 yılında kriptografik bir yazı aracı olan Cardan ızgarasını tanıtmıştır.
Önemli olarak, işitme engellilerin eğitimi tarihinde, işitme engellilerin zihinlerini kullanabileceklerini söylemiş, onlara eğitim vermenin önemini savunmuş ve işitme engellilerin konuşmayı öğrenmeden önce okuma ve yazmayı öğrenebileceklerini belirten ilk kişilerden biri olmuştur. Rudolph Agricola'nın yazmayı öğrenmiş bir sağır-dilsiz hakkındaki raporundan haberdardı.
Cardano'nun tıbbi yazıları arasında Mundinus'un anatomisi ve Galen'in tıbbı üzerine bir yorum ile birlikte Delle cause, dei segni e dei luoghi delle malattie, Picciola terapeutica, Degli abusi dei medici ve Delle orine, libro quattro adlı incelemeler yer almaktadır.
Cardano, Çin Halkaları olarak da adlandırılan Cardano Halkaları'nın icadıyla anılmaktadır, ancak bunların Cardano'dan önce ortaya çıkmış olması çok muhtemeldir. Bazen Cardan eklemi olarak da adlandırılan evrensel eklem, Cardano tarafından tanımlanmamıştır.

Charles Lyell'ın Jeolojinin İlkeleri ("Principles of Geology") adlı eserinden alıntılanmıştır:

Cardano'nun 1552'de yayınlanan bir eserinin başlığı olan De Subtilitate (günümüzde transandantal felsefe olarak adlandırılan şeye karşılık gelir), mineraller bölümünde o çağa özgü birçok uçuk teori beklememize yol açabilirdi; ancak taşlaşmış kabukları ele alırken, bunların denizin dağlar üzerindeki eski ikametini açıkça gösterdiğine karar verdi.

15

Matematikte reel sayılar (gerçel ya da gerçek sayılar:) kümesi, Fransızca réel “gerçek”ten gelmektedir. Oranlı sayılar (rasyonel sayılar) kümesinin evrim sürecinden elde edilen bir varsayım kombinasyonudur. Gerçek sayılar kümesi 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
 sembolüyle gösterilir.
Her oranlı sayı (rasyonel sayı) bir gerçek sayıdır; virgülden sonra bloklar halinde tekrar eden ondalık açılımı vardır (0 dahil). Örneğin,

  
    
      
        
          
            1
            4
          
        
        =
        0
        ,
        2500000....
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{4}}=0,2500000....}
  

eşitliğinde olduğu gibi. Burada dikkat edilmesi gereken, ondalık basamaklardaki rakamların bir süre sonra bloklar halinde periyodik tekrar etme özelliğidir. Bu şöyle ispatlanabilir: m, n iki tam sayı (n negatif) olsun. m/n oranlı sayısı ondalık ifade edilmek istendiğinde, m 'yi n 'ye bölerken (bölme algoritmasını varsayımı uygularken) ilk adımda kalan 0 ile n arasında olacaktır. Kalanın yanına sıfırlar ekleyip bölmeye devam edilecek ve bir sonraki adımda kalan yine 0 ile n arasında olacaktır. Sonsuz adımda sonlu sayıda değer alabilen kalanlar, bir süre sonra aynı değeri alacak ve kendini tekrar edecektir.
Oranlı sayılardan gerçek sayıları elde etme işlemiyse oranlı sayılara ondalık açılımındaki rakamların devirsel tekrar etmediği sayıların eklenmesi olarak düşünülebilir. Bu tür sonradan elde ettiğimiz gerçek sayılara oransız sayılar veya irrasyonel sayılar denir.

Düzlemde herhangi bir doğru parçası alıp buna da birim (br) uzunluk diyelim. Tam sayılarla bu doğru parçasının katları birebir eşlensin. Alınan bir doğrunun üzerinde bu tam sayı uzunlukları ve olası tüm oranları (oranlı sayılar) işaretlensin. Gösterilebilir ki, herhangi iki oranlı sayı arasında sonsuz çoklukta oranlı sayı vardır. Demek oluyor ki, alınan doğru üzerinde birbirlerine istenildiği kadar yakın ve oranlı sayıları temsil eden iki nokta (oranlı nokta) arasında, sonsuz çoklukta oranlı nokta vardır.
Bu tür noktaların, dolayısıyla uzunlukların varlığını ispatlamak için, kenar uzunluğu 1 birim (br) olan bir karenin köşegen uzunluğunu (x) sayı doğrusu üzerinde işaretleyelim. x uzunluğu, oranlı bir sayı değildir, yani p ve q birer tam sayı olmak üzere p/q şeklinde gösterilemeyen bir sayıdır; bu sayı 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 olarak gösterilecektir.
Kabul edelim ki x=p/q olsun. Bundan başka, bu kesrin artık kısaltılamayan bir kesir olduğunu farz edelim, yani p ve q aralarında asal olsunlar. Başka bir deyişle, bunların 1'den başka ortak bölenleri bulunmasın. Pisagor teoremi sayesinde x2=2=p2/q2 elde edilir. Dolayısıyla 2q2=p2 olur. p ve q aralarında asal olduğu için 2, p 'yi bölmek zorundadır. Böylece eşitliğin sağ tarafı 4'e bölünür. Sol tarafının da dörde bölünmesi gerekeceğinden q da 2'ye bölünmek zorunda kalır. Hem p hem de q sayıları 2'ye bölünebiliyorsa, aralarında asallık kabulüyle çelişkili bir sonuç bulunmuş olur. O halde x 'in oranlı bir sayı olduğu kabulünden vazgeçmek gerekecektir.
Bu ispat, bir Pisagorcu olan Hippasus'a atfedilmektedir (MÖ 5. yüzyıl). İrrasyonel sayıların varlığının ilk antik Yunan matematikçi Pisagor'un okulu tarafından anlaşılmış olduğu görüşü yaygındır. Fakat Pisagor bu sayıların evrenin düzenine aykırı olduğunu düşünmüş ve öğrencilerine bu sayıların varlığını açıklamayı yasaklamıştır. Rivayete göre Hippasus'u o öldürtmüştür.

İrrasyonel Sayılar ile oranlı sayılar kümesinin birleşimi gerçel sayılar kümesini oluşturur. Bu kümeye reel sayılar veya gerçek sayılar da denir. Geometride karşılaşılan bazı büyüklüklerin anlamlandırılabilmesi için Klasik Yunan Dönemi'nde, yaygın inanca göre Pisagor ve öğrencileri tarafından sayı kavramına dâhil edilmişlerdir. Anlatılanlara göre Pisagor doğadaki tüm büyüklükleri rasyonel sayılarla ifade edilebileceğini söylemekteydi. Fakat bulduğu hipotenüs eşitliğinin bir sonucu olarak x2 = 2 gibi bir değerlerle karşılaştı. Uzun yıllar boyu bu tür sayıların uzun kesirlerle ifade edilebileceğini iddia etti ve göstermeye çalıştıysa da, öğrencilerinden birinin bu gibi sayıların kesinlikle kesirli bir biçimde gösterilemeyeceğini ispat etmesiyle ikna oldu ama hayatı boyu bunun bir sır gibi gizlenmesi için çalıştı ve doğada gerçek sayıların yeri olmadığını söylemeye devam etti.
Gerçek sayılar kümesi R harfi ile ifade edilir.

Tam kare olmayan hiçbir doğal sayının karekökü oranlı değildir.
Oranlı sayılar kümesi sayılabilir olmasına karşılık gerçek sayılar kümesi sayılamazdır.
Gerçek sayılar "cebirsel sayıların elemanı olanlar" ve "aşkın sayılar" (transcendental) olarak ikiye ayrılırlar. Gerçek sayılar, cebirsel sayıları kapsamaz, fakat aşkın sayıları kapsar. Cebirsel bir gerçek sayı, tam sayı katsayılı bir polinomun kökü olabilen bir sayıdır; örneğin: x2 - 2 polinomunu 0 yapan değerlerden biri (kök) 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'dir. x - 2 polinomunun kökü 2'dir. Dolayısıyla 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 ve 2 cebirsel sayılardır. Ancak 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 ve e sayıları gibi sayılar herhangi bir polinomun kökü olamazlar; bunlar aşkın sayılardır.

0,999...
e sayısı
Devirli Sayı

Tipografide glif, karakterleri yazı içinde temsil ve diğer karakterlerden ayırt eden simgelere verilen addır. Bir karakter tek bir glifle gösterilebildiği gibi, birden fazla karakter de tek bir glifle gösterilebilir. Ayrıca tek bir karakter yerine göre değişik gliflerle gösterilebilir. Yazı içinde kullanılan bir işaretin glif olarak adlandırılması için o işaretin ayırt edici bir işlevinin olması yani o karakteri diğer karakterlerden ayırması veya yazıya kültürel ve sosyal kullanımdan kaynaklanan özel bir anlam katması gerekmektedir.
Örneğin Latin asıllı alfabe kullanan dillerin büyük çoğunluğunda i harfinin üzerindeki nokta simgesi bir glif olarak kabul edilmez çünkü ayırt edici bir işlevi olmadığı gibi kullanıldığı yazıya özel bir anlam da katmamaktadır. Yanlışlıkla noktanın yazılmadığı durumlarda eksikliği anlamda değişime neden olmamaktadır. Ancak Latin asıllı alfabe kullanan diğer dillerden farklı olarak Türkçede i ve ı şeklinde iki farklı harf bulunduğundan nokta sembolü glif olarak kabul edilir. Çünkü i harfinin üzerindeki noktaya ayırt edici bir işlev yüklenmiştir. Buna karşılık j harfininin üzerindeki nokta ise ayırt edici bir işlevi bulunmadığı için hiçbir dilde glif olarak kabul edilmez.
Japonca hece yazısında, birtakım karakter birden fazla ayrı işaretten oluşur. Ancak genellikle bu ayrı işaretler glif değildir çünkü kendi başlarına bir anlamları yoktur. Fazladan eklenen bu işaretler, yalnızca diyakritik görevi üstlenerek farklı karakterleri ayırt etme işlevi gördükleri bazı durumlarda glif sayılırlar.
Diyakritikler başka karakterlerle birleşse bile glif sayılırlar. Bu yüzden Fransızcadaki çengel imi veya Lehçe Ł karakterinin üzerindeki çizgi gibi imler glif kabul edilir.
İzlandacadaki æ veya Almancadaki ß gibi bazı karakterler eskiden tipografik bağ olarak kullanılmalarına rağmen zamanla başlı başına ayrı birer karakter hâline geldikleri için artık glif olarak kabul edilirler. Buna karşılık "ſi" gibi bağlar, bazı yazıyüzlerinde tek bir birim olarak geçse bile allografik bir özellik gösterdiği (yani bir harfi yazmanın alternatif biçimlerinden biri olduğu), birden fazla yazıbirimden (grafem) oluştuğu ve süs özelliği gösterdiği için glif sayılmaması savunulabilir. Normal el yazısında uzun kelimeler tek bir parçaymış gibi birleştirilerek yazılabilir. Bu yüzden el yazısında her bir harfin şekli kendisinden önce ve sonra gelen harfe göre ufak değişiklikler gösterebilir ancak bu durum tek parça hâlinde yazılan kelimelerin tek bir glif olarak sayılacağı anlamına gelmez.
Eşit derece anlamlılığa sahip iki veya daha çok glif, birbirinin allografı olarak adlandırılır. İki glifin allograf olup olmadığına bakılırken gliflerin birbiri yerine rastgele kullanılıp kullanılmadığına veya bağlama göre uygun olanının seçilip seçilmediğine bakılmaz.

Türkçeye İngilizce glyph kelimesinden geçmiştir. Glyph terimi ise İngilizce'de 1727 yılından beri kullanılmaktadır. İngilizceye Fransız antikacılar tarafından 1701 yılından beri kullanılan glyphe teriminden geçmiş ve Fransızca kelime de "oyma" anlamına gelen Yunanca γλυφή (glyphē) ve fiil mastarı "oymak, kazmak, çukur açmak" anlamlarına gelen Yunanca γλύφειν (glýphein) kelimelerinden alıntıdır.
Tek başına glif olarak Türkçeye geçmesinden çok daha önce bu kelime, Mısırlıların oyma ve çentikleme ile yazdıkları resim yazısının adı olan Mısır hiyeroglifleri sözüyle Türkçede kullanılmıştır.

Türkçeye geçmeden önce ayrı bir kelime olarak "glyph" sözcüğünün Avrupa'da yaygınlaşması 1840'ların başlarında Frederick Catherwood tarafından çözülüp kağıda çizilen Maya medeniyetinin gravür ve taş baskılarındaki gliflerle birlikte başlamıştır.
Mayalar ve diğer medeniyetler gibi Aztekler de glifleri kullanmıştır.

Arkeolojide glif, oyulmuş veya yazılmış sembollerdir. Bu semboller piktogram veya ideogram da olabilir, hece yazısı veya resim yazısı gibi yazım sistemlerinin bir parçası da olabilir. 1897'de Dana Evans Colorado Çölü'ndeki kayaların üzerine yazılmış glifler buldu. Bu antik karakterler 19. yüzyılda Amerika yerlilerinin tarihini aydınlatan en önemli buluşlardan biri olarak anılmaktadır.

Karakter kodlaması
Paleografi

 Vikisözlük'te Glif ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Googol, matematikteki büyük sayılardan biridir ve 10100'e eşittir. Başka bir deyişle 1 googol, 1 rakamına yüz sıfır ekleyerek yazılır. 
Bu terim Amerikalı matematikçi Edward Kasner'ın yeğeni Milton Sirotta (1929–1980) tarafından 1938 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Milton bu sırada dokuz yaşındaydı. Kasner bu kavramı Matematik ve Hayal Gücü adlı kitabında da ele almıştır.
Googol büyüklük derecesi bakımından 70 faktöriyele eşdeğerdir (70! yaklaşık olarak 1.198 googol'a eşittir) ve yalnızca iki asal çarpana sahiptir (her birinden 100'er tane olmak üzere 2 ve 5 çarpanları). İkilik tabanlı sayı sisteminde 1 googol 333 basamaktan oluşur.
Googol'un matematiğe çok yararlı olduğu söylenemez. Bu sayı daha çok görünür evrendeki atomik parçacıkların sayılarının karşılaştırılmasında ve olası satranç oyunlarının sayısının hesaplanmasında kullanılır. Edward Kasner bu sayının düşlenemeyecek büyüklükteki bir sayı ile sonsuz çokluğun arasındaki farkı yansıttığını düşünmektedir. Sayının matematikteki kullanımı bununla sınırlıdır.
Googol'un geleneksel yazımı şu şekildedir:

1 googol
= 10100
= 10.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000

1 rakamının ardından gelen bir googol sıfırla yazılan sayıya googolplex adı verilir. Bu sayı 10 üzeri bir googol olarak da ifade edilebilir: 10googol = 10(10100).
Cosmos adlı belgeseli seslendiren fizikçi Carl Sagan googolplexin kâğıt üzerine yazılmasının olanaksız olduğunu öne sürmüştür. Bunun nedeni sayının evrenin kapladığı toplam alandan büyük oluşudur. Bu nedenle googolplex'in evreni kaplayacak bir sayı olduğu öne sürülmüştür.
1010100 = 10googol = 1 Googol basamak 10100

Bir googol, gözlenebilir evrendeki toplam atom sayısından (1079 ile 1081 arasında olduğu tahmin edilmektedir) büyüktür. Büyük Patlamadan bu yana geçen Planck zamanı bir googoldan azdır (Güncel rakam 8×1060 Planck zamanıdır). Bundan çıkarılabilecek sonuç şudur: Büyük Patlamadan bu yana geçen süre içinde evrendeki tüm parçacıkların olası konumlarının toplam sayısı bir googolu aşabilir ancak bu sayı bir googolplexten çok küçüktür.
Bir küçük googol 2100 (yaklaşık 1.268×1030) ya da  1,267,650,600,228,229,401,496,703,205,376'ya, bir küçük googolplex 22100 ya da yaklaşık 103.8 × 1029'a eşittir.
Avogadro sayısı, 6.02214179×1023, 12 gram (0.012 kg) karbon atomunun kararlı halindeki toplam 12C izotopu sayısına eşittir. Bu sayı kimya ve fizikte en çok karşılaşılan büyüklüktür. Avogadro sayısı bir googolun dördüncü dereceden kökünden daha küçüktür.
Kara deliklerin buharlaşması Hawking yayınımı yapmalarıyla açıklanmaktadır. Durum böyleyse çok büyük bir kara deliğin buharlaşması için geçmesi gereken süre yaklaşık bir googol yıldır.
Yetmiş faktöriyel (70!) 1.19785717 × 10100'e eşittir. Bunun anlamı yetmiş maddenin (ya da insanın) bir dizi boyunca bir googoldan fazla şekilde sıralanabilecek olduğudur.
Shannon sayısı, 10120, olası satranç oyunlarının toplam sayısıdır ve bu sayı bir googoldan büyüktür.
Googolun Arşimet'in Kum Tanecikleri öyküsünde sözü edilen sayıdan (
  
    
      
        
          
            (
            
              (
              
                10
                
                  8
                
              
              
                )
                
                  (
                  
                    10
                    
                      8
                    
                  
                  )
                
              
            
            )
          
          
            (
            
              10
              
                8
              
            
            )
          
        
        =
        
          10
          
            8
            ⋅
            
              10
              
                64
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \left((10^{8})^{(10^{8})}\right)^{(10^{8})}=10^{8\cdot 10^{64}}}
  
) küçük olduğu düşünülmektedir. Ancak, Arşimet'in kurduğu sistem 108 tabanlı bir sayı sistemiyle benzerlik göstermektedir. Bu nedenle Arşimet'in sayısı şu şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                (
                
                  (
                  10
                  
                    )
                    
                      (
                      10
                      )
                    
                  
                
                )
              
              
                10
              
            
            ]
          
          
            
              10
              
                8
              
            
          
        
        =
        
          
            [
            
              10
              
                100
              
            
            ]
          
          
            
              10
              
                8
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \left[\left((10)^{(10)}\right)^{10}\right]_{10^{8}}=\left[10^{100}\right]_{10^{8}}}
  

Bu, 108 tabanında bir googoldur.

Bir milyon sterlinlik şu sorunun yanıtı googoldu: 1 rakamının sonuna yüz sıfır getirilerek elde edilen sayının adı nedir? Bu soru 10 Eylül 2001 tarihli Kim Milyoner Olmak İster? yarışma programında sorulmuştur. Diğer seçenekler megatron, gigabit ve nanomoldü.
Googol, masa oyunu Balderdash'teki 336 sözcükten biridir ve bu sözcüğün anlamı kart üzerinde şu şekilde belirtilmiştir: 1 rakamının sonuna 100 sıfır getirildiğinde meydana gelen sayı.
23 Ocak 1963 tarihli Peanuts adlı oyunda Lucy, Schroeder'e evlenme olasılıklarının ne olduğunu sorar. Schroeder'in yanıtı şöyledir: "Googolda bir".
Ninja Turtles çizgi dizisinin bir bölümünde "Gaminator" video oyunu sisteminin 3 googolhertzlük bir işlemciye sahip olduğu söylenmektedir.
"Googolplexin sonsuza olan uzaklığı en azından bu sayının 1 rakamına olan uzaklığı kadardır." — Carl Sagan, Cosmos
Google şirketinin adı "Googol" sözcüğünün yanlış yazımından türetilmiştir.
Googol, 1995 yapımı bir film olan Bilgisayar Tenis Ayakkabıları Giyince'de iki kolej öğrencisi arasında geçen karşılıklı konuşmada da yer bulmuştur. Öğrencilerden biri "Googol nedir?" sorusunu "1 rakamının ardından gelen yüz sıfır" şeklinde yanıtlamıştır.

Google'ın kendi websitesindeki tarihçesi14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eğlence matematiğinde Harshad sayı (veya Niven sayı) rakamları toplamına tam bölünebilen tam sayılara denir. 
Harshad özelliğini sağlayan sayma tabanına n dersek sayılar n-Harshad veya n-Niven olarak da söylenirler.
Hindistanlı matematikçi D. R. Kaprekar tarafından tanımlanmışlardır. "Harshad" kelimesi Sanskritçe harṣa (eğlence) + + da (vermek), kelimelerinin bileşiminden "eğlenceli" anlamındadır. Niven sayı tabiri ise Ivan M. Niven tarafından 1977'de sayma teorisi ile ilgili yayınlanmış olan makaleye dayandırılmıştır.

Matematiksel anlamda, X sayısı n tabanında m haneli bir sayı olsun. Sayının rakamları ai (i = 0, 1, ..., m − 1). (ai değerleri olan rakamlar 0'la n arasında değerler alıyor olsunlar  − 1.) Bu durumda X 

  
    
      
        X
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            0
          
          
            m
            −
            1
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        
          n
          
            i
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle X=\sum _{i=0}^{m-1}a_{i}n^{i}.}
  

şeklinde ifade edilebilir. Bu şartlarda aşağıdaki denklemi sağlayan bir A sayısı varsa, n tabanında X bir Harshad sayıdır.

  
    
      
        X
        =
        A
        
          ∑
          
            i
            =
            0
          
          
            m
            −
            1
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle X=A\sum _{i=0}^{m-1}a_{i}.}
  

Tüm sayma tabanlarında Harshad sayı olan sayılara hep-Harshad sayı denir. Sadece 4 adet hep-Harshad sayı vardır. 1, 2, 3, 4 ve 6. 12 sayısı 8'li sayma sistemi dışında Harshad sayıdır.

18 sayısı 10 tabanında (sayma sisteminde) Harshad sayıdır. Çünkü rakamları olan 1 ve 8'in toplamı 9'dur (1 + 8 = 9) ve 18 sayısı 9'a tam bölünür. (18 / 9=2 ve 2 bir tam sayıdır)
1729 sayısı 10'luk sayma sisteminde bir Harshad sayıdır çünkü rakamları toplamı olan 19'a tam bölünür (19 * 91 = 1729)
19 sayısı 10'luk sayma sisteminde bir Harshad sayı değildir, çünkü rakamları toplamı 10'dur (1 + 9 = 10) ve (19 / 10 = 1,9 ve 1,9 tam sayı olmadığından) 19; 10'a tam bölünmez.
10'luk sayma sisteminde Harshad sayıları dizisi şöyledir:
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 18, 20, 21, 24, 27, 30, 36, 40, 42, 45, 48, 50, 54, 60, 63, 70, 72, 80, 81, 84, 90, 100, 102, 108, 110, 111, 112, 114, 117, 120, 126, 132, 133, 135, 140, 144, 150, 152, 153, 156, 162, 171, 180, 190, 192, 195, 198, 200, ... (OEIS'de A005349 dizisi)

Bölünebilme kuralı düşünüldüğünde 9'a bölünebilen tüm sayıların Harshad sayılar olduğu düşünülebilir ama bu önerme yanlıştır. Harshad sayı hesaplamasında sadece bir defa toplama işlemi uygulanarak çıkan rakamlar toplamı ile sayı karşılaştırılır. Örneğin 99 sayısı için 9 + 9 = 18 eder ve 99; 18'e tam bölünemediğinden Harshad sayı değildir.
Sayma sistemi veya sayma tabanı her zaman Harshad sayıdır, çünkü gösterim gereği "10" ve 1 + 0 = 1.
Bir asal sayının Harshad sayı olabilmesi için sayma sistemi veya sayma tabanından küçük olması gereklidir. Eğer sayma tabanından büyükse, kendisi ve 1 dışında (rakamları toplamı olan sayı)'ya da bölüneceğinden asal sayı olması mümkün değildir. Örneğin 11 bir Harshad sayı değildir, "11" 1 + 1=2 ettiğinden 2'ye tam olarak bölünmez.
Faktöriyel dizisi 10'luk sayma sisteminde Harshad sayılarla aynı başlasa da, bütün faktöriyeller Harshad sayı değillerdir. Harshad sayı olmayan ilk faktöriyel 432!'dir.

Cooper ve Kennedy 1993 tarihinde 10'luk sayma sisteminde hiçbir 21 sayılık dizinin tamamının Harshad sayılardan olamayacağını göstermişlerdir.  Ayrıca sonsuz sayıda 20'lik grup oluşturmuşlar ve 10 tanesi de Harshad sayı olan dizileri incelemişlerdir, 10'dan büyük en küçük sayı 44363342786dır.
H. G. Grundman (1994) Cooper ve Kennedy'nin sonuçlarını genelleştirerek b-Harshad sayılar için  2b sayıda Harshad sayısı olup  2b+1 sayıda olmadığını göstermişlerdir. Bu sonuç  b = 2 veya  3 olduğunda sonsuz sayıda 2b ardışık b-Harshad sayı olduğu gösterimini kuvvetlendirmiştir.
İkilik sayma sisteminde sonsuz sayıda 6'lık sayı grubunda  4'lü Harshad sayı olduğu gösterilmiştir.

Harshad Numbers
Numbers of Harshad

Hesaplama, iyi tanımlanmış herhangi bir aritmetik veya aritmetik olmayan işlemi ifade eder. Yaygın hesaplama örnekleri arasında matematiksel denklemleri çözme ve bilgisayar algoritmalarının yürütülmesi yer alır. Mekanik veya elektronik cihazlar tarafından gerçekleştirilen hesaplamalar, bu işlemleri yapan sistemlere bilgisayar denilmesine yol açmıştır.
Bilgisayar bilimi, hesaplama kavramını inceleyen akademik bir disiplindir.

Matematiksel ifadelerin iyi tanımlanmış olması gerektiği fikri, en az 1600'lerden beri matematikçiler arasında tartışılan bir konuydu. Ancak, bu kavramın uygun bir tanımında uzlaşmak uzun süre mümkün olmadı. 1930'larda, birkaç matematikçi bağımsız olarak bir aday tanım önerdi.
Bu tanımlardan en bilineni, matematikçi Alan Turing tarafından geliştirilmiştir. Turing, iyi tanımlanmış bir ifadeyi veya hesaplamayı, bir Turing makinesinin başlangıç parametreleri cinsinden ifade edilebilen herhangi bir ifade olarak tanımlamıştır. Matematiksel olarak eşdeğer diğer tanımlar arasında Alonzo Church’ün lambda tanımlanabilirliği, Herbrand-Gödel-Kleene’nin genel öznitelik ve Emil Post’un tanımlanabilirliği yer alır.
Günümüzde, bu özelliği taşıyan herhangi bir resmi ifade veya hesaplama "hesaplanabilir" olarak adlandırılır ve bu tür işlemler hesaplama terimiyle tanımlanır.
Turing'in tanımı, iyi tanımlanmış kavramını çok geniş bir matematiksel ifade sınıfına uygulamıştır. Bu tanım, tüm düzgün biçimlendirilmiş cebirsel ifadeleri ve modern programlama dillerinde yazılmış tüm ifadeleri kapsamaktadır.
Bu tanımın geniş kabul görmesine rağmen, bazı matematiksel kavramlar hala bu tanıma göre iyi tanımlanmış değildir. Örneğin, durdurma problemi gibi problemler bu kapsamın dışında kalmaktadır. Hem hesaplanabilir hem de hesaplanamaz ifadeleri kapsayan daha güçlü bir iyi tanımının olup olmadığı ise halen açık bir sorudur.

Aşağıdaki ifadeler hesaplanabilir:

C++, Python ve Java gibi modern programlama dillerinde tanımlanan tüm ifadeler.
Elektronik bilgisayarlar, hesap makineleri veya abaküsler tarafından yapılan tüm hesaplamalar.
Analitik makine üzerinde gerçekleştirilen tüm hesaplamalar.
Bir Turing makinesi üzerinde yürütülebilen tüm hesaplamalar.
Matematik ders kitaplarında verilen hesaplama ifadelerin büyük çoğunluğu.

Aşağıdaki ifadeler hesaplanamaz:

İyi tanımlanmamış ve bu nedenle bir Turing makinesine açık bir şekilde kodlanamayan ifadeler ("Eren beni Cihan'dan iki kat daha fazla seviyor" gibi).
İyi tanımlanmış gibi görünen ancak herhangi bir Turing makinesiyle çözülemeyeceği kanıtlanmış problemler (durdurma problemi gibi).

Hesaplama, bilgisayar adı verilen kapalı bir fiziksel sistem içinde gerçekleşen tamamen fiziksel bir süreç olarak görülebilir. Turing'in 1937 tarihli "On Computable Numbers, with an Application to the Entscheidungsproblem" adlı çalışması, hesaplanabilir ifadeler ile belirli fiziksel sistemler arasında resmi bir eşdeğerlik olduğunu göstermiştir.

Hilary Putnam ve diğer filozofların çalışmalarında yer alan alternatif bir hesaplama anlayışı, haritalama yaklaşımı olarak adlandırılır. Peter Godfrey-Smith tarafından "basit haritalama yaklaşımı" olarak adlandırılan bu model, Gualtiero Piccinini tarafından şöyle özetlenmiştir: Bir fiziksel sistemin belirli bir hesaplamayı gerçekleştirdiği söylenebilir, eğer bu sistemin durumu ile hesaplama arasında bir eşleme varsa. Bu eşleme, sistemin mikro-fiziksel durumlarının, hesaplama durumları arasındaki geçişleri yansıtacak şekilde olması gerektiğini belirtir.

Jerry Fodor gibi filozoflar, hesaplamanın ancak anlamsal içerik taşıması durumunda gerçekleşebileceğini öne süren farklı açıklamalar sunmuşlardır. Bu yaklaşıma göre, hesaplama yapan bir sistemi rastgele bir fiziksel sistemden ayıran temel özellik, hesaplama süreçlerinde kullanılan işlenenlerin belirli bir şeyi temsil etmesidir.
Bu anlayış, fiziksel sistemlerde hesaplama (pancomputationalism) olarak bilinen ve her şeyin aslında her şeyi hesapladığı fikrini içeren aşırı soyutlamayı engellemeye çalışır.

Gualtiero Piccinini, hesaplamayı mekanik felsefe temelinde açıklayan bir model önermektedir. Bu modele göre, fiziksel hesaplama sistemleri, belirli bir tasarıma sahip mekanizmalar olarak kabul edilir. Bu mekanizmalar, belirli kurallara göre ortamdan bağımsız bilgi taşıyıcılarını manipüle ederek fiziksel hesaplama gerçekleştirirler.

Ortamdan bağımsızlık: Bir hesaplama sisteminin fiziksel ortamdan bağımsız olarak farklı türde "gerçekleştiriciler" tarafından uygulanabilir olması anlamına gelir.
Kural: Fiziksel hesaplama sisteminin girdileri, çıktıları ve iç durumları arasındaki eşlemeyi tanımlar.
Bu yaklaşım, geleneksel dijital bilgisayarlarda olduğu gibi yalnızca voltaj değişimlerine dayanan hesaplamaların ötesine geçerek, beynin hesaplama süreçleri veya kuantum bilgisayarlar gibi farklı hesaplama biçimlerini de içerebilecek bir model sunar.

Hesaplama teorisinde, bir dizi matematiksel hesaplama modeli geliştirilmiştir.
Tipik matematiksel bilgisayar modelleri şunlardır:

Durum modelleri, Turing makinesi, yığıt otomatonu, sonlu durumlu otomaton ve PRAM (Fonksiyonel modeller)
Lambda kalkülüsü (Mantıksal modeller)
Mantık programlama (Eşzamanlı modeller)
Aktör modeli ve süreç hesaplamaları
Giunti, hesaplama teorisinin incelediği modelleri hesaplama sistemleri olarak adlandırır ve bunların hepsinin ayrık zaman ve ayrık durum uzayına sahip matematiksel dinamik sistemler olduğunu savunur. Bir hesaplama sisteminin üç bölümden oluşan karmaşık bir nesne olduğunu iddia eder. Birincisi, ayrık zaman ve ayrık durum uzayına sahip bir matematiksel dinamik sistem 
  
    
      
        D
        S
      
    
    {\displaystyle DS}
  
 ikincisi, bir teorik parça 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 ve bir gerçek parça 
  
    
      
        
          B
          
            F
          
        
      
    
    {\displaystyle B_{F}}
  
'den oluşan bir hesaplama düzeni 
  
    
      
        
          I
          
            D
            S
            ,
            H
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{DS,H}}
  
 üçüncüsü, dinamik sistemi 
  
    
      
        D
        S
      
    
    {\displaystyle DS}
  
 ile düzeni 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 birbirine bağlayan bir yorum 
  
    
      
        H
        =
        
          (
          
            F
            ,
            
              B
              
                F
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle H=\left(F,B_{F}\right)}
  
'dır.

Evrimsel hesaplama
Paralel hesaplama
Bilimsel hesaplama
Dağıtık hesaplama

Hesaplanabilir sayılar, belirlenen herhangi bir doğruluk seviyesine ulaşacak şekilde sonlu ve sona eren bir algoritma ile hesaplanabilen reel sayıları ifade eder. Bu sayılar; yinelemeli sayılar, etkili sayılar ya da hesaplanabilir reel sayılar olarak da adlandırılır. Hesaplanabilir reel sayılar kavramı, o dönemde mevcut olan sezgisel hesaplanabilirlik kavramı üzerinden Emile Borel tarafından 1912'de ortaya konmuştur.
Genel yinelgen fonksiyonlar, Turing makineleri veya λ-hesaplama gibi formal algoritma temsilleri kullanılarak eşdeğer tanımlamalar yapılabilir. Hesaplanabilir sayılar, bir reel kapalı alan oluşturur ve matematikte pek çok durumda, ancak her durumda olmamak üzere, reel sayıların yerini alabilirler.

Aşağıdaki metinde, Marvin Minsky sayıların hesaplanması konusunu, Alan Turing'in 1936 yılında tanımladığı sayılarla benzer bir yöntemle ifade etmektedir; yani, 0 ile 1 arasında "ondalık kesirler olarak yorumlanan sayı dizileri" şeklinde:

Hesaplanabilir bir sayı, başlangıçta n verilerek çalıştırıldığında, o sayının ninci basamağını kodlanmış olarak sonuçlandıran bir Turing makinesi bulunması hâlidir.
Tanımın temelini oluşturan kavramlar şöyledir: (1) Başta tanımlanmış bir n değerinin mevcudiyeti, (2) Her bir n değerinde, işlemin yalnızca belirli sayıda adımda gerçekleştirilmesi ve ardından makinenin istenilen sonucu üreterek faaliyetine son vermesidir.
(2) maddesinin bir başka versiyonu şu şekildedir: Makine, üzerindeki şeritte sıralı olarak bulunan tüm n sayısını yazdırır ve ninci sayıyı yazdıktan sonra işlemini durdurur - Bu durum, Minsky'nin gözlemlerini belirginleştirir: (3) Bir Turing makinesinin kullanılmasıyla, makinenin durum tablosunun şeklini alan sonlu bir tanımın, potansiyel olarak sonsuz bir ondalık sayı dizisini tanımlamak için nasıl kullanıldığıdır.
Fakat bu durum, sonucun önceden belirlenmiş herhangi bir doğruluk seviyesine uygun olması gerektiğini öngören modern tanımı kapsamaz. Başlangıçta sunulan gayri resmi tanım, tablo yapımcısının ikilemi (İng. table-maker's dilemma) olarak bilinen ve modern tanımın uğraşmadığı bir yuvarlama problemi ile karşı karşıyadır.

Bir reel sayı a, eğer belirli bir hesaplanabilir fonksiyon 
  
    
      
        f
        :
        
          N
        
        →
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle f:\mathbb {N} \to \mathbb {Z} }
  
 aracılığıyla aşağıdaki yöntemle yakınsanabiliyorsa, hesaplanabilir olarak kabul edilir: Pozitif her tam sayı n değeri için, fonksiyon, a sayısının aşağıdaki koşulu sağlamasını garantileyen bir f(n) tam sayısını hesaplar:

  
    
      
        
          
            
              f
              (
              n
              )
              −
              1
            
            n
          
        
        ≤
        a
        ≤
        
          
            
              f
              (
              n
              )
              +
              1
            
            n
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {f(n)-1 \over n}\leq a\leq {f(n)+1 \over n}.}
  

İki benzer ve denk tanım mevcuttur:

Herhangi bir pozitif rasyonel hata sınırı 
  
    
      
        ε
      
    
    {\displaystyle \varepsilon }
  
 için, 
  
    
      
        
          |
        
        r
        −
        a
        
          |
        
        ≤
        ε
        ,
      
    
    {\displaystyle |r-a|\leq \varepsilon ,}
  
 koşulunu tatmin eden bir r rasyonel sayı elde edebilen hesaplanabilir bir fonksiyon vardır.
Hesaplanabilir rasyonel sayılar dizisi 
  
    
      
        
          q
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle q_{i}}
  
, a sayısına yakınsamakta ve her i için 
  
    
      
        
          |
        
        
          q
          
            i
          
        
        −
        
          q
          
            i
            +
            1
          
        
        
          |
        
        <
        
          2
          
            −
            i
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle |q_{i}-q_{i+1}|<2^{-i},}
  
 eşitsizliğini sağlamaktadır.
Hesaplanabilir sayılar, hesaplanabilir Dedekind kesitleri aracılığıyla tanımlanabilen bir başka denk tanıma sahiptir. Bir hesaplanabilir Dedekind kesiti, bir rasyonel sayı 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 girdisi sağlandığında 
  
    
      
        D
        (
        r
        )
        =
        
          t
          r
          u
          e
        
        ;
      
    
    {\displaystyle D(r)=\mathrm {true} ;}
  
 ya da 
  
    
      
        D
        (
        r
        )
        =
        
          f
          a
          l
          s
          e
        
        ;
      
    
    {\displaystyle D(r)=\mathrm {false} ;}
  
 değerlerinden birini döndüren hesaplanabilir bir fonksiyon 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'dir ve şu şartları karşılar:

  
    
      
        ∃
        r
        D
        (
        r
        )
        =
        
          t
          r
          u
          e
        
        ;
      
    
    {\displaystyle \exists rD(r)=\mathrm {true} ;}
  

  
    
      
        ∃
        r
        D
        (
        r
        )
        =
        
          f
          a
          l
          s
          e
        
        ;
      
    
    {\displaystyle \exists rD(r)=\mathrm {false} ;}
  

  
    
      
        (
        D
        (
        r
        )
        =
        
          t
          r
          u
          e
        
        )
        ∧
        (
        D
        (
        s
        )
        =
        
          f
          a
          l
          s
          e
        
        )
        ⇒
        r
        <
        s
        ;
      
    
    {\displaystyle (D(r)=\mathrm {true} )\wedge (D(s)=\mathrm {false} )\Rightarrow r<s;}
  

  
    
      
        D
        (
        r
        )
        =
        
          t
          r
          u
          e
        
        ⇒
        ∃
        s
        >
        r
        ,
        D
        (
        s
        )
        =
        
          t
          r
          u
          e
        
        .
        ;
      
    
    {\displaystyle D(r)=\mathrm {true} \Rightarrow \exists s>r,D(s)=\mathrm {true} .;}
  

3 sayısının küpkökünü tanımlayan D adlı program tarafından sunulan bir örnekte, 
  
    
      
        q
        >
        0
        ;
      
    
    {\displaystyle q>0;}
  
 olmak üzere, bu durum şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          p
          
            3
          
        
        <
        3
        
          q
          
            3
          
        
        ⇒
        D
        (
        p
        
          /
        
        q
        )
        =
        
          t
          r
          u
          e
        
        ;
      
    
    {\displaystyle p^{3}<3q^{3}\Rightarrow D(p/q)=\mathrm {true} ;}
  

  
    
      
        
          p
          
            3
          
        
        >
        3
        
          q
          
            3
          
        
        ⇒
        D
        (
        p
        
          /
        
        q
        )
        =
        
          f
          a
          l
          s
          e
        
        .
        ;
      
    
    {\displaystyle p^{3}>3q^{3}\Rightarrow D(p/q)=\mathrm {false} .;}
  

Bir reel sayının hesaplanabilir olması, ancak ve ancak ona tekabül eden hesaplanabilir bir Dedekind kesiti D'nin varlığı ile mümkündür. Her hesaplanabilir sayı için D fonksiyonu özgündür (tabii ki, farklı iki program aynı fonksiyonu temin edebilir).
Reel ve sanal parçaları hesaplanabilir olan bir karmaşık sayı, hesaplanabilir olarak tanımlanmaktadır.

Her bir Turing makinesi tanımına özgü bir Gödel sayısı tahsis edilmesi, hesaplanabilir sayılarla ilişkilendirilen doğal sayılar içerisinde bir 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 alt kümesi oluşturur ve bu alt kümeden hesaplanabilir sayılara bir örten fonksiyonun varlığını işaret eder. Turing makinelerinin yalnızca sayılabilir miktarda olduğu bilinmekte olup, bu durum hesaplanabilir sayıların alt sayılabilir olduğunu ortaya koymaktadır. Ne var ki, bu Gödel sayılarının oluşturduğu 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 kümesi hesaplanabilir sıralanabilir nitelikte değildir (ve buna bağlı olarak, bu kümeyle ilintili olarak tanımlanan 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 alt kümeleri de hesaplanabilir sıralanabilir değildir). Bu, hesaplanabilir reel sayıları üreten Turing makinelerine denk gelen Gödel sayılarını tespit edecek bir algoritmanın bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Hesaplanabilir bir reel sayı üretmek için bir Turing makinesinin bir tam fonksiyon hesaplaması gerekmekte, fakat bu durumun ilişkili karar problemi Turing derecesi 0′′ kapsamındadır. Bu nedenle, doğal sayılardan hesaplanabilir reelleri temsil eden makinelerin oluşturduğu 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 kümesine yönelik örten bir hesaplanabilir fonksiyon mevcut değildir ve Cantor'un diyagonal argümanı, bunların sayılamayacak kadar çok olduğunu oluşturmacı bir biçimde ispatlamak için kullanılamaz.
Reel sayılar kümesinin sayılamaz olduğu bilinirken, hesaplanabilir sayılar kümesi klasik anlamda sayılabilirdir ve böylece reel sayıların büyük bir çoğunluğu hesaplanabilir nitelikte değildir. Bu durumda, herhangi bir hesaplanabilir sayı 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 için, iyi sıralama prensibi 
  
    
      
        S
      
    
    {\displaystyle S}
  
 içinde 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'e denk gelen minimal bir elementin varlığını öngörür; dolayısıyla, bu haritanın bir bijeksiyon olduğu minimal elemanlardan oluşan bir alt kümenin mevcut olduğu sonucuna varılır. Bu bijeksiyonun ters çevrimi, hesaplanabilir sayıların doğ

Metapontumlu Hippasus veya Híppasos (Grekçe: Ἵππασος ὁ Μεταποντῖνος, y. MÖ 530 - 450), Pisagorcu bir filozof ve matematikçi

Hippasus'un yaşamı hakkında çok az şey bilinmektedir. MÖ 5. yüzyılın sonlarında, Pisagor zamanından yaklaşık bir yüzyıl sonra yaşamış olabilir. İtalya'daki Metapontum (Magna Graecia) genellikle doğum yeri olarak anılır, Iamblichus'a göre bazıları Metapontum'un doğum yeri olduğunu iddia ederken, bazıları da yakındaki Croton şehrini söylemektedir. Hippasus, Iamblichus'un "tüm şehirlerin Pisagorcuları" listesinde Sybaris kenti altında kaydedilmiştir. Ayrıca Iamblichus Hippasus'un Acusmatici'ye (Grekçe: ἀκουσματικοί) karşıt olarak Mathematici (Grekçe: μαθηματικοί) olarak adlandırılan Pisagor mezhebinin kurucusu olduğunu belirtir; ancak başka yerlerde onu Mathematici'nin aksine Acusmatici'nin kurucusu yapar. Iamblichus, Hippasus'un ölümünü aşağıdaki gibi anlatmaktadır;

"Hippasus ile ilgili bir Pisagorcu olduğu ve on iki beşgenden küre inşa etmeyi ilk yayınlayan ve tanımlayan kişi olması nedeniyle, dinsizliği için denizde telef oldu ama keşfi için övgü aldı, gerçekte hepsi ona aitti (çünkü bu şekilde Pisagor'a atıfta bulunurlar ve ona kendi adıyla hitap etmezler)."
Thomas Taylor'ın Pisagor'un Hayatı (İngilizce: The life of Pythagoras, 1918 çevirisi) adlı eserinde Iamblichus (yaklaşık MS 245-325)'a göre;

"Ayrıca, onu takip eden iki sınıf için iki tür felsefe biçimi vardı: Acusmatici ve Mathematici. Diğerleri Pisagorcu olarak kabul edilir, ancak Mathematici, Acusmatici'nin talimatlarını Pisagor'dan değil Hippasus'tan aldığını kabul etmez. Acusmatici'nin felsefesi, gösteriler ve bir muhakeme süreci eşliğinde yapılan seçmelerden oluşuyordu; çünkü sadece bir şeyin belirli bir şekilde yapılmasını emretti ve O'nun söylediği diğer şeyleri, ilahi dogmalar olarak korumak için çaba göstermeleri gerekti. Hafıza en değerli erdemdi. Tüm bu seçmeler üç türdendi; bazıları bir şeyin ne olduğunu belirtir; diğerleri özellikle ne olduğunu, diğerleri yapılması gereken veya yapılmaması gerekenleri. (s.61)"
olduğunu ifade etmektedir.

Aristoteles, Hippasus'un ateş unsurunu her şeyin sebebi olarak tuttuğundan ve Herakleitos ile ateşi evrendeki ilk element olarak tanımladığından bahseder; ve Sextus Empiricus, bu açıdan onu Pisagorcularla karşılaştırır, arinin maddi olduğuna inandılar, onlar bunun cisimsiz, yani sayı olduğunu düşündüler. Diogenes Laërtius bize Hippasus'un "evrendeki değişikliklerin tamamlanması için gereken belirli bir zaman olduğuna ve evrenin sınırlı ve hareket halinde olduğuna" inandığını söyler. Bir ifadeye göre, Hippasus hiçbir yazı bırakmadı, bir başkasına göre, Pisagor'u itibarını zedelemek için yazılmış Mistik Söylem (İngilizce: Mystic Discourse)'in yazarıydı.
Platon'un Phaedo'undaki marjinal bir bursiyer notu, onu müzik teorisinde erken bir deneyci olarak not eder ve 4:3, 3:2 ve 2:1 gibi temel müzik oranlarını keşfetmek için bronz disklerden yararlandığını iddia eder.

Hayatı veya inançları hakkında çok az şey bilinmektedir, ancak bazen irrasyonel sayıların varlığının keşfi ile anılır. İrrasyonel sayıların keşfinin Pisagorcular için şok edici olduğu söylenir ve Hippasus'un, görünüşe göre bunu ifşa ettiği için tanrılar tarafından bir ceza olarak denizde boğulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, bu hikâyeyi anlatan birkaç antik kaynak ya Hippasus'tan adıyla bahsetmez (örneğin Pappus) ya da alternatif olarak Hippasus'un kürenin içinde bir on iki yüzlüyü nasıl inşa edeceğini açıkladığı için boğulduğunu söyler. İrrasyonalitenin keşfi, herhangi bir eski yazar tarafından özellikle Hippasus'a atfedilmemiştir. Pisagorcular, tüm sayıların tam sayıların oranı olarak ifade edilebileceğini telkin ettiler ve irrasyonel sayıların keşfinin onları şok ettiği söylenir. Ancak, keşfi Hippasus ile ilişkilendiren kanıtlar karışıktır.
Pappus sadece irrasyonel sayıların bilgisinin Pisagor Okulundan kaynaklandığını ve sırrı ilk ifşa eden üyenin boğularak telef olduğunu söylüyor. Iamblichus bir dizi tutarsız rapor veriyor. Bir  hikâyede bir Pisagorcunun irrasyonel olanın doğasını ifşa ettiği için nasıl kovulduğunu anlatır; ancak daha sonra kürenin içindeki düzgün on iki yüzlünün inşasını bildiği için denizde boğulan Pisagor efsanesini aktarır. Başka bir açıklamada, on iki yüzlünün inşasına ihanet ettiği ve bu yapının kendisi için kredi aldığı için denizde boğulanın Hippasus olduğunu anlatır; ama başka bir hikâyede, bu aynı ceza, irrasyonel bilgisini ifşa eden Pisagorcuya atfedilir. Iamblichus, denizde boğulmanın tanrıların dinsiz davranışları için verdiği bir ceza olduğunu açıkça belirtir.
Bu hikâyeler genellikle irrasyonelliğin keşfini Hippasus'a atfetmek için bir araya getirilir, ancak yapıp yapmadığı belirsizdir. Prensip olarak, hikâyeler birleştirilebilir, çünkü on iki yüzlüleri oluştururken irrasyonel sayıları keşfetmek mümkündür. Sonsuz ters çıkarma ile irrasyonellik, düzgün beşgenin Altın Oranında kolayca görülebilir.
20. yüzyılın başlarında bazı akademisyenler Hippasus'a 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'nin irrasyonelliğinin keşfini atfettiler. Platon, Theaetetus adlı eserinde, Cyreneli Theodorus'un (MÖ 400) 
  
    
      
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {3}}}
  
, 
  
    
      
        
          
            5
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {5}}}
  
, vs. 
  
    
      
        
          
            17
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {17}}}
  
'ye kadar irrasyonelliğini nasıl kanıtladığını açıklar, bu da daha önceki bir matematikçinin 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'nin irrasyonelliğini zaten kanıtladığını ima eder. Aristoteles, 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'nin irrasyonelliğinin bir kanıtı yöntemine atıfta bulundu ve bu aynı çizgide tam bir antik ispat olan Öklid'in X. Kitabının sonunda yer alan önermede ortaya konmuştur. Yöntem, bir karenin köşegeninin kenar ile orantılı olduğu varsayılırsa, o zaman aynı sayının hem tek hem de çift olması gerektiğini gösteren çelişkiye dayalı veya "reduktio ad absurdum" bir kanıttır.
Modern yazarların elinde, belirsiz antik raporların ve modern tahminlerin bu birleşimi bazen çok daha empatik ve renkli bir masala dönüşmüştür. Bazı yazarlar Hippasus'un keşfini bir gemideyken yaptığını ve bunun sonucunda Pisagorlu gemi arkadaşlarının onu denize attığını söylerlerken, bir yazar, "
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
'nin irrasyonel bir sayı olduğunu" göstererek Pisagor'un "ebedi utancına" sebep olduğundan Hippasus'u boğarak ölüme mahkûm ettiğini bile söylemektedir.

"Hippasus of Metapontum". scienceworld.wolfram.com. 15 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Hippasus Of Metapontum". encyclopedia.com. 26 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Laërtius, Diogenes (1925). "Pythagoreans: Hippasus". Lives of the Eminent Philosophers. 2:8. Translated by Hicks, Robert Drew (Two volume ed.). Loeb Classical Library.

II. Bhāskara veya sadece Bhaskara (1114 – 1185) 12. yüzyılda yaşamış Hint matematikçi. "Öğretmen Bhaskara" anlamına gelen Bhaskara Achārya olarak da anılmıştır. Bijjada Bida (bugünkü Beed bölgesi, Maharashtra eyaleti, Güney Hindistan) yakınlarında, Deşastha Brahmin bir aileye doğmuştur. Varahamihira ve Brahmagupta matematik geleneğini takip eden Bhaskara, zaman içinde Ujjain'deki astronomi gözlemevinin başı konumuna gelmiştir. Batı Maharaştra'nın Sahyadri bölgesinde yaşamıştır. Torunu, 1207 yılında Bhaskara'nın eserlerinin çalışılması ve incelenmesi için bir okul kurmuştur.
Bhaskara ve eserleri 12. yüzyıldaki matematik ve astronomi bilgisine büyük katkılarda bulunmuştur. Temel eserleri aritmetikle ilgili olan Lilivati, cebir ile ilgili olan Bijaganita ve iki bölümden oluşan Siddhanta Şiromani'dir. 1150'de yazılmış olan Siddhanta Şiromani'nin iki kısmı şunlardır: Goladhyaya (küre) ve Grahaganita (gezegenlerin matematiği).

Jacques Salomon Hadamard ForMemRS (8 Aralık 1865, Versay - 17 Ekim 1963, Paris), sayı teorisi, karmaşık analiz, diferansiyel geometri ve kısmi diferansiyel denklemlere önemli katkılarda bulunan Fransız matematikçidir.

Yahudi asıllı öğretmen Amédée Hadamard ve Claire Marie Jeanne Picard'ın oğlu olan Hadamard, Fransa'nın Versay kentinde doğdu ve babasının öğretmenlik yaptığı Lycée Charlemagne ve Lycée Louis-le-Grand'a okullarında okudu. 1884'te Hadamard, hem orada hem de École Polytechnique'de giriş sınavlarında birinci olarak École Normale Supérieure'ye girdi. Öğretmenleri arasında Tannery, Hermite, Darboux, Appell, Goursat ve Picard vardı. Doktorasını 1892'de aldı ve aynı yıl Riemann zeta işlevi üzerine yazdığı denemesiyle Grand Prix des Sciences Mathématiques ile ödüllendirildi.
1892'de Hadamard, üç oğlu ve iki kızı olan Yahudi kökenli Louise-Anna Trénel ile evlendi. Ertesi yıl Bordeaux Üniversitesi'nde ders verdi ve burada determinantlar üzerindeki ünlü eşitsizliğini kanıtladı, bu da eşitlik geçerli olduğunda Hadamard matrislerinin keşfedilmesine yol açtı. 1896'da iki önemli katkı yaptı: karmaşık fonksiyon teorisini kullanarak asal sayı teoremini kanıtladı (Charles Jean de la Vallée-Poussin tarafından bağımsız olarak kanıtlandı); yüzeylerin ve dinamik sistemlerin diferansiyel geometrisinde jeodezik üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı Fransız Bilimler Akademisi Bordin Ödülü'ne layık görüldü. Aynı yıl Bordeaux'da Astronomi ve Rasyonel Mekanik Profesörü olarak atandı. Geometri ve sembolik dinamikler üzerine temel çalışmaları 1898'de negatif eğrilik yüzeyleri üzerindeki jeodezik çalışmalarıyla devam etti. Kümülatif çalışması için 1898'de Prix Poncelet ile ödüllendirildi.
İkinci kuzeni Lucie'nin Dreyfus'un karısı olması nedeniyle onu kişisel olarak ilgilendiren Dreyfus olayından sonra Hadamard, ateist olduğunu söylemesine rağmen siyasi olarak aktif ve Yahudi davalarının sadık bir destekçisi oldu.
1897'de Paris'e geri döndü, Sorbonne ve Collège de France'ta görev yaptı ve 1909'da Mekanik Profesörü olarak atandı. Bu göreve ek olarak, Jordan ve Appell'den sonra 1912'de École Polytechnique ve 1920'de École Centrale'de analiz başkanlığına atandı. Paris'te ilgi alanlarını matematiksel fizik problemleri, özellikle kısmi diferansiyel denklemler, varyasyonlar hesabı ve fonksiyonel analizin temelleri üzerinde yoğunlaştırdı. Yale Üniversitesi'nde 1922'de verilen derslere dayanarak konuyla ilgili yeni ufuklar açan kitabında doruğa ulaşan kısmi diferansiyel denklemler teorisine iyi tasarlanmış problem fikrini ve iniş yöntemini tanıttı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde olasılık teorisi ve matematik eğitimi üzerine yazdı.
Hadamard, tüm çalışmalarını düzenlemesine yardım ettiği Poincaré'nin ardından 1916'da Fransız Bilimler Akademisi'ne seçildi. 1920'de Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi'nin yabancı üyesi oldu. 1929'da SSCB Bilimler Akademisi'ne yabancı üye seçildi. Sovyet ve Çinli matematikçilerin daveti üzerine 1930 ve 1934'te Sovyetler Birliği'ni ve 1936'da Çin'i ziyaret etti.
Hadamard, İkinci Dünya Savaşı'nın başında Fransa'da kaldı ve 1940'ta güney Fransa'ya kaçtı. Vichy hükümeti, 1941'de Amerika Birleşik Devletleri'ne gitmesine izin verdi ve New York'taki Columbia Üniversitesi'nde misafir pozisyonu elde etti. 1944'te Londra'ya taşındı ve 1945'te savaş bittiğinde Fransa'ya döndü.
Ekim 1901'de üniversitenin iki yüzüncü yıldönümü kutlamaları sırasında Yale Üniversitesi tarafından Hadamard'a fahri doktora (LL.M. D.) verildi. 1956'da yaşam boyu başarılarından dolayı CNRS Altın madalyası aldı. 1963'te doksan yedi yaşında Paris'te öldü.
Hadamard'ın öğrencileri arasında Maurice Fréchet, Paul Lévy, Szolem Mandelbrojt ve André Weil vardı.

Psychology of Invention in the Mathematical Field (anlamı: Matematiksel Alanında Buluşun Psikolojisi) adlı kitabında Hadamard, matematiksel düşünce süreçlerini incelemek için iç gözlemin sonuçlarını kullanır ve kişisel veya buluş çalışmasına katılan diğer bilim adamlarından toplanan gözlemleri rapor etmeye ve yorumlamaya çalışır. Dili ve bilişi tanımlayan yazarların tam aksine, kendi matematiksel düşüncesini büyük ölçüde sözsüz olarak tanımlayarak genellikle bir problemin tüm çözümünü temsil eden zihinsel imgeler de kullanır.
Zamanın önde gelen 100 fizikçisine (yaklaşık 1900) anket yaptı ve onlara işlerini nasıl yaptıklarını sordu. Hadamard, matematikçilerin / teorik fizikçilerin Carl Friedrich Gauss, Hermann von Helmholtz, Henri Poincaré ve diğerlerinin deneyimlerini tüm çözümleri "ani kendiliğindenlik" olarak tanımladı.
Hadamard, bu süreci beş aşamalı Graham Wallas yaratıcı süreç modelinin dört aşamasına sahip olarak tanımladı ve ilk üçü de Helmholtz tarafından ortaya atıldı: Hazırlık, Kuluçka, Aydınlatma ve Doğrulama.

An Essay on the Psychology of Invention in the Mathematical Field. Princeton University Press, 1945; new edition under the title The Mathematician's Mind: The Psychology of Invention in the Mathematical Field, 1996; 0-691-02931-8, Online
Le problème de Cauchy et les équations aux dérivées partielles linéaires hyperboliques, Hermann 1932 (Lectures given at Yale, Eng. trans. Lectures on Cauchy's problem in linear partial differential equations, Yale University Press, Oxford University Press 1923, Reprint Dover 2003)
La série de Taylor et son prolongement analytique, 2nd edn., Gauthier-Villars 1926
La théorie des équations aux dérivées partielles, Peking, Editions Scientifiques, 1964
Leçons sur le calcul des variations, Vol. 1, Paris, Hermann 1910, Online
Leçons sur la propagation des ondes et les équations de l'hydrodynamique, Paris, Hermann 1903, Online
Four lectures on Mathematics, delivered at Columbia University 1911 10 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Columbia University Press 1915 (1. The definition of solutions of linear partial differential equations by boundary conditions, 2. Contemporary researches in differential equations, integral equations and integro-differential equations, 3. Analysis Situs in connection with correspondendes and differential equations, 4. Elementary solutions of partial differential equations and Greens functions), Online
Leçons de géométrie élémentaire, 2 vols., Paris, Colin, 1898, 1906 (Eng. trans: Lessons in Geometry, American Mathematical Society 2008), Vol. 1, Vol. 2
Cours d'analyse professé à l'École polytechnique, 2 vols., Paris, Hermann 1925/27, 1930 (Vol. 1: Compléments de calcul différentiel, intégrales simples et multiples, applications analytiques et géométriques, équations différentielles élémentaires, Vol. 2: Potentiel, calcul des variations, fonctions analytiques, équations différentielles et aux dérivées partielles, calcul des probabilités)
Essai sur l'étude des fonctions données par leur développement de Taylor. Étude sur les propriétés des fonctions entières et en particulier d'une fonction considérée par Riemann, 1893, Online
"Étude sur les propriétés des fonctions entières et en particulier d'une fonction considérée par Riemann". Journal de mathématiques pures et appliquées. 1893. ss. 171-216. 6 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Aralık 2020. 
Sur la distribution des zéros de la fonction 
  
    
      
        ζ
        (
        s
        )
      
    
    {\displaystyle \zeta (s)}
  
 et ses conséquences arithmétiques, Bulletin de la Société Mathématique de France, Vol. 24, 1896, pp. 199–220 Online
Hadamard, Jacques (2003) [1923], Lectures on Cauchy's problem in linear partial differential equations, Dover Phoenix editions, Dover Publications, New York, ISBN 978-0-486-49549-1, JFM 49.0725.04, MR 0051411, 20 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Aralık 2020 
Hadamard, Jacques (1999) [1951], Non-Euclidean geometry in the theory of automorphic functions, History of Mathematics, 17, Providence, R.I.: American Mathematical Society, ISBN 978-0-8218-2030-8, MR 1723250 
Hadamard, Jacques (2008) [1947], Lessons in geometry. I, Providence, R.I.: American Mathematical Society, doi:10.1090/mbk/057, ISBN 978-0-8218-4367-3, MR 2463454, 25 Eylül 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Aralık 2020 
Hadamard, Jacques (1968),  Fréchet, M.; Lévy, P.; Mandelbrojt, S.; Schwartz, Laurent (Ed.), Œuvres de Jacques Hadamard. Tomes I, II, III, IV, Éditions du Centre National de la Recherche Scientifique, Paris, MR 0230598 

Cauchy-Hadamard teoremi
Hadamard üç çember teoremi
Hadamard çarpımı

Mandelbrojt, S. (1970–1980). "Hadamard, Jacques". Dictionary of Scientific Biography. 6. New York: Charles Scribner's Sons. pp. 3–5. ISBN 978-0-684-10114-9.
Life and Work of Jacques Hadamard, American Mathematical Society, 1998, ISBN 0-8218-0841-9 .
Jacques Hadamard: a universal mathematician, History of Mathematics, 14, American Mathematical Society/London Mathematical Society, 1998, ISBN 0821819232 

 Wikimedia Commons'ta Jacques Hadamard ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Jeanne Louise Galice ya da bilinen sahne adıyla Jain (d. 7 Şubat 1992), Fransız şarkıcı, müzisyen ve söz yazarıdır. Jain, kariyerine 2013'te Mr. Flash olarak tanınan müzik yapımcısı ile tanıştığı sırada başladı. Daha sonra demo parçalarını MySpace'de yayınladı ve burada uzun süredir menajeri olarak kalan Dready tarafından fark edildi. Fransız şarkıcı Yodelice tarafından Paris'e davet edildi ve ilk albümü olan Zanaka'yı 6 Kasım 2015 günü yayımladı.

Jain, müzik türlerinin karışım anlamında duyabileceğimiz çeşitli müzikal ilhamlarına sahiptir. ASAP Rocky, Joey Badass veya Tupac gibi sanatçılarla Amerikan hip-hop'tan Otis Redding'in ruhuna geçerek, Afrika kökenli müzikten çok etkilendiğini iddia ediyor. Annesi onu çok genç yaşta Youssou N'Dour, Salif Keïta ve Oumou Sangaré gibi sanatçılarla tanıştırdı.

Jain, bugüne kadar 2 stüdyo albümü, 3 de EP çıkarmıştır.

2015: Zanaka
2018: Souldier

2015: Hope
2016: Come
2017: Zanaka

2015: Come
2016: Makeba
2018: Alright
2018: Star
2018: Souldier
2019: Gloria

Joseph-Louis Lagrange (d. 25 Ocak 1736, Torino - ö. 10 Nisan 1813, Paris) bir İtalyan Aydınlanma Dönemi matematikçisi ve astronomudur. Analiz, sayı kuramı ve klasik ve gök mekaniği alanlarında önemli katkıları olmuştur.
1776 yılında Euler ve d'Alembert'in tavsiyesi ile yirmi yıldan fazla yaşadığı, çalıştığı ve Fransız Bilim Akademisi'nden birçok ödül aldığı Berlin, Prusya'da bulunan Prusya Bilim Akademisi'nde Euler'den devraldığı matematik yöneticiliği görevini üstlendi. Lagrange'ın analitik matematik üzerine olan ve Newton'dan sonra klasik mekaniğe en kapsamlı şekilde yaklaşan ve matematiksel fiziğin gelişimi için temel hazırlayan tezi (Mécanique Analytique, 4.ed., 2 vols. Paris Gauthier-Villars et fills, 1888-89) Berlin'de yazıldı ve 1788 yılında yayımlandı.
1787'de 51 yaşındayken Berlin'den Paris'e taşındı ve Fransız Akademisi'nin bir üyesi oldu. Hayatının sonuna kadar Fransa'da kaldı. 1794 yılında École Polytechnique açıldığında oradaki ilk analiz profesörü oldu. 1799 yılında ise Bureau des Longitues'in kurucu üyesi ve senatör oldu.

Fonksiyonların maksimum ve minimumları için olan Euler-Lagrange denklemlerinin türetilmesi ile ortaya çıkan değişkenler kalkülüsünün yaratıcılarındandır. Bu yöntemi, muhtemel kısıtlamaları da hesaba katarak genişletmiş ve Lagrange çarpanlarını üretmiştir. Lagrange türevsel denklemleri çözmek için bir yöntem olan değişken değiştirme yöntemini bulmuş, türevsel kalkülüsü olasılıklar kuramına uygulayarak denklem çözümleri alanında önemli çalışmalar ortaya koymuştur. Her doğal sayının dört adet sayının karesinin toplamı olduğunu kanıtlamıştır. Theorie des fonctions analytiques adlı çalışması grup teorisini oluşturan temellerindendir. Kalkülüs alanında Taylor serilerine ve içkestirim'e özgün bir yaklaşım geliştirmiştir. Dünya, Ay ve Güneş için üç cisim problemi ve Jüpiter’in uydularının hareketleri üzerinde çalışmıştır ve 1772 yılında, günümüzde Lagrange noktaları olarak bilinen kavramı içeren bu probleme özel durum çözümleri bulmuştur. En önemli katkıları mekanik alanında yaptıklarıdır. Newton mekaniğini bugün Lagrange mekaniği olarak bilinen analiz branşına dönüştürmüş ve mekanik prensipler olarak adlandırılan prensiplerin aslında değişkenler kalkülüsünün basit sonuçları olduğunu göstermiştir.

Lagrange, Lodovico Lagrangia doğum adına sahip İtalyan ve Fransız kökenli bir bilim adamıdır. Büyük dedesi Torino’ya taşınmış ve İtalyan bir kadınla evlenmiş bir Fransız ordusu subayıydı. Büyük dedesi gibi babası ve dedesi de İtalyan bir kadın ile evlendi. Annesi Torino’nun kırsal kesimlerinden gelmektedir. Roma Katolik’i olarak yetiştirildi ancak daha sonra Agnostik oldu.
Babası Kralın askeri hazinesinde yetkili ve Torino’da Bayındırlık ve Tahkimat Ofisi saymanı olarak görev yapıyordu. Toplumda iyi bir yere ve zenginliğe sahipti ancak oğlu henüz erişkinliğe ulaşmadan elindeki zenginliğin büyük bir kısmını kaybetti. Lagrange için babası tarafından belirlenen kariyer avukatlık oldu ve Lagrange bunu istekli bir şekilde kabul etti. College of Turin’de eğitim gördü ve en sevdiği ders klasik Latince idi. Başlarda matematiğe ilgisi yoktu hatta Yunan geometrisini sıkıcı buluyordu.
İlk olarak on yedi yaşında matematiğe ilgi göstermeye başladı. Bu ilgisi tamamen rastlantı eseri karşılaştığı Edmund Halley’in bir çalışması sonucu ortaya çıktı. Tek başına ve hiçbir yardım almadan matematik alanında çalışmaya başladı. Çalışmalarına başladığı yılın sonunda başarılı bir matematikçi haline gelmişti. III. Charles Emmanuel Lagrange’ı “ Sostituto del Maestro di Matematica" (yardımcı matematik profesörü) unvan ile kalkülüs ve Piedmontese ordusunun Benjanim Robins ve Leonard Euler’in balistik kuramlarını ilk uygulamalarına destek olması için mekanik dersi vermesi amacıyla 1755 yılında “Kraliyet Teorik ve Pratik Topçuluk Akademisi” ’ne tayin etti. Lagrange bir mühendislik okulunda kalkülüs dersi veren ilk kişiydi. Akademinin ünlü askeri komutanı ve topçuluk teorisyeni Papacino D’Antoni’ye göre Lagrange, ihmalkâr öğretme şekli, soyut kanıtlamaları ve topçuluk ve istihkâm mühendisliği uygulamalarında gösterdiği sabırsızlık nedeniyle sorun yaratan bir profesör olmuştu.

Lagrange değişkenler kalkülüsünü ortaya çıkaranlardan biriydi. 1754 yılından itibaren önce Tautochrone eğrisi üzerinde çalıştı daha sonra da işlevsellerin maksimize ve minimize edilmesi için bir işlevselin en büyük ve en küçük değerlerini bulmak için kullanılan yönteme benzer bir yol keşfetti. Lagrange 1754 ve 1756 yılları arasında Leonard Euler’e bulduğu sonuçları anlatan mektuplar yazdı. Daha sonradan bulunacak olan Euler-Lagrange değişkenler kalkülüsü denklemlerinin önünü açan ve Euler’in daha önceki analizlerini basitleştiren “δ-algoritmasını” özetledi. Lagrange bu çalışmalarını klasik mekanik problemlerine uyguladı ve Euler ve Maupertius'un sonuçlarını genelleştirdi.

1758 yılında öğrencilerinin de yardımı ile daha sonradan Torino Bilim Akademisi olarak adlandırılan bir topluluk kurdular. İlk zamanlarda yazdığı yazıların birçoğu bu topluluğun tutanaklarının beş cildinde bulunmaktadır. Bu yazılar oldukça ayrıntılı şekilde yazılmışlardır. İlk cilt, sesin yayılımı ile ilgili kuramı barındırır. Bu yazılarda Lagrange, Newton'un yaptığı bir hataya dikkat çeker ve hareket için diferansiyel bir denklem bulur ardından bu denklemin düzgün doğrusal hareket için integralini alır. Bu cilt ayrıca enine titreşen yay probleminin tam çözümünü de içermektedir. Çalışmalarında Euler, Brook Taylor, D'Alembert tarafından ortaya atılan çözümlerdeki genellenebilirlik eksikliğinden söz eder ve herhangi bir t anında eğrinin şeklinin 
  
    
      
        y
        =
        a
        sin
        ⁡
        (
        m
        x
        )
        sin
        ⁡
        (
        n
        t
        )
        
      
    
    {\displaystyle y=a\sin(mx)\sin(nt)\,}
  
 eşitliği ile bulunacağını gösterir. Makalesi vuruş ve yankılar hakkında ustaca bir tartışma ile sona erer. Bu ciltteki diğer makaleler, yinelenen seriler, olasılık ve değişkenler kalkülüsü üzerinedir.
İkinci cilt, değişkenler kalkülüsü üzerine yazılmış ve birinci ciltte bulunan birkaç makalenin sonuçlarını, kuramlarını ve gösterimlerini içeren uzun yazılardan oluşmaktadır. Ayrıca değişkenler kalkülüsünün az eylem prensibine ve bazı dinamik problemlerine uygulanışını da içermektedir.
Üçüncü cilt değişkenler kalkülüsü kullanılarak çözülmüş dinamik problemlerini ve integral kalkülüsü üzerine bazı yazılar içermektedir. Ayrıca yukarıda bahsi geçen Fermat'ın problemine, tam kare olmayan bir  n tam sayı ele alarak x2n + 1 ifadesini tam kare yapan x değerini bulduran bir çözüm ve karşılıklı etkileşimler altında hareket eden üç cisim için genelleştirilmiş türevsel denklemler bulundurmaktadır.
Yayımladığı bir diğer çalışması 1764 yılına aittir içeriği, ayın salınım hareketi ve neden sürekli aynı yüzünün göründüğüdür. Bu çalışmalarında görsel içerikler yer almaktadır. Bu çalışmaları daha sonra 1780 yılında ispatlayacağı genel hareket denklemlerinin temellerini atması açısından önemlidir.

1756 yılında Euler ve Maupertius, Lagrange'ın matematik alanındaki yeteneğini fark edip onu Berlin'e gelmesi konusunda ikna etmeye çalıştılar. Ancak Lagrange'ın böyle bir niyeti yoktu ve bu teklifleri utangaç bir şekilde reddetti. 1756 yılında d'Alembert, Lagrange için II. Friedrich ‘e Lagrange’dan Berlin’de daha saygın bir konuma gelmesi amacıyla Torino’dan ayrılmasını istemesi için bir mektupla yalvardı fakat Lagrange bu teklifi tekrar reddetti. D’Alembert’e verdiği cevap

M. Euler orada bulunduğu sürece Berlin benim için uygun bir yer gibi görünmemektedir.
şeklindedir. 1766 yılında Euler, Saint Petersburg’a gitmek için Berlin’i terk etti ve Fredrich Lagrange’a “Avrupa’daki en büyük Kral” olarak “Avrupa’nın en büyük matematikçisini” evinde ağırlamak isteğini belirttiği kendisi tarafından yazılmış bir mektup gönderdi. Lagrange sonunda ikna oldu ve önündeki yirmi yılı sadece yaptığı ufak çalışmalarla değil aynı zamanda çok önemli çalışması olan Mécanique Analytique 'i de ortaya çıkararak geçirdi. 1767 yılında Lagrange kuzeni Vittoria Conti ile evlendi.
Lagrange kendisine sık sık hayatın mükemmel düzenliliğinin avantajları hakkında söylevler veren Kralın gözdesiydi. Lagrange bu söylevlerden gereken dersi çıkardı ve o zamandan itibaren beynini ve vücudunu bir makine olarak görmeye başladı ve dayanabileceği son noktaya kadar yapabileceği iş miktarını bulmaya çalıştığı deneyler yaptı. Her akşam bir sonraki gün için kendine görevler belirledi ve tamamladığı her çalışmanın ardından geliştirilebilecek yerlerini görmek amacıyla çalışmasına kısa analizler yazdı. Çalışmalarını bir araya getirmeden önce onları kafasında toparlayıp kâğıda dökmeye başladığında hiçbir düzeltme ve silme gereği duymadan yazmaktaydı.
Buna rağmen Lagrange'ın sağlığı pekiyi değildi. Hatta eşi ondan daha kötü durumdaydı ve 1783 yılında hayatını kaybetti. Bu durum Lagrange'ı çok ağır bir depresyon sürecine soktu. 1786 yılında II. Fredrich hayatını kaybetti ve Berlin Lagrange için sıkıntılı ve üzücü bir hale geldi.

1786 yılında Fredrich'in ölümünden sonra Lagrange İspanya ve Napoli'yi de içeren ülkeler tarafından benzer davetler aldı ve XVI. Louis'in davetini kabul ederek Paris'e taşındı. Fransa'da ona şöhretini ve üstünlüğünü yansıtması için bütün imkânlar sağlanmıştı. Louvre'da kendisi için özel evler ayarlandı ve Fransız Bilim Akademisi'ne üye yapıldı. Paris'teki ilk yıllarında sürekli melankoli atakları geçirmekteydi ve neredeyse çeyrek yüzyıl boyunca üzerinde çalıştığı  Mécanique Analytique bile iki yıl boyunca kapağı dahi açılmadan masasında durdu. Fransız ihtilaline karşı duyduğu merak onu bu durumundan kurtardı ancak ihtilalin giderek büyümesi ile bu merak paniğe dönüştü.
1792 yılında yaşadığı büyük hüzün ve çekingenlik, bir astronom olan arkadaşı Pierre Charles Le Monnier'in kızı 24 yaşındaki Renée-Françoise-Adélaïde Le Monnier'e karşı bir aşka dönüştü. Renée Lagrange ile evlenmek konusunda oldukça ısrarlıydı ve daha sonra kendisini, ona daha da bağlı hale gelen 

Matematikte kardinal sayılar ya da nicel sayılar, kısaca kardinaller; bir kümenin kardinalitesi ya da nicesi olarak bilinen büyüklüğünü göstermek için kullanılan sayılardır. Sonlu kümelerde kardinalite, kümenin öğe sayısını gösteren doğal bir sayıdır. Sonsuz kümelerin öğe sayısını tanımlamak için transfinite kardinal sayılar vardır.
Sonsuz bir S kümesinin özaltkümesi olan bir A kümesi, S ile aynı kardinalitede olabilir. Bütün sonsuz kümeler aynı kardinaliteye sahip değildir. Sonsuz kümelerin kardinaliteleri 
  
    
      
        ℵ
      
    
    {\displaystyle \aleph }
  
 (okunuşu alef, İbrani alfabesinin ilk harfi) harfi ile tanımlanır.
Kardinal sayılar: 
  
    
      
        0
        ,
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        ⋯
        n
        ,
        ⋯
        ;
        
          ℵ
          
            0
          
        
        ,
        
          ℵ
          
            1
          
        
        ,
        
          ℵ
          
            2
          
        
        ,
        ⋯
        
          ℵ
          
            α
          
        
        ,
        ⋯
      
    
    {\displaystyle 0,1,2,3,\cdots n,\cdots ;\aleph _{0},\aleph _{1},\aleph _{2},\cdots \aleph _{\alpha },\cdots }
  
.
Yukarıda görüleceği gibi, doğal sayıları (sonlu kardinaller) alef sayıları (sonsuz kardinaller) takip eder. Doğal sayılar ve alef sayıları sıral sayıların alt sınıf (matematik)larıdır.

Matematikte negatif olmayan bir gerçel 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 sayısının temel karekök bulma işlemi 
  
    
      
        
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {x}}}
  
 şeklinde gösterilir ve karesi (bir sayının kendisiyle çarpılmasının sonucu) 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 olan negatif olmayan bir gerçek sayıyı ifade eder.
Örneğin, 
  
    
      
        
          
            9
          
        
        =
        3
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {9}}=3}
  
 'tür çünkü 
  
    
      
        
          3
          
            2
          
        
        =
        3
        ×
        3
        =
        9
      
    
    {\displaystyle 3^{2}=3\times 3=9}
  
 'dur.
Bu örneğin de ileri sürdüğü gibi karekök bulma, ikinci dereceden denklemlerin (genel olarak 
  
    
      
        a
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        +
        c
        =
        0
      
    
    {\displaystyle ax^{2}+bx+c=0}
  
 tipi denklemler) çözümünde kullanılabilir.
Karekök almanın sonucunda iki çözüm vardır. Negatif olmayan sayılar için bunlar temel kare kök ve negatif kare köktür. Negatif sayıların kare köklerini tanımlamak için ise sanal sayı ve karmaşık sayılar kavramları geliştirilmiştir.
Pozitif tam sayıların kare kökleri genel olarak irrasyonel sayılardır (iki tam sayının kesiri olarak ifade edilemeyen sayılardır).
Örneğin 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
, tam olarak m/n (m ve n tam sayı olacak şekilde) şeklinde yazılamaz. Buna karşın bu sayı kenarları 1 birim olan bir karenin köşegen uzunluğuna eşittir.

  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 irrasyonel olduğunun bulunması Pythagoras'ın bir takipçisi olan Hippasus'a atfedilir. Bu konuyla ilgili şöyle bir rivayet anlatılır; Sayılara mutlak bir inançla bağlı olan Pisagor'un takipçilerinden birisi olan Metanpontumlu Hippasus, dik kenarları 1 birim olan bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğunun rasyonel bir sayı olmadığını kanıtlamış. Bunu kabullenemeyen Pisagor, Hippasus'un kanıtlarının aksini de gösteremeyince, açık denizde Hippasus'u bir tekneden suya attırmış.
Kare kök sembolü (
  
    
      
        √
      
    
    {\displaystyle \surd }
  
) ilk olarak 16. yüz yılda kullanılmaya başlanmıştır. Latince kök demek olan radix kelimesinin baş harfinden, yani küçük r harfinden türetildiği söylenir.
Karekök Ortalama (matematikte İngilizcesinden dolayı ('root mean square', kısaltması RMS ya da rms) olarak da kullanılır), ayrıca kuadratik ortalama olarak da bilinir. Değişen miktarların büyüklüğünün ölçülmesinde kullanılan istatistiki bir ölçüttür. Değişimin artı ve eksi yönde olduğu dalgalarda özellikle çok faydalıdır.
Sürekli olarak değişen bir fonksiyonun sürekli olmayan değer serisi için hesaplanabilir. Karekök ortalama ismi karelerin ortalamasının karekökünün alınmasından gelir.
Karekökün sürekli kesri:

  
    
      
        x
        −
        1
        =
        (
        
          
            x
          
        
        +
        1
        )
        (
        
          
            x
          
        
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle x-1=({\sqrt {x}}+1)({\sqrt {x}}-1)}
  
 Burada x-1 in iki kare farkının açılımı yapıldı. İşleme devam edilip düzenlenirse: 
  
    
      
        
          
            x
          
        
        −
        1
        =
        
          
            
              x
              −
              1
            
            
              1
              +
              
                
                  x
                
              
            
          
        
        ⇒
        
          
            x
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              x
              −
              1
            
            
              1
              +
              
                
                  x
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {x}}-1={\frac {x-1}{1+{\sqrt {x}}}}\Rightarrow {\sqrt {x}}=1+{\frac {x-1}{1+{\sqrt {x}}}}}
  
 şeklinde olur. Şimdi burada sol taraftaki √x in değeri sağ taraftaki √x in yerine bir defa yazılırsa 
  
    
      
        
          
            x
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              x
              −
              1
            
            
              1
              +
              1
              +
              
                
                  
                    x
                    −
                    1
                  
                  
                    1
                    +
                    
                      
                        x
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
        ⇒
        
          
            x
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              x
              −
              1
            
            
              2
              +
              
                
                  
                    x
                    −
                    1
                  
                  
                    1
                    +
                    
                      
                        x
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {x}}=1+{\frac {x-1}{1+1+{\frac {x-1}{1+{\sqrt {x}}}}}}\Rightarrow {\sqrt {x}}=1+{\frac {x-1}{2+{\frac {x-1}{1+{\sqrt {x}}}}}}}
  
 şekline dönüşür. Aynı işleme devam edilirse 
  
    
      
        
          
            x
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              x
              −
              1
            
            
              2
              +
              
                
                  
                    x
                    −
                    1
                  
                  
                    1
                    +
                    1
                    +
                    
                      
                        
                          x
                          −
                          1
                        
                        
                          1
                          +
                          
                            
                              x
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
        ⇒
        
          
            x
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              x
              −
              1
            
            
              2
              +
              
                
                  
                    x
                    −
                    1
                  
                  
                    2
                    +
                    
                      
                        
                          x
                          −
                          1
                        
                        
                          1
                          +
                          
                            
                              x
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {x}}=1+{\frac {x-1}{2+{\frac {x-1}{1+1+{\frac {x-1}{1+{\sqrt {x}}}}}}}}\Rightarrow {\sqrt {x}}=1+{\frac {x-1}{2+{\frac {x-1}{2+{\frac {x-1}{1+{\sqrt {x}}}}}}}}}
  
 bu işlem sonsuz defa
uygulanırsa 
  
    
      
        
          
            x
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              
                
              
              
                
                  x
                  −
                  1
                
              
            
            
              
                
              
              
                
                  2
                  +
                  
                    
                      
                        
                          
                        
                        
                          
                            x
                            −
                            1
                          
                        
                      
                      
                        
                          
                        
                        
                          
                            2
                            +
                            
                              
                                
                                  
                                    
                                  
                                  
                                    
                                      x
                                      −
                                      1
                                    
                                  
                                
                                
                                  
                                    
                                  
                                  
                                    
               

Karekök 2 ya da kök 2, kendisi ile çarpıldığında 2'yi veren pozitif cebirsel sayıdır. 2'nin kökü mühendislikte genellikle 1.414 olarak alınsa da, gerçek değeri tam olarak bu değildir.Gösterimi
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 şeklindedir.
ISO 216 standardına sahip kâğıt türlerinde (A4, A0, vb.) uzunluk/genişlik oranı karekök 2'dir.
Kök 2 nin sürekli kesri:

  
    
      
        
         
        
          
            2
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              
                
              
              
                
                  1
                
              
            
            
              
                
              
              
                
                  2
                  +
                  
                    
                      
                        
                          
                        
                        
                          
                            1
                          
                        
                      
                      
                        
                          
                        
                        
                          
                            2
                            +
                            
                              
                                
                                  
                                    
                                  
                                  
                                    
                                      1
                                    
                                  
                                
                                
                                  
                                    
                                  
                                  
                                    
                                      2
                                      +
                                      
                                        
                                          
                                            
                                              
                                            
                                            
                                              
                                                1
                                              
                                            
                                          
                                          
                                            
                                              
                                            
                                            
                                              
                                                2
                                                +
                                                ⋱
                                              
                                            
                                          
                                        
                                      
                                    
                                  
                                
                              
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \!\ {\sqrt {2}}=1+{\cfrac {1}{2+{\cfrac {1}{2+{\cfrac {1}{2+{\cfrac {1}{2+\ddots }}}}}}}}.}
  

Kök 2 nin serisi:

  
    
      
        
          
            2
          
        
        =
        
          ∏
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            
              (
              4
              k
              +
              2
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              (
              4
              k
              +
              1
              )
              (
              4
              k
              +
              3
              )
            
          
        
        =
        
          (
          
            
              
                2
                ⋅
                2
              
              
                1
                ⋅
                3
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                6
                ⋅
                6
              
              
                5
                ⋅
                7
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                10
                ⋅
                10
              
              
                9
                ⋅
                11
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                14
                ⋅
                14
              
              
                13
                ⋅
                15
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                18
                ⋅
                18
              
              
                17
                ⋅
                19
              
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              
                22
                ⋅
                22
              
              
                21
                ⋅
                23
              
            
          
          )
        
        ⋯
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}=\prod _{k=0}^{\infty }{\frac {(4k+2)^{2}}{(4k+1)(4k+3)}}=\left({\frac {2\cdot 2}{1\cdot 3}}\right)\left({\frac {6\cdot 6}{5\cdot 7}}\right)\left({\frac {10\cdot 10}{9\cdot 11}}\right)\left({\frac {14\cdot 14}{13\cdot 15}}\right)\left({\frac {18\cdot 18}{17\cdot 19}}\right)\left({\frac {22\cdot 22}{21\cdot 23}}\right)\cdots }
  

Kök 2 nin değeri:

  
    
      
        
          
            2
          
        
        =
        1.414213562373095048801688724...
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}=1.414213562373095048801688724...}
  

Sonsuz indirgeme teoremi ile ispat şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 sayısının rasyonel olduğunu varsayalım.

  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 rasyonel ise indirgenemez kesir 
  
    
      
        
          
            a
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{b}}}
  
 şeklinde yazılabilir (
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 aralarında asal birer tam sayıdır).

  
    
      
        
          
            2
          
        
        =
        
          
            a
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}={\frac {a}{b}}}
  
 ise 
  
    
      
        2
        =
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 2={\frac {a^{2}}{b^{2}}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            a
            
              2
            
          
        
        =
        2
        
          
            b
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {a^{2}}=2{b^{2}}}
  
 eşitlikleri sağlanır.

  
    
      
        
          2
          
            b
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {2b^{2}}}
  
 çift sayıdır çünkü 2 ile bir tam sayının çarpımıdır. Bu sebeple 
  
    
      
        
          
            a
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {a^{2}}}
  
 de çift sayıdır.

  
    
      
        
          
            a
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {a^{2}}}
  
 çift sayı ise 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 da çift sayıdır çünkü çift sayının karekökü çift sayıdır.

  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 çift sayı ise 
  
    
      
        a
        =
        2
        k
      
    
    {\displaystyle a=2k}
  
 eşitliğini sağlayan bir 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 tam sayısı vardır.
3'üncü adımdaki denklemde yerine koyarsak 
  
    
      
        
          2
          
            b
            
              2
            
          
        
        =
        
          
            a
            
              2
            
          
        
        =
        
          (
          2
          k
          
            )
            
              2
            
          
        
        =
        
          4
          
            k
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {2b^{2}}={a^{2}}={(2k)^{2}}={4k^{2}}}
  
 eşitlikleri sağlanır. Bu nedenle 
  
    
      
        
          
            b
            
              2
            
          
        
        =
        
          2
          
            k
            
              2
            
          
        
      
    
    

Matematikte, kare sayı ya da tam kare, bir tamsayının karesi olan bir tamsayıdır; başka bir deyişle, bir tamsayının kendisiyle çarpımıdır. Örneğin, 9 bir kare sayıdır, çünkü 32'ye eşittir ve 3 × 3 olarak yazılabilir.
Bir sayının n karesi için alışılmış gösterim, n × n çarpımı değil, buna eşdeğer olan üs alma n2 olup genellikle "n'in karesi" diye okunur. Kare sayı adı şeklin adından gelir. Alanın birimi, bir birim karenin (1 × 1) alanı olarak tanımlanır. Bu nedenle, kenar uzunluğu n olan bir karenin alanı n2 olur. Bir kare sayı n nokta ile temsil edilirse, noktalar, her bir kenarında n'nin karekökü kadar nokta bulunan bir kare olacak şekilde satırlar halinde düzenlenebilir; dolayısıyla, kare sayılar bir tür şekilli sayılardır (diğer örnekler küp sayılar ve üçgensel sayılardır).
Reel sayı sisteminde, kare sayılar negatif olmayandır. Negatif olmayan bir tamsayı, karekökü yine bir tamsayı olduğunda kare sayıdır. Örneğin, 
  
    
      
        
          
            9
          
        
        =
        3
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {9}}=3}
  
, dolayısıyla 9 bir kare sayıdır.
1 dışında kare böleni olmayan pozitif bir tamsayıya karekökten arınmış denir.
Negatif olmayan bir tamsayı n için, n'inci kare sayı n2 olup, 02 = 0 sıfırıncı olandır. Kare kavramı bazı diğer sayı sistemlerine de genişletilebilir. Rasyonel sayılar dahil edilirse, kare, iki kare tamsayının oranıdır ve tersine, iki kare tamsayının oranı bir karedir; örneğin, 

  
    
      
        
          
            
              4
              9
            
          
          =
          
            
              (
              
                
                  2
                  3
                
              
              )
            
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \textstyle {\frac {4}{9}}=\left({\frac {2}{3}}\right)^{2}}
  
.
1'den başlayarak, m'e kadar ve m dahil olmak üzere 
  
    
      
        ⌊
        
          
            m
          
        
        ⌋
      
    
    {\displaystyle \lfloor {\sqrt {m}}\rfloor }
  
 tane kare sayı vardır; burada 
  
    
      
        ⌊
        x
        ⌋
      
    
    {\displaystyle \lfloor x\rfloor }
  
 ifadesi,  x sayısının tabanını temsil eder.

602 = 3600'den küçük kare sayılar (OEIS'de A000290 dizisi) şunlardır:

Herhangi bir tam kare ile bir önceki arasındaki fark, özdeşlik n2 − (n − 1)2 = 2n − 1 ile verilir. Eşdeğer olarak, kare sayıları; son kareyi, son karenin kökünü ve mevcut kökü, yani n2 = (n − 1)2 + (n − 1) + n toplayarak saymak mümkündür.

m sayısı ancak ve ancak m noktası bir kare şeklinde düzenlenebiliyorsa bir kare sayıdır:

n kare sayının ifadesi n2'dir. Bu, yukarıdaki resimlerde görülebileceği gibi, ilk n tek sayının toplamına da eşittir; burada bir kare, bir öncekine tek sayıda nokta (macenta ile gösterilen) eklenerek elde edilir. Formül şöyledir:
  
    
      
        
          n
          
            2
          
        
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            n
          
        
        (
        2
        k
        −
        1
        )
        .
      
    
    {\displaystyle n^{2}=\sum _{k=1}^{n}(2k-1).}
  
Örneğin, 52 = 25 = 1 + 3 + 5 + 7 + 9.

Kare sayıları hesaplamak için çeşitli özyinelemeli yöntemler vardır. Örneğin, n kare sayı, bir önceki kareden n2 = (n − 1)2 + (n − 1) + n = (n − 1)2 + (2n − 1) ile hesaplanabilir. 
Alternatif olarak, n kare sayı, önceki iki kareden aşağıdaki formül ile hesaplanabilir: 
n2 = 2(n − 1)2 − (n − 2)2 + 2. 
Örneğin:

2 × 52 − 42 + 2 = 2 × 25 − 16 + 2 = 50 − 16 + 2 = 36 = 62.
Bir m sayısının karesinin bir eksiği her zaman 
  
    
      
        m
        −
        1
      
    
    {\displaystyle m-1}
  
 ve 
  
    
      
        m
        +
        1
      
    
    {\displaystyle m+1}
  
 çarpımıdır: 

  
    
      
        
          m
          
            2
          
        
        −
        1
        =
        (
        m
        −
        1
        )
        (
        m
        +
        1
        )
        .
      
    
    {\displaystyle m^{2}-1=(m-1)(m+1).}
  

Örneğin: 
72 = 49 olduğundan 
  
    
      
        6
        ×
        8
        =
        48
      
    
    {\displaystyle 6\times 8=48}
  
 elde edilir. 
Yanı sıra, iki sayının karelerinin farkı, toplamları ile farklarının çarpımıdır: 

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        −
        
          b
          
            2
          
        
        =
        (
        a
        +
        b
        )
        (
        a
        −
        b
        )
      
    
    {\displaystyle a^{2}-b^{2}=(a+b)(a-b)}
  

Bu, iki karenin farkı formülüdür ve zihinden hesaplamada yararlı olabilir: örneğin, 47 × 53, 502 − 32 = 2500 − 9 = 2491 olarak kolayca hesaplanabilir.
Ayrıca, bir kare sayı ardışık iki üçgensel sayının toplamıdır. Ardışık iki kare sayının toplamı bir merkezil kare sayıdır. Her tek kare aynı zamanda bir merkezil sekizgensel sayıdır.
Bir kare sayının bir başka özelliği, (0 hariç) pozitif bölen sayısının tek olmasıdır; diğer doğal sayıların pozitif bölen sayısı ise çifttir. Tamsayı bir kök, kare sayıyı vermek üzere kendisiyle eşleşen tek bölen olurken, diğer bölenler çiftler hâlinde gelir.
Lagrange'ın dört-kare teoremi, her pozitif tamsayının dört ya da daha az tam kare toplamı olarak yazılabileceğini söyler. Bir pozitif tamsayı, asal çarpanlara ayrıştırılması 4k + 3 biçimindeki asalların tek kuvvetlerini içermiyorsa ve ancak o zaman iki karenin toplamı olarak temsil edilebilir. Bu, Waring Problemi ile genelleştirilir.
10 tabanında, bir kare sayı yalnızca 0, 1, 4, 5, 6 veya 9 rakamlarıyla bitebilir; şöyle ki:

bir sayının son rakamı 0 ise, karesi 00 ile biter;
bir sayının son rakamı 1 veya 9 ise, karesi 1'in önünde bir çift rakamla biter;
bir sayının son rakamı 2 veya 8 ise, karesi 4'ün önünde bir çift rakamla biter;
bir sayının son rakamı 3 veya 7 ise, karesi 9'un önünde bir çift rakamla biter;
bir sayının son rakamı 4 veya 6 ise, karesi 6'nın önünde bir tek rakamla biter; ve
bir sayının son rakamı 5 ise, karesi 25 ile biter.
12 tabanında, bir kare sayı yalnızca kare rakamlarla bitebilir (12 tabanında bir asal sayının yalnızca asal rakamlarla veya 1 ile bitebilmesine benzer şekilde), yani 0, 1, 4 veya 9 ile; şöyle ki:

bir sayı hem 2'ye hem 3'e bölünebiliyorsa (yani 6'ya bölünebiliyorsa), karesi 0 ile biter ve bir önceki rakamı 0 veya 3 olmak zorundadır;
bir sayı ne 2'ye ne 3'e bölünebiliyorsa, karesi 1 ile biter ve bir önceki rakamı çift olmak zorundadır;
bir sayı 2'ye bölünüp 3'e bölünmüyorsa, karesi 4 ile biter ve bir önceki rakamı 0, 1, 4, 5, 8 veya 9 olmak zorundadır; ve
bir sayı 2'ye bölünmeyip 3'e bölünüyorsa, karesi 9 ile biter ve bir önceki rakamı 0 veya 6 olmak zorundadır.
Genel olarak, bir asal p, bir kare sayı  m'i bölüyorsa, p'nin karesi de m'yi bölmek zorundadır; p, m/p'yi bölmüyorsa, m kesinlikle kare değildir. Önceki cümledeki bölmeleri tekrarlayarak, her asalın verilen bir tam kareyi (muhtemelen 0 kez dâhil) çift sayıda böldüğü sonucuna varılır. Dolayısıyla, m sayısı ancak ve ancak kanonik gösteriminde tüm üsler çift ise bir kare sayıdır.
Karelik testi, büyük sayıların çarpanlara ayrılmasında alternatif bir yol olarak kullanılabilir: verilen m ve herhangi bir sayı k için, k2 − m bir tamsayı n'nin karesi ise, k − n, m'yi böler. (Bu, iki karenin farkının çarpanlara ayrılmasının bir uygulamasıdır.) Örneğin, 1002 − 9991, 3'ün karesidir; dolayısıyla 100 − 3, 9991'i böler. Bu test, k − n ile k + n aralığındaki tek bölenler için deterministiktir; burada k, bazı doğal sayı aralığını kapsar 
  
    
      
        k
        ≥
        
          
            m
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle k\geq {\sqrt {m}}.}
  

Bir kare sayı bir mükemmel sayı olamaz.

İlk n kare sayının toplamı aşağıdaki gibi ifade edilir:

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            n
          
        
        
          k
          
            2
          
        
        =
        
          0
          
            2
          
        
        +
        
          1
          
            2
          
        
        +
        
          2
          
            2
          
        
        +
        
          3
          
            2
          
        
        +
        
          4
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          n
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              n
              (
              n
              +
              1
              )
              (
              2
              n
              +
              1
              )
            
            6
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{n}k^{2}=0^{2}+1^{2}+2^{2}+3^{2}+4^{2}+\cdots +n^{2}={\frac {n(n+1)(2n+1)}{6}}.}
  

Bu toplamların ilk değerleri olan kare piramidal sayılar şunlardır: (OEIS'de A000330 dizisi)

0, 1, 5, 14, 30, 55, 91, 140, 204, 285, 385, 506, 650, 819, 1015, 1240, 1496, 1785, 2109, 2470, 2870, 3311, 3795, 4324, 4900, 5525, 6201...

Bir ile başlayarak ilk tek tamsayıların toplamı bir tam karedir: 1, 1 + 3, 1 + 3 + 5, 1 + 3 + 5 + 7, vb. Bu, Galileo'nun tek sayılar yasasını açıklar: durgunluktan düşen bir cisim, ilk keyfî zaman aralığında bir birim mesafe kat ediyorsa, aynı uzunluktaki sonraki zaman aralıklarında 3, 5, 7, vb. birim mesafe kat eder. 
  
    
      
        s
        =
        u
        t
        +
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        a
        
          t
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle s=ut+{\tfrac {1}{2}}at^{2}}
  
'den, u = 0 ve sabit a için (hava direnci olmaksızın yerçekimi ivme

Karl Theodor Wilhelm Weierstrass (d.31 Ekim 1815, Ostenfelde, Münster - ö.19 Şubat 1897, Berlin), Alman öğretmen modern fonksiyonlar teorisinin kurucularından biriydi ve matematikçidir.
Meslek hayatına Münster'de, Deutsch-Krone ve Braunsberg'de ilkokul öğretmeni olarak başladı. 1856 yılında Berlin Meslek Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. 1864'te Berlin Humboldt Üniversitesi'ne matematik profesörü olarak atandı ve yaşamı boyunca burada ders verdi. Çalışmalarıyla matematiksel analizin kesin bir temele oturtulmasına katkıda bulundu. Kummer ile birlikte Almanya'daki ilk matematik seminerini düzenledi. Bolzano, Abel ve Cauchy'nin çalışmalarını ileri taşıyarak, limit ve süreklilik gibi kavramları kesin matematiksel tanımlara (örneğin limitin epsilon-delta tanımına) kavuşturdu. Bu sayede, analizde sezgisel yaklaşımlar yerine kesin kanıt yöntemlerinin yerleşmesini sağladı. Bu kavramları derinlemesine irdeleyerek sürekli ve hiçbir noktasında türevi alınamayan bir fonksiyonun kurulması problemini ortaya attı. Bu fonksiyonu düzgün yakınsak sonsuz bir seriyle tanımladı.
Çözümlemeyi aritmetiğe dayandırmak istedi ve aritmetiğin mantık temelinden yoksun oluşunu gidermek için bir gerçek sayılar kuramı geliştirdi. Karmaşık analizin geliştirilmesine büyük katkıda bulundu. Yaklaşımı yereldi: Tam serileri yakınsaklık çemberleri içinde inceledi ve analitik uzantı yönteminin yardımıyla fonksiyonların değerini varlık alanlarının her noktasında elde etti. Analitik fonksiyonlara karşı ilgisi, eliptik fonksiyonları incelerken doğdu ve bu yolla temel hedefine ulaştı; Abel integralleri'ne ve onların ters fonksiyonlarına, Abel fonksiyonları'na ilişkin genel bir kuram geliştirdi.

31 Ekim 1815'te Karl doğduğunda, babası Wilhelm Weierstrass (1790-1869) Ennigerloh'a bağlı Ostenfeld Belediyesi'nde memurdu. Karl'ın doğumundan hemen sonra, aile babanın gümrük memuru olduğu Vestfalya'nın Westernkotten bölgesine yerleşti. Weierstrass, çocukluk yıllarını burada geçirdi. Karl'ın 1904 yılında ölen Peter adlı bir erkek kardeşi ile Clara (1823-1896) ve Elise (1826-1898) adında iki kız kardeşi vardı. Anneleri, Elise'nin doğumundan sonra, 1826 yılında öldü. Babaları ertesi yıl yeniden evlendi. Bu nedenle, Karl'ın annesi Teodora Forst hakkında pek az şey bilinmektedir. Karl'ın üvey annesi ev kadınıydı. Hayatının son on yılını Berlin'de ünlü olan oğlunun evinde, iki kızıyla birlikte geçirdi.
Babanın sertliği, otoritesi ve inadı aile içinde geçimsizliklere neden oluyordu. Baba Weierstrass, ufak oğluna kırk yaşına kadar öğüt vermeye ve işlerine karışmaya devam etti, Karl'ı da, parlak yeteneklerini dikkate almadan ona uygun olmayan bir mesleğe zorladı.Baskıcı babası onu 19 yaşında Prusya devlet memurluğunda bir pozisyon için hazırlık amacıyla  Bonn Üniversitesi'ne hukuk okumak üzere gitti. Ancak sevmediği bu okulda kendini içkiye ve düellolara verdi. Dört yıllık hukuk eğitiminin sonunda diploma alamadan döndü. Fakat düello ve içki alemleri arasında matematikle ilgilendi. Laplace'ın Gök Mekaniği'ni inceledi, diferansiyel denklem sistemlerini okudu. Karl, yöredeki Münster Akademisi'ne, meslek öğretmenliği sınavlarına kendi kendine hazırlandı. Kendini matematiğe verdi. 22 Mayıs'ta Münster Akademisine girdi. Christophe Gudermann (1798-1852) öğretmen olarak bu akademide bulunuyordu. 1839 yıllarında, Gudermann eliptik fonksiyonlar meraklısıydı. Carl Gustav Jacob Jacobi, 1819 yılında "Fundamenta Nova" isimli eserini yayımlamıştı. Gudermann yıllarını kuvvet serilerine verdi. Fakat, istediği sonucu alamadı. Bu sonuçları almak ancak Weierstrass'a nasip oldu.
Weierstrass, Münster Gymnasium'unda stajını bitirdikten sonra, analitik fonksiyonlar üzerine bir çalışma yaptı. Cauchy İntegral Teoremi'ne ayrı bir yoldan yaklaştı. Cauchy'nin çalışmasını ancak 1842 yılında haber aldı. Aynı yolda bir çalışmayı Gauss 1811 yılında bitirmiş ve gizli tutmuştu.

Weierstrass, 26 yaşında ortaöğretimde öğretmenliğe başladı. Matematik ve fiziğin yanı sıra küçük çocuklara Almanca, coğrafya ve yazı dersleri veriyordu. 1845 yılında bu derslere beden eğitimi de eklendi.
Weierstrass 1842-1843 yıllarında küçük Deutsch-Krone kasabasında sonraki yıllarda yayınlayacağı kompleks fonksiyonlar teorisi üzerine çalıştı. Bu çalışma, 1828'den bugüne kadar yayınlanan "Journal für die reine und angewandte Mathematik" (Crelle's Journal olarak da bilinir) adlı matematik dergisinde ancak on dört yıl sonra, 1856'da, yayınlanmıştır. Bu eserinde, Abel teoreminden ve Jacobi'nin keşfi olan çok değişkenli, çok katlı ve devirli fonksiyonlardan başlayarak, Abel'in ve Jacobi'nin eserlerini tamamlamayı düşünüyordu. Çünkü Abel genç yaşta ölmüştü Jacobi de çalışmalarının gerçek anlamını Abel'in teoreminde olduğunu açıkça göremedi. Burada çalışmaya başladı. Çok zamanını alan bu konuda çalışırken, epeyce yan ürün elde etti.
1848 yılında Braunsberg'deki Katolik lisesine atandı. Bu lisede altı yıl öğretmenlik yaptı. 1848-49 yılında okul programında Weierstrass'ın bir çalışması vardı. Bu çalışma Alman matematikçiler tarafından fark edilmedi. İsveçli Mittag-Leffler'in söylediği gibi, ortaokul programlarında kuramsal matematik üzerinde bir çalışmayı arayıp çıkarmak kimsenin aklına gelmezdi.

1853 yılının yazında tatilini geçirmek için Westernkotten'a babasının yanına gitti. Orada, Abelyen fonksiyonlar üzerine bir çalışmayı kaleme aldı ve Crelle'nin dergisine gönderdi. 1854 yılında bu yazı yayımlandı.

Hiç kimsenin adını işitmediği bir köy okulunda tanınmamış bir köy öğretmeninin kaleminden çıkan ve 1854 yılında Crelle'nin dergisinde yayımlanan bu çalışma büyük bir yankı yaptı. Weierstrass, çalışmasının hiçbir parçasını daha önce yayımlamamış ve tam olarak bitirdikten sonra yayımlamıştı. Bu nedenle de ünlü matematikçilerin dikkatini çekti. Bu çalışma yayımlandıktan sonra Weierstrass büyük bir matematikçi olarak saygı görmeye başladı. Königsberg Üniversitesi'nde matematik profesörü olan ve Jacobi'nin yerine geçen Richelot, bu büyük keşfin değerini anladı ve üniversitesini, Weierstrass'a fahri doktora unvanının verilmesi için razı etti. Diplomayı vermek için Braunsberg'e gitti. Gymnasium'un müdürü tarafından Weierstrass şerefine verilen öğle yemeğinde Richelot, "Hepimiz Weierstrass'ın şahsında hocamızı bulduk" dedi. Eğitim Bakanı Weierstrass'ı hemen terfi ettirdi ve ilmi çalışmalarına devam etmesi için kendisine bir yıllık tatil verdi. Bu sırada, Crelle'nin sahibi olan Karl Wilhelm Borchardt, dünyanın en büyük analizcisini kutlamak için Braunsberg'e gitti. Borchardt'ın ölümüne kadar tam yirmi beş yıl Weierstrass'la bu dostluk sürdü.
Weierstrass, 1 Temmuz 1856 günü Berlin'deki Krallık Politeknik Okulu'na matematik öğretmenliğine, aynı yılın sonbaharında Berlin üniversitesinde yardımcı profesörlüğe getirildi ve Berlin Akademisi'ne üye seçildi. Weierstrass, 1864 ile 1897 yılları arasında Berlin Üniversitesi'nde matematik profesörü olarak çalıştı. Derslerde, dinleyicileri ve kara tahtayı görecek bir yere oturuyor, formüllerini birine yazdırıyordu. Şöhreti ve ünü tüm Avrupa'ya yayıldığında izleyicileri epey kalabalıklaşmıştı. Bu şöhret daha sonra Amerika'ya da yayıldı.
Weierstrass, öğrencileri için yanına yanaşılabilir bir adamdı. Gençlerin matematikte ve hayattaki güçlüklerine ilgi gösterirdi. İnsanlardan uzak durmazdı. Öğrencileri ile olduğu kadar meslektaşları ile de çok güzel ilişki kurabiliyordu. Özellikle meslektaşı Kronecker'la evine kadar gidip sohbet ederek dönmekten zevk alırdı. Bu sohbet çoğu kez ilmi konularda olurdu. Bir kadeh şarap ve öğrencileriyle bir masa başında oturmak onu mesut ediyor ve gençleşiyordu. Yenilip içilenin parasını vermekte ısrar ediyor ve kesinlikle kendisi ödüyordu.
Mittag-Leffler, 1873 yılında, Stockholm'den Paris'e, Hermite'in analiz derslerini izlemek üzere gider. Kendisini karşılayan Hermite şöyle söyler:"Yanılıyorsunuz. Berlin'e gidip Weierstrass'ın derslerini izlemelisiniz. O, hepimizin hocasıdır." Gerçekten, Mittag-Leffler daha sonra Berlin'e gider ve Weierstrass'ı da dinler. Dünya'nın her yanından dinleyicileri gelir, öğrenir ve ülkelerine giderek Weierstrass'ı anlatırlardı.
Kuvvet serilerinin yakınsaklığı, limit, süreklilik ve yakınsaklık kavramlarının çıkardığı güçlükler, ''Weierstrass fonksiyonu'' adı verilen kuramını geliştirdi. Bu kurama Kronecker o kadar şiddetli hücumlar yaptı ki, yaşlı Weierstrass'ın çalışmalarına ara verdi.
Weierstrass, 18 Şubat 1897 günü seksen iki yaşında uzun bir hastalıktan sonra kendi evinde öldü. Weierstrass hiç evlenmedi. Öğrencisi olan Sofia Kovalevskaya'ya düşkündü.

Bolzano-Weierstrass teoremi
Weierstrass–Erdmann koşulu
Weierstrass M testi
Weierstrass-Casorati teoremi
Stone–Weierstrass teoremi
Weierstrass eliptik fonksiyonlari
Weierstrass fonksiyonlari
Weierstrass preparation teoremi
Lindemann–Weierstrass teoremi
Weierstrass çarpım teoremi
Weierstrass–Enneper parametrizasyonu
Sokhotski–Plemelj teoremi

Mathematische Werke, "Toplu Yapıtları", 7 cilt, 1894-1927

Matematikte katsayı, polinomun bazı terimlerinde, herhangi bir ifadenin bir serisindeki çarpma faktörüdür. Genellikle bir sayıdır fakat ifadede herhangi bir değişken de olabilir. Örneğin;

  
    
      
        7
        
          x
          
            2
          
        
        −
        3
        x
        y
        +
        1
        ,
        5
        +
        y
      
    
    {\displaystyle 7x^{2}-3xy+1,5+y}
  

polinomunda ilk iki terimin katsayıları sırasıyla 7 ve -3'tür. Üçüncü terim 1,5, bir sabittir. Son terimde belirgin bir katsayı yoktur fakat katsayısının 1 olduğu varsayılır. Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi katsayılar genellikle sayılardan oluşur bunun yanı sıra aşağıdaki örnekte de görüldüğü gibi a, b, c gibi parametrelerden de oluşabilir. Burada c bir sabittir.

  
    
      
        a
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        +
        c
      
    
    {\displaystyle ax^{2}+bx+c}
  

x değişkenine sahip bir polinom şöyle yazılabilir:

  
    
      
        
          a
          
            k
          
        
        
          x
          
            k
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          x
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{k}x^{k}+\dotsb +a_{1}x^{1}+a_{0}}
  

Bazı 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 tam sayıları için, 
  
    
      
        
          a
          
            k
          
        
        ,
        …
        ,
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{k},\dotsc ,a_{1},a_{0}}
  
 katsayılardır. Bu tür ifadelerde tüm durumlarda terimlerden biri 0 katsayısına sahip olmalıdır.
En büyük 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 için 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle a_{i}\neq 0}
  
 oluyorsa 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i}}
  
 polinomun en büyük katsayısı olarak adlandırılır. Örneğin;

  
    
      
        
        4
        
          x
          
            5
          
        
        +
        
          x
          
            3
          
        
        +
        2
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \,4x^{5}+x^{3}+2x^{2}}
  

polinomunun en büyük katsayısı 4'tür.
Binom katsayılarından oluşan binom açılımı gibi özel katsayılar matematikte kullanılır. Bunlar özellikle pascal üçgeninde dizilmiştir.

Doğrusal cebirde, matristeki bir satırda bulunan ve sıfırdan farklı olan ilk elemana o satırın en büyük katsayısı denir. Örneğin;

  
    
      
        M
        =
        
          
            (
            
              
                
                  1
                
                
                  2
                
                
                  0
                
                
                  6
                
              
              
                
                  0
                
                
                  2
                
                
                  9
                
                
                  4
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  4
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle M={\begin{pmatrix}1&2&0&6\\0&2&9&4\\0&0&0&4\\0&0&0&0\\\end{pmatrix}}}
  
.
matrisinde birinci satırın en büyük katsayısı, 1; ikinci satırın en büyük katsayısı, 2; üçüncü satırın en büyük katsayısı, 4'tür. Son satırda en büyük katsayı yoktur çünkü tüm elemanları 0'dan oluşmuştur.
Temel cebirde katsayılar çoğunlukla bir sabitten oluşur. Nadiren değişken olurlar. Örneğin, vektör uzayındaki 
  
    
      
        (
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        
          x
          
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{1},x_{2},\dotsc ,x_{n})}
  
 koordinatlarına sahip bir 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 vektörünün 
  
    
      
        {
        
          e
          
            1
          
        
        ,
        
          e
          
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        
          e
          
            n
          
        
        }
      
    
    {\displaystyle \lbrace e_{1},e_{2},\dotsc ,e_{n}\rbrace }
  
 tabanları

  
    
      
        v
        =
        
          x
          
            1
          
        
        
          e
          
            1
          
        
        +
        
          x
          
            2
          
        
        
          e
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          x
          
            n
          
        
        
          e
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle v=x_{1}e_{1}+x_{2}e_{2}+\dotsb +x_{n}e_{n}}
  

ifadesindeki taban vektörlerinin katsayılarıdır.

Genleşme katsayısı (termodinamik) (boyutsuz) - Sıcaklığa bağlı olarak malzemenin boyutundaki değişimi ile ilgilidir.
Hall katsayısı (elektrik fiziği) - Manyetik alan içerisinde bulunan ve üzerinden akım geçen bir iletkende gerilim oluşması olayına denir.
Kaldırma katsayısı (CL veya CZ) (aerodinamik) (boyutsuz) - Bir kanat profili etrafındaki sıvı akışının dinamik basıncı ve kanat profilinin oluşturduğu kaldırma ile ilgilidir.
Balistik katsayısı (BC) (aerodinamik) (birimi: kg/m2) - Hava sürtünmesine karşı bir cismin oluşturduğu etkinin ölçüsüdür. BC; kütle, çap ve sürükleme katsayısının (sürtünme katsayısı değil) bir fonksiyonudur.
Sürtünme katsayısı - İki cisim arasındaki sürtünme kuvvetinin iki cismi birbirine bastıran kuvvete oranıdır.
6. Stokiyometri katsayısı - Kimyasal denklemde, kaç tane molekül (veya atomun) tepkimeye girdiğini ifade eden ve terimin önüne konulan sayısal bir katsayıdır. Örneğin aşağıdaki formülde;

  
    
      
        2
        
          H
          
            2
          
        
        +
        
          O
          
            2
          
        
        →
        2
        
          H
          
            2
          
        
        O
      
    
    {\displaystyle 2H_{2}+O_{2}\rightarrow 2H_{2}O}
  
,

  
    
      
        
          H
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{2}}
  
 ve 
  
    
      
        
          H
          
            2
          
        
        O
      
    
    {\displaystyle H_{2}O}
  
 ifadelerinin önündeki 2 sayısı, Stokiyometri katsayılarıdır.

Lasa sayılar, tersten yazımı da asal olan asal sayılar için kullanılan bir terimdir. Herhangi bir kullanım alanı olmadığı için evrensel bir terimle ifade edilmemiş ve asal kelimesinin tersten yazımıyla ifade edilmiştir. Örneğin; Almanca: Mirpzahl, Azerice: Ədas ədəd, Danca: latmirp, Fransızca: reimerp, İngilizce: emirp. Palindromik sayılar bu gruba girmez, çünkü bu sayılar tersten okunduğunda aynı asal sayıyı verir.
Örnek lasa sayılar: 13, 17, 31, 37, 71, 73, 79, 97, 107, 113, 149, 157,....
Palindromik olmayan tüm permütatif asal sayılar birer lasa sayıdır.
Şimdilik bilinen en büyük lasa sayısı Ekim 2007 itibarıyla Jens Kruse Andersen tarafından bulunan

  
    
      
        
          10
          
            10006
          
        
        +
        941992101
        ⋅
        
          10
          
            4999
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle 10^{10006}+941992101\cdot 10^{4999}+1}
  

sayısıdır.
Bilinen en küçük lasa sayı 13'tür.

Fibonacci (/ˌfɪbəˈnɑːtʃi/; aynı zamanda US /ˌfiːb-/, İtalyanca telaffuz: [fiboˈnattʃi]; y. 1170 – y. 1240–50), ayrıca Leonardo Bonacci, Pisalı Leonardo (Leonardo of Pisa) veya Leonardo Bigollo Pisano ('Pisalı Gezgin Leonardo') olarak da bilinen Pisa Cumhuriyetinden İtalyan matematikçi, "Orta Çağ'ın en yetenekli Batılı matematikçisi" olarak kabul edilir.
Yaygın olarak "Fibonacci" olarak adlandırılan adı, 1838'de Fransız-İtalyan tarihçi Guillaume Libri tarafından kullanılmıştır. ve kısaca Latince: filius Bonacci ('Bonaccinin oğlu') olarak bilinir. Bununla birlikte, daha 1506'da Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir noteri olan Perizolo, Leonardo'dan "Lionardo Fibonacci" olarak bahseder.
İtalya'da doğdu ve Bugiada (şu anda Cezayir) tüccarları için diplomatlık yapan babası Guglielmo'nun yanında Kuzey Afrika'da büyüdü. Birçok yolculuğunda babasına eşlik etti. 1202'de kaleme aldığı Liber Abaci eserinde Hint-Arap sayıları hakkında şunları söylemektedir: "Babam, Pisa'dan Bugia'ya gelen tüccarların menfaati için ülkesi tarafından Bugia gümrüğüne noter olarak atanmıştı. Geleceğimi düşünen babam, ben daha çocukken beni yanına çağırdı ve orada kalıp muhasebe okuluna devam etmemi istedi. Okulda Hinduların dokuz sembol kullandıkları sanatı çok iyi öğretmenlerden öğrendim. Bu sanata ait bilgiler beni her şeyden çok mutlu etti."
Fibonacci modern çağda en çok Hint-Arap Sayılarını Avrupa'ya getirmesiyle ve 13. yüzyıl başlarında yayınlanan Liber Abaci isimli hesaplama yöntemleri kitabıyla tanınır. Liber Abaci'de bir örnek olarak yer alan çağdaş sayılarla hesaplanmış kendi adıyla anılan sayı dizisi Fibonacci dizisi olarak anılmaktadır. Sadece Fibonacci dizisi ve özellikleri ile ilgili kitaplar hatta haftalık düzenli yayınlanan matematik dergileri bile bulunmaktadır.

Leonardo 1170 yılında İtalya'nın Pisa şehrinde doğdu. Kesin doğum tarihi bilinmemektedir. Babası İtalyan bir tüccar ve gümrük memuru olan Guglielmo'dur. Takma adı Bonaccio idi ve bu ad, iyi tabiatlı veya sade ruhlu anlamına gelmekteydi. Annesi Alessandra, Leonardo 9 yaşındayken öldü. Leonardo babasının takma adını miras olarak aldı. İtalyanca Filius Bonacci, Bonacci'nin oğlu anlamına gelmekteydi ve Leonardo bu nedenle Fibonacci diye anılmaya başlandı.
Guglielmo, Cezayir'in Béjaïa limanı ile İtalya'nın Bugia kenti arasında bir ticaret merkezi yönetti. Fibonacci genç bir çocukken babasına yardım etmek için onunla seyahat etti ve Hint-Arap rakam sistemi hakkında eğitim aldığı yer olan Bugia'deydi.
Fibonacci, Akdeniz kıyılarını dolaştı, birçok tüccarla görüştü ve aritmetik yapma sistemlerini öğrendi. O zaman kullanılan Roma rakamlarının aksine, konum-değer sistemi kullanarak kolay hesaplamaya izin veren Hindu-Arap sisteminin birçok avantajını kısa sürede fark etti. 1202 yılında Avrupa'da Hint-Arap rakamlarını popülerleştiren Liber Abaci (Abaküs Kitabı, Book of Abacus veya Hesap Kitabı, The Book of Calculation) adlı eserini tamamladı.
Fibonacci matematik ve bilimden hoşlanan İmparator II. Frederick'in konuğuydu. 1240 yılında, Pisa Cumhuriyeti Fibonacci'yi (Leonardo Bigollo olarak anılır), vatandaşlara muhasebe ve eğitim konularında danışman olarak şehre verdiği hizmetlerden dolayı onu tanıyan bir kararname ile maaş vererek onurlandırdı.
Fibonacci'nin 1240-1250 yılları arasında Pisa'da öldüğü sanılıyor.

Liber Abacide (1202), Fibonacci, bugün Hint-Arap rakam sistemi olarak bilinen modus Indorumu (Hintlerin yöntemi) tanıttı. El yazması, sıfır ve rakamların konumsal gösterimi dahil olmak üzere on basamaklı numaralandırmayı desteklemekteydi. Kitap, ticari defter tutma, ağırlık ve ölçüleri dönüştürme, faiz hesaplama, para değiştirme ve diğer uygulamalara uygulayarak bu rakamların pratik kullanımını ve değerini gösterdi. Kitap, tahsilli Avrupa'da iyi karşılandı ve Avrupa düşüncesi, Avrupa'nın müspet bilimde ilerlemesi, üzerinde derin bir etkisi oldu. Antik Mısır çarpım yöntemi olan Roma rakamlarını değiştirmek ve hesaplamalar için abaküs kullanmak, iş hesaplamalarını daha kolay ve daha hızlı hale getirmede bir ilerlemeydi ve bu da Avrupa'da bankacılık ve muhasebe'nin büyümesine yardımcı oldu.
Orijinal 1202 el yazmasının var olduğu bilinmemektedir. El yazmasının 1228'lik bir kopyasında, ilk bölüm sayı sistemini tanıtır ve onu Roma rakamları gibi diğerleriyle ve sayıları ona dönüştürme yöntemleriyle karşılaştırır. İkinci bölüm, örneğin farklı para birimlerini dönüştürmek ve büyüyen bankacılık sektörü için önemli olan kar ve faizi hesaplamak gibi iş dünyasındaki kullanımları açıklar. Kitap ayrıca irrasyonel sayılar ve asal sayılar konusunu da tartışır.
Liber Abaci'de ayrıca kapalı bir ortamdaki bir tavşan ailesinin artışını, her tavşan çiftinin bir ay sonra bir yavru yapıp onun da 1 ay sonra 1 yavru yapacağı gibi ideal varsayımlar altında hesaplanmasını gösterir. Bu problemin çözümünde tavşan çiftlerinin sayısının artışını gösteren sayı dizisi Fibonacci sayıları, diziye de Fibonacci dizisi denir. Bu sayı dizisi 6. yüzyıldan beridir Hint matematikçiler tarafından bilinmekteydi ancak Avrupa'ya ilk olarak Fibonacci tarafından tanıtılmıştır.

Liber Abaci idealize edilmiş varsayımlara dayalı olarak bir tavşan popülasyonunun büyümesini içeren bir problem ortaya koydu ve çözdü. Nesilden nesle çözüm, daha sonra Fibonacci sayıları olarak bilinen bir sayı dizisiydi. Fibonacci'nin eseri Liber Abaci, dizi hakkında Hindistan dışında bilinen en eski açıklamayı içermesine rağmen, dizi altıncı yüzyılda Hint matematikçiler tarafından tanımlanmıştı.
Fibonacci dizisinde her sayı kendinden önceki iki sayının toplamıdır. Fibonacci, bugün dahil edilen "0" ve ilk "1" i atladı ve diziye 1, 2, 3, ... ile başladı. Her ardışık elemanı da önceki iki elemanın değerinin toplamı alınarak bulunur ve bu halde 0, 1, 1(1+0), 2(1+1), 3(2+1), 5(3+2), 8(5+3), 13(8+5), 21(13+8)... şeklinde artar. Hesaplamayı on üçüncü sıraya, 233 değerine kadar taşıdı, ancak başka bir el yazması onu bir sonraki yere, 377 değerine taşıdığı görülmektedir. Fibonacci, bu dizideki ardışık sayıların oranının limiti olan altın oran hakkında hiçbir şey belirtmemiştir.

  
    
      
        
          F
          
            n
          
        
        =
        
          
            {
            
              
                
                  0
                
                
                  
                    
                      if 
                    
                  
                  n
                  =
                  0
                  ;
                
              
              
                
                  1
                
                
                  
                    
                      if 
                    
                  
                  n
                  =
                  1
                  ;
                
              
              
                
                  
                    F
                    
                      n
                      −
                      1
                    
                  
                  +
                  
                    F
                    
                      n
                      −
                      2
                    
                  
                
                
                  
                    
                      if 
                    
                  
                  n
                  >
                  1.
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{n}={\begin{cases}0&{\mbox{if }}n=0;\\1&{\mbox{if }}n=1;\\F_{n-1}+F_{n-2}&{\mbox{if }}n>1.\\\end{cases}}}
  

Bu dizinin ileri elemanlarında, bir sonraki elemanın bir öncekine oranı Altın oran adı verilen ve yaklaşık 1,618 (1:0,618) değerine eşit bir sayıyı verir.
Altın oran matematikte genellikle 
  
    
      
        φ
        
      
    
    {\displaystyle \varphi \,}
  
 harfi ile gösterilir.
Tabiattaki canlılarda uzuvların oranı altın oran adı verilen 1.618... sayısına uygunluk gösterir. Antik mimari eserler ve bazı modern mimari eserler bu orana uygun tasarlanırlar. Altın orana uygun ölçülerdeki nesnelerin ve canlıların daha estetik olduğu ve güzel göründüğü savunulur.
Ayçiçeğinin merkezinden dışarıya doğru sağdan sola ve soldan sağa doğru taneler sayıldığında çıkan sayılar Fibonacci Dizisinin ardışık terimleridir. Papatya Çiçeğinde de ayçiçeğinde olduğu gibi bir Fibonacci Dizisi mevcuttur. Fibonacci dizisinde ardışık elemanlar bir önceki elamanın oranındaki ardışık terimlerin farkıyla oluşan dizi de Fibonacci dizisidir. Ömer Hayyam üçgenindeki tüm katsayılar veya terimler yazılıp çapraz toplamları alındığında Fibonacci Dizisi ortaya çıkar. Çam kozalağındaki taneler kozalağın altındaki sabit bir noktadan kozalağın tepesindeki başka bir sabit noktaya doğru spiraller (eğriler) oluşturarak çıkarlar. İşte bu taneler soldan sağa ve sağdan sola sayıldığında çıkan sayılar, Fibonacci Dizisi'nin ardışık terimleridir. Bitkilerin yapraklarının dizilişinde bir Fibonacci Dizisi söz konusudur; yani yaprakların diziliminde bu dizi mevcuttur. Mimar Sinan'ın da birçok eserinde Fibonacci dizisi görülmektedir. Mesela Süleymaniye ve Selimiye Camileri'nin minarelerinde bu dizi mevcuttur.

19. yüzyılda, Pisa'da bir Fibonacci heykeli yapılmış ve buraya dikilmiştir. Heykel bugün Camposanto, Piazza dei Miracoli üzerindeki tarihi mezarlığın batı galerisinde yer almaktadır.
Fibonacci sayılarıyla bir bağlantıları nedeniyle Fibonacci'den sonra adlandırılan birçok matematiksel kavram vardır. Örnekler arasında Brahmagupta–Fibonacci özdeşliği, Fibonacci arama tekniği ve Pisano periyodu sayılabilir. Matematiğin ötesinde, Fibonacci'nin adını taşıyan şeyler arasında asteroit 6765 Fibonacci ve art rock grubu The Fibonaccis de bulunur.

Liber Abaci (1202), hesaplamalar üzerine bir kitap (2002'de Laurence Sigler tarafından İngilizceye çevrildi.)
Practica Geometriae (1220), arazi ölçme teknikleri, ölçme ve alanlar ile hacimlerin bölünmesi ve diğer pratik geometri konularının bir öz

Leopold Kronecker (Almanca telaffuz: [ˈkʁoːnɛkɐ]; 7 Aralık 1823 - 29 Aralık 1891) sayı teorisi, cebir ve mantık üzerine çalışan bir Alman matematikçiydi. Georg Cantor'un küme teorisi üzerine çalışmalarını eleştirdi ve Weber (1893) tarafından "Almanca: Die ganzen Zahlen hat der liebe Gott gemacht, alles andere ist Menschenwerk (Tam sayıları Tanrı yarattı, diğer her şey insanın işidir)" söylemiyle alıntılandı. Kronecker, Ernst Kummer'in öğrencisi ve ömür boyu arkadaşıydı.
1841 yılında Berlin Üniversitesine girerek Dirichlet ve Steiner gibi matematikçilerden öğrenim almıştır. Doktorasını 1845 yılında yine Berlin Üniversitesinde sayılar teorisinde kompleks birimler üzerinde yapmıştır.
Geliştirdiği finitizm anlayışı Kroneker'i, matematiğin temelleri arasında yer alan sezgicilik akımının öncülerinden biri yapmıştır.

Leopold Kronecker 7 Aralık 1823'te Liegnitz, Prusya'da (şimdi Legnica, Polonya) varlıklı bir Yahudi ailede doğdu. Ebeveynleri Isidor ve Johanna (evlilik öncesi soyadı Prausnitzep) çocuklarının eğitimiyle ilgilendi ve onlara evde özel ders sağladı -Leopold'un küçük erkek kardeşi Hugo Kronecker da bilimsel bir yol izleyerek daha sonra önemli bir fizyolog olacaktı. Kronecker daha sonra bilim, tarih ve felsefe gibi çok çeşitli konularla ilgilenirken aynı zamanda jimnastik ve yüzmeyle ilgilendiği Liegnitz Spor Salonu'na gitti. Spor salonunda, çocuğun matematiğe olan ilgisini fark eden ve teşvik eden Ernst Kummer tarafından eğitildi.
1841'de Kronecker, ilgisinin hemen matematiğe odaklanmak yerine astronomi ve felsefe dahil olmak üzere birçok konuya yayıldığı Berlin Üniversitesi'nde öğrenci oldu. 1843 yazını Bonn Üniversitesi'nde astronomi okuyarak ve 1843-44'ü Breslau Üniversitesi'nde eski öğretmeni Kummer'in ardından geçirdi. Kronecker Berlin'e döndüğünde Peter Gustav Lejeune Dirichlet ile matematik okudu ve 1845'te Dirichlet'in gözetiminde yazdığı cebirsel sayı teorisindeki tezini savundu.
Derecesini aldıktan sonra, Kronecker, akademik kariyer yolunda araştırmaya olan ilgisini takip etmedi. Annesinin eski bir bankacı olan amcası tarafından inşa edilen büyük bir tarım arazisini yönetmek için memleketine geri döndü. 1848'de kuzeni Fanny Prausnitzer ile evlendi ve çiftin altı çocuğu oldu. Kronecker birkaç yıl iş dünyasına odaklandı ve bir hobi olarak matematiği okumaya devam etmesine ve Kummer ile yazışmasına rağmen hiçbir matematiksel sonuç yayınlamadı. 1853'te denklemlerin cebirsel çözülebilirliği üzerine, Évariste Galois'nın denklem teorisi üzerine çalışmasını genişleten bir anı yazdı.

İş faaliyetlerinden dolayı Kronecker finansal olarak rahattı ve bu nedenle 1855'te özel bir bilim adamı olarak matematik yapmak için Berlin'e dönebilirdi. Eşi Rebecka'nın zengin Mendelssohn ailesinden gelen Dirichlet, Kronecker'i Berlin elitiyle tanıştırmıştı. Üniversiteye yeni katılan Karl Weierstrass ile Dirichlet'in matematik kürsüsünü yeni devralan eski öğretmeni Kummer'in yakın arkadaşı oldu. Sonraki yıllarda Kronecker, önceki yıllardaki bağımsız araştırmalarından kaynaklanan çok sayıda makale yayınladı. Yayınlanan bu araştırma sonucunda 1861'de Berlin Akademisi üyeliğine seçildi.
Resmi bir üniversite pozisyonu olmamasına rağmen, Kronecker Akademi'nin bir üyesi olarak Berlin Üniversitesinde ders alma hakkına sahipti ve 1862'den başlayarak bunu yapmaya karar verdi. 1866'da Riemann öldüğünde, Kronecker'e Göttingen Üniversitesi'nde matematik kürsüsü teklif edildi (daha önce Carl Friedrich Gauss ve Dirichlet tarafından tutuldu), ancak Akademi'deki pozisyonunu korumayı tercih ederek reddetti. Ancak 1883'te, Kummer üniversiteden emekli olduğunda, Kronecker onun yerine davet edildi ve sıradan bir profesör oldu. Kronecker, diğerleri arasında Kurt Hensel, Adolf Kneser, Mathias Lerch ve Franz Mertens'in süpervizörüydü.
Matematiğe ilişkin felsefi görüşü, onu yıllar boyunca birkaç matematikçiyle çatışmaya soktu, özellikle 1888'de neredeyse üniversiteden ayrılmaya karar veren Weierstrass ile ilişkisini zorladı. Kronecker, 29 Aralık 1891'de karısının ölümünden birkaç ay sonra Berlin'de öldü. Hayatının son yılında Hristiyan oldu. Gustav Kirchhoff yakınlarındaki Berlin-Schöneberg'deki Alter St. Matthäus Kirchhof mezarlığına gömüldü.

Kronecker'in araştırmasının önemli bir kısmı sayı teorisi ve cebire odaklandı. Denklemler teorisi ve Galois teorisi üzerine 1853 tarihli bir makalede, Kronecker-Weber teoremini formüle etti, ancak kesin bir kanıt sunmadı (teorem çok daha sonra David Hilbert tarafından tamamen kanıtlandı). Ayrıca, sonlu üretilmiş değişmeli gruplar için yapı teoremini tanıttı. Kronecker eliptik fonksiyonlar üzerinde çalıştı ve daha sonra Hilbert tarafından on ikinci problemi olarak değiştirilmiş bir biçimde öne sürülen bir genelleme olan "liebster Jugendtraum"u ("gençliğin en değerli hayali") varsaydı. 1850 tarihli bir makalede, Beşinci Derecenin Genel Denkleminin Çözümü Üzerine (On the Solution of the General Equation of the Fifth Degree), Kronecker grup teorisini uygulayarak beşinci dereceden denklemi çözdü (çözümü radikaller açısından olmasa da: Abel-Ruffini teoremi tarafından imkansız olduğu kanıtlandı).
Cebirsel sayı teorisinde Kronecker, Dedekind'in felsefi nedenlerle kabul edilebilir bulmadığı idealler teorisine alternatif olarak bölenler teorisini tanıttı. Dedekind'in yaklaşımının genel olarak benimsenmesi, Kronecker'in teorisinin uzun süre göz ardı edilmesine yol açsa da, onun bölenleri yararlı bulundu ve 20. yüzyılda birkaç matematikçi tarafından yeniden canlandırıldı.
Kronecker ayrıca gerçel sayılarda irrasyonel sayıların biçimini yeniden yapılandırarak süreklilik kavramına katkıda bulundu. Analizde Kronecker, meslektaşı Karl Weierstrass tarafından bir sürekli, hiçbir yerde türevlenemeyen fonksiyon formülasyonunu reddetti.
Kronecker için ayrıca Kronecker limit formülü, Kronecker eşleşmesi, Kronecker deltası, Kronecker tarağı, Kronecker sembolü, Kronecker çarpımı, polinomları çarpanlara ayırmada Kronecker yöntemi, Kronecker ikamesi, sayı teorisinde Kronecker teoremi, Kronecker lemması ve Eisenstein-Kronecker sayıları da adlandırılmıştır.

Kronecker'in sonluluğu onu matematiğin temellerinde sezgiselliğin öncüsü yaptı.

Kronecker birkaç akademinin üyesi olarak seçildi:

Prusya Bilimler Akademisi (1861)
Fransız Bilimler Akademisi (1868)
Kraliyet Cemiyeti (1884).
25624 Kronecker asteroidi onun adını almıştır.

Kronecker, Leopold (1978) [1901], Vorlesungen über Zahlentheorie, Berlin, New York: Springer-Verlag, ISBN 978-3-540-08277-4, MR 0529431 
Kronecker, Leopold (1968) [1895],  Hensel, Kurt (Ed.), Leopold Kronecker's Werke. Bände I–V, New York: Chelsea Publishing Co., ISBN 978-0-8284-0224-8, MR 0237286, 3 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Şubat 2021 

Bell, E. T. (1986), Men of Mathematics, New York: Simon and Schuster, ISBN 978-0-671-62818-5 
Davis, Martin (2001), Engines of Logic matematikçis and the Origin of the Computer, W. W. Norton & Company, ISBN 978-0-393-32229-3 
Edwards, Harold (1987), "An Appreciation of Kronecker", Mathematical Intelligencer, 9 (1), ss. 28-35, doi:10.1007/BF03023570 
Edwards, Harold (1989), "Kronecker's Views on the Foundations of Mathematics",  Rowe, D. E.; McCleary, J. (Ed.), The History of Modern Mathematics, 1, Academic Press, ss. 67-78, ISBN 978-0-12-599661-7 
Ewald, William B., (Ed.) (1996) [1887], "On the concept of number", From Kant to Hilbert: A Source Book in the Foundations of Mathematics, Vol. 2, Oxford University Press, ss. 947-955, ISBN 978-0-19-850536-5 
From Frege to Gödel A Source Book in Mathematical Logic, 1879–1931, Harvard University Press, 1977, ISBN 978-0-674-32449-7 
Weber, H. (1893), "Leopold Kronecker" (PDF), Mathematische Annalen, Springer Berlin / Heidelberg, cilt 43, ss. 1-25, doi:10.1007/BF01446613, ISSN 0025-5831 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Leopold Kronecker", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te Leopold Kronecker

Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölüm (Çince: 九章算術; pinyin: Jiǔ Zhāng Suànshù), MÖ 10. – 2. yüzyıldan birkaç kuşak bilgin tarafından bestelenmiş bir Çin matematik kitabıdır. Kitap, Sayılar ve Hesaplama Üzerine Kitap ve Zhoubi Suanjing ile birlikte Çin'den hayatta kalan en eski matematiksel metinlerden biridir. Önermeleri bir dizi ilksavdan çıkarma eğiliminde olan Antik Yunan matematikçilerinin ortak yaklaşımıyla çelişebilecek, problem çözmenin en genel yöntemlerini bulmaya odaklanan bir matematik yaklaşımı ortaya koymaktadır.
Kitaptaki girişler genellikle bir sorunun ifadesi, ardından çözümün ifadesi ve çözüme götüren prosedürün açıklaması şeklindedir. Bunlar MS 3. yüzyılda Liu Hui tarafından yorumlandı.

Needham, Joseph (1986). Science and Civilization in China: Volume 3, Mathematics and the Sciences of the Heavens and the Earth. Taipei: Caves Books, Ltd.
Straffin, Philip D. "Liu Hui and the First Golden Age of Chinese Mathematics", Mathematics Magazine (Volume 71, Number 3, 1998): 163–181.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Liu Hui", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 

Full text of the book 24 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Chinese)

Matematiksel nesneler, matematikte karşılaşılan soyut kavramlara denir. Matematiğin alışıldık dilinde nesne, formal olarak tanımlanmış veya tanımlanabilecek ve matematiksel kanıtlarda kullanılabilecek herhangi bir şey olabilir. Her matematik dalının kendi nesneleri vardır, bu dallara göre bazı örnekler:

Kombinatorik
permütasyonlar, kombinasyonlar

Küme kuramı
kümeler, küme ayrışımları/bölütleri, işlevler, bağıntılar

Geometri
noktalar, doğrular, doğru parçaları, çokgenler (üçgenler, dörtgenler, beşgenler, altıgenler, ...), daireler, elipsler, paraboller, hiperboller, küreler, elipsoitler, paraboloitler, hiperboloitler, silindirler, koniler

Çizge (graf) kuramı
çizgeler, ağaçlar, düğümler, kenarlar

Topoloji
topolojik uzaylar ve çok katlılar

Doğrusal (lineer) cebir
skalerler, vektörler, matrisler, tensörler

Soyut cebir
gruplar, halkalar, modüller, alanlar, vektör uzayları

En çok kullanılan matematiksel sabitler pi sayısı (
  
    
      
        π
      
    
    {\textstyle \pi }
  
), e sayısı (doğal logaritma tabanı) ve i sayısıdır.
pi sayısı bir çemberin çevresinin çapına oranı ya da bir dairenin alanının yarıçap karesine oranı olarak ifade edilir.
e sayısı, Leonhard Euler'in isminden gelir ve kabaca tanımı 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        1
        
          /
        
        x
      
    
    {\textstyle f(x)=1/x}
  
 fonksiyonunun eğrisi altında bir birim karelik alan sınırlanabilmesi için 
  
    
      
        x
        =
        1
      
    
    {\textstyle x=1}
  
 doğrusunun sağında seçilecek doğrunun 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 eksenini kestiği noktadır. Yani doğru 
  
    
      
        x
        =
        e
      
    
    {\textstyle x=e}
  
 olarak seçilirse altta kalan şekil bir birim kare olacaktır. Bu eşitlik integral ile:

  
    
      
        
          ∫
          
            1
          
          
            e
          
        
        
          
            1
            x
          
        
        d
        x
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \int _{1}^{e}{\frac {1}{x}}dx=1}
  
 şeklinde ifade edilir.
e sayısının başka bir tanımıysa bir dizi limiti tarafından verilir (integral Riemann toplamına açıldığında aslında iki tanımın özdeş olduğu ortaya çıkar.)

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        
          
            (
            
              1
              +
              
                
                  1
                  x
                
              
            
            )
          
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\to \infty }\left(1+{\frac {1}{x}}\right)^{x}}
  

Pi ve e sayıları reel sayılardır.
i sayısı ise karmaşık sayıların tanımlanmasında kullanılan bir sabittir ve 
  
    
      
        
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\textstyle {\sqrt {-1}}}
  
 olarak tanımlıdır.
Bunlar temel sabitler olup, bunların haricinde pek çok sabit bulunmaktadır.

Kullanılan kısaltmalar:

I - irrasyonel sayı, A - Cebirsel sayı, T - transendental sayı, ? - bilinmeyen
Gen - General, NuT - Sayılar Teorisi, ChT - Kaos Teorisi, Com - Kombinatorik, Inf - Bilgi Teorisi, Ana - Matematiksel analiz

MathWorld, Eric W. Weisstein tarafından oluşturulan ve büyük ölçüde kendisi tarafından yazılan çevrimiçi bir matematik referans çalışmasıdır. Wolfram Research, Inc. tarafından himaye edilmiş ve ona lisanslanmıştır ve kısmen Ulusal Bilim Vakfı'nın Urbana – Champaign'deki Illinois Üniversitesi'ne verdiği Ulusal Bilim Dijital Kütüphanesi hibesi tarafından finanse edilmiştir.

Sitenin yaratıcısı Eric W. Weisstein, matematiksel okumaları üzerine not yazma alışkanlığı edinmiş bir fizik ve astronomi öğrencisiydi. 1995'te notlarını internete koydu ve buna "Eric'in Matematik Hazinesi" adını verdi. Çok çeşitli matematiksel konuları kapsayan yüzlerce sayfa/makale içeriyordu. Site, web üzerinde matematik üzerine kapsamlı bir kaynak olarak popüler hale geldi. Weisstein, notları sürekli olarak geliştirdi ve çevrimiçi okuyuculardan gelen düzeltmeleri ve yorumları kabul etti. 1998 yılında CRC Press ile sözleşme yaptı ve sitenin içeriği CRC Concise Encyclopedia of Mathematics başlıklı basılı ve CD-ROM formunda yayınlandı. Ücretsiz çevrimiçi sürüm halka yalnızca kısmen erişilebilir hale geldi. 1999'da Weisstein, Wolfram Research, Inc. (WRI) için çalışmaya başladı ve WRI, Math Treasure Trove'u MathWorld olarak yeniden adlandırdı ve erişim kısıtlamaları olmaksızın şirketin web sitesinde barındırdı.

2000 yılında CRC Press, Wolfram Research Inc.'e (WRI) dava açtı, WRI başkanı Stephen Wolfram ve yazar Eric Weisstein, bir sözleşme ihlali olarak gördükleri şey nedeniyle: MathWorld içeriği yalnızca basılı olarak kalacaktı. Site, mahkeme emriyle kapatıldı.
Dava daha sonra mahkeme dışında çözüldü, WRI açıklanmayan bir miktar ödedi ve diğer şartlara uydu. Bu şartlar arasında, web sitesinin altına bir telif hakkı bildiriminin eklenmesi ve CRC Press'in MathWorld'ü basılı kitap biçiminde üretmesi için geniş haklar bulunmaktadır. Site daha sonra tekrar halka açık hale geldi.
Bu vaka, çevrimiçi yayıncılık çevrelerinde bir manşet dalgası yarattı. PlanetMath projesi MathWorld'ün kullanılamaz olmasının bir sonucuydu.

Mathematica

Resmî site

Maya rakamları, Kolomb öncesi Maya Uygarlığı tarafından kullanılan bir vigesimal (yirmi tabanlı) sayı sistemidir.
Sayılar üç sembolden oluşur; sıfır (kabuk şekli), bir (nokta) ve beş (çizgi) şeklinde gösterilir. Örneğin; 13 birbiri üzerinde istiflenmiş iki yatay çizgi üzerinde yatay olarak yan yana üç nokta olarak yazılır.

19'un üstündeki sayılar dikey olarak yirminin kuvvetleri olarak yazılır. Örneğin; 33 sayısı iki yatay çizgi üzerinde üç nokta ve bunların da üstünde bir nokta ile ifade edilir. En üstteki tek nokta "yirmi" veya "1×20" anlamına gelir, alttaki üç nokta ve iki çizgi "13"e eşittir, toplam olarak 33 bulunur; [(1×20) + 13 = 33]. Üçüncü kata konulan bir nokta ise 20^2=400 anlamına gelmektedir. 429 sayısı; üstte bir nokta, onun altında bir nokta, bunların altında yatay dört nokta ve bir çizgi ile ifade edilir; [(1×20^2) + (1×20^1) + 9 = 429].

Coe, Michael D. (1987). The Maya (4th edition (revised) bas.). Londra; New York: Thames & Hudson. ISBN 0-500-27455-X. OCLC 15895415. 
Díaz Díaz, Ruy (Aralık 2006). "Apuntes sobre la aritmética Maya" (online reproduction). Educere. 10 (35). Táchira, Venezuela: Universidad de los Andes. ss. 621-627. ISSN 1316-4910. OCLC 66480251. 11 Eylül 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Aralık 2013.  (İspanyolca)
Diehl, Richard (2004). The Olmecs: America's First Civilization. Londra: Thames & Hudson. ISBN 0-500-02119-8. OCLC 56746987. 
Thompson, J. Eric S. (1971). Maya Hieroglyphic Writing; An Introduction. Civilization of the American Indian Series, No. 56 (3.3yer=Norman bas.). University of Oklahoma Press. ISBN 0-8061-0447-3. OCLC 275252. 

Maya Mathematics27 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anthropomorphic Maya numbers21 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maya takvimi, Kolomb öncesi Mezoamerika'da ve dağlık Guatemala ile Veracruz, Oaxaca ve Chiapas, Meksika'daki birçok çağdaş topluluk tarafından kullanılan bir takvimler sistemi. Maya takvimine göre her bir yıl her biri 20 günlük 18 aydan oluşuyordu. Ayrıca "haab" denilen 5 ekstra gün daha vardı. "Tun" adı verilen 360 günlük periyot Maya takviminin temelini oluşturuyordu. Maya takviminde ikinci bir sistem daha vardı. Bu sisteme göre  20 tun 7200 gün veya 1 katun; 20 katun 14.400 gün veya 1 baktun olarak adlandırılmaktaydı. Ay ve günlerin katlarından oluşan Maya takvimi bu şekilde 23.040 milyon günden veya 63 milyon yıldan oluşan 1 alautun'a kadar devam etmekteydi. Bugünkü modern sistemde bu sayıyı yazabilmek için 11 rakam gerekirken, binlerce yıl önceki Maya takviminde 9 rakamla yazılabiliyordu. "Mayalar önemli olayların tarihlerini belirtmek için çok kompleks bir sistem kullanmaktaydılar. Bu sistem "Güneş Yılı", "Dini Yıl" ve "Venüs Yılı" olmak üzere üç farklı zaman ölçeğini temel olarak almaktaydı. 260 günlük dini yıl güneş yılına bağlanır ve her ikisi de 584 dünya günü süren Venüs yılının içinde yer alırlardı.
360 günlük dönem ya da tun'un katları olan katun, baktun ve diğerlerine ek olarak Mayalar 365 günlük Güneş yılını 260 günlük Dini yıla bağlamak için başka bir zaman ölçüsü daha kullanırlardı. Bu "takvimsel" ölçü bizim 1 yüzyıl olarak adlandırdığımız kavrama karşılık gelecek şekilde 52 güneş yılı veya 73 dini yıldan oluşuyordu. Bu hesaplamaların amacı dinsel yıldaki özel dini günlerin güneş takviminde de aynı günlere isabet etmesini sağlamaktı."

Maya dini
Tres Zapotes Stel C
Ay takvimi
2012 fenomeni

Interaktif Maya Takvimleri

Bir milyon (1.000.000), 999.999'u takip eden ve 1.000.001'den önce gelen doğal sayıdır. Bin kez bin, yüz tümen veya on yük olarak da ifade edilebilir. Milyonun eş anlamlısı pekmen sözcüğüdür. Hint İngilizcesi ve Pakistan İngilizcesinde de 10 lakh olarak ifade edilir. Lakh, Sanskritçede 100.000 lakṣa türetilmiştir.
Bilimsel gösterimde 1×106 veya 10 6 olarak yazılır. Fiziksel büyüklükler , SI birimleriyle uğraşırken SI öneki olan mega (M) kullanılarak da ifade edilebilir; örneğin 1 megawatt (1 MW) 1.000.000 watta eşittir.

Tam olarak bir milyona kadar saymanın, gereken zaman ve odaklanma gücü nedeniyle son derece zor bir görev olacağı sıklıkla vurgulanmış olsa da düzensizlikleri veya paketleme etkilerini göz ardı ederek sayıyı yaklaşık miktarlarda "büyüklüğe indirgemenin" birçok yolu vardır.

Bilgi: Boşluklar sayılmadığında, bir Encyclopædia Britannica'nın 136 sayfasına basılan metin veya 600 sayfalık kağıt kapaklı kağıt kapaklı kurgu yaklaşık bir milyon karakter içerir.
Uzunluk: Bir kilometrede bir milyon milimetre ve bir milde kabaca bir inçin on altıda bir milyonu vardır (1 on altıncı = 0,0625). Tipik bir otomobil lastiği, 1.200 mil (1.900 km) trip, motor bu devir sayısının birkaç katını yapacaktır.
Parmaklar: İnsan parmağının genişliği 22 milimetre (0,87 in), ardından dizilmiş bir milyon parmak 22 kilometre (14 mi). Bir kişi 4 kilometre/saat (2,5 mph), parmakların ucuna ulaşmaları yaklaşık beş buçuk saat sürer.
Alan: Bir kenardaki bin kare nesne veya birim, bu tür milyonlarca nesne veya kare birimi içerir, bu nedenle, üç metrekareden daha küçük bir pencere perdesinde veya benzer şekilde yaklaşık yarım fit karede (400– 500 cm 2) çarşaf bezi. 70'e 100 fitlik bir şehir yaklaşık bir milyon inç karedir.
Hacim: Bir milyonluk küpün kökü yüzdür, bu nedenle bir küpte bir milyon nesne veya kübik birim, bir kenarda yüz nesne veya doğrusal birim bulunur. Bir milyon tane sofra tuzu veya toz şeker yaklaşık 64 mililitre (2,3 imp fl oz; 2,2 US fl oz), bir taraftaki yüz tane küpün hacmi. Bir milyon kübik inç küçük odanın hacmi olurdu

1.046.527 - Carol sayısı 
1.048.576 - 2 20 (ikinin kuvveti, bir mebibayttaki bayt sayısı (veya genellikle bir megabayt)
1,048,976 - Leyland sayısı
1.050.623 - Kynea sayısı 
1,058,576 - Leyland sayısı
1.084.051 - Keith sayısı 
1,089,270 - Harmonik bölen sayısı 
1.111.111 - Tekrarlayan sayı
1.136.689 - Pell sayısı, Markov sayısı
1,278,818 - Markov sayısı
1.299.709 - 100.000'inci asal sayı
1.346.269 - Fibonacci sayısı, Markov sayısı
1,413,721 - Kare-üçgensel sayı 
1.419.857 - 17 5
1,421,280 - Harmonik bölen sayısı
1.441.440 - muazzam derecede bol sayı, üstün yüksek oranda bileşik sayı 
1.441.889 - Markov sayısı
1.539.720 - Harmonik bölen sayısı
1,563,372 - Wedderburn-Etherington sayısı 
1.594.323 - 3 13
1.596.520 - Leyland sayısı
1.647.086 - Leyland sayısı
1.671.800 - Tamamen bileşik sayılardan oluşan birinci yüzyıl xx 00 - xx 
1.679.616 - 6 8
1.686.049 - Markov sayısı
1,741,725 - Rakamlarının yedinci kuvvetinin toplamına eşittir
1,771,561 - 11 6; ayrıca, Komutan Spock'ın  "The Trouble with Tribbles" adlı Star Trek bölümündeki tribble popülasyonuna ilişkin tahmini
1.889.568 - 18 5
1.941.760 - Leyland sayısı
1.953.125 - 5 9

2.012.174 - Leyland sayısı
2.012.674 - Markov sayısı
2.097.152 - 2 21
2.097.593 - Asal Leyland sayısı 
2.124.679 - Wolstenholme asalı 
2.178.309 - Fibonacci sayısı 
2.222.222 - Tekrarlayan sayı
2.356.779 - Motzkin sayısı 
2,423,525 - Markov sayısı
2.476.099 - 19 5
2.674.440 - Catalan sayısı 
2.744.210 - Pell sayısı 
2.796.203 - Wagstaff asalı 
2.890.625 - 1- otomorfik sayı 
2.922.509 - Markov sayısı
2.985.984 - 12 6

3.200.000 - 20 5
3.263.442 - Sylvester dizisinin ilk beş döneminin çarpımı
3,263,443 - Sylvester dizisinin altıncı terimi 
3.276.509 - Markov sayısı
3.301.819 - Değişken faktöriyel 
3.333.333 - Tekrarlayan sayı
3.360.633 - 3 ardışık bazda palindromik: 62818269 = 3360633 10 = 199599111
3,524,578 - Fibonacci sayısı, Markov sayısı
3.626.149 - Wedderburn-Etherington sayısı 
3.628.800 - 10!

4.037.913 - İlk on faktöriyelin toplamı
4.084.101 - 21 5
4,190,207 - Carol sayısı 
4.194.304 - 2 22
4.194.788 - Leyland sayısı
4.198.399 - Kynea sayısı 
4.208.945 - Leyland sayısı
4.210.818 - Basamaklarının yedinci kuvvetlerinin toplamına eşittir
4.213.597 - Bell sayısı 
4.324.320 - muazzam bol sayı, üstün yüksek bileşik sayı, gerçek sayı
4.400.489 - Markov sayısı
4.444.444 - Tekrarlayan sayı
4.782.969 - 3 14
4.785.713 - Leyland sayısı
4.826.809 - 13 6

5.134.240 - Farklı dördüncü kuvvetlerin toplamı olarak ifade edilemeyen en büyük sayı
5.153.632 - 22 5
5,496,925 - 6 tabanındaki ilk döngüsel sayı
5.555.555 - Tekrarlayan sayı
5.702.887 - Fibonacci sayısı 
5.764.801 - 7 8
5.882.353 - 588 2 + 2353 2

6.436.343 - 23 5
6,536,382 - Motzkin sayısı 
6,625,109 - Pell sayısı, Markov sayısı
6.666.666 - Tekrarlayan sayı

7.109.376 - 1- otomorfik sayı 
7,453,378 - Markov sayısı
7.529.536 - 14 6
7.652.413 - En büyük n basamaklı pandijital asal
7.777.777 - Tekrarlayan sayı
7,779,311 - Prince tarafından yazılan ve 1982'de The Time tarafından yayınlanan bir hit şarkı
7.861.953 - Leyland sayısı
7,913,837 - Keith sayısı 
7.962.624 - 24 5

8,000,000 - Japon mitolojisinde sonsuzluğu temsil etmek için kullanılır
8.108.731 - repunit asal içinde tabana 14
8.388.608 - 2 23
8.389.137 - Leyland sayısı
8.399.329 - Markov sayısı
8.436.379 - Wedderburn-Etherington numarası 
8.675.309 - Tommy Tutone için bir hit şarkı (aynı zamanda bir ikiz prime)
8.675.311 - İkiz asal
8.888.888 - Tekrarlayan sayı
8.946.176 - 8 tabanındaki kendini tanımlayan sayı

9.227.465 - Fibonacci sayısı, Markov sayısı
9,369,319 - Newman – Shanks – Williams asalı 
9,647,009 - Markov sayısı
9,694,845 - Catalan sayısı 
9.765.625 - 5 10
9.800.817 - Basamaklarının yedinci kuvvetlerinin toplamına eşittir.
9.865.625 - Leyland sayısı
9.926.315 - Basamaklarının yedinci kuvvetlerinin toplamına eşittir.
9.997.156 - 7 basamaklı en büyük üçgensel sayı ve 4.471'inci üçgensel sayı
9.999.991 - 7 basamaklı en büyük asal sayı
9.999.999 - Tekrarlayan sayı

Heh (tanrı), tasvirleri hiyerogliflerde de bir milyonu temsil etmek için kullanılmış
Büyük sayıların isimleri
Büyüklük dereceleri (sayılar) yardımıyla karşılaştırmak boyutsuz sayı 1,000,000 ve 10,000,000 (10, 6 ve 10 7) arasında olmalıdır.

Mobius, Möbius ya da Moebius şu anlamlara gelebilir:

August Ferdinand Möbius
Karl Möbius
Paul Julius Möbius
Dieter Moebius
Jean Giraud
Mobius Artists Group
Mark Mobius

Möbius–Hückel concept

Möbius şeridi
Möbius function
Möbius transform
Möbius inversion formula
Möbius transformation
Möbius configuration
Möbius–Kantor configuration
Möbius–Kantor graph
Möbius plane
Möbius ladder

Moebius: Empire Rising
Moebius: The Orb of Celestial Harmony
Mobius (C&C)
Moebius the Timestreamer
Mobius (Sonic)
Mobius (oyun geliştiricisi)

Moebius (Stargate SG-1)
Silent Möbius
Ultraman Mebius
Moebius (1996 filmi)
Moebius (2013 filmi)
Möbius (film)

Mobius (albüm)
MOBIUS
Mobius projesi
Möbius aromaticity
Möbius benzene
Möbius (crater)
Möbius energy
Mobius Kids
Mobius Loop roller coaster
Mobius Motors
Mobius Science Center
Möbius sendromu
Möbius resistor

Modüler aritmetik, tam sayılarda kullanılan bir hesap yöntemidir. Saatin her on iki saatte bir yinelenmesi gibi modül denen belli bir değere gelindiğinde yeniden sıfıra dönülmesiyle olur.
Birçok eski kültürde insanlar modüler aritmetikte söz etmişlerdir. Çin kalan teoremi buna örnek verilebilir. Çağdaş gösterimi ile tanımını Carl Friedrich Gauss açıklamıştır.
a ve b tam sayıları, verilen bir pozitif m sayısına bölündüğünde aynı kalanı veriyorsa ''a tam sayısı, b tam sayısına, m modülüne göre denktir." denir. a ≡ b mod(m) ile gösterilir. Başka bir söyleniş şekli ise a sayısının m sayısına bölümünden kalanın b olduğudur. Bunu cebirsel bir ifade ile yazarsak a=mk+b (k ∈ Z) olacaktır.
Modüler Aritmetiğin Özellikleri
a, b, c, k ∈ Z  ve m, n ∈ Z+, m > 1 için;
1) a ± c ≡ b ± c (mod m)   Her iki tarafa istenilen sayı eklenip çıkarılabilir.
2) a. c ≡ b. c (mod m)     Her iki taraf istenilen sayı ile çarpılabilir.
3)  an ≡ bn (mod m)           Her iki tarafın n. dereceden üssü alınabilir.
4)   a ± m.k ≡ b (mod m)    Tek bir tarafa veya iki tarafa m sayısının k katı eklenip çıkarılabilir.
Örnekler
1)  Modüler aritmetikte çok büyük sayıların kalanını bulmak çok kolaydır. Gerekli adımları takip ederek bunu yapmanız çok kolay olacaktır. Örneğin;
7^1881 ≡ ? mod(4)
7^1 ≡ 3 mod(4)
7^2 ≡ 1 mod(4)
7^3 ≡ 3 mod(4)
7^4 ≡ 1 mod(4)
Yukarıdaki ifade belli bir düzene göre gittiğinden (tek sayılı üsler için 3; çift sayılı üsler için 1 kalanı veriyor.)  7^1881=3 mod(4) olacaktır.
2)  58 * 17  + 13 ≡ ? mod (11)
3 *  6 + 2 ≡ ? mod(11)
20 ≡ 9 mod(11)
Böylece yukarıdaki toplam ve çarpım içeren ifadenin 11 e bölümünden kalan 9 olacaktır.
3)    444^9 * 2189 -  1999 ≡ ? mod(9)     (9 a bölünebilme kuralı ile çözülebilir.)
3^9   *  2  - 1 ≡ ? mod(9)
0 - 1 ≡ ? mod(9)
? = 8 olacaktır.

Morris Kline (1 Mayıs 1908 - 10 Haziran 1992), Amerikalı bir matematik profesörü, matematik tarihi, matematik felsefesi ve matematik eğitimi üzerine bir yazar ve aynı zamanda matematiksel konuların popülerleştiricisiydi.

Kline, Brooklyn'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Jamaica, Queens'de ikamet etti. Brooklyn'deki Boys High School'dan mezun olduktan sonra New York Üniversitesi'nde matematik okudu ve 1930'da lisans, 1932'de yüksek lisans ve 1936'da doktora derecesi aldı. 1942'ye kadar NYU'da öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam etti.
II. Dünya Savaşı sırasında Kline, Belmar, New Jersey'de konuşlanan United States Army Signal Corps'da görevlendirildi. Bir fizikçi olarak atanan Kline, radarın geliştirildiği mühendislik laboratuvarında çalıştı. Savaştan sonra elektromanyetizma üzerine araştırmalarına devam etti ve 1946'dan 1966'ya kadar Courant Matematik Bilimleri Enstitüsü'nde elektromanyetik araştırmalar bölümünün yöneticiliğini yaptı.
Kline, matematik öğretimine New York Üniversitesi'nde devam etti ve 1952 yılında tam profesör oldu. New York Üniversitesi'nde 1975 yılına kadar dersler verdi ve matematiğin çeşitli yönleri ve özellikle matematik eğitimi üzerine birçok makale ile bir düzineden fazla kitap yazdı. Öğrencilerden kendi içlerinden geldiği için matematiğin tadını çıkarmalarını beklemek yerine matematiğin uygulamalarını ve yararlılığını öğretme ihtiyacını defalarca vurguladı. Benzer şekilde, matematiksel araştırmaların sadece diğer matematikçilerin ilgisini çekecek yapılar inşa etmek yerine diğer alanlarda ortaya konan problemleri çözme üzerine yoğunlaşmasını teşvik etti. Kline'ın öğretmenlikle ilgili görüşleri hakkında aşağıdaki ifadelerden bir fikir edinilebilir:

Her öğretmene bir aktör olmasını tavsiye ederim. Sınıf tekniği tiyatroda kullanılan her araçla canlandırılmalıdır. Uygun olduğu yerde dramatik olabilir ve olmalıdır. Sadece gerçeklere değil, ateşe de sahip olmalıdır. İnsanların ilgisini çekmek için davranışlarındaki tuhaflıkları bile kullanabilir. Mizahtan korkmamalı ve onu özgürce kullanmalıdır. Alakasız bir şaka ya da hikaye bile sınıfı son derece neşelendirir.

Morris Kline, Yeni Matematik programlarını da içeren bir dönem olan yirminci yüzyılın ikinci yarısında matematik eğitimi'nde meydana gelen müfredat reformunun baş kahramanlarından biriydi. Kline'ın 1956 yılında The Mathematics Teacher dergisinde yayımlanan bir makalesinin başlığı  "Mathematical texts and teachers: a tirade" (“Matematiksel metinler ve öğretmenler: bir tirad”) idi. Başarısızlıkları için öğrencileri suçlayan öğretmenlere seslenerek, “Bir öğrenci sorunu var, ancak matematik öğreniminin mevcut durumundan sorumlu olan üç faktör daha var, yani müfredat, metinler ve öğretmenler” diye yazdı. Bu tirat sinirlere dokundu ve değişiklikler olmaya başladı. Ancak daha sonra Kline bazı değişiklikleri eleştirmeye başladı. 1958 yılında "Ancients versus moderns: a new battle of the books" (“Eskiler modernlere karşı: kitapların yeni savaşı”) başlıklı bir makale yazdı. Makaleye Rutgers Üniversitesi'nden Albert E. Meder Jr. tarafından bir reddiye eşlik etti. Şöyle diyor: "Birincisi, 'modernistler' tarafından benimsenen görüşlere ilişkin tamamen belgelendirilmemiş muğlak genellemeleri ve ikincisi, 'modernistler' tarafından söylenmemiş olanlardan çıkarılan sonuçları sakıncalı buluyorum."
1966 yılına gelindiğinde Kline, sekiz sayfalık bir lise planı önerdi. James H. Zant tarafından kaleme alınan bu makalenin reddiyesinde, Kline'ın “ders kitapları, öğretim ve müfredatla ilgili olarak okullarda neler olup bittiği konusunda genel bir bilgi eksikliğine sahip olduğu” ileri sürüldü. Zant, Kline'ın yazısını “belirsizlik, gerçeklerin çarpıtılması, belgelenmemiş ifadeler ve aşırı genelleme” nedeniyle eleştirdi.
1966 ve 1970 yıllarında Kline iki eleştiri daha yayınlamıştır. Martin's Press 1973'te Kline'ın Why Johnny Can't Add: the Failure of the New Math adlı eleştirisini yayınlayarak diyaloğa katkıda bulundu. Kitabın açılış bölümü, öğrencilerin sezgilerinin yeni jargon tarafından zorlandığı bir eğitim parodisidir. Kitap, Kline'ın bazı ilerlemeleri kabul etmesiyle birlikte Matematik Öğretmeni'ndeki tartışmaları tekrarlıyor: Columbia Üniversitesi'nden Howard Fehr'in Ortaöğretim Matematik Müfredatı Geliştirme Çalışması'nda (Secondary School Mathematics Curriculum Improvement Study) kümeler, işlemler, eşlemeler, ilişkiler ve yapılar gibi genel kavramlar aracılığıyla konuyu birleştirmeye çalıştığını aktarıyor.
1977'de Kline lisans üniversite eğitimine yöneldi; Why the Professor Can't Teach: The Dilemma of University Education adlı kitabıyla akademik matematik kurumunu karşısına aldı. Kline, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki profesörlerin araştırma yapma zorunluluğunun, iyi öğretimi karakterize eden bilimsel yöntemi yanlış yönlendirdiğini savunuyor. Açıklayıcı yazılar ya da başkalarının özgün çalışmalarının değerlendirilmesiyle ifade edilen bilimselliği övmektedir. Burs için, konulara, materyallere ve yöntemlere eleştirel yaklaşılmasını bekler. Reddiyeler arasında D.T. Finkbeiner, Harry Pollard ve Peter Hilton tarafından yapılanlar da vardır. Pollard, “Öğrenmenin kendi iyiliği için takdir edildiği ve peşinden koşulduğu toplum ortadan kalkmıştır” demiştir. Hilton'un eleştirisi daha açıktı: Kline “düşmanların eline...[bir] silah verdi”. 1956'da matematik eğitiminde değişim için bir ajitatör olarak başladıktan sonra, bazı eğilimlerin eleştirmeni haline geldi. Yetenekli bir konuşmacı olmasına rağmen, editörler sık sık onun ifadelerinin en iyi şekilde çürütülmesi gerektiğini düşünmüşlerdir.
Morris Kline'ı protestoya neyin motive ettiğini düşünürken, Profesör Meder'in görüşünü göz önünde bulundurmak gerekir:

Profesör Kline'ın aslında matematiği gerçekten sevip sevmediğini merak ediyorum [...] Kendisinin özünde bir matematikçi değil, bir fizikçi ya da belki de bir 'doğa filozofu' olduğunu ve ortaöğretim üniversite hazırlık matematik müfredatını, matematikte son yüz yıl içinde geliştirilen bazı kavramları kullanarak yirminci yüzyılın çeşitli ihtiyaçlarına yönlendirme önerilerinden hoşlanmamasının nedeninin bunun kötü bir matematik olması değil, fiziğin önemini en aza indirmesi olduğunu düşünüyorum.
Kline, E. H. Moore'un lise düzeyinde fen ve matematiği birleştirme tavsiyesini hatırlattığı için öyle görünebilir. Ancak daha yakından bakıldığında, Kline'ın matematiği “insanın dünyasını anlama ve ona hakim olma çabalarının bir parçası” olarak adlandırdığı ve bu rolü geniş bir bilim yelpazesinde gördüğü görülmektedir.

Mathematics: The Loss of Certainty (bölüm XIII: “The Isolation of Mathematics”) adlı kitabında Kline, matematik araştırmalarının yürütülme biçiminden yakınarak, çoğu zaman matematikçilerin bilimlerdeki uygulamalı problemleri çözmek için gereken (bazen derin) bağlamla tanışmaya istekli olmadıklarından, herhangi bir sonucu olmayan saf matematik problemleri icat etmeyi tercih ettiklerinden şikayet etmiştir. Kline ayrıca bu durumdan "yayımla ya da yok ol" akademik kültürünü sorumlu tutmuştur.

Kitaplar
1937: Introduction to Mathematics (with Irvin W. Kay), Houghton Mifflin
1951: The Theory of Electromagnetic Waves (ed.), Inter-science Publishers
1953: Mathematics in Western Culture, Oxford University Press
1956: The Language of Shapes (Abraham Wolf Crown ile birlikte)
1959: Mathematics and the Physical World, T. Y. Crowell Co.
1962: Mathematics, A Cultural Approach, Addison-Wesley
1967: Mathematics for the Nonmathematician, Dover Publications
1965: Electromagnetic Theory and Geometrical Optics (Irvin W. Kay ile birlikte), John Wiley & Sons
1967: Calculus, An intuitive and Physical Approach, John Wiley & Sons, 1977, Dover Publications 1998 tekrar baskı 0-486-40453-6
1967: Mathematics for Liberal Arts, Addison-Wesley, (Mathematics for the Nonmathematician olarak yeniden yayınlandı, Dover Publications, Inc., 1985) (0-486-24823-2)
1968: Mathematics in the Modern World (ed.), W. H. Freeman & Co.
1968: Mathematics in the Modern World; readings from Scientific American
1972: Mathematical Thought From Ancient to Modern Times, Oxford University Press
1973: Why Johnny Can't Add: The Failure of the New Mathematics, St. Martin's Press
1977: Why the Professor Can't Teach: Mathematics and the Dilemma of University Education, St. Martin's Press, (0-312-87867-2)
1979: Mathematics: An Introduction to Its Spirit and Use; readings from Scientific American
1980: Mathematics: The Loss of Certainty, Oxford University Press, (0-19-502754-X); OUP Galaxy Books pb. tekrar baskı (0-19-503085-0) "Matematik Kesinliğin Kaybı" adlıyla Türkçeye çevrilmiştir.
1985: Mathematics and the Search for Knowledge, Oxford University Press, (0-19-503533-X)

“Why Johnny Can't Add?” ve “Why The Professor Can't Teach” adlı iki kitabına, “Pea Soup, Tripe and Mathematics” başlıklı bir konferansına ve ölüm ilanına bağlantılar içeren bir web sitesi.
2016 yılında yapılmış geniş kapsamlı bir röportaj: Morris Kline, a renowned mathematician, talks about concepts of mathematics, the new math, and God in a vintage interview.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Morris Kline", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Matematikte, mutlak değer bir gerçek sayının işaretsiz değerini verir. Örneğin, 3; hem 3'ün hem de -3'ün mutlak değeridir. Bilgisayarlarda ise, bu ifade etmek için kullanılan matematiksel fonksiyon genelde abs(...)'dir (Örnek: 
abs(sayi) gibi.)
Mutlak değer fonksiyonunun gerçel sayılarla kullanımı dışında, geniş bir matematiksel kullanım alanı vardır. Örneğin, mutlak değer karmaşık sayılar gibi kümeler için de tanımlanabilir.Kısacası mutlak değer; bir sayının 0'a olan uzaklığıdır.

Karmaşık sayılara kadar olan kısımda, verilen mutlak değer özellikleri karmaşık sayılar kümesine aynen uygulanamaz. Önerme 1'i ele alırsak:

  
    
      
        
          |
        
        a
        
          |
        
        =
        
          
            
              a
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle |a|={\sqrt {a^{2}}}}
  

her gerçel sayının bir karmaşık sayı olduğunu ve,
bir karmaşık sayının

  
    
      
        z
        =
        x
        +
        i
        y
        
      
    
    {\displaystyle z=x+iy\,}
  

olduğunu düşünürsek göreceğiz ki, gerçel sayılarda y katsayısı 0'a eşit. Öyleyse gerçekte 
  
    
      
        z
      
    
    {\displaystyle z}
  
'nin mutlak değer (ya da karmaşık sayılarda bazen modül olarak adlandırılır) şu şekilde tanımlanabilir.
Öyleyse bir gerçel sayıda bu işlemi şöyle gerçekleştirebiliriz:

  
    
      
        
          |
        
        x
        +
        i
        0
        
          |
        
        =
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            +
            
              0
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              x
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          |
        
        x
        
          |
        
        .
      
    
    {\displaystyle |x+i0|={\sqrt {x^{2}+0^{2}}}={\sqrt {x^{2}}}=|x|.}
  

Mutlak değer bir sayının orijine uzaklığını verir. Karmaşık sayılar iki boyutlu düzlem üzerinde incelendiğinden Pisagor teoremi iki nokta arasındaki uzaklığı bulmada işimize yarayacaktır.Karmaşık düzlemde iki karmaşık sayı arasındaki uzunluğu bulmak içinse aynı gerçel sayılardaki

  
    
      
        z
        =
        x
        +
        
          i
        
        y
        =
        r
        (
        cos
        ⁡
        ϕ
        +
        
          i
        
        sin
        ⁡
        ϕ
        )
        
      
    
    {\displaystyle z=x+\mathrm {i} y=r(\cos \phi +\mathrm {i} \sin \phi )\,}
  

ise ve

  
    
      
        
          
            
              z
              ¯
            
          
        
        =
        x
        −
        i
        y
      
    
    {\displaystyle {\bar {z}}=x-iy}
  

z karmaşık sayısının eşlenik'i ise, açıkça görülür ki:

  
    
      
        
          |
        
        z
        
          |
        
        =
        r
        
      
    
    {\displaystyle |z|=r\,}
  

  
    
      
        
          |
        
        z
        
          |
        
        =
        
          |
        
        
          
            
              z
              ¯
            
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |z|=|{\bar {z}}|}
  

  
    
      
        
          |
        
        z
        
          |
        
        =
        
          
            z
            
              
                
                  z
                  ¯
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle |z|={\sqrt {z{\bar {z}}}}}
  

Matematiksel fonksiyonların listesi

Mükemmel sayı, sayılar teorisinde, kendisi hariç pozitif tam bölenlerinin toplamı kendisine eşit olan sayı. Diğer bir ifadeyle, bir mükemmel sayı, bütün pozitif tam bölenlerinin toplamının yarısına eşittir.

Euclid ilk dört mükemmel sayı üstünde yaptığı araştırmalarda p ve 2p−1 sayıları asal sayı olmak koşuluyla şöyle bir formül ile tanımlanabildiklerini keşfetmiştir: 2p−1(2p−1). Buna göre ilk dört mükemmel sayı şu şekilde hesaplanabilir:

p = 2:   21(22−1) = 6
p = 3:   22(23−1) = 28
p = 5:   24(25−1) = 496
p = 7:   26(27−1) = 8128.
2p−1(2p−1) formülüne göre, ilk 40 çift mükemmel sayıyı hesaplamak için p değişkeninin değeri şunlardan biri olabilir:

p = 2, 3, 5, 7, 13, 17, 19, 31, 61, 89, 107, 127, 521, 607, 1279, 2203, 2281, 3217, 4253, 4423, 9689, 9941, 11213, 19937, 21701, 23209, 44497, 86243, 110503, 132049, 216091, 756839, 859433, 1257787, 1398269, 2976221, 3021377, 6972593, 13466917, 20996011, 24036583, 25964951, 30402457, 32582657, 37156667, 42643801, 43112609.
Bu sayılar arasında başka mükemmel sayılar (çift veya tek) olup olmadığı bilinmemektedir.

Tek mükemmel sayıların varlığı veya yokluğu tam olarak kanıtlanamamıştır. Ama hiç olmadıkları veya olabildiğince az oldukları düşünülmektedir.

Bu sayılar ve 1 hariç diğer çarpanları 1/a şeklinde yazılarak toplanırsa sonuç 1 olur. 1/a + 1/b + 1/c =1 denkleminde a=2, b=3 ve c=6 olmalıdır. 1/a + 1/b + 1/c + 1/d + 1/e =1 denkleminde de a=2, b=4,c=7,d=14 ve e=28 olmalıdır.

Matematikte, negatif sayı, pozitif bir reel sayının zıddıdır. Eşdeğer olarak, negatif sayı sıfırdan küçük olan bir reel sayıdır.
Negatif sayılar genellikle bir kaybın veya eksikliğin büyüklüğünü temsil etmek için kullanılır. Ödenmesi gereken bir borç, negatif bir varlık olarak düşünülebilir. Eğer bir elektron üzerindeki yük gibi bir nicelik, iki zıt yönden birine sahip olabiliyorsa, o zaman bu yönlerden birini —belki de keyfi olarak— pozitif ve diğerini negatif olarak ayırt etmek mümkündür. Negatif sayılar, sıcaklık için Celsius ve Fahrenhayt ölçeklerinde olduğu gibi, sıfırın altına inen bir ölçekteki değerleri tanımlamak için kullanılır. Negatif sayılar için aritmetik kuralları, sağduyuya dayalı "zıtlık" fikrinin aritmetiğe yansımasını sağlar. Örneğin, −(−3) = 3'tür çünkü bir zıddın zıddı orijinal değerdir.
Negatif sayılar genellikle önlerinde bir eksi işareti ile yazılır. Örneğin, −3, üç büyüklüğündeki negatif bir miktarı temsil eder ve "eksi üç" veya "negatif üç" olarak okunur. Buna karşılık, sıfırdan büyük olan bir sayıya pozitif denir; sıfır genellikle (her zaman olmamakla birlikte) ne pozitif ne de negatif olarak düşünülür. Bir sayının pozitifliği, önüne bir artı işareti konularak vurgulanabilir, örn. +3. Genel olarak, bir sayının negatifliği veya pozitifliği onun işareti olarak adlandırılır.
Sıfır dışındaki her gerçel sayı ya pozitiftir ya da negatiftir. Negatif olmayan tam sayılar doğal sayılar (yani 0, 1, 2, 3,...) olarak adlandırılırken, pozitif ve negatif tam sayılar (sıfır ile birlikte) tam sayılar olarak adlandırılır. (Doğal sayıların bazı tanımları sıfırı hariç tutar.)
Muhasebede, borçlanılan tutarlar genellikle negatif sayıları temsil etmek için alternatif bir gösterim olarak kırmızı sayılarla veya parantez içindeki sayılarla temsil edilir.
Negatif sayılar, mevcut haliyle Çin Han Hanedanı dönemine (MÖ 202 – MS 220) tarihlenen, ancak çok daha eski materyaller içermesi muhtemel olan Matematik Sanatı Üzerine Dokuz Bölümde (Nine Chapters on the Mathematical Art) kullanılmıştır. Liu Hui (yaklaşık 3. yüzyıl) negatif sayıların toplanması ve çıkarılması için kurallar belirlemiştir. 7. yüzyıla gelindiğinde, Brahmagupta gibi Hint matematikçiler negatif sayıların kullanımını tanımlıyorlardı. İslam matematikçileri, negatif sayıları çıkarma ve çarpma kurallarını daha da geliştirdiler ve negatif katsayılı problemleri çözdüler. Negatif sayı kavramından önce, Diophantus gibi matematikçiler problemlerin negatif çözümlerini "yanlış" olarak kabul ediyor ve negatif çözüm gerektiren denklemleri saçma (absürt) olarak nitelendiriyorlardı. Leibniz gibi Batılı matematikçiler negatif sayıların geçersiz olduğunu savunsalar da hesaplamalarda bunları kullanmışlardır.

Negatif sayılar, pozitif sayılar ve sıfır arasındaki ilişki genellikle bir sayı doğrusu şeklinde ifade edilir:

Bu doğru üzerinde daha sağda görünen sayılar daha büyük, daha solda görünen sayılar ise daha küçüktür. Böylece sıfır ortada, pozitif sayılar sağda ve negatif sayılar solda yer alır.
Daha büyük büyüklüğe sahip bir negatif sayının daha küçük kabul edildiğine dikkat edin. Örneğin, (pozitif) 8, (pozitif) 5'ten büyük olsa da ve

şeklinde yazılsa da, negatif 8, negatif 5'ten küçük kabul edilir:

Negatif sayılar bağlamında, sıfırdan büyük olan bir sayıya pozitif denir. Bu nedenle sıfır dışındaki her reel sayı ya pozitif ya da negatiftir, sıfırın kendisinin ise bir işareti olmadığı kabul edilir. Pozitif sayılar bazen önlerinde bir artı işareti ile yazılır, örn. +3 pozitif üçü belirtir. Sıfır ne pozitif ne de negatif olduğundan, negatif olmayan terimi bazen pozitif veya sıfır olan bir sayıyı belirtmek için kullanılırken, pozitif olmayan terimi negatif veya sıfır olan bir sayıyı belirtmek için kullanılır. Sıfır nötr bir sayıdır.

Negatif sayılar, daha büyük bir sayının daha küçük bir sayıdan çıkarılması sonucu oluşmuş gibi düşünülebilir. Örneğin, negatif üç, üçün sıfırdan çıkarılmasının sonucudur:

Genel olarak, daha büyük bir sayının daha küçük bir sayıdan çıkarılması, sonucun büyüklüğünün iki sayı arasındaki fark olduğu negatif bir sonuç verir. Örneğin,

çünkü 8 − 5 = 3'tür.

Futbol ve hokeyde gol averajı; ragbi futbolunda puan farkı; krikette net koşu oranı; golfte para göre skorlar.
Buz hokeyinde artı-eksi farkı: belirli bir oyuncu buzdayken takımın attığı toplam gol (+) ile yediği gol (−) arasındaki fark, oyuncunun +/− derecesidir. Oyuncular negatif (+/−) dereceye sahip olabilir.
Beyzbolda 'koşu farkı' (run differential): Takım attığından daha fazla koşuya (sayıya) izin verirse koşu farkı negatiftir.
Kulüpler, kuralların ihlali nedeniyle puan silme cezası alabilir ve ilgili sezonda en az o kadar puan kazanana kadar negatif puan toplamına sahip olabilirler.
Formula 1'deki tur (veya sektör) süreleri, önceki bir tura (veya sektöre) (önceki rekor veya öndeki sürücünün tamamladığı tur gibi) kıyasla fark olarak verilebilir ve daha yavaşsa pozitif, daha hızlıysa negatif olur.
Sprint yarışları, 110 metre engelli, üç adım atlama ve uzun atlama gibi bazı atletizm etkinliklerinde, rüzgar yardımı (wind assistance) ölçülür ve kaydedilir; bu değer arkadan esen rüzgar için pozitif, karşı rüzgar için negatiftir.

0 °C veya 0 °F'den daha soğuk sıcaklıklar.
Ekvatorun güneyindeki enlemler ve başlangıç meridyeninin batısındaki boylamlar.
Yeryüzünün topoğrafik özelliklerine deniz seviyesinin üzerinde bir yükseklik verilir, bu negatif olabilir (örneğin Lut Gölü veya Ölüm Vadisi'nin yüzey yüksekliği).
Elektrik devreleri. Bir pil ters kutupta bağlandığında, uygulanan voltajın nominal voltajının zıddı olduğu söylenir. Örneğin, ters bağlanan 6 voltluk bir pil −6 voltluk bir voltaj uygular.
İyonlar pozitif veya negatif elektrik yüküne sahiptir.

Mali bilançolar, eksi işaretiyle veya bakiyeyi parantez içine alarak gösterilen negatif bakiyeler içerebilir. Örnekler arasında banka hesabı ek hesaplar ve işletme zararları (negatif kazançlar) bulunur.
Bir ülkenin GSYİH'sindeki yıllık yüzdelik büyüme negatif olabilir, bu da durgunlukta olmanın bir göstergesidir.
Bazen, enflasyon oranı negatif olabilir (deflasyon), bu da ortalama fiyatlarda bir düşüş olduğunu gösterir.
Hisse senedi fiyatındaki veya FTSE 100 ya da Dow Jones gibi bir borsa endeksindeki günlük değişim.
Finansmanda negatif bir sayı, "borç" ve "açık" ile eş anlamlıdır ve aynı zamanda "kırmızıda olmak" (being in the red) olarak da bilinir.
Borç veren kişi parasını yatırmak için ücret ödediğinde faiz oranları negatif olabilir.

Bir binada zemin katın altındaki katların numaralandırılması.
Bir iPod gibi taşınabilir medya oynatıcıda bir ses dosyası çalarken, ekran kalan süreyi negatif bir sayı olarak gösterebilir; bu sayı, çalınan süre sıfırdan artarken aynı oranda sıfıra doğru artar.
Televizyon yarışma programları:
Jeopardy! negatif bir para skoruna sahiptir – yarışmacılar bir miktar para için yarışırlar ve şu anda sahip olduklarından daha pahalıya mal olan herhangi bir yanlış cevap negatif bir skorla sonuçlanabilir.
Seçimler arasında bir siyasi partiye verilen destekteki değişim, kayma (swing) olarak bilinir.
Bir politikacının onay oranı.
Video oyunlarında negatif bir sayı, simülasyonun türüne bağlı olarak can kaybını, hasarı, puan cezasını veya bir kaynağın tüketimini gösterir.
Esnek çalışma saatlerine sahip çalışanlar, o noktaya kadar sözleşmeli olduklarından daha az toplam saat çalışmışlarsa zaman çizelgelerinde negatif bir bakiyeye sahip olabilirler. Çalışanlar bir yıl içinde yıllık tatil haklarından fazlasını alabilir ve bir sonraki yıla negatif bakiye devredebilirler.
Bir elektronik klavyede transpoze edilen (farklı bir perdeden çalma) notalar ekranda artışlar için pozitif sayılarla ve düşüşler için negatif sayılarla gösterilir, örn. bir yarımses aşağı için "−1".

Eksi işareti "−", hem ikili çıkarma işlemi (y − z'de olduğu gibi iki işlenenli) hem de tek işlenenli negatifini alma işlemi (−x'te veya −(−x)'te iki kez olduğu gibi) için operatörü belirtir. Tekli negatifini almanın özel bir durumu, pozitif bir sayı üzerinde işlem yaptığında ortaya çıkar; bu durumda sonuç negatif bir sayıdır (−5'te olduğu gibi).
"−" sembolünün belirsizliği genellikle aritmetik ifadelerde belirsizliğe yol açmaz, çünkü işlem sırası her "−" için yalnızca bir yorumu veya diğerini mümkün kılar. Ancak, operatör sembolleri birbirine bitişik göründüğünde kafa karışıklığına yol açabilir ve bir kişinin bir ifadeyi anlamasını zorlaştırabilir. Bir çözüm, tekli "−" işaretini işleneniyle birlikte parantez içine almak olabilir. Örneğin, 7 + −5 ifadesi 7 + (−5) olarak yazılırsa daha net olabilir (biçimsel olarak tam olarak aynı şeyi ifade etseler de). 7 − 5 çıkarma ifadesi, aynı işlemleri temsil etmeyen farklı bir ifadedir, ancak aynı sonucu verir.
Bazen ilkokullarda, negatif ve pozitif sayıları açıkça ayırt etmek için bir sayının önüne üst simge olarak eksi işareti veya artı işareti konulabilir:

İki negatif sayının toplanması, iki pozitif sayının toplanmasına çok benzer. Örneğin,

Pozitif ve negatif sayıların bir karışımı toplandığında, negatif sayılar çıkarılan pozitif miktarlar olarak düşünülebilir. Örneğin:

İlk örnekte, 8'lik bir alacak 3'lük bir borçla birleştirilir, bu da toplam 5'lik bir alacak verir. Eğer negatif sayı daha büyük büyüklüğe sahipse, sonuç negatiftir:

Burada alacak borçtan azdır, bu nedenle net sonuç bir borçtur.

Yukarıda tartışıldığı gibi, iki negatif olmayan sayının çıkarılmasının negatif bir sonuç vermesi mümkündür:

Genel olarak, pozitif bir sayının çıkarılması, eşit büyüklükteki negatif bir sayının toplanmasıyla aynı sonucu verir. Böylece

ve

olur.
Öte yandan, negatif bir sayının çıkarılması, eşit büyüklükteki pozitif bir sayının toplanmasıyla aynı sonucu verir. (Fikir, bir borcu kaybetmenin bir alacak kazanmakla aynı şey olduğudur.) Böylece

ve

olur.

Sayılar çarpıldığında, çarpımın büyüklüğü her zaman sadece iki büyüklüğün çarpımıdır. Çarpımın işareti aşağıdaki kurallara göre belirlenir:

Bir pozitif sayı ile bir negatif sayının çarpımı negatiftir.
İki negatif sayının çarpımı pozitiftir.
Böylece

ve

olur.
İlk örneğin arkasındak

Niccolò Fontana Tartaglia (İtalyanca telaffuz: [nikkoˈlɔ ffonˈtaːna tarˈtaʎʎa]; 1499/1500 - 13 Aralık 1557), o zamanki Venedik Cumhuriyetinden (şimdi İtalya'nın bir parçası) İtalyan bir matematikçi, (tahkimatlar tasarlayan) bir mühendis, (topoğrafya, en iyi savunma veya saldırı araçlarını arayan) bir haritacı ve bir muhasebeciydi. Arşimet ve Öklid'in ilk İtalyanca çevirileri ve beğenilen bir matematik derlemesi de dahil olmak üzere birçok kitap yayınladı. Tartaglia, Nova Scientia (Yeni Bir Bilim, 1537) adlı eserinde balistik olarak bilinen top güllelerinin yollarının araştırılmasına matematiği uygulayan ilk kişiydi; çalışmaları daha sonra kısmen doğrulandı ve Galileo'nun düşen cisimler üzerindeki çalışmaları tarafından kısmen değiştirildi. Ayrıca batık gemilerin kurtarılması üzerine bir inceleme yayınladı.

Niccolò Fontana, Brescia'da, komşu kasabalara posta dağıtmak için seyahat eden bir sevk memuru olan Michele Fontana'nın oğlu olarak doğdu. 1506'da Michele, soyguncular tarafından öldürüldü ve iki kardeşi, Niccolò ve annesi yoksul kaldı. Niccolò, 1512'de Kral XII. Louis'in birlikleri Cambrai Birliği Savaşı sırasında Venedik'e karşı Brescia'yı işgal ettiğinde daha fazla trajedi yaşadı. Brescia milisleri şehirlerini yedi gün boyunca savundu. Fransızlar nihayet sızdığında, Brescia sakinlerini katlederek intikamlarını aldılar. Savaşın sonunda 45.000'den fazla kişi öldü. Katliam sırasında, Niccolò ve ailesi yerel katedralde sığınak aradılar. Ama Fransızlar içeri girdi ve bir asker Niccolò'nun çenesini ve damağını bir kılıçla kesti ve onu ölüme terk etti. Annesi onu sağlığına kavuşturdu, ancak genç çocuk bir konuşma engeli ile kaldı ve "Tartaglia" ("kekeme") takma adını aldı. Bundan sonra asla tıraş olmaz ve yaralarını kamufle etmek için sakal bırakırdı.
Tartaglia'nın biyografisini yazan Arnoldo Masotti şöyle yazıyor:

Yaklaşık on dört yaşında, [Tartaglia] alfabeyi yazmayı öğrenmek için bir Usta Francesco'ya gitti; ancak “k” ye ulaştığında artık öğretmene ödeme yapamaz hale geldi. Daha sonra hareketli bir otobiyografik eskizde, “O günden sonra, asla bir öğretmene geri dönmedim, ancak yalnızca endüstri denilen yoksulluğun kızıyla birlikte ölü adamların işleri üzerinde kendi başıma çalışmaya devam ettim” ” diye yazdı. (Quesiti, bk. VI, question 8)
Tartaglia, 1517 civarında Verona'ya, ardından 1534'te büyük bir Avrupa ticaret merkezi ve o dönemde İtalyan rönesansının en büyük merkezlerinden biri olan Venedik'e taşındı. Venedik'in on altıncı yüzyılda Avrupa matbaacılık kültürünün ön saflarındaki yeri de konuyla ilgilidir; yeterince motive olmuş veya iyi bağlantıları varsa, erken basılmış metinleri fakir bilim insanlarına bile erişilebilir kılar -örneğin Tartaglia, Arşimet'in parabolün karesi üzerindeki çalışmasını biliyordu, Guarico'nun "1531'de Verona'da bir sosis satıcısının elinde" bulduğu 1503 tarihli Latince baskısından (kendi sözleriyle "in mano di un salzizaro in Verona, l'anno 1531").
Tartaglia, abaküs okulları'nda pratik matematik öğreterek geçimini sağladı ve yapabildiğinde para kazandı:

Bu olağanüstü adam [Tartaglia], topçulara ve mimarlara matematiksel tavsiyeler, on peniye bir soru satan ve kendisine Öklid üzerine verdiği dersler için ödeme yerine yıpranmış bir pelerin verdiklerinde üzerinde mütabakata varmak yerine müşterilerine dava açmak zorunda kalan, kendi kendini yetiştirmiş bir matematik öğretmeniydi.
Venedik'te öldü.

Matteo Valleriani tarafından aşağıdaki gibi tarif edilen Nova Scientia (1537), Tartaglia'nın ilk yayınlanmış eseriydi:

.. Rönesans mekaniği üzerine en temel çalışmalardan biri, aslında, erken modern topçular tarafından biriktirilen pratik bilginin yönünü teorik "ve" matematiksel bir çerçeveye dönüştüren ilk kişi.
Daha sonra baskın Aristoteles fiziği, hareketi tanımlamak için genellikle matematiksel açıklamalardan kaçınarak "ağır" ve "doğal" ve "şiddetli" gibi kategorileri tercih etti. Tartaglia, Mary J. Henninger-Voss'un sözleriyle "Aristotelesçi mermi hareketi terimlerini içini boşaltan" matematiksel modelleri ön plana çıkardı. Bulgularından biri, bir merminin maksimum menzilinin, topu ufka 45°'lik bir açıyla yönlendirerek elde edilmesiydi.
Tartaglia'nın top güllesinin uçuş modeli, toptan düz bir çizgide ilerlemesi, sonra bir süre sonra dairesel bir yol boyunca dünyaya doğru kavis çizmeye başlaması ve sonunda doğrudan dünyaya doğru başka bir düz çizgide düşmesiydi. "Nova Scientia" adlı eserin 2. kitabının sonunda, Tartaglia, Öklid tarzı bir argümanla meşgul olan, 45° yükseklikte ateşlenen bir mermi için bu ilk doğrusal yolun uzunluğunu bulmayı önerir, ama doğru parçalarına ve alanlarına sayılar eklenmiş ve sonunda istenen miktarı bulmak için cebirsel olarak ilerler (onun deyimiyle procederemo per algebra).
Mary J. Henninger-Voss, "Tartaglia'nın askeri bilim üzerine çalışmasının Avrupa'da muazzam bir sirkülasyona sahip olduğunu" ve bazen atıf yapılmayan çeviriler yoluyla on sekizinci yüzyıla sıradan topçular için bir referans olduğunu belirtiyor. Mermi problemini bir kez ve herkes için çözmeye koyulurken, balistik konusundaki çalışmalarının "zengin açıklamalı" kopyalarına sahip olan Galileo'yu da etkiledi.

Arşimet'in çalışmaları, Tartaglia'nın zamanında, matematiğin fiziği anlamanın anahtarı olduğu fikrinin bir örneği olarak üniversitelerin dışında incelenmeye başlandı, Federigo Commandino 1558'de şunu söylerken bu fikri yansıttı: "Geometri konusunda aklı başında hiç kimse Arşimet'in biraz tanrı olduğunu inkar edemez." Tartaglia, 1543'te Arşimet'in parabol, daire, ağırlık merkezleri ve yüzen cisimler üzerindeki çalışmalarının 71 sayfalık Latince baskısını içeren Opera Archimedis Syracusani philosophi et mathematici ingeniosissimi adlı eseri yayınladı. Guarico, 1503'te ilk ikisinin Latince baskılarını yayınlamıştı, ancak ağırlık merkezleri ve yüzen cisimler üzerindeki çalışmalar daha önce yayınlanmamıştı. Tartaglia, bazı Arşimet metinlerinin İtalyanca versiyonlarını daha sonraki yaşamında yayınladı, vasisi ölümünden sonra çevirilerini yayınlamaya devam etti. Galileo, muhtemelen Arşimet'in çalışmalarını bu geniş çapta dağıtılan baskılar aracılığıyla öğrendi.
Tartaglia'nın Öklid'in 1543'teki İtalyanca baskısı, Euclide Megarense philosopho özellikle önemliydi. Öklid'in Elementlerinin herhangi bir modern Avrupa diline ilk çevirisidir. İki yüzyıl boyunca Öklid, Arapça bir kaynaktan alınan iki Latin çeviriden öğrenilmişti; bunlar Kitap V'de, Eudoxian orantı teorisini kullanılamaz hale getiren hatalar içeriyordu. Tartaglia'nın baskısı, Zamberti'nin bozulmamış bir Yunanca metnin Latince çevirisine dayanıyordu ve Kitap V'i doğru bir şekilde yorumladı. Ayrıca teori üzerine ilk modern ve faydalı yorumu yazdı. Bu çalışma on altıncı yüzyılda birçok baskıdan geçti ve matematik bilgisinin İtalya'da akademik olmayan ancak giderek daha iyi bilgilendirilmiş okur-yazar ve sayısal bilgili bir halka yayılmasına yardımcı oldu. Teori, Arşimet için olduğu gibi Galileo için de temel bir araç haline geldi.

Tartaglia, onikinci yüzyıldan beri İtalya'da gelişen ve tüccar topluluklar tarafından sürdürülen abaküs okullarında öğretilen somut bir ticari matematik geleneği olan abacco geleneğini temsil etti ve sonunda aştı. Tartaglia gibi Maestros d'abaco, abaküsle değil, kağıt kalemle, bugün ilkokullarda bulunan türden algoritmalar aşılayarak öğretiyordu.
Tartaglia'nın başyapıtı General Trattato di Numeri et Missure (İngilizce: General Treatise on Number and Measure,Türkçe: Sayı ve Ölçü Üzerine Genel İnceleme), altı bölümden oluşan 1500 sayfalık bir ansiklopediydi. Venedik lehçesinde, ilk üçü Tartaglia'nın ölümüyle ilgili olarak 1556'da çıktı ve son üçü, edebi vasisi ve yayıncısı Curtio Troiano tarafından 1560'ta ölümünden sonra yayınlandı. David Eugene Smith, "General Trattato" hakkında şunları yazdı:

İtalyan aritmetikçilerinin sayısal işlemleri ve ticari kurallarının çok kapsamlı bir tartışmasını içeren, kendi yüzyılında İtalya'da ortaya çıkan en iyi aritmetik incelemesi. 16. yüzyılda halkın hayatı, tüccarların örf ve adetleri, aritmetiği geliştirme çabaları bu dikkate değer eserde anlatılmaktadır.
Bölüm I, 554 sayfa uzunluğundadır ve günün karmaşık para birimleri (ducat, soldi, pizolli vb.) ile temel işlemler, döviz alışverişi, faiz hesaplama ve anonim şirketlerde kârları bölüştürme gibi konuları ele alan esasen ticari bir aritmetik oluşturur. Kitap, yöntem ve kurallara (yani, algoritmalara) çok önem veren, hepsi sanal olarak olduğu gibi kullanıma hazır, çalışılmış örneklerle doludur.
Bölüm II, ilerlemeler, kuvvetler, iki terimli açılımlar, Tartaglia üçgeni ("Pascal üçgeni" olarak da bilinir), köklerle hesaplamalar ve oranlar / kesirler dahil olmak üzere daha genel aritmetik problemlerini ele alır.
Bölüm IV, üçgenler, düzgün çokgenler, Platonik katılar ile daireyi kareyle çevreleme ve bir kürenin etrafında bir silindirin çevrelenmesi gibi Arşimet konuları ile ilgilidir.

Tartaglia, iki terimli açılımlar konusunda uzmandı ve General Trattatonun II. bölümünde pek çok çalışılmış örnek içeriyordu; bunlardan biri, uygun binom katsayıları ile 
  
    
      
        (
        6
        +
        4
        
          )
          
            7
          
        
      
    
    {\displaystyle (6+4)^{7}}
  
'in toplamlarının nasıl hesaplanacağına dair ayrıntılı bir açıklamaydı.
Tartaglia, General Trattatodan alınan bu resimde gösterildiği gibi, Pascal üçgeni'ni Pascal'dan yüz yıl önce biliyordu. Örnekleri sayısaldır, ancak bunu geometrik olarak düşünür, üçgenin tepesindeki yatay 
  
    
      
        a
        b
      
    
    {\displaystyle ab}
  
 doğrusu, 
  
    
      
        a
        c
      
    
    {\displaystyle ac}
  
 ve 
  
    
      
        c
        b
      
    
    {\displaystyle cb}
  
 olarak iki bölüme ayrılır, burada 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 noktası üçgenin tepe noktasıdır. İki terimli açılımlar, üçgende aşağı inerken 
  
    
      
        n
        =
        2
        ,
        3
        ,
        4
        ,
        ⋯
      
    
    {\displayst

Nümeroloji, Okültizm'in bir dalı olup, evrenin sayısal bir kurgu içerdiğini, evrendeki hiçbir şeyin rastlantıya dayanmadığını, her şeyin sayısal bir düzen içinde meydana geldiğini varsayar ve sayılarla ilgili çeşitli analitik ve sentetik çalışmalarla, evrendeki ve olaylardaki gizli yasa ve ilkeleri keşfetmeyi amaçlar.
Numeroloji, birçok bilim insanı ve eleştirmen tarafından sahte veya bilimsel temele dayanmayan bir uygulama olarak kabul edilir. İşte numerolojinin sahte olduğunu düşündüren bazı nedenler:

Bilimsel Temelden Yoksunluk: Numeroloji, bilimsel bir temele dayanmayan bir kehanet ve metafizik uygulamadır. Sayıların sembolik anlamlarıyla ilişkilendirilmesi ve bu sembollerin insanların yaşamlarına etki ettiği iddiası, deneysel veya bilimsel bir kanıt olmaksızın ortaya atılmış bir varsayımdır.
İstatistiksel Olmayan Yaklaşım: Numeroloji, sayıları sembolik anlamlara dönüştürürken subjektif bir yaklaşım kullanır. İsimlerin veya doğum tarihlerinin harflere ve sayılara dönüştürülmesi, farklı numeroloji sistemlerince değişebilir. Bu da farklı sonuçlar elde edilmesine ve belirsizliğe neden olabilir. İstatistiksel analiz veya kanıta dayanan bir yöntem kullanılmaz.
Kişisel Deneyim ve İnancın Etkisi: Numerolojiye inananlar, genellikle kişisel deneyimlere dayanarak bu uygulamanın etkisini savunurlar. Ancak, kişisel deneyimler ve inançlar bilimsel geçerlilik sağlamaz. İnsanlar, olumlu bir beklentiyle veya kendilerini inandırmaya yönelik bir eğilimle numerolojiye yönelebilirler, ancak bu, bilimsel bir geçerlilik sağlamaz.
Rastlantısal İlişkiler: Numeroloji, genellikle rastlantısal ilişkileri ve yanıltıcı korelasyonları vurgular. Sayıların ve sembollerin anlamlarını manipüle etmek veya yorumlamak kolaydır, ancak bu ilişkilerin gerçek bir nedensellikle ilişkili olduğuna dair bir kanıt yoktur.
Diğer Falsifikasyon Edilmiş Metafizik Uygulamalarla Benzerlik: Numeroloji, astroloji, tarot kartları, el falı gibi diğer metafizik uygulamalarla benzerlik gösterir. Bu uygulamaların da bilimsel temelleri bulunmamaktadır ve sıklıkla sahte veya manipülatif olarak kabul edilirler.
Sonuç olarak, numeroloji bilimsel bir temele dayanmayan, rastlantısal ilişkilere dayanan ve subjektif yorumlamalara açık bir uygulamadır. Bilimsel metodoloji ve kanıtlarla desteklenmeyen bir kehanet veya metafizik uygulama olarak değerlendirilir.
Numeroloji, sayıların sembolik anlamlarını inceleyerek kişilerin yaşamını, karakterini ve geleceğini analiz etmeyi amaçlayan bir kehanet ve keşif yöntemidir. Numeroloji, antik çağlardan beri kullanılan bir uygulama olup, sayıların evrensel bir dil olduğuna ve sayıların insanların yaşamlarında etkili olduğuna inanır.
Numerolojide, sayılar belirli bir enerjiye sahip olarak kabul edilir. Her harf bir sayı değeriyle ilişkilendirilir ve bu sayılar kullanılarak isimler, tarihler veya diğer önemli sayılar analiz edilir. Bu analizler, bir kişinin karakter özelliklerini, yeteneklerini, zayıf noktalarını ve gelecekteki eğilimlerini ortaya çıkarmayı amaçlar.
Numeroloji, genellikle doğum tarihleri ve isimler üzerinde odaklanır. Doğum tarihinin sayısal değerleri, kişinin yaşam yolunu, kişisel yıl döngülerini ve yaşam dönemlerini belirlemek için kullanılır. İsimlerin sayısal değerleri ise kişinin karakteristik özelliklerini ve potansiyelini yansıtır.
Numeroloji, kişisel gelişim, ilişkiler, iş kariyeri ve sağlık gibi çeşitli alanlarda kullanılır. Bir numeroloji uzmanı, kişinin sayısal profilini analiz ederek rehberlik, öngörü ve içgörü sağlayabilir. Ancak numeroloji, bilimsel bir temele dayanmaz ve daha çok bir kehanet ve metafizik uygulama olarak kabul edilir. Herkesin inanç ve değerlerine bağlı olarak numerolojiye farklı bir yaklaşımı olabilir.

Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana ise aritmansi adı verilir. Antik Yunan ve Kalde'de uygulanan aritmansi ya da aritomansi “sayılar bilimi” denilen nümerolojinin öncüsü olarak görülür. Nümeroloji'nin Batı'daki gelişimi, esas olarak, “sayılar bilimi ilâhî güçler bilimi demektir” diyen Pisagor'la başlamıştır. Pisagor'a göre, evren sayılar üzerine kurulmuş bir sistem olup evrendeki ahenk sayıların bir uyumudur. Fakat sayılar bilimine Yunanlardan çok daha önce Mısır'da önem verildiği bilinmektedir. Nitekim esin kaynağı Antik Mısır bilgeliği olan inisiye Pisagor'un nümeroloji ile ilgili sözlerini Antik Mısır bilgeliğini yansıtan Hermetika’da bulmaktayız: “Mükemmel işleyen evren, sayıların gücüyle düzenlenmiştir.” Sayıların seslerle ilişkilendirilmesi de, tarihçilere göre yine eski Mısır’da başlamıştır.
Antik Mısır’ın İsis misterleri inisiyeleri 22 sayısına çok önem verirlerdi. Yirmi iki sayısını kutsal saydıklarından ezoterik anlamını çok gizli tutmuşlarsa da, dinsel işlemlerde bu sayıyı kullandıkları bilinmektedir. Mısır’ın 22 sırrı, hermetik bilgeliğin Mısır’dan Avrupa’ya geçişiyle Okültizm’de 22 arkan ya da anahtar biçimine dönüşmüştür. Fakat Avrupa’da Okültizm’in ortaya çıkışından çok önce, Mısır’ı ziyaret eden Pisagor bu sayının önemini öğrenmiş bulunuyordu. Nitekim Pisagor matematikteki ünlü “pi” sayısını 22'yi 7'ye bölerek bulmuştur. Bu sayının daha sonra Dante’nin İlâhî Komedya eserinde kullanmış olduğu görülür. 22 gibi 11 ve 33 de nümerolojide “üstad sayılar” olarak kabul edilir.Tradisyonlarda en çok sözü edilen sayılar 1, 2, 3, 4, 5, 7, 12, 22, 40 ve 50'dir.

Fakat harflere nümerik değerler verilerek harflerle sayıların ilişkilendirilmesi alanında en yoğun çalışmaları kabalistlerin yapmış oldukları bilinmektedir. İbrani alfabesini kutsal alfabe olarak gören kabalistlere göre İbrani alfabesinin 22 harften oluşması bir rastlantı değildir. Fenike alfabesi gibi, bu alfabenin de 22 harften oluşmasında eski Mısır'ın hermetik etkisi olduğu sanılmaktadır.
Kabalistler 22 sayı ve harfi 3+7+12 biçiminde üç grupta ele alırlar. Bunlardan 3 temel harf semavi alemi, evrensel kökeni, başlangıcı temsil eder. Sonraki 7 "düalite harfi" "bilinçle idrak edilebilir âlem"in, yani aracı âlemin karşılığıdır. Kalan 12 harf ise duyularla algılanabilir âlemin karşılığıdır. Sayılarla ilgili kabalistik çalışmalar gematria, temurah ve notarikon adları altında üç ayrı uzmanlık alanı oluştururlar.

Aslında, Kabalistlerin 3+7+12 biçimindeki üç gruplu sistemi Yahudiler'e özgü değildir, Antik Mısır, Fenike ve eski Etyopya'nın hiyeratik alfabe harflerinde ve Arap alfabesi harflerinde de uygulanmaktaydı. (Arap alfabesi de çok önceleri İbrani alfabesi harflerine denk düşen 22 harften oluşmaktaydı.) Harflere nümerik değerler vererek yapılan çalışmalar, İslam nümerolojisinde ebced hesabı ve cifr ilmi adıyla bilinir. "Allah" sözcüğünün ebced hesabındaki sayısal değeri 66'dır.

Olmekler, bilinen en eski Mezoamerikan uygarlığıydı. Soconusco'daki ilerici bir gelişmenin ardından, günümüz Meksika eyaletleri Veracruz ve Tabasco'nun tropikal ovalarını işgal ettiler. Olmeklerin kısmen komşu Mokaya veya Mixe-Zoque kültürlerinden türediği tahmin edilmektedir. Olmekler, Mezoamerika'nın oluşum döneminde gelişti ve kabaca MÖ 1500'den MÖ 400'e kadar sürdü. Olmek öncesi kültürler yaklaşık MÖ 2500'den beri gelişti, ancak MÖ 1600-1500'de, erken Olmec kültürü, güneydoğu Veracruz'da sahile yakın San Lorenzo Tenochtitlán bölgesinde merkezlenmiş olarak ortaya çıktı. İlk Mezoamerikan uygarlığıydılar ve sonraki uygarlıkların birçoğunun temellerini attılar. Diğer "ilkler" arasında, Olmek, ritüel kan alma pratiği yapıyor gibi göründü ve neredeyse tüm Mezoamerikan toplumlarının ayırt edici özelliği olan Mezoamerikan balo oyununu oynadı. Olmeklerin şu anda en aşina olduğu yönü, sanat eserleri, özellikle uygun bir şekilde adlandırılan "devasa kafalar"dır.  Olmek medeniyeti ilk olarak koleksiyoncuların 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Kolomb öncesi sanat pazarından satın aldıkları eserlerle tanımlandı. Olmek eserleri, antik Amerika'nın en çarpıcıları arasında kabul edilir.

'Olmek' adı, Olmekler için Nahuatl kelimesinden gelir: Ōlmēcatl [oːlˈmeːkat͡ɬ] (tekil) veya Ōlmēcah [oːlˈmeːkaʔ] (çoğul). Bu kelime, "doğal kauçuk" anlamına gelen ōlli [ˈoːlːi] ve "insanlar" anlamına gelen mēcatl [ˈmeːkat͡ɬ] kelimesinden oluşur, bu nedenle kelime "lastik insanlar" anlamına gelir. Kauçuk, eski Mezoamerikan top oyununun önemli bir parçasıydı.

Olmek merkezi, Veracruz, Soconusco'daki erken gelişmeden sonra genişlediği Körfez ovalarındaki alandır. Bu bölge, alçak tepeler, sırtlar ve yanardağlarla noktalanan bataklık ovaları ile karakterizedir. Sierra de los Tuxtlas kuzeyde, Meksika Körfezi'nin Campeche Körfezi boyunca keskin bir şekilde yükselir. Burada Olmek, San Lorenzo Tenochtitlán, La Venta, Tres Zapotes ve Laguna de los Cerros'ta kalıcı şehir-tapınak kompleksleri inşa etti. Bu bölgede, ilk Mezoamerikan uygarlığı ortaya çıktı ve M.Ö. MÖ 1400–400.

Ana madde: San Lorenzo Tenochtitlán
Olmek medeniyetinin başlangıcı geleneksel olarak MÖ 1400 ile 1200 arasında yerleştirilmiştir. Olmek'in geçmiş buluntuları, topluca San Lorenzo Tenochtitlán olarak bilinen üçlü arkeolojik sitlerin yakınındaki El Manatí tapınağında ritüel olarak biriktirilmiş olarak kaldı. Bunu "en az" MÖ 1600-1500'e taşıdı. Görünüşe göre Olmeklerin kökleri, MÖ 5100 ile MÖ 4600 arasında başlayan Tabasco'nun erken tarım kültürlerine dayanıyordu. Bunlar, daha sonraki Olmek medeniyetinin aynı temel gıda ürünlerini ve teknolojilerini paylaştı.
Bugün Olmek olarak adlandırılan şey, ilk olarak, belirgin Olmek özelliklerinin MÖ 1400 civarında meydana geldiği San Lorenzo Tenochtitlán'da tamamen ortaya çıktı. Medeniyetin yükselişi, iyi sulanan alüvyal toprağın yerel ekolojisinin yanı sıra Coatzacoalcos nehir havzası tarafından sağlanan ulaşım ağıyla desteklendi. Bu çevre, diğer eski uygarlık merkezleriyle karşılaştırılabilir: Nil, İndus ve Sarı Nehir vadileri ve Mezopotamya. Bu son derece verimli çevre, yoğun bir şekilde yoğunlaşmış bir nüfusu teşvik etti ve bu da elit bir sınıfın yükselişini tetikledi. Elit sınıf, Olmek kültürünü tanımlayan sembolik ve sofistike lüks eserlerin üretimi için talep yarattı. Bu lüks eserlerin çoğu, uzak yerlerden gelen yeşim taşı, obsidiyen ve manyetit gibi malzemelerden yapılmıştır ve ilk Olmek seçkinlerinin Mezoamerika'daki geniş bir ticaret ağına erişimleri olduğunu öne sürmektedir. En değerli yeşim taşı kaynağı, doğu Guatemala'daki Motagua Nehri vadisiydi  ve Olmek obsidiyeni, El Chayal ve San Martín Jilotepeque gibi Guatemala dağlık bölgelerinde veya Puebla'da  değişen mesafelere kadar izlenmiştir. sırasıyla 200 ila 400 km (120-250 mil) uzaklıktadır.
Guerrero eyaleti ve özellikle erken Mezcala kültürü, Olmek kültürünün erken tarihinde önemli bir rol oynamış görünüyor. Olmek tarzı eserler, Guerrero'nun bazı bölgelerinde Veracruz-Tabasco bölgesinden daha erken görünme eğilimindedir. Özellikle, Guerrero'daki Amuco-Abelino sitesindeki ilgili nesneler, MÖ 1530 kadar erken tarihleri ortaya koymaktadır. Guerrero'daki Teopantecuanitlan şehri de bu bağlamda önemlidir.

İlk Olmek merkezi, San Lorenzo, La Venta'nın (satış merkezi) öne çıkmasıyla yaklaşık MÖ 900 civarında terk edildi. MÖ 950 dolaylarında birçok San Lorenzo anıtının toptan imhası da meydana geldi, bu da bir iç ayaklanmayı veya daha az olasılıkla bir istilayı işaret ediyor olabilir. Ancak en son düşünce, Olmek merkezlerindeki bu değişimden çevresel değişikliklerin sorumlu olabileceği ve bazı önemli nehirlerin yön değiştirdiği yönündedir.
Her durumda, San Lorenzo'nun düşüşünü takiben, La Venta(satış merkezi), MÖ 900'den MÖ 400 civarında terk edilmesine kadar süren en önemli Olmek merkezi haline geldi. La Venta (satış merkezi), Olmek kültürel geleneklerini muhteşem güç ve zenginlik gösterileriyle sürdürdü. Büyük Piramit, zamanının en büyük Mezoamerikan yapısıydı. Bugün bile, 2500 yıllık erozyondan sonra, doğal olarak düz arazinin 34 m (112 ft) üzerinde yükseliyor. La Venta'nın (satış merkezi) derinliklerine gömülmüş, zengin, emek-yoğun "teklifler" - 1000 ton düz serpantin bloklar, büyük mozaik kaldırımlar ve cilalı yeşim kelebeği, çanak çömlek, figürinler ve hematit aynalardan oluşan en az 48 ayrı adak teklifi.

Bilim adamları, Olmek kültürünün nihai yok oluşunun nedenini henüz belirleyemediler. MÖ 400 ve 350 yılları arasında Olmek'in kalbinin doğu yarısındaki nüfus aniden düştü ve bölge 19. yüzyıla kadar seyrek olarak yerleşim gördü. Arkeologlara göre, bu nüfus azalması muhtemelen "bölgeyi büyük çiftçi grupları için uygunsuz hale getiren çok ciddi çevresel değişikliklerin", özellikle de Olmek'in tarım, avcılık, toplama ve ulaşım için bağımlı olduğu nehir kenarındaki ortamdaki değişikliklerin sonucuydu. Bu değişiklikler, tektonik çalkantılar veya çökmeler veya tarımsal uygulamalar nedeniyle nehirlerin siltleşmesi tarafından tetiklenmiş olabilir.
Son Oluşum döneminde önemli nüfus düşüşü için bir teori, yok olmak yerine volkanizma nedeniyle yerleşim yerlerinin yer değiştirmesini öneren Santley ve arkadaşları (Santley ve diğerleri 1997) tarafından önerilmektedir. Erken, Geç ve Son Oluşum dönemlerindeki volkanik patlamalar toprakları örtecek ve Olmekleri yerleşim yerlerini taşımaya zorlayacaktı.
Sebep ne olursa olsun, son Olmek şehirlerinin terk edilmesinden sonraki birkaç yüz yıl içinde, halef kültürler sağlam bir şekilde yerleşti. Olmek'in kalbinin batı ucundaki Tres Zapotes sitesi, MÖ 400'ü geçmesine rağmen, Olmek kültürünün ayırt edici özellikleri olmadan işgal edilmeye devam etti. Genellikle Epi-Olmek olarak adlandırılan bu Olmek sonrası kültür, güneydoğuda 550 kilometre (340 mil) olan İzapa'da bulunanlara benzer özelliklere sahiptir.

Olmek kültürü ilk olarak bir sanat tarzı olarak tanımlandı ve bu, kültürün alamet-i farikası olmaya devam ediyor. Çok sayıda medyada - diğerlerinin yanı sıra yeşim, kil, bazalt ve yeşil taşta - üretilen Güreşçi gibi Olmek sanatlarının çoğu doğalcıdır. Diğer sanat eserleri, dini bir anlamı yansıtan bir ikonografi kullanarak, genellikle oldukça stilize edilmiş fantastik antropomorfik yaratıkları ifade eder. Yaygın motifler arasında, her ikisi de vadi jaguarlarının temsillerinde görülen aşağı dönük ağızlar ve bir yarık kafa bulunur. Olmek zanaatkârları, insan ve insan benzeri konular yapmanın yanı sıra hayvan tasvirlerinde de ustaydı.

Olmel figürinleri Oluşum Dönemi boyunca sitlerde bol miktarda bulunurken, devasa başlıklar gibi taş anıtlar Olmek kültürünün en tanınmış özelliğidir. k Bu anıtlar dört sınıfa ayrılabilir:
Devasa kafalar (en fazla 3 m (10 ft) boyunda olabilir);
Dikdörtgen "sunaklar" (daha çok tahtlar) [aşağıda gösterilen Altar 5 gibi] [kaynak belirtilmeli];
El Azuzul veya San Martin Pajapan Anıtı 1'deki ikizler gibi bağımsız duran heykel; ve
Stel, yukarıdaki La Venta Anıtı 19 gibi. Stel formu genellikle devasa başlardan, sunaklardan veya bağımsız heykellerden daha sonra tanıtıldı. Zamanla stel, Anıt 19 veya La Venta Stela 1 gibi figürlerin basit temsilinden tarihi olayların temsillerine, özellikle yöneticileri meşrulaştıran eylemlere doğru değişti. Bu eğilim, cetvellerin görüntülerini yazı ve takvim tarihleriyle birleştiren La Mojarra Stela 1 gibi Olmec sonrası anıtlarda doruk noktasına ulaşacaktır.

Ana fikir : Olmek devasa kafalar
Olmek medeniyetinin en bilinen yönü, muazzam miğferli başlıklardır. Kolomb öncesi hiçbir metnin açıklamadığı gibi, bu etkileyici anıtlar birçok spekülasyona konu olmuştur. Bir kez top oyuncuları olarak teorize edildiğinde, bu kafaların belki de beyzbol oyuncusu gibi giyinmiş yöneticilerin portreleri olduğu artık genel olarak kabul edilmektedir. Bireysellikle aşılanan hiçbir kafa birbirine benzemez ve miğfer benzeri başlıklar, kişisel veya grup sembollerini düşündüren ayırt edici unsurlarla süslenmiştir. Bazıları ayrıca Mezoamerikan halkının, kişinin tüm deneyimleri ve duyguları ile birlikte ruhun kafanın içinde yer aldığına inandığını iddia etti.
Bugüne kadar on yedi devasa kafa gün yüzüne çıkarıldı.   

Başlıklar, 3,4 m (11 ft) yükseklikteki Rancho La Cobata kafasından 1,47 m (4 ft 10 inç) yükseklikteki Tres Zapotes çiftine kadar değişmektedir. Araştırmacılar, en büyük kafaların 25 ila 55 ton (28 ila 61 kısa ton) arasında olduğunu hesaplıyor.
Başlar, Sierra de los Tuxtlas'ta bulunan volkanik bazaltın tek bloklarından veya kayalarından oyulmuştu. Örneğin Tres Zapotes kafaları, Tuxtlas'ın batı ucundaki Cerro el Vigía zirvesinde bulunan bazalttan yontulmuştu. Öte yandan, San Lorenzo ve La Venta kafaları muhtemelen güneydoğu tarafındaki Cerro Cintepec bazaltından oyulmuş, belki de yakınlardaki Llano del Jicaro atölyesinde düzinelerce yere sürüklenmiş veya yüzdürülmüştür mil uzakta. Devasa bir kafayı hareket ettirmenin üç ila dört ay boyunca 1.500 kişinin çabasını gerektirdiği tahmin edilmektedir.
Bazı başlıklar ve diğer birçok anıt çeşitli şekillerde parçalandı, gömüldü ve parçalandı, yeni yerlere yer

Onlu ya da Ondalık sayı sistemi (ayrıca on tabanlı konumsal sayı sistemi ve bazen onluk veya desimal olarak da adlandırılır), tam sayıları ve tam sayı olmayan sayıları ifade etmek için kullanılan standart bir sistemdir.
Bu sistem, Hint-Arap sayı sisteminin tam sayı olmayan sayılara (ondalık kesirlere) genişletilmiş halidir.
Sayıların ondalık sistemde ifade edilme biçimine genellikle ondalık gösterim adı verilir.
Bir ondalık rakam (genellikle sadece ondalık veya daha az doğru bir tabirle ondalık sayı), genel olarak bir sayının ondalık sayı sistemindeki gösterimini ifade eder.
Ondalıklar bazen bir ondalık ayracı ile tanımlanır (genellikle 25.9703 veya 3,1415 örneklerinde olduğu gibi "." veya ",");
Ondalık terimi ayrıca, "3,14, π sayısının iki ondalık basamağa kadar yaklaşımıdır" ifadesinde olduğu gibi, ondalık ayracından sonraki rakamları da ifade edebilir.
Sonlu uzunlukta bir ondalık ile tam olarak temsil edilebilen sayılar, ondalık kesirlerdir.
Yani, a/10n biçimindeki kesirlerdir; burada a bir tam sayı ve n bir negatif olmayan tam sayıdır.
Ondalık kesirler ayrıca bir tam sayı ile bir kesir kısmının toplanmasından da oluşur;
elde edilen toplama bazen kesirli sayı da denir.
Ondalık sayılar yaygın olarak reel sayıların yaklaşık değerini bulmak için kullanılır.
Ondalık ayracından sonraki basamak sayısı artırılarak, yeni basamakları hesaplama yöntemi bulunduğu sürece, yaklaşıklık hatası istenildiği kadar küçültülebilir.
Bilim dallarında, verilen ondalık basamak sayısı genellikle bir niceliğin bilindiği kesinliği gösterir;
örneğin, bir kütle 1,32 miligram olarak verilmişse, bu genellikle gerçek kütlenin 1,315 miligram ile 1,325 miligram arasında olduğuna dair makul bir güven olduğu anlamına gelir; oysa 1,320 miligram olarak verilmişse, muhtemelen 1,3195 ile 1,3205 miligram arasındadır.
Aynı durum soyut matematikte de geçerlidir; örneğin, 2'nin karekökü ondalık noktadan sonra iki basamağa kadar hesaplanırsa cevap 1,41 iken, üç basamağa kadar hesaplanırsa cevap 1,414 olur.
1,41 ve 1,414 farklı reel sayılar olduğu için, sondaki fazladan basamak anlamlıdır.

Prensip olarak, herhangi bir reel sayının ondalık açılımı, ondalık ayracından sonra istenildiği kadar sürdürülebilir.
Eğer açılım, kalan tüm basamakların sıfır olduğu bir noktaya ulaşırsa, bu sıfırlar atılabilir ve böyle bir açılıma sonlu ondalık denir.
Bir devirli ondalık sayı, belli bir basamaktan sonra aynı rakam dizisinin sonsuza kadar tekrar ettiği sonsuz bir ondalıktır (örneğin, 5,123144144144144... = 5,123144). Sonsuz bir ondalık, ancak ve ancak devirli bir ondalıksa veya sonlu sayıda sıfır olmayan basamağa sahipse bir rasyonel sayıyı, yani iki tam sayının bölümünü temsil eder.

Eski medeniyetlerin birçok sayı sistemi, sayıları temsil etmek için onu ve onun kuvvetlerini kullanmıştır; bunun nedeni muhtemelen iki eldeki toplam on parmak olması ve insanların parmaklarını kullanarak saymaya başlamasıdır.
Buna örnek olarak sırasıyla Mısır rakamları, Brahmi rakamları, Yunan rakamları, İbrani rakamları, Romen rakamları ve Çin rakamları verilebilir. Bu eski sayı sistemlerinde çok büyük sayıları temsil etmek zordu ve sadece en iyi matematikçiler büyük sayıları çarpabiliyor veya bölebiliyordu.
Bu zorluklar, tam sayıları temsil etmek için Hint-Arap sayı sisteminin getirilmesiyle tamamen çözüldü.
Bu sistem, ondalık kesirler veya ondalık sayılar olarak adlandırılan bazı tam sayı olmayan sayıları temsil edecek şekilde genişletilerek ondalık sayı sistemi oluşturulmuştur.

Sayıları yazmak için ondalık sistem; on adet ondalık rakam, bir ondalık ayracı ve negatif sayılar için bir eksi işareti "−" kullanır.
Ondalık rakamlar 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9'dur; ondalık ayracı birçok ülkede (çoğunlukla İngilizce konuşulan ülkelerde) nokta "." iken, diğer ülkelerde (ve Türkiye'de standart olarak) virgül "," kullanılır.
Bir negatif olmayan sayıyı temsil etmek için, bir ondalık sayı şunlardan oluşur:

ya (örneğin "2017" gibi) tüm dizinin bir tam sayıyı temsil ettiği (sonlu) bir rakam dizisi:

  
    
      
        
          a
          
            m
          
        
        
          a
          
            m
            −
            1
          
        
        …
        
          a
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{m}a_{m-1}\ldots a_{0}}
  

ya da iki rakam dizisini ayıran bir ondalık ayracı (örneğin "20,70828"):

  
    
      
        
          a
          
            m
          
        
        
          a
          
            m
            −
            1
          
        
        …
        
          a
          
            0
          
        
        ,
        
          b
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        …
        
          b
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{m}a_{m-1}\ldots a_{0},b_{1}b_{2}\ldots b_{n}}
  
.
Eğer m > 0 ise, yani ilk dizi en az iki rakam içeriyorsa, genellikle ilk rakam olan am'nin sıfır olmadığı varsayılır.
Bazı durumlarda solda bir veya daha fazla 0 olması yararlı olabilir;
bu, ondalık sayının temsil ettiği değeri değiştirmez: örneğin, 3,14 = 03,14 = 003,14.
Benzer şekilde, ondalık ayracının sağındaki son rakam sıfırsa—yani bn = 0 ise—bu sıfır kaldırılabilir;
tersine, temsil edilen sayıyı değiştirmeden ondalık ayracından sonra sona sıfırlar eklenebilir;
 örneğin, 15 = 15,0 = 15,00 ve 5,2 = 5,20 = 5,200.
Bir negatif sayıyı temsil etmek için, am'nin önüne bir eksi işareti konur.

  
    
      
        
          a
          
            m
          
        
        
          a
          
            m
            −
            1
          
        
        …
        
          a
          
            0
          
        
        ,
        
          b
          
            1
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        …
        
          b
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{m}a_{m-1}\ldots a_{0},b_{1}b_{2}\ldots b_{n}}
  
 sayısı şu değeri temsil eder:

  
    
      
        
          a
          
            m
          
        
        
          10
          
            m
          
        
        +
        
          a
          
            m
            −
            1
          
        
        
          10
          
            m
            −
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            0
          
        
        
          10
          
            0
          
        
        +
        
          
            
              b
              
                1
              
            
            
              10
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            
              b
              
                2
              
            
            
              10
              
                2
              
            
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          
            
              b
              
                n
              
            
            
              10
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{m}10^{m}+a_{m-1}10^{m-1}+\cdots +a_{0}10^{0}+{\frac {b_{1}}{10^{1}}}+{\frac {b_{2}}{10^{2}}}+\cdots +{\frac {b_{n}}{10^{n}}}}
  
.
Ondalık sayının tam sayı kısmı, ondalık ayracının soluna yazılan tam sayıdır (ayrıca bkz. kırpma).
Negatif olmayan bir ondalık sayı için bu, ondalık sayıdan büyük olmayan en büyük tam sayıdır.
Ondalık ayracından sağa doğru olan kısım kesir kısmıdır ve bu, sayının kendisi ile tam sayı kısmı arasındaki farka eşittir.
Bir sayının tam sayı kısmı sıfır olduğunda, tipik olarak bilişimde, tam sayı kısmının yazılmadığı durumlar olabilir (örneğin, 0,1234 yerine ,1234).
Normal yazımda, ondalık ayracı ile diğer noktalama işaretlerinin karışma riski nedeniyle bundan genellikle kaçınılır.
Kısaca, her bir rakamın sayının değerine katkısı, sayı içindeki konumuna bağlıdır.
Yani, ondalık sistem bir konumsal sayı sistemidir.

Ondalık kesirler (özellikle açık kesirleri içeren bağlamlarda bazen ondalık sayılar olarak da adlandırılır), paydası onun bir kuvveti olan bir kesir olarak ifade edilebilen rasyonel sayılardır. Örneğin, 
  
    
      
        0
        ,
        8
        ;
        14
        ,
        89
        ;
        0
        ,
        00079
        ;
        1
        ,
        618
        ;
        3
        ,
        14159
      
    
    {\displaystyle 0,8;14,89;0,00079;1,618;3,14159}
  
 ondalık ifadeleri sırasıyla 8/10, 1489/100, 79/100000,  1618/1000 ve  314159/100000 kesirlerini temsil eder ve bu nedenle ondalık kesirleri belirtir.
(Sonlu sayıda basamakla) bir ondalık ifade ile temsil edilemeyen bir kesir örneği 1/3'tür, çünkü 3, 10'un bir kuvveti değildir.
Daha genel olarak, ayraçtan (nokta veya virgül) sonra n basamağı olan bir ondalık, paydası 10n olan ve payı ayraç kaldırılarak elde edilen tam sayı olan kesri temsil eder.
Buradan, bir sayının ondalık kesir olması için sonlu bir ondalık gösterime sahip olmasının gerek ve yeter şart olduğu sonucu çıkar.
En sade kesir olarak ifade edildiğinde, ondalık sayılar, paydası 2'nin bir kuvveti ile 5'in bir kuvvetinin çarpımı olan sayılardır. Dolayısıyla ondalık sayıların en küçük paydaları şunlardır:

  
    
      
        1
        =
        
          2
          
            0
          
        
        ⋅
        
          5
          
            0
          
        
        ,
        2
        =
        
          2
          
            1
          
        
        ⋅
        
          5
          
            0
          
        
        ,
        4
        =
        
          2
          
            2
          
        
        ⋅
        
          5
          
            0
          
    

Matematikte, sıfır olmayan iki veya daha fazla pozitif tam sayının en büyük ortak böleni, tam sayıların hepsini de bölen en büyük pozitif tam sayıdır. Örneğin; 8 ve 12'nin ebob'u 4'tür.
En büyük ortak bölen aynı zamanda en büyük ortak faktör (ebof), en yüksek ortak faktör (eyof) ile de isimlendirilir.

A ve B iki tam sayı ise, en büyük ortak bölenleri ebob(A, B) şeklinde gösterilir. A, B, C ve D tam sayılarının en büyük ortak böleni ise ebob(A, B, C, D) şeklinde gösterilir.

54 ve 24'ün en büyük ortak böleni nedir?
54 sayısı, iki tam sayının çarpımı şeklinde ifade edilebilir:

  
    
      
        54
        ×
        1
        =
        27
        ×
        2
        =
        18
        ×
        3
        =
        9
        ×
        6
      
    
    {\displaystyle 54\times 1=27\times 2=18\times 3=9\times 6}
  

Böylece 54'ün bölenleri: 
  
    
      
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        6
        ,
        9
        ,
        18
        ,
        27
        ,
        54
      
    
    {\displaystyle 1,2,3,6,9,18,27,54}
  

Benzer şekilde 24'ün bölenleri ise: 
  
    
      
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        ,
        6
        ,
        8
        ,
        12
        ,
        24
      
    
    {\displaystyle 1,2,3,4,6,8,12,24}
  

Bunların en büyüğü 6'dır. Yani 54 ve 24'ün en büyük ortak böleni

  
    
      
        e
        b
        o
        b
        (
        54
        ,
        24
        )
        =
        6
      
    
    {\textstyle ebob(54,24)=6}
  
 olur.
Örnek 2
32 ile 16'nın en büyük ortak böleni nedir?
32 sayısı, 16'nın bir katıdır ve biri diğerinin katı olan iki sayının en büyük ortak böleni küçük sayıya eşittir. Bu yüzden burada en büyük ortak bölen 16'dır.

Örneğin 
  
    
      
        24
        ×
        60
      
    
    {\displaystyle 24\times 60}
  
 dikdörtgen bir alan yandaki görseldeki gibi bir ızgaraya bölünebilir: 1'e 1 kare, 2'ye 2 kare, 3'e 3 kare, 4'e 4 kare… 6'ya 6 kare… 12x12 kare. Bu nedenle 12 sayısı 24 ve 60'ın en büyük ortak bölenidir. 

Böylece 24x60 bir dikdörtgen alan, bir kenarı (24/12 = 2) iki kare ve diğer kenarı (60/12 = 5) beş kare olan 12x12‘lik bir ızgaraya bölünebilir.

En büyük ortak bölen, kesirleri en küçük sayılara indirgemede yararlıdır. Örneğin 42 ve 56 sayılarının en büyük ortak böleni yani ebob(42, 56) = 14'dür bu nedenle 42/56 kesiri şu şekilde 3/4'e indirgenir:

  
    
      
        
          
            42
            56
          
        
        =
        
          
            
              3
              ⋅
              14
            
            
              4
              ⋅
              14
            
          
        
        =
        
          
            3
            4
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {42}{56}}={\frac {3\cdot 14}{4\cdot 14}}={\frac {3}{4}}.}
  

İki tam sayının sıfır olmayan en küçük ortak katsayısı, bu sayıların en büyük ortak böleninden şu bağıntı kullanılarak hesaplanır:

  
    
      
        ekok
        ⁡
        (
        a
        ,
        b
        )
        =
        
          
            
              
                |
              
              a
              ⋅
              b
              
                |
              
            
            
              ebob
              ⁡
              (
              a
              ,
              b
              )
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (a,b)={\frac {|a\cdot b|}{\operatorname {ebob} (a,b)}}.}
  

İki sayının asal çarpanlarını bulup sonra bu çarpanları karşılaştırarak En büyük ortak bölenleri (EBOB) hesaplanabilir. Örneğin ebob(48, 180) hesaplamak için önce 48 ve 180 sayılarının şu asal çarpanları buluruz;
48 = 24 · 31 ve 180 = 22 · 32 · 51.
Bu durumda Venn şemasında gösterildiği gibi EBOB sayısı;
2min(4,2) · 3min(1,2) · 5min(0,1) = 22 · 31 · 50 =12'dir.
Karşılık gelen En küçük Ortak Kat (EKOK) sayısı ise 
2max(4,2) · 3max(1,2) · 5max(0,1) = 
24 · 32 · 51 = 720'dir.

Bu yöntem yalnızca küçük sayılar için uygundur çünkü sayıları asal çarpanlarına ayırma çok uzun sürer.

Ortak kat

p-sel sayılar, rasyonel sayıların p-sel norma göre genişletilmesiyle elde edilirler, p-sel sayılar cismi geleneksel olarak 
  
    
      
        
          
            Q
          
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} _{p}}
  
 simgesiyle gösterilir. Her p-sel sayı, p bir asal sayı ve k bir tam sayı olmak üzere 
  
    
      
        z
        ∈
        
          
            Q
          
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle z\in \mathbb {Q} _{p}}
  
 için;

  
    
      
        z
        =
        ±
        
          ∑
          
            i
            =
            k
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        ⋅
        
          p
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle z=\pm \sum _{i=k}^{\infty }a_{i}\cdot p^{i}}
  

şeklinde, 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i}}
  
 katsayılarının 0 ile p-1 arasında değer aldığı bir açılıma sahiptir. Eğer bu açılımda sıfırdan farklı ilk 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i}}
  
 katsayısı 
  
    
      
        i
        ≥
        0
      
    
    {\displaystyle i\geq 0}
  
 için gözleniyorsa, z sayısına p-sel tam sayı denir. p-sel tam sayılar halkası ise 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{p}}
  
işaretiyle gösterilir.
p-sel sayılar Alman matematikçi Hensel tarafından kurgulanmış ve Hasse, Tate gibi matematikçiler tarafından geliştirilmiştir. En önemli uygulamaları sayılar kuramı alanındadır.

p-sel norm

Matematik Dünyası Dergisi, 2004-III (Güz) sayısı kapak konusu, sayfa 9-46.
Fernando Q. Gouvêa (1991), p-adic Numbers, An Introduction (2. bas.), Springer, ISBN 9783642590580

Parite, matematikte herhangi bir tam sayının çift ya da tek olması durumudur. Çift sayılar, 2 ile kalansız bölünebilen (2'nin tam katı olan) sayılardır. Tek sayılar ise 2 ile kalansız bölünemeyen (2'nin tam katı olmayan) sayılardır. Örneğin onluk sistemde 4 ve 8 rakamlarının her ikisi de çift olduğu için "aynı pariteye sahip" kabul edilirler.

▪ Çift doğal sayılar: 0, 2, 4, 6, 8,...
▪ Tek doğal sayılar: 1, 3, 5, 7, 9,...
0 sayısı çifttir zira:
▪ 2n = 0 eşitliğini sağlayan bir tam sayı mevcuttur: 2 × 0 = 0.
▪ 2n + 1 = 0 eşitliğini sağlayacak bir n tam sayısı yoktur.
▪ Birden fazla basamaklı sayıların birler basamağında 0'ın olması, bu sayıların asal çarpanları arasında 2 ve 5'in olduğunu, dolayısıyla çift sayı olduklarını gösterir.

Çift sayı temelli olan herhangi bir sayı sisteminde yazılan bir sayının ilk (birler) basamağının çift ya da tek oluşuna göre o sayı da çift ya da tek olur:

Onluk sayı sistemiyle yazılmış bir sayının ilk (birler) basamağındaki rakam:
▪ 0, 2, 4, 6 ya da 8 ise o sayı çift sayıdır;
▪ 1, 3, 5, 7 ya da 9 ise o sayı tek sayıdır.
İkilik sayı sistemiyle yazılmış bir sayının ilk (birler) basamağındaki rakam:
▪ 0 ise çift sayıdır.
▪ 1 ise tek sayıdır.
..., 2n-2, 2n, 2n+2, 2n+4... sayıları ardışık çift sayılardır.
Tek sayı temelli olan herhangi bir sayı sisteminde ise bir sayının çift ya da tek oluşunu sayının basamaklarındaki rakamların toplamı belirler.
2 sayısı hariç, tüm asal sayılar tektir.

Aşağıda sıralanmış kurallar, bölünebilirlik özellikleri ve 2'nin asal sayı oluşu gerçeği üzerinden gidilerek doğrulanabilir.

çift ± çift = çift (Örnek: 8+6=14)
çift ± tek = tek (Örnek: 6+7=13)
tek ± tek = çift (Örnek: 7+9=16)

çift × çift = çift (Örnek: 6×4=24)
çift × tek = çift (Örnek: 4×5=20)
tek × tek = tek (Örnek: 7×3=21)

İki tam sayının birbirine bölünmesinin sonucu her zaman tam sayı olmayabilir. Parite yalnızca tam sayılar için geçerli olduğundan sonucu tam sayı olmayan bir bölümün çift ya da tek sayı olmasından bahsedilemez:

Örnek: 3 / 2 = 1,5
Bölümü tam sayı olan (kalansız bölünen) bölme işlemleri için şu kurallar geçerlidir:

çift / tek = çift (Örnek: 30/5=6)
tek / tek = tek (Örnek: 27/3=9)

Denklik, bir tam sayının çift ya da tek oluşudur. Bir sayının çift ya da tek olduğunu söylemek, o sayının denkliğini belirtmek demektir.

A.V.Vijaya & Dora Rodriguez. Figuring Out Mathematics (İngilizce). Pearson Education India. ss. 20-21. ISBN 9788131703571. 15 Mart 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Ekim 2016.

'Paul Tannery (20 Aralık 1843 - 27 Kasım 1904) Fransız bir matematikçi ve matematik tarihçisiydi. Matematikçi Jules Tannery'nin ağabeyiydi ve Notions Mathématiquese tarihsel bir bölüm yazarak katkıda bulundu. Tannery'nin kariyeri tütün endüstrisinde olmasına rağmen, akşamlarını ve hayatını matematikçiler ve matematiksel gelişim çalışmalarına adadı.

Tannery, 20 Aralık 1843'te Mantes-la-Jolie'de derinden Katolik bir ailede doğdu. Mantes'te özel okula gitti, ardından Le Mans ve Caen'deki Lycées'e gitti. Daha sonra giriş sınavında başarılı olduğu École Polytechnique'e girdi. Müfredatı, gelecekteki akademik çalışmalarında temsil edilecek olan matematik, bilimler ve klasikleri içeriyordu. Tannery'nin kamu hizmeti hayatı, École d'Applications des Tabacs'a acemi mühendis olarak girmesiyle başladı.
Yardımcı mühendis olarak Tannery, Lille'deki devlet tütün fabrikasında iki yıl geçirdi. 1867'de Paris'e taşındı; üç yıl sonra, Fransa-Prusya Savaşı'nda topçu kaptanı olarak görev yaptı. Tannery'nin biyografileri, onu ateşli bir vatansever olarak tanımlar ve aşağılayıcı Frankfurt Antlaşması'nı hiçbir zaman tam olarak kabul etmediğini iddia eder.
Ecole Polytechnique'den mezun olduktan sonra Tannery, Auguste Comte ve onun pozitivist felsefesiyle ilgilenmeye başladı. Savaştan sonra matematiğe olan ilgisi devam etti ve Comte'un fikirleri, bilim tarihi çalışmalarına yaklaşımını etkileyecekti. Tannery, tütün endüstrisindeki kariyeri boyunca birkaç kez taşındı: 1872'de Périgord'a, 1874'te Bordeaux'ya, 1877'de Le Havre'a ve 1883'te Paris'e. Bordeaux'nun entelektüel bir atmosferi vardı ve Tannery kendi isteğiyle Le Havre'ye (Caen'de yaşayan ebeveynlerinin yakınında) taşınsa da, araştırma ve akademik arayışlarının büyümesinin mümkün olacağı Paris'e taşınmayı doğrudan talep edecekti.
Tannery ilk iki büyük editoryal çalışmasını Paris'te üstlendi. 1883'te Diophantus'un el yazmalarının bir baskısına başladı ve 1885'te o ve Charles Henry, Fermat'ın eserlerinden birinin baskısına başladı. Bu çalışma Bibliothèque Nationale'e erişimle mümkün oldu ve bu nedenle Tannery, 1886'da Tonneins'e transfer edildiğinde çabalarını azaltmak zorunda kaldı. Bibliothèque'e erişimi olmasa bile Tannery sıkı çalışmaya devam etti, ancak Revue philosophique de la France et de l'étranger ve Bulletin de sciences mathematiques için yazdığı makalelerden oluşan iki kitap yayınladı.
1888'de Tannery, Yunan astronomisi okuduğu ve tütün fabrikasını yönettiği Bordeaux'ya geri döndü. İki yıl sonra Paris'e geri döndü; ölümüne kadar Paris yakınlarında kalacaktı. Yoğun bir mesleki iş yüküne rağmen bilim tarihindeki çalışmalarında üretken olmaya devam etti. Diophantus ve Fermat'ın baskıları 250'den fazla makaleyle birlikte yayınlandı. 1890'dan itibaren Tannery'nin diğer büyük çalışması, Descartes'ın çalışmalarının ve yazışmalarının yeni bir baskısına odaklandı ve bu çalışmada modern felsefe tarihçisi Charles Adam ile işbirliği yaptı.
Skandal 1903'te Collège de France'ın yeni bir bilim tarihi profesörü aramaya başlamasıyla ortaya çıktı. Tannery kesin ve kolaylıkla kazanan biri olarak kabul edildi; açılış konuşmasını yazmaya bile başladı. Bunun yerine pozisyon, Tannery'nin klasik ve on yedinci yüzyıl idolleri yerine modern matematikçilere odaklanan Grégoire Wyrouboff'a gitti. Wyrouboff aynı zamanda özgür düşünen biriydi, laik Üçüncü Cumhuriyet için bir değerdi, Tannery ise Katolikti.
Tannery bundan kısa bir süre sonra, 27 Kasım 1904'te Paris'in hemen dışındaki Pantin'de öldü. Karısı Marie, 1945'e kadar hayatta kalacaktı ve ölümünden sonra eserlerinin birçoğunu yayımladı ve mirasının devam etmesini sağlamaya yardımcı oldu.
Tannery, 1904'te Heidelberg'de ICM'nin Davetli Konuşmacısıydı.

La Géométrie grecque, comment son histoire nous est parvenue et ce que nous en savons. Paris: Gauthier-Villars. 1887. 
Pour l'histoire de la science hellène, Paris, Félix Alcan, 1887 (réimpr. Paris, Gauthier-Villars, 1930)
Recherches sur l'histoire de l'astronomie ancienne, Paris, Gauthier-Villars, 1893
Diophantus alexandrinus. Opera Omnia, 2 vol., Leipzig, B.G. Teubner, 1893-1895
Œuvres de Fermat, (with Charles Henry), 5 Volumes, Paris, Gauthier-Villars, 1891-1922.
Œuvres de Descartes, (with Charles Adam), Paris, Léopold Cerf, 1897-1909 (2 supplements in 1910 and 1913).
Mémoires scientifiques (17 vol., Toulouse, Édouard Privat, Paris, Gauthier-Villars, 1912-1950) :
Sciences exactes dans l'Antiquité (Volumes I-III),
Sciences exactes chez les byzantins (Volume IV),
Sciences exactes au Moyen Âge (Volume V),
Sciences modernes (Volume VI),
Philosophie antique (Volume VII),
Philosophie moderne (Volume VIII),
Philologie (Volume IX),
Généralités historiques (Volume X),
Comptes rendus et analyses (Volumes XI-XII),
Correspondance (Volumes XIII-XVI),
Biographie, Bibliographie, compléments et tables, (Volume XVII).

Bryan, G.H. (Mart 1905). "Obituary Notice: M. Paul Tannery". The Mathematical Gazette. The Mathematical Association. 3 (50): 168. doi:10.1017/S0025557200114962. 21 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi21 Temmuz 2021. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Paul Tannery", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Sarton, George (Kasım 1947). "Paul, Jules, and Marie Tannery (with a note on Grégoire Wyrouboff)". Isis. University of Chicago Press. 38 (1/2): 33-51. doi:10.1086/348033. 
"Tannery, Paul". Dictionary of Scientific Biography. Scribner. 1970. ss. 251-257. 

O'Connor, J. J.; E. F. Robertson. "How do we know about Greek mathematicians?". 29 Kasım 1999 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Mart 2009. 
"Paul Tannery". Osiris (Fransızca). Saint Catherines Press. 4: 633-689. 1938. doi:10.1086/368485. 
Sarton, George; Pierre Boutroux (1938). "L'OEuvre de Paul Tannery". Osiris (Fransızca). Saint Catherines Press. 4: 690-705. doi:10.1086/368486. 
Sarton, George (Kasım 1947). "Paul, Jules, and Marie Tannery (with a note on Grégoire Wyrouboff)". Isis. University of Chicago Press. 38 (1/2): 33-51. doi:10.1086/348033. 
"Tannery, Paul". Dictionary of Scientific Biography. Scribner. 1970. ss. 251-257.

Peano aksiyomları, doğal sayılar kümesinin tanımını vermekte kullanılan, Giuseppe Peano ve Julius Wilhelm Richard Dedekind tarafından ortaya konmuş dört temel ve bir yardımcı aksiyomdur. Bu aksiyomlar:
a. Verilen küme boş değildir. 1 adı verilen bir nesne içerir.

  
    
      
        1
        ∈
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle 1\in \mathbb {N} }
  

b. Her doğal sayı için onun ardılı denilen başka bir doğal sayı ve yalnızca bir doğal sayı vardır.
c. Ardılı 0 olan hiçbir doğal sayı yoktur.
d. İki doğal sayının ardılları eşitse, bu iki doğal sayı da eşittir.
e. Eğer herhangi bir doğal sayı topluluğu 1'i içeriyorsa ve herhangi bir doğal sayıyı içerdiğinde o doğal sayının ardılını da içerme özelliği varsa, o zaman bu topluluk gerçekte bütün doğal sayıları içerir.
Matematikçiler arasında doğal sayıların hâlâ sıfır ile mi yoksa bir ile mi başlaması gerektiği konusu tartışılmaktadır.
Karşılaştırınız: doğal sayılar, sayma sayıları

Cebirsel geometride, bir periyot, bir cebirsel fonksiyonun cebirsel bir tanım kümesi üzerinden integrali olarak ifade edilebilen bir sayıdır. Periyotların toplamları ve çarpımları kapanış prensibi gereği yine periyotlardır, böylece periyotlar bir halka oluştururlar.
Maxim Kontsevich ve Don Zagier, periyotlar üzerine kapsamlı bir inceleme sunmuş ve bu konuyla ilgili birtakım varsayımlara yer vermiştir. Periyotlar, Feynman diyagramılarından elde edilen integrallerin hesaplanması sürecinde de önem kazanmaktadır ve bu alandaki ilişkileri derinlemesine kavramaya yönelik kapsamlı araştırmalar gerçekleştirilmiştir.

Bir reel sayı, belirli bir formülasyona göre tanımlanmışsa, bir periyot olarak kabul edilir:

  
    
      
        
          ∫
          
            P
            (
            x
            ,
            y
            ,
            z
            ,
            …
            )
            ≥
            0
          
        
        Q
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        ,
        …
        )
        
          d
        
        x
        
          d
        
        y
        
          d
        
        z
        …
      
    
    {\displaystyle \int _{P(x,y,z,\ldots )\geq 0}Q(x,y,z,\ldots )\mathrm {d} x\mathrm {d} y\mathrm {d} z\ldots }
  

Bu durumda, 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 bir polinom olup, 
  
    
      
        
          
            R
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} ^{n}}
  
 uzayında rasyonel katsayılara sahiptir ve 
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 bir rasyonel fonksiyon olarak işlev görür. Eğer bir karmaşık sayının gerçek ve sanal kısımları periyot niteliğindeyse, bu sayı bir periyot olarak değerlendirilir.
Alternatif bir yaklaşımda, 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 ve 
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 değerleri cebirsel fonksiyonlar olarak kabul edilebilir; bu, ilk bakışta daha geniş bir tanım gibi görünse de, temelde eşdeğer bir yaklaşımdır. Rasyonel fonksiyonlar ve polinomların katsayıları, cebirsel sayılar olarak daha da genişletilebilir zira irrasyonel cebirsel sayılar, uygun tanım alanlarının alanları aracılığıyla ifade edilebilir.
Diğer bir yaklaşımda, 
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 değeri, ek değişkenler içeren polinomlar kullanılarak tanımlanan bir bölge üzerinde 
  
    
      
        ±
        1
      
    
    {\displaystyle \pm 1}
  
'in integrali alınarak, 
  
    
      
        1
      
    
    {\displaystyle 1}
  
 veya 
  
    
      
        −
        1
      
    
    {\displaystyle -1}
  
 olacak şekilde sabit fonksiyon olarak kısıtlanabilir. Yani, bir (negatif olmayan) periyot, bir polinom eşitsizliği ile tanımlanmış 
  
    
      
        
          
            R
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} ^{n}}
  
 uzayındaki bir bölgenin hacmini temsil eder.

Cebirsel sayılar dışında, aşağıda sıralanan sayılar periyot olarak kabul edilmektedir:

Herhangi bir pozitif cebirsel sayının a doğal logaritması, 
  
    
      
        
          ∫
          
            1
          
          
            a
          
        
        
          
            1
            x
          
        
         
        
          d
        
        x
      
    
    {\displaystyle \int _{1}^{a}{\frac {1}{x}}\ \mathrm {d} x}
  
 formülü ile ifade edilir.
π 
  
    
      
        =
        
          ∫
          
            0
          
          
            1
          
        
        
          
            4
            
              
                x
                
                  2
                
              
              +
              1
            
          
        
         
        
          d
        
        x
      
    
    {\displaystyle =\int _{0}^{1}{\frac {4}{x^{2}+1}}\ \mathrm {d} x}
  

Rasyonel argümanlara sahip elliptik integraller
Tüm zeta sabitleri (Riemann zeta fonksiyonu bir tam sayı için) ve çoklu zeta değerleri
Cebirsel argümanlar için hipergeometrik fonksiyonların özel değerleri
p ve q doğal sayıları için Γq.
Bir periyot olmayan bir reel sayı örneği olarak Chaitin sabiti gösterilebilir. Hesaplanabilir olmayan diğer herhangi bir sayı da, periyot olmayan bir reel sayının örneğini oluşturur. Halihazırda, periyot olmadığı kanıtlanmış hesaplanabilir sayılara dair doğal örnekler mevcut değildir; ancak, yapay örneklerin oluşturulması mümkündür. Periyot olmayan sayılar için muhtemel adaylar arasında e, 1/π ve Euler-Mascheroni sabiti yer alır.

Periyotlar, cebirsel sayılar ile aşkın sayılar arasındaki farkı kapatmayı hedeflemektedir. Cebirsel sayılar sınıfının kapsamı, pek çok yaygın matematiksel sabiti barındıracak kadar geniş olmadığı için, aşkın sayılar kümesinin sayılabilir olmaması ve üyelerinin genel olarak hesaplanabilir olmaması gibi sorunlar bulunmaktadır.
Tüm periyotları içeren küme sayılabilirdir ve tüm periyotlar hesaplanabilir niteliktedir, bununla birlikte özel olarak tanımlanabilirdirler.

Çoğu bilinen periyotlar aynı zamanda aşkın fonksiyonların integralleriyle ilişkilendirilir. Kontsevich ve Zagier, belirli sonsuz serilerin veya aşkın fonksiyonların integrallerinin neden periyot olarak kabul edildiğini açıklamaya yönelik evrensel bir prensibin "görünüşe göre mevcut olmadığını" ifade etmişlerdir.
Kontsevich ve Zagier, bir periyot eğer iki farklı integralle ifade ediliyorsa, bu integrallerin her birinin yalnızca integrallerin doğrusallığı (integrand ve tanım kümesi açısından), değişken değiştirme işlemleri ve Newton–Leibniz formülü

  
    
      
        
          ∫
          
            a
          
          
            b
          
        
        
          f
          ′
        
        (
        x
        )
        ,
        d
        x
        =
        f
        (
        b
        )
        −
        f
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle \int _{a}^{b}f'(x),dx=f(b)-f(a)}
  

(veya daha kapsamlı bir şekilde, Stokes formülü) kullanılarak birbirine dönüştürülebileceği hipotezini ileri sürmüşlerdir.
Cebirsel sayılar üzerine tanımlanmış bir algoritmik işlemin, iki cebirsel terimin eşitliğinin belirlenmesinde etkin bir yöntem sunması, bu sayıların önemli bir özelliğidir. Kontsevich ve Zagier tarafından öne sürülen hipoteze göre, periyotların eşitliği de algoritmik bir süreçle çözülebilir bir mesele haline gelir: hesaplanabilir gerçek sayılar arasındaki eşitsizlik bilinen bir şekilde yinelenerek sayılabilir özelliktedir; ve tersi durumda, eğer iki integral birbirine eşitse, bir algoritma bu durumu, integrallerden birini diğerine dönüştürmenin tüm muhtemel yollarını araştırarak teyit edebilir.
Euler sayısı e ve Euler-Mascheroni sabiti γ'nin periyot olmadığına dair bir varsayım bulunmaktadır.

Periyot kavramı, integrandın 
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
, bir cebirsel fonksiyon ile bu cebirsel fonksiyonun üstelinin çarpımı olduğu durumlarda üstel periyotlar şeklinde genişletilebilir. Bu genişleme, e sayısının tüm cebirsel derecelerini, rasyonel argümanlara sahip gama fonksiyonu değerlerini ve Bessel fonksiyonlarının değerlerini kapsar.
Kontsevich ve Zagier'e göre, periyotların, Euler sabiti γ'yı kapsayacak şekilde, daha ileri bir doğal genişletilmesinin mümkün olduğuna dair "belirtiler" mevcuttur. Bu genişletme ile birlikte, "tüm klasik sabitler, uygun bir çerçevede periyotlar olarak kabul edilir".

Jacobyen varyete
Gauss-Manin bağlantısı
Karışık güdüler (matematik)
Tannakian biçimciliği

Kontsevich, Maxim; Zagier, Don (2001). "Periods" (PDF).  Engquist, Björn; Schmid, Wilfried (Ed.). Mathematics unlimited—2001 and beyond. Berlin, New York City: Springer. ss. 771-808. ISBN 9783540669135. MR 1852188. 
Marcolli, Matilde (2010). "Feynman integrals and motives". European Congress of Mathematics. Eur. Math. Soc. Zürich. ss. 293-332. arXiv:0907.0321 . 

Belkale, Prakash; Brosnan, Patrick (2003), "Periods and Igusa local zeta functions", International Mathematics Research Notices, 2003 (49), ss. 2655-2670, doi:10.1155/S107379280313142X , ISSN 1073-7928, MR 2012522 
Waldschmidt, Michel (2006), "Transcendence of periods: the state of the art" (PDF), Pure and Applied Mathematics Quarterly, 2 (2), ss. 435-463, doi:10.4310/PAMQ.2006.v2.n2.a3 , ISSN 1558-8599, MR 2251476 

Bu makale PlanetMath'deki Period maddesinden GFDL lisansıyla faydalanmaktadır.

Perspektif ya da görünge, nesnelerin görünümünü 3 boyutlu olarak düz bir yüzeyde 2 boyuta indirgeyerek göstermeye yarayan bir iz düşüm tekniğidir. Yani, teknik bir çizimdir. Perspektif çizimde, nesnenin gözlemciye göre olan pozisyonunun ve uzaklığının etkileri esas alınarak çizim yapılır. Söz konusu çizimler gözlemcide, biçim ve orantı bakımından, renklerden bağımsız olarak, 3 boyutlu bir gerçeklik izlenimi oluşturur.
Başka bir anlatım ile Perspektif ; Bakış noktası yüksekliği ile 2 boyutlu çizim yüzeyi üzerine çizgisel bir metot ile kurulur, Ufuk çizgisi objenin arka planında yatay ilerler. Ufuk çizgisi daima göz hizasında karşıda yatay durur. Ufuk çizgisinin üzerinde belirlenen kaçış noktalarının çizilecek obje ile doğrusal çizgiler ile ilişkilendirilerek 3. boyuta kaldırılmış halinin gösterimidir.
Persvektif türleri
Tek kaçışlı Perspektif : Ufuk çizgisi üzerinde tek bir kaçış noktasında toplanan yardımcı çizgiler ile oluşturulur. Objeden çıkan yardımcı çizgilerin ufuk çizgisinde tek noktaya saplanması ile objenin perspektifi ortaya çıkar.
2 Kaçışlı Perspektif: :2 kaçış noktasına sahip perspektif Ufuk çizgisi üzerinde ayrı iki kaçış nokrasının olduğu perspektif çeşididir.
3 Kaçışlı Perspektif : 3 kaçış noktasına sahiptir. Ufuk çizgisin de objenin sağına ve soluna birer tane kaçış noktası konulur. 3. kaçış noktası ufuk çizgisinin ya altında ya da üzerinde bir noktaya işaretlenerek oluşturulan perspektif türüdür. daha çok şehir planlarında ve devasal binaların çiziminde kullanılır.
Dimetrik Perspektif : Ölçülü ve ölçekli obje çizmeye yarar. Bir paralel çizgi üzerinde cetvel açılarına uyarak oluşturulan objenin ölçekli çizildiği, ölçülü perspektif türüdür. [1]
kaçış noktaları birbirine kesişmezler bu sebeple kaçış noktası yoktur. Amacı ölçekli üç boyutlu bir görsel oluşturmaktır.
Perspektif çizimde dikkat edilmesi gerekenler:

Uzaysal gerçeklik
Gözlemci
Düz bir yüzey
Dönüşüm stili (bu seçim sembolizm, dışavurumculuk, kübizm vb. akımlar doğrultusunda yapılabilir)
Bu dönüşüm stili, perspektif, çok ve çeşitli olacağına göre, bunları şu şekilde ayırt edebiliriz:

Uzaysal perspektif: Cinsi yani ırkidir 3 boyutlu bir alanı sadece iki boyutlu bir yüzey üzerinde resmetmeyi amaçlayan çizim tekniğidir.
Çizgisel perspektif: Nesnelerin boyutlarını ve şeklini aynen bulundukları uzaklığa göre göstermeyi amaçlar.
O halde bir nesnenin perspektif görünümünü çizmek için birçok yöntem vardır. Belirli bir tekniği izleyerek yapılan perspektif çizimi kolaylaştırmak içinse, Orta Çağ'dan beri var olan taslak aletlerine "perspektograf" denir. Buna rağmen, fotoğraf tekniğinin icadı perspektifin çizim tekniği olarak kullanılması açısından pek bir şey değiştirmez. Çünkü burada mevzu doğayı taklit etmek değildir. Bu grafiksel ifade tekniği için birçok yöntem bir arada bulunur. Bunlar:

Kaçış çizgili perspektif
Kaçış noktalı perspektif
Ters perspektif
Paralel perspektif
Bazı çizimler aynı perspektif yöntemlerini sadece hayali dünyayı değil, gerçeküstü alanları göstermek için de kullanır.

Perspektifte ufuk çizgisi (zemin çizgisi), ufuk düzlemi, görme noktası (esas nokta), karşıdan görünen çizgiler, kaçış noktaları, kaçan çizgiler gibi tanımlar yer alır.
Çizgi perspektifi: Paralel çizgilerin sonsuzda birleşmesi yani küçülmesidir.
Renk perspektifi: Işık değiştikçe ve cisimler bizden uzaklaştıkça renklerin değişim göstermesine denir.

Perspektograf

Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Türkçe: Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) genellikle basitçe Principia olarak anılır, Sir Isaac Newton'un ünlü hareket yasalarını ve evrensel çekim yasasını açıkladığı bir kitabıdır. 3 ciltten oluşan Latince eser, 5 Temmuz 1686'da o zamanki Royal Society Başkanı olan Samuel Pepys tarafından imprimatur yetkisi aldı ve ilk kez 1687'de yayımlandı.
‘’Principia’’, bilim tarihindeki en önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. Fransız matematiksel fizikçi Alexis Clairaut 1747'de bunu şöyle değerlendirmişti: "Meşhur Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri kitabı, fizikte büyük bir devrim çağına işaret ediyordu. Ünlü yazarı Sir Newton'un izlediği yöntem... o zamana kadar varsayımların ve hipotezlerin karanlığında kalan bir bilime matematiğin ışığını yaydı." Joseph-Louis Lagrange bunu "insan aklının en büyük ürünü" olarak tanımladı. Modern matematik ve fiziğin öncülerinden sayılan Ludwig Boltzmann kitabı teorik fizik alanında yazılmış ilk ve en büyük eser olarak değerlendirdi. Amerikalı astronom W.W.Campbell, Sir Isaac Newton'u astro-fiziğin öncüsü olarak gösterirken, Fransız astronom Laplace, Principia'yı insan zihninin oluşturduğu tüm eserlerin önüne koyuyordu.
Daha yeni bir değerlendirme şuydu: Newton yasalarının kabulü hemen gerçekleşmediyse de, 1687'de yayımlanmasından sonraki yüzyılın sonuna gelindiğinde, "[Principia'dan] en azından bazı açılardan şöyle bir bilimin ortaya çıktığını hiç kimse inkar edemezdi: daha önce yapılmış olan her şeyi o kadar aşmıştı ki, genel olarak bilimin nihai örneği olarak tek başına duruyordu"
Principia, klasik mekanik teorisi için matematiksel bir temel oluşturur. Diğer başarıların yanı sıra, Kepler'in ilk kez ampirik olarak elde ettiği Johannes Kepler'in gezegensel hareket yasalarını da açıklar. Newton, fiziksel yasalarını formüle ederken, artık kalkülüs alanına dahil olan matematiksel yöntemleri geliştirdi ve kullandı; bunları "kaybolan küçük" şekillerle ilgili geometrik önermeler biçiminde ifade etti. Latince: Principia'nın gözden geçirilmiş sonuç bölümünde, Newton, Hypotheses non fingo ("Hipotez kurguluyorum/hiçbir hipotez uydurmuyorum") ifadesiyle çalışmanın deneysel doğasını vurguladı.
Kitabın basım masraflarını Edmond Halley (gök bilimci, Halley kuyrukluyıldızına adı verilen bilim insanı) kendi cebinden karşılamıştır. Deri ciltli olup 9 şilin fiyat biçilmişti. Ancak piyasaya daha ucuz bir baskısı da sunulmuştu. Kitabın dili Latince olduğundan geniş kitlelere ulaşamamıştır. Klasik mekanik'in temellerini oluşturan Newton'un hareket kanunlarını ve kütleçekim kanunu da içerir. Newton bu kitapta diferansiyel hesapla değil, geometrik önermelerle çalışmıştır. Kitapta ispatlar geometri ile yapılmış, evrensel kütleçekimi açıklanmış ve cisimlerin kütleleri ile doğru orantılı, mesafeleri ile ters orantılı birbirlerini çektiklerini belirtilmiştir.
Kitap Newton tarafından üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde Galileo'nun deneylerinden övgü ile söz eder ve Kepler kanunlarını matematiksel olarak ispatlar. Bu bölümde kendi ismi ile anılan Newton hareket yasalarını açıklar. İkinci bölümde akışkan içindeki hareketleri incelemiş ve en iyi gemi tasarımı için önerileri koymuştur. Bu bölümdeki dalga hareketlerinin matematiksel incelemesi ilgi çekmiştir.

Nicolaus Copernicus, 1543 yılında yayınladığı Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine ("Gök kürelerinin dönüşleri üzerine)" adlı kitabında delillerini sunduğu güneşmerkezli ile Dünya'yı evrenin merkezinden uzaklaştırmıştı. Johannes Kepler, 1609'da Astronomia nova ("Yeni astronomi") kitabını yazdı ve gezegenlerin eliptik yörüngelerde, tek odak noktası Güneş olmak üzere hareket ettiğini ve gezegenlerin bu yörüngede sabit hızla hareket etmediklerini ortaya koydu. Aksine hızları, güneşin ve gezegenin merkezlerini birleştiren çizginin eşit zamanlarda eşit alanları tarayacağı şekilde değişir. On yıl sonra 1619 tarihli Harmonices Mundi ("Dünyanın Uyumları") adlı kitabında bu iki yasaya üçüncüsünü ekledi. Bu yasa, bir gezegenin Güneş'ten karakteristik uzaklığının üçüncü kuvveti ile yılın uzunluğunun karesi arasındaki orantıyı ortaya koyar.

Modern dinamiğin temeli eylemsizlik kavramının örtülü olarak kullanılmış kullanıldığı Galileo'nun Dialogue Concerning the Two Chief World Systems ("İki ana dünya sistemi üzerine diyalog") adlı kitabında atılmıştır. Buna ek olarak, Galileo'nun eğik düzlemlerle yaptığı deneyler, geçen zaman ile ivme, hız veya cisimlerin düzgün ve düzgün ivmeli hareketi için uzaklık arasında kesin matematiksel ilişkiler ortaya çıkarmıştı.
Descartes'ın 1644 tarihli Principia philosophiae (Felsefenin İlkeleri) adlı kitabı, cisimlerin birbirleri üzerinde ancak temas yoluyla etkide bulunabileceğini belirtiyordu: Bu ilke, aralarında kendisinin de bulunduğu insanları, ışık ve yerçekimi-aether gibi etkileşimlerin taşıyıcısı olarak evrensel bir ortam varsaymaya yöneltmişti. Newton, herhangi bir ortam olmaksızın uzaktan etki eden kuvvetleri açıkça ortaya koyduğu için eleştirildi. Güçlü, zayıf ve elektromanyetik temel etkileşimler gibi tüm etkileşimleri, aracı ayar bozonları ve varsayılan gravitonlar aracılığıyla yerçekimi kullanarak tanımlamak mümkün olduğunda, parçacık teorisinin gelişimiyle Descartes'ın fikri doğrulanamadı.

Cambridge University, Cambridge Digital Library8 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. High resolution digitised version of Newton's own copy of the first edition, interleaved with blank pages for his annotations and corrections.
1687: Newton's 'Principia', first edition (1687, in Latin)17 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. High-resolution presentation of the Gunnerus Library's copy.
1687: Newton's 'Principia', first edition (1687, in Latin)8 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Principia (in Latin, annotated)26 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 1833 Glasgow reprint (volume 1) with Books 1 & 2 of the Latin edition annotated by Leseur, Jacquier and Calandrini 1739–42 (described above).
Project Gutenberg2 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Archive.org

Andrew Motte, 1729, first English translation of third edition (1726)
Vikikaynak, Partial
Google books, vol.1 with Book 114 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Google books, vol.2 with Books 2 and 38 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (Book 3 starts at p.2008 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..) (Google's metadata wrongly labels this vol.1).
Partial HTML15 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert Thorpe 1802 translation
N. W. Chittenden, ed., 1846 "American Edition" a partly modernized English version, largely the Motte translation of 1729.
Vikikaynak
Archive.org #1
Archive.org #2
Percival Frost 1863 translation with interpolations Archive.org
Florian Cajori 1934 modernization of 1729 Motte and 1802 Thorpe translations
[1]15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ian Bruce has made a complete translation of the third edition, with notes, on his website.

In Search of Principia, regarding online editions
David R. Wilkins of the School of Mathematics at Trinity College, Dublin has transcribed a few sections into TeX and METAPOST and made the source, as well as a formatted .pdf available at Extracts from the Works of Isaac Newton1 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pi sayısı (π), bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen irrasyonel matematik sabitidir. İsmini, Yunanca περίμετρον (çevre) sözcüğünün ilk harfi olan π harfinden alır. Pi sayısı, Arşimet sabiti ve Ludolph sayısı olarak da bilinir. Aynı zamanda ismini yunancada pie anlamına gelen πίτα' dan alır.
π (/paɪ/; "pi" olarak yazılır) sayısı bir matematik sabitidir; çemberin çevresinin çapına oranıdır ve yaklaşık olarak 3,14159'a eşittir. π sayısı matematik ve fizikteki birçok formülde görünür. Bu bir irrasyonel sayıdır yani tam olarak iki tam sayının oranı olarak ifade edilemez ancak 
  
    
      
        
          
            
              22
              7
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {22}{7}}}
  
 gibi kesirler genellikle yaklaşık değer olarak kullanılır. Sonuç olarak, ondalık gösterimi hiçbir zaman bitmez ve kalıcı olarak tekrarlanan bir düzene girmez. Bu bir aşkın sayıdır yani yalnızca toplamları, çarpımları, üsleri ve tam sayıları içeren bir denklemin çözümü olamaz. π'nin aşkınlığı, eski daireyi kareleştirme problemine meydan okumasını bir pergel ve çizgilik (Pergel ve çizgilik çizimleri) ile çözmenin imkansız olduğunu ima eder. π'nin ondalık basamakları rastgele dağıtılmış gibi görünüyor, ancak bu varsayımın kanıtı bulunamadı.
Binlerce yıldır matematikçiler, bazen değerini yüksek bir doğruluk derecesine göre hesaplayarak π hakkındaki anlayışlarını genişletmeye çalıştılar. Mısırlılar ve Babilliler de dahil olmak üzere eski uygarlıklar, pratik hesaplamalar için oldukça doğru π yaklaşımları gerektiriyordu. MÖ 250  civarında, Yunan matematikçi Arşimet keyfi doğrulukla π'ye yaklaşmak için bir algoritma yarattı. MS 5. yüzyılda, her ikisi de geometrik teknikler kullanarak, Çinli matematikçiler π'yi yedi basamağa yaklaştırırken, Hint matematikçiler beş basamaklı bir tahmin yaptı. π için sonsuz seri'ye dayanan ilk hesaplama formülü, bin yıl sonra keşfedildi. Bir dairenin çevresinin çapına oranını temsil etmek için Yunanca π harfinin bilinen en eski kullanımı 1706'da Galli matematikçi William Jones tarafından yapılmıştır.
Kalkülüs'ün icadı kısa sürede π'nin yüzlerce basamağının hesaplanmasına yol açtı, bu tüm pratik bilimsel hesaplamalar için yeterliydi. Bununla birlikte, 20. ve 21. yüzyıllarda matematikçiler ve bilgisayar bilimcileri, artan hesaplama gücüyle birleştiğinde π'nin ondalık gösterimini trilyonlarca basamağa genişleten yeni yaklaşımlar izlediler. Bu hesaplamalar, sayısal serileri hesaplamak için verimli algoritmaların geliştirilmesinin yanı sıra insanın rekor kırma arayışıyla motive edilir. Kapsamlı hesaplamalar, süperbilgisayarları test etmek için de kullanılmıştır.
Tanımı daire ile ilgili olduğu için π, trigonometri ve geometri'deki birçok formülde, özellikle daireler, elipsler ve kürelerle ilgili olanlarda bulunur. Ayrıca kozmoloji, fraktals, termodinamik, mekanik ve elektromanyetizma gibi bilimdeki diğer konulardaki formüllerde de bulunur. Modern matematiksel analizde, bunun yerine genellikle geometriye herhangi bir referans olmaksızın tanımlanır; bu nedenle, sayı teorisi ve istatistik gibi geometri ile çok az ilgisi olan alanlarda da görünür. π'nin her yerde bulunması, onu bilimin içinde ve dışında en çok bilinen matematiksel sabitlerden biri yapar. π'ye adanmış birkaç kitap yayınlandı ve π'nin rakamlarının rekor kıran hesaplamaları genellikle haber manşetleriyle sonuçlanıyor.

Matematikçiler tarafından bir çemberin çevresinin çapına oranını temsil etmek için kullanılan sembol küçük harf Yunanca harf π'dir ve bazen pi olarak yazılır. İngilizcede π, "pay" olarak telaffuz edilir (/paɪ/ PY). Matematiksel kullanımda, küçük harf π, bir dizinin çarpımı anlamına gelen büyük harfli ve büyütülmüş karşılığı, (Σ gibi toplam anlamına gelen) Π'dan ayırt edilir.
π sembolünün seçimi π sembolünün benimsenmesi bölümünde tartışılmaktadır.

π genellikle bir daire'nin çevresi C ile çapı d) arasındaki oran olarak tanımlanır :

  
    
      
        π
        =
        
          
            C
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ={\frac {C}{d}}}
  

Dairenin boyutuna bakılmaksızın C/d oranı sabittir. Örneğin, bir dairenin çapı başka bir dairenin iki katıysa, C/d oranını koruyarak çevresi de iki katına sahip olacaktır. Bu π tanımı dolaylı olarak düz (Öklid) geometrisi kullanır; daire kavramı herhangi bir eğri (Öklid dışı) geometri'ye genişletilebilse de, bu yeni daireler artık π = C/d karşılamayacaktır.
Burada, bir dairenin çevresi, dairenin çevre etrafındaki yay uzunluğu'dur; limit(kalkülüste bir kavram) kullanılarak geometriden bağımsız olarak resmi olarak tanımlanabilen bir niceliktir. Örneğin, birim çemberin üst yarısının yay uzunluğu Kartezyen koordinatlar'da x2 + y2 = 1 denklemiyle doğrudan hesaplanabilir, integral olarak:

  
    
      
        π
        =
        
          ∫
          
            −
            1
          
          
            1
          
        
        
          
            
              d
              x
            
            
              1
              −
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \pi =\int _{-1}^{1}{\frac {dx}{\sqrt {1-x^{2}}}}.}
  

Bunun gibi bir integral, onu 1841'de doğrudan bir integral olarak tanımlayan Karl Weierstrass tarafından π'nin tanımı olarak benimsendi.
Artık integral ilk analitik tanımda yaygın olarak kullanılmaz, çünkü, Remmert 2012'nin açıkladığı gibi, diferansiyel kalkülüs üniversite müfredatında tipik olarak integral hesabından önce gelir, dolayısıyla ikincisine dayanmayan bir π bir tanımının olması arzu edilir. Richard Baltzer'e  dayanan ve Edmund Landau  tarafından yaygınlaştırılan böyle bir tanım şöyledir: π, kosinüs fonksiyonunun 0'a eşit olduğu en küçük pozitif sayının iki katıdır. π ayrıca sinüs fonksiyonunun sıfıra eşit olduğu en küçük pozitif sayı ve sinüs fonksiyonunun ardışık sıfırları arasındaki farktır. Kosinüs ve sinüs, geometriden bağımsız olarak bir kuvvet serisi  veya bir diferansiyel denklem 
çözümü olarak tanımlanabilir.
Benzer şekilde, π, bir exp z karmaşık değişkeninin, karmaşık üsteli exp z nin özellikleri kullanılarak tanımlanabilir. Kosinüs gibi, karmaşık üstel de birkaç yoldan biriyle tanımlanabilir.
exp z'nin bire eşit olduğu karmaşık sayılar kümesi, şu şekilde (hayali) bir aritmetik ilerlemedir:

  
    
      
        {
        …
        ,
        −
        2
        π
        i
        ,
        0
        ,
        2
        π
        i
        ,
        4
        π
        i
        ,
        …
        }
        =
        {
        2
        π
        k
        i
        ∣
        k
        ∈
        
          Z
        
        }
      
    
    {\displaystyle \{\dots ,-2\pi i,0,2\pi i,4\pi i,\dots \}=\{2\pi ki\mid k\in \mathbb {Z} \}}
  

ve bu özelliğe sahip benzersiz bir pozitif gerçek sayı, π vardır.
Topoloji ve cebir gibi karmaşık matematiksel kavramlardan yararlanan aynı fikrin bir varyasyonu aşağıdaki teoremdir: Toplama modulo tam sayıları altındaki reel sayıların R/Z grubundan (çember grubu), mutlak değeri bir olan karmaşık sayıların çarpımsal grubuna, benzersiz (otomorfizma) bir sürekli izomorfizma vardır. π sayısı, bu homomorfizmin türevinin büyüklüğünün yarısı olarak tanımlanır.

π bir irrasyonel sayı'dır, yani iki tam sayının oranı olarak yazılamaz. 22/7 ve 355/113 gibi kesirler genellikle π'ye yaklaşmak için kullanılır, ancak hiçbir bayağı kesir (tam sayıların oranı) tam değeri olamaz. π irrasyonel olduğundan, ondalık gösterimi içinde sonsuz sayıda basamak vardır ve sonsuz örüntü basamaklara yerleşmez. π}'nin irrasyonel olduğunun birkaç kanıtı vardır; genellikle cebir gerektirirler ve reductio ad absurdum tekniğini kullanılır. π'nin rasyonel sayılar ile yaklaşık olarak hesaplanabileceği derece kesin olarak bilinmiyor; tahminler, irrasyonalite ölçüsünün e veya ln 2 ölçüsünden büyük ama Liouville sayısı ölçüsünden küçük olduğunu ortaya koymuştur.
π rakamlarının görünür bir örüntüsü yoktur ve normallik testleri dahil olmak üzere istatistiksel rastgelelik testlerini geçmiştir; tüm olası basamak dizileri (herhangi bir uzunluktaki) eşit sıklıkta göründüğünde, sonsuz uzunlukta bir sayı normal olarak adlandırılır. π'nin normal olduğu varsayımı kanıtlanmadı veya çürütülmedi.
Bilgisayarların icadından bu yana, üzerinde istatistiksel analiz yapmak için çok sayıda π basamağı mevcuttu. Yasumasa Kanada, π'nin ondalık basamakları üzerinde ayrıntılı istatistiksel analizler yaptı ve bunları normallikle tutarlı buldu; örneğin, 0 ila 9 arasındaki on hanenin ne kadar sıklıkta olduğu istatistiksel anlamlılık testlerine tabi tutuldu ve bir örüntüye dair hiçbir kanıt bulunamadı. Herhangi bir rastgele basamak dizisi, sonsuz maymun teoremi ile rastgele olmayan görünen uzun alt diziler içerir. Bu nedenle, π'nin rakam dizisi rastgelelik için istatistiksel testlerden geçtiğinden, ondalık gösteriminin 762. ondalık basamağından başlayan, altı ardışık 9'lu dizi gibi rastgele görünmeyebilecek bazı rakam dizileri içerir. Bu, matematiksel folklor'da Richard Feynman'a atfen "Feynman noktası" olarak da adlandırılır ancak Feynman ile hiçbir bağlantısı bilinmemektedir.

π irrasyonel olmasının yanı sıra bir aşkın sayı'dır, bu da x5/120 − x3/6 + x = 0 gibi rasyonel katsayılı herhangi bir sabit olmayan polinom denklemi'nin çözümü olamayacağı anlamına gelir.
π aşkınlığının iki önemli sonucu vardır: İlk olarak, π, rasyonel sayılar ve kareköklerin veya n-inci köklerin (3 gibi) √31 veya √10 gibi) herhangi bir sonlu kombinasyonu kullanılarak ifade edilemez. İkincisi, hiçbir aşkın sayı pergel ve cetvel ile oluşturulamadığından, "daireyi kareleştirme" mümkün değildir. Başka bir deyişle, yalnızca pergel ve cetvel kullanarak, alanı belirli bir dairenin alanına tam olarak eşit olan bir kare oluşturmak imkansızdır.
Bir daireyi kareleştirmek, klasik antik çağın önemli geometri problemlerinden biriydi. Modern zamanların amatör mate

Piramit (Yunancada: πυραμίς 'pyramís') dış yüzeyleri üçgen olan ve üstte tek bir noktada birleşen ve şekli geometrik anlamda kabaca bir piramit halindeki bir yapıdır. Bir piramidin tabanı üçgen, dörtgen veya herhangi bir çokgen şekli olabilir. Bir piramit kütlesinin çoğunluğu yere yakın olup, daha az kütle tepedeki piramite doğru olur. Bunun nedeni, artan yükseklikle birlikte düşey eksen boyunca kesit alanının kademeli olarak azalmasıdır. Bu, ilk uygarlıkların anıtsal yapılar yaratmasına olanak tanıyan bir ağırlık dağılımı sundu. Dünyanın birçok yerindeki medeniyetler piramitler inşa etmişlerdir. Hacimce en büyük piramit, Meksika'nın Puebla eyaletindeki Orta Amerika Büyük Cholula Piramidi'dir. Binlerce yıl boyunca Dünya üzerindeki en büyük yapılar piramitlerdi. Mısır'daki Büyük Khufu Piramidi, Antik Dünyanın Yedi Harikası'nın günümüze ulaşan tek örneğidir.

Mısır Piramitleri, Mısır'da yer alan piramit şeklindeki yapılardır. Mısır'da 100'den fazla piramit vardır. Piramitlerin çoğu Eski Krallık Dönemi'nden Orta Krallık Dönemi'ne kadar hüküm süren firavunların mezarları olarak inşa edilmiştir. Bilinen en eski piramit 3. Hanedan döneminde inşa edilen Zoser Piramididir. Bu piramit ve etrafını çevreleyen bloklar; mimar İmhotep tarafından tasarlanmıştır. Mısır Piramitleri dünyanın en eski şekilli taşlardan inşa edilmiş yapılarıdırlar. Yapımda çalışan işçiler piramitlerin sırrını bildikleri için yapım bittikten sonra öldürülmüşlerdir. Gize piramitleri tarih boyunca inşa edilen en büyük yapılar arasındadır. Dünyanın 7 Harikasından yalnızca Gize'de bulunan ve en büyük piramit olan Keops Piramidi ayakta kalabilmiştir.
Basamak piramidi
Gize Piramitleri
Keops Piramidi (145,75 metre, MÖ. 2550)
Mikerinos Piramidi (66,5 metre)
Kefren Piramidi (143,56 metre, MÖ. 2520)
Sfenks Piramidi
Zoser Piramidi (63,17 metre, MÖ. 2650)
Maldum Snefru Piramidi (93,26 metre, MÖ. 2000)
Dahahur Piramidi (104,85 metre, MÖ. 2600)
Dahahur Snefru Piramidi (103,95 metre, MÖ. 3000)
Sakkara Pepi II Piramidi (52,555 metre, MÖ. 2250)

Uxmal Tapınağı
Teotehuacan
Büyük Cholula Piramidi

Tiahuanaco

Louvre Piramiti : Fransa Paris'teki Louvre Müzesi'nin avlusunda bulunan bir cam piramittir.
Luxor Hotel : Amerika Birleşik Devletleri'nin Las Vegas kentinde, piramit biçimindeki otel ve kumarhane.
Palace of Peace and Reconciliation : Kazakistan'ın başkenti Astana'da bulunan, piramit biçimindeki bir yapı.
Antalya Cam Piramit : Sabancı Vakfı tarafından Antalya'ya hediye edilen cam piramit, 4.500 m² taban alanı ve 22.76 metrelik yüksekliğine sahiptir. Kongre ve fuar merkezi olarak kullanımının dışında Hasan Subaşı Kültür Parkı içerisinde yer alan, etrafı dairesel şekilli süs havuzlarıyla çevrili ve 4 cepheden girişi bulunan piramit yapı, her yönüyle çağdaş mimarinin örnekleri arasında yer almakta ve her yıl milyonlarca turist ve yerli halk tarafından ziyaret edilmektedir.

Harran Evleri
Eshab-ı Kehf Dağı : Yedi Uyurlar'ın mağarasının bulunduğu dağ

Pisagorculuk (İngilizce: Pythagoreanism), Pisagor ve takipçileri tarafından Sicilya'da uygulamaya koyulmuş ezoterik ve metafizik inançlar içeren felsefi bir öğretidir. İlk Pisagorcuların benzeri görüşlerini benimseyen daha sonraki oluşumlar Yeni Pisagorculuk terimi altında ele alınır.
İlk dönem Pisagorculuk, Homeros-Hesiodosçu kültten ayrılan bir dini cemaat olarak görülebilir. Bu cemaatin birtakım sıkı kuralları bulunmaktaydı. Bir yere girerken önce sağ ayakla adım atmak, fasulye yemekten kaçınmak, beyaz horozlara dokunmamak ve tapınaklara ayakkabı ile girmemek, bu sıkı kurallardan bazılarıydı. Arınma ayinleri uygular ve ruhlarının tanrılar arasında yüksek bir dereceye erişmesi için geliştirilmiş çeşitli yaşam kurallarını takip ederler. İnanç ilkeleriyse, sayıların nesnelerin gerçek doğasını oluşturduğuna ve ruh göçüne inanmaktır. İnanç ilkeleri o kadar sağlamdır ki √2 sayısını bulan Hippasos'un acı bir akıbete uğradığı düşünülmektedir. Cemaate kadınların da katılabiliyor olması Antik Yunan anlayışına ters düşmesi bakımından önemlidir.
Pisagorcuların kullandığı önemli bir dînî simge, Empedokles'in maddeyi bir araya getiren unsurlarla ilgili teorisiyle ilişkili olduğuna inanılan beş köşeli yıldız (İngilizce: pentagram) sembolüydü.
Empedokles, Parmenides, Sokrates, Platon gibi Yunan filozofları etkilemesinin yanında İslam felsefesinde İhvan-ı Safa tabir edilen grubun temellerini oluşturan felsefi akımdır.

Pythagoreanism Web Article22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pythagoreanism Web Site
Stanford Encyclopedia of Philosophy 30 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ptolemaios hanedanı: MÖ 305 ile MÖ 30 arasında Mısır'da hüküm süren hanedan.
I. Ptolemaios Soter (MÖ 305-MÖ 282): Büyük İskender'in generali; Ptolemaios hanedanı kurucusu Mısır hükümdarı.
II. Ptolemaios Filadelfus (MÖ 284-MÖ 246): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
III. Ptolemaios Euergetes (MÖ 246-MÖ 222): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
IV. Ptolemaios Filopator (MÖ 222-MÖ 204): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
V. Ptolemaios Epiphanes (MÖ 204-MÖ 180): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
VI. Ptolemaios Filometor (MÖ 180-MÖ 164, MÖ 163-MÖ 145): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
VII. Ptolemaios Neos Filopator :(Hiç hükümdar olmadı).
VIII. PtolemaiosFiscon (MÖ 170-MÖ 163, MÖ 145-MÖ 116): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
IX. Ptolemaios Lathyros (MÖ 116-MÖ 107, MÖ 88-MÖ 81 arasında Soter II): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
X. Ptolemaios Alexander I (MÖ 107-MÖ 88): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
XI. Ptolemaios Alexander II (MÖ 80): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
XII. Ptolemaios Auletes Neos Dionysos (MÖ 80-MÖ 58, MÖ 55-MÖ 51): Ptolemaios hanedanı üyesi Mısır hükümdarı.
Klaudyos Ptolemaios (Batlamyus) : İlim adamı, coğrafyacı

Sayısal sistem, sayıları temsil eden simgeler için bir yazma sistemi yani matematiksel bir gösterim sistemidir.
Sayısal sistem terimi birbirine yakın ancak farklı iki yazı sistemi için de kullanılmaktadır:

Rakam sistemleri
Değer sistemleri

Günümüzde rakamların yazımında kullanılan en yaygın sistem, Türkçe için de kullanılan, Arap rakamları ya da  Hint-Arab rakamlarıdır. Ancak yazılı tarih boyunca, bir kısmı artık kullanılmayan, bazılarının izine başka sistemlerde rastlanan, bazıları da hala yaşayan, çok farklı yazım sistemleri görülmüştür.
En basit rakamsal yazı sistemi bir simgeyi her sayının değeri kadar tekrarlayarak yazılan birli (ya da tekli,) yazım sistemidir. Birli sistemde 8 sayısı, örneğin | işareti kullanılarak |||||||| şeklinde yazılır.
Belirli değerler için farklı işaretler kullanılarak, birli yazım sistemi daha kısa ve kullanışlı hale getirilebilir. Örneğin 100 için +, 20 için - ve 1 için de | kullanarak, 342 sayısı +++--|| şeklinde yazılabilir. Bu yazım şekli simge-değer olarak adlandırılır. Mısır rakamları bu türdedir ve Roma (ya da Romen) rakamları da aynı düşüncenin daha geliştirilmiş bir biçimidir.
Konum-değer sistemleri ise daha da gelişkindirler. Burada belirli simgeler sayının içindeki konumlarına göre farklı büyüklükte değerler alır. Örneğin, bir konum-değer sistemi olan ondalık sistemde, 1 rakamı 111 sayısı içinde en soldaki konumda 100, onun sağındaki konumda 10, en sağdaki konumda ise 1 değeri taşır.

Onluk (kimi zaman eşanlamlı olarak desimal ya da onlu olarak da adlandırılır) sayı sistemi tüm rakamlardan oluşur. Yani, 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 sayılarından oluşur. On adet sayı bulunduğu için bu rakam sisteminin tabanı 10'dur. 100 sayısı aynen veya (10)10 şeklinde yazılır.....
Örnek olarak ise; 

376 = (3 x 100) + (7 x 10) + (6 x 1)örneğini verebiliriz.

Oktal sayı sisteminde sadece 0'dan 7'ye kadar olan rakamlar kullanılır. Örneğin oktal sistemdeki 147 = (147)8 sayısının desimal sistemdeki eşdeğerini bulalım:

7x80=   7
4x81=  32
1x82=  64

Toplam    =(103)10

(147)8    =(103)10
kodlarını yazmak için kullanıldı.

(“Oktal” sayı sistemi ilk bilgisayarlarda makine)

Heksadesimal sayı sisteminde 0'dan 9'a kadar olan sayılar ve A'dan F'ye kadar olan harfler kullanılır. Burada desimal sistemdeki 10'dan 15'e kadar olan sayılar A'dan F'ye kadar olan harflerle gösterilir.
A=10, B=11, C=12, D=13, E=14, F=15
Örneğin (C68)16 sayısı desimal sistemde 3176 sayısını ifade eder. Şöyle ki;
	8x160       =8
	6x161       =96
	12x162      =3072
	Toplam = (3176)10

       (C68)16=(3176)10

Günümüzde Heksadesimal sayı sistemi, bilgisayarlarda, makine kodlarını yazmak için kullanır.

Herhangi bir tabanda verilen sayı önce 10 tabanına çevrilir. Bulunan değer istenen tabana dönüştürülür.

Fakat Desimal, Oktal ve heksadesimal sayılar birbirine dönüştürülürken BCD kodundan faydalanılması tercih edilir.
Sayı sistemleri birbirlerine dönüştürülürken daha kolay bir yöntem izlenir: önce bu sayı BCD kodu ile yazılır, daha sonra ilgili sayı sistemine dönüştürülür. Kodlar kısmında dönüşümler verilmiştir.
Onluk sayının ikili sayıya çevrilmesi:
Onluk sayı ikili sayıya çevrilirken İkili sayının tabanı olan 2'ye bölünür.
9 Desimal sayısını İkili sayıya çevirelim. 
Tablodan görüldüğü gibi 9 sayısı 2'ye bölünür. Bu işlem bölüm sıfır olana kadar devam eder. Kalan kutusundaki rakamlar aşağıdan yukarı doğru alınarak yan yana yazılır. 
Sonuç: (9)10 = (1001)2

İşlem	Bölüm	Kalan
9 : 2	    4	     1
4 : 2	    2	     0
2 : 2	    1	     0
1 : 2	    0	     1

İkili sayının onluk sayıya çevrilmesi:
(101)2 İkili sayısını Desimal sayıya çevirelim. 
1 x 2 ² + 0 x 2 ¹ + 1 x 2 º => 1 x 4 + 0 x 2 + 1 x 1 = 4 + 0 + 1 = (5)10 bulunur.

  2 ² = 4	 2 ¹ = 2	  2 º = 1
   1	          0	           1

İkili sayının oktal sayıya Çevrilmesi:
(11001111011101)2 sayısını sekizli sayı sistemine dönüştürelim.
Üçerli kümelere ayırma ve eksik bitleri tamamlama sonucunda,

011 001 111 011 101
  3   1   7   3   5

Her bir kümenin temsil ettiği sekizli sayı yazılırsa
(11001111011101)2 = (31735)8 eşitliği elde edilir.
İkili sayının heksadesimal sayıya Çevrilmesi:
(11001111011101)2 sayısını onaltılı sayı sistemine dönüştürelim.
Dörderli kümelere ayırma ve eksik bitleri tamamlama sonucunda,

0011 0011 1101 1101
   3    3    D    D

Her bir kümenin temsil ettiği onaltılı sayı yazılırsa
(11001111011101)2 = (33DD)16 eşitliği elde edilir.
Oktal sayının desimal sayıya çevrilmesi :
(25)8 oktal sayısını desimal sayıya çevirelim.
1

8 1 = 8
8 0 = 1

2

5

2 x 8 1 + 5 x 8 0 => 2 x 8 + 5 x 1 = 16 + 5 = (21)10 bulunur.
Desimal sayının oktal sayıya çevrilmesi :
Desimal sayı oktal sayıya çevrilirken oktal sayının tabanı olan 8'e bölünür. (84)10 desimal sayısını oktal sayıya çevirelim.

İşlem Bölüm Kalan 
84 : 8   10     4 
10 : 8    1     2 
 1 : 8          1

Tabloda görüldüğü gibi 84 sayısı 8'e bölünür. Daha sonra bölüm kutusundaki sayı tekrar 8'e bölünür. (Bölüm sıfır olana kadar). Kalan kutusundaki sayılar aşağıdan yukarı doğru alınarak yan yana yazılır. Çıkan sayı oktal sayıdır. Sonuç: (84)10 = (124)8
Heksadesimal sayının desimal sayıya çevrilmesi :
(4F8)16 sayısını desimal sayıya çevirelim.
4 x 16 2 + F x 16 1 + 8 x 16 0 => 4 x 256 + F x 16 + 8 x 1 = 1024 + 240 + 8 = (1272)10 bulunur. Heksadesimal sayılarla hesap yapılırken harf olarak belirtilen sayıların rakama çevrilerek hesap yapılması daha kolay olacaktır. Örneğin (C = 12, A = 10, F = 15) gibi.

16 2 = 256 16 1 = 16 16 0 = 1 
         4         F        8

Desimal sayının heksadesimal sayıya çevrilmesi :
Desimal sayıyı heksadesimal sayıya çevirirken, desimal sayı heksadesimalin tabanı olan 16'ya bölünür. (100)10 Desimal sayısını heksadesimal sayıya çevirelim.

   İşlem  Bölüm  Kalan 
100 : 16      6      4 
  6 : 16      6    1/4

Desimal sayı, bölüm sıfır olana kadar 16'ya bölünür. Daha sonra kalan kutusundaki sayılar aşağıdan yukarı doğru alınarak yan yana yazılır. Sonuç: (100)10 = (64)16

Aşağıda, tüm sayı sistemlerinin birbirlerine olan eşitlikleri görülmektedir.

Sayı Sistemleri
Desimal        0	1	2	3	4	5	6	7	8	9	10	 11	12	13	14	15
İkili-Dual	0000	0001	0010	0011	0100	0101	0110	0111	1000	1001	1010	 1011	1100	1101	1110	1111
Oktal   	0	1	2	3	4	5	6	7	10	11	12	13	 14	15	16	17
Heksadesimal	0	1	2	3	4	5	6	7	8	9	A	 B	C	D	E	F

Rasyonel sayılar, iki tam sayı arasındaki oranı temsil eden, bir pay p ve sıfırdan farklı bir payda q olmak üzere, bir bölme işlemi veya kesir formunda ifade edilebilen sayıları tanımlar. Örneğin, 
  
    
      
        
          
            
              3
              7
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {3}{7}}}
  
 rasyonel bir sayı olarak kabul edilir, bu kapsamda her tam sayı da (mesela, 
  
    
      
        −
        5
        =
        
          
            
              
                −
                5
              
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle -5={\tfrac {-5}{1}}}
  
 gibi) rasyonel sayılar kategorisindedir. Rasyonel sayılar kümesi, çoğunlukla kalın harf biçimindeki Q veya karatahta vurgusu kullanılarak 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 şeklinde ifade edilir.
Rasyonel sayı, gerçek sayılar kümesine ait bir sayıdır. Bu sayılar, ondalık açılımlarının sonlu sayıda rakam içermesiyle karakterize edilir ve bu açılım ya bir noktadan sonra sonlanır (örneğin: 3/4 = 0.75) ya da belirli bir dizinin rakamlarının sürekli olarak tekrar edilmesiyle devam eder (örneğin: 9/44 = 0.20454545...). Bu özellik, yalnızca on tabanlı sistemde geçerli olmayıp, ikili, on altılı gibi diğer tüm tam sayı taban sistemlerinde de geçerlidir.
Rasyonel olmayan bir gerçek sayı, irrasyonel olarak tanımlanır. Bu kapsamda irrasyonel sayılara örnek olarak Karekök 2 (
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
), π, e ve altın oran (φ) gösterilebilir. Rasyonel sayılar kümesinin sayılabilir bir yapıda olması ve gerçek sayılar kümesinin ise sayılamaz bir yapıya sahip olması sebebiyle, reel sayıların büyük çoğunluğu irrasyoneldir.
Rasyonel sayılar, belirli tam sayı çiftleri olan (p, q) için, q ≠ 0 koşulu altında, eşdeğerlik sınıfı olarak formel bir şekilde ifade edilebilir. Bu çerçevede, eşdeğerlik ilişkisi şu şekilde tanımlanır:

  
    
      
        (
        
          p
          
            1
          
        
        ,
        
          q
          
            1
          
        
        )
        ∼
        (
        
          p
          
            2
          
        
        ,
        
          q
          
            2
          
        
        )
        
        ⟺
        
        
          p
          
            1
          
        
        
          q
          
            2
          
        
        =
        
          p
          
            2
          
        
        
          q
          
            1
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle (p_{1},q_{1})\sim (p_{2},q_{2})\iff p_{1}q_{2}=p_{2}q_{1}.}
  

Bu bağlamda, 
  
    
      
        
          
            
              p
              q
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {p}{q}}}
  
 kesri, belirtilen (p, q) çiftinin eşdeğerlik sınıfını temsil eder.
Rasyonel sayılar tam sayıların bir genişlemesidir. 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 kümesi genelde şöyle tanımlanır:

  
    
      
        
          Q
        
        =
        {
        
          
            a
            b
          
        
        
          |
        
        a
        ,
        b
        ∈
        
          Z
        
        ∧
        b
        ≠
        0
        }
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} =\{{\frac {a}{b}}|a,b\in \mathbb {Z} \land b\neq 0\}}
  
(a ve b tam sayı ve b sıfır olmamak üzere a/b şeklindeki sayılara rasyonel sayı denir) 

  
    
      
        
          
            2
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {2}{3}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            4
            6
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {4}{6}}}
  
 veya 
  
    
      
        
          
            6
            9
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {6}{9}}}
  
 eşdeğer rasyonel sayılardır. Dolayısıyla her rasyonel sayı sonsuz şekilde ifade edilebilir. Rasyonel sayıların en basit biçimi 
  
    
      
        a
        
      
    
    {\displaystyle a\!}
  
 ve 
  
    
      
        b
        
      
    
    {\displaystyle b\!}
  
  tam sayılarının ortak bölen'inin olmadığı 
  
    
      
        a
        
          /
        
        b
        
      
    
    {\displaystyle a/b\!}
  
 ifadesidir.
Her tam sayı rasyonel sayıdır. Çünkü 
  
    
      
        −
        3
        =
        
          
            
              −
              3
            
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle -3={\frac {-3}{1}}}
  
 veya 
  
    
      
        0
        =
        
          
            0
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle 0={\frac {0}{1}}}
  
 veya 
  
    
      
        43
        =
        
          
            43
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle 43={\frac {43}{1}}}
  
 şeklinde yani rasyonel sayı tanımına uygun biçimde yazılabilirler. Rasyonel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
, tam sayılar kümesi 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
'yi kapsar. Yani 
  
    
      
        
          Z
        
        ⊂
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} \subset \mathbb {Q} }
  
.
Daha ince bir tanımı ise tam sayılar üzerinden tanımlanacak bir denklik bağıntısıyla yapılabilir. Böylece her denklik sınıfı bir rasyonel sayı olarak anılır. 
  
    
      
        
          Z
        
        ×
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} \times \mathbb {Z} }
  
 kümesinden seçilmiş keyfi (a,b) ve (c,d) ögeleri için "~" bağıntısı 
  
    
      
        (
        a
        ,
        b
        )
        ∼
        (
        c
        ,
        d
        )
        ⇔
        a
        d
        =
        b
        c
        ,
        
        b
        ,
        d
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle (a,b)\sim (c,d)\Leftrightarrow ad=bc,\quad b,d\not =0}
  
 olarak tanımlansın. Bunun bir denklik bağıntısı olduğu kolaylıkla kanıtlanabilir. Bu durumda, denklik sınıfları 
  
    
      
        
          
            
              (
              a
              ,
              b
              )
            
            ¯
          
        
        =
        {
        (
        a
        ,
        b
        )
        
          |
        
        (
        a
        ,
        b
        )
        ∼
        (
        c
        ,
        d
        )
        }
      
    
    {\displaystyle {\overline {(a,b)}}=\{(a,b)|(a,b)\sim (c,d)\}}
  
 olurlar. Rasyonel sayı ise basitçe 
  
    
      
        
          
            a
            b
          
        
        =
        
          
            
              (
              a
              ,
              b
              )
            
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{b}}={\overline {(a,b)}}}
  
 şeklinde tanımlanır. Tanımda paydanın sıfır olmama şartı 
  
    
      
        
          
            a
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{0}}}
  
 ifadesinin tanımlanmamış olmasındandır. Bir sayının sıfıra bölümü tanımsızdır.
Sıfırdan büyük olan rasyonel sayılara pozitif rasyonel sayılar, sıfırdan küçük rasyonel sayılar da negatif rasyonel sayılar denir. Pozitif rasyonel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          
            Q
          
          
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} ^{+}}
  
ile, negatif rasyonel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          
            Q
          
          
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} ^{-}}
  
ile gösterilir.

Yandaki şekilde, bir yuvarlak pasta 4 eş parçaya bölünmüş ve bu 4 eş parçalardan her birisi 
  
    
      
        
          
            1
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{4}}}
  
 olarak görülmektedir. Ancak bir parça alınmış olduğundan kalan eksikdir. Geriye kalan, dört eşit parçaya bölünmüş bütünün üç tane parçası (yani 3'te 4 oranı) veya (kesiri)dir. Bu 
  
    
      
        
          
            3
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {3}{4}}}
  
 ifadesi şeklinde gösterilir. Burada ifadede kesir çizgisinin üstündeki değere (yani 3'e) pay, kesir çizgisinin altındaki değere (yani 4'e) payda denir. Bu kesir, “üç bölü dört” ya da “dörtte üç” diye okunur.
Rasyonel sayılar, toplama ve çarpma işlemleri ile birleştirildiğinde, tam sayıları barındıran ve aynı zamanda tam sayılar içeren herhangi bir matematiksel cismin (İng. field) bir parçası olan bir cismi meydana getirir. Bu bağlamda, rasyonel sayılar cismi bir asal cisim niteliğindedir ve bir cismin sıfır karakteristiğe sahip olması, yalnızca o cismin rasyonel sayıları bir alt cisim olarak barındırması ile mümkündür. 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
'nun sonlu genişlemeleri cebirsel sayı cisimleri olarak isimlendirilir ve 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
'nun cebirsel kapanışı, cebirsel sayılar cismidir.
Matematiksel analiz çerçevesinde, rasyonel sayılar, reel sayılar içerisinde yoğun bir alt küme teşkil eder. Reel sayıların tanımlanması, rasyonel sayılar baz alınarak, Cauchy dizileri, Dedekind kesitleri veya sonsuz ondalık sayılar kullanılarak gerçekleştirilebilir.

"Rasyonel" terimi, 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
 kümesine yapılan atıflar

Bu, rekreasyonel sayılar teorisi konularının bir listesidir (bkz. Sayı teorisi, rekreasyonel matematik). Buradaki liste aşağılayıcı değildir: Sayı teorisindeki birçok ünlü konunun kökeni, tamamen kendileri için ortaya çıkan problemlere meydan okur.
Sayı teorisinin bakış açılarını daha konsolide teorilerle ele alan sayfalar için sayı teorisi konularının listesine bakın.

Tam sayı dizisi
Fibonacci dizisi
Altın oran tabanı
Fibonacci kodlaması
Lucas dizisi
Padovan dizisi
Şekilsel sayılar
Çokgensel sayılar
Üçgen sayı
Kare sayı
Beşgensel sayı
Altıgensel sayı
Yedigensel sayı
Sekizgensel sayı
Dokuzgensel sayı
Ongensel sayı
Ortalı çokgensel sayı (Centered)
Ortalı kare sayı
Ortalı beşgen sayı
Ortalı altıgen sayı
Dörtyüzlü sayı
Piramit biçimli (Piramidal) sayı
Üçgen piramidal sayı
Kare piramidal sayı
Beşgen piramidal sayı
Altıgen piramidal sayı
Yedigen piramidal sayı
Sekiz yüzlü sayı
Yıldız sayı
Mükemmel sayı
Sözde mükemmel sayısı
Neredeyse mükemmel sayı
Türemiş mükemmel sayı
Hiper mükemmel sayı
Yarı mükemmel sayı
İlkel yarı mükemmel sayı
Birimsel mükemmel sayı
Garip sayı
Dokunulmaz sayı
Dost sayı
Girişken sayı
Fazlalıklı sayı
Eksikli sayı
Uygun sayı
Tam bölen dizisi
Süper-Poulet sayısı
Şanslı sayı
Güçlü sayı
Öncül sayı
Palindromik sayı
Üçgensel kare sayı
Harmonik bölen sayı
Sfenik sayı
Smith sayısı
Çift Mersenne sayısı
Zeisel sayısı
Pronik sayı (Heteromekik sayı)
Niven sayıları
Süper özel sayı
Süper kompozit sayı
Süper totient sayı
Pratik sayı
Hokkabaz dizisi
Bak ve söyle dizisi (Look-and-say)

Çokbölünebilir sayı
Otomorfik sayı
Armstrong sayısı
Öz sayı
Harshad sayısı
Keith sayısı
Kaprekar sayısı
Basamak toplamı
Bir sayının kalıcılığı
Mükemmel rakamsal invaryant
Mutlu sayı
Mükemmel basamaktan basamağa invaryant
Factorion
Emirp
Palindromik asal
Ev asalı
Normal sayı
Stoneham sayısı
Champernowne sabiti
Mutlak normal sayı
Repunit
Repdigit

Yarı asal
Neredeyse asal
Benzersiz asal
Faktoriyel asal
Değiştirilebilir asal (Permutable)
Palindromik asal
Küplü asal (Cuban)
Şanslı asal

Ulam sarmalı
Sihirli yıldız
Sihirli kare
Frénicle standart formu
Asal karşılıklı sihirli kare
Üçsihirli kare (Trimagic)
Çoksihirli kare (Multimagic)
Pandiyagonal sihirli kare (Panmagic)
Şeytani kare
En mükemmel sihirli kare
Geometrik sihirli kare
Sihirli kareler için Conway Lux yöntemi
Sihirli küp
Mükemmel sihirli küp
Yarı mükemmel sihirli küp
İkisihirli küp (Bimagic)
Üçsihirli küp (Trimagic)
Çoksihirli küp (Multimagic)
Sihirli hiperküp
Sihirli sabit
Karenin karesini almak

Rhind Matematiksel Papirüsü (RMP), günümüze kadar korunabilmiş antik Mısır matematiğimin en iyi bilinen örneklerinden biri olan yazıttır. 1858'de Luksor, Mısır'da papirüsü satın alan İskoç antikacı Alexander Henry Rhind'in soy ismini almıştır. MÖ 1550 dolaylarına ait olduğu düşünülen papirüsün, Ramesseum içinde veya yakınlarında yapılan kaçak bir kazı sırasında bulunduğu tahmin edilmektedir.
1865'te, günümüzde papirüsün büyük bir bölümünün saklandığı British Museum, Alexander Henry Rhind'tan, Egyptian Mathematical Leather Roll yazıtı ile birlikte bu papirüsü satın aldı; papirüsün New York'taki Brooklyn Müzesi tarafından saklanan birkaç küçük parçası da vardır, fakat 18 cm'lik bir orta bölüm eksiktir. Moskova Matematik Papirüsü ile birlikte tanınmış iki Matematiksel papirüsten biridir. Rhind Papirüsü, Moskova Matematik Papirüsünden daha büyüktür fakat onun kadar iyi korunamamıştır.

Rhind papirüsünün ilk kısmı, referans tablolarından ve 21 aritmetik ve 20 cebirsel problemden oluşan bir koleksiyondan oluşur. Problemler basit kesirli ifadelerle başlar, ardından tamamlama (sekem) problemleri ve doğrusal denklemler (aha problemleri) gelir. Papirüsün ilk kısmı 2/n tablosu tarafından ele alınır. Tek n için 3 ila 101 arasında değişen 2/n fraksiyonları, birim fraksiyonların toplamı olarak ifade edilir. Örneğin, 
  
    
      
        2
        
          /
        
        15
        =
        1
        
          /
        
        10
        +
        1
        
          /
        
        30
      
    
    {\displaystyle 2/15=1/10+1/30}
  
.

Papyrus Harris I

"Egyptian Mathematical Leather Roll". 18 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Egyptian Mathematical Leather Roll". Planetmath. 6 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Egyptian fraction". Planetmath. 15 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Breaking the RMP 2/n Table Code". 8 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"History of Egyptian fractions". 19 Aralık 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"theoretical (expected) economic control numbers". 15 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Julius Wilhelm Richard Dedekind (6 Ekim 1831 - 12 Şubat 1916), sayılar teorisi, soyut cebir (özellikle halka teorisi ve aritmetiğin aksiyomatik temelleri) konularına önemli katkılarda bulunan bir Alman matematikçiydi. En iyi bilinen katkısı, Dedekind kesimi kavramı aracılığıyla reel sayıların tanımıdır. Ayrıca modern küme teorisi ve Mantıkçılık' olarak bilinen matematik felsefesi'nin gelişiminde öncü olarak kabul edilir.

Dedekind'in babası, Braunschweig'deki Collegium Carolinum'un yöneticisi Julius Levin Ulrich Dedekind'di. Annesi, Collegium'daki bir profesörün kızı Caroline Henriette Dedekind'dir (evlenmeden önceki soyadı Emperius). Hayatının çoğunu yaşadığı ve öldüğü Braunschweig'de (İngilizcede genellikle Brunswick olarak adlandırılır) doğdu. Richard Dedekind'in kendisinden büyük üç kardeşi vardı. Tek ağabeyi Adolf, Braunschweig'de bölge mahkemesi başkanı olurken, kız kardeşi Mathilde ise 1860'ta yaşamını yitirdi. Dedekind, yaşamının sonraki bölümlerinde, roman yazarı olan diğer kız kardeşi Julie'yle birlikte yaşayacaktı. Bir yetişkin olarak, Julius Wilhelm isimlerini asla kullanmadı.
Genç Dedekind, yedi ve on altı yaşları arasında Braunschweig'deki gymnasium 'a gitti. 1848'de Collegium Carolinum'a katıldı ve 1850'de Göttingen Üniversitesi'ne transfer oldu. Orada, Dedekind'e sayı teorisi konularını profesör Moritz Stern öğretti. Gauss, çoğunlukla ilkokul düzeyinde olmasına rağmen hâlâ öğretmenlik yapıyordu ve Dedekind onun son öğrencisi oldu. Dedekind doktorasını 1852'de Über die Theorie der Eulerschen Integrale ("Euler integralleri Teorisi Üzerine") başlıklı teziyle aldı. Bu tezde, Dedekind'in sonraki yayınlarında sergilediği yeteneği görünmüyordu.
O zamanlar Göttingen değil Berlin Üniversitesi, Almanya'daki matematiksel araştırmaların ana merkeziydi.
Böylece Dedekind, çağdaşı olan ve birlikte 1854'te habilitasyon ile ödüllendirilecek olan Bernhard Riemann ile iki yıllık eğitim almak için Berlin'e gitti. Dedekind, olasılık ve geometri üzerine dersler vererek Privatdozent olarak öğretmenlik yapmak üzere Göttingen'e döndü. Peter Gustav Lejeune Dirichlet ile bir süre çalıştı ve iyi arkadaş oldular. Matematik bilgisindeki kalıcı zayıflıklar nedeniyle, eliptik ve abelyen fonksiyonlar üzerinde çalıştı. Yine de Göttingen'de Galois teorisi ile ilgili konferans veren ilk kişiydi. Bu sıralarda, cebir ve aritmetik için gruplar kavramının önemini anlayan ilk kişilerden biri oldu.
1858'de Zürih'teki Politeknik okulunda (şimdiki ETH Zürih) öğretmenliğe başladı. Collegium Carolinum 1862'de Technische Hochschule (Teknoloji Enstitüsü)'ne yükseltildiğinde, Dedekind, hayatının geri kalanını Enstitü'de ders vererek geçirdiği memleketi Braunschweig'e döndü. 1 Nisan 1894'te emekli oldu, ancak ara sıra öğretmenlik yaptı ve yayın yapmaya devam etti. Hiç evlenmedi, bunun yerine kız kardeşi Julia ile yaşadı.
Dedekind, Berlin ve Roma Akademilerine (1880) ve Fransız Bilimler Akademisi'ne (1900) seçildi. Oslo, Zürih ve Braunschweig Üniversitelerinden fahri doktora aldı.

Polytechnic okulunda ilk kez kalkülüs öğretirken, Dedekind artık reel sayılar kavramın standart bir tanımı olan Dedekind kesimi (Almanca: Schnitt) olarak bilinen kavramı geliştirdi. Kesim fikri, bir irrasyonel sayının rasyonel sayıları iki sınıfa (kümelere) ayırmasıdır, bir sınıfın (daha büyük) tüm sayıları diğer (daha küçük) sınıfın tüm sayılarından kesinlikle daha büyüktür. Örneğin, karekök 2, kareleri 2'den küçük olan tüm negatif olmayan sayıları ve negatif sayıları küçük sınıfa ve kareleri 2'den büyük olan pozitif sayıları büyük sınıfa tanımlar. Sayı doğrusu sürekliliğindeki her konum ya bir rasyonel ya da irrasyonel sayı içerir. Böylece boş konumlar, boşluklar veya süreksizlikler yoktur. Dedekind, irrasyonel sayılar ve Dedekind kesimleri konusundaki düşüncelerini Stetigkeit und irrationale Zahlen ("Süreklilik ve irrasyonel sayılar") adlı broşüründe yayınlamıştır; modern terminolojide, Vollständigkeit yani tamlık.
Dedekind, iki kümeyi birebir örten olduğunda "benzer" olarak tanımladı. sonsuz kümenin ilk kesin tanımını vermek için benzerliğe başvurdu: Bir küme, "kendisinin uygun bir parçasına benzer" olduğunda; modern terminolojide, uygun altkümelerinden biriyle eş sayılı ise sonsuzdur. Böylece doğal sayıların N kümesinin, üyeleri N’nin her üyesinin karesi olan N alt kümesine benzer olduğu gösterilebilir, (N →  N2):

Dedekind'in bu alandaki çalışması, genellikle kümeler teorisi'nin kurucusu olarak kabul edilen Georg Cantor'un çalışmasını öngördü. Benzer şekilde, matematiğin temelleri'ne yaptığı katkılar, Gottlob Frege ve Bertrand Russell gibi Mantıkçılık'ın önde gelen savunucuları tarafından yapılan daha sonraki çalışmaları tahmin ediyordu.
Dedekind, Lejeune Dirichlet, Gauss ve Riemann'ın toplu eserlerinin editörlüğünü yaptı. Dedekind'in Lejeune Dirichlet'in çalışması üzerine çalışması, onu daha sonraki cebirsel sayı cisimleri ve idealler üzerine yaptığı çalışmasına götürdü. 1863'te Lejeune Dirichlet'in sayılar teorisi hakkındaki derslerini Vorlesungen über Zahlentheorie ("Sayı Teorisi Üzerine Dersler") olarak yayınladı ve hakkında şöyle yazıldı:

Kitap kesinlikle Dirichlet'in derslerine dayansa ve Dedekind'in kendisi hayatı boyunca kitaba Dirichlet'in kitabı olarak atıfta bulunsa da, kitabın kendisi tamamen Dedekind tarafından ama çoğunlukla Dirichlet'in ölümünden sonrasını öngörerek yazılmıştır.
Vorlesungen'in 1879 ve 1894 basımları, halka teorisi için temel olan bir ideal kavramını tanıtan ilaveleri içeriyordu. (Daha sonra Hilbert tarafından tanıtılan "halka" kelimesi Dedekind'in çalışmasında geçmiyor.) Dedekind, ideal'i, tamsayı katsayılı polinom denklemlerini sağlayan cebirsel tamsayılardan oluşan bir dizi sayının alt kümesi olarak tanımladı. Kavram Hilbert'in ve özellikle Emmy Noether'in elinde daha da geliştirildi. İdealler Ernst Eduard Kummer'in ideal sayı'larını genelleştirir, Kummer'in 1843 Fermat'nın Son Teoremi'ni kanıtlama girişiminin bir parçası olarak tasarlanmıştır. (Böylece Dedekind'in Kummer'in en önemli öğrencisi olduğu söylenebilir.) 1882 tarihli bir makalede, Dedekind ve Heinrich Martin Weber idealleri, Riemann yüzeylerine uygulayarak Riemann–Roch teoreminin cebirsel bir kanıtını verdi.
1888'de, Was sind was sollen die Zahlen? ("Sayılar nedir ve ne işe yararlar?" Ewald 1996: 790) başlıklı, sonsuz küme tanımını içeren kısa bir monografi yayınladı. Ayrıca, ilkel kavramları sayı bir ve ardıl fonksiyonu olan doğal sayılar için aksiyomatik bir temel önerdi. Ertesi yıl, Giuseppe Peano, Dedekind'den alıntı yaparak, eşdeğer fakat daha basit ve şimdi standart olan bir aksiyomlar kümesi formüle etti.
Dedekind cebir'e başka katkılarda da bulundu. Örneğin 1900 civarında modüler kafesler üzerine ilk makale yazdı. 1872'de Interlaken'de tatildeyken Dedekind, Georg Cantor ile tanıştı. Böylece kalıcı bir karşılıklı saygı ilişkisi başladı ve Dedekind, Cantor'un sonsuz kümelerle ilgili çalışmasına hayran olan ilk matematikçilerden biri oldu ve Cantor'un Leopold Kronecker ile felsefi olarak Cantor'un sonlu ötesi sayılara karşı olan anlaşmazlıklarında değerli bir müttefik olduğunu kanıtladı.

Stetigkeit und irrationale Zahlen (1872)
Süreklilik ve İrrasyonel Sayılar
Reel sayıları Dedekind kesitleri yoluyla tanımladığı eseridir.
Was sind und was sollen die Zahlen? (1888)
Sayılar Nedir ve Ne Olmalıdır?
Sayılar teorisinin mantıksal temellerini tartıştığı ve matematiksel yapıları formel olarak tanımladığı kitabıdır.
Über die Theorie der ganzen algebraischen Zahlen (1879, 1893 genişletilmiş baskı)
Bütün Cebirsel Sayıların Teorisi Üzerine
Cebirsel sayı teorisinin temellerini attığı, halka ve idealler kavramlarını geliştirdiği önemli bir eseridir.
Gesammelte mathematische Werke (1930, ölümünden sonra yayımlandı)
Toplu Matematik Çalışmaları
Çeşitli çalışmalarının derlendiği bir koleksiyon.

Bir Braunschweig'lı olarak Gauss'un adını çok küçükken duymuş ve ardında yatanın ne olduğunu bilmediğim büyüklüğüne gönülden inanmıştım. Onun sanal ya da o zamanlardaki adıyla olanaksız niceliklere ilişkin geometrik gösterimini ilk kez duyduğumda daha da derinden etkilendim. Henüz Collegium Carolinum'da öğrenci olduğum o dönemlerde yüksek matematiğe fazla girmemiştim. Kısa bir süre sonra 1849'da doktorasının ellinci yılını kutlayan Gauss'a bizim fakültemiz de bir kutlama mesajı gönderdi. 1850 paskalyasında Göttingen'e gittiğimde Stern'in sayılar kuramı üzerinde verdiği kısa ama ilginç dersten sonra konuyu kavrayışım daha da arttı. Ara sıra karşılaştığım Gauss'un görkemli ve heybetli görüntüsü bana mutluluk verirdi. Gauss'u gazetede okumak için sürekli gittiği Edebiyat Müzesi'ndeki her zamanki yerinde sık sık yakından da görürdüm.

İngilizce birincil literatür;

1890: "Letter to Keferstein" in Jean van Heijenoort, 1967. A Source Book in Mathematical Logic, 1879–1931. Harvard Univ. Press: 98–103.
1963 (1901): Essays on the Theory of Numbers. Beman, W. W., ed. and trans. Dover. Contains English translations of Stetigkeit und irrationale Zahlen and Was sind und was sollen die Zahlen?
1996: Theory of Algebraic Integers. Stillwell, John, ed. and trans. Cambridge Uni. Press. A translation of Über die Theorie der ganzen algebraischen Zahlen.
Ewald, William B., ed., 1996. From Kant to Hilbert: A Source Book in the Foundations of Mathematics, 2 vols. Oxford Uni. Press.
1854: "On the introduction of new functions in mathematics," 754–61.
1872: "Continuity and irrational numbers," 765–78. (translation of Stetigkeit...)
1888: What are numbers and what should they be?, 787–832. (translation of Was sind und...)
1872–82, 1899: Correspondence with Cantor, 843–77, 930–40.
Almanca birincil literatür;

Gesammelte mathematische Werke 28 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Complete mathematical works, Vol. 1–3). Erişim tarihi: 5 Ağustos 2009.

Biermann, Kurt-R (2008). "Dedekind, (Julius Wilhelm) Richard". Complete Dictionary of Scientific Biography. 4. Detroit: Charles Scribner's Sons. ss. 1-5. ISBN 978-0-684-31559-1. 

Edwards, H. M., 1983, "Dedekind's invention of ideals," Bull. 

Riemann hipotezi (Riemann zeta hipotezi olarak da bilinmektedir), matematik alanında ilk kez 1859 yılında Bernhard Riemann tarafından ifade edilmiş ve henüz çözülmemiş bir problemdir.
Bu hipotez kısaca şöyledir:
Bazı pozitif tam sayılar, kendilerinden küçük ve 1'den büyük tam sayıların çarpımı (örn. 2, 3, 5, 7, ...) cinsinden yazılamazlar. Bu tür sayılara Asal sayılar denir. Asal sayılar, hem matematik hem de uygulama alanlarında çok önemli rol oynar. Asal sayıların tüm doğal sayılar içinde dağılımı bariz bir örüntüyü takip etmemektedir ancak Alman matematikçi Riemann, asal sayıların sıklığının;
s ≠ 1 olmak koşuluyla tüm s karmaşık sayıları için

  
    
      
        ζ
        (
        s
        )
        =
        1
        +
        1
        
          /
        
        
          2
          
            s
          
        
        +
        1
        
          /
        
        
          3
          
            s
          
        
        +
        1
        
          /
        
        
          4
          
            s
          
        
        +
        .
        .
        .
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            1
          
          
            ∞
          
        
        
          
            1
            
              n
              
                s
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \zeta (s)=1+1/2^{s}+1/3^{s}+1/4^{s}+...=\sum _{n=1}^{\infty }{\frac {1}{n^{s}}}}
  

biçiminde belirtilen ve Riemann Zeta Fonksiyonu olarak bilinen fonksiyonun davranışına çok bağlı olduğunu gözlemledi.

  
    
      
        ζ
        (
        s
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \zeta (s)=0}
  

denkleminin tüm çözümleri karmaşık düzlemde bir doğru üzerinde yer almaktadır. Daha kesin bir söyleyişle, bu denklemin tüm karmaşık sayı çözümlerinin gerçel kısımlarının ½ olduğu tahmin edilmektedir. Bu iddia ilk 1.500.000.000 çözüm için sınanmıştır. Bu iddianın her çözüm için doğru olduğunun ispatlanabilmesi halinde asal sayıların dağılımı ile ilgili çok önemli bilgiler edinmek mümkün olacaktır.
18 Kasım 2015 tarihinde Nijeryalı Opeyemi Enoch adlı matematik profesörü, Riemann Hipotezi'ni çözdüğünü iddia etmiştir. Enoch, hipotezin çözümünü Avusturya'nın başkenti Viyana'daki Uluslararası Matematik ve Bilgisayar Bilimleri Konferansı'nda sundu.

Riemann hipotezi17 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.milliyet.com.tr/nijeryali-profesor-riemann/dunya/detay/2150212/default.htm20 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Matematikte Riemann küresi, genişletilmiş karmaşık düzlemin artı sonsuzdaki noktanın bir modelidir. Carl Friedrich Gauss tarafından daha önceden düşünülmüş olsa da, öğrencisi Bernhard Riemann'ın adıyla anılmaktadır. Genişletilmiş bu düzlem, genişletilmiş karmaşık sayıları—yani artı sonsuzdaki ∞ değerli karmaşık sayıları—temsil eder. Riemann modelinde, "0" noktası çok küçük sayılara yakın olur ise "∞" noktası çok daha büyük sayılara yakınlaşır.
Genişletilmiş karmaşık sayılar, karmaşık analizde kullanışlıdır çünkü bazı durumlarda 
  
    
      
        
          
            
              1
              0
            
          
        
        =
        ∞
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{0}}=\infty }
  
 gibi ifadeleri iyi davranan bir şekilde sıfıra bölmeye izin verirler. Örneğin, karmaşık düzlemdeki herhangi bir rasyonel fonksiyon, kürenin kutuplarında sonsuza eşlenerek fonksiyonu bir holomorf fonksiyona genişletilebilir. Daha genel olarak, herhangi bir meromorf fonksiyon, ortak alanı Riemann küresi olan holomorf bir fonksiyon olarak düşünülebilir.
Riemann yüzeyinin prototipik örneği, geometride Riemann küresidir ve en basit karmaşık manifoldlardan biridir. Tasarı geometrisinde, C2deki tüm karmaşık çizgilerin projektif uzayı olan karmaşık (Complex, İngilizceden) projektif çizgisi P1(C) olarak düşünülebilir. Herhangi bir kompakt Riemann yüzeyinde olduğu gibi, küre aynı zamanda bir projektif cebirsel eğri olarak da görülebilir, bu da onu cebirsel geometride temel bir örnek haline getirir. Aynı zamanda, diğer fizik dallarında olduğu gibi kuantum mekaniğinde (Bloch küresi) ve analiz ile geometriye bağlı olan diğer disiplinlerde de kullanım alanı bulur.

Genişletilmiş karmaşık sayılar, ∞ ile birlikte C karmaşık sayılarından oluşur. Genişletilmiş karmaşık sayılar kümesi C ∪ {∞} olarak yazılabilir ve genellikle C harfine bazı süslemeler eklenerek belirtilir,

  
    
      
        
          
            
              
                C
              
              ^
            
          
        
        ,
        
        
          
            
              C
            
            ¯
          
        
        ,
        
        
          veya
        
        
        
          
            C
          
          
            ∞
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\hat {\mathbb {C} }},\quad {\overline {\mathbb {C} }},\quad {\text{veya}}\quad \mathbb {C} _{\infty }.}
  

Geometrik olarak, genişletilmiş karmaşık sayılar kümesi Riemann küresi (veya genişletilmiş karmaşık düzlem) olarak isimlendirilir.

Karmaşık sayıları toplanma, z ∈ C için tanımlanarak uzatılabilir,

  
    
      
        z
        +
        ∞
        =
        ∞
      
    
    {\displaystyle z+\infty =\infty }
  

herhangi bir karmaşık sayının z ile çarpımı şu şekilde tanımlanabilir:

  
    
      
        z
        ×
        ∞
        =
        ∞
      
    
    {\displaystyle z\times \infty =\infty }
  

sıfır olmayan tüm karmaşık sayılar için z, ∞ × ∞ = ∞ olur. ∞ - ∞ ve 0 × ∞ un tanımsız kaldığını unutmayın. Karmaşık sayıların aksine, genişletilmiş karmaşık sayılar bir alan oluşturmaz, çünkü ∞ çarpımsal bir tersi yoktur. Yine de, C ∪ {∞} üzerinde şu şekilde bölünmeyi tanımlamak gelenekseldir:

  
    
      
        
          
            z
            0
          
        
        =
        ∞
        
        
          ve
        
        
        
          
            z
            ∞
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {z}{0}}=\infty \quad {\text{ve}}\quad {\frac {z}{\infty }}=0}
  

"Riemann sphere" 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Encyclopedia of Mathematics, EMS Press, 2001 [1994]
Moebius Transformations Revealed 26 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Douglas N. Arnold and Jonathan Rogness (a video by two University of Minnesota professors explaining and illustrating Möbius transformations using stereographic projection from a sphere)

Roma rakamları veya Romen rakamları sayısal sistemi, antik Roma kaynaklıdır. Orta Çağ'ın son dönemlerine dek, Avrupa'da yaygın olarak kullanılmamıştır.

Rakamlar aşağıda gösterildiği şekilde, Latin alfabesi'ndeki bazı harflerle temsil edilir.

I
II
III
IV
V
VI
VII
VIII
IX
X
XI
XII
XIII
XIV
XV
XVI
XVII
XVIII
XIX
XX

Roma rakamları yazılırken aynı harf üç kezden daha fazla tekrar edilmez. Bunun sonucunda da 4, 9, 40, 90, 400 ve 900 sayılarının modern zamanlarda daha sık kullanılan, küçük değerli sembollerin büyük değerli sembollerin soluna yazıldığında değerlerinin çıkarılmasına dayanan, farklı yazılış şekilleri vardır:

Yine bu kuralla Roma rakamları ile yazılabilecek karakter sayısı açısından en uzun sayının 3888 (MMMDCCCLXXXVIII) olduğu görülür. Ancak Roma rakamlarında M'den büyük bir rakam olmadığından 1000'den sonraki sayılarda bu kural bozulabilmektedir. Örneğin 4000, MMMM şeklinde yazılır. Soldaki rakamı sağdakinden çıkarıp yeni bir sayı elde etme yöntemi, sayıların okunuşunda ve dört işlemin uygulamalarında çeşitli karışıklıklara yol açmaktadır. Örneğin 1999'u gösteren MCMXCIX sayısının okunabilmesi için M CM XC IX biçiminde ayrılması gerekir. Burada M 1000'i, CM 900'ü (1000-100), XC 90'ı (100-10), IX ise 9'u (10-1) gösterir.

Roma rakamlarıyla çıkarma işlemi yapılırken, büyük sayıdaki sembollerden küçük sayıdakiler çıkarılır. Ancak 4 ve 9 sayılarını kullanırken yapılan işlemlerde, eksiltme yönteminden kaynaklanan bazı hatalar oluşmaktadır. Örneğin, 49'dan (XLIX) 24 (XXIV) çıkarılığında geriye L-V'den 45 kalmaktadır. Bu sorun eldeli çıkarma işleminde de göze çarpmaktadır. Örneğin 13'ten (XIII) 9'u (IX) çıkarırken geriye 2 (II) kalır.

Romen rakamlarında sıfır sayısı ve basamak kavramı yoktur. Rakam, ifade ettiği sembol kadardır; yani X rakamı, hangi basamakta olursa olsun 10'dur. Halbuki günümüzde kullandığımız Arap rakamlarında 1 tek başınayken 1'dir, ancak bir soldaki haneye geçtiğinde 10 değerini, iki soldaki haneye geçtiğinde de 100 değerini alır.

Roma rakamlarında, bir sayının bin katını göstermek için sembolün üzerine bir yatay çizgi, milyon katını göstermek için de ilgili sembolün üzerine iki yatay çizgi ile ifade edilir.
V = 5.000
X = 10.000
L = 50.000
C = 100.000
D = 500.000
M = 1.000.000

Tüm bu nedenlerle günümüzün karmaşık işlemlerinde Roma rakamlarının kullanılması ideal değildir ve dört işlem yapma zorluğundan dolayı günümüzde fazla kullanılmamaktadır. Sıfır sayısının modern aritmetik sisteme katılmasıyla yeterlilikleri azalmıştır. Bazı usuller geliştirilse de çok büyük sayılar söz konusu olduğunda yetersiz kalmaktadır. Ancak yine de kitap sayfalarını numaralandırma, madde işaretleri, saatler gibi dekoratif amaçlı bazı kullanım alanları vardır. Roma rakamlarının kullanışsızlığına örnek olarak şu anekdot verilebilir: Şöyle ki, Roma Forum Meydanı'ndaki süslü hitabet kürsüsünün “Columna Restrata” sütünunda 2.200.000 sayısını belirtmek için yirmi iki adet “yüz bin”i gösteren sembol (C) koyulmuştur.
Roma rakamları, Türkçe yazım kuralları gereğince de aşağıda bazıları yazılmış olan birçok yerde kullanılır:

Kitapların başlangıçlarındaki sunuş ve ön söz gibi bölümlerde
Aynı adlı padişah ve kralların ayrılmasında: II. Ahmet, XVI. Louis gibi
Yüzyıl adlarında: XIX. yüzyıl gibi
Tarihi olaylarda: II. Viyana Kuşatması, I. Dünya Savaşı gibi

Sözdebilim veya sahte bilim, bilimsel argümanlar kullanılarak ileri sürülen; ancak bilimsel çalışmaların gerektirdiği materyal, yöntem ve doğrulanabilirlik gibi temel ölçütleri karşılamayan ya da yeterli bilimsel araştırmalarla desteklenmeyen iddia, inanç, bilgi ve uygulamalar bütününü ifade eder. Bu tür yaklaşımlar genellikle belirsiz ve çelişkili söylemler içerir, eleştirilere karşı aşırı tepkisel ve kişiselleştirici bir tutum sergiler. Ayrıca, sınırlı verilerin abartılması ve doğrulanması güç iddiaların öne sürülmesi sözdebilimin belirgin özellikleri arasındadır. Bu çerçevede sözdebilim, çoğu zaman bireylere sosyal, maddi veya manevi fayda sağladığı düşüncesi üzerinden yaygınlık kazanır.

Bilgi birikimi ve yöntemsel disiplinin yeterince gelişmediği dönemlerde, doğa olaylarını açıklamak amacıyla ortaya atılan bazı yakıştırmalar ve yorumlar, daha isabetli ve bilimsel açıklamaların geliştirilmesiyle geçerliliğini yitirmiş ve zamanla "sahte bilim" kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır.
Stahl’ın yanma olayını açıklayan filojiston teorisi, oksitlenme etkenini dikkate almadığı için –Lavoisier oksijeni tanımladığında– çökmüştür. Genelde ilk yaklaşımlar, “kusurlu tanımlar” olabilmektedir ve “hayat örsü”nde işlevsellikleri sınanarak düzenlenir.
Bilim alanında gerçeği arama ereği iyi bir ölçüttür. Örneğin, gelecekte özel görelilik kuramının yanlışlığı ortaya çıkarsa bu kuram için “sözde bilim” denilemez; çıkar ereği yoktur; sonuç olarak “ilk yaklaşım” denilebilir. Çıkar ereği ve parlak sonuç “sözde bilim” sezgisine neden olmalıdır. ”Seçenekler arasında en az heyecan ve sevince neden olanı, gerçeğe yakın olandır” kanaati bilim kurmaylarının değerli bir deyimidir.
Çıkar hedefli fakat bilim kılığında/kılıfında sunulan sözde bilimlerin (şifacılık, sihirbazlık vb.) birtakım ortak özellikleri:

Yanlışlanabilirliği en alt düzeyde olması; sorgulanması zor ve ulaşılmaz olması.
Hedef kitlenin algı düzeyinin olabildiğince üstünde olması.
Seçilmiş bilimsel terimler (kuantum, nano teknoloji vb.) eşliğinde anlatılması.
Argümanlarının dolaylı olması (diğer alanlardan destek ihtiyacı).
Teknik açıklamadan daha çok muhatabın ihtiyacına yönelik yararın vurgulanması.

Doğrudan basın/medya aracılığı ile sunulması.

Pseudoscience deyimi Eski Yunanca yanlış, sözde anlamına gelen ‘pseudo’ köküyle Latince bilgi veya bilgi alanı anlamına gelen scientia terimlerinin bir araya getirilmesiyle türetilmiştir. İlk kez 1843 yılında kullanılan sözcük, genellikle olumsuz bir bağlamda kullanılmakta, sunucuları tarafından bilim olarak nitelendiği halde bilim alanına girdiği düşünülmeyen şeylerle ilgili küçümseyici bir yan anlamı da içermektedir. Sözdebilim yapmakla eleştirilen kişiler, doğal olarak bu sınıflandırmayı kabul etmemektedirler.
Belirli bir bilgi, yöntem, araştırma ve uygulama alanının gerçekten bilimsel olup olmadığıyla ilgili standartlar araştırma alanına göre değişkenlik göstermekle birlikte, yeniden üretilebilirlik ve farklı özneler tarafından doğrulanabilirlik gibi temel ilkeler aynı kalmaya devam etmektedir. Bu ilkeler belirli bir olayla ilişkili varsayım veya kuramların başkaları aracılığıyla da geçerli ve güvenilir olup olmadığını sınamak için daha ileri araştırmalara olanak veren ölçülebilirlik veya yeniden üretilebilirliği sağlamaktadırlar. Bu ön koşullar bir araştırmaya doğrudan veya dolaylı olarak önyargıların hakim olmasını önlemektedir.

Yaygın sözdebilimsel teoriler geçerli bilimlerden çok öykü-olgu temelli olmaya eğilim göstermektedirler. Bu iddialar dikkatli bir şekilde kullanılan bir metodolojiden çok gerçeğin araştırılmasında yaygın bilimsel yanlış anlamalarla desteklenir.

Bir alan, uygulama veya bilgi;

Kendisini bilimsel olarak sunduğu ve
Bilimsel araştırmanın kabul edilen normlarını karşılamakta ve daha önemlisi bilimsel metodun kullanılmasında başarısızlık gösterdiğinde sözdebilim olarak adlandırılır.
Sözdebilimi tanımlayan diğer niteliklerden bazıları:

İddianın, yanlış veya ilgisiz olma durumu metodolojik araştırmalarla kanıtlansa bile bilimsel diye öne sürülmeye devam edilmesi,
Teorinin öngördüğü sonuçların gösterilemeyişi,
Kullanılan veri veya metodolojinin araştırılması isteklerine, bilginin gizli veya özel olduğu gerekçeleri ile karşı çıkılması,
Bilim insanlarının bu konuyu bildikleri, ancak sonuçları halka açıklamadığı şeklinde komplo teorileri öne sürülmesi,
Yanlış olduğu ispatlanmayan iddiaların zorunlu olarak doğru olduğu iddiası,
Uygulanan işlemin tanımını yapmakta başarısızlık,
İddia edilen sonuçları diğer araştırmacıların da yeniden üretebilmesi için gereken enformasyonun sağlanmasında başarısızlık,
Deneysel sonuçların seçmeci kullanımı ve iddiayı desteklemeyen veya onunla çatışan verilerin göz ardı edilmesi, reddedilmesi, kenara konulması

Bilim kendi kendini düzelten (self-corrective) bir yapıya sahiptir. Bu sebeple herhangi bir bilimsel yayında yayınlanan bilimsel bir makale, aynı veya benzer alanlardaki bir başka bilim insanı tarafından yine bilimsel temellere dayalı olarak eleştirilebilir. Buna karşı makale yazarı bilim insanının göstereceği tutum bunun, kendisine yönelik kişisel bir saldırı olduğunu düşünmek değil eleştirileri mantık ve deneyler süzgecinde değerlendirerek varsa karşı argümanlarını ortaya koymak veya bulgularını yeniden gözden geçirmektir. Sözdebilime yönelik eleştirilerden biri sözdebilim taraftarlarının eleştirel düşünceleri kişisel saldırı olarak gördükleri, eleştiri sahibi bilim insanlarını statükonun destekleyicileri, yeni fikirlere düşman veya kendilerine yönelik bir komplo içinde olarak değerlendirdikleri, bilimin kendi bilgilerine nüfuz edebilecek yeterlilikte olabileceğini göz ardı etme eğiliminde oldukları buna karşılık eleştirileri sahiplerinin iddilarını mantıksal veya deneysel bir temelde değerlendirmedikleri yönündedir.

Nörolog ve klinik psikologlar psikoterapi ve popüler psikolojide sözdebilim olarak gördükleri şeylerin ve ayrıca sözdebilimsel terapi olarak kabul ettikleri Nörolinguistik Programlama, Rebirthing, Reparenting ve Primal Therapy'nin artışına dikkati çekmektedirler. Uzmanlar, bilimsel açılardan desteklenmemiş bu tip popüler veya halk psikolojisi tarafından kullanılan terapilerin toplumda insan zihni ve beyni hakkındaki yanlış kanaatleri yaygınlaştıracağını ve halkı gerçek terapilerden uzaklaştırarak, halk sağlığına zarar vermeye yol açacağını ifade etmektedirler.

Önbilim (Protoscience) terimi bilimsel metotla yeterince test edilmemiş ancak mevcut bilimle tutarlı veya tutarsız olduğu durumlarda da bu tutarsızlğına dair akla uygun gerekçeler sunabilen hipotezleri tanımlamakta kullanılır. Terimin bir başka kullanım alanı da pratik bir bilgi alanında bilimsel bilgi alanına geçişi tasvir etmesidir. Sözdebilim ise tersine uygulamada veya prensipte test edilebilir olmayan veya testlerin aksini göstermesine karşın bilimsel olduğu savunulan bilgi tarzları için kullanılır.
Sözdebilim ile önbilim ve gerçek bilim arasında anlamlı sınırların olup olmadığı tartışmalıdır. Özellikle kültürel ve tarihi mesafelerin olduğu durumlarda (örneğin kimya ve simyada arasındaki ilişki) önbilimler yanlışlıkla sözdebilim olarak yorumlanabilmektedir.

Alternatif tıp
Akıllı tasarım
Apollo Ay inişi sahtekârlığı
Astroloji
Devridaim makinesi
Çekim yasası
Bilimsel ırkçılık
Çöp bilim
Ozon terapisi
Parapsikoloji
Şarlatanlık
Tanımlanamayan Uçan Nesne

Bilimsel metodoloji, sözdebilim örnekleri 15 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barry L. Beyerstein - Distinguishing Science from Pseudoscience (İngilizce)
The Anatomy of Pseudoscience (İngilizce)

Sanskrit (Devanagari: संस्कृत), Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran koluna bağlı bir dildir. Sanskrit ve lehçeleri, Antik Hindistan'da lingua franca statüsüne sahip olmuştur. Dil aynı zamanda Hititçe ve Miken Grekçesinden sonra kaydedilmiş en eski Hint-Avrupa dili olmaktadır.

Sanskrit, sözcük olarak cilalanmış, düzenlenmiş, kusursuzlaştırılmış manalarını taşımaktadır.

Tarihçiler Sanskrit'i ilk konuşanların Hindistan, Hazar Denizi ve Ortadoğu'ya kadar yayılan çok geniş bir topluluk olduğunu öne sürer; bazıları da bu dilin hiçbir zaman dini ve ilmi çevre sınırlarını aşıp halk tarafından kullanılmadığını iddia etmektedirler.
Sanskrit'i konuşanların ilk vatanları Pencap'tır (Yukarı İndus Vadisi). Burada Sanskrit'in en eski şekli olan Veda lisanı ortaya çıkmıştır. MÖ 2. binyılın ilk yarısına tekabül eden dönemde, Veda dili gelişmiş, esneklik kazanmıştır. MÖ 1. binyılda, Ganj Vadisine kadar yayılan Hint- Ari topluluğu bu lisanı iyice benimsemiş ve daha sonra da Prakrit denilen dil ortaya çıkmıştır. Bu arada komşu kültürlerden birçok sözcük ve kullanılış şekli de Sanskrit'e karışmıştır.
İlk gramer çalışmalarını ise MÖ 5. yüzyılın edip ve bilginleri yapmıştır. Araştırmacılar, Sanskrit'i hakiki zenginliğine kavuşturanların Panini adlı edebiyat bilgininin başını çektiği bir grup olduğunda ittifak halindedirler. Ancak Panini'nin kurduğu gramer kuralları o devirde halkın hemen hemen tamamının konuştuğu Sanskrit'in Veda ve Prakit kollarından birçok yerde ayrılan bir Sanskrit'ti.

Devrin aydınları önlerine çıkan bu intizamlı lisânı memnuniyetle kabullenmişlerdir. Buna rağmen halk hiçbir zaman Panini'nin gramerini benimsememiştir. Sanskrit'in asıl olarak önem kazanması Hint kutsal metinlerinin yazılmasıyla başlar. Genellikle Devanagari harfleriyle yazılan bu metinlerin Brahmi ve Haroşti harfleriyle yazılmış olanları da vardır. Ancak hepsinde de dil olarak Sanskrit kullanılmıştır.
Sanskrit dili, yapı bakımından hem çekime hem de eklemelere imkân tanıyan bir dildir. Birçok dilden farklı olarak sözcüklerin birbirlerine defalarca eklenmeleri mümkündür. Bu dilde sözcük kombinasyonları sonsuzdur. A sözcüğü, B sözcüğü ve C sözcüğüyle ABC, AABC, BCA vb. şeklinde türetilebilecek yüzbinlerce sözcük vardır ve hepsinin manaları birbirinden farklıdır. Bu yüzden Sanskrit, sözcük bakımından yeryüzünün en zengin birkaç dilinden biridir.

Veda, Prakrit ve Sanskrit'in diğer lehçeleri yapı olarak %90 oranında gramer ve kelime hazinesi olarak en çok Avesta Eski Farsça ve Medce olan en eski belgeli İrani dillere, sonra da Eski Yunanca ve Latinceye çok benzemektedir. Bu benzerlik kelimelerde görüldüğü gibi sıfat, fiil, zamirlerde de mevcuttur. Yine çoğullandırma, cisimlerin tasnifi (dişil, eril, nötr); nominatiflik, akuzatiflik, vokatiflikte, yardımcı fiillerde (pasif, aktif, kozatif, desideratif) ve zamanlarda da çok büyük bir paralellik görülmektedir.
Sanskrit'in en son halinde 15'i ünlü, 37'si ünsüz olmak üzere toplam 52 harf vardır. Bunlar da kendi aralarında genizden çıkma, bükümlü gibi bölümlere ayrılmaktadırlar.
Günümüzde halk tarafından kullanılmayan Sanskrit'i bilenler, bu dilden Hint tarih ve dinini araştırma alanında faydalanmaktadırlar.
Ayırıcı imleri şunlardır: ā, ī.

Bu, Wikipedia'da yer alan sayı teorisi konularıyla ilgili sayfaların bir listesidir.

Bileşik sayı
Süper kompozit sayı
Çift ve tek sayılar
Parite
Bölen, tam bölen
En büyük ortak bölen (EBOB)
En küçük ortak kat (EKOK)
Öklid algoritması
Aralarında asal
Öklid yardımcı teoremi
Bézout özdeşliği, Bézout yardımcı teoremi
Genişletilmiş Öklid algoritması
Bölenler tablosu
Asal sayı, asal kuvvet
Bonse eşitsizliği
Asal çarpan
Asal çarpanlar tablosu
Asal sayıların formülü
Çarpanlara ayırma
RSA sayısı
Aritmetiğin temel teoremi
Kare bölensiz
Kare bölensiz tam sayı
Kare bölensiz polinom
Kare sayı
İkinin kuvveti
Tam sayı değerli polinom

Rasyonel sayı
Birim kesir
İndirgenemez kesir = en sade terimlerle ifade edilen
İkili kesir
Devirli ondalık kesir
Döngüsel sayı
Farey dizisi
Ford çemberi
Stern-Brocot ağacı
Dedekind toplamı
Mısır kesri

Montgomery indirgemesi
Modüler üs alma
Doğrusal kalandaşlık teoremi
Ardışık yerine koyma yöntemi
Çin kalan teoremi
Fermat'nın küçük teoremi
Fermat'nın küçük teoreminin kanıtları
Fermat oranı
Euler totient fonksiyonu
Kototient olmayan
Totient olmayan
Euler teoremi
Wilson teoremi
İlkel kök modül n
Çarpımsal mertebe
Ayrık logaritma
İkinci dereceden kalıntı (Kuadratik rezidü)
Euler ölçütü
Legendre sembolü
Gauss yardımcı teoremi (sayı teorisi)
Karelerin kalandaşlığı
Luhn formülü
Mod n kriptanaliz

Çarpma fonksiyonu
Toplama fonksiyonu
Dirichlet konvolüsyonu
Erdős-Kac teoremi
Möbius fonksiyonu
Möbius inversiyon formülü
Bölen fonksiyonu
Liouville fonksiyonu
Bölüşüm fonksiyonu (sayı teorisi)
Tam sayı bölüntüsü
Bell sayıları
Landau fonksiyonu
Beşgensel sayı teoremi
Bell serisi
Lambert serisi

İkiz asal
Brun sabiti
Kuzen asal
Asal üçlü
Asal dörtlü
Seksi asal
Sophie Germain asalı
Cunningham zinciri
Goldbach varsayımı
Zayıf Goldbach varsayımı
İkinci Hardy-Littlewood varsayımı
Hardy-Littlewood çember yöntemi
Schinzel H hipotezi
Bateman-Horn varsayımı
Waring problemi
Brahmagupta–Fibonacci özdeşliği
Euler dört kare özdeşliği
Lagrange dört kare teoremi
Taksi sayısı
Genelleştirilmiş taksi sayısı
Cabtaxi sayısı
Schnirelmann yoğunluğu
Sumset (Minkowski toplamı)
Landau–Ramanujan sabiti
Sierpinski sayısı
Seventeen or Bust
Niven sabiti

Cebirsel sayı teorisi konularının listesine bakın

Unimodüler kafes
Fermat'ın iki kare toplamı teoremi

Riemann zeta fonksiyonu
ζ(2) üzerine Basel problemi
Hurwitz zeta fonksiyonu
Bernoulli sayısı
Agoh-Giuga varsayımı
Von Staudt-Clausen teoremi
Dirichlet serisi
Euler çarpımı
Asal sayı teoremi
Asal sayma fonksiyonu
Meissel–Lehmer algoritması
Ofset logaritmik integral
Legendre sabiti
Skewes sayısı
Bertrand postülatı
Bertrand postülatının kanıtı
Asalların karşılıklılarının toplamının farklı olduğunun kanıtı
Cramér varsayımı
Riemann hipotezi
Kritik çizgi teoremi
Hilbert-Pólya varsayımı
Genelleştirilmiş Riemann hipotezi
Mertens fonksiyonu, Mertens varsayımı, Meissel-Mertens sabiti
De Bruijn–Newman sabiti
Dirichlet karakteri
Dirichlet L-serisi
Siegel sıfırı
Aritmetik ilerlemeler hakkında Dirichlet teoremi
Linnik teoremi
Elliott-Halberstam varsayımı
Fonksiyonel denklem (L-fonksiyonu)
Chebotarev yoğunluk teoremi
Yerel zeta fonksiyonu
Weil varsayımları
Modüler form
Modüler grup
Denklik alt grubu
Hecke operatörü
Cusp formu
Eisenstein serisi
Modüler eğri
Ramanujan-Petersson varsayımı
Birch ve Swinnerton-Dyer varsayımı
Otomorfik form
Selberg iz formülü
Artin varsayımı
Sato-Tate varsayımı
Langlands programı
Modülerlik teoremi

Pisagor üçlüsü
Pell denklemi
Eliptik eğri
Nagell-Lutz teoremi
Mordell-Weil teoremi
Mazur burulma teoremi
Eşlenik sayı
Abelyen varyetelerin aritmetiği
Eliptik bölünebilirlik dizileri
Mordell eğrisi
Fermat'nın son teoremi
Mordell varsayımı
Euler kuvvetlerin toplamı varsayımı
abc varsayımı
Catalan varsayımı
Pillai varsayımı
Hasse ilkesi
Diyofant kümesi
Matiyasevich teoremi
Çin Yüz kümes Hayvanı Problemi
1729

Davenport-Schmidt teoremi
İrrasyonel sayı
İkinin karekökü
İkinci dereceden irrasyonel
Tam sayı karekök
Cebirsel sayı
Pisot–Vijayaraghavan sayısı
Salem sayısı
Aşkın sayı
e (matematiksel sabit)
pi, pi ile ilgili konuların listesi
Daireyi kareleştirme
e'nin irrasyonel olduğunun kanıtı
Lindemann–Weierstrass teoremi
Hilbert'in yedinci problemi
Gelfond–Schneider teoremi
Erdős–Borwein sabiti
Liouville sayısı
Sürekli kesir
Sürekli kesir gösterimine göre sıralı matematiksel sabitler
Khinchin sabiti
Lévy sabiti
Lochs teoremi
Gauss–Kuzmin–Wirsing operatörü
Minkowski soru işareti fonksiyonu
Genelleştirilmiş sürekli kesir
Kronecker teoremi
Thue-Siegel-Roth teoremi
Prouhet–Thue–Morse sabiti
Gelfond–Schneider sabiti
Eşdağılım mod 1
Beatty teoremi
Littlewood varsayımı
Fark fonksiyonu
Düşük fark dizisi
Düşük fark dizisinin illüstrasyonu
Düşük fark dizilerinin oluşturulması
Halton dizileri
Sayıların geometrisi
Minkowski teoremi
Pick teoremi
Mahler tıkızlık teoremi
Mahler ölçüsü
Sayı teorisinde etkili sonuçlar
Mahler teoremi

Brun eleği
Fonksiyon alanı eleği
Genel sayı alanı eleği
Geniş elek
Daha geniş elek
İkinci dereceden (Kuadratik) elek
Selberg eleği
Atkin eleği
Eratosthenes kalburu
Sundaram eleği
Turán eleği

Chen asalı
Cullen asalı
Fermat asalı
Sophie Germain asalı, güvenli asal
Mersenne asalı
Yeni Mersenne varsayımı
Büyük İnternet Mersenne Asal Sayı Arama (GIMPS - Great Internet Mersenne Prime Search)
Newman–Shanks–Williams asalı
İlkel asal
Wagstaff asalı
Wall-Sun-Sun asalı
Wieferich asalı
Wilson asalı
Wolstenholme asalı
Woodall asalı
Asal sayfalar (PrimePages)
Asal sayıların listesi

Örtü sistemi (Tam kalan sistemi)
Küçük küme (kombinatorikler)
Erdős–Ginzburg–Ziv teoremi
Polinom yöntemi
Van der Waerden teoremi
Szemerédi teoremi
Collatz varsayımı
Gilbreath varsayımı
Erdős–Graham varsayımı
Znám problemi

Not: Hesaplamalı sayı teorisi, algoritmik sayı teorisi olarak da bilinir.

Rezidü sayı sistemi
Cunningham projesi
İkinci dereceden (Kuadratik) rezidü problemi

Asal çarpanlara ayırma algoritması
Bölüm deneme (Tam sayı çarpanlara ayırma algoritması)
Eratosthenes kalburu
Olasılık algoritması
Fermat asallık testi
Sözde asal
Carmichael sayısı
Euler sözde asalı
Euler-Jacobi sözde asalı
Fibonacci sözde asalı
Muhtemel asal
Baillie-PSW asallık testi
Miller-Rabin asallık testi
Lucas-Lehmer asallık testi
Mersenne sayıları için Lucas-Lehmer testi
AKS asallık testi
NewPGen

Pollard p−1 algoritması
Pollard rho algoritması
Lenstra eliptik eğri çarpanlara ayırma metodu
İkinci dereceden (Kuadratik) elek
Özel sayı alanı eleği
Genel sayı alanı eleği
Shor algoritması
RSA Çarpanlara Ayırma Mücadelesi

Sözde rastgele sayı üreteci (PRNG-pseudorandom number generator)
Sözde rastgele olma
Kriptografik olarak güvenli sözde rastgele sayı üreteci
Orta kare yöntemi
Blum Blum Shub
ACORN
ISAAC
Gecikmiş Fibonacci üreteci
Doğrusal benzerlik üreteci (LCG-Linear Congruential Generator)
Mersenne bükücü
Doğrusal geri besleme kayan yazmacı
Küçülen (Büzülen) üreteç
Kesintisiz şifreleme
Ayrıca bkz. Rastgele sayı üreteçlerinin listesi.

Tam bölen dizisi ve Tam bölen toplamı dinamikleri
Fazlalıklı sayı (güçlü sayı, zengin sayı, aşırı sayı, bol sayı)
Neredeyse mükemmel sayı
Dost sayı
Nişanlı sayılar (Betrothed numbers)
Eksikli sayı (özürlü sayı)
Yarı mükemmel sayı
Mükemmel sayı
Girişken sayı
Collatz varsayımı
Basamak toplamı dinamikleri
Toplamsal kalıcılık
Rakamsal kök
Basamak çarpım dinamikleri
Çarpımsal rakamsal kök
Çarpımsal kalıcılık
Lychrel sayısı
Mükemmel rakamsal invaryant
Mutlu sayı

Disquisitiones Arithmeticae
"Verilen Büyüklükten Daha Küçük Asal Sayıların Sayısı Üzerine"
Vorlesungen über Zahlentheorie
Asal Takıntısı

Eğlenceli sayılar teorisi konularının listesi
Kriptografi konuları listesi

Algokrasi (Algoritma ile yönetim), özellikle yapay zeka ve blok zinciri gibi teknolojiler başta olmak üzere, bilgisayar algoritmalarının yasal düzenlemelerde, kanun yapımında ve genellikle ulaşım veya tapu kaydı gibi günlük yaşamın herhangi bir yerinde kullanıldığı alternatif bir hükûmet veya sosyal düzen biçimidir. "Algoritma ile yönetim" terimi, 2013 yılında akademik literatürde “Algoritmik Yönetim'e” alternatif olarak ortaya çıkmıştır. İlgili bir terim olan "Algoritmik Düzenleme", standart belirleme ve davranışın hesaplama algoritmaları aracılığıyla izlenmesi veya değiştirilmesi olarak tanımlanır - yargının otomasyonu da bu kapsamda bulunmaktadır.
Algoritma ile yönetim, e-devlet literatüründe ve geleneksel kamu yönetimi uygulamalarında yer almayan yeni zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Bazı kaynaklar, bilginin etkin kullanımıyla hükmeden varsayımsal bir hükûmet biçimi olan siberokrasi ile algoritmik yönetim arasında bir ilişki kurar, ancak algoritmalar bilgiyi işlemenin tek yolu değildir. Nello Cristianini ve Teresa Scantamburlo, bir insan toplumu ile belirli düzenleme algoritmalarının (itibara dayalı puanlama gibi) birleşiminin bir sosyal makine oluşturduğunu savunur.

Bilgisayar bilimlerinde değişik amaçlarla pek çok algoritma kullanılır. Aşağıda Vikipedi'de bulunan algoritmaların listesi verilmiştir.

Sözderastlantısal sayı üreteciler
Blum Blum Shub
Mersenne hortumu
Gecikmeli Fibonacci üreteci
Doğrusal eşleşik üreteci

Doğrusal arama
İkili arama algoritması
İkili arama ağacı
Seçim algoritması
Enlemesine arama
Derinlemesine arama
En iyi en önce arama
Kestirimci arama
A* arama algoritması
Uniform-cost arama algoritması
Hash tablosu

Ağaç sıralaması
Birleştirmeli sıralama
Saçma sıralama
Sayarak sıralama
Cüce sıralaması
Eklemeli sıralama
Flash sıralaması
Güvercin yuvası sıralaması
Hızlı sıralama
Kabarcık sıralaması
Kabuk sıralaması
Kokteyl sıralaması
Kova sıralaması
Kütüphane sıralaması
Pancake sıralaması
Basamağa göre sıralama
Rahat sıralama
Seçmeli sıralama
Tarak sıralaması
Topolojik sıralama
Yığın sıralaması

Aşağıdaki tarihsel sıralama genel olarak algoritmaların ilk kökenlerinden başlayarak gelişimlerini ana hatlarıyla gösterir.

Yaklaşık MÖ 1600 - Babilliler bilinen ilk çarpanlara ayırma ve kök bulma algoritmasını geliştirdiler.
Yaklaşık MÖ 300 - Öklid algoritması
Yaklaşık MÖ 200 - Eratosthenes Elemesi
263 - Gaussal eleme, Liu Hui tarafından tanımlandı.
813 ve 833 yılları arasında Harezmi doğrusal ve ikinci dereceden denklemleri çözmek için bir algoritma geliştirdi. Algoritma ismi bu kişinin adından türetilmiştir
1614 - John Napier logaritmayi kullanan hesaplamaları yapmak için bir metot geliştirdi
1671 - Newton-Raphson metodu, Isaac Newton tarafından geliştirildi.
1690 - Newton-Raphson methodu bağımsız olarak Joseph Raphson tarafından da bulundu
1805 - Cooley-Tukey algoritması Carl Friedrich Gauss tarafından biliniyordu
1926 - Boruvka algoritması
1934 - Delaunay üçgen bölümlemesi Boris Delaunay tarafından geliştirildi

1945 - Birleştirmeli sıralama John von Neumann tarafından geliştirildi
1947 - (Simplex algoritması) basit/tekyönlü algoritma George Dantzig tarafından geliştirildi

1952 - Huffman kodlaması David A. Huffman tarafından geliştirildi
1954 - Radix sıralaması bilgisayar algoritması Harold H. Seward tarafından geliştirildi
1956 - Kruskal algoritması Joseph Kruskal tarafından geliştirildi
1957 - Prim algoritması Robert Prim tarafından geliştirildi
1957 - Bellman-Ford algoritması R. Bellman ve L. R. Ford tarafından geliştirildi
1959 - Dijkstra algoritması Edsger Dijkstra tarafından geliştirildi
1959 - Shell sıralaması D. L. Shell tarafından geliştirildi
1959 - De Casteljau algoritması Paul de Casteljau tarafından geliştirildi

1960 - Hızlı Sıralama C. A. R. Hoare tarafından geliştirildi
1962 - Ford-Fulkerson algoritması L. R. Ford ve D. R. Fulkerson tarafından geliştirildi
1962 - Bresenham doğru algoritması Jack E. Bresenham tarafından geliştirildi
1964 - Öbek-sıralama J. W. J. Williams tarafından geliştirildi
1965 - Cooley-Tukey algoritması James Cooley ve John Tukey tarafından yeniden bulundu
1965 - Levenshtein aralığı ) Vladimir Levenshtein tarafından geliştirildi
1965 - Cocke-Younger-Kasami (CYK) algoritması bağımsız olarak T. Kasami tarafından geliştirildi
1967 - Viterbi algoritması Andrew Viterbi tarafından önerildi
1967 - Cocke-Younger-Kasami (CYK) algoritması bağımsız olarak D. H. Younger tarafından geliştirildi
1968 - A* grafik arama algoritması Peter Hart, Nils Nilsson ve Bertram Raphael tarafından geliştirildi.

1970 - Knuth-Bendix completion algoritması Donald Knuth ve P. B. Bendix tarafından geliştirildi
1972 - Graham taraması Ronald Graham tarafından geliştirildi
1973 - RSA şifreleme algoritması Clifford Cocks tarafından geliştirildi
1973 - Jarvis march algoritması R. A. Jarvis tarafından geliştirildi
1974 - Pollard'ın p-1 algoritması John Pollard tarafından geliştirildi
1975 - Genetik algoritma John Holland tarafından popülerleştirildi
1975 - Pollard'ın ro algoritması John Pollard tarafından geliştirildi
1975 - Aho-Corasick algoritması Alfred V. Aho ve Margaret J. Corasick tarafından geliştirildi
1976 - Salamin-Brent algoritması bağımsız olarak Eugene Salamin ve Richard Brent tarafından geliştirildi
1976 - Knuth-Morris-Pratt algoritması Donald Knuth ve Vaughan Pratt ve bağımsız olarak J. H. Morris tarafından geliştirildi
1977 - Boyer-Moore string (karakter öbeği) arama algoritması bir harf öbeğinin başka bir harf öbeği içerisinde bulunup bulunmadığını arayan algoritma geliştirildi
1977 - RSA şifreleme algoritması Ron Rivest, Adi Shamir ve Len Adleman tarafından yeniden bulundu
1977 - LZ77 algoritması Abraham Lempel ve Jacob Ziv tarafından geliştirildi
1978 - LZ78 algoritması LZ77 algoritmasından Abraham Lempel ve Jacob Ziv tarafından geliştirildi
1978 - Bruun'un algoritması ikinin katları için G. Bruun tarafından önerildi
1979 - Khachiyan'ın ellipsoit metodu Leonid Khachiyan tarafından geliştirildi

1981 - İkinci dereceden eleme metodu Carl Pomerance tarafından geliştirildi
1983 - Simule edilmiş tavlama metodu (Simulated annealing) S. Kirkpatrick, C. D. Gelatt ve M. P. Vecchi tarafından geliştirildi
1984 - LZW algoritması LZ78'den Terry Welch tarafından geliştirildi
1984 - Karmarkar'ın iç nokta algoritması Narendra Karmarkar tarafından geliştirildi
1985 - Simule edilmiş tavlama metodu (Simulated annealing) bağımsız olarak V. Cerny tarafından geliştirildi
1986 - Blum Blum Shub L. Blum, M. Blum ve M. Shub önerildi
1988 - Özel sayı alanı elemesi John Pollard tarafından geliştirildi

1990 - Genel sayı alanı elesi Özel sayı alanı elesi yönteminden Carl Pomerance, Joe Buhler, Hendrik Lenstra ve Leonard Adleman tarafından geliştirildi
1991 - Beklemesiz senkronizasyon Maurice Herlihy tarafından geliştirildi
1992 - Deutsch-Jozsa algoritması D. Deutsch ve R. Jozsa tarafından önerildi
1994 - Shor'un algoritması Peter Shor tarafından geliştirildi
1994 - Burrows-Wheeler dönüşümü Michael Burrows ve David Wheeler tarafından geliştirildi
1996 - Grover'ın algoritması Lov K. Grover tarafından geliştirildi
1996 - RIPEMD-160 Hans Dobbertin, Antoon Bosselaers ve Bart Preneel tarafından geliştirildi
1998 - rsync algoritması Andrew Tridgell tarafından geliştirildi
1999 - Yarrow algoritması Bruce Schneier, John Kelsey ve Niels Ferguson tarafından tasarlandı

2001 - LZMA sıkıştırma algoritması
2001 - Viola ve Jones nesne bulma yapısı eşzamanlı yüz tanıma amacıyla Paul Viola ve Michael Jones tarafından geliştirildi
2002 - AKS öncelik testi primality test Manindra Agrawal, Neeraj Kayal ve Nitin Saxena tarafından geliştirildi

Arama algoritmaları, bilgisayar biliminde seçili özelliklere göre istenilen bilgileri bulan algoritmalardır. Listeler, metinler ve şekiller üzerinde çalışırlar.

Aranılan diziyi ikiye bölecek şekilde bir eleman seçilir. Sağındaki ve solundakilere bakılır. Algoritmanın çalışması için dizinin sıralı olması koşulu bulunmaktadır. Bu şekilde aranan sayı bulunana kadar işlem yapılır. Algoritmanın çalışması örnek üzerinden şu şekilde açıklanmıştır:
[1,2,4,7,9,11,15]
şeklinde bir dizi verilmiş olduğunda, aradığımız sayının da 4 olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, dizinin eleman sayısı 7'dir. Bu durumda ortadaki eleman 4. eleman olarak seçilir ve 7 sayısı ile aranan sayı kontrol edilir. 4<7 olduğu için 4. elemanın solundaki sayılara bakılır:
[1,2,4]
şeklinde elde edilen yeni alt dizinin üzerinde algoritma yeniden çalıştırılır. Dizinin eleman sayısı 3'tür ve ortadaki elemanı 2. eleman olarak seçilir. Eleman değeri 2'dir ve aranan değer 4 ile karşılaştırılır. 4>2 olduğu için 2. elemanın sağ tarafında arama devam eder:
[4]
Tek başına aranan elemanın bulunduğu 4 değeri kaldığından dolayı, bu değer ile aranan değer karşılaştırıldığında aranan değere ulaşılmış olur.

Bütün çizge aramalarında ve özellikle ağaç aramalarında daha sık kullanılır. Başlangıç düğümüne yakın düğümleri dolaşarak yoluna devam eder. Bir seviye uzaklaşmadan önce, o seviyeye kadar olan bütün düğümleri dolaşmış olması gerekir. Örneğin; ağaç araması sırasında, her satırda soldan sağa olmak üzere sıra ile bulana kadar arama yapar. Aranan düğüme ulaşmadan önce, aranan düğüm ile başlangıç düğümü arasındaki seviyelerde bulunan bütün düğümleri dolaşmak zorunda olması gibi bir dezavantajı vardır. Bu durum, algoritmanın hedefi bulmasını geciktirir. Resimdeki öncelik A-B-C-D-E-F-G-H-I-İ-J şeklindedir.

Ayrıca ağaç olmayan bir çizgede de kullanılabilir. Örneğin aşağıdaki şekilde 1'den başlanarak dolaşılması halinde, öncelik 1-2-5-3-4-6 olacaktır.

Ağaç yapılarında kullanılır. Arama işlemine, Yukarıdan aşağıya sol öncelikli olarak arama yapar. Resimdeki aramada öncelik A-B-C-D-E-F-G-H-I-İ-J şeklindedir.

Enine arama algoritmasında verilen örnek grafın aynısı derin öncelikli olarak aransaydı, muhtemel arama sıralamalarından birisi 1-5-4-6-2-3 olabilirdi

Dizi arama algoritması
Komut çizelgesi
Sezgisel algoritma
Tanrının algoritması

Bilgisayar Kavramları : Arama Algoritmaları 4 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hârizmî (Farsça: خوارزمی) ya da tam künyesiyle Ebû Ca'fer Muhammed bin Mûsâ el-Hârizmî (d. 780, Harezm - ö. 850, Bağdat); matematik, gök bilim, coğrafya ve algoritma alanlarında çalışmış Fars bilim insanı. Hârizmî 780 yılında Harezm bölgesinin Hive şehrinde dünyaya gelmiştir. 850 yılında Bağdat'ta ölmüştür.
Hint rakamları üzerine yaptığı çalışmaların Latince çevirileri ondalık konumsal sayı sistemini 12. yüzyılda Batı dünyasına tanıtmıştır. Hârizmî'nin Tamamlama ve Dengeleme ile Hesaplamaya Dair Özlü Kitabı doğrusal ve ikinci dereceden denklemlerin ilk sistematik çözümünü sunmuştur. Cebiri bağımsız bir disiplin olarak öğreten, "indirgeme" ve "dengeleme" (denklemin farklı taraflarındaki benzer terimlerin aynı tarafa alınarak sadeleştirilmesi) yöntemlerini tanıtan ilk kişi olduğu için, Hârizmî cebrin atası ya da kurucusu olarak tanımlanmıştır. Cebir alanındaki çalışmaları, 16. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde temel matematik ders kitabı olarak kullanılmıştır.
Batlamyus'un “Coğrafya” isimli yapıtını gözden geçirerek düzenlemiş, astronomi ve astroloji alanında çalışmalar yapmıştır.
Bazı kelimeler Harezmî'nin matematiğe olan katkılarının önemini yansıtır. “Cebir” kelimesi ikinci dereceden denklemleri çözmek için kullandığı iki işlemden biri olan el-cebirden türemiştir. Algoritma kelimesi ise isminin Latin biçimi olan Algoritmi'den gelmektedir. Ayrıca ismi her ikisi de basamak anlamına gelen, (İspanyolca) "guarismo" ve (Portekizce) "algarismo" kelimelerinin kökenini oluşturur.

Hârizmî'nin hayatına dair kesin olarak bilinen ayrıntı az sayıdadır. İranlı bir ailede, Büyük Horasan'ın Harezm şehrinde (modern Hive, Harezm bölgesi, Özbekistan) doğmuştur. 780 yılında doğmuştur.
Öte yandan ismindeki Kurtubalı sıfatı, onun Bağdat'taki bir bağcılık bölgesi olan Kurtuba'dan (Qatrabbul) gelmiş olabileceğine işaret eder. Ancak Rashed başka bir görüş ileri sürmektedir:
Tabari'nin ikinci alıntısı olan “Muhammad ibn Mūsa al-Khwārizmī and al-Majūsi al-Qutrubbulli"yı okuyabilmek için bu dönem üzerine uzman bir filolog olmaya gerek yoktur. “al-Khwārizmī” ve “al-Majūsi al-Qutrubbulli” arasında ilk kopyalarda atlanmış olan, “ve” anlamına gelen “wa” harfi (Arapça 'و', birleşme için kullanılan) bize iki ayrı kişi olduklarını gösterir. Eğer Harezmi'nin kişiliğine ilişkin bir dizi hata yapılmamış olsaydı değinmeye değer olmazdı.
Toomer, Hârizmî'nin dinî görüşü ile ilgili şöyle yazmaktadır:
El-Tabari tarafından kendisine verilen bir başka sıfat olan "al-Majūsī", onun eski Zerdüşt dinine bağlı olduğuna işaret etmektedir. O zamanlarda İranlı bir insan için gerçek olması çok muhtemel olan bu görüşün aksine, Harezmi'nin Cebir adlı eserinde yazdığı dindar önsöz sebebiyle onun aslında Sünni bir Müslüman olduğunu göstermektedir. Bu sebeple yalnızca gençliğinde Zerdüşt olması muhtemeldir.
Ibn el-Nedīm'in Kitāb al-Fihrist  adlı eseri Harezmi'nin kısa bir biyografisiyle birlikte yaptığı çalışmaların bir listesini içermektedir. Hârizmî çalışmalarının çoğunu 813 ile 833 yılları arasında gerçekleştirmiştir. Müslümanların İran'ı fethinden sonra, Bağdat bilimsel çalışmaların ve ticaretin merkezi oldu ve birçok tüccar ve bilim insanı Hârizmî gibi Bağdat'a seyahat ettiler. Harezmi, halife El-Memun tarafından Bağdat'ta inşa edilmiş Bilgelik Evi'nde bilim insanı olarak Yunanca ve Sanskritçe bilimsel el yazmalarının tercümesini de içeren bilim ve matematik alanlarında çalışmalar yapmıştır. Douglas Morton Dunlop, Harezmi'nin aslında üç Banū Mûsā'dan en büyüğü olan Muhammad ibn Mûsā ibn Shākir ile aynı kişi olabileceği görüşündedir.
Horasan bölgesinde bulunan Harezm'de temel eğitimini alan Harezmi, gençliğinin ilk yıllarında Bağdat'taki ileri bilim atmosferinin varlığını öğrenir. İlmî konulara meraklı olan Hârizmî bu konularda çalışma idealini gerçekleştirmek için Bağdat'a gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur olan Abbasi halifesi Mem'un, Harezmi'deki ilim kabiliyetinden haberdar olunca Harezmi; kendisi tarafından Antik Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Hint medeniyetlerine ait eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesinin idaresinde görevlendirilir.

Hârizmî'nin matematik, coğrafya, astronomi ve haritacılığa katkısı; cebir logaritma ve trigonometride yeniliğin temelini oluşturdu. Doğrusal ve ikinci dereceden denklemleri çözmeye yönelik sistematik yaklaşımıyla cebrin ortaya çıkmasını sağlayan kitabının başlığı şöyledir: “Tamamlama ve Dengeleme ile Hesaplama Üzerine Özlü Kitap”
820 yılında Hârizmî tarafından yazılmış olan “Hint Rakamlarıyla Hesaplama Üzerine” isimli kitap Hint-Arap rakam sisteminin Orta Doğu ve Avrupa'ya yayılmasının ana sebebidir. Latinceye "Algoritmi de numero Indorum" olarak çevrilmiştir.
Çalışmalarından bazıları Fars ve Babillerin astronomisi, Hint sayıları ve Yunan matematiği üzerine kuruludur.
Harezmi, Batlamyus'un Afrika ve Orta Doğu'yla ilgili verilerini sistematize etti ve düzeltti.
Bir diğer önemli kitap olan Kitab surat al-ard (Dünya'nın görünüşü; Coğrafya olarak tercüme edildi), Batlamyus'un Coğrafyası'ndaki yerlerin koordinatlarını temel almakla birlikte, Akdeniz, Asya ve Afrika için var olan değerleri geliştirerek sunmuştur.
Halife el-Memun tarafından dünyanın çevresini belirlemek ve bir dünya haritası hazırlamak için görevlendirilen 70 kadar coğrafyacıya eşlik edip projeye yardım etmiştir.
12. yüzyılda eserlerinin Latince çevirileri vasıtasıyla Avrupa'ya yayılmasıyla birlikte Avrupa'da matematiğin gelişimi üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Tamamlama ve Dengeleme ile Hesaplama Üzerine Özlü Kitap (Arapça: الكتاب المختصر في حساب الجبر والمقابلة al-Kitāb al-mukhtaṣar fī ḥisāb al-jabr wal-muqābala)  820 yılı dolaylarında yazılmış bir matematik kitabıdır. Bu kitap ticaret, ölçüm ve yasal miras alanlarında, çok geniş yelpazedeki problemlerin çözümü için örnekler ve uygulamalarla dolu popüler bir hesaplama çalışması olarak halife el-Memun'un teşviki ile yazılmıştır. “Cebir” terimi bu kitapta tanımlanan temel işlemlerden biri olan denklemlerden gelmektedir (al-jabr'ın manası "restorasyon"dur, terimlerin birleştirilmesi veya sadeleştirilmesi için denklemin her iki tarafına bir sayı eklenmesi anlamına gelir). Bu eser aynı zamanda Doğu ve Batı'nın ilk müstakil cebir kitabı olma özelliğini taşımaktadır. Bu kitap Robert of Chester (Segovia, 1145) ve daha sonra Gerardus Cremonensis tarafından Latinceye çevrilmiştir. Özgün bir Arapça kopyası Oxford'da bulunmaktadır ve F. Rosen tarafından 1831 yılında tercüme edilmiştir. Latince bir çevirisi Cambridge'de muhafaza edilmektedir.
Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan'da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı sisteminin kullanıldığını saptamıştır. Harezmî'nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latinceye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden oluşan bu sistem ve sıfır, 12. yüzyılda Batı dünyasına sunulmuştur. Hesab-ül Cebir vel-Mukabele adlı kitabı, matematik tarihinde, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin sistematik çözümlerinin yer aldığı ilk eserdir. Bu nedenle Hârizmî (Diophantus ile birlikte) "Cebir'in babası" olarak da bilinir. İngilizcedeki "algebra" ve bunun Türkçedeki karşılığı olan "cebir" sözcüğü, Harezmî'nin kitabındaki ikinci dereceden denklemleri çözme yöntemlerinden biri olan "el-cebr"den gelmektedir.
Hârizmî sıfır rakamını (0) ve x bilinmeyenini kullandığı bilinen ilk kişidir.
İkinci dereceye kadar polinom denklemlerinin çözülmesinin kapsamlı bir hesabını sağlamıştır ve terimleri bir denklemin diğer tarafına aktarmaya istinaden, diğer bir deyişle denklemin zıt taraflarındaki benzer terimleri iptal etmek olan, “indirgeme” ve “dengeleme” temel metotlarını ele almıştır.
El-Harezmī'nin doğrusal ve ikinci dereceden denklemleri çözme yöntemi, denklemi altı standart formdan birine indirgeyerek başlar.

Karelerin köklere eşitlenmesi (ax2 = bx)
Karelerin sayıya eşitlenmesi (ax2 = c)
Köklerin sayıya eşitlenmesi (bx = c)
Karelerin ve köklerin sayıya eşitlenmesi (ax2 + bx = c)
Karelerin ve sayının köklere eşitlenmesi (ax2 + c = bx)
Köklerin ve sayının karelere eşitlenmesi (bx + c = ax2)
Karenin katsayısını bölme ve al-jabr (Arapça: الجبر "düzenleme" veya "tamamlama") ve al-muqābala (“dengeleme”) işlemleri. Cebir, denklemin her bir yanına aynı değeri ekleyerek negatif birimleri, kökleri ve kareleri kaldırma işlemidir. Örneğin, x2 = 40x − 4x2 denklemi 5x2 = 40x 'e dönüştürülür. Al-Muqābala, aynı türden terimleri denklemin aynı tarafına getirme işlemidir. Örneğin, x2 + 14 = x + 5 denklemi x2 + 9 = x hâlini alır.
Yukarıdaki gösterimler, kitabın ele aldığı problem türleri için modern matematiksel gösterimi kullanır. Ancak Harezmi'nin zamanında bu matematiksel ifadelerin büyük çoğunluğu henüz bulunmamıştı, bu sebepten dolayı problemleri ve çözümlerini sunmak için basit metinler kullanmak zorunda kaldı. Örneğin bir problemle ilgili şöyle yazmıştır (1831'deki bir çeviriden)

 Eğer biri size, "10'u iki parçaya ayırın: bir parçayı (10-x) kendisi ile çarpın; diğerinin (x) seksen bir katı ile birbirine eşit olacaktır” derse;
Hesaplama: Siz ona: "10'dan çıkartılıp kendisi ile çarpılan şey, yüz artı kare eksik yirmi şeydir ve bu seksen bir şeye eşittir. Yirmi şeyi yüz ve kareden ayırıp seksen bir şeye eklenir. Yüz ve kare, yüz bir kök’e eşit olur. 101 kök’ü yarıya bölünce elli buçuk kök elde edilir. Bunu kendisiyle çarpınca iki bin beş yüz elli ve bir çeyrek eder. Yüz’ü bunda çıkarırsak iki bin dört yüz elli ve bir çeyrek kalır. Buradan kökü bulursak kırk dokuz buçuk olur. Bunu kök’ün yarısı olan elli buçuk’tan çıkartınca geriye bir kalır ve bu iki parçadan biridir." deyin.
Bu işlem “şey” (شيء shayʾ) yerine modern gösterim olan “x” ifadesi kullanılarak, şu adımlar izlenerek yapılır:

  
    
      
        (
        10
        −
        x
        
          )
          
            2
          
        
        =
        81
        x
      
    
    {\displaystyle (10-x)^{2}=81x}
  

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        


Evrimsel algoritma (EA), yapay zeka oluşturmada evrimsel bilgisayımın bir alt kümesi olup meta bulucu optimizasyon algoritması tabanında jenere edilmiş popülasyondur. Evrimsel algoritma, biyolojik evrimden esinlenerek üreme, mutasyon, rekombinasyon ve doğal seçilime benzer mekanizmalar kullanır. Optimizasyon problemlerinin aday çözümleri bir popülasyondaki bireyleri temsil eder ve uyum başarısı fonskiyonları çözümlerin içinde "yaşadığı" çevreyi belirler (buna dair ayrıca maliyet fonksiyonuna da bakınız). Popülasyonun evrimi yukarıdaki operatörlerin tekrarlanan uygulaması sonrasında gerçekleşir. Yapay evrim (YE), başlı başına farklı evrimsel algoritmalar içeren bir süreci anlatmaktadır; EA'ların her biri, YE'e katılım yapan ayrı bir bileşendir.
Evrimsel algoritmalar, genellikle her türlü sorunlar için, temelinde yatan uyum başarısı yüzeyi hakkında ideal bir şekilde herhangi bir varsayım yapmadığı için yaklaşık çözümler sunar ve bu, mühendislik, sanat, biyoloji, ekonomi, pazarlama, genetik, yöneylem araştırması, robotik, sosyal bilimler, fizik, siyaset ve kimya gibi çeşitli alanlarda başarılı bir şekilde genel olarak gösterilmiştir.
Matematiksel optimizasyonlarda kullanımlarının dışında evrimsel bilgisayım ve algoritma aynı zamanda, biyolojik evrim ve doğal seleksiyon ile ilgili teorilerini doğrulamak için, özellikle yapay yaşam alanında çalışmalarda deneysel bir çerçeve içinde kullanılmıştır. Biyolojik evrim modellemesinde uygulanan evrimsel algoritma teknikleri mikroevrimsel süreçlerin araştırılmasında genellikle sınırlı olmakla birlikte, Tierra ve Avida gibi bazı bilgisayar simülasyonları makroevrimsel dinamik modeline teşebbüs ederler.

Genetik algoritmalar, doğada gözlemlenen evrimsel mekanizmalara benzer mekanizmalar kullanarak çalışan eniyileştirme yöntemidir. Çok boyutlu uzayda belirli bir maliyet fonksiyonuna göre en iyileştirme amacıyla iterasyonlar yapan ve her iterasyonda en iyi sonucu üreten kromozomun hayatta kalması prensibine dayanan en iyi çözümü arama yöntemidir.
Genetik algoritmaların temel ilkeleri ilk kez Michigan Üniversitesi'nde John Holland tarafından ortaya atılmıştır. Holland 1975 yılında yaptığı, evrim yasalarını genetik algoritma içinde eniyileştirme problemleri için kullandığı çalışmaları “Adaptation in Natural and Artificial Systems” adlı kitabında bir araya getirmiştir.
Genetik algoritmalar problemlere tek bir çözüm üretmek yerine farklı çözümlerden oluşan bir çözüm kümesi üretir. Böylelikle, arama uzayında aynı anda birçok nokta değerlendirilmekte ve sonuçta global çözüme ulaşma olasılığı yükselmektedir. Çözüm kümesindeki çözümler birbirinden tamamen bağımsızdır. Her biri çok boyutlu uzay üzerinde bir vektördür.
Genetik algoritmalar problemlerin çözümü için evrimsel süreci bilgisayar ortamında taklit ederler. Problem için olası pek çok çözümü temsil eden bir çözüm kümesi genetik algoritma terminolojisinde nüfus veya popülasyon adını alır. Popülasyonlar vektör, kromozom veya birey adı verilen sayı dizilerinden oluşur. Birey içindeki her bir elemana gen adı verilir. Nüfustaki bireyler evrimsel süreç içinde genetik algoritma mekanizmaları tarafından oluşturulurlar.

Problemin bireyler içindeki gösterimi problemden probleme değişiklik gösterir. Genetik algoritmaların problemin çözümündeki başarısına karar vermedeki en önemli faktör, problemin çözümünü temsil eden bireylerin gösterimidir. Nüfus içindeki her bireyin problem için çözüm olup olmayacağına karar veren bir uygunluk fonksiyonu vardır. Uygunluk fonksiyonundan dönen değere göre yüksek değere sahip olan bireylere, nüfustaki diğer bireyler ile çoğalmaları için fırsat verilir. Bu bireyler çaprazlama işlemi sonunda çocuk adı verilen yeni bireyler üretirler. Çocuk kendisini meydana getiren ebeveynlerin (anne, baba) özelliklerini taşır. Yeni bireyler üretilirken düşük uygunluk değerine sahip bireyler daha az seçileceğinden bu bireyler bir süre sonra nüfus dışında bırakılırlar. Yeni nüfus, bir önceki nüfusta yer alan uygunluğu yüksek bireylerin bir araya gelip çoğalmalarıyla oluşur. Aynı zamanda bu nüfus önceki nüfusun uygunluğu yüksek bireylerinin sahip olduğu özelliklerin büyük bir kısmını içerir. Böylelikle, pek çok nesil aracılığıyla iyi özellikler nüfus içerisinde yayılırlar ve genetik işlemler aracılığıyla da diğer iyi özelliklerle birleşirler. Uygunluk değeri yüksek olan ne kadar çok birey bir araya gelip, yeni bireyler oluşturursa arama uzayı içerisinde o kadar iyi bir çalışma alanı elde edilir. Probleme ait en iyi çözümün bulunabilmesi için;

Bireylerin gösterimi doğru bir şekilde yapılmalı,
Uygunluk fonksiyonu etkin bir şekilde oluşturulmalı,
Doğru genetik işlemciler seçilmeli.
Bu durumda çözüm kümesi problem için bir noktada birleşecektir. Genetik algoritmalar, diğer eniyileme yöntemleri kullanılırken büyük zorluklarla karşılaşılan, oldukça büyük arama uzayına sahip problemlerin çözümünde başarı göstermektedir. Bir problemin bütünsel en iyi çözümünü bulmak için garanti vermezler. Ancak problemlere makul bir süre içinde, kabul edilebilir, iyi çözümler bulurlar. Genetik algoritmaların asıl amacı, hiçbir çözüm tekniği bulunmayan problemlere çözüm aramaktır. Kendilerine has çözüm teknikleri olan özel problemlerin çözümü için mutlak sonucun hızı ve kesinliği açısından genetik algoritmalar kullanılmazlar. Genetik algoritmalar ancak;

Arama uzayının büyük ve karmaşık olduğu,
Mevcut bilgiyle sınırlı arama uzayında çözümün zor olduğu,
Problemin belirli bir matematiksel modelle ifade edilemediği,
Geleneksel eniyileme yöntemlerinden istenen sonucun alınmadığı alanlarda etkili ve kullanışlıdır.

Genetik algoritmada kullanılan kavramlar, biyolojideki evrim teorisine benzer anlamda kullanılmaktadır. Doğal yaşamda popülasyonlar bireylerin bir arada bulunmasıyla oluşmaktadır. GA algoritması için oluşturulan popülasyon da çok sayıda bireyin bir araya gelmesiyle, başka bir deyişle çok sayıda olası çözüm adaylarının bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Aday çözümler, probleme uygun şekilde kodlanmış diziler halinde tutulurlar. Bu diziyi oluşturan her bir elemana birey denir ve her bir birey arama uzayında belirli bir bölgeyi temsil eder.
Genetik algoritmada ilk başlangıç bireyleri genellikle rastgele olarak üretilirler fakat bu bir zorunluluk değildir. Özellikle çok kısıtlı optimizasyon problemlerinde, başlangıç bireylerini oluşturmak için, tanımlanan kısıtlamaların bir kısmına dikkat edilerek daha iyi adaylar oluşturulabilinir. Bireylerin, uygunluk fonksiyonu işlemine tabi tutulması sonucunda, çözümün optimal çözüme ne kadar yaklaştığını değerlendiren uygunluk değeri belirlenir. Başlangıç popülasyonu oluşturulmuş genetik algoritma üç evrim operatörüyle çalışır. Bunlar; seçim, çaprazlama ve mutasyon operatörleridir. Genel olarak bu operatörlerin her biri, yeni nesilde oluşacak olan popülasyonun her bireyine uygulanır.
Seçim işlemi, popülasyondaki bireyleri uygunluk değerlerine bağlı olarak, yeni bireyleri oluşturmak için, ebeveyn birey seçmesi işlemidir. Çaprazlama operatörü, seçim işleminden sonra uygulanır ve ebeveyn bireylere ait kromozomların belirli kısımlarının karşılıklı yer değiştirmesini ve böylece yeni özellikte bireylerin oluşmasını ifade eder. Mutasyon işlemi ise yeni oluşan bireyin kromozomlarından herhangi birinin içindeki bir geni mutasyon olasılığına bağlı olarak değiştirme işlemidir.
Genetik algoritma işlemini sonlandırmak için çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu yöntemler; algoritmanın çalışması esnasında istenen çözüm bulunduğunda, GA'nın başlangıcında tanımlanan toplam iterasyon sayısına ulaşıldığında veya uygunluk değeri sürekli olarak sabit kaldığında, bulunan en iyi bireyin temsil ettiği çözüm, problem için bulunmuş en uygun çözüm olarak sunulur.

Genetik algoritmada; kısıtlara uyum sağlayan çözüme ulaşmak için algoritma yapısının oluşturulması ve parametrelerin belirlenmesi gerekmektedir. Aşağıda bu kavramlara ve algoritma için gerekli olan parametrelere yer verilmiştir.

Yapısında probleme ait en küçük bilgiyi taşıyan birime gen denir. GA'nın kullandığı programlama yapısında bu gen yapıları programcının tanımlamasına bağlıdır. Bir genin yapısında sadece ikili tabandaki (binary) sayıları içerebileceği gibi, gray, tam sayı, gerçel sayı veya ağaç biçimini ve farklı sembolik ifadeleri de içerebilir. Kodlama biçimi, GA'nın performansını oldukça önemli oranda etkiler; fakat kodlama biçimi programa bağlı olduğundan bütün problemler için geçerli en uygun kodlama biçimini söylemek imkânsızdır. Michalewicz belli bir problem tipi için yapmış olduğu çalışmada gerçel sayı gösteriminin daha çabuk sonuca ulaştığını göstermiştir.

Bir veya birden fazla gen yapısının bir araya gelerek problemin çözümüne ait bilgilerin bir kısmını oluşturan dizilere kromozom denir. Kromozom, GA yaklaşımında üzerinde durulan en önemli birim olduğu için bilgisayar ortamında iyi ifade edilmesi gerekir.

Olası çözüm bilgilerini içeren bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan topluluğa popülasyon denir. Popülasyondaki birey sayısı problemin özelliğine göre, genetik algoritmayı tasarlayan tarafından belirlenir.
Popülasyon büyüklüğü problemin çözüm süresini etkilemektedir. Popülasyondaki birey sayısının gereğinden fazla olması çözüm süresini uzatırken, birey sayısının az olması popülasyonun istenen çözüm değerine ulaşılamamasına sebep olabilir. Problemin özelliğine göre seçilecek olan popülasyondaki birey sayısı genetik algoritmayı hazırlayan kişi tarafından iyi belirlenmelidir. Grefensette, GA için en uygun popülasyon büyüklüğünün 10 ile 160 birey arasında olmasının uygun olacağını öne sürmüştür.

GA'nın temel yapısını oluşturan ve algoritmanın işleyişi sırasında mevcut popülasyon üzerinde uygulanan işlemlere, genetik operatörler denir. Bu operatörler, seçme (selection) ya da tekrar üreme (reproduction) operatörü, çaprazlama (crossover) operatörü ve mutasyon (mutation) operatörüdür. Bunlara ilaveten kısıtlı eniyileme problemlerinde mutlak suretle kullanılması gereken ve probleme özgü olarak geliştirilen diğer bir operatör de tamir (reparation) operatörüdür. Genetik operatörler, daha iyi özelliklere sahip nesiller üreterek çözüm uzayını genişletir. Kullanılan üç standart operatör vardır:

Seçim (Selection), var olan bireyi genetik yapısında herhangi bir değişiklik yapmadan yeni nesile kopyalar.
Çaprazlama (Crossover), iki bireyin yapılarının rastlantısal olarak birleştirilerek yeni bireyler oluşturulmasıdır. İşlem, ikili dizilerin parçalarının değiş tokuşu ile gerçekleştirilir.
Mutasyon (Mutation), var olan bir bireyin genlerinin bir ya da birkaçının yerlerinin değiştirilmesiyle oluşturulur.

Genetik algoritmalar; Parametre ve sistem tanılama, kontrol sistemleri, robot uygulamaları, görüntü ve ses tanıma, mühendislik tasarımları, planlama, yapay zeka uygulamaları, uzman sistemler, fonksiyon ve kombinasyonel eniyileme problemleri ağ tasarım problemleri, yol bulma problemleri, çizelgeleme problemleri, sosyal ve ekonomik planlama problemleri için diğer eniyileme yöntemlerinin yanında başarılı sonuçlar vermektedir.

Genetik algoritmalar problemlerin çözümünü parametrelerin değerleriyle değil, kodlarıyla arar. Parametreler kodlanabildiği sürece çözüm üretilebilir. Bu sebeple genetik algoritmalar ne yaptığı konusunda bilgi içermez, nasıl yaptığını bilir.
Algoritmalar aramaya tek bir noktadan değil, noktalar kümesinden başlar. Bu nedenle çoğunlukla yerel en iyi çözümde sıkışıp kalmazlar. Ancak bazı durumlarda genetik algoritmalar yerel en iyi çözüme, genel en iyi çözümden daha çabuk ulaşırlar ve algoritma bu noktada sonuçlanır. Bu durumla karşılaşıldığında, bu durumu önlemek için (genel en iyi çözüme ulaşabilmek için) ya arama uzayındaki çeşitlilik arttırılır ya da uygunluk fonksiyonu her üreme aşamasın

Harezm (Arapça: خوارزم / Khwārizm, Özbekçe: Xarəzm, Farsça: خوارزم / Khwārazm), Ceyhun Nehri'nin (Amu Derya) Aral Gölü'ne döküldüğü yerin her iki yanında yer alan tarihsel bölgedir.
"Harezm" kelimesi, tarihî süreç içerisinde Arapların bölgeyi ele geçirmelerine kadar bir kavim ismi olarak da kullanılmış; Arapların Türkistan'a yayılmaları ile birlikte ismin anlamı coğrafi bir özellik kazanmıştır. Günümüzde Harezm toprakları İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan sınırları içinde kalır. 

Arkeolog Sergey Tolstov'un ifadesiyle "Asya'nın Mısır'ı" konumunda olan Harezm bölgesi, tarihin en eski çağlarından itibaren yerleşim merkezi olmuş ve kendine has sosyal ve kültürel kimliğini korumuştur. Harezm idarecilerine Harezmşah denilirdi. Ceyhun nehrinin sağ tarafında Kâs, sol tarafında Gürgenç (Cürcaniye) gibi iki önemli merkezi vardı.
İslâmiyet'in kabulünden sonra Harezm'de ilim, şiir ve edebiyatta büyük bir gelişme oldu. Moğol istilasına kadar İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Hârizmî ve Biruni gibi önemli bilim adamları Harezm'de doğdu ve yetişti. Bölge, 11. ve 12. yüzyıllarda Oğuz ve Kıpçak boylarının yerleşmesi ile Türkleşti. Harezm Türkçesi ortaya çıktı ve Türk dilinin gelişiminde önemli eserler verildi. Moğol istilasından sonraki merkezi Hive oldu.
"Harzem", "harezm", "havarizm", "xorazm" kelimeleri günümüzde "horzum" olarak anılmaktadır.

MÖ 6-4. yüzyıllar arasında İran Ahameniş İmparatorluğu'nun parçasıydı. Bölgede "Hârizmşah" (harezmşah) unvanıyla hüküm süren ilk hanedan, Fars sülalesinden Afrigoğulları'dır. Afrigoğulları, Arapların fethine kadar Harezm'i bağımsız olarak yönettiler. Merkezleri Kâs şehri idi. 7. yüzyılda bölgeye Arap akınları başladı ve İslam dini yayıldı. Harezmlilerin İslâm'dan dönmeleri üzerine Emevi komutanı Kuteybe bin Müslim 712'de bölgeyi ikinci kez fethetti. Afrigoğullarının devamı olan sülâle fetihten sonra  yerinde bırakıldı ve Harezm'deki hâkimiyetine devam etti.
10. yüzyıl başında Samaniler, Gürgenç'i bizzat kendilerine bağlı ayrı bir vilayet haline getirdiler. Bölgenin diğer yanı halen Afrigoğulları idaresinde idi. Samanilerin atadıkları ilk vali Ebü'l-Abbas Me'mûn b. Muhammed, güçlenince Kâs'ı zaptetti; Afrigoğulları'nın son temsilcisini öldürterek Harzemşah unvanın aldı. Böylece Hârizm'i, Me'mûnîler adlı yeni bir hanedan yönetmeye başladı. Me'muniler bilim  adamları ve edebiyatçıları koruyan bir hanedan idi. Memuniler'in sarayında İbn Sînâ, Bîrûnî, İbnü'l-Hammâr, Ebû Sehl el-Mesîhî, Ebû Mansûr es-Seâlibî, İbn Irâk gibi meşhur âlimler ağırlandı.
Gazne Devleti'nin sultanı Mahmud, kendisini yıkılmakta olan Samanilerin doğal mirasçısı saydığı için  eski Samani hâkimiyetindeki Harizm'in ona biat etmesini istiyordu. 1017'de Harizm Gazne Devleti'nin hâkimiyetine girdi ve Me'mûnîler hânedanı mensupları esir olarak Horasan'a gönderildi. Gazneli Mahmud'un vali olarak atadığı Altuntaş 1032 yılındaki ölümüne kadar Harezm'i çok iyi yönetti. Daha sonra oğulları Harezmşah oldu. Altuntaş'ın oğlu Harun zamanında Gaznelilerle ilişkiler bozuldu. Gazne Sultanı'nın görevlendirdiği Şah Melik  12 Şubat 1041 tarihinde Harezm kuvvetlerini bozguna uğratarak başşehir Gürgenç'e girdi. Altuntaş ailesinin son temsilcisi İsmail Selçuklu Hanedanı'na sığındı. İki yıl sonra Tuğrul ve Çağrı beyler Şah Melik'i Harezm'den uzaklaştırdılar ve bölge bu tarihten itibaren Selçuklular tarafından tayin edilen valilerce yönetildi.

1097'de Selçuklular'ın  bölgeye vali atadığı Kutbüddin Muhammed tarafından temelleri atılan Harezmşahlar Devleti, Harezm merkez olmak üzere ortaya çıkan ilk büyük devlettir. Başlangıçta Büyük Selçuklu İmparatorluğu'na bağlı olan bu devlet, Sultan Sencer'in 1157'deki ölümünden sonra bağımsızlığını kazanarak, kısa süre içinde başta Harezm olmak üzere Horasan, Maveraünnehir ve Irak-ı Acem'i de içine alan çok geniş bir sahaya hükmetti. Harezm, bu dönemde en seçkin bilim insanı ve sanatçıları cezbeden bir ilim merkezi haline geldi. 1218'de bir Moğol ticaret kafilesinin Otrar'da Vali Gayır Han İnalcık'ın emriyle öldürülmesi üzerine Moğol hükümdarı Cengiz Han 1219 yılının sonlarına doğru Harizm'i istilâ etmeye başladı. Alaaddin Muhammed Harezmşah, Harizm'den ayrılmak zorunda kaldı. Halkın başa geçirdiği Humârtegin adlı bir kumandan başşehir Gürgenç'i Moğol birliklerine karşı savunduysa da başarılı olamadı ve şehir birkaç ay sonra düştü. 1220'de bütün ülke Moğollar'ın istilâsına uğradı ve bu saldırı devletin sonunu getirdi. Alaaddin'in oğlu Celâleddin Harezmşah, yeni Moğol akınları karşısında Hindistan'a sığındı ve 1231'de öldü. Böylece Harizm tamamen Moğol hâkimiyetine girmiş oldu. 

Harezm, Cengiz Han'ın ölümünden sonra büyük oğlu Cuci'ye verildi. Cuci'nin oğulları arasındaki paylaşımda Batu Han'a verildi ve Batu Han'ın kurduğu Altın Orda Devleti'nin bir parçası oldu. Harezm'in yönetimini 14. yüzyılda Kongrat Türkleri'ne bırakıldı. Bu yüzyılda Harezm tekrar ilim ve sanat merkezi haline geldi.
Çağatay Hanı adına hareket eden Timur, 1371'den başlayarak Harezm üzerine seferler yaptı. 1371–1379 arasında düzenlediği dört seferle Harezm bölgesini fiilen hakimiyeti altın aldı. Ancak bölgeye hakim olan Kongrat kabilesini kendisine bağlayamamştı; Kongratlar Altın Orda Hanı'na yakındılar. Timur, 1388'de  beşinci defa Harezm'e yürüdü Harezm'i işgal edip öfke ile halkın Semerkand'a sürülmesini, Ürgenç'in de tahrip edilip yerine arpa ekilmesini emretti. Ancak üç yıl sonra şehrin yeniden imarı için emir verdi. Timur'un 1405 yılında ölümünden sonra Harezm'i Şeybânîler işgal etti.
Harizm, 16. yüzyılın başlarında Özbek İlbars hanedanının egemenliği altında Hive Hanlığı'nın merkezi oldu. 1717 ve 1839'da Rus saldırılarını geri püskürten Hive Hanlığı 1873'te yenilerek Rusya'nın korumasına girdi. Sovyet Devrimi'nden sonra hanlık kaldırılarak yerine Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti kuruldu (1920 - 1924). Harezm daha sonra SSCB'ye katıldı.

İslamiyet'in ilk zamanlarında Harezm'de konuşulan dil, aslında İrani olmakla birlikte diğer İran lehçelerinden çok farklı olan Harezm lehçesi idi. XI. yüzyılda baş­layan Harezm'in Türkleşmesi hadisesi, XIII. yüzyıla kadar devam etmiş ve Harezm ile ona bağlı bölgelerde yeni bir yazı dilinin kuruluşu, bu Türkleşmesinden sonra gerçekleşebilmiştir. Harezm'in Türkleşmesinde özellikle Oğuzlar ve Kıpçaklar çok önemli bir rol oynamışlardır. Ayrıca Kalaçlar, Kimekler, Bayavutlar, Kangılar ve birtakım göçebe Türk aşiretleri de bu hususta etkili olmuşlardır. Bölgenin Türkleşmesinde rol oynayan bu unsurlar, bölgenin kendine has lehçesini de oluşturmuşlardır. Bu lehçe, Karahanlı yazı dili ile bağlantılı ve Oğuz, Kıpçak, Kanglı ve diğer boyların lehçelerinin karışımı ile oluş­muş Harezm Türkçesidir.

Hive, (Özbekçe: Xiva / Хива; Farsça:  خیوه / Khiveh‎; Rusça: Хива), Özbekistan'da Harezm vilayetinde kent. Ceyhun Irmağının batısında yer alır.

Kentin adı ilk kez 10. yy.'da yaşamış iki Arap gezginin seyahatnamelerinde geçmekle birlikte, arkeolojik bulgular, tarihinin 6. yüzyıla kadar indiğini gösterir. 17. yy'ın başlarında Hive Hanlığı'nın başkenti oldu. 1873'te Rusya'nın kontrolüne giren Hive, Ekim Devrimi sırasında Kızıl Ordu tarafından devrilen Hive Hanlığının yerine kurulan Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti'nin merkezi yapıldı. 1924'te Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmasıyla politik önemini kaybetti.

İçan (İç) Kale olarak bilinen surlarla çevrili eski kentte saraylar, camiler, medreseler ve anıt mezarlar vardır. SSCB döneminde, 1970 ve 1980'lerde uygulanan koruma programı sonucu müze-şehir görünümü kazanmış, 1991'de Dünya Mirası listesine alınmıştır.

 Nişabur, İran
 Yezd, İran
 San Lorenzo de El Escorial, İspanya

Modası geçmiş kriptografik metotlar algoritmanın gizliliğine dayanmaktadır fakat günümüzde bu metotlar ihtiyaçları karşılayamadıkları için anahtar bazlı şifreleme sistemine geçilmiştir. Modern algoritmalarda kullanılan şifreleme ve çözme metoduna cipher 27 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. denir. Cipherlar kriptografik kodlama sistemleri olarak da adlandırılabilir. Modern şifreleme algoritmalarında çözme işlemlerinde kontrol için anahtarlar kullanılır, şifrelenen mesaj anahtar uygunluğu sağlanırsa çözülebilir. İki çeşit anahtar temelli algoritma vardır bunlar; simetrik ve asimetrik algoritmalardır. Simetrik algoritmalar aynı zamanda gizli anahtar algoritması olarak da bilinirler, hem şifreleme hem çözme için aynı anahtarı kullanırlar ya da çözme anahtarı şifreleme anahtarından kolayca üretilebilir. Asimetrik algoritmalar aynı zamanda açık anahtar algoritmaları olarak bilinirler ve şifreleme, çözme için farklı anahtarlar kullanılır.
Simetrik algoritmalar iki tür adı altında toplanır bunlar; dizi şifresi ve blok şifrelemedir. Dizi şifrelerin çalışma prensibi bir bitlik düz metni şifreleme üstüne kuruluyken; blok şifreleme, pek çok biti tek bir blok halinde şifreler.
Açık anahtar algoritmaları veya asitmetrik cipherların çalışma prensibi şifreleme anahtarının herkese açık olması ve isteyen kişinin bunu kullanarak şifreleme yapması fakat sadece çözücüye sahip kişinin mesajı çözmesi şeklindedir. Şifrelemek için kullanılan anahtar açık anahtar olarak adlandırılır ve algoritmaya ismini veren de budur, çözücü ise gizli anahtar olarak adlandırılır. Günümüzde şifreleme algoritmaları elle yapılan eski yöntemlerin çok ötesinde geçmiş ve özel cihazlar, bilgisayarlarda çalışmak üzere tasarlanmaktadır. Modern şifreleme işlemleri çoğunlukla bilgisayar yazılımlarıyla yapılmaktadır. Genelde simetrik algoritmalar bilgisayarlarda asimetrik olanlara göre çok daha hızlıdır. Yeni sistem şifreleme tekniklerinde bu iki algoritma türü sıklıkla beraber kullanılır örneğin rastgele oluşturulan bir anahtarı şifrelemek için açık anahtar algoritmaları kullanılır ve bu anahtar gerçek mesajı simetrik algoritmalar kullanılarak şifreler bu bazı kaynaklarda hibrid şifreleme (İngilizce: Hybrid cryptosystem 21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) olarak da geçmektedir.
Simetrik cipherların bazı örnekleri şunlardır:

En çok kullanılan ve en yaygın simetrik cipher DES'tir.
Yeni bir sistem olan AES, DES'in yerine talip olarak gözükmektedir.
En fazla bilinen asimetrik cipher örneği ise RSA'dır.

Kök bulma algoritması, verilen bir fonksiyonda fonksiyonun değerini sıfır yapacak bir x değerini bulmaya yarayan bir sayısal metot ya da algoritmadır (öyle bir x bul ki f(x) = 0 olsun). Böyle bir x değerine fonksiyonun kökü denir.
f - g kökünü bulma işlemi, f(x) = g(x) denklemini çözmekle aynı işlemdir. Buradaki x değerine ise denklemin bilinmeyeni denir. Bunun yanında her denklem, denklem çözmenin fonksiyonun bilinmeyenini bulmaya eşit olduğu f(x) = 0 şeklinde bir kanonik form alabilir.
Bütün nümerik kök bulma metotları tekrarlama, sonunda kök olacak bir limite yakınsayacak sayı serisi üretme, yöntemini kullanır.
Kök bulma algoritmalarının davranışları nümerik analizde incelenir.

En basit kök bulma algoritması ikiye bölme metodudur. Yalnızca f sürekli fonksiyonsa uygulanabilir. Ayrıca iki ilk tahmine ihtiyacı vardır. Bu ilk tahminler a ve b öyle değerler olmalıdırlarki; f(a) ve f(b)'nin birbirine zıt işaretli olmalıdır.
Bunun yanında Newton metodu, sekant metodu, yanlış pozisyon metodu, Müller metodu, İsa metodu ve Brent metodu gibi algoritmalar kök bulmada kullanılmaktadırlar.

Polinomların köklerini bulmak için özel algoritmalar geliştirilmiştir. Bunlar genel olarak, polinomların kompanyon matrisinin bulunması, Laguerre metodu, Bairstow metodu, Durand-Kerner metodu ve daire bölme metodu gibi algoritmalardır.

Programlama ya da diğer adı ile yazılımlama (İngilizce: programming), bilgisayarın donanıma nasıl davranacağını anlatan, bilgisayara yön veren komutlar, kelimeler, aritmetik işlemlerdir. Diğer bir tanımla programlama, bilgisayar programlarının yazılması, test edilmesi ve bakımının yapılması sürecine verilen isimdir.
Programlama, bir programlama dilinde yapılır. Bu programlama dili Java ve C# gibi yüksek seviyede bir dil olabileceği gibi C, assembly ve bazı durumlarda makine dili de olabilir. Yazılan kaynak kodu genellikle bir derleyici ve bağlayıcı yardımıyla belirli bir sistemde çalıştırılabilir hale getirilir. Ayrıca kaynak kodu, bir yorumlayıcı yardımıyla derlemeye gerek duyulmadan satır satır çalıştırılabilir. Derleyici, yazılan programları okuyup içerisinde mantıksal veya yazımsal hatalar olup olmadığını bulan, bulduğu hataları kullanıcıya göstererek programın düzeltilmesine yardım eden, hata yoksa programı çalıştırıp sonucunu gösteren, ayrıca çeşidine göre pek çok başka özelliği barındırabilen (bir değişkenin üzerine fare ile gelindiğinde değişkenin özelliklerini gösterme, fonksiyonun üzerine gelindiğinde kod içerisinde fonksiyonu bulup yazıldığı satıra gidebilme, kodların daha kolay okunabilmesi için etiketler yardımıyla kodları toparlayacak bölgeler oluşturabilme vb.) birer platformdur.
Programcılar genelde programlamayı gerçek hayata benzetirler. Bir program yazmak veya bir problemi çözmek için öncelikle komutları unutmak ve çözümü gerçek hayatta yapıyormuş gibi düşünmek gerekir. Onlara göre komutlar sadece araçtır.

Proglamlama veya yazılım günlük hayatta oldukça işlevseldir.Örneğin bilgisiyar,telefon ve diğer devre kart benzerilerin işlevselliği için programlanır, aynı zamanda bireyin işlerin kolaylaştırmasına ve hızlıca çözüme ulaşmasına katkıda bulunur.Genelde iş dünyasında üretkenliği ve çalışma performansını üst düzeye taşır.Bir çok insan kendi PCB kartına sahip(baskı kartı) olan insanlar internetten açık kaynaklı kodlara erişerek(veya kendi yazar)kendi devre kartını yaparak birçok proje yapılabilir imkanı sağlar, örneğin birey kendi DIY (ing "Do İt Yourself") yani "kendin yap" adı altında bireyin kendi imkanlarıyla devre kart programlayabilir.

Bilgisiyar programcılığın katkıları genelde bireyin, düşünmesine, çözüm bulmasına ve yazılımcının üretkenliğini arttırmaya  ve stratejik düşünmesine sağlar.

python,yapısı gereği hızlı, basit, sade ve kullanıcı dostu olmasıyla hatırlanır.basit işlemler için idealdir.python'da nesneye yönelik programlama yani OOP bulunur ve bu da python'nun ünlenmesine yardımcı oldu, aynı zamanda python yorumlayıcı bir dildir.

java yapısı gereği ortalama bir hızda olup aynı zamanda derleyici bir dildir, genelde java her yerde olunması ve yüksek seviyeli olmasıyla oldukça beğenilen bir programlama dilidir.genelde bazı bireyler için java zor olabilir, zor ve yüksek seviyeli bir dil olduğundan dolayı öğrenim açısından yazılımcılığa yeni başlayan bireylere önerilmez.

C++ kullanıcıları zorlayan, anlaşılması zor olan ve derleyici olmasıyla bilinir,C programlama dilinin bir üst versiyonudur ve C de olamayan özellikler C++ da bulunur ancak arasında neredeyse çok bir fark yoktur.C++ en çok işletim sistemlerinde kullanılır.

Programlama dili, yazılımcının bir algoritmayı ifade etmek amacıyla, bir bilgisayara ne yapmasını istediğini anlatmasının tektipleştirilmiş yoludur. Programlama dilleri, yazılımcının bilgisayara hangi veri üzerinde işlem yapacağını, verinin nasıl depolanıp iletileceğini, hangi koşullarda hangi işlemlerin yapılacağını tam olarak anlatmasını sağlar.
Şu ana kadar 250'den fazla programlama dili geliştirilmiştir. Bunlardan bazıları Pascal, Basic, C, C#, C++, Java, JavaScript, Cobol, Perl, PHP, Python, Ada, Fortran, Delphi ve Swift'tir.

Donanım ve yazılımın bir veya daha fazla yapılandırması o programı çalıştırmak için bir tür yol sağlar. Programlama dili gerçekleniminde (implementasyon) iki temel yaklaşım vardır: Derleme ve yorumlama. Herhangi birini tekniği kullanarak bir programlama dili gerçeklemek mümkündür.
Genellikle donanım üzerinde çalışan programlama dilleri, yazılım ile yorumlananlardan daha hızlıdır. Yorumlanan programların performansını geliştirmek için anında derleme programları kullanılır. Derleyiciden gelen çıktı ya donanım tarafından ya da yorumlayıcı diye adlandırılan programlar tarafından çalıştırılır.
Cihaza komut göndermeyi sağlayan, verileri cihaza aktarma stilidir. Şu anda hemen hemen tüm yazılım dilleri İngilizcedir. Bazı uygulamaların dili ise İspanyolca olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Programlama dilleri listesi

Programlama paradigmaları, programlama dillerini özelliklerine göre sınıflandırmanın bir yoludur. Diller birden fazla paradigma içinde sınıflandırılabilir.
Bazı paradigmalar, temel olarak, yan etkilere izin verilmesi veya işlem sırasının yürütme modeli tarafından tanımlanıp tanımlanmadığı gibi dilin yürütme modeli için çıkarımlarla ilgilidir. Diğer paradigmalar, bir kodu, kod tarafından değiştirilen durumla birlikte birimler halinde gruplamak gibi, esas olarak kodun düzenlenme şekliyle ilgilidir. Yine de diğerleri esas olarak sözdizimi ve dilbilgisi stiliyle ilgilenir.
Yaygın programlama paradigmaları şunları içerir:

Programcının, makineye durumunu nasıl değiştireceğini bildirdiği (emirlendirdiği), emirli;
Emirleri prosedürler halinde gruplandıran, yordamsal.
Komutları, üzerinde çalıştıkları durumun bir parçası ile gruplandıran nesne yönelimli.
Programcının, istenen sonucun özelliklerini nadiren bildirdiği, ancak nasıl hesaplanacağını açıklamadığı, bildirimsel;
İstenen hesaplama sonucunun, bir dizi fonksiyon çağırımının sonucu olarak görüldüğü, fonksiyonel programlama.
Bir gerçekler ve kurallar sistemi hakkındaki bir sorunun cevabı olarak tanımlanan sonucun bildirildiği, mantıksal programlama.
Sonucun, bir optimizasyon probleminin çözümü olarak bildirildiği matematiksel programlama.
İstenen sonucun veri akışları ve değişikliğin yayılması ile bildirildiği reaktif.
Programın kendisine atıfta bulunmasını sağlayan yansıma gibi, sembolik teknikler de bir programlama paradigması olarak düşünülebilir. Ancak bu, ana paradigmalarla uyumludur ve bu nedenle kendi başına gerçek bir paradigma değildir.
Örneğin, emirli paradigmaya giren dillerin iki ana özelliği vardır: işlemlerin gerçekleştiği sırayı, bu sırayı açıkça kontrol eden yapılarla belirtirler ve herhangi bir zamanda bir durumun değiştirilebileceği yan etkilere izin verirler. Bir kod birimi içinde, zamanın farklı bir noktasında farklı bir kod birimi okunabilir. Kod birimleri arasındaki iletişim açık değildir. Bu arada, nesne yönelimli programlamada kod, yalnızca nesnenin parçası olan kod tarafından değiştirilen bir durumu içeren nesneler halinde düzenlenir. Nesne yönelimli dillerin çoğu aynı zamanda emirli dillerdir. Buna karşılık, bildirimsel paradigmaya uyan diller, işlemlerin yürütüleceği sırayı belirtmez. Bunun yerine, sistemde her birinin yürütülmesine izin verilen koşullarla birlikte bir dizi kullanılabilir işlem sağlarlar. Dilin yürütme modelinin uygulanması, hangi işlemlerin yürütülmekte serbest olduğunu izler ve sırayı bağımsız olarak seçer. Daha fazlası için, çok paradigmalı programlama dillerinin karşılaştırılması.

Yazılım mühendisliğinin (bir süreç olarak) farklı metodolojilerle tanımlanması gibi, programlama dilleri de (hesaplama modelleri olarak) farklı paradigmalarla tanımlanır. Bazı diller tek bir paradigmayı desteklemek üzere tasarlanmıştır (Smalltalk nesne yönelimli programlamayı destekler, Haskell işlevsel programlamayı destekler), diğer programlama dilleri ise birden çok paradigmayı destekler (Object Pascal, C++, Java, JavaScript, C#, Scala, Visual Basic, Common Lisp gibi), Şema, Perl, PHP, Python, Ruby, Oz ve F#). Örneğin, C++, Object Pascal veya PHP ile yazılmış programlar tamamen prosedürel ya da tamamen nesne yönelimli olabilir. Ya da her ikisinin veya diğer paradigmaların öğelerini içerebilir. Yazılım tasarımcıları ve programcılar bu paradigma öğelerinin nasıl kullanılacağına karar verirler.
Nesne yönelimli programlamada, programlar bir dizi etkileşimli nesne olarak ele alınır. İşlevsel programlamada, programlar durumsuz işlev değerlendirmeleri dizisi olarak ele alınır. Çok işlemcili bilgisayarları veya sistemleri programlarken, süreç yönelimli programlamada, programlar mantıksal olarak paylaşılan veri yapıları üzerinde hareket eden eşzamanlı işlemler kümesi olarak ele alınır.
Pek çok programlama paradigması, teşvik ettikleri teknikler kadar yasakladıkları tekniklerle de bilinir. Örneğin, saf işlevsel programlama yan etkilerin kullanımına izin vermezken, yapılandırılmış programlama, goto (git) ifadesinin kullanımına izin vermez. Kısmen, bu nedenle, yeni paradigmalar genellikle daha önceki tarzlara alışkın olanlar tarafından doktriner veya aşırı katı olarak kabul edilir. Yine de, belirli tekniklerden kaçınmak, program davranışını anlamayı ve program doğruluğu ile ilgili teoremleri kanıtlamayı kolaylaştırabilir.
Programlama paradigmaları, yalnızca bir UPA kullanarak bir yürütme modelinin çağrılmasına izin veren programlama modelleriyle de karşılaştırılabilir. Programlama modelleri, yürütme modelinin özelliklerine göre paradigmalar olarak da sınıflandırılabilir.
Paralel hesaplama için, bir dil yerine bir programlama modeli kullanmak yaygındır. Bunun nedeni, paralel donanımın ayrıntılarının donanımı programlamak için kullanılan soyutlamalara sızmasıdır. Bu, programcının algoritmadaki kalıpları, yürütme modelindeki kalıplarla eşleştirmek zorunda kalmasına neden olur (donanımın soyutlamaya sızması nedeniyle). Sonuç olarak, hiçbir paralel programlama dili tüm hesaplama problemlerine iyi eşleme yapamaz. Bu nedenle, bir temel sıralı dil kullanmak ve bir programlama modeli aracılığıyla paralel yürütme modellerine UPA çağrıları eklemek daha uygundur. Bu tür paralel programlama modelleri, paylaşılan bellek, mesaj geçişli dağıtılmış bellek, kodda görünen yer kavramları vb. gibi donanımı yansıtan soyutlamalara göre sınıflandırılabilir. Bunlar, yalnızca paralel diller ve programlama modelleri için geçerli olan programlama paradigmasının lezzetleri olarak kabul edilebilir.

Ajan tabanlı (agent-oriented)
Bağlayıcı (concatenative)
Belirlenimci olmayan (nondeterministic)
Bildirimsel (declarative) (kontrast: Zorunlu (imperative))
Kısıtlı (constraint)
Fonksiyonel (functional)
Veri akışı (dataflow)
Hücre yönelimli (cell-oriented)
Reaktif (reactive)
Bileşen tabanlı
Akış tabanlı (flow-based)
Boru hattı (pipeline)
Dil yönelimli (language-oriented)
Etki alanı özgü (domain-specific)
Gramer yönelimli (grammar-oriented)
Lehçeleme (dialecting)
Kasıtlı (intentional)
Değer düzeyi (value-level) (kontrast: Fonksiyon düzeyi (function-level))
Eşzamanlı (concurrent)
Fonksiyon düzeyi (function-level) (kontrast: Değer düzeyi (value-level))
İfade yönelimli (expression-oriented)
Mantık (logic)
Kısıtlı mantık (constraint logic)
Tutsakedici mantık (abductive logic)
Tümevareabilir mantık (inductive logic)
Meta programlama (metaprogramming)
Otomatik (automatic)
Genel (generic)
Şablon (template)
Kural tabanlı (policy-based)
Yansıtıcı (reflective)
Öznitelik yönelimli (attribute oriented)
Olaya dayalı (event-driven)
Servis odaklı
Zamana dayalı (time-driven)
Özellik yönelimli (feature-oriented)
Paralel hesaplama (parallel computing)
İşlem yönelimli (process-oriented)
Semantik yönelimli (semantic-oriented)
veritabanılı (data-driven)
Yapısal (structured) (kontrast: Yapısal olmayan (non-structured))
Modüler (modular)
Nesne yönelimli (object-oriented)
Otomata tabanlı (automata-based)
Kaygıların ayrımına (separation of concerns) göre:
Cephe yönelimli (aspect-oriented)
Konu yönelimli (subject-oriented)
Rol yönelimli (role-oriented)
Sınıf tabanlı (class-based)
Prototip tabanlı (prototype-based)
Özyinelemeli (recursive)
Yapısal olmayan (non-structured) (kontrast: Yapısal (structured))
Dizi (array) (kontrast: Sayıl (scalar))
Tekrarlamalı (iterative)
Zorunlu (imperative)
Yordamsal (procedural)

SQL, (İngilizce "Structured Query Language", Türkçe: Yapılandırılmış Sorgu Dili, telaffuz: ɛs kjuː ˈɛl/) verileri yönetmek ve tasarlamak için kullanılan bir dildir. SQL, kendi bir programlama dili olmamasına rağmen birçok kişi tarafından programlama dili olarak bilinir. SQL herhangi bir veritabanı ortamında kullanılan bir alt dildir. SQL ile yalnızca veritabanı üzerinde işlem yapılabilir; veritabanlarında bulunan sistemlere bilgi ekleme, bilgi değiştirme, bilgi çıkarma ve bilgi sorgulama için kullanılmaktadır. Özellikle de ilişkisel veritabanı sistemleri üzerinde yoğun olarak kullanılmaktadır. SQL'e özgü cümleler kullanarak veritabanına kayıt eklenebilir, olan kayıtlar değiştirilebilir, silinebilir ve bu kayıtlardan listeler oluşturulabilir.

Veritabanı yaklaşımı ile birlikte bir veri sorgulama diline veya aracına ihtiyaç duyulmuştur. İlk başta matematiksel bir sözdizimine sahip olan SQUARE adlı bir dil geliştirilmiştir. Geniş kullanıcı kitleleri tarafında kolay kullanılabilmesi için matematiksel söz dizimli SQUARE dilinden vazgeçilerek, İngilizceye benzer sözdizimine sahip bir dil oluşturulmuş ve SEQUEL olarak adlandırılmıştır. Daha sonra da bu SEQUEL dili, İngilizce söylenişine paralel olarak SQL olarak adlandırılmıştır.
SQL dili ilişkisel alanda büyük ilgi görmüş ve İlişkisel Veritabanı Yönetim Sistemlerinin (İVTYS) tümünde yer alan standart dil görünümü kazanmıştır. Bu nedenle Veritabanı konusunda çalışan tüm bilişim teknik personeli tarafından bilinmesi gereken bir dil konumundadır.

SQL veri tanımlama deyimlerinden başlıcaları şunlardır:

CREATE TABLE tablo_adi
Yeni bir tablo oluşturmak için kullanılır. Alan isimleri yazılırken sona virgül konulur ve son satır olan işlemimizde virgül konmadan parantez kapatılır.
CREATE TABLE tabloilceler (
  ilceNo mediumint(8) unsigned DEFAULT '0' NOT NULL,
  ilce varchar(30) NOT NULL,
  postakodu varchar(5),
  ilceTel char(3),
  plakaKodu char(2) NOT NULL
)
ALTER TABLE tablo_adı
Yeni bir sütun eklemek, sütunun tipini veya uzunluğunu değiştirmek vb. yapısal değişiklikler yapılması için kullanılır.
DROP TABLE tablo_adı
Tabloyu içerisindeki verilerle birlikte siler.
TRUNCATE TABLE tablo_adı
Tablodaki tüm verileri siler, tablo yapısını korur.:
CREATE VIEW görüş_adı
Görüntü oluşturmak için kullanılır
DROP VIEW görüş_adı
Görüntüyü siler
CREATE INDEX indeks_adı
Tablonun (en azından bir) sütun adı üzerinde indeks oluşturmak için kullanılır.
DROP INDEX indeks_adı
Oluşturulan indeksleri veritabanından kaldırmak için kullanılır.

SELECT deyimi
Select deyimi, ilişkili veritabanından veri almak için kullanılır.:SELECT ilçe, postakodu FROM tabloIlceler WHERE plakaKodu = '34'İstanbul'un ilçeleri ile posta kodlarını gösterir
UPDATE deyimi
Update deyimi, ilişkili veritabanındaki verileri güncellemek için kullanılır.:UPDATE tabloIlceler SET postakodu = '06720' WHERE ilce = 'Bala'Bala'nın posta kodunu değiştirir
INSERT deyimi
Insert deyimi, ilişkili veritabanına veri eklemek için kullanılır.:INSERT INTO tabloIlceler VALUES (, 'Yenişehir', , , '53')Yeni veriler ekler
DELETE deyimi
Delete deyimi, ilişkili veritabanından veri silmek için kullanılır.:DELETE FROM tabloIlceler WHERE plakaKodu = '53'plakaKodu 53 olan bütün verileri siler

Sybase
MySQL
PostgreSQL
Microsoft SQL Server
Oracle
IBM DB2
IBM Informix
Progress
Firebird
Microsoft Access

w3schools.com SQL sayfası 25 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sanal gerçeklik (İngilizce: virtual reality; VR), teknoloji kullanılarak oluşturulan kurgular ile gerçek ve hayalin birleştirilmesidir. Sanal öğrenme ortamları, gelişen teknolojinin eğitim-öğretim ortamlarına dahil edilmesiyle birlikte öğrencilerin öğrenme deneyimlerini zenginleştirmek için tasarlanmış platformlardır. Sanal öğrenme ortamları da teknoloji ile birlikte değişim ve gelişim göstermektedir. Son olarak sanal gerçeklik teknolojilerinin eğitim-öğretim ortamlarına dahil edilmeye hazır durumda olduğu ve eğitsel kazanımlar bakımından yüksek potansiyel taşıdığı görülmektedir.
Sanal gerçeklik teknolojisi, bireylerin çok daha karmaşık sorunları çözmek için bilgisayarlarla doğrudan etkileşimde bulunabilecekleri bir araçtır ve sanal gerçekliğin en önemli özelliği gerçek ortamları taklit etmesidir. Geliştiriciler günümüzde, inandırıcı davranışlarda bulunan yapay zekalarla dolu, şaşırtıcı derecede gerçekçi dünyalar yaratabilmektedirler. Sanal gerçeklik ifadesi tarihsel süreçte her ne kadar sanal ortam, üç boyutlu simülasyon, bilgisayar ve konsol oyunları, görselleştirme, sayısal prototip gibi ifadeleri karşılamak için kullanılsa da, günümüzde başlıklar aracılığıyla, 360 derece görüş sağlayan sanal bir küre içerisinde etkileşim kurulabilen sanal ortamların deneyimlenebildiği sistemler için kullanılmaktadır.
Sanal gerçeklik teknolojisi kullanılan donanım özelliklerine göre farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar değerlendirilerek; bilgisayar tabanlı, mobil tabanlı ve bağımsız sanal gerçeklik başlıkları olmak üzere üç farklı kategori oluşturulabilir.

Facebook tarafından geliştirilen Oculus Rift ve HTC tarafından geliştirilen Vive gibi sanal gerçeklik başlıkları, kablo ile bir bilgisayara bağlanılarak kullanılmaktadır. Bilgisayar veri kaynağı olarak kullanılmaktadır. Başlıkların içinde ayrıca bir görüntüleyici bulunmaktadır. Uygulamalarda bilgisayar işlemcisi kullanıldığı için daha gerçekçi simülasyonlara yer verilebilmektedir. Ancak kullanılan kablolar kullanıcının hareket alanını kısıtlamaktadır.

Bir akıllı telefon ile birlikte çalışan sanal gerçeklik uygulama türünde başlık bir bilgisayara bağlanmamakta ve kablo bağlantısı bulunmamaktadır. Kablosuz ve mobil tabanlı olduğu için kullanıcının hareketler bakımında daha esnek davranabilmesi söz konusudur. Bir akıllı telefonun bir sanal gerçeklik başlığı içine yerleştirilmesi ile kullanılmaktadır. Mobil cihaz hem görüntüleyici hem de veri kaynağı görevi görmektedir. Mobil cihazda bir sanal gerçeklik uygulaması açıldıktan sonra mobil cihazın başlığa yerleştirilmesi ya da mobil cihaz başlığa yerleştirildikten sonra mobil cihazdaki sanal gerçeklik başlatıcısı yardımıyla uygulamalara erişilmesi, sanal gerçeklik deneyimi yaşamak için yeterli olmaktadır.

Mobil sanal gerçeklikten farklı olarak bağımsız sanal gerçeklik başlıklarının veri kaynağı başlığın kendisidir. Başlık kendi donanımını barındırdığı için ikinci bir cihaza ihtiyaç duyulmamaktadır.

Latincedeki virtualis kökeninden gelen sanallık, kavram olarak var olmayan ancak sanrılarla var olduğu kabul edilen şeyler için kullanılmıştır. Türk Dil Kurumu'nun karşılığını sanal olarak belirlediği, gerçekte var olmayan kavramlar, olgular ve mekanlar için kullanılır. Terimin kökü 'sanmak' fiilinden gelmektedir. Dolayısıyla sanal bir kavram gerçek ya da var olan değildir. Ancak yine de gerçeğin karşıtı da; yani sahte ya da yanlış da değildir.
Buradan yola çıkarak sanal gerçeklik kavramının gerçek dışı bir yaşam formu olduğu da düşünülemez. Aksine terimden gerçek yaşamın uç noktalarının sanal bir gerçeklik üstünde birbirine dokunduğu ortam algılanmalıdır.

Sosyal bilimler ve psikolojide sanal gerçeklik, etkileşimleri kontrollü bir ortamda incelemek ve çoğaltmak için ekonomik bir araç sunar. Terapötik müdahaleler için de kullanılabilir. Örneğin, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve fobiler gibi anksiyete bozukluklarının tedavisinde, sanal gerçeklik maruz bırakma terapisi (VRET) gibi maruz bırakma terapisi yöntemleri uygulanabilir.

Artırılmış gerçeklik
Sanal gerçeklik kulaklığı
Siber uzay

Bilgisayar bilimi, matematiksel modelleme ve problem çözme yaklaşımlarında köklü bir değişim geçirmektedir. İlk bilgisayar bilimcileri öncelikle ayrık matematik ile ilgilenmişlerdir. Bu dönemde grafikler, ağaçlar ve sonlu sayıda veri seti içeren diziler gibi yapılara odaklanmışlardır. Hızlı kayan noktalı işlemleri "büyük veriler" ile birlikte icra etmeye çalışmışlardır. Üç boyutlu taramanın ve diğer yoğun girdi kaynaklarının gerçeklenmesi modern bilgisayar bilimi pratisyenleri ve mühendisleri tarafından mümkün kılınmıştır. Buna paralel olarak gerçek değere yakın veriyi işlemek ve anlamak için sağlam yöntemler tasarlama ihtiyacı da doğmuştur. Bu ihtiyacın karşılanması için bilgisayar bilimcileri, özellikle ayrık matematik, çok değişkenli hesap, lineer cebir gibi alanlarda bilgi ve tecrübelerini kullanmalıdırlar.
Sayısal algoritmalar ise bütün bu alanların genelleştirilmiş bir ifadesi olmakla birlikte hem istemci hem de tasarımcılar için gerekli becerileri sunar.

Bu konu gelişmiş matematiksel gösterimi mümkün kılan lisans ve lisansüstü öğrencilerini ilgilendirmektedir. Aşağıda listelenen algoritmalarla birlikte, sürekli temel kavramları irdelemek bilgisayar bilimi uygulamalarında pratisyen, bilim insanları ve mühendisler için önemlidir.
Bu alan sayısal doğrusal cebirden optimizasyona kadar geniş bir tabanı kapsamaktadır ve özellikle diferansiyel denklemler, çözüm geliştirirken standart yaklaşımlar elde etme amacı ile her alt iterasyonda daha geniş literatüre yaklaşmak için veri sağlamaktadır.
Bu nedenle bilgisayar bilimlerinde; sayısal algoritmaları matematiksel olarak titizlikle uygulayabilmek, modern problemlerden örnekler ve motivasyon için gerekli uygulamaları sağlamak, sayısal algoritma sınıflarını tanımak ve geliştirmek, istatistiksel yöntemler, nokta bulutu hizalaması ve düşük sıra yaklaşımları, en küçük karelerin belirlenmesi, makine öğrenmesi, çekirdekleştirme gibi alanları pratik uygulamalarda kullanmak önemlidir.

Sembolik matematik; sembolik hesaplama ve cebirsel hesaplamadan oluşan bilgisayar cebrindeki, matematiksel ifadeleri ve diğer matematiksel nesneleri manipüle etmek için kullanılan algoritma ve yazılımların çalışması ve geliştirilmesine atıfta bulunan bilimsel bir alandır.Daha açıkça ifade etmek gerekirse, bilgisayar cebri bilimsel hesaplamanın bir alt alanı sayılır ve bununla beraber bilimsel hesaplama genelde yaklaşık kayan nokta sayılarına ve sayısal yaklaşımlara dayanmaktadır.Buna karşın sembolik hesaplama, hiçbir değişkeni içermeyen ifadelerle tam hesaplamayı vurgulamaktadır.Değişken içermeyen ifadelere ilişkin semboller manipüle edilmektedir ve adı bundan dolayı sembolik matematik olarak kabul edilir.
Sembolik hesaplama yapan yazılım uygulamaları, bilgisayarlı cebir sistemleri olarak adlandırılır.Sistem terimi kullanılır çünkü bu kavram, bilgisayardaki matematiksel verileri temsil eden bir yöntem ve bir programlama dili içeren kompleks uygulamaya işaret etmektedir.Bu uygulamalar; özel bir hafıza yöneticisi, matematiksel ifadelerin girişi / çıkışı için bir kullanıcı arabirimi, ifadelerin basitleştirilme mekanizması, zincir kuralı kullanarak farklılaştırma, polinom faktörizasyonu, belirsiz integrasyon gibi klasik işlemleri gerçekleştirmek için gerekli mekanizmalarına sahiptir.
Bilgisayar cebrinin başlangıcı 1970'li yıllar kabul edilir.Uzun zamandır bilinen algoritmalar bilgisayarlara uygulandığında verimlilik çok düşüktü. Bu nedenle, araştırmacılar çalışmalarının büyük bir kısmını, algoritmaları etkili kılmak ve yeni algoritmalar keşfetmek için tekrar klasik cebir alanına ayırmışlardır.Buna örnek olarak, kesirleri basitleştirmek için polinomun en büyük ortak bölenlerinin hesaplanması verilebilir.Şaşırtıcı bir şekilde Öklid'in klasik algoritmasının, sonsuz alanlar üzerindeki polinomlar için verimsiz olduğu ortaya çıktı.Böylece yeni algoritmaların geliştirilmesi hedeflenecekti. Aynı şey, lineer cebir esaslı klasik algoritmalar için de geçerlidir.
Bilgisayar cebri, matematiksel deneyler yapmak ve sayısal programlarda kullanılan formülleri tasarlamak için yaygın bir şekilde kullanılır. Aynı zamanda, sayısal yöntemler tamamen başarısız olduğunda, açık anahtar şifrelemesinde olduğu gibi, bazı doğrusal olmayan problemler için tam bilimsel hesaplamalar da kullanılabilir.
Sembolik matematik; bilgisayar bilimlerinde veri gösterimi, sayılar, ifadeler ve basitleştirme gibi alanlarda kullanılmaktadır.

Bilgisayar bilimlerinde, sezgisel ya da buluşsal (heuristic) bir problem çözme tekniniğidir. Sonucun doğruluğunun kanıtlanabilir olup olmadığını önemsememektedir fakat genelde iyiye yakın çözüm yolları elde eder. Sezgisel algoritmalar ise geçiş süresinde daha verimli hale gelebilmek için en iyi çözümü aramaktan vaz geçerek çözüm zamanını azaltan algoritmalardır.
Sezgisel algoritmalar en iyi sonucu bulacaklarını garanti etmezler fakat makul bir süre içerisinde bir çözüm elde edeceklerini garanti ederler. Genellikle en iyiye yakın olan çözüm yoluna hızlı ve kolay bir şekilde ulaşırlar.
Sezgisel arama algoritmalarına örnek olarak;

A* araması (A star)
Demet araması (Beam search)
Tepe tırmanma (Hill climbing) algoritması
En iyi öncelikli arama (Best first search)
Açgözlü en iyi öncelikli arama (Greedy best first search)
Benzetimli Tavlama (Simulated Annealing) algoritması
Geri izleme (backtracking)
Heuristic diğer bir anlamıyla; bir düğümden (node) başka bir düğüme olan en kısa yolun maliyetini hesaplayan fonksiyonlar olarak bilinir.

Sezgisel algoritmalar, büyük boyutlu optimizasyon problemleri için, kabul edilebilir sürede optimuma yakın çözümler verebilen algoritmalardır. Genel amaçlı sezgisel optimizasyon algoritmaları, biyoloji tabanlı, fizik tabanlı, sürü tabanlı, sosyal tabanlı, müzik tabanlı ve kimya tabanlı olmak üzere altı farklı grupta değerlendirilmektedir. Sürü zekâsı tabanlı optimizasyon algoritmaları kuş, balık, kedi ve arı gibi canlı sürülerinin
hareketlerinin incelenmesiyle geliştirilmiştir.
Sezgisel optimizasyon yöntemlerine örnek olarak;

Genetik Algoritma (Genetic Algorithm)(GA)
Karınca Kolonisi Optimizasyonu (Ant Colony Optimization)(ACO)
Parçacık Sürü Optimizasyonu (Particle Swarm Optimization)(PSO)
Yapay Arı Kolonisi (Artificial Bee Colony)(ABC)
Diferansiyel Gelişim Algoritması (Differential Evolution Algorithm) (DEA)
Benzetim Tavlama (Simulated Annealing)(SA)
Yerçekimi Arama Algoritması (Gravity Search Algorithm)(GSA)
Gaz Brownian Hareketi Optimizasyonu(Gases Brownian Motion Optimization) (GBMO)
Isı Transferi Arama (Heat transfer search)(HTS)
Elektromanyetik Alan Optimizasyonu (Electromagnetic Field Optimization) (EFO)
Optikten Esinlenen Optimizasyon (Optic Inspired Optimization)(OIO)
Ağırlıklı Süperpozisyon Çekimi (Weighted Superposition Attraction (WSA)
Orman Optimizasyonu Algoritması (Forest Optimization Algorithm)(FOA)
Kasırga Temelli Optimizasyon Algoritması (Hurricane Based Optimization Algorithm)
Kara Delik Optimizasyon Algoritması
Su Döngüsü Optimizasyon Algoritması
Meyve Sineği Optimizasyon Algoritması
Krill Sürü Optimizasyon Algoritması
Bakteri Yiyecek Arama Davranışı
Yarasa Algoritması
Ateş Böceği Algoritması
Aslan Algoritması
Gri Kurt Algoritması
Yunus Balığı Algoritması
Çalı Kolonisi Algoritması
Yapay Alg Algoritması
Virüs Koloni Arama Algoritması
Köpekbalığı Koku Alma Optimizasyon Algoritması
Sosyal Örümcek Algoritması
Ağaç-Tohum Algoritması(Tree-Seed Algorithm)(TSA)
Tabu arama Algoritması

Özel

Genel
http://mm.iit.uni-miskolc.hu/data/texts/BOOKS/Artificial_Intelligence2/node23.html8 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Multimedia Maniacs Artificial Intelligence"
http://www.answers.com/topic/heuristic?cat=technology6 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Answers (Technology dictionary)"

Sezgisel analiz
Yapay zekâ

http://www.yapay-zeka.org/21 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Yapay Zeka Portalı"
http://www.cs.kuleuven.ac.be/~dannyd/HeuristicSearch_show.ppt6 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Heuristic Search Methods"

Bir sistem mimarisi veya çoklu sistemlerin mimarisi; sistemin yapısını, davranışını ve biçimselliğini tanımlayan kavramsal modeldir. Bir mimari tanımı; sistemin yapıları ve davranışları hakkında mantıksallığı destekleyecek şekilde organize edilen ilişkiselliğin standart bir açıklaması veya temsilidir.
Bir sistem mimarisi, sistemin uygulanması için birlikte çalışan sistem bileşenlerini, geliştirilmiş ve genelleştirilmiş sistemleri içerebilir. Sistem mimarisini tanımlamada kullanılmak üzere diller yaratılmıştır, bunlara toplu olarak, mimari tanımlama dili(ADL) denilmektedir.

Çeşitli kuruluşlar sistem mimarisini farklı şekillerde tanımlamışlardır:

Somut bileşenlere sahip bir sistemin temel organizasyonu, birbirleriyle ve çevreyle olan ilişkileri ve bütün bunların tasarımı ve gelişimini düzenleyen ilkelerden meydana gelmektedir. 
Donanım ve yazılım bileşenleri üzerinde işlevsellik kazandırmak için bileşenlerin birbirleriyle eşleştirilmesi, yazılım mimarisinin donanım mimarisi üzerinde haritalanması ve bu bileşenlerle insan etkileşimi de dahil olmak üzere bir sistemin gösterimi veya şeması.
Fonksiyonel mimarinin gerekliliklerini ve temel gereksinimlerini karşılamayı amaçlayan bir tüketici ürünü veya yaşam döngüsü süreci için tasarım geliştirilmesini sağlayan fiziksel unsurlara tahsis edilmiş bir dizi kapsamlı çalışma.
Bir mimari, genel yapı, yapıyla ilişkili karakteristiklerin tanımlanması ve davranış hakkında önemli, yaygın, üst düzeyde, stratejik buluş niteliğinde çalışmalar ve bunlara ilişkin rasyonelleştirmeleri içerir.
Bir bilgisayar sisteminin tasarımı ve içeriğinin açıklaması belgelenirse; mevcut donanımın, yazılımın ve ağ yeteneklerinin ayrıntılı bir envanteri gibi bilgileri içermelidir.Uzun menzilli planların ve gelecek satın alımların öncelikleriyle ilgili bir açıklaması, tarihli ekipman ve yazılımın güncellenmesi ve / veya değiştirilmesi için bir plan oluşturulması önemlidir.
Bir sistemin standart bir tarifi veya sistemin uygulanmasını yönlendirmek için bileşen seviyesinde ayrıntılı bir plan belirtilmesine ihtiyaç duyulur.
Tasarım mimarilerinin ürünler için bileşimi ve yaşam döngüsü süreçlerinin tanımlanması gereklidir.
Bileşenlerin yapısı, birbirleriyle olan ilişkileri ve zaman içindeki tasarım ve evrimini yöneten ilke ve esaslar belirtilmelidir.
Sistem mimarisi, mevcut (veya gelecekteki) bir sistemin temsilcileri olarak düşünebilir. Bu tasvirler başlangıçta genel, üst düzey bir işlevsel organizasyonu tanımlamaktadır ve kademeli olarak daha detaylı ve somut açıklamalarla rafine edilmiştir.
Sistem mimarisi, bir sistemi içeren öğelerin bilgi içeriğini, bu öğeler arasındaki ilişkileri ve bu ilişkileri düzenleyen kuralları belirtir. Bir mimari tanımı; donanımlar, yazılımlar, dokümantasyonlar, kaynaklar, manuel prosedürler, kuruluşlar ya da kişiler tarafından meydana gelen ilişkilerden oluşabileceği gibi, mimari bileşenleri ve bu bileşenler arasındaki ilişkiler dizisi anlamına da gelmektedir.
Bir sistem mimarisi öncelikle sistemin bileşenleri veya alt sistemleri arasındaki iç arabirimlerle, sistem ile dış ortamın ilişkisiyle ve özellikle kullanıcı arabirimi üzerinde yoğunlaşır. (Bilgisayar sistemlerinin özel olması durumunda, bu yeni özel arabirim; bilgisayar-insan arabirimi, insan-bilgisayar arabirimi(AKA) veya insan-makine arayüzü(CHI) olarak adlandırılabilir.
Sistem mimarisi mühendisliği(SAE) ise sistemin mimarisini etkili bir şekilde uygulamak için kullanılan yöntem ve disiplin ile ilgili sistem mimarilerini analiz, tasarım ve geliştirilmesi üzerine çalışmaktadır.
SAE bir yöntemdir.Çünkü bir dizi kısıtlama içinde sistemin mimarisini üretmek veya değiştirmek için çözümler geliştirilmeli ve çalışılan ortamın mevcut işlevselliğini bozmamalıdır.
SAE bir disiplindir.Çünkü mimarideki bilgi birimleri, sistemin bir dizi kısıtlama içinde geliştirilmesinin en etkili yolu olarak nitelikli bilgiyi esas alır.

Sistemlerin mimarisi, binlerce yıldır bilgisayar biliminin dışındaki alanlarda, özellikle de sivil mimaride geliştirilen uygulama ve teknikler üzerine yoğunlaşmaktadır.
Dijital bilgisayarların gelişinden önce, elektronik ve diğer mühendislik disiplinleri, bugün hala yaygın olarak kullanılan "sistem" terimini kullandı. Bununla birlikte, sayısal bilgisayarların gelişimiyle ve yazılım mühendisliğinin ayrı bir disiplin olarak gelişmesiyle birlikte, çoğu zaman mühendislik ürünü eserler, yazılım eserleri ve bütünleşik eserler arasında ayrım yapmak gerekliydi. Bilgisayar programından yoksun programlanabilir bir donanım eseri veya bilgi işlem makinesi yaratmak imkânsızdır.Buna karşın bir yazılım eseri veya programı da, uygun bir (donanım) makinenin ardışık durumlarını değiştirmek için kullanılmadıkça, aynı derecede imkânsızdır. Bununla birlikte, bir donanım makinesi ve onun programlaması neredeyse bütünü kapsayacak şekilde belirlenemeyen soyut ve fiziksel görev sayısını gerçekleştirecek şekilde tasarlanabilir.Bilgisayar mühendisliği ve yazılım mühendisliği disiplinleri (ve genellikle iletişim gibi diğer mühendislik disiplinleri) içinde, sistem terimi, gerekli olan tüm öğeleri ve fonksiyonlarını (genelde hem donanım hem de yazılımı) içermektedir.
Dolayısıyla, mühendislik disiplinleri içindeki bu alan, bir sistemin genelde programlanabilir donanım makinesini ve onun içerdiği programı ifade eder. Ve bir sistem mühendisi, hem donanım, hem yazılım ve daha özel olarak donanım ve yazılım arasındaki ve özellikle cihazın tamamı ile kullanıcısı arasındaki etkileşim ile ilgilenmelidir. Donanım mühendisi, donanım aygıtıyla (daha fazla veya daha az) ilgilenir; Yazılım mühendisi (daha fazla veya daha az) sadece bilgisayar programı ile ilgilenir.Ve sistem mühendisi, programın donanım aygıtı içinde düzgün çalışabildiğini görmekten, harici çevreden, özellikle kullanıcı ile makinenin düzgün bir şekilde etkileşime girmesinden ve amaçlanan işlevini yerine getirme yeteneğinden sorumludur.
Bir sistem mimarisi hem yazılımın hem de donanımın öğelerini kullanır ve böyle bir bileşik sistemin tasarımını etkinleştirmek için kullanılır. İyi bir mimari, sistemin mevcut ve öngörülebilir gereksinimlerini, açıkta hiçbir şey kalmamış, temiz şekilde sınırlanmış alt sistemlere bölen bir 'bölümleme şeması' veya algoritma tanımlamalıdır.Yani, özel, kapsayıcı ve ayrıntılı bir bölümleme şeması içermelidir.Bölümlemenin temel amacı, elemanları alt sistemlere yerleştirmektir, böylece aralarında gereken minimum bağımlılık sağlanır. Hem yazılım hem de donanımda, iyi bir alt sistem, anlamlı bir "nesne" olarak görülme eğilimi gösterir. Dahası, iyi bir mimari, kullanıcının gereksinimlerine kolay bir haritalama ve kullanıcının gereksinim doğrulama testlerini sağlar. İdeal bir mimaride, her öğenin bütün gereksinim ve sınaması için en az bir eşleme ya da tanımlama bulunmalıdır.

Sistem mimarilerinin çeşitli türleri aşağıdaki gibi tanımlanmıştır:

Donanım mimarisi
Yazılım mimarisi
Kurumsal mimari
İşbirlikçi sistemler mimarileri (İnternet, akıllı ulaşım sistemleri ve merkezi hava savunma sistemleri gibi)
Üretim sistemleri mimarileri
Stratejik sistemler mimarisi

Süreç; olguların ya da olayların belli bir taslağa uygun ve belli bir sonuca varacak biçimde düzenlenmesi ve art arda sıralanmasıdır. Bir şeyin yapılış ya da üretiliş biçimini oluşturan sürekli işlemler ve eylemler dizisi olarak da tanımlanır.
Yönetim bilimlerinden üretim süreçlerine, yazılım geliştirmeden toplumsal dinamiklere kadar birçok alanda "süreç" kavramı kullanılır.
Süreçler genellikle ana süreçler, destek süreçler ve yönetim süreçleri olarak sınıflandırılır. Süreç yönetimi, organizasyonların verimliliğini artırmak, maliyetleri düşürmek ve kaliteyi iyileştirmek amacıyla süreçlerin analiz edilmesi, izlenmesi ve optimize edilmesini kapsar.

Bologna Süreci

Endüstriyel süreçler, kaynakları belirli bir çıktıyı üretmek için belirli bir sıra ile kullanma yöntemi
Robotik süreç otomasyonu
Silisyumun yanma süreci

İşlem (bilgisayar), bir bilgisayar programının yürütülmesi veya birden fazla programın eş zamanlı çalıştırılması
İşlem yönetimi, modern işletim sistemlerinin temel bileşeni olan süreç yönetimi
Processing, açık kaynaklı bir programlama dili ve entegre geliştirme ortamı
Yazılım geliştirme süreci

Biyolojik süreç, canlı organizmalardaki biyolojik işleyişler
Bilişsellik, dikkat, hafıza, dil kullanımı, akıl yürütme ve problem çözme gibi zihinsel işlemler
Gelişim süreci

Tebligat, hukuki bir işlemin resmî olarak bildirilmesi süreci

İş süreci, müşteriler için belirli bir hizmet veya ürün üreten faaliyetler dizisi
İş süreçleri modelleme, bir işletmenin süreçlerini temsil etme ve iyileştirme faaliyetleri
Süreç içerisindeki iş üretim sürecinde tamamlanmamış ancak satışa hazır hale getirilmek üzere olan mallar
Süreç yönetimi

Eoliyen süreçler

Bergius süreci
Kimyasal süreç, bir veya daha fazla kimyasal bileşiğin dönüşümünü sağlayan yöntem
Neonun yanma süreci
Oksijenin yanma süreci
Süreç mühendisliği
Üçlü alfa süreci
Ünite prosesi, üretimde kimyasal reaksiyonların gerçekleştiği adım
Wegener-Bergeron-Findeisen süreci

Durağan süreç
Markov karar süreci
Stokastik süreç, rastgele bir sürecin belirlenimci olmayan versiyonu
Uyarlanmış süreç

12 Eylül Darbesi'ne giden süreç
28 Şubat Süreci
Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlıktan istifa süreci
Barış Süreci
Çözüm Süreci
Türkiye'de anayasal süreç

Arnavutluk'un Avrupa Birliği üyelik süreci
Bosna-Hersek'in Avrupa Birliği üyelik süreci
İspanya'da demokrasiye geçiş süreci
Karadağ'ın Avrupa Birliği üyelik süreci
Kosova'nın Avrupa Birliği üyelik süreci
Kuzey Makedonya'nın Avrupa Birliği üyelik süreci
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik süreci
Ukrayna'nın Avrupa Birliği üyelik süreci
Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci
Yeniden Canlanma Süreci

Süreç sanatı

Emek süreci teorisi
Kapitalist üretim süreci

Adyabatik, çevre ile ısı veya madde alışverişi olmadan gerçekleşen süreç
İzobarik, basıncın sabit kaldığı süreç
İzokorik süreç, hacmin sabit kaldığı süreç
İzotermik proses, sıcaklığın sabit kaldığı süreç

Gıda işleme, ham maddelerin fiziksel veya kimyasal yöntemlerle gıdaya dönüştürülmesi
Doğal dil işleme, bilgisayarların insan dilini anlama ve kullanma süreci

Sıralama algoritması, bilgisayar bilimlerinde ya da matematikte kullanılan, verilen bir listenin öğelerini belirli bir sıraya sokan algoritmadır. En çok kullanılan sıralama türleri, sayı büyüklüğüne göre sıralama ve alfabetik sıralamadır. Sıralama işleminin verimli yapılması, arama ve birleştirme algoritmaları gibi çalışması için sıralanmış dizilere gereksinim duyan algoritmaların başarımının yüksek olması için önemlidir. Sıralama algoritmaları bilgisayarlarda tutulan verilerin düzenlenmesini ve insan kullanıcı tarafından daha rahat algılanmasını da sağlar.
Sıralama algoritmaları, tanımı çok yalın olmasına karşın çözümü çok karmaşık olan bir işi gerçekleştirdikleri için, üzerinde en fazla araştırma yapılan bilgisayar bilimi konularından biridir. Çoğu kişi sıralama sorununu çözülmüş bir sorun olarak görse de, yeni sıralama algoritmaları üzerinde araştırmalar sürmektedir. Örneğin kütüphane sıralaması ilk olarak 2004 yılında ortaya atılmıştır. Sıralama algoritmaları, sayılarının çok olması ve değişik yaklaşımlar sunmaları nedeniyle özellikle giriş düzeyindeki bilgisayar bilimleri derslerinde büyük O gösterimi ve veri yapıları gibi temel algoritma kavramlarının açıklanması amacıyla yaygın biçimde kullanılırlar.

Bilgisayar bilimlerinde kullanılan sıralama algoritmaları genellikle aşağıdaki ölçütlere göre sınıflandırılır:

Hesaplama karmaşıklığı: Dizideki öğelerin karşılaştırılmasının en iyi, ortalama ve en kötü başarımının dizinin boyutu (n) cinsinden gösterilmiş halidir. İyi sıralama algoritmaları tipik olarak O(n log n) zamanda çalışır; kabarcık ve eklemeli sıralama gibi daha basit algoritmalar ise en kötü durumda O(n²) zaman alır. Yalnızca öğeleri ikili karşılaştırmayla sıralayan algoritmalar için kanıtlanmış alt sınır Ω(n log n)'dir; yani hiçbir karşılaştırma temelli algoritma bundan asimptotik olarak daha hızlı olamaz. O(n) gibi doğrusal süre ise ancak karşılaştırma yapmayan (sayarak, kova, basamağa göre) sıralamalarla, belirli koşullar altında elde edilebilir.
Yer değiştirme karmaşıklığı (yerinde sıralama algoritmaları için).
Bellek (ve diğer donanım kaynaklarının) kullanımı: Bazı sıralama algoritmaları dizinin içerdiği öğelerin dizinin saklandığı alanda sıralar. Böylece sıralanan öğeler dışında yalnızca O(1) ya da O(log n)'lik bir ek bellek alanı gerekir. Bazı algoritmalar ise verinin geçici olarak saklanması için dizinin tutulduğu alanın dışında ek bellek alanlarına gereksinim duyar.
Özyineleme: Bazı algoritmalar ya özyinelemeli ya da özyinelemesiz çalışırken, birleştirmeli sıralama gibi bazı algoritmalar iki biçimde de uygulanabilir
Kararlılık
Karşılaştırma sıralaması olup olmama: Bir karşılaştırma sıralaması sıralanacak veriyi, bir karşılaştırma işlemi kullanarak, karşılaştırarak inceler.
Genel yöntem: Araya sokma, değiştirme, seçme, birleştirme vb. Değiştirme sıralamalarına kabarcık sıralaması ve hızlı sıralama örnek olarak gösterilebilir. Yığın sıralaması ise seçme sıralamalarındandır.

Kararlı sıralama algoritmaları sıralanacak dizinin içinde değerleri birbirine eşit olan öğelerin birbirlerine göre olan konumlarını korur. Başka bir deyişle, bir sıralama algoritması kararlı olduğunda, eğer R ve S gibi içerdiği değer aynı olan iki öğe bulunduran asıl dizide, R, S' den önce geliyorsa, sıralanmış dizide de R, S'den önce olur.
Dizinin içinde birbirine eşit değerler içeren öğeler birbirlerinden ayırt edilemiyorsa (örneğin sayılar ya da harfler gibi değerler öğenin kendisini oluşturuyor ise) kararlılık bir sorun değildir. Ancak aşağıda gösterildiği gibi sayı çiftleri, her çiftin virgülden önceki sayısına göre sıralanacağı düşünülürse kararlılık sorunu ortaya çıkar.

(4, 1)  (3, 7)  (3, 1)  (5, 6)

Bu durumda, 2 değişik sonuç mümkündür; ilk çözüm sıralama anahtarlarının değerleri aynı olan öğelerinin sırasını korur, ikincisi ise korumaz:

(3, 7)  (3, 1)  (4, 1)  (5, 6)   (sıra korunmuş)
(3, 1)  (3, 7)  (4, 1)  (5, 6)   (sıra değişmiş)

Kararsız sıralama algoritmaları sıralama anahtarlarının değerleri aynı olan öğelerin dizi içindeki sırasını değiştirebilir ancak kararlı sıralama algoritmaları asla değiştirmez. Kararsız sıralama algoritmaları özellikle kararlı olacak biçimde uygulanabilir. Bunu yapmanın bir yolu yapay olarak anahtar karşılaştırmasını anahtarlarının değerleri birbirine eşit olan iki öğenin durumunu belirlemek için asıl listedeki konumlarını ölçüt olarak kullanacak biçimde genişletmektir. Ancak asıl dizideki öğe sırasının hatırlanması çoğu zaman ek saklama alanı gerektirir.

Aşağıdaki tablolarda n dizideki sıralanacak olan öğe sayısını gösterir. "Ortalama" ve "En kötü" kolonları ilgili durumlardaki karmaşıklığı, "Bellek" kolonu ise listenin sıralanabilmesi için listenin bellekte kapladığı alandan ne kadar daha fazla saklama alanı gerektiğini gösterir.

Aşağıdaki tablo karşılaştırma kullanmadan sıralama yapan sıralama algoritmalarını göstermektedir. Bu algoritmalar karşılaştırma yapmadıkları için karmaşıklıklarının O(n log n) gibi bir alt sınırı yoktur. Tabloda gösterilen karmaşıklıklar sıralanacak listedeki öğe sayısı (n), her bir anahtarın boyutu (k) ve uygulama tarafından kullanılan basamak boyutu (s) cinsiden yazılmıştır. Algoritmaların pek çoğu anahtar boyutunun bütün satırlarda özgün anahtar değerleri olmasını sağlayacak kadar büyük ve n << 2k ('<<' = "çok daha küçük") olduğunu varsayar.

Aşağıdaki tablo çok verimsiz oldukları ya da özel bir donanım gerektirdikleri için gerçek hayatta kullanılması olumlu sonuçlar vermeyecek sıralama algoritmalarını göstermektedir.

Algoritma Listesi
Büyük O Gösterimi
Veri yapıları

Ardışık ve koşut sıralama algoritmaları13 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ricardo Baeza-Yates'in sıralama algoritmaları sayfası14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Algoritmalar sözlüğü, veri yapıları ve sorular'24 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Slightly Skeptical View on Sorting Algorithms22 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sorting Revisited15 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
QiSort - 2007 yılında ortaya atılmış karmaşıklığı O(n log n) yeni bir sıralama algoritması

Telekomünikasyon, birden fazla kişinin teknolojiyi kullanarak bilgi alışverişinde bulunmasına denir. Haberleşme teknolojisi kanalları kullanarak ve fiziksel yollarla (sinyal kabloları) ya da elektromanyetik dalgaların bir formu olarak bilgileri iletir. Elektrik sinyalleri buna örnek olarak verilebilir. Telekomünikasyon topluluk adı olarak isimlendirilebilir çünkü birçok farklı teknolojiyi içinde barındırmaktadır.
Eski zamanlardaki uzak mesafe iletişim için ışık, dumanla haberleşme ve semafor gibi görsel sinyaller aracılığıyla kullanılırdı. Mesafeler arası iletişime geçişte ilk modern haberleşmedeyse borazan, davul veya ıslık gibi sesli mesaj araçlarıyla iletişim yaygındı. Günümüz modern teknolojisinde elektriksel ve elektromanyetik dalgalar uzun mesafelerarası iletişim yaygın olarak kullanılmaktadır. Telgraf, telefon, network, fiber optik ve haberleşme uyduları günümüz teknolojisinde kullanılan elektriksel ve elektromanyetik dalgalara birkaç örnektir. Wireless iletişimdeki devrim 1909'da Fizik dalında Nobel ödülü alan Guglielmo Marconi’nin radyo haberleşmesi alanında öncülük ettiği gelişmelerle 20. yüzyılın ilk on yılı içerisinde başladı.
Diğer kayda değer öncü icatlar ve geliştirmelerin mucitleri arasında elektrik ve elektronik iletişimi alanında Charles Wheatstone, telgrafı icat eden Samuel Morse, telefonu icat eden Graham Bell, radyoyu geliştiren  Lee de Forest, Edwin Armstrong, Wladimir K. Zworykin ve Guglielmo Marconi ve televizyonu icat eden Philo Farnsworth ve John Logie Baird sayılabilir.

Telekomünikasyon, Fransızca bir kelime olup kökeni bakımında Yunancadan gelen manası mesafe olan "tele-" eki ve Latince paylaşmak olan "communicare"dan alınarak 1904 yılında Fransız mühendis ve yazar Edouardo Estaunie tarafından Fransızcaya kazandırılmıştır.

Orta Çağ'da işaret ışığı çok yaygındı. Bu ışıklı işaretler mesafe olarak kısa oldukları için bunun dezavantajları çokça yaşanıyordu. 1792'de Fransız mühendis Claude Chappe Lille ve Paris arasında ilk düzenli görsel telgraf sistemini kurdu. Bu sistem niteliksiz işletmeci ve pahalı kulelerinden ve uzak mesafeden dolayı sıkıntı çekti. Sonuç olarak elektrikli telgraflardan oluşan rekabetten son ticari hat 1880 yılında terk edildi.
Posta güvercinleri farklı kültürler tarafından tarih boyunca kullanılmıştır. Güvercinlerin aslen Pers kökenli olduğu söylenmektedir ve askeri yardım için Romalılar tarafından da kullanıldı. Frontinus Julius Caesar'ın Galya'yı fethinde güvercinleri kullandığını söyledi. Yunanlarda güvercinleri kullanarak Olimpiyat Oyunlarında galip gelen isimlerini iletti.

Sir Charles Wheatstone ve Sir Fothergil Cooke 1837'de elektrikli telgrafı icat ettiler. Ayrıca ilk elektrikli ticari telgrafı 9 Nisan 1839 Wheastone ve Cooke tarafından inşa ettirilip açılmıştır. 27 Temmuz 1866 tarihinde ilk translantik telefon kablosu başarı ile tamamlandı.
Geleneksel telefon 1876 yılında Alexander Grahambell ve Elisha Gray tarafından icat edildi. Antonio Meucci 1846 yılında bir hat üzerinden ses ve elektrik iletimine izin veren bir cihaz icat etti. İlk ticarî telefon hizmetler 1878 ve 1879 yılında Atlantik'in iki yakasından New Heaven ve Londra şehirleri arasında inşa edildi.

İngiliz bilim insanı James Clerk Maxwell 1865 yılında elektronik olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurmuş ve Alman fizikçisi Heinrich Hertz, 1888 yılında Maxwell'in teorisini pratik olarak gerçekleştirerek bu konuda öncülük etmişlerdir. Marconi ile birlikte 1898 yılında ilk radyo resmen doğmuş oldu. İlk kullanımı gemiden sahile haberleşme içindi. 1923 yılında yüksek frekans radyo dalgalarının İyonsfer'e çarparak dünyaya döndüğü ispatlanınca radyo, deniz aşırı haberleşme de dâhil olmak üzere hızla yaygınlaştı.
Televizyon, 1923 yılında John Logie Baird tarafından İngiltere'nin Hastings kasabasında icat edilmiştir. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayımlanmıştır. Başlangıçta noktalar hâlinde ve titrek olan görüntülerin kalitesi Baird tarafından geliştirilmiştir. Baird'in televizyon sisteminde mekanik olarak döndürülen diskler kullanmasına karşın aynı dönemde Marconi-Emi sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistemler de üretildi. 1930'lu yılların başında televizyon elektronik eşya olarak satılmaya ve geniş kitlelere hitâp etmeye başladı. Örnek olarak: 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları Almanya'da evlerdeki televizyonlardan izlendi.

11 Eylül 1940 tarihinde George Stibitz, New York'ta Karmaşık Sayı Hesaplama teleyazıcı kullanarak sorunları iletmek ve New Hampshire Dartmouth College geri bilgisayarlı sonuçlar almayı başardı. 60'ların başında ABD Savunma Bakanlığı tarafından desteklenen ağ çalışmalarından birisi, İnternet Protokolü'nü (IP) kullanan ilk ağ olan ARPANET'tir. ARPANET üzerinden ilk mesaj, Los Angeles'taki Kaliforniya Üniversitesindeki Professor Leonard Kleinrock'un laboratuvarından, Stanford Araştırma Enstitüsünde bulunan bir bilgisayara gönderildi. Yerel alan ağları (LAN) için iki popüler bağlantı protokolleri de 1970'lerde ortaya çıktı. Token Ring protokolü için bir patent Olof Soderblom tarafından 29 Ekim 1974 tarihinde açıldı.

Elektrik ve elektronik iletişim alanında Charles Wheatstone önde gelen isimlerdendir.
Telgrafın mucidi ve icat eden kişi: Samuel Morse'dur.
Telefonun mucidi ve icat eden kişi: Graham Bell'dir.
Radyonun mucidi ve icat eden kişi(ler): Lee de Forset, Edwin Armstrong, Wladimir K. Zworykin, John Logie Baird.
Televizyonun mucidi ve icat eden kişi: Philo Farnsworth.

Telekomünikasyon mühendisliği

Uzman sistemler, belirli bir uzmanlık alanında, gerçek kişilerden derlenen bilgileri temel alarak sebepten sonuca veya sonuçtan sebeplere ulaşabilen sistemlerdir.
1970'lerde yapay zekâ alanındaki araştırmacılar tarafından geliştirilmiş ve ticari olarak 1980'lerde uygulanmaya başlanmıştır. Bu programlar, belirli bir problem hakkındaki bilgiyi çözümleyen, problemlere çözümler sağlayan, tasarımına bağlı olarak düzeltmeleri yapmak için bir iş dizisi öneren programlardır.
Sistem çıkarım motoru kullanarak bilgi tabanı üzerinde çözümlemeler yaparak uzmanlık gerektiren soruları cevaplar.
Özellikle tıp ve danışmanlık gibi hizmet sektörlerinde, uzman eksiğini giderme veya maliyetleri düşürmek amacıyla kullanılırlar.

Endüstri mühendisliği
İş süreçleri
Arıza tespit sistemleri
Tıpta teşhis ve karar verme
Finans
Sigortacılık
Konfigürasyon hazırlama
Kütüphanecilik
Sistem kontrolü
gibi birçok uygulama alanı bulunmaktadır.

Bir uzman sistem temelde üç bileşenden oluşur.

Kullanıcı Arayüzü
Çıkarım Motoru
Bilgi Tabanı

Uzman sisteme girilen bilgilerin uzman sistemin anlayacağı formatta girilmesi gereklidir. Bu işlem bir bilgi mühendisi tarafından gerçekleştirilir. Bilgi mühendisi genellikle uzman sistemin tasarlayıcısı olan sistem mühendisidir. Bilgi mühendisi, uzmandan veya uzmanlardan ve araştırma raporları, analiz raporları gibi çeşitli diğer kaynaklardan derlediği bilgileri, uzman sistemin anlayacağı formata çevirip uzman sisteme girer.

Uzman sistem sağlayıcılar 9 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Veri madenciliği, büyük ölçekli veriler arasından faydalı bilgiye ulaşma, bilgiyi madenleme işidir. Büyük veri yığınları içerisinden gelecekle ilgili tahminde bulunabilmemizi sağlayabilecek bağıntıların bilgisayar programı kullanarak aranması olarak da tanımlanabilir.

Veri madenciliği deyimi yanlış kullanılan bir kavram olabileceğinden buna eş değer başka kullanımlar da literatüre geçmiştir. Veritabanlarında bilgi madenciliği (İng. knowledge mining in databases), bilgi çıkarımı (İng. knowledge extraction), veri ve örüntü analizi (İng. data/pattern analysis), veri arkeolojisi gibi. 
Bu terimler arasında "Veritabanlarında Bilgi Keşfi" (İng. VBK - knowledge discovery in databases - KDD) en yaygınıdır. Alternatif olarak veri madenciliği aslında bilgi keşfi sürecinin bir parçası şeklinde kabul görmektedir. Bu adımlar:

Veri temizleme (gürültülü ve tutarsız verileri çıkarmak)
Veri bütünleştirme (birçok veri kaynağını birleştirebilmek)
Veri seçme (yapılacak olan analizle ilgili olan verileri belirlemek)
Veri dönüşümü (verinin veri madenciliği tekniğinden kullanılabilecek hale dönüşümünü gerçekleştirmek)
Veri madenciliği (veri örüntülerini yakalayabilmek için akıllı metotları uygulamak)
Örüntü değerlendirme (bazı ölçümlere göre elde edilmiş bilgiyi temsil eden ilginç örüntüleri tanımlamak)
Bilgi sunumu (mâdenciliği yapılmış olan elde edilmiş bilginin kullanıcıya sunumunu gerçekleştirmek).

Veri madenciliği adımı, kullanıcı ve bilgi tabanıyla etkileşim halindedir. İlginç örüntüler kullanıcıya gösterilir ve bunun ötesinde istenirse bilgi tabanına da kaydedilebilir. Buna göre, veri madenciliği işlemi, gizli kalmış örüntüler bulunana kadar devam eder.
Bir veri madenciliği sistemi, aşağıdaki temel bileşenlere sahiptir:

Veritabanı, veri ambarı ve diğer depolama teknikleri
Veritabanı ya da Veri Ambarı Sunucusu
Bilgi Tabanı
Veri Madenciliği Motoru
Örüntü Değerlendirme
Kullanıcı Arayüzü
Veri madenciliği, eldeki verilerden üstü kapalı, çok net olmayan, önceden bilinmeyen ancak potansiyel olarak kullanışlı bilginin çıkarılmasıdır. Bu da; kümeleme, veri özetleme, değişikliklerin analizi, sapmaların tespiti gibi belirli sayıda teknik yaklaşımları içerir.
Başka bir deyişle, veri madenciliği, verilerin içerisindeki desenlerin, ilişkilerin, değişimlerin, düzensizliklerin, kuralların ve istatistiksel olarak önemli olan yapıların yarı otomatik olarak keşfedilmesidir.
Temel olarak veri madenciliği, veri setleri arasındaki desenlerin ya da düzenin, verinin analizi ve yazılım tekniklerinin kullanılmasıyla ilgilidir. Veriler arasındaki ilişkiyi, kuralları ve özellikleri belirlemekten bilgisayar sorumludur. Amaç, daha önceden fark edilmemiş veri desenlerini tespit edebilmektir.
Veri madenciliğini istatistiksel bir yöntemler serisi olarak görmek mümkün olabilir. Ancak veri madenciliği, geleneksel istatistikten birkaç yönde farklılık gösterir. Veri madenciliğinde amaç, kolaylıkla mantıksal kurallara ya da görsel sunumlara çevrilebilecek nitel modellerin çıkarılmasıdır. Bu bağlamda, veri madenciliği insan merkezlidir ve bazen insan – bilgisayar arayüzü birleştirilir.
Veri madenciliği sahası, istatistik, makine bilgisi, veritabanları ve yüksek performanslı işlem gibi temelleri de içerir.

Veri madenciliğinde üzerinde çalışılan veri farklı terimlerle sınıflandırılır. Geniş veri tek bir iş istasyonunun belleğine sığamayacak kadar büyük veri kümelerini ifade etmektedir. Yüksek hacimli veri ise, tek bir iş istasyonundaki ya da bir grup iş istasyonundaki disklere sığamayacak kadar fazla veri anlamındadır. Dağıtık veri ise, farklı coğrafi konumlarda bulunan verileri anlatır.

Veritabanı
Makine öğrenimi

Veri yapısı, bilgisayar ortamında verilerin etkin olarak saklanması ve işlenmesi için kullanılan yapı.
Veri yapıları, verilerin düzenlenme biçimini belirleyen yapıtaşlarıdır. Bir yazılım değişkeni bile basit bir veri yapısı olarak kabul edilebilir. Değişik algoritmalarda verilerin diziler, listeler, yığıtlar, kuyruklar, ağaçlar ve çizgeler gibi veri modellerine uydurularak düzenlenmesi gerekebilir. Veri, yapı ve algoritma bir yazılımın birbirinden ayrılmaz bileşenleridir. Algoritması hazırlanmış her yapı için verilerin düzenli bir şekilde kullanımı önemlidir. Çünkü yapı iyi kurulduğunda, etkin, doğru, anlaşılır ve hızlı çalışıp az kaynak kullanan algoritma geliştirmek kolaylaşır.
Bilgisayar biliminde veri yapısı, genellikle verilere verimli erişim için seçilen bir veri organizasyonu ve depolama biçimidir. Daha doğrusu veri yapısı, veri değerlerinin, bunlar arasındaki ilişkilerin ve verilere uygulanabilecek işlevlerin veya işlemlerin bir koleksiyonudur; yani verilere ilişkin cebirsel bir yapıdır.

Veri yapıları soyut veri türlerinin (ADT (abstract data types)) temelini oluşturur. ADT, veri tipinin mantıksal formunu tanımlar. Veri yapısı veri tipinin fiziksel formunu uygular.
Farklı türdeki veri yapıları, farklı türdeki uygulamalara uygundur ve bazıları belirli görevlere oldukça uzmanlaşmıştır. Örneğin, ilişkisel veritabanları genellikle veri alımı için B-ağacı dizinlerini kullanırken, derleyici uygulamaları genellikle tanımlayıcıları aramak için karma tabloları kullanır.
Veri yapıları, büyük veritabanları ve internet indeksleme hizmetleri gibi kullanımlar için büyük miktarlardaki verileri verimli bir şekilde yönetmeye yönelik bir araç sağlar. Genellikle verimli veri yapıları, verimli algoritmalar tasarlamanın anahtarıdır. Bazı resmi tasarım yöntemleri ve programlama dilleri, yazılım tasarımında anahtar düzenleme faktörü olarak algoritmalardan ziyade veri yapılarını vurgular. Veri yapıları, hem ana bellekte hem de ikincil bellekte saklanan bilgilerin depolanmasını ve alınmasını düzenlemek için kullanılabilir.

Veri yapıları, çeşitli programlama dilleri ve teknikleri kullanılarak uygulanabilir, ancak hepsi, verileri verimli bir şekilde organize etmek ve depolamak gibi ortak bir hedefi paylaşır. Veri yapıları genellikle bir bilgisayarın, kendisi de bellekte saklanabilen ve program tarafından değiştirilebilen, bir bellek adresini temsil eden bir bit dizisi olan bir işaretçi tarafından belirtilen, belleğindeki herhangi bir yere veri getirme ve saklama becerisine dayanır. Dolayısıyla dizi ve kayıt veri yapıları, veri öğelerinin adreslerinin aritmetik işlemlerle hesaplanmasına dayanırken, bağlantılı veri yapıları, veri öğelerinin adreslerinin yapının kendisi içinde saklanmasına dayanır. Veri yapılandırmasına yönelik bu yaklaşımın, algoritmaların verimliliği ve ölçeklenebilirliği üzerinde derin etkileri vardır. Örneğin, dizilerdeki bitişik bellek tahsisi, hızlı erişim ve değişiklik işlemlerini kolaylaştırarak sıralı veri işleme senaryolarında performansın optimize edilmesini sağlar.
Bir veri yapısının uygulanması genellikle o yapının örneklerini yaratan ve işleyen bir dizi prosedür yazmayı gerektirir. Bir veri yapısının verimliliği bu işlemlerden ayrı olarak analiz edilemez. Bu gözlem, soyut bir veri türü, üzerinde gerçekleştirilebilecek işlemlerle dolaylı olarak tanımlanan bir veri yapısı ve bu işlemlerin matematiksel özellikleri (yer ve zaman maliyetleri dahil) şeklindeki teorik kavramı motive eder.

Genellikle daha basit ilkel veri türleri üzerine inşa edilen çok sayıda veri yapısı türü vardır. İyi bilinen örnekler şunlardır:

Dizi, belirli bir sıradaki, genellikle hepsi aynı türde olan bir dizi öğedir (dile bağlı olarak, tek tek öğelerin tümü aynı türde olmaya zorlanabilir veya hemen hemen her türde olabilir). Hangi öğenin gerekli olduğunu belirtmek için öğelere bir tam sayı dizini kullanılarak erişilir. Tipik uygulamalar dizilerin elemanları için bitişik hafıza kelimeleri tahsis eder (ancak bu her zaman bir zorunluluk değildir). Diziler sabit uzunlukta veya yeniden boyutlandırılabilir olabilir.
Bağlantılı liste (aynı zamanda liste olarak da adlandırılır), her düğümün kendine ait bir değere sahip olduğu ve bağlantılı listedeki bir sonraki düğüme işaret ettiği, düğüm adı verilen herhangi bir türdeki veri öğelerinin doğrusal bir koleksiyonudur. Bağlantılı listenin diziye göre temel avantajı, listenin geri kalanının yeri değiştirilmeden değerlerin her zaman verimli bir şekilde eklenip çıkarılabilmesidir. Ancak belirli bir öğeye rastgele erişim gibi diğer bazı işlemler, listelerde dizilere göre daha yavaştır.
Bir kayıt (aynı zamanda tuple veya yapı olarak da adlandırılır), toplu bir veri yapısıdır. Kayıt, genellikle sabit sayı ve sırayla diğer değerleri içeren ve genellikle adlara göre dizine eklenen bir değerdir. Kayıtların öğelerine genellikle alanlar veya üyeler denir. Nesne yönelimli programlama bağlamında kayıtlar, onları nesnelerden ayıran düz eski veri yapıları olarak bilinir.
Hash haritaları olarak da bilinen hash tabloları, anahtarlara dayalı olarak değerlerin hızlı bir şekilde alınmasını sağlayan veri yapılarıdır. Anahtarları bir dizideki indekslere eşlemek için bir karma işlevi kullanırlar ve ortalama durumda sabit zamanlı erişime izin verirler. Hash tabloları sözlüklerde, önbelleklerde ve veritabanı indekslemede yaygın olarak kullanılır. Ancak performanslarını etkileyebilecek karma çarpışmalar meydana gelebilir. Çarpışmaların üstesinden gelmek için zincirleme ve açık adresleme gibi teknikler kullanılır.
Çizgeler, varlıklar arasındaki ilişkileri temsil eden, kenarlarla birbirine bağlanan düğümlerin koleksiyonlarıdır. Çizgeler, diğer şeylerin yanı sıra sosyal ağları, bilgisayar ağlarını ve ulaşım ağlarını modellemek için kullanılabilir. Köşelerden (düğümler) ve kenarlardan (düğümler arasındaki bağlantılar) oluşurlar. Çizgeler yönlü veya yönsüz olabilir, döngülere sahip olabilir veya döngüsel olmayabilir. Çizge geçiş algoritmaları, genişlik öncelikli aramayı ve derinlik öncelikli aramayı içerir.
Ağaçlar öğelerin hiyerarşik organizasyonunu temsil eder. Ağaç, döngü içermeyen bir çizgedir ve kenarlarla birbirine bağlanan düğümlerden oluşur; bir düğüm köktür ve diğer tüm düğümler alt ağaçları oluşturur. Ağaçlar çeşitli algoritmalarda ve veri depolama senaryolarında yaygın olarak kullanılmaktadır. İkili ağaçlar (özellikle yığınlar), AVL ağaçları ve B ağaçları bazı popüler ağaç türleridir. Verilerin verimli ve optimum şekilde aranmasını, sıralanmasını ve hiyerarşik temsilini sağlarlar.
Yığınlar ve kuyruklar, diziler veya bağlantılı listeler kullanılarak uygulanabilen soyut veri türleridir. Bir yığının iki temel işlemi vardır: Son Giren İlk Çıkar (LIFO) prensibini takip eden yığının en üstüne bir öğe ekleme (push) ve yığından en üstteki öğeyi kaldırma (pop). Kuyrukların iki ana işlemi vardır: İlk Giren İlk Çıkar (FIFO), kuyruğun arkasına bir öğe ekleme (enqueue) ve kuyruğun en önündeki öğeyı kaldırma (dequeue).
Önek ağacı olarak da bilinen bir trie, karakter dizelerinin verimli bir şekilde alınması için kullanılan özel bir ağaç veri yapısıdır. Her kenar bir karakteri temsil edecek şekilde bir dizenin karakterlerini düğümler halinde depolamaya çalışır. Otomatik tamamlama, yazım denetimi ve sözlük uygulamaları gibi metin işleme senaryolarında özellikle kullanışlıdır. Denemeler, dizelerde hızlı arama ve önek tabanlı işlemleri mümkün kılar.

Çoğu assembly dili ve BCPL (Basic Combined Programming Language, Temel Birleştirilmiş Programlama Dili) gibi bazı düşük seviyeli diller, veri yapıları için yerleşik destekten yoksundur. Öte yandan, birçok üst düzey programlama dili ve MASM gibi bazı üst düzey assembly dilleri, kayıtlar ve diziler gibi belirli veri yapıları için özel sözdizimine veya diğer yerleşik desteğe sahiptir. Örneğin, C (BCPL'nin doğrudan soyundan gelen) ve Pascal dilleri, vektörlere (tek boyutlu diziler) ve çok boyutlu dizilere ek olarak sırasıyla yapıları ve kayıtları destekler.
Çoğu programlama dili, veri yapısı uygulamalarının farklı programlar tarafından yeniden kullanılmasına izin veren bir tür kütüphane mekanizmasına sahiptir. Modern diller genellikle en yaygın veri yapılarını gerçekleyen standart kütüphanelerle birlikte gelir. Örnekler C++ Standart Şablon Kitaplığı, Java Koleksiyon Çerçevesi ve Microsoft.NET Çerçevesidir.
Modern diller ayrıca genellikle modüler programlamayı, yani bir kütüphane modülünün arayüzü ile bunun uygulanması arasındaki ayrımı destekler. Bazıları, istemcilerin uygulama ayrıntılarını gizlemesine olanak tanıyan opak veri türleri sağlar. C++, Java ve Smalltalk gibi nesne yönelimli programlama dilleri genellikle bu amaç için sınıfları kullanır.
Bilinen birçok veri yapısının, birden fazla bilgi işlem iş parçacığının bir veri yapısının tek bir somut örneğine aynı anda erişmesine izin veren eşzamanlı versiyonları vardır.

Soyut veri türü
Eşzamanlı veri yapısı
Veri örneği
Dinamizasyon
Bağlantılı veri yapısı
Veri yapılarının listesi
Kalıcı veri yapısı
Düz eski veri yapısı
Queap
Kısa ve öz veri yapısı
Ağaç (veri yapısı)

Alfred Aho, John Hopcroft, and Jeffrey Ullman, Data Structures and Algorithms, Addison-Wesley, 1983, ISBN 0-201-00023-7

Dictionary of Algorithms and Data Structures1 Temmuz 2024 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Python Tutorial 5. Data Structures1 Temmuz 2024 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rust Module std::collections1 Temmuz 2024 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
C++ reference Containers library1 Temmuz 2024 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Veritabanları, yapılandırılmış bilgi veya verilerin depolandığı alanlardır. Bilgi artışıyla birlikte bilgisayarda bilgi depolama ve bilgiye erişim konularında yeni yöntemlere ihtiyaç duyulmuştur. Veritabanları; büyük miktardaki bilgileri depolamada geleneksel yöntem olan "dosya-işlem sistemine" alternatif olarak geliştirilmiştir. Telefonlardaki kişi rehberi günlük hayatta çok basit bir şekilde kullanılan veritabanı örneği olarak kabul edilebilir. Bunların dışında internet sitelerindeki üyelik sistemleri, akademik dergilerin ve üniversitelerin tez yönetim sistemleri de veritabanı kullanımına örnektir. Veritabanları sayesinde bilgilere ulaşılabilir ve bilgiler düzenlenebilir. Veritabanları genellikle bireysel olarak satın alınamayacak kadar yüksek meblağlara sahip olmasına karşın; ücretsiz kullanıma açılan akademik veritabanları da bulunmaktadır. Akademik veritabanları aracılığıyla bazen bibliyografik bilgi bazen de tam metinlere erişmek mümkündür. Veritabanları, veritabanı yönetim sistemleri aracılığıyla oluşturulur ve yönetilir. Bu sistemlere; Microsoft Access, MySQL, IBM DB2, Informix, Interbase, Microsoft SQL Server, PostgreSQL, Oracle ve Sybase örnek olarak verilebilir.
21. yüzyılda, farklı sorgulama dilleri etkin ve verimli bir şekilde kullanılabildiği için ilişkisel olmayan veritabanları popüler hâle gelmiştir.

Günümüzde veritabanı sistemleri, bankacılıktan otomotiv sanayisine, sağlık bilgi sistemlerinden şirket yönetimine, telekomünikasyon sistemlerinden hava taşımacılığına, çok geniş alanlarda kullanılan bilgisayar sistemlerinin altyapısını oluşturmaktadır. Veritabanı fiziksel olarak bilgileri tutarken mantıksal bir hiyerarşiye de sahiptir. Veritabanı sistemlerinin kurulumu, konfigürasyonu, düzeni, sorgulaması, güvenliği ve denetiminin karmaşık bir hâl alması veritabanı yöneticiliği kavramının oluşmasına neden olmuştur. Bir veritabanı yöneticisi mantıksal data modelleme, fiziksel veritabanı dizaynı çıkarma, fiziksel olarak veritabanı oluşturma, Transact-SQL kullanarak sorgu yazma, Microsoft SQL Server kurulumu ve yapılandırılması, güvenlik yönetimi ve yapılandırılması, veritabanı yönetimi ve bakımı, veritabanı denetleme ve optimize etme işlerini üstlenir.

BerkeleyDB
DB2
Informix
Interbase
Microsoft Access
Microsoft Management Studio
MySQL
Oracle
PostgreSQL
Sybase

İlişkisel olmayan (NoSQL) veritabanı sistemleri anahtar-değer prensibiyle çalışan veritabanı sistemleridir. Bunlar ilişkisel veritabanlarına göre daha hızlıdırlar. Örnek veritabanı sstemleri:

Redis
Couchbase
Amazon DynamoDB

PL/SQL
SQL
Tcl
Transact-SQL (T-SQL)

Veritabanında asıl önemli kavram, kayıt yığını ya da bilgi parçalarının tanımlanmasıdır. Bu tanıma şema adı verilir. Şema, veritabanında kullanılacak bilgi tanımlarının nasıl modelleneceğini gösterir. Bu modele veri modeli (İngilizce: data model), yapılan işleme de veri modelleme denir. En yaygın olanı ilişkisel modeldir (İngilizce: relational model). Bu modelde veriler tablolarda saklanır. Tablolarda bulunan satırlar (İngilizce: row) kayıtların kendisini, sütunlar (İngilizce: column) ise bu kayıtları oluşturan bilgi parçalarının ne türden olduklarını belirtir. Başka modeller (sistem modeli ya da ağ modeli gibi) daha belirgin ilişkiler kurarlar.

Berkeley DB
FileMaker
Firebird
MS Access
MS SQL
MySQL
OOo Veritabanı
Oracle
PostgreSQL
Sybase

Alp, S., Özdemir, S. ve Kilitci, A. (2011). Veritabanı yönetim sistemleri. İstanbul:Türkmen Kitabevi.
MS access ilk ders: Veritabanı nedir? . 10. 11. 2013 tarihinde 16 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. https://www.chip.com.tr/bilgisayarkursu/ms-access-ilk-ders_3109.html 2 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden erişildi.
Soyuyüce E., Hünkar T. ve Tabanlıoğlu S., Veritabanı nedir? Veritabanının oluşum süreci, https://silo.tips/download/uzmvethet-ebru-soyuyuce-uzmecz-tugba-hnkar-uzmkutsibel-tabanlioglu
Usgurlu, Ü. B., Veritabanı, veri madenciliği, veri ambarı, veri pazarı. 
Veritabanı nedir?. 24. 11. 2013 tarihinde http://www.teknologweb.com/veri-tabani-nedir/2 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinden erişildi.

Nesne yönelimli veritabanı yönetim sistemleri listesi
Nesne veritabanı yönetim sistemlerinin karşılaştırması
Nesne-ilişkisel veritabanı yönetim sistemlerinin karşılaştırılması
İlişkisel veritabanı yönetim sistemleri listesi
Veritabanı araçları karşılaştırması
Dağıtık veritabanı yönetim sistemi
İlişkisel veritabanı yönetim sistemi
Veritabanı yönetim sistemi
IANA zaman dilimi veritabanı
Bulut veritabanı
Veritabanı dizini
İlişkisel veritabanı
Veritabanı teorisi
Veritabanı güvenliği
Uzamsal veritabanı
Anahtar-değer veritabanı
Belge odaklı veritabanı
Biyolojik veritabanı

Bir veritabanı dizini, veri ve dizinin veri yapısını koruyan ve ek depolama alanı maliyetiyle bir veritabanı tablosundaki veri alma işlemlerinin hızını artıran bir veri yapısıdır. İndeksler, bir veritabanı tablosuna yapılan bütün erişimlerde, veritabanı tablosundaki her satırı tek tek aramaya gerek kalmadan hızlı bir şekilde verileri bulmak için kullanılır. İndeksler, hızlı rastgele aramalarda ve sipariş edilen kayıtların verimli  bir biçimde erişimine olanak sağlayan bir veritabanı tablosunun bir veya daha fazla sütunu kullanılarak ve genişletilerek oluşturulabilir.
Dizin, bir verinin seçilen sütunlarının bir kopyasını, çok verimli bir şekilde aranabilen, aynı zamanda bir alt düzey disk blok adresi veya kopyalanan verinin tüm satırına doğrudan bağlantı içeren bir kopyadır. Bazı veritabanları, geliştiricilerin işlevler veya ifadeler üzerinde dizinler oluşturmalarına izin vererek dizin oluşturma gücünü genişletir. Örneğin, last_name alanının yalnızca büyük harf sürümlerini dizinde saklanacak üst(last_name) adlı bir dizin oluşturulabilir. Bazen desteklenen başka bir seçenek, parçalı indekslemelerin kullanılmasıdır; buradaki dizin girdileri yalnızca bazı koşullu ifadeleri karşılayan kayıtlar için oluşturulmuştur. Esnekliğin bir diğer yönü, kullanıcı tanımlı işlevlerin yanı sıra sunucu taraflı işlevlerin pek çok çeşidinden oluşan ifadelerin kullanılarak, dizine eklenmesine izin vermektir.

Çoğu veritabanı yazılımında, veri setinden yapılacak olan doğrusal bir arama, büyük veritabanlarında verimsizdir, bu nedenle performansı artırmak için doğrusal olmayan arama biçimini sağlayan dizin oluşturma teknolojileri bulunmaktadır.
Bir veritabanının N adet veri maddesini içerdiğini ve yalnızca bir verinin seçilmesi gerektiğini varsayalım. Basit bir uygulama, gerekli denetimleri yapmak amacıyla her bir maddeyi tek tek alır ve inceler. Eşleşen tek bir öge varsa, bu tek bir ögeyi bulduğunda durabilir, ancak birden çok eşleşme varsa, her şeyi denetlemelidir.Bu, en kötü durumda operasyonların sayısı O(N) veya doğrusal zaman artımının bütün veri setinin sonuna kadar süreceği anlamına gelir.Veritabanları çok sayıda nesnelerden oluşabilir ve arama sıklıkla yapılan bir işlemdir.Bu durumda genellikle, performansı artırmak arzu edilir.
İndeksleme, arama performansını artıran herhangi bir veri yapısıdır. Bu amaçla kullanılan birçok veri yapısı vardır. Arama performansı, dizin boyutu ve dizin güncelleme performansı gibi fenomenleri içeren karmaşık tasarım biçimleri vardır. Çoğu dizin tasarımları logaritmik(O (log (N))) arama performansı sergiler ve bazı uygulamalarda düz (O (1)) gibi bir performansın elde edilmesi de mümkündür.

İndeksler, UNIQUE, EXCLUSION, PRIMARY KEY ve FOREIGN KEY gibi veritabanı kısıtlamalarını kullanır.Bir dizin, tabloda eş değersiz bir kısıt oluşturan UNIQUE kullanabilir. Veritabanı sistemleri genellikle gizli biçimde PRIMARY KEY olarak tanımlanan bir dizi sütun gruplarından üst bir dizin oluşturur ve bazıları ise bu kısıtlamayı kontrol etmek için mevcut bir dizini kullanabilir. Çoğu veritabanı sistemi, FOREIGN KEY sınırlamasındaki her başvuru için, başvurulan sütun kümesinin dizine eklenmesini gerektirir, böylece kısıtlamaya katılan tablolarda ekleme, güncelleme ve silme performansını artırır.
Bazı veritabanı sistemleri, yeni eklenen veya güncellenen bir kayıt için belirli bir yüklemin başka hiçbir kayıt için tutulmadığını garanti eden bir EXCLUSION kısıtlamasını desteklemektedir. Bu ise; eşsiz bir kısıtlama sağlamak ve örtüşen zaman aralıklarının veya kesişen geometri nesnelerinin tabloda ilaveten depolanmamasını sağlamak gibi daha karmaşık sistemleri uygulamak için kullanılabilir. Böyle bir kısıtlamayı kullanmak için kayıtların hızlı aranmasını destekleyen bir indeksleme yöntemi gereklidir.

Veritabanı yönetim sistemi (VTYS,İngilizce: Database Management System, kısaca DBMS), veritabanlarını tanımlamak, yaratmak, kullanmak, değiştirmek ve veritabanı sistemleri ile ilgili her türlü işletimsel gereksinimleri karşılamak için tasarlanmış sistem ve yazılımdır. Bu sistemlere örnek olarak MySQL, PostgreSQL, Microsoft SQL Server, Oracle Database ve Microsoft Access gösterilebilir.

Veritabanı motoru.
Veri depolama alt sistemi.
Veri sorgulama alt sistemi.
Veri tanımlama alt sistemi.
Uygulama geliştirme alt sistemi.
Veritabanı yönetim alt sistemi.

Elmasri, R. ve S. B. Navathe. (2007). Fundamentals of Database Systems. 5. Basım. Addison Wesley.
Riccardi, G. (2001). Principles of Database Systems with Internet and Java Applications. Addison Wesley.
Rob, P. ve C. Coronel. (2009). Database Systems: Design, Implementation, and Management. 8. Basım. Course Technology.
Silberschatz, A., H. F. Korth ve S. Sudarshan. (2006). Database System Concepts. 5. Basım. McGraw-Hill.
Yarımağan, Ünal. (2010). Veritabanı Yönetim Sistemleri. 2. Basım Akademi Yayıncılık.

Database Fundamentals22 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yaygın bilişim (Pervasive Computing), bilgisayarların bulunduğu ortamlara dahil olması, nüfuz etmesi kavramını ifade etmektedir. İngilizce kelime olan pervasive kelimesinin Türkçe karşılığı nüfuz eden, yayılmış, yaygın kelimeleridir. Özellikle akıllı ev gibi teknolojilerin yaygınlaşması ile akıllı cihazlar fiziksel ortamda pek çok yerde yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu cihazların bulunduğu ortama uyum sağlaması, ortamdaki diğer cihazlar ile kendiliğinden entegre olabilmesi gibi konular yaygın bilişimin konu alanı olmuştur.
Yaygın bilişim, çoğu zaman her yerde bilişim (Ubiquitous Computing) kavramı ile beraber kullanılmaktadır. Bu kavram özellikle giyilebilir teknolojiler ile beraber anılmaktadır. Her ne kadar iki kavram birbirinin yerine geçebilir durumda olmasa da gerçek hayatta uygulamaları birbirinin içine geçmiş durumdadır.
2002 yılında yayınlanan bir makalede, yaygın bilişimin, cihazın bulunduğu ortamı (environment/context) tanıması ve ona özel faaliyetlerde bulunmasını; her yerde bilişimin ise buna ek olarak cihazın taşınabilir olmasını ve dinamik olarak girdiği ortama özel faaliyetlerini güncellemesini ifade ettiği belirtilmiştir.

Yazılım mühendisliği, yazılım geliştirme ile ilgilenen mühendislik dalıdır. Yazılım mühendisliği tanımı ilk olarak 1968 yılında Friedrich L. Bauer tarafından Almanya'da gerçekleştirilen NATO toplantısında gündeme gelmiştir. Ayrıca, matematikçi ve bilgisayar bilimcisi Margaret Hamilton "yazılım mühendisliği" terimini ortaya atan kişilerden biri olarak kabul edilmektedir. Yazılım mühendisliği tanım olarak "karmaşık yazılım sistemlerinin belirli bir hedefe ve sisteme dayalı olarak ve iş bölümü yapılarak, belirli prensipler, yöntemler ve araçlar kullanılarak geliştirilmesidir."
Yazılım mühendisliği belirli aşamalardan oluşmaktadır. Yazılım geliştirmenin yanında yazılımı işletmek de yazılım mühendisliğinin en önemli görevlerindendir. Bu alandaki güncel gelişmeler "Software Engineering Body of Knowledge" (SWEBOK) adlı belgede tarif edilmektedir.

Karmaşık yazılımları geliştirmek ve bakımını yapmak çok masraflı ve zordur. Bu yüzden, yazılımlar yazılım mühendisleri tarafından nizami olarak planlı bir proje şeklinde geliştirilmektedir. Bu nizami geliştirme planına "yazılım geliştirme süreci" (İngilizce: software development process) adı verilmektedir. Yazılım geliştirme süreci, zamanlamaya dayalı, içerik olarak bölünmüş ve görselleştirilmiş aşamalardan oluşmaktadır. Bu sayede yazılım adım adım ve planlı bir şekilde geliştirilmektedir. Bu aşamalar birbirleri ile bağlantılı olarak geliştirilmektedir.
Başlıca yazılım geliştirme aşamaları şunlardır:
Çekirdek aşamalar:

Planlama
Analiz
Tasarım
Programlama
Test
Destekleyici aşamalar:

Talep yönetimi
Proje yönetimi
Kalite yönetimi
Yapılandırma yönetimi
Yazılım sunumu
Belgeleme
Ayrık yapılandırma

UML
Entity-relationship model

Yazılım tasarımı, bir sorunun yazılım çözümü için, sorun giderme ve planlama aşamasıdır. Yazılımın özellikleri kararlaştırıldıktan sonra yazılım geliştiricileri sorun için bir çözüm geliştirir. Bu aşama mimarisel görünüm kadar, alt düzey algoritma gerçeklemeyi de içerir.
Yazılım tasarımı için programlamanın ilk aşaması da diyebiliriz. Programlama işlemine başlamadan önce mutlaka ön çalışma yapmak ve programın nasıl işleyeceğini ortaya koymak gerekir. Programlama makine dili veya yüksek seviyeli bir programlama dili kullanılarak yapılır.
Yazılım tasarımında bazı etmenler göz önünde bulundurulur. Bunlardan bazıları:

Pazarlanabilirlik
Kullanılabilirlik
Paketleme
Genişletilebilirlik
Güvenilirlik
Bakım kolaylığı
Uyumluluk
Yeniden kullanılabilirlik

Business Process Modeling Notation (BPMN)
EXPRESS and EXPRESS-G (ISO 10303-11)
Extended Enterprise Modeling Language (EEML)
Akış diyagramı
Fundamental Modeling Concepts (FMC)
IDEF
Jackson Structured Programming (JSP)
LePUS3
Unified Modeling Language (UML)
Alloy (specification language)
Systems Modeling Language (SysML)

İTÜ Ninova Açık Ders Malzemeleri 27 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yazılım Modelleme ve Tasarımı

Yazılım testi (software testing), test altında hizmetlerin veya ürünlerin kalitesi hakkında paydaşlara bilgi sağlamak için yürütülen bir araştırmadır. Yazılım testi aynı zamanda, yazılım uygulamalarının risklerini anlamak için yazılımı bağımsız ve nesnel olarak incelemektir. Test teknikleri yazılım böceklerini (hatalar ve diğer kusurlar) bulma niyetiyle uygulama veya bir programı çalıştırma süreçlerini kapsar.
Yazılım testi bir veya daha fazla ilgili özelliği değerlendirmek için sistem bileşenlerini veya yazılım bileşenlerinin yürütülmesini içerir. Genellikle, bu özellikler test altındaki sistem veya dahili bileşenleri işaret eder:

Geliştirme ve tasarımda kılavuzluk eden gereksinimlerin karşılanması
Tüm ilişkili girdilere doğru şekilde karşılık verilmesi
Kabul edilebilir zaman içerisinde fonksiyonların çalışması
Yeterli derecede kullanılabilme
Çalıştırılacak platformlarda indirilebilmesi ve kurulması
Paydaşların istediği genel sonuçları başarabilme
Pratik olarak sonsuz her bir yazılım bileşeni için bile sayısın mümkün test vardır, tüm yazılım test etme yöntemleri mevcut zaman ve kaynaklar için uygun testleri seçmek için bazı stratejileri kullanırlar. Sonuç olarak yazılım testi tipik olarak (fakat özel değil) yazılım böceklerini bulmaya çalışan uygulama veya programı yürütmeye çalışır.Yazılım testi, yazılımın kalitesi hakkında birbirinden bağımsız bilgiyi ve kullanıcılarına veya sponsorlarına başarısızlık riskini nesnel bir şekilde sağlar.
Yazılım testi  yürütülebilen bir yazılım çalıştırıldığı sürece var olur. Yazılım geliştirmeye genel yaklaşım sıklıkla ne zaman ve nasıl testin yürütüldüğünü belirlemektir. Mesela fazlı süreçlerde, çoğu test etme olayı sistem gereksinimleri tanımlandıktan ve test edilebilir programlarda gerçekleştirimi yapıldıktan sonra meydana gelir. Karşıt olarak Çevik yaklaşım, gereksinimler, programlama altında test etme genellikle eşzamanlı olarak meydana gelir.

Yazılım testinde birçok yaklaşım mevcuttur. Önizleme, talimatlar statik test etme olarak refere edilir, diğer taraftan test olaylarının bir kümesi verilerek yürütülen programlanmış kodların testi dinamik test olarak refere edilir. Statik test etme statik program analizleri olarak veri akışını ve söz dizimini kontrol eden derleyiciler veya kaynak kod yapılarını kontrol eden editörler programlandığı için örtülüdür. Dinamik test etme programın kendisi yürütüldüğünde yer alır. Dinamik test etme, ayrık fonksiyonlara veya modüllere uygulanabilir ve kodun belirli parçalarını test etmek için %100 tamamlanmadan önce başlayabilir. Bunun için tipik teknikler ya sürücüleri ya da hata ayıklayıcılardan çalıştırmayı kullanır. Statik test etme doğrulamayı içerir oysa dinamik test etme geçerliliği doğrular. Bununla birlikte hepsi yazılım kalitesini geliştirmeye yardımcı olur. Statik analizler için teknikler arasında mutasyon test etme kaynak kodu mutasyona uğratarak hataları ortaya çıkartmak için test adımlarından emin olmak için kullanılabilir.

Yazılım test etme metotları geleneksel olarak beyaz-ve siyah kutu test etme şeklinde ayrılır. Bu iki yaklaşım mühendislerin test olaylarını tasarlamakta kullandığı noktaları tanımlamak için kullanılır.

Beyaz kutu testi (cam kutu test etme, açık kutu test etme, transparan kutu test etme ve yapısal test etme olarak da bilinir) iç yapıları veya programın çalışmasını test eder, son kullanıcının maruz kaldığı fonksiyonelliği karşılar.
Beyaz kutu testinde sistemin iç bakış açısı test edilir ve aynı zamanda programlama becerileri test edilir bunlar test olaylarını tasarlamak için kullanılır. Test edici kod ile birlikte çalışacak girdi çalışmalarını ve uygun çıktıları belirler. Bu çevrimde ki test etme düğümlerinin örneklemesidir. Beyaz kutu testi birim, entegrasyon ve sistem seviyelerinde yazılım test süreçlerine uygulanabilir.
Beyaz kutu testinde kullanılan teknikler:

API test etme (uygulama programlama arayüzü) uygulamanın kullanılan public ve private API'lerinin test edilmesi.
Kod kapsamı: kodun kapsadığı kriterlerin doyurulduğunu test etmek için, mesela test tasarımcısı programda en azından bir kere yürütülmesini sağlayacak testler oluşturabilir.
Hata injeksiyon metotları test stratejilerinin etkinliğini ölçümlemek için bilerek hatalara yol açtırma.
Mutasyon ve statik test metotları.

Siyah kutu testi yazılıma bir kara kutu gibi davranır, dahili gerçekleştirimi bilmeksizin fonksiyonelliği inceler. Test ediciler sadece yazılımın ne olduğunun, yaptığı şeyin farkındadırlar, nasıl yaptığının değil. Siyah kutu test teknikleri, Denklik Paylarına Ayırma, Sınırlı Değer Analizi, Karar Tablosu Testi, Durum Geçişi Testi, Kullanım Senaryosu Testi olarak 5 gruba ayrılır.

Çanakkale OnSekiz Mart Üniversitesi11 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çanakkale OnSekiz Mart Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yordamsal programlama, yordamların çağrılması mantığına dayanan bir yöntemdir. Fonksiyon, altyordam, altprogram, metot gibi de adlandırılan yordamlar içlerinde hesaplama adımları barındıran program parçacıklarıdır. Tanımlanmış yordamlar program sırasında herhangi bir zamanda çağrılabilirler. Yordamlar diğer yordamların içindende çağrılabilecekleri gibi kendi kendilerini de çağırabilirler.
Yordamsal programlama çoğu zaman sıralı programlamadan veya yapısal olmayan programlamadan pek çok durumda daha iyi seçimdir. Yordamsal programlama orta karar karmaşıklık sağlarken, oldukça verimli bir program yönetimi sağlayabilmektedir.
Olası verimleri:

Aynı kodu programın farklı yerlerinde kopyalamaya gerek kalmadan kullanabilme.
Program akışını kontrol altında tutmak bir dizi “goto” veya “jump” terimi kullanmaktan daha kolaydır.
Modülerliği ve yapısallığı artırır.

Yorumlayıcı (İngilizce: interpreter), yazılımı kısım kısım ele alarak doğrudan çalıştırır. Yorumlayıcılar standart bir çalıştırılabilir kod üretmezler. Yorumlama işlemi aşama aşama yapılmadığı için genellikle ilk hatanın bulunduğu yerde programın çalışması kesilir.
Derleyicilerin tersine kodun işlenmeyen satırları üzerinden hiç geçilmez ve buralardaki hatalar ile ilgilenilmez.
Yorumlayıcılar genelde kaynak koddan, makine diline anlık olarak dönüşüm yaptıkları için, derleyicilere göre daha yavaş çalışırlar. Ayrıca kodu iyileştirme (optimizasyon) imkânı da çoğu zaman yoktur.
Yorumlayıcılar, tasarımları itibarıyla, derleyicilere benzer veri yapılarını kullanırlar. Örneğin kelime analizi (lexical analysis) için sembol tablolarından veya sözdizim analizi için (syntactic analysis) BNF tanımlarından faydalanabilirler.

Derleyici
Yorumlanan programlama dili

Bilgisayar Kavramları : Yorumlayıcı (Interpreter)24 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaan Aslan, A'dan Z'ye C kılavuzu, Pusula Yayınları, Ocak 1998

Routing, farklı networklerin birbirleriyle haberleşmek için hangi yolu kullanması gerektiğinin hesaplanması ya da seçilmesi işlemidir. Routing işlemini Router(yönlendirici) lar yapar.
Router lar paketleri IP paket başlığında bulunan hedef adres bilgisini kullanarak diğer Router lara gönderir. Her bir Router dan geçen paket in time to live (yaşam süresi) i 1 azaltılır. Time to live 8 bit ile ifade edilir bu da time to live en fazla 255 değerini alabiliyor demektir. Time to live i 0 olan paket routing edilmez ve yok sayılır.
Routerlar Routing işlemini Routing Table(Yönlendirme Tablosu) lardan aldığı bilgilere göre hesaplarlar.

Static Routing Routing Table a yönetici tarafından el ile giriş yapılmasıdır.

Static Routing in avantajları
Router ın CPU su hesaplama yapmakla uğraşmaz.
Manuel olarak giriş yapıldığından diğer router lar ile ilgilenmez.
Güvenliklidir çünkü bilgi girişi yönetici tarafından yapılmaktadır.
Static Routing in Dezavantajları
Yeni bir network ün sisteme eklenmesi yönetici tarafından manuel olarak yapılmalıdır.
Static olarak yapılan route işleminde yedekleme yapılmaz.

Static Route taki sorun ağın büyümesidir. Ağ büyürse router ların manue olarak eklenmesi gerekir.
Dynamic Routing de routing table lar dinamik oluşturulur.
Administrative Distance router ın hedef router a ulaşması için katetmesi gereken yoların bir haritasını çıkarır.
Administrative Distance ler 0 dan 255 e kadar numaralar alırlar numarası en düşük olan yol hedef router a ulaşmak için kullanılır.

Dynamic Routing Protokolleri
(RIP) Routing Information Protocol
(IGRP) Interior Gateway Routing Protocol
(EIGRP) Enhanced Interior Gateway Routing Protocol
(OSPF) Open Shortest Path First

Örneklerle IP Yönlendirme

Çoklu işleme, iki veya daha fazla işlemcinin bir araya getirilerek, işlenmesi gereken buyruğun daha hızlı bir şekilde işlenmesini sağlamaya yönelik bir tasarımdır. Çoklu işlemcilerin tek başına bir işlemciden daha hızlı olması beklenir. İşlemci tasarımında oluşan zorluklar çoklu işlemcileri zorunlu kılmıştır. Grace Hopper bu konu ile ilgili olarak "Eğer bir öküz işi yapamıyorsa, öküzü büyütmek yerine iki öküz kullandılar" demiştir.
Çoklu işlemcileri tasarlamadaki en önemli sorunlarda birisi bu işlemcilerin eşzamanlı olarak nasıl çalışacaklarını bulmaktır. Bir araya getirilen işlemciler arasında aşağıdaki iki bağlantı vardır

İletişim
Fiziksel bağ

İşlemciler bir veriyolunu ortak kullanabileceği gibi ağ üzerinden de eşzamanlı olarak çalışabilirler. Bir veriyolu üzerine işlemciler doğrudan ya da çapraz olarak bağlanabilirler. Doğru bağlama, aynı anda sadece bir işlemcinin bilgi aktarımına izin verdiği için yavaştır. Çapraz bağlama çok daha hızlı olmasına rağmen maliyeti çok daha yüksektir.
Birden fazla bilgisayar ağ yolu ile birbirlerine bağlanıp işlemcileri tek bir işlemci gibi kullanılabilir. Bu durumda işlemciler arasındaki haberleşme anuyumlu (synchronous) veya zamanuyumsuz (asynchronous) olarak yapılabilir. Anuyumlu sistemlerde bir ortak saat yardımıyla işlemler gerçekleştirilir. Zamanuyumsuz sistemlerde ise ortak bir saate gerek yoktur. Bilgiler "tokalaşma" ile iletilir. Zamanuyumsuz sistemler, anuyumlu sistemlere göre ne kadar hızlı olsalar da bilginin aktarımı sırasında kayıplar oluşabilir.

Çok sayıda işlemciyi bir araya getirmenin başarımı ne kadar arttıracağı önemli bir sorudur. Diyelim ki H(n) n kadar işlemcinin bir araya getirilmesi sonucu oluşan hızlanmayı göstersin. Bu durumda H(n) = Tek bir işlemci kullanlığında işlem süresi / Çoklu işlemci kullanıldığındda işlem süresi olarak ifade edilebilir. Bir diğer soru n işlemcinin ne kadar etkin kullanıldığıdır. E(n) etkinliği göstermek üzere E(n) = (H(n)/n) * %100 şeklinde olacaktır.

SETI@home
Çok çekirdekli işlemci
Blue Gene

Örgü topolojisi (İngilizce: Mesh Networking (Meshnet)), her bir düğümün diğerinin yerini alabildiği bir ağ topolojisidir.
Bir örgü ağı, akıntı (İngilizce:  flooding) veya yönlendirme (İngilizce: routing) yöntemiyle çalışabilir. Yönlendirme tekniği ile, gönderilen mesajlar, düğümden düğüme atlayarak (İngilizce:  hopping) hedefe ulaşana dek yol boyunca ilerler. Yönlendirme yönetimini kullanan bir ağ, yolun açık olduğunu garantiye almak için, sürekli bağlı kalmaya (İngilizce: continuous connection) izin vermeli ve öz-iyileştirme (İngilizce:  self-healing) algoritmalarını kullanarak kırık/engellenmiş yolların çevresinden dolaşabilmelidir.
Örgü ağları özel amaçlı ağ türlerinden biri olarak görülebilir. MANETler (Mobil özel amaçlı ağlar (İngilizce: mobile ad hoc networks) ile örgü ağları bu yüzden birbirine oldukça yakındır; ancak MANET'ler düğümlerin hareketliliğinden doğan sorunlarla da uğraşmak zorundadır.
Yönlendirme yöntemini kullanan ağların öz-iyileştirme yeteneği sayesinde bir düğüm çökse veya bağlantı zayıflasa bile ağ çalışmaya devam edebilir. Bunun sonucunda, bir noktadan diğer noktaya olan yol sayısı arttıkça, ağın da dayanıklılığı artar. Çoğunlukla kablosuz ağlarda kullanılsa da, kablolu ağlara da uygulanabilir.

Tam örülmüş ağların değeri abone sayısının üssü ile orantılıdır, herhangi iki uç grupların iletişimde olduğu varsayılarak uygun ve bütün son noktalar eklenerek Reed's Law kanunu ile yaklaşık olarak bulunabilir.

Not
Topoloji sadece küçük bir sayıda düğüm birbirine bağlı olduğu zaman kullanılmasına rağmen, fiziksel tam bağlı örgü topolojisi pratik ağlar için genel olarak çok masraflı ve karmaşıktır.

Bu tip ağ topolojisinde ağda bulunan bazı düğümler, birden fazla düğüme noktadan noktaya bağlantı ile bağlıdır. Bu ağdaki her düğüm arasında gider ve karmaşıklığı olmayan fiziksel tam bağlı örgü topolojisinin bazı tekrarlarından faydalanmayı mümkün kılar.

Not
Fiziksel kısmi bağlı örgü topolojisi tabanlı en pratik ağlarda, ağda düğümler arasında iletilen bütün veriler en kısa mesafeyi (ya da yaklaşık en kısa mesafeyi) seçer, bağlantıların birinde bir başarısızlık durumu veya kaçak dışında olan durumlarda veri hedef için alternatif bir yol seçer. Doğru yolu belirli bir zamanda kullanmaya karar vermek için bu ağın düğümlerinin bazı tip mantıksal yönlendirme algoritmalarına sahip olması gereklidir.
Ağ topolojisi, bir bilgisayar ağının çeşitli öğelerinin (bağlantılar, düğümler vb.) düzenlenmesidir. Temelde bir ağın topolojik yapısı fiziksel veya mantıksal olarak tasvir edilebilir. Fiziksel topoloji, bir ağın çeşitli bileşenlerini, aygıt konumu ve kablo kurulumu da dahil olmak üzere yerleştirirken, mantıksal topoloji; fiziksel tasarımından bağımsız olarak, verilerin bir ağ içinde nasıl aktığını gösterir. Düğümler arasındaki uzaklıklar, fiziksel bağlantılar, iletim oranları veya sinyal türleri iki ağ arasında farklılık gösterebilir ancak kullandıkları topolojileri aynı olabilir.
Buna bir örnek, bir yerel alan ağıdır. (LAN) LAN'daki herhangi bir düğüm ağdaki diğer aygıtlara bir veya daha fazla fiziksel bağlantı içerir.Bu bağlantıları grafiksel olarak haritalamak, ağın fiziksel topolojisini tanımlamak için kullanılabilecek bir şekil geliştirir.Bununla beraber bileşenler arasında veri akışının haritalandırılması ise, ağın mantıksal topolojisini belirler.

Ağ topolojilerinin iki temel kategorisi olarak; fiziksel topoloji ve mantıksal topoloji sayılabilir.

Aygıtları bağlamak için kullanılan kablolama düzeni, ağın fiziksel topolojisidir.Bu kablolama düzeni, düğümlerin konumları ve düğümler ile kablolar arasındaki bağlantıları ifade etmektedir.Bir ağın fiziksel topolojisi, ağ erişim aygıtlarının ve ortamların yetenekleri, kapasiteleri, arzu edilen kontrol seviyesi veya hata toleransı ve kablolama veya telekomünikasyon devreleriyle ilgili ortaya çıkacak maliyet gibi konulardan oluşmaktadır.
Bununla beraber, mantıksal topoloji, sinyallerin ağ ortamında veya verilerin ağ üzerinde dolaşımının aygıtların fiziksel ara bağlantılarına bakılmaksızın bir aygıttan diğerine geçme biçimidir. Bir ağın mantıksal topolojisi, mutlaka fiziksel topolojisi ile aynı değildir. Örneğin, tekrarlayıcı merkezleri kullanan çift bükümlü ethernet, fiziksel bir yıldız topolojisi üzerinde taşınan bir mantıksal veriyolu topolojisiydi.Token ring, mantıksal bir halka topolojisidir, ancak fiziksel bir yıldız olarak ortam erişim kontrolü(MAC adresi)'ne kablolanmaktadır.Mantıksal topolojiler genellikle ortam erişim kontrolü yöntemleri ve protokolleriyle yakından ilişkilidir. Bazı ağlar, yönlendiricilerine ve anahtarlarına yapılan yapılandırma değişiklikleri aracılığıyla mantıksal topolojilerini dinamik olarak değiştirebilir.
Ağ topolojisi çalışmaları noktadan noktaya, ortak yol, yıldız, halka veya dairesel, örgü, ağaç, melez ve papatya zinciri olmak üzere sekiz temel topolojiyi tanımaktadır.

Özbekistan, resmî adıyla Özbekistan Cumhuriyeti (Özbekçe: Oʻzbekiston Respublikasi), Orta Asya'da bir ülkedir. Yedi bağımsız Türk devletinden biridir. Kuzeyde Kazakistan, kuzeydoğuda Kırgızistan, güneydoğuda Tacikistan, güneyde Afganistan ve güneybatıda Türkmenistan ile komşudur. Lihtenştayn ile birlikte sadece denize kıyısı olmayan ülkelere sınırı bulunan iki ülkeden biridir. Seküler ve üniter bir cumhuriyet olan Özbekistan 12 il ve bir özerk cumhuriyete (Karakalpakistan) ayrılmıştır. Başkenti Taşkent'tir. Ülke tarihî önemi ve stratejik konumu nedeniyle zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Halkın %85'i Özbekçe konuşur. Rusça, yönetimde ve ülkenin farklı etnik grupları arasında ortak dil olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Tacik ve Kazak azınlıklar bulunur. Ülkede İslam en yaygın dindir, bunu %5 ile Rus Ortodoksluğu takip eder. Müslümanların çoğu Hanefilik mezhebindendir. Özbekistan, Türk Devletleri Teşkilatı, BDT, BM, AGİT, ŞİÖ üyesidir.
Günümüz Özbekistan toprakları antik dönemde İran dillerinin konuşulduğu Mâverâünnehir ve Turan bölgelerinin parçasıydı. Kaydedilmiş ilk yerleşimciler olan Doğu İran kökenli İskitler; M.Ö. 8-6. yüzyıllarda Harezm, Baktriya ve Soğdya bölgelerinde, M.Ö. 3-M.S. 6. yüzyıllarda ise Fergana ve Margiyana bölgelerinde egemenlik kurdular. Bölge 7. yüzyıldaki, Müslümanların İran'ı fethine kadar Ahameniş İmparatorluğu, Grek-Baktriya Krallığı, Part İmparatorluğu ve Sasani İmparatorluğu'nun parçası oldu. Fethin ardından İslam bölgede yayıldı. Aynı dönemde Semerkant, Hive ve Buhara gibi şehirler İpek Yolu sayesinde zenginleşti. İslam'ın Altın Çağı'nda Buhârî, Tirmizî, Birûni ve İbn-i Sina gibi dönemin önde gelen bilim ve ilim adamları bu şehirlerde yetişti. 13. yüzyılda, bölgeye hâkim olan Harezmşahlar Orta Asya'nın tümü ile birlikte Moğol istilalarına yenik düştü. Moğol ordularına katılmış olan Türk boyları bölgeye yerleşerek Özbekistan'ı Türkleştirdiler. 14. yüzyılda kurulan Timur İmparatorluğu'nun başkenti Semerkant, Uluğ Bey devrinde önemli bir bilim merkezi hâline geldi. Bu dönem tarihçiler tarafından Timurlu Rönesansı olarak tanımlanır. İmparatorluk 16. yüzyılda Özbek Şeybânîler tarafından yıkıldı ve bölgede Buhara, Hokand ve Hive hanlıkları kuruldu. Timurlu hanedanından Babür, Hindistan üzerinde egemenlik kurdu.
19. yüzyılda Orta Asya Rus İmparatorluğu'nun kontrolüne geçti. Taşkent bu dönemde Rus Türkistanı'nın başkenti oldu. Sovyetler Birliği 1924'te Sovyet Orta Asyası'nı parçalayarak Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni kurdu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 1991'de Özbekistan Cumhuriyeti ilan edildi.
Ülkeyi kuruluşundan 2016'ya dek yönetmiş olan İslam Kerimov döneminde Özbekistan'ın insan hakları ve bireysel özgürlükler konusundaki politikaları uluslararası kuruluşlar tarafından ağır biçimde eleştirildi. Ancak Kerimov'un 2016'daki ölümünün ardından yeni cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ülkede yaygın olan pamuk köleliği ve çocuk işçiliği konularında reformlara girişti. Serbest ekonomiye geçiş için çalışmalar başlattı ve Özbekistan'ın komşularıyla ilişkileri iyileşti. Uluslararası Af Örgütü 2017/18'de önceki dönemdeki baskıcı uygulamaların ve hukuksuzlukların sadece kalıntılarının kaldığını raporladı. 2020 BM raporu da iyileşmelerin gerçekleştiğini doğruladı.
Özbek ekonomisi hâlen serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecindedir. Ülkenin dış ticaret politikası ithal ikamesine (ithalat ürünlerinin yurt içinde üretilmesi) dayanır. Özbekistan dünyanın en büyük pamuk ihracatçılarından biridir. Sovyet Dönemi'nden kalan dev enerji üretim tesisleri ve doğal gaz kaynakları ülkenin Orta Asya'daki en büyük elektrik üreticisi olmasını sağlamıştır. Ülke Türk Konseyi, TÜRKSOY, BDT, OSCE, BM ve Şanghay İşbirliği Örgütü üyesidir.

Orta Asya'da yaşadığı bilinen ilk insanlar, M.Ö. 1. binyılda bugün Özbekistan olarak bilinen yerin kuzey otlaklarından gelen İskitlerdi. Bu göçebeler bölgeye yerleştiklerinde nehirler boyunca geniş bir sulama sistemi inşa ettiler. Bu dönemde Buhara ve Semerkant gibi şehirler yönetim ve yüksek kültür merkezleri olarak ortaya çıktı. M.Ö. 5. yüzyılda Baktriya ve Soğdya devletleri bölgeye hakim oldular.
Doğu Asya ülkeleri Batı ile ipek ticaretini geliştirmeye başlayınca, Pers şehirleri bu ticaretten yararlanarak ticaret merkezleri haline geldi. Maveraünnehir eyaletinde ve daha doğuda bugün Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde geniş bir şehir ve kırsal yerleşim ağını kullanan Soğdlu aracılar, bu İranlı tüccarların en zengini oldular. İpek Yolu olarak bilinen yerdeki bu ticaretin bir sonucu olarak Buhara ve Semerkant sonunda son derece zengin şehirler haline geldi ve zaman zaman Maveraünnehir, antik çağın en etkili ve güçlü Pers eyaletlerinden biri oldu.
M.Ö. 327'de Makedon hükümdarı Büyük İskender, modern Özbekistan topraklarını içeren Pers İmparatorluğu'nun Sogdiana ve Baktriya eyaletlerini fethetti. Halk direnişi şiddetli olduğundan ve İskender'in ordusunun Makedonya Greko-Baktriya Krallığı'nın kuzeyi haline gelen bölgede batağa saplanmasına neden olduğundan, bu fetih İskender'e pek yardımcı olmadı. Krallık, M.Ö. 1. yüzyılda Yuezhi egemenliğindeki Kuşan İmparatorluğu ile değiştirildi. Yüzyıllar boyunca Özbekistan bölgesi, Part İmparatorluğu ve Sasani İmparatorluğu da dahil olmak üzere Pers imparatorluklarının kontrolünde kaldı. Daha sonra Eftalitler ve Göktürk halkları bölgede kontrolü sağladı.

Yedinci yüzyıldan itibaren Müslüman fetihleri, Arapların İslam'ı Özbekistan'a getirmelerine yardımcı oldu. Aynı dönemde İslam dini göçebe Türk halkları içinde yayılmaya başladı. Sekizinci yüzyılda, Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasındaki bölge olan Maveraünnehir, Araplar tarafından fethedildi ve İslam'ın Altın Çağı'dan hemen sonra bir odak noktası haline geldi. Bu dönemde bilginlerin başarıları arasında trigonometrinin modern biçimine ulaşması, optikte, astronomide ve ayrıca şiir, felsefe, sanat, hat sanatındaki ilerlemeler vardı ve Müslüman Rönesansı bu bölgede yayıldı.
Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Maveraünnehir, Samanoğulları Devleti'ne dahil oldu. Daha sonra Maveraünnehir, Türklerin yönettiği Karahanlıların yanı sıra Selçuklular ve Karahıtayların kontrolüne geçti.
13. yüzyılda Cengiz Han yönetimindeki Moğol İmparatorluğu bölgeyi fethetti. Orta Asya'nın Moğol istilası Buhara, Semerkand, Ürgenç şehirlerinin işgalleri toplu katliamlara ve Harezmi'nin bazı bölümlerinin tamamen yerle bir edilmesi gibi benzeri görülmemiş bir yıkıma yol açtı.
Cengiz Han'ın 1227'de ölümünün ardından imparatorluğu dört oğlu ve aile üyeleri arasında paylaştırıldı. Maveraünnehir'in çoğunun kontrolü Cengiz Han'ın ikinci oğlu Çağatay Han'ın doğrudan soyundan gelenlerin elinde kaldı. Çağatay topraklarında düzenli bir ardıllık, refah ve iç barış hüküm sürdü ve Altın Orda Devleti kuruldu.

Bölgeye daha sonra Özbek Hanlığı ve Timur İmparatorluğu hakim oldu. Timur, fethettiği geniş topraklardan çok sayıda zanaatkâr ve bilgini başkenti Semerkant'ta bir araya getirerek, böylece imparatorluğuna zengin bir kültürü aşıladı. Onun hükümdarlığı ve soyundan gelenlerin hükümdarlığı sırasında, Semerkant'ta ve diğer nüfus merkezlerinde çok çeşitli dini ve saray inşaat başyapıtları üstlenildi. Timur'un Torunu Uluğ Bey, dünyanın ilk büyük astronomlarından biriydi. Timurlu hanedanlığı döneminde Çağatay Türkçesi edebi bir dil olarak kabul gördü. Ali Şir Nevai 15.yy'da Herat şehrinde edebiyat faaliyetlerini sürdürdü.
Daha sonrasında ise bölge Rus İmparatorluğu tarafından işgal edilinceye kadar Buhara Emirliği, Hive Hanlığı ve Hokand Hanlığı gibi devletlerin kontrolüne girdi. 1920'nin başlarında, Orta Asya sıkı bir şekilde Rusya'nın elindeydi ve Bolşeviklere karşı bazı erken direnişlere rağmen Özbekistan ve Orta Asya'nın geri kalanı Sovyetler Birliği'nin bir parçası oldu. 27 Ekim 1924'te Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1941'den 1945'e kadar 2. Dünya Savaşı sırasında Özbekistan'dan 1.433.230 kişi Kızıl Ordu'da Nazi Almanya'sına karşı savaştı.

Özbek ulusu ilk olarak Cengiz Han'ın torunu Şiban'ın soyundan gelen Ebü'l-Hayr Han'ın önderliğinde Deşt-i Kıpçak'taki çeşitli Türk boyları ve kabilelerinin Özbek/Şeybani Hanlığı etrafında örgütlenmesiyle oluşmuştur. Hanlık, Ebü'l-Hayr Han'ın vefatından sonra bir süre karışıklık içinde kalmış ve Özbekler dağılmışlardır. Torunu ve Şah Budak'ın oğlu Şeybânî Han, dağınık hâldeki Özbekleri birleştirmiş ve seferler düzenlemiştir. Timurlu Devleti'ndeki taht kavgalarından yararlanan Şeybânî Han, Mâverâünnehir ile Harezm'i ele geçirip Timurlu Devletini yıkmış ve Hanlığın başkentini Buhara'ya taşımıştır. Bundan sonra Timurlu halkı da Özbek ulusuna girmiş ve Deşt-i Kıpçak'tan gelen bu göçebe Özbekler Timurlu topraklarına yerleşmiştir, bu Türk topluluklarının kültürel etkileşimiyle günümüzdeki Özbekler teşkil olmuştur.

Özbekistan, 20 Haziran 1990'da egemenliğini, 1 Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan etmiştir. 29 Aralık 1991 tarihinde düzenlenen referandumla bağımsızlık ilanı onaylanmıştır. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra gelişmiş ülkelerle özellikle ekonomik anlamda ilişkiler kurmuştur. Özbekistan zengin yer altı kaynaklarını diğer ülkelere satma imkânı bulmuştur. Özbekistan çok eskiye dayanan köklü devlet geleneği sayesinde bağımsızlığını kazandıktan kısa süre sonra Orta Asya'nın güçlü devleti hâline gelmiştir ve günümüzde de Orta Asya liderliği konusunda Kazakistan ile rekabet hâlindedir. Bağımsızlığından 2 Eylül 2016 tarihindeki ölümüne kadar devlet başkanlığını İslam Kerimov yürütmüştür. Bugün Özbekistan cumhurbaşkanlığı görevini, 4 Aralık 2016 tarihinde cumhurbaşkanı olarak seçilen Şevket Mirziyoyev yürütmektedir.

Özbekistan 447.400 kilometre karelik bir alana sahiptir. Bölgeye göre dünyanın 56., nüfusa göre ise 40. büyük ülkesidir. Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri arasında, bölgeye göre dördüncü ve nüfusa göre ikinci en büyük ülkedir.
Özbekistan 37° ve 46° Kuzey enlemleri ile 56° ve 74° Doğu boylamları arasında yer alır. Batıdan doğuya 1.425 kilometre ve kuzeyden güneye 930 kilometre uzanır. Kuzey ve kuzeybatıda Kazakistan ve Aralkum Çölü (eski adıyla Aral 

İlişkisel veritabanı, 1970 yılında Edgar Frank Codd tarafından önerildiği gibi, organizasyonu ilişkisel veri modeline dayanan bir dijital veritabanıdır. İlişkisel veritabanlarını korumak için kullanılan çeşitli yazılım sistemleri bir ilişkisel veritabanı yönetim sistemi (RDBMS) olarak bilinir. Neredeyse tüm ilişkisel veritabanı sistemleri, sorgulama ve veritabanının bakımı için dil olarak SQL(Structured Query Language) kullanmaktadırlar.

Bu model, verileri her bir satırı tanımlayan benzersiz bir anahtarla sütunların ve satırların bir veya daha fazla tabloya (veya ilişkilere) düzenler. Satırlara kayıt veya "tuple" denir. Genellikle, her tablo / ilişki bir varlık türünü (müşteri veya ürün gibi) temsil eder. Satırlar, o varlık türünün örneklerini ("Berk" veya "sandalye" gibi) ve bu örneğe atfedilen değerleri (adres veya fiyat gibi) temsil eden sütunları temsil eder.

Bir tablodaki her satırın kendine has ve benzersiz anahtarı vardır. Bir tablodaki satırlar, bağlantılı satırın benzersiz anahtarı için bir sütun ekleyerek diğer tablolardaki satırlara bağlanabilir (bu sütunlar yabancı anahtarlar olarak bilinir). Edgar Codd isteğe bağlı olarak karmaşıklığın veri ilişkilerinin basit bir kavramlar dizisi ile temsil edilebileceğini gösterdi.
Bu işlemin bir kısmı, bir tablodaki bir ve yalnızca bir satırı sürekli olarak seçebilmeyi veya değiştirmeyi içermektedir. Bu nedenle, çoğu fiziksel uygulamanın her tablo için benzersiz bir birincil anahtarı vardır. Tabloda yeni bir satır yazıldığında, birincil anahtarda (PK) yeni benzersiz bir değer oluşturulur.Sistemin öncelikli erişmek için kullandığı anahtar budur. Sistem performansı PK'ler için optimize edilmiştir.Buna ek olarak alternatif anahtarlar (AK) tanımlanabilir. Genellikle bir AK oluşturmak için birkaç sütun gerekebilir. PK'ler ve AK'ler, bir tablodaki bir satırı benzersiz şekilde tanımlama yeteneğine sahiptir. Dünyada benzersiz bir kimliği, küresel olarak benzersiz bir tanımlayıcı olan global güvenlik sağlayacak ek teknoloji uygulanabilir.Ancak bunlar daha geniş sistem gereksinimleri karşılandığında kullanılabilecektir.
Bir veritabanı içindeki birincil anahtarlar tablolar arasındaki ilişkileri tanımlamak için kullanılır. Bir PK başka bir tabloya taşındığında, diğer tabloda bir yabancı anahtar haline gelir. Her hücre yalnızca bir değer içerebilir ve PK, normal varlık tablosuna taşınırken, bu tasarım deseni bire-bir veya birden-çoğa ilişkiyi temsil edebilir. Çoğu ilişkisel veritabanı tasarımı, diğer varlık tablolarından gelen PK'leri içeren ek bir tablo oluşturarak çoktan çoklu ilişkiler kurar ve ilişki bir varlık haline gelir.Çözümleme tablosu daha sonra uygun şekilde adlandırılır.Ve sonuç olarak iki FK ve bir PK oluşturmak üzere birleştirilir.

İlişkiler, farklı tablolar arasında mantıksal bir bağlantıdır. Bu alan tablolar arasındaki etkileşime dair bir ilişki kurulmasını ve düzenlenmesini kapsamaktadır.

Veritabanı yönetim sisteminin (DBMS) etkin ve doğru bir şekilde çalışması için ACID işlemlerine(Atomik yapı, tutarlılık, izolasyon, dayanıklılık) sahip olması gerekir.

RDBMS içindeki programlama işlemlerinin çoğu saklı yordamlar(SP) kullanılarak gerçekleştirilir. Genellikle, bir sistemin içinde ve dışında aktarılan bilginin miktarını büyük ölçüde azaltmak için prosedürler kullanılabilir. Güvenliğin artması için, sistem tasarımı yalnızca tablolara değil saklı yordamlara da erişim düzenlemesi sağlayabilir. Temel saklı yordamlar, yeni veri eklemek ve mevcut verileri güncellemek için gerekli mantığı ve algoritmaları içerir. Verilerin işlenmesi veya seçilmesi ile ilgili ek kural ve mantıkların uygulanması için daha karmaşık prosedürler yazılabilir.

İlişkisel veritabanı ilk olarak Haziran 1970'te IBM'in San Jose Araştırma Laboratuvarının Edgar Codd tarafından tanımlandı.Codd'un RDBMS olarak nitelendirdiği şeyleri Codd'un 12 kuralında özetlemektedir.Böylelikle ilişkisel veritabanı en yaygın veritabanı türü haline geldi. İlişkisel modelin yanı sıra diğer modeller arasında hiyerarşik veritabanı modeli ve ağ modeli bulunur.
Aşağıdaki tablo, bazı önemli ilişkisel veritabanı terimlerini ve karşılık gelen SQL terimlerini özetlemektedir:

Bir ilişki, aynı özniteliklere sahip bir dizi kayıt(tuple) olarak tanımlanır. Bir grup genellikle bir nesneyi ve o nesne hakkındaki bilgileri temsil eder. Nesneler genellikle fiziksel nesneler veya kavramlardır. Bir ilişki genellikle satırlar ve sütunlar şeklinde düzenlenmiş bir tablo olarak tanımlanır. Bir öz nitelik tarafından başvurulan tüm veriler aynı etki alanındadır ve aynı kısıtlamalara uygundur.
İlişkisel model, bir ilişkiye ait verilerin özel bir düzene sahip olup olmadığını ve verilerin nitelikler üzerinde herhangi bir emir verip vermediklerini belirtir.Uygulamalar aracılığıyla sorgular belirtilerek verilere erişme, seçme, nitelikleri tanımlama, proje ve ilişkileri birleştirmek ve katılma gibi işlemler gerçekleştirilebilir.İlişkiler, "insert", "delete" ve "update" operatörlerini kullanarak değiştirilebilir. Yeni veri setleri açık değerler sağlayabilir veya bir sorgudan türetilebilir. Benzer şekilde, sorgular güncelleme veya silme için verileri tanımlar.
Her veri seti fiziksel alanda kapladığı yer gereği benzersizdir.Ancak yine de ilişkisel modelde, yalnızca, veri seti birincil anahtarsa kesin olarak benzersiz olduğu anlaşılır.Bununla birlikte, her bir satır için bir birincil anahtarın tanımlanması ya da kayıtlı bir grup olarak tanımlanmasına gerek yoktur.Çünkü bu yöntem tutarsızlığa sebep olmaktadır.

İlişkisel bir veritabanında, tüm veriler saklanır ve ilişkiler aracılığıyla erişilir. Verileri depolayan ilişkilere "taban ilişkileri" denir ve uygulamalarına "tablolar" denir. Diğer ilişkiler verileri saklamaz, ancak ilişkisel operasyonları diğer ilişkilere uygulayarak hesaplanmaktadır. Bu ilişkilere bazen "türetilmiş ilişkiler" denir. Uygulamalarda bunlara  "sorgular" denir. Türemiş ilişkiler, çeşitli ilişkilerden bilgi almalarına rağmen tek bir ilişki şeklinde ifade edilebilmesi açısından oldukça elverişlidir. Ayrıca, türetilmiş ilişkiler bir soyutlama katmanı olarak kullanılabilir.

Bir alan, belirli bir öznitelik için olası değerlerin kümesini tanımlar ve öznitelik değerinde bir sınırlama olarak kabul edilebilir. Matematiksel olarak, bir alanı bir özniteliğe eklemek, öznitelik için herhangi bir değerin belirtilen kümedeki bir öge olması gerektiği anlamına gelir. Örneğin, "ABC" karakter dizisi tam sayı alanında değil, 123 tam sayısı değeridir. Alanın bir başka örneği "Cinsiyet" alanının olası değerleri ("Erkek," Kadın ") olarak tanımlar.Böylece" Cinsiyet "alanı (0.1) veya (E, K) gibi girdi değerlerini kabul etmez.

Kısıtlamalar bir niteliğin alan adını daha da kısıtlamayı mümkün kılar. Örneğin, bir kısıtlama belirli bir tam sayının özniteliğini 1 ile 10 arasındaki değerlere kısıtlayabilir. Kısıtlamalar, iş kurallarını veritabanında uygulamak için bir yöntem sağlar. SQL, denetim kısıtlamaları biçiminde kısıtlama işlevselliği uygular. Kısıtlamalar, ilişkilerde saklanabilecek verileri kısıtlar. Bunlar genellikle, bir boolean değeriyle sonuçlanan, verilerin kısıtlamayı karşılayıp karşılamadığını gösteren ifadeler kullanılarak tanımlanır. Kısıtlamalar, tek özniteliklere, bir veri setine veya bütün bir ilişkiye uygulanabilir. Her öznitelik ilişkili bir alan olduğundan, kısıtlamalara sahiptir (alan kısıtlamaları). İlişkisel model için iki ana kural, varlık bütünlüğü ve referans bütünlüğü olarak bilinir.

Birincil anahtar, tablodaki bir takımı benzersiz olarak belirtir. Bir özniteliğin iyi birincil anahtarı olması için tekrar etmemesi gerekir. Doğal özellikler (girilen verileri tanımlamak için kullanılan özellikler) bazen iyi birincil anahtarlar olmakla birlikte, bunun yerine yedek anahtarlar kullanılır. Bir vekil anahtarı, onu benzersiz bir şekilde tanımlayan bir nesneye verilen yapay bir özelliktir (örneğin, bir okuldaki öğrenciler hakkında bir bilgi tablosunda, hepsini ayırt etmek için öğrenci kimliğine sahip olabilirler). Vekil anahtar kendine özgü bir anlam taşımayan, ancak bir kümeyi benzersiz şekilde tanımlama yeteneği sağlayan yararlı bir kullanımdır.Özellikle N: M kararlılığı açısından diğer yaygın kullanım ise, bileşik anahtardır. Bileşik anahtar, bir tabloda iki veya daha fazla öznitelikten oluşan ve birlikte kullanılarak bir kaydın benzersiz şekilde tanımlandığı bir anahtardır. (Örneğin, öğrenciler, öğretmenler ve sınıflar ile ilgili bir veritabanı verilsin.Sınıflar, derslik numaralarının ve eğitim döneminin birleşik bir anahtarı ile benzersiz olarak tanımlanabilir, çünkü başka hiçbir sınıf öznitelikleri tam olarak aynı kombinasyona sahip olamaz.) Her ne kadar bunun gibi birleşik bir anahtar, zayıf bir sistem olmasına rağmen, bir veri doğrulama biçimi olarak kullanılabilir.

Yabancı anahtar, ilişkisel tablodaki başka bir tablonun birincil anahtar sütunuyla eşleşen bir alandır. Yabancı anahtar, çapraz referans tabloları için kullanılabilir. Yabancı anahtarların, başvuru ilişkisinde benzersiz değerlere sahip olması gerekmez. Yabancı anahtarlar, başvurulan ilişkide bir veya daha fazla öznitelik alanını sınırlamak için başvurulan ilişkideki öznitelik değerlerini etkili biçimde kullanır. Bir yabancı anahtar, bilgisayar bilimi açısından olarak şöyle tanımlanabilir: "Bir tabloda ya da ilişkide kullanılan bir anahtar alanı başka bir tabloda ya da ilişkide yer alıyorsa, yani bir anahtar alanı başka bir anahtar alanını gösteriyorsa buna yabancı anahtar denir."

Saklı yordam, veritabanıyla ilişkilendirilen ve genellikle veritabanında saklanan yürütülebilir koddur. Saklı prosedürler genellikle ortak işlemleri (örn. Bir ilişkiye eklemek, kullanım modelleri hakkında istatistiksel bilgi toplamak veya karmaşık iş mantığını ve hesaplamalarını kapsüllemek gibi) toplamakta,özelleştirmekte ve standartlaştırmaktadır.Sıklıkla güvenlik veya basitlik için bir uygulama programlama arabirimi (API) olarak kullanılırlar. SQL RDBMS'lerdeki saklı yordamların uygulamaları genellikle geliştiricilerin standart bildirimsel SQL sözdizimine yordamsal uzantılardan 

İnsan bilgisayar etkileşimi, insanların bilgisayarlar ile etkileşimini inceler. Disiplinlerarası bir alandır. Bilgisayar bilimlerinin yanında, daha pek çok alan ile ilintilidir.
İnsanın ve bilgisayarın etkileşimi, arayüzler aracılığı ile gerçekleşir. Bu arayüzler, yazılımın bir işlevi olabileceği gibi, çeşitli donanım bileşenleri (çevresel bileşenler) ile de etkileşim sağlanabilir.
Kavram tarihsel sırası ile, İME (İnsan - Makine Etkileşimi, Man - Machine Interaction), BİE (Bilgisayar - İnsan Etkileşimi, Computer - Human Interaction) ve İBE (İnsan - Bilgisayar Etkileşimi, Human - Computer Interaction) biçiminde gelişmiş ve isimlendirilmiştir.

Bilgisayar Bilimleri
Tasarım
Kullanılabilirlik, kullanım kolaylığı (ing. usability)
Antropoloji
Ruhbilim
Toplumbilim
Toplumsal ruhbilim
Yapay Zeka
Ergonomi
Bilişsel Bilimler
Anlambilim
İletişim Bilimleri

İnsan Bilgisayar Etkileşimi ve Kullanılabilirlik Mühendisliği
ODTÜ İnsan Bilgisayar Etkileşimi Araştırma Grubu5 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ODTÜ İnsan Bilgisayar Etkileşimi Araştırma ve Uygulama Laboratuvarı26 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İşletim sistemi (Operating System, OS), bir bilgisayarın donanım kaynaklarını yöneten ve uygulama yazılımlarına hizmet sağlayan yazılım katmanıdır.Donanım ile uygulama yazılımları arasında ara katman görevi görerek, kullanıcıların sisteme erişmesini ve etkileşim kurmasını sağlar.Başlıca örnekleri arasında Microsoft Windows, macOS, GNU/Linux dağıtımları, Android ve iOS yer alır.
İşletim sistemleri yalnızca kişisel bilgisayarlar, cep telefonları ve web sunucularıyla sınırlı değildir. Dijital işlevlere sahip neredeyse tüm cihazlarda, örneğin motorlu taşıtlarda, beyaz eşyalarda, akıllı saatler de kendi işletim sistemlerine sahiptir.
İşletim sistemleri, sahip oldukları işlevlerin genişliği ile değil, donanım kaynaklarını verimli kullanma yetenekleriyle değerlendirilmelidir. Modern işletim sistemleri, çoklu görev yönetimi, bellek yönetimi, dosya sistemleri ve kullanıcı arabirimi gibi kritik işlevleri yerine getirir ve cihazların performansını optimize eder.

1940'lı yıllarda elektronik dijital işletim sistemi dâhil hiçbir işletim sistemi yoktu. O zamanki elektronik sistemler, sıralı mekanik şalterler veya panolar üzerindeki kablolar ile çalışıyordu. Örneğin, delikli kâğıt kartları verilerinden, bordro çeklerin askerî veya kontrollü baskı için balistik tablolar oluşturan özel amaçlı sistemleri elde edilmişti. Programlanabilir genel amaçlı bilgisayarlar icat edildikten sonra makine dilleri, (ikili rakam 0 ve 1 delikli kâğıt şerit üzerine dizeleri oluşturan) programlama sürecini hızlandırdı ve ardından tanıtıldı.

1940'lar-1950'ler: İlk bilgisayarlar büyük makinelerdi ve genellikle özel amaçlar için kullanılıyorlardı. İşletim sistemleri bu dönemde "yönetim programları" olarak adlandırılıyor ve temel giriş/çıkış işlemlerini kontrol ediyordu. Örneğin, UNIVAC 1'in işletim sistemi C-10, 1950'lerde kullanıldı.
1960'lar: Bu dönemde çoklu işlem ve çoklu kullanıcı kavramları ortaya çıkmaya başladı. IBM OS/360 gibi işletim sistemleri, geniş bellek yönetimi ve çoklu işlem desteği sunuyordu.
1970'ler: İşletim sistemleri daha da gelişti ve mini-bilgisayarlar popüler hale geldi. UNIX, bu dönemde ortaya çıktı ve çoklu kullanıcı desteği, dosya sistemi ve komut satırı arayüzü ile dikkat çekti.
1980'ler: Kişisel bilgisayarların yükselişi ile işletim sistemleri daha kullanıcı dostu hale geldi. Microsoft DOS (Disk Operating System) ve Apple Macintosh için System 1 bu dönemde tanıtıldı.
1990'lar: Bu dönemde GUI (Graphical User Interface) tabanlı işletim sistemleri yaygınlaştı. Windows 95, 98 ve NT, kullanıcı dostu arayüzleri ve ağ yetenekleri ile büyük popülarite kazandı. Aynı dönemde Linux da gelişmeye başladı.
2000'ler: İnternet ve ağ teknolojilerinin büyümesiyle işletim sistemleri ağa daha fazla odaklandı. Windows XP, Windows 7 ve Windows 10 gibi işletim sistemleri kullanıcı deneyimini geliştirdi. Macintosh System 7, çoklu görev yetenekleri, TrueType font desteği ve gelişmiş ağ özellikleri ile dikkat çekti. Aynı zamanda açık kaynak Linux işletim sistemleri de daha fazla kabul gördü. Debian, Redhat, Mandrake, Suse ve türevleri yaygınlaştı.
2010'lar: Mobil cihazların yükselişi, mobil işletim sistemlerini (iOS, Android) öne çıkardı. Bulut bilişim, sanal makineler ve konteyner teknolojileri işletim sistemlerinin dağıtımını ve yönetimini değiştirdi.

Gerçek zamanlı işletim sistemi, gerçek zamanlı uygulamaları çalıştırmayı amaçlayan çok görevli bir işletim sistemidir. Gerçek zamanlı işletim sistemleri genellikle özel zamanlama algoritmalarında kullanılmaktadır. Böylece, doğanın determinist davranışı elde edilebilmektedir. Gerçek zamanlı işletim sistemlerinin ana teması, olaylara hızlı ve tahmin edilebilir bir tepki vermesidir. Ayrıca gerçek zamanlı işletim sistemlerinde, olay güdümlü veya zaman paylaşımlı bir tasarım vardır. Öncelikli görevleri arasında bir olaya dayalı sistem anahtarları yer almaktadır. Bu sistem anahtarları, zaman paylaşımlı işletim sistemlerinin saat kesmelerine dayalı görevlere geçiş yapmaktadır.
Gerçek Zamanlı işletim sistemlerine örnek olarak, QNX gösterilebilir.

Çok kullanıcılı işletim sistemi, birden fazla kullanıcının aynı anda tek bir bilgisayar sistemine erişmesini sağlamaktadır. Bu sistem, zaman paylaşımı yoluyla bir bilgisayara birden çok kullanıcının erişimini sağlamaktadır. Bundan dolayı bu sistemler, zaman paylaşım sistemli çok kullanıcılı sistemler olarak sınıflandırılmaktadır. Çok kullanıcılı bir işletim sistemine karşı tek kullanıcılı işletim sistemleri, bir seferde tek bir kullanıcı tarafından kullanılabilmektedir. Örneğin bir Windows işletim sisteminde, birden fazla hesap için birden çok gerçek kullanıcı yoktur. Bunun yerine, sadece ağ yöneticisi gerçek kullanıcıdır.

İşletim sistemi, aynı anda birden fazla görevin yerine getirilmesini sağlamaktadır. Bu sistemde, tek bir programın aynı anda çalışmasına izin verildiğinde; sistem, tek bir görevi sistemin altında gruplandırmaktadır. Bu tür sistemler, bir çoklu görev işletim sistemi olarak sınıflandırılmaktadır. Yani çoklu görev, iki tip ön veya kooperatif davranarak olabilmektedir. Önleyici çoklu görev işletim sistemi, işlemcide her program için bir yuva dilim ve zaman ayırmaktadır. Unix-Solaris gibi işletim sistemleri ve Linux desteği gibi önleyici çoklu görev örnek olarak verilebilir. Çoklu görev; kooperatif tanımlanmış bir şekilde, diğer işlemler için zaman tanımak amacıyla her işleme dayanarak elde edilmektedir. Windows 95, kooperatif çoklu görev desteği için örnek gösterilebilir.

Bir dağıtılmış işletim sistemi bağımsız bir bilgisayar grubunu yönetmekte ve onların tek bir bilgisayarda görünmesini sağlamaktadır. Bu, bağlı olabilmekte ve birbirlerinin iletişim ağına bağlı bilgisayarların gelişimini sağlamaktadır. Dağıtık hesaplama, birden fazla makine üzerinde yapılmaktadır. Bir grup çalışması içinde bilgisayarlar yapıldığında, bir dağıtık sistem oluşturulmaktadır.

Gömülü işletim sistemleri, gömülü sistemlerde kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Daha az özelliğe sahip PDA'lar gibi küçük makinelerde çalışacak şekilde tasarlanmıştır. Bu sistemlerin kaynakları sınırlı sayıda faaliyet göstermektedir. Bu sistemlerin tasarımı son derece verimlidir. Windows CE ve Minix 3, gömülü işletim sistemlerinin bazı örnekleridir.
Bir işletim sistemi, kavramsal olarak üç grupta toplanabilecek bileşenlerden oluşmaktadır: kullanıcı arayüzü, komut satırı yorumlayıcısı ("kabuk") alt düzey sistem işlevleri ve bir çekirdek. Çekirdek, işletim sisteminin kalbidir. Adından da anlaşılabileceği gibi, "kabuk", çekirdeğin çevresini sarmaktadır. Donanımla iletişim kurmak çekirdeğin işidir.
Kimi işletim sistemlerinde kabuk ve çekirdek tümüyle ayrı bileşenlerken, kimilerinde bu ayrım yalnızca kavramsaldır.
Çekirdek tasarımları, yekpare (monolitik) çekirdekler, mikro-çekirdekler ve ekzoçekirdekler olarak üç ana gruba ayrılmaktadır. UNIX, Windows, MS-DOS gibi geleneksel ticari sistemler ve Linux gibi yaklaşımlar monolitik çekirdek kullanmaktadır. QNX, BeOS, Windows NT gibi yeni sistemlerin çoğu mikro çekirdek yaklaşımını kullanmaktadır. Araştırma amacıyla geliştirilen işletim sistemlerinin çoğu da mikro-çekirdek kullanmaktadır. Ekzo-çekirdekler ise henüz araştırma aşamasındadır.

1994 yılında Commodore International iflas ettikten sonra, Amiga kişisel bilgisayarlarının tüm hakları Amiga Inc'e kalmıştır. Amiga işletim sisteminin tekrar geliştirilebilmesi için, 2006 yılında PowerPC üzerinde uzmanlaşmış yazılım şirketi Hyperion Entertainment lisans vermiştir. Bir süre sonra, tüm haklar bu şirkete kalmıştır. AmigaOS, 4 ExecSG (Second Generation) çekirdeği üzerine kurulmuştur. AmigaOS, kurulduğu donanımdan maksimum performansı alan ve mükemmel birçok görevlilik (multitasking) özelliğine sahip olan, çok esnek bir işletim sistemidir. Commodore International; yazdığı AmigaOS 3.1 işletim sisteminin kaynak kodlarından devam ederek, günümüzde işletim sistemini 4.1 update 5 sürümüne kadar yükselmiştir. Çok yakında Hyperion Entertainment, yeni ve gelişmiş amiga donanımı olan Amigaone X1000 ile AmigaOS 4.2 'yi piyasaya sürmüştür.

GNU/Linux, UNIX benzeri bir işletim sistemidir. Bu işletim sistemi, bilgisayarlardan kol saatlerine kadar çok çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. GNU/Linux, Unix'e benzeyen, ancak tamamen orijinal kod ile ücretsiz ve açık kaynak bir işletim sistemi yaratmaya çalışan bir programcı kitlesi iş birliğidir. 1983 yılında Richard Stallman tarafından başlatılan GNU projesi ile 1991 yılında Linus Torvalds tarafından başlatılan çekirdek tasarımının birleşimidir. Bu nedenle Linux çekirdeği ve GNU yazılım koleksiyonunun kullanıldığı bu işletim sistemine GNU/Linux denmektedir. Bugün, dünyanın dört bir yanına yayılmıştır ve sürekli olarak gelişim içerisindedir.
GNU/Linux, açık kaynak koduna sahip ve özgür (free software) bir işletim sistemidir. Bu sistemde bir hata tespit edilirse, dünyanın herhangi bir yerindeki bir programcı çok kısa sürede bu sorunu çözebilmektedir. GNU/Linux işletim sistemi çok karmaşık programları bir arada açsa bile, bilgisayar sorunsuz bir şekilde çalışmaya devam edebilmektedir. İnternetten ücretsiz indirilebilmekte ve talimatlar takip edilerek bilgisayara kurulabilmektedir. Açık kaynak sürücüler çekirdek içine gömülü olduğu için tek tek kurulması gerekmemektedir. Ancak, bir sorun ile karşılaşılırsa veya kapalı kaynak sürücüler kullanılmak istenirse, geliştiricilerin yazdığı yazılımlar kullanılabilmektedir.
Tüm bunlara rağmen, tahmini hesaplar, GNU/Linux'un %1,1 oranlarında kişisel bilgisayarlarda kullanıldığını göstermektedir. Ancak GNU/Linux, sunucular ve gömülü sistemler tarafından yaygın olarak benimsenmiştir. GNU/Linux, birçok alanda Unix'in yerini almaktadır ve dünyada en güçlü 10 bilgisayarda kullanılmaktadır. Ubuntu, Android, Debian, Arch Linux, Pardus, GNU/Linux dağıtımlarına örnek verilebilir.
Eskiden son kullanıcı tarafında pek fazla etkili olmayan ve tercih edilmeyen GNU/Linux; son yıllarda Ubuntu, Linux Mint, Pardus, Fedora Linux gibi dağıtımlarla son kullanıcıya da hitap etmeye başlamıştır. Özellikle Ubuntu sayesinde çok fazla insan GNU/Linux'u tercih e

Cephe yönelimli programlama veya ilgiye yönelik programlama, çapraz kesim işlerini bölerek modülerliği artırmayı amaçlayan bir programlama yaklaşımıdır. Bütün programlama yaklaşımlarında kodlar uzadıkça, kodların anlaşılabilirliği çok düşmekte, bazen de içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Programlamanın varlığıyla birlikte bu sorun da hep var olmuştur. Bu sorunla savaşabilmek için sürekli çalışmalar devam etmektedir, bu süreçte ortaya çıkan önemli bir programlama yaklaşımı da Cephe Yönelimli Programlamadır.
Cephe yönelimli yazılım geliştirme ve cephe yönelimli programlama paradigmaları, özellikle çapraz kesim konusunda, modüler programlamayı kolaylaştırmaya çalışmaktadır. Cephe yönelimli yazılım geliştirme, bileşik dil, çevre ve yöntem kullanırken, cephe yönelimli programlama, her şeyden önce, dil değişikliklerini kullanarak bunu gerçekleştirmektedir.
Sorunların ayrılması, bir programın, işlevsellikte, olabildiğince çakışan farklı kısımlara ayrılmasını gerektirmektedir. Yordamsal programlama ve nesne yönelimli programlama dahil tüm programlama teknikleri işlerin küçük varlıklara ayrılması ya da giydirilmesini desteklemektedir. Örneğin, metotlar, paketler, sınıflar ve yöntemlerin hepsi, programcılara, küçük birimler olarak yardımcı olurlar. Ama bazı işler, bu tarz giydirmeye karşı çıkmaktadırlar. Yazılım mühendisleri, bunları, çapraz kesim işleri olarak adlandırmaktadır, çünkü, program içerisindeki pek çok modülü, çapraz olarak kesmektedirler.

Kimi kod, anlamayı ve akılda tutmayı zorlaştıracak şekilde "dağınık" ve karmaşıktır. Tek bir iş (kaydetmek gibi) pek çok modül (örn.. sınıflar ve yöntemler) üzerinden dağılım gösterdiğinde dağınıktır. Bu, kaydı değiştirmek için, değişen, etkilenmiş olan tüm modülleri değiştirmek anlamına gelmektedir. Modüller, çoklu işlerle (örn.: hesap işlemi, kayıt ve güvenlik) karmaşık şekilde biter. Bu, tek bir modül değişiminin, tüm karmaşık işleri anlamayı gerektirdiği anlamını taşımaktadır. 
Örneğin, bir bankacılık uygulamasının bir hesaptan diğerine para transferi yapılan metodunu ele alalım:

void transfer(Account fromAccount, Account toAccount, int amount) {
  if (fromAccount.getBalance() < amount) {
    throw new InsufficientFundsException();
  }
 
  fromAccount.withdraw(amount);
  toAccount.deposit(amount);
}

(örnekler Java-benzeri sözdizimde verilmiştir, çünkü cephe yönelimli programlamaya ilişkin çalışmalarda Java veya Java benzeri sözdizimler kullanılmaktadır)
Bununla birlikte, bu transfer metodu gerçek dünyada bir bankacılık uygulamasına uygun görünmemektedir. İşlemi yapan kullanıcının, olması gereken kullanıcı olup olmadığına ilişkin güvenlik kontrolleri yapılmalıdır, veri kaybını önlemek için etkileşim içinde gerçekleşmelidir, loglama yapılmalıdır vs. Tüm bunların basitçe yapılmış hali şuna benzer:

void transfer(Account fromAccount, Account toAccount, int amount) {
  if (!getCurrentUser().canPerform(OP_TRANSFER)) {
    throw new SecurityException();
  }
 
  if (amount < 0) {
    throw new NegativeTransferException();
  }
  if (fromAccount.getBalance() < amount) {
    throw new InsufficientFundsException();
  }
 
  Transaction tx = database.newTransaction();
 
  try {
     fromAccount.withdraw(amount);
     toAccount.deposit(amount);
     tx.commit();
     systemLog.logOperation(OP_TRANSFER, fromAccount, toAccount, amount);
  }
  catch(Exception e) {
     tx.rollback();
  }
}

Yapılan basit işlemin içine başka çeşitli işler girdiği için kod şıklığını ve basitliğini yitirdi. Transaction'lar, güvenlik, loglama; bunlar hep araya giren işler oldular.
Aynı zamanda, uygulamanın güvenlik işlerini (örneğin) hemen değiştirmek ihtiyacı duyarsak, ne olacağını düşününüz. Programın güncel versiyonunda, sayısız yönteme karşın, güvenlik ile ilgili operasyonların, "dağınık" gibi görünmektedir ve bu tür bir değişiklik, temel bir çaba gerektirmektedir. İşte bu yüzden, çapraz kesim işlerinin, kendi modülleri içerisinde, uygun şekilde kuşatılmadığını fark ediyoruz. Bu, sistem karmaşasını artırmakta ve gelişimi, önemli ölçüde zor hale getirmektedir.

Yazılım Güvenlik Fonksiyonları Geliştirmede İlgiye Yönelik (Aspect Oriented) Programlama

"Çevik,“çevik olma kalitesi; harekete hazır olma; çeviklik, hareket yeteneği, harekette beceri” anlamına gelir. Yazılım geliştirme yöntemleri, daha hafif ve daha hızlı çalışmaktadır. Bu, özellikle hızla büyüyen ve değişken olan internet yazılım sektörü ile gelişmekte olan mobil uygulama ortamı için geçerlidir. Mobil uygulama sektörü kullanıcı beklentilerinin sürekli değiştiği ve yeni özelliklerin hızla eklenmesi gereken bir alan olduğundan, çevik yöntemler burada oldukça kullanışlıdır.
Atik yazılım geliştirme ya da çevik yazılım geliştirme, basit prensiplere dayanan yazılım geliştirme metotları gruplarının genel adıdır. Bu metotlar genelde alışılmış denetim ve uyum süreçlerini teşvik eden proje yönetim işlemlerine önayak olurlar. Bu yaklaşım; takım çalışmasıyla gelen liderlik psikolojisi, kendi kendini düzene sokma (örgütleme), sorumluluk, yüksek kalitedeki yazılımların hızlı dağıtımını onaylayan en iyi mühendislik örnekleri ve iş yaşamında müşteri ihtiyaçlarıyla şirketlerin temel amaçlarını, vizyonlarını koordine etme işlevi de görmektedir.
Çevik yazılım metodolojilerinin kökeni 1957 yıllarındaki IBM'deki yazılım geliştirme çalışmalarına dayanmaktadır. Bu çalışmalar daha sonra E. A. Edmonds tarafından arttırımlı yazılım geliştirme olarak tanımlanmış ve 1974 yılında “Uyumlu Sistemler İçin Yazılım Geliştirme” başlıklı bir makale ile tanıtılmıştır. 1990'lı yıllar ise Şelale modelinin hantal bir sistem olduğu iddia edilerek onun yerine daha hızlı ve çevik yazılım geliştirme metodolojileri sunmaya çalışılan yıllar olarak geçmiştir. 2001 yılının Şubat ayında yazılım dünyasının önde gelen 17 ismi Utah’da bir araya gelerek yazılım geliştirme üretkenliğini arttırmaya yönelik 2 günlük beyin fırtınası yapmışlar ve “Çevik Yazılım Geliştirme Manifestosu” ve Çevik Yazılımın Prensipleri'ni yayınlamışlardır.

Manifesto, daha iyi bir yazılım geliştirmenin yöntemlerini açıklayan 4 ana madde ve 12 temel ilkeden oluşmaktadır.

Ana Maddeler
Bireyler ve etkileşimler, süreçler ve araçlardan;
çalışan yazılım, kapsamlı dokümantasyondan;
müşteri ile işbirliği, kontrat görüşmesinden;
değişikliklere yanıt vermek, bir planı takip etmekten önce gelir.
Temel İlkeler
En önemli önceliğimiz değerli yazılımın erken ve devamlı teslimini sağlayarak müşterileri memnun etmektir.
Değişen gereksinimler yazılım sürecinin son aşamalarında bile kabul edilmelidir. Çevik süreçler değişimi müşterinin rekabet avantajı için kullanır.
Çalışan yazılım, tercihen kısa zaman aralıkları belirlenerek birkaç haftada ya da birkaç ayda bir düzenli olarak müşteriye sunulmalıdır.
İş süreçlerinin sahipleri ve yazılımcılar proje boyunca her gün birlikte çalışmalıdırlar.
Projelerin temelinde motive olmuş bireyler yer almalıdır. Onlara ihtiyaçları olan ortam ve destek sağlanmalı, işi başaracakları konusunda güven duyulmalıdır.
Bir yazılım takımında bilgi alışverişinin en verimli ve etkin yöntemi yüz yüze iletişimdir.
Çalışan yazılım ilerlemenin birincil ölçüsüdür.
Çevik öğrenme süreçleri sürdürülebilir geliştirmeyi teşvik etmektedir. Sponsorlar, yazılımcılar ve kullanıcılar sabit tempoyu sürekli devam ettirebilmelidir.
Teknik mükemmeliyet ve iyi tasarım konusundaki sürekli özen çevikliği artırır.
Sadelik, yapılmasına gerek olmayan işlerin mümkün olduğunca arttırılması sanatı, olmazsa olmazlardandır.
En iyi mimariler, gereksinimler ve tasarımlar kendi kendini örgütleyen takımlardan ortaya çıkar.
Takım, düzenli aralıklarla nasıl daha etkili ve verimli olabileceğinin üzerinde düşünür ve davranışlarını buna göre ayarlar ve düzenler.

Scrum temel olarak yazılım ve ürün geliştirme sürecini yönetmek ve kontrol etmek için adımlar sağlayan çevik, hafif bir çerçevedir. Scrum, Yinelemeli model ile Artımlı modelin birleşimidir, çünkü nesne yönelimli yazılım geliştirme özellikleri açısından yapılar ardışık ve artımsaldır. Scrum, gelişim hızını artırmak, bireysel ve kurumsal mottoyu uyumlu hale getirmek, performansa odaklanan bir kültür tanımlamak, hissedar değeri yaratmayı desteklemek, her seviyede iyi bir performans iletişimine sahip olmak, bireysel gelişimi ve yaşam kalitesini artırmak için tasarlanmıştır. Scrum son birkaç yılda popülerliğini artırdı ve oldukça faydalı olduğunu kanıtladı ancak her zaman kullanılacak bir yöntem değildir.

Crystal, proje boyutu, karmaşıklığı, kritiklik derecesi ve ekipteki kişi sayısına göre farklı yazılım projelerinde kullanılabilecek çevik yazılım geliştirme metodolojilerinden oluşan bir koleksiyondur. Bu yöntemler, 1990'ların başında Alistair Cockburn tarafından IBM'de çalışırken geliştirilmiştir. Farklı projelerde çalışan ekiplerle röportajlar yaparak ekiplerin izlediği en iyi uygulamaları bulmayı amaçladı. Cockburn, bu ekiplerin başarılı yazılım geliştirmek için resmi metodolojileri ya da belirli teknolojileri kullanmadıklarını, ancak projeyi tartışmak için sık sık iletişim kurduklarını gözlemledi. Öte yandan, başarısız olan veya geciken proje ekipleri, az  ile resmi yöntemleri takip etmeye çalışıyordu . Bu gözlem, Cockburn'ün takım üyeleri arasındaki sık iletişimin yazılım başarısını artırabileceği sonucuna varmasına yardımcı oldu. Cockburn'un felsefesine göre,"Yazılı dokümantasyonu yüz yüze etkileşimle değiştirebildiğiniz ölçüde, yazılı 'vaat' notlarına olan bağımlılığı azaltabilir ve sistemin teslim edilme olasılığını artırabilirsiniz" . Crystal yöntemleri, sık sık çalışan yazılım teslim etmek için süreçten ziyade insanlar ve insanlar arasındaki iletişime odaklanır.

Extreme Programming (XP), çevik yazılım geliştirme yöntemleri arasında, özellikle yüksek kaliteli yazılım üretimine ve sık teslimatlara odaklanan bir metodolojidir. 1990'ların sonlarında Kent Beck tarafından geliştirilmiştir ve hızlı değişen gereksinimlere karşı yüksek müşteri memnuniyetini hedefler. XP, yazılım geliştirme sürecinde daha iyi iletişim, daha yüksek kalite ve daha hızlı teslimat sağlamak için bir dizi uygulama ve prensip içerir .

Lean Manufacturing (Yalın Üretim), Toyota’nın geliştirme grubu tarafından ortaya konulmuş bir yaklaşımdır. Yalın Üretim Sistemi, müşterilerin taleplerini en az kaynakla , en kısa zamanda, en ucuz ve eksiksiz olarak karşılamayı amaçlayan bir sistemdir. Bu olumlu özellikler sayesinde Yalın Üretim, otomotiv sektörünün dışındaki diğer alanların da ilgisini çekmiş ve farklı disiplinlere uygulanmaya başlanmıştır. Yalın üretim, aşağıdaki ilkelere dayanmaktadır :

İsrafı giderme (Eliminate waste)
Bütünü optimize etme (Optimize the whole)
Kalite ile geliştirme (Build quality in)
Sürekli öğrenme (Learn constantly)
Hızlı teslim (Deliver fast)
Takımı güçlendirme (Empower the team)
Mümkün olduğunca geç karar verme (Decide as late as possible)

Kanban: Detaylı bilgi aşağıda işlenecektir.
Dynamic Systems Development Method (DSDM): Prototipleme ve iş birliğine odaklanan, kapsamı sabitlenmiş ancak zaman ve kaynak bakımından esnek bir yaklaşımdır.
Feature-Driven Development (FDD):Özellikle büyük yazılım projeleri için özellik bazlı bir geliştirme süreci sunar .

Kanban (看板, anlamı tabela veya Reklam Panosu) insan sistemlerinde iş yönetimi ve iyileştirilmesi için bir  yalın yöntemdir. Bu yaklaşım, talepleri mevcut kapasiteyle dengeleyerek ve sistem düzeyindeki Üretim yönetimini iyileştirerek işleri yönetmeyi amaçlar. İş öğeleri, katılımcılara sürecin başlangıcından bitişine kadar ilerlemeyi göstermek için görselleştirilir. Genellikle bir kanban panosu aracılığıyla yapılır. İş, talep edildiğinde sürece zorla dahil edilmez; bunun yerine, kapasite elverdiği ölçüde çekme Strateji'si kullanılarak sürece alınır.

Kanban, yazılım geliştirme sürecinde iş akışını görselleştirerek işlerin daha verimli ve düzenli bir şekilde ilerlemesini sağlar. Çevik projelerde, Kanban panoları aracılığıyla iş adımları (ör. "Yapılacaklar", "Yapılıyor", "Tamamlandı") takip edilir ve işlerin durumu net bir şekilde gözlemlenir.Kanban daha çok bakım ve destek süreçlerinde, sürekli teslimat gerektiren projelerde ve sürekli değişime ihtiyaç duyan işlerde tercih edilir..

Avantajları:

İş Akışını Görselleştirir: Kanban panoları, projedeki tüm görevlerin durumu ve ilerleyişi hakkında net bir görünüm sağlar.
Esnek ve Uyarlanabilir: Çevik projelerde değişikliklere kolaylıkla adapte olur ve sürekli teslimat sağlar.
Sürekli İyileştirme: Kanban, sürekli geri bildirim döngüleriyle süreçte iyileştirmeler yapmayı teşvik eder.
Sınırlamaları:

İşlerin Önceliklendirilmesi Zorlaşabilir: Sürekli akış olduğundan, işlerin hangi sırayla yapılacağı konusunda belirsizlik olabilir.
Uygulama Disiplini Gerektirir: İş akışını sürekli takip etme ve sınırlamalara (WIP) uyma disiplini gerektirir, aksi takdirde süreç karmaşık hale gelebilir.
Bazı Projelere Uygun Olmayabilir: Özellikle sabit teslim süreli veya katı planlamaya dayalı projelerde Kanban yeterince etkili olmayabilir.

Kanban, iş akışını doğrudan kanban panosu üzerinden yönetir. Geliştirme adımları için belirlenen WIP (devam eden iş) limitleri, geliştirme ekiplerine yaygın iş akışı sorunları hakkında anında geri bildirim sağlar.Bir Kanban panosu düzeninde, iş akışını görsel olarak organize etmek için "swimlane"ler (yüzme şeritleri) kullanılır; bu, süreçteki farklı aşamaların net ve odaklı bir şekilde düzenlenmesini sağlar. Verimli bir iş akışı yönetimi için gereksinimler, geliştirme, test ve kapalı/tamamlanmış görevler gibi temel aşamalar için ayrı swimlane'lerin bulunması önemlidir. Özellikle test hikayeleri her zaman belirlenen "Test" swimlane'inde yer almalıdır. Bu ayrım, test aktivitelerinin kolayca izlenmesini sağlar ve geliştirme veya diğer aşamalardaki hikâyelerle karışmasını önler. Test görevlerinin kendi swimlane'lerinde tutulması, ekiplerin darboğazları hızlıca tanımlamalarına, öncelikleri belirlemelerine ve test sürecinin bütünlüğünü korumalarına yardımcı olur. Bu yapı, iş akışlarını daha net hale getirir ve ekip işbirliğini artırır. Bu iş akışı kontrolü her adım için benzer şekilde çalışır. Sorunlar görsel olarak hemen ortaya çıkar ve yeniden planlama sürekli olarak yapılabilir. İş yönetimi, ekip üyelerinin her zaman görebileceği ve takip edebile

BIOS, (Basic Input/Output System) (Temel Giriş-Çıkış Sistemi). EPROM adı verilen bir yonga üzerinde ROM Bellek (read-only memory, tr: Salt Okunur Bellek) biçiminde yer alan bir tür yazılımdır. Bilgisayar açıldığı anda işlemciye tüm diğer donanımları sırasıyla tanıtır. Donanımların temel iletişim protokollerini belirler. İşletim sisteminin başlangıç öğelerinin herhangi bir sürücüden (hard disk sürücüsü, CD-ROM vb.) yüklenmesini sağlar. İşletim sistemi çalışırken donanım ve işletim sistemi arasındaki ilişkileri düzenler.

Basic Input/Output System (temel giriş çıkış sistemi)ın kısaltması olarak okunan BIOS, işletim sistemiyle donanım arasındaki bütün bağımsız sürücü programlarını yönetir. Donanım üreticileri, sürücüleri her işletim sistemine özgü olarak verir. İşletim sistemleri farklı yapılardaki PC’lerde çalışabilir (Windows Mac'te, Mac Windows'ta), ancak farklı donanımları işletim sistemine tanıtan BIOS’dur. Bellekte çalışan bir arabirimdir, işletim sistemi ile donanım arasındaki sürücülerin toplamını içeren yazılımdır. Bir kısmı ROM denilen bellek çiplerine yüklüdür. BIOS’un üç kaynağı vardır: 

Anakarttaki ROM (read only memory: salt okunur bellek) çipi: klavye, disket sürücü, sabit sürücü, seri port ve paralel portların sürücüleri),
Adaptör kartındaki ROM,
Diskten yüklenen sürücüler.
Anakarttaki BIOS sistemi çalıştıran ilk sürücü yazılımıdır. BIOS bütün sürücüleri içermez, birçok ek kart takıldığında bunların içindeki ROM'un kodunu okuyarak işletim sistemi açılmadan önce sürücüyü yükler.
BIOS’la CMOS (complementary metal oxide semiconductor) RAM karıştırılmamalıdır. (1) Anakart BIOS'u bir çipte sabittir. CMOS RAM denilen ve pille çalışan ve anakartta ayrıca bulunan RTC/NVRAM (gerçek zamanlı saat/kalıcı bellek: REAL TİME CLOCK/NONVOLATİLE MEMORY) sayısal bir saat çipidir.
"BIOS setup"'a girmek için PC’yi açtıktan sonra ekranda ilk görünen ve belleği saydıran ve BIOS bilgisini görüntüleyen ekrandayken F takımından bir tuşa basıldığında "BIOS setup"'a girilir. Burada fabrika ayarları önceden kuruludur, bu ayarlar değiştirilirse, değişiklik CMOS RAM'a işlenir ve her açılışta BIOS bu bilgileri okuyarak açılışı yönlendirir. BIOS şu işlevlere sahiptir:

Bütün anakartlarda ROM BIOS yazılımı yüklü bir çip vardır, ilk açılışta POST (power on self test) ekrana gelir: işlemci, bellek, çip seti, video adaptörü, disk denetleyicileri, disk sürücüleri, klavye temel bileşenlerinin test edilmesidir. Sürücü yükleme hataları burada belli olur. Mesela MBR'de hata varsa, DISK BOOT FAILURE, açılış sektörünü bulamadım diye uyarır.
BIOS Setup: Sistem ayarları ekranıdır.
Açılış yükleyicisi: Disk sürücüleri okuyan ve geçerli bir ana açılış sektörüne bağlanan yükleyici. Bu sektörde işletim sisteminin temel dosyaları bulunur. İşletim sistemleri, açılış yükleyicisindeki temel dosyaları genellikle MBR’ye yazarlar. Linux’un açılış yükleyicisi olarak kullandığı programlardan GRUB, başka platformların açılış yükleyicisini de okutabilir. Salt okunurdur yani üzerine yazılamaz, ROM kalıcı belleği, güç kesilse bile silinmez, açılış yönergelerini depolar. Sıkça sanıldığı gibi ROM VE RAM zıt anlamlı değildir (2).Ekran sürücüleri diskten yüklenmez, ROM’dadır, çünkü PC açılırken sürücüler yüklenmemişse ekran görünmez, klavye çalışmaz ve hiçbir sisteme girilemez.

ROM çipleri dört çeşittir:
ROM (salt okunur), PROM, (programlanabilir), EPROM (silinebilir), EEPROM (Flash ROM, elektrikle silinebilir).
Son teknikte kullanılan Flash ROM'ların özelliği çipin karttan çıkarılmadan, hatta bilgisayar kasası açılmadan programlanabilmesidir. Güncellenmiş ROM’un anakart üreticisinin sitesinden indirilerek yüklenmesi BIOS terfii için yeterlidir.
AMI, Award, Phoenix gibi büyük BIOS üreticileri tanınmıştır ve birçok OEM bağımsız olarak kendi ROM’larını üretmektedir. (3).

Phoenix Technologies
Award Software (1998'de Phoenix bünyesine katılmıştır.)
Insyde Software
Micro Id research (MRBIOS)
General Software
AMI (American Megatrends)
Bilgisayarın yazılımlarını ve donanımlarını hazır hale getirir. Bu işleme booting denir.
BIOS (Basic Input/Output System; Temel Giriş/Çıkış Sistemi), bilgisayarın ilk açılma işlevini yerine getiren yazılımdır.
BIOS yazılımı bilgisayarda kuruludur ve bilgisayar açılırken bilgisayar tarafından işletilen ilk koddur (“önyükleme bellenimi- boot firmware”). BIOS'un temel işlevi işletim sistemini yüklemek ve başlatmaktır; bilgisayarı diğer donanım ve yazılımların çalışmasına hazır hale getirmektir. Bilgisayar başlatıldığında BIOS'un ilk işi klavye, hard disk, CD/DVD sürücüsü, fare gibi sistem aygıtlarını tanımlamak ve kullanıma hazırlamaktır.
BIOS yazılımı geçici olmayan ROM yongası üzerinde depolanır. Sistemin tamamlayıcı yonga setini oluşturan çeşitli aygıtların işleyişinin bilgisine sahip olması dahil olmak üzere, BIOS yazılımı söz konusu sistemin belirli tipi ile çalışması için özel olarak dizayn edilmiştir. Modern bilgisayar sistemlerinde, BIOS yonga içeriği BIOS yazılımının yükseltilmesine izin verecek şekilde yeniden yazılabilir.
Ayrıca BIOS kullanıcının anakart ile ilgili sıkıntılarını ya da isteklerini giderebileceği merkez olarak tanımlanabilir. Örneğin bilgisayarınızı istediğiniz bir zamanda açtırmak, CPU sıcaklığını kontrol etmek, anakart üzerinde bulunan onboard olarak isimlendirilen birimlerin kapatılması ya da aktifleştirilmesi vb. işlemlerin yapılması için kullanıcılara esneklik kazandıran bir yönetim birimidir ve her zaman yeni teknolojiler karşısında güncellenebilir. Tabi gerekli donanımın olması ya da anakartın bu işlemleri desteklemesi gerekir. Örnek vermek gerekirse anakartınız maksimum 1 GB RAM'i desteklemekte ama siz daha fazla bellek eklemek istiyorsunuz. Bunun tek çözümü anakartınızın sitesinden indireceğiniz küçük dosyaları disketlere aktarmak ve cihazınızı floppy'den boot edip yüklemeyi gerçekleştirmek yükleme sırasında notlarına göz atarsanız yükleme sonucunda neler kazanabileceğinizi öğrenebilirsiniz. Ancak bu işlem son derece ciddi bir işlemdir. İşlemin herhangi bir nedenden dolayı yarıda kesilmesi (elektrik kesilmesi, disket okumaması vb.) durumunda güncelleştirme yarıda kesilecek ve var olan sistem zarar görecektir ve anakartınız bir daha açılmayacaktır. Bu yüzden mutlaka UPS(kesintisiz güç kaynağı) kullanılması gerekir.
Bilgisayarın ana ayarı gibi düşünülmelidir.
BIOS aynı zamanda kullanıcı arabirimine (kısaca UI-user interface) de sahiptir. Genellikle bu, bilgisayar başlatıldığında klavyedeki belli bir tuşa basılarak erişilen bir menü sistemidir. BIOS kullanıcı arabiriminde kullanıcı:

Bilgisayar donanımını yapılandırabilir.
Sistem saatini ayarlayabilir.
Sistem bileşenlerini etkinleştirebilir ya da devre dışı bırakabilir.
Hangi cihazların potansiyel önyükleme aygıtı olarak seçilebilir olduğunu seçebilir.

Sistem BIOS'u güncellemesi sırasında oluşabilecek elektrik kesintisi veya elektrik dalgalanmasının haricinde Win.Cih virüsü gibi BIOS'u bozabilecek normal şartlarda sistemi açılmaz haline gelmesi ile sonuçlanacaktır. Bu ve buna benzer sorunları ortadan kaldırmak için geliştirilen İkincil BIOS uygulamaları mevcuttur.

1999 yılında GIGABYTE Dual BIOS technology adıyla duyurulan 2. BIOS yedek BIOS üzerinden bozulan BIOS'un tekrar programlanmasına olanak sağlar.
Dezavantajı BIOS yongalarının anakart üzerine lehimli oluşudur.

MSI anakart firması tarafından geliştirilen BIOS teknolojisidir. Tek bir BIOS üzerinde yazılım 2 farklı alanda kayıtlıdır. Birçok otorite tarafından bu durumun %100 güvenilir olmayacağı ima edilmiştir.

GIGABYTE Dual BIOS teknolojisine göre tek artısı çıkartılabilir lehimsiz BIOS yongası şeklinde olması son kullanıcılar açısından posta siparişi ile tamir edilebilir oluşu sayesinden dikkat çekmiştir.

Bazı BIOS çipleri hız aşırtmaya (overcloking) imkân tanır. Hız aşırtma BIOS'un üretim kapasitesini zorlaması demektir. Hız aştırma işlemi uzun vadede bileşen ömrüne zarar verebilir. Ayrıca aşırı ısınma ve kendini yok etme gibi sonuçlar doğurabilir.

İlk olarak CP/M işletim sisteminde, booting sürecinde CP/M yüklenirken hardware (CP/M makinaları genellikle ROM'larında basit bir boot loader'a sahiptir.) ile doğrudan bağlantı kuran bölüm olarak görüldü. Çoğu DOS versiyonu "IBMBIO.COM" ya da "IO.SYS" adı verilen CP/M BIOSa analog olarak bağlı dosyalara sahiptir.

Mueller: 2001, s. 327 vd.
Mueller, a.g.e.
Mueller, a.g.e., s. 339

Scott Mueller, Herkes İçin PC Donanım Bakım Kılavuzu, Çev. Mehmet Çömlekçi, Alfa Y., İst. 2001.

Barry W. Boehm (16 Mayıs 1935 - 20 Ağustos 2022), Amerikalı bir yazılım mühendisi, bilgisayar bilimi, endüstri ve sistem mühendisliği alanında seçkin profesör,  TRW Yazılım Mühendisliği Profesörü; Güney Kaliforniya Üniversitesi Sistem ve Yazılım Mühendisliği Merkezi'nin kurucu direktörüdür. Yazılım mühendisliği alanına yaptığı birçok katkı ile tanınmaktadır.

Boehm, Harvard Üniversitesi Matematik bölümünden 1957 yılında lisans derecesi, 1961 yılında yüksek lisans derecesi ve 1964 yılında UCLA 'den doktora almıştır. Ayrıca 2000 yılında Massachusetts Üniversitesi'nden Bilgisayar Bilimleri alanında ve 2011'de Çin Bilimler Akademisi'nden Yazılım Mühendisliği alanında fahri doktora almıştır.
1955'te General Dynamics'te programcı-analist olarak çalışmaya başladı. 1959'da RAND Corporation'a geçti ve burada 1973'e kadar Enformasyon Bilimleri Bölümünün başkanı oldu. 1973'ten 1989'a kadar TRW Inc.'de Savunma Sistemleri Grubunda baş bilim insanı olarak çalıştı. 1989'dan 1992'ye kadar ABD Savunma Bakanlığı'nda (DoD) DARPA Bilgi Bilimi ve Teknoloji Ofisi direktörü ve DDR & E Yazılım ve Bilgisayar Teknolojisi Ofisi direktörü olarak görev yaptı. 1992'den beri TRW Yazılım Mühendisliği, Bilgisayar Bilimleri Bölümü Profesörü ve USC Sistem ve Yazılım Mühendisliği Merkezi'nin eski adı Yazılım Mühendisliği Merkezi'nin direktörüdür.

Barry Boehm için en son ödüller arasında 1992'de Savunma Bakanlığı Mükemmeliyet Ödülü Ofisi, 1994'te ASQC Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 1997'de Yazılım Mühendisliğinde ACM Seçkin Araştırma Ödülü ve IEEE Uluslararası Stevens Ödülü bulunmaktadır. AIAA Üyesi, ACM Üyesi, IEEE Üyesi ve Ulusal Mühendislik Akademisi üyesidir. 2005'te Mellon Mentorluk Mükemmeliyet Ödülü ve 2010'da IEEE Simon Ramo Madalyası aldı. 13 Ocak 2014 tarihinde seçkin profesör olarak atandı
Sistem mühendisliği alanına önemli öncü katkılarından dolayı Uluslararası Sistem Mühendisliği Konseyi tarafından 2019 yılında INCOSE Öncü Ödülü'ne layık görüldü.

Boehm'in araştırma ilgi alanları arasında yazılım geliştirme süreç modellemesi, yazılım gereksinimleri mühendisliği, yazılım mimarileri, yazılım ölçütleri ve maliyet modelleri, yazılım mühendisliği ortamları ve bilgiye dayalı yazılım mühendisliği bulunmaktadır.
Bilgisayar bilimine yaptığı katkılar arasında "Yapıcı Maliyet Modeli ( COCOMO ), yazılım sürecinin spiral modeli, yazılım yönetimi ve gereksinim belirleme için Teori W (kazan-kazan) yaklaşımı ve iki gelişmiş yazılım mühendisliği ortamları: TRW Yazılım Verimliliği Sistemi ve Quantum Leap Environment" bulunmaktadır.

"Ada - Proje" başlıklı önemli bir 1973 raporunda   : Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı'na (DARPA) bağlı DoD Yüksek Sipariş Dil Çalışma Grubu, Boehm, yazılım maliyetlerinin donanım maliyetlerini aşacağını öngördü. DARPA, donanımın en büyük sorun olmaya devam edeceğini tahmin etmesini ve onları daha da büyük bilgisayarlara yatırım yapmaya teşvik etmesini beklemişti. Rapor, bilgi işlemde bir yön değişikliğine ilham verdi.

Barry Boehm'in 1981 tarihli Yazılım Mühendisliği Ekonomisi kitabı Yapıcı Maliyet Modeli'ni (COCOMO ) belgeliyor. Bir program için Kişi-Ay (PM) cinsinden yazılım geliştirme çabasını Bin Kaynak Satır Koduyla (KSLOC) ilişkilendirir.

Barry Boehm 170'ten fazla makale ve birkaç kitap yayınladı. Kitaplar, bir seçim:

1978. Yazılım Kalitesinin Özellikleri. JR Brown, H. Kaspar, M. Lipow, G. McLeod ve M. Merritt, Kuzey Hollanda ile.
1981. Yazılım Mühendisliği Ekonomisi. Englewood Kayalıkları, NJ   : Prentice-Hall, 1981 0-13-822122-7.
— (1989). "Yazılım Risk Yönetimi." Ghezzi, C .; McDermid, JA (editörler). 2. Avrupa Yazılım Mühendisliği Konferansı Bildirileri. ESEC'89. LNCS. 387. pp. 1–19. doi: 10.1007 / 3-540-51635-2_29. ISBN   —  —ISSN  0302-9743.
1996. Ada ve Ötesi: Savunma Bakanlığı için Yazılım Politikaları. National Academy Press.
2007. Yazılım mühendisliği: Barry Boehm'in yazılım geliştirme, yönetim ve araştırmaya ömür boyu katkıları. Ed. Richard Selby tarafından. Wiley / IEEE basımı, 2007. 0-470-14873-X ISBN   0-470-14873-X.
2004. Çeviklik ve Disiplini Dengelemek: Şaşkınlar İçin Bir Kılavuz. Richard Turner ile. Kişi Eğitimi, Inc 2004 0-321-18612-5.
2014. Artımlı Bağlılık Spiral Modeli: Başarılı Sistemler ve Yazılımlar için İlkeler ve Uygulamalar. B. Boehm, J. Lane, S. Koolmanojwong, R. Turner. Addison-Wesley Profesyonel, 2014. 0-321-80822-3 ISBN   0-321-80822-3.
Makaleler
1996. "Yazılım Sürecinin Bağlanması",. In: IEEE Software, Temmuz 1996.
1997. A. Egyed, J. Kwan ve R. Madachy ile "WinWin Spiral Modeli ile Multimedya Uygulamaları Geliştirme." In: Proceedings, ESEC / FSE 97 ve ACM Software Engineering Notes, Kasım 1997

Bjarne Stroustrup (İngilizce: ˈbjɑːrnə ˈstraʊstrʊp; Danca: ˈpjaːnə ˈstʁʌwˀstʁɔp; d. 30 Aralık 1950) C++ programlama dilini yaratması ve geliştirmesiyle bilinen Danimarkalı bir bilgisayar bilimcisidir. 
Columbia Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi ve Morgan Stanley'de Yönetici Direktör olarak çalışmaktadır.

Stroustrup, Danimarka'nın Aarhus şehrinde işçi bir ailenin çocuğu olarak doğdu ve üniversiteye kadar yerel okullarda okudu. 1975 yılında Aarhus Üniversitesi'nden Matematik ve Bilgisayar Bilimleri alanında yüksek lisans derecesi ile mezun oldu. 1979 yılında Cambridge Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümünden David Wheeler danışmanlığında doktora derecesini aldı.

Kariyerine 1979 yılında ABD'nin New Jersey eyaletindeki Bell Laboratuvarları Bilgisayar Bilimleri Araştırma Merkezi'nde başladı. Kuruluşundan 2002 yılına kadar AT&T Laboratuvarları'nın (Bell Labs) Büyük Ölçekli Programlama Araştırma bölümünün başkanlığını yaptı.
2002'den 2014'e kadar Texas A&M Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümünde profesörlük ve Mühendislik Fakültesi'nde başkanlık yaptı.
Ocak 2014'ten beri Morgan Stanley'in teknoloji bölümünde Yönetici Direktör ve Columbia Üniversitesi'nde Bilgisayar Bilimleri bölümünde misafir öğretim görevlisidir.

Kendisine ait veya beraber yazdığı kitaplar ve birçok yayınlar mevcuttur.
Kitapların tümü toplamda 21 farklı dile çevrilmiştir.

A Tour of C++ (1., 2. ve 3. baskı)
Programming: Principles and Practice Using C++ (1., 2. ve 3. baskı)
The C++ Programming Language (1., 2., 3. ve 4. baskı)
The Design and Evolution of C++
The Annotated C++ Reference Manual.

C++ (/ˈsiː plʌs plʌs/, telaffuz: si pılas pılas), Bjarne Stroustrup tarafından 1979 yılında Bell Laboratuvarları'nda geliştirilmeye başlanmış, C'yi kapsayan ve çok paradigmalı, yaygın olarak kullanılan, genel amaçlı bir programlama dilidir.
İlk olarak C With Classes (Sınıflarla C) olarak adlandırılmış, 1983 yılında ismi C++ olarak değiştirilmiştir. Günüzümüzde en çok kullanılan programlama dillerinden biri olmuştur.
C++ tasarlanırken C programlama dili ile olabildiğince uyumlu olması göz önüne bulundurulmuş ve K&R2'deki tüm örnek kodun derleneceği şekilde tasarlanmıştır.
C++, C'nin sağladığı alt seviye sıkı donanım desteğinin yanında farklı veri türleri, sınıf, template, sıradışı durum yönetimi, ad alanı (namespace), işleç fazladan yüklemesi, işlev fazladan yüklemesi, referans, hafıza yönetimi ve pek çok kütüphane imkanı sunar.

1979 senesinde bir Danimarkalı bilgisayar bilimci olan Bjarne Stroustrup, sonradan C++ olarak bilinecek olan "C with Classes" üzerinde çalışmaya başladı. Onu yeni bir dil geliştirmeye iten şey, doktora tezini geliştirirkenki programlama deneyimiydi. Stroustrup, Simula'nın büyük yazılımlar geliştirmeye yardımcı olan pek çok özelliğe sahip olduğunu, fakat dilin pratikte kullanım için fazla yavaş kaldığını, BCPL'in ise hızlı ancak büyük yazılımlar geliştirmek için fazla alt-seviye olduğunu fark etti. Stroustrup AT&T Bell Labs'ta çalışmaya başladığında UNIX çekirdeğini dağıtık bir sistem olarak incelemeye başladı. Doktora deneyiminden yola çıkarak, C dilini Simula'nın özellikleriyle zenginleştirmek için yola çıktı. C dili seçildi çünkü genel amaçlı, hızlı, taşınabilir ve zaten yaygın olarak kullanılıyordu.
Başlangıçta, Stroustrup'un "C with Classes"ı sınıflar, türetilmiş sınıflar, güçlü türleme (strong typing), varsayılan fonksiyon argümanları (default argument) gibi özelliklerini bir C derleyicisi olan CPre'ye eklenmiştir.
1982'de Stroustrup C with Classes'ı daha da ileri taşıyan, pek çok diğer isimlendirmelerden sonra "C++" (++ C'deki artırma operatörüdür) olarak anılan dili geliştirdi. Sanal fonksiyon, fonksiyon adı ve operatör fazladan yüklenmesi, referanslar, sabit oluşturma (constant), tür-güvenli bellek tahsisi (new ve delete kullanarak), geliştirilmiş tür kontrolü, BCPL'deki gibi iki slash karakteriyle yapılan tek satırlık yorumlar (//) eklenen özellikler arasındaydı. Dahası, Stroustrup, C++ için yeni bir derleyici olan Cfront'u geliştirdi.
1984'te, Stroustrup ilk giriş/çıkış kütüphanesini gerçekledi. Bir isimli fonksiyon yerine çıkış operatörünün (<<) sağlanması fikri Doug McIlroy tarafından önerilmiştir (McIlroy öncesinde Unix pipe'larını öneren kişidir).
1985'te The C++ Programming Language'in ilk baskısı yapılmış ve henüz resmi bir standard olmadığından bu kitap bir kesin referans olarak kabul edilmiştir. C++'ın ilk ticari gerçeklenimi aynı yılın ekim ayında yayınlanmıştır.
1989'da C++ 2.0 yayınlandı ve 1991'de The C++ Programming Language kitabının güncellenmiş ikinci baskısı yapıldı. C++ 2.0 ile çoklu kalıtım, soyut sınıflar, statik üye fonksiyon, const üye fonksiyonlar ve protected üyeler eklenmiştir. 1990'da The Annotated C++ Reference Manual yayınlandı. Bu kitap, gelecekte yayınlanacak olan resmi standard için bir taban teşkil etmiştir. Sonrasında eklenen özellikler, template, sıradışı durum yönetimi, isim alanları, yeni isimli castlar (tür dönüştürme) ve bool veri türüdür.
1998'de C++98 yayınlandı ve dilin standardlaştırılması başladı. 2003'te küçük bir güncelleme olan C++03 yayınlandı.
C++98 sonrasında C++'ın evrimi 2011'e kadar görece yavaş ilerlemiştir. 2011'de C++11 yayınlandı. C++11 ile standard kütüphane genişlemiş ve C++ programcılarının faydalanacağı pek çok özellik eklenmiştir. Bir başka küçük güncelleme olan C++14 Aralık 2014'te yayınlandı. C++17 daha büyük bir güncellemedir ve Aralık 2017'de yayınlanmıştır. Şubat 2020'de tasarısı sonlandırılan  C++20 standardı 4 Eylül 2020 onaylanmış ve resmi olarak 15 Aralık 2020 basılmıştır.
Stroustrup, 3 Ocak 2018'de "C++ programlama dilini kavramsallaştırması ve geliştirmesi" nedeniyle Charles Stark Draper Prize mühendislik ödülünün 2018 yılı kazananı olarak duyurulmuştur.
(Aralık 2022 (2022-Aralık) itibarıyla) C++ TIOBE index'te Java'yı TIOBE sıralamasındaki tarihinde ilk kez geride bırakmış Python ve C programlama dillerinin ardından üçüncü sırada listelenmiştir.

Stroustrup'a göre, "isim C dilinden yapılan değişimlerin evrimsel doğasını vurguluyor."
İsimlendirme Rick Mascitti tarafından (1983'ün ortalarında) yapılmıştır ve ilk defa Aralık 1983'te kullanılmıştır. Mascitti'ye bununla ilgili soru yöneltiğinde (1992'de), mizah amaçlı bu ismin verildiğini belirtmiştir. İsimlendirme C'nin ++ operatöründen (eklendiği değişkenin değerini artırır) gelir ve "+" geliştirilmiş bilgisayar programlarını ifade etmede kullanılan yaygın bir isimlendirme geleneğidir.
C++'ın geliştirilmesi sürecinde, dil son adını almadan evvel, "new C" ve "C with Classes" diye anıldığı da olmuştur.

C++'ın yaşamı boyunca geliştirilmesi ve evrimi bir dizi ilkeye dayandırılmıştır:

Gerçek sorunlara göre yönlendirilmeli ve özellikleri gerçek programlarda hemen faydalı olmalıdır.
Her özellik (makul derecede açık bir yöntemle) gerçeklenebilir olmalıdır.
Programcılar kendi programlama stillerini seçme özgürlüğüne sahip olmalıdır ve bu stil C++ tarafından tam olarak desteklenmelidir.
Faydalı olacak bir özelliğe izin vermek, C++'ın her türlü yanlış kullanımını engellemekten daha önemlidir.
Programları, ayrı, iyi tanımlanmış parçalar şeklinde organize edilmesini sağlayacak imkanlar sunmalı ve bu ayrı geliştirilen parçaların birleştirilmesini mümkün kılmalıdır.
Tür sisteminin örtük (implicit) ihlallerine izin verilmemelidir (ancak programcı tarafından kasıtlı (explicit) olarak talep edilen ihlallere izin verilir).
Kullanıcı tarafından oluşturulan türler, yerleşik türlerle aynı destek ve performansa sahip olmalıdır.
Kullanılmayan özellikler, oluşturulan yürütülebilir dosyaları olumsuz etkilememelidir (örneğin daha düşük performansa neden olmamalıdır).
C++'ın altında  bir başka dil olmamalıdır (assembly dili haricinde).
C++, kendi ayrı ve uyumsuz programlama ortamını teşvik etmek yerine, mevcut diğer programlama dilleriyle uyumlu çalışabilmelidir.
Programcının niyeti bilinmiyorsa, programcıya manuel kontrol sağlayarak bunu belirtme imkanı verilmelidir.

Bir programlama dilini oluşturan gramer, anlam ve standard kütüphane yapıları muğlak olmayacak bir biçimde belgelenir (spec veya specification) ve yayınlanır. Derleyici sağlayıcıları bu belgeyi kullanarak dili gerçekleyen derleyiciyi oluşturur.
C++ dilinin özelliklerini belirleyen bu belge (buradan sonrasında, standard) ISO / IEC Ortak Teknik Komitesi 1 (İng: Joint Technical Committee 1, JTC1) / Altkomite 22 (Subcommittee 22, SC22) Çalışma Grubu 21 (Working Group 21, WG21) (ISO/IEC JTC1/SC22/WG21) tarafından geliştirilir.
İlk standard 1998'de ISO/IEC 14882:1998 adıyla yayınlandı. Sonrasında C++03, C++11, C++14, C++17, C++20 ve mevcut standard olan C++23 yayınlandı. 2012 sonrası üçer senelik periyotlarla yayınlanmaya başlanmıştır.

C++ dili iki temel bileşenden oluşur: C'den devraldığı yapılarla donanım özellikleriyle doğrudan eşleşme ve bu eşleşmeler üzerine kurulmuş maliyetsiz soyutlamalar (zero-overhead abstractions). Stroustrup C++'ı şu şekilde açıklamıştır: "etkili kullanım ve elegan soyutlamalar için [tasarlanmış] bir hafif soyutlama programlama dili" ve "hem donanım erişimi ve hem de soyutlama desteği C++'ın temelidir. Onu diğer dillerden ayıran, bunu etkili bir biçimde yapmasıdır."

C++, C'de olduğu gibi, dört farklı bellek yönetimine sahiptir: otomatik saklama süresince barındırılan nesneler, statik saklama süresince barındırılan nesneler, dinamik saklama süresince barındıran nesneler ve thread'te saklama süresince barındırılan nesneler.

Bir fonksiyon veya kapsamda (scope) tanımlanan nesneler bir stack veri yapısında tutulur. Buna göre, bir kapsama girildiğinde ({) nesnelerin tanımlanma sırasına göre yapıcı üye fonksiyon (constructor) çağrılır, kapsam terk edildiğinde (}) nesne yaşam süresinin sonuna gelinir ve tanımlanma sırasının tersi yönünde yok edici üye fonksiyon (destructor) çağrılır (RAII). En son tanımlanan en önce yok edilir (son giren ilk çıkar).

Statik saklama sürecine sahip nesneler kapsamdan bağımsız olarak program süresince saklanır ve main() fonksiyonu çağrılmadan oluşturulup, main() bitiminden sonra tanımlanma sırasının tersi yönünde yok edilir.

Dinamik saklama sürecine sahip nesneler new çağrısıyla oluşturulur ve delete çağrısıyla yok edilir. new çağrısı tahsis edilmiş bellek alanı döndürür. C++ Core Guidelines, new ve delete yerine, tekil kaynak sahipliği için make_unique<T>, paylaşılmış kaynak sahipliği için make_shared<T> çağrılarıyla oluşturabilecek zeki işaretçilerin (smart pointer) kullanılmasını tavsiye eder.

Thread saklama sürecine sahip nesneler thread_local anahtar sözcüğüyle oluşturulur ve statik saklama sürecine oldukça benzer. Temel fark, nesnelerin oluşturulması thread oluşturulmasından öncedir ve yok edilmesi thread çalışmasının bitimiyle (join) olur.

Template (Türkçe: şablon) yapısı türden bağımsız derleme zamanında parameterize değişken, fonksiyon veya sınıf yazılmasına izin verir ve jenerik programlamayı, parametrik türün oluşturulmasından önce (type instantiation) tür manipulasyonuna izin veren template metaprogramlamayı ve kod optimizasyonunu mümkün kılar. Template mekanizması Turing-tam'dır, böylece herhangi bir hesaplamanın bir şekilde derleme zamanında programlanarak ifade edilebilmesini sağlar. Template'e geçilen parametre bir tür (type) ve türün nesnesi (non-type) olabilir.

C++, nesne tanımlamada RAII(Resource Acquisition Is Initialization) tekniğini kullanır. Nesne için gerekli olan kaynak ayrımı (Resource Acquisition), tanımlandığı anda yapılır (Initialization) ve gerektiğinde deterministik olarak serbest bırakılır. Böylece kaynaklar init()/destroy(), allocate()/free(), open()/close() gibi fonksiyon çiftleriyle manuel olarak yönetilmek zorunda kalmaz.

Kapsül

CMMI (Yetenek Olgunluk Model Entegrasyonu; İngilizce: Capability Maturity Model Integration) — bir süreç modeli olup, örgütlerin yazılım süreçlerinin (Yazılım planlama, geliştirme, yapılandırma vb.) olgunluğunu değerlendirme modelidir.
CMMI, Carnegie Mellon Üniversitesi'ne bağlı Yazılım Mühendisliği Enstititüsü tarafından Amerikan Savunma Bakanlığı'nın isteği üzerine 1986 yılında geliştirilmeye başlanmıştır.

1986 CMM geliştirilmeye başlandı.
1991 CMM (Capability Maturity Model) 1.0 sürümü çıktı.
1993 CMM 1.1 sürümü çıktı.
1997 CMM 2.0 sürülmek istenirken DoD tarafından geri cekildi ve CMM-I geliştirilmeye başlandı.
2000 CMMI v1.02 sürümü çıktı.
2002 CMMI v1.1 sürümü çıktı.
2006 CMMI v1.2 sürümü çıktı.

Düzey 1: Başlangıç
Düzey 2: Yönetilen
Düzey 3: Tanımlı
Düzey 4: Nicel olarak yönetilen
Düzey 5: İyileştirici

Düzey 0: Yetersiz
Duzey 1: Ifa edilen
Düzey 2: Yönetilen
Düzey 3: Tanımlı
Düzey 4: Nicel olarak yönetilen
Düzey 5: İyileştirici

CMMI'nin resmi sitesi3 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Modeller 8 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
mini CMMI-survey16 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CMMI Çevrimiçi Tarayıcı
CMMI Belgelendirme ve Eğitim Süreci / BTG (Bilgi ve Teknoloji Grubu) 21 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

CMMI Türkiye 5 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CMMI Process Improvement 1 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Craig Larman 1958 yılında Kanada doğan bir bilgisayar bilimcisi, yazar ve organizasyonel geliştirme danışmanıdır. Bas Vodde ile en iyi LeSS (Büyük Ölçekli Scrum) formülasyonu ve ürün ve yazılım geliştirme üzerine birkaç kitabı ile tanınmaktadır.

Larman bilgisayar bilimi üzerine lisans ve yüksek lisans derecelerini Vancouver'daki Simon Fraser Üniversitesi'nden yapay zeka ve nesne yönelimli programlama dillerine odaklanan çalışmalar yaparak aldı.
1970'lerin sonlarından başlayarak Larman, yazılım geliştirmedeki yöntem ve teknolojilere olan ilgisini güçlü bir şekilde etkileyen yinelemeli ve evrimsel yöntemleri kullanarak APL, Lisp, Prolog ve Smalltalk'ta yazılım geliştirici olarak çalıştı. Daha sonra danışmanlığa yöneldi.
1990'larda, OOPSLA konferanslarında gönüllü bir organizatördü ve bu, ona, konferansta sunulan Agile yazılım geliştirme yöntemleri Scrum ve Extreme Programming'in ilk tanıtımlarını tanıttı ve bu da bu alanlardaki ilgisine ve çalışmalarına yol açtı.
1990'ların sonlarından itibaren, Bengaluru, Hindistan'da bir dış kaynak kullanımı bölümü ile Paris, Fransa merkezli küresel bir danışmanlık ve dış kaynak kullanımı şirketi olan Valtech'te baş bilim insanı olarak görev yaptı. Larman, Bengaluru'dayken, Büyük Ölçekli Scrum'ın bir parçası olarak formüle edilen Çevik geliştirmeyi dış kaynak kullanımına ölçeklendirmenin geliştirilmesi üzerinde çalıştı.
2005 yılında Helsinki'deki Nokia Networks'te Scrum ve diğer Agile yöntemlerinin büyük ölçekli geliştirme için tanıtılması konusunda danışmanlık yaparken, aynı görevle şirkette çalışan Bas Vodde ile tanıştı. Bu, işbirliklerinin LeSS (Büyük Ölçekli Scrum) hakkında formüle etme ve yazma ile sonuçlanmasına yol açtı.

1997'de Larman, nesne yönelimli geliştirmenin daha sonra yaygın bir şekilde benimsenmesine katkıda bulunan çok popüler bir ders kitabı olan Applying UML and Patterns: An Introduction to Object-Oriented Analysis & Design'ı yazdı. Bunda, yazılım tasarım ilkelerinin kodlanmasına katkıda bulunan nesne yönelimli tasarımın GRASP ilkelerini tanıttı.
2005 yılında Larman, LeSS'nin (Büyük Ölçekli Scrum) ortak yaratıcısı oldu ve Agile yazılım geliştirmenin büyük ölçekli ürün geliştirmeye uygulanmasına katkıda bulundu. Scrum ve Agile yazılım geliştirme konuları için küresel kâr amacı gütmeyen eğitim sertifikasyon kuruluşu olan Scrum Alliance, 2017 yılında katkılarını gerekçe göstererek ölçeklendirme gelişimi için LeSS'i benimsedi 18 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

Kitaplar:

1997 - UML ve Kalıpların Uygulanması - 0-13-748880-7
1999 - Java 2 Performans ve Deyim Kılavuzu - 0-13-014260-3    (Rhett Guthrie ile)
2001 - UML ve Kalıpları Uygulama: Nesne Yönelimli Analiz ve Tasarım ve Birleşik Sürece Giriş - 0-13-092569-1
2003 - Çevik ve Yinelemeli Geliştirme: Bir Yöneticinin Kılavuzu - 0-13-111155-8
2004 - UML ve Kalıpları Uygulama: Nesne Yönelimli Analiz ve Tasarım ve Yinelemeli Geliştirmeye Giriş - 0-13-148906-2
2008 - Yalın ve Çevik Gelişimin Ölçeklendirilmesi: Büyük Ölçekli Scrum için Düşünme ve Organizasyon Araçları - 0-321-48096-1    (Bas Vodde ile )
2010 - Yalın ve Çevik Geliştirmeyi Ölçeklendirme Uygulamaları: Büyük Ölçekli Scrum ile Büyük, Çok Bölgeli ve Offshore Ürün Geliştirme - 0-321-63640-6    (Bas Vodde ile )
2016 - Büyük Ölçekli Scrum: LeSS ile Daha Fazlası - 9332585350    (Bas Vodde ile )
Makaleler:

Larman, Craig. " Korumalı varyasyon: Kapalı olmanın önemi 18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ." IEEE Yazılımı 18.3 (2001): 89-91.

[1] 7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dennis MacAlistair Ritchie (9 Eylül 1941 - 12 Ekim 2011), uzun süre birlikte çalıştığı arkadaşı Ken Thompson ile birlikte C programlama dilini ve Unix işletim sistemini yazan saygın Amerikalı bilgisayar bilimcisi. 1983'te Turing Ödülü'nü, 1999'de Ulusal Teknoloji Madalyası ödülünü aldı. 12 Ekim 2011'de ölmüştür.

Bronxville, New York'ta doğdu. Harvard'dan fizik ve uygulamalı matematik'te dereceyle mezun olduktan sonra doktora eğitimine devam etti ancak doktor unvanını almaya hak kazanamadı. 1967'de Bell laboratuvarları Bilgisayar Bilimleri Araştırmaları merkezinde çalışmaya başladı. 1990'lı yılların ortasında Lucent Technologies firmasına Sistem Yazılımları Araştırma Bölüm Başkanı unvanı ile transfer olarak, 2007 yılındaki emekliliğine kadar buradaki görevine devam etti.

Ritchie C programlama dilinin yaratıcısı ve Unix'in en önemli geliştiricilerinden biri olarak bilinir. Ayrıca C Programlama Dili kitabının da(K/R veya K&R olarak da anılır)(yazarları baz alınır, Kernighan ve Ritchie) yazarlarından biri olarak da bilinir.
Dennis Ritchie'nin Ken Thompson'la birlikte C'yi yaratması ve Unix'in geliştirilmesindeki katkıları onu bilgisayar bilimlerinde önemli bir öncü yaptı. C programlama dili bugün hâlâ yazılım dünyasında aktif olarak kullanılmaktadır ve C++, Java, C# gibi modern programlama dillerini de etkilemiş konumdadır. Ünlü Linux işletim sistemi ve onun araçları Dennis Ritchie'nin yaptıklarına dayanmaktadır. Windows işletim sistemi de Unix uyumlu araçlar ve geliştiriciler için C derleyicileri içermektedir.

Turing Ödülü
1983'te Ritchie ve Ken Thompson Generic İşletim Sistemleri Teorisi ve özellikle UNIX işletim sistemini yaşama geçirmelerinden dolayı beraber Turing Ödülü'nü aldılar. Ritchie'nin Turing Ödülü konuşmasının başlığı “Reflections on Software Research” idi.
Ulusal Teknoloji Madalyası:
27 Nisan 1999'da Ritchie ve Thompson bilgisayar donanımlarında ve yazılımlarında büyük gelişmeler sağlatan, ABD'nin bilgi çağına öncülük etmesini sağlayan UNIX işletim sistemine ve C programlama diline yardımlarından dolayı beraber Bill Clinton'dan 1998 Ulusal Teknoloji Madalyası'nı aldılar.

C Programlama Dili (1978 - Brian Kernighan'la birlikte K&R)
Unix Programcısının Elkitabı(1971)

Dennis Ritchie bazı Usenet haber gruplarında (c, bilgisayar gibi) dmr olarak da bilinir. (Bell lab. E posta adresi)

Dennis Ritchie'nin Kişisel Sayfası
Dennis M. Ritchie ile Söyleşi4 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Manuel Benet'tan (LinuxFocus.org in Temmuz 1999'da yayınlandı.)
The Limbo Programming Language by Dennis M. Ritchie

Edsger Wybe Dijkstra (11 Mayıs 1930 - 6 Ağustos 2002) Hollandalı matematikçi ve bilgisayar bilimci.

Leiden Üniversitesi'nde teorik fizik okudu ancak kısa sürede asıl ilgi alanının bilgisayar bilimi olduğunu keşfetti. 1955'te bilgisayar dünyasına adım attı ve bu alanda en önemli isimlerden bir tanesi hâline geldi.
Koşut işlemlerde kilitlenmelerin önüne geçmek için kullanılabilen "kilitlenmelerden sakınma yöntemi" için 1965 yılında bir kaynağın bir göreve tahsisi istemi geldiğinde, istemin potansiyel bir kilitlenmeye neden olup olmayacağını belirleyebilen bir algoritmayı tanımladı.
Bulduğu Dijkstra Algoritması olarak da bilinen, bağlı bir grafikte iki nokta arasındaki en kısa yolu bulan algoritma günümüzde birçok alanda kullanılan routing algoritmalarının atası  olarak kabul edilir.
Eindhoven Teknik Üniversitesi'nde çalıştığı sırada THE işletim sistemi'ni geliştirdi. Bu sistemin üzerinde çalışmalar yaparken semaforları icat etti ve kritik bölüm kavramını klasikleşen filozofların yemeği problemiyle ortaya attı.  Aynı zamanda programlamada goto etiketleme komutunun işlevselliğini sorgulayarak tek giriş ve tek çıkışa sahip olan döngülerin (for, while, if...) yaratılmasında öncü oldu. 1972'de Turing Ödülü'ne layık görüldü. Edsger Dijkstra hayatı boyunca Hollandalı ressam Vincent Van Gogh kadar meşhur olmayı hedeflemişti, blues müzik ve özellikle B.B.King hayranıydı. 2002 yılında kanser nedeniyle öldü.

"Bir programı test etmek ancak bugların varlığını gösterebilir, yokluğunu değil."
"Eskiden fizikçiler birbirlerinin deneylerini emin olmak için tekrar ederlerdi, bugün FORTRAN kullanıyorlar birbirlerine buglarıyla beraber yazdıkları programları veriyorlar."
"Bilgisayarların düşünebildiğini sorgulamak, denizaltıların yüzebildiğini sorgulamakla aynı şeydir."
"Bilgisayar biliminin bilgisayarlarla bağlantısı, astronominin teleskoplarla bağlantısından fazla değildir."

Grady Booch (27 Şubat 1955 doğumlu), Ivar Jacobson ve James Rumbaugh ile Birleşik Modelleme Dili'ni (UML) geliştirmesiyle tanınan Amerikalı bir yazılım mühendisidir. Yazılım mimarisi, yazılım mühendisliği ve işbirliğine dayalı geliştirme ortamlarındaki yenilikçi çalışmaları ile uluslararası alanda tanınmaktadır.

Booch, lisans derecesini 1977'de Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri Akademisi'nden ve 1979'da Santa Barbara'daki California Üniversitesi'nden elektrik mühendisliği alanında yüksek lisans derecesini aldı.

Booch, mezun olduktan sonra Vandenberg Hava Kuvvetleri Üssü'nde çalıştı. Proje mühendisi olarak başladı ve daha sonra uzay mekiği ve diğer projeler için yer destek görevlerini yönetti. Yüksek lisansını aldıktan sonra Hava Kuvvetleri Akademisi'nde eğitmen oldu.
Booch, 1981'de kurulduğundan beri Rational Software Corporation'ın Baş Bilim Adamı olarak görev yaptı ve 2003'te IBM tarafından satın alınmasıyla Mart 2008'e kadar çalışmaya devam etti. Daha sonra IBM Research'te Baş Bilim Adamı, Yazılım Mühendisliği ve Benjamin Cummings'in dizi editörü oldu.
Booch, hayatının çalışmalarını, sanatı ve yazılım geliştirme bilimini geliştirmeye adadı. 1980'lerde Ada'da programlama üzerine en popüler kitaplardan birini yazdı. En çok 1990'larda Ivar Jacobson ve James Rumbaugh ile Birleşik Modelleme Dilini geliştirmesiyle tanınır.

Booch, Object Oriented Analysis and Design With Applications'da sunduğu Booch yazılım geliştirme yöntemini geliştirdi. Booch, karmaşık kodun basitleştirilmesi için daha fazla sınıf eklemeyi tavsiye etmektedir. Booch yöntemi, yazılım mühendisliğinde kullanılan bir tekniktir. Nesne yönelimli analiz ve tasarımda yaygın olarak kullanılan bir nesne modelleme dili ve metodolojisidir. Booch tarafından Rational Software'deyken geliştirilmiştir.
Booch yönteminin gösterim yönünün yerini, nesne modelleme tekniğinden (OMT) ve nesne yönelimli yazılım mühendisliğinden (OOSE) öğelerle birlikte Booch yönteminden grafik öğeler içeren Birleşik Modelleme Dili (UML) almıştır.
Booch yönteminin metodolojik yönleri, çeşitli metodolojilere ve süreçlere dahil edilmiştir, bu tür birincil metodoloji Rational Unified Process (RUP) 'dir.

Booch aynı zamanda tasarım modellerinin bir savunucusudur. Örneğin, bu alanda erken dönem ve oldukça etkili bir kitap olan Design Patterns'in önsözünü yazdı.

Grady Booch birkaç makale ve kitap yayınladı. Bunlardan bazıları: 

1995 yılında Booch, Computing Machinery Derneği Üyeliğine alındı. 2003 yılında, IBM'e girmesinden kısa bir süre sonra IBM Üyesi seçildi ve 18 Mart 2008'de şu anki görevini üstlendi. 2010 yılında IEEE Üyesi olarak tanındı. 2012 yılında İngiliz Bilgisayar Topluluğu, Booch'un Lovelace Madalyasını alacağını ve 2013 Lovelace Dersini vereceğini duyurdu. 2007 yılında Turing Konferansı'nı verdi. Unified Modeling Language (UML) 'nin oluşturulmasına yol açan Nesne Modelleme alanındaki öncü çalışması nedeniyle 2016 yılında IEEE Computer Society Computer Pioneer ödülüne layık görüldü.

Ivar Hjalmar Jacobson (d. 2 Eylül 1939, Ystad, İsveç), UML, Objectory, Rational Unified Process (RUP), görünüm odaklı yazılım geliştirme ve Essence'a büyük katkıda bulunan İsveçli - Amerikalı bir bilgisayar bilimcisi ve yazılım mühendisi.

2 Eylül 1939 tarihinde İsveç'in Ystad kentinde doğdu. 1962 yılında Göteborg'daki Chalmers Teknoloji Enstitüsü'nde Elektrik Mühendisliği Yüksek Lisans derecesini aldı. Ericsson'daki işinden sonra üzerinde çalıştığı dili ve yöntemi doktora programında resmîleştirdi . 1985 yılında Stockholm'deki Kraliyet Teknoloji Enstitüsü'nde Büyük Gerçek Zamanlı Sistemler için Dil Yapıları tezi üzerine doktorasını aldı.
Jacobson, yüksek lisans derecesinin ardından Ericsson'a katıldı ve bilgisayarlı anahtarlama sistemleri AKE ve PLEX dahil AX üzerinde araştırma geliştirme faaliyeti yürüttü. Nisan 1987'de doktora tezinin ardından, büyük bir müşteri olarak Ericsson ile Objective Systems'a başladı. Şirketin çoğunluk hissesi 1991 yılında Ericsson tarafından satın alındı ve şirketin adı Objectory AB olarak değiştirildi. Jacobson, ticari yazılım süreci Objectory'nin (Object Factory'nin kısaltması) basitleştirilmiş bir versiyonu olan ve 1992'de yayınlanan Object-Oriented Software Engineering (OOSE) yazılım yöntemini geliştirdi.
Ekim 1995'te Ericsson, Rational Software'e İtiraz'ı  elden çıkardı ve Jacobson, topluca Üç Kafadarlar olarak bilinen Grady Booch ve James Rumbaugh ile çalışmaya başladı.
IBM, 2003 yılında Rational'ı satın aldığında, Jacobson Mayıs 2004'e kadar teknik yönetici danışman olarak kaldıktan sonra ayrılmaya karar verdi.
2003 yılının ortalarında Jacobson, İngiltere, ABD, İsveç, İsviçre, Çin ve Singapur'daki ofisleriyle üç kıtada faaliyet gösteren Ivar Jacobson International'ı (IJI) kurdu.

1967 yılında Ericsson, Jacobson kullanımını önerdiği yazılım bileşenlerinin yeni nesil yazılım kontrollü şalteri telefon Ericsson geliştiriyordu. Bunu yaparken sıra diyagramları icat etti ve işbirliği diyagramları geliştirdi.
Jacobson, yazılım geliştirme için planlara ihtiyaç olduğunu gördü. Spesifikasyon ve Tasarım Dili'nin (SDL) orijinal geliştiricilerinden biriydi. 1976'da SDL, telekom endüstrisinde bir standart haline geldi.

Jacobson birkaç kitap ve makale yayınladı, bunlardan bazıları:

1992. Nesne Tabanlı Yazılım Mühendisliği: Magnus Christerson, Patrik Jonsson ve Gunnar Overgaard ile Kullanım Durumuna Dayalı Bir Yaklaşım (ACM Press). Addison-Wesley, 1992, 0-201-54435-0
1994. Nesne Avantajı: Nesne Teknolojisiyle İş Süreçlerinin Yeniden Yapılandırılması (ACM Press). M. Ericsson ve A. Jacobson ile. Addison-Wesley, 0-201-42289-1
1997. Yazılımın Yeniden Kullanımı: İş Başarısı için Mimari, Süreç ve Organizasyon (ACM Press). Martin Griss ve Patrik Jonsson ile. Addison-Wesley, 1997, 0-201-92476-5
1999. Birleşik Yazılım Geliştirme Süreci. Grady Booch ve James Rumbaugh ile. Addison-Wesley Profesyonel, 1999, 0-201-57169-2
2004. Birleşik Modelleme Dili Referans Kılavuzu (2. Baskı). Grady Booch ve James Rumbaugh ile. Addison-Wesley Profesyonel, 2004, 0-321-24562-8
2004. Kullanım Durumlarıyla Boyut Odaklı Yazılım Geliştirme (Addison-Wesley Nesne Teknolojisi Serisi). Pan-Wei Ng ile. Addison-Wesley, 0-321-26888-1
2005. Birleşik Modelleme Dili Kullanıcı Kılavuzu (2. Baskı). Grady Booch ve James Rumbaugh ile. Addison-Wesley Profesyonel, 2005, 0-321-26797-4
2013. Yazılım Mühendisliğinin Özü - SEMAT Çekirdeğinin Uygulanması. Pan-Wei Ng, Paul Mc Mahon, Ian Spence ve Svante Lidman ile. Addison-Wesley, 2013, ISBN 978-0321885951
2019. Modern Yazılım Mühendisliğinin Temelleri - Uygulamaları Yöntem hapishanelerinden kurtarın. Harold "Bud" Lawson, Pan-Wei Ng, Paul Mc Mahon ve Michael Goedicke ile. ACM Books & Morgan & Claypool yayıncıları, 2019, 978-1-947487-24-6

James E. Rumbaugh (d. 22 Ağustos 1947), Nesne Modelleme Tekniği ve Birleşik Modelleme Dilini (UML) oluşturmadaki çalışmaları ile tanınan Amerikalı bir bilgisayar bilimcisi ve nesne yönelimli metodologdur.

Pennsylvania Bethlehem'de doğan Rumbaugh, Massachusetts Institute of Technology'den (MIT) fizik alanında lisans derecesi, California Teknoloji Enstitüsü'nden (Caltech) astronomi alanında yüksek lisans derecesi ve Profesör Jack Dennis yönetiminde MIT'den bilgisayar bilimlerinde doktora derecesi elde etmiştir.
Rumbaugh, kariyerine 1960'larda Digital Equipment Corporation'da (DEC) baş araştırma bilimcisi olarak başladı. 1968'den 1994'e kadar General Electric Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nde teknoloji geliştirmede, öğretimde ve danışmanlık hizmetlerinde. General Electric'te ayrıca yazılım modelleme ve tasarım için bir nesne modelleme dili olan Nesne modelleme tekniğinin (OMT) geliştirilmesine liderlik etti.
1994'te, Birleşik Modelleme Dili'ni (UML) geliştirmek için Ivar Jacobson ve Grady Booch ile birlikte çalıştığı Rational Software'e katıldı. Daha sonra onlar kendi yazılım geliştirme methologies, OMT, birleşti oose ve Booch içine Rational Unified Process (RUP). 2003 yılında Rational Software'i satın aldıktan sonra IBM'e taşındı. 2006 yılında emekli oldu.
İki yetişkin oğlu var ve karısıyla California, Saratoga'da yaşamaktadır.

Rumbaugh'un ana araştırma ilgi alanları, biçimsel tanımlama dilleri, "hesaplamanın anlambilim, programlama üretkenliği için araçlar ve karmaşık algoritmalar ve veri yapıları kullanan uygulamalar" dır.
MIT'deki yüksek lisans çalışmasında Rumbaugh, veri akışı bilgisayar mimarisinin gelişimine katkıda bulundu. Tezi paralel programlama dilini, paralel işlemcili bilgisayarı ve kendisini veri akışına yönlendiren bir ağ mimarisinin temelini tanımladı. Rumbaugh, Nesne Modelleme Tekniği, IDEF4, Rational Unified Process ve Unified Modeling Language'e ek katkılarda bulundu.

Rumbaugh, Ivar Jacobson ve Grady Booch ile birlikte UML ve RUP hakkında bir dizi kitap yazdı. Bir seçim şunları içerir:

1975. Veri Akış Programları İçin Paralel Asenkron Bilgisayar Mimarisi. MIT tezi
1991. Nesne Yönelimli Modelleme ve Tasarım . Diğerleriyle. Prentice Hall, 0-13-629841-9    .
1996. OMT analizleri : Journal of Object-Oriented Programming'den modellemeye ilişkin perspektifler . James Coplien'den önsöz.
1999. Birleşik yazılım geliştirme süreci
2005. UML ile nesneye dayalı modelleme ve tasarım

James Rumbaugh 2 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - InformIT'de Biyografi

Arayüz tasarımı (İngilizce: User interface design), bir hizmeti sunan sistem (makine, bilgisayar) ile kullanan sistem (kullanıcı) arasında bir iletişim ve etkileşim köprüsü görevi gören kullanıcı arayüzlerinin tasarımı ile ilgili tasarım disiplinidir.
Buna kullanıcının sorularının, sistemin kontrol sorularının ve her iki tarafın cevaplarının içeriklerinin yapılandırılması, soru cevap diyalog senaryolarının tasarımı, eğer kullanıcı sistem etten kemikten bir insan ise görüp kullandığı iletişim mekanizmalarının (görüntü, ses, tuş, kumanda, vs..) kullanılabilirliği veya ergonomik özellikleri, belli kural ve standardlara uyumluluk derecesinin (zamanı ve eldeki olanakları da göz önünde tutarak) belirlenmesi gibi konular dahildir.
Bu tasarım disiplininin başlıca amaçları ve amaca ulaşmak için öngördüğü yöntemler şu şekilde sıralanabilir:

Kullanıcı odaklı tasarım (ing. user centered design): Bu tasarım yöntemi, kullanıcı arayüzünün, kullanıcının amaçları, alışkanlıkları ve kullanım deneyimi göz önünde bulundurularak tasarlanmasını öngörmekte ve hatta bir adım daha öteye giderek, söz konusu ürünün  daha üretim öncesinde bu kullanıcı özellikleri gözönünde bulundurularak tasarlanmasını amaçlamaktadır.
Etkileşim tasarımı (ing. interaction design: İnsan ile makine arasındaki etkileșimin (ing. interaction) hedeflerinin ve yöntemlerinin tespiti.
Hedeflere en etkin biçimde ulaşmanın önündeki makineden veya insandan kaynaklanan engellerin araştırılarak ortadan kaldırılması.
Arayüz veya kullanıcı arayüzü denilince kastedilen, sadece grafiksel kullanıcı arayüzü değildir. Geniş anlamıyla arayüzün tanımı şöyle yapılabilir: Herhangi bir programlama bilgisine sahip olmayan kullanıcıların da bilgisayar programlarını veya bilgisayar programları ve komutları içeren makineleri kullanabilmelerini mümkün kılmak için geliştirilen görsel, işitsel veya dokunsal kumanda araçlarının tümü.

Grafiksel kullanıcı arayüzü (ing. Graphical User Interface / GUI): Bir programı kullanmak için ekran üzerinde sunulan tüm butonlar, linklenmiş grafikler, linkler, girdi alanları.
İşitsel kullanıcı arayüzü (ing. Auditory User Interface): Ses ile ekran okuma (görme engelliler için) ve sesli kumanda olanağı sağlayan teknolojilerle donatılmış arayüz.
Dokunsal kullanıcı arayüzü (ing. Tactile User Interface): Joystick; robotları uzaktan kumanda etmeye yarayan, dokunmaya, çevirmeye ve çekmeye duyarlı butonlar; dokunmatik ekranlar, dokunarak okunan tek satırlık braille ekran ve görme engelliler için parmak ucu uyarabilen fare.

Kurumsal mimari (Alm. Unternehmensarchitektur; İng. enterprise architecture) bir kurumun stratejileri, iş süreçleri, veri ve enformasyon gereksinmeleri, bilişim sistemleri ve teknoloji altyapısını belirli bir çerçeve içerisinde betimleyen, kapsamlı bir belgedir. Kurumsal mimarinin temel işlevi, kurumun hedefleri, yapısı, işleyişi, kullandığı sistemler ve sistemlerde kullanılan teknolojiler hakkında bilgi vermektir. Temel amacı ise, kurum içerisinde bilişim sistemlerinin ve teknolojilerinin kurumun hedefleri ve işleyişi ile uyumlu bir biçimde ortak standartlara uygun hale gelmesini, bu yolla bilişim ve iletişim kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmasını sağlamaktır.
Kurumsal mimari bir defaya mahsus bir çalışma değildir. Genel ve sektörel çevredeki değişikliklerin kurumun yapısı ve işleyişini etkilediği ölçüde, kurumsal mimarinin de yeniden gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi gerekir. Kurumsal mimari meydana getirilirken, ilk olarak mevcut mimari incelenir ve betimlenir. Ardından kurum stratejilerini destekleyecek, çekirdek süreçlere ilişkin veriler ve enformasyonu sağlayacak sistemler ve bu sistemleri meydana getirecek teknolojik bileşenler saptanır. Sistem ve teknoloji politikaları, yordamları ve standartları yeniden oluşturulur. Son olarak mevcut mimarinin gereksinilen mimariye nasıl dönüştürüleceği projelendirilir ve uygulamaya geçilir.
Kurumsal mimari çerçevelerinin hemen tümü dört temel mimari ögeden oluşmakta, kullanılan modeller bu ögelerin ayrıntılarını ve aralarındaki ilişkileri betimlemekte ve çözümlemekte kullanılmaktadır: 1) İşletme mimarisi; 2) enformasyon ve veri mimarisi; 3) sistem mimarisi; ve 4) teknoloji altyapısı. Kurumsal mimari için en yaygın olarak kullanılan başlıca dört çerçeve bulunmaktadır:

Zachman Çerçevesi (Zachman Framework).
Açık Grup Mimari Çerçevesi (The Open Group Architectural Framework).
Federal Kurumsal Mimari (Federal Enterprise Architecture).
Gartner Kurumsal Mimarisi (Gartner Enterprise Architecture 20 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.).

Kütüphane anlamına gelen ve genellikle Batı dünyasında yaygın olarak kullanılan ‘bibliothek’ kelimesinin aslı Eski Yunancadır ve biblion kitap, baskılı ürünlerin saklandığı yer demektir. Türkçedeki kütüphane ise, Farsça ve Arapça kökenli kütüb (kitaplar) ile Farsça hane (ev)  sözcüklerinden türemiştir ve kitapların evi anlamına gelmektedir. Her iki dilde de kütüphane terimi, kitapların saklandığı yer anlamında kullanılmaktadır.“Kütüphaneler, elde edilen bilginin toplanması, depolanması ve dağıtılması fonksiyonlarını gören hizmet işletmeleridir”  Toplumsal gereksinimleri karşılamak için kurulan kütüphaneler, her türlü kayıtlı bilgi kaynağını bilgi gereksinimi olan kullanıcıya etkin biçimde sunar böylece bağlantı işlevini sağlamaktadır. 

İlk kütüphaneleri, MÖ 2600 civarında Sümerlere ait tapınaklarda keşfedilen çivi yazısıyla oluşturulan eski formlardaki tabletlerin bulunduğu arşivler oluşturmaktadır. Bu arşivler tarihin başlangıcı ve tarih öncesi dönemlerin son zamanlarını işaret etmekte ve ticari faaliyetlere ilişkin tutulmuş kayıtlarla ticari stoklara ilişkin bilgileri barındırmaktaydı. Ayrıca bu benzeri içeriklere, hükûmet belgelerinde ve tapınaklardaki Eski Mısırlılarca icat edilen papirüslerin üzerindeki kayıtlarda da rastlanmaktadır. İlk keşfedilen özel arşivler yazışma ve stok kayıtlarının yanı sıra yeni katiplerin eğitimi için efsanelerle ilgili metinlerin standartlaştırılmasını sağlamak amacıyla Ugarit'te tutulan kayıtlardan oluşmaktadır. MÖ 700'lerde Ninova'da ve MÖ 1900 civarında Nippur'daki kütüphanelerin yapısı, günümüzde de kullanılan sınıflama sistemlerinin tarihin ilk dönemlerinde de kullanıldığınız bir kanıtını oluşturmaktadır. Filozof Laozi, Zhou Hanedanlığına ait imparatorluğun sahip olduğu kütüphaneye ait kitapların koruyucusudur. Ayrıca kütüphanelerin varlığına kanıt olarak gösterilen eski tarihî eser kalıntılarında kataloglama sisteminin varlığına ilişkin kayıtlarda bulunmuştur.
Mısır ve Mezopotamya'daki kil tabletler, MÖ 3500-2500 yıllarında Mezopotamya'da çivi ve Mısırda hiyeroglif yazıları, piktografik yazının gelişmesiyle  beraber biçimlenmiş, gelişmiş ve yazılı belgelerin gittikçe artmasına neden olmuştur. Zamanla artan kültürel ve ekonomik ilişkiler sonucunda sayıları fazlalaşan içeriği devletler arası anlaşmalar, kanun ve buyrultular, yönetmelikler, yabancılara ilişkin kayıtlar, rahipler ve hukukla ilgili listeler olan bu yazılı belgeleri bulunduran arşivler ilk kütüphanelere örnek gösterilmiştir.
Eski Mısırda bulunan ilk belgeler papirüs üzerine yazılan tapınak kayıtlarını içeriyordu. Sosyal hayatı içine alan, din ve dinle ilgili  törenleri, felsefe, tıp, kimya gibi bilimler ve siyasal nitelikli devlet yazışmalarının bulunduğu kaynaklar “tablet evi” ve “mühür evi” gibi isimlerle adlandırılan yerlerde tutulmaktaydı. 
 Asur döneminde Asurbanipal tarafından kurulan ve bilinen ilk kütüphaneye MÖ. 7. yüzyılda rastlanılır. Austen Layard ve Rassam'ın yapmış olduğu kazılar sonucunda Ninova şehrinde ortaya çıkarılan  tablet deposu Hükümdar Asurbanipal'in kütüphanesi olarak kabul edilir. 30000 civarı tableti barındıran bu kütüphane az sayıda resmi ve özel yazışmalar, makbuz senetleri, toplama listeleri gibi  resmi belgelerin yanında daha çok bilimsel, tıp, astronomi, büyücülük, edebiyat gibi konulardaki içeriklerde yer alıyordu. Ninova'daki kraliyet kütüphanesinden başka Nippur, Kuta, Borisippa ve Uruk şehirlerinde de kütüphaneler bulunur. Bunlar haricinde Asurlulardaki en önemli kütüphaneler ise Assur, Kalach, Arbela ve Ninova'dakilerdir. 

Eski Yunana ait ilk kütüphaneler M.Ö. 4. yüzyılda tapınaklarda ve felsefe okullarında oluşturulan kitap depolarıydı. Büyük kütüphanelerin kurulmasının da göstermiş olduğu gibi kitap dağıtımı Helenistik dönemde gelişim göstermiştir. Antik dönemin en büyük ve en önemli kütüphanesine Yunan sömürgesi altında olan İskenderiye'de rastlanır. Uygarlığın ilk dönemlerinde kendinden söz ettiren İskenderiye Kütüphanesi baba ve oğul Ptolemaioslar tarafından M.Ö 3. yüzyılda Atinalı Demetritos Phalereus'un  verdiği destekle kuruldu. Bu kütüphane Atina'daki Aristotelesçi okulu model almış Yunan Kültür Merkezi ve büyük bir eğitim ve araştırma merkezinin parçası olarak gelişmiştir. II. Ptolemus'un girişimleri sonucu şehirdeki tüm kaynaklar kütüphanede toplatılmış ve diğer ülkelere gönderilen ulaklar sayesinde yeni kitaplara ulaşılmıştır. İskenderiye Limanına gelen gemilerde bulunan kitaplara el koyularak çoğaltıldıktan sonra geri iadesi sağlanarak farklı kitapların kopyası kazandırılmıştır. Bu şekilde bu kütüphaneler metinlerin aktarımında temel bir rol oynamakla birlikte burada hem kendi ihtiyaçları hem de ticari dağıtım için atölyeler tutmakta, çoğaltılan kopyaların  Akdeniz dünyasına yayılmasında da alan oluşturmaktadır. Bu çalışmalar sonucu sağlanan farklı koleksiyonlarla birlikte M.Ö 1. yüzyılda İskenderiye'deki papirüs tomarlarının sayısı yarım milyona ulaştı. Diğer bir önemli kütüphane olan Serapeion Tapınağına ek olarak yapılmış 43 bin ruloyu barındıran kütüphanenin M.Ö 47 yılında İskenderiye'nin zaptı sırasında  imha edilmesinden ötürü yok olmuştur. Roma İmparatoru Sezar'ın bu istilasından sonra yanan kütüphane yerine Antonious tarafından Kleopatraya 200.000 rulo hediye edilmiştir ve İskenderiye'deki koleksiyon 900.000 tomarı bulmuştur. Eski ehemmiyetini kaybeden kütüphane Hristiyanların Serapamum mabedini yaktıkları M.S. 391 de tamamen harap olmuştur. 
Başka önemli kütüphane olan Bergama Kütüphanesi ve İskenderiye Kütüphanesi arasındaki rekabet sonucu Mısırdan papirüs ihracının yasaklanmasıyla üretilmesine olanak sağlanan parşömenlerle kütüphane içeriğini oluşturan nadide eserler meydana geldi. Fakat kütüphanenin Romalılar tarafından işgali sonucu ehemmiyetinin yitirilmesiyle İskenderiye'ye taşındı.

8. yüzyıldan itibaren ilk olarak İranlılar ve Araplar Çinlilerden kâğıt yapımını öğrenmeye başlamışlar ve 794'te Bağdat’ta kurulan kâğıt fabrikası ile kâğıt üretimine başlamışlardır. 9. Yüzyıldan itibaren pek çok İslam şehrinde “Bilim Salonu” olarak tabir edilen halk kütüphaneleri faaliyet göstermeye başlamışlardır. Laik bilginin yayılmasını teşvik etmek amacıyla İslam mezheplerinin ilkelerinin temsil edilmesi için kütüphanelere kitap bağışlarında bulunulmuştur.
Düzenlemenin 7. ve 14. yüzyılları kapsayan altın çağda İslam Kütüphanelerinde büyük önemi vardı. Bu dönemde kitaplar konularına göre sınıflandı. Kütüphanelere dahil edilmesinin ardından düzenlenen materyallerin konu başlıkları, yazarın soyadı ya da kitabın adına göre yapılmadı. Ayrıca İslami kütüphanelerin bir özelliği ise kendi kataloğuna sahip ilk kütüphaneler olabilmesidir. Raflara ilişkin bilgiler ise her rafın sonunda iliştirilen kâğıtta yazılmıştır. Bu kütüphaneler halkın erişimine en uygun kütüphane özelliği de taşımaktadır. Bu halka açık nitelikteki kütüphaneler Akademik, özel ve cami kütüphaneleri ile beraber oldukça rağbet görmüştür. Bilgi halife ve prensler gibi toplum yapısındaki en elit kesimin yanı sıra sıradan insanlar içinde sunulan bir niteliğe sahip olmaktadır. Bazı kütüphanelerin kayıtlarına göre 200'e kadar kitabın ödünç verilmesine izin verilebiliyor ve bu durum neticesinde bilgi ihtiyacı olan araştırmacılar ve okuyucular için daha rahat araştırma yapma imkânı sağlıyordu. Bazı odalarda daha rahat okuma ortamı oluşturulması açısından halıların serili olduğu söylenmektedir.
İslam Kütüphanelerin içeriğini oluşturan materyaller, kısmen İspanya ve Sicilya'daki Müslüman ve Hristiyan bölgelerinde, Hristiyan keşişler tarafından kopyalanarak sağlanmaktaydı. Kopyalanan kaynaklar arasında hem batıdaki Hristiyanların yapmış oldukları Bizans ile ilgili çalışmalar hem de Roma ve Yunan kökenine dayanan keşişlerin saklamış oldukları çalışma kayakları yer almaktaydı. Sonuç olarak oluşturulan bu kütüphaneler bugünkü modern kütüphanelerin temelini oluşturmaktadır. Budist Yazıtlar, eğitim alanındaki materyaller ve tarihi bilgiler Güney Asya'da modern dönem öncesindeki kütüphanelerde depolanmaktadır. Burmada Pitaka Taik isimli kraliyet kütüphanesi Kral Anawrahta  tarafından destansı bir biçimde kuruldu. 18. yy da İngiliz Elçisi Michael Symes, kütüphaneyi ziyareti sırasında, "Tuna nehri kıyılarından Çin sınırına kadar herhangi bir hükümdar Birman Majestesi kadar fazla kütüphaneye sahip olması mümkün değil" diye not düşmüştü. Tayland'da ise ho trai adı taşıyan kütüphaneler böceklerin kitapları yemesini önlemeyi sağlamak amacıyla genellikle kıyı şeritleri boyunca su birikintileri üzerinde kurulmuştur.

Yunan ve Roma uygarlıklarının yıkılmasıyla kütüphanelerdeki papirüs ve parşömenler büyük zarar gördü ve sadece belirli bir kısmı Orta Çağı karakterize eden manastır ve katedral kütüphanelerine taşınabildi. Bu dönemde kitaplar, Armarius denen deneyimli bir keşişle Scriptorium adında kitapların yazıldığı, süslendiği ve ciltlendiği atölyeler de kiliseye bağlı din adamlarınca oluşturuluyordu. Belli başlı kütüphaneler manastırlarda yer alıyordu bununla birlikte kralın ya da önemli kişilerin derlediği birkaç laik kütüphane de bulunuyordu. Özel koleksiyonların kalıcı olmamasından dolayı sadece Kilise ve Manastır Kütüphaneleri ayakta duruyordu. Bu kütüphaneler dinsel, cemaatin pratik ihtiyaçlarına uygun olarak litürji, teoloji ve kutsal yazının egemen olduğu kaynakları barındırıyordu ve bunların çoğu Latince  geri kalanları Yunanca ve İbraniceden oluşuyordu. En zengin Manastır Kütüphaneleri yüzlerce ciltten oluşuyordu. Mali açıdan daha güçlü olan Katedral Kütüphaneleri, Manastır Kütüphanelerinden daha gelişmiş durumdaydı. Bu dönemde dini kitapların yanında Katedral Kütüphanelerine hukuk, edebiyat ve şiir kitapları da eklenmiştir. Koleksiyonların artışıyla birlikte kitaplar çekmecelerden raflara dizilmiş ve çalınmalarını engellemek amacıyla değerli ve önemli olanlara zincirler bağlanmıştır. Kullanıcılarının çoğunluğunu kilise mensuplarının oluşturduğu Katedral Kütüphanelerinin kaynakları türüne göre sınıflanmış ve kütüphane işlerine ilişkin yönetmelikler hazırlanmıştır.
Orta Çağ Avrupası'nda önemli örneğinin İtalya'daki

LibreOffice Writer, özgür ve ücretsiz LibreOffice yazılım ailesinin kelime işlemci uygulaması. Yerel dosya biçimi olarak bir ISO/IEC standardı olan OpenDocument Format (ODF) biçimlerinden .odt biçimini kullanır. Ayrıca Microsoft Word'ün yerel dosya biçimlerindeki (.docx, .doc) mevcut belgeleri açabilir, aynı biçimde kaydedebilir, sıfırdan bu biçimlerde belge üretebilir.
Tüm LibreOffice bileşenlerinde olduğu gibi Writer, yüzden fazla  sayıda dilde ve Linux, Microsoft Windows, Mac OS gibi çeşitli platformlarda kullanılabilir. LibreOffice'in Windows ve Linux işletim sistemleri için kurulum gerektirmeyen taşınabilir sürümü ile kullanılabilir.

Öntanımlı olarak .odt biçimini kullanmakla birlikte .docx, .doc, .rtf, gibi çok sayıda dosya biçimini destekler
Yazım ve dilbilgisi denetleyicisi
Yerleşik çizim araçları
Yerleşik hesaplama işlevleri, satır içinde metin formül kullanabilme (F2 kısayolu ile)
Yerleşik denklem düzenleyicisi
PDF biçiminde dışa aktarma, düzenlenebilir melez PDF (gömülü ODF) üretme, doldurulabilir PDF formu oluşturma. Writer ile bir belge melez PDF olarak dışarı aktarıldığında bu, PDF biçiminin kendi avantajlarına ek olarak daha sonra belgenin Writer ile yeniden açılması ve normal olarak düzenlenebilmesini sağlar. Bu, orijinal .odt dosyasının bir kopyasını tutma ihtiyacını da ortadan kaldırır.
HTML, XHTML dosyalarını, WYSIWYG desteği sayesinde kod kullanmadan görsel olarak düzenleyebilme
HTML, XHTML, XML biçimlerinde dışa aktarma
EPUB (.epub) e-kitap biçiminde dışa aktarma
İçindekiler, dizin (indeks), kaynakça oluşturma
Belgeleri imzalama, şifreleme
İki belgeyi karşılaştırma, değişiklikleri izleme
Yazı tiplerini belgeye gömebilme 

TÜBİTAK - LibreOffice E-Kitapları 21 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
LibreOffice ve Microsoft Office Özellik Karşılaştırması 5 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Önemli belgelerle çalışırken belge kaybından korunmak ve belge kurtarmak 23 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Linux (telaffuz: Lin-uks); Linux çekirdeğine dayalı, açık kaynak kodlu, Unix benzeri bir işletim sistemi ailesidir. GNU Genel Kamu Lisansı versiyon 2 ile sunulan ve Linux Vakfı çatısı altında geliştirilen bir özgür yazılım projesidir. Linux ismi ilk geliştiricisi olan Linus Torvalds tarafından 1991 yılında verilmiştir. Günümüzde süper bilgisayarlarda, akıllı cihazların ve internet altyapısında kullanılan cihazların işletim sistemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunlardan en popüler olanı Google tarafından geliştirilen Android işletim sistemidir.
Ayrıca Linux ismi, bu çekirdek kullanılarak oluşturulan işletim sistemlerini genel anlamda tanımlamak için yaygın bir kısaltma olarak da kullanılmaktadır. Örneğin Linux çekirdeği ve GNU araçları bir araya getirilerek tam bir işletim sistemi olarak sunulduğunda GNU/Linux dağıtımı olarak adlandırılır, ancak konuşma dilinde kısaca Linux olarak ifade edilmektedir.
Linux kelimesinin bu iki farklı kullanımının yol açabileceği karışıklıktan kaçınmak için çekirdek yazılım hakkındaki teknik bilgiler Linux çekirdeği maddesinde, dağıtımlar hakkındaki bilgiler Linux dağıtımları maddesinde verilmiştir.

Linux, 1991 yılında Linus Torvalds adlı bir Fin üniversite öğrencisi tarafından, daha eski işletim sistemlerinden birisi olan UNIX'in mimarisine ve POSIX standartlarına uygun şekilde sıfırdan yazılmaya başlanmıştır. Geliştirilmesinde Unix mimarisinden esinlenilmiş olmakla birlikte Linux içinde Unix'ten alınmış herhangi bir kod bulunmamaktadır. Geliştirilen bu yazılım, kullanıcı araçları olmayan sadece bir çekirdek yazılımıdır.
Linux'tan çok daha önce, 1984 yılında, yine UNIX mimarisiyle uyumlu yeni bir işletim sistemini özgür yazılım projesi olarak geliştirmek isteyen Richard Stallman MIT'deki görevinden ayrılmıştı. GNU Projesi adını verdiği işletim sistemi geliştirme projesi 1991 yılına gelindiğinde kullanıcı araçları hazır ancak çekirdek yazılımı eksik bir durumdaydı.
1992 yılında Linus Torvalds geliştirdiği bu çekirdek yazılımı daha çok geliştirici ve katkıcının desteğini alabilmek için özgür yazılım olarak GNU Genel Kamu Lisansı ile yayınlamaya karar verdi. Böylece bu iki proje (Linux çekirdeği ve GNU Tasarısı) birbirlerinin eksik taraflarını tamamlamış ve tam bir işletim sistemi olarak sunulabilir hale gelmiş oldu. Bu işletim sistemi 1994 yılında GNU bülteninde "Özgür UNIX Benzeri" olarak duyuruldu.
Linus Torvalds Linux'u geliştirme hikâyesini Yalnızca Eğlenmek İçin adlı eserinde anlatmıştır.

Özgür yazılımlar lisansları gereği yazılımın kopyalanabilmesi, kodlarının değiştirilebilmesi ve bu şekilde dağıtılabilmesini yasal olarak mümkün kılmaktadır, yazılımlar isteyen herkes tarafından paylaşılarak geliştirilebilmektedir. Bu nedenle Linux'un GNU Genel Kamu Lisansı'nı tercih etmesi Linux tarihindeki en önemli kırılma noktasıdır. Bu sayede Linux projesi Dünya genelinden pek çok gönüllü uzmanın katkısını almayı başarmıştır.
Richard Stallman tarafından başlatılan özgür yazılım hareketi de daha iyi bilinir olmuş ve başarısı kanıtlanmış bir geliştirme modeli olarak kabul görmüştür. 

İnternet özgür yazılımların ihtiyacı olan, evrensel olarak birlikte yazılım geliştirebilme ortamını herkese sağlayan bir alan açmıştır. GNU/Linux projesi bu imkânı çok iyi değerlendirerek 90'lı yıllardan günümüze kadar dünya çapındaki uzmanlardan katkı alarak gelişmiştir.
Özellikle Apache yazılımı rakiplerine göre internet sunucularının daha hızlı ve kararlı, maliyet açısından daha ucuz olmasını sağlamıştır. Bu durum 90'lı yılların sonlarından itibaren Linux sistemlerin ticari ve teknolojik olarak gelişmesine büyük katkı yapmıştır.
Ayrıca 2000'li yıllarda internetin evlere ve küçük işletmelere kadar yaygınlaşması çok geniş internet altyapısına ve çok farklı özellikteki ağ cihazlarına olan ihtiyacı arttırmıştır. GNU/Linux sisteminin cihaz üreticileri tarafından sınırsızca özelleştirilebilir olması ve ücretsiz sunulması bu üreticiler tarafından yaygın olarak tercih edilmesine neden olmuştur.

Linux dağıtımı (ya da GNU/Linux dağıtımı); Linux çekirdeği, GNU araçları, bir görüntü sunucusu ve bir masaüstü ortamının bir araya gelmesiyle, bu birlikteliği sürdürülebilir şekilde yönetecek yapılandırma araçları ile oluşturulan tam bir işletim sistemidir.
1993 Yılında Patrick Volkerding, çeşitli ağ araçları, grafik arabirimi ve diğer araçları bir arada sunduğu bir GNU/Linux projesi başlatmıştır. Slackware adını verdiği proje ilk GNU/Linux dağıtımıdır. Aynı yıl benzer amaçlarla Ian Murdock tarafından Debian projesi duyurulmuştur. Debian dağıtımı hâlen yaygın kullanılan en eski dağıtım olma özelliği taşımaktadır. Bu konudaki ayrıntılı bilgilere Linux dağıtımı maddesinden ulaşılabilir.
GNU/Linux, gelişiminin ilk yıllarında çeşitli konferanslarda ve üniversite çevrelerinde disketlerle çoğaltılıp elden ele dağıtılmaktaydı. Dağıtım (distrubution) tanımına yol açan bu yöntem günümüzde internet yoluyla indirme şeklinde yapılsa da bu terim hâlen kullanılmaktadır.

Linux 1995 Yılında DEC Alpha ve Sun SPARC iş istasyonlarında da çalışabilir hale getirilmiştir. 1998 Yılında ise IBM, Compaq ve Oracle Linux'a destek vermeye başlamıştır. InfoWorld dergisi 2000 yılında sunucu bilgisayarlarda kullanılan Red Hat Linux'u "Yılın İşletim Sistemi" ödülüne layık görmüştür. Red Hat Şirketi 2005 yılında NASDAQ-100 listesine girmeyi başarmıştır. 2004 Yılında Canonical Ltd. tarafından duyurulan Ubuntu Linux ise sunucu sistemlerin yanında masaüstü sistemlerde de popüler olmayı başarmıştır.
2008 Yılında Google, mobil cihazlar için geliştirdiği ve Linux çekirdeği kullanan Android işletim sisteminin 1.0 sürümünü duyurmuştur. Sonraki yıllarda Samsung ve Sony gibi büyük üreticilerin de mobil cihazlarında kullandığı Android son kullanıcı piyasasındaki en yaygın Linux tabanlı işletim sistemi olmayı başarmıştır.
Android, 2017 yılının ilk aylarında internet kullanan cihazlar istatistiğine göre Microsoft Windows'un kullanım oranını yakalamıştır.

Linux çekirdeği tek başına çalıştırıldığında grafiksel bir masaüstü ortamı sağlamaz. Bunun için pek çok yazılımın bir araya getirilmesi gerekmektedir.
Gerçekte 1991 yılında UNIX sistemlerde grafik arabirim sağlamak üzere geliştirilen X386 projesi mevcuttu. Ancak projenin SGCS firmasına özgür olmayan bir lisansla satılması ile bu projenin özgür versiyonu olan XFree86 arasında bazı hukuki sorunlar ortaya çıktı. Ayrıca bazı teknik sorunlar projenin gelişmesini yavaşlattı.
X.Org Konsorsiyumu 2004 yılında XFree86 kodlarını çatallayarak X Pencere Sistemini geliştirmeye başladı ve 2005 yılında ilk sürümünü duyurdu. Ancak bu tarihe kadar MacOS ve özellikle Microsoft Windows işletim sistemleri, masaüstü sistem piyasasında çoktan lider ve belirleyici konuma gelmişti.
Bundan sonraki dönemde de ticari Linux dağıtımının gelirlerini masaüstü yerine sunucu ve mobil sistemlerden elde ediyor olması geliştiricilerin ve şirketlerin masaüstü ortamına desteğinin kısıtlı olmasına yol açtı. Ancak günümüzde Linux sistemlerin GNOME, KDE, Xfce gibi gelişmiş masaüstü teknolojileri mevcuttur, bu konudaki bilgilere Masaüstü ortamı maddesinden ulaşılabilir. 

Linus Torvalds 1996 yılında Canberra, Avustralya Ulusal Hayvanat Bahçesini ziyaretinde bir penguen tarafından ısırılmıştır. Burada Linus, Linux maskotunun bir tür küçük penguen olacağından bahsetmiştir. Başlatılan yarışmaya Larry Ewing bugün de kullanılan penguen çizimi ile katılmış ve çizimi seçilmiştir. Bu sembole isim önerisi ise James Hughes'ten gelmiştir, Hughes'un "'Torvald's Unix'" (Torvalds'ın Unix'i) kelimelerindeki harflerden yola çıkarak önerdiği "'Tux'" kısaltması kabul edilmiştir. Bu ismin bir esprisi de penguenlerin tüy renklerinin Smokin kıyafetine benzemesidir, İngilizcedeki smokin sözcüğünün karşılığı "tuxedo'dur.

Linux sunucu işletim sistemlerinde kullanım oranı bakımından dünya çapında ilk sırada tercih edilmektedir. Linux ürünleri sunucu işletim sistemi olarak uzun zamandır oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır, 2008 Eylül ayında Microsoft CEO'su Steve Ballmer, dünya genelinde web sunucularının %60'ında Linux'un, %40'ında Windows'un kullanıldığını itiraf etmiştir. IDC'nin 2007 raporunda, GNU/Linux yüklü olarak satılmış sunucular göz önüne alınarak o zaman genel sunucu pazarının %12,7'sinin GNU/Linux'a ait olduğu belirtilmiştir. Ancak bu istatistik, çeşitli şirketler tarafından satılan Linux sunucuların sayısı dayalıdır yani ve sonradan GNU/Linux yüklenerek kullanılan sunucuları içermemektedir. Netcraft'ın Eylül 2006'da yayınladığı rapora göre, on güvenilir internet şirketinden sekizi GNU/Linux ürünlerini internet sunucularında kullanmaktadır.
Linux dağıtımları LAMP sunucu-yazılım kombinasyonunun (Linux, Apache, MySQL, PHP) köşe taşıdır. Linux dağıtımları diğer anabilgisayar işletim sistemleri ile karşılaştırıldığında, fiyatlandırma nedeniyle son on yılda giderek popüler olmuştur. Aralık 2009'da, bilgisayar devi IBM, pazarlamaya öncelik vereceğini ve ana bilgisayar tabanlı kurumsal Linux sunucularını satacağını bildirdi.

Linux çekirdeği kullanan sistemler masaüstü, dizüstü ve netbook bilgisayar pazarında yaklaşık olarak %2 pazar payına sahiptir. Daha çok yazılım geliştiriciler, bilgisayar uzmanları ve özgür yazılım gönüllüleri tarafından tercih edilmektedir.
Masaüstü Linux sistemlerine Ubuntu, Debian, Fedora, openSUSE, Linux Mint, Mageia örnek olarak gösterilebilir. Son kullanıcıya hitap etmek amacıyla geliştirilmekte olan Linux dağıtımlarda; kullanıcı arayüzünü teşkil eden GNOME, KDE, Xfce gibi bir masaüstü ortamı, Mozilla Firefox, Chromium gibi bir web tarayıcı, LibreOffice gibi bir ofis yazılım seti video-müzik oynatıcı, CD/DVD yazıcı, grafik işleme yazılımı vb. türden gözde özgür yazılımlar paketlenerek son kullanıcıya sunulmaktadır. 

Kasım 2017 tarihinden bugüne en iyi 500 süperbilgisayar sistemin tamamı (%100) Linux kullanmaktadır. Ayrıca dünyanın en güçlü süperbilgisayarı olan ve 2011'de kullanılmaya başlanan IBM Sequoia için de işletim sistemi olarak seçilmiştir.

Bulut bilişim gibi büyük verilerin depolandığı sistemler için Linux oldukça uygu

macOS (eski adları Mac OS X ve OS X), Macintosh işletim sistemi ailesinin son sürümüdür ve Apple tarafından Macintosh bilgisayarları için tasarlanmış bir işletim sistemidir.
macOS aslen BSD ve Mach mikro çekirdeği üzerine kurulu, açık kaynak bir işletim sistemi olan Darwin'e dayanır. Apple bu sistemi kendi amaçlarına göre geliştirdikten sonra macOS kullanıcı arabirimi olarak Aqua'yı geliştirmiştir. Sistemin çekirdeği ve bazı bileşenleri açık kaynak olmasına rağmen, çoğu bileşeni açık kaynak değildir.
macOS Server ise her ne kadar mimari olarak masaüstü macOS ile aynı olsa da, Apple sunucuları için hazırlanmış ayrı bir işletim sistemidir. macOS'ten farklı olarak gelişmiş yönetim araçları içerir.
25 Temmuz 2012 tarihinde OS X Mountain Lion'un tanıtımında Mac OS X ismi OS X ismine değiştirildi. 13 Haziran 2016 tarihinde yapılan Dünya Geliştiriciler Konferansında (WWDC 2016) yeni macOS Sierra'nın tanıtımı zamanı OS X isminin, macOS olarak değiştirildiği duyuruldu.

Mac işletim sisteminin onuncu sürümü olmasına rağmen, Mac OS X'in gelişimi çoğu alanda klasik Mac OS'ten bağımsızdır. Sistemin altyapısını NextStep'ten alınmış ve daha sonra Darwin adı altında açık kaynak olarak sunulmuş Mach mikro çekirdeği ve BSD oluşturur. Bu sebepten dolayı macOS Unix tabanlı bir işletim sistemidir.
1985 yılında Apple "yeni nesil" bir işletim sistemi yaratmak için kolları sıvamıştı (bakınız: Taligent ve Copland). Başarısızlıkla sonuçlanan girişimden sonra NeXT'in işletim sistemi (o zamanki adıyla OPENSTEP) yeni Mac işletim sisteminin temeli olarak kararlaştırılmıştı. Bu kararı takiben NeXT Apple tarafından alındı ve Steve Jobs Apple'a geri dönmüş oldu.
Jobs geri döndükten kısa bir süre sonra şirket başkanlığını geri aldı ve yeni işletim sistemi üzerindeki çalışmaları yoğunlaştırdı. OPENSTEP'i yavaş yavaş geliştirerek Mac OS X yapmayı amaç edinen bu projeye Rhapsody adı verildi. SH bilgisayarlarındaki donanım zorlukları, nesne tabanlı yeni bir yazılım mimarisi ve bazı ticari konulardaki anlaşmazlıklar yüzünden sancılı bir geçiş dönemi yaşanmış olsa da, Rhapsody Mac OS X adıyla 24 Mart 2001'de piyasaya sürüldü.

Mac OS X olarak başlayan serideki X harfi Mac OS 9'dan sonrasını ifade eder. Mac OS X 10.0 ile başlayan isim serisinde Kedigiller baz alınmıştır, fakat OS X Mavericks ile bu isimlendirme serisi sona ermiş, onun yerine ünlü yerlerin isimleri kullanılmaya başlanmıştır. Sierra'dan itibaren OS X adı yerini macOS'a bırakmıştır.

macOS'un çekirdeğinde, XNU çekirdeğinin üzerine kurulmuş, komut satırı arayüzünde standart Unix özellikleri bulunan POSIX uyumlu bir işletim sistemi bulunur. Apple bu yazılım ailesini Darwin adlı özgür ve açık kaynaklı bir işletim sistemi olarak piyasaya sürdü. Apple, Darwin'in üstünde, MacOS olan GUI tabanlı işletim sistemini tamamlamak için Aqua arayüzü ve Finder da dahil olmak üzere bir dizi bileşene katman yapmıştır.
macOS olarak orijinal tanıtımı ile sistem, önceki sürümlerinden klasik Mac OS'den daha istikrarlı ve güvenilir bir platform sağlamak için yeni yetenekler getirdi. Örneğin, önleyici çoklu görev ve bellek koruması, sistemin birbirlerini kesmeden veya bozmadan aynı anda birden çok uygulamayı çalıştırma becerisini geliştirdi. MacOS mimarisinin birçok yönü, bir platformdan diğerine geçişi kolaylaştırmak için taşınabilir olacak şekilde tasarlanan OPENSTEP'den türetilmiştir. Örneğin NeXT, Apple'ın satın almasından önce orijinal 68k tabanlı NeXT iş istasyonlarından x86 ve diğer mimarilere taşınmış ve OPENSTEP daha sonra Rhapsody projesinin bir parçası olarak PowerPC mimarisine taşınmıştır.
MacOS High Sierra'dan önce ve katı hal sürücülerden (SSD'ler) başka sürücülerde varsayılan dosya sistemi klasik Mac OS'dan miras kalan HFS + 'dır. İşletim sistemi tasarımcısı Linus Torvalds, tasarımının "kullanıcı verilerini aktif olarak bozduğu" muhtemelen en kötü dosya sistemidir "diyerek HFS + 'yi eleştirdi. Apple, dosya sisteminin Unicode'u destekleyecek şekilde genişletildiğinde kötüleşen bir tasarımın dosya adlarının davaya duyarsızlığını eleştirdi. Başlangıçta, HFS Plus, big-endian 68K ve PowerPC sistemlerinde çalışan klasik Mac OS için tasarlandı. Apple, Macintosh'u little-endian Intel işlemcilere değiştirdiğinde, HFS + dosya sistemlerinde big-endian bayt sırası kullanmaya devam etti. Sonuç olarak, mevcut Mac'lerdeki macOS, dosya sistemi verilerini okurken bayt takas yapmalıdır. Bu endişeler macOS High Sierra'daki SSD'lerde dosya sistemleri için kullanılan yeni Apple Dosya Sistemi ile ele alınmaktadır.
MacOS'daki Darwin alt sistemi, Unix izinleri katmanını içeren dosya sistemi yönetiminden sorumludur. 2003 ve 2005'te iki Macworld editörü izin şemasını eleştirdi; Rob Roy Griffiths, bazı kullanıcıların izinleri her gün sıfırlamak zorunda kalabileceğini, 15 dakikaya kadar sürebilen bir işlemi önermişti: Ted Landau, yanlış yapılandırılmış izinleri "en yaygın hayal kırıklığı" olarak adlandırdı. Daha yakın zamanlarda, başka bir Macworld editörü olan Dan Frakes, izinlerin aşırı onarılması prosedürünü çok fazla kullandı. MacOS'un genellikle kullanıcı müdahalesi olmaksızın izinleri düzgün bir şekilde işlediğini ve sorunların ortaya çıktığı anda izinlerin sıfırlanmasının denenmesi gerektiğini savundu.
MacOS'un mimarisi katmanlı bir tasarıma sahiptir: katmanlı çerçeveler, ortak görevler için mevcut kodu sağlayarak uygulamaların hızlı gelişimine yardımcı olur. Apple kendi yazılım geliştirme araçlarını, en belirgin olarak Xcode adlı entegre bir geliştirme ortamı sağlamaktadır. Xcode, C, C ++, Objective-C ve Swift gibi çeşitli programlama dillerini destekleyen derleyicilere arabirimler sağlar. Apple-Intel geçişi için, geliştiriciler, uygulamalarını hem Intel tabanlı hem de PowerPC tabanlı Macintosh satırları ile uyumluluk sağlayan evrensel bir ikili olarak oluşturabilmeleri için değiştirildi. Birinci ve üçüncü parti uygulamalar, AppleScript çerçevesini kullanarak, klasik Mac OS'den veya programlama bilgisi gerektirmeyen önceden yazılmış görevler sunan yeni Automator uygulamasını kullanarak programlı olarak kontrol edilebilir.

.DS Store

Apple resmî sayfası (Türkçe)19 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MacOS resmî sayfası (Türkçe)

Martin Fowler (1963 doğumlu), nesne yönelimli analiz ve tasarım, UML, kalıplar ve ekstrem programlama dahil çevik yazılım geliştirme metodolojilerinde uzmanlaşmış, yazılım geliştirme konusunda İngiliz bir yazılım geliştiricisi, uluslararası konuşmacı ve yazardır.
1999 tarihli Refactoring adlı kitabı, kod yeniden düzenleme uygulamasını popüler hale getirdi. 2004 yılında mimari bir model olan Sunum Modeli'ni (PM) tanıttı.

Fowler, İngiltere'nin Walsall kentinde dünyaya geldi ve büyüdü ve orada orta öğretimini Queen Mary's Gramer School'da aldı. 1986 yılında University College London'dan mezun oldu. 1994'te, Melrose banliyösünde Boston, Massachusetts yakınlarında yaşadığı Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı.
Fowler, 1980'lerin başında yazılımla çalışmaya başladı. 1986 yılında üniversite dışında, 1991 yılına kadar Coopers & Lybrand için yazılım geliştirme alanında çalışmaya başladı. 2000 yılında bir sistem entegrasyon ve danışmanlık şirketi olan ThoughtWorks'e katıldı ve burada Baş Bilim Adamı olarak görev yaptı.
Fowler, yazılım geliştirme konusunda dokuz kitap yazmıştır. Agile Alliance'ın bir üyesidir ve 2001'de 16 imzacı üye ile birlikte Çevik Yazılım Geliştirme Manifestosu'nun oluşturulmasına yardımcı olmuştur.

1996. Analiz Desenleri: Yeniden Kullanılabilir Nesne Modelleri. Addison-Wesley. 0-201-89542-0.
1997. UML Distilled: Standart Nesne Modelleme Diline Kısa Bir Kılavuz. Addison-Wesley. 978-0-201-32563-8 ISBN   978-0-201-32563-8.
1999. Yeniden Düzenleme: Mevcut Kod Tasarımını İyileştirme, Kent Beck, John Brant, William Opdyke ve Don Roberts ile (Haziran 1999). Addison-Wesley. 0-201-48567-2 ISBN   0-201-48567-2.
2000. Ekstrem Programlamayı Planlama. Kent Beck ile. Addison-Wesley. 0-201-71091-9 ISBN   0-201-71091-9.
2002. Kurumsal Uygulama Mimarisinin Kalıpları. David Rice, Matthew Foemmel, Edward Hieatt, Robert Mee ve Randy Stafford ile. Addison-Wesley. 0-321-12742-0 ISBN   0-321-12742-0.
2010. Etki Alanına Özgü Diller. Rebecca Parsons ile. Addison-Wesley. 978-0-321-71294-3 ISBN   978-0-321-71294-3.
2012. NoSQL Distilled: Gelişmekte Olan Polyglot Persistence Dünyasına Kısa Bir Kılavuz. Pramod Sadalage ile. Addison-Wesley. 978-0-321-82662-6 ISBN   978-0-321-82662-6.
2013. Yeniden düzenleme: Ruby Sürümü. Kent Beck, Shane Harvie ve Jay Fields ile. Addison-Wesley. 978-0-321-98413-5 ISBN   978-0-321-98413-5.
2018. Yeniden Düzenleme: Mevcut Kod Tasarımını İyileştirme, İkinci Baskı. Kent Beck ve Martin Fowler. Addison-Wesley. 978-0-134-75768-1 ISBN   978-0-134-75768-1

Michael Anthony Jackson (d. 16 Şubat 1936), İngiliz bilgisayar bilimcisi ve Londra, İngiltere'de bağımsız bilgisayar danışmanıdır. Aynı zamanda Birleşik Krallık'taki Açık Üniversite'de misafir araştırma profesörüdür.

Birmingham'da Montagu M. Jackson ve Bertha Jackson'ın çocuğu olarak dünyaya gelen Jackson, Harrow, Londra, İngiltere'deki Harrow School'da eğitim gördü. Orada Christopher Strachey tarafından eğitildi ve ilk programını Strachey'nin rehberliğinde yazdı. 1954'ten 1958'e kadar Oxford, Merton College'da klasikler (" Greats " olarak bilinir) okudu; Kendisinden iki yıl ileride olan öğrenci arkadaşı CAR Hoare idi. Oxford'da Greats'in bir parçası olarak incelenen mantığa ilgi duyuyorlardı.
Jackson, 1961'de mezun olduktan sonra, Londra'da Maxwell Stamp Associates için bilgisayar bilimleri danışmanı ve tasarımcısı olarak işe başladı. Burada montajcıda çalışan IBM ve Honeywell bilgisayarları için ilk programlarını tasarladı, test etti ve kodladı. Jackson, 2000 yılında hatırladığı gibi, orada çağrısını buldu: "Kodlamadan önce titiz akış şemaları çizen dikkatli bir tasarımcı ve vicdanlı bir testçi olmama rağmen, program tasarımının zor olduğunu ve sonuçların muhtemelen hatalı olduğunu fark ettim." Bilgi sistemi tasarımı, yapılandırılmış bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyordu.
1964'te Jackson, 1971'de kendi şirketi Michael Jackson Systems Limited'i kurmadan önce Londra'daki yeni danışmanlık firması John Hoskyns and Company'ye katıldı. 1960'larda "daha güvenilir ve sistematik programlama yöntemi" arayışına başlamıştı. Ortaya çıkan modüler programlama hareketine katkıda bulundu ve 1968 sempozyumunda Larry Constantine, George H. Mealy ve diğer birkaç kişiyle buluştu. 1970'lerde Jackson, Jackson Yapılandırılmış Programlamayı (JSP) geliştirdi. 1980'lerde John Cameron ile Jackson System Development'ı (JSD) geliştirdi. Daha sonra 1990'larda Problem Çerçeveleri Yaklaşımını geliştirdi.
Jackson, Pamela Zave ile işbirliği içinde AT&T Labs Research'te yarı zamanlı bir araştırmacı olarak, telekomünikasyon hizmetlerinin spesifikasyonu ve uygulaması için sanal bir mimari olan "Dağıtılmış Özellik Bileşimi" yarattı.
Jackson, 1997'de Yazılım Geliştirme Yöntemleri için Stevens Ödülü'nü  ve 1998'de İngiliz Bilgisayar Topluluğu Lovelace Madalyasını aldı.
1961'de Jackson, Judith Wendy Blackburn ile evlendi; Dört oğulları var, biri Daniel, MIT'de çalışan bir bilgisayar bilimcisi.

Jackson bir dizi yöntem geliştirdi. Bu yöntemlerin her biri, bir öncekinden daha geniş bir kapsamı kapsar ve bir öncekinde ortaya çıkan ancak tam olarak geliştirilemeyen fikirlere dayanır. Kitaplarını sırayla okumak, düşüncelerinin gelişimini takip etmenizi sağlar.

Jackson Structured Programming (JSP), Jackson'ın geliştirdiği ilk yazılım geliştirme yöntemiydi. Bu bir program tasarım yöntemidir ve Program Tasarımının İlkeleri adlı kitabında açıklanmıştır. JSP, bireysel programların tasarımını kapsar, ancak sistemleri kapsamaz.

Jackson Sistem Geliştirme (JSD), Jackson'ın geliştirdiği ikinci yazılım geliştirme yöntemiydi. JSD, yalnızca bireysel programlar için değil, tüm sistemler için bir sistem geliştirme yöntemidir. JSD en kolay şekilde bilgi sistemlerine uygulanabilir, ancak gerçek zamanlı gömülü sistemlerin geliştirilmesine kolayca genişletilebilir. JSD, Sistem Geliştirme adlı kitabında anlatılmıştır.

Problem Çerçeveleri Yaklaşımı, Jackson'ın geliştirdiği üçüncü yazılım geliştirme yöntemiydi. Sadece bilgi sistemleri değil, her türden yazılım geliştirme yönleriyle ilgilenir. İlk olarak Yazılım Gereksinimleri ve Spesifikasyonlar kitabında çizildi ve Problem Çerçeveleri kitabında çok daha ayrıntılı olarak açıklandı. Problem Çerçevelerinde Uygulamalar ve Gelişmeler üzerine Birinci Uluslararası Çalıştay Edinburgh, İskoçya'da düzenlenen ICSE'04'ün bir parçası olarak düzenlendi.

Michael Jackson'ın kitapları şunlardır:

1975. Program Tasarımının İlkeleri 0-12-379050-6.
1983. Sistem Geliştirme 0-13-880328-5.
1995. Yazılım Gereksinimleri ve Spesifikasyonları 0-201-87712-0.
1997. İş Süreci Uygulaması
2001. Problem Çerçeveleri: Yazılım Geliştirme Problemlerinin Analizi ve Yapılandırılması 0-201-59627-X
Çalışmalarıyla ilgili araştırma makalelerinin yanı sıra denemelerinin çoğu aşağıdaki kitapta toplandı:

2010. Yazılım Gereksinimleri ve Tasarım: Michael Jackson, Bashar Nuseibeh ve Pamela Zave'nin çalışmaları, editörler. 978-0-557-44467-0 ISBN   978-0-557-44467-0

Microsoft Windows, kullanıcıya grafik arabirimler ve görsel iletilerle yaklaşarak yazılımları çalıştırmak, komut vermek gibi klavyeden yazma zorunluluğunu ortadan kaldıran, Microsoft'un geliştirdiği dünyanın en popüler işletim sistemi ailesidir. İlk Windows, 20 Kasım 1985 tarihinde satışa sunulmuştur.
Çekirdek olarak NT çekirdeğini kullanır ve bu da Windows'un bir Unix işletim sistemi değil, aksine Unix benzeri bir işletim sistemi olduğunu gösterir. POSIX bakımından ise uyumluluğunu, psxss.exe ve psxdll.dll adlı iki dosyadan alır. Bu iki dosya Windows'ta bir POSIX alt sistemi oluşturur.
Microsoft'un ilk işletim sistemi olan MS-DOS'tan farklı olarak Windows'ta aynı anda çok sayıda yazılımla çalışmak mümkündür.
Windows, masaüstü pazarında en yaygın kullanılan işletim sistemidir. 2002 yılında, Windows dünya çapında masaüstü piyasasında yaklaşık %97,46'lık bir pay sahibiydi. Aralık 2023 itibarıyla Windows'un tüm dünyadaki kullanım oranı %68,87'dir. Bu alanda en ciddi rakibi şu anda macOS'tur.
Microsoft Windows ailesinin son üyesi 5 Ekim 2021'de piyasaya sürülen Windows 11'dir. Windows Vista'dan sonra Microsoft, Windows 7 ve Windows 10 ile birlikte kullanıcılar tarafından daha pozitif yorumlar almıştır. Microsoft, Windows 10 ile yakaladığı başarıyı Windows 11 ile daha da yükseltmeyi hedeflemektedir.
Microsoft Windows işletim sistemleri ailesi, daha eski IBM PC için olan MS-DOS ortamının üzerine bir grafik katmanı olarak başlamıştır. Modern sürümleri daha yeni olan Windows NT çekirdeği üzerine kuruludur. Windows 32-bit ve 64-bit Intel ve AMD işlemciler üzerinde çalışır; daha eski sürümleri DEC Alpha, MIPS R4000 ve PowerPC mimarilerinde de çalışmaktaydı. SPARC mimarisinde de çalışması için çalışmalar vardı.
Intel Itanium işlemciler tarafından kullanılan IA-64 ve daha sonra AMD64 (x86-64 olarak da biliniyor, Microsoft tarafından x64 olarak isimlendiriliyor ve Intel tarafından adı EM64T olarak ruhsatlanarak kullanılıyor) mimarilerinin çıkmasıyla Microsoft güncel işletim sistemlerinin bunları destekleyen sürümlerini sundu. Modern 64-bit Windows ailesi Windows XP 64-bit Edition for IA-64 systems, Windows XP Professional x64 Edition for AMD64 systems ve Windows Server 2003'ten (hem IA-64, hem de AMD64 sürümlü) oluşur.
Windows'un taşınabilir cihazlar için geliştirilmiş sürümü Windows CE (Pocket PC, Windows Mobile) ailesi olarak anılır, gerçek 32-bit bir işletim sistemidir; ARM, StrongARM, Intel XScale ve MIPS işlemcilerinde çalışır.
Windows NT, XP, CE ve 8'in gömülü çalışan sürümleri de mevcuttur.

1983: Windows'un beta sürümü çıktı ve Windows adı ilk kez kullanıldı.
1985: İlk Windows satışa sunuldu.
1991: Windows 3.0'ın multimedya destekli sürümü çıktı.
1992: Windows 3.1 tabanlı bir işletim sistemi olup taşınabilir aygıtlar için tasarlanmış ilk Windows olan; fakat 2002'de yerini Windows for Tablet PC'ye bırakan "Windows for Pen Computing" serisinin satışına başlandı.
1993: Windows 3.1x tabanlı olan Windows NT'nin ilk sürümü olan Windows NT 3.1 sürüldü.
1994: Çince konuşan ülkelere özel Windows sürümü Windows 3.2, Çin ve Tayvan gibi Çince konuşan ülkelerde raflardaki yerini aldı.
1995: Windows 95 piyasaya sürüldü. Başlat menüsü, Internet Explorer ve görev çubuğu ilk olarak bu sürümde sunulmuştu.
1998: Taşınabilir aygıtlar için geliştirilmiş Windows'lar olan Windows CE satışa sunuldu.
1998: Windows 98 satışa sunuldu.
2000: İlk iş interneti olan işletim sistemi Windows 2000 satışa sunuldu.
2000: Windows 9x ailesinin son üyesi olup ilk internet oyunu, sistem geri alma gibi yazılımlar bulunan Windows ME satışa sunuldu.
2001: Çoğu yeni özelliğin eklendiği günümüzdeki Windows'ların öncüsü olan Windows XP satışa sunuldu.
2001: Windows 9x dönemi biterek iş ve ev sürümlerinin ikisi de NT tabanlı olmaya başladı.
2002: Tablet PC için Windows piyasaya sürüldü.
2003: 24 Nisan'da Windows Server 2003 satışa sunuldu.
2004: Windows'un ilk 64-bitlik versiyonu sayılabilecek Windows XP x64 Edition piyasaya sürüldü.
2006: Windows Vista'nın beta sürümü satışa sunuldu.
2007: İlk DVD kayıt, RSS, Phishing süzgeci ve Windows Aero gibi özellikleriyle tanınan Windows Vista satışa sunuldu.
2007: İlk ev sunucusu olan işletim sistemi Windows Home Server satışa sunuldu.
2008: 27 Şubat'ta Windows Server 2008 satışa çıktı.
2009: Windows 7 işletim sistemi piyasaya sürüldü.
2011 Windows 8'in RTM sürümü 1 Temmuz 2011'de çıkması beklendi; ama çıkmadı.
2011 Windows 8'in deneme sürümü (RTM) 15 Temmuz 2011'de kullanıma sunulmuştur.
2012: Windows 8'in 2012 ilkbaharında release preview versiyonu duyuruldu.
2012: 4 Eylül'de Windows Server 2012 satışa sunuldu.
2012: 25 Ekim'de Windows 8 lansmanı yapıldı ve resmî olarak satışa sunuldu.
2012: 1 Kasım'da Windows 8'in Türkiye lansmanı yapıldı.
2013: Windows 8 için Windows 8.1 güncellemesi duyuruldu.
2013: Windows 8.1 satışa sunuldu.
2014: Windows 8.1'e Update 1 güncelleştirmesi sunuldu.
2014: Microsoft, Windows 10'un çıkacağını duyurdu.
2014: Windows 10 duyuruldu.
2014: Windows 10 Technical Preview Çıktı.
2015: Windows 10 lansmanı yapıldı.
2015: 29 Temmuz tarihinde Windows 10 kullanıcılarla buluştu.
2015: Windows 10 1511 (Kasım Güncellemesi) yayımlandı (12 Kasım).
2016: Windows 10 1607 (Yıldönümü Güncellemesi) yayımlandı (2 Ağustos).
2017: Windows 10 1703 (Yaratıcılar Güncellemesi) indirmeye sunuldu (5 Nisan), ardından güncelleme olarak yayımlandı (11 Nisan).
2017: Windows 10 1709 (Sonbahar Yaratıcıları Güncellemesi) yayımlandı. (17 Ekim)
2018: Windows 10 1803 (Nisan 2018 Güncellemesi) indirmeye sunuldu (30 Nisan) ardından güncelleme olarak yayımlandı (8 Mayıs)
2018: Windows 10 1809 (Ekim 2018 Güncellemesi) yayımlandı (2 Ekim)
2019: Windows 10 1903 (Mayıs 2019 Güncellemesi) yayımlandı (21 Mayıs)
2019: Windows 10 1909 (Kasım 2019 Güncellemesi) yayımlandı (12 Kasım)
2019: Windows 10X duyuruldu.
2020: Windows 10 2004 (Mayıs 2020 Güncellemesi) yayımlandı (27 Mayıs)
2020: Windows Server 2022 ilk resmî sürümü yayınlandı (18 Ağustos)
2020; Windows 10 20H2 (Ekim 2020 Güncellemesi) yayımlandı (20 Ekim)
2020: Windows 10X iptal edildi.
2021: Windows 10 21H1 (Mayıs 2021 Güncellemesi) yayımlandı (18 Mayıs)
2021: Windows 11'in ani bir şekilde beta sürümünün ISO dosyası Microsoft tarafından sızdırıldı (16 Haziran).
2021: Windows 11 duyuruldu. (24 Haziran)
2021: Windows Server 2022 için Windows 10 tabanlı son sürüm yayımlandı. (18 Ağustos)
2021: Windows 11'in 5 Ekim 2021'de yayımlanacağı açıklandı. (31 Ağustos)
2021: Windows 11 yayımlandı. (4-5 Ekim gecesi)
2021: Windows 10 21H2 (Kasım 2021 Güncellemesi) yayımlandı. (16 Kasım)
2022: Windows 11 22H2 (2022 Güncellemesi) yayımlandı. (20 Eylül)
2022: Windows Server 2022 için Windows 11 tabanlı yeni bir sürüm yayımlandı. Bu Windows Server 2025 için ilk sürümler denilebilir. (23 Eylül)
2022: Windows 10 22H2 (2022 Güncellemesi) yayımlandı. (18 Ekim)
2023: Windows 11 23H2 (2023 Güncellemesi) yayımlandı. (31 Ekim)
2023: Windows Server 2025 duyuruldu.
2024: Windows Server 2025 ilk resmî sürümü yayımlandı. (26 Ocak)
2024: Windows 11 24H2 (2024 Güncellemesi) yayımlandı. (8 Şubat)
2025 Windows 11 25H2 (2025 Güncellemesi) yayımlandı (30 Eylül)

Bu pencereler bir bilgisayarın, yazılım ile kullanıcı tarafından kullanımını sağlayan arayüzlerdir. İlk kullanıcı ara yüzü 1970'li yıllarda Xerox PARC'da geliştirilen WIMP-Paradigma (Window, Icon, Menu, Pointing-device) tasarısıdır. Bu tasarı ilk olarak Microsoft Windows tarafından kullanılmıştır. Bu arayüz Windows Explorer yazılımıdır.

Windows 1.01 (20 Kasım 1985)
Windows 2.0 (Kasım 1987)
Windows 3.0 (22 Mayıs 1990)
Windows 3.1 (1 Mart 1992)
Windows 3.11 (Aralık 1993)
Windows 3.2 (1994) (sadece Çin'de)
Windows for Workgroups 3.1 (Ekim 1992, Kod adı „Sparta“)
Windows for Workgroups 3.11 (1993)

Windows 95 (İlk defa Windows 95'te 32 bit işlemciye geçilmiştir.)
Windows 95 (15 Ağustos 1995, Kod adı „Chicago“)
Windows 95a (Şubat 1996)
Windows 95b (Temmuz 1996)
Windows 95b (Mart 1996)
Windows 95c (Kasım 1997)
Windows 98
Windows 98 (30 Temmuz 1998, Kod adı „Memphis“)
Windows 98 SE (Mayıs 1999), SE Second Edition (İkinci sürüm)
Windows Me (Ağustos/Eylül 2000, Kod adı „Millennium“), Me (resmi olarak küçük „e“) Millennium Edition.
Windows 2000 son DOS tabanlı sürümdür.

NT sürümü daha güvenilir iş kullanımı için tasarlanmıştır fakat Windows XP'den itibaren kişisel kullanıma da sunulmuştur. İlk tasarlanan NT 3.1 ve devamı aşağıda sıralanmıştır. NT 3.1, NT 3.5, NT 3.51 NT 4.0 ve Windows 2000 sürümleri Microsoft Product Activation içermemektedir.

Microsoft Windows NT:
Microsoft Windows NT 3.1 (Temmuz 1993)
Microsoft Windows NT Workstation 3.1 (1993)
Microsoft Windows NT Advanced Server 3.1 (1993)
Microsoft Windows NT 3.5 (Eylül 1994, Kod adı „Daytona“)
Microsoft Windows NT Workstation 3.5 (1994)
Microsoft Windows NT Server 3.5 (1994)
Microsoft Windows NT 3.51 (Mayıs 1995)
Microsoft Windows NT Workstation 3.51 (1995)
Microsoft Windows NT Server 3.51 (1995)
Microsoft Windows NT 4.0 (29 Ağustos 1996, Kod adı „Shell Update Release“)
Microsoft Windows NT Workstation 4.0 (1996)
Microsoft Windows NT Server 4.0 (1996)
Microsoft Windows NT Server 4.0 Enterprise Edition (1997)
Microsoft Windows NT Server 4.0 Terminal Server Edition (1998)
Microsoft Windows 2000 (NT Versiyonu 5.0, Şubat 2000)
Microsoft Windows 2000 Professional
Microsoft Windows 2000 Server
Microsoft Windows 2000 Advanced Server
Microsoft Windows 2000 Datacenter Server

Microsoft Windows XP (NT Versiyonu 5.0, çıkış tarihi 25 Ekim 2001 genişletilmiş destek bitiş tarihi 8 Nisan 2014, Kod adı “Whistler“)
Microsoft Windows XP Starter Edition (2004)
Microsoft Windows XP Home Edition
Microsoft Windows XP Home Edition N (Windows Media Player önceden yüklü değil, 2005)
Microsoft Windows XP Professional
Microsoft Windows XP Professional x64 Edition (2005)
Microsoft Windows XP Professional N (Windows Media Player önceden yüklü değil, 2005)
Windows XP Media Center Edition
Windows XP Media Center Edition 2002, Kod adı „eHome“ (Sadece Amerika ve Çin'de)
Windows XP Media Center Edition 2003, Kod adı „Freestyle“
Windows XP Medi

Bilgisayar bilimi ve bilgi biliminde ontoloji, kavramlar, veriler ve varlıklar arasındaki, özelliklerin ve ilişkilerin bir temsilini, resmî ismini ve tanımını içerir.
Her alan içerisinde, karmaşıklığı sınırlamak ve bilgileri (enformasyonu), veri ve bilgi olarak düzenlemek için ontolojiler yaratılır. Farklı alanlarda yeni ontolojiler geliştirildikçe, bu alanlardaki problemlerin çözülmesinin kolaylaşacağı umulmaktadır.
Google, Bilgi Grafiği (Knowledge Graph) girişimini başlattığından beri bilgi grafiği ifadesini genelleştirilmiş bir terim olarak kullanmak için önemli miktarda araştırma yapıldı. Bilgi grafiği terimi için net bir tanım olmamasına rağmen, bazen ontoloji ile eşanlamlı olarak kullanılır. Yaygın bir yorum, bir bilgi grafiğinin, varlıkların birbirine bağlı tanımlarının  - gerçek dünya nesneleri, olaylar, durumlar veya soyut kavramlar - bir koleksiyonunu temsil ettiğidir. Ontolojilerin aksine, Google'ın Bilgi Grafiği gibi bilgi grafikleri genellikle daha az resmî anlambilimine sahip büyük hacimli bilgiler içerir. Bazı bağlamlarda, bilgi grafiği terimi, bir grafik olarak gösterilen herhangi bir bilgi tabanına atıfta bulunmak için kullanılır.
Günümüzde dijital veri ve kavramlar ile daha alakalı olan bu tanım aslen varlık felsefesi ile kökten bağlıdır ve felsefe tabanından doğmuştur. Başlıca örneklerden Sosyal Ontoloji veya Sanat Ontolojisi gösterilebilir.

Pascal (Paskal okunur) bilgisayar programlama dili pek çok öğrenciye bilgisayar programlamayı öğreten ve çeşitli versiyonları bugün hâlâ yaygın olarak kullanılmaya devam eden en önemli programlama dillerinden biridir. İlk Macintosh işletim sisteminin çoğu ve TeX Pascal ile yazılmıştır.
Bilgisayar bilimcisi Niklaus Wirth Pascal'ı 1970'te yapısal programlamayı derleyiciler için daha kolay işlenir hale getirebilmek amacıyla geliştirmiştir. Adını matematikçi ve düşünür Blaise Pascal'dan alan Pascal, Algol programlama dilinden türemiştir. Wirth, Pascal'dan başka Modula-2 ve Oberon programlama dillerini de geliştirmiştir. Bu diller Pascal'a benzerler ve ayrıca nesneye yönelik programlamayı da desteklerler.

Bir dilin sözdizimine örnek olarak yaygın biçimde bir "Merhaba dünya" programı gösterilir. Aşağıda Pascal ile yazılmış bir "Merhaba dünya" programı görebilirsiniz:

Pascal'da tüm programlar "Program" anahtar sözcüğü ile başlar ve ardından "Begin" / "End" anahtar sözcükleri ile sınırlanan bir blok gelir. Pascal dilinde harflerin büyüklüğü-küçüklüğü önemli değildir. İfadeler noktalı virgül ile ayrılır ve programlar bir nokta ile bitirilir. Bazı derleyiciler için "Program" satırı zorunlu değildir.
Orijinal halinde Pascal, tümüyle prosedürel bir dildir ve programlar if, while, for ve benzeri yapılardan oluşur.

Pascal ve C dilleri yaklaşık aynı zamanlarda geliştirilmişlerdir ve aralarında önemli benzerlikler vardır. Orijinal Pascal ile C'nin ikisi de yapısal programlama fikrini gerçekleştiren küçük ve prosedürel dillerdir. İkisinde de dinamik bellek ayırma ve işaretçi işleme (İng. pointer manipulation) mümkündür. Ancak, bu iki dil dışarıdan bakıldığında farklı görünürler (C programları genelde Pascal programlarından kısadır).
Tartışma yaratan farklılıklardan bir tanesi, Pascal'ın atama için := ve karşılaştırma için = imlerini kullanmasıdır. Matematikte = imi her iki amaç için de kullanıldığından, programcılar bazen yanlışlıkla Pascal'da :=, C'de ise == kastedildiği halde daha kısa olan = imini kullanırlar. C'nin tasarımcıları atama işleminin karşılaştırma işleminden daha sık kullanıldığını, dolayısıyla kısa olan imin atama işlemi için kullanılması gerektiğini savunurlar. Pascal'ın savunucuları ise, yanlışlıkla atama yapmanın yanlışlıkla karşılaştırma yapmaktan çok daha tehlikeli olduğunu savunurlar. Bu savunma, eğer, C'de olduğu gibi, bir if ifadesi içinde atama yapılabiliyorsa, kesinlikle doğrudur.
Bu tartışma, iki dilin tasarım mantıkları arasındaki farka işaret eder. Pascal, en azından kısmi olarak, bir eğitim dili olarak tasarlanmıştır. Yanlışlıklara yol açabilecek sözdizimi yapılarından kaçınılmış, sözdiziminin anlaşılması kolay olmasına dikkat edilmiştir. C'nin tasarımcıları ise dili programların kısa olması için tasarlamışlardır.
Bu iki dil arasındanki başka bir fark da, Pascal'ın "strongly typed" olmasıdır. Yani, bir değişken kullanılmadan önce belirli bir tipe sahip olmak üzere tanımlanmalıdır ve farklı tiplerden iki değişken birbirlerine atanamazlar. Bu sınırlama pek çok programlama yanlışını önler.
C'nin tersine, Pascal'da iç içe fonksiyon tanımlamak mümkündür.
Orijinal Pascal'da program parçaları ayrı ayrı derlenemezler ve derleme anında boyutu bilinmeyen diziler kullanmak mümkün değildir. Ancak bu sınırlamalar, Pascal'ın bazı versiyonlarında kaldırılmıştır. pascal biraz zor ama çözüldüğü zaman zevkli bir hale gelir.. Turbo pascal gibi programlar özellikle 'C' olup oyunlarda önde gelen programlardır.

İlk Pascal derleyicileri (örneğin kendisi de Pascal ile yazılmış olan UCSD p-System derleyicisi) Pascal programlarını makineden bağımsız p-Code'a çevirmek üzere tasarlanmışlardı. Bu kod, sonradan her sistem için ayrı bir program tarafından yorumlanıyordu. Sonuç olarak, yalnızca küçük yorumlayıcı kısım diğer mimarilere taşınmak (port edilmek) zorundaydı.
1980'lerde Anders Hejlsberg Nascom-2 için Blue Label Pascal derleyicisini yazdı. Daha sonra Borland'da çalışmaya başlayan Hejlsberg, burada derleyicisini IBM PC için baştan yazıp, adını Turbo Pascal koydu. Borland, Turbo Pascal'ı Hejlsberg'in Blue Label'ı sattığı fiyattan çok daha ucuza, 49 dolara sattı.
Ucuza elde edilebilen Borland derleyicisinin 1980'lerin sonunda IBM PC üzerinde yoğunlaşmaya başlayan Pascal topluluğunda büyük etkisi oldu. BASIC yerine yapısal bir programlama dili arayan pek çok PC amatörü Turbo Pascal'ı kullanmaya başladı. Yalnızca bir mimaride çalışan Turbo Pascal, programları doğrudan Intel 8088 makine diline çeviriyordu, dolayısıyla yorumlama kullanan yaklaşımdan daha hızlı idi.
Super Pascal, dile nümerik olmayan etiketler ve bir return ifadesi ekledi.
1990'larda değişik mimariler için işletilebilir kod üretebilen derleyiciler kullanılmaya başlandığında Pascal programları pek çok makine diline kolayca derlenebilir hale geldiler.
Borland, Turbo Pascal'a 5.5 versiyonunda nesneye yönelim ekledi.
Borland daha sonra daha geniş bir nesneye yönelim desteği istediğine karar verip, Apple'ın önerdiği (hala bir standart olmayan) Object Pascal taslağını kullanarak Delphi'yi geliştirmeye başladı. Borland da başta bu dili Delphi'de Object Pascal olarak adlandırdıysa da, sonradan dilin adını da Delphi olarak değiştirdi. Pascal'ın bu 'lehçesini' destekleyen başka derleyiciler de vardır.

Herkesin kullanımına açık bazı Pascal derleyicileri aşağıda sıralanmıştır:

P4 derleyicisi19 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Pascal kullanılarak yazılan (UCSD p-System dahil olmak üzere) pek çok Pascal derleyicisinin temeli olan derleyici.
FreePascal25 Ocak 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. da Pascal kullanılarak yazılmıştır (ve kendi kendini derleyebilir). FreePascal, kullanışlı ve güçlü bir derleyici olarak tasarlanmıştır ve eski uygulamaları derlemek için kullanılabileceği gibi, yeni uygulamalar yazmak için de geliştirilmiştir.
Lazarus5 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1980'lerde ve 1990'ların başındaki kadar olmasa da hâlâ popüler olan Pascal, yine de "ciddi" programlama için uygun olmadığı ve yalnızca eğitim için kullanılabileceği savıyla eleştirilmiştir. C'nin yaratıcılarından olan Brian Kernighan, 1981'de yazdığı makalesi Why Pascal Is Not My Favorite Programming Language28 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Pascal Niçin Benim En Sevdiğim Dil Değildir) ile bu eleştirileri özetlemiştir. Öte yandan, 1980'lerde Apple Lisa ve Macintosh gibi büyük projeler Pascal'a dayanıyorlardı. Aradan geçen zaman içinde, Pascal gelişmeyi sürdürmüş ve bu sayede Kernighan'ın eleştirileri artık modern Pascal versiyonları için geçerli olmaktan çıkmıştır. Yeterli bilgiye sahip olmayan pek çok kimse bugün hâlâ bu eleştirilerin geçerli olduğunu düşünmektedir. Pascal üzerindeki bu haksız damga, bugün Pascal'ın önündeki en büyük sorunlardan biridir.

Peter Pin-Shan Chen  1947 yılında doğmuş Tayvanlı bir Amerikan bilgisayar bilimcisidir. 1976'da varlık-ilişki modelinin geliştirilmesiyle tanınan Carnegie Mellon Üniversitesi'nde seçkin bir kariyer bilimcisi ve öğretim üyesidir.

1947 yılında Tayvan'ın Taichung şehrinde doğan Peter Chen, 1968'de Ulusal Tayvan Üniversitesi'nde elektrik mühendisliği alanında lisans ve 1973'te Harvard Üniversitesi'nde Uygulamalı Matematik ve Bilgisayar Bilimi üzerine doktora derecesi aldı. 1970'te bir yaz IBM'de çalıştı. Harvard'dan mezun olduktan sonra Honeywell'de bir yıl ve Digital Equipment Corporation'da bir yaz geçirdi.
Chen, 1974'ten 1978'e kadar MIT Sloan School of Management'ta yardımcı doçent olarak görev yaptı. 1978'den 1983'e kadar Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nde doçentlik yaptı. Chen, 1983'ten 2011'e kadar, Louisiana Eyalet Üniversitesi'nde MJ Foster Bilgisayar Bilimleri Seçkin Kürsüsü Profesörü ve birkaç yıl boyunca İşletme Okulu ve Tıp Okulu'nda (Shreveport) yardımcı profesör olarak görev yaptı. Bu süre zarfında, '89 -'90'da Harvard'da bir kez ve Massachusetts Institute of Technology'de ('86 -'87'de EECS Bölümü, '90 -'91'de Sloan School ve Division of 06-'07'de Mühendislik Sistemleri). 2008'den 2014'e kadar Tayvan'daki Ulusal Tsing Hua Üniversitesi Hizmet Bilimi Enstitüsü'nde Fahri Başkan Profesör olarak görev yaptı. 2016'dan itibaren Tayvan Asya Üniversitesi Biyomühendislik ve Biyoinformatik Bölümünde Onursal Başkan Profesördür. Chen, şu anda Carnegie Mellon Üniversitesinde çalışmaktadır.

Chen'in orijinal makalesi, "Bilgisayar Bilimlerinde Büyük Makaleler" adlı bir kitapta belgelenen 1.000'den fazla bilgisayar bilimi profesörünün katıldığı bir ankete dayanan bilgisayar yazılımı alanındaki en etkili makalelerden biridir. Chen'in çalışması, 1993 yılında Time-Life Books tarafından "Bilgisayarları Anlamak" serisinde yayınlanan Yazılım Zorlukları kitabında da yer alıyor. Chen, "Yazılım Öncüleri" üzerine bir kitabın öncülerinden biri olarak tanınır. "Amerika'da Kim Kimdir ve Dünyada Kim Kimdir" listesinde yer almaktadır.
Chen, Bilgi Teknolojileri alanında birçok ödül aldı. 1990 yılında New York City'deki Veri Yönetimi Yönetimi Derneği'nden Veri Kaynağı Yönetim Teknolojisi Ödülü'nü aldı. Computing Machinery (ACM), American Association for the Advancement of Science (AAAS), IEEE ve ER'ye Fellow olarak seçildi. 2000 yılında DAMA International'dan Bilgi Yönetimi Başarı Ödülü'nü kazandı. 2000 yılında Veri Yönetimi Onur Listesi'ne girmiştir. 2001'de Yazılım Metodu İnovasyonunda Stevens Ödülünü aldı. 2003 yılında Chen, San Diego'daki IEEE-CS yönetim kurulu toplantısında IEEE Harry H. Goode Anma Ödülünü aldı. Haziran 2003'te San Diego'daki ACM Banquet'de ACM - AAAI Allen Newell Ödülü ve Ağustos 2003'te Acapulco'da Uluslararası Yapay Zeka Konferansı'nda (IJCAI) verildi. Chen ayrıca 2004'te Pan Wen-Yuan Üstün Araştırma Ödülü'nü de almıştır. Haziran 2011'de Kore'nin Jeju Adası'nda Chen, Yazılım Mühendisliği Topluluğu ve Tasarım ve Süreç Bilimi Derneği'nden Dönüşümsel Başarı Madalyası aldı.
Yenilikçi çalışması, Kavramsal Modelleme adı verilen yeni bir araştırma ve uygulama alanı başlattı. Her yıl düzenlenen uluslararası profesyonel bir toplantı olan 1979 yılından bu yana, Uluslararası Kavramsal Modelleme Konferansı farklı ülkelerde düzenlenmektedir.

Chen'in öncü liderlik rolünü takdir etmek için 2008 yılında "Peter P. Chen Ödülü" verilmeye başlanmıştır. Her yıl kavramsal modelleme alanına olağanüstü katkılarından dolayı mükemmel araştırmacıları / eğitimcileri onurlandırmak için ödül verilir. Peter P. Chen Ödülü'nün sahipleri:

2008: Bernhard Thalheim, profesör, Kiel Üniversitesi, Almanya
2009: David W. Embley 12 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., profesör, Brigham Young Üniversitesi (BYU), ABD
2010: John Mylopoulos, profesör, Toronto Üniversitesi, Kanada ve Trento Üniversitesi, İtalya
2011: Tok Wang Ling 2 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., profesör, Singapur Ulusal Üniversitesi (NUS), Singapur
2012: Stefano Spaccapietra 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., fahri profesör, İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü (EPFL), İsviçre
2013: Carlo Batini 19 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., profesör, Milano-Bicocca Üniversitesi, İtalya
2014: Antonio L. Furtado, profesör, PUC-Rio, Brezilya
2015: Il-Yeol Song 21 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., profesör, Drexel Üniversitesi, ABD
2016: Óscar Pastor, profesör, Universitat Politècnica de València, İspanya
2017: Yair Wand 21 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., KANFOR MIS Profesörü, British Columbia Üniversitesi, KANADA
2018: Veda C. Storey 15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Bilgisayar Bilişim Sistemleri Tull Profesörü, Georgia State Üniversitesi, Atlanta, ABD
2019: Eric Yu 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., profesör, Toronto Üniversitesi, Kanada.
2020: Matthias Jarke, Profesör, RWTH Aachen Üniversitesi, Almanya ve Fraunhofer ICT Group 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Başkanı.

Chen'in büyük veri modelleme ve analizinin temelini oluşturmadaki öncü rolünü ve katkılarını takdir etmek için, "Peter Chen Büyük Veri Genç Araştırmacı Ödülü" 2015 yılında Service Society ve aynı yerde bulunan sekiz IEEE Konferansı'nın yürütme kurulu tarafından oluşturuldu (IEEE ICWS / SCC / CLOUD / MS / BigDataCongress / SERVICES), IEEE BigData 2015 Kongresinden başlayarak her yıl IEEE Büyük Veri Kongresi ve aynı yerde bulunan konferanslarda çok gelecek vadeden genç bir büyük veri araştırmacısını onurlandırmak için verilir. Peter Chen Büyük Veri Genç Araştırmacı Ödülü sahipleri:

2015: Yi Chen 17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., doçent, New Jersey Institute of Technology, ABD
2016: Wei Tan 17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Araştırma Ekibi Üyesi, IBM Thomas J. Watson Araştırma Merkezi, Yorktown Heights, NY ABD.
2017: İlkay Altıntaş, Veri Bilimi Direktörü, San Diego Supercomputer Center, Univ. California, San Diego, ABD.

Varlık-ilişki modeli, birçok sistem analizi ve tasarım metodolojisinin, bilgisayar destekli yazılım mühendisliği (CASE) araçlarının ve havuz sistemlerinin temelini oluşturur. ER modeli, IBM'in Depo Yöneticisi / MVS ve DEC'in CDD / Plus'ının temelidir.
Chen'in orijinal makalesi, nesne ilişkisi kavramının bir yıl önce Schmid ve Swenson tarafından 1975 ACM SIGMOD Proceedings [1] de bildirildiği gibi geliştirilmiş olmasına rağmen, varlık ilişkisi modellemesi için tanımlayıcı referans olarak sıklıkla alıntılanmıştır. Chen, bilgi sistemi modelleme ve yazılım varlık ilişkisi kavramlarını kullanmanın öncülerinden biridir. Chen'in makalesinden önce, temel varlık ilişkisi fikirleri çoğunlukla uygulayıcılar tarafından gayri resmi olarak kullanılıyordu. Chen ilk olarak bir özet yayınladı ve APG Brown tarafından yazılan benzer kavramları içeren bir makalenin aynı yılı olan Eylül 1975'teki Birinci Çok Büyük Veritabanı Konferansında ER modelini sundu. Chen'in ana katkıları, kavramları resmîleştirmek, bir dizi veri tanımlama ve manipülasyon işlemiyle bir teori geliştirmek ve ER modelinden birkaç ana veri tabanına (İlişkisel Veritabanı dahil) çeviri kurallarını belirlemektir. Ayrıca modeli yaygınlaştırdı ve akademik literatüre tanıttı.
ER modeli, Bilgi Kaynağı Dizin Sisteminde (IRDS) meta model ANSI Standardı olarak benimsenmiştir ve ER yaklaşımı, Fortune 500 şirketlerinin çeşitli anketleri tarafından veritabanı tasarımı için en iyi metodoloji ve sistem geliştirmede en iyi metodolojilerden biri olarak derecelendirilmiştir.

Chen'in çalışması, yazılım mühendisliğinin, özellikle Bilgisayar Destekli Yazılım Mühendisliği'nin (CASE) temel taşlarından birisidir. 1980'lerin sonunda ve 1990'ların başında, IBM'in Uygulama Geliştirme Döngüsü çerçevesi ve DB2 havuzu ER modeline dayanıyordu. Digital'in CDD + gibi diğer satıcıların depo sistemleri de ER modeline dayanıyordu. Chen, araştırması ve dünya çapında yapılandırılmış sistem geliştirme metodolojileri üzerine ders vermesiyle CASE endüstrisi üzerinde önemli bir etkiye sahip oldu. ER modeli, Computer Associates 'ERWIN, Oracle Corporation'ın Designer / 2000 ve Sybase'in PowerDesigner'ı (ve hatta Microsoft Visio gibi genel bir çizim aracı) ve IDEF1X standardı dahil olmak üzere başlıca CASE araçlarının çoğunu etkiledi.
World Wide Web'i son derece popüler kılan hiper metin kavramı, ER modelindeki ana konsepte çok benzer. Chen, World Wide Web Consortium'un (W3C ) birkaç XML çalışma grubunun davetli bir uzmanı olarak bu bağlantıyı araştırmıştır.
ER modeli aynı zamanda Nesne yönelimli analiz ve tasarım metodolojileri ve Anlamsal Ağ üzerine yapılan son çalışmaların bazılarının temelini oluşturuyor. UML modelleme dilinin kökleri ER modelindedir.

Kariyerinin ilk yıllarında bilgisayar sistemi performansında araştırma geliştirme faaliyetlerinde aktif olarak bulundu. Büyük bir bilgisayar satıcısı için bir bilgisayar performans modeli geliştirdi. Yenilikçi araştırma sonuçları, ticari bilgisayar performansı ayarlama ve kapasite planlama araçlarında benimsenmiştir.

Doktora derecesi Harvard Üniversitesindeki tezi, çok seviyeli bellek / depolama hiyerarşilerinin maliyet-performans optimizasyon modellerine ilişkin ilk çalışmalardan biriydi. Ayrıca, bir IBM ana bilgisayar bilgisayarı için bir dosya kontrol birimi için ürün yazılımını geliştiren ilk mikro programcılardan biriydi. 1980'lerde IEEE Proceedings dergisindeki "CD-ROM" hakkındaki makalesi, CD-ROM'lar popüler hale geldiğinde CD-ROM'un nasıl çalıştığını açıklayan ilk makalelerden biriydi. McGraw-Hill tarafından yayınlanan bir bilgisayar ansiklopedisi kitabının ilk sürümlerindeki depolama teknolojisi makalesinin ortak yazarı oldu.

Son yıllarda, teröristleri ve kötücül siber işlemleri belirlemede yeni verimli ve etkili teknikler geliştirmede çok disiplinli bir araştırma ekibine liderlik etti. CMU'da CERT Koordinasyon Merkezi ve Yazılım Müh

Proje yönetimi, belirli bir projenin hedef ve amaçlarına ulaşıp bitirilmesi için kaynakların planlanması, organize edilmesi, tedarik edilmesi ve yönetilmesi disiplinidir.
Projeler belirli özgün hedef ve amaçlara ulaşmak, faydalı bir değişim getirmek ya da değer katmak için kullanılır. Projelerin esneklik payı ile birlikte belirli başlangıç ve bitiş tarihi vardır. Projelerin geçici olması; onları kalıcı, sürekli tekrarlanan, üretim ve servis amaçlı her zamanki işletme operasyonlarından farklı yapar. Pratikte, bu iki tür sistemin yönetimi oldukça farklıdır ve farklı teknik beceriler gerektirmektedir.
Proje yönetiminde gösterilen temel çaba, proje hedef ve amaçlarına ulaşmaya çalışırken önceden belirlenmiş proje kısıtlarının da dışına çıkmamaktadır. Tipik proje kısıtları kapsam, zaman ve bütçedir.

Proje yönetimi tarihin ilk medeniyetlerinden itibaren uygulanmıştır. 19. yüzyıla kadar inşaat mühendisliği projeleri genellikle mimar ve mühendislerin kendileri tarafından yönetilmiştir. 1950'lerden itibaren organizasyonlar karmaşık mühendislik projeleri için proje yönetimi araç ve tekniklerini kullanmaya başlamışlardır.
Bir disiplin olarak proje yönetimi, inşaat, mühendislik ve ağır savunma aktivitelerinin uygulamalarından geliştirilmiştir. Proje yönetiminin en önemli fikir babalarından biri, Gantt çizelgesini tasarlamış olması ile ünlü olan Henry Gantt'tır. Diğer bir önemli fikir babası ise proje yönetiminde 5 yönetim fonksiyonunu kullanan Henri Fayol'dur.
1950'li yıllar, temel mühendislik alanlarının birlikte yürütüldüğü modern proje yönetimi döneminin başlangıcını oluşturmuştur. Proje yönetimi disiplini mühendislik modeli üzerine kurulu yönetim disiplininden ayrı bir disiplin olarak tanınmaya başlanmıştır. 1950'li yıllara kadar projeler resmi olmayan araçlar ve teknikler ile yürütülüyordu, Gantt çizelgesi de proje yönetiminden bağımsız özel amaçlar için kullanılıyordu. Bu dönemde ayrıca iki matematiksel proje zamanlama tekniği geliştirilmiştir. Kritik Yol Yöntemi, tesis bakımı projelerini yönetmek için DuPont ve Remington Rand Şirketleri tarafından geliştirilmiştir. Program Değerlendirme ve Gözden Geçirme Tekniği (PERT) ise Amerikan Donanması'nın bir deniz altı programı sırasında Booz Allen Hamilton tarafından geliştirilmiştir. Bu matematiksel teknikler hızla özel girişimlere de yayılmıştır. Proje zamanlama modelleri geliştirilirken, aynı zamanda proje maliyeti tahmini, maliyet yönetimi ve mühendislik ekonomisi gibi alanlar için teknoloji oluşmaktaydı.

Proje aktivitelerini yönetmek için pek çok farklı yaklaşım vardır. Fakat hangi metodoloji kullanılmış olursa olsun, genel olarak projenin hedefleri, zaman çizelgesi ve maliyetine dikkatli bir şekilde özen gösterilmeli, projenin katılımcılarının rol ve sorumlulukları da kesinlikle gözden kaçırılmamalıdır.

Geleneksel bir aşamalı yaklaşımda bir projenin tamamlanması için bitirilmesi gereken adımlar dizisi vardır. Bu tür gelenek yaklaşımda projenin geliştirilmesi için 5 bileşen sayılabilir.

Proje başlatma aşaması,
Proje planlama ve tasarım aşaması,
Proje yürütme ve inşa aşaması,
Proje gözetleme ve denetleme aşaması,
Projenin bitimi.
Bütün projeler bu aşamalardan geçmezler, bazı projeler bitirilmeden iptal edilebilir. Bazı projeler bu tür yapılandırılmış planlama ve gözetleme aşamalarından da geçmeyebilirler. Başka projelerde planlama, yürütme ve gözetleme aşamalarından defalarca geçebilirler. Pek çok endüstri bu proje aşamalarının varyasyonlarını kullanmaktadır. Örneğin, geleneksel inşaat projelerinde, projeler tipik olarak planlama, konsept tasarımı, şematik tasarım, tasarım geliştirme, inşaat çizimleri ve inşaat yönetimi aşamalarından geçmektedir. Yazılım geliştirmede ise bu yaklaşım daha çok "şelale modeli" olarak bilinmektedir. Bu tür modelde bir görevler serisi, başka bir seriyi doğrusal bir şekilde takip eder. Yazılım geliştirmede pek çok organizasyon, bu metodolijiye uyması için Rasyonel Birleştirilmiş Prosese (RUP - Rational Unified Process) geçiş yapmıştır. Şelale modeli küçük, net tanımlanmış projelerde işe yaramaktadır ama büyük, net tanımlanmamış ve belirsiz projelerde sorunlar yaratmaktadır. Bu özellikle yazılım geliştirmede önemli çünkü yazılım geliştirme süreci genellikle yeni ve alışılmamış bir ürün ortaya koyar. Gereksinimlerin tanımlanmasının tam olarak bitirilmediği ve değişebildiği projelerde gereksinim yönetimi, yazılımın davranışı hakkında tutarlı ve tam bir tanım gerçekleştirmek için kullanılabilir. Terimler endüstriden endüstriye değişebilir fakat sorunların çözülmesinde takip eden tipik adımlar:

Sorunun tanımlanması,
Seçeneklerin değerlendirilmesi,
Bir seçeneğin seçilmesi,
Uygulamanın başlaması ve değerlendirilmesi.

Kritik Zincir Proje Yönetimi (İng. Critical Chain Project Management - CCPM), proje görevlerini yürürlüğe sokarken ihtiyaç duyulan kaynaklara daha çok odaklanan bir planlama ve yönetme metodudur. Kısıtlar Teorisinin bir uygulamasıdır. Bu metodun amacı bir organizasyonda tamamlanan proje oranını artırmaktır. Kısıtlar Teorisi uygulanarak, bütün projeler için belirlenen kısıt insan kaynaklarıdır. Kısıttan faydalanmak için kritik zincirde bulunan görevlere en büyük önem verilmektedir. Proje, kritik zincirde bulunan aktivitelerin zamanında başlayabilmesi için kaynakların hazır olduğuna emin olmak için bütün kaynakları kritik zincire yöneltir.
Proje tipinden bağımsız olarak, proje planı bir kaynak dengeleme aşamasından geçer ve en uzun kaynak kısıtlı görevler zinciri, kritik zincir olarak belirlenir. Çok projeli ortamlarda, kaynak dengeleme projeler arasında uygulanmalıdır.

Genellikle proje yönetimi beş aşama içerir. Bu aşamalar genel olarak:

Başlatma,
Planlama,
Yürütme,
İzleme ve Kontrol,
Kapatma.
Bazı projelere bu gruplara projenin devam etmesi ya da kapatılması konusunun tartışılacağı karar noktaları eklenebilir.

Başlatma aşaması, projenin doğasını ve kapsamını belirler. Eğer bu aşama düzgün bir şekilde gerçekleştirilemediyse, projenin organizasyonun ihtiyaçlarını karşılama ihtimali düşük olacaktır. Müşterinin ihtiyaçlarının net bir şekilde ifade edilmesi sağlamalıdır. İyi belirlenmemiş hedefler ve amaçlar, gecikmelere veya projenin tamamen başarısız olmasına neden olabilir. Bu aşamada proje tasarımındaki herhangi bir eksiklik hemen belirlenmeli ve düzeltilmelidir.
Başlatma aşaması aşağıdaki alanları kapsayan bir plan içermelidir:

Organizasyonun ihtiyaç ve gereksinimlerini ölçülebilir hedeflere göre analiz etmek,
Mevcut operasyonları gözden geçirmek,
Bütçe dahil fayda ve maliyetlerin finansal analizi,
Kullanıcılar ve destek elemanları dahil hissedar analizi,
Maliyet, görevler, ürünler ve zaman çizelgesi dahil bir proje sözleşmesi.

Başlatma aşamasından sonra, proje uygun bir ayrıntı seviyesine kadar planlanır. Asıl amaç proje için gerekli maliyet ve kaynakları tahmin etmek etkili bir biçimde proje uygulamasındaki riskleri yönetmektir. Planlama aşamasında hatalar da başlatma aşaması gibi projenin başarısında büyük engellere neden olacaktır.
Planlama aşaması genel olarak şunları içerir:

Planlamanın nasıl yapılacağını belirlemek,
Kapsam bildirisini geliştirmek,
Planlama ekibini seçmek,
Oluşacak ürünleri tanımlamak ve iş ayrışım yapısını oluşturmak,
Aktiviteler için kaynak gereksinimlerini tahmin etmek,
Aktiviteler için gerekli zaman ve maliyeti tahmin etmek,
Zaman çizelgesini hazırlamak,
Bütçeyi hazırlamak,
Risk planlaması,
İşin başlatılması için resmi onay almak.
Bunlara ek olarak iletişim planlaması, rol ve sorumlulukların belirlenmesi, proje için satın alınacakların belirlenmesi ve bir başlama toplantısı yapılması da tavsiye edilebilir.

Yürütme (uygulama) aşaması, proje yönetim planında belirlenmiş olan proje gereksinimlerinin gerçekleştirildiği aşamadır. Projenin en uzun süren aşamadır. Bu aşama, insanları ve kaynakları eşgüdümleme ve aktivitelerinin proje yönetim planına uygun şekle getirme çabalarını içerir. Ortaya çıkacak olan ürün veya hizmetler, proje yönetim planında belirtilen şartları karşılayacak şekilde aşamanın çıktıları olarak oluşurlar. Planlama aşamasında belirlenen her iş paketi ve faaliyetin zamanında ve ayrılan bütçeye uygun olarak gerçekleştirilmesi önem arz eder.

İzleme ve kontrol (gözetim ve denetim) aşaması, proje uygulanmasında sorunların zamanında fark edilmesi ve düzeltici eylemlerin zamanında alınmasını ve uygulamayı kontrol etmek amaçlı süreçleri içerir. Bu aşamanın önemli bir faydası, proje performansının izlenmesi ve ölçülmesi sayesinde önceki aşamanın çıktılarının proje yönetim planında belirtilen şartlara uygun olup olmadığının denetlenmesidir.
İzleme ve kontrol aşaması şu süreçleri içerir:

Proje aktivitelerinin ne ölçüde tamamlandığı ölçmek,
Maliyet, kapsam gibi proje değişkenlerini izleyip proje yönetim planı ile karşılaştırmak,
Sorun ve risklere yönelik düzeltici eylemleri belirlemek,
Kazanılmış Değer Analizi ile projenin zaman ve bütçe açısından gidişatını izlemek, projenin tamamlanma zamanı ve bütçesi konusunda tahminleme yapmak mümkündür.

Kapatma projenin resmi olarak bitirilmesini içerir. İdari aktiviteler dosyaların arşivlenmesi ve öğrenilen derslerin belgelendirilmesini içerir. Sözleşmede belirtilen her unsurun istenilen şartlarda gerçekleştirilme oranı netleştirilir. Proje kapatma raporu hazırlanır. Bu raporda proje başından itibaren gerçekleşen harcamalar, iş yükü ve ortaya çıkan ürün ve hizmet şeffaf bir şekilde ifade edilir. Kapatma sonrası projenin takibini içeren ticarileşme planı gibi süreçler belirlenir.
Bu aşama şu prosesleri içerir:

Bütün proses gruplarındaki bütün aktivitelerin bitirilmesi.
Bütün sözleşmelerin kapatılması.

Proje yönetimi sözlüğü

Risk yönetimi, işletmelerin işlevleri sırasında ortaya çıkabilecek risklerin önceden dikkatli bir biçimde ve ayrıntıları ile tanımlanıp değerlendirilmesi ve bu riskleri minimize edecek veya tam olarak ortadan kaldıracak önlemlerin alınması.

Öncelikle potansiyel risklerin belirlenmesi gerekiyor. Risk belirlemede risk kategorileri bazında bir çalışma yapmak önemli risk alanlarının unutulmasını engeller. Örneğin, her şirket, girdileri, üretim süreçleri, piyasa şartları, finansal piyasalar, hukuka aykırılık, kanunlarda ve denetim kurumlarındaki değişiklikler ve vergi konularındaki risklerini belirlemelidir.

İkinci adımda ise tanımlanan risklerin gerçekleşme olasılıkları ve gerçekleşmeleri durumunda kuruma yükleyeceği maliyetler ile ilgili değerlendirmelerin yapılmasıdır. Bu değerlendirme ışığında riskler gruplandırılarak alınacak tedbirler belirlenir. Örneğin, potansiyel etkisi yüksek ancak gerçekleşme olasılığı düşük risklerin sigortalanması veya kiralama gibi farklı finansman yöntemleriyle yönetilmesi sağlanırken, potansiyel etkisi düşük ve gerçekleşme olasılığı yüksek risklerin azaltılması için yatırım yapılması tercih edilebilir.
Risklerin değerlendirilmesi aşamasında riskin yapısına göre farklı teknikler kullanılmaktadır. Örneğin, ihmal edilebilecek düzeydeki belirsizliklerin olduğu ortamda proje değerlendirmeleri için nakit akışlarının bugünkü değere getirilmesi ve duyarlılık analizi tercih ediliyor. Sınırlı sayıda olasılığın olduğu durumlarda ise senaryo analizleri ve karar ağacı yöntemleri tercih ediliyor. Belirsizliklerin ve sonuçlarının belli dağılımlarla modellenebildiği durumlarda ise simülasyon çalışmaları ve opsiyon teorisi kullanılıyor.

Temel Kavramlar
Tehlike: İnsanların yaralanması, sağlığının bozulması veya bunların gerçekleşmesine sebep olabilecek kaynak, durum veya işlem.
Sağlığın bozulması: Bir iş faaliyetinin veya işle ilgili durumun yol açtığı ve/veya kötüleştirdiği belirlenebilir, olumsuz fiziksel veya ruhsal durum
Olay: Yaralanmaya, sağlığın bozulmasına veya ölüme sebep olan veya sebep olacak potansiyele sahip olan işle ilgili olaylar. Yaralanmaya, sağlığın bozulmasına veya ölüme sebep olmadan gerçekleşen olaylara “Hasarsız olay- Ramak kaldı” denilmektedir.
Kaza: Yaralanmaya, sağlığın bozulmasına veya ölüme sebep olan olaydır.
Risk: Tehlikeli bir olayın veya maruz kalma durumunun meydana gelme olasılığı ile olay veya maruz kalma durumunun yol açabileceği yaralanma veya sağlık bozulmasının ciddiyet derecesinin birleşimi.
Risk analizi: Tehlikelerden kaynaklanan riskin büyüklüğünü tahmin etmek ve mevcut kontrollerin yeterliliğini dikkate alarak riskin kabul edilebilir olup olmadığına karar vermek için kullanılan süreçtir.
Kabul edilebilir risk: İşletmelerin yasal zorunluluklara ve kendi İş Sağlığı ve Güvenliği politikalarına göre, katlanılabilir düzeye indirilmiş risk.
Güvenlik: İşin yapılması ve yürütülmesi esnasında oluşan risk ya da risklerin: tanımlanmış bir zaman aralığı süresince, kabul edilemez düzeyin dışında kalma yeteneğidir.
Risk yönetimi: Bir işletmenin sağlık ve güvenlik şartlarını sağlamak, iyileştirmek ve sürdürmek için yürütülen girişimlerin tamamıdır. (İLO-OHS 2001 İSG Yönetim Sistemi Rehberi)

Riskten kaçınma
Risk hafifletici önlemler

Scrum (İngilizce: "itişip kakışma“), yazılım geliştirme ve yazılım Mühendisliği'nde bir uygulama geliştirme çerçevesidir. Proje yönetimi'nde karmaşık bir ortamda ürünleri geliştirmek, sunmak ve sürdürmek için Çevik yazılım geliştirme felsefesini benimseyen bir çerçevedir. "Hamleci yaklaşım" şeklinde bir çeviri önerilmiştir. Bu geliştirme çerçevesinin temel özelliği gözlemci, geliştirmeci ve tekrara dayalı olmasıdır. Birçok modern yazılım projesinin oldukça karmaşık olduğu ve en baştan tümünü planlamanın zor olacağı şeklindeki bir varsayımdan hareket eder. Bu karmaşıklığı üç ilke ile azaltmaya çalışır.

Şeffaflık: Projedeki ilerlemeler ve sorunlar günlük olarak tutulur ve herkes tarafından izlenebilir olması sağlanır.
Gözlem: Ürünün parçaları ya da fonksiyonları düzenli aralıklarla teslim edilir ve değerlendirilir.
Uyumlanma: Ürün için gereksinimler en baştan bir defalığına belirlenmez, bilakis her teslimat tekrar değerlendirilir ve duruma göre uyarlamalar yapılır.
Amaç başlangıçta hayal edilen ve tasarlanana uyan bir ürünün, hızlı, ucuz ve kaliteli şekilde üretilmesidir. Tasarlanan ürünün gerçekleştirilmesi, müşteri/kullanıcı tarafından mümkün olduğunca detaylı şekilde hazırlanmış bir talepler listesinin aşama aşama gerçekleştirilmesi biçiminde yapılmaz. Bunun yerine müşteri/kullanıcı tarafından istenilen ve tanımlanan işlevler, iki ya da dört haftalık "Sprint" adı verilen dönemler içerisinde geliştirilir ve yeniden gözden geçirilir. Bu kullanıcı bazlı gereksinim tanımı Kullanıcı Hikayesi olarak nitelenir ve özellikler defterinde yer alır. Her Sprint sonunda yazılımın fonksiyonel bir parçası bitmiş ve müşteriye teslim edilebilir bir durumda olur. Scrum Çevik yazılım geliştirme prensiplerini hayata geçiren bir yöntemdir.
Scrum karmaşık projelerin yönetimi için bir çatıdır (Çatı anlayışı bitmiş bir program değil, yazılımın bir çerçevesidir).

Scrum Ken Schwaber ve Jeff Sutherland tarafından 1990'ların başında geliştirildi ve temel fikirleri Schwaber (Schwaber 2004) tarafından ortaya konmuştur.
Scrum proje rolleri: 

Ürün Sahibi (Product Owner)
Takım (Team)
Scrum Ustası (ScrumMaster)
ve özellikle "geleneksel" "proje yöneticisi" rolü bulunmaz.
Proje rollerinin görevlerine ek olarak Scrum proje akışını Sprint (en fazla dört hafta süren) anlayışıyla düzenler.
Ken Schwaber, Jeff Sutherland ve diğerleri tarafından formüle edilen Çevik manifesto (Agile 2001) çevik yazılım geliştirme değerleri Scrumda vücut bulur:
Çevik Yazılım Geliştirme Manifestosu'na göre;
1) Süreçler ve araçlardan ziyade, bireyler ve etkileşimler,
2) Kapsamlı dokümantasyondan ziyade, çalışan yazılım,
3) Sözleşme pazarlıklarından ziyade, müşteri ile işbirliği,
4) Bir plana bağlı kalmaktan ziyade, değişime cevap vermek,
daha değerlidir...

Scrum Süreç-Modeli net olarak üç çeşit rolü tanır: Ürün Sahibi, Takım ve Scrum Master.

Scrum Ustası: Takımı korumak ve yardımcı olmak. Ürün sahibine yardımcı olmak.
Ürün Sahibi: Kullanıcı hikâyelerinin ayrıntılarını takım ile konuşmak. Dış rollerdekiler ile "Kullanıcı Hikâyeleri"ni belirlemek.
Geliştiriciler: Gereksinimlerin nasıl yapılacağını belirlemek ve standart kalite çerçevesinde (Bitti Tanımı) geliştirmek.

Ürün Sahibi stratejik ürün geliştirmeden sorumludur. Sorumluluğu net bir ürün vizyonunun Tasarımı, iletişimi, özelliklerin tanımı ve önceliklendirme, teslim edilen sprintin işlevselliği ve kabul edilebilir olup olmadığına karar verme ve şirketin ekonomik faydasına uygun ürün tasarımı ve ana amaçları belirler. Yalnızca o teslimat, işlevsellik ve maliyet gibi kararlardan sorumludur.
Ürün Sahibi ürün özelliklerinin tanımlaması işlemini Ürün Gereksinimini (Product Backlog) kullanır ve yazılım Takımı ile birlikte çalışarak kullanıcı hikâyelerini (User Stories) taşır ve kullanıcı bazlı işlevsellikleri ifade eder. Aldığı kararlar bağlayıcıdır ve iptal edilemez.
Ürün Sahibi ya da proje sorumlusu son kullanıcının bakış açısını üstlenir ve yazılım gelişimini kontrol edip yazılımcılar için hazır bulunur. XP metodunun tersine projenin tek sorumlusudur 'yolculuk nereye' (Pichler 2008).
Görevleri: Gereksinim Yönetimi, Yayın Yönetimi (Release) ve iletişim.

Yazılım ekibinin görevi ürün sahibinin taleplerine ve sıralamasına uygun ürünün işlevselliğini sağlamak ve belirlenen kalite standartlarına uymak koşuluyla ürünü teslim etmektir. Ne kadar ve hangi işlevlerin sprinte dahil olacağına kendileri karar verirler.
Scrumda geliştirme takımı bir ekip olarak algılanır ve iyi ya da kötü sonuçlar takım elemanlarına çıkartılmaz bilakis takımı bir birim olarak algılar. Bir takım 5-9 kişiden oluşur.
Ek olarak yazılım takımı kullanıcı hikâyelerinin çerçevesini tahmin edebilir ama kural olarak da bir günü geçmemelidir.
Scrum takım içinde rol dağılımıyla ilgilenmez. Belirtildiği gibi Scrum bir yönetim metodudur. Tabii ki bütün roller ya da daha doğrusu yetenekler başarılı bir proje gelişimi için hazır olmak zorundadır.
Bir takımda olması gereken özellikleri iki başlık altında ifade edebiliriz:
1) Kendi kendine organize ve küçük
2) Multidisipliner ve özerk

Scrum Ustası Scrum'un başarılı olmasını sağlamaktan sorumludur. Bunu başarmak için Yazılım Takımı ile birlikte çalışır ama takıma tabii olmaz.
Scrum kurallarını bildirir, uyumu kontrol eder ve toplantı moderatörlüğünü yapıp Scrum sürecindeki düzensizlikler ile ilgilenir.
İş aracı olarak engel-birikimini (Impediment Backlog) takımın önündeki engelleri kaldırmak için kullanır ve bu anlamda sorumluluk taşır.
Olası engeller: Takım içindeki iletişim eksikliği, kişisel çelişkiler, takım ve ürün sahibi arasındaki iletişim, dış kaynaklı rahatsızlıkların (ek işlevler gibi) giderilmesi.
Scrum ustası yazılım takımına karşı yürütme yetkisi vardır ancak şeflik yetkisi yoktur bu anlamda ne hüküm verebilir ne de disiplin kovuşturması yapabilir (Servant Leaders > Hizmetkar Liderlik).
Scrum ustasının kim olacağının belirlenmesinin en ideal yolu yazılım takımı tarafından seçilmesidir. Pratikte bu pek mümkün olmayabilir. Çünkü iş yapan firmalar Scrum takımının Scrum metodolojisine tam uyum sağlamaları için Scrum konusunda deneyimli bir personeli proje başında belirleyebilir.
Eğer Scrum birinci etabını geçtikten sonra, Scrum ustasının rolü değişiklik yöneticisi (Change-Manager) olarak algılanır.
Özet olarak Scrum ustası (Change Agent): Süreçten sorumlu, takımın arkadaşı ve yardımcısı, sürecin doğruluğunun denetleyicisi, takım ile birebir bağlantılı ve Takımın yanında çalışır.
Görevi:

) Scrumu uygulamak ve ürün sahibi ile yazılım takımına destek olmak.
) Engelleri kaldırmak (örnek; rol sahipleri arasındaki çelişkiler) ve süreçteki sapmaları düzenlemek.
) Takıma hizmet etmek ve meslektaş bir yönetim tarzı ile yönetmek.

Kullanıcı ilerideki yazılımın/ürünün kullanıcısıdır. Ürünün nasıl bir perspektif ile kullanılacağı konusunda fikir verir ve gerçek hedef kitlesidir.
Kullanıcı Sprint başlangıcı ve sonucunda ürünü test etme amaçlı yer alır ve geri bilgi akışı (Feedback) sağlar.

) Kullanılabilirlik (Usability) konusunda takıma değerli ipuçları verir
) Takım ve ürün sahibi kullanıcı bilgileri doğrultusunda Sprint-planını uyarlar ve son durum tekrar kullanıcı tarafından test edilir.

Yönetici de kullanıcı ve müşteri gibi Scrum ekibine az oranda tabiidir. Ama scrumun yapısal çerçevesini yönetici belirler. Ek olarak da kaynaklar (Ressourcen) oluşturur (yer, alet vs.).
Scrum ustasına destek olur ve mesleki personel organizesi sağlar ve Scrum ekibini dış taleplerden korumak gibi bir sorumluluğu vardır.
Görevi: Projenin çerçevesi ile ilgilenir ve Scrum ustasının proje alanı içerisindeki belirlediği problemlerin çözümü ile ilgilenir.

Rol dağılımında takım kendi kendini organize eder. Ne Scrum ustası ne de ürün sahibinin takım içinde kimin neyi ne zaman kiminle yapacaklarına dair bir yaptırımı olmaz.
Scrum ustasının vazifesi yalnızca takımın farklı etkenlerle rahatsız edilmemesine dikkat etmektir.

Scrum'da klasik "Proje Yöneticisi'nin olmayışı, özellikle deneyimsiz bir Scrum ekibinde, Scrum ustası ya da ürün sahibinin (Product Owner) bu rolü üstlenmesi tehlike yaratır ve takımın Özerklik statüsüne zarar vererek, Scrumda sapmalara yol açar. Bu tehlikeyi azaltmanın yolu Scrum-ustası ve ürün sahibinin bir Scrum-Expert'inden yardım almasıyla sağlanabilir.

Bu toplantıda ürün sahibi kendi yazılım takımına ürün içeriğinde (Product Backlog) kararlaştırılan kullanıcı hikayelerini (User Stories) öncelik sırasına göre belirtir ve gereksinimler takım tarafından netleştirilip yazılı olarak kaydedilir. Kullanıcı da işlevsellik konusunda önemli bilgiler verebilir. Bunun dışında ürün sahibi ve takım sprint içinde olması gereken işlevler ve kriterler üzerinde anlaşırlar (bkz. Definition of Done).
Amaç kullanılabilir yazılım elde etmektir: test edilmiş, entegre olmuş ve kullanıcıya açılmış olmalıdır.
Sprint'in kabul şartları kabul kriterleri (test, işlev, performans) ile etkileşimlidir. Bu tarz kararlar sprint sonucunda net şekilde belirlenir ve belirtilen fonksiyonların gerçekten içerdiklerine bakılır ve incelenir.
Açıklamalar yapıldıktan sonra Scrum ustası takımına gelecek sprint de kaç adet kullanıcı hikayesi olacağını sorar ve tek tek değerlendirilip dış baskı olmadan erişilebilirliğine bakılır. [26]
Süre: 60 dakika Sprint (haftalık)

Sprint-plan 1 de "NE?" ön planda iken, burada "NASIL?" sorusu ön plana çıkar.
Yazılım takımı hangi kullanıcı hikâyelerinin Sprint'e dahil olduğunu bilir ve uygulamanın (teorik) teknik boyutu açıklanır.
Toplantı Takım'ın kendi sorumluluğunda organize edilir.
Genellikle küçük gruplar oluşturulup yapı, test, açık gibi konulara açıklık verilir. Burada beklenen sonuç görevlerin bir günlük süreyi aşmayacak şekilde bitirilmesini kapsar.
Görevler belirlenen kullanıcı hikâyelerinden hareketle duvara ya da beyaz tahtaya (Taskboard) asılır bu sayede hangisinin işlemde ya da sırada olduğu bilinir.
Süre: 60 dakika her Sprint (haftalık) de.
Sprint-plan 1 ve 2 aynı gün içerisinde yapılmalıdır.

Her iş günü başlamadan evvel 15 dakikalık bilgi paylaşımı için günlük Scrum toplantısı yapılır. Bu görüşmede herhan

Hukukta senet, bir vakanın delilini teşkil etmek üzere bir kişi (veya kurum) tarafından imzalanan (veya inkâr edilmez şekilde onaylanan) ve imzalayanın aleyhine delil teşkil eden yazılı belgedir. Bu anlamda senet, iki tarafın da imza atarak onayladığı bir kontrat (akit)'ten farklıdır. Senet genelde bir mali (borçlanma) veya mülkiyet ilişkisinin (tapu, hissedarlık) kabulü şeklindedir.
Senet kelimesi Arapça sanad 'dan gelir, yani dayanak noktası, bir iddianın dayanağı anlamına gelir.
Senet, halk arasında yaygın olarak bono (borç senedi) yerine kullanılan bir vadeli alacak terimi olmakla birlikte başka tür senetler de vardır. Borç senetleri iktisadi mahiyeti itibarıyla kredi vasıtasıdır. Ayrıca ödeme, ispat ve teminat vasıtası olarak da kullanılır.

Hukukta bahsi geçen ve adında "senet" olan pek çok belge, bir hukuki iddianın delilini oluşturur. Bunların bazı örnekleri aşağıda listelenmiştir:

Hisse senedi: Anonim ortaklıklar tarafından çıkarılan ve anonim ortaklığın sermayesine belirli bir katılma payını temsil eden kıymetli evrak.
Tapu senedi: Devlet tarafından düzenlenen, bir emlağın tapu sicilinde belli bir kişi üzerine kayıtlı olduğunu kanıtlayan belge.
Emre muharrer senet (bono): Borçlu tarafından adı belirtilen bir alacaklıya verilen belli bir miktardaki bir paranın belli bir süre sonunda, kayıtsız ve şartsız ödeneceğini gösteren bir belgedir.
Kambiyo senedi: Borçlu, bu belgeye sahip kişiye  belgede belirtilen şartlara göre ödeme yapacağını vadeder. Bonodan farklı olarak kambiyo senedi hamilinedir, bu yüzden bir başkasına devredilebilir.
Avalli senet: Borçlunun borcunu ödememesi halinde onun yerine ödemeyi yapacak kefilin de imzaladığı borç senedi.
Emtia senedi: Bir mağaza veya nakliye şirketine teslim edilen mallara karşılık alınan bir cins makbuzdur, senedi veren tarafın o malları istek halinde geri verme zorunluluğunu belgeler.
Devlet iç borçlanma senedi: Devletin bir borcu ödeyeceğine dair bir teminattır.
Gelir ortaklığı senedi: Gelir getiren bir kamu kuruluşunun gelirinin belli bir yüzdesine hak veren belgedir.

Bir şahsın imzaladığı senedin o kişi ile inkâr edilmez şekilde ilişkilendirilmesi için ya onun imzası veya kendisine has parmak izi, mühür gibi bir işaret taşıması gerekir. Bir ihtilaf halinde senetler yazılı ve güvenilir delil sayılır.
Bazı senetler kıymetli evrak (menkul kıymet) özelliğindedir, yani o senedin sahibi onu isterse bir başkasına satabilir. Hisse senetleri, kambiyo senetleri, emtia senetleri bu şekilde el değiştirebilir. Tapu senedi tapu sicili değiştirilmeden doğrudan satılamaz. Emre muharrer senet de, adı belirtilen bir alacaklı adına düzenlendiği için satılamaz.

Servis odaklı mimari veya hizmet yönelimli mimari (İng. Service-oriented Architecture (SOA)), bilgisayarda sistemlerin işlevselliklerini iş süreçleri etrafında gruplaştırarak sistem geliştirmesi ve bütünleştirilmesinde yol gösteren bir yazılım tasarımı felsefesidir. HYM altyapısı, iş süreçlerine katılan değişik yazılım uygulamalarının birbirleriyle haberleşmek üzere yazılmamış olmalarına rağmen veri alışverişinde bulunmalarını sağlar. Hizmet yönelimi, hizmetlerin işletim sistemleri, programlama dilleri ve diğer teknolojik ayrıntılarla ancak gevşek bir bağ oluşturmasını hedeflenmektedir. HYM, geliştiricilerin başka kullanıcılar tarafından kullanılması amacıyla bir iletişim ağı üzerinden sundukları işlevleri ayrı birimlere ya da hizmetlere böler. Bu hizmetler birbirleriyle veri alışverişiyle veya aralarındaki etkinliği birden fazla hizmet arasında eşgüderek haberleşirler. Birçok yorumcu HYM kavramını eski kavramlar üzerine inşa edilmiş ya da daha eski dağıtık hesaplama kavramlarından geliştirilmiş olduğunu ileri sürerler.

Dizge ya da sistem, birbiriyle etkileşen veya ilişkili olan, bir bütün oluşturan cisim veya varlıkların bileşkesidir. Bu varlıklar soyut veya somut olabilirler.

Sistem kavramının farklı tanımları yapılmıştır. Genel olarak düzenli bir biçimde birbirini etkileyen ve birbirine bağlı birimlerden, değişik bölümlerden oluşan ve genel bir plana göre kurulan, belirli bir sonuca ulaşmak için amaca yönelmiş bir bütündür. Sistemler, parçalardan oluşan dizinin, bütünün genel amacına doğru birlik halinde çalışması ile ortaya çıkan yapılardır. Ackoff'a göre Sistem aralarında ilişki bulunan, belirli bir amaca ulaşmak için, birbirleriyle etkileşimde olan elemanlar grubudur. Birbirine bağımlı olan (etkileşen veya ilişkili olan) iki veya daha fazla parçadan oluşan, çalışma ve özellikleri itibarıyla belirli bir sınırı olan örgütlenmiş ve bölünmez bir bütündür. Aynı zamanda dış çevre ile ilişkisi olan cisim veya varlıkların bileşkesidir.
Bilimsel bir kavram olarak ilk kez Eski Yunancada ortaya çıkan “Sistem” değişik alanlarda hatta günlük dilde kullanılan bir sözcük olarak değişik ama birbirine benzer ve bağlantılı anlamlar içermektedir ve bu anlamların farklı kullanımlar içerisinde öne çıktığı görülmektedir. Türkçede ilk kez “Sistem” sözcüğüne Mehmet Bahaettin'in “Yeni Türkçe Lugat” (1924) adlı eserinde rastlanır. Kelimenin anlam içerikleri başlıca şu şekildedir:

Düzen: En genel ve en basit anlamıyla bir düzeni veya düzenli işleyişi, planlı, programlı ilerleyişi ifade eder. Örneğin: Sistemli çalışmak… Sistem kavramı çoğu zaman “düzen” ile ilişkilendirilir. “Dünyaya ve insanlara, çalışanlara, ekonomik faaliyetlere ve üretilen mallara baktığımızda ilk sorulacak soru şu olabilir: Bunun altındaki sistem ve düzen nedir?” (Walter Eucken, 1952). Bu bağlamda Türkçede bazen “Düzen” sözcüğünün Sistem manasında kullanıldığına da rastlanır. Örneğin: “Yeni Dünya Düzeni”.
Yöntem: Bir sonuç elde etmek için belirli bir plana göre önceden saptanan yol, usul, yordam. Örneğin: Merkez Bankası yanlış bir sistem uygulamaktadır.
Düzenek (Mekanizma): Bir aracı veya mekanik bir yapıyı oluşturan tertibat, tesisat, düzenek. Belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere kompleks bir biçimde düzenlenmiş öğeler ya da parçalar bileşimi veya yapı. Örneğin: Fren sistemi, Arıtma sistemi.
Oluşum: Bir bütünü oluşturacak biçimde karşılıklı olarak birbirine bağlı öğelerin tümü, bütünleşik bir yapı veya kompleks yapılanma. Örneğin: Güneş sistemi, Solunum sistemi.
Ayrıca şu anlamları da ihtiva eder.

Prosedür: Tek tip (tek düzen) bir plan veya standart uygulamalara dayalı sıralı işleyiş veya süreç. Veya ardışık olarak ilerlemesi gereken bir işlemler dizisi ya da döngü. Örneğin: Ücretlendirme sistemi, Muhasebe sistemi, Envanter sistemi, Randevu sistemi
İşleyiş: Bir sonuç elde etmeye yarayan geliştirilmiş uygulama (aplikasyon), araç ya da bu bunların bileşimi. Örneğin: İşletim sistemi, Bilişim sistemi.
Model: Bir bütünün niteliğini anlamak için örneklenerek ele alınan veya incelenen parça veya versiyon. Bu anlam bütüne yönelik olarak örneğe yapılan vurguyu içerir. Örneğin: Son sistem bir yarış arabası.

Sözcük 'birleşme', 'oluşma', 'bir araya gelme' anlamını taşıyan Latince "Systēma" ve Yunanca yerleşme, konumlanma birleşme, bir arada duruş manalarını içeren “Sustēma” (σύστημα) kelimelerinden türemiştir. Bu sözcükler Fr. “Système”, İng. “System”, Alm. “System” (okunuşu “Ziystem”), İsp. “Sistema”, Rus. “Sistema” şekline dönüşerek günümüzdeki biçimine ulaşmıştır. Fransızcada “birçok unsurdan oluşan düzen" manası ön plana çıkar.
Farklı okunuşlarına rağmen tüm Dünya'da kullanılan ortak bir terim haline gelmiş olan bu sözcük nadiren de olsa bazı dillerde farklı sözcüklerle karşılanmaktadır. 

“Dizge”: Öz-Türkçe bir kelime olarak Sistem kavramı karşılığında önerilmiştir. Ancak günlük kullanımda fazla yaygınlaşmamıştır ve genel olarak bilimsel terminoloji içerisinde de çok fazla kabul görmemiştir. Bu sözcüğün kelime kökenine bakıldığında diziler halindeki bir oluşumu, ardışıklığı, düzenli bir yapılanmayı ifade ettiği görülmektedir. Örneğin: Eğitim Dizgesi Sorunları.
“Nizam”: Modern Arapçada birebir sistem manasını karşılamaktadır ve Arap ülkelerinin pek çoğunda bu tabir tercih edilmektedir. Örneğin: “Manzume-i Şemsiyye” (Güneş Sistemi) tamlamasındaki “Manzume/Manzumah” biçimi Nizam sözcüğünün çekimli halidir. Veya Arapça "Nazariyet-ül Nizam" (Ar. نظرية الأنظمة) tamlaması "Sistem Teorisi" manası taşır. Dizmek, sıralamak manaları bu sözcüğün kökeninde de bulunur. Osmanlıca üzerinden Türkçeye de geçmiş olan bu sözcük Osmanlıcada düzen manası taşımaktadır Örneğin: Osmanlı Kanunnamelerinde sıklıkla kullanılan “Nizam-ı Alem” tabiri. Günümüzde Türkçede hâlen bu anlamda kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Arapçadaki anlamı Osmanlıcada olduğundan biraz daha geniştir.

Sistem birbiriyle madde, enerji veya bilgi alışversinde bulunan elemanlar veya parçaları anlamına gelir. Öğeler, ilişkiler ve faaliyet (eylem) ve amaç sistemlerin ortak noktalardır. Bu noktalardan hareketle, sistem öğelerden oluşmuştur. Bu öğeler arasında çeşitli boyutlarda ilişkiler vardır. Öğeler arasındaki ilişkiler ise belli bir amaca hizmet etmeye (faaliyete - eyleme) yönelmiştir. Bu durumda bu elemanlarını ve onların eylemlerini kapsayan matematiksel veya mantıksal bir model oluşturulabilir. 
Sistemde düzenli ve uyumlu bir işleyiş söz konusudur. Epistemolojik (bilgi fesefesi) açısından bakıldığında bu durum evrendeki düzenli işleyişin doğal bir sonucudur. Düzenli ve uyumlu işleyişteki bir aksaklık veya uyumsuzluk bir soruna yol açar. Bu sorunun büyümesi ise krize dönüşür. Örneğin siyasal anlamdaki sistem krizleri veya ekonomik krizler gibi…
Sistemler kendi aralarında bir hiyerarşi (üstlük ve astlık konumlanması) içerir. Bu yaklaşım farklı isimlerle yapılan sınıflandırmalarda ortaya koyulur. Örneğin yukarıda bulunandan aşağıya doğru Süper sistem, Supra sistem, Sistem şeklinde bir adlandırma yapıldığı gibi genişliğine veya kapsadığı alana göre Makro sistem, Mezo sistem, Mikro sistem şeklindeki adlandırmalara da rastlanabilmektedir. Türkçede ise Üst sistem, Sistem, Alt sistem kavramları da tercihen kullanılmaktadır.
Sistemin başlıca özellikleri şunlardır: Alt birimlerden oluşur. Alt birimler arasında tanımlı ilişkiler vardır. Her sistem, kendini meydana getiren daha küçük alt sistemlerden oluşur. Bir sistem, daha büyük bir sistemin parçasıdır (Evren hariç). Belirli bir amacı gerçekleştirmeye yöneliktir. Belirli bir sınırı vardır. Her sistem bir çevrede faaliyet gösterir. İç ve dış çevresi vardır. İç ve dış çevre ile etkileşim içindedir. Sistem bir döngü oluşturur. Girdileri, işleyişi, çıktıları, dengesi, denetimi ve geri bildirimi vardır. Anlamlı bir bütündür. Önemli olan bütündür, parçalar bu bütüne katkıda bulunduğu ölçüde önemlidir. Değişkenler ve parametreler (sabitler) bulunur. Dengeli durum ve dinamik bir denge vardır. Mekanik, biyolojik, organik ve sosyal sistemler bulunabilir. Sistem anlayışına göre aslında tüm evren sistemlerden örülmüştür. Bir sistem kendi başına süreklilik arz eder. Ancak üst sistemle birlikte sona erebilir. Kimi durumlarda dışarıdan enerji ve kaynak almaya bile ihtiyaç duymaz.
Bütün bunlardan hareketle Sistemi oluşturan ana özellikler şu şekilde özetlenebilir: Parçalar mutlaka birbiriyle ilişkilidir. Parçalar mutlaka birbiriyle uyumludur. Çalışırken bir bütün oluştururlar.
Sistem, davranış veya örgütlenmeyi belirleyen kurallara da değinebilir. Örneğin; Kanunlar insan sosyal davranışlarını belirleyen bir sistemdir. Gramer, dil kullanımını belirleyen bir sistemdir.
Gerçek cisimlerin veya varlıkların sistemlere bölünmeleri veya onlardan sistemlerin oluşturulması keyfidir, bu anlamda sistemler soyut bir kavramdır.
Sistem aynı zamanda kurallar bütünüdür. Bir organizasyonun olumlu sonuçlandırılması için zaman içinde elde edilen tecrübelerin birikimiyle oluşmuş bilgi kümelerinin ihtiyaç duyulan alanda kullanılmasıdır. Sistem, aralarındaki ilişkiler bulunan ve belli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya getirilmiş elemanlardan oluşan bir bütün şeklinde tanımlanır. Her sistem daha büyük başka bir sistemin parçasıdır.

Anatomik olarak organizmada aynı işlevleri gerçekleştirmek için birbirleriyle ilgili veya bağlantılı organların oluşturduğu birlik. Örneğin: Karınca Sindirim sistemi.
Kimya biliminde üzerinde inceleme yapılan belirli sınırlarla çevrilmiş olan evrenin bir parçası. Örneğin: Moleküler sistem.
Biyolojide üzerinde ölçme yapılan belirli canlılar topluluğu. (Doğal olmakla birlikte denetimli olarak oluşturulmuştur). Örneğin: Koli-Basili Bakteri Kültürü Sistemi.
Bilişimde sayılara dönüştürülebilen veri tanımlama yöntemleri. Örneğin: Bilgisayarların işleyişinin temelini oluşturan “0” ve “1” rakamlarının dizilişinin kombinasyonlarına dayalı olarak kullanılan “İkili (Binary) sistem”.
Hukuk açısından bir işlemle veya zorunluluk sonucu ortaya çıkan insan toplulukları. Örneğin: Hapishaneler yarı-kapalı bir sistemdir.
Bunların dışında daha özgün ve özelleşmiş anlamlar içeren sistem örnekleri de mevcuttur. Örneğin: 

Düşünce Biçimi: Felsefede bir düşün/düşünce (ide/idea) etrafında toplanmış çeşitli bilgiler anlamına gelir. Ayrıca temel bir prensip ya da bir dünya görüşüne göre düzenlenmiş olan öğretiler, bilgi birikimi ve düşünceler bütünü manası taşır. Örneğin: Felsefede Descartes'den önce bir sistem anlayışı bulunmaz ve oluşturduğu analitik düşünce sistemi bu alanda bir ilktir.
Yönetim Biçimi: Bu anlam daha çok siyasi bir oluşumu veya devletin işleyişini ifade eder. Örneğin: “Türkiye'de sistem sorunu yoktur.” (-Çağatay Yılmaz). Ayrıca Kapitalist sistem, Sosyalist sistem, Liberal sistem, Komünist sistem, Kolonyalist sistem, Feodal sistem gibi ekonomik temelli siyasal yönetim anlayışları da bu anlamın içeriğine dahildir.

Sistem ile sistemin içinde faaliyet gösterdiği çevre arasında enerji, malzeme, bilgi-alışverişi varsa ve çevresiyle ilişki kuruyorsa açık sistemdir. (Erdoğan, 1983: 40) İşletme gibi sosyal sistemler açık sistemlerdir. Kapalı sistemler, çevresiyle etkileşim ya da girdi-çıktı alış

Sistem mühendisliği, karmaşık sistemlerin ve bu sistemleri oluşturan alt sistemlerin tasarımı, üretimi ve bakımını, zaman ve maliyet kısıtlarını dikkate alarak gerçekleştirmeyi amaçlayan bir mühendisliktir. Modern dünyada, karmaşık sistemler genellikle teknik, biyolojik, sosyolojik, çevresel, endüstriyel, politik, finansal ve ekonomik unsurlardan oluşan bileşimler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sistem mühendisliği eğitim programları, bu karmaşık sistemlerin işlevsel bir bütün olarak analiz edilmesi için gerekli temel kavram, araç ve yöntemleri öğrencilere sunar. Bu programlar, farklı disiplinlerden çeşitli yöntemleri entegre edebilme yeteneğine sahip sistem mühendisliği araçlarını içerir; bilgisayarlar da bu araçlardan biridir.
Sistem mühendisleri, geniş bir kapsamda faaliyet gösteren kurumlarda, üretim, planlama, kontrol ve yönetim gibi farklı birim ve kademelerde görev alabilirler.

Sunucu (İngilizce: server), bilişim alanında "istemci" denilen diğer program ve cihazlara çeşitli işlevler sunan bilgisayar donanımları veya yazılımlarıdır. Bu mimariye istemci-sunucu modeli denir. Sunucular, istemciler arasında veri veya kaynak paylaşımı, bir istemci için hesaplama yapma gibi çeşitli işlevleri yerine getirebilirler. Bu işlevlere genellikle "servis" veya "hizmet" denir. Tek bir sunucu çok sayıda istemciye hizmet verebilir, tek bir istemci de çok sayıda sunucudan hizmet alabilir. İstemci ve sunucu aynı cihaz üzerinde çalışabileceği gibi, istemci ağ üzerinden farklı bir cihazdaki sunucuya da bağlanabilir. Tipik sunucular arasında veritabanı sunucuları, dosya sunucuları, e-posta sunucuları, yazdırma sunucuları, web sunucuları, oyun sunucuları ve uygulama sunucuları sayılabilir.

Windows firması tarafından Windows NT ile başlayan sunucu işletim sistemlerine, zamanla Windows 2000 Server, Windows 2003 Server, Windows 2008 Server, Windows 2012 Server ve Windows 2016 Server eklenmiştir. Kullanıcılar Windows işletim sistemine sahip bir sunucudan faydalanmak istediklerinde, Microsoft Windows firmasına lisans ücreti ödemeleri de gerekmektedir. Bu ücretler genellikle sunucu hizmetini sağlayan firma tarafından karşılanarak, son kullanıcının aylık ödeyeceği masrafa dahil edilmektedir. Windows tabanlı sunucular, özellikle ASP gibi Windows işletim sistemine özgü programlama dilleriyle geliştirilen uygulamalar için kullanılmaktadır.
Linux tabanlı Centos, RedHat, Ubuntu, Debian ve SUSE dağıtımları da sunucu pazarında kendine yer edinmişlerdir. Linux tabanlı sunucular, linux işletim sisteminin açık kaynak kodlu ve ücretsiz olması nedeniyle genellikle daha düşük maliyete sahiptir.
Ayrıca sunucuların hangi amaçla kullanılacağı da önemlidir. Örnek vermek gerekirse web hizmeti veren web sunucuları vardır. Donanım olarak büyük farklılıklar göstermemekle birlikte, sunucular kullanılacakları alana göre özel yazılımlarla desteklenmektedir. Bunlara örnek olarak Apache, Microsoft IIS ve Abyss, Nginx ve Fastream IQ Web/FTP Server gösterilebilir. Dosya paylaşım, canlı yayın ve hatta çevrimiçi (İngilizce: online) oyun hizmeti verenleri de mevcuttur. Tüm bu sunucuların değişik sistem gereksinimleri olacaktır.
İnternetin neredeyse tüm yapısı bir istemci-sunucu modeline dayanmaktadır. Üst düzey kök ad sunucuları, DNS ve yönlendiriciler internetteki trafiği yönlendirir. İnternete bağlı, dünya çapında sürekli olarak çalışan milyonlarca sunucu vardır. Sıradan bir İnternet kullanıcısı tarafından gerçekleştirilen hemen hemen her eylem, bir veya daha fazla sunucuyla bir veya daha fazla etkileşim gerektirir. Tahsis edilmiş sunucuları kullanmayan istisnalar vardır; örneğin, eşler arası dosya paylaşımı ve bazı telefon uygulamaları yapar.

Sunucular için donanım gereksinimleri, sunucunun amacına ve yazılımına bağlı olarak büyük ölçüde değişir. Sunucular genellikle onlara bağlanan istemcilerden daha güçlü ve pahalıdır. Sunuculara genellikle bir ağ üzerinden erişildiğinden, birçoğu bilgisayar monitörü veya giriş cihazı, ses donanımı ve USB arabirimleri olmadan gözetimsiz çalışır. Birçok sunucuda grafik kullanıcı arabirimi (GUI) yoktur. Uzaktan yapılandırılır ve yönetilirler. Uzaktan yönetim, Microsoft Yönetim Konsolu (MMC), PowerShell, SSH, Dell DRAC veya HP'nin iLo'su gibi tarayıcı tabanlı bant dışı yönetim sistemleri dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle gerçekleştirilebilir.
Büyük geleneksel tek sunucuların kesintisiz olarak uzun süre çalıştırılması gerekir. Kullanılabilirliğin çok yüksek olması gerekir, bu da donanım güvenilirliğini ve dayanıklılığını son derece önemli hale getirir. Görev açısından kritik kurumsal sunucular, hataya çok dayanıklı olacak ve çalışma süresini en üst düzeye çıkarmak için düşük hata oranlarına sahip özel donanımlar kullanacak. Elektrik kesintisine karşı koruma sağlamak için kesintisiz güç kaynakları dahil edilebilir. Sunucular tipik olarak ikili güç kaynağı, RAID disk sistemleri ve ECC belleği gibi donanım yedekliliğinin yanı sıra kapsamlı önyükleme öncesi bellek testi ve doğrulaması içerir. Kritik bileşenler çalışırken değiştirilebilir olabilir, bu da teknisyenlerin bunları çalışan sunucuyu kapatmadan değiştirmesine olanak tanır, aşırı ısınmaya karşı koruma sağlamak için sunucuların daha güçlü fanları olabilir veya su soğutma kullanabilir. Genellikle IPMI tabanlı bant dışı yönetim kullanılarak uzaktan yapılandırılabilir, açılıp kapatılabilir veya yeniden başlatılabilirler. Sunucu kasaları genellikle düz ve geniştir, 19 inç raflarda veya açık raflarda rafa monte edilmek üzere tasarlanmıştır. Bu tür sunucular genellikle özel veri merkezlerinde barındırılır. Bunlar normalde çok kararlı güce, İnternete ve artırılmış güvenliğe sahip olacaktır. Gürültü de daha az endişe vericidir, ancak güç tüketimi ve ısı çıkışı ciddi bir sorun olabilir. Sunucu odaları klima cihazları ile donatılmıştır.
Bir sunucu çiftliği veya sunucu kümesi, tek bir aygıtın kapasitesinin çok ötesinde sunucu işlevselliği sağlamak için bir kuruluş tarafından tutulan bilgisayar sunucuları topluluğudur. Modern veri merkezleri artık genellikle çok daha basit sunuculardan oluşan çok büyük kümelerden inşa ediliyor ve bu kavram etrafında Open Compute Project adlı ortak bir çaba var.
Ağ araçları adı verilen bir küçük uzman sunucu sınıfı, genellikle ölçeğin alt ucundadır ve yaygın masaüstü bilgisayarlardan daha küçüktür. Bir mobil sunucunun taşınabilir bir form faktörü vardır. Büyük veri merkezlerinin veya raf tipi sunucuların aksine, mobil sunucu, güç gereksinimleri, boyutları ve dağıtım süreleri nedeniyle geleneksel sunucuların mümkün olmadığı acil durum, felaket veya geçici ortamlara özel amaçlı dağıtım için tasarlanmıştır. Sözde "hareket halindeki sunucu" teknolojisinin ana yararlanıcıları arasında ağ yöneticileri, yazılım veya veritabanı geliştiricileri, eğitim merkezleri, askerî personel, kolluk kuvvetleri, adli tıp, acil durum yardım grupları ve hizmet kuruluşları yer alır. Taşınabilirliği kolaylaştırmak için klavye, ekran, pil (arıza durumunda yedek güç sağlamak için kesintisiz güç kaynağı) ve fare gibi özelliklerin tümü kasaya entegre edilmiştir.

İşletim sistemlerine göre kullanıcıların Sunucular için kullanımını kolaylaştırmak ve daha basit işlemleri sistem arayüzüne gitmeden (Konsole) üzerinden değil bizzat görsele dayalı sistem arayüzünden işlem gerçekleştirmeleri için kullanılan yazılımlardır. Bu kontrol panellerinden bazıları şunlardır;

CPanel
Plesk
DirectAdmin
Cloudpanel
Cyberpanel
Bunlar gibi daha birçok paneller mevcuttur, bu kontrol panellerinden bazıları aylık - yıllık - kullanıcı başlı fiyatlandırma sunarken bazıları ise tamamen ücretsizdir. Ücretsiz kontrol panelleri içinde Nginx kullanarak en iyi performans veren ise Cloudpanel 'dir.

2010 yılı itibarıyla sunucular ABD'deki enerji tüketiminin %2.5'inden sorumlulardır. %2.5'lik başka bir pay da sunucuları soğutmak için kullanılan soğutma sistemlerine ayrılmıştır. 2010 yılında yapılan araştırmalara göre, eğer enerji tüketimleri böyle devam ederse 2020 yılına kadar sunucuların dünya genelinde kullandığı enerji oranı, hava ulaşımına ayrılan enerji oranından daha fazla olacaktır.

Uygulama sunucusu
Katalog sunucusu
Veritabanı sunucusu
İletişim sunucusu
Faks sunucusu
Faks sunucusu
Oyun sunucusu
Medya sunucusu
Posta sunucusu
Yazdırma sunucusu
Ses sunucusu
Vekil sunucu
Virtual private server
Web sunucusu
Kimlik doğrulama sunucusu
Bare metal sunucu
FTP sunucusu
Ev sunucusu
Karma sunucu
Mikro sunucu
Özel sunucu
Zaman sunucusu

Bulut depolama
Sunucu odası
Sunucu değişiklik numarası
Sunucu dosyası
Sunucu kiralama
Veri merkezi
Cyrus IMAP Sunucu
Sunucu adı
Sunucu kütüğü
Bilgisayar kümesi
Ağ işletim sistemi

Tom DeMarco (20 Ağustos 1940 doğumlu) Amerikalı bir yazılım mühendisi, yazar ve yazılım mühendisliği konularında danışmandır. 1970'lerde yapılandırılmış analizin ilk geliştiricisidir.

Tom DeMarco Hazleton, Pennsylvania'da doğdu. Cornell Üniversitesi'nden Elektrik Mühendisliği alanında lisans derecesi, Columbia Üniversitesi'nden yüksek lisans ve Sorbonne'daki Paris Üniversitesi'nden bir diploma aldı.

DeMarco, 1963 yılında Bell Telefon Laboratuvarlarında çalışmaya başladı ve burada dünyanın her yerindeki telefon ofislerine kurulan ilk büyük ölçekli Elektronik Anahtarlama Sistemini geliştirmek için ESS-1 projesine katıldı. Daha sonra 1960'larda bir Fransız BT danışmanlık firmasında çalışmaya başladı ve burada Paris'teki La Villette'deki yeni ticari ürün pazarı için bir konveyör sistemi geliştirmesi ve 1970'lerde İsveç, Hollanda, Fransa ve New York'ta çevrimiçi bankacılık sistemlerinin geliştirilmesi üzerinde çalıştı.
1970'lerde DeMarco, yazılım mühendisliğinde yapılandırılmış analiz ve yapılandırılmış tasarımın geliştirilmesinde önemli figürlerden biriydi. Ocak 1978'de, bu alanda önemli bir kilometre taşı olan Yapılandırılmış Analiz ve Sistem Spesifikasyonu  kitabını yayınladı.
1980'lerde Tim Lister, Stephen McMenamin, John F. Palmer, James Robertson ve Suzanne Robertson ile New York'ta danışmanlık firması "The Atlantic Systems Guild" i kurdu. Firma başlangıçta Tim Lister'in eşi Wendy Eachan'ın sahibi olduğu Dorset House Publishing ile ofislerini paylaştı. Şirketleri, yazılım geliştirme yöntemleri ve yönetimi konusunda uzmanlaşmış New York ve Londra merkezli bir danışmanlık şirketine dönüştü. DeMarco Amerika, Avrupa, Afrika, Avustralya ve Uzak Doğu'da ders vermiş ve danışmanlık yapmıştır. Ayrıca video oyunu yayıncısı Bethesda Softworks'ün ana şirketi olan ZeniMax Media için teknik danışman olarak görev yaptı.

DeMarco proje yönetimi ve yazılım geliştirme üzerine dokuz kitap ve 100'den fazla makale yazmıştır. Bunlardan bazıları:

1978. Yapısal Analiz ve Sistem Spesifikasyonu. Yourdon, 0-91-707207-3
1986. Yazılım Projelerini Kontrol Etme: Yönetim, Ölçüm ve Tahminler. Prentice Hall, 0-13-171711-1
1987. Peopleware: Üretken Projeler ve Ekipler. Timothy Lister ile. Dorset Evi. 978-0-932633-43-9 ISBN   978-0-932633-43-9
1997. Son Tarih: Proje Yönetimi Üzerine Bir Roman. Dorset Evi. 978-0-932633-39-2 ISBN   978-0-932633-39-2
2001. Slack, Geçmiş Tükenmişlik, Meşgul Çalışma ve Toplam Verimlilik Efsanesi. 978-0-767907-69-9 ISBN   978-0-767907-69-9
2002. "Çevik Yöntemler Yıpranıyor". IEEE Yazılımı, 35 (6)
2003. Ayılarla Vals Yapmak: Yazılım Projelerinde Riski Yönetmek. Tim Lister ile. Dorset House, Mart 2003. 978-0-932633-60-6 ISBN   978-0-932633-60-6
2008. Adrenalin Bağımlıları ve Şablon Zombiler: Proje Davranış Modellerini Anlamak. Peter Hruschka, Tim Lister, Suzanne Robertson, James Robertson, Steve McMenamin ile. 978-0-932633-67-5 ISBN   978-0-932633-67-5
2009. "Yazılım Mühendisliği: Zamanı Gelip Geçen Bir Fikir?" 28 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. IEEE Yazılımı, Bakış Açıları. Temmuz / Ağustos 2009. sayfalar 94–95.
2013. Andronescu'nun Paradoksu. Amazon Digital Services, Inc. ASIN B00C9GVDY0

Birleşik Modelleme Dili (İngilizce: Unified Modelling Language), iş sistemlerinin nasıl modellenebileceğini belirleyen ve açıklayan yöntemlerin bir araya toplanmış hâlidir. Daha çok yazılım geliştiriciler tarafından kullanılmaktadır. Ancak bir iş sistemini veya bir süreci veya herhangi bir şeyi grafik ile açıklamak isteyen herkesçe kullanılabilir; UML ile yapılan modellemeler her zaman yazılım projelerinde kullanılmak zorunda değildir.
Bir iş sisteminin yapısını sade ve anlaşılır şekilde ortaya çıkarmak için paket diyagramı ("İngilizce: package diagram") kullanılabilir. Sınıf diyagramı vasıtası ile nesne yönelimli programlamada temel teşkil eden sınıflar oluşturulabilir ve böylelikle sınıfları geliştirmek sağlanan ek görsellik ile daha kolay hâle gelebilir.
Bir IT sisteminde sınıflar arasındaki ilişkileri vurgulamak için iletişim diyagramı (UML 2'den önceki İngilizce adı ile "İngilizce: collaboration diagram") tercih edilebilir.
UML'in faaliyet diyagramları ile yazılım hâline getirilmek istenen süreçler herkesin anlayabileceği şekilde görüntülenebilir. Bu açıdan faaliyet diyagramları hem yazılımcı hem de yazılımı kullanacak olan kişiler için net bir bakış imkânı sağlar.

V-model (yazılım geliştirme) şelale (waterfall) modelinin gelişmiş hali olarak düşünülebilecek bir yazılım geliştirme süreci sunar. Doğrusal bir yönde ilerlemek yerine, süreç adımları kodlama evresinden sonra yukarıya doğru eğim alır ve tipik V şeklini oluşturur. V-Model geliştirme yaşam çevriminin her bir evresi arasındaki ilişkileri gösterir. Yatay ve dikey açılar zaman veya projenin tamamlanabilirliğini ve soyut seviyeyi gösterir.

Gereksinim analizi evresinde, ilk evre doğrulama sürecidir, sistemin gereksinimleri kullanıcının ihtiyaçları analiz edilerek toplanır. Bu evre ideal sistemin işlemek zorunda olduğu şeyleri kurgulamayla ilgilenir. Ancak yazılımın nasıl tasarlanacağını ve inşa edileceğini belirlemez. Genellikle kullanıcılar görüşülür ve üretilen kullanıcı gereksinimleri dokümanı oluşturulur.
Kullanıcı gereksinimleri dokümanı sistemin fonksiyonelliği, arayüzü, performansı, verisi, güvenliği gibi kullanıcı tarafından beklenen gereksinimleri tanımlar. Kullanıcıya sistemin anlamını iletmek için iş analisti tarafından kullanılır. Kullanıcılar dikkatli bir şekilde sistem tasarım evrelerinde  sistem tasarımcıları için bir kılavuz gibi hizmet etmesi için bu dokümanları incelerler. Kullanıcı kabul testleri bu evrede tasarlanır. Fonksiyonel gereksinimleri de inceleyebilirsiniz.
Hem yazılımsal hem de donanımsal metodolojileri içeren gereksinimleri toplamak için farklı metotlar vardır, bunlar görüşmeler, anketler, doküman analizleri, incelemeler, tek kullanımlık prototipler, kullanıcı senaryoları, statik ve dinamik incelemeler.

Sistem tasarımı sistem mühendislerinin analiz ettiği ve kullanıcı gereksinim dokümanlarını çalışarak sundukları sistemin işleyişini anladıkları evredir. Onlar mümkün durumları ve teknikleri kullanıcı gereksinimlerini gerçekleştirerek anlamaya çalışırlar. Eğer herhangi bir gereksinim uyuşmazlığı varsa, kullanıcı bununla ilgili olarak bilgilendirilir. Çözüm bulunur ve kullanıcı gereksinim dokümanı düzenlenir.
Yazılım talimatname dokümanı geliştirim evresinin üretilmesi için bir tasarı gibi hizmet eder. Bu doküman genel sistem organizasyonunun, menü yapılarını, veri yapılarını içerir.
Aynı zamanda iş senaryolarını, örnek pencereleri, daha iyi anlamak için raporları da tutabilir. Diğer teknik dokümantasyon varlık diyagramları, veri sözlüğü gibi bu evrede üretilir. Sistem testi için dokümanlar hazılanır.

Bilgisayar mimarisinin ve yazılım mimarisinin tasarım evresi yüksek seviye tasarım olarak refere edilebilir. Seçilen mimaride temel tipik olarak içereceği modüllerin listesi, her bir modülün özet fonksiyonelliğini, arayüz ilişkisini, bağımlılıklarını, veritbaanı tablolarını, mimari diyagramlarını, teknoloji detaylarını  sunmalıdır. Entegrasyon test etme tasarımı özel bir evre içinde gerçekleştirilir.

Modül tasarımı düşük seviyeli tasarım olarak refere edilebilir. Tasarım sistemi daha küçük birimlere veya modüllere ayrılır ve her biri programcıya doğrudan kodlamaya başlayacak şekilde açıklanır. Düşük seviye tasarım dokümanı veya program talimatnameleri sahte kod içindeki modülün ayrıntılı bir fonksiyonel mantığını taşıyacaktır.

Veritabanı tabloları, tüm elemanları ile birlikte, tiplerini ve boyutlarını içerir.
Tüm arayüz ayrıntıları karmaşık API referanslarıyle bilrikte
Tüm bağımlılık konuları
Hata mesaj listesi
Eksiksiz girdi ve çıktılar
Birim test tasarımı bu evrede geliştirilir.

V-Modeli içerisinde doğrulama evresinin her bir seviyesi geçerleme evresindeki her bir seviye ye karşılık gelmektedir. V-Model deki tipik geçerleme evreleri aşağıdaki gibidir, bazıları diğer isimleriyle de bilinir.

V-model içinde, birim test planları(UTPs) modül tasarım evresi boyunca geliştirilir. Bu UTP'ler birim seviyesindeki veya kod seviyesindeki hataları ortadan kaldırmak için yürütülür. Bir birim bağımsız olarak var olabilen mesala program modülü en küçük varlıktır. Birim testi kodun/birimin geri kalanından izole edildiğinde düzgünce işleyebilen en küçük varlığı doğrular.

Entegrasyon test planları mimari tasarım evresi boyunca geliştirilir. Bu testler birimler arasında haberleşebilen ve aynı zamanda birbirinden bağımsız şekilde test edilen ve oluşturulan birimleri doğrular. Test sonuçları müşteri takımlarıyla paylaşılır.

Sistem tes planları sistem tasarım evresi boyunca geliştirilir. Birim ve entegrasyon test planlarına benzemez, sistem test planları müşterinin iş takımı tarafından birleştirilir. Sistem testi uygulama geliştirimi beklentilerinin karşılandığından emin olur. Tüm uygualma işlevselliği, merkezi bağımsızlığı ve iletişimi için test edilir. Sistem testi fonksiyonel ve fonksiyonel olmayan gereksinimlerin karşılandığını doğrular.
Yükleme ve performans test etme, stres test etme, regresyon test etme gibi alt kümeler sistem testi içindir.

Kullanıcı kabul testi(UAT:user acceptance test) planları gereksinim analiz evresi boyunca geliştirilir. Test planları iş kullanıcıları tarafından birleştirilir. UAT gerçekçi veriyi kullanarak üretim ortamını benzeterek bir kullanıcı ortamında çalışır. UAT kullanıcının gereksiniminin karşılandığını  ve gerçek zamanda kullanım için sistemin hazır olduğunu ve sistemin dağıtıma uygun olduğunu doğrular.

eprints.dkit.ie/144/ 6 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
{{URL|example.com|optional display text}} 15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
harmonicss.co.uk/project/the-death-of-the-v-model/ 21 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
web.archive.org/web/20120508022817/http://www.pharmpro.com/Articles/2008/03/GAMP-Standards-For-Validation-Of-Automated-Systems/
tryqa.com/what-is-v-model-advantages-disadvantages-and-when-to-use-it/ 6 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Veri modelleme, bir işletmenin, kurumun hatırlamaya değer bulduğu verilerin şekil ve metin olarak ifade edilmesidir. Diğer bir deyişle bir işletmede teknik ve teknik olmayan herkesin bilişim ihtiyaçlarını ifade etmeye çalışırken birbirini anlamada kullanabileceği görsel bir iletişim dilidir. Yazılım geliştirmenin en önemli süreçlerinden biri olan veri modelleme bilişim ihtiyaçlarının keşfedilmesi ve herkesin anlayabileceği bir şekilde belgelenmesi işlemidir. Bilişim ihtiyaçları, veriler ve işletme ihtiyaçlarını destekleyen işletme kurallarıdır. Bir veri modeli herhangi bir işletmenin veya bir yazılımın karmaşık bilişim ihtiyaçlarının tümünü yeterince ifade edebilmek için kullanılabilecek bir araçtır. Bir bilişim sistemi başlıca 3 ihtiyacı karşılar; çeşitli verilerin saklanması, işlenmesi ve görüntülenmesi (veya bu amaçla seçilmesi). Görüldüğü gibi bilişim sistemlerinin temelinde veri yer almaktadır. Veritabanı sistemleri ise en basit ifadeyle; verinin saklanması ve işlenmesi ile ilgili olarak geliştirilen genel amaçlı çeşitli yazılımlardır. Kısaca bilginin işlenmemiş hali olarak tanımlanan verinin modellenmesi herhangi bir bilişim sistemi geliştirmede neredeyse işin yarısını oluşturur. Verinin gerçek sahibi kullanıcıdır. Durum böyle olunca bilişim sistemlerinin geliştirilmesi sırasında kullanıcı temelli bir yaklaşım önem kazanmaktadır. Kullanıcı yönelimli bu yaklaşımın bazı yararları aşağıda sıralanmaktadır. 

Kullanıcıların işin başından itibaren yazılım geliştirme sürecinde yer almaları nedeniyle yeni sisteme ve yeniye karşı olan dirençlerinin azaltılması
Çoğunlukla teknik açıdan olaylara yaklaşan yazılımcıların geliştireceği kurgu veya hayal ürünü veri ihtiyaçlarından kaçınılması
Kullanıcı eksenli geliştirilen sistemde bilişim ihtiyaçlarının daha iyi karşılanabilmesi
Geliştirilecek ürünün işletmede daha kolay benimsenmesi
Geliştirilecek yazılımın daha kısa sürede yazılması ve kalite faktörü
Teknik ayrıntıdan uzak, işletmede herkesin rahatlıkla anlayabileceği ve üzerinden iletişim kurabileceği görsel-grafik sembollerle ifade edilebilen veri modellerinin üretilebilmesi
Bilgisayar Destekli Yazılım Mühendisliği (CASE-Computer Assisted Software Engineering) araçlarıyla bu modeller hızlı şekilde veritabanı tasarımına dönüştürülebilir
Yazılım geliştirme sürecinde dokümantasyon için çok yararlıdırlar

Victor R. Basili (13 Nisan 1940, Brooklyn, New York doğumlu), Maryland Üniversitesi Bilgisayar, Matematik ve Doğa Bilimleri Koleji'nin bir parçası olan Bilgisayar Bilimleri Bölümü'nde emekli profesördür ve İleri Bilgisayar Araştırmaları Enstitüsü. Doktora derecesine sahiptir . Austin'deki Texas Üniversitesi'nden doktora derecesi ve iki farklı fahri unvana sahiptir. Bilgisayar Makinaları Birliği (ACM) ve Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü (IEEE) üyesidir.
1982'den 1988'e kadar Maryland Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri Bölümü başkanıydı. Şu anda Maryland - Fraunhofer Deneysel Yazılım Mühendisliği Merkezi'nde8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kıdemli araştırma görevlisidir ve 1997-2004 arasında yönetici direktörlüğü görevini yapmıştır.
Deneysel yazılım mühendisliğinin öncüsü olarak, özellikle Hedef / Soru / Metrik Yaklaşım, Kalite İyileştirme Paradigması ve Deneyim Fabrikası üzerine yazdığı makaleler aracılığıyla yazılım geliştirme sürecini ölçme, değerlendirme ve iyileştirme konusundaki çalışmaları ile tanınmaktadır. Bu fikirlerin birçoğu, yaratılmasına yardım ettiği ve 1976'dan 2002'ye kadar müdürlerinden biri olan NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi Yazılım Mühendisliği Laboratuvarı (SEL) ile olan ilişkisi sayesinde gelişti.

Foundations of Empirical Software Engineering: The Legacy of Victor R. Basili. Springer-Verlag New York, Inc. 2005. ISBN 978-3-540-24547-6. 

cs.umd.edu5 Haziran 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Howard G. "Ward" Cunningham (d. 26 Mayıs 1949), Amerikalı bir bilgisayar programcısıdır. İlk viki uygulaması olan WikiWikiWeb'i 25 Mart 1995 tarihinde başlattı. Bo Leuf ile birlikte The Wiki Way adlı kitabı yazdı. Kitap wiki sistemlerinin kurulması ve yönetilmesini anlatmasının yanı sıra WikiWikiWeb ve Wikipedia'yı da anlatmaktadır.

26 Mayıs 1949'da Michigan City, Indiana'da doğan Cunningham lise boyunca orada kaldı. Purdue Üniversitesi'nden elektrik mühendisliği ve bilgisayar bilimi alanında lisans ve yüksek lisans dereceleri aldı. Sonrasında Wyatt Software'de Ar-Ge Direktörü ve Tektronix Bilgisayar Araştırma Laboratuvarı'nda Baş Mühendis olarak görev yaptı. Hillside Group'un kurucusu ve sponsorluğunu üstlendiği Pattern Languages of Programming konferansının program başkanı olan Cunningham aynı zamanda Smalltalk topluluğunun da bir parçasıydı. Eşiyle birlikte başlattığı bir yazılım danışmanlığı şirketi olan Cunningham & Cunningham'ın kurucularından biri oldu.
Cunningham, Aralık 2003'ten Ekim 2005'e kadar Microsoft için "Modeller ve Uygulamalar" grubunda çalıştı. Ekim 2005'ten Mayıs 2007'ye kadar Eclipse Vakfı'nda Committer Toplum Geliştirme Direktörü olarak görev yaptı. Mayıs 2009'da, CEO olarak AboutUs'a katıldı. 24 Mart 2011'de The Oregonian, Cunningham'ın sessizce AboutUs'tan ayrıldığını ve Venedik Sahili merkezli, kitle kaynaklı video içeriği üzerinde çalışan bir girişim şirketi olan CitizenGlobal'a baş teknoloji sorumlusu olarak katıldığını bildirdi. Yine de AboutUs'ta "danışman" olarak kaldı. Cunningham, şu an ise New Relic'te programcı olarak görev almaya devam ediyor.

WikiWikiWeb5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., including his "WikiHomePage 19 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
EclipseCon 2006 interview with Ward Cunningham (MP3 audio podcast, running time 20:01)15 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Microsoft patterns & practices group home page 12 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Laboratory For Teaching Object-Oriented Thinking9 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (paper introducing CRC Cards)
The Simplest Thing That Could Possibly Work 24 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2004 interview)
"The Web's wizard of working together 31 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." - profile originally in The Oregonian, 19 Aralık 2005
Ward's Personal Pages30 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Şelale yönteminde (yaygın kullanılan adı Waterfall Model) yazılım geliştirme süreci analiz, tasarım, kodlama, test, sürüm ve bakım gibi safhalardan oluşur. Geleneksel yazılım metotlarında bu safhalar şelale modelinde olduğu gibi doğrusal olarak işler. Her safha, başlangıç noktasında bir önceki safhanın ürettiklerini bulur. Kendi bünyesindeki değişikler doğrultusunda teslim aldıklarını bir sonraki safhanın kullanabileceği şekilde değiştirir.

Şelalenin her basamağında yer alan aktiviteler eksiksiz olarak yerine getirilir. Bu bir sonraki basamağa geçmenin şartıdır.
Her safhanın sonunda bir doküman oluşturulur. Bu yüzden şelale modeli doküman güdümlüdür.
Yazılım süreci doğrusaldır, yani bir sonraki safhaya geçebilmek için bir önceki safhada yer alan aktivitelerin tamamlanmış olması gerekir.
Kullanıcı katılımı başlangıç safhasında mümkündür. Kullanıcı gereksinimleri bu safhada tespit edilir ve detaylandırılır. Daha sonra gelen tasarım ve kodlama safhalarında müşteri ve kullanıcılar ile diyaloğa girilmez.

Fazların net bir şekilde sınırlandırılması
Basit planlama ve kontrol olanakları
Basit ve anlaşılabilir bir model
Düşük maliyet

Kullanıcı katılımı sadece tanım aşamasında mümkün
Doküman güdümlü
Sıralama, sınırlandırma ve yeterlilik problemleri

Safhaların birbirinden kesin olarak ayrı tutulmaları gerçekçi değildir. Projelerde safhalar arasındaki bu sınırlar yok olabilir.
Teoride safhalar birbirlerini takip edeler. Projelerde bunun bazen mümkün olmadığını ve önceki safhalara geri dönülmek zorunda kalındığını görebiliriz.
Safhalar arası geri dönüş yetersizdir. Model değişikliğe açık değildir.
Müşteri gereksinimlerinin proje öncesi detaylı olarak kâğıt üzerinde oluşturulması ileride sorun yaratabilir. Müşteri gereksinimleri değişikliğe uğrayabileceği için, yazılım sisteminin de yapısal değişikliğe uğraması kaçınılmaz olabilir. Böyle bir durum maliyeti artırır, çünkü yeni ve değişen gereksinimleri implemente edebilmek için modelde yer alan safhaların birkaç kere uygulanması gerekebilir.
Sistemin kullanılır hale gelmesi uzun zaman alabilir.
Başlangıçta yapılan hataların tespiti çok uzun zaman alabilir. Bu hataların giderilmesi maliyeti yükseltir.
Modül implementasyonları için zaman tahminleri proje planlarını oluşturan yöneticiler tarafından yapılır. Teknik bilgiye sahip olmayan şahıslar tarafından yapılan bu tahminler çoğu zaman doğru değildir. Bu durum proje planlama sürecini negatif etkiler.

Proje başlangıcında her detayı göz önünde bulundurmak mümkün olmadığı için, şelale modeliyle geliştirilen yazılım sistemlerinin müşteri gereksinimlerini tam tatmin etmediğini görmekteyiz. Bunun önüne geçebilmek için projenin başlangıç safhasında analiz için çok zaman harcanır ve müşteri gereksinimleri en ince detayına kadar tespit edilir. Aslında proje başlangıcıyla oluşturulan dokümanlar obsolet (eskimiş) hale gelmiştir, çünkü müşteri gereksinimleri piyasa ve rekabet koşulları gereği değişikliğe uğramış olabilir. Ne yazık ki şelale modeli bunları dikkate almaz ve müşterinin talep ettiği değişiklikleri aza indirmeye çalışır. Bunun bir sebebi de sonradan gelen değişiklik taleplerinin maliyeti yükseltmesidir, çünkü bu durumda şelale modelinde yer alan safhaların birkaç kere uygulanması gerekebilir.
Bu çerçeveden bakıldığında proje sonunda oluşan program müşterinin aktüel gereksinimlerini tatmin etmez durumdadır. Program daha çok müşterinin proje başlangıcında sahip olduğu gereksinimleri tatmin edecek şekilde tasarlanmıştır. Projelerin birkaç sene boyunca sürebileceğini düşünürsek, aslında bu süreç sonunda oluşan program aktüel değildir.

Müşteri ne istediğini tam olarak bilmeyebilir. Bu yüzden proje öncesi detaylı analiz yapılması, müşterinin her gereksimini dile getirdiğinin garantisi değildir. Müşterinin bazı gereksinimlerini projenin ilerleyen safhalarında keşfetmesi durumunda, oluşan değişikliklerin projeye dahil edilmesi hemen hemen imkansız olacaktır. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de yazılım için oluşturulan tasarımın projesi öncesi belirlenmesi ve bu yüzden ileride meydana gelebilecek değişikliklerin göz önünde bulundurulmamış olmasıdır. Projenin ilerleyen safhalarında meydana gelen her değişiklik tasarımı zorlar. Tasarım çevik olmadığı için değişiklikleri taşıyamaz.
Müşteri ne istediğini doğru olarak ifade edemeyebilir. Bu durumda proje öncesi yapılan analizler doğru olmayacaktır. Bu müşterinin istemediği bir yazılım sisteminin meydana gelmesine sebep olur. Şelale yöntemi müşteri ile devamlı diyalog içinde olunmasını engeller. Müşteriden geri dönüş sağlanamadığı için, müşterinin analiz safhasında meydana gelen yanlış anlaşılmaları düzeltmesi mümkün değildir.
Şelale yönteminde proje akışı bir sonraki safhaya geçiş yönündedir. Bu yüzden iletişim tek yönlüdür. Safhalar arası geri dönüş mümkün değildir. Bu yapılan hataların tamir edilmesini engeller.
Şelale yöntemi ile müşterinin istediği yazılım sistemi proje sonunda tamamlanır. Ancak bu safhada müşteri yazılım sistemini test edebilir. Müşteri tamamlanan yazılım sistemini tüm artı ve eksileriyle kabullenmek ve kullanmak zorundadır.

Understanding the pros and cons of the Waterfall Model of software development2 Ocak 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
"Waterfall model considered harmful"
Project lifecycle models: how they differ and when to use them10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Going Over the Waterfall with the RUP6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CSC and IBM Rational join to deliver C-RUP and support rapid business change25 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
c2:WaterFall

Watts S. Humphrey (4 Temmuz 1927 - 28 Ekim 2010), Yazılım mühendisliğinde "yazılım kalitesinin babası" olarak anılan Amerikalı bir yazılım mühendisiydi.

Watts Humphrey (büyükbabası ve babası aynı adı taşıyordu) 4 Temmuz 1927'de Michigan, Battle Creek'te dünyaya geldi. 1944 yılında liseden mezun oldu ve Birleşik Devletler Donanması'nda görev yaptı. Disleksiye rağmen, Chicago Üniversitesi'nden fizik dalında lisans derecesi, Illinois Teknoloji Enstitüsü fizik bölümünden fizik dalında yüksek lisans ve Chicago Üniversitesi İşletme Enstitüsü'nden işletme yüksek lisansı aldı.
1953'te Boston'a gitti ve Sylvania Labs'ta çalıştı. 1959'da IBM'e katıldı. 1960'ların sonunda Humphrey, ilk yazılım lisansını tanıtan IBM yazılım ekibinin başına geçti. Humphrey, IBM'de başkan yardımcısıydı.
1980'lerde Carnegie Mellon Üniversitesi Yazılım Mühendisliği Enstitüsü'nde (SEI) Humphrey, Yazılım Süreç Programını kurdu ve 1986'dan 1990'ların başına kadar bu programın direktörlüğünü yaptı. Bu program, yazılım mühendisliği sürecini anlamayı ve yönetmeyi hedefliyordu çünkü burası büyük ve küçük kuruluşların ve bireylerin en ciddi zorluklarla karşılaştığı ve bundan sonra önemli iyileştirme için en iyi fırsatın bulunduğu yerdir.
Program, 1989 yılında Humphrey'in Yazılım Sürecini Yönetme ismiyle yayınlanan Yetenek Olgunluk Modelinin geliştirilmesiyle sonuçlandı ve kişisel yazılım süreci ve takım yazılım süreci  kavramlarının daha sonraki gelişimine ilham verdi.
Humphrey, 1998 yılında Embry-Riddle Havacılık Üniversitesi'nden bir yazılım mühendisliği fahri doktorası elde etti. Hindistan, Chennai'deki Watts Humphrey Yazılım Kalite Enstitüsü, 2000 yılında onun adını almıştır. 2003 yılında Humphrey, Ulusal Teknoloji Madalyası ile ödüllendirildi. Humphrey, 2008 yılında SEI ve Hesaplama Makineleri Birliği'nin bir üyesi oldu.

Humphrey birçok kitabın yazarıdır. Bunlardan bazıları:

2011. Liderlik, Takım Çalışması ve Güven: Rekabetçi Bir Yazılım Yeteneği Oluşturma. Addison-Wesley, Okuma, MA.
2010. Yönetim Üzerine Düşünceler: Yazılım Projelerinizi, Takımlarınızı, Patronunuzu ve Kendinizi Nasıl Yönetebilirsiniz ? Addison-Wesley, Okuma, MA.
2006. TSP, Koçluk Geliştirme Takımları. Addison-Wesley, Okuma, MA.
2006. TSP, Geliştirme Ekibine Liderlik Ediyor. Addison-Wesley, Okuma, MA.
2005. PSP, Yazılım Mühendisleri İçin Kendi Kendini Geliştirme Süreci. Addison-Wesley, Okuma, MA.
2001. Yazılımla Kazanma: Bir Yönetici Stratejisi. Addison-Wesley, Okuma, MA.
1999. Takım Yazılım Sürecine Giriş. Addison-Wesley, Okuma, MA.
1997. Kişisel Yazılım Sürecine Giriş. Addison-Wesley, Okuma, MA.
1996. Teknik İnsanları Yönetme - İnovasyon, Takım Çalışması ve Yazılım Süreci. Addison-Wesley, Okuma, MA.
1995. Yazılım Mühendisliği Disiplini. Addison-Wesley, Okuma, MA.
1989. Yazılım Sürecini Yönetmek. Addison-Wesley, Okuma, MA.

Winston Walker Royce (15 Ağustos 1929 - 7 Haziran 1995), Austin, Teksas'taki Lockheed Yazılım Teknoloji Merkezi'nde yöneticilik yapmış olan Amerikalı bir bilgisayar bilimcisiydi.

1929'da doğan Royce, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsüne girdi ve burada fizik dalında lisans, havacılık mühendisliğinde yüksek lisans derecesini ve 1959'da Julian David Cole yönetiminde havacılık mühendisliği alanında doktora derecesini aldı.
Royce, kariyerine California Teknoloji Enstitüsü'nde Yardımcı Doçent olarak başlamıştı. 1961'de TRW'nin havacılık bölümünde proje yöneticisi olarak başladı. İlk projesi, uzay aracı için bir görev planlama ve yörünge seçme sisteminin tasarımıyla ilgiliydi. Sonraki yıllarda çeşitli büyük ve karmaşık yazılım sistemlerinin araştırma ve geliştirmesine dahil oldu ve yazılım projesinin yönetimini iyileştirmek için yeni metodolojiler geliştirmeye başladı. 1970 yılında, şu anda şelale, yinelemeli ve çevik olarak bildiğimiz şeyler de dahil olmak üzere çeşitli proje yönetimi modellerini sunduğu " Büyük yazılım sistemlerinin gelişimini yönetmek " adlı etkili makalesini yayınladı. 1985 yılında AIAA Bilgi Sistemleri Ödülü'nü aldı. 1980'lerde Austin, Texas'taki Lockheed Yazılım Teknoloji Merkezi'nde direktörlük yaptı. 1994 yılında emekli oldu ve ertesi yıl Virginia, Clifton'daki evinde öldü.
En büyük oğlu, IBM'in Rational bölümünün Baş Yazılım Ekonomisti ve "Software Project Management, A Unified Framework" yazarı ve IBM Rational Unified Process'in doğasında bulunan yönetim felsefesine başlıca katkıda bulunan Walker Royce'dur.

Yazılım geliştirme için Şelale modeli yanlışlıkla Royce'a atfedilir. Barry Boehm 1987'de şunları yazdı:

Royce'un 1970 tarihli makalesi, genellikle yazılım sürecinin aşamalı "şelale" modelini tanımlayan makale olarak kabul edilir. Ancak, hem önceki Benington ve Hosier makalelerinin şelale modeline iyi yaklaşımları olduğunu hem de Royce'un makalesinin şelale modeliyle uyumlu temel bir adım olarak prototip oluşturmayı zaten içerdiğini görmek şaşırtıcı.
Aslında Royce, büyük yazılım sistemlerinin geliştirilmesi daha kapsamlı bir yaklaşım gerektirse de, tek geçişli sıralı bir yaklaşımda doğal bir risk olduğunu gösterdi. Yinelemeli bir yaklaşım önerdi ve projelerin bundan en az iki kez geçmesi gerektiğini savundu. 

Royce, 1970 tarihli makalesine 'Büyük yazılım sistemlerinin gelişimini yönetmek' adlı makalesine fikirlerinin kökeni hakkında bir açıklama yaparak başladı:

Büyük yazılım geliştirmelerini yönetme konusundaki kişisel görüşlerimi anlatacağım. Son dokuz yılda, çoğunlukla uzay aracı görev planlaması, komuta etme ve uçuş sonrası analiz için yazılım paketlerinin geliştirilmesiyle ilgili çeşitli görevler aldım. Bu görevlerde, operasyonel duruma, zamanında ve maliyet dahilinde ulaşma konusunda farklı başarı dereceleri deneyimledim. Deneyimlerimden dolayı önyargılı hale geldim ve bu önyargıların bazılarını bu sunumda anlatacağım.
Royce, boyut veya karmaşıklıktan bağımsız olarak bilgisayar programlarının geliştirilmesinin iki geliştirme aşamasına ayrılabileceğini belirlemişti: Analiz ve Kodlama. Küçük yazılım geliştirme projeleri için bu iki adım yeterliydi, ancak daha büyük yazılım sistemlerinin geliştirilmesi için yeterli değildi. Bunlar, gelişime yinelemeli bir karakter kazandıran birçok ek adım gerektirir.

Royce birkaç kitap ve makale yayınladı.
Kitaplar:

1959. Transonic flow over a non-lifting, slender body of revolution. Pasadena   : California Teknoloji Enstitüsü, 1959.
1997. Yazılım Mühendisliği Proje Yönetimi. 2. Baskı. R. Thayer ve Ed Yourdon ile.
Makalelerinden bazıları:

1970. " Büyük Yazılım Sistemlerinin Gelişimini Yönetmek 2 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ", IEEE WESCON 26 (Ağustos) Bildirileri : 1–9.
1989. "Lockheed'in Yazılım Teknoloji Merkezi". İçinde: Modern yazılım mühendisliği, temeller ve güncel bakış açıları. Peter A. Ng (ed.). Van Nostrand Reinhold Co. s.   561–578.
1991. "Güncel problemler." İçinde: Havacılık ve Uzay Yazılım Mühendisliği, Christine Anderson ve Merlin Dorfman tarafından düzenlenmiş, 5-15. Washington, DC: Amerikan Havacılık ve Uzay Bilimleri Enstitüsü.
1991. "Yazılım Mimarisi: Entegrasyon Süreç ve Teknoloji", Walker Royce ile TRW Quest, cilt. 14, hayır. 1, s.   2–15.
1992. " Durum Raporu: Bilgisayar Destekli Prototipleme 17 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ". Walker Royce ile. İçinde: IEEE Yazılımı Cilt 9 (6): s.   77–81

Yazılım dağıtımı, yazılımı kullanıma sunmak ve işlevsel bir şekilde sürdürmek için gereken karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, sürüm yönetimi, kurulum, etkinleştirme, güncelleme gibi birbiriyle bağlantılı çeşitli aşamaları içerir.

Bilgisayarlar son derece büyük, pahalı ve hantal olduğunda (ana bilgisayarlar ve mini bilgisayarlar), yazılımlar genellikle üreticiler tarafından donanımla birlikte paketleniyordu. Mevcut bir bilgisayara iş yazılımının kurulması gerekiyorsa, bu, bir sistem mimarı veya danışmanın pahalı ve zaman alıcı bir ziyaretini gerektirebilir. Günümüzde karmaşık, şirket içi kurumsal yazılım kurulumları için bu durum bazen geçerli olabilir. Ancak 1980'lerde mikrobilgisayarların yeni çağı için kitle pazarı yazılımlarının geliştirilmesiyle birlikte yazılım dağıtımının yeni biçimleri ortaya çıktı – İlk olarak kartuşlar, sonra kompakt kasetler, daha sonra disketler, daha sonra (1990'larda ve sonrasında) optik medya, internet ve flash sürücüler. Bu, yazılım dağıtımının müşteriye bırakılabileceği anlamına geliyordu. Ancak zamanla, yazılımın müşteri tarafından yapılandırılmasının önemli olduğu ve bunun ideal olarak kullanıcı dostu bir arayüze sahip olması gerektiği (örneğin, müşterinin Windows'ta kayıt defteri girdilerini düzenlemesini gerektirmek yerine) giderek daha fazla kabul edildi. İnternet öncesi yazılım dağıtımlarında, dağıtımlar (ve onlarla yakın ilişkili olan yeni yazılım sürümleri) zorunlu olarak pahalı, seyrek ve hacimli işlerdi. Dolayısıyla internetin yaygınlaşmasının uçtan uca çevik yazılım geliştirmeyi mümkün kıldığı iddia edilebilir. Gerçekten de bulut bilişimin ve bir hizmet olarak yazılımın ortaya çıkışı, yazılımın internet üzerinden dakikalar içinde çok sayıda müşteriye dağıtılabilmesi anlamına geliyordu. Bu aynı zamanda, dağıtım programlarının artık müşteriler tarafından değil, yazılım tedarikçileri tarafından belirlendiği anlamına geliyordu. Bu esneklik, özellikle daha az riskli web uygulamaları için sürekli teslimatın uygulanabilir bir seçenek olarak ortaya çıkmasına yol açtı. Yazılım dağıtımına ilişkin diğer seçenekler arasında mavi-yeşil dağıtım ve kanarya sürümü dağıtımı yer alır.

Serbest Bırakma

Kuruluşun ihtiyacına göre istediği zaman öncelik verilerin yazılım yayınlama.
Kurulum ve aktivasyon

Basit sistemler için kurulum, yazılımı (manuel veya otomatik olarak) yürütmek için bir komut, kısayol, betik veya hizmet biçiminin oluşturulmasını içerir. Karmaşık sistemler için sistemin yapılandırılmasını içerebilir - muhtemelen son kullanıcıya amaçlanan kullanımı hakkında sorular sorarak veya doğrudan nasıl yapılandırılmasını istediklerini sorarak - ve/veya tüm gerekli alt sistemleri kullanıma hazır hale getirerek. Etkinleştirme, yazılımın yürütülebilir bileşenini ilk kez başlatma etkinliğidir (yazılım lisansı ile ilgili etkinleştirme teriminin yaygın kullanımıyla karıştırılmamalıdır, bu Dijital Hak Yönetimi sistemlerinin bir işlevidir.)
Sunuculardaki daha büyük yazılım dağıtımlarında, kullanıcılar tarafından kullanılacak yazılımın ana kopyası - "üretim" - bir üretim ortamındaki bir üretim sunucusuna kurulabilir.
Dağıtılan yazılımın diğer sürümleri bir test ortamına, geliştirme ortamına ve felaket kurtarma ortamına kurulabilir.
Karmaşık sürekli dağıtım ortamlarında ve/veya hizmet olarak yazılım sistemlerinde, sistemin farklı yapılandırılmış sürümleri, farklı dahili veya harici müşteriler için üretim ortamında aynı anda mevcut olabilir (bu, çok kiracılı mimari olarak bilinir) veya hatta farklı müşteri gruplarına paralel olarak kademeli olarak sunulabilir ve paralel dağıtımlardan bir veya daha fazlasını iptal etme olasılığı vardır. Örneğin, Twitter'ın yeni özelliklerin ve kullanıcı arayüzü değişikliklerinin A/B testi için ikinci yaklaşımı kullandığı bilinmektedir. Üretim ortamında, henüz üretim yük dengeleyicisine bağlanmamış sunuculardan oluşan "gizli canlı" bir grup da, mavi-yeşil dağıtım amaçları için oluşturulabilir.
Kalite Güvencesi

Yapılan yazılım her zaman ihtiyaca göre olsun olmasın açık vermemesi adına yazlım da kalite sağlanması.
Devre dışı bırakma

Devre dışı bırakma, bir yazılım sisteminin etkinleştirilmesinin ardından, o sistemin durdurulmasıyla ilgili tüm işlemler açılır. Bu sürecin, yazılımın düzgün bir şekilde kapatılmasını sağlamak için gerekli adımları içermesi ve genellikle sistemin güvenli bir şekilde çalıştırılmasının sürdürülmesi amacıyla planlanması gerekir. Devre dışı bırakma işlemi, yalnızca yazılımın kendisi değil, aynı zamanda bu yazılıma bağlı olan diğer bileşenler de çalıştırılabilir. Bu nedenle, ilişkilerin dikkate alınmaması son derece önemlidir.  Yazılım sistemleri genellikle farklı modüller veya hizmetler arasında kurulumları içerir; bu bağlantıların, bir cihazın devre dışı bırakılmasının diğer bileşenlerin nasıl etkileyeceğini belirler.
Örneğin, bir yazdırmanın kapatılması, ona bağlı olan veritabanı veya diğer özelliklerin etkilenmesine yol açılabilir. Bu şekilde, devre dışı bırakma sürecinin planlanması sırasında, tüm ilişkilerin analiz edilmesi ve olası etkilerin değerlendirilmesi gerekir. Aksi takdirde, beklenmedik sorunlar ortaya çıkabilir; bu sistemin genel durumunu olumsuz yönde etkileyebilir.
Bu nedenle, devre dışı bırakma işlemi sırasında dikkatli bir strateji izlemek ve tüm çalışanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmak kritik öneme sahiptir. Bu yaklaşım, hem maliyetleri artırır hem de kullanıcı deneyimini geliştirir.
Güncelleme

Güncelleme, yazılım sisteminin bir cihazının yeni bir üretici tarafından piyasaya sürülmesiyle tetiklenen bir sunulur. Bu olay, genellikle üretici firmanın duyurulan bir güncelleme bildirimi ile başlar ve kullanıcıların mevcut yazılım sistemlerini en son sürümle güncellemelerini sağlar. Güncelleme işlemi, eski cihazın yeni sürümüyle değiştirilme anlamına gelir ve bu süreç, yazılımın kapsamının artırılması, güvenlik açıklarını kapatma veya yeni özelliklerin değiştirilmesi amacıyla kullanılabilir.
Güncelleme süreci, kurulum işlemine benzerlik gösterir; Ancak genellikle daha az karmaşık bir yapıya sahiptir. Bunun nedeni, çoğu güncellemenin güncelleme öncesinde zaten çözülmüş olmasıdır. Yazılım bileşenleri arasındaki ilişkiler, ilk kurulum aşamasında belirlenmiş ve mevcuttur. Bu sayede güncelleme sırasında kullanıcıların karşılaşabileceği sorunlar en aza indirilir. Örneğin, yeni sürümün eski sürümle uyumlu olup olmadığını kontrol etmek gibi karmaşık işlemler genellikle gereksiz hale gelir.
Güncelleme işlemi sırasında dikkat edilmesi gereken birkaç önemli nokta vardır. Başlangıçta, zaman zaman ve düzenli aralıklarla açılma, yazılım sistemlerinin sistemleri ve kapatılmaları sağlanır. Ayrıca, kullanıcıların güncellemeleri takip bilgileri ve manuel olarak uygulaması önemlidir. Bunun yanı sıra, güncellemelerin düzgün bir şekilde uygulanabilmesi için gerekli yedekleme işlemlerinin yapılması da önerilir; dolayısıyla herhangi bir sorun durumunda eski sürüme geri dönmek mümkün olur. Sonuç olarak güncelleme süreci, yazılım çözümleri sürekli olarak gelişmeyi sağlamak için kritik bir adımdır. Kullanıcıların bu süreçleri doğru bir şekilde yönetmeleri, hem sistem çalışmalarını artıracak hem de güvenlik risklerini en aza indirecek. Bu nedenle, güncellemeleri düzenli olarak kontrol etmek ve denetlemek, yazılım kullanıcıları için önemli bir sorumluluktur.
Emeklilik

Emeklilik süreci yazılım üretici tarafından eski olarak işaretleyerek yeni sürümünün çıkmayacağıdır.
Kaldırma

Kaldırma işlemi, yazılım bileşenine kullanıcı tarafından artık gerek duyulmadığı sistemden kalıcı olarak kaldırılmasıdır.
Sürüm izleme

Sürüm izleme sistemleri, kullanıcının yazılım sistemlerine yönelik güncellemeleri bulmasına ve yüklemesine yardımcı olur. Örneğin: Yazılım Kataloğu, yerel bir sisteme yüklenen her yazılım paketi için sürümü ve diğer bilgileri depolar. Bir düğmeye tek tıklama, uygulama için yükseltme web sayfasına giden bir tarayıcı penceresi açar ve oturum açma gerektiren siteler için kullanıcı adı ve parolanın otomatik olarak doldurulmasını sağlar. Linux, Android ve iOS'ta bu işlem daha da kolaydır çünkü sürüm izleme için standartlaştırılmış bir işlem (resmî olarak desteklenen şekilde yüklenen yazılım paketleri için) işletim sistemine yerleştirilmiştir, bu nedenle ayrı bir oturum açma, indirme ve yürütme adımı gerekmez - bu nedenle işlem tamamen otomatik olacak şekilde yapılandırılabilir. Bazı üçüncü taraf yazılımlar da belirli Windows yazılım paketleri için otomatik sürüm izleme ve yükseltmeyi destekler.

Dağıtım sürecinde çeşitli parçaların farklı roller ile üstlenmesi mümkündür. Bu mantıksal, Dearle iki ana rol tanımlar: yazılım üreticisi ve yazılım dağıtıcısı. Dağıtımın tasarımı ve pazarlama üzerine yazan birçok yazar genellikle sadece destekleyicinin, yani yazılım dağıtıcısının, rol aldığı, biz bu tekliflerin sunulmasında ve sunulan rollerin ayrı ayrı incelendiği rolde rol alır. Ayrıca, sistem yöneticisi ve yazılım kullanıcısı gibi iki ek rolün de dikkate alınmaması seçeneğini tercih ediyoruz. Bizim görüşümüze göre, bu rollerin net bir şekilde işleyişi, işleyişin artan karmaşıklığının yapısı ve içeriğin belirlenmesi açısından oldukça faydalıdır.

Yazılım Kullanıcısı: Yazılım kullanıcısı, dağıtılan yazılımın nihai kullanıcısıdır. Dağıtım sürecinde aşağı akışta yer almasına rağmen, kendi içerikleri ve tercihlerine göre günlük katkılarda bulunabilir. Yazılım kullanıcısı, ortam parametrelerinin yer aldığı ve dolayısıyla yazılım sistemi, öncelikle onun ihtiyaçlarını ve tercihlerini göz önünde bulundurmalıdır.
Uygulama geliştiricileri: Yazılım geliştirme sürecine bakın
build-and-release mühendisleri: Sürüm mühendisliğine bakın
sürüm yöneticileri: bkz. Sürüm yönetimi
dağıtım koordinatörleri: DevOps'a bakın

sistem yöneticisi: Hedeflenen cihaz kaynaklarını yönetmekten meşgul olan yöneticidir.
veritabanı yöneticisi
sürüm koordinatörleri: DevOps'a bakın
operasyon proje yöneticileri: ITIL'e bakın

Uygulama yaşam döngüsü yönetimi
Ürün yaşam döngüsü yönetimi
Sistem yönetimi
Sistem dağıtımı
Yazılım sürümü
Kesin Medya Kütüphanesi
Beni oku
Sürüm yönetimi
Dağ

Yazılım mühendisliğinde, bir yazılım geliştirme süreci veya yazılım geliştirme yaşam döngüsü (SDLC ), yazılım geliştirmeyi planlama ve yönetme sürecidir. Genellikle tasarım ve/veya ürün yönetimini iyileştirmek için yazılım geliştirmeyi daha küçük, paralel, ardışık adımlara veya alt süreçlere bölmeyi içerir. Proje ekibi tarafından bir uygulamanın geliştirilmesi veya bakımı için oluşturulan ve tamamlanan belirli çıktıların ve eserlerin önceden tanımlanmasını içerebilir.
Modern geliştirme süreçlerinin çoğu kabaca çevik olarak tanımlanabilir. Diğer metodolojiler arasında şelale, prototipleme, yinelemeli ve artımlı geliştirme, spiral geliştirme, hızlı uygulama geliştirme ve aşırı programlama yer alır.
Yaşam döngüsü "modeli" bazen bir metodoloji kategorisi için daha genel bir terim olarak kabul edilirken, yazılım geliştirme "süreci" belirli bir organizasyon tarafından benimsenen özel bir uygulamadır. Örneğin, pek çok özel yazılım geliştirme süreci spiral yaşam döngüsü modeline uymaktadır. Bu alan genellikle sistem geliştirme yaşam döngüsünün bir alt kümesi olarak kabul edilir.

Yazılım geliştirme metodolojisi çerçevesi 1960'lara kadar ortaya çıkmadı. Elliott' a (2004) göre sistem geliştirme yaşam döngüsü, bilgi sistemleri oluşturmak için en eski biçimselleştirilmiş metodoloji çerçevesi olarak kabul edilebilir. Uygulanan çerçeve kapsamında, yazılım geliştirme yaşam döngüsünün temel fikri şudur: "bilgi sistemlerinin gelişimini çok dikkatli, yapılandırılmış ve metodik bir şekilde sürdürmek, fikrin ortaya çıkışından nihai sistemin teslimine kadar yaşam döngüsünün her aşamasını, katı ve sıralı bir şekilde yürütmek gerekir"  . Bu metodoloji çerçevesinin 1960'lardaki temel hedefi "büyük ölçekli işletme konglomeralarının olduğu bir çağda büyük ölçekli işlevsel iş sistemleri geliştirmekti. Bilgi sistemleri faaliyetleri yoğun veri işleme ve sayısal hesaplama rutinleri etrafında dönüyordu." 
Gereksinimlerin toplanması ve analizi: Özel yazılım geliştirme sürecinin ilk aşaması, müşterinin gereksinimlerinin ve hedeflerinin anlaşılmasını içerir. Bu aşama, genellikle paydaşlarla kapsamlı tartışmalar ve görüşmeler yapmayı, böylece yazılımın istenen özelliklerini, işlevlerini ve genel kapsamını belirlemeyi içerir. Geliştirme ekibi, mevcut sistemleri ve iş akışlarını analiz etmek, teknik fizibiliteyi belirlemek ve proje kilometre taşlarını tanımlamak için müşteriyle yakın bir şekilde çalışır.
Planlama ve tasarım: Gereksinimler anlaşıldıktan sonra, özel yazılım geliştirme ekibi kapsamlı bir proje planı oluşturmaya başlar. Bu plan, zaman çizelgeleri, kaynak tahsisi ve teslimatlar dahil olmak üzere geliştirme yol haritasını ana hatlarıyla belirtir. Yazılım mimarisi ve tasarımı da bu aşamada oluşturulur. Yazılımın kullanılabilirliğini, sezgiselliğini ve görsel çekiciliğini sağlamak için kullanıcı arayüzü (UI) ve kullanıcı deneyimi (UX), tasarım öğeleri dikkate alınır.
Geliştirme: Planlama ve tasarım tamamlandıktan sonra, geliştirme ekibi kodlama sürecine başlar. Bu aşama yazılım kodunun yazılmasını, test edilmesini ve hata ayıklanmasını içerir. Esnekliği, iş birliğini ve yinelemeli geliştirmeyi teşvik etmek için sıklıkla Scrum veya Kanban gibi çevik metodolojiler kullanılır. Geliştirme ekibi ile müşteri arasındaki düzenli iletişim, şeffaflığı garanti altına alır ve hızlı geri bildirim ve ayarlamalara olanak tanır.
Test ve kalite güvencesi: Yazılımın güvenilirliğini, performansını ve güvenliğini sağlamak için titiz test ve kalite güvence (QA) süreçleri gerçekleştirilir. Herhangi bir sorun veya hatayı belirlemek ve düzeltmek için birim testi, entegrasyon testi, sistem testi ve kullanıcı kabul testi gibi farklı test teknikleri kullanılır. QA faaliyetleri, yazılımın önceden tanımlanmış gereksinimlere göre doğrulanmasını ve amaçlandığı gibi çalışmasını sağlamayı amaçlar.
Dağıtım ve uygulama: Yazılım test aşamasını geçtikten sonra dağıtım ve uygulamaya hazır hale gelir. Geliştirme ekibi, yazılım ortamının kurulması, gerektiğinde verilerin taşınması ve sistemin yapılandırılması konusunda müşteriye yardımcı olur. Ayrıca, sorunsuz bir geçiş sağlamak ve kullanıcıların yazılımın potansiyelinden en iyi şekilde yararlanmasını sağlamak için kullanıcı eğitimi ve dokümantasyonu da sağlanmaktadır.
Bakım ve destek: Yazılım dağıtıldıktan sonra, herhangi bir sorunu gidermek, performansı artırmak ve gelecekteki geliştirmeleri dahil etmek için sürekli bakım ve destek önemli hale gelir. Yazılımın güncel ve güvenli kalmasını sağlamak için düzenli güncellemeler, hata düzeltmeleri ve güvenlik yamaları yayınlanır. Bu aşama aynı zamanda son kullanıcılara teknik destek sağlamayı ve onların sorularını veya endişelerini gidermeyi de içerir. Metodolojiler, süreçler ve çerçeveler, bir organizasyonun günlük işlerinde doğrudan kullanabileceği belirli tanımlayıcı adımlardan, bir organizasyonun belirli bir projenin veya grubun ihtiyaçlarına göre uyarlanmış özel bir adım kümesi oluşturmak için kullandığı esnek çerçevelere kadar uzanır. Bazı durumlarda, bir "sponsor" veya "bakım" kuruluşu, süreci tanımlayan resmi bir belge seti dağıtır. Belirli örnekler şunlardır:

1969'dan beri Yapısal Programlama
Cap Gemini SDM, aslen PANDATA' dan olup, ilk İngilizce çevirisi 1974 yılında yayımlanmıştır. SDM Sistem Geliştirme Metodolojisi anlamına gelir

Yapısal Sistemler Analizi ve Tasarım Yöntemi  (SSADM) 1980'den itibaren
Bilgi Gereksinim Analizi

Nesne yönelimli programlama (OOP), 1960'ların başında geliştirildi ve 1990'ların ortalarında baskın bir programlama yaklaşımı haline geldi
Hızlı uygulama geliştirme (RAD), 1991'den beri
Dinamik sistem geliştirme yöntemi (DSDM), 1994'ten beri
Scrum, 1995'ten beri
Takım yazılım süreci, 1998'den beri
IBM tarafından 1998'den beri sürdürülen Rasyonel Birleştirilmiş Süreç (RUP)
Aşırı programlama, 1999'dan beri

Çevik Birleştirilmiş Süreç (AUP) 2005'ten beri Scott Ambler tarafından sürdürülüyor
Disiplinli çevik teslimat (DAD) AUP'nin yerini alıyor

Ölçeklenebilir Çevik Çerçeve (SAFe)
Büyük Ölçekli Scrum (LeSS)
DevOps
1994'teki DSDM'den bu yana, yukarıdaki listedeki metodolojilerin RUP hariç tümü çevik metodolojilerdir - ancak birçok kuruluş, özellikle hükûmetler, hala ön çevik süreçleri (genellikle şelale veya benzeri) kullanmaktadır. Yazılım süreci ve yazılım kalitesi birbirleriyle yakından ilişkilidir; uygulamada bazı beklenmedik yönler ve etkiler gözlemlenmiştir.
Bunlardan biri de açık kaynak kodlu olarak kurulan bir yazılım geliştirme sürecidir. Bir şirkette, bilinen ve yerleşmiş en iyi süreçlerin  benimsenmesine iç kaynak denir.

Yazılım prototipleme, geliştirilen yazılım programının prototiplerini, yani tamamlanmamış versiyonlarını oluşturmakla ilgilidir.
Temel ilkeler şunlardır:

Prototipleme, bağımsız, tamamlanmış bir geliştirme metodolojisi değil, belirli özellikleri tam bir metodolojinin (örneğin artımlı, sarmal veya hızlı uygulama geliştirme (RAD)) bağlamında denenmesi yaklaşımıdır.
Projeyi daha küçük parçalara bölerek ve geliştirme süreci boyunca değişiklik yapmayı kolaylaştırarak, projeye özgü riskleri azaltmaya çalışır.
Müşteri, geliştirme sürecinin tamamına dahil edilir ve bu da müşterinin nihai uygulamayı kabul etme olasılığını artırır.
Bazı prototipler çöpe atılacağı beklentisiyle geliştirilirken, bazı durumlarda ise prototipten çalışan bir sisteme evrilmek mümkündür.
Yanlış sorunları çözmekten kaçınmak için temel iş sorununun en basit düzeyde anlaşılması gerekir ancak bu tüm yazılım metodolojileri için geçerlidir.

Ana makale: Atik Yazılım Geliştirme"Çevik yazılım geliştirme", gereksinimlerin ve çözümlerin kendini organize eden, çok işlevli takımlar arasında işbirliği ile evrildiği, yinelemeli geliştirmeye dayanan bir yazılım geliştirme grubunu ifade eder. Terim, Agile Manifesto'nun oluşturulduğu 2001 yılında ortaya çıkmıştır.
Çevik yazılım geliştirme, yinelemeli geliştirmeyi temel alır ancak geleneksel yaklaşımlara göre daha hafif ve daha insan merkezli bir bakış açısını savunur. Çevik süreçler, bir yazılım sistemini sürekli iyileştirmek ve teslim etmek için temel olarak yinelemeyi ve bunun sağladığı sürekli geri bildirimi içerir.
Çevik model ayrıca aşağıdaki yazılım geliştirme süreçlerini de içerir:

Dinamik sistem geliştirme yöntemi (DSDM)
Kanban
Scrum
Yalın yazılım geliştirme

Ana makale: Continuous integrationSürekli entegrasyon, tüm geliştirilen çalışma kopyalarının günde birkaç kez paylaşılan bir ana hatta birleştirilmesi uygulamasıdır. Grady Booch, 1991'deki yönteminde; ilk olarak sürekli entegrasyonu adlandırmış ve önermiştir  ancak günde birkaç kez entegre etmeyi savunmamıştır. Aşırı programlama (XP), sürekli entegrasyon konseptini benimsemiş ve günde birden fazla, belki de onlarca kez entegrasyonu savunmuştur.

Ana makale: Iterative and incremental developmentDoğrusal ve yinelemeli sistem geliştirme metodolojilerini birleştirmek için çeşitli yöntemler kabul edilebilir; her birinin temel amacı, bir projeyi daha küçük parçalara bölerek, geliştirme sürecinde değişiklik yapmayı daha kolay hale getirerek, projeye özgü riskleri azaltmaktır.
Artımlı geliştirmenin üç ana çeşidi vardır:

Bir dizi mini-şelale gerçekleştirilir; burada sistemin küçük bir bölümü için şelale metodolojisinin tüm aşamaları tamamlanır ve ardından bir sonraki artıma geçilir.
Genel gereksinimler tanımlandıktan sonra, sistemin her bir artımı için evrimsel, mini-şelale geliştirmesi uygulanır.
Başlangıçtaki yazılım konsepti, gereksinim analizi, mimari tasarım ve sistem çekirdeği şelale metodolojisi ile tanımlanır; ardından artımlı uygulama yapılır ve bu, nihai sürümün (çalışan bir sistemin) kurulumu ile sonuçlanır.

Ana Makale: Rapid application development

Hızlı uygulama geliştirme (RAD), büyük miktarda ön planlama yerine, yinelemeli geliştirmeyi ve prototiplerin hızla oluşturulmasını destekleyen bir yazılım geliştirme metodolojisidir. RAD kullanılarak geliştirilen yazılımın "planlanması", yazılımın kendisinin yazılmasıyla iç içedir. Kapsamlı bir ön planlamanın olmaması genellikle yazılımların çok daha hızlı yazılmasına olanak tanır ve gereksinimlerin değişti

Yazılım mühendisliği, kurulduğu 1940'lardan 2000'lere kadar sürekli evrimleşmiştir. Uygulamalar da evrimleşmişlerdir.

Yazılım Mühendisliği terimi ilk kez 1950'lerin sonunda 1960'ların başında görülmeye başladı. Programcılar zaten inşaat, elektrik ve bilgisayar mühendisliklerini biliyorlardı ve yazılım için mühendisliğin ne olduğunu tartışmaya başladılar.
NATO Bilim Komitesi, 1968'deki ve 1969'daki Yazılım Mühendisliği üzerine bu alana destek olan iki konferansa (Garmisch, Almanya) destek oldu. Çoğu kişi bu konferansların yazılım mühendisliğindeki resmi başlangıç olduğuna inanır.

1960'lar, 1970'ler ve 1980'lerdeki yazılım geliştirmedeki sorunları tespit eden yazılım krizleri Yazılım Mühendisliğini teşvik edici unsur oldu. Birçok yazılım tasarısı bütçeyi aştı ve düşünülen zamanı geçti. Bazı tasarılar fiziksel zarara neden oldu, bir kesim tasarılar ise ölümlere bile neden oldu. Yazılım krizi önceleri verimlilik açısından tanımlanmış olsa da sonradan kaliteyi vurgulama ön plana geçti. Bazıları ise yazılım krizi kavramını yeterli kalitede programcı kiralayama karşılığı olarak kullandı.
Maliyet ve bütçenin aşılması: OS/360 işletim sistemi klasik bir örnektir.
Fiziksel zarar: Yazılım kusurları fiziksel zararlara yol açabilir. Kötü yazılım güvenliği ise kırıcılara (hacker) kişisel bilgileri çalmasına izin verir, bu paraya, şöhrete ve zamana mal olur.
Yaşam ve ölüm: Yazılım kusurları öldürebilir. Radyoterapi makinelerinde kullanılan bazı gömülü sistemler başarısız oldu, bu yüzden makineler hastaları öldürücü dozlarda radyasyona maruz bıraktı. Bu başarısızlıkların en ünlüsü Therac-25 olayıdır.

Yazılım Mühendisliğindeki evrimin önemli olduğu bazı alanlar vardır:
Meslek olarak ortaya çıkması: 1980'lerin başlarında Yazılım Mühendisliği, bilgisayar bilimleri ve geleneksel mühendisliğin yanında gerçek bir meslek olarak ortaya çıktı.
Süreç ve Yöntembilim: Süreç ve yöntembilim Yazılım Mühendisliğinin büyük bir parçası oldu.

Çek, kıymetli evrak niteliğine sahip, keşideci (düzenleyen), lehtar ve muhatap (banka) arasındaki üçlü bir havale ilişkisini barındıran, bir alacak hakkını içeren kambiyo senedi türüdür.
Keşideci, bir çek düzenleyip tedavüle sokarak; çekin hamiline çek bedelini tahsil yetkisini, muhatap bankaya ise keşidecinin banka nezdindeki hesabından alınacak çek bedelini lehtara ödeme yetkisini vermektedir. Çekte muhatabın mutlaka bir banka olması gerekir ve evrak olarak bankalar tarafından basılan çek karnelerinin kullanılması gerekir.
Çek antik çağlardan beri, en azından 9. yüzyıldan beri kullanılagelen bir senettir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1990'lı yıllarda çek kullanımı zirveye ulaşmıştır ancak bundan sonra kredi kartlarının yaygınlaşmasıyla önemi kaybetmiştir. Günümüzde bazı ülkelerde kademeli olarak çek kullanımı terk edilmektedir.
Bir kişinin çek tanzim edebilmesi için banka ile çek sözleşmesi imzalaması gerekmektedir. Ayrıca çekte vade olmadığı için çekler görüldüğünde ödenir.

Çek el yazısı ile atılan ıslak imza ile düzenlenebilir. İmza yerine parmak basılamaz, mühür vb. işaretler kullanılamaz. Görme engelliler ise imza atabildikleri takdirde herhangi bir şahide gerek olmadan çek düzenleyebilir.
Çek, bono ve poliçeden farklı olarak hamiline düzenlenebilir. Hamiline düzenlenen çek, zilyet olan yani çeki elinde bulunduran ve bankaya ibraz eden bir kişiye ödenir.

Çek, bir ödeme aracı olmasına rağmen vadeli bir ödeme aracı değildir. Bu nedenle çek, vade koyulmasına yabancı bir ödeme aracıdır ve görüldüğünde ödenir. Uygulamada ise bazen çekin düzenlenme tarihine gerçek tarihten daha ileri bir tarih yazılarak çek vadeli bir hale getirilmektedir. Bu çeklere ‘vadeli çek’ denilmektedir. Ancak kanunun ilgili maddesine göre çekte yazan düzenlenme tarihinden daha önce ibraz edilen çekler de ibraz edildiği gün ödenir.

Birçok Avrupa Birliği ülkesinde, çekin karşılığının hesapta bulundurulmaması idari yaptırıma bağlanmıştır.

Karşılıksız çek

İşletim sistemi çekirdeği, kısaca çekirdek veya kernel, işletim sistemindeki her şeyin üzerinde denetimi olan merkezi yazılım bileşenidir. Uygulamalar ve donanım arasında bir köprü görevi görür. Çekirdeğin görevleri sistemin kaynaklarını yönetmeyi de kapsamaktadır. Genellikle çekirdek, işletim sisteminin temel bir elemanı olarak, yazılımın fonksiyonunu yerine getirebilmesi için kontrol etmesi gereken kaynaklar için düşük seviye soyutlama katmanı sağlayabilir. İşletim sistemi görevleri, tasarımları ve uygulanmalarına göre farklı çekirdekler tarafından farklı şekillerde yapılır. Sistem açılırken belleğe yüklenir ve sistem kapatılıncaya kadar ana bellekte kalır.

Çekirdek veya kernel; monolitik, mikro ve hibrit çekirdek olarak türlere ayrılır.

Monolitik çekirdek, işletim sisteminin tüm işlemlerini tek bir katmanda yönetir. Kullanıcının erişemeyeceği özel bir katman olan kullanıcı modunu barındırmaz. Diğer türlere kıyasla basit bir yazılıma sahiptir, bu sebepten dolayı donanımlarla uyumluluğu yüksektir. Ancak tek katmandan yönetim, bir güvenlik açığının tüm sistemi etkilemesine sebep olabilir. Linux işletim sisteminin çekirdeği buna bir örnektir.
Monolitik çekirdek'te aygıt sürücüleri de uygulamalar gibi işletim sistemi çekirdeğinin bir parçası olarak çekirdek modunda çalışır. Mikro çekirdekte ise aygıt sürücüleri tıpkı uygulama programları gibi Kullanıcı modunda çalışır ve çekirdek ile mesajlaşma yöntemi ile iletişim kurar. Bu yaklaşımın amacı modülerliği artırmaktır.

Mikro çekirdeklerde çekirdek, temel yazılım katmanı olan çekirdek modunda çalışır. Bu katmanda çalışan kod, donanıma ve sistemin tamamına tam yetki ile müdahale edebilir. Uygulamalar ise, kullanıcı modu denilen daha kısıtlı bir işlem seviyesinde çalışır. Kullanıcı modunda çalışan uygulamalar, çekirdeğin ya da başka uygulamaların bellek bölgelerine erişemezler, bazı kısıtlanmış işlemci komutlarını çalıştıramazlar ve donanım kaynaklarına doğrudan müdahale edemezler. Aygıt sürücüleri de uygulamalar ile aynı şekilde kullanıcı modunda çalıştığından donanımlara doğrudan erişemez. QNX ve Minix gibi işletim sistemleri mikro çekirdek mimarisini kullanır.
Kullanıcı modu ile çekirdek modu ayrı olduğundan ve uygulamalar doğrudan donanıma müdahale edemediğinden monolitik çekirdeğe kıyasla güvenlidir. Ancak aracı işlemlerden dolayı daha yavaş çalışır.

Hibrit çekirdek, monolitik ve mikro çekirdek mimarilerinin bazı özelliklerini taşır. Bu çekirdek tipine sahip çekirdekler işletim sistemi hizmetlerinin bir kısmını çekirdekte, bir kısmını kullanıcı alanında çalıştırır. Böylece performans ve güvenlik arasında denge kurulmuş olur. Windows ailesi ve MacOS X, hibrit çekirdeğe sahiptir.

Linux, UNIX benzeri monolitik bir çekirdek sunar. İlk başlarda 80386 IBM PC uyumlu bilgisayarlar için geliştirilmiştir. Şimdilerde ise X86 ve türevlerinin yanında ARM ve RISC-V gibi pek çok platformda çalışabilmektedir.
Bütün ticari UNIX'ler, SVR4 veya 4.4BSD UNIX temel alınarak geliştirilmiştir ve hepsi POSIX uyumludur. POSIX, çok iyi tanımlanmış bir programlama arayüzü sunar. Yazılımcı, üzerinde çalıştığı işletim sisteminin alt seviye özelliklerine bağlı kalmadan kod geliştirebilmekte ve bu kodları POSIX uyumlu başka işletim sistemlerine kolaylıkla taşıyabilmektedir.
Belleğe yüklenmiş Linux çekirdeğe, modüller vasıtasıyla dinamik olarak kod eklenebilir. Örneğin bir ethernet kartı sürücüsü, çalışan işletim sistemine modül ile tanıtabilir. Aynı şekilde kullanılmayan modüller dinamik olarak bellekten silinebilir. Bu modüller derlenmiş ancak bağlanmamış kod içermektedirler. Bu bağlanmamış obje dosyaları, User Mode programlarla karışmamaları için, .o değil .ko uzantısı ile oluşturulur. Windows NT aygıt sürücüleri derleme ve bağlama aşamalarından geçerek hazır halde dağıtılırken, Linux sistemlerde bağlama işlemi çalışma zamanında dinamik olarak yapılır.

MIT Exokernel İşletim Sistemi
Detaylı kernel karşılaştırması14 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

iPhone, Apple tarafından tasarlanan ve üretilen multimedya ve internet özelliklerini destekleyen akıllı telefondur. İlk modeli eski Apple CEO'su Steve Jobs tarafından 29 Haziran 2007'de tanıtılmıştır.
iPhone'da dahili kamera, yazılı mesajlaşma ve görsel sesli mesajlar, taşınabilir medya çalar, Safari internet tarayıcısı, e-posta ve kablosuz internet özellikleri bulunmaktadır. Kullanıcı arayüzü çoklu dokunmatik ekrana uygun olarak fiziksel klavye yerine sanal klavye özelliği ile birlikte oluşturulmuştur. 3. parti yazılım desteği de bulunduran iPhone, 2008'in ortalarında faaliyete geçen App Store sayesinde 1.3 milyondan fazla Apple tarafından onaylanmış uygulamayı desteklemektedir. Bu uygulamalar App Store içinde yirmi farklı türe ayrılarak listelenmektedir. Modellerde Apple silicon işlemcileri kullanılmakdadır.

iPhone'un on  yedi bulunmaktadır. On yedi modelin ilk beş modelinin 3,5 inç ekranı varken altıncı telefon olan iPhone 5'te ilk defa ekran boyutu değiştirilerek 4 inç yapılmıştır.

İlk model dokunmatik ekranlı iPhone, cep telefonu sektörü için devrim niteliğindeydi. iPhone 3G ve iPhone 3GS'in temelini iPhone oluşturur. Birinci nesil iPhone'un kasası alüminyum-plastiktir. iPhone 3G'de ise arka kısım bir bütün halinde piyano siyahına boyanmıştır. 3GS'te gelen video çekme özelliği ve daha yüksek RAM kapasitesi bu telefonu öncüllerinden ayrı kılmıştır.

iPhone 4'te tamamen farklı kasa kullanılmıştır. Bu kasanın ön ve arka yüzü güçlendirilmiş camdan yapılmıştır; bunun yanı sıra daha yüksek RAM kapasitesi ve ön yüze kamera eklenmiştir. iPhone 4'ten sonraki model olan iPhone 4S, iPhone 4 ile aynı kasaya sahipken tek fark antenlerin yerlerin değiştirilmesidir. iPhone 4S, Apple tarafından özel olarak geliştirilen iSight kamera ile gelmiştir. Aynı zamanda çıktığı dönemde sadece 4S'te kullanılan sesli komut asistanı Siri telefona eklenmiştir. Siri; iOS 6 ile Yeni iPad'de, 5. jenerasyon iPod Touch'ta ve iPhone 5'te kullanılmıştır.

iPhone 5, 4S hatlarını koruyarak yeni bir tasarımla gelmiştir. Bu tasarımın en büyük özelliği ekranın, 4S'e göre uzatılması ve kasa materyalinin değiştirilmesidir. iPhone 5'e yeni A6 işlemci gelmiştir ve bellek arttırılmıştır. iPhone 5S'e farklı renk seçenekleri eklenmiş, 64-bitlik Apple A7 işlemci, parmak izi okuyucu ve çift LED flaş kullanılmıştır. iPhone 5s yüksek performansıyla dikkat çekmiştir. iPhone 5C de özelliklerine göre neredeyse aynıdır.

iPhone SE 31 Mart 2016 tarihinde serbest bırakıldı. Yeni model iPhone ürün serisinde daha düşük maliyetli bir alternatiftir. 15 Nisan 2020 yılında iPhone SE (2. nesil) sunuldu. 8 Mart 2022 yılında iPhone SE (3. nesil) sunuldu.

iPhone 6  inceliği ve şık tasarımıyla dikkat çekmiştir. iPhone 6 A8 çipi ile çok hızlı bir sisteme sahiptir. iPhone 6 yeni bir işlemci ve yeni dokunma özellikleriyle birlikte iPhone 6s ve 6s+ tanıtıldı. A9 işlemci ile A8 çipe nazaran daha performanslı çalışan bu cihazda ilk defa 3D Touch özelliği duyuruldu. iPhone 6s ile birlikte iOS 9 yazılımıda lanse edildi. Ayrıca, Apple ürün ailesinde ilk 60fps videoya sahip cihaz olmuştur.

Eylül 2016'da Apple'ın 10. nesil cihazı iPhone 7 adlı cihaz serisi tanıtıldı ve ilk defa A10 Fusion işlemci kullanıldı. iOS 10 kullanan bu cihaz ilk defa stereo hoparlöre sahip bir cihazdır. Ayrıca, ilk defa ana ekran tuşu düğme yerine dokunmatik panel ile değiştirilmiş ve Haptic Touch sayesinde bu panel düğme hissiyatı vermektedir. Jak girişi kaldırılmıştır. Apple cihazlarda ilk suya ve toza dayanıklı cihaz serisidir.

17 Eylül 2017'de tanıtımı yapılmıştır ve 25 Eylül 2017 tarihinde satışı başlamıştır. iPhone X ile yakın zamanlarda çıkmıştır. Tasarım olarak iPhone 7'ye çok benzer. A11 Bionic çip kullanılmıştır.
4,7 inçlik bir ekranı vardır. iOS 13 işletim sistemini destekler. iPhone 7 ile benzer özellikleri çoktur.

3 Kasım 2017'de çıkmıştır. iPhone'ların hepsinde bulunan ikonik "Home" tuşu yerini çentiğe bırakmıştır. Depolama olarak 64GB ve 256GB modelleri vardır. Renk olarak da Uzay grisi ve Gümüş olarak 2 seçenek vardır. Face ID'nin ilk kullanıldığı modeldir. iPhone 8'de ki gibi A11 Bionic çip vardır. Kamerası 12MP'dir ve 2 kamerası vardır, birisi geniş açılı diğeri ise normal kameradır. Saniyede 60 kare 4K UHD çekim yapabilmektedir. Ekranı ise 5,8 inçtir. 2018 yılında iPhone XR ve iPhone XS türleri de sunuldu.

iPhone 11 Apple tarafından 10 Eylül 2019'da iPhone 11 Pro ve ile birlikte tanıtılan iPhone serisinin 13. modeli idi. Göze çarpan değişiklikler Apple A13 Bionic çip ve ultra geniş çift kamera sistemidir. iPhone 11 Pro, 18 W Lightning - USB-C hızlı şarj cihazıyla birlikte gelirken, iPhone 11 Ekim 2020'ye kadar aynı 5 W şarj cihazıyla geldi.

iPhone 12 ve iPhone 12 Mini, Apple tarafından tasarlanıp üretilen, iPhone serisinin 14. modelleridir. 13 Ekim 2020 tarihinde Apple Park'ta gerçekleşen Apple Özel Etkinliği'nde, iPhone 12 Mini ve iPhone 12 Pro ile birlikte tanıtıldı. iPhone 11'deki ana yükseltmeler arasında iPhone 11 ve XR'deki Liquid Retina LED ve arkadan aydınlatmalı IPS LCD aksine bir Super Retina XDR OLED eklenmesi yer alıyor. 5G desteği, MagSafe, Apple A14 Bionic çip (SoC), 30 fps'ye kadar yüksek dinamik aralıklı video çekebilen Dolby Vision 4K da bulundu. Bu modeller güç adaptörü veya EarPods kulaklık içermeyen ilk iPhone modelleridir.

iPhone 13 ve iPhone 13 Mini, Apple Inc tarafından tasarlanan, geliştirilen ve pazarlanan bir dizi akıllı telefondur. Bunlar, on beşinci nesil, daha düşük fiyatlı iPhone'lardır. 14 Eylül 2021'de Kaliforniya, Cupertino'daki Apple Park'ta düzenlenen Apple Özel Etkinliğinde üst düzey iPhone 13 Pro ve iPhone 13 Pro Max ile tanıtıldı. Amiral gemilerinin yanı sıra iPhone 13 ve iPhone 13 Mini için ön siparişler 17 Eylül 2021'de başladı ve 24 Eylül 2021'de satışa sunuldu.

iPhone 14, Apple Inc tarafından tasarlanan, geliştirilen ve pazarlanan bir dizi akıllı telefondur. Bunlar, on altıncı nesil iPhone'lardır. 6 Eylül 2022'de Kaliforniya, Cupertino'daki Apple Park'ta düzenlenen Apple Özel Etkinliğinde üst düzey iPhone 14 Pro ve iPhone 14 Pro Max ile tanıtıldı. Amiral gemilerinin yanı sıra iPhone 14 ve iPhone 14 Plus için ön siparişler 9 Eylül 2023'te başladı ve 16 Eylül 2023'te satışa sunuldu.

iPhone 15, Apple Inc tarafından tasarlanan, geliştirilen ve pazarlanan bir dizi akıllı telefondur. Bunlar, on yedinci nesil iPhone'lardır. 22 Eylül 2023'te Kaliforniya, Cupertino'daki Apple Park'ta düzenlenen Apple Özel Etkinliğinde üst düzey iPhone 15 Pro ve iPhone 15 Pro Max ile tanıtıldı. Amiral gemilerinin yanı sıra iPhone 15 ve iPhone 15 Plus için ön siparişler 23 Eylül 2023'te başladı ve 29 Eylül 2023'te satışa sunuldu.

iPhone 16, Apple Inc tarafından tasarlanan, geliştirilen ve pazarlanan bir dizi akıllı telefondur. Bunlar, on sekizinci nesil iPhone'lardır. 9 Eylül 2024'te Kaliforniya, Cupertino'daki Apple Park'ta düzenlenen Apple Özel Etkinliğinde üst düzey iPhone 16 Pro ve iPhone 16 Pro Max ile tanıtıldı. Amiral gemilerinin yanı sıra iPhone 16, iPhone 16e ve iPhone 16 Plus için ön siparişler 13 Eylül 2024'te başladı ve 20 Eylül 2024'te satışa sunuldu.

iPhone 17, Apple tarafından geliştirilen ve pazarlanan bir akıllı telefondur. iPhone 16'nın ardından gelen on dokuzuncu nesil iPhone'dur. Cihaz, daha yüksek fiyatlı iPhone 17 Pro ve 17 Pro Max ile iPhone Air ile birlikte 9 Eylül 2025 tarihinde Kaliforniya, Cupertino'daki Apple Park'ta düzenlenen Apple Etkinliği'nde duyuruldu.

Resmî site
Technical specifications (all models)12 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de iPhone (DMOZ tabanlı)
Video of Jobs launching the iPhone at Macworld 2007

İOS ve iPadOS cihazları listesi
Macintosh modelleri listesi

İşletme mühendisliği, işletme ve mühendislik derslerinin beraber alındığı bir programdır. Mühendislik bakış açısına sahip işletmeciler yetiştirmeyi amaç edinir. İşletme mühendisliği, işletmelerin bir bütün olarak tasarımına ve geliştirilmesine odaklanan bir mühendislik disiplinidir. Mevcut işletmelerin sahip oldukları sistemlere ilişkin problemlerin çözümü, sistemlerin tasarımı ve geliştirilmesi üzerine uzmanlaşır.
Basit bir tanımla İşletme ile Endüstri Mühendisliği programının ortasındaki program kabul edilebilir.
Programında temel mühendislik derslerinin yanında işletme dersleri olan Üretim Yönetimi, Pazarlama, İnsan Kaynakları, Muhasebe, Finans vb. dersleri ile İktisat ve Sayısal Yöntemler gibi dersler bulunmaktadır.

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Kulübü 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1] 18 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sistem ve yazılım mühendisliğindeki işlev modeli modellenen sistem veya konu alanının işlevlerinin (faaliyetler, eylemler, süreçler, işlemler) yapısal temsilidir.

Etkinlik modeli veya süreç modeli ile benzer bir işlev modeli bir işletmenin belirli bir kapsamdaki işlevlerinin grafik gösterimidir. İşlev modelinin amacı, işlevleri ve süreçleri tanımlamak, bilgi ihtiyaçlarının belirlenmesine ve fırsatların tanımlanmasına yardımcı olmak, ürün ve hizmet maliyetlerini belirlemek için bir temel oluşturmaktır.

Sistem mühendisliği ve yazılım mühendisliğindeki işlev modelinin temeli 1950 ve 1960'lara dayanmaktadır. Fakat işlevsel örgütsel faaliyetlerin temeli 19. yüzyıl sonlarına dayanır.
19. yüzyılın sonlarında firma faaliyetleri, eylemleri, süreçleri ya da operasyonlarını resimleyen ilk şemalar görülürken, 20. yüzyılın ilk yarısında iş süreci faaliyetlerini belgeleyen planlama yöntemleri ortaya çıktı. Bu metotlardan biri olan süreç akış tablosu 1921 yılında Frank Gilberth tarafından Amerikan Makine Mühendisleri Topluluğuna (American Society of Mechanical Engineers (ASME)) "Süreç Tablosu, En İyi Yöntemi Bulmanın İlk Adımı" adlı sunumla tanıtılmıştır. Gilbreth'ın araçları endüstri mühendisliği müfredatında hızla yerini aldı.

Sistem ve yazılım mühendisliğinde bir işlev modeli işlevsel modelleme perspektifiyle oluşturulur. İşlevsel perspektif, iş süreci modellenmesindeki perspektiflerden birisi olabildiği gibi, davranışsal, örgütsel veya bilgilendirici perspektifler de olabilir.
İşlevsel modelleme perspektifi dinamik süreci tanımlamaya odaklanır. Bu modelleme perspektifindeki temel fikir işlev, dönüşüm, aktivite, eylem, görev, gibi bir süreç olabilir. Bu perspektifi kullanan modelleme dilinin en iyi bilinen örneği veri akış şemalarıdır.
Bu perspektif, süreci tanımlamak için dört sembol kullanır. Bunlar:

Süreç: Girdinin çıktıya dönüşümünü gösterir.
Depo: Veri yığını veya bir çeşit malzeme.
Akış: Süreçteki verilerin veya malzemelerin hareketi.
Dış Etken: Modellenen sistemin dışındadır. Ancak onunla etkileşim içindedir.
Şimdi bir süreç sembollerden oluşan bir ağ şeklinde gösterilebilir. İşte bu ayrıştırılmış süreç veri akış şemasıdır. (Data Flow Diagram(DFD))
Dinamik Kurumsal Modelleme, Kontrol Modeli, İşlev Modeli, Süreç Modeli ve Organizasyon modeli bölümlerinden meydana gelir.

İşlevsel ayrıştırma, orijinal işlevin bu işlev bileşenleri kullanılarak yeniden oluşturulması yoluyla, işlevsel bir ilişkiyi oluşturan kapsamlı parçalara ayırma sürecini ifade eder. Genel olarak bu ayrıştırma süreci, ya küresel işlevin sıkıştırılmış bir temsilini elde etmek ya da işlevi oluşturan unsurların niteliğini anlamak amacıyla yapılır. Bu göre sadece işlevi meydana getiren süreçler belirli bir modülariteye sahipse yapılabilir.
İşlevsel ayrıştırmanın, ana hedefin süreci mümkün olduğunca modüler hale getirmek olduğu bilgisayar programlamada önemli bir yeri vardır. Örneğin bir kütüphane yönetim sistemi bir envanter modülüne, müşteri bilgi modülüne ve ücret değerlendirme modülüne ayrılabilir. Bilgisayar programcılığının ilk on yılında bazı önde gelen uygulayıcılar tarafından "alt program sanatı" olarak adlandırılmıştır.
Mühendislik sistemlerinin işlevsel ayrışımı, mühendislik sistemlerini analiz eden bir yöntemdir. Temel fikir blok şemasındaki her bloğun tanımında "ve" veya "veya" olmadan tanımlanması şeklinde sistemi bölümlendirmektir.
Bu uygulama, sistemin her bir bölümünü saf bir işleve sahip olmaya zorlar. Sistem saf işlevlerden oluştuğunda, bunlar yeniden kullanılabilir veya değiştirilebilir. Bloklar arasındaki arayüzlerin basit ve kendine özgü olması olağan bir yan etkidir. Arabirimler genellikle basitleştiğinden, saf bir işlevin ilgili, benzer bir işlevle değiştirilmesi daha kolaydır.

İşlevsel yaklaşım çoklu şematik teknikler ve modelleme gösterimlerinde genişletilir. Bu bölüm, önemli teknikler hakkında kronolojik sırayla genel bir bakış sunar.

İşlevsel blok şema sistemin işlevlerini ve dahili ilişkilerini tanımlar. İşlevsel blok şema şunları gösterebilir:

Bloklar ile sistemin işlevlerini
Çizgiler ile giriş ve çıkış öğelerini
İşlevler arasındaki ilişkileri
Madde ve / veya sinyaller için fonksiyonel sıralar ve yollar.
Blok diyagramı, belirli özellikleri göstermek için ek şematik simgeler kullanabilir.
Özel bir işlev blok şeması olan klasik İşlevsel Akış Blok Şeması ve İşlev Blok Şeması, programlanabilir mantık kontrollerinin tasarımında kullanılır.

İşlevsel akış blok şeması, sistemin işlevsel akışının çok katmanlı, zaman aralıklı, adım adım gösterimidir. Bu şema 1950'lerde geliştirilmiş ve klasik sistem mühendisliğinde geniş bir alanda kullanılmıştır. İşlevsel Akış Blok Şeması aynı zamanda İşlevsel Akış Şeması, İşlevsel Blok Şeması ve İşlevsel akış olarak da adlandırılır.
İşlevsel akış blok şemaları genellikle sistemler için ayrıntılı, adım adım operasyonel ve destek dizilerini tanımlar, ancak aynı zamanda sistemleri geliştiren ve üreten süreçleri tanımlamak için de etkili bir şekilde kullanılırlar. Yazılım geliştirme süreçleri işlevsel akış blok şemalarını yoğun şekilde kullanmaktadır. Sistem bağlamında, işlevsel akış adımları, donanım, yazılım, personel, tesisler ve / veya prosedürlerin kombinasyonlarını içerebilir.
İşlevsel akış blok şeması yönteminde, işlevler mantıksal yürütme düzeni ile düzenlenir ve gösterilir. Her işlev, diğer işlevlerin yürütülmesi ve tamamlanması ile olan mantıksal ilişkisine göre gösterilir. İşlev adı ile etiketlenmiş bir düğüm, bir işlevi tasvir eder. Soldan sağa doğru oklar işlevlerin yürütme sırasını gösterir. Mantıksal semboller fonksiyonların sıralı veya paralel yürütülmesini temsil eder.
Hiyerarşik Girdi İşlem Çıktısı(HIPO) ve Girdi İşlem Çıktısı(IPO)

Hiyerarşik girdi işlemi çıktısı(HIPO), bir sistemi hiyerarşik olarak temsil etmek ve her modülü belgelmek için kullanılan ve 1970'lerde popüler olan sistem analizi tasarım yardımı ve dokümantasyon tekniğidir.
İhtiyaçların geliştirilmesi, tasarım yapmak ve otomatik buluşmayı göstermek için uzman bir sistem uygulamasını desteklemek için kullanıldı. Tasarım ve uygulama yöntemi nedeniyle ayrıca sistematik doğrulama eklendi.
Sistemin genel tasarımı HIPO çizelgeleri veya yapı çizelgeleri kullanılarak belgelenir.  Yapı grafiği, görünüşte bir organizasyon şemasına benzemektedir. Fakat ek ayrıntı göstermek için değiştirilmiştir. Yapı çizelgeleri, çeşitli bilgi türlerini görüntülemek için kullanılabilir, ancak en çok veri yapıları veya kod yapılarını grafik olarak göstermek için kullanılır.

N2 Grafiği, sistem öğeleri arasındaki işlevsel veya fiziksel arabirimleri temsil eden bir matris şeklinde bir şemadır. İşlevsel ve fiziksel arayüzleri sistematik olarak belirlemek, tanımlamak, tablo oluşturmak, tasarlamak ve analiz etmek için kullanılır. Sistem arayüzleri, donanım ve / veya yazılım arayüzlerine uygulanır.
N2 şeması öncelikle yazılım alanlarında, veri arayüzleri geliştirmek için yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bununla birlikte, donanım arayüzleri geliştirmek için de kullanılabilir. Temel N2 şeması Şekil 2'de gösterilmiştir. Sistem fonksiyonları diyagonal üzerine yerleştirilir, N x N matristeki karelerin geri kalan kısmı arayüz giriş ve çıkışlarını temsil eder.
Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği

Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği, sistemleri hiyerarşik işlevler şeklinde tanımlayan bir yazılım uygulaması taslağı oluşturmak için şematik olarak gösteren bir yazılım tekniğidir. Faaliyetleri ve varlıkları temsil etmek için yapı bloklarını ve kutuları ilişkilendirmek için çeşitli okları içerir. Bu kutu ve oklar anlamsal gayri resmi ilişkileri içerir. Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği, belirli bir sürecin ardışık seviyelerini kullanarak işlevsel bir analiz aracı olarak kullanılabilir. Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği yöntemi, endüstriyel bilgi sistemlerinde kullanılan IT gelişmelerine yönelik kullanıcı ihtiyaçlarını tanımlamaya olanak tanır. Aynı zamanda bir faaliyetin üretim süreçlerini ve, prosedürlerini temsil ederek açıklar.
Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği, bir şirketteki işlevleri ve ilişkilerini açıklayarak herhangi bir işletmenin belirli bir fonksiyonel görünümünü içerir. Bu işlevler, satış, sipariş planlama, ürün tasarımı, parça imalatı ve insan kaynakları yönetimi gibi bir şirketin hedeflerini yerine getirir. Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği, basit işlevsel ilişkileri gösterebilir ve farklı işlevler arasındaki veri ve kontrol akış ilişkilerini yansıtabilir. IDEF0 biçimciliği 1985'te Douglas T. Ross tarafından geliştirilen Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniğine dayanır.
IDEF0

IDEF0, analiz, geliştirme, yeniden yapılandırma ve bilgi sistemlerinin entegrasyonu, iş süreçleri veya yazılım mühendisliği analizi için fonksiyonel bir modelleme dili sunan, imalat işlevlerini tanımlamak için kullanılan bir işlev modelleme yöntem bilimidir. Yazılım mühendisliği alanında modelleme dillerinin oluşturduğu IDEF ailesinin bir parçasıdır ve Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği fonksiyonel modelleme dili yapısında yer almaktadır.
IDEF0 İşlevsel Modelleme yöntemi, bir organizasyonun veya sistemin kararlarını, eylemlerini ve faaliyetlerini modellemek üzere tasarlanmıştır. Douglas T. Ross ve SofTech, Inc. tarafından geliştirilen ve kurulu grafik modelleme dillerinden Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniğinden türetilmiştir. Orijinal formunda, IDEF0 grafiksel bir modelleme dili (sözdizimi ve anlambilim) hem tanımını hem de Model geliştirme için kapsamlı bir yöntem biliminin tanımını içerir. ABD Hava Kuvvetleri, Yapısal Analiz ve Tasarım Tekniği geliştiricilerine, bir sistemin işlevsel perspektifini analiz etmek ve iletmek için bir işlev modeli yöntemi geliştirmeleri için yetkilendirdi. IDEF0, sistem analizinin organizasyonunda yardımcı olmalı ve basitleştirilmiş grafik yöntemler vasıtasıyla analist ve müşteri arasında etkin iletişim sağlamalıdır.

Aksiyomatik tasarım, ürünlerin, bilgi sistemlerinin, iş süreçlerinin veya yazılım mühendisliği çözümlerinin analizi, geliştirilmesi, yeniden yapılandırılması ve entegrasyonu için bir çözüm sentez yapısı olarak kullanılan en üst düzeydek

1970 bir yıldır.

5 Ocak - Çin'in Tonghai kentinde meydana gelen 7.1 şiddetindeki depremde 15 bine yakın insan öldü.
21 Ocak - Jumbo-Jet Boeing 747 ticari seferlerine başladı.

1 Şubat - Arjantin'de iki trenin çarpışması sonucu 142 kişi öldü.
10 Şubat - Fransa'nın Val-d'Isère kentinde meydana gelen çığda 41 turist öldü.
11 Şubat - Japonya, Ohsumi uydusunu Lambda 4S-5 roketiyle fırlatıp yörüngeye başarıyla yerleştirerek, SSCB, ABD ve Fransa'dan sonra bunu başarabilen dördüncü ülke oldu.
25 Şubat - Aeroflot İlyuşin Il-14M kazası gerçekleşti.

4 Mart - Fransız denizaltısı Eurydice'deki (S644) 57 asker, geminin Akdeniz'de deneme dalışı yaparken patlaması sonucu öldü.
12 Mart - Citroën, İsviçre'de düzenlenen yıllık Cenevre Otomobil Fuarı'nda dünyanın şu anda en hızlı önden çekişli otomobili olan Citroën SM'yi tanıttı.
27 Mart - Kütahya, Gediz'de meydana gelen şiddetli depremde 1087 kişi öldü, 90 bin kişi evsiz kaldı.

1 Nisan - ABD'de sigara reklamlarının televizyonda yayınlanması yasaklandı.
8 Nisan
Japonya'nın Osaka kentindeki bir metro inşaat sahasında meydana gelen gaz patlamasında 79 kişi öldü ve 400'den fazla kişi yaralandı.
İsrail Hava Kuvvetleri'ne ait F-4 Phantom II avcı bombardıman uçakları, Bahr el-Bakar katliamı olarak bilinen olayda bir ilkokulda 47 Mısırlı okul çocuğunu öldürdü. Tek katlı okula beş bomba ve iki havadan karaya füze isabet etti.
10 Nisan - Beatles dağıldı.
11 Nisan - Fransa'da bir sanatoryum binasının üzerine çığ düşmesi sonucu, çoğu çocuk 74 kişi öldü.
13 Nisan - Ay'a iniş yapması için 2 gün önce fırlatılan Apollo 13 modülünde seyir esnasında patlama meydana geldi. Hasar gören modül 4 gün sonra içerisindeki astronotlarla Dünya'ya geri dönmeyi başardı.
24 Nisan - Çin, Dong Fang Hong I uydusunu Chang Zheng I roketiyle fırlatıp yörüngeye başarıyla yerleştirerek, bunu başarabilen beşinci ülke oldu.

4 Mayıs - ABD, Ohio'da Kent State Üniversitesinde Vietnam Savaşı'nı protesto eden öğrencilerin üzerine Ulusal Muhafızlar tarafından ateş açıldı. 4 kişi hayatını kaybetti, 9 kişi yaralandı.
17 Mayıs - Thor Heyerdahl, Güney Atlantik'i geçmek için papirüs teknesi Ra II ile Fas'tan yola çıktı.
26 Mayıs - Sovyet Tupolev Tu-144, Mach 2'yi aşan ilk ticari nakliye aracı oldu.
31 Mayıs
Peru'da meydana gelen 7.9 şiddetindeki deprem ve depremin sebep olduğu çığ ve toprak kaymaları sonucu, 70 bine yakın insan öldü.
1970 FIFA Dünya Kupası Meksika'da başladı.

1 Haziran - İki kişilik bir uzay aracı olan Soyuz 9, Sovyetler Birliği'nde fırlatıldı.
4 Haziran - Tonga Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı.
21 Haziran - Brezilya, İtalya'yı 4-1 mağlup ederek Meksika'daki 1970 FIFA Dünya Kupası'nı kazandı.

21 Temmuz - Mısır'daki Asvan Barajı tamamlandı.

17 Ağustos - Venera programı : Venera 7 Venüs'e yapacağı yolculuk için fırlatıldı. Başka bir gezegenin yüzeyinden başarıyla veri aktaran ilk uzay aracı oldu.

4 Eylül - Salvador Allende, dünyada (Şili'de) seçimler yoluyla göreve getirilmiş ilk marksist lider oldu.
18 Eylül - Jimi Hendrix aşırı dozda barbitürat ilaç kullandığı için, uykusunda kusmuğunda boğularak öldü.

8 Ekim - Aleksandr Soljenitsin, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
9 Ekim - Kamboçya İç Savaşı başladı.
15 Ekim - Batum - Krasnodar seferini yapan Aeroflot uçağı kaçırılarak Trabzon'a indirildi. Uçaktaki bir hostes hava korsanları tarafından öldürüldü.

12 Kasım - Doğu Pakistan (bugünkü Bangladeş) ve Hindistan'ın Batı Bengal civarında Bhola Kasırgası gerçekleşti.
25 Kasım - Japonya'da monarşi yanlısı milis örgütü Tatenokai, bir askeri üssü işgal ederek darbe girişiminde bulundu.

15 Aralık - Sovyet Venera 7 modülü Venüs gezegenine iniş yaparak dünyaya veri gönderdi ve başka bir gezegendeki ilk insan yapımı obje unvanını kazandı.

Kitaplara ISBN numaraları verilmeye başlandı.

5 Ocak - Erdal Beşikçioğlu, Türk Aktör
9 Ocak - Lara Fabian, Belçikalı şarkıcı
11 Ocak - Mustafa Sandal, Türk pop müzik şarkıcısı ve besteci
13 Ocak
Mattlan Zackhras, Marshall Adaları'nda Devlet Bakanlığı görevi yapmış siyasetçi (ö. 2017)
Gavin Whittaker, Avustralyalı profesyonel rugby oyuncusu
14 Ocak - Fazıl Say, Türk piyanist ve besteci
21 Ocak - Alen Bokšić, Hırvat futbolcu
28 Ocak - Julia Jäger, Alman oyuncu

3 Şubat - Oscar Cordoba, Kolombiyalı futbol kalecisi
16 Şubat
Serdar Ortaç, Türk pop şarkıcısı, besteci
Angelo Peruzzi, İtalyan futbolcu

7 Mart - Rachel Weisz, Macar asıllı İngiliz aktris
22 Mart - Anja Kling, Alman oyuncu
27 Mart - Mariah Carey, Amerikalı şarkıcı
28 Mart
Vince Vaughn, Amerikalı oyuncu
Laura Badea-Cârlescu, Rumen eskrimci
31 Mart - Aylin Kotil, Türk eğitimci ve siyasetçi

4 Nisan - Yelena Yelesina, Rus yüksek atlamacı
5 Nisan - Yaşar, Türk şarkıcı
14 Nisan - Emre Altuğ, Türk pop müzik şarkıcısı ve oyuncu
26 Nisan - Ümit Sayın, Türk şarkıcı
30 Nisan - Halit Ergenç, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu

11 Mayıs - Ferhat Göçer, Türk şarkıcı ve tıp doktoru
16 Mayıs
Gabriela Sabatini, Arjantinli emekli tenisçi
Chuti Tiu, Çin asıllı Amerikalı oyuncu eski model
17 Mayıs - Giovanna Trillini, İtalyan eskrimci

2 Haziran - Gökhan Kırdar, Türk müzisyen
7 Haziran - Cafu, Brezilyalı futbolcu
13 Haziran - Rivers Cuomo, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
23 Haziran
Bilkay Öney, Alman siyasetçi
Yann Tiersen, Fransız müzisyen

1 Temmuz - Deniz Seki, Türk şarkıcı, besteci ve söz yazarı
3 Temmuz - Aşkın Nur Yengi, Türk pop müzik şarkıcısı
4 Temmuz - Haluk Akakçe, Türk ressam ve iç mimar (ö. 2023)
6 Temmuz - Salim Nizam, Şair, öğretmen ve yazar
25 Temmuz - Rengin, Türk şarkıcı

1 Ağustos - Sibel Can, Türk fantezi müziği şarkıcısı
4 Ağustos - Ron Lester, Ameriklı oyuncu (ö. 2016)
19 Ağustos - Fat Joe, Amerikalı rap müzisyeni
22 Ağustos - Gianluca Ramazzotti, İtalyan oyuncu
31 Ağustos - Nikola Gruevski, Makedonya başbakanı

7 Eylül
Tom Everett Scott, Amerikalı oyuncu
Necmettin İnan, Türk eski futbolcu ve antrenör
8 Eylül
Aisha Tyler, Amerikalı oyuncu, komedyen, yazar, yapımcı ve yönetmen
Timur Taymazov, Ukraynalı halterci
Dimitris İtudis, Yunan basketbol koçu
9 Eylül
Tülay Günal, Türk oyuncu
Cüneyt Mete, Türk oyuncu
11 Eylül - Fanny Cadeo, İtalyan oyuncu ve model
26 Eylül - Igor Boraska, Hırvat kürekçi ve bobsledçi
28 Eylül - Miraç Eronat, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı

3 Ekim - Frank Major, Macar yönetmen
4 Ekim - Olga Kuzenkova Rus çekiç atıcı
25 Ekim - Rafa, İspanyol futbolcu
29 Ekim - Edwin van der Sar, Hollandalı futbolcu

6 Kasım - Joyce Chepchumba, Kenyalı atlet
8 Kasım - Reyhan Karaca, Türk şarkıcı
9 Kasım - Chris Jericho, Kanadalı güreşçi.
13 Kasım - Yuliya Graudyn, Rus atlet

18 Aralık - DMX, Amerikalı rap müzik sanatçısı
22 Aralık
Ömür Gedik, Türk gazete yazarı, sanatçı ve aktivist
Adam Guziński, Polonyalı yönetmen ve senarist
25 Aralık - Demirhan Baylan, Türk müzisyen
27 Aralık - Agnès Evren, Fransız siyasetçi

18 Ocak - Mehmet Mümtaz Tarhan, (d. 1908) eski İstanbul valisi.
25 Ocak - Jane Bathori, Fransız opera şarkıcısı (d. 1877)

25 Mayıs - Christopher Dawson, İngiliz tarihçi (d. 1889)

2 Haziran - Orhan Kemal, Türk yazar (d. 1914)
6 Haziran - Camille Bombois, Fransız ressam (d. 1883)
7 Haziran - Edward Morgan Forster, İngiliz roman, öykü ve deneme yazarı (d. 1879)
8 Haziran - Abraham Maslow, Amerikalı bilim insanı (d. 1908)

19 Temmuz - Banat Batırova, Başkurt milletvekili, Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde Sosyalist Emek Kahramanı unvanını kazanan ilk kadın (d. 1904)
27 Temmuz - António Oliveira de Salazar, Portekizli diktatör (d. 1889)

11 Eylül - Giuseppe Vaccaro, İtalyan mimar (d. 1896)
18 Eylül - Jimi Hendrix, Amerikalı müzisyen (d. 1942)
28 Eylül
Cemal Abdünnasır, Mısır'ın ikinci cumhurbaşkanı, sosyalist lider (d. 1918)
John dos Passos, Amerikalı yazar (d. 1896)

9 Kasım - Charles de Gaulle, Fransız asker ve devlet adamı (d. 1890)

19 Aralık - Aristide Merloni, İtalyan iş insanı ve girişimci (d. 1897)

Rüknettin Güney, Türk mimar. (d. 1904)

Barış – Norman Borlaug
Edebiyat – Aleksandr Solzhenitsyn
Ekonomi – Paul Samuelson
Fizik – Hannes Alfvén, Louis Néel
Kimya – Luis F. Leloir
Tıp – Julius Axelrod, Ulf von Euler, Bernard Katz

1980'ler ("bin dokuzyüz seksenli yıllar" da denir) veya 80'ler ("seksenli yıllar" da denir), 1 Ocak 1980'de başlayan ve 31 Aralık 1989'da sona eren, Gregoryen takviminin içinde bulunan bir onyıl.
Bu zaman dilimi içerisinde görülen, refaha yönelik değişimler yeni endüstri ekonomileri için Batı'nın kültür göçünü, sosyal, ekonomik değişimleri ve genel karışıklıkları ifade eder. Bu süre içerisinde uyuşturucuya karşı küresel bir savaş başlatılır. ABD, otomobil üretimindeki pazarını Japonya'ya ve diğer ülkelere kaptırır. Ucuz işgücü bunu takip etmiş, birçok küresel üretim tekniklerini Meksika, Kore, Tayvan, Çin ve Doğu Avrupa'daki geleneksel üretim kaleleri almıştır. Yeni orta sınıf ekonomiler eski Sovyet Bloku ülkelerinde ve dünyanın diğer bölümlerinde su yüzüne çıkmaya ve radikal dini hareketler Orta Doğu'da kendini açığa çıkartmaya başlamıştır.

Batı dünyası, Ronald Reagan'ın ABD başkanı, Helmut Kohl'ün Almanya şansölyesi, Brian Mulroney'in Kanada başbakanı ve Carlos Salinas de Gortari'nin Meksika başkanı seçilmesi ile sağ görüşlü politikacılar ve yükselen neoliberalizm arasındaki rekabete şahit olmuştur.
Doğu dünyasında ise komünist devletlerin hâkim ekonomilerinin zor duruma düşmesi, Polonya, Macaristan, 1989 Çin Tiananmen meydanı ayaklanması, Çek devrimi gibi birkaç komünist rejimin çökmesi veya çökertilme girişimleri ve Varşova Paktı ile Romanya'daki diktatörlük ve Orta ve Doğu Avrupa'daki diğer komünist rejimlerin dönüşümleri, komünist rejimlerde SSCB’deki perestroyka ve glasnost rejimleri gibi yenilikçi politika dalgalarıyla sonuçlandı. Bu, 1980 sonları devletlerin sonbaharının mor geçişi olarak adlandırılır. 1989’da Varşova Paktının dağılmasıyla, Sovyet Birlikleri batı dünyası ile olan düşmanlıklarını terk ettiklerini açıklamış ve böylece Soğuk Savaş bitmiştir. Bu değişimler 1990'lar ve 21. yüzyılda da hissedilmeye devam edilecektir.
Birçok 3. dünya ülkesi, özellikle Afrika ülkeleri, 1980'lerde geniş bir borç krizine şahit olmuşlardır.
1980'ler ayrıca 1970 ve 1990'larda dahi olmayan bir nüfus patlamasına sahne olmuştur. Bu büyüme, sadece gelişmekte olan bölgelerde değil, batı milletlerinde de görülmüştür. Nüfus artışı özellikle Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya’da çok hızlıydı ve yıllık artış oranı %4’e yakın olmaktaydı.

Uyuşturucuyla savaş Ronald Reagan tarafından 1970'lerde uyuşturucu kullanımının artmasından dolayı ABD’de kuruldu. Reagan yönetimi tarafından cezalar uygulansa da, uyuşturucu kullanımı devam etti ve Crack kokain gibi ülkede yeni uyuşturucu türleri de türedi.
Çalışma hayatında kadının yeri hızla arttı. 1970'lerdeki eğilim devam etti ve ingilizce konuşan toplumlardaki kadınlar kendilerine "Mrs." veya "Miss" demek yerine "Ms." demeyi tercih etmişlerdir. Benzer bir durum Almanya’da da yaşanmıştır, evli olanları diğerlerinden ayırmak için "Frau" ve "Fräulein" kelimeleri kullanılmıştır. Çoğu batı ülkesinde, kadınlar evlilik sonrasında da doğumdaki soyadlarını kullanmaya devam etmişlerdir; Kanada’da evlilikten sonra kadının soyadını değiştiren yasanın uygulanmasına son verilmiştir.
Sigaranın sebep olduğu sağlık sorunlarına itirazlar batı ülkelerinde artış göstermiştir.
Güney Afrika’daki beyaz azınlığa karşı olan kurallara dikkat çekilmiştir.
Çoklu otoriter komünist rejimlere karşı doğu ülkelerinde demokrasinin hazırlayıcısı kültürel tutumlar baş göstermiştir.
1986’daki Çernobil Kazası sonrasında nükleer güç kurulumuna karşıtlık artmıştır.
Çevre meseleleri daha dikkatli ele alınmaktadır. Batı Avrupa ülkeleri, yağ kullanımını azaltmak, çöpleri yeniden işlemek ve su ve enerji tüketiminde tutumlu davranılmasını sağlamak için "yeşil dostu" politikalar izlemeye başlamışlardır.
LGBT hakları Batı dünyasında hızla kabul edilir olmuştur. Özellikle medya ve sanat dünyasından ünlü gay figürlerin çıkması (Boy George, Holly Johnson vb.) bunda etkilidir.

1980'lerin kültürü tüm dünya çapında benzer etkiler göstermiştir, şöyle ki; Amerika'daki "Seksenler" ile Avrupa ve Asya'daki "Seksenler" benzerdi.

1980'lerin başlarında, atari oyunlarındaki bilgisayar görüntülerinin ilk nesli ünlü Space Invaders atari oyununu yaratıldı (ilk piyasaya sürülüş 1978), daha sonra bunu Pac-Man, Donkey Kong ve Frogger izledi. Bu onyılın sonuna doğru, oyun konsolları atarileri geçmeye başladı. Japon Famicom 1985 yılında Amerikan halkına Nintendo Eğlence Sistemleri (NES) olarak tanıtıldı ve insanların video oyunlarına olan ilgisinin yeniden artmasını sağladı.
Bilgisayar teknolojisi kültürlerin esas görüşlerine girmeye başladı ve ilk olarak Tron (1982) ve WarGames (1983) filmleriyle sinemada bilgisayar teknolojisi kullanılmıştır. CGI özel efektlerinin yerleşmesiyle de film yapımcılığında büyük etkiler oluştu.
Rubik Kübü, Lahana bebekler, "Baby on Board" işaretleri, Teddy Ruxpin ve Trivial Pursuit Amerikan ve İngiliz halkının ilgisini çekmeyi başardı. Rubik Kübü 1980'leri anlatan bir sembol olarak sıkça kullanılmaktadır.
Şirinler, Gökkuşağı Brite, Çilekli Gevrek, Ayı Yogi, Benim Küçük Ponyim, GI Joe, Garfield, He-Man ve Evrenin Hakimleri, Thundercats, Voltran ve Otorobotlar gibi çizgi film karakterleri ortaya çıktı ve ticari olarak da kullanılmaya başlandı, böylece 1980'lerde büyük bir moda yaratıldı. Bu karakterlerin birçoğu yirmi yıl sonra yenilenmiş yüzleriyle yeniden ekranlarda görünmeye başlandılar.
Savaş sanatları ve Ninja düşkünlüğü, Kuzey Amerika'da Kung Fu ve Ninja filmlerinin artmasını sağladı. Karate Çocuk büyük etkiler yaratan bir film oldu ve karateye olan ilgiyi de artırdı. Kendi stillerinde savaş sanatları uzmanlarının çıkmasıyla "McDojo" ve "Bullshido" teknikleri önem kazandı. 1980'lerin sonlarına doğru Ninja Kaplumbağalar çizgi film kahramanları geniş kitlelere hitap eden ve pazarlama aracı olan bir popüler kültür harikası olmuşlardır.
"Raybans" veya güneş gözlükleri, Nike tenis ayakkabıları, Members Only ceketleri, erkek şortları ve fanilaları genç aktif neslin "mutlaka giyilmesi gereken" parçaları haline gelmiştir.
Aerobiğin ünü önemli derecede artmıştır. Bu heves videolarda, modada ve müziklerde yer alma derecesine ulaşmıştır, örneğin Olivia Newton-John'un (Let's Get) Physical klibi, bir dönemin modasına ilham veren 1983 yapımlı Flashdance filmi ve popüler Jane Fonda idman videoları aerobiğin yer aldığı birtakım örneklerdir.
MTV, Sadece müzik yayını yapan televizyon kanalı, 1981 yılında ABD'de kuruldu.
1980'ler boyunca ABD'de Avustralyan pop kültürü yeni etkiler yarattı ve kıtanın kültürünün daha iyi tanınmasını sağladı. Bunlara örnek olarak, Olivia Newton-John, Jacko ve Yahoo Dizileri, INXS, Midnight Oil ve Men at Work müzik grupları, Crocodile Dundee ve Mad Max filmleri, Roos ayakkabı markası ve moda bölümünde Koala Blue zinciri ve ayrıca "shrimp on the barbie" ve Foster's Lager lezzetleri verilebilir.
Rap müzik, Beat Street, Breakin' ve Breakin' 2: Electric Boogaloo gibi breakdans filmleri sonucunda kültürü ciddi biçimde etkilemeye başladı. Boom kutuları, özellikle breakdans ve daha içlerdeki kentlerin müzik dinleyicileri arasında oldukça yaygınlaşan, hayatın önemli bir aleti haline gelmiştir. "Breakdans savaşları" sokak savaşlarına alternatif olarak daha barışçıl bir mücadele yöntemi olmuştur ve aynı zamanda müzik kliplerinde de kullanılmıştır.
ABD'de, Latin izleyicilere müzik ve showlar sunmak amacıyla İspanyolca dilinde iki büyük televizyon ve radyo istasyonu kuruldu (Univision-1985 ve Telemundo-1986) ve bunların genel yaygın olan medya alışkanlığını kırdığı düşünüldü.
De Lorean ilk olarak 1981 yılında çıktı ve 1983 yılında iflasını ilan etmeden önce üç yıl boyunca üretildi. Bu araba daha sonra 1985 yılında Geleceğe Dönüş filminde kullanılmasıyla üne kavuşmuştur.

Moskova’daki 1980 Yaz Olimpiyatları, 1979’da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali dolayısıyla ABD ve diğer 64 ülkenin düzenlediği protesto nedeniyle engellenmiştir. Los Angeles’taki 1984 Yaz Olimpiyatları ise, Moskova’daki 1980 Yaz Olimpiyatları'ndaki ABD ve diğer ülkelerin düzenlediği protestoya cevaben Sovyetler Birliği, diğer Doğu Bloku ülkeleri ve müttefikleri tarafından boykot edilmiştir.
1984 Kış Olimpiyatları Saraybosna, Yugoslavya (şimdiki Saraybosna, Bosna-Hersek)'te düzenlenmiştir. Yugoslavya Olimpiyatları düzenleyen ikinci komünist ülke olmuştur, fakat 1980'de Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi batı ülkelerinden herhangi bir boykot gelmemiştir.
Jamaika Millî Kızak Takımı Kanada'daki 1988 Kış Olimpiyatlarında her dönem artık klişe olmuş şekilde yalnızca sürekli kış yaşayan kuzey ülkelerinin etkili olabildiği kış olimpiyat oyunlarında kendilerinden beklenmeyen bir iyi performans sergileyerek dünyayı şaşırtarak medyanın ilgi odağı oldular. 1988'deki Jamaika kızak takımının yaşadığı olaylardan esinlenilerek beş yıl sonra Disney’in yapımcılığında Cool Runnings filmi yapılmıştır. 1986 sezonunda bir dizi ölüm ve sakatlıktan sonra FIA, Grup B müsabakalarını yasaklamıştır.

Tüm modern dönemlerde olduğu gibi, bilindik kültürde 80'ler modası, farklı çağlardan farklı trendleri birleştirmekteydi. Bu yönelim de modanın ilerlemesine yardımcı olmuştur. 80'lerin belirteci haline gelmiş en tutucu ve en erkeksi moda görünümü, geniş kullanım alanına sahip omuz vatkalarıydı.
70'lerin moda silüeti arka tarafı gevşek ve üstten daha geniş giysilerle özdeşleşirken, bu moda türü 80'lerde tamamen değişerek hem erkek hem de kadınlarda gevşek gömlekler ve daha sıkı ve dar pantolonlara dönüşmüştür. Erkekler, insanlara zenginliklerini sergileme eğilimlerinin bir sonucu olarak güçlü takım elbiseler giymeye başladılar. Giyim markaları bu dönemde inanılmaz derece önem kazandılar. Ralph Lauren ve Calvin Klein markaları bunların önde gelenlerindendi.
ABD’de Madonna "Material Girl" olarak anılmaya başlandı ve birçok genç kız onun modasına ayak uydurmaya gayret gösterdiler. Ünlü film Flashdance (1983) genel olarak halk içinde sweatshirtlerin tanınmasını sağladı. TV dizileri olan Dallas ve Dynasty'de benzer etkiyi bırakmışlardır.
Siouxsie ve The Banshees grubunun solisti Siouxsie, punk öncesi 80'ler Gotik modasına ilham kaynağı olmuştur.
Yeni Romantik ya da yeni romantisizm, gençler a

1990'lar ("doksanlar" olarak telaffuz edilir, "90'lar" olarak kısaltılır), 1 Ocak 1990 tarihinde başlayan ve 31 Aralık 1999 tarihinde biten Miladi takvimin on yılıdır.
Kültürel olarak 1990'lar, 2000'li ve 2010'lu yıllara kadar çok kültürlülüğün ve alternatif medyanın yükselişiyle karakterize edilir. Grunge, çılgın sahneler ve hip hop gibi hareketler, kablolu televizyon ve World Wide Web gibi o zamanlar yeni olan teknolojilerin yardımıyla bu on yıl boyunca tüm dünyada gençlere yayıldı.
Neoliberalizm yoluyla sermaye piyasalarının kitlesel hareketliliğinin devam etmesi, 1945 yılından 1991 yılına kadar süren Soğuk Savaş'ın sona ermesi, İnternet gibi yeni medyanın on yılın ortasından itibaren yaygın olarak çoğalmasının başlangıcı gibi faktörlerin bir kombansiyonu, hükûmete karşı artan şüphecilik ve Sovyetler Birliği'nin dağılması, dünya genelinde ve ülkeler içinde ekonomik ve siyasi gücün yeniden hizalanmasına ve yeniden konsolide edilmesine yol açtı. 1997-2000 yılları arasındaki dot-com balonu, 2000 ile 2001 yılları arasındaki çöküşünden önce bazı girişimcilere zenginlik getirdi.
1990'larda, World Wide Web, ilk gen tedavisi denemesi ve ilk tasarlanmış bebekler 1990'lı yıllarda ortaya çıkan ve on yıl boyunca geliştirilip üzerine inşa edilen teknolojilerde aşırı ilerlemeler görüldü.
Afrika, Balkanlar ve Kafkasya'da meydana gelen Ruanda Soykırımı ve Srebrenitsa Katliamı'na yol açan etnik çatışmalar meydana geldi. Oslo Anlaşması'nın ilerlemesine İsrail ile Arap devletleri arasındaki herhangi bir gerilimin çözümüne dair belirsizliğini korudu, ancak Kuzey İrlanda sorunu, Hayırlı Cuma Anlaşması ile sona erdi.
Bu on yılda piyasaya sürülen video oyun konsulları arasında Super Nintendo/Super Famicom, Neo Geo, Atari Jaguar, 3DO Interactive Multiplayer, Sega Saturn, PlayStation, Nintendo 64 ve Dreamcast; taşınabilir oyun konsolları arasında Game Gear, Atari Lynx ve Game Boy Color yer aldı ve çok satıldılar. Super Mario World en çok satan konsol video oyunuyken, Pokémon Red ve Blue en çok satılan taşınabilir video oyunuydu.

1990'larda Kongo Savaşları patlak verdi:
Birinci Kongo Savaşı, Ekim 1996'dan Mayıs 1997'ye kadar Zaire'de yaşandı. Bu savaş sonucunda Mobutu Sese Seko'nun 32 yıllık iktidarı sona erdi. Zaire, Kongo Demokratik Cumhuriyeti olarak yeniden kuruldu.
İkinci Kongo Savaşı, Ağustos 1998'de başladı ve Temmuz 2003'e kadar sürdü.

İran-Irak Savaşı'ndan sonra Irak ciddi bir borç batağı içine girdi. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, Kuveyt'i petrol fiyatlarını düşürmekle suçladı. Sonuç olarak Kuveyt işgal edildi. Birleşmiş Milletler bu işgali kınadı ve ABD öncülüğündeki koalisyon gücü Kuveyt'i kurtarmak için Çöl Fırtınası Harekatı'nı başlattı. Bu harekât sonucunda Irak Silahlı Kuvvetleri Kuveyt'ten çıkarıldı. 2003 yılında ise Irak işgal edildi.
Çeçen Savaşları yaşandı:
1994 yılında Birinci Çeçen Savaşı başladı. Rus askerleri Çeçenistan'ın kontrolünü ele geçirmek için operasyon başlattı. Çeçen milislerin uyguladığı taktikler Rus askerlerini yıldırdı ve Ağustos 1996 tarihinde savaş sona erdi.
Eylül 1999 tarihinde bu sefer İkinci Çeçen Savaşı başladı. Bu savaş sonucunda Nisan 2009'da Çeçenistan'da kontrol sağlandı.
Mayıs 1999 tarihinde Pakistan Silahlı Kuvvetleri, Keşmir'e gizlice asker gönderdi. Bunun üzerine Kargil Savaşı başladı. Bu savaş bir fiyaskoyla sonuçlandı, Pakistan bölgeden askerlerini çekmek zorunda kaldı.
Yugoslav Savaşları başladı:
On Gün Savaşı'ndan sonra Slovenya bağımsızlığını ilan edince savaş başladı.
Hırvatistan Savaşı sonucunda Hırvatistan bağımsızlığını kazandı.
Bosna Savaşı esnasında yaşanan Srebrenitsa Katliamı'nda 8370 kişi öldü. Srebrenitsa Katliamı'nda öldürülenler hâlâ defnedilmektedir.
Kosova Savaşı esnasında NATO uçakları Yugoslavya'yı bombaladı.

Ekim 1990'da başlayan Ruanda İç Savaşı sırasında Ruanda Soykırımı yaşandı. Soykırım sırasında 800 bine yakın insan öldü.
Cezayir İç Savaşı başladı.
Etiyopya İç Savaşı başladı.
Tacikistan İç Savaşı başladı.

1991 Sovyetler Birliği darbe girişimi
1993 Azerbaycan darbesi
1993 Rusya anayasa krizi
1995 Azerbaycan darbe girişimi
28 Şubat süreci (Postmodern darbe)

1993 Dünya Ticaret Merkezi saldırısı
Markale katliamları
AMIA saldırısı
Srebenitsa Katliamı
Oklahoma City saldırısı
1998 ABD büyükelçilikleri saldırıları

Namibya
Yugoslavya'nın bölünmesi (Hırvatistan, Slovakya, Bosna-Hersek, Makedonya, Sırbistan, Karadağ)
Eritre
Çekoslovakya'nın bölünmesi (Çekya ve Slovakya)
Palau
Doğu Timor
Sovyetler Birliği'nin dağılması (Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Belarus, Estonya, Letonya, Litvanya, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna, Özbekistan)

@ ya da okunuşu ile kuyruklu a, bir İnternet simgesi. Genelde "et" olarak seslendirilir. İnternetle birlikte, günümüzün sık kullanılan simgelerinden biridir.
1674'te İsveç mahkemesi ile "magistrate" arasındaki bir protokolde Fransızcadaki "Fransızca: à" sesini veren harfin yerine "@" işaretinin kullanıldığı görülmektedir.
Bu işaret klavyede Q tuşu (F klavyede F tuşu) ve ALT GR veya ctrl ve alt tuşlarına birlikte basılarak ya da ALT tuşuna basılı tutularak nümerik klavyeden 64 rakamı girilerek yazılır. En yaygın kullanıldığı yer e-posta adresleridir, kullanıcı ve elektronik postanın gideceği posta sunucusunun adlarının birbirinden ayrılmasına yarar.
Konuşma diline İngilizcedeki okunuşundan (at: ...da) olarak geçmiştir. İngilizcede bir adresin bulunduğu sunucuyu bildirmek anlamında "adım@xsunucusu.com" (xsunucusu'nda adım) denmesinden ileri gelmiştir.
Yaygın olan bir söylentiye göre, deniz ticaretinin yoğun olduğu yüzyıllarda büyük Portekiz ticari filolarında kullanılan bu işaret, daha sonra bilgi aktarımının bir simgesi olarak internete özgü duruma gelmiştir.
Amerika'da yapılan bir ankette e-posta adreslerinde adla sunucu adı hangi işaretle ayrılsın diye sorulduğunda $ yerine @ seçilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Kuyruklu a ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Web arama motoru veya internet arama motoru, web'de sistematik bir şekilde internet kullanıcılarının istedikleri bilgilere anında erişebilmek için sıkça kullandıkları bir yazılım türüdür. Birincil işlevi internette veya internetin bir kısmında bulunmuş olan verileri bir araya getirmek ve raporlamaktır. Arama sonuçları genellikle satırlara ayrılmış sonuç sayfaları şeklinde sunulur. Bulunan bilgiler arasında web sayfası bağlantıları, görseller, videolar, infografikler, yazılar, akademik makaleler ve diğer dosya türleri yer alabilir. Arama motoru, çıktı olarak elde edilmiş kayıtlar ve bilgilerin hepsini birbiriyle karşılaştırarak sorgulayan, bir sorgunun kabul edilebilmesi için gerekli faaliyetleri gerçekleştiren, elde edilen verilerin performanslarının en yüksek olmasını amaçlayan bir sorgulama ve bulma mekanizmasıdır. Bazı arama motorları, veri tabanlarında ve kamuya açık dizinlerde bulunan bilgileri de indeksler. Bu noktada toplanan veriler, web sitesi URL'sini, web sitesinin içeriğini açıklayan bazı anahtar kelimeleri veya anahtar kelime gruplarını, web sayfasını oluşturan kod yapısını ve web sitesinde verilen bağlantıları içerir. Arama motorları, insanlar tarafından derlenen web dizinlerinin aksine, "örümcek" denilen botlar tarafından toplanan bilgileri belirli bir algoritma yardımıyla gerçek zamanlı olarak yansıtabilirler. Ve de günümüzde World Wide Web ile çok iyi bir hale gelen arama motorları, giderek profesyonelleşmeye devam etmektedir. 

İlk arama motoru 1990 yılında bir üniversite öğrencisi olan Alan Emtage tarafından Archie adıyla kuruldu. İngilizce "archive" kelimesinden türemiştir. Bu arama motoru insanların aradıkları dosyaları bulmaya çalışıyordu. Popüler olmaya başladığında Minnesota Üniversitesi'nden Mark P. McCahill, "www.archie.com"un karşısına 1991'de Veronica (Very Easy Rodent-Oriented Net-wide Index to Computerized Archives)'yı çıkardı. Çok geçmeden aynı amaçla Jughead (Jonzy's Universal Gopher Hierarchy Excavation And Display) de kuruldu. İkisi de Dosya aktarım iletişim kuralı çerçevesinde çalışıyordu.
Haziran 1993'te Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Matthew Gray, bir indeks adı oluşturmak için kullanılan ve "Wandex" adıyla anılan ilk internet botunu üretti. Sonra Kasım 1993'te kurulan ve internet botu olmayan Aliweb arama motoru, web sitelerinin bilgilerini kullanarak oluşturulmuş ilk arama motoru oldu.
Aralık 1994'te web sayfalarını bulmak amacıyla kendi içerisinde dizin oluşturan ve tasarlanan sorgu programına arayüz ve bir web formu olarak kullanılabilen JumpStation arama motoru oluşturuldu. Bir ilk olan "tam metin" (full text) tarayıcı arama motoru olan WebCrawler, 1994 yılında Crawler tabanlı tarama özelliği olan ilk ticari arama motoru WebCrawler Washington Üniversitesi'nde geliştirildi. Önceki arama motorlarının aksine; herhangi bir web sayfasını, her kelimesi için herhangi bir kullanıcının aramasına izin veriyordu. Ayrıca yine 1994 yılında Carnegie Mellon Üniversitesi'nden Dr. Michael Mauldini tarafından üretilip satışa çıkan Lycos, büyük bir ticari çaba oldu. Kısa bir süre sonra; Magellan, Excite, Infoseek, Inktomi, Northern Light ve AltaVista dahil pek çok arama motoru internet ortamında görücüye çıktı ve popülerlik için birbiriyle yarıştı. Ancak bunların içinde bulunan, David Filo ve Jerry Yang'ın kurduğu Yahoo!, insanların ilgisini diğerlerinden çok çekerek web sayfalarını bulmanın en popüler yolu olarak kullanılan arama motorları arasında yer aldı.
Arama motorlarına 1990'ların sonlarına kadar büyük çapta bir yatırım yapılmadı. Ancak o yıllardan itibaren büyük şirketler ortaya çıkan bu yeni arama motorlarından kazanç elde etmeye başladı. 1998 yılında Google'ı kuran Larry Page ve Sergey Brin, PageRank adlı teknolojilerini satmak istediler ancak alıcı çıkmadı. İnternet ağındaki her sayfayı puanlayan bu sistem; o sayfaya ne kadar çok link verildiyse ve link veren yerlerin puanı ne kadar çoksa, söz konusu sayfaya da o kadar çok puan verme mantığına dayanıyordu. Google'ın sahipleri bu teknolojiyi satamayınca büyüme kararı aldılar ve 35 milyon dolar yatırım kredisi de alınca 1999'da Google Search'ü kurdular. 2000'li yıllarda öne çıkan Google arama motorunun ardından kısa sürede gelişip 2000 yılında Google Araç Çubuğu çıkaran ekip, 2004 yılında kütüphanelerdeki binlerce kitabı Google Book Search adıyla aramaya açtı ve 1 GB kapasite ile Google Mail yani Gmail hizmetini başlattı. Google 2007'nin sonları itibarıyla, en popüler web arama motoru olarak dünya çapında tanınıyordu.
Bu alanda ABD'li şirketlerin (Google, Bing, Yahoo vd.) hakim olmasına karşı, zamanla bazı ülkelerde alternatif arama motorları da ortaya çıkmaya başladı: Yandex (Rusya), Baidu (Çin), Seznam (Çekya), t-online (Almanya), Virgillio (İtalya), Vinden (Hollanda), Naver ve Daum (Güney Kore), Vuhuv (Türkiye). Fakat bunlar ABD'li şirketlerin pazar payını yakalamayı ve geçmeyi şimdiye dek ancak Rusya, Çin, Çekya ve Güney Kore'de başarabildiler.

Google 1998 yılında kendi algoritmasını geliştirerek daha güvenilir ve daha hızlı sonuçlar getirebilen bir arama motoru olma iddiasıyla mevcut arama motorlarına rakip olarak piyasaya sürülmüştür. Google sadece sitelerde geçen kelimeleri endekslemekle kalmayıp, diğer sitelerin o siteye verdikleri link, insanların siteye bağlanma sayısı gibi verileri de kullanarak, listelenen sonuçların daha güvenilir olmasını sağlamaya çalışmıştır. Kurulduğu günden bu yana Google endeksleme algoritmasını sıklıkla güncelleyerek, daha hızlı ve daha güvenilir sonuçlar sağlamaya yönelik iyileştirmeler yapmaktadır. Google, bugün kullanıcıların İnternet üzerinden arama yapmak için en çok kullandığı araç konumuna gelmiştir.

İnternette bilgiye ulaşmada en hızlı ve önemli olan arama motorları kullanımı üzerine yapılan çalışmalar kullanıcıların arama sonuç sayfalarının ilgilenme oranının çok azaldığını göstermiştir. Web sitesi sahipleri için de site linklerinin sonuç sayfalarında ilk sırada olması daha çok site ziyaretçisi anlamına gelir. Web sitelerinin ziyaretçi trafiğini artırmak için sitelerinin linklerinin arama motoru tarafından hızlıca dizine indekslenmesini sağlayan ve indekslenen linklerin, arama motorlarının kısaca ulaşmasını sağlar. PageRank bir internet sayfasının önemini, kendisine kaç bağlantı verildiğine ve bu bağlantıların önem  düzeyine bakarak değerlendiren Google'ın temel algoritmasıdır. PageRank, bir kullanıcı davranış modeli olarak düşünülmüştür. Burada kendisine rastgele bir internet sayfası verilmiş ve sayfadaki bağlantıları tıklayıp, asla geriyi tıklamayan, ancak sonunda sıkılıp, başka bir rastgele sayfadan devam eden bir rastgele sörfçü varsayılmıştır. Bu rastgele sörfçünün bir sayfayı ziyaret etme olasılığı PageRank sayesinde oluşturulur ve kendine yeni bir yol çizer.

Arama motoru optimizasyonu, arama motorlarının içeriğinizin kullanıcılarının ihtiyaçlarını alakalı arama sorguları için karşıladığına inanmasını sağlayacak bir biçimde bilgi yayınlama sanatı ve bilimidir.
“Arama Motoru Optimizasyonu”, web sitesinin, bilinen aramalar için arama motorlarındaki (başta Google olmak üzere) sonuçlarda, birinci sıralarda ve birinci sayfada yer alabilmesi için yapılan işlemlerdir. İnternet kullanıcılarının %90'ı arama motorlarını, çevrimiçi bilgiye ulaşabilmek amacıyla kullanmaktadır. Bu nedenle de internet sayfasının arama motorundaki en iyi 20 sonuçtan biri olması bulunabilirlik açısından çok önemlidir. Spor kulübü mağazalarının rakipleri olması nedeniyle arama motoru sonuçlarında web siteleri daima öncelikli olarak yer almaktadır.
Bu, web sitenizin tüm unsurlarının yüksek arama motoru sıralaması elde etme hedefi ile oluşturulduğu anlamına gelir. Bu öğeler şunları içerir: Giriş ve çıkış sayfaları Sayfa başlıkları Site içeriği Grafikler Web sitesi yapısı Bununla birlikte, bu öğelere ek olarak, anahtar sözcükler, bağlantılar, HTML ve meta etiketleme gibi şeyleri de göz önünde bulundurmanız gerekir. Sayfanızın tüm öğelerini arama motoru dostu olacak şekilde optimize ettikten sonra bile dikkate alınması gereken başka şeyler vardır. Örneğin, web sayfalarınızda tüm doğru tasarım unsurlarına sahip olabilir ve yine de nispeten düşük bir arama motoru sıralamasına sahip olabilirsiniz. Reklam kampanyaları ve güncelleme sıklıkları gibi faktörler de SEO çabalarınızı etkiler. Bütün bunlar, arama motoru optimizasyonu kavramının tek bir öğeye dayanmadığını gösterir. Bunun yerine, arama motoru optimizasyonu birçok unsur ve stratejiye dayanmaktadır. Ve bu, web sitesi yayınlandıktan sonra iş bitmez ve sürekli olarak devam eder. SEO, web sitenizin oluşturduğu trafiği en üst düzeye çıkarmak için yaşayan, nefes alan bir kavramdır ve çünkü bu, sürekli hareket eden bir hedef olduğu anlamına gelir.
Kısaca arama motoru optimizasyonu, arama motorunun birçok seçenek arasından gerekli bilgileri bulmasını sağlamak, daha optimize edilmiş verileri bulmasına yardımcı olmaktadır. Web arama motorlarının algoritmalar aracılığı ile kullanıcı yerine karar verme mekanizması ise "Bilişimsel Erişim" veya "Makine teknolojisi" olarak adlandırılır. Başka bir deyişle verilerden bilgi madenciliği yapmaktır. Arama motoru optimizasyonu (SEO) çok genel bir terimdir. Hepsini bir anda anlamak biraz güçtür. Arama motoru optimizasyonu, aslında web sitenizi arama motoru sıralamalarınızı en iyi seviyeye çıkarmak için kullanılan tasarım bilimidir. Arama Motoru Optimizasyonu, site içi ve site dışı diye ikiye ayrılır. Site içi SEO için yapılması gereken işlemler vardır. Bunlar: Özgün içerikler, seflink yapısı, title (başlık) kullanımı, description (açıklama), h etiketleri, sayfa yüklenme hızı vb.

Özgün İçerikler, yararlı ve özgün içerik oluşturmak web siteleri için ciddi bir önem taşımaktadır. Özgün içerik kullanıcılara ilk bilgiyi veren ya da ilk bilgiyi özgü veren içerik demektir.
Seflink Yapısı, sitelerin URL formatında yapılan kullanıcıların daha tanıdıkları çalışmalardır. Sef (search engine friendly) arama motoru dostu URL yapısı anlamına gelmektedir. Web sitesi metin sayfasında URL'de anahtar kelime geçiren bir URL yapısı kullanılır.

Avast Antivirus, bir antivirüs yazılımıdır ve Avast Software tarafından geliştirilmiştir. Yazılımın ilk sürümü 1988 yılında yapılmıştır.
Avast Antivirüs uygulaması En iyi PC ve Mac güvenliği ödülleri dalında; En İyi Ücretsiz Kötü Amaçlı Yazılım Koruması (2020), Olağanüstü Güvenlik Ürünü (2021) ve En İyi Ürün (2021) ödüllerini almıştır. Aynı zamanda Google Play ve App Store gibi mobil uygulama yükleme servislerinde 4,5/5 gibi yüksek bir değerlendirme puanına sahiptir.
2020 yılında Dünyanın dört bir yanında 400 milyondan fazla kullanıcıya hizmet veren ücretsiz Antivirüs programı Avast'ın kullanıcı verilerini sattığı belirlendi. Buna göre Avast'ın yan kuruluşu olan Jumpshot adlı firma, toplanan kullanıcı verilerini dünyanın en büyük şirketlerine para karşılığı vermiştir.
Diğer Antivirüs programları ile ortak bir istihbarat havuzu yani üçüncü parti istihbarat kullanır.
Temel olarak son kullanıcıyı hedef alan virüs türlerine karşı etkinlik gösteren Avast Antivirüs ekonomik krizden sonra satılmıştır.

Virüslerin yanı sıra diğer zararlıları da tespit edebilen yazılımın bulduğu zararlılardan bazıları şunlardır:

Spyware
Adware
Malware
Trojan

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi veya Fransızca adı olan Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire'in kısaltmasıyla CERN, İsviçre ve Fransa sınırında yer alan, dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarını yöneten araştırma kuruluşudur. 1954 yılında 12 ülkenin katılımıyla kurulmuş olan CERN'in 23 tam üyesi vardır. İsrail, Avrupa dışında yer alan tek tam üyedir. Türkiye, ortak üye statüsündedir.

CERN'de yüzlerce bina ve 30000 personel (fizikçiler ve destek personeli) bulunmaktadır. Bu personelden 100 kadarı kuramsal fizikçilerdir. Diğerleri ise, çeşitli kuramların araştırıldığı deney düzeneklerinin projelerini hazırlayan, yapımını sağlayan ve deneyleri yürüten deneysel fizikçiler ve mühendislerdir. CERN'in kendi personeline ek olarak dünyanın yüzden fazla ülkesinden yaklaşık 10000 kadar fizikçi ve mühendis de CERN'de yer almaktadır.

1973: Gargamelle'de nötr akım bulundu.
1983: W ve Z bozonları UA1 ve UA2 deneylerinde bulundu.
1995: PS210 deneyinde ilk anti hidrojen atomları üretildi.
1999: NA48 deneyinde CP simetrisi bulundu.
2010:38 Antihidrojen atomu saniyenin 6'da 1'i boyunca kapana kıstırıldı.
2011: Antihidrojen atomları 15 dakika (~1000 sn) boyunca tutuldu.
2012: Higgs bozonuna benzeyen 125 GeV/c2 kütlesinde bir bozon tespit edildi.
CERN'de en önemli yer, yeraltındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) denilen parçacık hızlandırıcılarının, olduğu bölgedir. Tarım arazisinin altında kilometrelerce uzanan dev makinelerde proton denilen atom parçacıkları yahut atom çekirdekleri birbirleriyle çok yüksek hızlarda çarpıştırılırlar. Örneğin özel görelilik kuramına göre LHC'deki protonlar ışık hızının %99,999998'sine kadar hızlanınca protonun kütlesi de 7000 katına (7 TeV) çıkacaktır. 1956'da kurulan 28 GeV'lik eşzamanlı proton hızlandırıcısından sonra 1976'da da 450 GeV'lik bir başka hızlandırıcı daha kullanıma girdi. 1981'de geliştirilerek çarpışma halkası olarak kullanılabilecek duruma getirilen bu cihazdan bugün, dönüşümlü olarak parçacık hızlandırıcısı ve çarpıştırıcı olarak faydalanılmaktadır. Çarpışmalar ile bazı kısa ömürlü yeni madde biçimleri bu arada parçacık fizikçilerinin ilgilendiği W ve Z parçacıkları ortaya çıkarılmıştır. CERN, Avrupa'nın fizik alanında Amerika ve Rusya ile yarışa girmesini sağlamıştır.

Kurucu ülkeler: (1954'ten) 

 Belçika
 Danimarka
 Almanya
 Fransa
 Yunanistan
 İtalya
 Norveç
 İsveç
  İsviçre
 Hollanda
 Birleşik Krallık
 Yugoslavya (1961 yılına kadar)
Sonradan katılan ülkeler:

 Avusturya 1959
 İspanya 1961
 Portekiz 1985
 Finlandiya 1991
 Polonya 1991
 Macaristan 1992
 Çekya 1992
 Slovakya 1993
 Bulgaristan 1999
 İsrail 2014
 Romanya 2016
 Sırbistan 2019
Ortak (asosiye) üyeler:

 Türkiye 2015
 Pakistan 2015
 Ukrayna 2016
 Hindistan 2017
 Litvanya 2018
 Hırvatistan 2019
Gözlemci üyeler ve uluslararası kurumlar: Avrupa Komisyonu, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Rusya, UNESCO.

ATLAS deneyi

Resmi sitesi26 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CERNTR - Türk CERN Kullanıcıları 5 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hızlandırıcı Merkezi (THM) Projesi 5 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ağ Tarafsızlığı (aynı zamanda İnternet Tarafsızlığı olarak da geçmektedir. Literatürde net neutrality, network neutrality veya Internet neutrality olarak geçmektedir), kavramı internet servis sağlayıcıları veya devlet'in internet üzerindeki verilere eşit davranması ilkesine dayanır. Daha açık bir ifadeyle, internet üzerindeki hiçbir verinin, kullanıcının, içeriğin, sitenin, uygulamanın, platformun vs özel olarak bir politikayla, kanunla, kuralla kontrol edilmemesi ilkesine dayanır.

Google ağ tarafsızlığının ünlü bir destekleyicisidir. Google'ın İnternet Tarafsızlık Rehberine göre; 

Ağ tarafsızlığı; İnternet kullanıcılarının, gördükleri içerikleri ve İnternet'te kullanılan uygulamaları kontrol edebilmeleri prensibidir. İnternet ilk günlerinden beri bu tarafsızlık ilkesine göre faaliyet göstermektedir. Temelde bu tarafsızlık ilkesi İnternet'e eşit erişim hakkındadır. Bizim görüşümüze göre geniş bant taşıyıcıları, rekabet uygulamaları ve içeriklerine karşı ayrımcılığa neden olmaması için pazar gücünden izin almadır. Yalnızca telefon şirketleri, müşterilerini kimi, niçin arayacaksa izin almadan yapmalıdır. Geniş bant taşıyıcılar, pazar güçlerinin kontrolünde bu faaliyetlerini icra etmelidirler.

7 Şubat 2006 yılında Internet Protokolü(IP)'nün yaratıcısı, Google'ın başkan yardımcısı ve "Baş İnternet Misyoneri" olan Vint Cerf, kongre önünde şu şekilde ifade etmiştir; "Geniş bant taşıyıcılarının insanların ne gördüklerini ve online ne yapmak istediklerini kontrol etmeye izin vermenin, İnternet'in başarı sağlaması prensiplerini temelde çökerteceğini" ifade etmiştir.

Kavram ilk olarak Columbia Üniversitesinden bir iletişim hukuku profesörü olan Tim Wu tarafından 2003 yılında ortaya atılmıştır. Ağ tarafsızlığı, savunucuları tarafından genelde Açık İnternet kavramının önemli bir parçası olarak görülür. Açık internet yaklaşımında, internete bağlı kişilerin üçüncü bir tarafın dahli olmaksızın iletişimi esastır. Açık internet yaklaşımının tam tersi olan  Kapalı internet yaklaşımında ise son kullanıcıların internete bağlanmasına aracılık eden internet servis sağlayıcıları veya şirketler'in ve hatta devletin internet üzerinde yaptırımı, eşit olmayan kural tanımları ve hatta özel sansürlemeleri olabilmektedir.

Çeşitli ülkelerde, ağ tarafsızlığı yaklaşımı için kanuni düzenlemeler ile ilgili uzun süreli tartışmalar olmasına karşılık  son kilometre probleminden dolayı genel olarak bir çözüm bulunamamıştır. Son kilometre problemi (literatürde  last mile veya  last kilometer olarak geçmektedir Last Mile), basit bir ifadeyle, internet bağlantısının son bacağını oluşturan servis sağlayıcıları ve bu servis sağlayıcılarının çok çeşitli ihtiyaçlarını ifade etmektedir. Örneğin bir işletmenin kullanıcılarına sunduğu internet veya bir üniversitenin öğrencilerine sunduğu internet veya bir cep telefonu şirketinin cep telefonu kullanıcılarına sunduğu internet için son kullanıcının internete bağlanmasını sağlayan bu kurumlar son kilometreyi oluşturmaktadır. Bir üniversitenin öğrencilerine internet sunarken pornografik içerik sunmayı uygun bulmaması veya bir işletmenin çalışanlara internet sunarken, oyun sitelerine girilmesini uygun bulmaması veya bir cep telefonu şirketinin internet sunarken, cep telefonu için zararlı yazılımları engelleme gayreti aslında son kilometrede yaşanan çeşitli engelleme ve farklı ihtiyaçlara işaret etmektedir. Bu farklılıklar genel olarak açık internet kavramını ve dolayısıyla ağ tarafsızlığı için genel bir kanun yapılmasını güçleştirmektedir.

Ağ tarafsızlığı kavramı ayrıca ekonomik olarak, iletişim firmalarının katmanlı internet modeli ile oluşturduğu rekabet avantajını da ortadan kaldırmaktadır. Örneğin bazı servis sağlayıcıları sadece kendi kullanıcılarına özel olarak müzik, oyun, video ve uzaktan eğitim gibi içerikleri sunmaktadır (Örneğin TTNET tarafından sadece kendi alt yapısını kullanan müşterilere sunulan TTNET Müzik gibi). Bu yüzden internet protokol'ünün mucidi olan ve internetin babası olarak anılan Vinton Cerf veya WEB kavramının mucidi olan Tim Berners-Lee gibi etkili isimlerin çoğu, ağ bağımsızlığını savunmaktadır.

Ağ tarafsızlığına karşı çıkan tarafların ise son kilometre problemine ilave olarak, ağ performansı ile ilgili iddiaları bulunmaktadır. Ağ performansı iddiası, internet üzerindeki paketlerin dinlenerek istenmeyen içeriklerin ağdan temizlenmesi örneğine dayanmaktadır. Bu örnek tarihte sadece bir kere, Comcast firması tarafından eşten eşe (peer-to-peer, p2p) bağlantıların engellenmesi için yapılan uygulamada yaşanmıştır. Bununla birlikte, günümüzdeki çoğu işletmede, derin paket kontrolü uygulanarak ağ paketlerinin cinsi belirlenmekte (p2p, ftp, web, oyun, haber, vb.) ve bu içeriklere göre özel politikalar uygulanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, ağ tarafsızlığı kavramı, hizmet kalitesi (QoS) açısından bir problem oluşturmazken, internetin çekiciliğini azaltmaktadır. İnternet protokol'ünün eş mucitlerinden olan Bob Kahn'ın iddiasına göre, ağ tarafsızlığı kendisinin karşı olduğu bir slogandır. Ancak çelişkili bir şekilde, kendisi aynı zamanda internetin parçalanmasına da karşıdır. Ağ tarafsızlığına karşı olanların ayrıca savundukları bir iddia da, ağ üzerindeki içeriğin zenginleşmesi ve kalitesinin artması için ağ üzerinde içerik sunanlar arasındaki rekabetin arttırılmasıdır.

Bazı karşı görüşteki kişilerin, konu ile ilgili iddiasına göre, kişilik hakları ve telif hakları ile ilgili sorunların yaşanması veya ileride yaşanabilecek olması, ağ tarafsızlığı yaklaşımı için en büyük tehditlerden birisini oluşturmaktadır. Buna karşılık internet erişimini kontrol eden bazı servis sağlayıcılarının farklı amaçlara yönelmesi, telif, kişisel haklar ve mahremiyet açısından problem oluşturmaktadır. Örneğin internet servis sağlayıcıları tarafından, müşterilerinin ilgilendiği içeriklerin gözlemlenmesi ve bu bilgilerin toplanarak maddi bir değer haline dönüştürülmesi (reklam, pazarlama, içerik yönlendirme vs. yöntemler ile) ağ tarafsızlığı konusunda kanun yapılması ihtiyacını güçlendirmektedir. Örneğin David Clark gibi araştırmacılara göre yapılan her şeyi izlemeye kimin hakkı var? gibi eleştiriler bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Dünyada, önemli sayıdaki internet kullanıcısı ile, internet üzerindeki gelişmelerden bağımsız kalması düşünülemeyecek olan Türkiye'de de ağ tarafsızlığı tartışmaları sürmektedir. Çeşitli mahkemeler ve BTK başta olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından Türkiye'deki internet üzerinde tanımlanan politika ve kurallarla ilgili geçmiş yıllarda bazı uygulamalar yapılmış ve çeşitli soruşturmalar açılmıştır. 
Örneğin BTK'nın 20 temmuz 2011'de yayınlanan ve 13 temmuz 2011 tarihini taşıyan kararı aşağıdaki şekildedir:

Adli mercilerce verilen herhangi bir koruma tedbiri olarak erişim engellemesi kararı veya Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca tesis edilen herhangi bir idari tedbir olarak erişim engellemesi kararı olmamasına rağmen bazı İnternet sitelerinin erişiminin engellenmesi konusunun değerlendirilmesini teminen Telekomünikasyon Kurumunun Denetim Çalışmalarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 13 üncü maddesi kapsamında TTNet A.Ş. hakkında soruşturma açılması ve soruşturmayı yürütmek üzere ilgili birim olarak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın görevlendirilmesine karar verilmiştir.

Bilgi edinme özgürlüğü, bir kişinin bilgiyi yayımlama ve kullanma konusunda sahip olduğu özgürlüktür. Birleşik Krallık hükûmetine göre, bu hak temel insan haklarından ifade özgürlüğünün bir parçası durumundadır.
Uluslararası hukukta kendine yer edinmiş olan bilgi edinme özgürlüğü sözlü, yazılı, basılı ya da elektronik ortamda varlığını sürdürmektedir. Bu, ifade özgürlüğünün bir hak olarak korunmasında içeriğin yanında ifade biçiminin de gözetildiği anlamına gelmektedir.

Düşünce özgürlüğü kişinin, inançlarını, kanılarını, düşündüklerini hiçbir baskıya uğramadan özgürce açıklayıp yayabilme hakkıdır. Düşünce özgürlüğü ile bilgi edinme özgürlüğü arasında sıkı bir bağ vardır ve ayrılamazlar. Bu anlamda bilgi edinme özgürlüğünün iki boyutu vardır. Bu boyutlar, başkalarının görüşlerine rahatça erişebilme ve kendi görüşlerini yayabilmedir. (Woodward, 1995).
Bilgi edinme özgürlüğü çok geniş anlamlara gelen bir ifadedir. Başkalarının görüşlerine, devlete ait bilgilere erişimi konu edinmektedir. Bilgi edinme özgürlüğünün kısıtlanıp kısıtlanmaması tartışılmıştır. Türkiye'de ise Türk Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 1987 yılında verdiği karara göre şunlar söylenmiştir:
Hiçbir hak ve özgürlük sınırsız olamaz. Hakların ve özgürlüklerin sınırlandırılması, demokrasinin kendi iç dinamiğini ve etkinliğini sağlama ve toplumsal yaralar bakımından mümkündür. Ancak demokrasilerde bu sınırlamaların da mutlak bir sınırı vardır. Sınırlama hak ve özgürlüğü anlamsız ve göstermelik hale getiremez, hak ve özgürlükleri özünden zedeleyip onu ortadan kaldıracak bir ölçüye varamaz.

Hükûmetler; resmi bilgilere erişimin kısıtlanması, ulusal savunma, kamu düzeni, gizli bilgileri açıklama yasağı gibi düzenlemelerde doğrudan ya da dolayı olarak bilgi edinme özgürlüğünü kısıtlayabilmektedirler (Gboyega,1995: 136).
Türkiye'de 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ile birlikte devlet memurlarının kamu görevleriyle ilgili olarak kitle haberleşme araçlarına bilgi vermeleri yasaktır. Bu durumlar bilgi edinme özgürlüğünü olumsuz etkilese de Türkiye'de bilgi edinme özgürlüğü kanunlara bağlıdır.

Bilgi Edinme Hakkı/Özgürlüğü bireyleri yönetime dahil eden bir haktır. Bireylerin kendileriyle doğrudan ilgili olup olmaması, devlette veya kurum ve kuruluşlardaki merak ettikleri bilgiyi edinme hakkına sahiptirler. Diğer bir deyişle bilgi edinme özgürlüğü devlet ve kamu kurumları tarafından tutulan bilgilere erişim hakkı olarak da tanımlanır. Son yıllarda bu hak/özgürlük gelişmekte olan ülkelerin de içerisinde bulunduğu birçok ülke tarafından Freedom of Informatıon (FOI) Yasalarının kabul edilmesi ile tanınmaktadır. Bu hak/özgürlük bireylerin bilgi ile ilişkisi sayesinde doğru ve bilinçli seçimler yapma yeteneğini geliştirir ve bireylerin yönetildikleri devlet tarafından kötü yönetim ve yolsuzluğa maruz kalmamaları için bireyleri bilinçli hale getirir. Ayrıca bu özgürlük hükûmetlerin şeffaflığı ve hesap verebilirliği noktasında bir ön koşul olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu özgürlük 2006 yılının Haziran ayındaki verilere göre yaklaşık 70 ülkedeki devlet kurumları tarafından tutulan, bilgi ve belgeleri uygulayan bilgi özgürlüğü yasasına sahiptir. Ayrıca bu ülkelerin 19'unda bilgi özgürlüğü mevzuatı özel kurumlara da uygulanmaktadır.
1958 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) bilgi edinme özgürlüğünün (FOI) insan hakkı olduğu üzerinde hemfikir olmuştur, böylece bu insan hakkının tesis edilmesi üzerine bir adım atılmıştır. Bu adım sonrasında oluşturulan taslak beyanname 1960 yılında gözden geçirilmesi için genel kurula iletilmiştir. Dünya ülkeleri bu özgürlük üzerinde hemfikir olsalar da bilgi edinme özgürlüğünün temininin ülkelerce farklı kavramlara ve yorumlara yol açtığını açık bir şekilde ifade etmişlerdir.
Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası her ne kadar 1966 yılında ABD’de yürürlüğe girse de bundan önce de bu konuda ABD’de büyük tartışmalar olmuş ve gündemi meşgul etmiştir. 6 Eylül 1966 tarihinde Lyndon B. Johnson'ın 36. ABD Başkanı olarak imzaladığı bilgi edinme özgürlüğü yasası (FOIA) ABD tarihindeki en kapsamlı bilgi erişim yasası olarak yürürlüğe girmiştir. Başkan Johnson bu konudaki isteksizliğini normal uygulamada olan bir yasa tasarısının imzalama törenine dahi katılmayarak göstermiş bulunmaktaydı. Başkan Johnson bu konudaki fikirlerini şöyle ifade etmekteydi:
"Ulusal güvenlik her zaman halkın bilgi edinme hakkından önce gelecektir."
Bu yasa 6 Eylül 1966 yılında yürürlüğe girerek ABD'nin bağımsızlık bildirgesine ek olarak ABD hukukunu geliştirmek adına büyük bir adım olarak görülmüş ve bu adımın atılmasıyla çeşitli gelişmeler özgürlük bildirgesinde ve anayasada zamanla kendini göstermiştir. Anayasada bu konudaki ilk değişiklik Toplanma ve Basın Özgürlüğü Yoluyla Bilgi Erişimi ve Alışverişi üzerine odaklanarak bu politikanın önemini arttırmış bulunmaktaydı. ABD Hükümeti’nin halkına hesap verebilirliğinin artırılması ve halkın hükûmetin ne yaptığını bilmesi adına bu yasa ABD halkı için son derece önemli bir yasa sayılmaktadır.

1970'lere gelindiğinde ise odaklanılan bilgiler temel olarak haberdir. Serbest uluslararası haber akışı dengesizlik göstermekte ve uluslararası haber ajansları eşitsiz bir şekilde kuzeyi güneyden daha çok haber ediyordu. Soğuk Savaş Dönemi'nin üçüncü tarafı olan Bağlantısızlar hareketindeki ülkelerin de liderliğinde Yeni Dünya Bilgi ve İletişim Düzeni (NWICO) önerildi. Öneri üzerine bu kavram dünyanın yeni ekonomik düzen kavramı ile doğrudan ilişkili hale gelmiş bulunmaktaydı. Yine Bağlantısızlar hareketindeki ülkelerin liderliğinde önerilen bu kavram hem pratik hem de normatif değerler içermekteydi.
Bu hareketi 1970'lerin sonuna doğru sonuç verdi. 1978'de UNESCO tarafından kabul edilen kitle medya bildirgesinin yayınlanmasına yol açtı. Normatif unsurların bu şekilde yerine getirilmesinin ardından pratik unsurlar adına da yine UNESCO himayesinde Uluslararası Geliştirme Programı oluşturuldu.
Normatif unsurlar uluslararası haber raporlarının içeriğine ilişkin temel kurallar ve dünyada uluslararası bir şekilde dağıtılmış haberler için büyük oranda devlet sorumluğu istemekteydi. Kritik kısmı ise iki savaş yaşayan dünyada gelişmekte olan ülkeler için kendilerinin içişlerindeki haber ajanslarının güçlendirilmesini içermesiydi.
Teknoloji ve Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası aslında genellikle bilgi edinme özgürlüğü yasası aracılığıyla talep edilen bilgilerin daha kolay öğrenilmesi ve ulaşılmasına yol açtı. Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası 1966 yılında yürürlüğe girdiğinden itibaren hükûmet sadece kağıt belgeleri bu yasa çerçevesinde dikkate aldı. Bilgisayarlar ise bu yasa çerçevesinde o dönemin şartlarıyla dikkate alınmadı. Fakat teknolojinin hızla gelişmesi ile Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasasının üzerindeki teknolojik etki de giderek arttı.
Elektronik kayıt sorunları 1980 yılının ikinci yarısında endişe verici bir hale geldi. 1980'lerin sonunda elektronik bilgi konularının önemini belirtmek için Benton Vakfı, 1989 yılında Elektronik Kamu Bilgisi ve Halkın Bilme Hakkı başlıklı bir konferans düzenledi.

Bilgi Edinme Özgürlüğünün desteklendiği en önemli uluslararası kurum olan Birleşmiş Milletler (BM), kuruluşundan bu yana bu özgürlüğü sözleşmelerinde desteklemiş ve teşvik etmiştir. BM'nin amacı; dünya halklarının birbirleri hakkında daha çok bilgi edinmeleri ve ücretsiz bir şekilde bilgi alışverişi yaparak birbirlerini tanımalarını, sınırsız fırsatların ortaya çıkmasını ve uluslararası anlayışı teşvik etmenin kesin bir yolu olarak gördüğü bilgi edinme özgürlüğünü desteklemiştir.
2. Dünya Savaşı sırasında International Federation of Journalists'in çalışmaları, Allies of Free Countries Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) tarafından İngiltere’nin başkenti Londra’da gerçekleştirildi. Bu savaş, Federasyonu gazetecilik mesleği alanında bilgi alışverişi yapmaya, savaş esnasında ülkelerinden sürgün edilen meslektaşları için seyahat olanakları sağlamaya, devletlerin silahlı kuvvetlerindeki meslektaşlarıyla temas kurmaya ve dünyadaki tüm gazetecileri gazetecilik mesleği çerçevesinde profesyonel bağlarla bağlamak istemektedir. Bu isteklerini de uluslararası bir federasyon kurarak yapmak istemektedirler.
Müttefik veya özgür ülkeleri Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) 1946 yılının Haziran ayında Kopenhag'da 21 ülkeden delegeleri uluslararası bir gazetecilik örgütü kurmak için oy kullandıkları bir toplantıda dağıtıldı. Ancak dağıtılan bu organizasyon Doğu Avrupa ülkelerindeki gazetecilerin eline geçtiğinde ortaya yeni bir organizasyon olan Uluslararası Gazetecilik Federasyonu (IFJ) çıktı. Bu organizasyon 1951 yılının Ekim ayında Fransa’nın başkenti Paris’te yeni profesyonel gazeteci ve üç Fransız sendika daveti üzerine kuruldu.
İnsanların hayatında büyük bir öneme sahip olan özgürlük kavramı bilgi edinme alanında da kendine yer bulmuştur. Bilgi edinme özgürlüğü kavramı insanlara devlet, kamu veya kamu kuruluşlarındaki bilgi ve belgelere kendileriyle doğrudan ilgili olsun veya olmasın bu bilgi ve belgelere ulaşma hakkını vermiştir. Bilgi edinme hakkı/özgürlüğü 20. yüzyıldan itibaren insanların ve devletlerin gündeminde daima yer bulmuştur. Bu hak/özgürlük sadece zamanıyla kalmayıp yapılan girişimler sonucu günümüzdeki halini almıştır. Günümüzde bilginin en büyük silahlardan biri olduğunu düşündüğümüz zaman bu hakkın/özgürlüğün ne demek olduğunu daha iyi anlamaktayız. Sonuç olarak insanlık geçmişten günümüze kadar bu hak/özgürlük alanında da birçok girişimlerde bulunmuş ve bu girişimlerden büyük sonuçlar elde etmiştir.

Blog (Türkçe: ağ günlüğü, günce) veya Weblog (Türkçe: Ağ kütüğü) teknik bilgi gerektirmeden, kendi istedikleri şeyleri, kendi istedikleri şekilde yazan insanların oluşturabildikleri, günlüğe benzeyen web siteleridir. Genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yayınlandığı, web tabanlı bir yayını belirtir. Çoğunlukla her gönderinin sonunda yazarın adı ve gönderi zamanı belirtilir. Yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabilir. Yorumlar, blog kültürünün çok önemli bir dinamiğidir; bu sayede yazar ve okuyucular arasında iletişim sağlanır. Bunun dışında, geri izleme (trackback) mekanizmasıyla, belirli bir yazı hakkında yazılan diğer yazıların belirlenebilmesi de mümkündür.
Gönderiler genellikle ters kronolojik sırada görüntülenir, böylece en son gönderi web sayfasının en üstünde ilk olarak görünür. 2009 yılına kadar, bloglar genellikle tek bir kişinin, ara sıra küçük bir grubun çalışmasıydı ve genellikle tek bir konuyu kapsıyordu. 2010'larda, birden çok yazarın yazılarını içeren ve bazen profesyonelce düzenlenen "çok yazarlı bloglar" (MAB'ler) ortaya çıktı. Gazetelerden, diğer medya kuruluşlarından, üniversitelerden, düşünce kuruluşlarından, savunuculuk gruplarından ve benzer kurumlardan gelen MAB'ler, artan miktarda blog trafiğinden sorumludur. Twitter ve diğer "mikroblog" sistemlerinin yükselişi, MAB'lerin ve tek yazarlı blogların haber medyasına entegre edilmesine yardımcı olur. 2010 yıllarından sonra özellikle mobil blog'lar popüler oldu. Sosyal medya ve sosyal ağ'ların yaygınlaşması ile bloglar bunlarla artık gevşek bir şekilde kullanılmaktadır.
İlk bloglar elle yazılıp güncellenirken, bugün bu iş için özel yazılmış yazılımlar kullanılmaktadır. Bu yazılımlardan bazıları bir blog servisi sağlayıcı sitenin alt alan adları olarak yaratılabilen, bazıları ise kullanıcının kendi sunucusuna kurup çalıştırması gereken Blogger, Blogcu.com, WordPress, SpinMedia, joomla, Drupal gibi yazılımlardır.
Pek çok blog, felsefe, din ve sanattan bilim, siyaset ve spora kadar belirli bir konular hakkında yorumlar sağlar. Diğerleri, daha kişisel çevrimiçi günlükler veya belirli bir kişi veya şirketin çevrimiçi marka reklamı işlevi görür. Tipik bir blog, metni, dijital görüntüleri ve diğer bloglara, web sayfalarına ve konusuyla ilgili diğer medyaya bağlantıları birleştirir. Bazıları kişisel (kişisel blog), haber (haber blogu), bilim (bilim blogu), sanat (sanat blogu), moda (moda blogu), felsefe (felsefe blogu), işletme (işletme blogu), fitness (fitness blogu), teknoloji (teknoloji blogu), kitap (kitap blogu), tasarım (tasarım blogu), yemek (yemek blogu), savaş (savaş blogu), teknoloji (teknoloji blogu), siyaset (siyasi blog), ekonomi (ekonomi blogu), hukuk (hukuk blogu), kurumsal (kurumsal blog), feminist (feminist blog), fotoğraflar (fotoblog), videolar (video blogları veya "vlog'lar"), müzik (MP3 blogu) ve ses (podcast'ler) konularına odaklansa da, çoğu blog esas olarak metinseldir. Eğitimde, bloglar öğretim kaynakları olarak kullanılabilir; bunlara edublog'lar denir. Edebi blog'lar edebiyatla ilgili bloglardır. Mikroblog, çok kısa gönderiler içeren başka bir blog türüdür. 2022'ye ait bir tahmin, 1,9 milyardan fazla web sitesinden 600 milyondan fazla genel blog olduğunu öne sürdü. Blog oluşturanlara blogcu veya bloger denir. Bunlar çoğunlukla kamusal figür, internet ünlüsü, influencer ve diğer sosyal etki'si olan kişilerdir.
İngilizcedeki "web" ve "log" kelimelerinin birleşmesinden oluşan weblog kavramının zamanla yaygınlaşmış adıdır.

Blogların içeriği geleneksel internet içeriğinden farklılık gösterdiği için sadece bloglar için kurulmuş özel indeksleme mekanizmaları ve arama motorları bulunmaktadır. Technorati en başarılı blog teknolojilerinden biridir. Ayrıca Google Blog Search adında bir blog arama motoru işletmektedir. 2005 yılında Verisign tarafından satın alınan Weblogs.com, dünyanın en büyük blog ping servisi olarak tüm internet indeksleme mekanizmalarına veri sağlamaktadır.
İnternet ile ilgili ciddi bir araştırma kurumu olan Jupiter Research'ün 2005 yılında yaptığı bir araştırmasına göre, blog sitesi sahiplerinin yarısının yıllık geliri 60.000 doların üstünde; blog okuyanların %60'ı erkek ve blog okuma alışkanlığı olanların %73'ü 5 yıldan uzun süredir internet bağlantısına sahip. Blog okuyanların %28'i blog okumak için RSS kullanıyor. 2005 sonunda yapılan başka bir araştırmaya göre de internet kullanıcılarının %38'i blog kelimesinin anlamını bildiklerini, %27'si ise blog okuduklarını belirtmiştir. Blogosferin nabzını tutma misyonundaki Technorati'nin istatistiklerine göre, günde 50.000'den fazla yeni blog sitesi yaratılıyor.
Blogların kullanımı 1999 yılında Blogger'ın bu hizmeti vermeye başlaması ve kısa süre sonra bunu ücretsiz hale getirmesi ile yaygınlaşmıştır. 2003 yılı Şubat ayında Google, Blogger'ı satın aldı ve Google araç çubuğuna, ziyaret edilen sayfanın adresini doğrudan bloğa girmeyi sağlayan 'Blog This!' tuşu yerleştirdi. İngilizce bilen çoğu kişi ilk defa bu düğme sayesinde bloglar ile tanışmıştır.
Blogger ile aynı zamanlarda kurulan LiveJournal, sadece belirli kişilerin okumasına izin verilebilen blog sayfaları sağlayarak popüler olmuş bir blog sitesidir. Hâlen en çok blog yaratılan sistemlerden biri olan LiveJournal, yazdıklarını herkesle paylaşmak istemeyen ve grup bağlarına önem veren kişiler tarafından tercih ediliyor.
Microsoft'un Windows Live Spaces adlı blog sistemi de, MSN üyelerine sunulan Windows Live Messenger hizmetine ilişkilendirilince ciddi bir yayılma göstermiştir. Üyelerin fotoğraf albümü oluşturmasına izin veren sistem, blogların güncellendiği anda paylaşılmasını sağlayan dahili bir yapıya da sahiptir. Daha çok amatör kullanıcılar yönelik bir hizmet olan Windows Live Spaces, görünüş ve yapı olarak değişikliğe pek açık değildir. Ayrıca, Windows Live Messenger daha çok sohbet amacıyla kullanılan bir servis olduğundan, Space'lerde yer alan bloglar da daha çok resim yükleme alanı olarak kullanılmaktadır. Microsoft, 27 Eylül 2010'da, Windows Live Spaces servisini durduracağını açıklamış ve kullanıcılarına blog'larını ücretsiz olarak WordPress.com'a taşıma olanağı sunmuştur.
Hızla büyüyen ve ciddi bir akım haline gelen blog dünyasında, İnternetin devlerinden Yahoo! da 2005 yılının Mart ayında kendi blog sistemi Yahoo! 360'ı açtığını ilan etmiş, ancak 2012 yılında ise Yahoo!'nun verdiği bu hizmet Yahoo! tarafından sonlandırılmıştır.
Son olarak 2007 yılında da, Tim O'Reilly Blogger's Code of Conduct fikrini ortaya atmıştır.

İnternet üzerinde bireysel olarak oluşturulan, genel veya belli bir odak noktası olan blog çeşididir. Büyük oranda blog yazarının ismini veya takma adını alırlar. Yazarın bireysel günlüğü olmak dışında gündemi kendi kalemi ile yansıttığı ortamdır. Bu tür bloglar çok fazla deneyimi olmayan kişilerin bile kullanabileceği ve sayfalarını düzenleyebileceği yapıdadır ve daha çok günlük olarak kullanılırlar. Kişilerin günlük yaşamda yaşadıkları olayları, karşılaştıkları durumları okurlarıyla paylaşmasını sağlar. Bloglarda en fazla rastlanan türdür.
Kişisel bloglar özellikle de son dönemde oldukça büyük yaygınlaşma göstermiştir.

Sadece belirli bir alanda yazılan gönderilerin yer aldığı, belirli bir konuda uzman kişilerin yazdığı ve düzenlediği bloglardır. Politika, pazarlama, yemek, internet, ekonomi, tasarım, fotoğraf, programlama dillerive benzeri konularda odaklanmış bloglar bulunmaktadır. Türkçe olarak yayınlanan bloglarda en fazla ilgiyi yemek ve moda konulu bloglar çekmekte, sayı olarak ise bilgisayar blogları göze çarpmaktadır.

Üyelik sistemine sahip olan ve bu üyelerin yazdıkları gönderilerden meydana gelen bloglardır. Komünite olarak da adlandırılan bu türdeki blogların çoğu kendi sunucularındaki blog yazılımını kullanmaktadır. Tarihsel olarak ise, LiveJournal'da oluşan bir kültür mirasını devam ettirmektedirler.

Şirketlerin kendileri ile ilgili haber ve duyurularını daha samimi bir şekilde halka açtıkları bloglardır. Dünyada ve iş hayatında giderek önem kazanmaktadır. Türkiye'de az sayıda olsa da bazı şirketler şirket bloglarını hizmete sunmaya başlamıştır. Aslında yeryüzündeki akım, şirketin doğrudan değil, samimi karakterdeki bazı çalışanların desteklenmesi yoluyla bloglamaktır. Hatta en ünlü şirket bloglarını tutan Microsoft çalışanları, samimiyetlerine inandırmak için ara sıra rakip firmaların ürünlerini de övmekte, reklamını yapmaktadır.

.blog
Blogosfer
Blog haberciliği
Blog ödülleri
Blog Konferansı
Altın Örümcek Web Ödülleri
Wikipediocracy
Mukbang
Yeni medya
Günlük

Bluetooth, sabit veya taşınabilir cihazlar arasında kısa mesafelerde veri aktarımı yapmaya veya kişisel alan ağları (PAN) kurmaya yarayan kablosuz bağlantı standardı. 2,02 GHz ile 2,48 GHz aralığındaki ISM bantlarında UHF radyo dalgalarını kullanır. Genellikle kablolu bağlantılara alternatif olarak, birbirine yakın taşınabilir cihazlar arasında dosya alışverişi yapmak ve müzikçalarlar ile kablosuz kulaklıkları birbirine bağlamak için kullanılır. En sık kullanılan modunda aktarım gücü 2,4 miliwatt ile sınırlı olduğu için kapsama alanı 10 metreyi geçemez.
Bluetooth standardı Bluetooth Special Interest Group (SIG) tarafından yönetilir. Telekomünikasyon, bilgi işlem, ağ ürünleri ve tüketici elektroniği alanlarında 35.000'den fazla şirket gruba üyedir. IEEE, Bluetooth'u IEEE 802.15.1 olarak standartlaştırmış olmasına rağmen artık bu standart üzerinde çalışmamaktadır. Spesifikasyonun gelişiminden, yeterlilik programından ve ticari markaların korunmasından Bluetooth SIG sorumludur. Üreticilerin Bluetooth markasını kullanmaları için Bluetooth SIG standartlarını karşılamaları gerekir. Bluetooth teknolojisiyle ilişkili birçok patent bulunmaktadır. 2009 yılında yaklaşık 920 milyon adet Bluetooth entegre yonga sevk edildi. 2017 itibarıyla bu rakam yılda 3,6 milyara, 2021'de 4,7 milyara ulaştı ve büyümenin her yıl %9 oranında devam edeceği tahmin ediliyor.
Bluetooth ismi Danimarka Kralı I. Harald'ın lakabı olan mavi dişten gelmektedir.

Daha sonra Bluetooth olarak adlandırılan "kısa bağlantı" teknolojisinin geliştirilmesi 1989 yılında İsveç'in Lund kentindeki Ericsson Mobile'ın teknik direktörü Nils Ridbeck tarafından başlatıldı. Amaç, Johan Ullmann'ın 1989-06-12'de yayınlanan SE 8902098-6 ve 1992-07-24'te yayınlanan SE 9202239 numaralı iki buluşuna göre kablosuz kulaklıklar geliştirmekti. Niels Ridbeck, Tord Wingren'i spesifikasyon için, Hollandalı Jaap Haartsen ve Sven Mattisson'u da geliştirme için görevlendirdi. Her ikisi de Lund'daki Ericsson'da çalışıyordu. Ana tasarım ve geliştirme 1994'te başladı ve 1997'de ekip uygulanabilir bir çözüme sahip oldu. 1997'den itibaren Erjan Johansson proje yöneticisi oldu ve teknoloji ve standardizasyonu destekledi.

Bluetooth, altta 2 MHz genişliğinde ve üstte 3,5 MHz genişliğinde koruma bantları dahil olmak üzere 2,402 ile 2,480 GHz veya 2,400 ile 2,4835 GHz arasındaki frekanslarda çalışır. Bu, küresel olarak lisanssız (ancak düzenlenmemiş) 2,4 GHz kısa menzilli endüstriyel, bilimsel ve tıbbi (ISM) radyo frekans bandındadır. Bluetooth, frekans atlamalı spektrum genişletme adı verilen bir radyo teknolojisi kullanır. Bluetooth, iletilen verileri paketlere böler ve her paketi belirlenmiş 79 Bluetooth kanalından biri üzerinden iletir. Her kanal 1 MHz'lik bir bant genişliğine sahiptir. Uyarlanabilir frekans atlama (AFH) etkinken tipik olarak saniyede 1600 geçiş gerçekleştirir. Bluetooth Low Energy, 40 kanalı barındıran 2 MHz'lik bir aralık kullanır.

Nearby Share
Bluetooth Low Energy
Bluetooth yığını
Wi-Fi
ZigBee
Kablosuz ağ
Hücresel ağ

Resmî site

DNS (İngilizce: Domain Name System, Türkçe: Alan Adı Sistemi), internet uzayını bölümlemeye, bölümleri adlandırmaya ve bölümler arası iletişimi organize etmeye yarayan, bilgisayar, servis, internet veya özel bir ağa bağlı herhangi bir kaynak için hiyerarşik dağıtılmış bir adlandırma sistemidir.
İnternet ağını oluşturan her birim sadece kendine ait bir IP adresine sahiptir. Bu IP adresleri kullanıcıların kullanımı için www.site_ismi.com gibi kolay hatırlanır adreslere karşılık düşürülür. DNS sunucuları, internet adreslerinin IP adresi karşılığını kayıtlı tutmaktadır.
Katılımcı kuruluşların her birine atanmış alan adları çeşitli bilgileri ilişkilendirir. En belirgin olarak, insanlar tarafından kolayca ezberlenebilen alan adlarını, dünya çapında bilgisayar servisleri ve cihazlar için gerekli sayısal IP adreslerine çevirir (dönüştürür). DNS, çoğu internet servisinin işlevselliği için temel bir bileşendir, çünkü Internetin temel yönetici servisidir.

Alan Adı Sistemi DNS her alan için yetkili ad sunucuları atayarak alan adlarını atama ve bu adların IP adreslerine haritalanması sorumluluğunu verir. Yetkili ad sunucuları desteklenen alanları için sorumlu olmakla görevlidirler ve diğer ad sunucuları yerine alt alanlara yetki (otorite) verebilirler. Bu mekanizma dağıtılmış ve arızaya toleranslı servis sağlar  ve tek bir merkezi veritabanına ihtiyacı önlemek için tasarlanmıştır.
DNS aynı zamanda özünde (çekirdekte) bulunan veritabanı servisinin teknik işlevselliğini de belirtir. DNS protokolünü – DNS'de kullanılan veri yapılarının ve veri iletişim alışverişinin (değiş tokuş) detaylı tanımlaması- İnternet Protocol Suite'in bir parçası olarak tanımlar. Tarihsel olarak DNS' den önceki yönetici servisleri orijinal olarak metin dosyalarına ve belirgin bir şekilde HOSTS.TXT çözücüsüne dayandığı için büyük veya küresel yöneticilere göre ölçeklenebilir değildi. DNS 1980'den bu yana yaygın olarak kullanılır olmuştur.
İnternet hiyerarşi alan adı ve İnternet Protokol (IP) adres boşluğu olmak üzere iki ana ad boşluğunu sağlar. DNS sistemi alan adı hiyerarşisi sağlar ve onunla adres boşluğu arasında çeviri servisi sağlar. İnternet adı sunucuları ve iletişim protokolü Domain Name Sistemini etkin kılar. Bir DNS ad sunucusu, alan DNS kayıtlarını alan adı için depolayan bir sunucudur; DNS ad sunucusu veritabanına karşı sorulara cevaplarla karşılık verir.
DNS veritabanında depolanan en yaygın kayıt türleri; DNS bölgesinin yetkisi otoritesi  (SOA), IP adresleri (A ve AAAA), SMTP posta değiştiriciler (MX), ad sunucuları (NS), ters DNS aramaları için işaretçiler (PTR) ve alan adı takma isimleridir (CNAME).
Genel amaçlı bir veritabanı olmak için tasarlanmamasına rağmen, DNS diğer veri türleri için DNSSEC kayıtları gibi şeyler için otomatik makine aramalarını  ya da Sorumlu kişi (RP) kayıtları gibi insan sorularını da depolayabilir. DNS kayıt türlerinin tam listesi için, DNS kayıt türlerinin listesine bakın. Genel amaçlı veritabanı olarak, DNS veritabanında saklanan gerçek zamanlı kara delik listesi kullanılarak istenmeyen e-posta (Spam) ile mücadelede kullanımında da DNS görülebilir. İnternet adlandırma için veya genel amaçlı kullanımlar için olsun, DNS veritabanı, yapılandırılmış bölge dosyasında geleneksel olarak depolanır.

İnternette bulunan her nesnenin, etkileşime giren her sunucu ve ucun bir internet sitesi olması gerekir. Bu adres, protokol seviyesinin IPv4 ve IPv6 olmasına göre 32 bit ya da 128 bit uzunluğundadır. Alan adı, bu 32 ya da 128 bit uzunluğundaki sayı yerine insanların anlayacağı, akılda tutacağı, kurumsal kimlik ve marka ile özdeşleştirebileceği isimlerin kullanılmasını sağlar. Örneğin tr.wikipedia.org alan adı ile 207.142.131.210 şeklindeki IP nosu arasındaki bağlantıyı Alan Adı Sistemi sağlar. Sırayla; org, wikipedia.org ve tr.wikipedia.org iç içe geçmiş İnternet alanları ya da bölmeleridir.
İnsan dostu bilgisayar sistem adlarını IP adreslerine çevirerek İnternet için telefon rehberi hizmeti sunan sitem, DNS'i tanımlamak için sıkça kullanılan bir benzetmedir. Mesela, alan adı www.example.com, 93.184.216.119 (IPv4) ve 2606:2800:220:6d:26bf:1447:1097:aa7 (IPv6) adreslerine çevrilir. Bir telefon rehberi aksine DNS aynı ana bilgisayar adını kullanmaya devam eden son kullanıcıları etkilemeden ağdaki servisin konumunun değişmesine izin vererek çabuk bir şekilde güncellenebilir. Kullanıcılar anlamlı bir Değişmeyen Kaynak Konum Belirleyici (URL) ve bilgisayarın servisleri nasıl yerleştirdiğini bilmek zorunda kalmadan e-mail adresi kullandıklarında bundan avantaj sağlarlar.
Alan Adı Sistemi'nin yarattığı ilişkiler birebir ilişki olmak zorunda değildir. Bir alan adına birden fazla IP adresi atanabilir. Bu yoğun talep olan hallerde geçerlidir. Wikipedia.org, yahoo.com, google.com gibi adreslerde bu çok olur. Ama daha yaygını, birçok alan adı tek bir IP'ye atanabilir. Buna da "Sanal Evsahipliği" (Virtual Hosting) denir.
Alan Adı Sistemi hiyerarşik bir yapı gösterir. En üste .com, .org, .net, .int, .edu, .info, .biz, .aero, .travel, .jobs, .gov, .mil gibi "jenerik" üst düzey alanlarla (gTLD) .tr, .us, .de, .uk, .jp, .az gibi ülke alanlarından (CcTLD) oluşur. Buna son olarak .eu ve .asia gibi bölgesel birkaç üst düzey alan adı daha eklenmiştir.

Bilgisayar ağları üzerindeki isimlendirme sorunu ilk olarak internetin babası sayılan Arpanet zamanında ortaya çıkmıştır. 1970'lerde ArpaNet günümüz ağları ile karşılaştırılamayacak kadar küçük durumdaydı ve yalnızca birkaç yüz ile ifade edilebilen sisteme hizmet veriyordu. Bu tarihlerde isimlendirme için tek noktada tutulan bir dosyanın bulunması ve diğer tüm sistemlerin bu dosyayı belli aralıklarla kendi taraflarında güncellemesi isimlendirme sorununu çözmüştü.
Adres-isim tanımlamalarını içeren HOSTS.TXT dosyası SRI tarafından SRI-NIC (Stanford Research Institute – Network Information Center) adında bir bilgisayar üzerinde tutulmaktaydı. Bu dosya her adrese bir isim karşılık gelecek şekilde düzenlenmişti. Arpanet üzerindeki yeni isim tanımlamaları ve değişiklikleri SRI'ya gönderilen e-postalar arcılığı ile yapılıyor ve HOSTS.TXT'in kopyası File Transfer Protocol ile alınıyordu.
Arpanet üzerinde TCP/IP kullanımına paralel olarak ortaya çıkan bağlantı patlaması, isim çözümü için birçok sunucuda ve her bilgisayara özgün bir isim atanmasında problemler yaşanmaktaydı. Ayrıca yalnızca isim çözümlenmesi için oldukça yüksek miktarda bant genişliği harcanmaktaydı. Buna rağmen kullanılan isim veritabanlarının uyumlu olması her zaman sağlanamamaktaydı.
Bu durumun ortaya çıkmasından sonra Arpanet daha ölçeklenebilir bir isim çözümleme yapısı için araştırmalara başladı. Paul Mockapetris bu işle görevlendirildi. Mockapetris 1984 yılında Domain Name System (DNS)’i tanımlayan RFC 882 ve RFC 883’ü yayınladı. Bunlar daha sonra hâlen geçerli olan RFC 1034 ve RFC 1035 tarafından güncellendiler.

Alan Adı Sistemi (DNS), internet üzerindeki kaynakları adlandırmak ve bulmak için hiyerarşik ve dağıtık bir yapıya sahiptir. Bu yapı, genellikle kökü en tepede olan ters bir ağaç (tree) modeline benzetilir ve internetin devasa alan adı boşluğunu yönetilebilir parçalara (bölgelere veya "zone"lara) ayırır. Her bir bölge, kendi yetkili isim sunucuları (authoritative name servers) tarafından yönetilir ve bu sunucular, o bölgeye ait kaynak kayıtlarını (resource records) tutar. Hiyerarşi şu temel seviyelerden oluşur:

Kök Alan (Root Zone): Hiyerarşinin en tepesidir ve genellikle görünmez bir nokta (.) ile temsil edilir. Bu seviye, ICANN'in bir fonksiyonu olan IANA'nın gözetiminde, dünya geneline dağıtılmış kök isim sunucuları (root name servers) tarafından yönetilir. Kök sunucular, doğrudan alan adlarının IP adreslerini bilmezler; bunun yerine bir sonraki seviye olan Üst Düzey Alan Adı (TLD) sunucularının adreslerini bilirler ve sorguları ilgili TLD sunucusuna yönlendirirler.
Üst Düzey Alan Adları (Top-Level Domains - TLDs): Alan adlarının en sağdaki kısmını oluştururlar (örneğin, www.ornek.com adresindeki .com). İnternet adreslerini genel kategorilere ayırırlar. TLD'ler temel olarak birkaç ana gruba ayrılır:
Genel TLD'ler (gTLDs - generic TLDs): Belirli bir coğrafi bölgeye bağlı olmayan, genel amaçlı alan adlarıdır. En bilinenleri ve orijinal olanları arasında .com (genellikle ticari kuruluşlar), .org (genellikle ticari olmayan kuruluşlar), .net (ağ ile ilgili kuruluşlar), .info (bilgi sağlama amaçlı), `.biz` (işletmeler) bulunur. Son yıllarda .app, .blog, .shop, .xyz gibi yüzlerce yeni gTLD de kullanıma sunulmuştur.
Ülke Kodu TLD'leri (ccTLDs - country-code TLDs): Belirli bir ülkeye veya özerk bölgeye ISO 3166-1 alpha-2 standardına göre atanmış iki harfli kodlardır. Örneğin; .tr (Türkiye), .de (Almanya), .uk (Birleşik Krallık), .jp (Japonya). Her ülke kendi ccTLD'sinin yönetim politikalarını ve kayıt kurallarını belirler. (Not: ABD kurumları genellikle .com, .org, .gov gibi gTLD'leri kullansa da, .us ccTLD'si de mevcuttur ve bireyler ile kuruluşlar tarafından kullanılabilir.)
Sponsorlu TLD'ler (sTLDs - sponsored TLDs): Belirli bir topluluğun (örneğin; endüstriyel, akademik, devlet) çıkarlarını temsil eden özel kuruluşlar (sponsorlar) tarafından yönetilen ve özel uygunluk kurallarına sahip TLD'lerdir. Örnekler arasında .gov (ABD hükûmet kurumları), .edu (ABD'deki akredite yükseköğrenim kurumları), .mil (ABD askeri birimleri), .aero (havacılık endüstrisi), .museum (müzeler), .jobs (insan kaynakları yönetimi) bulunur.
Altyapı TLD'si: .arpa alanı özel bir durumdur ve yalnızca internet altyapısı teknik servisleri için kullanılır. En bilinen kullanımı ters DNS sorgulamaları (IP adresinden alan adına çevirme) içindir.
İkinci Seviye Alan Adları (Second-Level Domains - SLDs): TLD'nin hemen solunda yer alan kısımdır (örneğin, www.ornek.com adresindeki ornek). Genellikle bir şirketin, kuruluşun, markanın veya bireyin adını temsil eder. Kayıtları, ilgili TLD'yi yöneten kuruluş (registry) tarafından yetkilendirilmiş kayıt şirketleri (registrar) aracılığıyla yapılır.
Bazı ccTLD'ler altında, ikinci seviye alan adları da belirli kategor

Dijital haklar terimi bireylerin dijital medyada bilgisayar ve diğer elektronik cihazlar ya da iletişim ağlarıyla bilgiye erişme, oluşturma ve yayımlama özgürlüğünü ifade eder. Terim özellikle internet bağlamında gizlilik, ifade özgürlüğü gibi mevcut hakların korunması ve gerçekleştirilmesiyle ilgilidir. Bu kavram özellikle mahremiyet hakkı ve ifade özgürlüğü gibi mevcut hakların dijital teknolojiler, özellikle de internet bağlamında korunması ve hayata geçirilmesi ile ilgilidir. Birçok ülkenin yasaları İnternet erişim hakkını tanımaktadır.

İnternet ile ilgili olarak bir takım insan hakları tanımlanmıştır. Bunlar arasında ifade özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ve örgütlenme özgürlüğü yer almaktadır. Ayrıca, eğitim ve çokdillilik hakkı, tüketici hakları ve kalkınma hakkı bağlamında kapasite geliştirme de tanımlanmıştır.

Algoritmik Önyargı
Yapay zeka güvenliği

Dijital uydu veya uydu televizyonu, yapay uydular vasıtasıyla verilen televizyon hizmetidir.

Yapay uydu, ekvatorun 36.000 km üstünde duran, dünyayla eşit hızda ve aynı yörüngede dönen elektronik iletişim istasyonudur. Çeşitli tipte uydular vardır. Bilimsel, askeri, ticari, minyatür. Bunlar amacına göre farklı yörüngelerdedir. Haberleşme uyduları Clark Kuşağı'ndadır.
Yapay uyduların mucidi, bir bilimkurgu yazarı olan Sir Arthur Clark'tır.

Uydu yayınları bir çanak anten, bir uydu alıcısı ve bir ekran ile izlenebilir. Verici ile alıcı çanak birbirine bakmalıdır. Yörünge sebebiyle mesela Türkiye'den Amerika uyduları izlenemez.

Uydular 4 gruptur: Asya, Avrupa, Atlantik, Amerika. Greenweech'e göre doğu ya da batıda yer alırlar. Örnek vermek gerekirse, 42 derece doğudaki uydunun yerel açısı pusula yönünde 180 derecedir. Azimuth, yerel açı coğrafidir. Avrupa uyduları 70-0 derece doğu doğudur. Asya 160-70 batı doğudur. Kalkış açısı, bulunduğumuz yerin, mesela 38 derecede kuzey enlemindeysek buradan yukarı 46 derece kalkış açısı olur ki buna elevation denir. Çanak kendi başına sinyal alamaz. Bunun için LNB(LOW NOİSE BLOCK CONVERTOR) denilen alıcı çanak ortasına yerleştirilir. Bunun da açı ayarları vardır. Yer ile uydu aynı boylamdaysa kutup açısı polarizasyon 0'dır. UE sistemi DVB-S, DVB-C, DVB-T, DVB-H ortamlarını kabul eder. Yani uydu, kablo, karasal, cep. Bunların birbirinden farkı modülasyondandır, yani bilginin hangi taşıyıcı sisteme nasıl kodlandığı.

Artık analog yayın tarihe karışmaktadır. DECT, GSM, PSTN/ISDN  ortam protokolleri dvb-ıpı internet, dvb-npı bağımsız şebeke protokolünü destekler. Etkileşimli tv arayüzüne DVB-MHP, elektronik program rehberine EPG, alıcı receiver'a STB denir. DVB-SUB altyazı tekniği, DVB-SI yayın bilgileri, DVB-CA koşullu erişim, DVB-CSA ortak şifre algoritması, DVB-CI ortak arayüz demektir.

Dijital uydu alıcıları veya DTV'ler uydu dijital yayınlarını almak üzere yapılmıştır. Ses ve görüntü, dijitale dönüştürülür, yani görüntü bu yolla parlak, net, dalgasızdır. Ses kalitesi de nettir. Görüntü ortak formatı 4:3'tür. Avrupa ortak PAL sisteminde ekran görüntüsü 1080i/50'dir. Yani saniyede 50 alan görüntülü 1080 satırlık ekran. Geniş ekran formatı da artık yayılmaktadır, 16:9. Ev sistemlerinde sinemaskop ve AC3 dolby dijital sistemleri kullanılmaya başlamıştır. Yüksek çözünürlüklü yayınlara 2004'te başlayan Avrupa, 2006 Dünya Futbol Şampiyonası'nı ilk defa bu yolla yani HDTV ile yayınlamıştır. HDTV yayınlarını normal tv cihazları almaz, cihazlar da değişmektedir.

DiSEqC

Dosya aktarım iletişim kuralı, (İngilizce: File Transfer Protocol; FTP), bir veri yığınının - ASCII, EBCDIC ve binary- bir uç aygıttan diğerine iletimi için kullanılmaktadır.
Bir dosyayı FTP kullanarak başka bir TCP/IP ağı üzerindeki kullanıcıya yollamak için o ağdaki bilgisayarda geçerli bir kullanıcı ismi ve şifresi gerekmektedir. Birçok FTP sunucusu, kullanıcı ismi ve parola olmadan erişim için "anonim FTP" (anonymous FTP) desteği verir, bu kullanım için kullanıcı adı olarak anonymous parola olarak ise bir e-mail adresi girilmesi gerekmektedir (Internet Explorer, e-mail olarak IEuser@ girer).

FTP, dosya transferi ve komut transferi için değişik portlar kullanır. Varsayılan konfigürasyonda, komut transferi (yani sisteme giriş, klasör değiştirme, dosya adı değiştirme veya "dosya yolluyorum" komutları) için kullanılan port numarası 21'dir. Dosyalar indirilir veya gönderilirken ise o an boş olan bir port numarası kullanılır.

Dosya aktarım iletişim kuralı için orijinal tanımlama Abhay Bushan tarafından yazılmış ve 16 Nisan 1971'de RFC 114 olarak yayınlanmıştır. Daha sonra Haziran 1980'de RFC 765'e ve Ekim 1985'te RFC 959 olan bugünkü haline getirilmiştir. Teklif edilen son standartlar RFC 959'u geliştirmiştir, örneğin RFC 2228 (Haziran 1997) güvenlik geliştirmelerini önerir ve RFC 2428 (Eylül 1998) IPv6 için destek sağlar, yeni bir çeşit pasif mod tanımlar.

Ağ açısından bakıldığı zaman FTP' ni iki türü vardır. Bu FTP çeşitlerinden hangisinin kullanılacağını istemci tarafı belirler.

İstemci, sunucunun 21 numaralı portundan kontrol bağlantısı kurarak FTP sunucusuna bağlanır. Bu durumda istemci komut satırına düşer ve ls ve get komutlarını buradan gönderir. Tüm veri aktarım bağlantısı sunucu üzerinden 20 numaralı porttan gerçekleştirilir.
İstemci ls komutunu çalıştırdığında geri dönen cevap sunucunun 20 numaralı portundan değil, 21 numaralı portundan gerçekleşir. Daha sonra sunucu kaynak portunu 20 yapacak şekilde değiştirir ve dosya aktarımına devam eder.

Pasif FTP, değişik sebeplerden dolayı sistemde meydana gelen ftp problemlerine sunucu tarafında çözüm bulmak amacıyla çıkarılmış ftp çeşididir.
İstemci, 21 numaralı porttan önce kontrol bağlantısı kurarak FTP sunucusuna bağlanır. Aktif bağlantıdaki gibi istemci ne zaman veri aktarımı gerçekleştirmeye başlarsa istemciden yeni bir port açılır. İstemci, sunucuya PASV komutu gönderir. Bu komut sonucunda sunucuda da yeni bir port açılır.
Böylece veri aktarımı istemcinin en son açtığı port ile sunucunun en son açtığı port arasında gerçekleşir.
Bu yöntem genelde bağlantı filtreleme ve güvenlik duvarı gibi problemleri ortadan kaldırmaya yönelik geliştirilmiştir.

FTP, güvenli bir protokol olarak dizayn edilmemişti -özellikle günümüz standartlarında- ve güvenlik açısından birçok zayıflığı vardı. Mayıs 1999'da RFC 2577'nin yazarları güvenlik zaaflarını listeledi. Bunlar;
Bounce saldırısı, Spoof saldırısı, Kaba kuvvet saldırı, Kullanıcı adı korunumu, Port hırsızlığı

SFTP (Secure File Transfer Protocol): SFTP, FTP'nin aksine verilerinizi şifreleyen bir dosya aktarma protokolüdür. Bu nedenle, veri transferi sırasında üçüncü şahıslar tarafından ele geçirilmesi veya okunması daha zordur. SFTP, SSH (Secure Shell) protokolü kullanarak çalışır ve birçok FTP istemcisinde desteklenir.
SCP (Secure Copy): SCP, SSH protokolü kullanarak dosya kopyalamak için kullanılan bir protokoldür. SCP, SFTP gibi, verilerinizi şifreler ve güvenli bir şekilde aktarmanıza olanak tanır.
WebDAV (Web Distributed Authoring and Versioning): WebDAV, web sunucuları üzerinden dosya aktarımı yapmak için kullanılan bir protokoldür. WebDAV, SFTP ve SCP gibi şifreleme ve güvenlik özellikleri sağlar.
HTTPS (Hypertext Transfer Protocol Secure): HTTPS, web sitelerindeki veri aktarımlarını güvence altına almak için kullanılan bir protokoldür. HTTPS, SSL (Secure Socket Layer) protokolü kullanarak verilerinizi şifreler ve güvenli bir şekilde aktarır.
AS2 (Applicability Statement 2): AS2, işletmeler arasında güvenli bir şekilde dosya aktarımı yapmak için kullanılan bir protokoldür. AS2, EDI (Electronic Data Interchange) belgeleri gibi işlem verilerinin güvenli bir şekilde aktarımı için tasarlanmıştır ve S/MIME (Secure/Multipurpose Internet Mail Extensions) protokolünü kullanarak verileri şifreler.

RFC 959 26 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - File Transfer Protocol
RFC 2228 4 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - FTP Security Extensions
RFC 2640 28 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Internationalization of the File Transfer Protocol
İnternet nedir?
Ftp 8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FTP Programları 5 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dosya paylaşımı; bilgisayar programları, çoklu ortam (ses, görüntü ve video), belgeler veya e-kitaplar gibi dijital ortamlara dijital dağıtım veya sunma uygulamasıdır. Dosya paylaşımı çeşitli şekillerde başarılabilir. Depolama, Veri iletimi ve dağıtımı, çıkarılabilir medyayı kullanarak elle paylaşmayı, Bilgisayar ağılarında merkezi sunucuları, World Wide Web tabanlı Hyperlink belgeler ve dağıtılmış peer-to-peer ağ kullanımı yoluyla oluyor.
Dosya paylaşımı şu an kullanılan en popüler hizmetlerden biridir. Akıllı telefon ve tabletlerde sıkıca kullanılır. Kullanıcılar mesela, galeride herhangi foto veya videonun üzerine tıklayır, paylaşım işareti görünür ve bununla çeşitli uygulamalara - e posta, sosyal medya, bulut depolama, mesajlaşma gibi uygulamalara erişirler. Bununla dosyayı anında paylaşabilirler. Ayrıca tarayıcılarda da bu özellik mevcuttur, kullanıcılar istedikleri sitenib Hyperlinkini anında paylaşabilirler. Farklı site ve uygulamalarda da bulunan bu özellik kullanıcıya sonuç ve linkleri anında paylaşmaya olanak verir.

Uçtan uca dosya paylaşımı veya uçlar arası dosya paylaşımı, uçlar arası (P2P) uygulama mimarisine dayanır. Diğer kullanıcıların bilgisayarlarındaki paylaşılan dosyalar dizin sunucularında dizine eklenir. P2P teknolojisi, Napster, Spotify gibi popüler servisler tarafından kullanıldı. P2P paylaşımı için en popüler protokol BitTorrent'tir.

Bulut tabanlı dosya senkronizasyonu ve paylaşım hizmetleri, her bir kullanıcının ağa bağlı aygıtlarındaki ayrılmış paylaşım dizinindeki dosyaları güncelleyerek otomatik dosya aktarımlarını uygular. Bu klasöre yerleştirilen dosyalara genelde bir web sitesi ve mobil uygulama üzerinden erişilebilir ve görüntüleme veya birlikte çalışma için diğer kullanıcılar ile kolayca paylaşılabilir. Bu hizmetler, tüketici odaklı Dropbox, iCloud, OneDrive ve Google Drive, WeTransfer, SendGB, Hightail, Firefox Send gibi barındırma hizmetleri yoluyla popüler hale geldi. Rsync 1996'da piyasaya sürülen daha geleneksel bir program olup dosyalar doğrudan makineden makineye senkronize edilir.
Veri senkronizasyonu, genel olarak dağıtılmış dosya sistemleri, sürüm kontrol sistemi veya aynalar gibi dosyaları paylaşmak için diğer yaklaşımları kullanabilir.

Dosyalar ilk önce çıkarılabilir medyada değiştirildi. Bilgisayarlar, dosya sistemi montajı, Monochrome BBS bülten tahtası sistemleri (1978), Usenet (1979) ve Dosya aktarım iletişim kuralı sunucularını (1985) kullanarak uzaktaki dosyalara erişebildi. Internet Relay Chat (1988) ve Hotline (1997) kullanıcıların sohbet yoluyla uzaktan iletişim kurmalarını ve dosya alışverişinde bulunmalarını sağladı. 1991'de standartlaştırılan ve ses dosyalarının boyutunu önemli ölçüde azaltan mp3 kodlama, 1990'ların sonlarında yaygın bir biçimde yaygınlaştı. 1998'de MP3.com ve Audiogalaxy kuruldu, Dijital Milenyum Telif Hakkı Yasası oybirliği ile kabul edildi ve ilk mp3 çalar cihazları piyasaya çıktı.
Haziran 1999'da Napster, dizin oluşturma ve akran keşfi için merkezi bir sunucu gerektiren, yapılandırılmamış bir merkezi eşler arası sistem olarak serbest bırakıldı. Genellikle ilk peer-to-peer dosya paylaşım sistemi olarak algılanır.
Gnutella, eDonkey2000 ve Freenet 2000'de piyasaya çıktı. Gnutella, Mart ayında piyasaya çıktı ve ilk merkezi olmayan dosya paylaşım ağı oldu. Gnutella şebekesinde, tüm bağlanan yazılım eşit kabul edildi ve bu nedenle şebekenin merkezi bir başarısızlık noktası yoktu. Temmuz ayında, Freenet serbest bırakıldı ve ilk anonimlik ağı haline geldi. Eylül ayında eDonkey2000 istemci ve sunucu yazılımı piyasaya çıktı.
2001'de Kazaa ve Mac için giFT serbest bırakıldı. FastTrack ağı dağıtıldı, ancak gnutella'nın aksine, yönlendirme verimliliğini artırmak için 'süpernodlara' daha fazla trafik atadı. Ağ, tescilli ve şifrelenmişti ve Kazaa ekibi, Morpheus gibi diğer istemcileri FastTrack ağından uzak tutmak için büyük gayret gösterdi. Temmuz 2001'de Napstere birkaç kayıt şirketi tarafından dava açıldı ve A & M Records v. Napster davasında kaybetti. Napster davasında, bir çevrimiçi hizmet sağlayıcının "geçici ağ iletimi" güvenli limanını kullanamadığı kararlaştırıldı. Mahkemede kaybından kısa bir süre sonra, Napster mahkeme kararına uymak için kapatıldı. Bu, kullanıcıları diğer P2P uygulamalarına itti ve dosya paylaşımı büyümesini sürdürdü. Audiogalaxy Satellite istemcisi popülerlik kazandı ve LimeWire istemcisi ve BitTorrent protokolü serbest bırakıldı. Kazaa, 2004 yılında yaşanan düşüşüne kadar, Hollanda, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kötü amaçlı yazılımlara (Malware) ve yasal savaşlara rağmen en popüler dosya paylaşım programıydı. 2002 yılında Tokyo Bölge Mahkemesi kararı File Rogue'yu kapattı ve Amerika Kayıt Endüstrisi Birliği (RIAA) Audiogalaxy'yi etkin bir şekilde kapatan bir dava açtı.
2002'den 2003'e kadar, Suprnova.org, isoHunt, TorrentSpy ve The Pirate Bay dahil bir dizi BitTorrent hizmeti kuruldu. 2002'de RIAA, Kazaa kullanıcılarına karşı dava açdı. Bu tür davalar sonucunda, birçok üniversite okul yönetim kodlarında dosya paylaşımı düzenlemeleri ekledi (bazı öğrenciler okul saatlerinden sonra onları kaçırmayı başardı). EDonkey'in 2005 yılında kapanmasıyla eMule, eDony anahtar ağının baskın müşterisi oldu. 2006 yılında polis baskınları, ed2k sunucusunu ele geçirdi ve geçici olarak The Pirate Bay'ı devirdi.
2009'da, Pirate Bay davası, izleyicinin birincil kurucuları için suçlu bir kararda sona erdi. Karar temyiz edildi ve Kasım 2010'da ikinci bir suçluluk kararı çıktı. Ekim 2010'da, Limewire, Arista Records LLC v. Lime Group LLC davasında mahkeme kararı uyarınca kapatıldı, ancak gnutella şebekesi Frostwire ve gtk-gnutella gibi açık kaynaklı istemciler aracılığıyla aktif durumda kaldı. Ayrıca, MLDonkey ve Shareaza gibi çok protokollü dosya paylaşım yazılımı, tüm önemli dosya paylaşım protokollerini desteklemek üzere uyarlandı; böylece kullanıcılar artık birden fazla dosya paylaşım programı kurup yapılandırmadılar. 19 Ocak 2012'de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı MegaUpload'un (2005 yılında kurulmuştur) popüler alanını kapattı. Dosya paylaşım sitesinin günde 50.000.000'den fazla kişiye sahip olduğu iddia edildi. Kim Dotcom (eski adıyla Kim Schmitz) Yeni Zelanda'da tutuklandı ve iadeyi bekledi. Dünyanın en büyük ve en popüler dosya paylaşım sitesinde yer alan düşüşe ilişkin dava, Anonymous adlı bilgisayar korsanının devreden çıkarılmasıyla ilgili çeşitli siteleri aşağıya çekmesi ile iyi karşılanmadı. İlerleyen günlerde, diğer dosya paylaşım siteleri hizmetlerini durdurmaya başladı; Filesonic, 22 Ocak 2009'da, 23 Ocak'ta FileServe halka açık indirmeleri engelledi.

2004'te yaklaşık 70 milyon insan çevrimiçi dosya paylaşımına katıldı. Daha sonra hizmet mobil teknolojilere ve başka sitelere yayıldı. Şu an milyarddan fazla insanlar bu hizmeti kullanmakdadır.

Birçoğu, dosya paylaşımının, eğlence içeriği sahiplerini internet üzerinden talep üzerine ücretli veya reklam yoluyla yasal olarak daha geniş bir kitleyle kullanılabilir hale getirmeye zorladığını iddia ediyor. Sandvine tarafından hazırlanan bir raporda, Netflix trafiğinin Bittorrent'in trafiğini aştığını gösterdi.

Dosya paylaşımı telif hakkı sorunlarını gündeme getirir ve birçok dava açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde, bu davalardan bazıları Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi'ye bile ulaştı. Örneğin, MGM v. Grokster davasında Yüksek Mahkeme, yazılımları telif hakkı ihlali için bir araç olarak pazarlanırsa, P2P ağlarının yaratıcılarının sorumlu tutulabileceğine karar vermiştir. Öte yandan, tüm dosya paylaşımı yasadışı değildir. Herkese açık alanda içerik serbestçe paylaşılabilir. Telif hakkı kapsamında olan çalışmalar bile bazı koşullar altında paylaşılabilir. Örneğin, bazı sanatçılar, yayıncılar ve plak etiketleri, belirli eserlerin sınırsız şekilde dağıtılması için, bazen koşullarla birlikte bir lisans verdi; özgür içerik ve dosya paylaşımını tanıtım aracı olarak savunuyorlar.

Japonya'da dosya paylaşımı
Barındırma hizmeti
Dosya barındırma hizmeti
Dosya paylaşım uygulamalarının karşılaştırılması
Açık Müzik Modeli
Dosya paylaşım ağlarındaki gizlilik
Torrent zehirlenmesi
Dosya paylaşımına karşı ticaret grubu çabaları
Warez
Kopimizm Kilisesi

Dosya transferi, internet gibi bir bilgisayar ağı üzerinden dosya aktarma eylemine verilen isimdir. Ağ üzerinden dosya transferi için birçok yol ve protokol bulunmaktadır. Bunlardan günümüzde en çok bilineni, dosya sunucularıdır. Bu sunuculara yükleme ve indirme yaparak dosya transferi gerçekleştirilebilir.
Dosya transferinin 2 farklı türü vardır:

Çekirdek tabanlı, alıcının istek başlattığı dosya transferi
İtme tabanlı, gönderenin aktarımı başlattığı dosya transferi
Dosya transferi çeşitli yollarla yapılabilir:

Ağ dosya sistemi üzerinden dosya transferi
FTP veya HTTP gibi servisler üzerinden dosya transferi
Bittorent veya Gnutella gibi Peer-to-peer ağlar üzerinden dosya transferi
Anında mesajlaşma uygulamaları üzerinden dosya transferi
Çevresel cihazlar aracılığıyla bilgisayarlar arası dosya transferi
XMODEM, YMODEM ve ZMODEM gibi bağlantılar ile dosya transferi

E-demokrasi, “demokrasi özgürlüktür” temeli üzerinden yükselen yeni bir düşünce akımı olarak “dijital demokrasi” düşüncesinin ifadesidir. Bir ülkenin vatandaşlarının o ülkedeki resmî olarak seçilebilir olan yasal siyasi partilere kendi istekleri ile açık oy vermesine izin ve olanak veren bir düşünce yapısıdır. Bu şekilde bir oylama sisteminin tamamen güvenilir olacağı öngörüsündedir.
Cumhuriyetin cumhuriyet olması için içinde demokrasi olması gerekir, demokrasi içinde özgürlük olması gerekir.
Günümüzde demokrasi, vekiller tarafından halkın temsiline dayanır. E-demokrasi, temsilci kullanmadan, her vatandaşın yasa yapma sürecine katkı vermesi gibi, teknolojiye dayanan yeni kazanımlar elde edilmesine dayanır.
E-demokrasi, demokrasiyi desteklemek için 21. yüzyıl bilgi ve iletişim teknolojisini birleştirir. Bu tür teknolojiler arasında e-devlet, m-devlet, e-hizmetler, e-yönetim, sivil teknoloji, kentsel teknoloji ve hükümet teknolojisi yer alır. E-demokrasi, siyasi kendi kaderini tayin hakkının özgür ve eşit şekilde uygulanmasını mümkün kılan sosyal, ekonomik ve kültürel koşulları kapsar.

Birlikte çalışabilir bilgi sistemleri
Yönetim Bilişim Sistemleri
Tek pencere sistemi
Tek durak hizmet noktası
Doğrudan demokrasi
Elektronik belge
Elektronik imza
Dijital imza

e-posta ya da e-mail, İnternet üzerinden gönderilen dijital mektup. Elektronik posta kavramının kısma adıdır. Görsel olarak kâğıt bir mektup ile aralarında büyük bir ayrım yoktur. e-postalara resim, müzik, video gibi her türlü dosya türü eklenebilir ve diğer alıcının bilgisayarına aktarılabilir. Her gün dünyada milyarlarca e-posta gönderilmektedir. Ucuzluğu ve kolaylığı nedeniyle kâğıt mektuplardan daha yaygın olarak kullanılmaktadır ancak güvenilirliğinin yetersizliği nedeniyle resmî işlerde kullanımı oldukça kısıtlıdır.
e-posta hesapları, bu hizmeti veren çeşitli sitelerden ücretsiz veya belirli bir ücret karşılığında açılabilir. e-posta adresleri; kullanıcı adı, adres imi, hesabın oluşturulduğu sitenin e-posta sunucusunun adı, nokta (.) ve site uzantısının aralık bırakılmadan yazılması ile oluşur. Örneğin: vikipedist@vikipedi.org. "@" işareti (kuyruklu a) ise "vikipedi.org adlı yerde" demektir. Örneğin vikipedi.org'da olan birisi Ağ sayfasıyla ve özel ileti programları (Microsoft Outlook, Thunderbird, vs.) ile çeşitli protokollerle (IMAP, POP3, vs.) iletiye ulaşılır.

Gönderen ya da Kimden (İng. İngilizce: From): İletiyi gönderenin adresi (İng. İngilizce: adress) ve adı. Burada otomatik olarak kişinin adı olarak gözükse de başka kişinin adı ile de gönderim yapmak mümkündür.
Alıcı ya da kime (İng. İngilizce: To): İletiyi alanın adresi ve adı. İletinin kime yolladığını gösterir. İleti adresinin arasına "," virgül koyarak birden fazla kişiye yollamak olanaklıdır. Eğer adresiniz gozükmüyorsa, Bcc ile gizlenmiş olabilir.
Konu (İng. İngilizce: Subject): İletiyi özetleyen başlık, genelde daha sonradan anımsanmakta ve iletileri ayırmakta yardımcı olur. Etik olarak yazılması önerilir.
Tarih (İng. İngilizce: Date): İleti gönderildiğindeki yerel tarih ve saat. Genelde yollayan sunucu veya ileti programı bu saati otomatik olarak ekler. Bazen saat ve gün ayarı bozuk olarak yeni bir ileti, eskiymiş gibi gözükebilir.
İleti gövdesi (İng. İngilizce: Body): Burada iletinin kendisi ve genel olarak kullanıcı imzası yer alır.
Karbon kopya "Kk" (İng. İngilizce: Cc, İngilizce: carbon copy, yani eskiden daktilolarda karbon kâğıdıyla yapılan çoğaltmaya atfen): Aslen gönderilen kişiye ek olarak iletinin başka alıcılara gönderilmesini sağlar. İleti buraya yazılan kişilere doğrudan hitap etmemektedir, ileti bu kişilere bilgilendirme amacı ile yollanmıştır.
Gizli karbon kopya "Gkk" (İng. İngilizce: Bcc, İngilizce: blind carbon copy): Kapalı Karbon Kopya olarak da bilinir. Buraya yazılan alıcılar iletide gözükmez. Etik olarak birçok kişiye gönderilen gayriresmî iletiler için bu alanın kullanılması uygun düşer. Bu tür alıcı gizleme yığın iletiye (İng. İngilizce: spam) karşı da koruma sağlar.
Yanıtla (İng. İngilizce: reply): Belli bir adresten gelen iletiyi yanıtlamak icin kullanılır. Alıcı kısmına otomatik olarak ileti yollayanın adresi alınır. En çok kullanılan fonksiyonlardan biridir.
Herkesi yanıtla (İng. İngilizce: reply all): Yanıtlanan iletiyi, gelen iletinin İngilizce: To ve İngilizce: Cc kısmında yazılmış olan tüm adreslere yollamak için kullanılır. En çok suistimal edilen fonksiyonlardan biridir. Genelde tüm adreslere açık olarak ve gereksiz adresler gider. Bilgisayara giren virüslerin kullandığı düzeneklerdendir.
Yönlendirme (İng. İngilizce: forward (İngilizce: fwd)): Gelen bir iletinin bir başka adrese yönlendirilmesini sağlar.
Ek (İng. İngilizce: attachment): Yazıya ek olarak yollanan dosyalardır. Dosyalar eklenmeden önce Base64 yöntemiyle kodlanırlar. Ses, resim, video, yazı başta olmak üzere birçok değişik formatta dosya eklenebilir. Virüslerin başlıca yayılma yollarından biridir. Bilinmeyen dosya eklerinin açılması önerilmez.

e-posta ile iletişimde karşılaşılan en büyük sorunlardan biri istenmeyen toplu e-postalar yani yığın iletilerdir. Bunun dışında zararlı programcıkların (virüs vs.) yayılması ve kişisel bilgilerin çalınması tehlikesi de vardır.

Alan adı Anahtarlarıyla Tanımlanmış E-Posta
e-mail pazarlama
e-posta programı
e-posta listesi
e-posta Filtreleme
e-posta adresi toplama

Ev ağı ya da ev alan ağı, bir yerel alan ağı yerleşkesidir. Bu, evde tipik olarak dağılmış bulunan dijital aletler ya da genellikle az sayıdaki kişisel bilgisayarlarla yazıcılar ve mobil hesaplama aletleri arasındaki iletişim için kullanılır. İnternet bağlantısı paylaşımı önemli bir fonksiyondur. Genellikle fiberden eve, kablo tv, (fiber-to-the-home, cable TV, Digital Subscriber Line (DSL) ya da mobil geniş band internet servis sağlayıcısıdır). ISP sadece bir IP adresi sağlıyorsa, NAT proxy sunucusu ve tipik ağ duvarı içeren yönlendirici, IP adresini birkaç bilgisayara paylaştırmaya izin verir. Yönlendirici, birkaç ağ arabirimi ile bir PC tarafından emule edilebilir ama bugün özel bir donanım yönlendiricisi, wi-fi erişimi sağlayan kablosuz erişimi de kapsaması daha yaygındır.
İşletim sistemlerinde bir ev grubu, evde kullanıcılar (tipik olarak tüm aile üyeleri) ve bütün bilgisayarlar arasında disk erişim paylaşımı, paylaşılan yazıcı erişimi ve paylaşılan tarayıcı erişimine izin veren bir özelliğe sahiptir. Aynen bu şekilde de küçük ofis çalışma grubunda, merkezi sunucu olmadan iki kişi kişisel olarak (kişi-kişi) paylaşım yapabilir. Dahası bir ev sunucusu işlevselliği artırmak için eklenebilir. Bir windows ev grubu, Microsoft Windows 7'de, dosya paylaşımını kolaylaştıran yeni bir özelliktir. Misafir hesapları hariç, bütün kullanıcılar (tipik olarak bütün aile üyeleri), ev grubuna bağlı herhangi bir bilgisayarda paylaşılan kütüphaneye ulaşabilir. Oturum açıldıktan sonra aile üyelerinden parola istenmez. Bunun yerine güvenli dosya paylaşımı, ev grubuna bir bilgisayar eklendiği zaman geçici bir şifre ile sağlanır.

Home server

Home Network Help Site 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eşzamansız Aktarım Modu (İngilizce: Asynchronous Transfer Mode, ATM), verileri, 53 byte sabit büyüklüğünde hücreler halinde ileten bir ağ tekniğidir. Veri iletimi için paket anahtarlamanın bir türü sayılabilecek bir yöntem olan hücre aktarımı (İngilizce: cell relay) tekniğini kullanır. Bu teknik sanal devreler oluşturarak devre anahtarlamanın avantajlarından da faydalanır.

ATM, broadband ISDN'nin 1970'li ve 1980'li yıllarda gelişiminde yer almış bir teknolojidir. Teknik olarak paket anahtarlamanın (İngilizce:packet switching) evrimleşmiş bir hali olarak düşünülebilir. Beklenilenin aksine yerel ağlarda kullanımı kısıtlı kalmış, günümüzde daha çok iletişim ve bilgisayar ağları arasında hızlı omurga (İngilizce: backbone) yapıları oluşturmak için kullanılır olmuştur.

ATM 19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile yüksek veri işleme/iletme hızları elde edilebilir. En çok kullanılan standart hızlar, 155 Mbps (HDTV için) ve 622 Mbps dir ve 10 Gbps hızlara kadar da çıkılabilmiştir (1996 sonu itibarıyla). ATM ağlarının üstün hız performansı yöneltmenin donanım tabanlı gerçekleşmesinden, paketlerin de sabit büyüklükte ve küçük olmasından kaynaklanmaktadır. Sabit büyüklükteki kısa paketleri donanım ile anahtarlamak (İngilizce: switching) değişken büyüklükteki paketleri yazılım ile yöneltmekten çok daha hızlıdır (mesela IP paketleri). Ayrıca paketler küçük olmaları sebebiyle bant genişliğini uzun süre işgal etmezler. Bu tür veri alışverişi sırasında anahtarlama/yöneltme yapan ağ donanımlarına ATM anahtarı adı verilir.
ATM, B-ISDN protokolünün temel öğelerindendir.

ATM ağları bağlantı kaynaklı olduklarından, taraflardan biri veri iletişimini başlatmak için önce bir bağlantı kurulum paketi gönderir. Kurulum paketi geçtiği ATM anahtarlarına bağlantının varlığı ve ihtiyaç duyduğu kaynaklar hakkında bilginin kaydolmasını sağlar. Bu bağlantıya sanal devre, yol bilgisine de sanal yol adı verilir. Bağlantıya duyulan ihtiyaç geçici değilse, bilgiler devamlı olarak anahtarlama tablolarında saklı tutulur. Bu tür devamlı bağlantılara kalıcı sanal devre denir. Her bağlantının sadece kendine ait bir kimlik bilgisi vardır.
Bağlantı kurulduğunda her iki taraftan biri veri göndermeye başlayabilir. Veriler 5 byte başlık ve 48 byte bilgi olmak üzere 53 bytelık hücrelere dönüştürülürler. Başlık, bağlantı kimliğini de içerdiğinden, ATM anahtarları gelen hücreleri ne tarafa iletmeleri gerektiğini bilirler. Bu yüzden bütün hücreler aynı yolu takip ederler. Her ne kadar hücreler belli bir sırayı takip etseler de hücrelerin hedefe varıp varmadığı genelde kontrol edilmez.
ATM, daha çok donanım tabanlı olmasına rağmen OSI Modelinin 1., 2. ve 3. katmanları ile karşılaştırılabilir tanımlamalar içerir. Bunlar Fiziksel Katman, ATM katmanı ve ATM Uyum Katmanı olarak adlandırılırlar.

ATM, sayısal verilerin “hücre(cell)” adı verilen kısa ve sabit uzunluktaki veri paketlerine bölünerek iletilmesini sağlayan, bağlantılı hizmet veren “hızlı paket anahtarlama tekniği” dir.

 Bir ATM hücresi 5 byte'lık başlık (header) ve 48 byte'lık kullanıcı verisi (user data) olmak üzere toplam 53 byte uzunluğundadır.

Hücre başlığındaki sanal kanal kimliği (VCI: Virtual Chanel Identifier) ve sanal yol kimliği (VPI: Virtual Path Identifier)
alanları hücrenin ağ içinde nasıl yönlendirileceğini tanımlayan bilgileri taşırlar.

Hatalı hücrelerin düzeltilmesi ve veri akış kontrolü ise uçbirimler tarafından yapılır.
ATM yönetiminde iletim kanallarının yerleri sabit değildir. Hızlı hizmetler için art arda gelen zaman aralıklarında aynı kanala ait veriler gönderilebileceği gibi, hücre hızı uyarlaması amacıyla boş hücreler ya da ağ sıkışıklığı ve kaynak yönetimi bilgilerini iletmek için denetim hücreleri de gönderilebilir.

1-) Hızlı paket hizmeti vermesi: Çok yüksek iletim hızlarında hücrelerin anahtarlanması daha kolaydır.2-) Farklı bantgenişliklerine sahip verilerin iletimi için elverişli olmasıdır. Hücre anahtarlama oldukça esnektir. Hem sabit hızdaki ses ve video iletişimi için hem de değişken hızda veri iletişimi için uygundur.3-) Ayrıca paketler küçük olmaları sebebiyle bant genişliğini uzun süre işgal etmezler. Bu tür veri alışverişi sırasında anahtarlama/yöneltme yapan ağ donımlarına ATM anahtarı adı verilir.

ATM ağları çok farklı trafik türünden veriyi aynı anda iletebilecek şekilde tasarlanırlar. Her ne kadar her türlü trafik sanal devreler üzerinden 53 byte'lık hücrelerle taşınıyor olsa da her veri akışının ağ içinde gördüğü işlemler uygulamanın gereksinimlerine ve trafik akışının karakteristiğine bağlıdır. Örneğin gerçek zamanlı bir video trafiği minimum gecikme ile iletilmelidir.

Gerçek zamanlı hizmetler, kullanıcıya gönderilen bilgi akışının kullanıcıda tekrar üretilerek kullanılmasını amaçlayan uygulamaları içerir. Örneğin, ses ya da video iletişiminde kullanıcı bu bilgilerin sürekli ve düzgün olarak gelmesini bekler. Bilgi kayıpları ya da bilgi akışındaki kesilmeler hizmet kalitesini önemli ölçüde azaltır. Bu nedenle, gerçek zamanlı hizmetler gecikme miktarına ve gecikmedeki değişmelere en hassas hizmetlerdir.

Gerçek zamanlı olmayan hizmetler, patlamalı trafik karakteristiğine sahip olan, gecikmelere ve gecikmelerdeki değişikliklere karşı sıkı kısıtlamaları olmayan uygulamalar için kullanılır. Ağ bu tür trafik akışına daha fazla esneklik gösterir ve ağ verimliliğini artırmak için istatistiksel çoğullamadan büyük ölçüde yararlanabilir.

Çanakkale OnSekiz Mart Üniversitesi11 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ç.O.M.Ü. Bilgisayar Mühendisliği Bölümü22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Frame Relay, standart bir geniş alan ağı teknolojisidir. Verilerin eski teknolojilere nispeten yüksek hızlarda dijital networkler üzerinden iletilmesini sağlar. Eskimiş ve artık yaygın olmayan bir teknolojidir.Birden fazla kullanıcının haberleşme kaynaklarını paylaşması esasına dayanır. Ağa bağlanan tek fiziksel hat aracılığıyla birden fazla nokta ile görüşmelerine olanak tanır. Bu noktada artık iki uç arasında sürekli ayrılmış band genişliği yerine gereksinim duyuldukça kısa zaman aralıklarında kullanılan daha yüksek band genişlikleri söz konusudur. Frame Relay, Leased Line'a göre daha ucuzdur. Merkez-şube bağlantılarında bir fiziksel hat üzerinden birden fazla nokta ile bağlantı yapılması sayesinde, kiralık devrelerle karşılaştırıldığında, gereksinim duyulan devre sayısının azalması ile uygun maliyetli bir alternatif olarak kullanılmaktadır.

Frame Relay anahtarlanmış paket teknolojisine dayanmaktadır. Veriyi küçük paketlere bölerek gönderir. Bu paketler Frame olarak adlandırılır. Bu paketler gönderilecek olan adresi, gönderenin adresini ve orijinal mesajın bir parçasını içerir. Frame Relay'de, iletilen paketler için iletim sırasında herhangi bir anda hata kontrolü yapılmaz. Verinin iletileceği nokta hata kontrolünden sorumludur. Bunun sonucunda, paket iletim hızları çok yüksektir.
Frame Relay ile her türlü ses, video ve veri noktadan noktaya taşınabilir, TTNet üzerinden internet bağlantısı yapılabilir. Ancak ses ve normal data iletişiminde pek uygun değildir. Çünkü veri aktarımı süresince, kesintisiz ve sadece o verinin iletileceği bağlantılar üzerinden yapılır.

Frame Relay servisinde ücretlendirme port hızına, CIR'e ve EIR'e bağlıdır. Port hızı Frame Relay servisi için kullanılacak devrenin istenildiğinde maksimum kullanılabileceği band genişliğidir. CIR, ağın belli koşullar altında bir PVC üzerinden taşımayı taahhüt ettiği bilgi oranıdır. EIR, kullanıcının hattı üzerinde kullanılabilir band genişliği olması durumunda şebekenin koşulları uygun olduğu sürece CIR'ın üzerinde gönderebileceği fazla bilgi oranıdır. Bilgilerin taşınacağı taahhüt edilmediğinden, EIR trafik tarifesi oldukça düşük tutulur.

Değişken band genişliğine ihtiyaç duyulmasını sağlayacak biçimde düzensiz aralıklarda ve değişken yoğunlukta veri transferi yapılıyorsa;
Güvenlik açısından belli oranda risk kaldırılabilirse;
Maliyet önemliyse ve özellikle şebeke uç sayısı çok fazlaysa.

Geniş alan ağı, birden fazla cihazın birbiri ile bağlanmasına ve iletişim kurmasını sağlayan fiziksel veya mantıksal büyük ağdır. Yerel alan ağlarının birbirine bağlanmasını sağlayan çok geniş ağlardır. En meşhur geniş olan alan ağı İnternettir.
WAN Tasarlama Seçenekleri
WAN'lar, bir mekanda bulunan kullanıcı ve bilgisayarların başka bir mekanda bulunan kullanıcı ve bilgisayarlarla iletişim kurabilmesi için LAN'ları ve başka tip ağları birbirine bağlamakta kullanılır. Birçok WAN tek bir organizasyon için kurulmuştur ve özeldir. İnternet Servis Sağlayıcıları tarafından kurulan diğer WAN'lar ise bir organizasyonun LAN'ından Internet'e bağlantı sağlar. WAN'lar genellikle kiralık devreler kullanılarak kurulur. Kiralık devrenin her iki ucunda, bir yönlendirici bir tarafı ve WAN içinde bir kablo göbeği de diğer tarafı LAN'a bağlar. Kiralık devreler çok pahalı olabilmektedir. Kiralık devre kullanmak yerine, WAN'lar daha ucuza mal olan devre anahtarlama veya paket anahtarlama metotlarını kullanarak da kurulabilirler. TCP/IP'yi de içeren şebeke protokolleri taşıma ve adresleme işlevlerini iletir. SONET/SDH, MPLS, ATM ve Frame Relay'in ötesinde Packet'i de içeren protokoller servis sağlayıcıları tarafından WAN'larda kullanılan bağları iletmek üzere kullanılır. X.25 eski ve önemli bir WAN protokolüdür ve Frame Relay'in bugün hala kullanımda olan, belli başlı birçok protokol ve işlevi gibi Frame Relay'in "babası" sayılır.
WAN'lar üzerinde yapılan akademik araştırmalar üç alanda incelenebilir: Matematiksel Modeller, Şebeke Emülasyonu ve Şebeke Simülasyonu.
Performans düzeltmeleri bazen WAF'lar veya WAN eniyileme algoritması ile iletilir. WAN bağlantı teknolojisi seçenekleri NonStop S-series sunucularına WANs bağlanmanın birçok yolu vardır. ServerNet Wide Area Network geniş alan ağı içeriğiyle veya SWAN 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 değiştiricileri yardımıyla Ethernet girişlerine ve uygun haberleşme yazılımına sahip olan sunuculara WAN alıcı bağlantısını sağlar. Eşzamansız geniş alan ağı sunucusu Asynchronous Wide Area Network da kullanılabilir. WAN bağlantısı için birkaç yol kullanılabilir.

HTTP (İngilizce: Hyper-Text Transfer Protocol, Türkçe: Hiper-Metin Transfer Protokolü) bir kaynaktan dağıtılan ve ortak kullanıma açık olan hiperortam bilgi sistemleri için uygulama seviyesinde bir iletişim protokolüdür. HTTP, World Wide Web için veri iletişiminin temelidir; burada köprü metni belgeleri, örneğin bir fare tıklamasıyla veya bir web tarayıcısında ekrana dokunarak kullanıcının kolayca erişebileceği diğer kaynaklara köprüler içerir.
HTTP, 1989'da CERN'de Tim Berners-Lee tarafından geliştirilmeye başlandı. Yorumlara yönelik erken HTTP taleplerinin (RFC'ler) geliştirilmesi, İnternet Mühendisliği Görev Gücü (IETF) ve World Wide Web Consortium (W3C) tarafından koordine edilmiş bir çalışmadır. Daha sonra IETF'e taşınmıştır.
HTTP/1.1 ilk olarak 1997'de RFC 2068'de belgelendi. Bu şartname 1999'da RFC 2616'nın gelmesiyle iptal edildi ve aynı şekilde 2014'te, RFC 7230 ile değiştirildi.
HTTP/2, HTTP'nin "kablolu" semantiğinin daha verimli bir ifadesidir. 2015'te yayınlanmıştır; artık hemen hemen tüm web tarayıcıları ve TLS 1.2 veya daha yenisinin gerekli olduğu bir Uygulama Katmanı Protokol Anlaşması (ALPN) uzantısı kullanan Taşıma Katmanı Güvenliği (TLS) üzerinden büyük web sunucuları tarafından desteklenmektedir.
HTTP/3, HTTP/2'nin halihazırda web'de kullanımda olan ve temeldeki aktarım protokolü için TCP yerine UDP kullanan ardılıdır. HTTP/3, Eylül 2019'da Cloudflare ve Google Chrome tarafından desteklenmeye başladı (Chrome ve Firefox'un kararlı sürümlerinde etkinleştirilebilir).

HTTP, istemci-sunucu bilgi işlem modelinde bir istek-yanıt protokolü olarak işlev görür. Örneğin, bir web tarayıcısı istemci olabilir veya bir web sitesini barındıran bir barındırma hizmetinde çalışan bir uygulama sunucu olabilir. İstemci, sunucuya bir HTTP istek mesajı gönderir. HTML dosyaları ve diğer içerik gibi kaynakları sağlayan veya istemci adına diğer işlevleri gerçekleştiren sunucu, istemciye bir yanıt mesajı verir. Yanıt, istekle ilgili tamamlanma durumu bilgilerini içerir, ayrıca mesaj gövdesinde istenen içeriği gösterebilir.
HTTP, ara ağ ögelerinin istemciler ve sunucular arasındaki iletişimi iyileştirmesine veya etkinleştirmesine izin vermek için tasarlanmıştır. Yüksek trafikli web siteleri, genellikle yanıt süresini iyileştirmek için yukarı akış sunucuları adına içerik sağlayan web önbellek sunucularından yararlanır. Web tarayıcıları, önceden erişilen web kaynaklarını önbelleğe alır ve ağ trafiğini azaltmak için mümkün olduğunca bunları yeniden kullanır. Özel ağ sınırlarındaki HTTP vekil sunucuları, mesajları harici sunucularla aktararak, genel olarak yönlendirilebilir bir adrese sahip olmayan istemciler için iletişimi kolaylaştırabilir.
HTTP, İnternet iletişim kuralları dizisi paketi çerçevesinde tasarlanmış bir uygulama katmanı protokolüdür. İletim Kontrol Protokolü (TCP) yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak HTTP, Kullanıcı Datagram Protokolü (UDP) gibi güvenilmez protokolleri, örneğin HTTPU ve Basit Hizmet Keşif Protokolü (SSDP) gibi kullanacak şekilde uyarlanabilir.
HTTP kaynakları, Tekdüzen Kaynak Tanımlayıcıları (URL'ler) şemaları http ve https kullanılarak, Tekdüzen Kaynak Konum Belirleyicileri (URL'ler) tarafından tanımlanır. RFC 3986'da tanımlandığı gibi, URL'ler HTML belgelerinde köprüler olarak kodlanır, böylece birbirine bağlı köprü belgeleri oluşturulur.
HTTP/1.1, orijinal HTTP'nin (HTTP/1.0) bir revizyonudur.
HTTP/1.0'da her istek için sunucuya ayrı bir bağlantı yapılması gerekir. HTTP/1.1'de ise tek bir bağlantı ile birden fazla istek yapılabilir. Bu nedenle HTTP/1.1 iletişimleri daha az gecikme yaşar.
HTTP/2.0 protokol perfonmansını iyileştirmek için ortaya çıktı. Çünkü HTTP/1.1 sıralı bir protokol olup her seferinde tek bir istek gönderilebilir. HTTP/2.0'de ise zaman uyumsuz olarak istek göndermeye ve yanıt almaya izin verir.
HTTP/3.0'nin HTTP/2.0'dan farkı kullanılan taşıma katmanı protokolüdür. HTTP/2.0 TLS içeren veya içermeyen TCP bağlantıları varken HTTP/3.0'da QUIC(Hızlı UDP İnternet Bağlantıları) üzerine tasarlanmıştır. HTTP/3.0'ın avantajları daha iyi iletim hızı, daha kısa yükleme süreleri ve daha kararlı bir bağlantı sağlar.

Hiper metin terimi ilk kez, Ted Nelson tarafından 1965'te Xanadu Projesi'nde ortaya atıldı. Bu da Vannevar Bush'un 1930'lardaki mikrofilm temelli bilgi erişim ve yönetim sistemi "memex"in vizyonundan esinlenerek 1945 tarihli "Düşündüğümüz Gibi" adlı makalesinde anlatıldı. Tim Berners-Lee ve CERN'deki ekibi, orijinal HTTP'yi, HTML'i ve bir web sunucusu ve metin tabanlı bir web tarayıcı için ilgili teknolojiyi icat etmekle tanınır. Ayrıca Berners-Lee, ilk olarak 1989 yılında "WorldWideWeb" projesini önerdi - günümüzde World Wide Web olarak bilinmektedir. Protokolün ilk sürümünde, bir sunucudan bir sayfa talep edecek GET adında tek bir yöntem bulunuyordu.
HTTP'nin belgelenen ilk sürümü 1991'de yayınlanan HTTP V0.9'du. Dave Raggett, 1995 yılında HTTP Çalışma Grubunu (HTTP WG) yönetti ve protokolü, ek yöntemler ve başlık alanları ekleyerek daha verimli hale gelen bir güvenlik protokolüne bağlı genişletilmiş işlemler, genişletilmiş görüşme, daha zengin meta bilgilerle genişletmek istedi. RFC 1945 ise, 1996'da resmi olarak HTTP V1.0'ı tanıttı.
HTTP WG, Aralık 1995'te yeni standartlar yayınlamayı planladı ve daha sonra gelişmekte olan RFC 2068'e (HTTP-NG olarak adlandırılır) dayanan ön standart HTTP/1.1 desteği, 1996'nın başlarında büyük tarayıcı geliştiricileri tarafından hızla benimsendi. Yeni tarayıcıların son kullanıcılar tarafından benimsenmesi hızlı oldu. Mart 1996'da, bir web barındırma şirketi, internette kullanılan tarayıcıların %40'ından fazlasının HTTP 1.1 uyumlu olduğunu bildirdi. Aynı web barındırma şirketi, Haziran 1996 itibarıyla, sunucularına erişen tüm tarayıcıların %65'inin HTTP/1.1 uyumlu olduğunu bildirdi. RFC 2068'de tanımlanan HTTP/1.1 standardı resmi olarak Ocak 1997'de yayınlandı. Daha sonra yapılan iyileştirmeler ve güncellemeler, Haziran 1999'da RFC 2616 kapsamında yayınlandı.
2007'de, HTTP/1.1 spesifikasyonunu revize etmek ve açıklığa kavuşturmak için kısmen HTTP Çalışma Grubu oluşturuldu. Haziran 2014'te WG, RFC 2616'yı geçersiz kılan güncellenmiş altı bölümlü bir spesifikasyon yayınladı:

RFC 7230, HTTP/1.1: Mesaj Sözdizimi ve Yönlendirme
RFC 7231, HTTP/1.1: Anlambilim ve İçerik
RFC 7232, HTTP/1.1: Koşullu İstekler
RFC 7233, HTTP/1.1: Aralık İstekleri
RFC 7234, HTTP/1.1: Önbellek
RFC 7235, HTTP/1.1: Kimlik Doğrulama
HTTP/2 ise, Mayıs 2015'te RFC 7540 olarak yayınlandı.

Bir HTTP oturumu, bir ağ istek-yanıt işlemleri dizisidir. HTTP istemcisi, bir sunucudaki belirli bir bağlantı noktasına (tipik olarak 80 numaralı bağlantı noktası, bazen 8080 numaralı bağlantı noktası) bir İletim Kontrol Protokolü (TCP) bağlantısı kurarak bir istek başlatır. (TCP ve UDP port numaraları listesine bakınız). Bu port üzerinde dinleyen bir HTTP sunucusu, bir istemcinin istek mesajını bekler. İsteği aldıktan sonra sunucu, "HTTP / 1.1 200 OK" gibi bir durum satırı ve kendisine ait bir mesaj gönderir. Bu mesajın gövdesi tipik olarak talep edilen kaynaktır, ancak bir hata mesajı veya başka bilgiler de döndürülebilir.

HTTP/0.9 ve 1.0'da, bağlantı tek bir istek/yanıt çiftinden sonra kapatılır. HTTP/1.1'de, bir bağlantının birden fazla istek için yeniden kullanılabileceği bir canlı tutma mekanizması tanıtıldı. Bu tür kalıcı bağlantılar, istemcinin ilk istek gönderildikten sonra TCP 3 Yollu El Sıkışma bağlantısını yeniden iletmesi gerekmediğinden istek gecikmesini hissedilir şekilde azaltır. Diğer bir olumlu yan etki, genel olarak, TCP'nin yavaş başlatma mekanizması nedeniyle bağlantının zamanla daha hızlı hale gelmesidir.
Protokolün 1.1 sürümü ayrıca HTTP/1.0 için bant genişliği optimizasyonu iyileştirmeleri yaptı. Örneğin, HTTP/1.1, kalıcı bağlantılardaki içeriğin arabelleğe alınmak yerine akışa alınmasına izin vermek için parçalı aktarım kodlaması getirmiştir. HTTP ardışık düzeni, gecikme süresini daha da azaltarak istemcilerin her yanıtı beklemeden önce birden çok istek göndermesine olanak tanır. Protokole bir başka ek, bir sunucunun bir istemci tarafından açıkça talep edilen bir kaynağın sadece bir kısmını ilettiği bayt hizmetiydi.

HTTP, durum bilgisiz bir protokoldür. Durum bilgisi olmayan bir protokol, HTTP sunucusunun birden çok istek süresi boyunca her bir kullanıcı hakkındaki bilgileri veya durumu saklamasını gerektirmez. Ancak, bazı web uygulamaları, örneğin HTTP tanımlama bilgilerini veya web formları içindeki gizli değişkenleri kullanarak durumlar veya sunucu tarafı oturumları uygular.

HTTP, temel erişim kimlik doğrulaması ve özet erişim kimlik doğrulaması gibi, sunucunun istenen içeriği sunmadan önce bir sınamayı tanımlayıp yayınladığı bir sınama-yanıt mekanizması aracılığıyla çalışan çoklu kimlik doğrulama şemaları sağlar.
HTTP, bir sunucu tarafından bir istemci isteğini sorgulamak için ve bir istemci tarafından kimlik doğrulama bilgilerini sağlamak için kullanılabilen, genişletilebilir bir dizi sınama-yanıt kimlik doğrulama şemaları aracılığıyla erişim kontrolü ve kimlik doğrulaması için genel bir çerçeve sağlar.

HTTP Kimlik Doğrulaması belirtimi ayrıca belirli bir kök URL'de ortak olan kaynakları daha fazla bölmek için rastgele, uygulamaya özgü bir yapı sağlar. Bölge değeri dizesi, varsa, meydan okumanın koruma alanı bileşenini oluşturmak için kurallı kök URL ile birleştirilir. Bu, sunucunun tek bir kök URL altında ayrı kimlik doğrulama kapsamları tanımlamasına izin verir.

İstemci sunucuya istek gönderir ve sunucu yanıtlar gönderir.

İstek mesajı aşağıdakilerden oluşur:

Bir istek satırı (örneğin, sunucudan /images/logo.png adlı bir kaynak isteyen GET /images/logo.png HTTP/1.1)
Başlık alanları (örneğin, Accept-Language: en)
Boş satır
İsteğe bağlı mesaj bölümü
İstek satırı ve diğer başlık alanlarının her biri <CR> <LF> ile bitmelidir. (Bir satır başı karakteri ve ardından bir satır besleme karakteri). Boş satır yalnızca <CR> <LF> içermeli ve başka bir boşluk olmamalıdır. HTTP/1.1 protokolünde, ana bilgisayar dışındaki tüm başlık alanları isteğe bağlıdır.

Hacker ya da bilgisayar korsanı, hedefine standart dışı yollarla ulaşan, bilgi teknolojisi alanında yetenekli kişidir. Terim, popüler kültürde bilgisayar sistemlerine girmek ve normalde erişemeyecekleri verilere erişmek için hata veya açık bilgisine sahip bir kişiler olan güvenlik korsanları ile ilişkilendirilmiştir. Hack kavramının olumlu bir örneği ise yasal durumlarda meşru kişiler tarafından da kullanılmasıdır. Örneğin, kolluk kuvvetleri bazen suçlular ve diğer kötü niyetli kişiler hakkında delil toplamak için bilgisayar korsanlığı tekniklerini kullanır. Bu teknikler arasında kimliklerini çevrimiçi ortamda maskelemek ve suçlu gibi davranmak için anonimlik araçlarını (VPN veya dark web gibi) kullanmak yer almaktadır. Benzer şekilde, gizli istihbarat teşkilatları da işlerini yasal olarak yürütürken bilgisayar korsanlığı tekniklerini kullanabilirler. Bilgisayar korsanlığı ve siber saldırılar, kolluk kuvvetleri ve güvenlik kurumları tarafından (casusluk, sabotaj vb. faaliyetleri gibi) yasa dışı ve yasadışı olarak kullanılmakta ve devlet aktörleri tarafından yasal ve yasadışı savaşın bir silahı olarak kullanılabilir.

Hackerların iki türünü yansıtan "hacker" kelimesi için iki tanım bulunmaktadır:

Orijinal olarak, hacker basitçe ileri düzey bilgisayar teknolojisi meraklısı (hem donanım hem de yazılım) ve programlama alt kültürünün üyesi bir kişi anlamına geliyordu; bkz. hacker kültürü.
Bilgisayar güvenliğini alt edebilen kişi. Bunu kötü niyetli amaçlar için yapıyorsa, bu kişiye aynı zamanda "cracker" (bilgisayar korsanı) da denebilir.
Hacktivist: Hacktivistler kendilerine göre kötü veya yanlış olan toplumsal veya politik sorunları dile getirmek amacıyla belirli siteleri hackleyerek ileti yerleştirirler.
Siyah şapkalı: Kişisel bilgisayarlara veya çeşitli kurum ve kuruluşlara ait bilgisayarlara ve ağlara izinsiz olarak giriş yapan kişilerdirler, sistemleri kullanılmaz hale getirir veya gizli bilgileri çalarlar. Elektronik veya mekanik otomat sistemlerine girilmesi gereken bilgi ya da jeton gibi doğrulama yöntemlerini çeşitli yöntemler kullanıp atlatarak hizmet verici sistemi yanıltırlar. En zararlı hackerlar siyah şapkalılardır.
Beyaz şapkalı: Beyaz şapkalılar da her türlü programı, siteyi veya bilgisayarı güvenlik açıklarından yararlanarak kırabilirler ancak kırdığı sistemin açıklarını sistem yöneticisine bildirerek, o açıkların kapatılması ve zararlı kişilerden korunmasını sağlayan, iyi amaçlı hackerlardır.
Gri şapkalı: Yasallık sınırında saldırı yapan, iyi veya kötü olabilen hackerlardır.
Yazılım korsanı: Yazılım korsanları bilgisayar programlarının kopya korumalarını kırarak, bu programları izinsiz olarak dağıtımına olanak sağlayıp para kazanırlar. Piyasaya korsan oyun ve program CD'lerini yazılım korsanları çıkarır.
Phreaker: Telefon ağları üzerinde çalışan, telefon sistemlerini hackleyerek ücretsiz görüşme yapmaya çalışan kişilerdir.
Script kiddie: Script kiddieler hackerlığa özenen kişilerdir. Tam anlamıyla hacker değillerdir. Script kiddieler genellikle kişilerin e-posta veya anında mesajlaşma şifrelerini çalarlar.
Lamer: Ne yaptığının tam olarak farkında olmayan, bilgisayar korsanlığı yapabilmek için yeterince bilgisi olmayan kişi. Script Kiddie benzeri kişilerdir.

Challenges to entertain your mind and progress in the computer security (Hacker-Challenge)
Levy, Steven (1984). Hackers: Heroes of the Computer Revolution. Doubleday. ISBN 0-385-19195-2. 
Sterling, Bruce (1992). The Hacker Crackdown. Bantam. ISBN 0-553-08058-X. 29 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ekim 2006. 
Slatalla, Michelle (1995). Masters of Deception: The Gang That Ruled Cyberspace. HarperCollins. ISBN 0-06-017030-1. 
Dreyfus, Suelette (1997). Underground: Tales of Hacking, Madness and Obsession on the Electronic Frontier. Mandarin. ISBN 1-86330-595-5. 10 Eylül 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ekim 2006.

İnternet Mühendisliği Görev Gücü (İngilizce: Internet Engineering Task Force), İnternet protokollerini geliştiren ve standartlaştıran, resmî statüsü olmayan bir gruptur. IETF'nin resmi bir üyelik listesi veya gereksinimleri yoktur ve tüm katılımcıları gönüllüdür. IETF'nin çalışmaları ve ürettiği dokümanlar İnternet üzerinden herkese açıktır. Çalışma gruplarına ve toplantılarına katılım için herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır. Toplantılar, genellikle İnternet üzerinden tartışma grupları aracılığıyla sanal olarak yapılmaktadır. Çalışmaları genellikle işverenler veya diğer sponsorlar tarafından finanse edilir.
IETF başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından desteklenmişti ancak 1993'ten beri dünya genelinde yerel temsilcileri bulunan bir kâr amacı gütmeyen organizasyon olarak Internet Society himayesinde faaliyet göstermektedir.

IETF'de üyelik yoktur. Herkes bir çalışma grubu posta listesine kaydolarak veya bir IETF toplantısına kaydolarak katılabilir.
IETF, büyük ölçüde çalışma gruplarından oluşan bir hiyerarşik yapıda çalışır. Her çalışma grubunun atanmış bir başkanı (veya bazen birkaç eş başkanı) vardır; odağını, ne üretmesi gerektiğini ve ne zaman üretmesi gerektiğini tanımlayan bir misyonu vardır. Katılmak isteyen herkese açıktır ve tartışmalarını açık bir mailing list veya IETF toplantılarında yürütür. 2024'te toplantıya giriş ücreti bir hafta için kişi başı 875 (Erken kayıt) - 1200 dolar arasında değişmektedir. Öğrenciler ve uzaktan katılımcılar için bazı indirimler mevcuttur. IETF'nin çalışmalarının çoğu mailing list aracılığıyla yapıldığından ücret ödemeden toplantıya katılım sağlanabilir
Uzlaşma karar alma sürecinin temelidir. Resmî oylama prosedürleri yoktur. Her çalışma grubu, konusundaki çalışmalarını tamamlamak ve ardından dağılmak üzere oluşturulur. Bazı durumlarda çalışma grubu görevini bitirince başka görev üstlenebilir.
Çalışma grupları konuya göre alanlara ayrılmıştır. Mevcut alanlar Uygulamalar, Genel, İnternet, Operasyonlar ve Yönetim, Gerçek Zamanlı Uygulamalar ve Altyapı, Yönlendirme, Güvenlik ve Taşıma alanlarıdır. Her alan bir alan direktörü (AD) tarafından denetlenir ve çoğu alanda iki eş AD bulunur. AD'ler, çalışma grubu başkanlarını atamaktan sorumludur. Alan direktörleri, IETF Başkanı ile birlikte IETF'nin genel işleyişinden sorumlu olan İnternet Mühendisliği Yönlendirme Grubunu (IESG) oluşturur.

İnternet Mimarisi Kurulu (IAB), IETF'nin dış ilişkilerini ve RFC Editörü ile ilişkilerini denetler. IAB, İnternet gelişimi için uzun vadeli teknik yön sağlar. IAB ayrıca, IETF'ye lojistik destek sağlayan IETF İdari Destek Faaliyetini (IASA) denetleyen IETF İdari Denetim Komitesinden (IAOC) de ortak sorumludur. IAB ayrıca, IETF'nin bir dizi çapraz grup ilişkisine sahip olduğu İnternet Araştırma Görev Gücünü (IRTF) de yönetir.
Toplantılara düzenli olarak katılan rastgele seçilmiş on gönüllüden oluşan bir Aday Gösterme Komitesi (NomCom); IESG, IAB, IASA ve IAOC üyelerini atama, yeniden atama ve görevden alma yetkisine sahiptir. Bugüne kadar NomCom tarafından hiç kimse görevden alınmamış ancak birkaç kişi görevlerinden istifa etmiş ve yerine yenileri atanmıştır.
1993 yılında IETF, ABD Federal Hükûmeti tarafından desteklenen bir faaliyet olmaktan çıkarak, ABD merkezli bir kuruluş olan Internet Society ile ilişkili bağımsız ve uluslararası bir faaliyet haline gelmiştir. IETF'nin resmî üyeleri olmadığı ve kendi başına bir organizasyon olmadığı için Internet Society, IETF ve kardeş kuruluşlarının (IAB, IRTF) faaliyetleri için finansal ve yasal çerçeve sağlar. IETF faaliyetleri; toplantı ücretleri, toplantı sponsorları, İnternet Topluluğu'nun kurumsal üyeliği ve Public Interest Registry'in gelirleri ile finanse edilir.
Aralık 2005'te, IETF'nin ürettiği telif hakkı materyallerini yönetmek için IETF Trust kuruldu.

İnternet Mühendisliği Yönlendirme Grubu (IESG), İnternet Mühendisliği Görev Gücü (IETF) başkanı ve alan direktörlerinden oluşan bir organdır. İnternet standartlarının nihai teknik incelemesini sağlar. Çalışma gruplarının kararlarına yapılan itirazları alır ve IESG, belgelerin standartlar sürecinde ilerlemesine karar verir.
IESG başkanı, Genel Alan'ın alan direktörüdür ve aynı zamanda genel IETF Başkanı olarak görev yapar. IESG üyeleri, aşağıdaki alanların her birinin iki direktörünü içerir:

Uygulamalar Alanı (app)
İnternet Alanı (int)
Operasyonlar ve Ağ Yönetimi Alanı (ops)
Yönlendirme Alanı (rtg)
Gerçek Zamanlı Uygulamalar ve Altyapı Alanı (rai)
Güvenlik Alanı (sec)
Taşıma ve Hizmetler Alanı (tsv)  (Bazen "Taşıma Alanı" olarak da adlandırılır.)
Bağlantılı ve ex officio üyeler şunları içerir:

IETF İcra Direktörü
IAB Başkanı
IAB tarafından atanan bağlantılı üye
İnternet Tahsisli Sayılar Otoritesi (IANA) ile bağlantılı üye
Request for Comments (RFC) Editörü ile bağlantılı üye

IETF Başkanı, Nominating Committee (NomCom) süreci ile 2 yıllık yenilenebilir bir dönem için seçilir. 1993'ten önce, IETF Başkanı IAB tarafından seçilirdi.
Aşağıda, geçmiş ve mevcut IETF Başkanlarının bir listesi bulunmaktadır:

Mike Corrigan (1986)
Phill Gross (1986–1994)
Paul Mockapetris (1994–1996)
Fred Baker (1996–2001)
Harald Tveit Alvestrand (2001–2005)
Brian Carpenter (2005–2007)
Russ Housley (2007–2013)
Jari Arkko (2013–2017)
Alissa Cooper (2017–2021)
Lars Eggert (2021–2024)
Roman Danyliw (2024–)

Resmi IETF sitesi18 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgi işlemde, İnternet Mesaj Erişim Protokolü (IMAP), e-posta istemcilerinin bir TCP/IP bağlantısı üzerinden bir posta sunucusundan e-posta mesajları almak için kullandığı bir İnternet standart protokolüdür. IMAP, RFC 9051 tarafından tanımlanır.
IMAP, bir e-posta kutusunun birden çok e-posta istemcisi tarafından tam olarak yönetilmesine izin vermek amacıyla tasarlanmıştır. Bu nedenle istemciler genellikle, kullanıcı bunları açıkça silene kadar iletileri sunucuda bırakır. Bir IMAP sunucusu genellikle 143 numaralı bağlantı noktasını dinler. SSL/TLS üzerinden IMAP'e (IMAPS) ise 993 numaralı bağlantı noktası atanmıştır.
Neredeyse tüm modern e-posta istemcileri ve sunucuları, önceki POP3 (Postane Protokolü) ile birlikte e-posta alımı için en yaygın iki standart protokol olan IMAP'i destekler.  Gmail ve Outlook.com gibi birçok web posta hizmeti sağlayıcısı, hem IMAP hem de POP3 için destek sağlar.
IMAP4 olarak de bilinen IMAP, yerel kullanıcıların uzaktaki bir e-posta sunucusuna erişmesini sağlayan bir uygulama katmanı protokolüdür. En son sürümü IMAP sürüm 4 Revizyon 1 (IMAP4rev1) olup, RFC 3501'de tanımlanmıştır. IMAP4 TCP 143. portu kullanarak çalışır.
E-posta sunucularından mesaj çekmek için kullanılan en yaygın protokollerden biridir (bkz. POP3). Modern e-posta sunucularının neredeyse tamamı tarafından desteklenir.

İnternet İleti Erişim Protokolü, bir e-posta istemcisinin uzak posta sunucusundaki e-postaya erişmesine izin veren bir uygulama katmanı İnternet protokolüdür. Geçerli sürüm, RFC 9051 tarafından tanımlanır. Bir IMAP sunucusu genellikle iyi bilinen 143 numaralı bağlantı noktasını dinlerken SSL/TLS üzerinden IMAP (IMAPS) 993 kullanır.
Gelen e-posta mesajları, mesajları alıcının e-posta kutusunda saklayan bir e-posta sunucusuna gönderilir. Kullanıcı, çeşitli e-posta alma protokollerinden birini kullanan bir e-posta istemcisiyle iletileri alır. Bazı istemciler ve sunucular tercihen satıcıya özgü, tescilli protokolleri kullanırken, neredeyse tamamı e-posta almak için POP ve IMAP'yi destekler; istemcilerin diğer sunucularla birlikte kullanılmasına izin verir.
IMAP kullanan e-posta istemcileri genellikle iletileri, kullanıcı açıkça silene kadar sunucuda bırakır. IMAP işleminin bu ve diğer özellikleri, birden çok istemcinin aynı posta kutusunu yönetmesine izin verir. Çoğu e-posta istemcisi, mesajları almak için Postane Protokolüne (POP) ek olarak IMAP'yi destekler. IMAP, posta deposuna erişim sunar. İstemciler mesajların yerel kopyalarını saklayabilir, ancak bunlar geçici bir önbellek olarak kabul edilir.

IMAP, 1986 yılında Mark Crispin tarafından, bir posta kutusunun içeriğini basitçe almak için kullanılan bir protokol olan yaygın olarak kullanılan POP'un aksine, bir uzaktan erişim posta kutusu protokolü olarak tasarlanmıştır.
Mevcut VERSION 4rev1'den (IMAP4) önce, aşağıda ayrıntıları verildiği gibi bir dizi yinelemeden geçti:

Orijinal Geçici Posta Erişim Protokolü, bir Xerox Lisp Machine istemcisi ve bir TOPS-20 sunucusu olarak uygulandı.
Orijinal geçici protokol spesifikasyonunun veya yazılımının hiçbir kopyası mevcut değildir.  Bazı komutları ve yanıtları IMAP2'ye benzer olsa da, geçici protokolde komut/yanıt etiketlemesi yoktu ve bu nedenle sözdizimi diğer tüm IMAP sürümleriyle uyumsuzdu.

Geçici protokolün yerini, RFC 1064'te (1988'de) tanımlanan ve daha sonra RFC 1176'da (1990'da) güncellenen Etkileşimli Posta Erişim Protokolü (IMAP2) aldı. IMAP2, komut/yanıt etiketlemeyi tanıttı ve halka açık ilk sürüm oldu.

IMAP3, son derece nadir bir IMAP çeşididir. 1991'de RFC 1203 olarak yayınlandı. Kendisi IMAP2'de değişiklikler öneren RFC 1176 karşı bir öneri olarak özel olarak yazılmıştı. IMAP3, pazar yeri tarafından hiçbir zaman kabul edilmedi.  IESG, 1993 yılında RFC 1203 "Etkileşimli Posta Erişim Protokolü - Sürüm 3"ü Tarihi protokol olarak yeniden sınıflandırdı. IMAP Çalışma Grubu, başlangıç noktası olarak RFC 1203 (IMAP3) yerine RFC 1176 (IMAP2) kullandı.

MIME'nin gelişiyle, IMAP2, MIME gövde yapılarını desteklemek ve IMAP2'de bulunmayan posta kutusu yönetim işlevselliğini (oluşturma, silme, yeniden adlandırma, mesaj yükleme) eklemek için genişletildi. Bu deneysel revizyona IMAP2bis adı verildi; spesifikasyonu hiçbir zaman taslak olmayan biçimde yayınlanmadı. Ekim 1993'te IETF IMAP Çalışma Grubu tarafından bir IMAP2bis internet taslağı yayınlandı. Bu taslak şu önceki spesifikasyonlara dayanıyordu: yayınlanmamış IMAP2bis.TXT belgesi, RFC 1176 ve RFC 1064 (IMAP2). IMAP2bis. TXT taslağı , Aralık 1992 itibarıyla IMAP2 uzantılarının durumunu belgelemiştir.  Pine, IMAP2bis desteğiyle geniş çapta dağıtıldı (Pine 4.00 ve sonrası, IMAP4rev1'i destekler).

1990'ların başında IETF içinde oluşturulan bir IMAP Çalışma Grubu, IMAP2bis tasarımının sorumluluğunu üstlendi. IMAP ÇG (Çalışma Grubu), karışıklığı önlemek için IMAP2bis'i IMAP4 olarak yeniden adlandırmaya karar verdi.

Genel kullanımda, bir kullanıcının e-posta istemcisini (Outlook, Apple Mail, Outlook Express, Mozilla Thunderbird; Hotmail ve Gmail web arabirimleri vb.) kullanarak yolladığı e-posta mesajları, önce kullanıcının oturum açtığı e-posta sunucusu tarafından kabul edilir ve genellikle SMTP kullanarak alıcının posta kutusunu içinde barındıran başka bir e-posta sunucusuna gönderilir. Bu aşamada alıcının göndericinin mesajlarına ulaşabilmesi için bunu e-posta istemcisi ile çekmesi gereklidir. Fakat SMTP tek yönlü bir protokoldür (sadece gidiş). Kullanıcının isteği üzerine posta kutunuzda bulunan e-posta mesajının istemcinize inmesini sağlayamaz. Bu aşamada yapılandırmaya bağlı olarak POP3 veya IMAP devreye girerek ilgili mesajın oturum açmış ve talep etmiş istemciye çekilmesi sağlanır.
IMAP ve POP3 kullanımı arasındaki temel fark IMAP ile e-posta sunucusuna bağlantı kurulduğunda, posta kutusunda birikmiş e-postaların sadece başlık bilgilerini istemciye getirilir. POP3 ise bütün mesajları istemciye çeker.
Genel prensip olarak kullanıcı ve e-posta sayısının çokluğuyla doğru orantılı olarak kullanılır. Uygulamada web postası kullanan neredeyse bütün sunucularda IMAP protokolü kullanılır.

Bir e-posta sunucusuna POP3 ile bağlanıldığında bütün yeni mesajlar istemciye çekilir ve bağlantı kapatılır. IMAP kullanıldığında oturum açıldıktan sonra bağlantı sadece istek olduğu durumlarda açık kalır (Bir mesajın açılması ve içeriğinin görüntülenmesi gibi...).
Büyük boyutlu posta kutularında bu özellik içeriğin görüntülenmesini de sağlar.

POP3 aynı posta kutusunda aynı anda tek kullanıcıyı destekler. Tersi durumda işleyiş tarzı sorun yaratır.
IMAP ise çok kullanıcıyı destekler. Bir kullanıcının yaptığı değişiklik eşzamanlı olarak diğer oturum açmış kullanıcı tarafından görülebilir.

Neredeyse bütün e-posta mesajları MIME (Multipurpose Internet Mail Extensions-Çok işlevli Internet Posta Uzantıları) formatında gönderilir. Bir e-posta yazı bölümü, ekli dosya bölümü gibi bölümlere ayrılır. IMAP bu bölümleri birbirinden bağımsız olarak çekebilir. Örnek: Mesajı açmadan mesaj ekindeki bir dosyayı bilgisayarınıza kopyalamak.

POP kullanırken, istemciler genellikle e-posta sunucusuna kısa süreliğine, yalnızca yeni iletileri indirmek için gereken süre kadar bağlanır. IMAP4 kullanırken, istemciler genellikle kullanıcı arabirimi etkin olduğu sürece bağlı kalır ve talep üzerine mesaj içeriğini indirir. Çok sayıda veya büyük iletisi olan kullanıcılar için, bu IMAP4 kullanım modeli daha hızlı yanıt süreleriyle sonuçlanabilir.

Başarılı kimlik doğrulamasından sonra, POP protokolü, posta kutusunun mevcut durumunun tamamen statik bir görünümünü sağlar ve oturum sırasında durumdaki herhangi bir harici değişikliği gösterecek bir mekanizma sağlamaz. Buna karşılık, IMAP protokolü dinamik bir görünüm sağlar ve yeni gelen mesajlar dahil olmak üzere durumdaki harici değişikliklerin yanı sıra aynı anda bağlı diğer istemciler tarafından posta kutusunda yapılan değişikliklerin algılanmasını ve komutlar arasında uygun yanıtların gönderilmesini gerektirir. IDLE komutu sırasında, RFC 2177'de açıklandığı gibi. Ayrıca, özellikle "birden fazla aracı tarafından aynı posta kutusuna eşzamanlı erişim"den söz eden RFC 3501 bölüm 5.2'ye bakınız.

Genellikle tüm İnternet e-postaları MIME formatında iletilir ve bu, mesajların yaprak düğümlerin çeşitli tek parça içerik türlerinden herhangi biri olduğu ve yaprak olmayan düğümlerin çeşitli çok parçalı türlerden herhangi biri olduğu bir ağaç yapısına sahip olmasına izin verir. IMAP4 protokolü, istemcilerin ayrı ayrı MIME parçalarından herhangi birini ayrı ayrı almalarına ve ayrıca tek tek bölümlerin veya tüm mesajın bölümlerini almalarına olanak tanır. Bu mekanizmalar, istemcilerin ekli dosyaları almadan bir iletinin metin bölümünü almalarına veya getirilirken içeriği akışa almalarına olanak tanır.

IMAP4 protokolünde tanımlanan bayrakların kullanımıyla, istemciler mesajın durumunu takip edebilir: örneğin, mesajın okunup okunmadığı, cevaplanmadığı veya silinmediği. Bu bayraklar sunucuda saklanır, böylece aynı posta kutusuna farklı zamanlarda erişen farklı istemciler, diğer istemciler tarafından yapılan durum değişikliklerini algılayabilir. POP, istemciler için bu tür durum bilgilerini sunucuda depolamak için bir mekanizma sağlamaz; bu nedenle, tek bir kullanıcı iki farklı POP istemcisiyle (farklı zamanlarda) bir posta kutusuna erişirse, durum bilgileri (bir iletiye erişilip erişilmediği gibi) arasında senkronize edilemez. müşteriler. IMAP4 protokolü, hem önceden tanımlanmış sistem bayraklarını hem de istemci tanımlı anahtar sözcükleri destekler. Sistem bayrakları, bir mesajın okunup okunmadığı gibi durum bilgilerini gösterir. Tüm IMAP sunucuları tarafından desteklenmeyen anahtar kelimeler, anlamı müşteriye bağlı olan etiketler. IMAP anahtar sözcükleri, bazen karşılık gelen özel sunucular tarafından IMAP klasörlerine çevrilen web tabanlı e-posta hizmetlerinin özel etiketleriyle karıştırılmamalıdır.

IMAP4, bir istemcinin sunucudan çeşitli ölçütleri karşılayan iletileri aramasını isteme mekanizması sağlar. Bu mekanizma, istemcilerin bu aramaları gerçekleştir

IP adresi (İngilizce: Internet Protocol address), interneti ya da TCP/IP protokolünü kullanan diğer paket anahtarlamalı ağlara bağlı cihazların, ağ üzerinden birbirleri ile veri alışverişi yapmak için kullandıkları adres.

İnternet'e bağlanan her cihaza, İnternet Servis Sağlayıcısı tarafından bir "public" IP adresi atanır ve internete bağlı cihazlar birbirleriyle bu "public" IP adresleri üzerinden ulaşırlar. IP adresine sahip iki farklı cihaz aynı ağda olmadıkları durumlarda, yönlendiriciler (router) ya da yönlendirme (routing) özelliği olan cihazlar vasıtası ile birbirleri ile iletişim kurarlar.
IP adresleri şu anda yaygın kullanımda olan IPv4 adresleri 32 bit boyutunda olup, noktalarla ayrılmış 4 adet onluk düzendeki sayılarla gösterilirler. Örneğin: 192.168.10.5 (Bu örnekte verilen IP adresi özel (private) IP adresi olarak tanımlanır ve sadece yerel ağlarda iletişim sağlayabilir. Diğer ağlar ile iletişim sağlanabilmesi için cihazın genel (public) IP adresine sahip olması gerekmektedir.)
Bazı internet sayfalarına, o sayfaların IP adresleri ile de bağlanılabilir. Ancak bu IP adreslerinin hangi sayfalara ait olduklarını bilebilmek pratikte çok mümkün olmadığından IP adreslerine karşılık gelen bir alan adı sistemi kullanılmaktadır. Alan Adı Sunucuları'ndan  (DNS -Domain Name System) oluşan hiyerarşik bir sistem, hangi alan adının hangi IP adresine karşılık geldiği bilgisini eşler.
Yönlendiriciler IP paketleri iletme görevlerini IP paket başlıklarında yer alan IP adreslerine göre gerçekleştirirler. IP'nin ilk büyük versiyonu İnternet Protokolü Sürüm 4'tür. IPv4 internette baskın olan bir protokoldür. Onun halefi İnternet Protokolü Sürüm 6 (IPv6)'dır. IPv6, internete bağlanan cihaz sayısının artmasından ve bu cihazlara yetecek sayıda IP adresi verilmesini sağlama zorunluluğundan ortaya çıkmıştır.

Her datagramın iki bileşeni vardır. Bir başlık ve bir yük. Yük, taşınan veridir.

IP adresleme IP adreslerinin atamasını ve ilişkili parametrelerin arabirimlerini barındırmayı gerektirir. Adres uzayı ağlara ve alt ağlara ayrılır, ağın tanımını ve yönlendirme öneklerini içerir. IP yönlendirme bütün ana bilgisayarlardan olduğu gibi yönlendiriciler tarafından da gerçekleştirilir ve asıl işlevi ağ sınırları boyunca paketleri ulaştırmaktır.

İnternet protokollerinin tasarımı uçtan uca prensibine dayanır. Ağ altyapısı tek bir ağ elemanı veya iletim ortamı da doğal olarak güvenilmez olarak kabul edilir ve linkleri ve düğümleri kullanılabilirliği açısından dinamik varsayar. Ağın durumunu devam ettiren veya izini süren hiçbir merkezi izleme veya performans ölçüm kolaylığı yoktur. Ağ karmaşıklığını azaltma yararına, ağda istihbarat bilerek çoğunlukla veri aktarımı uç düğümleri yer almaktadır. İletim yolundaki yönlendiriciler paketleri direkt olarak sonraki bilinen ve varış adresinin girişi ile eşleşen ulaşılabilir geçide doğru yönlendirir.
Bu tasarımın bir sonucu olarak, İnternet Protokolü sadece en iyi çaba teslim sağlar ve hizmet güvenilmez olarak karakterize edilir. Ağ mimari dili, bu iletim bağlantı yönelimli modlarda aksine bir bağlantısız protokoldür.
İnternet Protokolü Sürüm 4 (IPv4) başlığında, başlığın hatasız gönderilmiş olmasını sağlamak için "header checksum" isimli bir sağlama alanı içermektedir.
IPv4 protokolüne bir destek protokolü olması amacıyla geliştirilmiş olan İnternet Denetim İletisi Protokolü (ICMP) gönderilen paketlerin hedefe ulaşıp ulaşmadıklarına dair bazı geri bildirimler sağlamaktadır.

İnternete bağlanan kullanıcının dış dünyaya bağlantı sağladığı gerçek IP adresi çoğu zaman dinamiktir. Kullanıcının hizmet aldığı internet servis sağlayıcı, kullanıcıya o an boşta bulunan bir IP adresini verir. Bu yüzden internete her bağlantı yapıldığı zaman kullanıcıların dış dünyaya açıldıkları gerçek IP adresi değişebilmektedir.
Statik IP adresleri olan bilgisayarların adresleri değişmez. Sunucu görevi gören bilgisayarlar için tercih edilir.

Kullanım alanlarına göre IP Adresleri sınıflandırılır. A sınıfı 1-127, B sınıfı 128-191, C sınıfı 192-223, D sınıfı 224-239, E sınıfı 240-255.
Örneğin;

A Sınıfı IP Adresleri  001.aaa.bbb.ccc  / 127.aaa.bbb.ccc
B Sınıfı IP Adresleri  128.aaa.bbb.ccc / 191.aaa.bbb.ccc
C Sınıfı IP Adresleri  192.aaa.bbb.ccc - 223.aaa.bbb.ccc
D Sınıfı IP Adresleri  224.aaa.bbb.ccc - 239.aaa.bbb.ccc
E Sınıfı IP Adresleri  240.aaa.bbb.ccc - 255.aaa.bbb.ccc aralığındadır.

A Sınıfı IP Adresinin ilk okteti ağ adresini (network address), kalan oktetler ise konak adresini (host address) verir. Örneğin IP adresini a.b.c.d şeklinde gösterirsek burada a ağ adresini, kalan b.c.d ise konak adresi gösterir.
B Sınıfı IP Adresinin ilk iki okteti ağ adresini, kalan oktetler ise konak adresini verir.
C Sınıfı IP Adresinin ilk üç okteti ağ adresini, kalan oktetler ise konak adresini verir.

Aşağıda yer alan üç IP adres bloku yerel alan ağlarında kullanılmak üzere ayrılmıştır.

10.0.0.0    - 10.255.255.255  (10.0.0.0/8 - 10.0.0.0 maske 255.0.0.0)
172.16.0.0  - 172.31.255.255  (172.16.0.0/12 - 172.16.0.0 maske 255.240.0.0)
192.168.0.0 - 192.168.255.255 (192.168.0.0/16 - 192.168.0.0 maske 255.255.0.0)
Bu IP adres blokları yerel alan ağlarında kullanılmak üzere tahsis edilmiştir (Dünya üzerinde tekil değildirler) ve geniş alan ağlarında internet servis sağlayıcılar tarafından yönlendirilmezler. Bu nedenle bu IP ağlarından internete çıkarken gerçek IP adreslerine NAT yapılır.

Version
Internet Header Length (IHL)
Type Of Service (TOS)
Total Length (TL)
Identification
Flags
Fragment Offset
Time To Live (TTL)
Protocol
Header Checksum
Source Address
Destination Address
Options
Data

Versiyon ya da sürüm (İngilizce: version), kullanılan IP versiyonunu gösterir. Uzunluğu dört bittir.

IP başlığın uzunluğunu gösterir ile ilgilidir. Uzunluğu dört bittir.

Uzunluğu bir bayttır.

Uzunluğu iki bayttır.

Uzunluğu iki bayttır.

Uzunluğu üç bittir.

Uzunluğu bir bayttır.

Uzunluğu bir bayttır.

Uzunluğu iki bayttır.

Uzunluğu dört bayttır.

Uzunluğu dört bayttır.

IPv4'ün adres uzayı, IPv6'ya göre daha dardır. IPv4 adres uzayında (232) adet, IPv6 adres uzayında ise (2128) adet adres bulunmaktadır. Ayrıca IPv4 başlık formatı (İngilizce: header format), IPv6 formatına göre daha basit yapıdadır. IPv4 başlık boyutu 20 bayttan iken, IPv6 başlık boyutu sabit olarak 40 bayttır.
IPv4 başlığının 12 alanının 6'sı IPv6 da yoktur. Bu alanların kaldırılması, IPv6'nın daha kolay işlenmesini sağlamıştır. Ayrıca IPv6 üzerindeki otomatik konfigürasyon özelleği internet üzerindeki adres yönetimini kolaylaştırır.
IPv6'da NAT’a (İngilizce: Network Address Translation) duyulan ihtiyaç azalmıştır. Kullanılabilecek adres sayısının artması, NAT'ta gerçekleştirilen özel IP adreslerinin (private IP address), genel IP adreslerine (public IP address) dönüştürülmesi ihtiyacını büyük oranda ortadan kaldırabilecektir.

IPv4
IPv6

Netgear ProSafe XSM7224S reference manual
Siyan, Karanjit. Inside TCP/IP, New Riders Publishing, 1997. ISBN 1-56205-714-6
Parker, Don (2 Kasım 2010). "Basic Journey of a Packet". symantec.com. Symantec. Retrieved 4 May 2014.
Vinton G. Cerf, Robert E. Kahn, "A Protocol for Packet Network Intercommunication", IEEE Transactions on Communications, Vol. 22, No. 5, May 1974 pp. 637–648
Mulligan, Geoff. "It was almost IPv7". O'Reilly. O'Reilly Media. Retrieved 4 July 2015.
Leyden, John (6 Temmuz 2004). "China disowns IPv9 hype".

Internet Society (ISOC) (Türkçe: İnternet Topluluğu), İnternet ile ilgili standartlar, eğitim, erişim ve politika alanlarında liderlik sağlamak amacıyla, 1992 yılında ABD'de kurulmuş bir kâr amacı gütmeyen kuruluştur. Misyonu "internetin dünyadaki tüm insanların yararına açık gelişimini, evrimini ve kullanımını teşvik etmektir". Virginia ve Cenevre'de ofisleri bulunmaktadır. Sloganı ise "İnternet Herkes İçindir."

ISOC, bağımsız üyeler, organizasyon üyeleri ve bölümlerden oluşan bağımsız olarak finanse edilen bir kuruluştur. Bireysel üyeler politika belirlemek için oy kullanamazlar, ancak kuruluş üyeleri, politika ve İnternet Topluluğunun işleyişini belirleyen bir Danışma Konseyi'nde temsil edilir. İnternet Toplumunun bölümlerinin işlevi, Merkezi Kurul'dan onay ve finansmana tabi olarak, Danışma Konseyi tarafından oluşturulan İnternet Topluluğu politikalarıyla uyumlu oldukları kendi planlarını yürütmektir. İnternet Topluluğunun ücretli personeli vardır ve Mütevelli Heyeti tarafından yönetilmektedir. Mütevelli Heyeti 13 üyeden oluşur, bu üyelerden dördü İnternet Topluluğu bölümleri, dört üye İnternet Mühendisliği Görev Gücü tarafından atanır ve diğer dört üye ise İnternet Derneği'nin organizasyon üyeleri tarafından atanır.
İnternet Topluluğu 2018'de 40.000 üye kaybetti ve Nisan 2020 itibarıyla İnternet Topluluğu ana sayfasında üyeliğin şu anda 67.978 üye olduğu belirtilmiştir.

1991'de Ulusal Bilim Vakfı'nın İnternet Mühendisliği Görev Gücü'nü (IETF) işletmek için Ulusal Araştırma Girişimleri Kurumu (CNRI) ile sözleşmesi sona erdi. O zamanlar İnternet Faaliyetleri Kurulu (IAB) bu rolü üstlenebilecek kâr amacı gütmeyen bir kurum oluşturmaya çalıştı. 1992'de Vint Cerf, Bob Kahn ve Lyman Chapin, İnternet Topluluğunun, IAB'yi kapsayacak şekilde "İnternetin küresel bir araştırma iletişim altyapısı olarak evrimini ve büyümesini kolaylaştırmak, desteklemek ve teşvik etmek için profesyonel bir toplum" olarak kurulu. Bu düzenleme 1993 yılında RFC1602'de resmîleştirildi.
1995 yılında ISOC, ilgili alanlardaki araştırmacılar ve uygulayıcılar arasında bilgi alışverişini destekleyen, Ağ ve Dağıtılmış Sistem Güvenliği Sempozyumu'nu (NDSS) başlattı.
1999'da Jon Postel'in ölümünden sonra ISOC, Jonathan B. Postel Hizmet Ödülü'nü oluşturdu. Ödül, 1999 yılından beri her yıl İnternet Topluluğu tarafından "veri iletişim topluluğuna hizmette olağanüstü katkılarda bulunan bir kişiyi onurlandırmak" için verilmektedir.
1999 yılında, İnternet Toplumsal Görev Gücü (ISTF), IETF'nin toplumsal bir ortağı olarak kuruldu ve 2000 yılında ISOC, UNESCO tarafından operasyonel bir ortak olarak tanındı. ISTF 2001 sonunda dağıldı ve görevleri ISOC'nin politika ekibi tarafından devralındı.
2000 yılının ortalarına gelindiğinde, İnternet Toplumunun finansmanı güvencesiz hale geldi ve birkaç kişi ve kuruluş bu boşluğu doldurmak için adım attı. 2001 yılına kadar İnternet Topluluğunun bireysel üyeleri tarafından seçilen mütevelli heyetleri de bulunmaktaydı, ancak bu seçimler 2001 yılında "askıya alındı." Bu, seçimlerin çok pahalıya mal olduğu algısı nedeniyle görünüşte mali bir önlem olarak yapıldı. Daha sonraki tüzük değişikliklerinde, üye tarafından seçilen bireysel mütevelli kavramı tamamen kaldırıldı.
2001'in sonlarında, Afilias (alan adı sicili) liderleri .org sicili için ortak teklif vermek üzere yeni bir ortaklık önermek için, İnternet Topluluğu CEO'su Lynn St.Amour'a başvurdu. Bu modelde, İnternet Topluluğu .org'un yeni merkezi olacak ve tüm teknik ve hizmet fonksiyonları Afilias tarafından yönetilecekti. Afilias tarafından tüm teklif masraflarını ödenecek ve teklif ICANN tarafından değerlendirilirken İnternet Topluluğu bordrosuna katkıda bulunacaktı. İnternet Topluluğu Kurulu bu teklifi 2001'deki kurul toplantısında onaylamıştır.
2002 yılında ISOC, .org kayıt defterini başarıyla teklif etti, yönetmek ve işletmek için Kamu Yararı Kayıt Defterini (PIR) kurdu.
2010 yılında, Hindistan'ın kırsal bölgelerinde beş kablosuz ağ tabanlı ağı devreye alan ilk topluluk ağı girişimini başlattı.
8 Haziran 2011'de ISOC, IPv6 yayılımını test etmek için Dünya IPv6 Günü'nü ilan etti.
2012 yılında, IPv6 ve DNSSEC'yi tanıtmak için bir portal ve eğitim programı olan Deploy360'ı tanıttı.
2012 yılında, ISOC'nin 20. yıl dönümünde, "küresel internetin gelişmesine ve ilerlemesine önemli katkılarda bulunan seçkin ve seçkin bir grup vizyoner, lider ve armatörü halka tanıma" ödülü olan İnternet Onur Listesi'ni kurdu.
IETF, 2018 yılında kendi tüzel kişiliğini (IETF Administration LLC) oluşturarak, İnternet Topluluğu'ndan ayrıldı. İnternet Topluluğu, bir bağış ve rezerv fonu oluşturmasına yardımcı olmak için 2020 yılına kadar IETF'ye ödeme yapmayı taahhüt etmiştir, bu süreden sonra mali açıdan bağımsız olacaktır.

Kablo, elektrik akımı iletiminde kullanılan üzeri yalıtkan bir madde ile kaplı metalik bir iletken tel. Bir veya daha fazla tel, yalıtıcı bir maddeyle kaplanmıştır. İletkenler bakır veya alüminyumdan bir tek tel veya daha ince tellerden örülmüş, örgü tel olabilir. Aynı miktarda akımı taşıyabilmesi için alüminyum kabloların bakıra nispeten 1/2 çap daha büyük olmasını gerektirir. Dolayısıyla yer problemi olan yerlerde bakır kablo kullanılır. Alüminyum esasen fazla ağır olmayan havadaki hatlarda tercih edilir. Kabloların daha güçlü olması isteniyorsa, çelik örgülerle kuvvetlendirilir. Bunlar esas itibarıyla, ülke çapındaki yüksek gerilim hatları gibi havada yüksek geçen uzun hatlarda kullanılır. Kablodan istenilen güç, hem kendi ağırlığını hem de ek olarak, üzerinde donacak buzun veya yağacak karın ağırlığını taşımasıyla ilgilidir. Ayrıca rüzgarın sebep olacağı gerilim bu kuvvetin belirlenmesinde muhakkak hesaba katılmalıdır.

Yeraltı kabloları, kanal sistemiyle döşendiğinden daima aşırı nemle karşı karşıyadır. Genellikle kurşun muhafaza içinde olup, bunun içerisindeki ayrı olarak yalıtılmış iletkenlerin sayısına göre çok veya tek iletkenli olarak sınıflandırılırlar. Tek iletkenli kablolar, büyük çaplı kablo isteyen yüksek gerilim devrelerinde kullanılır. Bu durumda kanala birden fazla kablo döşenemez. Bu yüzden yekpare tek iletkenli kablolar ayrı kanallara döşenir. Çok iletkenli kablolar nispeten düşük gerilimdeki elektrik enerjisinin dağıtımında kullanılır. Tek bir kanala yerleştirilebilirler. Maliyetleri düşüktür. Fakat akım taşıma kapasiteleri sınırlıdır. Yeraltı kablolarında temel olarak 3 tip yalıtkan kullanılır: Lastik, cilalanmış patiska (varnished cambric) ve yağlı kâğıt (impregrated paper), 15.000 volta kadar enerji taşıyan kablolar lastikle yalıtılır. Eğer kablo kimyasal maddelerin veya yağların tesirlerine maruzsa, genellikle lastik yalıtkan üzerine neoprene gibi sentetik maddeyle kaplanır. Çok sıcak bölgelerde kullanım için kablolar asbest veya yanmaz plastik maddelerle korunur. Eğer kablonun aşınma veya içine su sızma ihtimali varsa, kablo üzerine kurşun muhafaza yerleştirilir.
Cilalı patiskayla yalıtınca lastik veya kağıda göre daha fazla kat yapılır ve kablo bükülmez hale gelir. Bu yüzden esas olarak santrallerde ve benzeri yardımcı ünitelerde kısa bağlantı kablolarını yalıtmada kullanılır. Cilalı patiska 15.000 volta kadar varan gerilimde kullanılan her ebattaki kablo için tesirlidir.
Yağlı kâğıtla yalıtma, elektrik enerjisi kaybını azalttığı ve maliyeti düşük olduğu için tercih edilir. Böyle yalıtılmış kablolar 300.000 volta kadar kullanılır. Fakat 69.000 voltun üzerine aşıldığında, kablonun bulunduğu kanalın basıncı yağ veya azot gazıyla arttırılır. Basınçtan maksat boşlukları veya kağıdın birbirinden ayrıldığı yerleri ortadan kaldırmak ve boşluklarda gazın iyonlaşmasını önlemektir. Kabloyu yalıtırken boşluklara mani olmak hem yalıtkanın kabloya sarımı hem de kablonun döşenmesi sırasında imkânsızdır. Kablodaki kıvrımlar, yalıtkan madde tabakalarının ayrılmasına sebep olur. Yüksek gerilimde iyonlaşmayı önlemek için 3,5 kg/cm²'ye kadar varan basınç gereklidir. Cilalı patiska ve yağlı kâğıtla yalıtılmış olan kablolar genellikle koruyucu bir kurşun tabaka ile örtülüdür. Aynı zamanda neme karşı kesin tedbir alınmış olur. Toprağın kimyasal yapısıyla bağlantılı olarak elektroliz veya korozyon (paslanma) ihtimali olduğundan kurşun plastikle kaplanır. Sentetik maddeler de, yalıtıcı olarak kullanılmaktadır

Kurşun kaplı kablolar, şartların toprak altına tesisini imkân vermediği kutup bölgelerinde havada taşınabilir.
Kablo, rehber kablo denilen, güçlü çelik kablonun desteklediği, çelik askılar üzerinde taşınır. Bu tip hava kablosu genellikle yeraltı döşemenin ekonomik olmadığı yerleşim bölgelerinde elektrik enerjisinin dağıtımı için kullanılır. Bakımı kolay, daha ekonomik olması dolayısıyla büyük fabrikalarda da kullanılmaktadır. Hava kablolarının yalıtılması, yeraltında kullanılan kablolardaki gibidir. Neme, çürütücü atmosfere ve mesela ağaç dallarının sebep olacağı aşınmaya karşı önlem alınmalıdır.

1000 voltu aşmayan yerlerde genel olarak 3 tip kablo kullanılır. Bunlar metalden başka maddelerle kaplı kablolar, metal kaplı kablolar ve mineralle yalıtılmış, metalik muhafazalı kablolardır. Metalden başka maddeyle kaplı kablo her biri lastikle yalıtılmış iletkenlerden meydana gelir. Yağlı kâğıt tabakasıyla kaplanmış lastik yalıtkanın etrafına kâğıt bant sarılır. Böyle yalıtılan iletkenler, neme ve ateşe dayanıklı bir bileşiğe doyurulmuş dış sargıyla sarılır. Bu tür kablolardan meşhur bir model de Romex olarak bilinmektedir.

Her biri yağlı kâğıtla sarılmış lastikle yalıtılmış iletkenlerden meydana gelir, iletkenleri bükülebilir. Çelik örgülü olan ve olmayan her iki tip kablonun duvar veya beton içine gömülmediği oldukça kurak yerlerde kullanılması uygundur.
Çelik örgülü kablo özellikle aşınmaya karşı dayanıklıdır. Mineralle yalıtılmış metal kaplı kablolar, kablonun gizlenmesi gereken, alçak gerilimle çalışan yerlerde kullanılır. Örneğin bir yerleşim yerinden garaja veya dışardaki lambalara giden yeraltı hattı kullanıldığı gibi. Bu tip kablo, çok iyi sıkıştırmak suretiyle doldurulmuş kapalı borular içindeki yalıtılmış iletkenlerden meydana gelir.

İki iletkenli elektrik kablosu genellikle yüksek frekanslı devrelerde kullanılır. İletkenlerden biri içi boş diğer iletkenin içine oturtulmuş olup, ikisinin arası sert plastikle, aralıklı olarak bırakılan boşluklarla veya basınçlı gazla yalıtılır. Dış iletken, bir noktada koruyucu olarak, metalik örgü veya bükülmez boru şeklinde olabilir. Koaksiyel (coaxial) kablolar polis araçlarında, taksilerde, hava araçlarının telsizlerinde, radarlarda, yayın istasyonlarında, kapalı devre televizyonda ve çok kanallı telefon devrelerinde kullanılır. Basit kablolardan farkı, yüksek frekansta daha iyi iletken olması ve kullanım kolaylığı sağlamasıdır. Dış iletken kablonun radyasyonuna engel olur ve devreyi dışarıdan gelecek etkilere karşı korur. Birçok sayıda koaksiyel kablo birleştirilerek bir hat halinde kullanılabilir.

Kablo bağı

Kampüs ağı (Campus Area Network), belirli bir coğrafi bölgeyle yerel ağların ara bağlantısının yapıldığı bilgisayar ağıdır. Bir kuruluş, devlet, üniversite gibi yerler, ağ ekipmanları (switch, router) ve iletim medyası (optik fiber, Cat5 vs.)'nın neredeyse tamamına sahiptirler. Üniversite kampüs ağında, ağ muhtemelen akademik binalar, üniversite kütüphanesi ve öğrenci yurtları gibi binaları kapsayan kampüs binalarına bağlıdır.

Üniversitenin kampüs ağı idari binalar, akademik yapılar, üniversite kütüphaneleri, kampüs veya öğrenci merkezleri, yurt, spor salonları ve diğer dış yapıları, konferans merkezi, teknoloji merkezleri ve eğitim kurumları gibi kampüs binalarıyla bağlantılıdır.

Üniversite ağından çok daha fazlası olduğunda, kurumsal kampüs ağı binaları bağlamak için hizmet vermektedir.Buna örnek olarak Googleplex ve Microsoft Kampüs, Apple Kampüs ağları gösterilebilir. Bu kampüs ağları yüksek hız ile birbirlerine bağlantılıdırlar.

ulak net 14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halk veya toplum, bir milleti oluşturan çeşitli toplumsal kesimlerden veya meslek gruplarından oluşan insan topluluğuna denir.
Halkı milletten ayıran en önemli özellik; halk, bir toplumda hâlen yaşamakta olan çeşitli toplum kesimlerini kapsamaktadır. Millet ise geçmişten geleceğe doğru belirli bir soyu ifade etmektedir. Daha milliyetçi bir ifadedir ve aynı toplumda yaşayan gruplar arasındaki farklılığı öne çıkarmaktadır.
Halkın belirgin özelliklerinden biri, millet olma özelliklerine veya bilincine henüz ulaşmamış olmasıdır. Örneğin İstanbul halkı, Sovyet halkı... 
Bir görüşe göre bir coğrafyada yaşayanlardan bahsederken 'millet' kelimesinden ziyade, 'halk' kelimesinin daha doğru olacağı düşünülmektedir. Ayrıca milliyetçi söylemleri daha geri plana itmesi amacıyla tercih edilebilmektedir. Ayrıca yaygın bir görüşe göre bir Amerikan milletinden bahsedilemez fakat bir Amerikan halkından bahsedilebilir.

Kaspersky Lab. 1997 yılında Eugene Kaspersky tarafından kurulan Rusya merkezli bir siber güvenlik şirketidir. Bilgisayar ve internet güvenliği üzerine çözümler sunmaktadır. Antivirüs, anti-spyware, anti-spam ve anti-intrusion (firewall benzeri bir yazılım türü) ürünlerini pazarlamaktadır.

Batı Avrupa; Kuzey Amerika; Gelişmekte Olan Pazarlar; Asya-Pasifik; Rusya ve BDT; Japonya.

Avustralya; Avusturya; Brezilya; Kanada; Çin; Fransa; Almanya; Hong Kong; Hindistan; İsrail; İtalya; Japonya; Kazakistan; Malezya; Meksika; Hollanda; Polonya; Portekiz; Romanya; Rusya Federasyonu; Güney Afrika; İspanya; İsveç; İsviçre; Türkiye; Ukrayna; Birleşik Arap Emirlikleri; İngiltere; Amerika Birleşik Devletleri (2 ofis), Güney Kore.

Dünya çapında Uç Nokta Güvenlik Tüketici pazarının en büyük 3. tedarikçisi, Uç Nokta Güvenlik Kurumsal pazarının da en büyük 5. tedarikçisidir 
Kurumsal Uç Nokta Güvenlik pazarının Güvenlik Paketi alanında 3. sıradadır. Gartner Magic Quadrant tarafından Uç Nokta Koruma Platformlarında "Lider" olarak adlandırılmaktadır. IDC MarketScape'te "Lider" olarak adlandırılmıştır. Kaspersky uygulamaları, ABD'nin getirdiği kısıtlamalar nedeniyle 29 Eylül 2024 tarihinde Google Play Store'dan kaldırılmıştır.

Forrester Research, Inc tarafından Uç Nokta Güvenlik Çözümleri pazarında Liderlerden biri olarak gösterilmiştir. Kaspersky Lab bağımsız ürün testlerinde en iyi sektörel sonucu elde etmektedir: 2012'de Kaspersky Lab uç nokta ürünleri 75 test ve incelemeye katılmıştır. Kaspersky Lab bunların 42'inde 1. sırada ve testlerin %86'sında ilk üçte yer almıştır. Kaspersky Lab'ın müşteri koruma endeksi sektör ortalamasına ve önemli rakiplerine göre önemli ölçüde daha yüksektir: 2012 yılında kurumsal ürünler için 106 ve tüketici ürünleri için 99. sıradadır. Kaspersky ürünleri düzenli olarak AV-Test, AV-Comparatives ve SE Labs tarafından yapılan bağımsız testlere katılıyor ve yüksek sonuçlar elde ediyor. Bu kuruluşlar, Microsoft'un bağımsız sertifikasyon amaçları için bir " endüstri standardı kuruluşu" olarak benimsediği Anti-Malware Test Standartları Örgütü'nün (AMTSO) üyeleridir. 2023 yılında yapılan birçok bağımsız testlerde 93 ödül alarak rekora imza atan Kaspersky, en çok ödül alan siber güvenlik şirketi ünvanına sahip olmuştur. Şirketin portföyünde, ABD, Rusya, AB ve Çin'de alınan 160'tan fazla patent bulunmaktadır.

Kaspersky Türkçe Resmi Sitesi 14 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kişisel alan ağı (İngilizce: Personal Area Network) bir bilgisayar ağı sistemidir. Günümüzde bir endüstri standardıdır.
Bir kişisel alan ağı kişisel dijital asistanların ve telefonların da dahil olduğu bilgisayar aygıtları arasında iletişim için kullanılan bilgisayar ağıdır. Bir PAN genellikle birkaç metre mesafededir. PAN'lar, internet veya daha yüksek seviyeli ağa bağlanmak için veya kişinin kendi kişisel aygıtları arasında iletişim için kullanılır. Kişisel alan ağlarında Firewire ve USB gibi bilgisayar kablosu kullanılır. Bir kablosuz kişisel alan ağı IrDA, bluetooth, kablosuz USB, Z-Wave ve ZigBee gibi kablosuz ağ teknolojileri ile yapılır.
Bilgisayar aygıtları arasında iletişimi kurmak için kullanılan ağdır.Bunlar telefon, kişisel dijital asistanlar gibi kişiye yakın bulunurlar.Bu cihazlar söz konusu kişiye ait olabilir ya da olmayabilir. PAN'ın menzili birkaç metredir. PAN kişisel aygıtların birbirleriyle haberleşmelerinin yanı sıra, Internet veya bir yüksek düzeydeki ağa bağlantı gerçekleştirmek için de kullanılabilir. Kişisel alan ağları USB ve FireWire gibi veri yollarıyla kablolu kurulabilir. Kablosuz bir kişisel alan ağı da IrDA, Bluetooth, UWB, Z-Wave ve ZigBee gibi ağ teknolojileriyle kurulabilir.

Bir Bluetooth PAN'a piconet denir ve en fazla 8 tane master-slave ilişkisinde bulunan cihazdan oluşabilir. Piconete bağlanan ilk Bluetooth cihazı master olur ve bu cihaz ile haberleşecek diğer bütün cihazlar da slave durumdadır. Piconetin ortalama menzili 10 metre olmasına rağmen, ideal koşullar altında bu menzil 100 metreye kadar çıkabilir.En son yeniliklerle Bluetooth antenleri, söz edilen menzilleri aşmaya izin verecek şekilde tasarlandı. DEF CON 12'de, "Flexilis" olarak bilinen bir grup uzman programcı 2 Bluetooh cihazını 800 metreden daha uzak bir mesefade birbirine bağladı. Antenle beraber teleskop ve Yagi anteni kullandılar.Bunların hepsi ise bir tüfek dipciğine sabitlendi. Bir kablo yardımıyla anten bilgisayardaki Bluetooth kartına bağlandı. Daha sonra bunun adını "BlueSniper" koydular. Skinplex de bir diğer PAN teknolojisidir, insan cildine yakın olan kapasitif alan üzerinden iletim sağlar. Skinplex insan vücudundan bir metreden fazla uzaklıkta bulunan cihazları bile fark edip, iletişim kurabilir. Bu teknoloji kapı kilitlerinin kontrolünde ve üstü açılabilir araçların parazit koruma sistemlerinde şu anda kullanılıyor.

Kişisel çalışma alanı çevresindeki aygıtların birbirleriyle kablosuz bağlanması için oluşturulmuş bir kişisel alan ağıdır.Genelde, bir kablosuz PAN'da ortalama 10 metre menzil sağlayan teknolojiler kullanılır. Diğer bir deyişle, çok kısa mesafe. Böyle bir teknoloji olan Bluetooth, yeni bir standart olan IEEE 802.15'in temelinde kullanılmıştır. Bir WPAN bütün bir bilgi işlem merkezine bağlantı hizmeti verebilir ve birçok insanın o gün yanında getirdiği ya da masasının üstünde duran iletişim cihazını birbirine bağlayabilir.Ayrıca bir cerrahın operasyon sırasında ekip arkadaşlarıyla görüşebilmesi için iletişimi sağlamak gibi özel amaçları da yerine getirebilir. WPan teknolojisindeki anahtar kavram "takmak"(plugging in) olarak bilinir. İdeal koşullarda, iki WPAN destekli donanıma sahip cihaz yeterli yakınlıktaysa (birkaç metre) veya merkezi sunucudan birkaç kilometre yakınlıktaysa, birbiriyle kabloyla bağlıymış gibi haberleşebilirler. Bir diğer önemli özellik ise ağa yapılabilecek istenmeyen girişimleri önleyip, ağın güvenliğini sağlamaktır. Wpan teknolojisi daha bebeklik evrelerini yaşamaktadır ve çok hızlı bir gelişim gösterecektir. Önerilen çalışma frekansı dijital modda yaklaşık 2.4GHZdir. Amaç ev ve işyerlerinde kesintisiz rahat bir çalışma ortamı ortamı sağlayabilmektir. Wpandaki her cihaz uygun bulunan mesafeler sağlandığı takdirde aynı Wpandaki bütün diğer cihazlarla kontakt kurabilir. Ek olarak, Wpanlar dünya çapında hizmet verebileceklerdir. Bu ölçüde, Yunanistan'da, bir yerde bulunan bir arkeolog direkt olarak Minneapolis'teki Minnesota Üniversitesindeki PDA'sına doğrudan bağlanabilecek ve aradığı veritabanını bulunduğu yere çekebilecek.

Intrabody Signalling, Tom Zimmerman & Neil Gershenfeld
26 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ASPAN - Next Generation Personal Area Networks
smartnfc.com - Intra Body Communication and Personal Area Networks

WPAN (wireless personal area network)25 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Küresel internet kullanımı, internet'i dünya çapında kullanan kişi sayısıdır.

2015 yılında, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği, yıl sonuna kadar yaklaşık 3,2 milyar kişinin veya dünya nüfusunun neredeyse yarısının çevrimiçi olacağını tahmin ediyor. Bunların yaklaşık 2 milyarı az gelişmiş ülkelerden, 89 milyonu da dahil olmak üzere gelişmekte olan ülkelerden olacaktır.

Web endeksi, World Wide Web Foundation tarafından tasarlanan ve üretilen kompozit bir istatistiktir. World Wide Web’in küresel olarak kalkınma ve insan haklarına katkısının çok boyutlu bir ölçüsünü sunar. Endeksin derlendiği son yıl 2014 itibarıyla 86 ülkeyi kapsamaktadır. Web'in ekonomik, sosyal ve politik etkilerini gösteren evrensel erişim, özgürlük ve açıklık, ilgili içerik ve yetkilendirme alanlarını değerlendiren göstergeler içerir.

Carna Botnet, bilgisayar korsanları tarafından, içerik oluşturucuların "2012 İnternet Sayımı" olarak adlandırdığı şeyde internet'in boyutunu ölçmek için oluşturulan 420.000 cihazdan oluşan bir botnet'ti.

Dijital haklar

Zararlı yazılım, kötü amaçlı yazılım veya malware (İngilizce: malicious software), bilgisayar ve mobil cihazların işlevlerini bozmak, kritik bilgileri toplamak, özel bilgisayar sistemlerine erişim sağlamak ve istenmeyen reklamları göstermek amacı ile kullanılan yazılımdır. 1990 yılında Yisrael Radai tarafından malware (zararlı yazılım) ismi konulmadan önce, bu tür yazılımlara bilgisayar virüsü adı veriliyordu. Kötü amaçlı yazılımların ilk türü, parazit (asalak) yazılım parçalarını yürütülebilir, çalışan içeriklere eklemekle ilgileniyordu. Bu yazılım parçaları, mevcut çalışan uygulamayı, sistem üstünde çalışan programları ve hatta bilgisayar sistemlerinin ayağa kaldırılmasında önemli rol oynayan önyükleme (boot) kodlarını etkileyen makine kodları olabilir. Kötü amaçlı yazılımlar, kullanıcıların gereksinimlerine karşı bir davranış sergiler ve sistemin yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun yüzünden istemsiz, rastgele bir şekilde verecek yazılım parçaları içermez.
Kötü amaçlı yazılımlar, uzun bir süre boyunca, bulaştığı bilgisayar sisteminin haberi olmadan bilgi toplama ve casusluk işlemlerini yapabilir. Bunun yanında, girdiği sisteme zarar verme, sabotaj etme amacı da taşıyabilir (Stuxnet gibi) veya ödemeler üstünde para sızdırma işinde kullanılabilir (CryptoLocker). 'Kötü amaçlı yazılım', bilgisayar virüsü, solucan(virüs), truva atı, fidye virüsü, casus yazılım, reklam destekli yazılım ve diğer zararlı yazılımları oluşturan gruba verilen genel isimdir. Bu yazılımlar çalıştırılabilir kod, betik, aktif içerik ve diğer farklı yazılım türleri şeklinde ortaya çıkabilir.  Kötü amaçlı yazılımlar genellikle zararsız görünen dosyaların içine gizlenir.2011 yılından itibaren solucanlar ve truva atları, aktif tehlikelerin çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Zararlı yazılımlar bilgisayar kirleticisi, zarar veren madde olarak olarak Amerika Birleşik Devletleri tarafından yasalara geçmiştir.
Casus yazılım ya da kötü amaçlı yazılımlar bazen şirketler tarafından sağlanan, internet sayfalarından indirilebilen yazılımlar içinde gömülü olarak bulunabilir. Bu programlar dışarıdan kullanışlı ve cezbedici gözükse bile, piyasa için istatistik araştırması yapan, kullanıcının hareketlerini gizlice izleyen parçalar içerebilir. Bu yazılımlara bir örnek olarak Sony Rootkit verilebilir. Bu yazılım, Sony tarafından satılan CD'lere yüklenmiş bir truva atıdır ve gizli bir şekilde kullanıcıların dinleme alışkanlıkları gibi alışkanlıklarının istatistiğini tutar.
Anti virüs ve güvenlik duvarları, kötü amaçlı yazılımlara karşı koruma sağlamak amacı ile kullanılmaktadır.
Bazen scumware (kirli yazılım) olarak da ifade edilen kötücül yazılımlar, hemen hemen her programlama veya betik (script) dili ile yazılabilmekte ve birçok farklı dosya türü içinde taşınabilmektedirler.
Bilgisayar teknolojilerinin gelişmesi ile bilgi ve bilgisayar güvenliği konusunda en ciddi tehditlerin başında kötü amaçlı yazılımlar gelmektedir. Bu yazılımlar bulaştığı bir bilgisayar sisteminde veya ağ üzerindeki diğer makinelerde zarara yol açmak veya çalışmalarını aksatmak amacıyla hazırlanmış yazılımların genel adıdır.
İnternetin yaygınlaşması ve internet reklamcılığı sektörünün gelişimine paralel olarak kötü amaçlı yazılımlar rotasını internete erişim vasıtası olan web tarayıcılarına çevirmişlerdir. Bu tip yazılımlar internet gezinimi sırasında kullanıcıyı çeşitli reklamlara yönlendirerek gelir elde etmeye çalışmaktadır.
En genel kötücül yazılım türleri şunlardır:

Bilgisayar virüsü
Bilgisayar solucanı (worm)
Truva atı (Trojan horse)
Arka kapı (backdoor)
Mesaj sağanağı (spam) (Yığın ileti)
Şantaj yazılımı (ransomware)
Kök kullanıcı takımı (rootkit)
Telefon çevirici (dialer)
Korunmasızlık sömürücü (exploit)
Klavye dinleme sistemi (keylogger)
Tarayıcı ele geçirme (browser hijacking)
Casus yazılım (spyware)

İlk internet virüsünü de içeren, kötü amaçlı yazılımların ilk örnekleri şaka ve deney amaçlı yazılmıştır. Ancak bugün, kötü niyetli internet korsanları ve devlet tarafından, hassas bilgiler içeren finansal, şirketsel verilerden bilgi çalmak amacı ile kullanılmaktadır.
Kötü amaçlı yazılımlar bazen devlet ve şirketlere ait sitelere karşı kullanılarak paylaşılmayan, koruma altındaki bilgileri ele geçirme amacı ile ya da bu kurumların operasyonları bozup engelleme amacı ile kullanılır. Ancak, kötü amaçlı yazılımlar genellikle bireysel saldırılarda kullanılır. Bu saldırılar, hedef kişinin kimlik bilgilerine ya da kredi kartı bilgilerine karşı olabilir. Korumasız bilgisayarlar ve ağlar bu tehditlere karşı açık konumdadırlar. Koruma amacı ile genellikle güvenlik duvarı, anti-virüs yazılımı ve ağ donanımı kullanılır.
Geniş Bant İnternet erişiminin zamanla ciddi bir biçimde artması sonucu, kötü amaçlı yazılımlar genellikle bilgisayar korsanlarına yarar sağlamak amacı ile tasarlanmaya başladı. 2003 yılından bu yana yaygın bir biçimde kullanılan virüsler, başka bilgisayarlar üzerinde kontrol kurma amacı ile tasarlanmaya başladı.  "zombi bilgisayar" adı verilen kontrolü ele geçirilmiş bilgisayarlar zararlı elektronik mail yollama, çocuk pornosu, kaçakçılık gibi illegal işlerin iletiminde rol alma gibi durumlara zorlanmaktadır. Bunların yanı sıra dağıtılmış hizmet reddi saldırılarında da etkin biçimde kullanılmaktadırlar.
Son kullanıcılar için tasarlanmış, internet tarayıcılarını kullanan, istenmeyen reklamlar gösteren, iletişim trafiğinin yönünü değiştiren yazılımlara casus yazılım adı verilmektedir. Casus yazılımlar, virüsler gibi yayılmaz. Güvenlik boşluklarından yararlanarak ya da internet genelindeki kullanıcılar tarafından kişisel olarak yüklenen yazılım ve programlar tarafından yayılabilir.
Fidye virüsü olarak bahsedilen yazılımlar Ransomware olarak adlandırılan Fidye Yazılımlarına verilen genel bir addır. Fidye Virüsleri bulaştığı bilişim sistemleri üzerinde dosyaları erişimi engelleyerek kullanıcılardan fidye talep eden zararlı yazılımlardır. 2007 yılından itibaren ortaya çıkan bu virüsler; 2015 yılında oldukça yaygınlaşmıştır. Fidye yazılımları teknik olarak virüs değildir. Virüsler gibi sisteme yayılmak, kendini kopyalamak gibi özellikleri yoktur.
En bilinen fidye virüsü CryptoLocker olarak adlandırılan ve bulaştığı bilgisayarlardaki bir takım dosyaları şifreleyerek kaydeden; şifrenin geri açılması için ise ucash, bitcoin, para vb. emtialar talep eden virüstür.
Kötü amaçlı yazılım genellikle suç amacı ile kullanılır ancak bazı durumlarda, saldırgana direkt olarak bir katkı sağlamayacak sabotajlar amacı ile de kullanılabilir. Bu tip bir saldırıya örnek olarak Stuxnet verilebilir. Stuxnet, Amerika ve İsrail iş birliği ile, İran'da bulunan bir nükleer santrale sızıp, üretim hattı sistemine girip işleyişi bozmak amacı ile oluşturulmuş bir yazılımdır. Bu tür saldırılar Sony Pictures Entertainment (25 Kasım 2014) ve Saudi Aramco (2012 Ağustos) gibi şirketlere de yapılmıştır.

2008 yılında Symantec tarafından yayınlanan sonuçlara göre; kötü amaçlı yazılımların piyasada görülme oranı, legal yazılımların piyasada görülme oranına göre daha fazla artış sağlamıştır. F-Secure şirketine göre; sadece 2007 yılında üretilen kötü amaçlı yazılım sayısı, önceki 20 yılda üretilen kötü amaçlı yazılım sayısı kadardır." kötü amaçlı yazılımların en çok görülen yayılma yol kullanıcılar ile direkt iletişime geçilebilen İnternet ortamıdır. Başlıca yayılma yolları, e-posta ve World Wide Web olarak görülmektedir.
İnternet suçları için bir araç olarak kötü amaçlı yazılımların yaygınlaşması ve bu yazılımlara karşı üretilen koruma amaçlı anti-malware yazılımlarının sürekli olarak yeni üretilen kötü amaçlı yazılımlara karşı ayak uydurma mücadelesi, İnternet'i kullanan kişiler ve işletmeler için yeni bir anlayışın benimsenmesine neden olmuştur. Günümüzde dağıtılan, yayılan kötü amaçlı yazılım miktarına bakıldığında, dünyadaki bilgisayarların bir bölümünün bu yazılımlar tarafından etkilendiği tahmin edilmektedir. İnternet üzerinden satış yapan şirketler, kötü amaçlı yazılımların yarattığı güvenlik endişesine karşı bir çözüm yolu bulmak zorundadırlar. Sonuç olarak, müşterilerin bilgisayarlarında aktif bir şekilde çalışmakta olan ve gelişmiş kötü amaçlı yazılımlara karşı koruma sağlamak için tasarlanan arka ofis korumasına daha fazla önem verilmeye başlanmıştır. 2013 yılında yapılan Webroot çalışması, şirketlerin % 64'ünün şirket bünyesinde çalışan kişilerin % 25 ila % 100'ü arasındaki kısmının sunuculara uzaktan erişime izin verdiklerini ve çalışanlarının % 25'inden fazlasının sunuculara uzaktan erişen şirketlerin daha yüksek oranda kötü amaçlı yazılım tehdidiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
29 Mart 2010 yılında Symantec Corporation, Çin'in Shaoxing şehrini Dünya kötü amaçlı yazılım başkenti seçmiştir. 2011 yılında University of California, Berkeley ve Madrid Institute for Advanced Studies tarafından Software Development Technologies ' de yayımlanan bir çalışma, bazı girişimci bilgisayar korsanlarının, belirli bir fiyat karşılığında bilgisayarlara erişim sunarak kötü amaçlı yazılımların yayılmasına nasıl yardım ettiğini incelemiştir. Microsoft tarafından 2011 Mayıs ayında yapılan açıklamaya göre; internet üzerinden yapılan her 14 indirme işleminden birinde kötü amaçlı yazılım ile karşılaşılabilir. Sosyal medya ve özellikle Facebook, kötü amaçlı yazılımları bilgisayarlara yaymak için kullanılan taktiklerin sayısının arttığını gözler önüne sermektedir.
2014 yılındaki bir araştırma, kötü amaçlı yazılımların, popülaritesini oldukça arttıran akıllı telefonlar gibi mobil cihazları hedeflediğini ortaya koydu.

En çok bilinen kötü amaçlı yazılımlar olan virüsler ve solucanlar, davranış biçimlerinden ziyade yayılma biçimleri ile ünlenmişlerdir. Bilgisayar Virüsü kullanıcının onayı ve bilgisi olmaksızın hedef alınan sistem üzerinde, kendini başka yürütülebilir yazılımlara (işletim sisteminin kendisi dahil) yerleştiren bir programı tanımlamak için kullanılır ve bu programlar çalıştırıldığında virüsün diğer yürütülebilir programlara yayılmasına neden olur. Öte yandan solucan kendisini diğer bilgisayarlara bulaştırmak içi

Metropol alan ağı, (İngilizce: Metrolitan Area Network ya da kısaca MAN), genellikle bir şehir veya geniş bir yerleşkede kullanılan bilgisayar ağıdır. Bir MAN, genellikle fiber optik bağlantılar  gibi yüksek kapasiteli ağ teknolojisini kullanarak yerel bilgisayar ağları LAN'lar arasında bağlantı kurar, internet ve WAN için bağlantı hizmetleri sağlar.
Bir MAN'ın IEEE 802-2002 'de standart olarak tanımı:
MAN bütün şehir binalarının çoğu bloklarına kadar LAN'dan daha geniş bir coğrafi alan için optimize edilmiştir. MAN'da orta-yüksek veri oranları iletişim kanalları bağlı olabilir. Bir MAN tek bir kuruluş tarafından işletilebilir, ama çoğunlukla birçok kişi ve kuruluşlar tarafından kullanılacaktır. MAN'lar aynı zamanda kamu hizmet kuruluşları olarak işletilebilir ve bu kuruluşlar tarafından sahip olunabilir. Çoğunlukla yerel ağların ağlararası iletişimi için araç sağlar.
Kenneth C. Laudon ve Jane P. Laudon, Management Information Systems başlıklı çalışmalarında metropol alan ağını şöyle tanımlar:
"Bir metropol alan ağı, bir yerleşke veya bir metropol alanı kapsayan geniş bilgisayar ağıdır ve kapsamı, bir WAN ve LAN arasında kalır. MAN'lar metropol alanda LAN'lar için internet bağlantısı sağlar ve onları internet gibi daha geniş alan ağlarına bağlar."
Metropol alan ağında, kablolu televizyon da kullanılabilir.

Bu amaç için kullanılan bazı teknolojiler ATM, FDDI, SMDS'dir. Bu teknolojiler  çoğu alanda Ethernet-tabanlı bağlantıların yerini almaktadır. MAN ya mikrodalga ve radyo ya da infrared lazer bağlantısı kullanarak kablosuz olarak kurulmuş LAN'lar arasında bağlantı kurar.

Wikipedia:Metropolitan area

Bir blog yayın biçimi olarak sınıflandırılabilir. Bir mikroblog, geleneksel blog'dan içeriğinin ve dosya büyüklüğünün küçüklüğü bakımından farklılık arz eder. Mikrobloglar kullanıcılara kısa cümleler, anlık fotograflar veya video linkleri gibi küçük içerik parçalarını paylaşmak için ortam sağlar.
Mikroblog yayıncıları, "şimdi ne yapıyorum?", "şu anda ne gördüm?" veya "bu çok güzelmiş." gibi anlık ve günlük hayatta o an içinde yayıncıyı çok etkileyen, gün sonunda pek anlam taşımayabilen içerikler yayınlayabildikleri gibi, geleneksel blog yayıncılığında olduğu gibi tematik konuları da yayınlayabilirler.
Bazı mikroblog servisleri, hangi kullanıcıların yazdıklarınızı okuyabileceğiniz veya web tabanlı arayüz dışında API'ler veya başka uygulamalar yolu ile gönderilerinizi yayınlamanızı ve gönderi okumanızı sağlayan güvenlik seçenekleri de sunarlar. Bu gönderi imkanları bazen e-posta, kısa mesaj, sesli mesaj gibi seçenekler olarak da genişleyebilir.Bu açıdan bakıldığında bir blog yayınında olmayan bir ihtiyacı (!) karşıladığı da düşünülebilir. Normal bir blogda daha çok teknik ve zaman gerektiğinden gündelik hayattaki önemli küçük anları yayınlamak daha zordur.

İlk mikroblog tumblelogs olarak bilinir. Asıl gelişme ise, 2006 ve 2007 yıllarında mikroblog Tumblr ve Twitter servisleri ile oldu. Mayıs 2007 senesinde ise, 111 adet  uluslararası microblog sitesi vardır. En yaygın olarak kullanılanları ise Twitter, Tumblr, Cif2.net, Plurk, Jaiku, identi.ca ve sipesifik'dir. Servislerin ve yazılımın farklılık arz etmesinin yanında bu servisler sürekli devinim halindedir. Plurk servisinde zaman çizgisi görünümü videolarla ve fotograf paylaşımı ile entegre halde sunulmaktadır. Flipter servisi ise insanların makale paylaşabileceği ve izleyicilerin görüşlerini alabileceği bir servis olarak çalışmaktadır.
Emote.in izlenimlerin paylaşıldığı bir konsept üzerine oturur ve zaman çizelgesini içinde taşır. PingGadget ise mekan tabanlı bir mikroblog sitesidir. Pownce, Digg tarafından geliştirişmiş ve kurucusu Kevin Rose ve arkadaşlarıdır. Microblog mantığına  dosya paylaşımı nı eklemiştir. Ve etkinlik davetleri de yapılan bir yapsısı vardır. Pownce, SixApart bünyesine Aralık 2008 dahil olmuştur. spesifik Ertuğrul Fındık tarafından kurulan fakat moderasyon içermeyen yapısı ile daha çok anonsların yapıldığı, gündemdekilerin ve gündemde konuların olduğu bir paylaşım, tartışma platformudur.
Diğer lider sosyal ağlar Facebook, MySpace, LinkedIn, Diaspora*, JudgIt, Yahoo Pulse, Google Buzz, Google+ ve XING, kendi içinde mikrobloging yapısını taşımaktadırlar. Bunları daha çok "durum güncellemeleri" olarak tanımlamak doğru olacaktır.
Lifestream ve Profilactic gibi servisler mikroblogları ve birçok sosyal networkü tek bir list halinde ile birleştirme özelliğine sahiptirler. Ping.fm ise mikroblog girdilerinizi birçok sosyal networke gönderme özelliğine sahiptir.

Blauk
Blog
Mikroblog karşılaştırması
Jeososyal ağ
Sosyal ağ

Modem veya çevirge, tanım olarak "Modülator" ve "Demodülator" kelimelerinin birleşiminden üretilmiştir. Modem, bilgisayarların genel ağa bağlantısını sağlayan ve bir bilgisayarı uzak yerlerdeki bilgisayar(lara) bağlayan aygıttır. Modem, verileri ses sinyallerine ses sinyallerini verilere dönüştürerek verileri taşır. Geniş ağ kurmak için mutlaka bulunması gereken ağ elemanıdır.
Modemlere en bilinen örnek, ses bant modem (voice band modem)dir. Bu modem kişisel bir bilgisayardaki dijital veriyi telefon kanalının ses frekansı aralığında elektriksel sinyallere dönüştürür. Bu sinyaller telefon hatları üzerinden taşınır ve bir başka alıcı modemde tekrar dijital veriye dönüştürülür.
Modemler genellikle birim zamanda gönderebildikleri veri (data) miktarı ile sınıflandırılırlar ve bu miktar genelde bit bölü saniye (bit/s) olarak ölçülür. Aynı zamanda modemler baud ile ölçülen simge hızlarına (symbol rate) göre de sınıflandırılabilirler.

Çevirgeler veri iletimi için yapılmış olmalarına karşın artık standart olarak belgegeçer iletişim özelliklerini de kendilerinde barındırmaktadırlar. Başka bir belgegeçer aygıtına gereksinim duymamaları yaygınlaşmalarını sağlamıştır. Bilgisayar ortamında yazılmış belgeler veya çizimler kolayca yazılımlar aracılığıyla istenen kişi veya kişilere belgegeçilebilir. Dış ortamlardan da bir yazı ve çizimler alınabilir. Dışarıdan gelen belgeler eğer istenirse doğrudan yazıcıya yönlendirilir ve baskı yapılabilir.

CLASS L: Modemler standart Hayes-tipi AT yazılım komutlarıyla işleyişlerini yürütürler ve gelen
belgeleri otomatik olarak alamazlar.
CLASS 2: Modemler donanım olarak faks kabiliyetine sahiptirler ve gelen sinyalin faks veya veri olduğunu kendileri tanırlar.

Belgegeçer modemler hızlarına ve teknolojik çeşitlerine göre 4 topluluğa ayrılırlar;

GROUP 1'e dahil faks/modemler standart 8-1/2 "x11" sayfayı yaklaşık olarak 6 dakikada gönderir.
günde bir saatten fazla oynannmaz

GROUP 2'ye dahil faks/modemler standart 8-1/2 "x11" sayfayı yaklaşık olarak 3 dakikada gönderir.
GROUP 3'e dahil faks/modemler standart 8-1/2 "x11" sayfayı yaklaşak olarak 20 saniyede gönderir.
GROUP 4'e dahil faks/modemler gerçek birer şaheserdir ve 64000 bps gibi çok yüksek hızlarda çalışır.

Senkron: Veri gönderimi yapılırken, belirli zaman dilimine bağlı olarak veri paketlerinin başına veya sonuna veri bit'leri eklenmez.
Asenkron: İletişim süreci. İletilem verihin boyutuına göre değişebilmektedir Karakterlerin transfer ediliş süreçleri değişken olduğundan dolanyı gönderici modem alıcı modeme karakterlerin başlangıç ve bitişini bildiren veri bitleri gönderir. Bu iletişime asenkron denir.
Duplex: Modemlerde bulunan bu özellik her iki yöne veri iletebilirler anlamına gelir.
Half Duplex: Veri iletişimi esnasında bir modem gönderir diğer modem alır. Aynı anda veri iletişimi
yapılmaz.
Full Duplex: Modemler veri iletimini her iki yöne aynı anda yapabileceği anlamına gelir.
Flash ROM: Software ile güncellenebilen ROM lardır.
ISDN: (lmtegrated Services Digital NetvYork) Sayısal bir hat türüdür. Modem gerektirmez çünkü modülasyon işlemine savısal hatta gerek kalmaz. Modem yerine bir ISDN adaptörü kullanılır. ISDN hattında 3 kanal bulunur. 2 Ad B ve l Ad D B kanalı 64000 bps D kanalı ise 16000 bps veri iletebilir. D kanalı genelde kontrol içim kullanılır.
Hayes ESP (Enhnamced Serial Port): 16550 UART'ın sağlayacağı hız az gelirse bu kart kullanılır. Bu kart CPU üzerindeki tüm iletişim yükünü alacağından sistem daha yüksek performansa sahip oluyor.
ASCII Transfer: Sadece text dosyaları için kullanılan veri aktarma metodu.
X Modem: 128 byte paket kullanan hata kodu içeren sıkıştırilmış veri aktarım metodu. metodun mikrodenetleyicilerde kullanmı için örnek bir uygulama XModemTur.pdf belgesinde yer alıyor.
Y Modem: 1024 byte paketler kullanıyor. Xmodem-l K da denilir.
Y Modem-g: Hata düzeltmeli modemler içim tasarlanımnıştır.
Z Modem: Daha büyük paket boyları ve kesilme durumunda kalınan yerden devam etmeyi destekleyen veri aktarım metodu.
Kermit: Kolombia Üniversitesi'nde geliştirilen aktarım metodu değişik tipte bilgisayarlar arasında iletişimde kullanılır.
Sealink: X Modem versiyonu aktarım gecikmelerini engellemek için paket anahtarlamalı ağlarda kullanılır.
ASVD: (Analog Simultaneous Voice and Data) Aynı anda hem veri iıetişimi hem de karşı tarafla konuşma yapılabilir.
MNP: (Mikrokom NetVYorkimg Protokol) Mikrofon firması tarafında geliştirilmiş hata kontrol protokolü Harici modemler Harici güç ünitesinden beslenirler.
Bilgisayarın seri çıkışından kablo ile bağlı olup sistemin veriyoluna ekstra yük getirmezler.
Herhangi kilitlenme esnasında kolayca reset edilebilirler.
Portatif oldukları için birden fazla terminale kolayca taşınabilirler.
Ön gösterge panelinden (LED veya LCD ekran) yaptığı işlemler takip edilebilir.
Herhangi bir sistem çakışmasına yol açmazlar.
Yazılım veya donanım tarafından kontrol edilebilir.

Bilgisayarın ana veriyoluna direkt monte edilebildiklerinden daha aktif görev yaparlar. Cihazın Seri Portlarını meşgul etmeyip yazılımsal COM Port üzerinde de çalışabilirler. Sabit seri port kullanmadığı için üzerindeki Jumper' lar ile ayarlanması gerekmektedir (PnP ler hariç). Gücünü cihazın güç kaynağından dahili olarak temin eder. Ses ayarları yazılım kontrollüdür..

Bilgisayara dışarıdan kabloyla bağlanan modemlerdir. Harici modemlerin üzerlerinde, telefon hattının ve modemin bilgisayarla bağlantısını sağlayan kablonun (Ethernet veya USB kablosu) takılacağı giriş-çıkış birimleri ile modemin güç besleme girişi bulunur. Bu modemler genellikle birer kutu görünümü şeklindedirler. Harici modemlerin ön yüzlerinde, kullanıcılara modemin o anki durumuyla ilgili bilgi vermek amacıyla ışıklar bulunur.

Aşağıda, harici modemlerin ön yüzünde görebileceğiniz ışıkların üzerindeki kısaltmalar ve bu kısaltmaların anlamları yer almaktadır. 
HS: (High Speed) Yüksek hız Modem 2400bps'ten daha hızlı bağlandığında yanar.
AA: (Auto Answer) Otomatik cevaplama Otomatik cevaplamada bırakıldığında yanar.
CD: (Carrier Detect) Bağlantı kuruldu Karşı modemle bağlantı kurulduğunda yanar.
OH: (Off Hook) Hatta Modem telefon hattı aldığında yanar.
SD: (Send Data) Veri gönderiyor Modem veri göndermeye başladığında yanar.
RD: (Receive Data) Veri alıyor Modem veri almaya başladığında yanar.
TR: (Terminal Ready) Modem hazır Modem programında terminal ekranına geçildiğinde yanar.
MR: (Modem Ready) Modem açık Modem açıldığında yanar.

PCMCIA ürünler portatif bilgisayarlar için özel dizayn edilmiş bir standarttır. Boyutu kredi kartı boyutlarında olup. Cihazların üzerindeki özel yuvalara monte edilmek üzere dizayn edilmişlerdir. Yeni üretilen PCMCIA modemlerin %80'i Windows 95 ortamında PnP özelliğini de desteklemektedir.

Ses modemleri telefon hatları üzerinden ses oynatma ve kaydetme kapasitesine sahip düz modemlerdir. Telefon uygulamaları için kullanılır. Bu tür modemler özel değiş-tokuş(takas) şube sistemleri için yabancı takas ofislerinde kullanılabilir.
TDM kelimesi Time Division Multiplexing kelimelerinin baş harflerinin yan yana gelmesi ile yazılır. Birden fazla dijital sinyalin tek bir kanal içerisinden gönderilmesi işlemi olarak düşünülebilir. Örnek olarak bant genişliği 2048 Kbps olan fiziksel bir veri kanalı, 64 Kbps olan 32 adet zaman dilimlerine bölünebilir. Her bir 64 Kbps olan data kanalından da farklı veri veya ses taşınabilir. Fakat normalde fiziksel olarak sadece 1 adet veri iletim kanalınız mevcuttur. TDM teknolojisi SDH, SONET, PDH gibi yapılarda kullanılır. TDM devrelerinde veri iletimi senkrondur. Telekom santrallerinde PRI hatlar TDM teknolojisini destekleyen modemler ile taşınır, bu modemlerin kullanıcı arayüzü TDM teknolojisini kullanan G.703/G.704 standartlarını destekleyen E1 olarak da adlandırılan portlardır. Bu modemler uzak lokasyona data transmisyon işlemini simetrik DSL olan HDSL ya da SHDSL teknolojileri ile yapar.

Bölgesel kablosuz ağlar (İngilizce: Municipal wireless network), bir bölge veya bir kentte yaşayan tüm insanların kablosuz bir şekilde internete ulaşması amacıyla tüm bir bölge veya kenti kablosuz erişim bölgesine dönüştürme kavramıdır. Bu ağlar, kablosuz iletişim ağlarının geliştirilmesi ya da WI-FI yardımıyla bölgesel genişletici ile yapılır. Tipik dağıtım cihazı, genellikle direklerde olan ve interneti dışarıya dağıtan yüzlerce yönlendirici kullanır. Bu ağın operatörü kablosuz internet sağlayıcı olarak davranır.

Bölgesel kablosuz ağlar, bazı kafe ve halk kütüphanelerinde bulunan mevcut internet erişiminin ötesindedir. Kent merkezlerini kablosuz servis alanı olarak belirlemenin temel fikri bireysel veya şirket ağlarına göre daha ekonomik olarak topluma internet sağlamasıdır. Bu ağlar, özellikle şehir çalışanları tarafından (polis, memur… vs.) dışarıda direk kullanıldığında kent yönetimini ve toplum güvenliğini arttırır. Ayrıca DSL gibi yüksek hızlı internet servisi alamayanlar için sosyal bir servis olarak görülebilir.

2003'te, Amerika'nın güneyinde bulunan Louisiana eyaletinin başkenti olan Baton Rouge'de CamSoft Bilgi Sistemleri'nin bir alt şirketi olan Verge Wireless, ilk bölgesel kablosuz ağlardan birini oluşturmak için Tropos Network ile bir anlaşma gerçekleştirdi. Tropos Teknolojisi öncelikle toplum güvenliğine odaklanmasına rağmen, Carla MacDonald, Verge Wireless'in kurucusu, bunu daha farklı görür. Verge Wireless, Baton Rouge, New Orleans ve diğer birçok bölgeye bölgesel kablosuz ağlar oluşturmaya devam eder. Ne olacağını bilerek, MacDonald, cihazsız hızlı interneti sağlayarak, onun ağlarda çalışmasına odaklanmıştır. Bu şirketin bazı programları (aplikasyon), kablosuz güvenlik kameraları, polisler için fotoğraflama yazılımları ve reklamcılık içerir.
US Federal Ticaret Komisyonu, özel ve toplumsal olan bu işbirliğinin tekele doğru gitmesi ile ilgili kaygılarını dile getirdi. 
Fakat bu teknoloji ilerlemeye devam ediyor. 2007 de, hücre bölgesi olan şirketler, 802.11b/g yerine WIMAX ya da EV-DO hücresel data alıcısı temelli iletişimleri kullanan adaptör ya da PC karta sahip laptopların olduğu yüksek hızlı kablosuz servislerle yarışmayı önerdi.

Böyle bir network inşa etme yaşam maliyetinin önemli bir parçasıdır. Genellikle, özel bir firma, böyle bir network yapmak ve işletmek için yerel yönetimle yakın bir şekilde çalışır. Maliyet genellikle hem özel firma hem de yerel yönetim tarafından paylaşılır. Kullanıma hazır olduğunda, servis ücretsiz olabilir, reklamla desteklenir. Dağıtılan ağlar arasında, farklı kullanıcıların sayısı belirlenerek kullanım gösterilir. Birçok şehre servis yapan özel firmalar, bazen, her kullanıcıya tek bir hesabı devam ettirir böylece firma tarafından kapsanan şehirde dolaştığında, taşınabilir servisi limitli kullanımına izin verir. 2007 tarihi itibarıyla, bazı WI-FI dağıtımları, ağ devamını planlayan özel ve devlet çalışanları için iş modeli ve maliyet anlaşmaları için ertelendi.
Böyle bir ağı inşa etmek, radyo iletişimi hem WI-FI servisini hem de telekomünikasyon için kullanılır. Bunun anlamı, ikisinin kesişimi güç için sadece bir kabloya ihtiyaç duyar. Bu “tüm radyo” yaklaşımı, nodlar (Kesişim noktası) daha sonra trafiği (Ağ sinyali) yayınlar. Google WI-FI tamamıyla google tarafından fonlanmaktadır. 2007 de, Eartlink sağlayan internet servisleri ile tüm şehir için WI-FI ortaklığı girişimi başarısız olmasına rağmen, tamamlanma tarihi belli olmamasına rağmen, Google San Fransisco ve California için Kablosuz network sağlayacağını iddia ediyor. Plan aşamasında bazı çalışmalar ticari bölgelerle sınırlandı. Bu planlardan biri de Silokon Vadisi'ne kablosuz ağ sağlamaktır.
2009'da Yahoo ve Microsoft Amerika'da seçilen bazı bölgelere ücretsiz ağ sağladı. 10 Kasım 2009'da bir yıllığına New York'un Times Meydanı'na; Yahoo, ücretsiz internet ağı sağladı. Microsoft ise seçilen hava alanı ve otellere internet servisi sağladı.

NFC yani Near Field Communication ve Türkçe ismiyle Yakın Alan İletişimi, iki elektronik cihaz arasında 4 cm (1,57 inç) veya daha kısa bir mesafe üzerinden iletişim kurulmasını sağlayan bir dizi İletişim protokolü'dür. NFC, daha yetenekli kablosuz bağlantıları önyüklemek için kullanılabilecek basit bir kurulum aracılığıyla düşük hızlı bağlantı sunar. Diğer "yakınlık kartı" teknolojileri gibi NFC de, 106 ila 848 kbit/s aralığındaki veri hızlarında ISO/IEC 18000-3 hava arayüz standardını kullanan, küresel olarak mevcut lisanssız radyo frekansı ISM bandı'nda 13,56 MHz'lik frekansını kullanarak bir veya her iki yönde iletişim kuran NFC özellikli cihazlardaki (ör. akıllı telefon veya yazıcı gibi) iki anten arası endüktif bağlantıya dayanır.

Yakın Alan İletişimi kablosuz iletişim teknolojisidir. NFC teknolojisi temelde, NFC standartlarına uyumlu elektronik cihazlar arasında yakın mesafeli haberleşmeyi sağlar.
NFC Forumu, cihaz uyumluluğunun sertifikalandırılmasına yönelik standartları belirleyerek teknolojinin tanımlanmasına ve tanıtılmasına yardımcı oldu. Güvenli iletişim, kredi kartları için yapıldığı gibi şifreleme algoritmaları uygulanarak ve bunların kişisel alan ağı kabul edilme kriterlerine uyması durumunda mümkündür.
NFC standartları, iletişim protokollerini ve veri alışveriş biçimlerini kapsar ve ISO/IEC 14443 ve FeliCa dahil olmak üzere mevcut radyo frekansı tanımlama (RFID) standartlarına dayanır. Standartlar, ISO/IEC 18092 ve NFC Forumunca tanımlananları içerir. GSMA grubu, NFC Forumuna ek olarak GSMA NFC Standartlarının cep telefonlarında uygulanması için bir platform tanımladı. GSMA'nın çabaları arasında Güvenilir Hizmetler Yöneticisi, Tek Kablolu Protokol, test/sertifikasyon ve güvenli unsur yer alır. NFC özellikli taşınabilir cihazlar, örneğin elektronik etiketleri okumak veya NFC uyumlu bir sisteme bağlandıklarında ödeme yapmak için uygulama yazılımı ile donatılabilir. Bunlar, önceki sistemler tarafından kullanılan özel teknolojilerin yerine geçerek NFC protokollerine göre standartlaştırılmıştır.
NFC için bir patent lisanslama programı, 2011 yılında oluşturulan bir patent fonu olan France Brevets tarafından yürütülmektedir. Bu program, Dolby Laboratories'in bağımsız bir yan kuruluşu olan Via Licensing Corporation tarafından geliştirilme aşamasındadır ve Mayıs 2012'de sonlandırılmıştır. Platformdan bağımsız, ücretsiz ve açık kaynaklı bir NFC kitaplığı olan libnfc, GNU Kısıtlı Genel Kamu Lisansı kapsamında vardır.
Mevcut ve beklenen uygulamalar arasında temassız işlemler, veri alışverişi ve Wi-Fi gibi daha karmaşık iletişimlerin basitleştirilmiş kurulumu vardır. Ayrıca bağlı cihazlardan birinin internet bağlantısı olduğunda diğeri çevrimiçi servislerle veri alışverişinde bulunabilir.

2002 yılının sonlarında Sony ve Philips ortaklığında geliştirilmiş ve ISO/IEC tarafından 8 Aralık 2003 tarihinde standart olarak kabul edilmiştir. 18 Mart 2004 tarihinde Nokia, Sony ve NXP tarafından NFC Forum, NFC teknolojisinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için kurulmuştur.

Benzer kablosuz iletişim teknolojileri IrDA, Bluetooth, Wi-Fi, ZigBee'den çok daha kısa mesafeli (2-4 santimetre kadar) bir menzile sahip olan teknoloji, Bluetooth ve WiFi gibi nispeten yeni iletişim teknolojilerinden daha düşük bir bant genişliği sunmaktadır.

Bant genişliği ve menzilin darlığının temel nedeni kullanıcı tecrübesini iyileştirmektir. Zîrâ NFC teknolojisi, cihazların birbirlerine dokunacak kadar yaklaştıkları zaman etkin olmakta ve cihazların birbirleri ile konuşabilmelerini ancak bu şartlar altında sağlamaktadır. Bu durum cihaz sahipleri için psikolojik rahatlık, kullanım kolaylığı ve güvenlik sağlamaktadır.

Şu anda NFC ile ilgili Dünya çapında kabul edilmiş iki standart bulunmaktadır:

ISO/IEC 18092/ECMA-340: Near Field Communication Interface and Protocol-1 (NFCIP-1)
ISO/IEC 21481/ECMA-352: Near Field Communication Interface and Protocol-2 (NFCIP-2)

NFC Forum - NFC teknolojisini geliştirme forumu3 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NFC Lab - İstanbul - Türkiye'deki ilk NFC araştırma laboratuvarı26 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Inside Secure - NFC yongaları üreticisi15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NXP - NFC yongaları üreticisi27 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) (İngilizce: Middle East Technical University, METU), 15 Kasım 1956 tarihinde, zamanın Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, Karayolları Genel Müdürü Vecdi Diker ve bir grup akademisyen tarafından Ankara'da kurulmuş bir devlet üniversitesidir. Mersin'de bulunan Deniz Bilimleri Enstitüsü ve KKTC'de bulunan ODTÜ KKK (Kuzey Kıbrıs Kampüsü) dışında bütün binaları aynı kampüstedir. Bugüne kadar 120 binin üzerinde mezun veren üniversitenin eğitim dili İngilizcedir.
Yabancı dilde eğitim vermek, merkezî bilgisayar sistemi kurmak, üniversite müzesi açmak, teknokent kurmak, internet bağlantısı gerçekleştirmek gibi ülke çapında birçok ilki gerçekleştirmiştir. 2014'te Times Higher Education Dünya Üniversite Sıralaması'nda 85. sırada yer alan ODTÜ, bu listede ilk yüze girebilen tek Türk üniversitesidir.

1954'te Pensilvanya Üniversitesi'nden Prof. Charles Abrams, Birleşmiş Milletler'in görevlisi olarak Orta Doğu'daki konut sorunu ve üniversitelerin mimarlık ve şehir-bölge planlama eğitimine ilişkin araştırma yapmak üzere Türkiye'ye gelir. İncelemelerini bir rapor halinde BM'ye sunan Abrams, Türkiye'de mimarlık ve planlama eğitimi verecek bir teknoloji enstitüsünün kurulmasını önerir. Bunun üzerine BM, Pensilvanya Üniversitesi'nden G. Holmes Perkins'i, Türk mimarlarını ve şehir - bölge plancılarını yetiştirecek bir enstitünün kurulması için görevlendirir. Böylelikle ODTÜ, 15 Kasım 1956 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir enstitü olarak "Orta Doğu Yüksek Teknoloji Enstitüsü" adıyla 2 yabancı ve birkaç Türk öğretim elemanı kadrosuyla İngilizce dilde eğitime başlar. Birleşmiş Milletler kanalıyla gelen bu yabancı öğretim elemanlarından biri Mart 1959'a kadar geçici direktörlüğü de üstlenen Thomas Godfrey, diğeri ise Marvin Sevely'dir. Kurulduğu hâliyle yönetim düzeni, MEB'e bağlı herhangi bir enstitünün yönetimden farklı bir niteliğe sahip olan ODTÜ'de yönetimin en üst karar organı "Mütevelli Heyeti" olarak adlandırılan ve başlangıçta 5 üyeden oluşan bir kuruldur.

Türkiye ve diğer Orta Doğu ülkelerinin kalkınmalarına katkıda bulunmak, özellikle fen bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında çalışan yetiştirmek üzere kurulan enstitünün açılışından önce dönemin Maarif Vekili Ahmet Özel "Meclise sunulan tasarının kanunlaşması sonunda enstitü, Orta Doğu'nun en büyük teknik üniversitesi hâline getirilecektir." diyerek enstitünün bir süre sonra üniversite hüviyetini alacağını bildirmiştir.
İlk olarak Mimarlık ve Şehircilik alanında eğitime başlayan ODTÜ; 1956-1957 ders yılının ikinci döneminde Makine Mühendisliği, 1957-1958 ders yılının başında İnşaat Mühendisliği ve İdari Bilimler Fakültesi'ne bağlı İş İdaresi, Kamu Yönetimi (Amme İdaresi) ve Endüstri Yönetimi programlarında eğitim vermeye başlar. Üniversite bu yıllarda Kızılay'da Emekli Sandığı'na ait küçük bir bina ile TBMM yakınlarında bulunan barakaları derslik olarak kullanır. 29 Ocak 1957'de üniversitenin "Kuruluş ve Hazırlıkları Hakkındaki 6887 Sayılı Kanun" çıkarılır ve ardından esas kanun 27 Mayıs 1959'da 7307 Sayılı Kanun olarak TBMM'de onanır. Yasanın onanmasıyla birlikle enstitü, tüzel kişiliğine kavuşarak "Orta Doğu Teknik Üniversitesi" olarak isim değiştirir.

İlk zamanlar ortaokul binasını andıran küçük bir binada eğitim veren ve "baraka", "gecekondu üniversitesi" diye anılan üniversitenin kendine ait bir yerleşkeye kavuşması için çalışmalar kuruluşun ardından hemen başlamış, henüz yerleşke yeri kesinleşmemişken Perkins'in yaptığı yerleşke planı kabul görmüştür. Yerleşke alanı için Yalıncak Köyü'nün ardındaki arazinin veya Etimesgut Şeker Fabrikası binalarının kullanılmasının gündeme geldiği bir dönemde temelin bir an önce atılması için hükûmetten gelen baskıların üzerine 2 Ekim 1957'de Yalıncak Köyü'nde bir temel kazma töreni yapılmıştır. Uluslararası bir üniversite olacağı için Ankara'daki büyükelçilerin hemen hemen hepsi, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve diğer bakanlar törende bulunur. ODTÜ'nün kurucularından ilk Mütevelli Heyeti Başkanı Vecdi Diker, Karayolları Genel Müdürlüğü'nden bir ekskavatör getirtmiş ve bu inşaat makinesi ile temel yeri kazılmıştır. Perkins'in tasarladığı yerleşke planı çerçevesinde inşa edilecek ilk bina İdari İlimler Fakültesi olarak belirlenmiş ve 1959'da düzenlenen uluslararası proje yarışmasında Dr. Turgut Cansever, Ertürk Yener ve Mehmet Tataroğlu'dan oluşan Türk ekip birinci olmuştur. Ancak yerleşkenin nereye kurulacağı hâlâ tam olarak belirlenmediği için proje askıya alınmıştır.
27 Mayıs Darbesinin ardından ODTÜ Mütevelli Heyeti üyesi olan dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Antalya milletvekili Ahmet Tokuş tutuklanarak heyetten ihraç edilmiş, üniversitenin kapatılacağı düşüncesi yayılmaya başlamıştır. Darbeden sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesinin Adnan Menderes'in eseri olduğunu ileri sürerek kapatılmasını isteyen Millî Birlik Komitesi'ndeki diğer cuntacı arkadaşlarına karşı çıkan Kurmay Albay Sami Küçük, üniversitenin eğitim faaliyetlerine devamını sağlamıştır. Ağustos 1960'ta Mütevelli Heyeti'nin görevine son veren 43 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte kısa bir süre sonra Mart 1959'da danışman rektör olarak atanan Prof. W.R. Woolrich'in görevine son verilerek ODTÜ'nün ilk Türk rektörü olarak Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu atanmıştır. Böylece Türkiye'deki hukuk sistemine uyum sağlayan üniversitenin açılış töreninde rektör Feyzioğlu "Orta Doğu Teknik Üniversitesi tamamıyla bir Türk üniversitesidir." diyerek Türk üniversitesi kimliğine vurgu yapmıştır. Bu dönemde ODTÜ'nün iç yazışmaları Türkçe olarak yapılmaya başlanmış ve ilk kez yönetmelikler çıkarılmıştır. Haziran 1960'ta ilk mezunlarını veren üniversiteden bu dönemde 11'i Makine Mühendisliği Bölümü'nden, 19'u Mimarlık Bölümü'nden olmak üzere toplam 30 kişi mezun olmuş ve ilk üniversite birincisi olan öğrenciye bin liralık ödül ile birlikte şilt verilmiştir.
27 Ekim 1960'ta 147'ler olayı olarak bilinen, askerî yönetimin 114 sayılı kanun ile 147 öğretim üye ve yardımcısını üniversitelerden ihraç etme kararını protesto etmek için Feyzioğlu da dahil birçok rektör ve öğretim üyesi görevlerinden istifa etmiş; ancak Turhan Feyzioğlu'nun istifası kabul edilmemiş ve Feyzioğlu görevini sürdürmüştür. Ocak 1961'de Feyzioğlu'nun Temsilciler Meclisi'ne seçilerek görevden ayrılmasıyla birlikte 23 Şubat 1961'de rektörlük görevine Prof. Dr. Seha Meray atanmıştır. Meray'ın rektörlüğe gelmesinden kısa bir süre sonra üniversite, öğrenci boykotuna tanık olur. Öğrenciler, hem öğretim olanakları hem de diplomaların tanınıp tanınmamasındaki belirsizlik konusunda bir boykot düzenleyerek derslere girmeme kararı almıştır. Rektörle yapılan görüşmenin ardından boykot sona ermiştir. Yaklaşık 3 ay boyunca rektörlüğünü yürüten Meray, rahatsızlığı nedeniyle Mayıs 1961'de görevinden ayrılmış ve rektörlük işlerini geçici olarak Uğur Ersoy sürdürmüştür. Ersoy, Ağustos 1961'de rektörlükten ayrılarak öğretim üyesi görevine devam ederken Ersoy'un istifasından sonra Feyzioğlu'nun rektörlüğü döneminde rektör yardımcılığı yapmış Doç.Dr. Arif Payaslıoğlu iki ay süreyle rektörlük işlerini üstlenmiştir.

26 Nisan 1961'de Mütevelli Heyeti, yerleşke yeri için Aşağı Balgat'ta (şimdiki yerleşke) karar kılmış ve yerleşke projesi için uluslararası jüriye sahip ancak ulusal düzeyde yeni bir yarışma düzenlenmiştir. Sonuçları Eylül 1961'de açıklanan yarışmayı, katılan 25 proje arasından Behruz Çinici ile Altuğ Çinici'nin projesi kazanmıştır. 22 Kasım 1961'de rektörlüğe gelen Kemal Kurdaş'ın yaptığı ilk çalışmalar yerleşke ile ilgili olmuştur. Yarışmayı kazanan mimarlar Behruz ve Altuğ Çinici ile 23 Kasım 1961'de görüşen Kurdaş, çalışmaların hızla başlamasını istemiştir. İlk aşamada Mimarlık Fakültesi, Fen-Edebiyat Falültesi'nin laboratuvarları, rektörlük binası ve kafeteryanın ilk bölümü ile iki yurt binasının planları hazırlanmıştır. Bunun ardından 3 Aralık 1961'de ODTÜ'de ilk ağaçlandırma faaliyetleri yapılmış ve ODTÜ'lü öğrenciler, yerleşke arazisine 135 bin fidan dikmiştir. Aynı ay içerisinde Kurdaş, Yalıncak Köyü'ndeki incelemeleri sırasında bazı yapı kalıntıları ile küçük eserlere rastlayarak buranın eski bir yerleşme yeri ve arkeolojik saha olduğunu Millî Eğitim Bakanlığı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü ve Ankara Arkeoloji Müzesi (bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi) Müdürlüğü'ne bildirir ve arkeolog Burhan Tezcan yönetimindeki ekip, burada arkeolojik çalışmalara başlar.

Üniversitenin kadro ve altyapısı yeterli olmamasına rağmen 1961 yılı içerisinde matematik, fizik, teorik fizik, kimya, eğitim, beşeri ilimler ve psikoloji bölümleri ile hazırlık sınıfı açılmıştır.
Ocak 1962'de yerleşkenin inşaat programı kesinleştirilmiş ve ilk iki yıl için programda Mimarlık Fakültesi ile altyapı tünelinin bitirilmesi yer almıştır. Bunun üzerine 11 Mayıs 1962'de dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in de katılımıyla Mimarlık Fakültesi binasının temel atma töreni gerçekleştirilir. Ardından hazırlık sınıfının yeni yerleşkeye taşınmasına karar verilir ve bu doğrultuda aynı yılın yazında Mimarlık Fakültesi'nin kuzeyindeki alana 4 baraka inşa edilir. Ekim 1962'de yeni yerleşkede eğitime başlayan Hazırlık Sınıfı böylece yerleşkeye taşınan ilk birim olmuştur. Bir süre sonra Hazırlık Sınıfı, Mütevelli Heyeti kararıyla Hazırlık Okulu'na dönüştürülmüştür. Aynı yıl içerisinde kampüs ağaçlandırma faaliyetleri devam etmiş ve rektör Kurdaş ile beraberindeki öğrenciler kampüse 1,5 milyondan fazla ağaç dikmiştir. 1961-62 öğretim yılında ODTÜ öğrenim gören toplam öğrenci sayısı 1025 iken 1962-63 öğretim yılında bu sayı 1274'e ulaşmıştır. 12,5 milyon liraya mal olan ve 30 Eylül 1963'te hizmete giren Mimarlık Fakültesi binasının tamamlanmasından sonra 1 Ekim 1963'te yeni yerleşke, zamanın Başbakanı İsmet İnönü'nün de katılımıyla gerçekleşen törenle eğitim-öğretime açılmıştır. 63-64 öğretim yılının başlangıcında üniversitenin büyük bir bölümü yeni kampüse taşınırken üniversite, bu öğrenim döneminde 310 Türk 56 yabancı öğretim görevlisi ile 1893 Türk 167 yabancı öğrenciye eğiti

Pedofili ya da sübyancılık, yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları cinsel açıdan çekici bulması ve cinsel 
eğiliminin çocuklara yönelik olmasına neden olan psikoseksüel rahatsızlık. Bu rahatsızlığa sahip kişilere pedofili ya da sübyancı denir. Bu terimi daha iyi tanımlayabilmemiz için ICD kodları ve DSM kodları mevcuttur. DSM-V verilerine göre pedofili, "Ergenlik öncesi çocuklara karşı 6 ay boyunca tekrar eden, şiddetli, önüne geçilemez cinsel dürtüler." olarak tanımlanır ve yine DSM-V verilerine göre bir kişiye pedofili tanısı koyulabilmesi için en az 16 yaşında ve ilgi duyduğu çocuklar 11 yaşından küçük olmalıdır. Ek olarak da geç adolesan dönemindeki birisiyle 12 ve 13 yaşındaki bir kişinin birlikteliği pedofili olarak tanımlanmamaktadır. Burada dikkat etmek gerekir ki, adolesan dönem insanlarda 25 yaşına kadar sürmektedir. Ortalama ergenliğe girme yaşı da kızlar için 9 - 11 yaş arası, erkekler için 11'dir. Kızlar da 14 yaşlarına girdiklerinde genellikle pubertal dönemden çıkmış olurlar. Bu konuda ICD kaynağı olarak en detaylı yazıda pedofili, özellikle veya çoğunlukla 11 yaş ve altına duyulan cinsel çekim olarak tanımlanır. Ancak tıbbi tanı olarak 13 yaş sınır olarak kullanıldığı, DSM verilerindeki gibi en az 16 yaşında olup, karşısındaki kişinin 11 yaş ve altında olması gerektiği de belirtilir. ICD bu konularda çok kısa ve yetersiz bilgi verdiği için kaynak olarak DSM verilerini kullanmak daha doğrudur.
Sübyancılar -tipik olarak- yetişkin cinsel ilişkiden zevk almakta güçlük çekerler, özgüvenleri eksik olabilir ve çocuklarla ilişkiyi yetişkinlere nazaran daha az tehdit edici bulurlar. Sübyancının eğilimi karşı cinse veya kendi cinsine olabilir. Kayıtlara geçmiş sübyancıların büyük çoğunluğu erkektir ve bu durum kadınlarda çok nadir görülür. Pedofil kadınların kendilerini gizlemesi, sayılarının bilinmesini engellemektedir.

Arapça kökenli sübyan sözcüğü 'çocuklar' anlamına gelir.
Türkçeye İngilizce paedophilia kelimesinden geçen "pedofili" sözcüğünün kökeni, Yunanca pais sözcüğünün kökü olan paid (çocuk, oğlan) sözcüğünün birleştirme hâli "paido-" ve -philia (düşkünlük, özellikle anormal sevgi) sözcükleridir.

Sübyancılar sıklıkla cinsel birleşmeden önce kurbana dokunmak ya da cinsel organlara bakmak yoluyla cinsel doyuma ulaşırlar. Kurbanın olay anındaki tepkileri, korku (özellikle şiddete maruz kalındıysa), şaşkınlık veya pasif haz olabilir. Cinsel ilişki, özellikle şiddete maruz kaldıysa, çocukta çok ciddi travmalara neden olabilir. Bazı durumlarda kurban, cinsel ilişkiden çok, ebeveyninin uyarılarını dinlemediğini düşünerek suçluluk duyar ve sıkıntı çeker. Cinsel saldırıya uğrayan çocuklar sıklıkla sorunlu bir yetişkinlik dönemi yaşarlar. Çalışmalar, çocukluğunda cinsel saldırıya uğramış erkeklerin yetişkinliklerinde cinsel suç işleme olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir. Çocukluğunda cinsel saldırıya uğramış kadınlar ise daha çok uyuşturucu bağımlılığı veya seks işçiliği gibi kendini yıkıma götüren davranışlara eğilimli olurlar.

Sübyancılık, birçok Kara Avrupası hukuk düzeninde cinsel suçların en önemlisi kabul edilir. Genellikle kurbanın yaşı küçüldükçe ve kurbanla saldırgan arasındaki yaş farkı arttıkça cezalar artar. En büyük cezalar genellikle livataya (ters ilişki) verilir. Suçluların %50'sinden fazlası kurbanların akrabaları, aile dostları ya da tanıdıklarıdır.

Pedofiliyi normal karşılayan ve normal karşılanması için faaliyet gösteren, pedofili kişilere karşı hoşgörülü davranılması gerektiğini söyleyen birtakım kuruluş ve aktivistler vardır. 1970 yılında, önce Rotterdam'da, daha sonra diğer şehir ve ülkelerde, pedoseksüel ilişkilerin yasallaştırılmasını alenen savunan pedofil dernekleri ortaya çıktı. İlerleyen yıllarda ABD'de Kuzey Amerika Erkek / Erkek Aşk Derneği (NAMBLA), Fransa'da Groupe de recherche pour une enfance différente (GRED), Büyük Britanya'da Pedophile Information Exchange (PIE) ve Belçika da De Rooie Vlinder pedofiliyi savunmak amacıyla kuruldu. İngiltere'de bir gazete olan Gay News'i çıkaran Ian Campbell Dunn (1 Mayıs 1943 - 10 Mart 1998), aynı zamanda Paedophile Information Exchange adlı aktivizm grubunu kurmuş ve rıza yaşının kaldırılmasını savunmuş, yetişkinlerin çocuklar ile cinsel ilişkiye girmelerinin anlayışla karşılanması için kampanya yürütmüştü. ABD'de eşcinsellik bilinciyle ilgili olan Radical Faeries hareketinin kurucusu Henry "Harry" Hay Jr. (7 Nisan 1912 - 24 Ekim 2002) pedofilinin meşrulaştırılmasını destekliyordu ve rıza yaşının kaldırılmasıyla pedofilinin yasallaşmasını savunan Kuzey Amerika Erkek/Oğlan Aşk Derneği'nin (NAMBLA) aktif bir destekçisiydi. Aynı zamanda pedofiliyi LGBT hareketine dahil etmeye çalışan Harry Hay, resmi onur yürüyüşlerine NAMBLA'yı kabul ettirmeyi başaramamış ve 1994 yılındaki onur yürüyüşüne katılmayı reddetmiş, bunun yerine diğer bir yürüyüşe katılmak zorunda kalmıştır.
Günümüzde özellikle Avrupa ve Amerika ülkelerinde pedofiliyi savunan dernek ve kuruluşlar vardır.

Ipce (eski adıyla International Pedophile and Child Emancipation; halkla ilişkiler nedenleriyle 1998 yılında adını değiştirdi). 1990'ların başında kuruldu. 2005 yılı itibarıyla 20 ülkede 79 üyesi bulunmaktadır.

Avustralasyalı Erkek / Erkek Aşk Derneği (AMBLA). Ipce'nin bir ortağı.
Avustralya Pedofil Destek Grubu (APSG). 1980 veya 1983'te kuruldu. Üyeleri çok azdı. Polis faaliyeti nedeniyle dağıtıldı ve yerine Boy Lovers ve Kabak Yiyenler (BLAZE) geçti. Bu grup da polis tarafından dağıtıldı.

Dokumentatiedienst Pedofilie.
Center de recherche et d'information sur l'enfance ve la cinselité (fr), 1982-1986. Philippe Charpentier tarafından kuruldu. Grup L'Espoir dergisini yayınladı.
Fach Und Selbsthilfegruppe Paedophilie. 1970'lerin başında kuruldu.
Stiekum.
Studiegroep Pedofilie. Feshedildi.

Koalisyon Pédophile Québécois. Ipce ile ilişkili.
Fondation Nouvelle. Feshedildi.

Danimarka Pedofil Derneği (DPA), 1985-2004.

Fransa'da 1970 yılından beri pedofiliyi savunan hareketler vardır. Aralarında Gabriel Matzneff, Jean-Paul Sartre, Philippe Sollers, Roland Barthes, Simone de Beauvoir, Alain Robbe-Grillet, Françoise Dolto, Jacques Derrida, Louis Althusser, Jean-Louis Bory, Gilles Deleuze, Michel Foucault bulunduğu yazarlar 70'li yıllarda pedofilinin serbest olması için gazete makaleleri yazmış, yöneticilere ise dilekçe göndermiştir.
Fransa'da her yıl 160.000 çocuk cinsel istismara uğramaktadır. Nüfusun yaklaşık %10'u yani 5,6 milyon kişi ya aile içi ya da bir yabancı tarafından cinsel istismara maruz kalmıştır.

Groupe de Recherche pour une Enfance Différente (GRED), 1979-1987. Grup, Le Petit Gredin (The Little Rogue) adlı bülteni yayınladı.

AG-Pädo. 1991 yılında Arbeitsgruppe des Bundesverbandes Homosexualität derneği tarafından kuruldu.
Aktion Freis Leben (AFL).
Arbeitskreis Päderastie-Pädophilie (APF). 1980'lerin başında aktif.
Arbeitsgemeinschaft Humane Sexualität (AHS) (de).
Arbeitsgemeinschaft "Schwule, Päderasten und Transsexuelle" ("Çalışma Grubu 'Eşcinseller, Pederastlar ve Transseksüeller'"). Pedofil yanlısı aktivizme katılan Alman Yeşiller Partisi'nin 1980'lerdeki bir fraksiyonu. Şimdi feshedildi ve utançla görüldü.
Deutsche Studien- und Arbeitsgemeinschaft Pädophilie (DSAP). 1979-1983.
Fach und Selbsthilfegruppe Paedophilie.
Indianerkommune. 1970'lerden 1980'lerin ortalarına kadar aktif. Yeşil Parti'ye, çocukların kurtuluşu olarak gördüğü şey için bazen şiddetle baskı yapan komün.
Kanalratten. Dalı Indianerkommune ama kadın sapiklara.
Krumme 13 (K13).
Pädogruppe, Rat ve Tat-Zentrum.
Pädophile Selbsthilfe- und Emanzipationsgruppe München (SHG).2003'ten başlayarak, polis üyelerine baskın yapmaya başladı ve bunun sonucunda yarım milyondan fazla çocuk pornografisi ele geçirildi ve birden çok tutuklandı.
Verein für sexuelle Gleichberechtigung. Münih'te kuruldu. 1973-1988.

Gruppo P. Gey dergisi Babilonia'da gazeteci olan Francesco Vallini tarafından kuruldu. O ve Gruppo P ile bağlantılı on kişi 1993 yılında tutuklandı. O sırada derginin yazı işleri personeli onu savundu. Grup, Corriere del pedofili bültenini yayınladı.

Jon. 1979 yılında Hollanda Cinsel Reform Derneği tarafından kuruldu.
Komşu Sevgi, Özgürlük ve Çeşitlilik Partisi, 2006-2010, 2020'de yeniden başladı. Yasal rıza yaşını 12 yaşına düşürmeyi savunan (sonunda onu kaldırmak amacıyla) ve çocuk pornografisini yasallaştırmayısavunan Hollandalı siyasi parti. Hiçbir seçime katılmadı ve sadece üç tanınan üyesi var. 2020'de parti yeniden kuruldu.
Vereniging Martijn. 1982'de kuruldu. 27 Haziran 2012'de bir Hollanda mahkemesi grubun yasadışı olduğuna karar verdi ve derhal dağılmasını emretti. Ancak bu karar Nisan 2013'te bir üst mahkeme tarafından bozuldu. Hakim, kulübün suç işlemediğini ve dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğunu belirterek kararı bozdu. Bu karar da Hollanda Yüksek Mahkemesi tarafından 18 Nisan 2014'te bozuldu ve örgütü pedofilik eylemleri meşrulaştırmak ve yüceltmeye çalıştığı için yasakladı. Dernek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne itiraz etti ancak reddedildi. Grup OK Magazine yayınladı.

Norveçli Pedofil Grubu.
Çocuk Cinselliği için Af.

Schweizerische Arbeitsgemeinschaft Pädophile.

1974'te kurulan Pedophile Action for Liberation, 1975'te PIE ile birleştirildi.
Pedofil Bilgi Değişimi (PIE), 1974-1984.
Campaign for Homosexual Equality (Eşcinsel Eşitlik Kampanyası)
Gay Left (Eşcinsel Sol)
Spartacus International Gay Guide (Spartakus Uluslararası Eşcinsel Rehberi)

Çocukluk Duygusallık Çemberi (CSC). 1971 yılında kurulan San Diego, Kaliforniya bir öğrenci tarafından, Wilhelm Reich. 1980'lerin ortalarında feshedildi.
Kuzey Amerika Erkek / Erkek Aşk Derneği (NAMBLA). 1978-günümüz. Büyük ölçüde dağıldı.
Project Truth. 1994 yılında pedofil örgütü olduğu için ILGA'dan ihraç edilen kuruluşlardan biri.
René Guyon Topluluğu. Çoğu müfettiş, bunun tek kişilik bir propaganda olduğunu düşünüyor. Sloganının "sekizden önce seks yoksa çok geç" olduğu söylendi. 1980'lerin ortalarında feshedildi.

Çocuk evliliği
Çocuk istismarı
Efebofili

Podcasting, çoğunlukla dizi hâlindeki sayısal ses ve dijital medya ürünlerinin (radyo programları, videolar vs.) internet üzerinden -genellikle bildirim yoluyla- bilgisayar ve taşınabilir cihazlara (cep telefonu, akıllı telefon, tablet vs.) indirilebilecek şekilde yayınlanması. Bu şekilde indirilmiş dosyalara ise podcast denir.
Podcast sözcüğü 2000'li yıllarda "iPod" sözcüğündeki pod (küçük kapsül) ve "broadcast" (yayın) sözcüklerinden oluşturulmuştur. Podcastlar ilk defa iPod için geliştirilmiş olmakla birlikte podcast tabiri günümüzde sadece iPod için kullanılmaz. 
Podcastlar genel olarak hikâyecilik, sohbet ve röportaj gibi konuları içerir. Podcastlar özellikle internet üzerindeki çeşitli platformlar ve sunucular üzerinden, web siteleri, bloglar, forumlar, mobil uygulama, sosyal medya ve video platformları, bulut ve hosting hizmetleri, e-kitap ve e-spor platformlarında yayınlanmakdadır. Podcast sisteminin internetten bir programın ses ya da video kaydını indirmekten farkı 'feed' kullanılması ve böylece her yeni bölümü özel yazılımların izleyerek otomatik olarak yükleniyor olmasıdır. Podcast sistemi sayesinde amatör radyo/televizyon programlarına abone olunarak herhangi bir zamanda, herhangi bir cihazla izlenebilir.

Podcasting, çevrimiçi yayının üyelik gibi yollarla kullanıcılara ulaştırılmasıdır. Birçok podcast, MP3 ve görüntü dosyaları biçimlerinde olup RSS protokolüyle yayınlanır. Podcasting, kullanıcılarının herhangi bir zamanda kullanabildikleri dergi ya da belgesel gibi eğitici yönü olan yayınların hepsini içine almaktadır. Bu elemanlardan farkı duyma ve görme yoluyla iletilmesidir.
Podcasting'in ortaya çıkışındaki amaç bireylerin kendi dinletilerini dağıtmalarıydı.
Hızla ve çok fazla yolla genişleyen alan günümüzde özellikle eğitim, tanıtım gibi alanlarda ve hatta emniyetten sorumlu kurumların dahi güvenlik amaçlı kullanımına girdi. Eğitim alanındaki işleviyle podcasting, öğrencilerin ve öğretmenlerin herhangi bir zaman ve yerde bilgiyi paylaşmalarını sağlayabilmektedir. Bu özelliğinden dolayı uzaktan eğitimdeki yeri önemlidir.. 

Podcast, bir oynatıcı için dağıtılan uygun ses ya da görüntü dosyasıdır. Kullanıcılar abonelik yöntemiyle bir dizi podcast'e ulaşabilir. Podcast'in kalbinde RSS (really simple syndication) özellikleriyle birlikte, XML (extensible markup language) dosyası yer almaktadır. Bu dosya ulaşılabilir olan tüm ögelerin ve bölümlerin listesini barındırmaktadır. İçinde yer alan toplayıcı program, düzenli olarak kayıtlı dosyaları örneklenip yeni bölümleriyle otomatik olarak güncelleştirmektedir. Podcast'in gezici bir enstrüman ile dinlenebilmesi (PDA, cep telefonu, bilgisayar) onu etkin bir öğrenme aracı hâline getirmektedir.

Podcastların eğlence amaçlı kullanımı dışında eğitim amaçlı ve iş amaçlı kullanımı da yaygınlaşmaktadır. Örneğin öğrencilerin çeşitli dersleri podcast olarak takip etmesi ya da iş dünyasında çeşitli verilerin podcastlar sayesinde takibi mümkündür.

Herhangi bir zamanda izleme veya dinleme
Tekrar izleme veya dinleme
Ücretli veya ücretsiz abonelik sistemi sayesinde yeni bölümlere kolay erişim
İnternete bağlanan herhangi bir cihaz üzerinden kolayca yayın yapabilme
Çabuk değişen verilerin sık sık güncellenebilmesi

Kullanıcıların çoğu tarafından online bir günlük gibi kullanılan blogların popülerleşmesi ve yaygınlaşması okuyucuların blogları düzenli bir şekilde takip etmelerini zorlaştırınca Dave Winer tarafından geliştirilen RSS feed teknolojisi, kullanıcının takip ettiği bloglarda bir güncelleme olup olmadığını kontrol edip eğer varsa yeni veriyi otomatik olarak kullanıcının bilgisayarına indirerek bu konuya büyük bir kolaylık getirdi. Zamanla insanlar bloglarında ses kayıtları kullanmaya ve herhangi bir konudaki düşüncelerini daha hızlı daha efektif bir şekilde paylaşmaya başladılar. Bu blog kullanımının büyük bir parçası oldu ve insanlar bu dosyaları indirip dinlemeye başladılar.
2001 yılı itibarıyla podcasting için teorik olarak bütün bileşenler hazırdı fakat podcast kavramı ancak 2003 yılında RSS feed kullanımıyla ses dosyalarının (özellikle mp3 formatında) otomatik olarak indirilip taşınabilir müzik çalarlara aktarılması ihtiyacı doğunca ortaya çıktı.. 2001 – 2003 yılları arasında ses dosyalarının internet üzerinden paylaşımı ve taşınabilir müzik çalarların kullanımı oldukça yaygınlaşmıştı. 2003 yılında Dave Winer radyo sunucusu arkadaşı Christopher Lydon için RSS feedleri mp3 dosyaları içerecek şekilde geliştirmişti ve Christopher Lydon NPR'daki programının ses dosyalarını web blogundan RSS feed yoluyla dinleyicilerine ulaştırıyordu. Bu otomasyon bloglardaki ses dosyaları için büyük bir kolaylıktı.
Adam Curry bir sonraki aşamada iPodder isimli bir program yazarak RSS feed yardımıyla indirilen ses dosyalarının Apple firmasının meşhur müzik çaları iPod'lara senkronize edilmesini, yani otomatik olarak aktarılmasını sağladı. Podcasting bu gelişmeyle birlikte resmen doğmuş oldu. Böylece insanlar iPodlarını ve Adam Curry'nin yazdığı scripti kullanarak sevdikleri bloglardaki ses dosyalarını istedikleri zaman istedikleri yerde dinleyebiliyorlardı ve bunun için ekstra bir uğraş da gerekmiyordu..
Podcast isminin ortaya çıkışı ise yazar Ben Hammersley'nin The Guardian'da 12 Şubat 2004'te yayınladığı makaleye dayanıyor. Bu konuda çok kesin bir bilgi olmamasına rağmen podcast isminin bilinen ilk kullanılışı bu makalededir. Ben Hammersley podcast ismini tahmin edilebileceği gibi iPod ve broadcast (yayın) kelimelerini bütünleştirerek yaratmıştı.
2005 yılında New Oxford American Dictionary editörleri ”podcasting”i yılın kelimesi seçtiler ve anlamını "bir radyo yayını veya benzer bir programın internetten şahsi bir sesçalara indirilebilen dijital kaydı" olarak tanımladılar.

Podcast kişisel kullanımda olan bloglara hitab ettiği için çok kısa bir sürede yaygınlaşmıştır ve bulucularıyla, birkaç ilk kullanıcısı dışında fazla öncü insana sahip değildir. Benimsenmesi ve yaygınlaşması kullanım kolaylığı dolayısıyla çok hızlı olmuştur. Podcastingin ortaya çıkışında da bahsedildiği gibi aslan payı Adam Curry'ye aittir. Podcast kavramının hayata gelişinden sonraki ilk kullanımlarında ise Stephen Dowes'un ve Christopher Lydon'un öncülük etmiştir. 2003 yılının Haziran ayında Stephen Dowes Ed Radio programına RSS feed ile topladığı MP3 dosyalarını tek bir feede dönüştürerek müzik çalarlara aktarılmasının bir canlandırmasını yapmıştır. 2003 yılının eylülünde ise Dave Winer'ın arkadaşı Christopher Lydon kendi radyo programı için podcastler hazırlamıştır. Adam Curry'nin iPodder scriptiyle birlikte podcast herkesin kullanımına girmiştir.
Podcasting öncüleri podcast kavramını ortaya çıkan insanlar arasından da bir tartışma konusu. Adam Curry podcast keşfini oldukça sahiplenmişe benziyor. İnternette yayınlanan bir habere göre (daha sonra bu Adam Curry tarafından da doğrulanmıştır) Adam Curry kendine ait bir IP adresinden Wikipedia'daki Podcasting makalesindeki Stephen Dowes'un podcastingin yaygınlaşmasındaki rolünü anlatan bir cümleyi silmiş ve bir cümleyi de podcastingi kendisinin bulduğunu belirtecek şekilde değiştirmiştir. Wikipedia'daki spam filtreleri IP adresini kötü amaçlı kullanımları engellemek için kaydettiğinden değişikliği yapan IP adresinin Adam Curry adına kayıtlı olduğu ortaya çıkmıştır.

Podcast'in yaygınlaşmasında iki kilit etkenin rolü olduğunu görülür. Birincisi Apple'ın iTunes yazılımının 2005'in 2. yarısında çıkan sürümüne podcast desteği koyması, ikincisi ise internet kullanıcılarının kendi radyo programlarını podcast teknolojisi ile internete koymaları.
Apple iPodların çok hızlı bir şekilde yaygınlaşması ve taşınabilir müzikçalarlar arasında en popüler olan haline gelmesiyle birlikte iTunes'un podcast desteği podcastingi yüzbinlerce insana doğrudan tanıtmış oldu. Ellerinde zaten iPodları ve iTunes yazılımını yükleyebilecek bir bilgisayarı olan insanlar podcasting için gerekli tüm donanıma da sahiplerdi ve bu sayede podcasting dünyasına hızlı bir giriş yaptılar.
İnternetin yaygın olarak kullanılmaya başlamasıyla, internet üzerinden yapılan radyo yayınları fazlasıyla popüler hale geldi. Yalnız insanların radyo yayınlarını duyurmaları ve yayın sırasında yayını dinleyebilecek insanlar bulmaları büyük bir problemdi. Radyo programlarının podcastleri çıkmaya başlayınca bu problem ortadan kalktı ve insanlar radyo programlarını parça parça bir biçimde istedikleri zaman istedikleri yerde internet erişimi olmaksızın dinleyebilir hale geldiler. Bunu fark eden yenilikçi radyo programcıları bu konunun üstüne gittiler ve podcastlerin bu konudaki başarısı bir anlamda podcasting isminin radyo programlarıyla anılmasını sağladı.

Vodcast, Podcast üzerinden video sunmaktır. Bu özellik podcast'e en son olarak gelmiştir.

Podcast istemcileri listesi
Amarok (yazılım)
Anchor (uygulama)
AntennaPod
Audacity
BlogTalkRadio
Downcast (uygulama)
Apple Podcasts
Google Podcasts
iTunes
Juice (yazılım)
Overcast (uygulama)
Player FM
Podwalk
Rhythmbox
Stitcher Radio
Swell Radio
TalkShoe
TuneIn
Yahoo! Podcasts
Winamp

TRT (arşiv) podcast : http://www.trt.net.tr/wwwtrt/podcasting.aspx28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Podcast (DMOZ tabanlı)

Gerçek zamanlı veri akışı
Kullanıcının geliştirdiği içerik
Video blog
İnternet televizyonu
İnternet radyosu
İnternet dizisi
Video on demand
Dijital dağıtım
Dar yayın
Hedef kitle
Canlı yayın
Yeni medya
Webcast

Pornografi veya kısaca porno, cinsel konunun yalnızca cinsel uyarılma amacıyla betimlenmesidir. Pornografi, dergi, animasyon, yazı, film, video ve video oyunları gibi çeşitli medyalarla sunulabilir. Bu tanım seks gösterileri ve striptiz gibi canlı gösterileri içermez. Günümüz pornografik betimlerinin birincil konuları, hareketsiz fotoğraflar için poz veren pornografik modeller ve filme alınmış cinsel eylemlerde bulunan oyunculardır.
Çeşitli toplumsal gruplar, cinsel nitelikteki betimleri ahlaka aykırı, bağımlılık yapıcı ve zararlı olarak değerlendirmiş ve müstehcenlik iddiasıyla engellemeye, sansürlemeye veya yasadışı olarak nitelemeye çalışmıştır. Bu tür gerekçeler ve hatta pornografinin tanımı, çeşitli tarihsel, kültürel ve ulusal bağlamlarda farklılık göstermiştir. Cinselliğin tartışılmasına ve sunumuna yönelik toplumsal tutumlar Batı ülkelerinde daha hoşgörülü duruma gelmiş, müstehcenliğin yasal tanımları, 1969'da Amerika Birleşik Devletleri'nde geniş çapta gösterime giren, cinsel ilişkiyi betimleyen ilk yetişkin erosal filmi olan Andy Warhol'un Blue Movie filmi ile daha sınırlı hâle gelmiştir. Bunu, pornografik filmlerin ana akım kültürün bir parçası hâline geldiği Golden Age of Porn olarak isimlendirilen ve pornonun altın çağı (1969-1984) olarak nitelendirilen dönem izledi.
20. yüzyılın ikinci yarısında pornografi üretimi ve tüketimi ile büyüyen pornografik bir sanayi gelişti. Video oynatıcıları ve İnternet'in yaygınlaşmasıyla dünya çapında pornografi sanayisinde yılda milyarlarca dolara ulaşan ekonomik bir artış görüldü. ABD'de pornografi pazarının büyüklüğü 10 ila 12 milyar dolar arasındadır. 2006'da dünya pornografi geliri 97 milyar dolar olmuştur. Bu sanayi, destek ve üretim kadrosunun yanı sıra binlerce oyuncu istihdam etmektedir. Bunu ayrıca özel sektör yayınları ve ticaret grupları, ödül gösterileri, ana akım medya, özel kuruluşlar (izleme grupları), devlet kurumları ve siyasal kuruluşlar izlemektedir. Rıza dışı içerik ve siber seks ticareti içeren videolar, 21. yüzyılda popüler pornografi sitelerinde barındırılıyor.

Pornografi kelimesi iki antik Yunanca kelimenin birleşimidir: πόρνος (pórnos) "fuhuş, fahişe" ve γράφειν (gráphein) "yazma, kaydetme veya açıklama." Yunan dilinde pornografi terimi, cinsel aktivite anlamı verir.
Porno terimi, pornografinin kısaltmasıdır. Eski Yunanistan'da bir geneleve "porneion" adı verilirdi. Pornografi kelimesinin Yunancada ilk kez kullanıldığı tarih bilinmiyor; Yunancada bulunabilecek en eski onaylanmış, πορνογράφος (pornográphos) terimi MS 3. yüzyılda Athenaeus'un Deipnosophists adlı çalışmasında bulunur. Modern zamanda pornografi terimine yapılan en eski yayın referansı 1638'e kadar uzanıyor ve İngilterede Nathaniel Butter'a atfediliyor.
Genellikle cinsel materyali tanımlamak için kullanılan başka bir terim erotiktir. Bazen "pornografi" ile eşanlamlı olarak kullanılan "erotik", antik Yunan sıfatının dişil biçiminden türetilmiştir: ἐρωτικός (erōtikós) ve ἔρως (érōs) - şehvet ve cinsel aşkı belirtir.

Venüs heykelciklerinde ve taş sanatında görüldüğü gibi, cinsel nitelikteki betimler tarih öncesi çağlardan beri hep var olmuştur. Antik Mezopotamya'dan açık heteroseksüel seksi betimleyen çok sayıda açık yapıt bulundu.
Sümer Erken Hanedan Dönemi'nden gelen gliptik sanat, misyoner konumunda sıklıkla önden seks sahneleri gösterir. Mezopotamya'nın MÖ 2. binyılın başlarından kalma adak levhalarında, erkek genellikle bir kamışla bira içerek eğilirken kadına arkadan girerken gösterilir. Orta Asur öncü adak figürleri genellikle bir sunağın tepesinde dururken kadını ayakta tutan ve kadının içine giren erkeği temsil eder. Bilim insanları geleneksel olarak tüm bu betimleri ritüel seks sahneleri olarak yorumladılar, ancak bu sahneler daha çok cinsellik tanrıçası İnanna kültüyle ilişkilendirilirler. Ayrıca Asur'daki İnanna tapınağında, erkek ve kadın cinsel örgenlerinin modellerini de içeren birçok cinsel içerikli resim bulundu.
Cinsel ilişki betimleri, eski Mısır biçimcilik sanatının genel repertuvarının bir parçası değildi, ancak çanak çömlek parçalarında ve duvar yazılarında heteroseksüel ilişkinin ilkel taslakları bulundu. Deir el-Medina'da bulunan bir Mısır papirüs parşömeni olan Turin Erotic Papyrus'un (Papyrus 55001) son üçte ikisi, çeşitli cinsel konumlarda erkek ve kadınları gösteren on iki vinyet serisinden oluşuyor. Parşömen muhtemelen Ramesside döneminde (MÖ 1292-1075) boyanmıştır ve yüksek sanatsal kalitesi, zengin bir izleyici kitlesi için üretildiğini göstermektedir. Henüz buna benzer parşömenler bulunmadı.

Fanny Hill (1748), "ilk özgün İngiliz düzyazı pornografisi ve romanın biçimini kullanan ilk pornografi" olarak kabul edilir. John Cleland'ın ilk kez İngiltere'de Memoirs of a Woman of Pleasure adıyla yayımladığı erosal bir romandır. Tarihte en çok yargılanan ve yasaklanan kitaplardan biridir. Yazarlar "kralın uyruğunu bozmakla" suçlandılar.
1860'larda Pompeii'de büyük ölçekli kazılar yapıldığında, Romalıların erosal sanatının bir kısmı gün ışığına çıktı ve kendilerini Roma İmparatorluğu'nun aydın mirasçıları olarak gören Viktoryalıları şok etti. Açıkça cinsellik betimleri ile ne yapacaklarını bilmiyorlardı ve onları üst sınıf bilim insanları dışında herkesten uzak tutmaya çalıştılar. Buluntular Napoli'deki Secret Museum'a kilitlendi ve çıkarılamayanlar, kadınların, çocukların ve işçi sınıflarının duyarlılığını bozmamak için örtüldü ve kordon altına alındı.
Fotoğrafın çağdaş buluşundan sonra fotoğraf pornografisi doğdu. Parisli kibar hayat kadını sınıfı, büyük toplantılarda fotoğrafları sergileyen erken bir patron olan Napolyon üçün bakanı Charles de Morny'yi içeriyordu.
Dünyanın pornografiyi suç sayan ilk yasası, Society for the Suppression of Vice derneğinin ısrarıyla yürürlüğe giren 1857 English Obscene Publications Act yasasıydı. Birleşik Krallık ve İrlanda için geçerli olan yasa, açık saçık materyallerin satışını yasal bir suç hâline getirerek mahkemelere rahatsız edici materyali ele geçirme ve imha etme yetkisi verdi. bu yasanın Amerikan karşılığı, posta yoluyla herhangi bir "açık saçık, ahlaksız ve/veya şehvetli" materyal göndermeyi yasa dışı kılan 1873 Comstock yasası idi. İngiliz yasası, teamül hukukun uygulanmaya devam ettiği İskoçya için geçerli değildi. Ancak ne İngiliz ne de Birleşik Devletler yasası neyin "açık saçık" olduğunu tanımlayarak bunu mahkemelerin belirlemesi için bıraktı.

İngiliz yasasından önce, açık saçık materyallerin yayınlanması teamül hukukta bir kabahat olarak görülüyordu ve materyalin açıkça pornografi olarak tasarlandığı durumlarda bile yazarları ve yayıncıları etkili bir şekilde yargılamak zordu. On dokuzuncu yüzyıl yasaları sonunda pornografik olarak kabul edilen belirli yazıların ve görüntülerin yayınlanmasını, perakende satışını ve kaçakçılığını yasaklasa ve satış amaçlı dükkân ve depo yığılımının imha edilmesini emretse de pornografinin bazı biçimlerinin özel mülkiyete geçirilmesi ve bireysel olarak görüntülenmesi yirminci yüzyıla kadar suç sayılmadı.
Tarihçiler pornografinin toplumsal tarihteki rolünü ve ahlaki tarihini araştırdılar. Viktorya döneminde pornografinin seçilmiş birkaç kişi için olduğu yönündeki inanç, 1868'deki bir davadan kaynaklanan Hicklin testinin ifadelerinde şöyle geçmektedir: "Açık saçıklık olarak suçlanan sorunun eğilimi, zihinleri bu tür ahlaksız etkilere açık olanları ahlaksızlaştırmak ve yozlaştırmak mıdır?" Bastırılmalarına rağmen, erotik imgelem betimleri tarih boyunca yaygındı.
1895'te sinema filminin icadından hemen sonra pornografik film üretimi başladı. İlk öncülerden ikisi Eugène Pirou ve Albert Kirchner idi. Kirchner, Pirou için "Léar" ticari adıyla hayatta kalan en eski pornografik filmi yönetti. 1896 yapımı Le Coucher de la Mariée filmi, Louise Willy'nin striptiz yaptığını gösterdi. Pirou'nun filmi, kadınları soyarken gösteren açık saçık Fransız filmlerine ilham verdi ve diğer film yapımcıları bu tür filmlerden kâr elde edilebileceklerini fark etti.

Cinsel içerikli filmler yapımcıları ve dağıtımcıları kovuşturmaya uğrattı. Bu tür filmler 1920'lerden başlayarak, özellikle Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde amatörler tarafından yasa dışı bir şekilde üretildi. Filmin işlenmesi, dağıtımları kadar riskliydi. Dağıtım kesinlikle gizliydi. 1969'da Danimarka sıkı denetimi kaldıran ve böylece pornografiyi suç olmaktan çıkaran ilk ülke oldu, bu da yatırımda ve ticari olarak üretilen pornografide bir patlamaya yol açtı. Bununla birlikte, diğer ülkelerde yasaklanmaya devam edildi ve "tezgâh altında" satıldığı veya bazen "özel üyeler" tarafından girilebilen sinema kulüplerinde gösterildiği yerde kaçırılmaması gerekiyordu. Bununla birlikte, 1969'da Andy Warhol'un Blue Movie'si, Amerika Birleşik Devletleri'nde geniş çapta gösterime giren açık cinsel ilişkiyi betimleyen ilk yetişkin erotik filmiydi. Film, Golden Age of Porn'da çığır açan bir filmdi ve Warhol'a göre, Marlon Brando'nun başrol oynadığı uluslararası tartışmalı bir erotik dram filmi olan Paris'te Son Tango'nun yapımında önemli bir etkiye sahipti ki Blue Movie'den birkaç yıl sonra piyasaya sürülmüştü.
2015 verileri, son birkaç on yılda pornografi izlemede bir artış olduğunu gösteriyor ve bu, 1990'ların sonlarında dünya çapında ağa yaygın kamu erişiminden bu yana genel ağ pornografisinin büyümesine bağlanıyor. 2010'lar boyunca, pek çok pornografik yapım şirketi ve en iyi pornografik web siteleri (PornHub, RedTube ve YouPorn gibi) "tekel" olarak tanımlanan MindGeek tarafından satın alındı.
Özellikle kültürel araştırmalardaki akademik çalışmalar, belki de feminizmin konu hakkındaki tartışmalarından dolayı sınırlıdır. Pornografi ile ilgili hakemli akademik dergi olan Porn Studies 2014 yılında yayınlandı. 

Pornografi genellikle cinselliğin yüksek sanat özlemleri ile betimlenmesinden oluşan erotizmden ayırt edilir. Erotizm aynı zamanda duygulara ve heyecana da odaklanırken, pornografi, eylemlerin çarpıcı bir şekilde betimlenmesini içerir ve tüm dikkat hızlı, yoğun tepkiler uyandırmak için fiziksel eyleme odaklanır. Pornografik bir çalışm

Radyo, elektromanyetik radyo dalgalarındaki ses modülasyonunu önce elektronik ortama sonra da sese çeviren elektronik alet. Radyo dalgaları, 3 hertz  ile 300 gigahertz (GHz) arasındaki frekanstaki elektromanyetik dalgalardır. Antene bağlı, verici adı verilen elektronik bir cihaz tarafından üretilirler. Türk Dili dergisinde Kırgız Türkçesinde radyo anlamında kullanılan үналгы /ünalgı/ sözünün Türkiye Türkçesinde kullanılması da gündeme getirilmiştir. Radyoyu İtalyan mühendis Guglielmo Marconi icat etmiştir.
İletişimin yanı sıra radyo, radar, radyo seyrüseferi, uzaktan kumanda, uzaktan algılama ve diğer uygulamalar için de kullanılır. Radyo iletişiminde, radyo ve televizyon yayıncılığında, cep telefonlarında, iki yönlü telsizlerde, kablosuz ağlarda ve uydu iletişiminde kullanılır.

Radyolar (radyo alıcıları) elektromanyetik tayfın belli bir aralığını dinlemek üzere tasarlanır. Radyonun seçicilik ve hassaslık faktörlerine göre kalitesini değerlendirmek mümkündür - Q faktörü.
Popüler radyolar iki tür modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir: AM (Genlik Modülasyonu) ve FM (Frekans modülasyonu).
Genlik modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB (Single side bant- Tek bantlı yayın) ve CW (Continuous Wave- Daimi dalga) olmak üzere alt bölümleri vardır.
Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga (MW- Mid Wave) ve FM, bazen de uzun dalga (LW- Long wave) bulunmaktadır.
Kısa dalga (SW- Short Wave) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış tayfi değişmektedir. Aşağıdaki bantlar uluslararası yayın yapan kurumlara ayrılmıştır. Bu istasyonlar genelde AM (genlik modülasyonu) (Amplitude Modulation) ile yayın yapmaktadır. Bu tür yayınları dinleyenlere SWL (Short Wave Listener - Kısa Dalga dinleyicisi) denmektedir. 
Radyo dalgalarının bir başka belirleyici özelliği de genliğidir. Genlik, radyo dalgasının salınım sırasında ulaştığı en yüksek salınım şiddetidir. Radyo kanallarının şifrelenmesinde genelde frekans ve genlik değerleri kullanılır. AM radyolarda genlik değeri değiştirilerek, FM (Frequency Modulation - Frekans Modülasyonu) radyolarda da kendilerine verilen frekans aralığında dalganın frekansı değiştirilerek şifreleme yapılır.
Radyo antenleri yalnızca belirli frekanstaki yayınları almak üzere ayarlandığı için geri kalan radyo dalgalarını algılamaz. Radyo dalgaları içine gizlenmiş şifreler, alıcı tarafından çözülüp, hoparlörler üzerinden dinlenilen ses dalgalarına dönüşür.

Bu bantların arasında amatör radyoya, ticari gemilere ve askeriyeye ayrılmış bantlar bulunmaktadır. Genelde bu yayınlar SSB, CW, RTTY modülasyonlarını içermektedir. Bu tür yayınları almak için radyonun BFO (Beat Frequency Oscillator -Vuru Frekans Osilatörü) denilen ek bir devreye ihtiyacı vardır. Taşıyıcıyı suni olarak oluşturan bu devre ile gönderme sırasında bastırılan taşıyıcı tekrar ilâve edilerek, sinyallerin normal bir radyo alıcısı ile dinlenilebilmesi sağlanır. Bu tür radyolarda ses bandının genişliğini de değiştirmek mümkündür.
Yeni çıkan XM radyo türü de uydudan yüksek frekanslı sayısal yayınları almak üzere dizayn edilmiştir. Hâlen ABD'de ticarî olarak piyasaya sunulan bu radyo türünde ses kalitesi oldukça yüksektir. Hâlen aboneliğe dayalı ve belli bir ücret karşılığı tüm kıtaya kesintisiz ve reklamsız şifrelenmiş radyo yayını yapılmaktadır.
Teknolojinin son yıllarda hızla gelişmesine paralel olarak ve internet kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, internet üzerinden yayın yapan radyoların sayıları hızla artmaktadır.

A História da Rádio em Datas (1819-1997) (in Portuguese) - notes on etymology
Leigh White, Buck Fuller and the Dymaxion World (refers to Waldo Warren as the inventor of the word radio), in: The Saturday Evening Post, 14 October 1944, cited in: Joachim Krausse and Claude Lichtenstein (eds.), Your Private Sky, Lars Müller Publishers, Baden/Switzerland, 1999, page 132. ISBN 3-907044-88-6
L. de Forest, article in Electrical World 22 June 1270/1 (1907), early use of word "radio".
It contains a proof that Sir Jagadish Chandra Bose invented the Mercury Coherer which was later used by Guglielmo Marconi and along with other patents.15 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cheney, Margaret (1981). Tesla - Man Out of Time. New York: Simon & Schuster. ISBN 978-0743215367. 

Aitkin Hugh G. J. The Continuous Wave: Technology and the American Radio, 1900-1932 (Princeton University Press, 1985).
Briggs Asa. The History of Broadcasting in the United Kingdom (Oxford University Press, 1961).
De Forest, Lee. Father of Radio: The Autobiography of Lee de Forest (1950).
Ewbank Henry and Lawton Sherman P. Broadcasting: Radio and Television (Harper & Brothers, 1952).
Fisher, Marc Something In The Air: Radio, Rock, and the Revolution That Shaped A Generation (Random House, 2007).
Leland I. Anderson (ed.), "John Stone Stone, Nikola Tesla's Priority in Radio and Continuous-Wave Radiofrequency Apparatus17 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". The Antique Wireless Review, Vol. 1. 1986. 24 pages, illustrated.
Maclaurin W. Rupert. Invention and Innovation in the Radio Industry (The Macmillan Company, 1949).
Ray William B. FCC: The Ups and Downs of Radio-TV Regulation (Iowa State University Press, 1990).
Scannell, Paddy, and Cardiff, David. A Social History of British Broadcasting, Volume One, 1922-1939 (Basil Blackwell, 1991).
Schwoch James. The American Radio Industry and Its Latin American Activities, 1900-1939 (University of Illinois Press, 1990).
Sterling Christopher H. Electronic Media, A Guide to Trends in Broadcasting and Newer Technologies 1920-1983 (Praeger, 1984).
White Llewellyn. The American Radio (University of Chicago Press, 1947).
Ulrich L. Rohde, Jerry Whitaker "Communications Receivers, Third Edition ", McGraw Hill, New York, NY, 2001, ISBN 0-07-136121-9.

SMDS (Anahtarlamalı Çok megabitlik Veri Servisi) (ing. : Switched Multi-megabit Data Service), 1990 yıllarda veri alışverişi için LAN, MAN ve WAN'a bağlanmak için kullanılan bir bağlantı servisidir. Avrupa'da bu hizmet Genişbant Bağlantısız Veri Servisi (CBDS) (ing. : Connectionless Broadband Data Service) olarak bilinmektedir.
SMDS, Bellcore tarafından geliştirildi. Bellcore tarafından geliştirildiği şekliyle IEEE 802.6 metropol alan ağı (MAN) standardına dayanıyordu. Erişim arayüzleri olarak Cell relay aktarımı, Dağıtılmış Kuyruklama Çift Hatlı Veri Yolu katman-2 anahtarlama hakemi ve standart SONET veya G.703 kullanılıyordu.
1,544 Mbit/s (T1 veya DS1) ile 45 Mbit/s (T3 veya DS3) aralığında veri iletimi sağlayan bir anahtarlama hizmetidir. SMDS, Eşzamansız Aktarım Modu olgunlaşana kadar Bellcore tarafından geçici bir hizmet olarak geliştirilmiştir. SMDS, 53 baytlık hücre ve hücre anahtarlama yaklaşımlarının ilk tanıtımı ve 53 baytlık hücreleri G.703 ve SONET'e ekleme yöntemiyle dikkat çekti.  1990'ların ortalarında, SMDS'nin yerini büyük ölçüde Frame Relay aldı.
SMDS, LAN'lar arasında yüksek hızda veri iletişimi yapmak için telefon şirketleri tarafından sunulan bağlantısız bir paket dağıtım hizmetidir. Halka açık genişbantlı anahtarlama hizmeti veren ilk ağ uygulamasıdır. LAN'lar arasındaki bağlantılar kiralık hatlar üzerinden ya da SMDS üzerinden kurulabilir.
Kiralık hatlar kullanmak, n adet LAN arasında bağlantı kurabilmek için n(n-1)/2 adet kiralık uzun hat kullanmak gerekir. Kiralık hatlar ağ maliyeti yönünden pahalı bir uygulamadır. Ayrıca, kiralık hatların aylık kira ücreti sabittir ve kullanım olmasa bile bu ücret ödenir. Oysa SMDS hizmetinden yararlanarak n adet LAN arasında bağlantı kurmak için, LAN'ların en yakın SMDS yönlendiricisine birer kısa erişim hattı üzerinden bağlanmaları yeterlidir. Bu durumda n adet kısa erişim hattı kullanılacağı için hat maliyeti daha düşük olacaktır. Bu kısa bağlantılar, genellikle DQDB kullanan bir MAN üzerinden olabileceği gibi kısa kritik hatlar üzerinden de yapılabilir.
SMDS ağı, LAN'lar arasında yüksek hızda ve patlamalı(bursty) trafiğe uygun bir omurga oluşturur. LAN'lar arasındaki paket gönderme işlemi kısa sürede tamamlandığı için zamanın büyük kısmında LAN'lar arasında veri iletimi olmaz. Bu nedenle, kesintili trafik için SMDS kiralık hatlara göre daha ekonomiktir.
Kaynak ve Varış adresleri 4 bitlik bir kodu izleyen 15 haneli bir telefon numarasından oluşmaktadır. Telefon numarasının her hanesi 4 bit ile kodlanmıştır. Telefon 
numarası, ülke kodunu, alan kodunu ve abone numarasını içerir.
Ücretlendirme işleminde hata yapılmasını önlemek amacıyla, yönlendiricide, gelen paketlerin kaynak adresleri ile bağlanan hat numarası karşılaştırılarak aynı olup olmadıkları kontrol edilir. Adres yanlış ise paket elenir, doğru ise paket varış adresine doğru gönderilir.
SMDS hizmeti, paketlerin veri alanında ne tür veri olduğuna bakmaz. Veri alanında bir "ethernet" paketi, bir IBM "Token Ring" çercevesi ya da başka bir paket olabilir. Veri alanında bulunan veri, üzerinde hiçbir değişiklik yapılmaksızın gönderen LAN'dan alacak olan LAN'a iletilmektedir.

SMDS'in bu özelliğinden yararlanılarak birçok telefon numarasından oluşan bir liste düzenlenebilir ve bu liste için özel bir numara tanımlanabilir. Bu özel numaraya gönderilen tüm paketler yönlendiriciler tarafından listedeki tüm abonelere dağıtılır.

SMDS'in abonelere sağladığı diğer önemli özellik de, gelen ve giden paketler üzerine uygulanabilen adres ekranlama(address screening) özelliğidir. Bu özelliği kullanarak paketlerin sadece önceden belirtilen adreslere gönderilmesi ve/veya sadece önceden belirtilen adreslerden gelen paketlerin kabul edilmesi sağlanabilir. Böylece, kullanıcılar dış dünya ile bağlantısı olmayan özel bir ağ oluşturabilirler. Veri iletişiminde gizlilik isteyen şirketler için bu özellik çok önemlidir.

SMDS'deki yönlendiricilerde, her abone hattı için bir sayaç bulunur. Bu sayacın değeri sabit bir hızda artar. Örneğin abone ortalama 800.000 kbps'lik iletim hızındaki bir iletim hizmeti için sözleşme yapmış ise, bu abonenin sayacı saniyede 800.000 bit(ya da 100.000 byte) artar. Abone sürekli veri gönderme durumunda, bir saniyede 800.000 bit'lik veri gönderebilir. Bu durumda abonenin ortalama veri gönderme hızı 800.000 bps'dir. Eğer abone bir süre veri göndermezse, bu süre içinde sayaç değeri 10 us'de bir byte artacağından, abonenin sayacında sonradan kullanabileceği bir kredi birikir. Abonenin sayaçta birikmiş olan byte sayısına eşit uzunlukta ya da daha kısa bir paket göndermesine izin verilir. Abone bir paket gönderdiğinde, sayaç değeri ile gelen paketin uzunluğu kıyaslanır. Sayaç değeri gelen paket uzunluğundan büyükse, paket gideceği yere gönderilir ve sayaç değeri gönderilen paket uzunluğu kadar azalır. Eğer sayaç değeri gelen paket uzunluğundan küçükse, paket elenir; gönderilmez.

SMTP (Türkçe: Basit Posta Aktarım Protokolü), e-posta göndermek için sunucu ile istemci arasındaki iletişimi belirleyen protokoldür. Farklı işletim sistemleri için geliştirilmiş çeşitli e-posta protokolleri mevcuttur. Bu protokollerin SMTP'ye bir geçit yolu (gateway) bulunur. SMTP, Aktarım Temsilcisi (Mail Transfer Agent, MTA) ve Kullanıcı Temsilcisi (Mail User Agent, MUA) yazılımları arasındaki iletişimi sağlar. TCP'nin üst katmanında çalışır.
Sadece e-posta göndermek için kullanılan bu protokolde, istemci bilgisayar basitçe SMTP sunucusuna bağlanarak gerekli kimlik bilgilerini iletir. Sunucunun onay vermesi durumunda, e-posta sunucuya iletilir ve bağlantı sonlandırılır.
E-posta almak için POP3 ya da IMAP protokolleri kullanılır.
Ücretsiz hizmet veren büyük e-posta sağlayıcıları, SMTP ve diğer e-posta gönderim ve kontrol protokollerini desteklemeye başlamıştır.
Outlook, Eudora, Gmail, Mozilla Thunderbird, Evolution gibi e-posta istemcileri, e-postalarınızı gönderilmek üzere sunucunuza iletirken SMTP hizmetini kullanır.
25, 465 ve 587 numaralı portlar SMTP sunucuları için ayrılmıştır. Türkiye'deki internet servis sağlayıcıları 25. portu kapattığı için 465. veya 587. port üzerinden bu hizmet sunulmaktadır.
587 numaralı port, SMTP için önerilen port olup, e-posta istemcileri ile sunucuları arasında güvenli iletişim sağlamak amacıyla kullanılır. Genellikle TLS (Transport Layer Security) ile birlikte çalışarak, veri iletimi sırasında şifreleme ve güvenlik sağlar. Bu nedenle, e-posta göndermek için en uygun ve modern seçenek olarak kabul edilir ve tercih edilir.

Birebir elektronik mesajın çeşitli şekilleri 1960'larda kullanılmıştır. İnsanlar belirli ana bilgisayarlar için birbirleriyle gelişmiş başka sistemleri kullanarak iletişim kurdular. Daha az bilgisayar, özellikle ABD hükûmetindeki ARPANET’te, birbirlerine e-posta gönderebilmek için bağlandı. Standartlar farklı sistemlerin kullanıcılarının birbirlerine e-posta göndermelerine izin verecek şekilde geliştirildi. SMTP, 1970'ler boyunca bu standartlara göre büyüdü. SMTP'nin 1971'de açıklanan iki uygulamanın kökünü takip ettiği söylenebilir: Posta kutusu protokolünün uygulanması tartışmalı olmuştur ama RFC 196 ve diğer RFC’lerde ve SNDMSG programında tartışılmıştır. RFC 2.235 göre, BBN Ray Tomlinson ARPANET üzerinden posta iletileri göndermek için Tenex bilgisayarlar icat etti. 1973’ten beri diğer uygulamalar FTP e-posta ve e-posta protokolünün her ikisini de içerir. ARPANET 1980 yıllarında modern internete dönüştürülene kadar, geliştiriciler 1970'li yıllar boyunca çalışmalarına devam ettiler. Sonra Jon Postel 1920 yılında FTP'de posta bağımlılığını kaldırmak için e-posta transfer protokolünü öngördü. SMTP Kasım 1981'de Postel tarafından RFC 788 olarak yayınlandı.
SMTP standartlarında USENET gibi benzer birçok iletişim ağı geliştirildi.
SMTP, geniş ölçüde 1980'li yılların başlarında kullanılmaya başlandı. O dönemde, ara sıra bağlanan makineler arasındaki e-posta transferlerini yönetmek için daha uygun olan Unix to Unix Copy Program'ın (UUCP) bir tamamlayıcısıydı. SMTP, diğer taraftan, gönderme ve alma makinelerinin ağa bağlı olduğu her zaman en iyi şekilde çalışır. Her iki sistem de bir saklama ve iletme mekanizması kullanır ve push teknolojisi örnekleridir. Usenet'in haber grupları sunucular arasında hâlâ UUCP ile yayılıyor olsa da, bir posta taşıyıcısı olarak UUCP, mesaj yönlendirme başlıkları olarak kullandığı "patlama yolları" ile birlikte neredeyse ortadan kalktı.
İlk SMTP tarihi ve kaynağı hakkında bilgi RFC 123 den önce yeniden göndermeyle alakalı makale teknik altyapı içerir. Sendmail, RFC 788 den hemen sonra 4.1 cBSD ile birlikte yayınlanan SMTP'yi uygulamak için e-posta transfer maddelerinin ilklerinden birisi oldu. BSD Unix zaman içinde internet üzerindeki en popüler işletim sistemi olduğu gibi, Sendmail en yaygın MTA (Mail Transport Agent) oldu. Bazı diğer popüler SMTP sunucu programları Posfix, Gmail, Novell GroupWise, Exim, Novell NetMail, Microsoft Exchange Server, Sun Java System Messaging sunucuları içerir.

Tek kişilik elektronik mesajlaşma biçimleri 1960'larda kullanılmaya başlandı. Kullanıcılar, belirli büyük bilgisayarlar için geliştirilmiş sistemleri kullanarak iletişim kuruyordu. Özellikle ABD Hükûmeti'nin ARPANET'inde daha fazla bilgisayar birbirine bağlandıkça, farklı işletim sistemleri arasında mesaj alışverişi yapmak için standartlar geliştirildi. SMTP, 1970'lerde geliştirilen bu standartların bir sonucuydu. ARPANET'teki posta kökleri 1971'e kadar uzanır: Uygulanmayan ancak RFC 196 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'da tartışılan Posta Kutusu Protokolü ve aynı yıl BBN'den Ray Tomlinson'ın iki bilgisayar arasında mesaj göndermek için uyarladığı SNDMSG programı. Bir Posta Protokolü için daha fazla öneri, Haziran 1973'te RFC 524'te yapılmıştır, ancak uygulanmamıştır. ARPANET'te "ağ postası" için Dosya Aktarım Protokolü (FTP) kullanımı, Mart 1973'te RFC 469'da önerilmiştir. RFC 561, RFC 680, RFC 724 ve son olarak Kasım 1977'de RFC 733 ile FTP posta sunucuları kullanarak "elektronik posta" için standart bir çerçeve geliştirildi.

1980 yılında Jon Postel ve Suzanne Sluizer, e-posta için FTP kullanımının yerine geçecek olan Posta Aktarım Protokolü'nü öneren RFC 772 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'yi yayınladılar. Mayıs 1981'deki RFC 780 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., FTP'ye yapılan tüm atıfları kaldırdı ve TCP ve UDP için 57 numaralı port tahsis edildi (bu tahsis IANA tarafından o zamandan beri kaldırılmıştır). Kasım 1981'de Postel, "Basit Posta Aktarım Protokolü" olan RFC 788 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'i yayınladı.
SMTP standardı Usenet ile aynı zamanda geliştirildi ve bazı benzerlikleri olan birçok kişiye iletişim ağıydı.
SMTP, erken 1980'lerde yaygın olarak kullanılmaya başladı. O zamanlar, aralıklı olarak bağlı olan makineler arasında e-posta transferlerini işlemek için daha uygun olan Unix to Unix Kopya Programı (UUCP) ile tamamlanmıştı. Öte yandan, SMTP gönderen ve alıcı makinelerin her zaman ağa bağlı olduğunda en iyi şekilde çalışır. Her ikisi de depolama ve ileri mekanizması kullanan ve itme teknolojisi örnekleridir. Usenet'in haber grupları hala sunucular arasında UUCP ile yayıldıysa da, mesaj yönlendirme başlıkları olarak kullandığı "bang paths" ile birlikte UUCP bir posta taşıma yöntemi olarak neredeyse yok oldu.
1983'te, 4.1cBSD ile yayınlanan Sendmail, SMTP'yi uygulayan ilk posta aktarım ajanlarından biriydi. Zaman içinde, BSD Unix İnternet'teki en popüler işletim sistemi haline geldiğinde, Sendmail en yaygın MTA (posta aktarım ajanı) haline geldi.
Orijinal SMTP protokolü, yalnızca doğrulanmamış, şifrelenmemiş 7-bit ASCII metin iletişimlerini destekliyordu. Bu, basit bir ara kişi saldırısına, sahte kimlik oluşturma ve istenmeyen posta (spam) gönderimine karşı hassastı ve herhangi bir ikili verinin aktarım öncesi okunabilir metne kodlanmasını gerektiriyordu. Uygun bir kimlik doğrulama mekanizması olmadığı için, tasarım gereği her SMTP sunucusu açık bir posta rölesi olarak kabul ediliyordu. Internet Mail Consortium (IMC), 1998 yılında mail sunucularının %55'inin açık röle olduğunu bildirdi; ancak 2002'de bu oran %1'in altına düştü. Spam endişeleri nedeniyle, çoğu e-posta sağlayıcısı açık röleleri engelledi ve orijinal SMTP, genel kullanım için İnternet'te neredeyse kullanılamaz hale geldi.

Kasım 1995'te RFC 1869 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tüm mevcut ve gelecekteki uzantıların eksik özellikleri eklemeyi amaçladığı genel bir yapıyı belirleyen Genişletilmiş Basit Posta Aktarım Protokolünü (ESMTP) tanımladı. ESMTP, ESMTP istemcilerinin ve sunucularının tanımlanabileceği tutarlı ve yönetilebilir yöntemler belirler ve sunucular desteklenen uzantıları gösterir.
Mesaj gönderimi (RFC 2476 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) ve SMTP-AUTH (RFC 2554 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), e-posta teslimatındaki yeni eğilimleri açıklayan 1998 ve 1999 yıllarında tanıtıldı. Öncelikle SMTP sunucuları, bir kuruluşun dışından gelen postayı alıp kuruluş için iletilerini iletmek üzere kuruluş içindeydi. Ancak zamanla, SMTP sunucuları (posta transfer ajanları), uygulamada, bazıları kuruluşun dışından posta ileten Posta kullanıcı ajanları için mesaj gönderim ajanları haline geldiler. (Örneğin, bir şirket yöneticisi, kurumsal SMTP sunucusunu kullanarak seyahatteyken e-posta göndermek istiyor.) Bu sorun, Dünya Çapında Ağ'ın hızlı genişlemesi ve popülerliği sonucu, kötüye kullanımı önlemek için özel kurallar ve yöntemler içeren SMTP'ye dahil edilmesi gerekiyordu, örneğin istenmeyen e-posta (spam) iletmenin önlenmesi için kullanıcıların doğrulanması. Mesaj gönderimi (RFC 2476) üzerindeki çalışmalar, popüler posta sunucularının sık sık postayı düzeltmek için yeniden yazması nedeniyle başlatıldı, örneğin, tanımlanmamış bir adrese bir etki alanı adı eklemek. Bu davranış, ilk gönderim olan mesaj düzeltme için faydalıdır, ancak başka bir yerden kaynaklanan ve iletilen mesajlarda tehlikeli ve zararlıdır. Mesajı gönderim ve iletim olarak temiz bir şekilde ayırmak, gönderimleri yeniden yazmanın ve iletimleri yeniden yazmayı yasaklamanın bir yolu olarak görüldü. Spam daha yaygın hale geldikçe, bir kuruluştan gönderilen postalar için yetkilendirme sağlamak ve izlenebilirlik sağlamak için bir yol olarak da görülmüştür. İleti ve gönderim arasındaki bu ayrım, modern e-posta güvenliği uygulamalarının temelini oluşturdu.
Bu protokol başlangıçta sadece ASCII metin tabanlı olduğu için, ikili dosyalar veya birçok yabancı dildeki karakterlerle iyi başa çıkamadı. Multipurpose Internet Mail Extensions (MIME) gibi standartlar, ikili dosyaların SMTP aracılığıyla aktarılması için kodlama yöntemleri geliştirildi. Sendmail'den sonra geliştirilen posta aktarım ajanları (MTA) genellikle 8 bit temiz olarak uygulandı, böylece SMTP aracılığıyla herhangi bir 8 bit ASCII benzeri karakter 

Sanal Özel Ağ (İngilizce: virtual private network), uzaktan erişim yoluyla farklı ağlara bağlanmayı sağlayan bir internet teknolojisidir. VPN, sanal bir ağ uzantısı oluşturarak, ağa bağlanan cihazların fiziksel olarak bağlıymış gibi veri alışverişinde bulunmasına olanak tanır. Basitçe, İnternet veya diğer açık ağlar üzerinden özel bir ağa bağlanmayı mümkün kılan bir bağlantı türüdür.
VPN aracılığıyla bir ağa bağlanan cihazlar, o ağın fonksiyonel, güvenlik ve yönetim özelliklerinden yararlanmaya devam eder. Bu teknolojinin en yaygın uygulamaları arasında OpenVPN ve IPsec yer almaktadır. VPN, veri gizliliğini artırmak, coğrafi engelleri aşmak ve güvenli bir iletişim sağlamak amacıyla kullanılmaktadır.
VPN istemcisi, İnternet üzerinden bağlantı kurmak istediği kaynakla sanal bir noktadan-noktaya (point-to-point) bağlantı kurar. Kaynak ya da uzaktan erişime geçmek istediği sunucu kimlik bilgilerini kontrol eder ve doğrulama sonrasında VPN istemcisiyle uzaktan erişime geçtiği sunucu arasında veri akışı gerçekleşir.
Veriler, akış sırasında noktadan-noktaya bağlantı gibi üst bilgi kullanılarak kapsüllenir. Üst bilgi, verilerin bitiş noktasına erişimleri için paylaşılan veya ortak ağ üzerinden yönlendirme bilgileri sağlar. Özel ağ bağlantısını taklit etmek için, gönderilen veriler gizlilik amacıyla şifrelenir. Paylaşılan veya ortak ağda ele geçirilen paketlerin şifreleri, şifreleme anahtarları olmadan çözülemez. Özel ağ verilerinin kapsüllendiği ve şifrelendiği bağlantı VPN bağlantısı olarak bilinir.
İki çeşit VPN bağlantısı vardır. İlki uzaktan erişim VPN, diğeri ise siteden siteye VPN'dir.

(Uzaktan Erişim VPN): Uzaktan erişim VPN bağlantıları, evinde çalışan ya da seyahat esnasında ofisinde olamayan kullanıcıların internet üzerinden özel ağ üzerindeki sunucuya erişme imkânı sağlar. VPN, istemcisiyle uzaktan erişim sunucusu arasında noktadan noktaya bir bağlantıdır. Ayrıca veriler özel bir ağ üzerinden gönderiliyormuş gibi görünmektedir. Bu yüzden ortak ağın gerçek alt yapısı önemli değildir.
(Siteden siteye VPN): Siteden siteye VPN bağlantıları farklı ofisler arasında veya farklı kuruluşlar arasında ortak bir ağ üzerinden güvenli bir şekilde iletişimi sağlamaz. VPN bağlantısı WAN (Wide Area Network) bağlantısı gibi çalışır. WAN bağlantısı şehirler, ülkeler gibi uzun mesafeler arasında iletişimi sağlayan ağ çeşididir. Ağlar, internet üzerinden verileri bir yönlendirici ile başka bir yönlendiriciye iletir. Yönlendiricilere göre VPN bağlantısı, veri bağlantısı olarak işlev görmektedir.
Siteden Siteye VPN bağlantısı özel bir ağın iki bölümünü birbirine bağlar. VPN sunucusu, bağlı olduğu ağa bağlantı sunarken, yanıtlayan diğer sunucu ya da yönlendirici (VPN sunucusu), yanıtlayan yönlendiricinin (VPN istemcisi) kimlik bilgilerini doğrular. Karşılıklı doğrulama sağlanır. Ayrıca siteden siteye VPN bağlantısı üzerindeki iki sunucunun gönderdikleri veri transferlerinin başlangıç noktaları tipik olarak yönlendiriciler veya sunucular değillerdir.

PPTP, L2TP/Ipsec ve SSTP kullanan VPN bağlantılarının 3 önemli özelliği kapsülleme, kimlik doğrulama ve son olarak ise veri şifrelemedir.

Kapsülleme: VPN ağında veriler bir üst bilgi ile kapsüllenirler. Üst bilgi, verilerin bitiş noktalarına erişmeleri için, paylaşılan veya ortak ağ üzerinden çapraz geçebilmelerine olanak veren yönlendirme bilgileri sağlar. Kapsülleme işleminin detayları VPN tünel protokolleri başlığında anlatılmıştır.
Kimlik doğrulama: Ağa erişmeye çalışan kişinin buna yetkili olup olmadığı, dışarıdan müdahale edilemeyecek şekilde, yani şifreli olarak HTTPS protokolü ile yapılır ve izini olanlar ağa alınır.
Veri şifreleme: Veriler de dışarıdan ağdan geçen bilgileri dinleyenlerin çözümleyemeyeceği biçimde şifrelenerek dışarıdakiler için anlaşılmaz hâle getirilir.

VPN teknolojisinde özel veriler, geçiş ağını çapraz geçmelerine izin verecek yönlendirme bilgilerini içeren bir üst bilgiyle kapsüllenir.
Tünel oluşturma, bir protokol türündeki paketin başka bir protokol datagramı içinde kapsüllenmesini sağlar. Örneğin, VPN, IP paketlerini Internet gibi ortak bir ağ üzerinden kapsüllemek için PPTP'yi kullanır. Noktadan Noktaya Tünel Protokolü (PPTP), Katman İki Tünel Protokolü (L2TP) veya Güvenli Yuva Tünel Protokolü'ne (SSTP) dayalı bir VPN çözümü yapılandırılabilir.
PPTP, L2TP ve SSTP protokolleri büyük ölçüde, orijinal olarak Noktadan Noktaya Protokolü (PPP) için belirlenen özellikleri esas alır. PPP çevirmeli veya adanmış noktadan noktaya bağlantılar üzerinden veri göndermek için tasarlanmıştır. IP kullanımında, PPP, IP paketlerini PPP çerçeveleri içinde kapsüller ve ardından kapsüllenen PPP paketlerini noktadan noktaya bir bağlantı üzerinden aktarır. PPP orijinal olarak çevirmeli istemci ve ağ erişimi sunucusu arasında kullanılacak protokol olarak tanımlanmıştır.

VPN bağlantılarında kimlik doğrulama üç farklı biçimde yapılır:

VPN bağlantısı oluşturmak için, VPN sunucusu bağlanmayı deneyen VPN istemcisinin kimliğini, Noktadan Noktaya Protokolü (PPP) kullanıcı düzeyinde kimlik doğrulama yöntemi kullanarak doğrular ve VPN istemcisinin uygun yetkilendirmeye sahip olduğunu onaylar. Karşılıklı kimlik doğrulama kullanılırsa, VPN istemcisi de VPN sunucusunun kimliğini doğrular; bu şekilde kendilerini VPN sunucuları gibi tanıtan bilgisayarlara karşı koruma sağlanır.

Internet Protokolü güvenliği (IPsec) güvenlik ilişkisi oluşturmak üzere VPN istemcisi ve VPN sunucusu, bilgisayar sertifikaları veya önceden paylaşılan bir anahtar değişimi için IKE protokolünü kullanır. Her iki durumda da VPN istemcisi ve sunucusu, birbirlerinin kimliklerini bilgisayar düzeyinde doğrular. Bilgisayar sertifikası kimlik doğrulaması çok daha güçlü bir kimlik doğrulama yöntemi olduğundan daha fazla önerilir. Bilgisayar düzeyinde kimlik doğrulama yalnızca L2TP/IPsec bağlantıları için uygulanır.

VPN bağlantısı üzerinden gönderilen verinin, bağlantının diğer ucundan gönderilmiş olduğunu ve aktarım sırasında değiştirilmediğini onaylamak için, veride yalnızca gönderenin ve alanın bildiği bir şifreleme anahtarına dayalı şifreleme sağlama toplamı bulunur. Veri kaynağı için kimlik doğrulama ve veri bütünlüğü yalnızca L2TP/IPsec bağlantılarında kullanılabilir.

Veriler, paylaşılan veya ortak geçiş ağından çapraz geçer ve gizliliğin sağlanması için gönderici tarafından şifrelenir. Daha sonra bu şifreler, alan tarafından çözümlenir. Şifreleme ve alan tarafından şifre çözme işlemi, göndericinin ve alanın kullandığı şifreleme anahtarına bağlıdır.
VPN bağlantısı üzerinden veri transferi yapıldığında şifreleme anahtarı olduğu için bilgiler ele geçirilse bile dışarıdaki için bir anlam ifade etmez. Ayrıca şifreleme anahtarının uzunluğu da güvenlik anlamında önemli bir faktördür. Çünkü şifreleme anahtarını belirlemek adına hesaplama işlemleri yapıldığında bu tür metotlar, şifreleme anahtarı büyüdüğünde daha uzun hesaplama zamanı alır. Bu yüzden güvenliği sağlamak adına, yani veriyi mümkün olduğu kadar gizli tutmak amacıyla şifreleme anahtarını mümkün olan en büyük boyutta seçmek veya kullanmak önemli bir faktördür.

Tünel oluşturma, bir protokol türündeki paketin başka bir protokol datagramı içinde kapsüllenmesini sağlar. Örneğin, VPN, IP paketlerini Internet gibi ortak bir ağ üzerinden kapsüllemek için PPTP'yi kullanır. Noktadan Noktaya Tünel Protokolü (PPTP), Katman İki Tünel Protokolü (L2TP) veya Güvenli Yuva Tünel Protokolü'ne (SSTP) dayalı bir VPN çözümü yapılandırılabilir.
PPTP, L2TP ve SSTP protokolleri büyük ölçüde, orijinal olarak Noktadan Noktaya Protokolü (PPP) için belirlenen özellikleri esas alır. PPP çevirmeli veya adanmış noktadan noktaya bağlantılar üzerinden veri göndermek için tasarlanmıştır. IP kullanımında, PPP, IP paketlerini PPP çerçeveleri içinde kapsüller ve ardından kapsüllenen PPP paketlerini noktadan noktaya bir bağlantı üzerinden aktarır. PPP orijinal olarak çevirmeli istemci ve ağ erişimi sunucusu arasında kullanılacak protokol olarak tanımlanmıştır.

PPTP, birden çok protokol trafiğinin şifrelenmesini ve ardından IP ağı veya Internet gibi ortak IP ağı üzerinden gönderilmek üzere bir IP üst bilgisi ile kapsüllenmesini sağlar. PPTP uzaktan erişim ve siteden siteye VPN bağlantıları için kullanılabilir. Internet, VPN için ortak ağ olarak kullanıldığında, PPTP sunucusu, biri Internet üzerinde diğeri de intranet'te bulunan iki arabirime sahip PPTP etkin bir VPN sunucusudur.
PPTP, ağ üzerinden aktarım yaptığında PPP çerçevelerini IP datagramları içerisinde kapsüller. PPTP, tünel yönetimi için Genel Yönlendirme Kapsüllemesi'nin (GRE) değiştirilmiş bir sürümünü kullanır. Ayrıca kapsüllenen PPP çerçeveleri şifrelenebilir veya sıkıştırılabilir.
PPP çerçevesi, MS-CHAPv2 veya EAP-TLS kimlik doğrulama işlemiyle oluşturulan şifreleme anahtarları kullanılarak, Microsoft Noktadan Noktaya Şifreleme (MPPE) ile şifrelenir. PPP çerçeve yüklerinin şifrelenebilmesi için, sanal özel ağ istemcilerinin MS-CHAP v2 veya EAP-TLS kimlik doğrulama protokolünü kullanması gerekir. PPTP, temeldeki PPP şifrelemesinden ve önceden şifrelenen PPP çerçevesinin kapsüllenmesinden yararlanır.

L2TP birden çok protokol trafiğinin şifrelenmesini ve ardından IP veya zaman uyumsuz aktarım modu (ATM) gibi noktadan noktaya datagram teslimini destekleyen herhangi bir medya üzerinden gönderilmesini sağlar. L2TP, Cisco Systems, Inc. tarafından geliştirilen, PPTP ve Katman İki İletme (L2F) protokollerinin birleşiminden oluşan bir teknolojidir. L2TP, PPTP ve L2F'nin en iyi özelliklerini alır.
PPTP'nin aksine, Microsoft'un L2TP uygulaması, PPP datagramlarının şifrelenmesinde MPPE'yi kullanmaz. L2TP, şifreleme hizmetleri için Aktarım Modunda Internet Protokolü güvenliğine (IPsec) dayanır. L2TP ve IPsec'in birleşimi L2TP/IPsec olarak bilinir.
L2TP/IPsec paketlerinin kapsüllenmesi iki katmandan oluşmaktadır. Birinci katman, PPP çerçevesi L2TP ve UDP üst bilgisiyle sarılmaktadır. İkinci katman ise Ipsec güvenlik yükü dediğimiz (ESP) üst bilgi ve alt bilgi olmak üzere iletiyi ve kimlik doğrulamayı destekleyen Ipsec kimlik doğrulama alt bilgi

Casus yazılım veya spyware (İngilizce spy ve software sözcüklerinden), başlıca zararlı yazılım (malware) türlerinden biridir. Casus yazılımların sanıldığından da yaygın olduğu aşağıdaki birkaç istatistikte de görülmektedir.

Geniş bant bağlantısı olan bilgisayarların yaklaşık %90'ında casus yazılım bulunduğu tahmin edilmektedir (Scott Culp, Microsoft).
Casus yazılımlar bütün Windows uygulama çökmelerinin üçte birinden sorumludur (Scott Culp, Microsoft).
2003 yılında virüslerin iş dünyasına verdiği zarar yaklaşık 55 milyar ABD $’dır (TrendMicro).
3 milyon işyeri bilgisayarının ele alındığı bir araştırmada, bilgisayarlar üzerinde 83 milyon casus yazılım saptandı (Gartner Group, Eylül 2004).
Casus yazılım, kullanıcılara ait önemli bilgilerin ve kullanıcının yaptığı işlemlerin, kullanıcının bilgisi olmadan toplanmasını ve bu bilgilerin kötü niyetli kişilere gönderilmesini sağlayan yazılım olarak tanımlanır.
Bazı kaynaklarda dar manada "snoopware" (burun sokan yazılım) olarak da adlandırılan casus yazılımlar, diğer zararlı yazılımlara göre özellikle İnternet kullanıcıları tarafından sistemlere farkında olmadan bulaştırılmaktadırlar.
Casus yazılımlar, virüs ve solucanlardan farklı olarak hedef sisteme bir kez bulaştıktan sonra kendi kopyasını oluşturarak daha fazla yayılmaya ihtiyaç duymazlar. Casus yazılımın amacı kurban olarak seçilen sistem üzerinde gizli kalarak istenen bilgileri toplamaktır. Bu bilgi kimi zaman bir kredi kartı numarası gibi önemli bir bilgi bile olabilir. Bunun dışında, Ticari firmalar İnternet üzerindeki kullanıcı alışkanlıklarını saptamak amacıyla casus yazılımları İnternet üzerinde yayabilmektedirler.
Kullanıcıların haberi olmadan sistemlere bulaşabilen casus yazılımlar, kişisel gizliliğe karşı gerçekleştirilen en önemli saldırılardan biridir.
Casus yazılımların sistemlere bulaşma teknikleri kullanıcılar tarafından çok iyi bilinmelidir. Bilgi ve bilgisayar güvenliğini sağlamada en önemli tedbirlerin başında gelen, bilgisayar sisteminin, yama ve güncellemelerle sürekli güncel tutulması ve İnternet üzerinde bilinmeyen programların indirilip, çalıştırılmaması gibi önlemler casus yazılımlara karşı da korunma sağlayacaktır. Bunun dışında nasıl virüslere karşı virüs korunma yazılımları kullanılıyorsa; son zamanlarda gelişme gösteren casussavar yazılım (antispyware) ürünleri de bilgisayarların vazgeçilmez araçları olarak casus yazılımlara karşı sistemlere kurulup en güncel halleri ile kullanılmalıdır.
Çok sık rastlanan yanılgılardan biri de, virüs korunma programı bulunan bir bilgisayar sisteminin bütün kötücül ve casus yazılımlara karşı da korunma sağlayacağının sanılmasıdır. Virüs korunma programları elbette çok önemlidir ama bu çalışmada gözler önüne serildiği gibi sayısız kötücül ve casus yazılıma karşı ancak casus savar yazılımları ile baş edilebilir.

Storage area network (SAN), Türkçe literatüründeki adı ile Depolama alan ağı; büyük ağ kullanıcılarına hizmet vermek üzere veritabanı sunucuları ile birlikte farklı tipteki veri depolama cihazlarını birbirine bağlayan ve bu cihazlar arasında veri alışverişine olanak veren özel amaçlı, yüksek hızlı bir ağdır. Bir depolama alan ağı, yönetim katmanına fiziksel bağlantılar sağlayan ve aynı zamanda bilgisayar sistemlerini, depo birimlerini ve bu birimlerin aralarındaki bağlantıları düzenleyen bir iletişim altyapısından oluşmaktadır.
Bir depolama alan ağı aynı zamanda depolama birimleri, depolama aygıtları, bilgisayar sistemleri ve/veya uygulama aracı gibi birimlerden oluşan ve ağ üzerinden iletişim sağlayan bir depolama sistemi olarak da düşünülebilir. Depolama alan ağı, Yerel alan ağı (İngilizcesi: Local Area Network) ve Geniş alan ağı (İngilizcesi: Wide Area Network) olduğu gibi benzer bileşenleri kullanarak depolama aygıtlarını ve sunucuları birbirine bağlar ve bu sebepten dolayı depolama veriyolu kavramının (storage bus concept) bir uzantısı olarak da görülebilir.

Depolama alan ağı, depoları sunuculara bağlayan yeni bir yöntem yaratmaktadır. Bu yeni yöntemler uygunluk ve performans açısından belirgin gelişmelere olanak sunmaktadır. Günümüz depolama alan ağları genellikle paylaşılan depo dizilerini ve bant kütüphanelerini birden fazla sunucuya bağlamak için kullanılmaktadır. Depolama alan ağı aynı zamanda ağdaki geleneksel darboğazları, problemleri aşmak için de kullanılmaktadır. Bu süreç sunucular ve depolama araçları arasında yüksek hızdaki veri transferi ile aşağıdaki üç yolla gerçekleşmektedir:
- Sunucudan depoya: Depolama araçları etkileşimi için en çok kullanılan modeldir. Bu modelin kullanım avantajı, aynı depo aracının birden fazla sunucu tarafından seri veya eşzamanlı olarak kullanılmasıdır.
- Sunucudan sunucuya: Bu model depolama alan ağının sunucular arasındaki yüksek hızlı ve yüksek hacimli iletişimi sağlamak amaçlı kullanılmasını öngören bir modeldir.
- Depodan depoya: Bu model herhangi bir sunucu müdahalesi gerekmeksizin depolar arasında veri alışverişinin yapılmasını öngörmektedir. Bu sayede uygulama işleme gibi aktiviteler için kullanılan sunucu işlemci döngüleri boşaltılmış olacaktır.

Geçmişte veri merkezleri küçük bilgisayar sistemi arabiriminin (SCSI) disk dizilimini direkt olarak sunucuya bağlanan depo olarak yarattılar. Her bir depo bir uygulamaya görülebilir şekilde ve sanal sabit disklerin sayısı olarak atanmıştır. (örnek: mantıksal birim sayısı (LUN)) Depolama alan ağı ise bu aşamada esas olarak yüksek hızlı bir ağ kullanarak sunucuya bağlanan depoları birleştirme görevini üstlenmiştir.
İşletim sistemlerinin kullandıkları dosya sistemleri için kendilerine ait ortak olmayan mantıksal birim sayıları vardır. Eğer çoklu sistemler mantıksal birim sayılarını paylaşmış olsalardı, bu durum birbirlerine müdahale etmelerine ve verilerin kolay ve hızlı bir şekilde kaybolmasına yol açabilirdi. Mantıksal birim sayıları ile farklı bilgisayarlar üzerinde herhangi bir planlanan veri paylaşımı bile depolama alanı için Ağ Dosya Sistemi (İngilizcesi: Network File System) veya Bilgisayar kümesi (İngilizcesi: Computer Cluster) gibi gelişmiş çözümler gerektirmektir. Bu gibi konulara rağmen, depolama alan ağı deponun kullanım kapasitesini artırmasına birden çok sunucunun kendi depo alanlarını güçlendirene kadar yardımcı olmaktadır.

Ağa doğrudan bağlanabilen depo (İngilizce Network-Attached Storage, kısaca NAS), depolama alan ağının tam tersi olarak, dosya temelli Ağ Dosya Sistemi veya ortak internet dosya sistemi (İngilizcesi: Server Message Block veya Common Internet File System, kısaca SMB/CIFS) gibi protokolleri kullanmaktadır.

Depolama alan ağı ve ağa doğrudan bağlanabilen depo arasında birden fazla farklılık olmasına rağmen, iki teknolojiyi bir arada kullanıp çözüm üretmek de mümkündür.

Depolama alan ağı uygulamalara veriyi taşıyabilme izni vermektedir. Örneğin; çok az bir sunucu müdahalesi ile veriler direkt olarak kaynaktan gönderilebilmektedir. Ayrıca birden fazla sunucu ile birden fazla depolama aygıtının aynı ağa bağlandığı yeni ağ mimarilerine de olanak tanımaktadır. Depolama alan ağını kullanmanın yararları aşağıdaki gibi sıralanmıştır:
- Uygulama izinlerindeki gelişmeler: Daha güvenilir, kullanılışlı ve hizmete elverişli olabilmek için depo uygulamalardan ve birden fazla erişilebilir veriyoluundan bağımsız olarak hareket etmektedir.
- Daha yüksek uygulama performansı: Depo işlemeleri yüksek performans elde edebilmek için ayrı ağlara gönderilmektedirler. Bu sayede sunucular için fazla yük olmaktan çıkmaktadırlar.
- Merkezi ve birleşik depo:  Merkezi ve birleşik bir depo kullanarak daha basit yönetim, ölçeklenebilirlik, esneklik ve uygunluk sağlamaktadır.
- Uzak sitelere geçiş yapma ve veri aktarımı: Uzaktan veri kopyalama, kötü niyetli saldırılara ve olası sistem çökmelerine karşı etkin bir haldedir.
- Basitleştirilmiş merkezi yönetim: Depolama ortamındaki tek bir resim yönetimi basitleştirmektedir.

Depolama alan ağının en önemli yararları basit konseptlerin dışında üç maddeyle özetlenebilir: altyapı sadeleştirme, bilgi yaşam döngüsü yönetimi ve işletme devamlılığıdır.

Bir altyapı sadeleştirmesinin başarılı olabilmesi için 4 ana yöntem kullanılmaktadır: birleştirme, görselleştirme, otomasyon ve entegrasyondur.
- Birleştirme
Bu yöntemde sistemler ve kaynaklar lokasyonlara daha az konsantre olmaktadırlar, fakat daha güçlüdürler. Sunucular ve depo havuzları Bilişim Teknolojisi (BT) verimliliğini artırmak ve altyapıyı sadeleştirmek için kullanılırlar. Buna ek olarak, merkezi depolama yönetim araçları ölçeklenebilirliğe, uygunluğa ve olası kötü durumların toleransını geliştirmeye yardım etmektedirler.
- Görselleştirme
Depo görselleştirme karışıklığı neredeyse en aza indirgemekte ve aynı zamanda depo varlıklarına birleşik bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu işlevsellik kullanıcılara daha iyi hizmet ve uygunluk sağlayarak, ana ve idari maliyetleri azaltmaya yardımcı olmaktadır. Görselleştirme BT altyapısını daha duyarlı, ölçeklenebilir ve uygun kılmak için tasarlanmıştır.
- Otomasyon
Depo bileşenlerini özerk yeteneklerine göre seçmek uygunluğu ve duyarlılığı artırıp, deponun ihtiyacı olduğu gelişme sürecinde korumasına yardımcı olmaktadır. Artık günümüzde görevlerin birçoğu otomatik olarak yapılmaktadır. Bu sayede depo yöneticileri kritik ve daha önemli görevler üzerine yoğunlaşmak için daha çok vakit bulmaktadırlar.
- Entegrasyon
Entegre edilmiş depo çevreleri sistem yönetim görevlerini basitleştirip, güvenliği geliştirmektedirler. Bütün sunucuların tüm verilere güvenlik erişimi olduğunda, altyapınız kullanıcıların enformasyon ihtiyaçlarına daha iyi cevap vermektedirler.
Aşağıdaki figür tek bir yönde dağıtılmış enformasyon adalarının birleşim hareketini daha da önemlisi sadeleştirilmiş altyapıyı resmetmektedir.
Sadeleştirilmiş depo çevreleri, yönetmek için daha az birimden oluşmaktadır. Bu sayede kaynak kullanımı artar, depo yönetimi basitleşir ve disk depo sürücülerine sahip olmak için ölçek ekonomisi sağlamaktadır

Enformasyon günümüzde yükselen değerli bir varlık haline gelmiştir fakat bütün olarak ele aldığımızda enformasyon, teknolojinin de gelişmesiyle birlikte depolanması ve yönetilmesi daha maliyetli ve karmaşık bir hal almıştır. Enformasyon yaşam döngüsü yönetimi, yüksek seviyede erişimi en az maliyetle ve kullanılan depoyu en uygun hale getirerek, enformasyonu yaşam döngüsü içerisinde yönetme sürecidir.
Bir SAN uygulaması, enformasyon yaşam döngüsünün yönetimini, uygulamaları birleştirip, veriyi tek bir sistem içine oturtarak daha verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamaktadır.

Müşteriler, çalışanlar, tedarikçiler ve iş ortakları, kısacası iş süreçlerindeki bütün aktörler, enformasyona diledikleri zamanda ulaşmayı beklemektedirler. Devam eden iş operasyonları opsiyonel olmaktan çıkıp, başarılı olmak ve rekabetçi avantaj kazanmak için olmazsa olmazlar arasına girmiştir. İşletmeler müşteri gizliliğine ve veri güvenliğine karşı duyarlı olmak zorundadırlar. Bu yüzden, önemli enformasyon varlıkları tehlikeye atılamazlar. 
Bahsedilen bu süreçler zorunluluk haline geldiğinden dolayı işletmeler bu süreçleri stratejilerinin bir parçası olarak düşünmeye başlamışlardır. SAN bu aşamada önemli bir rol üstlenmektedir. Tutarlı ve güvenli bir altyapı oluşturarak, işletmelere ihtiyaçlarını karşılayacak bir sistem sunmaktadırlar.

Farklı çıkış noktaları ve farklı işletim sistemlerini kullanan birden fazla sunucu depo alan ağına bağlanabilmektedirler. Doğrudan bağlı depoların aksine, depolama alan ağına bağlı tüm sunucular, uygun olan tüm depoyu paylaşabilirler. Bu sayede işletmelerin megabayt başına olan toplam maliyeti düşmektedir.

Yüksek hızlı fiber optik kablolama, sunucuları, depoları ve bant yedekleme araçlarını birbirine bağlamak amaçlı kullanılmaktadır.

Bir bant kütüphanesini depolama alan ağına bağlamak, kritik veri yedeklemesi için hızlı ve güvenilir çözüm sunmaktadır. Depolama alan ağında depolanan veriler herhangi bir sunucu olmadan direkt olarak bant kütüphanesine aktarılmaktadırlar. Bu sayede sunucular üzerindeki yüklenme azalır ve verilerin yedeklenmesi aynı zamanda gerçekleşmiş olur.

Bu yazılım her bir bileşenin yapılandırılmasında ve performansın optimize edilmesinde kullanılmaktadır. BT yöneticilerini karşılaşılabilecek problemlere karşın uyarmak için sürekli olarak ağı izlemektedir.

Depolama alan ağları günümüzde işletmelerin veri depolama taleplerine etkili çözümler sunabilmektedirler. Birçok şirketin tahmin edilen geliştirilmiş verileri ile birlikte, verileri depolama ve bu verilerin yönetimi kritik bir mesele haline geldi. Depolanan veri miktarı gün geçtikçe artmakta ve geleneksel depo aygıtları doğası gereği var olan kapasitelerinin %50'sini kullanamamaktadırlar.
Veri depolamadaki gelişmeler, geleneksel yedekleme cihazlarının yeterli korumayı gerçekleştiremediğini ve kesintilerin sıklaştığını ortaya koymaktadır. İşletmeler bugünün veri depoları ve yedekleme gereksinimlerini k

Taciz birçok kötü davranışı kapsamaktadır. Kelime hukuki bir anlamda kullanıldığı zaman tehdit edici, rahatsızlık veren ve toplum tarafından tasvip edilmeyen davranışları kasteder. İfade özgürlüğünü destekleyen toplumlar da, sadece ısrarla tekrarlanan ve doğru olmayan ifadeler hukuki anlamda taciz sayılır. Cinsel taciz, ısrarcı ve istek dışı cinsel yaklaşımlar için kullanılan terimdir. Bu tür taciz genellikle sokakta yalnız yürürken bazen de iş ortamlarında gerçekleşir ve cinsel yaklaşımları geri çevirmek mağdur kimseyi dezavantajlı bir durumda bırakabilir.

1969 yılında ABD Savunma Bakanlığı tarafından taslağı çıkarılan İnsan Amaçları Beyannamesi (ing. Human Goals Charter), işyeri ortamında tacizi yasaklayan kurallar oluşturulmasına öncülük etmiştir ve her iki cinsiyete de eşit saygı gösterilmesini resmileştirmiştir.

1983 yılında federal hükûmetin yetkisi altında yürürlüğe giren Kanada İnsan Hakları Kanunu, işyeri ortamında cinsel tacizi yasaklamıştır.

Birleşik Krallık'ta, insanları tacizden koruyan yasalar arasında 1997 Tacizden Korunma Kanunu (ing. Protection from Harassment Act 1997) ve 1994 Cezai Adalet ve Kamu Düzeni Kanunu (Criminal Justice and Public Order Act 1994) yürürlükte bulunur.

26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen Türk Ceza Kanunu'nun 105. maddesine göre cinsel taciz suç sayılmaktadır. Ayrıca, cinsel taciz bir işyeri ortamında işlendiği takdirde verilecek ceza oranı artırılmaktadır.

Tacizin hukuki anlamda tanınmış bazı genel kategorileri:

Hukuki taciz - ısrarlara bir kişiye veya gruba karşı manevi bir amaç olmaksızın devamlı dava açmak
Cinsel taciz (Türkiye'de çalışma ortamında daha sert anlam taşımaktadır). Tacize uğrayan kadın ancak şikayet yoluyla ceza davası açılmasını sağlayabilir. AB Hukukunda İspat yükü erkekte TCK'da' kadindadir. Amerika ve İngiltere'de agir bir suç olarak tanımlanan cinsel taciz, Türk Ceza Kanunu'nda ayrı bir suç olarak tanımlanmamıştır. TCK 421: 'Kadınlara ve erkeklere söz atanlar 3 aydan 1 seneye, sarkıntılık edenler 6 aydan 2 seneye kadar hapsolunur' demektedir. Bu davalarda takibat icrası şahsi davaya bağlıdır
Psikolojik taciz - tahrik edilmeden sürekli mağdur kişinin alanını işgal etmek veya işine mâni olmak. ABD'de ayrıca fiziksel ve sözlü değil düşmanca bir bakış bile taciz sayılabilmiştir.
Grupça uygulanan psikolojik taciz
Nefret konuşmaları - belirli bir topluluğa karşı yönlendirilen ve nefret içeren kışkırtıcı ifadeler

Kabadayılık  Oyun alanlarında, okulda, işgücünün olduğu başka yerlerde yapılan tacizdir. Genelde fiziksel ve psikolojik olarak bir kişiye bir veya birden fazla kişinin kötülük yapmasıyla olur.
Çete halinde takipçilik  Psikolojik bir taciz olup mağdur kişinin hayatının tamamen mahvolmasına neden olur. Kişide kötülük yapacak insan hakkında ya çok az bilgi olur ya da hiç olmaz. Bu bir organize taciz olup çevrenin dışında kalan ayak takımı tarafından yapılabilir ve hedef 7 gün 24 saat boyunca rahatsız edilir.
Psikolojik taciz  Küçük düşürücü ve sövgü dolu hareketlerden dolayı kişinin kendine olan güvenini azaltan veya eziyete uğramalarına neden olan taciz türüdür. Sözsel bir olay veya jestdir. Bu kategoriye çalışma alanındaki taciz ve çete halinde takipçilik alınabilir.
Irkçı taciz  Bu taciz de hedef ırk veya etnik gruptur. Taciz kelimeler, eylemlerle olur ve bu da ırklar arasında bir derece meydana getirmektedir.
Dinsel taciz  Sözsel, psikolojik veya fiziksel olup dininin vecibelerini yerine getirenlere veya getirmeyenlere yapılan tacizdir.
Cinsel taciz  Kişinin iznini almadan cinsel temas, dokunma, sözle sarkıntılık şeklinde gerçekleşir.
Takipçilik  Kişinin izinsizce takip edilmesi ve göz hapsinde tutulması nedeniyle güvenliğinden kuşku duymasına yol açar.
Sokak tacizi  Genelde sokakta ve halka açık yerlerde gerçekleşir. Ahlak dışı ve hoşgörülmeyen kelimelerden veya hareketlerden kaynaklanan taciz türüdür.

Bilgisayar yoluyla taciz
Psikolojik istismar
Psikolojik Savaş
Sözlü istismar
Siber kabadayılık
Mobbing
Gaslighting

http://www.harassment101.com17 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
https://web.archive.org/web/20091026234731/http://geocities.com/dbdoggle/ (İngilizce)
Gürkan Öztan, "Yeni Yıl, 'Mİlli Kültür' ve Taciz"29 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gürkan Öztan, "Üniversite, Kutsallık ve Taciz"

Tecavüz veya ırza geçme, kişinin rızası dışında cinsel ilişkide bulunulmasını kapsayan bir cinsel saldırı türü. Tecavüz; fiziksel güç, baskı, otorite istismarı kullanılarak ve rıza veremeyecek durumdaki reşit olmayan, bilinci kapalı veya zihinsel engelli kişilerle cinsel ilişkiye girerek gerçekleştirilir.
Tecavüzcü çoğunlukla erkek, tecavüz edilen ise çoğunlukla kadındır, ancak erkeğin başka bir erkeğe ve kadının başka bir kadına veya erkeğe tecavüzü de gözlemlenebilir ve bunların önemli bir kısmının gerçekte olduğundan daha az rapor edildiği düşünülmektedir.
Tecavüz, uluslararası çatışmalar esnasında meydana gelebilir. Savaş tecavüzü ve cinsel kölelik, insanlık ve savaş suçu olarak kabul edilir. Eğer tecavüzdeki amaç belli bir etnik grubu ortadan kaldırmak ise, soykırımın bir parçası da olabilir.

Dünya Sağlık Örgütü, kadınlara karşı işlenen cinsel şiddetin nedenleri arasında aile içi onura ve cinsel saflığa inanç, erkeklerin cinsellik beklentisi ve cinsel şiddete karşı güçsüz yasal yaptırımları göstermiştir. Tecavüzü açıklayan tek bir neden yoktur ve tecavüzcünün bu eylemi pek çok farklı sebebe bağlıdır. Öfke, güç ve evrimsel faktörler tecavüzü açıklamak için akademisyenler tarafından öne sürülmüş başlıca savları oluşturmaktadır.

Amerikalı klinik psikolog David Lisak, 2002 tarihli bir çalışmasında tecavüzcülerin, tecavüzcü olmayanlara kıyasla kadınlara karşı daha öfkeli olduklarını, kadınları kontrol etme isteklerinin daha fazla olduğunu, antisosyal ve hipermasküline kişilik özelliklerine sahip olduklarını iddia etmiştir.

İnsan tecavüzünün, diğer hayvanlarda görülen baskı ve güç ile çiftleşmeyi kapsayan benzer eylemlere homolog olduğu öne sürülmüştür. Psikolog Glenn Wilson, The Great Sex Divide adlı kitabında tecavüzün, insan cinsel seçiliminde başarısız olan erkek bireyler tarafından adapte edilmiş bir üreme stratejisi olduğunu, rızalı cinsel ilişki mümkün olmadığında bireyin soyunun tükenmesi veya baskı yoluyla cinsel ilişki arasındaki seçim sonucunda ortaya çıktığını iddia etmiştir.
Evrimsel biyolog Randy Thornhill ve antropolog Craig T. Palmer A Natural History of Rape adlı kitaplarında, erkeklerin efor sarf etmeden çok sayıda çocuğa, kadınların ise çok fazla efor sarf ederek sınırlı sayıda çocuğa sahip olabildiğini, bu yüzden kadınların daha seçici davrandıklarını, tecavüzün ise erkeklerin üreme stratejisi olarak geliştiğini savunur. Akademisyenler, bu savlarına destek olarak tecavüzcülerin genellikle çocuk doğuracak yaştaki kadınları kurban olarak seçmelerini, kurbana fiziksel zararın üreme şansını azaltacağı için failin genellikle sadece kurbanı kontrol edecek kadar şiddet uygulamasını ve pek çok kültürde tecavüzün kadına değil, kadının kocasına karşı işlenmiş bir suç olarak ele alınmasını göstermiştir.

Kadının vajinasına penis ya da yabancı madde sokulması ile gerçekleşen, kadının rızası dışındaki ırza geçme türüdür.
Vajinal yolla ırza geçmede; genital organlar çevresinde, göğüslerde, boyunda, uyluk iç yüzlerinde ve gluteal bölgelerde ekimoz, erozyon ve eritem gibi travmatik lezyonlar oluşabilir. Cinsel organlar dışında vücudun diğer yerlerinde de bunun gibi belirtiler bulunabilir. Vajina içinde ve dışında genital bölge çevresinde olayın mağduru ve failini iç çamaşırlarında meni ve meni lekeleri bulunabilir.

Zorla oral birleşme gerçekleştirmek de tecavüz sayılmaktadır. Eylem; akıl ve bedensel zayıflıktan yararlanılarak gerçekleştirilmedikçe ve zor kullanılmadıkça ırza geçme olarak kabul edilmez.

Irza geçmeye teşebbüs (günümüz hukukî ifadesiyle cinsel saldırı suçuna teşebbüs), failin cinsel saldırı amacıyla suçun icra edilmesine ilişkin elverişli hareketlerle doğrudan doğruya başlamasına rağmen, eylemin failin iradesi dışında kalan bir nedenle tamamlanamaması hâlidir. Bu durum, ceza hukuku teorisinde "tamamlanmamış suç" (teşebbüs) olarak tanımlanır ve Türk Ceza Kanunu'nun 102. maddesinde düzenlenen cinsel saldırı suçu ile 35. maddesindeki teşebbüs hükümleri çerçevesinde değerlendirilir. Teşebbüs hâlinde ceza, tamamlanmış suça göre indirimli olarak tayin edilir.
Adli tıp ve klinik literatürde, cinsel saldırı teşebbüslerinin değerlendirilmesi multidisipliner bir süreçtir. Fiziksel bulguların eksik veya sınırlı olması, olayın gerçekleşmediği anlamına gelmez; değerlendirme mağdurun beyanı, olayın kronolojisi ve diğer delillerle birlikte yapılır.
Teşebbüste kalan eylemlerde fiziksel bulgular genellikle genel olarak şunları içerir: yumuşak doku travmaları (çizikler, ekimozlar), küçük doku hasarları ve biyolojik materyal analizi. Bu bulguların varlığı veya yokluğu, eylemin hukukî olarak değerlendirilmesinde tek başına belirleyici değildir; tüm deliller birlikte ele alınmalıdır.
Adli süreçlerde, delil toplama ve değerlendirme standart protokoller kullanılarak gerçekleştirilir ve bu protokoller mağdurun beyanı ile fiziksel bulguların doğru şekilde belgelenmesini içerir. Bu yaklaşım, hem hukuki süreçte delil değerini artırır hem de mağdur haklarının korunmasını sağlar.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi, tecavüzün kurbanlarının çoğunlukla kadın, faillerinin ise çoğunlukla erkek olduğunu açıklamıştır. Kadınlara karşı tecavüzün büyük bir kısmının polise iletilmediği, tecavüz kurbanı sayısının ise aslen bildirildiğinden daha çok olduğu düşünülmektedir.
Tecavüzlerin çoğu, kurbanın tanıdığı biri tarafından gerçekleştirilmekte olup yabancı biri tarafından tecavüz daha nadir olmaktadır. Amerikalı Rape, Abuse & Incest National Network adlı kuruluşa göre her 10 tecavüzden 7'sinde kurban faili tanımaktadır.

Düzeltici tecavüz
Tecavüz kültürü

Türk Ceza Hukukunda İşkence ve Tecavüz 24 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Televizyon veya kısaca TV, bir vericiden elektromanyetik dalga hâlinde yayımlanan görüntü ve seslerin, ekranlı ve hoparlörlü elektronik alıcılar sayesinde yeniden görüntü ve sese çevrilmesini sağlayan haberleşme sistemidir. Aynı zamanda kitle iletişim aracı da olan televizyon, yayımlanan görüntü ve sesleri alıcıya ulaştıran elektronik bir cihazdır.

Televizyon sözcüğü, Yunanca uzak anlamındaki tele (τῆλε) ve Latince görmek anlamındaki visio sözcüklerinden, 20. yüzyıl başlarında türetilmiştir. Sonradan Türk Dil Kurumu tarafından televizyon sözcüğüne karşılık olarak uzgöreç ve uzgörüm kelimeleri önerilmiştir ama bu kelimeler benimsenmemiştir. Türk Dili Dergisi'nde Kırgızcada televizyon anlamında kullanılan sınalgı (Kırgızca: сыналгы) sözcüğünün kullanılması da gündeme getirilmiştir.

Televizyon 1923 yılında, John Logie Baird tarafından Birleşik Krallık'ın Hastings kasabasında icat edilmiştir. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayımlanmıştır. Başlangıçta noktalar hâlinde ve titrek olan görüntülerin kalitesi Baird tarafından geliştirilmiştir. Baird'in televizyon sisteminde mekanik olarak döndürülen diskler kullanmasına karşın aynı dönemde Marconi - emi sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistemler de üretildi. Baird'in mekanik sistemi 1936'da BBC yayınlarında 240 satırlık bir çözünürlüğe ulaştı
1930'ların başında televizyon elektronik eşya olarak satılmaya ve geniş kitlelere hitap etmeye başladı. Örneğin 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları, Almanya'da evlerdeki televizyonlardan izlendi.

1940'larda renkli televizyon çalışmaları hız kazandı. 1950'lerde ABD'de ilk renkli televizyon satışa çıktı ve renkli televizyon ABD'de 1960'larda geniş kitlelerce kullanılmaya başlandı.

Televizyon yayını, elektromanyetik yoluyla halkın doğrudan doğruya alması maksadıyla yapılan hareketli veya sabit resimlerin, sesli veya sessiz kalıcı olmayan görüntülerinin renkli ya da siyah beyaz yayınıdır. Televizyonlar Betamax ve VHS bantları, LaserDisc'ler, yüksek kapasiteli sabit disk sürücüleri, CD'ler, DVD'ler, flash sürücüler, yüksek çözünürlüklü HD DVD'ler, Blu-ray diskler ve bulut tabanlı dijital video kaydediciler gibi çeşitli arşiv depolama ortamı türlerinin kullanılabilirliği, izleyicilerin filmler gibi önceden kaydedilmiş materyalleri izlemesine olanak tanımıştır. Bir diğer gelişme ise standart tanımlı televizyondan (SDTV) (576i, 576 satırlık iç içe geçmiş çözünürlük ve 480i) yüksek çözünürlüklü televizyona (HDTV) geçiş oldu. HDTV farklı formatlarda yayınlanabilir: 1080p, 1080i ve 720p. 2010'dan beri akıllı televizyonun icadıyla birlikte, İnternet televizyonu, Pay-TV, Netflix, Amazon Prime Video, iPlayer ve Hulu gibi akışlı video hizmetleri aracılığıyla televizyon programlarının ve filmlerin İnternet üzerinden erişilebilirliğini artırdı.
Daha önceki katot ışını tüpü (CRT) ekranların yerini, LCD'ler (hem soğuk katot arkadan aydınlatmalı hem de LED), OLED ekranlar ve plazma ekranlar gibi kompakt, enerji tasarruflu, düz panel alternatif teknolojilerin alması, 1990'ların sonlarında başlayan bir donanım devrimiydi. 2000'lerde satılan televizyonların çoğu hala CRT idi, düz ekran televizyonlar CRT'yi ancak 2010'ların başında kesin bir şekilde geçti. Büyük üreticiler 2010'ların ortalarında CRT, dijital ışık işleme (DLP), plazma ve hatta floresan arka aydınlatmalı LCD'lerin üretiminin durdurulacağını duyurdu.
LED'ler yavaş yavaş OLED'lerle değiştirildi. Ayrıca, büyük üreticiler 2010'ların ortalarında giderek daha fazla akıllı TV üretmeye başladı. Entegre İnternet ve Web 2.0 işlevlerine sahip akıllı TV'ler 2010'ların sonlarında televizyonun baskın biçimi haline geldi.
Televizyon sinyalleri başlangıçta yalnızca sinyali ayrı televizyon alıcılarına yayınlamak için yüksek güçlü radyo frekanslı televizyon vericileri kullanan karasal televizyon olarak dağıtıldı. Alternatif olarak, televizyon sinyalleri koaksiyel kablo veya optik fiber, uydu sistemleri ve 2000'lerden beri İnternet üzerinden dağıtılıyor. Standart bir televizyon seti, yayın sinyallerini almak ve kodunu çözmek için bir tuner dahil olmak üzere birden fazla dahili elektronik devreden oluşur. Tuner'ı olmayan bir görsel görüntü aygıtına televizyon yerine doğru bir şekilde video monitörü denir. Televizyon yayınları esas olarak simpleks yayınlardır, yani verici alamaz ve alıcı iletemez.

Televizyon sisteminin temel parçaları şunlardır:
Resim kaynağı: Canlı görüntüler için profesyonel bir video kamera ya da banttan görüntüler için bir video cihazı.
Ses kaynağı: Bir mikrofondan alınan elektrik sinyalini herhangi ses çıkışından iletilmesiyle oluşturulur.
Verici: Radyo sinyalleriyle ses ve görüntünün taşındığı sistem.
Verici Anten: Vericinin radyo dalgalarını televizyon alıcısının antenine taşıma işini görmektedir.
Alıcı Anten: Vericiden gelen radyo dalgalarını televizyon alıcısına taşıma işini görmektedir.
Televizyon Alıcısı: Vericiden gelen radyo dalgalarını elektrik yardımıyla tekrar ses ve görüntü formuna çeviren alettir.
Tuner: Uydu almak için kablonun bağlandığı noktadır (opsiyonel özelliktir).
Ekran: Görüntüyü izleyebildiğimiz düz platformun adıdır.
Hoparlör: Sesi duymamıza imkân veren parçadır.
Kumanda: Televizyona dokunmadan uzaktan kontrol etmeye yarayan parçadır.
Tuşlar: Kanalı değiştirmeye, ses açıp kapamaya yarar.

NTSC: İlk olarak 1954 yılında ABD'de NTSC (National Television Svstems Committe - Ulusal Televizyon Sistemleri Komitesi) sistemi geliştirilmiş olup ABD'nin yanı sıra Kanada, Meksika ve Japonya'da hâlâ kullanılmaktadır.
PAL (Phase Alternation Line - Satır Atlamalı Faz) Almanya'da geliştirilmiş olup Avrupa ülkeleri (Türkiye) ve Avustralya'da kullanılmaktadır.
SECAM (Séquentiel Couleur À Mémoire - Bellekli Elektronik Renk Sistemi) Fransa, Rusya, Macaristan ve Cezayir'de kullanılmaktadır.

Sayısal yayınların başlamasına kadar televizyon izleyicisi sadece alıcı durumunda idi. Sayısal yayınlar sayesinde kullanıcının etkileşime geçmesi süreci başladı. İzleyicilerin sürekli alıcı olması, televizyonun kolay ulaşılabilir bir kaynak olması, kullanılan etkili görsel ve işitsel ögelerle etkisinin yüksek olması, birçok aydının televizyona soğuk bakmasına neden oldu. Günümüzde televizyon yayıncılığının ilk amacı, reklam ve ticaret üzerine kuruludur. Ancak toplumda psikolojik etkisi de oluşmuş ve televizyon bağımlılığı olarak tabir edilen bir rahatsızlık ortaya çıkmıştır.

Teşhircilik, Egzibisyonizm olarak da bilinir, cinsel organlarını başkalarına göstererek haz ve doyum sağlama.
Cinsel teşhir hem hayvanlarda, hem de insanlarda cinsel eylemi başlatan davranışlardan biridir. Ama mahrem bir ilişki çerçevesinde yer almadığı sürece bu davranış, psikolojide cinsel sapma olarak değerlendirilir. Teşhircilerin genellikle tehlikesiz olmasına karşın 'kurban' çoğu zaman bu davranışı tehdit edici olarak algılar; teşhirden sonra çok ender olarak şiddet ya da cinsel saldırıya rastlanır.
Teşhirci kurbanının iğrenme ya da korku gibi tepkilerinden de haz ve doyum sağlayabilir, ama heyecanlanması için böyle bir tepki gerekli değildir. Zihinsel bir travma ya da çok yakın birinin kaybedilmesinden sonra teşhirciliğe yönelen kişiler görülmüştür. Ama kronik teşhircilerde genellikle ciddi bir kişilik bozukluğu vardır.
Teşhircilik olarak nitelenen davranışa hemen hemen yalnızca erkekler arasında rastlanır. Bunda kültürel koşullanmaların da rolü vardır. Kadınların çok çeşitli biçimlerde zaten kendilerini teşhir ettiği ya da kadın bedeninin çeşitli vesilelerle sürekli teşhir edildiği, bu yüzden kadınlar söz konusu olduğunda teşhircilik gibi bir terimin akla gelmediği de ileri sürülebilir. Fakat böylesi bir açıklamanın cinsiyetçi bir yaklaşımın neticesi olduğu aşikardır.

Ticaret, malların/ürünlerin üretim sürecinden tüketimine kadar geçen zamanda, ekonomik değer taşıyan başka nesneler ile değiştirilmesi, alışı ve satışı anlamında kullanılmaktadır. 
Ticaretin insanlık tarihindeki ilk şekli takastır. Takas yöntemi ile, mal ve hizmetler birbiri karşılığında değiş tokuş edilir. Günümüzde ise artık değişim aracı olarak para kullanımının keşfedilmesi insanlık tarihinin erken dönemlerine dayanmaktadır. Pek çok tarihçi ticaretin, iletişimin doğuşunu takiben takas yöntemiyle başlamış olduğunu düşünmektedir.
Ticaretin ortaya çıkış nedeni, insanın ihtiyaçlarını karşılama arzusudur. Üretimin ve kaynakların kısıtlı olmasından dolayı insan, kendinde olmayan mal veya hizmeti bir başkasından sağlamak istemiş, bunun için de kendinde bulunan mallar ile değiş tokuş yapmaya başlamıştır. Daha sonra iş bölümünün gelişmesi ve ticari malların çeşitlerinin artması ile, ortak bir değişim aracına ihtiyaç duyulmaya başlamıştır. Böylelikle ekmek, altın, fasulye, inci gibi mallar, para gibi bir değişim aracı olarak kullanılmaya başlamıştır.
Paranın keşfi, ticaretin kolaylaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Taşımacılığın ve iletişimin de gelişmesi ile birlikte ticaret bugünkü halini almıştır. Bu gelişim sırasında da içinde bulunduğumuz ekonomik sistem gelişmiş, ticareti düzenleyici kanunlar yapılmıştır. Günümüzde ticaret, ekonominin merkezinde yer almaktadır.

Ticaret kavramı, günümüz ticaret eğitiminde kullanılan anlamı olan; “Malların ticaret yapmak amacıyla alımı ve tam bir işlem ve muameleye tabii tutmadan satımı (mal ticareti)”, şeklindeki tanımı ilk olarak 19. yüzyılının başında kullanılmıştır. Rudolf Seyyfert’e göre mal ticareti; malın satışı, nakliyesi ve yeniden paketlenmesidir ve bu hizmetler ticaretin belirleyici temel işlevleridir.” Ticari işletmeler, bu temel işlevleri ve başka ticari faaliyetleri; a) sektörel, b) sınırlı ya da tam olarak, c) kendi adına, d) bütün risklerini üstlenerek yapan kuruluşlardır ve bu kuruluşlar tedarik ve pazarlama konusunda işin uzmanlarıdır.
Anılan tanımlar ticaretin pazar ekonomisindeki özel anlamını vermemektedir. Bu tanımlama, ticaretin pazar ekonomisindeki anlamı ile daha açık bir şekilde vermektedir: “Ticaret, çeşitli malların sunulduğu sürüm ve satış pazarı ile mal ve hizmet talebini karşılayan tedarik pazarının devamlı ve eşzamanlı işleyişidir.” (Schenk 2007, s. 16). Bu yüzden ticaret, diğer hiçbir ticari sektörde olmadığı gibi, pazar ekonomisinin temel unsurudur. Ticaret, soyut-düşünsel değil, somut hizmet ve ürün değişiminin gerçekleştiği pazarlar yaratır. Bu tanım, yerleşik ticaret ve mekâna bağlı olmayan katalog üzerinden alışveriş ve sanal ticaret için de geçerlidir.
Bunların dışında, dar anlamda, ticaret yapan kuruluşlar dışında da, ticaret benzeri iş yapan kuruluşlar mal değişiminde yer alır. Bu kuruluşlara örnek; ticari temsilcilikler, komisyon kuruluşları ve komisyonculardır.

Ticaret ya da mal değişimi; malların farklı üreticilerden veya teslimatçılardan alınarak nakliyesinin yapılması, depolanması ve daha sonra, bir araya getirilen malların bir işlemden geçirilmeden, ya toptan ticaret şirketlerine ya da perakende ticaret ile uğraşanlara satılmasını kapsar. Ticaret ile ilgilenen kimse veya şirket normalde sadece kâr etmek amacıyla çalışır. Ticaretin serbest piyasa ekonomisindeki etkinliğinin gerçekleşmesi, mal pazarları, tedarik pazarları, rekabet pazarları ve iç pazarların işleyişi ve organizasyonu ile mümkündür. Bu, her ticaret kurumu için aynıdır. Üretim işinden farklı olarak ticarette yeni mal üretilmez, ancak bazı iş kollarında ürünler işlenerek geliştirilebilir. Ürünün zenginleştirilme işlemine tabi tutulması haricinde, ticaret sektöründe iş yapan bir kuruluşu, hizmet sektöründe iş yapan bir kuruluştan ayıran en büyük özellikler; malların depolanması, stoklanması ve sürüm şeklidir. 
Mal ticaretinin yanı sıra, para, hizmet veya bilgi ticareti de yapılmaktadır. Ticaret, genelde, üretim sektörüyle (zanaat) ya da hizmet sektörü ile (değerli kâğıt) bağlantılı olarak karşımıza çıkar. Genelde bir yerde az, başka yerde de çok olan mallar ile ticaret yapılır. Bunun sebebi de doğal kaynakların sadece bazı bölgelerde bulunması, üretim – tüketim ilişkisi ya da bir ürünün sadece bir yerde ve çokça üretilmesidir. Küreselleşme ve toplum ihtiyaçları, ticarette, tedarik ve pazarlama uzmanlarının pazarlara uygun organize bir şekilde çalışmalarını gerektirmektedir. 
Hukuksal olarak ticari ortakların anlaşmalar imzalamaları gerekmektedir. Ticaret yapan ortaklar arasında ticari ilişki bulunur. Ülke içinde yapılan iç ticaret ile ülkeler arası yapılan dış ticaret arasında farklılıklar söz konusudur. Avrupa Birliği içerisindeki ticari ortaklar arasında yapılan ülkeler arası ticaret AB-iç ticareti olarak kabul edilir.

Ticaretin 3 tür faydası vardır:
1. Yer (Mekan) Faydası: Ürünün bulunduğu veya çok olduğu yerden alınarak az  bulunduğu ya da bulunmadığı yere götürülerek satılmasıdır. Tacirin faydası elde ettiği kardır. Müşterinin faydası ise ürüne zahmet harcamadan ulaşabilmektir. Örneğin, deniz mahsulleri.
2. Zaman Faydası: Ürünün bulunduğu zaman depolanarak (stoklanarak) bulunmadığı zamanda ortaya çıkarılıp satılmasıdır. Örneğin mevsimlik tarım ürünleri. Uç örnekleri karaborsacılık şeklinde ortaya çıkar.
3. Mülkiyet Faydası: Ürünün elinde bulunandan alınarak bulunmayana ulaştırılmasıdır. Örneğin köylerden sütlerin toplanarak mandırada işlenmesi. Köy ürünlerinin alınarak isteyenlere satılması.
Sanayinin ise 1 tür faydası vardır:

Şekil Faydası: Doğada bulunan ürünlerin şeklinin değiştirilerek insanların kullanabileceği hale getirilmesidir. Yani hammadde işlenerek farklı bir biçim verilmektedir.

İlkel toplumlarda mal alışverişi, değiş tokuş / takas ticareti veya doğal alışveriş olarak bilinen, ürüne/mala karşı ürün/mal olarak yapılırken, gelişen modern para ekonomisinde, ticaret, paraya karşılık mal/ürün alışverişi biçiminde yapılmaktadır. Ticaret kavramı ilk olarak 15. yüzyılda ortaya çıkmış, ancak 18. yüzyılda uzak ticaretin ve kentsel ticaretin gelişmesiyle ortaya çıkan tüccar birliği, ticarethane, ticaretçi ya da ticari gibi kavramların arkasında kalmıştır. Bu ticaret şehir ve ülkeler arasında olabilir.
Uzun yıllardan beri üretici ile tüketici arasında tüccarlar aracılığıyla gerçekleşen mal alışverişi ticareti meydana getirmektedir. Ancak bu alış-veriş sonucunda yayılmış olan mallar, bizlere nasıl yayıldıkları hakkında bilgi vermemektedir. Tüccarlar, kültürel erken dönemlerde malların tedarikini ve taşınmasını ilk olarak denizaşırı ticaret altında yapmışlardır. Tüccarlar hammadde, işletme sermayesi, yatırım ve tüketim malları gibi ticaret mallarının kuryeleri olarak malların nakliyesini kendi devletlerinde yapmadıklarından, mal ulaşımını da kontrol etmişlerdir.
Yüksek kültürlerin ve yeni devletlerin kurulması ile sıklaşan denizaşırı ticari ilişkiler, kültürel etkileşimin başlamasında da etkili olmuştur. Bölgesel ve yerel ticaret ilk olarak Orta Çağ'da başlamıştır. Orta Çağ'da başlayan bu ticaret, sağlam temellere sahip olup, tüccar ailelerin yüzyıllık bilgi ve tecrübelerine dayanarak yapılmıştır. Venedik, Pisa, Cenova, Floransa, Marsilya gibi önemli şehirlerin kurulmasında da, bu sağlam temellere dayanan ticaretin önemi ve rolü büyüktür.
Ebla krallığı M.Ö. 3000-2000 yılları arasında önde gelen bir ticaret merkeziydi ve ticaret ağı Anadolu ve kuzey Mezopotamya'ya kadar ulaşmıştı. Uygarlıkların bir yükselmesi bir gerilemesi bölgesel ve bölgeler üstü kartelleşmede dalgalanmalara neden olmuştur. Birbirinden çok farklı iki değerli taş zengini uygarlık arasında, İndus Vadisi Uygarlığı (Harappa Uygarlığı; MÖ 2600- MÖ 1900) ile Sümer Uygarlığı (MÖ 3500 - MÖ 2000) arasında yüzyıllar süren, oldukça yoğun ticari ilişkiler yürütülmüş, fakat; İndus Vadisi Uygarlığı'nın yıkılması ile Sümerlerin de hem iç ticaretleri hem de dış ticaretleri zarar görmüştür. Aynı zamanda, Tunç Çağı döneminde, kıta Avrupa'sı ile Akdeniz Bölgesi ve Kuzey Avrupa arasında Kehribar Yolu üzerinden takas ticaretinin gerçekleştirilmiş olduğu kanıtlanmıştır.
Antik Çağ'da, batıda Antik Yunan ve Roma Uygarlıkları, uzak doğuda Çin Uygarlığı gibi yeni ve birbirinden çok farklı imparatorluklar kurulmuş ve böylece Avrasya ekseninde denizaşırı ticaret yoğunlaşmıştır. Bu ticaret Çin'den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa'ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yolu olan İpek Yolu üzerinden gerçekleştirilmiştir. Batı ülkeleri Çin'den satın aldıkları İpeği, İpek yolu üzerinden taşımışlardır. Bu durum bize İpek Yolu üzerinde gerçekleşen kıtalararası alış-verişin bir kanıtıdır. Ancak, Avrasya ekseninde meydana gelen Kavimler Göçü, ticaretin temelden sarsılmasına neden olmuştur. Hatta Roma İmparatorluğu'nda merkezi otoritenin çökmesine ve bununla birlikte başlayan çözülmeler ile de birçok şehrin yıkılmasına dahi neden olmuştur.
Orta Çağ'da Avrasya bölgesinde yeni imparatorlukların kurulması ve var olan imparatorlukların güçlenmesi ile denizaşırı ticaret yeniden ivme kazanmıştır. Bu dönemde, eskisine göre daha yoğun ve sistemli yapılan ticaret, Avrupa'nın gelişmesinde ve sadece kıtasal bir bölge olmaktan çıkıp, bir merkez haline gelmesinde etkili olmuştur. Orta Çağ'dan Yeni Çağ'a giriş döneminde, Avrupa'nın deniz ticareti, Venedik, Cenova, Hansa Şehirleri gibi şehir devletlerinin kontrolünde olup, bu şehirlerde yaşayan köklü tüccar aileler tarafından yapılmaktaydı. Sosyolog Ferdninant Tönnies'e göre, dönemin denizaşırı ticareti ile ilgilenen tüccarlar, geleneksel ilişkilere faydacılık düşüncesini getirmiş ve bu düşünce sisteminin tüm toplumlara mal edilmesini sağlayan meslek grubuna ait kişiler olarak kabul edilmişlerdir. Bu anlamda, tüccarların oluşturduğu loncalar büyük bir önem kazanmıştır.
Pusulanın icadı ile denizcilik gelişmiş ve ticaret yolları önemini yitirmeye başlamıştır. Osmanlı'nın ve diğer ülkelerin ticaret yolları üzerindeki denetimi ve uyguladığı yüksek vergiler nedeniyle Avrupalılar, Asya'ya daha ucuza ulaşabilmek ve oradan baharat ve benzeri maddeleri daha ucuza ve daha hızlı taşı

Token ring, OSI modelinin data link kısmında bulunan protokollerin üzerinde barındırabileceği bir yerel ağ teknolojisidir. "Token" isminde 3 bayt'tan oluşan özel bir yapı halkanın tamamını dolaşır.

Halka topolojisi gibi data bir halka istasyonundan, sonraki istasyona tüm ağı dolaşmış olduğu bilgisine bakılarak iletilen yapıya sahiptir. Bu "token passing" mekanizması, ARCNET, Token bus ve FDDI paylaşır.
Fiziksel olarak "token ring", aktif hublarla birbirlerine yıldız topolojisindeki gibi bağlantılıdır. Ancak aktif hubların birbirleri ile olan bağlantı şekli ise halka topolojisini çağrıştırmaktadır. Bu yüzden mantıksal halka oluşur.
İlk ürün çıktığında 4mbit/s hızındaydı. 1989'da IBM 16mbit/s hızındaki token ring'i tanıttı ve 802.5 standart olarak bu teknolojiyi destekledi. Apollo computer ve proteon şirketleride kendi token ringlerini tanıttılar(apollo token ring 12 mbit/s pronet 10mbit/s) ancak IBM'in teknolojisine uygun değillerdi.
Her bir istasyon özel token yapısını en yakın komşusuna iletir veya tekrarlar. Bu "token passing" süreci paylaşılmış "ring media" kısmına erişip karar verilir.İstasyonlar sahip oldukları verileri göndermeden önce ilk olarak "token'ı" ele geçirmeleri gereklidir. Token ring ağı normalde ağ medyasında diferansiyel manchester kodlaması kullanılır.

İstasyonlardan hiçbiri veri göndermiyorken, özel token yapısı (verisi) ağda dolaşır. Bu özel token yapısı, bir istasyon verilerini göndermek istediğinde token yapısını kendi veri yapısına çevirir. Gönderdiği veri yapısı kendisine geri gelince, yapıyı tekrar token'a çevirir. Eğer gönderim hatası oluşursa, token yapısının ağda olmaması ya da birden çok olması durumunda etkin monitör (active monitor) olarak adlandırılan özel istasyon tarafından sorun bulunur. Token'lar silinir ya da önemliyse yeniden eklenir.
4 mbit/s hızındaki token ring ağında sadece 1 adet token dolaşabilirken 16 mbit/s hızındakinde birden çok token ağı dolaşabilir.

Token ring yapısı, media access control (MAC) yapısı veya üst katman protokollerinin ve uygulamalarının veri yapısı için kullanılan, token yapısının genişletilmiş versiyonudur.
Token ring ve IEEE 802.5 iki temel yapı tipini destekler:
Token'lar ve veri/komut yapılarıdır. Tokenlar3 bayt uzunluğundadır ve başlangıç sınırlayıcısı, erişim kontrol baytı ve bitiş sınırlandırıcısından oluşurlar. Veri/komut yapısının boyutu, verilerin olduğu alanın boyutuna bağımlı olarak değişir. Veri yapısı üst katman protokollerinin bilgilerini taşır, while komut yapısı kontrol bilgisini kapsar ve üst katmandan veri bulundurmaz.
Token ring 100base-tx donatımı ve CAT5 UTP kablolarla fiziksel halka bağlantısı yapılır.

Vikipedi (İngilizce: Wikipedia), kullanıcıları tarafından ortaklaşa olarak birçok dilde hazırlanan; özgür, bağımsız, ücretsiz, reklamsız ve kâr amacı gütmeyen bir internet ansiklopedisidir. MediaWiki yazılımı kullanılarak hazırlanmaktadır. Sürekli eklemeler ve değişiklikler yapıldığı için hiçbir zaman tamamlanmayacağı varsayılmaktadır.
Kurucularından Jimmy Wales, Vikipedi'yi, "Dünya üzerindeki her insana kendi dilinde, en üst kalitede, bedava bir ansiklopedi oluşturma ve dağıtma uğraşısı" olarak tanımlamaktadır.
Vikipedi sözcüğü, viki ve pedi sözcüklerinin birleşiminden oluşur. "Viki", Hawaii dilindeki "wiki wiki" (hızlı veya bilgi amaçlı) sözcüğünden türetilmiştir. "Pedi" ise, Antik Yunan Medeniyeti'nde "kapsamlı kültürel eğitim sistemi" anlamına gelen paideia sözcüğünden gelir.

Vikipedi'nin güvenilebilirliği ve doğruluğu üzerine tartışmalar mevcuttur ve site yoğun olarak vandalizme maruz kalmaktadır.
Maddelerin eşit olmayan kalitesi, değişikliklerin takipsizliği, sistem hataları ve bilgilerin doğruluğu üzerine tartışmalar hâlen devam etmektedir. Verilen bilgiler bazen onaylanmamış ve sorgulanabilir olabilir, kaynakları eksik olabilir. Ancak 2005'te yapılan bir araştırmada, İngilizce Vikipedi'deki "doğal bilgiler üzerine" girdilerin doğruluğu, Britannica Ansiklopedisi ile aynı seviyede bulunmuştur. Encyclopædia Britannica Inc. şirketi ise ansiklopedilerindeki maddelerin ödül kazanmış ünlü akademisyenler tarafından hazırlandığını belirterek bu araştırmayı hatalı bulmuştur.

Vikipedi'nin ana sunucuları ABD'nin Florida Eyaleti'ndeki Tampa kentinde, diğer başlıca sunucuları ise Hollanda'nın Amsterdam, Fransa'nın Paris ve Güney Kore'nin Seul kentinde bulunmaktadır.

Vikipedi, gönüllülerin ortaklaşa çabası doğrultusunda ve neredeyse herkesin web sitesine ulaşıp değiştirmesiyle yazılmaktadır. Vikipedi'ye bilgi girişi yapabilmek için üye olma zorunluluğu yoktur. Bu durum bilgilerin herkes tarafından anında eklenebilmesine olanak verir. Bununla beraber üye olmanın, yapılan değişikliklerin kaydını tutabilmek, seçkin madde vb. oylamalarına katılmak, vandalizmle mücadeleyi kolaylaştırmak gibi avantajları vardır.
Diğer İnternet ansiklopedi projelerinin çoğu üyelik gerektirir ve yalnızca uzmanların yazılarına izin vermektedir: Stanford Felsefe Ansiklopedisi, Nupedia, h2g2 ve Everything2 gibi. Bazı ansiklopediler de Vikipedi gibi Viki yazılımı kullanmaktadır. Diğer ansiklopedilerden farklı olarak, Vikipedi GNU Özgür Belgeleme Lisansı (GÖBL) kullanmaktadır.
Vikipedi'ye yazılan bilgilerin uygunluğu konusunda bazı kurallar mevcuttur. Bilgiler tartışılır, değerlendirilir ve içeriğe eklenmesi, değiştirilmesi veya Vikisözlük gibi kardeş bir projeye transfer olması üzerine kararlar alınır. Vikipedi'nin ana kurallarından biri maddelerin tarafsız bir şekilde, kaynaklarıyla birlikte, olumlu ya da olumsuz tüm yönleriyle sunulması gerektiğidir. Vikipedi, maddeleri tamamen objektif ve doğru bir şekilde sunmaya ve her türlü bakış açısını yansıtmaya çalışır. Maddeler kullanıcıların kolaylıkla anlayabileceği bir sunuş kısmının (giriş) ardından ayrıntıya girilerek, günümüz itibarıyla doğrulanabilecek kaynaklarla sunulmalıdır.

2020'de yayımlanan verilere göre İngilizce Vikipedi sürümünde 31 binden fazla aktif editör varken diğer dillerde binden fazla aktif editörü olan Vikipedi projelerinin sayısı 11'dir. Wikimedia Vakfı'nın 2019'da yayımladığı verilere göre editörlerin %91'i erkek, %9'u kadındır.

Oldukça kapsamlı ve ortaklaşa üretilen bir proje olan Vikipedi'de ve kardeş projelerinde, bütün katkıların yasalara uygun olarak yapılması önemlidir. Normalde bir eserin yazarı o yazının telif hakkını elinde bulundurur ve bu hak, diğer insanların bu yazıyı değiştirmesini ve kopyalamasını engeller. Bu sebeple Vikipedi'deki maddeler GÖBL ile yazılmakta ve her yazar telif haklarından vazgeçmektedir. GÖBL, birçok telifi özgür bırakılmış lisans gibi, yazılanın dağıtılmasına, benzeri dokümanların çıkmasına ve kâr amaçlı kullanıma izin verir. Bu lisans ayrıca yeniden katılım gösterenlerin aynı lisans ile değişiklikler yapmasına izin verir. Özgür görünmesine rağmen bilgiyi yazan kişi telif hakkına sahiptir, ancak diğer insanların bu bilgilerden yararlanmasına ve geliştirmesine izin vermektedir. Katılımcılar birden fazla lisansı içeriklerinde kullanabilirler ya da kamu malı olarak ilan edebilirler.
Vikipedi'deki resimlerin, seslerin ve video dosyalarının büyük çoğunluğu GÖBL lisansı ile lisanslanmaktadır. Şirket logoları, şarkı örnekleri, haber fotoğrafları ise Amerika Birleşik Devletleri kanunlarına göre adil kullanım altında kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra Creative Commons gibi GÖBL benzeri lisanslama yöntemleri de mevcuttur.

Vikipedi'nin en önemli politikalarından biri tarafsızlık politikasıdır. Tarafsız bakış açısı yönergesi, Vikipedi'nin temel taşlarından birisidir. Özellikle tartışmalı tüm konular, tartışmanın taraflarına eşit mesafede kalınarak yazılmalıdır. Unutulmamalıdır ki Vikipedi bir milletin, grubun, takımın, sınıfın, dinin ansiklopedisi değildir. Her dilin Vikipedi'sine, o dili bilen herkesin katkıda bulunabilmesi mümkündür.
Vikipedi maddeleri hazırlanırken kanılara değil, olgulara yer verilir. Basit bir örnek vermek gerekirse, "Beatles dünyanın en iyi müzik grubudur" ifadesi bir kanıdır ve Vikipedi'de yer alamaz. Ancak, "Thriller, dünyanın gelmiş geçmiş en çok satan albümüdür" ifadesi bir olgudur ve güvenilir üçüncü parti kaynaklarını göstermek kaydı ile Vikipedi'de yer alabilir.
Özellikle dinî ve siyasi içerikli maddeler, Vikipedi'de en çok saldırıya uğrayan, değişiklik savaşlarına sahne olan maddelerdir. Vikipedi'de, "şehit", "terörist", "kahraman" gibi göreceli tanımlamalardan kaçınılır. Doğrudan ya da dolaylı hakaretlere hoşgörü gösterilmez. Dinî kişilerden bahsederken "Hazreti", "Aziz", "Yüce" gibi sıfatlar kullanılmaz.

Tüm Vikipedilerin şu an 342 dil sürümü, 339 etkin dil sürümü (100'den fazla maddesi bulunan) mevcuttur. Vikipedilerin toplamda 67.973.548 maddesi vardır.
Vikipedi her dilde birbirinden bağımsızdır. İçeriklerin diğer dillerdeki gibi olma zorunluğu yoktur ya da maddelerin birbirlerinin tercümesi olması gerekmez. Maddelerin otomatik tercümelerine izin verilmez; ancak yine de diğer dillerdeki Vikipedistler kendileri bu maddeleri tercüme ederler. Birçok dilde tarafsız bakış açısı savunulmaktadır; ancak bulundukları ülkenin kanun ve kurallarına göre değişiklikler yapabilirler. Maddeler ve resimler Vikipediler arasında paylaşılmaktadır. Herhangi bir Vikipedist, başka bir dilden çeviri isteğinde bulunabilir. Bunun yanı sıra Wikimedia Commons deposunda da tüm Vikipedilerin kullandığı medya dosyaları mevcuttur. Birçok dildeki Vikipedi'de çevrilmiş dosyalar küçük bir bölümü temsil eder.
Alexa'ya göre, Vikipedi ziyaretçilerinin %61,58'i İngilizce Vikipedi sitesini ziyaret etmektedir.
Aşağıdaki liste 28 Mayıs 2025 itibarıyla 1.000.000 üzerinde maddesi olan Vikipedileri göstermektedir.

İngilizce (7.212.101)
Sebuanca (6.115.356)
Almanca (3.137.520)
Fransızca (2.770.508)
İsveççe (2.626.602)
Felemenkçe (2.223.526)
Rusça (2.110.564)
İspanyolca (2.126.668)
İtalyanca (1.978.573)
Lehçe (1.702.248)
Mısır Arapçası (1.632.467)
Çince (1.544.941)
Japonca (1.510.950)
Ukraynaca (1.428.668)
Vietnamca (1.303.698)
Varayca (1.266.916)
Arapça (1.325.177)
Portekizce (1.178.406)
Farsça (1.080.404)

Hemen hemen tüm konuklar Vikipedi'nin içeriğini değiştirebilir; yeni kullanıcılar da yeni madde başlatabilirler. Sayfada yapılan değişiklik derhâl yansır. Vikipedi kullanıcıların ortaklaşa çalışmasının zamanla maddeleri geliştireceği inancıyla kurulmuştur, tıpkı herhangi bir açık kaynaklı programın gelişmesi gibi. Vikipedi editörleri bu durumu, "sosyal Darwin evrimi gelişmesi" ile açıklar. Bu ortaklaşa ve anında değişiklikler, editörlerin mevcut maddeleri hızlıca geliştirmesini ve yenilerinin gerçekleşir gerçekleşmez ortaya çıkmasını sağlar.
Bazıları ise Vikipedi'nin bu açık bakış açısını anlamsızca kullanırlar, buna da "vandalizm" denir. Bunun yanı sıra, ortaklaşa çalışma bazen "değiştirme savaşları"na -birçok kişi birbirlerinin yazdıklarını onaylamadıkları için değiştirmekte ve çıkarmaktadır- ve editörlerin maddenin içeriği üzerinde uzlaşamamasına sebebiyet verir.
Maddeler istisnalar dışında her zaman değiştirilmeye açıktır. Eğer, vandalizm ya da "revert war" (geri dönüştürme savaşı) yaşanırsa madde koruma altına alınır. Vikipedi hiçbir maddesinin tamamlanmış ya da bitmiş olduğunu iddia etmez. Maddelerin yazarlarının yazdıkları konu hakkında uzmanlık ya da yeterlilik sahibi olması gerekmez ve kullanıcılar yazdıklarının "acımasızca değiştirilmesi ve keyfî olarak dağıtılması" hakkında uyarılmaktadır. Maddeler bir kullanıcı ya da editör grubu tarafından kontrol edilmez ya da telif altına alınmaz; içerik hakkındaki kararlar Vikipedi'nin editör kurallarına göre fikir alma ortak kararıyla ya da bazen oyla karar verilir. Jimmy Wales tüm Vikipedi kurallarında ve kullanıcı haklarında son kararı verme hakkına sahiptir.
Kullanıcılar izleme listelerine ilgilerini çeken maddeleri eklerler, bu sayede bu maddelerin gelişimini izleyebilirler. Vikipedi'deki birçok geçmiş değişiklik de sayfa geçmişinde kullanıcılar tarafından kronolojik olarak görülebilir. Sadece, eğer söylenmeyecek sunumlar, telif hakkı ihlalleri ve yasal olarak Vikipedi'ye sorun çıkaracak hususlar varsa, bunlar sayfa geçmişinden silinebilir. Bu değişiklikler sadece Vikipedi hizmetlileri tarafından yapılabilir.

Bazı maddeler için, seslendirilmiş sürümleri ogg biçiminde sunulmaktadır. mp3 yerine ogg biçiminde sunulmasındaki ana sebep, mp3'ün bazı patentlerle koruma altına alınmış olmasıdır.
Vikipedi çevrimiçi olarak ve katı olmayan bir lisans ile sunulmaktadır. İçeriğinin İnternet dışında kullanılmak üzere bilgisayara indirilmesi de oldukça kolaydır ve kullanılan ana dağıtım metodudur. Bununla beraber, bazı projeler Vikipedi'nin içeriğini değişik olarak sunmaktadır. Örnek olarak, SOS Children Vikipedi'nin içeriğini CD'de sunmaktadır. Buna ek olarak, Wikipedia 1.0 isimli onaylanmış ve basıma hazır mad

Sanal Yerel Alan Ağı anlamına gelen VLAN (Virtual LAN), yerel ağ içerisinde çalışma grupları oluşturmak ve yerel ağı Ethernet çerçevelerine eklenen sanal etiketlerle (VLAN TAG) alt gruplara bölmek için kullanılır. VLAN kullanılması broadcast trafiği azaltılmış olur. Bu durum bant genişliğinin artmasını sağlar. Yerel ağın performansını arttırdığı gibi Firewall ile kullanıldığında güvenlik konusunda geliştirim sağlayabilir. Sunucu bilgisayarları (server) ile istemci bilgisayarlarının (client) bir arada bulunması pek de mantıklı değildir. Mesela bir üniversitede bir öğrencinin okulun akademik çalışanların ulaştığı sunuculara herhangi bir kural olmadan ulaşması pek de mantıklı değildir. Bu, ağ içerisinde güvenlik açısından bir gömlek daha üstün olmasını sağlar. Sadece yerel ağda değil, örneğin bir öğrencinin bilgisayarını ele geçirip kullanarak iç ağa zarar vermek isteyen birisi ağın yalnızca öğrenciler ile ilgili kısmı etkileyebilir. Bu sebeple içerideki güvenliğin de en az dışarıdan gelecek saldırılara karşı olduğu kadar kontrol altına alınması gereklidir.
Ayrıca broadcast mesaj trafiğini azaltır. Broadcast atılan mesaj sadece o VLAN üzerinde dağılır. VLAN içeride aynı ağda olmalarına rağmen farklı ağlar gibi göründüğünden iki ayrı vLAN içerisinde aynı IPyi almış iki bilgisayar olabilir.
LAN içerisinde birbirinden bağımsız çalışma grupları oluşturmanın en etkin yolu VLAN anahtarla kullanmaktır. VLAN üzerindeki her çalışma grubu güvenlik duvarının farklı Ethernet kartlarına veya ağ arayüzlerine bağlanmalıdır. VLAN kullanılan bir ağda VLANların kendi arasındaki yönlendirilmesi için 3.katmana kadar çıkabilen farklı bir cihaza ihtiyaç duyulur.
VLAN 2 şekilde konfigüre edilebilir :

Statik VLAN'lar: Ağ yöneticisi her porta bir VLAN tanımlar ve o porta bağlanan bilgisayarlar o VLAN'a ait olur. Ağ yöneticisi değiştirmedikçe o port o VLAN'a aittir.
Dinamik VLAN'lar: Bu şekilde ayarlanmış bir switche bağlanan cihazın bağlandığı portun VLAN değeri otomatik olarak o porta atanır. Ağ yönetim programları ile MAC adresi, protokol veya uygulama bazında VLAN tanımlamaları yapılabilir. Ağ yöneticisinin işi hafifletilmiş olur.

IEEE 802.1Q
Shortest Path Bridging

"VLAN Nedir?". 10 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"VLAN Nedir?". 21 Mart 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
ÖZBİLEN, Alper. Bilgisayar Ağları ve Güvenliği, Pusula Yayıncılık, 2005

VoIP (Voice Over Internet Protocol), IP üzerinden ses, video veya mesaj gönderilmesidir. İnternet veya bilgisayar ağları üzerinden çalıştığı için genellikle daha ucuz, bazen bedavadır. Bu nedenle günümüzden en çok tercih edilen telekomünikasyon iletişim yönetimidir. Analog hatları VoIP'e (ya da tam tersi) dönüştürmek için VoIP Gateway cihazları kullanılır.
VoIP, sesinizi internet üzerinde yolculuk yapan dijital sinyallere çevirir. Eğer geniş bant servisini kullanarak, normal bir telefon numarasını arıyorsanız, sinyal varış noktasına ulaşmadan önce normal telefon sinyaline dönüştürülür. Bunların hepsi normal ya da analog telefon hatları yerine geniş bantlı internet bağlantısı aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunu mümkün kılmak için gerekli olan donanım ise geniş bantlı yüksek hızlı bir internet bağlantısıdır. Bir bilgisayar, adaptör ya da bu amaç için üretilmiş diğer bir telefon da gereklidir. Bazı VoIP servisleri, VoIP adaptörüne bağlı normal telefonlarınızı kullanmanızı desteklerken, bazıları sadece bilgisayarınız ya da özel VoIP telefonunda çalışır. Eğer bilgisayarınız üzerinden telefon görüşmesi yapacaksanız, bazı yazılımlara ve pahalı olmayan bir mikrofona ihtiyacınız var.
Bazı özel VoIP telefonlar direkt olarak geniş bantlı bağlantınıza bağlanır ve daha çok normal bir telefonmuş gibi çalışır. Eğer adaptörü olan bir telefon kullanıyorsanız, o zaman bunu her zaman kullandığınız bir telefonmuş gibi kullanacaksınız. Bilgisayarınız ile ücretsiz uluslararası VoIP telefon görüşmesi yapmak için internet sağlayıcınızın bu aramaları yapmanızı desteklediğinden emin olun. Sizin abone olduğunuz servisin neleri desteklediği önemlidir. VoIP'nin sizin için uygun olup olmadığına karar vermeden önce bunu kontrol edin.
VoIP'nin diğer bir avantajı ise sizin hem geniş bantlı bağlantıya hem de normal telefon hattı ücretine para vermenizi engelleyerek tasarruf ettirmesidir. Diğer bir olay ise, bilgisayarınızı ve VoIP telefon servisini aynı zamanda kullanabiliyor olmanızdır. Fakat VoIP, elektrik kesintisi esnasında çalışmayacaktır. VoIP'nin çalışması için bilgisayarınızın açık olmasına gerek yoktur ancak internet bağlantısı aktif olmalıdır.
SIP dışında popüler olarak bilinen H323, MGCP ve SS7 gibi VoIP servisi sunan firmalarının altyapılarında kullanılan teknolojiler kullanılmaktadır.
VoIP sistemi mantık olarak sesin sıkıştırılarak gönderilmesi ve alıcıya ulaştırılması olarak tanımlanabilir. Sesin sıkıştırılmasında kullanılan g729, g723, g726, g711 gibi algoritmalar kullanılmaktadır. En çok sıkıştırma sağlayan g723 olmasına rağmen en çok g729 codeci kullanılır. Nedeni ses kalitesinden çok fazla ödün vermek istenmeyişidir.

G.711 (64 kbps)
G.726 (32 kbps)
G.729 (8 kbps)
G.723 (5.3 & 6.3 kbps)

Ip ağ üzerindeki haberleşmenin devre anahtarlı genel telefon ağı üzerindekine göre daha az güvenilir olduğu kabul edilir. Çünkü veri paketlerinin kaybolmamasını güvene alacak bir ağ tabanlı mekanizma sağlamamaktadır ve dağıtılan paketler seri olarak sıralıdırlar. IP üzerinden haberleşme ağı temel hizmet kalitesi olmaksızın (Quality of service) en iyi ağdır. Bu yüzden Voip gerçekleştirimleri gecikme ve ağın yenilenmesi(jitter: telekomünikasyon ve elektronikteki periyodik olduğu varsayılan sinyalin periyodunun bozulması durumudur yani ağın yenilenmesi olarak düşünürüz.) problemlerini en aza indirme veya tamamen yok etme ile yüzleşir.
Varsayılan olarak, ağ yönlendiricileri ilk gelene-ilk hizmet üzerindeki trafiği yönetirler. Yüksek trafik hattı üzerindeki ağ yönlendiricileri (routers) Voip için izin verilebilir eşik seviyesini aşan bir gecikmeye maruz kalabilirler. Paketlerin gittiği fiziksel mesafe tarafından sebep olunan sabit gecikmeler kontrol edilemezler. Bununla birlikte DiffServ gibi bir metotla gecikmeye duyarlı ses paketlerini işaretleyerek gecikmeyi en aza indirir.
Diffserv veya Differentiated services(fark hizmetleri) modern ip ağı üzerinde ağ trafik yönetimi ve hizmet kalitesi sağlamak için basit ölçeklenebilir kaba-taneli mekanizma belirleyen bilgisayar ağı mimarisidir.
Voip son noktaları genellikle yeni bir veri gönderilmeden önce, önceki paketlerin iletiminin tamamlanması için beklemek zorundadır. Ara iletim içindeki daha az öneme sahip bir paketin düşürülmesi mümkün olmasına rağmen, özellikle yüksek hızlı bağlantılar üzerinde maximum boyutlu paketler için bile iletim süresi kısadır. Daha yavaş bağlantılarda paketi düşürmeye ek olarak arama ve dijtal abone hattı (digital subscriber line) gibi bağlantılarda maximum iletin birimimi (MTU)azaltarak iletim zamanının artmasını azaltabilir. Fakat her paket protokol başlığını taşımalıdır, bu sayede bu pakete ilişkili artırımların her bağlantı geçişinde bağlantı darboğazına sebebiyet vermeden üstesinden gelinebilir.
DSL modemleri yerel bağlantı için Ethernet (veya USB üzerinden Ethernet) bağlantıları sağlayabilir fakat onlar gerçekte Asenkron iletim modu (ATM) modemleridir. Onlar ATM uyum katmanı 5'i (AAL5) her bir Ethernet paketini iletim için 53 byte boyutunda ATM hücrelerine parçalamak ve son uç noktadan Ethernet çerçeveleri (frame) içinde almak için kullanırlar.
Sanal devre tanımlayıcı(VCI), her ATM hücresi üzerindeki 5 byte başlığın bir parçasıdır, böylece iletici aktif sanal devreleri herhangi bir sırada gelişigüzel olarak dağıtabilir. Aynı VC'den (sanal devre(virtual circuit)) olan hücreler her zaman sıralı olarak gönderilir.

Bilgisayar ağını kullandığı ilave telefon altyapısına ihtiyaç duymaz
Teknolojisi gereği daha maliyetsiz olduğundan görüşme ücretleri daha düşüktür
Numara tahsis ücretsizdir
IP Telefon, bilgisayar, akıllı cep telefonu ve yazılımlar ile çalışabilir
Entegrasyonu analog sistemlere göre daha kolaydır.
Eski tip analog santral ve telefonlar ile uyumludur. İlave donanımlar ile analog sistemler ile iletişim kurabilir
Analog sistemde bir hat üzerinden bir telefon görüşmesi yapılırken VoIP'de böyle bir limit yoktur
IPv6 ile çalışabilir

Wi-Fi, kişisel bilgisayar, video oyunu konsolları, dijital ses oynatıcıları ve akıllı telefonlar gibi cihazların kablosuz olarak birbirlerine bağlanmasını sağlayan teknolojidir.
Wi-Fi, ürünlerin kablosuz bağlantı sağlayabildiğini gösteren bir uyumluluk göstergesidir ve IEEE 802.11a, IEEE 802.11b, IEEE 802.11g, IEEE 802.11n ve IEEE 802.11ac standartlarına göre belirlenir.
Wi-Fi dizüstü bilgisayarlar, PDA'lar ve diğer taşınabilir cihazların yakınlarındaki kablosuz erişim noktaları aracılığıyla yerel alan ağına bağlanabilmesini sağlar. Bağlantı, kablosuz erişim noktaları ve cihazın ortak desteklediği, IEEE 802.11 protokolüne bağlı olarak 2,4 GHz veya 5 GHz radyo frekansında gerçekleştirilir. Veri, CSMA/CA (Carrier sense multiple access with collision avoidance) protokolüne uygun gönderilip alınır ve böylece paketlerin iletimi sırasında hata oluşması sorunu çözülür.
Wi-Fi; kişisel bilgisayar, akıllı telefon, oyun konsolu ve dijital işitsel cihazların kablosuz ağ sahası içerisinde internete bağlanmasını sağlayan bir teknolojidir. Wi-Fi'ın erişim noktaları, bir oda gibi küçük alanlardan, birkaç milkarelik geniş alanlara kadar etki edebilir, buralarda internet erişimini sağlayabilirler. Ev ve ofislerdeki özel kullanımının yanında kamuya ait alanlarda da ücretsiz olarak veya diğer ticari şekillerde kullanılmaktadır. Havaalanları, otel ve restoran gibi yerlerde genel olarak bu hizmet ücretsiz olarak sağlanmaktadır. 2008'den bu yana 300 metropolite Wi-Fi (Muni-Fi) projesi başlamıştır.

Lisans gerektirmeyen frekanslarda çalışır
Ağ için kablolama gereksinimi yoktur, böylece kablo çekilemeyecek binalarda veya binalar arası bağlantılarda kolaylık sağlar.
Diğer kablosuz çözümlere göre çok daha ucuz ve kolay alınıp kurulabilir.
Birden çok kablosuz erişim noktası kullanılan ağlarda kablosuz dolaşım ile kablosuz iletişim kesilmeden bir erişim noktasından diğerine geçiş yapılabilir.
WEP, WPA ve benzeri kablosuz şifreleme yöntemleri veya IEEE 802.1x gibi yetkilendirme yöntemleriyle çeşitli güvenlik seçenekleri sunar.
Wi-Fi Global bir standart kümesidir, dünyanın her yerinde aynı şekilde çalışır.
En son, yeni bir güvenlik standardı, Wi-Fi Protected Setup, kolaylıkla Internet'e bağlanmak için sınırlı grafiksel kullanıcı arayüzüne sahip cihazlar gömülü sağlar. Wi-Fi Protected Setup 2 tip yapılandırmaya sahiptir: Düğme aracılığı ile yapılandırma ve PIN ile yapılandırma. Bu gömülü cihazlar da Şeylerin Internet denir ve düşük-güç, pille çalışan gömülü sistemler vardır. GainSpan gibi gömülü Wi-Fi, Wi-Fi üreticilerin tasarım yongaları ve modülleri bir dizi.

Wi-Fi ağlarının menzili kullanılan ortama göre oldukça değişik mesafelere ulaşmaktadır. Bu, sinyal kalitesinin çevredeki yapılara bağlı olarak düşmesiyle alakalı bir durumdur. Sinyal seviyesindeki düşüş ile hız kaybı da oluşmaktadır. Teorik olarak 300 mbit olarak ifade edilen hız çevresel faktörlere göre 0 mbit'e kadar düşmekte, bu durum da bağlantıda kopmalara neden olmaktadır. Teorik olarak 1,5 km ile ifade edilen menzil, kapalı alanlarda ve mevcut engellere bağlı olarak 300 metreye kadar düşmektedir.

Wi-Fi ismi bilinenin aksine "Wireless Fidelity"den türetilmemiştir, Wi-Fi ismi, ilk defa Ağustos 1999'da reklam amaçlı kullanıldı. Interbrand Corporation denilen bir marka danışmanlık şirketi tarafından bulunduğu söylendi. Belanger ayrıca Interbrand'in Hi-Fi'dan ilham alarak bir kelime oyunuyla Wi-Fi'ı icat ettiğini ve yin-yang tarzı bir  Wi-Fi logosu hazırlandığını da belirtti.
Wi-Fi şirketi önceleri Wi-Fi için "Kablosuz Bağlantı için Standart" sloganını kullandı fakat daha sonra ifadeyi piyasadan kaldırdı.

Lisans gerektirmeyen frekans aralıklarında çalıştığı için, Wi-Fi cihazlar diğer kablosuz cihazlarla çakışabilir veya birbirlerinin iletişimini engelleyebilirler.
2,4 GHz frekans aralığında çalışan 802.11b ve 802.11g uyumlu cihazların iletişim kalitesi ve hızı, diğer Wi-Fi cihazlar dışında, Bluetooth, mikrodalga fırın, telsiz telefon, bazı telsizler ve benzeri radyo sinyalleriyle çalışan cihazlar tarafından düşürülebilir veya tamamen engellenebilir.
Wi-Fi için yapılan uluslararası düzenlemelerin tümü aynı olmadığı için değişik ülkeler için üretilen cihazların bazı kanallarda uyumsuzluk çıkarması olasıdır.
Diğer standartlara göre güç tüketimi oldukça yüksektir.
Kablosuz olsa dahi gereksinimleri çoktur.
Kablosuz şifreleme standardı, WEP'in, düzgün yapılandırıldığında bile kolaylıkla kırılabildiği görülmüştür. 2003'te cihazlarda kullanılmaya başlanan WPA ve WPA2 şifreleme standartları ise bu sorunu çözmeyi amaçlamıştır.
Wi-Fi kullanıcılarının küçük bir kısmı, Wi-Fi kullandıktan sonra bazı sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarını bildirmişlerdir. Wi-Fi hastalığı veya Wi-Fi duyarlılığının, olağan dışı baş ağrısıyla birlikte şu belirtileri gösterdiği bildirilmiştir: mide bulantısı, kalpte ritim düzensizliği, denge kaybı ve baş dönmesi, göğüs ağrısı, aşırı stres, panik atak ve idrak ile ilgili sorunlar. Bazı sağlık uzmanları, bu sağlık sorunlarını nörolojik unsurlarla açıklamıştır.

Kanal genişliği tüm standartlarda 10 ila 30 MHz arasındadır.

Veri hızında dikkat edilecek unsur, Upload ve Download için paylaştırılıyor. Sadece Download için bu max. hızı beklememek gerekir. Ayrıca alıcı ile verici cihaz arasındaki mesafe ve cihazların arasında bir engel olup olmaması, hızı o oranda olumsuz yönde etkiliyor.

Kablosuz iletişimde radyo sinyalleri kullanıldığı için, kullanıcı ile kablosuz erişim noktası arasındaki iletişim dinlenebilir. Bunu engellemek için WEP, WPA, WPA2 ve WPA3 gibi şifreleme yöntemleri kullanılsa da, bu şifreleme yöntemleri hâlen yeterince güvenli görülmemektedir. Yeterli sayıda şifrelenmiş paket toplandıktan sonra birçok şifreli kablosuz iletişim çözülebilir. Bu yüzden, çeşitli şirketlerde, okullarda vb yerlerde kablosuz bağlantı yapan kullanıcıların ağa erişmeleri için VPN ve benzeri, üst katmanlarda çalışan şifreli iletişim yöntemleri kullanılmaktadır. Protokolü 802.1x dir.

wipeer (ücretsiz)

Bluetooth
ZigBee
Nesnelerin İnterneti
IEEE 802.11

Wireless LAN veya WLAN, kablosuz yerel alan ağıdır.

1970 yılında, Hawaii Üniversitesi'nde bir profesör olan Norman Abramson tarafından dünyanın ilk kablosuz bilgisayar iletişim ağı icat edildi. Sistem telefon kablosu kullanmadan merkezi bilgisayarla iletişim sağlayabilmek için 4 adaya konuşlandırılmış 7 bilgisayar içeriyordu.

Bir ağda kablosuz bir ortama bağlanabilir tüm bileşenler istasyon olarak adlandırılır.

Temel Servis Seti, birbirleri ile ilişki kurabilen tüm istasyonların kümesidir.

Genişletilmiş Servis Seti, temel servis setlerinin birbirleri ile olan bağlantısıdır. Bu sistemin erişim noktaları bir dağıtım sistemi ile birbirine bağlanmıştır.

Dağıtım Sistemi, genişletilmiş servis setinin erişim noktalarını bağlar. Bir dağıtım sistemi, hücreleri aracılığıyla ağ kapsamını artırmak için kullanılabilir.

Peer to Peer(P2P)
Bridge (Köprü)
Roaming

World Wide Web (Dünya Çapında Ağ; kısaca WWW veya Web), internet üzerinde yayınlanan birbirleriyle bağlantılı hiper-metin dokümanlarından oluşan bir bilgi sistemidir. Bu dokümanların her birine web sayfası adı verilir ve web sayfalarına İnternet kullanıcısının bilgisayarında çalışan web tarayıcısı adı verilen bilgisayar programları  aracılığıyla erişilir. Web sayfalarında metin, resim, ses, video ve diğer çoklu ortam ögeleri bulunabilir ve bağlantı (link) adı verilen hiper-bağlantılar ile başka web sayfalarına geçiş yapılabilir.
İnternet ve web terimleri aynı olguyu tanımlamaz. Zira web sadece İnternet üzerinde çalışan bir servistir. Web kavramı, CERN'de bir bilgisayar programcısı olan Tim Berners-Lee'nin HTML adlı metin işaretleme dilini geliştirmesiyle oluşmuştur. Bugün de kendisinin başkanı olduğu W3C (World Wide Web Consortium) tarafından standartları belirlenmektedir.

Web'in temeli İnternet'tir. Web İnternet üzerinde kurulmuştur ve İnternet'in sunduğu mekanizmalardan çoğunun kullanılmasını sağlar. İnternet'in fiziksel görünüşleri –bilgisayarlar, ağlar ve servisler– dünya üzerindeki diğer binlerce bilgisayara bağlanmamıza izin verir. Web, İnternet'in en tepesindeki soyutlanmış genel servisler kümesidir. World Wide Web (W3), insanların fikir ve projelerinin paylaşılmasını sağlayan bir bilgi ve kültür havuzudur. İstemci-sunucu uygulamaları ile yapılan birçok organizasyon üzerinde web tarayıcıları istemci olarak çalışabilirler. Web yürütümü standart istemci-sunucu modelini izler. Web tarayıcısı adı verilen programı çalıştıran bir istemci bilgisayar ile web sunucu yazılımı çalıştıran bir sunucu bilgisayar arasındaki etkileşime "istemci-sunucu" etkileşimi adı verilir. İstemci bilgisayar, sunucudan HTTP'yi (Hypertext Transfer Protocol) ve İnternet mesaj standardı TCP/IP'yi kullanarak bir belge ister ve sunucu, istemcinin göstereceği belgeyi verir.
World Wide Web ifadesi HTTP ile anlaşan sunucuların kolektif ağını ifade etmek için kullanılır. HTTP, var olan bilgilerin kullandıkları protokolün küresel yapısıdır.
Web tarayıcıların ve sunucuların kendi aralarında iletişim için kullandıkları protokole HTTP (Hypertext Transfer Protocol) adı verilir. Bunun için web sunuculara genellikle HTTP sunucu denir.

Tarayıcı, istemcinin isteğini sunucuya isim sunucularının, alan adı (domain) isimlerinin, adres isimlerinin ve fiziksel konumların tutulduğu diğer araçlarla iletir.
Bilgiler web sunucuya gelince, sunucu onları başka bir işleme gönderir (arama işlemi veya bir uygulama) ve bir süre bekler. Cevabı alırsa nesneyi hedef tarayıcıya gönderir. 
Tarayıcı birçok değişik parçayı birlikte tutar. Bir web sayfası ağ üzerindeki birçok nesnenin referansını tutabilir. Hepsini birlikte çeker ve son ürünü geri sunar.

2001'deki bir çalışmaya göre, çoğunlukla görünmez web ya da derin web'de 550 milyardan fazla belge vardı. 2.024 milyon web sayfası arasında, İngilizce sayfalar %56,4'le birinci sırada, ardından %7,7 ile  Almanca, %5,6 ile Fransızca ve %4,9 Japonca gelir. Örnek olarak, 75 farklı dilde web arması olarak kullanılan yeni bir çalışmada, Ocak 2005 sonu itibarıyla kamuya endekslenebilir 11,5 milyar web sayfası bulunduğu belirlenmiştir. Mart 2009 itibarıyla endekslenebilir web 25 milyardan fazla sayfa içerir.

WWW belgelerinin temel özelliklerinden biri Hypertext yapılarıdır. Grafik terminalde bir referans, alt çizgili bir yazı veya işaretçi ile sunulur. Kullanıcı bunu tıklar ve referans edilen belge gelir. Bu yöntem, bilgilerin kopyalanmasını gereksiz kılar, verinin bir kere yüklenmesi yeterlidir ve ona referans edilen bütün bağlarla orijinal belgeye ulaşılabilir.

URL, web nesnesini bulmak için web istemcinin ihtiyacı olan erişim yöntemini (nasıl), konumunu (nerede) ve sunucu ismini (ne) belirtir. URL'nin genel yapısı: erişim-yöntemi://sunucu-ismi[: port] / konum şeklindedir.

1. İnternet üzerinde kendi sitesini barındırmak isteyen abc firması ya da kişisi, kendisine ait bir alan (domain) adı seçer. Örneğimizde bu alan adı abc.com olsun. Daha sonra, kişi ya da firma, alan adı kaydı yapabilen bir firmaya giderek (registrar) kendisi için belirlemiş olduğu alan adını, belli bir süre için (bir yıldan az olmamak şartı ile) tescil ettirir.
2. Nasıl ki bir yere gitmek için gidilecek yerin adresine ihtiyaç varsa sanal dünya olan İnternet'te de bir siteye girmek için o sitenin adresine ihtiyacımız vardır. İnternet üzerindeki sunucuların adresleri IP (Internet Protocol) denilen ve her biri 0..255 arasında olan dört basamaktan oluşur (Ör: 10.23.12.5, 192.168.5.3 gibi).
İnternet kullanıcılarının girmek istedikleri web sitelerinin IP adreslerini akıllarında tutmaları çok zor olacağından, İnternet üzerinde alan adı – IP adresi eşleştirmesi yapan servisler yer almaktadır. Bunlara Alan Adı Servisi, kısaca DNS (Domain Name Service) adı verilir. DNS'ler kendilerine sorulan alan adlarının IP adreslerini kullanıcılara verirler. Çok basit olarak bunu bir telefon rehberine benzetebilirsiniz.
Alan Adı	IP Adresi
abc.com	13.56.11.120
vyz.com	168.32.45.11
bcg.net	89.86.10.51
...	...
Dolayısıyla, alan adını tescil ettirirken hangi DNS sunucusunda alan adına ait IP adresi bulunacak ise kayıt yapan firmaya bu bilgi de verilir. Böylece alan adına ait IP adresi, tüm dünyadaki İnternet kullanıcıları tarafından erişilebilir duruma gelir.
3. Bir İnternet kullanıcısı www.abc.com sayfasına girmek istediği zaman web tarayıcı programının adres çubuğuna www.abc.com yazar. İnternet üzerindeki adresleme yukarıda anlatıldığı gibi IP tabanlı olduğu için tarayıcının bu alan adının IP adresini öğrenmesi gerekmektedir. Öğrenmek için ise kullanıcı bilgisayarında tanımlı olan DNS sunucusuna giderek abc.com'un IP adresini sorar.
4. DNS sunucusundan cevap olarak abc.com'un IP adresinin bilgisini alır (tıpkı bilinmeyen numaralar için yapılan telefon numarası sorgulama servisi gibi)
5. Bu işlemin sonunda www.abc.com'un IP adresini öğrenen tarayıcı program abc.com'un web sunucusuna ulaşır ve kendisine buradaki ana sayfa dosyasının gönderilmesini ister.
6. Bunun üzerine www.abc.com'un web sunucusu, ana sayfa dosyasını gönderir. Genellikle ana sayfalar index.html, default.html (veya *.asp, *.php) gibi adlı dosyalardan oluşur. Kullanıcı bilgisayarına ana sayfa dosyası yüklendikten sonra tarayıcı program tarafından bu dosya görüntülenir. Kullanıcı, ana sayfadaki başka bağlantılara tıklamak suretiyle www.abc.com web sunucusunun kendisine başka dosyalar göndermesini de isteyebilir. Sunucudan gelen dosyalar da aynı şekilde gösterilir.

Zaman ve paradan tasarruf edip bilgisayarın kolaylık ve eğlencesinden yararlanan bilgisayar kullanıcıları, web dahil, teknoloji getirilerini kullanma karşılığında özel hayatın gizliliği haklarını kullanmış ya da kullanmamış olabilirler. Yani, İnternet kullanıcılarının bir kısmı özel hayatını gizli tutarken bir kısmı bunu fazla önemsemeyebilir. Dünya çapında yarım milyondan fazla insan, İnternet'i kullanarak ve İnternet'le büyümüş olan ABD vatandaşlarının yarısı, birçok çevrim içi profiller oluşturarak bu nesle mahsus bir değişimin de parçası olmuş durumdalar. Örneğin, ilk başlarda yalnızca ABD üniversite öğrencileri tarafından kullanılan Facebook, şimdilerde %70'i ABD vatandaşı olmayan kişiler tarafından dünya çapında kullanılıyor. Üstelik 2009'da yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu kullanıcıların yalnızca %20'si özel hayatın gizliliği ayarlarını kullanıyor.

İnternet'teki yoğunluktan dolayı bazen sayfa yüklemelerinde aşırı gecikmeler olmaktadır. Bu nedenden dolayı, World Wide Web' (Dünya Çapında Ağ) terimi yerine alaycı bir yaklaşımla World Wide Wait (Dünya Çapında Bekleme) denmektedir. İnternet'i hızlandırma tartışmaları Qos teknolojilerini kullanmak üzerine devam ederken W3C'de başka çözümler de bulundu.
İdeal web sayfası standart süre aralıkları şunlardır:

0,1 saniye (100 ms), ideal cevap süresi olup kullanıcı herhangi bir kesinti hissetmez.
1 saniye, kullanıcının kesinti hissetmeyeceği azami cevap süresidir.
10 saniye, kullanıcıların genellikle siteden ayrılmayı tercih ettikleri ya da tarayıcı programın otomatik olarak siteden ayrıldığı süredir.

Elektronik yayıncılık

İlk İnternet sitesinin resmi26 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.oxfordreference.com/view/10.1093/oi/authority.20110803124909393 24 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yerel alan ağı (İngilizcesi: local area network), ev, okul, laboratuvar, iş binaları gibi sınırlı coğrafi alanda bilgisayarları ve araçları birbirine bağlayan bir bilgisayar ağıdır.
LAN'ların özellikleri ise WAN'ların (Türkçesi: Geniş alan ağı, İngilizcesi: Wide area network) aksine daha yüksek veri aktarımı, daha küçük bir alan ve daimi bağlantıyı sağlamak için aylık kira karşılığı bir ara elemana (İngilizcesi: Leased telecomminication lines) gerek olmamasıdır. ARCNET, Token Ring ve diğer teknolojik uygulamalar geçmişte kullanıldı, fakat günümüzde elektromanyetik paraziti önleyen kablolamanın (İngilizcesi, twisted pair) da bulunmasıyla ethernet ve kablosuz internet yaygınlaşmıştır.

Büyükçe olan ve "Octopus" ağlarının büyümesini detaylandıran 1970 tarihli bir rapor bu durumun iyi bir göstergesidir.
Cambridge Ring, 1974 yılında Cambridge'de geliştirilmiş fakat hiçbir zaman başarılı bir ticari ürün haline dönüştürülmemiştir.
Ethernet 1973-1975 yıllarında Xerox PARC'ta geliştirilmiş ve 4,063,220. Amerikan patenti olarak dosyalanmıştır. 1976 yılında, sistem PARC'ta kurulduktan sonra, Metcalve ve Boggs şekillendirici makalelerini yayınladılar: "Ethernet: Distributed Packet-Switching for Local Computer Networks".
ARCNET, Datapoint şirketi tarafından 1976'da geliştirildi ve 1977'de duyuruldu.

1970'lerin sonunda CP/M tabanlı, 1981'de DOS tabanlı kişisel bilgisayarların gelişmesi ve artması, bir tek yerde düzineler ve hatta yüzlerce bilgisayar bulunması demekti. Bunları ağ haline getirmenin ilk cazibesi, o zamanlar her ikisi de pahalı olan disk yerini ve lazer yazıcıları paylaşmaktı. Bu kavrama çok ilgi vardı ve yıllarca, 1983'ten itibaren, bilgisayar sektörü uzmanları düzenli olarak gelecek yılı “LAN yılı” olarak ilan ederlerdi.
Pratikte uyumlu olmayan fiziksel tabaka ve ağ protokol uygulamalarının artmasıyla ve kaynak paylaşım yöntemlerinin fazlalığıyla bu kavram bozuldu. Tipik olarak, her sunucunun kendine has ağ kartı, kablolaması, protokolü ve ağ işletim sistemi bulunurdu. Onlarca kart/kablo çeşitleri için tarafsız destek ve çoğu rakiplerinden çok daha sofistike işletim sistemi sunan Novell NetWare'in başlamasıyla çözüm oluştu. Netware, 1983 yılında kuruluşundan 1990'ların ortalarında Microsoft'un Windows NT gelişmiş sunucu ve Windows for Workgroups piyasaya sunmasına kadar kişisel bilgisayar LAN piyasasına hakim oldu. 
NetWare'in rakipleri arasında, yalnızca Banyan Vines'ın benzer teknik gücü vardı fakat Banyan hiçbir zaman güvenli bir tabana sahip olmadı. Microsoft ve 3Com basit bir ağ iletişim sistemi yaratmak için birlikte çalıştılar. Bu da 3Com's 3+Share, Microsoft'un LAN Yöneticisi ve IBM'in LAN sunucusu'nun temelini oluştursa da bunların hiçbiri özellikle başarılı olamadı. Aynı dönemde, Sun Microsystems, Hewlett-Packard, Silicaon Graphics, Intergraph, NeXT ve Apollo gibi sunuculardan oluşan Unix bilgisayar iş istasyonları TCP/IP tabanlı ağ oluşumu kullanıyorlardı. Bu pazar segmenti şimdilerde çok daha küçülmüş olsa da, bu alanda geliştirilmiş olan teknolojiler hem Internet hem de Linux ve Apple Mac OS X ağ oluşumları üzrinde etkili olmaya devam etmekteler. Şimdilerde ise, IPX, AppleTalk, NBF ve en başlarda PC LANlarda kullanılan diğer protokollerin yerini neredeyse tamamen TCP/IP protokolü almış durumda.

Erişim metodu, ağda bulunan bilgisayarların iletişim ortamını nasıl paylaşacağını yöneten kurallar kümesidir. 3 önemli erişim metodu vardır.
Contention: Contention-based sistemlerde, ağdaki bilgisayarlar iletişim ortamını kullanmak için sürekli bir yarış içerisindedir ve her zaman veri gönderebilirler.
CSMA (Carrier Sense, Multiple Access / Collision Detection): Bu teknikte paket gönderilmeden önce kablo kontrol edilir. Diğer bir iletişimin oluşturduğu trafik yoksa iletişime izin verilir. İki bilgisayarın birden kabloyu kullanmaya çalışması collision yani çatışma olarak adlandırılır ve böyle bir durumda ikisinin de trafiği kaybolur.

En yaygın olan ve en çok kullanılan topolojiler BUS, Ring, Star ve Mesh topolojileridir.

Bus topolojisinde ağdaki tüm bilgisayarlar aynı kabloya bağlıdır. Ethernet buna iyi bir örnek olarak verilebilir.

Mesh topolojisine göre daha az kablo kullanılır,
Tasarlanması ve genişletilmesi kolaydır,
Geçici amaçlı ağların hızlı bir şekilde kurulması için ideal,
Büyütülebilirlik açısından en ucuz topolojidir.

Sorun giderilmesi ve ağın yönetilmesi zordur,
Ana kabloda oluşan bir kopma bütün ağın çalışmasını etkiler,
Ağa eklenen her istasyon ağın performansını düşürür,
Omurga kablonun her iki ucunda da sonlandırıcı bulunması zorunludur.

Ring topolojisinde bilgisayarlar birbirlerine dairesel bir şekilde bağlanır. Her bir bilgisayar komşusu olan diğer bilgisayara bağlıdır ve veri daire etrafında sadece bir yöndedir. 

Bilgisayarlar arasında bağlantı yönetmek için ağ sunucusu gerekmez,
Ring topoljisi kullanılarak daha büyük ağlar oluşturulabilir,
Yoğun ağ yükü altında yıldız topolojisinden daha iyi performans gösterir.

Tüm bilgisayarların merkezi bir sunucuya doğrudan bağlanması esasına dayanır. Şu an ek çok kullanılan ağ topolojisidir. ADSL modem bu topolojiyi kullanır. En büyük avantajı bir kabloda oluşan problemin sadece o kabloya bağlı bilgisayarı etkilemesidir.

Tüm bilgisayarlar birbirlerine ayrı kablolar ile bağlıdır. İki bilgisayar arasındaki sorun diğer bilgisayarları etkilemez. Sisteme yeni bilgisayar eklenince aradaki kablo sayısı katlanarak arttığı için gerçek hayatta çok özel durumlarda ve az sayıdaki bilgisayarlar arasında kullanılır.

Ethernet: Ethernet ve türevleri olan Fast Ethernet, Gigabit Ethernet CSMA/CD(Carrier Sense, Multiple Access/Collision Detection) erişim metodunu esas almış çok popüler bir ağ mimarisidir. Günümüzde 10Mbps, 100Mbps, 1000Mbps hızlarında çalışan türevleri geliştirilmiştir.
Ethernet teknolojisine dayalı ürünler desteklediği kablo türüne göre sınıflanırlar.

C10BASE2: İnce (Thinnet) koaksiyel kablo
10BASE5: Kalın (Thicknet) koaksiyel kablo
10BASE-T: UTP (Unshielded twisted-pair [Korumasız Çiftbükümlü Kablo]), STP (Shielded twisted-pair [Korumalı Çiftbükümlü Kablo])
10BASE-F: Fiber Optik (Fiber Optic) kablo

Aşağıdaki şekillerde koaksiyel kablo ve UTP kablo uygulamaları görülmektedir. Koaksiyel kablo uygulaması düşük hızlarda kaldığı için günümüzde pek tercih edilmemektedir.

Jetonlu halkada düğümler birbirine halka biçiminde bağlandığından her düğüm fiziksel olarak komşu iki düğüme bağlıdır. Jetonlu halka ağının kurulması için MAU ya da MSAU (MultiStation Access Unit) olarak adlandırılan ve üzerinde uç sistemlerin bağlanması için birden çok Token Ring potru bulunan cihazlar kullanılır. MAU cihazlarına bağlanacak bilgisayarlar üzerinde 4,16 veya 100 Mbps hızında Token Ring NIC'ler olmalıdır. Bunlar adaptör kablolarla MAU cihazlarına bağlanırlar.
Jetonlu halkada, biri veri aktarımı, diğeri jeton aktarımı için iki tür çerçeve kullanılır. Veri çerçevesi, bir düğümden diğerine bilgi aktarılan çerçevedir; Jeton çerçevesi ise halkaya veri çerçevesi çıkarmak isteyen düğüme o hakkı vermeyi sağlayan özel bir kısa çerçevedir.
Token Ring mimarisi daha çok endüstriyel uygulamalarda kullanılır. Bunun en önemli nedeni, çatışma olmaması ve bir düğümün yolu belli bir zaman dilimi içerisinde ele geçirme garantisinin olmasıdır.
ATM ağlar için UNI (User-to-Network Interface) ve NNI (Network-to-Network Interface) olarak adlandırılan iki çeşit bağlantı arayüzü tanımlanmıştır. UNI ATM portu olan cihazın ATM ağa bağlanması için kullanılırken, NNI ise ATM bulutu oluşturan anahtar cihazların birbirlerine bağlanması için kullanılır.
ATM ağda hücre aktarımı için, önceden ilgili iki düğüm arasında sanal bir devre kurulmuş olmalıdır. Sanal devrelerin oluşturulmasında biri SVC (Switched Virtual Circuit), diğeri PVC (Permanent Virtual Circuit) olarak adlandırılan iki farklı yöntem vardır. SVC anahtarlamalı, PVC kalıcı sanal devre ortamı sağlar. SVC yöntem olarak dial-up bağlantıyı andırırken, PVC kiralık hat uygulamasını andırır.
ATM tabanlı bir ağ, Ethernet, Jetonlu halka, FDDI gibi diğer ağ teknolojileriyle bütünleştirilebilir. Bu amaçla kısaca LANE diye adlandırılan LAN emülasyonu kullanılır.

ZigBee, kişisel alan ağları için kullanılan bir IEEE 802 standardına göre küçük, düşük güçlü dijital radyolar kullanılarak oluşturulan yüksek düzeyde iletişim protokollerinin özelleştirilmesidir.

Uygulamalarda, kablosuz ışık anahtarları, ev-içi-ekranlar ile elektrik sayaçları ve diğer tüketicinin ve endüstriyel ekipmanın düşük oranlarda veriyi kısa menzilli kablosuz transferi bulunmaktadır.
ZigBee özelleştirmesi tarafından tanımlanan teknoloji, diğer WPANs'lardan (Bluetooth gibi) daha basit ve daha ucuz olmasına yöneliktir. ZigBee radyo frekansı (RF), düşük veri hızı, uzun pil ömrü ve güvenli ağ gerektiren uygulamalar hedeflemiştir. ZigBee'nin 250 kbits/s tanımlanmış hızı, iyi bir sensör veya giriş cihazından, periyodik veya aralıklı, veri veya tek bir sinyal iletimi için uygundur. ZigBee tabanlı trafik yönetimi sistemi de uygulamaya konulmuştur. Adını, bal arılarının arı kovanı etrafında sallanarak dönüşlerinden almıştır.

ZigBee düşük maliyetli, düşük güçlü wireless mesh ağ standardıdır. Düşük maliyetli teknoloji, yaygın kablosuz kontrolünü ve izleme uygulamalarında dağıtılmasına olanak sağlar. Düşük güç kullanımı daha küçük pil ile daha uzun ömür sağlar. Mesh ağ, yüksek güvenilirlik ve daha kapsamlı olmayı sağlar. ZigBee çip üreticileri genellikle 60 KB ile 256 KB arasındaki boyutlarda flash belleğe sahip entegre devreler ve mikrodenetleyiciler satmaktadırlar. ZigBee(ISM) endüstriyel, bilimsel ve tıbbi radyo bantlarında çalışır; Avrupa'da 868 Mhz, ABD ve Avustralya 915 Mhz ve dünya çapında 2.4 GHz. Veri İletim hızı 20 ile 900 kilobit/saniye arasında değişir. ZigBee, ağ katmanı doğal olarak yıldız ve ağaç tipik ağları ve genel mesh ağları destekler. Her ağın yaradılışından sorumlu, parametre kontrol ve basit bakımını yapmak ile görevli bir koordinatör cihazı olması gerekir. Yıldız ağları içinde koordinatör merkezi düğüm olmalıdır. Ağaçları ve örgüleri(mesh) iki ağ düzeyinde iletişimi uzatmak için ZigBee yönlendirici kullanımına izin verir. ZigBee, düşük-ortam WPANs için fiziksel katman ve IEEE standardı 802.15.4(2003 sürümü) tanımlanan ortam erişim kontrolüne dayanıyor. Özelleştirme dört ana bileşeni ekleyerek standart tamamlamak için devam ediyor: ağ katmanı, uygulama katmanı, ZigBee aygıt nesneleri(ZDos) ve özelleştirme ve özelleştirme lehine toplam entegrasyon için izin veren üretici tanımlı uygulama nesneleri. Alt yapısını iki üst düzey ağ katmanları eklemenin yanı sıra en önemli gelişme ZDos'un getirilmesidir. Bunlar bir dizi görevden sorumludur; cihaz rollerini tutma, bir ağa katılma isteklerin yönetimi, aygıt keşfi ve güvenlik dahildir. ZigBee, powerline ağ desteğine yönelik değildir. Ama en azından ara birim için akıllı ölçümleme ve akıllı cihaz olmasını amaçlar. Çünkü ZigBee düğümleri uykudan aktif moda geçiş süreleri 30 ms veya daha az, gecikme düşük ve cihazlar duyarlı, özellikle Bluetooth uyandırma gecikmeleri ile karşılaştırıldığında (tipik olarak 3 saniye civarında), olabilir. Çünkü, ZigBee düğümlerinin çoğu zaman uyuması, ortalama güç tüketiminin az olması uzun pil ömrüne sahip olması ile sonuçlanır.

ZigBee Alliance, ZigBee standart koruma ve yayınlama şirketler grubudur. ZigBee terimi bu grubun tescilli bir markasıdır, tek bir teknik standardın değil. ZigBee Alliance, birden fazla OEM satıcıları birlikte çalışabilir ürün yaratmak için uygulama profilleri yayınlıyor. IEEE 802.15.4 ve ZigBee arasındaki ilişki, IEEE 802.11 ve Wi-Fi Alliance arasındakine benzerdir.

Ticari olmayan amaçlar için, ZigBee özelleştirmesi genel halk tarafından ücretsiz olarak edinilebilir. ZigBee Alliance'de bir giriş seviyesi üyeliği, uyarlayıcı denilen, henüz yayınlanmamış olan şartnamesi ve teknik özellikler kullanılarak pazar için ürün oluşturma izni için erişimi sağlar. ZigBee Alliance üyeliği koşulu, GNU Genel Kamu Lisansı yıllık ücret çatışmaları nedeniyle, açık kaynak geliştiricileri için sorunlara neden olmuştur. ZigBee Alliance katılmak için, geliştiriciler için koşul diğer çoğu özgür yazılım lisansları ile çatışmalarıdır.

Yayınlanan uygulama profillerinin güncel listesini veya eserleri şunlardır:

Çıkış Özellikleri
ZigBee ev otomasyonu
ZigBee Akıllı Enerji 1.0
ZigBee Telekomünikasyon Hizmetleri
ZigBee Sağlık
ZigBee RF4CE-Uzaktan Kumanda
Gelişme aşamasındaki özellikler
ZigBee Akıllı Enerji 2.0
ZigBee Bina Otomasyonu
ZigBee Perakende Hizmetler
ZigBee Işık Bağlantı

ZigBee Akıllı Enerji V2.0 özellikler IP tabanlı bir protokol izlemek ve enerji ve su dağıtım ve kullanımını otomatikleştirmek için tanımlayabilirsiniz.Bir donanım olan ZigBee Akıllı Enerji'nin sürüm 1 özellikleri, Plug-in elektrikli araç(PEV) şarj etme, kurulum, yapılandırma ve firmware indirme, ön ödeme hizmetleri, kullanıcı bilgileri, mesajlaşma, yükleme kontrolü, talebe yanıt, kablolu ve kablosuz ağlar için ortak bilgi ve uygulama profilleri arayüzleri için servis eklemek.Bu aşağıdaki ortaklar tarafından geliştirilmektedir:

HomeGrid Forum responsible for marketing and certifying ITU-T G.hn technology and products
HomePlug Powerline Alliance
International Society of Automotive Engineers SAE International
IPSO Alliance
SunSpec Alliance
Wi-Fi Alliance

2009 yılında RF4CE(Tüketici Elektroniği için Radyo Frekansı) Konsorsiyumu ve ZigBee Alliance ortaklaşa radyo frekanslı uzaktan kontrol için bir standart sunmak için anlaştı.ZigBee RF4CE geniş aralığı olan tüketici elektroniği ürünleri için, TV ve set-top kutuları gibi, tasarlanmıştır. Bu uzaktan kumanda çözümleri üzerinde zengin iletişim ve artan güvenilirlik gibi, gelişmiş özellikler ve esneklik, birlikte çalışabilirlik ve hiçbir satış-görüş bariyeri dahil olmak üzere birçok avantaj vadediyor.
ZigBee RF4CE özellikleri; bazı ağ ağırlığını kaldırmıştır ve daha düşük maliyetli cihazlar için küçük bir bellek yapılandırmaları için işlem gören tüm örgü özellikleri desteklenmez, tüketici elektroniği için yapılan uzaktan kumanda gibi.

Wi-Fi
Bluetooth

Çevrimiçi alışveriş, İnternet üzerinden çevrimiçi olarak yapılan alışveriş. Ziyaretçiler İnternet üzerinden istedikleri ürünleri sepete atarlar, kayıt olurlar, ödeme yaparlar. Seçip satın alınan ürünler kargoyla adrese gönderilir.

Son kullanıcıların her türlü ticari malı İnternet üzerinden kredi kartı, havale ve kapıda ödeme yöntemi ile tedarik ettikleri bir alış veriş yöntemi olarak da tanımlanabilir.

Alıcı açısından; aranılan belli standart özelliklere uygun ürünlerin kolayca karşılaştırma ve kataloglaştırılmasına bağlı olarak alıcı müşteri açısından zaman kaybı sürecini ciddi bir şekilde önlemesi. Genellikle perakende mağazalarına kıyasla daha uygun fiyat avantajı. Mağazada görevli satış danışmanı gibi bir unsur bulunmamasından dolayı daha çok kişisel tercihlere dayanan bir alışveriş avantajı.
Satıcı açısından; ürün tanıtım sürecini minimalize etmesi sayesinde müşterilere çabuk ulaşabilmek. Ürün içeriği hakkında tanıtım ve açıklama reklam maliyetlerinin çok ucuza mal olması sayesinde ürün satışına olası reklam maliyetlerinin yansımaması ürünün satış fiyatının elden perakende fiyata göre ucuz olmasını sağlaması tercih edilebilirliğini artırması.
Yeni ödeme yöntemleri de artık tüketicileri İnternetten daha fazla alışveriş yapma imkânı sunmaktadır. Bu yöntemlerin başında kapıda ödeme, banka havalesi, kredi kartı gibi ödeme yöntemleri  başı çekmektedir
İnternetten alışverişin aslında ülke ekonomisine katkısı büyüktür her şey resmidir ve kayıt altında olduğundan satıcılar vergilerine düzenli ödemek durumunda olmaları ülke ekonomisine büyük katkı sağlamaktadır

Özellikle ilk defa denenecek alım ürünü açısından müşterinin gözü kapalı ürün almasına bağlı olarak özellikle tekstil açısından bazı tekstil ürünlerinin uluslararası standartlarda olmaya kendi ölçü değerlerine göre bedenlerde yaşanılan müşterinin tam bedenine uymayan ürünlerin gelmesi ve buna bağlı geri iade sürecinde yaşanabilen zaman kayıpları ve fazladan oluşan kargo masrafları en çok yaşanılan sorunlardan biridir.
Denetimsiz bir şekilde sanal ticaret hizmeti veren firmaların çoğalmasına bağlı olarak stoklarında olmayan ürünler için (arz talep dengesine göre üretici fabrikaların çoklu alım fiyatları için) kısa süreliğine elinde stoklanmamış ürünler için uzun vadeli müşteri bekleterek daha fazla sayıda alım için portföy oluşturma çabası yüzünden müşteriler yerine göre 1 hafta ile 1 ay arası bekleme sürecine sokulması nedeniyle zamanında temin edilemeyen ürün sıkıntısı.
Kayıt dışı ve kontrolsüz bir satış mekanizmasına da neden olan İnternet üzerinden alışverişte ciddi tüketici sorunları yaşanabilmektedir.
Yine bilinen ve birçok İnternet kullanıcısının farkında olmadığı banka kartı ile yapılan alışverişlerde bazı sitelerde bilinçli ya da farkında olmadan kart bilgilerini depolamakta bu da süreç içerisinde müşterilerin çeşitli şekillerde mağdur edilebilmesine neden olmaktadır.
İnternet üzerinden alışverişteki en büyük sıkıntılar biri de müşterilerin satıcı firmalara ulaşmasıdır. Satış yapan birçok firma müşterilerine telefon ile destek vermek yerine iletişim formları doldurtarak talepleri alır. E-mail ve iletişim formları yoluyla giden mesajlara uzun süreler cevap verilmeyerek müşteriler mağdur edilir.
Sektörün çok yeni olması ve yeni giren firmaların tecrübesiz olması sebebiyle de birçok sıkıntı yaşanmaktadır. Bu sıkıntının temel sebebi İnternet sitesi çalışanlarıdır. Türkiye'de e-ticaret yeni oluşum gösterdiği için nitelikli eleman bulmakta zorlanan siteler müşterilerini destekten yoksun bırakmaktadırlar.

Daha önce alışveriş yapılmayan veya bilgi sahibi olunmayan web siteleriyle ilgili arama motorlarında ön araştırma yapılmalı, kullanıcı yorumları ve varsa şikayetler incelenmelidir.

Moda arama motoru GLAMI'nin yaptığı 2019 Moda Araştırması'na göre, Türkiye'de çevrimiçi alışveriş giderek hız kazanıyor. Anketi cevaplandıran 5306 katılımcının %43'ü çevrimiçi alışverişi tercih ettiğini söylerken, ürün çeşitliliği önemli bir avantaj olarak ön plana çıkıyor.

Bilgisayar ve bazı taşınabilir çoklu ortam aygıtları ile, bir ya da birden fazla kişinin, genel ağa (internet) bağlanarak bilgisayar oyunları oynanması paylaşımına "çevrimiçi oyun" denir.

Modem aracılığıyla oynanan, çok düşük veri akışının yeterli olduğu metin tabanlı oyunlar veya satranç gibi oyunlardır.
Örnek olarak dama, okey, pişti, poker verilebilir.

Yerel alan ağı (LAN) iletişim kuralının yaygınlaşmasıyla başlayan Doom benzeri oyunlardır.
Örnek olarak Counter-Strike verilebilir.

Oyuncuların birbirlerine karşı oynadıkları strateji oyunlarıdır. Yapay zekaya karşı oynamaktan daha zevkli olduğu için hemen hemen tüm strateji oyunları çevrimiçi oyunu desteklemektedir.

Tarayıcıların ve ağ teknolojisinin gelişim göstermesiyle yaygınlaşan bir türdür. Etkileşimli sayfaların kullanılması gibi, Java veya Flash tabanlı tarayıcıyla bütünleşmiş oyunlar da bulunur. Ayrıca Web tabanlı oyunlar olarak da tanınmaktadır.

Geniş bant genel ağ hizmetinin Dünya'da yayılmasıyla aynı anda on binlerce oyuncunun bağlanabildiği ve karşılıklı oynayabildiği sunucular oluşmuştur.

Ölü İnternet teorisi, İnternetin artık ağırlıklı olarak bot faaliyetlerinden; algoritmik düzenleme yoluyla manipüle edilen, otomatik olarak oluşturulan içerikten oluştuğunu iddia eden bir çevrimiçi komplo teorisidir. Teorinin savunucuları, bu botların algoritmaları manipüle etmek ve arama sonuçlarını yükseltmek için kasıtlı olarak oluşturulduğunu ve nihayetinde tüketicilerin manipüle edildiğini düşünmektedir. Dahası, teorinin bazı savunucuları devlet kurumlarını kamuoyu algısını manipüle etmek için botları kullanmakla suçlayarak "ABD hükûmeti tüm dünya nüfusunu yapay zekâ destekli bir şekilde yönlendiriyor" demektedirler. Bu "ölüm" için verilen tarih genellikle 2016 veya 2017 yılları civarındadır.
Teori, gözlemlenen olguların çoğunun artan bot trafiği gibi ölçülebilen olgulara dayandırılması sebebiyle dikkat çekmiştir. Her ne kadar bot trafiği ve internetin bütünlüğü ile ilgili meşru eleştiriler olsa da bunun eşgüdümlü bir psikolojik harekât olduğu düşüncesi The Atlantic'te çalışan yazar Kaitlin Tiffany tarafından "paranoyak bir kuruntu" olarak nitelendirilmiştir. Ölü İnternet teorisi bazen ChatGPT gibi büyük dil modelleri (LLM'ler) aracılığıyla üretilen içerikteki gözlemlenebilir artışa atıfta bulunmak için kullanılmakta ve tam teoriden bahsedilmeden popüler İnternet mecralarında yer almaktadır.

Teorinin kesin kökenlerini belirlemek zor olsa da, ölü İnternet teorisi büyük ihtimalle 2010'ların sonlarında veya 2020'lerin başlarında bir kavram olarak 4chan veya Wizardchan'dan ortaya çıktığı düşünülmektedir. 2021 yılında, "Ölü İnternet Teorisi: İnternetin Çoğu Sahtedir" başlıklı bir başlık Agora Road's Macintosh Cafe forumunda yayınlanarak, terimin bu ilk görüntü tahtalarının ötesine yayılmasına işaret etti. Ancak teoriyi çevreleyen tartışmalar, muhtemelen daha önceden beri çevrimiçi forumlarda, teknoloji konferanslarında ve akademik çevrelerde yaygın olarak bilinmekteydi.
İnternet'in artan karmaşıklığı, savunmasız altyapıya bağımlılığı, potansiyel siber saldırı açıkları ile en önemlisi yapay zeka yeteneklerinin katlanarak artması konusundaki endişelerden esinlenilmiştir. Teori, internete olan bağımlılığımızla ilişkili potansiyel riskleri keşfetmeye çalışan teknoloji meraklıları, araştırmacılar ve fütüristler arasındaki tartışmalarda ilgi görmüştür. Komplo teorisi geniş çaplı haberlerle toplum gündemine girdi ve çeşitli yüksek profilli YouTube kanallarında tartışılmaya başlandı. The Atlantic'te yayınlanan "Belki Kaçırdınız, Ama İnternet Beş Yıl Önce 'Öldü'" başlıklı bir makaleyle ana akım ilgiyi daha da artırdı. Bu makale, konuyla ilgili diğer makalelerde geniş bir şekilde yer almıştır.
Son yıllarda bu terim, botlar tarafından üretilen içeriğin insan tarafından üretilen içeriğin yerini alması olgusunu tanımlamak için kullanılmaktadır ve tüm teori tartışılmamaktadır.

Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü (GPT'ler), insana benzer içerik üretmek için yapay sinir ağlarını kullanan bir tür büyük dil modelidir. Bu modellerden ilki OpenAI şirketi tarafından geliştirilmiştir. Bu modeller ciddi ölçüde tartışma yarattı. Bir örnekte, Kopenhag Gelecek Çalışmaları Enstitüsü'nden Timothy Shoup şunları belirtti: " GPT-3'ün 'kaybolduğu' senaryoda internet tamamen tanınmaz bir hale gelecektir."  Bu senaryoda, 2025 ila 2030 yılına kadar internetteki içeriğin %99 ila %99,9'unun yapay zeka tarafından oluşturulabileceğini öngörmektedir. Bu öngörüler ölü internet teorisi için kanıt olarak kullanılmaktadır.
2024 yılında Google, arama sonuçlarının “insanlar yerine arama motorları için oluşturulmuş gibi hissettiren” web siteleriyle dolup taştığını bildirmiştir. Gizmodo ile yazışan bir Google temsilcisi, bu tür içeriklerdeki hızlı çoğalmada üretken yapay zekanın rolünü ve insan eliyle üretilen daha değerli içeriklerin yerini alabileceğini kabul etmiştir. Büyük dil modellerini kullanarak botların spam miktarını arttırması ve birbirleriyle etkileşime giren botların sadece insan kullanıcılarının engelleyebileceği döngülerle sonuçlanan "kendi kendini kopyalayan komut istemleri" oluşturduğu bir durum yaratması beklenmektedir.

SocialAI, 18 Eylül 2024 tarihinde oluşturulan bir uygulamadır. Bu uygulama, insan etkileşimi olmadan yalnızca yapay zeka botlarıyla sohbet etmek amacıyla geliştirilmiştir. Şirketin yaratıcısı, Facebook, Roblox ve Twitter'da da çalışmış olan Google'ın eski ürün yöneticilerinden Michael Sayman'dır. Ars Technica web sitesinde yer alan bir makale SocialAI ile Ölü İnternet Teorisi arasında bağlantı kurmaktadır.

ChatGPT, 2022 yılında piyasaya sürülen ve gazetecilerin ölü internet teorisini öncekinden daha gerçekçi olarak nitelendirmesine yol açan bir yapay zeka sohbet robotudur . Bundan önce, ölü internet teorisi çoğunlukla devlet kuruluşlarını, şirketleri ve teknoloji meraklısı bireyler tarafından önemsenirken, ChatGPT ile yapay zekanın gücünü ortalama internet kullanıcılarının gözlerinin önüne sürdü. Bu teknoloji, İnternet'in, organik insan içeriğini bastıracak yapay zeka kullanımı yoluyla oluşturulan içerikle dolacağı yönünde endişelere neden olmuştur.

2016 yılında güvenlik firması Imperva bot trafiği hakkında bir rapor yayınladı ve botların web trafiğinin %52'sinden sorumlu olduklarını ortaya koydu; bu oran ilk kez insanların oluşturduğu trafiği geride bıraktı. Bu rapor, ölü internet teorisine ilişkin raporlarda kanıt olarak öne sürüldü.

2024 yılında Facebook'ta yapay zeka tarafından üretilen görseller yayılmaya başladı. Yapay zeka tarafından üretilen bu görsellerin konuları arasında İsa'nın karides, hostesler ve siyahi çocuklarla “çeşitli şekillerde iç içe geçmiş” halleri, kendi yarattıkları iddia edilen sanat eserlerinin yanında yer almaktaydı. Bu, internetin neden “ölü” hissettirdiğine dair bir örnek olarak kullanılmıştır.
Facebook, grup gönderilerine yapay zeka tarafından oluşturulan yanıtlar sağlama seçeneği de sunmaktadır. Bu tür yanıtlar, bir kullanıcı bir gönderide @MetaAI'yi açıkça etiketlerse veya gönderi bir soru içeriyorsa ya da bir saat içinde başka hiçbir kullanıcı yanıt vermemişse ortaya çıkmaktadır.

Geçmişte sosyal medya sitesi Reddit, API'sine ve verilerine ücretsiz erişime izin vererek kullanıcıların 3. taraf denetleme uygulamaları kullanmasına ve yapay zekayı insan etkileşiminde eğitmesine olanak tanımıştı. Tartışmalı bir hamleyle Reddit, kullanıcı veri setine erişim için ücret talep etti. Yapay zekayı eğiten şirketler muhtemelen bu verileri gelecekteki yapay zekayı eğitmek için kullanmaya devam edecektir. ChatGPT genel kullanıma sunuldukça, kullanıcılar ve bot hesapları tarafından Reddit'te giderek daha fazla kullanılmaktadır. New South Wales Üniversitesi'nden Profesör Toby Walsh, Business Insider ile yaptığı röportajda, yeni nesil yapay zekayı önceki nesiller tarafından oluşturulan içerikle eğitmenin olumsuz sonuçlar doğurabileceğini ifade etti. Güney Florida Üniversitesi profesörü John Licato, yapay zeka tarafından oluşturulan web içeriğinin Reddit'e taşması durumunu Ölü İnternet Teorisi ile benzeştirdi ve bu duruma bir başka kanıt olabileceğini belirtti.

Twitter'daki birçok hesap, "Mesaj atmaktan nefret ediyorum" ifadesiyle başlayan ve ardından "Mesaj atmaktan nefret ediyorum, sadece elini tutmak istiyorum" veya "Mesaj atmaktan nefret ediyorum, sadece benimle yaşa" gibi alternatif bir etkinlikle başlayan tweetler atmaya başladı. Bu paylaşımlar on binlerce beğeni aldı ve pek çok kişi bunların bot hesaplar olduğundan kuşkulandı. Bu hesaplar ölü internet teorisinin destekçileri tarafından bir delil olarak gösterildi.

Botlar tarafından yönetilen kullanıcı hesaplarının yüzdesi, Elon Musk'un Twitter'ı satın alması sırasında önemli bir sorun haline geldi. Bu süreçte Musk, Twitter'ın para kazanılabilir günlük aktif kullanıcılarının %5'inden daha azının bot olduğu iddiasına karşı çıktı. Bu tartışmalar sırasında Musk, Twitter hesaplarının yüzde kaçının bot olduğunu tahmin etmek için Cybra şirketini devreye soktu; bir çalışma %13,7, ikincisi ise %11 oranında bot hesap olduğunu tespit etti. Musk tarafından görevlendirilen bir başka firma olan CounterAction, Twitter hesaplarının %5,3'ünün bot olduğunu tahmin etmektedir. Söz konusu bot hesaplar, sorulduğunda hisse senedi fiyatlarını verebilen bot gibi hizmetler sağlarken, diğerleri trollük yapmakta, yanlış bilgi yaymakta veya kullanıcıları dolandırmaya çalışmaktadır. Bu bot hesapların, üretilen içeriğin orantısız bir kısmından sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bu olay, ölü internet teorisine inananlar tarafından kanıt olarak gösterilmiştir.

2024 yılında TikTok, reklam ajanslarına sanal influencer'ların kullanımını önermiştir. 2024 yılında Fast Company'de yayınlanan bir makalede Michael Grothaus, sosyal medyada yapay zeka tarafından üretilen bu ve benzeri içerikleri Ölü İnternet Teorisi ile ilişkilendirmiştir. Bu makalede, söz konusu içerikten “AI-slime” olarak bahsetmiştir.

Bir videonun itibarını artırmak ve daha geniş kitlelere ulaşmak için sahte YouTube görüntülemeleri için internette bir piyasa bulunmaktadır. Bir noktada, sahte görüntülemeler o kadar yaygınlaşmıştı ki, bazı mühendisler YouTube'un bunları tespit etmeye yönelik algoritmasının sahte görüntülemeleri varsayılan olarak ele almaya ve gerçek olanları yanlış sınıflandırmaya başlayacağından endişe duyuyordu. YouTube mühendisleri bu olguyu tanımlamak için "tersine çevirme" terimini oluşturdular. İnternet forumu Agora Road's Macintosh Cafe'deki bir başlıkta ölü internet teorisine destek olarak YouTube botları ve " tersine çevirme" endişesi gösterilmiştir.

Linus Tech Tips-forumları da dahil olmak üzere çok sayıda YouTube kanalı ve internet topluluğu ölü internet teorisini ele alarak bu fikrin ana akım söyleme dönüşmesine katkıda bulunmuştur.

Ölü internet teorisi, sosyal medya platformu X'in (eski adıyla Twitter) kullanıcıları arasında tartışılmaktadır. Kullanıcılar bot faaliyetlerinin internet deneyimlerini etkilediğini belirtmişlerdir.

Linus Tech Tips forumları da dahil olmak üzere çok sayıda YouTube kanalı ve çevrimiçi topluluk, ölü İnternet teorisini ele almış ve bu da fikrin ana akım söylemde iler

Özel isim veya özel ad, "tek" ve "özel" olan varlıklara ve kavramlara verilen belirleyici Ad Evrende eşi olmayan varlıkları ve bazı önemli soyut kavramları belirtmekte kullanılır. Özel isimlere örnek olarak Ankara, İnternet, Jüpiter, Budizm, Toyota, Aşık Veysel, Fino, Mehmet ve Atatürkçülük verilebilir. Aralarında Türkçenin de bulunduğu pek çok dilde özel isimlerin ilk harfi büyük yazılır. Özel isimlerin dışında kalan tüm isimler cins isimdir.
Özel isimlerden sonra gelen çekim ekleri "çoğunlukla" kesme işareti (') ile ayırılır: Ahmet'in, Türkiye'de vs. Ancak bu kuralın bazı istisnaları vardır.

Ünlü veya ünsüz tüm insan adları ve soyadları özel isimdir. Hem adın hem soyadın ilk harfi büyük harfle başlar: Murat, Aslı, Zeki Müren, Ünlüsanlar vb.
Hayvan türleri özel isim değildir (kedi, köpek vb.) ancak belirli bir hayvana insanlar tarafından verilen isimler özel isimdir: Fino, Bobby, Şimşek vs.

Coğrafî bölgeler, yerleşim birimleri, kıtalar, ülkeler; sokak, cadde, mahalle adları vs. özel isimdir ve hem adın hem de varsa yerin türünün (bölge, sokak, cadde vs.) ilk harfi büyük yazılır: İç Anadolu Bölgesi, Avrupa, Balâ, İrlanda, İstiklal Caddesi vs.

Okullar, iş yerleri, organizasyonlar gibi tüm kurum ve kuruluşlar ile makamların adları özel isimdir: Yozgat Anadolu Lisesi, Yeşilay Derneği, Türk Dil Kurumu, Ege Üniversitesi, Kars Valiliği, Mamak İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü, Türkiye Büyük Millet Meclisi vs.

Çete, millet, mezhep, din gibi belirli özellikleri nedeniyle bir araya gelmiş insanların oluşturdukları grupların adları özeldir: Karagümrük Çetesi, Türk, Rus, Alevî, Sünnî, Hristiyan, Yahudi vs.

Türkçe, İspanyolca, Pomakça, Gürcüce, Farsça, İngilizce, Fransızca vs.

Deniz, okyanus, göl, akarsu, boğaz, geçit, dağ, tepe, ova, yayla gibi coğrafi şekillerin her birine verilen kendine has isimler özeldir.
Akdeniz, Manş Denizi, Büyük Okyanus, Van Gölü, Fırat, Ağrı Dağı, Erciyes, Himalayalar, Konya Ovası, İstanbul Boğazı vs.

Samanyolu, Satürn, Mars, Jüpiter, Venüs, Küçükayı vs.
Dünya, Güneş ve Ay kelimeleri astronomi terimi olarak kullanılıyorsa özel isim olduğu için büyük; deyim içerisinde veya mecazî anlamlarda kullanılıyorsa cins isim olduğu için küçük harfle başlar.

Her türlü yazılı, görsel, işitsel yayın ile resim, heykel, mimarî, müzik, tiyatro, sinema gibi tüm sanat eserlerinin adları özeldir: Tercüman (gazete), Yaprak Dökümü, Yüzüklerin Efendisi, Mona Lisa, Süleymaniye Camii, Hisseli Harikalar Kumpanyası vs.

İnternetin tarihi, bilgisayar ağlarını birbirine bağlayarak bilgi ve kaynak paylaşımını sağlama çabalarıyla başlar. 1950'lerin sonu ve 1960'ların başında bilgisayar bilimi henüz çok yeni bir alanken, ilk hedef, tek bir ana bilgisayarın işlem gücünü ve kaynaklarını aynı anda birden fazla kullanıcının paylaşabilmesiydi. Kısa süre içinde bu fikrin, birbirinden uzakta bulunan bilgisayarların da bir ağ üzerinden birbirine bağlanmasına doğru evrileceği anlaşıldı.
İnternetin teknik temelini oluşturan Internet Protocol Suite, yaygın adıyla TCP/IP, ABD Savunma Bakanlığı'na bağlı ARPA tarafından desteklenen projeler kapsamında 1960'ların sonu ve 1970'ler boyunca geliştirildi. Bu süreçte, özellikle Birleşik Krallık'ta Donald Davies'in National Physical Laboratory'de yürüttüğü paket anahtarlama çalışmaları ile Fransa'da Louis Pouzin'in CYCLADES ağı üzerinde geliştirdiği fikirler, protokol mimarisi ve ağ tasarımı açısından önemli katkılar sağladı. Böylece, ABD merkezli araştırmalar ile Avrupa'daki öncü çalışmalar birbirini besleyen bir işbirliği ortamı oluşturdu.
Bu dönemde J. C. R. Licklider, önce BBN'de, ardından ARPA'nın Bilgi İşleme Teknikleri Ofisi'nin (IPTO) başında çalışırken, dünya çapında birbirine bağlı bilgisayarların oluşturduğu bir ağ hayal etti ve bunu ünlü "Intergalactic Computer Network" vizyonuyla anlattı. Licklider'in bu vizyonu, bilgisayarların yalnızca hesap makinesi değil, insanlar arası iletişimi ve bilgi paylaşımını kolaylaştıran birer iletişim aracı olabileceği fikrini güçlendirdi. Aynı yıllarda RAND Corporation'dan Paul Baran, mesaj bloklarını kullanan, merkezî bir düğüme bağlı olmayan, dağıtık bir iletişim ağı tasarımı önererek paket anahtarlama yaklaşımının teorik temelini attı.
1969'da ARPA, bu fikirleri somutlaştırmak için ARPANET adlı deneysel bilgisayar ağını kurma kararı aldı. Projenin program yönetimi Lawrence Roberts'a, genel yönü ise Robert Taylor'a emanet edildi. Ağın omurgasını oluşturacak iletişim düğümleri için Bolt, Beranek and Newman şirketiyle çalışıldı ve burada Interface Message Processor, kısaca IMP adı verilen özel bilgisayarlar geliştirildi. ARPANET, Davies ve Baran'ın paket anahtarlama fikirlerinden doğrudan esinlenen bir yapı kullanıyor, verileri küçük paketlere bölüp ağ üzerinden yönlendiriyordu.
İlk IMP 1969'da UCLA'ya kuruldu, ardından Stanford Research Institute, UC Santa Barbara ve Utah Üniversitesi bağlandı. Böylece yıl sonunda dört düğümlü ilk ARPANET tamamlanmış oldu. UCLA'dan Stanford Research Institute'e 29 Ekim 1969 gecesi gönderilen ve sistem hata verince yalnızca "LO" harflerinde kalıp yarım kalan "LOGIN" denemesi, ağ üzerinden gönderilen ilk mesaj olarak kabul edilir ve modern internetin başlangıç noktalarından biri sayılır. ARPANET, kısa süre içinde önce ABD içinde, ardından Birleşik Krallık ve Norveç gibi ülkelere uzanan bağlantılarla uluslararası bir araştırma ağına dönüştü.
1970'lerde paket anahtarlama temelli ağlar üzerine yapılan çalışmalar hız kazandı ve birbirinden bağımsız pek çok ağ ortaya çıkmaya başladı. Bu dönemde Louis Pouzin ve Hubert Zimmermann, Fransa'daki CYCLADES projesi kapsamında, ağ içini olabildiğince basit tutan ve uçtan uca güvenilirliği üst katmanlara bırakan, daha yalın ve verimli bir internetworking yaklaşımı geliştirdiler. Bu mimari, daha sonra internetin tasarımında benimsenen uçtan uca ilkenin şekillenmesinde önemli rol oynadı.
Aynı yıllarda Peter Kirstein ve ekibi, Londra'daki University College London üzerinden Birleşik Krallık'ı ARPANET'e bağlayarak internetworking kavramının pratikte nasıl uygulanabileceğini gösterdi ve Avrupa ile ABD arasındaki ilk kalıcı bağlantılardan birini kurdu. Robert (Bob) Metcalfe ise Xerox PARC'ta, yerel alan ağlarında veri iletimi için geliştirilen Ethernet teknolojisinin tasarımını ve ilk uygulamalarını ortaya koydu, bu teknoloji kısa süre içinde kurumsal bilgisayar ağları için fiili bir standart haline geldi.
Bu çalışmalar, farklı ağları birbirine bağlayacak ortak standartlara duyulan ihtiyacı iyice görünür kıldı. Bu noktada Vint Cerf ve Bob Kahn, 1974 yılında yayımladıkları makalede, farklı paket anahtarlamalı ağların tek bir mantıksal ağ gibi çalışmasını sağlayacak Transmission Control Program'ı tanımladılar. Bu yaklaşım, sonraki yıllarda iki katmana ayrılarak bugün internetin temelini oluşturan TCP ve IP protokollerine, yani TCP/IP protokol kümesine dönüştü. CYCLADES projesinde geliştirilen, ağın içinde basit yönlendirme, uçlarda ise karmaşık hata kontrolü yapılması gibi ilkeler bu tasarımın şekillenmesinde doğrudan etkili oldu.
1980'lere gelindiğinde TCP/IP, araştırma ağlarında giderek daha fazla benimsenmeye başladı. 1 Ocak 1983'te ARPANET'in tüm düğümleri TCP/IP'ye toplu geçiş yaptı ve bu tarih, modern internetin doğum noktalarından biri kabul edilir. ABD'de Ulusal Bilim Vakfı, 1985'ten itibaren NSFNET adlı omurga ağı ile süper bilgisayar merkezlerini ve üniversite kampüslerini TCP/IP üzerinden birbirine bağladı. NSFNET, daha sonra ticari internet omurgasının temel bileşenlerinden biri haline geldi ve araştırma ağlarını küresel internet altyapısına dönüştüren adımları hızlandırdı.
Bu dönemde, büyüyen ağın adresleme ve ad çözümleme ihtiyaçlarını karşılamak için Alan Adı Sistemi, Domain Name System, DNS geliştirildi. Paul Mockapetris tarafından tasarlanan DNS, 1983 tarihli RFC'ler ile tanımlandı ve 1980'lerin ortasından itibaren hiyerarşik, dağıtık bir adlandırma sistemi olarak kullanılmaya başlandı. DNS, kullanıcıların sayısal IP adresleri yerine alan adları ile kaynaklara erişebilmesini sağlayarak internetin ölçeklenebilirliğinde kritik rol oynadı.
1990'ların başında internet, araştırma ortamının ötesine geçerek ticari ve kamusal kullanıma açılmaya başladı. 1989'da, İsviçre'deki CERN laboratuvarlarında çalışan İngiliz bilgisayar bilimci Tim Berners-Lee, hiper metin belgelerini TCP/IP altyapısı üzerinde birbirine bağlayan World Wide Web sistemini önerdi ve ilk web sunucusunu, tarayıcısını ve HTTP, HTML gibi temel bileşenleri geliştirdi. Web, internetteki bilgilerin daha kolay bulunmasını ve birbirine bağlanmasını sağlayarak, internetin yaygınlaşmasında belirleyici bir rol oynadı.
Aynı dönemde fiber optik kabloların dünya genelinde yaygınlaşması ve dalga boyu bölmeli çoğullama, wavelength division multiplexing, WDM teknolojilerinin devreye girmesi, tek bir fiber üzerinden birden fazla dalga boyunda sinyal iletilmesine olanak tanıyarak omurga ağlarının kapasitesini katlarca artırdı. Bu sayede, artan web trafiği, multimedya içerik ve veri iletişimi ihtiyaçları karşılanabildi ve internet, küresel iletişimin ana taşıyıcısı haline geldi.
İnternetin gelişimi, iletişimden ticarete, kültürel etkileşimden bilimsel işbirliğine kadar pek çok alanı kökten dönüştürdü. 1990'ların ortalarında e-posta, anlık mesajlaşma, video konferans ve VoIP gibi teknolojiler yaygınlaştı, 2000'li yılların başından itibaren internetin telekomünikasyon içindeki payı hızla arttı. Yapılan hesaplamalara göre, 1993 yılında dünya çapında iki yönlü telekomünikasyon ağlarındaki bilgi akışının yalnızca yaklaşık yüzde 1'i internet üzerinden gerçekleşirken, bu oran 2000 yılında yüzde 50'yi aştı ve 2007'de yaklaşık yüzde 97 seviyesine ulaştı.
Teknoloji geliştikçe, webin kendisi de farklı aşamalarla tanımlanmaya başlandı. Genellikle Web 1.0, çoğunlukla durağan, okunabilir fakat etkileşimin sınırlı olduğu, statik web sayfalarının baskın olduğu ilk dönemi ifade eder. Web 2.0 ise kullanıcıların içerik üretebildiği, sosyal ağlar, bloglar ve işbirliğine dayalı platformlarla etkileşimli ve katılımcı bir yapının öne çıktığı dönemdir.  Web 3.0 kavramı, çoğu zaman Semantik Web ile ilişkilendirilir ve verinin makineler tarafından da anlamlandırılmasını, veri kaynakları arasında daha zengin bağlantılar kurulmasını ve kimi tanımlarda blok zinciri temelli, daha dağıtık bir yapı hedefini anlatır.
Web 4.0 için literatürde tam bir görüş birliği olmasa da, genel olarak yapay zekaya dayalı akıllı ajanların, nesnelerin interneti, bulut bilişim, artırılmış gerçeklik gibi teknolojilerle birlikte, kullanıcıya son derece kişiselleştirilmiş ve her yerde hazır bulunan, simbiyotik bir web deneyimi sunacağı öngörülür. Henüz büyük ölçüde kavramsal düzeyde olan Web 5.0 yaklaşımı ise, Web 2.0'ın sosyal etkileşim özellikleri ile Web 3.0'ın dağıtık ve kullanıcı merkezli veri sahipliğini birleştirerek, makinelerin duygusal durumu algılayabildiği ve insan-bilgisayar etkileşimine duygusal zekanın da eklendiği, aynı zamanda daha yoğun bir merkezsizleşme vizyonu ortaya koyar.

Bugün internet büyümeye ve biçim değiştirmeye devam ediyor. Ancak bu küresel ağın geleceği, yalnızca teknolojik yeniliklerle değil, aynı zamanda bölgesel ekonomik koşullar, düzenleyici çerçeveler, mahremiyet ve güvenlik politikaları ile toplumsal beklentiler tarafından da şekillendirilecek gibi görünüyor.

İlk bilgisayarlar kendi dönemlerindeki teknolojiyi ana bilgisayar ve terminaller arasında noktadan noktaya haberleşmeye izin verecek şekilde kullandılar. Teknoloji geliştikçe ana bilgisayarlar ve terminaller arasında daha uzak mesafelere ve daha yüksek bağlantı hızlarına ulaşıldı. Peşinden bilgisayarlar arasında dosya transferi gibi veri paylaşımları mümkün hale geldi.
Ancak noktadan noktaya haberleşme modeli limitliydi ve herhangi iki noktanın haberleşmesi için bu iki nokta arasında fiziksel, direkt bir bağlantı olması gerekiyordu. Ayrıca noktadan noktaya dijital haberleşme teknolojisi stratejik açıdan yetersizdi zira bu teknolojide iki nokta arasındaki haberleşme hattı herhangi bir sebeple zarar gördüğünde, haberleşmeyi devam ettirecek alternatif bir güzergâh yoktu.
Bolt Beranek and Newman Inc.'de başkan yardımcısı ve küresel ağ konusunda bir öncü olan J. C. R. Licklider, Ocak 1960'ta Man-Computer Symbiosis makalesini yayınladı.
Licklider ve Welden Clark, Ağustos 1962'de, haberleşme ağlarına sahip bir gelecek ile ilgili ilk   makalelerden olan "On-Line Man-Computer Communication" makalesini yayınladı.
Ekim 1962'de Rack Ruina, Licklider'ı DARPA bünyesinde bulunan "Information Processing Techniques

İnternet Tahsisli Sayılar ve İsimler Kurumu (ICANN, İngilizce Internet Corporation for Assigned Names and Numbers), internetin iş dünyası, teknik, akademik ve kullanıcı gruplarının geniş katılımıyla oluşturulmuş kâr amacı gütmeyen bir özel sektör kuruluşudur. ICANN'ın görevi, interneti çalıştırmak değil, aksine, merkezi bir koordinasyon gerektiren teknik, idari ve politika geliştirme görevlerini koordine etmektir. İnternet alan adları sisteminin teknik yönetimini, IP adres alanlarının tahsisini, protokol parametrelerinin belirlenmesini ve internet ana servis sağlayıcı (root server) sisteminin idaresini koordine etmekle görevlendirilmiş olan ICANN resmi olarak 30 Eylül 1998 tarihinde göreve başlamıştır. 25 Kasım 1998 tarihinde ABD Ticaret Bakanlığı ve ICANN arasında bir "Mutabakat Metni" imzalanmış ve böylece ICANN, ABD Hükümeti tarafından resmi olarak tanınmıştır. ICANN yönetiminin hukuki dayanağı 6 Kasım 1998 tarihinde yayımlanan Yönetmelik'tir (Original Bylaws).
ICANN organizasyon yapısında en başta bir Yönetim Kurulu ve onun altında; Temsili Üyelik (At Large Membership), Alan İsmi Destek Kuruluşu (Domain Name Supporting Organization), Adres Destek Kuruluşu (Address Supporting Organization) ve Protokol Destek Kuruluşu (Protocol Supporting Organization) olmak üzere 4 ana birim bulunmaktadır. Temsili Üyelik sisteminden 9 (At-Large) ve diğer Destek Kuruluşlarının her birinden 3 üye (toplam 9) olmak üzere toplam 18 kişi Yönetim Kurulu'na seçilmektedir. ICANN Yönetim Kurulu Başkan ile birlikte 19 yöneticiden oluşmaktadır. ICANN Temsili Üyeliği (At-Large Membership) programı, bütün dünyadaki internet kullanıcılarının, internet alan adları ve sayıları sistemi için ICANN'ın teknik politikalarının oluşturulması sürecinde seslerini duyurmalarını sağlayacak bir araç olarak tasarlanmıştır.
ICANN Destek Kuruluşları, uzmanlık konuları bulunan ve üyelik temeline sahip birimlerdir. Uzmanlık alanlarına göre üç gruba ayrılmışlardır:

IP Adresleri Destek Kuruluşu (Address Supporting Organization-ASO): IP Adresleri Destek Kuruluşu, adından anlaşılacağı üzere, IP adreslerine ilişkin politikaları belirleyen bir birimdir.
Alan Adları Destek Kuruluşu (Domain Name Supporting Organization-DNSO): Alan İsimleri Destek Kuruluşu, internet alan adları sistemine ilişkin çalışmalar yapan bir birimdir.
Protokol Destek Kuruluşu (Protocol Supporting Organization-PSO): Protokol Destek Kuruluşu, bilgisayarlar arasındaki bilgi alış verişine izin veren ve internet üzerinden iletişimi sağlayan teknik standartları kolaylaştırmak amacıyla internet protokol numaraları üzerinde çalışan bir birimdir.

ICANN İnternet sayfası28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Internet değişim noktası (Internet Exchange Point – IXP ), farklı İnternet servis sağlayıcılarının (Internet Service Provider – ISP ), karşılıklı denklik anlaşmalarına göre, kendi ağları arasında İnternet trafiği değişimini ücretsiz olarak gerçekleştirmelerini sağlayan fiziksel bir altyapıdır. IXP'ler ISP 'lerin upstream  transit sağlayıcıları aracığılıyla teslim etmesi gereken trafik miktarını düşürür, dolayısıyla servislerinin Her Bit için Ortalama Teslim Maliyeti (Average Per-Bit Delivery Cost ) de azalır. Ayrıca, IXP üzerinden keşfedilen yolların artan sayısı yönlendirme (routing) verimini arttırır, hata toleransını gelişmesini sağlar.

Bir IXP'nin başlıca amacı bilgisayar ağlarının bir ya da daha fazla üçüncü parti ağları kullanmadan santral aracılığı ile birbirleriyle iletişim kurmasını sağlamaktır.Ağların birbirleriyle direkt iletişiminin çok çeşitli avantajları vardır; ama bu noktada başlıca nedenler maliyet, gecikme ve bant genişliğidir. Mesela, ISP 'nin upstream  sağlayıcısına doğru gerçekleşen trafiğin ücretlendirilmesi yapılırken, bir santral üzerinden direkt bağlantı olarak gerçekleştirilen trafik geçişi herhangi bir topluluk tarafından ücretlendirilmez. Ağlar arasında gerçekleştirilen direkt bağlantı ki çoğu zaman bu her iki ağ aynı şehirde olmaktadır, veriye erişim için diğer şehirlere ki muhtemelen farklı kıtalarda, bir ağdan diğer ağa iletimi için gezinme ihtiyacını ortadan kaldırıyor, bu yüzden de gecikmenin düşmesi söz konusu. Üçüncü avantaj olarak hız ise yetersiz şekilde gelişmiş uzun-mesafe bağlantılarına sahip alanlarda en çok fark edilen özelliktir. Bu bölgedeki ISP 'ler, Kuzey Amerika, Avrupa ya da Japonya'daki ISP 'lere göre veri transferi için 10 ya da 100 kat arasında değişen oranlarda daha fazla ödemek zorunda kalabiliyor. Bu yüzden, bu tür ISP 'ler İnternetin geri kalanına tipik olarak daha yavaş, daha limitli erişimlere sahiptir. Buna rağmen, yerel bir IXP'ye olan bağlantı, onlara yakın komşu ISP 'lerin müşterileri arasında limitsiz ve masrafsız veri transfer etme imkânı sağlayabilir.
Klasik bir IXP, her bir ISP 'nin bağlantısına ortak olduğu bir ya da daha fazla ağ anahtarından oluşur. Anahtarların varlığından önce IXP'ler FOIRL  hub'ları ya da FDDI  ring'lerinden başlayarak daha sonra 1993 ve 1994'te kullanılabilir olmalarıyla birlikte Ethernet ve FDDI anahtarlarına geçiş yaparak bu arabirimlerden yararlandılar. ATM anahtarları 1990'ların sonuna doğru kısa bir süreliğine birkaç IXP'lerde kullanılmışlardı, en yoğun durumlarında pazarın yaklaşık olarak %4'ünü yönetiyorlardı ve Stockholm IXP'si NetNod  tarafından SRP/DPT (FDDI ile SONET 'in başarısız birleşimi) kullanmak amacıyla gerçekleştirilmiş verimsiz bir girişim vardı; ama galip gelen, var olan tüm İnternet santral yapısının %95'inden fazlasını yöneten Ethernet oldu. Tüm Ethernet portlarının hızları küçük boyutlu gelişen ülke IXP'lerinin 10 Mbit/s sinden; Seul, New York, Londra, Frankfurt, Amsterdam ve Palo Alto gibi büyük merkezlerin birleşik 10 Gbit/s sine kadar genişleyen bir yelpazede modern IXP'lerde yerini alacaktır.
Eğer bir IXP herhangi bir işletim maliyeti yaratırsa, bu genellikle santralin ortakları arasında paylaşılır. Daha pahalı santrallerde katılımcılar aylık ya da yıllık ücret öderler. Bu ücret, kullandıkları port ya da portların hızları ile ya da daha az yaygın olmakla birlikte santral üzerinden geçirdikleri trafiğin miktarı ile belirlenir. Trafiğin miktarına dayalı ücretler tercih edilmemektedir; çünkü bunlar santralin gelişmesine olan teşvike engel teşkil etmektedirler. Bazı santraller anahtar portları ve yeni ortakların talep ettiği herhangi bir ortam adaptörünün (GBIC  s, SFP  s, XFP  s, XENPAK  s vb.) maliyetini dengelemek ve servis vermesi için verilen yapılandırma hizmeti için ayrıca kurulum ücretine de sahiptir.

IXP'ye olan bağlantının kendisi değişim yapılacak herhangi bir trafiğe neden olmaz. Bu, paylaşılan bir ortam üzerindeki fiziksel varlıktan başka bir şey değildir.
Bir IXP üzerindeki iki katılımcı arasında Internet trafik akışına sahip olmak için aralarında BGP  paylaşımını başlatmalı ve paylaşım ilişkisi üzerindeki hattı anons etmek için seçmelidir. Bu hatlar kendi adreslerine olabildiği gibi muhtemelen diğer mekanizmalarla birbirine bağlanan ISP 'lerin adreslerine olan hatlar da olabilir. Paylaşımda olan diğer grup kabul ettiği bu hatlar için yönlendirme (routing) filtrelemesi gerçekleştirebilir ve buna bağlı olarak trafiği yönlendirebilir. Ya da bu yolları reddebilir ve bu adrese ulaşmak için diğer yolları kullanır.
Birçok durumda, bir ISP  diğer ISP 'ye hem direkt linke sahip olacaktır hem de, genellikle reddedilen, IXP üzerinden diğer ISP 'ye giden bir hat kabul edecektir. Eğer direkt link hata oluşturursa trafik daha sonra IXP üzerinde akmaya başlar. Bu durumda IXP bir çeşit destekleme linki olarak davranır.

Belirli Internet Değişim Noktaları (IXP) Listesi
Yoğunluğuna Göre Internet Değişim Noktaları (IXP)

İnternet faksı veya çevrimiçi faks, standart telefon bağlantısı ve faks makinesi kullanmak yerine, faks göndermek için internet ve internet protokollerinin kullanılmasıdır. İnternet faksının, e-posta gibi internet üzerindeki diğer iletişim araçlarına kıyasla ayırt edici bir özelliği, geleneksel telefon tabanlı faks makineleriyle faks mesajı alışverişi yapabilmesidir.

Faksın, e-posta, tarayıcı ve grafik dosyası formatları gibi teknolojileri kullanarak, İnternet üzerinden bilgi gönderme yöntemlerine göre teknik bir avantajı yoktur; ancak, kullanımı son derece basittir: fakslanacak dokümanları bir hazneye koyduktan sonra, bir telefon numarası çevrilir ve bir düğmeye basılır. Faks, bilgisayar ve internet olanakları bulunmayan yerlerde telefon şebekesi üzerinden kullanılmaya devam eder; ve bazen kişinin ıslak imzası olan bir belgenin faksı yasal nedenlerden ötürü bir gerekliliktir. Fakslar, fiziksel bir faks makinesine gerek kalmadan faksların gönderilmesini ve alınmasını sağlayan, çevrimiçi faks olarak adlandırılan elektronik aygıtlardan gönderilebilir. Çevrimiçi faks gönderme, kullanıcının, saldırıya uğramaktan korkmadan güvenli bir hat kullanarak belge göndermesine ve almasına izin verdiği için hala popülerdir; çünkü çevrimiçi faks hizmetleri, belgelerin saldırıya uğramasını önlemek için uçtan uca şifreleme kullanır.

Telefon hatları üzerinden faks göndermenin geleneksel yöntemi (PSTN)

Faks makinesi → Telefon hattı → Faks makinesi
Klasik faks makinesi, tarayıcı, modem ve yazıcıdan oluşan elektronik bir aygıttır. Verileri bir telefon hattı yoluyla bir alıcıya, genellikle başka bir faks makinesine, daha sonra bu bu verileri görüntülere dönüştüren ve kağıda basan bir şekilde iletir.
Geleneksel faks cihazı bir telefon hattı gerektirir ve tek seferde yalnızca tek bir faks gönderebilir veya alabilir. Telefon bağlantısı, gecikmelerin olabileceği paket tabanlı bir sistem olmamalıdır; VoIP bağlantısı çeşitli ayarlamalar yapılmadan düzgün çalışmayabilir.

İnternet faksı, özellikle uzun metinlerin sık sık yurt dışı veya uzak ofisler arasında gönderilip alınmasından dolayı iletişim maliyetini önemli derecede azaltır. Bu nedenle sıklıkla tercih edilir.
İnternet üzerinden faks gönderirken telefon bağlantısı ücreti alınmadığından, faks gönderme maliyeti tamamen sabit hatlı internet bağlantısı ücreti ile karşılanır. Alıcı, internet faksı yöntemiyle gönderilen faksları alabilmek için bir faks makinesi veya bir internet faks hizmeti kullanabilir.
Gelen basılı kopya, TIFF veya PDF formatlarına dönüştürülür ve MIME formatında bir e-postaya eklenir. Ardından, ofis LAN'ına bağlantıdan yararlanarak, veriler doğrudan intranet veya internetteki herhangi bir internet faksa TCP/IP protokolü üzerinden iletilir. TCP/IP'den yararlandıkları için, internet faksları uzun mesafeli iletim maliyetlerine yol açmaz ve faksın alıcıya ulaşıp ulaşmadığı doğrulanabilir.

IP faksı sık sık internet faksıyla karıştırılır; ancak IP faksı bir ofis intraneti üzerinden, ağa bağlı çok işlevli bir aygıttan diğerinin IP adresine verileri iletir. T.38, IP faksı için yaygın olarak kullanılan ve önerilen bir iletim standardıdır.
Ayrıca, IP faksı özel bir sunucu gerektirmez veya ofis posta sunucusunu kullanmaz. IP adresi rölesi, yerel bir G3 faks makinesine geçiş yapmak için çok işlevli bir cihaza iletilir.

Modemler kişisel bilgisayarlarda daha yaygın olarak kullanılmaya başlayınca, bilgisayarlar doğrudan faks göndermek için de kullanıldı. Önce faks makinesi aracılığıyla gönderilecek bir basılı kopya yazdırmak yerine, bir belge artık doğrudan faksa yazdırılabilir, ardından bilgisayarın modemi üzerinden gönderilebilir.

Bilgisayar → Telefon hattı → Faks makinesi
Faks makinesi → Telefon hattı → Bilgisayar
Faksları bilgisayar üzerinden almanın bir dezavantajı, bilgisayarın açılması ve faksları almak için faks yazılımının çalıştırılmasıdır. Ayrıca, faks görüntüsünü okumak için optik karakter tanıma yöntemleri kullanılmadığı sürece, belgenin bilgisayar uygulamaları tarafından okunamayacağı anlamına gelmektedir.
Not: Bilgiler internet üzerinden değil, doğrudan telefon şebekesi üzerinden gönderildiği için bu yöntem internet faksından farklıdır. Bu, uzak yerlerden faks makinesiyle iletişim kurulmasına yardımcı olur.

Bu yöntem, akıllı telefonlarda herhangi bir sabit telefona veya ekstra donanıma ihtiyaç duymadan faks göndermek ve almak için kullanılır. Mobil tabanlı faks işlemlerini gerçekleştiren çeşitli faks uygulamaları (hem Android hem de iOS için) bulunmaktadır.
Kullanıcılar akıllı telefonlarına veya akıllı saaterine bir uygulama yüklemeli ve çevrimiçi bir faks servis sağlayıcısında aktif bir aboneliğe sahip olmalıdır. Telefonun kamerası belgeleri taramak için tarayıcı olarak kullanılır veya kullanıcı, servisin faks olarak gönderdiği cihazdan belgeleri servise yükler. Bazı sağlayıcılar ayrıca özel bir faks numarası alma ve bu numaradan faks alma seçeneği sunar.

İnternet, faks gönderme ve alma yöntemlerinin geliştirilmesini sağlamıştır. Daha yaygın olan yöntem, bilgisayar tabanlı fakslamanın bir uzantısıdır. Belgeleri fakslar ve e-postalar arasında dönüştürmek için internete bir faks sunucusu/ağ geçidi kullanılmasını sağlar. Bu teknoloji, ek telefon hattının yanı sıra makineyle birlikte dağıtma avantajı sunar ve bu nedenle geleneksel faks makinesinin yerini almaya başlamıştır.

Fax makinesi → telefon hattı → fax ağ geçidi → e-posta mesajı (internet üzerinden) → Bilgisayar e-posta hesabı
Genel Anahtarlamalı Telefon Ağı (PSTN) aracılığıyla, faksı alan ve kullanıcının talimatlarına göre PDF veya TIFF formatına dönüştüren faks sunucusuna bir faks gönderilir. İşlenen dosya, daha sonra faksı ekli dosya olarak içeren bir e-posta olarak gönderen ve bazen bir cep telefonuna teslimatı bildiren bir mesaj gönderen web sunucusuna iletilir.

Bilgisayar → İnternet → fax ağ geçidi → telefon hattı → fax makinesi
Kullanıcı tedarikçi internet sitesine bağlanır, alıcı faks numarasını belirtir ve gönderilecek dokümanı yükler. Belge genellikle PDF veya TIFF biçimine dönüştürülür ve web sunucusu tarafından faks sunucusuna gönderilir; bu işlem daha sonra onu telefon şebekesi üzerinden alıcı faks makinesine iletir.
İnternet faksı hizmeti, genellikle tedarikçinin internet sitesinde bulunan bir web arayüzü sayesinde, faksların bir bilgisayardan internet bağlantısı yoluyla gönderilmesine izin verir. Bunun birçok avantajı da bulunmaktadır:

Fax makinesine gerek yoktur - bakım, kâğıt, toner kartuş gibi sarf malzemelerini ve olası onarımları vb. içermez.
Hareketlilik - Tüm eylemler web arayüzünde yapılır; hizmet böylece dünyanın her yerinde internete bağlı herhangi bir bilgisayardan edinilebilir.
Gizlilik - Fakslar, alıcının e-posta hesabına gönderilir; bu, birkaç kişi tarafından kullanılan bir faks makinesinden daha özel olabilir.
Yazılım veya donanım kurulumu gerekmez - web arayüzü kullanılır.
Faks kullanımı için telefon hattına gerek yoktur.
Aynı anda birden fazla faks gönderilebilir veya alınabilir. Ayrıca bilgisayar kapalıyken de fakslar alınabilir.
1990'lı yılların ortalarında, The Phone Company ve Digital Chicken gibi şirketler ilk kez e-posta üzerinden faks hizmetini gerçekleştirdiler. Ancak, açık kaynaklı IP PBX sistemlerinin geliştirilmesinden sonra, faks veya internetten faks ağ geçitleri yerine, tamamen yazılım tabanlı e-posta oluşturmak daha yaygın hale geldi.

İnternet üzerinden telefon görüşmesi yapmak (İnternet protokolü üzerinden ses veya VoIP) giderek daha popüler hale geldi. Faks sinyallerinin sıkıştırılması, ses sinyallerinin sıkıştırılmasından farklı olduğundan, bunun için yeni bir standart olan T.38 oluşturulmuştur. Her ikisi de, T.38 uyumlu bir (gönderen) VoIP adaptörü ve (alıcı) ağ geçidi kullanarak, çoğu faks makinesi VoIP adaptörüne normal bir telefon hattıyla aynı şekilde takılabilir. Ancak T.38 uyumluluğunu iddia eden tüm faks ekipmanları güvenilir şekilde çalışmaz. Özellikle eski faks makineleriyle iletişim kurmak sorunludur.
Fax makinesi → VoIP adaptörü → VoIP ağ geçidi → telefon hattı → Fax makinesi (veya tersi)Normal fakslarda olduğu gibi, aynı anda yalnızca bir faks gönderilebilir veya alınabilir.

Faks

Bu maddede, viral video, internet geyiği ve caps gibi internet meme'leri listelenmiştir.

Beanie Babies – Beanie Babies, 1995 yılında dünyanın ilk İnternet hissi olarak gösterildi.
FreeCreditReport.com – İnternette yayınlanan bir dizi TV reklamı; pek çok reklamın parodisi yapılmış ve YouTube'da yayınlanmıştır.
Will It Blend? – Yaratıcısı Tom Dickson tarafından en güçlü blender olduğunu iddia eden Blendtec firması, YouTube'da yayınladığı videolarda çeşitli objeleri blenderda öğüterek ürünlerin ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir.

Arthur – Temmuz 2016'da internette popüler hale gelen 1996 PBS yapımı eğitim serisi. Başrol Arthur karakterinin yumruğunu sıktığı görsel internet akımlarına konu olmuştur.
Bongo Cat – Twitter'da 7 Mayıs 2018'de basit animasyonlu bir kedi GIFi, Super Mario World film müziklerinden "Athletic"i çalıyordu.
Dans eden bebek – İlk kez 1996 yılında 3D Studio MAX için Character Studio'nun yaratıcıları tarafından ortaya çıkan ve kısmen dünya çapındaki reklamlara, Character Studio ile ilgili yazımlara ve popüler olanlara bağlı olarak 1990'ların sonlarında kültürel bir simge haline gelen üç boyutlu dans eden bir bebek.
Happy Tree Friends – Şiddetli ve korkunç kazalar yaşayan sevimli karikatür hayvanlar içeren bir flash çizgi film.
Loituma Girl – Bleach serisinde yer alan, elinde devamlı pırasa döndüren bir kızın animasyonu.
Nyan Cat – YouTube'da, Utau şarkısıyla birlikte uçan bir kedinin videosu.
Polandball – 2009 yılının ikinci yarısında Alman görüntü panosu Krautchan.net'in / int / panosundan çıkan, kullanıcı tarafından oluşturulan bir internet memi. Mem, ülkelerin sık sık bozuk bir İngilizce ile etkileşime giren, ulusal stereotiplerde, uluslararası ilişkilerde ve tarihsel çatışmalarda eğlenerek küresel kişilikler olarak sunulduğu çok sayıda çevrimiçi karikatürdür.
Salad Fingers – Issız bir dünyada şizofrenik yeşil bir adamı konu alan bir Flash animasyon serisi.
xkcd – Randall Munroe tarafından yaratılan bir bant karikatür sitesidir.
Wojak - Kel bir adamın basit, siyah hatlardan oluşan karikatürü olarak tasvir edilen Wojak, melankoli, pişmanlık veya yalnızlık gibi duyguları genel olarak ifade etmek için kullanılır.
Pepe the Frog -  İnsansı bir vücuda sahip yeşil bir kurbağa biçiminde resmedilen Pepe, Matt Furie tarafından Boy's Club adlı bir çizgi romandan esinlenilerek oluşturuldu.

Tabut Dansçıları – Cenaze törenleri sırasında saygılı bir şekilde dans eden Gana tabut taşıyanlar grubu 2017 yılında BBC tarafından yayınlanmış ve İnternet popülerliği kazanmıştır. COVID-19 pandemisinin ardından, popüler bir TikTok videosu, BBC'nin görüntülerini Rus sanatçı Tony Igy'nin EDM şarkısı "Astronomia" ile birleştirdi ve COVID-19'un tehlikeleri hakkında mizahi bir hatırlatma olarak yayılan bir internet geyiği yarattı.
Dab – 2015'ten beri dabbing, gençler arasında moda ve İnternet fenomeni haline gelmiş, zaferin bir sembolü olarak kullanılmıştır.

Bill Gates E-posta Beta Testi – İlk olarak 1997'de ortaya çıkan ve halen dolaşan bir e-posta zinciri mektubu. Mektupta, America Online ve Microsoft'un bir beta testi gerçekleştirdiğini ve e-postayı ilettiğiniz her kişi için Bill Gates'ten 200 dolardan fazla bir ödeme alacağınızı iddia ediyor.
Nijeryalı Dolandırıcılığı/419 Dolandırıcılığı – Milyonlarca e-posta gönderme özelliği ile popüler hale gelen bir posta dolandırıcılığı girişimi. Dolandırıcılık, gönderenin, iddia edemeyecekleri ancak kendilerini elden çıkarmaları gereken büyük miktarda para veya eşdeğer mal bilgisi olan Nijerya'nın üst düzey bir yetkilisi olduğunu iddia ediyor; bunu yapmak için, alıcıya gönderilecek toplam miktara erişmek için ön tarafta daha küçük bir miktar para talep edildiğini iddia ederler.

Karabasan (2014) – Başrol karakterinin LGBT topluluğu için resmi olmayan bir maskot haline geldiği Haziran 2017'de Twitter'da trend olmaya başlayan bir Avustralya-Kanada ortak yapımı Psikolojik korku filmi.
Arı Filmi (2007) – Filmin hızlandırılmış veya yavaşlatılmış klipleri YouTube'da popüler hale geldi.
Blair Cadısı (1999) – Filmin yapımcıları, belgesel tarzı korku filminin kurgusal olayların aksine gerçek olduğu izlenimini yaratmak için İnternet pazarlamasını kullandılar.
Cloverfield (2008) – Paramount Pictures bu filmi tanıtmak için viral bir pazarlama kampanyası kullandı.
Çöküş (2004) – Adolf Hitler'in hayatının son günlerini anlatan bir film. Hitler'in Almanca olarak sıraladığı birden çok sahne, internette sayısız kez parodi edildi.
LazyTown (2004) – Başrollerden biri olan Stefán Karl Stefánsson'a kanser teşhisi konulduktan sonra daha popüler hale gelen İzlanda kökenli bir çocuk televizyon programı. Biz Bir Numarayız şarkısı Ekim 2016'da mem haline geldi ve birçok video oluşturuldu.
My Little Pony: Arkadaşlık Sihirlidir – Hasbro'nun oyuncak serisini canlandırmak için 2010 yapılan animasyon serisi, 4chan üyeleri tarafından keşfedildi ve daha sonra çoğunlukla erkek olan bir hayran kitlesi oluştu ve kendilerini "bronz" olarak adlandırdılar.
Şrek – Diziyi ironik bir şekilde seven bir internet fan topluluğuna sahip bir DreamWorks serisi.

Caps

İnternet protokol takımı (İngilizce: Internet Protocol Suite), bilgisayarlar ve ağ cihazları arasında iletişimi sağlamak amacıyla standart olarak kabul edilmiş kurallar dizisidir. Bu kurallar dizisi temel olarak verinin ağ üzerinden ne şekilde paketleneceğini ve iletilen veride hata olup olmadığının nasıl denetleneceğini belirlemektedir.
Ağ kavramının ortaya çıkmasından günümüze kadar geçen sürede farklı amaçlar için birçok protokol geliştirilmiştir. Bu protokoller ilk zamanlar belli bir standarda uygun olarak geliştirilmemiş, genelde bilgisayar donanımlarına bağlı olacak şekilde tasarlanmışlardır. Bu dönemde ağ yapıları donanım üreticileri tarafından kendilerine has bir biçimde geliştirilmekteydi. Bu yapılara örnek olarak IBM'in SNA
 ve DEC'in DECnet
 ağları verilebilir. Farklı markalara ait donanımlara özel tanımlanan bu tür protokollerden dolayı farklı donanımlar arası iletişimde bir ortak nokta bulunamamıştır. Bu durum, ağlar arası yazılımların geliştirilmesinde sorun oluşturmuştur. Ortaya çıkan bu sorunun çözümüne yönelik 1984 yılında ISO (International Organization for Standardization - Uluslararası Standartlık Örgütü) tarafından, donanım ve ağ altyapısından bağımsız olarak geliştirilmiş OSI (Open Systems Interconnection) başvuru modeli ortaya konmuştur.

İnternet iletişim kuralları, internet ve benzeri bilgisayar ağları üzerinde kullanılan iletişim kuralları ve bilgisayar ağ modeli ve kümesidir. Genel olarak TCP/IP olarak bilinir çünkü bunlar; İletim Kontrol Protokolü (TCP) ve Internet Protokolü (IP) olarak bu standartta tanımlanmış internet iletişim kurallarıdır. Bunun yanında bunlar, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı'nın bir alt kolu olan DARPA'nın finanse ettiği ağ bağlantısının geliştirilmesi nedeniyle orijinal olarak DoD olarak bilinen internet modeli olarak da tanımlanır.
TCP/IP modeli ve ilgili iletişim kuralları Internet Engineering Task Force (IETF) tarafından yapılmaktadır.

İnternet protokol takımı 1960'ların sonunda İleri Araştırma Projeleri Savunma Ajansı (Defense Advanced Research Projects Agency - DARPA) tarafından yapılan araştırma ve geliştirme sonucu ortaya çıkmıştır. 1969 yılında öncü olarak başlatılan ARPANET sonrasında DARPA diğer veri iletim teknolojileri ile ilgili bir dizi çalışma başlattı. Uydu paket ağları (satellite packet networks) ve karasal radyo paket ağları (radio packet networks) üzerine çalışan ve bu iki farklı ağ arasında iletişim kurabilmenin değerinin farkına varmış olan Robert E. Kahn 1972 yılında DARPA Bilgi İşleme Tekik Ofisi'ne katıldı. 1973 baharında, mevcut ARPANET Ağı Kontrol Programı (NCP) protokolünün geliştiricisi olan Vint Cerf, yeni nesil ARPANET protokolleri tasarımı amacıyla, açık mimari arabağlantı modelleri üzerinde çalışmak için Robert E. Kahn ile birlikte çalışmaya başladı.

1973 yazında Kahn ve Cerf ağlar arası iletişim protokollerinde yeni temel bir formül geliştirdiler. Bu yeni formülde iletişimin güvenilirliğinin (reliability) sorumluluğu ARPANET'tekinin aksine olarak, ağa değil de uçlara (host) veriliyordu. Cerf, CYCLADES ağının tasarımcıları olan Hubert Zimmermann ve Louis Pouzin'i bu yeni tasarımlarına yapmış oldukları katkılardan dolayı takdir etmiştir. Kahn ve Cerf'in yapmış oldukları bu tasarım Transmission Control Protocol adıyla kodlanmış ve 1974 yılında yayınlanmıştır.
Bu ağın tasarımının temelinde şu kabul vardı: Ağ, sadece uçlar (node) arasındaki trafiğin verimli bir şekilde iletilmesi ve yönlendirilmesini sağlamaktan sorumluydu. Bunun haricindeki diğer tüm bilgiler uçlarda (node) bulunacaktı. Bu tasarım "uçtan uca prensibi (end-to-end principle)" olarak bilinir. Bu tasarım ile ARPANET'e herhangi bir ağın bağlanması mümkün olabilecekti. ARPANET'e bağlanacak olan bir ağın, sadece kendisine has özelliklerinin bulunması bile ARPANET'e bağlanabilmesine engel olmayacaktı. Böylece Kahn'ın en başta karşılaşmış olduğu problem de çözülmüş oluyordu. Cerf ve Kahn'ın nihai ürünü olan TCP/IP böylece adeta "iki teneke kutu ve bir ip" ile çalışabilecek duruma gelmişti. Yıllar sonra -şaka yollu gibi gözükse de- "IP üzerinden güvercin haberleşmesi" kavramının protokol tanımlamaları D. Waitzman tarafından yapılmış ve RFC 144927 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adıyla 1 Nisan 1990 tarihinde resmî olarak yayınlanmıştır.

Vint Cerf'in Stanford'daki ağ araştırma grubu, 1973'ten 1974'e kadar TCP'in ilk tanımlamalarının yapılması üzerine çalıştı. TCP'nin bu ilk tanımlamaları, o tarihlerde yaygın olarak kullanılan ve Xerox PARC tarafından geliştirilmiş olan PARC Universal Suite ağ çalışmalarından teknik olarak önemli ölçüde etkilenmiştir.
DARPA, sonrasında TCP'nin, farklı donanımlar üzerinde çalışabilecek sürümlerinin geliştirilmesi amacıyla; BBN, Stanford Üniversitesi ve University College London ile anlaştı. Bu çalışmalar sonrasında dört adet TCP versiyonu üretilmiştir: TCP v1, TCP v2, TCP v3 ve IP v3 ve TCP/IP v4. Son versiyon bugün hala kullanılmaktadır.
1975 yılında, Stanford Üniversitesi ve University College London tarafından iki ağdan oluşan bir TCP/IP haberleşme testi gerçekleştirilmiştir. 1977 yılının Kasım ayında ise; ABD, Birleşik Krallık ve Norveç'teki birimler arasında üç ağdan oluşan bir TCP/IP haberleşme testi yapılmıştır.
1978 ve 1983 yılları arasında birçok araştırma merkezinde bazı farklı TCP/IP prototipleri de geliştirilmiştir.
ARPANET'in TCP/IP'ye geçişi; 1 Ocak 1983 tarihinde, bir bayrak gününde tamamlanmıştır. Bu tarihten sonra ARPANET'te yeni protokoller kalıcı bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

1982 yılının Mart ayında ABD Savunma Bakanlığı, TCP/IP'yi tüm askerî bilgisayar ağları için standart olarak kabul ettiğini açıkladı.
1985 yılında, Dan Lynch Internet Danışma Kurulu (sonraki ismiyle Internet Mimarisi Kurulu), bilişim sektöründe TCP/IP'yi teşvik etmek ve ticari kullanımını artırmak amacıyla, 250 üretici firma temsilcisinin katıldığı, üç günlük bir atölye çalışması düzenledi.
TCP/IP'nin yaygın bir şekilde kullanılması üzerine 1985 yılında düzenlenen ilk Interop konferansı, bilgisayar ağlarında birlikte çalışabilme üzerinde yoğunlaştı. Dan Lynch 1988 yılında, ürünlerinde TCP/IP'yi destekleyen üreticilerle, San Jose (ABD) şehrinde ilk ticari Interop konferansını düzenledi. TCP/IP'nin nasıl çalıştığını ya da hangi şartlarda çalışamadığını görmek amacıyla, bu organizasyona 50 firma ve 5,000 ağ uzmanı katıldı.
SNA, XNS ve DECNET gibi kendilerine özel iletişim protokollerine sahip olmalarına rağmen; IBM, AT&T ve Digital Equipment Corporation gibi başlıca büyük firmalar, ürünlerinde TCP/IP'yi kullanmaya başladılar. 1984'ten sonra IBM'de Barry Appelman'ın grubu TCP/IP'yi geliştirdi. (Appelman sonra tüm kalkınma çabalarının başkanı olmak için AOL'a taşındı.) Bunlar çalışmalarına devam ederek MVS, VM ve OS / 2 dahil olmak üzere çeşitli IBM sistemlerinin, TCP / IP ürünlerinin akışı elde etmek için bir bağ kurdular. Aynı zamanda, FTP Yazılım ve Wollongong Grup gibi birkaç küçük şirket, DOS ve MS Windows için TCP / IP kümeleri sunmaya başladı. İlk VM / CMS TCP / IP kümesiWisconsin Üniversitesi'nden geldi.
O zamanlarda bu TCP/IP yığınlarının çoğu, birkaç yetenekli programcı tarafından yazılmıştır. Örneğin, FTP Yazılımcısı olan John Romkey MIT PC / IP paketinin yazarıdır. John Romkey'nin PC / IP uygulaması ilk IBM PC TCP / IP yığını olmuştur. Jay Elinsky ve IBM Araştırmacısı Oleg Vishnepolsky TCP / IP VM / CMS ve sırasıyla OS / 2 için kümeler yazmıştır.
TCP / IP yayılması, AT & T'nin kamusal alana UNIX için geliştirilen bir TCP / IP kodunu yerleştirmek için anlaştığı zaman olan Haziran 1989 yılında daha da hızlandı. IBM dahil olmak üzere çeşitli sunucular, bu kodu kendi TCP / IP kümelerinin içerisine dahil etti. Birçok şirket Microsoft Windows 95 yerli TCP / IP kümesi yayınlayana kadar Windows için TCP / IP kümelerini sattı. Bu süreç internetin evrimine kadar biraz geç kalsa da diğer internet iletişim kurallarının yok olduğu gibi TCP/IP'nin sunuculuğuna eklenmiştir. Bu protokoller aynı zamanda IBM System's Ağ Mimarisi (SNA), Açık Sistem Arabağlantı (OSI), Microsoft'un yerli NetBIOS ve Xerox Ağ Sistemleri'ni de içermektedir. (XNS)

İlk mimari belge olan RFC 1122, katman üzerinde mimari ilkeleri vurgular. End to End Principle; Bu prensip zamanla gelişmiştir. Orijinal açıklaması durumun devamlılığını sağlamak ve köşelerde bulunan bilginin bir uçtan bir uca transferi sağlamak, buna ek olarak internetin kenarlara hızını ve basitliğini etkilemeyecek bir şekilde bağlı olduğunu kabul etmektir. Dünya'nın bu prensipte güvenlik duvarları, ağ adresi çevirmenleri, web içeriği önbelleklerini ve benzeri zorunlu değişikliklerden dolayı ihtiyacı vardır.
Dayanıklılık Prensibi; “Genel anlamda bir uygulama göndericisine göre korunumlu ve alıcı tarafından özgür olmak zorundadır. Yani iyi biçimlenmiş datagram göndermek için dikkatli olmak gerekir, ama aynı zamanda yorumlayabileceği herhangi bir datagram kabul etmelidir. (teknik hatalardan dolayı açıklaması hala net değildir.) İlkenin ikinci kısmı diğerleri kadar önemlidir: Diğer bilgisayarlar üzerindeki yazılım akılsızca yasal ama karanlık protokol özelliklerini istismar edebilecek eksiklikleri içerebilir.”

İnternet protokol takımı protokolleri ve hizmetlerin soyutlama sağlamak için kapsülleme kullanır. Encapsulation genellikle genel işlevsellik katmanlarına, protokol paketinin bölümü ile uyumludur. Genel olarak, bir uygulama (modelin en üst düzeyi) her seviyede daha fazla kapsülleme olmak, katmanlar aşağı veri göndermek için bir protokol kümesi kullanır.
Protokol paketinin katmanları, alt kısımdaki katmanların veri transferine yakın olmasına rağmen, kullanıcı uygulamasına mantıksal olarak yakındır. Katmanları hizmeti sağlayan veya tüketen olarak görmek soyutlama yöntemi üzerinde bit iletilmesi ve ayrıntıları üst katman protokolleri ile izole etmektir. Örneğin Ethener ve çarpışma algılaması, alt tabakaların her ayrıntılarını ve her uygulama ve protokol bilmek zorunda olmasından kaçınmasıdır.
Katmanlar, çeşitli mimari belgeler incelendiğinde bile -ISO 7498, Açık Sistemler B

İnternet sansürü (İngilizce: Internet censorship), internetteki bilgilere erişmeye veya bilgi koymaya yönelik denetime verilen addır. İnternet sansür, sansürün en yeni türlerinden biridir. Devlet, hükûmet organları, İnternet sağlayıcı ve interneti kontrol etme imkânı olan şirket ve kurumların kullanıcıların İnternetteki faaliyetine kontrol veya yasaklar koyması demektir. İnternet sansürün giderilmesi şu anda İnternetin en büyük sorunlarından biridir. İnternetle ilgili olan birçok şirket internet sansürünün giderilmesi ve İnternet sansürden kaçınma yolları aramakla meşguldürler.
Google ve Orta Avrupa Üniversitesi 20-22 Eylül 2010 yılında Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de "Özgürlük'te İnternet 2010" uluslararası önlemini düzenledi. Çeşitli kurumlar ve şirketler İnternette anonimliği sağlamak, engellenmiş sayfalara girmeye ortam yaratmak için değişik araçlar hazırlamıştır. Bu araçlara Freegate, Dynaweb, Tor, JonDo, Puff, Ultrasurf, Tor Tarayıcı Paketi, Psiphon, Hotspot Shield ve diğer VPN servisleri dahildir.

2009 yılında Reporters without Borders 12 ülkeyi internet düşmanı ilan etti.

 Burkina Faso
 Çin
 Küba
 Mısır
 İran
 Kuzey Kore
 Suudi Arabistan
 Suriye
 Tunus
 Türkmenistan
 Özbekistan
 Vietnam

Türkiye'de 2001-2007 arası dönemde çok sayıda web sitesi, büyük çoğunluğu devlet ve devlet kurumlarını aşağılama gerekçesiyle engellenmiştir. 2007'de çıkarılan 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ile kısıtlamalar artmış, kanunun çıktığı 2007 yılının Mayıs ayından 1 Ekim 2008 tarihine dek 5651 Sayılı Kanun hükümlerine göre erişimi engellenen web sitesi sayısının 1115 olmuştur. 2019 sonu itibarı ile 130 bin URL adresi, 7 bin Twitter hesabı, 40 bin tweet, 10 bin YouTube videosu ve 6 bin 200 Facebook içeriğine erişim engellenmiştir.

İnternet sansürü için, siyasal nedenler, sosyal normlar ve ahlak, güvenlik meseleleri gibi ülkeden ülkeye değişen gerekçeler gösterilmiştir. Ayrıca bazen bu engellemeleri aşmak için kullanılan araçlar da filtreleme ve sansüre uğramaktadır.
Bu sitelerin başında cinsellik, kumar, ırkçılık gibi temalara sahip siteler ile pek çok serbest paylaşım siteleri hedef alınmıştır.

Otoriter ve baskıcı rejimlerce yönetilen ülkelerde muhalefete yönelik sansür uygulanması yaygındır. Bazı ülkelerde din veya azınlık meseleleriyle ile ilgili konulardaki siteler, özellikle içerik iktidar için tehdit unsuru olarak görülüyorsa bloke edilmektedir.
Bazı örnekler:

Siyasal bloglar ve web siteleri
Lèse-majesté suçu, devletin otoritesine karşı gelen siteler, hükûmeti veya otoriteyi eleştiren siteler
Dini misyonerlik siteleri
Otoriteleri yolsuzlukla suçlayan siteler
Azınlıkların durumuyla ilgili yorumlar yapan siteler

Kabul edilen toplumsal normlara aykırı içeriklerin sansürlenmesine sosyal filtreleme denir. Çoğu ülkede, çocukları korumak amacıyla, çocuk pornografisi içeren sitelerin engellenmesi ve gerekli ek önlemlerin alınması desteklenmektedir. Bunun dışında ırkçılığı, cinsiyetçiliği, homofobiyi körükleyen ve nefret söylemleri içeren ayrımcı siteler; uyuşturucu kullanımını öven siteler, kumar, pornografi, suça özendiren siteler, şiddet uygulanmasını teşvik eden siteler; Polonya, Litvanya, Ukrayna, Latviya, Moldova ve Macaristan'da komünist semboller; Almanya ve Fransa'da Nazi sembolleri toplumsal normlara dayalı engellemeler arasında sayılabilir.

Birçok devlet kendi güvenlikleri için tehdit olarak gördükleri siteleri engellemektedir. Örneğin WikiLeaks'in engellenmesi, Güney Kore'de Kuzey Kore taraftarı sitelerin engellenmesi, bazı Ortadoğu ülkesinde Müslüman Kardeşler'le ilgili sitelerin engellenmesi bunlar arasında sayılabilir.

Özellikle dosya paylaşım siteleri, telif hakkı sahibi şirketlerin ekonomik kaygıları nedeniyle birçok ülkede engellenmektedir.

Avrupa Adalet Divanı, 30 Mayıs 2014'te yürürlüğe giren, Google'ın AB veri gizliliği yasalarına uyması gerektiği yönündeki kararını almasından sonra kişisel verilerin silinmesine yönelik 12000 başvuru almıştır.

Erişim engelleme suretiyle sansür uygulamaları çoğunlukla DNS değiştirme yöntemiyle veya VPN gibi diğer yöntemlerle internet kullanıcıları tarafından aşılmaktadır. Bu bağlamda çoğu kez internet sansürünü aşmanın suç teşkil edip etmeyeceği sorusu gündeme gelmiştir. Cevaben, yargı veya idare birimlerince erişime engellenen sitelere erişimin, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca bir suç olarak tanımlanmadığı ve kanunun en temel ilkelerinden biri olan suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereğince bu internet sitelerine erişmenin, bu sitelerde paylaşımlarda bulunmanın yasa dışı olmayacağı hukukçular tarafından belirtilmiştir.

Censorship Wikia8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an anti-censorship site that catalogs past and present censored works, using verifiable sources, and a forum to discuss organizing against and circumventing censorship
How to Bypass Internet Censorship2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., also known by the titles: Bypassing Internet Censorship or Circumvention Tools, a FLOSS Manual, 10 March 2011, 240 pp.
"Index on Censorship"6 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., web site for the London based organization and magazine that promots freedom of expression
Internet censorship wiki28 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., provides information about different methods of access filtering and ways to bypass them

İnternet sosyolojisi toplumbilim kuramının bir bilgi ve iletişim kaynağı olan internete uygulanmasıdır. Toplumsal ağlar, sanal topluluklar, etkileşim yöntemleri ve bilişim suçları bu dalın ilgilendiği konular arasındadır.
"Bilgi devriminin" en son tezahürü olan internet, sosyologları birçok yönden ilgilendirmektedir: bir araştırma aracı olarak (örneğin çevrimiçi anketler şeklinde), tartışma ve işbirliği platformu olarak ve kendi başına bir araştırma konusu olarak. Dar anlamda internet sosyolojisi sanal alemin, sanal toplulukların ve örneğin haber gruplarında olduğu gibi sanal iletişim ortamlarının analiziyle ilgilenir. İnternet ve yanı sıra sosyal medya araçlarının yol açtığı yapısal değişime ve aynı zamanda sanayi toplumundan bilgi toplumuna evrilen toplumsal yapıdaki değişime odaklanır. Çevrimiçi topluluklar, örneğin ağ analizi yoluyla istatistiksel olarak araştırılabilir, ancak aynı zamanda örneğin sanal etnografi yoluyla niteliksel olarak da yorumlanabilirler. Sosyal değişim demografik araçlarla veya örneğin medya çalışmalarında da yaygın olan değişen mesaj ve sembollerin yorumlanmasıyla analiz edilebilir.

İnternet Televizyonu, İnternet üzerinden televizyon yayını. Online Tv olarak da nitelendirilen yayınlar günümüzde yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu yayınlar programlar ve bazı İnternet protokolleri ile sağlanabilmektedir. Klasik yayınlar mms(microsoft media server), modern yayınlar ise rtmp, m3u8(cross domain) ve Ip ile ile yapılan yayınlardır. Yayınlar bir web sayfası aracılığı ile yapılabileceği gibi bunun için hazırlanmış çeşitli programlar kullanılarak yapılabilir. Vlc Tv, Simple Tv ve Canlı Tv Uygulaması, rtmp yayınlarını destekleyen yayınlara örnek gösterilebilir. Microsoft TV, Android TV, Apple TV, Netflix ve büyük medya şirketleri İnternet televizyon göstermekdedir.
Teknik olarak konu tek sunuculu İnternet TV ve eşzamanlı çoklu sunucularla yapılan yayın anlamına da gelmektedir. P2ptv olarak 2 ana kategoriye ayrılmaktadır.

FoxTorrent (VLC Media Player)
TVUnetworks
CoolStreaming
Cybersky-TV17 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Feidian
MySee
PeerCast
PPLive
PPStream
Octoshape
Open Media Network
SopCast (Türkiye'de yasa dışı olarak lig maçlarını eş-zamanlı olarak gösterildiği gerekçesiyle mahkeme kararıyla yasaklanmıştır.)
P2P TV Recorder

Bu liste internetin gelişimine öncülük eden kişileri içermektedir.

Claude Shannon (1916-2001) "çağdaş bilgi kuramının babası" olarak bilinir. 1948'de yayımladığı "A Mathematical Theory of Communication" adlı yapıtıyla haberleşme kanalları konulu çalışmalara resmî bir çerçeve kazandırmıştır.

Vannevar Bush (1890-1974) Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri, üniversiteler ve düşünce kuruluşlarının internetin gelişimi konusunda ortak çalışmasını sağlamış, DARPA ve ARPANET projelerinin temellerini atmıştır.

Paul Baran (1926-2011) "On Distributed communications" adlı yapıtıyla internet altyapısının gelişimine katkıda bulunmuştur. Baran 2012'de Internet Hall of Fame üyeliğiyle onurlandırılmıştır.

Douglas Engelbart (1925-2013) Augmentation Research Center laboratuvarında yaptığı çalışmalarla ARPANET projesine katkıda bulunmuş ve günümüzde alan adı kayıtlarının bulunduğu merkezin temellerini atmıştır.

Robert E. "Bob" Kahn (d. 1938) 1974'te Vint Cerf'le birlikte TCP/IP iletişim kurallarını tanımlamıştır. Kahn daha sonra çalıştığı BBN Technologies'te ARPANET'in gelişimine katkıda bulunmuştur.

Vinton G. "Vint" Cerf (d. 1943) "internetin babaları" arasında sayılmaktadır.

İnternete erişim hakkı, tüm insanların ifade ve düşünce özgürlüğü ile diğer temel insan haklarını kullanmak ve bunlardan yararlanmak için İnternet'e erişebilmesi gerektiğini belirten bir görüştür. Ayrıca devletlerin İnterneti geniş çapta erişilebilir olmasını sağlama sorumluluğu olduğu ve bireylerin İnternete erişimini makul olmayan bir şekilde kısıtlayamayacağını da vurgular.

Aralık 2003'te, Dünya Bilgi Toplumu Zirvesi (WSIS) Birleşmiş Milletler himayesinde toplandı. Hükûmetler, işletmeler ve sivil toplum temsilcileri arasındaki uzun müzakerelerin ardından WSIS İlkeler Bildirgesi kabul edildi ve Bilgi Toplumunun, insan haklarının sürdürülmesi ve güçlendirilmesindeki önemi vurgulandı.

BBC Dünya Servisi 30 Kasım 2009 ile 7 Şubat 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve 26 ülkede 27.973 yetişkinin katıldığı bir anketle, dünyadaki her beş İnternet kullanıcısının ve kullanıcısı olmayanların dördünün, İnternetin temel bir hak olduğunu düşündüğünü tespit etti.

Mayıs 2011'de, Birleşmiş Milletler düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin Özel Raportörü Frank La Rue, BM İnsan Hakları Konseyi'ne "tüm bireylerin her türlü medyadan bilgi ve fikir arama, alma ve verme hakkına yönelik temel eğilimleri ve zorlukları keşfetmek" konulu bir rapor sundu. Raporda, çevrimiçi ifade özgürlüğünün geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin olmak üzere herkes için internete güvenli erişimi sağlamak da dahil 88 tavsiyede bulunuldu. Diğer tavsiyeler, ülkeleri çevrimiçi gizliğe saygı göstermeye, gizlilik ve veri koruma yasalarını kabul etmeye ve karalamayı suç olmaktan çıkarmaya çağırıyordu.

Temmuz ve Ağustos 2012'de İnternet Topluluğu, 20 ülkede 10.000'den fazla İnternet kullanıcısıyla çevrimiçi görüşmeler gerçekleştirdi. "İnternete erişim temel bir insan hakkı olarak görülmelidir" ifadesine yanıt olarak insanlar:

% 83'ü bir şekilde veya kesinlikle katıldıklarını
% 14 bir şekilde veya kesinlikle katılmadıklarını
% 3'ü kararsız olduklarını
söyledi.

2016 yazında, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, devletler tarafından internet erişiminin kasıtlı olarak kesilmesini kınayan ve bağlayıcı olmayan bir karar yayınladı. Karar, "insanların çevrimdışı olarak sahip olduğu hakların çevrimiçi olarak da korunması gerektiğini" belirtti.

İntranet, sadece belirli bir kuruluş içindeki bilgisayarları, yerel ağları (LAN) ve geniş alan ağlarını (WAN) birbirine bağlayan, çoğunlukla TCP/IP tabanlı bir ağdır. İntranet'ler Ağ geçitleri (İng: gateways) ile diğer ağlara bağlanabilir. Temel oluşturulma amaçları, kuruluş bünyesinde bilgileri ve bilgi işlem kapasitesini paylaşmaktır.İntranet'ler, şirket(ler) içi tele-konferans uygulamalarında ve farklı birimlerdeki kişilerin bir araya gelebildiği iş gruplarının oluşturulmasında da kullanılırlar. İntranet'ler üzerinden HTTP, FTP gibi pek çok protokol uygulamaları çalıştırılabilir. Günümüzde, İntranet'ler içinde, Web erişimi ile kaynakların kullanımı oldukça yaygındır.
Bazı şirketlerdeki intranet'lerden, ateş duvarı (İng: Firewall) sistemleri üzerinden (bazı emniyet tedbirleri ile), İnternet çıkışı da yapılmaktadır. Bu sayede, her iki yönde de ileti trafiği kontrol edilebilmekte ve güvenlik sağlanmaktadır.

İntranet üzerinde; muhasebe, insan kaynakları, üretim otomasyon yazılımları çalıştırmak mümkün olduğu gibi çeşitli veri tabanlarını tutmak ve belge dağıtımı gibi işleri gerçekleştirmek mümkündür. Özünde İnternet teknolojisinin şirket içinde kullanılmasıdır.
İntranet dağıtık bilişim stratejilerini destekler. İntranetin üzerinde kuruluşun bütün faaliyetleriyle ilgili modüller çalıştırılıyorsa ve uygun bir modelleme yapılmışsa kuruluş içinde her şeyin bütünleşik çalıştığı, sistemde kendini denetleme mekanizmaları bulunur. Küresel erişim, multimedya olanakları ve düşük maliyet sağlanmış ve bütün bunların bir araya gelmesi İntranet'i güçlü kılmıştır. Türkiye'deki en büyük intranet ağı "Polnet" ile Emniyet Genel Müdürlüğü'ne aittir.

Belge Dağıtımı, insan kaynakları, eğitim ve oryantasyon, çalışma grupları, ortak iş programlarının kullanılması, üretim, yeni belgeleme sistemlerinin oluşturulması, tedarikçiler ile ilişkiler, sanal alış-veriş, servis ve destek vb.

İş parçacığı (İngilizce: thread), bilgisayar biliminde, bir işin eşzamanlı olarak işlenen her bir bölümüdür. İş parçacığı ve işlem arasındaki fark bir işletim sisteminden diğerine değişmekle birlikte genel olarak iş parçacığının oluşturuluşu ve kaynakların paylaşılmasıdır. İşlemler, birçok iş parçacığı oluşturup sonlandırabilir, iş parçacıkları da ortak bellek kullanabilirler. Çoğu durumda iş parçacıkları işlemlerin içinde yer alır, onları oluştururlar. Çoklu iş parçacıkları paralel olarak pek çok bilgisayar sisteminde uygulanabilir. Tek işlemci kullanıldığında çok iş parçacıklı uygulama, zaman dilimlemesiyle gerçekleştirilir; tek işlemci, farklı iş parçacıkları arasında çok hızlı geçiş yapar ve bu durumda işlemler gerçekte olmasa da eşzamanlı çalışıyormuş gibi görünür. Çok işlemcili sistemlerde farklı iş parçacıkları, farklı işlemciler üzerinde eşzamanlı olarak çalışabilir.Pek çok modern işletim sistemi bir iş düzenleyicisi yardımıyla hem zaman dilimleme, hem de çok işlemcili iş parçacığı kullanımını desteklemektedir. İşletim sistem çekirdeği sistem çağrıları vasıtasıyla programcıya iş parçacıklarını kontrol etme olanağı sağlamaktadır. Bunun yokluğunda programlar, zamanlayıcılar, sinyaller veya diğer yöntemleri kullanarak kendi çalışmalarını sonlandırabilirler. Bunlara kullanıcı uzayı iş parçacıkları denir.

ARPANET (İngilizce: Advanced Research Projects Agency Network'ün kısaltması), bir bilgisayar ağıdır ve ilk olarak 1968'den itibaren Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri adına Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve ABD Savunma Bakanlığı liderliğindeki küçük bir araştırmacı grubu tarafından geliştirilmiştir. Günümüz internetinin öncüsüdür. Paul Baran (RAND Corporation) ve Donald Watts Davies (merkezsiz ağ yapısı ve paket şifreleme), ARPANET'in geliştirilmesinde iletişim için temel olarak kullanılan kısmî ağ düzeni ve paket şifreleme ağlar alanında önemli bulgular sağlamıştır.
Günümüzde veri ve ses iletişiminin dünya çapındaki baskın temeli olarak görülen paket dağıtımı veri iletişiminde yeni ve önemli bir kavram işlevi görüyordu. Daha önceleri veri iletişimi devre dağıtımı yöntemine dayanıyordu. Eski telefon devrelerini andıran bu yöntemde telefonun bir ucundaki kişinin konuşma süresinin sonuna dek hattın diğer ucundaki kişiden başkasıyla iletişim kurması olanaksızdı.
Paket dağıtma yönteminde bir sistemin tek bir iletişim hattı kullanarak birden çok makineyle haberleşebilmesi için verinin küçük parçalara ayrılıp bu parçaların daha sonra paketler halinde düzenlenmesi gerekiyordu. Bu sayede bağlantı hattı paylaşılabiliyor (Tek bir posta merkezinden farklı varış noktalarına birçok mektubun gönderilmesinde olduğu gibi) ve her paket diğer paketlerden bağımsız olarak gönderilebiliyordu.
Lincoln Laboratuvarı bilim insanlarından Larry Roberts tarafından geliştirilen bir paket dağıtım yöntemi ARPANET'in tasarımının temelini oluşturmuştur.

Çok sayıda bilgisayar kullanıcısının birbirleriyle haberleşebilmelerini öngören bir bilgisayar ağı hakkındaki ilk düşünceler Ağustos 1962'de Bolt, Beranek ve Newman (BBN)'den J.C.R. Licklider tarafından "Galaksilerarası Bilgisayar Ağı" kavramına atfen ortaya atılmıştır. İnternet'in günümüzde sahip olduğu tüm özellikler bu çalışma sırasında belirlenmiştir.
Ekim 1963'te Licklider, ABD Savunma Bakanlığı'nın Gelişmiş Araştırma Projeleri Dairesi (o tarihteki adıyla ARPA) bünyesindeki Davranış Bilimleri ve Denetim ve Komuta Programları başkanlığına atandı. Daha sonraları Ivan Sutherland ve Bob Taylor'ı bu projenin çok önemli bir kavram kurgusuna sahip olduğuna ikna etti ancak çalışmaların somut sonuçlarını göremeden ARPA'dan ayrıldı.
ARPA ve Taylor'ın bir bilgisayar iletişim ağı kurma çalışmaları sürmekteydi. Öncelikli hedef, ARPA tarafından sağlanan bilgisayarların bulunduğu farklı konumlardaki ARPA destekli araştırmacıların birbirleriyle iletişiminin sağlanması ve üretilecek yazılımların daha geniş bir çevrede kullanılmasının yolunun açılmasıydı. Taylor, ofisinde ARPA tarafından sağlanan üç bilgisayar yardımıyla üç farklı konumla iletişim sağlayabiliyordu. Bunlar; Santa Monica'da Sistem Geliştirme Kuruluşu için kullanılan Q-32, Kalifornia Üniversitesi'nde   için kullanılan bir bilgisayar ve MIT'de bulunan ve Multics projesi için kullanılan bilgisayardı. Taylor'ın bu konudaki sözleri şöyle:

"Her üç terminal için üç farklı komut bulunuyordu. Bu nedenle farklı konumlardaki kişilerle görüşme yapabilmek için etkin hattaki bağlantıyı kesmem ve yeni iletişim hattı için yeni kod ile giriş yapmam gerekiyordu. Kendi kendime şunu söyledim: Farklı üç bağlantı noktasına sahipsek her bağlantı noktasına ulaşabilen bir çıkış noktası olmalı. ARPAnet bu düşünceden doğmuştur." [1]22 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
O sıralar başka kişiler de (büyük çoğunluğu birbirinden bağımsız olmak üzere) daha sonraları "paket dağıtma" olarak adlandırılacak olan kavramın birçok yönünü çözmüşlerdi. Bu nedenle, ARPANET'in asıl tarihi tüm bu farklı kaynaklara dayanmaktadır.

1968 yazı itibarıyla eksiksiz bir plan hazırlanmıştı. Planın ARPA'dan onay almasının hemen ardından 140 kuruluşa açık artırma için fiyat belirleme isteğinde bulunuldu. Bunlardan çoğu isteği tuhaf buldu ve içlerinde yalnızca dördünün dünya çapında olduğu 12 şirket fiyat bildiriminde bulundu. Yıl sonu itibarıyla katılımcı sayısı ikiye kadar düşen ihale, sonuç müzakerelerinin ardından 7 Nisan 1969 tarihinde BBN'e verildi.
BBN'in proje planı Roberts'ın planıyla örtüşmekteydi. Şöyle ki, ağ şu anda "yönlendiriciler" olarak adlandırılan arayüz ileti işlemcilerinden oluşacaktı. Her konumdaki işlemciler "kaydet ve yönlendir" denilen paket dağıtma işlevini görecek ve bu işlemciler birbirlerine 50 kbps hızda çalışan çevirgeler yardımıyla bağlanacaklardı. Sunucu bilgisayarlarla işlemciler arasındaki bağlantı özel arayüzler aracılığıyla sağlanacaktı.
BBN birinci kuşak işlemci yapımı için sağlamlaştırılmış bir Honeywell DDP-516 kullanmaya karar verdi. 516, 24 kBlik bir belleğe (artırılabilir) ve 16 kanallı bir doğrudan bellek erişimli bir kontrol birimine sahipti. Sunucu ve çevirge bağlantıları için özel arayüzler kullanıldı. 516, ön yüzdeki lambalara ek olarak 24 sinyal ışığından oluşan ve işlemcinin iletişim kanallarının durumunu gösteren lamba kümesine de sahipti. Her işlemci dört yerel sunucuyu destekliyor ve altı işlemciyle bağlantı kurabiliyordu.
BBN'in küçük ekibi (başlangıçta yalnızca yedi kişiden oluşmaktaydı) fiyat bildirimi metninde belirtilen ayrıntılara uymak koşuluyla kısa süre içinde çalışan bir sistem tasarladılar. Donanım ve dünyanın ilk paket dağıtma yazılımından oluşan sistemin kurulumu dokuz ay içinde tamamlandı.

İlk ARPANET dört işlemciden oluşmaktaydı. Bu işlemciler aşağıda listelenen konumlara kuruldular.

Leonard Kleinrock'un SDS Sigma 7 kullanarak kurduğu bir ağ ölçüm merkezinin bulunduğu UCLA'da.
Douglas Engelbart'ın NLS sistemi ('Genie' adıyla anılan bu sistem ilk önemli yüksekmetin sistemi olarak bilinir)ni kurduğu Stanford Araştırma Enstitüsü'nde.
IBM 360/75 türü bilgisayarlara sahip olan Culler Etkileşimli Matematik Merkezi'nin bulunduğu UC Santa Barbara'da.
Ivan Sutherland tarafından getirilen PDP-10'lerin bulunduğu Utah Üniversitesi Örüntü Bölümü.
İlk kesin ARPANET hattı Kaliforniya Üniversitesi ile SAE'deki işlemciler arasında 21 Kasım 1969 tarihinde kurulmuştur. Dört üçlü ağ 5 Aralık 1969 tarihi itibarıyla tamamlanmıştır [2].
ARPANET üzerinden ilk ileti gönderimi 29 Ekim 1969 tarihinde saat 22:30'da iki sunucu arasında gerçekleşmiştir. İleti, UCLA profesörlerinden Leonard Kleinrock'un danışmanlığını yaptığı UCLA öğrencisi bir programcı olan Charley Kline tarafından gönderilmiştir. Yalnızca "login" sözcüğünü içeren ileti UCLA'daki SDS Sigma 7 sunucusundan SAE'deki SDS 940 sunucusuna gönderilmiştir. İlk iki harf olan "l" ve "o" sorunsuz biçimde iletildi ancak sistem bundan hemen sonra durdu. Böylece ARPANET üzerindeki ilk başarılı ileti "lo" oldu. "login" sözcüğünün tamamının gönderilmesi için bir saate yakın bir çalışma gerekti.

İki sunucunun ARPANET üzerindeki iletişiminin başlangıç noktası sunucuların ARPANET işlemcilerine hangi yolla ileti gönderebileceklerini tanımlayan 1822 protokolüdür. İleti biçimi geniş bir bilgisayar mimarisine hizmet sunacak biçimde tasarlanmıştı. Bir 1822 iletisi; ileti türü, sunucu adresi ve bir veri alanından oluşmaktaydı. Bir sunucudan diğerine ileti göndermek için gönderici sunucunun alıcı sunucunun sunucu adresini içeren bir iletiyi biçimleyip onu 1822 donanım arayüzü yardımıyla karşıya iletmesi gerekiyordu. İletinin yerel bir sunucuya ya da başka bir işlemciye gönderilmesi durumunda işlemci, iletinin gönderildiğini görebiliyordu. İleti karşı tarafa ulaştığında alıcı göndericiye bir onay iletisi (Sonraki İleti İçin Hazırım) gönderiyordu.
Çagdaş İnternet datagramlarının aksine ARPANET, tüm 1822 iletilerinin başarılı bir biçimde karşı tarafa iletilmesini amaçlıyordu. Ne var ki, 1822 protokolünün aynı sunucu üzerinde çalışan farklı uygulamalar arasındaki bağlantılarda karışıklığa yol açtığı gözlenmiştir. Bu sorun Ağ Denetim Programı yoluyla çözülmüştür. Buna göre, farklı sunuculardaki farklı işlemler arasındaki çift yönlu iletişim hatları standart bir yöntem kullanmak suretiyle kurulabilirdi. Bu arayüz, yazılım uygulamaları kullanarak üst düzey iletişim protokollerinin oluşturulmasına yardımcı oldu. Bu, OSI modeline aktarılan bir kavram olan protokol katmanlama nın ilk örneğidir.
1983'te TCP/IP protokolleri ARPANET'in ana kısmı haline gelirken ARPANET, yeni doğmakta olan İnternet'in birçok bileşeninden yalnızca biri olmak üzereydi.

Ağ Denetim Programı bir sunucu üzerinde çalışan çeşitli uygulamalar tarafından kullanılan standart bir ağ hizmetleri kümesi sunmaktaydı. Bu, üzerine inşa edildiği ağ hizmetinden az çok bağımsız olarak çalışan uygulama protokollerinin gelişimine katkıda bulundu. ARPANET'in İnternet protokollerine geçtiği 1983 yılında kayda değer uygulama protokolleri de aynı yolu izledi.

E-posta: 1971 yılında BBN'den Ray Tomlinson ilk e-postayı gönderdi [3]6 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 1973 yılı itibarıyla e-posta, ARPANET trafiğinin %75'ini oluşturmaktaydı.
Dosya aktarımı: 1973 yılı itibarıyla FTP'nin teknik ayrıntıları tanımlanmıştı. Bu protokol, ARPANET üzerinden dosya aktarımına izin veriyordu.
Ses trafiği: Bir Ağ Ses Protokolü (NVP) standardı tanımlandı (RFC 741) ve hemen uygulandı. Ne var ki, ARPANET üzerinden yapılan konferans görüşmeleri teknik nedenlerle sürekli başarısızlığa uğradı. İnternet üzerinden sesli iletişim uzun yıllar boyunca makul bir olgu olarak görülmeyecekti.

Mart 1970'te BBN'in doğu yakasındaki bir işlemciyle birleşen ARPANET'in etkinlik alanı genişledi. Ağ, bundan sonra çabucak büyüdü: Haziran 1970'te 9, Aralık 1970'te 13, Eylül 1971'de 18 işlemciye ulaştı (Bu sırada üniversite ve devlet araştırma merkezlerinde toplam 23 sunucu ağa bağlıydı). Ağustos 1972'de 29'a ulaşan işlemci sayısı Eylül 1973'te 40'a kadar yükseldi.
Ayrıca, Pasifik Okyanusu üzerinden Hawaii'ye ve Atlantik Okyanusu üzerinden Norveç'e iki uydu hattı kuruldu. Kısa bir süre sonra, Norveç ile İngiltere'yi birbirine bağlamak amacıyla Londra'da karasal bir devre kuruldu.
Haziran 1974'te 46 olan işlemci sayısı Temmuz 1975'te 57'ye yükseldi. 213'e ulaşan sunucu sayısı ortalama yirmi günde bir artmaktaydı.
ARPANET'in birkaç yıl boyunca sorun

Acil telefon numarası ani gelişen ciddi bir durumda çabuk yardım gerektiğinde telefonla aranması gereken, bu amaçla cevap verebilecek birilerinin başında bulunduğu telefon numarasıdır. Acil telefon numarası birçok ülkede yerel acil servislere ulaşmak için bulunan numaralardır. Acil telefon numarası ülkeden ülkeye değişir. Hızlı bir şekilde kolayca hatırlanıp aranabilmesi için genellikle üç basamaklı bir sayıdan oluşur. Bazı ülkelerin farklı acil servisleri için farklı bir acil durum numarası vardır. Bunlar genellikle son basamağa göre değişir. Bkz. Acil telefon numaraları listesi.
Genel acil numara cep telefonu birçok cep telefonunda şifreyle kilitliyken (yani telefon sahibinin yardımı gerekmeden) veya telefon SIM kartı takılı değilken (yani cep telefon hizmeti veren ağa abone olunduğunun ispatı gerekmeden) bile aranabilir.

Telefonun yaygınlaşması ve telefon abonelerine numara çevrilerek ulaşılması sebebiyle, acil durumlarda kolaylık sağlamak amacıyla telefon hizmetlerini sağlayan kurum tarafından hizmetleri arasında acil numaralar hizmeti de oluşturulmuştur. Acil numaralar genellikle kolay hatırlanır, kolay aranır numaralardır ve arandığında cevap verebilecek bir hizmet örgütüne ulaştırırlar. Bunlar her ülkede birbirinden bağımsız belirlenmiş başka başka numaralar olsa da bir standartlaşmaya doğru gidildiği gözlenmektedir (bkz. ülke ülke Acil telefon numaraları listesi).

112, Türkiye ve Avrupa Birliği'nde genel acil durum telefon numarası olarak kullanılır. Bu numara üzerinden Türkiye'de acil sağlık, itfaiye, polis, jandarma, orman yangını, sahil güvenlik, afet arama kurtarma ve trafik polisi hizmetlerine tek yerden ulaşılabilir. Ayrıca Türkiye'de bunların dışındaki farklı kurumlara ulaşabilmek ve ihbarda bulunmak için farklı özel numaralar da bulunmaktadır.

Batı ülkelerinde, emniyet, sağlık ve yangın gibi acil yardım hizmetleri tek merkezden koordine edilmekte olup, Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde 112, Amerika'da 911 numarası acil yardım hattı olarak kullanılmaktadır. Avrupa Birliği, 29 Temmuz 1991 tarihli kararı ile birlik çatısı altındaki tüm ülkelerde 112 hattının “Tek Avrupa Acil Çağrı Numarası-Single European Emergency Call Number” olarak kullanımını öngörmüştür. Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde, Türkiye'de “Tek Acil Çağrı Numarası” oluşturma çalışmalarına; 2003 yılında, Hollanda Hükûmeti ile T.C. İçişleri Bakanlığı'nın işbirliği ile MATRA Projeleri kapsamında başlanmış, 06 Nisan 2005 tarihinde, Antalya Pilot İl olarak belirlenmiştir. 10 Temmuz 2021 tarihinde 81 ilde çalışmalar tamamlanmış ve tüm Türkiye'de 112 numarası acil yardım numarası olarak kullanılmaya başlanmıştır.

911 Amerika'nın genel amaçlı acil numarasıdır; Amerikan filmlerinde 911'in acil servis numarası olarak kullanılmasını görenlerin yanlış öğrenip onun yerine 112 kullanılan ülkelerde kullanıcıların sorun yaşamamaları için birçok modern telefon 911'i 112'ye yönlendirir.

999 numarası Birleşik Krallık acil telefon numarasıdır. Polis, sağlık, itfaiye, sahil güvenlik hizmetlerine bu numaradan ulaşılabilir.

Acil telefon numaraları listesi

112 hakkında sık sorulan sorular

Analog veri, zamana göre değişen başka bir türden niceliği temsil edip kendisi de zaman göre değişen ve sürekli bir özellik gösteren veridir. Farklı bilimlerde de köken olarak farklı olmakla birlikte aynı işlevi gören ve birbirine karşılık gelen yapılardan her birine verilen isim olan analog kelimesi burada da aynı şekilde büyüklük değişimleri açısından başka bir sinyalin eşdeğeri olan sinyallere verilen isimdir. Böylece bir ortamdaki veri başka bir ortamda temsil edilebilir ve işlenebilir hale gelir. Örneğin analog bir ses sinyali, ses dalgalarının oluşturduğu basınç kuvvetini elektrik ortamında gerilim ile eşleştirerek temsil edilebilmesini sağlar. Analog ses sinyalinde gerilim değeri zamana göre sürekli bir değişiklik gösterir ve bu değişiklik orijinal ses sinyalindeki ses dalgalarının oluşturduğu basınç kuvvetinin değişimine paralellik gösterir. Yani diğer bir deyişle analog bir ses sinyalinde gerilim değeri orijinal ses sinyalindeki ses dalgalarının basınç kuvveti büyüklüğüne endekslenmiştir. Sayısal veya dijital veriler ise orijinal verinin değerlerinin belirli zaman aralıklarıyla örneklenmesi sonucu elde edilen sayı değerlerinin sıralanmasıyla oluşan veridir. Dolayısıyla analog veriler gibi orijinal veriyle sürekli eşleşme özelliğine sahip değildir çünkü zamanın sadece belli noktalarında örneklenerek oluşturulmuştur.
Analog sinyaller, giriş sinyalinin bazı başka sinyaller ile toplama, çarpma veya faz farkı gibi elektriksel işlemler geçirilerek değiştirilmesi ile elde edilir. Dolayısıyla, giriş sinyali ve çıkış sinyali arasındaki geçiş bir matematiksel formül ile gösterilebilir.
Analog veri ile sayısal veri arasındaki en büyük fark, analog verinin sürekli (İngilizce continuous) olan bir ölçekte, sayısal verinin ise rakamlarla sınırlı olan, sürekli olmayan (İngilizce discrete) bir ölçekte var olmasıdır.

Analog televizyon, video ve ses iletmek için analog sinyalleri kullanan orijinal televizyon teknolojisidir. Analog bir televizyon yayınında, parlaklık, renkler ve ses bir analog sinyalin genliği, fazı ve frekansı ile temsil edilir. 2010'ların sonlarına kadar dünya çapında kullanımda olan üç ana analog televizyon sistemi vardı: NTSC, PAL ve SECAM.
Analog sinyaller sürekli bir olası değerler aralığında değişir, bu da elektronik gürültü ve girişimin ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Böylelikle analogda, orta derecede zayıf bir sinyal karlı hale gelir ve parazite maruz kalır. Bunun aksine, bir dijital televizyon (DTV) sinyalinden gelen resim kalitesi, sinyal seviyesi alımın artık mümkün olmadığı veya kesintili hale geldiği bir eşiğin altına düşene kadar iyi kalır.
Analog televizyon kablosuz (karasal televizyon ve dijital uydu) olabilir veya kablolu televizyon gibi bir kablo ağı üzerinden dağıtılabilir.
Tüm yayın televizyon sistemleri DTV gelmeden önce analog sinyaller kullanıyordu. 2000'lerden bu yana, dünyanın çoğu ülkesinde analog yayınların kesilmesi için farklı son tarihler ile dijital televizyon geçişi devam ediyor.

Amatör televizyon
Televizyon tarihi
Filmlerin korunması ve restorasyonu
SST
Analog televizyon vericisi
Burst

Ankesörlü telefon, ücret yerine geçen herhangi bir jeton, telefon kartı veya kredi kartı kullanılarak konuşma yapılan umumi telefon türü. Genellikle telefon kulübesi ile donatılır. 1891 yılında William Gray jetonla çalışan telefonun patentini almıştır. 1920'de İngiliz Genel Posta Dairesi ankesörlü telefonu halka sunmuştur.
Ankesörlü telefonlar bir zamanlar dünyanın her yerinde mevcuttu, ancak cep telefonlarının artan kullanılabilirliği nedeniyle 21. yüzyılda yaygınlıkları önemli ölçüde azaldı.

Ankesörlü telefonlar genelde kamuya açık alanlarda, hava alanı ve tren istasyonu gibi ulaşım alanları ile cadde köşelerinde bulunur. Ayrıca bazı özel mülkiyet alanlarına da devlet tarafından kiralanmaktadır. Bunun yanında bazı ülkelerde seyyar ankesörlü telefonlar bulunur.

Ankesörlü telefon üreticileri son zamanlarda geliştirdikleri ilave sağlayıcılarla interaktif kiosk, SMS ve internet gibi araçları da bu telefona ekledi.

Kırmızı telefon kulübesi
IP telefon
Mobil telsiz telefon
Kriptolu telefon
Kablosuz telefon
Sabit telefon
Araç telefonu
Uydu telefonu
Telefon rehberi
Telefonculuk

Antonio Santi Giuseppe Meucci (13 Nisan 1808-18 Ekim 1889), İtalyan mucit. 1854'te teletrofono adını verdiği sesi önce elektrik dalgalarına, daha sonra aletin diğer ucunda sese çeviren aleti icat etmiştir. Bu, telefonun ilk örneği olarak kabul edilir. 28 Aralık 1871'de caveat (geçici patent) başvurusunda bulunan Meucci, aynı yıl bindiği teknenin yanmasından dolayı hastalandı. Tedavi parası için karısı teletrofono dahil Meucci'nin bütün icatlarını bir eskiciye sattı. Meucci iyileştikten sonra icadını aradı ama eskici onu kimliğini vermek istemeyen bir gence sattığını söyledi. İşsiz olan Meucci, 1872 ve 1873'te caveat'ı uzatmak için gerekli olan 10 doları gönderebilmiş, ama 1874'te gönderememiştir. Teletrofono'nun krokilerini yolladığı Western Union'daki laboratuvarda Graham Bell bunları bulmuş ve patentini almıştır. Meucci, bunun üzerine Graham Bell'e dava açmıştır. 1886'da mahkeme Meucci'nin icadın sahibi olduğuna ikna olmuş görünse de üç yıl sonra Meucci ölmüştür. Nitekim 1893'te Bell'in patenti de son bulmuş ve bir daha yenilenmemiştir. 11 Haziran 2002'de ABD Temsilciler Meclisi'nde "Antonio Meucci’nin hayatının ve başarılarının tanınması ve Meucci’nin telefonu icat ettiğinin kabul edilmesi" kararıyla denge kısmen sağlanmıştır.

Dağıtıcı (İngilizce: switch), bilgisayarların ve diğer ağ öğelerinin birbirlerine bağlanmasına olanak veren ağ donanımlarından biridir. OSI yedi katman modelinin 2. katmanında ve yeni dağıtıcılar IP routing yapabildiği için 3. katmanda da çalışır.

Dağıtıcının her bir kapısı diğerlerinden bağımsız veri alış-verişinde bulunabilir. Bir veri paketi (veri çerçevesi) kapılardan birine ulaştığında dağıtıcı gönderenin MAC adresini ve gönderilen kapıyı adres tablosuna kaydeder. MAC adres tablosundaki mevcut kayıtlar incelenerek hedef MAC adresinin bağlı olduğu kapıyı tespit etmeye çalışır. Eğer herhangi bir kayıt bulunamazsa, veri paketi gelen kapı hariç bütün kapılara gönderilir. Eğer MAC adresi biliniyorsa, bu durumda veri paketi sadece hedef kapıya gönderilir. Eğer gönderenin ve alıcının MAC adresleri aynıysa paket silinir.
Çalışma şekli itibarıyla ağ köprüsü ve ağ göbeğine (İngilizce: hub) benzerliğinden dolayı saydam köprü, çok kapılı köprü ya da akıllı hub olarak da adlandırıldığı olur. Saydamlığı dağıtıcının kullanıcı için fark edilemez olmasından, yani gelen paketlerin dağıtıcıdan geçtiğinin anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu da dağıtıcıların yönetimini zorlaştıran durumlardan biridir. Bu zorluğu özellikle ağ yöneticileri için ortadan kaldırmak için belli bir kapıdan geçen veri trafiğini dışardaki bir hedefe yansıtan kapı ikizleme (İngilizce: port mirroring) yöntemi geliştirilmiştir. SMON iletişim kuralları RFC 2613 ile tanımlanmış ve standardlaşmıştır.

Dağıtıcı yıldız topolojisine sahip yerel ağlar oluşturmanın yanında, paket anahtarlamalı farklı ağları birbirine bağlamakta da kullanılabilirler. Yıldız topolojisine sahip çok sayıda ağın birbirine bağlandığı topolojiye ağaç topolojisi denir. İki dağıtıcı arasındaki bağlantıyı sağlamak için genelde üstbağ kapısı (İngilizce: uplink port) kullanılır. Switchlerin konfigürasyonu için CLI(command line interface) arayüzü veya http arayüzü kullanılabilir. CLI arayüzü http arayüzüne göre daha profesyonelce ve daha fazla opsiyonu içinde barındırır.
Kullanım alanlarına bakıldığında ise, switchler VLAN(virtual Local Area Network) uygulamaları yapılabilir, ayrıca SPB(shortest path bridging), STP(Spanning tree protocol)protokolünü de içinde barındırır.

Bir dağıtıcının kullanabileceği dört çeşit iletme yöntemi vardır:

Depola ve İlet (İngilizce: store and forward): Dağıtıcı her bir veri paketini iletmeden önce arabelleğe alır ve bir kontrol toplamı oluşturur. Oluşturulan kontrol toplamı pakette kayıtlı olanla uyuşmuyorsa paket iletilmez. Bu sayede ağ içerisinde hatalı paketlerin dolaşması engellenmiş olur. Ağ öğeleri farklı hızlarla ya da farklı ortamlardan bağlanıyorlarsa, kullanılabilinecek tek yöntemdir. Kopyalama ve kontrol toplamı işlemleri nedeniyle yavaş ama aynı nedenlerden dolayı güvenilir bir yöntemdir.
Kestirme (İngilizce: cut-through): Dağıtıcı veri paketinde sadece MAC adresi bilgisini okur ve iletmeye başlar. Hata kontrolü yapılmaz. Diğer dağıtıcıların ya da daha üst OSI katmanların varsa hatayı bulacaklarından yola çıkılır. Hızlı bir yöntemdir.
Serbest Parça (İngilizce: fragment free): Yukarıdaki iki yöntemin avantajlarından faydalanmaya çalışan bir yöntemdir. Veri paketinin, adresleme bilgisinin de içinde olduğu ilk 64 byte okunur ve paket kontrol toplamı oluşturulmadan iletilir. Ethernet'teki minimum veri büyüklüğü olan 64 byte'a ulaşamayan paketler süzgeçlenerek silinir.
Uyarlamalı Anahtarlama (İngilizce: adaptive switching): Yukarıdaki üç yöntem arasında kendi kendine seçim yapan bir yöntemdir.

Yönlendirici
Ağ köprüsü

Topoloji Ağası, bir bilgisayar ağının çeşitli öğelerinin (bağlantılar, düğümler vb.) düzenlenmesidir. Temelde bir ağın topolojik yapısı fiziksel veya mantıksal olarak tasvir edilebilir. Fiziksel topoloji, bir ağın çeşitli bileşenlerini, aygıt konumu ve kablo kurulumu da dahil olmak üzere yerleştirirken, mantıksal topoloji; fiziksel tasarımından bağımsız olarak, verilerin bir ağ içinde nasıl aktığını gösterir. Düğümler arasındaki uzaklıklar, fiziksel bağlantılar, iletim oranları veya sinyal türleri iki ağ arasında farklılık gösterebilir ancak kullandıkları topolojileri aynı olabilir.

Buna bir örnek, bir yerel alan ağıdır (LAN). LAN'daki herhangi bir düğüm ağdaki diğer aygıtlara bir veya daha fazla fiziksel bağlantı içerir. Bu bağlantıları grafiksel olarak haritalamak, ağın fiziksel topolojisini tanımlamak için kullanılabilecek bir şekil geliştirir. Bununla beraber bileşenler arasında veri akışının haritalandırılması ise, mayın mantıksal topolojisini belirler.

Host üzerinde 1 bilgisayar aktiftir. Bir bilgisayar ağa bilgi göndermek için hattın boş olup olmadığını bilmelidir. Eğer hat boşsa veri hatta gönderilir. Katmanlar arası iletişim ile veri aktarımı yapılır. Eğer aynı anda gönderim olursa bir dizi gönderilmiş gibi olacaktır ve bilgisayarlar bu diziyi yanlış bilgi gönderimi gibi algılayacaklardır. Buna Collusion Detection denir.
Topoloji görsel bir şekil ya da bir ağın yapısı olarak düşünülebilir. Bu şekil bilgisayar ağındaki beliren fiziksel dizaynlarla örtüşmez. Bir evdeki bilgisayarlar bir çember şeklinde kurulabilir ama bu onun çember topolojiyi yansıttığı anlamına gelmez
Herhangi bir belirli ağ yalnızca fiziksel ve mantıksal bağlantıların yapılandırılmasındaki grafiksel haritalarla notların arasının oluşturduğu bütünle son şeklini alır. Ağ topolojisi çalışması grafik teorisini kullanır. Notlar arasındaki uzaklıklar, fiziksel bağlantı noktaları, yürütme değerleri ve sinyal çeşitleri iki ağ arasında farklılık gösterebilir ve yine de bu iki ağın topolojisi tanımlanabilir.

Token isimli bir bilgi ağda dolaşır. Token'a sahip bilgisayar veri gönderme hakkına sahiptir. Buradaki standart IEEE 802.5 standardıdır. Burada gerçekleşen işlemler Data Link Layer'da gerçekleşir.

Baz istasyonu, iki yönlü bir mobil ağ sisteminde yayın yapan birimdir. Radyo sistemindeki bir antenden farklı olarak, baz istasyonu hem sinyal alır, hem de sinyal gönderir yani iki antenden oluşur. Günümüzde baz istasyonları değişik yönlere doğru değişik güçlerde yayın yapma kabiliyetine sahip olan tevcihli antenler kullanır. İnsanların dikkatini çekmemek için, baz istasyonları değişik boy ve şekillerde olabilir.
Baz kelimesi İngilizce base (temel, taban, esas) kelimesinin Türkçeye geçmiş şeklidir. Baz istasyonu cep telefonu ile haberleşmede elektromanyetik sinyalleri yayınlayan veya alan bir anten ile bir radyo verici alıcısıdır.
BTK Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'nun yönetmeliğine göre, baz istasyonlarında belirlenmiş güvenlik mesafesindeki cihaz başına düşen elektrik alanı sınır değeri  900 MHz için 10,26 V/m'yi, 1800 MHz için 15.1'i geçemez. Bu değerler ICNIRP (Uluslararası İyonlaşmamış Radyasyondan Korunma Komisyonu) tarafından belirlenen ve tüm operatörler tarafından referans alınan dünya standardı olan 41,2 V/m'nin 4 kat daha düşük seviyesine denk gelmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü, "baz istasyonlarından ve kablosuz ağlardan gelen zayıf RF sinyallerinin sağlık açısından olumsuz etkilere neden olduğuna dair ikna edici hiçbir bilimsel kanıt bulunmadığı" sonucuna vardı. Bilim camiasının fikir birliği, bu cep telefonu baz istasyonu antenlerinden gelen gücün, insanlar antenlere doğrudan erişimden uzak tutulduğu sürece sağlık açısından tehlike oluşturmayacak kadar düşük olduğu yönündedir.

Turkcell
Türk Telekom
Vodafone

Bu liste beyaz eşya'ların bir listesidir.

Mutfak ürünleri
Küçük ev aletleri
Büyük ev aletleri
Tüketici elektroniği
Klima
Vantilatör
Hava iyonlaştırıcı
Cihaz fişi
Aroma lambası
Mikser (karıştırıcı)
Tavan fanı
Mini fırın
Tavan pervanesi
Merkezi elektrikli süpürge
Çamaşır kurutucusu
Sebzelik çekmecesi
Nem giderici
Bulaşık kurutma dolabı
Bulaşık makinesi
DOMELRE
Çekmece bulaşık makinesi
Elektrikli su ısıtıcısı
Davlumbaz
Fanlı ısıtıcı
Futon kurutucu
Çöp öğütme ünitesi
Silahla çalışan fare kapanı
Saç kurutma makinesi
Saç maşası
Nemlendirici
Buz yapıcı
Ütü
Kimchi buzdolabı
Çim biçme makinesi
Yaprak temizleyici
Çakmak
Manuel elektrikli süpürge
Robot süpürge
Mikrodalga fırın
Fare kapanı
Kişisel bilgisayar
Buzdolabı
Ev robotu
Dikiş makinesi
Ayakkabı kurutucusu
Akıllı buzdolabı
Soda makinesi
Karter pompası
Telefon
Thor çamaşır makinesi
Tost makinesi
Sandviç tost makinesi
Pantolon ütüsü
Elektrikli süpürge
Kurutmalı çamaşır makinesi
Çamaşır makinesi
Su sebili
Pencere fanı

Pişirme cihazları listesi
Mutfak gereçleri listesi
Ev otomasyonu konuları listesi
Cihaz geri dönüşümü
HVAC
Ev teknolojisi
Ev otomasyonu
Ev ağı

Bilişim Çağı (Almanca Informationszeitalter; İngilizce Information Age) bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişimin  insanlık tarihinde toplumsal, ekonomik ve bilimsel değişimin yönünü yeniden belirlediği ve giderek ağ toplumunun ortaya çıktığı döneme verilen addır. Başta imalat sanayii olmak üzere, ulaştırma, inşaat ve enerji sektörlerindeki gelişmelerin toplumsal ve ekonomik değişimin itici gücü olduğu endüstri toplumunun gelecekte neye evrileceği konusundaki tartışmalar 1950'lerin sonlarında başlamıştır. Başlangıçta bu döneme Endüstri Sonrası Çağı denmiştir. Bilgi Toplumu/Çağı, Enformasyon Toplumu/Çağı, İnternet Toplumu/Çağı, Elektronik Çağ, Siber Toplum/Çağ, Dijital Çağ, Sanayi-ötesi Çağ, Post-Modern Çağ, Yeni Çağ gibi çeşitli isimlerle de bilinmektedir. 1980'lerde İnternet'in kullanımının yaygınlaşması ve nihayet 1995'te tamamen serbest bırakılmasından sonra endüstri sonrası terimi yerini enformasyon sözcüğüyle değiştirmiş, kavram Türkçeye Bilişim Çağı ya da Bilgi Çağı olarak yerleşmiştir. Günümüzde "Bilişim Çağı" terimi, 1990'lardan bugüne kadar olan süre için kullanılmaktadır.
Alberts, Papp ve Kemp'e göre Bilişim Çağı başlıca sekiz alandaki teknolojik gelişmeler üzerine kurulmuştur:

Gelişmiş yarı iletkenler.
Gelişmiş bilgisayarlar.
Fiber optik iletkenler.
Hücresel (mobil) iletişim teknolojileri.
Yapay uydu teknolojisi.
Gelişmiş bilgisayar ağları.
Gelişmiş insan-bilgisayar etkileşimi.
Dijital (rakamsal) iletişim ve veri sıkıştırma.
Teknolojik gelişmeyle birlikte, bilişim ve iletişim altyapısının geniş coğrafi alanlara yayılması ve mobil iletişim teknolojileri aracılığe ile veri ve enformasyon erişiminin zaman ve mekandan bağımsız hale gelmesi, bireylerin, kurumların ve toplumların birbirleri ile ilişkilerinin bir bölümünü iletişim ve bilgisayar ağları üzerinden yürütebilmelerine olanak sağlamıştır. Bilişim Çağı'nda bireyler ve kurumlar işlerini görmek ve günlük yaşamlarını sürdürmek için büyük miktarda veri ve enformasyona gereksinme duymaktadır. Birey ve kurumlar aynı zamanda birer veri kaynağı işlevi de görmekte, büyük bir veri havuzu olan İnternet'e ya da bireysel veya kurumsal bilişim sistemlerine veri katkısında bulunmaktadır.
Veri ve enformasyonun zaman ve mekan kısıtlarını aşması, Bilişim Çağı'nda ülke sınırlarını yok etmese de bir ölçüde yeniden tanımlanmalarına yol açmıştır. Oyunlar, kitaplar, müziksel yapıtlar, görseller ve videolar dijitalleşerek elektronik ürünlere dönüşmüştür. Ayrıca ticaretin; yayıncılığın; devlet hizmetlerinin; iş yaşamının; çıkar, ilgi, inanç, köken veya eğlence odaklı gruplaşmaların bir bölümü elektronik ortama kaymıştır. Kurumların ve işletmelerin örgüt yapıları değişmiş; hiyerarşik yapıların yerini daha esnek ve daha otonom ağ tipi örgütlenmeler almaya başlamıştır.

Bilgisayarlar
Anabilgisayarlar
Minibilgisayarlar
Uçbirimler
Mikrobilgisayarlar
Masaüstü bilgisayarlar
Dizüstü bilgisayarlar
Tablet bilgisayarlar
Akıllı telefonlar
Veri depolama aygıtları
Manyetik bantlar
Sabit diskler
Disket sürücüleri ve disketler
Flash bellekler
USB bellekler
Flash kartlar
Optik depolama aygıtları
CD'ler
DVD'ler
Programlama dilleri
Üçüncü kuşak programlama dilleri ve araçları
Dördüncü kuşak programa dilleri ve araçları
Beşinci kuşak programlama dilleri ve araçları
Veri yönetimi
Veritabanı yönetim sistemleri
veritabanları
Hiyerarşik veritabanları
Ağ tipi veritabanları
İlişkisel veritabanları
Nesne ilişkisel veritabanları
Nesne yönelimli veritabanları

Bilgisayar ağları
Yerel alan ağları
Kablolu ağlar
Optik ağlar
Kablosuz ağlar
Geniş alan ağları
Frame relay
ATM
Mikrodalga
Radyolink hatları
Yapay uydular
İnternet tabanlı teknolojiler
İnternet
İntranetler
Ekstranetler
World Wide Web
E-posta
IRC
FTP
VoIP
Telefon
Dijital telefonlar
Mobil telefonlar
1G
2G
3G
4G
İnternet telefonları
Dijital televizyon
Kablolu televizyonlar
Uydu televizyonları
Yüksek çözünürlüklü televizyonlar
İnternet televizyonları
Dijital radyo
İnternet radyoları

Lallana E. C. ve M. N. Uy. (2003). The Information Age. eASEAN Task Force UNDP-APDIP 15 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

CDMA (Code division multiple access) kısaltmasından oluşur.
Code Division Multiple Access (CDMA)(Kod Bölmeli Çoklu Erişim—KBÇE) spread-spectrum (yayılı izge) teknolojisini kullanan bir iletim teknolojisidir.
Telekomünikasyonda, farklı kanallardan iletişim için üç farklı domain vardır. Bunlar frekans, zaman ve uzaydır. Zaman çoklamalı Time Division Multiple Access (TDMA), frekans çoklamalı Frequency-Division Multiple Access (FDMA) vardır.
TDMA de zaman uzayı, FDMA de frekans uzayı bölünerek iletişim kanalı oluşturulur. CDMA de kullanıcıların adeta farklı diller konuşması sağlanır. Yani aynı dili konuşanlar anlaşabilir mantığından hareketle farklı kullanıcılara farklı kullanıcı kodları verilerek farklı kanallar oluşturulması sağlanır.

CDMA teknolojisi kablolu, yani ev ve iş yerindeki sabit telefonların sim kartsız ve kablosuz kullanılabilmesini sağlamaktadır. CDMA normal sabit telefon abonelerinin bu telefonları sim kartsız klasik cep telefonları gibi yanlarında gezdirebilmelerini ve Ülkenin her yerinden kullanabilmelerini sağlayan bir sistemdir.

CDMA teknoloji sayesinde yüksek hızda veri kablosuz olarak taşınabilmektedir. CDMA teknolojini kullanarak ulaşılabilen en yüksek veri transferi 167 Gbit / saniye ile yapılmıştır.
CDMA özellikle çok yüksek hızlarda İnternet bağlantılarının taşınmasında kullanmaktadır.

Caller ID (caller identification, CID), calling line identification (CLID), Calling Line Identification (CLI), calling number delivery (CND), calling number identification (CNID), calling line identification presentation (CLIP) veya call display de denir), çağrı kurulurken arayan kişinin telefon numarasını aranan tarafın telefon ekipmanına ileten, VoIP de dahil olmak üzere analog ve dijital telefon sistemlerinde bulunan bir telefon servisidir. Arayan kimliği hizmeti, CNAM adı verilen bir serviste, arayan telefon numarasıyla ilişkili bir adın iletimini içerebilir.
Alıcı, aramayı cevaplamadan önce telefon setindeki bir ekranda, ayrı olarak bağlı bir cihazda veya aynı satıcı tarafından telefon ve televizyon hizmeti sağlandığı zaman kablolu televizyonlar gibi diğer dijital göstergelerdeki bilgileri inceleyebilir.
Bazı ülkelerde, arayan ekranı, arama hattı tanımlama sunumu (CLIP), çağrı kaydı veya sadece çağrı hattı kimliği terimleri kullanılır; arama ekranı, Kanada'da kullanılan baskın pazarlama adıdır (ancak bazı müşteriler hala buna aynı anda "arayan kimliğini" ifade etmektedir). POTS aboneleri için bir hizmet olarak CNID fikri, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ücretsiz numara hizmetinin bir parçası olarak otomatik numara tanımlama (ANI) kaynaklıydı.

Caller ID 5 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Claude Chappe (25 Aralık 1763 – 23 Ocak 1805), Optik telgrafın mucidi Fransız bilim insanı.

Claude Chappe, 1763 yılının noel günü Paris'in yaklaşık 200 km güneybatısındaki Brûlon kasabasında doğdu. Dedesi Fransız bir baron, amcası Jean-Baptiste Chappe d'Auteroche ise 1761 ve 1769'da Venüs geçişi gözlemleriyle ün yapmış bir astronomdu. Bir süre parlamento hukukçusu olarak çalışan babası Ignace Chappe d'Auteroche (1724-1783) 37 yaşındayken, 13 Şubat 1762'de 31 yaşındaki Marie-Renée de Vernay de Vert (1731-1803) ile evlendi. Çiftin bu evlilikten Ignace Urbain Jean (1762), Claude (1763), Marie Marthe (1763), Pierre François (1765), Sophie François (1767), René (1769), Abraham (1773) ve üç de düşük doğum olmak üzere on çocuğu oldu. Claude ve Marie Marthe ikiz olmalarına rağmen Marie Marthe gece yarısından sonra doğmuştu.
Chappe küçüklüğünde papaz olmak için manastıra gitti. Daha sonra Rouen'deki College de Joyeuse’da eğitim gördü. Chappe dini eğitimi sırasında bilime güçlü bir şekilde ilgi duymaya başladı. Paris'te bir grup fizikçiyle tanıştı ve daha sonra yeni kurulmuş prestijli bir topluluk olan Société Philomathique de Paris’e katıldı. Fizik deneyleri yapıp, bu deneylerin sonuçlarını makale olarak yayımlamaya başladı.
Chappe gençliğinde din adamı ve astronom olan amcasını örnek aldı. Amcasının Rusya'nın Tobolsk şehrine yaptığı 6 Haziran 1761'de Venüs geçişi için gözlem seyahati üzerine yazdığı ve okuduğu ilk kitap olan Voyage en Siberie kitabından çok etkilendi. En küçük kardeşi Abraham bu olay hakkında daha sonra şunları yazdı: "Bu kitabı okumak ona büyük ilham ve fiziksel bilimler açısından bir tat verdi. Bu noktadan itibaren tüm çalışmalarında, hatta uğraşılarında buna odaklandı."
Chappe'nin amcası bir sonraki Venüs geçişi olan 3 Haziran 1769 tarihli geçiş ve birkaç hafta sonraki ay tutulması için gittiği Meksika'nın Güney Aşağı Kaliforniya eyaletindeki San José del Cabo şehrinde 1 Ağustos 1769'da sarıhummadan öldü. Chappe'nin babası girdiği bir iddia üzerine atıyla Sen Nehri'ni geçtikten sonra ağır nezleye yakalandı ve bir süre sonra öldü, Brûlon'da defnedildi. Annesi ise mezar taşında yazan tarihe göre 1803'te öldü ve kocasının yanına defnedildi.

1790'dan itibaren birçok uzun mesafe iletişim yöntemleri deneyen Chappe, sayıları temsil eden gonglar ve birbirleriyle uyumlu saatlerden faydalanmayı denedi. Bir tarafı siyaha, bir tarafı beyaza boyanmış panjurlar kullandı. En sonunda "T" aletinde karar kıldı. Bu, tepesine régulateur diye adlandırılan yaklaşık dört metre uzunluğundaki bir levha yerleştirilmiş bir direkten ve bunun her iki ucunda indicateur denen, yaklaşık iki metre uzunluğundaki birer levhadan oluşan ve her üç levhanın da ipler ve palangalar aracılığıyla hareket ettirilebildiği bir düzenekti.
Chappe aygıtını Paris'te kurmayı denedi ancak bunda başarılı olamadı. Mart 1792'de ağabeyi Ignace'ın üyesi olduğu Yasama Meclisine başvurdu. İlk olarak başvurusu ilgi görmezken bir süre sonra meclis üyeleri Joseph Lakanal ile Gilbert Romme Chappe'nin önerisini desteklediler ve Yonne ilinde yer alan Saint-Fargeau ve Saint-Martin-du-Tertre arasında deneme hattı kurması için Chappe'ye ödenek sağladılar.
Deney başarılı olurken, Fransa'nın o dönem içinde bulunduğu devrim ve savaş durumu nedeniyle meclis üyeleri Paris'ten Lille'e kadar on beş adet telgraf istasyonu kurulmasını emrettiler. Chappe telgraf mühendisi olarak, kardeşleri Abraham, Ignace ve Pierre François da yardımcıları olarak Savaş Bakanlığına atandılar.

Claude Chappe 1804 yılının sonlarına doğru inşa edilen yeni telgraf hatlarının denetimleri sırasında hastalandı. Hastalığı için gıda zehirlenmesinden şüphelenen Chappe, bunda parmakları olduğu gerekçesiyle rakiplerini suçladı. Birkaç aylık hastalık sürecinin ardından Paris'e dönünce depresyona girdi. 23 Ocak 1805'te l'Hôtel Villeroy'daki telgraf idaresinin dışında yer alan bir kuyuya atlayarak intihar etti. Naaşı ilk olarak Vaugirard'daki bir mezarlığa defnedilip, kardeşi Ignace Urbain Jean'ın 1829'daki ölümünden sonra Père Lachaise Mezarlığı'na, kardeşinin yanına nakledildi.

Telgrafın bulunuşunun 100. yılı anısına Paris'teki Boulevard Saint-Germain ile Rue du Bac sokağının kesişme noktasına Emile Louis Macé tarafından yapılan Chappe'nin bronz heykeli 18 Temmuz 1893'te açıldı. Merkezi bir yerde olması ve metro istasyonuna yakınlığı nedeniyle Paris halkı için gözde buluşma yeri olan heykel, 1942'de Nazi Almanyası'nın Fransa'yı işgali sırasında eritilerek Alman işgal birliklerinin silah yapımında kullanıldı.

David Crowley, Paul Heyer (2010), Communication in History: Technology, Culture, Society, Routledge, ISBN 978-0205693092 

A fascinating French article on Chappe telegraphs, Les Télégraphes Chappe, l'Ecole Centrale de Lyon (Fransızca)
French article : Le télégraphe aérien, in Les merveilles de la science, de Louis Figuier, t. 2, pages 20-68 8 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Dijital ortam, verilerin üzerine kaydedilip dijital bir şekilde saklandığı ortamların genel adı. 

Veri kayıt ortamları veya veri taşıyıcılar
dar anlamıyla 

elektronik aygıtlar aracılığıyla okunan ve/veya kaydedilen müzik, ses, film gibi eğlence amaçlı kayıtlar için ve
bilgisayarlar veya çevresel birimler aracılığıyla okunup yazılabilen her türlü bilgi için
veri kaydı amacıyla kullanılan kayıt ortamları ya da veri taşıyıcılardır.

Veri kayıt ortamları
Elektronik aygıtlar ile okunup yazılabilen veri kayıt ortamları
Elektronik aygıtlarla okunup yazılabilen veri taşıyıcısı ya da depolayıcısı
Elektronik aygıtların içinde bulunan ve veri kaydedilebilen elektronik parçalar (RAM, EPROM vb.)
Diğer veri kayıt ortamları
Yazılı ve basılı ortam(Kitap, Gazete, Kağıt, Cam, Deri, Parşömen, ...)
Görsel ortamlar (Tual, Halı, Mikrofilm, Fotoğraf, ...)
Ses ortamları (Plak, Kaset)
Kayıt biçimi
Verilerin bir dil ya da data olarak kodlanmasını sağlayan yazılar aracılığıyla
Görüntü ya da kurgu biçiminde kaydedilmiş resimler aracılığıyla
analog: Fotoğraf, Resim (Tual, Çizim)
digital: Bitmap, digital Fotoğraf
elektronik olarak okunabilir kodlamalar (analog veya digital)

Veri, verinin kaydedilebileceği bir materyalin üzerine insanlar tarafından elle kaydedilir. Kaydedilen bilgi herhangi bir teknik araç olmaksızın tekrar okunabilir. Veriyi kaydetmek için kullanılan bir bıçak ya da çivi benzeri bir alet dışında teknik bir araç kullanılmaz. Verinin işaretler, yazılar ve resimler biçiminde kaydedildiği ortamlar genellikle dayanıklı ortamlardır.

Malzeme ve ortamlar
Kağıt (Yaprak, Kitap)
Folyo (İng. Transparency)
Çetele (İng. Tally stick)
Papirus ve Parşömen rulolar
Kil, Taş, Tahta ve Balmumu tabletler
Tekstil ürünleri (Resimler, Quipu düğümleri)
En ünlü tarihsel örnekler Sümer tabletleri, Bayeux işlemesi, Mağara resimleri ve Quipu düğümleridir.

Direkt olarak duyu organlarıyla (örneğin gözle veya elle) kaydedilip okunamayan her türlü veri kaydı ve kayıt ortamları teknik veri depolamadır. Bilgileri okumak ya da kaydetmek için teknik araçlara ihtiyaç duyulur.

Işığın hassas bir yüzeye bir takım kimyasal işlemler aracılığıyla kaydedilmesi işlemidir.
Mikrofilm üzerine yapılan veri depolama bugün dahi en güvenilir depolama yöntemi kabul edilir. Okuma araçları ve kayıt ortamlarının dayanıklılığı sorunu dışında sadece bir görüntü büyütme aracı okuma için yeteridir.

Film (fotoğrafçılık)
Fotoğraf kağıdı
Mikrofilm
Foto-emülsiyon

Mekanik depolamada veriler mekanik bir yöntemle, örneğin taşıyıcıda fiziksel olarak çukurluklar ya da yükseklikler yaratarak, veri taşıyıcıya aktarılır. İşlenmiş olan taşıyıcı sadece okunabilir. Örneğin, bir baskı işleminden geçen bir CD-ROM'un üzerine bir araç yardımıyla kazınır. Elektronik kayıt ortamları bilginin tutulma biçimine göre sınıflandırılabilir.

Mekanik okuma işlemi
Analog ortamlar
Fonograf silindir (Gramafon silindiri)
Plak
Taş plak
Digital ortamlar
Delikli kart
Delikli bant
Optik okuma işlemi (Lazer)
Digital veya Analog
Laserdisc
CD-ROM
DVD-ROM
Blu-ray Disc
HD DVD

Bilginin elektronik yapı elemanları temelli malzemelerin üzerine kaydedilmesi. Günümüzde elektronik kayıt pratik olarak  Silisyum üzerine yerleştirilmiş olan entegre devreler aracılığıyla yapılır.

Geçici bellek: Elektrik akımı kesildiğinde ya da yenilenmediğinde, bilgiler silinir.
Kalıcı bellek: Bir defa kaydedilen ya da ortama gömülen bilgi bir daha değiştirilemez.
Yarı kalıcı bellek: Kaydedilen bilgi, sonradan değiştirilebilir.
Elektronik kayıt ortamlarını okuyabilmek için teknik araçlar kullanılması gereklidir. Kayıt biçimlerine göre

Geçici bellek
DRAM, Dinamik RAM  ya da dinamik rastgele erişimli bellek (dynamic random access memory)
SRAM statik rastgele erişimli bellek (static random access memory)
Kalıcı bellek
ROM Salt Okunur bellek (read only memory)
PROM programlanabilir sadece okunabilir bellek (programmable read only memory)
Yarı kalıcı bellek
EPROM Silinip Programlanabilir Salt Okunur Bellek (erasable programmable read only memory)
EEPROM (electrically erasable programable read only memory)
Flaş bellek (USB-Stick)
FRAM Ferroelektrik rastgele erişimli bellek (Ferroelectric Random Access Memory)
MRAM Manyeto dirençli rastgele erişimli bellek (Magnetoresistive Random Access Memory)
Faz değişimli bellek Faz değişimli bellek
Ayrıca bakınız: Sanal bellek
Son kullanıcı elekronik bellekleri genellikle yalnız başına bir kayıt ortamı olarak değil, başka elektronik parçalarla kombine edilmiş olarak alır. Örneğin DRAM bellekleri bilgisayar ya da çevre aygıtlarının içine yerleştirilmiş bellek yuvalarına yerleştirilmiştir ve bu aygıtların ana bellekleri olarak kullanılır. Özellikle multi media dosyalarının kayıtlarında tercih edilen Flash bellekler ise küçük paketlerin için yerleştirilir ve bir kontrol devresi aracılığıyla çeşitli elektronik aletler tarafından veri kayıt ortamı olarak kullanılabilir.
Elektronik bellekler kullanım biçimine göre şöyle gruplanabilirler

Bellek kartı
Flaş bellek
USB Stick
SSD

Verilerin manyetiye edilebilen malzemeler üzerine manyetik biçimde kaydedilmesidir. Bunun için kâğıt, karton, bant, plak gibi malzemeler kullanılabilir. Manyetik ortamlara (manyetik çekirdek bellek dışındakilere) bir okuma/yazma kafası aracılığıyla okunup yazılabilir. Manyetik kayıt ortamları hareketli bir kafa aracılığıyla dönen plakaların okunması ya da sabit bir kafa ile dönmeyen manyetik ortamların okunması şeklinde bir sınıflandırma yapılabilir. Bunun dışında bir ayrım kriteri kaydın yapıldığı ortamın analog, digital ya da her ikisi birden olması temelinde yapılabilir.

Manyeto-elektronik
Digital ortamlar
Manyetik Çekirdek Bellek
Dönmeyen kayıt ortamları
Digital ortamlar
Manyetik bant, (örneğin DLT, Digital Audio Tape ve Ses Bandı (Alm. Tonband)
Manyetik kart
Manyetik şerit
Kaset (Commodore Dataset)
Manyetik kabarcık bellek (İng. Bubble memory)
Analog ortamlar
Tonband (Kaset)
Videoband (VHS)

dönen kayıt ortamları
Digital ortamlar
Davul bellek (Ing Drum memory)
Sabit disk (hard disk)
Disket (floppy disk)
Taşınabilir disk örneğin Iomega Zip sürücüsü

Verileri okuyup yazmak için Laser ışını kullanılır. Optik kayıtta kayıt ortamının yansıtma ve eğilip bükülme özelliklerinden yararlanılır. Örneğin CD'lerde, kullanılan malzemenin yansıtma özelliğinden, holografik kayıtlarda ise malzemenin ışığı eğme özelliğinden yararlanılır. Kayıt biçimi digitaldir.

Laserdisc
PD (Phase-change Dual)
CD, Alt biçimleri: Audio-CD, CD-ROM, CD-R, CD-RW, SVCD, Video-CD, MVCD
DVD, Alt biçimleri: DVD-Video, DVD-Audio, DVD-ROM, DVD-RAM, DVD±R, DVD±RW
DVD-Takipçileri: BD, HD DVD, UDO
Holografischer Speicher, Formate: HVD (Alm. Holografischer Speicher)
Dönmeyen kayıt ortamları
Optik teyp (Optical tape)
Tesa filmi

Manyeto-Optik kayıt, bazı materyallerin belli bir sıcaklığın üzerinde (Curie noktası) manyetik davranış göstermeleri özelliğinden yararlanılarak geliştirilmiştir. Örneğin üzerine kayıt yapabilmek için   kullanılan materyal (genellikle laser yardımı ile) belli bir sıcaklığa kadar ısıtılır ve manyetik ortamlarda olduğu gibi yazım yapılır. Materyal soğuduğunda üzerine yapılan kayıt korunmuş olur. Bu sıcaklığın altında materyal manyetize edilemez. Kaydedilen veri yine genellikle lazer yardımı ile okunur (bunun için Magneto-optic Kerr etkisinden yararlanılır). Bu kayıt ortamlarında veri okuma sırasında sadece optik özellikler kullanılmasına karşın veri kaydı sırasında hem manyetizma hem optik kullanıldığı için bu ortamlara Manyeto-Optik denilir.
Şu örneklere bakılabilir.

MiniDisc
MO-Disk (Magneto-optical drive)

Delay line bellek (Delay line memory)
Deinococcus radiodurans

Dijital televizyon (DTV), analog sinyalleri kullanan önceki analog televizyon teknolojisinin aksine, dijital kodlama kullanarak televizyon görsel-işitsel sinyallerinin iletilmesidir. Geliştirildiği sırada yenilikçi bir gelişme olarak kabul edildi. 1950'lerde siyah-beyaz ve renkli televizyondan bu yana televizyon teknolojisindeki ilk önemli evrimi temsil etti. Modern dijital televizyon, analog TV'den daha yüksek çözünürlüklü (HDTV) aktarılır. Analog TV'nin daha dar formatının aksine tipik olarak geniş ekran en boy oranı (genellikle 16: 9) kullanır. Kıt radyo spektrumu alanını daha ekonomik kullanır; tek bir analog kanal ile aynı bant genişliğinde yedi kanala kadar iletebilir ve analog televizyonun yapamadığı birçok yeni özellik sağlar. Analogdan dijitale geçiş 2000'li yıllarda başladı.
Dünya ülkelerinde yaygın olan dijital televizyon yayın standartları bunlardır:

Digital Video Broadcasting (DVB-T dijital karasal televizyon, DVB-T2, DVB-S uydu, DVB-S2, DVB-S2X, DVB-C kablo, DVB-C2, DVB-H, DVB-NGH, DVB-T2-Lite, DVB-SH uydu) - dünyanın birçok ülkesinde kullanır.
ATSC (ATSC 2.0, ATSC 3.0, ATSC-M/H) - Kuzey Amerikada kullanılır.
ISDB (ISDB-T, ISDB-T International, 1seg, ISDB-Tmm, ISDB-Tsb (dijital radyo), ISDB-S (dijital uydu), ISDB-S3, ISDB-C (kablolu televizyon) - Güney Amerika, Japonya ve birkaç Afrika ülkesi kullanır.
DTMB (DTMB, DTMB-A, CMMB) - Çin ve Pakistan kullanır.

Yayın televizyon sistemleri
Plazma ekran
LED TV
QLED

Dikiş makinesi, çeşitli kumaş ve tekstil ürünlerini dikmek için kullanılan bir makinedir.

Esası, üstten ucu delikli bir iğneyle birbirine dikilecek şeylerin altına geçen ipliğin üzerinden, orada mekikte sarılı ikinci bir iplik aşırıldıktan sonra geri çekmek, bunu tekrarlayarak dikilecek şeylerin altında ve üstündeki iki ipliği her inişte tekrar kesiştirip birbirine dolamak ve ipliklerin gerginliğini iplik kesişme noktalarının birbirine dikilen şeylerin içinde ya da aralarında (altında ya da üstünde değil) sıkışık kalmasını sağlayacak şekilde ayarlamak, böylece dikişe makinenin kolayca ulaşabildiği, insan elinin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir hızda ve dikilen şeylerin iğneye göre hareketini makinenin tutup çekerek belirlemesi sayesinde çok düzgün görünüşlü bir dikiş ile devam etmektir.
Tek iplikli dikiş makinesinde dikiş, ipliğin kendi bir delik önceki kısmına dolanarak oluşturulan iplik zincirinin halkalarının dikilen şeyleri yarı alttan yarı üstten kavramalarıyla oluşur.
Elle işleyen dikiş makinesi olduğu gibi, ayakla, elektrikle çalışan dikiş makineleri de vardır. Bu arada, elbise ve çamaşır dikmekten başka nakış yapmaya, kundura vb. şeyler dikmeye yarayan ve daha karmaşık düğümler atan makineler de vardır

1755, Charles Fredrick Wiesenthal, İngiltere, 1755 patentli, deri için, biz ve iğne yan yana
1790, Thomas Saint, İngiltere, patentsiz, tek iplik, biz ve iğne yan yana, deri ve branda için, çalıştığının ispatı yok.
1804, Thomas Stone and James Henderson, İngiltere,
1804, John Duncan, İskoçya, nakış makinesi
1814, Josef Medersperger, Avusturya,
1829, Berthelemy Thimonnier, Fransa, tek iplik, 1930 patentli, ilk makineli fabrika
1832, Walter Hunt, Amerika, çift iplik, 1854 patentli
1841, Newton and Archibold, İngiltere, delikli iğne, kumaş tutan düzey
1842, John Greenough, Amerika, 1842 patentli,
1844, John Fisher, İngiltere, gecikmiş patent
1845, Elias Howe, Amerika, 1845 patentli,

1851, Isaac Merritt Singer, Amerika, pedallı, kayışlısı
1851, Allen B. Wilson, daha küçük açıyla dönen mekik
1851, Nathaniel Wheeler, sessiz dönen çengel, kumaş iteleme,
18??, Charles Miller, düğme deliği diken makine
1856-1877, Singer, Howe, Wheeler, Wilson, Grover ve Baker'in patent ortaklığı
1877, James Edward Allen Gibbs, Amerika, tek iplikli yeni gelişmiş makine

1860, İlk hazır giyim fabrikaları

Sewing Machines, Historical Trade Literature 20 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  Smithsonian Institution Libraries

Old Sewing Machines and How They Work - with animations.
[1] 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Singer/Veritas factory of Germany
Animation of a bobbin in a sewing machine 1 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pictures and detailed reviews of popular older mechanical sewing machines 20 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2] 8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sewing Machine Blog

Singer Corporation
Dokuma tezgâhı
Örgü makinesi
Terzi
Atölye
Jakar

Discovery Uzay Mekiği (İngilizce: Space Shuttle Discovery, Yörünge aracı belirtmesi: OV-103), hizmet dışı kalmış bir Amerikan uzay mekiği yörünge aracıdır. Bu uzay uçağı, NASA'nın Uzay Mekiği programındaki yörünge araçlarından biri ve inşa edilen beş tam operasyonel yörünge aracının üçüncüsüydü. İlk görevi olan STS-41-D, 30 Ağustos - 5 Eylül 1984 tarihleri arasında gerçekleşti. 27 yılı aşkın hizmeti boyunca 39 kez fırlatılıp indi ve bugüne kadar diğer tüm uzay araçlarından daha fazla uzay uçuşu gerçekleştirdi. Uzay Mekiği fırlatma aracı üç ana bileşenden oluşuyordu: Uzay Mekiği yörünge aracı, tek kullanımlık bir merkezi yakıt tankı ve iki adet yeniden kullanılabilir katı yakıtlı takviye roketi. Yörünge aracını atmosfere girişte yüksek sıcaklıklardan korumak için yaklaşık 25.000 ısıya dayanıklı seramikle kaplıydı.
Discovery, Columbia ve Challenger''ın ardından hizmete giren üçüncü operasyonel yörünge aracı oldu. Son görevi olan STS-133'e 24 Şubat 2011'de başladı, 9 Mart'ta son kez Kennedy Uzay Merkezi'ne indi ve toplamda neredeyse bir tam yılı uzayda geçirdi. Discovery, hem araştırma hem de Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) montaj görevlerini gerçekleştirdi ve diğer uyduların yanı sıra Hubble Uzay Teleskobu'nu da yörüngeye taşıdı.
Discovery, hizmet dışı kalan ilk operasyonel mekik olmuş, onu Endeavour ve Atlantis izlemiştir. Mekik şu anda Smithsonian Ulusal Hava ve Uzay Müzesi'nin Steven F. Udvar-Hazy Merkezi'nde sergileniyor.

STS-41-D: İlk uçuş
STS-51-D: Birleşik Devletler Kongre üyesi senatör Cumhuriyetçi Partili Jake Garn uzayda.
STS-26: Uzay mekiği Challenger felaketinden sonra uzaya dönüş (STS-51-L).
STS-31: Hubble Uzay Teleskopu fırlatılışı.
STS-60: İlk Rus Sergei Krikalyov Amerikan uzay aracıyla fırlatıldı.
STS-95: John Glenn'in ikinci fırlatılışı, uzaydaki en yaşlı kişi ve uzaya girişin üçüncü kongre üyesi.
STS-92: 100. uzay mekik görevi.
STS-114: Uzaya dönüş, Uzay mekiği Columbia felaketinden sonra (STS-107)
STS-121: İlk mekik fırlatılışı 4 Temmuz Bayramı.
STS-116: Bir Mekiğin ilk gece fırlatılışı (Uzay mekiği Columbia felaketinden bu yana).
STS-120: Bu uzay mekiği için şimdiye kadarki en uzun görev.

*Discovery uzay mekiğinin en kısa görevi. **Discovery uzay mekiğinin en uzun görevi.

Diyarbakır, Türkiye'nin Diyarbakır ilinin merkezi olan şehirdir. Üzerinde tarihî Diyarbakır Kalesi'nin bulunduğu Dicle Nehri kıyısındaki yüksek platonun çevresinde yer alan şehir, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yüzölçümü bakımından Şanlıurfa'dan sonra ikinci sıradadır. Yaklaşık 1,8 milyon nüfusuyla da ülkenin en kalabalık 12. şehridir. Karasal iklimin hâkim olduğu şehirde yazlar son derece sıcak ve kurak geçerken, kışlar ise soğuk, sert ve yağışlı geçer. Diyarbakır ilinin denizden yüksekliği 650 metredir. Diyarbakır, yaklaşık 12.000 yıllık tarihî bir geçmişe sahiptir.
Yontma Taş ve Mezolitik devirlerde şehrin çevresindeki bazı mağaralarda insanların yaşadığı, yapılan arkeolojik araştırmalarla anlaşılmıştır. Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassuni Mağaraları ile Dicle kolları üzerindeki Ergani yakınlarındaki Hilar Mağaraları'nda bu çağa ait birtakım kalıntılar tespit edilmiştir. Son arkeolojik kazılarda Ergani ilçesi yakınlarında bulunan, Neolitik Dönem'e tarihlenen ve MÖ 8.000-6.000 yılları arasına ait olduğu düşünülen Çayönü yerleşkesi ve benzeri tarihî örnekler, şehrin geçmişinin canlılığını bir kez daha ortaya koymuştur. Tarih boyunca Amida, Amid, Kara-Amid, Diyar-Bekr, Diyarbekir gibi adlarla anılan kent, Güneydoğu Anadolu'nun tam orta bölümünde, Mezopotamya'nın kuzey kısmında, 'El-Cezire' denilen bölgede yer almaktadır.
Kentte, MÖ 3.000 civarında Hitit, Hurri ve Mittani egemenliği yaşanmıştır. MÖ 1.260 yılına kadar süren bu egemenlikten sonra sırasıyla Asurlular, Aramiler, Urartular, İskitler, İran'daki Medler, Antik İran'daki Ahamenişler (Persler), Büyük İskender'in komutasındaki Makedonyalılar, Selevkoslar, Partlar, Roma İmparatorluğu, Sasani İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu şehre hâkim olmuşlardır. 7. yüzyılın başlarında Peygamber Muhammed'in ölümünden sonra ikinci Halife Ömer döneminde İslam ordusu Diyarbakır'ı ve çevresini fethetmiş; Hâlid bin Velîd, Diyarbakır'a giren ilk Müslüman kumandan olmuştur. Diyarbakır böylece bir eyalet olarak İslam Devleti'ne bağlanmıştır. Dört Hâlife Dönemi'nden sonra Arap kökenli Emevîler, Abbâsîler, Hamdânîler ve 11. yüzyılda Kürt hanedanı Mervânîler bu kente sahip olmuşlardır. Selçuklu Türkleri, İnaloğulları ve Artukluların da egemenliğinden sonra, 12. yüzyılda kurulan Eyyûbî Sultanlığı 13. yüzyılın ortalarına kadar kenti idare etmiş ve ardından Moğol istilaları sonucu Moğollar şehri ele geçirmişlerdir. 1403-1468 yılları arasında Akkoyunlular Devleti'ne başkentlik yapan şehir, daha sonra Şii Safevîler ve akabinde Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimine girmiştir.

Diyarbakır şehri, farklı dönemlerde farklı isimlerle anılmıştır. MÖ 200'de Asur hükümdarı Adad-Nirari'ye ait bir kılıç kabzası üzerinde şehrin adının Amid ya da Amidi olarak geçtiği görülmektedir. Roma ve Bizans kaynaklarında ise şehrin adının Amid, Omid, Emit ve Amide şeklinde geçtiği görülmektedir. 11. yüzyılda yöreye gelen Türkmenler şehirdeki yapılarda kullanılan siyah renkli taşlardan dolayı şehre "Kara Amid" demişlerdir. Müslüman Arapların egemenliği sırasında buraya yerleşen Bekr (بکر) kabilesi nedeniyle şehir, Diyâru Bekr (ديار بكر, "Bekr kabilesinin yurdu") olarak kayıtlara geçmiştir.
Diyâru Bekr (daha sonraları Diyarbekir), Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarına kadar daha çok bir bölge adı olarak kullanılmıştır. Ancak merkez için kullanılan Amid isminin kullanımının özellikle Diyarbekir'in 1867 yılında vilayet oluşu sonrası yavaş yavaş terk edildiği ve bütün bölgeyi nitelemesinin yanında merkez sancak için de Diyarbekir (Diyar-ı Bekr) adının kullanıldığı görülmektedir.
Diyarbekir'in Diyarbakır oluşuna dair çalışmalar, Türk Dili Dergisi Haziran 1938 nüshasında özetlenmiştir. Çalışmalar, 17 Kasım 1937 tarihinde Atatürk'ün trenle Diyarbekir'den Elazığ'a geçtiği gece yapılan bir dil tartışmasının ardından Türk Dil Kurumu'na gönderilen bir telgrafla başladı. Yapılan çalışmalar sonucu şehrin adı Diyarbakır olarak değiştirildi. Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen'e gönderilen telgraf şöyledir:

Diyarbekir şehrinin isminin etimolojisine dair etüt var mıdır? Esasta bu şehrin ismi 'Bakır memleketi' manasına olan 'Diyarbakır' olması gerektir ve artık bu isimle tanınacaktır. Dil Kurumunun bu hususta Tarih Kurumu ile iş birliği yaparak, historik (tarihî) ve lengüistik (dilbilimsel) tetkikatta bulunması emrediliyor. Balıkesir saylavı (milletvekili) İsmail Hakkı'nın da mesai birliğine davet edilmesi faydalı olacaktır. Tetkikatın titizlikle yapılmasını ve mümkün ise neticelerin takiben bildirilmesini saygılarımla dilerim.
Şehirde bakır madeni Çermik ilçesinin Mahmudan köyü sınırları içerisinde bulunmuştur.

Mezopotamya ile Anadolu arasında bir geçiş bölgesinde yer alan Diyarbakır'ın tarihi çok eski dönemlere dayanmaktadır. Yontma Taş ve Mezolitik devirlerde Diyarbakır ve çevresinde var olan mağaralardan, burada yerleşim olduğu yapılan arkeolojik araştırmalarla anlaşılmıştır. Örneğin Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassuni Mağaraları ile Dicle Nehri ve kolları üzerinde, Ergani yakınlarındaki Hilar Mağaraları'nda bu çağdan kalma kalıntılar gün yüzüne çıkarılmıştır. Şehrin 65 kilometre kuzeybatısındaki Ergani ilçesi yakınlarında yer alan Çayönü Tepesi kazılarında, dünyanın en eski köylerinden birinin bulunduğu kabul edilmektedir. Çayönü yerleşkesindeki insanlar, zamanla göçebelikten yerleşik köy yaşama, avcılık ve toplayıcılıktan besin üretimine geçmiştir.
Büyük Dikran tarafından kurulan Silvan şehrinin, Ermenistan Krallığı'nın MÖ 70 yılında başkenti Tigranakert olduğu ileri sürülse de, bu bilgi spekülatif bir niteliktedir.
Şehrin kent merkezinde, MÖ 3000 civarında Hitit ve Hurri-Mittani egemenliği yaşanmıştır. MÖ 1260'a kadar süren bu egemenlikten sonra, sırasıyla Asurlular, Aramiler, Urartular, İskitler, Medler, Ahamenişler (Persler), Büyük İskender komutasındaki Makedonyalılar, Selevkoslar, Partlar, Ermeniler, Roma İmparatorluğu, Sasani İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu; İslam'ın doğuşundan sonra ise Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Büveyhiler, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Artuklular, Eyyûbîler, Moğollar, Akkoyunlular, Safevîler ve Osmanlılar şehre egemen olmuşlardır.
Asurlular döneminde şehir, bölge valilik merkezi olmuştur. Milattan sonra 1. ve 2. yüzyıllarda şehir ve bölgesi için Romalılar ve Partlar arasında savaşlar yapılmıştır. Şehir, Romalıların hâkimiyetine girdikten sonra imparatorluğun yıkılmasıyla Bizans yönetimine geçti. Halife Ömer döneminde İslam ordusu, Diyarbakır'ı ve çevresini fethetmiş ve Halid bin Velid, Diyarbakır'a giren ilk Müslüman kumandan olmuştur. Diyarbakır, böylece bir eyalet olarak İslam Devleti'ne bağlandı.
869-899 yılları arasında Diyarbakır ve çevresinde kısa süreliğine Şeyhiler Hanedanı hüküm sürmüştür; fakat Abbasi halifesi Mutazıd bu hakimiyete son vermiştir. Daha sonraki yıllarda Hamdânîler ve Büveyhiler şehre hâkim oldularsa da, 990 yılında bölgeye hâkim olan Kürt aşireti Mervânîler, 1085 yılına kadar saltanatlarını sürdürmüşlerdir. Selçuklu hükümdarı Alparslan, Malazgirt Meydan Muharebesi'nden (1071) bir sene önce Diyarbakır'a geldi. Mervânîler, yapılan bu savaşta Selçuklu ordusuna asker desteğinde bulundu ve daha sonra Büyük Selçuklu Devleti'ne tabi oldu. I. Melikşah'ın 1092'deki ölümünden sonra da, Diyarbakır'daki egemenlik Suriye Selçukluları'na geçti.
1095'te Türk emirlerinden olan Sadr Bey'in, Amid valisi iken ölümü sonrasında kardeşi İnal şehre yönetici olmuş; İnal'ın kendi adıyla 1098 yılında İnaloğulları Beyliği'ni kurmasıyla bu beyliğin yönetiminde kalmıştır. 1142 yılından sonra da vezir Nisanoğlu Müeyyedüddin ve ardılları, yarı bağımsız olarak Âmid şehrini yönettiler. Eyyûbîlere tabi olan Artuklu Beyliği'nin Hasankeyf Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed'in talebi üzerine Âmid şehri, Selahaddin Eyyubi komutasındaki Eyyûbî ve Artuklu kuvvetlerince 1183 yılında ele geçirildi. Selahaddin Eyyubi, şehri Nureddin Muhammed'e bırakmış ve böylece şehir, Hasankeyf Artuklularının başkenti olmuştur. 1232 yılına kadar Hasankeyf Artuklularının hakimiyetinde kalan yerleşim, bu tarihte Eyyûbîler Devleti tarafından ele geçirildi. 1241 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'nin eline geçen şehir, 1257-1259 yılları arasında Eyyûbîlerin Meyyâfârikin (Bugün Silvan) kolunun denetimine girdi. 1259'da İlhanlı Moğolları tarafından alınan şehir, kendilerine tabi olan Anadolu Selçuklularına geri verildi. Şehir, 1302 yılında İlhanlı hükümdarı tarafından bu kez Mardin Artuklularına bırakıldı. Diyarbakır, 1394 yılına kadar Artuklu hakimiyetinde kaldı. Artuklu Beyliği dönemlerinde kente önemli bir Türkmen kökenli nüfus yerleşimi olmuştur.

1394 yılında Timur tarafından alınan ve yağmalanan yerleşim, 1404 yılında Timur tarafından Akkoyunlular Devleti'ne bırakıldı. Akkoyunluların kurulması ile birlikte şehir, bir süre bu devlete başkentlik yaptı. Şehir, 1508'de Şii Müslüman Safeviler tarafından ele geçirildi.

1508-1515 yılları arasında Dulkadiroğulları, Memlûkler ve Safevîler devletleri arasında bu bölge için mücadeleler devam etti. Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır Kuşatması ile 10 Eylül 1515'te Bıyıklı Mehmed Paşa kumandasında kenti Osmanlı egemenliğine kattı.

Diyarbakır, Osmanlılar döneminde önemli eyaletlerden birinin merkezi olmuş, doğuya sefer yapan orduların hareket üssü ve kışlağı görevini görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, özellikle I. Dünya Savaşı'nın yakın zamanlarında hastalık, yangın ve sefalet yüzünden büyük sıkıntı çeken Diyarbakır, özellikle Cumhuriyet devrinde büyük ve önemli imar, sosyal, kültürel ve ekonomik hareketler yaşamıştır. 1950'lerden sonra şehir yeniden kurulmuş; yollar, hastaneler, okullar ve modern yapılarla gün geçtikçe büyümüş ve gelişmiştir. Yeni şehir kara, hava ve demir yollarıyla Türkiye'nin dört bir yanına bağlanmış önemli merkezlerden biri haline gelmiştir. 1980'li yıllarda şehirde bulunan Diyarbakır Cezaevi, dönemin askeri hükûmetinin en büyük sembollerinden biridir.
Diyarbakır, 2 Eylül 1993'te çıkarılan 504 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile büyükşehir unvanı kazandı. 2004 yılı

Bir yerli dondurma makinesi, kişisel tüketim için küçük miktarlarda dondurma yapmak için kullanılan bir makinedir. Dondurma üreticileri karışımı, krank yöntemini veya bir elektrik motoru kullanarak hazırlayabilir. Elde edilen preparasyon genellikle makineyi ön soğutma yoluyla veya karışımı dondurucu bir makine kullanarak soğutulur.
Bir dondurma üreticisi, karışımı havalandırmak ve buz kristallerini küçük (50 lessm'den az) tutmak için çalkalama sırasında aynı anda dondurmalıdır. Sonuç olarak, çoğu dondurma hemen tüketmeye hazırdır. Bununla birlikte, alkol içerenler daha sıkı bir tutarlılık elde etmek için sık sık soğutulmalıdır. 1832'de, Augustus Jackson çoklu dondurma tarifleri yaratma ve üstün dondurma hazırlama tekniğine ve dekorasyonuna öncülük etme ününü kazandı.

El-krank makineleri
Nancy Johnson, 1843 yılında ilk el kranklı modeli patentini aldı. Daha sonra patenti, makineyi "Johnson Patent Dondurucu Dondurucu" olarak pazarlayan William Young'a sattı.
El-krank makinelerinin buz ve tuz karışımı yeni bir dondurma partisi hazırlamak için yenilenmelidir. Genellikle, kaya tuzu kullanılır. Tuz, buzun erimesine neden olur ve işlemdeki sıcaklığı, tatlı su donma noktasının altına düşürür, ancak tuz, tuz içeriği nedeniyle donmaz. Düşük donma sıcaklığı yavaş yavaş donmaya ve dondurmanın yapılmasına yardımcı olur. Bazı küçük manuel üniteler soğutucu dolgulu oyuk duvarlara sahip bir kase içerir. Bunlar yaklaşık bir pint hacmine (500 mi) sahiptir. Raket genellikle plastik bir topun içine yerleştirilmiştir. Karışım donmuş kaseye dökülmüş ve bir dondurucuya yerleştirilmiştir. Kanatlar istenen kıvama ve aroma elde edilinceye kadar birkaç saat boyunca her on dakikada bir elle döndürülür.

Elektrik makineleri
Dört çeşit elektrikli dondurma makinesi vardır. Her birinin karışımı karıştırmak için kaseyi veya raketi çalıştıran bir elektrik motoru vardır. Dörtlü arasındaki en büyük fark, soğutmanın nasıl yapıldığıdır.

Tezgah üstü makineler
Tezgah üstü makineler, duvarlar arasında 32 °F'nin (0 °C) altına dondurulan bir çözeltili çift duvarlı bir kase kullanır. Ev tipi bir dondurucuda, makine hazır hale gelmeden önce 24 saate kadar sürebilir. Dondurulduktan sonra, kaseye makineye konulur, karışım kaseye eklenir ve makine başlatılır. Kanatlar döner ve karışım karıştırılarak donmuş kap ile temasa geçerken yavaş yavaş donar. Yirmi ila otuz dakika sonra, çift duvarlar arasındaki çözelti çözülür ve dondurma donar. Bu tür bir makine nispeten ucuz olma avantajına sahiptir; Bununla birlikte, önceden dondurulmuş bir kase bir seferde sadece bir parti yapar. Başka bir parti yapmak için kase tekrar dondurulmalıdır. Çok partili makine, ekstra dondurucu boşluğu gerektiren makine için ekstra kase gerektirir.

Küçük dondurucu ünite makineleri
Küçük dondurucu ünite makineleri dondurucunun içine (veya buzdolabının dondurucu kısmına) oturur ve ağır çekimde bir mutfak robotuna benzer şekilde çalışır. Her birkaç saniyede, kürekler büyük buz kristallerinin oluşumunu önlemek için karışımı karıştırır. Dondurma yeterince düştüğünde, kürekler otomatik olarak dönmeyi durdurur ve kaldırır. Karışım dondurucuda soğutulduğundan, dondurma kabını soğutma elemanı ile doğrudan temas halinde tutarak işe yarayan diğer dondurma üreticilerinden daha dondurmak daha uzun sürer. Dezavantajı, dondurucu kapısının en yakın elektrik prizine takılan düz kablo üzerinden kapatılması gerektiğidir. Bununla birlikte, bazı modern buzdolapları, dondurucu ünite makineleri için bir aksesuar olarak dahili bir dondurma makinesi veya özel bir elektrik prizine sahiptir. Bu tip dondurma yapıcıları önceden dondurmak gerekli değildir. Ayrıca, doğrudan dondurucuya yerleştirilebilecek olan, akülü işletilen dondurma makineleri de mevcuttur, ancak bunlar pahalı olmayan şarj edilemeyen potasyum piller gerektirmektedir.

Ankastre dondurucu makineleri

Daha pahalı ve genellikle daha büyük olan makineler, yerleşik bir donma mekanizmasına sahiptir ve önceden soğutulmak için bir kaseye ihtiyaç duymazlar. Soğutma sisteminin başlatılmasından birkaç dakika sonra, karışım içine dökülerek kürek başlatılabilir. Soğutucu kase makinelerinde olduğu gibi, miktara ve reçeteye bağlı olarak dondurma yirmi ila otuz dakika içinde hazır olur. Bu makineler hemen hazırlıksız olarak kullanılabilir ve gruplar arasında gecikmeden herhangi bir sayıda dondurma hazırlar. Bu makinelerin bazıları kullanımdan on iki saat beklemeden hareket ettirilemez çünkü ünite soğutma sistemini ünite soğutur. Bu makineler normalde, daha küçük mutfaklarda pratik olmalarını sağlamak için kullanıma hazır bir konumda sürekli olarak tutulur.

Elektrikle çalışan dondurma makinesi

Dördüncü tip elektrikli dondurma makinesi, soğutma için buz ve tuzla doldurulmuş bir dış küvet kullanır. Bir iç kutu dondurma karışımını tutar ve çalkalama ve kazıyıcı tertibatını tutar. Yaklaşık 75RPM'de çalışan yüksek hızlı bir elektrik motoru, bidonu aynı anda döndüren, sıyırıcıyı ters çeviren ve çalkalama küreklerini sabit tutan bir mekanizmayı çalıştırır. Kutu döndükçe, dondurma karışımı kutunun iç duvarına karşı donar. Karşı dönen kazıyıcı donmuş ürünü teneke kutu duvarından sürekli olarak uzaklaştırır ve karışıma geri döndürür. Kutunun sabit çalkalama küreklerine karşı sürekli dönüş hareketi, karışımın giderek kalınlaşmasına neden olmaktadır. Yeterli zaman, buz ve tuz, yumuşak bir "sert dolgulu" dondurma üretiyor.

Elektrikli süpürge, ortamdaki katı ve sıvı maddeleri emip uzaklaştırmaya yarayan bir ev aletidir. 1870'lerde, Ives McGaffey "Fırtına" adlı ilk süpürme makinasını icat etti, bu makine el ile çevrilen bir fan aracılığıyla emme yapıyordu. Ancak, operatörün makineyi sürmek ve kolu çevirmek zorunda olması nedeniyle kullanımı zordu. Aynı dönemde, Melville Bissell dönen tekerlekler ve fırçalar kullanan halı süpürgesi icat etti, bu kir ve tozu süpürge gövdesine topluyordu. 1899'da ise John S. Thurman ilk benzinli motorlu vakum süpürgesi tasarladı. Ancak bu erken prototiplerin en büyük sorunu, halıları gerçekten derinlemesine temizleyememeleriydi.☀1870'lerde, Ives McGaffey "Fırtına" adlı ilk süpürme makinasını icat etti, bu makine el ile çevrilen bir fan aracılığıyla emme yapıyordu. Ancak, operatörün makineyi sürmek ve kolu çevirmek zorunda olması nedeniyle kullanımı zordu. Aynı dönemde, Melville Bissell dönen tekerlekler ve fırçalar kullanan halı süpürgesi icat etti, bu kir ve tozu süpürge gövdesine topluyordu. 1899'da ise John S. Thurman ilk benzinli motorlu vakum süpürgesi tasarladı. Ancak bu erken prototiplerin en büyük sorunu, halıları gerçekten derinlemesine temizleyememeleriydi.☂ Toz çeken ilk süpürge 1906 yılında Robert Bimm tarafından Birum adıyla Fransa'da yapıldı. Bu, pompayla işleyen bir el süpürgesiydi. Tozun toplandığı kısım kova, toz torbası, boru, vb. biçiminde olabiliyordu. Çok geçmeden yerini elektrik motoru ve fandan oluşan bugünkü elektrikli süpürgelere bıraktı. Hatta Danimarka'daki Fisker ve Nielsen şirketi 1910'da elektrikli süpürge satan ilk şirket oldu. Tasarım 17,5 kg ağırlığındaydı.
Elektrikli süpürgelerin çıkış gücü ve verimliliği airwatt cinsinden hesaplanır. Günümüzde süpürgeler üç tipe ayrılmaktadır: Sırt biçimli aletler için düşey hazneli, kayaklı ve tekerlekli modeller için yatay silindirli, özellikle yere çivilenmiş halılar için kullanılan emer-döğer torbalı süpürgeler. Ayrıca toz torbalı veya mahfazlı, küçük, özellikle otomobillerin iç kısmı için çok kullanışlı tipler, bundan başka halısız evler için çok pratik, çeşitli biçimlerde emersüpürgeler de vardır.

Elisha Gray (d. 2 Ağustos 1835, Barnesville, Ohio - ö. 21 Ocak 1901, Nevtonville, Massachusetts), Amerikalı elektrik mühendisidir.
Kimi kaynaklarca, 1876 yılında yaptığı telefon prototipi ile telefonun gerçek mucidi olarak kabul edilen Gray, patent alımında uzun süren bir dava sonucu, Graham Bell'e yenik düşmesine karşın, yaptığı buluşlarıyla 70'ten fazla patent sahibidir.

Çocukluğunu bir çiftlikte geçiren Gray, Oberlin Koleji'nde eğitim görürken elektriğe olan ilgisi nedeniyle çeşitli araştırmalar yaptı, okulun laboratuvar donanımını geliştirdi.1862 yılında Delia Minerva Shepard ile evlendi. 1865 yılında telgraf hattının yalıtım değişkenliğini otomatik olarak ayarlayan bir buluş yaptı. 1867 ve ilerleyen yıllarda otomatik telgraf rölesi, telgraf santralı, telgraf iletme rölesi gibi buluşlarına patent aldı.
1869 yılında Chicago'da E.M. Barton'la birlikte Gray ve Barton şirketini kurdular. 1870'te Anson Stager'in de ortak olduğu kuruluş, diş doktoru Dr. Samuel S. White of Philadelphia tarafından finanse edildi. Gray'in elyazılarını telle ileten teleotografı buluşu oldukça ses getirdi.
Aynı yıl oteller için bir anons sistemi, daktilo klavyesi ve telgraf yazıcısı geliştirdi. Birçok buluşa imza atan, 1893'te ilk Uluslararası Elektrik Kongresi'ni düzenleyen Elisha Gray, 1899 yılında Boston'a taşındı. Gemiler için haberleşmede kullanılacak bir sualtı sinyal cihazının 31 Aralık 1900 tarihinde denemeleinin yapılmasından kısa bir süre sonra kalp krizi sonucu öldü.

Gray çok sayıda kitap yazmıştır.

Experimental Researches in Electro-Harmonic Telegraphy and Telephony, 1867-1876 (Appleton, 1878)
Telegraphy and Telephony (1878)
Electricity and Magnetism (1900)
Nature's Miracles (1900) a nontechnical discussion of science and technology for the general public.

Oberlin'de Elisha Gray biyografisi (İngilizce) 28 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Teleotograf" 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emile Berliner (20 Mayıs 1851 - 3 Ağustos 1929) Almanya doğumlu ABD vatandaşı olan mucittir. Gramafona (Amerika'da fonograf olarak söylenmektedir) kayıt yapma çalışmalarıyla tanınmaktadır. Gramofonun patentini, 8 Kasım 1887 tarihinde aldı. The Berliner Gramophone Company şirketini 1895'te, The Gramophone Company şirketini 1897'de Londra'da, Deutsche Grammophon şirketini 1898'de Hannover/Almanya'da ve Berliner Gram-o-phone Company of Canada şirketini 1899 yılında Montreal'de kurmuştur.

Wile, Frederic William (1974). Emile Berliner Maker of the Microphone. ISBN 0-405-06062-9. 

Emile Berliner and the Birth of the Recording Industry6 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Kongre Kütüphanesi including audio archive
Emile Berliner: Inventor of the Gramophone20 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Library of Congress)
Berliner timeline and patent list
The Berliner helicopters at the National Air and Space Museum
Berliner helicopter at College Park, Maryland
Berliner in the Inventor's Hall of Fame10 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Illustrated Berliner page24 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Contents of Berliner's case file at The Franklin Institute contains evidence and correspondence with Berliner regarding the award of his 1929 Franklin Medal for acoustic engineering and development of the gramophone
Musée des ondes Emile Berliner16 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in Montreal, Quebec contains over 30000 recordings and other artifacts

Faks ya da belgegeçer, Facsimile (Latince fac similar yani "benzer bir şey yapmak") kelimesinden türetilmiş bir iletişim aygıtı ve türüdür.
Var olan telefon hatlarından yararlanarak, karşılıklı iki tarafta bulunan belgegeçer (faks) ile resim, yazı, grafik vb. verilerin, ses sinyalleri hâlinde hızlı bir şekilde aktarımını sağlar.
1843'te Alexander Bain tarafından patenti alınmış olup, 1851'de Frederick Bakewell tarafından Büyük Londra Fuarında sergilenmiştir. Günümüz tasarımına, 1924'te Amerikan Radio Corporation of America (RCA) şirketinden Richard H.Ranger'in araştırmaları sonucunda ulaşmış olan aygıtla, 24 Kasım 1924'te New York'tan Londra'ya bir fotoğraf aktarılmıştır.
Çağdaş belgegeçer, 1970'lerin ortalarında geliştirilmiştir. 1980'in ikinci yarısından sonra Japonya sayısal belgegeçer makinesini geliştirmiştir. İlk dönemlerinde sadece termal kâğıtlara yakma yönetmiyle çıktı elde edilirken, sonraki dönemlerde geliştirilerek her türlü yazıcı ile çıktı alınabilir olmuştur.
Günümüzde modemler ve İnternet üzerinden bu hizmeti sunan servis sağlayıcılar aracılığıyla bilgisayarlardan da belge gönderimi yapılabilmektedir.

İnternet faks
Teleks
Windows Faks ve Tarama
Alfa DiskFax
Biscom
Siyah faks
Faks sanatı
Faks demodülatörü
Faks modemi
Fakslore
Pantilograf
Radyofaks
Kayıtlı faks
Abone kimliği iletilmesi
Faks sunucusu
JBIG
FAXPLUS
3D Fax
4-Sight Fax
efax (yazılım)
Esker Fax
HylaFAX
MessagePlus/Open
WinFax

Fiber optik iletişim ya da bilinen adıyla ışıklifi, optik lif boyunca ışık sinyalleri göndererek bilginin bir yerden başka bir yere iletilmesi metodudur. Işık, bilgi taşımak için yönlendirilmiş elektromanyetik taşıyıcı dalga görevi görür. İlk olarak 1970 yılında geliştirilen ışıklifli iletişim sistemleri; telekomünikasyon endüstrisinde devrim yaratmış, bilgi çağının gelişinde önemli bir rol oynamıştır. Elektriksel iletimden avantajlı olması nedeniyle ışıklifleri gelişmiş ülkelerdeki çekirdek ağlarda bakır tellerin iletişimdeki yerini aldı.
Işıklifi iletişim işlemi, üç temel aşamayı içerir:

Verici kullanımını kapsayan optik sinyal üretimi ve lif boyunca bu sinyalin yayınının yapılması,
Sinyalin çok zayıf ve bozulmuş olmamasından emin olunması,
Optik sinyalin alınması ve elektrik sinyaline dönüştürülmesi.

Işıklifi telefon sinyallerini iletmek, internet iletişimini sağlamak ve kablo televizyon sinyallerini iletmek gibi amaçlarla birçok şirket tarafından kullanılır. Çok daha az etki zayıflaması ve engele maruz kalması nedeniyle ışıklifleri yüksek talepli ve uzun mesafeli uygulamalarda bakır kablolara göre daha avantajlıdır. Buna karşın şehirlerdeki altyapı geliştirmesi zor ve zaman alıcıdır. Işıklifi sistemlerin kompleks olması nedeniyle bu sistemlerin kurulması ve işletilmesi pahalıdır. Bu zorluklar nedeniyle ışıklifi iletişim sistemleri öncelikli olarak yüksek maliyetini dengeleyen ve tam iletim kapasitesiyle çalışabileceği uzun mesafeli uygulamalarda kurulmuştur. 2000'den beri ışıklifi iletişim fiyatları oldukça düşmüştür. Herhangi bir konuta lif açma fiyatı bakır içerikli ağ açmaya göre daha uygundur. Amerika Birleşik Devletleri ve Hollanda gibi kazı masraflarının düşük ve konaklama yoğunluğunun yüksek olduğu ülkelerde fiyatlar abone başı 850$'a kadar düşmüştür.
Işıklifleri, optik yükseltici sistemlerin piyasalarda yer almaya başladığı 1990 yılından beri telekomünikasyon endüstrisinde şehirlerarası ağlara ve okyanus aşırı iletişim hatlarına serildi. 2002'den itibaren, 2,56 Tbit/s kapasiteli 250,000 km'lik kıtalararası denizaltı ışıklifi iletişim kablosu tamamlandı, özel ağ kapasiteleri öncelikli bilgi olmasına rağmen telekomünikasyon yatırım raporları 2004'ten beri ağ kapasitesinin çarpıcı bir biçimde arttığını gösterir.

1880 yılında Alexander Graham Bell ve yardımcısı Charles Sumner Tainter Washington'daki Volta Laboratuvarında ışıklifi iletişimin erken müjdecisi olan fotofonu yarattı. Bell bunun en önemli icadı olduğu düşüncesindeydi. Cihaz, ışık huzmesi üzerinde sesin iletimine olanak tanıdı. 3 Haziran 1880'de Bell, dünyanın ilk kablosuz telefon iletiminin 213 m. aralıklı iki bina arasında test etti. Atmosferik iletim ortamında kullanılması nedeniyle fotofon, lazer ve ışıklifi teknolojilerinin ışığın güvenli iletimine imkân sağlayacak kadar kullanışlı olduğunu kanıtlayamadı. Fotofon ilk olarak onlarca yıl sonra askeri haberleşme sistemlerinde elverişli olarak kullanılabildi.
1966 yılında Charles K. Kao ve George Hockham, Harlow'daki STC Laboratuvarı'nda ışıkliflerini deneyerek mevcut camdaki 1000 dB/km'lik kayıpların imkân dâhilinde yok edilebilen kirletici maddelerden kaynaklandığını gösterdiler.
Işıklifleri 1970 yılında iletişim amaçlarına yetecek kadar düşük etki zayıflamalı olarak başarılı bir şekilde Corning Glass Works tarafından geliştirildiler ve aynı zamanda kompakt GaAs yarı iletken lazerler üretildi. Böylece ışığın uzun mesafeler boyunca ışıklifi kablolar üzerinden iletimi sağlandı.
1975 yılından itibaren başlayan bir dizi araştırma sonrasında 0,8 µm dalga boyu civarında işletilen ve GaSa yarı iletken lazer kullanan ilk ticari ışıklifi iletişim cihazı geliştirildi. İlk nesil sistem 10 km'ye kadar aralıklı yineleyicilerle 45 Mbit/s değerinde işletildi. 22 Nisan 1977'de, General Telephone and Electronics 6 Mbit/s hızında ilk canlı telefon görüşmesini ışıklifi ile Long Beach, California boyunca gönderdi.
Dünyadaki ilk yaygın ışıklifi ağ sistemin Rediffusion tarafından İngiltere'de 1978 yılında kurulduğu öngörülüyor. Kablolar şehir boyunca kanallara yerleştirildi ve 1000'den fazla aboneye ulaştırıldı. Yerel yayın alma problemleri nedeniyle o zamanlarda televizyon kanallarının yayın iletimi için kullanıldılar. Şu anda ise sistem hâlen durmakta fakat kullanılmamaktadır.
1,3 µm ile işletilip InGaAsP yarı iletken lazer kullanan ikinci nesil ışıklifi iletişim, 1980 yılında ticari amaçla kullanılmak üzere ilk kez geliştirildi. İlk sistemler başlangıçta çok modlu dağılımı nedeniyle sınırlandı. 1981'de tek modlu lif sistem, iletişim performansını geliştirmek üzere ortaya çıkarıldı fakat tek modlu lif ile çalışan kullanışlı birleştiricilerin geliştirilmesinin zor olduğun kanıtlandı. 1987'den itibaren bu sistemler 50 km yineleyici mesafeleriyle 1,7 Gbit/s hızında işletildiler.
Işıklifi kullanan okyanus ötesi ilk telefon kablosu TAT-8'di ve Desurvire lazer yükseltme teknolojisini esas alarak tasarlanmıştı. İlk kez 1988 yılında kullanılmaya başlandı.
Üçüncü nesil ışıklifi sistemler 1,55 µm ve 0,2 dB/km kayıpla işletildiler. Bu gelişme İndiyum galyum arsenit geliştirilmesinden ve İndiyum galyum arsenit fotodiyotunun Pearsall tarafından ilerletilmesinden sonra mümkün hâle gelebildi. Mühendisler klasik InGaAsP yarı iletken lazer kullanarak o dalga boyundaki yayılım ile önceki problemlerin üstesinden geldiler. Bilim adamları bu zorluğu 1,55 µm'de minimum dağılmaya sahip olacak şekilde tasarlanan ve parçalı dağılım lifleri kullanarak veya lazer spektrumunu bir tek uzunlamasına moda sınırlayarak aştılar. Bu gelişmeler üçüncü nesil sistemlerin yineleyici aralıklarının 100 km üzerine çıktığı ağlarda 2,5 Gbit/s hızında işletilmesine olanak tanıdı.
Dördüncü nesil ışıklifi iletişim sistemi yineleyici ihtiyacını azaltmak için optik yükselticileri, veri kapasitesini artırmak için ise dalga boyu bölmeli çoklama yöntemi (wavelength-division multiplexing) kullanıldı. Bu gelişmeler 1992'de başladığından bu yana 2001'de 10 Tbit/s'a ulaşılmasıyla her 6 ayda bir sistem kapasitesini iki katına çıkardı. 2006 yılında optik yükselticiler kullanılarak 160 km'lik tek hat üzerinde 14 Tbit/s veri hızına ulaşıldı.
Beşinci nesil ışıklifi komünikasyonun gelişimi için, WDM sisteminin işleyebileceği dalga boyu aralığının genişletilmesine odaklanıldı. C bandı olarak da bilinen klasik dalga boyu penceresi 1,53-1,57 µm aralığını kaplıyor ve kuru lif bu aralığı 1,30-1,65 µm ile aşarak düşük kayba izin veriyor. Diğer gelişmeler optik çözümler konseptini içeriyor. Özel şekiller kullanarak doğrusal olmayan etki ile dağılma etkisini yok edip şekli koruyan sinyal gönderiyor.
90'ların sonundan 2000'lere doğru sanayi ilerleticileri ve KMI, RHK gibi bazı araştırma şirketleri, iletişim bant genişliği talebindeki büyük artışın İnternetin kullanılmasının artmasına ve çeşitli bant genişliklerinin video talebi gibi yoğun müşteri servislerince ticarileşmesine bağladılar. İnternet protokol veri trafiği üstel biçimde, Moore yasası kapsamında entegre edilmiş devre kompleksliğinin arttığı orandan daha hızlı artıyordu. Dot-com balonunun iflas ettiği 2006 yılı boyunca sanayide yeni trend, firmaları sağlamlaştırma ve maliyeti azaltmak için üretimin yabancı ülkede yapılmasıydı. Verizon ve AT&T gibi şirketler yüksek işlem hacimli veriyi ve geniş bantlı hizmetleri müşteri evlerine iletmek için ışıklifi iletişimin avantajını kullandılar.

Modern ışıklifi iletişim sistemleri genellikle elektrik sinyalini optik sinyale çevirip optik life göndermek için bir optik ileticiyi, yeraltı devrelerine ve binalara yönlendirilmiş çoklu ışıklifi yığınından oluşmuş bir kabloyu, birçok çeşit yükselticiyi ve sinyali elektrik sinyali olarak toplayan bir optik alıcıyı içerir. İletilen bilgi genellikle bilgisayarlar, telefon sistemleri ve kablolu televizyon şirketleri tarafından üretilen dijital bilgilerdir.

Optik fiberlerin özel kullanılan özel fiberler dışında temel olarak 3 kategoriye ayrılır. Bunlar Multimode (Çok modlu), Singlemode (Tek modlu), Plastik fiberlerdir.

Multimode (çok modlu) fiberler genel olarak data iletişimde kullanılırlar. Bu tür fiberlerin yüksek hızlarda iletişim mesafeleri kısadır. İletişim hızı arttıkça multimode fiberlerin her zaman iletişim sağlayabildikleri mesafe kısalacaktır. Mulimode fiberler kendi aralarında birçok tipe ayrılırlar en genel kullanılan tipleri 62,5/125 μm ve 50/125 μm olanlardır. Bu tipler çok sık olarak birçok uygulamada tercih edilirler ancak 100/140 μm gibi bazı özel uygulamalarda kullanılan multimode fiberlerde mevcuttur. Ancak bu tür özel fiberler çok özel uygulamalarda kullanır. Ben çok teknik detaya girmemek için sadece çok sık kullanılan ürünler üzerinde durmak istiyorum. Mulimode fiberler aktif cihazlarında LED (veya türevleri) ışık kaynakları ve sensörler kullanılır. Bu yüzden aktif cihazları singlemode ile karşılaştırıldığında daha ucuzdur. Ancak kablosu singlemode kablodan daha pahalıdır. Yani aktif cihazları daha ucuz ama fiber optik kablo daha pahalıdır. Bu da sistemin genelinde ucuz bir sistem olmasını sağlar. Genişleme imkanı fazla olmayan ve limitli hız ihtiyacı olan hemen hemen her yerde bu yüzden multimode fiber optik tercih edilir. Singlemode fiberler neredeyse limitiz mesafelere limitsiz hızlarda iletişim sağlayabilirler. Ancak bu sistemlerde aktif cihazlar üzerinde kullanılan kaynaklar Lazer (ve/veya türevleri) oldukları için fiyatları multimode fiberlere bakarak daha pahalıdır. Ayrıca singlemode fiberde bir tek fiber kıl üzerinden CWDM, DWDM gibi farklı iletişim teknolojileri kullanılarak bir kıl üzerinden çok daha fazla iletişim sağlamak mümkündür. Bu tür çok gelişmiş iletişim imkanlarından dolayı singlemode fiberler uzak mesafe iletişiminde telekomünikasyon firmalarınca çok sıklıkla tercih edilirler. Singlemode fiberlerin tek avantajı uzak mesafe gidebilmeleri değildir aynı zamanda limitsiz bant genişliği taşıyabilirler örneğin şu anda 100G sistemler singlemode üzerinde çalışmaktadır. Yani singlemode fiberler yüksek hız ihtiyacında ise mesafeye bakmaksızın tercih edilirler.

Multimode fiberlerin birçok tipi olmasına

Fiberoptik ya da optik fiber, kendi boyunca içinden ışığın yönlendirebildiği plastik veya cam fiberlerden oluşmuş bir optik liftir. Optik fiberler diğer iletişim malzemelerine oranla uzun mesafelerdeki veri iletişiminin daha hızlı ve yüksek değerlerde yapılabilmesine olanak verdikleri için fiberoptik haberleşme sistemlerinde çok sıklıkla kullanılmaktadırlar. Metal kablolar yerine fiber kabloların kullanılmasının nedeni, daha az kayba neden olmaları ve elektromanyetik etkileşimden etkilenmemeleridir. Optik fiberler aynı zamanda birçok sensör (alıcı) ve benzeri uygulamaların yapımında oldukça sık olarak kullanılmaktadırlar.
Işık, iç yansımalar aracılığıyla Optik fiberin merkezinde tutulmaktadır. Bu sayede fiber bir dalga kılavuzu gibi hareket etmektedir. Çoklu yayınma hatlarını ya da çapraz modları destekleyen fiberlere çok modlu fiberler (İngilizce, multimode fibers- MMF) denilir. Sadece tek bir modu destekleyen fiberlere ise tek modlu fiberler (İngilizce, singlemode fibers - SMF) denilmektedir. Çok modlu fiberler genellikle geniş çaplı bir merkeze sahiptir ve daha çok gücün iletilmesinin gerekli olduğu kısa mesafeli iletişim hatlarında kullanılırlar. Tek modlu fiberler ise 200 metrenin üzerindeki iletişim hatlarında kullanılmaktadırlar.
Fiberoptik kabloları birbirine eklemek elektrik tellerini ya da kablolarını eklemekten çok daha karmaşık bir işlemdir. Fiberlerin birleştirilecek uçları dikkatlice ayrılmalı ve mekanik olarak ya da elektrik arkı ile eritilerek birleştirilmelidir. Ayrıca daha sonra ayrılabilecek şekilde tasarlanmış özel konnektörler de mevcuttur.
Telekom ve lokal ağ alt yapılarında kullanılan tek modlu ve çok modlu fiberleri eklemenin en sağlam ve en az ışık kayıplı yolu füzyon ek tekniğidir. Bunun için fiber optik ek aletine (bir diğer deyişle füzyon ek aletine) ihtiyaç vardır. Günümüzde kullanımı oldukça kolaylaşmış ve fiyatları düşmüş olan bu cihazlar fiberleri otomatik olarak hizalar ve 2200 dereceye varan sıcaklıklarda kaynak yapar.
Birçok yeni nesil ek cihazı ek noktasındaki kayıp değerlerini otomatik olarak belirtir, fakat en güvenilir kayıp değerleri için OTDR test cihazı kullanmak gerekmektedir.
İçi (core bölgesi) vakum olan fiberler University of Southamptondaki araştırmacılar tarafından geliştirilmiştir ve bu fiberler teoride en yüksek bant genişliğine sahiptirler. Bu fiberlerde giden bir sinyal ışık hızına %99.7 ulaşmaktadır, fakat pratik uygulamada bu fiberleri kayıpsız bir şekilde ek yapmak şu an için neredeyse imkânsız gözükmektedir.

Işığın haberleşmede kullanılması çok eskiye dayanmaktadır. İlk çağlarda itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Kızılderililerin dumanla haberleşmesi bir optik haberleşme yöntemidir.
İlk adı ışık kablo olarak 1842'de kullanılmıştır. Bunun nedeni ışığın yansımalar yaparak bir kablo içerisinden akmasıdır.Bu popüler tanım
1884 yılında Colladonun hazırladığı bir makalede geçmektedir.18.yy sonlarına gelindiğinde Avrupa'da, semafor denilen işaret kollarından yararlanılan, optik telgraf sistemleri kullanılmaya başlanmıştır.
Modern anlamıyla ışığın iletiminden yararlanarak haberleşme sağlama çalışmaları eskiye dayanmaktadır. Graham Bell, gün ışığını taşıyıcı sinyal olarak kullanıp telefon sinyallerini yaklaşık 200 metrelik bir uzklığa göndermeyi başardı. Ancak bu buluş teknolojik yetersizlik ve hava koşullarının olumsuz etkisinden dolayı yaygınlaşamadı. Tarih 1870 gösterdiğinde İngiliz fizikçi John Tyndall, akarsularda tam yansımadan yararlanılarak ışık iletiminin yapılabileceğini göstermiştir.
1910 yılında ilk uygulama iç yüzeyi metal kaplamalı ve yüksek yansımalı Hallow tüpünün kullanılmasıdır. Hallow lambasının elektromanyetik dalgaları geniş alanda kontrol yeteneği vardır. Bu cihaz, sinyal kayıplarının yüksek ve özellikle yön değiştirme eğilimlerinin olması yüzünden uygulamaya konulmamıştır. 1930'lu yıllarda cam fiber flaman üstünde denemeler yapıldı. Bu cam fiber demeti 1950'li yıllarda delikli kart okuyucularının ışık kanalı olarak kullanıldı. Tüm bu denemeler ancak 1960 yılında lazerin başarılı şekilde denenmesiyle mümkün olmuştur.
Fiber optik iletişiminin iki temel ünitesi olan ışık vericisi ve ışık alıcısı geliştirildi. 1960 yılında ışık kaynağı olarak çubuk şeklindeki bir amberin çıkardığı lazer ışımı tasarlandı. İlk defa 1961 yılında ışık vericisi olarak gaz lazer kullanıldı.

Fiberler günlük hayatta plastikten de üretilebilir. Plastik kaplamalı fiberler ve silika özlü fiberler buna örnek olabilir. Fiber özü basitçe katı bir kaplama sağlamak için yüksek sıcaklıkta ısıtarak polimer banyosu içinden çekilir. Çok düşük enerjinin taşındığı, büyük öz yarıçaplı basamak indisli fiber üretimini bu işlem kolaylıkla ayarlar. Fazla maliyeti olmayan uygulamalarda bu tarz fiberler orta mesafe, orta bant genişliği iletişim sistemlerinde kullanılabilir. Fiberler plastikten de yapılabilir. Plastikten yapılan bu fiberler çok yüksek kayıplardan etkilenmektedir. Bunun sebebi büyükçe bir Rayleigh katkısıdır.
Camdan daha esnek bir yapıya sahip olan plastikler bu özelliklerinden dolayı daha büyük yarıçaplı plastik fiber üretimine katkı sağlamaktadır.

Telekomünikasyon alanında kullanılan fiberoptik kablolar veri taşıma altyapılarında kullanılan bir veri kablosu çeşididir.
Dönüştürücü yardımıyla ses sinyali ışık sinyaline dönüştürülür, dönüştürülen bu ışık sinyali cam esaslı fiberoptik kablolarla taşınır ve başka bir dönüştürücü yardımıyla ışık sinyali tekrar ses sinyaline dönüştürülür. Fiberoptik kablolar iki katmandan oluşur. Birincisi öz bölümü ikincisi kabuk bölümüdür. Işık öz bölümünde ilerler. İki katman arasındaki fark kırılma indisleridir. Öz bölümün kırılma indisi kabuk bölümünden büyük olduğundan ışık bu bölümde hareket eder. Işığın öz bölümünde hareket etmesinin sebebi ışığın kırılma indisi büyük ortamda ilerlemek istemesidir. Bu durumu Snell yasası ile açıklamak mümkündür.

  
    
      
        
          
            
              s
              i
              n
              α
            
            
              s
              i
              n
              β
            
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                2
              
            
            
              n
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {sin\alpha }{sin\beta }}={\frac {n_{2}}{n_{1}}}}
  

  
    
      
        S
        i
        n
        
          α
          
            c
          
        
        =
        
          
            
              n
              
                2
              
            
            
              n
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Sin\alpha _{c}={\frac {n_{2}}{n_{1}}}}
  

  
    
      
        
          α
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha _{c}}
  
: Kritik açı

Bu kullanma ihtiyacı teknik ve ekonomik sebeplerden kaynaklanmıştır.

Bakırdan daha ucuz maliyette üretilmiş olmaları
Nükleer patlamalardan etkilenmeyecek olması
Gittikçe artan kanal ihtiyacına cevap verebilecek düzeyde olması
Geniş bantlı ve yüksek hızlı iletime cevap verecek düzeyde olması
Lazerin bulunmasıyla başlayan optik sistem çalışmaları, kısa sürede haberleşme uygulanacak düzeye gelmiştir.

Yüksek hızda olması
Uzun repetör aralıklarına imkân vermesi
Kanal başına düşen maliyetinin düşük olması
Elektro-manyetik parazitlerden etkilenmemesi
Çevre şartlarından etkilenmez
Kablo döşeme kolaylığına rağmen ek bakım ve temizlik ister

Optik haberleşme sistemleri, sağladıkları avantajlar nedeniyle kısa sürede geniş kullanım alanı bulmuştur.
Kapalı devre TV sistemlerinde
Data iletiminde
Elektronik cihazların aralarındaki irtibatlanmasında
Yüksek gerilim hatlarında
Askeri bağlantılarda
Trafik kontrollerinde
İnternet bağlantılarında
Vücut organlarının görüntülenmesinde (Endoskopi,Kolonoskopi vb.)

Geniş bir band genişliği ve taşıma kapasitesi sağlar.
Fiberler çeşitli çap ölçülerine sahiptir ve birimi mikron'dur.
Çok hafiftir.
Taşıma mesafesi çok fazladır.
Uzun mesafelerde kayıpları çok azdır.
Gizlilik ve güvenlik sağlar.Fiber kablolardan bilgi çalmak mümkün değildir.

Maliyetinin yüksek olması.
Detaylı işçilik gerektirmesi.
Yüksek çıkış gücünün olmaması.

Fiberoptik kablolar, elektriği iletmek için kullanılabilir. Fiber optik kablolar geleneksel bakır teller kadar verimli olmasa da, metalik iletkenlerin kullanılmaması gereken durumlarda kullanılmaktadır.

Preform, fiberoptiği çizmemize yarayan bir cam parçasıdır. Preform, çekirdeği sağlamak ve lifleri kaplamak için farklı kırıcı indislerine sahip çeşitli cam parçalarından oluşur. Preformun şekli daireseldir bununla beraber bazı uygulamalar için çift kaplı lifler tercih edilebilir.
Yüzey gerilmesinden dolayı, çizim esnasında preformun yüzeyi tıraşlanabilir ve bu nedenle cam fibere son şeklini veremeyebilir. Bu nedenle camı cilalamak önemlidir. Preform yüzeyindeki herhangi bir hata fiber optiğin mekanik özelliklerini etkileyecektir.

Plastik çekirdekli ve plastik koruyucu zarflı
Cam çekirdekli ve plastik koruyucu zarflı (İngilizce, Plastic Clad Silica - PCS)
Cam çekirdekli, cam koruyucu zarflı (İngilizce, Silicon Carbide Fibers - SCS)
Cam çekirdekli fiberler, güç kaybı yönünden diğerlerine göre daha iyidirler. İkisi de cam çekirdekli olan PCS ve SCS fiberlerin arasında PCS fiberler diğerine oranla bu konuda daha iyidir.

Çok modlu (İngilizce, multimode fibers- MMF)
Tek modlu (İngilizce, singlemode fibers - SMF)

İndis, bir ışık ışınının madde içerisindeki ilerlemesine karşı gösterilen direnci belirten bir katsayıdır.

Dereceli İndis Fiber
Kademeli İndis Fiber

 Wikimedia Commons'ta fiberoptik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Fırın, malzemeleri sıcak bir ortama maruz bırakmak için kullanılan bir araçtır. Fırının içi boş bir bölümü vardır ve bu bölüm kontrollü şekilde ısıtılır. Antik çağlardan beri kontrollü ısıtma gerektiren çeşitli işlerde fırın kullanılır.
Fırın genellikle yemek pişirmek ve yiyecekleri istenilen sıcaklığa kadar ısıtmak için kullanılır.
Fırın, seramik ve çanak çömlek üretiminde de kullanılır ki bu fırınlara bazen kireç ocağı da denir.
Metalurjik fırınlar metallerin üretiminde, cam fırınları ise cam üretmek veya cam şişe vb eriterek tekrar kullanmak için kullanılan fırınlardır.
Farklı fırın tiplerinin ısı ürettiği birçok yöntem vardır. Bazı fırınlar odun, kömür veya doğalgaz gibi bir yakıtın yanışıyla malzemeleri ısıtırken birçoğu ise elektrik kullanır. Mikrodalga fırınlar malzemeyi mikrodalga radyasyonuna maruz bırakarak ısıtırken elektrikli fırın ve elektrikli ark ocağı malzemeyi rezistanslı ısıtmayla ısıtır.
Bazı fırınlar ısıtmayı geliştirmek veya çelik üretiminde Bessemer yönteminde olduğu gibi bazı durumlarda ısıtılan malzemenin özelliklerini değiştirmek için ısıtma odasındaki gazların hareketi olan zorlamalı konveksiyonu kullanır.
Fırın sözcüğü Anadolu'da bazı şivelerde hurun olarak kullanılmaktadır.

En eski fırınlar Orta Avrupa'da bulunmuştur ve geçmişleri MÖ 29.000'e kadar uzanır. Bunlar mamut pişirmek için kullanılan yurtların içindeki kızartma ve kaynatma çukurlarıydı.
Ukrayna'da MÖ 20.000'den itibaren küllerle kaplı sıcak kömürlü çukurlar kullanıyorlardı. Yiyecekler yapraklara sarılıp üstüne konuyor, sonra da toprakla örtülüyordu.
Mezhiriç'te bulunan kamplarda, her mamut kemiği evinin ısıtma ve yemek pişirme için kullanılan bir ocağı vardı.
Fırınlar, hanedanlık öncesi Mısır'da ve İndus Vadisi'nde yaşayan kültürler tarafından kullanılıyordu.
MÖ 3200'e gelindiğinde, İndus Vadisi'ndeki yerleşim yerlerindeki her kerpiç evin bir fırını vardı.  Fırınlar yemek pişirmek ve tuğla yapmak için kullanılıyordu.
Mısır'daki hanedan öncesi medeniyetler, MÖ 5000-4000 civarında çanak çömlek yapmak için fırınları kullanıyordu.
Mayasız pide pişirmek için kullanılan tandır fırınları Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu'da yaygındı ve Orta Doğu'ya dağılmış arkeolojik alanlarda bulunmuştur. Tandır kelimesi, İbranice ve Arapçada tanur ve Türkçede tandır olan Akadca tinuru kelimesinden gelir. Çivi yazılı kaynaklardan bilinen yüzlerce ekmek çeşidinden mayasız tinuru ekmeği, ekmeğin ısıtılmış silindirik bir fırının yan duvarlarına yapıştırılmasıyla yapılırdı. Bu ekmek türü, yerel folklorda yansıtıldığı üzere, genç bir erkek ve kadının taze tandır ekmeği paylaşması genç aşkın sembolüdür, ancak geleneksel ekmek pişirme kültürü, özellikle şehirlerde yaşayanların modern kolaylıklara yönelmesiyle, genç nesillerle birlikte değişmektedir.
Orta Çağ'da, Avrupalılar toprak ve seramik fırınlar yerine büyük kazanlarla birlikte şömineleri kullandılar. Bunlar Hollanda fırınına benziyordu. Orta Çağ'ı takiben fırınlar zamanla odun, demir, kömür, gaz ve hatta elektrikten birçok değişikliğe uğradı. Her tasarımın kendine özgü motivasyonu ve amacı vardı. Odun yakan sobalar, dumanın daha iyi tutulmasını ve salınmasını sağlayan ateş odalarının eklenmesiyle geliştirildi. Başka bir tanınabilir fırınsa dökme demir soba oldu. Bunlar ilk olarak 1700'lerin başlarında, daha küçük ve kendi bacası olan Stewart Oberlin demir sobası da dahil olmak üzere çeşitli değişiklikler geçirdiğinde kullanıldı.
19. yüzyılın başlarında kömür fırını geliştirildi. Silindirik şekli vardı ve ağır döküm demirden yapılmıştı. Gazlı fırın ilk kez 19. yüzyılın başlarında kullanılmaya başlandı. Gaz hatları çoğu eve ve mahalleye ulaştığında gazlı ocaklar çok yaygın ev fırınları oldu. James Sharp, ilk gazlı ocaklardan birinin patentini 1826'da aldı. Gazlı ocaktaki diğer çeşitli iyileştirmeler arasında Gustaf Dalén tarafından 1922'de icat edilen AGA ocağı da vardı.
İlk elektrikli fırınlar 19. yüzyılın sonlarında icat edildi, ancak ticari kullanıma yönelik birçok elektrikli icat gibi, elektrikli fırınların kitlesel mülkiyeti, elektriğin daha iyi ve daha verimli kullanımı sağlanana kadar gerçek olamadı.
Daha yakın zamanda, fırınlar pişirme stratejisi açısından biraz daha yüksek teknolojili oldu. Mikrodalga fırın, 1946 yılında Percy Spencer tarafından bir pişirme aracı olarak keşfedildi ve mühendislerin yardımıyla mikrodalga fırın patentlendi. Mikrodalga fırın, gıdadaki su moleküllerini uyararak sürtünmeye neden olan mikrodalga radyasyonunu kullanır ve böylece ısı üretir.

Çift fırın
İki fırını veya bir fırın ve bir mikrodalga fırını olan ankastre fırındır. Genellikle mutfak dolabına konulur.
Yer fırını
Yer fırın, toprağa kazılan ve daha sonra genellikle kayalar veya için için yanan döküntülerle ısıtılan bir çukurdur. Tarihsel olarak bunlar birçok kültür tarafından yemek pişirmek için kullanılmıştır. Pişirme süreleri genellikle uzundur ve işlem genellikle yemeğin yavaş pişirilmesiyle yapılır. Yer fırınları, arkeologların antropolojik kazılarda aradıkları en yaygın fırınlardandır çünkü bunlar insan medeniyetinin ve durağan toplumun temel göstergelerindendir.
Seramik fırın
Seramik fırın kilden veya başka bir seramik malzemeden yapılmış fırındır ve kültüre bağlı olarak farklı biçimlerdedir. Kızılderililer buna tandır der ve yemek pişirmek için kullanırlar. Tarihi MÖ 3.000'e kadar gider ve kökenlerinin İndus Vadisi'nde olduğu ileri sürülmüştür.
Tuğla fırınlar da başka tür bir seramik fırındır. Tuğla fırınların kullanımıyla en çok bilinen kültür İtalya'dır ve pizzayla yakın tarihlidir. Ancak tarihi, tuğla fırının yalnızca ticari amaçlı değil aynı zamanda ev kullanımı için de kullanıldığı Roma zamanlarına kadar uzanır.

Gazlı fırın
Gazlı ocak ve fırının ilk kayıtlı kullanımlarından biri, 1802'de Zachaus Winzler tarafından verilen ve tüm yiyeceklerin ya gazlı ocakta ya da fırın bölmesinde hazırlandığı bir akşam yemeği partisine atıfta bulunur. 1834'te, İngiliz mucit James Sharp kendi evine bir tane kurduktan sonra ticari olarak gazlı fırın üretmeye başladı. 1851'de, Bower's Registered Gas Stove Büyük Sergi'de sergilendi. Bu ocak, modern gazlı fırın için standardı ve temeli belirleyecekti. Sıcaklık ayarlanması için termostat ve kolay temizlik için gazlı ocak ve fırın üretimine emaye kaplama yapılması o zamandan beri önemli iyileştirmelerdir.
Elektrikli fırın
Bunlar ısılarını elektrikle, genellikle rezistanslı ısıtmayla üretirler.
Tost fırını
Tost fırınları, ön kapı, tel raf ve çıkarılabilir fırın tepsisi bulunan küçük elektrikli fırınlardır. Tost fırınıyla ekmek kızartmak için ekmek dilimleri rafa yatay olarak yerleştirilir. Tost bittiğinde tost makinesi kapanır, ancak çoğu durumda kapının elle açılması gerekir. Çoğu tost fırını tost makinelerinden daha büyüktür ancak küçük ölçekte de olsa elektrikli fırın işlevlerinin çoğunu yapabilir.
Taş fırın
Taş fırınlar, yanmaz tuğla, beton, taş veya kilden yapılmış bir pişirme bölmesinden oluşur. Geleneksel olarak odun ateşlemeli olsa da, kömür ateşlemeli fırınlar 19. yüzyılda yaygındı. Modern taş fırınlar genellikle doğalgaz veya hatta elektrik ile ısıtılır ve el yapımı ekmek ve pizza yapılır. Ancak geçmişte, pişirme gerektiren herhangi bir pişirme görevi için de kullanılırlardı.
Mikrodalga fırın
Kızılötesi radyasyon yerine mikrodalga radyasyonu kullanarak yemek pişiren bir fırındır. 1946'da kavramsallaştırılan Dr. Percy Spencer'ın magnetron'u incelerken mikrodalgaların ısıtma özelliklerini keşfettiği iddia edilir. 1947'de ilk ticari mikrodalga Boston, Massachusetts'te kullanıldı.
Duvar fırını
Duvar fırınları büyük kızartma tavası ve güveç kapıyla çalışmayı kolaylaştırır. Genişliği genellikle 24, 27 veya 30 inçtir. Bel veya göz hizasına yerleştirilen duvar fırını eğilmeyi ortadan kaldırır. Ancak, yerden tasarruf etmek için tezgahın altına monte edilebilir. Ayrı bir duvar fırını, ocakla karşılaştırıldığında pahalıdır.
Buharlı fırın
Yiyecekleri buhar kullanarak ısıtan bir fırındır.
Bazı fırınlar birçok şekilde bazen aynı anda çalışabilir. Kombinasyon fırınlar mikrodalga ve fırınlama veya ızgara gibi geleneksel ısıtmayı aynı anda yapabilirler.

Fırınlar, kızartma ve ısıtma için mutfak aleti olarak kullanılır. Normalde bu şekilde pişirilen yiyecekler et, güveçler ve ekmek, kek ve diğer tatlılar gibi fırınlanmış ürünlerdir. Modern zamanlarda, fırın dünyanın dört bir yanındaki birçok evde yemek pişirmek ve ısıtmak için kullanılır.
Modern fırınlar genellikle doğalgaz veya elektrik ile çalışır, tüp gaz modelleri mevcuttur ancak yaygın değildir. Bir fırın komple bir ocakta yer aldığında, fırın için kullanılan yakıt, ocağın üstündeki brülörler için kullanılan yakıtla aynı veya farklı olabilir.
Fırınlar genellikle pişirme için çeşitli yöntemler kullanır. En yaygını, fırını alttan ısıtmaktır. Bu, genellikle pişirme ve kızartma için kullanılır. Fırın ayrıca ızgara (ABD) veya ızgara (İngiltere/İngiliz Milletler Topluluğu) sağlamak için üstten ısıtma yapabilir. Pişirme bölümündeki havayı dolaştırmak için küçük bir fan kullanan fan destekli fırın kullanılabilir. Her ikisi de konveksiyonlu fırın olarak da bilinir. Fırın ayrıca entegre bir döner fırın da sağlayabilir.

Pişirme cihazları listesi
Bazik oksijen fırını
Ekmek Fırınları
Mikrodalga fırınları
Yüksek fırınlar
Kara fırın
Endüstriyel fırın
Güneş fırını
Pişirme taşı
Fırın eldiveni
Fırın kâğıdı
Soba
Fırınlama

Birinci Marconi Markizi Guglielmo Marconi (İtalyanca: [ɡuʎˈʎɛːlmomarˈkoːni]; 25 Nisan 1874, Bologna, İtalya - 20 Temmuz 1937), İtalyan mucit ve elektrik mühendisidir. Uzun mesafeli radyo iletişimi, Marconi yasası, telsiz telgraf sistemi üzerine yaptığı çalışmalarıyla ünlüdür. Marconi, radyonun mucidi olarak bilinir ve kablosuz telgrafın gelişimine katkılarından ötürü Karl Ferdinand Braun ile 1909 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmıştır. Girişimci, iş insanı ve daha sonra Marconi Şirketi adını alan ve 1897 yılında İngiltere'de kurulan "The Wireless Telegraph&SignalCompany"nin kurucusu olan Marconi, kendinden önce gelen fizikçi ve araştırmacıların çalışmalarını kullanarak ve değişiklikler yaparak radyonun ticari bir başarı kazanmasını sağlamıştır. 1929 yılında İtalya kralı Markoni’ye Markiz unvanıyla asalet bahşetmiştir.

Marconi 25 Nisan 1874'te Bologna'da Guglielmo Giovanni Maria Marconi ismiyle,İtalyan bir aristokrat ailenin ikinci oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Giuseppe Marconi, Porretta Terme’de toprak sahibi İtalyan bir aristokrattır. Annesi ise İrlanda-İskoç kökenli Annie Jameson’dır. Annesi İrlanda'daki County Wexford'da bulunan Daphne Kalesi’nin sahibi Andrew Jameson'ın kızıdır. Annesinin Dedesi John Jameson viski üreticisi olan Jameson&Sons şirketinin kurucusudur. Marconi iki ve altı yaşları arasında, abisi Alfonso ile birlikte İngiltere'de, Bedford kasabasında yaşamıştır. İtalya’ya döndüğünde eğitimini Bologna’da Augusto Righi'nin laboratuvarında, Floransa’da Istituto Cavallero'da ve daha sonra Livorno’da özel eğitimine devam etmiştir.RobertMcHenry’e göre Marconi çocukluğunda iyi bir öğrenci değildir; ancak tarihçi Corradi Giuliano biyografisinde Marconi’yi gerçek bir dahi olarak anlatmaktadır.Katolik olarak vaftiz edilmiş olan Marconi, Anglikan Kilisesi'nin bir üyesi olarak yetiştirilmiştir. 1927’de Maria Christina ile yaptığı evlilikten önce Marconi, yeniden Katolikliğe dönmüş ve Katolik Kilisesi'nin sadık üyelerinden biri olmuştur.

Gençlik yıllarında Marconi bilim ve elektrik konularına ilgi duymaya başlamıştır. Bu dönemin önemli bilimsel gelişmelerinden birisi Heinrich Hertz’e aittir. Hertz, 1888 yılında elektromanyetik radyasyonun üretilebileceğini ve takip edilebileceğini kanıtlamıştır. Bugün radyo dalgaları olarak bilinen bu radyasyona o dönemde “Hertzian Dalgaları” ya da “aetheric dalgalar” denmekteydi. 1894 yılında Hertz'in ölümünün ardından bilim insanının eski keşifleriyle ilgili makaleler yeniden yayımlanmış ve Marconi' nin bu konuya ilgisi artmıştır. Marconi, Bologna Üniversitesi’nde fizikçi olan Augusto Righi ile radyo dalgaları üzerine çalışmak üzere izin almıştır. Marconi’nin komşusu olan Righi, Hertz’in çalışmaları üzerine deneyler yapmış bir fizikçidir.

İtalya, Pontecchio'daki evi Villa Griffone’nin çatı katında, uşağı Mignani’ nin yardımıyla kendi araç-gereçlerini yapan Marconi, deneylerine başlar. Amacı radyo dalgalarını kullanarak pratik bir telsiz telgraf sistemi icat etmektir. Bu yeni bir fikir değildir. Elli yılda fazla bir süredir, kablolar olmaksızın telgraf iletilerinin aktarımını araştıran pek çok kişi, teknik ve ticari anlamda başarılı olamamıştır. Marconi'nin sistemi ise aşağıdaki bileşenlerden oluşmaktadır:

Basit bir osilatör ya da kıvılcım üreten radyo vericisi,
Yerden yükseğe yerleştirilmiş bir kabloya da güç alanı,
Edouard Branly'nin özgün aracının bir modifikasyonu olan koherer alıcısı (hassaslığı ve güvenilirliğini artırmak için ince ayar yapılmış),
Mors Alfabesi'ndeki nokta ve tirelere karşılık gelen kısa ve uzun vuruşları göndermek için vericinin çalışmasını sağlayan telgraf anahtarı ve alınan noktalarla tireleri kâğıt rulonun üzerine kaydeden ve koherer tarafından çalıştırılan telgraf kaydedicisi.
Kıvılcım jeneratörü ve Koherer-Alıcı konfigürasyonları başkaları tarafından denenmiştir ancak pek çoğu radyo dalgalarını ve sinyalleri vericiden yüz metre öteye göndermeyi başaramamıştır. Uşağı Mignani yardımıyla, ilk deneylerine başlayan Marconi henüz 20 yaşındaydı. 1894 yazında bir bataryadan oluşan fırtına alarmı bir alıcı ve kıvılcımla çalışan bir elektrik zili yaptı. Kısa bir süre sonra, odanın öte tarafındaki zili telgraf düğmesine basarak çaldırmayı başarmıştır.
Bir aralık gecesi annesini uyandıran Guglielmo Marconi, annesini gizli atölyesine götürerek icadını göstermiştir. Ertesi gün Marconi icadını babası ile paylaştığında yaşlı adam, daha fazla malzeme alsın diye, cüzdanındaki bütün parasını oğluna vermiştir.
1895 yazında Marconi açık arazide deneylerine devam etti ve babasının Bologna'daki malikânesini deneyleri için kullanmaya başladı. Alıcı ve verici antenlerinin boyunu arttırıp, antenleri dikey olarak düzenleyen Marconiher bir anteni yere değecek biçimde yerleştirdiğinde alıcı verici menzili ciddi bir biçimde arttı. Marconi kısa bir süre içinde radyo dalgalarını bir tepenin üzerine ulaştırmayı başardı; mesafe yaklaşık 2,4 km idi. Bu noktada Marconi, ek mali destek ve biraz daha araştırma ile bu aracın daha uzun mesafelerde işe yarayacağını düşünmeye başladı ve bu aracın ticari ve askeri alanlarda önem kazanacağı sonucuna vardı.
Marconi, kablosuz telgraf makinesini anlatıp maddi destek istemek üzere Posta ve Telgraf Bakanlığı'na yazdı. O dönem Bakanlığın başında Pietro Lacava bulunmaktaydı. Marconi mektubuna hiçbir zaman cevap alamadı çünkü Bakan Lacava Roma'daki Viadella Lungara diye bilinen akıl hastanesine gönderme yaparak mektupta yazılanların deli saçması olduğunu düşünmüştür.
1896 yılında o dönemin Bologna'daki Amerikan konsolosu olan aile dostu Carlo Gardini ile İtalya'yı terk edip İngiltere'ye yerleşme konusunda fikir alışverişinde bulundu. Gardini Londra'daki İtalyan büyükelçisi Annibale Ferrero'ya Marconi'yi takdim eden bir mektup yazdı; mektupta Marconi'nin kim olduğunu ve yaptığı sıra dışı keşfi anlattı. Büyükelçi Ferrero yanıt mektubunda telif haklarını almadan vardıkları sonuçları hiç kimseye açıklamamalarını öğütledi. Marconi'nin İngiltere'de daha kolay maddi destek bulacağına inanan Ferrero araştırmacıyı İngiltere'ye gelme yönünde cesaretlendirdi. İtalya'da yaptığı çalışmaların gerekli ilgiyi görmemesi üzerine Marconi 1896'da 21 yaşında annesiyle birlikte çalışmalarına destek bulmak amacıyla Londra'ya doğru yola çıktı. İtalyancasının yanı sıra İngilizceyi de akıcı bir biçimde konuşmaktaydı. Marconi Dover'e ulaştığında gümrük görevlisi Marconi'nin bavulunun içinde çeşitli alet, edevat buldu. Hemen Londra'daki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile iletişime geçti. Dover'de kaldığı süre içinde Marconi İngiliz Posta Ofisi'nin elektrik baş mühendisi William Preece'in ilgi ve desteğini kazandı. 
O dönemde Marconi'nin sahip olduğu araç Tufts Üniversitesi'nden A.E. Dolbear’in 1882'de sahibi olduğu araca benzerdi. Dolbear'in düzeneği kıvılcım bobin jeneratörü ve bir karbon granüler rektifiyeden oluşuyordu.BT Merkezi’nin dışındaki bir levhada Marconi'nin ilk kamusal kablosuz sinyal aktarımını bu alandan verdiği ifade edilmektedir. Mart 1897'ye kadar İngiliz hükûmeti için bir dizi gösterim yapan Marconi, Mors Alfabesi sinyallerini yaklaşık 6 km öteye, Salisbury Plain'e ulaştırmıştır. 13 Mayıs 1897 günü Marconi, açık deniz üzerinden Dünya'nın ilk kablosuz iletişimini gerçekleştirir. Deneyin üssü Galler’dedir. Gönderilen mesaj Bristol Kanalı üzerinden FlatHolm adasından 6 km ötedeki Penarth’da bulunan LavernockPoint’e ulaşır. Mesajda “Hazır mısınız?” yazmaktadır. Verici cihaz hemen ardından Somerset kıyılarındaki BreanDownFort'a, mesafeyi 16 km'te çıkartacak şekilde yerleştirilmiştir.

Bütün bu denemelerden çok etkilenen Preece Marconi'nin çalışmalarını Londra'da iki önemli konuşma ile kamuya tanıtır: birinci konuşma 11 Aralık 1896'da Toynbee Hall’da “Telsiz Telgraf” başlıklıdır; konuşmaların ikincisi ise 4 Haziran 1897'de Kraliyet Enstitüsü'nde, “Kablo Olmaksızın Boşlukta Sinyal Göndermek” başlıklıdır. Bu iki konuşmayı sayısız gösterimler takip eder ve Marconi uluslararası dikkatleri üzerine çekmeye başlar.
Haziran 1897 tarihinde kendi ülkesinde, La Spezia’da İtalyan hükümeti için bir dizi deney gerçekleştirir. Lloyds için gerçekleştirdiği deney Bally Castle ve Rathlin adası arasında 6 Haziran 1898’de gerçekleştirilir. Radyo dalgaları 27 Mart 1899 yılında Fransa’da Wimereux’dan gönderildikten sonra İngiltere’de South Foreland Deniz Feneri’ne ulaşarak İngiliz Kanalı’nı geçmeyi başarır. Amerika’daki ilk gösterim, 1898 sonbaharında, New York’taki uluslararası Amerika Kupası yat yarışların bildiren mesajlardır.
Marconi, New York Herald gazetesinin davetiyle Sandy Hook, New Jersey açıklarındaki Amerika Kupası’nı aktarmak üzere Amerika’ya gitmiştir. Buradaki ilk aktarım, Porto Rico bandıralı bir yolcu gemisi olan SS ‘’Ponce’’ ’un güvertesinden yapılmıştır. Marconi, 8 Kasım 1899’da Amerikan bandıralı St. Paul ile İngiltere’ye doğru yola çıkmış ve asistanlarıyla geminin güvertesine kablosuz teçhizatı kurmuştur. 15 Kasım günü ‘’St. Paul’’ gemisi, kablosuz sinyallerle İngiltere’ye dönüşünü haber veren, ilk deniz aşırı gemi olmuştur. Marconi’nin Royal Needles Oteli’ne kurduğu radyo istasyonu, İngiltere kıyılarından 66 deniz mili ötede bulunan gemiden sinyalleri almıştır.

Yirminci yüzyılın başında, Atlantik ötesi telgraf kabloları teknolojisiyle yarışabilmek için, Marconi okyanusun öte yakasına sinyal gönderme yollarını araştırmaya başladı. 1901 yılında, Cornwall, Poldhuile Co. Galwey, Clifden arasında bir bağlantı oluşturmak için  Co. Wexford, Rosslare Strand'e, kablosuz verici istasyonu olan Marconi Evi’ni kurdu. Kısa bir süre sonra 12 Aralık 1901 tarihinde açıklama yapan Marconi, alıcı olarak, bir uçurtmanın desteklediği, 150 m uzunluğunda bir anten kullanılarak  Cornwall, Poldhu’da bulunan yeni yüksek güç istasyonundan gönderilen sinyallerin, bugün Kanada sınırlarında bulunan Newfoundland St. John’s kasabasındaki Sinyal Tepesi’nden  alımlandığını ilan etmiştir. İki nokta arasındaki mesafe yaklaşık 3.500 km’dir. Büyük bir bilimsel ilerleme olarak duyurulan bu haber, ciddi bir şüphe uyandırmış olup, bu şüphe hâlen devam etmektedir. Kullanılan dalga boyu tam olar

İletişim, iletilmek istenen bilginin hem gönderici hem de alıcı tarafından anlaşıldığı ortamda, bilginin bir göndericiden bir alıcıya aktarılma sürecidir. Organizmaların çeşitli yöntemlerle bilgi alışverişi yapmalarına olanak tanıyan bir süreçtir. İletişim tüm tarafların üzerinden bilgi alışverişi yapılacak ortak bir dili anlamalarına ihtiyaç duyar.
İletişimi açıklayan en öz tanım ise iletişimin bilgi ya da duygu aktarımı olduğudur.
Belirli mesajların kodlanarak bir kanal aracılığıyla bir kaynaktan bir hedefe/alıcıya aktarılması süreci. Örneğin bir konuşmacı (kaynak) ortak bir dil aracılığıyla (örn. Türkçe) kodladığı belirli kelimeleri (mesaj/ileti) ses dalgaları ve hava yoluyla (kanal) dinleyiciye/alımlayıcı (hedef) aktarır. Bu süreçte geribildirim hedefleniyorsa, iletiyi gönderen başat kaynak, hedef/alımlayıcı ise sonat kaynak olarak tanımlanırlar.

İletişimi açıklamak için altı temel öge kullanılır:

Kaynak (Gönderici)
Alıcı (Hedef)
İleti (Mesaj)
Bağlam (Ortam)
Dönüt (Geri bildirim)
Kanal (Gönderme biçimi)
Gönderici, duygu düşünce ve isteğin aktarılmasında sözü söyleyen kişi veya topluluklara denir. Alıcı, iletilen sözü alan kişiye veya topluluğa denir. Aynı şekilde ileti, gönderici ile alıcı arasında aktarılmakta olan duygu, düşünce ya da isteğe denmektedir. Bu temel iletişimin gerçekleştiği ortama bağlam; gönderici ile alıcı arasındaki iletinin hangi yolla gönderildiğine ise kanal denmektedir. Eğer varsa iletiye verilen her türlü yanıt da dönüt olarak adlandırılmaktadır. Eğer sistemde bir tür şifreleme söz konusuysa ve konuşan iki kişinin birbirini anladığı seslerden oluşan ve belli kuralları olan her doğal dile de kod denir.
İletişim haberleşme olarak kullanılır.

İletişim bir toplulukta veya bir grupta oldukça önemlidir ve sosyal açıdan olmazsa olmaz bir nitelik taşımaktadır. Kişi, sosyal çevrede sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmek için iletişim kurmak zorundadır. İletişim hayatın vazgeçilmez bir gereğidir. Ayrıca ruhsal - bedensel ihtiyaçları gidermek için iletişim oldukça gereklidir. Toplumsal kanun ve kuralları sağlıklı bir biçimde işletebilmek için gereklidir.

Kendi dışında başka bir şeyi gösteren, düşündüren, onun yerini alabilen, sözcük, nesne, görünüş veya olgulara gösterge denir. Yine bir göstergenin gerçek dünyadaki karşılığına gönderge denir. Sözcükler, resim, şekil, işaret gibi diğer ögelere de gösteren adı verilir. Eğer gösteren olgu akılda birtakım görüntüler oluşturuyorsa; bu da gösterilendir.

Dil göstergeleri: Söz ve yazıyla gerçekleştirilen her eylem bu gruba girer. İnsan duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde dil ile anlatır.

Dil dışı göstergeler: Resim, şekil, işaret, hareket, jest ve mimikler bu gruba girer.
Belirti: Amacı olmayan, istem dışı gelişen doğal göstergelere denir. Belirtide gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki nedenlidir. Örneğin; dumanın görülmesi ateşin olduğunu gösterir.
Belirtke: İletişim kurma, bir ileti aktarma, bir bilgi verme amacı içeren göstergelerdir. Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki nedensiz ve uzlaşımsaldır. Örneğin; Trafik levhaları
İkon (görsel gösterge): Dili kullanmadan bilgi ve iletileri aktaran en basit araçlardır. Temelde benzerlik ilişkisi vardır. Örneğin, bir kişinin fotoğrafları, resim, heykel vb.
Simge: Bir toplumda bir gösteren ile gösterilen arasında sürekliliğini koruyan uzlaşımsal ve çoğunlukla da nedensiz olan ilişkiye dayanan görsel biçime denir.

Dil bir iletişim aracıdır. Bilinen iletişim modeli Karl Bühler'in "Organan modeli" adlı (1933) kuramıdır. Bühler, göstergelerin betimleme, ifade etme ve algılama işlevini ayırır. Roman Jakobson 1960 yılında bu modeli altı işlev olarak genişletmiştir.
İletişimin standart modeli olarak, bilgi kuramı çerçevesinde Claude Shannon ve Warren Weaver tarafından geliştirilen “ileten- iletilen modeli” (1949) geçerlidir. Dan Sperber ve Deirde Wilson, bu modelin iletişimin açıklanmasına yönelik çok kısa ele alındığını ve bir aracı model yoluyla genişletilmesi gerektiğini gösterir.
Sperber ve Wilson'un Relevance (1986) adlı kitapta geliştirdikleri anlam kuramı Grice'in düşünceleriyle bağlantılıdır. Bu kuram, temel olarak anlamın iki ilkesinden oluşmaktadır.

Sözsüz iletişim sözcük kullanmadan anlaşılan dildir. Aynı zamanda sözsüz iletişim iki insan arasında konuşmadan gerçekleştirilen iletişim olarak tanımlanmaktadır.

Sözsüz iletişim, sözcük kullanmadan anlaşılan dildir. Sözsüz iletişim ne sesli dil üzerinden ne de işaret dili ya da yazı dili üzerinden gerçekleştirilir. Dilsel işaretlerin bu sistemlerin birinden diğer bir yönteme çevrildiği bu anlaşma sistemleri, örneğin sesli dile karşılık gelen işaretler aynı biçimde sözsüz iletişimden sayılmaz. Çünkü bu iletişimlerde kendilerinin de türediği o sözlü sistemlerin kodlanması söz konusudur. Ayrıca yazılı resim, ses durumu ve konuşma tutumu da başlıca –sözsüz– yapma dilsel iletileri insanlara ulaştırabilir. Bunu sözlü iletilen bilgileri tamamlayan sözlü ve sözsüz payların yanı sıra resimli yazılarda ve işaret sistemlerinde de olduğu gibi gerçekleştirmektedir.
Farklı işaretlerin ve sembollerin ve bilgi grafiklerinin kullanımı da bir diğer düzeyde sözsüz iletişim olarak tanımlanmaktadır. Kavramın diğer bir yorumu, ses bakımından önemli olmayan iletişimle sözsüz iletişimin ve ses dilsel iletişimli sözlü iletişimin eşit değerlere sahip olmasıdır. Bu yorum günlük dilde yaygındır, fakat dilbilimde kavramın kullanım biçimine uygunluk göstermemektedir.
Kavram geniş anlamda tutum sergileyen canlı varlığın iç durumları hakkında bilgi veren dilsel olmayan her tutumun sözsüz iletişimini tanımlamaktadır. Bu yorumda sözsüz iletişim vardır. İletişimin alıcısı bir diğerinin tutumundan ya da bir diğerinin algılanan sonuçlarından anahtarlar aldıkça göndericinin iletişimsel amacı bu durumda gerekli değildir. İletişim anlamında yüz kızarması, çekingenlikten ya da vicdanın rahatsız olmasından, elbise ve aksesuar gibi dış görüntüsünün biçiminden, saç şeklinden, dövmelerden ve deriyi kazımadan, yaşadığı evin mimarisine ve bir gruba ait olmayı ya da belli bir yaşam duygusunu ifade eden mimarideki biçimsel önlemlere kadar, birçok durum buna örnek verilebilir.
Mesaj taşıyıcıları, sadece jestler, mimikler, göz teması ya da gülme gibi dilsel olmayan seslendirmeler, istemli olarak kontrol edilebilir açıklamalar değildir, dahası o tutumların kavramının kullanış biçimi sözsüz iletişim olarak kabul görebilmektedir. Paul Watzlawick’in ünlü sözüne göre insan iletişimi bu olguya dayanır. Watzlawick’in görüşlerinden yola çıkarak sözsüz iletişim bazen analog iletişim olarak, sözlü iletişim ise dijital iletişim olarak tanımlanmaktadır.

Sözsüz iletişimin anlamını açıklamak için sadece iletişimin sağlandığı iletişim kanallarının bildirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda da bilgi akışının belirlenmesi ve bilinçsel algıyla ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca bilgiyi kabul eden alıcıların türü ve duyarlılığı hakkındaki ifadelere de rastlanmaktadır:

İnsan gözü, görme ile mimik, jest ve vücut dili aracılığıyla bilgiyi iletmektedir. Bu mimik, jest ve vücut diline, yakınlık ve uzaklık, karşıdaki kişinin göz bebeğinin büyüklüğü, kızarma ve terleme gibi bedensel belirtiler ve göz teması gibi diğer durumlar da dâhildir.
Derideki alıcılar dokunma, sıcaklık ve ağrı hislerine göre düzenlenen ifadeleri iletmektedir. Aynı zamanda dokunma duyusunun ve dokunarak iletişim kurmanın temelinde gıdıklanma, dokunma, titreşim, baskı ve gerilme yatmaktadır.
Koku alma duyusu (Olfaktorik) örneğin “birisinin koklanıp koklanamayacağını" belirlemektedir.
Bunun yanı sıra sesin renklendirilmesi ve ses tonunun derecesi gibi “paraverbal” iletişimin unsurları olarak konuşmanın sözsüz kısmının akustik algısı da diğer bilgileri iletmektedir.
Aşağıdaki tabela duyu organları tarafından bir saniyede ne kadar bilgi algılanabileceği üzerine nicel bir bakış sunmaktadır. Burada bir “Bit” (bilişimde kullanılan en küçük bilgi birimidir) en küçük muhtemel bilgi birimini temsil etmektedir:

Mimik, jest gibi görsel olarak algılanan bilgilerin yanı sıra diğer duyuların sözsüz iletişim tarafından yönlendirilen tavırlar için büyük bir önemi vardır. Koku alma duyusu aracılığıyla algılanan işaretler algılama eşiğimizin altındadır. Örneğin uzaktaki bir duman kokusunun bir fırtına öncesinde havaya karışması, davranışları bilinçsiz biçimde etkiler.

Belirli beden dili işaretleri kısmen bilinçli olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece mimiklerimizdeki bazı değişiklikleri kendimiz fark ederiz. Uzun mesafede bu değişiklikleri algılamamaktayız ve bunları bilinçsiz olarak da iletişimin içine dâhil edememekteyiz. Friedrich Nietzsche bu durumu bir noktada dile getirmiştir: “İnsan ağzıyla yalan söyler, fakat o esnadaki ağız hareketleriyle de doğruyu söyler.”
Belirli bağımsız bedensel işlevler bilinçli olarak yönlendirilemeyebilir. Bu duruma örnek olarak karşıdaki kişinin dikkatini çeken terleme, göz bebeklerindeki değişiklikler veya nabız atışları örnek gösterilebilir. Fakat bu bağımsız işlevler tamamen kendiliğinden algılanabilir.
Vücut dili aynı şekilde koklama yoluyla elde edilen işaretlere benzer biçimde genetik olarak değerlendirilen hareket kontrolünün ifade biçimlerini oluşturmaktadır. Bu ifade biçimleri bize, örneğin tehlike anında yüksek hareket veya yüksek algılama yeteneği sağlar. Bu durum şu şekilde açıklanabilir; tehlike anında gerçekleşen terleme oluşmasıyla deri tarafından yapılan algılama, nabız değişikliği sayesinde artan hareket kabiliyeti, yüz kısmında meydana gelen algılama değişiklikleri ve bunlar gibi durumlar. Diğer bir yandan da bu ifade biçimleri üremenin hazırlık aşamasında bize en iyi erişilebilir genetik maddeyi elde etmemize yardımcı olmaktadır, örneğin güçlü erkeksi görünüm dayanıklılık kabiliyetinin işareti olarak görülür veya kadının ikincil cinsiyet özelliğinin ifadesi çocuklarla ilgilenmesidir. Bu varsayımlar kısmen bilinçsiz şekilde ortaya çıktığından genellikle kültürel olarak gizlenilmektedir.
İnsanın yaşam alışkanlıklarındaki uzun süreli değişiklikler aynı zamanda beden diliyle ortaya çıkmaktadır. Bu durumu şu ş

Hedy Lamarr (İngilizce telaffuz: [ˈhɛdi]; doğum adıyla Hedwig Eva Maria Kiesler, d. 9 Kasım 1914 – ö. 19 Ocak 2000) Yahudi asıllı Avusturyalı ve daha sonra ABD'de yaşamış olan oyuncu, mucit.
Lamarr çok sayıda popüler filmde rol almış olmakla birlikte, bunların başlıcaları arasında 1938 yapımı, Charles Boyer ile birlikte başrollerini paylaştığı Algiers filmi, 1940 yapımı Spencer Tracy ile başrolünü paylaştığı I Take This Woman filmi, 1940 yapımı, Clark Gable ile başrolünü paylaştığı Comrade X filmi, 1941 yapımı, başrolünü James Stewart ile paylaştığı Come Live With Me filmi, 1941 yapımı, başrolünü Robert Young ile paylaştığı H.M. Pulham, Esq. filmi ve 1949 yapımı, Victor Mature ile birlikte rol aldığı Samson and Delilah filmi yer almaktadır. 1933 yılında (dâhil) Gustav Machatý'nin yönetmenliğini yaptığı Ecstasy isimli filmdeki çıplaklığı ile tartışma konusu oldu ve eşinden ayrılarak gizlice Paris'e kaçtı. Buradayken MGM'in başkanı Louis B. Mayer ile görüştü ve kendisine Hollywood'da film sözleşmesi teklif edildi. Lamarr 1930'un başlarından, 1950'lerin sonlarına kadar rol aldığı filmler ile bir yıldız hâline geldi.
İlk evliliği süresince Lamarr'ın uygulamalı bilimlere karşı ilgisi arttı ve oyunculuk kariyerinden de sıkıldığından dolayı bir mucit olarak buluşlar üretti. II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, müttefiklerin savaştaki güçlerine yardımcı olmak için çok istekliydi. Besteci ve mucit olan George Antheil ile birlikte yayılma spektrumunun radyo güdümlü torpidolarda kullanılabilmesi amacıyla frekans atlamalı yayılma spektrumunu icat ederek, ABD'de patentini aldılar. ABD Donanması 1960'lara kadar bu teknoljiyi benimsemedi ancak günümüzde bu teknolojinin çalışma prensipleri Wi-Fi, CDMA ve Bluetooth teknolojilerine dâhil edilmiştir. Ayrıca bu çalışması nedeniyle 2014 yılında ABD'nin Virginia eyaletinde bulunan Alexandria şehrindeki Ünlü Ulusal Mucitler Salonu'nda yer verilerek onurlandırılmıştır.

1 Stephen Michael Shearer'in Lamarr biyografisine göre (s. 8, 339), 1913 değil, 1914 yılında doğmuştur.

Resmî site
Hedy Lamarr Vakfı13 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ünlü Ulusal Mucitler Salonu'nda Hedy Lamarr profili
Hedy Kiesler Markey AKA Hedy Lamarr'ın sahibi olduğu 2292387 sayılı patent8 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ünlü Kadın Mucitler'de Hedy Lamarr12 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Hedy Lamarr 
TCM Movie Database'de Hedy Lamarr

Bir hücresel ağ, birkaç radyo hücresi (kısaca "hücre" de denir) kullanılarak yaratılmış bir kablosuz ağ tipidir. Her hücreye hizmet bir baz istasyonu tarafından verilir. Günümüzdeki popüler örnekleri GSM, DECT veya Wi-fi'dir.
Hücresel ağlar, normal ağlara göre birçok avantaja sahiptir:

Daha yüksek kapasite
Daha az güç harcaması
Daha iyi kapsama

Bir futbol sahasının çimlerini yer değiştirmeyen ve her yöne su veren cihazlarla sulamaya çalıştığımızı varsayalım. Burada iki seçimimiz var:

Ortaya kocaman bir sulama cihazı koymak
Sahanın muhtelif yerlerine birkaç adet, daha az alanı sulayan cihazlar koymak
İlk seçimde bazı sorunlarla karşılaşırız:

Sahanın ortası, kenarlarına göre çok daha fazla sulanmış olur
Diğer yöntem ile karşılaştırıldığında, bu yöntem daha fazla su harcar
Saha yuvarlak değil dikdörtgendir (oysaki sulama cihazı dairesel bir alanı sular), dolayısıyla tüm sahayı sulamak istiyorsak tribünlerin de bir bölümü sulanmış olacaktır!
Oysaki ikinci seçimde sahanın her yeri eşit su alır. Buna ek olarak, her sulama cihazının sulama alanı daha dar olduğu için, tribünlerin sulanmamasını sağlayabiliriz (ama her durumda biraz ıslanacaktır, ayrı konu).

Kapsama alanı, aynı çim sulamak gibi bir iştir: eğer tüm Türkiye'yi tek bir anten kullanarak kapsamaya çalışırsak insanların anten ile konuşabilmek için daha fazla enerji harcaması gerekecektir. Buna ek olarak, antene yakın olanların telefonları düzgün çalışacak, antenden uzak olanlar iletişim sorunları çekecektir.
Rastlantısal olarak, futbol sahası da Türkiye de dikdörtgensel bir şekle sahiptir, dolayısıyla "tribünlerin sulanması" şebekenin komşu ülkelerde yayın yapması anlamına gelmektedir. Bu, lisanslama konusunda ciddi sorunlar doğurur!

Her baz istasyonu, belli bir kapasiteye sahiptir: bu sayı, GSM 900'de yüzlerle, GSM 1800'de binlerle, 3G'de ise gigabitlerle ifade edilse bile her durumda bir sonu vardır. Dolayısıyla, büyük bir bölgeye tek antenden hizmet vermek saçma olacaktır. Hücresel sistemde, her hücre bir alana hizmet verdiği ve o alandaki insan sayısı aşağı-yukarı belli olduğu için yük dağıtımı yapılabilmektedir.

Hücreler arası geçiş

IP Telefon, VoIP Telefon veya İnternet telefonu, VoIP ile çalışan telefonlara verilen genel isimdir. SIP olarak da isimlendirilir. Eski tip analog telefon hatları (PSTN) yerine, internet veya IP teknolojisi ile çalışan ve IP üzerinden ses iletişim (VoIP) kullanan telefonlardır. Bütün işlevlerinden tam olarak faydalanabilmek için genellikle VoIP Telefon Santralleri (IP Santral) ile birlikte kullanılır. VoIP Ağ Geçidi kullanarak analog telefon santrallerine de bağlanması mümkündür fakat analog telefon santrallerinin teknolojik yetersizliklerinden dolayı telefonların bütün işlevleri tam olarak kullanılmamaktadır.
Günümüzdeki genel olarak, Oturum Başlatma Protokolü (SIP), Sıska İstemci Kontrol Protokolü (SCCP) olmak üzere H.323 gibi iletişim protokollerini kullanabilir. Maliyetsiz oluşu ve düşük donanımlarla da çalışabilmesi nedeniyle IP Telefonların işletim sistemi olarak yoğunlukla Linux tercih edilir. Son yıllarda Android işletim sistemine sahip VoIP Telefonlar da üretilmeye başlanmıştır.

Kullanım amacı veya bağlantı türlerine göre IP telefonlar farklı sınıflara ayrılmaktadır.

IP Masa Telefonu
Kablosuz IP-Dect Telefon
Wi-Fi IP Telefon
Video Görüşme imkanı sunan Kameralı IP Telefonlar
Skype Uyumlu IP Telefonlar
Microsoft Teams ve Office 365 Uyumlu IP Telefonlar
Zoom Video Konferans Uyumlu IP Telefonlar
IP Telekonferans Telefonları
IP Çağrı Merkezi Telefonu
Bunların dışında kullanım amacına göre IP Telefonlar farklı kabiliyetlere de sahip olabilir. Örneğin kablosuz bir kulaklık ile kullanılmak isteniyorsa IP telefon cihazının kendi üzerine bluetooth bağlantı noktası bulunmalı veya USB portuna takılacak bir aksesuar ile bu bağlantı tipini desteklemelidir.
Telefonların çalışabilmesi için gerekli olan enerjiyi bir güç adaptörü sağlayabilir ya da POE uyumlu bir telefon doğrudan ağ hattı üzerinden alabilir. Kablolama maliyetini düşürmek için IP Telefonlar üzerinden PC portu da bulunmaktadır. Bu sayede her çalışanın masasına bir ağ kablosu götürülmesi yeterli olur. Kullanıcı normalde bilgisayarına bağlayacağı ağ hattını önce IP Telefona bağlar, sonra farklı bir kablo ile kendi bilgisayarını telefon üzerindeki PC portuna bağlayabilir. Telefon üzerinden ağ bağlantısı kuran bilgisayarın Gigabit hızında iletişim kurması isteniyorsa Gigabit uyumlu bir IP Telefon tercih edilmelidir.
Bunların dışında otel odaları veya hastane gibi ortamlar için farklı boyut özelliklerde telefonlar bulunmaktadır.

Analog telefonların tek amacı çevrilen numara ile çağrı kurarak ses iletişimi sağlamaktır. Daha sonra analog santrallerin kabiliyetine göre çağrı transfer etmeye ve çağrı bekletme özelliklerine sahip oldular. Analog telefonlar için iki bakır telden oluşan telefon kablolamasına ayrıca ihtiyaç duyulur. Bu hatlar olmadan çalışmazlar. Her bir telefon numarası yani telefon hattı için bir telefon kablosuna ihtiyaç duyulur. 10 tane telefon numarası olan bir işletmeye 20 tane bakır tel kablo bağlanması gerekir. Şirket/ofis içerisinde çalışan ve masa telefonuna ihtiyaç duyan her kişinin de masasına kadar da ayrıca kablolama alt yapısı kurmak gerekir. Ayrıca analog bir telefon santraline ihtiyaç duyulur.

Bildiğimiz Klasik telefonlar bize bazı kolaylıklar sağlıyordu. Bunlar arasında en genel olarak sayabileceğimiz özellikler ise Çağrı Bekletme, Çağrı Yönlendirme, Arayanın Numarasını Gösterme. Bununla birlikte Dijital santral'a geçilmesiyle Yerel telefon ağında birçok yeni özellikler hizmete sunuldu.

İnternet telefonu, 1980'lerden bu yana kullanılıyor. Öncesinde güvenli olduğu için askerî makamlar tarafından kullanılan o zamanların bu yeni teknolojisi günümüzdeki hâlini 2000 yılında aldı ve halk tarafından çok ciddi şekilde kullanılmaya başlandı. Yerel telefon hatlarında dijital santrale geçişte kullanılan yeni bir yöntem olan SIP (Oturum Başlangış Protokolü ) 2000 yılından itibaren İnternet telefonculuğunda da kullanılmaya başlanınca IP telefonu dünyasında yeni bir çığır açıldı. Artık arayan kişi oturumu sonlandırabiliyordu.
Bu IP telefonu ile ilgili yazılım yapan firmaların patlamasına neden oldu. İlk olarak Skype ile Asterix yaptığı önemli anlaşma ile IP trlefonculuğunda yeni bir dönemi başlattılar. Artık Bilgisayar ağları üzerinde ses özgürce dolaşabiliyor ve aramayı yapan kişi aramayı sonlandırabiliyordu.
Örneğin Asterix ilk defa İnternette açık kaynak kodlu IP PBX programını kullanıma açarak şirketlerin İnternet üzerinden hizmet verecek IP Santral yapmasına olanak getirdi. Bu maliyetlerin inanılmaz derecede düşmesine neden oldu.
InfoOcean, Skype, Asterix ve sipx ile birlikte başlattığı yeni telefon çağında yalnız kalmadılar. Hemen ardından Gizmo Project ve diğerleri çığ gibi büyüyen IP Telefonculuğunun temellerini oluşturdular.

Aramayı vergilendirme sorunu doğurması.
Herhangi bir kişinin dünya üzerindeki bulunduğu nokta bulunabilir. Kişisel Gizlilik hakkını gasp edebilir.
Sürekli olarak takip edilebiliriz. Bunu yapan mevcut programlar bile çıktı. Mesala Google'ın satın aldığı Android sistemi ya da San Fransiscodaki Feeva ağı gibi.
Konuşmalarımızın gizliliği ve dinlenebilmesi sorunu bu teknolojide de henüz çözülemedi.

WebdeAlo, eBays Skype, Gizmo Project, Vivox, Yahoo Messenger, MSN Messenger, AOL TotalTalk, Paltalk, Sony IVE, Google Talk, Net2phone, spontania video4IM, Spirit, LiveMeeting, NetMeeting, WengoPhone, Serpace Phone.

İnternet telefonu üzerine program ve platform geliştiren TellMe ve voxeo programcılar için yeni ürünlerini piyasaya sundu. TellMe'nin Studio paketi size birçok olanak tanıyor. Bununla birlikte açık kaynak kodlu İnternet sanrtali yapan pingtel ve Digium son ürünlerini piyasaya sundu.

Voip

Integrated Services Digital Network (ISDN), genel anahtarlamalı telefon şebekesinin dijitalleştirilmiş devreleri üzerinden ses, video, veri ve diğer ağ hizmetlerinin eş zamanlı dijital iletimi için bir dizi iletişim standardıdır.
ISDN, mevcut analog telefon şebekesinin sayısal alternatifidir. Normal bir telefon hattı gibi bir telefon numarası çevirip hem sayısal, hem de analog hatlara ulaşım sağlanabilir. ISDN teknolojisini alışılmış analog hatlardan ayıran en önemli özellik tamamen sayısal temiz bir ses kanalı sağlamasının yanında, aynı anda veri (data) iletişimine de izin verebilmesidir. Ses, görüntü veri gibi her türlü bilginin sayısal bir ortamda birleştirilip aynı hat üzerinden iletilmesinin sağlandığı bir haberleşme ağıdır.
ISDN aynı anda ses veri, resim ve görüntü aktarma olanağı veren ve temelde bulut teknolojisine dayanan sayısal bir ağ sistemidir; Tümleşik Hizmetler Sayısal Şebekesi olarak adlandırılan bu teknoloji ile kullanıcılara çevrimli sayısal bağlantı kurma olanağı sunulur. Telefon şebekesinde olduğu gibi, ISDN'de de numarası bilinen başka bir aboneye, iletişimden önce çağrı yapılarak bağlantı kurulur ve iletişim gerçekleştirildikten sonra bağlantı koparılır. Birisi BRI, diğeri PRI olarak adlandırılan iki çeşit ISDN hizmeti vardır. Daha küçük band genişliğine sahip olan BRI hizmeti küçük ofis ve ev kullanıcıları için uygun olurken daha yüksek band genişliğine sahip PRI, kurumsal çözümlerde kullanılmaktadır.
Sayısal yapısı ve sunduğu hizmet türleri açısından ISDN hem WAN bağlantılarında ana hat veya yedek bağlantı olarak kullanılabilir; hem de küçük ofis/ev kullanıcıları için çevrimli uzak bağlantı olanağı sağlar. ISDN esnek, başarımı yüksek ve kaliteli bir bağlantı ortamı sunmaktadır.
ISDN hizmetleriyle kurumsal çözümlerde ses ve veri aktarım gereksinimleri tek bir bağlantı aracılığıyla karşılanabilmektedir; ve tek bir bağlantı ile birden çok kanala sahip iletişimler kotarılabilir. Yaklaşık 2 Mbps band genişliğine sahip PRI hizmeti, Avrupa standardında (E1 PRI) 30 tane 64 Kbps'lik kanala sahiptir ve her bir kanal bağımsız olarak kullanılabilir. Daha az kanala sahip olan BRI hizmetinde ise 2 tane 64 Kbps'lik veri kanalı, 1 tane de 16 Kbps'lik D olarak adlandırılan kanal vardır. D kanalı daha çok kontrol amaçlı kullanılmaktadır. 
ISDN hizmetlerinde birden çok kanallar aynı anda farklı gereksinimler için kullanılabilirler. Örneğin E1 PRI hizmetinde 30 tane telefon konuşması yapılabilir veya aynı anda kanallardan bir kısmı ses, bir kısmı veri aktarımı için kullanılabilir. 
ISDN ağ, analog telefon şebekesi, GSM şebekesi ve X.25 arayüzlü paket anahtarlamalı ağ ile bütünleşik yapıda kurulur. Böylece farklı teknolojilerdeki ağ kullanıcıları ile ISDN arasında geçiş sağlanır. ISDN ağa doğrudan bağlantı yapılabilmesi için sistemlerin, ISDN arayüzlere sahip olmaları gereklidir. Bir bilgisayarın ISDN ağa bağlanması için ona ISDN kart takılmalıdır.
Evde veya işyerindeki bilgisayar, faks, telefonun hepsi aynı hat üzerinden kullanılabilir. Ayrıca ISDN sayesinde görüntülü telefon, arayan numarayı görme, görüşme süresi, kontör sayısını öğrenme, video konferans vb. özelliklerden yararlanılabilir, Internete hızlı bir şekilde bağlanılabilir.
ISDN hatlarında kullanılan hat teknolojilerinin adı PRI ve BRI olarak geçmektedir. BRI hatlarda 2 adet 64Kbps veri veya ses kanalının tek bir fiziksel kanal üzerinden iletilmesini sağlar. PRI hatlarda 30 adet 64 Kbps veri veya ses kanalı bant genişliği 2048 Kbps olan tek bir fiziksel kanal içerisinden taşınır. Veri iletimi senkron ve simetriktir. Veri iletiminin simetrik olmasından dolayı uzak mesafelere taşınması gereken PRI hatlar fiber kablolar üzerinden SONET, SDH veya PDH devreleri ile taşınır, bakır kablo üzerinden taşınacak PRI hatlar SHDSL modemler üzerinden taşınır.
ISDN Kanalları
ISDN'de her birinin kullanım amacı ve band genişliği farklı 3 iletişim kanalı vardır: B, D ve H olarak adlandırılan bu kanallar ISDN abonesine uçtan uca sayısal iletişim ortamı sunar; her birinin farklı kullanım amacı vardır:
B Kanalı; ses veri ve görüntü bilgisi gibi kullanıcı verisi aktarımı için kullanılır; iletişimin kotarılması için gerekli işaretleşme ve senkronizasyon bilgilerin aktarılmasında kullanılmaz. Tam-çift yönlü modda, senkron olarak 64 Kbps band genişliğine sahiptir. B kanalı, kullanıcı verisini taşınması için saydam bir yol sunar; bu nedenle IP, IPX gibi protokol paketleri giydirilerek bu ortamdan aktarılabilir. Hata sezme, yeniden gönderme gibi işlevlere sahip değildir. Eğer iletimde hata olursa üst katmanlarda sezilmeli ve düzeltilmelidir.
B kanalı üzerinden devre anahtarlamalı, paket anahtarlamalı ve yarı-sabit bağlantı olarak adlandırılan üç farklı şekilde oturum kurulabilir.
D Kanalı; iletişimin sağlıklı bir şekilde kotarılması için gerekli işaretleşme ve senkronizasyonun sağlanması ve iletişimden önce yapılan çağrıların yönetimi için kullanılır. Tam-çift yönlü modda 16 Kbps veya 64 Kbps band genişliğine sahiptir. İki ISDN abonesi arasında bir bağlantı kurulmadan önce, birisi bağlantı için çağrı gönderir ve karşı taraf bu çağrıyı kabul ederse, aktarım için gerekli oturum kurulur; böylesi tüm haberleşmeler D kanalı üzerinden yapılır.
H Kanalı; B kanalından daha büyük band genişliğine sahip ve B kanalı gibi gerçek bilginin taşınmasında saydam bir yol sağlar; H0, H1, H2 ve H4 olarak adlandırılan 4 farklı türde H kanalı vardır. Bunlardan H0, 384 Kbps (6 tane B kanalı); H1, 1.920 Mbps (30 tane B kanalı); H2, 44.164 Mbps (690 tane B kanalı) ve H4, 135 Mbps düzeyinde band genişliklerine sahiptirler. Tam çift yönlü modda çalışır.

Türk Telekom Web sayfası5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TTNET Resmi Web Sitesi 16 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Islık dili parmak, dil, diş, dudak ve yanaklar yardımıyla oluşan ıslığın, kelime değeri kazanmasıyla kurulan iletişim sisteminin adıdır. Fransız biyoakustik mühendisi Julien Meyer'in tahminine göre dünyada altmışa yakın ıslık dili kullanılmaktadır. Ona göre ilke olarak konuşulan her dil ıslık sesine dönüşebilmektedir. Islık diliyle herhangi bir yörenin, herhangi bir topluluğun; herkesçe bilinen ortak konuları, sorunları konuşulabilir. Meyer'in araştırmalarına göre Meksika'nın güneyindeki Huautla Jimenez bölgesinde ıslık dili pazarda, evden eve, bir dükkândan diğerine haberleşmede kullanılacak kadar günlük yaşamın içerisindedir. Tayland'da ise sevilen kişiye ilgi gösterme amacıyla kullanılır. Kanarya Adaları'ndan La Gomera adasının geleneksel ıslık dili Silbo Gomero, 2003'te ilkokullarda zorunlu ders olmuştur. Türkiye'de Doğu Karadeniz'de ve Doğu Anadolu bölgesinde konuşulmaktadır.

Islık sesinin frekansı 1000- 4000 arasına inmektedir. Tiz bir ses olduğu için uzaklara ulaşabilir. Uygun bir coğrafyada, iyi bir ıslık tekniği ile ıslık sesi kilometrelerce uzağa varabildiği tespit edilmiştir.
Islık dili, parmaklar yardımıyla da parmaklar kullanmadan da konuşulur, ancak parmak yardımıyla çalınan ıslık daha kuvvetlidir ve daha uzak mesafeden duyulabilmektedir.

Türkçe kuş dili

Sir Jagadish Chandra Bose CSI, CIE, FRS (İngilizce telaffuz: [boʊs]; 30 Kasım 1858 - 23 Kasım 1937), Bangladeşli fizikçi, biyolog, botanikçi, arkeolog aynı zamanda bilimkurgu yazarıdır. Radyonun ve bitki bilimine önemli katkılarda bulunan ve Hint altkıtasındaki deneysel bilimin temelini atan mikrodalga optiğinin icadına öncülük etmiştir. IEEE onu radyo biliminin babalarından biri olarak isimlendirmiştir. Ayrıca Bengali bilimkurgusunun babası olarak bilinir ve kreskografı icat eden kişidir. Aydaki kraterlerden biri onun ismiyle onurlandırılmıştır.
İngiliz egemenliği sırasında Mymensingh'da (günümüzde Bangledesh'teki Dhaka'nın yakınlarındaki Munshiganj bölgesi) doğmuştur. Calcutta'daki St. Xavier Koleji'nden mezun olmuş ve sonrasında Londra Üniversitesi'ne tıp okumaya gitmiştir ama sağlık problemlerinden ötürü eğitimini yarıda bırakmıştır. Bunun yerine, Cambridge Üniversitesi'nde Nobel Ödülü sahibi Lord Rayleigh ile birlikte araştırmalar yaptı. Kalküta Presidency Koleji'ne fizik profesörü olarak katılmıştır. Oradaki ırkçılığa, fon ve ekipman eksikliğine rağmen bilimsel araştırmalarını önemsemiştir. Uzaktan kontrol edilen kablosuz telsiz sinyalleri araştırmalarında önemli bir ilerleme kaydetmiştir ve radyo sinyallerini saptamak için yarı iletken bağlantı kullanan ilk kişi olmuştur. Ancak, buluşlarından maddi kazanç sağlamak yerine, ileride yapılabilecek gelişmelere izin vermek için buluşlarını halka açmıştır.
Akabinde Bose, bitki fizyolojisinde birkaç keşfin öncülüğünü yapmıştır. CRESCOGRAPH buluşunu bitkilerin uyarıcılara karşı verdiği tepkiyi ölçmek için kullanmış ve böylece hayvan ve bitki dokusundaki paralelliği kanıtlamıştır. Bose, eşinin baskılarından ötürü icatlarından birini patent için dosyalamış olmasına rağmen, onun patente karşı isteksizliği ünlüdür. Araştırmalarını kolaylaştırmak için, son derece zayıf hareketleri kaydedebilen otomatik kayıt cihazları inşa etti/düzenledi; bu araçlar Bose'un, bitkilerin duygularının gücünü yaralanmış bitkilerin titremesinin örneklenmesiyle gösterilmesi gibi bazı çarpıcı sonuçlar doğurmuştur. Kitapları, Yaşamda ve Yaşamsızlıkta ("Response in the Living and Non-Living", 1902) ve Bitkilerin Sinir Sistemleri ("The Nervous Mechanism of Plants", 1926) bu konuyu içerir.

Sir Jagadish Chandra Bose Mymensingh, Bengal'de (günümüzde Bangladeş'teki Dhaka'nın yakınlarındaki Munshiganj bölgesi) 30 Kasım 1858'de doğmuştur. Babası, Bhagawan Chandra Bose, Samaj brahmanlarının lideridir ve sulh yargıcının yardımcısı ve komiser yardımcısı olarak Faridpur'da, Bardhaman ve başka bölgelerde çalışmıştır. Ailesi Bikrampur'un Rarikhal köyünün yerlisidir, bölge bugün Bangladeş'in Munhshiganj Bölgesi olarak bilinir.
Bose'un eğitim hayatı anadilde eğitim ile başladı çünkü babası bir insanın İngilizce öğrenmeden önce kendi anadilini ve kendi insanının dilini bilmesi gerektiğine inanıyordu.  1915 yılındaki Bikrampur konferansında konuşan Bose şöyle diyordu:

"O sıralarda çocukları İngiliz okullarına göndermek aristokrat sınıfın simgesiydi. Çocuğumu gönderdiğim anadilde eğitim veren okulda Müslüman bir görevlinin çocuğu sağ tarafıma, bir balıkçının çocuğu da sol tarafıma oturmuştu. Onlar oyun arkadaşlarıydılar. Büyülenmiş bir şekilde onların kuşlarla, hayvanlarla ve deniz canlılarıyla ilgili hikâyelerini dinledim. Belki duyduğum bu hikâyeler zihnimde Doğa araştırmalarına olan ilgimi yaratan şeydir. Okul arkadaşımla eve döndüğümde annem hiçbir ayrımcılık yapmayarak misafir etti ve birlikte yemek yedik. Eski kafa Ortodoks biri olmasına rağmen annem 'dokunulmazlara’ kendi çocuklarıymış gibi davranarak dinsizlik yaptığını hiç düşünmemişti. Bunun nedeni benim çocukluk arkadaşlarımın yanında hiçbir şekilde onları 'alt kast' olarak etiketlenecek yaratıklar olarak hissetmemiş olmamdır. Ben hiçbir zaman Hindular ve Müslümanlar arasındaki yaygın olan 'sorunun' varlığını kavrayamamıştım."
Bose, 1869'da Hare Okulu'na sonrasında Kalküta'daki St. Xavier'in Okulu'na kaydoldu. 1875'te, Kalküta Üniversitesi'nin giriş sınavlarını (mezuniyetine denk olarak) geçti ve St. Xavier Koleji'ne kabul edildi. Bu okulda onun doğal bilimlere olan ilgisinin artmasında önemli bir rol oynayan Cizvit rahip Eugene Lafont ile tanıştı.  1879'da Calcutta Üniversitesi'nden lisansını aldı.
Bose, İngiltere'ye Hint Kamu Servisi için yarışmaya gitmek istiyordu. Ancak kendisi kamu görevlisi olan babası bu planı iptal etti. Oğlunun kimseye değil sadece kendisine hükmedecek okumuş biri olmasını istiyordu.  Bose Londra Üniversitesi'nde tıp okumak için İngiltere'ye gitti. Ancak sağlık problemlerinden ötürü oradan ayrılmak zorunda kaldı. Araştırma odalarındaki kokunun hastalığını azdırdığı söylendi.
Eniştesi ve ilk Hint kovboyu olan Anandamohan Bose'un tavsiyesiyle, Cambridge'teki Christ Koleji'nin Doğa Bilimleri çalışmalarına kabulü güvence altına alınmıştır. Cambridge Üniversitesi'nin Natural Science Tripos'unu ve Londra Üniversitesi'nin BSC'sini 1884'te almıştır. Bose'un Cambridge'teki hocaları Lord Rayleigh, Michael Foster, James Dewar, Francis Arwin, Francis Balfour ve Sidney Vines idi. Bose'un Cambridge'te öğrenci olduğu sıralarda, Prafulla Chandra Roy Edinburgh'ta öğrenciydi. Rose ve Chandra Londra'da tanışıp samimi arkadaş oldular. Sonrasında ünlü feminist ve sosyal hizmet görevlisi olan Abala Bose ile evlendi.
Jagadish Chandra Bose'un 150. yıl dönümü vesilesiyle 28-29 Temmuz'da The Asiatic Society'de yapılan iki günlük seminerin ikinci gününde, Bose Enstitüsü'nün başkanı olan  Profesör Kolkata Shibaji Raha veda konuşması veda konuşmasında Cambridge üniversitesi kayıtlarını oradan sadece tripos aldığını değil aynı zamanda 1884te MA aldığını da doğrulamak için birebir kontrol ettiğini söyledi.

Bose, 1885'te Hindistan'a elinde ekonomist Henry Fawcett'ten Hindistan genel valisi Lord Ripon'a olan bir mektupla döndü. Lord Ripon'un isteği üzerine, Milli Eğitim Başkanı Sir Alfred Croft, Bose'u Başkanlık Koleji'nde fizik bölümünün resmi profesörlük görevine atadı. Başkan C. H. Tawney bu atamayı protesto etti ama kabul etmek zorunda kaldı.
Bose, araştırma yapmak için olanaklara sahip değildi. Bunun aksine maaşına bakılırsa “ırkçılığın kurbanı” olduğu da söylenebilirdi. O günlerde Hindistanlı bir profesöre aylık 200 Rs. ödenirken onun Avrupalı akranlarına aylık 300 Rs. ödeniyordu. Bose, görevini yaptığı sırada ona sadece aylık 100 Rs. maaş sunulmuştu. Bir protesto biçimi olarak Bose, maaş çekini almayı reddederek 3 yıl boyunca maaş almadan çalışmaya devam etmiştir.  Belirli bir sure sonra Kamu Öğretim ve Başkanlık Koleji Müdürü merhamet göstermiş ve Bose'un memuriyeti geçmişe yönelik etkileri de olacak şekilde kalıcı hale getirilmiştir. Geçmiş 3 yıllık tüm maaşı da toplu şekilde ödenmiştir.
Başkanlık Koleji düzgün bir laboratuvardan yoksundu. Bose, araştırmalarını 2,2 m²'lik bir odada sürdürmek zorundaydı. Ekipmanlarını eğitimsiz bir lehimcinin yardımlarıyla kendisi icat ediyordu. Kız kardeşi Nivedita bir yazsı: “Bu kadar iyi bir çalışanın nasıl böyle bir rahatsızlığa ve aşağılık zorluklara maruz bırakıldığını görünce dehşete düşmüştüm… Kolej rutini onun için olabildiğince çetin bir hal almış bu yüzden de araştırmaları için gerekli zamanı da bulamaz olmuştu.”, demiştir. Kolejindeki küçük odasında günlük yorucu işlerinden sonra gece geç saatlere kadar çalışmalarına devam ediyordu. Buna ek olarak İngiliz hükûmetinin kendi kolonilerine karşı olan politikası orijinal çalışmalarla girişimini destekler nitelikte değildi. Bose, kendi deneysel teçhizatını yaparken kendi parasını harcamıştır. Başkanlık Kolejine katıldığı 10 yıllık süreçte henüz başlamakta olan  bir araştırma alanı olan kablosuz dalgalar konusunda öncülük etmiştir.

İskoçyalı teorisyen fizikçi James Clerk Maxwell elektromanyetik dalgaların çeşitli dalga boylarının varlığını matematiksel olarak öngördü, fakat 1879'da öngörüsü deneysel olarak doğrulanmadan öldü. 1887-1788'de Maxwell'in dalgalarının kablolar boyunca iletildiğini gösteren Britanyalı fizikçi Oliver Lodge, 1888'de uzay boşluğunda elektromanyetik dalgaların varlığını deneysel olarak gösteren ise Alman fizikçi Heinrich Hertz oldu. Ardından, Lodge Hertz'in çalışmalarının peşinden giderek 1894 haziranında Hertz'in anısına bir ders verdi ve bu dersi kitap formunda yayınladı. Lodge'un çalışması farklı ülkelerden farklı bilim insanlarının dikkatini çekti, buna Hindistan'da Bose da dahildi.
Bose'un takip edilen mikrodalga araştırmasında dikkat çeken ilk husus, dalgaları milimetrik seviyeye indirgemesidir (yaklaşık 5 mm dalga boyu). Çünkü çalışmalarında uzun dalgaların kullanımının dezavantajlarını fark etmiştir.
1894 yılının kasım ayında Town Hall of Kolkata'daki sokak gösterisinde, Bose barut ateşledi ve milimetrik mikrodalga boyunda zil çaldı. Teğmen vali Sir William Mackenzie da Bose'un gösterisi sırasında Kolkata Town Hall'deydi. Bose Bengali dilinde bir Adrisya Alok ("görünmez ışık") adında bir makale yazdı, ‘’Görünmez ışık kolayca tuğla duvarları ve binaları geçebilir. Yani, iletiler kablo bağlantısı olmadan taşınabilir. Rusya’da Alexander Stepanovich Popov benzer deneyler yaptı. 1895 Aralık ayında, Popov’un kayıtları radyo dalgalarıyla uzaktan sinyal almayı umduğunu gösterir.
Bose’un ilk bilimsel tezi, Kristallerin çift kırılımı ile elektrik ışınlarının polarizasyonu üzerine Lodge'un teziyle aynı yılda, Mayıs1895'te Asiatic Society of Bengal'e ulaştırıldı. İkinci tezi ise, Ekim1895'te Lord Rayleigh tarafından Londra Kraliyet Toplumu'na ulaştırıldı. Aralık 1895'te Londra dergisi the Electrician (36. Sayı) Bose'un tezi, “Yeni elektro- polariskop üzerine”yi yayımladı.Aynı zamanda, Lodge tarafından türetilen "koherer" kelimesi dünya dili olan İngilizcede, Hertziam dalga alıcıları veya detektörleri için kullanıldı. The Electrician hemen anında, Bose’un kohererine yorum yaptı. (Aralık 1895). The Englishman (18 Ocak 1896) The Electrician’dan alıntıladı ve şunları ekledi:

Profesör Bose, kohererini geliştirmeyi ve patentini almayı başaracak olursa, zaman içinde, bizim Presidency Collage Laboratuar'ında tek başına çalışan bir Bengali bili

John Bardeen, (/ bɑːrˈdiːn /; d. 23 Mayıs 1908 - ö. 30 Ocak 1991) Amerikalı bir fizikçi. Nobel Fizik Ödülü'nü iki kez alan tek kişidir: ilk olarak 1956'da transistörün icadı için William Shockley ve Walter Brattain ile; ve yine 1972'de Leon Lenon N.Cooper ve John Robert Schrieffer ile BCS teorisi olarak bilinen geleneksel süperiletkenliğin temel teorisi için çalışmalar yürütmüştür.

ABD'nin Wisconsin eyaletinin Madison şehrinde doğdu. Madison Central yüksek okulundan 1923'te mezun oldu. Wisconsin Üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Matematik ve fizikle ilgili konular üzerine çalıştı. Elektrik mühendisliği bölümününü bitirince Chicago'daki Western Electric Company'de çalışmaya başladı. 1928'de bölümünden mezun oldu.

1938 yılında Minnesota Üniversitesinde ders vermeye başladı. 1943 yılında Manhattan Projesine katılması istendi, ancak kabul etmedi. 1956 yılında transistörü William Shockley ve Walter Houser Brattain ile birlikte icat edip yarı iletken üzerindeki çalışmaları sayesinde Nobel Fizik ödülü kazanmıştır. 1972 yılında Leon Neil Cooper ve John Robert Schrieffer ile birlikte BCS kuramını geliştirdi ve Nobel Fizik ödülünü 2. kez alarak bunu başaran ilk kişi oldu. 1991 yılında ABD'nin Boston şehrinde kalp krizinden öldü.

Nobel Fizik Ödülünü almasını sağlayan bu kuram süperiletkenliğin önemli bir parçasıdır. Süperiletkendeki elektron çiftlerinden sistemin kuantum mekaniksel dalga fonksiyonuna kadar her şey  bu kuramdaydı. Akım taşıyıcıları elektronların  bağımsız değil çiftler halinde hareket etmesiydi. Bunun nedeni kristal titreşimi kuantumları alışverişi yani fonon alışverişiydi. Bu çiftlere Cooper çifti adı verildi. Fizikteki ender olaylardan birini başarmalarıyla sistemin kuantum mekaniksel dalga fonksiyonu yazıldı. İzotopetkisinin süperiletkende malzemelerin izotopları için farklı olması, kristal titreşimlerin payı olduğunu ispatlamak için önemli bir kanıttı ama izotoplar sadece kütleleri farklı atomlardı. Kütle titreşim frekansını belirleyen bir değişkendi. Elektronlar arası bir çekim gücü olabileceği gözlendi. Diğer fikir simetrisinin kendiliğinden bozulabileceğiydi. Simetrinin bozulma miktarı ise düzen parametresi ile gösteriliyordu.

John Logie Baird (14 Ağustos 1888 – 14 Haziran 1946), İskoç mucit.
21. yüzyılın vazgeçilmez aletlerinden biri olan televizyonun tarihi, 75 yıl önce, İskoç mucit John Logie Baird'in keşfiyle başladı. Baird, 21. yüzyılda insanları saatlerce karşısında oturtabilen televizyonun muciti. Keşif merakı çocuk yaşlarda başlayan Baird, 12 yaşında, evine bir elektrik sistemi döşedi ardından yoldayken arkadaşlarıyla konuşmasını mümkün kılacak ilk telefon santralini geliştirdi. İskoçya'da Kraliyet Teknik Kolejinde elektrik dersleri alan Baird, Glasgow Üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Birinci Dünya Savaşı sırasında eğitimine ara veren mucit, silahlı kuvvetlerde çalışmak istedi ama kabul edilmedi. Başvurusu reddedilen Baird, Clyde Valley Elektrik Enerjisi Şirketi'nde çalışmaya başladı ancak sağlık problemleri işi bırakmasına sebep oldu.
Clyde Valley'den sonra aralarında Trinidad'da bir reçel fabrikasında işçiliğin de bulunduğu çeşitli işlerde çalışan Baird, nihayet 1922'de memleketi Sussex'e geri döndü ve burada tamirciliğe başladı. Nakkaş mucit Baird'in Sussex'deki mütevazı hayatı, 50 yıldır düşlediği televizyon icadı üzerinde yoğunlaşma fırsatı verdi.
Parası olmadığı için ilk televizyonunu bir lavabo ve bir çay tenekesiyle yapan Baird, bir sonraki denemesinde projeksiyon lambasını bisküvi kutusuyla kaplayıp basit bir düzenek geliştirdi ve düzeneğe kullanılmış lenslerle devrelerden tarama diskler ekledi. Baird'in icat ettiği bu düzenek, tahta çubuklar arasına nakış iğneleri ve bal mumuyla tutturulan bir cihaz olarak TV'nin dedesi kabul edildi. Çalışmalarını bundan sonra da sürdüren mucit, 1925'te hayal ettiği gibi, “Stok ey Bill” adını verdiği ilk ilkel televizyonda görüntü transmisyonunu da gerçekleştirmeyi başardı. Logie Baird'in icadı parlak bulundu ama pek ciddiye alınmadı. Baird'in ilk ilkel TV'yi icat ettiği dönemde, BBC gibi yayıncılar radyoya odaklanmıştı. BBC'nin TV yayıncılığına geçişi, 1929'da sınırlı bir kitleye ulaşan ilk deneme yayınıyla başladı. Günde iki yayın kuşağında hizmet vermeye başlayan BBC televizyonu, ilk kuşakta haber, ikinci kuşakta ise müzik yayını veriyordu. Baird televizyondan sonra infrared ışınlar üzerinde de çalışmalar yaptı.

Kablo TV, dijital veya analog yayın yapan çok sayıda yerli ve yabancı televizyon ve radyo kanalını, fiberoptik ve koaksiyel kablo şebekeleri üzerinden yüksek görüntü ve ses kalitesinde ileten çok kanallı bir TV sistemidir.
Kablo tv şebekesi HFC şebekedir (Hybrid Fiber Coaxial).

İllerde kurulan Head-End merkezlerinden Uydulardan Receiver'lar sayesinde alınan sinyaller, belirli kanalın video işaretine dönüştürülür. Bu video sinyali tekrar modüle edilir. Modüle edilen Analog TV ve Radyo sinyalleri, FDMA yapısıyla birleştirilerek belirlenen bantta fiber optik kablolar ile sahadaki fiber noktalara kadar götürülür. Burada fiberden koaksiyele geçiş yapar. Koaksiyel şebesi mesafeye göre yükselticiler ile yükseltilerek binalara kadar gelir bina girişlerinde tekrar yükseltilerek dairelere verilir.

Fiber Koaksiyel karma şebekesi; fiber optik ve koaksiyel kabloların bir arada kullanıldığı geniş bant telekomünikasyon şebekesidir. Tipik mimarisi şekil 1'de gösterilen bu şebeke 1990'ların başından beri Kablo TV veya ortak anten şebekelerinde kullanılmaktadır. Fiber optik şebeke kablo operatörünün ana yayın merkezinden (Head - End) tali yayın merkezlerine ve / veya en fazla 2000 evi besleyen (Türkiye'de bu sayı 700 ev ile sınırlandırılmıştır) fiber düğümlere (Fibre optical nodes) kadar uzanır. Tipik mimarisi şekil 2'de gösterilen ana yayın merkezi genellikle uzak mesafe video yayınlarını almak için uydu antenlerini barındırır. Alınan bu yayınlar ve veriler kodlanır, modüle edilir ve RF taşıyıcılarına bindirilerek tek bir elektriksel sinyal haline getirilir ve geniş bant optik vericilere (optical transmitter) gönderilir. Bu optik vericiler kendilerine gelen elektriksel işareti modüle edilmiş optik sinyale dönüştürürler ve fiber optik kablolar vasıtasıyla fiber düğümlere (Fibre Node – F/N) veya tali yayın merkezlerine ulaştırırlar. Fiber düğüm ise yayın merkezinden veya hubtan kendisine gelen optik sinyali alarak evlere gönderilecek olan eletriksel sinyale dönüştürür. Bu gün kullanılan sistemlerde tipik olarak 5 – 1000 MHz frekans bandı kullanılmaktadır. Fiber düğümler aynı zamanda evler ile iletişimi sağlamak amacıyla geri dönüş modüllerini de barındırırlar.

İki yönlü iletim hattına sahip olan HFC şebekesi frekans bölmeli çoğullama (FDM) kullanarak analog TV, dijital TV, Video on Demand (VoD), telefon, İnternet gibi birçok servisi taşıyabilir. Tüm bu servisler 5 MHz – 1000 MHz bandındaki Radyo Frekans (RF) sinyalleri ile taşınır. İleri yön sinyali (Downstream); yayın merkezinden aboneye doğru gönderilen dataları taşırken, geri yön sinyali (Upstream); aboneden yayın merkezine doğru olan verileri taşır. Tipik olarak ileri yön sinyali 50 MHz – 1000 MHz bandını, geri yön sinyali ise 5 MHz – 42 MHz bandını kullanır. Türkiye'de ileri yön analog TV yayınları -PAL, B/G standardı kullandığından- 300 MHZ kadar 7 MHZ bant genişliği, 300 MHZ'in üzerinde ise 8 Mhz band genişliği kullanılmaktadır. İnternet yayınları ise DOCSIS standardı kullanıldığından 6 MHz band genişliği ve QAM (Quadrature Amplitude Modulation) kullanırlar.

Kablo TV şebekeleri, bant genişliği ve iki yönlü iletişimde teknik üstünlüğü ile kablo internet hizmetlerinde kullanılan önemli bir altyapıdır.

KabloTV

Kablosuz yerel ağ, kablolu iletişime alternatif olarak uygulanan, RF (Radyo Frekansı) teknolojisini kullanarak havadan bilgi alışverişi yapan esnek bir iletişim sistemidir.

Özellikle arazi koşullarının zor olduğu, telekom altyapısının olmadığı veya yeterli kablo mesafesinin olmadığı durumlarda, binalar arasında kablosuz cihazlarla (Wireless Bridge) ve ekipmanlarla oluşturulan bağlantı şeklidir.

Aynı bölgedeki bilgisayar sistemlerinin kablosuz olarak bir ağ oluşturmasıdır.
Bina içi veya kampüs alanında, mobil kullanıcılar için geliştirilmiş bir teknolojidir. 
"LAN to LAN" bağlantıda mesafe birkaç kilometreye kadar çıkabilir.
Kablolu ağ ile kablosuz ağ birbirine entegre edilebilir. Kablolu ağlarda kullanıcıların yeri sabittir ve hareket edemezler. Kablosuz ağlarda ise kaplama alanı içinde kullanıcılar istedikleri gibi yer değiştirebilirler. Kablolu ağdaki bütün kaynaklara erişebilirler.

Basic Service Area (BSA), access point tarafından sağlanan RF kaplama alanıdır. RF kaplama alanını artırmak için sisteme bir access point daha eklemek yeterlidir. Böylece var olan kablolu LAN'a erişim mesafesi artırılmış olur.
Access Point (AP), ethernet omurgasına bağlanır ve kaplama alanı (Cell) içindeki bütün kablosuz client'larla iletişim kurar. AP, cell içinde yöneticidir ve network içindeki trafik akışını kontrol eder. Uzaktaki kablosuz client'lar birbirleriyle direkt değil, AP aracılığı ile haberleşirler.
Extended Service Area Eğer tek bir cell, yeterli kaplama alanını sağlamazsa, ek cell'ler eklenerek kaplama alanı genişletilebilir.

Wireless LAN
Kablosuz iletişim
Yönlendirici
Kablosuz enerji
Kablosuz yönlendirici
Kablosuz uygulama protokolü
Kablosuz dağıtım sistemi
Kablosuz telefon
Ağ donanımı

Kapaklı telefon, (İngilizce: flip form veya clamshell) (menteşe veya kaburgalı telefon olarak da bilinir) iki veya daha fazla bölümde bir menteşe ile katlanan bir cep telefonu form faktör özellikli telefondur. Menteşe uzun kenardaysa, cihazın kapaklı olarak adlandırılması daha olasıdır. (ör. Nokia Communicators). Kılıf açıkken, telefon kullanılmaya hazır hale gelir. Kızaklı telefon gibi, arabirim parçaları kapanırken olduğundan daha fazla yüzey alanı sunan kapakçıkın içinde tutulur. Tuşlar ve ekran gibi arayüz bileşenleri, kilit kapatıldığında korunur, cihazı daha kısa veya daha dar bir hale getirir ve cihazın taşınmasını kolaylaştırır. Kapaklı dizaynın bir dezavantajı yorulma veya arıza olma eğilimi olan bağlantı menteşesidir.
Kapak formlu faktör Motorola'nın "kapaklı telefon" teriminde bir ticari markaya sahip olması nedeniyle, cep telefonu pazarında yakından tanınırdı. Tasarım, bazı sabit telefonlarda ve özellikle kablosuz telefonlarda kullanılmaktadır. Kapak formu kullanan diğer cihazlar, dizüstü bilgisayarlar, subnotebook'lar, Game Boy Advance SP, Nintendo DS ve Shield Portable gibi aygıtlar idi. ancak bunlar, cep telefonlarına kıyasla daha az sıklıkla "kapaklı" olarak tanımlanmaktadır.

Form faktör, ilk olarak 1982'de Compass modelinde dizüstü bilgisayar üreticisi GRiD tarafından kullanıldı. 1983'te Ampere WS-1 dizüstü bilgisayar modern bir kapaklı tasarım kullandı.
Kapak tasarımını destekleyen ilk Motorola modeli 1989'da kurulan Motorola MicroTAC'dı.
Tasarım o zamandan beri neredeyse tüm cep telefonu üreticileri tarafından defalarca kopyalanmıştır. Motorola en iyi Motorola Razr gibi kapaklı modelleri ile bilinirdi.
Kapaklı tasarım, Nokia Communicator serisinde de yaratıldı ve ilk model 1996'da piyasaya sürüldü. Erken modeller çok pahalıydı ve Nokia 2004'e kadar geleneksel kapaklı telefon tasarımını kabul etmedi..
2009'un başında, kapak, ABD'deki cep telefonları için en popüler form faktörü idi. Özellikle, kapaklı telefonların esas müşterileri kadınlardı. Bununla birlikte, akıllı telefonların ortaya çıkmasıyla birlikte, dokunmatik ekranlı özelliklere sahip telefonlar hızla popülerlik kazanmaya başladı ve bununla kapaklı telefonlar sıkıştırıldı. 2014 yılının sonlarında, Rihanna, Kate Beckinsale ve Anna Wintour gibi ünlüler sayesinde kapaklı telefonlar geri dönüş yaptı. Dönüş nedenleri basit doğaları, hafif olması ve ceplerine küçük boyutlarından dolayı uyum sağlamalarıydı. Gelecek yıllarda kapaklı telefon üretiminin canlanacağı beklenmektedir.
2015 yılında Samsung ayrıca Güney Kore'de Galaxy Folder olarak bilinen düşük kaliteli bir akıllı telefon çıkardı. Model Android sistemli bir kapaklı telefon tasarımına ve tuş takımına sahiptir.
2019'da, yuvarlanabilir OLED ekranlar kullanan yeni bir katlanabilir akıllı telefon trendi ortaya çıkmaya başladı. Samsung Galaxy Fold, kapağında dikey bir kat ve küçük bir ikincil ekran bulunur. Açıldığında daha büyük, tablet benzeri bir ekran ortaya çıkaran kapaklı bir form faktörü kullanıyor. Motorola, Kasım 2019'da Motorola Razr'ın yeniden tasarımını açıkladı ve Motorola Razr (2020) ismi ile tanıttı.

Cep telefonu, kapaklı form faktörünün en popüler kullanımıdır. Tasarım, bazı sabit telefonlarda, özellikle kablosuz telefonlarda da kullanılmaktadır. Kapaklı formu kullanan diğer cihazlar arasında, dizüstü bilgisayarlar, subnotebooklar, Game Boy Advance SP, Nintendo DS, Shield Portable ve Nintendo 3DS bulunur. Bunlar, cep telefonlarına kıyasla daha az sıklıkla "menteşeli" veya "kapaklı" olarak tanımlanmaktadır.
Cep saati, gözleme ızgarası, sandviç tost makinesi ve diğer cihazlar uzun zamandan beri kapaklı bir tasarım kullandı. Ford GT40 ve Ferrari Enzo gibi yarış ve yol yasal araçlarında çok benzer bir konsept kullanılıyor. Burada tüm arka uç, motor bölmesine ve süspansiyon sistemine erişmek için kaldırılabilir.
Ciltçiler, değerli kitapların veya gevşek kâğıtların ışığa ve toza karşı korunabildiği, Solander vakaları adı verilen arşiv "kapaklı" kutuları oluştururlar.
Bu form faktör ayrıca 1971'den 1976'ya kadar üretilen, resmen "Glide Away" olarak bilinen, iki parçalı "kaybolan" arka kapı özelliğine sahip General Motors tam boyutlu istasyon vagonlarının gayriresmî bir adıdır.

Form faktör (cep telefonu)
Kızaklı telefon
Flip flop

Koaksiyel kablo (İngilizce kısaltması coax) radyo frekansta kullanılan bir kablo türüdür. Bu kablonun kesit alanı iç içe dört maddeden meydana gelir. En içte canlı hat, yani sinyali taşıyan hat vardır. Bu uç dielektrik sabiti yüksek bir yalıtkan ile çevrelenmiştir. Yalıtkanın çevresinde iletkenlerden oluşan bir örgü (veya ince varak) vardır. Bu örgü topraklanmıştır. En dışta ise koruyucu kılıf yer alır. Bu yapı koaksiyel kabloların kendi kalınlığındaki diğer kablolara göre daha esnek yapıda olmalarını sağlar.
Öte yandan kablonun iletkenlerden oluşan örgüsünün topraklanmış oluşu çok önemlidir. Çünkü bu sayede kablo elektromanyetik alan oluşturan cihazların yakınından etkilenmeden geçebilir.
Koaksiyel kablonun taşıdığı akım VHF veya UHF gibi çok yüksek frekanslı bir akımdır. Akımın yönü saniyede milyonlarca kez değiştirir. (VHF 30 milyondan 300 milyon Hz'e kadar, UHF ise 300 milyondan 3 milyar Hz'e kadar olan frekans alanıdır.)

En içte iletken olarak bakır veya diğer iletken metaller kullanılır.
Çevredeki yalıtkanın dielektrik sabiti ve fiziki boyutları (kesit alanı) kablonun bazı elektriksel özelliklerini saptadığı için çok önemlidir. Kablo boyunca dielektrik sabit ve fiziki boyutların değişmemesi gerekir. Genellikle polyethylene (PE) veya Teflon (PTFE) gibi yalıtkanlar kullanılır. Yüksek güç taşımak için üretilmiş kalın kablolarda yalıtkan yerine gaz veya hava kullanıldığı da olur. Ancak bu gibi durumlarda iç ve dış iletkenlerin yanlışlıkla birbirlerine dokunmamaları için, içeride ayırıcı yalıtkan destekler kullanılır.
Dış iletken çoğu kez iletken tellerden yapılmış bir örgüdür. Ancak örgünün iki sorunu vardır. Örgü tellerinin fiziki kalınlığı kablo elektriksel karakteristiklerini etkiler. Ayrıca örgünün çok sık olmaması da taşınabilen frekansa bir üst sınır getirir. Bu sebeple, dış iletken olarak çok ince metal varakların kullanılması tercih edilir. Ancak metal varaklar eğilip bükülmeye örgü kadar uygun değillerdir. Ayrıca bu tercih kablo fiyatını artırabilir.
Koruyucu dış kılıf elektriksek performanstan ziyade kablonun korunması ile ilgilidir. Genellikle PVC gibi bir madde kullanılır. El değmeyecek ve çevreden etkilenmeyecek iç devrelerde dış kılıfa gerek bile yoktur.

Elektriksel karakterleri hesaplayabilmek için, öncelikle bazı ölçülen değerleri belirtmek gerekir.

İç iletkenin çapı, 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
.
Dış iletkenin (örgü vb.) iç çapı, 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
.
Yalıtkanın dielektrik sabiti, 
  
    
      
        ϵ
      
    
    {\displaystyle \epsilon }
  
. Bu sabit bağıl dielektrik sabit ile boşluktaki dielektrik sabitin çarpımı olarak gösterilebilir.

  
    
      
        ϵ
        =
        
          ϵ
          
            r
          
        
        ⋅
        
          ϵ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon =\epsilon _{r}\cdot \epsilon _{0}}
  
. Şayet yalıtkan birden fazla maddenin karışımıyla oluşturulduysa, etkin dielektrik sabiti deyimi kullanılır. (mesela, polyethylene köpük hava ve polyethylene karışımıdır.)
Yalıtkanın manyetik geçirgenliği 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
 Bu sabit bağıl manyetik geçirgenlik ile boşluktaki manyetik geçirgenliğin çarpımı olarak gösterilebilir.

  
    
      
        μ
        =
        
          μ
          
            r
          
        
        ⋅
        
          μ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu =\mu _{r}\cdot \mu _{0}}
  
.
Ancak yalıtkan maddelerde bağıl manyetik geçirgenlik genellikle 1 e çok yakındır.)

Birim uzunluk için şönt (paralel) kapasitans, birimi farad/metre (F/m)

  
    
      
        C
        =
        
          
            
              2
              ⋅
              π
              ⋅
              ϵ
            
            
              ln
              ⁡
              (
              D
              
                /
              
              d
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              2
              π
              ⋅
              
                ϵ
                
                  0
                
              
              ⋅
              
                ϵ
                
                  r
                
              
            
            
              ln
              ⁡
              (
              D
              
                /
              
              d
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle C={2\cdot \pi \cdot \epsilon  \over \ln(D/d)}={2\pi \cdot \epsilon _{0}\cdot \epsilon _{r} \over \ln(D/d)}}
  

Birim uzunluk için seri induktans, birimi henri/metre, (H/m)

  
    
      
        L
        =
        
          
            μ
            
              2
              ⋅
              π
            
          
        
        ln
        ⁡
        (
        D
        
          /
        
        d
        )
        =
        
          
            
              
                μ
                
                  0
                
              
              ⋅
              
                μ
                
                  r
                
              
            
            
              2
              ⋅
              π
            
          
        
        ln
        ⁡
        (
        D
        
          /
        
        d
        )
      
    
    {\displaystyle L={\mu  \over 2\cdot \pi }\ln(D/d)={\mu _{0}\cdot \mu _{r} \over 2\cdot \pi }\ln(D/d)}
  

Birim uzunluk için seri direnç, birimi ohm/metre (Ω/m).Alçak frekanslarda bu direnç iletkenlerin birim uzunluktaki dirençleridir ve çok düşüktür. (hemen hemen 0). Yüksek frekanslarda cidar etkisi denilen etki sebebiyle iç iletkenin etkin kesit alanı azaldığından seri direnç de artmaya başlar.
Birim uzunluk için şönt (paralel) iletkenlik, birimi siemens/metre (S/m) Yalıtkan özelliğine bağlı olarak iletkenlik te çok küçüktür. (hemen hemen 0). Fakat şönt iletkenlik frekans yükseldikçe artmaya başlar.

Karakteristik empedans yansıma olmaksızın güç transferi yapabilmek için bilinmesi gerekli olan bir karakteristiktir.
Birim uzunluktaki seri direnç ve şönt iletkenlik 0 kabul edilirse,

  
    
      
        
          Z
          
            0
          
        
        =
        
          
            L
            
              /
            
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle Z_{0}={\sqrt {L/C}}}
  
). L ve C eşdeğerleri ile

  
    
      
        
          Z
          
            0
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  
                    μ
                    
                      2
                      π
                    
                  
                
                ln
                ⁡
                (
                D
                
                  /
                
                d
                )
              
              
                
                  2
                  π
                  ϵ
                
                
                  ln
                  ⁡
                  (
                  D
                  
                    /
                  
                  d
                  )
                
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              2
              π
            
          
        
        
          
            
              μ
              ϵ
            
          
        
        ln
        ⁡
        
          
            D
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle Z_{0}={\sqrt {\frac {{\mu  \over 2\pi }\ln(D/d)}{2\pi \epsilon  \over \ln(D/d)}}}={\frac {1}{2\pi }}{\sqrt {\frac {\mu }{\epsilon }}}\ln {\frac {D}{d}}}
  
.
Burada ln e tabanlı logaritmadır.
Dielektrik katsayı bağıl dielektrik katsayısı cinsinden ifade edilir ve e tabanına göre verilen logaritma on tabanına çevrilirse,

  
    
      
        ϵ
        =
        
          ϵ
          
            r
          
        
        ⋅
        
          ϵ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon =\epsilon _{r}\cdot \epsilon _{0}}
  

  
    
      
        ln
        ⁡
        
          
            D
            d
          
        
        ≈
        0.434
        ⋅
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        
          
            D
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle \ln {\frac {D}{d}}\approx 0.434\cdot \log _{10}{\frac {D}{d}}}
  
.

Bu denklem kablo karakteristik empedansının sadece kullanılan yalıtkanın dielektrik katsayısıyla, iç ve dış iletkençaplarına bağlı olduğunu göstermektedir. 
Uygulamada görüntü sinyali (VF) için kullanılan kablolar 75 Ω radyo frekans (RF) ve ara frekans kabloları ise 50 Ω karakteristik empedansa sahiptir. Anten kablolarında ise 75 Ω ve 300 Ω başta olmak üzere çeşitli empedanslar kullanılır. Kablo üreticisi kataloglarda bu empedansı belirtir.

Sinyalin kablo içindeki sürati yalıtkanın dielektrik sabiti ve manyetik geçirgenliğine bağlıdır. v sinyal sürati ve c de boşluktaki ışık hızı ise,

  
    
      
        v
        =
        
          
            1
            
              
                ϵ
                μ
              
            
          
        
        =
        
          
            c
            
              
                
                  ϵ
                  
                    r
                  
                
                
                  μ
                  
                    r
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={1 \over {\sqrt {\epsilon \mu }}}={c \over {\sqrt {\epsilon

Kriptolu telefon, gizli dinlemelere ve elektronik takiplere karşı güvenlik sağlayan cep telefonudur.
Haberleşmeyi ele geçirme günümüzde önemli hale gelmiştir. Birçok istihbarat servisi ve birçok gizli kuruluş; askeri, ekonomik ve politik bilgilere erişmek için telefon haberleşmelerini dinlemeye çalışmaktadır. Telefon dinleme cihazlarının fiyatlarının düşmesi sebebiyle kişiler tarafından kolaylıkla temin edilebilecek duruma gelmiştir. Teknolojideki gelişmeler sebebiyle gizli telefon konuşmalarını dinleyen ve kaydeden kişileri tespit etmek zorlaşmıştır.
Kriptolu telefonlar şifreleme algoritmalarını ile sinyali şifreleyerek hattın dinlenmesi önler. Bu telefonların içinde şifreleme çipi kullanarak şifreleme ve şifre çözme 25 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. işlemlerini gerçekleştirir. Şifreleme çipinin içine 2 tane algoritma programlanmıştır: Anahtar paylaşım protokolü için anahtar değişim algoritması ve ses şifreleme için simetrik anahtar algoritması.

Sistemin çalışması için, kullanıcıların kripto modu açık şekilde kriptolu telefona sahip olması gerekmektedir. Diğer telefonlarda olduğu gibi, sinyaller GSM ile şifrelenir ama ayrıca şifreleme çipi ile şifrelenme işlemine de tabii tutulur. IMSI-catcher man-in-the-middle saldırısı yaptığında ve GSM şifrelemeyi devre dışı bıraktığında, kriptolu telefon şifrelemesi bozulmadan kalır. Bu nedenle, sinyaller ele geçirilmeye devam etse bile, artık çözülemez ve IMSI-catcher doğru kodlara sahip olmadığı için kullanıcılara sahte SMS mesajları gönderilemez.

Konuşmanın başlangıcında, her iki kullanıcı tarafı hash fonksiyonu kullanarak aynı oturum anahtarını alır. Daha sonra oturum anahtarını onaylama kodu haline gelir. Bu onaylama kodu telefonun üretim şekline bağlı olarak 3 harften veya 4 rakamdan oluşabilir. Kripto modunda, kullanıcı kendi partneri için şifreli hat üzerinden onay kodunu okur ve kullanıcının partneri onay kodunu geri okuduğunda, onay kodunu doğrular. Onaylama kodunda bir tutarsızlık olduğunda, man-in-the-middle saldırısı olabileceği düşünülür.

Kurulan "oturum kodu" sadece belirli aramalar için kullanılır. İptal anında, tüm parametreler bellekten silinir ve bu kodu yeniden imar etmenin bir yolu yoktur. Ele geçirilen ve saklanan şifrelenmiş materyaller sonraki analizler için saklı tutulabilir, ama kodu kırmanın hiçbir yolu yoktur ancak belki de zaman içerisinde deneme-yanılma yöntemi ile kırılabilme ihtimali göz önünde bulundurulur.

Secure telephone
Secure voice
PGPfone
ZRTP

Hackers crack open mobile network 1 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BBC News Technology
van den Broek, Fabian.Eavesdropping on GSM: state-of-affairs, Radboud University, Nijmegen, Institute for Computing and Information Sciences (iCIS).

Kulaklık, 2 küçük hoparlörün kullanıcının kulağına yakın yerde durmasını sağlayan bir çevre birimidir.
Genellikle kullanım amaçları, kullanan kişi dışında başka kişileri rahatsız etmemek, dışarıdaki ortam gürültüsünü önlemek sesi ve basları daha net şekilde algılamak veya kulakları korumaktır.

Kulaklıkların yerinde nasıl durduğu, kulağı nasıl örttüğü, ses sinyalini kendisi nasıl aldığı, sesi nasıl ürettiği ve sesi kulak içindeki duyma organlarına nasıl ulaştırdığına göre birçok çeşitleri vardır.

Kafa Üstü kulaklıklar (İng. Headphones), genellikle bilgisayarlar için kullanılan kulaklıklardır. Çok yer kapladığından ve taşınabilir olmadığından dolayı mobil cihazlarda pek tercih edilmezler. Kulaklık firmaları bu sorunu çözmek için kulaklıklara katlanabilme-dönebilme özellikleri eklemektedir. Üzerine mikrofon entegre edilmiş modelleri de bulunmaktadır. Kullanım yelpazesi geniştir. Bilgisayar kullanıcıları, oyuncular, radyocular, disk jokeyler vb. bu kulaklık türünü tercih etmektedir.

Ense Üstü kulaklıklar şapka ve başlıkla birlikte kullanma bakımından daha rahattır. Kafa Üstü kulaklıklar gibi öne doğru kayma sorunları daha azdır. Spor yaparken tercih edilirler.
Hem Ense Üstü kulaklıklar hem de Kafa Üstü kulaklıklar ses kalitesi bakımından kulak içi kulaklıklardan daha kaliteli ses üretirler. İki kulaklık süngerinin içinde 2 hoparlör olabileceği gibi ek olarak bas hoparlörleri ve tiz hoparlörleri de eklenebilir.

Kulak İçi kulaklıklar (İng. Earbuds veya Earphones), kafa üstü kulaklıkların gündelik kullanıma uyarlanmış modelidir. Dış veya orta kulak içine takılabilen modelleri vardır. Orta kulak içine takılan modellerin baş kısmında şapkamsı, silikon bir yapı mevcuttur. Günümüzde bu kulaklıkların içine de birden çok hoparlör yerleştirilebilmekte, MP3 entegre edilebilmektedir. Bu kulaklık türü mobil cihazların yanında tercih edilmektedir. Bluetooth kulaklıklar da bu kulaklık türüne dahildir. Beats, Sony, Samsung ve Apple, kulak içi kulaklık üreten büyük firmalardan bazılarıdır. Ayrıca bu kulaklıklar, üretici tarafından üretilen cihazların yanında da verilir.

Kulaklık ses üretimi gerekmeyen durumlarda da kullanılmaktadır:

Kulakların üşümelerini önlemek: bu soğuk ülkelerde kış aylarında özellikle şapka giyilmediğinde kullanılır.
Dışarıdaki yüksek gürültüyü dolayısıyla işitme kaybı riskini engellemek: Gürültülü işyerlerinde, gürültülü makinaları kullanırken, bazı konserlerde ve gürültülü bir ortamda gürültüye rağmen uyuyabilmek için kullanılır.
kulağa herhangi bir maddenin kaçmasını engellemek,
ve benzeri amaçlarla...
Bunların bazıları kulak tıkacı, kulak koruma, gibi başka isimlerle de anılır.

http://www.apple.com/tr/ipod/in-ear-headphones/ 11 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.sony.com.tr/electronics/hoparlorler/t/kafa-bantli-kulakliklar 2 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.sony.com.tr/electronics/hoparlorler/t/kulak-ici-kulakliklar 2 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20140313175021/http://steelseries.com/products/audio
http://www.beatsbydre.com/24 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.logitech.com/tr-tr/voip-headsets 8 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızaklı telefon, (İngilizce: slider form) (veya kaydıraklı telefon) bir cep telefonu form faktör özellikli telefondur. İki, bazen daha fazla raylar üzerinde birbirinin üzerinden kayan bölümlerden oluşur. Kaydırıcının iki parçası vardır, ancak aynı eksende sabitlenmez, fakat paralel düzlemlerde bulunurlar. Bu düzlemlerde birbirlerine göre genellikle yalnızca bir yönde hareket etmelerini sağlayan "kayar" özel mekanizması ile bağlanırlar. Çoğu zaman telefonun ön üst kısmında bir ekran, bir hoparlör ve az sayıda kontrol düğmesi vardır. Kullanıcı bu düğme sayesinde çağrıya hızlı bir şekilde cevap verebilir ve ayrıca telefonunun gerekli işlevlerine hızlı bir şekilde erişebilir. Alt kısımda genellikle bir pil, temel elektronik bileşenler ve ön paneldeki kontrol düğmeleri yetersiz olduğunda (bir numarayı veya kısa mesajları çevirirken) kullanılan sayısal tuş takımı bulunur.
Kaydırıcı form faktörünün avantajları, bir kapaklı telefonla karşılaştırıldığında daha basit bir kullanıma sahiptir. Bir elle açmak kolaydır, kapalı durumda birçok işleve erişim olur.
Kızaklı telefonun bir türü olan yan kızaklı telefon sıradan bir kaydırıcı ilkesine benzer, ancak gövde yukarıya çıkmaz, yan kısımda bazen hafifçe eğilir. Kural olarak, genelde dokunmatik ekranla donatılmış iletişim aygıtları ve akıllı telefonlarda kullanılır. Çok az modeli bulunuyordu.

Kızaklı telefonların dezavantajları, hareketli parçaların varlığı nedeniyle karşılaştırıldığında daha az güvenilirlik, dış etkilere karşı korunmasız ekrandır. Birçok kaydırıcıda, sayısal tuş takımı daha küçük boyuttadır ve diğer durumlarda telefonlara kıyasla daha az kullanışlıdır.

Kaydırıcı form faktöründeki ilk cep telefonları 1997 yılında piyasaya sürüldü. Sony CMD-X1000 ve Nokia 8110 modelleri "Matrix" filminde kullanımı ile yaygın şekilde biliniyordu. İlk kaydırıcı telefonlardan biri, 1999'da piyasaya sürülen Siemens SL10'du. 2004 yılında Samsung SGH-D500 en çok satan telefonlardan biri oldu. 2009 yılına kadar kızaklı telefonlar en çok satan telefonlar arasındaydı. Kaydırıcı mekanizmanın farklı uygulamaları vardı. Kayar QWERTY klavyeli telefonlar özellikle popülerdi. BlackBerry Torch 9800 ve Motorola Photon Q bunun örnekleri idi. Nokia 7280 daha çok ruj gövdesine benzer idi.
2000'lerin sonlarına doğru, "kızak" tasarımları popülerliklerinin zirvesine ulaştı, özellikle Nokia'nın kızaklı cep telefonları (örneğin, Nokia N serisi) tüm dünyada en çok satılan modeller oldu. Ama 2008 yıllardan sonra akıllı ve dokunmatik telefonların gelişimi kızaklı telefonları sıkıştırdı. Ama 2015 yılında BlackBerry (daha önce RIM) ilk ana kızaklı telefon olan BlackBerry Priv'i piyasaya sürdü. Son yıllarda Xiaomi Mi MIX 3, Lenovo Z5 Pro, Honor Magic 2 kızaklı akıllı telefonlar piyasaya sürüldü.

Form faktör (cep telefonu)
Kapaklı telefon

Megabit, bilgisayarlarda ya da veri iletiminde kullanılan bir ölçü birimidir. Mega ön eki Uluslararası Birimler Sistemi'nde (SI) 106 (1 milyon) çarpımını ifade etmektedir.
1 Megabit = 106 bit = 1.000.000 bit=1.000 kilobit
Megabitin uluslararası sistemdeki ortak sembolü Mbit ya da Mbdir.
8 bitin 1 bayt ettiği göz önünde bulundurulursa, 1 Mbit yaklaşık olarak 125.000 bayt veya 122 kilobayt'a (kiB) (125.000/1024 = 122, 1 kilobayt 1024 bayttır) denk gelir.
Megabit genel olarak bilgisayar ağı ve telekomünikasyon sistemlerinin data transfer hızlarını belirtmek için kullanılır. Bunun yanında megabit, birim zamanda transfer edilen veri miktarını ifade etmek için de kullanılmaktadır (100 Mbit/s gibi). Hızlı- Ethernet bağlantıları ve 10 Mbit/s internet bağlantı servisleri üzerinden transfer edilen dosya büyüklükleri megabit ile ölçülür. Bir saniyede bir megabayt(1000 kB)'lık transfer hızı elde edebilmek için saniyede sekiz megabitlik transfer hızına sahip olan ağ bağlantısına ihtiyaç duyulur. İnternet bağlantı hız değerlerinin kBps veya mBps şeklinde ifade edilmesi, internet kullanıcıları için kafa karıştırıcı olabilir. Örneğin, 2 mbps internet sadece 250 kB'a eş değerdir.

Megabayt

Meyve presi, meyve katılarını - sapları, derileri, tohumları, posayı, yaprakları ve kırıntıları - meyve suyundan ayırmak için kullanılan bir cihazdır. Amerika Birleşik Devletleri'nde Madeline Turner, 1916'da Turner's Fruit-Press'i icat etti.
Elma veya armutları ezmek için bir elma şarabı presi kullanılır. Kuzey Amerika'da, filtrelenmemiş meyve suyuna "cider" denir ve filtrelendikten sonra elma suyu olarak bilinir hale gelir. Britanya'da filtrelenmiş olsun ya da olmasın meyve suyu olarak anılır. (elma şarabı terimi, fermente (alkollü) meyve suyu için ayrılmıştır) Diğer ürünler arasında elma sirkesi, elma şarabı, elma brendi ve "Applejack" adlı alkollü içiecek bulunur.
Meyve presine diğer örneklerden şarap presi, şarap yapımı sırasında üzümleri sıkmak için kullanılan bir cihazdır. Yağ presi ise, bitki ve meyvelerden yağ çıkarmak için kullanılan bir cihazdır.

Mikser, bileşenleri karıştırarak homojen bir kütle oluşturmak için kullanılan bir cihazdır. Mikser ile yumurta, krema, hamur, kokteyl, mus, omlet, hamur, patates püresi, soslar ve diğer ürünler karıştırılır.
Mikser, genellikle mutfaklarda, malzemeleri karıştırmada, yoğurmada veya çırpmada kullanılır.
Mikserin genellikle motorlu bir kolu, değiştirilebilir başlıkları, karıştırma kabı veya karıştırıcı gövdesi vardır.

Mikserlerin kullanımı mutfakla sınırlı değildir. Sanayide de kullanılan mikserler, çimento, boya, ilaç gibi malzemelerin karıştırılması için kullanılır.

Mutfaklarda en yaygın olarak kullanılan mikser türleri, tezgah ve el mikserleridir. Tezgah mikserleri, genellikle ağır işlerde kullanılır ve karıştırıcı başlıklarının çeşitli tipleri vardır. El mikserleri ise daha hafif işlerde kullanılır ve taşınabilir olduklarından kullanımı kolaydır.

El mikseri, elle tutularak çalıştırılan elektrik veya kol gücüyle çalıştırılan bir karıştırma cihazıdır.
Elektrikli el mikserinin motorunun olduğu mahfazanın hemen üzerinde bir tutma kolu vardır. Motor, karıştırma yapmak için yiyeceğe daldırılan çırpıcıları çalıştırır. Motor, mikser kullanılırken kullanıcı tarafından elle tutulacağı için hafif olmalıdır. Kullanıcı, karıştırıracağı malzemeleri koyması için uygun bir mutfak kabı kullanır.

Tezgah mikserlerinin karıştırılan malzemeye dönüş hareketini veren motoru mikserin gövdesine takılıdır. Tezgah mikserinin el mikserinden daha güçlü motoru ve mikser çalışırken yerine kilitlenen özel bir çanağı vardır.
Ev tipi mikserin bulamaç karıştırma için düz  çırpıcısı, yoğurma için hamur kancası, krema ve yumurta akı çırpma için tel bir çırpıcısı olur.
Tezgah mikseri, çanağın dönüp dönmediğine göre spiral veya gezegensel mikser olarak sınıflandırılır.

Hamur karıştırıcı ev veya sanayi işleri için kullanılır. Çok miktarda hamur yoğurmak için kullanılır. Elektriklidir, kullanıcının ihtiyaçlarına uygun zamanlayıcısı ve çeşitli kumanda düğmeleri vardır. 
Hamur karıştırıcıların genelde yüksek hız, alçak hız ve kase ters çevirme (bunlar bazı makinalarda programlanabilir) gibi özellikleri vardır ve yoğurma çanağının ortasında yoğurma kolu bulunur.

Çırpacak
Mutfak robotu
Kokteyl karıştırıcısı
Blender

Mobil radyo telefon sistemleri, telefon teknolojisinin modern hücresel mobil formundan önce gelen kablosuz tipte telefon sistemleriydi. İlk nesil olan 1G hücresel telefonların öncülleri olduklarından, bu sistemler bazen hücresel öncesi (sıfır nesil, yani 0G) sistemler olarak adlandırılır. Ön hücresel sistemlerde kullanılan teknolojiler arasında bas konuş (PTT veya manuel), Mobil Telefon Hizmeti (MTS), Geliştirilmiş Mobil Telefon Hizmeti (IMTS) ve Artırılmış Mobil Telefon Sistemi (AMTS) sistemleri bulunmaktadır. Bu erken mobil telefon sistemleri, daha önceki kapalı telsiz telefon sistemlerinden ayırt edilebilir. Bu cep telefonları genellikle arabalara veya kamyonlara monte edildi, ancak evrak çantası modelleri de yapıldı. 

Walkie-talkie
Kablosuz telefon
Mobil geniş bant
HSPA ve HSPA+
IMT Advanced
LTE
UMTS
Long-Term Evolution Time-Division Duplex
E-UTRA

Telekominikasyonda Monopol anten direk şeklinde yani dikey antenlerdir. Bu antenlere 1895 yılında bu antenleri geliştiren Guglielmo Marconi adından esinlenerek Marconi anten de denilir.

Yarım dalga anten denilen en yaygın anten türünde antenin uzunluğu yayınlanan radyo frekans sinyalinin dalga boyunun yarısı kadardır. Uzun dalga radyo vericilerinde frekanslar 30 kHz-300 kHz, orta dalga radyo vericilerinde ise 300 kHz-3 MHz. arasındadır. Buna göre yarım dalga antenin uzunluğu da şöyle bulunur. 

Görüldüğü gibi özellikle uzun dalgada yarım dalga boyunda bir anten üretmek son derece zordur. Marconi bu soruna anten boyunu yarıya indirmek suretiyle kısmi bir çözüm buldu. Ancak monopol antenler yine de yarım dalga boyu yani dipol antenler gibi hizmet görür.

Monopol antenler yarım dalga yani dipol tipi antenlerden üç yönüyle ayrılırlarː

Toplam direk boyu yarım dalganın yarısı kadardır (
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
/4)
Yarım dalga antenler orta noktadan beslendiği halde monopol antenler alt uçtan beslenirler. Beslemenin toprağa kısa devre olmaması için direk dibi topraktan yalıtılır. Direği sabit tutmak için kullanılan çelik lente halatları üzerinde de yalıtkanlar vardır.
Anten sahası adını alan anten direği yakın bölgesi toprak altına gömülen madeni madde veya iletkenler vasıtasıyla iletken hale getirilir. Böylelikle toprak bir tür yansıtıcı olur ve toprak altında anten direğinin yansıması oluşur. Toprak üstündeki direk ve toprak altındaki yansıması bir arada dikey yarım dalga anten gibi hizmet görürler.

Monopol antenler omni tipi yani yatay düzlemde her yöne eşit yayın yapan antenlerdir. Toprağın yansıtma özelliğine bağlı olarak anten kazançları dipol antenin 2 misli (desibel cinsinden 3 dB) kadar olabilir. Buna karşılık monopol antenler tepe ve dip noktaya yayın yapamazlar.

Düşük güçlü cihazlarda ve alıcılarda kullanılan dikey antenler de monopol sayılabilir. Ancak bu antenlerin boyu 
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
/4 den çok daha kısa olduğu için bu antenler kapasitiftir ve kazançları da çok düşüktür.

Müşteri hizmetleri, satın almadan önce, satın alma sırasında ve sonrasında müşterilere hizmet sağlanmasıdır. Genel bir satış süreci açısından, müşteri hizmetleri, bir kuruluşun gelir elde etme yeteneğinde önemli bir rol oynar. Müşteri hizmetleri, ürün önerileri sunma, sorunları ve şikayetleri çözme veya genel sorulara yanıt verme gibi işlemleri kapsar.
1960'larda, ilk çağrı merkezleri geliştirildi ve bu merkezler daha sonra müşteri hizmetleri departmanlarına dönüştü. 2000'lerde internet, anlık mesajlaşma, sosyal ağ ve sosyal medya ile birlikte çok daha fazla müşteri hizmetleri kanalı ortaya çıktı. Böylece müşteriler artık hem sorularını sormak için arayabilir, şirketin web sitesini ziyaret edip e-posta gönderebilir ve sohbet robotları gibi en son teknolojilerle etkileşime girebilirdi. Son zamanlarda ise yapay zeka ve nesnelerin interneti (IoT) gibi gelişmekte olan teknolojiler, müşteri hizmetlerini genişletdi.

Tüketici hizmeti
İlişki pazarlaması
Sevk memuru
Otomatik görevli
Müşteri deneyimi
Müşteri ilişkileri yönetimi
Müşteri memnuniyeti
Müşteri hizmetleri temsilcisi
Müşteri hizmetleri eğitimi
Talep zinciri
Etkileşimli sesli yanıt
Gizlilik politikası
Profesyonel hizmetler otomasyonu
Satış süreci mühendisliği
Satış bölgesi
Hizmet ortamı
Servis sistemi
Sosyal beceriler
Müşteri desteği
Teknik destek
Yardım masası yazılımı
Geri bildirim
SSS

Nikola Tesla (Sırpça telaffuz: [nǐkola têsla]; Sırpça: Никола Тесла; 10 Temmuz 1856 - 7 Ocak 1943), Sırp-Amerikalı mucit, elektrik mühendisi, makine mühendisi ve fütüristti. Günümüzde en çok alternatif akım (AC) elektrik kaynağı sistemine ve mühendisliğe verdiği katkılarla tanınmaktadır.
Avusturya İmparatorluğu'nda doğup büyüyen Tesla, 1870'lerde mühendislik ve fizik alanında ileri bir eğitim aldı ve 1880'lerin başında telefonculukta ve Continental Edison'da yeni elektrik enerjisi endüstrisinde çalışırken uygulamalı deneyim kazandı. 1884 yılında vatandaşı olacağı Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. New York'ta kısa bir süre kendi yoluna koyulmadan önce Edison Machine Works'te çalıştı. Ortaklarının fikirlerini finanse etmeleri ve pazarlamaları için Tesla, New York'ta çeşitli elektrikli ve mekanik cihazlar geliştirmek için laboratuvarlar ve şirketler kurdu. Kendisinin alternatif akım (AC) indüksiyon motor ve 1888'de Westinghouse Electric tarafından lisanslanan ilgili çok fazlı AC patentleri kendisine önemli miktarda para kazandırdı ve şirketin pazarlayacağı çok fazlı sistemin temel taşı oldu.
Patentini alabileceği ve pazarlayabileceği icatlar geliştirmeye çalışan Tesla, mekanik osilatörler /jeneratörler, elektriksel deşarj tüpleri ve erken X-ışını görüntüleme ile ilgili çeşitli deneyler yaptı. Ayrıca ilk sergilenenlerden biri olan kablosuz kumandalı bir tekne inşa etti. Bir mucit olarak tanınan Tesla, laboratuvarındaki ünlülere ve zengin müşterilere başarılarını gösteriyordu ve halk konferanslarında şovmenliğiyle dikkat çekiyordu. Ayrıca sık sık Delmonicos'ta yemek yiyordu. 1890'lar boyunca New York ve Colorado Springs'teki yüksek voltajlı, yüksek frekanslı güç deneylerinde kablosuz aydınlatma ve dünya çapında kablosuz elektrik enerjisi dağıtımı konusundaki fikirlerini sürdürdü. 1893 yılında, cihazlarıyla kablosuz iletişim olasılığı hakkında açıklamalar yaptı. Tesla, bu fikirleri kıtalararası bir kablosuz iletişim ve güç ileticisi olan bitmemiş Wardenclyffe Kulesi projesinde pratik kullanıma sunmaya çalıştı, ancak bunu tamamlamadan önce parası tükendi.
Wardenclyffe'tan sonra Tesla, 1910'larda ve 1920'lerde çeşitli derecelerde başarıya sahip bir dizi icatla çalıştı. Parasının çoğunu harcayan Tesla, New York'ta birçok otelde yaşadı ve ödenmemiş faturaları geride bıraktı. Ocak 1943'te New York'ta öldü. Tesla'nın çalışması, onun ölümünden sonra 1960'larda Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı'nda SI birimi olarak manyetik akı yoğunluğuna tesla adı verilene kadar göreceli belirsizliğin içine düştü. Bu durum 1990'lı yıllardan beri Tesla'ya duyulan ilginin yeniden ortaya çıkmasını sağladı.

Nikola Tesla, 10 Temmuz [E.U. 28 Haziran] 1856 tarihinde Avusturya İmparatorluğu'nda (günümüzde Hırvatistan) Lika ilçesinin Smiljan kasabasında Sırp kökenli olarak dünyaya geldi. Babası Milutin Tesla (1819-1879), Doğu Ortodoks rahibiydi. Tesla'nın annesi, kendi babası da Ortodoks rahibi olan Đuka Tesla (evlilik öncesi soyadı Mandić; 1822-1892), evde zanaat aletleri ve mekanik aletler yapabilme becerisine sahipti. Sırp epik şiirlerini ezberleme yeteneği vardı. Đuka hiç resmî bir eğitim almamıştı. Tesla, fotoğrafik hafızası ve yaratıcılık yeteneklerini annesinin genetiğinden aldığını ve ondan etkilendiğini düşünüyordu. Tesla'nın ataları Karadağ yakınlarındaki Batı Sırbistan'dan geliyordu.
Tesla, beş çocuğun dördüncüsüydü. Milka, Angelina ve Marica adında üç kız kardeşi ve Dane adında bir ağabeyi vardı. Dane, bir ata binme kazasından dolayı öldüğünde Tesla beş yaşındaydı.  1861 yılında Tesla, ilkokulunu Smiljan'da okudu. Orada Almanca, aritmetik ve din dersi okudu. 1862 yılında Tesla'nın ailesi, Tesla'nın babasının kilise rahibi olarak çalıştığı Gospić, Lika yakınlarına taşındı. Nikola, ilkokulu bitirdikten sonra ortaokula başladı. 1870 yılında liseyi Higher Real Gymnasium'da okumak için Karlovac'ın kuzeyine taşındı. Okul Avusturya-Macaristan askerî sınırında olduğu için dersler Almancaydı.

Tesla daha sonra fizik profesörü sayesinde elektrik gösterilerine ilgi duyduğunu yazacaktı. Tesla, "gizemli olayların" bu gösterileriyle "bu harika kuvveti daha fazla bilmek" istediğini belirtiyordu. Tesla, kafasında integral hesabı yapabildiğinde öğretmenleri onun hile yaptığına inanıyordu. Dört yıllık eğitimini üç yılda tamamladı ve 1873'te mezun oldu.
1873 yılında Tesla, Smiljan'a döndü. Döndükten kısa bir süre sonra koleraya yakalandı. Dokuz ay yataklara düştü ve defalarca ölümden döndü. Bir umutsuzluk anında Tesla'nın başından beri rahip olmasını isteyen babası, hastalıktan kurtulduğunda oğlunu en iyi mühendislik okuluna göndereceğine söz vermişti.
1874 yılında Tesla, Lika'nın güneydoğusunda bulunan Gračac yakınlarındaki Smiljan'daki Tomingaj'a kaçarak Avusturya Macaristan ordusuna zorunlu askerlikten kaçındı. Orada avcı kıyafeti giyerek dağları keşfetti. Tesla, doğa ile olan bu temasının onu hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha güçlü yaptığını söyledi. Tomingaj'dayken birçok kitap okudu ve daha sonra Mark Twain'in eserlerinin, önceki hastalıklarından mucizevi bir şekilde iyileşmesini sağladığını söyledi.
1875 yılında Graz, Avusturya'daki bir askerî sınır okulu olan Avusturyalı Politeknik okuluna girdi. Tesla, ilk yılında hiçbir dersini kaçırmadı. Mümkün olan en yüksek notları alarak dokuz sınavı (gerekenin neredeyse iki katı) geçti. Bir Sırp kültür kulübü başlattı, hatta teknik fakülte dekanından babasına, "Oğlunuz ilk derecenin yıldızıdır." diyen bir övgü mektubu gönderildi. İkinci yılında Nikola Tesla, komütatörlerin gerekli olmadıklarını önerdiğinde gramme dinamosu üzerinden Profesör Poeschl ile bir tartışmaya girdi.
Nikola Tesla, Pazar günleri ve tatiller haricinde saat 03.00'dan 23.00'a çalıştığını söyledi. 1879 yılında babasının ölümünden sonra Tesla, profesöründen babasına gelmiş bir paket mektup buldu. Mektupta okuldan çıkarılmadığı sürece Tesla'nın çok çalışarak öleceği konusunda uyarılar vardı. İkinci yılının sonunda Tesla bursunu kaybetti ve kumar bağımlısı oldu. Üçüncü yılında ödeneği ve öğrenim parasıyla kumar oynadı. Daha sonra ilk zararlarını tekrar kumar oynayarak geri döndürdü ve paraları ailesine teslim etti. Tesla, "o zaman oradaki tutkusunu fethettiğini" söyledi ama daha sonra ABD'de tekrar bilardo oynadığı biliniyordu. Sınav zamanı geldiğinde, Tesla hazırlıksızdı ve çalışmak için uzatma istedi ancak onun bu istediği reddedildi. Üçüncü yılın son döneminde not alamadı ve hiçbir zaman üniversiteden mezun olmadı.

Aralık 1878'de Tesla, Graz'dan ayrıldı ve okulu bıraktığı gerçeğini gizlemek için ailesiyle olan tüm ilişkilerini kopardı. Arkadaşları onun Mora Nehri yakınlarında boğulduğunu sanıyordu. Tesla, Maribor'a taşındı ve orada ayda 60 florin için teknik ressam olarak çalıştı. Boş zamanlarını yerel halkla sokaklarda oyun oynayarak geçirdi.
Mart 1879'da Tesla'nın babası Maribor'a gelip oğlunun eve dönmesi için yalvardı, ama o kabul etmedi. Nikola, aynı zamanda sinir krizi geçirdi. 24 Mart 1879 tarihinde Tesla, ikamet izni bulunmadığı için polis memurları eşliğinde Gospić'e iade edildi.
17 Nisan 1879 tarihinde Milutin Tesla, belli olmayan bir hastalığa yakalandıktan sonra 60 yaşındayken öldü. Bazı kaynaklara göre kalp krizinden öldü. O yıl Tesla, Gospić'teki eski okulunda büyük bir öğrenci sınıfında öğretmenlik yaptı.
Ocak 1880'de Tesla'nın amcalarından ikisi, onun Prag'da okuyabilmesi için yetecek kadar para topladı. Charles-Ferdinand Üniversitesi'ne çok geç kaydoldu ve zorunlu bir ders olan Yunancayı hiç okumamıştı. Diğer bir zorunlu ders olan Çekçeyi ise okuyup yazamıyordu. Tesla, üniversitede denetçi olarak felsefe derslerine katıldı ancak dersler için not alamadı.

Tesla, 1881 yılında Macaristan Krallığı'ndaki Budapeşte'ye taşındı. Budapeşte Telefon Borsası adında bir telgraf şirketinde Tivadar Puskás'ın emri altında çalıştı. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra Tesla, yapım aşamasında olan bu şirketin işlevsel olmadığını fark etti. Bu yüzden Merkez Telgraf Ofisi'nde teknik ressam olarak çalıştı. Birkaç ay içerisinde şirket işlevsel duruma geldi ve Tesla baş elektrikçi pozisyonuna atandı. İşi sırasında Tesla, Merkez İstasyon teçhizatında birçok geliştirme yaptı ve hiç patentlenmemiş veya halka açıklanmamış bir telefon tekrarlayıcı veya amplifikatör geliştirdiğini söyledi.

1882 yılında Tivadar Puskás, Tesla'ya Paris'teki Continental Edison Company'de başka bir iş daha verdi. Tesla o zamanlar yepyeni bir endüstride çalışmaya başladı ve şehir genelinde elektrik santrali şeklinde bir akkor aydınlatma tesisi kurdu. Şirketin birkaç bölümü vardı ve Nikola Tesla, Paris'in Ivry-sur-Seine banliyösünde bulunan aydınlatma sisteminin kurulmasından sorumlu Société Electrique Edison'da çalıştı. Orada elektrik mühendisliği alanında birçok pratik deneyim kazandı. Yönetim, mühendislik ve fizik alanındaki ileri düzeydeki bilgisinin farkına vardı ve kısa süre sonra dinamo motorları ve motorlarının gelişmiş versiyonlarını tasarlayıp inşa ettirdi. Ayrıca Fransa ve Almanya'da inşa edilen diğer Edison tesislerinde mühendislik sorunlarını gidermesi için yine onu gönderdiler.

1884 yılında, Paris kurulumunu denetleyen Edison müdürü Charles Batchelor, New York'ta bir üretim bölümü olan Edison Machine Works'ü yönetmesi için Amerika Birleşik Devletleri'ne geri getirildi. Batchelor, Tesla'nın da ABD'ye getirilmesini istedi. Tesla, Haziran 1884'te Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Neredeyse hemen Manhattan'ın Lower East Side mahallesindeki Machine Works'te çalışmaya başladı. Machine Works; birkaç yüz makinist, işçi, yönetici ve oradaki büyük elektrik hizmetini kuran 20 "saha mühendisi" işgücüne sahip kalabalık bir dükkândı. Paris'te de olduğu gibi Tesla, tesislerdeki sorunları gidermek ve jeneratör geliştirmek konusunda çalışıyordu. Tarihçi W. Bernard Carlson, Tesla'nın birkaç kez şirketin kurucusu Thomas Edison ile görüşmüş olabileceğini belirtti. Bu zamanlardan birinde Tesla'nın otobiyografisine göre Tesla, bütün gece okyanus gemisi SS Oregon'daki hasarlı dinamoları tamir ettikten sonra Batchelor ve "Parisli"lerin bütün gece

Nurullah Ataç (d. 21 Ağustos 1898 - ö. 17 Mayıs 1957), Türk eleştirmen, denemeci, yazar, şair.

Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898'de Joseph von Hammer'in Osmanlı Tarihi isimli kitabı Türkçeye çeviren Mehmed Atâ Bey'in oğlu olarak İstanbul'da doğdu. Nurullah Ataç'ın babası başarılı bir bürokrat idi. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi'nde 4 yıl okudu. Daha sonra eğitimini İsviçre'de sürdürdü. Babasının ölümünün ardından 1919'da İstanbul'a döndü. 1922 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni sürdürdü tamamlayamadı. Fransızca öğretmenliği ve tercümanlık yaptı. 1945'ten sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yaptı.
1926 yılında Leman Ataç ile evlendi. Bu evlilikten 1926'da, daha sonra babasının yaşamından kesitler anlattığı kitabı "Babam Nurullah Ataç"ı yazacak olan Meral Ataç Tolluoğlu doğar.
TDK yayın kolu başkanı oldu. İlk şiirleri Dergâh'ta yayımlandı. Fransız, Latin ve Rus klasiklerinden çeviriler yaptı. Gazete ve dergilerde eleştiri ve deneme türünde yazılar yazdı. Eleştiri yazılarıyla Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam'da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedi gün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.
Ataç yazı yaşamına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı” adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir. Ataç, tiyatro eserleri için yazdığı eleştirilerle Türk tiyatrosu için bir yol gösterici olmuştur. Batılı tiyatroyu yakından tanıyan Ataç, Türk tiyatrosunun ve seyircisinin Batı'nın seçkin oyunlarını oynayacak ve izleyecek düzeye gelmesi için çok çaba harcamıştır. Ataç tiyatro hakkında yazmış olduğu eleştirilerle yalnızca tiyatro sanatı ile ilgili teorik görüşlerini ve Türk tiyatrosunun tarihî gelişimini gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın Türkiye'de gelişimine de katkıda bulunmuştur.

Dil devrimi ve dilde yalınlaşmanın savunucularındandır. Türkçedeki yabancı sözcükleri kullanmamış, dille düşünce arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, somut düşünme geleneğinin doğabilmesi için kavramların saydam, hangi kökten geldiklerinin anlaşılır olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yol da, Ataç'a göre, Latince, Grekçe, Farsça, İngilizce, Arapça gibi yabancı dillerin eğitimini zorunlu kılmak başarılamayacağına göre, bunlardan alınan sözcüklerin Türkçeleştirilmesinden geçer:

Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.
Bazı yazılarında arı Türkçe kullandığı için anlaşılmaz olarak eleştirilmiştir. Onu eleştirenler arasında Attilâ İlhan, Halit Fahri Ozansoy gibi isimler vardır. Divan Edebiyatı geleneğini iyi bildiği anlaşılır, kişisel olarak zevk aldığını da belirtir, ancak zamanını doldurmuş bir edebiyat olduğu görüşündedir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu kapatma çabasının bir parçası olarak özgün Türkçeyi ve devrik cümleyi kullanmasıyla döneminin yazarlarını da, daha sonraki kuşakları da etkilemiştir.

Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım. Hepsi de ne dediklerini bilmez, kafalarına düşüncenin gölgesi bile girmemiş birer alıktır bana deli diyenler. Öz Türkçeye özenişim de duygularımın etkisiyle değildir. Latince, Yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu buldum.

1955 yılında gut ve şeker hastalığı ortaya çıktı. Eşinin 1955 yılında ölümünün ardından karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları başladı. 17 Mayıs 1957 tarihinde İstanbul Numune Hastanesi'nde hayatını kaybetti.
Ölümünden sonra birçok yazın ve sanat dergisinde kendisi için özel sayı çıkartılmıştır ve hakkında 2 kitap hazırlanmıştır. Bunlardan ilki 1959'da Tahir Alangu'nun hazırladığı Ataç'a Saygı isimli, O'nun için yazılmış yazıların derlendiği bir kitaptır. İkincisi ise, Türk Dil Kurumunun 1962'de Ankara'da çıkardığı Ataç isimli kitaptır.

Günlerin Getirdiği (1946)
Karalama Defteri-Sözden Söze (1952)
Ararken (1954)
Diyelim (1954)
Söz Arasında (1957)
Okuruma Mektuplar (1958)
Günce (1960)
Prospero ile Caliban (1961)
Söyleşiler (1962)
Günce 1-2 (1972)
Dergilerde (1980)
Sevgi Üzerine Sözler

(1945) Çağdaş, Seyfeddin Orhan. Nurullah Ataç ve Şairleri
(1959) Alangu, Tahir. Ataç'a Saygı
(1963) And, Metin. Ataç Tiyatroda
(1963) Çolpan, Yılmaz. Ataç'ın Sözcükleri
(1964) Ulçugür, Saadet. Nurullah Ataç
(1968) Bezirci, Asım. Nurullah Ataç
(1968) Salihoğlu, Mehmet. Ataç'la Gelen
(1968) Ataç'ı Anış (TDK)
(1980) Tolluoğlu, Meral Ataç. Babam Nurullah Ataç

Optik lif(optical fiber) veya bilinen diğer adıyla ışıklifi(fiberoptic), yüksek kaliteli püskürtülmüş cam veya plastikten yapılmış olan esnek ve şeffaf bir lifdir. Kabaca insan saçından daha kalındır. Işığı lifin iki ucuna iletmek için bir ışık kılavuzluğu veya ışık borusu görevini görür. Işıkliflerin dizayn ve uygulaması ile ilgilenen uygulamalı bilim ve mühendislik dalı “fiber optik” olarak bilinir. Optik lifler, iletişimin diğer formlarına göre iletimin daha uzun mesafelerde ve daha geniş bant genişliği ile olmasına imkân veren “ışıklifi iletişim” alanında yaygın olarak kullanılır. Liflerin metal kablolar yerine kullanılmasının nedeni sinyallerin lifler üzerinde daha az kayıpla ilerlemesi ve aynı zamanda elektromanyetik engellerden etkilenmemesidir. Lifler aynı zamanda ışıklandırma için de kullanılır ve yığınlar halinde sarılır. Bu şekilde sınırlı alanlarda görüntülemeye imkân verecek şekilde görüntü taşımak için kullanılabilirler. Işıklifleri özel tasarlanmış lifli sensörler ve lifli lazerler dâhil, birçok değişik uygulama içinde de kullanılırlar.
Optik lifler genellikle düşük kırılım çarpanına sahip şeffaf giydirme gereci tarafından çevrelenen şeffaf çekirdek içerir. Işık, tam içsel yansıma tarafından çekirdekte tutulur. Bu durum lifin bir ışık kılavuzu işlevi görmesine neden olur. Birden fazla yayılım yolunu destekleyen liflere “çok modlu lif” adı verilirken, yalnızca tek mod destekleyen liflere “tek modlu lif” adı verilir. Çok modlu lifler genellikle daha geniş çekirdek çapına sahiptir ve yüksek gücün iletilmesini gerektiren kısa mesafeli iletişim hatları için kullanılır. Tek modlu lifler çoğunlukla 1000 metreden (3300 feet) daha uzun iletişim hatlarında kullanılır.
Optik liflerin birleştirilmesi elektrik tel ve kablolarının birleştirilmesinden daha zordur. Liflerin uçları dikkatlice ayrılmalı ve sonra mekanik yöntemlerle veya sıcaklıkla eritilerek birbirine eklenmelidir. Taşınabilir bağlantılar için özel ışıklifi birleştiricileri mevcuttur.

_________________________________________________________________________________________________________________________

Optik lifler, yaygın olarak gelişmiş ülkelerde kullanılmasına rağmen, basit ve eski bir teknolojidir. Işığa kırılım aracılığıyla yol gösterme, optik lifleri mümkün kılan ilke, ilk olarak Daniel Colladon ve Jacques Babinet tarafından Paris'te 1840 yıllarının başlarında ispatlandı. John Tyndall 12 yıl sonra Londra'da bu konuyla ilgili bir konferans düzenledi. Tyndall aynı zamanda 1870'te ışığın doğası hakkındaki tanıtıcı kitabında tam içsel yansıma özelliği hakkında bilgi verdi: “Işık havadan suya girdiğinde ışın kırığı düşey yöne doğru bükülür. Işın sudan havaya geçtiğinde ise düşey yönden dışa doğru bükülür. Eğer sudaki ışının yüzeye dik olan eksenle yaptığı açı 48 dereceden büyükse, ışın suyu terk etmez; tam olarak yüzeyde yansıtılır. Işığın tam yansıma yaptığı yerin başlangıç sınırını işaretleyen açıya sınır açısı adı verilir. Su için bu açı 48º27' iken, kristal için 38º41 ve elmas için 23º42'dır.”Aynı zamanda pigmentsiz insan saçının da fiber optik görevi gördüğü gösterilmiştir.
	Dişçilikteki kapalı içsel ışıklandırım gibi pratik uygulamalar 20. Yüzyılın başlarında ortaya çıktı. Tüpler aracılığıyla görüntü iletimi birbirinden bağımsız olarak radyo deneycisi Clarence Hansell ve televizyonun öncüsü John Logie Baird tarafından 1920'lerde kanıtlandı. Bir sonraki on yıl aralığında bu ilke dahiliye deneylerinde Heinrich Lamm tarafından kullanıldı. Daha uygun kırılma çarpanı sunmak için ışıklifinin şeffaf bir kılıfla kaplandığı modern ışıklifleri  daha sonra ortaya çıktı. Gelişmeler görüntü iletimi için lif yığınları üzerine yoğunlaştı. London Imperial College'dan Harold Hopkins ve Narinder Singh Kapany birkaç bin lifin birleştiği 75 cm'lik yığınlar boyunca düşük kayıplı ışık iletimini başardılar. “A flexible fibrescope, using static scanning” başlıklı makaleleri 1954 yılında Journal dergisinde yayınlandı. İlk optik lifli yarı esnek gastroskopun patenti Michigan Üniversite'si araştırmacıları Basil Hirschowitz, C. Wilbur Peters ve Lawrence E. Curtiss tarafından alındı. Gastroskopu geliştirme aşamasında Curtiss ilk cam kılıflı lifleri üretti. Daha önceki ışıkliflerinin düşük kırılım çarpanı, kılıf maddesi olarak kullanışsız yağlara ve balmumuna bel bağlıyordu.
	Sonrasında çeşitli görüntü iletimi uygulamaları bu gelişmeleri izledi.
	1880 yılında Alexander Graham Bell ve Summer Tainter Washington'daki Volta Laboratuvarı'nda ses sinyallerini optik ışınlar üzerinde ileten fotofon cihazını icat etti. Bu cihaz telekomünikasyonun ileri düzey formuydu ve fiber optik mühendisliği tarafından güvenli ışık transferi sunulana kadar kullanışsızdı. Atmosferik engellere maruz kalmalarıda bir diğer sorunlarıydı. 19. Yüzyılın sonu 20. Yüzyılın başında ışık, bükülmüş cam çubuk aracılığıyla beden çürüklerini aydınlatmak amacıyla yönlendirildi. Jun-ichi Nishizawa, Tohuku Üniversitesi'ndeki bir Japon bilim adamı, 2004 yılında Hindistan'da basılan kitabında belirttiği gibi 1963 yılında ışıkliflerinin iletişim için kullanılmasını önerdi. Nishizawa, ışığın yarı iletken lazerler üzerinden iletilmesini sağlayacak bir kanal görevi gören kademeli kırılım çarpanlı ışıklifleri gibi ışıklifi  iletişimin gelişmesine katkı sağlayacak diğer teknolojiler de icat etti. Çalışan ilk ışıklifi data iletim sistemi Alman fizikçi Manfred Börner tarafından 1965 yılında Telefunken Araştırma Laboratuvarı'nda üretildi ve bu gelişmeyi 1966 yılındaki bu teknoloji alanındaki ilk patent alımı izledi. İngiliz STC şirketinden Charles K. Kao ve George A. Hockham lifleri pratik iletişim ortamı yapan ışıkliflerindeki etki zayıflamasının 20 dB/km'nin altına düşürülebileceği fikrini ortaya attı. Liflerdeki etki zayıflamasının saçılma gibi temel fiziksel etkilerden ziyade yok edilebilen yabancı maddelerin neden olduğunu önerdiler. Işıklifleri için ışık kaybı özelliklerini teori haline getirdiler ve bu çeşit lifler için kullanılacak doğru maddenin silika cam olduğunu belirttiler. Bu buluş Kao'ya 1999 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü getirdi.
	NASA Ay'a gönderilen televizyon kameralarında ışıklifi kullandı. O zamanlar bunların kamerada kullanılması kişiye mahsustu, sadece gerekli güvenlik iznine sahip olanlara ya da gerekli güvenlik iznine sahip olan birilerinin eşliğinde bulunanlara izin veriliyordu.
	Kritik etki zayıflaması olarak 20 db/km kullanımı ilk olarak 1970 yılında şimdinin Corning Incorporated'i olan bir Amerikan cam üreticisin araştırmacıları Robert D.Maurer, Donald Keck, Peter C. Schultz ve Frank Zimar tarafından başarıldı. Silika camı titanyumla dopingleyerek 17 db/km etki zayıflamalı lif ürettiler. Birkaç yıl sonra çekirdek katkılayıcı olarak germenyum dioksit kullanarak yalnızca 4 db/km etki zayıflamalı lif ürettiler. Bu derece düşük bir etki zayıflaması telekomünikasyondaki ışıklifine öncülük etti. 1981 yılında, General Electric 40 km. uzunluğa ulaşabilen eritilmiş kuartz külçeler üretti.
	Modern optik kablolardaki etki zayıflaması bakır tellere göre çok daha düşüktür. Bu durum yineleyici 70–150 km uzunluğundaki lif bağlantılarına öncülük etmiştir. Optik-elektrik-optik yineleyicilerin azaltılarak veya kaldırılarak uzun mesafeli lif sistemlerinin maliyetini düşüren erbiyum dopingli lif yükselticileri Southampton Üniversitesi'nden David N. Payne ve Emanuel Desurvire tarafından 1986 yılında Bell Laboratuvarı'nda geliştirildi. Güçlü modern ışıklifi, hem çekirdek hem de kılıf için cam kullanır ve bu nedenle yaşlanmaya daha az meyillidir. Bu prensip Gerhard Bernsee tarafından Almanya'da 1973 yılında icat edilmiştir.
	Gelişmekte olan fotonik kristal alanı 1991'de tam içsel yansıma yerine kırınım yoluyla ışığı yönlendiren fotonik kristal liflerin gelişmesine önderlik etti. İlk fotonik kristal lifler 2000 yılında piyasada yerini aldı. Fotonik kristal lifler geleneksel liflerden daha yüksek güç taşıyabilir ve dalga boyu bağlantılı özellikleri performansı artırmak için değiştirilebilir.	

_____________________________________________________________________________________________________________

Işıklifleri esnek olmaları ve kablo şeklinde yığın oluşturabilmeleri nedeniyle telekomünikasyon ve bilgisayar ağlarında ortam olarak kullanılabilir. Özellikle uzun mesafeli iletişimlerde, ışığın elektrik kablolarına göre lif boyunca daha az etki zayıflaması ile yayılmasından dolayı daha avantajlıdır. Bu durum uzun mesafelerin az yineleyicilerle kaplanmasına olanak tanır. 
	Yayılmalı sistemlerde tipik olarak 10 veya 40 Gbit/s olmasına rağmen, NTT'ye göre lifdeki yayılan kanal başına düşen ışık sinyalleri saniyede 111 gigabit büyüklüğünde ayarlanır. Haziran 2013'te araştırmacılar 4 modlu yörüngesel açısal momentum mod bölüşümlü çoğullamayla tek kanal üzerinden 400 Gbit/s'lik iletimi sağladılar. Her lif farklı dalgaboylu ışık kullanarak birden fazla bağımsız kanal taşıyabilir. Lif başına düşen net veri oranı FEC tarafından düşürülmüş kanal başına düşen veri oranının kanal sayısıyla çarpılmasıyla bulunur. 2011'den itibaren tek çekirdek üzerindeki band genişliği rekoru 101 Tbit/s'dir. Çok çekirdekli lif rekoru Haziran 2013'ten itibaren saniyede 1.05 petabittir. 2009 yılında Bell Laboratuvarları 100 Pbit/s*km rekorunu kırmıştır.
	Ofis binasındaki ağ gibi kısa mesafeli uygulamalarda ışıklifi kablo kullanımı, kablo kanalları bakımından yer tasarrufu sağlar. Çünkü tek bir lif, 100 Mbit/s veya 1Gbit/s hızlarında çalışan 5. kategori ethernet kablosu gibi standart elektrik kablolarına göre çok daha fazla veri taşır. Lifler aynı zamanda elektriksel karışmaya dayanıklıdırlar. Farklı kablolarda ses karışımı yoktur ve çevreden gelen gürültüler alınmaz. Korumasız lifler elektriği iletmez ve bu durum lifi, güç üretim tesisleri veya yıldırıma çarpmasına meyilli olan metal iletişim yapıları gibi yüksek voltajlı çevrelerde iletişim ekipmanlarının korunması için iyi bir çözüm haline getirir. Aynı zamanda ateşleme tehlikesi olmaksızın patlayıcı gazların bulunduğu ortamlarda da kullanılabilirler. Elektrik bağlantılarına göre hatta girme o

Plain Old Telephone Service'in yani POTS'un Türkçe karşılığı Eski Sade Telefon Hizmetidir. Ses seviyesinde analog sinyal iletimi temellidir. ISDN, cep telefonları sistemleri ve VoIP'nin gelişiminden önce yaygın olarak kullanılan hizmettir. Dünya'nın birçok yerinde meskenlerde, küçük işletmelerde telefon ağına bağlantı türü olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Terim 19.yüzyılın sonlarında umumi telefon sisteminin sunulmasıyla, basmalı tuş arama tonu, elektronik santral ve fiberoptik iletişimin umumi anahtarlanmış telefon ağına (PSTN'e) tanıtılmasına rağmen genelde değişmeden kullanılmaya devam edilmiştir.

Eski sade telefon hizmeti birkaç başlık altında karakterize edilir:

Çok yönlü iletişim (Full Duplex)
300 ila 3400 Hz İnsan sesi frekans aralığı (voiceband).
Arama süreci tonları sinyalleri kullanma. Örn: çevirme tonu, çalma sinyali.
Abone arama;
Operatör hizmetleri. Örn: bilinmeyen numaralar, uzun mesafe aramaları ve konferans aramaları.
Analog telefon arayüzüne Standart-uyumlululuğuna BORSCHT işlevi de dahildir.
Birleşik Devletler ve Avustralya'da merkezi anahtar ofisinden abonenin evine giden kabloya subscriber loop denir. DC akım ile çalışır. Elektrikler kesildiğinde çalışmaya devam etmeleri için merkez ofiste büyük batarya bankları tarafından beslenir. 48V kullanır. Subscirber loop'lar 300 ohm elektrik yükü taşırlar ve hoş olmayan hisler yaratsa da insan hayatı için tehlike teşkil etmezler.
Telefon abonelerine sunulan birçok arama özelliği telefon santrallerinin 1970 ve 1980'lerde bilgisayarlaştırılmasıyla erişime açılmıştır. Bu hizmetlere Sesli Posta, Arayanın Numarasını Görme, Arama Bekletme, Hızlı Arama, Konferans Aramaları (üç yönlü aramalar), Geliştirilmiş 911 ve Centrex hizmeti dahildir.
Umumi anahtarlanmış telefon ağının (PSTN) iletişim devreleri, sayısal iletişimin ilerlemesiyle modernleşmeye devam etmektedir. Genellikle abonelerin telefonlarında kullanılan bağlantı şekli hiç değişmemiştir ve atış çevirmeli telefonlarla hala uyumludur.

POTS kısıltı özellik sunsa da, düşük bant genişliği ve mobil olma yeteneğinin olmayışı gibi, diğer telefon sistemlerinden cep telefonu, VoIP vs.. daha güvenilirdir. Beş dokuz adı verilen 99.999% oranında telefonu ahizeden kaldırdığınızda hizmet vermeye hazırdır bu da bütün yıl sadece yaklaşık 5 dakika arama tonu yoktur demek.

Public Switched Telephone Network (PSTN) (Türkçe: genel anahtarlamalı telefon şebekesi), dünya genelinde kullanılan devre aktarmalı telefon ağıdır. Başlangıçta sabit analog telefon şebekesi olarak kurulan bu ağ günümüzde neredeyse tamamen dijitaldir ve sabit telefonların yanı sıra mobil telefon hatlarını da içermektedir.
PSTN genellikle ITU-T tarafından hazırlanmış olan standartlara göre hizmet vermektedir ve adres olarak da telefon numaraları olarak bildiğimiz, E.163-E.164 adreslerini kullanır. 
PSTN ağına bağlı olmayan bazı özel telefon hatları da vardır ve genellikle, askerî telefon hatları bu şekildedir. Bunun yanı sıra, bazı özel şirketler de PSTN'e sadece sınırlı kapılardan bağlı olan (örnek olarak; PBX) özel telefon ağlarına sahiptir.
Bu şebeke başlangıçta, elle anahtarlamalı analog ses iletişimi için kullanılmaktaydı ancak zamanla, otomatik telefon iletişimi sağlandı ve sonra da dijital anahtarlama sistemine geçilmiştir. Bu dünya çapındaki telekomünikasyon şebekesi günümüzde mobil telefon ağlarını da içerecek şekilde genişlemiş ve geliştirilmiştir.

Posta ve Telgraf Teşkilatı veya kısaca PTT, genel müdürlük olarak hizmet veren, Türkiye'nin posta örgütüdür.
2013 yılı Mayıs ayında TBMM'de kabul edilen tasarı ile Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi haline gelmiştir. 6 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan kararname ile devlete ait bütün hisselerinin Türkiye Varlık Fonuna devredilmesi kararlaştırılmıştır.

İlk posta teşkilatı, Tanzimat Fermanı ile yaşanan gelişmelerin sonucu olarak Osmanlı Devleti'nin tüm halkının ve yabancıların posta ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla Nezaret olarak 23 Ekim 1840 tarihinde kurulmuştur. İlk postahane ise İstanbul'da Yeni Camii avlusunda Postahane-i Amire adı ile açılmıştır. İlk memurlar Süleyman Ağa, tahsildar Sofyalı Ağyazar Türkçe dışında yazılmış gönderilerin adreslerini tercüme etmek üzere mütercim olarak atanmışlardır. 1843 yılında telgrafın icadını müteakip 11 yıl sonra Türkiye'de de telgraf hizmeti başlamış, bu hizmeti disipline etmek üzere 1855 yılında ayrı bir Telgraf Müdürlüğü kurulmuştur.
1871 yılında ise Posta Nazırlığı ile Telgraf Müdürlüğü birleştirilerek Posta ve Telgraf Nezaretine dönüştürülmüştür. 1876 yılında milletlerarası posta nakli şebekesi kurulmuş, 1901 yılında ise koli ve havale işleminin kabulüne başlanmıştır. 23 Mayıs 1909 tarihinde ilk manuel telefon santralının İstanbul'da hizmete verilmesinden sonra Posta ve Telgraf Nezareti, 1909 yılında Posta, Telgraf ve Telefon Nezareti haline dönüştürülmüş, 1913 yılında da Posta, Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü adını almıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak görev yapan PTT Genel Müdürlüğü 1933 yılında katma bütçeli bir idare olarak Bayındırlık Bakanlığı'na, 1939'da ise Ulaştırma Bakanlığı'na bağlanarak hizmet vermeye devam etmiştir. 1954 yılında Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) olan PTT Genel Müdürlüğü, 1984 yılında Kamu İktisadi Devlet Teşebbüslerinin yeniden düzenlenmesi ile ilgili olarak çıkarılan 233 sayılı KHK ile Kamu İktisadi Kuruluşu (KİK) statüsüne geçirilmiştir.
18 Haziran 1994 tarih ve 4000 sayılı Kanun ile PTT İşletmesi Genel Müdürlüğü'nün, T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü ve Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi şeklinde yeniden yapılanması öngörülmüş olup, 24 Nisan 1995 tarihinden itibaren T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü müstakilen çalışmaya başlamıştır. 29 Ocak 2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4502 sayılı kanunun 24. maddesi ile "T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü" olan Kuruluşun adı "T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü" (PTT) olarak değiştirilmiştir.

PTT, posta, bankacılık, lojistik gibi alanlarda da hizmet vermektedir.

Mektup
Telgraf
Tebligat
Birleşik posta
Kayıtlı elektronik posta
Pul ve Filateli

HGS yüklemeleri
Ptt Sigorta

Ptt Kargo
TURPEX

PttAVM.com
PttTRade
Pttcell (PTT'nin Türk Telekom tarafından sağlanan mobil sanal ağ operatörüdür.)

3 Temmuz 2008 tarihinde PTT tarafından hizmete açılan kargo taşımacılığı firmasıdır. Tüm Türkiye'de hizmet vermektedir. Kargoları ücretlendirirken uzaklığa göre ücret sunmadıkları için, alanında en ucuza hizmet veren firmalardandır. Ücretlendirmelerinde gönderinin ağırlığını veya desisini göz önünde bulundururlar.
Firmanın ayrıca PTT Kargo VIP, Ödeme şartlı gibi hizmetleri de vardır. Gönderiler ise SMS, E-Mail ve İnternet gibi çeşitli yollardan online takip edilebilir. 2010 yılında personelsiz posta teslim gerçekleştirilmesine imkân veren Kargomatik servisini başlattılar. Bu hizmet şimdilik sadece İstanbul ve Ankara'da verilmektedir. Ayrıca hybrid mail uygulamalarına da başlamışlardır. 2016 yılında tüm PTT hizmetlerinin gerçekleştirilebileceği Mobil PTT araçları hizmet vermeye başlamıştır.

PTT, 17 Eylül 2012 tarihinden itibaren köprü ve otoyollarda KGS ve OGS yerine kullanılmaya başlanarak tüm Türkiye'ye yayılması planlanan Hızlı Geçiş Sistemini Hayata geçirdi. Tüm Türkiye'deki PTT Şubelerinden alınabilen HGS etiketleri ile KGS ve OGS'deki bekleme süresi tamamen ortadan kaldırılarak Başta İstanbul'un köprüleri olmak üzere tüm Köprü ve otoyollarda zaman ve yakıt kaybının önüne geçilmiş oldu.

Resmî site

Paket anahtarlama uygun boyuttaki bloklar içerisinde tüm verilerin aktarıldığı bir dijital ağ iletişimi yöntemidir. Aktarılan verinin küçük parçalara bölünmüş hali paket olarak isimlendirilir. Paketlerde kullanıcı verisi, yönlendirme, hata düzeltme ve akış kontrolü işlemleri için alanlar mevcuttur.
Ağın paketi teslim edebilmesi için adres bilgisine ihtiyaç vardır. Donanıma bağlı olarak kullanılan paket yapısı değiştiği için herkes tarafından kullanılan paket yapısı aynı değildir. Veri ağ içerisinde 500 - 2000 byte boyutlarındaki küçük paketlere yerleştirilir. İstasyonlar tarafından uzun mesajlar paketlere dönüştürülür. Bu paketler tek tek ağa gönderilir. Gönderilen paketler her bir anahtarlama noktasında alınır ve tamponlandıktan sonra bir sonraki anahtarlama noktasına gönderilir. Karar verme algoritmaları kullanılarak anahtarlama noktaları paketin gönderileceği doğru yolu bulabilir.
Bağlantı öncesinde bir veriyolu oluşturmaya gerek yoktur. Paket anahtarlamada paketler hedef noktaya ulaşmak için aynı yolu kullanmazlar. Paketler farklı yolları kullanarak hedef noktaya ulaşabilir. Bu durum paketlerin varış düğümünde sıralanmasını gerektirir. Paketler, düğümler üzerinde ayrı ayrı işletilir ve işletildiği anda en uygun yoldan hedef düğümüne gönderildiği için farklı yollar kullanır. Bu durum hataya duyarlılık açısından avantajlıdır.
Birçok paket, aynı anda anahtarlama noktaları arasındaki tek bir bağlantıyı kullanır. Bu sayede hat verimliliği sağlanır. Paketler sıraya sokulur ve en kısa sürede hedef düğüme iletilir. Birden fazla paket tarafından paylaşılan ağ üzerinde farklı hızlarda veri akışı olur. Ağ adaptörleri, switch, router ve diğer ağ düğümleri paketleri tamponlar ve kuyruğa ekler. Ağdaki trafiğe bağlı olarak değişen talebe göre paketler gönderilir. Paylaşılan ağ meşgul ya da yoğun olsa bile paketler kabul edilir. Ancak ağ üzerinde paket yoğunluğundan dolayı trafik oluşmuşsa paketlerin teslim süreleri artar. Sıraya konulan paketler önceliklendirilebilir. Paketi teslim ederken bu önceliklerin kullanılmasıyla öncelikli paketler diğerlerinden önce gönderilir.

Paul Baran (29 Nisan 1926, Grodno - 27 Mart 2011, Palo Alto), bilgisayar ağlarının gelişmesinde öncü olan Amerikalı mühendis. Paul Baran aynı zamanda İnternet'in babası olarak adlandırılır. İnternet'e olan katkısı Rand Şirketi'nde çalışırken Packet Switching üzerine yaptığı çalışmalardır. Aynı zamanda Arpanet'in kurucularındandır. Paul Baran paket anahtarlama teknikleri üç eski araştırmacılardan biri olan ve birçok şirket başlatmak ve İnternet ve diğer modern dijital iletişimin vazgeçilmez bir parçası olan diğer teknolojiler geliştirmeye devam etti.
Ailesi 11 Mayıs 1928 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'ne Boston'a, daha sonra Philadelphia'ya taşındı. Babası, Morris "Moşe" Baran (1884-1979), bir bakkal dükkânı açtı. Baran elektrik mühendisliği diploması ile Drexel Üniversitesi'nde 1949 yılında (Drexel Teknoloji Enstitüsü'nde de denir) mezun oldu. Daha sonra UNIVAC modeller üzerinde teknik çalışmalar yaptı. 1955 yılında, Evelyn Murphy ile evlenerek Los Angeles'a taşındı. Hughes Aircraft radar sistemleri üzerine çalıştı. Gece dersleri alırken danışman Gerald Estrin ile 1959 yılında UCLA mühendisliği dalında master derecesi aldı.
Paul Baran ağ ürünlerinde yaptığı yeniliklerin yanı sıra, aynı zamanda ilk metal dedektörü ve bir kapı silah dedektörü icat etti.
Baran 26 Mart 2011 tarihinde 84 yaşındayken Palo Alto, Kaliforniya'da akciğer kanserine bağlı komplikasyonlar nedeniyle öldü.

Philo Taylor Farnsworth (19 Ağustos 1906 - 11 Mart 1971), Amerikalı mucittir. Televizyonu John Logie Baird'den habersiz olarak icat etmiştir. 
Orta hâlli laboratuvarında 7 Eylül 1927'de bir görüntüyü bir odadan diğer bir odaya nakletmeyi başardı.

Farnsworth başarılı elektronik televizyon gösterimini gerçekleştiren ikinci kişiydi. Kendi kendini yetiştiren 21 yaşındaki mütevazı dâhi orta hâlli laboratuvarında 7 Eylül 1927'de bir görüntüyü odadan odaya nakletmeyi başarmıştı. Bu, Idaho'da 14 yaşında bir köy çocuğuyken hayal ettiği şeydi. Tıpkı radyonun sesi ilettiği gibi havadan görüntüyü iletmeyi aklına koymuştu. 14 yaşında bir gün tarlayı sürerken, şaşkınlıkla şunu fark etti; görüntü tıpkı tarladaki gibi yatay sıralarda dizilmiş elektronlarla nakledilebilirdi. Bu fikir, onun görüntüyü nakledecek cihazı icat etme yarışında bir adım öne geçmesini sağladı. Çünkü diğer mucitler sorunu mekanik sistemlerle çözmeye çalışıyordu.
Televizyonu bulmak, Farnsworth'a yaşarken de, öldükten sonra da yaramadı. Hayatı boyunca televizyona bir kez çıktı, CBS'in 'Benim Bir Sırrım Var!' adlı oyun programına çıkmıştı. Programda ünlü konuklar, karşılarındaki ünsüz kişiye sorular yönelterek sırrını ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Farnsworth ünsüz konumundaydı. Sırrı da "Ben elektronik televizyonu icat ettim."di. Ünlüler sırrı çözemeyince Farnsworth evine 80 dolar ve bir karton da Winston sigarası götürmeye hak kazandı. Farnsworth, 1971'de 64 yaşında öldü.

Her zaman arkasında olan karısı Pem Gardner Farnsworth, hayatının son yıllarına kadar onun tarihte hak ettiği yeri alabilmesi için uğraşmaya devam etti. Çabalarının karşılığını ise ancak 2002 yılında, televizyonun icadının 75'inci yılı nedeniyle yapılan Emmy yayınında aldı. Bayan Farnsworth'un 'televizyona çıkan ilk kadın' olarak alkışlandığı gecede Philo T. Farnsworth da ilk kez televizyonun mucidi olarak onurlandırıldı.

Radia Joy Perlman (d. 18 Aralık 1951), Amerikalı bilgisayar programcısı ve ağ mühendisi. Digital Equipment Corporation'da çalıştığı sırada geliştirdiği Spanning Tree Protocol (STP) ile tanınmıştır. Dell EMC'de görev yapmaktadır.

Bir mühendis çiftin kızı olarak Portsmouth, Virginia'da dünyaya gelen Perlman çocukluk yıllarını Asbury Park, New Jersey'de geçirmiştir. Okul dönemi boyunca matematik ve sanatla yakından ilgilenmiş olan Perlman programlamayla lise yıllarında tanışmıştır.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde programlama becerisini geliştiren Perlman 1971'de bu üniversiteye bağlı Yapay Zekâ Laboratuvarı'nda Logo programlama diliyle hata ayıklayıcılar kodlamıştır. Perlman 1974-76 yılları arasında Seymour Papert'la yaptığı çalışmada ise çocuklara programlama becerisi kazandırmayı amaçlayan TORTIS ("Toddler's Own Recursive Turtle Interpreter System") sistemini geliştirmiştir.

National Inventors Hall of Fame (2016)
Internet Hall of Fame (2014)
SIGCOMM Ödülü (2010)
USENIX Yaşam Boyu Başarı Ödülü (2006)
Silicon Valley Intellectual Property Law Association Inventor of the year (2003)
ACM Fellow (2016)

Radyotelefon veya telsiz telefon, konuşmanın radyo üzerinden iletilmesini sağlayan bir telekomünikasyon sistemidir. Radyotelefon sistemleri, genel aktarlamalı telefon şebekesine çok nadiren bağlanır ve GMRS de dahil olmak üzere bazı radyo servislerinde, bu tür ara bağlantı yasaktır. Radyotelefon, radyotelgrafın veya video iletiminin aksine sesin radyo yoluyla iletilmesi anlamına gelir. Bir mobil istasyonda konuşma ve dinleme için iki yönlü bir telsiz sisteminin düzenlendiği ve bunun halka açık telefon sistemine bağlanabildiği yerlerde, sistem mobil telefon hizmeti sağlayabilir.

Bruce, Robert V. Bell: Alexander Bell and the Conquest of Solitude. Ithaca, New York: Cornell University Press, 1990. 0-8014-9691-8.
Carson, Mary Kay (2007). "8". Alexander Graham Bell: Giving Voice To The World. Sterling Biographies. New York: Sterling Publishing Co., Inc. ss. 76-78. ISBN 978-1-4027-3230-0. OCLC 182527281.

Robert Hooke (18 Temmuz 1635 - 3 Mart 1703), teorik ve pratik açıdan yaptığı çalışmalarla bilimsel rönesansta büyük rol oynamış bir İngiliz hezârfen, doğa felsefecisi, mimar, mühendis, filozof ve bilim insanıdır.
Hooke, bilim dallarından özellikle biyolojiye küçükken ilgi duymuştur. Herkes kilisede çalışan üç ağabeyi gibi onun da iyi bir eğitim alıp kiliseye katılacağını düşünüyordu. Ancak ailesi, Hooke'un çalışırken yaşadığı kronik baş ağrılarından dolayı çok yaşamayacağından korkup okuldan almışlardı.
Wight Adası'ndaki Freshwater'da doğan Hooke, ilköğretimini Isle of Wight'ta aldıktan sonra, 13 yaşında, Dr. Busby'nin altında Westminster Okulu'na gitmiştir. 1653'te, Hooke, Oxford'daki İsa Kilisesi'nde koroculuk yerini aldı. Burada, Robert Boyle'la tanışıp onun asistanlığını yaptı. Robert Boyle bir matematikçi olmadığından, ideal gaz yasasının bir parçası olan Boyle yasasını formülize edenin Hooke olma olasılığı yüksektir.
1665 yılında ölü mantar dokusunda boş odacıklar keşfetti. Robert Hooke incelemeleri sırasında gördüğü bu odacıklara hücre (cellula) adını verdi. İleriki yıllarda bu odacıkların boş olmadığı içinde canlıların yaşamsal olaylarını gerçekleştiren en küçük organizmalar olduğu anlaşıldı. 1665 yılında mikroskobu icat edip, ilk araştırmasında hücre adını verdiği ölü mantar hücresinin hücre duvarını görmüştür.
Hooke yasasının  (σ = E.Ԑ Gerilme = ELastisite Modülü*Birim uzama) mucididir. Hooke Yasası elastik bozulma durumunda mühendislerin kullandığı başlıca kanunlardan biridir.

Robert Melancton Metcalfe (d. 7 Nisan 1946), 1970'lerde internetin gelişimine katkıda bulunan Amerikalı bir mühendis ve girişimcidir. Ethernet'in ortak mucitlerindendir, 3Com'un kurucu ortaklarındandır ve telekomünikasyon ağının etkisini açıklayan Metcalfe yasasını formüle etmiştir.
Metcalfe, Ethernet teknolojisini geliştirme çalışmaları nedeniyle IEEE Onur Madalyası ve Ulusal Teknoloji ve Yenilik Madalyası dahil olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 2023 yılında bilgisayar bilimlerindeki en yüksek ödül olan Turing Ödülü'nü aldı. 2011'den 2021'e kadar Austin Texas Üniversitesi'nde inovasyon ve girişimcilik profesörüydü.

Robert Metcalfe, 1946'da Brooklyn, New York'ta doğdu. Babası, jiroskoplar konusunda uzmanlaşmış bir test teknisyeniydi. Annesi, daha sonra Bay Shore Lisesi'nde sekreterlik yapan bir ev hanımıydı. Metcalfe bu okuldan 1964 yılında mezun oldu.
Metcalfe, Massachusetts Institute of Technology'den 1969'da elektrik mühendisliği ve endüstriyel yönetim alanlarında iki Lisans derecesi alarak mezun oldu. Daha sonra Harvard Üniversitesi'ne girdi ve 1970'te uygulamalı matematik alanında Master of Science ve 1973'te bilgisayar bilimlerinde doktora derecesi aldı.
Metcalfe ve eşi Robyn'in iki çocuğu var.

2011'den 2021'e kadar Austin Texas Üniversitesi'nde'deki Cockrell School of Engineering'de inovasyon inisiyatiflerinde  profesörlük yaptı. Metcalfe, 2016 Geleceğin Bilim ve Teknoloji Liderleri Kongresi'nde açılış konuşmacısıydı ve 2019'da Güney Afrika'da Bernard Price Anma Konferansı'nı sundu. Haziran 2022'de Metcalfe, Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Laboratuvarı'na araştırma görevlisi ve hesaplama mühendisi olarak katılara, MIT Julia Lab ile birlikte çalışarak Massachusetts Institute of Technology'e geri döndü.

Samuel Finley Breese Morse (27 Nisan 1791, Boston - 2 Nisan 1872, New York), Amerikalı mucit ve ressamdır. 
Sanat yaşamına portre ressamı olarak başlamış ve bu alanda önemli bir ün kazanmıştır. Orta yaşlarında bilim ve teknolojiye yönelen Morse, Avrupa'daki telgraf sistemlerinden esinlenerek tek telli telgrafın geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.
1837 yılında, daha sonra kendi adıyla anılacak olan Morse alfabesinin geliştirilmesinde rol oynamış ve bu sistemin yaygınlaşmasına öncülük etmiştir. Morse'un çalışmaları, telgrafın pratik ve ticari bir iletişim aracı haline gelmesinde belirleyici olmuş, böylece uzun mesafeli haberleşmede önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Samuel Morse, coğrafyacı ve papaz Jedidiah Morse ile Elizabeth Ann Breese Morse'un ilk çocuğu olarak Massachusetts'te doğmuştur. Küçük yaşta Phillips Akademisine, 14 yaşında ise yüksekokula başlamıştır. Yale Üniversitesinde öğrenim görürken Benjamin Silliman ve Jeremiah Day'in elektrik üzerine verdikleri derslere katılmıştır. 1810 yılında henüz 19 yaşındayken Yale Üniversitesinden mezun olmuştur.

Samuel F. B. Morse; başlangıçta portre ressamı olarak ün kazanmış, daha sonraları ise elektrikli telgraf ve Morse alfabesi üzerine çalışmalarıyla tanınmıştır.
Morse, 1811'de Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk önemli romantik ressamı olarak tanımlanan Washington Allston Avrupa'ya taşınırken kendisine eşlik etmiştir. Avrupa'dan döndükten sonra portre çizimi revaçta olduğu için ağırlığını portreye vermiştir. Eski Millet Meclisi (The Old House of Represantatives), Louvre Galerisi (The Gallery of The Louvre), Herkül'ün Sonu (The Dying Hercules) ünlü tablolarındandır.
Bir taşı ya da mermeri 3 farklı boyutta yontabilen mermer kesme makinesini icat etmiştir. Morse bunun patentini alamamıştır çünkü 1820'de Thomas Blanchard'ın da benzer bir icadı vardır.
1826 senesinde Millî Güzel Sanatlar Akademisinin kurulmasında rol oynamış ve akademinin ilk başkanı olmuştur. 1830'da Roma'da öğrenim görürken Danimarkalı/İzlandalı heykeltıraş Bertel Thorvaldsen'den eğitim almıştır. Bazen bu iki sanatçı Antik Roma yıkıntılarında yürüyüşe çıkarmıştır. Morse ayrıca Thorvaldsen'in portresini de yapmıştır. 1832 senesinde New York Üniversitesi Resim ve Heykel Bölümü profesörlüğüne getirilmiştir. Telgraf çalışmalarına başlayınca portre çizimine ara vermiştir.

Morse'un mekanik araştırmalara merakı genç yaşlarında başlamıştır. 1832 senesinde yaptığı okyanus seyahatinde Charles Thomas Jackson'un elektrikle ilgili son gelişmeleri anlatması üzerine New York Üniversitesinde elektromanyetik konularında öğrendikleri, kafasında elektrikli telgraf fikrini doğurmuştur. Morse'un elektrikli telgrafı, bir elektrik devresinde bobinin bir kolu çekmesi ile rulo kâğıdı üzerine izler bırakması esasına dayanmaktaydı. Kısa ve uzun çekmeler, kısa ve uzun izler bırakmaktaydı. 1835 senesinde başlayan bu çalışmaları için destek bulmak amacıyla Avrupa devletlerine başvurularda bulunmuştur. Ancak bir netice elde edememiştir. Bunun üzerine arkadaşı Mellen Chamberlain'i İstanbul'a göndermiştir. Onlar bilime ve bilim insanlarına destek veren Osmanlı Devleti'nden ümitliydiler. Nitekim Chamberlain İstanbul'da büyük bir ilgi ve destek görmüştür. Fakat elindeki alet henüz ilkel bir vaziyettedir. Bu sebeple mevcut aleti Viyana'da iyi bir işçilikle tekrar yapmak ve ondan sonra padişaha takdim etmek üzere geri dönmüştür. Ancak Tuna Nehri yoluyla Viyana'ya hareket eden Chamberlain'in gemisi yolda batarak beş arkadaşıyla birlikte ölmüştür. Sonuç olarak Osmanlı Devleti'nde telgraf kurulması için yapılmak istenen ilk teşebbüs sonuçsuz kalmıştır.
Morse'un mekanik araştırmalara merakı genç yaşlarında başlamıştır. 1832 senesinde yaptığı okyanus seyahatinde Charles Thomas Jackson'un elektrikle ilgili son gelişmeleri anlatması üzerine New York Üniversitesinde elektromanyetik konularında öğrendikleri konular, kafasında elektrikli telgraf fikrini doğurmuştur. Morse'un elektrikli telgrafı, bir elektrik devresinde bobinin bir kolu çekmesi ile rulo kâğıdı üzerine izler bırakması esasına dayanmaktaydı. Kısa ve uzun çekmeler, kısa ve uzun izler bırakmaktaydı. 1835 senesinde başlayan bu çalışmalarına destek bulmak için Avrupa devletlerine başvurularda bulunmuştur. Ancak bir netice elde edememiştir. Bunun üzerine arkadaşı Mellen Chamberlain'i İstanbul'a göndermiştir. Onlar bilime ve bilim insanlarına destek veren Osmanlı Devleti'nden ümitliydiler. Nitekim Chamberlain İstanbul'da büyük bir ilgi ve destek görmüştür. Fakat elindeki alet henüz ilkel bir vaziyettedir. Bu sebeple mevcut aleti Viyana'da iyi bir işçilikle tekrar yapmak ve ondan sonra padişaha takdim etmek üzere geri dönmüştür. Ancak Tuna Nehri yoluyla Viyana'ya hareket eden Chamberlain'in gemisi yolda batarak beş arkadaşı ile birlikte ölmüştür. Sonuç olarak Osmanlı Devleti'nde telgraf kurulması için yapılmak istenen birinci teşebbüs sonuçsuz kalmıştır.
Morse, ilk elektrikli telgraf denemesini 1844 senesinde Washington, DC ile Baltimore arasına 65 kilometrelik bir hat çekimiyle yapmıştır. Osmanlı Devleti ilk defa 1855 senesinde Kırım Savaşı esnasında Morse telgraf sistemini kullanmıştır.
Morse, 1837'de elektrikli telgrafı icat etmiştir. Joseph Henry, bugün Princeton Üniversitesinde bulunan çalışan ilk prototipi yapmıştır. Henry ayrıca Morse'un Henry O'Reilly'ye karşı dava açmasına rağmen yayınlayamadığı bilimsel dokümanlara da sahiptir. Patent denemesi sürecinde Morse'un avukatı, Morse'un kendi el yazısıyla yazılmış olan bilimsel dokümanların yakıldığını iddia etmiştir. Joseph Henry zamanının açık kaynaklı teşebbüs sahiplerindendir ve Morse gizlilik avantajlarını elinde bulunduruyordur. 1837'de Morse cihazın patentini almıştır. 1832'de Morse elektromanyetik telgraf ve Charles T. Jackson'la yaptığı telgraf görüşmelerinde kullandığı Morse kodları olarak bilinen sinyal alfabesi fikirlerini geliştirmiştir.
1835 sonbaharında Morse, hareketli kâğıt şerit üstüne kayıt yapan bir telgraf geliştirmiş ve onu sergilemiştir. 1836 başlarında Morse, kayıt yapan telgrafını Dr. Leonard Gale'e sunmuştur. Aynı yıl topladığı 1496 oyla New York belediye başkanlığı seçimlerinde başarısız olmuştur.
1836'da Morse, çalışan ilk telgraf örneğini bitirmiştir. Bu telgraf tek elementli bir pil ve basit bir manyetizma kullanıyordu. Bu örnek 13-14 metre gibi çok kısa mesafelerde çalışıyordu. 1836 kışında Morse ilk örneğini Leonard Gale'e göstermiştir. Gale, Joseph Henry'nin elektromanyetik röleler üzerine çalışmalarından haberdardır. Bu bilgilere dayanarak Gale, Morse'a birkaç gelişme tavsiyesinde bulunmuş ve Henry'nin bu gelişmeleri anlatan 1831 tarihli bilimsel yayınlarını okuması için Morse'u teşvik etmiştir. Bu gelişmelerle birlikte Morse ve Gale 16 kilometrelik bir alandan gelen mesajları kaydedebilecekti. Aynı yılın Eylül ayında Alfred Vail New York Üniversitesinde telgrafın gösteriminde asistanlık yapmıştır. Vail'in babası iyi bağlantıları olan mucit, avukat, topluluk lideri ve teknoloji yatırımcısıydı. Morse'un telgraf üstündeki çalışmalarını finanse etmiştir.

1838'de Morse, her harfe bir nümerik kod atanmış olan telgrafik sözlüğünü telgrafik bir şifreyle değiştirmiştir. Alfred Vail, ilk günlerden beri tartışılan bu basit kodların asıl mucididir. Bu konudaki birçok yazıya göre Vail gerçek mucitti, buna karşın Morse ve taraftarları bunun aksini iddia etmiştir.
Morse, telgrafı 24 Ocak'ta yüksekokullarda sergilemiştir. Morse, elektrikli telgrafın ilk halka açık sunuşunu 8 Şubat 1838'de Philadelphia Pensilvanya'da bulunan Franklin Enstitüsünde bir bilim komitesinin karşısında gerçekleştirmiştir (İlk çalışma tarihi 6 Ocak'tır). Morse, 21 Şubat'ta telgrafı başkan Martin Van Buren'e sunmuştur. Kısa bir zaman sonra Birleşik Devletler Ticaret Temsilcileri Komitesi başkanı Francis Ormand Jonathan Smith, Morse'un arkadaşı olmuş ve kongrede 30.000 Amerikan Dolarını geçmeyen telgraf hattı projesini önermiştir. Morse ayrıca bir su kütlesi üstünden, demiryolu altından veya iletken herhangi bir şeyden sinyal gönderebilen radyo telgrafın icadına öncülük etmiştir.
1839'da Samuel Morse (Paris'ten) Louis Daguerre tarafından Daugerreptype Fotoğrafçılığın ilk Amerikan tanımlamasını yayınlamıştır. Morse, Amerikan "daugerreptype"lara öncülük etmiştir. 24 Mayıs 1844'te Morse, Washington DC'de bulunan Yüksek Mahkeme binasından Baltimore, Maryland'te bulunan asistanı Alfred Vail'e şu telgraf mesajını göndermiştir: "What hath God wrought" ("Tanrı neler yaptı!"; Eski Ahit'ten alıntı; Çölde Sayım, 23:23).
1850'lerde Morse Kopenhag'a gitmiş ve heykeltıraşın mezarının da bulunduğu Thorvaldsen Müzesini ziyaret etmiştir. Kral VII. Frederick tarafından kabul edilmiş ve Thorvaldsen'in 1830'da yapmış olduğu portresini vasiyeti gereği kraliyet ailesine bağışlamıştır. Thorvaldsen'in portresi halen Eski Danimarka Kraliçesi II. Margrethe'dedir.
Morse, 1872 yılında 80 yaşında New York 5 West 22. Sokak'taki evinde ölmüş ve Brooklyn'de bulunan Green-Wood Mezarlığına gömülmüştür.

Speech of Morse
Reminiscence
Samuel Finley Brown Morse Papers, 1911–19693 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "madde adı gerekli". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Saç maşası (ondüla), sıcaklık ile saçın yapısını değiştirmeye yarayan bir alettir.
Saçı kıvırmak veya düzleştirmek için kullanılan iki türü vardır. Bunların ikisi de makas şeklinde açılır. Saçı kıvırmak için olan yuvarlaktır. Düzleştirmek için olan ise uzun ve dar iki, plakadan oluşur. Günümüzde dar ve uzun plakalı olan sadece saç düzleştirmeye yaramakta, ayrıca saçta lüle de yaratılabilmektedir. Günümüzde bu dar uzun plakalı olan alet saç maşası değil, saç düzleştiricisi olarak anılmaktadır. Ancak yine de saç maşası grubuna girmektedir. Diğer yuvarlak olan ise saç düzleştirici de olduğu gibi lüle yapabilmekte, ayrıca her türlü dalga da yapabilmektedir.
Çoğu model elektrik ısısı kullansa da; kablosuz olan modeller tipik olarak bütan kullanmaktadır.

İlk bilinen saç düzleştirme çalışmaları "Ian Gutgold" kimyasal denemeleri olarak sayılsa da, bu deneylerin sonucu genellikle yanık kafa derileri ile sonuçlanmıştır.
1906 yılında, Simon Monroe 7 metal dişten oluşan bir saç düzleştiricinin patentini aldı. Ancak 1909'da, Isaac K. Shero günümüzdeki kullanılan modellere benzeyen ısıtılmış iki düz demirden oluşan saç düzleştiricinin patentini aldı.
Saç maşaları aslen 1920'li senelerde ortaya çıkarak kendini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar 1920'li yılların başında ortaya çıksa da, ancak 50 sene kadar kullanılıp büyük bir değişim geçirmiştir. Saç maşaları günümüzde kullanılan makinelerden farklı olarak, 1920'li yıllarda maşa bir makas şeklinde bir demirdi ve bunu islim denilen bir ısıtıcının üzerinde ısıtılarak saça uygulanıyordu. Fakat bu demiri Fransız bir kuaför maşaya çevirdi ve günümüzdeki şeklini aldı.
1960 yılında icat edilen elektrikli Ondüla saç maşası bu demirin kullanılmasını azalttı ve sonlandırdı. Fakat bu ilk elektrikle çalışan maşa bildiğiniz gibi insanları saçlarına olan zararı azaltmadı. Bunun nedeni bu ilk maşanın ısı ayarının olmamasıydı ve saça zarar verebiliyordu.
Günümüzde saç maşaları gelişerek teflona hatta seramik olmuş ısıyı, hem çok iyi iletip hem de saçı yakmayan iyonik maşalar icat edilmiştir.

Saç maşaları hakkında bilgi ve galeri2 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Tarih15 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Setüstü ocak, evlerde yemek pişirme ve ısıtmaya yarayan bir aygıt. Enerji kaynağı olarak doğalgaz, propan, bütan, LPG, uçucu gaz ve elektrik kullanır. 
Gaz sobaları da metan gazı salar. 2022'deki araştırmalar, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gaz sobalarından kaynaklanan metan emisyonlarının 500.000 arabanın sera gazı emisyonlarına eşdeğer olduğunu tahmin etmiştir. Metan emisyonlarının yaklaşık %80'inin, gaz hatlarındaki ve bağlantı parçalarındaki küçük sızıntılar sonucu, sobalar kapalıyken bile meydana geldiği tespit edilmiştir. Metan diğer yakıtlara göre daha az karbon içermesine rağmen, tedarik zinciri boyunca gaz salınımı ve istenmeyen kaçak emisyonlar, doğal gazın genel olarak diğer fosil yakıtlara benzer bir karbon ayak izine sahip olmasına neden olmaktadır.

Pişirme cihazları listesi
Mutfak sobası
Odun sobası
Fırın

Sosyal medya, kullanıcıların internette aradığı, kullandığı ve içerik ürettiği interaktif iletişim platformlarıdır. Geleneksel medyadan Web 2.0'ın kullanılmaya başlamasıyla, tek yönlü içerik paylaşımından, çift taraflı içerik alışverişine erişim sağlanılan medya iletişimidir. Sosyal ağlar, insanların birbiriyle içerik ve bilgi paylaşmasını sağlayan internet siteleri ve uygulamalar sayesinde, herkes aradığı, ilgilendiği içeriklere ulaşabilmektedir. Küçük gruplar arasında gerçekleşen diyaloglar ve paylaşımlar giderek, kullanıcı bazlı içerik (İngilizce: UGC-User Generated Content) üretimini giderek artırmakta, amatör içerikleri dijital dünyada birer değere dönüştürmektedir.
Zaman ve mekân sınırlaması olmadan (mobil tabanlı), paylaşımın, tartışmanın esas olduğu bir insanî iletişim şeklidir. Sosyal medya platformlarında insanlarla buluşur ve iletişimde bulunursunuz. İnsanlara yardım eder, yardım alır, sorularına cevap verir ve kendi sorularınızı sorarsınız. Bu bakımdan sosyal medya resmî olmayan eğitim yollarından da bir tanesidir.
Teknoloji, telekomünikasyon, sosyal iletişimin kelimeler, görseller, ses dosyaları yolu ile sağlandığı bir yapıya sahiptir. İnsanlar hikâyelerini ve tecrübelerini bu bağlamda paylaştığı bir çerçeveye de sahiptir.
Sosyal medya, geleneksel medyada olduğu gibi tek bir noktadan çok sayıda kişiye yayın yapmaktan çıkarak, iletişim yönü açısından çoktan çoğa paradigmasına dayalı “kullanıcı kaynaklı medya" özelliğine sahiptir. Kullanıcı Kaynaklı Medya, geleneksel medyadan farklı olarak, içeriğin bizzat kullanıcılarının kendileri tarafından üretilmesine ve paylaşılmasına olanak yaratmaktadır. Sosyal medya aynı zamanda "Kullanıcıların Ürettiği İçerik" ve "Müşterilerin Ürettiği Medya" kavramlarını da ortaya çıkarmış, bu yapısıyla da ticari plandaki anlamını kazanmıştır.
Ama Andreas Kaplan ve Michael Haenlein'in 2010'daki tespitine göre Sosyal Medya; “Web 2.0 üzerinde ideolojik ve teknolojik içeriklerin, yapılanmaların kullanıcı merkezli bir şekilde üretilmesine ve geliştirilmesine izin veren internet tabanlı uygulamaların bütününe” denilmekte.

Sosyal medya teknolojileri blogları, iş ağları, kurumsal sosyal ağlar, iletişim, forumlar, mikrobloglar, fotoğraf paylaşımı, ürün/hizmet değerlendirmeleri, sosyal imleme, sosyal oyunculuk, sosyal ağlar, video barındırma ve siber kültür gibi birçok farklı şekli alabilir

Sosyal medya; basılı gazete, televizyon ve sinema gibi geleneksel medyadan farklıklar gösterir. Genellikle geleneksel medya enformasyonun yayınlanması için belirli kaynaklara ihtiyaç duyarken, bilgiyi yayınlamak veya erişmek için sosyal medya göreceli olarak masrafsızdır ve erişim araçları herkese açıktır (bireyler bile kullanabilir). Bir matbaa yatırımı veya TV yayını yapmak için zorunlu olan lisansa ihtiyaç duyulmaz.
Geleneksel medya genellikle “endüstriyel”, “broadcast” veya “mass” medya olarak tanımlanır.
Sosyal medyanın ve geleneksel medyanın ortak taşıdığı bir karakteristik özellik ise küçük veya büyük kitlelere ulaşabilmeleridir; örneğin, hem bir blog yazısı hem de bir televizyon programı sıfır kişiye de ulaşabilir milyonlarca kişiye de ulaşabilir. Sosyal medya ve geleneksel medya arasındaki farkları tanımlamaya yardımcı olacak özellikler kullanılan yönteme göre farklılıklar gösterebilir. Bu özelliklerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Erişim - Hem geleneksel medya hem de sosyal medya teknolojileri herkesin genel bir kitleye erişebilmesine olanak tanır.
Erişilebilirlik - Geleneksel medya için üretim yapmak genellikle özel şirketlerin ve hükûmetlerin sahipliğindedir; sosyal medya araçları genel olarak herkes tarafından az veya hiç maliyetle kullanılabilir.
Kullanılırlık - Geleneksel medya üretimi çoğunlukla uzmanlaşılmış yetenekler ve eğitim gerektirmektedir. Çoğu sosyal medya için bu geçerli değildir veya bazı durumlarda yetenekler tamamen değişmiş ve yenidir, yani herkes üretimde bulunabilir.
Yenilik – Geleneksel medya iletişimlerinde meydana gelen zaman farkı (günler, haftalar, hatta aylar) anında etki ve tepkisi olan sosyal medya ile kıyaslandığında uzun olabilmektedir (Tepkilerin zaman aralığına katılımcılar karar verir). Geleneksel medya da sosyal medya uygulamalarına adapte olmaktadır, dolayısıyla yakın zamanda bu farklılık ortadan kalkacaktır.
Kalıcılık - Geleneksel medya yaratıldıktan sonra değiştirilemez (bir dergi makalesi basıldıktan ve dağıtıldıktan sonra aynı makale üzerinde değişiklik yapılamaz), oysa sosyal medya yorumlar veya yeniden düzenlemeyle anında değiştirilebilir.
Özgürlük - Geleneksel medya ile sosyal medya arasındaki belki en önemli fark özgürlüktür. Geleneksel medya hükûmetlerin ve reklam verenlerin baskısı altındadır ve özgürce yayın yapamaz. Sosyal medya ise kolay erişilebilir, herkes tarafından eşit düzeyde müdahale edilebilir, global bir platform olduğundan çok daha özgürdür.

Sosyal medya teknolojileri blogları, iş ağları, kurumsal sosyal ağlar, forumlar, mikrobloglar, fotoğraf paylaşımı, ürün/hizmet değerlendirmeleri, sosyal imleme, sosyal oyunculuk, sosyal ağlar, video barındırma ve sanal dünya gibi birçok farklı şekli alabilir

Sosyal medya okuryazarlığı veya yalnızca medya okuryazarlığı olarak da adlandırılan, insanların medya mesajlarını daha iyi anlaması, analiz etmesi, belirli açılardan değerlendirebilmesi ve daha bilinçli olarak tüketebilmesi sürecine verilen isimdir. Terim, geleneksel medyaya ancak okur olarak katkısı bulunan kişinin, günümüz yeni sosyal medyasında kitle iletişim araçlarını kullanma konusunda herkese eşit fırsat verilmesi ilkesine dayanılarak türetilmiştir. İnternet ile birlikte gelen bu fırsat, kişilerde teknik bilgi ve beceri bulunmasını da gerektirmektedir. İnternet sosyal mecrasında Facebook, Youtube, Twitter ve çeşitli blog ortamları, geleneksel medyanın da (gazeteler, dergiler vb.) bu ortamda yer alması nedeniyle kişiler bu farklı rolü kullanmaktadırlar. Günümüzde, bu sosyal medya ortamları; fikir, düşünce, fotoğraf, video ve yazıların paylaşılabildiği gündelik hayatın vazgeçilmezleri arasında yerini almıştır. İnsanlar açısından geçmiş medya ortamına göre, yalnızca tüketici olma anlayışı neredeyse hükümsüz hale gelmiştir.
Avrupa ülkelerinde, bu nedenlerden dolayı; sosyal medya okuryazarlığı eğitimine başlanılmıştır. Sosyal medya okuryazarlığı eğitiminde, öğrencilere sosyal medyanın nasıl kullanılacağı kadar, bu mecrada karşılaşılabilecek olan hakaret veya kişilik haklarına saldırılar ile ilgili eğitimler de verilmektedir. Türkiye'de sosyal medya okuryazarlığı eğitim programı RTÜK tarafından yürütülmektedir. Program kapsamındaki müfredatta yine RTÜK üyeleri tarafından oluşturulan komisyon tarafından değerlendirilmekte ve incelenmektedir. Hâlen seçmeli dersler arasında yer alan eğitimin, ilk, orta ve lise eğitiminde zorunlu ders kapsamına alınması sürekli gündeme getirilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1932 yılından bu yana medya eğitimi öğrencilere verilmektedir.

Sosyal Medyanın yaygın olarak kullanılmaya başladığı alanlardan biri de haber aktarımıdır. Geleneksel gazeteciliğe göre çok daha hızlı haber edinme imkânı sağlayan sosyal medya neredeyse örneğine artık hiç rastlanmayan yurttaş gazeteciliğini yeniden doğurmuştur. Bireyler şahit oldukları olayları sosyal ağlar sayesinde çok kısa sürede binlerce hatta milyonlarca insana ulaştırma şansına sahip. Akıllı telefon teknolojisinin gelişmesiyle birlikte hem haberi İnternet aracılığı ile sosyal ağlarda paylaşmak hem de paylaşılan bilgilere kolayca ulaşmak mümkün olmuştur. Yüksek kalite kamera çözünürlüğüne sahip akıllı telefonlar ile paylaşılan olayların fotoğrafının çekilip haberin daha inandırıcı hale getirilmesi de mümkün. Tüm bu iyimser yaklaşımların yanında sosyal medyada çıkan haberlere inanmak o kadar da kolay değil. Sosyal medya ortamında haber yayınlayan birçok insanın gazeteci olmadığı ve haber etik ilkelerini bilmedikleri unutulmamalıdır. Bu noktada haberi doğrulama gereksinimi doğmaktadır. Sosyal Medya haberlerini doğrulamak için "Doğrulama El Kitabı 5 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." adında bir de kitap yayınlanmıştır.

Sosyal medyadan sonra insan hayatında birçok şey değişmeye başladı. Sosyal medyada var olan içerik kullanıcı tarafından oluşturulduğundan yaratıcılık önem kazanmaya başladı ve katılım çağı doğdu. Medya'nın içeriğini üreten ve medyayı izleyen arasındaki katı ayrım ortadan kalktı. Bu oluşuma bağlı olarak değişim hızı arttı. İnsanlar için inovatif olmak ve yeniliklerde başı çekmek önem kazandı. Gerçekler değil fikirler önem kazandı, objektif olmak değil içten olmak önemli hale geldi.
Sosyal medya yeni bir ilişkiler ağı ve iletişim jargonu ortaya çıkardı. Bir müstear ismin arkasına saklanmış olmanın verdiği özgüven bireylere muazzam bir ifade özgürlüğü bahşetmiş, insanlar bilinçaltının derinliklerinde mahsur kalmış duygu ve düşünceleri rahatlıkla ifade edebilir hale getirmiştir. Ancak bunun yanında mahremiyet duygusunu köreltme gibi birtakım olumsuz özelliklerinden de bahsedilmektedir.
Ebeveynlerle çocukları arasındaki iletişim yönü değişti. Ebeveynler şimdiki teknolojik şartlara yakın şartlarda doğan çocuklarının öğrenme hızlarına yetişemedikleri için bazı şeyleri çocuklarından öğrenmeye istekli hale geldiler. Bu öğrenme sonucunda sosyal medyaya daha yatkın hale gelen ebeveynler, çocuklarıyla sanal ortamı paylaşmaya başladılar ve çocuklarının arkadaş çevrelerini de bu yolla daha yakından tanıma olanağına kavuştular.
Sosyal medyanın gelişmesiyle, eğitim alanında yenilikler yapılması zorunlu hale geldi. Web 2.0'a doğan çocukları eğitebilmek için yeni yöntemler oluşturulması ve bu yöntemlerin yeni şeyler öğretmesi gereksinimi doğdu. Sosyal medya ile okullar duvarlar arasında kalmaktan kurtuldu. Eğitimde Web 2.0 ile geliştirilen yeni teknikler kullanılmaya başlandı.
Ancak günümüzde çocukların sosyal medyaya erişimine bazı kısıtlamalar getirilmesi ile ilgili yoğun tartışmalar yaşanmaktadır. Küçük yaşta sosyal medya kullanımının birçok problemi yanında getirdiği öne sürülmektedir. Örneğin İngiltere'deki medya denetlem

Su sebili, su soğutucusu veya su dağıtıcısı, suyu soğutan ve dağıtan bir cihazdır. Su soğutucuları, duvara monteli şişe dolum suyu soğutucusu, kombinasyon üniteleri, iki seviyeli üniteler ve diğer formatlara kadar çeşitli form faktörlerinde gelir. Genellikle iki kategoriye ayrılırlar: kullanım noktası (POU) su soğutucuları ve şişe su soğutucuları. POU su soğutucular, bir su kaynağına bağlanırken, şişelenmiş su soğutucuları, satıcılardan büyük şişelerde su gönderilmesini (veya kendiliğinden toplanmasını) gerektirir. Şişelenmiş su soğutucuları, modelin tasarımına bağlı olarak, üstten monte edilmiş veya alttan yüklenebilen olur.
Şişelenmiş su soğutucuları tipik olarak ünitenin üzerinde yaygın olarak bulunan 5 veya 10 galonluk dağıtıcılar kullanır. Basınçlı soğutucular, su çeşmelerini ve doğrudan borulu su dağıtıcılarını kapsayan bir su soğutucu alt kategorisidir. Su soğutucusu ayrıca, suyu serin tutmak için ilkel bir cihazı da ifade edebilir.

Duvara monteli tip, gelen suyu soğutmak için bir soğutma ünitesini çalıştırmak üzere sürekli bir suya, ayrıca elektrik temini için binanın su kaynağına ve kullanılmayan suyu atmak için binanın atık bertaraf sistemine bağlanır. Duvara monte olan su soğutucular, hastaneler, okullar, işletmeler ve diğer tesisler gibi ticari binalarda sıklıkla kullanılır.
Genellikle bir su çeşmesi veya içme çeşmesi olarak da adlandırılan standart duvara monte edilmiş soğutucuda, makinedeki küçük bir tank soğutulmuş su tutar, böylece kullanıcının soğutulmuş su için beklemesine gerek kalmaz. Ünitenin üstünde bulunan yaylı bir vanadaki bir düğmeye basıldığında su serbest bırakılarak su verilir. Bazı cihazlar ayrıca ön veya yan tarafında büyük bir düğme sunar. Yeni makinelerin hiçbir düğmesi olmayabilir; bunun yerine, birinin yakınında olduğunu algılayan ve suyu aktive eden bir sensör olabilir. Su, kullanıcının doğrudan su akışının deresinden içmesine izin veren kemerli bir akışta verilir. Bu cihazlar genellikle arıtılmadan veya filtrelenmeden doğrudan belediye su kaynağından su dağıtır.
Duvara monteli su soğutucular, gömülü modellerden su sıçramasına dayanıklı, duvardan dışarı taşan konturlu havzalara, geleneksel yuvarlak köşeli kenar tasarımlarına, şişe dolgusu ve su soğutucusu kombinasyon ünitelerine, iki seviyeli tasarımlara ve diğer özelliklere kadar çok çeşitli stillerde sunulmaktadır.

Su sebilleri genellikle ünitenin tepesine monte edilmiş su tedarik tankına sahiptir. Alttan yüklemeli su sebilleri, yüklemeyi kolaylaştırmak için ünitenin altına monte edilmiş bir hazneye sahiptir.

Dağıtıcının doğrudan bir masanın üzerine yerleştirilebileceği su dağıtıcılarının daha küçük versiyonları da vardır.

Sıcak ve soğuk içme suyunun sürekli olarak dağıtılması için su sebilleri doğrudan kurum içi su kaynağına bağlanabilir. Bu tip genellikle POU (Kullanım Noktası) su sebilleri olarak adlandırılır. Bunlar şişelenmiş su soğutucularından daha hijyeniktir.

Bağlantısız bir tasarım genellikle dağıtma makinesine boşaltılmış su şişelerini içerir.
Süpermarketlerdeki hazır beş litrelik su şişelerini kullanan masa üstü veya mutfak tezgahı versiyonları mevcuttur. Bu soğutucular, suyu soğutma odasına itmek için hava pompaları, suyu soğutmak için termoelektrik soğutma ve Peltier cihazlarını kullanır.
Su soğutucusu pazarındaki yeni bir gelişme, şebekeye bağlı olan ve yalnızca soğutulmuş su değil, aynı zamanda sıcak ve kaynar su için de anında bir tedarik sağlayan tezgah üstü cihazların ortaya çıkmasıdır. Bu genellikle horeca endüstrisinde görülür.
Kol dik konumda iken su daha hızlı akacaktır. Su, musluğa daha hızlı bir şekilde girmesini sağlayan havalandırılır.

Damacananı takmak için, şişe baş aşağı yatırılır ve dağıtıcıya yerleştirilir; sonda, şişenin kapağını delmekte ve suyun makinenin iç haznesine akmasına izin vermektedir. Bu yerçekimi ile çalışan sistemler, suyu kontrollü bir şekilde dağıtmak için bir aygıta sahiptir.
Bu makineler farklı boyutlarda gelir ve ara sıra kullanım için amaçlanan masa ünitelerinden daha ağır kullanıma yönelik zemin üstü ünitelere kadar çeşitlilik gösterir. Şişelenmiş su normalde evlere veya işletmeye düzenli olarak verilir, burada boş şişeler dolu şişeler ile değiştirilir. Şişe ebadı, ABD'de 5-galon (19 L) şişeleri kullanan daha büyük versiyonlardır, ünitenin ebatına göre değişir. Bu, aynı zamanda, metrik sistemi kullanan ülkelerde 18,9 litre olarak etiketlenen en yaygın boyuttur. Bu birimler genellikle fazla su dökecek yerlere sahip değildir, sadece küçük döküntüleri yakalamak için küçük bir leğen sunar. Önde, bir kaldıraç veya basma düğmesi, suyu tıkaçın altında tutulan bir bardağa dağıtır.
Su kabı boşaldığında, dağıtıcının üstünden kaldırılır ve şişede hala fazla su sızıntısını önlemek için otomatik olarak sızdırmaz hale getirilir.

İçme suyu soğutucuları musluk suyu kullanır ve bu nedenle ana su kaynağını kullanmaları nedeniyle şişelere ihtiyaç duymazlar. Genellikle bazı saflaştırma yöntemleri kullanılır.

Filtreleme yöntemleri ters osmoz, iyon değişimi ve aktif karbon içerir.

UVGI (Ultraviolet Antiseptik Işınlama), mikro organizmaları öldürmek, etkisiz hale getirmek ve hayati hücresel fonksiyonları yerine getirememelerini sağlamak için yaygın olarak kullanılan bir dezenfeksiyon yöntemidir. Kütük azaltma (yani, 6 kütük azaltma veya% 99.9999 etkili), dezenfeksiyonun etkinliğinin bir ölçüsü olarak kullanılır.

Çoğu modern ünite, Buhar sıkıştırmalı soğutma veya Termoelektrik soğutma kullanarak suyu soğutmak için bir soğutma işlevi sunar.
Buhar sıkıştırmalı soğutma
Buhar sıkıştırmalı soğutma kullanan su soğutucuları aşağıdaki sistemlerden birinde gelir:

Rezervuar Sistemi - Suyun tutulduğu, soğutma veya ısıtma için kullanılacak ve taşmayı önlemek için şamandıra mekanizması ile donatılmış bir tank.
RR teknolojisi - çıkarılabilir rezervuar, harici tank yüzeyi ile temas eden soğutma bobinleri ile açık uçlu bir tanktır. Modüler bir sistemde çalışır, kapalı bir sistemde tutmak yerine suyu kolayca çıkarmasına ve doldurmasına izin verir. Çıkarılabilir bir rezervuarın kullanılmasındaki avantajlardan biri dezenfektasyon kolaylığıdır. Bu, son kullanıcıların servis için tüm su soğutucuyu geri göndermek yerine rezervuarı tamamen değiştirmelerini sağlar. Benzer bir teknoloji birçok modern su sebilinde ve kahve makinesinde bulunabilir.
Paslanmaz Çelik - harici tank yüzeyine temas eden soğutma bobinleri ile açık uçlu tankdır.
Basınçlı Kap Doğrudan Soğutma Sistemi - Tanktaki suyu hava kaynaklı kontaminasyondan koruyan bir basınçlı kap ile elektrik şebekesinden hızlı bir şekilde gelen suyu soğutan doğrudan soğutma sistemi kombinasyonu.
Basınçlı kazan - Kapalı bir basınçlı kap, su soğutucunun içindeki daha düşük bir basınçta doldurulur. Bu nedenle, su atmosferle temas etmemekte, daha büyük miktarda soğuk suyun (tankın büyüklüğüne bağlı olarak) daha yavaş bir soğutma sistemi pahasına dağıtılmasını sağlamaktadır.
Doğrudan Soğutma - Standart bir doğrudan soğutma sisteminde, su, soğutma gazı dolaşımını sağlayan bakır buharlaştırıcı ile temas eden paslanmaz çelik bir bobin içinden geçirilir. Soğutma sistemi bobinin dışına takılır ve bobindeki su Isı iletimi yoluyla soğutmak için boru duvarlarından geçer. Musluklar çalıştırıldığında, soğutulmuş su, şebeke basıncında verilir. Soğutucu gazın yaydığı soğuk bakır bobin içinden sıcaklık aktarılırken su asla atmosferle temas etmez. Soğuk sıcaklıkları, birbirine temas etmeden paslanmaz çelik rulodan geçen suya aktarır. Bu, daha düşük hacimli bir soğuk su olması pahasına suyun tekrar daha hızlı soğumasını sağlar.
Buz Bankası Soğutma Sistemi - Önceden soğutulmuş su dolu bir hazneye basınçlı bir paslanmaz çelik bobin ve bakır bir bobin batırılır. Soğutucu gazı içeren bakır bobin, rezervuar içinde bulunan suyu, soğuk bir tedarik üreten dondurur, bu da paslanmaz çelik bobin içinden akan içme suyunu soğutur.

Termoelektrik soğutma, Peltier etkisini kullanarak cihazın bir tarafından diğerine ısı aktarmak için bir ısı pompası görevi gören ve katı hal cihazı kullanan HFC soğutucu akışkanına yeşil bir alternatiftir. Seramik gofretlerle çevrili birçok yarı iletken çiftinden oluşur. Termoelektrik soğutucular, soğutucu gaz ve bir kompresör yerine doğru akım gücü kullanır ve hareketli parçaları veya karmaşık düzenekleri yoktur.

Bazı versiyonlarda ayrıca çay, sıcak çikolata veya diğer kullanımlar için kullanılabilen, oda sıcaklığında su veya hatta ısıtılmış su sağlayan ikinci bir dağıtıcı vardır. Alternatif sıcak su musluğundaki su genellikle bir ısıtma elemanı ile ısıtılır ve bir sıcak tankta saklanır (konut evlerinde kullanılan geleneksel sıcak su ısıtıcıları gibi). Ek olarak, sıcak muslukta yanmaların yanlışlıkla ya da istem dışı basılmasını önlemek için itme emniyet valfi bulunur.

Modern su soğutucu çeşitleri, gazlı içeceklere olan talebin artması ve köpüklü su için artan bir farkındalık nedeniyle köpüklü su için seçeneklerle donatıldı ve tatlandırılmış karbonatlı içeceklerin yerine karbonatlı su tercih edildi. Bu, soğutma tankının içinde bulunan sıkıştırılmış CO2 (Karbondioksit) ile doldurulmuş bir mikser tankının eklenmesiyle çalışır. Bu, CO2 gazının sıcaklığını soğutma tankının sıcaklığına düşürür. Karbonatlı su verildiğinde, mikser tankı otomatik olarak soğuk su ve karbondioksit ile doldurulur ve sürekli bir karbonatlı su temini için hazır bulunur.

Havaalanıları ve tren istasyonları gibi halka açık yerlerde daha yeni su soğutucusu çeşitleri tespit edildi, burada tek kullanımlık plastik şişelerin sayısını gösteren bir şişe dolum ünitesi kuruldu. Bu, plastik kirliliğini azaltmaya yönelik toplumsal çaba idi.

Bir su soğutucusu etkisi, bir işyerindeki çalışanların su soğutucusu ve sohbet çevresinde toplandıklarında meydana gelen bir olgudur. Belirli bir ortamda (örneğin ofis) insanları bir araya getirmek ve bağlama ile eşanlamlıdır.

Satış makinesi
Soda makinesi
Su filtresi

Suriye, resmî adıyla Suriye Arap Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz ve Levant'ta yer alan bir Batı Asya ülkesidir. Batıda Akdeniz, kuzeyde Türkiye, doğu ve güneydoğuda Irak, güneyde Ürdün ve güneybatıda İsrail ve Lübnan ile sınırlanan ve 14 vilayetten oluşan üniter bir cumhuriyettir. Şam, Suriye'nin başkenti ve en büyük şehridir. Suriye, 24,8 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık 57. ve Arap dünyasının ise en kalabalık 8. ülkesidir. Suriye 185.180 kilometrekarelik bir alana yayılmıştır ve bu da onu dünyanın 87. büyük ülkesi yapmaktadır.
"Suriye" adı tarihsel olarak daha geniş bir bölgeyi ifade etmekteydi, geniş anlamda Levant ile eş anlamlıydı ve Arapçada eş-Şam olarak bilinmekteydi. Modern devlet, MÖ 3. binyılın Ebla uygarlığı da dâhil olmak üzere birçok antik krallık ve imparatorluk alanını kapsamaktadır. İslami dönemde Şam, Emevi Halifeliği'nin merkezi ve Mısır'daki Memlük Sultanlığı'nın bir vilayet başkentiydi. Modern Suriye devleti, yüzyıllar süren Osmanlı yönetiminin ardından 20. yüzyılın ortalarında kuruldu. Bir süre Fransız Mandası olarak kaldıktan sonra (1923-1946), yeni kurulan devlet, eskiden Osmanlı yönetiminde olan Suriye vilayetlerinden çıkan en büyük Arap devletini temsil ediyordu. Suriye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyesi olarak 24 Ekim 1945'te demokratik parlamenter cumhuriyet olarak de jure bağımsızlığını kazandı. Bu hareket, eski Fransız Mandası'nı yasal olarak sona erdirdi, ancak Fransız birlikleri Nisan 1946'ya kadar ülkeyi terk etmedi.
Bağımsızlık sonrası dönem, 1949 ve 1971 yılları arasında ülkeyi etkileyen çok sayıda askerî darbe ve darbe girişimi ile çalkantılı geçti. Suriye 1958'de Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyeti adı verilen kısa süreli bir birlik kurdu ve bu birlik 1961 Suriye askerî darbesi ile sona erdi. Cumhuriyet, 1 Aralık'ta yapılan anayasa referandumunun ardından 1961 yılının sonlarında Suriye Arap Cumhuriyeti olarak yeniden adlandırıldı. Arap Sosyalist Baas Partisinin askeri komitesi tarafından gerçekleştirilen ve tek partili bir devlet kuran 1963 Darbesi önemli bir olaydı. Suriye, 1963'ten 2011'e kadar Olağanüstü Hâl Yasası altında kaldı ve vatandaşlar için anayasal korumaları etkin bir şekilde askıya alındı. Neo-Baasçı gruplar arasındaki iç iktidar mücadeleleri 1966 ve 1970'te yeni darbelere neden oldu ve nihayetinde Hafız Esad'ın iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ailesi içindeki gücü pekiştirmek için etkili bir Alevi azınlık yönetimi kurdu. Hafız Esad'ın ölümünden sonra oğlu Beşşar Esad 2000 yılında devlet başkanlığını devraldı.
Suriye 15 Mart 2011'den 8 Aralık 2024'e kadar iç savaştaydı. Bu durum 6 milyondan fazla insanın ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı bir mülteci krizine yol açmıştır. Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) militan grubu 2014-2015 yıllarında Suriye'nin birçok şehrini ele geçirmiş, bunun üzerine ABD uluslararası bir koalisyon kurarak IŞİD'i Suriye'de toprak olarak yenilgiye uğratmıştır. Daha sonra, Suriye topraklarında Esad yönetimine meydan okumak için üç siyasi oluşum - Suriye Geçici Hükümeti, Suriye Kurtuluş Hükümeti ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi - ortaya çıktı. Aralık 2024'te muhaliflerden oluşan bir koalisyon Şam da dâhil olmak üzere büyük şehirleri ele geçirdi ve Esad rejiminin devrilmesine yol açtı. 2025 yılına gelindiğinde, savaş, daha sonra hafifletilen yıllarca süren uluslararası yaptırımların ardından Suriye ekonomisini kötü bir duruma düşürmüştü.
Verimli ovalar, yüksek dağlar ve çöllerden oluşan bir ülke olan Suriye, çoğunluğu Suriyeli Araplar, Kürtler, Türkmenler, Süryaniler, Ermeniler, Çerkesler, Arnavutlar ve Rumlar olmak üzere çeşitli etnik ve dinî gruplara ev sahipliği yapmaktadır. Dinî gruplar arasında Sünniler, Hristiyanlar, Aleviler, Dürziler ve Yezidiler bulunmaktadır. Suriye'nin başkenti ve en büyük şehri Şam'dır. Araplar en büyük etnik gruptur ve Sünniler en büyük dinî gruptur.

Çeşitli kaynaklar Suriye adının MÖ 8. yüzyılda Luvi dilinde kullanılan "Sura/i" teriminden ve Antik Yunanca Σύριοι, Sýrioi veya Σύροι, Sýroi isimlerinden türetildiğini ve her ikisinin de aslen Kuzey Mezopotamya'daki (bugünkü Irak) Aššūrāyu'dan (Asurlular) geldiğini göstermektedir. Ancak Seleukos İmparatorluğu'ndan (MÖ 323-150) itibaren bu terim Levant'a da uygulandı ve bu noktadan sonra Yunanlar bu terimi Mezopotamya'daki Süryaniler ile Levant'taki Aramiler arasında ayrım yapmadan kullandılar. Ana akım modern akademik görüş, Yunanca sözcüğün, nihayetinde Akadca Aššur'dan türetilen Ἀσσυρία, Assyria ile ilişkili olduğu argümanını güçlü bir şekilde desteklemektedir. Yunanca isim, MÖ 8. yüzyıl Çineköy yazıtında kaydedilen Fenikece ʾšr "Assur", ʾšrym "Asurlular"a karşılık geliyor gibi görünmektedir.
Bu kelimeyle ifade edilen bölge zaman içinde değişmiştir. Klasik olarak Suriye, Akdeniz'in doğu ucunda, güneyde Arabistan ve kuzeyde Anadolu arasında yer alır, Irak'ın bazı kısımlarını içerecek şekilde iç kesimlere uzanır ve Yaşlı Plinius'un batıdan doğuya Kommagene, Sophene ve Adiabene'yi içerecek şekilde tanımladığı kuzeydoğuda belirsiz bir sınıra sahiptir.
Ancak Plinius'un zamanında bu büyük Suriye, Roma İmparatorluğu'na bağlı (ancak siyasi olarak birbirinden bağımsız) bir dizi eyalete bölünmüştü: Daha sonra MS 135'te Filistin olarak yeniden adlandırılan Yahudiye (günümüz İsrail, Filistin Toprakları ve Ürdün'e karşılık gelen bölge); en güneybatıda modern Lübnan, Şam ve Humus bölgelerine karşılık gelen Phoenice (MS 194'te kuruldu); Coele-Syria (ya da "İçi Boş Suriye") ve Eleutheris Nehri'nin güneyi.

Natufian kültürü, MÖ 12000 civarında yerleşik hayata geçen ilk kültürdür. Suriye, yaklaşık MÖ 10.000 yılından bu yana, tarım ve hayvancılığın ilk kez görülmeye başladığı Neolitik kültürün (Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A olarak bilinir) merkezlerinden biriydi. Halep ilinde bulunan Tell Karamel'de MÖ 10650 yılına tarihlenen birkaç yuvarlak taş kule bulunmaktadır ve bu da onları dünyadaki bu türden en eski yapılar hâline getirmektedir. Neolitik dönem (PPNB), Mureybet kültürünün dikdörtgen evleri ile temsil edilmektedir. Çanak çömlek öncesi Neolitik dönemde insanlar taş, alçı ve yanmış kireçten (Vaisselle blanche) yapılmış kaplar kullandılar. Anadolu'dan gelen obsidyen aletlerin keşfi erken ticaretin kanıtıdır. Hamoukar ve Emar antik kentleri geç Neolitik ve Tunç Çağı'nda önemli bir rol oynadı. Arkeologlar Suriye'deki uygarlığın dünyanın en eski uygarlıklarından biri olduğunu, belki de sadece Mezopotamya'dakinden önce geldiğini gösterdi.
Bölgede kayıtlara geçen en eski yerli uygarlık, Suriye'nin kuzeyinde, bugünkü İdlib yakınlarındaki Ebla Krallığı'dır. Ebla'nın MÖ 3500 civarında kurulduğu ve Mezopotamya devletleri Sümer, Asur ve Akad'ın yanı sıra kuzeybatıda, Anadolu'daki Hurriler ve Hattiler ile ticaret yaparak servetini kademeli olarak artırdığı anlaşılmaktadır. Kazılar sırasında bulunan Firavun hediyeleri Ebla'nın Mısır'la temasını doğrulamaktadır.
Suriye'den gelen en eski yazılı metinlerden biri, Ebla Veziri İbrium ile Abarsal adlı belirsiz bir krallık arasında MÖ 2300'lerde yapılan bir ticaret anlaşmasıdır. Akademisyenler Ebla dilinin Akadcadan sonra bilinen en eski yazılı Sami dillerinden biri olduğuna inanmaktadırlar. Ebla dilinin son sınıflandırmaları, bu dilin Akadca ile yakından ilişkili bir Doğu Sami dili olduğunu gösterdi. Ebla, Mari ile yapılan uzun bir savaşla zayıfladı ve Akadlı Sargon ve torunu Naram-Sin'in fetihlerinin MÖ 23. yüzyılın ilk yarısında Suriye üzerindeki Ebla egemenliğine son vermesinin ardından tüm Suriye Mezopotamya Akad İmparatorluğu'nun bir parçası hâline geldi.

MÖ 21. yüzyıla gelindiğinde, Hurriler Suriye'nin kuzey doğu bölgelerine yerleşirken, bölgenin geri kalanı Amorilerin hâkimiyetindeydi. Suriye, Asur-Babilli komşuları tarafından Amurruların (Amoriler) Ülkesi olarak adlandırıldı. Amorilerin Kuzeybatı Sami dili, Kenan dilleri arasında en erken kanıtlanan dildir. Mari bu dönemde yeniden ortaya çıkmış ve Babilli Hammurabi tarafından fethedilene kadar yeniden refaha kavuştu. Ugarit de bu dönemde, MÖ 1800 civarında, modern Lazkiye yakınlarında ortaya çıktı. Ugaritçe, Kenan dilleriyle gevşek bir şekilde ilişkili bir Sami diliydi ve dünyanın bilinen en eski alfabesi olarak kabul edilen Ugarit alfabesine sahipti. Ugarit Krallığı, MÖ 12. yüzyılda yağmacı Hint-Avrupalı Deniz Halkları tarafından yıkılıncaya kadar ayakta kaldı ve Geç Bronz Çağı Çöküşü olarak bilinen dönemde benzer krallıklar ve devletler Deniz Halkları tarafından aynı yıkıma uğradı.Halep ve başkent Şam, dünyada sürekli yerleşim bulunan en eski şehirler arasında yer almaktadır. Yamhad (modern Halep) iki yüzyıl boyunca Kuzey Suriye'ye hâkim oldu, ancak Doğu Suriye MÖ 19. ve 18. yüzyıllarda I. Şamşi-Ahad'ın Amori Hanedanı tarafından yönetilen Eski Asur İmparatorluğu ve Amoriler tarafından kurulan Babil İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Yamhad, Mari tabletlerinde yakın doğunun en güçlü devleti ve Babilli Hammurabi'den daha fazla tebaaya sahip olarak tanımlandı. Yamhad otoritesini Aççana, Katna, Hurri devletleri ve Fırat Vadisi üzerinde Babil sınırlarına kadar dayattı. Yamhad'ın ordusu Elam (modern İran) sınırındaki Der'e kadar sefere çıktı. Yamhad, Ebla ile birlikte MÖ 1600 dolaylarında Anadolu'dan gelen Hint-Avrupalı Hititler tarafından fethedildi ve yok edildi. Bu zamandan itibaren Suriye, Hitit İmparatorluğu, Mitanni İmparatorluğu, Mısır İmparatorluğu, Orta Asur İmparatorluğu ve daha az derecede Babil olmak üzere çeşitli yabancı imparatorlukların savaş alanı hâline geldi. Mısırlılar başlangıçta güneyin büyük bölümünü, Hititler ve Mitanniler ise kuzeyin büyük bölümünü işgal ettiler. Ancak Asurlular sonunda üstünlüğü ele geçirerek Mitanni İmparatorluğu'nu yıktılar ve daha önce Hitit ve Babil'in elinde bulunan geniş toprakları ilhak ettiler.
MÖ 14. yüzyıl civarında, doğuda Babil ile başarısız bir çatışmaya giren yarı göçebe Sutealılar ve daha önceki Amorilerin yerini alan Batı Sami dilinde konuşan Aramiler gibi çeşitli Sami halklar bölgede ortaya çıktılar. Onlar da Asurular ve Hititler tarafından yüzyıllar boyunca boyunduruk altında tutulmuşlardı. Mısırlıla

Telefon bankacılığı , bir banka veya başka bir finans kurumu tarafından, müşterilerin bir banka şubesine veya ATM'ye gitmesine gerek kalmadan bir dizi finansal işlemi telefon üzerinden gerçekleştirmelerini sağlayan bir hizmettir.

Telefon bankacılığı 1980'lerde ticari olarak kullanılabilir hale geldi, ilk telefon bankacılığı hizmetini ise 1984 yılında Birleşik Krallık'ta Girobank kurdu ve hizmete açtı. Telefon bankacılığı kullanımı 1980'lerde ve 1990'ların başında büyük bir büyüme yaşadı ve bankalar tarafından yoğun bir şekilde kullanıldı. SMS bankacılığı da bir telefon bankacılığı şekli idi. Ancak, 2000'li yılların başında internet bankacılığı ve dijital bankacılık kullanımının artması üzerine telefon bankacılığı kullanımını azalttı. 2010'ların başında Mobil bankacılığın ortaya çıkışı ise, telefon bankacılığının kullanımını daha da azalttı.

Bir finans kuruluşunun telefon bankacılığı hizmetinden yararlanmak için kullanmak için, müşterinin önce hizmet için kuruma kaydolması gerekir. Hizmeti kullanmak isteyen kişilere müşteri numarası verilir ve müşterinin kimliğini doğrulaması için kendi şifresini oluşturabilir.
Müşteriler, bankanın müşteri hizmetleri servisini arayarak, sayısal veya sesli cevap sistemi tarafından sorulan güvenlik sorularını cevaplayarak kimliklerini doğrulayabilirler.
Hindistan'da, belirli işlemler (bakiyeleri kontrol etme veya para transferleri gerçekleştirme gibi) için görevlendirilen ve cevapsız çağrı numaralarına tekrar dönüş yapan bir telefon bankacılığı çeşidi, büyük bankalar tarafından da kullanılmaya başlanmıştır.

Tele pazarlama
Banka hesabı
Mobil bankacılık
Online bankacılık

2001: Bir Uzay Destanı (İngilizce: 2001: A Space Odyssey) veya Türkçe gösterim adıyla 2001: Uzay Yolu Macerası, Stanley Kubrick'in yönettiği 1968 yapımı bilimkurgu filmidir. Kubrick ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke tarafından kaleme alınan senaryosu, Clarke'ın 1950'li yıllarda yazdığı iki kısa öyküden esinlenerek oluşturulmuştur. Başrollerinde Keir Dullea, Gary Lockwood, William Sylvester ve Douglas Rain yer almaktadır. İnsanın evrimi, teknoloji, uzay araştırmaları, yapay zekâ gibi tematik unsurları işleyen film; bilimsel gerçekliği, öncü görsel efektleri, provokatif belirsizliği ve bazı yorumculara göre içerdiği gerçeküstü betimlemeleri, geleneksel anlatım teknikleri yerine sessizlik ve asgari düzeydeki karşılıklı konuşmaları ile ün yapmıştır.
Dört dalda Akademi Ödülleri'ne aday gösterilen film, En İyi Görsel Efekt Akademi Ödülü'nü kazandı ve bu, Kubrick'in kariyeri boyunca aldığı tek Akademi Ödülü oldu. 1991 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" addedilerek Ulusal Film Arşivi'ne alındı.

Afrika savanlarındaki kızıl görüntüler üzerinde "İnsanlığın Şafağı" başlığı okunur. İnsanların atalarını temsil eden tarih öncesi bir insansı maymun oymağı kurak çölde yaşamaya çalışmaktadır. Yaşadıkları yerde bir gündüz vakti, nereden geldiği bilinmeyen gizemli bir dikdörtgen dikilitaş (monolit) belirir ve ürkek insansı maymunlar taşı incelerler. Bir tanesi taşın pürüzsüz yüzeyini okşar. Bu karşılaşmadan sonra bir insansı maymun, bir yığından kemik aldığında ilk aleti bulur ve diğer kemikleri kırarak onu bir sopa gibi kullanabileceğini keşfeder. Artık kısmen dik durmakta olan bu insansı maymun, oymağına su birikintisini savunmada liderlik eder ve bu yeni silahını kullanarak bir düşman insansı maymunu sopalayarak öldürür. "Zafer kazanmış" insansı maymun, silahını havaya fırlatır. Düşmekte olan kemiğin yörünge uydusuna dönüştüğü bir eş kesme ile film bu noktada geleceğe atlar.

Sadece bir yolcuyu –Dr. Heywood R. Floyd– taşıyan Panamerikan uzay gemisi, Dünya yörüngesindeki bir uzay istasyonu ile kenetlenir. Floyd, istasyondan Dünya'daki kızına görüntülü telefon açar. Sonrasında eski bir arkadaşı olan, Sovyet bilim insanları kafilesinden Elena ile karşılaşır. Clavius kraterindeki Amerikan üssüne gittiğini söyleyince Sovyet bilim insanlarından biri olan Dr. Andrey Smyslov, uluslararası antlaşmalara rağmen bir Sovyet mekiğinin acil inişine izin verilmediğinden bahsederek neden hiç kimsenin Clavius ile iletişim kuramadığını sorar. Floyd şaşırmış numarası yapar; fakat Smyslov "çok güvenilir istihbarat raporlarına" atıfta bulunarak, Clavius'ta kaynağı belli olmayan ciddi bir salgın hastalığın patlak verdiğini ve bu salgın hastalığın Sovyet üssüne sıçrayabileceği endişesini ifade eder. Floyd, "yorum yapma özgürlüğünde olmadığı" cevabını verir.
Floyd, Ay mekiği ile Clavius üssüne gider. Üste bilim insanları ve yöneticiler ile toplanır ve üssün şüpheli karantinasının gerçek sebebinin saklanmasının önemi hakkında konuşur. Dünya'daki amirleri, bunun dışında bir karar verene dek düzmece salgın hastalık hikâyesinin ve üs kapsamındaki iletişim iptalinin devam edeceğini belirtir. Floyd onlara buluşun getirdiklerinin "kültürel şok ve sosyal yön bozukluğu çıkarma potansiyelini" hatırlatır. Orada durumu değerlendirmek ve rapor hazırlamak için bulunmalarına rağmen, Floyd bu kişilere yeni güvenlik yeminlerinin tüm çalışanlar için gerekli olduğunu bildirir.
Daha sonra kazıya yapılan Aybüs gezisi sırasında, Floyd ve bir üs yetkilisi arasındaki konuşma Ay yüzeyine dört milyon yıl önce "kasten gömülmüş" yabancı bir nesnenin keşfedildiğini açığa vurur. Bilim insanları kazı alanında, maymun adamların bulduğu ile özdeş dikilitaşa yaklaşırlar. Onlar gibi Floyd da taşın pürüzsüz yüzeyini okşar. Bilim insanları topluluk fotoğrafı için etrafında toplanırlar; fakat dikilitaşa ulaşan ilk güneş ışınları ile tetiklendiği belli olan, telsiz alıcılarında duydukları yüksek perdeli bir ses buna engel olur.

Bu noktada "Jüpiter Görevi: On Sekiz Ay Sonra" başlığı okunur. Jüpiter yolundaki uzay gemisi Discovery One'ın güvertesinde iki uçuş pilotu –astronotlar Dave Bowman ve Frank Poole– vardır ve üç bilim insanı da çok düşük sıcaklıkta derin uykuda uyumaktadır. Dave ve Frank bir BBC televizyon programı izlemektedir; mürettebatın "altıncı üyesi" bölümünde HAL 9000 isimli süper bilgisayar tanıtılır ve mülakat yapılır. Mülakat, süper bilgisayarın yapay zekâsının doruk noktasında olduğunu gösterir; hatasız icra sicili ile HAL 9000, insan gibi iletişim kurmak ve etkileşime geçmek ve hatta insan duygularını taklit etmek için tasarlanmıştır. Gerçekte de astronotlar ona "HAL" diye hitap ederek mürettebattan biri gibi davranmayı öğrenirler.
HAL, Dave ile resmî olmayan bir konuşma sırasında, görevi saran olağandışı gizlilik hakkındaki endişeleri arttırır ve "Ay'a bir şey gömüldü" söylentilerini tekrar eder. Dave HAL'in garip konuşmasının "mürettebat psikoloji tutanağının" bir parçası olduğunu ima ederken HAL, birdenbire bir donanım arızası oluşacağını bildirir. Geminin iletişim sistemindeki bir parçada arıza bulduğunu iddia eder. Dave, arızalı AE-35 birimini almak ve değiştirmek için EVA pod ile Discovery dışına çıkar; fakat ayrıntılı incelemede bir arıza bulunamaz. Dünya'daki görev denetçileri, "HAL arıza öngörüsünde yanılmaktadır." derler. Bu, 9000 serisi için duyulmadık bir şeydir. HAL başka bir EVA görevi ile parçanın geri konmasını ve arıza için beklemeyi önerir, bu sorunu belirleyeceğini söyler. Dave ve Frank endişelerini belli etmeden, HAL'in şüphe uyandıran güvenilirliğini HAL'e duyurmadan tartışmak için bir podda buluşurlar. Kısa bir fikir alışverişi sonunda HAL'in, uçuşa yardımcı bazı motor fonksiyonları dışındaki yapay zekâsını devreden çıkarmayı kararlaştırırlar; zira AE-35'in onun öngördüğü gibi arızalı olmadığına ikna olurlar. Bu esnada HAL onları duyamasa da, fark ettirmeden dudaklarını okumaktadır.
Dave Discovery içinde kalırken, Frank ilk AE-35'i yerine koymak için pod ile çıkar. Frank EVA yaparken HAL boş podun idaresini ele alır ve hızlıca Frank'e yöneltir, Frank'in oksijen hortumunu keser ve vücudunu uzaya savurur. Dave, Frank'i kurtarmak için alelacele başka bir pod ile gemiden çıkar, ancak uzay kaskını almayı unutur. Dave dışarıdayken, HAL derin uykudaki üç bilim insanını yaşam destek ünitelerini kapatarak öldürür.
Dave, Frank'in cansız bedeni ile gemiye döner. HAL, Dave'in gemiye yeniden girmesini onaylamaz. HAL, Frank ve Dave'in onu kapatma planlarını bildiğini açığa vurur ve görevinin "çok önemli" olduğunu, hiçbir insanın kendisini tehlikeye atmasına müsaade etmeyeceğini söyler. Dave Frank'in cesedini uzay boşluğuna bıraktıktan sonra bir hava kilidini açar, podun acil tahliye kapağının sürgülerini etkinleştirir. Ani basınç azalımı onu hava kilidine iter, kasksız hâlde uzay boşluğuna maruz kalır ama hava kilidini kapatmanın ve sıkmanın bir yolunu bulup ana gemiye girer. Gemiye girdikten sonra elektronik devrelerin bulunduğu odaya giderek HAL'i devreden çıkarmaya başlar. Bu sırada HAL konuşarak onu vazgeçirmeye çalışır. Dave HAL'i devreden çıkardıktan sonra, odadaki ekranda Floyd tarafından daha önceden kaydedilmiş bir video gösterilmeye başlanır. Videoda Ay'da bulunan siyah dikilitaştan bahsedilir ve taşın Jüpiter'i hedefleyen güçlü radyo sinyalleri yayınladığı belirtilir.

Jüpiter'e ulaşınca Dave, Discovery One gemisini pod ile terk eder ve yörüngedeki bir başka dikilitaşı incelemeye gider. Taşa yaklaşınca bir ışık hüzmesine kapılır ve yüksek süratte bir yolculuğa başlar. Yolculuk esnasında tuhaf gezegenler ve kozmolojik olaylar görür. Yolculuğun sonunda kendini pod ile birlikte bir yatak odasında bulur. Kendini "uzay kıyafeti içinde orta yaşlı bir adam, yemek yiyen yaşlı bir adam ve yatakta uyuyan çok yaşlı bir adam" olarak görür. Daha sonra dikilitaş odada belirir. Çok yaşlı adam parmağını taşa doğru uzatır ve "Yıldız Çocuğu" denen, bir balon içerisindeki bebeğe dönüşür. Yıldız Çocuğu, balonun içerisinden Dünya gezegenine bakar.

Stanley Kubrick, Dr. Garipaşk filmini bitirmesinin üzerine bir bilimkurgu filmi çekmek ister; filme dönüştürülebilecek bir fikir geliştirmek üzere bilim insanı ve bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke'a danışır. Clarke da "Sentinel" adlı kısa öyküsünü önerir. Bunun üzerine önemli bir ortaklık kurulur: Kubrick ve Clarke, eleştirmenler, sanatçılar ve izleyiciler tarafından sıklıkla en başarılı bilimkurgu olarak anılan "2001: A Space Odyssey"i kurmaya başlarlar; Kubrick senaryoyu yazıp, geliştirirken, Clarke da aynı ismi taşıyan romanı yazar. Stanley Kubrick'in isteği üzerine, bu roman filmin gösterime girmesinden sonra yayınlanır.

2001: Bir Uzay Destanı, Super Panavision 70 ile 65mm negatif film kullanılarak çekilmiştir. Gösterime giren baskılar Technicolor renklendirme aktarımı işlemi ile üretilmiştir.

Filmin ABD ilk gösterimi 2 Nisan 1968'de Washington'daki Uptown Salonunda gerçekleşmiştir. Orijinal gösterim altı izli steryo manetik ses izi ile 70mm projeksiyon biçiminde yapılmıştır. Projeksiyonun kenar oranı 2.21:1 dir. Film 1968 kışında başlayacak genel gösterim için 35mm anamorfik biçimde de dağıtılmıştır; bu baskılarla beraber dört izli manyetik steryo veya optik mono ses izi mevcuttur.

Filmin en önemli karakterlerinden süper-bilgisayar HAL 9000'in adının IBM kısaltmasındaki harflerden bir önceki harfe gidilerek oluşturulduğu söylense de Arthur C. Clarke, bunun tamamen rastlantısal olduğunu belirtmiştir.
Filmde, uzay boşluğunda hiçbir sesin duyulmaması gibi pek çok detay gizlidir. Filme konu romanın devam serileri yayımlanmıştır. Filmde HAL ile kaptanın satranç oynadığı sahnede, HAL, siyahla İspanyol Açılışı'nın Marshall Gambiti varyasyonu ile kaptanı yenmiştir.
Kubrick'in bu film için kurduğu setleri, daha sonra yeniden kullanılamamaları için kırdırdığı söylenir.
Film 1970'li yıllarda Türkiye sinemalarında, '2001: Uzay Yolu Macerası' ticari adı ile gösterime sunulmuştu.

BAFTA Ödülleri:
En İyi Sanat Yönetmeni (Anthony Masters, Harry Lange v

2009 (MMIX) perşembe günü başlayan yıl. 21. yüzyılın ve 3. binyılın 9. yılı.

2009; Uluslararası Astronomi Yılı, Uluslararası Doğal Elyaf Yılı, Uluslararası Uzlaşma Yılı ve Goril Yılı (UNEP ve UNESCO) ilan edilmiştir.

1 Ocak
Avusturya, Japonya, Meksika, Türkiye ve Uganda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndeki koltuklarını devraldı.
Paraguay'ın başkenti Asunción, Amerika Kültür Başkenti, Litvanya'nın başkenti Vilnius ile Linz ise Avrupa Kültür Başkenti oldu.
Slovakya, ulusal para birimi olarak Slovak korunası'nın yerine Euro kullanmaya başladı.
Tayland'ın başkenti Bangkok'taki Santika Club'ta yangın meydana geldi. 66 kişi öldü, 222 kişi yaralandı.
Türkiye'de Yeni Türk lirası'nın kullanımı sona erdi.
3 Ocak - Kripto para birimi ve merkezi olmayan ödeme sistemi Bitcoin'in blok zincirinin ilk bloğu ("Genesis"), Satoshi Nakamoto olarak bilinen sistemin yaratıcısı tarafından oluşturuldu.
15 Ocak - US Airways'in 1549 sefer sayılı uçuşu: US Airways'in 1549 sefer sayılı uçuşunu yapan uçak Hudson Nehri'nde indi. Uçaktaki 155 kişinin tamamı kurtarıldığı için "Hudson'daki Mucize" olarak bilinmekte.
18 Ocak - Gazze Savaşı: Hamas, İsrail Savunma Güçlerinin ateşkes teklifini kabul ederek çatışmayı sona erdireceğini duyurdu.
20 Ocak
İzlanda'daki bir protesto hareketi, 2009 İzlanda mali kriz protestolarının başlamasıyla büyüdü.
Barack Obama, Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. Başkanı olarak yemin etti ve göreve gelen ilk Afrikalı-Amerikalı oldu.
21 Ocak - İsrail Gazze Şeridi'nden çekildi ve Hamas ile üç haftalık savaşı resmen sona erdirdi. Ancak iki tarafın aralıklı hava saldırıları ilerleyen haftalarda da devam etti.
26 Ocak
Uluslararası Ceza Mahkemesinde ilk duruşma başladı. Eski Kongolu Yurtseverler Birliği lideri Thomas Lubanga Dyilo, çocuk askerleri öldürmek, yağmalamak ve tecavüz etmek için eğitmekle suçlandı.
İzlanda hükûmeti ve bankacılık sistemi çöktü. Başbakan Geir Haarde görevinden istifa etti.
Saros döngüsü 131'in 50. güneş tutulması, Hint Okyanusu üzerinde halka şeklinde bir güneş tutulması meydana geldi.
28 Ocak - WikiLeaks, 2008 Peru petrol skandalına karışan politikacı ve iş insanlarının ele geçirilen 86 telefon kaydını yayınladı.

1 Şubat
Moskova Patriği Kirill, selefi II. Aleksi'nin 2008 yılında ölümünün ardından Rus Ortodoks Kilisesi Patriği olarak tahta çıktı.
Jóhanna Sigurðardóttir, İzlanda'nın yeni Başbakanı olarak atandı ve dünyanın ilk açık lezbiyen hükûmet başkanı oldu.
25 Şubat
Bangladeşli sınır güvenlik kuvveti Bangladeş Sınır Muafızları (BDR) askerleri ayaklandı ve komutan subayları ve ailelerini gücün başkenti Dakka'daki karargahında rehin aldı. İsyancılar tarafından 57 subay ve 17 sivil öldürüldü.
İstanbul - Amsterdam seferini yapan Tekirdağ isimli uçak Türk Hava Yolları'nın 1951 sefer sayılı uçuşu gerçekleştirirken, Hollanda'ya yapacağı inişe saniyeler kala tarlaya inerek üç parçaya ayrıldı.
26 Şubat - Eski Sırbistan cumhurbaşkanı Milan Milutinović, Kosova Savaşı sırasındaki savaş suçlarıyla ilgili olarak Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından beraat ettirildi.

2 Mart - Gine-Bissau Devlet başkanı João Bernardo Vieira, başkent Bissau'daki evine düzenlenen silahlı saldırı sırasında öldürüldü.
4 Mart - Uluslararası Ceza Mahkemesi, Sudan Devlet başkanı Ömer el-Beşir için Darfur'daki savaş suçları ve İnsanlığa karşı suçlardan tutuklama emri çıkardı. El Beşir, 2002 yılındaki kuruluşundan bu yana ICC tarafından suçlanan ilk devlet başkanıdır.
7 Mart - NASA'nın Samanyolu galaksisindeki güneş dışı gezegenleri arayacak bir uzay fotometresi olan Kepler Görevi, Cape Canaveral Hava Kuvvetleri Üssü, Florida, Amerika Birleşik Devletleri'nde başlatıldı.
17 Mart - Madagaskar Devlet başkanı Marc Ravalomanana, Antananarivo'da bir aydır süren huzursuzluğun ardından bir darbeyle devrildi.
22 Mart - Dünya Su Forumu İstanbul'da gerçekleşti.
29 Mart
Türkiye'de yerel seçimler gerçekleşti.
60. FIA Formula 1 Dünya Şampiyonası Avustralya'nın Melbourne kentinde düzenlendi.

1 Nisan - Arnavutluk ve Hırvatistan NATO'ya kabul edildi.
5 Nisan - Kuzey Kore, Kwangmyŏngsŏng-2 uydusunu taşıdığını söylediği Tonghae Uydu Fırlatma Yerinden bir roket fırlattı. Bu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin acil bir toplanmasına neden oldu.
6 Nisan - 2009 L'Aquila depremi: İtalya, L'Aquila yakınlarında meydana gelen depremde 308 kişi öldü ve 1500'den fazla kişi yaralandı.
19 Nisan - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde VIII. dönem milletvekili seçimleri yapıldı. Oyların %43.97'sini alan Ulusal Birlik Partisi 26 milletvekili, %29.34'ünü alan Cumhuriyetçi Türk Partisi 15 milletvekili çıkardı. Bu sonuca göre UBP tek başına hükûmeti kuracak çoğunluğa sahip oldu.
21 Nisan - UNESCO, Dünya Dijital Kütüphanesi'ni başlattı.

11-24 Mayıs - Atlantis Uzay Mekiği, 11 Mayıs'ta Hubble Uzay Teleskobu'nu yenilemek için fırlatıldı ve 24 Mayıs'ta Edwards Hava Kuvvetleri Üssü'ne indi.
12-16 Mayıs - 2009 Eurovision Şarkı Yarışması, Rusya'nın başkenti Moskova'da gerçekleşti. Yarışmayı Norveçli Alexander Rybak'ın "Fairytale" şarkısı kazandı.
18 Mayıs - Çeyrek asırdan fazla süren çatışmanın ardından, Sri Lanka İç Savaşı, Tamil İlam Kurtuluş Kaplanları'nın askeri yenilgisiyle sona erdi.
25 Mayıs - Kuzey Kore, Kuzey Hamgyong Eyaletinde ikinci bir başarılı nükleer test gerçekleştirdiğini açıkladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi testi kınadı.
20 Mayıs - UEFA Kupası final maçı Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda oynandı. SV Werder Bremen'i uzatmalarda 2-1 yenen Shakhtar Donetsk UEFA Kupası'nı ilk kez kazandı.
27 Mayıs - UEFA Şampiyonlar Ligi finali Olimpiyat Stadyumu'nda oynandı. Manchester United'ı 2-0 yenen Barcelona, kupayı 3. kez kazandı.

1 Haziran - Brezilya, Rio de Janeiro'dan Paris'e giden Air France'ın 447 sefer sayılı uçağı Atlas Okyanusu'na düştü. Kazada 228 kişi öldü.
11 Haziran - Yaygın olarak "domuz gribi" olarak adlandırılan H1N1 influenza suşunun salgını, küresel bir pandemi olarak kabul edildi.
13 Haziran - Mahmud Ahmedinejad'ın yeniden cumhurbaşkanı seçildiği tartışmalı bir cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından İran'da kitlesel protestolar patlak verdi.
18 Haziran - NASA, 1998'de Lunar Prospector'dan bu yana ilk Amerikan ay görevi olan Ay Keşif Gezgini / LCROSS sondalarını Ay'a fırlattı.
21 Haziran - Grönland, Danimarka'ya bağlı özerk bir bölge haline geldi.
25 Haziran - Amerikalı şarkıcı Michael Jackson 50 yaşında öldü. Dünyanın her yerinden milyonlarca kişi Pop Kralı'nın ölümünün yasını tutmak için toplandı.
28 Haziran - Honduras Ordusu, Honduras Devlet başkanı Manuel Zelaya'yı dünya çapında kınanan bir darbeyle devirdi.
30 Haziran - Yemenia'nın 626 sefer sayılı uçuşunu yapan uçak, Komorlar'ın başkenti Moroni kıyılarında düştü. 1 mürettebat hariç 153 yolcu ve mürettebat öldü.

5 Temmuz - Temmuz 2009 Urumçi başkaldırıları: Urumçi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde meydana gelen olaylarda Çin kaynaklarında göre 197 kişi öldü.
13 Temmuz - Hazar ile Kafkaslar'daki doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşıyacak olan Nabucco Doğalgaz Boru Hattı Projesi için imzalar Ankara'da atıldı.
15 Temmuz - Caspian Airlines'ın 7908 sefer sayılı uçuşunu yapan uçak İran'ın Kazvin şehri yakınlarında düştü. uçaktaki 168 kişinin tamamı öldü.
16 Temmuz - İzlanda'nın ulusal parlamentosu Alþingi, Avrupa Birliği'ne katılmak için oy kullandı.
17 Temmuz - Endonezya'nın başkenti Cakarta'da JW Marriott ve Ritz-Carlton otelleri'nde iki bomba patladı, 9 kişi (2 intihar bombacısı dahil) öldü ve 53 kişi yaralandı.
22 Temmuz - 21. yüzyılın en uzun toplam güneş tutulması, 6 dakika 38.86 saniyeye kadar (6 dakika 39 saniyeden 0.14 saniye daha kısa) Asya ve Pasifik Okyanusu'nun bazı kısımlarında meydana geldi.
26 Temmuz - Boko Haram, Nijerya'nın Bauchi Eyaletinde bir ayaklanma başlattı ve hızla ülkenin kuzey kesimine yayıldı.

3 Ağustos - Bolivya, yerli halkın kendi kendini yönetme hakkını ilan eden ilk Güney Amerika ülkesi oldu.
7 Ağustos - Morakot Tayfunu Tayvan'ı vurdu, 673 kişiyi öldürdü ve yarım asırda adadaki en kötü sel felaketi nedeniyle 1.000'den fazla kişiyi karaya oturdu.
14 Ağustos - Birleşik Krallık, hükûmetin yolsuzluğuna dair kanıtlar bulan bir soruşturmanın ardından Turks ve Caicos Adaları'na doğrudan yönetim dayattı.

21 Eylül - Çin, grip salgını sırasında dünyada 2009/H1N1 aşısı için bir şirket tarafından tamamlanmış bir klinik denemeyi başaran ilk ülke oldu.
22 Eylül - WikiLeaks, İzlanda Mali Krizinden önce Kaupthing Bank'a ait belgelerin içeriğini ifşa etti. Bu belgeler, banka sahiplerine şüpheli miktarlarda borç verildiğini ve borçların silindiğini gösteriyordu.
28 Eylül - 28 Eylül Stadyumu'nda, 28 Eylül'den bir yıl önceki bir darbeyle iktidara gelen hükûmete karşı düzenlenen protesto sırasında Gine ordusu tarafından en az 157 gösterici öldürüldü.
29 Eylül - Samoa'da 8.1 Mw büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Depremde 192 kişi öldü.
30 Eylül - Sumatra, Endonezya'da 7.6 Mw büyüklüğünde deprem meydana geldi. 1.115 kişi öldü.

1 Ekim - Paleontologlar bir Ardipithecus ramidus fosili iskeletinin keşfini duyurdular ve bu iskeleti bir insan atasının şimdiye kadar bulunan en eski kalıntıları olarak kabul ettiler.
2 Ekim
İrlanda, AB'nin Lizbon Antlaşması ile ilgili ikinci bir referandum düzenledi. Değişiklik, geçen yıl düzenlenen Lizbon I referandumunda reddedilen İrlandalı seçmenler tarafından onaylandı.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Rio de Janeiro'ya 2016 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yapma hakkı verdi.
20 Ekim
Susilo Bambang Yudhoyono, Endonezya cumhurbaşkanı olarak ikinci dönem için göreve başladı.
WikiLeaks, İngiliz Ulusal Partisi olarak bilinen radikal bir siyasi grubun üyelik listesini sızdırdı.
22 Ekim - Microsoft, Windows 7'yi piyasaya sürdü.
25 Ekim - Irak'ın başkenti Bağdat'ta iki intihar saldırısı meydana geldi. 155 kişi öldü, 721 kişi yaralandı.
27 Ekim - League Of Legends adlı oyun Kuzey Amerika ve Avrupada piyasaya sürüldü.
29 Ekim - Grand Theft Auto: The Ballad of Gay Tony, dünya çapında Xbox 360, Xbox One, Windows ve PlayStation 3 için piyasaya sürüldü.

3 Kasım
Çekya, Avrupa Birliği'nin Lizbon Antlaşması'nı imzalayan son 

AIBO (Artificial Intelligence roBOt) Sony tarafından üretilip pazarlanan robot hayvandır. 1999'dan 2006'ya kadar geliştirilmeye devam edilmiştir.
Sony, 1998 ortalarında Aibo prototipini duyurdu, ve ilk tüketici modeli 11 Mayıs 1999'da tanıtıldı. 2006'ya kadar her yıl yeni modeller piyasaya sürüldü. Çoğu model köpek olmasına rağmen, diğer ilham kaynakları arasında aslan yavruları, jack russell terrier/bull terrier ve uzay gezgini vardı ve yalnızca ERS-7 versiyonu, ERS-110/111 ve ERS-1000 versiyonları açıkça "robot köpek"‘ti, ancak 210 Jack Russell Terrier görünümü ve yüzü nedeniyle bir köpek olarak da kabul edilebilir.
2006 yılında, AIBO Carnegie Mellon Üniversitesi Robot Onur Listesi'ne eklendi.
26 Ocak 2006'da Sony, şirketi daha kârlı hale getirmek amacıyla AIBO ve diğer bazı ürünlerine son vereceğini duyurdu. Sony'nin AIBO müşteri desteği, Mart 2013'te sona eren son ERS-7M3 desteğiyle kademeli olarak geri çekildi.
Temmuz 2014'te Sony, AIBO ürünleri için onarım sağlamayı durdurdu ve eski AIBO robotları için müşteri desteği veya onarım sağlamadı.
Kasım 2017'de Sony, 11 yıl sonra yeni nesil AIBO'yu duyurdu. Dördüncü nesil model ERS-1000, 11 Ocak 2018'de Japonya'da piyasaya sürüldü. İkinci piyango satışı 6 Şubat 2018 tarihinde belirlendi.

AIBO, Sony'nin Bilgisayar Bilimi Laboratuvarı'ndan (CSL) doğdu. 1990'da kurulan CSL, Xerox'un Palo Alto Araştırma Merkezi (PARC)'deki yenilik merkezini taklit etmek üzere kuruldu. CSL'nin ilk ürünü Aperios işletim sistemiydi, daha sonra bazı AIBO modellerinde kullanılan temel yazılımı oluşturdu. Nobuyuki Idei 1995 yılında Sony'nin başkanı olduğunda, şirkete verdiği yeni slogan olan “Digital Dream Kids” ve CSL'ye verdiği önemi yansıtarak dijital bir gündem benimsemeye çalıştı.

Dr. Toshitada Doi, AIBO'nun orijinal atası olarak kabul edilir: 1994'te CSL içinde yapay zeka uzmanı Masahiro Fujita ile robotlar üzerinde çalışmaya başladı. Fujita, robotun davranışlarının “insanların onu izlemeye veya onunla ilgilenmeye ilgi duyması için yeterince karmaşık veya beklenmedik olması” gerektiğini yazacaktı. Fujita, eğlence robotlarının uygulanabilir olabileceğini savundu: "Eğlence için bir robot, konuşma tanıma ve görme gibi çeşitli en son teknolojiler kullanılarak etkin bir şekilde tasarlanabilir, ancak bu teknolojiler, performans gösterdikleri uygulamalar için yeterince olgun olmayabilir. Kritik bir işlevdir. Eğlence uygulamalarının kendisinde özel ve zor gereksinimler olsa da, konuşma ve görüntü sistemlerindeki sınırlı yetenekler, uygun şekilde tasarlanmış eğlence robotları için ilginç ve çekici bir özellik haline gelebilir." Erken maymun benzeri prototipi "MUTANT", sarı bir topu takip etme, el sıkışma, karate vuruşları ve uyuma gibi AIBO'ların bir parçası olacak davranışları içeriyordu. Fujita daha sonra "eğlence uygulamaları için dünyanın ilk toplu pazar tüketici robotu AIBO" için Üretime Yönelik Yenilikçilik için IEEE Inaba Teknik Ödülü'nü alacaktı.
Doi'nin bir arkadaşı olan sanatçı Hajime Sorayama, AIBO'nun gövdesinin ilk tasarımlarını yapmak üzere görevlendirildi. Bu tasarımlar artık Modern Sanat Müzesi ve Smithsonian Enstitüsü'nün daimi koleksiyonlarının bir parçasıdır. Birinci nesil AIBO tasarımı, Japonya'nın prestijli "İyi Tasarım Ödülü, Büyük Ödül" ve 2000 Alman Red Dot ödüllerinde özel Akıllı Tasarım ödülü kazandı.
1997'de Doi, Sony'nin Dijital Yaratıklar Laboratuvarı'nı oluşturmak için Idei'den destek aldı. 2010 yılına kadar robotların evlerde yaygın hale geleceğine inanarak, ancak işlevsel kullanımlar için mevcut teknolojinin eksikliklerinin farkında olarak, eğlence amaçlı robotlara odaklanmaya karar verdi. AIBO, 100'den fazla sesli komuta yanıt verdi ve tonal bir dilde konuştu veya programlanmışsa insan gibi konuştu ve başka sesler çıkardı. ABD'ye ihraç edilen ilk nesil AIBO'lardan ikisi New York, NY'a geldi ve biri Artspace Company Y LLC'nin arşivlerinde ve sergilerinde kaldı.
Daha sonraki AIBO modelleri, prestijli Japon tasarımcılarla ortaklaşa tasarlandı ve tasarım ödülleri kazanmaya devam etti. ERS-210 tasarımı aslan yavrularından ilham almıştır. "ERS-3x" serisinin gövdeleri (Latte ve Macaron, 2001'de piyasaya sürülen yuvarlak başlı AIBO'lar) "İyi Tasarım Ödülü"nü kazanan görsel sanatçı Katsura Moshino tarafından tasarlandı
Şık ve fütürist, uzay keşiflerinden ilham alan gövde "ERS-220"nin tasarımı Shoji Kawamori tarafından yapıldı. "İyi Tasarım Ödülü"nü  ve "Asya için Tasarım" ödülünü kazandı. ERS-7 ayrıca "İyi Tasarım Ödülü"nü kazandı.
Neredeyse on yıl sonra, Idei'nin halefi Howard Stringer AIBO ve diğer robot projelerini kapattı. Doi daha sonra Sony'den 100'den fazla meslektaşının katıldığı sahte bir cenaze töreni düzenledi. Cenazede Doi, Aibo'nun Sony'de artık ölmüş olan risk alma ruhunun bir simgesi olduğunu söyledi.
Kasım 2017'de Sony Corporation, AIBO'nun kullanıcılarla duygusal bir bağ oluşturabilecek yeni bir modelle geri döneceğini duyurdu.

Sony tarafından birkaç prototip görüntülendi. İlk modeller altı bacaklı böcek gibiydi. Sony basın bülteninde açıklanan 1997 ve 1998 prototiplerinin teknik özellikleri ve tasarımı, birinci nesil AIBO'larınkilerle yakından eşleşir. Farklılıklar arasında bellek için PC Kartlarının kullanılması (MemoryStick ortamı yerine), iki pilin kullanılması ve bacaklar yerine 2 tekerlekli "yuvarlanan modül" kullanma seçeneği bulunur.

İlk ticari olarak temin edilebilen AIBO Beagle benzeri bir görünüme sahiptir. Satışlar 1 Haziran 1999'da başladı. Japonya için 3,000 ve ABD için 2,000 (toplam 5,000 adet üretildi) sınırlı üretim vardı.
Genellikle en nadir model olarak kabul edilirler. İnternet üzerinden satın alınabiliyorlardı ve piyasaya sürüldükten 20 dakika sonra tükendiler. Altın kahverengi tonu ve gri pençeleri olan gümüştü.
ERS-110'un maliyeti 250,000 yen veya 2,500 ABD dolarıdır ve bu, 2020 itibarıyla, 3,500 doların üzerine çıkacaktır.

ERS-111, ilk olarak Kasım 1999'da piyasaya sürülen orijinal AIBO'nun geliştirilmiş bir versiyonuydu. Toplamda 40,000 adet idi. ERS-110 ile aynı fiyatlıydı.
ERS-110'a benziyor ancak farklı kulak/kuyruk şekilleri ve farklı yeteneklere sahiptir. Siyah pençeli parlak gümüş veya metalik siyah renkte mevcuttu.

ERS-210, bir aslan yavrusu gibi görünecek şekilde tasarlanmıştır, ancak aslında düz bir bull terrier yüzü ve jack-Russel görünümü olan bir köpektir. Konuşma tanıma özelliğine sahiptir. Renkler siyah, gümüş, altın, kırmızı, mavi, yeşil, beyazdı.
En yaygın ve en popüler AIBO modelidir ve 65,000 adetten fazla satmıştır. Lansmanda yaklaşık 1,500 dolara mal oldu ve sonunda 1,000 doların altına düştü.

Gümüş. Farlar ve LED, Shoji Kawamori'nin uzay keşif robotu kavramına dayanan yakın geleceğe yönelik tasarımlıdır.
Dış kabuğunun yanı sıra ERS-210 ile neredeyse aynıdır. Yaklaşık 5,000 ila 7,000 adet sattı.
İsteğe bağlı Kablosuz LAN kartının yanı sıra ERS-210 "AIBO Navigator 2" kullanılarak uzaktan çalıştırma mümkündür. 
Yükseklik: 29.6 cm, ağırlık: 1.5 kg, 1.5 saat (varsayılan) sürekli çalışma süresi, yeniden hücreli pille 2.5 saat veya daha fazla çalışma, 16 serbestlik derecesi (tahrik ünitesi) gibi özellikleri vardır. Fiyatı 180 000 yen (vergiler hariç) idi.

ERS-210/220'nin çeşitleridir. Görünümü ayırt etmek zordur, ancak geliştirilmiş bir CPU ve kafa kavraması vardır. Gövdenin alt kısmında "Süper Çekirdek" yapıştırılmış logo etiketini görüntüler. Fiyatı lansmanda 1299 ABD Doları idi

ERS-31x modellerinde "AIBO'nun kalbi" sloganı vardı. Orijinal üretim tasarımı ressamı Katsura Moschino'ydu. Fiyat 98,000 YEN VEYA 950 ABD Doları idi.
"Latte" (ERS-311) kirli beyaz/krem rengidir ve "dost" model olarak kabul edilir. "Macaron" (ERS-312) krem vurgulu çoğunlukla siyahtır ve "yaramaz" model olarak kabul edilir.
"Pug" (ERS-31L), üçünün en az yaygın olanıdır ve 200 $ daha ucuzdu. 31x serisi köpeklerin Bichon köpek yavrusu veya bir ayı yavrusu gibi göründüğü kabul edilir.

Bu modeller, 31x önceki modelleriyle estetik olarak aynıdır ancak "Kullanışlı görüntüleyici" ile iletişimi sağlamak için ek bir Bluetooth yetenek çiplidir. Kullanışlı görüntüleyici, Aibos'un düşüncelerini ve duygularını metne çeviren ve işleyicinin bunlarla oyun oynamasını sağlayan özel bir Japon cihazıydı. ERS-311 ve ERS-312 bu yeni sürümleri alırken, ERS-31L hiçbir zaman donanımlarına Bluetooth güncellemesi almadı.

ERS-7 ve ardışık yinelemeleri, markanın üretimi durdurulmadan önce piyasaya sürülen üçüncü ve son nesil AIBO robotlarıydı.
2003'ten 2006'ya kadar satıldı. Fiyatı 1500 ile 2000 dolar arasındaydı. Bir zamanlar ERS-7'nin yalnızca 15,000 birim sattığı yaygın bir yanlış kanıydı, ancak köpeklerin seri numaraları bunun yanlış olduğunu kanıtlar, ayrıca ERS-7'leri bulmak oldukça yaygın, bu nedenle bu teorinin yanlış olduğunu da kanıtlayabilir. Bunun yerine, ERS-7'nin her modelden 15,000 adet sattığı tahmin edilmektedir, bu nedenle: 15,000 M1, 15,000 M2 ve 15,000 M3 (yani tüm modellerin her biriminde toplamda 45,000 adet üretilmiştir).

Ocak 2018
AIBO projesinin 2006'da durdurulmasından bu yana piyasaya sürülen ilk modeldir. Tam olarak çalışması için her zaman açık bir internet bağlantısı gerektirir ve bulutta etkileşimi ve öğrenmeyi desteklemek için bir LTE SIM kartı ve aylık abonelik hizmeti ile birlikte gelir. Aibo'nun bu modeli diğer modellerin çoğundan çok daha şirin görünümlüdür. ERS-1000, 100'e kadar yüzü tanıyabilir ve özelleştirilebilir bir numarayı ezberleyebilir ve 50'den fazla sesli komuta yanıt verebilir.
Yaklaşık 3,000 $ maliyeti vardır.

İnsansı Qrio robot, AIBO'nun halefi olarak tasarlandı ve aynı temel R-CODE ve Aperios işletim sistemini çalıştırır. Ticari bir sürüm görmeden önce gelişimi durduruldu.

İlk ERS-110 AIBO'nun donanımı 64-bit RISC işlemci, 16 megabayt RAM, sensörler (dokunma, kamera, telemetre, mikrofon, hızlanma, açısal hız), bir hoparlör ve motorlardan oluşuyordu (bacaklar, boyun, ağız, kuyruk). Seri geliştikçe daha fazla sensör ve motor eklendi. İkinci AIBO modeli olan 20x'in ikinci yarısında, robotların kafa kavramasında PAS, TAS ve DHS olarak da bilinen eğilme, kaydırma ve sarkma sorunlarına neden olan bir kusur

ATM (İngilizce automated teller machine sözcüklerinin kısaltması), ticari bankalar tarafından kullanılmakta olan bir dağıtım kanalıdır. Önceleri sadece para ödeme ve ekstre basma gibi hizmetler sunabilirken; günümüzde para yatırma, EFT, havale, fatura ödeme ve yatırım gibi birçok konuda müşterilere hizmet vermektedir.
Makinenin tasarımcısı, Osmanlı İmparatorluğu doğumlu ABD vatandaşı Ermeni Luther Simciyan'dır ve 1930'larda Amerika'da pek talep görmediği için bir müddet sonra kullanımdan kalkmıştır. Daha sonra İngiliz John Shepherd-Barron tam elektronik bankamatiği icat etmiştir. Tam anlamı ile ATM sayılabilecek ilk cihaz 27 Haziran 1967 tarihinde De La Rue firmasınca Barclays Bank için üretilerek, Londra'nın Enfield kasabasında hizmete sunulmuştur.
Çoğunlukla üzerinde manyetik bir banda sahip plastik kartlar ile işlem yapılabilen bankamatiklerde işlemlere başlanmadan önce kullanıcıdan karta ait şifre talep edilerek güvenli giriş temin edilmektedir. Zaman içinde, bankamatik cihazlarına kartsız işlem menüleri de dahil edilmiştir.

Otomatik nakit işleme
Banknot sayacı
Bitcoin ATM
ATM kartı
EFTPOS
Finansal kriptografi
Anahtar yönetimi
Bordro
Self-servis
Validasyon ve kalifikasyon

Android, genellikle et gibi malzemeden yapılmış insansı bir robot veya diğer yapay bir varlıktır. Tarihsel olarak androidler yalnızca bilimkurgu alanında var olmuş ve sık sık film ve televizyonda görülmüştür. Ancak robot teknolojisindeki gelişmeler, işlevsel ve gerçekçi insansı robotların tasarlanmasına olanak sağlamıştır.

Oxford İngilizce Sözlüğü, en eski kullanımı (Androides olarak) St. Albertus Magnus'un iddiaya göre yaptığı otomata atıfta bulunarak Ephraim Chambers'ın 1728 Cyclopaediasına kadar izler. 1700'lerin sonlarına doğru, sergi salonlarında, insan faaliyetlerini gerçekleştiren insanlara benzeyen, ayrıntılı mekanik cihazlar olan "androidler" sergileniyordu.

İnsan gibi görünen ve bir dereceye kadar konuşan veya davranan androidler yapmayı amaçlayan birkaç proje başlatıldı ve/veya devam etmektedir.

Japon robotikleri 1970'lerden beri bu alanda öncü konumdadır. Waseda Üniversitesi 1967'de WABOT projesini başlattı ve 1972'de tam ölçekli bir insansı akıllı robot olan ilk android WABOT-1'i tamamladı. Uzuv kontrol sistemi, alt uzuvlarıyla yürümesini ve dokunsal sensörler kullanarak elleriyle nesneleri kavramasını ve taşımasını sağladı. Görme sistemi, harici reseptörler, yapay gözler ve kulaklar kullanarak nesnelere olan mesafeleri ve yönleri ölçmesini sağladı. Konuşma sistemi, yapay bir ağızla kişiyle Japonca iletişim kurmasını sağladı.
1984'te WABOT-2 tanıtıldı ve birçok iyileştirme yapıldı. Org çalabiliyordu. Wabot-2'nin on parmağı ve iki ayağı vardı ve müzik notasını okuyabiliyordu. Ayrıca kişiye eşlik edebiliyordu. 1986'da Honda, insanlarla başarılı bir şekilde etkileşime girebilen insansı robotlar yapmak için insansı araştırma ve geliştirme programına başladı.
Osaka Üniversitesi'nde Hiroshi Ishiguro tarafından yönetilen Akıllı Robotik Laboratuvarı ve Kokoro şirketi, Japonya'nın Aichi Eyaletindeki Expo 2005'te Actroid'i sergiledi ve 2010'da Telenoid R1'i piyasaya sürdü. Kokoro, 2006'da yeni bir DER 2 android geliştirdi. DER2'nin insan vücut kısmının yüksekliği 165 cm'dir. 47 hareketli noktası vardır. DER2 sadece ifadesini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda ellerini ve ayaklarını hareket ettirebilir ve vücudunu bükebilir. Kokoro'nun başlangıçta geliştirdiği "hava servo sistemi" aktüatör için kullanılır. Bir servo sistem aracılığıyla hava basıncıyla hassas şekilde kontrol edilen bir aktüatöre sahip olmanın bir sonucu olarak, hareketi akıcıdır ve çok az gürültü yapar. DER2, daha küçük bir silindir kullanarak önceki modele göre daha ince gövde gerçekleştirdi. Dışarıdan bakıldığında DER2 daha güzel oranlıdır. Önceki modele kıyasla DER2'nin daha ince kolları ve daha büyük ifade repertuvarı vardır. Bir kez programlandığında, sesiyle hareketlerini ve jestlerini koreografiyebilir.
Tokyo Bilim Üniversitesi'nde Hiroshi Kobayashi tarafından yönetilen Akıllı Mekatronik Laboratuvarı, Japonya'nın Yokohama kentinde düzenlenen Robodex 2002'de sergilenen Saya adlı android kafayı geliştirdi. Halen dünyada insansı araştırma ve geliştirmeyi içeren birkaç girişim daha var ve bunların yakın gelecekte daha geniş bir yelpazede gerçekleştirilmiş teknoloji sunması umulmaktadır. Saya halen Tokyo Bilim Üniversitesi'nde rehber olarak çalışmaktadır.
Waseda Üniversitesi (Japonya) ve NTT DoCoMo'nun üreticileri, yüz şeklini değiştirebilen WD-2 robotunu yaptı. Bu robot yüz ifadesini değiştirebiliyor. İlk başta, yapımcılar belirli bir kişinin dış hatlarını, gözlerini, burnunu vb. ifade etmek için gerekli noktaların pozisyonlarına karar verdiler. Robotun yüzünü, tüm noktaları kararlaştırılan pozisyonlara taşıyarak ifade ettiğini söylemektedirler. Robotun ilk versiyonu ilk olarak 2003 yılında geliştirildi. Bundan bir yıl sonra, tasarımda birkaç büyük iyileştirme yapıldı. Robotun ortalama bir baş mankeninden yapılmış elastik bir maskesi vardır. 3DOF üniteli bir tahrik sistemi kullanır. WD-2 robotu, her biri üç serbestlik dereceli maskedeki belirli yüz noktalarını etkinleştirerek yüz hatlarını değiştirebilir. Bu robotun toplamda 56 serbestlik derecesi için 17 yüz noktası vardır. Kullandıkları malzemelere gelince, WD-2'nin maskesi, ek güç için çelik yünü parçalarıyla karıştırılmış Septom adı verilen oldukça elastik bir malzeme ile yapılmıştır. Maskenin arkasında istenen yüz noktasında, basit bir kasnak ve bir kayar vidalı DC motor tarafından tahrik edilen mil bulunur. Görünüşe göre, araştırmacılar maske şeklini gerçek insan yüzlerine göre de değiştirebilir. Bir yüzü "kopyalamak" için, bireyin 17 yüz noktasının yerlerini belirlemede sadece 3B tarayıcıya gerek vardır. Bundan sonra, bir dizüstü bilgisayar ve 56 motor kontrol kartı kullanılarak yüz ifadesi oluşturulur. Araştırmacılar ayrıca, hareket eden robotun, 3D Maske üzerine kişinin yüz fotoğrafı yansıtıldığında, kişinin saç stilini ve cilt rengini bile gösterebileceğini belirtmektedirler.

Nanyang Teknoloji Üniversitesi'nden bilim insanı Prof. Nadia Thalmann, Sosyal Robot Nadine'in geliştirilmesinde Bilgisayar Mühendisliği Okulu ile birlikte Medya İnovasyon Enstitüsü'nün çalışmalarını yönetti. Nadine, Apple'ın Siri veya Microsoft'un Cortana'sına benzer bir yazılımla çalışmaktadır. Nadine gelecekte ofislerde ve evlerde kişisel asistan olabilir veya gençler ve yaşlılara arkadaş olabilir.
Makine ve Uzay Mühendisliği Okulu ve BeingThere Merkezi'nden Doç. Dr. Gerald Seet, EDGAR'ı yaparak tele-varlık robotiği alanında üç yıllık Ar-Ge geliştirmesinin öncülüğünü yaptı. Uzaktaki bir kullanıcı, EDGAR'a kullanıcının yüzü ve ifadeleri gerçek zamanlı olarak robotun yüzünde görüntülenerek kumanda edebilir. Robot ayrıca üst vücut hareketlerini de taklit eder.

KITECH, yüz "kasları" aracılığıyla insanın duygu ifadesini taklit edebilen ve ilkel bir konuşma yapabilen, yaklaşık 400 kelime dağarcıklı bir android kişilerarası iletişim modeli olan EveR-1'i araştırıp geliştirdi. EveR-1, 160 cm boyunda ve 50 kg ağırlığında olup, yirmili yaşlarındaki Koreli bir kadının ortalama fiziğine eşittir. EveR-1'in adı İncil'deki Havva'dan ve robot için kullanılan r harfinden türemiştir. EveR-1'in gelişmiş hesap yapma gücü, konuşma tanıma ve ses sentezini mümkün kılarken, aynı zamanda dudak senkronizasyonlu ve yüz tanıma teknolojili 90 derecelik mikro-CCD kameralar tarafından görsel tanımayı işler. Yapay beyindeki bağımsız bir mikroçip, jest ifadesini, vücut koordinasyonunu ve duygu ifadesini yönetir. Tüm vücudu son derece gelişmiş sentetik jöle silikondan yapılmıştır. Yüzünde, boynunda ve alt vücudunda 60 yapay eklem vardır. EveR-1, gerçekçi yüz ifadeleri gösterebilir ve aynı anda dans edip şarkı söyleyebilir.
Güney Kore'de, Bilgi ve İletişim Bakanlığı'nın 2020 yılına kadar her eve bir robot koymak gibi iddialı bir planı vardı. Ülke için birkaç robot şehri planlandı: İlki 2016 yılında 500 milyar won (440 milyon ABD doları) maliyetle inşa edilecek ve bunun 50 milyarı doğrudan hükûmet yatırımı olacaktı. Yeni robot şehrinde üreticiler ve parça tedarikçileri için araştırma ve geliştirme merkezlerinin yanı sıra sergi salonları ve robot yarışmaları için bir stadyum yer alacaktı. Ülkenin yeni Robotik Etik Tüzüğü, gelecekte insanların robotlarla etkileşimi için temel kurallar ve yasalar belirleyecek, robot kullanıcıları ve üreticileri için standartlar belirleyecek ve ayrıca robotların insanlar tarafından kötüye kullanılmasını ve tam tersini önlemek için robotlara programlanacak etik standartlar hakkında yönergeler sunacaktı.

Walt Disney ve Imagineers ekibi, 1964 New York Dünya Fuarı'nda ilk kez sergilenen Bay Lincoln ile Harika Anlar'ı yarattı.
Eğitim Fütüristi ve ABD Askeri Akademisi'nde eski West Point Felsefe ve Etik Akıl Yürütme Profesörü olan Dr. William Barry, "Maria Bot" adlı bir AI android karakterini yaptı. Bu Arayüz AI androidi, 1927 yapımı Metropolis filmindeki kötü şöhretli kurgusal robot Maria'dan sonra, iyi huylu uzak bir akraba olarak adlandırıldı. Maria Bot, üniversite düzeyindeki ilk AI Android Öğretim Asistanıdır. Maria Bot, Şubat 2020'de Washington, Everett'te TEDx konuşmasında Barry ile birlikte ana konuşmacı olarak yer aldı.
Omuzlarından yukarısı insana benzeyen Maria Bot, karmaşık yüz ifadeleri ve baş hareketleri olan ve çeşitli konularda sohbet eden sanal bir androiddir. Konuşma ve etkileşim konusunda kendi kararlarını vermek için bilgileri işlemek ve sentezlemede yapay zeka kullanır. Konuşmalar, kitaplar veya makaleler gibi doğrudan veri girişleri ve internet kaynakları aracılığıyla veri toplar.
Maria Bot, Barry için bir uluslararası yüksek teknoloji şirketince eğitim kalitesini iyileştirmeye ve eğitim yoksunluğunu ortadan kaldırmaya yardım etmesi için yapıldı. Maria Bot, robotların ve yapay zekanın giderek artan varlığıyla ortaya çıkan etik sorunları öğrencilerin tartışması ve etkileşim kurması için yeni yollar bulmak üzere tasarlandı. Barry ayrıca Maria Bot'u kullanarak bir robotu yaşamı onaylayan, etik bir çerçeveyle programladığında, insanların aynı şeyi yapmasına yardımcı olma olasılığının daha yüksek olduğunu gösterir.
Maria Bot, iyi ve etik yapay zeka teknoloji elçisi bir robottur.
Texas'tan Hanson Robotics, Inc. ve KAIST, KAIST'in gerçek boyutlardaki yürüyen iki ayaklı robot gövdesine yerleştirilmiş Hanson'ın yüz android teknolojisini kullanarak Albert Einstein'ın android portresini yaptı. "Albert Hubo" da denilen bu Einstein androidi, böylece tarihin ilk tam vücut yürüyen androidini temsil etmektedir. Hanson Robotics, FedEx Teknoloji Enstitüsü ve Arlington'daki Texas Üniversitesi de bilimkurgu yazarı Philip K. Dick'in (Bıçak Sırtı filminin temeli olan Android'ler Elektrikli Koyun Düşler mi? filminin yaratıcısıdır) android portresini geliştirdiler ve yazarın binlerce sayfalık eserlerini içeren tam konuşma yeteneklerine sahipti. 2005'te PKD androidi, Yapay Zekanın Geliştirilmesi Derneği (AAAI)'den yapay zekâ birincilik ödülünü kazandı.

Kerman, Judith B. (1991). Retrofitting Blade Runner: Issues in Ridley Scott's Blade Runner and Philip K. Dick's Do Androids Dream of Electric Sheep? Bowling Green, OH: Bowling Green State University Popular Press. 0-87972-509-5.
Perkowitz, Sidney (2004). Digital Peo

Arkhytas veya Tarantolu Arhitas (Yunanca: Ἀρχύτας ο Ταραντίνος; d. MÖ 428 - ö. MÖ 347), erken Pisagorcu geleneğin son önemli temsilcisi matematikçi, devlet adamı ve filozoftur. Taranto'da 7 kez art arda komutan seçilmiş nüfuzlu bir siyaset adamı ve Platon'un (Eflatun) arkadaşıdır. 
Pisagorcu filozoflar arasında yer alan ve Sokrates'ten sonra yaşamış olmasına rağmen Sokrates öncesi düşünürler içinde ismi yer edinmiş olan filozof. Pisagorcular evreni matematiksel bir dizgeyle açıklama eğilimde olmuşlar ve bu yönde bir tür sezgiciliğe ve mistisizme varmışlardır. Demokritos'un düşüncelerinin aksine Pisagorcular evreni madde ile bir sayma eğilimde olmuşlar ve duyumların yanıltıcılığını öne sürmüşlerdir. Bu yönde bir eleştirel yaklaşım Arkhytas ve yandaşlarında görülür. "Nesnelerin gerçek niteliklerini dokunma duyumuzla ya da başka duyumlarla bilemeyiz" önermesini geliştirmişlerdir. Matematik, fizik, müzik felsefesi, mekanik, siyaset alanlarında etkili olmuştur.

Arkhytas Taranto'da doğmuş ve tüm yaşamını burada geçirmiştir. Bunun yanında Arkhytas'ın ailesi ve yaşamı hakkındaki bilgiler oldukça kısıtlıdır. Suda (10. yüzyıl Bizans Ansiklopedisi)'da Arkhytas'ın babasının adı Hestiaeus olarak geçmektedir. Eğitimini hangi eğitmenlerden aldığı hakkındaki kesin bilgiler de oldukça az olmakla birlikte Pisagorcu olduğundan dolayı muhtemelen o dönemin önemli Pisagorcu felsefecilerinden olan ve aynı dönemde Taranto'da bulunmuş olan Philolaos (MÖ 470 - MÖ 385) tarafından eğitildiği çıkarımı yapılmaktadır. Aynı çıkarımdan yola çıkarak Krotonalı Eurytus'tan da bir dönem eğitim aldığı tahmin edilmektedir. Bilinen tek öğrencisi Knidoslu (Datça Yarım adası, Muğla) Eudoksos'tur. Arkhytas döneminin önemli devlet adamlarındandır. Yedi kez halk oylamasıyla generalliğe seçilmiştir. Bir gemi yollayarak Eflatun'u Siraküza tiranı Dionysius II'nin elinden kurtarmıştır (MÖ 361). 
Nasıl öldüğü ve ölüm nedeniyle ilgili kesin kayıt bulunmamaktadır.

Arkhytas matematik prensiplerini mekaniğe uygulayan ilk kişidir. Bunu yaparken de problemleri sisteme indirgeyerek geometri yoluyla çözüm yolları aramıştır.

Arkhytas'ın geometriye bilinen en önemli katkısıdır. Delos problemi bir antik Yunan efsanesine dayanmaktadır. Efsaneye göre Delos'ta bir salgın hastalık hüküm sürer ve halk bu hastalığa çare bulmak için Delfi kahinine başvurur. Kahinin verdiği yanıt eğer Delos'taki küp şeklindeki sunak'ın iki katı büyüklüğünde başka bir küp sunak yaparlarsa hastalığın adayı terk edeceğidir. Arkhytas bu problemi üç boyutlu geometriyi kullanarak üç farklı yüzey vasıtasıyla çözmüştür. Yaşadığı çağ göz önüne alındığında Arkhytas'ın bu problemi çözüm yolu oldukça kayda değerdir.

"To Double a Cube -- The Solution of Archytas" [Archytas'ın Delos Problemine çözümü] (İngilizce). 18 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"LIFE OF ARCHYTUS" [Archytas'ın Hayatı] (İngilizce). 26 Kasım 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Atom saati, atomların belirli rezonans frekanslarına dayalı geçişlerini referans alarak son derece kararlı zaman ölçümü yapan saat türüdür. Modern atom saatleri, sezyum-133 atomunun hiperince yapı geçiş frekansına göre tanımlanan SI saniyesinin gerçekleştirilmesinde kullanılır. Günümüzde kullanılan birincil sezyum çeşme saatleri yaklaşık 10⁻¹⁶ düzeyinde belirsizliklere ulaşabilirken, optik atom saatleri 10⁻¹⁸–10⁻¹⁹ düzeylerinde performans göstererek mikrodalga temelli standartları aşmıştır.
Atom saatleri, Uluslararası Atomik Zamanın (TAI) oluşturulmasında ve Koordine Evrensel Zamanın (UTC) türetilmesinde temel rol oynar. UTC, TAI'nin yeryüzündeki dönüş ve astronomik zamanla uyumlu tutulması için belirli aralıklarla uygulanan artık saniyeleri içerir.

İlk atom saati 1949'da ABD Ulusal Standartlar Bürosu'nda (NBS) geliştirildi. İlk yüksek doğruluklu atom saati ise 1955 yılında İngiltere Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda Louis Essen tarafından sezyum-133 atomunun rezonansı kullanılarak üretildi.
2000'li yıllarda lazer soğutma, optik frekans tarağı teknolojisi ve iyon tuzakları gibi yöntemlerin gelişmesiyle atom saatlerinde büyük ilerleme kaydedildi. Bu gelişmeler sonucunda optik atom saatleri, sezyum çeşme standartlarını kararlılık ve doğruluk açısından aşarak gelecekte saniyenin optik bir geçişe göre yeniden tanımlanmasının önünü açtı.

Soğutulmuş sezyum atomlarının dikey olarak fırlatılmasıyla çalışan bu saatler, SI saniyesinin gerçekleştirilmesinde kullanılan birincil frekans standartlarıdır.

Kısa süreli kararlılıkları yüksek olduğu için zaman aktarımı, VLBI ve laboratuvar zaman ölçeklerinde kullanılır.

Kompakt yapıları ve düşük güç tüketimleri nedeniyle GPS ve Galileo gibi küresel konumlama uydularında yaygın olarak tercih edilir.

İyon tuzakları (Al+, Yb+) veya optik kafeslerde tutulan atomlar (Sr, Yb) üzerinden çalışan bu saatler, günümüzde en yüksek doğruluk seviyesine ulaşmıştır. Laboratuvar ortamında 10⁻¹⁸–10⁻¹⁹ düzeyinde performans sağlanmıştır.

2025 yılında NIST araştırmacıları, alüminyum iyonuna dayalı yeni bir optik atom saatinin zamanı yaklaşık 19 ondalık basamak doğrulukla izleyebildiğini bildirmiştir. Bu tür optik standartların performansı, saniyenin gelecekte mikrodalga yerine optik bir geçiş üzerinden yeniden tanımlanmasını teknik olarak mümkün kılmaktadır.

Atom saatleri küresel konumlama sistemlerinde (GPS, Galileo, BeiDou), telekomünikasyonda, finansal zaman damgalamada, uzun temel hat interferometrisinde ve temel fizik testlerinde kritik rol oynar. Uydularda rubidyum standartları ve kuvars tabanlı maserler bulunurken, yer tabanlı zaman ölçekleri sezyum çeşmeleri ve optik referanslar ile korunur.

Basit makineler, insanların işlerini kolaylaştırmak için geliştirildiği araçlardır. Kuvvetten kazanç sağlamak, yoldan kazanç sağlamak, kuvvetin yönünü değiştirmek, işin yapılma hızını değiştirmek ya da bir enerji türünü başka bir enerji türüne dönüştürmek amaçlarıyla kullanılabilir.

Basit bir makine fikri, MÖ. 3. yüzyıl civarında Yunan filozofu Arşimed'le ortaya çıktı. Koldaki mekanik avantaj prensibini keşfetti. Arşimet'in kolu ile ilgili ünlü lafı: "Bana bir dayanak noktası verin, ben de Dünyayı hareket ettireyim.",mekanik avantaj kullanılarak elde edilebilecek kuvvet yükseltme miktarında bir sınır olmadığı iddiasını ifade eder. Daha sonra Yunan filozofları klasik beş basit makineyi (eğik düzlem hariç) tanımladılar ve (ideal) mekanik avantajlarını hesaplayabildiler. Mesela, İskenderiye Heron (MS. 10–75) çalışmalarında “harekete geçen bir yük” ayarlayabilen beş mekanizma listeler; kolu, ırgat, kasnak, kama ve vida ve bunların imalat ve kullanımlarını açıklar. Ancak Yunanların anlayışı basit makinelerin statiği (kuvvetler dengesi) ile sınırlıydı ve dinamikleri, kuvvet ile mesafe arasındaki değişimleri ya da iş kavramlarını içermiyordu.
Rönesans döneminde, Mekanik Güçlerin dinamikleri, basit makinelerin çağrıldığı gibi, sonunda yeni mekanik kavramına öncülük edecekleri, uygulayabilecekleri güçlerin yanı sıra, bir yükü ne kadar kaldırabilecekleri açısından incelenmeye başlandı. iş. 1586'da Flaman mühendis Simon Stevin, eğik düzlemin mekanik avantajını elde etti ve diğer basit makinelere dahil edildi. Basit makinelerin tam dinamik teorisi, İtalyan bilim adamı Galileo Galilei tarafından 1600 yılında Le Meccaniche'de çalışarak makinelerin altında yatan kuvvetli kuvvetlendirici olarak benzerliğini gösterdi. Basit makinelerin enerji yaratmadığını, sadece dönüştürdüğünü açıklayan ilk kişi oydu.
Makinelerde klasik kayar sürtünme kuralları Leonardo da Vinci (1452–1519) tarafından keşfedilmiştir, ancak yayınlanmamıştır ve yalnızca defterlerinde belgelenmiştir ve sürtünmenin eterik bir sıvı olduğuna inanmak gibi Newton öncesi bilime dayanmaktadır. Guillaume Amontons (1699) tarafından yeniden keşfedilmiş ve Charles-Augustin de Coulomb (1785) tarafından daha da geliştirilmiştir.

Bu tür kaldıraçlarda, formül; "Kuvvet . Kuvvet kolu = Yük . Yük kolu"dur.
Kuvvet kolu, kuvvet ile destek arasındaki mesafedir. Yük kolu da, yük ile destek arasındaki mesafedir.

Kaldıraçlar az kuvvet ile büyük yükleri kaldırmak için kullanılır. Yük kolu ile kuvvet kolu uzunlukları eşitse, uygulanan kuvvet yük kadar olur. Kuvvet kolu ne kadar büyükse, yükü kaldırmak için harcanacak kuvvet o kadar az olur.

Bir yükü, ağırlığından daha küçük kuvvetle yukarıya kaldırmak amacıyla kullanılır.
Eğik düzlem resminde, A noktasındaki cismi C noktasına çıkarmak için yapılan iş, aynı cismi B noktasından C noktasına çıkarmak için yapılan işe eştir. Buna göre:
WAC = WBC denilebilir.
Az bir kuvvetle yükü C noktasına çıkarmak için;

Eğik düzlem boyu uzatılabilir.
Eğim açısı küçültülebilir.
Eğim açısı büyürse/eğik düzlemin boyu kısalırsa, daha çok kuvvet gerekir.

İş yapma kolaylığı sağlayan basit makinelerden biri makaradır. 3 çeşit makara vardır:

Sabit makaralar
Hareketli makaralar
Palangalar

Sabit makaralarda yalnız makara döner. Bir yere monte edilmiş şekilde kullanılan makaralardır. Kullanımda kuvvetin yönünü değiştirme özelliği vardır. Bu makaralar kuvvetten kazanç sağlamazlar. Yükü kaldırmak için yüke eşit bir kuvvet kullanılır. 50 N yükü kaldırmak için ipin ucunu 50 N kadar çekmek gerekir.

Yük ile birlikte hareket eden, hem iş yapma kolaylığı hem de kuvvetten kazanç sağlayan makaralara hareketli makara denir. Hareketli makaralar kuvvetten kazanç sağlarken yoldan kaybettirirler.Hareketli makaralar iş yapma kolaylığı da sağlar fakat uygulanan kuvvetin yönünü değiştiremezler.
Hareketli makaralarda yük, serbest olan makaraya bağlanır. Formül, "Kuvvet = Yük/makara sayısı " dır.

Palanga, az kuvvetle çok yük kaldırmak için kullanılan makaralar kombinasyonudur. Sabit makaraya, aynı gövdeye bağlı bir veya daha fazla hareketli makaranın ilâve edilmesiyle meydana gelir.
Bu sistemlerde kuvvet bölünerek yükün bir kısmının sabit makaralara taşıtılmasıyla uygulanacak kuvvet azaltılabilir. Palangalarda yükü kaldıracak kuvvet, yükün ağırlığının makara sayısına bölümü ile hesaplanır. Palangalarda kuvvet kazancı hareketli makaralara etki eden ip sayısına eşittir. Palangalarda uygulanacak kuvvet hesaplanırken hareketli makaraların ağırlıkları da hesaba katılır. Palangalarda kuvvetten kazanç vardır.

Bağlantı, kuvvetleri ve hareketi yönetmek için bağlanan bir mekanik gövde grubudur. Bir cismin veya bağlantının hareketi, geometri kullanılarak incelenir, bu nedenle bağlantının katı olduğu kabul edilir. Bağlantılar arasındaki bağlantılar örneğin ideal hareket, saf dönüş veya kaymayı sağlayacak şekilde modellenir ve eklemler olarak adlandırılır. Katı bağlantılar ve ideal eklemlerden oluşan bir ağ olarak modellenen bir bağlantıya kinematik zincir denir.
Bağlantılar açık zincirlerden, kapalı zincirlerden veya açık ve kapalı zincirlerin bir kombinasyonundan yapılabilir. Bir zincirdeki her bir bağlantı, bir bağlantı ile bir veya daha fazla başka bağlantıya bağlıdır. Böylece, bir kinematik zincir, bağlantıların yollar ve eklemlerin köşeler olduğu bir grafik olarak modellenebilir ve buna bağlantı grafiği adı verilir.
İdeal bir eklemin hareketi genellikle Öklid yer değiştirmeleri grubunun bir alt grubu ile ilişkilidir. Alt gruptaki parametre sayısına eklemin serbestlik derecesi (DOF) denir. Mekanik bağlantılar genellikle belirli bir girdi kuvvetini ve hareketini istenen bir çıkış kuvveti ve hareketine dönüştürmek için tasarlanır. Çıkış kuvvetinin giriş kuvvetine oranı bağlantının mekanik avantajı olarak bilinirken, giriş hızının çıkış hızına oranı hız oranı olarak bilinir. Hız oranı ve mekanik avantaj, ideal bir bağlantıda aynı sayıyı verecek şekilde tanımlanmıştır.
Bir bağlantının sabit veya hareketsiz olduğu bir kinematik zincire mekanizma, hareketsiz olacak şekilde tasarlanmış bir bağlantıya ise yapı denilir.

Kinematic Models for Design Digital Library (KMODDL) 7 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Major web resource for kinematics. Movies and photos of hundreds of working mechanical-systems models in the Reuleaux Collection of Mechanisms and Machines at Cornell University, plus 5 other major collections. Includes an e-book library 26 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of dozens of classic texts on mechanical design and engineering. Includes CAD models and stereolithographic files for selected mechanisms.
Digital Mechanism and Gear Library (DMG-Lib) 9 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (in German: Digitale Mechanismen- und Getriebebibliothek) — Online library about linkages and cams (mostly in German)
Linkage calculations
Introductory linkage lecture
Virtual Mechanisms Animated by Java 25 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linkage-based Drawing Apparatus by Robert Howsare 8 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(ASOM) Analysis, synthesis and optimization of multibar linkages
Linkage animations on mechanicaldesign101.com include planar and spherical four-bar and six-bar linkages. 7 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animations of planar and spherical four-bar linkages. 23 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animation of Bennett's linkage. 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Example of a six-bar function generator that computes the elevation angle for a given range. 18 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animations of six-bar linkage for a bicycle suspension.
A variety of six-bar linkage designs. 17 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Introduction to Linkages 17 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
An open source planar linkage mechanism simulation and mechanical synthesis system.  6 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilimkurgu filmi, sıklıkla fütüristik uzay mekikleri, robotlar veya diğer teknolojiler eşliğinde; dünya dışı yaşam formları, yabancı gezegenler ve zaman yolculuğu gibi hayali fenomenlerin spekülatif ve bilime dayalı tasvirlerini kullanan film türüdür. Bilimkurgu filmi, geçmişten günümüze siyasal ve toplumsal konularda toplumsal eleştiri yapma ve "bizi insan yapan şeyin ne olduğu" gibi felsefi konuları araştırma amaçlı olarak sıklıkla kullanılan bir film türü olmuştur.
Bilimkurgu film türü, sessiz sinemanın ilk yıllarından -Georges Melies'in hileli fotoğraf efektleriyle izleyiciyi büyüleyen Aya Seyahat (1902) filminin yapılışından- beri varlığını sürdürmektedir. Bilimkurgu filmleri, 1930'lardan 1950'lere kadar düşük bütçeli B filmleri olarak çekilmekteydi. Ancak Stanley Kubrick'in dönüm noktası niteliğindeki 2001: Bir Uzay Destanı (1968) filminden sonra, bilimkurgu film türü daha ciddi biçimde ele alınmaya başladı. 1970'lerin sonlarında, özel efektlerle doldurulan yüksek bütçeli bilimkurgu filmleri sinema seyircisi arasında popüler hale geldi. 1977 yılında çekilen ve muazzam biçimde etkili olan Yıldız Savaşları ve Üçüncü Türden Yakınlaşmalar filmleri, E.T. (1982) ve Siyah Giyen Adamlar (1997) gibi gelecek on yıllar içinde çekilecek büyük bütçeli hit bilimkurgu filmlerinin yolunu açmıştır.

Bilimkurgu filmleri listesi

Oskay, Ünsal; Popüler Kültür Açısından Çağdaş Fantazya: Bilim-Kurgu ve Korku Sineması; Der Yayınları, 1981.
Roloff, Bernhard; Seesslen, Georg (1995). Ütopik Sinema: Bilim Kurgu Sinemasının Tarihi ve Mitolojisi. Alan Yayıncılık.

1902 

Aya Seyahat
1907

Denizler Altında 20.000 Fersah
1911

Aerial Anarchists
1916

Verdens Undergang
Denizler Altında 20.000 Fersah 
1917

Himmelskibet
1918

Alraune
Alraune, die Henkerstochter, genannt die rote Hanne
1919

The First Men in the Moon
1920

Algol
1922

Paris Qui Dort
1924

Aelita
The Last Man on Earth
1925

The Lost World
1927

Metropolis
1928

Alraune
1929

Frau im Mond (Aydaki Kadın)
The Mysterious Island

1930

Just Imagine
Alraune
1931

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde
Frankenstein
1932

Island of Lost Souls
1933

Deluge
King Kong
Invisible Man
It's Great to Be Alive
The Son of Kong
1934

Another Wild Idea
1935

The Bride of Frankenstein
Uzay Şehri
1936

Flash Gordon
Flash Gordon
The Invisible Ray 
Things to Come
1939

The Man They Could Not Hang
1940

Dr. Cyclops
Mysterious Doctor Satan
The Invisible Man Returns
The Invisible Woman
1941

Man Made Monster
Monster and the Girl
1942

The Corpse Vanishes
Invisible Agent
Dr. Renault's Secret
1943

The Ape Man
The Mad Ghoul
1944

The Lady and the Monster
1945

The Purple Monster Strikes
Manhunt of Gizemli Island
1946

The Crimson Ghost
1948

İki Açıkgözler Canavara Karşı

1950

Destination Moon
The Flying Saucer
The Perfect Woman
Prehistoric Women
Rocketship X-M
Two Lost Worlds
1951

Abbott and Costello Meet the Invisible Man
The Day the Earth Stood Still
Five
Flight to Mars
Jungle Manhunt
Lost Continent
Lost Planet Airmen
The Man from Planet X
Superman and the Mole Men
The Thing from Another World
Unknown World
When Worlds Collide
1952

April 1, 2000
Alraune
Captive Women
The Jungle
Jungle Jim in the Forbidden Land
Red Planet Mars
Untamed Women
1953

Abbott and Costello Go to Mars
Abbott and Costello Meet Dr. Jekyll and Mr. Hyde
The Beast from 20,000 Fathoms
Cat-Women of the Moon
Donovan's Brain
Four Sided Triangle
Invaders from Mars
It Came from Outer Space
Killer Ape
The Magnetic Monster
Mesa of Lost Women
The Neanderthal Man
Phantom from Space
Port Sinister
Project Moonbase
Robot Monster
Spaceways
The Twonky
War of the Worlds
1954

Denizler Altında 20,000 Fersah
Crash of Moons
Creature from the Black Lagoon
Devil Girl from Mars
Gojira
Journey to the Beginning of Time
Them!
1955

Conquest of Space
Gojira no gyakushu
It Came from Beneath the Sea
The Quatermass Xperiment
This Island Earth
World Without End
1956

The Black Sleep
Earth vs. the Flying Saucers
Fire Maidens of Outer Space
Forbidden Planet
Godzilla, King of the Monsters!
Invasion of the Body Snatchers
Rodan
X the Unknown
1957

20 Million Miles to Earth
The 27th Day
The Abominable Snowman
The Amazing Colossal Man
The Astounding She-Monster
Attack of the Crab Monsters
Beginning of the End
The Black Scorpion
Chikyu Boeigun
The Cyclops
The Deadly Mantis
From Hell It Came
The Giant Claw
The Incredible Shrinking Man
Invasion of the Saucer Men
The Invisible Boy
Kronos
The Land Unknown
The Monolith Monsters
The Monster That Challenged the World
The Mysterians
Night the World Exploded
Not of This Earth
Quatermass 2
She Devil
The Strange World of Planet X (film)
The Unearthly
The Unknown Terror
1958

Attack of the Puppet People
Attack of the 50 Foot Woman
The Blob
The Colossus of New York
The Crawling Eye (TV)
The Day the Sky Exploded
Fiend Without a Face
The Fly (film, 1958)
From the Earth to the Moon
I Married a Monster from Outer Space
It! The Terror from Beyond Space
Missile to the Moon
The Trollenberg Terror
1959

4D Man
The Angry Red Planet
The Atomic Submarine
Attack of the Giant Leaches
First Man into Space
First Spaceship on Venus
Dünyanın Merkezine Seyahat
On the Beach
Plan 9 from Outer Space
The World, the Flesh, and the Devil

1960

The Amazing Transparent Man
The Amphibian Man
Dinosaurus!
Last Woman on Earth
Space Men
The Time Machine
1961

Atlantis, the Lost Continent
The Day the Earth Caught Fire
Mothra
Mysterious Island
Voyage to the Bottom of the Sea
1962

The Day of the Triffids
Journey to the 7th Planet
King Kong vs. Godzilla
La Jetée
1963

The Brain That Wouldn't Die
X: The Man with the X-Ray Eyes
1964

The Atomic Brain
First Men in the Moon
Ghidrah, the Three-Headed Monster
The Last Man on Earth
Mothra vs. Godzilla
Pajama Party
Robinson Crusoe on Mars
Santa Claus Conquers the Martians
1965

Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution
Dr. Who and the Daleks
Frankenstein Conquers the World
Invasion of Astro-Monster
It Happened Here
Planet of the Vampires
2+5: Missione Hydra (aka "Star Pilot")
Time Travellers
1966

Agent for H.A.R.M.
Around the World Under the Sea
Daleks — Invasion Earth: 2150 A.D.
Fahrenheit 451
Fantastic Voyage
Godzilla vs. the Sea Monster
Island of Terror
Our Man Flint
Seconds
War of the Gargantuas
1967

The Andromeda Nebula
Electronic Labyrinth THX 1138 4EB
Night of the Big Heat
Son of Godzilla
1968

Barbarella
Charly
Destroy All Monsters
Green Slime
Maymunlar Cehennemi
Quatermass and the Pit
The Year of the Sex Olympics (TV)
2001 Bir Uzay Efsanesi
1969

Captain Nemo and the Underwater City
Colossus: The Forbin Project
Crimes of the Future
Doppelgänger
Marooned
The Illustrated Man
Stereo
The Valley of Gwangi

1970

Maymunlar Cehenneminin Altında
Big Mess, The
Toomorrow
Space Amoeba
1971

Andromeda Strain, The
Clockwork Orange, A
Maymunlar Cehenneminden Kaçış
Glen and Randa
Godzilla vs. Hedorah
Omega Man, The
THX 1138
1972

Beware! The Blob
Maymunlar Cehenneminin Fethi
Godzilla vs. Gigan
Silent Running
Slaughterhouse Five
Solaris 
ZPG
1973

Maymunlar Cehennemi İçin Savaş
Day of the Dolphin, The
Fantastic Planet
Final Programme, The
Godzilla vs. Megalon
Invasion of the Bee Girls
Sleeper
Soylent Green
Westworld
Who?
1974

Dark Star
Flash Gordon
Godzilla vs. Mechagodzilla
Phase IV
Space Is the Place
Terminal Man, The
Zardoz
1975

Boy and his Dog, A
Black Moon
Death Race 2000
Doc Savage — the Man of Bronze
Futureworld
Goranger the Movie
Goranger: The Blue Fortress
Rocky Korku Picture Show, The
Rollerball
Shivers
Stepford Wives, The
Terror of Mechagodzilla
Ultimate Warrior, The
1976

Any Day Now
At the Earth's Core
God Told Me To
Goranger: The Red Death Match
Goranger: Fire Mountain’s Final Explosion
Goranger: The Bomb Hurricane
Logan's Run
Man Who Fell to Earth, The
1977

Yıldız Savaşları: Bölüm IV - Yeni Bir Umut (film)
Üçüncü Türden Yakınlaşmalar
Damnation Alley
Demon Seed
Island of Dr.Moreau, The
JAKQ Dengeki Tai
People That Time Forgot, The
1978

Battlestar Galactica (TV)
Boys from Brazil, The
Capricorn One
Cat from Outer Space, The
Invasion of the Body Snatchers (remake)
JAKQ Dengeki Tai vs. Goranger
Message from Space
Star Wars Holiday Special, The (TV film)
Return of Captain Nemo, The
Superman: The Movie
Warlords of Atlantis
1979

İz Sürücü (Stalker)
Yaratık
Alien Encounters, The
Black Hole, The
Mad Max
Meteor
Moonraker
Quatermass Conclusion, The
Quintet
Star Trek: The Motion Picture
Starcrash
Time after Time

1980

Alien Contamination
Altered States
Battle Beyond the Stars
Denjiman Movie
Yıldız Savaşları: Bölüm V - İmparator)
Final Countdown, The
Flash Gordon
Galaxina
Saturn 3
Somewhere in Time
Superman II
1981

Escape from New York
Galaxy of Terror
Heartbeeps
Heavy Metal
Incredible Shrinking Woman, The
Mad Max 2: The Road Warrior
Outland
Scanners
Sun Vulcan Movie
The Gizemli of the Third Planet
1982

Blade Runner
E.T.
Dünyayı Kurtaran Adam
Android
Burst City - Bakuretsu Toshi
Chronopolis
Forbidden World
Goggle V Movie
Star Trek II: The Wrath of Khan
Thing, The (remake)
Time Masters, The
Tron
Videodrome
1983

2019, After the Fall of New York
Anna to the Infinite Power
Born in Flames
Day After, The (TV)
Dead Zone, The
Dynaman Movie
Prix du Danger, Le
Last Battle, The
Liquid Sky
Yıldız Savaşları: Bölüm VI - Jedi'ın Dönüşü)
Sayonara Jupiter
Spacehunter: Maceras in the Forbidden Zone
WarGames
1984

Dune
Terminatör
1984
2010: The Year We Made Contact
Maceras of Buckaroo Banzai Across the 8th Dimension, The
Bioman Movie
Dreamscape
Firestarter
Iceman
Last Starfighter, The
Noah's Ark Principle, The
Night of the Comet
Philadelphia Experiment, The
Return of Godzilla
Sexmission
Star Trek III: The Search for Spock
Starman
1985

Geleceğe Dönüş
Brazil
Changeman Movie
Changeman: Shttle Base! The Critical Moment!
Cocoon
D.A.R.Y.L.
Enemy Mine
Explorers
Mad Max Beyond Thunderdome
Morons from Outer Space
Quiet Earth, The
1986

Yaratık 2
Critters
Flashman Movie
Flight of the Navigator
Fly, The
Howard the Duck
Kin-dza-dza!
Short Circuit
Star Trek IV: The Voyage Home
Transformers: The Movie, The
1987

Cherry 2000
Flashman: Great Reversal! Titan Boy
Hidden, The
Innerspace
Legend of the Golden Pearl
Maskman Movie
Not Quite Human
Predator
RoboCop
Running Man, The
Spaceballs
1988

Akira
Alien Nation
Blob, The
Critters 2: The Main Course
Light Years
Miracle Mile
Short Circuit 2
They Live
Tetsuo: The Iron Man
1989

Geleceğe Dönüş II
Abyss, The
Bunker Palace Hôtel
Cyborg
Godzilla vs. Biollante
Gunhed - Ganheddo
Jetsons: The Movie
Millennium
Moontrap
Slipstream
Star Trek V: The Final Frontier
Terror Within, The
Turboranger Movie
Witches Cave, The

1990

Geleceğe Dönüş III
Handmaid's Tale, The
Hardware
Moon 44
Peacemaker
Predator 2
RoboCop 2
Solar Crisis
Terror Within II, The
Total Recall
1991

Terminatör 2: Kıyamet Günü
964 Pinocchio
Critters 3
Critters 4
Delicatessen
Godzilla vs. King Ghidorah
Knight Rider 2000
Rocketeer, The
Star Trek VI: The Undiscovered Country
Wax or the Discovery of Television Among the Bees
1992

Alien³
Batman Returns
Freejack
Godzilla vs. Mothra
Lawnmower Man, The
Tetsuo II: Body Hammer
Universal Soldier
1993

Body Snatchers
Coneheads
Dairanger Movie
Demolition Man
Fire in the Sky
Ghost in the Machine
Godzilla vs. Mechagodzilla II
Jurassic Park
Nemesis
RoboCop 3
1994

Godzilla vs. Space Godzilla
Kakuranger Movie
Stargate
Star Trek: Generations
Timecop
1995

City of Lost Children, The
Gamera: Guardian of the Universe
Ghost in the Shell
Godzilla vs. Destoroyah
Harrison Bergeron
Johnny Mnemonic
Judge Dredd
Memories
Ohranger Movie
Outbreak
Screamers
Species
Strange Days
Super Sentai World
Twelve Monkeys
Virtuosity
Waterworld
1996

Kurtuluş Günü
Barb Wire
Doctor 

Bilimkurgu edebî tarzı geniş bir yelpazeye yayılmaktadır ve tam tanımı ise âlimler/bilginler ile tutkunlar arasında tartışmalara sebep olmaktadır. Ortak bir tanımda anlaşılamaması, bilimkurgunun tarihçesi, özellikle tam kökeni, üzerine yapılan tartışmalara da yansımıştır. Genel olarak iki adet geniş düşünüş safı bulunmaktadır, saflardan birisi bilimkurgu tarzının köklerini Sümerlerin (en erken Sümer yazılı versiyonu MÖ 2150–2000 arasına tarihlenmiş) Gılgamış Destanı'na dayandırmaktadır. Diğer safı oluşturan yaklaşıma göre ise bilimkurgunun sadece 17. ve erken 19. yüzyıllar arasında bir tarihte, bilimsel devrimi takiben astronomi, fizik ve matematik alanlarındaki büyük keşifler sayesinde, mümkün olabilmiştir.
20. yüzyılda; bilimin ve buluşların günlük hayata derin bir şekilde bütünleşmesi, teknoloji, toplum ve birey arasındaki ilişki inceleyen/keşfeden edebiyat türlerine karşı daha büyük bir ilgiyi körüklerken, bilimkurgu iyice gelişerek ilgi patlaması yaşamıştır. Âlim, eleştirmen ve teorisyen Robert Scholes, bilimkurgunun tarihçesi hakkında "insanlığın uzay ve zaman dair sürekli değişen tavrı... evrenimizi ve türümüzün o evrendeki yerini giderek daha fazla anlayışımızın tarihçesi" demiştir. Geçtiğimiz birkaç onyılda, bilimkurgu edebi tarzı çok çeşitlenerek, küresel kültür ve düşünce üzerinde çok büyük nüfuz haline gelmiştir.

Bilimkurgunun erken öncülerini arayanlar için, en erken örneklerden ve en genel olarak atıfta bulunulan metinlerden birisi antik Mezopotamyadan Gılgamış Destanı'dır. En erken metin versiyonları milattan önce 2000 civarlarına tarihlenmiştir. Gılgamış destanını bir başlangıç noktası olarak kullanmayı destekleyenlerden biri olan, Amerikan bilimkurgu yazarı Lester del Rey, "bilimkurgu tam olarak ilk kaydedilen kurgu metin kadar yaşlıdır. O metin de Gılgamış Destanı'dır." diyerek bu tutumunu savunmuştur. Fransız bilimkurgu yazarı Pierre Versins de ayrıca, insanın akıl yürütmesi ve ölümsüzlük arayışı konularının işlenmesi sebebiyle, Gılgamış'ın ilk bilimkurgu çalışması olduğu tezini savunmuştur. Ek olarak, Gılgamış destanındaki büyük sel afeti betimlemesi, bir yönden kıyamet sonrası bilimkurgusu çalışmalara benzemektedir. Ancak, bilim ve teknolojinin hikayedeki eksikliği, bazılarının destanın fantastik edebiyat kapsamında olduğu fikrini desteklemelerine yol açmıştır.

Hindu destanı Ramayana (MÖ 5.-4. yüzyılları), gibi antik Hint şiirlerinde, Vimana adı verilen uçan makinelerden sözedilmektedir. Bu fantastik makineler, uzaya ya da su altına seyahat edebilmektedirler ve şehirleri tekpare bir şekilde, gelişmiş silahlar yardımıyla yok edebilmektedirler. Rigvedanın Sanskrit ilahileri koleksiyonunun (MÖ 1700–1100 ) ilk kitabında "mekanik kuşlar"ın "ateş ve su kullanan bir araç ile hızla uzaya zıpladı ... on iki adet stamgha (sütun), bir teker, üç makine, 300 pivot, ve 60 adet enstrüman" olduğundan bahseden betimlemeler vardır. 
Antik Mitolojik Hint destanı, Mahabharata (MÖ 8. ve 9.), göklere yolculuk ederek yaratıcı Brahma ile görüşen ve Dünya'ya döndüğünde pek çok çağın geçmiş olduğunu görerek şok olan, Kral Kakudmi'nin hikayesini içermektedir. Bu hikayede zamanda yolculuk konseptinin işlendiği düşünülüyor.

Sıklıkla atıfta bulunulan başka bir metin ise Suriye Rumu bir yazar olan Samsatlı Lukianos'un 2. yüzyılda yazdığı hiciv türündeki Gerçek Tarih (İng: True History, Latince: Vera Historia) adlı eseridir. Bu eserinde Lukianos, dış uzaya yolculuk temasını ve uzaylı yaşam formlarıyla konuşmaları kullanarak gezi edebiyatı ve münazara eserlerinde yapılan mübalağayı eleştirmektedir. Gerçek Tarih içerisinde kullanılan Bilimkurgu temaları ve toposlar (İng: Literary topos) arasında dış uzaya yolculuk, uzaylı yaşam formlarıyla temas (buna uzaylılarla ilk temas olayı tecrübesi de dahil), gezegenler-arası savaş ve gezegenler-arası emperyalizm, devlik motifi, insan teknolojisinin ürünü yaratıklar,farklı bir grup fizik yasaları ile işleyen dünyalar, başkahramanın keşfetmeye ve maceraya dair bariz arzusunun işlenmesi bulunmaktadır. Ay İnsanları ile Güneş İnsanları arasında, Sabah Yıldızını kolonize etme hakkını elde etme kavgası olan gezegenler-arası çatışmaya tanık olunmasıyla, Lukianos "Ay ve Sabah Yıldızı arasındaki havada ağ örmek ile görevlendirilmiş olan dev uzay örümceklerinin bu ağı bir anda bitirebilmesini ve bu ağ üzerine savaşan erlerin yerleştirilmesini" betimler. L. Sprague de Camp ve bazı diğer yazarlara göre bu eser, en eski örneği olmasa bile, bilimkurgunun ya da proto-bilimkurgunun erken örneklerinden birini temsil etmektedir. Ancak, metnin açıkça hicivsel ve abartılı olması amaçlanmış olduğundan diğer eleştirmenler eserin haklı bir şekilde Bilimkurgu öncülü sayılabileceği konusunda kararsızdır. Örneğin İngiliz eleştirmen Kingsley Amis bir yazısında, eserin "komik etki elde edebilmek adına saçmalık üzerine saçmalık yığdığı için zar zor bilimkurgu sayılabileceğini" yazmış ancak eserin bilimkurgu karakteristiğine sahip olduğunu, eserin olay örgüsünü 20. yy uzay operalarıyla karşılaştırmak suretiyle dolaylı olarak kabullenmiştir: "Sadece şunu belirteyim ki Gerçek tarih eserinin canlılığı ve kapsamlılığı, eserin neredeyse tüm erken-modern bilimkurgu eserlerinin, örneğin 1910 ve 1940 arasında yazılmış olanların, alaya alındığı bir şaka gibi okunmasına sebebiyet veriyor.". Lukianos çevirmeni Bryan Reardon, eseri daha açık bir şekilde tanımlıyor "Aya, yeraltı dünyasına (cehenneme), bir balinanın karnına ve daha nice yerlere yapılan fantastik bir yolculuğun anlatımı. Aslında tam olarak Bilimkurgu değil, bazen öyle olduğu söylense de hikayenin içerisinde 'bilim' yok."

Erken dönem Japon hikayesi Japonca: Urashima Tarō zaman ileriye doğru uzak geleceğe bir yolculuktan bahseder ve bu hikaye ilk defa, 720 yılında yazılmış olan Nihongi adlı Japon tarihini işleyen eserde bahsedilmiştir. Hikâye, Urashima Tarō adlo bir balıkçının denizler altındaki bir sarayı ziyaret ederek orada 3 gün kalması hakkındadır. Köydeki evine döndüğünde, kendisini 300 yıl sonra gelecekte bulur, köyde kendisini hatırlayan kimse kalmamıştır, evi viran haldedir ve ailesi uzun zaman önce ölmüştür. 10. yüzyıl Japon hikayelerinden olan Bambu Kesicisinin Hikayesi proto-bilimkurgu olarak kabul edilebilir. Bu hikayenin ana kahramanı olan, Kaguya-hime, bir Ay prensesidir ve bir göksel savaş/uzay savaşı sırasında güvende olması için Ay'dan Dünya'ya gönderilir. Japonya'daki bir bambu kesicisi tarafın bulunur ve büyütülür. Prenses daha sonra gerçek dünya-dışı ailesi tarafından geri götürülür. Bu hikayeyi anlatan bir el yazmasındaki illüstrasyonda uçan daireye benzeyen yuvarlak bir uçan makine betimlenmiştir.

Binbir Gece Masalları (Arap Geceleri, milattan sonra 8.–10. yüzyıllar arası) içerisindeki bazı hikayeler bilimkurgu elementleri içermektedir. Bunlardan birisi olan "Bulukiya'nın Maceraları"'nda, başkahraman Bulukiya'nın ölümsüzlük bitkisini bulmak için çıktığı yolculuk kendisini denizleri keşfetmeye, Aden Bahçesi'ne, (İslam'daki) cehenneme , kosmosu aşarak kendi dünyasından çok daha büyük dünyalara götürmüş ki bu kısmın galaktik bilimkurgu öğeleri içerdiği kabul edilir. Bu yolculuk sırasında cinler, deniz kızları, konuşan yılanlar, konuşan ağaçlar gibi toplumlarla ve başka diğer yaşam formlarıyla karşılaşmıştır.
"Balıkçı Abdullah ve Balık-adam Abdullah" hikayesinde, başkahraman suyun içinde nefes alabilme yetisi kazanır ve bir denizaltı medeniyeti keşfeder. Bu medeniyet karadaki medeniyetin ters/baş-aşağı yansıması olarak tasvir edilmiştir. Bu denizaltı medeniyeti, paranın ve elbiselerin var olmadığı bir tür ilkel komünizmi yaşamaktadır.
Diğer Arap Geceleri masallarında antik kayıp teknolojiler, gelişmiş ama yoldan çıkmış olan antik medeniyetler ve bu medeniyetleri kahreden felaketler ele alınır. "Pirinç Şehir" (bkz. pirinç alaşımı) adlı hikayede; bir grup gezginin, Sahra çölünü aşarak antik bir kenti bulup İncil'de bahsi geçen Kral Süleyman'ın bir keresinde bir cini tuzağa düşürüp hapsetmek için kullandığı ve pirinçten kap olduğu rivayet edilen antik eşyayı elde etmek için çıktıkları arkeolojik sefer anlatılır. Gezginler bu yolculukta; Mumyalanmış bir kraliçe, taşlaşmış yerliler, canlı gibi görünen insansı robotlar,otomatlar, cezbedici ve ipler olmadan dans edebilen kuklalar ve gezginleri antik şehre doğru yönlendiren, pirinçten yapılmış bir robot süvari ile karşılaşırlar.

"Abanoz At" hikayesinde; tuşlarla kontrol edilebilen uçan at şeklinde bir robot betimlenir. Bu uçan at, dış uzaya çıkıp Güneş'e doğru uçabilmektedir. "Üçüncü Kalender'in Hikayesi"ndeki, esrarengiz denizci olarak tasvir edilen robot başka bir bilimkurgu öğesi örneği olarak gösterilebilir. "Pirinçten Şehir" ve "Abanoz At" hikayeleri, proto-bilimkurgunun erken örnekleri olarak kabul edilebilirler. Erken Arabik proto-bilimkurgu örnekleri arasında Fârâbî'nin ütopik toplum hakkındaki Muhteşem Bir Şehrin Sakinlerinin Görüşleri adlı eseri ile uçan halı gibi bazı Arap Geceleri hikaye öğeleri sayılabilir.

Dr. Abu Shadi al-Roubi'ye göre; Theologus Autodidactus (Kendi kendine öğrenmiş ilahıyatçı) olarak da bilinen ve yaklaşık 1270 yılında polimat Arap yazar İbnü'n-Nefîs (1213–1288) tarafından yazılmış olan, Fādil ibn Nātiq adlı, Arap teolojik romanının son iki bölümü bilimkurgu olarak tanımlanabilir. Bu teolojik romanda kendiliğinden oluşum, fütüroloji, kıyamet temaları, eskatoloji, diriliş ve ölümden sonra yaşam gibi bilimkurgu öğeleri işlenir, ancak bu olaylar için doğaüstü ya da mitolojik açıklamalar vermek yerine, İbnü'n-Nefîs bu hikaye öğelerini, anatomi, biyoloji, fizyoloji, astronomi, kozmoloji ve jeoloji alanlarında edinmiş olduğu derin bilimsel irfanını kullanarak açıklamaya çalışmıştır. Örneğin, roman aracılığıyla İbnü'n-Nefîs kendisinin metabolizma hakkındaki bilimsel teorisini sunmuş, ve vücutsal yeniden dirilişi açıklamak için kendisinin bilimsel keşfi olan küçük kan dolaşımı konusuna gönderme yapmıştır. Bu roman daha sonra 20. yüzyılın başlarında İngilizceye Theologus Autodidactus (Tr: Kendi kendine öğrenmiş ilahiyatçı) başlığı ile çevrilmiştir.
Avrupada orta çağ dön

Kayda değer Bilimkurgu yazarları listesi. Listede yer almayan bazı yazarlar için Fantezi yazarları listesine bakınız.

 

A. A. Attanasio (1951)
A. Bertram Chandler (1912–1984)
A. E. van Vogt (1912–2000)
A. Merritt (1884–1943)
A.J. Deutsch (1918–1969)
Adam Roberts (1965)
Adam Wiśniewski-Snerg (1937–1995)
Al Sarrantonio (1952)
Alan Burt Akers (Kenneth Bulmer)'ın takma adı)
Alan Dean Foster (1946)
Alan E. Nourse (1928–1992)
Alan Moore (1953)
Alastair Reynolds (1966)
Aldous Huxley (1894 – 1963)
Aleksandar Ziljak (1963)
Aleksandr Bushkov (1956)
Aleksei Nikolaevich Tolstoy (1882 ya da 1883, ö. 1945)
Alexander Abasheli (1884–1954)
Alexander Beliaev (1884–1942)
Alexander Bogdanov (1873–1928)
Alexander Gromov
Alexander Kazantsev, (1906–2002)
Alexander Key (1904–1979)
Alexei Panshin (1940)
Alexis A. Gilliland (1931)
Alfred Bester (1913–1987)
Alfred Coppel (1921–2004)
Alfred Döblin (1878–1957)
Algis Budrys (1931–2008)
Alistair Gentry
Allen Steele (1958)
Ambrose Bierce (1842–1914?)
Andre Norton (1912–2005) (Alice Mary Norton'ın takma adı)
Andreas Eschbach (1959)
Andrei Belyanin (1967)
Andrew Crumey (1961)
Andrew J. Offutt (1934)
Andrius Tapinas (1977)
Andrzej Ziemiański (1960)
Angela Steinmüller (1941)
Angus MacVicar (1908-2001)
Angus Wells (1943–2006)
Ann Aguirre (1970)
Anne McCaffrey (1926–2011)
Annette Curtis Klause
Anthony Boucher (1911–1968) (William A.P. White'ın yakma adı)
Anthony Burgess (1917–1993)
Antonio de Macedo (1931)
Archibald Low (1888–1956)
Arkady ve Boris Strugatsky ((1925–1991) ve (1933-2012)
Arthur C. Clarke (1917–2008)
Arthur Conan Doyle (1859–1930)
Arthur K. Barnes (1911–1969)
Arthur Porges (1915–2006)
Arthur Sellings (1911–1968)
August Derleth (1909–1971)
Avram Davidson (1923–1993)
Ayerdhal (1959)
Ayn Rand (1905–1982)

Barbara Hambly (1951)
Barrington J. Bayley (1937–2008)
Barry B. Longyear (1942)
Barry N. Malzberg (1939)
Ben Bova (1932)
Bernard Werber  (1961)
Bill Ransom
Bob Shaw (1931–1996)
Brad Ferguson (1953)
Brad Linaweaver (1952)
Bradley Denton (1958)
Brenda Clough (1955)
Brian Aldiss (1925)
Brian Daley (1947–1996)
Brian Herbert (1947)
Brian Plante (1956)
Brian Stableford (1948)
Bruce Bethke (1955)
Bruce Sterling (1954)

C. J. Cherryh (1942)
C. L. Moore (1911–1987)
C. M. Eddy, Jr. (1896-1967)
C. S. Friedman (1957)
C. S. Lewis (1898–1963)
Caitlín R. Kiernan (1964)
Camille Flammarion (1842–1925)
Candas Dorsey (1952)
Carl Sagan (1934–1996)
Carlos Rasch (1932)
Carol Emshwiller (1921)
Catherine Asaro (1955)
Chad Oliver (1928–1993)
Chan Davis (1926) (Dr. Chandler Davis'in takma adı)
Charles Beaumont (1929–1967)
Charles Chilton (1917–2013)
Charles Eric Maine (1921–1981) (David McIlwain'ın takma adı)
Charles Heber Clark (1841–1915) (Max Adeler ve John Quill diye de bilinir)
Charles L. Fontenay (1917–2007)
Charles L. Grant (1942–2006)
Charles L. Harness (1915 – 2005)
Charles Pellegrino (1953)
Charles Platt (1945)
Charles R. Tanner (1896–1974)
Charles Sheffield (1935–2002)
Charles Stross (1964)
Charles Yu (1976)
Cherry Wilder (1930–2002)
China Miéville (1972)
Chris Bunch (1943–2005)
Chris Moriarty (1968)
Chris Morris (1946)
Christopher Andrews (1970)
Christopher Anvil (1925–2009) (Harry C. Crosb'nin takma adı)
Christopher Evans (1951)
Christopher Hinz (1951)
Christopher Priest (1943)
Christopher Rice (1978)
Christopher Rowley (1948)
Christopher Stasheff (1944)
Clare Winger Harris (1891 – 1968)
Clark Ashton Smith (1893–1961)
Clark Darlton (1920–2005) ya da (Walter Ernsting)
Cleve Cartmill (1908–1964)
Clifford D. Simak (1904–1988)
Colin Greenland (1954)
Colin Kapp (1928–2007)
Colin Wilson (1931)
Compton N. Crook (1908–1981) ya da (Stephen Tall)
Connie Willis (1945)
Cordwainer Smith (1913–1966) ya da (Paul M.A. Linebarger)
Cory Doctorow (1971)
Cory Panshin, born (1947)
Curt Siodmak (1902–2000)
Cynthia Felice (1942)
Cyrano de Bergerac (1619–1655)
Cyril Hume (1900 - 66)
Cyril M. Kornbluth (1923–1958)

D. F. Jones (1917–1981)
D. Harlan Wilson (1971)
Dafydd ab Hugh (1960)
Daína Chaviano (1960)
Damien Broderick (1944)
Damon Knight (1922–2002)
Dan Abnett (1965)
Dan Morgan (1925–2011)
Dan Simmons (1948)
Dana Stabenow (1952)
Daniel F. Galouye (1920–1976)
Daniel Keyes (1927)
Daniel Keys Moran (1962)
Daniel Quinn (1935)
Darko Macan (1966)
Daryl F. Mallett (1969)
David Barr Kirtley (1977)
David Bischoff (1951)
David Brin (1950)
David Drake (1945)
David G. Compton (1930)
David Gerrold (1944)
David Kier (1943)
David Langford (1953)
David M. Alexander (1945)
David Marusek (1951)
David McDaniel (1944–1977)
David R. Bunch (1925–2000)
David R. Palmer (1941)
David Weber (1952)
David Wingrove (1954)
David Zindell (1952)
Dean Ing (1931)
Dean R. Koontz (1945)
Debra Doyle (1952)
Dénis Lindbohm (1927–2005)
Dennis Danvers (1947)
Diana Wynne Jones, (1934 -)
Domingo Santos (1941) ya da (Pedro Domingo Mutiñó)
Don Bendell (1947) ya da (Ron Stillman)
Don Sakers
Don Webb  (1960)
Donald A. Wollheim (1914–1990)
Donald Barr (1921–2004)
Donald G. Payne (1924) ya da (James Vance Marshall, Ian Cameron ve Donald Gordon)
Donald Kingsbury (1929)
Donald Malcolm (1930–1975)
Donald Moffitt (1936)
Donald Wandrei (1908–1987)
Doris Lessing (1919–2013)
Doris Piserchia (1928)
Douglas Adams (1952–2001)
Douglas Hill (1935)
Duncan Lunan (1945)

E. E. Smith (1890–1965)
E. M. Forster (1879–1970)
E. T. A. Hoffmann (1776 – 1822)
E.L. Arch (1922–1988) ya da (Rachel Cosgrove Payes)
Eando Binder (Earl (1904–1966) ve Otto (1911–1974) Binder'in ortak takma adı)
Eden Phillpotts (1862–1960)
Edgar Allan Poe (1809–1849)
Edgar Pangborn (1909–1976)
Edgar Rice Burroughs (1875–1950)
Edmond Hamilton (1904 – 77)
Edmund Cooper (1926–1982)
Edmund Wnuk-Lipinski (1944)
Edward Bellamy (1850–1898)
Edward Bryant (1945)
Edward Gibson (1936)
Edward M. Lerner (1949)
Edward Page Mitchell (1852–1927)
Edwin Abbott Abbott (1838–1926)
Edwin Charles Tubb (1919–2010)
Eileen Gunn (1945)
Eleanor Arnason (1942)
Elisabeth Vonarburg (1947)
Elizabeth Bear (1971)
Elizabeth Hand (1957)
Elizabeth Holden (1943)
Elizabeth Moon (1945)
Emil Petaja (1915–2000)
Emilio Salgari (1862–1911)
Eric Brown (1960)
Eric Flint (1947)
Eric Frank Russell (1905–1978)
Eric North ya da (Bernard Cronin (1884–1968))
Eric S. Nylund (1964)
Eric Shapiro (1978)
Erle Cox (1873–1950)
Ernest Hill (1915–2003)
Erroll Collins (1906–1991) ya da (Ellen Edith Hannah Redknap)
Esther Friesner (1951)
Esther Rochon(1948)

F. Gwynplaine MacIntyre (1948–2010?)
F. L. Wallace ya da (Floyd Wallace)
F. M. Busby (1921–2005)
F. Paul Wilson (1946)
Faddey Bulgarin (1789–1859)
Fitz James O'Brien (1826–1862)
Forrest J Ackerman (1916–2008)
Francis Leslie Ashton (1904)
Francis Stevens (1883–1948) ya da (Gertrude Barrows Bennett)
Frank Herbert (1920 – 1986)
Frank M. Robinson (1926)
Franz Kafka (1883–1924)
Fred Hoyle (1915 – 2001)
Fred Saberhagen (1930–2007)
Frederik Pohl (1919-2013)
Fredric Brown (1906–1972)
Fritz Leiber (1910–1992)
Frona Eunice Wait Colburn (1859–1946)
Fyodor Berezin (1960)

G. C. Edmondson (1922–1995)
G. Harry Stine (1928–1997) ya da (Lee Corey)
Gardner Dozois (1947)
Gary Gibson (1965)
Ged Maybury (1953)
Gene Roddenberry (1921–1991)
Gene Wolfe (1931)
Genrich Altshuller (1926–1998)
Gentry Lee (1942)
Geoff Nelder (1947)
Geoff Ryman (1951)
Geoffrey Landis (1955)
George Alec Effinger (1947–2002)
George Clayton Johnson (1929)
George Edgar Slusser (1939)
George Griffith (1857–1906)
George H. Scithers (1929)
George Lucas (1944)
George O. Smith (1911–1981)
George Orwell (1903–1950) ya da (Eric Arthur Blair)
George Pal (1908 - 80)
George R. R. Martin (1948)
George Tucker (1775–1861)
George Turner (1916–1997)
George Zebrowski (1945)
Georgy Baydukov (1907–1994)
Gérard Klein (1937)
Giampietro Stocco (1961)
Gillian Bradshaw (1956)
Glen A. Larson (1937)
Glen Cook (1944)
Gordon R. Dickson (1923–2001)
Graham Diamond (1949)
Greg Bear (1951)
Greg Egan (1961)
Gregory Benford (1941)
Gregory Keyes (1963)
Groff Conklin (1904–1968)
Gustav Meyrink (1868–1932)
Günther Krupkat (1905–1990)
Gwyneth Jones (1952)

H. Beam Piper (1904–1964)
H. G. Wells (1866–1946)
H. H. Hollis (1921 – 77) ya da (Ben Neal Ramey)
H. L. Gold (1914–1996)
H. P. Lovecraft (1890–1937)
H. Rider Haggard (1856 – 1925)
Hal Clement (1922–2003) ya da (Harry Clement Stubbs)
Hans Joachim Alpers (1943–2011)
Harlan Ellison (1934)
Harry Bates (1900–1981)
Harry Harrison (1925 - 2012)
Harry Turtledove (1949)
Hayford Peirce (1942)
Henry Hasse (1913 – 77)
Henry Kuttner (1915–1958)
Herbert W. Franke (1927)
Hilary Bailey (1936)
Howard Fast (1914–2003)
Howard Tayler, (1968)
Howard Waldrop (1946)
Hugh Cook (1956–2008)
Hugh Kingsmill (1889–1949)
Hugh Walters (1910–1993)
Hugo Gernsback (1884–1967)
Humayun Ahmed (1948)

Iain M. Banks (1954-2013)
Ian McDonald (1960)
Ian R. MacLeod (1956)
Ian Wallace (1912–1998)
Ian Watson (1943)
Isaac Asimov (1920–1992)
István Nemere (1944)
Ivan Antonovich Efremov (1907–1972)

J. D. Beresford (1873–1947)
J. G. Ballard (1930–2009)
J. Michael Straczynski (1954), Babylon 5
J. Neil Schulman (1953)
J. T. McIntosh (1925–2008)
J.-H. Rosny (Joseph (1856–1940) ve Séraphin (1859–1948) Boex'in ortak takma adı)
Jacek Dukaj (1974)
Jack Bertin ya da (Peter B. Germano)
Jack C. Haldeman II (1941 – 2002)
Jack Cady (1932–2004)
Jack Dann (1945)
Jack Finney (1911–1995)
Jack L. Chalker (1944–2005)
Jack London (1876–1916)
Jack McDevitt (1935)
Jack Vance (1916-2013)
Jack Williamson (1908–2006)
Jack Womack (1956)
Jacqueline Lichtenberg (1942)
Jacques Sternberg (1923–2006)
James Alan Gardner (1955)
James Blaylock, (1950)
James Blish (1921–1975)
James D. Macdonald (1954)
James De Mille (1833–1880)
James E. Gunn (1923)
James H. Schmitz (1911–1974)
James Luceno (1947)
James M. Tiptree, Jr (1915–1987) ya da (Alice Sheldon)
James Morrow (1947)
James P. Hogan (1941 – 2010)
James Patrick Kelly (1951)
James Patterson (1947)
James Van Pelt (1954)
James White (1928–1999)
Jan Weiss (1892–1972)
Jane Fancher (1952)
Jane Yolen (1939)
Janet Asimov (1926)
Janet Kagan (1946–2008)
Janet Morris (1946)
Janusz A. Zajdel (1938–1985)
Jay Caselberg (1958)
Jayant Narlikar (1938)
Jayme Lynn Blaschke (1969)
Jean Lorrah (1938)
J

Bina otomasyonu, bir binanın HVAC (ısıtma, havalandırma ve iklimlendirme), elektrik, aydınlatma, gölgeleme, Erişim Kontrolü, Güvenlik Sistemleri ve Bina Yönetim Sistemi (BYS) veya Bina Otomasyon Sistemi (BOS ) gibi birbiriyle ilişkili diğer sistemlerin otomatik merkezi kontrolüdür. Bina otomasyonunun temel amacı, kullanıcı konforunu artırmak, bina sistemlerinin verimli çalışmasını sağlamak, enerji tüketimini azaltmak, işletme ve bakım maliyetlerini azaltmak ve güvenliği artırmaktır.
Bina otomasyonu, bir binadaki sistemleri izlemek ve kontrol etmek için tasarlanmış elektronik cihazların bilgisayar ağı olan dağıtılmış bir kontrol sistemine örnektir.
BAS temel olarak binanın sıcaklığını belirli bir aralıkta tutar, oda doluluk programına göre aydınlatma sağlar, tüm sistemlerdeki cihazların performansını ve arızalarını izler ve bina bakım personeli için arıza alarmları sağlar. BAS ile kontrol edilen binanın, kontrol edilmeyen bir binaya kıyasla bina enerji ve bakım maliyetleri daha az olmalıdır. 2000 yılından sonra inşa edilen ticari, kurumsal ve endüstriyel binaların çoğu BAS içerir. Birçok eski bina, genellikle enerji ve sigorta tasarrufu ve önleyici bakım ve arıza tespiti ile ilgili diğer tasarruflarla finanse edilmiş yeni bir BAS ile güçlendirilmiştir.
BAS tarafından kontrol edilen bir binaya genellikle, "akıllı bina", konut ise " akıllı ev " adı verilir. 2018'de dünyanın ilk akıllı evlerinden biri Finlandiya'nın Klaukkala şehrinde , KONE tarafından oluşturulan Kone Residential Flow çözümünden yararlanılarak inşa edilmiştir.
Çok katlı yeşil binaların neredeyse tamamı enerji, hava ve su tasarrufu özellikleri için bir BAS içerecek şekilde tasarlanmıştır. Elektrikli cihaz talep yanıtı, iyi yalıtılmış binalarda gerekli olan gelişmiş havalandırma ve nem izleme gibi BAS'ın tipik bir işlevidir. Çoğu yeşil bina, mümkün olduğunca çok sayıda düşük güçlü DC cihazı kullanır. Hiçbir net enerji tüketmemesi amaçlanan pasif ev tasarımı bile, tipik olarak ısı yakalama, gölgeleme ve havalandırma ile cihaz kullanımını planlamak için bir BAS gerektirecektir.

Bina otomasyon sistemi terimi, bir binanın ısıtma, havalandırma ve klima (HVAC) sistemini kontrol etmek için kullanılan herhangi bir elektrik kontrol sistemini ifade eder. Modern BAS ayrıca iç ve dış aydınlatmanın yanı sıra güvenliği, yangın alarmlarını ve binadaki elektrikle ilgili her şeyi kontrol edebilir. Eski HVAC kontrol sistemleri (kablolu termostatlar veya pnömatik kontroller gibi ) modern sistem esnekliğinden ve entegrasyonundan yoksun bir otomasyon şeklidir.

Bina otomasyon ağları veriyolundan, girdi / çıktı cihazlarından ve kullanıcı ara yüzünden oluşur. .ASHRAE'nin açık protokolü BACnet veya açık protokol LonTalk, bu tür aygıtların çoğunun birlikte nasıl çalışacağını belirler. Modern sistemler, bilgisayar ağ dünyasında SNMP tabanlı protokollerle onlarca yıllık geçmişe dayanan olayları izlemek için SNMP kullanır.

Analog girişler, değişken bir ölçümü okumak için kullanılır. Örneğin sıcaklık, nem ve basınç sensörleri ; termistör, 4–20 mA, 0–10 volt veya platin dirençli termometre (direnç sıcaklık detektörü) veya kablosuz sensörler olabilir.
Dijital giriş, bir cihazın açık olup olmadığını gösterir. Doğası gereği dijital girişin bazı örnekleri, 24 V DC / AC sinyali, akım anahtarı, hava akış anahtarı veya volta içermeyen röle kontağıdır. Dijital girişler, belirli bir süre boyunca darbelerin frekansını sayan darbe tipi girişler de olabilir. Örneğin türbin debimetre, bir girişe darbelerin frekansı olarak dönüş verilerini iletir.
Müdahalesiz yük izleme, devrenin elektriksel veya manyetik özelliklerinden cihazı veya diğer yükleri keşfetmek için dijital sensörlere ve algoritmalara dayanan bir yazılımdır. Ancak olayı analog bir yolla tespit eder. Bu yöntem son derece uygun maliyetlidir ve sadece tanımlama için değil, aynı zamanda başlangıç geçişlerini, hat veya ekipman arızalarını vb. tespit etmek için de kullanışlıdır.

Dijital çıkışlar, değişken frekanslı sürücü, I-P (akımdan pnömatiğe ) dönüştürücü veya bir valf veya damper çalıştırıcı gibi bir cihazın hızını veya konumunu kontrol eder. Örnek olarak bir ayar noktasını korumak için% 25'e kadar açılan bir sıcak su vanası verilebilir. Başka bir örnek olarak, sert bir başlatmayı önlemek için bir motoru yavaşça hızlandıran değişken frekanslı bir sürücü verilebilir.
Analog çıkışlar, röleleri ve anahtarları açıp kapatmak ve komut üzerine bir yükü sürmek için kullanılır. Bir fotosel dışarının karanlık olduğunu gösterdiğinde park yeri ışıklarının yanması buna bir örnektir.24VDC / AC'nin vanayı çalıştıran çıkıştan geçmesine izin vererek bir vanayı açması da buna bir örnektir. Analog çıkışlar, belirli bir süre boyunca darbe frekansı yayan bir darbe tipi çıkışlar da olabilir. Örnek olarak, kWh'yi hesaplayan ve buna göre bir darbe frekansı yayan bir enerji ölçer verilebilir.

Denetleyiciler (kontrolörler), küçük, giriş ve çıkış kapasitesine sahip, amaca yönelik bilgisayarlardır. Çeşitli boyutlarda olabilen bu kontrolörler, genellikle binalarda bulunan cihazları ve kontrolörlerin alt ağlarını kontrol etme yeteneğine sahiptirler.
Girişler, bir kontrol cihazının sıcaklık, nem, basınç, akım akışı, hava akışı ve diğer önemli faktörleri okumasına izin verir. Çıkışlar, denetleyicinin komut ve kontrol sinyallerini bağımlı cihazlara ve sistemin diğer bölümlerine göndermesine izin verir. Girişler ve çıkışlar dijital veya analog olabilir. Üreticiye bağlı olarak dijital çıktılara bazen ayrık da denir.
Bina otomasyonu için kullanılan kontrolörler üç kategoride gruplanabilir: Programlanabilir mantık kontrolörleri (PLC'ler), sistem/ağ kontrolörleri ve terminal birimi kontrolörleri. Bununla birlikte, üçüncü şahıs sistemlerini (örneğin bağımsız bir AC sistemi) merkezi bir bina otomasyon sistemine entegre etmek için ek bir cihaz da mevcut olabilir.
Terminal ünitesi kontrolörleri genellikle aydınlatma ve/veya paket çatı ünitesi, ısı pompası, VAV kutusu, fan coil vb. gibi daha basit cihazların kontrolü için uygundur. Kurulumcu, tipik olarak kontrol edilecek cihaza önceden programlanmış mevcut kişiliklerden en uygun olanını seçer. Kurulumcu yeni kontrol mantığı oluşturmak zorunda değildir.

Doluluk, bir bina otomasyon sistemi için iki veya daha fazla işletim modundan biridir. Dolu Olmayan, Sabah Isınma ve Gece Ayarı modları da diğer yaygın modlardır.
Doluluk genellikle günün saatlerine bağlıdır. Kullanım modundaki BAS'ın amacı, bir binanın bir tarafındaki kullanıcıların diğer taraftaki kullanıcılardan farklı bir termostata sahip olması için, genellikle bölge tabanlı kontrolle yeterli sıcaklık ve aydınlatma sağlamaktır.
Bölgedeki bir sıcaklık sensörü, gerektiğinde ısıtma veya soğutma sağlayabilmesi için kontrolöre geri bildirim sağlar.

Günün saatine, doluluk sensörüne, fotosensörlere ve zamanlayıcılara bağlı olarak aydınlatma açılabilir, kapatılabilir veya kısılabilir. Tipik bir örnek, son hareket algılandıktan sonra bir alandaki ışıkları yarım saat süreyle açmaktır. Bir binanın dışına yerleştirilen bir fotosel, karanlığı ve günün saatini algılayabilir ve dış ofisler ile otoparktaki ışıkları modüle edebilir.

Gölgelendirme ve camlar bina sistemindeki temel bileşenlerdir. Bina sakinlerinin görsel, akustik ve termal konforunu etkiler ve bina sakinlerine dış mekan görünümü sağlar. Otomatik gölgeleme ve camlama sistemleri ile güneş ısısı kazanımlarını ve parlamayı kontrol edilir. Sistem, değişen dış mekan verilerine (güneş, rüzgar gibi) ve değişen iç ortama (sıcaklık, aydınlatma ve yolcu talepleri gibi) aktif ve hızlı bir yanıt verir. Bina gölgeleme ve camlama sistemleri, hem enerji tasarrufu hem de konfor açısından termal ve aydınlatmanın iyileştirilmesine katkıda bulunabilir.

Dinamik gölgelendirme cihazları, gün ışığı ve güneş enerjisinin dış ortam koşullarına, gün ışığı taleplerine ve güneş pozisyonlarına göre yapılı ortama girmesini sağlar. Yaygın ürünler arasında jaluziler ve panjurlar bulunur. Düşük bakım maliyeti nedeniyle çoğunlukla cam sisteminin iç tarafına monte edilirler, ancak dış cephede veya her ikisinin bir kombinasyonu olarak da kullanılabilirler.

Klima santrallerine su sağlamak için merkezi bir tesise ihtiyaç vardır. Soğutulmuş su sistemi, sıcak su sistemi ve kondenser su sistemi ile acil durum gücü için transformatörler ve yardımcı güç ünitesi kullanılabilir.

Soğutulmuş su genellikle bir binanın havasını ve ekipmanını soğutmak için kullanılır. Soğutulmuş su sisteminde soğutucu lar ve pompalar bulunacaktır. Analog sıcaklık sensörleri, soğutulmuş su besleme ve dönüş hatlarını ölçer. Soğutucu(lar), soğutulmuş su kaynağını soğutmak için sırayla açılır ve kapanır.

Soğutma kuleleri ve pompalar , soğutuculara soğuk kondenser suyu sağlamak için kullanılır. Soğutuculara kondenser su beslemesinin sabit olması gerektiğinden, sıcaklığı kontrol etmek için soğutma kulesi fanlarında yaygın olarak değişken hızlı sürücüler kullanılır. Uygun soğutma kulesi sıcaklığı, soğutucuda uygun soğutucu kafa basıncını sağlar. Kullanılan soğutma kulesi ayar noktası, kullanılan soğutucuya bağlıdır. Analog sıcaklık sensörleri, kondenser su besleme ve dönüş hatlarını ölçer.

Sıcak su sistemi, binanın klima santrali veya VAV kutusu ısıtma bobinlerine ve evsel sıcak su ısıtma bobinlerine (kalorifer) ısı sağlar. Sıcak su sisteminde kazanlar ve pompalar bulunur. Sıcak su besleme ve dönüş hatlarına analog sıcaklık sensörleri yerleştirilmiştir. Isıtma suyu devre sıcaklığını kontrol etmek için genellikle bir tür karıştırma vanası kullanılır. Kazan(lar) ve pompalar, beslemeyi sürdürmek için sırayla açılır ve kapanır.

Tüm modern bina otomasyon sistemleri alarm özelliklerine sahiptir. Bildirim, bir bilgisayar (e-posta veya metin mesajı), çağrı cihazı, cep telefonu sesli araması, sesli alarm veya bunların tümü aracılığıyla yapılabilir. Sigorta ve sorumluluk amaçlarıyla tüm sistemler, kimin, ne zaman ve nasıl bilgilendirildiğinin kayıtlarını tutar.
Güvenlik sistemleri bir bina otomasyon sistemine kilitlenebilir. Doluluk sensörleri varsa hırsız alarmı olarak da kullanılabilirler.

Biopunk, biyoteknolojiye odaklanan bir bilimkurgu alt türüdür. Siberpunk'tan türetilmiştir, ancak bilgi teknolojisinden ziyade biyoteknolojinin etkilerine odaklanmaktadır. Biopunk sentetik biyoloji ile ilgilidir. Biyohackerları, biyoteknoloji mega şirketlerini ve insan DNA'sını manipüle eden baskıcı hükûmet kurumlarını içeren siberpunktan türetilmiştir. Çoğu zaman siberpunk'un karanlık atmosferine ayak uyduran biopunk genellikle genetik mühendisliğinin karanlık tarafını inceler ve biyoteknolojinin alçak tarafını temsil eder.

Biopunk, rekombinant DNA'nın icat edilmesinden sonra biyoteknoloji devriminin yakın gelecekteki (çoğunlukla istenmeyen) sonuçlarına odaklanan siberpunk ile yakından ilişkili bir bilimkurgu alt türüdür. Biopunk hikâyeleri, bireylerin veya grupların, genellikle insan deneylerinin ürünü olan, biyoteknolojileri sosyal kontrol ve vurgunculuk aracı olarak kötüye kullanan totaliter hükûmetler ve mega şirketlere karşı mücadelelerini araştırır. Siberpunk'tan farklı olarak, bilgi teknolojisine değil, sentetik biyolojiye dayanır. Biopunk kurgusunun ortak bir özelliği, yasadışı, düzenlenmemiş veya etik açıdan şüpheli biyolojik modifikasyon ve genetik mühendisliği prosedürleri gerçekleştiren bir laboratuvar, klinik veya hastane olan "kara klinik" tir. Biopunk kurgusunun birçok özelliğinin kökleri, ilk siberpunk romanlarından biri olan William Gibson'ın Neuromancer'idir.

Hackteria 2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyokimya mühendisliği, biyolojik ve biyokimyasal olaylara dayalı süreç ve ürünleri tasarlamak, geliştirmek veya kullanmak için mühendislik ilkelerinin benimsenerek  uygulanmasıdır. Biyoproses mühendisliği olarak da bilinen ve biyolojik olayları kimyasal prensiplerle araştıran, analiz eden bir mühendislik dalıdır. Canlı bir organizmada meydana gelen kimyasal olayların incelenmesi ile başlayan biyokimya   araştırmaları  günümüzde  başta  tıp  olmak  üzere  tarım, beslenme  ve ilaç endüstrisinde  de uygulama  alanı  bulan  bir  bilim  dalı  haline  gelmiştir. Biyoloji ve kimya temel bilimlerinin bir çalışma  alanı  olan  biyokimya, temel mühendislik prensipleriyle birçok çalışmanın gelişmesine öncülük etmiştir.

Biyolojik organizmaların kimyasal reaksiyonlarıyla ilgili yürütülen çalışmalar yüzlerce yıldır devam etmektedir. 1800'lü yılların ortalarında Louis Pasteur, fermantasyonu araştırırken bu organizmaların rolüne bakan ilk insanlardan biriydi. Pasteur'un çalışmaları günümüzde hala kullanmaya devam ettiğimiz pastörizasyon yöntemine katkıda bulundu. Friedrich Wöhler 1828 yılında inorganik bir bileşik olan amonyum siyanatı ısıtarak organik bir bileşik olan üreyi elde etti. Esas olarak sadece canlı organizmalarda bulunan organik bileşiklerin inorganik maddelerden elde edilebileceği ilk defa bu deneyle gösterilmiş oldu. 
1900'lü yılların başında, mikroorganizmalar endüstriyel ürünlerin yapımında ilk defa kullanılmaya başlandı. Bu noktaya kadar biyokimya mühendisliği bir alan olarak henüz gelişmemişti. Alexander Fleming'in 1928'de penisilini keşfettikten sonra yaşanan yeni gelişmeler biyokimya mühendisliğinin önünü açmıştır. Günümüzde biyokimya mühendisleri gıda endüstrisinden, tıp, ilaç, kozmetik endüstrisine kadar çeşitli birçok alanda çalışmaktadır.

Biyokimya mühendisliği biyoteknolojinin bir alt dalı olarak kabul edilir ve birbirleriyle yakın ilişkilidir. Biyokimya mühendislerinin çalıştığı ilaç, yapay organlar, biyomedikal cihazlar, kimyasal sensörler gibi alanlar biyoteknolojinin de odak noktasıdır. Biyokimya mühendisleri, insan sağlığına katkı sağlayacak somut ürünler geliştirmek için biyolojik sistemlerde meydana gelen kimyasal süreçlerden yararlanırlar. Biyolojik sistemlerin, kimyasal süreçleri ve aralarındaki ilişki bu mühendislik dalının biyoproses mühendisliği olarak da adlandırılmasını sağlamıştır. Belirli çalışma alanlarından olan metabolik, enzim ve doku mühendisliği, hücre kültürlerinin incelenmesi, doğal yakıtların geliştirilmesinde, ilaç ve farmasötik proseslerin üretiminde verimliliğin arttırılması gibi birçok uygulama biyokimya mühendisliğinde ve biyoteknolojide yaygın olarak kullanılmaktadır. Biyokimya mühendisliğinin biyoteknoloji içindeki diğer tıbbi uygulamaları genetik testler ve farmakogenetik uygulamalardır.

Bıçak Sırtı (İngilizce: Blade Runner), Ridley Scott tarafından yönetilen 1982 tarihli ABD yapımı bilimkurgu filmidir. Başrollerde Harrison Ford, Rutger Hauer ve Sean Young yer almıştır. Philip K. Dick'in Android'ler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı romanını temel alan senaryoyu Hampton Fancher ve David Peoples yazmıştır.
Filmin hikâyesi 2019 yılının Los Angeles'ında geçer. Sorun çıkaran replicantları öldürmek ile görevli "Bıçak Koşucuları" adlı polis birimine üye olan Rick Deckard (Harrison Ford), köle gibi çalıştırılmaktan bıkıp dünyanın dışındaki bir yerde Nexus 6 isyanını düzenleyen replicantları öldürmek ile görevlendirilir. Replicantlardan biri olan Roy Batty'nin (Rutger Hauer) amacı yaratıcısı Dr. Eldon Tyrell'i (Joe Turkel) öldürmektir.
Film başlangıçta karışık eleştiriler aldı. Bazı eleştirmenler filmden hoşlanmazken bazıları da filmin tematik karışıklığını beğendi. Bıçak Sırtı, Kuzey Amerika'da çok az bir hasılat elde etti. Film, gişe hasılatında yaşadığı hezimete rağmen o zamandan beri kült klasik statüsüne yükseldi. Bıçak Sırtı'nın yapım tasarımı hazırlanırken, filmin karanlık bir geleceği yansıtması planlanmıştı. Film, 20. asrın sonlarında ve 21. asrın ilk yıllarında başlayan yoğun nüfus, küreselleşme, iklim değişikliği ve genetik mühendisliği gibi önemli konulara değinir. Bıçak Sırtı, kara film türünün en önemli örneklerinden biridir. Ayrıca Hollywood'un ilgisini Philip K. Dick'in üzerine çekerek, o zamandan beri onun işlerinden uyarlanan birçok filmin yapılmasına yol açtı. Ridley Scott yapımı, en kişisel filmi olarak tanımladı. "Bıçak Sırtı", 1993 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. 2007'de Amerikan Film Enstitüsü'nün 100 Yıl... 100 Film listesinin 10. yıldönümü sürümüne giren 100 film arasında 97. oldu.
Filmin birkaç farklı kurgusu gösterildi. 1992 yılında Ridley Scott kendi kurgusunu hazırladı. Filmin son kurgusu, Warner Bros.'un Bıçak Sırtı'nın 25. yıldönümü için dağıttığı DVD, HD DVD ve Blu-ray'lerde dijital olarak yenilenmiş şekilde yer aldı.

Film, 2019 yılında Los Angeles şehrinde geçer. Tyrell Şirketi'nin ürettiği replicantlar (kopya) köle gibi çalıştırılmaktan bıkıp Dünya dışı bir gezegende isyan yapar. Bir uzay gemisine binip Dünya'ya gelirler. Sorun çıkaran replicantları bulup öldürmek için çalışan "Bıçak Koşucuları" adlı polis birimi, isyancı replicantları bulmak için Holden'ı görevlendirir. Holden, replicantları insanlardan ayırt etmeye yarayan Voight-Kampff testi ile onları bulmaya çalışır. Testi Leon Kowalski'nin üzerinde uygular. Kowalski bundan rahatsız olup onu öldürür. Polis biriminde yüzbaşı olan Bryant, artık "Bıçak Koşucusu" olmak istemeyen Rick Deckard'ı Roy Batty, Pris, Leon Kowalski, Zhora adlı isyancı replicantları öldürmesi için görevlendirir. Deckard görevi isteksiz bir şekilde kabul eder. Deckard, replicantları üreten Dr. Eldon Tyrell'ın evine gider. Tyrell'ın yardımcısı Rachael'a Voight-Kampff testini uygular. Rachael'ın bir replicant olduğu ortaya çıkar. Deckard ve Gaff, Leon'un evini ararken, Roy ve Leon da Chew'in göz fabrikasına girer. Burada replicantların gözleri üretilmektedir.
Sorguya çekilen Chew, Eldon Tyrell ile görüşebilmenin en iyi yolunun J. F. Sebastian adlı kişi olduğunu söyler. Ölüm belirtileri gösteren Roy Batty ve arkadaşları, bu soruna bir çare bulabilmek için Tyrell'ı aramaktadır. Rachael, Deckard'ın evine gider. İnsanlığını kanıtlamaya çalışır. Ancak Deckard ona anılarının Tyrell'ın yeğenine ait olduğunu söyler. Bir replicant olduğunu anlayan Rachael ağlamaya başlar. Onun için çok üzülen Deckard, bunun bir şaka olduğunu söyler. Rachael ona inanmaz. Bu sırada da Pris, J. F. Sebastian ile tanışır. Brabury Binası'nda yaşayan Sebastian, Pris'i evine davet eder.
Bir bilgisayar tarayıcısı kullanan Deckard, Zhora'nın bir resmini bulur. Deckard, bir kulüpte çalışan Zhora'yı bulur. Deckard'ı ağırlayan Zhora, onun bir "Bıçak Koşucusu" olduğunu anladığında kaçmaya başlar. Eline silahını alan Deckard, kaçmakta olan Zhora'a ateş eder ve onu öldürür. Deckard, Rachael ile eve gidip onunla sevişir. Leon, Deckard'ı görür ve onu acımasızca dövmeye başlar. Onu öldürmeye çok yaklaşmışken Rachael ona ateş eder ve gözünden vurur. Leon ölüp yere yığılır. Deckard ile bir toplantı yapan Bryant, Rachael'ı da listesine eklemesini söyler. Sebastian'ın evinde kalan Pris'in yanına Roy Batty de gelir. Sebastian ona replicantlarda çabuk yaşlanmaya neden olan bir genetik bozukluk olduğunu açıklar. Roy, Sebastian'ın duyduğu kederi keşfettiği zaman ona sempati beslemeye başlar. Sebastian, bir satranç oyununda Roy'un yardımıyla Tyrell'ı mağlup eder. Buna şaşıran Tyrell, Sebastian'ı evine davet eder. Bu sayede Roy da Tyrell'a ulaşır. Tyrell, Roy'un kusursuz tasarımını över ve ona karşı günah çıkartır. Bunu reddeden Roy, onun hesabının cehennemde sorulacağını söyler ve ardından Tyrell ile Sebastian'ı öldürür.
Deckard, Sebastian'ın evine gittiğinde Pris ona pusu kurar. Deckard elini silahına atamadan Pris onu döver. Pris onu öldürmek üzereyken Deckard silahına davranır ve onu öldürür. Geri dönen Roy Batty, Pris'in ölümü karşısında dehşete düşer. Deckard'a kaçması için biraz zaman veren Roy Batty, onu yakaladığında bir duvarı yıkıp onun iki parmağını kırar. Binanın tepesine çıkan Rick Deckard kaçmaya başlar ancak düşer ve bir yere tutunur. Roy Baty onu kurtarır. Yere oturan Roy Batty, Rick Deckad'a kendi kısa yaşamından bir monolog sunar:

Siz insanların aklının almayacağı şeyler gördüm. Orion'un yamaçlarında yanan hücum gemileri, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zamanla kaybolacaklar, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek... zamanı.
Roy ölür ve Deckard olay yerinden uzaklaşır. Uzakta bulunan Gaff "Onun yaşamayacak olması çok kötü! Zaten, kim yaşıyor ki? " der. Deckard endişeli bir şekilde dairesine döner ve Rachael'ı canlı bulduğunda rahatlar. Deckard, Gaff tarafından bırakılmış bir origami kağıdı bulur. Film versiyonlara bağlı olarak, ya Deckard ve Rachael'ın belirsiz bir geleceğe doğru yol alması ile ya da itici pastoral bir manzara bırakarak sona erer.

Harrison Ford, Rick Deckard rolünde: "Bıçak Sırtı" adlı sorun çıkaran replicantları öldürmek ile görevli olan polis birimine üye olan ve artık emekliye ayrılmayı düşünen Rick Deckard, isteksiz bir şekilde kendisine verilen, isyancı replicantları öldürme görevini kabul eder. Ford, Yıldız Savaşları (1977), İmparator (1980) ve Kutsal Hazine Avcıları (1981) filmlerinde oynadıktan sonra, daha dramatik derinliği olan bir rol aramaya başladı. Steven Spielberg, Bıçak Sırtı 'ında oynaması için Ford'a övgüler yağdırdı. Ford 1992 yılında Bıçak Sırtı'nın favori filmlerinden biri olmadığını açıkladı.
Rutger Hauer, Roy Batty rolünde: İsyancı replicantların şiddete eğilimli lideri. Hauer'ın oynadığı filmleri içerisinde en favori filmi Bıçak Sırtı'dır. Hauer 2001 yılında, Bıçak Sırtı'nın hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadığını, onun bir başyapıt olduğunu açıkladı.
Sean Young, Rachael rolünde: Hatıralarının Tyrell'ın yeğenin oluşturduğu ve Tyrell'ın asistanı olan replicant.
Edward James Olmos, Gaff rolünde: Kişisel bir araştırma yapan Olmos, hikâyenin arka planını çeşitli etik kökenler ile oluşturdu.
Daryl Hannah, Pris rolünde: İsyancı replicantlardan biri ve Roy Batty'nin sevgilisi.
M. Emmet Walsh, Yüzbaşı Bryant rolünde: Bıçak Koşucuları'nın yüzbaşısı.
Joe Turkel, Dr. Eldon Tyrell rolünde: Replicant üretimi yapan Tyrell Şirketi'nin sahibi.
William Sanderson, J. F. Sebastian rolünde: Roy Batty'nin Dr. Eldon Tyrell'a ulaşmak için kullandığı bir şirket çalışanı.
Brion James, Leon Kowalski rolünde: Atık düzeni mühendisi.
Joanna Cassidy, Zhora rolünde: İsyancı replicantlardan biri.
Morgan Paull, Holden rolünde: Replicantları bulmak için Tyrell Şirketi ile çalışan Bıçak Koşucusu. Öldürülünce Rick Deckard ile değiştirilir.
James Hong, Hannibal Chew rolünde: Asyalı genetikçi.
Hy Pyke, Taffey Lewis rolünde: Eğlence kulübü sahibi.

Philip K. Dick'in Android'ler Elektrikli Koyun Düşler mi? romanının filme uyarlamasıyla ilgili çalışmalara, kitabın 1968'deki yayımından kısa bir süre sonra başlandı. Dick'e göre Martin Scorsese uygun seçimdi, ancak bu asla gerçekleşmedi. Film için ilk taslak, TV yazarı Roland Kibben tarafından kaleme alındı. Hampton Fancher film için bir taslak yazdı. Hampton'ın taslağı ile ilgilenen Yapımcı Michael Deeley, yönetmen Ridley Scott ile çalışmak istedi. Scott en başta projeyi reddetti. Scott o sıralar Dune adlı proje ile ilgileniyordu ama filmin yapımı çok yavaş ilerliyordu. Ağabeyinin erken ölümün yüzünden hisettiği duyguları dışarı vurmabilmek için bir film arayan Scott, Bıçak Sırtı projesini kabul etti. Senarist Hampton Fancher 1977 yılında senaryoyu yazmaya başladı. Yönetmen Ridley Scott kendi yazdığı senaryo için "karakterler asla kapı dışarı çıkmıyorlardı" demişti. Senaryoyu yazmak ile görevlendirilen Hampton Fancher, Scott'un isteklerini karşılama konusunda hayal kırıklığı yaşadı. Dick, Fancher'ın senaryosunu "bayat, klişelerle dolu ve boştan sona boş bir çaba" olarak değerlendirdi. En sonunda Tony Scott, kardeşi Ridley'e David Peoples isimli senaristi önerdi. Scott onunla Los Angeles'ta tanıştıktan sonra çalışma senaryosunu Peoples'a teslim etti. "Senaryo dehşet vericiydi" diye konuşan Peoples, "Kendime 'bunu nasıl adam ederim? diye sordum" dedi. Scott, Peoples'ı senaryoyu yeniden yazması için görevlendirdi ve Hampton Fancher ile görüşmesini yasakladı. Fancher da o sıralar senaryoyu yeniden yazıyordu. Asıl senaryo, onların yazdığı senaryoların birleşmesi ile oluşmuştu. Senaryoyu yazarken "android" kelimesinin fazla kullanılmış olduğunu fark eden Peoples, UCLA'da kimya okuyan ablası ile birlikte "replicant" terimini buldu. Deckard'ın bir replicant olup olmadığı hakkında konuşan Peoples, kendi senaryosunda asla böyle bir durumun söz konusu olmadığını söyledi.

Peoples filmin kara film stili hakkında ise "Bu Hampton'un kendi senaryo ta

Buhar türbini, basınçlı buhardan termal enerjiyi çıkaran ve bunu dönen bir çıkış milinde mekanik iş yapmak için kullanan makinedir. Modern tezahürü 1884'te Charles Parsons tarafından icat edilmiştir. Modern bir buhar türbininin imalatı, 20. yüzyılda ilk kez kullanılabilir hale gelen teknolojiler kullanılarak yüksek kaliteli çelik alaşımlarını hassas parçalara dönüştürmek için gelişmiş metal işçiliğini içerir. Buhar türbinlerinin dayanıklılığı ve verimliliğindeki sürekli gelişmeler, 21. yüzyılın enerji ekonomisinin merkezinde yer almaya devam etmektedir.
Buhar türbini, termodinamik verimliliğindeki iyileştirmenin çoğunu buharın genleşmesinde çoklu aşamaların kullanımından alan bir ısı makinesi biçimidir. Bu da ideal geri dönüşümlü genleşme sürecine daha yakın bir yaklaşımla sonuçlanır.
Türbin dönüş hareketi ürettiğinden, hareketini elektriğe dönüştürmek için bir jeneratöre bağlanır. Bu tür turbo jeneratörler, fosil yakıtlar, nükleer yakıtlar, jeotermal veya güneş enerjisiyle çalıştırılabilen termik santrallerin çekirdeğidir. 2022 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tüm elektrik üretiminin yaklaşık %42'si buhar türbinlerinin kullanımıyla gerçekleşti.
Teknik zorluklar arasında rotor dengesizliği, titreşim, yatak aşınması ve düzensiz genleşme (çeşitli termal şok biçimleri) bulunur. Büyük tesislerde, balanssız çalıştırıldığında en sağlam türbin bile kendini sarsar.
Buhar türbininden elde edilen mekanik enerji genellikle, türbine bir dişli kutusu aracılığıyla bağlanan jeneratör yardımıyla elektrik enerjisine çevrilirken (Turbo jeneratör grubu) bazen de bir pompanın tahrikinde de kullanılabilmektedir.
Genelde Rankine çevrimiyle güç üretiminde kullanılırlar. Dizel makinelere göre verimleri düşük olmasına rağmen güç/kütle indeksi oldukça yüksektir.
Buhar türbininin önemli kısımları:

Rotor
Curtis kanatları
Güç kanatları
Stator kanatları
İç karter
Dış karter
Reglaj
Main stoper
İnterceptor reheat stoper (bazı tiplerde)
Pedastal
İmpeller regülatör
Radyal yataklar
Thrust yatak
By-passlar
Nozullar
Glendler
İnter labirentler
Karter labirentleri
Hız governörü
Stabilitör pistonlar (servo motor)

Seyyar kanatlar
Disk veya tamburlar
Şaft
Kavrama
Eksenel yatak koleri ya da thrust yatak koleri

Nozul
Reaksiyon kanatları
Radyal yataklar
Karter
Nozullar
Glendler
İnter labirentler
Karter labirentleri

Dış karter
Reglaj
Main stoper
İnterceptor reheat stoper (bazı tiplerde)
Pedastal
İmpeller regülatör
Radyal yataklar
Thrust yatak
By-passlar
Hız governörü
Stabilitör pistonlar (servo motor)

Modern buhar türbini 1884 yılında Anglo İrlandalı mühendis Sir Charles Parsons tarafnda icat edilmiştir. İlk modeli 7.5 kW (10 hp) elektrik üreten bir dinamoya bağlıydı. Charles Parson'ın bu icadı ucuz ve yüksek miktarda elektrik üretimine imkan tanıyordu.

Dede paradoksu, zaman yolculuğuyla ilgili olarak ortaya çıkan en ünlü mantık paradokslarından biridir. Bu paradoks, zaman yolculuğu kavramını sorgulayan felsefi ve bilimsel tartışmalarda sıklıkla kullanılır. Zaman yolculuğunun mümkün olup olmadığına dair düşünceler üzerine şekillenen dede paradoksu, neden-sonuç ilişkisini ve geçmişe müdahale edebilmenin doğuracağı olası çelişkileri ortaya koyar.
Paradoksu ilk olarak ortaya atan olarak kabul edilen René Barjavel, 1943 yılında yayınlamış olduğu "Le Voyageur Imprudent" adlı kitabında bu paradokstan bahsetmiş ve karakterleri bu paradokslar üzerinden çeşitli olaylara maruz bırakmıştır.
Dede paradoksu, basit bir olay örgüsüne dayanır: Bir kişi geçmişe yolculuk yaparak kendi büyükbabasını öldürmeye çalışır. Eğer kişi büyükbabasını öldürürse, büyükbabasının çocuğu (yani zaman yolcusunun ebeveyni) doğmayacak ve dolayısıyla zaman yolcusu da hiç var olmayacaktır. Fakat kişi var olmamışsa, büyükbabasını öldürmek için geçmişe gidemez. Bu durumda, büyükbabası yaşayacak ve kişi tekrar doğacak, böylece paradoks sonsuza dek devam edecektir.
Bu paradoks, zaman yolculuğunun neden mantıksal bir çelişkiye yol açabileceğini göstermektedir. Geçmişteki olaylara müdahale etmenin, neden-sonuç ilişkilerinde düzensizlik yaratacağını savunmaktadır.

Çoklu Evrenler Teorisi (Multiverse Theory):
Bu teoriye göre, zaman yolcusu büyükbabasını öldürdüğünde, kendi evreninden farklı bir paralel evrene geçer. Kendi evreninde hâlâ var olduğu için paradoks oluşmaz; çünkü geçmişe yaptığı müdahale, başka bir evrenin tarihini değiştirir, ancak kendi evreninin geleceğini değiştirmez. Çoklu evrenler teorisi, dede paradoksunu çözmenin en popüler yollarından biridir.
Tutarlılık İlkesi (Consistency Principle):
Bu ilkeye göre, zaman yolcusu ne yaparsa yapsın, geçmişteki olayları değiştiremez. Örneğin, büyükbabasını öldürmeye çalışsa bile, bunu başaramaz. Ya silah çalışmayacak ya da başka bir engel çıkacaktır. Geçmişteki olaylar, bugünkü durumu yaratan olaylardır ve zaman yolcusu bunları değiştiremeyecektir.
Sabit Zaman Çizgisi (Fixed Timeline):
Bu görüşe göre, zaman sabittir ve değiştirilemez. Zaman yolculuğu mümkün olsa bile, geçmişe yapılan müdahaleler geleceği değiştirmez, çünkü bu müdahaleler zaten olmuş olayların bir parçasıdır. Kişi büyükbabasını öldürmeye çalışsa da bu olay, onun doğuşuna giden süreci etkilemeyecektir.

Demiryolu mühendisliği her türlü Demiryolu sisteminin tasarımı, yapımı ve işletim ile ilgili bir mühendislik dalıdır. İnşaat mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, elektrik-elektronik mühendisliği, makine mühendisliği, endüstri mühendisliği ve üretim mühendisliği gibi çok çeşitli mühendislik dallarını kapsar.

Makine mühendisliği
Komuta ve kontrol & demiryolu sinyalizasyonu
Ofis sistemleri tasarımı
Veri merkezi tasarımı
SCADA
Şebeke tasarımı
Elektrik-elektronik mühendisliği
Enerji elektrifikasyonu
Üçüncü ray
Overhead contact system
İnşaat mühendisliği
Permanent way engineering
Hafif raylı sistemler
On-track plant
Raylı sistem entegrasyonu
Tren kontrol sistemleri
Cab signalling
Demiryolu aracı mühendisliği
Rolling resistance
Curve resistance
Tekerlek-ray arabirimi
Hunting oscillation
Demiryolu sistemleri mühendisliği
Demiryolu sinyalizasyonu
Ücret toplama
CCTV
Public address
Saldırı tespiti
Erişim kontrolü
Sistem entegrasyonu

İngiltere'de: The Railway Division of the Institution of Mechanical Engineers (IMechE).
ABD'de The American Railway Engineering and Maintenance-of-Way Association (AREMA)13 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
dünya çapında The Institute of Railway Signal Engineers (IRSE)16 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Institution of Mechanical Engineers - Railway Division2 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AAR31 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CAF Power & Automation17 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz teknolojisi mühendisliği, denizcilik sektöründe kullanılan teknolojilerin tasarımı, geliştirilmesi ve uygulanması üzerine odaklanan bir mühendislik dalıdır.

Deniz teknolojisi mühendisliği programının amacı, gemi ve deniz taşıtlarının projelendirmesinde, denizin içinde ve dibinde bulunan canlı ve cansız zenginliklerin (petrol, doğalgaz ve deniz ürünlerinin) aranması ve üretilmesinde, deniz kirliliğinin önlenmesinde kullanılan her türlü yapı ve aracın (gemi, platform vb.) tasarımı ve üretilmesi alanında eğitim ve araştırma yapmaktır.

Deniz teknolojisi mühendisliği programında eğitim süresi 4 yıldır. Programda matematik ve fizik gibi temel fen alanları ile ilgili dersler yanında, akışkanlar mekaniği, gemi geometrisi, gemi mukavemeti, imal usulleri, Osenografi, dalga mekaniği, termodinamik, hidrodinamik, deniz kirliliği, kazı yapıları ve deniz hukuku gibi dersler okutulmaktadır.

Deniz teknolojisi mühendisliği programını bitirenlere "Gemi İnşaatı ve Deniz Mühendisi" unvanı verilir. Ayrıca 2009 yılında alınan kararla bölümün adı 'Gemi ve Deniz Teknolojisi Mühendisliği' olarak değiştirilmiştir. Gemi inşaatı mühendisliği unvanı ile tersanelerde, gemi ve yat dizayn bürolarında, deniz taşımacılığı ile ilgili şirketlerde çalışılabilir. Deniz mühendisleri denizde bulunan hammaddelerin bulunması ve işletilmesinde kullanılacak araçları tasarlar ve en ekonomik yolla üretimi planlar. Ayrıca, denizde seyreden taşıtların yapım, onarım ve yönetimi konularında liman ve kıyı yapıları inşaatında ve deniz kirliliğini önleme teknolojisi alanında mühendislik hizmetleri verirler.

Gemi inşaatı ve Deniz mühendisleri tersanelerde, gemi dizayn bürolarında, DSİ'de, TCDD'de, petrol şirketlerinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının çeşitli birimlerinde, üniversitelerde görev alabilirler.

Deprem mühendisliği, binalar ve köprüler gibi yapıları depremler göz önünde bulundurularak tasarlayan ve analiz eden disiplinler arası bir mühendislik dalıdır. Genel amacı, bu tür yapıları depreme karşı daha dayanıklı hale getirmektir. Deprem (veya sismik) mühendisi, küçük sarsıntılarda hasar görmeyecek ve büyük bir depremde ciddi hasar veya çökmeyi önleyecek yapılar inşa etmeyi hedefler. Uygun şekilde tasarlanmış yapı mutlaka aşırı sağlam veya pahalı olmak zorunda değildir. Kabul edilebilir bir hasar seviyesini sürdürürken sismik etkilere dayanacak şekilde uygun tasarlanmalıdır.

Deprem mühendisliği, sismik riski kabul edilebilir sosyo-ekonomik seviyelerle sınırlayarak toplumu, doğal çevreyi ve insan yapımı çevreyi depremlerden korumakla ilgilenen bilimsel bir alandır. Geleneksel olarak, sismik yüklemeye maruz kalan yapıların ve jeo-yapıların davranışlarının incelenmesi dar şekilde tanımlanmıştır; yapı mühendisliği, geoteknik mühendisliği, makine mühendisliği, kimya mühendisliği, uygulamalı fizik vb.nin alt kümesi olarak kabul edilir. Ancak, son depremlerde yaşanan muazzam maliyetler, kapsamının inşaat mühendisliği, makine mühendisliği, nükleer mühendislik ve sosyal bilimler özellikle sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi ve finans disiplinlerini kapsayacak şekilde genişlemesine yol açtı.
Deprem mühendisliğinin amaçları şunlardır:

Güçlü depremlerin kentsel alanlar ve sivil altyapı üzerindeki olası sonuçlarını önceden görmek.
Beklentilere ve bina yönetmeliği'ne uygun depreme dayanıklılıkta sismik performans sağlayacak yapılar tasarlamak, inşa etmek ve bakımını yapmak.

Sismik yükleme bir yapıya deprem kaynaklı sarsıntının uygulanmasıdır. Yapının zeminle, bitişiğindeki yapılarla veya tsunami kaynaklı yerçekimi dalgalarıyla temas eden yüzeylerinde sismik yükleme oluşur. Dünya yüzeyinde belirli bir konumda beklenen yükleme, mühendislik sismolojisi tarafından tahmin edilir. Konumun sismik tehlikesi ile ilgilidir.

Sismik titreşim kontrolü, binalarda ve bina dışı yapılarda sismik etkileri azaltmayı amaçlayan bir dizi teknik araçtır. Tüm sismik titreşim kontrol cihazları aşağıdaki durumlarda pasif, aktif veya hibrit olarak sınıflandırılabilir:

pasif kontrol cihazları, yapı elemanları ve zemin arasında geri besleme yeteneğine sahip değildir;
aktif kontrol cihazları, deprem girdi işleme ekipmanı ve yapı içindeki aktüatörler ile entegre zeminde gerçek zamanlı kayıt aletlerini kapsar;
hibrit kontrol cihazları, aktif ve pasif kontrol sistemlerinin özelliklerini birleştirir.
Yer sismik dalgaları yükselip bir binanın tabanına nüfuz etmeye başladığında, yansımalar nedeniyle enerji akışı yoğunluğu genellikle %90'a kadar azalır. Ancak, büyük bir deprem sırasında olay dalgalarının kalan kısımları hala çok büyük yıkıcı potansiyel taşır.
Sismik dalgalar üst yapıya girdikten sonra, hasar verici etkilerini hafifletmek ve binanın sismik performansını iyileştirmek için onları kontrol etmenin birkaç yolu vardır, örneğin:

uygun şekilde tasarlanmış sönümleyiciler ile üst yapı içindeki dalga enerjisini dağıtmak;
dalga enerjisini daha geniş bir frekans aralığında dağıtmak;
kütle sönümleyicilerin yardımıyla tüm dalga frekansları bandının rezonans kısımlarını soğurmak.

Uygun şekilde ayarlanan ("pasif") için TMD, "aktif" için AMD ve "hibrit kütle sönümleyiciler" için HMD olarak kısaltılan son türden cihazlar üzerinde çeyrek asırdır çoğunlukla Japonya'da çalışılmış ve yüksek binalara kurulmuştur.
Ancak oldukça farklı bir yaklaşım vardır: sismik veya taban izolasyonu denilen üstyapıya sismik enerji akışının kısmen bastırılması. Bunun için, üst yapıyı sarsıntılı zeminde duran alt yapısından ayırması için bina tabanındaki tüm ana yük taşıma elemanlarının içine veya altına bazı yastıklar yerleştirilir.
Temel izolasyon ilkesini kullanarak depremden korunmanın ilk kanıtı, eski İran'da, şimdi İran'ın Pasargad şehri olan yerde keşfedilmiş olup geçmişi MÖ 6. yüzyıla kadar uzanır. Aşağıda, günümüzün sismik titreşim kontrol teknolojilerinden bazı örnekleri vardır.

Peru oldukça sismik bir ülkedir. Burada yüzyıllarca kuru taşın inşaat harcı kullanmaktan daha depreme dayanıklı olduğunu kanıtlandı.
İnka uygarlığı insanları, kesme taşlar denilen cilalı "kuru taş duvarların" ustalarıydı. Burada taş bloklar, herhangi bir harç olmadan sıkıca birbirine uyacak şekilde kesilirdi. İnkalar, dünyanın gördüğü en iyi taş ustaları arasındaydı ve duvarlarındaki birçok birleştirme o kadar mükemmeldi ki taşların arasına çimen bile girmiyordu.
İnkalar tarafından inşa edilen kuru taş duvarların taşları, hem enerji dağılımı (coulomb sönümleme) hem de rezonans amplifikasyonları bastırma prensibini kullanan pasif yapısal kontrol tekniğine uygun şekilde duvarlar çökmeden hafifçe hareket edip yeniden yerlerine yerleşebiliyordu.

Tipik olarak ayarlı kütle sönümleyiciler, gökdelenlere veya diğer yapılara yerleştirilmiş devasa beton bloklardır ve bir tür yay mekanizması aracılığıyla yapıların rezonans frekansı salınımlarına karşı hareket ederler.
Taipei 101 gökdeleninin, Asya/Pasifik'in bu bölgesinde yaygın olan tayfun rüzgarlarına ve deprem titremelerine dayanması gerekir. Bu amaçla, ayarlı kütle sönümleyici görevi yapan 660 metrik ton ağırlığında bir çelik sarkaç tasarlanıp yapıya yerleştirilmiştir. 92. kattan 88. kata kadar sarkıtılan sarkaç, binada deprem ve şiddetli fırtına nedeniyle oluşan yanal yer değiştirmelerin rezonans amplifikasyonlarını azaltmak için sallanır.

Histeretik sönümleyici, sismik girdi enerjisinin dağılımını artırıp geleneksel bir yapınınkinden daha iyi ve güvenilir sismik performans sağlamayı amaçlar. Bu amaçla kullanılan beş ana histeretik sönümleyici grubu vardır:

Akışkan viskoz damperler (FVD'ler)
Viskoz Damperler, tamamlayıcı bir sönümleme sistemidir. Oval histeretik döngülüdür ve sönüm, hıza bağlıdır. Bazı küçük bakımlar gerekli olsa da, viskoz damperlerin genellikle depremden sonra değiştirilmesi gerekmez. Diğer sönümleme teknolojilerinden daha pahalı olmalarına rağmen hem sismik hem de rüzgar yükleri için kullanılabilir ve en sık kullanılan histeretik sönümleyicilerdir.* Sürtünme amortisörleri (FD'ler)
Sürtünme sönümleyicileri doğrusal ve döner olmak üzere iki ana tiptir ve enerjiyi ısıya çevirerek dağıtır. Sönümleyici Coulomb sönümleyici prensibine göre çalışır. Tasarıma bağlı olarak, sürtünme amortisörleri yapışma-kayma olayı ve Soğuk kaynak yaşayabilir. Kötü yanı, sürtünme yüzeylerinin zamanla aşınması ve bu nedenle rüzgar yüklerini dağıtmak için önerilmemeleridir. Sismik uygulamalarda kullanıldığında aşınma sorunu olmaz ve bakım gerektirmez. Dikdörtgen histeretik döngülüdürler ve bina yeterince elastik olduğu sürece depremden sonra asıl konumlarına geri dönme eğilimindedirler.

Metalik akma sönümleyiciler (MYD'ler)
Metalik akma sönümleyiciler, adından da anlaşılacağı gibi, depremin enerjisini emmek için eğilirler. Bu tür sönümleyiciler büyük miktarda enerji emer ama depremden sonra yenisiyle değiştirilmeleri gerekir ve binanın eski konumuna geri dönmesini engelleyebilirler.

Viskoelastik amortisörler (VED'ler)
Viskoelastik amortisörler, hem rüzgar hem de sismik uygulamalarda kullanılabilmeleri açısından kullanışlıdır ve küçük yer değiştirmelerle sınırlıdırlar. Bazı markaların Amerika Birleşik Devletleri'ndeki binalarda kullanılması yasaklandığından, teknolojinin güvenilirliği konusunda bazı endişeler vardır.

Üst üste binen sarkaç amortisörleri (salınım)

Temel yalıtımı, depremin kinetik enerjisinin binada elastik enerjiye aktarılmasını engellemeyi amaçlar. Bu teknolojiler yapıyı zeminden yalıtıp böylece yapının bağımsız hareket etmesini sağlar. Enerjinin yapıya ne ölçüde aktarıldığı ve enerjinin nasıl dağıldığı kullanılan teknolojiye göre değişir.

Kurşun kauçuk yatak

Kurşun kauçuk yatak veya LRB, ağır sönümleme kullanan taban izolasyonu türüdür. Yeni Zelandalı Bill Robinson tarafından icat edilmiştir.
Titreşim kontrol teknolojilerine ve özellikle taban izolasyon cihazlarına dahil edilen ağır sönümleme mekanizması, genellikle titreşimleri bastırmanın ve böylece binanın sismik performansını artırmanın değerli bir kaynağı olarak kabul edilir. Ancak, nispeten az taşıma sertliğine sahip ama yüksek sönümleme ile izole edilmiş taban yapıları gibi oldukça esnek sistemler için, "sönümleme kuvveti" olarak adlandırılan kuvvet, güçlü bir depremde ana itme kuvvetini ortaya çıkarabilir. Video, UCSD Caltrans-SRMD tesisinde denenen Kurşun Kauçuk Yatağı göstermektedir.
Yatak, kurşun çekirdekli kauçuktan yapılmıştır. Yatağın aynı zamanda tam yapı yükü altında olduğu tek eksenli bir testti. Hem Yeni Zelanda'da hem de başka yerlerde birçok bina ve köprü, kurşun sönümleyiciler ve kurşun ve kauçuk mesnetlerle korunmaktadır.
Te Papa Tongarewa, Yeni Zelanda ulusal müzesi ve Yeni Zelanda Parlamento Binaları yataklarla donatıldı. Her ikisi de bir aktif fay üzerinde oturan Wellington'dadır.* Amortisörlü yay taban izolatörü

Kaliforniya, Santa Monica'daki üç katlı kasaba evinin altına kurulan sönümleyicili yay tabanlı izolatör, 1994 Northridge depremi maruziyetinden önce çekilmiş fotoğrafta görülüyor. Kavramsal olarak Kurşun Kauçuk Yatağa benzeyen bir temel izolasyon cihazıdır.
Katlarda ve zeminde hem dikey hem de yatay ivmelerin kaydedilmesi için iyi donatılmış, bunun gibi iki üç katlı kasaba evinden birisi, Northridge depremi'indeki şiddetli sarsıntıdan kurtuldu ve daha ileri çalışmalar için değerli bilgiler verdi.

Basit makaralı yatak
Basit makaralı yatak, çeşitli bina ve bina dışı yapıların güçlü depremlerin zarar verme güçlü yan etkilerine karşı korumasını amaçlayan temel izolasyon cihazıdır.
Bu metalik taşıyıcı destek belirli önlemler alınarak, sismik izolatör olarak gökdelenler ve yumuşak zeminli binalara uyarlanabilir. Son zamanlarda Tokyo, Japonya'daki 17 katlı bir konut kompleksi metalik makaralı yatak adıyla kullanıldı.
Sürtünme sarkaç yatağı (FPB), 'sürtünme sarkaç sisteminin (FPS) başka bir adıdır. Üç sütuna dayanır:

mafsallı sürtünme sürgüsü;
küresel içbükey kayma yüzeyi;
yanal yer değiştirme kısıtlaması için kapalı silindir.
Katı bina modelini deste

Türkiye'de sadece Ege Üniversitesi bünyesinde bulunan Deri Mühendisliği Bölümü'nün temeli E.Ü. Ziraat Fakültesi bünyesinde 1960 yılında kurulan "Lif Teknolojisi Kürsüsü" ne dayanmaktadır. İlerleyen dönemlerde bölüm sırasıyla; "Tekstil Maddeleri ve Deri Teknolojisi Kürsüsü", "Deri ve Lif Teknolojisi Anabilimdalı", "Deri Teknolojisi Bölümü" ve 1999 yılında Mühendislik Fakültesine bağlanarak "Deri Mühendisliği Bölümü"'ne dönüştürülmüştür. Bölüm hâlen Türkiye'de, Deri Mühendisliği alanında Lisans ve Lisansüstü düzeyde eğitim veren tek akademik kuruluştur.
Deri Mühendisliği eğitimi; Mühendislik Fakültesi temel eğitim prensiplerini kapsayan mühendislik dersleri ile mesleki ders ve uygulamalardan oluşan bir programa sahiptir. Lisans, yüksek lisans ve doktora programları Bologna kriterleri uyarınca düzenlenmiştir. Bir yılı seçmeli yabancı dil ve dört yıl lisans eğitimini içeren program toplam 240 AKTS ve 160 kredi/saatten oluşmaktadır. Temel mühendislik dersleri tüm program içinde %40 dolayında bir paya sahip olup, geri kalan kısım ise mesleki dersler ve uygulamalardan oluşmaktadır. Öğrenciler eğitimlerinin 6. yarıyılı sonunda; deri fabrikalarında, kimyasal madde üreten ve pazarlayan firmalarda, deri konfeksiyon işletmelerinde, ayakkabı fabrikalarında, suni deri fabrikalarında, deri ürünleri tasarımı ve moda kuruluşlarında, AR-GE merkezleri ve laboratuvarlarda 4 hafta süre ile staj yapmak mecburiyetindedir. Bitirme tezlerini araştırma ve incelemeye yönelik hazırlayan öğrenciler, bölümdeki mevcut laboratuvarlardan yararlanmaktadır.
Deri Mühendisliği bölümünün eğitim hedefi; dünya deri ve deri mamulleri sanayinin ihtiyacı olan yüksek standartlara sahip mühendisleri yetiştirmektir. Bu kapsamda; Türk Deri Endüstrisinin gereksinim duyduğu günümüz modern teknolojisini kullanabilecek ve AR-GE çalışmaları yapabilecek, sektörün sorunlarını bilimsel, teknik ve teknolojik anlamda çözebilecek, modaya uygun yeni ürünler geliştirebilecek nitelikte Deri Mühendislerinin mezun edilmesi amaçlanmaktadır.
Türkiye'deki tek, dünya üzerinde ise deri ve ayakkabı sanayine yönelik eğitim veren birkaç akademik kurumdan biridir. Bu bölüme yurt dışından eğitim için öğrenciler de geldiği için uluslararası bir bölüm niteliğindedir. Mezunlar sadece deri ve ayakkabı üretiminde değil, aynı zamanda moda ve tasarım alanlarında da kendilerini geliştirerek kariyer yapma imkanına sahiptir.
Deri mühendisleri Türkiye'deki ve yurt dışındaki; deri fabrikalarında, kimyasal madde üreten ve pazarlayan firmalarda, deri tasarımı ve moda kuruluşlarında, deri konfeksiyon işletmelerinde, ayakkabı fabrikalarında, suni deri fabrikalarında, AR-GE kuruluşları ve laboratuvarlarda, sektörel danışmanlık firmalarında çalışma olanaklarına sahiptir.
Ayrıca, yüksek lisans ve doktora eğitimlerine devam ederek akademik kariyer yapabilmektedir

Ege Üniversitesi Deri Mühendisliği bölümü14 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dikey tarım ürünleri dikey yığılı katmanlarda ürün yetiştirme uygulamasıdır. Hidroponik, akuaponik ve aeroponik gibi topraksız tarım tekniklerini ve bitki yetiştirmeyi en uygun yapmayı hedefleyen kontrollu-ortam tarımını birleştirir. Dikey tarım sistemlerini barındıran bazı yaygın kullanılan yapı seçenekleri arasında binalar, nakliye konteynerleri, tüneller ve terk edilmiş maden galerileri sayılabilir.
Modern dikey tarım kavramı 1999 yılında Kolombiya Üniversitesi Halk ve Çevre Sağlığı profesörü Dickson Despommier tarafından önerildi. Despommier ve öğrencileri 50.000 insanı besleyebilecek bir gökdelen çiftlik tasarladı. Tasarım henüz inşa edilmemiş olsa da dikey tarım fikrini başarıyla popülerleştirdi. Özel LED ışıkları gibi diğer son teknoloji ile birleştirilen dikey çiftçiliğin mevcut uygulamaları geleneksel tarım yöntemleriyle elde edilebilecek ürün veriminin 10 katından daha fazla sonuç verdi. Paignton, İsrail, Singapur, Şikago, Münih, Londra, Japonya ve Lincolnshire gibi topluluklara dikey tarım sistemi uygulamanın birkaç farklı yolu vardır.
Dikey tarım teknolojilerini kullanmanın asıl yararı daha az birim arazi ihtiyacı ile birlikte gelen daha çok mahsul verimidir. Aynı anda daha çok ürün çeşidi yetiştirme kabiliyeti artar çünkü ürünler aynı araziyi paylaşırken aynı zamanda tarlaları paylaşmazlar. Ayrıca, mahsuller iç mekanda olduklarından aşırı veya beklenmedik hava olaylarında daha az mahsul kaybedilir. Son olarak sınırlı arazi kullanıldığından dikey tarım, yerel bitki ve hayvanlara daha az zarar verir ve yerel flora ve faunanın daha fazla korunmasına yol açar.
Dikey tarım teknolojileri geleneksel çiftliklere kıyasla büyük başlangıç maliyetleri ile ekonomik zorluklarla karşı karşıyadır. Avustralya, Viktorya'daki “varsayımsal 10 seviyeli dikey bir çiftlik” ekilebilir arazi başına metrekare alan maliyeti Viktorya kırsalındaki geleneksel bir çiftliğinkinden 850 kat daha fazlaya mal olur. Dikey çiftlikler LED'ler gibi ek ışık kullanımı nedeniyle büyük enerji talepleriyle de karşı karşıyadır. Ayrıca bu enerji taleplerini karşılamak için yenilenemeyen enerji kullanılırsa dikey çiftlikler geleneksel çiftliklerden veya seralardan daha fazla kirlilik üretebilir.

Hİdroponik topraksız bitki yetiştirme tekniğidir. Hidroponik sistemlerde bitkilerin kökleri azot, fosfor, kükürt, potasyum, kalsiyum ve mağnezyum gibi  makrobesinlerin yanında  demir, klor, mangan, bor, çinko, bakır ve molibden içeren trace elemanlarını içeren sıvı solüsyonlara daldırılır. Ayrıca kökleri desteklemek için toprak ikameleri olarak çakıl, kum ve testere talaşı asal (kimyasal olarak pasif) ortamlar kullanılır.
Hidroponiğin yararları alan başına ürün veriminin artması ve su kullanımının azalmasıdır. Bir çalışmada geleneksel tarıma kıyasla hidroponik tarımın alan başına marul verimini yaklaşık 11 kat artırabildiğini ve 13 kat daha az su kullanıldığını gösterdi. Bu avantajları nedeniyle hidroponik dikey tarımda kullanılan baskın yetiştirme sistemidir. 

Akuaponik terimi iki kelimeyi birleştirerek ortaya çıkar: balık yetiştiriciliğini ifade eden su ürünleri yetiştiriciliği ve topraksız bitki yetiştirme tekniği. Akuaponik karasal bitkilerin üretimini doğanın kendisini taklit eden kapalı döngü bir sistemde sucul organizmaların üretimiyle birleştirerek hidroponiği bir adım daha ileri götürür. Balık tanklarındaki besin açısından zengin atık su katı uzaklaştırma ünitesi ile filtrelenir ve daha sonra bir biyolojik filtreden geçer burada toksik amonyak besleyici nitrata dönüştürülür. Bitkiler besinleri emerken arındırılan atık su balık tankına geri dönüştürülerek geri verilir. Ayrıca bitkiler balıklar tarafından üretilen karbondioksiti tüketir, balık tanklarındaki su ısıyı alır ve enerji tasarrufu için  geceleri seranın sıcaklığını korumasına yardım eder. Ticari çoğu dikey tarım sistemi hızlı büyüyen birkaç sebzeyi üretmeye odaklandığından su ürünleri bileşenini de içeren akuaponik şu anda geleneksel hidroponik kadar yaygın değildir.

Aeroponiğin icadı NASA'nın (Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi) inisiyatifiyle 1990'larda uzayda bitki yetiştirmek amacıyla bulundu. Geleneksel hidroponik ve akuaponiğin aksine aeroponik bitki yetiştirmek için herhangi bir sıvı veya katı ortam gerekmez. Bunun yerine bitkilerin asıldığı hava odalarında besin maddelerine sahip sıvı bir çözelti sislenir. Açık arayla aeroponik en sürdürülebilir topraksız yetiştirme tekniğidir, en verimli geleneksel hidroponik sistemlerden % 90'a kadar daha az su kullandığından ve yetiştirme ortamının değiştirilmesini gerektirmemektedir. Ayrıca büyütme ortamının olmaması aeroponik sistemlerin yerçekimi otomatik olarak fazla sıvıyı boşaltırken enerji tasarrufu sağlayan dikey tasarım benimsemesine izin verirken geleneksel yatay hidroponik sistemler genellikle fazla çözeltiyi kontrol etmek için su pompalarına gerek duyar. Halen aeroponik sistemler dikey çiftçiliğe yaygın olarak uygulanmamıştır ancak önemli ölçüde dikkat çekmeye başladı.

Kontrollü çevre tarımı (CEA) ürün verimini artırmak veya yetiştirme mevsimini uzatmak için doğal çevrenin değiştirilmesidir. CEA sistemleri hava, sıcaklık, ışık, su, nem, karbondioksit ve bitki beslenmesi gibi çevresel faktörler üzerinde kontrol uygulanabilen seralar veya binalar gibi kapalı yapılarda barındırılır. Dikey tarım sistemlerinde CEA genellikle topraksız tarım, su ürünleri ve aeroponik gibi topraksız tarım teknikleriyle birlikte kullanılır.

Eski bir mezbahadan dönüştürülen “The Plant” adlı Şikago'daki çiftlik gibi terk edilmiş binalar genellikle dikey tarım için yeniden kullanılır. Ancak bazen dikey tarım sistemlerini barındırmak için yeni yapılar da inşa edilir. Örneğin "Vertical Harvest" adlı bir şirket Jackson, Wyoming'deki park yerinin yanında üç katlı hidroponik sera inşa etti ve yılda 45,359 kg (100.000 pound) ürün yetiştirmeyi hedefliyor.

Geri dönüştürülen nakliye konteynerleri dikey tarım sistemlerini barındırmak için giderek daha popüler olan bir seçenektir. Nakliye konteynerleri çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için standartlaştırılmış modüler odalar olarak işlev görür ve genellikle LED aydınlatma, dikey olarak istifli hidroponik, akıllı iklim kontrolleri ve izleme sistemleri ile donatılmıştır. Ayrıca, nakliye konteynerlerini istifleyerek çiftlikler yerden daha da çok tasarruf sağlayabilir ve metrekareye daha çok verim alabilir. Şu anda piyasada Freight Farms 'ndan “Greenery (Yeşillik)” ve Local Roots'dan “TerraFarm” gibi birçok ticari nakliye konteynerı dikey tarım birimi vardır.

“Derin çiftlik” yenilenmiş yeraltı tünellerinden veya terk edilmiş maden kuyularından inşa edilen dikey çiftliktir. Yeraltındaki sıcaklık ve nem genellikle ılıman ve sabit olduğundan derin çiftlikler ısıtma için daha az enerji gerektirir. Derin çiftlikler ayrıca su temin maliyetini azaltmak için yakındaki yeraltı sularını kullanabilir.Nottingham Üniversitesi'ndeki Sürdürülebilir Enerji kürsüsünden Saffa Riffat'a göre az maliyetine rağmen derin çiftlik aynı arazi alanındaki yerden geleneksel çiftliğe göre 7- 9 kat daha çok gıda üretebilir. Otomatik hasat sistemleri ile birleştiğinde bu yeraltı çiftlikleri tamamen kendi kendine yeterli olabilir.
“Growing Underground (Büyüyen Yeraltı)” adlı bir şirket dünyanın ilk yeraltı çiftliğini inşa ettiğini iddia etmekte ve Londra Clapham'ın 33 metre altındaki yenilenmiş İkinci Dünya Savaşı bomba sığınağında yeşillikler yetiştirmektedir. Ürünleri Whole Foods, Planet Organic ve M&S gibi yerel süpermarketlerde vardır.

Kolombiya Üniversitesi Halk ve Çevre Sağlığı profesörü olan Dickson Despommier dikey tarım kavramının temelini attı. 1999 yılında New York'un çatılarında ne kadar yiyecek yetiştirebileceklerini hesaplamak için lisansüstü öğrencileri sınıfına ödev verdi. Öğrenci sadece 1000 kişiyi doyurabileceği sonucuna vardı. Sonuçlardan memnun olmayan Despommier bitkileri iç mekanda dikey olarak çoklu katmanlarda yetiştirmeyi önerdi. Despommier ve öğrencileri daha sonra yapay aydınlatma, gelişmiş hidroponik ve 50.000 kişi için yeterli yiyecek üretebilecek aeroponik ile donatılmış 30 katlı dikey bir çiftlik tasarladılar. Ayrıca üst katlarda yaklaşık 100 çeşit meyve ve sebzenin büyüyeceğini, alt katlarda ise bitki atıklarıyla beslenen tavuk ve balık barındırılacağını belirtiler. Despommier'in gökdelen çiftliği henüz inşa edilmemiş olsa da dikey tarım fikrini popülerleştirdi ve daha sonraki birçok tasarıma ilham verdi.
Vancouver'daki TED2016 konferansında Google X'in başkanı Astro Teller gizli aya yolculuk laboratuvarının bir zamanlar otomatik dikey tarım sistemi oluşturmaya çalıştığını açıkladı. X, otomatik hasat ve verimli aydınlatma teknolojisinde ilerleme kaydetti ve bazı yeşillikler yetiştirmeyi başardı. Ancak Google laboratuvarı bu tekniği kullanarak tahıl ve pirinç gibi temel mahsulleri yetiştiremedi. Sonuç olarak X projeyi iptal etti.

Birden fazla şehirdeki geliştiriciler ve yerel yönetimler dikey çiftlik kurmakla ilgilendiklerini ifade ettiler: Incheon (Güney Kore), Abu Dabi (Birleşik Arap Emirlikleri), Dongtan (Çin), New York Şehri, Portland, Los Angeles, Las Vegas, Seattle, Surrey, Toronto, Paris, Bangalore, Dubai, Şangay ve Pekin.
2009 yılında dünyanın ilk pilot üretim sistemi Birleşik Krallık'taki Paignton Hayvanat Bahçesinin Çevre Parkına kuruldu. Proje dikey tarımı sergiledi ve sürdürülebilir kentsel gıda üretimini araştırmak için sağlam bir temel sağladı. Ürün, hayvanat bahçesinin hayvanlarını beslemek için kullanılırken proje, sistemlerin değerlendirilmesini mümkün kılıyor ve küresel biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerini etkileyen sürdürülemez arazi kullanım uygulamalarındaki değişimi savunmak için eğitim kaynağı sağlamaktadır.
2010 yılında 36. Dünya Siyonist Kongresinde  Yeşil Siyonist İttifakı Keren Kayemet L'Yisrael'e (Dikey çiftlikleri geliştirmesi için (İsrail 'deki Yahudi Ulusal Fonu) çağrıda bulunarak bir önerge sundu. Dahası "Podponics" adlı bir şirket, 2010 yılında Atlanta'da 100'ün üzerinde yığılı "yetiştirme modülü" nden oluşan dikey bir çiftlik inşa etti ancak sonradan bildirildiğine göre Mayıs 201

Doku mühendisliği, hücreler, mühendislik, malzeme yöntemlerinin bir bileşimini ve farklı tipteki biyolojik dokuları onarmak, sürdürmek, iyileştirmek veya değiştirmek için uygun biyokimyasal ve fizikokimyasal faktörlerlerle birlikte kullanan bir biyomedikal mühendisliği dalıdır.
Doku mühendisliği genellikle tıbbi bir amaç için yeni canlı doku oluşumunda doku iskeleleri üzerine yerleştirilen hücrelerin kullanımını içerir ancak hücre ve doku iskeletlerini içeren uygulamalarla sınırlı değildir. Bir zamanlar biyomalzemelerin alt alanı olarak sınıflandırılırken, kapsamı ve önemi büyüdüğü için kendi başına bir alan olarak kabul edilebilir.

Doku mühendisliğinin tanımı, geniş uygulama yelpazesini kapsamakla birlikte pratikte doku bölümlerini veya tamamını onaran veya değiştiren uygulamalarla yakından ilişkilidir (yani kemik, kıkırdak, kan damarları, mesane, cilt, kas vb). Çoğu zaman ilgili dokular düzgün çalışması için belirli mekanik ve yapısal özelliklere gerek duyar.
Terim aynı zamanda yapay olarak oluşturulmuş bir destek sistemi (örneğin yapay pankreas veya biyo yapay karaciğer) içinde hücreleri kullanarak belirli biyokimyasal işlevleri gerçekleştirme çabalarına da uygulanmıştır.
Rejeneratif tıp terimi özellikle yaşlanma, hastalık ya da yaralanma gibi sebeplerle kaybedilen dokuların yenilenmesine odaklanır ve genellikle doku mühendisliği ile eşanlamlı olarak kullanılır ancak rejeneratif tıp ile ilgilenenler, hasar görmüş dokuların kendini yenilemesi için doku üretmek için kök hücreleri veya progenitör hücreleri kullanmaya daha çok önem verir. Bu yöntemle, vücudun kendini doğal yollarla iyileştirmesi teşvik edilir.

İspanya'da yaşayan Claudia Castillo, doku mühendisliği yapılmış bir organ kullanılarak başarılı bir trakea nakli gerçekleştirilen ilk kişi oldu.

Matrigel

Biyomedtek - Doku teknolojisi ile ilgili bilgiler

Dümen, deniz ve hava taşıtlarının sapma hareketini gerçekleştirmesine yarayan, dikey stabilize üzerindeki kumanda yüzeyi. Hidrolik ve joystick olmak üzere iki tür dümen vardır.

Geminin seyir ve manevra yaparken hareketini yönlendirmeye yarayan sistemin bir bileşenidir. 
Geminin dümen dairesi (ing. steering gear room) adı verilen kısmında bulunan hidrolik sistemlerce, köprüüstünden verilen komutlar doğrultusunda çalışır.
Dümen kanadının (yeke) açısına göre pervaneden gelen suyun ve dolayısıyla itme kuvvetinin yönünün değişimi ile geminin yön değişimi sağlanır.

Hava araçlarında dümen, irtifa dümeninden ayırmak için genellikle istikâmet dümeni olarak anılır.
Uçağın uçuş sırasındaki tüm hareketleri uçak üzerindeki basınç dağılımına bağlıdır. Sabit kanatlı bir uçak için temel kontrol yüzeyleri, bu yüzeylerin akışa karşı durup onu bozması ve böylece yüksek basınçlı bir bölge oluşturma prensibiyle çalışırlar. Kontrol yüzeylerinin çalıştığı durumlarda uçağın iki zıt tarafındaki basınç simetrisi bozulur ve bu da istenen hareketi sağlar.

Dümen (rudder), genellikle kuyruğun art kenarına yerleştirilir. Pilot sol pedala bastığında dümen sola döner ve dümen üzerinde bir yüksek basınç bölgesi oluşur. Dümen sıfır seviyeye gelmedikçe (nötrlenmedikçe) uçak sapma hareketine devam eder. Bazı uçaklarda dümen üzerinde fletner (trim) tab bulunur.

Yalnız dümenin uçakta meydana getirdiği ikinci bir etki daha vardır. Dümenden dolayı sapma hareketi meydana geldiğinde bir kanadın sahip olduğu hız çizgisel hız diğerininkinden yüksek olduğundan hızlı kanatta daha fazla taşıma elde edilir. Bu yüzden ufak çaplı bir yuvarlanma hareketi de meydana gelir. Dümen ve yatırgaçların bu etkileşimli çalışmaları küçük uçaklarda büyük etkiler yarattığından genelde yatırgaç ve dümen birlikte kullanılır. Yine otomatik pilota sahip uçuş araçlarında bu etkiye rastlanmaz.

Sapma
Uçuş denetimleri
Kanatçık
Flap
Trim
Denizcilik terimleri

Uçuş Denetimleri (Türkçe) T.Uyar, 2007

Dıştan yanmalı motor, yakıtın yanması ile sistemde çalışacak olan farklı bir akışkanı ısıtarak o akışkan aracılığı ile enerji dönüşümünü yapan bir motordur (örneğin buhar makinesi ve Stirling motoru).
Dıştan yanmalı motorlar, içten yanmalı motorlardan daha düşük güçte ve daha çok yer kaplayan bir yapıdadır, fakat bazen daha verimli ve yanma sonucu daha az zararlı partikül içeren durumlarda olabilirler. Düşük yanma sıcaklığı ve basınçları nedeni ile daha az zararlı egzoz gazı çıkarması nedeni ile daha çevreci olmaya meyillidirler.
Mekanik enerji ile ısı enerjisi birbiri ile bağlantılıdırlar. Örneğin, makinenin hareketli parçaları arasındaki sürtünme ile mekanik enerji, ısı enerjisine dönüşür. Isı enerjisi de, ısı motorları ile mekanik enerjiye dönüşebilir.
Isı motorları iki gruba ayrılır; 

Dıştan yanmalı motorlar
İçten yanmalı motorlar
Dıştan yanmalı motorlarda yanma ile oluşan sıcak gazlardaki ısı enerjisini başka bir akışkana transfer ederler ve bu akışkandaki ısı enerjisi mekanik enerjiye dönüşür. Bu motorlar gaz ve buhar türbinleri içerirler. İçten yanmalı motorlarda yanma ile oluşan sıcak gazların ısı enerjisi doğrudan mekanik enerjiye dönüşür.
Bir buhar türbini, dıştan yanmalı motorlara iyi bir örnek oluşturabilir. Yakıtın yanmasından veya nükleer reaktörden gelen ısı, suyu bir kaynatıcı ile buhara çevirir. Borular buharı bir mile tutturulmuş kanatçıkları olan türbinin içine taşır. Yüksek sıcaklıktaki buhar genleşerek türbin boyunca sıkıştırma yaparak kanatçıkları iter ve milin dönmesine sebep olur. Dönen mil, bir elektrik jeneratörü, bir gemi pervanesi veya başka bir iş için güç sağlayabilir.

Cezerî (1136, Cizre – 1206) ya da tam adıyla İsmâil bin er-Rezzâz el-Cezerî (Arapça: اسماعيل بن الرزاز الجزري; Kürtçe: Bedîûzeman Ebûl'îz Îsmaîlê Rezazê Cizirî), İslam'ın Altın Çağı döneminde çalışmalar yapan Cizreli Müslüman âlim, mucit ve mühendistir. Sibernetiğin ilk adımlarını attığı ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Cezerî'nin, ünlü sanatçı Leonardo da Vinci'ye ilham kaynağı olduğu düşünülür.
Sibernetik alanının en büyük dâhisi olarak kabul edilen, fizikçi, robot ve matris ustası Cezerî, Cizre'de doğup yine orada ölmüştür. Cizre ve Diyarbakır bölgesinde yaşamış olan ve dünya literatüründe de çok önemli bir yere sahip olan bu bilim insanı, yaklaşık 50 mekanik cihazı ve bunların nasıl inşa edileceğine dair talimatları tanımlamıştır. Bunlar arasında daha çok ''filli su saati'' icadıyla tanınmaktadır.

Cezerî'nin hayatına ilişkin detaylı bilgileri veren Cizreli araştırmacı yazar Abdullah Yaşın, ondan ''Cizreli büyük Kürt mucit'' olarak söz etmekte ve Cezerî'nin ana dili olan Kürtçe dışında Arapça, Farsça, Türkçe ve Latince bildiğini belirtmektedir. Bilim insanı ve yazar Toygar Akman, akademisyen ve bilim tarihçisi Zekai Şen ve yabancı kaynaklardan da Sırp mühendis Miomir Vukobratović, Cezerî'den ''Türk mucit'' diye bahsetmektedir. Bilim insanı Francis Charles Moon ve kimi araştırmacının iddiasına göre ise Arap mucittir.
Yabancı kaynaklarda, genellikle bilim tarihine ilişkin kaynaklara bakıldığında, etnik kökene fazla bir vurgu yapılmamaktadır. Yakın Çağ öncesi bilim döneminden daha çok Uzakdoğu, Çin, Mısır, Yunan, İslam (veya Arap) ve Orta Çağ Avrupa olarak anılmaktadır. Nitekim anılan kaynaklarda Cezerî, bir Arap mucidi veya çoğunlukla bir İslam bilgini olarak anılmaktadır.

Cezerî, 1136 yılında Cizre'nin Tor mahallesinde doğdu. Öğrenimini Camia Medresesi'nde tamamlayarak, fizik ve mekanik alanlarında yoğunlaştı ve pek çok ilke ve buluşa imza attı.
Cezerî, babası gibi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da vasal olarak hüküm süren Artuklu Beyliği'nin Mardin kolunun ikametgâhı olan Artuklu Sarayında başmühendislik yaptı. Ardından Musul Zengi Hanedanı'na ve Eyyubiler Devleti Sultanı Selahaddin Eyyubi'ye hizmet etti.
Batı yazınında MÖ 300 yıllarında Yunan matematikçi Archytas tarafından buharla çalışan bir güvercin yapılmış olduğu belirtilse de, robotik alanında bilinen en eski yazılı kayıt, Cezeri'ye aittir.
Bir çalışmaya göre Cezerî, bir zanaatkâr geleneğinin parçasıydı ve bu nedenle bir mucitten daha çok, cihazların teknolojisinden ziyade işçiliğine ilgi duyan bir mühendisti. Makineleri genellikle teorik hesaplama yerine deneme yanılma yoluyla ortaya çıkardı.
Dünya bilim tarihinde, bugünkü sibernetik ve robot bilimi konusunda önemli çalışmalar yapan ilk bilim insanı olan Cezeri'nin yaptığı otomatik makineler, günümüz mekanik ve sibernetik bilimlerinin temel taşlarını oluşturmaktadır.
"Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar" (El Câmi-u’l Beyn’el İlmî ve El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ'ati'l Hiyel) adlı eserinde 50'den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösteren Cezeri, tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını söylemektedir. Bu kitabın özgün kopyası günümüze kadar ulaşamadıysa da, bazı kopyaları Kuzey Amerika ve Avrupa'daki bazı kütüphaneler ve müzelerde bulunmaktadır. Kendisi tarafından yazılmış birkaç icadını anlatan orijinal eserleri ise dünyanın çeşitli yerlerinde bulunmaktadır. Günümüze ulaşmış en eski el yazması, İstanbul'da bulunan Topkapı Sarayı'ndaki "Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap" adlı eseridir. Diğer eserleri ise Bodleian Kütüphanesi, Leiden Üniversitesi Kütüphanesi, Chester Beatty Kütüphanesi ve Avrupa'nın birkaç başka kütüphane ve müzesinde bulunmaktadır.

Cezeri'nin kısaca Kitab-ül Hiyel adıyla bilinen eseri, altı bölümden oluşur. Birinci bölümde binkam (su saati) ile finkanların (kandilli su saati) saat-ı müsteviye ve saat-ı zamaniye olarak nasıl yapılacağı hakkında 10 şekil, ikinci bölümde çeşitli kap-kacakların yapılışı hakkında 10 şekil, üçüncü bölümde hacamat ve abdestle ilgili ibrik ve tasların yapılması hakkında 10 şekil, dördüncü bölümde havuzlar ve fıskiyeler ile müzik otomatları hakkında 10 şekil, beşinci bölümde çok derin olmayan bir kuyudan veya akan bir nehirden suyu yükselten aletler hakkında 5 şekil, altıncı ve de son bölümde ise birbirine benzemeyen muhtelif şekillerin yapılışı hakkında 5 şekil yer almaktadır.
Teorik çalışmalardan ziyade pratik ve el yordamıyla deneysel çalışmalar yapan Cezeri'nin kullanmış olduğu bir başka yöntem de, yapacağı cihazların önceden kâğıttan maketlerini inşa edip geometri kurallarından yararlanmaktı. İlk hesap makinesinden asırlar önce aynı sistemle çalışan benzer bir mekanizmayı geliştirdiği saatte kullanan Cezeri, sadece otomatik sistemler kurmakla kalmamış, otomatik olarak çalışan sistemler arasında denge kurmayı da başarmıştı.
Cezeri, otomatik kontrollü makinelerin ilki sayılan Fransız mekanikçi Jacquard'ın otomatik dokuma tezgâhından yaklaşık 600 yıl önce, değişik haznelerdeki suyun seviyesine göre ne zaman su dökeceğine, ne zaman meyve ve içecek sunacağına karar veren otomatik bir hizmetçiyi geliştirdi. Bazı makinelerinde ise hidromekanik etkilerle denge kurma ve harekette bulunma sistemine yönelen Cezeri, bazılarında da şamandıra ve palangalar arasında dişli çarklar kullanarak karşılıklı etkileme sistemini kurmaya çalıştı. Kendiliğinden çalışan otomatik sistemlerden sonra su gücü ve basınç etkisinden yararlanarak kendi kendine denge kuran ve ayarlama yapan dengeyi oluşturması, Cezeri'nin otomasyon konusundaki en önemli katkılarından birisidir.
Fizikçi ve mekanikçi Cezerî'nin diğer bir ünlü eseri de, Diyarbakır Ulu Camii'nin ünlü güneş saatidir.

Bundan dokuz asır önce Cezeri, insanlığın çeşitliliğine ve o dönemde İspanya'dan Orta Asya'ya kadar yayılan İslam'ın evrenselliğine duyduğu hayranlığını göstermek için oldukça ayrıntılı olan ''Filli Su Saati''ni tasarlamıştı. Cezeri bu düzeneğine Arşimet su prensibi, Hint saati ve Hint fili, Arap figürleri, Mısır Zümrüdüankası, İran halısı ve Çin ejderlerini takviye etmişti ve görsellik olarak da bayağı ayrıntılı ve muazzam bir eser yaratmıştı. Fil figürü kraliyet ve soyluluğu, Zümrüdüanka yeniden doğuşu, Çin ejderinin ise güç ve yenilmezliği simgelediği tahmin edilmektedir. Bu icat, dönemine göre büyük bir başarıydı.
Düzenekteki kale üzerindeki şahsiyetin Selahaddin Eyyubi olduğu, Cezerî'nin ona duymuş olduğu saygıyı ifade etmek için kullandığı düşünülmektedir.
Cezeri'nin bu düzeneği şöyle çalışmaktadır: Filin karnında bir su tankı bulunuyor. Onun içinde de zamana bağlı olarak batan bir kap var. Kazanılan bu hareket sayesinde bir top harekete geçip düzeneğin tepesindeki şahinin gagasına gidiyor. Oradan da ağırlığa duyarlı bir ejderin ağzına düşüyor. Ejder topu bırakınca, kabın içinden bir su sesi geliyor ve bu ses sayesinde de yarım saatin geçtiği anlaşılıyor. Düzenek, yarım saate göre ayarlanmıştır.
Filli su saatinin orijinalinin üç katı büyüklüğünde olan modern bir modeli, dünyanın en büyük alışveriş merkezi olan Dubai'deki İbn Battûta Alışveriş Merkezi'nde bulunur. Orijinalinin neredeyse üç katına yakın olan 7 metre yüksekliğiyle bu model, 4.5 metre uzunluğa, 1.7 metre ene ve 7.5 ton ağırlığa sahiptir.

Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya (Arapça: الجامع بين العلم والعمل النافع في صناعة الحيل, Kitāb fi ma-'rifat al-Hiyal al-handasiyya) 1206 yılında bu eserini tamamlamıştır.
Kitâb-ül-Câmi Beyn-el-İlmi vel-Amel-in-Nâfî fî Sınâat-il-Hiyel, (Arapça: بَيْنْ اَلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ اَلنَّافِعْ فِي صِناعَةُ الْحِيَلْ, El Câmi-u’l Beyn’el İlmî El-Amelî’en Nâfi fî Sınâ'ati’l Hiyel) "Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar" olarak adlandırılmıştır.

Al Jazari's Book – The Book Of Knowledge Of Ingenious Mechanical Devices - Google Play Book: https://play.google.com/store/books/details?id=dLdxDAAAQBAJ21 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Donald R. Hill, The Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices by Ibn al-Razzaz al-Jazari, 1974.[1]22 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Al-Jazarí, The Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices: Kitáb fí ma'rifat al-hiyal al-handasiyya, Springer, 1973 edition.[2]29 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Sevim Tekeli, Melek Dosay ve Yavuz Unat, Cezeri, el-Câmi beyne’l-İlm ve’l-Amel en-Nâfi Fî Sınaâti’l-Hiyel, Türk Tarih Kurumu, 2002. (Türkçe)

Elektrikli tekteker, jiroskop teknolojisinden faydalanan, elektrikle şarj olan, modeline ve kullanıcının ağırlığına göre değişmekle beraber 20 kilometreye varan mesafeleri kat edebilen kişisel ulaşım aracıdır.
Elektrikle şarj olması sayesinde karbon emisyon oranı sıfır ve karbon ayak izi oldukça küçüktür.
Elektrikli tekteker, çift tekerli modelleri de olmasına rağmen genelde tek bir tekerden, gövdenin altında elektrikle şarj olan bir motordan ve gövdenin iki tarafındaki açılır kapanır pedallardan oluşur.

Kullanmakta olduğu jiroskop teknolojisi sayesinde elektrikli tektekeri kullanıcı vücut hareketleriyle kolaylıkla kontrol edebilir. Kullanıcının öne gitmek için ağırlığını öne, yavaşlamak, durmak ve geri gitmek içinse arkaya vermesi yeterlidir. Sağa ve sola dönüşlerde de aynı prensiple çalışan tektekerle manevra yapmak için kullanıcının ağırlık merkezini dönmek istediği yöne kaydırması gerekmektedir.
Modeline göre değişkenlik göstermekle beraber, ortalama 10 kilogramlık ağırlığıyla kullanılmadığı zamanlarda taşınması da oldukça pratiktir.

Elektroensefalografi (EEG) veya beyin çizgesi yöntemi, beyin dalgaları aktivitesinin elektriksel yöntemle izlenmesini ölçen yöntemdir. Hastaya elektrik akımı verilmediğinden ağrı ya da acı hissedilmez.
Elektroensefalografla elde edilen kayda elektroensefalogram (EEG) denir. Elektroensefalografi ya da halk arasında yaygın deyimle "beyin elektrosu çekme" diye adlandırılan bu teknik, 1929'da Alman ruh hekimi Hans Berger tarafından geliştirilmiştir.
EEG'de çekim küçük elektrotların saçlı deriye yerleştirilmesiyle yani "pasta" denilen iletken bir madde aracılığı ile yapıştırılmasıyla olur. Bu elektrotların ikisi arasındaki elektriksel potansiyel değişiklikleri bilgisayara kayıt edilir ve sonuç uzman tarafından yorumlanarak, hastaya gerekli bilgi verilir. Elde edilen kaydın incelenmesinde, normale oranla sapmalar bulunmasına dayanılarak, beynin birçok çalışma bozukluğu (sara vb.) teşhis edilebilir.
İnsanın sinir sistemi, yaklaşık 10 milyar sinir hücresi içerir. Bunların çoğu beyinde, geri kalanı omurgada ve bedenin öbür kesimlerinde, ilgili sinirlerde yer alır. Her beyin hücresi 5.000-50.000 sinir hücresiyle bağlantılıdır. Sinir akıları sinir lifleri boyunca taşınır ve beyinde elektrik dalgalarına yol açar. Bu elektrik dalgaları kafa derisinde ölçülebilir.
Klinik olarak nöbeti olan her hastada EEG anormalliği gösterilemeyebileceği gibi nöbet veya epilepsisi olmayan kişilerde de EEG anormalliği görülebilir. Nöbeti veya epilepsisi olan hastalarda nöbetler arasında EEG'lerde ortalama %70 oranında anormallik gösterilebilir.
Yetişkinlerde çekime gelmeden önce saçın bir gün önceden temizlenmesi gereklidir. Uyku EEG'si çekimi için, hasta kişinin 24 saat uykusuz kalması gerekebilir. Çocuklarda çekim genellikle uykuda yapılmaktadır. Bunun için çekim öncesi ilaç verilebilir ve çekimin kolay olması için, çocuğun geç yatırılıp erken kaldırılması önerilir.

Kısa Süreli EEG-Video Monitorizasyon (KS-EEG-VM)
Uzun Süreli EEG-Video Monitorizasyon (US-EEG-VM)
Uyarılmış Potansiyeller (Evok Potansiyeller, VEP, ERG, BAEP, SEP)
Vizüel Evok Potansiyel (VEP)
Elektroretinogram (ERG)
Beyin Sapı İşitsel Uyarılma Potansiyeli (BAEP)
Somatosensori Evok Potansiyeller (SEP)

Hacettepe.com.tr
Elektroensefalografi (EEG) Hakkında Makale (Prof. Dr. Safiye Bilgin)
Elektroensefalografi (EEG) Hakkında Videolu Anlatım (Prof. Dr. Safiye Bilgin) 19 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Değişik şuur halleri

Elektromanyetik top (Elektromayetik hızlandırıcı), elektrik ile çalışan elektromanyetik atkı fırlatıcısı. Patlayıcı veya sevk maddesi yerine manyetik alan kullanırlar. 3 türde elektromanyetik fırlatıcı vardır: Raylı Elektromanyetik Fırlatıcı (eng: railgun), Bobinli Elektromanyetik Fırlatıcı (eng: coilgun) ve Gauss Tüfeği. Gauss tüfeği ikisinden daha önceye dayanır ve elektrik akımı yerine mıknatıs ve çarpışmayı kullanır.
Elektromanyetik fırlatıcıların askeri amaçlarda ve uzay aracı fırlatmada kullanılması düşünülmektedir ama henüz araştırma aşamasındadırlar. Kimyasal patlayıcıların kullanımına gerek duymadıkları için daha güvenlidirler.

Raylı elektromanyetik fırlatıcı (railgun), elektromanyetik kuvvet kullanarak elektrik yüklü mermileri yüksek hızda fırlatmak için kullanılan bir cihazdır. Bu cihaz, birbirine hareketli bir plakayla bağlı iki paralel raydan geçirilen yüksek miktarda elektrik akımıyla çalışır. raylardan geçen akımların ürettiği manyetik alan, plakanın üstünden geçen akıma dik olduğu için ileriye doğru bir lorentz kuvveti oluşur. Bu kuvvet sayesinde plaka ve üstündeki mermi çok yüksek hızlara çıkabilir.
Türkiye, TÜBİTAK tarafından "SAPAN" adında bir elektromanyetik silah üretmiştir.

Bobinli Elektromanyetik Fırlatıcı (coilgun), elektromanyetik kuvvet kullanarak elektrik yüklü mermileri yüksek hızda fırlatmak için kullanılan bir cihazdır. Bu cihaz Raylı fırlatıcıdan farklı olarak etrafı bobinle sarılmış bir tüpteki manyetik alandan ferromanyetik bir merminin geçirilmesiyle çalışır. Bobinlerden elektrik akımı geçirilerek elektromıknatıs olarak kullanılırlar.

 Gauss topu, mıknatıs ve çarpışma kullanılan bir elektromanyetik fırlatıcıdır Newton Beşiği'ne benzer bir yapıdadır. Bir yöne doğru dizilmiş ve o yöndeki tarafında iki tane ferromanyetik top olan mıknatısların arka tarafına bir ferromanyetik top fırlatılır, bu top mıknatısa çarptığında momentumu ileri yöndeki son topa aktarılır ve bu topla mıknatıs arasında uzaklık olduğu için sonraki mıknatısa ulaştığındaki hızı bir önceki çarpışmadakinden fazla olmuş olur.

Elektronik beyin 1950-1970'li yıllarda Türkiye'de bilgisayar yerine kullanılan sözcüktü.
Elektronik bileşenlerle yapılan bilgisayarların dünyada ve Türkiye'de pek yaygın olmaması ve işlevlerinin bilinmemesi yüzünden, bilgisayarlar 50'li yıllarda daha çok bilimkurgu unsurlar olarak algılanmıştır.
1960 yılında o zamanki adı ile Karayolları Umum Müdürlüğü'ne satın alınan elektronik beyin, gerçek anlamda Türkiye'de kullanılan ilk bilgisayar olmuştur. 1960'lı yılların ortalarında bilgisayar kullanımı yaygınlaşmış, Türkiye'deki bilgisayar sayısı 50-60 civarına ulaşmıştır. Bu dönemde bilgisayar; elektronik beyin'in yanı sıra kompüter, kompitör, hesaplama ve maluti değerlendirme sistemi" gibi ilginç ve kişiye göre değişen adlarla anılmıştır.
İlerleyen yıllarda artan bilgisayar sayısı ortak bir adlandırma biçimi bulunmasını gerektirmiştir. Adlandırma karmaşası, 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde çalışmakta olan Aydın Köksal'ın, gereksinim duydukları bilgisayarı kiralamak için gazeteye verilen bir ilanda bilgisayar sözcüğünü ilk kez kullanmasına kadar devam etmiştir.
Bilgisayar sözcüğü dönemin birçok kullanıcısı tarafında hemen benimsenmiş, bir kesimden de uzun sürecek tepkiler almıştır. 1980'li yıllarda kişisel bilgisayarların yaygınlaşması ile günlük dile giren bilgisayar kelimesi, toplumun büyük bölümü tarafından benimsenerek eski adlandırma biçimlerinin yerini kesin olarak almıştır.

Türkiye Bilişim Derneği İnternet Sitesi 28 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haber 1 İnternet Sitesi

Ejektörlü pompa, bir enjektör veya fışkırtıcı kısılıp genişleyen bir memenin ventüri etkisini kullanarak, hareketli akışkanın basınç enerjisini; bir düşük basınç alanı yaratıp, hız enerjisine çevirerek; hareketli akışkanı çekip, emme akışkanının buna karışmasını sağlar ve hemen ardından bu karışmış akışkanları, hız enerjisini tekrar basınç enerjisine dönüştürerek, yeniden sıkıştıran pompa benzeri bir alettir.Hareketli akışkan gaz veya sıvı olabilir. Emme akışkanı bir gaz, bir sıvı, bir bulamaç, toz yüklü bir gaz akışı olabilir.
Bitişikteki çizim tipik bir modern enjektör veya fışkırtıcıyı resmetmektedir.Hareketli akışkan giriş memesi ve ksıslıp genişleyen bir çıkış memesinden oluşur. Su, hava, buhar veya yüksek basınçtaki herhangi başka bir akışkan girişte hareket verici kuvveti sağlar.
Bernoulli prensibinin özel bir durumu olan ventüri etkisi, bu aygıtın çalışmasını sağlar.Yüksek basınç altındaki akışkan, düşük basınç yaratan kısılmalı genişlemeli memenin boğazında, yüksek hızlı jete dönüştürülür.Düşük basınç, emme akışkanını(suction fluid), hareketlendirici akışkanla(motive fluid) karışacağı bu memeye çeker.
Esasen, girişteki hareketli akışkanın basınç enerjisi memenin boğazında, hız formunda kinetik enerjiye dönüştürülmektedir.Daha sonra karışık akışkan genişleyen ağızda genişlerken, kinetik enerji, Bernoulli prensibine göre, bu ağzın çıkışında tekrar basınç enerjisine dönüşür.
Özel uygulamaları dolayısıyla, bir enjektör sık sık edüktör, buhar jeti fışkırtıcısı (enjektörü), jet pompası veya aspiratör(extractor, emici) gibi isimlerle anılır.

Enjektör 1858'de Fransız Henri Giffard tarafından icat edilmiş, patenti ise İngiltere'de Messrs Sharp Stewart & Co. şirketi tarafından alınmıştır.Girişteki hareket kuvveti uygun bir yüksek basınç akışkanı tarafından sağlanmaktaydı.
Enjektör aslen buhar tahrikli lokomotiflerde kazan besleme suyunu kazana ve kazandan dışarı pompalamak ve enjekte etmek için kullanılmıştır.
Buharlı lokomotifler 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına kadar demiryolu taşımacılığına hekim olmuşlardır, daha sonra ise dizel ve elektrikli lokomotifler bunların yerini almıştır.

Enjektörlerin çeşitli endüstriyel uygulamalardaki kullanımı, basitlikleri ve uyum yetenekleri dolayısıyla oldukça yaygın hale gelmiştir.Örneğin:

Kimyasalları küçük, sabit düşük basınçlı kazanlarda, kazana enjekte etmek için.Geniş anlamda, yüksek basınçlı modern kazanlarda, kimyasal dozaj enjektörlerinin kullanımı, sınırlı çıkış basınçları dolayısıyla mümkün değildir.
Termik santrallerde, kazan zemin külünün(bottom ash) uzaklaştırılmasında kullanılırlar, elektrostatik çökelme silolarından, uçan külün uzaklaştırılması bu külü kazan  çıkış gazından uzaklaştırır ve buhar türbininin çıkış kondenserinin içinde bir vakum oluşturmak için kullanılırlar.
Buharlı jet soğutma sistemlerinde vakum oluşturmak için kullanılır.
Tohumların veya diğer küçük malzemelerin işlenmesi için kullanılırlar.
İnşaat endüstrisi, suyu ve su bentonit karışımını pompalamakta kullanırlar.
Gemilerde, tatlı su üreticisinin vakum tutmasına yardımcı olur.
Aspiratör(emmeç) gibi aynı çalışma prensibine sahip benzer cihazlar kısmi bir vakum yaratmak için laboratuvarlarda ve vücut sıvıları ile mukusun emiliminde medikal olarak kullanılır.
Daha iyi bir vakum oluşturmak için, seri halinde çoklu ejektörler, yukarı yönlü ejektörlerin çıkışının aşağı yönlü ejektörlere emme için öncülük etmesiyle, kullanılırlar.

Ejector Pumps and Theory
Ejectors
Use of Eductor for Lifting Water 9 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1908 Lunkenheimer Injector Catalog

Enes Bilal ya da bilinen adıyla Enki Bilal (7 Ekim 1951, Belgrad) eski Yugoslavya doğumlu, Fransız yönetmen ve çizgi roman sanatçısı.

Enes Bilal, 7 Ekim 1951'de Yugoslavya'nın Belgrad şehrinde, kız kardeşi Enisa'dan iki yıl sonra dünyaya geldi. Babaları Muhamed Hamo Bilal, o zamanlar Yugoslavya'nın parçası olan Bosna-Hersek'in Ljubuški köyünden Müslüman Boşnak bir terzi, anneleri Ana ise o zamanlar Çekoslovakya'nın bir parçası olan Karlovy Vary doğumlu bir Çektir.
Yugoslavya'nın kurucu lideri Tito'nun terzisi olan baba Muhamed Hamo Bilal, Enes henüz 5 yaşındayken Fransa'ya çıktığı seyahatten dönmeyerek siyasi mülteci kalmayı başarır. Enes ve ailenin geri kalanı, annesi Ana ve kız kardeşi Enisa, Yugoslavya'da kaldılar ve 1961'de yani dört yıl sonra Paris'e taşındılar.
Enes Bilal, Fransa'nın başkentinde Ecole Nationale Supérieure de Beaux-Arts'a devam etti ve kısa süre içinde René Goscinny ve Jean-Michel Charlier'nin kurduğu Pilote adlı çizgi roman dergisinin yarışmasını kazanarak adını duyurdu. 1972'den 1973'e kadar Pilote ile işbirliği yapmaya devam etti, sadece çizimlerini yaptığı ilk öyküsü Le Mol Maudit'i bu dergide yayınladı.
1973 yılında Métal Hurlant dergisinde konusu ve senaryosu Jean-Pierre Dionnet'e ait olan Exterminateur 17 serisini çizmeye başladı.
1980'den itibaren en önemli ve bilinen eserlerinden biri olan, çizimlerini ve metinlerini yazdığı Nikopol Üçlemesi'nin ilk cildi La Foire aux Immortels (Ölümsüzler Panayırı) üzerinde çalıştı. Bu ilk cildi 1986'da La Femme Piège (Tehlikeli Kadın) ve 1992'de Froid Équateur (Soğuk Ekvator) takip etti.
Enki Bilal dönemsel olarak film yönetmenliğiyle de ilgilenmiş, 1989'da Bunker Palace Hotel, 1996'da Tykho Moon ve 2004'te Nikopol Üçlemesi'nden (özellikle de Soğuk Ekvator'dan) alınan ve 2004 Avrupa Film Ödülleri'nde iki ödül kazandığı Immortel, ad Vitam filmlerini yönetmiştir.

Dünyada 30'un üzerinde ülkede yayınlanan Enki Bilal'in albümlerinden bazıları Türkiye'de yayınlanmıştır:

Nikopol Üçlemesi 1 - Ölümsüzler Panayırı, Marmara Çizgi
Nikopol Üçlemesi 2 - Tehlikeli Kadın, Marmara Çizgi
Nikopol Üçlemesi 3 - Soğuk Ekvator, Marmara Çizgi
Gazap Fırtınası Üçlemesi 1 - Mahlukk, Marmara Çizgi (2011)
Gazap Fırtınası Üçlemesi 2 - Julia & Roem, Marmara Çizgi (2018)
Gazap Fırtınası Üçlemesi 3 - Havanın Rengi, Marmara Çizgi (2018)
Var Olmayan Kent / Bugünün Efsaneleri, Marmara Çizgi (2016)
Kara Tarikat Tugayları, Marmara Çizgi (2017)

 Fransa Ulusal Sanat ve Edebiyat Nişanı Subay, 2011
 Fransa Légion d'honneur Nişanı Şövalye, 2022
1976: Yellow Kid Ödülü, Lucca Uluslararası Çizgi Roman Festivali (En İyi Yabancı Çizer)
1980: Prix Saint-Michel
1987: Angoulême Büyük Ödülü
1993: Grand Prix de la Ville de Sierre, Froid Équateur için
2000: Attilio Micheluzzi Ödülü, Yaşam Boyu Başarı Ödülü
2004: Attilio Micheluzzi Ödülü, En İyi Çizgi Roman Ödülü, 32 Décembre için

A/G radio, bazı ülkelerde ATC veya AFIS ünitesi olmayan ve işlek olmayan bazı hava meydanlarında uçuş emniyetini artırmak için verilen bir "bilgi" hizmetidir. A/G yer istasyonları "... radio" şeklinde çağrı adı alırlar.
A/G kısaltması İngilizce air/ground (hava/yer) sözcüklerini temsil eder. A/G radio frekansları ilgili ülkenin AIP'sinde yayınlanır. Eğer bir frekans tahsis edilmemişse safetycom vb. ortak frekanslar kullanılabilir.
A/G radio operatörünün başlıca görevi şunlardır:

Hava ve meydan durumu gibi bazı temel bilgileri sağlamak
Meydan civarındaki trafikle ilgili kısıtlı bilgi vermek
Herhangi bir acil durumda ALRS (ikaz hizmeti) vermek (SAR birimlerini harekete geçirmek vs.)
A/G radio operatörlerinin ATC eğitimi yoktur ve "klerans" veya "direktif" verme yetkisine sahip değildirler. A/G radio operatörü yerdeki bir ofisten veya seyyar bir radyodan yayın yapıyor olabilir. A/G ofisleri AFIS veya ATC kadar donanımlı değildir ve AFIS kadar dahi yetkili değildirler. Örneğin AFIS gibi "take off at your discretion (kalkış kendi takdirinizdedir)" anonsu dahi yapamazlar. Ancak -tıpkı AFIS gibi- yetkili birimlerin mesajlarını hava araçlarına iletebilirler ve uçucular bu mesajlardaki direktiflere uymak zorundadır.
Eğer meydan çalışma saatleri dışında iniş yapılıyorsa, pilot ilgili frekanstan kör (karşılıksız) yayın yapmaya devam etmelidir. Bu yayınlar meydan civarında aynı istasyonu dinleyen diğer uçaklar tarafından işitilir ve uçuş emniyetini artırır. Ancak istasyonu dinlemeyen uçakların olabileceği de göz önünde bulundurularak çok iyi çevre kontrolü yapılmalıdır.

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

ACAS (İngilizce: Airborne Collision Avoidance System, Trafik Uyarı ve Çarpışma Önleyici Sistem) ya da bilinen diğer adıyla TCAS (İngilizce: Traffic Alert and Collision Avoidance System, Trafik Uyarı ve Çarpışma Önleyici Sistem), hava taşıtlarında transponder adı verilen bir çeşit tanımlama sistemini kullanarak pilotlara, diğer uçaklar ile çarpışmayı önlemek için "yüksel" veya "alçal" gibi ikazlar veren bir sistemdir.

Sistemin TCAS-1 ve TCAS-2 olarak iki tipi vardır. TCAS-1, sadece trafik yakınlaşma uyarısında bulunur, ne tarafa manevra yapılması gerektiğini belirtmez. TCAS-2 ise, uyarıda bulunduğu gibi önleme reaksiyonunun ne yöne olması gerektiğini de belirtir. Bunlardan sadece TCAS-2 ICAO standartlarını karşılamaktadır.
ACAS sistemin genel adı, TCAS ise cihazın adıdır. 2006 yılında ACAS sistemi, Havada Çarpışma Önleyici Sistemler adı altında ICAO literatürüne yerleşmiştir.

AIRMET; meteoroloji birimleri tarafından genel havacılık faaliyetleri için hazırlanan ve meydan brifing ofislerine gönderilen, aynı zamanda tüm uçucuların hususî kullanımına sunulan, yazı formatında hava durumu brifing hizmeti. AIRMET hizmeti şunları kapsar:

Alçak seviye saha tahminleri
Meydan hava tahminleri (TAF) ve meydan rutin hava raporları (METAR)

AIRMET kavramı, TAF ve METAR'ları da kapsamasına rağmen genellikle sadece saha tahminlerini kastetmek için kullanılır. Her ülkenin hava sahası, meteorolojik bölgelere ayrılır. AIRMET saha tahminleri pek çok ülkede, her bir meteorolojik bölge için, günde 4 kez (6 saatte bir) yayımlanır.
Saha tahminlerinde bulut seviyeleri -METAR ve TAF'tan farklı olarak- ortalama deniz seviyesinden yükseklik olarak verilir.

GAMET saha tahminleri, AIRMET saha tahminlerine destek sağlamak ve FL150 altındaki uçuşların meteorolojik bilgi ihtiyaçlarını karşılamak üzere yayınlanır.

Hususî kullanıcılar AIRMET hizmetlerine brifing ofisleri, internet ve otomatik telefon servisi vasıtasıyla ulaşabilirler. Otomatik telefon servisi, AIRMET metinlerinin sürekli okunduğu bir ses kaydıdır. Normal telefon hatlarını kullanarak AIRMET hizmeti almak isteyen uçucular, bu numaraları AIP GEN 3-5'te bulabilirler.
TAF ve METAR'lar faks vasıtasıyla da edinilebilir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

AIRMET 16 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Skybrary. Erişim: 16 Eylül 2012.
AIRMET mesajları 13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hezarfen. Erişim: 16 Eylül 2012.

APU, İngilizce olarak Auxiliary Power Unit sözcüklerinin başharflerinden oluşmaktadır. Türkçe anlamı Yardımcı Güç Ünitesi veya Yedek Kuvvet Tertibatı olarak çevrilebilir. Genellikle uçaklarda bulunmakla birlikte bazı büyük kara taşıtlarında da bulunmaktadır ve amacı aracın ana güç kaynaklarının devre dışı kalması sonrasında araç için gerekli olan enerjinin sağlanmasıdır.

Günümüz uçaklarında APU, bazı uçaklarda farklılık göstermek kaydıyla, genellikle kuyruk kısmında bulunur. Bir nevi küçük gaz türbinli motor olan APU'lar uçağın motorunu çalıştırmak için gerekli olan basınçlı havayı sağlamak için kullanılırlar. APU'nun uçaklardaki kullanım amaçları şu şeklide sıralanabilir:

Elektrikli

Uçağın motorunun çalıştırılabilmesi için gerekli olan ilk elektrik sağlanması.
Uçuş esnasında uçağa elektrik sağlayan motorlarına bağlı elektrik jeneratörlerinin arızalanması durumunda, uçak için gerekli olan azami elektrik enerjisinin sağlanması.
Hava

Jet motorlarının çalışması daha doğrusu ilk hareketi alabilmeleri için basınçlı hava akımına gereksinimleri vardır. İşte APU'lar bu basınçlı havayı yaratarak uçak motorunun çalışmasını sağlarlar. APU'nun olmadığı ya da arızalı olduğu durumlarda jet motorunu çalıştırabilmek için mutlaka gerekli basınçlı havayı sağlayacak başka bir araç bulunur ve bu araç kullanılarak motor çalıştırılır.

Bazı gelişmiş ve büyük model tanklarda bu tip yedek enerjiyi sağlamak amacıyla küçük bir dizel motor bulunur.

Günümüzde bazı dizel motorlu lokomotiflerde de APU sistemi kullanılmaktadır. Türkiye'de demiryollarında kullanılan DE 22000 ve DE 33000 tipi lokomotiflere yeni APU sistemi entegre edilmektedir. APU sistemi sayesinde kendinden tahrikli motor, soğuk havalarda lokomotiflerin kolay marş almasını; su, yağ ve yakıt ısıtmasını sağlamaktadır.

ATIS; yoğun hava meydanlarında bir radyo frekansından sürekli olarak döngü halinde yayınlanan, önceden kaydedilmiş mesaj. ATIS kısaltması İngilizce Automatic Terminal Information Service (Otomatik Terminal Bilgi Hizmeti) kavramının akronimidir. ATIS yayınında başta hava durumu ve geçerli pist olmak üzere, mümkün olan yaklaşmalar ve önemli NOTAM'lar gibi, ilgili meydana varan veya meydandan ayrılan uçaklar için önemli bilgiler verilir. ATIS hava trafik kontrol ünitelerinin iş yükünü ve iletişim frekanslarındaki kalabalığı azaltır.
ATIS kaydı standart aralıklarla (genellikle 30 dakikada bir) ve önemli bir değişiklik olduğunda güncellenir. Yarım saatlik ATIS'ler her saat başını 20 geçe ve 50 geçe güncellenir.
Her ATIS mesajına A'dan başlayarak bir harf tahsis edilir. Her yeni ATIS mesajı alfabenin sıradaki harfi ile adlandırılır. Böylece bir uçucu hava trafik kontrol (ATC) ünitesine elindeki mevcut ATIS kodunu (harfini) bildirdiğinde ATC pilotun sahip olduğu bilgilerin güncel olduğunu anlar.
ATIS'teki bulut durumu bölümü, sadece tabanı 10.000 ft AAL ve altında olan bulutları verir. RVR -mümkünse- aletle ölçülmüş değerdir.

Uçucular yerde veya havada hava trafik birimleri ile ilk temaslarında ATIS bilgilerine sahip olup olmadıklarını bildirirler. Eğer ATIS edinmemişlerse veya yanlış ATIS bilgilerine sahiplerse hava trafik üniteleri "departure information" veya "landing information" adıyla ATIS bilgilerini uçuculara iletir. Ancak hava trafik birimlerinin verdiği ATIS özet halindedir. Uçucular hem detaylı ATIS edinmek hem de hava trafik birimlerinin yükünü azaltmak için -mümkün olduğu müddetçe- ilk temastan önce ATIS edinmelidirler.

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

VOLMET

ATSOCAS (Air Traffic Services Outside Controlled Airspace); bazı ülkelerde kontrolsüz hava sahalarında verilen hava trafik hizmetlerini (ATS) tanımlamakta kullanılan bir kavram. ATSOCAS şu hizmetleri kapsar:

Basic Service
Traffic Service
Deconfliction Service
Procedural Service

Basic Service, uçuşların emniyetli ve verimli bir şekilde gerçekleşmesi için sağlanan bir hava trafik hizmetidir. Temel hizmet anlamına gelir. Basic service alan bir uçağa başlıca şu konularda bilgi ve tavsiye verilir:

Meteoroloji
Tesis ve kolaylıkların durumu
Meydan durumları
Genel hava aktiviteleri
Uçuş emniyetini etkileyebilecek diğer bilgiler
Basic service, bir pilota en fazla otonomi veren hizmettir. Basic service alan bir uçak komutanı diğer hava taşıtları ile tehlikeli yakınlaşmadan kaçınma konusunda "tamamen" sorumludur.

Basic service'e ilaveten kontrolör yatay ve dikey düzlem ile zaman temelli direktifler vererek çakışmayı önleyici minimumların elde edilmesini sağlar. Ancak kontrolör sürveyans yapmadığı için, bilgi sahibi olmadığı (unknown) bir taşıt hakkında trafik ve çakışmayı önleme (deconfliction) bilgisi sağlayamaz. Procedural Service, kontrollü hava sahalarında bir kontrol hizmeti iken kontrolsüz hava sahalarında bir tavsiye hizmetidir.

Basic service'e ilaveten kontrolör sürveyans temelli trafik bilgisi vererek pilotlara yardımcı olur. Kontrolör bazı durumlarda, sıralama amacıyla baş ve irtifâ bilgisi verebilir ancak çakışmayı önleme minimumlarını sağlamak zorunda değildir ve çakışmayı önlemek tamamen pilotun sorumluluğundadır.
Traffic service alan uçak baş ve irtifâ değişikliklerini kontrolöre bildirmek zorundadır.

Basic service'e ilaveten kontrolör "sürveyans (gözlem) temelli" bilgileri kullanarak, çakışmayı önlemek veya sıraya koymak amacıyla, hava araçlarına baş (istikâmet) ve irtifâ verir. Ancak çakışmayı önleme sorumluluğu tamamen pilota aittir.

Deconfliction minima, "çakışmayı önleme minimumları" anlamına gelen bir havacılık kavramıdır. ATS birimlerinin bir kısmı bu hizmeti sağlar. ATS birimi hava araçlarını yatay ve dikey eksende yönlendirerek (baş ve irtifâ tavsiyesi vererek) hava araçları arasında aşağıdaki minimum mesafe ve yükseklik ayrımlarını sağlar:

5 NM yatay, 3000 ft dikey
3 NM yatay, 1000 ft dikey (diğer trafikler de aynı kontrolörden tavsiye alıyorsa. 500 ft. dikey [ilgili havacılık otoritelerinden onay gerekli])
Eğer herhangi bir pilot ATSU tavsiyelerine uymamayı tercih ederse çakışmayı önleme sorumluluğu tamamen kendisine aittir. Ayrıca kontrolörlerin iş yükü, cihaz hataları veya farkları ile beklenmeyen manevralar yapan bilinmeyen trafikler nedeniyle, mimimumların her zaman sağlanamayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Acil durum, hemen müdahale ya da reaksiyon gerektiren, beklenmeyen ve ciddi olay ya da durum. Tıpta yaygın olarak kullanılan bu terim, Türkçe afet yazınına 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminden sonra, Dünya Bankası'nın önerisi ile girmiştir. Türkçeye, İngilizce "emergency" sözcüğünün karşılığı olarak giren ve hemen müdahale gerektiren tüm durum ve haller karşılığı olarak kullanılan emercensi sözcüğü de özellikle kimi askeri kaynaklarda kullanılmaktadır.
Yaralanma, kalp krizi, mahsur kalma, yangın, ev ve iş kazaları ya da trafik kazaları gibi birçok durum, olayın ciddiyetine göre acil durum sayılabilir ve polis, itfaiye, sağlık ekibi gibi acil durum servislerinin müdahalesini gerektirebilir.
Türkiye'de emniyet müdürlükleri, jandarma, belediyelere bağlı itfaiye teşkilatları, Sağlık Bakanlığı gibi kurumlarca kullanılan değişik acil durum telefon numaraları bulunmaktadır. Acil durum numaralarının tamamı, gerek sabit, gerek cep telefonları ve gerekse telefon kulübelerinden "ücretsiz" olarak aranabilir. Bunun yanı sıra acil durum servisleri arandığında operatör otomatik olarak arayan kişinin yerini belirler. Cep telefonları kapsama alanı dışında olduğu (çekmediği) durumlarda dahi, eğer telefonu kapsayan başka bir operatör varsa acil servis numaralarını aramak mümkündür.

Bir olayın acil durum sayılabilmesi için aşağıdaki kriterlerden birine veya daha fazlasına uyması gerekir:

Yaşam, sağlık, mülkiyet veya çevre için doğrudan bir tehdit oluşturması.
Hali hazırda can kaybı, sağlık zararları, maddi hasar veya çevresel hasara yol açmış olması.
Yaşam, sağlık, mülkiyet veya çevre için acil tehlike oluşturacak şekilde tırmanma olasılığının yüksek olması.
Çoğu acil durum servisi insan sağlığını, hayatını ve mülkiyetini koruma konusunda hemfikir olsa da, çevresel etkiler bazı kurumlar tarafından yeterince önemli görülmemektedir. Bu durum hayvan refahı gibi alanları da kapsar; bazı acil durum kuruluşları bu unsuru, kişiye ait hayvanların tehdit altında olduğu durumlarda "mülkiyet" tanımı üzerinden değerlendirir (ancak bu yaban hayvanlarını kapsamaz). Bu durum, bazı kurumların yaban hayvanlarını veya çevreyi tehlikeye atan olaylarda "acil durum" müdahalesi başlatmadığı, bazılarının ise (deniz yaşamını tehdit eden denizdeki petrol sızıntıları gibi) bu tür olaylara müdahale ettiği anlamına gelir. İlgili kurumların tutumu, muhtemelen bölge hükûmetinin hakim görüşünü yansıtmaktadır.

Pek çok acil durum, dahil olan kişilerin hayatı için doğrudan bir tehlike oluşturur. Bu durum; kalp krizi, inme, ani kalp durması ve travma gibi tıbbi acil durumların tamamını kapsayan ve tek bir kişiyi etkileyen olaylardan; hortum, kasırga, sel, deprem, heyelan gibi doğal afetler ile koronavirüs, kolera, Ebola ve sıtma gibi hastalık salgınları gibi çok sayıda insanı etkileyen olaylara kadar çeşitlilik gösterebilir. 
Çoğu kurum, insan hayatından daha önemli hiçbir şeyin olmadığı yönündeki genel düşünce ekolünü takip ederek bunları en yüksek öncelikli acil durum olarak kabul eder.

Bazı acil durumlar mutlaka yaşamı hemen tehdit etmeyebilir ancak bir kişinin veya kişilerin sağlığı ve refahı üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilir (yine de bir sağlık acil durumu sonradan yaşamı tehdit eden bir boyuta ulaşabilir). 
Bir sağlık acil durumunun nedenleri genellikle tıbbi acil durumlar ve doğal afetler de dahil olmak üzere yaşamı tehdit eden acil durumların nedenleriyle benzerdir ancak burada kategorize edilebilecek olay yelpazesi, yaşam için tehlike oluşturanlardan çok daha geniştir (örneğin, genellikle ölüme neden olmayan ancak kişinin düzgün bir şekilde iyileşmesi için acil müdahale gerektiren kırık uzuvlar gibi). Kalp durması gibi pek çok yaşamsal acil durum, aynı zamanda birer sağlık acil durumudur.

Bazı acil durumlar yaşamı, sağlığı veya mülkiyeti hemen tehlikeye atmaz ancak doğal çevreyi ve içinde yaşayan canlıları etkiler. Tüm kurumlar bunu gerçek bir acil durum olarak kabul etmese de, bu durumun hayvanlar ve arazinin uzun vadeli durumu üzerinde geniş kapsamlı etkileri olabilir. Orman yangınları ve denizdeki petrol sızıntıları buna örnek olarak gösterilebilir.

Aerodinamik, hareket eden katı kütlelerin havayla etkileşimlerini inceleyen bilim dalıdır. Aerodinamik sözcüğü Yunancadan gelmiş olup bu bilim dalı havanın hareketi ile ilgilidir. Parçalı olarak katı bir cisim ile irtibata geçmiş olması, havanın hareketi ve uçağın kanadı gibi, buna örnek olarak gösterilebilir. Aerodinamik akışkan dinamiği ve gaz dinamiğinin bir alt dalıdır ve aerodinamiğin birçok bakış açısı, teorisi bu alanlarda ortaktır. Aerodinamik genellikle gaz dinamiği için kullanılır; gaz dinamiğinin aerodinamikten farkı, tüm gazlar için çalışması ve aerodinamik gibi yalnızca hava ile sınırlanmamış olmasıdır.
Modern olarak resmi aerodinamik çalışmaları on sekizinci yüzyılda başladı; önemli konseptlerin gözlemleri olmasına karşın, aerodinamik sürükleme gibi, çok daha önceden kaydedilmişti. İlk aerodinamik çalışmaları havadan ağır olma deneyi olarak Wilbur ve Orville Wright tarafından 1903'te yapılmıştı. Bunlardan sonra aerodinamiğin matematiksel analizleri, deneysel yakınsamalar, rüzgâr tünelleri deneyleri ve bilgisayar canlandırmaları hâlâ süren bilimsel temelleri oluşturdu. Günümüzde sürmekte olan aerodinamik çalışmaları sıkıştırılabilir akım, türbülans ve sınırlandırılmış tabakalar hakkında olmaktadır.

Özellikle uçakların, roketlerin ve füzelerin havadaki hareketlerini belirleyen ilkeleri açıklar. Ayrıca otomobillerin, hızlı trenlerin, gemilerin tasarımıyla, köprülerin ve çok yüksek yapıların şiddetli rüzgâra dayanabilecek biçimde inşa edilmeleriyle ilgilenir.
Aerodinamik yaptığı uygulamalarla uzay mühendisliğinde çok önemlidir. Otomobilleri de içeren birçok kayda değer faktörde ve araç tasarımında etkilidir. Gemicilikte araca etki eden kuvvet ve momentlerin önceden belirlenmesinde çok önemlidir. İnşaat mühendisleri köprüler ve binalardaki rüzgâr birikmesini bulmak için aerodinamik ve aeroelastiklik kullanırlar. Şehir aerodinamiği şehir planlamacılarına çok yardımcı olur ve tasarımcılar dış mekânlardaki konforu arttırır.

Havanın ağırlığı
Yoğunluk basınçla doğru orantılıdır.
Yoğunluk sıcaklık ile ters orantılıdır.
Havanın ağırlığı deniz seviyesinde; 1.29 kg dir.
Havanın basıncı
Standart atmosfer
Havanın rutubeti
Havanın sühuneti

Havanın yapışkanlığı
Havanın sıkışması
Havanın elastikiyeti
Havanın enerjisi
Havanın direnci

Modern aerodinamik 18. yüzyıla dayanmaktadır, fakat aerodinamik kuvvetler insanlar tarafından tekneler ve rüzgâr değirmenleri için binlerce yıl konuşulmuştur ve bunun hakkındaki görüntüler ve hikâyeler tarihe kaydedilmiştir. Buna örnek, antik Yunan efsanelerinden İkarus ve Daidalos'tadır. Aristoteles ve Arşimet tarafından ortaya çıkarılan sürdürülebilirlik, sürükleme ve basınç gradyanları aerodinamiğin önemli konseptlerinden birkaçıdır.
1726'da, Sör Isaac Newton hava direncini ortaya atmış ilk kişi oldu ve bu aynı zamanda Newton'un aerodinamik ile uğraşan ilk bilim insanı olarak anılmasının sebebidir. Alman ve İsviçreli matematikçi Daniel Bernoulli Newton'u 1738'de hidrodinamikte ortaya attığı sonuçlarla izledi. 1757'de, Leonard Euler ilk genel Euler denklemlerini ortaya koydu. Bu denklemler sıkıştırılabilir ve sıkıştırılamaz akımları açıklamaktaydı. Eular denklemleri 1800'lerdeki viskoziteyi de kapsayarak içine aldı ve Navier-Stokes denklemlerini ortaya attı. Navier-Stokes denklemleri çözmesi çok zor olan akışkan akımını kapsayan denklemlerdir.
1799'da, Sör George Cayley "uçuştaki dört aerodinamik kuvveti nitelendiren insan" sıfatını kazandı. 1781'de, Francis Herbert Wenham ilk rüzgâr tünelini inşa etti. Bu tüneller aerodinamik kuvvetlerin yüksek kesinlikle ölçülmesini sağladı. Sürükleme teorileri Jean le Rond d'Alembert, Gustav Kirchoff ve Lord Rayleigh tarafından geliştirildi. 1889'da Charles Renard uçuşu gerçekleştirmek için gerekli olan gücü tahmin eden ilk kişi oldu. Otto Lilienthal başarılı bir şekilde planörle uçuşu gerçekletiren ilk kişi oldu. Bu temeller üstüne inşa edilmiş ve rüzgâr tünelleri tarafından test edilmiş bir biçimde, Wright kardeşler 17 Aralık 1903'te ilk uçağı gökyüzü ile buluşturdu.
İlk uçuşların olduğu dönemde, Frederick W. Lanchester, Martin Wilhelm Kutta ve Nikolai Zhukovsky bir şeyi havalandırabilmek için gerekli olan sirkülasyonun nasıl olması gerektiğini teorik olarak bulmuşlardır. Kutta ve Zhukovsky iki boyutlu kanat teorisinin üstüne daha çok gittiler. Ludwig Prandtl Lanchester'ın yaptığı işi genişleterek kaldırma çizgilerinin arkasındaki matematiği çıkardı.
Uçağın hızı arttıkça, tasarımcılar ses hızına yakın ya da ses hızından büyük olan hızlarda havanın sıkıştırılabilirliğiyle ilgili sorunlarla karşılaşmaya başladılar. Bu şartlar altında hava akımlarındaki farklılıklar uçak kontrol sorunları nedeniyle şok dalgalarının artması, sürüklenme ve aeroelastik çarpıntı nedeniyle yapısal tehlikelere yol açtı. Ses hızına akış hızının oranı, ses hızı üzerindeki akımın özelliklerini araştırmak için öncelikle Ernst Mach, sonra Mach sayısı seçildi. Jakob Ackeret süpersonik airfoils kaldırma ve sürükleme hesaplanması üzerinde ilk çalışmaları idare ederken William John Macquorn Rankine ve Pierre Henri Sismik hızlardan türetilen, bağımsız, bir şok dalgası öncesi ve sonrası akış özellikleri için teorisini geliştirdi. Theodere von Karman ve Hugh Latimer Dryden transsonik terimini açıkladılar. Bu sürüklemenin hızlı bir şekilde olduğu bir yerdi. Sürüklemenin hızlı artışı supersonik uçuşların başarılı olup olamayacağı konusunda tartışmalara yol açtı. Ses bariyeri ilk olarak 1947'de Bell X-1 uçağı kullanılarak aşıldı.
Zamanla ses bariyeri kırıldı, çoğu subsonik ve düşük süpersonik aerodinamik bilgileri olgunlaştı. Soğuk savaş performans uçaklarının evriminde çok büyük bir ateşleyici olmuştur. Ayrıca bilgisayarlı akışkan dinamiği kompleks nesneler etrafında oluşan akış özelliklerini çözmek için olan bir çalışma olarak başlamıştır ve tünel testleriyle geliştirilmesi süren bilgisayarlı akışkan dinamiği, prensipleri kullanan araştırmalar olarak hâlen sürdürülmektedir. Süpersonik ve hipersonik bilgiler aerodinamiğin olgunlaşmasında 1960'lara kadar yardım etmiştir. Aerodinamikle çalışan bilim insanlarının dikkatleri "havanın nasıl hareket ettiği" sorusundan "havanın akışıyla nasıl araçlar üretebilir" sorusuna kaydı. Süpersonik ve hipersonik koşullarda bir uçak tasarlamak, aerodinamiğin uçak sistemlerindeki verimliliği ile aerodinamik hakkında yeni araştırmalar yapmayı ateşledi. Temel aerodinamik prensiplerinde olan önemli problemlerdeki çalışmalar sürmektedir.

Bir nesnenin etrafındaki havanın hareketini anlayabilmek bu nesneye etki eden momentleri ve etki eden kuvvetlerin hesaplanmasını mümkün kılar. Birçok aerodinamik problemde, şu kuvvetler uçuşun önemli kuvvetlerindendir: kaldırma, sürükleme, ağırlık ve savurma. Bunlardan kaldırma ve sürükleme aerodinamik kuvvetlerdir. Yani, katı bir nesneye hava akımından oluşan kuvvetlerdir. Bu birimleri hesaplamak hava akışının sürekli olduğunu varsayarak hesaplanır. Devamlılık; akış alanları, hız, basınç, yoğunluk ve sıcaklık gibi birimlerle tanımlanır. Bu özellikler aerodinamik deneylerde doğrudan ya da doğrudan olmayan bir biçimde kütle korunumu, momentum korunumu ve hava akımındaki enerjiden ölçülür. Yoğunluk; hız ve ek özellik olan viskozite, akım alanlarını sınıflamada kullanılır.

Akış hızı hız rejimine göre akımlarını sınıflandırmak için kullanılır. Ses altı akımları tüm akışı boyunca hava hızının ses hızına yerel altında olan akış alanlardır. Transonic akış akımlarının ses altı bölgeleri ve akış hızı ses hızından daha büyük olduğu bölgeleri de içerir. Süpersonik akışlar, "akış hızı her ses hızından daha büyük olan akışlar" olarak tanımlanmıştır. Dördüncü bir sınıflandırmada hipersonik akış, akış hızı ses hızından çok daha büyüktür. Aerodinamikçiler hipersonik akış kesin tanımına katılmıyorlar.
Sıkıştırılabilirlik bir sorun olup, akışın değişen bir yoğunluğa sahip olup olmadığını belirtir. Yoğunluğunun sabit olduğu, yani subsonik akışların genellikle sıkıştırılamaz olduğu varsayılır. Transonik ve süpersonik akımlar sıkıştırılabilir ve hesaplamaları yaparken bu akış, alanlarda yoğunluk değişiklikleri ihmali sonucu yanlış sonuçlar verecektir.
Viskozite bir akış olup sürtünme kuvvetleri ile ilişkilidir. Bazı akım alanlarında, viskoz etkileri çok küçüktür, bu yüzden viskoz etkileri hesap esnasında ihmal edebilir. Bu yaklaşımlara "sürtünmesiz akımlar" denir. İhmal edilmeyen viskozite akımlarına "viskoz akışlar" denir. Son olarak, aerodinamik sorunlar da akış çevre tarafından sınıflandırılabilir. İç aerodinamik katı nesneler ile, dış aerodinamik ise geçitlerden içeriye olan akışlar ile ilgilenir. Çeşitli şekillerdeki katı nesneler etrafında akış olur (örneğin bir uçak kanadı).

Sıvılardan ve katılardan farklı olarak, gazlar gaz ile dolu hacminin sadece küçük bir kısmını işgal eden farklı moleküllerden oluşur. Moleküler düzeyde, akış alanlarında, gaz molekülleri ile gaz molekülleri ve katı yüzeyleri arasında birçok bireysel çarpışmaları oluşur. Bununla birlikte birçok aerodinamik uygulamada, bu gazların farklı molekülerdeki yapısı göz ardı edilir ve akım alanı bir bütün olarak davranmış varsayılır. Bu varsayım, yoğunluk ve hız gibi akışkan özellikleri herhangi bir akış içinde tanımlanmasını sağlar.
Sürekli varsayımın geçerliliği gazın yoğunluğu ve söz konusu uygulamaya bağlıdır. Sürekli varsayımın geçerli olması için, ortalama serbest yolun uzunluğu, söz konusu uygulamanın süresi ve ölçeği çok daha küçük olmalıdır. Örneğin, çok sayıda uygulamada aerodinamik ortalama serbest yolu uzunluğu mikrometre mertebesinde olduğundan, uçak; atmosferik koşullarda uçma ile ilgilidir. Bu gibi durumlarda, uçağın ölçek uzunluğu birkaç metre arasındaki ortalama serbest yolu uzunluğu çok daha büyüktür. Bu uygulamalar için, süreklilik varsayımı tutar. Süreklilik varsayımı Düşük Dünya yörüngesinde, yani son derece düşük yoğunluklu çok yüksek rakımlarda (örneğin 300.000 ft/90 km), araçlar tarafından karşılaşıldığı gibi akımlar, yüksek hızda giden araçlar için daha az geçerlidir. Bu durumlarda, istatistiksel mekanik sürekli aerodinamik daha geçerli bir yönt

Airbus A350, Airbus tarafından geliştirilen ve üretilen uzun menzilli, geniş gövdeli, çift motorlu bir yolcu uçağıdır. 2004'te Boeing 787 Dreamliner'a rakip olarak önerilen ilk tasarım, kompozit kanatlar, gelişmiş kanatçıklar ve yeni motorlarla donatılan bir Airbus A330 geliştirmesi olarak planlandı. Ancak pazar desteği yetersiz kalınca Airbus, 2006'da tamamen yeni bir “XWB” (eXtra Wide Body) tasarımına geçti ve uçak, iki Rolls-Royce Trent XWB yüksek baypaslı turbofan motorla donatıldı. Prototip, 14 Haziran 2013'te Fransa'nın Toulouse kentinde ilk uçuşunu yaptı. Avrupa Hava Emniyeti Ajansı'ndan tip sertifikasını Eylül 2014'te, Federal Havacılık İdaresi sertifikasını ise iki ay sonra aldı.
A350, büyük ölçüde karbon fiber takviyeli polimerlerden üretilen ilk Airbus uçağıdır. Gövdesi, ekonomi sınıfında standart olarak 3-3-3 koltuk düzenine göre tasarlanarak, A330/A340'ın 2-4-2 düzenine kıyasla bir artış sağlamaktadır. A330 ile ortak tip derecelendirmesine sahiptir. İki ana varyanta sahiptir: A350-900, 15.750-kilometre (8.500-deniz-mili) menzilde 300-350 yolcu kapasitesi ve 283-ton (624.000 lb) maksimum kalkış ağırlığı (MTOW) ile hizmet vermektedir; daha uzun gövdeli A350-1000 ise 350-410 yolcu taşıyabilir, 16.700 kilometre (9.000 nmi) menzile ve 322-ton (710.000 lb) MTOW değerine sahiptir.
15 Ocak 2015 tarihinde ilk A350-900, Qatar Airways tarafından hizmete girdi, ardından 24 Şubat 2018 tarihinde aynı operatör tarafından A350-1000 hizmete girdi. Ağustos 2025 itibarıyla, Singapur Havayolları filosunda 65 uçakla en büyük operatör olurken, Türk Hava Yolları ise 110 uçak siparişiyle en büyük müşteri konumundadır. Toplamda 1.435 adet A350 sipariş edildi ve bunların 674 adedi teslim edildi; 673 uçak 38 farklı operatör tarafından aktif olarak kullanılmaktadır. Küresel A350 filosu bugüne dek 1.240'tan fazla rotada 1,58 milyondan fazla uçuş gerçekleştirerek 400 milyondan fazla yolcu taşıdı ve hiçbir ölümcül kazaya karışmadı. Sadece bir uçak, havaalanı güvenliğiyle ilgili bir kaza sonucu kaybedildi. A340'ın halefi olan A350, Boeing'in uzun menzilli çift motorlu uçakları 787 Dreamliner, 777 ve gelecekteki 777X modelleriyle doğrudan rekabet etmektedir.

A350'in üç değişkeni vardır ve Üretim çalışmalarına 2006'da başladı. A350-900, 15 Ocak 2015 tarihinde Katar Havayolları'nın ilk uçağı teslim alması ile hizmete girmiştir. A350-800, 2016 yılında hizmete girmesi planlanmaktadır. Son model A350-1000'in, 2017'de hizmete girmesi planlanmaktadır.

A350-800: 3-sınıf kabininde 270 yolcuyu taşıyabilecek ve 8,300 deniz mili (15,400 km)lik menzile sahiptir. Boeing-787 9u'yla ve A330-200 ile kıyaslanabilir.

A350-900: A350 nin Tasarlanan ilk modeli 3-sınıf kabininde 314 yolcuyu taşıyabilecek ve 8,100 deniz mili (15,000 km)lik menzile sahip olacak. A350-900'in, yakıt maliyetinin oturacak yer başına Boeing-777 200ER'e göre % 25 daha az düşük olması planlanmaktadır.

A350-900F: Sadece kargo taşıyacak bir modelin üretilmesi planlanmaktadır. Daha henüz tasarımına başlanılmamıştır. Bu uçak da daha güçlü motorlara yer verilecek ve A350-1000'in iniş takımları kullanılarak uçak kuvvetlendirilecektir.

A350-1000: A350 ailesinin en büyük değişkenidir ve 3-sınıf kabininde 350 yolcuyu taşıyabilecek. 8,000 deniz mili (15,000 km) lik menzile sahip olacak.

Kaynaklar: Airbus A350-800 specifications, Airbus A350-900 specifications, Airbus A350-1000 specifications

2015 satış fiyatları

A350-800: 269.5 milyon$
A350-900: 304.8 milyon$
A350-1000: 351.9 milyon$

Airbus A330
Airbus A340
Boeing 777
Boeing 787

Airbus A350 14 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paris Airshow 2007'de Airbus A350

Transonik alan kuralı olarak da adlandırılan Whitcomb alan kuralı, bir uçağın transonik ve süpersonik hızlarda, özellikle Mach 0.75 ve 1.2 arasında sürüklenmesini azaltmak için kullanılan bir tasarım tekniğidir.
Mach 0.75 ve 1.2 arası hızlar modern ticari ve askeri sabit kanatlı uçakların en önemli çalışma hızı aralıklarından biridir; ayrıca transonik hızlanma, savaş uçakları için önemli bir performans ölçütü olarak kabul edilir ve mutlaka transonik sürüklemeye bağlıdır.

Yüksek ses altı uçuş hızlarında hava akışının yerel hızı, akışın uçak gövdesi ve kanatları çevresinde hızlandığı bölgelerde ses hızına ulaşabilir. Bu durumun meydana gelme hızı uçaktan uçağa değişir ve kritik Mach sayısı olarak bilinir. Ses hızında akış gerçekleşen noktalarında oluşan şok dalgaları, dalga sürüklemesi adı verilen sürtünmede ani bir artışa neden olabilir. Bu şok dalgalarının sayısını ve gücünü azaltmak için, aerodinamik şeklin kesit alanı mümkün olduğunca yumuşak şekilde değişmelidir.
Alan kuralı, aynı boylamasına kesit alanı dağılımına sahip iki uçağın, alanın yanal olarak nasıl dağıldığından (örneğin gövdede veya kanatta) bağımsız olarak aynı dalga sürüklemesine sahip olduğunu söylemektedir. Ayrıca güçlü şok dalgalarının oluşumunu önlemek için bu toplam alan dağılımı düzgün olmalıdır. Sonuç olarak, uçağın kanatların olduğu yerde gövdenin daraltılacağı veya "belinin inceleceği", böylece toplam alan çok fazla değişmeyeceği şekilde dikkatle tasarlanmalıdır. Bir balon kanopinin ve belki de kuyruk yüzeylerinin bulunduğu yerde benzer ancak daha az belirgin gövde inceltmesi kullanılır.
Alan kuralı ses hızını aşan hızlarda da geçerlidir, ancak bu durumda gövde düzenlemesi tasarım hızı için Mach hattına göre yapılır. Örneğin, Mach 1.3'te uçağın gövdesinden oluşan Mach konisinin açısının yaklaşık μ = arcsin (1 / M) = 50.3 ° (μ Mach konisinin açısı veya sadece Mach açısı, M Mach sayısı) olacaktır. Bu durumda "mükemmel şekil" arkaya doğru meyillidir; bu nedenle, yüksek hızlı seyir için tasarlanmış uçakların genellikle kanatları arkaya doğrudur. Böyle bir tasarımın klasik bir örneği Concorde'tur. Transonik alan kuralı uygulanırken, kesiti tanımlayan düzlemin Mach açısı μ'de uzunlamasına ekseni karşılaması koşulu artık M = 1 tarafından verilen 90 ° dışında μ için benzersiz bir düzlem öngörmemektedir. Doğru prosedür, kesişen düzlemin olası tüm yönelimlerini ortalamaktır.

İlgili bir diğer kavram, belirli bir uzunluk ve belirli bir hacim için minimum dalga sürüklemesine izin veren Sears – Haack gövdesi şeklidir. Bununla birlikte, Sears-Haack gövdesi şekli, düşük türbülanslı süpersonik akışları yöneten Prandtl – Glauert denkleminden başlayarak türetilir. Ancak bu denklem alan kuralının uygulandığı transonik akışlar için geçerli değildir. Bu nedenle, Sears – Haack gövde şekli pürüzsüz olmasına rağmen, alan kuralına göre uygun dalga sürükleme özelliklerine sahip olsa da, teorik olarak optimum değildir.

Wallace, Lane E (1998). "5".  Mack, Pamela E (Ed.). The Whitcomb Area Rule: NACA Aerodynamics Research and Innovation. From Engineering Science to Big Science. NASA. ss. 144-47. 14 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2012. 

Alan kuralı açıklandı 10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Havacılık ve Uzay Ağı.
Whitcomb Area Rule ve Küchemann Havuçları 10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Havacılık ve 10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Uzay Ağı 10 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
DGLR belgesi 6 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman patent arama sistemi 17 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - 21 Mart 1944'te dosyalanan Patent DE 932410'a bakın.
2004: Aşırı kullanım sürtünmeyi artırsa da 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA'nın yerde duyduğu patlamayı azalttı 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aşırı bir örnek için Resim 4'e bakınız: kanat öncesi gövde 10 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., PBS.
Whitcomb Area Kuralı: NACA Aerodinamik Araştırma ve Yenilik 14 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Tarih Nasa.
""A Study of the Zero-Lift Drag-Rise Characteristics of Wing-Body Combinations Near the Speed of Sound"".    (1.31 MB), Whitcomb, Richard T, NACA Raporu 1273, 1956.
Çağdaş raporlama ve alan kuralının açıklanması 10 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Flight global arşivleri

Alet uçuşu, aletli uçuş veya IFR uçuş; uçak dışındaki (haricî) görsel referanslarla uçuşun tehlikeli olduğu durumlarda; uçak içindeki cihazları, göstergeleri ve seyrüsefer yardımcılarını kullanarak gerçekleştirilen uçuş. IFR, İngilizce instrument flight rules (aletli uçuş kuralları) kavramının akronimidir. Alet uçuşu, havacılıkta kullanılan iki uçuş kategorisinden (diğeri görerek uçuş) biridir. Bir pilotun alet uçuşu yapabilmesi için uygun lisans ve derecelere (rating) sahip olması gerekir.
Bir uçağın alet uçuşu yapması için mutlaka meteorolojik koşulların kötü olması gerekmez. Uçaklar arası ayrımı sağlayabilmek ve uçuş emniyetini artırabilmek için, belirli hava sahalarında uçuşlar kısmen veya tamamen alet uçuşu olmak zorundadır. Örneğin ICAO'ya göre, A sınıfı hava sahalarında tüm uçuşlar alet uçuşu kurallarına göre yapılır ve görerek uçuş yasaktır.

Alet uçuşu kavramının anlaşılması için öncelikle görerek uçuşun anlaşılması gerekir. Görerek uçuş veya VFR uçuş, bir pilotun uçağın durum (attitude) kontrolünü ve seyrüseferini, uçak dışındaki görsel referanslara göre gerçekleştirdiği uçuştur. Şartların görerek uçuşa müsait olmadığı durumlarda -pilotun lisans ve dereceleri (rating) ile uçaktaki cihazlar müsaade ediyorsa- alet uçuşu gerçekleştirilir.

Hem kontrollü hem de kontrolsüz hava sahalarında alet uçuşu yapan uçaklar 5 NM yarıçapındaki en yüksek yapıdan en az 1000 ft yüksekte olmalıdır. Bu kural ancak şu durumlarda esnetilebilir:

İniş ve kalkış esnasında
İlgili havacılık otoriteleri tarafından onaylanmış bazı sahalardaki (bazı terminal kontrol sahaları vs.) belirli yüksek yapılar (radyo kuleleri vs.) nedeniyle ayrım 1000 ft altına düşüyor olabilir.
3000 ft AMSL ve altında, bulut dışında ve yeryüzünü görerek uçuluyorsa.

Uçaklar arasında emniyetli ayrımı sağlamak için pilotlar 3000 ft AMSL veya geçiş irtifası üzerindeki (hangisi daha büyükse) alet uçuşu esnasında irtifa veya uçuş seviyesi seçimi kurallarına uymalıdırlar. Bu kurallara göre belirli istikametlerde uçan uçaklar belirli irtifaları kullanabilirler. Örneğin 045 başta uçan bir uçak tek binli irtifa ve seviyeleri seçebilir (3000, 5000, FL70 gibi). 225 başta uçan bir uçak ise çift binli irtifa ve seviyeleri seçebilir (4000, 6000, FL80 gibi). Böylece tehlikeli bir karşılaşma durumunda uçaklar arasında en az 500 feetlik dikey ayrım sağlanmış olur.
ATC tarafından verilen direktifleri uygulayan veya bildirilmiş bir bekleme yapan bir uçak çeyrek daire (quadrantal) ver yarım daire (semicircular) kurallarında belirtilenlerden farklı irtifa ve seviyelerde uçabilir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Aletli İniş Sistemi (İngilizce: instrument landing system, kısaca ILS), pist başına yerleştirilmiş vericiler vasıtasıyla uçakların inişine yardımcı olan bir hassas yaklaşma sistemi. ILS, uçağın pist başına kadar hassas yaklaşmasını sağlayan bir seyrüsefer yardımcı sistemidir. Bulut tavanının alçak, görüş faktörlerinin kötü olduğu hava koşullarında, uçağın alçak bir biçimde piste yaklaşmasını ve piste elektronik cihazlarla emniyetli iniş yapmasını sağlar. Pilota istikamet ve süzülüş hattı bilgisi verir.
Pilotların özellikle sisli ve karlı havalar gibi görüş mesafesinin çok düşük olduğu zamanlarda inişlerini büyük ölçüde kolaylaştıran sistemin, bünyesinde bulundurduğu teçhizatlar şunlardır:

Pist yüzeyinde yatay yönde ve iniş istikametinin aksi yönden yayın yapmakta olan teçhizattır. Uçağı pist ekseni istikametine doğru yönlendirir. Pist sonundan itibaren 1000 feet (300 metre) mesafededir. Localizer vericileri 25 nm'ye kadar sinyal yayınlar. Yani uçak, pist uzantısından 25 nm'den itibaren sinyali almaya başlar. Uçağa sadece pist istikameti bilgisini verir.

Pistin dikeyinde, yaklaşık 3° açıyı verecek şekilde yayın yapan teçhizattır. Yani uçağı yaklaşık 3°lik (piste en uygun süzülme açısı) bir eğimle pist başına doğru yönlendirir.

Localizer ve Glide-Path teçhizatlarının sinyallerinin belli mesafelerde dikine keserek yayın yapan teçhizatlarıdır. Alçalma yapan uçakların pilotlarına, pist başına ne kadar mesafede olduklarını bildirir. Dış, orta ve iç olmak üzere 3 marker vardır. Dış marker, pist başına yaklaşık 4 nm (7240 m) mesafededir. Orta marker, pist başına 3500 feet
(1050 m) mesafededir. İç marker de, pist başından 50 feet (15 m) uzaklığa yerleştirilir. Ayrıca ILS 'ler kendi aralarında; uçağın 60 m'ye kadar alçalabildiği CAT1, 30 m'ye kadar alçalabildiği CAT2 ve sıfır seviyesindeki CAT3 olmak üzere üç kategoriye ayrılır.

İki radyo vericisinden oluşan bu sistem, birbirleriyle küçük bir açı yaparak kesişen yayın konisi meydana getirir. Pistin uzak kısmındaki verici yatay düzlemde yayın yapar, yakında bulunan aygıt ise düşey düzlemde yayına geçerek sistemi çalıştırır. Kokpitte bulunan iniş sistemi gelen sinyalleri algılayarak inişin güvenli olmasını sağlar. ILS sisteminin piste yerleştirilebilmesi için havaalanı çevresinin radyo frekanslarını engellemeyecek düzeyde olması gerekmektedir.Decision Height (karar yüksekliği) ve Runway Visual Range (pist görüş mesafesi) açısından üç şekilde ILS yaklaşması vardır:

1: Karar yüksekliği > 60 m (200 ft) Visibility > 800m veya pist görüş mesafesi > 550m
2: 60 m (200 ft) > Karar yüksekliği > 30 m (100 ft) pist görüş mesafesi >350m
3:
a) Karar yüksekliği <30m (100ft) pist görüş mesafesi >(200m)
b) Karar yüksekliği <15m (50ft) 200m > pist görüş mesafesi > 50m
c) Karar yüksekliği Minimum yok pist görüş mesafesi Minimum yok

Hava meydanlarında ILS sistemine ilave olarak seyrüsefer yardımcı sistemleri (VOR Ünitesi, DME Ünitesi, NDB Sistemi vb.), Radar Üniteleri, görsel olarak pist aydınlatma sistemleri de mevcuttur.
VOR: VHF (Very High Frequency) ile çalışan çok yönlü radyo seyrüsefer istikamet cihazı.
TACAN: Askeri meydanlarda kullanılan VOR benzeri bir sistem.
DME (Distance Measuring Equipment): Mesafe ölçme cihazı.
VOR ile DME eşlenik çalışırlar. ILS sisteminin olmadığı hava meydanlarında, VOR yaklaştırma cihazıyla iniş kalkış yapılabilir.
ADF (Automatic direction-finder): Radyo sinyali yayınlayan istasyonun istikametini gösteren bir sistem.

Her havaalanına ILS sistemi kurulamaz. Havaalanının bulunduğu yerin çevresel arazi kodlarının uygun olması gerekir. Mania (engebe) kriterlerinin; kalkışta %2'lik eğim, inişte %2.5'lik eğimin altında olması gerekir. Cihazın gerekliliği, havaalanının fiziki koşullarına göre belirlenir. 800–1200 m görüş mesafesindeki sisli havalarda güvenli iniş sağlar. Düz ve sis görülmeyen bölgelere kurulan havaalanları için bu sisteme gerek yoktur. Bu sistemde pilot devreden çıkmaz, sadece verileri sürekli kontrol altında tutar. ILS'nin sağladığı görüş mesafesi, pist ışıklandırmasına bağlı olarak değişir.

Görerek uçuş (VFR)
Aletli uçuş (IFR)
Uçuş denetimleri
Otomatik pilot

Altimetre veya yükseklikölçer, rakım veya irtifayı ölçmekte kullanılan bir cihaz. Radar altimetresi ve aneroid altimetre gibi farklı prensiplere göre çalışan altimetreler bulunur. Bununla birlikte altimetre sözcüğü ile genellik aneroid (barometrik) altimetre kastedilir. Altimetreler dağcılık ve havacılıkta yaygın olarak kullanılır.
Aneroid altimetre herhangi bir basınç seviyesine göre bir yerin yüksekliğini ölçebilen bir barometredir. Yaygın olarak bir yüksekliği deniz seviyesine göre gösterir. Barometrelerin basıncı genellikle mmHg (mm cıva) cinsinden göstermelerine mukabil; altimetre, yüksekliği metre veya feet cinsinden gösterir.
Atmosfer basıncı deniz seviyesinden yükselindikçe azalır. Örneğin bir dağın zirvesindeki basınç, eteklerindeki basınçtan azdır. Deniz seviyesinden itibaren yukarıya doğru ortalamada her 10,5 m (30 ft) çıkıldıkça barometre 1 mmHg basıncı kadar düşme gösterir. Bir altimetre 800 metreyi gösteriyorsa, o yerin yüksekliği altimetre penceresine bağlanan basınç hattından itibaren 800 metredir. Havanın nem ve sıcaklığına bağlı olarak atmosfer basıncı %0,1'den az değiştiğine göre, altimetre ile yükseklik ölçerken yapılabilecek hatanın %0,1'den az olması beklenir.

Asgarî emniyet irtifası (MSA), bir hava taşıtının iniş ve kalkış haricinde alçalabileceği minimum irtifa. MSA kısaltması İngilizce minimum safe altitude kavramının akronimidir.
İniş ve kalkış için gerekli olduğu haller dışında, kimse bir hava taşıtını aşağıdaki irtifaların altında uçuramaz:
(a) Her yerde: Eğer bir güç kaynağı bozulursa yerdeki insan veya gayrimenkuller açısından gereksiz tehlike yaratmayacak şekilde bir acil durum inişine müsaade edecek bir irtifa.
(b) Kalabalık yerler üzerinde: Şehir, kasaba, yerleşke ve en az bin kişilik açık hava toplantıları (spor müsabakası vs.) üzerinde hava taşıtının yatay olarak 2000 feet (600 m) yarıçapındaki çevresinde bulunan en yüksek sabit yapının en az 1000 feet üzeri.
(c) Kalabalık yerler haricinde: Yüzeyden 500 feet yüksekte. Açık sular ile seyrek nüfuslu alanlarda hava taşıtı hiçbir insana, taşıta veya yapıya 500 feetten fazla yaklaşamaz.
(d) Helikopterler, motorlu paraşütler ve ağırlık değişimi ile kumanda edilen (weight-shift-control) hava taşıtları eğer uçuşlarını yerdeki insan ve gayrimenkullere tehlike oluşturmayacak şekilde gerçekleştiriyorlarsa:

(1) Helikopterler (b) ve (c) paragraflarında belirtilen irtifaların altında -havacılık otoriteleri tarafından helikopterlere tahsis edilmiş rota ve irtifalara riayet ederek- uçuş yapabilir.
(2) Motorlu paraşütler veya ağırlık değişimi ile kumanda edilen hava taşıtları (c) paragrafında belirtilen asgarî irtifaların altında uçuş yapabilirler.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Görerek uçuş kuralları

Askerî uçak ve helikopterler, savaşlarda kara ve su üstündeki hedefleri bombalamak, diğer uçakları tahrip etmek, keşif yapmak, personel ve mühimmat taşımak gibi amaçlarla silahlı kuvvetler tarafından kullanılan hava taşıtları. Özellikle av ve bombardıman görevlerinde kullanılanlar savaş uçağı ve saldırı helikopteri olarak adlandırılırlar. Askerî uçaklar av, bombardıman, av-bombardıman ve nakliye gibi kategorilere ayrılırlar.
Savaş uçakları, kendi uçak mühimmatını kullanarak düşman ekipmanını yok etmek için tasarlanmıştır. Savaş uçakları tipik olarak yalnızca askerî güçler tarafından geliştirilir ve tedarik edilir. Savaş dışı uçaklar, birincil işlevleri olarak savaş için tasarlanmamıştır, ancak kendini savunma için silah taşıyabilir.  Bunlar esas olarak destek rollerinde çalışır ve askerî güçler veya sivil kuruluşlar tarafından geliştirilebilir.

Görevlerine göre havadan yere füze (AGM), havadan havaya füze (AAM) ve top taşıyabilirler. Ayrıca hedeflerin tespiti ve gözlenmesi için çeşitli radar ve pod taşıyabilirler. Avcı uçakları kendi aralarında sınıflara ayrılırlar: hava üstünlük uçakları genelde tek kişilik, hızlı, yüksek irtifalı uçaklardır (Mig 25, Su 27, F-14A, F-15C); hücum uçakları, 15-25 ton arası tek motorlu ateş gücü yüksek uçaklardır (F-16C, Mırage 2000, Mig 29, F-18C, Mig 23, F-15C); hücum destek uçağı (çok ağır silah donanımlı, genelde düşman kara gücünü baskı altında tutan uçaklardır (Mig 27, Su-25, Jaguar, AV 8B Harrier, A-10). Ayrıca hayalet uçak olarak bilinen radarda görünmeyen uçaklar da (Northrop Grumman B-2 Spirit bombardıman uçağı ve F-117 Nighthawk ve F-22 Raptor avcı uçakları) vardır.

1783'te, ilk pratik uçaklar (sıcak hava ve hidrojen balonları) kurulduğunda, hızla askeri görevler için kabul edildiler. İlk askeri balon birimi Fransız Aerostatik Kolordusuydu. 1794'te hava gözlemine sahip ilk büyük savaş olan Fleurus Savaşı sırasında bir gözlem balonu uçurdu. Balonlar, Napolyon Savaşları ve Fransa-Prusya Savaşı da dahil olmak üzere 19. Yüzyıl boyunca gözlem ve propaganda dağıtımı için kullanılmaya devam etti. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Alman Zeplin hava gemileri, İngiliz şehirlerine çok sayıda hava saldırısı ve stratejik bombardıman gerçekleştirdi. 1920'lerde ABD Donanması, 1931'de K-1 olmak üzere birkaç rijit olmayan hava gemisi satın aldı. ABD Donanması nihayet 1962'de son balonlarını emekli etti.
Wright Flyer'ın ilk uçuşundan kısa bir süre sonra, birkaç askerî güç motorlu uçaklarla ilgilenmeye başladı. 1909'da ABD Ordusu, ABD Sinyal Birlikleri Havacılık Bölümü için iki kişilik bir gözlem uçağı olan Wright Military Flyer'ı satın aldı. 1911 yılına kadar hizmet etti, o zamana kadar motorlu uçaklar dünya çapındaki birçok orduda önemli bir özellik haline geldi. Uçaklar, İtalyan-Türk savaşında keşif ve taktik bombalama misyonları gerçekleştirdi ve Birinci Balkan Savaşı, ilk deniz-hava operasyonlarını gördü. İkinci Balkan Savaşı'nda fotokeşif ve propaganda broşürleri düştü.
Savaş sırasında savaş uçakları geliştirildiğinden, uzun menzilli stratejik bombalama bir olasılık haline geldiğinden ve uçaklar uçak gemilerinden konuşlandırıldığından, hava muharebesi Birinci Dünya Savaşı'nın dikkate değer bir bileşeniydi.  Uçaklar ayrıca, özellikle tıbbi tahliye olmak üzere daha çeşitli destek rolleri üstlendi ve keşif balonlarına karşı kullanılmak üzere havadan havaya roketler gibi yeni silahlar konuşlandırdı.
Dünya Savaşı sırasında askeri havacılık yeni zirvelere ulaştı. Kesin hava muharebeleri savaşın sonucunu etkiledi, erken jet uçakları muharebe görevlerinde uçtu, seyir füzesi ve balistik füzeler ilk kez konuşlandırıldı, havadaki birlikler ve kargolar savaşa paraşütle indirildi ve savaşı sona erdiren nükleer silahlar hava yoluyla teslim edildi.
Soğuk Savaş döneminde, havacılık teknolojisi son derece hızlı bir şekilde ilerlemeye devam etti. Silahlanma odağı esas olarak füzelere çevrildi, uçaklar daha sofistike aviyonikler taşımaya başladı, havadan havaya yakıt ikmali pratiklik için olgunlaştı ve nakliye uçaklarının boyutu büyüdü. Gizli uçaklar 1970'lerde gelişmeye girdi ve 1980'lerde savaş gördü.

Saldırı uçağı
Askerî planör
Deniz devriye uçağı
Avcı uçağı
Gece avcı uçağı
Eskort avcı uçağı
Hava üstünlüğü avcı uçağı
Önleme uçağı
Avcı bombardıman uçağı
Taarruz uçağı
Ağır savaş uçağı
Hafif savaş uçağı
Modeller
Lockheed Martin F-35 Lightning II
Lockheed Martin F-22 Raptor
Suhoy Su-27
McDonnell Douglas F-15 Eagle

Bombardıman uçağı
Gece bombardıman uçağı
Stratejik bombardıman uçağı
Ağır bombardıman uçağı
Orta bombardıman uçağı
Hafif bombardıman uçağı
Pike bombardıman uçağı
Torpido bombardıman uçağı
İnterdiktor
Modeller
Boeing B-52 Stratofortress
Northrop Grumman B-2 Spirit
Boeing B-17 Flying Fortress

Saldırı uçağı
Gece bombardıman uçağı
Silahlı uçak
Modeller
Douglas AC-47 Spooky
Lockheed AC-130
İlyuşin Il-2

Çok rollü savaş uçağı
Avcı bombardıman uçağı
Silahlı helikopter
Genel maksat helikopteri
Modeller
McDonnell Douglas F-15E Strike Eagle
McDonnell Douglas F/A-18 Hornet
Lockheed Martin F-35 Lightning II
Lockheed P-38 Lightning

Askerî helikopter
Elektronik savaş uçağı
İnsansız hava aracı
Silahlı insansız hava aracı
Orta-irtifa uzun-ömür sınıfı insansız hava aracı
İnsansız gözetleme ve keşif hava aracı
Elektronik savaş uçağı
Askerî nakliye uçağı
Kontrgerilla uçağı
Gunship
İrtibat uçağı
Havada yakıt ikmali
Test yatağı uçağı
Eğitim uçağı
Gözetim uçağı
Keşif uçağı
Önleme uçağı
Deneysel uçak

Savaş uçakları listesi
Döner kanatlı hava aracı
Sabit kanatlı hava aracı
Havadan erken ihbar ve kontrol
Yakın hava desteği
Stealth teknolojisi
Aerodrom
Sivil havacılık
Hava kuvvetleri
Hava savunma
Helikopter

Balon, ısıtılmış hava ya da havadan hafif bir gazla (helyum, hidrojen vs.) doldurulan, atmosferde uçabilen, genellikle sepetli hava taşıtı. İnsanoğlu ilk olarak uçurtma ile insan ve yük taşımaya çalışmıştır ancak balon ilk kullanışlı hava taşıtıdır.

Balonun havada yükselmesi, sudaki cismin yüzmesiyle aynı ilke olan boyansi (batmazlık) prensibine dayanır. Bir balon, hacmini kapladığı havanın ağırlığı kendi ağırlığına eşit oluncaya kadar yükselir. Yükseklik arttığında havanın yoğunluğu azaldığından ağırlık dengelenir ve balon daha yükseğe çıkamaz. Eğer daha yükseğe çıkmak isteniyorsa ağırlığın azaltılması, alçalmak isteniyorsa da balonun içindeki havanın azaltılması gerekir.

Balonlar bir yerden bir yere ulaşmak için elverişli araçlar değildirler, zira sadece dikey hareket kontrolü vardır ve rüzgarla sürüklendiklerinden yatay yönlendirme imkânları yoktur. Ulaşım aracı olarak kullanılan ve bir nevi güdümlü balon olan zeplinlerin sürüklenerek değil itme kuvvetiyle yol almalarını sağlayan motorları ve havada yönlenmesini sağlayan dümenleri vardır.

Bir balon; kubbe, sepet denilen iki bölümden oluşur. Kubbe balonun havayla doldurulan yeri olduğundan yüksek iç basınca dayanıklı, küçük yırtıkların büyümesini önleyecek, gözenekli olmayan esnek ve hafif malzemelerden yapılmaktadır. Bu malzemeler "panel" denilen parçalarla yatay, dikey veya diagonal olarak şeritler ile birbirine eklenmektedir. Sepeti ve yükleri taşıyan bir ağ balonu çevreler. Balonun tepesinde alçalmak veya inişten sonra balonu söndürmek için ayrı bir iple çekilerek açılan hava boşaltma deliği vardır.

Balon fikri ilk kez 1766 yılında hidrojeni bulan Henry Cavendish'in bu gazın havadan hafif olduğunu görmesi ve 1767'de Joseph Black'ın hafif bir aracın hidrojenle doldurulduğu zaman uçabileceğini öne sürmesiyle doğdu. Ancak ilk balon hidrojenle değil sıcak havayla doldurularak uçtu. İlk uçuş 4 Haziran 1783 tarihinde Fransız Joseph Michel Montgolfier (1740-1810) ve Jacques Etienne Montgolfier (1745-1799) kardeşler tarafından Annonay köyünde çapı 10,5 metre olan ketenden bir torbayı sıcak havayla doldurarak olmuştur. Balon 450 metre kadar yükselerek 10 dakikada 1,5 millik mesafe katetmiştir.

Montgolfier Kardeşler sonraki uçuşlarını 19 Eylül 1783 tarihinde, aralarında  Benjamin Franklin'in de bulunduğu kalabalık karşısında Paris'te yapmışlardır. 6 millik uçuşta balonun sepetine bir horoz, bir ördek ve bir koyun koymuşlardır.
21 Kasım 1793 tarihinde sıcak hava balonu Fransız fizikçi Jean-François Pilâtre de Rozier (1756-1783) ve bir arkadaşını da taşımış tarihte balon kullanan ilk pilotlar olmuşlardır.

Fransız Fizikçi Jacques Charles, sıcak havanın kısmen az bir havada yüzme etkisi yarattığını ve soğudukça bu özelliğini yitirdiğini fark etti. Sepette yakılan ateş havayı bir müddet daha ısıtmakta idi. Ancak hidrojen gazı daha hafif ve havada yüzme kabiliyeti kalıcı idi. 27 Ağustos 1783 tarihinde Jacques Cesar Charles ilk hidrojen balonunu yaptı ve uçurmayı başardı.

Fransız fizikçi Jean-Baptiste Biot (1774-1862) ve Joseph Louis Gay-Lussac (1778-1850), 1804 yılında 6,5 km yüksekliğe çıkarak bu yükseklikteki havanın bileşimini sınadılar ve dünyanın  manyetik alanının doğasını incelediler. Bu bilimsel amaçlı olarak yapılan ilk uçuştu.
1902 yılında Fransız Meteorolog Leon Philippe Teisserenc de Bort (1855-1913) insanların çıkamadığı yükseklikler için ölçüm aletleri yerleştirilmiş insansız balonlar uçurmuştur. Bu yöntemle atmosfer sıcaklığının 11 km yüksekliğe kadar düzenli olarak düştüğünü tespit etmiş ulaşabildiği daha yükseklerde ise sıcaklığın sabit kaldığını tespit etmiştir.
1931 yılında ise İsviçreli fizikçi Auguste Piccard (1884-1962) kapalı bir vagon yaptırarak iyonosfer ve kozmik ışınları inceleyebilmek için 16 km'ye kadar balonla çıkmayı başarmıştır.

 Wikimedia Commons'ta balon ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Barotravma(Basınç Sarsısı), vücuda etki eden basıncın değişmesine bağlı olarak oluşan bazı rahatsızlıklara verilen ad. İnsan vücudundaki orta kulak, sinüsler, akciğerler ve bağırsaklar gibi hava boşluklarına sahip bölümler, hava basıncındaki değişikliklere bağlı olarak genişler veya daralır. Bu basınç değişimleri ani gerçekleşirse, boşlukları çevreleyen dokulara (örneğin kulak zarı) zarar verebilir.
İnsan deniz seviyesinde yaklaşık 760 mmHg (1013,25 hPA) atmosfer basıncında yaşamaya adapte olmuştur. Bu basınç seviyesi, su altındaki derinliklerden veya atmosferin üst tabakalarından oldukça farklıdır. İnsan vücudunun büyük kısmı katı veya sıvı dokulardan meydana gelir ve basınç değişikliklerinden fazla etkilenmez. Ancak hava boşlukları basınç değişiklerinden etkilenirler. Örneğin denizaltı ile dalan bir denizci nefes vermeden, ani bir şekilde yüzeye çıkarsa göğüs kafesinde genişleyerek sıkışan hava akciğerlerin delinmesine neden olabilir. Barotravmalar oluş biçimine veya organ ve doku hasarına göre sınıflandırılırlar. Örneğin; dalış barotravmaları veya akciğer barotravması ya da kulak barotravması gibi.

Kulak barotravmaları, dış kulak, orta kulak ve iç kulak barotravmaları olarak ayrılır. En çok orta kulak barotravması görülür, dalgıçların %10 ile %30'u orta kulak barotravması yaşamaktadır. Dış kulak yolu barotravması genellikle çıkış esnasında dalış giysisi veya kulak kirinin dış kulak yolunu kapası nedeniyle oluşur. İç kulak barotravması nadir görülür, aşırı valsalva yapılması gibi mekanik nedenlerle oluşur. değişen derecelerde işitme kaybına ve vertigoya (baş dönmesi) neden olabilir.

Sinüslerde oluşan bir tıkanıklık sinüs barotravmasına yol açabilir. Baş ağrısı ve burun kanaması ile belirti verebilir.

İniş safhasında dalgıcın maske içerisine hava göndermemesi nedeniyle oluşan vakum (negatif basınç) etkisiyle, gözde ve maskenin kapsadığı alanlarda oluşan küçük kanamalar olmasıdır.

Tüplü dalışlarda (SCUBA diving) çoğunlukla dalgıcın nefesini tutarak yukarı çıkması soncu oluşur. Dalgıç yüzeye yaklaştıkça, akciğerlerde tutulan hava basıncın  düşmesiyle genişlemeye başlar. Genişleyen hava akciğerin yırtılmasına sebep olabilir.

Diş barotravması
Sindirim sistemi  barotravması
Genital barotravma
Patlamaya bağlı barotravmalar

Valsalva, ağzı ve burnu tıkayarak nefes vermeye çalışma hareketidir. Bu hareket göğüsteki ve orta kulaktaki havanın basıncını artırarak iç basıncın dışarıdaki basınç ile eşitlenmesine yardımcı olur. Özellikle yüksek irtifâlardan hızlı bir şekilde alçalırken orta kulaktaki havanın daralması nedeniyle kulak zarının içeriye doğru hareketine bağlı olarak oluşan rahatsızlığı gidermekte kullanılır. Alçalma esnasında yutkunma ve sakız çiğneme de orta kulak basıncının dengelenmesine yardımcı olabilir.

Bekleme paterni veya holding pattern, havacılıkta hava taşıtlarının çeşitli nedenlerle, prosedür ve kurallar çerçevesinde belli bir noktada beklemek için tur atmasına verilen terim.
Bekleme paternleri chart'larda açık bir şekilde gösterilen, kenarları yuvarlatılmış dikdörtgen biçimindeki bekleme noktalarıdır. Pilotlar, bu noktaları bazı nedenlerden dolayı (havaalanı yoğunluğu, yakıt boşaltma vs.) ATC ile iletişim halinde olarak bir nokta üzerinde sürekli 180 derece dönüş yapmak suretiyle beklemek için kullanırlar.
Bekleme paternleri, standart ve standart olmayan (non-standart) olarak ikiye ayrılır.

Bekleme paternine giriş genellikle öğrenci bir pilotun kavramakta en zorlandığı kısımdır. Çünkü uçağı kontrol ederken aynı anda ATC ile iletişim kurmalı ve seyrüseferlerini kontrol etmelidir. Üç standart giriş usulü vardır. Bunlar, direkt, paralel ve teardrop (damla)'dır. Uygun giriş prosedürü, uçağın paterne giriş noktasına ulaşmak için uçtuğu yön ile bekleme paterninin gelen ayağının yönü arasındaki açı farkı ile belirlenir.

En çok kullanılan ve en basit giriş prosedürüdür. Adından da anlaşılacağı gibi direkt olarak paterne girilir ve derhal ilk dönüşe başlanır.

Paterne giriş noktasının üzerinden (kırmızı nokta) geçtikten sonra, paterne zıt olacak şekilde paralel uçulur ve dönüş yapılarak paterne girilir.

Paralel giriş gibi paterne giriş noktasının üzerinden geçilir ve patern halkasının içinden dönüş yapılarak göz yaşına benzer şekilde paterne girilir. Bu usule ofset'de denir.

Bekleme paterninde uçuş ve paterne giriş normal durumlarda aşağıdaki hava süratleri ve irtifalarda veya daha az olmalıdır.

(kadar) 14000 feet (dahil) - 170 knot
(üzerinde) 14000 feet'den 20000 feet (dahil) - 240 knot
(üzerinde) 20000 feet'den 34000 feet (dahil) - 265 knot
(üzerinde) 34000 feet - 0.83 mach

Boeing 707 1950'li yıllarda üretime başlanan dört jet motorlu dar gövdeli sivil yolcu uçağı modelidir. Ünlü "Seven oh Seven" diye bahsedilen efsanevi yolcu uçağı olarak bilinir. Boeing tarafından 1010 adet üretildi, 1960 ve 1970 yılları arasında uluslararası uzun uçuşlarda yolcu taşımacılığında kullanıldı. İlk jet motorlu yolcu uçağı olan de Havilland Comet'ın başarısız ve sonu ölümle biten kazalarından sonra havacılık tarihinde başarılı olmuş ve yeni tasarımlara ilham vererek yolcu taşımacılığında jet uçağı çağını başlatmıştır.

Boeing 707 aslında askeri amaçlar için  Boeing 367-80 kod adıyla tasarlanan uçağın sivil versiyonudur. İlk Sivil Boeing 707-120 10 Aralık 1957'de test uçuşlarına başladı. Uçağın büyük dümen ve kuyruk altında ise dikine bir kanatçık bulunur. Bu kanatçık kalkış anında aşırı dikmede piste sürtebiliyordu. Standart 707 - 120 serisinde Pratt & Whitney JT3D model turbojet motorlar görev alır. 707-220 serisinde Pratt & Whitney JT4A motorlar, 707-320 serisinde geniş kanatlar ve JT4A motorlar, 707-420 ve bazı 320 serisinde Rolls-Royce Conway turbofan motor görev almaktaydı. 707'nin kuyruk alt kanatçığı uçağın kalkışında ve inişinde performansı düşürdüğü için gövdeden söküldü. 320 versiyonları kuyruk alt diklemi olmadan üretildi. 
707 yolcu versiyonu 1978 yılında 1010 üretimden sonra durduruldu. Askeri amaçlar için 1991 yılına kadar üretilmeye devam edildi. 
Askeri üretimler daha çok sıfırdan üretmek yerine elden çıkma yolcu versiyonlarının CFM 56 jet motoru takılarak modifiye edilmekten öteye gidemedi. Boeing 737 gövdesi kısaltılmış ve kokpiti elden geçirilmiş Boeing 707 gövdesidir. Ayrıca Boeing 757, 707 gövde tasarımından imal edilmiş bir uçaktır. Bu uçak Boeing 747-400 uçağı kadar mesafeyi rahatlıkla alabilir.

İlk üretimi askeri amaçlı olan bu uçak günümüzde hâlen faal hizmet vermektedir. Özellikle klasik AWACS uçağı olarak bilinen E-3 Sentry modifiye edilmiş Boeing 707 modelidir. Türk Hava Kuvvetlerinde KC-135 Stratotanker adıyla bilinen Boeing 707 türevinden 7 adet bulunmaktadır. KC-135 Stratotanker uçaklarından 800 adet üretilmiştir. Aynı zamanda Northrop Grumman'ın ürettiği Northrop Grumman E-8 Joint Stars isimli bir Boeing 707 askeri uçağı vardır.

Sources: Boeing 707 Family30 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Boeing 70711 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Boeing 72022 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boksör motor (boxer) ya da diğer adıyla düz motor pistonları yere paralel olan bir içten yanmalı motordur. Boksör motorda silindirler tek bir krank milinin her iki tarafına 2 sıra halinde yerleştirilmiş ve böylece tüm pistonların hareketinin tek bir düzlemde olması sağlanmıştır.
Yatay olarak pistonları karşılıklı olan bu içten yanmalı motorun patent hakkı 1896 yılında Karl Benz tarafından alınmıştır. Boksör motorların pistonları yatay ve karşılıklı dizilmiştir ve krank milleri ortada ve ortaktır. Ancak çoğu zaman bu motorları başka bir motor tipi olan ve yine pistonları karşılıklı ama bu sefer zıt dizili olan Zıt pistonlu motorlar ile karıştırırlar. Oysa bu iki motor tipinin en bariz farkı boksör motorda ortak ve ortada olan krank milinin diğer tipte ayrı (çoğunlukla) ve dışta olmasıdır.
Alfa Romeo, Porsche, Subaru ve Volkswagen gibi markaların bir dönem kullanmış oldukları ve hala da Porsche ve Subaru'da kullanmaya devam ettiği bu motor tipi, dar alanda minimum dirençle maksimum güç alınması için kısa piston kolu kullanımına izin verir. Fakat yüksek yakıt tüketimi sebebi ile günümüzde pek tercih edilmemektedir. Son dönemde, Subaru dizel boxer motor geliştirmeyi başarmış ve ilk olarak Legacy modelinde kullanmıştır.
 Wikimedia Commons'ta Boksör tipi motor ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Bölgesel jet ya da İngilizce söyleyişiyle Regional Jet (kısaca RJ), hızlı, oldukça ekonomik, kısa pistlerden rahatlıkla havalanabilen bir uçak sınıfıdır.
İlk kez 1978 yılında ortaya çıktı. Havacılıkta bilet fiyatlarının düşmesi, havaalanı sayısının artması, coğrafi nedenlerden dolayı pist uzunluklarının kısa olduğu meydanların açılması günümüzde bu uçak sınıfına talebi artırdı. Geçmişte bu sınıf yalnız Douglas DC-9 ve benzerlerinin tekelindeyken günümüzde Airbus, BAE, Bombardier, Canadair, Embraer, Suhoy ve Comac gibi firmaların uçak üretimine başlamasıyla giderek büyük bir pazar haline geldi.
Bu uçakların en önemli özelliği belli bir gövde yapısına sahip olmamalarıdır. Bombardier CRJ 900 gibi arkadan motorlu, dar gövdeli bölgesel jet olduğu gibi, kısa ve kanattan motorlu Airbus A-318 gibi uçaklarda bu sınıfta tanımlanmaktadır. Bu uçaklarda yolcu sınıflandırması yoktur. Yolculuk bir şehirlerarası otobüsten farksızdır. Bu tip uçaklarda amaç en az yakıt tüketimi, daha düşük havalimanı park ücretleri ve olabildiğince çok yolcu koltuğu barındırmaktır. Normal yolcu uçaklarında bulunan Turbofan jet kullandıklarından oldukça iyi bir güç-ağırlık dengesine sahiptirler. Tırmanma ve hız konusunda çok performans sergilerler.
Bu tip uçaklara halk dilinde Dolmuş tipi jet veya Minijet denmektedir.

Cayrokopter veya otojir, döner kanatlı ve pervaneli bir hava taşıtı. İleri hareket için bir pervanesi ve dikey hareket (taşıma) için motorsuz ve serbest dönen bir rotoru bulunur. Helikopterin atalarından olan cayrokopterler II. Dünya Savaşı'ndan sonra yerini ağırlıklı olarak daha verimli olan helikopterlere bırakmış olsa da hâlen eğlence, keşif ve helikopter eğitimi gibi amaçlarla yaygın olarak kullanılır. Cayroplanör ise motoru olmayan bir cayrokopterdir ve süzülmeden önce başka bir hava aracı ile çekilmesi gerekir.

Motorlu uçuşun başlaması ile birlikte havada iyice yavaşlayabilen ve dikey iniş yapabilen bir hava aracı icat etmeye çalışan mucitlerin ürettiği pek çok prototip, kumanda edilmeleri zor olduğu için başarısız oldu. 1923 yılında İspanyol Juan de la Cierva rotor pallerini aksin merkezine (hub) aerodinamik ve santrifüj kuvvetlerine farklı bir şekilde tepki verecek şekilde yerleştirmeyi başardı. Bu keşif cayrokopter uçuşunu ve ileride de helikopterin icat edilmesini mümkün kıldı. Cayrokopterin kalkış yapabilmesi için ileri hareket etmesi gerekir. Helikopter ise motorlu rotoru  hem dikey kalkış hem de dikey iniş yapabilir.

DME (distance measuring equipment), havacılıkta yaygın olarak kullanılan bir radyo seyrüsefer yardımcısı. Taşıtın yer istasyonundan olan uzaklığını -genellikle deniz mili (nm) cinsinden- ölçen aviyonik bir sistemdir.
DME yön bilgisi vermez. Bu nedenle sadece mesafe bilgisine bakılarak, taşıtın istasyon merkezli ve DME göstergesinden okunan değerdeki yarıçaptaki çember üzerinde herhangi bir noktada olduğu bilgisi elde edilir. DME'ler genellikle VOR ve ILS sistemleri ile birlikte kullanılırlar.

Uçak beacon olarak da bilinen yer istasyonuna bir pals dalgası gönderir. Yer istasyonu aldığı radyo palsını 50 mikro saniyelik bir gecikme ile uçağa geri yollar. Hava aracındaki sorgulayıcı iki sinyal arasındaki zaman farkını hesaplar. Radyo dalgalarının iletim hızı bilindiğinden mesafe kolayca bulunur. Veri gönderimi ve alımı için aynı anten kullanılır.
Sistem 962-1213 MHz frekans bandında çalışır ve 1 MHz aralıklarla 252 farklı frekansı bulunur. 126X ve 126Y DME kanalı bulunur. Bu kanallar VHF frekansları ile eşleştirilir ve taşıttaki kumanda kutularına bağlanırken X ve Y'li kanallar değil, eşleştirildikleri VHF frekanslar kullanılır.
Bir VOR ve bir DME'nin eşleştirilmesi için aralarındaki mesafenin 800 metreden az olması gerekir. Eşleştirilmiş VOR/DME'ler aynı mors koduna sahip olurlar.

Hava taşıtı içindeki DME göstergeleri genellikle dijitaldir. Çoğu DME VOR veya ILS sistemleri ile birlikte kullanıldığı için pilotlar DME frekansını VHF-NAV radyosunun kumanda panelinden seçerler. DME paneli genellikle yer süratini (GS) de bildirir ancak bu bilgi verilmiyorsa, iki mesafe değeri arasında zaman tutularak GS kolaylıkla hesaplanabilir.

VHF sinyalleri alıcı ve vericinin birbirini görmesi (line of sight) prensibine göre çalıştığı için irtifa arttıkça DME'nin menzili de artar. DME sinyallerinin menzili aşağıdaki formülle "yaklaşık olarak" hesaplanabilir:

  
    
      
        
          M
          e
          n
          z
          i
          l
          (
          n
          m
          )
        
        =
        
          
            1
            ,
            5
            ∗
            i
            r
            t
            i
            f
            a
            (
            f
            t
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {Menzil(nm)}={\sqrt {1,5*irtifa(ft)}}}
  

Örneğin istasyondan 15.000 ft yüksekte uçan bir hava aracı DME sinyallerini en fazla 150 nm (diyagonal) mesafeden alabilir.

Bir DME cihazı VOR veya ADF gibi yön bildirici bir seyrüsefer yardımcısı ile birlikte kullanıldığında taşıtın konumunun kolayca tespit edilmesine (oryantasyon) yardımcı olur. Uçakta sadece DME cihazı varsa/çalışıyorsa, iki farklı istasyondan mesafe bilgisi alınarak taşıtın konumu yaklaşık olarak tespit edilebilir.
Öncelikle birinci istasyonun frekansı ayarlanır ve okunan mesafe harita üzerinde istasyon merkezli bir yay şeklinde işaretlenir. Farklı bir istasyon seçilerek aynı işlem tekrarlanır. DME yaylarının kesiştiği nokta yaklaşık olarak taşıtın konumunu verir.
Bu yöntem uçak ve her iki istasyon yaklaşık olarak "aynı hat" üzerinde ise sağlıklı sonuç vermez.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Dar gövdeli uçak, (İngilizce: narrow-body aircraft, Almanca: Standardrumpfflugzeug veya İtalyanca: Aereo a fusoliera stretta) uçaklarla ilgili, teknik bir terimdir.
Bir Dar gövdeli uçak, genelde gövde çapı 3 - 4 metre, tek koridorlu ve bir sırada 2 ile 6 koltuk mevcut olan bir uçak´tır.
Diğer yandan, bir geniş gövdeli uçak, gövde çapı 5 - 6 metre, çift koridorlu ve bir sırada 7 ile 10 koltuk mevcut olan bir uçak´tır.
Bir geniş gövdeli uçağın azami yolcu taşıma kapasitesi 200 ile 600 (A380:853 yolcu) iken, en büyük dar gövdeli uçağın (Boeing 757-300) azami yolcu taşıma kapasitesi 250´dir.
Piyasada ünlü dar gövdeli uçak modellerinden birkaçı:

Airbus A320
Boeing 707
Boeing 717
Boeing 727
Boeing 737
Boeing 757
Bombardier Canadair Regional Jet
Douglas DC-8
McDonnell Douglas DC-9
McDonnell Douglas MD-80/MD-90
Embraer E-Jets
Embraer ERJ 145 family

De Havilland Comet, İngiliz De Havilland şirketi tarafından "dünyanın ilk jet motorlu yolcu uçağı" olarak tanıtılan ve ilk uçuşunu 27 Temmuz 1949 tarihinde ve ilk ticari uçuşunu Mayıs 1952'de yapan yolcu uçağıdır.
Uçağın kanadına yerleştirilmiş 4 adet Havilland Ghost 50 turbojet tipi motoru ile 480 mph hız yapabilmekteydi. Comet'in ilk modellerinde önemli uçak kazalarına sebebiyet veren "metal yorgunluğu" görülmüştür. metal yorgunluğu, kabinin sürekli döngüsel olarak basınçlandırılması ve ardından da basınçsızlandırılması sonucunda oluşmuş ve uçak gövdesine ağır bir zarar vermiştir. Comet serisinin ilki olan Comet 1'in 10 Ocak 1954 tarihinde Roma-Londra seferini yaparken kalkıştan 20 dakika sonra metal yorgunluğu sebebiyle gövdesi parçalanmış ve 29 yolcu ve 6 mürettebattan kurtulan olmamıştır. 10 Ocak 1954 ve 8 Nisan 1954 tarihlerinde kalkıştan hemen sonra meydana gelen 2 gizemli kaza İngiliz otoritelerini Comet'i soruşturmaya yöneltmiş ve Comet'lerde hava basıncından oluşan metal yorgunluğu saptanarak uçağın gövdesinde ve tasarımında değişikliğe gidilmiş ve 1958 yılında Comet 4 modeliyle göklere geri dönmüştür.

Delta kanat, üçgen şeklindeki kanatlara verilen isimdir. Delta ismi Yunan harfi delta'nın (Δ) büyük yazılımından gelir. Delta kanatlar ilk kez Polonya-Litvanya Commonwealth mucidi Kazimierz Siemienowicz tarafından 17. yüzyılda düşünülmüştür. Yatak kuyruk kanadı kullanılmayan delta kanatlı uçakların gelişimine II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da Neythen Woolford ve SSCB'de Boris Ivanovich Cheranovsky öncülük etmişlerdir, ancak kendi modelleri olan planörler ve uçakların hiçbiri geniş kullanım bulamamıştır.
Delta kanatın kullanıldığı önemli modeller:

Avro Vulcan
Avro Canada CF-105 Arrow
Dassault Mirage III
Dassault Mirage IV
Dassault Mirage 2000
Chengdu J-10
Concorde
Convair B-58 Hustler
Convair F-102 Delta Dagger
Convair F-106 Delta Dart
Convair XFY
Eurofighter Typhoon
Fairey FD-1 Delta
Gloster Javelin
HAL Tejas
North American XB-70 Valkyrie
Lockheed SR-71 Blackbird
Mikoyan-Gurevich MiG-21 'Fishbed' ("kuyruklu" delta kanat)
Saab Viggen
Saab Gripen
Suhoy Su-9 'Fishpot'
Suhoy Su-11 'Fishpot'
Suhoy Su-15 'Flagon' (erken modeller)

Deneysel uçak terimi, havacılıkta teknik ve bilimsel deneyler için tasarlanmış çok çeşitli özel uçaklar için kullanılmaktadır. Bu uçaklarla yapılan testlerin niteliği ve amacı ve deneysel uçak olarak kullanılan uçakların geliştirilmesi veya dönüştürülmesi büyük ölçüde farklılık gösterebilir. Birçok durumda, test uçağı veya araştırma uçağı adları da eş anlamlı olarak kullanılır. Tüm deneysel uçakların ortak noktaları ya bir defalık üretilmeleri ya da sadece birkaç kopyadan oluşan küçük bir seri halinde üretilmeleri ya da dönüştürülmeleridir.

Test uçaklarını düzenli olarak işleten en tanınmış uluslararası kurumlar Amerika Birleşik Devletleri'nde NASA ve Birleşik Krallık'taki Royal Aircraft Establishment'tir. Ancak ABD'de, test tesisleri bireysel silah sınıfları tarafından da işletilmektedir. Bu Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri için Operasyonel Test ve Değerlendirme Merkezi ve Amerika Birleşik Devletleri Donanması için ise Naval Air Station Patuxent River'dır ("NAVAIR").
Almanya'da, Havacılık ve Uzay Merkezi daha büyük bir araştırma uçağı filosunun işletmecisidir. Ancak Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı (BMBF), bireysel projelerdeki maliyetlerin çoğunu da kapsamaktadır. Askeri alanda, benzer görevler 1957'den beri Bundeswehr Hava Kuvvetleri 61 tarafından yürütülmektedir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında, Rechlin test merkezi test örnekleri işletmecisiydi.

Deneysel uçaklar listesi

Deniz uçağı; su yüzeyinde iniş, kalkış ve manevra yapabilen hava taşıtı. Yüzen uçak ve uçan bot olmak üzere başlıca iki tür deniz uçağı vardır.

İlk deniz uçağı 1910 yılında Fransız pilot Henri Fabre tarafından inşa edilmiştir.

"Deniz uçağı" terimi genellikle iki çeşit hava/deniz taşıtını tanımlamak için kullanılmaktadır: flotorlu ve tekneli 

Flotorlu deniz uçağı: Bu çeşit uçaklarda uçağın gövdesine tekerlekli iniş takımı yerine flotor denilen ince uzun şamandıralar veya dubalar monte edilmiştir.
Tekneli deniz uçağı : Bu çeşit uçaklar sandal benzeri bir gövdeye sahiptir, ana şamandıra ve gövde birleşik tek parça halindedir. Daha sonraları bu taşıtlara içeri çekilebilir tekerlekli iniş takımı eklenerek hem denizde hem karada manevra yapabilen amfibik hava taşıtları ortaya çıkmıştır.

Askeri alanda deniz havacılığının ilk uçağı 1914 yılı Nisan ayı başlarında, İstanbul'a getirilen bir Curtiss F-2 tipi deniz uçağı olmuştur. 
Sivil alanda deniz uçakları ile tarifeli seferler ilk kez 1924 yılında İstanbul, Büyükdere Limanında İtalyan Aero Espresso Havayolları şirketi ile İstanbul-Atina-Brindisi ve İstanbul-Atina-Rodos güzergahlarında Dornier Wal tipi uçaklarla yapıldı ve 1936 yılına kadar devam etti. 
Deniz uçağı ve deniz uçuculuğu konusunda son yıllarda gelen talepler üzerine Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından 23 Ağustos 2007 tarihinde deniz uçakları ile ilgili bir düzenleme yapılması ve standartların belirlenmesi amacıyla bir genelge yayınlanmıştır. Deniz Uçakları ile Hava Taşımacılığı İşletmeciliği Yönetmeliği ise 2 Ekim 2011 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. 
Deniz uçağıyla havayolu taşımacılığı ilk kez 16 Mart 2012 tarihinde 19 kişilik çift motorlu Twin Otter tipi uçak ile başlamıştır.  
Deniz uçağıyla ilk tarifeli uçuş ise İstanbul-Alaçatı arasında 28 Haziran 2012 tarihinde gerçekleşmiştir.

Deniz uçağı taşıma gemisi

Türkiye’nin ilk Deniz Uçağı Eğitim Merkezi Kocaeli'de4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kocaeli.bel.tr, erişim 14 Mart 2013
DENİZ KUŞU GEMLİK’TEN HAVALANDI13 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., bursa.bel.tr, erişim 14 Mart 2013
GEMLİK- HALİÇ ARASI, DENİZ UÇAĞI İLE 20 DAKİKA, dha.com.tr, 8 Mart 2013

Dönüş-kayış göstergesi veya dönüş-kayış müşiri; iki cihazın bir arada bulunduğu bir uçuş göstergesi. Dönüş esnasında uçağın istikametinin değiştiği oran ile içe kayış (slip) ve dışarı savruluş (skid) miktarını gösterir. Uçak maketi bulunan ve yatış oranını da gösteren göstergelere dönüş koordinatörü denir.
Dönüş-kayış göstergelerinin ve koordinatörlerinin hiçbir modeli "yatış açısını" bildirmez. Yatış açısı işarî hava süratinin bir fonksiyonudur ve farklı süratlerde 2 dakikalık dönüş yapan uçakların yatış açısı farklı olmasına rağmen göstergede aynı "yatış oranına" sahip olurlar.

Standart 2 dakikalık dönüş için gerekli yatış açısı = (İşarî hava sürati / 10) + 7

Yukarıdaki pratik hesaba göre 2 dakikalık dönüş yapan 100 KIAS süratindeki bir uçağın yatış açısı 17 derecedir. 70 KIAS'taki bir uçağın yatış açısı ise 14 derecedir. Buna rağmen dönüş esnasında her iki uçağın göstergesinde de aynı yatış oranı değeri okunur.

Uçuş esnasında pilotun "dönüş tarafına" yeteri kadar istikâmet dümeni pedalı uygulayarak dönüşleri koordine hâle getirmesi gerekir. Koordine dönüşlerde göstergedeki denge topu ortada durur ve manevra uçaktakileri rahatsız etmez. Koordine olmayan dönüşlerde ise uçağın kuyruk kısmı dönüş içine veya dışına savrulur ve uçaktakiler kayıyormuş ya da savruluyormuş gibi hissederler.

Dönüş esnasında uçağın kuyruğunun dönüş içine, burnunun aksi yöne doğru dönmesi durumudur. Uçaktaki kişiler dönüş tarafına (içeri) doğru kayıyormuş gibi hissederler. Bu durumda göstergenin alt kısmındaki siyah top kayış tarafına (içeri) doğru hareket eder. Pilot "top ile aynı tarafa" gerektiği kadar istikâmet dümeni uygulayarak kayışı engeller.

Dönüş esnasında uçağın kuyruğunun dönüş yönünün aksine, burnunun dönüş tarafına (içine) dönmesi durumudur. Uçaktaki kişiler dönüşün aksi tarafa doğru savruluyormuş gibi hissederler. Bu durumda göstergenin alt kısmındaki siyah top savrulma tarafına (dışa) doğru hareket eder. Pilot "top ile aynı tarafa" gerektiği kadar istikâmet dümeni uygulayarak savrulmayı engeller.
Eğer gereğinden fazla düzeltme yapılırsa top orta hattı geçerek aksi tarafa hareket eder ve slip skid'e, skid ise slip'e dönüşür.

Düzeltilmiş hava sürati (RAS) veya kalibre edilmiş hava sürati (CAS), işarî hava süratinin (IAS) alet, montaj ve konum hataları giderilmiş hali. RAS İngilizce rectified airspeed ve CAS calibrated airspeed sözcüklerinin akronimidir. İşarî hava sürati, pito-statik sistemden gelen verilerle hesaplanır ve hava taşıtındaki ana sürat göstergesinde görülür. Uçaktaki pito tüpünün montajı esnasında oluşabilecek hatalar, değişik konfigürasyonlarda (flaplı, flapsız vs.) oluşacak hava akışı farklılıkları gibi nedenlerle IAS değeri küçük hatalar içerir. CAS sürati bu hataların giderilmiş halidir.
Bazı uçaklardaki elektronik sistemler CAS süratini hesaplayıp pilota bildirirler. Her uçağın bir sürat kalibrasyon kartı bulunur. Havacılar seyrüseferden önce yolculuk boyunca kullanacakları işarî süratleri sırasıyla CAS, EAS, TAS ve GS'ye dönüştürürler. 200 knot altı süratlerde ve alçak irtifâlarda IAS, CAS, EAS ve TAS arasındaki farklar birkaç knot'ı geçmez. Bu nedenle -pratiklik açısından- özellikle görerek uçuşlarda seyrüsefer hesabı için sıklıkla IAS ve GS kullanılır.

Yer yaklaşım ikaz sistemi (EGPWS, İngilizce: Enhanced ground proximity warning system) uçak yere yakın veya bir arazi engeline doğru ani tehlike içine girmiş ise pilotu uyarmak için tasarlanmış ikaz sistemidir. Arazi Bilinirlik ve İkaz Sistemi (TAWS İngilizce:Terrain Awareness and Warning System) ve yere çarpma ikaz sistemi (GCWS, İngilizce:Ground collision warning system) benzer işelevlere sahip uyarı ve önleme sistemleridir.
1974 yılında kullanıma sunulan GPWS sistemine 1990'lı yıllarda arazi yükselti haritası veritabanı ve küresel konumlandırma sistemi (GPS) özellikleri eklenmiş ve geliştirilmiş yer yaklaşım ikaz sistemi (EGPWS) olarak anılmaya başlamıştır. TAWS (A Sınıfı) ile EGPWS (Mark V ve sonrası) aynı özelliklere sahiptir.

Yer yaklaşım ikaz sistemleri, kontrollü uçuşta yere çarpma (CFIT) kazalarının meydana gelmesini önlemeye yardım etme amacı güder. Sistem istenilen uyarıları verebilmek amacıyla, uçağın algılama ve ölçüm donanımlarından topladığı girdileri, birtakım hesaplama ve değerlendirme algoritmalarına tabi tutarak tehlike oluşturacak durumlarda, uçuş ekibini sesli mesajlar ve görsel uyarılar ile ikaz eder ve uyarı eşikleri bantlarının ne oranda aşıldığını kabinde bulunan göstergelerinde gösterir.

Çoğunlukla kötü hava şartlarında ve iniş ve kalkışlarda ya da alçak irtifada daha çok uçağın donanımlarına güvenmek zorunda olan uçuş ekibinin her şeyin yolunda gittiğini zannederek sürdürdüğü manevra ve seyir esnasında araziye çarpmasıyla sonuçlanan kazalardır. Uçuş istikametinde aniden çıkan yükseltilerin karanlık veya kötü hava muhalefeti nedeniyle görülememesi ve görüldüğü anda kaçınma manevrası yapılmasına yeterli zaman kalmaması sık görülen CFIT kazalarındandır.
Kanada doğumlu mühendis Don Bateman, uçuş ekinini zamanında uyaracak bir GPWS sisteminin geliştirilebileceğini düşünmekteydi. 1960'lı yıllarda bir dizi Kontrollü uçuşta yere çarpma kazası (CFIT) sonucunda yüzlerce insanın hayatını kaybetmesi üzerine GPWS sisteminin geliştirilmesine öncülük etti.
Öncül GPWS sisteminin kullanımının kontrollü uçuşta araziye çarpma kazalarını (CFIT) önlemedeki faydaları etkileyiciydi. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1946 ile 1955 yılları arasında yılda ortalama 3.5 adet büyük CFIT yolcu uçağı kazası meydana geliyordu. Bu oran, her 15 haftada bir ölümcül CFIT kazası meydana gelmesi demekti. 1970 yılları ortalarında CFIT sebebiyle hala ortalama yılda 2 kaza meydana geliyordu. 1974 yılında ABD'de hiç CFIT kazası görülmedi.

Geleneksel GPWS sisteminin bir kör noktası vardı. Bu sistem sadece uçağın altındaki bölgeden veri toplayabiliyordu fakat uçağın ilerisindeki arazi şartlarının da önceden tahmini gerekiyordu. Eğer arazide çarpıcı bir yükselti varsa, mesela uçağın karşısında uçurum şeklinde yükselen bir arazi yapısı çıktığında, GPWS uçağa güvenli şekilde yükselerek kaçış manevrası yapma imkânı tanıyamıyordu.

1990'lı yılların sonunda GPWS'de iyileştirme yapıldı ve yeni sistem "Geliştirilmiş Yer Yaklaşım İkaz Sistemi (İngilizce:Enhanced Ground Proximity Warning System -EGPWS/TAWS)" olarak isimlendirildi. Bundan sonra artık yeni sistem dünya çapında kayıtlı bir arazi veritabanı kullanıyor ve GPS teknolojisinden de konum belirlemede yararlanıyordu. Yerleşik bilgisayarlar uçağın anlık konumunu arzın o anki arazi veritabanı ile karşılaştırıyordu. Arazi haritasında artık pilotlar uçağın etrafındaki yükseltileri görebiliyorlardı.
EGPWS yazılım geliştirmeleri iki önemli problemi çözmeye odaklandı: Hiçbir uyarı vermeme ve geç ve yanlış uyarılar.
Uyarı yok: kontrollü uçuşta yere çarpma kazası (CFIT) kazalarının temel nedeni iniş sırasında iniş tekerleri çıkarılmışsa veya iniş flapları indirilmişse sistem uçağın yere inmekte olduğunu varsayıyor ve hiçbir ikaz vermiyordu. EGPWS iniş donanımları devredeyken bile GPWS koruması sağlayan Arazi pist Açıklığı (İngilizce:Terrain Clearance Floor - TCF) işlevini tanıttı.
Geç veya yanlış ikaz: GPWS ikazlarının ortaya çıkması tipik olarak bütün mürettebatın çok yoğun olduğu anlarda geliyordu ve neredeyse her zaman uçuş ekibine bir sürpriz oluyordu. Genellikle aşağı doğru bakan radyo altimetresi hesaplamalardaki en temel algılayıcıydı. Arazi yapısıyla bağlantılı ve arazi yapısını da önceden gösteren EGPWS ileriye dönük korumayı sağladı ve uçuş mürettebatını son an ikazları ile geç ikaz etmesi ortadan kaldırıldı.

GPWS (İngilizce: Ground Proximity Warning System), yer yaklaşım ikaz sistemi anlamına gelen terimin kısaltmasıdır. Bu sistem ilk olarak Honeywell firması tarafından satın alınan Allied Signal firması tarafından geliştirilmiştir. Sadece uçağın altında kalan arazi yüksekliği ile ilgili sensörler ve sistemler içerir. İlerideki arazi manialarına bakmaz. GPWS sistemi Honeywell firmasının ticari markasıdır.
FLTA (İngilizce Forward Looking Terrain Access), ileriden görüşlü arazi engebesinden kaçınma anlamına gelen terimin kısaltmasıdır. Bu sistemde isminden anlaşıldığının aksine ileriye doğru araziyi inceleyen bir radar benzeri ölçümleme ve gözetme sistemi kullanılmaz. Onun yerine Uçağın küresel konum koordinatlarını GPS ile belirler ve bilgisayarına yüklenmiş olan arazi yükseltileri veritabanı ile kıyaslar. Bu sayede uçuş doğrultusunda bulunan arazi yükseltilerini de harita üzerinde gösterir. Uçağın bulunduğu irtifasında kalan yükseltiler açık sarı, 1000  fit daha yüksektekiler koyu sarı, uçağın bulunduğu irtifadan 2000 fit ve daha yüksek olan yükseltiler ise haritada kırmızı olarak işaretlenir.
TAWS ile EGPWS terimleri de havacılıkta kullanılır. EGPWS Honeywell firmasının tescilli markasıdır. İlk olarak GPWS ve EGPWS sistemlerini üreten Honeywell'in sistemleri 30,000'den fazla uçakta montelidir. TAWS ise ABD Federal Havacılık İdaresi (FAA) tarafından standardı yapılan sistemin adıdır. EGPWS'nin yeni versiyonları mark I, II, II,.. diye giderken yeni özellikler ilave edilir. TAWS (İngilizce Terrain Access Warning System) ise standart olarak TAWS A ve TAWS B olarak adlandırılır. Her birinin işlev olarak ortak ve farklı yönleri vardır. TAWS Arazi Erişimi İkaz Sistemi anlamına gelen terimin kısaltmasıdır. EGPWS (İngilizce Enhanced Ground Proximity Warning System) ise Geliştirilmiş Yer Yaklaşım İkaz Sistemi anlamına gelen  teriminin baş harflerinin kısaltmasıdır.
Tabloda GPWS ile EGPS/TAWS karşılaştırması görülmektedir.

1FAA 2008 yılı itibarıyla TSO C151 Sınıf B donanımlarının 9 yolcuya kadar olan uçaklarla sınırlı olmasını gerektirir (TSO C-151 Appendix 1 Table 11-1). CAO 20.18 10 yolcudan az uçaklarda GPWS taşınmasını gerektirmez.
2TAWS B sınıfı donanımlar bir radyo yükseklik ölçer (radar altimetre) gerektirmez. Araziden yükseklik o anki arazi bölgesindeki irtifanın o anki barometrik yükseklikten çıkarılması yöntemiyle belirlenir.
3B sınıfı opsiyonel bir göstergeye sahip olmalıdır.
4Uçak, alçalırken araziden veya pist üzerinden 500 ft yukarıdayken
5Uçak, alçalırken pist üzerinden 500 ft yukarıdayken
6İniş sistemleri kapalıyken

EGPWS bilgisayarı, uçağın algılayıcılarından ve sistemlerinden topladığı verileri işler, verilerin değişimlerine göre uçuş ekibini değişik uçuş tehlikelerine göre sesli ve görüntülü olarak uyarır ve göstergesinde tehlikeyi görüntüler.
Modern sistemlerde on farklı tehlike senaryosuna kadar uyarılar ve göstergeler mevcuttur. Yeni modellere daha gelişmiş güvenlik sağlayıcı uyarılar eklenmektedir.

ERD, aşırı alçalma hızı İngilizce Excessive Rate of Descent kelimelerinin baş harflerinden alınmıştır. 
Radar ile ölçülen ve barometre ile ölçülen irtifanın bir kombinasyonunu kullanarak yere yakın irtifalarda barometrik irtifa kaybı ölçümü halinde uyarı verir. Radar irtifası mevcut değilse arazi yükselti veritabanından alınan arazi üzerindeki hesaplanan irtifa kullanılır.
EGPWS bilgisayarı tarafından hesaplanan yere doğru alçalış hızı müsaade edilen sınırların dışındaysa "İngilizce:SINKRATE" (hızlı dalış) sesli ikazı verilir ve kırmızı GPWS uyarı ışığı yanar. Yere doğru tehlikeli hızda alçalış sürüyorsa veya alçalma hızı daha da artmışsa "WOOP WOOP" alarm sesi duyulur ve "İngilizce: PULL UP" (kolu yukarı çek) sesli ikazı verilir.

ECRT, araziye doğru aşırı yaklaşım hızı anlamında İngilizce Excessive Closure Rate to Terrain kelimelerinin baş harflerinden alınmıştır. Yere yakın iken radar ile ölçülen irtifada aşırı değişiklikler olması hainde uyarı verir.
EGPWS bilgisayarı uçağın hızını (mach sayısı), radar ölçüm irtifasını ve değişimini, barometrik irtifayı ve uçağın duruş şeklini değerlendirir. İki sınırı vardır. İlk sınır ölçütü dışına çıkılırsa "İngilizce:TERRAIN TERRAIN" (arazi) sesli ikazını verdirir, düzelme olmazsa "WOOP WOOP" alarmı ve "PULL UP" (kolu yukarı çek) ikazı duyulur. Bu sırada GPWS kırmızı ışığı yanar. İniş esnasında her iki sınır aşılsa da sadece "TERRAIN" ikazını verir. Eğer ikici ikaz sınırı (PULL UP:kolu çek) aşılmışken iniş takımları ve kanat flapları inişe hazır halde değilse barometrik irtifada 300 ft (91.44 m) artış olduktan sonra TERRAIN (arazi) ikazı susar.
İniş takımları açılmamışken mach sayısı (hız) 0.35'ten 0.45'e çıkarken (432 km/h ile 555 km/h) irtifa 2450 ft (746 m) ve üzeri olmadıkça mod2 ikazı sürer.
Radar altimetresi (radarlı irtifa ölçer) ile ölçülen yükseklik ile arazideki yükseltileri dikkate alır. Düşük irtifalarda ve iniş flapları devreye sokulduğunda yükseklikteki değişmeyi arazi ile karşılaştırır.

ALAT, kalkış sonrası İrttifa Kaybı anlamındaki İngilizce Altitude Loss After Takeoff kelimelerinin baş harflerinden alınmıştır. Sadece kalkışlarda ve piste inişi es geçip tekrar yükselişe geçişlerde devreye girer.
Kalkış esnasında tırmanışta veya pisti es geçme esnasında hava hızını, radar irtifasını, barometrik irtifayı  ve uçağın duruş şeklini izler ve tehlikeli irtifa kaybı halinde alarm verir. "İngilizce:DON'T SINK" sesli uyarısı tehlikeli durum düzeltilinceye kadar susmaz. 50 ft ile 700 ft arasında (15m ile 213m) etkili olan mod3 ikazı radar irtifasına göre barometrik irtifa %10'dan fazla azalırsa (yani uçak beklendiği gibi doğrusal olarak yükselmiyorsa) alarm verir.

FITNL, iniş donanımları devreye alınmamış iken araziye

Avrupa Hava Seyrüsefer Emniyeti Teşkilatı (EUROCONTROL); öncelikli amacı Avrupa hava trafik yönetimini geliştirmek olan uluslararası bir örgüttür. Merkezi Brüksel'de bulunan örgütün 41 üyesi bulunmaktadır.
EUROCONTROL amacını Avrupa bölgesinde güvenli, verimli ve çevre dostu hava trafik operasyonlarını sağlayabilmek için üye devletleri desteklemek olarak tanımlar. EUROCONTROL devletler, seyrüsefer hizmet sağlayıcıları, sivil ve askerî kullanıcılar, havaalanları, havacılık endüstrisi, profesyonel örgütler ve diğer ilgili Avrupa kuruluşlar ile iş birliği içinde; kısa, orta ve uzun dönem Avrupa hava trafiği stratejileri planlamakta, geliştirmekte ve koordine etmektedir. Ana aktiviteleri seyrüsefer hizmet operasyonları, stratejik ve taktiksel yönetim, hava kontrolör eğitimi, hava sahalarının bölgesel denetimi, yeni ve güvenli teknoloji ve prosedürlerin geliştirilmesi ve de hava seyrüsefer ücretlerinin toplanmasıdır.

Üye oluş sırasına göre AB üyesi EUROCONTROL üyeleri: 

Belçika, Lüksemburg, Hollanda, Fransa, Almanya, İrlanda, Portekiz, Yunanistan, Malta, Kıbrıs, Macaristan, Avusturya, Danimarka, Slovenya, İsveç, Romanya, Çekya, İtalya, Bulgaristan, Hırvatistan, Slovakya, İspanya, Finlandiya, Polonya, Litvanya
Üye oluş sırasına göre AB üyesi olmayan EUROCONTROL üyeleri: 

İngiltere, Türkiye, İsviçre ve Norveç

http://www.eurocontrol.int12 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.eurocontrol.fr 24 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Flaplar; uçakların genellikle kanat firar kenarında bulunan; kanat kamburluğunu artırarak öncelikle taşıma kuvvetini (L) ve kısmen de sürüklemeyi (D) artıran kumanda yüzeyleri. Flaplar uçuşun, özellikle iniş ve kalkış gibi düşük süratlerde daha yüksek taşıma kuvvetine ihtiyaç duyulan safhalarında kullanılırlar (açık duruma getirilirler). Pek çok uçak tipinde flapların birden fazla ayar düzeyi (açısı) bulunur.

Flaplar taşımayı artırarak uçağın herhangi bir konfigürasyondaki perdövites süratini düşürür (perdövites olmasını güçleştirir). Kalkış esnasında kullanıldığında uçağın yerden erken kesilmesini sağlar.
Flaplar sürüklemeyi artırır. Bu etki iniş esnasında alçalma oranını artırır. Kalkış sonrasında ise tırmanış oranını azaltarak daha "sığ" bir tırmanış gerçekleşmesine neden olur.
Flaplar açık konumdayken uçağın burnu (pitch) flapsız duruma nazaran daha aşağıdadır. Bu durum pilota daha iyi yatay görüş sağlar.
Bazı uçak tiplerinde kuvvetli ve hamleli rüzgârlarda flapsız iniş yapılması tavsiye edilir ancak ilgili teknik dokümanlardaki usullere mutlak riayet edilmelidir.

Flaplar, görünüş olarak uzunlamasına eksende yatışı (yuvarlanmayı) sağlayan kanatçıklara benzerler ancak görevleri çok farklıdır. Kanatçıklar birbirlerine ters çalışır, yani birisi kamburluğu arttırırken diğeri azaltır. Bu da uçağa uzunlamasına eksende yuvarlanma momenti sağlar. Ters çalıştıkları için iki kanada ters yönlü aerodinamik kuvvet sağlarlar ki bu sebeple kanatlara herhangi bir gerilme yüklenmez (kuvvet çifti). Fakat flaplar aynı yönlü çalışırlar. Bu yüzden her iki kanadın aynı yönde kuvvete maruz kalması kanat üzerinde bir gerilme yaratırlar. Bu gerilme, moment prensibince ne kadar kısa moment koluna sahip olursa o kadar düşük olacaktır. Flapların kanat kökünde, kanatçıkların kanat ucunda yer almasının gerekçelerinden biri budur. Zira kökte yer alan flapların kanadın kırılmasına yol açacak bir kuvvet oluşturmaması hayati önem taşır.

Düz flap (Plain): Basit bir menteşe ile monte edilmiş Kanat profilinin arka kısmı aşağıya doğru döner.Kıvrım düz olduğu zaman  herhangi bir sapma yoktur ama kıvrım 15 derece aşağı doğruysa kaldırma etkisini arttırır 40 derece aşağı doğru ise kaldırma etkisini azaltır.Küçük uçaklarda tercih edilir.
Ayrık flap (Split): Ana kanadın arka kısmının  üst yüzeyi sabit kalırken alt yüzeyi menteşe yardımıyla aşağı doğru kıvrılır.Ayrık Flap 1920'de Orville Wright and James M tarafından bulunmuştur ama 1930'larda yaygın olmuştur. Douglas DC-3 ve C-47'de Ayrık Flap kullanılır.
Oluklu flap (Slotted): Flap ile ana kanat arasında boşluk vardır.. Bu oluk sayesinde, kanat alt yüzeyindeki havanın bir kısmı, üst tarafa geçerek kanat üst yüzeydeki hava filelerinin yüzeyden ayrılmasını önler.
Fowler flap: Ayrık Flap türünün arkaya doğru kayan türüdür. Bu flap türü bir mafsal etrafında dönmemekte, geriye doğru belirli bir açı altında kaymaktadır. Bu tür flaplar hem kanat alanını hem de kanat kamburluğunu arttırarak yüksek kaldırma kuvveti elde ettiği gibi, geri sürükleme kuvveti yarattığı için uçak hızını da düşürür. Fowler Flap 1924 yılında Harlan D. Fowler tarafında bulunmuştur.
Junkers flap: Kanadın seviyesinin biraz daha altında bulunan bir flap türüdür kapalı halde kanatla paralel aşağı doğru açıldığında aynı düz flap gibi aşağı doğru kıvrılır ancak bu olay kanat üzerinde gerçekleşmez. O. Mader tarafından 1920'li yılların başlarında bulunmuştur ve yaygın olarak Junkers Ju 52'de kullanılmıştır ancak günümüzde de modern ultra-light tipli uçaklarda görülebilir.

Kanatçık
Uçuş denetimleri

Fly-by-wire, manuel uçuş kumandalarını elektronik bir arayüz ile değiştiren gelişmiş uçuş kumanda sistemi. Bu sistemde uçak pilottan bağımsız bilgisayar kontrollü basit bir yapay zekaya sahiptir. Bu görev bilgisayarı, hız, irtifa, hava durumu, uçağın donelerini, ağırlığı ve pek çok önemli veriyi (data) sayısal ortamda harmanlayarak uçağa en güvenli uçuşu sağlar. Bu teknoloji, yeni nesil uçaklar olarak adlandırılan ve uçuş kumanda yüzeylerinin hareketinin side-stick denilen lövye ile sağlandığı uçaklarda bulunur.
Uçuş kontrollerinin hareketleri kablolarla iletilen elektronik sinyallere dönüştürülür ve uçuş kontrol bilgisayarları, istenen yanıtı sağlamak için her bir kontrol yüzeyindeki aktüatörlerin nasıl hareket ettirileceğini belirler. Uygulamalarda ya mekanik uçuş kontrol yedek sistemleri kullanılır ya da tamamen elektroniktir.
Geliştirilmiş tamamen fly-by-wire sistemleri pilotun kontrol girdilerini istenen bir sonuç olarak yorumlar ve bu sonuca ulaşmak için gereken kontrol yüzeyi konumlarını hesaplar; bu da kapalı bir geri besleme döngüsü kullanarak farklı durumlarda çeşitli dümen, elevatör, kanatçık, flap ve motor kontrolleri kombinasyonlarıyla sonuçlanır. Pilot, sonucu etkilemek için hareket eden tüm kontrol çıkışlarının tam olarak farkında olmayabilir, yalnızca uçağın beklendiği gibi tepki verdiğinin farkındadır. Fly-by-wire bilgisayarlar uçağı stabilize etmek ve pilotun müdahalesi olmadan uçuş özelliklerini ayarlamak ve pilotun uçağın güvenli performans zarfının dışında çalışmasını önlemek için hareket eder.

Fly-By-Wire sisteminde 2 veya daha fazla (Airbus A320 serisi 5, F22 Raptor ise her biri 180 mb olan 7 adet bilgisayara sahiptir.) bilgisayar bulunur. Konsoldaki joystik, veri giriş aracıdır. Şöyle ki; joystik yukarı çekilirse bilgisayarlara yukarı komutu verilir. Joystikteki hassas duyargalar, kola asılma oranına göre sisteme dijital veriler yollar. Sistem bir çeşit sinir sitemini andıran data (veri) hattına sahiptir. Pilot kola yüzde 25 oranında asıldığında; uçak bu komutu tek başına harekete çevirmez. Uçağın dışındaki alıcılar hızı ve irtifayı sisteme her saniye aktarır. Uçağın yakıt tankları, mevcut ağırlığı ölçüm cihazlarıyla algılanır. Bütün bu veriler ışığında uçuş bilgisayarı uçağa en ideal kanat hareketlerini hidrolik sisteme iletir.
Uçağın düşük bir hızda ilerken pilot joystiği %100 oranında yukarı çektiğinde sistem uçağın verilerini hesaplayarak mümkün olan en ideal açı ile tırmanmaya başlar. Şöyle ki normal bir uçak %100 yoke çekiminde burnunu 50 derece kaldırıyorsa fly-by-wire sistemi stall'a kalmamak için burnu yüzde 20 kaldırabilir. Başka bir anlamda %100 joystik hareketi esnasında stall'a kalmamak için motorlara maksimum güç verebilir.
Klasik yöntemde pilotun kumanda ettiği kumanda kolu (lövye) uçuş kumanda yüzeylerine kalın kumanda kabloları ile fiziksel olarak bağlıyken ve temelde mekanik bir hareket iletimi mevcutken, fly-by-wire sistemiyle donatılmış uçaklarda bunun aksine kumanda yüzeyleri ile side-stick arasında hiçbir fiziksel bağlantı yoktur. Fiziksel bağlantı yerine hareket komutu tamamen elektriki olarak iletilir. İngilizce wire (Türkçe:Tel) sözcüğü ile ifade edilir.

Pilot tarafından side-stick'e uygulanan kuvvet side-stick tarafından algılanır ve bu algılanan hareket elektrik sinyallerine çevrilerek, Uçuş bilgisayarına gönderilir. Uçuş bilgisayarı aldığı bu komutu elektrik telleri aracılığıyla yine elektrikli olarak kumanda yüzeyine bağlı olan servomotorlara gönderir ve yarı elektrikli yarı mekanik olan bu servomotorlar elektrikli sinyali mekanik hareketine çevirerek kumanda ettikleri uçuş kumanda yüzeyini hareket ettirtirler.

Bu sistemin sıkı bir savunucusu olan uçak üreticisi Airbus'ın savunmasındaki en temel bu sisteme eklediği ve pilotun aşırı komutlarını kısıtlayan sistemdir. Bu sayede pilotun yaptığı ve uçağın limitlerini zorlayıcı terslikler uçuş bilgisayarı tarafından kontrol edilir. Ayrıca pilot uçarken bile sistem küçük hareket komutları ile uçağın dengesinin korunmasını sağlar ki bunları çoğu zaman pilot bile hissetmez.
Ancak Airbus'ın bu sistemin sıkı bir savunucusu olmasının aksine bir başka uçak üreticisi olan Boeing firması uçuş esnasında son sözün pilot tarafından söylenmesi gerektiği prensibiyle yani pilotun uçağa istediği hareketi tam olarak verebilmesi gerektiğini savunur ve yeni tip uçaklarında dahi klasik lövye kumanda sistemini kullanmaktadır.
Boeing 777 serisi uçaklar yoke bulunmasına rağmen uçak aslında fly by wire sistemi kullanmaktadır. Yoke kullanılmasının sebebi daha önce de 767 serisi (777'nin yerine geldiği eski Boeing modeli) gibi yoke alışık pek çok pilotun sol el ile joystik kullanma zorluğu çekmemesini sağlamaktır.
Günümüz modern savaş uçaklarının neredeyse tamamı bu sistemi kullanır.

Özellikle son teknoloji Airbus A320, A330, A340, A380 ve Boeing B777 tipi uçaklar bu kategoridedir.

Fırlatma koltuğu, genellikle savaş uçaklarında acil durumlarda pilot veya mürettebatı kurtarabilmek için tasarlanmış bir sistemdir. Çoğu tasarımda pilotun oturduğu koltuk pilotla beraber patlayıcı veya roket motoru yardımıyla uçağın dışına fırlatılır. Uçaktan ayrılan koltuk bir paraşüt açarak pilotun güvenle yere inmesini sağlar.

Paraşüt tasarımcısı ve mucit Everard Calthrop 1916 yılında sıkıştırılmış havayla fırlatılma prensibiyle çalışan bir fırlatma koltuğu tasarımının patentini aldı. Modern fırlatma koltuğu tasarımının ilk adımı ise Romanyalı mucit Anastase Dragomir tarafından atılmıştır. Bir uçak veya araçtan ayrılabilen paraşütlü bölümü içeren tasarım ilk kez 25 Ağustos 1929 tarihinde Paris Orly Havaalanında test edilmiş ve başarılı olmuştur.
Fırlatma koltuğu tasarımı II. Dünya Savaşı sırasında oldukça geliştirilmiştir. Bundan önce kontrol edilemez hale gelmiş bir uçaktan kaçmanın tek yolu uçaktan atlamaktı ancak sıkışık durum, pilotun üzerindeki g-kuvveti ve hava akımı gibi olumsuz koşullar yüzünden çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanıyordu.
İlk fırlatma koltukları birbirinden bağımsız şekilde Heinkel ve SAAB tarafından geliştirilmiştir. İlk tasarımlarda sıkıştırılmış hava itici kuvvet kaynağı olarak kullanılmaktaydı. 1940 yılında Heinkel He 280 jet savaş uçağında bir prototip denenmiştir. Test pilotlarından Helmut Schenk 13 Ocak 1942 uçuş sırasında zorunlu kalarak uçaktan fırlatma koltuğu sayesinde çıkmak zorunda kalan ilk kişi olur. Ancak prototipten memnun kalınmayınca üretimi iptal edilen uçaktan sonra fırlatma koltuğunun standart olarak uygulandığı ilk uçak 1942 yılında Heinkel He 219 Uhu savaş uçağı olur.

Fırlatma koltuğunun  amacı pilotun kaza sırasında ve sonrasında hayatta kalmasıdır. Fırlatma koltuğunu çalıştıran bir pilot 12 ila 14 arasındaki bir değer g-kuvvetine maruz kalır. 1960-70 dönemindeki Sovyet tasarımı fırlatma koltuklarında bu değer 20-22 g değerlerini bulmaktaydı. Fırlatma koltuğundaki ani ve şiddetli ivmelenme iskelet yapısında kalıcı hasarlar bırakabilmekte, pilotların uçuş kariyerini sona erdirecek derecede sakatlanmalara yol açabilmektedir.
Fırlatma koltuk tasarımı konusunda önde gelen devletlerden ABD ve Sovyetler Birliği ile takipçisi konumundaki Rusya'nın farklı tipteki modelleri geniş ölçüde tüm dünyada kullanılmaktadır:

 Martin-Baker ACES II
    Zvezda K-36
Fırlatma koltuklarında asgari fırlatma yüksekliği değişmektedir. ACES II fırlatma koltuğunda 43 metre olan bu değer Zvezda K-26DM tipi fırlatma koltuğunda 0 metreye kadar geri çekilebilmiştir.
Martin-Baker firması kendi fırlatma koltuğu sayesinde kurtulanlara özel bir kravat ve yaka iğnesi vermektedir. 2011 yılı Haziran ayı itibarıyla 7358 kişi bu fırlatma koltuğu sayesinde kaza esnasında başarılı bir şekilde uçaktan ayrılmıştır.

Standart fırlatma sistemi iki aşamalıdır. İlk aşamada pilotun üzerindeki kısım tamamen açılır veya dışarıya doğru fırlatılarak atılır, sonraki aşamada ise açık yerden pilot ve koltuğu uçağın dışına fırlatılır. İlk tasarımlarda her iki aşamada da pilotun müdahalesi gerekirken, artık pilotun tek müdahalesiyle iki işlem arka arkaya yapılmaktadır. Özellikle B-52 Stratofortress gibi uçakların alt kısımlarında nişancılık yapan askerler için sadece kapak atılır, askerler tehlike durumunda yerçekiminin etkisiyle uçaktan tahliye edilir. Alçak uçuş yapan uçaklarda pilotun üzerindeki kapak kısmının ayrıca fırlatılması için çok süre olmadığından dolayı pilotun üzerindeki kısmı fırlatmayla eş zamanlı olacak şekilde patlatan sistemler de mevcuttur. Kapak açıldıktan sonra pilotun hava akımıyla uçaktan ayrılmasını sağlayan sistemlerde ise pilota bağlı bir paraşüt açılarak pilotu uçaktan dışarıya doğru çeker. Bazı uçaklarda pilotların yüksek hızdan dolayı yaralanmamaları için pilot kabini tamamen uçaktan fırlatılır. Kapsül kısmı uçuş sırasında pilotun rahatlıkla uçağı kontrol edebileceği şekilde tasarlanmıştır. Ayrıca son dönemlerde yere çok yakın durumlarda pilotu roketler sayesinde oldukça yukarı fırlatan ve sonrasında paraşütle güvenli bir şekilde yere inmesini sağlayan sistemler geliştirilmiştir.

Basınç giysisi

Fırlatma koltuğu kesiti 20 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) 16 Haziran 2011 tarihinde erişilmiştir

Gaz türbini (yanma türbini olarak da adlandırılır), bir tür sürekli ve içten yanmalı motordur. Bütün gaz türbinlerinde ortak bulunan ana bileşenler aşağıdaki gibidir:

girişte bulunan bir gaz kompresörü,
bir yanma odası,
çıkışta kompresörle aynı şaft üzerinde bulunan bir türbin.
Verimliliği artırmak için (turboproplar ve turbofanlarda), gücü mekanik enerjiye ya da elektrik enerjisine dönüştürmek (turboşaftlar ve elektrik jeneratörlerinde) veya daha büyük itme-ağırlık oranı elde etmek için (artyakıcılı motorlarda) kullanılır.

Gaz türbini, aracı akışkan olarak havanın kullanıldığı bir Brayton çevrimine dayalı olarak çalışır:
Atmosfer koşullarındaki hava kompresörden geçerek basıncı yükselir.
Yüksek basınçlı havaya yakıt püskürtülerek ateşlenir ve böylece havaya enerji eklenerek yüksek ısıya sahip bir akış ortaya çıkmış olur.
Oluşan yüksek sıcaklıktaki basınçlı hava bir türbine girerek şaft işi üretir ve bir yandan kompresörü döndürür.
Türbin çıkışında ortaya çıkan egzoz gazındaki kullanılmamış enerji bir turbojet motorunda doğrudan itme kuvveti üretmek ya da bir fana, pervaneye ya da elektrik jeneratörüne bağlı olabilen ikinci bir türbini (güç türbini olarak bilinir) döndürmek için kullanılabilir.
İtme kuvveti ve şaft işi arasında istenilen enerji dağılımının elde edilmesi için gaz türbininin kullanım amacına göre tasarım belirlenir. Gaz türbinleri aynı havayı tekrar kullanmayan açık sistemler olduğundan Brayton çevriminin dördüncü aşaması (havanın soğutularak tekrar kompresöre beslenmesi) atlanır.

Gaz türbinleri, güç ihtiyacı olan tesisler ile kara, hava, deniz taşıtlarında ana veya yardımcı güç ünitesi olarak kullanılır.

Güç ihtiyacı olan sistemlere (pompa, kompresör, alternatör vs.) güç sağlamak amacı ile kullanılır.

Uçak jet motorları gaz türbinlerinin özelleştirilmiş halidir.

Bazı askeri gemilerde ana makine olarak geminin ilerlemesini sağlayan pervaneyi tahrikte kullanılmakla beraber, en sık kullanım alanı gemi ana ve yardımcı dizel makinelerin turbocharger ünitelerinde kullanılır.

Kara taşıt araçlarında önceleri diesel sonraları benzinli motorlarda turbocharger ünitelerinde yoğun bir kullanıma sahiptir.

Buhar türbini
Rüzgâr türbini

Stationary Combustion Gas Turbines including Oil & Over-Speed Control System description
"Aircraft Gas Turbine Technology" by Irwin E. Treager, McGraw-Hill, Glencoe Division, 1979, 0-07-065158-2.
"Gas Turbine Theory" by H.I.H. Saravanamuttoo, G.F.C. Rogers and H. Cohen, Pearson Education, 2001, 5th ed., 0-13-015847-X.
Leyes II, Richard A.; William A. Fleming (1999). The History of North American Small Gas Turbine Aircraft Engines. Washington, DC: Smithsonian Institution. ISBN 978-1-56347-332-6. 
R. M. "Fred" Klaass and Christopher DellaCorte, "The Quest for Oil-Free Gas Turbine Engines," SAE Technical Papers, No. 2006-01-3055, available at sae.org
"Model Jet Engines" by Thomas Kamps 0-9510589-9-1 Traplet Publications
Aircraft Engines and Gas Turbines, Second Edition by Jack L. Kerrebrock, The MIT Press, 1992, 0-262-11162-4.
"Forensic Investigation of a Gas Turbine Event" by John Molloy, M&M Engineering
"Gas Turbine Performance, 2nd Edition" by Philip Walsh and Paul Fletcher, Wiley-Blackwell, 2004 17 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 978-0-632-06434-2
National Academies of Sciences, Engineering, and Medicine (2020). Advanced Technologies for Gas Turbines. Washington, DC: The National Academies Press. doi:10.17226/25630. 

Curlie'de Gaz türbini (DMOZ tabanlı)
Bonnier Corporation (December 1939). "New Era In Power To Turn Wheels". Popular Science. Bonnier Corporation. s. 81. 28 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Kasım 2021. 
Technology Speed of Civil Jet Engines 31 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Gas Turbine Laboratory 21 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT Microturbine research
California Distributed Energy Resource guide - Microturbine generators
Introduction to how a gas turbine works from "how stuff works.com" 16 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aircraft gas turbine simulator for interactive learning
An online handbook on stationary gas turbine technologies compiled by the US DOE. 1 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gece uçuşu, hava taşıtlarının belirli kurallara uyarak, havacılıkta "gece" olarak tanımlanan zaman aralığında gerçekleştirdiği uçuş. Havacılıkta gecenin tanımı ülkeden ülkeye değişebilir. Gece uçuşları esnasında gerçekleşen gürültünün insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle pek çok ülkede gece uçuşları ile ilgili kısıtlamalar mevcuttur.

ICAO'ya göre gece, akşam resmî alacakaranlık (civil twilight) sonu ile sabah resmî alacakaranlık başlangıcı arasındaki zamandır. Bu tanımdaki civil twilight kavramı alacakaranlığın astronomik olaylara göre değil, otoritelerce belirlenmiş zamanını tanımlar.
Birleşik Krallık'ta ANO'ya göre gece, günbatımından 30 dakika sonrası ile gündoğumundan 30 dakika öncesi arasındaki zamandır.

Gece uçuşu yapacak bir pilotun gece uçuş yetkisine (night rating) sahip olması gerekir. Eğer yolcu taşıyacaksa son 90 gün içerisinde en az 3 iniş yapmış olması, bunların en az 1 inişin gece gerçekleşmiş olması gerekir.
Geçmişte sadece IFR olarak gerçekleşen gece uçuşları EASA'nın 2012 yılında yaptığı değişiklik sonrası hem VFR hem de IFR olarak gerçekleştirilebilir. Uçaklar 5 NM yarıçapındaki en yüksek maniadan en az 1000 ft yüksekte seyretmelidir. Geçiş irtifası altında uçarken bulut dışında ve yeryüzünü görür durumda olunmalıdır. Uçuş seviyeleri gerektiğinde yarım daire (semicircular) ve çeyrek daire (quadrantal) kurallarına göre seçilmelidir.

Gece uçuşu yapacak bir hava taşıtında şunların bulunması zorunludur:

Altimetre
Dönüş-kayış göstergesi
Manyetik pusula
Sürat saati
Durum cayrosu
VSI
Seyrüsefer ışıkları (A/C zorunlu değildir).

Gündüz görerek uçuşta pilotun uçağın durumu (attitude) konusundaki ana referansı ufuktur. Bunun dışında yerdeki şekiller mesafe, konum ve irtifa belirlemede kullanılır. Gece uçuşu esnasında ufuk belli belirsiz görüneceği veya tamamen kaybolacağı için VFR uçuşlarda dahi pilot sıklıkla IFR usullerine başvurmak zorunda kalacaktır. Mesafe, konum ve irtifa tespitinde kullanılan ana referans yerdeki ışıklandırmaların şekli ve perspektif analizi olacaktır.
Havanın açık olduğu gecelerde diğer uçakların kırmızı/yeşil seyrüsefer ışıkları rahatlıkla görünür. Ancak alçak irtifalarda (örneğin meydan turunda) bu ışıklar yerdeki ışıklara karışacağından çok dikkatli olunmalıdır.

Yaklaşan uçakların meydanı doğru olarak tanımlayabilmesi için hava meydanlarında tanımlama işaret ışığı (identification beacon) veya konum işaret ışığı (location beacon) bulunur.
Tanımlama işaret ışığı: Birbirine yakın meydanlarda, karışıklıkları önlemek için kullanılır. Devlet meydanlarında genellikle kırmızı, diğer meydanlarda yeşil renktedir. İşaret ışığı mors kodu ile 2 karakterli meydan kodunu tekrar eder.
Konum işaret ışığı: Diğer meydanlara yakın olmayan meydanlarda kullanılır. Civardaki ışıkların yoğunluğu göre beyaz veya yeşil-beyaz yanıp sönen bir ışıktır. Arka plandaki şehir ışıkları kuvvetli ise, seçilmesini kolaylaştırmak için sıra ile yeşil-beyaz yanıp sönen ışık kullanılır. Mors kodu yoktur.

Kuleden havadaki veya yerdeki taşıtlara veya uçaktan kuleye doğrultulan ışıklı sinyaller veya atılan işaret fişekleri özellikle telsiz iletişiminin kurulamadığı acil durumlarda kullanılırlar. Bu işaretler şu anlamlara gelirler:

Kuleden havaya: İnme. Meydan turuna devam et.
Uçaktan kuleye: Acil yardım gerekli.
Kuleden yere: Dur

Kuleden havaya: İnme. Meydan kapalı.
Kuleden yere: Pisti temizle (terk et).

Kuleden havaya: İniş serbest.
Kuleden yere: Kalkış serbest.

Kuleden havaya: Bu meydana geri dön ve iniş izni için bekle.
Kuleden yere: Rule ve manevra sahasında hareket serbest.

Gece: İnebilir miyim?
Gündüz: Belirtilenden farklı istikamette inebilir miyim?

Flight Instructors Manual. R.D. Campbell. The Campbell Partnership. England. 1994.

George Cayley, (27 Aralık 1773 - 15 Aralık 1857), İngiliz mühendis, mucit ve havacı. Uçağın temel prensiplerini açıklayan ilk kişi olduğundan dolayı "Modern Havacılığın Babası" olarak bilinir. Yorkshire Felsefe Topluluğu tarafından kurulan York Whig Kulübü'nün başkanlığını yapmıştır. İngiliz Bilim Derneği'nin kurucu üyelerindendir. Parlamento üyesidir.

Cayley 1825'te tüm modern paletli araçların öncüsü olan paletli traktörü icat etmiştir.
George Cayley 1799'da ortaya koyduğu ve kalıcılık bakımından gümüş disklere kazıdığı sabit-kanatlı uçak kavramı ile modern uçağın temellerini oluşturmuştur. Bu model kaldırma kuvveti üretmek için sabit bir kanat, itki üretebilmek için Cayley Çarkı adını verdiği bir mekanizma ve kararlılık için birleşik yatay ve dikey sabitleyicilerin olduğu bir kuyruktan ibaretti. Cayley bu modeli ortaya atana kadar uçuş düşüncesi kuşlardan alınan ilhamla çırpan kanatlardan yani ornithopterlerden ibaretti. Bu başarısız çırpan kanat modellerinde kaldırma kuvvetinin ve itkinin birlikte üretildiği varsayılıyordu fakat Cayley bu düşünce yapısının dışına çıkarak itki ve kaldırma kuvvetini birbirinden ayrı düşündü. Bunu yapmakla, 1903'teki girişimleriyle havacılık tarihine isimlerini altın harflerle yazdıran Wright Kardeşler'in başarısına zemin hazırlamıştır.
Ortaya attığı sabit-kanat kavramının on yıl boyunca yoğun çalışmalarla aerodinamik incelemesini ve geliştirmesini yapmıştır. Cayley 1804 yılında dönen kol sistemini kullanarak kanat profillerini test etmiştir. Çok hassas olmasa da aerodinamik kuvvetlerin ve basınç merkezlerinin ölçülmesine olanak sağlayan dönen kol sistemini 1742'de askeri mühendis Benjamin Robins tarafından icat edilmiş ve günümüzde rüzgar tünellerine tekabül etmektedir. Cayley, 1804 yılında 1 metre uzunluğunda tarihteki ilk sabit kanatlı ve ayarlanabilir bir yatay, bir düşey kuyruklu modern uçak konfigürasyonunu tasarlamış, imal etmiş ve uçurmuştur.
George Cayley havacılıkla ilgili verilerini ilk olarak 1809-1810 yıllarındaki üçlü makalesinde yayınlamıştır. "Hava Seyrüseferi Üzerine" adlı makalesini Nicholson'un Doğa Felsefesi dergisinin Kasım 1809, Şubat 1810, Mart 1810 sayılarında yayınlanmıştır. Bu doküman tarihteki en önemli havacılık çalışmalarından biri olarak kabul edilir.

Wright Kardeşler
Montgolfier Kardeşler
Havacılık Tarihi

Görerek uçuş veya VFR uçuş, bir pilotun uçağın durum (attitude) kontrolünü ve seyrüseferini uçak dışındaki görsel referanslara göre gerçekleştirdiği uçuş. VFR kısaltması, İngilizce visual flight rules (görerek uçuş kuralları) kavramının akronimidir. Görerek uçuş yapılmasını mümkün kılan meteorolojik koşullara VMC (visual meteorological conditions) denir. Şartların görerek uçuşa müsait olmadığı durumlarda -pilotun lisans ve dereceleri (rating) ve uçaktaki cihazlar müsaade ediyorsa- alet uçuşu (IFR uçuş) gerçekleştirilir.
ICAO'ya göre VFR uçuş gerçekleştirecek bir uçakta, ilgili ülkedeki havacılık otoritelerince belirlenen aletlerin yanı sıra "en az" şu alet ve göstergeler bulunmak zorundadır:

Manyetik pusula
Saniyeleri de gösteren bir zaman saati
Altimetre
Sürat saati

Görerek uçuş yapan bir pilotun uçağın durumunu kontrol etmek, seyrüseferi gerçekleştirmek, manialardan ve diğer uçaklardan sakınmak için kokpit dışını görebilmesi gerekir. Havacılık otoriteleri görüş mesafesi ile bulutlardan yatay ve dikey ayrım limitleri gibi görerek uçuş kaidelerini belirleyerek yayınlarlar. Başlangıç referansı olarak görerek uçuş kaideleri şu şekildedir:

Uçuşta minimum görüş mesafesi: 10.000 ft AMSL altında 5 km, üzerinde 8 km. Eğer TA 10.000 ft'ten (3050 m) alçaksa referans olarak FL100 kullanılmalıdır.
Bulutlardan yatay ayrım en az 1500 m
Bulutlardan dikey ayrım en az 300 m (1000 ft)

A sınıfı: VFR uçuş yasaktır.
B sınıfı: Yüksek seviye uçuşlara tahsis edilmiştir; bu nedenle VFR uçuş genellikle gerçekleştirilmez. VMC minimumu: 8 km görüş ve bulut dışında (clear of clouds).
C sınıfı: Yüksek seviye uçuşlara tahsis edilmiştir; bu nedenle VFR uçuş genellikle gerçekleştirilmez. VMC ve sürat limitleri D sınıfı ile aynıdır.
D sınıfı: Minimum görüş mesafesi 10.000 ft altında 5 km, üzerinde 8 km. Bulutlardan yatay ayrım en az 1500 m, dikey ayrım en az 1000 ft. Sürat maksimum 250 KIAS. AMSL 3000 ft veya AGL 1000 ft ve altında (hangisi yüksekse), sürat maksimum 140 KIAS ise yeryüzü görünür durumda ve bulut dışında olunmalı.
E sınıfı: VMC ve sürat limitleri D sınıfı ile aynıdır.

F sınıfı: VMC ve sürat limitleri G sınıfı ile aynıdır.
G sınıfı: Minimum görüş mesafesi 10.000 ft altında 5 km, üzerinde 8 km. Bulutlardan yatay ayrım en az 1500 m, dikey ayrım en az 1000 ft. AMSL 3000 ft veya AGL 1000 ft ve altında (hangisi yüksekse), sürat maksimum 140 KIAS, yeryüzü görünür durumda ve bulut dışında ise görüş mesafesi 1500 metre (eğer pilotun IR veya IMC dereceleri yoksa, görüş minimum 3000 m).

Kalabalık yerleşim birimlerinde uçaklar ufkî 600 m (2000 ft) yarıçaplı çevresindeki en yüksek sabit yapıdan en az 1000 feet yüksekte uçabilir.
Uçaklar herhangi bir yapıya, taşıta veya canlıya 500 ft.ten fazla yaklaşamazlar.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Gövde veya füzelaj bir hava taşıtının ana gövde bölümüdür. Mürettebat, yolcu ve kargoyu içeren yük genellikle burada bulundurur. Tek motorlu uçaklarda, genellikle bir motor içerir, ancak bazı amfibi uçaklarda, tek motor yüzer gövde olarak kullanılan uçak gövdesine bağlı bir pilon üzerine monte edilir. Uçak gövdesi ayrıca, kontrol ve stabilizasyon yüzeylerinin, uçak stabilitesi ve manevra kabiliyeti için gerekli olan kaldırma yüzeyleriyle spesifik ilişkilerde konumlandırılmasına hizmet eder.

Gövde üzerine NASA sayfası
Uçak Tasarım ve Hafif Yapılar Enstitüsü (IFL)
Jörg Fuchte, Björn Nagel, Volker Gollnick (2012). "Automatic Fuselage System Layout using Knowledge Based Design Rules" (PDF). DLR kongress. 24 Ocak 2019 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Ocak 2020. 
M.N. Roelofs, TU Delft (5 Temmuz 2016). Yarı Analitik Kompozit Oval Gövde Kütle Tahmini (Tez).

Hafif hava aracı, maksimum gross kalkış ağırlığı 12.500 lb (5.670 kg) veya daha düşük olan havadan ağır hava aracı. Sabit veya döner kanatlı hafif hava araçları tüm dünyada gerek sivil, gerek askerî amaçlarla yaygın olarak kullanılırlar.

Hafif uçaklar ve helikopterler, yolcu ve yük taşımacılığı, döviz atışı, gezi, fotoğrafçılık, elektrik kablolarının kontrolü, ziraî ilaçlama ve hobi uçuşlarının yanı sıra kişisel kullanım için ticari olarak genel maksat uçağı olarak kullanılır.
Bu kategori için maksimum brüt kalkış ağırlığında olan uçaklara örnek olarak De Havilland Canada DHC-6 Twin Otter ve Beechcraft B200 Super King Air verilebilir.

Kullanım alanları arasında boru hatlarının izlenmesi gibi hava araştırmaları, kargo merkezlerinin “beslenmesi” gibi hafif kargo operasyonları ve yolcu operasyonları yer almaktadır. Hafif uçaklar, afiş çekme ve gökyüzü yazısı ve uçuş eğitimi gibi pazarlama amaçları için kullanılır. Kişisel uçakların çoğunluğu hafif uçaklar olup, tarihte en popüler olanı Cessna 172 ve modern tarihte en popüler olanı Cirrus SR22 ve Robinson R44'tür. İkiz turboproplar ve çok hafif jetler gibi daha büyük hafif uçaklar genellikle iş uçağı olarak kullanılır. Çoğu yüzer uçak da hafif uçak kategorisine girer.

Hakikî hava sürati ya da gerçek hava sürati (TAS), bir hava taşıtının içinde hareket ettiği hava kütlesine nazaran sürati. TAS, İngilizce true airspeed kavramının akronimidir. İçinde bulunduğu hava kütlesi ile birlikte aynı yönde ve hızda hareket eden bir nesnenin (örneğin serbest salınan bir sıcak hava balonu veya bulut) hakikî hava sürati sıfırdır.
Hava taşıtlarının tamamına yakınında ana sürat saati işarî hava süratini (IAS) gösterir. Deniz seviyesinde, standart atmosfer basıncında ve düşük süratlerde (100 KIAS ve altı) işarî hava sürati ve hakîki hava sürati hemen hemen aynıdır. Hava yoğunluğu irtifa arttıkça düşer. Çok yüksek irtifalarda hava yoğunluğu sıfıra yakın değerlere ulaşır. Örneğin Dünya'nın yörüngesinde dönen bir yapay uydu saatte binlerce km yer sürati ile hareket eder. Eğer bu uydunun sürati normal uçaklardaki pito-statik sistemle ölçülürse; işari (IAS), düzeltilmiş (CAS) ve eşdeğer (EAS) süratlerinin neredeyse sıfır olduğu görülür. İrtifa arttıkça, aynı IAS'ı muhafaza edebilmek için TAS'ın gitgide arttığı görülür.

IAS veya CAS kullanarak hakikî süratin hesaplanabilmesi için pilotun uçtuğu irtifadaki hava yoğunluğunu ve sıcaklığını bilmesi gerekir. Bazı sürat saatleri bu dönüşümü yapacak mekanizmalara sahiptir. TAS'ı yaklaşık olarak hesaplamaya yarayan basit bir yöntem, her 1000 feet irtifa artışı için IAS veya CAS'ı %2 oranında artırmaktır. İrtifa arttıkça TAS ile IAS arasındaki fark (TAS lehine) artacaktır (TAS yükselecektir).
Hakikî hava sürati, rüzgâr şiddetinin sıfır olduğu durumlarda yer sürati (GS), yani taşıtın yerdeki izdüşümünün sürati ile aynıdır. Rüzgârın yönü ve şiddeti biliniyorsa TAS'a etki eden rüzgâr vektörü hesaplanarak uçağın yer sürati hesaplanabilir.
Rüzgâr sapması hesaplamalarında TAS ve uçağın başı (HDG), "TAS/HDG" vektörünü oluşturur ve bu vektör düz bir çizgi üzerinde tek yön oku ile gösterilir.

Hava aracı, havadan destek alarak uçabilen bir araçtır. Uçak, helikopter, insansız hava aracı, balon, zeplin, planör ve yelken kanat gibi çok geniş bir yelpazedeki tüm uçabilen araçlar hava aracı sayılırlar.

Tarihin en eski çağlarından beri uçabilmek insanoğlunun en büyük hayallerinden biri olmuştur. İnsanoğlu ilk olarak uçurtmayı insan ve malzeme nakli için kullanmaya çalıştı. Uçurtmanın ana vatanı kesin olarak bilinmemekle birlikte 3000 yıl önce Çin'de yaygın olarak kullanılmaktaydı. İlk kullanılabilir/işe yarar hava taşıtı ise, 1783'te icat edilen sıcak hava hidrojen balonu oldu.
19. yüzyılda Britanyalı bilim insanı George Cayley, yay tipi uçurtmalardan bir hava taşıtı üretti. 1853'te ise ilk insanlı planör uçuşu kayıtlara geçti. İtme ve taşıma kuvvetlerinin anlaşılması, insanoğlunun tarih öncesi çağlardan beri saplanıp kaldığı kanat çırpma düşüncesinden sıyrılmasını sağladı. 1890'larda Alman Otto Lilienthal, bugünkü yelken kanata benzer bir uçurtma ile ilk süzülen insan oldu.
Başarısız birkaç denemeden sonra ilk başarılı zeplin 1852 yılında Fransız Henri Giffard tarafından üretildi. Birçok başarılı uçuşa rağmen zeplinler masraflı, yavaş ve hava şartlarından çok etkilenen bir taşıt olması nedeniyle 1930'larda terk edilmeye başlandı. 1937'deki Hindenburg faciası gibi önemli bazı kazalardan sonra ticari kullanımı 1940'larda tamamen durduruldu.
17 Aralık 1903'te Wilbur ve Orville Wright kardeşler, ilk motorlu ve kontrol edilebilir uçakla uçuşu gerçekleştirdiler.

Sabit kanatlı hava aracı

Hava freni veya hız frenleri, havacılıkta iniş sırasında sürüklenmeyi artırmak veya yaklaşma açısını artırmak için kullanılan bir tür uçuş kontrol yüzeyidir. Hava frenleri spoilerden farklıdır, çünkü hava frenleri kaldırmada çok az değişiklik yaparken sürüklenmeyi artırmak için tasarlanmıştır, spoiler ise kaldırma-sürükleme oranını düşürür ve kaldırma kuvvetini korumak için daha yüksek bir hücum açısı gerektirir, bu da daha yüksek perdövites hızına neden olur.
Bilinen en eski hava freni 1931 yılında geliştirilmiş ve kanat destek payandalarına yerleştirilmiştir. Çok geçmeden kanadın arka kenarının altında bulunan hava frenleri geliştirildi ve onlarca yıl boyunca standart uçak hava freni haline geldi.
1936'da, II. Dünya Savaşı'ndan önce Nazi Almanya'sı Deutsche Forschungsanstalt für Segelflug (DFS) planör araştırma organizasyonuna başkanlık eden Hans Jacobs, planörler için her bir kanadın üst ve alt yüzeyinde yer alacak, bıçak tarzı kendi kendine çalışan dalış frenleri geliştirdi. Çoğu erken dönem planör, inişe yaklaşırken iniş açısını ayarlamak için kanatlarda spoilerler ile donatılmıştır. Daha modern planörler ise konumlarına bağlı olarak kaldırma kuvvetini azaltabilen ve sürtünmeyi artırabilen hava frenleri kullanır. 

Genellikle, hem spoilerin hem de hava frenlerinin özellikleri arzu edilir ve birleştirilir - çoğu modern jet yolcu uçağı, birleşik spoiler ve hava freni kontrollerine sahiptir. İnişte, tekeler yere değdiğinde bu spoilerlerin açılması dramatik bir kaldırma kuvveti kaybına neden olur ve bu nedenle uçağın ağırlığı kanatlardan alt gövdeye aktarılır ve tekerleklerin mekanik olarak daha az kayma şansı ile frenlenmesine olanak tanır. Ayrıca, spoiler tarafından oluşturulan parazit sürükleme doğrudan frenleme etkisine yardımcı olur. Ters itme, inişten sonra uçağın yavaşlamasına yardımcı olmak için de kullanılır.

Neredeyse tüm jet uçaklarda bir hava freni veya çoğu uçakta hava freni görevi de gören spoiler bulunur. Pervaneli uçaklar, motor gücü azaltıldığında pervanenin doğal frenleme etkisinden yararlanır, ancak jet uçakların böyle doğal bir frenleme etkisi yoktur ve iniş hızını kontrol etmek için hava frenlerini kullanmaları gerekir. Birçok erken dönem jet, iniş için yaklaşırken (Arado Ar 234, Boeing B-47) veya inişten sonra (English Electric Lightning) paraşüt kullanmıştır.
1950'lerde tasarlanan Blackburn Buccaneer deniz taarruz uçağının bölünmüş bir kuyruk konisi vardı ve değişken bir hava freni olarak yanlara doğru hidrolik sistemle açılabiliyordu. Bu sistem ayrıca uçak gemisi üzerindeki kapalı alandaki uçağın uzunluğunun azaltılmasına yardımcı oluyordu.
F-15 Eagle, Suhoy Su-27, F-18 Hornet ve diğer avcu uçakları kokpitin hemen arkasında yer alan hava frenlerine sahiptir.

Hava gemisi veya zeplin, ulaşım aracı olarak kullanılan, itme kuvvetiyle yol almalarını sağlayan motorları ve havada yönlenmesini sağlayan dümenleri olan puro biçiminde ve altında yolcu kabini bulunan güdümlü balonların genel adıdır. Omurgalı güdümlü balonların en başarılı yapımcısı olan Kont Ferdinand von Zeppelin adlı Alman, güdümlü balonların isim babasıdır. İlk zamanlar hidrojen ile dolu olmasına karşın 1937'de Hindenburg faciası üzerine hidrojen yerine helyum kullanılmaya başlanmıştır.

Başarılı olmuş ilk uçuş Fransız mühendis Henri Giffard tarafından 24 Kasım 1852 yılında gerçekleştirilmiştir. Giffard 160 kg ağırlığındaki ve 3 BG'ndeki buhar makinasını 43 metre uzunluğunda ve 12 metre çapındaki, hidrojenle dolu bir torbanın altına takarak Paris'ten havalanıp 30 km uzaklıktaki Trappes'e uçarak gerçekleştirilmiştir.
İlk zeplin 128 metre uzunluğunda ve 11 metre çapındaydı. Alüminyumdan oluşan iskeleti, pamuklu bir bezle kaplıydı. İskeletin içinde hidrojen taşıyan gaz baloncukları vardı. 2 Temmuz 1900’de havalandırılan zeplin, 400 metre yükseklikten uçarak 6 kilometrelik bir yolu 17 dakika 30 saniyede aldı.
Bu ilk zeplinin başarısı üzerine yenileri de üretildi. Özellikle Alman Savaş Bakanlığı zeplin üretimini destekledi. I. Dünya Savaşı sırasında Paris ve Londra zeplinlerle bombalandı.
1927 sonbaharında L-59 adını taşıyan bir zeplin havada 96 saat kalarak 7.000 km yol aldı. 1928'de Dr. Eckener tarafından yönetilen Graf Zeplin Atlas Okyanusu'nu aştı. Graf Zeplin ve yerine geçen Hindenburg, uzun yıllar yük ve yolcu taşımada kullanıldı. Zeplinler, II. Dünya Savaşı öncesine dek 52.000 kişiyi Atlas Okyanusu'nun iki kıyısı arasında taşıdıktan sonra, yeni yolcu uçaklarının geliştirilmesi ve kaza ve kayıp olaylarının çoğalması nedeniyle 1950’lere gelmeden üretimden kaldırıldı. Günümüzde sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde reklam amaçlı olarak kısıtlı sayıda üretilmektedirler.

Bugün dünyada en yaygın zeplin kullanım amacıdır. Dünyanın birçok ülkesinde zeplinler alternatif etkin bir reklam mecrası olarak kullanılır. Bu konuda Good Year dünyada öncüdür. Goodyear II. Dünya Savaşında kendi zeplinlerini üretmekteydi. Fakat bir süre sonra Goodyear kendi zeplin üretimini durdurdu. Bugün Kuzey Amerika da ise 3  Goodyear Zeplin birden uçurmaktadır. Zeplinlerin Goodyear'ın bir dünya markası olmasında önemli rol oynadığı söylenir.
Dünyanın birçok büyük (Fortune 500 dâhil) Firmaları bugün bile Zeplin Reklâm kullanmaktadır. Bunlardan biri olan BMW, 2004 senesinde BMW 1 serisinin tanıtımı amaçlı Avrupa turunda (Transeuropean Tour) 1 haftalığına İstanbul'a da gelmiştir. Türkiye zeplinle ilk 1929 yılında Graf Zeppelin, yani D- LZ 127 Türkiye üzerinden geçerek Orta Doğu'ya gitmesi ile tanışmıştır. 1998 yılında Koç Zeplin kullanmaya başlamıştır. Koç Zeplin Amerikan menşeli imalatçı firma American Blimp Corporation (ABC)  tarafından imal edilmişti. Modeli A-150 modeliydi, 50m uzunluğundaydı ve Ekim 1998'de Koç'a teslim edilmişti.
Zeplin reklamların daha yaygın kullanılmamalarının tek sebebi ise yüksek yatırım maliyeti ve aylık operasyon giderleridir. Zeplinler hangar gerektirir. Helyum ise pahalı bir gazdır. Ayrıca büyük zeplinler için 12-13 kişilik dev yer ekibi gerekmektedir.

Balon (hava taşıtı)
Uçaksavar balonu
Uçurtma balonu

Hava sahası sınıfları, hava sahalarının yoğunluk durumuna ve irtifalarına göre ayrıldığı kategorilerdir. Tüm hava sahaları belirli bir sınıfa dahildir ve bu sahada uçan hava taşıtları çeşitli kısıtlamalarla karşılaşabilirler. Hava sahaları ICAO'ya göre A, B, C, D, E, F ve G şeklinde yedi sınıfa ayrılır. Bunlardan A, B, C, D, E kontrollü, F ve G kontrolsüz hava sahasıdır. Sınıfların irtifa limitleri ülkeden ülkeye farklılıklar gösterir.

A sınıfı: En yoğun trafiğin gerçekleştiği hava sahalarına tahsis edilir. VFR uçuşlara kapalıdır.
B sınıfı: Çok yüksek hava sahalarına tahsis edilir. Hem IFR, hem de VFR uçuşlara açık olmakla birlikte bu irtifalarda genellikle VFR uçuş gerçekleşmez.
C sınıfı: Yüksek hava sahalarıdır. VFR uçuşlar ilgili ATS ile temasa geçmek koşuluyla bazı özel şartlarda kullanabilirler.
D sınıfı: Daha az yoğunluklu trafiğin yaşandığı hava sahalarına tahsis edilir. Pek çok CTR ve CTA bu sınıftadır. D sınıfı sahalardaki ATZ'ler de D sınıfına tabidir.
E sınıfı: D sınıfına benzer ancak VFR uçuşlar için -D'nin aksine- ATC izni gerekmez. ATC'den daha kısıtlı trafik bilgisi hizmeti alınır.

F sınıfı: Tavsiyeli yollardır (ADR).
G sınıfı: Open-FIR'dır. Kontrollü sahalar dışındaki RASA'ları, MATZ'leri ve ATZ'leri de kapsar.

ICAO'ya göre hava sahası sınıflarındaki hizmetler ve kısıtlamalar şu şekildedir:

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Havacılıkta hava sürati (İngilizce: airspeed), bir hava aracının içinde uçtuğu havaya göre süratidir (havanın kendisi de rüzgâr nedeniyle genellikle yere göre hareket halindedir). Buna karşılık, yer sürati, bir hava aracının Dünya yüzeyine (ister kara üzerinde ister durağan olduğu varsayılan su üzerinde olsun) göre süratidir. Hava aracının kesin hava süratini (gerçek hava sürati; İng. true airspeed) ölçmek zordur, ancak gösterge sürati (hava sürati göstergesinden okunan düzeltilmemiş sürat; İng. indicated airspeed) ve Mach sayısı gibi diğer hava sürat ölçümleri, uçak performansının yetenekleri ve sınırlamaları hakkında yararlı bilgiler verir.
Yaygın hava sürati ölçümleri şunlardır:

Gösterge sürati (IAS), bir pitot-statik sisteme bağlı bir hava sürati göstergesinde okunan değerdir.
Kalibre edilmiş hava sürati (CAS), pitot sisteminin konum ve kurulum hatası için ayarlanmış gösterge hava süratidir.
Gerçek hava sürati (TAS), uçağın havada hareket ettiği gerçek sürattir. Hava aracının yönü, rüzgâr sürati ve yönü ile birleştirildiğinde, yer süratini ve yönünü hesaplamak için kullanılabilir.
Eşdeğer hava sürati (EAS), gerçek hava sürati ile kök yoğunluk oranının çarpımıdır. Akışın sıkıştırılamaz kabul edilebildiği düşük hızlarda aerodinamik yükleri ve uçak performansını hesaplamanın yararlı bir yoludur.
Mach sayısı, uçağın ses süratine göre ne kadar hızlı uçtuğunun bir ölçüsüdür.
Hava süratinin ölçülmesi ve gösterilmesi, bir hava aracında genellikle bir pitot-statik sisteme bağlı bir hava sürati göstergesi (ASI) ile gerçekleştirilir. Pitot-statik sistem, pitot basıncını (aynı zamanda durma, toplam veya çarpma (ram) basıncı olarak da adlandırılır) ölçmek için gelen hava akışına bakan bir veya daha fazla pitot probundan (veya tüpünden) ve hava akışındaki statik basıncı ölçmek için bir veya daha fazla statik porttan oluşur. Bu iki basınç, bir IAS okuması vermek için ASI tarafından karşılaştırılır.
Hava sürati göstergeleri, deniz seviyesi basıncında ve standart sıcaklıkta gerçek hava süratini verecek şekilde tasarlanmıştır. Hava aracı daha az yoğun havaya tırmandıkça, gerçek hava sürati ASI'de gösterilen hava süratinden daha büyük olur. Kalibre edilmiş hava sürati tipik olarak gösterge hava süratinin birkaç knotı içindedir, oysa eşdeğer hava sürati, hava aracı irtifası arttıkça veya yüksek hızlarda CAS'tan biraz daha düşük olacak şekilde azalır.

Hava sürati genellikle knot (kn) cinsinden verilir. 2010 yılından bu yana, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) hava sürati için kilometre/saat (km/sa) (ve pistlerdeki rüzgâr sürati için saniyede metre) kullanılmasını önermektedir, ancak de facto standart olan knot kullanımına izin vermektedir ve ne zaman durdurulacağına dair belirlenmiş bir tarih yoktur.
Üretildiği ülkeye veya havacılık tarihindeki hangi döneme bağlı olarak, hava aracı gösterge panellerindeki hava sürati göstergeleri knot, kilometre/saat veya mil/saat cinsinden okuma yapacak şekilde yapılandırılmıştır. Yüksek irtifa uçuşlarında, hava süratini bildirmek için bazen Mach sayısı kullanılır.

Gösterge hava sürati (IAS), gösterge, konum ve diğer hatalar için düzeltilmemiş hava sürati göstergesi okumasıdır (ASIR). Mevcut EASA tanımlarından: gösterge hava sürati, hava aracı sistem hataları için düzeltilmemiş, deniz seviyesindeki standart atmosfer adyabatik sıkıştırılabilir akışını yansıtacak şekilde kalibre edilmiş pitot statik hava sürati göstergesinde gösterildiği gibi bir hava aracının sürati anlamına gelir.
Bir hava sürati göstergesi, basınç okumasının basınç yerine hız birimleriyle ifade edildiği bir fark basınç göstergesidir. Hava sürati, pitot tüpünden gelen çarpma (ram) hava basıncı veya durma basıncı ile statik basınç arasındaki farktan elde edilir. Pitot tüpü ileriye bakacak şekilde monte edilir; statik basınç sıklıkla uçağın bir veya her iki yanındaki statik portlardan algılanır. Bazen her iki basınç kaynağı da tek bir probda, bir pitot-statik tüpte birleştirilir.
Statik basınç ölçümü, statik portların tüm hava hızlarında ve uçuş tutumlarında basıncın gerçek statik basınç olduğu konumlara yerleştirilememesi nedeniyle hataya maruz kalır. Bu hata için yapılan düzeltme, konum hatası düzeltmesidir (PEC) ve farklı hava araçları ile hava hızları için değişiklik gösterir. Eğer uçak "koordinasyonsuz" uçuşta uçuruluyorsa, %10 veya daha fazla olan ilave hatalar yaygındır.

Gösterge hava sürati, gerekli gücün ve mevcut taşımanın (kaldırma kuvvetinin) gerçek hava süratinden daha iyi bir ölçüsüdür. Bu nedenle IAS; taksi, kalkış, tırmanış, alçalma, yaklaşma veya iniş sırasında uçağı kontrol etmek için kullanılır. En iyi tırmanma oranı, en iyi menzil ve en iyi havada kalış süresi için hedef hızlar, gösterge sürati cinsinden verilir. Paneller üzerindeki kuvvetlerin çok yüksek olabileceği veya kanat çırpıntısının (flutter) meydana gelebileceği hava sürati yapısal sınırı genellikle IAS cinsinden verilir.

Kalibre edilmiş hava sürati (CAS), gösterge hataları, konum hatası (statik porttaki yanlış basınç nedeniyle) ve kurulum hataları için düzeltilmiş gösterge hava süratidir. Standart deniz seviyesindeki ses hızından (661,4788 knot) daha düşük kalibre edilmiş hava sürati değerleri aşağıdaki gibi hesaplanır:

  
    
      
        
          V
          
            c
          
        
        =
        
          a
          
            0
          
        
        
          
            
              
                (
              
            
            
              
                2
                
                  γ
                  −
                  1
                
              
            
            
              
                )
              
            
            
              
                [
              
            
            
              
                (
              
            
            
              
                
                  q
                  
                    c
                  
                
                
                  p
                  
                    0
                  
                
              
            
            +
            1
            
              
                
                  )
                
              
              
                
                  
                    γ
                    −
                    1
                  
                  γ
                
              
            
            −
            1
            
              
                ]
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{c}=a_{0}{\sqrt {{\bigg (}{\frac {2}{\gamma -1}}{\bigg )}{\Bigg [}{\bigg (}{\frac {q_{c}}{p_{0}}}+1{\bigg )}^{\frac {\gamma -1}{\gamma }}-1{\Bigg ]}}}}
  
 eksi konum ve kurulum hatası düzeltmesi.

burada

  
    
      
        
          V
          
            c
          
        
        
      
    
    {\displaystyle V_{c}\,}
  
 kalibre edilmiş hava süratidir,

  
    
      
        
          a
          
            0
          
        
        
      
    
    {\displaystyle a_{0}\,}
  
 standart deniz seviyesindeki ses süratidir,

  
    
      
        γ
        
      
    
    {\displaystyle \gamma \,}
  
 ısı sığası oranıdır (hava için 1,4),

  
    
      
        
          q
          
            c
          
        
        
      
    
    {\displaystyle q_{c}\,}
  
 darbe basıncıdır (impact pressure), yani toplam basınç ile statik basınç arasındaki farktır,

  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
        
      
    
    {\displaystyle p_{0}\,}
  
 standart deniz seviyesindeki statik hava basıncıdır.
Bu ifade, Bernoulli denkleminin izentropik sıkıştırılabilir akışa uygulanabilen biçimine dayanmaktadır. CAS, deniz seviyesi standart koşullarında gerçek hava sürati ile aynıdır, ancak daha düşük basınçlı ve daha soğuk havaya tırmandıkça gerçek hava süratine göre daha küçük hale gelir. Bununla birlikte, uçağa etki eden kuvvetlerin iyi bir ölçüsü olmaya devam eder, bu da perdövites (stall) hızlarının hava sürati göstergesinde belirtilebileceği anlamına gelir. 
  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{0}}
  
 ve 
  
    
      
        
          a
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{0}}
  
 değerleri, ISA (yani hava sürati göstergelerinin kalibre edildiği koşullar) ile tutarlıdır.

Bir hava aracının gerçek hava sürati (TAS; ayrıca knots true airspeed (knot cinsinden gerçek hava sürati) için KTAS), hava aracının içinde uçtuğu havaya göre süratidir. Bir hava aracının gerçek hava sürati ve uçuş başı (heading), onun atmosfere göre hız vektörünü oluşturur.

Gerçek hava sürati, bir uçağın doğru seyrüseferi için önemli bir bilgidir. Hareketli bir hava kütlesinde uçarken istenen yeryüzü izini (satellite ground track) korumak için, uçağın pilotu gerekli uçuş başını belirlemek amacıyla rüzgâr sürati, rüzgâr yönü ve gerçek hava sürati bilgisini kullanmalıdır. Bakınız: rüzgâr üçgeni.
TAS, bir uçağın menzilini hesaplarken kullanılması gereken uygun hızdır. Rüzgârın etkileri hesaba katılmadan önce uçuş planlamasında da kullanılan, normalde uçuş planında listelenen hızdır.

Gerçek hava sürati, kalibre edilmiş hava süratinden aşağıdaki gibi hesaplanır

  
    
      
        V
        =
        
          V
          
            c
          
        
        
          
            θ
            
              
                
                  (
                  1
                  +
                  
                    q
                    
                      c
                    
                  
                  
                    /
                  
                  p
                  
                    )
                    
                      (
                      γ
                      −
                      1
                      )
         

Hava trafik hizmeti (ATS), uçuş ve yer emniyetini artırmak ve uçuşların akıcı gerçekleşmesine yardımcı olmak için çeşitli havacılık birimleri tarafından, gerçek zamanlı olarak, havacılara sağlanan hizmet. ATS kısaltması İngilizce Air Traffic Service kavramının akronimidir. Benzer şekilde hava trafik hizmeti üniteleri için -özellikle farklı alt birimler bir arada kastediliyorsa (örneğin ATC ve AFIS)- ATSU (Air Traffic Service Unit) kısaltması kullanılır.

Hava trafik hizmetlerinin amaçları şu şekilde özetlenebilir:

Havadaki ve yerdeki hava taşıtlarının birbirleri ile çarpışmasını önlemek
Yerde meydan manevra sahasında hareket eden hava araçları ve diğer nesnelerin çarpışmasını önlemek
Düzenli ve hızlı bir trafik akışı sağlamak
Uçuşların güvenli ve verimli gerçekleşmesi için tavsiye ve bilgi sağlamak
Arama-kurtarma hizmetine ihtiyaç duyan hava araçlarını ilgili birimlere bildirmek ve kurumlar arası koordinasyonu sağlamak
Bu görevlerin bir kısmı farklı alt birimler arasında paylaştırılır.

ICAO'ya göre ATS hizmetleri şu ana başlıklar altında toplanır:

Hava trafik kontrol hizmeti (ATC)
Saha kontrol
Yaklaşma kontrol
Meydan kontrol
Hava trafik tavsiye hizmeti (ATAS)
Uçuş bilgi hizmeti (FIS)
İkaz hizmeti (ALRS)
Bazı ülkelerde kontrolsüz hava sahalarında verilen hizmetler için ATSOCAS sayfasına bakınız.

Bir bölge veya meydandaki hava trafik hizmetleri şu faktörlere bakılarak tahsis edilir.

Trafiğin türü (hava aracı tipi)
Trafiğin yoğunluğu
Meteorolojik şartlar

Hava trafik kontrol hizmeti (ATC), hava araçlarının manevra sahasında, apronda veya uçuşun herhangi bir safhasında birbirleriyle ve manialarla çarpışmalarını önlemek; emniyetli, verimli ve düzenli hava trafik akışını sağlamak amacıyla verilen hava trafik hizmeti (ATS) türü. ATC kısaltması İngilizce Air Traffic Control kavramının akronimidir. ATC hizmeti veren görevlilere hava trafik kontrolörü (ATCO) denir.
ATC hizmetleri uluslararası şekilde İngilizce olarak yerine getirilir. ATC birimleri fonksiyonlarına göre şu çağrı adlarından birini alırlar:

tower (kule)
approach (yaklaşma),
radar
ground (yer)
delivery (müsaade dağıtım)
Herhangi bir hava trafik hizmet biriminin görevini belirtmeyen (yanıltıcı) bir çağrı adı kullanması suç teşkil eder.

ATC birimleri şu hizmetleri sağlarlar:

Kontrol hizmeti (meydanlarda ve kontrollü hava sahalarında)
FIS (uçuş bilgi hizmeti)
ALRS (ikaz hizmeti)

ATC'ler Ulaştırma Bakanlığı Sivil Havacılık genel Müdürlüğü tarafından yapılan lisans sınavı sonucunda lisanslandırılmış lisanslı kişilerdir. Türkiye'deki ilgili kurum Ulaştırma Bakanlığı Devlet Hava Meydanları İşletmesi'dir.

Hava trafik kontrolörleri lisanslarına ek olarak aşağıdaki alanlarda derece sınavlarına girerler ve bu sınavlarda başarılı oldukları takdirde dereceleriyle ilgili hava trafik hizmeti görevini yerine getirirler.İlgili dereceler şunlardır:

Görerek meydan kontrol derecesi
Aletli meydan kontrol derecesi
Radarsız yaklaşma kontrol derecesi
Radarlı yaklaşma kontrol derecesi
Radarsız saha kontrol derecesi
Radarlı saha kontrol derecesi

Hava trafik kontrolörleri, iyi derece İngilizce bilmek ve her sene, çalıştıkları bölgeyle ilgili derece yenileme sınavlarına girmek zorundadırlar. Bu sınavlara girebilmek için her sene SHGM tarafından yetkilendirmiş havacılık tıp merkezlerinden ICAO Ek-1 Sınıf 3'e uygun heyet raporu almak zorunlulukları vardır. Kontrolörler Türkçe ve İngilizce dillerinde, yanlış anlamalara ve aksamalara yol açabilecek belirgin bir aksan veya lehçe, dilde pelteklik, gizli kekemelik ve aşırı heyecan sahibi olmamalıdır. Hava trafik kontrolörlerinin alkol ve psikoaktif madde kullanımları denetlenir ve gerekirse görevden uzaklaştırılır.

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Hava Trafik Kontrolü ile ilgili bir web sitesi 1 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devlet Seyrüsefer Dairesi Başkanlığı* Devlet Hava Meydanları İşletmesi10 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hava Trafik Kontrolü Ve Pilotluk ile ilgili Blog  19 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Hava Trafik Kontrolörleri Derneği 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hava trafik kontrolörlüğü ile ilgili bir yazı 23 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hava trafik tavsiye hizmeti (ATAS), çeşitli hava trafik hizmet üniteleri (ATSU) tarafından kontrolsüz hava sahalarında verilen bir ATS hizmeti. ATAS kısaltması İngilizce Air traffic advisory service kavramının akronimidir. ICAO'ya göre ATAS, tavsiyeli hava sahalarında IFR uçuş planı ile faaliyet gösteren uçaklar arasında -mümkün olduğu müddetçe- ayrım sağlanması hizmetidir.
ATAS genellikle şunları kapsar:

Meteoroloji bilgi ve ikazları
Seyrüsefer ve yaklaşma cihazlarının durumları
Meydan kolaylıklarının durumları
Diğer -bilinen- hava araçları ile yakınlaşma uyarıları
Uçuş emniyetini artırıcı diğer bilgiler
İlgili ATS biriminin radar erişimi olmayabilir. Bu nedenle tavsiye hizmeti alınan uçuşlarda çevre kontrolü çok önemlidir.

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Hava veri bilgisayarı, (Genellikle havacılıkta kullanılan İngilizce tabiri ile: Air data computer ya da ADC) modern glass kokpitlerde bulunan temel bir aviyonik bileşendir.
Bu bilgisayar ile temel uçuş aletlerinin yanında, pitot-statik sistemi, jiroskopu, GPSi ve ivmeölçeri gibi sensörlerinden aldığı bilgileri kullanarak uçağın düzeltilmiş hava sürati, Mach sürati, irtifası ve yatar sürat trendi gibi bilgiler hesaplanır. Uzay mekiği gibi çok daha süratli hava taşıtlarında ise kalibre edilmiş hava sürati (düzeltilmiş hava sürati) yerine eşdeğer hava sürati (EAS, İng. Equivalent airspeed) hesaplanır.
Hava veri bilgisayarlarının girdileri arasında genellikle total hava sıcaklığı'da bulunur. Bu sayede uçağın statik hava sıcaklığı ve Hakikî hava sürati (TAS, İng. True airspeed) de hesaplanır.

Hava Veri Sistemi

Air Data Computers- Hava veri bilgisayarları hakkında doküman 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Havacılık, insanlar tarafından üretilmiş hava taşıtlarıyla uçmak ya da uçmak için gerekli olan makinelerin tasarımıyla veya bakımlarıyla uğraşmak demektir. Daha genel bir anlamda, havacılık terimi, hava taşıtı ile ilgili olan tüm eylemleri, endüstrileri, kurumları kapsamaktadır. Ticari havacılık, sivil havacılık, genel havacılık, askerî havacılık, deniz havacılığı, kara havacılığı, ultralight havacılık, sanal havacılık gibi türleri bulunmaktadır.

9. yüzyıl ile 11. yüzyıl arasında Armen Firman'in yaptığı paraşüt uçuşu ve Abbas Ibn Firnas'ın planörüyle yaptığı uçuşlar gibi öncü kısa mesafeli uçuşlar olmuştur. Hatta daha da erken dönemlerde muhtemelen Çin'de insan taşıyan uçurtma uçuşları da olmuş olabilir. Osmanlı'da Hezarfen Ahmed Çelebi tarafından Galata Kulesi'nden Üsküdar'a bir uçuş gerçekleştirildiği Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde kayıt edilmektedir.

Havacılık çağının modern dönemi, insanın, Montgolfier kardeşler tarafından tasarlanmış olan bir sıcak hava balonu ile ilk defa havadan hafif bir uçuş gerçekleştirmesiyle başlamıştır ve böylece balonlu uçuş çok popüler bir olay olmuş tüm bir 19. yüzyıl boyunca var olmaya devam etmiştir.
Balonların kullanılırlıkları sadece rüzgâr yönünde hareket etmeleri nedeniyle sınırlıydı. Her ne kadar, 1800'lü yıllar boyunca birçok kumanda edilebilir balon üretilmiş olsa da bu tür taşıtlarla ilk gerçek anlamda uçuş Brezilyalı havacı Alberto Santos-Dumont tarafından yapılmıştır. Santos-Dumont, bir içten yanmalı motor ile sündürülmüş balonu çok iyi bir şekilde birleştirmiştir. 19 Ekim 1901 tarihinde, "Numara 6" adlı zeplinini Paris üzerinde dolaştırarak kazandığı Deutsh de la Meurthe ödülünü kazandığında dünya çapında bir üne kavuşmuştur. Santos-Dumont'un zeplinlerle elde ettiği bu başarısı kontrollü ve kaliteli uçuşun olağan olduğunun kanıtı olmuştur.

Önce Alphonse Pénaud 18 Aug 1871'de Yapısal Dengeli ilk uçak modeli ile, sonra 1874'te   Felix du Temple tarihte ilk Başarılı Uçuşla, daha sonra 09 Kas 1890'da Clement Adler'in Ader Eole uçağı ile uçuşu ve 1899'da Amerika'da ilk uçuşu gerçekleştiren Gustav Weisskopf'un Pittsburgh, Pennsylvania uçuşu ile artık Havacılık hayal olmaktan çıkmıştı.
Clement Adler, Adler Eole adını verdiği  buhar gücü ile çalışan ilk uçağını yaptı. (Aeolos = Greko-Romen'cede rüzgâr Tanrısı'nın adı) Öncekiler gibi kanatların çırpılması ile değil, yarasa kanadının mekanik kopyası kanatlarla kaldırmayı amaçlayarak uçmaya çalışması bir öncülüktü. Çok çok hafif bir buhar makinesi, uçağın önündeki pervaneyi çevirmekte idi.
Bu makine ile 9 Ekim'de Brie-Chateau d'Armainvilliers'de 50 m lik bir uçuş gerçekleştirdi.
.
Brest-Fransa'da tümü alüminyum kullanarak yapılmış, kanat açıklığı 13 m olan ve pilotsuz ağırlığı 80 kg gelen bu havadan ağır, kendi gücü ile uçan ilk uçak, kardeşi M. Luis ve Felix du Temple tarafından yapılmıştır. 
17 Aralık 1903'te Wright kardeşler, hava taşıtları kumanda sorunları yüzünden kısa mesafelerin dışında uçuş yapamıyorlardı. 06 Nis 1909'da Henry Farman III (HF1) ile ilk kanatçık uygulaması gerçekleşti (Aileron = Fransızca “Kanatçık” demektir).
Eleronların hava taşıtlarına uygulanmasının ardından taşıtların kumandaları kolaylaştı ve daha 10 yıl geçip te I. Dünya Savaşı başladığında, havadan ağır hava taşıtları gözetleme, keşif, topçu atışı için hedef belirleme ve düşmana karşı saldırıda kullanım içim uygun hale çoktan gelmişti.
Hava taşıtlarının tasarımları daha büyük ve güvenilir oldukça insanları ve yükleri taşımaya başladılar. Uzun mesafelerde yolcu ve yük taşıyan ilk hava taşıtı iskeletli dev zeplinler olmuştu. 

Türünün en başarılı örneği, Graf Zeplindi. Ağustos 1929'da yaptığı bir dünya turu da dahil olmak üzere toplamda bir milyon milden fazla uçmuştu. Ancak zaman içinde uçak teknolojisindeki gelişmeler zeplinlerin bu üstünlüğüne son verdi ve Zeplinlerin "Altın Çağı" 6 Mayıs 1937'deki 36 kişinin ölümüyle sonuçlanan Hinderburg faciası ile son bulmuştu. Her ne ne kadar, zeplinleri tekrar gündeme getirmek için yani çabalar olmuş olsa da, zeplinler tarihteki güzel yerlerini hep korudular.
1920'ler ve 1930'lar boyunca uçak tasarımında çok büyük ilerlemeler oldu. Bu dönemin en başarılı tasarımlarından biri daha sonra yolcu havacılığı çağının da başlamasına neden olacak ve ilk dişe gelir anlamda gelir getiren yolcu uçağı olan Douglas DC-3 uçağıdır. II. Dünya Savaşı'nın başına gelindiğinde birçok kasaba ve şehir kendi havalimanlarını inşa etmişlerdi ve pilot sayısında da büyük bir artış olmuştu. 2. Dünya Savaşı havacılığa içinde ilk jet uçağın ve ilk sıvı yakıtlı füzelerin de olduğu birçok yenilik getirdi.
II. Dünya Savaşından sonra, birçok pilotun terhis olması ve hem taşımacılık hem de eğitim amaçlı uçağın askerler tarafından gereksinim fazlası olarak sivillerin kullanımına sunulmasıyla, özellikle Kuzey Amerika'da genel havacılıkta, hem özel hem de ticari havacılığı da içerecek biçimde, tam bir patlama oldu. Cessna, Piper ve Beechcraft gibi üreticiler, hafif uçakları da kapsayacak biçimde orta sınıf pazar için geliştirdiler.
1950'lere gelindiğinde, de Havilland Comet uçağının da oyuna dahil olmasıyla, sivil jet sektörü artık çok gelişmişti. Fakat ilk geniş anlamda kullanılan yolcu jeti Boeing 707 olacaktı. Aynı zamanda, turboprop uçaklar daha küçük çaplı uçaklar için geliştirilmeye başlandı ve bu sayede daha kısa mesafeler daha değişik hava koşullarına dayanabilen uçaklarla daha  kolaylıkla aşılabilir oldu.
Yuri Gagarin, 12 Nisan 1961'de uzaya giden ilk insan olurken, Neil Armstrong 21 Temmuz 1969'da aya ayak basan ilk insan oldu.
1960'lardan beri, kompozit gövdeler ve daha sessiz daha güçlü motorlar kullanıma girdiler, ama en önemli yenilikler uçuş aletleri ve kumanda sistemleri üzerinde oldu. Transistörlerin elektroniğe dahil olmasıyla, GPS'in geliştirilmesiyle, uydu haberleşmesinin geliştirilmesiyle, çok daha küçük ve güçlü bilgisayar sistemlerinin yapılmasıyla ve LEDli göstergelerin üretilmesiyle, hem yolcu uçaklarının hem de daha küçük uçakların kokpitlerinde inanılmaz değişiklikler oldu. Pilotlar daha kusursuz navigasyon yaparken hem yer şekillerini, hem dağlar gibi engelleri, hem etraftaki uçakları, hem de hava durumu gibi ayrıntıları önlerindeki ekranlardaki haritalar üzerinde gece veya düşük görüş mesafesinde olsalar bile görebiliyorlar.
21 Haziran 2004'te, Uzaygemisibir ilk özel sektöre ait uzay aracı olarak uzay uçuşu yapan ilk uzay taşıtı oldu ve böylece dünya atmosferi dışındaki bir olası havacılık pazarının da kapısı  aralamış oldu.

Sivil havacılık hem genel havacılık hem de tarifeli hava taşımacılığını da kapsayacak şekilde tüm askeri olmayan uçuşları kapsar.
Türkiye'de (Nuri Demirağ tarafından) üretilen ilk yolcu uçağı “Nu D.38” ilk şehirlerarası uçuşunu 26 Mayıs 1944 günü İstanbul'dan Ankara'ya yapmıştır.

Önceleri çok daha fazla olmasına rağmen günümüzde sadece beş büyük üretici vardır:

Airbus, Avrupa merkezli
Boeing, ABD merkezli
Bombardier, Kanada merkezli
Embraer, Brezilya merkezli
Tupolev, Rusya merkezli (Birleşik Havacılık İmalat Kurumu olarak değişecek)
Boeing, Airbus ve Tupolev geniş gövdeli yolcu uçaklarının üzerine eğilirken, Bombardier ve Embrarer dar gövdeli bölgesel yolcu uçaklarına eğiliyor.
1970'lere kadar, büyük havayollarının çoğu bayrak taşıyıcılardı ve bağlı bulundukları devletler tarafından finanse edildikleri için rekabetin getirdiği olumsuz etkilerden etkilenmiyorlardı. Birçok uluslararası hava hatları ortak kullanım antlaşmaları imzalanması rekabetin artmasına ve bununla birlikte tüketiciler için daha ucuz ve uygun fiyatların oluşmasına neden oldu. 2000'li yıllara gelindiğinde, düşük bilet ücretleri, yüksek aylıklar  ve 11 Eylül saldırıları ve SARS hastalığı gibi krizler ile yüksek yakıt fiyatlarının birleşmesi birçok eski havayolu şirketinin kayyuma alınmasına, iflas etmesine ya da başka bir şirket ile birleşmesine neden oldu. Fakat tam tersi olarak, aynı dönemde, Ryanair ve Southwest Havayolları gibi düşük maliyetli havayolları ise sağlıklı gelişimlerini sürdürdüler.

Genel havacılık, askerî olmayan ve belli bir tarifeli hava taşımacılığı hariç her türlü uçuşu kapsar ve yelken kanat ile yapılan bir uçuştan Boeing 747 ile yapılan tarifesiz bir kargo taşımacılığına kadar olan çok geniş bir alanı kapsar. Gelecekte uçuşların büyük çoğunluğunun bu şekilde olması beklenmektedir.
İçerdiği çok geniş kapsamlı uçuşlar nedeniyle, genel havacılığı basit bir tanımla sınırlandırmak kolay değildir - genel havacılık, iş amaçlı uçuşları, özel havacılığı, uçuş eğitimlerini, balonlu uçuşları, paraşüt atlayışlarını, yelken kanat uçuşlarını, planör uçuşlarını, hava fotoğrafçılığını, motorlu yelken kanat uçuşlarını, hava ambulansı uçuşlarını, zirai ilaçlama uçuşlarını, trafik denetleme uçuşlarını, charter uçuşlarını, polis devriye uçuşlarını, orman yangını uçuşlarını ve diğer birçok farklı uçuşu kapsar.
Her ülke havacılığı değişik olarak kurallandırır, ancak çoğunlukla, genel havacılık kuralları onun ticari bir uçuş mu yaksa özel bir uçuş mu olduğuna göre ve tabii ki ne çeşit bir hava taşıtı ile yapıldığına göre belirlenir. Türkiye'de bu kuralları koyan ve denetleyen kurum Ulaştırma Bakanlığına bağlı olarak çalışan SHGM'dir.

Balon gibi basit hava taşıtları 18. yüzyıl gibi erken bir dönemde bile askeri gözetleme amaçlı olarak kullanılmıştır. Yıllar geçtikçe askerî uçaklar çok değişik gereksinimlere yanıt verecek biçimde yetenekleri artacak şekilde üretilmeye başladılar. Birçok askeri uçak üreticisi firma, kendi devletlerinin askeri uçak gereksinimini karşılamak için rekabet ediyorlar ve bu firmalar arasındaki seçim daha çok fiyat, performans ve üretim hızı arasındaki ilişki değerlendirilerek karara bağlanıyor.

Havacılık Enformasyon Yayını (AIP), her ülkedeki havacılık otoriteleri tarafından ICAO ile iş birliği halinde hazırlanan ve yayınlanan temel havacılık dokümanı. AIP kısaltması İngilizce Aeronautical Information Publication kavramının akronimidir. Anadili İngilizce olmayan ülkelerde AIP'ler bölünmüş bir sayfada İngilizce ve yerel dil birlikte olacak şekilde yayımlanırlar. Sık sık güncellenen AIP'lerin basılı formatı yavaş yavaş terkedilmekte, CD halinde veya çevrimiçi kullanım yaygınlaşmaktadır.
Oldukça büyük ve kapsamlı bir doküman olan AIP başlıca 3 bölümden meydana gelir: 

GEN (general/genel bilgiler)
ENR (en-route/rota bilgileri)
AD (aerodrome/meydan bilgileri)
Bunların haricinde SUP (ilaveler) ve AMDT (düzeltmeler) bölümleri bulunur.
AIP'de yer almayan ve NOTAM çıkarılmasını gerektirmeyen bilgiler AIC (Havacılık Enformasyon Genelgeleri) denilen farklı bir seri halinde yayımlanmaktadır.

AIP Turkey

Havacılık tıbbı, uçağa binerek yüksek hız, irtifa, düşük basınç, radyasyon, G kuvvetleri ve 3 düzlemde hareketlere maruz kalan pilot, mürettebat ve yolcularda ortaya çıkan tıbbi problemlerle ilgilenen, bunlara çözüm veya önlemler geliştiren bir tıp dalıdır.
Yolcu veya mürettebat olarak uçan insanda görülebilen rahatsızlıklardan belli başlı olanları şunlardır: hipoksi, vertigo, uçak tutması, dekompresyon hastalıkları (barotitis, bend, choke, karın gazları genişlemesi), görsel illüzyonlar, jet lag, G kuvvetlerinin neden olduğu bozukluklar, uçuş korkuları gibi konuları Hava - uzay hekimliği uzmanları ve uçuş doktorları (Flight Surgean-Uçuş Tabibi) bu ve benzeri rahatsızlıkların tanı ve tedavilerinden sorumludurlar.
Dünya askeri havacılığında uçuş doktorlarının etkin rol almalarının tarihi 1916, Türk Hava Kuvvetlerinde ise 1929 yılına dayanmaktadır.

Uçuş muayenesi

Hava yolu, seyrüsefer yardımcıları arasında oluşturulmuş, koridor şeklinde kontrollü hava sahası. Hava yolları VOR, NDB gibi çeşitli radyo seyrüsefer istasyonları arasında oluşturulurlar. Alet uçuşu yapan uçaklar tarafından kullanırlar. Örneğin şehirlerarası veya ülkeler arası yolcu uçağı seferlerinin önemli bir kısmı havayolları üzerinde gerçekleşir.
Hava yolları 10 deniz mili genişliğinde koridorlardır. Havacılık kartlarında sadece orta hattı gösteren bir çizgi ile belirtilirler. Çoğu havayolu A sınıfıdır. Bununla birlikte daha düşük sınıflı kontrollü hava sahalarını kateden hava yolları, katettikleri bölgede düşük sınıfa dahil olabilirler. A sınıfı havayollarında VFR uçuş gerçekleştirilmez.

Tavsiyeli yollar, F sınıfı hava sahalarıdır. Tavsiyeli yollar, kontrolsüz hava sahalarındaki hava yolları olarak tanımlanabilir. Havayolları gibi 10 NM genişliğinde olmalarına rağmen havacılık haritalarında (kart) sadece orta hatları mavi kesikli çizgi ile belirtilir. ADR'leri kullanacak VFR uçakların uçuş planı doldurması gerekir.
ADR'lerde ayrım hizmeti sadece IFR trafiğe verilir. Radyo-telsiz usulleri A sınıfı hava sahalarındaki gibidir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.
Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Havayolu nakliye pilotu lisansı (ATPL veya ATP), en üst düzeydeki ticari pilotluk lisansı. ATPL, İngilizce Airline Transport Pilot Licence kavramının kısaltmasıdır.
ATP lisansına sahip pilotlar, diğer lisanslardan farklı olarak, maksimum kalkış ağırlığı 12500 pounddan fazla olan ve 9 yolcudan fazla kapasitesi olan uçaklarda da kaptan (pilot-in-command) olabilirler. Pek çok yolcu uçağı, ATP lisansının yanı sıra tip değerlendirmesi (type rating) de gerektirmektedir.
ATP lisansı edinebilmek için öncelikle PPL (husûsi pilot lisansı) ve CPL (ticari pilot lisansı) elde etmek gerekmektedir. Bu ön lisanslar ve diğer gereksinimler farklı kurslarda tek tek elde edilebileceği gibi kapsamlı bir ATP kursunda toplu halde de elde edinilebilir.

Frozen ATPL (donmuş ATPL), aşağıdaki lisans ve belgelerin hepsine sahip olma durumunu anlatan gayriresmî bir kavramdır:

Multi-Engine aircraft class ratingli CPL
Multi-Engine Instrument rating (IR) ve
Multi-Crew Cooperation (MCC) sertifikası
Frozen ATPL durumunda olan pilotlar pek çok ülkede -en az 500 saati ticari olmak üzere- 1500 saat uçuşu tamamladıktan sonra ATPL lisansına sahip olabilirler.
Sınavlar

Havacılık hukuku
Genel uçak bilgisi
Uçuş planlaması
İnsan performansı ve sınırlar
Meteoroloji
Operasyonal prosedürler
Uçuş ilkeleri
Communications (IFR)
İletişim ve görerek uçuş (VFR)
Performance
Seyrüsefer (navigation)
Radio Seyrüseferi
Instrumentations
Mass and balance

ATP kısaltması isim önünde (bazı ülkelerde ardında) ünvan olarak kullanılabilir.

Husûsî pilot lisansı
Ticarî pilot lisansı

Hayalet uçak, radar sistemleri tarafından yakalanamayan ya da yakalanması çok güç olan uçaklara verilen resmî olmayan bir isimdir. Stealth teknolojisi'ne sahiptir.
Radarlar uçakların yerlerinin belirlenmesinde çok başarılıdır. Bu durum bir hava saldırısı sırasında öncelikle sürpriz faktörünü ortadan kaldırır. Ayrıca düşman avcı uçaklarının ya da uçaksavar sistemlerin uçaklara karşı önlem alması olanağı doğurur. Bu düşüncelerden hareketle Amerikalı mühendisler radarların uçakları görmesini güçleştiren çeşitli yöntemler buldular. Radara yakalanmama özelliğine sahip uçaklara "stealth" yani hayalet uçak adı veriliyor. Bugün halen kullanımda olan en yaygın iki hayalet uçak türü, bir avcı uçağı olan F-117 ve bombardıman uçağı olan B-2 popülerdir. Hayalet uçakların varlığı 1988 yılından beri biliniyordu; ne var ki proje çok gizli olduğundan uzun süre açığa çıkarılamadı. İlk hayalet uçak olan F-117A, 1981 yılında ilk uçuşunu yapmıştı. F-117 Nighthawk, özellikle gizli teknoloji etrafında tasarlanmış ilk operasyonel uçaktı. Diğer gizli uçak örnekleri arasında B-2 Spirit, the F-22 Raptor, the F-35 Lightning II, the Chengdu J-20, ve Suhoy Su-57 sayılabilir.

Uçakların bir hava görevi sırasında radarlardan izlenebildikleri, bilinen bir gerçek. Bir uçağın radar ekranındaki görüntüsüne, o uçağın radar kesiti denir. Uçakları görünmez kılmanın başlıca yolu, radar vericileriyle gönderilen radyo dalgalarının hedeften sekerek alıcı antene dönmesini engellemek. Bunun için de uçak gövde kanatları yumuşak kıvrımlarla ya da dik olmayan açılarla kesişen birçok düzeyle tasarlanarak, çarpan radar sinyallerinin sağa sola, hatta yukarı saçılarak antene dönmemesi sağlanır. Uçağın yüzeyleri radar sinyallerini geri yansıtmadan emen malzemelerle kaplanmıştır. Özel tasarlanmış yüzeyler bu yüzeylerin kaplanmasında kullanılan malzemeler sayesinde, hayalet uçaklar radar ekranında bir uçaktan çok, bir kuş gibi görünür.

Hayalet uçakların radara yakalanma olasılığı sıfır değil ama bu olasılık normal uçaklardan çok daha düşük. Bu da radar dalgalarını geldikleri yönden farklı yönlere yansıtacak şekilde düzenlenmiş değişik açılı gövde yapısı ve uçağın birçok yerinde dış kaplamanın hemen altına yerleştirilmiş, radar dalgalarını emici özellikte bir madde ve radar dalgalarını karıştıran  elektronik sistemler yardımıyla oluyor. Böylece uçağın rcs'si (radar cross section: bir cismin, çarptığı radar dalgalarını radar alıcısına ne oranda geri yansıtacağını ve dolayısıyla radara fiziksel büyüklüğüne, ne göre, hangi oranda bir sinyal göndereceğini belirleyen özellik.) düşürülür. Normalde bir uçağın rcs'si büyüklüğüne ve geometrik şekline bağlı olmasına karşın hayalet uçaklar kendileriyle aynı büyüklükte normal uçaklardan çok daha düşük rcs'ye sahiptirler, dolayısıyla radara yakalanma olasılıkları çok daha azdır. Bütün bunlara rağmen uçaklar radara tümüyle yakalanmaz değil. Bununla birlikte 150 km maksimum menzilli bir radar, normal bir uçağı 120 km'de yakalıyorsa bir hayalet uçağı 3 km'de ancak yakalayabilecektir ki bu mesafede radar tespiti anlamsızdır; uçak çıplak gözle bile tespit edilebilir. Ayrıca 3 km'de tespit edilen bir hedefe kilitlenip vurmak da çok zor.
Hayalet uçakları uzun mesafeden tespit edebilecek bir sistem fikri ortaya atılıyor. Bu sistemde radar alıcısıyla vericisi farklı konumlarda, ayrıca birden fazla alıcı olması gerekiyor ve bu alıcıların uçak ve uyduların üzerinde taşınması düşünülmüş. Böylece hayalet uçağın farklı yönlerde konumlanmış vericiler tarafından alınacak ve uçağın yeri az bir sapma ile tespit edilebilecek. Bu projeyi geliştirerek hayalet teknolojisini altetmek mümkün; fakat projenin maliyeti hayalet projesinin maliyetinden bile yüksek olacağı için pek pratik değil. Bunun yanında hayalet uçaklar farklı türde algılama aygıtlarından, sözgelimi ısıl (termal) görüntüleme sisteminden gizlenemez.

Kullanımda/Kullanılmış

 F-22 Raptor - Lockheed-Martin / Boeing
 B-2 bomber - Northrop Grumman
 F-117 Nighthawk (Lockheed Have Blue) - Lockheed Martin (2008'de emekli edildi)
 F-35 Lightning II - Lockheed Martin
 Su-57 Suhoy
 J-20 Chengdu
Kullanıma girecek
 Medium Combat Aircraft - Hindustan Aeronautics Limited
 TUSAŞ TF-X
Teknoloji gösterimi/Prototip
 Bird of Prey - Boeing
 Boeing X-32 - JSF projesinde Locheed'e karşı kaybetti
 Tacit Blue - Northrop teknoloji gösterimi keşif uçağı
 Have Blue - teknoloji gösterimi
 YF-23 Black Widow II - Northrop / MDD - prototip inşa edildi, ancak yarışmayı YF-22'ye karşı kaybetti
İptal edilmiş
 A-12 Avenger II - McDonnell-Douglas / General Dynamics
 Boeing X-32 - Lockheed'e karşı JSF yarışmasını kaybetti
 YF-23 Black Widow II - Northrop / McDonnell Douglas - prototipi inşa edildi, ancak yarışmada YF-22'ye karşı kaybetti
 Messerschmidt Lampyridae - Batı Alman hayalet avcı prototipi

Kullanımda/Kullanılmış
 Avro Vulcan - İngiliz stratejik bombardıman uçağı, delta kanatlarına gömülmüş motorları beklenmedik biçimde düşük radar kesit alanı sağlamıştı.
 B-1 Lancer
 F-16 C/D ve E/F - Block 30 sonrasında radar kesiti 1 m²'ye indirildi
 F/A-18 C/D ve E/F - Azaltılmış radar kesiti, F-16C'lere benzer olduğu düşünülmektedir, ama F/A-18 E/F'nin daha ileri teknoloji olduğu düşünülmektedir.
 /  MiG-29 SMT - F-16C/D'ye benzer özellikler
 /  Tupolev Tu-160 - Hem radar hem de kızılötesi izi azaltılmış
 Eurofighter - EADS
 Dassault Rafale - Fransa Hava Kuvvetleri ve RAF Avro Vulcan - Delta kanatlı ve saklı motorlu İngiliz bombardıman uçağı, beklenmediği halde düşük radar kesitine sahiptir.
 De Havilland Mosquito - İngiliz hafif bombardıman ve yer taarruzu uçağı, ilk radar modellerine karşı düşük radar kesit alanı.
Teknoloji gösterimi/Prototip
 Northrop YB-49
İptal edilmiş
 Horten Ho 229 - 1944'teki bir Alman tasarımı. İlk hayalet uçak düşüncesidir.

 Dassault AVE-D Petit Duc - Dassault Aviation (taktik İnsansız Hava Aracı (İHA))
  EADS Barracuda - Alman EADS (teknoloji gösterimi)
 Rheinmetall KZO - Rheinmetall (taktik İHA)
 Boeing X-45
 Boeing X-43
      Dassault nEUROn - Dassault / Saab / EAB / Alenia / EADS CASA / RUAG / Thales (teknoloji gösterimi)
 RQ-3 Dark Star - Lockheed / Skunk Works (iptal edildi)

Hayalet helikopter
Hava üstünlüğü avcı uçağı
Savaş uçakları listesi
Gece avcı uçağı
Avcı bombardıman uçağı
Askerî uçak

Helikopter, dikey kalkış ve iniş yapabilen döner kanatlı bir hava taşıtıdır. İsmin  kökü Yunancada heliko pteron yani hareketli kanatlar anlamından gelir. Fransız Gustave Ponton d'Amécourt tarafından 1861'de ortaya atılmıştır. 1907 yılında Fransız Paul Cornu ilk motorlu helikopteri uçurmuştur.
Helikopterde yatay olarak dönen helikopter rotor sistemi tarafından sağlanan taşıma ve itme vardır. Bu, helikopterin dikey olarak kalkmasına ve inmesine (VTOL), havada asılı kalmasına ve ileri, geri ve yanal olarak uçmasına izin verir.  Bu özellikler, helikopterlerin, sabit kanatlı hava aracı olaram birçok STOL (Kısa Kalkış ve İniş) veya STOVL (Kısa Kalkış ve Dikey İniş) özelliklerinin pist olmadan veya izole alanlarda kullanılmasına izin verir. 1942'de Sikorsky R-4, tam ölçekli üretime ulaşan ilk helikopter oldu.
Daha önceki tasarımların çoğunda birden fazla ana rotor kullanılmasına rağmen, dikey bir anti-tork kuyruk rotorunun eşlik ettiği tek bir ana rotorun konfigürasyonu (tek kanatlı monokopter ile karıştırılmaması gereken tek kanatlı helikopter) en yaygın helikopter konfigürasyonu haline geldi. Bununla birlikte, tandem rotor veya enine rotor konfigürasyonlarında ikiz ana rotorlu helikopterler (bikopterler), monorotor tasarımından daha yüksek taşıma kapasitesi nedeniyle bazen kullanılmaktadır. Ayrıca koaksiyel rotorlu, tiltrotorlu ve bileşik helikopterler de günümüzde uçmaktadır. Quadkopter'lere (dörtlü helikopterler) 1907 yıllarında Fransa'da öncülük edildi ve diğer multicopter türleri ile birlikte esas olarak dron gibi özel uygulamalar için geliştirildi. Buna karşılık, cayrokopter ve jirokopter, uçağı ileriye doğru itmek için ayrı bir itme sistemine dayanan bir rotora sahiptir.

Dikey uçuş için en erken buluşlar Çin'den geldi. MÖ 400'den beri, Çinli çocuklar bambudan uçan oyuncaklarla (veya Çin toplarıyla) oynadılar.  Bu bambu helikopter, bir rotora bağlı bir çubuğun yuvarlanmasıyla döndürülür. Döndürme kaldırma oluşturur ve oyuncak bırakıldığında uçar. Ge Hong'un MS 4. yüzyıla ait Taoist kitabı Baopuzi'nin (抱朴子) döner kanatlı uçaklara özgü bazı fikirleri açıkladığı bildiriliyor.
Çin helikopter oyuncağına benzer tasarımlar bazı Rönesans resimlerinde ve diğer eserlerde yer aldı. 18. ve 19. yüzyılın başlarında Batılı bilim adamları, Çin oyuncağına dayalı uçan makineler geliştirdiler.
Daha sonra İtalyan bilgin Leonardo da Vinci'nin "hava vidası" olarak bilinen tasarımı ortaya çıktı. Bilimsel bilgi arttıkça ve daha fazla kabul gördükçe, insanlar dikey uçuş fikrini sürdürmeye devam etti.
Temmuz 1754'te Rus Mikhail Lomonosov, sargılı bir yay aygıtıyla güçlendirilmiş küçük bir koaksiyel geliştirdi ve bunu Rus Bilimler Akademisine gösterdi. Bir yay ile güçlendirildi ve meteorolojik aletleri kaldırmak için bir yöntem olarak önerildi.
1783'te Christian de Launoy ve tamircisi Bienvenu, rotor kanatları olarak ters dönen, hindi uçuş tüylerinden oluşan bir modelde Çin topunun eş eksenli bir versiyonunu kullandı ve 1784'te Fransız Bilimler Akademisi'ne gösterdi. Sir George Cayley, Launoy ve Bienvenu'nunkine benzer, ancak lastik bantlarla güçlendirilmiş bir tüy modeli geliştirdi. Yüzyılın sonunda, rotor kanatları için kalay levhalar ve güç için yaylar kullanıldı.
Alphonse Pénaud daha sonra 1870 yılında yine lastik bantlarla çalışan koaksiyel rotor model helikopter oyuncakları geliştirdi. Babaları tarafından hediye edilen bu oyuncaklardan biri, Wright Kardeşlere ilham verdi.
1861'de "helikopter" kelimesi, buharla çalışan küçük bir model sergileyen Fransız bir mucit Gustave de Ponton d'Amécourt tarafından icat edildi. Yeni bir metal olan alüminyum ile, model asla yerden kalkmadı. Buhar gücü diğer mucitler arasında da popülerdi. 1878'de İtalyan Enrico Forlanini'nin yine bir buhar motoruyla çalışan insansız aracı, 12 metre (39 fit) yüksekliğe yükseldi ve dikey bir kalkıştan sonra yaklaşık 20 saniye havada kaldı. Emmanuel Dieuaide'nin buharla çalışan tasarımı, yerdeki bir kazandan gelen bir hortumla çalıştırılan ters dönen rotorlara sahipti.
1887'de Parisli mucit Gustave Trouvé, bağlı bir elektrikli model helikopter yaptı ve uçurdu. Temmuz 1901'de Hermann Ganswindt'in helikopterinin ilk uçuşu Berlin-Schöneberg'de gerçekleşti; bu muhtemelen insanları taşıyan ilk havadan ağır motorlu uçuştu. Olayı kapsayan bir film Max Skladanowsky tarafından çekildi.
1885'te Thomas Edison'a, uçuş geliştirmeye yönelik deneyler yapması için James Gordon Bennett, Jr. tarafından 1.000 ABD Doları (bugünkü 29.000 ABD Dolarına eşdeğer) verildi. Edison bir helikopter yaptı ve kağıdı, içten yanmalı bir motora güç sağlamaya çalıştığı nitroselüloz oluşturmak için kullandı. Helikopter patlamalar sonucu hasar gördü ve çalışanlarından biri ağır yandı. Slovak mucit Ján Bahýľ, içten yanmalı motoru 1901'de 0,5 metre (1,6 fit) yüksekliğe ulaşan helikopter modeline güç sağlamak için uyarladı. 5 Mayıs 1905'te helikopteri 4 metre (13 fit) irtifaya ulaştı ve uçtu. 1908'de Edison, bir benzinli motorla çalışan bir helikopter için kendi tasarımının patentini aldı, ancak asla uçmadı.

İlk uçuşlar
1906'da iki Fransız kardeş, Jacques ve Louis Charles Bréguet, helikopterler için kanat profilleri denemeye başladılar. 1907'de bu deneyler "Bréguet-Richet Gyroplane" ile sonuçlandı. Gyroplane, pilotunu bir dakika boyunca yaklaşık 0,6 metre (2 ft) havaya kaldırdı. Gyroplane, son derece dengesiz olduğunu kanıtladı ve uçak gövdesinin her köşesinde onu sabit tutmak için bir adama ihtiyaç duydu. Bu nedenle Gyroplane uçuşları, bir helikopterin ilk insanlı uçuşu olarak kabul edilir, ancak serbest uçuş değildir.
Aynı yıl, Fransız mucit Paul Cornu, Cornu helikopterini tasarladı ve yaptı. 24 hp (18 kW) Antoinette motor tarafından tahrik edilen iki adet 6.1 metrelik (20 ft) ters dönen rotor kullandı. 13 Kasım 1907'de mucidini 0,3 metreye kaldırdı ve 20 saniye havada kaldı. 1911'de Sloven filozof ve ekonomist Ivan Slokar bir helikopter konfigürasyonunun patentini aldı.
Danimarkalı mucit Jacob Ellehammer, 1912'de Ellehammer helikopterini inşa etti. Bu helikopter, her biri çevresinde altı kanatla donatılmış iki karşı dönen diskle donatılmış bir çerçeveden oluşuyordu. İç mekan testlerinden sonra, uçak açık havada gösterildi ve birkaç serbest kalkış yaptı. Helikopterle yapılan deneyler, Eylül 1916'ya kadar devam etti.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan, iki uçak inşa edilmiş deneysel bir helikopter prototipi olan PKZ'yi geliştirdi.

Erken gelişme
1920'lerin başında, Arjantinli Raúl Pateras-Pescara de Castelluccio, Avrupa'da çalışırken, döngüsel perdenin ilk başarılı uygulamalarından birini gösterdi. Eş eksenli, ters dönen, çift kanatlı rotorlar, ürettikleri kaldırma kuvvetini döngüsel olarak artırmak ve azaltmak için bükülebilir. Rotor göbeği ayrıca birkaç derece öne eğilebilir, bu da uçağın itmek veya çekmek için ayrı bir pervane olmadan ileri hareket etmesine izin verir.  Pateras-Pescara, otorotasyon ilkesini de gösterebildi. Ocak 1924'te Pescara'nın 1 No'lu helikopteri test edildi, ancak gücünün yetersiz olduğu ve kendi ağırlığını kaldıramadığı bulundu. 2F'si daha iyi sonuç verdi ve bir rekor kırdı. İngiliz hükûmeti, Pescara tarafından daha fazla araştırmayı finanse etti ve bu, on dakikaya kadar uçabilen 250 beygir gücünde (190 kW) bir radyal motorla çalışan 3 No'lu helikopterle sonuçlandı.
14 Nisan 1924'te Fransız Étienne Oehmichen, quadrotor helikopterini 360 metre (1.180 ft) uçurarak Uluslararası Havacılık Federasyonu (FAI) tarafından tanınan ilk helikopter dünya rekorunu kırdı.
ABD'de George de Bothezat, Birleşik Devletler Ordusu Hava Servisi için Bothezat tipi quadrotor helikopterini inşa etti, ancak Ordu 1924'te programı iptal etti ve uçak hurdaya ayrıldı. Hollandalı bir havacılık mühendisi olan Albert Gillis von Baumhauer, 1923'te rotor uçak tasarımı okumaya başladı. İlk prototipi 24 Eylül 1925'te "uçtu". 1927'de Almanya'dan Engelbert Zaschka, iki rotorlu bir helikopter yaptı. Minyatürde bu kadar başarılı çalışan ilk helikopter olan Zaschka'nın uçağı, yalnızca dikey olarak yükselip alçalmakla kalmıyor, aynı zamanda herhangi bir yükseklikte hareketsiz kalabiliyordu.
1928'de Macar havacılık mühendisi Oszkár Asbóth, maksimum 53 dakikalık tek uçuş süresiyle en az 182 kez havalanan ve inen bir helikopter prototipi yaptı. 1930'da İtalyan mühendis Corradino D'Ascanio, koaksiyel bir helikopter olan D'AT3'ü yaptı. Nispeten büyük makinesinde iki, iki kanatlı, ters dönen rotorlar vardı. Kanatların arka kenarlarında yardımcı kanatlar veya servo tırnaklar kullanılarak kontrol sağlandı.
İspanyol havacılık mühendisi ve pilot Juan de la Cierva 1920'lerin başında otojiroyu icat etti ve ilk pratik rotorlu uçak oldu. 1928'de de la Cierva, Londra'dan Paris'e İngiliz Kanalı'nı başarıyla geçti. 1934'te bir otojiro, başarılı bir şekilde havalanan ve bir geminin güvertesine inen ilk rotorlu uçak oldu. Aynı yıl, otojiro, İspanyol ordusu tarafından Asturias isyanı sırasında kullanıldı ve bir rotocraft'ın ilk askeri konuşlandırması oldu. Otojiro, helikopterin icadından önce New Jersey ve Pennsylvania'da posta ve gazete dağıtmak için de kullanıldı.
Sovyetler Birliği'nde, Tsentralniy Aerogidrodinamicheskiy Institut'ta (TsAGI veya Merkezi Aerohidrodinamik Enstitüsü) çalışan iki havacılık mühendisi olan Boris N. Yuriev ve Alexei M. Cheremukhin, TsAGI 1-EA tek kaldırma rotorlu helikopteri inşa etti ve uçurdu. 14 Ağustos 1932'de Cheremukhin, 1-EA'yı resmi olmayan 605 metrelik (1.985 fit) bir yüksekliğe çıkarmayı başardı ve d'Ascanio'nun önceki başarısını paramparça etti. Sovyetler Birliği henüz FAI üyesi olmadığı için Cheremukhin'in sicili tanınmadı. Rus mühendis Nicolas Florine, serbest uçuş yapmak için ilk ikiz tandem rotor makinesini yaptı.
Bréguet-Dorand Gyroplane Laboratuvarı 1933'te inşa edildi. Ters dönen eş eksenli bir helikopterdi. Birçok yer testi ve bir kazadan sonra 26 Haziran 1935'te ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Kısa süre içinde uçak, kontrollerde pilot Maurice Claisse ile rekorlar kırıyordu. 14 Aralık 1935'te 500 metre (1.600 fit) çapında kapalı devre uçuş rekoru kırdı. Ertesi yıl, 26 Eylül 193

Hidrolik sıvı veya hidrolik likit, genel olarak hidrolik sıvıları mineral yağ ve su bazlıdır. Hidrolik sıvıları kullanabilecek ekipmanlara örnek olarak ekskavatörler, bekolar, hidrolik frenler, hidrolik direksiyon sistemleri, şanzımanlar, çöp kamyonları, uçak kontrol sistemleri, asansörler ve endüstriyel makineler verilebilir.
Yukarıda belirtildiği gibi hidrolik sistemler, kullanılan hidrolik sıvı minimum sıkıştırılabilirliğe sahip ise maksimum verimle çalışacaktır.

Hidrolik sıvısının birincil işlevi gücü iletmektir. Bununla birlikte kullanımda, hidrolik sistem elemanlarının korunması gibi hidrolik sıvının diğer önemli işlevleri de vardır. Aşağıdaki tablo, bir hidrolik sıvının ana işlevlerini ve bu işlevi yerine getirme kabiliyetini etkileyen özelliklerini listeler:

Eski Mısır zamanından kalma orijinal hidrolik sıvısının hammadesi H2O'ydu. 1920'lerden başlayarak, madeni yağ, doğal yağlama özellikleri ve kaynama noktasının üzerindeki sıcaklıklarda kullanılabilme özelliği nedeniyle baz stok olarak sudan daha fazla kullanılmaya başlandı. Bugün çoğu hidrolik sıvısı mineral yağ bazlı stoklara dayanmaktadır.
Kolza tohumu (kanola yağı olarak da bilinir) gibi doğal yağlar, biyolojik olarak parçalanabilirliğin ve yenilenebilir kaynakların önemli olduğu sıvılar için baz stok olarak kullanılır. Yangına dayanıklılık ve aşırı sıcaklık uygulamaları gibi özel uygulamalar için diğer taban stokları kullanılır. Bazı örnekler şunlardır: glikol, esterler, organofosfat ester, polialfaolefin, propilen glikol ve silikon yağları.
Sodyum ve potasyumun ötektik bir alaşımı olan NaK-77, –12 ~ 760 °C (10 ~ 1400 °F) sıcaklık aralıkları için yüksek sıcaklık ve yüksek radyasyon ortamlarında hidrolik sıvı olarak kullanılabilir. 538 °C'deki (1000 °F) yığın modülü, 2.14 GPa (310,000 psi) 'dir. Buda, oda sıcaklığında bir hidrolik yağdan daha yüksektir. Kayganlığı zayıf olduğundan pozitif deplasmanlı pompalar uygun değildir ve santrifüj pompalar kullanılmalıdır. Sezyum eklenmesi, yararlı sıcaklık aralığını –70 ~ 704 °C (–95 ~ 1300 °F) arasında değiştirir. NaK-77 alaşımı, süpersonik alçak irtifa füzesi için hidrolik ve akışkan sistemlerde test edilmiştir.

Yıpranma önleyici hidrolik yağlar, petrol bazlı bir sıvıdan yapılır ve genellikle yıpranma önleyici katkı maddesi Çinko dialkilditiyofosfat (ZDDP) içerir. Bu katkı maddesi hidrolik pompayı korumak için çalışır. Farklı uygulamalara sahip çoklu viskozite derecelerinde gelirler. Örneğin AW 46 hidrolik yağları, hidrolik sistemleri damperli kamyonlar, ekskavatörler ve bekolar gibi arazi ekipmanlarında çalıştırmak için kullanılabilirken, AW 32 hidrolik yağları, kar küreme pompasında olduğu gibi daha soğuk hava uygulamaları için daha uygun olabilir.

Hipoksi, beden dokularında oksijen oranının azalması ile karakterizedir.
Genel olarak, dokulara oksijen iletiminin yetersizliğini ifade eder. Hipoksi yetersiz doku perfüzyonu, metabolik bozukluklar veya oksijen kaynağı eksikliği gibi nedenlerle oluşur. Sadece kandaki yetersiz oksijen durumu için hipoksemi terimi kullanılır.
Oksijenin azalması, özellikle pilotlar için bir kaygı kaynağı oluşturur; daha alçak yüksekliklerde oksijenin azalmasının yol açtığı etkilere, genel olarak "dağ tutması" ya da "dağ çarpması" adı verilir. 2.750 m yükseklikte, solunumun derinliği ve hızı ile kalp atışının artması gibi ve baş ağrısı, baş dönmesi, dikkat toplayamama gibi belirtilere yol açar. 4.570 m'nin üstünde yargılama yeteneği bozulur ve görme bozuklukları ciddileşir. 6.400-7.000 m arasında bilinç yitimi ortaya çıkar ve hızla aşağı yükseltilere inilmez ya da hemen oksijen verilmezse, ölümle sonuçlanır.

Kandaki oksijen basıncının ve hemoglobin içindeki oksijen doygunluğunun azalması sonucu kanın yetersiz oranda oksijen taşıdığı durumlarda meydana gelir. Kendi başına bir patoloji olmakla birlikte devam ettiği takdirde oksijeni kan ile kendisine taşınan diğer dokularda da az oksijen alınmasına bağlı ayrıca bir hipoksi oluşturması pek tabiidir.

Bir diğer adı da anemik hipoksidir. Oluşan anemik durumlarda dolaşımdaki hemoglobin miktarının azalması ister eritrosit azalması ile meydana gelmiş olsun ister hemoglobin yetersizliği ile, sonuç olarak oksijen taşınımının sekteye uğraması sonucu meydana gelir.
Hastalarda arteriyal oksijen basıncı azalır ve bu nedenle dokulardaki oksijen basıncı da düşer. Karbonmonoksit zehirlenmelerinde olduğu gibi hemoglobinopati ve methemoglobinemi sonucu yeterli miktarda hemoglobine rağmen bile mevcut olan hemoglobin düzeyi işlevsiz kalabilir ve oksijen dokulara taşınamayabilir.

Diğer isimleri dolaşım hipoksisi ve stagnant hipoksidir.
Oksijen basıncı ve hemoglobin yoğunluğu kabul edilebilir bir seviyedeyken belirli bir bölgeye yeterince kan gidememesinden veya kalp debisinin düşük olmasından dolayı kan akımının yetersiz kalması sonucu tüm vücuda yeteri kan gidememesi durumlarında oluşur.

Dokuya yeterli oksijen iletimi gerçekleştiği halde dokuların oksijeni kullanamaması sonucu meydana gelir. Bu durum, siyanür zehirlenmeleri, karbonmonoksit zehirlenmeleri, hidrojen sülfür zehirlenmeleri ve sepsise bağlı mitokondriyal fonksiyon bozukluğunda görülür.

Hücresel oksijen tüketiminde bir artış olduğunda meydana gelir. Kandaki oksijen basıncı ve taşınımı yeterli olduğu ve de dokuların oksijen alımı ve oksijen kullanımı gerçekleşmesine rağmen sepsiste olduğu gibi dolaşım için gerekli olan oksijen ihtiyacı karşılanamaması durumudur. Genellikle metabolik hızın yükselmesi durumlarında gözlemlenir.

Hipoksemi
Anoksi
İrtifa hastalığı
Hipoksifili

Hostes veya kabin görevlisi, uçuşlarda yolcuların rahatlığını ve güvenliğini sağlamak amacıyla istihdam edilen görevli. Özel iş jetlerinde de hostes kullanılır.

Yolcu gemilerinde ve yolcu trenlerinde de hava hostesleri gibi hostesler bulunmaktadır. Fakat hava hostesleri yolculuğun kısa olması gibi sebelerden dolayı yolcularla daha yakın ilişkidedirler. Ayrıca uçuş hostesliği işi diğer taşımacılık formundaki kadrolardan daha fazla olarak güvenlik konusunu düşünüp taşınmaktadır. Hava hostesleri uçağın kabin kadrosundaki görevlileri içerir ve kokpitteki pilot ve uçuş mühendisinden ayrıdırlar.
Birleşik Krallık'ın Imperial Airways'ı 1920 lerde erkek hostese sahipti. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Stout Airways 1926 yılında hostes çalıştıran ilk havayoluydu. Faaliyetlerini Ford Trimotor uçakları ile Detroit, Michigan arasında sürdürüyordu. Western Airlines (1928) ve Pan American World Airways (Pan Am) (1929) yiyecek servisi yapmak için ilk hostesi istihdam etmişlerdi. On yolculu Fokker uçağı Karayipler'de kumar seyahatleri tarihinde Havana ve Küba'ya Florida'dan yolcu taşıdığından hostes kullanıyordu.
İlk kadın hostes ayrıca hemşire olarak da görev yapan 25 yaşındaki Ellen Church'dü. 1930 yılında United Airlines tarafından kiralanmıştı, ayrıca uçaklardaki ilk hemşireydi. Diğer hava yolları da bu durumu takip ederek pek çok uçuşlarında hemşire istihdam ederek, onların hem bir hostes gibi hizmet vermesinden hem de hemşirelik görevi yapmasından yararlandılar.
İlerleyen yıllarda hosteslik mesleği daha da geliştirilerek, yolculara daha iyi hizmet verilmesi amaçlanmıştır.

İlk hostes Üniforma'sı dayanıklı, pratik ve yolculara güven verecek şekilde dizayn edildi. United Airlines'ın ilk hostesleri yeşil bere, yeşil atkı ve yeşil ayakkabı giyiyordu. Diğer havayolları Eastern Air Lines gibi hosteslerine benzer dizaynda üniforma giydiriyordu. 

11 Eylül 2001'den sonra hosteslerin aktif olarak yolcuları bir saldırıdan korumak ve Hava korsanlığı'nda hava trafik kontrollerine hayati bilgi vermeye teşebbüş etmeleri onların önemini yükseltti.
11 Eylül 2001'de terör ataklarının uyanmasıyla, büyük havayolarındaki pek çok hostesin yolcu yükündeki azalış sebebiyle işlerine geçici olarak son verildi.

Occupation Information - Flight Attendant
Hava hostesi işçi birlikleri:

The Association of Flight Attendants, AFL-CIO30 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Association of Flight Attendants, UAL-MEC8 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Association of Flight Attendants, NWA-MEC11 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Association of Professional Flight Attendants18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sindicato de Tripulantes de Cabina American Airlines, American Airlines Flight Attendant Union of Chile, STCAA
Muhtelif (çeşitli)

Collection of flight attendant uniforms, current and historical1 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Flight Attendant Job Finder & Career Guide4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Flight Attendant career training program15 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Flight Attendant Schools.3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Husûsî pilot lisansı (PPL), herhangi bir hava taşıtında "ticarî olmamak kaydıyla" pilotluk yapılmasına imkân veren pilot lisansı. PPL, İngilizce private pilot licence kavramının akronimidir. PPL alabilmek için gerekli olan şartlar ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Otoritesi) tarafından belirlenir. PPL kısaltmasının arkasından parantez içinde eklenen harf hava aracının sınıfını belirtir: PPL(A) > uçak, PPL(H) > helikopter vs.
Çok motorlu veya çok pilotlu uçaklarda uçabilmek; gece uçuşu veya alet uçuşu yapabilmek veya maddî kazanç sağlamak amacıyla uçabilmek için PPL lisansına ilaveten çeşitli lisans ve derecelendirmelerin (rating) edinilmesi gerekir.
PPL alabilmek için özel bir pilotaj kursunun tamamlanması gerekir. PPL(A) kursu öncesinde ve esnasında aşağıdaki koşulların gerçekleştirilmesi gerekir:

Uçucular için düzenlenmiş bir sağlık muayenesinden geçmek (en geç ilk solo uçuş öncesinde)
Kurs boyunca en az 45 saat uçmak (solo ve çift kumanda uçuşlar dahil),
En az 10 saat solo uçmak
En az 25 saat çift kumanda uçmak
En az bir meydanlar arası (150 nm ve ana meydandan farklı iki meydanda full stop inişli) "solo" uçuş yapmak.
7 sınavın her birini en az %75 başarıyla geçmek
Bir sınav öğretmeni ile yapılan uçuş testini (sözlü sınav dahil) başarıyla geçmek
Eğer öğrenci minimum gereksinim olan 45 saatte yeterli seviyeye ulaşamazsa uçuş eğitimine devam edilir. Uçuşa yeni başlayan pek çok öğrenci, kursu 60-70 saat uçuş sonunda tamamlar. Pek çok öğrenci ilk solo uçuşunu 10-15 saat eğitim sonrasında gerçekleştirir.

EASA PPL alabilmek için balon ve planör için en az 16, motorlu hava taşıtları için en az 17 yaşında olmak gerekir. Balon ve planör pilot adayları eğitime 14 yaşında, motorlu taşıt adayları 16 yaşında başlayabilirler.

Pilot adaylarının kurs sonundaki pratik uçuş testinden önce 7 çoktan seçmeli, bir sözlü sınavı başarıyla geçmesi gerekir. Sınav geçme barajı %75'tir. Sınav konuları şunlardır:

Havacılık hukuku ve operasyonel prosedürler
Meteoroloji
Uçuş performansı ve planlama
İnsan performansı ve limitleri
Uçak genel bilgisi ve uçuş prensipleri
Seyrüsefer ve radyo seyrüseferi
Haberleşme (çoktan seçmeli)
Haberleşme (sözlü)

PPL sahibi pilotlar yolcu taşıyabilir. Ancak yolcularla uçuş masraflarını paylaşmak mümkün olmakla birlikte, pilot yolculardan -bazı özel koşullar haricinde- uçuş karşılığında ücret talep edemez ve kazanç sağlayamaz.
Pilotun her uçuş öncesi yolculara temel emniyet ve acil durum usulleri konusunda brifing vermesi gerekir.

Ticarî pilot lisansı (CPL)
Havayolu nakliye pilotu lisansı (ATPL veya ATP)
JAR-FCL

IFF (/aɪ ɛf ɛf/), II. Dünya Savaşı esnasında ABD'de askerî amaçlarla üretilmiş bir transponder sistemi. IFF kısaltması İngilizce identification friend or foe (dost-düşman tespiti) sözcüklerinin akronimidir. Aslen askerî amaçlar için üretilen sistem günümüzde pek çok ülkede gerek askerî gerekse sivil uçakların yer birimlerindeki ikincil radarlar (SSR) ve diğer taşıtlardaki transponder sistemleri tarafından tespiti için kullanılır.
IFF'in 5 modu ve 3 altmodu vardır:

Mod 1: Askeri uçaklar tarafından kullanılır. 2 haneden oluşan görev ya da uçak türü tanımlayıcı kodu yayar.
Mod 2: Askeri uçaklar tarafından kullanılır. 4 haneden oluşan filo tanımlayıcı kodu yayar.
Mod 3: Hem askerî hem de sivil uçaklara hava trafik kontrolleri tarafından tahsis edilen 4 haneli bir koddur. Uçakları tanımlamak için kullanılır. Squawk kodu olarak da bilir.
(sivil) Mod A: Mod C'nin ilkel versiyonudur. 4 haneli kod ile uçağı tanımlar.
(sivil) Mod C: 4 haneli kod ile hem uçağı tanımlar hem de irtifayı bildirir.
Mod 4: Askeri uçaklar tarafından dost-düşman tanımlamasında (IFF) kullanılan şifreli moddur.
Mod 5: Askeri uçakların pozisyonunu bildiren şifreli moddur. Mod S'nin şifrelenmiş versiyonudur.
(sivil) Mod S: Sivil uçaklarda kullanılır. Uçağa özel 24-bit ICAO kodu ile çalışır. Uçağın tanımlaması, rotası, irtifası, sürati gibi detaylı bilgileri hava trafik kontrol ünitesine iletme yeteneğine sahiptir. Ayrıca gerektiği durumda Mod A ve mod C sorgularına da yanıt verebilir.
Şifrelenmemiş kodlar hava trafik kontrol ünitesi tarafından verilir ve pilot manüel şekilde uçaktaki IFF cihazına girer.

Jet lag, uzun mesafe (doğu-batı veya batı-doğu) seyahatinin neden olduğu vücudun sirkadiyen ritimlerindeki değişikliklerden kaynaklanan fizyolojik bir durumdur. Örneğin, New York'tan Londra'ya, yani batıdan doğuya uçan biri beş saat sonrasına gitmiş gibi hisseder. Londra'dan New York'a, yani doğudan batıya seyahat eden biri ise, sanki 5 saat geri gelmiş gibi hisseder. Jet lag daha önce sirkadiyen ritim uyku bozukluklarından biri olarak sınıflandırılmıştır.
Jet lag, biyolojik saatin yeni saat dilimine tam olarak ayarlanması birkaç gün sürebilir. Jet lag özellikle havayolu pilotları, uçak mürettebatı ve sık seyahat edenlerde görülür. Havayolları jet lag'ın neden olduğu pilot yorgunluğuyla mücadele etmeyi amaçlayan düzenlemelere sahiptir. 
Kelime Türkçe'ye ilk kez 1994 yılında Cumhuriyet Gazete'sinde bir köşe yazısıyla girmiştir.

Jet lag, kronobiyolojik bir sorundur, sıklıkla vardiyalı çalışma ve sirkadiyen ritim uyku bozukluklarının neden olduğu sorunlara benzer. Birkaç zaman dilimi boyunca seyahat ederken, vücut saati (sirkadiyen ritim) alıştığı ritimlere aykırı gün ışığı ve karanlık yaşadığı için şaşacaktır.

Uyku eksikliği

Jet uçağı, jet motorları tarafından uçurulan bir uçak türüdür. Jet uçaklarnın genel olarak pervane gücüyle çalışan uçaklardan çok daha hızlı ve daha yüksek irtifalarda uçmaktadır, ortalama uçuş yüksekliği 10,000 ila 15,000 metre kadardır (yaklaşık 33,000 ila 49,000 ft). Bu irtifalarda jet motorları uzun mesafelerde azami verim sağlar. Pervane gücüyle çalışan motorlar ise azami verimi daha alçak irtifalarda sağlamaktadırlar. Ayrıca Jet uçakları diğerlerinin aksine sesten daha hızlı hareket edebilmektedirler.
Bir Romanyalı Mühendis Henri Coandă, 1910 yılında Coanda-1910 adında ilk jet uçağını yapmıştır. Daha sonraları, iki mühendis, Birleşik Krallık'ta Frank Whittle ve Almanya'da Hans von Ohain, 1930'ların sonlarına doğru ayrı ayrı bu kavravları geliştirmişlerdir, buna karşın ilk itibaren edilen turbojet Whittle'a aittir. Wittering Uçuş Okulu'nda Frank Whittle tarafından Ağustos 1928 kadar erken bir tarihte bu kavram ele alınmıştır, fakat aynı zamanda Hans von Ohain Şubat 1936'da jet uçağının tasarımı ve olanakları hakkında Ernst Heinkel'a bir mektup yazmıştır. Ancak Haziran 1926'da komprasör ve türbin üzerine RAE'de çalıştığı sırada bir bildiri yayınlayan A. A. Griffith, bu mektubu ele almıştır ve aynı zamanda öncelikle itibar edilen olmuştur.

Jet motoru veya diğer adıyla tepkili motor, atmosferden aldığı havayı sıkıştırıp jet yakıtıyla yakarak ısıtan havacılık motorudur. Bu ısıtma sonucunda ortaya çıkan gazları, hızla dışarı püskürterek, ters yönde bir itiş gücü oluşturur ve bu güçle, motorun bağlı olduğu aracın hareket etmesi sağlanır. Bu motorlar, Newton'ın hareket yasalarına bağlı olarak geliştirilmiştir. Bu yasaya göre; her etki eşit büyüklükte ve ters yönde bir tepki doğurur.
1903'ten 1935'e kadar olan dönemde, uçakların itme sistemlerinde alternatif piston hareketli içten yanmalı motor ve pervane düzenekleri kullanılıyordu. 1935'te Hans von Ohain tarafından ilk jet motorlu uçak (jet uçağı) yapıldı. Jet motorlu uçaklar, diğer uçaklara göre çok daha hızlı ve çok daha yükseğe çıkabiliyor.
Günümüzde birçok jet motoru çeşidi geliştirilmiştir. Bunlardan bazıları; turbojet, turbofan, turboprop, turboşaft ve ramjettir.

Gaz tepkimesiyle çalışan ilk makine M.S. 250 yılında İskenderiyeli Heron tarafından buhar tepkisinden faydalanılarak gerçekleştirildi. Bu, içine gönderilen buharı iki tarafında bulunan kıvrık borulardan fışkırtarak dönen bir küresel kap şeklindeydi. Gaz tepkisiyle çalışan roketler, M.S. 1232'de Kaifeng Kuşatması'nda Çinliler tarafından silah olarak kullanıldı. Çinlilerin aynı prensibe göre çalışan havaî fişekleri kullanmaları M.Ö. 3000 yılına kadar dayanır. İnsan tarafından idâre edilen ilk taşıt aracının gaz tepkisiyle tahriki, İngiliz fizikçi Newton tarafından gerçekleştirildi. 1687'de Newton “Hareket Miktarı Teoremi” ile jet tepkisini fiziki olarak açıkladı. Bunun uygulaması olarak da buhar tepkisi kullanarak bir arabanın hareketini sağladı.

Günümüzün jet motorlarının esası olan gaz türbini ilk defa 1791 yılında John Baber tarafından tasarlandı. İlk başarılı uygulama ise 1911'de Alfred Büchi tarafından tasarlanan türboşarjörlerin Brown-boveri firması tarafından üretimi ve 1916'da uçaklarda kullanılmaya başlanmasıyla gerçekleştirildi. Gaz türbininin bir uygulaması olan turboşarjör motordan çıkan sıcak egzoz gazlarının bir türbini, türbinin de motorun yanma odasına sıkıştırılmış basınçlı hava gönderen kompresörü tahrik etmesiyle çalışır. Basınçlı havanın içine yakıt püskürtülmesi ile yanma sonucu ısınarak âniden genişleyen hava egzoztan hızla çıkarken türbini de döndürür. Bu şekilde motorun gücü çok artar. Egzoz gazlarının jet tepkisinden uçakların tahrikinde faydalanmayı tasarlayarak ilk olarak gerçekleştiren kişi İngiliz Krallık Hava kuvvetleri pilotlarından Frank Whittle'dir. Whittle, 1930 yılında, bir gaz türbini ile bir difüzörü birleştirerek yaptığı jet motorunun patentini aldı. 1936 yılında turbojet adıyla da bilinen bu motorun geliştirilmesi ve îmâli için Power Jets Ltd. adlı bir şirket kurdu. 1939'da İngilizlerden önce Almanlar, 1937'de Hans von Ohain tarafından geliştirilen Hes 3B adlı jet motorunu ilk defa bir uçakta kullanarak Heinkel He 178 ile bir deneme uçuşu yaptılar. Fakat ilk başarılı uygulama Whittle tarafından geliştirilen Power Jet W.1 adlı jet motorunu kullanan Gloster G.49 uçağı ile 15 Mayıs 1941'de İngilizler tarafından gerçekleştirildi. Jet uçakları İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ancak savaşın gidişatına bir etkileri olmamıştır. Savaş sırasında en başarılı uygulama ise Messerschmitt Me 262 uçaklarıyla Almanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu uçaklarda Almanlar günümüzde kullanılan eksenel akışlı kompresörleri başarıyla uygulamışlardır. İngilizlerin gerçekleştirdikleri jet motorlarında ise merkezkaç kompresörler kullanılıyordu.

Kalkış; uçabilen canlılar ve hava taşıtlarının yer, su ve diğer yüzeylerle temasının kesilerek uçmaya başlaması. Uzay araçları ve roketlerin yeryüzü ile büyük bir açı yapacak şekilde rampadan yaptığı kalkışa genellikle fırlatma denir.
Bir nesnenin kalkış yapabilmesi için taşıma kuvvetinin yer çekimini yenmesi gerekir. Hava taşıtları, dikey kalkış ve yatay (ufkî) kalkış yapabilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bazı melez taşıtlar ise hem dikey hem de ufkî kalkış yapabilirler. Çoğu sabit kanatlı hava aracı, kanatlardaki taşımanın yeterli düzeye ulaşabilmesi için ufkî olarak yerde hızlanır. Helikopter gibi döner kanatlı hava araçları pallerde oluşan taşıma kuvveti ile kalkışa geçerler. Sıcak hava balonları ise balon içerisindeki sıcak havanın dışarıdaki havadan hafif olması nedeniyle oluşan batmazlık (buoyancy) kuvveti sayesinde kalkış yaparlar.

İniş

Kanart, konvansiyonel uçaklardakinin aksine, ana taşıyıcı kanatların arkada olduğu, yatay stabilizenin önde olduğu sabit kanatlı uçak tipidir. Ön tarafta bulunan taşıma ya da kontrole yarayan yüzeyler de kanart olarak adlandırılır.

Kanart tasarımları kanartın tipine göre çeşitli avantajlara sahiptir. İki tip kanart vardır bunlar; kontrol kanardı, taşıyıcı kanarttır. Kotnrol kanard uçaklarda önde bulunan kanartlar taşımayı amaçlamaz, sadece uçuş denetiminde görevlidir. Kimi uçaklarda ise taşımanın bir kısmını da taşıyıcı kanart üzerine alır. Bu sayede kaldırmanın karesine bağlı olan indüklenmiş sürükleme azalmış olur. Sürüklemenin azalması ağırlıktan dolayısıyla motordan, yakıttan tasarruf sağlar.
Kanarta sahip uçakların tutunma kaybı (Stall) karakteristikleri de olumludur çünkü kanartlar ana taşıyıcı kanatlardan önce tutunma kaybına uğrar. Böylelikle tutunma kaybından sonra burun aşağı moment elde edilir. Bu da kritik durumu kurtarır.

Kanart uçaklarda ana kanatların mekanik verimliliği düşüktür çünkü kanat kökünde bulunan yatay stabilizör konvansiyonel uçaklarda olduğu gibi azami taşıma kuvvetine sebep olmaz. Yani; konvansiyonel uçaklarda taşıma işinin tamamını ana kanatlar üstlendiği için stabilizörler daha verimlidir. Oysa kanartta ana kanat bu işi paylaşmak zorundadır ama kanartlarda yatay stabilizör kullanmak ek iş yükünün yanı sıra, daha akıllı bir kontrol sistemi gerektirir. Çoğu zaman bu tercih edilmediği için ana kanat alanında artırıma gidilir. Bu da ek maliyet getirir.
Ayrıca kanartlarda flapların açılması burun aşağı moment yaratır. Konvansiyonel uçaklarda arkada bulunan kuyruk yüzeyi bu etkiyi yumuşatır.
Boylamasına stabiliteyi sağlamak adına, birçok kanart tasarımında taşıma katsayısı (CL) ana kanadınkinden daha yüksek olan kanat profili tercih edilir. Dolayısıyla kanart uçaklarda, kalkış mesafesi, iniş mesafesi, kalkış ve iniş hızı konvansiyonel uçaklara göre daha yüksek olma durumu ortaya çıkar.

Kontrol kanardı
Taşıyıcı kanart

Kanat, uçma veya hareket etme amacıyla kullanılan ve genellikle kuşlar, böcekler veya uçaklar gibi hayvanlar veya araçlar tarafından kullanılan bir yapıdır. Kanatlar, aerodinamik prensiplere dayalı olarak tasarlanmış ve şekillendirilmiştir, böylece hava akışını kontrol ederek uçuş veya hareket sağlayabilirler. Kanat belli bir evrimsel ve biyolojik süreç sonrası oluşabilmesinin yanı sıra beşeri olarak da modellenebilip uçmak veya bir sıvı içerisinde hareket sağlamak için de özelleştirilebilmektedir.

Kanat" kelimesinin kökeni Türkçedir ve eski Türkçede "kana+(d)" olarak kullanılıyordu. Bu kelime, Orta Asya'da (Moğol) kullanılan Türk lehçelerinde de aynı şekilde kullanılıyordu.
"Kanat" kelimesi, Türkçeden diğer dillere de geçmiştir. Örneğin, Farsçada "kanat" kelimesi aynı şekilde kullanılırken, Arapçada "canaat" kelimesi olarak yer almaktadır.
Köken olarak "kanat" kelimesi, Türkçedeki "kan" kelimesinden türemiştir. "Kan" kelimesi, bir şeyin yanlarına eklenen uzantıları ifade etmek için kullanılan bir kelimeydi. Bu nedenle, "kanad" kelimesi, bir şeyin yanlarında bulunan uzantılar anlamında kullanılmıştır ve zamanla "kanat" şekline dönüşmüştür.

Kanat, günlük hayatta farklı alanlarda kullanılan ve çeşitli anlamları olan bir kelime olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, havacılıkta kanat, uçakların uçmasını sağlayan, yüzey alanı geniş ve genellikle aerodinamik olarak tasarlanmış yapılardır. Kanatlar, uçağın havalanmasını, havada kalmasını ve iniş yapmasını sağlayan önemli bir bileşendir.
Kanat ayrıca, hayvan anatomisinde kullanılan bir terimdir. Kuşlar, tavuklar, ördekler gibi kanatlı hayvanların uçmasını sağlayan ve hareketli parçalardan oluşan yapıya kanat denir. Ayrıca, kanatlı hayvanların etleri de gastronomi alanında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Otomobillerde de kullanılan kanat, arka kanat veya spoiler olarak adlandırılmaktadır. Bu yapılar, aracın hava direncini azaltarak performansını artırmak için tasarlanmıştır.
Son olarak, insan anatomisinde de kanat terimi kullanılmaktadır. Omuzların ve kolların altındaki bölgeye kanat denir. Bu bölge, bazı sporlarda veya fitness çalışmalarında özel bir öneme sahiptir.

Kelime iki Yunanca kelimeden gelir:  hava ile ilgili  "aerios" ve kuvvet anlamına gelen "dynamis" . Aerodinamik, kuvvetlerin ve bunun sonucunda nesnelerin havadaki hareketinin incelenmesidir.

İki katı cisim bir mekanik süreçte etkileştiğinde, kuvvetler temas noktasında iletilir veya uygulanır. Ancak bir katı cisim bir akışkanla etkileştiğinde, akışkan şeklini değiştirebildiği için açıklamak daha zordur. Bir akışkan içindeki katı bir cisim için "temas noktası", cismin yüzeyindeki her noktadır. Akışkan, cisim etrafında akabilir ve tüm noktalarda fiziksel teması sürdürebilir. Katı bir cisim ile akışkan arasındaki mekanik kuvvetlerin iletimi veya uygulanması, cismin yüzeyindeki her noktada gerçekleşir. Ve iletim, akışkan basıncı aracılığıyla gerçekleşir.
Aerodinamik kuvvetler, nesnelerin hareket ettiği ortamdaki gaz moleküllerinin hareketiyle ilişkilidir. Bu gaz molekülleri, nesneyle etkileşime girerek aerodinamik kuvvetler oluştururlar. Bu kuvvetler, nesnenin şekline, hızına ve hareket ettiği ortamın özelliklerine bağlı olarak değişir.
Aerodinamik kuvvetler, genellikle dört temel kuvvettir: kaldırma kuvveti, sürükleme kuvveti, yanlama kuvveti ve moment kuvveti.

Kaldırma kuvveti: Bu kuvvet, nesnenin hareket ettiği ortamda oluşan basınç farklarından kaynaklanır. Hava akımı, nesnenin şekline göre değişen basınç dağılımlarına neden olur. Bu basınç farkları, nesnenin alt yüzeyinde daha yüksek basınç ve üst yüzeyinde daha düşük basınç oluşmasına sebep olur. Bu farklı basınçlar, nesneye yukarı doğru kaldırma kuvveti uygular.
Sürükleme kuvveti (Sürtünme kuvveti): Bu kuvvet, nesnenin hareket ettiği ortamın direncinden kaynaklanır. Hava molekülleri, nesnenin yüzeyine çarptıkça, hızlarını kaybederler ve nesne üzerinde bir sürtünme kuvveti uygularlar. Bu kuvvet, nesnenin hareket yönüne zıt bir kuvvettir.
Yanlama kuvveti: Bu kuvvet, nesnenin hareket ettiği ortamdaki hava akımının yönüne dik bir kuvvettir. Bu kuvvet, nesnenin şeklinden veya hareket yönünden kaynaklanan basınç farklarından kaynaklanır.
Moment kuvveti: Bu kuvvet, nesnenin hareket yönüne dik bir kuvvetin etkisiyle nesnenin çevresinde bir dönme hareketi oluşturur. Bu kuvvet, nesnenin geometrisi, ağırlık merkezi konumu ve hareket yönü gibi faktörlere bağlıdır. Bu kuvvetlere ek olarak "Yerçekimi kuvveti" ve motor kaynaklı "İtme kuvveti" de eklenebilmektedir. Yerçekimi kuvveti, cismin ağırlığını belirler ve her zaman aşağı yönü gösterir. İtme ise motorlar tarafından uygulanır ve aracı ileri yönde hareket etmeye zorlar.
Kanatlar, aerodinamik kuvvetlerden bir bileşke gibi etkilenebilirler. Bir uçağın kanadı, hava akışına göre şekillendirilmiş bir yapıdır ve havanın kanadın üst ve alt tarafındaki farklı hızlarına göre farklı aerodinamik kuvvetler üretir.
Kanat üzerindeki en önemli aerodinamik kuvvetlerden biri kaldırma kuvvetidir. Kaldırma kuvveti, kanadın alt yüzeyindeki hava akışının hızlanması ve üst yüzeyindeki hava akışının yavaşlaması nedeniyle oluşan basınç farkı nedeniyle ortaya çıkar. Bu basınç farkı, kanadın alt tarafına doğru bir kuvvet oluştururken, kanadın üst tarafına doğru bir kuvvet üretir. Bu nedenle, kanat yukarı doğru itilir ve uçağın yükselmesine yardımcı olan bir kaldırma kuvveti üretilir.
Bir diğer önemli aerodinamik kuvvet de sürtünme kuvvetidir. Kanadın yüzeyi, havanın molekülleriyle sürtünerek, kanadın hareketine karşı bir sürtünme kuvveti üretir. Sürtünme kuvveti genellikle kanadın kaldırma kuvvetine karşı çalışır ve uçağın hızının artmasıyla artar.
Kanadın aerodinamik performansı, kanadın boyutu, şekli, açısı, yüzey özellikleri ve uçağın hızı gibi faktörlere bağlıdır. Bu nedenle, aerodinamik kuvvetlerin etkisi, uçak tasarımı ve uçuş performansı üzerinde büyük bir öneme sahiptir.

Kuşların uçuşu, kuşların vücut kütlesi ve kanatlarının genişliği, şekli, kanat kemiği ve kas yapısı, kanatçıkların dizilimi gibi yapısal özellikleri tarafından belirlenir. Bu yapısal özellikler, kuşların aerodinamik prensipleri kullanarak hava akımını nasıl kontrol edeceğini ve böylece havada kalacaklarını ve manevra yapacaklarını sağlar.
Kuşların kanatlarının hareketi, kuşların kasları tarafından kontrol edilir. Kanat hareketi, kuşların omuz, dirsek ve el bileği eklemleri arasındaki kompleks bir koordinasyonla gerçekleştirilir. Bu hareket, kanat kemiği ve kas yapısının belirli bir şekilde çalışmasını gerektirir. Kuşların birincil uçuş kasları olan pectoralis ve supracoracoideus, büyük gerilim (birim kesit alanına düşen kuvvet) ve gerilme (relatif uzunluk değişimi) ile çalışma ve güç çıkışı için tasarlanmıştır. U şeklindeki eğriler, mekanik güç çıkışının uçuş hızı ile nasıl değiştiğini tanımlar, ancak bu eğrilerin şekilleri ve karakteristik hızları, morfoloji ve uçuş tarzına göre farklılık gösterir.
Kuşların uçuş mekanizması, aerodinamik prensipleri kullanarak kanatların hava akımını nasıl kontrol edebileceğini ve böylece havada kalacaklarını ve manevra yapacaklarını sağlar. Bu prensipler arasında Bernoulli ilkesi, kanatların üst yüzeyindeki hava basıncının düşük olması nedeniyle oluşan kaldırma kuvveti gibi kuvvetler yer alır.
Kuşların uçuşunun biyomekaniği, kuşların anatomisi, kas ve sinir sistemleri, aerodinamik prensipleri ve fizyolojik süreçleri kapsar. Bu süreçler, kuşların uçuş hızı, yüksekliği, manevra kabiliyeti ve göç davranışları gibi önemli özelliklerinin anlaşılmasına yardımcı olur

Akışkanlar mekaniği
Akışkanlar dinamiği
Hidrostatik
Aerodinamik
Uçak mühendisliği

Kanat profili veya aerofoil, kanat, yelken, dümen, pervane kanadı, rotor veya türbin gibi bir akışkan içindeki hareketi kaldırma kuvveti oluşturabilen nesnenin kesit şeklidir.
Akışkan içinde hareket eden katı cisimler aerodinamik kuvvet oluşturur. Bu kuvvetin serbest akış hızına göreceli dik bileşenine kaldırma kuvveti denir. Göreceli serbest akış hızına paralel bileşene sürükleme kuvveti denir. Kanat profili, sürükleme kuvvetinden daha çok kaldırma kuvveti oluşturan aerodinamik şekildir. Kanat profilleri, geometrilerini değiştirerek farklı hızlarda kullanılmak üzere tasarlanabilir: subsonic uçuş için olanlar yuvarlatılmış hücum kenarına sahipken, süpersonik uçuş için tasarlananlarda keskin bir hücum kenarı ile daha incedir. Hepsinde keskin bir arka kenar vardır.
Akışkanı olarak suyu kullanan benzer işleve sahip kanat profillerine hidrofoil denir.
Kanat profilindeki kaldırma kuvveti kanat profilinin hücum açısından kaynaklanır. Uygun bir açıyla yönlendirildiğinde, kanat profili yaklaşan havayı saptırır (sabit kanatlı uçaklar için bu aşağı doğrudur), bu da kanat profilinde sapmanın tersi yönde bir kuvvete neden olur. Bu kuvvete aerodinamik kuvvet denir ve kaldırma ve sürükleme kuvvetleri olarak iki bileşene ayrılır. Çoğu kanat profil şekilleri, kaldırma kuvveti oluşturmak için pozitif hücum açısı gerektirir, ancak kamburlu (ing: cambered) kanat profilleri, sıfır hücum açısında kaldırma kuvveti oluşturabilir. Havanın kanat profili civarındaki bu "dönüşü", bir tarafta daha düşük basınç ve diğer tarafta daha yüksek basınç ile sonuçlanan kavisli akış hayları oluşturur. Bu basınç farkına Bernoulli ilkesi yoluyla bir hız farkı eşlik eder, bu nedenle kanat profili etrafında ortaya çıkan akış alanı, üst yüzeyde alt yüzeye göre daha yüksek ortalama hıza sahiptir. Bazı durumlarda (örneğin viskoz olmayan potansiyel akışda) kaldırma kuvveti, dolaşım kavramı ve Kutta–Joukowski teoremi kullanılarak basınç hesaplanmadan ortalama üst/alt hız farkıyla doğrudan ilişkilendirilebilir. }}
Kanatların yanı sıra fin (dikey stabilize) ve yatay stabilize gibi pek çok aerodinamik kontrol yüzeyinin temel kesitini oluşturur.

Hücum açısı akışkanın taşıta göre göreceli hareket yönü esas alınarak hesaplanır. Profil etrafında akışkanın hızı ve yönü değişken olacağından, uzakta bir noktadaki hız vektörü kullanılır.
Veter hattı, profilin hücum kenarı (en küçük yarıçap noktası) ile firar kenarı arasındaki düz hattır.
Kamburluk hattı (kamber hattı), profilin alt ve üst yüzeyi arasında, tam ortada bulunan noktaları birleştiren hattır.

Kanadın kambur olan üst kısmında akışkanın katetmesi gereken yol, alt kısmından daha fazladır. Bu sebeple üstteki akışkan daha hızlı hareket eder. Bernoulli prensibine göre hızı artan havanın statik basıncı düşer. Bir cismin birbirine zıt iki yüzeyinde farklı hızlarda hareket eden hava basınç farkı oluşturarak aerodinamik bir kuvvet oluşturur.

Sabit kanatlı hava taşıtının kanatları ve dengeleyicileri ve helikopter rotor kanatları, kanat profili şeklindeki kesitlerde yapılır. Kanat profilleri ayrıca pervanelerde, fanlarda, eksenel kompresörlerde ve türbinler de bulunur. Yelkenler de kanat profilleridir ve yelkenli teknelerin salma omurga, dümen ve omurga gibi sualtı yüzeyleri, kesit olarak benzerdir ve kanat profilleriyle aynı prensiplerde çalışır. Yüzen ve uçan yaratıklar ve hatta birçok bitki ve sapsız (ing: sessile) organizmalar kanat profillerini/hidrofoilleri kullanır: kuş kanatları, balıkların vücutları ve kum dolarlarının (ing: Sand dollar, sea cookie) şekli en yaygın örneklerdir. Kanat profili şeklindeki kanat, otomobil veya başka bir motorlu taşıt üzerinde bastırma kuvveti oluşturarak çekiş özelliğini iyileştirir.
Rüzgar düz levha, bina veya köprünün kenarı gibi bir nesne tarafından engellendiğinde, nesne sürükleme ve ayrıca rüzgara dik bir aerodinamik kuvvete maruz kalır. Bu, nesnenin kanat profili olarak nitelendirildiği anlamına gelmez. Kanat profilleri, aynı alandaki benzer boyuttaki düz plakalardan daha çok kaldırma kuvveti üretebilen ve önemli ölçüde daha az sürükleme kuvveti ile kaldırma kuvveti oluşturabilen çok verimli kaldırıcı şekilleridir. Kanat profilleri, uçak, pervane, rotor kanatları, rüzgar türbinleri ve diğer havacılık mühendisliği uygulamalarının tasarımında kullanılır.
Rüzgar tüneli testinde elde edilen kaldırma ve sürükleme eğrisi sağda gösterilmiştir. Eğri, pozitif kamburluğu olan bir kanat profilini temsil eder, bu nedenle sıfır hücum açısında bir miktar kaldırma kuvveti oluşur. Artan hücum açısı ile kaldırma kuvveti, kaldırma eğrisinin eğimi denilen kabaca doğrusal bir ilişki ile artar. Yaklaşık 18 derecede bu kanat profili durur ve bunun ötesinde kaldırma kuvveti hızla azalır. Kaldırmadaki kuvvetindeki azalma, durma açısında ve ötesinde üst yüzey üzerinde ayrılan ve büyük ölçüde kalınlaşan üst yüzeyin sınır tabaka hareketi ile açıklanabilir. Kalınlaştırılmış sınır tabakasının yer değiştirme kalınlığı, kanat profilinin etkin şeklini değiştirir, özellikle de sirkülasyonu ve kaldırmayı azaltmak için genel akış alanını değiştiren etkin kamberini azaltır. Daha kalın sınır tabakası ayrıca basınç direncinde büyük bir artışa neden olur, böylece toplam direnç durma noktasının yakınında ve ötesinde keskin şekilde artar.
Kanat profili tasarımı, aerodinamik'in önemli bir yönüdür. Çeşitli kanat profilleri farklı uçuş rejimlerine hizmet eder. Asimetrik kanat profilleri, sıfır hücum açısında kaldırma oluşturabilirken, simetrik kanat profili akrobatik uçakta olduğu gibi sık ters uçuşa daha uygun olabilir. Kanatçıklar bölgesinde ve kanatucu yakınında simetrik kanat profili, viril-perdövitesi önlemede hücum açılarının aralığını artırmak için kullanılabilir. Böylece akım ayrılması olmadan geniş bir açı aralığı kullanılabilir. Ses altı kanat profilleri, hücum açısına doğal olarak duyarsız olan yuvarlak hücum kenarlıdır. Bununla birlikte, kesit kesinlikle dairesel değildir: Eğrilik yarıçapı, sınır tabakasının ayrılma olasılığını en aza indirmek için kanat maksimum kalınlığa ulaşmadan önce artırılır. Bu, kanadı uzatır ve maksimum kalınlık noktasını hücum kenarından geriye doğru hareket taşır.
Süpersonik kanat profilleri şekil olarak çok daha açılıdır ve hücum açısına çok duyarlı olan çok keskin hücum kenarına sahip olabilir. Bir süperkritik kanat profilinin, süpersonik akışı ses altı hızlara geri döndürmede çok uzun olması için ön kenara yakın maksimum kalınlıktadır. Genellikle bu tür transonik kanat profilleri ve ayrıca süpersonik kanat profilleri, sürükleme sapmasını azaltmak için az kamburdur. Modern uçak kanatları, kanat açıklığı boyunca her biri kanadın her bir bölümündeki koşullar için optimize edilmiş farklı kanat profil bölümlerine sahip olabilir.
Hareketli büyük-kaldırma kuvvetli cihazlar, flaplar ve bazen çıtalar, hemen hemen her uçakta kanat profillerine takılır. Arka kenar kanadı, kanatçık gibi davranır; ancak, bir kanatçıktan farklı olarak, kullanılmadığı takdirde kısmen kanadın içine geri çekilebilir.
laminer akış kanadı orta kamber hattında maksimum kalınlığa sahiptir. Lineer rejimde Navier–Stokes denklemleri analizi, akış boyunca negatif basınç gradyanının hızı düşürmekle aynı etkiye sahip olduğunu gösterir. 
Böylece ortadaki maksimum kamber ile, daha yüksek seyir hızında kanadın daha büyük bir yüzdesinde laminer akış sağlamak mümkündür. Ancak, bazı yüzey kirleri, laminer akışı bozarak türbülanslı hale getirir. Örneğin, kanatta yağmur varken akış türbülanslı olur. Belirli koşullar altında, kanattaki böcek döküntüleri, küçük laminer akış bölgelerinin de kaybolmasına neden olur. NASA'nın 1970'lerdeki araştırmalarından önce ve 1980'lerde uçak tasarım topluluğu, İkinci Dünya Savaşı dönemindeki uygulama girişimlerinden, yaygın üretim toleransları ve yüzey kusurları kullanılarak laminer akış kanadı tasarımlarının pratik olmadığını anladı. Bu inanç, kompozit malzemelerle (örneğin, elyaf takviyeli plastikten yapılmış kanatlarla kullanılmak üzere Profesör Franz Xaver Wortmann tarafından geliştirilen laminer akışlı kanat profilleri) geliştirildikten sonra değişti. İşlenmiş metal yöntemleri de tanıtıldı. NASA'nın 1980'lerdeki araştırması, laminer akışlı kanat tasarımlarının pratikliğini ve kullanışlılığını ortaya çıkardı ve ses altı genel havacılık uçaklarından transonik büyük nakliye uçaklarına ve süpersonik tasarımlara kadar modern pratik uçak yüzeylerinde laminer akış uygulamalarının yolunu açtı.
Planlar kanat profillerini tanımlamak için tasarlanmıştır – bir örnek NACA sistemidir. Çeşitli kanat profili üretim sistemleri de kullanılmaktadır. Geniş uygulama alanı bulan ve NACA sisteminden daha eski olan genel amaçlı bir kanat profili örneği Clark-Y'dir. Günümüzde kanat profilleri, bilgisayar programları kullanılarak belirli işlevler için tasarlanabilmektedir.

Flap
Hücum kenarı
Firar kenarı
Hücum açısı

Kanatçık, uçaklarda yuvarlanma/yatma yani kanat aşağı ve kanat yukarı hareketinin gerçekleşmesini sağlayan kumanda yüzeyi.
Uçağın uçuş sırasındaki tüm hareketleri uçak üzerindeki basınç dağılımına bağlıdır. Sabit kanatlı bir uçak için temel kontrol yüzeyleri, bu yüzeylerin akışa karşı durup onu bozması ve böylece yüksek basınçlı bir bölge oluşturma prensibiyle çalışırlar. Kontrol yüzeylerinin çalıştığı durumlarda uçağın iki zıt tarafındaki basınç simetrisi bozulur ve bu da istenen hareketi sağlar.Uçaklarda sağ ve sol kanat olmak üzere iki adet olarak kanatların dış kısımlarında bulunurlar ve birbirlerine zıt hareket ederek kanatların roll hareketini yapmasını sağlarlar.

Yatırgaçlar, kanat uçlarının firar kenarına yerleştirilirler ve birbirlerine zıt yönde çalışırlar. Pilot, lövyeyi sola eğdiğinde soldaki yatırgaç kalkar, sağdaki yatırgaç ise iner. Sağdaki kanatta kısmi bir bölgede kamburluk arttığı için sirkülasyonun şiddeti artar ve uçak sola yatar. Yatırgaçlar sıfır konuma gelmediği müddetçe uçak yuvarlanma hareketi yapmaya devam eder.

Yatırgaçların kanat uçlarına, flapların ise kanat diplerine yerleştirilmesinin temel sebebi, flapların aynı yönlü, yatırgaçların ise zıt yönlü çalışmasıdır. Yatırgaçlar zıt yönlü çalıştıkları için, çalışmaları esnasında kanatta bir yükleme meydana getirmezler. Ayrıca kanat uçlarında olması kuvvet çarpı kuvvet kolu prensibince daha yüksek moment oluşturmalarını sağlarlar. Bu da yatırgaçların verimini arttırır. Flaplar ters çalıştığı için kanatları üste katlamaya meyilli bir gerilme oluştururlar. Onların da kökte olması bu gerilmenin oluşturduğu momentin yine aynı prensipçe düşük olmasını sağlar. Ayrıca, sivrilme oranına sahip kanatlarda kanat dipleri taşımanın büyük bir kısmını karşılar. Flapların bu bölgede olması onları daha verimli ve güçlü kılar.

Yatırgaçların ana görevi yuvarlama hareketini sağlamak olsa da, yatırgacın alta hareket ettiği, bu yüzden kamburluğu arttırdığı ve taşımanın da buna bağlı arttığı kanatta taşımaya bağlı olan indüklenmiş sürükleme de artmaktadır. Bu yüzden bu kanat daha geride kalmak istemekte, böylelikle yatırgaçlar ters bir sapma hareketine sebep olmaktadır. Bu ters sapma çoğu zaman küçük ölçüde gerçekleşse de planör gibi kanat açıklığı büyük olan küçük ve hafif uçaklarda önemli etkiler yaratabilir. Bazı gelişmiş uçaklarda difiransiyelli yatırgaçlarla bu etki yok edilmektedir. Yine otomatik pilot kullanılan ticari uçaklarda bu etkiler ortaya çıkmamaktadır.

Uçuş denetimleri
Uçuş Denetimleri (Türkçe) T.Uyar, 2007

Karakutu ya da diğer adıyla uçuş kayıt cihazı (İngilizce: flight recorder), uçaklarda uçuş sırasında önemli verileri kaydeden bir cihazdır. Hava olayları ve kazalarının soruşturulmasında kolaylık sağlamak amacıyla tüm uçaklarda bulundurulur. İşlevlerine göre üç tipe ayrılır:

Tip 1: Uçaklarda kokpitin; kule, kabin ve diğer hava araçları ile olan konuşmalarını kaydeden karakutu tipidir.
Tip 2: Uçuş verilerini kaydeden karakutu tipidir.
Tip 3: Hem ses hem de uçuş verilerini kaydeden cihaz olup, kısaca FDR/CVR olarak bilinir ve günümüzde en yaygın kullanılan karakutu tipidir.
Karakutu, güvenliği açısından uçağın en güvenli kısmı olarak bilinen kuyruk bölümünde bulunur.
Sivil ve askeri havacılıkta kullanımları farklı şekilde düzenlenmiştir. Askeri uçaklarda uçağın gönderildiği göreve göre verileri silme tuşu bulunmaktadır. Sivil uçak karakutularında böyle bir tuş bulunmamaktadır. Askeri uçak, düşman bölge üzerinde vurulduğu takdirde uçağın pilotu, özel bir tuş kullanarak karakutu verilerinin düşman tarafından kontrol edilmesini engelleyebilmektedir.

Uçuş veri kaydedicilerinin geliştirilmesi, 1950'lerde yaşanan bir dizi gizemli uçak kazasıyla yakından ilişkilidir. Dünyanın ilk ticari jet yolcu uçağı olan İngiliz yapımı de Havilland DH.106 Comet, 1949'da hizmete girdikten sonra büyük ilgi gördü. Ancak 1952'den itibaren peş peşe kazalar meydana geldi; bu kazalarda uçaklar havada parçalanarak düşüyor ve yolcuların tamamı hayatını kaybediyordu. Uzmanlar, kazaların nedenini belirlemekte zorlanıyordu, çünkü yeterli kanıt veya tanık bulunamıyordu.
Bu kazalar, özellikle de Comet'in yüksek irtifalarda basınç değişikliğine dayanamayan gövdesinin parçalanması, havacılık endüstrisinde büyük bir krize yol açtı. Avustralya Savunma Bakanlığı'na bağlı Havacılık Araştırma Laboratuvarları'nda (ARL) çalışan mühendis David Warren, bu gizemi çözmek için oluşturulan ekiplere dahil edildi. Warren'ın babası, 1934'te bir uçak kazasında hayatını kaybetmişti; bu kişisel deneyim, onun uçuş verilerini kaydetme fikrini geliştirmesinde etkili oldu.

Warren, 1953'te pilot konuşmalarını ve uçuş verilerini kaydeden bir cihaz fikrini ortaya attı. Ancak önerisi başlangıçta fazla ilgi görmedi. 1958 yılında, İngiltere'de Kraliyet Havacılık Kurumuna "ARL Uçuş Hafızası Ünitesi"ni sundu. Bu cihaz, manyetik bantlar üzerine verileri kaydediyor ve kazalardan sonra analiz edilebiliyordu. Üretim hattından çıkan ilk cihazlar, kaza sonrası kolay bulunabilmesi için turuncu renkte tasarlandı. Bu renk tercihi, günümüzde de standart olarak devam etmektedir. Cihazın sağlamlığı, askeri test uçaklarındaki benzerlerinden esinlenerek geliştirildi; ancak ticari uçaklar için uyarlandı. ABD'de yolcu uçakları için kara kutu zorunluluğu ilk kez 1958'de gündeme geldi ve 1960'larda uluslararası standartlar haline getirildi. 1963'te Avustralya'da zorunlu hale getirilen kara kutular, kısa sürede dünya çapında benimsenmiştir.

Uçuş Veri Kaydedici (FDR), bir hava aracının uçuşu sırasında ürettiği çeşitli teknik verileri kaydeden ve uçuş güvenliği açısından kritik öneme sahip bir cihazdır. FDR'ler, kullanıldıkları hava aracı tipine bağlı olarak farklı özellikler gösterebilir. Büyük yolcu uçaklarında daha ayrıntılı ve yüksek çözünürlüklü veri kaydı yapılabilirken, küçük sınıf hava araçlarında kaydedilen parametre sayısı ve veri çözünürlüğü daha sınırlı olabilmektedir. Örneğin, iki kişilik bir akrobasi uçağında kaydedilen parametre sayısı genellikle 15 ila 20 arasında değişmektedir. Bu konuda standart olarak SAE AS8039A dokümanı referans alınmaktadır.
Geniş gövdeli ticari uçaklarda kaydedilebilen temel parametre sayısı 88'e kadar çıkabilmekteyken, modern yolcu uçaklarında bu sayı yaklaşık 250'ye kadar ulaşabilmektedir. Bu parametrelerin incelenmesi yoluyla, uçakta kaydedilen toplam veri hacmi belirlenebilmektedir.
Uçuş Veri Kayıt Cihazları (Flight Data Recorder - FDR), özellikle hava aracı kazalarının nedenlerinin araştırılmasında kritik bir rol oynamaktadır. FDR tarafından kaydedilen uçuş verileri, Kokpit Ses Kayıt Cihazı (Cockpit Voice Recorder - CVR) verileriyle birlikte analiz edilerek, kazaya ilişkin kesin ve güvenilir bulgulara ulaşılması sağlanmaktadır.
Bu kayıtlar, bir kaza durumunda incelenir ve kaza hakkında önemli bilgiler sağlar. Elde edilen veriler, kokpitte alınan ses kayıtlarıyla birlikte kullanılarak kesin sonuçlara varılabilir.
Kazaların yanı sıra, bu veriler aynı zamanda öğrenci pilotların uçuş performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir.
Aşağıdaki liste, orta büyüklükte bir uçakta kaydedilebilecek 88 parametreden sadece birkaçını içermektedir:

Zaman
Basınç irtifası
Hava hızı
Baş doğrultusu
İvme (Dikey)
Yunuslama durumu
Roll durumu
Pilotun telsizi açma kapamaya elle müdahalesi
Motor gücü
Otopilot aktiflik durumu
Uzunlamasına ivme
Yunuslama Kontrol verisi
Lateral Kontrol Verisi
Rudder Pedal Verisi
Asli yunuslama kontrol yüzey pozisyonu
Asli lateral kontrol yüzey pozisyonu
Asli yalpa kontrol yüzey pozisyonu
Lateral ivme
Yunuslama yüzey kontrol pozisyonu
Kokpittte flap yüzey seçimi, firar kenarı
Kokpittte flap yüzey seçimi, hücum kenarı
Dış ortam sıcaklığı
Otopilot durumu
Radyo irtifası
Hücum açısı
Hidrolik basınç
Yer hızı
Fren basıncı
DC elektrik dağıtıcı statüsü

Kokpit Ses Kaydedici ya da CVR (Cockpit Voice Recorder) uçuş sırasında kabin içerisindeki sesleri kaydeden uçuş ekipmanıdır. Eğer uçuş sırasında bir arıza tespit edilirse, pilot bu durumu bildirir ve ses kayıtları kayıt cihazına aktarılır.

Aşağıda bulunan maddeler bir karakutunun kullanım izni alınmadan önce geçtiği testlerin kısa bir listesidir. Bu testleri geçemeyen bir karakutu aracının uçakta kullanılmasına izin verilmez. Bunların dışında pek çok test uygulanmaktadır.

Her 3 eksende de aynı anda 1000 g kuvvetinde güçte yarı dalga sinüs biçimli çarpmaya dayanıklı olmalıdır.
En zayıf olduğu eksende 6,5 milisaniye boyunca 1700 g kuvvetinde yarı dalga sinüs biçimli çarpmaya dayanıklı olmalıdır.
0,05 inç karelik bir alanda 250 kilogramlık ani bir baskıya dayanabilmelidir. (Bozuk para büyüklüğünde, 5 ton ağırlığında olan bir nesne yere düşecek olsa, kaldırabilecek güçte olması anlamına gelir.)
18 inç derinliğinde kumun altında çalışabilmelidir. (45 santimetre)
1100 santigrat derece sıcaklıkta yarım saat çalışabilmelidir.
3 metre derinliğinde suyun içerisinde 30 gün çalışabilmelidir.

İsimlendirmesinin aksine siyah değil, turuncu renktedir. Herhangi bir kaza sonrasında karakutuların kolaylıkla bulunabilmesi gerektiğinden, doğada en az bulunan renklerden birisi olan turuncu renk seçilmiştir. Doğada en fazla bulunan renklerden birisi olan mavi ise uçakların denize düşme ihtimaline karşı seçilmemiştir.

Kargo uçağı veya nakliye uçağı, yolcudan çok malzeme taşımak için tasarlanmış sabit kanatlı bir uçaktır. Yolcu uçaklarında bulunan konfordan yoksun olan kargo uçakları, mal indirme ve yükleme işlemleri için bir ya da daha fazla devasa kapıya sahiptirler. Kargo uçakları hava taşıyıcılığı yapan kargo şirketleri, sivil vatandaşlar veya  çeşitli ülkelerin silahlı kuvvetleri tarafından kullanılabilir.
Kargo taşımacılığı için tasarlanan bir uçağın, yolcu uçaklarından farklı özellikleri vardır: geniş ve uzun gövde kesiti, kargonun uçağın yakınında durmasına izin veren yüksek kanatlar, çok müsait olmayan pistlere iniş yapmak için çok sayıda tekerlek ve kargonun kıç tarafından yüklenmesine izin veren yüksek bir kuyruk.
Kargo uçakları hava taşımacılığının küçük bir bölümünü oluşturur. Hava yoluyla taşınan malzemelerin büyük bir bölümü yolcu uçaklarının gövdesinde yer alan kargo bölümlerinde, birim yük konteynerleri(en. unit load device) ile taşınır.

Bugüne kadar ki bilinen en büyük kargo uçaklarından bir tanesi ise meşhur Sovyet, Antonov An-225 kargo uçağıdır, 6 tane jet motoru olan bu uçak, dünyanın en büyük kargo uçağı başarısını elinde bulundurmaktadır ve tek seferde onlarca ton yük taşıyabilir. Fakat Antonov An-225 Ukrayna-Rusya savaşında yok edilmiştir. Fakat Ukrayna Antonov'u yeniden inşa etme kararı almıştır. Ayrıca Antonov'un lakabı Mriyadır. Genellikle kargo taşımacılığında uçakların mesela B777 freighter modelleri kullanılır. Bu uçaklar kargo taşımak için kullanılır.

Askeri nakliye uçağı

Katapult veya başka bir deyişle mancınık, uçağın bir geminin güvertesi gibi çok sınırlı miktarda alandan havalanabilmesine imkan sağlayan bir cihazdır. En çok uçak gemilerinde kullanılmaktadır fakat nadir durumlarda kara tabanlı pistlere de monte edilebilir.
Uçağın ön tekerleklerinden, pistteki katapult sistemine bir piston, mekik veya bazı durumlarda mancınık dizgisi adı verilen tel bir halat bağlanır. Bu halat, katapultun çekme çubuğudur. Uçak kalkışa hazır olduğunda katapult silindirlerinden itki sağlayacak olan ağırlık, derrick, barut, flywheel, hava basıncı, hidrolik ya da buhar gücü aniden bırakılır ve bundan kazanılan itki, katapultun çekme çubuğuyla uçağa aktarılmış olur. Buharlı bir katapult sistemi uçağı ortalama olarak 2 saniyede 250 km/s hıza ulaştırabilmektedir. ABD Donanması, Gerald R. Ford sınıfı uçak gemilerinin yapımıyla Elektromanyetik Uçak Fırlatma Sistemlerinin kullanımını geliştirmektedir.

Havacılığın öncü ismi ve Smithsonian Sekreteri Samuel Langley, başarılı uçuş modellerini ve 1903'teki başarısız Aerodrome projesini piyasaya sürmek için yaylı bir katapult kullandı. Aynı şekilde 1904'te Wright Kardeşler, uçaklarına sınırlı bir mesafede kalkışta yardımcı olmak için ağırlık ve derrick tarzı katapult kullandılar.
31 Temmuz 1912'de Theodore Gordon Ellyson, ABD Donanması'nın katapult sisteminden fırlatılan ilk kişi oldu. Basınçlı hava katapult sisteminin geliştirilmiş hali Annapolis, Maryland'deki Santee Rıhtımı'na monte etmişti. İlk denemede, uçağın burnu rampadan yukarı doğru ittirildiğinde uçak karşı rüzgara yakaladığından suya düşmüştü ve Teğmen Ellyson neredeyse ölüyordu. 12 Kasım 1912'de Teğmen Ellyson, sabit bir kömür mavnasından fırlatılarak donanmanın ilk başarılı katapult uçuşunu yaptı. 5 Kasım 1915'te, Yarbay Henry C. Mustin de bir gemide katapult sistemini kullanarak kalkış yaptı.

Aircraft catapult - Wikipedia

Kinetozis, kinetosis veya taşıt tutması, gözlerden iletilen harici verilerle iç kulaktaki denge merkezinde üretilen dahili verilerin uyuşmaması sonucu oluşan rahatsızlık. Rahatsızlığın nedenine bağlı olarak hareket hastalığı, deniz tutması, uçak tutması gibi isimlerle anılır. Örneğin, gemi veya uçak seyahati esnasında iç kulak taşıtın salınımını algılarken, gözler sabit bir görüntü alır. Bu durum stres hormonlarını harekete geçirir ve mide kaslarındaki kasılmaları artırır. Bunun sonucu olarak baş dönmesi, benizin solması, soğuk terleme, mide bulantısı ve hatta kusma gerçekleşebilir.
Dünyadaki her üç kişiden birini hafif koşullarda dahi (sakin bir gölde teknede bulunmak vb.) taşıt tutar. Her üç kişiden ikisi ise şiddetli koşullarda gerçekleşen (fırtınalı deniz, türbülanslı uçuş vb.) kinetozisden muzdariptir. Vestibüler sistemi olmayan canlılarda kinetozis görülmez.

Kinetozisin nedeni ile ilgili en yaygın hipotez, "vücutta nörotoksinlerle mücadele eden savunma sisteminin faaliyete geçmesi"dir. Beyindeki postrema bölgesi vücutta zehirlenme meydana geldiğinde kusmanın başlatılmasından ve görüntü-denge uyuşmazlıklarını çözmekten sorumludur. Vücudun algıladığı bir hareket gözler tarafından doğrulanmadığında (taşıt içine bakmak, hareket halinde kitap okumak vb.) beyin, görme veya denge sistemlerinden birinin halüsinasyon geçirdiği sonucuna varır ve muhtemel bir zehirlenmeyi önlemek için kusmayı tetikler.

Hareketin süratinin veya istikamet değişim oranının azalması (alçalış, tırmanış veya dönüşün yavaşlaması) kinetozise bağlı oluşan rahatsızlıkları azaltabilir. Bunun yanı sıra geriye yaslanıp gevşemek, başı sabit tutmak, gözleri kapatmak veya uzak nesnelere odaklanmak da faydalı olabilir. Ayrıca bilekteki akupunktur noktasına bastırılmasının bazı vakalarda faydalı olduğu görülmüştür. Kinetozisin önlenmesi veya giderilmesi için çeşitli ilaçlar mevcuttur ancak bunların yan etkileri olabilir.

Kokpit, genellikle uçaklar için kullanılan herhangi bir aracın kontrol edildiği yerdir.
Bir uçağın kokpitinde gösterge paneli, uçuş aletleri ve pilotun uçağı uçurabilmesini sağlayan kontroller bulunur. Çoğu uçakta bir kapı, kokpiti uçak kabininden ayırır. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra tüm büyük havayolu şirketleri kokpit kapıları korsanların erişimine karşı güçlendirdiler.

Kokpit kelimesi, 17. yüzyılda horoz dövüşüne atıfta bulunmadan, denizcilik terimi olarak bir geminin arka tarafındaki cockswain istasyonunun bulunduğu bölgeyi belirtmek amacıyla kullanılmış olduğu görülmektedir. Cockswain, bir gemiden başka bir gemiye binmek veya insanları karaya çıkarmak için gönderilen daha küçük bir "teknenin" pilotuna verilen isimdir. "cockswain" kelimesi, tekne hizmetçileri için eski İngilizce terimlerden türetilmiştir (coque yani kabuk Fransızca bir kelimedir; swain ise eski İngilizcede oğlan veya hizmetkar demektir). Denizciler tarafından savaş sırasında kokpitte rıhtım haline getirildi ve geminin cerrahı için operasyon istasyonu olarak hizmet etti. Böylece 18. yüzyılda, "kokpit" yaralıların alındığı bir savaş gemisinin arka alt güvertesinde yer alan bir yer olarak tanımlandı. Aynı terim daha sonra bir yelkenli geminin yönlendirildiği yeri belirlemek için kullanıldı, çünkü eski anlamlarında belirtildiği gibi arkada yer alıyor ve genellikle bir kuyu veya "çukurda" bulunuyordu.

Kol uçuşu veya formasyon uçuşu, iki veya daha fazla hava aracının bir lider komutasında gerçekleştirdiği koordine uçuş. Askerî havacılıkta savaş esnasında taarruz ve savunma maksatlı, gösterilerde ise uçuş disiplinini temsil etme ve estetik amaçlı yapılır. Sivil havacılıkta ise kol uçuşu hobi veya gösteri amaçlı gerçekleştirilir.   Standart bir uçuş grubu ya da kol (İngilizce: flight) 4 uçaktan oluşur. 4 uçaklık bir grupta bu grubun 3 ve 4 numaralı uçağından oluşan küçük gruba element denir. Element iki uçaktan oluşur ve 3 numara olan uçak bu küçük grubun lideridir yani element lideridir. 
Bir kol uçuşunda, özellikle gösteri uçuşlarında; dörtten fazla uçak ya da birden fazla uçuş grubu bulunabilir. Standart bir kol uçuşunda uçaklar arasında yatayda 3 ft - 60 ft (1 m - 20 m) arası mesafe genellikle yakın kol kabul edilir. Bu mesafe dijital sistemlerin desteğiyle 3000 ft (1 km)'den başlayarak 9000 ft (3 km)'ye kadar çıkabilir. Çünkü savaş koşullarında uçakların birbirine gereğinden fazla yakın olması dezavantajdır bu durumlarda taktiksel formasyon denilen daha farklı düzenler uygulanır. Gösteri uçuşlarında ise tam aksine bu mesafe yatayda 1,5 ft'e (45 cm) kadar düşebilmektedir çünkü gösteri uçuşlarında amaç taktiksel avantaj değil pilotların becerisiyle şovdur. 

Fingertip (ya da finger-four) ve echelon (kademeli düzen) en temel kol uçuş düzenlerindendir. 
Echelon formasyonunda tüm uçaklar lider uçağın solunda ya da sağında olmak üzere çapraz bir şekilde sıralanırken, fingertip formasyonunda uçakların dizilişi elin dört parmağına benzer. Bu düzende uçuş lideri (1 numara) orta parmağı temsil eder, en öndedir. İki numaralı uçak işaret parmağının yerinde yani liderin solunda ve hemen gerisindedir. 3 ve 4 numara ise yüzük parmağı ve serçe parmağı gibi liderin sağında ve gerisinde sıralanmışlardır. Bu düzen sağdan ve soldan iki farklı şekilde uygulanabilir. Soldan uygulanırsa tam tersi şekilde 2 numara sağdaki, 3 ve 4 soldaki ve lider en öndeki uçak olacak şekilde dizilinir.

Aerobasi

Kompozit malzeme (aynı zamanda bileşim malzemesi olarak da adlandırılır), önemli ölçüde farklı fiziksel veya kimyasal özelliklere sahip iki veya daha fazla bileşen malzemeden yapılan ve birleştirildiğinde öncekinden farklı özelliklere sahip olan bir malzeme üreten bir malzeme.

Her kompozitte genellikle iki tip madde bulunur; matris ve takviye malzemesi. Bu malzemeler birbirlerinden farklı fiziksel özelliklere sahiplerdir ve bir araya getirilmeleri ile oluşan kompozit malzeme her ikisinden farklı özelliklere kavuşur. Genel olarak takviye malzemesi (E: reinforcement / D: Verstärkung) taşıyıcı görev üstlenir ve etrafında bulunan matris faz ise onu bir arada tutmaya ve desteklemeye yarar. Çok eskilere dönüldüğünde kerpiç evlerin ana malzemesi olan toprağa karıştırılan saman malzemesi de ayrı bir Honeycomb Panel matrisi örneğidir. Matris bütünleştiren malzeme anlamlarına gelmekte olup, karıştırıldığı malzemeyi kenetleyip dayanımını artırmaktadır.
Günümüzde en çok kullanılan kompozitlerden biri betondur. çimento ve kumdan meydana gelen malzeme matris çelik çubuklar ile desteklenir. Bir diğer tanınmış kompozit ise kerpiçtir. Çamur ve samanın karıştırılması ile oluşturulan bu malzeme oldukça eskiden beri bilinen belki de insanlık tarihinin en eski yapı malzemesidir ve halen Türkiye'de kırsal kesimde kullanılır. Bazı ülkelerde, (örn. Yemen'de) bu yapı malzemesinden çok katlı yüksek yapılar inşa edilir.

Tipik tasarlanmış kompozit malzemeler şunları içerir:
Betonarme ve duvarcılık
Kontrplak gibi kompozit ahşap
Lif takviyeli polimer veya cam elyafı gibi güçlendirilmiş plastikler
Seramik matris kompozitler (kompozit seramik ve metal matrisler)
Metal matris kompozitler
ve diğer gelişmiş kompozit malzemeler
Yeni malzemenin tercih edilmesinin çeşitli nedenleri vardır. Tipik örnekler, yaygın malzemelerle karşılaştırıldığında daha ucuz, daha hafif, daha güçlü veya daha dayanıklı olan malzemeleri içermektedir.
Daha yakın zamanlarda araştırmacılar, Robotik Malzemeler olarak bilinen kompozitlere algılama, çalıştırma, hesaplama ve iletişimi aktif olarak dahil etmeye başladılar.
Kompozit malzemeler genellikle tekne gövdeleri, yüzme havuzu panelleri, yarış arabası gövdeleri, duş kabinleri, küvetler, depolama tankları, imitasyon granit ve kültürlü mermer lavabo ve tezgahlar gibi binalar, köprüler ve yapılarda kullanılmaktadır.
En gelişmiş örnekler, zorlu ortamlarda uzay araçları ve uçaklar üzerinde rutin olarak performans göstermektedir.

En eski kompozit malzemeler, bina inşaatı için tuğlalar oluşturmak üzere birleştirilen saman ve çamurdan yapılmıştır. Antik tuğla yapımı Mısır mezar resimleri tarafından belgelemiştir.
Wattle ve daub, 6000 yıldan daha eski olan en eski kompozit malzemelerden biridir. Beton aynı zamanda kompozit bir malzemedir ve dünyada diğer tüm sentetik malzemelerden daha fazla kullanılmaktadır. 2006 yılı itibarıyla, her yıl yaklaşık 7,5 milyar metreküp beton üretiliyor; bu, dünyadaki her insan için bir metreküpten fazladır.
Hem ağaçlardan elde edilen gerçek odun hem de palmiye ve bambu gibi bitkiler, tarih öncesi dönemde insanlık tarafından kullanılan ve hala inşaat ve iskelelerde yaygın olarak kullanılan doğal kompozitler üretirler.
Kontrplak MÖ 3400 Antik Mezopotamyalılar tarafından; ahşabı farklı açılarda yapıştırmak doğal ahşaptan daha iyi özellikler verir.
Alçıya batırılmış keten veya papirüsün kartonaj tabakaları, Mısır'ın Birinci Ara Dönemine tarihlenir. C. MÖ 2181–2055 ve ölüm maskeleri için kullanılmıştırlar.
Cob çamur tuğlaları veya çamur duvarlar (çamur ile bağlayıcı olarak saman veya çakıl kullanılarak) binlerce yıldır kullanılmaktadır.
Beton, Vitruvius tarafından, MÖ 25 civarında Mimarlık Üzerine On Kitapta, kireç harçlarının hazırlanmasına uygun seçkin agrega türleri yazarak tanımlanmıştır. Yapısal harçlar için, Pozzuoli'nin Napoli yakınlarında kahverengimsi sarı-gri renkli ve Roma'da kırmızımsı kahverengi kumlu yataklarından volkanik kumlar olan pozzolana'yı tavsiye etmiştir. Vitruvius, binalarda kullanılan çimentolar için 1 kısım kireç / 3 kısım pozzolan oranını ve su altı çalışmaları için 1: 2 kireç / pulvis Puteolanus oranını belirtmektedir, esasen bugün denizde kullanılan beton için karıştırılan oran aynıdır. Doğal çimento-taşlar, yakıldıktan sonra, Roma sonrası dönemlerden 20. yüzyıla kadar betonlarda kullanılan ve bazı özellikleri imal edilmiş Portland çimentosundan daha üstün olan çimentoları üretmiştir.
Kağıt ve tutkal bileşimi olan papier-mâché, yüzlerce yıldır kullanılmaktadır.
İlk yapay elyaf takviyeli plastik, 1935'te Owens Corning Company'de Al Simison ve Arthur D Little tarafından gerçekleştirilen cam elyafı ve bakalit kombinasyonuydu.
En yaygın ve bilinen kompozitlerden biri, küçük cam elyafın polimerik bir malzeme (normalde bir epoksi veya polyester) içine gömülü olduğu fiberglastır. Cam elyaf nispeten güçlü ve serttir (ama aynı zamanda kırılgandır), halbuki polimer sünektir (ama aynı zamanda zayıf ve esnektir). Böylece ortaya çıkan fiberglas nispeten sert, güçlü, esnek ve sünektir.

Kontrplak inşaatta yaygın olarak kullanılmaktadır.
NASA'da test için kompozit sandviç yapı paneli kullanılmaktadır.
Beton, en yaygın yapay kompozit malzemedir ve tipik olarak bir çimento matrisi ile tutulan gevşek taşlardan (agrega) oluşmaktadır. Beton, ucuz bir malzemedir ve oldukça büyük bir basınç kuvveti altında bile sıkışmaz veya parçalanmaz. Bununla birlikte, beton çekme yüküne dayanamaz  (yani eğer gerilirse hızla parçalanır). Bu nedenle, betona gerilme direnme yeteneği kazandırmak için, yüksek gerilme kuvvetlerine dayanabilen çelik çubuklar genellikle betonarme oluşturmak için betona eklenmektedir.
Elyaf takviyeli polimerler, karbon elyaf takviyeli polimer ve cam takviyeli plastiği içermektedir. Matris olarak sınıflandırılırsa, termoplastik kompozitler, kısa fiber termoplastikler, uzun fiber termoplastikler veya uzun fiber takviyeli termoplastikler vardır. Kağıt kompozit paneller dahil olmak üzere çok sayıda termoset kompozit vardır. Birçok gelişmiş termoset polimer matris sistemi genellikle bir epoksi reçine matrisinde aramid fiber ve karbon fiber içermektedir.
Şekil hafızalı polimer kompozitler, matris olarak fiber veya kumaş takviyesi ve şekil hafızalı polimer reçine kullanılarak formüle edilmiş yüksek performanslı kompozitlerdir. Matris olarak bir şekil hafızalı polimer reçinesi kullanıldığından, bu kompozitler, aktivasyon sıcaklıklarının üzerinde ısıtıldıklarında çeşitli moleküldeki atomlar gibi elementlerin yerleşim düzeni kolayca manipüle edilebilecek ve daha düşük sıcaklıklarda yüksek mukavemet ve sertlik sergileyeceklerdir. Ayrıca malzeme özelliklerini kaybetmeden tekrar tekrar ısıtılabilir ve yeniden şekillendirilebilirler. Bu kompozitler, 

hafif, sert, konuşlandırılabilir yapılar gibi uygulamalar için idealdir; hızlı üretim; ve dinamik takviye.
Yüksek gerilimli kompozitler, yüksek deformasyon ortamında çalışmak üzere tasarlanmış ve genellikle yapısal esnemenin avantajlı olduğu konuşlandırılabilir sistemlerde kullanılan başka bir yüksek performanslı kompozitler türüdür. Yüksek gerilimli kompozitler şekil hafızalı polimerlere birçok benzerlik gösterse de, matrisin reçine içeriğinin aksine performansları genellikle elyaf düzenine bağlıdır.
Kompozitler ayrıca, metal matriks kompozitlerde (MMK) veya seramik matriks kompozitlerde (SMK) olduğu gibi diğer metalleri güçlendiren metal fiberler de kullanabilir; bunlar kemik (kolajen fiberlerle güçlendirilmiş hidroksiapatit), sermet (seramik ve metal) ve Somut. Seramik matris kompozitler, güç için değil, öncelikle kırılma tokluğu için üretilmiştir. Bir başka kompozit malzeme sınıfı, uzunlamasına ve enine bağlanmış ipliklerden oluşan dokuma kumaş kompozitini içerir. Dokuma kumaş kompozitler, kumaş şeklinde oldukları için esnektir.
Ek olarak, termoplastik kompozit malzemeler, 2 g / cm3 ila 11 g / cm3 (kurşunla aynı yoğunluk) arasında bir yoğunluk aralığına sahip malzemelerle sonuçlanan özel metal tozları ile formüle edilebilir. Bu tür malzeme için en yaygın isim "yüksek graviteli 23 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bileşik" tir (HGC), ancak "kurşun ikamesi" de kullanılmaktadır. Bu malzemeler alüminyum, paslanmaz çelik, pirinç, bronz, bakır, kurşun ve hatta tungsten gibi geleneksel malzemelerin yerine ağırlıklandırma, dengeleme (örneğin, bir tenis raketinin ağırlık merkezini değiştirme), titreşim sönümleme ve radyasyon kalkanı uygulamaları. Yüksek yoğunluklu kompozitler, belirli malzemeler tehlikeli kabul edildiğinde ve yasaklandığında (kurşun gibi) veya ikincil işlem maliyetleri (işleme, bitirme veya kaplama gibi) bir faktör olduğunda ekonomik olarak uygun bir seçenektir.
Esnek termoplastik laminatlar 23 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile sert ve kırılgan epoksi bazlı karbon fiber takviyeli polimer laminatların serpiştirilmesinin, geliştirilmiş darbe direnci gösteren oldukça sertleştirilmiş kompozitlerin yapılmasına yardımcı olabileceğini gösteren birkaç çalışma yapılmıştır. Bu tür serpiştirilmiş kompozitlerin bir başka ilginç yönü, herhangi bir şekil hafızalı polimer veya şekil hafızalı alaşımlara, örn. sıcak tutkal ile serpiştirilmiş balsa katmanları, alüminyum katmanlar, akrilik polimerler veya PVC ve polistiren ile serpiştirilmiş karbon fiber takviyeli polimer laminatlar ile iç içe geçmektedir.
Sandviç yapılı bir kompozit, iki ince fakat sert kabuğun hafif ama kalın bir çekirdeğe bağlanmasıyla üretilen özel bir kompozit malzeme sınıfıdır. Çekirdek malzeme normalde düşük mukavemetli bir malzemedir, ancak daha yüksek kalınlığı, sandviç kompozite yüksek bükülme sertliği ve genel olarak düşük yoğunluk sağlamaktadır.
Ahşap, doğal olarak oluşan bir kompozittir. İşlenmiş ahşap, ahşap lifli levha, kontrplak, yönlendirilmiş şerit levha, ahşap plastik kompozit (polietilen matris içinde geri dönüştürülmüş ağaç lifi), Pykrete (buz matrisinde talaş), Plastik emdirilmiş veya lamine kağıt veya tekstil gibi çok çeşitli farklı ürünleri içermektedir. Mallite gibi diğer mühendislik ürünü laminat kompozitler

Kontrol sahası (CTA) ile karıştırılmamalıdır.
Kontrol bölgesi (CTR); uçuş emniyetini artırmak ve hava trafiğini düzenlemek için, genellikle işlek havaalanları etrafında oluşturulan bir tür kontrollü hava sahası. Genellikle meydan merkezli 5 NM yarıçapında, yerden belirli bir irtifaya ya da uçuş seviyesine kadar sınırlandırılmış bir sahadır. Üst limiti ulusal AIP'lerde belirtilir.
Kontrol bölgesini katedecek uçaklar ilgili hava trafik kontrol (ATC) ünitesinden izin almak zorundadır.
Kontrol bölgeleri çoğunlukla D sınıfı hava sahalarıdır. Bu nedenle Kuzey Amerika'da "D sınıfı hava sahası" kavramı zaman zaman CTR anlamında kullanılır. Ancak İngiltere'deki Heathrow Havaalanı gibi A sınıfı hava sahası olan CTR'ler de mevcuttur. Bazı ülkelerde CTR'lerin önünde hava sahası sınıfını belirten harfler bulunur: D (CTR) gibi.

Kontrol pilotu (İngilizce: Check pilot), değerlendirmeye tabi tutulan ticari pilotlara güvenlik ve yeterlilik gözetimi yapan bir uçak pilotudur. Kontrol pilotunun görevi, öğrenci veya görevdeki pilotların yeterliliğini kontrol ederek, belli standartların korunmasını sağlamaktır.

Kontrol pilotu şu yetkilere sahiptir;

Uçuş veya simülatör ortamında, havacılık şirketinin eğitim programındaki pilot yeterlilik veya yetenek kontrolleri,
Uçuş veya simülatör ortamında, öğretmen pilotluk,
İniş kabiliyetinin denetimi,
Kontrol pilotunun, değerlendirme yapılan faaliyette kalifiye olması şartıyla, eğitim programında yapılan bazı özel yeterlilik kontrolleri (CAT II ve CAT III gibi),
Bir uçuş eğitim müfredatı bölümü veya modülünün tamamlanmasından sonra yeterlilik ve bilgisinin belgelendirilmesi,
Havacılık şirketi tarafından yetkilendirildiğinde, yer talimatı ve bir yer eğitim müfredatı bölümünün tamamlandığına dair sertifikasyon.

Kontrol pilotluğu - Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü 14 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kontrollü hava sahaları veya CAS (controlled airspace), içerisinde gerçekleşen tüm uçuşlara hava trafik kontrol (ATC) hizmeti verilen hava sahalarıdır. Kontrollü hava sahaları özellikle hava trafiğinin yoğun olduğu bölgelerde (işlek meydan civarı, havayolu vs.) oluşturulur. Kontrollü hava sahası dışında kalan hava sahaları kontrolsüz hava sahalarıdır.
ICAO'ya göre kontrollü hava sahaları şunlardır:

Kontrol bölgesi
Kontrol sahası
Terminal kontrol sahası
Havayolu

Kontrol bölgesi belirli hava meydanları çevresinde bulunan, meydan merkezli 5 NM yarıçapında, yerden belirli bir irtifaya ya da uçuş seviyesine kadar sınırlandırılmış kontrollü hava sahasıdır. Üst limiti ulusal AIP'lerde belirtilir.

Kontrol sahası, içinde ATC hizmeti verilen, boyutları belirli bir hava sahasıdır. Belirli bir alt limit irtifasından başlayarak uçuş seviyesi olarak belirtilen bir üst limite kadardır.

Terminal kontrol sahası bir veya daha fazla yoğun trafiğe sahip hava meydanı çevresindeki kontrollü hava yollarının kesişiminde bulunan kontrollü hava sahasıdır. CTR gibi yerden değil, belirli bir irtifadan başlar.

Havayolu, radyo seyrüsefer cihazları sayesinde belirlenen, koridor şeklindeki kontrol sahasıdır. IFR uçuş yapan uçaklar tarafından kullanılır. Havayollarına A25, R8 gibi isimler verilir ve orta hattın sağında ve solunda beşer NM (toplamda 10 NM) genişliğindedirler. Düşük sınıflı TMA, CTA ve CTR'ları katetmedikleri sürece tüm havayolları A sınıfıdır.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Kontrollü uçuşta yere çarpma (CFIT), uçuşa elverişli bir hava taşıtının pilot kontrolündeyken bir maniaya çarpması veya suya düşmesi ile sonuçlanan kaza. CFIT, İngilizce Controlled flight into terrain kavramının kısaltmasıdır. Bu kaza türünde pilotlar genellikle sona ana kadar tehlikenin farkına varamazlar.

Her tecrübe seviyesinden pilotlar CFIT kazalarına sebebiyet verebilir. Pilot yorgunluğu, durumun farkında olmama, altimetreye yanlış basınç değeri girme veya yön kaybı (kaybolma) gibi durumlar kazaya sebep olabilir. Kazalar genellikle aniden yükselen dağlık arazilerde oluşur ve kaza bölgesinde yoğun bulutlar, sis ve görüşü engelleyen etmenler görülebilir. CFIT genellikle havaalanı yakınlarında, uçağın iniş için alçaldığı sırada meydana gelir.
CFIT donanım arızasından kaynaklanabilir. Eğer arıza seyrüsefer ekipmanlarından birinin bir bölümünde oluşmuşsa bile bazen doğru çalışan ekipmanlardan gelen bilgilere rağmen mürettebatın uçağı yanlış yönlendirmesine sebebiyet verebilir.

CFIT kazalarıyla mücadele etmek için üreticiler ve uçuş emniyetinden sorumlu kuruluşlar bir radar altimetresi kullanan ve arazi yaklaşımını hesaplayan GPWS sistemini geliştirdiler. Bu sistem yeryüzü arazi veritabanı ve GPS sistemi eklenmesiyle EGPWS adıyla daha da geliştirilmiştir. Artık geliştirilmiş yer alçalış ikaz sistemi (EGPWS) diye bilinen sistem, hem donanımın ve hem de donanımın verdiği ikazlara uyma ve takip edilecek prosedürleri içeren sivil havacılıkta şart koşulan zorunlu bir sistemdir.

Prevention of Controlled Flight Into Terrain In General Aviation Operations(İngilizce)

Kontrolsüz hava sahaları, kontrollü hava sahaları dışında kalan sahalardır. ICAO'ya göre F ve G sınıfı hava sahaları kontrolsüzdür. Kontrolsüz hava sahalarında mümkün olduğu müddetçe ATC hizmeti verilmeye çalışılır. ATC kleransı almak veya radyo teçhizatı taşımak zorunlu değildir.

Tavsiyeli yollar, F sınıfı hava sahalarıdır. Tavsiyeli yollar, kontrolsüz hava sahalarındaki havayolları olarak tanımlanabilir. Havayolları gibi 10 NM genişliğinde olmalarına rağmen havacılık haritalarında (kart) sadece orta hatları mavi kesikli çizgi ile belirtilir. ADR'leri kullanacak VFR uçakların uçuş planı doldurması gerekir.
ADR'lerde ayrım hizmeti sadece IFR trafiğe verilir. Radyo-telsiz usulleri A sınıfı hava sahalarındaki gibidir.

Open-FIR, G sınıfı hava sahalarıdır. Open-FIR'larda; kontrollü sahalar dışında kalan RASA, MATZ, ATZ'ler bulunur. Open-FIR'larda FIR ATSU'ları tarafından uçuş bilgi hizmeti (FIS) sağlanır. Bu bilgilerin bir kısmı şunlardır:

Meteoroloji bilgisi ve uyarıları
Seyrüsefer yardımcılarının durumu
Meydan kolaylıklarının durumu
Arama-kurtarma ikazları
Hava taşıtları için tehlikeli yakınlaşma uyarıları
Open-FIR'larda LARS (alçak hava sahası radar tavsiye hizmeti) gibi çeşitli radar hizmetleri de verilir. ATZ ve MATZ'ler için ilgili meydanlara özel frekanslar tahsis edilmiştir.

Kontrolsüz hava sahalarında ATSU'lar tarafından şu hava trafik hizmetlerinden (ATS) biri veya birkaçı (ATSOCAS) sağlanır:

Basic service
Deconfliction service
Procedural service
Traffic service

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.
Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Kuyruk, belirli hayvan türlerinin vücutlarının arka ucundaki bölümdür; genel olarak, bu terim gövdenin farklı, esnek bir uzantısına atıfta bulunur. Vücudun memelilerde, sürüngenlerde ve kuşlarda kabaca sakrum ve kuyruk sokumuna karşılık gelen kısmıdır. Kuyruklar öncelikle omurgalıların bir özelliği olsa da, akrepler ve sıçrar kuyruklular gibi bazı omurgasızların yanı sıra salyangoz ve sümüklüböceklerin bazen kuyruk olarak adlandırılan kuyruk benzeri uzantıları vardır. Kuyruklu nesnelere bazen "kaudat" denir ve vücudun kuyruğa yakın veya kuyrukla ilişkili kısmına "kaudal" önadı verilir.

Hayvan kuyrukları çeşitli şekillerde kullanılır. Balıklar ve diğer bazı deniz yaşamları için bir hareket kaynağı sağlarlar. Birçok kara hayvanı, sinekleri ve diğer ısıran böcekleri uzaklaştırmak için kuyruklarını kullanır. Kedigiller ve kangurular da dahil olmak üzere bazı türler kuyruklarını denge için kullanırlar; Yeni Dünya maymunları ve keseli sıçanlar gibi bazıları, ağaç dallarını kavramalarına izin verecek şekilde uyarlanmış, kavrayıcı kuyruklarlara sahiptir.
Kuyruklar ayrıca sosyal sinyalleşme için de kullanılır. Bazı geyik türleri, yakındaki diğer geyikleri olası tehlikelere karşı uyarmak için kuyruklarının beyaz alt tarafını parlatırlar, kunduzlar tehlikeyi belirtmek için kuyruklarıyla suya vururlar, ve köpekgiller (evcil köpekler dahil) kuyruklarını konumlandırma ve hareket yoluyla duygularını gösterir. Bazı türlerin kuyrukları zırhlıdır ve akrepler gibi bazıları zehir içerir.
Bazı keler türleri kuyruklarını vücutlarından ayırabilir ("döker"). Bu onların kıvranan, kopan kuyruk tarafından dikkati dağılan yırtıcılardan kaçmalarına yardımcı olabilir. Bu şekilde dökülen kuyruklar genellikle zamanla eski haline döner, ancak yerine konan parça tipik olarak eskisindem daha koyu renklidir ve kemik değil sadece kıkırdak içerir. Çeşitli sıçan türleri, hayvanın bir yırtıcıdan kaçması için dış tabakanın döküldüğü, "degloving" olarak bilinen kuyruklarıyla benzer bir işlev gösterir.
Çoğu kuşun kuyruğu, uzun tüylerle biter. Bu tüyler dümen olarak kullanılır, kuşun uçuşta yön bulmasına ve manevra yapmasına yardımcı olur; ayrıca kuşun tünediği sırada dengede kalmasına yardımcı olurlar. Cennet kuşları, lirkuşları —en önemlisi tavus kuşu gibi bazı türlerde— evrimleşmiş kuyruk tüyleri kur gösterilerinde önemli bir rol oynar. Ağaçkakanlar ve Dendrocolaptinae türleri de dahil olmak üzere diğer türlerin sert kuyruk tüyleri, ağaç gövdelerine sıkıca tutunmalarını sağlar.
Atgiller gibi otlayan hayvanların kuyrukları hem böcekleri süpürmek için kullanılır hem de hayvanın fiziksel veya duygusal durumunu gösteren şekillerde konumlandırılır veya hareket ettirilir.

İnsanlarda kuyruk tomurcuğu, embriyonun omurganın sonuna doğru gelişen kısmını ifade eder. Ancak, bu bir kuyruk değildir. Nadiren, bir çocuk omurları olmayan, sadece kan damarlarını, kasları ve sinirleri içeren "yumuşak bir kuyruk" ile doğar, ancak bu, körelmiş bir gerçek kuyruktan ziyade bir anormallik olarak kabul edilir – kuyruğun beklendiği yerde böyle bir uzantı bulunduğunda bile. Atavizmin bir sonucu olarak, kaudal omurları içeren "gerçek kuyruğu" kırka yakın bebek vakası bildirilmiştir.
İnsanlarda pelvise bağlı bir "kuyruk kemiği" (kuyruk sokumu) vardır; omurganın ucunda, genellikle dört kaynaşmış omurdan oluşur. Normalde dışarıdan çıkıntı yapmaz – insanlar ve diğer kuyruksuz maymunlar, acaudal (veya acaudat, kuyruksuz) memelilerdir.

Kuyruk takımı

 Wikimedia Commons'ta Kuyruk ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Uçak kuyruğu veya empenaj, aynı zamanda kuyruk veya kuyruk takımı olarak da bilinen, uçuş sırasında stabilite sağlayan, uçağın arka kısmındaki bir ok üzerindeki tüylere benzer yapıdır. Terim, "bir oku yumuşatmak" anlamına gelen Fransızca kelime empenner kelimesinden türemiştir. Çoğu uçak, yalpalama ve hatve uçuş dinamiklerini ve ayrıca muhafaza kontrol yüzeylerini stabilize eden dikey ve yatay stabilize yüzeylerini içeren bir kuyruğa sahiptir.
Etkili kontrol yüzeylerine rağmen, dengeleyici bir amaca sahip olmayan birçok erken hava aracı neredeyse kontrol edilemez tasarımlardı. "Kuyruksuz uçak" olarak adlandırılanlar bile genellikle bir kuyruk yüzgecine sahiptir (genellikle dikey stabilize). Herhangi bir empenajı olmayan (Northrop B-2 gibi) havadan ağır hava araçları nadirdir.
Tek tek kuyruk yüzeylerinin genel şekilleri (kuyruk düzlemi planformları, kanat profilleri) kanat planformlarına benzer.

Uçak şekline katlanan kâğıtlardan oluşan oyuncak maketlere kâğıt uçak denilir. Japon kâğıt katlama sanatı origaminin bir dalı olan aerogaminin belki de en yaygın biçimidir. Japoncada kami hikoki diye adlandırılır (kami= kâğıt, hikoki=uçak).
Origami türleri arasında en basiti olan bu sanat, acemilerin kolayca ustalaşmasını sağlar. En basit kâğıt uçak bile altı katlamadan sonra doğru bir şekil alabilir. Son zamanlarda mukavvadan yapılanlara da kâğıt uçak deniliyor.

Kâğıt kullanarak yapılan oyuncakların başlangıcının 2000 yıl önce Çin'de olduğu sanılıyor. O zamanlarda uçurtmalar popüler bir eğlence kaynağı sayılıyordu. Buna rağmen kâğıt uçakların tamamen ne zaman icat edildiğini belirlemek pek mümkün değil. Sürat, yükseliş ve moda tasarımları seneler geçtikçe gelişmiştir.
Tahminlere göre kâğıt uçaklar ilk olarak 1909 yılında yaratılmıştır. Ancak en çok kabul edilen uyarlaması 1930 yılında Lockheed Corporation kurucularından biri olan Jack Northrop tarafından yaratılmıştır. Northrop kâğıt uçakları test aletleri olarak kullanarak gerçek uçakların tasarımlarını keşfetmeye çalışmıştır.

Senelerce kâğıt uçakları havada en uzun zaman tutmayı deneyen birçok kişi olmuştur. Guinness Rekorlar Kitabında 13 sene (1983-1996) yerini alan Ken Blackburn, 8 Ekim 1998 tarihinde kendi rekorunu kırıp kapalı alanda kâğıt uçağını 27.6 saniye havada tutmayı başarmıştır. Bu rekor Guinness görevlileri ve CNN tarafından da onaylanmıştır.

Çeşitli kâğıt uçakların yapılışını gösteren bir site: Fold 'N Fly

Meydan rutin hava raporu veya METAR (Meteorological Terminal Air Report), aeronatik amaçlar için belirlenen rutin ve güncel hava raporu. Uluslararası meydanlarda genellikle yarım saatte bir, diğer meydanlarda her saat başı yayınlanır. TAF'tan farklı olarak hava tahminini değil ilgili meydanın halihazırdaki aktüel hava durumunu özetler.
METAR kod ismi, ayrı ayrı hazırlanan her raporun başlangıcında bulunur ve bunu takiben gözlemi yapan istasyonun indikatörü ve gözlem zamanı belirtilir.
Bir METAR raporunda aşağıdaki bilgi grupları yer alır:

Rapor Tanımlama Grubu (METAR, METAR COR, SPECI, SATT70 vb)
Yer Belirleyici Grup (ICAO Kodu)
Rasat Zamanı Grubu (UTC)
Rasat Yöntemi Grubu (AUTO, NIL)
Yer Rüzgârı Grubu
Rüyet Grubu (Görüş)
RVR Grubu (Runway Visual Range - pist görüş mesafesi)
Halihazırdaki Hava Durumu Grubu
Bulutluluk Durumu Grubu
Hava Sıcaklığı ve İşba Grubu
Hava Basıncı Grubu (QNH)
Geçmiş Hava Olayları Grubu
Alçak Seviye Rüzgâr Kesmesi Grubu (Wind shear)
Halihazırdaki Pist Durumu
TREND Tipi Pist İniş İstidlali (İlgili meydan meteoroloji ofisi düzenliyorsa)

LTBA 091650Z 01013KT 8000 -SHSN BKN020 BKN080 01/M01 Q1021 NOSIG
Açılımı:

Yer: LTBA - İstanbul Atatürk Havalimanı
Ayın günü: 09
Saat: 16:50 UTC
Rüzgârın gerçek yönü = 010 dereceden, hız: 13 knot
Görüş: 8000 m
Hava durumu: Hafif şiddette kar yağışı
Bulutlar: Parçalı (5-7/8 kapalılık oranı), havaalanı seviyesinden (AGL) 2000 ft ve 8000 ft yükseklikte
Sıcaklık: 01 santigrat derece
Çiy noktası (İşba): -01 santigrat derece
QNH (Deniz seviyesi basıncı): 1021 hPa
NOSIG - No Significant Change (Yakın gelecekte beklenen değişiklik yok)

TREND veya iniş tahmini, METAR'ın sonuna eklenen ve yayınlandığı saatten itibaren iki saat içerisinde gerçekleşmesi muhtemel hava olaylarını bildiren bir hava tahminidir. BECMG (oluyor) veya TEMPO (kısa süreli olarak [60 dakikadan az] gerçekleşecek) sözcükleri ile başlar. Eğer önemli bir değişiklik gerçekleşmeyecekse NOSIG ile belirtilir. Zaman aralıklarını belirtmek için FM (-den itibaren), TL (-e kadar) veya AT (belirli bir zamanda) kısaltmaları kullanılır.

AIRMET
TAF
SPECI

4000 meydanın METAR'ları7 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
METAR çözümleme (İngilizce)

Mach sayısı, akışkanlar mekaniğinde hareket halindeki bir kütlenin hızının, kütlenin bulunduğu şartlardaki ses hızına oranıdır. Kısaltması Ma ya da M'dir. Adını Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach'tan alır. Ernst Mach'tan önce bu konu üzerine Fransız fizikçi Sarrau da incelemeler yaptığından Sarrau sayısı da denir.
Yerel Ses hızı ve dolayısıyla Mach sayısı, ortamı çevreleyen gazların sıcaklığına göre değişkenlik gösterir. Mach sayısı, öncelikle bir akışın sıkıştırılamaz bir akış olarak ele alınabileceği yaklaşımı belirlemek için kullanılır. Bu ortam gaz veya sıvı olabilir. Sınır tabakanın, ortam içinde hareket edebilir veya ortam boyunca akarken sabit olabilir veya her ikisi de farklı hızlarda hareket edebilir: Önemli olan birbirlerine göre göreceli hızlarıdır. Bu sınır, ortama batırılmış bir nesnenin veya ortamı kanalize eden bir püskürtme meme, difüzör veya rüzgar tüneli gibi bir kanalın sınırı olabilir. Mach sayısı iki hızın oranı olarak tanımlandığından boyutsuz nicelikte bir sayıdır. Mach sayısı 0,2-0,3 değerlerinden küçük ve akış yarı sabit ve izotermal ise, sıkıştırılabilirlik etkileri küçük olacaktır ve basitleştirilmiş sıkıştırılamaz akış denklemleri kullanılabilir.
Örneğin, ortalama deniz seviyesinde kuru hava, standart sıcaklık 15 °C (59 °F), ses hızı saniyede 340,3 metredir (1.116,5 ft/s; 761,23 mph; 1.225,1 km/s; 661,49 kn)
Yerden yükseldikçe hava sıcaklığı düşer. Deniz seviyesinden 11 km yüksekliğe kadar (Stratosfer sınırına kadar) olan atmosfer tabakasına troposfer adı verilir. Ses hızının karesi hava sıcaklığı ile doğru orantılı olarak değiştiğinden, yerden yükseldikçe ses hızı azalır. Buna bağlı olarak da o yükseklikteki mach sayısı deniz seviyesine göre daha az olur.
Örneğin, Stratosfer sınırında 11.000 metrede 1 Mach = 1062,2 km/saattir.

Mach sayısı, Avusturyalı fizikçi ve filozof Ernst Mach'ın adını taşır ve 1929'da havacılık mühendisi Jakob Ackeret tarafından önerilmiştir. Mach sayısı ölçü birimi yerine boyutsuz nicelik olduğundan, sayı birimden sonra gelir; iki birim Mach, 2 Mach yerine Mach 2'dır. Ancak Türkçe kullanımında bu detay atlanarak 2 Mach olarak kullanılır. Bu, aynı zamanda birim ilk olan ve Mach teriminin kullanımını etkilemiş olabilecek erken modern okyanus sondaj birimi Mark (ingillizce kulaç kelimesinin eşanlamlısı) biraz anımsatmaktadır.

Ses altı ve süpersonik terimleri, en saf anlamıyla, sırasıyla sesin yerel hızının altındaki ve üzerindeki hızlara atıfta bulunurken, aerodinamikçiler genellikle Mach değerlerinin belirli aralıkları hakkında konuşmak için aynı terimleri kullanırlar.

Hakikî hava sürati
Kritik Mach sayısı
Makmetre
Ramjet
Scramjet

Maximum elevation figure (MEF), havacılık haritalarında herhangi bir grid içerisinde rakımı en yüksek olan noktayı belirten rakam. Bu nokta düz bir alan, bir dağ zirvesi veya yüksek bir yapının tepesi olabilir. MEF, uçak ile yer arasında emniyet ayrımı "sağlamaz"; bu nedenle kontrollü uçuşta yere çarpma (CFIT) riskine karşı pilotların azamî dikkat göstermesi gerekir.
MEF'ler 1 büyük 1 küçük rakamdan meydana gelir. Büyük rakam 1000 feetleri, küçük rakam yüz feetleri belirtir ve büyük rakamın üssü şeklinde gösterilir. Örneğin 96 şeklindeki bir MEF, o griddeki en yüksek noktanın 9600 feet yüksekliğinde olduğunu belirtir. MEF tespit edilirken 100'den farklı olan irtifâlar bir üst 100'e yuvarlanır. Örneğin MEF tespitinde 1310 feet yüksekliğindeki bir kule kullanıldıysa MEF 14 şeklinde gösterilir.

Mayday (/ˈmeɪˌdeɪ/), radyo iletişiminde tehlike sinyali olarak kullanılan acil durum prosedür kelimesidir. Denizdeki veya havadaki bir taşıtın ve onun içindeki kişilerin, yangın, patlama, çatışma, su alma, denge kaybı, karaya oturma, yere çakılma gibi olaylara ve bunların sonuçlarına maruz kalması veya bu olaylarla karşılaşma olasılığı durumlarında yapılan yardım çağrısına Mayday kelimesi ile başlanır.
Mayday taşımacılıktaki en önemli çağrı başlangıcıdır. Mayday'den sonraki ikinci derecede önemli çağrı mesajı ise Pan-pan'dır.
Öncelikle havacılar ve denizciler tarafından hayati tehlike arz eden bir acil duruma işaret etmek için kullanılır, ancak bazı ülkelerde itfaiyeciler, kolluk kuvvetleri ve ulaşım kuruluşları gibi yerel kuruluşlar da bu terimi kullanır.

"Mayday" prosedür kelimesi, 1921'de Londra'daki Croydon Havaalanı'nda kıdemli bir radyo subayı tarafından ortaya atılmıştır. Memur Frederick Stanley Mockford'dan acil durumlardaki sıkıntıyı gösterecek, tüm pilotlar ve kara personelince kolayca anlaşılabilecek bir kelime bulması istendi. O sırada hava trafiğinin büyük bir kısmı Croydon'dan Paris'teki Le Bourget Havaalanı arasında olduğundan, Fransızca venez m'aider ('bana yardım etmeye gelin') cümlesinin kısaltılmış hali m'aiderden ('bana yardım etmeye') "mayday" ifadesini önerdi. Mayıs Günü (İngilizce: May Day) yani 1 Mayıs tatili ile bir ilgisi yoktur.
"Mayday" çağrısından önce, SOS, mayday çağrısına eşdeğer bir Mors koduydu. 1927'de Washington Uluslararası Radyotelegraf Sözleşmesi'nde, SOS radyotelgraf (Mors kodu) çağrısı yerine mayday çağrısı kabul edildi.

1920'lerde Fransızca "venez m'aider" (okunuşu "vöne mede" anlamı bana yardım etmeye gelin) ya da "venez m'aider s'il vous plait" (okunuşu "vöne mede sil vu ple" anlamı bana yardım edin lütfen) cümlelerinden ses olarak ortak kısmı, kısaca ve sadece "m'aider" sözünün ses olarak benzeri ve İngilizcede başka bir anlamı olduğu için kolay hatırlanabilen "may day" (okunuşu "mey dey" anlamı mayıs günü) şeklinde, dillerden bağımsız haberleşme kodu olarak kullanılan, uluslararası telsiz terimleri arasına girmiştir.

Telsizle mayday çağrısı gönderilemiyorsa, çeşitli başka tehlike sinyalleri ve yardım çağrıları kullanılabilir. Ek olarak, bir mayday çağrısı gemi adına başka biri tarafından gönderilebilir; bu bir mayday rölesi olarak bilinir.

Havacılıkta mayday çağrısı bulunulan radyo istasyonunda veya uluslararası acil durum frekansı 121.5 Mhz'de yapılır. Yer üniteleri ile temasa geçilemediyse diğer hava araçlarından mayday mesajını iletmeleri (relay) talep edilmelidir. Bir uçak mayday çağrısı yaptığında aynı frekanstaki tüm şahıslar mutlak sessizlik sağlamalıdır.
Aynı zamanda uçağın transponder cihazına 7700 stres kodu girilir.
Amerika Birleşik Devletleri hava sahasında mayday çağrısı yapan sivil uçaklar, Federal Havacılık İdaresi tarafından aşağıdaki formatı kullanmaya, uygunluk için veya önemsiz oldukları durumlarda gereksiz bölümleri çıkarmaya teşvik edilir:

Mayday, Mayday, Mayday; (Mesaj gönderilen istasyonun adı); uçak çağrı işareti ve tipi; acil durumun sebebi; hava durumu; pilotun niyetleri ve/veya istekleri; mevcut pozisyon ve rota, ya da kaybolursa uçağın o pozisyondayken en son bilinen pozisyon ve rota; irtifa veya uçuş seviyesi; kalan yakıt; araçtaki kişi sayısı; başka herhangi bir faydalı bilgi.
Mayday çağrısı gerektiren durumlar
Uçuş emniyeti ve telsiz disiplini açısından doğru acil durum çağrısını yapmak çok önemlidir. Havacılıkta mayday çağrısı gerektiren durumlara örnek olarak şunlar verilebilir:

Tek pilotlu bir uçakta pilotun uçamaz hâle gelmesi (Yolcu rahatsızlıkları -ciddîler dahil- pan-pan çağrısı gerektirir.)
Motor durması, yangın veya yapısal hasar (Sarsıntılı motor pan-pan gerektirir.)
Zorunlu iniş
Tamamen kaybolmak veya çok az yakıtın kalması (Konumundan emin olmamak pan-pan gerektirir.)
Meteoroloji koşullarının (bulut, görüş vs.) pilotun uçamayacağı seviyeye düşmesi (Kademeli gerileme pan-pan gerektirir.)
Gece uçuşuna müsaade edilmeyen bir uçuşta (pilot veya uçak kısıtlaması nedeniyle) karanlık çökmesi
Mayday çağrısı formatı
Bir mayday çağrısı -zaman elverdiğince- şu sırada yapılmalıdır:

Mayday Mayday Mayday
Aranılan istasyon (zaman ve şartlar müsaitse)
Uçak çağrı adı
Uçak tipi
Acil durumun türü
Sorumlu pilotun niyeti
O andaki veya bilinen son konum, irtifâ/seviye, baş (istikâmet)
Pilot lisansı ve derecelendirmeleri (ICAO gereksinimi değildir ancak tavsiye edilir.)
Diğer yararlı bilgiler: remaining endurance (havada kalış süresi), uçaktaki kişi sayısı (POB), uçak rengi ve işaretleri, uçaktaki hayatta kalma araç-gereçleri
Sahte bir tehlike çağrısı yapılması birçok ülkede, tazminat ve olası hapis cezası ile cezalandırılan bir suçtur.

Pan-pan, telsiz dilinde aciliyet (urgency) anlamına gelen, bir teknede, gemide, uçakta veya başka bir araçta bulunan birinin acil bir durum olduğunu beyan etmek için kullandığı uluslararası standart acil durum sinyalidir lakin kimsenin hayatı veya geminin kendisi için acil bir tehlike oluşturmadığında kullanılır. Mayday şeklindeki tehlike (distress) sinyalinin bir alt kademesindeki çağrıdır.

Bazen "acil durum ilan etme" ifadesi havacılıkta "mayday" demeye alternatif olarak kullanılır. Örneğin, Swissair'ın 111 sefer sayılı uçuşu, önce "pan-pan" daha sonra durumları kötüleştikten sonra "Swissair on bir ağır yolcu uçağı, acil durum ilan ediyor" mesajını gönderdi.
Bununla birlikte, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü "acil durum ilan etmek" yerine "pan-pan" ve "mayday" çağrılarının kullanılmasını önermektedir. Çünkü "Pan-pan" ve "mayday" dışındaki ifadeleri kullanan pilotların vakaları, uçakların kullanımında karışıklığa ve hatalara neden olmuştur.

"Seelonce mayday" veya "seelonce distress", kanalın yalnızca tehlike altındaki gemilerde ve Sahil Güvenlik Görevlisi veya diğer yanıt veren makamlarda kullanılmasını talep eden bir söz öbeğidir. (ve acil durumun ele alınmasına yardımcı olmak isteyen diğer gemiler).
"Seelonce feenee" ise acil durumun sona erdiği ve kanalın normal şekilde kullanılabileceği anlamına gelir. "Prudonce" çağrısı, acil durumun çözümlenmesinden önce önemli çalışma trafiğinin o kanalda devam etmesine izin vermek için de kullanılabilir.

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Pan-pan
SOS
Tehlike sinyali
CQD
GMDSS

Meteoroloji kodları sayfası; meteoroloji haritaları, seviye kartları, brifing kartları ile TAF, METAR, AIRMET ve GAMET gibi hava tahmin ve raporlarında uluslararası şekilde kullanılan meteoroloji kısaltma ve akronimlerinin alfabetik bir listesidir. Bunların büyük bir kısmı İngilizce kökenlidir. Bir kısmı ise diğer Avrupa dillerinden gelmektedir.
Aşağıdaki tabloda yaygın olarak kullanılan kısaltma ve akronimler verilmiştir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011
Kod açıklamaları 24 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hezarfen.mgm.gov.tr. Erişim: 19 Mayıs 2012.

* Weather abbreviatons 6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. fltplan.com.

METAR
TAF
AIRMET
GAMET
SIGMET
SPECI

Meydan trafik bölgesi (ATZ) çeşitli sivil ve askerî hava meydanları çevresinde oluşturulan denetimli bir hava sahası. ATZ, İngilizce aerodrome traffic zone kavramının kısaltmasıdır.
ATZ boyutları genellikle şu şekildedir:

En uzun pistin merkezinden 2 NM yarıçapında (1 NM'den uzun pistlerde 2,5 NM yarıçapında) ve pist rakımından 2000 ft yüksekliğinde silindir şeklinde 3 boyutlu bir bölgedir.
ATZ'ler hem kontrollü hem de kontrolsüz hava sahalarında bulunabilirler ve denetimli (regulated) hava sahalarıdır. Bir ATZ G sınıfından (Open-FIR) daha yüksek bir sınıftaki hava sahasında (örneğin D sınıfı) ise o sınıfın kurallarına tabi olur.
Bir hava taşıtı ATZ'lere şu koşullarda "girebilir":

ATC'den izin almış olmak
ATC'nin olmadığı durumlarda AFIS'ten uçuş güvenliğini sağlayacak yeterli bilgiyi almış olmak
AFIS'in de olmadığı durumlarda A/G radyo istasyonundan uçuş güvenliğini sağlayacak yeterli bilgiyi almış olmak

Bazı askerî meydanlarda ATZ'yi çevreleyen, ATZ'den daha geniş ve yüksek hava sahasıdır. Meydan turu, yaklaşma ve ayrılıştaki uçaklara daha fazla emniyetli hareket sahası sağlamak için oluşturulmuştur. İçinde bulunduğu hava sahasının sınıfına dahildir. MATZ içinde ancak MATZ merkezindeki ATZ'nin dışında bulunan sivil uçaklar MATZ prosedürlerine uymak zorunda değildir.
MATZ boyutları genellikle şu şekildedir:

En uzun pistin merkezinden 5 nm yarıçaplı ve yerden 3000 ft yüksekliğindeki silindir ile
Pist uzantısında merkez dairenin bittiği yerden bir tarafa veya her iki tarafa doğru uzanan 5 nm boyunda, 4 nm genişliğinde; 1000 ft AAL ve 3000 ft AAL arasındaki dikdörtgen prizmaların birleşimi.
Birden fazla MATZ'nin birleşimi olan sahalara ise CMATZ denir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Meydan turu, herhangi bir hava meydanında görerek iniş-kalkış yapan hava araçlarının izledikleri dikdörtgen güzergâh. Uçakların inişe yönelik olarak, pist etrafında yerden belirli bir yükseklikte izledikleri trafik desenidir. VFR iniş-kalkış eğitimi yapan uçaklar aynı deseni art arda yinelerler. Meydan turunun her bir aşamasına "bacak" denir.
Meydan turu -meydan koşulları aksini zorunlu kılmadıkça- neredeyse her zaman sola dönüşlü (LH) (saat yönünün aksine) yapılır. Bunun nedeni sabit kanatlı uçaklarda sol koltukta oturan pilota (sorumlu pilot) daha iyi görüş imkânı sağlamasıdır. Piste kıyasla meydan turunun yapıldığı tarafa "canlı taraf", aksi tarafa "ölü taraf" denir. Pist hattı meydanın canlı ve ölü taraflarını ikiye böler.
Meydan turunun hangi tarafta yapılacağı ve hangi piste inileceği meydan otoriteleri tarafından -bazı özel durumlar hariç- rüzgâr yönüne ve şiddetine göre belirlenir. İniş-kalkışlar genellikle rüzgâr içine (karşı rüzgâr ile) yapılır.

Uçaklar standart ve standart olmayan bazı usulleri uygulayarak trafik paternine katılırlar. Kalkış sonrasında meydan turuna katılacak olan bir uçak ise sırası ile aşağıdaki bacakları kateder:

Kalkış: Kalkış veya rüzgarüstü bacağı, kalkıştan sonra uçağın pist ile aynı istikamette tırmandığı bacaktır. Normal şartlarda uçak rüzgarı karşıdan alacağı için rüzgârüstü olarak adlandırılır.
Yan rüzgâr bacağı: Uçağın emniyetli irtifaya tırmanıp sola dönüşlü bir turda sola ilk dönüşünden sonra piste tırmanmaya devam ettiği bacaktır. Bu bacakta uçağın yerdeki iz düşümü pist istikameti ile 90 derecelik açı yapar. Normal şartlar altında bu bacakta rüzgâr uçağa tam yandan çarpacağı için yan rüzgâr (bazı kaynaklarda "rüzgâr yan") bacağı olarak adlandırılır.
Rüzgâraltı: Pistten yeterli açıklığa ulaşan uçağın sola dönüşlü bir turda ikinci kez sola dönerek düz uçuşa geçtiği bacaktır. Bu bacakta uçak iniş istikametinin tam tersi (180 derece farklı) istikamette uçar ve rüzgârı arkadan alır.
Esas bacak: Uçağın sola dönüşlü bir turda üçüncü kez sola döndüğü ve alçaldığı bacaktır. Bu bacakta uçak pist istikâmeti ile 90 derece açı yapar.
Son yaklaşma: Son yaklaşma ya da final bacağı, uçağın pisti karşıladığı ve iyice alçaldığı bacaktır. Bu bacağın sonunda iniş veya pas geçme gerçekleşir.

Meydan turu hafif uçaklar için pek çok meydanda "yerden" (AGL) 800–1000 ft yüksekte yapılır. Daha büyük ve yüksek performanslı bazı uçaklar ise genellikle yerden 1500 ft yükseklikte meydan turu yaparlar. Meydan turu irtifaları ilgili havacılık dokümanlarında bulunur.
Meydan turu esnasında altı metreye QNH veya QFE atmosfer basıncı değeri bağlanabilir. Altimetre QNH değer bağlı iken deniz seviyesinden yüksekliği, QFE değeri bağlı iken istasyondan (genellikle meydan) yüksekliği gösterir. Eğer pilot QNH değeri kullanıyorsa meydan rakımını hesaba katmalıdır. Örneğin rakımı 200 ft ve basılı meydan turu irtifası 1000 ft olan bir meydanda QNH değeri kullanan bir uçak, meydan turunu ilgili altimetreye göre 1200 ft (AMSL) irtifada yapmalıdır.

Model uçak, uçak olarak tanımlanan cisimlerin belirli ölçeklerde küçültülerek oluşturulmuş uçma yeteneğine sahip kopyalarıdır.
Model uçaklar uçmak için gerekli özelliklere sahiptir ve çeşitli yöntemler ile uçurulurlar. Model uçaklar kontrol şekillerine göre “Radyo Kumanda Kontrollü”, “Tel Kumanda Kontrollü” ve “Serbest Uçuş” modelleri olarak sınıflandırılırlar. Model uçakların uçurulmasında kullanılan en yaygın yöntem  “Radyo Kumanda Kontrolü” dür. Bu yöntemde uçağın içine yerleştirilmiş alıcı ile modelcinin elindeki kumanda cihazı yani verici radyo frekansları ile haberleşirler. Radyo kumandada ki düğme ve çubuklar kullanılarak model uçağa komutlar radyo sinyalleri ile gönderilir. Model uçağın içindeki alıcı bu gönderilen radyo sinyallerini alıp işleyerek uçağın kontrol yüzeyini hareket ettirecek komutları oluşturur. Bu komutlar kontrol yüzeylerine bağlı olan servo motorları çalıştırır ve bu uçağın verilen komuta göre kontrol edilmesini sağlar. Model uçaklar sadece radyo kontrolü ile uçmazlar. Tel kontrol olarak geçen model ile modelci arasındaki tel ile kontrol edilen modellerde vardır. Modelle modelci arasındaki bu tel model uçağın kontrol yüzeylerini yöneterek model uçağın manevra yapmasını sağlar. Bir diğer uçuş yöntemi de serbest uçuştur. Bu yöntemde model uçağın ayarları sadece yerde yapılır. Yani model havada iken hiçbir şekilde kumanda verilmeden uçağın tek başına uçmasıdır. Bu üç şekilde uçurulan modeller motorlu ya da motorsuz olabilmektedir.
Belirli ve çeşitli standartlara sahip olan model uçakların yapımı ve uçurulabilmesi için gerekli eğitimin alınması ve belli bir bilgi birikimine sahip olunması gerekmektedir. Bu eğitimler “THK(Türk Hava Kurumu)”  başta olmak üzere çeşitli “Havacılık Ve Model Uçak Kulüpleri” tarafından verilmektedir. Model uçak hobisine başlamak isteyenlerin kendilerini ve uçuş yaptıkları alanda bulunan diğer insanlara zarar vermemeleri için yukarıda yazılan kurum ve kuruluşlardan eğitim almaları tavsiye edilmektedir.
Model uçak kavramı ile maket uçak kavramı genellikle karıştırılmaktadır. Maket uçaklar yine gerçeğine benzer şekilde ve çok detaylı olarak yapılır. Boyanır ve vitrine konularak sergilenirler. Yani maket uçakların sadece görüntüsü ile yetinilir ve uçma yetenekleri yoktur.
Uluslararası Hava Modelciliği Komisyonu (CIAM) tarafından alınan karara göre bir model uçağın genel özellikleri aşağıdaki gibi sınırlandırılmıştır.

Yakıtla birlikte max uçuş ağırlığı: 25 kg
Max yüzey alanı: 500 dm2
Max yük: 250 g/dm2
Piston motorunun max. silindir hacmi: 250 cm²
Elektrik motoru max güç kaynağı yük voltajı olmaksızın: 42 volt

PilotTR 3 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Ankara Model Uçak Kulübü (Türkçe)
ESHAVK: Eskişehir Havacılık Kulübü25 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Bumok: Bahçeşehir Üniversitesi Modelcilik Kulübü (Türkçe)
Bolu Sportif Havacılık ve Doğa Sporları Derneği21 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Kumandalı helikopter
Telerobotik
 Wikimedia Commons'ta Model uçak ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Motor, herhangi bir enerji formunu (elektrik, kimyasal enerji, ısı vb.) alarak mekanik enerjiye, yani hareket enerjisine dönüştüren düzenektir. Çalışma prensiplerine göre motorlar; benzin, motorin veya LPG gibi yakıtları yakarak ısı enerjisi üreten ısı makineleri olabileceği gibi, akarsu veya rüzgâr gibi doğal kaynakları kullanan ya da elektrik enerjisini doğrudan harekete çeviren sistemler de olabilir. Günümüzde bu makineler taşıtlardan jeneratörlere, sanayi ekipmanlarından ev aletlerine kadar oldukça geniş bir alanda kullanılmaktadır.

Mekanik enerjinin oluşması için gerekli olan ısı enerjisi çeşitli yakıtlardan ve motor silindirlerinin içinde veya dışında üretilebilir. Buna göre motor tipleri şunlardır:

İçten yanmalı motorlar
Dıştan yanmalı motorlar
Araba motoru 4 aşamada çalışır. Bunlar; benzinin havayla karışacak şekilde kenardaki girişten içeri boşalması, bu benzinin piston tarafından sıkıştırılması, sıkışan benzin-hava karışımının buji vasıtasıyla kıvılcım çıkarılarak ateşlenmesi ve son aşama da oluşan basınçtan ötürü pistonun ileri doğru itilmesidir.

Elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren makinelerdir.

DC motor: doğru akımla çalışan elektrik motorlarıdır ve fırçalı ve fırçasız (BLDC) olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. Sabit bir manyetik alan içindeki iletken telden akım geçirilmesiyle oluşan itme kuvveti sayesinde çalışır. Akımın yönü, mekanik fırçalar veya elektronik devreler yardımıyla sürekli değiştirilerek kesintisiz dönüş hareketi elde edilir.
AC motor: alternatif akımla çalışan elektrik motorlarıdır. Motorun sabit kısmındaki (stator) bobinlere uygulanan dalgalı akımın yarattığı "dönen manyetik alanın", iç kısımdaki serbest parçayı (rotor) manyetik olarak peşinden sürüklemesi prensibiyle çalışır.

Sıralı tip motor
V tipi motor
Boksör tipi motor
Rotatif motor
Yıldız tipi motor
W tipi motor
VR tipi motor
H tipi motor
Zıt pistonlu motorlar
Wankel motoru
Quasiturbine motor
Hava soğutmalı motor
Su soğutmalı motor
Gaz türbinli motor
Jet motoru
Pulse jet motoru
Roket motoru
Gemi makineleri
Açık rotorlu motor
Jet motoru
Turbofan
Turbojet
Turboprop
Turboşaft
Ramjet

Benzinli motor
Dizel motor
LPG'li motor
CNG'li motor
Turbo motor

İki zamanlı motor
Dört zamanlı motor
Altı zamanlı motor

Sabit hacim çevrimli motor
Sabit basınç çevrimli motor
Karma çevrimli motor

Tek silindirli motor
Çok silindirli motorlar

Newcomen buhar makinesi
Kamera motoru
Bileşik buhar motoru
Zıt pistonlu motorlar
Üstten eksantrikli motor
Üstten subaplı motor
Rotatif motor
H tipi motor
Yıldız tipi motor
Tek silindirli motor

Müşterek Havacılık Otoriteleri (JAA), Avrupa'da ortak güvenlik standartları ve prosedürleri belirlemeyi ve geliştirmeyi amaç edinmiş üye ülkeleri temsil eden bir havacılık kurumu. Dünyada yaygın olarak kullanılan JAA kısaltması, İngilizce Joint Aviation Authorities kavramının akronimidir. Avrupa Sivil Havacılık Konferansı'nın bir organıdır. Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı (EASA) yavaş yavaş JAA'nın tüm yetkilerini ve görevlerini üstlenmektedir.

* ile işaretli aday üyeler (Ocak 2008 itibarıyla)
 Arnavutluk*
 Ermenistan*
 Azerbaycan*
 Bosna-Hersek
 Gürcistan
 İzlanda
 Makedonya
 Moldova
 Karadağ*
 Monaco
 Norveç
 Sırbistan*
  İsviçre
 Türkiye
 Ukrayna*

 Avusturya
 Belçika
 Bulgaristan
 Hırvatistan
 Kıbrıs
 Çek Cumhuriyeti
 Danimarka
 Estonya
 Finlandiya
 Fransa
 Almanya
 Yunanistan
 Macaristan
 İrlanda
 İtalya
 Letonya
 Lihtenştayn
 Litvanya
 Lüksemburg
 Malta
 Polonya
 Portekiz
 Romanya
 Slovakya
 Slovenya
 İspanya
 İsveç
 Hollanda

NDB (non-directional beacon) ve ADF (automatic direction finder), hava ve deniz seyrüseferinde yön bulma amacıyla kullanılan basit bir radyo seyrüseferi sistemi. NDB ve ADF sistemi yer bazlı bir seyrüsefer yardımcısıdır. Yeryüzündeki Non-directional beacon (yön bilgisi vermeyen verici istasyonu) ve taşıttaki automatic direction finder (otomatik yön bulucu) olmak üzere iki eleman ile taşıt içindeki kumanda ve göstergelerden (RBI ve RMI) meydana gelir. NDB/ADF sistemi, manyetik pusulaya benzer çalışma prensibi nedeniyle radyo pusulası olarak da bilinir.

NDB, belirli bir yerde bulunan, hava veya deniz seyrüsefer desteği veren radyo yayın istasyonudur. Her yer istasyonu bir, iki ya da üç harflik bir mors koduyla tanımlanmıştır. Hem özel hem de devlet meydanlarında bulunabilir.
Yer istasyonları güç çıkışlarına ve kullanımlarına göre sınıflandırılmışlardır:

L yer istasyonu 50 W'tan (watt) az bir güce sahiptir.
M yer istasyonu 50 W'tan 2000 W'a kadar bir güce sahiptir.
H yer istasyonu 2000 W veya daha yüksek bir güce sahiptir.
Radyo dalgalarıyla yön bulma hâlâ çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Çünkü,

Görüş çizgisi iletimi güvenilirliğini kaybettiği zaman kullanılır.
Hava aracında veya yerde özelleşmiş seyrüsefer ekipmanı bulunmadığı zaman kullanılır.
Yer istasyonlarının kurulumu ve bakım maliyeti düşüktür ve ayrıca yer istasyonunun kurulumu sırasında havaalanları araç yardımı yapabilirler ve bu da ekonomik fizibilite sağlar.
Yer istasyonları LF ve MF bantlarında, 200–1750 kHz aralığında yayın yapar. Sinyal VHF (çok yüksek frekans) ya da UHF (ultra yüksek frekans) gibi görüş hattı prensibiyle (LOS [line of sight]) iletilmez. Ama dünya üzerinde, dünyanın şeklini takip ederek kavis yapar. Bu da alçak irtifalarda çok büyük mesafelerden alımın gerçekleşmesini sağlar.
Vericinin yön bulma için tasarlanmış olması gerekmez. Radyo veya televizyon istasyonu, iletişim istasyonu ya da bunlardan farklı herhangi bir yayın sistemi olabilir.

Havacılıkta, bir hava aracı bir yer istasyonuna doğru ya da yer istasyonundan zıt yöne doğru bir yönelim izleyebilir. Yer istasyonu yönelimleri uçakların uçabileceği planlı, güvenilir yollar sağlar. Hava araçları bu önceden belirlenmiş yolları izleyerek uçuş planını tamamlar. Hava yolları yüksek ve alçak irtifa hava yolları olarak numaralandırılmış ve standardize edilmiştir. Pilotlar çeşitli seyrüsefer istasyonlarından sinyal alarak bu yolları takip eder. Yer istasyonlarının uzun zamandır kullanılan diğer bir uygulaması ise sabitleri kesme yeteneğidir. Sabit gökyüzünde bir noktadır. Bu sabitler, seyrüsefer istasyonlarından başlayarak birbirleriyle kesişinceye kadar çizgiler çizilmesi ve tepe noktası sabit olacak şekilde üçgen oluşturması ile hesaplanır. Bu şekilde sabitleri belirlemesi bir pilota kabaca yatay pozisyonunu hesaplamasına yardımcı olur. Bu kullanım, DME (distance measuring equipment) (uzaklık ölçen ekipman) ile VOR (VHF omni-Ranging) gibi diğer seyrüsefer sistemleri herhangi bir şekilde arızalanırsa önemlidir.

Bir yer istasyonundan olan uzaklığı belirlemek için şu yöntem kullanılacaktır:

Uçağı, kanat uçlarından biri direkt istasyonun hizasında olacak şekilde döndürün.
Bu yönelimde birkaç istasyon geçene kadar uçun ve zamanı ölçün
İstasyona olan zaman = 60 x uçulan dakika sayısı / yönelim değişiminin derecesi
Son olarak uçuş kompüteri ile istasyon ile hava aracı arasındaki mesafeyi hesaplayın.

ADF sistemin taşıtta bulunan kısmıdır. Yön bulmak için istasyon seçimi haricinde herhangi bir manuel operasyon gerektirmez. ADF göstergesi sürekli seçilen yer istasyonunu gösterir.
NDB sinyalleri dünya üzerinde, dünyanın şeklini takip ederek kavis yapar. Bu da alçak irtifalarda çok büyük mesafelerden alımın gerçekleşmesini sağlar. NDB sinyallerinin gideceği maksimum sınır yer istasyonunun gücüne bağlıdır. ADF 190–1750 kHz arasındaki sinyalleri algılayabilir. ADF hem yer istasyonu üzerinden hem AM radyo istasyonundan sinyal alabilir. Ticari AM radyo istasyonları 540–1620 kHz arasında yayın yapar. 

ADF sistemi bileşenleri alıcı, kontrol kutusu, anten ve yönelim göstergesidir. Bir ya da iki ADF kontrol kutusu, bir veriyolu denetçisi ya da bu iki metodun bir kombinasyonu ADF'i kontrol etmede kullanılabilir.

ADF alıcısının üzerindeki kontroller, pilotun istenen istasyonun frekansını ayarlamasını ve çalışacağı modu seçmesini sağlar. Frekans ayarlamasını yaparken pilot istasyonu tanımlamalıdır. Düşük veya orta frekans yer istasyonları sesli iletişim hariç sürekli bir şekilde tanımlama yapmak için 1020 hertz civarında yayın yaparlar. Bütün yer istasyonları, sürekli olarak mors kodunda iki-üç karakterli tanımlama yayını yapar. Sinyal alınır, yükseltilir ve ses sinyali ya da mors koduna çevrilir.
ADF alıcısında frekans ayarı yapmak için pilotun yerine getirmesi gereken işlem komutları aşağıda listelenmiştir:

Fonksiyon düğmesi ANT moduna getir. Bu seti açar ve en iyi alımın olduğu modu seçer. ADF fonksiyonunun gerekli olmadığı durumlarda, ANT modunu ADF'in frekansını ayarlamak için ve sürekli dinleme yapmak için kullan.
İstenilen frekans bandını seç, sesi arka fonda gürültü olana kadar ayarla.
Frekans ayar kontrolleriyle istenilen frekansı ayarla, sonra sesi en iyi dinleme seviyesini elde edene kadar ayarla ve istasyonu belirle.
Radyoyu otomatik yön bulucu olarak kullanmak için fonksiyon seçim düğmesini ADF moduna getir.
Yönelim göstergesindeki ibre, istasyona göre uçağın burnunun yönelimini gösterir. Bir döngü anahtar göstergenin doğru çalışıp çalışmadığını kontrol eder. Anahtarı kapa. İbre seçilen istasyona doğru yönelimden uzaklaşmalıdır. Sonra anahtarı açın, ibre tekrar istenilen istasyona doğru yönelmelidir.

En modern hava araçları kokpitte bu tip bir kontrol sistemine sahiptir. Bu ekipmanda frekans ayarlaması frekans bandı yerine dijital sayıların okunması ile olur.

Fonksiyon seçici (mod kontrol): OFF, ADF, ANT ve TEST pozisyonlarının seçimini sağlar.
ADF - otomatik olarak seçilen istasyona doğru yönelimi belirler ve radyo manyetik göstergede (RMI) gösterir. Algılayıcı (sense) ve halka (loop) anten kullanır.
ANT veya REC – ADF, NDB sinyallerini sadece algılayıcı (sense) anten sayesinde alır. Bu konumda ses sinyalleri daha iyi duyulur. Normal operasyonda (seyrüsefer esnasında) bu konumda bırakılmamalıdır.
BFO veya CW - A0/A1 veya A1 transmisyonu kullanan NDB'leri tanımlamak için kullanılır. Bu NDB'lerde ses sinyali bulunmadığı için BFO konumu taşıyıcı sinyale ton yükler ve duyulabilir hâle getirir. Normal operasyonda bu konumda bırakılmamalıdır.
TEST – ADF sisteminin kendi kendisini test etmesini sağlar. İğne farklı bir konuma gider. ADF konumu seçildiğinde yeniden istasyonu gösterir. Bazı sistemlerde test işlemi ANT/REC konumunda yapılır.
Frekans seçici anahtarlar: Genellikle üç tane iç içe geçmiş topuz sayesinde çalışma frekansı seçilir. İki frekans önceden seçilebilir. Fakat aynı anda çalışamazlar. Transfer anahtarı kullanılan frekansı belirtir.
Seçilen Frekans göstergeleri: Seçilen frekansların görsel olarak okunmasını sağlar. Sayılar LED'ler tarafından gösterilir.

ADF hem halka (loop) hem algılayıcı (sense) anten tarafından sinyal alır. Halka (loop) anten hareket eden parçaları olmayan, küçük, düz bir antendir. Antenin içinde birbirlerine göre farklı açılarla yerleşmiş bobinler vardır. Halka (loop) anten, sinyalin gücünden istasyonun yönünü algılayabilir fakat yönelimin istasyona doğru yönde mi, zıt yönde mi belirleyemez. Algılayıcı (sense) anten daha sonra bu bilgiyi verir, ayrıca ADF fonksiyonu gerekli olmadığı zaman ses alımını sağlar.

Yönelim göstergesi hava aracının burnuna göre istasyona yönelimi belirler. Bu bilgi bağıl yönelim göstergesinden (RBI (relative bearing indicator)) gözlenebilir. Bu gösterge üzerine ibre eklenmiş bir pusula kart gibidir, fakat farkı kartın 0°si hava aracının burnundan geçen merkez çizgiye sabitlenmiş ve burun yönünü göstermektedir. Eğer pilot doğrudan istasyona uçuyorsa, yönelim göstergesi 0°yi gösterir. Sabit kart yönelim göstergeli bir ADF her zaman hava aracının burnunu 0°, kuyruğunu 180° olarak gösterir. Bir yer istasyonuna doğru veya zıt yönde hareket ederken, hava aracı özel bir yönelimi izleyebilir. Bunu yapmak için RBI'da okunan bilgi ile pusulada okunan bilgi arasında ilişki kurmak gerekir. Ötelemeyi belirledikten sonra, hava aracı, pusula yönelimi öteleme için istenen yönelim olacak şekilde ve aynı zamanda RBI 0° ya da 180°±öteleme olacak şekilde uçurulmalıdır. Bir yer istasyonu hava aracının yolu üzerindeki bir noktanın yerinin belirlenmesinde de kullanılabilir. RBI'da okunan değer istenen yönelim değerine ulaştığı zaman hava aracı istenen pozisyonda demektir. Fakat, ayrı ayrı RBI ve pusula kartı kullanmak doğru bağıl yönelimi bulmak için oldukça fazla işlem gerektirir. Bu yükü ortadan kaldırmak için bir pusula kartı RBI'a eklenmiştir ve böylece “radyo manyetik gösterge” (RMI (radio magnetic indicator)) oluşmuştur. ADF ibresi hava aracının burnuna yönelmiştir ve hesaplamalar yapmaya gerek kalmamıştır.

Hava aracının merkez çizgisi ile hava aracından istasyona çizilen çizgi arasında kalan açıdır. Bu açı her zaman saat yönünde ve hava aracının burnundan ölçülür.

Hava aracından istasyona doğru çizilen çizgi ile hava aracının burnundan manyetik kuzeye doğru çizilen çizgi arasında kalan açıdır. Pilot, manyetik yönelimi, göstergeden gösterilen bağıl yönelimi hava aracının manyetik yönelimine ekleyerek hesaplar. Örneğin, eğer hava aracının manyetik yönelimi 40° ve bağıl yönelim 210° ise istasyona manyetik yönelim 250°dir. Ters yönelim ise manyetik yönelimin tersidir, manyetik yönelime 180 ekleyerek ya da çıkartarak bulunur. Pilot bunu sabit noktaları belirlerken kullanır.

Günümüzde 4 çeşit ADF göstergesi kullanılmaktadır. Bütün çeşitlerde ibre seyrüsefer istasyonunu gösterir.

Sabit pusula kartı (RBI): Cihazın üstüne sabitlenmiştir hareket edemez. 0° her zaman hava aracının burnunu gösterir. Hava aracının istasyonla olan ilişkisine “istasyona yönelim” MB (manyetik yönelim) denir. Bu tip bir göstergede pilot yönelimi MB=RB+MH formülü ile he

Nacel, uçak gövdesinden ayrı olan ve motor, yakıt ya da donanım gibi ekipmanlar taşıyan bir kaplama. II. Dünya Savaşı dönemindeki P-38 Lightning gibi bazı uçaklarda uçağın kokpiti temelde geleneksel bir gövdenin işlevini dolduran bir motor kabında da yer alabilir. Kaplama tipik olarak aerodinamik olarak şekillendirilir.

Birçok havacılık terimi gibi kelime Fransızcadan gelmektedir ve küçük tekne anlamındadır.

Nazi Almanyası tarafından geliştirilen Arado Ar 234, motorları nacellere monte edilmiş ilk operasyonel jet uçaklarından biriydi. Uçağın geliştirilmesi sırasında dört jet motoru, önce her biri kendi iniş takımı tekerleğini içeren dört ayrı nacelde, daha sonraki versiyonlarda ise her biri iki motor içeren iki nacelde yer almaktaydı. Son yıllarda, General Electric ve NASA, ticari uçakların motor gürültüsünü azaltmak amacıyla test platformu olarak bir Boeing 777 kullanarak zig zag şekilli arka kenarlara sahip naceller geliştirdi. Boeing daha sonra bu nacel şeklini 787 Dreamliner modelinde kullanmak için geliştirdi.

Çoğunlukla çok motorlu uçakların motorları, kanat altında asılı ve motor gövdesi olarak da adlandırılan nacellerde yer almaktadır. Ancak bunun istisnaları vardır; Eurofighter Typhoon gibi avcı uçakları tipik olarak gövdeye monte edilmiş motorlara sahiptir. Ayrıca, De Havilland Comet ve uçan kanat tipi uçaklar gibi bazı uçakların motorları kanatlarının içine entegre edilmiştir. Motorlar münferit nacellere monte edilebilir veya Boeing B-52 Stratofortress (sağdaki resimde) gibi daha büyük uçaklarda tek bir nacele monte edilmiş iki motora sahip olabilir. Naceller, yakıt ve silahlar gibi harcanabilir kaynakları tutmak için tamamen veya kısmen uçaktan ayrılabilir hale getirilebilir. Naceller aynı zamanda Boeing E-3 Sentry'de gövde üzerine monte edilmiş radar radomu gibi uçak gövdesinin içine sığmayacak kadar büyük donanımları taşımak için kullanılabilir. 

Edward Turner, terimi Triumph Speed Twin, Thunderbird ve Tiger 100 motosikletlerinin far ve gösterge paneli etrafındaki alanı düzenlemek için 1949'da tanıtılan stili tanımlamak için kullanmıştır.
Yatay eksenli rüzgar türbini (HAWT) üzerindeki jeneratör ve şanzıman "kabuğu" ile rotator şaftı yuvarsı nacel olarak adlandırılır.
Star Trek serisindeki uzay araçlarında warp motorları genellikle nacellerde yer alır.

Uçağa monte edilen herhangi bir nacel ile ilgili temel tasarım sorunu aerodinamiktir. Tek kanatlı uçaklarda kanatlara bağlı naceller neredeyse her zaman kandın altına monte edilir, çünkü bu bir uçak kanadının "yüksek basınç" tarafıdır. Bu, kanat altındaki hava akışının kanadın üstündeki "düşük basınç" tarafına göre daha yavaş ve dolayısıyla engellere daha az duyarlı olduğu anlamına gelir. Parazit sürüklemeyi mümkün olduğunca düşük tutmak için naceller genellikle ince dikmeler üzerine monte edilir. İnce dikmeler, motor için gereken ekipmanın uçağa dar bir alandan bağlanmasını ve yakıt hattı ile motor kontrollerinin bu dar alandan geçmesini gerektirir. En iyi aerodinamik verimlilik, nacellerin asimetrik olmasını gerekir; ancak uçak tasarımcıları uçağın her iki tarafı için iki ayrı parça seti üretilmesiyle ilişkili operatör bakım maliyetlerini azaltmak için asimetrik elemanları minimumda tutmaya çalışır. Naceller, uçağın seyir esnasındaki hücum açısını telafi etmek amacıyla genellikle yatay düzlemin biraz aşağısına bakacak şekilde monte edilir.

Seyir, yolbul, seyrüsefer ya da navigasyon, bir noktadan başka bir noktaya gitmek için en elverişli yolu tayin etme ve planlanan rota üzerinde yolculuğu gerçekleştirme anlamına gelir. Genellikle bir denizcilik terimi olarak kullanılsa da, iki nokta arasındaki yolun önceden belirlenmiş olmadığı kara ve hava yolculuklarında da seyir yapılır. Denizcilikte seyir, havacılıkta ise seyrüsefer terimi daha yaygın kullanılır. Yön bulma terimi, seyir işinin önemli bir kısmını oluşturan, yakından bağlantılı bir terimdir.

Bulunulan yerin tespiti. Enlem ve boylam olarak koordinatların belirlenmesi veya harita üzerinde yapılabilir. Bulunulan vadinin, tepenin, köyün adının öğrenilmesi veya geçmişte gidildiğinin hatırlanması da bu kapsama girer.
Gidilmek istenen yerin tespiti.
Gidilecek yolun bacaklarının (rota) tespiti. Bu adımda doğru yönde ilerlenmesinin yanı sıra en kolay (en az emek ya da en az dikkat gerektiren), en hızlı, en masrafsız (yakıt, aşınma, geçiş parası), en az riskli, seyyahlarca en görülesi ya da başka açıdan en faydalı görülen duraklar içeren yolun seçilmesi gibi amaçlar da güdülebilir. Çoğu kez bu çelişebilecek amaçlar arasında en uygun dengeyi kuran rota seçilir.
Gidilecek yere varıldığının tespiti. Tekniğin bu son maddesi, seyirin yolculuk boyunca kontrol amacıyla sürekli yapılmasını gerektirir.

Teknik araçlar: harita, pusula, sekstant, kronometre, iskandil, altimetre, GPS, radar, uçuş kompüteri vs.
İnsan yapısı işaretler: Karayolları, demiryolları, kanallar, büyük yapılar, fenerler vs.
Yeryüzü şekilleri: Dağlar, ormanlar, akarsular, göller, sahil şeritleri, vs.
Gök cisimleri: Güneş, yıldızlar.
Güzergâh üzerindeki diğer insanlar.

Kerteriz almak: Gidilecek yer bulunulan yerde gözüküyorsa kendi başına yeterli olabilir.
Harita üzerindeki yeri bilinen iki noktadan (zirveler, fenerler vs.) kerteriz alarak bulunulan yerin tespiti.
Harita üzerindeki hat şeklindeki unsurların (yol, ırmak, kıyı şeridi, vs.) gidilecek yerin geçilip geçilmediğinin kontrolü için kullanılması.
Kasıtlı sapma: Yol, dere gibi hat şeklindeki unsurların üzerinde bulunan bir noktaya giderken, meydana gelecek tesadüfi sapmalardan kaçınmak için kasıtlı olarak belli bir yönde hafif sapma yaratma. Böylece yolcu, hatta ulaştığında kasıtlı sapma yaptığı yönün tersi yöne döner, hattı takip eder ve aradığı noktayı bulur.

"Seyir Maddesi", Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedi
"Navigation Skills for Walkers, Hikers and Ramblers", go4awalk.com, 22.05.2006 [1]15 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konum döngesi
Rota
Nirengi
Radyo seyrüseferi

Navigasyon ışığı, seyrüsefer ışığı veya diğer bir ismiyle pozisyon ışığı; hava, deniz ya da uzay araçlarında; aracın yönü ve durumu hakkında bilgi veren ışıktır. Genel olarak sağda yeşil ve solda kırmızı olmak üzere çift şekilde bulunur. Bazı araçlarda kıç kısmında ek olarak beyaz bir ışık da bulunabilir.
Işıkların "yol hakkı" belirttiğine dair genel bir yanılgı olsa da; hava ve deniz taşıtları, kara araçları gibi durup birbirlerine yol veremezler. Ancak denizcilikte kırmızı-yeşil ışıklar, hangi geminin beklemesi gerektiğini gösterir. İskele tarafındaki (sol) kırmızı ışık, "yol ver" anlamı taşırken, sancak tarafındaki (sağ) yeşil ışık "yol veriyorum, devam et" anlamına gelir. Eğer karşı karşıya iki gemi gelirse, bu durumda iki gemi de yol vermelidir. 

Uçaklar, deniz araçlarındaki ile çok benzer amaçla navigasyon ışığı kullanmaktadır. Uçakta personel varlığını belirtir ve yine taşıt yönü hakkında bilgi verir. Uçaklarda ampul kullanılan sistemlerin yerini artık çoğunlukla LEDler almıştır.
Hava taşıtı navigasyon ışıkları, deniz taşıtlarında yarım asırdır kullanılan navigasyon ışığı geleneğini sürdürmüştür. Kanat ucunda olacak şekilde, yine sağ tarafta yeşil ve sol tarafta kırmızı ışık ve de kuyrukta beyaz ışık kullanılmıştır. Uçaklarda ek olarak çarpışma önleyici ışık sistemi (anti-collision lights) olarak adlandırılan bir dizi ışık daha mevcuttur. Bunlar; motorun çalıştığını belirten gövdenin üstünde ve altında bulunan kırmızı renkteki çakar ışıklar ve uçakların özellikle pist içerisinde ve havada görünülürlüğünü arttırmak için kanat uçlarında beyaz şekilde yanıp sönen strobe ışıklarıdır. 
Sivil havacılıkta, pilotlar havigasyon ışıklarını gece-gündüz farketmeksizin uçakta bulundukları sürece açık tutarlar.
Federal Havacılık Yönetmeliği (FAR) 91.205'a göre: 11 Mart 1996 tarihinden sonra üretilen tüm uçaklarda, görüş koşullarının kötü olduğu tüm uçuş faaliyetleri sırasında çarpışma önleyici ışık sistemi (strobe ışıkları ve beacon) açık olmalıdır. Çarpışma önleyici ışık sistemi, görüş koşullarının iyi olduğu durumlarda da önerilir. Örneğin itme (pushback) işleminden hemen önce pilot, motorların çalışmak üzere olduğunu yer ekibine bildirmek için kırmızı renkteki beacon ışıklarını açık tutmalıdır ve bu ışık uçuş boyunca motor susturulana kadar açık kalır. Taksi sırasında taksi ışıkları açıktır. Bu ışıkların pilotun taksi yolunu daha iyi görebilmesi için açılır ayrıca uçağın hareket etmek üzere olduğunun da bir göstergesidir. Piste girince taksi ışıkları söndürülür ve iniş ışıkları ile kanat ucunda beyaz renkte yanıp sönen strobe ışığı aktif edilir. 10.000 fit yükseklik geçildiğinde, iniş ışıkları artık gerekli değildir ve genellikle kapatılır. İniş sırasında da aynı döngü ters sırayla geçerlidir. İniş ışıkları, uçağın ön tarafında bulunan, parlak beyaz, öne ve aşağıya bakan ışıklardır. Amaçları, pilotun pisti daha iyi görmesini ve diğer uçakların yaklaşan uçağı görmesini sağlamaktır.
Sivil ticari uçaklar, navigasyonla ilgili olmayan başka ışıklara da sahiptir. Bunlar arasında, dikey stabilizerdeki şirket logosunu aydınlatan logo ışıkları da bulunur. Bu ışıkların açılması isteğe bağlıdır, ancak çoğu pilot diğer uçakların görüşünü artırmak için gece bu ışıkları açar. Modern uçaklar ayrıca kanat ışıklarına da sahiptir. Bu ışıklar genellikle gövdede motor bağlantı noktasının hemen yanında bulunur. Bu ışıkların yanması zorunlu değildir ancak bazı durumlarda, örneğin; kanat üzerinde görünür buzlanma kontrolünde, harici kontrollerde ayrıca yolcular uçağa binerken uçağın yakınındaki zemini daha iyi görebilmek için bu ışıkları yakarlar.

2011'de ORBITEC, uzay araçlarında navigasyon ışığı olarak kullanılmak üzere ilk LED ışık sistemini geliştirdi. Günümüzde; ISS'e insansız kargo taşımak için kullanılan Cygnus uzay aracı, 5 adet çakarlı LED navigasyon ışığı kullanmaktadır.  Cygnus; iskele tarafında yanıp sönen kırmızı bir ışık, sancak tarafında yanıp sönen yeşil bir ışık, üstünde yanıp sönen iki beyaz ışık ve altında yanıp sönen sarı bir ışık ile donatılmıştır.

Navigasyon ışığındaki güncel gelişmeler genel olarak enerji verimliliği, görünürlük iyileştirmeleri ve diğer aviyonik sistemlerle entegrasyon üzerine olmaktadır. LED teknolojisi, modern hava taşıtlarındaki ampullerin büyük oranda yerini alarak bakım ihtiyacını düşürmüş ve ışıklandırma ömürlerini uzatmıştır. Bazı uçaklardaki gelişmiş ışık sistemleri, dış ortama göre ışık parlaklığını azaltarak ışıkların diğer pilotların gözünü almasının önüne geçen sensörlerle donatılmıştır.

Nükleer enerjili uçak, nükleer enerjiyle çalıştırılması amaçlanan bir uçak için bir kavramdır. Amaç, yanan yakıttan gelen ısı yerine, sıkıştırılmış havayı fisyon ısısıyla ısıtacak bir jet motoru üretmekti. Soğuk Savaş sırasında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, daha fazla dayanıklılığı nükleer caydırıcılığı artırabilecek nükleer enerjili bombardıman uçaklarını araştırdı, ancak her iki ülke de böylesi bir operasyonel uçak üretmedi.
Bu uçak planlarının yeterince çözülmemiş bir tasarım sorunu, mürettebatı ve yerdekileri radyasyondan korumak için ağır kalkan ihtiyacı bulunmaktaydı. Diğer olası sorunlar, kazalarla uğraşmayı içeriyordu. Bazı füze tasarımları nükleer enerjili hipersonik seyir füzelerini içeriyordu.
1960'larda kıtalararası balistik füzelerin ve nükleer denizaltıların ortaya çıkışı, bu tür uçakların stratejik avantajını büyük ölçüde azalttı ve ilgili projeler iptal edildi.

Colon, Raul. "Soviet Experimentation with Nuclear Powered Bombers". 6 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Ekim 2022. 
Buttler, Tony; Gordon, Yefim (2004). "6: Nuclear Power and Flying Wings". Soviet secret projects: Bombers since 1945. Hinckley: Midland Pub. ISBN 1-85780-194-6. 17 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Ekim 2022.

Ok açılı kanat, yüksek hızlı uçaklarda kullanılan bir kanat tipi olup, adını uçağa üstten bakıldığında kanatların uçları geriye çekilmiş bir biçimde ok şekline benzemesinden almıştır. Geriye çekilmiş kanatlar geri ok açısını ifade ederken, tarihte ileri ok açılı kanatlara sahip uçaklar da görülmüştür. Ok açılı kanatların varolması sebebi ses hızına yakın hızdaki bir havanın kanat profili üzerindeki davranışıdır.

Ok açılı kanatlar, genelde muharebe uçakları olmak üzere jetler, iş jetleri ve ticari uçaklar gibi uçuşunun bir kısmını ses hızına yakın hızlarda gerçekleştiren uçaklarda görülür. Ok açısının koyulmasının temel sebebi kritik mach sayısını artırmaktır. Kritik mach sayısı, ses hızına yakın hızlarda seyreden havanın kanat profilinin üst yüzeyinde hızlanması ve ses hızına ulaşması durumunda uçağın sahip olduğu hıza denir. Kritik mach sayısında seyreden bir uçağın kanadı üzerinde eğik şok dalgası görülür. Bu da sürüklemeyi arttıran sebeplerden birisi olarak hem daha fazla yakıt sarfiyatına, hem de uçuş esnasında meydana getirdiği sarsıntılarla kanat zorlamasına ya da kontrol kaybına sebep olabilir.
Ok açısının çalışma prensibi ise, en basit anlamıyla geometriyle ilgilidir. Ok açısı bulunmayan kanatlarda akış kanada tamamen dik gelir ve kanat üzerinden hızlanarak akıp gider, fakat ok açısı bulunan kanatlarda, hücum kenarıyla karşılaşan hava kenara dik değildir ve burada hesaba katılacak akışkan hızı da, akışkanın kendisine ait hız değil, kenara dik uzanan hız bileşenidir. Böylelikle uçağın hesaba katılacak kritik mach sayısı uçağın, daha doğrusu uçağın içerisinde seyrettiği havanın hücum kenarına ulaştığı hız değil, bu hızın ok açısının kosinüsüyle çarpımı olur.
Örneğin ok açısı bulunmuyorken bir uçağın kritik mach sayısı 0.85 M olsun. Eğer bu kanatlara 10 derece ok açısı verilirse 0.8631 olur. (0.85/cos10).

Ters ok açılı bir uçak tasarlamak, üretmek, hatta uçurmak imkânsız değildir, zira böyle bir uçağın dengeli (stabil) olmaması beklenen bir sonuçtur. Genellikle yanal stabilize sorunları sıklıkla görülmektedir. Buna mukabil, dengesiz davranış gösteren ters ok açılı kanada sahip uçaklar çeviklik ve manevra kabiliyeti konusunda benzerlerine fark atabilmektedir. 1984 yılında bu teknolojiyi denemek için Grumman X-29 projesi gerçekleştirilmiş, uçağın gelişmiş bir manevra kabiliyetine sahip olduğu görülmüştür. Yine Su-47 Berkut muharebe uçağı da bu teknolojiyi kullanmaktadır; ve dengesizlik bilgisayar sistemleri ve elektronik donanımlı (telli) uçuş sistemi ile giderilmiştir.
Ters ok açılı kanatlar, fazla açı verilmeden bugün tandem uçaklarda, planörlerde, ağırlık merkezinin öne doğru ve taşıma merkezine yakın bir konuma çekilmesi için kullanılabilmektedir.

Ok açılı kanatlar, 1910 başlarında John William Dunne tarafından denenmiş [1]30 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve 1920 sonlarına doğru ve 1930'larda geliştirilen uçankanat ve kuyruksuz uçak tasarımlarında yerini almıştır. [2] 19 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
O dönemde ses hızına yakın uçuş gerçekleştirebilecek pek uçak olmadığından ilgi sadece akademik düzeyde kalmıştır. II. Dünya Savaşı sonlarına doğru ortaya çıkan uçaklarda görülmeye başlamış ve daha sonra çok önemli bir buluş olduğunun farkına varılmıştır.

Delta kanat
Mach sayısı
Kritik mach sayısı
Theodore von Karman

Ortalama deniz seviyesinden yükseklik veya ortalama deniz seviyesine göre yükseklik (AMSL); dağ, ova, yapı gibi coğrafi unsurların, meteorolojik olayların veya hava taşıtlarının yüksekliğini belirtmekte kullanılan bir kavram. Bunun için ortalama deniz seviyesi referans alınır. AMSL kısaltması, İngilizce above mean sea level kavramının akronimidir.
Deniz seviyesi kıyılarda da med-cezir veya yüzeysel akıntılar olmadığı halde bile çoğunlukla bir metreden daha fazla değişkendir, ancak sabit bir su seviyesi saptama aletiyle yıllar boyunca yapılan ölçümlerle ortalama değeri oldukça kesin olarak belirlenebilmektedir.

Modern jeodezi'de mümkünse milimetrelerle ifade edilecek kesinlikle tanımlı olması gereken referans yüzeyinin tespit edilmesi için, ülkeler ve kullanım amacına göre değişen hesaplama yöntemleri ve referans noktaları kullanılır. Dolayısıyla bunlar aslında sadece bölgesel olarak doğru sayılabilir, ancak çoğunlukla 18. ve 19. yüzyılda ulusal olarak bir ülkenin tüm toprakları için genel geçerli olarak kabul edilmiştir.
Ulusal bazda kullanılan sistemler için, referans sıfır noktası olarak çoğunlukla en yakın kıyı şeridinde bulunan bir ölçüm noktasının ortalama deniz seviyesi kullanılır. Buradan tüm ülkeye ağ halinde dağılmış belirli noktaların rakımı nivelman ile belirlenir. Avrupa'daki bu tür önemli referans noktaların örnekleri olarak, Amsterdam ölçeği (Kuzey Denizi), Kaliningrad (Rusya) ve Kronstadt ölçekleri (ikisi Doğu Denizi) ile Akdenizde Trieste, Cenova ve Marsilya sayılabilir.

* DHHN92 standardı Almanya'nın tüm eyaletlerinde aynı anda yürürlüğe girmediği için, yeni topoğrafik haritalarda bile hem NN (batı eyaletleri) ve HN (doğu eyaletleri) rakım verileri birlikte belirtilir.
Yükseklik sistemlerinin arasındaki farklar genellikle birkaç santimetre ile birkaç desimetre arasındadır, ancak aşırı durumlarda birkaç metre de olabilir. Düzeltme değeri yükseklik sistemindeki konumundan ve farklı yükseklik tanımlarında ayrıca yüksekliğe bağlı olduğu için sabit bir değerle değişik sistemlerin arasında dönüşümler ancak düşük bir kesinlikle (>1 dm) mümkündür. Farklı yükseklik tanımları söz konusu olduğunda, dönüştürme hesaplarındaki kesinlik özellikle yüksek dağlık bölgelerinde düşer.
UELN İngilizce: United European Levelling Network sistemi ile (eski: Fransızca: Reseau Européen Unifié de Nivellement (REUN)), Avrupa çapında Amsterdam ölçeğine dayanan ortak bir sistem meydana getirildi.

Arazi rakımı topografik haritalarda, rakım noktaları kotlar, rakım çizgileri ya da renkli rakım katmanları ile betimlenir. Yerleşimlere ait rakım veriler belirtildiğinde, çoğunlukla söz konusu yerleşimin merkezinde temsili bir noktanın rakımı seçilir. Bu örneğin bir meydan, belediye binası, istasyon veya mabet olabilir. Sulaklarda ise ortalama su seviyesinin yüksekliği belirtilir. Rakım noktaları için çoğunlukla yol kavşakları veya kıvrımları, trigonometrik nirengi noktaları veya zirve kesişmesi gibi belirgin, bulunması kolay yerler seçilir. Ancak örneğin bir nirengi noktası ya da zirve kesişmesi en yüksek noktada değilse, en yüksek ya da alçak noktalar her zaman gösterilmiyor olabilir. Haritada kullanılan yükseklik verilerinin dayandığı yükseklik sistemi genel kural olarak haritanın kenarında yazılı olmalıdır.

Denizcilikte ve deniz haritalarında, gelgit olgusu bulunan karasularında en düşük astronomik gelgit seviyesi ve gelgit olgusu bulunmayan karasularında ortalama deniz seviyesine göre hesaplanan referans çizgisi seviyesi esas alınır. Denizin dibindeki yüksekliklikler, referans çizgisi seviyesine göre negatif yükseklik olarak belirtilir. Kıyının deniz tarafında kalan yükseklikler de aynı şekilde referans çizgisi seviyesine göre pozitif yükseklikler olarak belirtilir. Karadaki yükseklikler ise, ortalama deniz seviyesine göre belirtilir.

Havacılıkta, hava aracının irtifası veya uçuş engellerinin yüksekliği -genellikle- ortalama deniz seviyesinden yükseklik olarak ifade edilir. Ancak bu durumun istisnaları vardır. Örneğin uçuş seviyeleri standart basınç hattından (1013,25 hektopaskal) yükseklik olarak verilir. Ortalama deniz seviyesinden yükseklik QNH değeri kullanılarak hesaplanır.

İngilizce: Relations between the European national height Systems and the UELN. BKG (mit Karten zu den neuen Höhensystemen in Europa)
Beschreibungen und Transformationsparameter europäischer Höhenbezugssystem 3 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. BKG
Umrechnung zwischen WGS84 Referenz-Ellipsoid und EGM96 Geoid19 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kartenbezugssysteme

Bu seviyede atmosfer basıncı 1000-1013 milibar düzeyindedir. Ölçülmesi çok karışık hesaplamalar gerektirir. Şu sıralar genellikle küresel ısınma ve deniz seviyesi yükselmesi ile birlikte anılmaktadır.

Osmanlı tayyare bölükleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun kara ve deniz kuvvetlerine ait askerî hava bölükleridir. Osmanlı askerî havacılığının tarihi 3 Haziran 1909 veya Temmuz 1911'e kadar uzanmaktadır. Türk Hava Kuvvetleri, Yüzbaşı Fesa Bey (Evrensev) ve Mülazım-ı Evvel Yusuf Kenan Bey'in 1911'de uçuş eğitimi için Fransa'ya gönderilmesini askerî havacılığının başlangıcı sayarak, 2011 yılında havacılığın 100. yıldönümünü kutladı.

Dönemin Padişahı II. Abdülhamid’in talimatlarıyla Osmanlı askeri bürokrasisi, 1880’li yıllardan itibaren havacılık eylemlerine yönelik bilgi toplamaktaydı. Bu çalışmalarla Osmanlı ordusunda havadan bomba atan bir balon teşkilatı kurulması da düşünülmüştü. Avrupa’da havacılıkla ilgili her gelişme raporlanarak Sultan II. Abdülhamid’e sunuluyordu. Bu çerçevede Fransız baloncu Barbout’a bir balon siparişi de verilmişti. “Osmanlı Balonu” ismi verilen bu balon sarı renkliydi ve 1200 m³lük bir hacme sahipti. Ancak üretilip İstanbul'a gelene kadar II. Abdülhamid tahttan indirildi; hayata geçirmeyi düşündüğü bütün projeler de rafa kaldırılmış oldu. Osmanlı ordusunda kullanılmak üzere İstanbul'a getirtilen Osmanlı Balonu, 28 Mayıs 1909 günü Taksim Topçu Kışlası önünde şişirilerek ilk uçuşunu gerçekleştirmiştir. Balona binenler bir süre İstanbul gökyüzünde süzüldüler ve Üsküdar'a iniş yaptılar. Aralarında balonu üreten Barbout da vardı. 3 Haziran 1909'da Paris'teki Uluslararası Havacılık Konferansı'na iki Osmanlı pilotunu göndermesiyle Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî havacılığının resmi olarak ilk adımı atıldı. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından temelleri atılan Osmanlı askerî havacılığı, 1911 yılında Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu'nun temellerini Fransa'dan satın alınan biri 25 Beygirlik, biri de 50 Beygirlik iki uçak oluşturmuştur.

Hava desteğinin önemine şahit olan Osmanlı Devleti kendi askeri hava gücünü oluşturmaya karar vermişti. Bu amaçla, savaş uçuşu eğitimine katılmaları için 1910'un sonlarında Avrupa'ya subaylar gönderildi. Fakat, kötü hayat koşullarından dolayı program iptal edildi ve subaylar 1911 ilkbaharında İstanbul'a döndüler. Zamanın Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa askeri havacılık fikrini desteklemeye devam etti ve 1911'de yapılan denemelerde en yüksek manevra punlarını alan subaylar olan Yüzbaşı Fesa Bey ve Mülazım-ı Evvel Yusuf Kenan Bey'i daha iyi uçuş eğitimi almaları için Fransa'ya gönderdi.
1911'in sonlarında Süreyya İlmen, Harbiye Bakanlığı Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği'ne bağlı Havacılık Komisyonu'nu kurmakla görevlendirildi.
21 Şubat 1912'de Fesa ve Yusuf Kenan uçuş eğitimlerini tamamladılar ve 780. ve 797. Fransız havacılık diplomalarıyla eve döndüler. Aynı yıl, sekiz subay daha Fransa'ya uçuş eğitimine gönderildi.
1911 Trablusgarp Savaşı'nın patlak vermesiyle dünyadaki ilk hava saldırısının fitili de ateşlendi. İtalya, bu savaşta keşif ve bombalama uçuşu yapmak üzere getirdiği uçaklarını kullanmıştı.
Dünyanın ilk hava harekâtına sahne olan bu savaşta, Osmanlı ordusu hiçbir şekilde uçak ve balon kullanamadı.

1912 yılında ise başlayan Balkan Savaşlarında, Deperdussin, Bleriot, Harlan ve Mars tipi uçaklarla Osmanlı tayyare bölükleri kendini mümkün olduğunca göstermiştir.

Balkan Savaşının acı hatıralarını silmek ve Türk Havacılığını tanıtmak için Harbiye Nazırı Enver Paşa, iki tayyarelik bir filonun Kahire'ye gitmesini kararlaştırdı. Bu yolculuğa Bleriot marka “Muavenet-i Milliye” uçağıyla, Deperdussine marka “Prens Celaleddin” uçağı katılmıştır. İstanbul'dan hareketle Eskişehir, Afyon, Konya, Ulukışla, Adana, Halep, Humus, Beyrut, Şam, Kudüs, El-Ariş, Port-Said, Kahire ve İskenderiye'den oluşan toplam 25 saat ve 2515 km'lik bir güzergâh üzerinden yürütülecekti. Seyahat 8 Şubat 1914'te İstanbul Yeşilköy'den başlamıştır. Törene Enver, Talat ve Cemal Paşalar katılmıştır. Şam'a ulaşan Fethi Bey ve Rasıt Sadık Bey, Kudüs'e gitmek için 27 Şubat'ta Şam'dan havalanmışsa da, bir süre sonra uçakları Taberiye Gölü yakınlarında düşmüştür. Bu uçuşu tamamlamak için üç sefer daha gerçekleştirilmiştir.

I. Dünya Savaşı döneminde, müttefik olunan Almanya'dan gizlice getirilen uçaklar ve düşmandan ele geçirilen uçaklar kullanıldı. Savaşın pek çok döneminde hava harekâtı yetersizliklerden ötürü kısıtlandı, ancak yine de kayda değer uçuşlar yapıldı.
Dört yıl süren savaştan sonra imzalanan antlaşmayla ordu dağıtıldı. Tayyare bölükleri lağvedildi. Kurtuluş Savaşının hazırlık evresinde, Birinci Dünya Savaşından kalma uçaklar onarılmaya başlandı. İtalya'dan satın alınan Spad 13 tipi birkaç uçakla da yeniden birlikler oluşturuldu ve sevkiyatlar başladı.

Türk Hava Kuvvetleri
Tayyare Mektebi

Otomatik pilot (ya da otopilot; İngilizce autopilot), bir hava aracı, deniz aracı veya uzay aracının yolunu bir insan operatör tarafından sürekli manuel kontrol gerektirmeden kontrol etmek için kullanılan bir sistemdir. Otomatik pilotlar operatörlerin yerini almaz. Bunun yerine, otomatik pilot operatörün aracı kontrol etmesine yardımcı olarak operatörün operasyonların daha geniş yönlerine (örneğin, yörüngeyi, hava durumunu ve yerleşik sistemleri izlemek) odaklanmasına imkan sağlar.

Havacılığın ilk dönemlerinde, hava araçlarının güvenli bir şekilde uçuşunu sürdürebilmesi için sürekli olarak pilotun kumandası ve dikkati gerekmekteydi. Uçakların uçuş menzillerinin artması ile saatler süren uçuşlarda, bu sürekli dikkat önemli yorgunluğa sebep olmaya başladı. Bu nedenle otomatik pilotlar pilotların bazı görevlerini devralmak üzere dizayn edildi.
Hava araçları için ilk otopilotlar 1912 yılında Sperry Corporation firması tarafından üretilmeye başladı. Bu otopilot jiroskopik istikamet göstergesi ve durum cayrosu'na bağlı olarak hidrolik sistemle irtifa dümenini (elevator) ve dümeni (rudder) kumanda ediyordu. Ancak kanatçıklarda (aileron), dihedral kanat yapısından dolayı dönüşlerde stabiliteyi sağlayamama olasılığından ötürü kullanılmadı. Bu otopilot tasarımı uçağın bir seviyede ve rota üzerinde pilotun kumandası olmadan uçabilmesini sağlaması ile, işgücünü büyük ölçüde azalttı.

Lawrence Sperry (ünlü kâşif Elmer Sperry'nin oğlu) iki yıl sonra, 1914'te, Paris'te yapılan bir havacılık emniyet toplantısında otomatik pilot sistemini sundu. Bu sunumda Sperry, otopilot sisteminin güvenilirliğini göstermek için izleyicilerin göreceği şekilde ellerini uçuş kumandalarında tutmadan uçağın uçtuğunu gösterdi. Bu otopilot sisteminin iniş ve kalkış kapasitesi de vardı ve Fransa askeri kuvvetleri sisteme hemen ilgi gösterdi. Sperry, I. Dünya Savaşı sonras sistem üzerinde çalışmaya devam etti ve 1930 yılında daha kompakt ve güvenilir bir otopilotu test ettiler. Bu otopilot bir ABD Hava Kuvvetleri uçağını doğru baş ve irtifada üç saat boyunca uçurdu. Aynı sistemin 1933 yılında Dünya'nın çevresini 8 günden kısa sürede tek başına uçan Wiley Post tarafından kullandığı da iddia edildi.
1930 yılında İngiltere'de "Royal Aircraft Establishment" pilots' assister (pilotların yardımcısı) adında bir otomatik pilot sistemi geliştirdi. Bu otomatik pilot jiroskop ve sıkıştırılmış hava ile uçuş kumandalarını hareket ettirebiliyordu.
Sonraki yıllarda, otomatik pilotlarda gelişmiş kontrol algoritmaları ve hidrolik servomekanik gibi birçok geliştirme yapıldı. Ayrıca, radyo navigasyonu ile ek enstürmanların yardımıyla gece ve kötü hava şartlarında uçuş olanaklı hale geldi. 1947'de ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir C-54 kalkış ve iniş de tamamen otomatik pilot kontrolünde olduğu halde ilk kıtalararası uçuşu gerçekleştirdi.
1920'lerin başında, bir Standard Oil tankeri olan J.A. Moffet otomatik pilot kullanılan ilk deniz aracı oldu.

Günümüzde başta büyük yolcu uçakları olmak üzere otomatik pilot çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Genel havacılık amaçlı küçük uçaklarda  çoğunlukla otomatik pilot sistemi kullanılmamakta, uçaklar sadece elle uçurulmaktadır. Hatta küçük havayollarına ait olan 20'den az yolcu kapasiteli yolcu uçakları da kısa mesafelerde iki pilot ile otomatik pilotsuz uçuş gerçekleştirebilmektedir. Genel olarak uluslararası kurallara göre 20 koltuktan fazla kapasiteli uçaklarda otomatik pilot zorunludur.
Uçaklar için 3 farklı seviyede otopilot mevcuttur. Tek -eksenli bir otomatik pilot uçağı dönüş yapmadan bir hat üzerinde uçurabilmesini sağlar. Bu otomatik pilotlar kanatları bir eksen üzerinde düz olarak tutar. İki-eksenli otomatik pilotlar ise dönüşün yanı sıra kontrollü olarak yunuslama da sağlar. Üç-eksenli otomatik pilotlar ise dönüş ve yatışla beraber dümeni kontrol ederek sapma hareketini de kontrol edebilir
Modern uçaklardaki otopilotlar genel olarak üç eksenlidir ve uçuşu taksi, kalkış, tırmanış, seviye uçuşu, alçalış, yaklaşma ve iniş safhalarına ayırır. Otomatik pilotlar taksi ve bazı uçaklarda kalkış hariç, diğer safhalarda uçağa kumanda edebilir. Otomatik pilot kullanılarak yapılan iniş tekniği ile uçak kontrollü olarak pilot kumandası gerekmeden inişi gerçekleştirir ve iniş rulesini pist orta hattında yapacak şekilde başlatır. Bu inişe CAT IIIb iniş veya İngilizce terminolojik terşimi ile "Autoland" denir. Bu iniş imkânı artık Dünya'da pek çok ana meydanda ve sis gibi hava oluşumları etkisinde sık sık kalan hava meydanlarında kurulmuştur. İnişle beraber park pozizyonuna kadar taksi kontrolünün de olduğu CAT IIIc operasyonu ise halen geliştirme aşamasındadır.
Modern uçaklarda otomatik pilotlar "Uçuş Yönetim Bilgisayarları"'nın (FMS) ayrılmaz bir parçası olarak beraber çalışırlar. Yeni nesil otomatik pilotlar uçağı kontrol için bilgisayar yazılımı kullanır. Bu yazılımlar uçağın gerçek pozisyonunu GPS, radyo navigasyonu aletleri ve uçak içi pozisyon güncelleme cihazlarından devamlı güncelleyerek, otomatik pilot kontrol paneli veya uçuş bilgisayarındaki bilgileri baz alarak uçağı kumanda ederler. Modern sistemlerde, klasik uçuş kontrollerinin yanı sıra otomatik pilotlar motorların çalışma kuvvetini (auto-thrust) kontrol eden sistemler ile kombine edilmiştir. Bu sayede uçağın eksenleri boyunca hareketinin yanı sıra süratini de otomatik pilot sistemi kontrol edebilmektedir.

"How Fast Can You Fly Safely", Haziran 1933, Popular Mechanics16 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  Sayfa 858 - Sperry Otomatik Pilot ve çizimleri, uçuş sırasında ana fonksiyonları (İngilizce)
Uzman TV - Otomatik pilot hangi durumlarda kullanılır? (Video)16 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Otto Lilienthal (d. 23 Mayıs 1848, Anklam, Prusya - ö. 10 Ağustos 1896, Berlin, Almanya), havacılık alanındaki öncü çalışmalarıyla tanınan Alman mucit.
"Uçan adam" olarak bilinen bir havacılık öncüsüydü. Planörlerle iyi belgelenmiş, tekrarlanan, başarılı uçuşlar yapan ilk kişidir.

Potsdam'daki ticaret okulunu ve Berlin Ticaret Akademisi'ni bitirdikten sonra, kanat çırpan uçak modelleri ve kanatlı planörlerle deneyler yaptı. Kuşların uçuşu üzerine yazdığı Der Vogelflug als Grundlage der Fliegekunst (1889, Uçma Sanatının Temelleri:Kuş Uçuşu) adlı kitap ve uçan makineler hakkındaki makaleleri havacılık alanındaki temel çalışmalar olarak tanındı. Lichterfelde yakınlarındaki yapay bir tepeden, kendisinin tasarımladığı tek ve çift kanatlı planörlerle iki binden çok uçuş gerçekleştirdi. 9 Ağustos 1896'daki bir uçuşunda, planörünün, Almanya'da Rhinow yakınlarında bulunan Stölln'de 17 m yükseklikten düşerek yere çakılması sonucu omurgasını kırdı. Ertesi gün hayatını kaybetti. Son sözleri "Kleine Opfer müssen gebracht werden!" ("Küçük fedakarlıklar yapılmalıdır!") oldu. Lankwitz halk mezarlığında özel hazırlanmış bir kabre gömüldü.
Lilienthal'in çalışması, Wright Kardeşler tarafından yakından takip ediliyordu. Daha sonraları, insanlı uçuş konusundaki çalışmaları için Lilienhtal'in önemli bir motivasyon ve ilham kaynağı olduğunu belirtmişlerdir. Ancak Wright kardeşler, iki mevsimlik planörcülükten sonra Lilienthal'in havacılık bilgisini bırakmış, kendi inşa ettikleri rüzgâr tünelinde kendi verilerini elde etmeye yönelmişlerdir.

Lilienthal Müzesi28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lilienthal'in apendiksi5 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Chanute'nin Progress in Flying Machines, 1893 kitabından.
Filmler ve simülasyonlar

Pan-pan, telsiz dilinde aciliyet (urgency) anlamına gelen, bir teknede, gemide, uçakta veya başka bir araçta bulunan birinin acil bir durum olduğunu beyan etmek için kullandığı uluslararası standart acil durum sinyalidir lakin kimsenin hayatı veya geminin kendisi için acil bir tehlike oluşturmadığında kullanılır. Mayday şeklindeki tehlike (distress) sinyalinin bir alt kademesindeki çağrıdır ve farkı Mayday, hayati veya aracın kendisinin sürekliliği için bir tehlike olduğu anlamına gelir.
PAN-PAN'ın Mors kodunda tam olarak gösterilmesi, ilk olarak 1927 Uluslararası Radyotelograf Sözleşmesi ile tanımlanmış olup XXX'tir ve mors kodu ile "-..- -..- -..-" şeklinde ifade edilir.

Mayday çağrısında olduğu gibi (from venez m'aider, "bana yardım etmeye gelin"), pan-pan de 1920'lerde Fransızcadan türemiştir. Fransızcada panne (Fransızca telaffuz: [pan] - İngilizce telaffuz: [pɑːn], "pahn"), mekanik bir arıza demektir. İngilizcede, bazen İngilizce telaffuz: [pæn] ("pan") olarak da telaffuz edilir.
Üç harfli bir backronym, "Pay Attention Now" ("şimdi dikkat et") ve "Possible Assistance Need" ("olası yardım gereği") ifadelerinin ilk harfleri "PAN"dan türetilmiştir. Denizcilik ve havacılık radyo iletişim kurslarında mayday ve pan-pan arasındaki önemli farkı iletmek için bu cümleler anımsatıcı olarak kullanılmaktadır.

Pan-pan'i doğru şekilde bildirmek için arayan kişi üç kez tekrar eder: "Pan-pan, pan-pan, pan-pan" sonra istenen alıcıyı "tüm istasyonlar, tüm istasyonlar, tüm istasyonlar" veya belirli bir istasyonu belirtir. Örneğin "Victoria Sahil Güvenlik Radyosu, Victoria Sahil Güvenlik Radyosu, Victoria Sahil Güvenlik Radyosu." Ardından arayan kişi, teknelerinin kimliğini, konumunu, problemin yapısını ve varsa ihtiyaç duydukları yardım veya tavsiyeyi belirtir. Eşdeğer bir Mors kodu sinyali "X X X" idir ve her harf ayrı ayrı gönderilir. Bir "mayday" çağrısı ile iletişim kurmaya çalıştıkları istasyonun kapsama alanı dışında olan başka bir istasyondan aktarılması durumunda, "pan-pan"i önsöz olarak kullanmak da doğrudur. Bu, havacılık VHF iletişiminde yaygındır ancak deniz VHF iletişiminde yaygın değildir.

Denizdeki bir birimde bulunan veya oradan görülen kişi ya da kişilerin güvenliğini tehdit eden bir etkenin ortaya çıkması durumunda, denizde kazazedelerin görülmesi, bir tekne veya insanın kaybolması, gemide bir hastanın ya da yaralının bulunması gibi durumlarda telsiz çağrısı yaparken yayın "pan-pan" sözü ile başlatılır.

Bir tekneden veya gemiden gelen bir "pan-pan" çağrısının doğru kullanımına örnekler, kaptan veya ustanın durumu idare edebileceğinden emin olmaları ve herhangi bir kişinin yaşamı için veya geminin güvenliğinde mevcut bir tehlike olmaması koşuluyla aşağıdaki durumları içerebilir. Pan-pan yayınına yol açan acil durum çözüldüğü zaman, konvansiyonel uygulama, acil durumun artık mevcut olmadığını ilan etmektir.
"Pan-pan" olarak başlayan bir çağrı, durumun "ciddi ve yakın tehlike" noktasına kadar kötüleşmesi durumunda bir Mayday tehlike sinyali ile devam edilebilir.

Geminin demirlenmesi ya da yelken altında olması ve herhangi bir çarpışma ya da boğulma tehlikesi durumunda pan-pan çağrısı yapılır. Mürettebat, pervaneyi temizlemeyi, başka bir tekneden yakıt almayı, yelken açmayı veya alternatif tahrik sistemini kullanmayı planlayabilir. Alternatif olarak, pan-pan aramasının bir parçası olarak, mümkünse uygun bir gemiden çekme talep edebilir.

Yangın gerçekleşmiş ancak küçükse veya tamamen söndürülmüşse ve insanlara zarar vermediyse bir "pan-pan" çağrısı yapılması uygundur.

Bariz veya kayaya çarpma tehlikesi olmadığı sürece, bir pan-pan çağrısı yakındaki sahil istasyonuna ve belki de diğer gemilere yapılabilir.

Gemiden biri düşerse bir pan-pan çağrısı yapılır, böylece yakındaki diğer gemileri durumun farkına varmasını sağlanır ve çok fazla yaklaşmalarının veya başka türlü müdahaleleri önlenmelerini sağlar. Daha kritik bir durumda -kurtarma gemisi düşen kişiyi görme yeteneğini kaybetti, denize düşen kişi bilinçsiz, hipotermi tehlikesi veya hayati tehlike söz konusu- bir mayday çağrısı daha uygundur.

Kanada ve ABD Sahil Korumaları (ve muhtemelen diğer ülkelerdeki benzer deniz güvenliği kurumları), gecikmiş olarak bildirilen gemilerle ilgili "acil deniz bilgi yayını" yayınlarlar. Mesajın içeriği, geminin tanımı, bilinen son konumu, en son duyurulan tarih veya saat ve geminin sözde rota veya geçiş planı. Pan-pan, "tüm istasyonlara" yöneliktir. İsmini verilen geminin nerede olduğu hakkında bilgi sahibi olan herhangi bir istasyondan en yakın sahil güvenlik istasyonuna haber vermesi ve rapor vermesi istenir.

Tehlike altında olabilecek veya çarpışma riskini doğurabilecek tehlikeli bir duruma yaklaşan veya yaklaşmakta olan bir gemi ile acil telsiz temasına geçerken pan-pan kullanılır.

Bir "pan-pan medico" çağrısı eskimiştir, ancak buna rağmen bazen birinin denizde tıbbi yardıma ihtiyacı olduğu durumlarda kullanılır. Hayati risk bulunması "mayday" çağrısı yapmayı daha uygun hale getirir. Eğer gemi sahile gidiyorsa ve iskelede bir ambulans ekibi istiyorsa, yerel Sahil Güvenlik istasyonunu arayabilir.

Kullanımını gerektiren durumlara örnek olarak şunlar verilebilir:

Seyrüsefer güçlükleri (konumundan emin olmama vs.)
Acil tıbbî yardıma ihtiyaç duyan bir yolcu bulunması
Anormal şekilde sarsıntılı çalışan motor, elektrik arızası vb. arızalar
Havanın kararmaya başlaması veya hava durumunun kötüleşmesi (pilotun ilgili reytingi yoksa)
Acil yardıma ihtiyaç duyan bir gemi veya uçak görülmesi
Kontrollü hava sahasında acil durum nedeniyle seviye değişimi yapma (şartlar IMC ise mayday gerektirebilir)

1998 yılının Eylül ayında, Swissair'ın 111 sefer sayılı uçuşu, uçağı tahrip eden elektrikli bir yangının ardından acil iniş talebi sırasında bu çağrıyı kullandı. Ayrıca, Avianca'nın 52 sefer sayılı uçuşu'nun ardından, belirli koşullarda yakıtın azaldığı, ancak kritik bir acil durumda henüz olmadığından dolayı kullanılmıştır. Qantas Flight QF-74, San Francisco'dan kalktıktan kısa bir süre sonra dördüncü motorunda motor arızası olduğunda "pan pan pan" çağrısını kullandı. Qantas'ın 72 sefer sayılı uçuşunda (QF-72) uçak, uçuş ekibinden talimat almadan birkaç yüz metre alçaldığı ve uçağın hızlı ve kontrolsüz hareketler yaptığı için bir pan pan çağrısı yaptı. Birkaç yolcu ve mürettebat büyük ve küçük yaralanmalara maruz kaldı ve bu nedenle çağrı "mayday"e yükseltildi.
Qantas'ın 32 Sefer Sayılı Uçuşu, dört motorundan biri Singapur'dan Sidney'e yapılan bir uçuşa başladıktan kısa bir süre sonra motor arızası yaşadığında pan-pan çağrısı yaptı.

Tehlike sinyali
SOS
Mayday
NATO fonetik alfabesi

Godwin, Peter, David Robson. The Air Pilot's Manual 6: Human Factors & Pilot Performance. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2006. ISBN 1-84336-070-5

Paramotor, motorlu bir yamaç paraşütünün ("PPG") koşum takımı ve itici kısmının genel adıdır. İki temel tip paramotor vardır: ayakla fırlatma ve tekerlek fırlatma.
Ayakla fırlatma modelleri, koşum takımı, yakıt deposu, motor ve pervaneli bir şasi içerir. Koruyucu ağa sahip bir kasnak öncelikle hatları pervanenin dışında tutar. Ünite, Yamaç paraşütünün karabinalarla tutturulduğu büyük bir sırt çantası gibi giyilir.
Tekerlek fırlatma üniteleri, kendi motorlarına sahip komple üniteler olarak veya bir ayak fırlatma paramotoruna eklenti olarak gelir. Genellikle 3 (üç tekerlekli) veya 4 (dörtlü) tekerleği vardır ve bir veya iki yolcu için koltuklar bulunur. Bunlar, genellikle çok daha ağır, daha güçlü ve farklı direksiyona sahip motorlu paraşütlerle karıştırılmamalıdır.
Bu terim ilk olarak İngiliz Mike Byrne tarafından 1980'de kullanıldı ve La Mouette, gücü o zamanlar yeni olan yamaç paraşütü kanatlarına uyarlamaya başladığında 1986 civarında Fransa'da popüler hale geldi.
Enerji santralleri, neredeyse tamamen, benzin ve yağ karışımını yakan, 80 cc ile 350 cc arasında değişen, iki zamanlı içten yanmalı motorlardır. Bu motorlar, yamaç paraşütü verimliliğine, ünite artı pilotun ağırlığına ve uçan hava koşullarına bağlı olarak saatte yaklaşık 3,7 litre yakıt kullanarak hızlı yüksek dev / dak itme gücü ve düşük ağırlıkları nedeniyle tercih edilmektedir. Elektrikle çalışan birimler de mevcuttur, ancak uçuş süresi pilin elektrik kapasitesi üzerinde önemli ölçüde sınırlıdır. Csaba Lemak, 13 Haziran 2006'da ilk elektrikli PPG'yi imal etti. Wankel döner motorlu paramotorlar da mevcuttur, ancak nadirdir.
Pilot, elle tutulan bir gaz kelebeği ile itmeyi kontrol eder ve kanatları fren geçişlerini veya stabilo direksiyonu, ağırlık değiştirmeyi veya üçünün bir kombinasyonunu kullanarak yönlendirir. Güçlendirilmesi haricinde yamaç paraşütü ile aynıdır, bu nedenle yükselmek için bir yükseltinin veya termiklerin kullanılması gerekmez. Paramotor kanatları, serbest uçuş 'yamaç paraşütü' kanatlarına kıyasla özellikle güç tahrikiyle kullanılmak üzere geliştirilmiştir. Bu tür kanatlar tipik olarak daha yüksek bir hız için tasarlanmıştır ve 1980'lerin yelken kanatlarından alınan ve İngiliz tasarımcı Mike Campbell-Jones tarafından geliştirilen ve öncülük edilen bir fikir olan sahada dengeye yardımcı olmak için bir "refleks" profili içerebilir. Paramotor kanatları tipik olarak, kanadın hücum açısını yavaşlatmak veya uçuş sırasında hızlandırmak için düzelticiler kullanır. Kırpılmış, pilotun maksimum hıza ulaşmasına izin verirken, içeri kısaltılmış, kalkış ve iniş için optimize edilmiş daha yavaş hızlara izin verir. Genellikle düzelticiler kanadın arkasına etki eder. Hücum açısı, pilotların ayakları tarafından itilen ve hız çubuğu adı verilen bir çubuk aracılığıyla etkinleştirilen pully tarzı bir sistemle de ayarlanabilir. Bu sistem genellikle kanadın ön ucuna etki eder. Bu sistem yalnızca uçuş sırasında etkinleştirilir ve varsayılan olarak kalkış veya inişte etkinleştirilmez. Bir motorun tork etkisinden dolayı bu, özellikle sert hızlanma altında kanadın dönmesine neden olabilir. Bu etkiyi ortadan kaldırmak için düzelticiler eşit olmayan şekilde ayarlanabilir.
Paramotor yapmanın en zor yanı, kanadı (yamaç paraşütü) yerde kontrol etmektir. Bu kontrol hem fırlatma sırasında hem de iniş sırasında gerçekleşir. Paramotor pilotu olmak için ilk eğitim, motor olmadan yerden havadaki kanadı yönetmeyi içerir. Bu işleme uçurtma denir ve bu süreçteki en karmaşık ve önemli adımdır. Kanadın zeminde uçurulması hakim olduktan sonra, dahil edilen paramotorun ağırlığı ile alıştırma yapmak için motor sürece eklenir. Tipik bir paramotor, ortalama olarak 50 lbs ağırlığındadır. (23 kg), bazı modellerde 40 lbs'de hafif. (18 kg) ve 75 lbs'ye kadar çıkan bazı modeller. (34 kg.) Paramotor kanadın ve motorun boyutu pilotun ağırlığına bağlıdır.
Pilot ne kadar büyükse, kanat ve fırlatma için gereken itme gücü de o kadar büyük olur. Sağlığı oldukça iyi olan çoğu kişi bir paramotora ayakla fırlatabilir ve hatta yapay eklemli ayakla fırlatma yapan pilotlar bile vardır. Ayakla fırlatmanın fiziksel yönüyle ilgili sorunları olan kişiler, paramotorlarına üç tekerlekli bisiklet veya dörtlü eklemeyi tercih edebilir. Trike veya quad, normal bir uçak veya motorlu paraşüt gibi tekerleklerden fırlatılabilmesi için paramotorun takılabildiği bir platformdur.
Pençe operasyonlarında terör örgütü PKK'nın silahlı kolu olan HPG (örgüt) mağaralarında çok sayıda paramotor ele geçirildi. Pençe Kartal-2 Operasyonunda çok sayıda militan paramotor yardımı ile kaçmaya çalışırken silahlı insansız hava aracı ile vuruldu.

Ultralight havacılık
Yamaç paraşütü
Cayrokopter
Yelken kanat
Pençe Operasyonları

Paraşüt, bir nesnenin atmosfere açık bir ortamda havanın kaldırma kuvvetinden yararlanarak yavaşça inmesini sağlayan gereçtir. Leonardo Da Vinci'nin paraşütle ilgili çizimleri mevcuttur. İtalya'da 1470'lerden kalan başka paraşüt çizimleri bulunduğu gibi, 1595 yılında İtalyan Fausto Veranzio tarafından yapılan çizimler Da Vinci'nin ötesindedir. M.S. 810-887 yılları arasında yaşayan Arap mucit Abbas Kasım İbn Firnas'ın İspanya-Kordoba'da paraşüte benzer bir alet kullandığı tarihi kayıtlarda mevcuttur. Çin'de de paraşütün ilk örnekleri kullanılmıştır. Günümüzde kullanılana en çok benzeyen paraşüt, 1783 yılında Fransız Louis-Sébastien Lenormand tarafından tasarlanıp, yaratılmıştır. 1797 yılında André-Jacques Garnerin bir sıcak hava balonundan ilk paraşüt atlayışını gerçekleştirmiştir.

Serbest paraşüt
Yamaç paraşütü
Paraşütle atlama

Skydive EFES 3 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.thk.org.tr
The European Military Parachuting Association 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pervane ya da uskur, döner bir milin üzerine yerleştirilmiş, uygun bir aerodinamik ya da hidrodinamik biçim verilmiş palalardan oluşan; itme veya çekme gücü sağlayan alet. Pervaneler hava ve su taşıtlarında kullanılır.

Pervaneli uçaklarda pervane, motordan iletilen dönüyü itme kuvvetine çeviren sistemdir. Pervane önündeki havayı uçağın hareket yönüne zıt yönde hızlandırır. Böylece motorun ürettiği mekanik enerjiyi itme veya çekme gücüne çevirir. İki veya daha fazla palden meydana gelir. Pervane palleri itme kuvveti nedeniyle yaklaşık olarak ileriye ve dönüşü nedeniyle de dönüş (rotasyon) yönünde hareket ettiği için dışarıdaki bir gözlemciye göre heliks olarak da bilinen burgu hareketini yapar.
Pervane yarıçapı nedeniyle pal ucunun dönüş düzleminde kat ettiği mesafe göbeğe göre daha fazla olacağından, pal ucunun açısal hızı, abağa yakın kısımlardaki açısal hızla aynı olmasına rağmen birim zamanda kat ettiği mesafe (çizgisel hızı) daha fazladır.
Havacılıkta pervane, bir motordan veya başka bir güç kaynağından gelen dönme hareketi vasıtasıyla dönen parçadır.
Pervane, güç kaynağının tahrik miline doğrudan veya redüksiyon dişlisi aracılığıyla bağlanır. Pervaneler ahşap, metal veya kompozit malzemelerden yapılabilir .Pervaneye Etki Eden KuvvetlerMerkezkaç Kuvveti: Pervane dönerken hissedilen dışa doğru kuvvettir.

Thrust Bükme Kuvveti: Pervane çalışması esnasında paller  üzerinde ileri doğru oluşan kaldırma etkisiyle, pal üzerindeki en ince kısım olan pal uçlarını öne doğru eğilmesine neden olan kuvvettir.
Tork Bükme Kuvveti: Pervane dönüşüyle ters yönde oluşan ve pervaneyi aksi istikamette zorlayan kuvvettir
Aerodinamik Burkma Kuvveti: Kaldırma merkezi pervane dönüş ekseninin önündeyken oluşmaya başlayan ve pal açılarını artırmaya zorlayan kuvvettir.
Santrifüj Burkma Kuvveti: Aerodinamik burkma kuvvetinin tersine pal açıların düşürmeye zorlayan kuvvettir.
Titreşim: Pervanede kuvvet üretimi sırasında pallerde titreşim oluşur. Bu titreşimler hesaba katılmazsa aşırı esneme oluşur.

Pilot lisansı, herhangi bir hava taşıtında hususî veya profesyonel olarak pilotluk yapmak isteyenlerin edinmesi ve gerektiğinde yenilemesi gereken resmî belge. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu JAA ve EASA üyesi ülkelerde lisans (licence) olarak adlandırılırken, Kuzey Amerika'da sertifika (certificate) olarak adlandırılır. Sivil havacılıkta başlıca üç tür lisans mevcuttur: husûsî pilot lisansı (PPL), ticarî pilot lisansı (CPL) ve havayolu nakliye pilotu lisansı (ATPL).

JAR-FCL, JAA üyesi ülkelerde verilen pilot ve bazı diğer uçucu lisanslarını tanımlamakta kullanılan bir terimdir. JAR-FCL kısaltması İngilizce Joint Aviation Requirements Flight Crew License (Müşterek Havacılık Gereksinimleri Uçuş Mürettebatı Lisansı) kavramının akronimidir. Günümüzde JAA yetkilerini ve görevlerini EASA'ya devretme sürecinde olduğu için uçucu lisanslarında da önemli değişiklikler yapılmaktadır.
JAA üyesi ülkelerde verilen JAR-FCL lisanslarını Kuzey Amerika'da verilen FAA lisanslarından ayırmak için gerektiğinde lisans ismi önünde FAA veya JAR kısaltması kullanılır. Örneğin husûsî pilot lisansları (PPL) FAA PPL ve JAR PPL olarak tanımlanır.
JAR-FCL lisansına sahip uçucular diğer JAA üyesi ülkelerde pek fazla formalite ile karşılaşmadan lisanslarını kullanabilirler.

JAR-FCL 1: Uçak
JAR-FCL 2: Helikopter
JAR-FCL 3: Uçuş muayenesi (tıp)
JAR-FCL 4: Uçuş teknisyenleri

EASA (Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı), Avrupa Birliği'nin sivil havacılık güvenliği çerçevesinde oluşturduğu ve 2010 itibarıyla JAA'nın (Joint Aviation Authorities - Müşterek Havacılık Otoriteleri) yerini alan girişimidir. EASA kısaltması İngilizce European Aviation Safety Agency kavramının akronimidir. 2012 yılı sonu itibarıyla JAA tarafından verilen JAR-FCL lisansları yerini EASA lisanslarına bırakmıştır.

ABD'de FAA tarafından verilen pilot lisanslarıdır.

Birleşik Krallık'taki sivil havacılık otoritesi CAA tarafından JAR-FCL sistemine geçmeden önce verilen pilot lisanslarıdır. CAA lisansı sahibi pilotlar belirli periyotlarla lisanslarını JAR-FCL'ye göre yenilerler. Bu işlem sadece derecelendirmelerini (ratings) yeniler ve pilotun tam JAR-FCL haklarından yararlanmasını sağlamaz.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011

Piston veya itenek, bir silindir içine 1000'de 7 boşluk olacak şekilde yerleştirilmiş disk şeklinde parça. Motor, pompa ve kompresör gibi makinelerde silindirden dışarı uzanan (biyel) piston koluna bağlı olarak kullanılır. Motorlu araçlarda kimyasal enerjiyi (benzin, mazot, lpg vb.) mekanik enerjiye çeviren düzenektir.

Eldeki bilgilere göre M.Ö. 200 veya M.S. 200 sıralarında piston, Bizanslı Phito, Aleksandrialı Ctesibius ve Hero tarafından tasarlanmıştır. Fakat genel olarak kullanılması verimli madenlerden su tahliyesi için kullanıldığı 1550 yılına kadar gerçekleşmedi. 1712 senesinde Thomas Newcomen, pistonu ilk defa buhar makinesinde kullandı. Pistonlu motorlar Nikolaus Otto tarafından 1886 yılında icat edilmiştir. Bugün pistonun, motor silindirlerinde ve pistonlu pompalarda geniş bir kullanma sahası bulunmaktadır.

Bir otomobil motorunda yakıt-hava karışımı silindir içinde ateşlendiğinde genişleyen gazlar pistonu aşağıya iterek piston koluna (biyel) bağlı olan krank milini döndürür. Yanma enerjisinin mekanik enerjiye çevrilmesini sağlar. Bir buhar makinesinde, yüksek basınçlı buhar silindirin bir ucundan girerek pistonu iter. Bu ilerleme hareketi pistona bağlı krank-biyel mekanizması yardımıyla dönme hareketine çevrilir. Bir pompada piston elle veya bir makine ile hareket ettirilerek su veya sıvıların hareket ettirilmesinde veya yükseğe basılmasında kullanılır. Bir kompresörde makine veya motor pistonu çalıştırarak silindir içindeki hava veya diğer gazların daha yüksek bir basınçta sıkıştırılmasını sağlar. Böylece filtreleme görevi de yapar.

Piston, yapı itibarıyla gövde, sızdırmazlığı sağlayan segmanlar ve biyel ile bağlantıyı sağlayan mafsaldan meydana gelir. Gövde ve segmanlar, patlamalı motorlarda yüksek sıcaklıklara dayanması için uzun ömürlü alaşımlı çelikten yapılır. Segmanlar makine ve akışkanın cinsine ve sıcaklığına göre kenevir, keçe, dökme demir, çelik, bronz, kösele ve kauçuktan yapılabilir. Hidrolik cihazlarda sızdırmazlığı sağlamak için kauçuk ve köseleden yapılan segmanlar kullanılır. Pistonlarda en önemli problem bunların gövde ve segmanlarının aşınmasıyla sızdırmazlıklarını kaybetmeleridir. Bu sebeple bilhassa yüksek basınçta çalışan motor pistonlarının silindirine sürtünen yüzeyleri iyice işlenip parlatılarak ısıl işlemle sertleştirilir.Pistonlar motor bloku içerisinde ya blok içinde ya da blok içerisindeki silindir gömleği içinde bulunurlar. Motor çalışırken sıcaklığın yükselmesinden dolayı pistonda mekanik aşınmalar meydana gelmektedir. Bu aşınmaların bertaraf edilmesi için pistona oval bir form verilmiştir. Bu oval form pistondan pistona değişmektedir. Oval form piston pim deliklerinin bulunduğu hizada birkaç mikron kadar daha küçük değerdedir (1 mikron 1 milimetrenin 1000'de 1', kadardır). Bu oval form aşınmaları en aza indirirek motorun ömrünü yükseltir. Oval formu vermek için çok hasas CNC tezgâhlar kullanılır. Pistonların kafa diye tabir edilen yakıtın püskürtüldüğü yerde sıcaklık etek diye tabir edilen krank miline yakın tarafa göre daha sıcaktır ve bu farkın motor çalışırken performansı etkilememesi için, üretimde pistonun kafa tarafı etek tarafına göre daha küçük çapta işlenir.Piston ölçülendirilmesi açısından çok büyük yatırımlar ve mühendislik isteyen bir motor parçasıdır.

Planör, (Fransızca: Planeur, süzülerek uçmak) üzerinde hiçbir güç kaynağı olmadan uçabilen sabit kanatlı hava taşıtı. Bazı planörlerin motorlu modelleri de vardır.
Kokpiti tek veya çift kişilik olabilir. Vinç sistemiyle, bir uçağın çekmesiyle veya bazı planörlerin kendi sahip olduğu sadece kalkış için kullanılan motorları ile havalanırlar. Belli bir yükseklikte çekici ile bağlantısını koparıp atmosferdeki hava akımlarından yararlanarak uçabilirler. Özellikle düzenlenen yarışmalarda amaç, en kısa zamanda en uzun yolu katetmektir.
Planörün mucidi 1886 yılında bir deneme uçuşu esnasında düşerek ölen Otto Lilienthal'dır.
Günümüzde kullanılmakta olan planörler kontraplak ve fiberglas gibi çok hafif malzemelerden yapılmaktadır. Dar gövdesi planörün havayı kolayca yarmasını sağlar, kanatları ise kaldırma kuvvetinden daha fazla faydalanabilmek için ince ve uzun olarak tasarlanmıştır. Planörün motoru olmadığından kanat şekilleri havada kalmasına yardım etmelidir.

Planör yarışmaları mesafe (en uzun mesafeye erişmek), zaman (en kısa sürede belirli bir mesafeye gidebilmek), irtifa (en yükseğe çıkabilmek) ve aerobasi alanlarında yapılır.

Pusula, başlıca olarak ulaşımda ve arazi incelemesinde kullanılan, dünya üzerinde yön tespit etmeye yarayan cihazdır. Pusulalar; manyetik veya cayroskopik olarak ya da bir yıldıza göre yön belirleme prensipleriyle çalışırlar. En eski pusula türü, Dünya'nın manyetik alanına göre yönleri gösteren manyetik pusuladır ve sıklıkla pusula sözcüğü, manyetik pusula ile eşanlamlı olarak kullanılır.
Manyetik pusula, dünyanın manyetik alanının doğrultusunu gözlemlemekte kullanılan, kerteriz alıp mevki bulmaya yardım eden mıknatıslaşmış bir iğnedir. Manyetik olmayan bir maddeden yapılmış bir kutu içinde bulunur. Temel organı hareketli bir mıknatıstan oluşan diğer ölçü aygıtları da bu adla anılır.
Pusula, İtalyanca bir sözcük olan bussola kelimesinden Türkçeye geçmiştir.

Manyetik pusulanın en önemli parçası olan ve bir manyetik alan içerisinde bulunan pusula iğnesi serbestçe hareket edebilecek şekilde pusula gövdesine monte edilmiştir. Pusula iğnesi serbest kaldığında her zaman aynı yönü gösterir. İğnenin sabit olarak aynı yönü göstermesi yeryüzünde iğneyi çeken bir gücün olmasından kaynaklanmaktadır. Yeryüzü bir ucu kuzeye, diğer ucu güneye uzanan devasa bir mıknatıs gibidir. Dünyanın manyetikliği, pusula iğnesinin manyetik kuzeye (manyetik alanın kuzey kutbuna) doğru dönmesine neden olur.

İlk pusulalar mıknatıs taşı kullanarak üretilmiştir. İlk olarak denizciler; küçük bir parça mıknatıs taşını bir çöp üzerine koyup suya bıraktıklarında, çöpün Dünya'nın manyetik alan çizgileriyle aynı hizaya gelip, bir ucunun Kutup Yıldızı'nı gösterdiğini keşfettiler. Bu keşfi hemen bir ikincisi takip etti. Mıknatıs taşına uzun süre temas ettirilen demir veya çelik bir iğne de kuzey-güney istikametinde hizaya geliyordu.
Manyetik pusula ilk olarak Çin'in Han Hanedanlığı döneminde (MÖ 206'dan beri) kehanet için bir aygıt olarak icat edildi ve daha sonra 11. yüzyılda Song Hanedanı Çinlileri tarafından seyir için benimsendi.
Fransa'da pusuladan ilk olarak 1200'de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207'de İngiltere ve 1213'te İzlanda izledi. O zamanlar pusulanın ilkel bir yapısı vardı. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi.

Pusulayı ilk önce denizciler seyrüseferde kullanmışlardır. Denizcileri; sivil havacılar, askerler (kara, deniz ve hava kuvvetleri), madenciler, mimarlar, ormancılar, tapu ve kadastro işi ile uğraşan harita teknisyen ve harita mühendisleri, izciler, dağcılık sporu yapan dağcılar, koşarak hedef bulma (oryantiring) sporu yapan sporcular, yelken yarışı yapan yatçılar takip etmiştir.

Standart plaka, aynalı, askeri ve kutu (prizmatik) pusulalar doğada kullanılan modern dizayn edilmiş pusulalardır. Askeri tip pusulalar daha çok hassas ölçümlerin yapılabilmesi için tasarlanmıştır; hassas ölçüm yapılması zor olduğundan bu tip pusulaların kullanımları da oldukça zordur. Standart veya aynalı pusulaların kullanım alanı daha yaygındır. Parmak pusula oryantiring sporu için en kullanışlı olan pusuladır. Ataç pusulalar, döner kapsülün altına yerleştirilmiş ataç yardımıyla haritalara takılabilirler.
Mıknatıs ile çalışan pusulalarda oluşabilen sapmalar iki ana gruba ayrılır:

Yapay sapma (deviasyon)
Doğal sapma (varyasyon)

Manyetik güney açısını (açıklık) belirlemek için herhangi bir gök cisminden kerteriz almaya yarayan ve kaptan köprüsünün açık bir noktasına yerleştirilen bir pinülle donatılmış büyük pusula.

Gemilerin seyir kamaraları ile süvari ve ikinci kaptan kamaralarının kemerlerine başaşağı olarak asılan özel pusula. Süvari ve ikinci kaptanın dinlenirken gemi rotasını kontrol etmesini sağlar.

Hareketli donanımı bir eksen çevresinde dönen ve aygıttan bağımsız bir manyetik alanın etkisindeki bir mıknatıstan oluşan, elektro manyetik ölçü aygıtı.
Pouilletin tasarladığı ve Gaugainin geliştirdiği tanjant pusulasında, yer manyetik alanıyla içinden ölçülecek akımın geçtiği sabit bir bobinin yarattığı alanın bileşkesinin etkisindeki mıknatıslaşmış iğne tanjantı bu akımla, orantılı bir açı kadar sapar.
Aynı şekilde sinüs pusulası da vardır.

Serdümenin verilen rota açısından ayrılmaması için dümen dolabının üzerine yerleştirilmiş pusula.

Küçük teknelerde ve filikalarda kullanılan, kararlılığı yüksek küçük pusula.

Pusula kartının salınımlarını azaltmak için kabında alkol ve su karışımı bulunan pusula.
Sıvılı pusula bir sakıncayı ortadan kaldırır. Manyetik donanımı, su-alkol karışımı bir sıvı içinde yüzen şamandıralara bağlı iki büyük mıknatıstan meydana gelir. Bu şamandıralar pusulanın ağırlığını hafifletir ve mil üzerindeki pusula mihverinin sürtünmesini azaltır. Çelik gemiler yerin manyetik alanının yeğinliğini ve yönünü büyük ölçüde değiştirir. Bundan dolayı belirli yönlerde pusulayı kimi kez kullanılamaz hale getiren önemli sapmalar ortaya çıkar. Geminin demir kısımlarının etkisi pusulanın yakınına uygun biçimde yerleştirilen denkleştiricilerle giderilir. Sürekli manyetiklik, mıknatıslarla geçersiz hale getirilir, geçici manyetiklik ise yumuşak düşey demirlerle (bilyeler ve flinder çubukları) geçersiz hale getirilir.

Cayroskopun mekanik kararlılığına göre düzenlenmiş ve bu nedenle manyetik etkilere karşı duyarsız olan pusula.
Ağırlık merkezinden asılan ve elektrik yardımıyla büyük hızla döndürülen bir cayroskoptan meydana gelir. Başka bir düzenek olmaksızın, ekseni dönmeye başladığı anda yöneltildiği bir yıldızın hareketini izler. Bir karşı ağırlık sistemi bu yatay ekseni yerinde tutar ve bir sönümleme sistemi bu eksenin coğrafi kuzey doğrultusundan ayrılmasını önler. Düzelticiler, geminin enlemini, hızını ve çeşitli hareketlerden kaynaklanan ivmeleri göz önünde bulundurmayı sağlar. Yineleyiciler, dümen kamarasına, kaptan köprüsünün iki yanına yerleştirilir ve radyogonyometre, radar vb. ile donatılır.

Cayropusulanın hareketlerini bir senkron motor sistemiyle izleyen ve bir pusula gibi yön gösteren aygıt.
Kerteriz almak için geminin sancak/iskele alabandalarına yakın köprü üstlerine olduğu gibi geminin yeke dairesine, harita kamarasına ve kimi kez de kaptan kamarasına yerleştirilir.

Bir kutu içine yerleştirilen ve aygıtı yönlendirerek istendiğinde saati öğrenmeyi sağlayan küçük güneş saati.

Gerekli düzeltmeleri yapılmamış hatalı yön gösteren pusula.

Geminin yön değiştirmelerinden etkilenmeyip sürekli olarak geminin rota tuttuğu yönü gösteren pusula.

Pusula dolabı; içinde pusula, mıknatıslı çubuklar ve pusulayı aydınlatan lambalar bulunan camlı silindirsel bir kutudur.

Bütün doğrultuları manyetik kuzey doğrultusuyla karşılaştırmaya yarayan aygıt.
Manyetik kuzey, gerçek kuzey, yani coğrafi kuzey ile doğal sapma denilen bir açı oluşturur. Harita üzerinde işaretlenen bu açı yardımıyla pilot ya da kaptan uçağının ya da gemisinin gidiş yönünü tayin edebilir.
En basit pusula olan kuru pusula üzeri bir camla kapatılmış ve kardana asılmış bir kaptan oluşur. Bu kabın merkezinde üzerine bir mihver (pusula mihveri) oturtulmuş sivri uçlu düşey bir mil bulunur. Pusula mihveri üzerine rüzgâr gülü yapıştırılmış hareketli bir çember taşır; rüzgâr gülüne de birbirine koşut mıknatıslı birçok iğneden meydana gelmiş manyetik bir donanım asılıdır. Geminin yalpalaması ve rotadan kaçması, rüzgâr gülünde, sönümlenmesi uzun süren salınımlara yol açar.

Belirli bir yerde yer manyetik alan doğrultusunun ufukla yaptığı açıyı ölçen, yatay bir eksenin taşıdığı mıknatıslaşmış iğne. Eğimin göz önüne alınması XVI yy. sonunda yaşamış İngiliz fizikçi Roment Norman'ın düşüncesidir.

Belirli bir yerde manyetik meridyenin coğrafi meridyenle yaptığı değişken açıyı ölçen pusula. Yatay bir düzlemde devinen mıknatıslaşmış bir iğnenin tam olarak kuzey-güney doğrultusunu almadığını ilk kez Kristof Kolomb'un gözlediği sanılır.

Arazi ölçümlerinde kullanılan ve bir gözleme düzeneğiyle donatılmış pusula.
Uçları derecelenmiş bir çember üzerinde hareket eden mıknatıslaşmış yatay bir iğne, kare bir kutunun içindedir. Kutunun yanındaysa bir dürbün ya da iki pinül vardır. Bunların doğrultusu, derecelerin bununduğu bir çapa koşuttur. Bu aygıt, A tepe noktasına ulaşmayan BAC üçgenini ölçmeye yarar.
Yandaki şekilde, gözlemlenecek ve ölçülecek FO'G ve DOE açıları görülmektedir: BAC açısı bunların farkına eşittir. Topografya rölövelerinde çok işe yarayan portatif aygıtlar da yapılmıştır.

Dönebilen mıknatıssal iğne, kuzeyi gösteren ucu kolay görülmesi için diğerinden farklı (örneğin kırmızı) renkte olur.
İçi sıvı ile dolu olan döner kapsül ve pusula iğnesi bulunur. Kapsülün görevi pusula iğnesindeki titreşimleri azaltarak daha doğru sonuç elde etmeyi sağlamaktır.
Kapsül çevresindeki bilezik, üzerinde 0-360 arasında dereceler işaretlenir.
Pusula iğnesinin altında yön oku ve yön okuna paralel olan meridyen çizgileri bulunur ve bunlar kapsül ile birlikte dönerler.
Referans çizgisi ve açı değerleri yön oku ve meridyen çizgilerinin bulunduğu düzlemden okunur.
Tabanın şeklinin dikdörtgen ve şeffaf olması, döner kapsül altında gidilecek yeri gösteren okun bulunması ve pusulanın kenarının uzun olması kullanım açısından kolaylık sağlar.
Çevresindeki hesaplama cetvelinde metrik ve inç olarak işaretlenmiş sınırlı cetvel ile birim çevirmelerine kolaylık sağlayarak kısa mesafe ölçümlerini de kolaylaştırır.
Pusula kullanılarak sadece kuzey yönü değil diğer anayönler ve arayönler de bulunabilir.

İstikamet göstergesi (HI)
Radyo pusulası

Büyük Larousse Türkçe Ansiklopedisi

Radar, radyo dalgalarının yansıması yardımıyla uzaktaki nesneleri ve bu nesnelerin hız, kerteriz ve mesafesini tespit eden cihazdır. Radar, RAdio Detection And Ranging (radyo ile tespit etme ve menzil tayini) sözcüklerinin akronimidir.
Radarlar; kullanım alanlarına göre hava ve deniz radarları olmak üzere ikiye ayrılır. Hava radarları; askeri (stratejik) meteorolojik, astronomik, hava limanlarında ve uçaklarda kullanılır. Deniz radarları; askeri ve ticari gemilerde kullanılır. Radarlar çalıştığı frekans bandına göre de isimlendirilebilmektedir.

Alman mühendis Christian Hülsmeyer elektromanyetik dalgalar ile gemilerin yerini belirlemekte kullanılabilen icadını tescil ettirmek için 1904 yılında Almanya ve İngiltere'de patent başvurusunda bulundu.
30 Nisan 1904 tarihinde Kraliyet Patent Dairesi, Christian Hülsmeyer tarafından geliştirilen, "uzaktaki metal nesnelerin yerini bir gözlemciye bildiren" cihazı 165 546 Nolu belge ile tescil etti.
Patent belgesinde bir yansıma sayesinde, gelmekte olan bir gemiyi tespit eden bir buharlı geminin resmi yer almaktadır. Ren nehrinde yapılan bir denemeyle cihazın kullanılabilirliği kanıtlandı. Daha sonra savaşın doğurduğu ihtiyaçlar ve zorlamalar sonunda geliştirilmiştir.

Radar, elektromanyetik enerji darbelerini yandaki şekilde görüldüğü gibi sesin yansımasına benzer bir şekilde kullanır. Radyo dalgaları ile taşınan enerji nesneye ulaşır ve tekrar nesneden yansıyarak geri döner. Enerjinin buradan küçük bir kısmı yansır ve radara geri gelir. Dönen bu bölüme aynen ses terminolojisinde olduğu gibi "yankı" adı verilir. Radar seti yankıyı yansıtan nesnenin yön ve mesafesini tespit etmek için kullanır.

  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 ışık hızı ve 
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
 yansıma zamanı olmak üzere bir cismin radara olan menzili (
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
) şu formül ile bulunur:

  
    
      
        R
        =
        
          
            
              c
              t
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle R={\frac {ct}{2}}}
  

Bir alıcı verici düzeninden oluşan radar, bir cismin varlığını tayin etme, bulunduğu yön ve uzaklığı ölçme işlevlerini yerine getirir. Radar cihazları temel olarak bir sinyal üreteci, bir verici, bir alıcı ve bir veya daha çok antenden oluşur.

Radarlar havacılıkta başlıca olarak yaklaşma kontrol ve saha kontrol üniteleri tarafından hava araçlarının tespiti ve emniyet ayrımı amacıyla kullanılırlar. Bunun haricinde uçaklarda diğer hava taşıtlarının ve meteorolojik olayların tespitinde kullanılan radarlar da mevcuttur.

Radyo seyrüseferi veya radyo navigasyonu, Dünya üzerindeki bir noktadan başka bir noktaya giderken, seyrüsefer yardımcısı olarak radyo frekansları ile çalışan araçların kullanımı. Radyo seyrüsefer yardımcıları genellikle; vericinin (emitter - E) gönderdigi radyo elektromanyetik dalgalarının alıcı (receiver – R) tarafından alınması ve ses, görüntü veya yazıya dönüştürülmesi prensibiyle çalışırlar.
Radyo seyrüsefer yardımcılarının başlıca amacı hava taşıtlarının uzaydaki konumunu tespit etmektir. Bu sayede planlanan rotaya riayet edilmesine, taşıtlar arasındaki ve taşıt ile arazi engebeleri arasındaki emniyet ayrımının muhafaza edilmesine, görüşün düşük olduğu IMC koşullarında seyrüseferin emniyetli şekilde gerçekleşmesine yardımcı olurlar. Hassas yaklaşma cihazları, görüşün oldukça düşük olduğu durumlarda dahi emniyetli iniş yapılabilmesini sağlarlar.
Havacılıkta seyrüsefer yardımcıları ile ilgili verilerin (frekans, konum, çalışma saatleri vs.) bulunabileceği ana kaynak, ulusal AIP'lerin ENR bölümüdür.

Yoğun hava trafiğinin olduğu bölgelerde hava trafik kontrolörleri (ATC), hava taşıtlarının konumlarını gösteren radar haritasında sürekli olarak sistematik gözetleme (sürveyans) yaparlar. Bu gözetlemenin uçaklar arası ve uçaklarla yer arası emniyetli ayrımı sağlama, hava trafik konuşmalarını azaltma, kaybolan uçaklara konum bilgisi ve yön verme, iniş yapan uçakları alet yaklaşma veya görerek yaklaşma paternlerine sokma gibi pek çok avantajı vardır.
Günümüzdeki uçakların pek çoğunda transponder (transmitter/responder) denen bir cihaz bulunur. Transponderlar, takılı bulunduğu uçaklara has bir sinyal yayınlayarak, yerdeki radar kontrolörünün ekranında belirli bir uçağın tespit edilmesini kolaylaştırırlar. Transponder ekranına bağlanan kodlar ve seçilen modlar; uçağın irtifası, n uçuş koşulları, görevi ve acil durumlar gibi konularda yer personeline bilgi verir.
Bazı meydanlarda radar kontrolörü son yaklaşmadaki uçaklara baş ve irtifa bilgisi vererek  sürveyans radar yaklaşması (SRA) veya hassas baş ve süzülüş bilgisi vererek hassas radar yaklaşması (PAR) yaptırabilir. Bir pilotun radar yaklaşması yapabilmesi için IMC derecesi sahibi olması gerekir.

DME (distance-measuring equipment), mesafe ölçen ve UHF bandında (962-1213 MHz) çalışan bir seyrüsefer yardımcısıdır. Yerdeki bir DME istasyonundan ve uçaktaki bir DME sorgulayıcısından (interrogator) meydana gelir. Uçaktaki sorgulayıcı cihaz yer istasyonuna gönderdiği sinyallerin karşılığı olarak yer istasyonundan gönderilen sinyallerin seyahat süresini ölçer ve kokpitteki ekranında deniz mili (NM) cinsinden gösterir.
Mesafe bilgisi, uçak ile yer istasyonu arasındaki eğimli hattın uzunluğudur. Bu nedenle uçağın yerdeki iz düşümü ile yer istasyonu arasındaki yatay (ufkî) mesafe, DME ekranında görülen mesafeden azdır; ancak istasyondan uzaklaştıkça bu fark azalır ve pratik amaçlarla ihmal edilir. Yer istasyonunun tam üzerindeki bir uçağın irtifası ile DME'si -birimleri farklı olmakla birlikte- aynıdır. Örneğin istasyon üzerinde yaklaşık AGL 6000 feet yükseklikte olan bir uçağın DME'si (eğer sinyal alınabiliyorsa) 1 NM olacaktır.
DME yön bilgisi göstermez. Bu nedenle örneğin DME ekranında 10 NM bilgisini gören bir uçak, yer istasyonunun etrafında yarıçapı yaklaşık 10 NM olan çemberi oluşturan noktalardan herhangi birinin üzerinde olabilir.

NDB (non-directional beacon) ve ADF (automatic direction finder) ikilisi, geçmişte radyo pusulası olarak adlandırılan, en basit radyo seyrüsefer sistemidir. NDB sistemin yer istasyonu, ADF ise uçaktaki alıcı cihaz ve göstergeden oluşan sistemdir. ADF'in istikamet iğnesi, tıpkı kuzeyi gösteren bir el pusulası iğnesi gibi, sürekli olarak NDB istasyonunu 2° hassasiyetinde gösterir. İğnenin gösterdiği istikamete doğru uçan bir uçak, NDB istasyonunun üzerinden geçecektir. Uçak istasyondan aynı doğrultuda uzaklaşmaya başladığında, ADF iğnesi saat 6 istikametini (geriyi) gösterecektir.
Tek başına ADF sistemi derece cinsinden yön bilgisi vermez. Bu nedenle uçucuların ADF ile istikamet cayrosunu (DI) karşılaştırarak uçulmak istenen başı hesaplaması gerekir. Döner kartlı ADF'lerde pilotun her baş değişikliğinde ADF kartını DI ile eşleştirmesi gerekir. Bununla birlikte, ADF ve istikamet cayrosunun birleşiminden oluşan RMI (radio magnetic indicator) göstergesinde yer istasyonunun (NDB) istikametinin yanı sıra manyetik baş bilgisi de verilir.

VOR (VHF omni-directional radio range); konum belirleme, istasyona doğru/istasyondan radyal takip etme (tracking), bekleme paterni muhafaza etme ve alet inişi gibi amaçlarla alet uçuşunda yaygın olarak kullanılan bir seyrüsefer yardımcısıdır. VOR yer istasyonu 108.00-117.95 MHz frekansları arasında yayın yapar. VOR sistemini kullanabilmek için uçaklarda sözlü iletişim amacıyla kullanılan VHF-COM sisteminin haricinde bir de VHF-NAV cihazına gereksinim duyulur. Pek çok uçakta VHF-COM ve VHF-NAV cihazları, NAV-COM denen sette bir arada bulunur.
VOR cihazları çoğunlukla DME ile birlikte (VOR/DME) kullanılır ve VOR için seçilen frekans aynı zamanda DME istasyonuna da bağlanır. Böylece hem radyal takibi, hem de mesafe bilgisi sağlanmış olur. Askerî amaçlarla kullanılan TACAN sistemi VOR/DME'ye çok benzer ancak daha hassastır.
VOR kokpit göstergesi genellikle OBI (omni bearing indicator), radyal seçmeye yarayan düğme OBS (omni bearing selector) olarak adlandırılır. Eğer uçak OBS ile seçilen radyal üzerindeyse OBI üzerindeki çubuk şeklindeki course deviatian indicator (CDI) tam ortada bulunur. Eğer uçak seçilen radyalın solundaysa CDI sağda, sağındaysa CDI solda görünür. Eğer uçak istasyona göre radyalın bulunduğu taraftaysa OBI'da FROM, radyal istasyonun öbür tarafında kalıyorsa TO görünür. VOR bilgileri istikametten bağımsızdır ve uçağın başı ne olursa olsun CDI'nın konumu ile TO/FROM bilgileri değişmez.

VDF veya VHF D/F (VHF direction finding), VHF-COM sinyallerini (normal konuşma sinyalleri) kullanan bir seyrüsefer yardımcısıdır. Bazı meydanlarda uçaklardan gelen iletişim sinyallerini yakalayan sistemler bulunur. Trafik veya yaklaşma kontrolörü uçağın meydana göre istikametini ekranında görür. Pilot Q kodlarını kullanarak kontrolörden istikamet vermesini talep edebilir:

QDM, uçaktan meydana doğru olan manyetik istikamet.
QDR, meydandan uçağa doğru olan radyal (QDM'nin 180 derece zıddı).
QTE, uçağın meydana göre gerçek istikameti (QDR'nin manyetik varyasyon düzeltilmiş hali).
QUJ, meydanın uçağa göre gerçek istikameti (QDM'nin manyetik varyasyon düzeltilmiş hali).

RNAV (area navigation) cihazları, yer merkezli herhangi bir seyrüsefer yardımcısı (NDB vs.) üzerinden geçmeden saha seyrüseferi yapmaya yarayan cihazlara verilen genel addır.
Bazı RNAV sistemleri seyrüsefer için gerekli olan bilgileri  LORAN, INS, VLF/Omega, Doppler radarı gibi cihazlardan toplarlar. Pilot ya da seyrüseferci kendi belirlediği ara noktaları (waypoint) cihaza girer ve bu farazî noktalar üzerinden geçerek uçuşu gerçekleştirir. Bazı RNAV sistemleri ise gerçek VOR/DME'lerden aldıkları bilgileri kullanarak hayalet VOR/DME'ler (Pseudo-VOR/DME) yaratırlar ve bunları ara nokta olarak kullanırlar. pseudo-VOR/DME'ler gerçek (ana) VOR/DME'lerin menzilinde oluşturulmalıdır. Aksi takdirde uçuş esnasında CDI OFF bayrağı görülebilir.
Tipik bir RNAV sistemi uçuculara şu bilgileri verir:

Rotadan mesafe olarak sapma miktarı ve TO/FROM bilgisi,
Ara noktaya (waypoint) kalan mesafe,
Yer sürati (GS),
Ara noktaya ulaşmak için gerekli (kalan) zaman.
GPS (global positioning system), çok hassas olarak saha seyrüseferi (RNAV) yapılmasına imkân veren bir seyrüsefer yardımcısıdır. 1994 yılında FAA, GPS'nin operasyonel seviyede uçuş seyrüsefer yardımcısı olarak kullanılmasını onaylamıştır. Bazı ülkelerde GPS hassas olmayan alet yaklaşmalarında da kullanılmaktadır.
VFR uçuşta GPS görsel seyrüsefere yardımcı olarak kullanılabilir ancak ana seyrüsefer yöntemi olarak kullanılmamalıdır.
GPS sisteminin elemanları şunlardır:

Dünya çevresindeki bir turunu 12 saatte tamamlayan 21 yapay uydu: Bu uydular altı yörüngesel düzlemde, yaklaşık 11.000 nm irtifada bulunurlar. Uydulardan gelen sivil sinyaller 1575.42 MHz frekansında, saniyede 1000 kez yayınlanır.
Uydu kontrol yer ağı: Bu istasyonlar uyduların yörüngesel hassasiyetinden sorumludur.
Uçaklardaki alıcı ve bilgisayarlar: Herhangi bir konum ve zamanda uydulardan gelen sinyalleri tanımlayıp işlerler. GPS alıcılarının 2 boyutlu konum belirlemek için en az 3 uydudan, 3 boyutlu konum belirlemek için en az 4 uydudan veri alması gerekir.

Radyo Seyrüsefer Yardımcıları: Eğitim Notları. Seyrüsefer Daire Başkanlığı. Hava Trafik Müdürlüğü.
Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Rakım veya yükselti, herhangi bir nesnenin bilinen bir düzeye göre yüksekliğidir. Genellikle bu bilinen düzey, ortalama deniz seviyesidir. En yüksek ve en düşük alanın ortalama metresidir. Aynı yer şekilleri farklı yüksekliklerde yer aldığı gibi farklı yer şekilleri de aynı yüksekliklerde yer alabilir. Ege Bölgesinde yer alan Büyük Menderes Ovasının yükseltisi 50 metre civarında iken, İç Anadolu Bölgesindeki Konya Ovasının yükseltisi 1000 metre, Doğu Anadolu Bölgesindeki Erzurum Ovasının yükseltisi 1800 metre, Elazığ'ın il merkezinin kurulu olduğu Uluova'nın yükseltisi ise 1067 metre civarındadır. Yine Batı Anadolu'daki bazı dağların yüksekliği Doğu Anadolu'daki ovalardan daha azdır. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hidroelektrik enerji potansiyelinin Marmara Bölgesindekinden yüksek olmasında yer şekillerinin farklılığı değil yükselti ortalamalarının farklı olması neden olmuştur. Çünkü her iki bölgede yer şekilleri özellikleri benzerdir. Bu nedenle “yükselti” ile “yer şekilleri” farklı şeylerdir. Dolayısıyla yükselti ile yer şekillerinin etkileri de farklıdır.
Rakım, ABD'de feet, İngiltere'de feet ve metre ve geri kalan yerlerde ise metre ile ölçülür. Rakımın artmasının, basınç ve sıcaklık üzerinde etkileri vardır.
Dağcılıkta üç tür rakım vardır:

Yüksek rakım = 1.500 m – 3.500 m (5.000 – 11.500 ft)
Çok yüksek rakım = 3.500 m – 5.500 m (11.500 – 18.000 ft)
Aşırı rakım = 5.500 m – ve daha yüksek (>18.000 ft)
Herhangi bir il sınırında genellikle o ilin nüfusu ve rakımı tabelada belirtilmektedir.
Kısaca rakımı 100 metre olan bir yer, 100 metre'ye eşittir.

İrtifâ

Ramjet, bazen kullanılan adıyla soba borusu jet, hareketli parça kullanmayan bir jet motoru türü. Yüksek hızda kullanılan basit bir motordur. Bu avantajı sayesinde füze sistemlerinde kullanılmıştır.
Ramjet, ileri itişli sıkıştırılmış hava alışlı döner kompresörü bulunmayan bir jet motor çeşididir. Düşük hızlarda itki oluşturmadığı için yerde duran bir uçağı harekete geçiremez. Yüksek hızlı uçuşlar için uygundur. Kompresör ya da türbin gibi hareketli parçaları olmayan bir motor türüdür.
Ramjetler çalışabilmek için bir ön hıza ihtiyacı vardır ve ses-üstü hızlarda (M > 1) çalışmaya başlayabilirler. Bu çeşit motorlar 5 Mach hızına kadar çalışırlar. Daha yüksek hızlara çıkılması için Scramjet motorlarına ihtiyaç vardır. Yüksek hız gerektiren uygulamalarda kullanılmaktadırlar, silah yapımcıları dış kabuklu ağır silahlara ramjet ekleyerek menzilini arttırdılar.

Ramjet 1913'te Fransa'da René Lorin, tarafından icat edilip, patenti alınmış olan bir cihazdır. Prototip yapımı uygun olmayan malzeme kullanımından hüsranla sonuçlanmıştır.

1915'te Macar mucit Albert Fonó, toplarını menzilini arttırmanın bir yolunu bulmuştur. Fırlatma mekanizmasına ramjet ünitesi ekleyerek, düşük menzilli top ağazına yüksek menzil özelliği, düşük ağırlıklı top atıcısından yüksek ağırlıklı top atılabilmesini sağlamıştır. Fonó icadını Avusturya-Macaristan ordusunu sunmuştur ancak geri çevrilmiştir.

1936'da Hellmuth Walter gazla çalışan test motoru geliştirdi. BMW ve Junkers teorik çalışmayı devam ettirdi. 1941'de Eugen Sänger çok yüksek sıcaklıklı yanma odasına sahip ramjet motoru yaptı. Daha sonraları Almanya'da savaş sırasında petrol sıkıntısı başladı, testler sıkıştırılmış kömür tozo bloklarıyla devam edildi, düşük yanmadan dolayı başarısızlıkla sonuçlandı.

Rene Leduc'un çalışmaları oldukça dikkate değer. Leduc'un modeli Leduc 0.10 ilk başarılı ramjet motoru ile çalışan uçağa takıldı.
Nord 1500 Griffon 1958'de Mach 2.19'a ulaştı.

Avantajları;

Düşük ağırlık
Ağırlık oranına göre yüksek itiş gücü
Hareketli parçası yok
Mach 5.0'e kadar ulaşabilmektedir.
Dezavantajları;

Sesüstü hızda çalışabilir.
Yanma için havanın sesaltı hıza düşmesi zorunludur.

Hiller Hornet (ramjet motorlu helikopter)
Lockheed D-21
Lockheed X-7
Nord 1500 Griffon
Republic XF-103

Bomarc
BrahMos
MBDA Meteor
Bristol Bloodhound
Bendix RIM-8 Talos
North American SM-64 Navaho
P-270 Moskit
Akash missile
Sea Dart missile
2K11 Krug

The Boeing Logbook: 2002 - 200414 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ramjet Performance Primer
GIRD-08 information
Design notes on a ramjet powered helicopter1 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Roket motoru, genellikle yüksek sıcaklıktaki gaz olan yüksek hızlı itici bir sıvı jeti oluşturmak için tepkime kütlesi olarak depolanmış roket itici gazlarını kullanır. Roket motorları, Newton'un üçüncü yasasına göre kütleyi geriye doğru fırlatarak itme üreten tepki motorlarıdır. Çoğu roket motoru, gerekli enerjiyi sağlamak için reaktif kimyasalların yanmasını kullanır, ancak soğuk gaz iticileri ve nükleer termal roketler gibi yanmayan biçimleri de mevcuttur. Roket motorları tarafından tahrik edilen araçlara genellikle roket denir. Roket araçları, çoğu yanmalı motorun aksine kendi yükseltgen taşır, bu nedenle roket motorları, uzay aracını ve balistik füzeleri itmek için bir boşlukta kullanılabilir.
Diğer jet motoru türleriyle karşılaştırıldığında, roket motorları en hafif ve en yüksek itme gücüne sahiptir, ancak en az yakıt verimliliğine sahiptir (en düşük özgül dürtüye sahiptirler). İdeal egzoz, tüm elementlerin en hafifi olan hidrojendir, ancak kimyasal roketler, egzoz hızını azaltan daha ağır türlerin bir karışımını üretir. Oberth etkisi nedeniyle roket motorları yüksek hızlarda daha verimli hale gelir.

Kimyasal roketler, yakıtın kimyasal reaksiyonları tarafından ortaya çıkarılan ısı ile  güçlendirilmiş roketlerdir. Roket motoru (katı yakıtlı roket motoru) genellikle katı roket motorları anlamına gelen roket motoruna benzer bir terimdir. Sıvı roketler (sıvı yakıtlı roket motoru) öncellikle tankların içinde yakılan sıvıların kullanıldığı  roketlerdir. Karma  roketler yanma odasının içinde katı bir yakıta sahiptir ve ikinci sıvı ya da gaz oksitleyicisi veya yakıtı yanması amacıyla bu gaz odasına eklenir.

Roket motorları, bir itme ağzı aracılığıyla yüksek hıza hızlandırılmış bir egzoz sıvısının dışarı atılmasıyla itme üretir. Akışkan genellikle, bir yanma odası içinde yakıt ve oksitleyici bileşenlerden oluşan katı veya sıvı itici gazların yüksek basınçla (santimetre kare başına 10,546 kg ila 305,835 kg (10 ila 300 bar)) yanması ile oluşturulan bir gazdır. Gazlar ağızdan genişledikçe çok yüksek (süpersonik) hıza çıkarlar ve buna verilen tepki, motoru ters yöne doğru iter. Termodinamik yasaları (özellikle Carnot teoremi), en iyi termal verim için yüksek sıcaklıkların ve basınçların arzu edildiğini belirttiğinden, yanma en sık uygulamalı roketler için kullanılır. Nükleer termal roketler daha yüksek verimliliğe sahiptir, ancak şu anda Dünya atmosferinde ve cislunar uzayda rutin kullanımlarını engelleyen çevresel sorunlara sahiptir.
Model roketçilik için, yanmaya uygun bir alternatif, sıkıştırılmış hava, karbondioksit, nitrojen veya diğer herhangi bir hazır inert gazla basınçlandırılan su roketidir..

Roket motoru genel olarak yakıt tankının formlarında depolanmış ve belli bir kütlesi yakıta sahiptir. İtme kuvveti üretebilmek için sıvı jetin formları içerisindeki roket motorundan öncelikle çıkartılır.
Çoğunlukla kimyasal yakıtların kullanıldığı bu yakıtlar ekzotermik kimyasal reaksiyona   maruz kalırlar. Bu kimyasal reaksiyonlar itici güç için roket tarafından kullanılan sıcak gaz  üretir. Kimyasal olarak durağan reaksiyon kütlesi ısındırılabilir ve ısı değiştirici ile yüksek enerji güç kaynağı kullanılarak bu gerçekleştirilir.

Katı roket yakıtları tanecik olarak adlandırılan bileşiklerin oksitlenmesi veya yakıtın karışımı olarak hazırlanılır ve etkili bir şekilde kaplama ile kaplanmış olan yakıt deposu yanma odasını olur. Sıvı yakıtlı roketler ayrı olan yakıtı oksitleyici bileşikleri onların karışıp yandığı yer olan yanma çemberi içine pompalar. Hibrit roket motorları katı, sıvı ve gaz yakıtlarının bileşimini kullanır. Yakıtı oda içine getirmek amacıyla  hem sıvı hem de hibrit roketleri püskürtücü kullanır. Bunlar basit jet delikleri boyunca basınç altında yakıtı dışarı atarlar fakat bazen çok daha kompleks püskürtücü başlıklar kullanılabilir. İki veya daha fazla yakıt jete enjekte edildiği zaman kasıtlı olarak yakıtlar çarpışırlar ve daha kolay yanan çok küçük damlacıklar içine  parçalanır.

Kimyasal roketler için yanma odası bir silindirdir ve burada alev tutucular çok nadir kullanılır. Silindirin boyutları yakıtın iyice yanabileceği şeklindedir; bunu  ortaya çıkarmak amacıyla farklı yakıtlar farklı yanma odası büyüklüğü gerektirir. Bu da  
  
    
      
        
          L
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle L^{*}}
  
:

  
    
      
        
          L
          
            ∗
          
        
        =
        
          
            
              V
              
                c
              
            
            
              A
              
                t
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle L^{*}={\frac {V_{c}}{A_{t}}}}
  
 sayısının ortaya çıkmasına neden olur.
burada:

  
    
      
        
          V
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{c}}
  
 = odanın hacmi

  
    
      
        
          A
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{t}}
  
 = dar geçidin alanı
L* genel olarak  0,64-1,52 metre oranlarındadır. Sıcaklığın ve basıncın kombinasyonu genel olarak herhangi standartta çok yüksek boyuta yanma odası içinde ulaşır. Hava soluyan jet motorlarından farklı olarak, seyreltmek ve soğutmak amacıyla oda içinde atmosferik nitrojen bulunmamakla birlikte sıcaklık doğru stokiyometrik oranlara ulaşır. Bu durum çok yüksek basınçta gerçekleşir ve bu da  duvarlar boyunca ısı iletiminin çok yüksek olduğu anlamına gelir.

Roket başının çan veya koni şeklinde bir genişlemeye sahip olması roket motoruna karakteristik bir şekil verir. Yanma odası içinde üretilen sıcak gaza yanma odasından  geçit boyunca ve yüksek genişletme oranı içinde ‘de Laval’ uzaklaştırılır.
Roket başlığına kadar yeterli basınç (çevredeki basıncın 2.5-3 katı üstünde) sağlanıldığı zaman, başlık boğumlanır süpersonik jet oluşturulur. Böylece büyük oranda hızlandırılmış gaz ile termal enerji kinetik enerjiye dönüştürülür. Yapılan dizayn doğrultusunda genişletilen roket başlığı ağızlığına bağlı olarak egzoz gazının hızı çeşitlendirilir fakat egzoz gazının  deniz seviyesindeki havadaki sesin  hızının on katı kadar yüksekliğe sahip olması nadir bir durumdur. Roket motorlarının itici kuvvetinin yaklaşık yarısı  yanma odası içindeki dengelenmemiş basınçtan gelirken geri kalanı ağızlığın içine karşı gerçekleşen basınçtan gelir (şekilden görülebilir). Gaz genişlerken, başlığın duvarlarına karşı olan basınç roket motoruna kuvvet uygular gazın hızlandığı yönün tersi yönünde.

Roket  motorunda  yakıtın etkili olması için önemli olan nokta yakıtın özel miktarı tarafından başlık ve odanın duvarları üzerinde mümkün olan maksimum baskının yaratılmasıdır. Bu yakıt itme kuvvetinin kaynağıdır ve aynı zamanda bu duruma şunlar tarafından ulaşılır;

mümkün olan en yüksek sıcaklıkta yakıtın ısıtılması (hidrojen, karbon ve bazen de alüminyum gibi metallerin içinde bulunduğu yüksek enerjili benzinin kullanılması veya nükleer enerjinin kullanılması)
düşük yoğunlukta gazın kullanılması (mümkün olduğu kadar hidrojen bakımından zengin)
öteleme hızını yüksek dereceye ulaştırmak için serbestlik derecesi az olan basit moleküllü yakıtların kullanılması

Bütün bunlar yakıtın kullanılan kütlesini çok aza indirgediğinden, basınç hızlandırılmış mevcut yakıtın kütlesi ile doğru orantılı olduğundan ve Newton'un üçüncü kanunu doğrultusunda motor üzerine uygulanan basınç ayrıca karşılıklı olarak yakıt üzerine de uygulandığından, basınç verilen herhangi bir motor hızı için yakıtın oda basıncı tarafından etkilenmemiş odadan (itici kuvvetle orantılı olmasına rağmen)  ayrılması ile sonuçlanır. Fakat, hız yukarıda belirtilen üç  faktör tarafından önemli bir şekilde etkilenir ve dışarı atılan gaz hızı motor yakıtının etkisinin çok iyi bir ölçümüdür. Bu egzoz hızı olarak isimlendirilir ve onu azaltabilecek faktörlere ödenek sağlandıktan sonra etkili egzoz hızı roket motorunun en önemli parametrelerinden biridir (ağırlık, maliyet, üretim kolaylığı gibi faktörler genellikle önemli olmasına rağmen).
Aerodinamik nedenlerle, akış başlığın en dar kısmında yani boğumlanmanın olduğu yerdedir (boğaz). Gaz içerisindeki sesin hızı  sıcaklığın kara kökü ile arttığı için sıcak egzoz gazının kullanımı performansı geliştirir. Buna zıt olarak  roket motorlarının  sıcak gazı içindeki sesin hızı 1700 m/s üzerinde olabilirken, oda sıcaklığında hava içerisindeki sesin hızı yaklaşık olarak 340 m/s'dir. Roket motorlarının bu performansının çoğu yüksek sıcaklık yüzünden olmakla birlikte düşük molekül kütlesine sahip yakıtların tercih edilmesinin de etkisi vardır ayrıca bu havaya nazaran daha yüksek bir hız verir.
Yüksek oranda paralelleştirilmiş hipersonik egzoz jet verilerek roket başlığı içerisindeki genişleme hızı 1.5- 2.0 kat daha fazla türetilir. Roket hızının artış hızı çoğunlukla onun alan genişleme oranı tarafından saptanır-boğazın alanın  çıkış alanına oranı, fakat gazın detaylandırılmış özellikleri ayrıca önemli. Büyük orandaki başlıklar büyüktür ama  egzoz gazının hızını arttırarak yanma gazlarından çok daha fazla ısı elde edebilirler.
Atmosfer basıncı yüksekle birlikte değiştiği için başlığın verimliliği atmosfer içindeki  faaliyetler tarafından etkilenir; fakat roket motorunun dışındaki gazın süpersonik hızı sayesinde jetin hızı ortamın üstünde ya da altında olabilir ve ikisi arasındaki denge hiçbir yükseklikte kurulamaz.(şekilden görülebilir)

Başlığın sonundaki gaz basıncının performansının en yüksek dereceye ulaşabilmesi için gazın basıncının ortamdaki basınca eşit olması gerekir. Eğer egzozun basıncı ortamın basıncından düşükse, araç motorun dışı ile tepesi arasındaki basınç farklılığı tarafından  yavaşlatılacaktır. Diğer taraftan; eğer dışarı atılan gazın basıncı  yüksek olursa itme kuvvetine dönüştürülebilir olan  egzozun basıncı korunmaz ve böylece enerji boşa gitmiş olur.
Egzozun çıkış basıncı ve ortam basıncının ideal seviyesini korumak için başlık çapının yükseklikle birlikte artırılmış olması gerekir uzu

Rule veya taksi; bir hava taşıtının kendi gücünü (motor vs.) kullanarak yerdeki yolculuğu. Bu hareket genellikle tekerlekleri üzerinde olabileceği gibi bazı hava taşıtları için kızakları ya da dubaları üzerinde (su üstünde) olabilir.
Bir uçak, hava alanında bir yerden diğer bir yere rule yapmak için taksi yollarını kullanır. Örneğin, havalimanı terminalinden piste yapılan yolculuk ruledir.

Uçağın hareketi için gerekli olan itme gücü, pervanelerinden ya da jet motorundan elde edilirken, yön değiştirme (dönme) burun iniş takımının veya bazı kuyruktan tekerlekli uçaklarda kuyruk tekerinin kokpitteki bir kol veya pedallar aracılığıyla döndürülmesi yoluyla yapılır. Dönüş esnasında dümen de buna yardımcı olarak kullanılır.
Ana iniş takımlarında yer alan frenler yardımıyla frenleme yapılır. Bazı uçaklarda yönlendirilebilir tekerler olmadığı için yön değiştirme sağ ve sol frenlere farklı basınç uygulanmasıyla (diferansiyel frenleme ile) yapılır.

Pek çok uçak tipinde burun dikmesi ana iniş takımlarına nazaran daha hassastır. Bu nedenle rule esnasında karşıdan rüzgâr (kafa rüzgârı) alınıyorsa lövye nötr tutularak veya geri çekilerek burun dikmesine aşırı yük binmesi engellenir. Arkadan rüzgâr alınıyorsa (kuyruk rüzgârı), lövye ileri itilerek yine burun dikmesine aşırı yük binmesi engellenmelidir.
Karşıdan açılı şekilde esen rüzgârlarda rüzgâr içindeki kanadın kalkmasını engellemek için lövye rüzgâr içine, arkadan açılı esen rüzgârlarda rüzgârın aksi yöne çevrilmelidir.

Rule esnasında geçiş üstünlüğü şu şekildedir:

Geçiş üstünlüğü her zaman iniş ve kalkıştaki uçaklara aittir.
Uçaklar karşı karşıya kalmışlarsa herkes sağa doğru manevra yapar.
Rule yapan uçaklar açı yapacak şekilde karşılaşmışlarsa, üstünlük sağda görünen uçağa aittir. Soldaki uçak bekler veya sağa manevra yaparak geçiş üstünlüğü olan uçağın arkasında yer alır.
Uçak çeken bir araçla rule yapan bir uçak karşılaştığında üstünlük uçak çeken araca aittir.
Arkadaki uçak sollama yapıyorsa, üstünlük öndeki (sollanan) uçağa aittir. Sollayan uçak, diğer uçağın kendisini görmesini sağlayacak şekilde iyice açıktan ve her zaman soldan geçmelidir.

Kızaklı helikopterler rule yolu üzerinde havadan rule yapmak durumdayken, tekerleri bulunan tipler uçaklar gibi yerde de rule yapabilirler.

SOS (

Marcony Company tarafından acil durum sinyali olarak CQD kullanılıyordu. CQ, gemicilikte kullanılan standart "mesaj geliyor" çağrısı idi. Sondaki D harfi ise "danger" (tehlike) ya da "distress" (acil durum) anlamına geliyordu. Bazı teknik nedenlerle CQD'nin tatmin edici olmadığına karar verildi ve SOS kullanılmaya başlandı. Telsizle ilk S.O.S imdat sinyali Slavonia adlı İngiliz gemisinden 10 Haziran 1909 tarihinde verildi.

SOS sinyalini oluşturan mors kodu (···---···), iletiminin kolay ve anlaşılır olması nedeniyle seçilmiştir. Bu harfler herhangi bir cümlenin kısaltması değildir ancak zamanla "Save Our Souls (ruhlarımızı kurtarın)" gibi çeşitli İngilizce folklorik anlamlar yüklenmiştir.
SOS sinyalinin diğer tüm karakterlerden ayrılan farkı; bekleme yapmadan, sanki tek bir karakter gibi peş peşe gönderilmesidir ki Mors Alfabesi'nde başka böyle bir yapıya rastlanılmaz.

Tehlike sinyali
Mayday
Pan-pan

STOL, İngilizce "Short Take-off and Landing"'in kısaltmasıdır. Havacılıkta çok kısa pistlerde kalkış ve iniş yapabilen uçakları belirtmek için kullanılır. Birçok STOL uçağı, çeşitli koşullarda bulunan pistlere iniş yapabilmek için kızaklar gibi farklı ekipmanlar bulundurabilir.

Çoğu sabit kanatlı STOL uçağı ücra yerlerde iyileştirilmemiş toprak, çimen ve benzeri yüzeylerde kullanım amacıyla yapılmıştır. Bu uçaklar, ücra yerlere inip kalkabilmek için gerekli olan düşük iniş ve perdövites hızlarının minimuma indirilmesi amaçlanarak dizayn edilmiştir. Birçok STOL uçağı, kuyruk tekerleği tipi iniş takımıyla dizayn edilmiştir, fakat buna De Havilland Canada DHC-6 Twin Otter gibi STOL kabiliyeti yüksek olup üç tekerli iniş takımı kullanan istisnalar mevcuttur.
İniş ve kalkış için gereken pist uzunluğu perdövites (stall) hızının karesine bağlı olduğundan STOL uçaklarının dizaynında en çok bu hızın olabildiğince azaltılması üzerine çalışılır. Kalkışta yüksek güç-ağırlık oranı ve düşük sürükleme uçağın ivmelenmesine ve hızlıca pistten kalkmasına yardımcı olur. Kalkıştan sonra pistin çevresindeki engelleri güvenli bir şekilde atlatmasında yine yüksek güç-ağırlık oranı önemli bir rol oynar. İniş mesafesini kısaltmak için ise frenler, flaplar, spoilerlar ve ters itme kullanılabilir. Flaplar ve slatlar iniş ve kalkış hızlarını düşürdükleri için STOL uçaklarında büyük önem taşırlar.

Scramjet (supersonic combustion ramjet) bir ramjet çeşidi olup farklı olarak supersonik yanma odasına sahiptir. Havanın sıkıştırılarak alındığı, yakıtın yakıldığı yanma odası ve egzozun giriş hızından daha hızlı ayrıldığı lüleye (nozzle) sahiptir.
Ticari jet motorları havanın motor içine alınıp sıkıştırılması için kompresör kullanır, daha sonra sprey halindeki yakıt sıkıştırılmış havayla birlikte ateşlenerek geriye doğru gider ve itki oluşturur. Scramjet havayı sıkıştırmak için uçağın hızını kullanır, yani çok az hareketli parçaya ihtiyaç duymaktadır.

2000 Öncesi
II.Dünya Savaşı sırasında, ağırlıklı olarak Almanlar tarafından yapılan yüksek hızlı roket motorlu uçakları araştırmak için muazzam miktarda zaman ve çaba harcanmıştı. Savaştan sonra, ABD ve İngiltere birkaç Alman bilim insanını ele geçirdi ve roket motorlarını çevreleyen teknoloji de dahil olmak üzere Paperclip Operasyonu aracılığıyla çeşitli askeri teknolojiler aldı. Bell X-1 1947'de süpersonik uçuş gerçekleştirdi ve 1960'ların başında daha hızlı uçaklara doğru hızlı ilerlemeyle operasyonel uçakların birkaç yıl içinde "hipersonik" hızlarda uçacağını gösterdi. Kuzey Amerika X-15 ve diğer roketle çalışan uzay araçları gibi özel roket araştırma araçları dışında, uçakların en yüksek hızları genellikle Mach 1 ila Mach 3 aralığında kaldı.
50'lerin ortası ve 60'ların sonuna doğru Amerika ve İngiltere'de pek çok farklı scramjet modeli yer testleri uygulandı. 1958'de analitik bir makale süpersonik yanma ramjetlerinin avantajlarını ve dezavantajlarını tartıştı [1]. 1964'te Dr. Frederick S. Billig ve Gordon L. Dugger, Billig's doktora tezine dayanan süpersonik bir yanma ramjeti için patent başvurusu yaptı. Bu patent, gizlilik kararının kaldırılmasının ardından 1981'de yayınlandı.
1981 yılında T3 yer testi tesisinde Profesör Ray Stalker rehberliğinde Avustralya ANU'da testler yapıldı.
Scramjet'in ilk başarılı uçuş testi Sovyetler Birliği tarafından 1991 yılında yapıldı. 1970'lerin sonlarında Moskova'da Merkezi Havacılık Motorları Enstitüsü (Central Institute of Aviation Motors) tarafından geliştirilen eksenel simetrik hidrojen yakıtlı çift modlu bir scramjetti. Daha sonra 1992'den 1998'e kadar, eksenel simetrik yüksek hızlı scramjet göstericinin 6 uçuş testi, Fransa ile Merkezi Havacılık Motorları Enstitüsü tarafından ve daha sonra NASA tarafından gerçekleştirildi. Mach 6.4'ten daha büyük maksimum uçuş hızı elde edildi ve 77 saniye boyunca scramjet çalışması gösterildi. Bu uçuş testi serileri aynı zamanda otonom hipersonik uçuş kontrolleri hakkında bilgi verdi.
Özellikle X-15 projesi oldukça başarılı test sonuçları elde edildi (mach 6.7).Ancak hiçbir zaman test aşamasını geçemedi.
Daha sonraları 80'lerin sonu 90'ların başında Amerika Scramjet motoru ile uçan ve dünyanın yörüngesinde gidebilecek bir araç yapımı için 2 milyon dolarlık bir proje uygulamaya koydu. Program 1993 yılında projenin tamamlanması için 15 milyon dolar gerektiğinin öngörülmesi ve pek çok teknik sorun üzerine kapatıldı.
2004 yılında NASA'nın geliştirdiği X-43 adlı Scramjet motorlu uçağı mach 9,4 hızına çıkarak dünyanın en başarılı Scramjet uçuşunu gerçekleştirdi.
2000'lerdeki İlerleme
2000'li yıllarda, özellikle scramjet motorları alanında, hipersonik teknolojinin geliştirilmesinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.
HyShot projesi 30 Temmuz 2002'de scramjet yanmasını ispatladı. Scramjet motoru etkili bir şekilde çalıştı ve süpersonik yanmayı ispatladı. Bununla birlikte, motor bir taşıtı ileri doğru itmek için itki sağlayacak şekilde tasarlanmamıştır. Bu teknolojiyi kanıtlamak için tasarlandı.
Bir İngiliz ve Avustralya ekibi İngiltere savunma şirketi Qinetiq'den ve Queensland Üniversitesi'nden, atmosfer testinde çalışan bir scramjet'i gösteren ilk gruptu.
Hyper-X, 2004 yılında X-43A ile tam aerodinamik manevra yüzeylerine sahip itme üreten scramjet ile çalışan bir aracın ilk uçuşunu talep etti. Üç X-43A scramjet testinin sonuncusu Mach 9.6'ya kısa bir süre ulaştı.
15 Haziran 2007'de ABD Savunma İleri Araştırma Projesi Ajansı (DARPA), Avustralya Savunma Bilim ve Teknoloji Örgütü (DSTO) ile işbirliği içinde, test aracını hipersonik hızlara yükseltmek için roket motorlarını kullanarak Mach 10'da başarılı bir scramjet uçuşu duyurdu.
NASA Langley Ark Isıtmalı Scramjet Test Tesisinde (AHSTF) simüle edilmiş Mach 8 uçuş koşullarında bir dizi scramjet yer testi tamamlandı. Bu deneyler HIFiRE uçuş 2'yi desteklemek için kullanıldı.
22 Mayıs 2009'da Woomera, HIFiRE'de (Hipersonik Uluslararası Uçuş Araştırma Deneyi) bir hipersonik uçağın ilk başarılı test uçuşuna ev sahipliği yaptı. Lansman, planlanan on test uçuşundan biriydi. HIFiRE, hipersonik teknolojisini (ses hızının beş katını aşan uçuş çalışması) ve gelişmiş scramjet destekli uzay fırlatma araçlarına uygulanmasını araştırıyor; Amaç, yeni Boeing X-51 scramjetli taşıtı desteklerken, aynı zamanda hızlı tepki alan fırlatma gelişimi ve hipersonik "hızlı saldırı" silahları için güçlü bir uçuş testi verisi oluşturmaktır.

Scramjet atmosfer içinde hipersonik hızlarda uçmak için tasarlanmış bir jet motorudur. Bir roketten farkı ise roketler gereken oksijeni üstünde taşıdığı tanklardan sağlarken, scramjet yanma için gereken oksijeni atmosferden alır. Scramjetler bu yönüyle jet motorlarla ortak özellik gösterir ancak jet motorlar scramjetin uçtuğu hızlarda uçamazlar.
Türbinli motorlar subsonik ve süpersonik hızlarda çalışabilmektedirler. Ancak mach hızını geçtiklerinde çabucak kararsız hale gelirler. Kompresöre giren havanın basıncı ve sıcaklığı artar, mach hızını geçmek demek bu değerlerin daha da artması anlamına gelmektedir. Yüksek sıcaklık, yakıt hava karışımından istenilenden yüksek enerji çıkmasına, motorda erimeye ve yapısal hasarlara yol açar. Mach arttıkça sürüklemenin (drag) karesi ile orantılı artış gösterir, ayrıca kullanılabilen enerji de düşer. Türbinli motorlarda hız artırımı için giren havanın sıcaklığı düşürülür ya da itki (thrust) arttırıcı sistemler eklenir (ramjet ve afterburner gibi).
Ramjetler turbojetlere göre daha yüksek sıcaklıklarda çalışabilmektedirler. Turbojetlerden daha yüksek hızlara da ulaşırlar. Ancak onların da çalışabilmesi için yanma odasına giden havanın subsonik hızda olması gerekir. Süpersonik hızda uçuşta subsonik hava kullanmak kompresör kullanmaktan daha verimlidir ancak yüksek hızda başka bir problem ortaya çıkar. Hava supersonik hızdan subsonik hıza geçerken şok dalgası oluşur bu şok dalgası da havanın sıcaklığını arttırır ve havanın kimyasal tepkimeye girerek enerji kaybetmesine ayrıca yanma odasında yakıtın yanma veriminin düşmesine neden olur. Ramjetlerin ulaşabileceği hız kullanılan yakıt miktarına göre değişiklik gösterse de mach 4 ve mach 8 arasında değişen bir aralıktadır.
Scramjetler bütün motor boyunca havanın supersonik hızda akmasına izin vererek yüksek sürükleme ve düşük yanma sorununu ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Motora giren hava ramjete göre daha az hız kaybettiğinden dolayı daha az sürükleme oluşur, ayrıca daha az ısınarak yakıtın daha etkili yanması sağlanmış olur. Yüksek hızda akan hava içerisine yakıt karıştırılıp yakmak için çok az süre bulunması ve motor içindeki en küçük bir geometrik bozukluk yüksek sürükleme oluşmasına sebebiyet verecek olması en büyük sorunudur.
Scramjet en basit anlamda ağız ağza bağlanmış iki huniye benzer. Ön taraftaki huni biçimi havanın içeri girerken sıkışması ve ısınmasını sağlar. İki hunin birleşim noktasına benzeyen ve en dar kısım olan noktada sıkıştırma en yüksek değerdedir, bu anda yakıt eklenerek yanma gerçekleşir. Yanma sonucu gazlar ikinci huni biçiminden, tıpkı roket lülesine (nozzle) benzeyen bölüm, dışarı atılır ve itki oluşturulur.

Scramjetin çalışabilmesi için ilk hızının mach 5 civarında olması gerekir. Bu durum scramjetin çalışması için ön hız sağlayacak bir sistem geliştirilmesini gerekli kılmıştır.
X 43-A programında bu sorunu çözmek için önce bir uçak 40 000 ft'e çıkarılmış daha sonra bu noktada scramjetin bağlı olduğu füze uçaktan ayrılarak ateşlenmiş ve füze 95 000 ft'e ulaşasıya kadar uçuşunu sürdürmüştür. 95 000 ft'de scramjet füzeden ayrılarak kendi uçuşuna başlayarak mach 9.8 hızına ulaşmıştır.

Avantajları
Yanma süpersonik hızda gerçekleştirilebilir.
Teoride mach 12-15 hızlarına kadar ulaşabilir.
Dezavantajları
Mach 5 hızına kadar itki üretemez.
Ağırlık oranına göre düşük itki.

http://www.nasa.gov/missions/research/f_scramjets.html2 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC: Scramjet18 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scramjet combustor development-PDF file13 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asansör, dikey olarak yük ve insan taşımada kullanılan bir araçtır. Daha yüksek ve derin yapıların yapılmasıyla, insanların ve yüklerin üst ve alt katlara ulaşabilmesi ihtiyacı asansörleri zorunlu kılmıştır.

19. yüzyılda bazı maden ocakları ve fabrikalarda, kömür ve gerekli maddelerin taşınmasında yük asansörleri kullanılıyordu. İnsanların can güvenliğini tehlikeye atmayan ilk asansörler 19. yüzyıl ortalarında yapıldı. Bu döneme kadar kentlerdeki yapılar insanların merdivenle yukarı çıkabileceği yükseklikte, en çok beş altı katlı yapılıyordu.
Bu güvenli asansörler buhar gücü ile çalışıyordu. Bu asansörlerde buhar makinesi bir tamburu döndürüyor, asansör kabinini çeken halat da tıpkı makaralı balık oltalarında olduğu gibi bu tamburun üzerine sarılıyordu. Asansörü Elisha Graves Otis icat etmiştir.

Asansör kelimesi Fransızca "ascenseur" kelimesinden türetilmiştir. Ascenseur, mekanik yükselme aracı anlamına gelmektedir. Bu kelimeyi ilk kullanan kişinin 1867 yılında Léon Edoux olduğu belirtilmiştir. Asansörün eş anlamlısı götürge sözcüğüdür.

Eski asansörlerde kullanılan halat sarmalı tambur sistemi, buhar makinesi yerine bir elektrik motoruyla döndürülerek bugün de bazı asansörler de uygulanır. Ama elektrikli asansörlerin çoğu artık çekmeli tiptedir. Bu asansörlerde, askı halatlarının bir ucuna asansör kabini, öbür ucuna da kabinin ağırlığını dengeleyen bir karşı ağırlık bağlanmıştır. Askı halatlardan her biri, asansör boşluğunun tepesine yerleştirilmiş bir kasnağın ya da makaranın üzerindeki ayrı bir yive oturur. Bir elektrik motoruyla çalışan bu makara döndükçe halatları hareket ettirir. Böylece asansör bir yöne doğru yol alırken karşı ağırlık ters yönde hareket eder.
Bugünün asansörleri, kabinin çok hızlı inip çıkmasını ve en üst ya da en alt kat hizasını çıkmasını ve en üst ya da en alt kat hizasını geçmesini önleyen birçok güvenlik düzeneğiyle donatılmıştır. Bu düzenekler çalışmasa bile, asansörün en üst katı geçerek tepedeki aygıtlara değecek kadar yükselmesi olanaksızdır. Çünkü kabin en üst kata ulaştığında karşı ağırlık, kuyu dibinde bulunan tamponların üzerine oturur böylece halatlar gevşediği için kabini daha yukarı çekemez.
Modern asansörlerden bazıları da pistonlu-elektrikli tiptedir. Bunlar tıpkı eski hidrolik asansörler gibi çalışır, yalnız paslanmayı ve donmayı önlemek için su yerine yağ kullanılır. Silindirin içine elektrikli bir pompayla basılan yağ elektrikli vanalara boşaltılır. Bu asansörler çok yüksek olmayan yapılarda, özellikle de ağır yüklerin kaldırılması için fabrikalarda ve uçak gemileri ile otomobil yıkama-yağlama istasyonlarının yükseltici platformlarında kullanılır.

Elektrikli asansörlerin yaygınlaşmasından sonra bile, asansörün iniş çıkışını denetlemek ve kabin kapılarını açıp kapatmak için uzun süre asansör görevlilerine gerek duyuldu. Yolcuların kabindeki düğmelere basarak asansörü kendi kendilerine çalıştırabilmeleri 1890'lara rastlar. Başlangıçtaki küçük kabinli ve çok yavaş olan bu asansörler ancak konutlarda ya da az sayıda insanın girip çıktığı birkaç katlı iş hanlarında kullanılabiliyordu.
Elektronik bilimi ilerledikçe, işlek yapılarda kullanılan hızlı asansörler için otomatik denetim sistemleri geliştirildi. Bu otomatik elektronik aygıtlar, birkaç asansörü olan yapılarda aynı zamanda görev dağıtımı yapan bir "komuta tablosu" işlevini görür. Bu aygıtlar verilen programa uygun olarak asansörlerin iniş çıkış yönünü yolcu trafiğine göre düzenler. Yaklaşık 30 yıldır yüksek yapılardaki asansörlerin çoğu tam otomatiktir. Bu asansörler insan eliyle denetlenen asansörlerden çok daha verimli, hızlı ve güvenilirdir.

Otomatik asansörlerin kabininde, kapının bir ya da iki yanında yerleştirilmiş bir panelde yapının her katı için numaralı bir düğme bulunur. Asansöre binen kişinin yapacağı tek şey çıkmak ya da inmek istediği katın düğmesine basmaktır. Sonradan binen yolculara asansörün hangi katta duracağını haber vermek için, basılan düğmenin içinde bir ışık yanar. Düğmeye basıldıktan sonra çok kısa bir süre sonra kapılar otomatik olarak kapanır ve asansör kendiliğinden harekete geçer. Duracağı kata yaklaşırken de gene otomatik olarak yavaşlar ve kat kapısıyla aynı düzeye geldiğinde durur. Asansör yukarı çıkarken, yapının koridorlarındaki asansör kapılarının yanında bulunan panelin çıkış düğmelerine basan başka yolcuların bulunduğu katlarda da durur. Aşağı inerken de iniş çağrılarına yanıt verir. Otomatik denetim düzeneği bütün çağrıları sırayla yanıtlamak üzere belleğinde sakladığı için, aynı iniş ya da çıkış sırasında asansörden çok sayıda yolcu yararlanabilir.
Asansör kat düzeyine gelip durduğunda kapılar otomatik olarak açılır; yolcuların bütün iniş çıkışları bitince de yavaş yavaş kapanır. Tüm kapılar kapanırken iki kanadın arasında bir yolcu kalmışsa, elektronik bir aygıt bu durumu saptayarak kapıların yolcuya çarpmadan durmasını sağlar. Ama bu yalnızca bir anlık bir duraklamadır. Eğer herhangi birisi kapıları zorlayarak açık tutmaya çalışırsa, kapı kanatları aradaki yolcuyu hafifçe iterek uzaklaştırır ve asansörün yoluna devam etmesini sağlar.

Çok sayıda asansörü olan yüksek yapılarda bütün asansörlerin çalışması bilgisayarlara bağlı otomatik aygıtlarla yönlendirilir. Bu aygıtlar, asansörlerin iniş çıkışlarını yolcu trafiğine göre düzenleyecek biçimde programlanmıştır. Çok işlek bir yapıda sabah ve akşam saatleri arasındaki yolcu trafiğinin akışına uygun olarak genellikle altı ayrı program uygulanır. Günün erken saatlerinde insanlar işyerlerine yetişmek için acele ettiklerinden asansörlerin çoğu çıkış yönüne çalıştırılır. Sabahın geri kala bölümünde çıkış ve inişler dengelidir. İnsanların öğle yemeğine gittiği saatlerde inişler, öğle yemeğinden dönüşte çıkışlar daha yoğundur. Sonra yine uzun bir süre inişler ve çıkışlar dengelenir. İş günün bitiminde asansörlerin çoğu bu kez iniş yönünde çalışacak şekilde programlanır. En sonunda, gece hizmetine ayrılan bir ya da iki asansör dışında elektronik sistem bütün asansörleri otomatik olarak durdurur.

Asansör emniyet devresi

Temel Britannica Asansör Maddesi

Bilet makinesi bilet üreten bir satış makinesidir. Örneğin, bilet makineleri, tren istasyonlarında tren biletleri, metro istasyonlarında, bazı tramvay durakları (gar) ve bazı tramvaylarda tramvay biletleri dağıtımı yapmaktadır. Tipik işlem, görüntü arayüzünü kullanan bir kullanıcının biletlerin türünü ve miktarını seçip ardından nakit, kredi kartı / banka kartı veya akıllı karttan bir ödeme yöntemi seçmesini içerir. Bilete veya biletler basılır ve kullanıcıya dağıtılır.
Bilet makinesinin kullanımını teşvik etmek ve satış eleman ihtiyacını azaltmak için makine fiyatlarının bazı durumlarda bilet masasındaki fiyatlardan daha düşük olabileceği düşünülmektedir.
Trenlerin ve kentsel ulaşım biletlerinin büyük ölçüde şeref sisteminde çalıştığı birçok ülkede, biletlerin doğrulanması için istasyonlarda (veya araçlarda) makineler de vardır. Bu, önceden bir bilet satın alan ve daha sonra kullanmaya karar veren durum içindir. Genellikle, bilet geçerlilik süresini belirlemek için zaman damgalıdır. Sık karşılaşılan bir sorun, geçerliliğini kaybetmek ve sonra hiç kimsenin elinde yokmuş gibi cezalandırılması olduğunu unutmaktır.
Mekanik bilet makineleri, otobüs sürücüleri ve iletkenler tarafından 1920'lerin sonundan beri kullanılıyordu. Görevleri, bilet yazdırma, satış kayıtları ve ödemeleri içerir. Bazı üreticilere TIM, Almex, Setright, AEG, CAMP (Precision Makina Ölçümleri), Gibson GFI Genfare, Parkeon, Xerox, Beckson ve Corvia (Ticketer) dahildir.
1980'lerden beri elektronik bilgisayar terminalleri ve yazıcılar kullanılmaktadır. Biletleri satmak, akıllı kartları doğrulamak ve geçişleri yenmek için elle kullanılan bilet makineleri, Hindistan'daki otobüslerde kullanılır. Bu makineler, yolculuk ve ücret kademelerini gösterecek şekilde biletlerin sık sık delindiği önceki manuel ücret tahsilat sisteminin yerini almıştır.

İnteraktif kiosk
Satış makinesi

Boda boda, Doğu Afrika'da yaygın olarak bulunan bisiklet ve motosiklet taksileridir. Boda boda gibi motosiklet taksiler Afrika başta olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde de mevcutken, boda boda terimi Doğu Afrika'ya özgüdür. Kenya'da ise daha çok piki piki denir. Doğu Afrika şehirlerinde çok sık kullanılmasının başlıca nedenleri, toplu taşıma için artan talep, krediyle motosiklet satın alma imkânı, ve Bajaj gibi Hint üreticilerden ucuz ithalat akışı gibi bir dizi faktöre bağlıdır. Bulundukları ülkelerde, sürücülere ulaşım seçenekleri ve sürücülere iş olanakları sağlarken aynı zamanda yol tehlikelerinin ve çarpışmaların, gereksiz yaralanma ve ölümlerin artmasına neden olabilir.

Bir BBC muhabiri, kökeninin onomatopoeia olduğunu tahmin etmektedir.
Başka bir görüş ise, boda bodanın insanları bir motorlu araç kullanarak evrak işlerini tamamlamaya gerek kalmadan sınırdan geçirme konusunda uydurma bir yeteneğe sahip olduğudur; yani sınırdan sınıra.

Kampala ve Nairobi gibi Doğu Afrika şehirlerinde boda bodaların yaygın olduğuna şüphe yok, ancak sayılarına ilişkin tahminler değişiklik göstermektedir.
2013 yılında yayınlanmış bir kaynakta, Uganda'nın başkenti Kampala'da 300.000 boda bodanın kullanıldığı iddia edilmektedir. Kampala Başkent Otoritesinden alınan veriler, aynı zamanda şehirde 120.000 kayıtlı motosiklet olduğunu gösteriyor, ancak Kampala Boda boda Biniciler Derneği'nin bir temsilcisine göre boda bodaların sayısı daha yüksek olabilir, çünkü bazıları kayıtsız olarak kullanılmakta.

Boji, Demiryolu taşıtlarının bir bileşenidir. Görevi tekerleklerin hareketini sağlamak ve taşıtın geri kalan kısmını taşımaktır.

Bojinin esas kullanım amacı uzun olan demiryolu taşıtlarının kıvrımlı raylarda daha uyumlu geçişini sağlamak, rijid yapıya sahip olan sabit konumlu tren tekerlek dingilinde taşıtın vagon kısmında rayların pozisyonlarındaki düzensizliklerle olan bağını yok etmek amacı ile ikinci bir yay basamağı elde edebilmek ve böylece de sürüşteki konforu artırmaktır. Bojiler daha iyi sürüş özellikleri sağlamak, rayda daha az aşınmaya yol açmak ve daha az raydan çıkma tehlikesi sunmak ile yükümlü bileşendir. Bojideki dingil sayısı arttıkça ray kıvrımlarından geçişteki konumlanışları daha da önem kazanmaya başlar.

Bojinin gözlemleneceği sabit noktalar dingil kutularıdır. Dışarıdan konumlandırılmış yük vagonu bojileri için yatay genişlikleri; tekerlek dingilleri ve boji gövdesini uyumlu tutmak içindir ve UIC rayları için standart bir değer taşırlar. Dışarıdan konumlandırmadaki kasıt dingil yuvası ve boji gövdesinin parçalarının teker disklerinin dışında bulunmasıdır ki, içerden konumlandırılmış bojilerde tekerlerin arasında bulunurlar.
Yolcu vagonu ve lokomotif bojileri iki aşamalı yay sistemine sahipken, yük treni bojileri genelde tek aşamalı yaya sahiptirler. Teker dingil bileşenleri ile boji arasında birincil yay, boji ile vagon arasında ise ikincil yay yer alır.
Dingil yuvası üzerinde yer alan birincil yay tabaka, burma ya da lastik yaydır.
İkincil yay ise yolcu vagonlarında genelde burma ya da hava yaylarından, lokomotif bogîlerinde ise burma yaylardan oluşur
Bojiler daha da karmaşık halde olabilirler.

Bölgesel tren, şehirler arasında çalışan yolcu Demiryolu hizmetleridir. Bu trenler şehirlerarası demiryolu hattından daha kısa mesafelerde daha fazla durak arasında çalışmakla birlikte banliyö tren hatlarından daha az durak arasında ve daha hızlı çalışmaktadır. Bölgesel tren hizmetleri, kentsel alanların sınırlarının ötesinde faaliyet göstermektedir veya benzer büyüklükteki küçük şehirler ve kasabalar ile bir banliyönün dış kenarında veya dışındaki şehirler ve çevresindeki kasabaları birbirine bağlamaktadır.
Bölgesel trenler, genellikle gün boyunca eşit bir hizmet yüküyle çalışır, ancak yoğun saatlerde biraz daha fazla servis sağlanabilmektedir. Servis, taşıtların şehir merkezlerine getirilmesi konusunda daha az odaklıdır, ancak bu bazı sistemlerdeki trafiğin bir bölümünü oluşturabilir. Diğer bölgesel demiryolu hizmetleri iki büyük kentsel alan arasında faaliyet gösterir, ancak birçok kez ara duraklama yapmaktadır.

TCDD Taşımacılık Bölgesel Trenleri
TCDD Taşımacılık

Dar hat açıklığı, Standart (1.435 mm) hat açıklığından daha dar olan demiryolu hat açıklığı türüdür. Bu tür demiryolu hatlarının standart bir ölçüsü bulunmamakta olup, hatlar genellikle 600 ila 1.067 mm aralığında bir açıklık ölçüsüne sahiptir.
Dar hat açıklıklı demiryolları genelde daha küçük yarıçap eğrileri, daha küçük yapı gabarisi ve daha hafif raylar ile inşa edildiğinden, özellikle dağlık veya zorlu arazilerde diğer demiryolu hat açıklığı türlerine kıyasla daha az maliyetlidirler.
Dar hat açıklığı genellikle sanayi ve madencilik gibi alanlarda kullanılmaktadır. Kuzey Amerika, İsviçre, eski Yugoslavya ve Yunanistan'da dar hat açıklıklı demiryolları yaygındır.

P. J. G. Ransom, Narrow Gauge Steam - Its origins and worldwide development, Oxford Publishing Co., 1996, ISBN 0-86093-533-7
P. Whitehouse, J. Snell. Narrow Gauge Railways of the British Isles, David & Charles, 1994, ISBN C-7153-0196-9
Claude Wiatrowski, Railroads of Colorado: Your Guide to Colorado's Historic Trains and Railway Sites, Voyageur Press, 2002, Hardcover, 160 pages, ISBN 0-89658-591-3

Demiryolu altyapı işletmeciliği, demiryolu altyapısının bakımından sorumlu demiryolu şirketi veya başka türden bir kurumdur. Avrupa Birliği bunu "özellikle demiryolu altyapısının kurulmasından ve bakımından sorumlu olan herhangi bir kuruluş veya düşünce" olarak tanımlar. Bu, altyapı kontrol ve emniyet sistemlerinin yönetimini de içerebilir. Bir ağdaki veya ağın bir bölümündeki altyapı yöneticisinin işlevleri farklı kuruluşlara veya düşüncelere tahsis edilebilir. Bu, demiryolu hattı elektrikli ise esas olarak demiryolu hattı ve katener ile ilgili komuta ve kontrol sistemlerini içerir. Ayrıca istasyonları ve güç kaynağı ağını da içerebilir. Bu şirketlerin önemli bir kısmı, belirli bir ülkedeki demiryolu altyapısının tamamından veya çoğundan sorumlu olan devlete ait şirketlerdir.
Bu iki bileşenin mülkiyeti ve işletimi yere göre değişebilmektedir. Bazı yerlerde (özellikle Kuzey Amerika'nın çoğu) özel demiryolu şirketleri hem altyapının hem de demiryolu araçlarının sahibidir ve bunları işletmektedir (örneğin, Union Pacific). Birleşik Krallık'ta altyapı Network Rail'in mülkiyetinde ve bakımındayken, demiryolu araçları büyük ölçüde özel demiryolu şirketlerine aittir ve onlar tarafından işletilmektedir. Çin gibi kamusallaştırılmış demiryolu sistemlerine sahip ülkelerde, hem altyapı hem de demiryolu araçları doğrudan veya dolaylı olarak ulusal hükûmete aittir ve onun tarafından işletilmektedir. Avrupa Birliği'nde (AB), altyapı ve işletmenin ayrılması kanunla zorunlu kılınmıştır, bu nedenle tren işletmesi, AB içindeki herhangi bir demiryolu yoluna ayrımcı olmayan erişim sağlanması gereken başka bir şirket türü olan demiryolu işletmesi tarafından gerçekleştirilir. Avrupa Birliği dışında aynı şirketin hem altyapının sahibi hem de tren işletmecisi olması mümkündür ve bu durumda bu tanımlama bir anlam ifade etmeyebilir. Altyapı yöneticileri, ağlarının kullanımı için ücret almaktadır.

Demiryolunun işletilmesi, başlangıçta mekanik araçlarla, ancak günümüzde daha çok elektronik ve bilgisayarlı bir kontrol sistemi aracılığıyla gerçekleştirilmektedir.

Trafiğin hareketini kontrol etmek için kullanılan sinyalizasyon sistemleri sabit blok veya hareketli blok çeşitlerinden biri olabilir.

Blokların çoğu 'sabit' bloklardır, yani tanımlanmış iki nokta arasındaki bir hat bölümünü tanımlarlar. Zaman çizelgesi, tren sırası ve jeton tabanlı sistemlerde, bloklar genellikle seçilen istasyonlarda başlar ve biter. Sinyalizasyon tabanlı sistemlerde bloklar genellikle sinyallerinde başlar ve biter. Alternatif olarak, kabin sinyalizasyonu da kullanılabilir.
Blokların uzunlukları, trenlerin gerektiği kadar sık çalışmasına olanak verecek şekilde tasarlanmıştır. Az kullanılan bir branş hattı kilometrelerce uzunlukta bloklara sahip olabilirken, yoğun bir banliyö demiryolu birkaç yüz metre uzunluğunda bloklara sahip olabilir.

Sabit blokların bir dezavantajı, trenlerin daha hızlı gitmesine izin verildikçe durma mesafesinin uzaması ve dolayısıyla blokların daha uzun olması gerekmesidir. Bu, bir hattın kapasitesini düşürür.
Hareketli blok ile bilgisayarlar, her hareketli trenin arkasında, başka hiçbir trenin giremeyeceği bir 'güvenli bölge' hesaplamak için kullanılır. Sistem, her bir trenin nerede olduğu ve ne kadar hızlı hareket ettiğine dair kesin bilgiye bağlıdır. Hareketli blokta hat kenarı sinyalleri bulunmaz ve talimatlar doğrudan trenlere iletilir. Trenlerin birbirine çok daha yakın çalışmasını sağlayarak hat kapasitesini artırma avantajına sahiptir. Sistem sadece yeraltı hatları gibi çok az sayıda bağımsız ağda kullanılmaktadır.

Çoğu raylı sistem, yerel, uzun mesafeli ve banliyö yolcu trenleri ile yük trenlerini taşıyarak aynı hat üzerinde bir dizi işleve hizmet eder. Her birine verilen önem ülkeye göre değişir. Bazı kentsel raylı taşımacılığı, metro ve hafif raylı sistemler hizmet verdikleri şehirlerde ulusal sistemden izole edilmiştir. Madenlere hizmet veren bazı yük hatları da izole edilmiştir ve bunlar genellikle maden şirketine aittir. Endüstriyel demiryolu fabrika veya madenlerde kullanılan özel bir raylı sistemdir. Dik eğimli demiryollarında genellikle özel güvenlik sistemleri ile izole edilir.

Kalıcı yol fiziki coğrafya boyunca ilerler. İzlerin geometrisi fiziki coğrafya ile sınırlıdır.

Hattın belirli bir bölümünde bir iş treninin bulunması, güzergahın kapasitesini geçici olarak azaltacaktır. Bu tür operasyonlarda normal yöntem, hat 'kullanımı' sırasında diğer trafiği tamamen durdurmaktır. Varsa, hizmetler alternatif bir güzergaha yönlendirilebilir; alternatif olarak, yolcu hizmetleri bir yedek otobüs hizmeti kullanılarak sürdürülebilir. Bu nedenle, normal hizmetler ve gelir üzerindeki etkiyi en aza indirmek için bu tür hat işgallerini kullanımın azaldığı dönemler (örneğin 'yoğun olmayan', gece veya tatil zamanları) için planlamak ekonomik açıdan daha uygundur.

Her bir ulaştırma sistemi bir ülkenin altyapısına bir katkıyı temsil eder ve bu nedenle ekonomik bir anlam ifade etmeli ya da sonunda kapanmalıdır. Buradan hareketle, her birinin belirli bir rolü veya rolleri vardır. Bunlar zamanla değişebilir ancak her bir sistemin özelliklerini etkiler. Raylı ulaşım sistemleri, hem fiziki coğrafya (tepeler, vadiler, vb.) hem de beşeri coğrafya (yerleşim yerlerinin konumu) dahil olmak üzere peyzaj içine inşa edilmiştir. Raylı ulaşım sistemi de beşeri coğrafyaya geri bildirimde bulunabilir.

Bir sistemin demiryolu üstyapısı, bulunduğu bölgenin coğrafyasından ve jeolojisinden geçmelidir. Bu düz veya dağlık olabilir, su ve dağlar gibi engeller içerebilir. Bunlar kısmen sistemin içsel doğasını belirler. Trenlerin çalışacağı eğim de doğru hesaplanmalıdır. Bu aşamada tünellerin nereden geçeceğine karar verilir.

Raylı ulaşım sistemleri beşeri coğrafyayı etkiler. Büyük şehirler (Nairobi gibi) içinden geçen bir demiryolu ile kurulabilir. Tarihsel olarak, bir istasyon hizmet vermesi amaçlanan kasaba veya şehrin dışında inşa edildiğinde, o kasaba istasyonu da kapsayacak şekilde genişlemiş veya istasyonun yakınında binalar (özellikle Hanlar) ortaya çıkmıştır. Bir istasyonun varlığı, bir kasaba veya köyde yaşayan commuters sayısını artırabilir ve böylece bir banliyö kenti haline gelmesine neden olabilir. Kıtalararası demiryolu, Batı sınırı'nın Amerikan kolonizasyonunda büyük bir faktördü. Çin'in Tibet'e doğru demiryolunu genişletmesi de benzer sonuçlar doğurabilir.

Raylı ulaşım sistemleri genellikle tasarlanmadıkları amaçlar için kullanılır, ancak insan coğrafyasındaki değişiklikler nedeniyle gelişmiştir. Politika, Beeching kesintisi gibi demiryollarıyla ilgili kararlarda büyük rol oynayabilir. Birleşik Krallık'ta demiryolu inşa etmek veya yeniden inşa etmek genellikle bir Parlamento Yasası gerektirir. Birçok ülkede, demiryolu sübvansiyonları kârlı olmayan, ancak sosyal olarak arzu edilen demiryollarının çalışmaya devam etmesine izin verir.

Demiryolu hat açıklığı, bir demiryolu hattını oluşturan yük taşıyan iki tren rayı arasındaki mesafeyi tanımlar. Dünyadaki demiryolu hatlarının %60'ı standart hat açıklığı olarak 1.435 mm (4 fit 8,5 inç) mesafeyi kullanır. Farklı mesafelerdeki hat açıklıkları geniş veya dar olarak adlandırılır. İki farklı hat açıklığına sahip hatların buluştuğu yerlerde hat kesintiye uğrar. Bu yüzden bazı geçiş bölgelerinde farklı hat genişlikleri arasında kolayca geçiş yapılabilmesi için çok sayıda hat içeren kısımlar inşa edilmiştir. Hat açıklığı olmayan tek demiryolu türü monoray olarak adlandırılan hat yapısıdır. Bazı hafif yük taşıyan elektrikli demiryolu hatlarında üçüncü veya dördüncü hat bulunabilmektedir. Esas hattın dışında yer alan bu hat elektrik şebekesinin beslenmesi amacıyla kullanılır.

Şehir efsanesi olarak bilinen bir inanışa göre Jül Sezar'ın araçların genişliğini ayarladığı iddia edilse de yolların genişliğinin kaynağı Roma İmparatorluğundan daha da eskilere dayanmaktadır. Tarih öncesi dönemlerdeki ulaşım araçlarının genişliğine etki eden çok sayıda faktör bulunmaktadır. Bu çok çeşitli etkenlerin sonucunda yaklaşık genişlik 2 metrenin altına düşmüştür. Bu etkenler günümüzde de çok değişmemiştir. Yolun genişliğine etki eden ana etken eskiden açılan yollarda kızak vb ulaşım araçlarının açtığı izlerdir. İlkel ulaşım araçlarında direksiyon ve fren bulunmadığı için yolculuğu kolaylaştırmak için kayaların içine tekerlerin girebileceği oyuklar açılmıştır.
Neolitik döneme ait Avrupa kıtasında bulunan tekerlekli kağnıların genişliklerinin 1.30 ila 1.75 metre olduğu, bu ölçünün Bronz Çağına gelindiğinde 1.40 ila 1.45 metre arasında genelleştiği bilinir. Asurlular, Babiller ve Yunanlar arabaların geçmesi için üzerinde kanal açılmış yollar yapmıştır. Antik dönemde Atina, Sparta ve Olimpiya gibi kentleri birbirine bağlayan bu tür yollar mevcuttur. Bu döneme ait en iyi korunmuş olan yollar Malta'dadır.
Roma İmparatorluğu bu tür kanal açılmış yolları Yunanlardan daha az kullanmış olsa da teknolojik olarak geliştirmiştir. Özellikle Roma işgalinden sonra İngiltere'de ulaşım araç genişliği 1.40 ila 1.50 metre arasında yaygınlaşmıştır. 1814 George Stephenson bölgedeki İngiliz kömür ocağı vagonlarından esinlenerek lokomotif için genişliği teknik nedenlerle hafif değiştirerek günümüzdeki standart olan 1.435 metreye getirmiştir.

Buhar makinesinin icat edilmesi ile hız kazanan Sanayi Devrimi etkilerini taşımacılık alanında da gösterir. Sanayileşmede öncü konumda olan Birleşik Krallık'ta inşa edilen ilk demiryolu hattı olan Liverpool-Manchester hattında genişlik olarak dönemin önde gelen Britanyalı mühendisi George Stephenson'un de facto standardı olan 1.435 metre kullanılmıştır.
Great Western Railway adlı İngiliz demiryolu şirketinde mühendis olan Isambard Kingdom Brunel ise daha geniş hat mesafesi (2.140 metre) seçerek yüksek hızda daha iyi denge sağlanmasına önem vermişti. Ancak ülkenin farklı bölgelerinde farklı hat genişliklerinin olmasının geçişi engelleyen hatalı bir karar olduğu görülünce Stephenson'un standardına dönülür. Bu dönemde özellikle İskoçya'da yapılan geniş hatlar sonradan standart genişliğe çekilmiştir.
1846 yılında çıkan yasayla demiryollarında hat genişliği için standart olarak 1.435 milimetre zorunlu kılınmıştır. Eski hatlarda yapılan son değişiklik ise 1892 yılında bitirilmiştir.

Hat kesilmesi, farklı hat genişliğine sahip hatların karşı karşıya gelmesiyle yaşanan durumdur. Ulaşımın kesintisiz devam edebilmesi için bazı çözüm yolları kullanılmaktadır:

Taşıyıcı vagon ile yükün veya vagonun tamamen yeni bir vagonun üzerine yüklenerek devam etmesidir
Taşıyıcı boji ile vagonun boji kısmına uyumlu diğer hat genişliğine göre ayarlanmış boji ile ulaşım sürdürülür
Çift demiryolu hat açıklığı uygulaması, özellikle farklı hat genişliğinin bulunduğu yerlerde ilave bir ray döşenerek her iki hat genişliğinde de ulaşımın sağlanmasına yarar
Değişken demiryolu hat açıklığıne sahip trenler değişebilir aks ve boji sistemleri sayesinde farklı hat genişliklerine uyum sağlayabilirler
Boji dönüşümü ile trenin altındaki kısım yeni hat genişliğine uyumlu olacak şekilde değiştirilir

Özellikle yüklerin bir ulaşım aracından diğerine aktarılması sorunu hem zaman hem de işgücü kaybına yol açmaktadır. Sorunların teknik olarak aşılması kimi altyapısal hizmetlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Hat kesintisinin giderilebileceği altyapının olmadığı durumlarda yolcuların da araç değiştirmesi söz konusudur.

Dar genişliğe sahip hatların yatırım maliyeti düşük olduğu için avantaj olarak değerlendirilir. Farklı hat genişliğinin varlığı işgalci bir kuvvetin ilerleyiş hızının kesilmesine yarayacaktır.

Demiryolu ulaşımı
Antik Roma yolları

Uluslararası demiryolu hat açıklıkları listesi (İngilizce) 21 Temmuz 2011 tarihinde erişilmiştir
Demiryolu hat açıklık standardının tarihçesi16 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) 21 Temmuz 2011 tarihinde erişilmiştir

Demiryolu hattı, raylar, bağlantı elemanları, traversler ve balast ile alttaki alt kattan oluşan bir yapıdır. Demiryolu hattı, raylı taşıtların tekerlekleri üzerinde dönebilecekleri güvenilir bir yüzey sağlayarak hareket etmesini sağlar. Elektrikli trenlerin veya elektrikli tramvayların geçtiği şeritler, üstten elektrik güç hattı veya ilave elektrikli ray gibi bir elektrifikasyon sistemi ile donatılmıştır.

Raylar çelikten imal edilmiş ve demiryolu araçlarının teker yüklerini karşılamak, tekerlere kılavuzluk etmek ve demiryolu araçlarına düzgün bir sürüş yüzeyi sağlamak için kullanılan yapı elemanlarıdır.

Not: HH: "Head-Hardened" (Mantarı Sertleştirilmiş), HSH: "Special Head Hardened"
Raylar
Tekerlek yüklerinden kaynaklanan eğilme ve burulma yüklerine,
Sıcaklık değişimlerinin ve demiryolu araçlarının frenleme, ivmelenme hareketlerinin yol açtığı boylamasına yüklere maruz kalırlar.
Raylar, ray-tekerlek temasının yol açtığı aşağıdaki etkilere karşı dirençli olmalıdır;
Aşınma
Ezilme
RCF (Temas gerilmesi yorulması)
Çatlak Oluşumu, Head Check, Squat
Lokal kabuk atma, yüzeyde parçalanma
Ondülasyon oluşumları
Bir ray çeliğinden;
Yorulma dayanımının yüksek olması
Yeterli yükseklikte akma/çekme dayanımı ve sertlik
Gevrek kırılmaya karşı dirençli olması
Kaynaklanabilirlik
Yüzey düzgünlüğü, profil doğruluğu
Yüzey kalitesinin yüksek olması özelliklerini taşıması beklenmelidir.

Ray standardı olarak kullanılan EN 13674-1 içerisinde sertlik değerleri 200 Brinell ile 440 Brinell arasında değişen 9 adet perlitik ray sınıfı tanımlanmıştır.

EN13674-1 standardının  5 nolu tablosunda ise ray çeliklerinin kimyasal kompozisyonları ile mekanik özellikleri tanımlanmıştır. Ray çeliği olarak sıklıkla kullanılan bazı çeliklerin eriyik kompozisyonlarına dair tolerans aralıkları şu şekildedir

Alaşım elementlerinin  ray çeliği özelliklerine olan etkisi
Karbon(C): Karbon çelik içerisindeki en önemli alaşım elementidir. Karbon içeriğinin artışı çeliğin mekanik dayanımını ve sertliğini artırır. Diğer taraftan karbonun artışı çeliğin tokluğunu, işlenebilirliğini ve kaynaklanabilirliğini olumsuz yönde etkiler. Yapı çeliklerinde kaynaklanabilirlik özelliği 0.20% C miktarından sonra kötüleşir. Ancak ray çeliklerindeki C miktarı (% 0.50- 1.00 arasında) bu miktarın çok daha üzerindedir. Bu nedenle ray çeliklerinin kaynaklanması çok daha zor olup özel gerekliliklere ihtiyaç duyar. Ek olarak, yüksek C içeriği malzemeyi gevrekleştirir.
Mangan (Mn): Mn elementi çelik içerisindeki kükürdü(S) gidermek için ilave edilir. Mangan çeliğin işlenebilirliğini artırır. Buna ilave olarak mangan ilavesi çeliğin dayanımını (fakat C elementinden daha az bir etkiyle) ve çukurcuk korozyonuna karşı dayanımını artırır. Tüm bu nedenlerden dolayı Mn çelik içerisindeki en önemli alaşım elementlerinden birisidir. Ray çeliklerindeki alaşım elementi olmasının yanı sıra demiryolu makaslarında kullanılan göbekler de %1.0-1.4 C ile %11-14 arası Mn birleşimiyle imal edilirler. "Hadfield Çeliği" olarak adlandırılan bu çelikler östenitik yapıda olup yüksek tokluğa sahiptirler.
Silisyum (Si): Silis çelik içerisinde her zaman mevcut olup Oksijeni bağlamakta kullanılır. %0.50'nin üzerindeki miktarlarda alaşım elementi olarak, bunun altındaki miktarlarda ise eşlik eden element olarak bulunur. Silis ilavesi ile akma dayanımının çekme dayanımına olan oranı yükselir.
Krom (Cr): Alaşım elementi olarak Krom kullanılması çeliğin mekanik dayanımını artırırken tokluğun bir miktar azalmasına yol açar. Krom ilavesiyle sertleşebilirlik artacağı için çeliğin hızlı soğutulmasına ihtiyaç yoktur.
Ray çeliği içinde safsızlığa yol açan elementler
Fosfor (P): Fosfor elementi soğuk gevreklik gelişimine yol açacağı için zararlıdır. Soğuk çatlak çeliğin düşük sıcaklıklarda gevrekleşmesine verilen isimdir. İzin verilen maksimum Fosfor miktarı %0.0.25tir.
Hidrojen (H): Hidrojen soğuk çatlak oluşumuna sebebiyet verdiği için zararlıdır.
Oksijen (O): Oksitler şeklinde çelikte bulunan oksijen elementi mekanik özellikleri ve özellikle de kopma uzamasını düşürdüğü için zararlıdır.
Kükürt(S): Sülfür de zararlı bir elementtir. Demir (Fe) ile birleşerek çelik içerisinde düşük ergime noktasına sahip FeS meydana getirir ve bu gevrekliğe sebep olur.

Demiryollarında araçların üzerinde ilerlediği rayların her iki uçlarının diğer raylarla birleştiği yerlerin özel kaynak makineleri ile birbirine kaynatılmasıdır. Bu sayede raylar üzerinden araçlar geçerken bu birleşme yerlerinde oluşan sesler ve sarsıntılar engellenmiş olur. Kaynak sırasında her iki ray başı bu özel makine içerisinde yüksek bir ısıda ergime noktasına kadar ısıtılır. Ergime noktasında öndeki ray 4–5 cm civarında arkadaki rayın içerisine çekilir ve ardından ısıtma işlemi durdurulur. Doğal soğuma gerçekleşip raylar soğuduğunda ise kaynak yapılan yer kalın ve ince taşlama ile düzeltilir.
Kaynak yapılmadan önce ray stresi alınır, stres alınma işlemi rayın bulunduğu ortamın senelik ortalama sıcaklığı yani optimum(nötr) sıcaklığın olduğu değere göre ray uzunluğu, rayın o anki sıcaklığı ile optimum sıcaklık arasındaki fark çarpılarak uzama miktarı bulunur, bu miktar dahilinde ray hidrolik makine ile çekilerek stresi alınır daha sonra kaynak yapılır.
Uzama Miktarı Hesabı : ΔL='α*Δt*L'
ΔL= Uzama miktarı
α= Çeliğin zama kat sayısı (1.15*10ᴧ-5)
Δt= Sıcaklık farkı (ray sıcaklığı ile nötr sıcaklık farkı)
L =Ray boyu

Table of North American tee rail (flat bottom) sections
ThyssenKrupp handbook, Vignoles rail
ThyssenKrupp handbook, Light Vignoles rail
Track Details in photographs
"Drawing of England Track Laying in Sections at 200 yards an hour" Popular Mechanics, December 193018 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Railway technical

Demiryolu intiharı, hareket halindeki bir demiryolu aracı aracılığıyla ölümle sonuçlanan kasıtlı kendine zarar vermedir. İntihar, yaklaşan bir trenin rayların üzerine atlayan, uzanan veya rayların üzerinde dolaşan ya da duran intihara meyilli bir yayaya çarpmasıyla gerçekleşir. Raylardaki düşük sürtünme genellikle trenin yeterince hızlı durmasını imkansız hale getirir. Yüksek voltajlı elektrikli üçüncü ray kullanan kentsel toplu taşıma raylı sistemlerinde, intihar eden kişi bu raya dokunabilir veya başka bir şekilde temas edebilir ve ölüm nedenine elektrik çarpması da eklenebilir.
Diğer yöntemlerin aksine, demiryolu intiharı genellikle yaygın etkilere sahiptir. Rayların temizlenmesi ve ölüm olayının araştırılması için trenlerin geçici olarak yeniden yönlendirilmesi gerekmekte, bu da yolcular ve mürettebat için ölüm olayının gerçekleştiği yerin çok ötesine uzanabilecek gecikmelere neden olmakta, bu da maliyetli bir ekonomik rahatsızlık yaratmaktadır. Özellikle tanık oldukları intiharın suç ortağı olmaya zorlanan tren makinistleri, genellikle kişisel yaşamlarını ve kariyerlerini olumsuz yönde etkileyen travma sonrası stres bozukluğu yaşarlar. Son yıllarda demiryolları ve sendikaları mağdur sürücülere daha fazla destek sunmaktadır.

Kuplör veya kaplin, tipik olarak bir vagonun her iki ucunda bulunan ve bunları bir tren oluşturmak üzere birbirine bağlayan bir mekanizmadır. Kuplörleri araçlara bağlayan ekipman cer dişlisi olup, kuplörün gerilimlerini ve trenin ivmelenmesini absorbe etmesi gerekmektedir.
Demiryolu tarihi boyunca, dünya çapında çeşitli kuplör tasarımları ve tipleri geliştirilmiştir. Temel tasarım hususları arasında güç, güvenilirlik, kolay ve verimli kullanım ve operatör güvenliği yer alır. Otomatik kuplörler, vagonlar birbirine itildiğinde otomatik olarak devreye girer. Modern versiyonlar yalnızca mekanik bir bağlantı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda fren hatlarını ve veri hatlarını da birleştirebilirmektedir.
Farklı ülkeler farklı tipte kuplörler kullanmaktadır. Kuzey Amerika demiryolları ve Çin Janney kuplör kullanırken, eski Sovyetler Birliği demiryolları SA3 kuplör, Avrupa ülkeleri ise Scharfenberg ve vidalı kuplör kullanmaktadır. Farklı kuplörlere sahip araçlar bağlanırken zorluklar ve komplikasyonlar ortaya çıkar. Bu görevi yerine getirmek için Bariyer arabaları, aynı zamanda “eşleşme arabaları” olarak da adlandırılır, çift kuplörlü arabalar veya adaptörler kullanılımaktadır.

Demiryolu müzesi, demiryolu ile ilgili ulaşımın tüm yönlerinin tarihini araştıran bir müzedir. Lokomotifler (buharlı, dizel ve elektrikli), demiryolu vagonu, tramvaylar ve demiryolu sinyalizasyon ekipmanları müze arazilerinde tarihi ekipman da kullanabilirler.

Outeniqua Ulaşım Müzesi (George)

Nairobi Demiryolu Müzesi (Nairobi)

Mısır Demiryolu Müzesi (Kahire)

NRC/Legacy Demiryolu Müzesi (Lagos)

Thiès Bölge Müzesi ((Thies) Dakar-Nijer Demiryolu hattının sergi salonu)

Sierra Leone Ulusal Demiryolu Müzesi (Freetown)

Sudan Demiryolları Müzesi (Atbara)

Uganda Demiryolu Müzesi (Jinja)

Demiryolu Müzesi (Livingstone)

Bulawayo Demiryolu Müzesi (Bulawayo)

Ermenistan Demiryolları Müzesi (Erivan)

Azerbaycan Demiryolu Müzesi (Bakü)

Chan T'ien-yu Anıt Salonu (Badaling, Pekin)
Çin Demiryolu Müzesi (Bejing)
Da'anbei Tren İstasyonu (Da'an, Jilin Eyaleti)
Hong Kong Demiryolu Müzesi
Qingdao-Jinan Demiryolu Müzesi (Jinan, Shandong Eyaleti)
Şanghay Demiryolu Müzesi (Şanghay)
Şenyang Demiryolu Müzesi (Şenyang, Liaoning Eyaleti)
Vuhan Metro Müzesi (Vuhan, Hubei Eyaleti)
Yünnan Demiryolu Müzesi (Kunming, Yünnan Eyaleti)

Coochbehar Demiryolu Müzesi (Coochbehar, Batı Bengal)
Ghum Demiryolu Müzesi (Ghum, Batı Bengal)
Miras Demiryolu Müzesi (Bhusawal)
Rewari Demiryolu Mirası Müzesi (Rewari, Haryana)
Joshi'nin Minyatür Demiryolu Müzesi (Pune, Maharaştra)
Kanpur Sangrahalaya (Kanpur, Uttar Pradeş)
Gorakhpur Demiryolu Müzesi (Gorakhpur, Uttar Pradeş)
Demiryolu Müzesi, Howrah (Kalküta, Batı Bengal)
Maisur Demiryolu Müzesi (Maisur, Karnataka)
Hubli Junction tren istasyonu müzesi (Hubli, Karnataka)
Ulusal Demiryolu Müzesi (Yeni Delhi)
Patel Chowk metro istasyonu müzesi (Yeni Delhi)
Smaranika Tramvay Müzesi (Esplanade, Batı Bengal)
Demiryolu Miras Merkezi, Tiruchirappalli (Tamil Nadu)
Chennai Demiryolu Müzesi (Chennai, Tamil Nadu)

Ambarawa Demiryolu Müzesi (Orta Cava)
Bondowoso Demiryolu ve Tren Müzesi (Bondowoso, Doğu Java)
Taman Mini Indonesia Indah Ulaştırma Müzesi (Cakarta)
Sawahlunto Demiryolu ve Tren Müzesi (Sawahlunto, Batı Sumatra)

Beerşeba Türk Demiryolu İstasyonu (Beerşeba)
Afula Tarihi Tren İstasyonu (Kuzey ilçesi)
İsrail Demiryolu Müzesi (Haifa)
Yafa Tren İstasyonu (Tel Aviv merkezi)
Kfar Yehoşua Tren İstasyonu (Kuzey ilçesi)

Katakami Miras Demiryolu (Misaki, Okayama)
Keio Demiryolu Arazisi (Hino, Tokyo)
Kyoto Demiryolu Müzesi (Shimogyō, Kyoto)
Kyushu Demiryolu Tarihi Müzesi (Kitakyuşu, Fukuoka)
Ōme Demiryolu Parkı (Ōme, Tokyo)
Otaru Şehri Genel Müzesi (Otaru, Hokkaidō)
Demiryolu Müzesi (Saitama şehri, Saitama)
Romance Araba Müzesi (Ebina, Kanagawa)
SCMaglev ve Demiryolu Parkı (Nagoya)
Shikoku Demiryolu Kültür Merkezi (Saijō, Ehime)
Metro Müzesi (Edogawa, Tokyo)
Tobu Müzesi (Sumida, Tokyo)
Tsuyama Demiryolu Eğitim Müzesi (Tsuyama, Okayama)
Tren ve Otobüs Müzesi (Kawasaki, Kanagawa)
Usui Geçidi Demiryolu Miras Parkı (Annaka, Gunma)
Yamanashi Valiliği Maglev Sergi Merkezi (Tsuru, Yamanashi)
Yokohama Tramvay Müzesi (Yokohama, Kanagawa)

Bentenchō İstasyonu yanındaki Modern Ulaşım Müzesi (Minato, Osaka (2014'te kapandı))
Sakuma Demiryolu Parkı (Hamamatsu, Şizuoka (2009'da kapatıldı))

Hicaz Ürdün Demiryolu Müzesi (Amman)

Gemas Demiryolu Müzesi (Negeri Sembilan)
KTMB Müzesi (Cohar)
Kuala Lumpur tren istasyonu (Kuala Lumpur)
Kuzey Borneo Demiryolu (Sabah)

Moğolistan Demiryolu Tarihi Müzesi (Ulan Batur)

Pyongyang Demiryolu Müzesi (Pyongyang)

Pakistan Demiryolları Miras Müzesi (İslamabad)

Hicaz Demiryolu Müzesi (Medine)

Singapur Demiryolları Müzesi

Bukit Timah Tren İstasyonu
Tanjung Pagar Tren İstasyonu

Kore Demiryolu Müzesi
Sumjingang Demiryolu Köyü (Gokseung İlçesi)

Ulusal Demiryolu Müzesi (Kadugannawa)

Changhua Roundhouse (Changhua)
Hamasen Tayvan Demiryolu Müzesi (Kaohsiung)
Miaoli Demiryolu Müzesi (Miaoli)
Ulusal Demiryolu Müzesi (Taipei (rezervasyon veya etkinliklerle, 2024'te açalacak))
Tayvan Yüksek Hızlı Tren Müzesi (Zhongli, Taoyuan)
Takao Demiryolu Müzesi (Kaohsiung)
Demiryolu Departmanı Park Şubesi, Ulusal Tayvan Müzesi (Taipei)

Demiryolu Açık Hava Müzesi, Bangkok (Bangkok)
Tayland-Burma Demiryolu Merkezi (Kançanaburi)
Tren Mezarlığı, Bangkok (Bangkok)

Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi (Ankara)
Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi (İzmir)
TCDD Sirkeci Garı Demiryolu Müzesi (İstanbul)
TCDD 3. Bölge Müze ve Sanat Galerisi (İzmir)
Rahmi M. Koç Müzesi (İstanbul)
TCDD Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi (Ankara)
TCDD Malıköy Tren İstasyonu Müzesi (Ankara)
TCDD Eskişehir Müzesi (Eskişehir)
TÜRASAŞ Devrim Arabaları Müzesi (Eskişehir)
Atatürk Vagonu (Ankara)

Demiryolu Müzesi, Taşkent (Taşkent)

Miras Demiryolu, Da Lat Tren İstasyonu

Avusturya Demiryolu Müzesi (Viyana)
Demiryolu ve Madencilik Müzesi Ampflwang (Yukarı Avusturya)
Sigmundsherberg Demiryolu Müzesi (Aşağı Avusturya)
Güney Demiryolu Müzesi, Mürzzuschlag (Mürzzuschlag)
Strasshof Demiryolu Müzesi (Aşağı Avusturya)

Baranoviçi Demiryolu Müzesi (Baranoviçi)
Brest Demiryolu Müzesi (Brest)

Üç Vadi Buharlı Demiryolu
Dendermonde-Puurs Buharlı Demiryolu
Patrimoine Ferroviaire et Tourisme
Stoomcentrum Maldegem
Train World

Ulusal Ulaştırma Müzesi, Bulgaristan

Çek Demiryolları Müzesi (Lužná)
Ulusal Teknik Müze (Prag)
Demiryolu Müzesi KHKD (Kněževes)
Jaroměř Demiryolu Müzesi (Jaroměř (Železniční muzeum výtopna Jaroměř))

Hırvatistan Demiryolu Müzesi (Zagreb)

Bornholm Demiryolu Müzesi (Nexø)
Danimarka Demiryolu Müzesi (Odense)
Djursland Demiryolu Müzesi (Djursland)
Skjoldenæsholm Tramvay Müzesi (Skjoldenæsholm)
Struer Demiryolu Müzesi (Struer)

Estonya Demiryolu Müzesi (Pärnu)

Finlandiya Demiryolu Müzesi (Hyvinkää)
Jokioinen Müze Demiryolu (Jokioinen)
Savo Demiryolu Müzesi (Pieksämäki)

Cité du Train
Fransız Buharlı Tramvaylar ve İkincil Demiryolları Müzesi

Augsburg Demiryolu Parkı (Augsburg, Bavyera)
Bahnbetriebswerk Hermeskeil (Hermeskeil, Rheinland-Pfalz)
Bavyera Localbahn Derneği (Bayerisch Eisenstein, Bavyera)
Bavyera Demiryolu Müzesi (Nördlingen, Bavyera)
Bochum Dahlhausen Demiryolu Müzesi (Bochum, Kuzey Ren-Vestfalya)
Dampfbahn Fränkische Schweiz (Ebermannstadt, Bavyera)
Darmstadt-Kranichstein Demiryolu Müzesi (Darmstadt-Kranichstein, Hessen)
DB Müzesi (Nürnberg, Bavyera)
DBK Tarihi Demiryolu (Crailsheim, Baden-Württemberg)
Alman Müzesi (Münih, Bavyera)
Dieringhausen Demiryolu Müzesi (Dieringhausen, Kuzey Ren-Vestfalya)
Dresden Ulaşım Müzesi (Dresden, Saksonya)
Eisenbahnfreunde Zollernbahn (Rottweil, Baden-Württemberg)
Franconian Demiryolu Müzesi (Nürnberg, Bavyera)
Frankfurt Şehir Kavşağı Hattı (Frankfurt, Hessen)
Freilassing Lokomotif Dünyası (Freilassing, Bavyera)
Alman Teknoloji Müzesi (Berlin)
Alman Demiryolları Derneği (Bruchhausen-Vilsen, Aşağı Saksonya)
Alman Buharlı Lokomotif Müzesi (Neuenmarkt-Wirsberg, Bavyera)
Hannover Tramvay Müzesi (Hannover, Aşağı Saksonya)
Tarihi Demiryolu, Frankfurt (Frankfurt, Hessen)
Mellrichstadt-Fladungen demiryolu (Fladungen, Bavyera)
Münih Buharlı Lokomotif Şirketi (Münih, Bavyera)
Neustadt/Weinstraße Demiryolu Müzesi (Neustadt an der Weinstraße, Rheinland-Pfalz)
Nürnberg Ulaşım Müzesi (Nürnberg, Bavyera)
Demiryolu Araçlarını Koruma Derneği (Stuttgart, Baden-Württemberg)
Rügen Demiryolu ve Teknoloji Müzesi (Prora, Mecklenburg-Western Pomerania)
Saksonya Demiryolu Müzesi (Chemnitz, Saksonya)
Selfkant Demiryolu (Gangelt, Kuzey Ren-Vestfalya)
Sinsheim Araba ve Teknoloji Müzesi (Sinsheim, Baden-Württemberg)
Güney Almanya Demiryolu Müzesi (Heilbronn, Baden-Württemberg)
Stuttgart Tramvay Müzesi Zuffenhausen (Stuttgart, Baden-Württemberg)
Speyer Teknoloji Müzesi (Speyer, Rheinland-Pfalz)
Staßfurt geleneksel deposu (Stassfurt, Saksonya-Anhalt)
Ulm demiryolu meraklıları (Ulm, Baden-Württemberg)

Atina Demiryolu Müzesi (Atina)
Selanik Demiryolu Müzesi (Selanik)

Macar Demiryolu Müzesi
Millennium Yeraltı Müzesi (Budapeşte)
Széchenyi Demiryolu Müzesi (Nagycenk)
Budapeşte Ulaşım Müzesi (Budapeşte)

Castlerea Demiryolu Müzesi
Cavan ve Leitrim Demiryolu
Donegal Demiryolu Miras Merkezi
İrlanda Demiryolu Koruma Derneği

Constituendo Musero Ferroviario di Primolano
Museo delle Industrie e del Lavoro del Saronnese
Museo Europeo dei Trasporti Ogliari
Museo Ferroviario di Trieste Campo Marzio
Museo Ferroviario Piemontese
Museo Nazionale dei Trasporti
Museo Nazionale Ferroviario di Pietrarsa
Museo Nazionale Scienza e Tecnologia Leonardo da Vinci

Letonya Demiryolu Tarihi Müzesi

Demiryolu Müzesi, Vilnius ve Šiauliai
Aukštaitija Dar Hat Demiryolu, Panevėžys ve Anykščia

Train 1900

Kuzey Hollanda Demiryolu ve Tramvay Müzesi
Demiryolu Müzesi
Hollanda Buhar Vakfı
Goes-Borsele buharlı treni
Hoorn-Medemblik Buharlı Tramvayı Müzesi
Valkenburg Gölü Buharlı Treni
Veluwsche Buharlı Tren Şirketi
Güney Limburg Buharlı Demiryolu Şirketi
Bölgesel Demiryolu Müzesi

Norveç Demiryolu Müzesi (Hamar)
Oslo Tramvay Müzesi (Oslo)
Trondheim Tramvay Müzesi (Trondheim)

Dar Hat Demiryolu Müzesi, Sochaczew
Dar Hat Demiryolu Müzesi, Wenecja
Demiryolu ve Sanayi Müzesi, Jaworzyna Śląska (Jaworzyna Śląska'daki Sanayi ve Demiryolları Müzesi), Aşağı Silezya Voyvodalığı)
Demiryolu Müzesi, Chabówka köyü (Rabka yakınında, Nowy Targ ilçesi)
Demiryolu Müzesi, Koscierzyna (Pomeranya Voyvodalığı)
Skierniewice Lokomotif Deposu (Skierniewice)
Varşova Demiryolu Müzesi (Varşova (Muzeum Kolejnictwa w Warszawie))
Wolsztyn Buharlı Lokomotif Deposu (Wolsztyn (Avrupa'da buharlı lokomotiflerin kullandığı günlük tarifeli yolcu trenlerinin bulunduğu tek depo))

Ulusal Demiryolu Müzesi Vakfı (Entroncamento)

Arco de Baúlhe
Bragança
Chaves
Lousado
Macinhata do Vouga
Nine
Santarém
Valença

Braga
Estremoz
Lagos

Barreiro
Estremoz
Livração
Pampilhosa
Peso da Régua
Pocinho
Sernada do Vouga
Tua

Reșița Buharlı Lokomotif Müzesi
Sibiu Buharlı Lokomotifler Müzesi

Novosibirsk Demiryolu Teknolojisi Müzesi (Seyatel İstasyonu)
Moskova Demiryolu Müzesi (Paveletskaya İstasyonu) (Moskova)
Rizhsky Demiryolu Terminali (Moskova)
Rus Demiryolu Müzesi (Saint Petersburg)
Nijni Novgorod'daki demiryolu müzesi
Pereslavl-Zalesski'deki demiryolu müzesi (dar hat)
Rostov-na-Donu'daki demiryolu müzesi
Yekateri

Birçok ülke, sağladığı sosyal ve ekonomik faydalar nedeniyle demiryollarına sübvansiyonlar sunmaktadır. Ekonomik faydalar demiryolu ağının finansmanına büyük ölçüde yardımcı olabilir. Bu ülkeler genellikle karayolu yapımını da finanse eder veya sübvanse eder ve dolayısıyla karayolu taşımacılığını da etkin bir şekilde sübvanse eder. Demiryolu sübvansiyonları hem büyüklük hem de dağıtım şekli bakımından farklılık gösterir; bazı ülkeler altyapıyı finanse ederken bazıları trenleri ve operatörlerini finanse eder, bazıları ise her ikisinin bir karışımını kullanır. Sübvansiyonlar, iyileştirme ve yeni hatlara yatırım yapmak ya da ekonomik büyüme yaratan hatları çalışır durumda tutmak için kullanılabilir.
Demiryolu sübvansiyonları en fazla Çin (130 milyar $), Avrupa (73 milyar €) ve Hindistan'da (35,8 milyar $) uygulanırken, Amerika Birleşik Devletleri'nde yolcu demiryolu için küçük sübvansiyonlar uygulanmakta ve yük taşımacılığı sübvanse edilmemektedir.

Demiryolu taşımacılığı operasyonları, demiryolunun günlük operasyonlarıdır. Bir demiryolunun iki ana bileşeni vardır: altyapı (hat, raylar, istasyonlar, yük tesisleri, viyadükler, tüneller) ve demiryolu araçları (yolcu vagonları, lokomotifler, yük vagonları).
Bu iki bileşenin mülkiyeti ve işletimi yere göre değişmektedir. Bazı yerlerde (özellikle Kuzey Amerika'nın büyük bölümünde) özel demiryolu şirketleri hem altyapının hem de demiryolu araçlarının sahibi ve işletmecisidir (örneğin, Union Pacific). Birleşik Krallık'ta altyapı Network Rail'in mülkiyetinde ve bakımındayken, demiryolu araçları büyük ölçüde özel demiryolu şirketlerine aittir ve onlar tarafından işletilmektedir. Çin Demiryolları ve Fransa Demiryolları gibi ulusallaştırılmış demiryolu sistemlerine sahip ülkelerde, hem altyapı hem de demiryolu araçları doğrudan veya dolaylı olarak ulusal hükümete aittir ve onun tarafından işletilmektedir.

Demiryolu yük taşımacılığı, yolcu taşımacılığının aksine yük taşımak için demiryolu ve trenlerin kullanılmasıdır.
Yük treni, kargo treni veya mal treni, bir demiryolu üzerinde bir veya daha fazla lokomotif tarafından çekilen ve lojistik zincirinin bir parçası olarak gönderici ile hedeflenen varış noktası arasındaki yolun tamamında veya bir kısmında yük taşıyan bir grup yük vagonu (ABD) veya mal vagonu (Uluslararası Demiryolları Birliği). Trenler dökme malzeme, intermodal konteynerler, genel yük veya özel olarak tasarlanmış vagonlarda özel yük taşıyabilir. Demiryolu taşımacılığı uygulamaları ve ekonomisi ülkeye ve bölgeye göre değişir.
Taşınan ton-mil veya ton-kilometre cinsinden düşünüldüğünde, enerji verimliliği demiryolu taşımacılığında diğer araçlara göre daha fazla olabilir. Maksimum ekonomi tipik olarak dökme mallarda (örneğin, kömür), özellikle de uzun mesafelerde taşındığında gerçekleşir. Malların demiryolu ile taşınması, özellikle gönderici veya alıcının doğrudan demiryolu erişimi olmadığı durumlarda, genellikle aktarma maliyetlerini içerirmektedir.

Bir deniz taksisi veya deniz otobüsü her gün devamlı olarak işi ile evi arasında gidip gelen yolcuları taşıyarak toplu taşıma hizmetini sağlayan bir bottur. Hizmet çok duraklı olarak tarifelenmiş olabilir, bir otobüse benzer şekilde hizmet verir. Bir bot hizmeti iki nokta arasında mekik dokur şekilde verilirse bu normal olarak taksi veya otobüsten daha ziyade feribot olarak tanımlanabilir.
Kuzey Amerika'daki kullanışta, deniz otobüsü ve deniz taksisi terimi kabaca eşanlamlıdır. Başka yerlerde ise deniz taksisi genellikle istek üzerine olan şeklinde sınırlanır ve deniz otobüsü ise bir tarifeye göre çalışan bot servisini ifade eder.

Deniz otobüsü ve/veya taksisine haiz şehirler ve diğer yerler:

Auckland
Baltimore
Bangkok
Boston
Brisbane
Bristol
Buenos Aires, Tigre
Cardiff
Chicago
Kopenhag
Dubai
Fort Lauderdale
Göteborg ("Paddan" tour boat and "Älv-snabben" water bus lines)
Halifax Regional Municipality
Hamburg
İstanbul (Şehirde deniz taksinin ardından 33 kişilik kapasiteye sahip ve engelli erişimine uygun deniz dolmuşları da kullanılmaya başlamıştır.)
İzmir
Jacksonville, Florida
Kobe
Laughlin, Nevada ve Bullhead City, Arizona
Londra
Nantes
Manila
New York
Yeni Zelanda 
Niigata
Osaka
Oslo
Pittsburgh
Potsdam (Almanya)
Quad Cities of Moline, Illinois ve Bettendorf, Iowa operate the rarely-utilized Channel Cat Water Taxi.
Rotterdam/Dordrecht
Seattle
Seul
Shizuoka
Singapur (Singapur Nehri)
Spalding (Welland Nehri)
Stokholm
Sidney
Toronto
Tokyo
Vancouver
Venedik
Winnipeg
Xochimilco, Meksika
Yokohama

Dizel lokomotif, dizel motorla çalışan bir demiryolu lokomotifidir. Temel olarak mekanik gücün tekerleklere iletilme şekli bakımından farklı olan birkaç tip dizel lokomotif geliştirilmiştir.

Erken içten yanmalı lokomotifler yakıt olarak gazyağı ve benzin kullanmaktaydı. Rudolf Diesel, 1898'de ilk dizel motorun patentini aldı. Tasarımındaki sürekli gelişmelerle boyutlarını küçüldü ve güç-ağırlık oranlarını lokomotife monte edilebilecek bir noktaya çıkardı. İçten yanmalı motorlar yalnızca sınırlı bir tork aralığında verimli bir şekilde çalışır ve düşük güçlü benzinli motorlar mekanik bir şanzımana bağlanabilirken, daha güçlü dizel motorlar yeni şanzıman biçimlerinin geliştirilmesini gerektirdi.
İlk başarılı dizel motorları dizel-elektrik şanzımanlarını kullanmaktaydılar ve 1925'te ABD'de az miktarda 600 bg (450 kW) gücünde dizel lokomotifler hizmete girdi. 1930'da Armstrong Whitworth, Arjantin'deki Buenos Aires Büyük Güney Demiryoluna Sulzer tasarımlı motorları kullanan iki adet 1,200 bg (890 kW) lokomotif teslim etti. 1933 yılında, Maybach tarafından geliştirilen dizel-elektrik teknolojisi, yüksek hızlı şehirlerarası iki araçlık bir set olan DRG Class SVT 877'yi itmek için kullanıldı ve 1935'ten başlayarak Almanya'daki diğer düzleştirilmiş araç setleriyle seri üretime girdi. 1934 yılının sonlarında, General Motors'un 1930–34'teki araştırma ve geliştirme çalışmaları ve Budd Company'nin hafif gövde tasarımındaki ilerlemeler ile elektrik itiş gücü yüksek hızlı ana hat yolcu hizmetine getirildi.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra elde edilen ekonomik iyileşme sonucunda birçok ülkede dizel lokomotifler yaygın olarak benimsendi. Dizel lokomotifler, buharlı lokomotiflerden daha fazla esneklik ve performans sunarken, aynı zamanda işletme ve bakım maliyetlerini de düşürmüştür. Dizel-hidrolik şanzımanlar 1950'lerde gelişti, ancak 1970'lerden itibaren dizel-elektrik şanzımanlar egemen hale geldi.

Churella, Albert J. (1998). From Steam to Diesel: Managerial Customs and Organizational Capabilities in the Twentieth-Century American Locomotive Industry. Princeton, New Jersey: Princeton University Press. ISBN 978-0-691-02776-0. 
Pinkepank, Jerry A. (1973). The Second Diesel Spotter's Guide. Milwaukee WI: Kalmbach Books. ISBN 978-0-89024-026-7. 

A 1926 article The Diesel Engine in Railway Transportation on Diesel locomotives 18 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Diesel locomotive

Dolmuş, kişisel taşımacılık ile geleneksel otobüs taşımacılığı arasında bir noktaya düşen, genellikle otobüslerdeki gibi belli bir güzergâhı olan, fakat otobüslerin aksine yolcu indirip bindirmek için en fazla birkaç durağı olan ve otobüslere kıyasla daha hızlı bir ulaşım sunan ve kalkış-varış vakitleri belirli olmayan bir ulaşım aracıdır. Dolmuşlar, standart 4 koltuklu arabalardan minibüslere kadar çeşitli boylarda olabilir. Rusya'daki adı "marşrutka"dır (маршрутка). "Güzergâhlı taksi" anlamına gelen "marşrutnoye taksi"nin (маршрутное такси) kısaltılmış hâlidir.
Dolmuş taşımacılığı ilk olarak yoğun göç ile hızlı nüfus artışının yaşandığı ve şehrin alan olarak büyüdüğü bir dönemde İstanbul'da başlamıştır. Devletin ulaşım yatırımlarının yetersiz oluşu ve şehirde otobüs ve tramvay taşımacılığı yapan İETT'nin ihtiyaca cevap verememesi sonucunda halkın kendisinin bulduğu bir ulaşım çözümüdür.
Önceleri otomobillerin, zamanla küçük minibüslerin de kullanıldığı dolmuş taşımacılığında yola çıkmadan önce bütün koltukların dolması beklenir ve araç tamamıyla dolmadan hareket edilmezdi. Bu nedenle kullanılan araçlara dolmuş denilmiştir.

Özel

Genel
Tekeli, İlhan; Okyay, Tarık (1981). "Dolmuşun Öyküsü". Çevre ve Mimarlık Bilimleri Derneği Yayınları.

 Wikimedia Commons'ta dolmuş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Elektrikli lokomotif, katener, üçüncü ray, batarya veya yakıt hücresinden aldığı elektrikle çalışan bir lokomotiftir. Dizel lokomotiflere kıyasla daha kısa sürede marş yapabilirler ve yine daha kısa sürede İvme kazanabilirler. Ayrıca daha sessiz ve yapabildikleri maksimum hız, dizel lokomotiflere oranla daha fazladır. Çevreye saldıkları atık da çok az olduğundan daha çevrecilerdir. Dolayısıyla birçok ülke demiryollarında elektrifikasyon işlemini hızlandırmıştır. Ancak bu lokomotifler sürekli elektrik bağlantısına ihtiyaç duyduğundan, elektrifikasyonun olmadığı yerlerde gidemezler. O yüzden dizel lokomotiflere kıyasla kullanımları daha azdır ama bu ülkeden ülkeye değişmektedir ve en yüksek kullanım oranı özellikle Batı Avrupa ülkelerine aittir. Bazı elektrikli lokomotiflerin hem önünde hem arkasında makinist kabini bulunur. Bu sayede trenin önünden arkasına geçtiğinde lokomotifi 360 derece döndürmeye gerek kalmaz.

Elektrikli araç

Electric traction 24 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Electric engines 25 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Railroad tapping into wind and solar power

Fayton; körüklü, dört tekerlekli, atlı binek arabası.

Fayton kelimesi Türkçeye Fransızcadan geçmiştir ve kökeni Yunan mitolojisindeki güneş tanrısı Helios'un oğlu Phaethon'a dayanır. Hikâyeye göre Phaethon babasının güneş arabasını kullanmak için izin alır; ancak atların kontrolünü kaybederek Dünya'yı ateşe vermeye başlar. Zeus, daha fazla zarar vermesini önlemek için Phaethon'u bir şimşek ile vurur. Phaethon, sonradan Po olarak adlandırılan Eridanus Nehri'nin ağzına düşer.

Osmanlılar zamanında arabalara genellikle kupa adı verilirdi. Son zamanlarda talika, kinto, kâtip odası, lando denilen çeşitli tipte arabalar yapıldı. Bütün bunlarla sadece insan taşınırdı. Otomobilin icadından sonra fayton yavaş yavaş bırakıldı, büyük şehirlerde neredeyse tamamen ortadan kalktı. Anadolu kasabalarında ise sayısı azaldı. Son yıllarda özellikle turistik şekilde tekrar canlanan fayton kültürü birçok şehirde çoğaldı.

Lando ile kupaların oturma yerleri tamamen kapalıdır. Tek veya çift atla çekilen faytonların körükleri yarı yarıya ve öne doğru kapanacak şekildedir, sürücü için ön kısımda yüksek bir yer vardır. Bir dönem İstanbul adalarında motorlu taşıt kullanma yasağı olduğu için faytonlar bu adaların özelliğini teşkil etmekteydi. 19 Haziran 2020 tarihinden itibaren Adalar'da elektrikli araç kullanılmakta.

Gharry veya gharri, özellikle Hindistan'da kullanılan, atların çektiği faytondur. Bir palkee gharry'si bir tahtırevan gibi şekillenmiştir.

Feribot veya arabalı vapur, taşıt araçlarının taşınmasında kullanılan vapurların genel adıdır. Genellikle şehir içi ya da yakın mesafe araç taşımacılığında kullanılırlar.
Türkiye'de İstanbul ve İzmir şehir içi ulaşımında, Marmara Denizi'nde sıkça kullanılan şehir hatları vapurları, arabalı vapurlar, hızlı feribotlar, deniz otobüsleri bu tip gemilere birer örnektir.
Batı Akdeniz, Adriyatik, Ege, Manş Denizi, Kuzey Denizi, Baltık Denizi feribot hatlarının sıkça çalıştığı bölgelerdir. Bazı bölgelerde hem kara yolu araçları, hem demiryolu araçlarına uygun olarak inşa edilmiş gemiler de işlemektedir.

Dünyanın ilk arabalı vapuru 1871 yılında İstanbul'da Boğaziçi'nde çalışmaya başlamıştır. Suhulet (kolaylık, uygunluk anlamına gelir) adındaki bu buharlı vapur, Şirket-i Hayriye genel müdürü Hüseyin Haki Bey tarafından tasarlanmış ve Maudslay, Sons and Field şirketinin Greenwich tersanesinde yapılmıştı. Ağırlığı 157 ton, uzunluğu 47m, genişliği 8.2m, su çekimi 2.7m idi. 450 beygir gücündeki tek silindirli, iki zamanlı buharlı makinesinin çalıştırdığı yandan çarkıyla 6 deniz mili hızla yol alabiliyordu. Suhulet'in kendine özgü tasarımında atlı arabaların giriş ve çıkışlarındaki simetrik düzen dikkat çekiyordu. Vapur, Üsküdar-Kabataş arasında sefer yapıyordu.

Gar, ana tren istasyonu veya merkezî tren istasyonu, (Almanca: Hauptbahnhof, İngilizce: Central station), on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, başlangıçta şehir merkezlerinin kenarına inşa edilen tren istasyonlarının kentsel genişlemeyle kuşatılması ve şehir merkezlerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle ortaya çıktı. Sonuç olarak, "gar" genellikle, bir şehrin merkezi veya birincil demiryolu merkezi olan tren istasyonlarına verilen addır.

Garlar, "Demiryolu Çağı" olarak adlandırılan on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Başlangıçta tren istasyonları şehir merkezlerinin kenarlarına inşa edildi ancak daha sonra kentsel genişlemeyle birlikte şehir merkezlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldiler.
Örneğin, Almanya'daki ilk merkezi tren terminali 1879'da inşa edilen Hannover Merkez Garı'ydu. Bu, diğer büyük Alman şehirleri için emsal oluşturdu. Frankfurt Merkez Garı 1888'de ve Köln Merkez Garı 1890'larda izledi. Klasik Alman merkezi tren istasyonu mimarisi, 1906'da Hamburg Merkez Garı ve 1915'te Leipzig Garı'nın tamamlanmasıyla "zirveye ulaştı".
Avrupa'da, yetkililerin demiryolu gelişimi üzerinde İngiltere'den daha fazla kontrol sahibi olması normaldi ve bu, merkezi istasyonun genellikle şehir planlamasının odak noktası olduğu anlamına geliyordu. "Gerçekten de, çoğu büyük kıta şehrinde istasyon, onu öne çıkarmak için kasıtlı olarak bir kare ile ön plana çıkarılmıştır." 1880'lerde "büyük istasyon tasarımında dünya liderliği, devlet fonlarının merkezi istasyonların cömert bir ölçekte inşa edilmesini güvence altına aldığı Almanya'ya geçti." Buna karşılık, İngiliz girişimciliği, büyük bir mülkiyet ve hak çeşitliliğine ve büyük istasyonların inşasında merkezi bir tutarlılığın olmamasına yol açtı.
Zamanla, bu istasyonların çoğunu bir şehrin kalbine yerleştiren kentsel genişleme, onları aynı zamanda, kasaba veya şehrin giderek daha merkezi hale gelmelerine rağmen, havaalanlarından veya bazı durumlarda otobüs istasyonları gibi diğer ulaşım merkezlerinden daha uzakta olmaları nedeniyle, farklı ulaşım modları arasında birlikte çalışabilirlik ve bağlantı eksikliğine yol açtı.
1980'lerde, yüksek hızlı tren ve hafif raylı tren hizmetlerinin gelişiyle merkez istasyonları için bir canlanma yaşandı ve bu durum, merkez istasyonlarının ve tesislerinin yükseltilmesi için fırsatların değerlendirilmesine ve aynı anda birçok ulaşım moduna hizmet eden büyük intermodal ulaşım merkezleri oluşturulmasına olanak tanırken, yolculara çeşitli modern olanaklar sunarak "şehir içinde şehir" yaratılmasına neden oldu.

George Stephenson, (9 Haziran 1781 - 12 Ağustos 1848) ilk buharlı lokomotif olan "Rocket"i tasarlayan İngiliz makine mühendisidir. Demir yollarının babası olarak da bilinir. Tasarladığı "Rocket" adlı lokomotif, 1829 yılında, Liverpool-Manchester hattında, saatte 22 km hızla, 12942 kg yükü çekti.

Stephenson ilk olarak Newcastle'da bir kömür madeninde işe başladı. Burada kömür yüklü katarları çekecek lokomotifler inşa etti. İlk olarak kömür ile çalışan lokomotifleri inceledi. Daha sonra buharlı makineler hakkında bilgisi arttı ve on yıl içinde bunları da inşa etmeye başladı.
Stephenson 1814'te kömürle çalışan bir seyahat lokomotifi tasarladı. Bu 30 tonu çekebilirdi. Kömürle çalışan flanşlı ve rayları tam kavrayabilen tekerleri icat etti. Daha sonra bunu buharlı lokomotiflerine uyguladı. Birçok tasarım yaptı.

Demiryolu hat açıklığı

Biography (İngilizce)
Biography (İngilizce)
Biography (İngilizce)

Gitgel konut ve iş yeri arasında ve bunu yaparken meskun mahal sınırını aşan seyahattir. Bazen, işle ilgili olmasa bile, yerler arasında düzenli veya sık sık tekrarlanan seyahatlere atıfta bulunur. Ayrıca, günlük veya haftalık olarak ikamet ettikleri yer ile işyerleri arasında gidip gelen, genellikle şehirlere gitgel yapan ve bu nedenle sırasıyla yerel veya uzun mesafeli yolcular olarak kabul edilen gitgelciler arasında bir ayrım yapılmaktadır.

19. yüzyıldan önce, çoğu işçi işten bir saatten az bir yürüyüş yaşadı. Endüstri Devrimi iş ve iş yerlerinde uzmanlaşma getirdi ve çoğu ücretli işi hanelerden ve kırsal alanlardan kentsel alanlardaki fabrikalara yerleştirdi. Bugün pek çok insan, özellikle sanayileşmiş toplumlarda, kendi kasabalarından, şehirlerinden ve köylerinden uzun süre çalışmak için her gün seyahat ediyor. Şehir merkezlerinde yüksek konut maliyeti, toplu taşıma araçlarının yetersizliği ve trafik sıkışıklığı gibi faktörlere bağlı olarak seyahat türleri arasında otomobiller, motosikletler, trenler, uçaklar, otobüsler ve bisikletler yer alabilir.
Yolculuğun modern yaşam üzerinde büyük etkisi oldu. Şehirlerin daha önce pratik olmayan boyutlarda büyümelerine izin verdi ve gitgeli artırdı.
Kentsel yayılma, merkezi iş bölgelerinden uzaklaştıkça ve uzaklaştıkça, yeni şehirler dış şehirlerde görünebilir; bu, çekirdek bir şehirde yaşayan ancak banliyölerde çalışan ters gitgelcilerin ve daha da uzaklardan dış şehre gelen ikincil gitgelcilerin oluşmasına yol açar.

2009 yılında yayınlanan bir İngiliz araştırması, ortalama olarak kadınların, işe gidip gelmelerinden erkeklerinkinden dört kat fazla psikolojik stres yaşadığını ortaya çıkardı.

Çoğu gitgelci, günün aynı saatinde seyahat eder ve sabah ve akşam saatlerinde yoğunluğa neden olur, bu da karayollarında ve toplu taşıma sistemlerinde sıkışıklığın, en yoğun taleplerle başa çıkabilecek kadar iyi tasarlanmamış veya korunmamasına neden olur. Örnek olarak, Güney Kaliforniya'da bulunan Interstate 405, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en işlek otoyollardan biridir. Taşıtlar yoğun saatlerde trafikte iki saate kadar oturabilir. Otoyoldaki inşaat işleri veya çarpışmalar, taşıtların dikkatini dağıttı ve yavaşlattı ve daha uzun gecikmelere yol açtı.

Sadece bir yolcu taşıyan araçlar yakıt ve yolları, ortak araçlardan veya toplu taşıma araçlarından daha az verimli kullanır ve trafik sıkışıklığını arttırır. Araba ile gidip gelmek hava kirliliğine katkıda bulunan önemli bir faktördür. Hava yolu şeritleri, yolcuların varış yerlerine daha hızlı ulaşmalarına yardımcı olabilir, hava kirliliğini azaltırken, insanları sosyalleşmeye teşvik eder ve birlikte zaman geçirir.
Bazı hükûmetler ve işverenler, araç havuzu ve telekomünikasyon gibi alternatifleri teşvik eden çalışan seyahat azaltma programları başlattı. Bazıları da araç havuzlama ile internetten araç ayarlayarak tasarruf etmeye çalışmaktadır. Bireysel taşımacılığın hızını ve kolaylığını korurken, toplu taşıma sisteminin enerji verimliliği faydalarını elde etmek için PRT gibi alternatifler de önerilmiştir.
Kamyonlar, otobüsler ve otomobiller gibi trafik emisyonları da katkıda bulunur. Taşıt egzoz sistemlerinden gelen hava yan ürünleri hava kirliliğine neden olmaktadır ve bazı büyük şehirlerde duman oluşumunun önemli bir bileşenidir.
Taşımacılıktan kaynaklanan başlıca kirleticiler karbon monoksit (CO), azot oksitler (NO ve NO x ), uçucu organik bileşikler, kükürt dioksit ve hidrokarbonlar. (Hidrokarbonlar, benzin ve dizel yakıt gibi petrol yakıtlarının ana bileşenleridir.) Bu moleküller, zararlı buharları, yer seviyesinde ozon ve duman içeren parçacıkları oluşturmak için güneş ışığı, ısı, amonyak, nem ve diğer bileşiklerle tepkir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, Sayım Bürosu'nun Amerikan Topluluğu Araştırması (ACS), işe gidip gelme süreleri hakkında veri toplayarak endüstri, lokasyon ve araca göre ortalama işe gidip gelme sürelerinin analizine izin verir. 2014 ACS'ye göre, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yetişkinler için ortalama işe gidip gelme süresi 26.8 dakika idi. En uzun gidip gelme yerleri olan meslekler İnşaat ve Madencilik (33.4 dakika), Bilgisayar Bilimi ve Matematik (31.8) ve İş Operasyonları Uzmanları (30.2) iken, ordudakiler en kısa işe gidip gelme (21) idi. Genel olarak, ABD'deki kentsel ve banliyö çalışanları benzer işe gidip gelme sürelerine (yaklaşık 30 dakika) sahipken, kırsal işçilerin önemli ölçüde daha kısa işe gidiş gelişleri (22.6 dakika) vardır. ABD'de işçilerin %90'ından fazlası araba ile gidip gelirken, yaklaşık %5'i toplu taşıma ile işe gider. İstatistiksel modeller, demografi ve çalışma süresine ek olarak, işe gidip gelme süresinin bireyler tarafından takdire bağlı zaman tahsisinin en önemli belirleyicilerinden biri olduğunu göstermektedir.

İmalat sanayinin azalmasından kaynaklanabilecek yerel istihdam piyasası faktörleri nedeniyle (örneğin, büyük imalat işverenlerinin işçileri kapattığı veya işten çıkardığı, başka hiçbir işverenin bu zararı karşılayamayacağı şehirlerde) işe gidip gelmek genellikle gereklidir ve genel olarak, yerel istihdam eksikliği. Daha spesifik olarak, yerel işverenlerden alınan ücretlerin nadiren bir işçi hane halkının hanehalkının sürdürülmesi için ihtiyaç duyabileceği ücretle aynı olmasıdır. Sonuç olarak, çalışan hanehalklarının ihtiyaçları sürdürülmeli ve bu, yerel bir alanın ötesinde bir sonraki en yakın şehre veya metropol alanına daha geniş bir iş arama alanına yol açarak işe gidip gelme gerekliliğine neden olur. Bu nedenle, bir işçi çizelgesinin gerekliliklerini karşılamak için çalışma yolculuğunu kolaylaştırabilecek çok az transit seçeneğinin olduğu veya hiç olmadığı bölgelerde, bir arabanın kullanılması gereklidir. Bu açıkça finansal ihtiyaçtan kaynaklanan kişisel bir seçimdir, fakat aynı zamanda yerel ekonomilerin kendilerini nasıl sürdürdüğü konusunun ele alınması gereken kapsayıcı bir sorun olduğunu kabul etmektedir.

Gitgel, büyük ölçüde yerel bir istihdam piyasasıyla karşı karşıya kalırken bir hane halkı gelirini sürdürmek için bir ev topluluğunun dışına seyahat etme ihtiyacından kaynaklandığından, bu ek sosyal ve sağlık sonuçlarıyla birlikte gelir. İlk olarak, araçta mesafe ve zaman arttıkça sürüş sırasında yaralanma ve kaza riski artar, bu da genellikle bir aracı kullanırken gözlemlenir. Yorgunluk ve tehlikeli yol koşulları bu riske katkıda bulunur. İkincisi, diğer şehirlerde istihdam gelirleri daha büyük olmakla birlikte, işe gidip gelme faktörlerinden kaynaklanan stres kişisel sağlık için bir faktör haline gelmektedir. İronik bir şekilde, iş bulmak veya düşük gelirli bir duruma gelmek zorunda kalmaktan kaynaklanan stres de benzer bir sonuca yol açabilir. Bununla birlikte, bu, sürdürülebilir bir gelir ve iyi bir istihdamın memnuniyetiyle ki işe gidip gelmekle karşı karşıya olan bireyin hedefi olduğu için ikiliktir.

Gondol (İtalyanca ve İngilizce: gondola), geleneksel kürekli bir Venedik aracıdır. Gondollar yüzyıllardır Venedik içinde taşıma anlamında önemlidir ve hala genel taşımacılıkta Büyük Kanal'da traghetti (küçük feribot) olarak hizmet vermesiyle bir role sahiptir. Bugünkü öncelikli rolleri ise turistleri belirli bir ücret ile taşımaktır.

Gondol, ayakta duran ve ileri bakarak başı ile referans yapan kürekçisi tarafından küreğin sudan yararlanarak gondolu ileri itmesiyle su yüzeyinde ilerleyen bir araçtır. Popüler inanışın aksine gondol küreği punt boat adı verilen su botundaki gibi küreğin suyun dibene temasıyla sandalın itilmesi yöntemiyle yüzdürülmez. İki yüzyıl öncesine kadar gondollar yolculşarını yağmurdan veya güneşten korumak için küçük açık kabinlere sahipti. Venedik kanunları gondolların siyah renge boyalı olmasını zorunlu kılar, bu nedenle onlar şimdi siyah renge boyalıdır.
18'inci yüzyılda birkaç bin gondol olduğu tahmin edilir. Bugün birkaç yüz gondol vardır ve bunların çoğu turistler tarafından kiralanır az bir miktarı ise kişilerin kendisine aittir ve kendileri için kullanırlar.
Genel taşımacılığın onlar için altın çağ olduğu zamanda, dört kişilik bir ekip vardı bunun üçü kürekçi ve dördüncü kişisi de sahile dayalı ve gondolun rezervasyonu ve yönetiminden sorumlusuydu.
Şehir hükûmetinin gondolların değişimini yasakladığında, gondol yapımı 20'nci yüzyıl ortalarına kadar evrim geçiriyordu. Kürek veya rèmo, kilit olarak bilinen fòrcola da tutulur. Forcola karmaşık bir biçimdir, küreğe çeşitli pozisyonları yapmasını sağlar. Dönüşler, duruşlar, geriye kürek çekme, yavaşlama hareketlerinin yapılmasını sağlar. Gondolun önündeki süs, fèrro (anlamı demir) olarak isimlendirilir ve pirinç (bakır, çinko alaşımı), çelik veya alüminyumdan yapılabilir. Bu bir dekor olarak hizmet verdiği gibi gondolun kıç tarafında ayakta duran gondolcuya eş ağırlık için olup gondolun sola yatmasını önler.
Gondollar sekiz farklı ağaç tipinden el yapımı olup, (köknar, meşe, kiraz, ceviz, karaağaç, ıhlamur, karaçam ve maun) 280 parçanın birleşiminden meydana gelmektedir. Kürekler, kayın ağacından yapılmaktadır. Gondolun sol tarafı, sağ tarafından daha geniş yapılır.
Enteresan teorilere karşın gondol kelimesinin kaynağı hakkında tatmin edici bir açıklama yoktur.

Mark Twain 1867 yılında Venedik'i ziyaret etmiştir. Yazmış bulunduğu The Innocents Abroad adlı eserinin 23'üncü bölümününün çoğunu gondollar ve gondolculara ayırmıştır.

Official Venetian gondola site 5 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kısaca Hackney veya Hackney Vagonu da denilen, ayrıca Siyah Taksi ya da Londra taksisi olarak da adlandırılan arabaların genel adı. Birleşik Krallık ve Londra kentinin simgelerinden olan siyah taksiler, Birleşik Krallık sokaklarında sıkça görülür. Hackney arabaları, müşteri almaya müsait olduklarını belirtmek için geceleri aydınlatılabilen TAXI yazılı bir ışıklı tavan lambasına sahiptirler.

Atlar ve arabalarla bağlantılı olarak hackney kelimesinin kökenleri belirsizdir. Kelimanin kökeni genellikle, Eski İngilizcede Londra'nın Hackney ilçesinin ismiyle ilişkilendirilir. Bölge tarihsel olarak bataklık olduğundan ve at beslemek için pek uygun olmadığından, bu yer adından türetilmiş olup olmadığına dair bazı şüpheler vardır. American Hackney Horse Society, Norman Conquest ile İngiltere'ye getirilen ve 20. yüzyılın başlarında İngilizceye tamamen asimile edilen, kadın biniciler için önerilen orta büyüklükte bir at olan Fransızca haquenée kelimesinden kaynaklanan alternatif bir etimolojiyi ileri sürmektedir.
İlk belgelenmiş hackney arabası -daha sonra adı daha yeni ve daha küçük arabaları kapsayacak şekilde genişletildi- 1621'de Londra'da işletildi. 
New York Şehri konuşma dilindeki "hack" (taksi veya taksi şoförü), hackstand (taksi durağı) ve hack lisansı (taksi lisansı) terimleri muhtemelen hackney kavramından türetilmiştir.

"Londra, Westminster ve çevresindeki yerlerde Hackney Otobüsçülerinin ve Hackney Arabacılarının geç artışı ve büyük düzensizliği nedeniyle her gün ortaya çıkan birçok Rahatsızlık" olarak tanımladığı sorunu gidermek için 1654'te İngiliz Parlamentosu "Londra ve komşu yerlerde Hackney-Arabacılar Nizamnamesi"ni onaylandı.
İlk hackney taşıma lisansları, bunları düzenlemek için Scotland Yard Komiserlerini kuran 1662 Parlamento Yasasına dayanmaktadır. Ruhsatlar, öncelikle atlı arabalara uygulandı, daha sonra kiralık araç olarak çalışan fayton arabaları için yeniden düznelendi (1834). 1662 yasası sadece 400 lisansa izin verdi 1679'da süresi dolduğunda, 1694 tarihli bir yasa ile izin verilen araç sayısı 700'e çıktı. Bu durum daha sonraki yasalarla artırıldı ve 1832'de sınırlama kaldırıldı.
1890'larda önce elektrikli motorlu araçlar, ardından içten yanmalı motorların ortaya çıkması ile  20. yüzyılın başlarında, bu otomobiller atlı modellerin yerini aldı. 1910'da, Londra sokaklarındaki motorlu taksilerin sayısı ilk kez atlı yetiştiricileri ve faytonları geride bıraktı. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, oran motorlu taksiler lehine yediye birdi. Son atlı hackney arabası, 1947'de Londra'da hizmetine son verdi.

Londra'da taksilerinin siyah renkte olmasını zorunlu kılan hiçbir yasa olmamasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri taksiler standart olarak siyah renktedirler.

Hafif raylı sistem ya da modern dekovil, daha yüksek kapasite ile çalışan kentsel bir tramvay sistemidir. Dekovil, 40–60 cm arası raylarda hareket etme kabiliyetine sahip makine, hayvan veya insan gücüyle yürüyebilecek şekilde dizayn edilmiş vagonlardır. 1875 yılında Paul Decauville tarafından Fransa'da kurulan şirketin ürettiği bu araçlar, zamanla bu isimde (dekovil) anılmışlardır. Hafif raylı sistemlerde kullanılan vagonlar sıradan tramvaylardan daha hızlıdırlar ancak metro vagonlarından daha hafiftirler. Son zamanlarda ağır raylı sistemler ile karşılaştırıldığında düşük maliyetleri ve artan güvenilirlikleri ile yoğun olarak tercih edilmektedirler.

Ankaray
Haliç-Karadeniz sahra hattı
Terkos-Karaburun dekovil hattı
M1 (İstanbul Metrosu)
M1 (İzmir Metrosu)
M1 (Emek – Arabayatağı) Metro Hattı
M2 (Uludağ Üniversitesi – Kestel) Metro Hattı
T4 (İstanbul Tramvayı)
T1 (İzmir Tramvayı)
T2 (İzmir Tramvayı)
T3 (İzmir Tramvayı)
T2 (Bursa Tramvayı)
T1 (Antalya tramvayı)
T3 (Antalya tramvayı)
Adana Metrosu
Samsun tramvayı
Kayseray
EsTram

Light Rail Transit Association23 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hava kampüsü; insanlı veya insansız hava araçlarının pilot sorumluluğunda iniş ve kalkış yapabileceği, havaalanı veya heliport statüsünde olmayan alanlardır. Havaalanı ve heliportlardan en temel farkı, bu alanlarda zorunlu hava trafik kontrol hizmetleri ve kapsamlı altyapıya sahip havacılık tesislerinin bulunmaması. İniş ve kalkışa ilişkin tüm operasyonel emniyet sorumluluğu uçuşu icra eden hava aracı işletmecisi veya sahibi ile pilotun sorumluluğundadır.

Türkiye'de hava kampüsleri Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nün 09.08.2024 tarihinde yayımladığı Hava Kampüslerinin İnşa Edilmesi ve Kullanılması Talimatı (SHT-HAVA KAMPÜS) hükümleri doğrultusunda yapılmakta ve ruhsatlandırılmaktadır. 2026 yılı Temmuz ayı itibarıyla Türkiye'de (5'i yalnızca helikopterler için olmak üzere) 15 adet hava kampüsü vardır.

Havaalanı, hava meydanı veya havalimanı; hava araçlarının kalkması ve inmesi için özel olarak hazırlanmış, hava araçlarının bakım ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına, yolcu ve yük alınmasına ve verilmesine ilişkin tesisleri bünyesinde bulunduran yerlerdir.
Havaalanında hava araçlarının inip kalkması için en az bir yüzey (uçaklar için pist, helikopterler için heliped veya deniz uçakları için bir su kıyısı) bulunur, ayrıca genelde hava trafik kontrol kulesi, hangar, terminal binası gibi binalar da vardır.
Havaalanı veya heliport niteliğinde olmayıp hava araçlarının performanslarına uygun olarak, pilot sorumluluğunda iniş ve/veya kalkış yapabileceği alanlara hava kampüsü denir. Büyük havaalanlarında kontrol kulesi, yolcu tesisleri (lokanta, bekleme alanları vb.), bakım tesisleri, hangarlar, kargo depoları, gümrük tesisleri, itfaiye ve acil müdahale bölümleri gibi birçok bölüm ve altyapı teşkilatını kapsayabilir. Askeri havaalanına hava üssü denir. Sırf helikopterler için olan havaalanlarına heliport denir.
Çoğu dilde uçakların destinasyonuna iniş yapması, gemilerin limana yanaşmasına benzetilerek iniş kalkış yapılan yere "hava limanı" denir (örneğin airport, aéroport, flughafen, vs.). Bir havaalanının havalimanı teriminin kullanılabilmesi yerel sivil havacılık kurumunun tesciline bağlıdır (örneğin ABD'de Federal Havacılık İdaresi FAA veya Türkiye'de Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ)). Türkiye'de bir havaalanının DHMİ tarafından havalimanı olarak tescil edilebilmesi için birden fazla pisti ve uçak yanaşma yeri bulunması, gece uçuşlarına açık, gerekli teknik donanım ve malzemeye sahip, hava trafiği yoğun olması gerekmektedir.

Türkçede havaalanları için hava meydanı, uçak alanı, havalimanı terimleri de kullanılabilir, bunların en yaygın olanı havaalanıdır ('uçak alanı' Kuzey Kıbrıs'ta kullanılanılır). Tarihsel nedenlerden dolayı havaalanları ile ilgili resmî kuruluşların adlarında "hava meydanı" geçer (Türkiye Cumhuriyeti Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'na bağlı Demiryollar, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü ve Devlet Hava Meydanları İşletmesi) ve pek çok kanun ve yönetmelikte havaalanlarından "hava meydanı" terimi kullanılır. Türkiye'deki hava meydanlarının işletmesinden sorumlu olan DHMİ, bunları hava limanı ve havaalanı olarak ikiye ayırır. Ancak, bu terminoloji resmi belgelerde geçmişte tutarlı olarak kullanılmamıştır: örneğin "Hava Alanı: DHMİ tarafından işletilen hava limanları ve meydanları" olarak tanımlanır ve yöneticilerin adlandırılmasında havalimanlarının bir hava limanı baş müdürü tarafından, hava meydanlarının ise meydan müdürü tarafından yönetildiği belirtilir.

Havaalanı terimleri
Türkiye'deki havaalanları listesi
Havaalanı olmayan ülkeler
Havaalanı güvenliği
Havaalanı terminali
Havaalanı transferi
Havaalanı otobüsü
Havaalanı pisti
Hava kampüsü

Havaalanı güvenliği; kazara ya da kötü niyetli kişilere karşı yolcu, personel ve uçakların korunmasında kullanılan teknik ve yöntemler ile ilgilidir.

Her gün çok sayıda insan havaalanlarından geçmektedirler. Belirli bir yerde bulunan insanların sayısının çokluğu, terör ve diğer suç unsurları için potansiyel hedef teşkil ederler. Benzer şekilde uzun kuyruklardaki insanlar ve uçaklara yapılacak saldırılar ile kaçırılan uçağı ölümcül bir silah gibi kullanım oranına sunması terörizm için bunu çekici bir hale getirmektedir. Son yıllarda bütün dünyada bu teşebbüsler ve farklı saldırılar çabalarında ister başarılı olsun ister olmasın terörün doğasındandır.
Havalimanı güvenliği, herhangi bir tehdit veya potansiyel doğacak tehlikelerin ülkeye girmesini önleme veya azaltmayı amaçlar. Havaalanı güvenliği bu konuda başarılı olur ise havaalanı veya ülkeye giren tehditlerin, yasa dışı öğelerin şansı büyük ölçüde azalır. Bu nedenle havaalanı güvenliği herhangi bir tehdit karşısında havaalanını ve ülkeyi korumak, aynı zamanda seyahat eden kişilerin güvende olduklarını temin etmek, ülke ve ülke insanlarını korumak gibi birkaç amaca birden hizmet eder.
Havaalanı güvenliğindeki asıl amaçlardan biri de uçak, yolcu ve mürettebatın zarar görmesini engellemenin yanı sıra ülkenin ulusal güvenlik ve terörle mücadele politikasına destek olmaktır.

Bazı ülkeler havaalanlarını korumak için özel birimlere sahipken (Avustralya'da federal polis sorumluluğundadır), diğer ülkelerde eyalet veya bölgesel seviyede kontrol sağlanabilmektedir. Havalimanında olması gereken önemli bazı personel ve özellikleri aşağıda verilmiştir.

Kiralık polis gücü; İrlanda havaalanı polis teşkilatı
Havaalanında konuşlu polis birimi
Havaalanında görevli normal polis devriyesi
Havaalanı koruma servis personeli
Patlayıcı, uyuşturucu ve diğer amaçlar için kullanılan polis köpekleri
Diğer kaynaklarsa şunlar olabilir:

Güvenlik görevlileri
Ücretli çalışanlar
Askeri güçler

Bazı zamanlarda uçağın kaçırılmasını önlemek amaçlı, uçağa binerken yanında silah veya silah benzeri ekipmanları taşımasına müsaade edilen personel vardır. Bazı ülkelerde özel eğitimli kişiler, tehditleri sadece cihaza güvenerek tespit etmek yerine yolcularla direkt iletişime geçebilirler. Yolcular metal dedektör tarafından taranırlar. Tek bir sırt tarayıcısı hedefini 0.05 ile 0.1 mikro sievert radyasyona maruz bırakır. Bunu normal bir göğüs X-ray cihazı ile karşılaştırırsak, X-ray 100 kat daha fazla radyasyon bırakır. Patlayıcı tespitinde kullanılan makineler, X-ray cihazı ve patlayıcı tespit takip makinelerini içerir. ABD'de Ulaştırma Güvenlik İdaresi TSA uçaklarda kullanımına müsaade edilmeyen nesneleri araştırmada, sürekli daha etkin tarama cihazları üzerinde çalışılmaktadır. Bu cihazlar yolcuların elbiselerini çıkartmadan tarama yapabilmelerini sağlıyor. Patlayıcı tespit makineleri; hem yolcuların yanına aldıkları hem de kargo valizlerinin kontrolünde kullanılır. Bu cihazlar chromatography kullanan patlayıcılardan yayılan uçucu bileşenleri tespit eder.
Yolcuların üzerindeki gizlenmiş silah ve patlayıcıların tespitinde kullanılan Backscatter X-ray son yıllarda tartışmalı hale gelmiştir. Compton saçılmasını kullanılan bu cihazlar yolcuların düz bir panele yakın durmaları sonucu yüksek çözünürlükte resim üretiyor. İsrail'de 2008 yılı başında tanıtılan bir teknoloji yolcuların ayakkabılarını çıkarmadan metal dedektörüne girmesine olanak sağlıyor. Bu işlem ayakkabılardaki metalleri veya vücudun alt kısımlarındaki metalleri tespit etmek için yeterli olmadığında, alternatif olarak yolcular ayakkabılarıyla beraber jilet büyüklüğündeki bir nesneyi 1, 2 saniyenin altında bir sürede tarayarak tespit edebilecek kabiliyete sahip cihaz üzerine çıkıp yürürler.
Genellikle insanlar havaalanı güvenliği tarafından uçağın bulunduğu çıkış kapısı bölgesine girerken X-ray cihazı ile taranırlar. Bu bölgeler genellikle güvenli ve sterildir. Eğer iç hatlardan gelmişler ise tekrar taramadan geçmemeleri için güvenli bölgeden dışarı alınırlar. Ancak gerekli görülürse tekrar taramaya maruz kalabilirler. Metalden ve camdan yapılan malzemelerin silah gibi kullanılma ihtimaline karşı, havaalanlarındaki mağazalarda plastik gözlük ve kap kacak kullanılmaya başlandı.
ABD'de yolcu olmayanların gelen arkadaş ve akrabalarını karşılamak için havaalanında güvenli bölgeye girmelerine müsaade ediliyorken, 11 Eylül 2001'deki terör saldırısından dolayı bu durum oldukça kısıtlı hale geldi. Yolcu olmayanların, havaalanının güvenli olan bölgesine girmek için kapıdan giriş belgesi alması zorunludur. Bunun sebebi ise çocuklara, yaşlılara ve güvenli bölgede yapılan iş toplantılarına katılıma yardımcı olmaktır. ABD'de havaalanında yapılan iş toplantılarına katılmak için en az 24 saat önce havaalanı güvenliğine haber verilmelidir. ABD dışındaki birçok ülkede yolcu olmayanlar, havaalanının güvenli olan bölgesine yolcular gibi X-ray cihazından geçerek girebilirler.

Airport security
U.S. Transportation Security Administration 15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Havayolu ya da hava yolu, hava taşıtlarıyla (büyük oranda uçaklarla), insan ve yük taşımacılığı yapan ticari şirket. Hızlı bir taşıma türü olan havayolu taşımacılığı diğer ulaşım metotlarına göre daha masraflıdır. Havayolu taşımacılığının önemli bir kısmı ekspres ve kurye kargo taşımacılığıdır.

Havayolu ulaşımı, I. Dünya Savaşı'ndan sonra hızla gelişti. İlk seferler 1919'da Fransa'da başladı. Atlantik seferleri 1930'da başladı. Havayolu ulaşımı uçak, yakıt, havaalanı, yol, vs. unsurlarını kapsar. Havaalanları büyük, küçük, hafif, basit uçakları kabul etmelerine göre sınıflandırılırlar.

Hav yolu sektöründe başlıca dört farklı iş modeli bulunmaktadır:

Network Taşıyıcılar
Düşük Maliyetli Taşıyıcılar
Hibrit (Network ve Düşük Maliyetli İş Modelinin Karışımı)
Charter
Bununla birlikte, önümüzdeki yıllarda bu iş modellerinin farklılaşacağı ve charter tipi iş modelinin tamamen ortadan kalkarken, ultra düşükten, premium hizmete kadar beş farklı iş modelinin sektöre hâkim olacağı belirtilmektedir.
Günümüzde, network taşıyıcılara örnek olarak Türk Hava Yolları, düşük maliyetli taşıyıcılara örnek olarak ise Ryanair gösterilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'de jetBlue ve Avrupa'da airberlin ise, hibrit iş modelini takip eden havayolu şirketlerindendir.

Hyperloop ya da Türkçe uyarlamasıyla hız yuvarı, kısaca hızyuvar, Elon Musk tarafından tapray (yeni nesil rayötesi sistem) teknolojisi ile geliştirilmekte olan üst düzey bir hızlı ulaşım aracıdır. Araç, üst düzey ray ötesi sistem (top level sur-rail system) olarak tanımlanmaktadır. Proje bir dönem fikir bazında kalsa da, 2016 ocak ayında Las Vegas'taki Büyük Havza Çölü (Nevada) Çölü'nde inşasına başlanan 4.8 kilometrelik test yolu; konseptin gerçekleştirilebilmesi için ilk somut adım olmuştur. Bu test yolunun yapımı için deney parçaları ve kapsüller tasarlanmıştır. Tam ölçekli ilk araç örneğinin ve test yolunun 2016'nın sonunda bitirilmesi planlanmıştır. Sistemin, indirgenmiş basınç borularının oluşturulmasıyla, hava kompresörleri ve asimetrik motorlar tarafından sürülen hava yastığının üzerindeki basınç kapsülleri üzerinde hareket ettirilmesi amaçlanmaktadır.
Aracın ön tasarım belgeleri Ağustos 2013'te kamuoyuna duyuruldu. Proje için, Los Angeles'tan San Francisco Körfezi'ne kadar uzanan bir güzergâh dâhil olmak üzere büyük bölümü Interstate 5 demiryoluna paralel olan bir güzergâh teklif edildi. Yapılan ön çözümlemelerde, bu güzergâhta yapılacak bir yolculuğun yaklaşık 35 dakikalık bir sürede gerçekleştirilebileceği belirlendi. Bu da yolcuların 570 km.lik güzergâhta ortalama 962 km/h ile varış noktalarına ulaşacağı anlamına gelmektedir. Bu güzergâhtaki en yüksek hızın 1,220 km/h olarak gerçekleşeceği düşünülmektedir. Yapılan değerlendirmelere göre, yalnızca yolcu taşıma versiyonu için sistemin maliyeti 6 milyar dolardır. Bu maliyet, araç ve insan taşıyabilen bir sistem için 7,5 milyar doları bulacaktır.
2013'teki ulaşım mühendisleri tarafından Kaliforniya güzergâhlı projenin maliyet öngörüsü hazırlandı. Yapılan çalışmada, denenmemiş bir proje için inşaat güven ölçeğinin oldukça düşük olduğu görüldü. Ekonomik ve teknolojik uygulanabilirliği kanıtlanmamış bu proje; ilgili çevrelerde tartışmalara neden oldu.

Hyperloop, hyper ve loop kelimelerinden meydana gelen birleşik bir isimdir. Hyper "üstün, aşırı" anlamlarına gelmektedir. Loop ise "döngü, takla, ilmik, yuvar (döner kapsül)" gibi anlamlara gelmektedir. İsmi oluşturan hyper kelimesi hızsal üstünlüğü belirtirken, loop kelimesi aracın manyetik alanlı kapsülden yani yuvardan meydana geldiğini anlatmaktadır. Aracın isminin Türkçedeki anlamsal çevirisi "hız yuvarı" ya da aracın döngüsel özellikleri dikkate alınırsa "hız yumağı"dır.

Elon Musk, tapray araçları ilk olarak kara, deniz, hava ve raylı sistem ulaşımından sonraki "beşinci ulaşım türü" olarak tanıttı. Temmuz 2012'de Santa Monica'daki bir PandoDaily etkinliğinde tasarlama aşamasında olduğu bu yeni taşıta Hyperloop adını verdiğini açıkladı. Musk, bu teorik yüksek hızlı ulaşım sisteminden beklentilerini birkaç karakteristik özellikte topladı. Buna göre, onun amacı hava şartlarından etkilenmeyen, kaza riski bulunmayan, ortalama olarak sıradan bir jetin iki katı kadar hız yapabilen, az enerji sarf eden ve 24 saat kesintisiz çalışabilmek için enerji depolayabilen bir ulaşım aracı tasarlamaktı.
Musk, taprayı elektromanyetik top ve Concorde arasında bir hızda seyahat edebilen bir araç olarak planlamıştır. Bu sistem ray ötesi bir sistem olup, demiryolu ağına ihtiyaç duymamaktadır. Musk, bu sistemin yer altı veya yer üstünde inşa edilebileceğine inanmaktadır.
2012'nin sonundan 2013 Ağustos'una kadar, Tesla ve SpaceX firmalarında çalışan bir grup mühendis  tapray sisteminin kuramsal temeli üzerinde çalıştı. Bu sürecin sonuna doğru, mühendisler tam zamanlı olarak bu projeyi planlamaya çalıştılar. Sistem için ilk tasarımlar Tesla ve SpaceX bloglarından yayımlandı. Musk, insanların sistemin gelişmesi için yaptığı katkılara açık olduğunu söyleyerek; konu ile ilgilenen kişileri geliştirme sürecine davet etti. Bu sistem, açık kaynaklı bir sistem olacak ve kuramsal kullanım ve değiştirmelere açık olacaktı. Bu açıklama yapıldıktan bir gün sonra, Musk; benzetim (simülasyon) konsepti oluşturmak için bir plan hazırlandığını kamuoyuna duyurdu.
2015 Ocak ayında, Musk; Texas'ta aracın test güzergâhının yapımına başlanacağını duyurdu. Bu test hattı yaklaşık 8 km uzunluğundaki bir ringden meydana gelecek ve tamamen özel olarak finanse edilecekti. Ayrıca üniversiteler ve özel mühendislik gruplarının tasarlama çalışmalarına katılabilmesi ve tüplü ulaşım tasarımları konusundaki bilgilerini uygulayabilmelerine karar verilmişti.
Haziran 2015'te, 1.6 km uzunluğundaki bir test hattının SpaceX'in Hawthorne tesislerinin yanında inşa edileceği açıklandı. Bu hattın tasarım rekabetine dâhil olan üç üçüncü şahısların tasarımlarının denenmesi için kullanılması planlanmıştır. 2016 Ocak ayında, Hyperloop'un denenmesi amacıyla yapımına başlanan 8 km uzunluğundaki tapray test hattının yapımına Hyperloop Ulaşım Teknolojileri'nin İskele Vadisi'ndeki kendine ait tesislerinde başlanmıştır.

Yüksek hızlı demiryolu ve genel olarak yüksek hızlı ulaşım geliştiricileri, tarihsel olarak sürtünme ve hava direncini yönetme konusunda sorunlar yaşamıştır. Araçlar yüksek hıza ulaştığında bu iki etmen de çok önemli hâle gelmektedir. Vakum tüplü tren konsepti geliştirilerek teorik olarak manyetik raylı trenler vasıtasıyla bu sorunun ortadan kaldırılabileceği düşünülmüştür. Kuramsal olarak, içerisindeki havanın boşaltıldığı tüpler ya da tüneller, saatte binlerce km hız yapabilen araçların üretilmesine imkân sağlamaktadır. Buna rağmen, manyetik raylı trenlerin yüksek maliyeti ve uzun mesafeli yolculuklarda vakumun korunmasının zor oluşu; yatırımcıların bu alandaki faaliyetlerini sınırlandırmıştır. Tapray, vakum tüplü tren konseptine benzemekle birlikte yaklaşık 1 milibar (100 pa) basınçla çalışacak biçimde tasarlanmıştır.

Hyperloop'un inşası San Francisco ve Los Angeles arasındaki ulaşımın maliyetinde önemli bir tasarruf sağlayacaktır. Yolcular Downtown Los Angeles'tan San Francisco'ya bu sayede çok daha hızlı seyahat edebilecektir. Günümüzde, Sylmar ve Hayward arasındaki yerleşim yerleri ana ulaşım ağına bağlanabilmek için farklı ulaşım kanallarıyla aktarma yapmak durumunda kalmaktadır. Bu da toplam seyahat süresinin önemli miktarda uzamasına neden olmaktadır. Benzer bir sorun, havaalanlarına merkezlerden ulaşımın uzak olmasına nedeniyle Los Angeles ve San Francisco arasındaki hava ulaşımında da yaşanmaktadır. Bunları da dikkate alan projenin master planına göre, ulaşım ağının Tejon Pass'ın hemen güneyindeki Sylmar civarından başlaması planlanmıştır. Böylece güzergâh, kuzeyde I-5 otoyolunu takip ederek San Francisco Körfezi'nin doğusundaki Hayward yakınlarında bitecektir. Ana tasarımda, Sacramento, Anaheim, San Diego, Las Vegas dâhil olmak üzere birçok tali erişim önerilmiştir. Eleştirmeler, Hyperloop seferlerinin Kaliforniya Yüksek Hızlı tren Projesi ile karşılaştırıldığında sefer maliyetlerini azaltabileceğini iddia etmektedir.

Projenin yapımında Hyperloop Ulaşım Teknolojileri ve SpaceX en önemli iki girişim ortağıdır. Bu şirketlerin yanında, projenin açık kaynaklı olması dolayısıyla özgür tasarımcılar, üniversiteler ve fonlar da tasarım etkinliklerine destek vermektedir.

Basınçlı tren
Basınçsız tren (Vactrain)
Manyetik raylı tren (Maglev)
Pnömatik tüp
Swissmetro
Zemin etkili tren (Ground effect train)

Tesla Motors: Hyperloop Alpha 13 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SpaceX: Hyperloop Alpha28 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Illinois (İngilizce telaffuz: [ˌɪlɨˈnɔɪ]  ( dinle) IL-i-NOY), Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Batı bölgesinde yer alan bir eyalettir. Kuzeydoğusunda Michigan Gölü, batısında Mississippi Nehri ve güneyinde Wabash ve Ohio nehirleri ile sınırlıdır. ABD'nin elli eyaleti arasında Illinois, beşinci en büyük gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH), altıncı en büyük nüfusa ve 25. en büyük yüzölçümüne sahiptir. Başkenti eyaletin merkezindeki Springfield, eyaletin en büyük şehri ise kuzeydoğusundaki Chicago'dur.
Günümüz Illinois'i binlerce yıldır yerli kültürler tarafından iskan edilmiştir. İlk gelen Avrupalılar, 17. yüzyılda genişleyen Yeni Fransa kolonilerinin bir parçası olarak Mississippi ve Illinois nehirlerinin yakınındaki Illinois Bölgesi'ne yerleşen Fransızlardı. Bir yüzyıl sonra, Amerikan Devrim Savaşı'nın Illinois seferi, bölgedeki Amerikan müdahalesinin habercisi oldu. 1783'te ABD'nin bağımsızlığını kazanmasının ardından, Mississippi Nehri'nin ulusal sınır haline gelmesiyle birlikte, Amerikalı yerleşimciler Kentucky'den Ohio Nehri üzerinden gelmeye başladılar. Illinois kısa süre sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin en eski bölgesi olan Kuzeybatı Bölgesi'nin bir parçası oldu ve 1818'de eyalet statüsüne kavuştu. Erie Kanalı, Büyük Göller'de ticari faaliyetleri artırdı ve Illinois'li John Deere'in kendi kendini temizleyen çelik pulluğunun icadı, eyaletin zengin ovalarını dünyanın en verimli ve değerli tarım arazilerinden bazılarına dönüştürerek Almanya, İsveç ve diğer yerlerden göçmen çiftçileri çekti. 
19. yüzyılın ortalarında, Illinois ve Michigan Kanalı ve geniş bir demiryolu ağı, ticareti, alışverişi ve yerleşimi kolaylaştırarak eyaleti, özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru dünyanın en hızlı büyüyen şehri haline gelen Chicago'da, ulus için bir ulaşım merkezi haline getirdi. 1900'e gelindiğinde, kuzey şehirlerindeki sanayi işlerinin ve orta ve güney bölgelerdeki kömür madenciliğinin büyümesi, Doğu ve Güney Avrupa'dan göçmenleri çekti. Illinois, Amerika'nın en sanayileşmiş eyaletlerinden biri oldu ve önemli bir üretim merkezi olmaya devam ediyor. Güneyden Büyük Göç, özellikle Chicago'da büyük bir siyah topluluğun oluşmasına yol açtı ve bu da Chicago'yu önde gelen bir kültürel, ekonomik ve nüfus merkezi haline getirdi; Chicago metropol alanı, eyaletin 12,8 milyon sakininin yaklaşık %65'ini barındırmaktadır. 
Illinois'te iki Dünya Mirası Alanı bulunmaktadır: antik Cahokia Höyükleri ve Wright mimarisi alanının bir kısmı. Çok çeşitli koruma alanları, Illinois'in doğal ve kültürel kaynaklarını korumayı amaçlamaktadır. Başlıca eğitim merkezleri arasında Chicago Üniversitesi, Illinois Üniversitesi ve Northwestern Üniversitesi yer almaktadır. Üç ABD başkanı Illinois'te ikamet ederken seçilmiştir: Abraham Lincoln, Ulysses S. Grant ve Barack Obama; ayrıca Ronald Reagan da eyalette doğmuş ve büyümüş olmasına rağmen Kaliforniya'yı temsil etmiştir. Illinois, resmi eyalet sloganı olan "Lincoln'ün Toprakları" ile Lincoln'ü onurlandırmaktadır. Eyalet, Springfield'deki Abraham Lincoln Başkanlık Kütüphanesi ve Müzesi'ne ve Chicago'daki Barack Obama Başkanlık Merkezi'nin gelecekteki yerine ev sahipliği yapmaktadır. 
Illinois ekonomisi oldukça çeşitlidir; kuzeydoğusunda küresel şehir Chicago, kuzey ve merkezinde büyük sanayi ve tarım merkezleri ve güneyinde kömür, kereste ve petrol gibi doğal kaynaklar bulunmaktadır. Merkezi konumu ve elverişli coğrafyası sayesinde eyalet önemli bir ulaşım merkezidir: Chicago Limanı, Büyük Göller ve Saint Lawrence Su Yolu üzerinden Atlantik Okyanusu'na ve Mississippi Nehri üzerinden Illinois Su Yolu ile Meksika Körfezi'ne erişime sahiptir. Chicago, 1860'lardan beri ülkenin demiryolu merkezi olmuştur ve O'Hare Uluslararası Havalimanı on yıllardır dünyanın en işlek havalimanları arasında yer almaktadır. Illinois uzun zamandır Amerika Birleşik Devletleri'nin bir mikrokozmosu ve Amerikan kültüründe bir öncü olarak kabul edilmektedir; bunun en güzel örneği "Peoria'da oynanacak mı?" ifadesidir.

Paleozoyik Çağ'ın erken dönemlerinde, ilerde bir gün Illinois olacak bölge Ekvator'a yakın sığ bir denizin altında kaldı. Bu dönemde burada trilobiteler, brakiyopodlarlar ve krinoidler dahil olmak üzere çeşitli deniz canlıları yaşıyordu. Değişen çevresel koşullar Karbonifer'de büyük kömür bataklıkları oluşumuna yol açtı.
Illinois, Mezozoyik'in bir kısmında deniz seviyesinin üstündeydi ama sonunda Batı İç Deniz Yolunca yeniden sularla kaplandı. Bu, Eosen Dönemi ile geriledi.
Pleistosen Dönemi 'nde geniş buz tabakaları Illinois'in çoğunu kapladı ve yalnızca Sürüklenme Olmayan Alan (Driftless Area) açıkta kaldı. Bu buzullar, Michigan Gölü havzasını oydu ve arkalarında eski buzul göllerinin ve morenlerin izlerini bıraktılar.

Illinois, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortabatı bölgesi'ndedir ve Kuzey Amerika'nın Büyük Göller bölgesindeki sekiz eyaletten biridir (aynı zamanda Ontario, Kanada'yı da kapsar).

Illinois'in Indiana ile doğu sınırı, güneyde Post Vincennes üzerinde Wabash nehrine, kuzeydeki Michigan Gölü'nde 87° 31′ 30″ batı boylamında kuzey-güney hattı oluşturur. Wabash nehri, Wabash Ohio nehri'ne girene kadar Indiana ile doğu/güneydoğu sınırı olarak devam eder. Bu, Illinois'in Ohio Nehri'nin kuzey kıyısı boyunca uzanan Kentucky ile olan güney sınırının başlangıcını işaret eder. Missouri ve Iowa ile olan batı sınırının çoğu Mississippi nehri'dir; Kaskaskia, Mississippi'nin batısındaki ve yalnızca Missouri'den ulaşılabilen Illinois'in ekslav'ıdır. Eyaletin Wisconsin ile olan kuzey sınırı 42° 30' kuzey enleminde sabitlenmiştir. Illinois'in kuzeydoğu sınırı, Illinois'in Michigan eyaletinin yanı sıra Wisconsin ve Indiana ile bir su sınırını paylaştığı Michigan Gölü'ndedir.

Illinois tamamen İç Ovalar'da kalmasına rağmen yükseltisinde bazı küçük farklılıklar vardır. Aşırı kuzeybatı Illinois'de, buzullaşmamış ve bu nedenle daha yüksek ve engebeli topoğrafya bölgesi Sürüklenmeyen Alan, eyaletin küçük bölümünü kaplar. Güney Illinois, Shawnee Ulusal Ormanının çevresindeki tepelik alanları içerir.
Sürüklenmeyen Alan'ındaki Charles höyüğü, 1.235 ft (376 m) ile eyaletin deniz seviyesinden en yüksek doğal yüksekliğine sahiptir. Diğer yaylalar arasında güneydeki Shawnee tepeleri yer alır ve nehirleri boyunca değişen topoğrafya vardır; Illinois nehri, eyaleti kuzeydoğudan güneybatıya ikiye böler. Alton'dan Kaskaskia nehrine kadar Mississippi nehrindeki taşkın yatağı Amerikan Dip'i (ing: ) olarak bilinir.

1968 Illinois depremi

Katener, elektrikli demiryolu, metro ve tramvay araçlarına elektrik enerjisinin hareket hâlindeyken aktarılmasını sağlayan havai temas hattı sistemidir. Sistem; temas teli, taşıyıcı tel, askı elemanları, izolatörler ve destek direklerinden oluşur. Araç üzerindeki pantograf, temas teline temas ederek cer motorlarına gerekli elektrik enerjisinin iletilmesini sağlar.<

Katener sistemi; temas teli, taşıyıcı tel, askı elemanları, izolatörler, konsollar ve destek direklerinden oluşur. Taşıyıcı tel, temas telinin belirli bir yükseklik ve geometride tutulmasını sağlarken askı elemanları ise taşıyıcı tel ile temas teli arasındaki mekanik bağlantıyı sağlar. Elektrikli demiryolu araçları üzerindeki pantograf, temas teline temas ederek gerekli elektrik enerjisini alır.

Katener sistemi, elektrik enerjisinin havai temas hattı aracılığıyla demiryolu aracına iletilmesi esasına göre çalışır. Araç üzerindeki pantograf, temas teliyle sürekli temas hâlinde kalarak elektrik enerjisini alır ve cer sistemine iletir. Sistemin mekanik tasarımı, pantograf ile temas teli arasındaki sürekli temasın farklı işletme hızlarında korunmasını sağlayacak şekilde yapılır.

Katener sistemleri, tasarım özellikleri, işletme hızı ve kullanım alanlarına göre farklı türlere ayrılır. Uygulanacak katener sisteminin seçiminde hat geometrisi, tünel kesiti, işletme hızı ve bakım gereksinimleri gibi teknik etkenler dikkate alınır.

Basit katener sistemi, temas telinin doğrudan taşıyıcı tel tarafından desteklendiği ve genellikle düşük hızlı demiryolu hatlarında kullanılan katener türüdür.

Dikiş telli basit katener sistemi, basit katener düzenine eklenen dikiş teli sayesinde temas telinin geometrisini iyileştirerek daha kararlı akım toplama özellikleri sağlar.

Bileşik katener sistemi, taşıyıcı tel ile temas teli arasında ilave taşıyıcı elemanların kullanıldığı katener düzenidir. Bu yapı, temas telinin konumunun daha kararlı biçimde korunmasına yardımcı olur ve özellikle yüksek hızlı demiryolu hatlarında pantograf ile temas teli arasındaki akım toplama performansını iyileştirmek amacıyla uygulanır.

Rijit katener sistemi, temas telinin alüminyum veya benzeri rijit bir profil içine yerleştirildiği katener türüdür. Özellikle tüneller, metro sistemleri ve gabarinin sınırlı olduğu hat kesimlerinde tercih edilir. Basit yapısı ve düşük bakım gereksinimi nedeniyle birçok raylı sistemde kullanılmaktadır. Son yıllarda, uygun geçiş yapıları kullanılarak yüksek hızlı demiryolu hatlarının tünel kesimlerinde de uygulanmaya başlanmıştır.
3. ray sistemine alternatif olarak ortaya çıkan yapı yüksek iletkenlik ve hafif bir yapıya sahiptir. Bu sistemin konvansiyonel katener sistemleri ile beraber aynı hat içerisinde kolaylıkla kullanılabilmesi en büyük avantajlarından biridir.
Metro İstanbul'un işlettiği M1, M3, M4, M5, M7, M8, M9 hatları ile TCDD Taşımacılık'ın işlettiği M11 hattı rijit katener ile elektriklenmektedir.
İnşa halindeki M10 ve M12 hatları da rijit katener ile elektriklenecektir.

Kılavuzlu otobüs, genellikle diğer trafiği dışarıda bırakan ve en yoğun saatlerde bile programların korunmasına izin veren özel bir yol veya rulo yolu üzerinde harici yollarla yönlendirilebilen bir otobüstür. Troleybüslerden veya lastik tekerlekli tramvaylardan farklı olarak, rotalarının bir kısmında, geleneksel yollar boyunca genel trafikle veya standart otobüs şeritlerinde geleneksel otobüslerle yol alanını paylaşabilmektedir.
Kılavuzluk sistemleri, bordür veya kılavuz çubuklar gibi fiziksel veya optik veya radyo kılavuzluğu gibi uzaktan kumandalı olabilmektedir.
Kılavuzlu otobüsler, daha fazla yolcuya izin verecek şekilde mafsallı olabilir, ancak kamusal yollarda serbestçe dolaşamayan hafif raylı sistem veya tramvaylar kadar yolcu taşıyamamaktadır.

Guided bus information and pictures 10 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adelaide O-Bahn 10 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
First Group guided busways
Translohr official site
Guided Light Transit official web site
Cambridgeshire County Council's Guided Busway project
"An Update on Curb Guided Bus Technology and Deployment Trends", Journal of Public transport 2006 BRT Special Edition (PDF 964Kb)
University of Minnesota's ITS Institute "BRT Technologies: Assisting Drivers Operating Buses on Road Shoulders" 8 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metrobüs, metro ile otobüsün birleşimi ile ortaya çıkmış bir toplu taşıma aracıdır. Lastik tekerlekleri ile kendisine ayrılan şeritlerde çalışmaktadır.

Temel olarak kendine ait özel bir şeridi olduğu için trafikte hızlı hareket edebilmektedir. Metrobüslerin tercihli yollarla karşılaştırıldığında bazı önemli farklı özellikleri bulunmaktadır. Bunlar;

Duraklar arası mesafe diğer otobüs sistemlerine göre uzundur.
Duraklar ön ödemelidir. Yani yolcu durağa girerken ödeme yapmaktadır. Otobüsün ödeme için beklemesi bu surette önlenmektedir.
Metrobüs yollarında genelde tek bir hat çalışmaktadır.
Yolcular tüm kapılardan iner ve binerler.
İniş binişlerin kolaylıkla yapılması ve zaman kaybedilmemesi için durak platformu ile otobüs giriş yükseklikleri aynıdır ve merdivenle çıkış yoktur.
Kullanılan araç yolcu kapasitesi daha yüksektir.
Bu hatlarda çift katlı veya düşük kapasiteli araçların kullanılması doğru değildir.
Bu özellikler nedeni ile sistemden yararlanan yolcu sayısı diğer otobüslü sistemlerden daha yüksektir. Yolculuklar daha hızlı gerçekleştirilmektedir.
Araçlar ise standart otobüslerden daha fazla yolcu kapasitesine sahip, daha konforlu ve trafik sorunu olmadığı için çok daha hızlıdır.
Metrobüs sisteminin altyapı maliyeti metro ve benzeri toplu taşıma sistemlerinden çok daha ucuz olduğundan dolayı gelişmiş birçok ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle metro hatlarını besleme ve yakın mesafe taşımacılığında birçok gelişmiş dünya metrosu, metrobüslerden faydalanmaktadır. Bazı ülkelerde ise gelişmiş metrobüs ulaşım ağları mevcuttur.
Metrobüs hattında kullanılan otobüs modellerinin belirli standartları vardır. Tek katlı (yolcu tahliyesinin kolaylaşması için), en az bir körüklü (daha fazla yolcu kapasitesi için), otomatik vitesli (dur-kalk sistemine uyumlu olması için), engelli giriş-çıkış sistemli olmalıdır. Bazı ülkelerdeki metrobüsler şoförsüzdür.

Metrobüs (İstanbul)
Metrobüs (Sakarya)

McADAMS, M. A., KOCAMAN, S., 2008, The Use of GIS for Bus Ridership Surveys: Analyizing Ridership on the 'Metrobus Route', A New Bus Rapid Transit Route (BRT) in İstanbul. 5th International Conference on Geographic Information Systems, ICGIS-2008, İstanbul/Turkey, Proceedings Book Volume: 2, pp. 521–525.
McADAMS, M., KOCAMAN, S., 2008, A New Bus Rapid Transit System in İstanbul. Transport Innovator, Vol. 4, No. 1, pp. 7–10.

Liverpool, Birleşik Krallık'ta, İngiltere ülkesinde Mersey Nehri Halici'nin doğusunda bulunan şehir yerleşkesidir. Yerel idare bakımdan törensel Merseyside Metropoliten Kontluğu'nda bulunan bir tek-seviyeli metropoliten yerel bölge olan Liverpool Şehri yerel idaresi altındadır.
1207'de bir belde olarak kurulmuş ve 1880 kraliyet beratı ile şehir olma statüsünü kazanmıştır. Liverpool Şehri yerel idari sınırları içinde (2017 tahminiyle) 491.500 kişilik nüfus bulunmaktadır. Fakat Liverpool idari şehri çok daha geniş bir alana yayılmıştır. Ayrıca coğrafi bir şehirsel Liverpool Metropoliten bölgesi bulunmaktadır ve bu şehirsel bölgenin nüfusu (2012 tahminiyle) 1.381.200 kişidir.
Liverpool tarihsel olarak İngiltere ülkesinin "Lancashire" kontluğu içindeydi ve hâlâ birçok İngiliz, Liverpool'un Güneybatı Lancashire olduğunu kabul ederler. Fakat Liverpool'da bulunan limanın çok hızla gelişmesiyle; şehir nüfusunun da çok değişik göçlerle hızla artması dolayısıyla ve bir büyük şehir olma karakterini giderek alması dolayısıyla Liverpool şehri ve halkı, kendine has çok özel nitelikler almış ve kırsal olan Lancashire niteliklerinden ayrılmıştır.
Şehir 18. yüzyılda İrlanda, Karayip adaları, Amerika ve ana Avrupa kıtasıyla çok yakın ticari bağlantılar kurmuştur. Bunun yanında Liverpool gemi sahipleri ve tüccarları Atlantik'te Üç köşeli ticaret sistemini (yani Afrika'dan Karayiplere ve Amerika'ya köleler; Karayipler'den ve Amerika'dan İngiltere'ye şeker, tütün, keten ve İngiltere'den Afrika'ya hafif sanayi mallarını içeren bir ticaret yolları sistemini) geliştirmiş; bunun ana ögesi olan Köle Ticaretinin İngiltere'deki merkezlerinden biri (diğeri Bristol) olmuştur. Şehirdeki gemi sahipleri, tüccarları ve şehir bu köle ticaretinden büyük servetler yapmıştır. 19. yüzyılda başlarından itibaren köle ticaretine karşı gelişmeler, Liverpool limanının diğer ticarî ilişkileri geliştirmesine, (örneğin zahire, pamuk ve pamuklu dokuma) yol açmıştır. 19. yüzyıl başlarında dünya ticaretinin %40'ı Liverpool dokları ve limanından geçmekte idi. Liman aynı yüzyılın içinde ve 20. yüzyıl başlarında Avrupa'dan Amerika'ya giden göçmenlere Atlantik yolculuğunun başlangıç noktası olmuştur.
2007 yılında 800. yaş gününü kutlayan bu şehir, 2008 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmuştur.
Liverpool şehir merkezinin bazı kısımları "Liverpool, Orta Çağ Ticari Liman Şehri" adı altında 2004'te UNESCO Dünya Mirası listesi listesine konulmuştur. Bu kısımlar içinde "Pier Head", "Albert Dokları" ve "William Brown Sokağı" bulunmaktadır.
Liverpool spor ile isim yapmıştır. Şehirde Liverpool FC ve Everton FC adlı İngiltere Premier League'de yer alan iki futbol takımı bulunmaktadır. Şehrin kuzey varoşlarından olan Aintree'de ünlü bir Hipodrom bulunmakta ve her yıl ilkbaharda bu "Aintree Hipodromu"'nda "Grand National" adlı bir at yarışı yapılmakta ve bu at yarışı tüm Birleşik Krallık'ta gayet büyük ilgi toplamaktadır.

Liverpool ismi, Eski İngilizce'de "çamurlu/bulanık dere veya havuz" anlamına gelen lifer (kalın/çamurlu) ve pōl (dere/havuz) kelimelerinin birleşimiyle, yaklaşık 1190'larda Liuerpul olarak türemiştir. Mersey Nehri'nin etkisiyle oluşan çamurlu su birikintilerini ifade eder. İsim zamanla evrilerek günümüzdeki halini almıştır. Liverpudlian sıfatı ilk olarak 1833'te kaydedilmiştir. 

Liverpool'da bir belde kurulması için Kral John 1207'de bir belde olma "imtiyaz beratı" vermiştir. Liverpool'un sokak planı Kral John'un verdiği belde olma beratı zamanında uygulanmıştı ve belde H şeklinde kurulmuş 8 sokaktan oluşmaktaydı: 

Bank Street (şimdi Water Street)
Castle Street
Chapel Street
Dale Street
Juggler Street (şimdi High Street)
Moor Street (şimdi Tithebarn Street)
Whiteacre Street (şimdi Old Hall Street)
Fakat 16. yüzyılın ortasında Liverpool beldesinin nüfusu 500 civarındaydı.
17. yüzyılda şehrin ticareti yavaş yavaş artmaya başladı ve nüfus büyüdü. İngiliz İç Savaşı döneminde 1644'te Liverpool şehri 18 gün süren bir kuşatmaya sahne oldu. 1699'da Liverpool'u "sivil köy/mahalle (parish)" yapan bir kanun İngiliz Parlamentosu'ndan geçti. Daha güneyde Wirral Yarımadası ile Kuzey Galler'de bulunan Dee Nehri çamurla dolmaya başlayınca Mersey Nehri deltası üzerinde bulunan Liverpool limanı önem kazanmaya başladı. Aynı yıl bir diğer bir önemli olay Liverpool Merchant adlı bir geminin Afrika'da köle ticaretine başlamak Liverpool limanından ayrılması olmuştur. Bu şekilde başlayan köle ticaretinin merkezi Liverpool şehri olmuş ve bu "ticaret" şehrin zenginleşmesine yol açmıştır. Liverpool limanındaki gelgit olayının deniz ulaşımına aksi etkisini azaltmak için ilk dok havuzu 1715'te kurulmuştur. Liverpool orijinli gemiler üçgen şeklinde bir rota üzerinde Afrika'dan Karayiplere köle; Karayipler ve Amerika'dan İngiltere'ye tütün ve pamuk ve İngiltere'den Afrika'ya İngiliz hafif sanayi malları götürmeye odaklandılar. Afrika'daki köle ticaretinden Liverpool'un gemi sahipleri, gemi süvarileri ve hatta gemi tayfaları büyük kazançlar sağladılar ve şehir büyümeye başladı. 18. yüzyılın sonunda Liverpool Avrupa'nın köle ticaretini %40'ını ve Britanya'nın köle ticaretinin %80'ini eline geçirmişti.

19. yüzyılda köle ticaretinin yasaklanıp ortadan kaldırılmasına rağmen Liverpool'un limanı ve Liverpool orijinli ticaret başka yönlere dönüştü ve bu alanlarda da başarı kazandı. 19. yüzyılın başlarında dünya dış ticaretinin %40'ı Liverpool limanından geçmekteydi. Liverpool'da o zamanki yeni yapılar ve şehrin genişlemesi bu dönemde şehre giren serveti aksettirmektedir. 1830'da dünyadaki ilk şehirlerarası yolcu treni sistemi Liverpool ile Manchester arasında demiryolunun açılması ile olmuş ve bundan sonra demiryolları ağı kara ulaşımı için büyük önem kazanmıştır. 19. yüzyılda Liverpool'un nüfusu çok hızla büyümeye başladı; özellikle 1840'lı yıllarda Büyük İrlanda Patates Kıtlığı dolayısıyla birkaç milyon İrlandalı önce Liverpool'a gelip sonra Amerika'ya göç ettiler ve birçoğu da Liverpool'da kaldı. 1851'de Liverpool şehrinin nüfusun %25'i İrlanda doğumlu idi.
20. yüzyılın başlarında ise Doğu Avrupa'dan ABD'ye göç eden büyük sayıda göçmen de Liverpool limanından Atlantik Okyanusu'nu geçen gemilere binmişlerdir. Bunlar yanında ABD ile Avrupa arasında genel yolcu ve ticari bağlantısı için genellikle Liverpool limanı kullanılmıştır. Örneğin, Atlantik'te 1.517 kişinin öldüğü Nisan 1912'de batması ile büyük olay olan lüks transatlantik gemi Titanik'in tescil limanı Liverpool'du.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Parlamento'dan "1919 Mesken Kanunu" çıkartılması 1920'li ve 1930'lu yıllarda Liverpool'un her semtine yayılmış olarak yerel idaresi sahipliğinde gayet çok sayıda kiralık sosyal meskenler yapılmasına neden oldu. Şehir içinde gayet birbiri içine geçmiş şekilde meskenlerde yaşayan binlerce aile varoşlarda kurulan yeni semtlere göç ettirildiler. Bu politikanın yeni sosyal meskenlere geçen halkın yaşama standardını yükselteceği kabul edilmekte idi; ama birçok araştırmacı ve genel halk bunun gerçeğe uymadığını kabul etmektedirler.
II. Dünya Savaşı sırasında Liverpool şehri ve etrafında bulunan Merseyside Metropoliten bölgesi 80 kadar Alman Hava kuvvetlerinin büyük havadan bombardıman hücumlarına hedef oldu; yaklaşık 2500 kişi bu hava hücumlarında öldü ve bu şehirde ve bölgede meskenlerine hemen yarısı bu bombardıman hücumlarından zarar gördü.
Bu savaştan sonra Liverpool ve bölgesinde masif bir inşaat yatırımı kampanyası başlatıldı. Bu arada Britanya'da en büyük liman ve dok projesi olan "Seaforth Doklar" projesi yapılıp bitirildi.
Şehirde ailelere ve şahıslara mesken sağlamak için yeniden 1919 Mesken Kanunu şartlarına uyarak büyük sayıda ev inşaatına girişildi. İç şehirde bulunan eski mesken binaları yıkılıp burada yaşayan kişilere varoşlarda veya sonradan yenilenen iç şehir semtlerinde modern sosyal meskenler sağlandı. Boşaltılan eski iç şehir evleri de yıkılarak bunların yerine yeni modern sosyal meskenlerin yapılması da bu dönemde önem kazandı. Bu dönemde şehir içinde çok sayıda içinde özel sahibi tarafından yaşanan meskenler semtleri de özel müteahhitler ve firmalar tarafından inşa edildi. Liverpool'da kurulan bu tip özel sahipli semtler hakkında 1980'li yıllardan beri yapılanmakta olan televizyon "soap" serisi "Brookside" 1982-2007 döneminde popüler olarak Britanya televizyonlarından seyredilmiştir.
Yeni sosyal yapılardan bazıları, genellikle iç şehirde yapılan yüksek çok katlı apartman tipli binalar halinde olup bu yüksek çok katlı apartman binaları içlerine yerleştirilen kişiler tarafından genellikle hiç tercih edilmemekte idiler. Bu yüksek çok katlı binaların bulunduğu semtlerde büyük kişisel, sosyal ve hatta kanunsuzluk sorunları ortaya çıktığı devamlı olarak Liverpool medyasında yer almıştır. 20 yüzyılın sonlarında bunların büyük bir kısmı yıkıldı ve birkaç tanesi de özel sektöre kiralık apartman dairesi sağlamak üzere sahibi olan yerel idare tarafından özel şirketlere satıldılar.
Bu 1950'li ve 1960'lı yıllarda yapılan yenileşme ve yeniden yapım inşaatları halk tarafından popüler olarak karşılanmadı. Özellikle yeni olarak yapılan yüksek çok katlı kiralık apartmanlar ve şehrin etrafında ama ana ticaret ve alışveriş merkezlerinden uzakta olan yeni semtler sosyal hoşnutsuzluk doğurdu ve büyük sosyal sorunlara merkez oldular. "Liverpool şehrinin içinde yaşayanların sosyal, ailesel ve moral yapısı Alman bombardımanları ile çökertilmişken, bu yenileşme imar faaliyeti ile çökertildi" şeklinde tenkitler bu politikaya yöneltildi ve hala da bu tenkitler yapılmaya devam etmektedir.
1960'li yıllarda Liverpool'da ortaya çıkıp gelişen pop rock ve beat müziği "Merşeybeat" adı ile uluslararası ün kazandı. Bu müziğin baş tacı ve Livepool'luların devamlı iftiharını kazanan Beatles topluluğu olmuştur...

Liverpool Birleşik Krallık'ın ve İngiltere ülkesinin başkent ve merkezi olan Londra'nın 283 km kuzey-batısında Mersey halicinin doğu kıyısında bulunur.
Liverpool'un coğrafi konumu "diğer İngiltere kentleri arasında en muhteşem konuma sahiptir" olarak tanımlanmıştır. Liverpool Kent Everton Tepesi'nde denizden 7

Lokomotif, raylar üstünde bir vagon dizisini çekmede kullanılan buharla ya da bir motorla çalışan makinedir. Fransızcadaki locomotive sözünden alınmıştır.
Demir yolu sistemleri, 16. yüzyılda kurulmuş, ama vagonlar 200 sene kadar hayvan gücüyle çekilmiş, 1804'te, Wales Bölgesi’nin (İngiltere) güney kesiminde, Richard Trevithick bir buharlı lokomotif geliştirmiştir. Bu lokomotif dökme demirden yapılma bazı maden ocağı raylarını kırmışsa da, vagonların çekilmesinde buhar gücünden yararlanılabileceğini, bacadan çıkan egzoz buharının ateşi canlandırmak için kullanılması yoluyla buhar üretiminin hızlandırılabileceğini ve düzgün yüzeyli raylar üstünde yer alan düzgün yüzeyli tekerleklerin tahrik gücünü iletebileceğini kanıtlamış, o tarihten sonra lokomotifler sürekli geliştirilmiştir.

Buharlı lokomotif, güçlü ve yalın bir makinedir. Bir silindire giren buhar, genleşerek, pistonu öbür uca iter. Silindirin dönüş hareketi sırasında bir kapak açılarak, genleşmiş buharın buradan dışarı çıkmasın Pistonun hareketi, mekanik bağlantılar aracılığı lokomotifin ana tahrik tekerleğini çevirir.
Trevithick lokomotifinin yapımını izleyen 25 sene içinde kömür taşınan demir yollarında sınırlı sayıda buharlı lokomotif başarıyla kullanıldı. Bunda, Napolyon Savaşları′nın sonlarına doğru, yem fiyatlarındaki bu yükselişin de önemli etkisi oldu. Dökme demirden yapılan levha yollar, buharlı lokomotifin ağırlığını çekecek güçte olmadıklarından, vagon tekerleklerini ne oturduğu "L" kesitli bu yolların yerini kısa bir süre sonra düz yüzeyli raylar ve flanşlı tekerlekler aldı.
George Stephenson, 1814'te kendinden önceki tasarımcıların deneyimlerinden yararlanarak, düz yüzeyi raylar üstünde hareket eden lokomotifler yapmaya başladı. Daha önceki lokomotiflerin aşağı yukarı tümünde, silindirler dikey durumda yerleştiriliyor ve kısmen kazanın içine daldırılıyordu. Stephenson ve Losh, 1815'te tahrik gücünü pistondan ana tahrik tekerleğine dişli çarklarla iletmek yerine, ana tahrik tekerlekleri üs önde bulunan kranklar aracılığıyla, doğrudan doğruya silindirlerden iletme düşüncesinin patentini aldılar. Tahrik gücünü dişli çarklarla ileten düzenek, özellikle büyük dişlerde aşınma ortaya çıktığında, sarsıntılı bir harekete neden oluyordu. Gücü doğrudan silindirden ileten mekanizma, daha yalın olduğundan, tasarımcılara daha geniş bir serbestlik sağladı.
Lokomotif kazanları da, eskiden yalın bir boru biçimindeyken, önce dönüşlü bir boru biçimine, sonra da birçok borunun bir arada bulunduğu ve böylece daha geniş bir ısıtma yüzeyi sağladığı borulu biçime dönüş. Bu son biçimde, bir dizi boru, ocağın yandığı yanda ulunan benzer bir plakaya bağlanmıştı. Silindirlerden gelen egzoz buharı, borulardan geçip dumanın çıktığı uçtan bacaya giderken bir patlamaya neden oluyor, öylece, lokomotifin hareket olduğu sırada ateşi canlı tutuyordu. Lokomotif olduğu yerde dururken de, bir örük kullanılıyordu. Liverpool and Manchester Şirketi'nin muhasebecisi Henry Booth, 1827'de, daha ileri bir gelişme olan çok borulu kazanın patentini aldı. Stephenson da bu buluşu, Rocket adlı lokomotifinde kullandı (ama önce, bakır boruların bağlandığı uç plakalarındaki bağlantı bileziklerinin su sızdırmaması için, oldukça uzun denemeler yapması gerekmişti).
1830'dan sonra buharlı lokomotif, günümüzde bilinen biçimini aldı. Silindirler, dumanın çıktığı uca ya yatay ya da hafifçe eğik durumda yerleştiriliyor, ateşçinin yeriyse, ocağın yandığı uçta yer alıyordu.
Silindirlerin ve dingillerin kazana bağlı olmaktan ya da kazanın tam altına yerleştirilmekten çıkmasıyla birlikte, çeşitli parçaları bir arada tutacak bir çerçevenin yapılması gerekti. ilk defa İngiliz lokomotiflerinde kullanılan çubuk çerçeve, çok geçmeden ABD’de de uygulandı ve dövme demir yapımından, dökme çelik yapımına geçildi. Silindirler, çerçevenin dışına monte ediliyordu. İngiltere’deyse, çubuk çerçevenin yerini plaka çerçeve aldı. Bunda, silindirler çerçevenin içinde yer alıyor ve çerçeveler için yaylı süspansiyonlar (sarmal ya da yaprak biçimli), dingilleri tutmak içinse dingil yatakları (yağlanmış yatak)bulunuyordu.
1860’tan sonra çeliğin kazan yapımında kullanılma a başlanmasıyla, daha yüksek basınçlarda çalışma olanağı bulundu. 19. yüzyılın sonuna doğru, 12 bar basınç lokomotiflerde yaygınlaştı; birleşik lokomotiflerdeyse 3,8 bar basınç kullanılmaya başlandı. Bu basınç, buhar çağında 17,2 bara çıktı. 1890 yıllarında ekspres lokomotiflerinin silindirleri, 51 cm çapında ve 66 cm strokunda yapıldı. Daha sonraları ABD gibi ülkelerde silindir çapı 81 cm′ye yükselirken hem lokomotifler, hem de vagonlar daha büyük yapılmaya başlandı.
İlk lokomotifçilerde akstan güç alarak çalışan pompalar vardı. Ne var ki bunlar, yalnızca motor işlerken çalışıyordu. 1859’da enjektör bulundu. Kazandan gelen buhar (ya da daha sonraları egzoz buharı), koni biçimli iri memeden (difüzör) fışkırarak suyu daha yüksek bir basınçta bulunan kazana dolduruyordu. Bir çek valf, buharı kazanın içinde tutuyordu.
Kuru buhar, ya kazanın tepesinden alınıp delikli bir boru içinde ya da kazanın tepesindeki bir noktadan alınıp buhar damı içinde toplanıyordu. Bu kuru buhar, daha sonra bir regülatöre aktarılıyor ve regülatör, kuru buharın dağıtımını denetliyordu. Buharlı lokomotiflerde ortaya çıkan en önemli gelişme, aşırı ısıtmanın kullanılmaya başlanması oldu.
Bir gaz borusu aracılığıyla buharı önce ocağa, daha sonra da kazanın ön ucundaki bir toplayıcıya taşıyan eğimli boru, Wilhelm Schmidt tarafından bulundu ve başka mühendisler tarafından da kullanıldı. Yakıtta, özellikle de suda elde edilen tasarruf, hemen kendini gösterdi. Mesela, 12 bar basınçta ve 188 °C sıcaklıkta ‘doymuş” buhar üretiliyordu; bu buhar, 93 C daha ısıtılarak, silindirlerde hızla genleşiyordu. Böylece, 20. yüzyılda lokomotifler, %15 gibi kısa kesme zamanlarında bile yüksek hızlarda çalışabilecek hale geldi. Çelik tekerlekler, fiberglas kazan kaplamaları, uzun adımlı piston supapları, dolaysız buhar geçitleri ve aşırı ısıtma gibi gelişmeler, buharlı lokomotif uygulamasının son aşamasına katkıda bulundu.
Kazandan gelen buhar, başka amaçlarla da kullanılıyordu. Çekiş gücünü artırma amacıyla, akıtma yerine, 1887'de sürtünme kuvvetini artıran buharla “kumlanma” kullanılmaya başlandı. Ana frenler, makineden el de edilen bir vakumla ya da bir buhar pompasının sağladığı basınçlı havayla çalıştırıldı. Ayrıca borularla vagonlara taşınan buharla ısıtma sağlanıyor ve buharlı dinamolardan (jeneratör) elektrik ışığı elde ediliyordu.

Buharlı lokomotifler, tekerleklerinin sayısına göre sınıflandırılır. Manevra istasyonlarında kullanılan küçük lokomotiflerin dışında, bütün modern buharlı lokomotiflerin ön tekerlekleri, bir mille, bojiye ya da vagon şasisine bağlanır. Bu tekerlekler, lokomotifin virajları almasını sağlar. Arkadaki tekerleklerse, ocağın ağırlığının taşınmasına yardım eder. ABD'de standart lokomotifler, yıllar boyu 4-4-0 tipindeydi; yani dört tane ön tekerlekleri ve dört tahrik tekerlekleri vardı; arka t yoktu. Ayrılık Savaşı'nda kullanılan General adlı ünlü lokomotif de bu türdendi. Daha sonra, Mikado tipi 2-8-2 sınıfından yük lokomotifi ortaya çıktı.
Avrupa'daysa, sınıflandırma yapmak için, tekerleklerin yerine, dingillerin sayısı belirtilir ve tahrik tekerleklere sayı yerine harf verilir. Böylece mesela ABD'de 2-6-2 sınıfından bir lokomotif, Almanya'da 1D1 diye sınıflandırılır.
Büyük buharlı lokomotifler eklemlidir. Bunlarda, iki grup tahrik tekerleği ve silindir, aynı kazandan beslenir. Lokomotifin virajları dönmesi için, tahrik tekerleği grupları bir eklemle ayrılır.
Buharlı lokomotifler oldukça dayanıklı ve güçlüdür. Ama artık yerlerini, elektrikli lokomotifler, özellikle de dizel lokomotifler almıştır. Isıl yitimler ve yakıtın bütünüyle yakılamaması nedeniyle, buharlı lokomotiflerin verimi, genellikle %6'nın üstüne çıkamaz.

Dizel lokomotifler çoğunlukla, dizel elektrik tahrikli lokomotiflerdir. Bunlarda bir dizel motoru, Bir dinamoyu çevirerek elektrik üretir; Bu elektrik tahrik tekerleklerini çeviren elektrik motorunu çalıştırmak için kullanılır.Hareket genellikle dişlinin çevrilmesiyle iletilir. İlk dizel lokomotif 1913te yapılmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonraysa, demir yollarının elektriklenmesinin ekonomik olmadığı yerlerde, dizel lokomotifler bütünüyle buharlı lokomotiflerin yerini almıştır. Dizel lokomotifleri, elektriği kendileri ürettikler için tahrik motorları dalgalı değil, doğru akımlıdır.

Elektrik gücüyle çalışan ilk lokomotif, 1834′te yapıldı. Ama, ilk elektrikli lokomotifler, bataryayla çalışıyordu. Bataryalar ağırdı ve sık sık şarj edilmeleri gerekiyordu.
Günümüzdeki elektrikli trenler, Kendi elektrik kaynaklarını kendileri taşımazlar; yani elektriği ya üstlerinde yer alan elektrik tellerinden ya da altlarında yer alan üçüncü bir raydan alırlar.

Manchester (telaffuzu /ˈmæntʃɛstər/ ( dinle)), Birleşik Krallık'a bağlı İngiltere ülkesinin Kuzey-Batı bölgesinde bulunan bir şehir. Daha geniş bir şehirleşme alanının merkezidir. 514,417 kişilik nüfusuyla ülkenin en kalabalık altıncı şehri konumundadır. "Manchester City" adlı metropoliten bölgenin yerel idare merkezidir. Kuzey Batı İngiltere bölgesinin Liverpool ile birlikte merkezi olduğu kabul edilir. 1974-1986 döneminde iki seviyeli Greater Manchester Metropoliten Kontluğunun birinci seviyesinin kontluk idaresi Manchester'da bulunmaktaydı; birinci seviye kontluk idaresi lağvedildiğinde geride kalan ve paylaşılan görev ve yetkiler için kurulan kurumların merkezi Manchester'da bulunmaktadır. Bazı Manchester yerlileri kendilerini Mancunian olarak adlandırır. Bunun nedeni Manchester tarihinin Romalı Mamucium'a dayanmasıdır.
Manchester 18. yüzyılda dünyanın sanayileşmiş ilk şehri hâline gelmiştir. 1761 yılında Bridgewater Kanalı'nın kurulması Manchester'ı 1853 yılına dek kasaba seviyesinden büyük şehir seviyesine yükseltmiştir. 1877 yılında Manchester Belediye Binası ve 1894 yılında döneminde dünyanın en geniş gemi kanalı olan Manchester Gemi Kanalı kuruldu. Bununla beraber açılan Manchester Limanı şehirden denize dökülmektedir. 1995 yılında patlatılan bomba özellikle şehir merkezinin yenilenmesine yol açtı.
Şehir mimarlık, kültür, müzik sahnesi, medya, bilimsel çalışmalar, mühendislik, spor kulüpleri ve sosyal etkinlikler gibi alanlarda başarıları ile tanınmaktadır. Manchester önemli bilimsel gelişmelere sahne olmuştur. Atomun ilk parçalandığı ve dünyadaki ilk demiryolunun kurulduğu yerdir. Ayrıca Birleşik Krallık'ta kapitalizm ve komünizmin başlatıldığı yerdir. Karl Marx ve Friedrich Engels Komünist Manifesto adlı kitaplarını şehirdeki Chetham Kütüphanesi'nde yazmışlardır.
Bugün Manchester Birleşik Krallık'ın en gelişmiş üçüncü ekonomisine sahip olup bir Beta Dünya şehri konumundadır. Ayrıca Londra ve Edinburgh'dan sonra yabancılar tarafından en çok ziyaret edilen üçüncü şehirdir.

"Manchester" isminin aslı bu mevkide "Antik Roma" döneminde bulunan Romalı kalesinin ve etrafındaki yerleşkenin ismi olan Latince "Mamucium"dan gelmiştir.
Birçok tarihçiye göre "Mamucium" ismi ise eski İngiltere'de yerleşik olan Kelt kabilelerinin konuştuğu Kelt dilinde "meme şekilli tepe" kelimelerinden geldiği bildirilmektedir ve bu Kelt dili isme Latince "ordu kampı" veya "kaleler" anlamında "castra" kelimesini eklenmesi ile ortaya çıkmıştır.
"Mamucium" isminin aslı için alternatif bir açıklama da mevcuttur. Eski "Britonik" dilinde "mamma" (=anne) bu Romalı kalesi ve yerleşkesinin hemen dibinden geçen "Medlock Suyu"nun nehir tanrıçasına atıf etmektedir. Bu yerleşke "Medlock'un Momma tanrıçasının kalesi" olarak isimlendirilmiştir. 

Günümüzde "Kuzey İngiltere" olarak anılan arazilerde çoğunlukla "Brigantes" adli bir Kelt asıllı kabile yaşamaktaydı. Bu kabilenin günümüzde Manchester Katedrali'nin üzerinde yapılı olduğu bir kumtaşı kayalardan oluşan tepe üzerinde ve Irwell Nehrinin karşı yakasında bir müstahkem mevkileri bulunmaktaydı, Brigantes'lerin yerleşik oldukları topraklar günümüzde Salford ve "Stretford"un üzerinde bulunduğu, gayet mümbit düşük rakımlı ovalardı. Birinci yüzyılda Britanya adasının antik Romalılar tarafından fethedilmesi sırasında Romalı General Agricola 79 yılında Kuzey İngiltere'de Romalıların kurdukları şehirler olan "Deva Victrix" (günümüzde Chester) ve "Eboracüm" (günümüzde York)'u savunmak için yaptırdığı kaleler arasında (günümüzdeki Manchester'daki) "Mamucium" adlı kale de bulunmaktaydı O tarihten itibaren sonradan hızla gelişen bu kale etrafındaki yerleşke devamlı olarak yaşanan bir mevki olarak günümüzdeki Manchester şehrinin merkezini ve kentin nüvesini teşkil etmiştir. Günümüzde Manchester "Castlefield" mevkiinde bu antik Romalı kalesinin stabilize edilmiş temelleri halkın görmesi için açık hava müzesine çevrilmiştir.
Antik Romalıların idaresi, lejyonların Britanya adasından çekilmeleri ile Manchester'da olasılıkla 3. yüzyılda sona erdi. Kale etrafındaki Romalı sivil yerleşke "Vicus"un 3.yüzyılın ortalarında boşaltıldığı ve belki küçük bir askeri garnizonu içinde barındıran kalenin ise 3.yüzyıl sonları ve ile 4.yüzyıl başlarında bırakıldığı belirtilmektedir.
1066'da İngiltere'nin Normanlar tarafından fethi'ne gelene kadar yerleşkenin merkez mevkii eski Romalı kalesi ve etrafından Irwell Nehri ile "Irk Suyu"nun kavuşma noktasına geçmişti. Normanların kuzeyde Sakson ve Viking asıllı yaşayanları bastırmak için yaptıkları Kuzey Seferi (1069)'nde kullandıkları yakıp yıkma taktiği ile yağmalama dolayısıyla yerleşke ve civarının ıssız, viran bir araziye dönüştürüldüğü bildirilmektedir.

Büyük toprak sahibi bir lord olan Thomas de la Warre 1421'de eski Manchester köy kilise cemaati için yanında bir keşişler koleji evi de ihtiva eden bir kilise yaptırdı. Günümüzde kilise Manchester Katedrali'ne dönüştürülmüştür ve kolej evi de "Cheetham Müzik Okulu" ve "Cheetham Kütüphanesi" olarak kullanılmaktadır. 1653'te yeniden açılan Cheetham Kütüphanesi günümüzde hala halka açık olmaya devam etmektedir ve Birleşik Krallık'ta bulunan en eski halka açık referans ve halka parasız kitap kiralayan kamu kütüphanesidir.
1282 tarihli bir belgede Manchester bir "pazar şehri" olarak belirlenmektedir. 14.yüzyıl civarlarında Manchester'a çok sayıda Flandra'dan kaçan Protestan kumaş dokuyucularının göçmen olarak gelip bu kasabada yerleştikleri bildirilmektedir. Bazı kaynaklar bunların kurdukları küçük kumaş imalat atölyelerinin Manchester ve bölgesinin tekstil imalatçısı olmasına yol açtığını belirmektedirler. Bundan sonra Manchester'ın önemli bir yünlü ve keten kumaş imalat ve ticaret merkezi olduğu bilinmektedir. Yaklaşık 1540'li yıllarda bu imalat ve ticaret kasabası daha genişleyip (o zaman tarihçisi John Leland'ın sözleri ile) "Tüm Lancashire Kontluğu içinde en güzel, en iyi binaları olan, en hızlı ve en büyük nüfuslu kasaba olmuştur." Leland'ın Manchester'ından günümüze kalan en önemli binalar Manchester Katedrali ve Cheetham binalarıdır.

İngiliz İç Savaşı döneminde Manchester çok koyu parlamentocular tarafını tutmaktaydı. Oliver Cromwell bu kasabanın sırf kendisini temsil edecek nir Parlamento Üyesi seçme isteğini önce kabul etti ama sonra bu kararından çaydı. Kasaba için Parlamento üyesi olarak seçilen Charles Worsley bu seçimlik görevde bir yıl kaldı. Sonra bir askeri görev olan Lancashire, Cheshire ve Staffordshire kontlukları için askeri idareci olarak "Tuğgeneral" rütbesi ile askeri vali oldu. Bu iç savaş döneminde "askeri idarecilerin yönetimi" adı verilen bir aşamada idaresi altındaki kontluk alanlarını çok sıkı olarak idare etti. Kendisi çok sıkı Puritan Hristiyan inançlara sahipti ve bu inançlara bağlı olan kuralları çok sıkı olarak uyguladı. Böylece idare ettiği bölgedeki tüm birahaneleri kapattırdı ve Noel yortusunun eğlencelerle kutlanmasını yasak etti. Charles Worsley iç savaş 1660'ta bitmeden önce 1656 öldü.
1600'dan hemen sonra İngiltere'nin geleneksel olarak yünden giysiler giyme alışkanlığı değişti ve halk arasında büyük miktarda pamuklu bezlerden yapılmış giysiler giymek moda oldu. Önce bu elbiseler pamuk/keten karışımı elyaftan dokunmuş bezden yapılmakta idi ama sonra sırf pamuktan yapılmış bezden elbise giyilmeye başlandı. Bu tip bezin dokunması çoğunlukla Manchester'da yapılmaktaydı. Pamukluya talebin artması Manchesterli dokumacıların çok büyük miktarda ham pamuk talep etmelerine yol açtı ve bundan dolayı pamuk İngiltere'nin ham pamuk ithalatı birden artış gösterdi. Fakat Manchester kara içinde kalmaktaydı ve pamuk ve pamuk dokumak için gereken enerji gayet etkinsiz kara yolu taşımacılığı ile Manchester'a getirilmesi gerekmekteydi. Manchester'dan akan Irwell Nehri ve Mersey Nehri mavnalarla yük nakline elverişli olacak şekilde derinleştirilerek Liverpool limanındaki doklardan Manchester'a su üzerinden getirilen pamuk nakliyat zorluğunu bir parça kolaylaştırdı. Worsley'deki kömür maden ocaklarından çıkartılan kömürün de Manchester içindeki fabrikalara nakletmek için 1761'de Bridgewater Kanalı açıldı. Bu kanal 1776'da Runcorn'a kadar uzanan Mersey halicine bağlanmak üzere Runcorn'a kadar uzatıldı. Böylece mavnalar arasındaki rekabet ve daha çok yük taşıyabilecek mavnaların inşası ile Manchester fabrikalarına kömürün maliyeti ve ham pamuğun doklardan fabrikalara nakil maliyetleri yarıya indirildi.
Manchester etrafında bulunan yakın şehir ve kasabalarda üretilen pamuklu tekstil mallarının efektif olarak pazar yeri olma durumuna geçti. 1729'da Manchester'da "ham maddeler borsası" açıldı. Kentin ticaretinin gelişmesi için de kentte büyük emtia ambar binaları yapıldı.
1780'de o zamana kadar küçük atölyelerde veya su kenarında bulunup su gücü kullanılan fabrikalarda üretilen pamuklu bez imalatı için kömürle istim gücü kullanan gayet makineleşmiş olarak pamuklu bez imalatı yapmak üzere ilk büyük bir fabrika Richard Arkwright tarafından kuruldu.

Manchester'ın tarihi genel olarak Sanayi Devrimi döneminde tekstil imalat sanayiinin tarihi ile birbirine bağlıdır. Pamuk ipliği eğirmek için sanayinin imalatının gayet büyük çoğunluğu Büyük Manchester, Güney Lancashire ve Kuzey Cheshire bölgelerinde bulunan kasaba ve kentlerde yerleşik bulunmaktaydı. Manchester belli bir dönem için pamuk işlemenin en etkin üretim merkezi idi. Hemen sonra Manchester pamuklu malların alınıp satılması ticaretinin yerleşmiş olduğu en büyük dünya pazar yeri hâline gelmişti. Kraliçe Victoria döneminde bu nedenlerle Manchester'a takma isim olarak "cottonopolis" veya "Ambarlar Kenti" verilmiştir. Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika'da "mamchester" sözcüğü hala pamukludan yapılma havlu, çarşaf, yastık yüzü vb. eliși maddeleri için kullanılmaktadır,
Sanayi Devrimi Manchester'da büyük bir değişikliğe neden oldu ve Manchester'ın nüfusunun hızla artmasına bir neden sağladı. 19. yüzyıl başlarında İskoçya'dan, Galler Ülkesi'nden, İrlanda'dan ve İngiltere ülkesinin diğer bölge ve şehirlerinden Manchester'da işçi olarak çalışmak niyetiyle büyük

Manyetik levitasyon, nesnelerin havada asılı kalmasını sağlayan bir teknolojidir. Bu teknoloji, manyetik alanların itme veya çekme gücünü kullanarak yer çekimi ve diğer mekanik dirençleri dengeler.
Manyetik levitasyon, maglev trenleri, manyetik rulmanlar gibi çeşitli alanlarda kullanılmakta ve dikkat çekici yenilikler sunmaktadır.

Manyetik levitasyon teknolojisi, temelde elektromanyetizma prensiplerine dayanır ve çeşitli uygulamalara göre farklılık gösterebilir. Ancak temelde aktif veya hibrit elektromıknatısların kullanımına dayanır. Elektromıknatıslar, elektrik akımının kontrolü ile mıknatısın gücünü ayarlar. Bu sayede, asılı duran nesneyi istenilen konumda sabit tutmak veya hareket ettirmek mümkün olur.

Optik Levitasyon
Akustik Levitasyon

Magnetic Levitation – Science is Fun
Magnetic (superconducting) levitation experiment (YouTube) 3 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Superconducting Levitation Demos
Maglev video gallery

Manyetik levitasyon, iki mıknatıs kümesinin kullanıldığı bir demiryolu ulaşım teknolojisidir. Maglev olarak da adlandırılır. Bu sistemde mıknatıs kümelerinden biri treni raylardan yukarı kaldırırken diğeri treni ileri yönde hareket ettirir. Sürtünmenin büyük ölçüde ortadan kalkması sayesinde tren, klasik demiryolu teknolojine kıyasla çok daha yüksek hızlara ulaşabilir. Orta menzillerde (genellikle 320–640 km) Maglev sistemleri, yüksek hızlı trenlere ve uçaklara kıyasla daha iyi bir performans sunabilmektedir.
Maglev teknolojisi halen geliştirilmeye devam ettiğinden dünya genelinde yaygın bir kullanım alanına ulaşmamıştır. Almanya ve Japonya Maglev teknolojisini geliştiren ülkeler arasında ön plana çıkmaktadır. Bununla birlikte Maglev trenlerinin günlük yaşamdaki ilk başarılı uygulaması, Çin'in Şanghay kentinde hayata geçirilmiştir. Şanghay'da işletilen 30 kilometrelik Maglev hattı, bu mesafeyi yalnızca 7 dakika 20 saniyede kat etmektedir.

Maglev teknolojisindeki hız rekorları; açık hava, vakumlu tüp ve askeri test düzenekleri olmak üzere üç ana kategoride değerlendirilmektedir. Geleneksel açık hava hatlarında yolcu tipi araçlar için, Japonya'nın 2015 yapımı L0 Serisi 603 km/h ile hız rekorundaki liderliğini uzun süre korumuştur. Ancak 2024 yılında Çin'in T-Flight sistemi vakumlu ortamda 623 km/h hıza ulaşarak bu sınırı aşmıştır. Aralık 2025'te ise Çinli bilim insanları, 1,1 tonluk bir Maglev test aracını sadece 2 saniyede 700 km/h hıza ulaştırarak yeni bir teknik rekora imza atmışlardır. Bu alandaki mutlak hız rekoru ise, nisan 2016'da ABD'deki Holloman Hava Kuvvetleri Üssü'nde sürtünmeyi azaltmak için Maglev teknolojisi kullanan bir roket kızağının ulaştığı 1.019 km/h değeridir.

Maglev sistemlerinin temelinde manyetizma ilkesi yatmaktadır. İki mıknatısın eş kutuplarının birbirini itmesi prensibi, Maglev trenlerinin çalışma mantığını açıklar. Bu teknolojide:

Trenin alt kısmına yerleştirilen mıknatıslar, raylardaki elektromıknatıslarla etkileşim hâlindedir.
Elektromıknatıslar, treni raylardan yaklaşık 10 cm yukarı kaldırır.
Raylarla fiziksel temasın ortadan kalkması sayesinde sürtünme büyük ölçüde azalır.
Aerodinamik tasarımı sebebiyle hava direncini azaltılır ve hız kaybı engellenir.

Maglev, yani manyetik levitasyon trenleri, geleneksel tekerlekli demiryolu sistemlerinden farklı olarak raylarla fiziksel temas olmaksızın manyetik kuvvetler aracılığıyla hareket eden ulaşım araçlarıdır. Maglev trenlerinin başlıca avantajlarından biri yüksek hız kapasitesidir. Bu teknoloji, özellikle kısa ve orta mesafeli yolculuklarda uçaklarla rekabet edebilecek ulaşım süreleri sunabilmekte; yoğun nüfuslu bölgelerde erişim ve seyahat sürelerinin azalmasına katkı sağlayabilmektedir.
Maglev sistemlerinde trenin raylarla doğrudan teması olmadığı için sürtünme kuvveti büyük ölçüde azalır. Bu özellik, enerji kayıplarını azaltarak enerji verimliliğini artırabilir ve trenlerin yüksek hızlarda istikrarlı biçimde çalışmasını mümkün kılabilir. Geleneksel trenlere kıyasla hareketli mekanik parça sayısının az olması, bakım gereksinimlerinin ve maliyetlerinin azalmasına katkıda bulunabilirken, mekanik arızaların görülme sıklığını da düşürebilir. Bunun yanında maglev trenleri, sessiz çalışma özellikleri nedeniyle gürültü kirliliğinin azaltılmasında da avantaj sağlayabilir; özellikle kent içi ulaşımda çevresel sürdürülebilirliğe katkıda bulunabilir.
Maglev trenleri, aerodinamik açıdan optimize edilmiş biçimde tasarlanır. Raylarla temas olmamasının yanı sıra düşük titreşim düzeyi, yolcular açısından daha konforlu ve sarsıntısız bir seyahat deneyimi sağlayabilir. Ayrıca yüksek taşıma kapasitesiyle hem şehir içi hem de şehirler arası taşımacılıkta trafik yoğunluğunun azaltılmasına yardımcı olabilir. Maglev teknolojisi, altyapı gereksinimleri ve yüksek ilk yatırım maliyetlerine rağmen, toplu ulaşım sistemlerinde hız, verimlilik, konfor ve çevresel etkiler açısından alternatif bir ulaşım teknolojisi olarak değerlendirilmektedir.
Elektrik enerjisiyle çalışmaları, Maglev trenlerini fosil yakıtlara olan bağımlılıktan uzaklaştırır. Bu durum, karbon emisyonlarının azaltılması açısından önemli bir çevresel avantaj sağlamaktadır.

Maglev tren sistemlerinin karşılaştığı temel zorluklardan biri, yüksek altyapı maliyetidir. Bu teknoloji, yalnızca özel olarak inşa edilen hatlarda çalışabilmektedir. Mevcut demir yolu hatlarıyla uyumsuz olması, mevcut altyapının dönüşümünü gerektirmesi gibi etkenlerden dolayı Maglev sistemlerinin yaygınlaşması güçleşmektedir. Bazı projelerde mevcut hatlara ek sistemler yerleştirme girişimleri bulunsa da, bu uygulamalar da maliyet ve mühendislik karmaşıklığını artırmaktadır.
Maglev sistemleri, güçlü elektromıknatıslar ve gelişmiş kontrol mekanizmaları gerektirmektedir. Bu durum; sistemin tasarımı, kurulumu ve işletilmesi süreçlerinde yüksek düzeyde teknik uzmanlık ve ileri mühendislik çözümleri gerektirir. Buna bağlı olarak bakım maliyetleri de geleneksel tren sistemlerine kıyasla daha yüksektir.
Sürekli çalışması gereken elektromıknatıslar nedeniyle sistemin enerji ihtiyacı yüksektir. Bu yüksek enerji tüketimi, özellikle elektrik üretiminin fosil yakıtlara dayandığı bölgelerde çevresel sürdürülebilirlik açısından ek değerlendirmeler gerektirmektedir.
Maglev sistemlerinin geleneksel demir yolu altyapılarıyla entegrasyonunun sınırlı olması, bu teknolojinin yalnızca belirli güzergâhlarda uygulanabilmesine neden olmaktadır. Bu durum, ulaşım ağlarıyla bütünleşik bir yapı kurmayı zorlaştırmaktadır.
Yüksek işletme maliyetleri nedeniyle Maglev sistemlerinin ekonomik açıdan sürdürülebilirliği, taşınacak yolcu sayısına doğrudan bağlıdır. Düşük yolcu yoğunluğuna sahip bölgelerde bu sistemlerin uygulanabilirliği sınırlı kalmaktadır.
Ayrıca, yüksek hızlarda çalışan sistemlerde oluşan güçlü manyetik alanlar çevresel ve biyolojik etkiler açısından bilimsel tartışmaların konusudur. Bu konuda yürütülen araştırmalar devam etmekte olup uzun vadeli etkiler henüz tam olarak ortaya konulamamıştır.

Maglev, 1960 yılında Jesse Powell ve Gordon Danby tarafından tasarlanmış, süperiletken mıknatıslar kullanarak trenlerin havada hareket etmesini mümkün kılan bir teknoloji olarak ortaya çıkmıştır. Bu teknoloji, Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda yapılan çalışmalar sonucunda proje faaliyete geçirilmiş ve günümüzde çeşitli ülkelerde sınırlı da olsa uygulanmaya başlanmıştır.
Türkiye'de ulaşım altyapısında uzun yıllar boyunca öncelikli olarak karayolu yatırımlarına odaklanılmıştır. Bu yaklaşım; kara yolu taşımacılığı kapasitesinin artmasına katkı sağlamış olsa da, diğer ulaşım türlerinin görece ihmal edilmesi nedeniyle dengeli ve entegre bir taşımacılık sistemi oluşturulamamıştır. Kara yolları, kapıdan kapıya taşımacılık gibi avantajlar sunsa da; artan petrol fiyatları ile çevresel ve ekonomik maliyetler göz önüne alındığında, bu taşıma şeklinin uzun vadede sürdürülebilirliği tartışmalıdır. Bu sebeple Türkiye, son yıllarda farklı ulaşım türlerinin entegrasyonu ve çeşitlendirilmesi yönünde politikalar geliştirmektedir. Karayolu, demiryolu, denizyolu, havayolu ve boru hatlarının bir arada kullanıldığı çok modlu taşımacılık çözümleri teşvik edilmektedir.
Zaman faktörü, ulaşım tercihlerinde belirleyici bir unsur hâline gelmiştir. Bu bağlamda, Türkiye'de yüksek hızlı tren hatlarının yaygınlaştırılması yönünde önemli adımlar atılmıştır. Bu sistemlere en yakın alternatiflerden biri olan manyetik levitasyonlu trenler (Maglev) ise dünya genelinde ilgi gören gelişmiş ulaşım teknolojilerindendir. Türkiye'de Maglev tren sistemlerinin geliştirilmesine yönelik teknik çalışmalar başlatılmış olsa da, henüz araştırma ve değerlendirme aşamasındadır. Bu çalışmada Maglev treninin dünyadaki uygulamalarından bahsedilmiş ve yapım maliyetleri ile ilgili incelemeler yapılmıştır. Bu çalışmaların sonucunda ise Maglev tren sisteminin ve teknolojilerinin hangi mesafelerde daha pratik ve uygulanabilir olduğu belirlenmiştir.

International Maglev Board 5 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maglev in China, Germany, Japan, Korea18 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tübitak Maglev
Manyetik Hızlı Tren - Geleceğin Seyahatini bu günden başlatıyoruz

Metro istasyonu, metro için kurulan bir istasyon türüdür. Çoğu istasyon, yer altında bulunur ve geçit işlevini de yapabilir. İstasyonun büyük kısmı tipik olarak kamuya açık caddeler veya parkların bulunduğu arazilere yerleştirilmiştir. Caddeden bilet ve tren platformuna erişim merdivenler, yolcu salonu, yürüyen merdivenler, asansörler ve tüneller ile sağlanmaktadır.
Metro istasyonları, şehir içi ulaşımın önemli unsurlarından biri olarak, yoğun nüfuslu bölgelerde toplu taşımayı kolaylaştırmak amacıyla planlanmış altyapı yapılarıdır. İstasyonda yer alan peronlar, trenlerin durakladığı ve yolcuların iniş biniş yaptığı alanlardır. Peronlar genellikle yönlere göre ayrılmış olup, güvenlik amacıyla çoğu istasyonda uyarı çizgileri, bilgilendirme ekranları ve sesli anons sistemleri bulunur.
Modern metro istasyonlarında engelli erişimi ön planda tutulmaktadır. Asansörler, kabartma yazılar, sesli yönlendirme sistemleri ve düşük eğimli rampalar sayesinde istasyonlar, hareket kısıtlı bireyler için erişilebilir hâle getirilmiştir. Ayrıca acil durum çıkışları, yangın söndürme sistemleri ve güvenlik kameraları gibi önlemlerle istasyon güvenliği sağlanmaktadır.
Bazı büyük kentlerde, metro istasyonları yalnızca ulaşım amaçlı değil, aynı zamanda ticari ve sosyal alanlar olarak da kullanılmaktadır. Bu istasyonlarda mağazalar, kafeler, sanat sergileri ve geçici etkinlik alanları yer alabilir. Bu tür istasyonlar genellikle “çok işlevli ulaşım merkezleri” olarak adlandırılır.
İstasyonlar, bulundukları şehirlerin mimari kimliklerini yansıtabilecek şekilde tasarlanabilir. Örneğin Moskova Metro'su, tarihi ve sanatsal tasarımlarıyla tanınırken; Tokyo Metro'su, yüksek verimlilik ve minimal mimarisi ile öne çıkar. Bu durum, metro sistemlerinin yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda şehir kültürünün bir parçası haline geldiğini göstermektedir.
Metro istasyonlarının yerleşimi, şehir planlamasında stratejik öneme sahiptir. Yoğunluk merkezlerine yakınlık, aktarma noktalarıyla entegrasyon, çevresel etkiler ve ekonomik sürdürülebilirlik gibi faktörler istasyonların konumlandırılmasında dikkate alınır. Gelişen teknoloji ile birlikte, bazı istasyonlar akıllı sistemlerle donatılarak yolcu akışını optimize eden ve enerji verimliliğini artıran çözümlerle desteklenmektedir.

Metro durakları dışarıdan görülebilen özel işaretlerle belirtilir. Dünya genelinde çoğunlukla "M" harfinin farklı varyasyonları tercih edilir. Her şehir kendi karakteristiğini yansıtacak şekilde özelleştirmiştir. Uzaktan görünebilir, kolayca tanınabilir ve evrensel olmalıdır. Bu sayede turistler ve şehir sakinlerince kolayca tespit edilebilir.Dünyanın en büyük metro istasyonu Paris metrosunun Châtelet – Les Halles istasyonudur. Bu istasyonda 5 Metro hattı ile 3 RER tren hattı kesişmektedir. Berlin Alexanderplatz istasyonunun dağıtım katı, tıpkı dünyanın en büyük metro istasyonu olan Paris Châtelet – Les Halles gibi, sokak ve peron seviyeleri arasında yer alarak yolcu akışını organize eden ve farklı hatlar arası aktarımları kolaylaştıran bir metro istasyonudur.

Metro istasyonları bulundukları şehrin kültürel ve sanatsal özelliklerini yansıtmak için özel olarak tasarlanabilir. Bazılarında heykeller veya freskler bulunur. Örneğin, Londra'nın Baker Street istasyonu Sherlock Holmes'u betimleyen çinilerle süslenmiştir. Paris'in Concorde istasyonunun tüneli, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni hecelendiren çinilerle dekore edilmiştir. Alameda istasyonu, Ciutat de les Arts i les Ciències'in baskın stili gibi beyaz çini parçalarıyla dekore edilmiştir. Pekin Metrosu'nun 8. hattındaki Olimpiyat Yeşil Alanı'ndaki orijinal dört istasyonun her biri Olimpiyat stilleriyle dekore edilirken, şehir merkezi istasyonları geleneksel olarak Çin kültürü öğeleriyle süslenmiştir. Tyne and Wear Metro'sunda, Newcastle United'ın ev sahası St James' Park'taki istasyon, kulübün ünlü siyah-beyaz çizgileriyle dekore edilmiştir. Mexico City Metro'sunun her istasyonu, ismine ek olarak benzersiz bir simgeyle belirgin şekilde tanımlanır, çünkü sistem tasarlandığı sırada şehirde okuma yazma oranı düşüktü.
Napoli, Stockholm, Moskova, St. Petersburg, Taşkent, Kiev, Montreal, Lizbon, Kaohsiung ve Prag gibi bazı metro sistemleri mimarileri ve sanatlarıyla ünlüdür. Paris Metro'su Art Nouveau istasyon girişleriyle ünlüyken; Atina Metrosu inşaat sırasında bulunan arkeolojik kalıntıların sergilenmesiyle bilinir. Londra Underground'ı ise Leslie Green tarafından tasarlanan sütunlar ve yarı dairesel birinci kat pencereli istasyon binalarını içeren kızılkahverengi faience blokları ile ünlüdür.

Metro istasyonlarında genellikle, özellikle insanların beklediği yerlerde belirgin poster ve video reklamları bulunur ve bu da işletmeci için bir gelir kaynağı oluşturur.

Sığ Kolon İstasyonu: Yeraltı boşluğu için çok sayıda destekleyici sütunun bulunduğu istasyon tipidir. Çoğu tasarımda metal veya beton-çelik kolonlar istasyonun uzun eksenine paralel şekilde düzenlenir. New York, Berlin ve Chicago gibi şehirlerde tipik olarak iki açıklıklı metal kolonlu istasyonlar kullanılırken, Rusya'da üç açıklıklı beton-çelik istasyonlar yaygındır. Moskova Metrosu'nda istasyonların yaklaşık yarısı 1960-70'lerde inşa edilmiş sığ derinlikteki bu tipte iken, St. Petersburg'da zor zemin koşulları nedeniyle sadece beş tane bulunmaktadır.Derin Kolon İstasyonu: Merkezi holün iki yan hol ile halka şeklindeki geçitlerle birbirine bağlandığı derin yeraltı istasyonu tipidir. İlk derin kolon istasyonu 1938'de Moskova'da açılan Mayakovskaya'dır. Bu tip istasyonların temel avantajı, pilon istasyonlara kıyasla haller arasında çok daha iyi bağlantı sağlamasıdır.
Pilon İstasyonu: Merkezi holün istasyon tünellerinden ayrıldığı şekille karakterize edilen derin yeraltı istasyonu tipidir. Üç ayrı holden oluşur ve aralarında pilon sıraları ile geçitler bulunur. Zor jeolojik durumlarda tercih edilir çünkü toprak basıncına daha iyi karşı durabilir, ancak dar geçitler haller arası geçişi sınırlandırır. Moskova'da Kievskaya-Koltsevaya ve Smolenskaya gibi örnekleri vardır.Tek Tonoz İstasyonu: Tek geniş ve yüksek yeraltı holünden oluşan istasyon tipidir. İlk örnekleri 1975'te Leningrad'da inşa edilmiştir. Washington DC Metro sisteminin yeraltı istasyonlarının çoğu bu tasarımdadır. Montreal Metro'sunun tüm tek hatlı tonozlu istasyonları da bu şekilde inşa edilmiştir.
Mağara İstasyonu: Doğrudan bir mağara içinde inşa edilen metro istasyonudır. Stockholm Metro'sunun özellikle Mavi hattındaki birçok istasyonu yapay mağaralarda inşa edilmiş ve tünele kapatılmak yerine kazıldıkları ana kayanın açığa çıkarılması şeklinde tasarlanmıştır. Hong Kong MTR'de Tai Koo istasyonu gibi mağara içine inşa edilmiş örnekler bulunmaktadır.

Metro sistemleri listesi
Hub (taşımacılık)
Metropol alan ağı
Tren istasyonu
Yeraltı şehri
Metrobüs

Minyatür raylı taşımacılık veya model trenler demiryolları ve ilintili olarak kullanılan alet, edevat, yapı ve aygıtların belirli ölçeklerde küçültülerek yeniden yapılması amacını güden zevk için yapılan bir uğraştır.
Ölçekli veya minyatür modeller; demiryolları, lokomotifler, tramvaylar, araçlar, sinyalizasyon ışıkları ile nehirler, tepeler, kanyonlar, yollar, binalar ve manzara da dahil olmak üzere çevre birimlerini içerir. 
En eski demiryolları modelleri 1840'larda ortaya çıkan 'halı demiryolları' olarak adlandırılan oyuncaklardı. İlk elektrikli trenler ise ayrıntı içermeyen, kaba temsili modeller olarak 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren görülmeye başlandı. Teknolojideki gelişmelere bağlı olarak, günümüzde model trenler çok daha gerçekçi olarak üretilmektedir.

Bu uğraşta, demiryolu ve çevre düzenini içeren küçük ölçekli (minyatür) yapılar birliğine alan tasarımı (Layout veya Diorama) adı verilir. Meraklı kişi (Hobbyist) ise demiryolu modelleyicisi olarak adlandırılır. Alan tasarımları dairesel veya oval şekilde yapılmış demiryollarından olağanüstü gerçekçi görünümündeki ölçekli yeryüzü şekillerine ve binalara kadar yayılan bir yelpazede olabilir. Demiryolu modelciliğinin nasıl başladığı pek açık değildir. Her ne kadar kimse bu konuda kesin bir tarih veremese de modelciliğin başlangıç ve gelişmesi dünyanın her yerinde demir ağların örülmesiyle eş zamanlı olduğu kesindir. Bilinen ilk minyatür trenler, 1830'larda Alman ustalar tarafından teneke kullanarak yapılmıştır.  Basit olarak tasarlanan bu trenler demiryolları üzerinde ittirilerek hareket ettiriliyordu. Takip eden yıllarda Fransızlar kendi tasarımlarını ürettiler, daha güzel tasarlanmış, boyanmış ve sağlam malzemeden yapılan bu modellerde demiryollarında hareket edemiyordu. Sanayi devriminin beşiği olan İngiltere'de, İngiliz oyuncak üreticileri minyatür trenlere daha ciddi yaklaştılar ve ayrıntılı modeller üretmeye başladılar. Sir Henry Wood 1840 yılında İngiltere'de buhar motoru ile çalışan ilk minyatür trenin üretilmesine önayak oldu. Daha sonraki dönemlerde kendilerini müzik aletleri imalatına adanmış olan Avrupalı ustalar oyuncak trenlerin üretiminde de rol oynamaya başladılar. İlk sürüm üretimlerdeki bazı mekanik sorunları gidermek için saatçi ustalarından yardım alınması da ilginç bir ayrıntıdır.
1910 yılında benzer malzemelerden üretilen bu ürünlere "teneke" (tin plate) genel adı verildi. O dönemlerde JEP, Hornby ve Märklin, gibi şirketler 1:15 ve 1:45 arasında değişen ölçeklerde modeller üretiyorlardı ancak farklı markalar arasında hiçbir kalıp (pattern) birliği kurulamamıştı. Bu dönemde üretilen ürünler hala oyuncak olarak görülüyordu ve model tren olmanın gerektirdiği gerçeğine bağlı ölçekleme ve ayrıntı içerme konularında dikkat edilmiyordu. 1891 yılında Märklin kurmalı trenleri üretmeye başladı. Bu trenler düz zeminlerde kullanılıyordu ve 1930 yılına kadar üreticilerin kataloglarında yer almaya devam etti. O dönemlerde bütün modeller “ölçeksiz üretim” olarak imal ediliyordu ve aslına sadık kalınması söz konusu değildi. Bunun yanında özgün olarak üretilen örnekler de piyasada görülmeye başlanmıştı. Örneğin 1902'de Bing şirketi "Black Prince" adlı modeli üretmişti; benzer olarak 1929'da Hornby "special locomotive No. 2" üretti. Bu dönemde ilk defa modeller asıllarına daha sadık kalınarak üretilmeye başlamıştı, neredeyse tamamı el yapımıydı, satış fiyatlarının yüksekliği bu uğrasın bir burjuva faaliyeti olarak görülmesine yol açmıştı.  Japonya'da da, amatörler ve sanatkarlar kendi özgün lokomotiflerini üretmeye başlamışlardı, bu tasarımlar asıllarına oldukça sadik kalınarak I veya 0 ölçek aralığında pirinç malzemeden üretiliyordu. Ancak bu tasarımlar sadece raflarda sergileme amaçlı kullanıldılar.
Günümüzde, H0 ölçeğinde dünyanın en büyük model demiryolu Almanya Hamburg’da, Miniatur Wunderland  da olduğu kabul edilir. 40 km (25 mil) demiryolu ağı ile buharlı tren için en geniş alan tasarımı (layout) 'Tren Dağı' ise Chiloquin, Oregon'da bulunmaktadır.
Türkiye'de bu konuda yapılmış pek fazla araştırma bulunmamaktadır. Oyuncak müzelerinde genelde Anadolu'ya özgü oyuncaklar arasında iple çekilen tahta ve teneke oyuncak trenlere rastlamak olasıdır. Ankara Gençlik Parkında çalıştırılan minyatür tren ilk yerli yapım minyatür tren örneğidir. 1957 yılında tamamı Türk yapımı olan iki buharlı lokomotif ve üstü açık mini vagonlar üretilmiş ve minyatür trenler çeşitli yerlerde uzun süre hizmet vermişlerdir.  Kurumsal olarak Modelcilik kulubu 29 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  düzenlediği yarışmalar ile ölçekli model çalışmalarının yaygınlaşmasına çalışmaktadır. Model Trenciler 2 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. topluluğunun forumunda da üyeler arası iletişim sağlanarak meraklılara bilgi akışı sağlanmaktadır.

Demir yolu hat açıklığı (Gauge) demiryolundaki iki demir rayın arasındaki aralıktır.
Model ölçeği, modelin gerçeğine göre küçültme veya büyütme oranını olarak tanımlanır. Minyatür çalışmalarında küçültme oranını belirler. Örnek olarak 1:87 (veya HO) ölçek, gerçeğinin kenar boyutunun 87 ile bölünerek küçültülen minyatür aygıt veya yapıyı tanımlar. Örnek olması açısından 10 metre boyundaki bir vagon için en yaygın kullanılan ölçekler ve karşılaştırmalı değerleri tabloda verilmiştir. ayrıntılı bilgi için ölcekler sayfasına bakılabilir. 

Model çalışmaları büyük bir pazar oluşturmaktadır. Birçok gelişmiş ülkede bu konuda üretim yapılmaktadır. Üreten firmalara üretici firmalar listesinden ulaşabilirsiniz.
Türkiye'de genelde ithal edilen ürünlere ulaşılmaktadır. Meraklılar kısıtlı sayıdaki internet forum siteleri aracılığı ile birbiri ile görüş alışverişinde bulunmaktadır. Bu konudaki en başarılılardan bir olan model trenciler forumunda 2 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. hem yeni başlayanlara bilgiler verilmekte hem de ileri seviyelerde bilgi paylaşımı yapılmaktadır.
Demiryolu geometrisi ve tren durakları ile ilgili kaynakça ve öneriler minyatür demiryolu tasarım sayfasında da bulunabilir.

Genelde kullanılan enerji kaynağı elektriktir. Düşük gerilimli doğru akımla çalışan modellerin yanı sıra alternatif akımla çalışan birkaç marka da bulunmaktadır. Özellikle büyük lokomotiflerde buhar ile çalışan modelleri görmek olasıdır. Günümüzde buharlı ve kurmalı modeller koleksiyoncular tarafından aranan modellerdir.

Piyasaya sürülen ilk modellerdir. Tren üzerine yerleştirilen denetim mekanizmaları ile yavaşlama ve durma işlevi sağlanabiliyordu.

Yalıtımın sorun olduğu dönemlerde kullanılmaya başlana bir düzenektir. Demiryolunun ortasında bulunan üçüncü ray ve trenin altındaki kızak elektrik akımını trene iletir. Günümüzde de bazı firmalar hala bu düzeni kullanmaya devam etmektedir.

Demiryolu üzerindeki hareket de hassasiyet önemli hale geldikçe, yeni denetim mekanizmaları geliştirildi; tekerlekler birbirinden izole edildi, raylar artı (sağ ray) ve eksi gerilimi taşıyan düzene dönüştürüldü. Günümüzde üretici firmaların büyük çoğunluğu bu düzeneği kullanmaktadır. 

Üç raylı düzeneklerde orta ray yerine saplamalar (ince metal çiviler) kullanarak üretilen modellerdir.

Elektrikli lokomotiflerde kullanılan düzenektir. Gerçek bir lokomotif gibi enerji havai hatlar ile iletilir.

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında sadece birkaç evde elektrik vardı. Bu nedenle ilk elektrikli trenler enerjilerini demiryolunun yanında bulunan pillerden alıyordu. Bugün, pil ile çalışan ucuz tren setleri oyuncak olarak kabul edilmekte ve model meraklıları tarafından nadiren kullanılmaktadır

Açık alanda çalışan büyük ölcekli (5" ve 7 1/2") modeller  ile 1, G, O ve OO / HO ölçekli modellerde buhar kullanılmaktadır.

Büyük ölçekli benzinli-mekanik ve benzinli-hidrolik modeller nadirde olsa bulunabilmektedir. Ancak elektrikle çalışan türlere göre çok daha pahalıdır.

Birçok alan tasarımcısı geleneksel DC tasarımı yerine dijital denetimli düzenleri kullanma eğilimindedir. Günümüzde Sayısal hareket denetimi (SHD) (Digital command control - DCC) endüstri standardı haline gelmiştir. DCC düşük ve sabit gerilim (genellikle 20 volt AC)  kullanır. Lokomotifin hızı, ışıkları, hareket yönü, duman ve çeşitli ses efektleri de dahil olmak üzere çeşitli işlevleri için denetim biriminden farklı kodlar içeren sinyaller gönderilir. Tren üzerindeki işaret çözücü yardımıyla istenen işlev yerine getirilir. Büyük ölçeklerde ve özellikle açık alanlarda inşa edilen minyatür demiryollarında, radyo kontrol (RC) ve DCC yaygınlaşmaktadır.

Bir monoray veya havaray, hattının tek bir ray veya kirişten oluştuğu bir demiryolu'dur. Halk arasında "monoray" terimi genellikle herhangi bir yükseltilmiş demiryolu veya insan taşıyıcı biçimini tanımlamak için kullanılır. Daha doğru bir ifadeyle, bu terim track tarzını ifade etmektedir. Monoraylar genellikle havaalanı transferlerinde ve orta kapasiteli metrolarda bulunan tek raylı sistemlerdir. Monoraylar tramvaylardan ve hafif raylı sistemlerden her zaman diğer trafikten ve yayalardan ayrı olmaları ile ayrılırlar.
İlk monoray prototipi 1820 yılında Rusya'da oluşturuldu ve o zamandan beri çeşitli monoray tasarımları önerildi ve uygulandı. İlk monoraylar tek bir metal ray veya jiroskopik olarak dengelenmiş bir sistem kullanmıştır. 1950'lerde, monoraylar daha büyük kiriş veya kiriş tabanlı rayları benimsedi ve ALWEG straddle ve SAFEGE sistemleri popüler tasarımlar olarak ortaya çıktı.Şablon:Cnl 1980'lerden itibaren Japonya, Tokyo Monoray'ın dünyanın en yoğun sistemlerinden biri olmasıyla monoray toplu taşımacılığında lider konuma gelmiştir. Çin de 2000'li yılların sonlarında Chongqing'deki dünyanın en büyük ve en işlek sistemi de dahil olmak üzere monoraylar geliştirmeye başladı. Monoraylar o zamandan beri servis pazarlarında, eğlence parklarında ve giderek artan sayıda şehirde toplu taşıma aracı olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Modern monoraylar çalışma yüzeyi olarak sağlam bir kirişe dayanır ve iki sınıfa ayrılır: straddle-beam ve asma monoraylar. Straddle-beam monoraylar daha yaygındır ve trenler çelik ya da betonarme bir kiriş üzerinde hareket eder. Almanya'daki Wuppertal Schwebebahn gibi asma monoraylar daha az yaygındır. Çoğu monoray elektrik motorlarıyla çalışır, ancak dizel motorlu sistemler de mevcuttur. Lastik tekerlekli monoraylar %6'lık bir eğimi kaldırabilecek şekilde tasarlanmıştır ve monorayların ray değiştirmesini sağlayan mekanizmalar vardır. Monoraylar filmler, televizyon şovları ve video oyunları da dahil olmak üzere popüler kültürde yer almıştır.

Terim muhtemelen 1897'den gelmektedir, Alman mühendis Eugen Langen, vagonların asılı olduğu yükseltilmiş bir demiryolu sistemini Eugen Langen One-railed Suspension Tramway (Einschieniges Hängebahnsystem Eugen Langen) olarak adlandırmıştır.

Monoraylar havaalanı transferinde ve orta kapasiteli metrolarda uygulama alanı bulmuştur. Monorayları diğer ulaşım modlarından ayırmak için Monoray Topluluğu monorayı "yolcu veya yük araçları için ray görevi gören tek bir ray" olarak tanımlamaktadır. Çoğu durumda demiryolu yükseltilir, ancak monoraylar zemin, zemin altında veya metro tünellerinde de çalışabilir. Araçlar ya dar bir kılavuz yoldan asılır ya da bu yol üzerinde hareket eder. Monoray araçları kendilerini destekleyen kılavuz yoldan daha geniştir."

Monoraylar genellikle yükseltilmiştir, bu da bazen Docklands Light Railway, Vancouver SkyTrain, AirTrain JFK gibi diğer yükseltilmiş sistemlerle ve iki ray üzerinde çalışan Cable Liner people mover gibi kablo tahrikli sistemlerle karıştırılmasına neden olur.
Monoray araçları genellikle hafif raylı araçlara benzer ve personelli veya personelsiz olabilir. Tekli rijit araçlar, mafsallı tekli üniteler veya trenlere bağlanmış çoklu üniteler olabilirler. Diğer gelişmiş hızlı transit sistemleri gibi, monoraylar da lineer endüksiyon motoru ile tahrik edilebilir; geleneksel demiryollarında olduğu gibi, araç gövdeleri boji aracılığıyla kirişe bağlanabilir ve böylece virajlar aşılabilir.
Monoraylar bazen kentsel alanlarda geleneksel paralel raylı metro sistemleriyle birlikte kullanılır. Mumbai Monoray, Mumbai Metrosu ile birlikte hizmet verirken, monoray hatları Bangkok'un BTS Skytrain ağındaki geleneksel demiryolu hatlarına entegre edilmiştir.

Bazı tramvay ve hafif raylı sistemlerin aksine, modern monoraylar rayın geometrisi nedeniyle her zaman diğer trafikten ve yayalardan ayrılır. Sapporo Belediye Metrosu gibi lastik tekerlekli metrolar veya Translohr gibi kılavuzlu otobüsler veya tramvaylar gibi diğer kılavuzlu sistemlerin aksine, aynı tek kirişle etkileşim yoluyla hem yönlendirilir hem de desteklenirler. Monoraylar pantograf da kullanabilir.
Diğer sınıf ayrımlı transit sistemlerde olduğu gibi, monoraylar kırmızı ışıklardan, kavşak dönüşlerinden ve trafik sıkışıklığından kaçınır. Yüzey seviyesindeki trenler, otobüsler, otomobiller ve yayalar birbirleriyle çarpışabilirken, monoraylar gibi özel, kademeli olarak ayrılmış yol hakları üzerindeki araçlar yalnızca aynı sistemdeki diğer araçlarla çarpışabilir ve çarpışma için çok daha az fırsat vardır. Diğer yükseltilmiş transit sistemlerde olduğu gibi, monoray yolcuları güneş ışığı ve manzaradan faydalanır. Monoraylar dizel otobüs ve trenlerden daha sessiz olabilir. Elektriği ray yapısından elde ederler, oysa diğer ulaşım türleri üçüncü ray veya havai elektrik hatları ve direkleri kullanabilir. New York, Chicago ve diğer yerlerdeki yükseltilmiş tren sistemleriyle karşılaştırıldığında, bir monoray kiriş yolu dar bir gölge oluşturur. Tersine, monoraylar tünel içermeyen hafif raylı sistemlerden daha pahalı olabilir. Buna ek olarak, monoraylar ya yer üstünde kalmalı ya da geleneksel raylı sistemlerden daha büyük tüneller kullanmalıdır ve karmaşık ray değiştirme ekipmanı gerektirirler.

Monoray Topluluğu'nun ışın genişliği kriterine göre, Transrapid ve Linimo gibi maglev sistemlerinin hepsi olmasa da bazıları monoray olarak kabul edilir. Maglevler, hareket halindeyken kirişe fiziksel olarak temas etmedikleri için diğer monoraylardan farklıdır.

İlk monoray prototipi 1820 yılında Rusya'da Ivan Elmanov tarafından yapılmıştır. Geleneksel demiryolulara monoray alternatifleri yaratma girişimleri 19. yüzyılın başlarından beri yapılmaktadır.
Centennial Monorayı 1876 yılında Philadelphia'da düzenlenen Centennial Exposition fuarında sergilenmiştir. Tasarımı temel alınarak Bradford ve Foster Brook Demiryolu 1877 yılında inşa edildi ve Ocak 1878'den Ocak 1879'a kadar bir yıl boyunca işletildi.
1879 civarında Haddon ve Stringfellow tarafından bağımsız olarak ters "V" rayı kullanan (ve dolayısıyla enine kesitte "Λ" şeklinde olan) bir "tek raylı" sistem önerildi. Askeri kullanım için tasarlanmıştı, ancak "ucuz demiryolu" olarak sivil kullanıma da uygun olduğu görüldü. Benzer şekilde, pratik kullanıma sunulan ilk sistemlerden biri, İrlanda'da Ballybunion ve Listowel arasında bir hat inşa eden Fransız mühendis Charles Lartigue'ye aitti. 1888 yılında açılan ve 36 yıl süren hat, 1924 yılında (İrlanda İç Savaşı'ndan kaynaklanan hasar nedeniyle) kapatıldı. Yük taşıyan tek bir ray ve denge için üçü üçgen destekler üzerinde taşınan iki alt, dış ray kullanmıştır. Yapımı ucuz ama işletmesi zordu. Muhtemelen ilk monoray lokomotifi bir 0-3-0 idi. Bu hat üzerinde buharlı lokomotif. 1901'de Liverpool ve Manchester arasında Lartigue sistemi kullanan yüksek hızlı bir monoray önerilmiştir.
Boynton Bisiklet Demiryolu]], Long Island, New York üzerindeki Brooklyn'de buhar gücüyle çalışan bir monoraydı. Zemin seviyesinde tek bir taşıyıcı ray üzerinde, ancak yatay olarak karşılıklı duran bir çift tekerleğe bağlı ahşap bir üst stabilizasyon rayı ile çalışıyordu. Demiryolu 1890'dan itibaren sadece iki yıl boyunca işletilmiştir.
Hotchkiss Bisiklet Demiryolu]], üzerinde eşleşen bir pedal bisiklet sürülebilen bir monoraydı. İlk örneği 1892 yılında Smithville ile Mount Holly, New Jersey arasında inşa edilmiştir. 1897 yılında kapanmıştır. Diğer örnekler 1895'ten 1909'a kadar Norfolk'ta inşa edildi, Great Yarmouth, ve Blackpool, Birleşik Krallık 1896.

İlk tasarımlarda, geleneksel demiryollarının çift rayına alternatif olarak, monoray aracını hem yönlendiren hem de destekleyen çift flanşlı tek bir metal ray kullanılmıştır. Günümüze ulaşan askıya alınmış bir versiyon, halen hizmet veren en eski sistemdir: Almanya'daki Wuppertal monoray. Ayrıca 1900'lerin başında, tek bir ray üzerinde jiroskopik olarak dengelenmiş arabalara sahip Gyro monorailler test edilmiş, ancak hiçbir zaman prototip aşamasının ötesine geçememiştir. Hindistan'ın Pencap eyaletindeki Patiala Eyaleti Monoray Tren Yolları'nda kullanılan Ewing Sistemi, yük taşıyan tek raylı ve denge için harici bir tekerleği olan hibrit bir modele dayanmaktadır. 1901'de Liverpool ve Manchester arasında Lartigue sistemi kullanan yüksek hızlı bir monoray önerilmiştir.
1910 yılında Brennan gyroscopic monorail Alaska'daki bir kömür madeninde kullanılmak üzere düşünülmüştür. Haziran 1920'de Fransız Patent Ofisi Henri Coanda'nın FR 503782 numaralı "Transporteur Aérien" -Hava Taşıyıcısı projesini yayınlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde planlanan ilk monoraylardan biri 1930'ların başında New York'taydı ve yükseltilmiş bir tren sistemi için tasarlandı.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, çizim tahtasını hiç terk etmeyen ya da kısa ömürlü prototipler olarak kalan birçok tasarım önerisi daha yapıldı. Düzen üzerinde yaratılan en ilginç projelerden biri Nikolai Grigorievich Yarmolchuk'un bilyeli treniydi. Bu tren, ahşap bir platformun (tam ölçekli projede sehpa beton olacaktı) altındaki yarı dairesel oluklara yerleştirilmiş, içlerine elektrik motorları yerleştirilmiş küresel tekerlekler üzerinde hareket ediyordu. Araç konseptini test etmek için 1/5 ölçeğinde inşa edilen bir model tren 70 km/s hıza ulaşabiliyordu. Tam ölçekli projenin 300 km/s hıza ulaşması bekleniyordu.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında monoraylar, bir tekerlek seti tarafından desteklenen ve bir diğeri tarafından yönlendirilen araçlarla daha büyük kiriş veya kiriş tabanlı raylar kullanmaya karar vermişti. 1950'lerde Almanya'da düz hatlarda 200 mph (320 km/sa) ve virajlarda 90 mph (140 km/sa) hız için tasarlanmış bir sistemin %40 ölçekli prototipi inşa edilmiştir. Araçların kirişlerden desteklendiği, asıldığı veya dirseklendiği tasarımlar vardı. 1950'lerde ALWEG straddle tasarımı ortaya çıktı ve bunu güncellenmiş bir askıya alınmış tip olan SAFEGE sistemi izledi. ALWEG teknolojisinin versiyonları en büyük iki monoray üreticisi olan Hitachi Monorail ve Bombardier tarafından kullanılmaktadır.

1956 yılında

Nostaljik tramvay, şehir içi yolcu taşımacılığının yanı sıra, tarihi, kültürel ve turistik amaçlı işletilen raylı sistem. Genellikle kâr amacı gütmeyen tarihi raylı sistemlerin ana amacı geçmişte ulaşımın nasıl olduğuna dair bir tarih bilinci oluşturmaktır.

Nostaljik tramvay (İngilizce heritage trolley ya da vintage trolley olarak bilinir) terimi yaklaşık 1900-1950 yılları arasında tasarlanmış ve kullanılmış tramvayların günümüzdeki nostaljik kullanımını ifade eder ve ilk olarak 1950'lerde Birleşik Krallık'ta ortaya çıkmıştır. Bu tramvaylar 20. yüzyılın ilk yarısına ait eski tramvayların görünümünü ve teknik özelliklerini bozmadan günümüzde yapılan taklitleri olduğu gibi o günlerden kalan gerçek tramvayların restore edilmiş biçimleri de olabilirler.

Nostaljik tramvaylar; küçük, tekli vagon tasarımı (vagon gövdesine kendi etrafında dönmeyecek şekilde sabitlenmiş iki aks olarak) ve daha geniş çiftli vagon tasarımı (dört akslı, her iki vagonda da bir aks kendi etrafında dönecek  bir aks da sabit olacak şekilde) olarak ikiye ayrılır. Tekli olanların uzunluğu genellikle 9 metreden azdır ve 25-30 koltuk kapasitelidir. Cadde tramvayları 1890 yıllarındaki orijinal elektrifikasyon modellerinden, yaklaşık bir on yıl sonra çiftli modellerinin geliştirilmesine kadar tekli vagon olarak kullanılmıştır. 20. yüzyılın başlarında pek çoğu ya kaybolmuştur ya da önemini yitirmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Birney Safety Car sunumuyla birlikte daha modern, daha hafif ve tek kişinin kullanabileceği (önceleri makinist ve kondüktör olmak üzere iki kişilik mürettebatı vardır) modelleriyle tekrar popüler oldular ve küçük kasabalarda yıllarca kullanılmaya devam ettiler. Çiftli modelleri ise genellikle 10- 15 metre uzunluğunda olup 45-70 koltuk kapasitelidir ve 20. yüzyıl boyunca kullanılan tramvayların atası olarak kabul edilirler.
Tramvaylar tepelerinden geçen tellerden aldıkları 600 voltluk elektrik ile çalışırlar. Doğru akımlı bu elektriğin güç merkezine geri dönüşü raylar aracılığı ile olur.Bu tramvaylar eski modellerde akslara paralel ve yeni modellerde akslara dik olarak monte edilmiş iki ya da dört motora sahiptirler. Fren sistemleri basınçlı havayla çalışır. Frenlemeyi sağlayacak basınçlı hava elektrikli kompresörlerle elde edilir.
Bazı alanlarda vintage trolley terimi günümüzde düzenli servis yapan orijinal vagonları, heritage trolley terimi ise kopya ya da taklit tramvayları belirtmek için kullanılsa da, bu kelimeler çoğu zaman aynı anlamı ifade eder.

Kökenleri Birleşik Krallık'a dayansa da, nostaljik tramvaylar popülaritesini ABD'de kazanmıştır. ABD'nin pek çok şehrinde tarihi cadde tramvayı olarak da tanımlanabilecek nostaljik tramvay hatları modern hafif raylı sistemlerinin yanında yerlerini almıştır. Diğer bölgelerde olduğu gibi Amerika'daki destekçilerinin amacı da eski tarihi ulaşım yöntemlerini 21. yüzyıla getirmektir. Bununla beraber, pek çok nostaljik tramvay hattının kurulum maliyeti, daha yeni hatlar ile kıyaslandığında daha azdır. Tarihi tip tramvaylar, sonradan modifiye edilmediği takdirde engelli bireylerin kullanımına uygun değildir.
Bu sistemler ABD'de yirmiden fazla şehirde yer almaktadır ve yapım aşamasında olan kırk tane daha bulunmaktadır. Şu anda işleyen nostaljik tramvay sistemleri arasında Little Rock, Arkansas, Memphis, Tennessee, New Orleans, Louisiana, Philadelphia, Tampa ve Florida'da yer alanları en büyükleri arasındadır. Bir nostaljik hat da günümüzde Charlotte, Kuzey Karolina'da tamamlanmıştır ve şehrin yeni ulaşım sisteminin bir parçası olmak üzeredir.

Nostaljik tramvay fikri ilk olarak muhtemelen 1950 yılında Galler yöresinde tamamen gönüllüler tarafından kurtarılan ve işletilen Talyllyn Nostaljik Treni ile atıldı. Bir grup heveslisinin attığı bu ilk adımlar geçmişin korunması hareketinin başlangıcı kabul edilmekle birlikte günümüze yüzlerce nostaljik hat kazandırdı.
İngiltere'deki tarihi tramvay hatlarının çok büyük bir kısmı Nostalji Hareketi başlamadan önce kaldırılmış, raylar ve tramvaylar hurdaya çıkarılmıştır. Tramvaylar günümüzde İngiltere şehirlerine geri dönüyor olmasına rağmen, bu araçlar tarihi olmayıp modern tramvaylardır.

Hong Kong'daki Hong Kong Tramvayları da Hong Kong kültür mirasının bir parçası olarak görülmektedir.

Türkiye'de hizmet vermekte olan nostaljik tramvayları 37 yıl aradan sonra tekrar hizmete giren T3 (Kadıköy - Moda) Nostaljik Ring Tramvay Hattı ve Beyoğlu'ndaki T2 (Taksim - Tünel) Nostaljik Tramvay Hattı oluşturur.
1 Kasım 2003 tarihinde hizmete giren Kadıköy-Moda Tramvayı'nda 2.6 km'lik sistemde 10 istasyon yer almaktadır. 4 adet tramvay aracının çalıştığı Kadıköy-Moda tramvayı; Kadıköy meydanından hareket edip, otobüs özel yolu ve Bahariye Caddesi'ni takip ederek Moda Caddesi üzerinden tekrar Kadıköy Meydanı'na gelmektedir. Hattın tur süresi 205 dakikadır.

1990 yılının sonlarında Taksim - Tünel arasında tarihi tramvay tekrar işletmeye alınmış olup halen 3 motris (çekici), 2 vagon ile 1640 m'lik hat üzerinde turistik bir işlev görmesinin yanında yılda 14.600 sefer ve 23.944 km yaparak günlük ortalama 6,000 yolcu taşımaktadır.

İstanbul.net.tr sitesi 6 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce nostaljik tramvay hakkında bir sayfa29 Ocak 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orta kapasiteli raylı sistem veya Hafif metro, hafif raylı sistemden daha yüksek, ancak ağır raylı sistemden daha düşük kapasiteye sahip bir raylı ulaşım sistemidir. Orta kapasiteli raylı sistemler genellikle 1 ila 4 birbirine bağlı vagonla işletilir. Çoğu orta kapasiteli raylı sistem, hafif raylı sistem araçlarına benzer araçlar kullanır.
Yolcu sayısı, bir raylı sisteminin ölçeğini belirlediği için, istatistiksel modelleme, planlamacıların raylı sistemin kapasitesini bölgenin ihtiyaçlarına göre belirlemesine olanak tanır. Tahmin edilen yolcu sayısı, hafif raylı sistem ile ağır raylı sistem (metro) sistemi arasındaki hizmet gereksinimleri arasında kaldığında, bir orta kapasiteli sistem projesi önerilir. Ayrıca, bir hızlı transit hattı tek hatlı işletme gibi ağ yetersizlikleri ya da değişen demografik yapılar nedeniyle gereken yolcu sayısına ulaşamazsa, sonuç olarak bir hafif metro sistemi de ortaya çıkabilir.
Hafif raylı sistemlerin aksine, hafif metrolar tamamen hemzemin geçitlerden ayrılmış, yalnızca kendisine ait hatlarda çalışır. Bazı durumlarda, istasyonlar arasındaki mesafe, ağır raylı sistemlerde (metrolarda) bulunan tipik mesafelerden çok daha uzun olabilir. Hafif metro sistemleri, bir havaalanı ya da bir metro ağının ana hattı gibi yüksek kapasiteli başka bir ulaşım sistemine bağlı ara hatlarda işletilmek için de uygun bir seçenek olabilir.

Dünya Bankası'nın bir raporuna göre, hafif metro sistemlerinin kapasitesi saatte tek yönde 15.000 ila 30.000 yolcu (p/h/d) arasında değişmektedir. Karşılaştırmak gerekirse, 30.000 p/h/d üzerindeki taşıma kapasitesi, genellikle ağır raylı sistemler (metro) için standart kabul edilmektedir,hafif raylı sistemlerin yolcu taşıma kapasitesi ise yaklaşık 10.000 ila 12.000 p/h/d ya da 12.000 ila 18.000 p/h/d şeklindedir.

Ancak, bir hattın hafif metro olarak sınıflandırılması için belirlenen kapasite sınırları standartlaştırılmadığı için değişkenlik gösterebilir. Uluslararası tanımlamalardaki tutarsızlıklar, bazen tek bir ülke içinde bile görülebilmektedir.

Hong Kong’da, MTR’nin Ma On Shan hattı, (diğer hatlarda kullanılan 7 ila 12 vagonluk trenler yerine 4 vagonlu SP1950 trenler kullanıldığı için) yerel olarak hafif metro sınıfına alınmıştır. Ancak bu hat, 32.000 p/h/d kapasiteye ulaşabilmektedir ki bu rakam, bazı tam kapasiteli metro sistemlerinin taşıma gücüne denktir. Bununla birlikte, hat gelecekte uzatılmak üzere tasarlandığı için ağır raylı sistem standartlarına göre inşa edilmiştir.

Orta kapasiteli sistemlere ek olarak, "hafif metro" terimi de Avrupa ülkeleri, Hindistan ve Güney Kore gibi bölgelerde yaygın bir alternatif ulaşım metodu olarak kullanılmaktadır.
Ancak bazı ülkelerde, hafif metro sistemleri ile hafif raylı sistemler karıştırılabilmektedir. Güney Kore’de, hafif raylı sistem ifadesi, orijinal Korece terim olan "경전철" (Gyeongjeoncheol), bu terimin kelime anlamı hafif metrodur, fakat pratikteki anlamı "ağır raylı sistem dışındaki, kapasitesi ağır metro ile otobüs taşımacılığı arasında kalan her türlü raylı sistem" şeklindedir.
Örneğin, Uijeongbu'daki U Hattı, orta kapasiteli raylı sistemin bir türevi olan VAL sistemini kullanır ve bu nedenle LRTA ve diğer bazı kaynaklar tarafından “hafif metro” olarak sınıflandırılır, ancak işletmeci firma ve Güney Kore kaynakları bu hattı “hafif raylı sistem” olarak tanımlar.

Busan–Gimhae Hafif Raylı Sistemi de görünüş ve teknik özellikler bakımından hafif metroya benzer, ancak işletmeci tarafından yine "hafif raylı sistem" olarak adlandırılır.
Benzer şekilde, Malezya’daki yetkililer ve medya, Kelana Jaya, Ampang ve Sri Petaling hatlarını yaygın olarak "hafif raylı transit" sistemleri olarak tanımlar. Bu hatlar ilk açıldığında verilen Malayca kısaltmalar da hafif raylı sistem ile hafif metro arasındaki farkı net biçimde ayırmamıştır.

Türkiye'de ise yetkililer ve halk, hattın ne kadarının yer altında olduğuna göre, sistemin tramvay mı yoksa metro mu olarak isimlendirileceğine karar vermektedir. Örneğin, Adana metrosu ve Bursa metrosu bunların en büyük örneğidir, istasyonların çoğunluğunun hemzemin ve viyadük üzerinde olması nedeniyle, halk bu sistemlere "metro" gözüyle bakmakta zorluk yaşamaktadır. Bu durum, halkın "metro" sistemlerine yönelik stereotipik bakış açısının bir yansımasıdır, çünkü halk genellikle metronun tamamen yer altı olmasını beklemektedir.
Bunun yanı sıra, yetkililer de hatlar tasarlanırken genellikle orta kapasiteli raylı sistem tabiri yerine hafif raylı sistem olarak planlama yapmaktadır. Bu durum, hafif metro ve hafif raylı sistem arasındaki farkların tam olarak ayırt edilememesine sebep olmuştur.

Light Rail Transit Association (LRTA) adlı kar amacı gütmeyen kuruluş da, birçok toplu taşıma sistemini "hafif metro" olarak sınıflandırmaktadır.

Otobüs, sürücü dahil 17 kişiden fazla yolcu kapasitesi olan motorlu kara taşıtıdır. Ortalama araba veya furgonlardan önemli ölçüde daha fazla yolcu taşımak üzere tasarlanmıştır. Otobüslerin kapasitesi 300 yolcuya kadar çıkabilir, ortalama bir otobüs genellikle 30 ile 100 arasında yolcu taşır.
En yaygın tip, daha büyük yükler taşıyan çift katlı otobüs, körüklü otobüs, daha küçük yükler taşıyan midibüsler ve minibüsler, tek katlı otobüs'tür. Şehirlerarası otobüs daha uzun mesafeli hizmetler için kullanılır.
Şehir içi toplu taşıma otobüsleri ve şehirler arası otobüsler gibi birçok otobüs türü ücretlidir. İlkokul veya ortaokul otobüsleri, orta öğretim sonrası eğitim kampüsü ve servis otobüsleri gibi diğer türler ücretsizdir. Birçok yargı bölgesinde, otobüs şoförleri, normal bir sürücü belgesinin ötesinde özel bir büyük araç ruhsatı gerektirir.
Otobüsler, toplu taşıma otobüs servisi, şehirlerarası otobüs servisi, öğrenci taşımacılığı, özel kiralama veya turizm için kullanılabilir. Promosyon otobüsleri otobüs reklamı ve siyasi kampanyalar için kullanılabilir ve diğerleri, tur araçları da dahil olmak üzere çok çeşitli amaçlar için özel olarak işletilir.
1820'lerden itibaren atlı otobüsler, ardından 1830'larda buharlı otobüsler ve 1882'de elektrikli troleybüsler kullanıldı. İlk içten yanmalı motorlu otobüsler veya motorlu otobüsler 1895'te kullanıldı. Son zamanlarda, hibrit elektrikli otobüsler, yakıt hücreli otobüsler ve elektrikli otobüslerin yanı sıra sıkıştırılmış doğalgaz veya biyodizel ile çalışan otobüslere ilgi artıyor. 2010'lardan itibaren, otobüs üretimi giderek küreselleşiyor ve yeni tasarımlar tüm dünyada ortaya çıkıyor.

İlk otobüsler 1662 yılında Paris'te ortaya çıkmıştır. Atla çekilen bu araçlara sıradan insanların binmesi yasaklanmış ve bu hak sadece zenginlere verilmişti. Bu araçların yaygınlaşması 1820'li yıllarda yine Paris'te olmuştur. Latince herkes için anlamına gelen omnibüs adıyla işletmeye konulan atlı otobüslerin bir müddet sonra ismindeki "omni" kısmı çıkarılıp "bus" şeklinde kısaltılmıştır. Adı, Nantes'ın bir banliyösü olan Richebourg'da Stanislas Baudry adlı bir Fransız mısır değirmeni sahibi tarafından 1823'te başlatılan bir toplu taşıma hizmetinden geliyordu.

Buharla çalışan otobüslerle yapılan düzenli şehirlerarası otobüs seferleri, 1830'larda İngiltere'de Walter Hancock ve Sir Goldsworthy tarafından öncülük edildi. İlk mekanik tahrikli omnibüs 22 Nisan 1833'te Londra sokaklarında göründü.

Otobüsün gelişimine paralel olarak, tipik olarak tramvay direği ve katener'den beslenen elektrikli troleybüsün icadı oldu. Siemens kardeşler, İngiltere'den Carl Wilhelm Siemens ve Almanya'dan Ernst Werner von Siemens, troleybüs konseptinin geliştirilmesinde işbirliği yaptı. Bu tür ilk araç olan Electromote, kardeşi Dr. Ernst Werner von Siemens tarafından yapıldı ve 1882'de Halensee, Almanya'da halka sunuldu.
Max Schiemann, 1901'de Almanya'da Dresden yakınlarında bir yolcu taşıyan troleybüs açtı. Bu sistem sadece 1904 yılına kadar işletilmesine rağmen, Schiemann standart troleybüs akım toplama sistemini geliştirmişti. İlk günlerde, birkaç başka akım toplama yöntemi kullanıldı. Leeds ve Bradford, 20 Haziran 1911'de Büyük Britanya'da troleybüsleri hizmete sokan ilk şehirler oldular.
Almanya'nın Siegerland kentinde, 1895'te 1893 Benz Viktoria'dan geliştirilen altı kişilik bir motorlu vagon kullanarak iki yolcu otobüsü hattı kısa bir süreliğine, ancak kârsız bir şekilde çalıştı.
Aynı model Benz omnibüslerini kullanan başka bir ticari otobüs hattı, 1898'de Galler'in Llandudno çevresindeki kırsal alanda kısa bir süreliğine çalıştı.
Almanya'nın Daimler-Motoren-Gesellschaft şirketi de 1898'de en eski motorlu otobüs modellerinden birini üretti ve ilk olarak 23 Nisan 1898'de Londra sokaklarında Motor Traction Company'ye çift katlı bir otobüs sattı.
Araç, maksimum 18 km/sa (11,2 mph) hıza sahipti, aşağıda kapalı bir alanda ve yukarıda bir açık hava platformunda 20 yolcuya kadar ağırladı.  Bu otobüsün başarısı ve popülaritesi ile DMG, Londra'daki şirketlere, ayrıca 1899'da Stockholm ve Speyer'e daha fazla otobüs satarak üretimi genişletti. Daimler Motors Corporation ayrıca İngiliz şirketi Milnes ile ortaklığa girdi ve 1902'de pazar standardı haline gelen yeni bir çift katlı otobüs geliştirdi.

İlk seri üretilen otobüs modeli, Frank Searle tarafından tasarlanan ve London General Omnibus Company tarafından işletilen LGOC B tipi çift katlı otobüstü. 1910'da hizmete girdi ve on yılın sonunda neredeyse 3.000 adet üretildi.
Hızla ABD'de önemli bir otobüs üreticisi haline gelen Yellow Coach Manufacturing Company, 1923'te John D. Hertz tarafından Chicago'da kuruldu. General Motors, 1925'te çoğunluk hissesini satın aldı ve adını Yellow Truck and Coach Manufacturing Company olarak değiştirdi. Daha sonra 1943'te GM Kamyon ve Otobüs Bölümünü oluşturmak için hisselerin bakiyesini satın aldılar.

1829 yılında atlı otobüsler Londra'da işlemeye başlamıştır. Üç atla çekilen bu otobüslerin 22 kişilik oturacak yerleri vardı. Ancak at pislikleriyle şehri kirleten atlı otobüsler tramvayların ve benzin motorlarının geliştirilmesiyle önemini yitirdi.
1895 yılında Almanya'da sekiz yolcu taşıyabilen benzin motorlu otobüsler ortaya çıktı. 1904 yılında Londra'da benzinle çalışan ilk çift katlı otobüs kullanıldı ve 8 yıl içinde tümüyle atlı otobüslerin yerini aldı, Londra çevresinde bir süre buharlı otobüsler işletildiyse de 1918 yılına kadar benzin motorlu otobüslere yerlerini bırakarak tamamen yok oldular.
Modeller 20. yüzyılda genişledi ve 1950'lerden itibaren tam boyutlu otobüslerin çağdaş biçiminin yaygın olarak tanıtılmasına yol açtı. 1950'lerde geliştirilen AEC Routemaster öncü bir tasarımdı ve bu güne kadar Londra'nın bir simgesi olmaya devam ediyor. Yenilikçi tasarım, hafif alüminyum ve İkinci Dünya Savaşı sırasında uçak üretiminde geliştirilen teknikleri kullandı. Yeni bir ağırlık tasarrufu sağlayan entegre tasarımın yanı sıra, ilk kez bir otobüsten bağımsız ön süspansiyon, hidrolik direksiyon, tam otomatik şanzıman ve hidrolik fren ile tanıtıldı.

Elektrikli otobüs şehir içinde fosil yakıtlı otobüsten hem daha sağlıklı hem daha ucuz olduğundan, fosil yakıtlı otobüs kullanımının azalması bekleniyor.

Otobüsler başlangıçta önde bir motor ve arkada bir giriş ile yapılandırıldı. Tek kişilik operasyona geçişle birlikte, birçok üretici, önde tek kapılı veya birden fazla kapılı motorlu tasarımlara geçti. Alçak tabanlı tasarıma geçiş, ortadan motorlu tasarımı neredeyse tamamen ortadan kaldırdı, ancak bazı otobüslerde hala ortadan monte motorlar var. Önden motorlu otobüsler, Amerikan okul otobüsleri, bazı minibüsler ve daha az gelişmiş ülkelerdeki otobüsler olabilir. Çoğu otobüsün iki dingili vardır, körüklü otobüslerin üç dingili vardır.
Kılavuzlu otobüsler, belirlenmiş kılavuz yollarda hareket etmelerini sağlamak için teknoloji ile donatılmıştır. Otobüs durağında kontrollü hizalamaya ve geleneksel yollara veya otobüs şeridine göre kılavuzlu şeritlerin daha az yer kaplamasına izin verir. Rehberlik mekanik, optik veya elektromanyetik olabilir.

Körüklü otobüs
Çift körüklü
Kombine otobüs
Kesit minibüs şasisi
Alt köprülü çift katlı otobüs
Yüksek tabanlı otobüs
Alçak tabanlı otobüs
Çok akslı otobüs
Üstü açık otobüs
Sert otobüs
Süperbüs
Tek katlı otobüs
Kar otobüsü
Römork otobüsü
Havaalanı otobüsü
Zırhlı otobüs
Kampanya otobüsü
Mobil otobüs
Belediye otobüsü
Şehirlerarası otobüs
Parti
Polis
Troleybüs
Metrobüs
Otonom Raylı Hızlı Transit
Bombardier Kılavuzlu Işık Geçişi
Okul otobüsü
Yolcu otobüsü
Şehir otobüsü
Eğitim otobüsü
Tur otobüsü hizmeti
Turist otobüsü
Çevrimiçi elektrikli araç
Kapasitör elektrikli araç
Pil elektrikli otobüs
Yakıt hücresi
Jirobüs
Güneş enerjili otobüs
Yürüyen otobüs
Transit Yükseltilmiş Otobüs

 Wikimedia Commons'ta otobüs ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Otobüs üreticileri ve markaları
Raybüs
Otogar
Okul otobüsü sarısı
Dolmuş
Kaptıkaçtı

Otobüs şeridi, otoyol ve caddelerde yalnızca otobüslerin kullanımı için özeleştirilmiş şerittir. Otobüs şeridinin genellikle kullanım amacı toplu taşımayı trafik sıkışıklığına karşı hızlandırmaktır. Bazı ülkelerde ve bazı uygulamalarında otobüs şeritlerini taksiler, bisikletler, motosikletler veya geçiş üstünlüğü bulunan araçlar da kullanabilmektedir. Ancak bu durum şeridin varoloşundaki temel işlevi olumsuz yönde etkileyebilir. Otobüs şeritleri hızlı otobüs taşımacılığının merkezi parçasıdır.

Otobüs şeridinin amacı, trafiğin sıkışık olduğu durumlarda otobüslere geçiş önceliğinin sağlanmasıyla zamandan tasarruf edilmesidir. Otobüs şeritlerinin yolun tamamında veya oldukça uzun olmaları gerekli değildir. Yolların sıkışık olduğu noktalarda otobüs şeridinin ayrılması yeterli olmaktadır. Ancak bazı şehirlerde otobüs şeritleri ayrı bir yol şeklinde tüm yol üzerinde ayrılararak, otobüs trafiği yerel trafik ağından ayrılmıştır.

Otobüs şeridinin ilk kullanımı ABD'nin Chicago kentinde 1942 yılında görülmüştür. Avrupa'daki ilk kullanım ise 1962 yılında Almanya'nın Hamburg şehrinde yapılmıştır. Daha sonra bu uygulama Almanya'daki diğer kentlere de yayılmıştır. Alman modelini temel alarak Japonya'da da bu konu üzerine çalışmalar yapılmıştır. Paris ve Londra'da otobüs şeridi uygulamaları yapılmıştır.

Otobüs şeritlerinin yapılması kurulmuş bölgelerde özel arazilerin istimlakı veya var olan yolların daraltılması yoluyla yapılmaktadır. Ayrıca özellikle alışveriş merkezleri gibi yerlerin önüne kural dışı park etmeler otobüslerin yeniden normal yola karışmalarını ve böylece otobüs şeridinin amacına ulaşmamasına neden olmaktadır. Ayrıca diğer araçlar tarafından bu şeridin kullanılması otobüs şeridinin ana amacına aykırılık teşkil etmektedir.

Sidney
Santiago
Singapur
Madrid
Hong Kong

Peron ayırıcı kapılar (PAKs), aynı zamanda peron güvenlik kapıları olarak da bilinir, bazı trenlerde kullanılır, peronu tren raylarından ayırmak için hızlı transit ve insan taşıyıcı istasyonlarının yanı sıra bazı metrobüs, tramvay ve hafif raylı sistemlerde kullanılır. Amaç, yolcu güvenliğini sağlamaktır, dünya çapında birçok metro sistemine nispeten yeni eklenmiştir, bazıları ise kurulu sistemlere sonradan eklenmiştir. Yeni Asya ve Avrupa metro sistemlerinde ve Latin Amerikan otobüs hızlı transit sistemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadırlar.

Peron ayırıcı kapılar fikri, Boston'dan Charles S. Shute'a "Demiryolu platformları için güvenlik çiti ve kapısı" patentinin verildiği 1908 yılına kadar uzanmaktadır. Buluş, platform kenarına cıvatalanmış bir dizi kazıktan ve istasyonda bir tren olduğunda platform kenarına geri çekilebilen dikey olarak hareket edebilen kazıklardan oluşan "demiryolu platform kenarları için bir çitten" oluşuyordu. 1917 yılında Carl Albert West'e "Metro ve benzerleri için kapı" patenti verildi. Buluş, bir tünelin yan duvarına sabitlenmiş aralıklı kılavuzlar, "uçları kılavuzlarda yönlendirilen bir kapı, kapının uçları ve ara kısımları yan duvara temas eden makaralara sahip" bir kapı öngörüyordu. Pistonlu pnömatik silindirler, istasyonda bir tren varken kapıları platformun üzerine kaldırmak için kullanılacaktı. Shute'un icadından farklı olarak, platform kapısının tamamı hareketliydi ve yukarı doğru geri çekilecekti.
Dünya'da platform perde kapılarına sahip ilk istasyonlar 1961 ve 1972 yılları arasında açılan Sankt-Peterburg Metrosu'nun Hat 2'nin on istasyonudur. Platform "kapıları" aslında platformun tavanını destekleyen istasyon duvarındaki açıklıklardır. On istasyonun ada platform'larına bitişik ray tünelleri tünel açma makinesi'lerle (TBM'ler) inşa edilmiştir ve ada platformları aslında iki ray tüneli arasındaki ayrı bir tonozda yer almaktadır. Genellikle TBM'ler istasyonlar arasındaki derin seviyeli tünelleri açarken, istasyon tonozları elle kazılır ve hem rayları hem de platformu içerir. Ancak, Saint Petersburg Metrosu örneğinde, TBM'ler on istasyondan geçen bir çift kesintisiz tünel açmış ve istasyonlar, yolcuların tünellerdeki trenlere erişebilmesi için tonozun yanlarında küçük açıklıklar bulunan, yalnızca platformu içeren tonozlarda inşa edilmiştir.
Singapur'un 1987 yılında açılan Toplu Hızlı Transit sistemi, genellikle mimari kısıtlamalardan ziyade iklim kontrolü ve güvenlik nedenleriyle PSD'leri istasyonlarına dahil eden dünyadaki ilk ağır metro sistemi olarak tanımlanmaktadır, ancak 1983'te açılan Lille Metrosu ondan önce açılmıştır.

Railway Mania (İngilizce "Demiryolu çılgınlığı"), 1840'larda Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nda bir borsa balonunun bir örneğiydi. Ortak bir yol izledi: Demiryolu hisselerinin fiyatı arttıkça, spekülatörler daha fazla para yatırdı, bu da hisse fiyatı düşene kadar demiryolu hisselerinin fiyatını daha da artırdı. Çılgınlık, 1846'da, yeni demiryolu şirketleri kuran 263 Parlamento Yasası'nın kabul edildiği ve önerilen rotaların toplamı 15.300 km'yi bulan güzergâhlar ile doruk noktasına ulaştı. Söz verilen demiryollarının yaklaşık üçte biri hiçbir zaman inşa edilmedi - şirketler ya zayıf finansal planlama nedeniyle çöktü, daha büyük rakipler tarafından hatlarını inşa edemeden satın alındı ya da yatırımcıların parasını başka işletmelere kanalize etmek için sahte girişimlere dönüştü.

Dünyanın ilk modern şehirlerarası demiryolu, Liverpool ve Manchester Demiryolu (the L&M), ilk demiryolunu 1830'da açtı ve hem yolcu hem de yük taşımacılığında başarılı olduğunu kanıtladı. 1830'ların sonlarında ve 1840'ların başlarında, İngiliz ekonomisi yavaşladı. Faiz oranları yükselerek, o zamanın ana yatırım kaynağı olan devlet tahvillerine para yatırmayı daha çekici hale getirdi ve siyasi ve sosyal huzursuzluk bankaları ve işletmeleri demiryolları inşa etmek için gereken büyük meblağlarda yatırım yapmaktan caydırdı; L&M'nin maliyeti 637.000£ (2015 enflasyonuna göre 55.210.000 £) idi.
1840'ların ortalarına gelindiğinde ekonomi gelişiyordu ve imalat sanayileri tekrar büyüyordu. İngiltere Merkez Bankası faiz oranlarını düşürerek, devlet tahvillerini daha az çekici yatırımlar haline getirdi ve mevcut demiryolu şirketlerinin hisseleri, sürekli artan miktarda yük ve insan taşıyarak insanları yeni demiryollarına yatırım yapmaya istekli hale getirdikçe patlamaya başladı.

Richard Trevithick (d. 13 Nisan 1771 - ö. 22 Nisan 1833), dünyanın ilk buharlı otomobilini ve lokomotifini yapan İngiliz mucit ve maden mühendisi.
İngiltere'nin Cornwall madencilik bölgesindeki Illogan'da doğdu. Babası maden ocağı yöneticisiydi.
1800 yılında pistonun her hareketinde buharın erken kesilerek basıncın genişletilmesi mantığıyla çift taraflı çalışan yüksek basınçlı Cornish adını verdiği buharlı makineleri yapmaya başladı.
1801 yılında ilk başarılı buharlı otomobilini yaptı.Araç saatte 13 km hız yapabiliyordu. Bu arabasıyla bir yılbaşı akşamı Cornwall'daki Camborne'da bir tepeye tırmanmıştır. 1803 yılında ise daha güçlü ikinci arabasını yaptı. Yolların çok kötü olmasından dolayı otomobillerde fazla zaman kaybetmek istemediğinden geliştirmek için uğraşmadı.
1804 yılında bir vagonun şasesi üzerine sabit bir buhar makinesi yerleştirerek dünyanın ilk buharlı lokomotifini yaptı. Düzenlediği gösterilerle lokomotifini tanıtmak istedi. Bu tanıtımlarından gösterilerinden birinde Galler'deki Pen-y-Darren demirhanesinin 15 km uzunluğundaki dökme demir raylarında 10 ton ağırlığında yük ve 70 yolcuyu taşımayı başardı..
Dünyanın ilk su altı tüneli olan Londra'daki Thames Tüneli'nin yapımında da emeği geçti. 1807 yılında tünelin kontrolörlüğünü alan Trevithick ertesi yıl tüneli su basınca çalışmalar yarıda kesildi. Tüneli 1842 yılında Marc Brunell tamamladı ve 25 Mart 1843 tarihinde yaya alt geçidi olarak açıldı.
1808 yılında Londra Torington Meydanı'nda Catch Me Who Can'ı (Kolaysa Yakala) sergiledi. Bu tarihten sonra ise demir yolu işini tamamen bıraktı ve gümüş madenciliği işine girmek için 1816 yılında Peru'ya gitti. Burada da başarılı olamayıp tüm servetini batırdı.
22 Nisan 1833 tarihinde Dartford İngiltere'de 62 yaşında iken beş parasız bir şekilde hayatını kaybetti.

Scooter paylaşım sistemi, elektrik motorlu scooterların, motorlu trotinetlerin (e-scooter olarak da adlandırılır) kısa süreli kiralamalar ile kullanıma sunulduğu bir paylaşımlı ulaşım hizmetidir. Bisiklet paylaşım sistemi ile aynı özellikleri paylaşır.

E-scooterlar sabit bir konumda bulunmazlar ve hizmet verilen servis alanında istenilen herhangi bir yere bırakılabilmektedir. Bu yönüyle scooter paylaşım sistemleri, halka kentsel alanlarda hızlı ve rahat bir ulaşım şekli sağlamaya çalışır. Scooter paylaşım sistemleri en ucuz ve en popüler mikromobilite seçeneklerinden biridir.

Scoot Networks firması 2012 yılında kısa menzilli bir scooter kiralama sağlayan moped tarzı bir araç çıkarmıştır. Bird ve Lime firmaları 2017 yılında elektrikli kick scooterlarını tanıtmıştır. Bird, Santa Monica, Kaliforniya'daki lansmanından bu yana hizmetlerini 100'den fazla şehre genişleterek  2018 yılında 2 milyar dolarlık bir değere ulaşmıştır. Aynı yıl, Lime 11,5 milyondan fazla kullanıcı sürüş yapmıştır. ABD'deki en büyük sürüş paylaşım şirketleri olan Lyft ve Uber, 2018'de kendi elektrikli scooter paylaşım hizmetlerini tanıtmıştır. 2030 yılına kadar küresel scooter pazarının 300 milyar ila 500 milyar dolar arasında bir değer kazanması bekleniyor.

Bir e-scooter kiralaması yapabilmek için kullanıcılar akıllı telefon uygulamasını akıllı cihazlarına indirir. Ardından uygulama kullanıcıların yakınlarındaki e-scooter'ların konumunu gösterir. Kiralanmak istenilen e-scooter'ın yanına ulaşıldığında scooterın kilidini uygulama kullanarak açılır. Scooterlarda yer alan yerleşik GPS yongaları sayesinde seyahat sırasında konumlarını gerçek zamanlı olarak göstermelerine izin veren hücresel bağlantı ile donatılmıştır. GPS ve hücresel izleme ile şirketler kullanım istatistiklerini toplayabilir, hangi scooter'ların kullanıldığını takip edebilir ve yolculuk başına harcanan zaman için müşterileri buna göre ücretlendirebilir.

E-scooterlar vandalizmi, hırsızlığı ve hacklemeyi önleyen yerleşik özelliklere sahiptir. Hackerlar, e-scooter çalar ve scooter'ı kişisel kullanım için dönüştürmek için mevcut donanımını değiştirebilmektedir. Scooterlar sadece uygulama kullanılarak yolculuk yapabilecek şekilde tasarlanmıştır. Yolculuk bitiminde uygulamadan e-scooter kilitlenir. Bird ve Lime, ilgili uygulamayı kullanmadan bir e-scooterı hareket ettirmeye veya kurcalamaya çalıştığında yerleşik alarmları tetikleyecek bir donanıma sahip olduklarını belirtmektedir. Scooter korsanlığı sorununa karşı; Lime, üçüncü taraf parçalarla kolayca değiştirilemeyen özel scooter donanımı geliştirdiğini iddia etmektedir.

Son mil sorunu, yolcuları özel konutlardan toplu taşıma merkezlerine, yani otobüs duraklarına, tren istasyonlarına vb. taşıma zorluğuna ilişkin bir toplu taşıma ikilemidir. Bu mekansal verimsizlik, yolcuları, ulaşım merkezleri ve evleri arasındaki kısa mesafeyi gidip gelmek için kişisel ulaşım araçlarını (örn: arabalar, motosikletler, vb.) kullanmaya zorlamaktadır. Mikro-mobilite seçenekleri, son mil problemine bir çözüm sağlar ve hafif, ortak kullanımlı ve kısa mesafeli seyahat için tasarlanmıştır. Scooter paylaşım sistemleri en çok benimsenen mikro mobilite servislerinden biridir. Scooter paylaşım sistemlerinin erişilebilirlik ve sezgisel kullanılabilirliği, toplu taşımacılığın benimsenmesini artıracak ve kişisel araçların kullanımını azaltacaktır.

E-scooter'lar elektrikle çalışır ve bu nedenle sıfır karbon emisyonuna sahiptir. Kişisel otomobiller ve e-scooter'lar arasındaki düşük karbon etkisi, pazar liderleri Bird ve Lime'in değer önerilerinde önemli etkisi olmuştur. E-scooter'lar alternatif elektrikli araç seçeneklerinden daha fazla enerji tasarrufludur. Bir scooter, eşit miktarda enerji tüketiği bir elektrikli otomobilden yirmi kat daha fazla mesafe seyahat edebilir. E-scooter'ların biniciliği tarafsız bir birincil karbon ayak izi verir ancak e-scooter'ların üretimi, dağıtımı ve şarjı önemli bir ikincil karbon ayak izi oluşturur. Kişisel otomobillere ve iskelesiz e-bisikletlere kıyasla, sabitsiz e-scooter'lar daha küçük bir toplam karbon ayak izine sahiptir. Otobüsler, bisikletler ve kişisel elektrikli iki ayaklı araçlar kenetsiz e-scooter'lardan daha küçük karbon ayak izlerine sahiptir. E-scooter sektöründeki endüstri liderleri, ikincil karbon ayak izini azaltmaya yönelik araştırma ve geliştirme çabalarına adanmıştır.

Paris'te paylaşımlı elektrikli scooter'lar %4 katılımla gerçekleşen bir referandum ile yasaklanmış, bu yasak sonrası yaklaşık 1.000.000 şahsi scooter satışı olmuştur.
Kadıköy Belediyesi kentteki artan scooter sayısı ve kaldırım üzerine park edilme sorunu nedeniyle artan şikayetler neticesinde ticari scooter'ları toplatmıştır.

Türkiye'de elektrikli scooter paylaşım sistemi, 2019 yılının mart ayında Martı firmasının İstanbul'da hizmet vermesiyle başlamıştır. Martı firmasının ardından; Binbin, Hop!, Mobi, Palm ve Etku gibi uygulamaların başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir ve diğer illerde hizmet vermesiyle çoğalmıştır. Bu illerdeki scooterların artmasıyla beraber kazalar meydana gelmiştir.

Seyahat sınıfı ya da mevkii, toplu taşıma araçlarında yolculuk yapılan alanın ve oturulan koltuğun niteliğidir. Mevki yükseldikçe sunulan konfor düzeyi artar ve bununla birlikte hizmet karşılığı talep edilen ücret de yükselir.

Seyahat sınıflarında ayrım karayolu, havayolu, demiryolu ve denizyolu gibi ulaşım türlerinde uygulanır ve her birinde farklı veya benzer özellikler gösterebilir.

Havayolu şirketlerinde genel olarak 2 seyahat sınıfı bulunur. Bunlar Business class adıyla yaygınlaşan yüksek mevki ve ekonomi sınıfı olarak bilinen orta gelirli yolculara hitap eden mevkidir. Kimi havayolu şirketlerinde en üst düzey hizmetin sunulduğu First class (birinci sınıf, birinci mevki) ya da ekonomi sınıfına birtakım ek  ayrıcalıkların verildiği comfort class, premium economy gibi sınıflar olabilir.
Bu sınıflandırmaların ve sınıflara göre verilen hizmetlerin uluslararası bir ölçütü bulunamamakla birlikte, hizmetler şirketten şirkete; hatta şirket içinde hatlara göre de değişebilir.

Demiryolu ulaşımında sınıflandırmada yaygın olarak "mevki" sözcüğü kullanılır. Pulmanlardaki mevki farkı koltuk dizilişi, rahatlığı ve koltuklar arasındaki boşluğa göre belirlenir. Yataklı vagonlar ile kuşetli vagonlar arasındaki fark da mevkiyi göstermektedir. Sıradan kuşetlerde 4-6 kişi kapısı kilitsiz ve lavabosu olmayan bir bölmede, açılabilir yataklarda yatarlar. Yataklı vagonda ise dilenirse kişiye özel, kilitli, içinde özel lavabosu olan, temiz çarşaf, battaniye ve yastık sunulan konforlu yataklarda yolculuk edilir.

Yolcu gemilerinde, feribotlarda ya da şehiriçi ulaşımda kullanılan vapurlarda da mevki farkı uygulanmaktadır. Kamara adı verilen odacıklarda demiryolundakine benzer bir ayrım uygulanır.

Şehiriçi ve şehirlerarası ulaşımda kullanılan lastik tekerlekli ya da elektrikli araçlarda da (trolleybüs, tramvay, füniküler vb.) mevki ayrımı bulunabilmektedir. Fakat günümüzde özellikle şehiriçi toplu taşıma araçlarında mevki ayrımı büyük oranda kalkmıştır.

Sürücüsüz raylı taşıma (SRT; İngilizce: AGT) veya otomatik sabit kılavuzlu taşıma ya da otomatik kılavuzlu transit sistemi, uzunluğu boyunca bir veya daha fazla sürücüsüz aracı destekleyen ve fiziksel olarak yönlendiren bir sürüş veya süspansiyon yoluna sahip sabit kılavuzlu bir transit altyapı türüdür. Araçlar genellikle lastik tekerlekli veya çelik tekerleklidir, ancak hava yastığı, asma monoray ve maglev gibi diğer çekiş sistemleri de uygulanmıştır. Kılavuz yol, bir yol gibi hem fiziksel destek hem de kılavuzluk sağlar. Otomatikleştirilmiş bir hattın işletilmesi, daha kısa trenler ve istasyonlar nedeniyle geleneksel bir hattan daha ucuz olabilir.
AGT, havaalanlarında yaygın olarak bulunan sınırlı insan taşıyıcı sistemlerden, Vancouver SkyTrain gibi daha karmaşık otomatik tren sistemlerine kadar çok çeşitli sistemleri kapsar. İnsan taşıyıcı rolünde bazen “otomatik insan taşıyıcı” (APM) terimi kullanılır, ancak bu ayrım nispeten nadirdir çünkü çoğu insan taşıyıcı otomatiktir. Daha büyük sistemler, metro benzeri gelişmiş hızlı transit (ART) sistemlerinden kişisel hızlı transit (PRT) olarak bilinen ve anahtarlanmış bir ağ boyunca doğrudan noktadan noktaya seyahat sunan daha küçük (tipik olarak iki ila altı yolcu) araçlara kadar çeşitli kavramsal tasarımları kapsamaktadır.

AGT başlangıçta, otobüs veya tramvayların hizmet verebileceğinden daha yüksek, ancak geleneksel metrolar tarafından hizmet verilenlerden daha küçük yolcu yüklerine hizmet vermeyi amaçlayan toplu taşıma hizmetleri sağlamanın bir yolu olarak geliştirilmiştir. Metrolar, küçük şehirler veya büyük şehirlerin banliyöleri gibi düşük yoğunluklu bölgelerde inşa edilemeyecek kadar pahalıydı ve bu bölgelerde genellikle büyük şehirlerle aynı tıkanıklık sorunları yaşanmaktaydı. Otobüsler bu bölgelerde kolayca kullanılmaya başlanabilirdi, ancak onları araba sahipliğine cazip bir alternatif haline getiren kapasite veya hızları sunmuyorlardı. Otomobiller doğrudan başlangıç noktasından varış noktasına giderken, otobüsler genellikle yolculuk sürelerini artırabilen bir merkez ve kol modeliyle çalışır.
AGT bu uç noktalar arasında bir çözüm sundu. Bir metro sisteminin maliyetinin büyük bir kısmı, büyük tüneller, büyük istasyonlar ve sistem boyunca hatırı sayılır bir altyapı gerektiren büyük araç boyutlarından kaynaklanmaktadır. Büyük araçlar, tünellerdeki sınırlı görüş mesafesi nedeniyle güvenlik nedenleriyle araçlar arasında “mesafe” olarak bilinen hatırı sayılır bir boşluğa ihtiyaç duyulmasının bir yan etkisidir. Geniş aralıklar ve duraklamalar nedeniyle sınırlı ortalama hız göz önüne alındığında, yolcu kapasitesini artırmanın tek yolu aracın boyutunu büyütmektir. Rayları gömmek yerine yükselterek sermaye maliyetleri azaltılabilir, ancak ihtiyaç duyulan büyük raylar büyük bir görsel engel oluşturur ve çelik raylar üzerindeki çelik tekerlekler virajlarda çok gürültülüdür.
Yol mesafesi, 1960'larda uygulanabilir hale gelen bir teknik olan otomasyon yoluyla azaltılabilmektedir. Yol mesafesi azaldıkça, saatte belirli sayıda yolcuyu taşımak için gereken araç boyutu da azalır ve bu da bu daha küçük araçları desteklemek için gereken altyapıyı azaltır. Ray desteklerinden istasyon boyutuna kadar her şey azaltılabilir ve sermaye maliyetlerinde de benzer düşüşler sağlanabilir. Ayrıca, daha hafif araçlar geleneksel çelik tekerleklerden lastik tekerleklere, hava yastıklı araçlara ve maglevlere kadar daha geniş bir yelpazede süspansiyon yöntemlerine olanak sağlamaktadır. Mesafeleri değecek kadar azaltmak için sistemin otomatikleştirilmesi gerektiğinden, direksiyonun da otomatikleştirilmesiyle mürettebatlı araçlara kıyasla işletme maliyetleri de azaltılabilir.
Otomatikleştirilmiş bir sistemdeki kilit sorunlardan biri, direksiyon sisteminin geçiş hakkı içindeki dönüşleri müzakere etmesidir. En basit çözüm, geleneksel raylar veya çelik lunapark treni gibi rijit bir kılavuz yol kullanmaktır. Daha hafif AGT'ler için, bu çözümler aracın boyutu göz önüne alındığında aşırı spesifikasyonludur, bu nedenle kılavuz yol genellikle çalışma yüzeyinden ayrıdır. Tipik çözümlerde zemine gömülü ya da kılavuz ray duvarına tutturulmuş tek bir hafif ray kullanılmış, kılavuz rayına bastırılan ve bir bağlantı aracılığıyla hareket eden tekerlekleri yönlendiren bir tekerlek ya da kaydırıcı kullanılmıştır. Kılavuz yoldaki kusurları düzeltmek ve konforlu bir sürüş sağlamak için süspansiyon benzeri bir sisteme ihtiyaç duyulmaktadır. Daha modern sistemler rayı ortadan kaldırabilir ve yerine herhangi bir mekanik bağlantıya ihtiyaç duymadan araç üzerindeki sensörler tarafından okunan “sanal” bir ray koyabilir.
AGT sistemleri ve kişisel hızlı transit konsepti (veya “dial-a-cab”), 1968 yılında HUD raporları'nın yayınlanmasından ve ardından ABD Ulaştırma Bakanlığı tarafından finanse edilmesinden sonra önemli bir araştırma alanı haline gelmiştir. Siyasi destek özellikle havacılık ve uzay şirketlerinin yoğun olduğu eyaletlerde güçlüydü; Apollo Projesi'nin sona ermesi ve Vietnam Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte, bu şirketlerin 1970'li ve 80'li yıllarda çok az projeyle baş başa kalacağı endişesi vardı. 1970'lerin sonu ve 80'ler boyunca PRT sistemlerinin yaygınlaşmasını bekleyen ABD'nin önde gelen havacılık ve uzay şirketlerinin çoğu AGT pazarına girdi; bunlar arasında Boeing, LTV ve Rohr yer alıyordu. Aralarında General Motors ve Ford'un da bulunduğu otomobil şirketleri de aynı yolu izledi. Bu da dünya çapında benzer gelişmeler dalgasını tetikledi.
Ancak bu sistemler için pazarın abartıldığı ortaya çıktı ve ABD tasarımı bu küçük AGT'lerden sadece Morgantown PRT inşa edildi.

Teleferik, birbirinden uzak iki yer arasında, havada gerilmiş olan bir ya da birkaç çelik halat üzerinde bağlanarak yol alan asılı taşıtla yapılan nakliyat sistemidir. Teleferikler, asansör prensibiyle çalışırlar ancak özellikle vadi geçişlerinde tıpkı bir helikopter gibi yer zemininden oldukça yüksek noktalara çıkabilirler.
Teleferik, ulaşımı güç yükseklikler arasında kurulur. Bir deniz ya da boğaz üzerinde mevcut olanları da vardır. Teleferiklerin kurulduğu yerler kara, demir ve deniz yoluyla ulaşımı çok zor ya da çok pahalı olan bölgelerdir. Böylesi bölgelerde belirli iki nokta arasında kurulan teleferik, insan ya da malzeme iletiminin gerçekleştirilmesinde kullanılır. İnsanların taşındığı teleferikler çelik halatlara asılı yolcu kabinlerinden oluşur.
Genelde tek yöne ve tek halat dolaşımlı olan teleferik sistemleri iki ve daha fazla çelik halat ile de tasarlanmaktadır. Burada bir halat çekici diğer halat(lar) taşıyıcı halat görevi görmektedir.
Teleferik sistemleri halata bağlama aparatı olan klem (Grip) vasıtasıyla birbirinden ayrılmaktadır.

Babylift (başlangıç lifti)
Teleski En yüksek hız 2,4 m/sn
Telesiyej (2/4/6 kişilik sandalyeli) En yüksek hat hızı saniyede 3,0 m/sn
Otomatik Klemli Telesiyej (Detachable Chairlift) En yüksek hat hızı 5 m/sn
Otomatik Klemli Gondol (Detachable Gondola) En yüksek hat hızı 6 m/sn
Grup Gondollar (Pulsed Movement Aerial Ropeways) En yüksek hat hızı 7 m/sn, genelde bu sistemler kısa mesafelere kurulduğu için hat hızı 3,0 m/sn hız olarak ayarlanır.
Var-Gel Tipi Teleferikler (Reversible ropeways) Bu sistemler genellikle direk montajının zor olduğu arazi koşullarında ve geniş vadilerde kullanılmaktadır. En yüksek hat hızı 12,0 m/sn.
Kombine Sistemler Bu sistemlerin temelini otomatik klem oluşturmaktadır. Genel yapıları sandalye ve gondola göre dizayn edilmektedir.
Çok halatlı sistemleri, genel anlamda Var-Gel tipi teleferikleri oluşturmaktadır. Bir çekiçi ve birkaç taşıyıcı halat ile çalışan sistem rüzgâr oranın fazla olduğu arazilerde gondol teleferik sistemleri için kullanılmaktadır.
Bazı maden ocaklarında da materyal taşımacılığı için teleferik sistemleri kullanılmaktadır.
Dünyanın en uzun teleferiği olan Norsjö Teleferiği, İsveç'in Norsjö kentinde, Örträsk ve Mensträsk yerleşim birimleri arasında çalışır.1942 'de kurulan bu hattın uzunluğu 13,2 km'dir. Yolculuk süresi 1,5 saattir.
Ege Bölgesinin en uzun teleferiği Denizli'nin Bağbaşı semtindeki Denizli Teleferiği'dir. Türkiye'nin en uzun teleferiği olan Uludağ Teleferiği, Bursa'dadır. Yıldırım'daki Teferrüç semti ile Uludağ'daki Sarıalanyaylası arasında 1963'te kurulmuştur. Kadıyayla istasyonundaki aktarma ile toplam 9.000 metre uzunluğundadır. 374 m'lik rakımdan başlayan yolculuk, yaklaşık 20 dakika sonra 1634 m'lik rakımda sona erer. Bu teleferik aynı zamanda Türkiye'nin ilk teleferiğidir.

Tek halatlı dairesel teleferik

Telesiyej, kayak merkezlerinde kurulu olanlar çoğunlukla sandalye şeklinde, kamplar ve yerleşim yerleri arasında çalışanlar ise çoğunlukla kabin şeklinde olan küçük bir teleferik tipidir. Kabin şeklinde olanlara bazı ülkelerde gondol ya da telekabin de denir. Bazı yerlerde aynı hat üzerinde hem sandalyeler hem de kabinler yer alabilmektedir. Telesiyejler sabit ve ayrılabilir klemli olmak üzere 2 tipe ayrılır. Sabit klemli telesiyejler en fazla 3 mt/sn hız ve 2/4/6 kişilik sandalyeler ile kullanılmaktadır. Yüksek hız ve kapasiteye sahip olan ayrılabilir klemli telesiyejler ise 6 mt./sn hız ve 4/6/8 kişilik sandalyeler ile kullanılabilir.
Türkiye'deki en uzun telesiyej Bursa Uludağ'daki kamp alanları Sarıalan ile Çobankaya arasında kuruludur. Hattın uzunluğu 3.000 metredir. Bu telesiyej hem 2 kişilik kabinlerden, hem de yine iki kişilik sandalyelerden oluşmaktadır.

Toplu taşıma haritası, toplu taşıma sistemindeki rotaları ve istasyonları (otobüs, tramvay, metro, banliyö treni veya feribot rotaları) göstermek için kullanılan şematik diyagram biçiminde bir topolojik haritadır. Ana bileşenler, istasyonları veya durakları belirtmek için adlandırılmış simgelerle birlikte, her rotayı veya hizmeti gösteren renk kodlu çizgilerdir.
Toplu taşıma haritaları toplu taşıma araçlarında, peronlarda veya basılı tarifelerde bulunabilir. Başlıca işlevleri kullanıcıların toplu taşıma sistemlerini verimli bir şekilde kullanmalarına yardımcı olmaktır. Geleneksel haritaların aksine, toplu taşıma haritaları genellikle coğrafi olarak doğru değildir; bunun yerine düz çizgiler ve sabit açılar kullanılır ve genellikle istasyonlar arasında sabit bir mesafe gösterilir.

Toplu taşıma sistemlerinin haritalanması ilk başta genel olarak coğrafi olarak doğruydu, ancak tek hatların soyut rota haritalarının izi 1908'e kadar (Londra District Hattı) kadar geriye sürülebilir. Coğrafi özelliklerin kaldırıldığı ve hat güzergahlarının yapay olarak düzleştirildiği demiryolu haritacılığı 1890'lar gibi bir tarihte ortaya çıkmıştır. Ancak bütün bir demiryolu ulaşım ağının diyagramatik temsilini 1929’da ilk başlatan kişi Londra ve Kuzey Doğu Demiryolları'ndan George Dow’dur. Çalışmaları, konunun tarihçileri tarafından, 1933'te ikonik Londra Metrosu haritasını piyasaya süren Harry Beck’in ilham kaynağının bir parçası olarak görülür.
Bu öncü çalışmanın ardından, dünya çapında birçok toplu taşıma şirketi kendi ağları için bu şematik görünümü taklit ederken, bazıları coğrafi olarak doğru olan versiyonları yayınlamaya devam etti.
Berlin U-Bahn, Berlin S-Bahn, Boston T, Paris Métro ve New York City Metrosu’nun ilk haritaları da diyagramatik formun bazı unsurlarını sergiliyordu.
RaRo Ajansı tarafından tasarlanan Madrid Metro haritası (2007), çapraz çizgileri tamamen ortadan kaldıran ilk toplu taşıma ağı haritalardan biri oldu. Sadece birbirine dik açıda olan yatay ve dikey çizgilerden oluşuyordu. Şikayetlerin ardından şirket 2013 yılında eski haritaya geri döndü.
Toplu taşıma haritaları artık giderek dijitalleştiriliyor ve çevrimiçi olarak çeşitli biçimlerde gösterilebiliyor.

Bir toplu taşıma haritasının ana amacı, yolcuların, özellikle de sisteme aşina olmayanların, iki nokta arasında seyahat etmek için doğru rotaları kullanmalarına yardımcı olmaktır. Haritada hatları, istasyonları ve aktarma noktalarını göstermek için sembollerin yanı sıra bir coğrafi tanımlama sistemi de kullanılır. Aynı zamanda haritanın basit kalması ve bölgenin coğrafyasına aşina olmayanlar tarafından da kullanılabilir olması gerekir.
İstasyonlar, adlarıyla birlikte çizgiylerin üzerinde sembollerle işaretlenmiştir, böylece diğer haritalarda veya seyahat programlarında bunlara atıfta bulunulabilir.
Renk kodlaması, haritanın her rotayı kolay bir şekilde belirtmesine olanak tanıyarak kullanıcıların her belirli rotanın nereye gittiğini hızlı bir şekilde belirlemesine olanak tanır; İstenilen hedefe gitmemesi durumunda renkler ve semboller, kullanıcının hatlar arasında uygun bir aktarım noktası belirlemesine olanak tanır. Havalimanlarını göstermek için uçak gibi semboller kullanılabilir ve banliyö veya şehirlerarası tren seferleri gibi diğer ulaşım ağlarına aktarmaya izin veren istasyonları tanımlamak için tren sembolleri kullanılabilir. Ücret hesaplamasında bölgesel fiyatlandırmanın yaygınlaşmasıyla birlikte, birden fazla bölgeye yayılan sistemler, belirli bir istasyonun hangi bölgede bulunduğunu bildiren bir sisteme ihtiyaç duymaktadır. Yaygın yöntemler arasında arka plan renginin tonunu değiştirmek veya bölge sınırları boyunca zayıf bir çizgi çizmek yer alır.
Birçok toplu taşıma organizasyonu, sadece metrobüs veya raylı sistemlerin göründüğü birden fazla harita yayınlar. Bu, yolcuların kullanacakları ağı daha rahat anlamasına yardımcı olur. Diğer bir versiyon, kullanıcıların rotaları daha iyi anlamalarına olanak sağlamak için sistemin coğrafi olarak doğru haritalarını yayınlamaktır.

Kent içi raylı sistem ve metro haritası tasarımı ve kullanımı konusunda giderek artan sayıda kitap, web sitesi ve sanat eseri bulunmaktadır. Artık otobüsler ve ulusal demiryolu hizmetleri gibi diğer toplu taşıma ağlarından kanalizasyon sistemlerine kadar her şeyi temsil etmek için kullanılan metro haritası stilinde yüzlerce diyagram örneği var.
Şehir içi demiryolu haritasının en bilinen uyarlamalarından biri Simon Patterson'un taşbaskı eseri The Great Bear'dı . İlk kez 1992'de gösterilen ve Turner Ödülü'ne aday gösterilen The Great Bear, Londra Metrosu haritasındaki istasyon adlarını kaşiflerin, azizlerin, film yıldızlarının, filozofların ve komedyenlerin adlarıyla değiştiriyor. Scott Rosenbaum ve Ralph Gray gibi diğer sanatçılar da metro haritasının ikonik stilini alıp sanatsal eserler yaptılar.

İstanbul Metrosu

Toplu ulaşım veya kamu ulaşımı, bir ülkede her kullanıcı için erişilebilir olan kişi, mal veya hizmet trafiğinin bir parçasıdır. Özellikle kamu yük taşımacılığı, kamu yolcu taşımacılığı ve kamuya açık posta ve telekomünikasyon hizmetleri, bu kapsamda değerlendirilir.
Şahsî taşıt kullanılmadan yapılan tüm ulaşım sistemlerine verilen genel addır. Bazı özel insanlar için ücretsiz toplu ulaşım hizmeti mevcuttur. Genellikle toplu ulaşımda bir tarifeye göre düzenlenen, belirli güzergahlarda işletilen ve her yolculuk için ilan edilen bir ücret vardır. Bu ulaşım sisteminde birden fazla yolcu taşınmakla, enerji tasarrufu yapılır. Toplu ulaşım, şehir içi ve şehirlerarası olabilir ve kavram genel olarak tren, otobüs, tramvay, troleybüs, metro gibi taşıt ve sistemler için kullanılsa da, havayolları, feribotlar ve dolmuşları da kapsayabilmekte, insanların bir yerden bir yere ulaşımını sağlamayı amaçlamaktadır.
İnsanlar toplu ulaşım araçlarını daha çok kullanmalıdır, çünkü şu anda etkisini gösteren küresel ısınmanın nedenlerinden biri de araçlardan çıkan egzoz dumanlarıdır. Toplu taşıma araçlarında daha çok insan taşındığı için kişi başına egzoz gazı üretimi azalacak ve egzoz gazı kaynaklı kirliliğin azalması sağlanacaktır. Toplu taşıma araçları kullanımları esnasında uyulması gereken kurallar, yukarıda da belirtildiği gibi küresel ısınma faktörünü azaltacak, kişi başına düşen egzoz emisyonunu minimum seviye ye indirecektir. 21. yüzyılda sürdürülebilir ulaşımın yaygın olması amaçlanmaktadır.

Toplu ulaşımın en önemli özellikleri şunlardır:

Her kullanıcı için genel erişilebilirlik (taşıt trafiğinde taşıma yükümlülüğü veya nakliye yükümlülüğü),
Özel imtiyazlı ulaşım şirketleri tarafından (örneğin demiryolu, havacılık, teleferikler, denizyolu ulaşımı, asansör tesisleri) veya imtiyazlı hatlar veya güzergahlarda veya imtiyazlı hizmet sağlayıcılar tarafından gerçekleştirilmesi
Taşıt trafiğinde, belirli bir tarife gibi şeffaf ve yasalarla güvence altına alınmış norm ve kurallarla ulaşım koşullarının, kurallarının ve fiyatların belirlenmesi.
Burada, kamu ulaşımı temel hizmetlerin veya kamu hizmetlerinin bir parçası olarak, sübvanse edilmiş veya uygun tarifelerle karayolu, demiryolu ve feribot ulaşım araçları, bunlardan ilki genel kullanımda “kamu ulaşım araçları” olarak adlandırılır.
Temel hizmetlerin dışında, sübvanse edilmiş tarifeler olmadan, ancak imtiyazlara göre yine belirli bir tarife ve taşıma yükümlülüğü ile ve çoğunlukla hatlı ulaşımda (örneğin kış sporları teleferikleri, iç su taşımacılığı, havacılık)
Burada erişim ve taşıma nesnesi iki sınıfa ayrılır. Halkın erişimi bakımından, kamuya açık veya kamuya açık olmayan ulaşım (örneğin askerî tesisler ve taşımacılık, özel ulaşım vb.) birbirinden farklıdır.
Modern şehirlerde toplu ulaşım durakları, toplu ulaşım araçlarının kural ve ihtiyaçlarına göre inşâ edildiği için, diğer taşıtlar toplu ulaşım araçlarını beklemek zorunda kalmaz ve böylece trafiğin olağan akışı devam eder. Duraklara gelmeden önce inmeye hazır bir şekilde arka kapıda bekliyor olmak. Aracın yolcuyu beklemesi durumunu ortadan kaldırır. Bozuk para ya da elektronik bileti araca binerken hazır bulundurmak. Şoförün size ayıracağı zamanı minimuma indirir. Araca binildiğinde  oturmak için boş yer yok ise aracın en arkasına gitmek diğer yolcuların da binmelerini kolaylaştırır. Araç duraklarda, yolcuların araca binmesi için vakit kaybetmemiş olur. Diğer yolcuların duyabilecekleri ya da rahatsız olabilecekleri şekilde sohbet etmek, müzik dinlemek ya da telefonda konuşmak da çevreye vermiş olduğumuz rahatsızlıklar arasındadır. Tepkilere yol açabilir ve araç sürücüsünün araç içi güvenliği sağlama ihtiyacı duyurabilir. Böyle durumlarda sürücü kendisini araç içini kontrol etme durumunda hissedecek ve sürüş hassasiyetini kaybedecektir. Toplu taşıma araçlarının temiz tutulması da toplu taşıma araçları kullanım kültürümüzün göstergesidir. Araçta yaşlılara, engellilere ve hamile bayanlara yer vermek kültür düzeyimizin göstergesidir. Bu yolcuların oturtulmuş olması araç içi koridorunun daha seri bir şekilde akışını sağlıyacaktır. Yolcuların iniş ve binişlerinde bu hareketlilik önem kazanacaktır. Toplu taşım araçlarında camların ve araç kapılarının  açık olması da yakıt tüketimini artıracaktır.

Türkiye'de ulaşım
Toplu taşıma otobüs servisi
Şehirlerarası otobüs servisi
Demiryolu ulaşımı
Denizyolu ulaşımı
Kara ulaşımı

Traktör treni, bir oyuncak lokomotife dönüştürülmüş traktör, lokomobil veya pikap tarafından çekilen, bir oyuncak vagona dönüştürülmüş 1, 2, 3, 4 veya 8'li römork dizisi.

Şekil verilecek traktör ve vagonlar, atölyeye getirildikten sonra motor kapağı, römork kapakları sökülüp tezgâha bırakılıyor ve şekil verilmeye başlanıyor. Öncelikle şekil verilmeden photoshop veya corelde şekil verilen proje hazırlanıyor, şekil verilmeye başlarken önce sac aksam daire şeklinde kesiliyor, traktör önüne monte ediliyor. Daha sonra diğer sac aksam eğimli yüz şeklinde kesiliyor ve traktör yanlarına monte ediliyor. Sonra son kat boya işlemi yapılıyor, traktör oyuncak lokomotife dönüştürülmüş oluyor.
Römorklarda ise tekrar photoshop veya corelde şekil verilecek dikdörtgen projesi çiziliyor ve römorklara şekil verilmeye başlanıyor. 3 sac aksam dikdörtgen şeklinde kesiliyor, 1'i römorkun ön bölümüne, 2'si yan bölümlere ve 3'ü de arkaya olmak üzere toplam 4 sac aksam monte ediliyor ve onlara da son kat boya işlemi yapılıyor. Son olarak yolu tamamlanan traktör treninin bağlı olduğu belediye garajına haber veriliyor.

Tramvay, genel olarak yerleşim yerleri içerisinde insan taşımacılığında kullanılan, kara yolunda tekerlekleri raylar üzerinde hareket eden toplu ulaşım aracıdır. Trenlerin aksine raylar sokaklara döşenebilir ve diğer taşıtlar bu yollardan geçebilirler. Tramvay hattı tramvay veya hafif raylı sistemlerde kullanılır. Tramvay hattı, aracın çeşitli çalışma ortamlarına uyum sağlamak için farklı ray profili'ne sahip olabilir. Çoğu tramvaylar elektrik gücüyle çalışır. At veya petrol ile çalışan tramvaylar da vardır. Tramvayların çift katlı tramvay, tramvay-tren, lastik tekerlekli tramvay, alçak tabanlı tramvay gibi türleri bulunmaktadır.
20. yüzyılın ortalarında birçok tramvay sistemi dağıtıldı, yerini otobüsler, troleybüsler, otomobiller veya metro aldı.

Tramvaylar, raylar üzerinde yürüdükleri halde önceleri atlarla çekilmekte idi, 19. yüzyılın son 20 yılında ilk başarılı elektrikli tramvay denemeleri yapıldı ve kullanılmaya başladı. Karayolu demiryolları, büyük ölçüde Amerikan şehirlerindeki sokakların kötü asfaltlanması nedeniyle Amerika'da gelişti. Baltimore'da 1828 tarihlerinde çalışan bir karayolu demiryolunun kayıtları vardır. Yolların durumu onları at otobüsleri için uygunsuz hale getirdi. Kıta Avrupası'ndaki ilk kalıcı tramvay hattı 1855 yılında Alphonse Loubat tarafından Paris'te açıldı. Güney Amerika'da ilk tramvay 1858'de Şili'nin Santiago kentinde açıldı. Avustralya'daki ilk tramvaylar 1860 yılında Sidney'de açıldı. Afrika'nın ilk tramvay seferleri 8 Ocak 1863'te İskenderiye'de başladı. Asya'daki ilk tramvaylar 1869'da Batavia'da (şimdiki Cakarta) açıldı. Osmanlı'da ilk atlı tramvay seferi 3 Eylül 1872 tarihinde İstanbul'da şimdiki Kasımpaşa ve Şişhane semtlerinin kesişimindeki Azapkapı-Ortaköy güzergâhında kullanıldı. Frank J. Sprague tarafından havai tellerden elektrik toplamak için tramvaylarda havai tramvay sisteminin geliştirilmesinin ardından at arabalarının yerini büyük ölçüde elektrikle çalışan tramvaylar aldı. Yaylı tramvay direği, tel boyunca ilerlemek için bir tekerlek kullanıyordu. 1887'nin sonlarında ve 1888'in başlarında Sprague, tramvay sistemini kullanarak Richmond, Virginia'da ilk başarılı büyük elektrikli karayolu demiryolu sistemini kurdu. İlk mekanik tramvaylar buharla çalıştırılıyordu. Genel olarak iki tip buharlı tramvay vardı. İlki ve en yaygın olanı küçük bir buharlı lokomotifti. Tramvaylar için bir başka hareket sistemi de hareketli bir çelik halatla sabit bir hat boyunca çekilen teleferikti. Saint Petersburg yakınlarındaki Sestroretsk'te işletilen dünyanın ilk elektrikli tramvay hattı, 1875'te mucit Fyodor Pirotsky tarafından icat edildi ve test edildi. İkinci tanıtım amaçlı tramvay, Siemens & Halske tarafından 1879 Berlin Sanayi Fuarı'nda sunuldu. Kalıcı hizmet için kullanılan ilk kamu elektrikli tramvayı, 1881'de açılan Almanya'nın Berlin yakınlarındaki Lichterfelde'deki Gross-Lichterfelde tramvayıydı. Pirotsky ile temasa geçen Ernst Werner von Siemens tarafından inşa edildi. Bu, dünyanın ticari açıdan başarılı ilk elektrikli tramvayıydı. Başlangıçta raylardan akım çekiyordu ve 1883'te havai tel takılmıştı.

Türkiye'deki tramvay hatları listesi
Bakü tramvay hattı
Atlı tramvay
İstanbul nostaljik tramvayı

Tren istasyonu, trenlerin yolcu veya yük alıp bırakmak için düzenli olarak durdukları demiryolu tesisidir. Genellikle en az bir platform ve bilet satışı ile bekleme odalarının olduğu bir istasyon binasına sahiptir. Daha büyük tren istasyonları gar olarak adlandırılır.
Tren istasyonları hemzemin, yer altında veya yerden yüksekte olabilir. Mevcut olması durumunda kesişen tren hatları ile otobüs, metro ya da tramvay gibi diğer ulaşım hatlarına aktarma yapılabilir.

Dünyadaki bilinen ilk tren istasyonu, Swansea, Galler'de 1807'de hizmete giren The Mount Tren İstasyonu'dur.

Gar (Merkezî istasyon) : Bir şehirde birden fazla tren istasyonunun bulunmasına rağmen merkez istasyon diğerlerinden büyüklük farkı gösterir. Bunun yanında peron sayısı genelde daha fazladır ve şehirdeki diğer istasyonların aksine aktarmalı yolculuk daha kolaydır ve böylece "Aktarma İstasyonu" olarak da adlandırılabilir.
Bölgesel istasyon: Şehir semtlerinde veya küçük şehirlerde bulunan ve sadece banliyö veya her istasyonda duran trenlerin ama hızlı veya yüksek hızlı trenlerin durmadığı istasyonlar, örneğin "Durak".
Aktarma istasyonu: Yolcu ve eşyaların bir trenden başka bir trene veya bir vagondan başka bir vagona aktarılmasını yapan istasyonlara denir. Aktarma yapılırken yolcu ve eşyaların gidecekleri yönlere dikkat edilmelidir. Aktarma istasyonlarında doğrudan tren teşkili yapılmaz.
Kavşak istasyonu: Değişik yönlerden gelen demir yollarının bir noktada birleştiği istasyonlara denir (Eskişehir Garı, Afyonkarahisar gibi).
Banliyö istasyonu: Şehir içi yolcu taşımasını kolaylaştırmak amacıyla ve kısa aralıklarla kurulmuş ve sadece banliyö trenlerine hizmet veren istasyonlara denir (Kartal, Gazi ve Şirinyer gibi).
Durak: Sadece yolcu taşımalarında yolculara hizmet veren tesislerin bulunduğu yerlere denir.
Terminus: İstasyon yollarının sonlandığı veya başladığı yerlerdeki istasyonlara (son istasyon) denir. Bu raylara köryol adı verilir ve raylar tampon tesisatı veya beton duvar ile son bulur. Böylelikle trenler istasyona girdikleri yönden çıkmaları gerekir. (Haydarpaşa Garı, Frankfurt Merkez Garı, Paris Kuzey Garı vb) .
Sınır istasyonu: Bir ülkeden diğer bir ülkeye demir yolu bağlantısının sağlandığı istasyonlara denir. Örneğin; Kapıkule-Kapitan Andreevo (Bulgaristan), Uzunköprü-Pithiu (Yunanistan).
Triyaj garı  (Dağıtım İstasyonu): Değişik istasyonlardan gelen eşya yüklü vagonların, gidecekleri yönlerin saptandığı ve bu şekilde tren oluşturularak gönderildiği istasyonlara denir. Triyaj istasyonları özellikle kavşak noktalarda bulunur (Eskişehir, Afyon, Kayseri vb.).

2 + 2, sürücü ve ön yolcu için iki ön koltukla birlikte, çocuklar veya ara sıra kullanım için iki küçük arka koltuğa sahip olan coupe araç gövdesi stilinin bir versiyonudur. Hem arka koltuklu hem de koltuksuz coupe satan üreticiler, genellikle arka koltuk içeren versiyonları "2 + 2" veya 2-plus-2 olarak pazarlamaktadır.

Tanım olarak, 2+2 kategorisindeki tüm arabaların iki ön koltuğu ve iki arka koltuğu vardır. 2+2 araçların diğer ortak özellikleri ise arkadaki yolcular için nispeten daha az yer bulundurmaları ve iki kapılı bir coupe gövdesine sahip olmalarıdır.
Pek çok cabriolet, targa top ve hatchback otomobil modeli, 2+2'nin gerçek tanımını karşılasa da, nadiren 2+2 olarak kabul edilir.

2+2 tanımını karşılayan, ancak üretici tarafından böyle tanımlanmayan birçok coupe vardır. Bunun nedeni, 2+2 teriminin çoğunlukla arabaları aynı modelin 2 koltuklu üstü açılır versiyonundan ayırmak için kullanılmasıdır. Öne çıkan bazı örnekler, klasik Jaguar E-Type sabit tavanlı coupe 2+2, Lotus Elan 2+2, Nissan 300ZX 2+2, Chevrolet Monza 2+2, 1965-1966 Mustang 2+2 ve Pontiac 2+2 modelleri.
1965 ve 1966 Mustang Fastback, "Mustang 2+2" olarak pazarlandı, çünkü katlanabilir arka koltuklar standart donanım olarak dahil edildi. Standart (iki kişilik) Mustang'ın, "MUSTANG" ambleminin olduğu kısımda, 2+2 modelinde "MUSTANG 2+2" modelinin amblemi mevcuttu. 1967'de arka koltuk isteğe bağlı hale geldi ve "2+2" tanımı iptal edildi.

Otomobil segmentleri
Coupe
Targa top
Grand tourer
Spor otomobil

4 tekerlekten çekiş (İngilizce: 4-wheel drive; all-wheel drive) veya 4x4, klasik sistemlerde otomobiller ya ön aks mili üzerinde bulunan 2 tekerlek (Önden çekiş) veya arka aks mili üzerinde bulunan 2 tekerlek (Arkadan itiş) beraber tahrik olurken bu sistemde yolun koşullarına ve ihtiyaca bağlı olarak ön ve arka aks üzerinde bulunan 4 tekerlekte birlikte aynı anda ve çoğu kez aynı güç oranlarında harekete geçirilirler. Başka bir ifadeyle aracın motor gücü 4 tekere birden iletilmektedir.
Bu sistemi seri üretim olarak araçlarına uygulayan ilk firmalardan biri Subaru olmuştur. Daha sonra 1980 yılında Audi sistemi biraz değiştirerek Quattro modelinde uygulamış ve rallilerde büyük başarılar elde etmiştir. Ancak sistem otomobil tarihinde ilk kez 1905 yılında Lotil marka araçta uygulanmıştır.
4WD (4x4) sistemini her otomobil firması kendine has dizaynlarda üretmektedir. Sisteme nereden bakılırsa bakılsın genel anlamda 3 kategori dikkatleri çekmektedir:

1. Gerektiği zaman kullanılan sistem
2. Daimi kullanılan sistem
2A. Akışkan kavramalı
2B. Kilitlenebilir orta diferansiyelli
3. Otomatik dört tekerleği döndüren sistem
Bu sistemlerden yüksek güçlü arabalarda direk sistem daha ekonomik olduğu halde, orta ve düşük güçlü otolarda isteğe bağlı sistem daha avantajlı ve ucuz çözüm yoludur.

1. Gerektiği zaman kullanılan sistem: Bilinen standart diferansiyel dişli kutusu arka tarafta vardır ve araç normal olarak standart diferansiyel olarak kullanılır. Ön taraftaki diferansiyel ihtiyaç halinde devreye sokulur. Ön diferansiyelin devreye alınmasını sağlamak için ana vites kutusunun arka tarafına ilave edilmiş bulunan bir transfer kutusu kullanılır. Buna takviye vitesi denir. Takviye vitesinin sağladığı yarar gerektiği zaman ön tekerleklere de gücün iletimini sağlamak, zemin şartlarına göre tırmanma kabiliyetini artırmaktır.
2. Daimi kullanılan sistem: Dört tekerin hepsine hareket verilir. Ön ve arka akslar kilitlenebilen bir ara diferansiyel yardımıyla bağlanmıştır.
2A. Akışkan kavramalı: Bu sistemde ön aks diferansiyeline monte edilen akışkanlı kavrama kilitlenebilir diferansiyele bağlıdır. Normal çalışma esnasında 4 teker döndürülür. Akışkanlı kavrama ile hareket veren ve hareket ettirilen üniteler arasındaki devir sayısı farkı az olduğundan bir kaymaya izin verilir. Arka aksın tekerlekleri kaymaya başlarsa akışkanlı kavrama derhal kilitlenir. Sürücünün bir müdehalesi gerekli değildir.
2B. Kilitlenebilir orta diferansiyelli: Orta ve arka diferansiyel için hareketsiz durumda veya hareket esnasında kumanda edilebilen bir diferansiyel kilidi monte edilmiştir. Böylelikle sürücü her iki diferansiyeli ayrı ayrı veya ortaklaşa kilitleyebilir.
3. Otomatik dört tekerleği döndüren sistem: Bu sistemde ön tekerleklerin üzerinde ve arka aks orta kısmında birer adet devir sayısı sensörü, direksiyon simidinde ise dönüş açı sensörü bulunmaktadır. Sensörler bilgileri okuyarak kumanda cihazına iletirler. Kumanda cihazı bilgileri değerlendirerek komutlarını ön tekerlek döndürme sisteminin açma kumanda şalterine ve kilitleri devreye alma veya çözme şalterine verir. Kumanda etme ve kesma aşağıda belirtilen ölçütlere göre yapılır:
kayma
taşıt hızı
dönüş açısı
zaman
ayak frenine basılması
Bu sistemle en uygun çekiş ve kilitlenme sağlanmaktadır. Işıklı gösterge aracılığıyla da 4WD sisteminin kumanda durumu hakkında sürücü sürekli olarak bilgi edinmektedir.

1.Yol yüzeyi ile olan temasın artması: 4WD sistemi buz üzerinde normal araca nazaran 2,25 defa ıslak yollarda ise 1,66 defa daha fazla çekiş gücünü yol yüzeyine aktarır. Motor gücü 4 tekere de dağıldığından patinaj olayı da engellenir.
2.Yüksek viraj emniyeti: Motor gücü 4 tekere dağıldığından her tekerleğe isabet eden güç 2 tekerli tahrik sisteminin yarısı kadardır. Bu sayede viraja yüksek hızda girildiğinde tekerleklerin viraj içinde olduğu yerde dönmesi engellenmiş olur. Neticede lastikler daha yüksek yan kuvvetleri yol yüzeyine aktarabilirler. Eğer istenmeyerek viraja hızlı girilmişse tehlikenin belirlenmesiyle ayak gaz pedalından çekilince meydana gelen motor freni tüm tekerleklere eşit olarak dağılacağından tehlikede daha kolay bertaraf edilir.
3.Tüm yol koşullarında etkisi iyidir: Yumuşak ve gevşek yollarda dağa tırmanmada, yan rüzgarların etkisinde ve aquaplaning durumlarında en ideal yol tutuşu sağlamaktadır.
4.Lastik ömürlerini uzatır: 4WD sisteminde patinaj olayı hemen hemen önlenmiş olduğundan ömürleri belli bir şekilde artar.
5.Yakıt sarfiyatına etkisi: Sistemin getirdiği ağırlık ve sürtünme kuvvetlerinin artması dolayısıyla düşük hızlarda yakıt tüketimi fazladır. Ancak yüksek hızlara çıkıldıkça ters orantılı olarak sürtünme kuvvetleri azalacağından yakıt tüketimi normalleşir.

Dört tekerden yönlendirme (İngilizce: Four wheel steering), virajlarda yol tutuşu artıran, yüksek hızlarda araçların emniyetli ve kolay sollanmasını sağlayan, şehir içindeki manevraları ve park etmeyi kolaylaştıran bir sistemdir.
İlk 4ws sistemi 1905 yılında Lotil marka traktörde uygulanmıştır. Honda 1987 yılında mekanik kumandalısını, Mazda ise 1988 yılında elektronik kumandalısını piyasaya çıkarmıştır.
Arka tekerlerin dönüş açıları ve hangi yöne döneceği uygulamaya göre farklılıklar göstermektedir, traktör gibi araçlarda sadece ön tekerlerin ters yönüne dönme işlevi bulunabilirken, yol araçlarında düşük hızda ön tekerlerin ters yönüne, yüksek hız ve virajlarda ön tekerlerle aynı yöne dönme işlevi, hatta viraj girişinde ön tekerlerle ters, viraj içinde aynı yöne yönelme gibi işlevler bulunabilir. Ön tekerlerin ters yönünde dönme işlevi dönüş çapını küçültüp yüksek hızda aracın önünü viraj içine yönlendirmeye yardımcı olurken yüksek hızda çok daha yaygın olan aynı yöne dönme işlevi genel olarak aracın stabilitesini artırmaya yardımcı olur.
Sistem birkaç farklı türde bulunabilmekle birlikte yol araçlarında genel olarak ikiye ayrılmaktadır; aktif veya pasif. Nissan GTR34 gibi bazı araçlar ise bunun bir "melezini" kullanır. Aradaki farkı görmenin en kolay yolu araç dururken arka tekerleklerin dönüp dönmediğini incelemektir. Aktif sistemlerde araç dururken de (örneğin lifte alındığında) arka tekerlekler dönebilirken pasif sistemlerde bu durum gözlemlenmez.

Aktif dört tekerden yönlendirme sisteminde dört teker de sürücünün direksiyonu çevirmesine bağlı olarak döner. Bu sistemde arka tekerlerin dönmesi için aracın hareket etmesine gerek yoktur; arka aksa eklenmiş düzenekler yardımıyla döndürülür. Arka tekerler genel olarak ön tekerler kadar dönmezler, kullanılan sisteme göre ön tekerlerin açısının belli bir oranında veya tamamen bilgisayar kontrollü olarak, kontrol bilgisayarının karar verdiği oranda ve yönde dönerler.

Sistemin opsiyonel veya standart olarak çeşitli model yıllarında uygulandığı bazı araçlar şunlardır:

Honda Prelude
Honda Accord
Mazda 626 GT
Mitsubishi Galant VR-4
Renault Talisman
Renault Austral
Audi Q7

Aktif dört tekerden yönlendirmeye göre çok daha yaygın olan bu sistemde arka aksın geometrisi ve burçların yapısı arka tekerlerin belli koşullarda belli miktarda açı almasını sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Bu sistemde düşük hızda manevra kolaylığı sağlamak gibi bir işlev bulunmaz. Direksiyona değil, aracın gövde hareketlerine göre arka akstaki burçlar sıkışıp gevşeyerek arka aks geometrisinin belli oranda değişmesini ve böylece tekerlerin yönlenmesini sağlar. Nissan GTR34 gibi bazı araçlarda ise hidrolik pistonlar ile bu sıkışıp gevşeme miktarları ayarlanır. Arka aks yönlendirmesinde teker açıları genel olarak aktif sistemler kadar yüksek olmaz.
Bu sistem yukarıda sayılan araçların opsiyonel aktif yönlendirme bulunmayan modellerinde de gözlemlenebilir.

Alfa Romeo 156, 147, GT
Alfa Romeo GTV
Nissan GTR34
Citroen Xantia
Citroen XM
Citroen ZX
Citroen Xsara
Citroen C5 (2008 öncesi)
Citroen BX
Citroen CX
Renault Laguna

Dört zamanlı motorlar (Dört Fazlı), pistonun bir çevriminin (cycle) 4 aşamada (4-stroke cycle) tamamlandığı motor tipleridir. İçten yanmalı motorlar (internal combustion engines) sınıfında yer alırlar.

Motorlarda güç üretimi önce yakıtın içindeki kimyasal enerjinin ısı enerjisine dönüşmesi, sonra da bu ısı enerjisinin pistonu harekete geçirmesiyle gerçekleşir. Bir dört zamanlı motorda bu işlem şu aşamaları izler:

1. Yakıt ve hava karışımı pistonun dışarı hareketiyle dolar.
2. Karışım pistonun içeri hareket etmesiyle sıkıştırılır.
3. Sıkışmış karışım benzinli motorlarda bir kıvılcım ile tutuşturulur, dizel motorlarda ise yüksek basınç ve sıcaklık altında kendiliğinden tutuşur ve yanma gerçekleşir. Yanma sonucu açığa çıkan enerji ile piston dışarı doğru itilir. Bu sayede krank mili döndürülür ve kinetik enerji elde edilmiş olur.
4. Pistonun geri dönüşü sırasında egzoz valfi açıktır ve egzoz gazları silindirden atılır. Döngü böylece başlangıç konumuna gelir ve 1. aşamadan itibaren işlemler yinelenir.
Motorun bir döngüsünü yukarıda anlatılan 4 aşamada tamamlamasından dolayı bu tip motorlara 4 zamanlı motorlar ismi verilir. Hareket halindeki benzinli bir araçta bu döngü dakikada ortalama 3.000-3.500 defa tekrarlanır.

İki zamanlı motorlara göre daha verimli olan 4 zamanlı motorlar günümüzde en çok kullanılan içten yanmalı motor tipidir. Ancak imalat aşamasında iki zamanlı motor daha ucuzdur. Fakat iki zamanlı motorun avantajı sadece bu adımda vardır. Çünkü sonrasında motor üretilip kullanılacağı makinede kullanılmaya başlandığında yine dört zamanlı motor avantajlıdır. Çünkü, üstte de yazdığı üzere dört zamanlı motor daha verimlidir. 
İki zamanlı motorlarda ayrıca: 

Yakıt karışımının bir kısmı yanmadan egzoz gazı ile atıldığı için çevre ve yakıt ekonomisi konularında başarılı değildir.
Yakıt karışımının pistonun üst kısma ulaşması krank bölümü ile sağlandığından, krank bölümü devamlı yağlamaya maruz değildir ve yağlama yakıt karışımı içine karıştırılan yağ ile olur. Bu yağın yakılması çevre açısından zararlıdır.
İki strokta çalıştığı için pistonun her yukarı çıkışında yanma olur ve aşırı ısınma meydana gelir.
İki zamanlı motorların avantajı ise, soğuk havalarda daha kolay marş almalarıdır. Ancak dört zamanlı motorlar için bu durumu eşitlemek kolaydır: çoğu dört zamanlı motor donduğunda, karbüratöre (motor turboşarjlıysa da intercooler üzerinden karbüratöre) eter sıkılır, kolayca marş alır.
Bu sayısız dezavantaja rağmen iki zamanlı motor kullanılan birçok dizel motor vardır. Ancak, iki zamanlı motorun kullanımı için uygun olan yer, küçük benzinli motorlardır (çim biçme makinesi gibi).

ABS (Kilitlenme Karşıtı Frenleme Sistemi), taşıt araçlarının her türlü yük durumunda bütün yol koşullarında ve çeşitli süratlerdeki zorunlu durumlarda yapılacak ani frenlemelerde tekerleklerin kilitlenmesini önleyerek direksiyondaki tam hakimiyeti sağlayan fren sistemidir. ABS, Almanca Antiblockier-system veya İngilizce anti-lock braking system ifadelerinin kısa yazım biçimidir. Kilitlenmeyen fren sistemi anlamına gelir.
ABS fren durumunda her bir tekerleğin devir sayısındaki değişikliği bir kontrol ünitesi aracılığı ile denetleyen bir sistemdir. Dönüş sayısının ani düşmesi (örneğin kaygan zeminde fren yapma durumunda) ve tekerleğin kilitlenmesi durumunda kontrol ünitesi otomatik olarak fren basıncını düşürür. Tekerlek tekrar hızlanınca fren basıncını tekrar yükselterek tekerlek frenlenir. Bu aşama saniyede birçok kez gerçekleşir. Sağ ve sol tarafın ayrı zeminlerde olması halinde bile (örneğin sağ tekerlekler ıslak sol tekerlekler kuru zeminde) herhangi bir kilitlenme veya kayma söz konusu değildir. Bu sayede direksiyona hakimiyet tam, fren mesafesi oldukça kısadır.
Fizik kanunlarının dışına asla çıkılamaz, yani çeşitli fizik kanunları her zaman mevcuttur. Islak zeminde ABS söz konusu olsa bile fren mesafesi kuru zeminden daha fazladır. Fren sırasında çeşitli doğal kanunlar her zaman söz konusudur. Bunları hiçbir şey önleyemez. Amaç bu kanunların optimal olarak kullanmaktır. Bir sürücü eğer bir viraja mümkün olan en yüksek sınır süratinden daha yüksek bir süratle girerse ABS ona ancak otomobilin buzda kaymamasına yardımcı olacağı kadar yardım edebilir. 
Sensörler devamlı olarak yavaşlamanın her anında tekerleklerin doğru devir sayısında olup olmadıklarını hassas olarak kaydeder. Tekerleklerden birisinin devir sayısının çok düşük olması halindeki kilitlenme tehlikesine karşılık fren basıncı o tekerlekteki sensör tarafından azaltılır. Bu suretle tekerlek tekrar normal dönüş süratine ulaşır. Tehlikeli duruş hali ortadan kalkar, teker fren durumundaki normal hızıyla dönmeye devam eder. Bu anda tekrar o tekerlekteki fren basıncı sensör tarafından yükseltilir. Yeniden kilitlenme olursa aynı olay tekrarlanır.

Fren kuvveti uygulanan tekerlek aracın hızına uygun olmayan şekilde yavaş dönerse bu olaya kayma denir. Serbest dönen tekerlek %0 kaymalıdır. Kilitlenmiş olan tekerleğin kayması %100'dür. En ideal fren durumu tekerleğin durduğu anda değil lastik ve zemin durumuna göre %10 veya %50 kayma durumudur. İstenilen kaymanın elde edilebilmesi için gerekli fren basıncı lastik ile yol arasındaki bağlantı kuvvetine bağlıdır. Bu kuvvet katsayısı kuru zeminde yüksek, ıslak zeminde daha düşük, buzlu zeminde çok düşük bir değerdir. ABS bütün bu zemin durumlarına uyum sağlayarak tekerlekleri istenilen kayma aralığında tutmayı amaçlar.

Kumanda aleti kuvvetli bir tekerlek yavaşlama sinyali alınca fren basıncını yükseltmeye devam etmez o ana kadar erişilen düzeyde tutar.
Eğer tekerleğin dönüş sayısı azalmaya devam ederse fren silindirindeki basınç düşürülür. Tekerlek daha zayıf frenlenir
Tekerlek daha hızlı dönmeye başlayınca basınç tekrar yükseltilerek tekerlek devir sayısının düşmesi amaçlanır.

ABS fren sisteminin mazisi 1920'li yıllara kadar gitmektedir. Almanya'da Voisin firması "Frenlemenin tekerlekleri kilitlemesini önleyici donanım" tanımıyla hidrolik sistemle çalışan ilk örneğini yapmışlar ve 671925 Almanya nosuyla ilk patentini de almışlardır.
1950'li yıllarda bazı sivil uçaklar mekanik / pnömatik ABS'yle donatılmışlardır.
1960'lı yıllarda Alman silahlı kuvvetleri ilk transistörlü ABS'yi kullanmaya başlamışlardır. Sistem bir otomobilde ilk kez 1967 yılında İngiliz üretici Jensen tarafından hayata geçirilmiştir.
Tümleşik devre sistemlerinin seri olarak üretilebilmesi 70'li yıllarda gerçekleşince ve otomobillerin tekerleklerine yerleştirilen devir sayaçlarında geliştirilip hatasız çalışmaları sağlanınca atılım gerçekleşmiştir. 1978 yılında Mercedes S serisinde daha sonra da BMW 7 serisinde ABS sistemini kullanmaya başlamıştır.
Elektronik endüstrisindeki gelişmeyle ABS fren sistemi daha küçük, daha ucuz ve daha kolaya doğru gelişmiştir. Örneğin Bosch firmasının ABS 5,3 kodlu 5. kuşak fren sisteminin ağırlığı sadece 2,6 kilogramdır (başta 6 kg ağırlığındaydı), bir öncekinden yarı yarıya daha az yer kaplar aynı zamanda 1989 yılındaki sistemlerden 5 kat daha küçüktür. Yakalanan son teknolojiyle ABS'nin Smart gibi küçük otomobillerde bile kullanılabilirliği oluşmuştur.

ATV (İngilizce: all-terrain vehicle). ATV motorlar, tüm arazi ve hava koşullarında çalışmak üzere tasarlanmış, 3 ve 6 tekerlekli modelleri de olmasına rağmen daha çok 4 tekerlekli olarak üretilen, tek ya da çift kişilik kapasitelere sahip, benzinli içten yanmalı motorlar ile çalışan araçlardır. İlk olarak zorlu arazi koşullarında ulaşım kolaylığı sağlaması amacı ile üretilmiş olan ATV'ler ilerleyen süreçte keyifli doğa gezileri ve şehir içi ulaşım için de kullanılan bir araç haline gelmiştir.
Türkiye'de hem bireysel hem de ticari amaçlı ATV kullanımı yaygındır. Bireysel kullanıcılar genellikle eğlence ya da açık alan faaliyetlerinde yardımcı olması için ATV'leri kullanırken; ticari kullanıcılar daha çok ATV araçlarının arazideki güçlü hareket kabiliyetinden faydalanarak personel ve yük taşımacılığında verim almaya çalışmaktadır. Ayrıca son yıllarda hızla artan sayıları ile ATV safari düzenleyen firmalar şehrin stresinden bunalan macera severleri doğa ile baş başa bir gün geçirecekleri gezilere çıkartmakta ve bu aktivitelerde ATV araçlardan faydalanmaktadırlar.

İlk olarak 1960'lı yıllarda üretimine başlanan ATV'ler ilerleyen süreçte özellikle Suzuki, Yamaha, Honda ve Kawasaki gibi motor üreticilerinin yoğun AR-GE çalışmaları ile günümüzdeki halini aldı. İlk olarak 3 ve 6 tekerlekli olarak üretilen araçlar, 1982 yılında Suzuki'nin QuadRunner LT125 modelini piyasaya sürmesi ile şekil değiştirdi ve günümüzde en yüksek talebi gören 4 tekerlekli modeller sahneye çıktı. Suzuki'nin gördüğü ilgiye kayıtsız kalamayan diğer üreticiler de ürün gamlarına hızlıca 4 tekerlekli modelleri ekledi. Bu çalışmalar ile beraber motor güçlerindeki ve güç dağıtım elemanlarındaki değişiklikler ile fren ve lastik yapılarındaki yenilikler ATV'lerin performanslarında çok etkili oldu. ATV'lerin yeteneklerinin artması ile birlikte kullanım alanlarında da değişiklikler oluşmaya başladı. İlk etapta sadece arazideki basit işlerde yardımcı olmak üzere tasarlanan ATV'ler ilerleyen süreçte eğlence, inşaat ve tarım gibi sivil görevlere ek olarak personel ve teçhizat nakliyesi gibi askeri görevler almaya da başladı.
Sportif ATV müsabakaları ilk olarak 1980 yılında Amerika'da başladı. İlk yıllarda farklı organizasyonların altında faaliyet gösteren sporcular 2006 yılında CMR'ın kurulması ile değişik kategorilerde düzenlenmeye başlanan müsabakalarda mücadele etmeye başladılar. Avrupa'da ise müsabakalar uzun bir süre ülkelerin motosiklet federasyonları tarafından düzenlendi. Son yıllarda FIM çatısı altında ortak organizasyonlar düzenlenmeye başlandıysa da henüz ortak bir yarışma serisi organize edilemedi.
ATV ile Türk kullanıcıların buluşması ise çok eski değildir. Önceki yıllarda kullanılan münferit araçları saymazsak ATV'lerin Türkiye macerası 2000'li yıllarda başlamıştır. İlk olarak bireysel kullanım ve turistlere yönelik doğa turları için ithal edilmeye başlanan ATV'ler ilerleyen süreçte artan model sayısı ve buna bağlı olarak kullanım alanlarının çeşitlenmesi sayesinde geniş bir kitle tarafından kullanılmaya başlandı. Ayrıca farklı üreticilerin sundukları geniş fiyat yelpazesi sayesinde kullanıcılar ATV edinme konusundaki ekonomik zorlukların üstesinden geldi. Son yıllarda devlet tarafından yapılmaya çalışılan düzenlemeler ile ATV araçların ithalatı, teknik özellikleri ve kullanım şartları hakkında çeşitli geliştirmeler yapıldı. Bu yönetmeliklerdeki amaç genel olarak kullanıcılar için güvenli ve keyifli bir sürüş ortamı doğurmaktır.

EVO Sports İnternet Sayfası 5 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Curlie'de Offroad Vehicles (DMOZ tabanlı)
Photos of Quad Biking in the UK

Ahmet Rasim (Osmanlıca: احمد راسم) (1865, İstanbul - 21 Eylül 1932, İstanbul), Türk yazar, gazeteci, tarihçi, milletvekili.
Kendine özgü bir tarzla kaleme aldığı eserleri geniş bir okur kitlesi tarafından okunan; Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerine tanıklık etmiş bir yazardır. 50 yılı bulan yazı hayatında farklı edebî türlerde ve çok sayıda eser verdi. Dönemin İstanbul hayatının ayrıntıları üzerinde durduğu fıkralarıyla tanındı. TBMM’de 3 ve 4. Dönem İstanbul Milletvekili olarak yer aldı. Tanınmış bestekâr Osman Nihat Akın’ın dedesidir.

1865’te İstanbul'da Fatih'in Sarıgüzel mahallesinde doğdu. Babası Menteşeoğulları'ndan Kıbrıslı Bahaeddin Efendi, annesi ise Nevbahar Hanım’dır. Babası kendisi doğmadan önce ailesini terk ettiği için Nevbahar Hanım onu tek başına yetiştirdi. 1875 yılında başladığı Darüşşafaka'da edebiyatla tanıştı. Bu okulda bestekâr Mehmet Zekai Dede’den müzik dersleri de aldı. Kendi çabasıyla Fransızca öğrendi. Eğitimini 1883 yılında birincilikle bitirdi.
Okulu bitirdikten sonra diğer Darüşşafaka mezunları gibi Posta ve Telgraf Nezareti'nde memur oldu. Bu kurumda kısa bir süre kâtiplik yaptı. Memuriyet hayatını benimsemeyen ve hayatını yazar olarak kazanmak isteyen Ahmet Rasim’in ilk yazısı Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlandı. Bu, “Yolcu” başlıklı bir tercüme yazı idi. Ardından dönemin ünlü gazetecisi Baba Tahir vasıtasıyla Ceride-i Havadis’te fenni konularla ilgili yazı ve tercümeler yayımlamaya başladı. Bir süre Mekteb-i Behrami adlı okulda ve Komonto Musevi okulunda öğretmenlik yaptı. Ahmet Mithat’tan gördüğü teşvik sayesinde 1885’ten sonra kendisini tamamen gazeteciliğe verdi.
Yayın hayatına 1891’de başlayan Servet-i Fünûn  dergisinde fen konularındaki yazılarının yanında, tefrik halinde romanlarını da çıkarma imkânı buldu. Leyal-i Izdırap, Meşak-ı Hayat ve Afife burada yayınlandı. Ancak Servet-i Fünûn yazarlarının genel edebi çizgisini benimsemedi. O, Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi’nin doğu ve batı edebiyatının olumlu yanlarını sentez haline getirmeyi amaçlayan edebi anlayışını benimsemişti.
1908'de Hüseyin Rahmi ile birlikte 37 sayı süren Boşboğaz ile Güllâbi adlı bir mizah gazetesi çıkaran Ahmet Rasim, gazeteciliği Malumat, Sabah, Sebat, Güneş, Maarif, Resimli Gazete, Mecmuai Ebüzziya, Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Dosyali Ay, İkdam, Boşboğaz, Basiret, Tasvir-i Efkar, Vakit, Akşam, Cumhuriyet gazete ve dergilerindeki yazılarıyla sürdürdü. Bunun yanında Gülşen, Sebât, Hamiyyet, Şafak, Servet, Tanîn, Envâr-ı Zekâ, Maarif, Resimli Gazete, Hazine-i Fünûn, Mektep, Pul, Fen ve Edep, İrtika, Surâ-yı Ümmet, Donanma, Resimli Kitap, Musavver, Muhit gibi dergilere gerçek adıyla, Hanımlara Mahsus Muallim Naci etkisinde yazdığı Malûmât'ta ise “Leyla Feride" adını kullanarak yazılar göndermistir.
1898'de Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Suriye gezisi sırasında Malûmat gazetesi tarafından Suriye'ye, 1916'da da Sabah gazetesince harp muhabiri olarak Romanya cephesine gönderildi.

Bu arada okullar için yazdığı tarih, dil bilgisi, imla ve aritmetik gibi çeşitli konulardaki eserlerini kitap halinde bastırdı. Menâkıb-ı İslâm adlı kitabı dolayısıyla II. Abdülhamit'ten Mecîdî nişanı aldı. Şiir, hikâye ve roman alanlarında eserler verdiyse de onu günümüze ulaştıran "Şehir Mektupları", "Eşkâl-i Zaman", "Cidd-ü Mizah", "Gülüp Ağladıklarım" gibi inceleme, araştırma ve gözleme dayanan yazıları oldu.

Müzik alanında da eserler veren sanatçı, besteleri de kendisine ait olan pek çok şarkı sözü yazdı. Yakın dostu müzisyen Tatyos Efendi’nin bestelediği uşşak makamındaki “Bu akşam gün batarken / Sakın geç kalma, erken gel” dizeleri ile başlayan güftesi günümüze kadar gelen eserlerindendir.
Ölümüne kadar Tatyos Efendi ve Kemençeci Vasilaki ile dostluğunu sürdürmüştür.
1927'de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in referansıyla İstanbul milletvekili oldu ve TBMM'nin üçüncü ve dördüncü dönemlerinde milletvekilliği yaptı. Ancak sağlık sorunları yüzünden meclis oturumlarına bile katılmadı. 1932'de Heybeliada'daki evinde yaşamını yitirdi, Heybeliada’daki Abbaspaşa Mezarlığı’na gömüldü.
İstanbul Fatih Karagümrük'te 1938-1939 öğretim yılında kurulan Karagümrük Ortaokulu'nun adı 1965-1966'da Ahmet Rasim Ortaokulu olarak değiştirilmiştir. Okul 1988-1989'dan itibaren Ahmet Rasim Lisesi adını almıştır.

Memuriyet hayatının ilk aylarında Sadberk Hanım ile evlendi; 1902’de eşinin ölümüne kadar süren bu evlilikten dört oğlu, iki kızı oldu.
Soyadı Kanunu'ndan evvel vefat ettiği için soyadı olmayan Ahmed Rasim'in oğlu Mahmut Sırrı'nın “Arık” soyadını taşıdığı görülmüştür.

İlk Sevgi (1890)
Bir Sefilenin Evrak-ı Metrukesi (1891)
Güzel Eleni (1891)
Mesakk-ı Hayat (1891)
Leyâl-i Izdırap (1891)
Mehalik-i Hayat (1891)
Endişe-i Hayat (1891)
Meyl-i Dil (1891)
Tecârib-i Hayat (1891)
Afife (1892)
Mektep Arkadaşım (1893)
Tecrübesiz Aşk (1893)
Numune-i Hayal (1893)
Biçare Genç (1894)
Gam-ı Hicran (1896)
Sevda-yı Sermedî (1895)
Asker Oglu (1897)
Nâkâm (1897)
Ülfet (ikinci basılışı "Hamamcı Ülfet" adıyladır) (1898)
Belki Ben Aldanıyorum (1909)
İki Güzel Günahkâr (1922)
İki Günahsız Sevda (1923)

Gecelerim (Daha sonra "Ömr-i Edebî III"'te yer almıstır) (1894)
Eski Maceralardan Fuhş-i Atik, 2 c. (1922)
Muharrir, Şair, Edip (1924)
Falaka (1927)

O Çehre (1893)
Kitabe-i Gam, 3 c., (1897)

Külliyat-ı Say ü Tahrir: Makalât ve Musahabat, 2 c. (1909)
Külliyat-ı Say ü Tahrir: Menakıb-ı İslâm, 2 c. (1909-10)
Şehir Mektupları, 4 c. (1912-1913)
Tarih ve Muharrir (1913)
Cidd ü Mizah (1920)
Eşkâl-i Zaman (1918)
Gülüp Ağladıklarım (1924)
Muharrir Bu Ya (1926)

Arapların Terakkiyat-ı Medeniyesi, 2 c. (1888)
Tarih-i Muhtasar-ı Beser (1887)
Eski Romalılar 3 c. (1887-1889)
Terakkiyat-ı İlmiye ve Medeniye (1887)
Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi, 4 c. (1910-1912)
İki Hatırat, Üç Şahsiyet (1916)
İstibdattan Hakimiyet-i Milliyeye, 2 c. (1924)

Romanya Mektupları (1917)

Matbuat Tarihine Medhal: İlk Büyük Muharrirlerden Şinasi (1927)

Edebiyat-ı Garbiyeden Bir Nebze (1886)
Cümel-i Hikemiye-i Ecnebiye (1886)
Cizvit Tarihi (1887)
Ezhâr-ı Tarihiye (1887)
Ürani (1891)
İki Damla Gözyaşı (1894)
Mathilde Laroche (1894)
La Dame aux Camelias (1895)
Karpat Dağlarında (1896)
Mızıkacı Yanko ve Kamyonka (1899)
Neşide-i Ruh (1899)
Ohlan Karısı (1900)
Kaptan Jipson (1902)
Madam Hardiber (1903)
Asya Kumsallarında (1904)

Yeni Usul Sarf-ı Farisî (1888)
Küçük Tarih-i İslâm (1889)
Küçük Tarih-i Osmanî, 2 c. (1889)
Yeni Usul Muallim-i Sarf, 3 c. (1889)
Osmanlı Tarihi (1890)
Hesab-ı Tedricî (1890)
İmlâ-yı Osmanî (1890)
Müptedi (Sadece adı biliniyor)
Hesap Kitabı, 2 c. (1893)
Sarf-ı İptidaî (1894)
Küçük Hıfzıssıhha (1894)
Amelî ve Nazarî Talim-i Lisan-ı Osmanî (1895)
Elifba (1903)
Elifbadan Sonra (1903)
Yeni Usul Muhtasar Sarf-ı Türkî (1907)
Resimli Küçük Tarih-i Osmanî (1913)
Yeni Sarf Dersleri II (1924)
Doğru Usul-ı Kıraat III (1927)

Bedayi-i Keşfiyat ve İhtiraat-ı Beşeriyeden Fonograf (1885)
Elektrikiyet-i Sakine (1885)
Cümel-i Hikemiye-i Osmaniye (1886)
Elektrik (1887)
Teşekkül-i Cihan Hakkında Fikr-i İcmalî (1887)
Garaib-i Âdat-ı Akvam (1887)
Hazine-i Mekâtip yahut Mükemmel Münşeat (1889)
Ömr-i Edebî, 4 c. (1897-1900)
Hanım (1910)

Çâre bulan olmadı bu yâreye
Bu akşam gün batarken gel (Beste: Tatyos Efendi)

MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Akıllı anahtar, elektronik erişim ve yetkilendirme sistemidir. Araba anahtarı, ev otomasyonu ve bina otomasyonu anahtarları türünde olur. Standart donanım olarak veya çeşitli otomobil tasarımlarında bir seçenek olarak mevcuttur. İlk olarak 1995'te Siemens tarafından geliştirildi. Tasarım patentinin 17 Mayıs 1997'de Daimler-Benz tarafından alınmasından sonra, 1998'de W220 S-Serisi'nde Mercedes-Benz tarafından "Keyless-Go" adı altında tanıtıldı. Akıllı anahtar, aracın kilidini açarken, kilitlerken ve aracı çalıştırırken anahtarlık'ı kişinin cebinde tutmasını sağlar. Son dönemlerde akıllı anahtarların akıllı telefon ve işletim sistemlerine entegresi gerçekleşmekdedir.

Üreticiler, farklı isimler altında anahtarsız yetkilendirme sistemleri kullanır:

Acura: Keyless Access System
Audi: Advanced Key
Aston Martin: Keyless Entry and Push Button Start
BMW: Comfort Access or Display Key
Bugatti: Keyless Entry Remote
Cadillac: Adaptive Remote Start & Keyless Access
FIAT-Chrysler: Keyless Enter-N-Go
Ford: Intelligent Access with push-button start
General Motors: Passive Entry Passive Start (PEPS)
Honda: Smart Entry System
Hyundai: Proximity Key and smart entry key
Infiniti: Infiniti Intelligent Key with Push-button Ignition
Isuzu: Genius Entry
Jaguar Cars: Smart Key System
Jeep: Keyless Enter-N-Go
Kia Motors: Smart Key System
Lexus: Smart Access System
Lincoln: Intelligent Access System
Mazda: Advanced Keyless Entry & Start System
Mercedes-Benz: Keyless Go integrated into SmartKeys
Mini: Comfort Access
Mitsubishi Motors: FAST Key System
Nissan: Nissan Intelligent Key
Peugeot: PEUGEOT Open & Go
Porsche: Porsche Entry & Drive System
Proton: Passive Keyless Entry
Renault: Renault Hands Free Keycard
Riverside Manufacturing LLC: Intelli-Fob
SsangYong: Smart Key System
Subaru: Keyless Smart Entry With Push-Button Start or Keyless Access with Push-Button Start
Suzuki: SmartPass Keyless entry & starting system
Tesla: Model S Key
Toyota: Smart Key System
Volkswagen: Keyless Entry & Keyless Start or KESSY
Volvo Cars: Personal Car Communicator "PCC" be Keyless Drive ve Keyless Drive
Mahindra & Mahindra: Smart Key Module

Uzaktan anahtarsız sistem
İmmobilizer
Araba alarmı

Alt orta sınıf, compact car, Avrupa'da C segmenti, Small family car ya da medium car olarak da bilinen otomobiller uzunlukları yaklaşık 4100–4600 mm arasında olan, yeterli bir donanım ve performans sunan otomobilleridir. Çok geniş bir model yelpazesine sahip olan alt orta sınıfta, her karoser tipinden araç bulmak mümkündür. Bu nedenle, otomobil dünyasında en çok satılan sınıf kompakt sınıftır.

Volkswagen Golf
Volkswagen The Beetle
Ford Escort
Ford Focus
Nissan Sunny
Nissan Almera
Nissan Pulsar
Nissan Tiida
Honda Civic
Honda Insight
Seat Leon
Peugeot 309
Peugeot 306
Peugeot 308
Renault Megane
Fiat Bravo/Brava
Fiat Stilo (Brezilya)
Renault 11
Hyundai i30
Kia Cee'd
Citroén Xsara
Opel Astra
Saturn Astra (ABD)
Pontiac Vibe (ABD)
Chevrolet Lacetti
Chevrolet Volt (ABD)
Mazda 3
Chery A3
Brilliance Junjie
Toyota Auris
Toyota Prius
Subaru Impreza
Mitsubishi Lancer
Chrysler PT Cruiser

Audi A3
BMW 1 Serisi
Volvo C30
Volvo V40
Alfa Romeo Giulietta
Lancia Delta
Mercedes-Benz A Serisi

Volkswagen Jetta
Skoda Octavia
Fiat Linea
Renault Fluence
Renault Samsung SM3
Kia Cerato
Hyundai Elantra
Ford Orion
Honda Civic
Toyota Corolla
Subaru Impreza
Mitsubishi Lancer Evolution
Opel Astra
Opel Kadett
Citroén C4
Chevrolet Cruze
Chevrolet Cobalt (ABD)
Fiat Linea
Fiat Marea
Fiat Egea
Seat Toledo
Cherry Alia (Çin)
Geely MK (Çin)
Buick Excelle (ABD)
BYD F3 (Çin)
IKCO Samand
Mazda 3
Peugeot 307 (Arjantin)
Peugeot 408
Nissan Sentra (Japonya)
Nissan Versa (ABD)

Subaru Levorg

Volkswagen New Beetle
Volkswagen Scirocco
Hyundai Coupé
Hyundai Veloster
Mercedes CLA
Honda Integra (ABD)
Mitsubishi FTO
Mitsubishi Eclipse (ABD)
Scion tC (ABD)
Peugeot RCZ
Mazda RX-8
Premium Modeller

Audi TT
BMW 2 Serisi
Alfa Romeo GT

Volkswagen Eos
Volkswagen New Beetle
Fiat 124 Spider
Mini Cabrio
Opel GT
Opel Cascada
Mazda MX-5
Pontiac Solstice
Mitsubishi Eclipse (ABD)
Chrysler PT Cruiser

BMW 2 Serisi
Volvo C70

Ford Kuga
Volkswagen Tiguan
Škoda Yeti
Nissan Qashqai
Dodge Caliber
SsangYong Actyon
Suzuki Vitara
Jeep Compass
Jeep Patriot
Kia Sportage
Hyundai ix35
Peugeot 3008
Citroën C5 Aircross
Mazda CX-5
Dacia Duster
Chery Tiggo
Volkswagen Tiguan
Mitsubishi ASX
Toyota RAV4

Audi Q3
BMW X1
Mercedes-Benz GLA Serisi
Volvo XC40

Volkswagen Golf Plus
Volkswagen Touran
Seat Altea
Toyota Corolla Verso
Fiat Multipla
Honda FR-V
Ford C-Max
Kia Carens
Peugeot 5008
Renault Scenic
Opel Zafira
Mazda 5
Citroën C4 Picasso
Chevrolet Rezzo
Chevrolet HHR

Mercedes-Benz B Serisi
BMW 2 Serisi Active Tourer

Alternatör modern otomobillerde aküyü doldurmak ve motor çalışırken elektrik sistemine elektrik vermek için kullanılan bir tür elektrik jeneratörüdür.
1960'lara kadar otomobiller komütatörlü DC dinamo jeneratörleri kullanıyordu. Uygun fiyatlı silikon diyot redresörlerin varlığıyla bunun yerine alternatörler kullanıldı. Bu büyük farların, elektrikli sileceklerin, ısıtmalı arka camların ve diğer aksesuarların yükleri ile bu dönemde otomobiller için gereken elektrik gücü oluşturuldu.

Modern tip araç alternatörleri ilk olarak 2. Dünya Savaşı'ndan itibaren ordu tarafından özel araçlarda radyo ekipmanına güç sağlamak için kullanıldı. Savaş sonrası ambulanslar ve telsiz taksiler gibi çok elektrik ihtiyacı olan diğer araçlar da isteğe bağlı alternatörlerle donatıldı.
Alternatörler ilk olarak 1960 yılında Ford ve General Motors'tan birkaç yıl önce Chrysler Corporation tarafından Valiant arabasında standart ekipman olarak kullanıldı.

Ford Model T gibi bazı eski otomobillerde farklı tür şarj sistemi kullanılırdı: ateşleme kıvılcımlarını oluşturmak için gerekli yüksek voltajı sağlayan titreyen (trembler) bobinlere sağlanan alçak voltajlı alternatif akım üreten motorla çalışan bir manyeto vardı. Bu, doğrudan yüksek voltaj üreten gerçek ateşleme manyetosundan farklıydı. Böyle bir manyeto sistemi sadece motorun akım üretme hareketine bağlı olduğundan, manyeto bobinlerin iyi kıvılcım yapmasına yeterli akım üretmesi için krank kasnak ipinin sert şekilde çekilmesi şartıyla elle döndürülen motoru marş yaptırırmakta bile kullanılabilir.
Model T manyetosu motor volanına dahil edildi. İlk Model T’ler, manyetoyu yalnızca titreyen bobin ateşlemesi için kullandı. 1915 model yılından başlayarak, Ford yine manyeto ile çalışan elektrikli farlar ekledi. Manyeto devresi AC idi ve akü yoktu. Ateşleme bobinlerinde bunun yerine akü kullanmak için bir anahtar vardı ve bu soğuk havalarda motoru çalıştırırken yardımcı olabilirdi ancak Ford 1919'da marş motorunu piyasaya sürmeden önce araca ne akü koydu ne de akü kullanımını teşvik etti. Araç sahibinin aküyü kendisinin takması ve haricen aküyü şarj etmesi gerekirdi.
1919 model yılından başlayarak Ford bazı modeller için standart ve diğerleri için isteğe bağlı olan marş motorunu içerecek şekilde Model T'nin özelliklerini artırdı. Bu başlangıç kurulumu aynı zamanda geleneksel bir dinamo ile doldurulan bir aküyü içeriyordu ve ışıklar artık aküden elektrik alıyordu. Bununla birlikte volan manyetosu hala ateşleme için güç veriyordu ve marş motoru olmayan modellerde akü olmadığından manyeto ile çalışan ışıklar kullanılmaya devam ediliyordu.

Alternatörlerin doğru akım jeneratörlerine (dinamolar) göre çeşitli avantajları vardır.
Alternatörler:

Daha hafif, daha ucuz ve daha sağlamdır
Rölanti hızında faydalı şarj sağlayabilir
Komütatöre göre büyük ölçüde uzatılmış fırça ömürlü kayma halkaları kullanır
Alternatördeki fırçalar yalnızca DC jeneratörün fırçaları tarafından taşınan akımın küçük bir kısmı olan ve jeneratörün tüm çıkışını taşıyan DC uyarma akımını taşır.
AC'yi DC'ye dönüştürmek için birçok doğrultucu (diyot köprüsü) gereklidir. Az dalgalı doğru akım sağlamak için çok fazlı sargı kullanılır ve rotorun kutup parçaları şekillendirilir (tırnaklı kutup). Otomotiv alternatörleri genellikle krank milinin 5-10 kat hızıyla dönen kayışla döner ve jeneratörden daha hızlıdır.
Alternatör motor tarafından döndürüldüğü için çeşitli devirlerde (frekansı değiştiren) çalışır. Bu sorun değildir çünkü alternatif akım doğru akıma doğrultulur.
Alternatör regülatörleri de dinamolarınkinden daha basittir. Dinamo regülatörleri çıkış bobinlerini (armatür) düşük hızda aküden yalıtmak için kesme rölesi gerektirir; bu izolasyon alternatör doğrultucu diyotlarınca sağlanır. Ayrıca çoğu dinamo regülatöründe akım sınırlayıcı vardır; alternatörler ise doğal olarak akımla sınırlıdır.

İsimlerine rağmen hem DC jeneratörler (veya dinamolar) hem de alternatörler önce alternatif akım üretir. DC jeneratöründe bu AC akım dönen armatürde üretilir ve sonra komütatör ve fırçalar tarafından DC'ye dönüştürülür. Alternatörde ise AC akımı sabit statorda üretilir ve sonra doğrultucularla (diyotlar) DC'ye dönüştürülür.
Binek araç ve kamyonet alternatörleri Lundell veya 'tırnaklı-kutup' alan yapısını kullanır. Bu tek bobin sargısından çok kutuplu bir alan üretmek için rotor üzerinde şekillendirilmiş bir demir çekirdek kullanır. Rotorun kutupları birbirine kenetli iki elin parmakları gibi görünür. Bobin bunun içine eksenel olarak takılır ve alan akımı kayma halkaları ve karbon fırçalarla sağlanır. Bu alternatörlerin alan ve stator sargıları tahrik kayışı kasnağına bağlı harici fan tarafından üretilen eksenel hava akışı ile soğutulur.

Modern araçlar artık küçük alternatör düzenini kullanır. Bu elektriksel ve manyetik olarak benzerdir ancak hava soğutması gelişmiştir. Daha iyi soğutma daha küçük bir makineden daha çok güce imkan verir. Muhafazanın her iki ucunda ayrı radyal havalandırma yuvaları vardır ve artık fanı çevreler. Her iki uçta birer adet olmak üzere iki fan kullanılır ve hava akışı yarı radyaldir, hava eksenel olarak girer ve radyal olarak dışarı doğru çıkar. Stator sargıları artık demir çekirdek ve bakır sargıların sıkı bir şekilde paketlendiği yoğun bir merkezi banttan ve daha iyi ısı transferi için sargıların daha fazla açıkta olduğu uç bantlardan oluşur. Rotordan daha yakın çekirdek aralığı manyetik verimliliği artırır. Küçük, kapalı fanlar, özellikle yüksek makine hızlarında daha az gürültü çıkarır.
Alternatörler bazı arabalarda su ile de soğutulabilir.
Büyük araçlar daha büyük makinelere benzer şekilde çıkıntılı kutup alternatörlerine sahip olabilir.
3 fazlı bir alternatörün sargıları Üçgen veya Yıldız (Wye) bağlantı rejimi kurulumu kullanılarak bağlanabilir. Bu tip alternatörlerin fırçasız versiyonları kamyonlar ve hafriyat makineleri gibi daha büyük makinelerde de yaygındır. Tek aşınan parça olarak iki büyük şaft yatağıyla bunlar son derece uzun ve güvenilir servis sağlayabilir hatta motor bakım aralıklarını aşabilir.

Otomotiv alternatörleri akü terminallerinde sabit gerilim üretmek için küçük alan akımını değiştirerek çalışan bir voltaj regülatörüne gerek duyar. İlk tasarımlarda (yaklaşık 1960'lar – 1970'ler) aracın başka bir yerine takılı ayrı bir cihaz kullanılırdı. Ara tasarımlar (yaklaşık 1970'ler – 1990'lar) voltaj regülatörünü alternatör muhafazasına dahil etti.
Modern tasarımlar voltaj regülatörünü tamamen ortadan kaldırmıştır, voltaj ayarlaması artık motor kontrol ünitesinin (ECU) bir fonksiyonudur. Alan akımı alternatörün çıkış akımından daha azdır; örneğin 70 A alternatörün sadece 7 A alan akımına ihtiyacı olabilir. Alan akımı kayma halkaları tarafından rotor sargılarına verilir.
Az akım ve nispeten pürüzsüz kayma halkaları, komütatörü ve fırçalarından daha yüksek akım geçen DC jeneratörden oluşturulandan daha çok güvenilirlilik ve daha uzun ömür sağlar.
Alan sargılarına kontak anahtarı ve regülatör aracılığıyla aküden elektrik verilir. Paralel bir devre "şarj" uyarı göstergesini çalıştırır ve regülatör aracılığıyla topraklanır (bu nedenle kontak açıkken motor çalışmıyorken gösterge yanar).
Motor çalışıp alternatör elektrik ürettikten sonra bir diyot sönen uyarı göstergesi boyunca voltajı eşitleyerek alternatör çıkışından alan akımını besler. Alan akımını veren tele genellikle "uyarıcı" tel denir. Bu düzenlemenin dezavantajı uyarı lambasının yanması veya "uyarıcı" telin bağlantısının kesilmesi durumunda alan sargılarına hiçbir akım ulaşmaması ve alternatörün güç üretmemesidir.
Bazı uyarı gösterge devreleri uyarı lambasının bozulması durumunda uyarma akımının akmasına izin veren lambaya paralel bir dirençle donatılmıştır. Sürücü motor durdurulduğunda uyarı göstergesinin yandığını kontrol etmelidir aksi takdirde soğutucu su pompasını da çalıştırabilecek kayış arızasına dair herhangi bir belirti olmaz. Bazı alternatörler motor belirli bir hıza ulaştığında kendi kendini uyarır.
Son yıllarda alternatör voltaj regülatörleri aracın bilgisayar sistemine bağlıdır ve alternatör tarafından sağlanan voltajın ayarlanmasında emilen hava sıcaklık sensöründen, akü sıcaklık sensöründen ve motor yükünden elde edilen hava sıcaklığına kadar çeşitli faktörler değerlendirilir.

Minimum aydınlatmaya sahip eski otomobillerde yalnızca 30 Amper üretebilen bir alternatör vardı. Tipik binek otomobili ve hafif kamyon alternatörleri 50–70 A arasında derecelendirilmiştir ancak özellikle klima, elektrikli direksiyon ve diğer elektrik sistemleriyle birlikte aracın elektrik sisteminde daha fazla yük olduğu için daha yüksek derecelendirmeler daha yaygın hale gelmiştir. Otobüslerde, ağır ekipmanlarda veya acil durum araçlarında kullanılan çok büyük alternatörler 300 A üretebilir. Yarı-kamyonlar genellikle 140 A çıkış veren alternatörlere sahiptir. Çok büyük alternatörler suyla veya yağla soğutulabilir.

Otomotiv alternatörlerinin verimliliği; fan soğutma kaybı, yatak kaybı, demir kaybı, bakır kaybı ve diyot köprülerindeki voltaj düşüşü ile sınırlıdır. Verimlilik esasen fan direnci nedeniyle yüksek hızlarda önemli ölçüde azalır. Orta hızlarda günümüz alternatörlerinin verimliliği % 70-80'dir. Bu % 60 civarında bir verimlilik veren bisiklet aydınlatma sistemleri için kullanılanlar gibi çok küçük, yüksek performanslı kalıcı mıknatıslı alternatörleri daha iyi hale getirir. Büyük sabit mıknatıslı elektrik makineleri (motor veya alternatör olarak çalışabilen) bugün çok daha yüksek verimlilikler elde edebilir. Örneğin Pellegrino ve diğerleri, verimliliğin % 96'nın üzerinde olduğu geniş bölgeler gösteren özellikle pahalı olmayan tasarımlar önermektedir.
Güç istasyonlarında kullanılan büyük AC jeneratörleri dikkatlice kontrol edilen hızlarda çalışır ve boyut veya ağırlık konusunda hiçbir kısıtlaması yoktur. % 98'e varan çok yüksek verime sahiptirler.

Hibrit otomobiller ayrı alternatörü ve marş motorunu içten yanmalı motoru çalıştıran, tekerleklere mekanik gücün bir kısmını veya tamamını sağlayan ve büyük bir aküyü dolduran bir veya daha çok kombine motor/

Alışveriş sepeti veya market arabası, özellikle süpermarketler tarafından, dükkân içindeki müşterilerin alışveriş sırasında malları satış noktasına taşıması için kullandıkları bir araçtır. Çoğu durumda müşteriler, satın aldıkları ürünleri otoparka taşımak için arabayı da kullanabilirler, ancak bazı arabalar dükkândan çıkmalarını engellemek için tasarlanmıştır. Bazı yerlerde alışveriş sepeti konveyörü tasarlanmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta birçok yerde, müşterilerin arabaları park yeri içindeki belirli alanlarda bırakmalarına izin verilir ve mağaza personeli arabaları depolama alanına geri gönderir. Bununla birlikte, Avrupa kıtasındaki pek çok binada, müşterilerin arabaları kullanımdan sonra doğru konuma geri getirmelerini teşvik etmek için jetonlu (veya tokenli) işletimli kilitleme mekanizmaları sağlanmıştır.
Çalışmalar, alışveriş yapanların, genellikle alışveriş sepetlerinde yaşayan yüksek bakteri seviyeleri nedeniyle onları kullanmadan ya da bakkaliye doldurmadan önce kulpları ve sepet alanlarını sterilize etmenin uygun olduğunu göstermiştir. Bunun nedeni, önceki kullanıcıların cilt florasına yüksek düzeyde maruz kalma durumuna sahip arabalardır.

Modern alışveriş sepetlerinin çoğu metal, metal ve plastik kombinasyonundan yapılmıştır. Aynı anda birçok kişinin toplanmasını ve taşınmasını kolaylaştırmak ve aynı zamanda depolama alanından tasarruf etmek için birbirlerinin içine yerleştirilmek üzere tasarlanmıştır. Arabalar daha büyük boyutlarda çocuk taşıyabilen birçok boyuta sahip olabilir. İki çocuk için tasarlanmış özel araba ve engelli müşteriler için tasarlanmış sepetli elektrikli mobilite scooterları da bulunmaktadır.
Özel motorlu alışveriş arabası, yaşlılar veya engelli olan kişiler için birçok perakendeci tarafından sağlanmaktadır. Bunlar esas olarak ekli sepete sahip elektrikli tekerlekli sandalyelerdir. Müşterilerin mağazada gezinmesini ve ürün toplamasını sağlar.

Tipik bir alışveriş sepeti kilidinin mekanizması birçok ülkede, müşterinin, arabayı belirlenmiş bir park yerine iade etmesi durumunda iade edilen madenî para, jeton veya kart ekleyerek küçük bir mevduat hesabı ödemesi gerekir. Depozito sisteminin arkasındaki bir motivasyon, çalışanlara iade edilmeyen arabaları toplamak zorunda kalma maliyetini azaltmak ve kaçak arabaların yol açtığı zararı önlemeğe izin verir. Diğer bir avantaj, arabaların mağaza alanından çıkarılma ve çevre mahallede terk edilme ihtimalinin düşük olmasıdır. İade edilmeyen arabalar, yaya tarafından gönüllü olarak iade edilebilir, para yatırma parası ödül olarak davranır.
Kıta Avrupası ve Birleşik Krallık'ta neredeyse her yerde bulunmasına rağmen, mevduat sistemi Kanada'da daha az yaygındır ve 0.25 ABD doları tutarında bir mevduat gerektiren ALDI gibi bazı zincirler hariç, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak kullanılmamıştır. ABD'de 0.25 $ 'lık para yatırma sistemini kullanan ilk mağaza zincirlerinden biri, 1990'ların başında Real Superstore (National Supermarkets alt kuruluşu),  Costco ve ShopRite gibi diğer mağazalar da para yatırma sistemini kullanıyor, ancak tüm konumlarında kullanılmıyor.

Bagaj arabası
El arabası
El takası
merdiven tırmanıcı
Sedye

Amortisör (Fransızcadan: amortisseur), makinelerde çalışma sırasında meydana gelen sarsıntı ve titreşimlerin şiddetini ve etkisini azaltmak için kullanılan elemanlar. Amortisörler hareket yönüne ters, hız ile orantılı bir direnç gösterirler. Böylece sarsıntı ve titreşim doğuran enerjiyi ısıya çevirerek yutarlar. Her türlü darbeli çalışan makinelerde (tekstil makineleri, presler, iş makineleri, kaldırma makineleri, otomobiller...) kullanılmalarına rağmen en yaygın kullanma alanı otomobillerdir.
Pnömatik ve hidrolik amortisörler, yastıklar ve yaylarla birlikte kullanılır. Araç amortisörü, yağının akış debisini içindeki pistondan kontrol eden yaylı çek valfleri ve orifisleri kapsar.
Amortisör tasarlarken veya seçerken tasarım düşüncesi bu enerjinin nereye gideceğidir. Çoğu amortisörde, mekanik enerji amortisörün viskoz sıvısında ısı enerjisine dönüşür. Hidrolik silindirlerde hidrolik sıvı ısınır, pnömatik silindirlerdeyse sıcak hava amortisörün dışındaki ortama boşaltılır. Elektromanyetik amortisör türlerinde harcanan enerji depolanıp ve daha sonra kullanılabilir.

Bir araçta amortisörler engebeli zeminde gitmenin etkisini azaltarak sürüş kalitesini ve araç kullanımını iyileştirir. Amortisörler aşırı süspansiyon hareketini sınırlarken amaçları yay salınımlarını sönümlemektir. Amortisörler yaylardan fazla enerjiyi emmek için yağ ve gaz valflerini kullanır. Yay oranları üretici tarafından aracın yüklü ve yüksüz ağırlığına göre seçilir. Bazı insanlar yay oranlarını değiştirmek için şok kullanır ancak bu doğru kullanım değildir. Tekerlek lastiğin kendisindeki histerezis ile birlikte yaylanmamış ağırlık yukarı ve aşağı hareketinde depolanan enerjiyi sönümler. Etkili tekerlek sekme sönümlemesi şokların en uygun dirence ayarlanmasını gerektirir.
Yaylı amortisörler genellikle helis yay veya yaprak yay kullanılır ancak burulma şoklarında burulma çubuğu da kullanılır. Ancak yay tek başına şoku ememez çünkü yay sadece enerjiyi depolar enerjiyi ememez. Araçlarda hem hidrolik amortisörler hem de yay veya burulma çubuklarını kullanır.

Çoğu araç amortisörü, bu konularda bazı değişimlerle ikiz veya tek boruludur.

"İki borulu" amortisör olarak da bilinen bu cihaz, iç içe iki silindirik borudan "çalışma borusu" veya "basınç borusu" olarak adlandırılan bir iç boru ve "yedek boru" adı verilen bir dış borudan oluşur. Cihazın altında iç kısımda bir sıkıştırma valfi veya taban valfi bulunur. Piston, yoldaki tümsekler tarafından yukarı veya aşağı doğru zorlandığında, hidrolik sıvı pistondaki küçük delikler veya "orifisler" aracılığıyla ve valf yoluyla farklı bölmeler arasında hareket eder ve "şok" enerjisini ısıya dönüştürür ve daha sonra bu enerjinin harcanması gerekir.

Çeşitli şekillerde "iki borulu gaz hücresi" tasarım olarak bilinen bu tip temel ikiz boru tipinin gelişmişidir. Yapısı ikiz boruya çok benzer ancak yedek boruya düşük basınçlı azot gazı basılır. Bu değişikliğin sonucunda tertibattan damlayan köpüklü hidrolik sıvı olarak çıkan, ikiz borulunun aşırı ısınması yüzünden "köpürmesi" azalır. İkiz borulu gazlı amortisörler orijinal modern araç süspansiyonlarının çoğunluğunu oluşturur.

Yayların araç süspansiyon sistemlerinde kullanılmaları geçen yüzyıla kadar dayanır. İlk kullanılan yaylar kalın çelik yaylardır. Bunların yoldan gelen darbeleri bir ölçüde yutmaları, daha hızlı ve rahat yolculuk yapma imkânını ortaya çıkarmıştı. Daha sonraları halk arasında makas olarak bilinen yaprak yayların büyükten küçüğe doğru yerleştirilmesi ile meydana gelen yaylar, geniş kullanım alanı bulmuştur. Bu yayların ön ve arka dingil ile şasi arasında kullanılmasıyla araç gövdesi dolaylı olarak dingillere oturtulmuş olur. Böylece yoldan gelen sarsıntılar kadar, aracın kalkma ve fren sırasındaki sarsılmaları da yumuşatılmış oluyordu. İlk defa 1928'de otomobil imalatındaki bir uygulamayla süspansiyon sistemi her bir tekerleğe bağımsız olarak uygulanmış, yani dingil kullanılmasından vaz geçilerek her tekerlek ayrı olarak yataklanmıştır. Böylece bir tekerlek tarafından alınan darbe diğerine iletilmediğinden seyahat rahatlığı artırılmıştır.
Bugün helezon yaylar, burulma çubukları, yaprak yaylar gibi kullanılan birçok yay tipi vardır. Genellikle ön tekerlekler için helezon yaylar kullanılırken, arka dingil yaprak yaylardan yapılan makaslar üzerine oturtulur.
Yaylar enerji depolama kabiliyetleri yüksek olan elastik elemanlardır. Bu özellikleri, dolayısıyla yol sathından alınan darbeleri, boyut değiştirerek ve enerji depolayarak şasiye iletmeden alırlar. Fakat yalnız başlarına kullanıldıklarında ilk anda depoladıkları enerjiyi sonra geri verirler ve bir salınım hareketine sebep olurlar. Bu salınımın sadece bir kısmı yayın rijitliği, yani iç moleküller sürtünmesi dolayısıyla ısıya çevrilerek yutulur ve salınımın durması zaman alır. Eğer bu salınımların devam etmesine müsaade edilirse araçta da sallanmalar görülür.
Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında metalurji sahasındaki son ilerlemeler yayların enerji depolama kabiliyetlerini, yani elastikiyetlerini arttırmış ve araç süspansiyon sistemlerinde yaylar yanında enerji yutma kabiliyetleri yüksek amortisörlerin kullanılması bir ihtiyaç halini almıştır. Bugün amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde geniş bir şekilde kullanılmaktadır.

Amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde yaylarla birlikte kullanılarak yoldan tekerleklere gelen sarsıntı ve titreşimlerin araba şasisine iletilmeden emilmesini veya en aza indirilmesini sağlarlar. Burada amortisörlerin rolü yaylardan daha değişik bir karakter gösterir.
Bu sistemlerde yay tarafından depolanan enerji, salınımlar halinde şasiye iletilmeden amortisörler tarafından emilir. İşte bu prensibe dayanarak yolun düzensizliklerinden dolayı meydana gelen darbe ve salınımları, yaylar, araç gövdesine iletmeyerek depolarlar. Amortisörler ise hareket yönüne ters doğrultuda gösterdikleri direnç ile gerek ilk anda tekerlekten gelen enerjiyi ve gerekse yayda depolanan enerjiyi yutarak ısıya çevirirler. Böylece sarsıntıları azaltırlar.
Amortisörler, sadece aracın konforu için gerekli elemanlar değillerdir. Aynı zamanda tekerleklerin yolu iyi kavramaları gibi önemli bir fonksiyonu da yerine getirirler. İyi bir amortisör virajda savrulmayı önler. Tekerleklerin yere iyi basmalarını ve zıplamamalarını sağlayarak hem çekişi artırır, hem de fren yapıldığında duruş mesafesini kısaltır.

Genel olarak amortisörlerin çalışma prensibi sürtünme yoluyla harekete karşı bir direnç göstererek, hareket enerjisinin ısıya dönüştürülüp, yutulması esasına dayanır. Amortisörler kuru ve akışkan esaslı tipler olmak üzere iki ana bölüme ayrılırlar.

Kuru tipler, yaylar ve lastiklerde olduğu gibi cisimlerin iç moleküler sürtünmesine dayanarak veya doğrudan birbirine sürtünen cisimlerde olduğu gibi dış sürtünme esasına dayanarak sarsıntı ve titreşim doğuran hareket enerjisini ısıya çevirerek yutarlar.
Akışkan tipleri ise sıvı veya gaz esaslı olabilirler. Sıvı tiplerde daha çok yağ kullanılır. Yağların iç moleküler sürtünmesi olan yüksek viskozite (kıvamlılık) özelliğine dayanılarak basınç altındaki yağın dar kanallardan geçmeye zorlanmasıyla sıkışan moleküllerin arasındaki sürtünme yardımıyla ısıya çevrilen enerji yutulur. Gaz esaslı tipler de aynı prensibe göre çalışırlar. Gaz olarak daha çok hava kullanılır.
Amortisörlerin bu iki ana esasa bağlı, sanayi ve araçlarda kullanılan birçok tipleri vardır. Araçlarda geniş bir kullanılma alanı bulması dolayısıyla en çok tanınan teleskobik tipdir.

Bu tip amortisörler tekerlek kısmına bağlı içi yağ dolu silindir ve arabanın gövdesine bağlı çubuk piston grubu olmak üzere iki ana parçadan meydana gelirler. Silindir kısmının dış zarfı iki kat olup ara kısım yedek yağ deposu vazifesini görür. Piston çubuğuna silindirin üst tarafına geçen koruyucu toz tüpü ve silindir içinde işleyen piston bağlıdır.
Bu tip amortisörlerin çalışma şekli şöyledir: Eğer tekerlek bir darbe alırsa, amortisörün bu sıkışma stroku esnasında silindirin alt kısmındaki süpap kapanır. Yağ basıncı piston üzerindeki süpabı açar ve yağ pistonun üst kısmına geçer. Bu kısımda aynı zamanda piston çubuğu bulunduğundan fazla yağ bir boru vasıtasıyla yedek depoya gönderilir. Bu borunun ucunda bir supap daha mevcuttur. Bu işlem sırasında amortisör yukarı doğru olan yay hareketini yumuşatır, darbeyi söndürür, amortisörün aşağı doğru tepkisi lastiği yola bastırır, zıplamasını önler.
Tekerleğin düşmesi sırasında amortisör şöyle çalışır: Amortisörün açılması esnasında yağ önce silindirin alt başındaki süpaptan içeri girer. Piston üzerindeki süpap tek taraflı olduğundan kapanır ve piston üstündeki yağ ince borudan geçerek yedek depoya ve oradan silindire girer ve geri gelme mukavemetini te'min eder. Bu işlem sırasında amortisör tekerleğin düşmesi ile yayın birden boşalmasını önler, darbeli açılımı frenler, tekerleğin yola yumuşak bir hareketle oturmasını sağlıyarak, zıplamasına engel olur.
Görüldüğü gibi yağın ince boru ve süpaplardan geçmeye zorlanması amortisörün hareketini, ters yönünden bir direnç göstererek sarsıntı doğuran enerjiyi ısıya çevirip yutmasına imkân sağlar. Dikkat edilecek diğer bir husus da amortisör içinde ısınan yağın her zaman bir yönde hareket etmesi ve böylece kendini ve cihazı soğutmasıdır.

Yalpalama damperi, demiryolu ulaşımında vagonların ve lokomotiflerin aşırı derecede yan yana sallanmasını önlemek için kullanılan enine monte edilmiş bir amortisördür
Başta Japonya olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan ve amortisör gibi işleyen taban izolasyon sistemi, binaların temel ile irtibatını keserek depreme karşı koruma sağlıyor.

André Citroën (d. 5 Şubat 1878, Paris - ö. 3 Temmuz 1935), Fransız mühendis ve sanayici. Fransız otomobil üreticisi Citroën'in kurucusuydu.

École Polytechnique'den mezun oldu. Mezuniyetinin ardından, mühendis sınıfı subay olarak orduya katıldı. Daha sonra ordudan ayrılarak iki arkadaşıyla Paris'te, patentini satın aldığı, çift helezoni dişli üreten küçük bir fabrika kurdu. 1908'de Mors şirketi ile iş birliği yapmak üzere arkadaşlarıyla kurduğu şirketten ayrıldı ve Mors'un yıllık otomobil üretimini 125 otomobilden 1.200'e yükseltmesini sağladı.

I. Dünya Savaşı'nın başında Citroën, hükûmete günde 20.000 obüs mermisi yapabilecek güçte bir cephane fabrikası kurmayı teklif etti. 1915'te hükûmetle anlaştıktan 6 hafta sonra fabrikasını kurdu ve zamanla üretimini günde 55.000 mermiye çıkardı. Savaş sonrasında Citroën, fabrikasını seri halde halk tipi otomobil yapabilecek duruma getirdi. 1919'da A tipinde ilk 10 CV'ler yapıldı, 1922'deyse ilk 5 CV yapıldı. 1935'te Citroën önden çekişli ilk otomobilini piyasaya çıkardı. Otomobilciler bu cüretli buluşu 23 yıl desteklediler. Sonraları bazı mali güçlüklerle karşılaşan şirket, Michelin şirketiyle birleşti. 1967'de Alman firması NSU-Motorenwerke AG ile yeni bir şirket kurdu ve M. Berliet şirketinin kontrolünü ele aldı.

The early years (İngilizce)
Insecula encyclopedia24 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Citroënët 8 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antifriz veya dondurmaz, 0 derece ve altında radyatör suyuna katılarak suyun donmasını önleyen kimyasal maddedir. Antifriz daha çok otomobil motorlarında kullanılır. Bir dialkol türü olan etilen glikol (etandiol) ve propilen glikol (propandiol) iyi birer antifrizdir. Yaygın antifrizler, sıvının kaynama noktasını artırır ve daha yüksek soğutma suyu sıcaklığına izin verir.

Antifriz radyatörü ve soğutma sistemini pas ve korozyondan korumak amacıyla da kullanılmaktadır. Çoğu ticari antifriz formülasyonu, korozyon önleyici bileşikler ve tanımlamaya yardımcı olmak için renkli bir boya (genellikle bir floresan yeşili, kırmızı, turuncu, sarı veya mavi) içerir. Donma noktası antifriz türüne göre değişir ve suyun donma noktasından daha düşük bir sıcaklıkta donar, su ile karıştırıldığında daha düşük donma sıcaklıkları sağlar. Bu nedenle doğru miktarda su ile karıştırılması önemlidir. Su oranı %70'i aşarsa donma %30'un altına düşmekte ve hararet tehlikesi baş göstermektedir. Antifirizin ısıyı taşıma özelliği suya izafi olarak daha az olduğundan düşük ağırlığın önem arz ettiği uygulamalarda daha da az kullanılır. Genellikle 1:1 su ile seyreltilerek kullanılır, bu da formülasyona bağlı olarak yaklaşık -34 °F (-37 °C) donma noktasına neden olur. Daha sıcak veya daha soğuk bölgelerde, sırasıyla daha zayıf veya daha güçlü seyreltmeler kullanılır, ancak korozyon korumasını sağlamak için %40/%60 ila %60/%40 arasında bir aralık sıklıkla önerilir ve -84 °F (-64 °C)'ye kadar maksimum donmayı önlemek için %70/%30'dur.
Türkiye iklim koşullarında maksimum koruma için %33 ila %50 arasında antifriz kullanımı tavsiye edilmektedir. Karışım yaparken sert sulardan kaçınılması gerekmektedir. Çünkü sert sular antifrizin içindeki koruyucu katıkların etkisini azaltmaktadır. Bu nedenle musluk suyu yerine yumuşatılmış ve distile edilmiş su kullanılmalıdır. "Antifriz eklenmesi veya değiştirilmesine bomometre ile ölçüm yapıldıktan sonra karar verilmelidir Bomometre cihazı, sadece karışımdaki etilen glikol miktarını ölçmektedir ve formülündeki koruyucuların durumu hakkında bilgi vermemektedir. Dolayısıyla bomometre, antifrizin soğutma sistemini koruma gücünü ölçememektedir. Bütün antifrizler birbirlerinin aynısı değildir çünkü piyasadaki antifriz ürünleri arasında büyük oranda kalite farkı vardır. 
İyi bir antifriz hem suyun donma derecesini düşürmeli hem de kaynama derecesini yükseltmelidir. 
OAT (organik asit teknolojisi) ile üretilen antifrizler içeriğindeki katıkların kimyasal özellikleri sayesinde hem daha uzun ömürlüdürler hem de aşınmaya karşı daha iyi koruma sağlarlar. 
Genel maksatlı antifrizler normalde yılda bir defa suyun donma nokta derecesi için ölçülmelidir. Gelişmiş antifrizler ise daha uzun ömürlü olduklarından 3 yıla kadar kullanılabilir

Antifriz suyla karıştırılıp kullanıma sunulduktan sonra periyodik olarak bakımının yapılması gerekir. Motor soğutma sıvısı sızarsa, kaynarsa veya soğutma sisteminin boşaltılıp yeniden doldurulması gerekiyorsa, antifrizin donma koruması dikkate alınmalıdır. Diğer durumlarda, bir aracın daha fazla antifriz ve daha az su gerektiren daha soğuk bir ortamda çalıştırılması gerekebilir. Konsantrasyon ölçerek çözeltinin donma noktasını belirlemek için yaygın olarak üç yöntem kullanılır:

Özgül ağırlık—(hidrometre test şeridi veya bir tür kayan gösterge kullanarak),
Refraktometre—antifriz solüsyonunun kırılma indeksi değerini ölçer,
Test şeritleri—bu amaç için yapılmış özel, tek kullanımlık göstergelerdir.
Hem özgül ağırlık hem de kırılma indisi sıcaklıktan etkilenir ancak özgül ağırlık felaketten çok daha az etkilenir. Yine de RI ölçümü için sıcaklık telafisi önerilir. Propilen glikol çözeltileri, belirsiz sonuçlar nedeniyle (%40 ve %100 çözeltiler aynı özgül ağırlığa sahiptir) özgül ağırlık kullanılarak test edilemez, ancak tipik kullanımlar nadiren %60 konsantrasyonu geçer.
Kaynama noktası, üç yöntemden birinden verilen bir konsantrasyon ile benzer şekilde belirlenebilir. Glikol/su soğutucu karışımları için veri sayfaları genellikle kimyasal satıcılardan temin edilebilir.

Tosol

Notlar

Antika araba antika ve retro stilli araba'lara verilen ortak isimdir. Amerika Antika Otomobil Kulübü, antika bir arabayı 45 yaş üstü olarak tanımlamaktadır. Bir otomobilin "antika" olarak sınıflandırılabilmesi için, orijinal tasarımı ve özellikleri korunacak şekilde onarılmış ve bakımı yapılmış olması gerekir. Vintage arabalar, klasik arabalar, retro tarzı otomobiller de antika arabalarla ortak yönleri paylaşır. Bununla birlikte, antika araç tesciline ilişkin yasal tanımlar büyük farklılıklar göstermektedir.  Antik araba dönemi, Veteran dönemini, Brass dönemini ve Vintage dönemini içerir. Orijinal olarak restore edilmiş durumda antika arabalar çok değerlidir. Bunlar genellikle korunur, saklanır veya araba fuarlarında sergilenir, çok nadiren kullanılır.

Otomobillerin korunması ve restorasyonu
Pirinç çağı arabası
Otomobilin tarihi

Araba alarmı, otomobillere konulan ve aracın kendisini, parçalarını veya araç ininde bulunan eşyaların çalışması girişimlerinin, yaydığı yüksek sesle bildirilmesini sağlayan elektronik cihaz. Siren, klakson, daha önceden kaydedilen herhangi bir ses veya aracın kendi kornasıyla ses yaymasının yanında bazı alarmlar, aracın ışıklarının da yanıp-sönmesini sağlamaktadırlar.

Alarmların hassasiyet ayarlarının yüksek seviyede tutulması, çoğu zaman yanlış alarmlara sebebiyet vermektedir. Bu nedenle arabalara yapılan ufak temaslar, hatta yanından geçen başka araçların veya gök gürültüsünün çıkardığı sesler dahi alarmların çalışmasını tetikleyebilmektedir.

Hassasiyetinin yüksek olması sebebiyle yanlışlıkla çalan alarmlar, çoğu zaman önemsenmemektedir. New York Şehri Polis Teşkilatı'nın ortaya attığı iddiaya göre yanlış alarmların çokluğu sebebiyle insanlar bu alarmları önemsememekte, bu da hırsızlık sayısında artışa sebep olmaktadır. Yine yanlış alarmlar yüzünden birçok otomobil üreticisi ürettikleri araçlara alarm yerine, sessiz olarak işlev gören ve anahtar çıkarıldıktan sonra araçtaki bazı elektriksel devreleri keserek motorun elektronik olarak kilitlenmesini sağlayan immobilizer sistemi kurmaktadır.

Araba bagajı, arabanın ana deposu veya kargo bölmesidir. Erken tasarımlar, aracın üzerine monte edilmiş bir dış raf içerirdi.
Gövde veya bagaj bölmesi çoğu zaman aracın arkasında bulunur. Volkswagen Tip 3, Porsche 914, Porsche Boxster, Pontiac Fiero, Toyota MR2, Tesla Model S gibi ortadan motor tasarımlı modellerde ön ve arka kısımda bagaj bölmeleri bulunur. Ortadan motorlu Fiat X1/9 modeli ayrıca iki saklama bölmesine sahiptir, kolay erişilebilir ve pratik olarak kübik şekillidir. Arka motor tasarımı olan araçların (Volkswagen Beetle, Tucker 48, Porsche 356 ve Porsche 911 gibi) bagajı yolcu bölmesinin önünde yer alır.
Bagajlarda açık bölmeler, station wagon ve SUV'larda bulunurken, kapalı bölmeler bagaj kapağına sahiptir ve tipik olarak sedan veya coupé gövdelerde bulunur.

Motosiklet aksesuarları
Tekerlek kelepçesi

Araba kapısı, otomobillerde bulunan kapıdır. Arabaya girmek ve çıkmak için tasarlanmıştır. Genellikle bir menteşe üzerine, bazen de kapı açıklığı boyunca özel bir ray üzerine monte edilir. Araba kapıları manuel veya elektrikli olarak açılabilir.  Elektrikli kapılar genellikle minibüslerde, modifikasyonlu arabalarda veya lüks araçlarda bulunur. Modern arabalar 2 kapı, 4 kapı veya 5 kapılıdır. Araba kapısı Kapı paneli, kapı kolu, anahtar, elektrikli pencere regülatörü, araba sütunu, elektrikli kapı kilitlerinden oluşur. Kapı araba anahtarı ve ve akıllı anahtar ile açılır kapanır.
Hatchback ve station wagon modelleri 'üç kapı' veya 'beş kapı' modelleri olarak satılır. Bu durumlarda, arka kapak bir kapı olarak sınıflandırılır; bunun nedeni yolcu bölmesine girmesidir. Sedan veya coupé gibi diğer araçlarda bagaj kapağı tanım gereği kapı olarak sayılmaz.
Modern araba kapıları her otomobil türünde farklı tasarlanır. Şu an 7 farklı türde araba kapısı modeli mevcuttur.

Kelebek şekilli kapı
Araç kanopisi
Martı kanat kapı
Lambo kapı
Sürgülü araba kapısı
Ters yöne açılan kapı
Kuğu kapılar

Araba koltuğu, otomobillerde kullanılan koltuktur. Araba kapısını açmakla doğrudan koltuğa oturmak mümkündür. Arka koltuktan araba bagajı'na doğrudan bir ara geçiş bulunmaktadır. Koltuk başında koltuk başlığı monte edilir. Hem ön, hem de arka koltuklar arasında araba kolçağı yerleşiktir. Çocuklar için özel olarak çocuk koltuğu koyuluyor. Modern arabalarda ön sırada 2 kişi, arka sırada 3 kişi, 3. sıra bulunuyorsa, 2 kişi oturabilir. Araba koltuğuna emniyet kemeri bağlanır.
Çoğu araba koltuğu, uzun süreli kullanıma dayanması için ucuz, ancak dayanıklı malzemeden yapılmıştır. En yaygın malzeme polyesterdir. Deri, alcantara, kumaş gibi malzemeler de kullanılır. Modern araçlarda koltuğu ayarlamak, ısıtmak ve soğutmak için araba koltuk ayar düğmesi vardır.
Bir spor araba koltuğu, koltuk sırasından farklı olarak bir kişiyi barındıracak şekilde tasarlanmıştır. Klasik ve retro otomobillerde ön sırada tek yeri kapsayan "sıra koltuk" veya "bagaj koltuğu" bulunuyordu.
Aynı zamanda dilimizde araba koltuğu, oto koltuğu gibi adlarla adlandırılan  çocuk güvenlik koltukları boy ve kilosu yetişkinlere uygun olmayan ve normal bir arabanın koltuğunda güvenli seyheat edemeyecek 0/12 yaş arası çocuklar için kulllanılır. 0+,1,2,3 olararak guruplandırılan bu koltukların zorunlu kullanım yaşları ülkelerin anayasalarına göre değişir.
Arabalarda emniyet kemeri kullanmayı zorunlu hale getiren ilk ülke 1970'li yıllarda Avustralya oldu. Fakat emniyet kemerleri bebekleri koruyamıyordu. Rainsfords adlı şirket 1984 yılında, bebeği çevreleyen sağlam plastik bir beşik üreterek bu sorunu çözdü. Çerçeve, beşik ve bebek, birbirlerine emniyet kemeriyle bağlanıyordu.
günümüzdeki oto koltuğu grupları

Grup 0: 0 ila 10 kg arası, 0 ila 12 ay arası
Grup 0+: 0 ila 13 kg arası, 0 ila 15 ay arası
Grup 1: 9 ila 18 kg arası, 9 ay ila 4 yaş arası
Grup 2: 15 ila 25 kg arası, 4 ila 8 yaş arası
Grup 3: 22 ila 36 kg arası, 8 ila 12 yaş arası
olarak sınıflandırılır. 9 kilodan sonra öne dönük yolculuk mümkün olsa da 18 kg ve 105 santim altında arkaya dönük yolculuk en güvenlisidir ve iskandinav ülkelerinin bazılarında zorunludur.Araç ölümlerinin büyük çoğunluğu 14 yaş altında gerçekleşir.Türkiye'de oto koltuğu kullanmamak suç olsa da araba yapıları ile alakalı komplike durumlar ve bilinçsizlik yüzünden çoğunlukla cezai işlem uygulanmamaktadır.

https://www.healthychildren.org/English/safety-prevention/on-the-go/Pages/Car-Safety-Seats-Information-for-Families.aspx 25 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.egm.gov.tr/cocuk-koltugu-kullanimi 25 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3496348/ 7 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 7 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Araba tamponu, bir motorlu taşıtın ön ve arka uçlarına bağlı veya bunlarla entegre bir yapıdır. Küçük bir çarpışmada darbeyi emer ve tamir maliyetlerini en aza indirir. Otomobiller üzerinde 1904 yılında, ağırlıklı olarak süs işlevi gören sert metal tamponlar ortaya çıktı. 1950 yıllarında Dagmar tamponu popüler idi. Ön tampon aracın kaput, far, radyatör panjuru'nu, arka tampon ise egzoz susturucusu, araba bagajı, geri vites lambası'nı kapsar. Araç bileşenlerini koruma ve güvenliği artırma işlevselliğine daha fazla odaklanma, tamponları yıllar içinde değiştirdi. Tamponlar ideal olarak araçlar arasındaki yükseklik uyumsuzluklarını en aza indirir ve yayaları yaralanmalardan korur. Çoğu modern otomobil tamponları, polikarbonat (PC) ve akrilonitril bütadien stiren (ABS) kombinasyonundan yapılmıştır.

Çarpışan araba
Disk fren
Jant
Spoiler (otomotiv)
Sunroof

Araç seyir sistemi, (bir tür yol bilgisayarı olarak da tanımlanabilir), Küresel Konumlandırma Dizgesini (GPS) kullanarak yol bulmaya yarayan aygıtır. Tümleşik bellekteki haritayı kullanarak otomobilin sürücüsüne kılavuzluk yapar.
İlk yol bilgisayarını hangi kuruluşun yaptığı tartışmalıdır. Honda 1983'te bulduğunu öne sürdüğü yol bilgisayarını, 1990 yılı yapımı Acura Legend modeli ile kullanıma sürmüştür. Analog olan bu aygıt, küresel konumlandırma dizgesi kapsamı o yıllarda kısıtlı olduğu için, konum belirlemede ivme ölçme yöntemini kullanmıştır. Pioneer ise küresel konumlandırma dizgesi tabanlı ilk yol bilgisayarını 1990 yılında bulduğunu öne sürmektedir.

Araç takibi, (bir aracın bulunduğu konumu uydu aracılığıyla bulma eylemi.)
Trafik mesajı kanalı
Kişisel konumlandırma yardımcısı
Otonom araba
Elektronik Rota Yönlendirme Sistemi
GPS eXchange Format
GPS yön bulma cihazı
Harita veritabanı yönetimi
Mapscape BV
Mobil veri terminali
Navigasyon Veri Standardı (NDS)
NavPix
Navteq

Araç takip aracın yerini harita üzerinde gösterme işlemidir. Yer belirlemede GPS uyduları kullanılır. GPS uydularının kullanılmasından dolayı Uydudan Araç Takibi olarak da bilinir. 4 temel çeşidi vardır. GSM tabanlı sistemler, Uydu tabanlı sistemler, kara kutu sistemler ve hibrid sistemler. Telsizle takip de kullanılan yöntemler arasındadır, ama bu yöntem fazla yaygınlaşmamıştır.

GSM desteği olan yerlerde kullanılabilir. Ancak çöl, dağ, deniz gibi GSM hizmeti olmayan yerlerde araç online takip edilemez. GSM tabanlı araç takibi için üç farklı yöntem kullanılır: 

SMS
DATA
GPRS

Uydu tabanlı sistemler, GSM çekmeyen yerler için idealdir ancak maliyeti pahalıdır. Uydu tabanlı sistemlerde genellikle SMS kullanılır. DATA hattı da kullanılabilir.

Online alışveriş yapılmaz ve araçlar online takip edilmez. Ancak araçtaki cihaza kayıt yapılır. Araç merkeze gelince bilgiler alınır ve daha sonra harita üzerinde gidilen yerler görülür..

Diğer 3 sistemin çeşitli varyasyonlarının beraber kullanımıyla oluşur.

GPS uyduları sayesinde araçlar bilgisayar veya mobil iletişim cihazları ile takip edebilir. Araç takip sistemleri ile araçların hızları, izlemiş oldukları güzergâh, duraklama yaptıkları yerler ve süreler sayısal haritalar üzerinde izlenebilir. Araçların günlük kullanımı hakkında detaylı raporlar alınabilir.
Araçlara tesis edilen Mobil Veri Cihazları, GPS uydularından aldıkları konum bilgilerini ve bağlı sensörlerden gelen sıcaklık ve benzeri telemetrik bilgileri GSM/GPRS şebekesi üzerinden Kontrol ve İletişim Merkezi'ne aktarırlar. Gelen bilgiler özel yazılımlar sayesinde derlenir ve sunucular üzerindeki veri bankasına kaydedilir.

Arkadan çekiş ya da arkadan itiş (İngilizce: Rear Wheel Drive) veya 4x2, motorun sadece arka tekerlekleri tahrik ettiği motorlu taşıtlarda kullanılan bir motor ve şanzıman düzenidir. 20. yüzyılın sonlarına kadar, arkadan itiş düzeni otomobiller için en yaygın konfigürasyondu. Birçok arkadan itişli araç, aracın önüne uzunlamasına monte edilmiş bir motora sahiptir.
Arkadan itişli bir araç için en yaygın yerleşim düzeni, motor ve şanzımanın aracın ön tarafında, boylamasına monte edilmiş olmasıdır. Arkadan itişli arabanın diğer düzenleri arasında ön-orta motor, arka-orta motor ve arka motor bulunmaktadır.
Alfa Romeo, Lancia, Porsche (944, 924, 928) ve Chevrolet (C5 ve C6 Corvette) gibi bazı üreticiler, daha dengeli bir ağırlık dağılımı sağlamak için motoru otomobilin önüne, şanzımanı ise aracın arkasına yerleştirmektedir. Şanzıman ve aks tek bir birim olduğundan bu yapılandırma genellikle transaks olarak adlandırılmaktadır.

Önden çekiş
Otomobil düzenleri
Dört tekerlekten çekiş

BMW 3 Serisi, BMW'nin 1975 yılından beri ürettiği kompakt üst sınıf otomobil modelidir. BMW tarihinde eskiliği ve yaygınlığıyla önemli bir konuma sahiptir. BMW 02 Serisi'nin ardılı olarak geldi.
3 dizinin ilk nesli, yalnızca 4 kapılı kapsamlı bir sedan olarak mevcuttu, ancak model aralığı, 4 kapılı sedan, 2 kapılı cabrio, 2 kapılı coupé, 5 kapılı station wagon, 5 kapılı Gran Turismo ve 3 kapı hatchback vücut stillerini içerdi. 2013 yılından bu yana, Coupé ve Cabriolet modelleri BMW 4 Serisi olarak pazarlanmaktadır, bu nedenle 3 serisi aralığı bu vücut stilini içermez. BMW 3 Serisi Compact türü de bulunuyor. BMW M ailesine dahil olan BMW M3 modeli de vardır.

E21 kasa kodlu ilk 3 Serisi 1975'te 2002 modelinin yerine 2 kapılı olarak satışa sunuldu.

1981-1983 315 - 1.6 L M41 I4- 75 PS (55 kW)
1975-1979 316 - 1.6 L M41 I4, 90 PS (66 kW)
1980-1983 316 - 1.8 L M10B18 I4, 90 PS (66 kW)
1975-1980 318 - 1.8 L M42 I4, 98 PS (72 kW)
1979-1983 318i - 1.8 L M42 I4, 105 PS (77 kW)
1975-1979 320/4 - 2.0 L M64 I4, 109 PS (80 kW)
1975-1979 320i - 2.0 L M10B20 I4, 125 PS (92 kW)
1979-1982 320/6 - 2.0 L M20B20 I6, 122 PS (90 kW)
1978-1982 323i - 2.3 L M20B23 I6, 143 PS (105 kW)
1976-1979 320i - 2.0 L M43/1 I4, 110 hp (82 kW)
1980-1983 320i - 1.8 L M42 I4, 100 hp (75 kW)

1983'te E30 kasa kodlu ikinci nesil 3 Serisi satışa sunuldu.

1982-1987 316 - 1.6 L M98 I4, 90 hp (66 kW)
1982-1990 316 1.8 - 1.8 L M10B18 I4, 90 hp (66 kW)
1987-1993 316i - 1.6 L M40B16 I4, 102 hp (75 kW)
1982-1987 318i - 1.8 L M10B18 I4, 105 hp (77 kW)
1987-1993 318i - 1.8 L M40B18 I4, 115 hp (85 kW)
1989-1991 318is - 1.8 L M42B18 I4, 136 hp (100 kW)
1982-1985 320i - 2.0 L M20B20 I6, 125 hp (92 kW)
1985-1991 320i - 2.0 L M20B20 I6, 129 hp (95 kW)
1988-1990 320is - 2.0 L S14 I4, 192 hp (141 kW)
1982-1986 323i - 2.3 L M20B23 I6, 150 hp (110 kW)
1985-1991 325i - 2.5 L M20B25 I6, 170 hp (125 kW)
1986-1991 325iX - 2.5 L M20B25 I6, 170 hp (125 kW)
1986-1988 M3 - 2.3 L S14 I4, 200 hp (147 kW)
1989-1991 M3 Evo - 2.5 L S14 I4, 215 hp (158 kW)
1985-1991 324d - 2.4 L M21 I6, 86 hp (63 kW)
1987-1991 324td - 2.4 L M21 I6, 115 hp (85 kW)
1984-1985 318i - 1.8 L M10B18 I4, 101 hp (75 kW)
1991 318iS - 1.8 L M42B18 I4, 134 hp (100 kW)
1984-1991 325e - 2.7 L M20B27 I6, 121 hp (90 kW)
1986-1991 325es - 2.7 L M20B27 I6, 121 hp (90 kW)
1987-1991 325i/is - 2.5 L M20B25 I6, 168 hp (125 kW)
1988-1991 325ix - 2.5 L M20B25 I6, 168 hp (125 kW)
1988-1991 M3 - 2.3 L S14 I4, 192 hp (143 kW)
1984-1990 333i - 3.2 L M30 I6, 197 hp (145 kW)
1989-1991 325iS - 2.7 L, 197 hp (145 kW)
1991-1992 325iS - 2.7 L, 210 hp (155 kW)

Uzay kasa olarak bilinen E36 1991'de satışa sunuldu.

1991-1995 316i - 1.6 L M40B18 I4, 100 hp (74 kW)
1995-1999 316i - 1.6 L M43B16 I4, 102 hp (75 kW)
1991-2000 318i - 1.8 L M40B18 I4, 115 hp (85 kW)
1992-1995 318iS - 1.8 L M42B18 I4, 140 hp (103 kW)
1995-2000 318iS/ti - 1.9 L M44B19 I4, 140 hp (103 kW)
1991-2000 320i - 2.0 L M50B20 I6, 150 hp (110 kW)
1995-2000 323i - 2.5 L M52B25 I6, 170 hp (125 kW)
1991-1995 325i - 2.5 L M50B25 I6, 192 PpS (141 kW)
1995-2000 328i - 2.8 L M52B28 I6, 193 hp (142 kW)
1992-1997 M3 - 3.0 L S50B30 I6, 286 PpS (210 kW)
1995-2000 M3 - 3.2 L S50B32 I6, 321 hp (236 kW)
1994-2000 318tds - 1.7 L M41D17 I4, 90 hp (66 kW)
1994-1999 325tds - 2.5 L M51D25 I6, 115 PpS (85 kW)
1995 M3 - 3.0 L S50B30US I6, 286 hp (179 kW)
1996-1999 M3 - 3.2 L S52B32 I6, 321 hp (179 kW)

E46'ya 2001 yılında makyaj yapıldı.

1998-2001 316i - 1.6 L, M43TUB16, 105 PS (77 kW)
2001-2005 316i - 1.9 L N42B18, 105 PS (77 kW)
1998-2001 318i - 1.9 L, 118 PS (87 kW)
2001-2005 318i - 2.0 L N42B20, 143 PS (105 kW)
1998-2001 320i - 2.0 L M52B20 T, 150 PS (110 kW)
2001-2005 320i - 2.2 L M54B22, 170 PS (125 kW)
1998-2001 323i - 2.5 L M52B25 T, 170 PS (125 kW)
1998-2001 328i - 2.8 L M52B28 T, 193 PS (142 kW)
2000-2006 325i - 2.5 L M54B25, 192 PS (141 kW)
2000-2006 330i - 3.0 L M54B30, 231 PS (170 kW)
2000-2003 M3 - 3.2 L S54B32, 343 PS (252 kW)
2003 M3 CSL - 3.2 L S54B32, 360 PS (265 kW)
1998-2001 320d - 1951 cc, 136 PS (100 kW)
2001-2006 320d - 1995 cc, 150 PS (110 kW)
1998-2003 330d - 2926 cc, 184 PS (135 kW)
2003-2006 330d - 2993 cc, 204 PS (150 kW)
1999-2000 323i - 2.5 L M52B25 T, 170 hp (127 kW)
1999-2000 328i - 2.8 L M52B28 T, 193 hp (144 kW)
2001-2006 325i - 2.5 L M54B25, 184 hp (137 kW)
2003-2005 325i - 2.5 L M56B25, 184 hp (137 kW)
2001-2006 330i - 3.0 L M54B30, 225 hp (168 kW)
2003-2006 330i ZHP - 3.0 L M54B30, 235 hp (175 kW)
2001-2006 M3 - 3.2 L S54B32, 333 hp (248 kW)
Not: 2001 in ilk döneminde üretilen 3.20i modelleri M52 150 PS, ikinci döneminde üretilen 3.20i modelleri M54 170 PS'dir.

316i - 1.6 L I4, 122 PS (90 kW)
318i - 2.0 L I4, 129 PS (95 kW)
318i - 2.0 L I4, 144 PS (95 kW)
320i - 2.0 L I4, 184PS (134 kW)
320si - 2.0 L I4, 173 PS (127 kW)
323i - 2.5 L I6, 174 PS (128 kW)
325i - 2.5 L I6, 218 PS (160 kW)
328i - 3.0 L I6, 233 PS (171 kW)
330i - 3.0 L I6, 258 PS (190 kW)
335i - 3.0 L twin-turbo I6, 306 PS (225 kW)
M3 - 4.0 L V8, 431 PS (317 kW)
318d - 2.0 L turbo diesel I4, 143 PS (107 kW)
320d - 2.0 L turbo diesel I4, 177 PS (120 kW)
325d - 3.0 L turbo diesel I6, 197 PS (145 kW)
330d - 3.0 L turbo diesel I6, 231 PS (170 kW)
335d - 3.0 L twin-turbo diesel I6, 272 PS (200 kW)

28 Ekim 2011'den 2019'a kadar üretilmiştir. 2015 6. aydan sonra makyajlanmış versiyonuyla piyasaya sürülmüştür.

G20 2018 yılından günümüze kadar üretilir. 2022 yılında makyaj operasyonu gerçekleşmiştir.

Bebek arabası veya Çocuk arabası, bebek ve çocuklara binmek ve yürümek için manuel tekerlekli bir cihaz ve bebek taşıma aracıdır. Çocuğun bebek arabasındaki pozisyonu (oturma veya uzanma) çocuğun türüne ve yaşına bağlıdır.

İngiltere'de 18. yüzyılda Devonshire Dükü, sanatçı, mimar ve peyzaj tasarımcısı William Kent'ten çocuklarına tekerlekli sandalye yaratmasını istedi. 1733 yılında siparişle yapıldı. Klasik bebek arabasına göre Kent'in ürünü çok farklıydı. Küçük bir midilli ve eşek tarafından taşınması gereken yetişkin bir vagonun çok güzel bir şekilde dekore edilmiş küçük bir kopyasıydı. Bu bebek arabasındaki bebek sadece oturabilirdi.
Araba hızla moda oldu. 1840 yılına gelindiğinde, bu bebek arabaları dükkanlarda ve çocuk ürünleri mağazalarında satıldı. Kraliçe Victoria bile, varisleriyle birlikte yürüdüğü için üç tane aldı. Hatta bazı modellerde, eşekleri bile terkederek, bebek arabasını bakıcılara veya ebeveynlere çekme fırsatı sundu. Üç tekerlekli seçenek de sunuldu. Bir süre sonra, oldukça küçük çocuklarda bebek arabaları, beşikler vardı. Ve 1889'da, William Richardson, koltuğun pozisyonunun değiştirilebildiği ilk bebek arabasının fikrini patenti aldı. Mucit ayrıca, aks ile sağlam bir şekilde bağlanmış olan tekerlekleri bağımsız olanlarla değiştirdi, bu da tekerlekli sandalyelerin manevra kabiliyetini keskin bir şekilde artırdı.
20. yüzyılın başlarında tekerlekli sandalye endüstrisi doğdu. Bebek arabaları daha ucuz ve daha uygun hale geldi. Büyük tekerlekler, davlumbazlar, frenler, çeşitli beşik formları kullanılan birçok model vardı. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde bir problem ortaya çıktı - seyahat ederken hacimli bebek arabalarını taşımak sakıncalıydı. Bu nedenle hafif alüminyum çerçeveler ve tekerlekli sandalye katlama sistemleri icat edildi. Zamanla, çocuk endüstrisi tüm modern teknolojik gelişmeleri uyarlayarak bebek arabasını çok hafif, kompakt ve rahat hale getirmiştir.

Arabalar iki büyük sınıfa ayrılabilir - yenidoğan bebekleri ve 6 aya kadar bebekler için, daha büyük yaştaki çocuklar için bebek arabaları.
Birincisi, en küçük çocuklar için bir pusetdir. Onlarda, çocuk daha uzun süre yatkın konumdadır ve soğuk, aşırı sıcak, doğrudan güneş ışığı, cereyan ve böcekler gibi dış dünyanın tehlikelerine karşı güvenli bir şekilde korunur. Böyle bir bebek arabasında bir çocuk sadece uyuduğu zaman taşınır. Yaz aylarında çocuk dışarıda da uyuyabilir. Çocuk aniden uyanırsa, arabayı tekrar uyuyana kadar yavaşça sallayabilir.
Daha büyük çocuklar için arabalar, çocuklar otururken hareket ederler, ancak çoğu model, çocuğun rahat bir pozisyonda uyuyabilmesi için sırtın neredeyse yatay bir konuma yatırılmasını sağlar. Böyle bir bebek arabasının yolcuları, hem pelerinler, hem de başlıkların ve özel yalıtımlı kapak zarflarının yardımı ile yağmur, rüzgâr ve soğuktan korunabilir.
Hem beşiği, hem de “yürüyüşü” birleştiren birkaç tekerlekli sandalye tipi vardır. Dönüştürme arabasının sınıfı, bir arabanın diğerine kolayca dönüştürülmesini sağlar.
Modüler evrensel puset veya “iki (üç) bir” puset, gerekli modüllerin yerleştirildiği şasili bir çerçevedir. Kızak modülü, yürüme modülü, otomatik hatlar modülü bulunur. Tam teşekküllü bir beşikten (transformatörün versiyonunda olduğu gibi aydınlatılmamış) ve adaptörler aracılığıyla böyle bir bebek arabasına çocuk koltuğu de takılabilir.
Bebek arabasının bir başka sınıflandırması - katlama metodu ile olan arabadır. En hafif ve en kompakt bebek arabasıdır. Bebeği kucağa almak ve bebek arabasını katlamak gerektiğinde çocuklarla seyahat etmek ve gezmek için idealdirler. Kural olarak, bunlar zaten “ikisi bir arada” cihaz veya transformatördür. Hafif malzemelerin kullanımı nedeniyle ağırlıkları azdır, ancak katlanmış halde biraz daha fazla boş alan kaplarlar.

Bebek kutusu
Bebek mobilyası
Sebetli beşik
Bebek duşu
Bebek askısı
Yürüteç
Alışveriş arabası

Benzin, petrolden imal edilen bir tür yakıttır.

150 °C'ye kadar ham benzin,
150-250 °C'ye kadar gaz yağı, kerosen, jet yakıtı,
250-350 °C'ye kadar dizel yakıtı,
350 °C'den sonra da ağır yağlar elde edilir.
Kimyasal olarak benzin ham petrolün özelliğine bağlı olarak 120'den fazla hidrokarbon ihtiva eder. Bunların çoğu doymuş hidrokarbon yapısında olup, 4'ten 12'ye kadar karbon ihtiva ederler.
Sentetik olarak benzini Alman kimyager Bergius'un metodu ile kömürden elde etmek mümkündür. Bu metoda göre kömür yüksek basınç altında katalitik hidrojenasyon ile sıvı hidrokarbonlara dönüştürülür.
Fischer-Tropsch ise karbonmonoksit ile hidrojeni katalitik olarak birleştirerek sıvı hidrokarbon elde etmiştir. Her iki metot ile hem daha pahalı hem de daha kalitesiz benzin elde edilmektedir. Ancak yakın bir gelecekte bu işlemlerin ticari önemi olma ihtimali vardır.

Organik bileşenlerin parçalanması, katalitik veya ısı ile bozulmasıyla elde edilen benzin, bugünün motorlarının çoğu için gerekli olan yüksek performansı sağlar. Benzin en fazla içten yanmalı motorlarda ve bir dereceye kadar da özel sobalarda yakıt olarak, organik kimyada ise çözücü olarak kullanılır. Yağ endüstrisinin ilk zamanlarında büyük ölçüde atılan benzin, otomobil sanayisinin gelişmesiyle büyük önem kazanmıştır. Motor benzininin kaynama noktası 32,2 °C ile 210 °C arasındadır. Motor yakıtı olarak fonksiyonlarını tam yapabilmesi için, ticari benzin, şu özelliklere sahip olarak üretilmelidir:

Değişik yük altında ve hızda durmadan yanabilmeli;
Motorun kolay çalışması için soğuk havalarda yeterli olarak buharlaşmalı;
Sıcak havalarda aşırı derecede buharlaşarak tıkanmalara sebep olmamalı;
Motorda kurum teşkiline yol açan kaynama noktası yüksek olan bileşikleri bertaraf etmeli;
Depo içinde oksitlenmeye yol açmamalı;
Buji tıkanmasını ve karbüratör buzlanmasını minimuma indirmelidir.
Benzinin motorlarda hava ile olan hassas karışımı, iklim ve mevsime göre düzenlenir. Benzinin kalitesini belirten en önemli faktör, oktan sayısıdır. Oktan sayısı benzinin yanma esnasında vurmaya karşı direnç kabiliyetinin bir ölçüsüdür. Şayet oktan sayısı çok küçük ise motor vurur ve zarara uğrar. Oktan sayısı çok yüksek ise fazla kaliteli olması istenmediğinden gereksiz yere para ödenmiş olur. Otomobil motorlarında çeşitli oktanlara ihtiyaç olduğundan piyasaya çok sayıda oktan sayısı farklı benzin sürülmektedir. Çeşitli türlerdeki benzinlerin verdikleri enerjiler arasında küçük farklar vardır. Şayet otomobil supap vurmadan çalışıyorsa, farklı benzinlerle aldığı mesafeler aynıdır.

Benzinli motor, bir tür içten yanmalı motordur. Benzinli motorlarda kullanılan yakıt benzin olup, yakıt dizel motordan farklı olarak karbüratör adı verilen bir düzenek sayesinde, sıvı olarak değil buharlaşıp hava ile karışarak silindire girer.
Benzinin oksijen (hava) ile oluşturduğu karışım sonucunda yanma gerçekleşir. Yakıt hava karışımının silindirin içinde bir kıvılcım ile yanması sonucu bir patlama meydana gelir. Burada yine dizel motordan farklı yanmayı sağlamak için kıvılcım yani buji kullanılır. Patlamanın ortaya çıkardığı basınç, piston tarafından hareket enerjisine dönüştürülür.
Benzinli motorun çalışma prensibini oluşturan çevrim dört zamanlı çevrim ya da Otto çevrimi olarak da anılır. Bu çevrim 1876 yılında Alman mühendis Nikolaus Otto tarafından bulunmuştur. Çevrim dört aşamadan oluşur.

Emme: Karbüratörden gelen benzin-hava karışımı, emme supabının açılması ile silindir içine çekilir.
Sıkıştırma: Piston yukarı çıkarak benzin-hava karışımını sıkıştırır.
Yanma: Sıkışan ve ısınan karışım, bujiden çıkan kıvılcım ile tutuşur. Oluşan patlama ile piston aşağı doğru itilir. Hareket gücü bu aşamada üretilmiş olur.
Egzoz: Bu aşamada ise pistonun yukarı hareketi ile yanma sonucu oluşan gazlar egzoz supabından dışarı atılır ve bir çevrim tamamlanarak, diğer çevrim yeniden başlar.

Berlinetta (İtalyanca: berlinetta; İtalyanca telaffuz: [berliˈnetta]), tipik olarak iki koltuklu, aynı zamanda 2+2 otomobiller de dahil olmak üzere bir spor coupeyi ifade eder.
Berlinetta'nın İtalyancadaki orijinal anlamı "küçük salon" dur.
1930'larda tanıtılan terim, 1950'lerde Ferrari tarafından popülerleştirildi. Maserati, Opel, Alfa Romeo ve diğer Avrupalı otomobil üreticileri de, Berlinetta etiketini kullandılar.
Kuzey Amerika'da Chevrolet, 1979'dan 1986'ya kadar Camaro'nun Berlinetta adında bir versiyonunu da üretti. Berlinetta modeli, iç özellikler ve daha yumuşak süspansiyonlarla lüks bir odak noktası olarak pazarlandı.

Berlinette, coupe ile yakından ilgili, sportif, düşük profilli, iki kapılı bir otomobil karoser tipi olarak tanımlanan, Berlinetta'nın Fransızca adıdır.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, terim, Fransa'da iki kapılı berline ya da sedana benzeyen kapalı vagonu olan küçük bir aracı tanımlamak için kullanıldı.

Biyel kolu, pistonla krank milini birbirine bağlayan parçadır. Bir ucu perno yardımıyla pistona ve diğer ucu veya büyük tarafı ise krank pimi ile krank miline bağlanan biyel kolları, pistonun silindir içinde yaptığı eksenel hareketi dönme hareketine çevirerek krank milinin dönmesini sağlar. Motorun piston pernosu ile birlikte mekanik olarak en çok yüklenen parçalarındandır.

Biyel malzemesi olarak kır dökme demir kullanılır. Kır dökme demir ucuz olması, sınırlı yağlaması, aşınma ve kaynamaya karşı koyacak sertliğe sahip olmasından dolayı biyel için ideal malzemedir. Seri üretimde kokil kalıplar kullanılarak üretilir. Dökümle temel yapının oluşturulmasından sonra hassas talaş kaldırma yöntemleri ile pim ve krank yatakları işlenir. Ancak son zamanlarda motor güçlerinin artmasıyla daha çok mukavemetli bir imalat yöntemi olan sıcak dövme yöntemiyle da imal edilmektedir.

Bugatti, Volkswagen AG yan kuruluşu olan Fransız asıllı lüks spor otomobili, performanslı araba, süperspor otomobil, spor otomobil markasıdır. 1909 yılında yüksek performanslı otomobiller üretmek için Ettore Bugatti tarafından Fransa'da Molsheim ilçesinde kuruldu. 
II. Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar dünyanın en prestijli ve hızlı otomobillerinden bazılarını üretmiştir. Savaşın başlaması ile başlayan maddi sorunlar ve Ettore Bugatti'nin oğlunun ölümü sonrasında iflas etmiş ve uçak parçası fabrikası da satılmıştır. 1998 yılında Volkswagen grubu isim haklarını satın alarak Bugatti markasıyla yeniden üretime başlamıştır. Firmanın VW kontrolü altında ürettiği ilk modeli olan Bugatti Veyron, 407 km/s son hıza ulaşabilmektedir ve 1001 beygir gücüne (1250 nm tork) sahiptir. 4 Milyon Euro'luk fiyatıyla seri üretim halindeki en pahalı otomobillerden biridir. Tarihsel olarak bakıldığında da, bilinen şimdiye kadar en yüksek fiyatla satılmış otomobil, sadece 6 adet üretilmiş olan 1926 model "Bugatti Royale" dır. Japonya'da 15 milyon dolara satılmıştır.

Firmaya ismini veren Ettore Bugatti İtalya'nın Milano şehrinde doğmuştu. İsmini verdiği şirketi ise 1909 yılında, 1919 yılında Fransa kontrolüne geçene kadar, Almanya'ya bağlı olan Alsace yakınlarındaki Molsheim şehrinde kurmuştur. Firma, otomobillerinde mühendislik detaylarına verdiği önem kadar tasarımların sanatsallığı ile tanınmıştır. Ebeveynlerinin mücevher ve mobilya tasarımcıları, erkek kardeşinin heykeltıraş ve diğer akrabalarının da diğer sanat dalları ile yakın kişiler düşünüldüğünde Ettore Bugatti'nin otomobil tasarımlarındaki sanatsallık şaşırtıcı değildir. Firma, ayrıca ünlü Monaco Grand Prix'inin ilk müsabakasındaki birincilik dahil olmak üzere, Grand Prix yarışlarında ciddi başarılar elde etmiştir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Bugatti'nin otomobilleri mühendislik ürünü oldukları kadar sanat eseri idiler. Motor blokları elle eğelenerek birleştirilirken conta kullanımını gerektirmeyecek kadar hassas miktarda düz yüzeyler elde edilmiş, motor bölümündeki görünen yüzeyler ince rötuşlarla süslenmiş ve hemen hemen tüm somunlardaki güvenlik telleri dantel gibi işlenmiştir. Diğer üreticilerin yaptığı gibi süspansiyon yaylarını aksa somunla bağlamak yerine, Bugatti'nin akslarında ise yay aks üzerinde açılmış son derece hassas yuvasına daha az parça gerektirerek monte edilmiş ve çok daha yalın bir şekilde tasarlanmıştı. Ettore Bugatti, azılı rakibi Bentley'de araçlarını, dayanıklılık öncelikli olarak tasarlandıkları için, "Dünyanın en hızlı kamyonları" olarak tanımlamıştı. Bugatti'ye göre en büyük düşman ağırlık idi.

Şirket ayrıca ilk dönem Grand Prix motor yarışlarında büyük başarı elde etti: 1929'da özel olarak girilen Bugatti Type 35 ilk Monako Grand Prix'yi kazandı.
Yarış başarısı, sürücü Jean-Pierre Wimille'in Le Mans 24 Saat'ı iki kez kazanmasıyla (1937'de Robert Benoist ile ve 1939'da Pierre Veyron ile) doruğa çıktı.
Bugatti arabaları yarışlarda çok başarılıydı. Küçük Bugatti Type 10 ilk yarışında ilk dört sırayı süpürdü.
1924 Bugatti Type 35 en başarılı yarış arabalarındandır. Type 35, Bugatti tarafından aynı zamanda onu 1924 Lyon'da otomobilin ilk Grand Prix'sinde kullanan usta mühendis ve yarış pilotu Jean Chassagne ile birlikte geliştirdi. 1925'ten 1929'a kadar beş yıl boyunca Bugattiler, Targa Florio'da zafer kazandı.
Louis Chiron, piste en çok Bugatti arabalarında çıkmıştı. Bugatti Automobiles S.A.S., 1999 Bugatti 18/3 Chiron konsept otomobilin adını Chiron'un onuruna verdi. Jean-Pierre Wimille ve Pierre Veyron'un kıt kaynaklarla 1939 yarışını kazandığı son Le Mans yarışı hala hatırlanır.

Ettore Bugatti, Autorail olarak isimlendirilen bir motorlu demiryolu aracı ve Bugatti 100P isminde başarılı uçuş gerçekleştirmemiş bir uçak da tasarlamıştır. Oğlu Jean Bugatti'nin 30 yaşında Molsheim fabrikası yakınında Tip 57 tabanlı bir yarış modelini test ederken ölmesinden sonra firmanın şansı yaver gitmemeye başlamıştır. 2. Dünya Savaşı Molstein fabrikasına ciddi hasar vermişti ve sonrasında Bugatti mülkiyet hakkını da kaybetmişti. Savaş esnasında Bugatti, Paris'e bağlı Levallois'te yeni bir fabrika ve bir seri araç planlamıştı. Fakat Ettore Bugatti 21 Ağustos 1947 tarihinde öldü.
50'lerin ortasında firma, Ettore'nin ikinci oğlu Roland Bugatti yönetiminde ortadan motorlu Type 251 yarış otomobili ile dönüş yapmayı denemiştir. Alfa Romeo, Ferrari ve Maserati ile çalışmış ünlü Gioacchino Colombo tarafından tasarlanan araç, beklentileri karşılamada başarısız olunca firmanın otomobil üretme çabaları son bulmuştur
60'larda, daha önce GM, Studebaker ve Chrysler'la çalışmış Amerikan tasarımcı Virgil Exner, "Yeniden Uyanış Araçları" ismindeki bir projesi için bir Bugatti tasarlamıştır. Bu aracın gösteri amaçlı bir örneği, Turin Motor Show'da sunulmak üzere, Ghia tarafından, son Bugatti 101 şasisi kullanılarak üretilmiştir. Maddi kaynak sağlayamayan Exner, 1935 yılında iflas etmiş Amerikan asıllı bir lüks araç üreticisi olan Stutz'u yeniden diriltme çabasına yönelmiştir.
Bugatti'nin uçak parçaları üretim hattı 1963 yılında, kendi de otomobil üreticiliğinden uçak parçası sağlayıcılığına geçmiş olan Hispano-Suiza'ya satılmıştır. 1968 yılında da kontrolü SNECMA almıştır. Daha sonra Messier firmasını da satın alan SNECMA, 1977 yılında iki firmayı Messier-Bugatti ismiyle birleştirmiştir.
Bugatti-Rimac
Bugatti markası 2021'de hırvat markası Rimac ile birleşerek Bugatti-Rimac olmuştur.

Bugatti internet sitesi
Bugatti Veyron 16.4 sitesi

Buharlı otomobil. Karayolunda kullanılmak üzere tasarlanmış ısı enerjisini mekanik enerjiye çeviren dıştan yanmalı motor olan buhar makinesinın verdiği enerji ile hareket eden tekerlekli kara taşıtı, buhar enerjili otomobil.
Bilinen ilk örnek Fransız mühendis Nicolas Joseph Cugnot tarafından yapılan Fardier'dir. Nicholas Joseph Cugnot küçük ölçekte yaptığı iki kazanlı Newcomen makinesini üç tekerlekli bir arabaya yükleyerek 1769 yılında deneme yapmıştır. Fakat buharlaşma yoluyla azalan kazan suyunu yenileyecek bir sistem olmadığından araç 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp suyun kaynamasını beklemek gerekmekteydi. 2,5 tonluk askeri topları taşıması düşünülen araçtan bu problem yüzünden vazgeçilmesine sebep oldu
Halen Birmingham Müzesinde bir makine, buharlı araçlar üzerinde 1790'lı yıllarda William Murdock'un da çalışmış olduğunu göstermektedir. William Murdock'ın yapmış olduğu araç yüksek basınçlı kazan ve bir çift-etkili Watt makinesiyle hareket etmekte idi.
Buharlı otomobillerin gelişmesine etki eden en büyük problemlerden birisi, aracı hareket ettirecek yüksek basıncı elde etmek ve bunun sürekliliğini sağlamaktı. Oliver Evans tarafından yapılmış bir sistemle bu problem bir nebze olsun giderilmiştir. Oliver Evens
yaptığı sistemi bir arabaya uygulayarak Philadelphia sokaklarında aracıyla dolaşmıştır. Fakat bu başarıyı ticari anlamda değerlendirememiştir.
Oliver Evans'ın yaptığı makinenin projelerini daha sonra Richard Trevithick eline geçirdi. Richard Trevithick kuzeni Vivian ile birlikte, Evens'in makinesinden yararlanmayı bildi ve atölyelerinde onunkine çok benzeyen arabalar imal ederek piyasaya sürdü. Bu buharlı ilk otomobil, Camborne (Cornwall) Plymouth arasındaki 120 km'lik yolu, saatte yaklaşık olarak 16 km hızla gitmeyi başardı. Kendi türünde başarılı olan bu araç, Londra Sergisinde de gösterildi. Richard Trevithick de Oliver Evens gibi yaptığı araından ticari başarıyı yakalayamadı.
1860'lı yıllarda İngiltere'de yol yapımında kullanılan silindirler buhar enerjisi ile hareket etmekte idiler. Yine bu tarihlerde yapılan Lokomobilden özellikle tarım alanında faydalanılmıştır. Birinci dünya savaşından önce özellikle İngiltere Londra da çok sayıda buharlı otobüs işletilmekte idi. Bütün bu gelişmelere rağmen buharlı otomobillerde gerekli teknik başarı yakalanamamış, ticari anlamda başarı yakalanamamıştır.
Bu erken dönem aynı zamanda 1867'de ilk kez bir otomobilin geri alınmasına ve aynı yıl her ikisi de Newburyport, Massachusetts'ten Francis Curtis tarafından ilk kaçış arabasına tanık oldu.
1880'lerde, özellikle Fransa'da, ilki Bollée (1878) olmak üzere De Dion-Bouton (1883), Whitney (1885), Olds (1886), Serpollet (1887) ve Peugeot (1889) gibi ilk büyük ölçekli üreticiler ortaya çıktı.
Elektrikli marş motorunun kullanılmaya başlanmasıyla içten yanmalı motor buhardan daha popüler hale geldi, ancak içten yanmalı motor performans, menzil, yakıt ekonomisi ve emisyonlar açısından mutlaka daha üstün değildi. Bazı buhar meraklıları, buharın otomobil verimliliği alanında hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünmektedir.

* Rauck, Max J. B.: Cugnot, 1769–1969: der Urahn unseres Autos fuhr vor 200 Jahren. München: Münchener Zeitungsverlag 1969.
Bruno Jacomy, Annie-Claude Martin: Le Chariot à feu de M. Cugnot, Paris, 1992, Nathan/Musée national des techniques, ISBN 2-09-204538-5.
Louis Andre: Le Premier accident automobile de l'histoire, in La Revue du Musée des arts et métiers, 1993, Numéro 2, p 44-46
B. Roes: L'Agriculture à toute vapeur : le monde fascinant des tracteurs à vapeur et des locomobiles hier et aujourd'hui, DT media, 2002, ISBN 0-86111-127-3

Fardier
Lokomobil
 Wikimedia Commons'ta Buharlı otomobil ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Buick, Amerikalı bir otomobil markasıdır. 1899 yılında David Dunbar Buick tarafından Detroit, Michigan'da kurulmuş Amerika'nın en eski otomobil markasıdır. Günümüzde General Motors bünyesindedir. Buick, 2017 yılında dünya çapında 1,4 milyondan fazla araç satarak kendi rekorunu kırdı. Buick'in ana pazarı Çin'dir. Sattığı araçların %80'i Çin pazarında satılmaktadır. Buick, Çin ve Kuzey Amerika'da faaliyet göstermektedir. Buick, Çin pazarında bazı modellerinde Opel markasının araçlarını kullanmaktadır.

Buick, dünyanın en eski otomobil markalarından biridir ve şu anda hala aktif olan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en eski markadır. 1897'de kurulan Autocar, batı yarımküredeki en eski motorlu taşıt üreticisidir; başlangıçta bir otomobil üreticisi olan Autocar, artık ağır kamyonlar üretmektedir. 1897'de kurulan erken dönem otomobil üreticilerinden Oldsmobile, artık faaliyette değildir; Studebaker 1852'de kuruldu ancak 1902'ye kadar otomobil üretmeye başlamadı; Henry Ford ilk arabasını 1896'da üretti ancak Ford Motor Company'i 1903'e kadar kurmadı ve bu arada 1902'de kurulan Cadillac gibi diğer otomobil üreticileriyle ilgilendi.
İlk iki Buick otomobili 1899 ve 1900'de "Buick Auto-Vim and Power Company"de baş mühendis Walter Marr tarafından yapıldı, ancak şirket sahibi David Dunbar Buick, sabit ve deniz motoru üretiminden memnun olduğu için otomobil üretmeye başlamaya isteksizdi, bu yüzden Marr 1901'de kendi adıyla kendi otomobil şirketini kurmak için Buick'ten ayrıldı. Onun yerine, 1902'de Marr'ın subaplı kafa (üstten subaplı) motoru için patent başvurusunda bulunan Eugene Richard geçti ve bu patent numarası 771.095, 1904'te Buick adına Richard'a verildi. 1903'te, bu sefer Richard tarafından üçüncü Buick otomobili yapıldı, ancak 1904'te şirketi artık "Buick Motor Company" olarak adlandırılan Buick, Detroit'ten Michigan, Flint'e taşındı ve Richard geride kaldı. Marr, üretimde otomobil üretmeye başlamak üzere Flint'te baş mühendis olarak yeniden işe alındı. O yıl, 37 Buick otomobili üretildi, üretim 1905'te 750'ye, 1906'da 1.400'e, 1907'de 4.641'e ve 1908'de 8.820'ye çıkarak en çok satan markaların liste başını yakın rakipleri Ford, Maxwell ve Olds Motor Works'ün elinden aldı. Buick bu yıl kendisini dünyanın en büyük otomobil üreticisi ilan etti.
David Buick, şirketini 19 Mayıs 1903'te Detroit, Michigan'da Buick Motor Company adıyla kurdu. Buick, Eylül 1903'te işletmenin kontrolünü Flint, Michigan'daki Flint Wagon Works'ten James H. Whiting'e satan bir arkadaşı ve otomobil tutkunu olan Benjamin Briscoe tarafından finanse edilmişti. Whiting, Buick'in motorlarını vagonlarına ekleme fikriyle Buick'i fabrikasının karşısındaki bir yere, Flint'e taşıdı. David Buick yönetici olarak kaldı ve Walter Marr'ı baş mühendis olarak yeniden işe aldı. Buick ve Marr'ın bu otomobil için geliştirdiği motor, her silindir yatay ve birbirine 180 derece zıt olan 159 kübik inçlik iki silindirli, subaplı bir motordu.
Whiting, 1904'te işletme sermayesi tükenmeden önce sadece birkaç otomobil, Model B üretti ve bu da o yıl William C. Durant'ı kontrol eden yatırımcı olarak işe almasına neden oldu. Durant 1904'te birkaç model B daha üretti, 1905'te model C üretimini artırdı ve sonraki dört yılını Buick'i ABD'deki en çok satan otomobil markası haline getirmekle geçirdi.
19. yüzyılda Durant, yine Flint'te, Josiah Dallas Dort ile birlikte Durant-Dort Carriage Company'nin ortak sahibi olarak servetini kazanmıştı. Durant, 1904'te ülkenin en büyük araba üretim şirketi ve dünyanın en büyüklerinden biri haline gelmişti. Durant, Buick üretiminin çoğunu 1905'te Michigan, Jackson'daki eski Durant-Dort Imperial Wheel fabrikasına taşıdı. Buick, 1907'de Flint'te Fabrika #1 tamamlanana kadar Jackson'da otomobil üretimine devam etti. Jackson fabrikası 1912'ye kadar Buick kamyonlarıyla üretime devam etti. David Buick 1906'da ayrılırken hisselerini sattı ve bu onu zengin bir adam yaptı, ancak 25 yıl sonra mütevazı koşullarda öldü. 1907'de Durant, Kanada'daki bir otomobil üreticisi olan R. S. McLaughlin'e motor tedarik etmeyi kabul etti ve 1908'de General Motors'u kurdu.
1899 ile 1902 arasında, Walter Lorenzo Marr tarafından Detroit, Michigan'da iki prototip araç yapıldı. Oldsmobile Curved Dash'e benzer dümen direksiyonlu 1901 veya 1902 prototipine dair bazı belgeler mevcuttur.
1904 yılının ortalarında, dayanıklılık yarışı için başka bir prototip yapıldı. Bu, Whiting'i halka sunulan ilk modellerin üretimini yetkilendirmeye ikna etti. Bu prototipin mimarisi, Model B'nin temelini oluşturdu.

Buick Enclave
Buick Encore GX
Buick Envision
Buick Envista

Resmi Buick sitesi29 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History and Picture Buick in Russian 2 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buick tarihi (İngilizce)

Burulma çubuğu, genellikle tank veya ZPT gibi zırhlı araçlarda kullanılan, araç gövdesi ile yol arasındaki bağlantıyı esnek hale getirmeye yarayan düzenek.
Bu tür düzenekler II. Dünya Savaşı yıllarında tanklarda makas ve sarmal yaylardan oluşan geleneksel askı (süspansiyon) düzeneklerinin basitleştirilmesi ve iyileştirilmesi amacı ile tasarlanmıştır.
II. Dünya Savaşı sırasında tankların menzil ve silah taşıma kapasitesilerinin arttırılması gerekliliği bu araçların ağırlıklarının da artması sonucunu beraberinde getirmiştir. Geleneksel askı sistemleri, kendi ağırlıkları, yapıları gereği fazla miktarda nitelikli metal kullanılması gerekliliği ve üretim zorlukları gibi nedenler ile yetersiz kalmış ve yerlerini bu düzeneklere bırakmışlardır. Ağırlıkları 50-60 ton gibi rakamlara ulaşan tanklar, daha az yer kaplayan ve daha ucuz olan bu düzeneklerin yardımı ile daha etkin savaş araçları haline gelmişlerdir.
Burulma çubuklu askı düzeneği adından da anlaşılacağı şekilde metal bir çubuğun yük etkisi ile burulması esası ile çalışır. Özel metal alaşımlarından üretilen burulma çubukları, bir uç araç gövdesine diğer uç palet ya da tekerlek üzerine bağlanarak yol ile araç arasında esnek bir bağlantı oluşturulmasını sağlarlar.
Burulma çubuklu askı düzenekleri, esas askı düzeneği olarak bir dönem bazı taşıt araçlarında da kullanılmışlardır. Günümüzde benzer düzenekler, bağımsız askı sistemi olmayan bazı otomobillerin arka akslarında hâlen kullanılmaktadır.

Cam suyu (ayrıca silecek sıvısı, ön cam yıkama sıvısı olarak da bilinir), motorlu taşıtlar için, araç sürülürken ön camın, ön cam sileceği ile temizlenmesinde kullanılan bir sıvıdır.

Yıkama sıvısını ön cama püskürtmek için, araç içindeki bir kontrol ile (silecek kolu) tipik olarak ön camın veya silecek bıçaklarının altına monte edilen fıskiyeler aracılığıyla bir elektrikli pompa kullanarak çalıştırılır. Ön cam silecekleri otomatik olarak çalışır, ön camdaki kir ve birikintileri temizler. Bazı araçlar arka camı veya farları temizlemek için aynı yöntemi kullanır. Otomobiller için sunulan ilk ön cam temizleyici birimi, satın alındıktan sonra arabalara monte edilmek üzere satış sonrası bir seçenek olarak 1936 yılında sunuldu.
Yıkayıcı sıvısı, bazen ön cama ulaşmadan önce önceden ısıtılabilir. Bu, özellikle ön camın yüzeyinde ince bir buz veya don tabakası biriktiği, daha soğuk iklimlerde tercih edilir, çünkü camın elle kazınması veya cama ılık su dökülmesi ihtiyacını ortadan kaldırır. Birkaçında satış sonrası ön ısıtma cihazı olmasına rağmen, birçok otomobil üreticisi bu özelliği fabrikadaki araçların en azından bazılarına monte ettiler. Örneğin General Motors, Buick Lucerne sedan modeli ile 2006 yılından itibaren fabrikadan ısıtmalı yıkama sıvısı sistemlerine sahip araçları üretmeye başlamıştı. Sistem, ön cama zarar vermeden donu temizleyen ince bir ısıtılmış su sisi yaymaktaydı. GM ayrıca ısıtmalı yıkama sıvısının, ön cama sıçrayan böcek ve diğer yol birikintilerinin giderilmesine yardımcı olduğunu iddia etmekteydi. Şirket, motor yangınlarını başlatmaya meyilli olduğunu fark edince bu mekanizmaların üretimini durdurdu. Mercedes-Benz, bazı modellerde 1980'lerin ortalarından bu yana ısı kaynağı olarak motor soğutma sıvısı ile termostatik kontrollü bir ısıtma elemanı kullandı. Diğer birçok üretici, sıvının kendisini ısıtmak için değil, öncelikle donmayı önlemek için elektrikle ısıtılan yıkama nozulları kullanmıştır.

Antifriz

Jackson MH, Payne HA (1995). "Bittering agents: their potential application in reducing ingestions of engine coolants and windshield wash". Veterinary and Human Toxicology. 37 (4). ss. 323-6. PMID 8540219. INIST 10657858. 
Davis LE, Hudson D, Benson BE, Jones Easom LA, Coleman JK (2002). "Methanol poisoning exposures in the United States: 1993-1998". Journal of Toxicology. Clinical Toxicology. 40 (4). ss. 499-505. doi:10.1081/CLT-120006753. PMID 12217003. INIST 13873183. 
Glazer M, Dross P (1993). "Necrosis of the putamen caused by methanol intoxication: MR findings". American Journal of Roentgenology. 160 (5). ss. 1105-6. doi:10.2214/ajr.160.5.8470586. PMID 8470586. INIST 4763461. 
Becalski A, Bartlett KH (2006). "Methanol exposure to car occupants from windshield washing fluid: a pilot study". Indoor Air. 16 (2). ss. 153-7. doi:10.1111/j.1600-0668.2005.00411.x. PMID 16507042. INIST 17673395. 
Knibbs LD, de Dear RJ, Atkinson SE (2009). "Field study of air change and flow rate in six automobiles". Indoor Air. 19 (4). ss. 303-13. doi:10.1111/j.1600-0668.2009.00593.x. PMID 19500174. INIST 21721138. 
Mullins ME, Zane Horowitz B (2004). "Was it necessary to add Bitrex (denatonium benzoate) to automotive products?". Veterinary and Human Toxicology. 46 (3). ss. 150-2. PMID 15171494. INIST 15763276. 
Chong C, Hamersma B (1995). "Automobile radiator antifreeze and windshiled washer fluid as IBA carriers for rooting woody cuttings". HortScience. 30 (2). ss. 363-5. doi:10.21273/HORTSCI.30.2.363. INIST 3497164.

Carputer veya AutoPC kompakt boyut, düşük güç gereksinimi ve bazı özelleştirilmiş bileşenler gibi bir arabada çalışmak için uzmanlığa sahip bir bilgisayardır. Gerçek bilgi işlem donanımı genellikle standart bilgisayarlara veya mobil cihazlara dayanır. Bilgisayar tabanlı olduklarından, genellikle Bluetooth, USB ve Wi-Fi gibi birçok standart arabirime sahiptirler. İlk carputer, 4 Aralık 1998'de Clarion Co. tarafından piyasaya sürülmüştür, karbüratörlerin çok karmaşık hale gelmesiyle motora giren yakıt miktarını tam olarak ölçmek için 1980'lerden beri araç-içi diyagnostikler zaten uygulanmıştı. Microsoft, Windows Embedded Automotive'i geliştirdi ve Clarion şirketi ile birlikte geliştirilen bir marka olan AutoPC ile kullandı. Sistem 1998'de piyasaya sürüldü ve işletim sistemine "Otomatik PC" olarak atıfta bulunuldu. Windows CE 2.0'a dayanıyordu. "Otomotiv için Windows CE" haline geldi.
Bir bilgisayarı bir arabaya takmanın zorluğu güç kaynağıdır. Enerji, araçlarda nominal bir 12V DC veya bazı kamyonlarda 24V olarak sağlanır. Gerçek voltaj, akü genelde 12 V'den daha az verdiğinden motorun açık mı yoksa kapalı mı olduğuna göre değişir; pikler olabilir ve ateşleme zamanında akım kaynağı düşer. Harici DC / DC dönüştürücüler, voltajların düzenlenmesine yardımcı olabilir, böylece bunlar kullanılabilir. Polis arabaları genellikle sürücünün kol dayanağının yer alacağı bir dizüstü bilgisayar döner biçiminde Mobil veri terminallerine sahiptir. Bu, verileri günlüğe kaydetmek ve ağ tabanlı veritabanlarını sorgulamak için kullanılabilir.
Platform, MyFord Touch'ın ilk iki nesli için kullanıldı; üçüncü nesil ise BlackBerry'den QNX sistemi kullanıyor. Nexus 7 (2013) gibi tablet bilgisayarlar ya sürekli olarak (çizgi) ya da çıkarılabilir (bir yuva) olarak takılabilir. GPS seyretmenin yanı sıra film izlemek veya müzik dinlemek için kullanılabilir. Ayrıca eller serbest görüşmeler için bir Bluetooth vardır. Sinyal seviyesi ayarı için protokol mantığı olmadan tipik basit USB KKL Teşhis Arabirimi var. Bilgisayarlar, yerleşik tanılama (OBD) verilerini görsel bir ekrana çözümlemek için kullanılabilir. Birçok arayüz ELM327 OBD Tercüman IC'lerine dayanmaktadır. Ayrıca STN1110'un kullanıldığı bilinmektedir.

Windows Embedded Resmi sitesi4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ford Sync
VAG-COM
Clarion
Kia UVO

Chevrolet (/ˌʃɛvrəˈleɪ/), Chevy veya Chevrolet Division of General Motors Company, 1911'de kurulmuş olan ABD merkezli bir otomobil şirketidir. Adını Kurucusu Louis Chevrolet'in soyadından almaktadır. 1918'de %54.6'sını satın alan General Motors bünyesine geçmiştir. 2015 sonu itibarıyla Batı ve Doğu Avrupa'dan çekilme kararı almıştır. Chevrolet araçları için servis hizmeti vermeye ve orijinal Chevrolet parçalarını tedarik etmeye devam etmektedir. Türkiye genelinde 66 adet yetkili servis bulunmaktadır. Yedi yıllık aradan sonra çok yakında yeniden Avrupa pazarında olacağını açıklamıştır.
Şirket ilk olarak 1914 yılında papyon şeklindeki logosunu kullanmıştır. General Motors'un amiral gemisi olan markalarından birisidir. Türkiye'de 2005 yılında 1.5 milyar dolar kazanç elde etmiştir. Sadece otomobil değil, kamyon ve kamyonet üretimi de yapmaktadır.
Chevrolet markalı araçlar dünya çapında birçok otomotiv pazarında satılmaktadır. Okyanusya'da Chevrolet'in Camaro ve Silverado model kamyonetlerinin piyasaya sürülmesiyle 50 yıllık bir devamsızlıktan sonra 2018'de bölgeye geri dönen Holden Özel Araçlar tarafından tekrar hareketlendi.
General Motors'un Chevrolet etrafında küresel bir marka oluşturma girişiminde köklü bir hareket olan "Daewoo, Chevrolet olacak kadar büyüdü" etiketiyle Güney Kore'den GM Daewoo tarafından üretilen araçları Avrupa'ya satarak Avrupa'da yeniden hizmete soktu. Chevrolet'in Avrupa'ya yeniden kazandırılmasıyla GM, Chevrolet'in ana değer markası olmasını amaçlarken, GM'un geleneksel Avrupa standart taşıyıcıları, Almanya'dan Opel ve Birleşik Krallık'tan Vauxhall üst sıralara taşınacak. Ancak GM, bu hamleyi 2013 yılının sonlarında tersine çevirerek markanın 2016'dan itibaren Camaro ve Corvette hariç Avrupa'dan çekileceğini açıkladı. Chevrolet araçları Rusya dahil BDT ülkelerinde pazarlanmaya devam edecekti. General Motors, 2011 yılında GM Kore'yi oluşturmak için GM Daewoo'yu tamamen satın aldıktan sonra, Daewoo otomotiv markasının son kullanımı Güney Kore'de kullanımdan kaldırıldı ve Chevrolet'in yerini aldı.

İlk defa Chevrolet Motors Co. ismi ile 3 Kasım 1911'de İsviçreli yarış arabası sürücüsü ve otomotiv mühendisi Louis Chevrolet ve William C. Durant uğraşları doğrultusunda kuruldu. Başlangıçta yatırımcı olan William Little'de finansal destek verdi. Fakat sonrasında anlaşamayınca parasını geri çekti.

Chevrolet Impala serisi 1950'lerin sonlarına doğru Amerikan halkının günlük hayatta kullanımı için General Motors tarafından dizayn edilen otomobil modelidir. Modelin ana hatları, o sıralarda General Motors'un baş mühendisi olan Ed Cole tarafından ortaya çıkartılmıştır.
Model, 1958 ile 1965 yılları arasında Chevrolet'in en pahalı modeli olma unvanını taşırken 1965 yılı itibarıyla bu unvanı Chevrolet'nin yeni çıkartmış olduğu Caprice modeline bırakmıştır.
Chevrolet Impala serisi yapılan son araştırmalara göre 1958-1996 yılları arasında ABD'de en çok satan 8. model olarak otomobil tarihine geçmiştir. Ayrıca Impala, Reuters'in bir anketine göre de 2008'in en çok satan 20 modelinden biri durumundadır.

http://www.chevrolet.com/impala/ 8 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chevrolet Türkiye Fan Kulübü - Impala Özel

Common Rail, “tutuculu püskürtme” veya “ortak boru” anlamına gelen, dizel motorlarda kullanılan bir yakıt enjeksiyon sistemidir. Bugüne kadar kullanılan aynı türdeki sistemlere göre yakıt sarfiyatı, egzoz gazı emisyonu, çalışma sistemi ve gürültü oluşumunda daha üstün bir sistemdir. Direkt tahrik edilen blok veya tek pompalı sistemlerden farklı olarak Common-Rail'de basınç oluşumu ve püskürtme ayrılmaktadır. Geleneksel dizel direkt püskürtücüleri yaklaşık 900 bar'lık basınç ile çalışırken, Common-Rail Sistemi, yakıtı 1500 bar'a kadar yükselen bir basınç ile ortak bir boru üzerinden enjektörlere dağıtır. Elektronik motor kumandası, bu yüksek basıncı, motorun devir sayısına ve yüküne bağlı olarak ayarlar.
Püskürtmeyi, enjektörler üzerinde bulunan ve süratle anahtarlanabilen manyetik supaplar sağlamaktadır. Bu da püskürtmenin şekillendirilmesi, püskürtme miktarının ölçülmesi ve yakıt püskürtmesi bakımından yeni imkânlar sağlamaktadır. Ayrıca yine bu imkânlar sayesinde yeni sistemin bir avantajı olan Pilot (ön) Püskürtme ortaya çıkmaktadır.
Pilot püskürtme, esas ana püskürtmeden önce oluşarak yakıtın yanmasına ilişkin çıkış oranlarını yüksek derecede iyileştirmektedir. Ön veya çoklu püskürtme, süratli manyetik supaplarına çok kere kumanda edilmesi ile oluşturulur. Böylece hem zararlı madde ve gürültü emisyonu hem de dizel motorlarının sarfiyat değerleri daha da azaltılmaktadır. Common-Rail sistemi, motorda önemli değişiklikler yapılmadan, kullanılan püskürtme sisteminin yerini alabilmektedir.
Basınç oluşumunun ve püskürtmenin ayrılmasına ilişkin tek şart, bir dağıtıcı boru (rail) ve enjektörlere giden borulardan oluşan, Yüksek Basınç Tutucusu'dur. Sistemin çekirdek parçası, manyetik supap kumandalı enjektördür. Püskürtme olayı, beyinden manyetik supaba giden bir sinyal ile başlatılır. Bu arada püskürtülen miktar, hem manyetik supabın açılma süresine hem de sistem basıncına bağlıdır. Sistem basıncını, yüksek basınçlı, pistonlu pompa oluşturmaktadır. Adı geçen pompa, düşük tahrik dönme momentleri ile çalışır, bu da pompa tahrikinin yükünü azaltmış olur. Basınç oluşumu için, binek otomobillerde distribütör tipi pompalar; ticari araçlarda ise sıra tipi pompalar öngörülmüştür. Common-Rail sistemlerinde, beyin, sensörler ve çoğu sistem fonksiyonları, başkalarında bulunan pompa-meme-birimi ve pompa-boru-meme gibi zamana bağlı tek pompa sistemleri ile eşittir. Common-Rail tekniği ile varılan gelişmeler duyulabilmekte ve ölçülebilmektedir. Ön püskürtme sayesinde bu direkt püskürtücü, ön yanma odalı motorun düşük gürültü seviyesi ile çalışırken aynı zamanda en katı egzoz gazı kurallarına da uymaktadır.

British Leyland Motor Corporation: CRS
Deutz AG: 4d34i
BMW: D
Chevrolet: VCDi
Citroen:HDI
Cummins ve Scania: XPI
Cummins: CCR
Daimler: CDI (ve Chrysler Jeep araçlarında sadece CRD olarak)
Fiat Group (Fiat, Alfa Romeo ve Lancia): JTD (MultiJet, JTDm, CDTi, TiD, TTiD, DDiS ve Quadra-Jet)
Ford Motor Company: TDCi (Duratorq)
Honda: i-CTDi ve i-DTEC
Hyundai ve Kia: CRDi
IKCO: EFD
Isuzu: iTEQ
Jeep: CRD
Komatsu: Tier3, Tier4, 4D95 and higher HPCR-series
Mahindra: CRDe, DiCR, m2DiCR
Mazda: MZ-CD, Skyactiv-D, DTİD
Mitsubishi: DI-D
Nissan: dCi
Opel: CDTI
Proton: SCDi
PSA Peugeot Citroën: HDi’’’ 
Renault: dCi
SsangYong: XDi
Subaru: TD  D
Tata: DICOR ve CR4
Toyota: D-4D ve D-Cat
Volkswagen Group (Volkswagen, Audi, Seat and Skoda): TDI
Volvo: D ve D5

Coupe 2 veya 4 oturma yeri olan, 2 kapılı, 2 veya 4 yan penceresi olan kapalı binek taşıtıdır. 4 kapılı coupe (Mercedes CLS 350 gibi) araçlarda olduğu için bu kategoride yer alıp ama bu tanıma uymayan modeller de mevcuttur.
İki kişilik olup bir arka oturacak yeri olanlar clup coupe olarak adlandırılmıştır.
SAE coupeyi iç hacmi 934 litreden daha küçük otomobil diye tanımlarken, Fransızlar yolcu bölümü bir ara cam bölme ile sürücü bölümünden ayrılarak aracın sürücüsünün açıkta yolcularının kapalı mekanda seyahat ettiği ilk taşıtlara coupe chauffeur adını vermişlerdi.
Genellikle dört kişilik iki kapılı arkada oturma yeri sabit tavanlı, öndeki oturma yerlerinin üstü açılabilir arabalar da coupe de ville ya da town coupe olarak adlandırılmıştır. Renault ve Bugatti bu adı Panel Brougham modeli araçlar için uygulamıştı. Brougham, motorlu taşıtlar döneminin ilk sıralarında iki ya da dört kişilik kapalı otomobili anlatmak için kullanılmıştır. Bu otomobillerin keskin çizgileri ve düz yüzeyleri olanları ise Panel Brougham olarak adlandırılmıştır.
İki kapılı sürücü yanındaki koltuğun katlanabildiği otomobiller ise Opera coupe olarak adlandırılmıştır.

Coupe kamyonet kısaca "ute" (İngilizce "utility" kelimesinin kısaltılmışı), binek otomobilden türetilme açık kasalı kamyonet tasarımına verilen isimdir. Binek otomobile en yakın ticari araçlardır.

Ford Model A'dan türetilerek Avustralya'da üretilmeye başlanan kamyonet bilinen ilk coupe kamyonettir. Bu gövde şekli, Ford Motor Şirketi'ne Avustralya'dan bir çiftçi kadının gönderdiği mektup sayesinde ortaya çıkmıştır. Mektupta, "hem pazar günü kilise ayinine gitmeye hem de ertesi gün domuzları yüklemeye yarayan" bir araç yapılmasını istemiştir. Bunun sonucunda Ford tasarımcılarından Lew Brandt (ki kendisi daha sonra Ford Falcon'un tasarımında da görev almıştır), yükleme alanıyla yolcu kabinini pürüzsüz bir şekilde birleştiren bir gövde geliştirdi. Model A'nın Avustralya pazarı için üretilen "Ute" modeli, 1934 yılında piyasaya çıktı. Ertesi yıl, Avustralya'da Chevrolet de buna benzer bir kamyoneti satışa sundu (1933-1948 yılları arasında GM Holden, Chevrolet markasıyla üretim yapmıştır). Bunu da daha sonra 1947 yılında Standard Vanguard'ın sadece Avustralya pazarı için satılan kamyonet modeli takip etmiştir.
ABD'de ise tümleşik gövdeli coupe kamyonet, 1957 yılında Ford Ranchero ile ortaya çıkmıştır. Onun ardından da Chevrolet El Camino gelmiştir.

Bir modern coupe kamyonet, genelde açık yükleme alanıyla sürücü kabini birbirine kaynaşmış olarak (Monokok gövde) tasarlanır. Yan gövde panelleri ayrık değil, tek parça halindedir. Bu da aracın dış görünümünde bütünlük sağlamaktadır. Bunun dışında da alternatif yükleme çözümleri için sadece kabin (yani çıplak şasili) olarak da üretilebilmektedir. Üst sınıf binek otomobil altyapısı kullandığı için Avustralya'da otomobil ehliyetiyle kullanılabilmektedir.

Debriyaj, içten yanmalı motorun krank mili ile vites kutusu (şanzıman) giriş mili arasındaki güç iletimini geçici olarak kesen ve yeniden sağlayan mekanik bir organdır.
Debriyaj, manuel şanzımanlı motorlu taşıtlarda motorun sürekli dönen çıkış gücünün şanzımana ve nihayetinde tekerleklere kontrollü, sarsıntısız ve kademeli olarak aktarılmasını sağlar. Bu mekanizma sayesinde araç dururken veya düşük hızlarda kalkışta yumuşak hareket elde edilir; vites değiştirme sırasında motor ile şanzıman arasındaki mekanik bağlantı kesilerek vites geçişlerinin sorunsuz gerçekleştirilmesi mümkün kılınır; ayrıca motor çalışmaya devam ederken aracın durdurulması veya uzun süreli duraklamalarda güç aktarma sisteminin motorundan ayrılması sağlanır.
Debriyajın temel işlevi, motorun sürekli dönen çıkışını (volan aracılığıyla) şanzımana bağlamak veya ayırmaktır. Debriyaj pedalının bırakılması durumunda (tam kavrama hali) motor gücü tamamen şanzımana iletilir; pedalın basılması durumunda (tam ayrılma hali) bağlantı kesilir ve şanzıman giriş mili serbest kalır. Bu sayede araç, motor çalışır haldeyken durdurulabilir, vites değiştirilebilir veya güç aktarma sistemi motorundan ayrılabilir.
Debriyaj sisteminin bu işlevleri, özellikle manuel şanzımanlı araçlarda sürücü kontrolü altında gerçekleştirilir. Kavrama kalitesini doğrudan etkileyen başlıca faktörler arasında sürtünme malzemesinin özellikleri, baskı plakası kuvveti, burulma yaylarının sönümleme kapasitesi ve sistemin termal davranışı yer alır.

Debriyajın temel görevleri şunlardır:

Araç kalkışında motor gücünü tekerleklere kademeli ileterek sarsıntısız hareket sağlamak.
Vites değiştirirken güç iletimini geçici olarak kesmek.
Gerektiğinde motor ile güç aktarma sistemini ayırmak.

Debriyajların çoğu sürtünme kuvveti ile çalışır. Farklı hızlardaki iki parçanın hızlarını eşitlemek veya güç kontrolünü sağlamak amacıyla tasarlanır.

Geçmişte debriyaj disklerinde asbest (krizotil) yaygın kullanılırdı, ancak sağlık riskleri nedeniyle yasaklandı.
Günümüzde organik reçineli bileşenler, bakır telli, kevlar/aramid fiber, seramik (cerametallic) ve karbon bazlı malzemeler tercih edilir. Seramik malzemeler ağır iş ve yarış araçlarında kullanılır; sertlik arttıkça kavrama özellikleri değişir.

En yaygın türdür. İtme (push-type) ve çekme (pull-type) olarak sınıflandırılır.

Burulma yayları ve damperler, tutma/bırakma şokunu yumuşatır; ön sönümlü diskler durağan titreşimi azaltır.

Örnek: Mercedes kamyonlarda 430 mm tek tabaka için \~33 kN kelepçe yükü normaldir.

Modern üretimde lazer kaynak (2-3 kW güç, dakikada 1 m hız) diyafram yay birleştirmede yaygındır.

Birden fazla sürtünme plakası dizilir; Formula 1, drag racing ve ağır araçlarda kullanılır. Küçük yarıçapta yüksek tork kapasitesi sağlar, dönmesel ataleti düşürür.

Islak debriyaj yağ banyosunda çalışır, soğutma ve uzun ömür sağlar; kuru debriyaj yağsızdır.

Merkezkaç kuvvetiyle otomatik devreye girer.

Konik yüzeylerle baskı artar.

Aşırı dirençte kayar, sistemi korur.

SAE – History of Automotive Clutch Development
ScienceDirect – Design and Finite Element Analysis of Clutch Assembly

Otomobil soğutma sisteminin bir parçası, Özel bir düzenekle suyun dönmesini sağlayan cihaz

Sürekli olarak anlamına gelen arapça kökenli "daim" kelimesi ile yine arapça kökenli çevirme manasına gelen "devr" kelimesinin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan "Devirdaim" sözcüğü ile italyanca kökenli Hava veya herhangi bir akışkanı bir yerden başka bir yere aktarmaya yarayan makine. anlamına gelen "pompa" sözcüğünün bir araya gelmesiyle oluşmuştur.

Devirdaim pompasının görevi motorun hareket etmesini sağlamak amacıyla gerçekleştirilen yanma veya patlama sonucu ortaya çıkan ısıyı absorbe etmek ve motorun çalışması için gerekli olan uygun sıcaklığın ayarlanması için kullanılan ve diğer motor soğutma sistemleri vasıtası ile (radyatör, kauçuk hortumlar, motor blokları, sıcaklık sensörü, antifiriz deposu...vs) motorun verimli olarak çalışmasını sağlamaktır.
Devirdaim pompası, motorun aşırı ısınmasını önlemek ve belirli bir sıcaklık seviyesinde motorun verimli olarak çalışmasını sağlamak amacıyla soğutma sisteminin içine eklenen ve paslanmayı önleyip, aşırı ısınma ve soğumayı engellemeye yarayan antifiriz maddesinin motor blokları ve radyatör içerisinde sürekli olarak dönmesini sağlayan motor soğutma sistemi parçasıdır. Devridaim pompası antifirizi; motor blokları, radyatör hortumları ve radyatör içerisinde çevirmek için gerekli olan kuvveti bir kauçuk kayış (yeni nesil araçlarda elektrik motoru da kulanılmaktadır) vasıtası ile motordan almaktadır. Motorun içerisinde yanma veya sıkışma sonucu ortaya çıkan ısıyı antifiriz vasıtasıyla alır ve basınç gücü ile radyatöre getirir. Radyatörde bulunan hava petekleri sayesinde motorun içindeki ısı alınmış olur. Dışarıdan alınan hava vasıtasıyla yapılan soğutmaların yetersiz olduğu yerlerde sıcaklık sensörü (hararet müşiri) devreye girerek fan sisteminin çalışmasını sağlar. Böylelikle aşırı ısınma engellenmiş olur.

Türk Dil Kurumu Resmi elektronik ağ sayfası25 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Devrim, Türkiye'de tasarlanan ve üretilen ilk otomobil. 1961 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in talimatıyla, Eskişehir Demiryolu Fabrikası'nda, 129 günde üretildi.

15 Mayıs 1961'de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından Otomotiv Endüstri Kongresi açıldı. Cemal Gürsel açılış konuşmasında şunları söyledi:(...) Tarımı da yenileyeceğiz, ama sadece ot satarak bir şey elde etmek mümkün değil! Bir gemi dolusu pamuk karşılığında zar zor 7-8 otobüs alabiliriz. Bir gemi dolusu pamuğu kaldırmak için ne kadar çaba harcamanız gerektiğini bilmektesiniz. Bu nedenle sanayi gereklidir. Dengeli bir tempo ile sanayileşmeliyiz. Bu kesin bir gerekliliktir. "Sektörümüz yok mu?" Evet var, ama öyle dağınıklar ki hepsi bir yönde çalışacak şekilde düzenlenmeli. Otomotiv endüstrisi söz konusu olduğunda, modern bir ülke kendi ulaşım araçlarını üretmelidir.
Günümüz dünyasında ulaşım araçları ekonomide önemli bir yer tutmaktadır. Kendi ulaşım araçlarımızı üretmeliyiz, kendi araçlarımızla taşınmalıyız. İlk olarak, bazı parçaları yapmak zorundayız; sonra, iyileştirme ile bunların% 70-80'ini oluşturmalıyız. Bazı insanlar Türkiye'de otomobil üretmenin imkansız olduğunu söylüyor. Bu düşünce kara zihinlerin ürünüdür. Türkiye'nin de bizi bu şekilde teşvik eden birçok sanayi kolu var. (...)Kongreden sonra Gürsel, ülkenin gereksinimlerini karşılayan bir prototip motor ve otomobil üretme talimatını verdi. Bu prototipler zamanın en iyi arabalarıyla karşılaştırılacak, eksiklikler tespit edilecek ve Türkiye'de mümkün olan en iyi otomobili üretmek için proje geliştirme çalışmaları yapılacaktır.

1961'de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, çeşitli şirketlerde çalışan 24 mühendise, tamamen Türkiye'de tasarlanmış ve üretilmiş bir otomobil üretmesini emretti. 29 Ekim 1961'deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında gösterilecekti. Eskişehir'deki atölyede 130 günlük aceleci işten sonra, daha sonra TÜLOMSAŞ fabrikasını oluşturacak mühendisler, otomobilin dört prototipini yapmayı başardılar. Biri siyah, diğerleri krem rengindeydi. Otomobil Devrim olarak adlandırıldı.
Program son derece sıkıydı; Bununla birlikte, ikisi krem diğer ikisi siyah renkli dört araba tamamlanabildi. Otomobiller Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için Ankara'ya gönderildi. Siyah arabanın cilası Ankara trenindeyken yapıldı. Kömürle çalışan lokomotifin bacasından çıkacak kıvılcımların yaratacağı güvenlik tehdidi sebebiyle araçlara sadece manevra yapabilecek kadar benzin konmuştu. Motor performansını artırmak için sıkıştırma oranı artırıldığından, motorları motor vuruntusu olmadan çalıştırmak için yüksek oktanlı benzin gerekiyordu. Yüksek oktanlı benzin o zamanlar sadece Ankara'da mevcuttu. Kutlamalar gününde, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tören için yakıt ikmali yapılmadan önce siyah araca bindi. Yaklaşık yüz metre ilerledikten sonra araç durdu. Sonra Başkan siyah arabadan indi ve arkada (daha önce benzini doldurulmuş olan) krem renkli arabaya bindi ve onunla Anıtkabir'e gitti. İki araba daha sonra törensel koşuları sorunsuz tamamladı. Ertesi gün gazete manşetleri "Devrim 100 metre gitti ve durdu." şeklinde yazılmıştı ve araba uzun yıllar alay konusu oldu.
Devrim, muhtemelen otomobillerin prototipleri olduğu ve üretim sürecinin iyi belgelenmediği için seri üretime geçmedi, üretim aşamasından sadece birkaç teknik çizim kaldı. Başka bir olası neden, 1961 yılında Türkiye'de otomobil talebinin sınırlı olması ve bu nedenle yeni bir otomobil markasının seri üretim, dağıtım, bayilik hizmetleri, bakım hizmetleri ve yedek parça üretimini uygulanabilir bir şekilde gerçekleştirmeyi zorlaştırmasıydı.
Bununla birlikte, İstanbul'daki Otosan fabrikası 1959 yılında Ford Motor Company ve Koç Holding'in ortak girişimi olarak kuruldu ve Türkiye'nin ilk seri üretim otomobil markası Anadol, 1966'da Anadol A1'in seri üretimine başladı.

Y. Müh. Emin Bozoğlu - TCDD Genel Müdür Yardımcısı
Y. Müh. Orhan Alp - TCDD Fabrikalar Dairesi Başkanı
Y. Müh. Hakkı Tomsu - TCDD Cer Dairesi Başkanı
Y. Müh. Nurettin Erguvanlı - TCDD Cer Dairesi Başkan Yardımcısı
Y. Müh. Mustafa Ersoy - Eskişehir Demiryolu Fabrikası Müdürü
Y. Müh. Celal Taner - Adapazarı Demiryolu Fabrikası Müdürü
Y. Müh. Mehmet Nöker - Ankara Demiryolu Fabrikası
Y. Müh. Hüsnü Kayaoğlu - TCDD Genel Müdürlük Müşaviri
Y. Müh. Necati Peköz - TCDD Genel Müdürlük Müşaviri

Y. Müh. Nurettin Erguvan
Y. Müh. Ercan Türer
Y. Mimar Kemal Elagöz

Y. Müh. Mehmet Nöker
Y. Müh. Gültekin Sabuncuoğlu
Y. Müh. Salih Kaya Sağın
Y. Müh. Rıfat Serdaroglu
Y. Müh. Şecaattin Sevgen
Y. Müh. Kemalettin Vardar
Y. Müh. Şahin Karadağ

Mak. Müh. Celal Taner
Y. Müh. Faruk Akyol
Y. Müh. Samim Özgür
Y. Müh. Salih Kaya Sağın
Y. Müh. Hamdi Tahıllıoğlu
Y. Müh. Ferdi Mertcan Keskin

Mak. Müh. Hamit İşeri
Y. Müh. İsmet Özkan
Y. Müh. Mustafa Seyrek

Y. Muh. Hasan Dinçer
Latif Dinçer

Metalurjist İsmail Sıdal

Y. Müh. Yavuz Yücel

Mak. Müh. Halil Kaya Gedik

"Devrim Arabaları", Devrim'in öyküsünü anlatan film. (2008)
"Devrim Otomobili Belgeseli", Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından çekilmiş belgesel. (1997) (video) 17 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"DEVRİM - Devrim Arabaları Belgeseli", Yönetmen Sevcan Aytaç tarafından çekilmiş belgesel. (2006) (video)
"Yarım Kalan Devrim Rüyası / Cumhuriyet Dönemi Endüstrileşme Maceramız", Prof. Dr. Muhittin Şimşek tarafından yazılmış kitap (2008)
"Yarım Kalan Devrim", Devrim Arabaları hakkında TRT tarafından çekilmiş belgesel. (2008) (video) 10 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadol

"Başarı mı, fiyasko mu?" Salih Kaya Sağın Mühendis ve Makina Dergisi'nin 310. sayısı, 1985 (pdf)
"Türkiye'de Otomotiv Sanayiinin Tarihçesi" Cemal Üner Mühendis ve Makina Dergisi'nin 166. sayısı Şubat 1971 (pdf)
"Devrim arabalarının tasarım boyutu" Arif Özver Ergin TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Bülteni'nin 68. Sayısı, Ocak 2009 (pdf) 22 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (html) 1 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Türkiye'de otomobil yapılamaz iddiası Devrim'le çürütüldü" Milliyet Gazetesi'nin 30 Ekim 1961 tarihli sayısı, sf. 3 (html) 9 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Devrim namus davamızdı, 75’ime geldim öfkem geçmedi" Ayşegül Akyarlı Güven'in Kemalettin Vardar'la yaptığı söyleşi. Hürriyet Gazetesi'nin 22 Kasım 2008 tarihli sayısı (html)
"Cemal Paşa bile Devrim'e sırtını döndü" Referans Gazetesi'nden Müge Akgün'ün Kemalettin Vardar'la yaptığı söyleşi. Hürriyet Gazetesi'nin 25 Ekim 2008 tarihli sayısı (html) 14 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Umutlar benzin ile tükendi" Mahmut Kiper'in Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan makalesi (pdf) 19 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Devrim’in en genç mühendisi Vardar Aydınlık’a konuştu" Kemalettin Vardar'la yapılan, 20.02.2012 tarihli Aydınlık Gazetesi'nde yayınlanan söyleşi. (html)(pdf)
"Türklerin otomobil yapamayacağı iddiası bir yanıltma" Anadolu Ajansı'ndan Adem Demir'in Kemalettin Vardar'la yaptığı söyleşi. (html) 14 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Devrim'in mühendislerinden Vardar'ın son röportajı: Neden stop ettiği belli değildir". DHA'nın Kemalettin Vardar'la yaptığı söyleşi. (html) 28 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TÜRASAŞ Devrim Arabaları Müzesi
Devrim Otomobili Devrim otomobili resmi sayfası, Tülomsaş halkla ilişkiler ve basın yayın
TÜLOMSAŞ TÜLOMSAŞ'ın resmi sitesindeki Devrim Arabaları sayfası
İlk Türk otomobili ‘Devrim’, ziyaretçi bekliyor 11 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Devrim'le alakalı makale NTVMSNBC
Matbaa ve Teknik Dergisi  Yarım Kalan Bir Devrim Rüyası, Emin Bozoğlu'nun oğlu Ömer Bozoğlu ile yapılan söyleşi
Geç Kalmış Sayılmayız! MMO Samsun Şubesi Başkanı Kadir Gürkan'ın Halk Gazetesi'ne verdiği demeçten...
Devrim Arabaları caddelerde gezecek! 7 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Habertürk Gazetesi'nin 04 Ekim 2012 tarihli sayısından.
Bu Her Şeyden Önce Bir İnanç Meselesiydi: Devrim Arabaları Devrim Arabaları hakkında GazeteBilkent Yazısı.
"Ferrari’ye de benzin koymazsanız gitmez!" Mevlüt Tezel'in Devrim Arabaları filminin oyuncularıyla yaptığı söyleşi. Hürriyet Gazetesi'nin 15 Ekim 2008 tarihli sayısı
"Devrim Arabaları" filminin ön plana çıkması engellendi mi? 3 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Filmin yazan ve yöneten Tolga Örnek ile yapılan söyleşi, Milliyet Gazetesi'nin 24 Aralık 2008 tarihli sayısı 3 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Direksiyon sistemi, otomobilin dönme işlemini sağlayan sistemdir. Direksiyon simidinden elle verilen dönme hareketi, bir dişli yolu ile ön tekerleklere intikal eder. Ön tekerlekler dönülecek yöne göre paralel kollar yardımı ile çevrilir. Elle fazla güç tatbik edilmediği halde dişli yardımı ile dönüş temin edilir.

Direksiyonun temel amacı, tekerleklerin istenen yönlere çevrilmesini sağlamaktır. Bu genellikle birçok bağlantı, çubuk, mil ve dişli ile sağlanır. Temel kavramlardan biri kaster açısı kavramıdır—her tekerlek, tekerleğin önünde bir pivot noktası ile yönlendirilir; bu direksiyonun hareket yönüne doğru kendi kendine ortalanmasını sağlar.

Birçok modern araba kremayer ve pinyon direksiyon mekanizması kullanır. Direksiyon simidi pinyon dişlisini döndürdüğünde, pinyon kremayeri hareket ettirerek dairesel pinyon dişli hareketi doğrusal harekete dönüştürür. Bu hareket, direksiyon torkunu tekerlek aksının döner pimli bilyeli mafsallarına bağlantı çubukları ve direksiyon koluyla (kısa kaldıraç koluyla) uygular.
Kremayer ve pinyon tasarımının arabayı kullanan kişiye direksiyonu hissettirme yararı vardır.

Direksiyon
4WS sistemi

Distribütör, endüksiyon bobini tarafından oluşturulan yüksek gerilimi doğru ateşleme zamanında doğru ateşleme sırasındaki bujiye gönderen elektromekanik bir organdır. Ayrıca motorun yüküne ve devrine göre motordaki yanmaya avans verir.

Aküyle çalışan ilk güvenilir ateşleme, Delco Electronics, Dayton Engineering Laboratories Co. (Delco) tarafından geliştirilen ve 1910 Cadillac'da sunulan Delco ateşleme sistemi idi. Bu ateşleme Charles Kettering tarafından geliştirildi ve zamanında bir mucize olarak kabul edildi. A. Atwater Kent Delco sistemiyle rekabet halinde bu zamanda Unisparker ateşleme sistemini icat etti. 
20. yüzyılın sonunda otomotivdeki endüktif boşalmalı ateşleme kalkıp yerine doğrudan motorun krank mili hızına göre zamanlanmayan elektronik ateşleme geçti.

Platin: Motor çalıştığı müddetçe açılıp kapanarak endüksiyon bobininde değişken manyetik alan oluşturarak yüksek gerilimin oluşmasını sağlayan mekanik bir elektrik anahtarıdır. Kontak anahtarı motor çalışmadan açık unutulursa platinin Wolfram kontakları kontaklardan geçen akımla oksitlenip elektriği iletmez(yanar) ve distribütörden ateşleme bobinine endüksiyon akımı gitmez ve motor da çalışmaz.
Meksefe (Kondansatör): Platinin kontakları distribütörün milindeki kam miliyle açılıp kapanırken oluşan artık endüksiyon akımını anlık olarak meksefede depolanır ve platinin kontaklarının bir kontaktan diğerine malzeme taşıyarak meme yapmasını önler. Eğer platin meme yapmış ise kondansatör (meksefe) elektriği depolamıyordur, yalıtım sargısı delinmiştir yani arızalıdır. Normalde meksefenin kapasite değeri genellikle 0.25 (mikroFarad) değerindedir.
Tevzi makarası: Distribütör kulesine gelen yüksek gerilimli akımı dönerek uygun bujiye gönderir.

Dizel motor, içten yanmalı bir motor tipidir. Daha özel bir tanımla, dizel motor oksijen içeren bir gazın (genellikle bu atmosferik havadır) sıkıştırılarak yüksek basınç ve sıcaklığa ulaşması ve silindir içine püskürtülen yakıtın bu sayede alev alması ve patlaması prensibi ile çalışan bir motordur. Bu yüzden benzinli motorlardan farklı olarak ateşleme için bujiye ve yakıt oksijen karışımını oluşturmak için karbüratöre ihtiyaç yoktur.
1892'de Alman mühendis Rudolf Diesel tarafından bulunmuş ve daha sonra 23 Şubat 1893'te patenti alınmış bu süreç diesel çevrimi olarak bilinir. Motorun mucidi, geniş kömür yataklarına sahip olan Almanya'nın petrole bağımlılığını azaltmak için kömürle çalışan bir motor yapmayı hedeflemiştir. Ancak kömür tozunun yanmasından dolayı ortaya çıkan kül büyük sorunlar doğurmuş, daha sonraları ise motorda farklı yakıtların kullanılması tasarlanmıştır. Nitekim Rudolf Diesel, motorun sunumunu 1900'deki Dünya Fuarı'nda, yakıt olarak yer fıstığı yağı (Biodizel) kullanarak yapmıştır.

Gaz sıkıştırıldığında, sıcaklığı yükselir; dizel motorda yakıt gazın bu özelliğinden dolayı kendiliğinden ateşlenir. Hava, dizel motorun silindiri içine çekilir ve bir piston tarafından, kıvılcım ateşlemeli (benzinli) motorlardakinden çok daha yüksek (25 katı bulabilir) bir oranda sıkıştırılır. Hava sıcaklığı 500-700 °C'a ulaşır. Piston hareketinin en tepe noktasında, dizel yakıt yüksek basınçla atomizer memeden geçerek yanma odasının içine püskürtülür, burada sıcak ve yüksek basınçlı hava ile karışır. Bu karışım hızla tutuşur ve yanar. Hızlı sıcaklık artışı ile yanma odası içindeki gaz genleşir, artan basınç, pistonu aşağı doğru hareket ettirir. Biyel (piston) kolu vasıtasıyla oluşan bu itme krank miline iletilip, krank milinden de dönme momenti elde edilir.
Motorun süpürmesinde, egzoz gazını silindirin dışına atma ve taze hava çekme işlemi, kapakçıklar (valf) veya giriş ve çıkış kanalları aracılığıyla yapılır. Dizel motorun kapasitesinin tam olarak kullanılabilmesi için içeriye alınan havayı sıkıştırabilecek turboşarjer kullanılması gerekir; turboşarj ile havanın sıkıştırılmasından sonra bir ara soğutucu ile içeri alınan havanın soğutulması ayrıca verimi artırılır.
Çok soğuk havalarda, dizel yakıt koyulaşır, viskozitesi artar, balmumu kristalleri oluşur veya jel haline dönüşür. Yakıt enjektörü, yakıtı silindirin içine etkili bir şekilde itemez ve bu yüzden soğuk havalarda motorun çalıştırılmasını zorlaştırabilir. Dizel teknolojisinde bu zorluğu yenmek için çeşitli önlemler geliştirilmiştir. Sıkça kullanılan bir uygulama, yakıt hattı ve yakıt filtresini elektrikle ısıtmaktır. Bazı motorlarda silindir içinde bulunan kızdırma bujileri denen küçük elektrikli ısıtıcılar, çalıştırmak için silindirleri önceden ısıtırlar. Az sayıda motorda kullanılan başka bir teknolojide ise, manifold içindeki rezistans telli ısıtıcılar, motor çalışma sıcaklığına gelinceye dek giriş havasını ısıtır. Soğuk havalarda, motor uzun süreli (1 saatten daha fazla) kapatıldığında kullanılan ve şehir cereyanı ile çalışan motor blok ısıtıcıları, aşınma ve çalıştırma zamanını azaltmak için sıklıkla kullanılır.
Eski dizel motor sisteminin en önemli parçası hız kontrol ünitesidir; bu ünite yakıtın gelme hızını kontrol ederek motorun hızını sınırlar. Benzin motorlarından farklı olarak dizel motorlarda hava emme supabı yoktur; yani benzinli motorlardaki karbüratörün içindeki kapış diyaframı ve hava emiş kelebeği yoktur. Bu yüzden hız kontrol ünitesi olmazsa motor fazla hızlanır. Eski tip hız kontrol üniteleri motordan bir vites sistemi ile yönlendirilir ve böylece sadece motor hızıyla doğru ilişkili olarak yakıt sağlanırdı.
Modern elektronik kontrollü dizel motorlar, benzin motorlarındakine benzer bir kontrol mekanizmasını (ECM) Elektronik Kontrol Modülü veya Elektronik Kontrol Ünitesi (ECU) yoluyla uygularlar. Motor "bilgisayarı" ECM/ECU içinde motorun çalışmasıyla ilgili algoritmalar ve kalibrasyon tabloları kaydedilmiştir. ECM/ECU bir sensörden motor hızına dair sinyal alınca gereken bilgi işlemlerini yapar, elektronik ve hidrolik valfler aracılığıyla yakıt miktarını ve yanma zamanlamasını kontrol ederek motor hızını sabit tutar.
Yakıtın pistonların içine enjeksiyonunun başlama zamanının kontrolü, emisyonların azaltılması ve motor veriminin (yakıt ekonomisi) artırılması için en önemli unsurdur. Silindir içine yakıt enjeksiyonu başlama zamanlaması, günümüz modern motorlarında elektronik olarak kontrol edilmektedir. Zamanlama, genellikle üst ölü noktanın (TDC/Top Dead Center) önündeki pistonun krank ünitesi açısı ile ölçülür. Örneğin, piston üst ölü noktadan 10 derece önde olduğu zaman eğer ECM/ECU yakıt enjeksiyonuna başlarsa, enjeksiyon başlama veya zamanlama 10 derece öndedir denir. Optimal zamanlama, motorun hızı ve yükü kadar tasarımına da bağlıdır.

Dizel motorlarda yakıt enjeksiyonu, direkt ve endirekt olarak iki tiptir. Endirekt enjeksiyonda yakıt, dizel motorda yanma odası dışında, ön oda olarak adlandırılan yere verilir. Yanma başladığında yanma odasının içine yayılır. Bu tipte motordaki aşırı gürültü ve titreşim düşürülür, fakat ısı kaybı artar ve motor verimi düşük olur. Direkt enjeksiyon ise modern dizel motorlarda kullanılır. Burada motordaki yanma odasına yakıt doğrudan püskürtülür.

Dizel motorların en büyük sorunlarından biri, yanma veriminin düşük olmasıdır. Bir başka deyişle, yanma odasına giren yakıt homojenize bir şekilde yanmaz. Bunun sonucunda ortama çok fazla sera etkisi yapacak gazlar verilir. Bunun kontrolü son yıllarda dizel motor üreticilerinin en büyük sorunlarından birisi haline gelmiştir. Avrupa Birliği'nin almış olduğu karara göre Kasım 2008'de Euro V standartları Avrupa'da devreye girmiştir.
Emisyon değerlerini düşürmek için ise araştırmalar hâlâ devam etmekte. NADI konsepti diye tabir edilen bir uygulama ile emisyon değerleri düşürülürken performans artışı da kayda değer bir şekilde artmaktadır. Bu uygulama ile enjeksiyon açıları düşürülerek küresel ısınmaya etkisi olacak gazların oluşumu bir nebze olsun azaltılmaktadır.

Dizel Partikül Filtresi (DPF), dizel motorlarda yanma sonucunda doğal olarak oluşan Partikül Maddeleri(PM) (veya halk deyişi ile kurum, is) gidermek veya azaltmak amacı ile egzoz sistemine ilave edilen bir filtredir.
PM, hava kirliliğine neden olan en tehlikeli bileşenlerdendir. Boyutları 0.1 μm'a kadar düşebilen bu partiküller, solunum yolu ile vücuda girip, çok küçük boyutları nedeni ile akciğer, kalp hatta beyin gibi hayati organların derinliklerine kolayca ulaşabilir, ciddi hastalıklara ve erken ölümlere neden olabilirler.
Egzoz emisyon seviyelerinde izin verilen PM değerlerinin, ciddi oranda sınırlandırılması DPF kullanımını zorunlu hale getirmiştir. Euro 4 normunda izin verilen PM seviyesi  0.025 g/km iken, Euro 5 normunda bu değer, 0.005 g/km 'e  sınırlandırılmıştır.
DPF, egzoz gazı içinden geçerken içerdiği PM'i tutar ve hapseder. Bu şekilde aracın yaydığı egzoz gazındaki PM seviyesini sınırlandırır. Fakat PM'lerin DPF içinde birikimi zamanla egzoz gazının geçiş direncini arttırarak, geri basınca (back pressure)  neden olur.
Geri basıncın artması özellikle motor performansı ve yakıt tüketimi açısından kesinlikle istenmeyen bir durumdur. Bu durum yani DPF'in tıkanma seviyesi, DPF 'in giriş ve çıkış basınç farkı ve sıcaklık sensörleri ile sürekli takip edilir. Sensörler, DPF 'in belli bir tıkanma noktasına geldiğini algıladığında, motor kontrol ünitesi ilave yakıt püskürtmeleri (tek bir püskürtme zamanını ele alırsak ön ve ana püskürtmelerden sonra yapılan artçı püskürtmeler) yardımı ile egzoz gazı sıcaklığını artırır. Bu şekilde PM'lerin yakılarak DPF'den atılmasını hedefler. Bu işleme "Rejenerasyon" işlemi denir.
Yıllar içinde ilerlemelere bağlı olarak farklı DPF sistemleri geliştirilmiş ve kullanıma geçmiştir.

El arabası, bahçe işlerinde, çimen, tohum, gübre gibi eşyaları ya da toprak, su gibi nesneler taşımak için kullanılan tek tekerlekli ve tutacaklı bir alettir.
Yaklaşık olarak 400 yılında Çin’de kullanılmaya başlanan, önde tek tekerleği olan insan gücü ile kaldıraç prensibine göre daha kolay yük taşınmasını sağlar.
Öndeki tekerlek dayanma noktası görevini görerek kaldıraç etkisiyle bir insanın taşıyabileceğinden çok daha fazla yükün hayvan gücüne ihtiyaç duymaksızın kaldırılıp taşınmasına olanak vermekte dar yollarda ve kalabalık caddelerde kolay manevra yapılabilmektedir. El arabası tek taraflı kaldıraç tipine örnektir.

Tek tekerlekli el arabası şeklinde arkeolojik kanıtlara sahip en eski el arabaları, ikinci yüzyıl Han Hanedanı İmparatoru Hui'nin mezar duvar resimleri ve tuğla mezar kabartmalarından gelmektedir. El arabası iten bir adamın boyalı mezar duvar resmi, tam olarak MS 118 yılına tarihlenen Sichuan eyaleti Chengdu'daki bir mezarda bulunmuştur. El arabası iten bir adamın taş oyma kabartması, MS 150 civarına tarihlenen Sichuan eyaletindeki Shen Fujun'un mezarında bulunmuştur. Dindar Dong Yuan'ın babasını tek tekerlekli bir lu che el arabasıyla ittiği hikayesi de Shandong'daki Wu Liang mezar tapınağının duvar resminde tasvir edilmiştir (MS 147 yılına tarihlenmektedir). MÖ 1. yüzyıl ve MS 1. yüzyıla tarihlenen ve bir “geyik arabasından” (luche) bahseden daha eski kayıtlar da bir el arabasına atıfta bulunuyor olabilir.

Elektrikli pencere regülatörü, krank kolu kullanmanın tersine, otomobil camlarını kaldırıp indirebilmek için elektronik kilit veya anahtardır. İlk kez Packard, 1941 yılında Packard 180 serisi arabaları için hidrolik cam asansörlerini piyasaya sürdü. 1941'de Ford Motor Company, Lincoln Custom'daki ilk elektrikli camları kurdu. Cadillac'ın, 75 serili modelleri düz bir elektrikli bölme penceresine sahipti. İlk güç destekleri vakumla çalıştırıldı ve Chrysler araçlarında, özellikle 1930'ların sonlarında düşük maliyetli Plymouth araçlarında sunuldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce General Motors, açılır kapanır tavanlar için merkezi bir hidrolik pompa geliştirdi.
Koltuk ve pencere destek sistemi GM kapalı araçlarda mevcut oldu. Tam sistem yalnızca Oldsmobile, Buick ve Cadillac tarafından yapılan üst düzey GM modellerinde standarttı. Elektrikle çalışan hidrolik pompa sistemi Hudson Motor Car Company ve Packard tarafından 1948-1950 modellerinde paylaşıldı. Bu sistemler, diğer lüks otomobil modelleri (Imperial ve Packard) tarafından, elektrikli işletimi tanıtana kadar kullanıldı.

Elektrikli yan dikiz aynası
Elektrikli kapı kilitleri

ESP, Bosch tarafından geliştirilmiş, otomobilerde kullanılan bir sürüş destek birimidir. Açılımı Electronic Stability Program (Elektronik Denge Programı) olan sistemi ilk defa Mercedes firması 1995 yılında CL modellerine opsiyonel olarak sunmaya başlamıştır. Farklı firmalarda farklı isimlerle anılan bu sistemin mantığı genel olarak şöyledir; Bir merkezi kontrol ünitesi, direksiyon açı sensörlerinden, moment sensörlerinden, ABS fren sisteminin sensörlerinden gelen verileri değerlendirerek, aracın kayıp kaymadığını hesaplar. Buna göre gerekli tekerlere fren yaptırarak ve motor gücüne müdahale ederek aracı tekrar izine döndürmeye çalışır. Örneğin araç önden kayarsa viraj içinde kalan arka tekerlek, arkadan kayarsa viraj dışında kalan ön tekerlek bağımsız olarak frenlenir. Böylece araç tekrar doğru ize döndürülmeye çalışılır.

Emniyet kemeri, ulaşım araçlarında yolcuların güvenliklerini sağlamak üzere otomotiv üretici firmaları tarafından hazırlanmış ve insanların ulaşım esnasında can güvenliklerinin sağlanması amacıyla kullanılan düzenekdir. Araba koltuğu'na bağlanır. Trafik kazası zamanı hava yastığı ile beraber otomobil güvenliği ve trafik güvenliği'ne büyük katkı sağlarlar.

1903 yılında Gustave Liebau icat etmiştir.
1930'larda birçok Amerikalı hekim arabasına iki noktalı (araca iki noktadan bağlı) emniyet kemeri yerleştirdi ve araba üreticilerinin yeni modellere bunları yerleştirmesi için ısrar etti.
1953 Colorado Eyaleti Tıp Birliği iki noktalı emniyet kemerlerinin bütün otomobillere yerleştirilmesi için bir bildiri yayınladı.
1955 Kaliforniya Araç Kanunu araç kullanmak için emniyet kemeri takmayı mecbur tuttu.
1956 Volvo firması iki noktalı çapraz göğüs emniyet kemerini aksesuar olarak pazara sundu. Chrysler firması ön koltuklarda iki noktalı emniyet kemerini isteğe bağlı olarak kullanılmak üzere bazı modellerine yerleştirdi. Ford firması emniyet kemerini konu edinmiş 2 yıllık güvenlik reklâmlarına başladı.
1957 Volvo firması iki noktalı çapraz emniyet kemerlerine kilit ekledi.
1958 İsveç'teki Volvo fabrikasında mühendis olan Nils Bohlin üç noktalı emniyet kemeri olarak bilinen sistemin patentini aldı.
1959 İsveç'te Volvo firması ön koltuk için üç noktalı emniyet kemerini standart olarak sundu.
New York'ta, eyalette satılacak olan yeni araçlara emniyet kemeri takılmasının maliyeti incelendi ve reddedildi.
1960 New York eyaleti aldığı kararı tekrar inceledi ve reddetti.
1961 SAE (Otomobil Mühendisleri Birliği) Amerika'da emniyet kemerinin standart olmasını önerdi. New York emniyet kemeri kilidinin oturma bölgesinin dışında olmasını şart koştu. Wisconsin Eyaleti ön koltuklarda emniyet kemeri kullanımını mecbur tuttu. Avustralya Standart Birliği "Emniyet Kemeri ve Pasif Önleyiciler" için standartları yayınladı.
1962 Altı Amerikan eyaleti ön koltukta emniyet kemeri bulunmasını şart koydu. Otomobil üreticileri standart olarak ön koltukta emniyet kemeri yerleştirdiler.
1963 ABD'de Volvo firması üç noktalı emniyet kemerini standart olarak üretti.
1964 Amerikan eyaletinin yarısı ön koltukta emniyet kemeri kullanımını mecbur tuttu. Amerika'daki birçok araç üreticisi emniyet kemerini ön koltuklarda standart olarak sundu. Güney Avustralya ve Viktorya yeni üretilen araçlarda ön koltuklarda emniyet kemeri bulunmasını mecbur tuttu.
1965 ABD. Ticaret Bakanlığı ilk emniyet kemeri standardını yayınladı.
1966 İsveç kanunları kapı kenarında bulunan iki noktalı göğüs emniyet kemerlerini ve "Y" tipli üç noktalı emniyet kemerlerini yasakladı.
1967 Amerikalı araç üreticileri arka koltuklara da emniyet kemeri yerleştirdi. İngiltere ön koltuklarda 3 noktalı emniyet kemeri kullanılmasını zorunlu tuttu. Avustralya emniyet kemeri standardı yayınladı.
1968 Volvo İsveç'te acil durum kilitlerini (ELR) ön koltuklar için standart olarak sundu.
1969 İsveç'te ön koltukta 3 noktalı emniyet kemeri bulunması zorunlu tutuldu. Volvo bütün pazarlarda arka koltukta 3 noktalı emniyet kemerini standart olarak pazara sundu. Mercedes-Benz bütün pazarlarda arka koltukta 3 noktalı emniyet kemerini standart olarak sundu. İspanya'da ön ve arka koltukta emniyet kemeri bulunması mecbur tutuldu. Avustralya 1965'ten sonra plaka alanlarda ön koltukta emniyet kemeri bulunmasını mecbur tuttu.
1970 İsveç'te arka koltukta emniyet kemeri bulunması mecbur tutuldu. Avustralya, Victorya'da önde ve arka koltukta 3 noktalı emniyet kemeri bulunması mecbur kılındı.
1972 NHTSA, (ABD Ulusal Karayolu Trafik Güvenliği İdaresi) Federal Motorlu Araç Güvenlik Standartlarını belirledi. Avustralya ve Batı Almanya'da ön ve arka koltukta emniyet kemeri olması ve kullanımı mecbur tutuldu.
1975 İsveç'te 15 yaş ve üstü için emniyet kemeri kullanımı mecbur tutuldu.
1977 ABD Ulusal Karayolu Trafik Güvenliği İdaresi tarafından yasalaştırılan "Okul Servislerindeki Yolcuların Korunması" ile ilgili Federal Motorlu Araç Güvenliği Standardı 222 yürürlüğe girdi.
1979 Fransa arka koltuklarda emniyet kemerini zorunlu hale getirdi.
1980 Mercedes-Benz sürücü yan hava yastığı, diz destek yastıklarını üretmeye başladı ve bütün 3 noktalı emniyet kemerlerine esneme mesafesi konuldu.
1984 Avusturya 01/1984 tarihinden sonra imal edilen araçlarda arka koltuk kemerlerini zorunlu hale getirdi. Batı Almanya 05/1979 tarihinden sonra üretilen araçlarda arka koltuk emniyet kemerlerini zorunlu hale getirdi. Kanada'nın 10 eyaletinden 7'si bu tarihten itibaren, hareket eden araçların sürücü ve yolcularına kendileri için uygun olan emniyet kemerlerini kullanma zorunluluğu getirdi.
1985, Norveç 01/1984 tarihinden sonra tescil edilen araçlarda arka koltuk kemerlerini zorunlu hale getirdi New York arka ve ön koltuklarda emniyet kemeri kullanımını zorunlu hale getirdi (arka koltuklarda 10 yaş ve yukarısı için).
Türkiye: 18.06.1986 tarihinden itibaren "şehirlerarası karayollarında otomobil ve tescil bakımından otomobil gibi işlem gören arazi taşıtları ve minibüslerde sürücüsü ve yanında oturan yolcular için" emniyet kemeri uygulaması başlatıldı.
1987'de New York, 1992'de New Jersey okul servislerinde kullanılan otobüslerde emniyet kemerini zorunlu hale getiren ilk eyalet oldu.
Türkiye: 01.01.1992 tarihinden itibaren "şehir içi yollarda da ticari otomobil ve minibüsle yolcu taşımacılığı yapan araç sürücüleri hariç, otomobil ve otomobil gibi tescil işlemi gören arazi taşıtları ve minibüs gibi taşıtların sürücüleri ile ön koltuğunda oturan yolcularına" emniyet kemeri takma zorunluluğu getirildi.
Türkiye: Yukarıda söz edilen araçlar ve Türkiye'de üretilen araçlar ile yurt dışından ithaline izin verilenlerine 3 aylık süre tanındı. Bu süre 11.01.1995 tarihinde sona erdi. Bu süre sonunda arka koltukta emniyet kemeri kullanımı uygulamasına geçildi.
1995 İngiltere okul taşımacılığında kullanılan minibüslerde emniyet kemeri kullanımını zorunlu hale getirdi.
1996 Avrupa Ekonomik Komisyonu, minibüslerde ve 3.5 tonun altındaki araçlarda 3 noktalı veya en azından 2 noktalı emniyet kemerlerinin kullanılmasına dair 3 direktif yayınladı.
Türkiye: 01.01.1998 tarihinden sonra üretilen minibüslerin arka koltuklarında, kamyon, kamyonet, çekici ve şehirlerarası otobüslerde emniyet kemeri kullanımı yönetmelik kararı ile zorunlu kılındı.
1998 yılında, ABD'deki Ulusal Karayolu Trafik Güvenliği Dairesi (NHTSA) Kongre'ye "Okul Otobüsü Güvenliği: Amerika'nın Çocukları için Güvenli Yolculuk" başlığı altında, gelecekte kullanılacak ve okul otobüslerinde seyahat edenleri korumaya yönelik olarak kullanılacak sistemleri incelemek üzere bir araştırma projesi sundu.
1999 yılında Florida, Louisiana ve Kaliforniya eyaletleri büyük okul otobüslerinde seyahat edenler için daha gelişmiş koruma sistemlerini zorunlu kılan kanunlar koydu. Bütün eyaletler, hangi sistemi kullanacaklarına karar vermek için Ulusal Karayolu Trafik Güvenliği Dairesi (NHTSA) tarafından hazırlanmakta olan projenin bitirilmesini bekleyeceklerini duyurdular.
2001 yılında Kaliforniya Eyaleti Ocak 2001 yılından sonra satın alınan yeni okul otobüslerinde karın bölgesi ve omuzdan bağlanan kemerlerin uygulamasını zorunluluğunu genişletti.
2002 ABD'deki Ulusal Karayolu Trafik Güvenliği Dairesi (NHTSA) Kongre'ye sunduğu ve gelecekte kullanılacak ve okul otobüslerinde seyahat edenleri korumaya yönelik sistemleri konu alan araştırmasını tamamladı.

Enstrüman paneli genellikle aracın sürücüsünün hemen önünde bulunan, aracın çalışması için enstrümantasyon ve kontrolleri gösteren bir kontrol panelidir.
Çağdaş gösterge panoları arasında direksiyon, telematik, merkez konsol, klima, araç seyir sistemi, elektronik gösterge paneli, yakıt göstergesi, otomotiv baş üstü göstergesi, park sensörü, radar dedektörü, hız göstergesi, takometre, odometre, torpido kutusu, motor soğutma suyu sıcaklık göstergesi ve yakıt göstergesi, dönüş göstergeleri, vites kolu, emniyet kemeri uyarı ışığı, park freni uyarı ışığı ve motor arızası ışıkları bulunabilir. Ünite genellikle poliüretan'dan yapılır, yüzey ise lüks modellerde genellikle polivinil klorür (PVC) veya deri, alcantara ve ahşap işlemelerdir. 1990'lardan başlayarak, hava yastığı direksiyon simidi ve gösterge panellerinin standart bir özelliği haline geldi.

Enzo Anselmo Ferrari (20 Şubat 1898, Modena - 14 Ağustos 1988, Maranello), Scuderia Ferrari takımının, aynı zamanda Ferrari otomobil markasının kurucusudur.

Enzo Ferrari, doğum belgesi 20 Şubat 1898'i gösterse de 18 Şubat 1898'de İtalya'nın Modena kasabasında doğdu.  Babası orta çapta bir işletme sahibiydi. Ferrari'nin küçüklüğünde ilerisi için üç hayali vardı. Birincisi opera sanatçısı olmak, ikincisi spor muhabiri olmak ve sonuncusu ise yarış pilotu olmaktı. Birincisi için pek yeteneği yoktu, ikincisi için çaba göstermedi fakat üçüncü tutkusu dünya üzerinde unutulmayacak bir isim yarattı. 
1916 yılında İtalya Birinci Dünya Savaşında olduğu için babası ve abisi askere alındı. Savaş sırasındaki İspanyol gribi salgınında abisi ve babasını kaybetti. Savaş başlarında engeli bulunduğu için askerliğe alınmayan Ferrari, daha sonraları orduya kabul edildi. Bir iki ayını cephe arkasında katırları nallayarak geçiren Ferrari, 1918 yılında tekrar baş gösteren grip salgınında hastalandı. Savaştan daha çok ölüme sebep veren bu salgını atlatan Ferrari, ordudan ayrıldı.

Evine geri döndüğünde diğer askerler gibi yeni bir hayata başlayacak olan Ferrari, dul annesine bakmak ve hayalini gerçekleştirmek için Fiat'a başvurdu. Savaş sonrası ekonomik durumu tam bir felaket olan İtalya'da tırmanan işsizlik nedeniyle Fiat'dan red cevabı aldı. Daha sonra Vespa için test sürüşleri yapmaya başlayan Ferrari, buradan katıldığı yarışlarda çektiği dikkat sayesinde 1920 yılında Alfa Romeo için çalışmaya başladı. 
Mussolini'nin başa geçtiği İtalya'da faşizm hızlı bir yükselişe geçti. İtalya adına edindiği başarılarla Mussolini'nin gözüne giren Ferrari, Cavaliere dell'ordine della Corona d'Italia nişanını aldı.

1920'lerin ortasında geçirdiği bunalımlı bir dönemde yarışmayı bırakan Ferrari, 1927'de tekrar pistlere döndü. Oğlu 1932'de doğana kadar Alfa Romeo için yarışmaya devam etti. Oğlunun doğumunun ardından yarışmayı bırakıp hayalindeki otomobilleri üretme işine odaklanmak için pilotluğu bıraktı ama Alfa Romeo'nun ricasıyla Alfa Romeo için uzun süre direktörlük yaptı. Yarış takımı Scuderia Ferrari, başarı göstererek Alfa Romeo'nun resmi takımı olmayı başardı.

Ferrari, 1939'da Ferrari markasının atası olacak Auto Avio Costruzioni adlı şirketi kurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında fabrikası bombalandığı için günümüzde de markanın merkezi olan Maranello'ya taşındı.

1946 yılında Ferrari kendi adını taşıyacak ilk arabayı tasarladı, Ferrari 250 ve Ferrari 250GT. Ferrari imparatorluğu İtalyan ekonomisi gibi yükselişe geçmişti. 1950'ler bu ekonomik yükselişin zirvede olduğu bir dönemdi, İtalyan mallarına olan talebin artması bunun en büyük nedeniydi. Bu yükseliş, Dino Ferrari'nin ölümüyle Enzo için son buldu. Eşi Laura'dan boşanarak fabrikada yaşamaya başlayan Ferrari için işler kötüye gitmeye başladı. Test sürücülerinin başına gelen kazalardan dolayı birçok davayla uğraşmak zorunda kalan Ferrari, sıkı güvenlik kuralları getirmek zorunda kaldı.

1960'larda İtalya başka bir ekonomik kriz dönemine girdi. Bu yıllarda yükselen enflasyon nedeniyle işçilerin ayaklanması fabrikatörleri ve Ferrari'yi zora soktu. 1965 yılında şirketin hisselerinin bir bölümünü Fiat'a satan Ferrari, 1969 yılında hisselerinin 90%'nı Fiat'a satmak zorunda kaldı fakat ölümüne kadar işinin başında kaldı. 1971'de başkanlıktan ayrılan Ferrari, öldüğü 1988 yılına kadar şirketin işlerinin kontrolünü elinde tutmuştur.

Ferrari F40 modeli, Enzo Ferrari'nin ölmeden önce görüp takdir ettiği son Ferrari otomobili oldu.14 Ağustos 1988 tarihinde Modena'da öldü.

Ettore Arco Isidoro Bugatti (d. 15 Eylül 1881, Milano – ö. 21 Ağustos 1947, Neuilly-sur-Seine), İtalyan - Fransız otomobil tasarımcısıdır.
Yüksek performanslı arabalar üretmek için 1909 yılında Fransa'nın Mulhouse şehrinde "BUGATTİ"yi kurdu. İlk otomobili olan Bugatti 320'yi halka tanıttı. 1923'te Type 55 modelini halka sundu. 1926 yılında yeni bir model 5005 Corsa'yı geliştirdi. Ardından Le Mans'ta yarışan Bentley'ler için "Bunlar dünyanın en hızlı kamyonlarıdır." demiştir. 1930'da son modeli 305'i satışa çıkaran Ettore Bugatti 1947'de kansere bağlı olarak öldü.

Bugatti, İtalya'nın Milano şehrinde sanatçı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Önemli İtalyan Art Nouveau mobilya ve mücevher tasarımcısı Carlo Bugatti (1856–1940) ile eşi Teresa Lorioli'nin büyük oğluydu. Küçük erkek kardeşi Rembrandt (1884–1916), hayvan heykelleri yapan ünlü bir hayvan heykeltıraşıydı. Teyzesi Luigia Bugatti ise ressam Giovanni Segantini'nin karısıydı. Baba tarafından büyükbabası Giovanni Luigi Bugatti, mimar ve heykeltıraştı.
Bugatti'nin babası, Bugatti'nin Milan'daki üç-/dört tekerlekli araç üreticilerinin birinden teknik çıraklık eğitimi almasını istemişti. Ancak çocuk motorlu araç yapımında erkenden zekâsını gösterdi ve 1898'de Prinetti & Stucchi şirketi ile birlikte kendi Bugatti Type 1'ini yaptı.

Far, otomotiv gece görüşü ve gece sürüş esnasında yolu aydınlatmak veya karşıdan gelen sürücüyü uyarmak amacıyla otomobillerde kullanılan otomotiv aydınlatma sistemine ait aydınlatma aracıdır. Otomobilin arka kısmında geri vites lambası bulunuyor. Türlerine göre gündüz farı, gizli far, LED lamba, ampül, sis lambası, metal halide lamba, halojen lamba, ksenon ark lambası, yüksek yoğunluklu deşarj lambası, parabolik alüminize reflektör, trafikatör bulunuyor.

Statik Far : Sabit yönde sadece ön bölgeyi aydınlatan karanlıkta özellikle virajlarda kör nokta bırakan farlardır. Otomobillerde genel olarak kullanılmakta olan farlardır.
Dinamik Far : Viraj anında araç ile beraber yaklaşık 15 – 17 derece arasında dönen düz yolda ise eğimli yola girmesiyle 8 derecelik açı ile aracın alt bölgesini aydınlatan farlardır. Dinamik farlarda sensörler otomobilin hızını, direksiyon açısını, ön aks'ın konumunu ölçerek far motorlarını uyarıp araçla birlikte farların dönmesini de sağlarlar. Bu farların öncüllerinden olan 1948 model Tucker Torpedo'nun ön panjurun üstünde ve aracın ortasında yer alan far ön tekerin açısına bağlı olarak otomobilin dönüş yönünde hareket etmekte idi. 1970 model Citroen DS modelinde ise sağ ve solda yer alan ikişer yuvarlak far direksiyona bağlı olarak çalışmakta idiler

Far, parabol ayna veya reflektör, dağıtma özelliği olan far camı ve ışık kaynağından oluşmaktadır.
Parabol ayna ışığı demet haline getirir yansıtır ve şiddetini artırır. Far camı reflektörden gelen ışığı istenen yönde dağıtmaktadır.
Işık kaynağı olarak da halojen ampuller, iki flamanlı ampuller ya da zenon far sistemleri kullanılmaktadır.

Kısa hüzme : Kısa far ışığının oluşturulmasında bir ışık siperi ışığın reflektör'ün veya parabol ayna'nın alt kısmına geçmesine engel olur. Reflektör'ün üst kısmına çarpan ışık demeti aşağı doğru yönlendirilerek yansıtılır.
Uzun hüzme : Uzun far ışında ise akkor helezon reflektör'ün odak noktasında bulunur. Işık demeti reflektörün lt ve üst kısmına çarptırılır. Far camı yivleri ışığı çok az miktarda saptırır. Işığın erişim mesafesi oldukça büyüktür.

Fardier, kendi kendine hareket eden ilk otomobildir.
Fransız mühendis ve topçu yüzbaşı Nicolas Joseph Cugnot (1725-1804) tarafından 1765 yılında yapılmıştır. Fransız ordusu için 1765 yılında başladığı çalışmalarını 1769 yılında tamamlayarak buhar türbinini geliştirmiş ve 3 tekerlekli bir arabanın önüne kazanı ile birlikte bir buhar makinesi monte ederek ilk motorlu taşıt olarak kabul edilen ateşli askeri traktörü Fardier'i üretmiştir. Bu makine iki silindirden oluşmakta idi. Makinanın krankından alınan dönme hareketi bir bisiklet zinciri ile öndeki tekerleği harekete geçiriyordu. Direksiyon tertibatı da aynı tekerleği kumanda ediyordu. Saatte 4–5 km hızla 15 dakika hareket edebiliyordu. İlk buharlı yol aracı Fardier at arabaları ve kağnıların arasında kendini gösterirken denemeler sırasında duvara çarparak, motorlu araçlar tarihindeki ilk trafik kazasını da yapmıştır. Cugnot'un yaptığı otomobil halen Paris sanayi müzesinde saklanmaktadır. 

Buharlı otomobil

Prof. Dr. Ing h.c. Ferdinand Porsche, (3 Eylül 1875, Maffersdorf, Avusturya – 30 Ocak 1951, Stuttgart, AFC) Avusturya asıllı Alman otomotiv mühendisi. Porsche orijinal Volkswagen Beetle'ı tasarlamış, ünlü Alman    tankları Tiger I, Tiger II ve Elefant tanklarının tasarımlarında katkıda bulunmuştur.
1916'da Daimler-Motoren-Gesellschaft'ın Avusturya'daki fabrikasının genel müdürü oldu. 1923'te Stuttgart'taki şirket merkezinde görev aldı. 1931'de spor ve yarış otomobilleri tasarımı yapmak için kendi şirketini kurdu. Oğlu Ferdinand'la birlikte Hitler'in halk arabası projesiyle yakından ilgilendi. 1934'te Volkswagen'in ön tasarım çalışmalarının başına getirildi. II. Dünya Savaşı sırasında başta Tiger tankı olmak üzere birçok askeri aracın tasarımını gerçekleştirdi. Savaştan sonra bir süre Fransa'da hapis yattı. Kurduğu şirket 1948'den sonra Porsche markası altında otomobiller üretti. 1937 yılında Adolf Hitler'den en önemli Üçüncü Reich madalyalarından biri olan Alman Ulusal Ödülü'nü almıştır.
Porschenin üretim hacmini 4 katına çıkaracağı Stuttgart'taki toplu üretim tesisinin açılışını yaptıktan kısa süre sonra uzun süredir tedavi gördüğü karaciğer kanserine bağlı olarak ölmüştür.
Alman otomobil tasarımcısı sonraları "böcek" adı altında dünya çapında satış rekorları kıran KdF- Wagen'i (otomobil) 1935'ten itibaren üretmeye başladı. Porsche, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ilk spor otomobili geliştirdi. Porsche, Maffersdorf/Bohemia'da musluk tamircisi bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Boş zamanlarında teknik ve elektrikle uğraştı. Liseyi bitirdikten sonra Viyana'ya giderek Teknik Üniversiteye dinleyici öğrenci olarak yazıldı. İlk işini elektrik motorları üreten bir işletmede buldu.
Otomobil tutkusunun farkına burada vardı. Lohner-Porsche Porsche 1900'daki Paris Fuarı'nda, kendi buluşu olan ve dingillerindeki elektrik motorlarıyla çalışan otomobili sergiledi. Taşıt aracını Viyana saray arabaları yapımcısı Lohner şirketinin elemanı olarak yaptığı için, bu yeni otomobil Lohner-Porsche olarak tanındı. Bunun hemen ardından düşüncesini daha da geliştirerek elektrik motorlarını bir benzin motoru aracılığıyla besledi. Bu yeni tahrik biçimiyle şanzıman dişlisine gerek kalmıyordu.
Porsche teknik müdür olarak Viyana Neustadt'taki Austro-Daimler şirketine geçti. Burada tanınmış bir uzun mesafe yarışı olan Prinz-Heinrich-Fahrt için yaptığı otomobille yarışı bizzat kazandı. Porsche ayrıca uçak motorları ve Birinci Dünya Savaşı'nda topları taşıyan çekici araç tasarımcısı olarak kendisine bir isim yaptıktan sonra, savaşın ardından tasarladığı iki binek otomobiliyle Austro-Daimler'deki son başarılarına imza attı. 1923'te firmanın Stuttgart'taki merkezine teknik müdür ve tasarımcı olarak geçti. Avusturya'daki Steyr şirketinde kısa bir süre (1928-30) çalıştıktan sonra, 55 yaşında bağımsızlığı seçti.
Kendi Şirketi Uluslararası bir şöhrete sahip olan Porsche, yorulmak bilmeksizin daha başka teknik yenilikler de geliştirdi ve çeşitli firmalar için komple yeni otomobiller tasarladı. Esnekliği dolayısıyla yüklenme halinde dönebilen bir amortisör elemanı olan torsiyon çubuğunu (süspansiyonunu) buldu. Sıkışık parasal durumunu, ardından gelen yıllarda Nasyonal Sosyalist rejimin önemli bir taşıt aracı danışmanı olarak düzeltti. İyi kişisel ilişkilerinin ve ortak çıkarlarının bulunduğu Hitler'in buyruğuyla Porsche, geniş halk kitlelerinin satın alabilecekleri sağlam bir otomobil tasarımına başladı.
Hitler'in diğer koşulları şunlardı: Saatte 100 kilometrelik hız, 4-5 kişilik yer, 100 kilometrede en fazla 8 litrelik benzin tüketimi, 1.000 RM'nin (Reichsmark) altında satış fiyatı. 1936'da 4 silindirli Boxer motorlu, 22 beygir güçlü ve 984 cc hacimli ilk 3 test otomobili hazırdı. Sonradan "Volkswagen" (halk otomobili) olarak adlandırılan hava soğutmalı otomobil, önce Alman İşçi Birliği çerçevesindeki Nasyonal Sosyalist Yardım Kuruluşu "Kraft durch Freude"den (Neşeden güç doğar) esinlenerek "KdF-Wagen" olarak piyasaya çıktı. Porsche genelde bu otomobilin mucidi olarak kabul edildiği halde asıl konstrüksiyon planları, tasarımını 1925'ten itibaren geliştiren ve Porsche'ye 1932'de bunları boş yere öneren Çekoslovakya'lı Bela Barenyi'ye aitti.
Savaş İçin Tasarımlar 1937'de NSDAP'ye (Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) giren Porsche bir yıl sonra SS'e de katıldı. Buna karşın, yalnız işini düşünen ve politikayla ilgisi olmayan bir insan olarak tanındı. Basit bir tasarımcıyken Wolfsburg'daki Volkswagen AG'nin kurucusu ve yöneticisi oldu. Porsche burada "böcek"in seri üretimine başladı. Yeni teknik gelişmelere tutkun olan Porsche, İkinci Dünya Savaşı'nda askeri araç üretimine ağırlık verdi. Alman Devleti'nin en büyük ulusal onur madalyasını aldıktan sonra "profesör" unvanını kullanabilen zırhlı araç tasarımcısı olarak ön plana geçti. Ayrıca Volkswagen'i askeri amaçla cip ve yüzer araç haline getirdi. Porsche'nin işletmesi savaşın bitmesine bir yıl kala Gmünd/ Karnten'e nakledildi.
Almanya'nın teslim oluşundan sonra tutuklanan Porsche bir Fransız cezaevinde kaldı. 1947'de kefaletle serbest bırakıldı. Bundan böyle, oğlu Ferry'nin yönetimi altında onarım işleri ve yedek parça üretimiyle ayakta kalmaya çalışan Karnten'deki fabrikasına kendini adadı. 1948'de kendi adı altında tanınan, 40 beygir gücündeki bir VW motoruyla donatılmış olan ilk spor arabasını piyasaya çıkarttı. İşletmesi 1950'de tekrar Stuttgart'a nakledildi ve Porsche burada 75 yaşında öldü.

publisher=grandprix.com Ferdinand Porsche 17 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prescott Kelly. "The Automotive Century: Most Influential People: Ferdinand Porsche". Auto History Online. 20 Kasım 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Ferdinand Verbiest (d. 9 Ekim 1623 - ö. 28 Ocak 1688) Qin Hanedanlığı sırasında Çin'de bulunmuş olan Flaman Cizvit misyoner, rahip.

Flandre'deki (bugünkü Belçika) Pittem'de doğan Verbiest, Çincede Nan Huairen yani 南懷仁 olarak tanınır. Matematikçi ve astronom olan Verbiest, Çin'de o dönemin Avrupa astronomisinin Çin astronomisinden daha tutarlı ve doğru olduğunu kanıtlamıştır. Bundan sonra Çin takvimini düzeltmiş, kendisine Rasathane Direktörlüğü ve Matematik Kurulu Başkanlığı görevleri verilmiş, Pekin Antik Rasathanesi'ni yeniden yapılandırması ve donatması istenmiştir. Verbiest otuzdan fazla kitap kaleme almış ve Latince, Almanca, Hollandaca, İspanyolca, İbranice ve İtalyanca dillerinde tercümeler yapmıştır.
İmparator Kangxi ile yakın arkadaştı ve imparator sıklıkla kendisinden geometri, felsefe ve müzik konularında yardım, öğretmenlik talep etmiştir. Verbiest hem bir diplomat hem de bir kartograf olarak çalıştığı gibi, çevirmenlik de yapmıştır zira Latince, Almanca, Felemenkçe, İspanyolca, İtalyanca ve Mançurya dilini bilmekteydi.
İlk buhar gücüyle kendinden tahrikli olarak çalışan, 65 cm. boyundaki aracı 1670 yılında tasarlamış ve dönemin Çin İmparatoruna hediye etmiştir.

Ferrari S.p.A., İtalya'nın Maranello kentinde bulunan bir İtalyan lüks spor otomobil üreticisidir. 1939 yılında Enzo Ferrari tarafından kurulan şirket, ilk otomobilini 1940'ta üretmiş, mevcut adını 1945'te almış ve günümüzdeki yol otomobili serisini 1947'de üretmeye başlamıştır. Ferrari 1960 yılında halka açık bir şirket haline gelmiş ve 1963'ten 2014'e kadar Fiat S.p.A.'nın bir yan kuruluşu olmuştur. 2016 yılında Fiat'ın halefi olan Fiat Chrysler Automobiles'tan ayrılmıştır. Şirket günümüzde birkaç süperspor otomobil, grand tourer ve bir SUV içeren geniş bir model yelpazesi sunmaktadır.
Şirket tarih boyunca özellikle Formula 1 yarışlarına sürekli katılımıyla dikkat çekmiştir. Ferrari'nin Formula 1 yarış araçlarının tasarımı, üretimi ve yarış yönetimi için ayrılmış takımı olan Scuderia Ferrari en eski ve en başarılı takım olarak öne çıkmaktadır. Scuderia Ferrari 1929'dan bu yana yarışlarda boy göstermekte olup önce Grand Prix etkinliklerinde sonra Formula 1'de birçok rekor kırmıştır. Ferrari tarih boyunca spor otomobil yarışlarında da oldukça aktif bir rol almış ve otomobilleri Mille Miglia, Targa Florio ve 24 Saat Le Mans gibi yarışlarda birçok zafer kazanmıştır. Scuderia Ferrari taraftarları genellikle tifosi olarak adlandırılır ve takıma duydukları tutku ve bağlılıkla tanınırlar.
Ferrari dünyanın en güçlü markalarından biridir. Marka, imajını lüks ve ayrıcalık üzerine kurmuştur. Şirket halka açık olup önemli hisseleri Piero Ferrari ve Exor N.V.'un elinde bulunmaktadır. Ferrari, piyasa değeri açısından dünyanın en değerli otomobil üreticilerinden biri olup Mayıs 2023 itibarıyla değeri yaklaşık 85,5 milyar ABD doları olarak tahmin edilmektedir.

Enzo Ferrari, Modena şehrinde 1898 yılında dünyaya geldi. I. Dünya Savaşı'nda babasını ve kardeşlerini kaybettikten sonra 1916 yılında, henüz 18 yaşındayken yalnız kaldı. Yarışçılık kariyeri de bu dönemlerde başladı.
1920 yılında Alfa Romeo'nun yarış pilotlarından biri oldu, ismi de bu dönemde bir efsane misali kulaktan kulağa yayıldı. Onun da öncülüğünde Alfa Romeo araba yarışçılığının bir numaralı ismi oldu. Enzo Ferrari'nin hız tutkusu ve daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı hızlarda virajları dönebilme kabiliyetinin yanı sıra arabasının ergonomisinden motor aksamına her şeyiyle ilgilenmesi, onu araba yarışları tarihinin ölümsüzleri arasına soktu.
1929 yılında Scuderia Ferrari'yi Alfa Romeo'nun yarış takımı olarak kurdu. 1932'ye kadar yarışmaya devam etti; ancak oğlu Dino Ferrari'nin doğumuyla yarışlardan ayrılarak, otomobil fabrikasının işlerine geçti. Bu dönemde araba motorlarının güçsüzlüğü ve hafif spor arabaların gelişmesi üzerine çalışmalara başladı.
Kontrolündeki yarış takımı katıldığı tüm yarışları kazandı, sadece 1935'te Mercedes'e geçildi. 1935'te Mercedes'in bu yarışı kazanmasında Castrol'un deterjan bazlı motor temizleyicisi büyük rol oynadı. Bu motor temizleyicisi, Mercedes'in motorunu Alfa Romeo'dan daha üstün performanslı ve istikrarlı kılmıştı. Ertesi yıl Castrol ürünlerini Alfa Romeo da kullanmaya başladı; günümüzde de hâlâ Castrol motor bakımı ürünleri sunmaktadır.
Enzo Ferrari'nin yarış otomobillerini yaratma becerisi onu Alfa Romeo'nun sportif direktörü yaptı. Ancak Enzo Ferrari'nin detaylarına bakmadan imzaladığı direktörlük kontratında, ayrılması durumunda 4 yıl başka bir yarış takımında çalışamayacağı ve tasarım yapmasının yasak olduğu kuralı vardı. Böylece kendi yarattığı, o güne kadar eşi benzeri görülmemiş otomobil ergonomisini geliştirmesine de izin verilmedi.
Direktörlükten ayrılmasıyla Auto-Avio Costruzioni'yi kurdu. Bu şirket bazı yarış takımlarına parçalar satıyordu. Doğduğu şehir Modena'da küçük bir araba üretimi atolyesi kurdu ve burada sadece kendinin kullanması için bir araba yapmaya çalıştı. Ancak II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtalya zor günler geçirmekteydi. Modena'nın bombalanmasıyla, tasarımına yeni başladığı arabayı da bitiremeden Maranello'ya taşınmak zorunda kaldı. Yıllar sonra Ferrari Modena 360, Enzo Ferrari'nin kütüphanesinde kalan basit bir ön tasarımı baz alarak Pininfarina tarafından yapılacaktır.

Maranello'ya kaçışı sonrasında, burada tekrar bir atolye kuran Enzo Ferrari, 1946'da dünya otomotiv tarihin en çok "düşlere giren" ismi Ferrari'yi kurdu.
Ferrari 1951 yılında İngiltere Grand Prix'sinin yanı sıra Le Mans'da da 14 zafer kazandı. 1960 ve 1965 yılları arasında 6 yıl üst üste Le Mans'ı kazanması da Ferrari'yi otomobil yarışçılığının en büyük ismi yaptı. Ancak gelişen dünya ekonomisi sürecinde profesyonelce işleyen şirketlerin hızına erişemedi.
Maddi olarak büyük sorunlar yaşayan Ferrari'nin yaşadığı bu sorun hâlen günümüzde profesyonelce işlemeyen şirketlerin hazin sonunu simgelemektedir. Genelgeçer bir görüş olarak, profesyonel bir şirketin bir bankadan borç almaya çalışması gerekirken Enzo Ferrari şirketi ayakta tutabilmek için İtalyan Mafyası'ndan borç aldı.

İtalyan Mafyası'na borcunu geri ödeyemeyen Enzo Ferrari'nin oğlu Dino Ferrari, yaygın kanıya göre (filmlerde ve belgesellerde anlatıldığı üzere) İtalyan Mafyası tarafından zehirlenerek öldürüldü. Bu konudaki bir başka görüşe göre, mahkeme tutanakları "kas gelişememezliği" hastalığından öldüğünü yazar. O dönemde İtalyan medyası bunu Dino Ferrari'nin uyuşturucu kullanmasıyla da ilgili olduğunu sunmuştur; ancak Dino Ferrari'nin 24 yaşında vefat etmesine rağmen arabalar üzerine müthiş bir bilgisi olması, Formula 2 arabaları için V6 motorunu daha 23 yaşındayken düşünüp, Vittorio Jano'ya da ertesi yıl ölmeden önce teknik düşüncelerini iletmiş olması onun son günlerinde bile oldukça zinde olduğunu gösterir.
1956'da Enzo Ferrari hukuksal anlamda bu olayın üzerine fazla gidemedi, zira bu dönemde gerek İtalya, gerek Amerika'daki illegal yaşam ve mahkemeler; Sicilya'daki aileler tarafından yönetilmekteydi.
Oğlunun ölümü üzerine Enzo Ferrari, "Ferrari Dino" serisini yarattı. Ancak bu arabaya Ferrari logosu konulmasına şiddetle karşı çıktı. Bu nedenlede araca "Dino" yazan bir logo konuldu. Bu tasarım Ford'un yarattığı en hızlı ve yarışlardaki en başarılı arabası Ford GT40'a da ilham kaynağı olacaktı.

Ford Ferrari'yi satın almak üzere 1963'te 18 milyon dolarlık bir teklif sundu. Enzo Ferrari hemen hemen her konuda anlaştı ancak Ford'un yarış takımını kontrol etme isteği Enzo Ferrari tarafından reddedildi ve anlaşma bozuldu. Bu da Ford'un o dönemde yarışlara girmesine sebep oldu. 1969'da oldukça güç durumda kalan Enzo Ferrari şirketin hisselerin yarısını Fiat'a vererek, yönetimden bir adım geri çekildi. Fiat daha sonraki süreçte de hisse alımına devam ederek günümüzde şirketin %90'ının sahibi olmuştur.
Ford'un Ferrari tarafından hazırlıkları yapılmış, birçok masrafa girilmiş projesinin iptal olması ardından; Ford "Ferrari" projesine "Ford GT40" ismi altında devam etti. İki yıl deneme sonrasında, Ferrari'yi yarışlarda geçmesi de Amerikan otomobil yarışçılığının en büyük günlerinden biri olarak kabul edilir. Fiat ayrıca Alfa Romeo, Maserati gibi otomobil markalarına da sahiptir.

1969, Ferrari'nin tarihindeki en önemli yıllardan biridir. Bu yıl Enzo Ferrari tasarımcı dostu Battista Farina'nın oğlu Sergio Pininfarina'ya, çizdiği muhteşem çizgiler doğrultusunda şans tanıdı. Prototip olarak sunulan 1969 Ferrari 512s, 1967 Ferrari 206 Dino'nun daha ince ve modern çizgilerle yaratılmış halidir. Üretime geçen 1971 Ferrari BB ile Ferrari dünya otomobil dünyası arenasına tekrar girdi.
1984 yılı, Pininfarina'nın otomotiv dünyasını yeni bir çağa başlatmasına şahit oldu. Tüm zamanların en güzel tasarımlarından biri olarak gösterilen Ferrari Testarossa satışa sunulur sunulmaz yüksek fiyatına rağmen lüks otomobillerde satış rekorları kırdı. Testarossa, hâlen günümüz spor arabalarının çizgilerini örnek aldığı efsanevi bir otomobil haline dönüştü.
1988'de Enzo Ferrari, Ferrari'nin 40. yılı için üretilen F40'ın sunulmasından bir yıl sonra öldü. Enzo Ferrari en çok beğendiği Ferrari'nin F40 olduğunu söylemiştir.
Ferrari F40'ın ilk sahibi, dünya tarihinin en büyük futbolcularından biri olarak gösterilen Diego Maradona'dır. Milan başkanı Silvio Berlusconi, Napoli'nin Maradona ile Serie A şampiyonu olması ve 1987'de Coppa Italia'yı alması üzerine Maradona'ya transfer teklifinde bulundu. Napoli başkanı Corrado Ferlaino da, Maradona'yı Napoli'de tutabilmek için ona Ferrari tarafından üretilen tek siyah renk F40'ı hediye etti. Maradona da hâlâ günümüzde kararını Ferrari yüzünden verdiğini söylemektedir.
Enzo Ferrari'nin 1988'de 90 yaşında ölümünün ardından eski sportif direktör Luca Cordero di Montezemolo başkan olur.

1992 Ferrari 456 GT, 1994 F355 ve 1996 550 Maranello takibi senelerde sunan Ferrari; Dünya'nın dört bir yanında en güzel lüks spor araba olarak tanınmasını sağladı. Ferrari, kuruluşunun 50. yılında F50 modelini limitli sayıda üreterek dünyaya sundu.
1979'dan sonra Formula 1 pilotlar şampiyonluğunu ve 1984'ten sonra da takımlar şampiyonluğunu kazanamayan Scuderia Ferrari yarış takımı, 1990 yılında McLaren'den ayrılan Alain Prost ile anlaştı. 1990 yılının son yarışı Suzuka Büyük Ödülü'nde Ayrton Senna'nın Alain Prost'a kasıtlı çarpması sonucu şampiyonluğu kaçırdı. 1991 ve sonrasında yeteri kadar mücadeleci bir Formula 1 aracı üretemeyen Ferrari, birkaç yıl daha şampiyonluk mücadelesine giremedi.
1993 yılında takımın yönetimine Jean Todt'un getirilmesi ile yeniden yapılanmaya giden Scuderia Ferrari, 1995 yılının sonunda 1994 ve 1995 yıllarının dünya şampiyonu Michael Schumacher ile anlaştı. 1996'da kötü bir sezon geçiren takım, 1997 ve 1998 yıllarında şampiyonluk için tekrar güçlü bir aday olmasına rağmen yine son yarışlarda şampiyonluğu kaçırdı. Ferrari, 1999 İngiltere Büyük Ödülü'nde 1. pilot Michael Schumacher'in kaza yaparak ayağını kırması sonucu yarışlardan uzak kalmasına rağmen, Eddie Irvine ile şampiyonluk mücadelesine devam etti. Ferrari, pilotlar şampiyonluğunun yine son yarışta kaybetmesine rağmen, 1984 yılından beri kazanamadığı "Formula 1 Takımlar Şampiyonu" unvanını kazanmayı başardı.

2000 yılında Mika Hakkinen ve McLaren'e karşı Michael Schumacher ile kazanılan 

Ferruccio Lamborghini (28 Nisan 1916 - 20 Şubat 1993), İtalyan araba üreticisi Lamborghini markasının kurucusudur.

Ferruccio Lamborghini Renazzo di Cento adında Ferrara'nın ufak bir köyünde doğmuştur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı FIAT Topolino modelini geliştirerek 500 cc olan motor hacmini 750 cc'ye çıkarmış ve 1948 yılında meşhur Mille Miglia yarışına katılmıştır. Yaptığı kazadan sonra yarışı bırakmıştır.

II. Dünya Savaşı'nın sonrasında önemli bir traktör  ve havalandırma ile soğutma sistemleri üreticisi olan Lamborghini'nin spor arabalara karşı büyük bir merakı vardı. Bir Mercedes-Benz 300SL, Jaguar E-Type, Alfa Romeo 1900, Lancia Aurelia B20 ve Maserati 3500GT satın alıp kullandıktan sonra, ilk Ferrari'sini aldı. Bu bir 250GT'idi. Çok kısa bir sürede 3 Ferrari daha alarak bir Ferrari hayranı oldu. Ancak bütün Ferrari'lerinde olan debriyaj problemi yüzünden Ferrari fabrikasına gider. Burada birkaç saat geçmesine rağmen sorun bir türlü giderilemez ve Lamborghini Enzo Ferrari ile konuşmak ister. Enzo Ferrari Lamborghini'ye bir traktör üreticisi asla bir Ferrari'yi eleştiremez cevabını verir.
Ferrari'nin bu cevabı ile küçük düşen Lamborghini, fabrikasına döner ve debriyajını tamir etmeye başlar. Bunu yaparken aslında Ferrari'sinde kullanılan debriyajın aynısının kendi traktörlerinde de olduğunu fark eder. Debriyajını kendisi daha sağlamını yaparak değiştirir ve problemi çözer. Ardından Lamborghini; Ferrari'den hızlı, daha güvenilir ve daha sağlam arabalar yapmak ister. Bundaki amacı ise spor arabaların sadece Ferrari tarafından yapılır ifadesini değiştirmekti.
Hedefi için ilk olarak kendisini Ferrari fabrikasının yakınında bulmuş ve eski Ferrari mühendisleri Gianpaolo Dallara ve test sürücüsü Bob Wallace'ı işe almıştır. İlk üretimi olan Lamborghini 350GT her yönü ile Ferrari'den daha iyidir. Üçüncü üretim modeli olan  Miura efsanevi ve nefes kesen bir araç olmuştur ve ortadan motorlu spor otomobil çağını başlatmıştır.
Lamborghini pek çok eşsiz lüks, güvenlik ve şık tasarımı ile İtalyanların otomobil üretiminde en iyi olduklarını kanıtlamıştır.

Bir spor otomobil üreticisi olarak, Ferruccio Lamborghini yarış politikası ile emsalsizdi. Diğer spor araba üreticileri motor yarışlarını kazanarak ürettikleri araçların hızlarını, güvenilirliklerini ve meziyetlerini göstermek isterken, Lamborghini kesinlikle kendi şirketinin yarışlara katılmasını ya da destekleyici dahi olmasını istememiştir. Yarış karşıtı politika Lamborghini ile çalıştırdığı yarış taraftarı eski Ferrari mühendisleri arasında gerilime yol açmıştır. Onlara projelerine devam etmelerine izin vermiştir fakat bu projelerin yarış versiyonu yapılmamıştır.
Proje geliştirilip  Miura'da kullanılmıştır.

Şirketin arması bir boğadır. Bu boğa ise Lamborghini'nin boğa burcu olmasından gelmektedir. Miura adını bir boğa yetiştiricisi Don Eduardo Miura'dan alırken, Islero ise adını Miura tarafından yetiştirilmiş ve ünlü matador Manolete'yı öldüren bir boğadan almaktadır. Espada'nın anlamı ise matadorlar tarafından kullanılan bir kılıç türüdür.
Jarama'da ise daha önce boğa güreşleri için kullanılan ama günümüzde yarış pisti olarak kullanılan İspanya'nın Jerez pistinden adını almıştır.
Countach ise Piyemontece'de bir erkeğin güzel bir kadını gördüğünde tepki olarak verdiği nara, nidadır. Bu isimle Lamborghini geleneklerini bozmuştur.
Daha sonra şirket geleneğine geri dönmüş ve Diablo (ünlü bir boğa), Murcielago (24 kılıç darbesine rağmen ölmeyen ve daha sonra Miura'ya hediye edilen boğa), Gallardo (Miura'nın yetiştirdiği bir boğa) ve son olarak Reventon (ünlü matador Felix Guzman'ı öldüren meşhur boğa) ile bu geleneği sürdürmüş ve sürdürmeye devam etmektedir.

1972 yılında Güney Amerika'dan aldığı büyük bir sipariş doğrultusunda traktör fabrikasında geliştirmeler ve kapasite arttırımı yapan Lamborghini, bu siparişin iptali üzerine traktör fabrikasının hisselerini satmıştır.
Ayrıca 1972 yılında Georges-Henri Rossetti Lamborghini'nin spor araba işinde ortağı olmuştur. Bir yıl sonra ise Lamborghini hisselerini Rossetti'ye satmış emekli olmuştur. Çiftlik ve üzüm bağları satın almıştır.
Lamborghini 1993'te 76 yaşında Perugia'da hayata veda etmiştir.

Lamborghini Trattori

https://web.archive.org/web/20090302071743/http://english.lamborghinionline.it/

Fiat Automobiles S.p.A. ya da kısaca Fiat, İtalyan bir otomobil üreticisidir. Giovanni Agnelli tarafından Torino'da kurulan şirket, adını Fabbrica Italiana Automobili Torino kelimelerinin baş harflerinden alır.
Fiat Automobiles, Fiat Grubu'nun otomobil işini yeniden yapılandırmasıyla 2007 yılında kurulmuş ancak kökleri 1899'da üretilen ilk Fiat otomobili Fiat 4 HP'ye kadar uzanmaktadır. 2014'te Fiat Chrysler Automobiles (FCA) çatısı altına girmiş, 2021'de Stellantis'in bir yan kuruluşu haline gelmiştir.
Fiat, İtalya'nın en büyük otomobil üreticisidir. Yüzyılı aşkın tarih boyunca Avrupa'nın en büyük otomobil üreticisi olarak kalmış ve 1980'lerin sonlarındaki otomobil sektörü krizine kadar, 20 yılı aşkın bir süre boyunca General Motors ve Ford'dan sonra dünyanın üçüncü en büyük üreticisi olmuştur. 2013 yılında ürettiği araç hacmi açısından Avrupa'nın ikinci, dünyanın yedinci büyük otomobil üreticisi konumundayken, çatısı altındaki FCA dünya genelinde sekizinci sırada yer almaktadır.
Fiat otomobiller dünya genelinde çeşitli merkezlerde üretilmektedir. İtalya dışında en büyük üretim ülkesini uzun yıllar boyunca pazar lideri olduğu Brezilya oluşturmaktadır. Grup ayrıca Arjantin, Polonya ve Meksika'da da fabrikalara sahiptir. Meksika'daki tesislerde Stellantis North America'ya ait ve işletilen fabrikalarda üretilerek ABD, Brezilya, İtalya ve diğer pazarlara ihraç edilmektedir.
Fiat araç tasarımı ve çevre performansıyla uluslararası alanda kendini kanıtlamış bir marka olarak öne çıkmaktadır. Şirket dokuz kez Avrupa'da Yılın Otomobili ödülünü kazanmış ve Avrupa'da satılan araçlarının CO2 emisyon seviyelerinde birçok kez en düşük seviyelerde yer almıştır.

Kuzey İtalya'da bulunan Torino, tamamen yeniliklerle dolu endüstri şehri olarak, Fiat gibi bir sanayi birliğin büyümesi ve gelişmesi için uygun şartlara sahipti. Seçkin bir tüketici grubu için lüks bir ürün olarak üretilen otomobiller, hem İtalya'da, hem de yurt dışında çabucak popüler oldular. Çok kısa bir süre sonra Fiat yarış konusunda da kimsenin geçemediği bir duruma geldi.
1909 yılında Fiat, Birleşik Devletler'de bir fabrika kurdu ve orada özel otomobillerin yanı sıra kamyonet, traktör, tren, gemi motorları ve uçak üretimi de yaptı. 
1922 yılında Fiat, sayıları sürekli artış gösteren normal tüketiciler için de uygun fiyata sahip ürünleri olan bir marka olmaya yöneldi. Sanayi Birlik kendisinin Birleşik Devletler pazarında açık kalan ve motorize küçük otomobillerle kolayca doldurulacak bir boşlukta olduğunu hissediyordu: "Herkes için bir otomobil".
1950'li yılların ortalarında, milyonlarca küçük Fiat modelinin (Seicento ve Cinquecento) seri üretimi yapıldı. Fiat, otomobili bir kitle malı haline dönüştürmüştü ve İtalyan ekonomi mucizesinin sembolü olmuştu.

Fiat Grubu 20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fiat Resmi Web Sitesi3 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tofaş Resmi Web Sitesi 30 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIAT (Twitter) 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIAT (Facebook) 19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIAT (Instagram) 28 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ford Escort, Ford'un 1968 - 2000 yılları arasında ürettiği kompakt aracıdır. Rallilerde de rol almıştır. 2000 yılına kadar üretilen Ford Escort'un yerini Ford Focus almıştır.

1.6 ve 1.8 enjeksiyonlu modellerinde Zetec (Zero Emission Technology) adı verilen üstten çift eksantrikli motorlar, 16 sübablı olup çok seri motorlardır. Her ortama uyum sağlar. Örneğin; denizle dağ arasındaki rakımda motor kendi rölanti ayarını yapar. Aynı motor değişik modifikasyonlar ile ilerleyen birçok modelde de kullanılmıştır.
Birçok marka sonradan bu özelliği kendi ürettikleri motorlara uygulamıştır.

1.2 60 HP
1.3 60 HP
1.3 75 HP
1.4 78 HP
1.6 90 HP
1.6 95 HP
1.6 110 HP
1.8 115 HP
1.8 130 HP
2.0 150 HP
2.0 Turbo 227 HP

1.4 Dizel 58 HP
1.6 TD 80 HP
1.8 Dizel 70 HP
2.0 TD 88 HP

ForoCompeticion.com21 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ford Escort tarihi, 1967 - 2002.
FordEscortClub.co.uk - Ford Escort Sahipleri Kulübü Forum
EscortEvolution.co.uk - Ford Escort Sahipleri Kulübü14 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ford Escort Owners Association7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ford Fiesta, Ford Motor Company tarafından 1976'dan 2023'e kadar üretilen, önden çekişli B segmenti otomobil modeli. Avrupa, Brezilya, Arjantin, Meksika, Venezuela, Çin, Hindistan, Tayland ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nde üretilmektedir. Son nesil Fiesta dünya çapında satılmaktadır.
2008 yılında altıncı nesil Fiesta (Mark VI) dünya çapında satışa alınmıştır. 6. nesil Fiesta, ABD ve Kanada'da 1980'den beri satılan ilk Fiesta serisidir.
1976'dan bu yana 12 milyondan fazla Fiesta satılmıştır.
Son Ford Fiesta, 7 Temmuz 2023'te üretlidi.

Ford Fiesta ilk aşamada "Bobcat" proje adıyla tasarlanmaya başlandı. Eylül 1972'de Henry Ford II'nin onayıyla geliştirme çalışmalarına geçildi. Geliştirme hedefleri arasında aynı yıl üretimde olan Ford Escort'tan 100 $ daha düşük üretim maliyeti olması yer almaktaydı. Aracın aks aralığı Fiat 127'den daha uzun, toplam uzunluğu ise Ford Escort'tan daha kısa olacaktı. Aracın son tasarım teklifi Ghia'dan Tom Tjaarda tarafından hazırlandı. Proje Ford'un Köln ve Dunton mühendislik merkezleri tarafından 1973 sonbaharında onaylandı.
İlk etapta aracın İspanya'daki yeni Valencia fabrikasında yıllık 500 bin adet üretilmesi planlandı. Fransa'daki Bordeaux fabrikasında aktarma parçaları, İngiltere'deki Dagenham ve Almanya'daki Saarlouis fabrikalarında da diğer parçalar üretilecekti. Son montaj Valencia'da yapılacaktı.
Otomobil basınında Ford'un yeni otomobili hakkında yıllar süren spekülasyonların ardından, Ford 1975 sonlarında dikkatli biçimde basın haberleri sızdırmaya başladı. Haziran 1976'daki Le Mans 24 Saat yarışında araç gösterime konuldu. Aracın Almanya ve Fransa'da satışı Eylül 1976'da, İngiltere satışları ise Ocak 1977'de başladı.

Ford Avrupa aracı tasarlamaya başladığında, tasarım önerileri Iris, Beta, The Deutschlander (Almanyalı, Ford Köln stüdyolarının önerisi), Mini-Mite ve Blue Car (Ghia'nın önerisi) olarak adlandırılmışlardı. Fiesta prototipinin kod adları arasında Torino da vardı, ancak projenin son adlandırması Project Bobcat olarak belirlendi.
Trevor Erskine yönetimindeki Bobcat projesi takımının araç için hazırladıkları kısa isim listesindeki isimler Amigo, Bambi, Bebe, Bravo, Bolero, Cherie, Tempo, Chico, Fiesta, Forito, Metro, Pony ve Sierra'ydı. Yönetim kurulundaki çoğunluğun "Bravo" adını seçmesine rağmen Henry Ford II bu kararı yok saydı ve aracı "Fiesta" olarak adlandırdı. Fiesta isminin tescili o dönemde General Motors'a aitti; ancak firma Ford'un yeni B sınıfı araçlarında bu ismi serbestçe kullanmasına izin verdi. Sierra ve Tempo gibi kısa listeye alınan isimlerin bazıları daha sonraki Ford araçlarında kullanıldı. İronik olarak, kısa liste yer alan Metro ismi rakip İngiliz üretici British Leyland tarafından 1980 yılında Fiesta'yla aynı sınıftaki araçları Austin Metro'yu adlandırmada kullanıldı.

Mekanik açıdan ilk Fiesta, geleneksel küçük otomobil tasarımını takip eden bir araçtı. Ford Kent OHV motorunun araca özel olarak geliştirilen Valencia isimli yeni bir versiyonunu kullanan otomobil, dört ileri toplamda 5 vites manuel şanzıman taşıyordu. İspanya'daki Valencia fabrikasına ek olarak İngiltere'deki Dagenham ve Almanya'daki Saarlouis ve 1979'dan itibaren Köln fabrikalarında da Fiesta üretimi yapılıyordu. Maliyetleri düşürmek ve ürün geliştirme sürecini hızlandırmak için modifiye edilmiş Kent motorları dönemin başarılı küçük otomobillerinden biri olan Fiat 127'ler üzerinde test edilmişti. Bu sayede Avrupa yollarında gizli testler yapmak da mümkün oldu.
İlk önden çekişli Ford modeli olmamasına rağmen (1960'larda Ford Almanya tarafından üretilen Taunus modelleri ilk önden çekişli Ford otomobilleriydi), Fiesta genellikle Ford'un küresel ölçekteki ilk başarılı önden çekişli otomobili olarak gösterilmektedir. Aracın İngiltere satışları Ocak 1977'de başladı. 950 cm³ motorlu baz modelin fiyatı £1,856'di.
Fiesta, Vauxhall Chevette'nin ardından Birleşik Krallık'ta üretilen ikinci hatchback küçük otomobildi. Fiesta'dan bir yıl sonra aynı sınıfta Chrysler Sunbeam, dört yıl sonra ise Austin Metro üretime girdi. Bir milyonuncu Fiesta 9 Ocak 1979'da üretildi.
Araç Avrupa'da iki farklı 957 cm³ sıralı dört silindir (düşük veya yüksek sıkıştırma oranlı), 1.1 L ve 1.3 L OHV olmak üzere dört farklı benzinli motorla satışa sunuldu. Araç aynı zamanda Base, Popular, L, GL (1978 sonrası), Ghia ve S olarak adlandırılan farklı donanım seviyelerinde satın alınabilmekteydi. ABD'de satılmak üzere hazırlanan Mark I Fiesta'lar yine Köln, Almanya fabrikasında ancak daha farklı donanım seçenekleriyle üretiliyordu. ABD modellerinde Base, Decor, Sport ve Ghia olarak adlandırılan farklı donanım seviyeleri mevcuttu. Bu donanım seviyeleri, Fiesta'nın ABD'deki 1978-1980 arasında üç yıllık satışı boyunca çok az değişti. Tüm ABD modelleri Avrupa Fiesta'larına kıyasla daha güçlü olan 1.6 L Kent sıralı dört silindir benzinli motorlara ve katalitik konvertörlere, daha güçlü tamponlara, yan işaret ışıklarına, daha iyi çarpışma dayanımına ve opsiyonel klimaya sahipti. Fiesta, ABD pazarında yalnızca üç yıl satışta kaldı; 1981 yılında Fiesta ve kompakt model Pinto'nun yerine Ford Escort modeli üretime girdi.
Ford Fiesta, 1978'de Birleşik Krallık'ta engelli sürücüler için hükûmet tarafından başlatılan Motability programında yer alan ilk araçlardan biriydi.
Aracın sportif versiyonu olan 1.3 L Supersport, 1980 yılında Avrupa'da satışa sunuldu. Ertesi yıl aynı motorun 1.6 L versiyonunu kullanan XR2 versiyonu piyasaya çıktı. Sportif versiyonda aracın iç ve dışına siyah plastik trim eklenmiş, aracın küçük kare farları daha büyük ve yuvarlak farlarla değiştirilmiş, ön sinyaller ise bu değişim sonucunda tampona taşınmıştı. 0–100 km/sa hızlanmasını 9.3 saniyede yapan ve son sürati 169 km/sa olan XR2, 1980'lerde özellikle genç sürücüler arasında kült statü kazandı.
Fiesta modelleri 1981 sonunda küçük bir revizyona uğradı. Bu revizyonda araca çarpışma regülasyonlarına uyum sağlamak için daha büyük tamponlar eklendi ve dış görünümde küçük iyileştirmelere gidildi.
1978 yılında Fiesta, Britanya'nın en çok satan süpermini otomobili unvanını Vauxhall Chevette'den aldı, ancak 1981'de British Leyland'ın Austin Metro modeline geçildi ve 1982 sonuna dek ikinci sırada kaldı.

1982'de karoser üreticisi Crayford Engineering, "Fiesta Fly" adıyla Mk 1 Fiesta 1300 Ghia modelinin cabriolet versiyonunu üretmeye başladı. Bu modelden toplam 15 adet üretildi. Ertesi yıl daha güçlü Mk 1 Fiesta 1600 XR2 modelleri kullanılarak yedi araç daha üretildi.

Fiesta Mark II, 1983 yazının sonlarında piyasaya sunuldu. Aracın önü ve içi önceki kasaya kıyasla revize edilmişti. 1.3 L OHV motorunun üretimi durdurularak yerine 1984 yılında aynı hacimde CVH motor eklenmiş, bu motor da yerini iki yıl sonra 1.4 L motora bırakmıştır. 957 ve 1.117 cm³ motorların üretimi devam etmiş, ayrıca Escort'ta kullanılan 1.600 cm³ dizel motor da Fiesta'ya uyarlanarak Fiesta'nın kullandığı ilk dizel olmuştur.
Fiat Uno'da da kullanılan yeni CTX sürekli değişken şanzıman (CVT) 1987 yılında 1.1 L modellerde ilk kez satışa sunuldu. Bu yeni şanzıman, kolay ve ekonomik sürüş sağlıyordu. Mk 2'de ayrıca donanım seviyelerine göre farklılık gösteren gösterge panelleri bulunuyordu.

XR2 modeli, daha büyük bir bodykit ile güncellenmişti. Araçta ayrıca Ford Escort XR3'te de kullanılan 96 BHP'lik (72 kW) 1.6 L CVH motoru ve beş ileri vites kutusu bulunuyordu. Aracın motoru 1986 yılında daha fakir bir karışım kullanan, silindir kapağı ve karbüratörü yenilenmiş bir motorla değiştirildi. Bu yeni motor çevreye daha az zararlıydı, ancak biraz daha düşük bir güce (95 bhp/71 kW) sahipti.
Fiesta Mk II'nin güçlü (hot-hatch) bir versiyonu Ford tarafından üretilmedi, ancak İngiliz Turbo Technics gibi çok sayıda firma Fiesta'nın gücünü 125 BHP'ye (93 kW) kadar arttıran farklı kitleri piyasaya sürdüler. Bu güçle Fiesta, standart motorlara sahip rakiplerinden çok daha hızlıydı.
Vauxhall Nova ve Austin Metro gibi aynı sınıftaki benzer araçlarla rekabet halinde olan Fiesta Mk II, en iyi yılı olan 1987'de İngiltere'de 150 binden fazla satmış, ancak Ford Escort'un gerisinde kalmıştır.

Mk II Özellikleri

Üçüncü Fiesta nesli olan BE-13 kod adlı Fiesta Mark III, 1988 yılının sonlarında tanıtıldı ve ertesi yıl şubat ayında satışa sunuldu. Temelde ikinci nesil Fiesta üzerine tasarlanmış olan üçüncü nesil, yine de eski nesilden çok farklı ve yeni bir dış tasarıma sahipti. Üçüncü nesilde ayrıca, bir önceki nesilde sunulmayan beş kapılı model de satışa sunulmuştu. Beş kapılı model, ikinci nesil Fiesta'nın Fiat Uno, Peugeot 205 ve Opel Corsa/Vauxhall Nova gibi rakipleri karşısındaki eksiklerinden biriydi. Araçtaki önemli değişikliklerden biri de Kent/Valencia motorunun geliştirilmiş HCS (High Compression Swirl) versiyonunun satışa sunulmasıydı. İkinci nesildeki CVH motorlar küçük değişikliklerle üçüncü neilde de kullanılırken, dizel motorların hacmi 1,8 L'ye yükseltilmişti.
Üçüncü nesil, Fiesta'nın günümüze dek en çok üretilen neslidir. Araç, üretiminin ilk iki yılında 1 milyon satış rakamını aşmıştır. Araç satıldığı süre boyunca çok sayıda değişiklik geçirmiştir; örneğin araçta 1988, 1992, 1994 ve 1995 model yıllarında farklı direksiyonlar kullanılmıştır. Araç ayrıca üretim dönemi boyunca çok sayıda farklı donanım seviyesiyle satışa sunulmuştur, örneğin İngiltere'de Popular, Popular Plus, L, LX, Ghia, 1.6S, XR2i, RS Turbo, RS1800, Fiesta, Louisiana, DL, SX, Azura, Si, Classic, Classic Quartz, Classic Cabaret ve Saphire donanım seviyeleri satılmıştır. Fiesta'dan türetilen panelvan Ford Courier de 1991 yılında satışa sunulmuştur.
1991 yılında yakıt enjeksiyonlu motorlar satışa sunuldu. 1994'te araç ciddi bir revizyondan geçirildi. Güvenliği artırmak için yapısal güçlendirmelere gidildi, benzinli motorlu modellere immobiliser eklendi. Donanım seviyeleri Fiesta, LX, Si ve Ghia olarak sadeleştirildi. Yan aynalar ve jantlar yeniden tasarlandı.
1989 yılında üçüncü nesil Fiesta'nın ilk sportif versiyonu olan sekiz subaplı ve 104 PS (76 kW) gücünde CVH motora sahip XR2i satışa sunuldu. Bu motorun yerine 1992'dde 16 suba

Ford Focus, Ford'un ürettiği kompakt otomobil modelidir. İlk nesil Focus Temmuz 1998'de Avrupa'da, 1999'da ise Kuzey Amerika'da satışa sunuldu. Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ve Güney Afrika'da Ford Escort, Asya ve Avustralasya pazarlarında ise Ford Lazer modelinin yerini aldı. 2005'te satışa sunulan ikinci nesil Focus, 2008'de makyajlandı. 2011'de üçüncü nesil satışa sunuldu. Focus'un sportif modeli olan Focus RS temel alınarak tasarlanan Ford Focus RS WRC ralli otomobili, 2006 ve 2007 Dünya Ralli Şampiyonası sezonlarında Ford'a Üreticiler Şampiyonluğu kazandırdı.

Tasarım sürecinde CW170 olarak adlandırılan Focus, ismini Ghia tarafından 1991 Cenevre Otomobil Fuarı'nda tanıtılan bir konsept otomobilden aldı. Focus'un tasarımındaki kimi öğeler, daha Ford tarafından hazırlanan bazı konsep otomobillerde de yer almaktaydı. İlk kez 1996'da Ka ve 1998'de Cougar modellerinde kullanılan Ford'un New Edge tasarım felsefesinin devamı olan Focus, dönemi için sıra dışı bir tasarıma sahipti. Aracın tasarımı Jack Telnack tarafından düzenlenmiş ve Claude Lobo ile Avustralyalı tasarımcı John Doughty tarafından hazırlanmıştır.
Yeni aracı Ford Focus olarak adlandırma kararı 1998 başlarında alınmıştır. Ford'un üst düzey yönetimi, daha önceki "Escort" adını yeni nesil küçük aile araçları için saklama kararı almışlardır. Temmuz 1998'de ortaya çıkan bir son dakika pürüzü, aracın Almanya pazarı için farklı adlandırılmasını gündeme getirmiştir. Köln mahkemesinin, Hubert Burada Media'nın yayınladığı Focus dergisinin itirazı üzerine değerlendirmeye aldığı bir davada Ford, firmayla anlaşmış ve Almanya pazarı için farklı bir isimlendirmeye gitmek zorunda kalmamıştır.
İlk nesil Focus, 5 kapılı hatchback, 4 kapılı sedan, 3 kapılı hatchback ve 5 kapılı station wagon gövde tipleriyle satılmıştır.

Birinci nesil Focus, Ford'un Saarlouis, Almanya; General Pacheco, Arjantin; Valensiya, İspanya; Santa Rosa, Filipinler; Chungli, Tayvan; Vsevolozhsk, Rusya ve Valencia, Venezuela fabrikalarında üretilmiştir.

İlk nesil Focus'ta Mondeo'da kendini kanıtlayan 1.8 L ve 2.0 L Zetec-E motorları ile Fiesta ve Puma'da da kullanılan 1.4 L ve 1.6 L Zetec-SE motorları kullanılmıştır. ST170 ve RS performans modellerinde 2.0 L Zetec-E motorunun modifiye edilmiş versiyonlarına yer verilmiştir. İlk etapta araçta Deutz tarafından 1980'lerde tasarlanan Endura TDDI motorunun güncellenmiş versiyonları satışa sunulmuş, 2002'de ise bu motorun yerine Duratorq TDCI dizel motorlar kullanılmaya başlanmıştır.

Focus, 2001 yılında 2002 model yılı için makyajlanmıştır. Bu makyajda farlar ve tamponlar yenilenerek sinyaller farlarla bütünleştirilmiş, ön ızgara ve sis farları yenilenmiş, opsiyonel olarak xenon far seçeneği, 6 disk CD çalar, navigasyon sistemi, dijital klima ve TDCi motor seçeneği eklenmiştir. Ayrıca donanım seviyeleri ve renk seçenekleri güncellenmiştir.
Aynı dönemde Avrupa'da satılan 1.6 L Zetec motor üzerinden geliştirilen ve bioetanol ve benzin kullanımına izin veren esnek yakıtlı araçlar İsveç pazarında satışa sunulmuştur.

Ford, 2000 model Focus'un Kuzey Amerika'daki satışlarını Ekim 1999'da başlattı. Araç ilk etapta 3 kapılı hatchback, 4 kapılı sedan ve 5 kapılı station wagon gövde stillerinde satışa sunuldu. 5 kapılı hatchback, Toronto'daki Kanada Uluslararası Otomobil Fuarı'nda tanıtılarak 2002 model yılında satışa sunuldu. Focus, piyasaya çıkışında kısa bir süre sonra ABD'de en çok satan on otomobil arasına yerleşti.

Focus RS WRC modeli, Dünya Ralli Şampiyonası'nda yarışmak için 1999 yılında Ford Escort WRC aracı yerine tasarlanmıştır. Araç, Monte Carlo Rallisi'nde Colin McRae ve Simon Jean-Joseph ile ilk kez yarışmıştır. Araç ilk yarışında en iyi etap zamanlarını elde ederek ciddi bir rakip olduğunu göstermiştir, ancak kurallara aykırı bir su pompası kullanılması üzerine iki araç da yarıştan diskalifiye edilmiştir. İki sonraki yarış olan Safari Rallisi'nde ise Colin McRae'nin Focus'u en yakın rakibi olan Didier Auriol'ün Toyota'sının 15 dakika önünde yarışı tamamlayarak kazanan olmuştur.
Ford 2003 Dünya Ralli Şampiyonası sezonunun ikinci yarısında yeniden tasarlanan Focus WRC ile yarışmıştır. Yeni araç Focus RS WRC 03 olarak adlandırılmıştır. Aracın birçok parçası sıfırdan tasarlanmış, daha hafif bir gövde ve aerodinamik olarak geliştirilmiş ön tampon ve kanada yer verilmiştir. Araç, Markko Märtin pilotajında iki yarış kazanmıştır. 2004 ve 2005 sezonlarında Focus RS WRC 03'ün geliştirlmiş hali olan 04 ve 05 modelleri kullanılmıştır. Focus RS WRC 04 sezon boyunca üç yarış kazanmıştır. 2005 yılında artık rekabetçi olamayan Focus RS WRC 05, sezonu yarış kazanmadan kapatmıştır.

Kod adı C307 olan ikinci nesil Focus, Volvo S40, V50 ve C70, Mazda3 ve C-MAX modellerinde de kullanılan, Ford'un global ortaklıklarında kullandığı Ford C1 platformu üzerinde tasarlandı. Araç ilk kez 2004 Paris Otomobil Fuarı'nda tanıtıldı.
Birinci nesil Focus'un başarısında önemli bir etmen olan süspansiyon tasarımı, ikinci nesilde de kullanıldı. %10 daha rijit şasi yapısı sayesinde aracın sürüş karakteri geliştirildi. Sedan hariç ilk nesille aynı gövde tipleri sunulan aracın sedan versiyonu 2005'te satışa sunuldu.
İkinci nesil, atasına göre daha geniş ve ağırdı. Aks mesafesi önceki nesle göre 25 mm, uzunluğu 168 mm, yüksekliği 8 mm artan araç, aynı zamanda 22 mm daha genişti. Aracın boyutlarındaki artış sayesinde iç mekan genişletilmiş ve bagaj hacmi arttırılmıştı. Araçta anahtarsız giriş sistemi, Güneş ışınlarını yansıtan ön cam, adaptif ön farlar, Bluetooth telefon bağlantısı ve müzik, telefon ve klima sistemleri için ses kontrolü mevcuttu. Yeni nesilde ayrıca Durashift 6 ileri manuel, Durashift 4 ileri otomatik, Durashift 5 ileri manuel veya standart manuel şanzımana yer verilmişti.

İkinci nesil Focus, EuroNCAP çarpışma testlerinden kendi sınıfında o güne dek alınan en yüksek puanı almıştı. Araç önden çarpışma testinde 16/16, yetişkin yolcu güvenliğinde 5/5, çocuk yolcu güvenliğinde 4/5, yaya güvenliğinde ise 2/5 puan alarak Vauxhall/Opel Astra ve Volkswagen Golf gibi rakiplerini geride bıraktı.

İkinci nesilde hem önceki serinin motorları, hem de yeni motorlara yer verildi. Önceki nesil Focus'tan gelen alüminyum bloklu 1.4 L ve 1.6 L Zetec motorları ciddi bir yenilemeden geçerek "Duratec" olarak adlandırıldı. 1.6 L değişken subap zamanlamalı Duratec Ti-VCT yeni motor seçeneği olarak eklendi. Güney Afrika pazarında 1.6 L BZ I4 motoruna yer verildi, 2009 makyajında ise bu motorun yerini 1.8 L Duratec motoru aldı. 1.8 L ve 2.0 L Zetec motorları, yerlerini Duratec HE motorlara bıraktı.
Yeni nesil Focus'ta Duratorq dizel motorlara yer verildi. 'Tiger' Duratorq motorunun 90 ve 110PS'lik iki versiyonu, önceki nesilde de kullanılan 'Lynx' Duratorq motorunun 1.8 L 115PS'lik versiyonu ve 2.0 L 136PS'lik Duratorq TDCi motor, Focus'un dizel motor seçeneklerini oluşturmaktaydı.

Ford, makyajlı Focus MkII'yi Eylül 2007'deki Frankfurt Otomobil Fuarı'nda tanıttı. Araç 2008 başlarında hatchback, sedan ve station wagon gövde tipleriyle satışa sunuldu, 2008 baharında ise Coupé-Cabriolet ve üç kapılı hatchback ST modelleri piyasaya sunuldu. Sonrasında üç kapılı hatchback RS versiyonu tanıtıldı. Birleşik Krallık satışları Şubat 2008'de başladı.
Araç, görsel değişikliklerle Ford'un 2006'da S-MAX ve Galaxy ile 2007'de Mondeo'da kullandığı Kinetik Tasarım (İngilizce: Kinetic Design) diline uygun hale getirildi, ancak makyaj öncesi modelin genel hatları korundu. Aracın ön ızgarası trapezoid olarak yeniden tasarlandı, geriye doğru devam eden ön farlar ve kaputun tasarımı değişti. Ayrıca ön ve arka tampon da yeniden tasarlandı. Önde, yanda ve arkada bulunan darbe emici çıtalar, makyaj sonrasında kullanılmadı. Jant seçenekleri de değişti. Baz donanım Trend ile opsiyonel olarak sunulan X Paket'le, çelik alaşım görünümlü kapak jantlar ilk kez makyaj sonrası sunuldu. Ön çamurluklarda bulunan yan sinyaller, yan aynalara alındı (Makyajsız versiyonda, sadece 2008 model Ghia donanımlı araçlarda sinyalli yan aynalar bulunuyordu). Aracın iç mekanında ise gösterge grubunda, klima ünitesinde, ses sisteminin kontrol tuşlarında ve kumaş-konsol renklerinde değişiklik meydana geldi. 2.0 L Duratorq TDCi motorun 136 PS'lik versiyonu model gamına eklendi. Hatchback ve station-wagon kasa tiplerinin stop lambası tasarımları değişti. Titanium'a ek opsiyon olarak alınabilen X Paket'ine sahip hatchback araçlarda led stop kullanılmaya başlandı. Aracın donanım seviyeleri Trend, Collection ve Titanium olarak değiştirildi. Trend ve Titanium donanımlarına, farklı içeriklerdeki X Paket opsiyonları dahil edildi. Ayrıca ST ve RS versiyonları da, yalnızca Titanium versiyonlarıyla satışa sunuldu. (Standart versiyon Titanium araçlara göre içerikleri farklı.) Ford, şarkıcı ve Strictly Come Dancing yarışması kazananı Alesha Dixon ile Ocak 2008'de yeni Ford Focus'un lansmanı için özel bir remix ve video hazırladı.

Ford, Kuzey Amerika pazarında Focus'un gelişimini farklı bir yoldan ilerletti. 2007 Kuzey Amerika Uluslararası Otomobil Fuarı'nda tanıtılan yeniden tasarlanmış Focus modeli, 2008-2011 model yıllarında Kuzey Amerika'da satışa sunuldu. Bu seride sadece 2 kapılı coupé ve 4 kapılı sedan modellere yer verilmiş, hatchback ve station wagon modeller üretilmemişti. Aracın içi yeniden tasarlanarak yeni koltuklar, ön konsol, göstergeler ve ışıklandırma değiştirilmiş, Ford'un ses kontrollü Sync ses/Bluetooth sistemi eklenmişti.
Araç otomobil basınında ikinci nesil olarak anılsa da, Ford tarafından resmen ikinci nesil olarak adlandırılmamıştır.

Focus RS WRC, BP Ford World Rally Team için Ford ve M-Sport tarafından Dünya Ralli Şampiyonası'nda yarışmak için geliştirilmiş bir ralli aracıdır. RS Ralli Sporu (Rallye Sport), WRC ise Dünya Ralli Aracı (World Rally Car, aracın FIA spesifikasyonu) anlamındadır.
Dönemin tüm WRC araçları gibi Focus da üretim versiyonu aracın çok kapsamlı modifiyesi ile hazırlanmaktaydı. Araç, dış şekli ve bazı parçaları dışında yarışa özel olarak, önden çekişli üretim modelinin aksine dört tekerden çekişli aktarmayl

Ford Model T, Ford Motor Şirketi tarafından 1 Ekim 1908'den 26 Mayıs 1927'ye kadar üretilen bir otomobildir. Genellikle orta sınıf Amerikalılar için otomobil yolculuğunu mümkün kılan ilk kitlesel olarak uygun fiyatlı otomobil olarak kabul edilir. Nispeten düşük fiyat kısmen Ford'un bireysel el işçiliği yerine montaj hattı üretimini içeren verimli imalatının bir sonucuydu. Seri üretimden sağlanan tasarruflar, fiyatın 1910'da 780 dolardan (2023'te 25.506 dolara eşdeğer) 1924'te 290 dolara (2023 doları cinsinden 5.156 dolara düşmesine olanak sağladı.
Ford Model T (takma isimleri Tin Lizzie ve Flivver), Henry Ford'un Ford Motor Şirketi tarafından 1908-1927 arasında üretilmiş otomobil modeli olup dünyanın en çok satan otomobilleri sıralamasında 3. sıradadır. Aileye yetebilecek, bireysel kullanıma elverişli, idamesi kolay olması amaçlanarak tasarlanmış ve ilk seri üretimi düşük fiyatlandırılmıştır.
Esas olarak üç mühendis tarafından tasarlanmıştır: Joseph A. Galamb (baş mühendis), Eugene Farkas ve Childe Harold Wills. Model T, halk arasında "Tin Lizzie" olarak bilinirdi.

1880'lerden itibaren üretilen ilk otomobiller çoğunlukla nadir, pahalı ve çoğu zaman güvenilmezdi. İlk güvenilir, bakımı kolay, kitle pazarı motorlu ulaşım aracı olması Model T'yi büyük bir başarıya taşıdı: Piyasaya sürülmesinden birkaç gün sonra 15.000 sipariş verildi.
İlk üretim Model T, 12 Ağustos 1908'de üretildi ve 27 Eylül 1908'de Detroit, Michigan'daki Ford Piquette Avenue Fabrikası'ndan çıktı. 26 Mayıs 1927'de Henry Ford, Michigan, Highland Park'taki fabrikasında 15 milyonuncu Model T Ford'un montaj hattından çıkışını izledi.
Henry Ford, şirketin 1903'te kurulması ile Model T'nin piyasaya sürülmesi arasında bir dizi otomobil tasarladı. Ford ilk otomobiline Model A adını verdi ve alfabetik olarak Model T'ye kadar ilerledi. Toplamda yirmi model vardı ve hepsi üretime girmedi. Model T'den hemen önceki üretim modeli, şirketin o zamana kadarki en büyük başarısı olan Model N'nin yükseltilmiş bir versiyonu olan Model S'di. Model T'nin devamı, "Model U" yerine başka bir Ford Model A idi. Şirket tanıtımında bunun nedeninin, yeni otomobilin eskisinden o kadar farklı olması olduğu ve Ford'un her şeye A harfiyle yeniden başlamak istemesi olduğu söylendi.

T Modelinin öne takılı, sıralı-dört silindirli, 20 hp gücünde ve araca 64-72 (km/saat) arası hız yaptıran motoru vardır. Ford Motor Company'ye göre Model T'nin yakıt tüketimi 11-18 (lt/100 km) arasındaydı. Motor benzin, gazyağı veya etanol ile çalışabiliyordu, ancak benzinin azalan maliyeti ve daha sonra etanolün Amerika Birleşik Devletleri'nde yasaklanması çoğu kullanıcı için etanolü pratik olmayan bir yakıt yaptı. İlk yapılan 2,447 motor su pompaları ile soğutuldu; Yaklaşık 2,500 motordan önceki birkaç istisna dışında 2,448 motor ve sonrasındakiler ise termosifon hareketiyle soğutuldu.
T Modelindeki ateşleme sistemi alışılmadık bir sistemdi ve volana eklenmiş düşük voltajlı manyeto‘nun bujilere alternatif akım veren trembler bobinleri vardı. Bu daha çok diğer bazı arabalarda kullanılan pahalı yüksek voltajlı ateşleme manyetolarına değil sabit benzinli motor larındakilere benziyordu. Ayrıca bu T Modelini ateşleme kullandığı yakıtın kalite veya türü açısından daha esnek yaptı. Elle marş yeterli akımı oluşturduğundan sistemin marş için ayrıca aküye ihtiyacı yoktu. Manyeto ile çalışan elektrikli aydınlatma asetilen ve kandillerin yerini alarak 1915'te kabul edildi ancak elektrikli marş 1919'a kadar sunulmadı.
Model T motoru, Model T'nin üretimi bittikten çok sonra, 1941 yılına kadar değişim ihtiyaçları, sabit ve denizcilik uygulamaları için üretildi.
Yaklaşık on yıl sonra tasarlanan Fordson Model F traktör motoru T Modelin motoruna çok benziyordu ama ondan daha büyüktü.

Ford Motor Company, merkezi ABD'nin Michigan eyaletindeki Dearborn şehrinde bulunan bir Amerikan çok uluslu otomobil üreticisidir. Şirket, Henry Ford tarafından 16 Haziran 1903'te kurulmuştur. Şirket, Ford markası altında otomobil ve ticari araçlar, Lincoln markası altında ise lüks otomobiller satmaktadır.
Ford, 2022 araç üretimine göre General Motors’un ardından ABD merkezli en büyük ikinci otomobil üreticisi ve Toyota, Volkswagen Grubu, Hyundai Motor Group, Stellantis ve General Motors’un ardından dünya çapında altıncı en büyük otomobil üreticisidir. Şirket, 1956'da halka açılmış olsa da Ford ailesi özel B sınıfı hisseler aracılığıyla oy haklarının %40’ını elinde tutmaktadır. 2008-2010 otomotiv sektörü krizinde şirket finansal olarak zorlanmış, ancak diğer iki büyük ABD otomobil üreticisinin aksine federal hükûmet tarafından kurtarılmak zorunda kalmamıştır.
O tarihten sonra Ford Motors tekrar kâra geçmiş ve 2018 Fortune 500 listesinde, 2017'deki 156,7 milyar dolarlık küresel gelire dayanarak, ABD merkezli şirketler arasında 11. sırada yer almıştır. 2023 yılında Ford, 4,4 milyon otomobil üretmiş ve dünya genelinde yaklaşık 177.000 kişiyi istihdam etmiştir. Şirket; Çin, Tayvan, Tayland ve Türkiye'de (Ford Otosan) ortak girişimlerle faaliyet göstermektedir. Ford, Çinli Jiangling Motors'un %32 hissesine sahiptir.

12 kişinin 28.000 dolar yatırım yaparak kurduğu Ford günümüzde en fazla otomobil satan markalardan biri konumundadır. Şirket ilk arabasını 20 Temmuz 1903 tarihinde yapmıştır. Daha sonra Henry Ford'un şirket ve fabrika çalışanlarına da otomobil sahibi olabilme olanağı sunarak geliştirdiği Ford Model T 1908 yılında piyasaya sunulmuştur. Henry Ford'un seri üretim metodunu bulmasının üretim hızını arttırması ve maliyetleri düşürmesiyle beraber 1913 yılında 12.5 saat olan şasi üretimi süresi 2 saat 40 dakikaya düşmüştür. Bunun yanı sıra Ford, aynı dönem içerisinde çalışanlarının maaşlarını 2 katına çıkararak günlük 9 saatlik çalışma sürelerini de 8 saate düşürmüştür. Rakip şirketler bunu kapitalizme uygun görmese de yıl sonunda Ford Amerika'daki tüm arabaların %50'sini üretiyordu. 1918 yılında ise, ülkedeki arabaların yarısı Model T olmuştu. Bunun yanı sıra, bu modelin fabrika çıkış renginin siyah olmasının sebebi de siyah boyanın en hızlı kuruyan boya olmasıydı. 1927 yılında Model T yerini Ford Model A'ya bıraktı.
I. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan Amerika'daki Büyük Buhran döneminde ise, Amerika'daki tüm şirketlerde olduğu gibi Ford da bir çöküntü yaşadı ve birçok fabrikasını kapatmak zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı döneminde tank üreterek şirket ayakta kalmaya çabalarken savaş sonrasında Ford tekrar eski günlerine dönmeye başladı.
1955 yılında halka açılan Ford, sonraki yıllarda Kanada, Meksika, Birleşik Krallık, Almanya, Brezilya, Arjantin, Avustralya, Güney Afrika ve Türkiye başta olmak üzere birçok ülkede fabrikalar açtı. Türkiye'deki ortaklığı %51 The Ford Motor Company, %49'u Otosan AŞ olarak başladı. 3 Ekim 1997 tarihinde imzalanan bir anlaşma ile Ford ve Otosan hisselerini eşitledi. Böylece Otosan A.Ş. yeni ismiyle Ford Otomotiv Sanayi AŞ, kısaca Ford Otosan ortaya çıkmış oldu.
1997 yılında ortaklık eşitlenmesinden sonra Ford Avrupa'nın ekonomik bulmadığı için askıya aldığı bir proje, Türkiye'nin üretim kabiliyeti ve ekonomik koşulları nedeniyle Türkiye'ye aktarıldı. Bu projenin gerçekleştirilebilmesi için 150.000 adetlik bir kapasiteye ihtiyaç vardı ve İstanbul fabrikası bunun için uygun değildi. Birkaç alternatif yer değerlendirildi, sonunda Gölcük'te deniz yoluna açık bir arsa bulundu.
Ulaşılan bu seviye ile Ford Otosan Kocaeli Fabrikası, Avrupa Ford Fabrikaları arasında denetçiler tarafından 2002, 2003, 2004 ve 2005 yıllarında "Best Plant In The World" olarak adlandırıldı ve en iyi notu elde edip birinci oldu.
Bir dönem Ferrari'yi satın alan Ford, Enzo Ferrari'nin yarış takımını Ford'un yönetmesini istememesiyle bu anlaşmayı bozdu. Bunun peşinden gelen büyük bir rekabet Ford'un GT40 modeli ile Ferrari'yi yenmesiyle sona erdi. Bunun ardından bu model hem yarışlardan, hem de üretimden çekildi.
Ford'un merkezi günümüzde Dearborn, Michigan, Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunmaktadır. Bünyesinde Mercury, Lincoln'u da bulunduran Ford ayrıca Mazda'ya da ortaktır. Bunun yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük araba kiralama şirketlerinden biri olan Hertz'in de sahibidir.
2005 yılında spor modeli Ford Mustang'e yeni bir yüz sunmuş olan Ford, tasarımında eski Mustang'in ruhunu yansıtan agresif çizgilerini koruyarak 3 farklı modelle beğenileri topladı. 45 yıldır Mustang modelini üreten Ford, 2010 modeliyle Mustang'e yeni bir boyut getirdi.

Binek Araçlar

Spor Araçlar

Ford GT40
Ford GT
Ford Mustang
Ticari Araçlar

Arazi Araçları

Ford Kuga
Ford Explorer
Ford Explorer Sport Trac
Ford Escape
Ford Expedition
Ford Bronco

Ford Resmi Web Sitesi1 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ford Otosan Kurumsal Web Sitesi15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ford Mustang, Ford tarafından Ford Falcon modelinden esinlenerek üretilen otomobil, ilk kez 9 Mart 1964'te Ford'un Michigan Dearborn'daki tesislerinde üretilmiştir. 17 Nisan 1964 tarihindeki New York Fuarında görücüye çıkan otomobil 1964 yılında başrolünde Sean Connery'in oynadığı James Bond Goldfinger(Altın Parmak) filminde boy göstermiştir. Ayrıca 17 Şubat 2008'de ABD'de gösterime giren Knight Rider sinema filminde de kendi kendine hareket edebilebilen, konuşabilen akıllı otomobil KITT ise 5. nesil Ford Mustang GT500KR Shelby kullanılmaktadır.
2015 Yılında Ford Mustang 'i yeniledi .
Convertible ve Fastback gövde tipleriyle piyasaya sürülen Mustang 2,3 EcoBoost ve 5.0 V8 motor seçenekleriyle alıcıya çıktı. 

Shelby GT350 de bu kasa üzerinde yeniden doğdu.

Ford, yeni bir spor araba tasarlamaya başladığında bu yeni arabaya, arabanın gücününü temsil edecek birkaç isim (Mustang, Cougar, Torino, Venice) üzerinde karar vermeye çalışıyordu. Aracın yönetici tasarımcısı John Najjar, 2.Dünya Savaşı P-51 Mustang savaş uçağı hayranıydı ve Mustang ismini Ford'a önerdi. Bu uçağın 2.Dünya Savaşındaki başarısı ve Ford'un üreteceği bu yeni arabaya yakışan bir isim olacağından, Ford yeni aracına "Mustang" ismini koymaya karar verdi.

Tübitak Formula-G ilk kez 30 Ağustos 2005 tarihinde 5.3 kilometre uzunluğundaki İstanbul Park pistinde yapılmış güneş arabaları yarışmasıdır. Pist 5.3 kilometre olmasına rağmen yarış için 4 kilometrelik kısım kullanılmıştır. 2006 yılında, yarışmanın ilki İzmir Pınarbaşı Pisti'nde ikincisi ise İstanbul F1 Pisti'nde olmak üzere iki kez düzenlenmiştir. 2007 yılındaki 3. yarış Ankara'da eski hipodromda, 2008'deki 4. yarış ise İzmir Pınarbaşı Pisti'nde gerçekleştirilmiştir. 2012 yılından itibaren yarışlar Kocaeli Körfez Yarış Pisti'nde yapılmış; 2014 yılında ise son kez düzenlenmiştir.

TÜBİTAK Formula G yarışları sayesinde Türkiye'de güneş enerjileri konusundaki endüstriyel uygulamaları teşvik edecek ve bu konudaki potansiyeli güçlendirecek bilgi ve tecrübe birikimine sahip genç mühendis ve temel bilimci bir kitle oluşturulması amaçlanmaktadır. Ayrıca toplumda alternatif enerjilerin gerekliliği ve mümkünlüğü konusunda farkındalık oluşmasına katkı sağlanması hedeflenmektedir.

Yarışmaya Katılan Araçların Listesi
Formula-G Kurallar

İlk yarış 2005 yılında İstanbul Park pistinde yapıldı. 2007 yılındaki yarış Ankara'da, 2008 yılındaki son yarış İzmir Pınarbaşı Pisti'nde gerçekleşti. Yarışlarda teknik nedenlerden dolayı yarışı bitiremeyen ekipler olabiliyor.

2007 Yarışı Ankara Pist Korkisi

TÜBİTAK
Güneş arabaları
Güneş panelleri
ARIBA
Solaris Güneş Arabaları Ekibi
SAGUAR
SAGUAR X5
YETAM
FİZART & Hitit Güneşi
Winsun
SOCRAT
FOTON
Pehlivan Solar Team

Formula-G Ana sayfa
Formula-G'07 Fotoğrafları
Formula-G'07 Sonuçları
Formula-G'06 Sonuçları
Formula-G'05 Sonuçları

Ankara Üniversitesi Hitit Güneşi Formula-G Takımı İnternet Sayfası
Atılım Üniversitesi Güneş Arabası Takımı İnternet Sayfası
Boğaziçi Üniversitesi Güneş Enerjili Araç Takımı
Dokuz Eylül Üniversitesi SOLARIS Takımı İnternet Sayfası
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Güneş Enerjili Aracının İnternet Sayfası 7 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hacettepe Üniversitesi Hünkar Solar Car
İstanbul Üniversitesi SOCRAT Güneş Enerjili Araç Takımı
İTÜ Güneş Arabası Ekibi İnternet Sitesi
KBT Solar Grubu - Formula-G&HidroMobil 07
Kocaeli Üniversitesi Türk Mekatronik Güneş Arabası Takımı İnternet Sayfası
Kocaeli Üniversitesi Winsun Güneş Arabası Grubu İnternet Sayfası
Kırıkkale Üniversitesi Makine Mühendisliği Topluluğu
Marmara Üniversitesi Formula G takımı İnternet Sayfası
ODTÜ MEŞ-e ve ODTÜ-TEK İnternet Sayfası
ODTÜ Robot Topluluğu Formula G 2006 Takımı İnternet Sayfası
Sakarya Üniversitesi Aracı SAGUAR'ın İnternet Sayfası 27 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yıldız Teknik Üniversitesi GESK takımı İnternet Sayfası
Yeditepe Üniversitesi Aracı YUGAT'ın İnternet Sayfası
Trakya Üniversitesi Pehlivan Solar Team
Solaris Güneş Arabaları Ekibi İnternet Sayfası 4 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fren, bir cismin hareketini durdurmak veya hızını azaltmak için kullanılan aygıt. Frenlerin çoğu döner mekanik parçalar üzerinde etki yaparak mekanik, hidrodinamik ya da elektriksel yolla kinetik enerji soğururlar.
En yaygın fren türü olan mekanik frenlerde kinetik enerji ısıya dönüştürülerek yok edilir. Bu düzeneklerde sabit bir sürtünme elemanı, hidrolik ya da pnömatik yolla döner bir kampana ya da diske bastırılarak sürtünme oluşturulur. Kampanalı (tamburlu) frenlerin sürtünme elemanları, bir yüzü içbükey papuçlardır; disk frenlerinde ise yastıklardan ya da halka biçiminde kelepçelerden yararlanılır. Bu elemanlar organik maddelerden, metalden ya da seramikten yapılabilir; çoğunlukla da asbest kullanılır. E = ½m·v2 bağıntısı sebebiyle cisimlerin kinetik enerjisinin hızının karesiyle orantılı olarak artması yüzünden yüksek hızlarda daha güçlü frenlere gereksinim duyulur.
Tekli frenler, sert bir bağlantı elemanı yoluyla mekanik olarak çalıştırılabilir, ama örneğin bir otomobilde olduğu gibi tek bir merkezden birkaç fren birden harekete geçirilecekse, bütün tekerleklerde eşit frenleme etkisi elde etmek zordur; bu nedenle bütün frenlere aynı yağ basıncıyla etki eden hidrolik kumanda sistemi kullanılır. Demiryolu vagonlarının frenlerinde, doğrudan tekerleklerin çevresine çembersel olarak basan ve sıkıştırılmış havayla çalışan dökme demir papuçlar kullanılır.
Hidrodinamik (akışkanlı) frenin bir rotoru (dönen elemanı), bir de stratoru (duran elemanı) vardır, bunlar hidrolik kavramadaki kanatlı çark ile türbine benzetilebilir. Bu frenlerde harekete karşı direnç, sıvının (çoğunlukla su) rotordaki bir dizi cepten stratordaki ceplere doğru dolanımı ve akışkan sürtünmesiyle oluşturulur. Dönmeye karşı direnç, yani frenleme gücü, rotorun hızına bağlı olduğundan hidrodinamik frenler dönen bir elemanı tamamen durduramazlar; ama sıvı yeterince soğutulabilirse büyük miktarda kinetik enerji yok edilebilir. Hidrolik frenler özellikle dağlık bölgelerde çalışan ağır kamyonlarda oldukça kullanıklıdır.

Frenler genellikle sürtünmeli veya elektromanyetik olarak sınıflandırılır.

Sürtünmeli frenler en yaygın kullanılandır ve bunlar aşınma yüzeyi olarak "pabuç" veya "balata"'sı olan ve akışkanın sürtünmesini kullanan paraşüt örneğinde olduğu gibi hidrodinamik frenler olarak ikiye ayrılır.
"Sürtünmeli fren" balata/pabuç frenleri ifade etmek için kullanılır. Hidrodinamik frenlerde sürtünme kullanılmasına rağmen pratikte sürtünmeden bahsedilmez. Sürtünmeli frenler sabit balatalı ve dönen  aşınma yüzeyli cihazlardır.
Dönen kampananın dışına band kayışla sürtünme ile fren kuvveti uygulayan "band fren"'ler, kampananın içinden sürtünme kuvveti uygulayan ve içten genişleyen pabuçlu ve dönen kampanalı "kampana fren" ve dönen bir diski sıkıştıran fren pabuçlu "disk fren"  en çok görülen fren tasarımlarıdır.
Daha az kullanılan başka frenler de vardır. Örneğin, PCC troley frenlerinde, elektromıknatıs ile raya kenetlenen düz bir pabuç vardır; Murphy freni dönen tamburu sıkıştırır ve Ausco Lambert disk frenindeyse disk yüzeyleri arasına oturan ve yanal olarak genişleyen pabuçları olan içi boş disk vardır.

Fren sistemi
Havalı fren sistemi
Hız kesici

Fren sistemi, motorlu taşıtın yavaşlamasını ve durmasını sağlayan düzenek. Yokuş aşağı inen taşıtın hız kazanmasını önlemek, duran taşıtın bu durumunu sürdürmek üzere de kullanılır. Fren sistemi taşıttaki kinetik enerjiyi sürtünme yoluyla ısı enerjisine çevirerek taşıtın durmasını veya yavaşlamasını sağlar.
Aracı durduran frenleme kuvveti genellikle teker lastiği ile lastiğin üzerinde döndüğü zemin arasındaki bağlantıdan doğar. Frenleme kuvvetine hava direnci, yokuş direnci, sürtünme direnci gibi kuvvetlerin etkisi de vardır. Bu dirençleri yenen kuvvet ortadan kaldırılacak olursa taşıtın yavaşlamasına veya durmasına sözü edilen dirençler sebep olur. Diğer taraftan taşıtın yavaşlamasına yardımcı olan motorun frenleme gücü de vardır. Vites kutusu pirizdirek durumunda iken gaz pedalı bırakıldığı zaman mevcut hızı sağlamak için sarf edilen gücün takriben üçte biri kadar bir frenleme gücü oluşur.
100 km/sa. hızla giden bir taşıttan şu sonuçlar alınmıştır:

Ayak gaz pedalından çekildiği zaman vites boş durumda iken taşıt 1100 m sonra 61 sn'de durmuştur
Ayak gaz pedalından çekildiği zaman vites pirizdirek durumundayken taşıt 560 m sonra 36 sn'de durmuştur.
Ayak gaz pedalından çekildikten sonra vites pirizdirek durumundayken ve fren pedalına güç tatbik edilince taşıt 65 m sonra 4 sn.'de durmuştur.

Frenleme sırasındaki yavaşlama ivmesi (negatif ivme) sabit olduğu kabul edilirse Newton'un ikinci atalet prensibine göre:
E = e.F (kgm)
F = G / g, α

α = F.g / G (m / sn2 )
F: Frenleme kuvveti (kg)
G:Taşıtın ağırlığı (kg)
g: Yerçekim ivmesi (m/sn2)
α: yavaşlama ivmesi (m/sn2)
E: Taşıtı durdurmak için sarf edilen enerji

e = E / F = v2 / 2 α (m)

v: taşıtın hızı (m / sn)
e: Taşıtın durma mesafesi (m)

t = v / α (sn) 

t: taşıtın durması için gereken zaman

Gücü 80 bg olan bir motor kalkıştan 36 sn. sonra otomobilin hızını 130 km/sa. sürate çıkarabilir. Buna karşılık frenler 130 km/sa. hızla giderken tam uygulandığında aracı 4,5 sn'de durdurabilir. Bu hızdaki aracı durdurmak için geçen zaman duran aracı hızlandırmak için geçen zamanın 1 / 8'i olmaktadır. Buna göre frenlerin gücü 8 x 80 = 640 bg'dir.	Fren gücü her zaman için motor gücünden yüksek olmalıdır.

Taşıtı kullanan kimse ani bir tehlike ile karşılaşınca taşıtı mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda ve mesafede durdurmak zorunda kalır, Bu çeşit frenlemeye maksimum frenleme denir. Maksimum frenleme kuvveti aderansa eşit kabul edilir. Frenleme kuvveti maksimum olduğu zaman durma mesafesi ve durma zamanı minimum olur.
	Temiz ve kuru bir asfalt yolda yavaşlama ivmesi 7 – 7,5 m / sn2 ‘dir. Böyle bir yol pek bulunmaz. Pratikte yavaşlama ivmesi 5 – 6 m / sn2'dir.

Aracı kullanan kimsenin tehlikeyi gördüğü andan fren pedalına basmasına kadar geçen süreye intikal süresi denir. Bu süre yaklaşık 0,75 sn.'dir.

Yolun ve lastiklerin sürtünme katsayısı
Şoförün intikal süresi*

W: Ağırlığın artan miktarının yoldaki zıt tesiri.
Arka tekerleklerin yere temas noktası etrafındaki döndürme etkisi atalet kuvvetinin ön tekerlekler etrafındaki döndürme etkisini dengeler.
L.W = h.m.G
W = h, M, G / L olur.
Küçük taşıtlarda h / L genellikle 1 / 5 civarındadır. m = 0,6 alınırsa W = 0,12 G olur. Azami frenlemede taşıt ağırlığının %12'si öne kayar, Bu nedenle ön fren kuvveti arka fren kuvvetinden büyük yapılır.

Fading, ısı etkisiyle fren gücünün düşmesidir. Otomobil fren sistemindeki en büyük problem sürekli kullanımda ısınması ve belli bir sıcaklığın üzerinde balataların aşırı ısı nedeniyle kaydırmaya başlamasıdır. Bu ısınma problemini ortadan kaldırmak için üreticiler soğutmalı fren diskleri üretmektedir, Bu diskler iki katmandan meydana gelir. Disk katmanlarının arasında bulunan boşlukta sürekli hava akımı olduğundan disk aşırı ısınmaz ve balataların kaydırma sorunu azalır. Diğer bir yöntem ise fren diskleri üzerinde delikler açarak havayla temasını artırmaktır. Genellikle oto sanayi sitelerinde başvurulan bu yöntem yine ısınmayı azaltarak frenleme gücünü artırmayı amaçlar. Bu yöntemler genellikle sportif kullanıma yönelik otomobillerde kullanır. Bu çalışmalar kontrolsüz olarak yapıldığında fren diskinin dayanıklılığını azaltarak çatlama riskini artırabilir.

Otomobil fren sistemlerinde kullanılan seramik diskler frenleme sırasında yüksek ve sabit bir sürtünme düzeyi sağlar. Disk frenler sayesinde frenlemede ısı sorunu kalmaz ve hem fren mesafesi azalır hem de fren gücünde ısınmadan kaynaklanan azalma olmaz.
Karbon seramik fren diskleri geleceğin otomobil fren teknolojisi açısından çok önemli bir yere sahiptir. Formula 1 araçlarında da kullanılan seramik diskler 1999 yılında Porsche tarafından geliştirildi. PCCB (Porsche Ceramik Composit Brake) adıyla anılan sistem yüksek performanslı lüks otomobillerde kullanılmaktadır.
Seramik disklerin özellikleri şunlardır:

Daha çabuk soğur. Yüksek ısıya dayanıklıdır.
Toz tutmaz, normal frenlerden daha az ve açık renkte toz üretir. Bu nedenle toz tekerleklere ve disklere yapışmaz.
Fren sesini azaltır.
Konforlu bir sürüş hissi verir.
Daha güçlü frenleme sağlar. Duruş mesafesini kısaltır.
Aracın kontrolünü kolaylaştırır.
Normal disklere göre %50 daha hafiftir.
Normal disklere göre 4 kat daha dayanıklıdır.
Islak kuru tüm yol koşullarında daha dayanıklı ve performanslı frenleme sağlar.
16000 C sıcaklığa kadar dayanıklıdır.
Balatalar suyu emmediği için ıslak yollarda son derece güvenlidir.
Seramik disklerin dezavantajı pahalı ve az bulunan bir sistem olmasıdır.

Sistem bir otomobilde ilk kez 1967 yılında İngiliz üretici Jensen tarafından hayata geçirilmiştir. Günümüzde trafik güvenliği açısından önemli katkılar içermekte ve kritik fren anlarında aracın direksiyon ve sürüş güvenliğini sağlamaktadır. Anti-Patinaj Sistemleri (ASR)1987 yılında piyasaya sürülmüştür. ASR sistemi ilk kalkışta ve hızlanmada, tahrik tekerleklerinin aşırı dönmesini engelleyerek, aracın güvenli hareketini sağlar. Bu sistemin diğer kısaltılmış adı İngilizce anlamından dolayı ETC (Electronic Traction Control) olarak da bilinir. Araç Dinamik Kontrolü (FDR)Her türlü sürüş anında güvenliği sağlamak üzere üretime almıştır. Özellikle virajlarda ve ani yol değişikliklerinde FDR sistemi, yıldırım hızı ile motor, şanzıman ve frene müdahale ederek aracın savrulmasını önler. Bu sistemin diğer kısaltılmış adı İngilizce anlamından dolayı VDC (Vehicle Dynamic Control) olarak da bilinir.FDR sisteminin can noktası olan devir sensörü havacılıktan alınmış ve modernize edilmiştir. Son yıllarda bu üç farklı sistem bir ünitede topladı, bu yeni sistemi ESP (Elektronik Stabilite Sistemi) olarak adlandırdı. Bu sistem sayesinde sürüş güvenliği daha da artırıldı. Bu sistemin diğer bir avantajı da düşük maliyeti nedeniyle, sadece yüksek sınıf otomobillerde değil bundan böyle orta sınıf araçlarda da standart olarak bulunacak olması.
Fren sistemlerinde yaklaşık bir asırdır kullanılan konvensiyonel yapıya son vermek için çalışmalar yapılıyor. Bu yeni sistemler EHB (Elektro Hidrolik Fren Sistemleri) ve EMB (Elektro Mekanik Fren Sistemleri) olarak adlandırılıyor. Bunlar sayesinde gelecekte, elektronik sistemler ve dolayısıyla sadece teller vasıtası ile bir aracı durduracağız. EHB (Elektro Hidrolik Fren Sistemleri), DaimlerChrysler ile birlikte ortak bir proje olarak başlatılmış ilk proje.

Otomobili yavaşlatmak veya durdurmak için fren pedalına basarız. Konvensiyonel fren sistemlerinde fren pedalına uyguladığımız kuvvet, fren pedalı kolunun uzunluğuna göre 3/1 oranında artırılarak servo frene aktarılır. Hidrolik çalışma prensiplerine göre bu kuvvet 50 katı artırılır. Hidrolik fren yağı sayesinde direkt teker frenlerine iletilen bu kuvvet, aracın durması için fren balatalarına baskı yapar.

EHB sisteminde, fren pedalı bir tel sistemi ile aracın elektronik beynine bağlanır. Pedalın görevi yine aynı. Aracı durdurmak... Ama bu kez fren pedalına basış hızınız ve çokluğunuza göre, sistem ne kadar acil bir fren gereksinimine ihtiyaç olduğunu anlıyor. Elektronik fren beyni bu ve diğer araç bilgilerini birleştirerek her tekere gerekli fren kuvvetini hesaplıyor. Gerekli fren basıncı, merkezi hidrolik ünitesinde oluşturuluyor. Eğer elektrik sisteminde herhangi bir hata ortaya çıkarsa, direkt olarak yedek hidrolik fren ünitesi devreye giriyor.
Günümüzde araç fren pedalına uygulanan mekanik kuvvet, servo fren ve ana merkez üzerinden fren hidroliği sayesinde hidrolik kuvvet olarak tekerlere iletilir ve frenleme gerçekleşir. Geleceğin fren sistemlerinden Elektro-Hidrolik Frenlerde, fren pedalına uygulanan kuvvet, pedal hareketini algılayan bir sensör sayesinde sürekli gözlemlenecek ve buradaki değişiklik elektronik beyin ünitesine iletilecektir. Burada hemen şu konuyu daha geniş olarak açıklamakta yarar var: yeni sistemde fren ayak pedalına uygulanan kuvvet, sadece fren yapılması gerektiğini sisteme haber veren bir ön uyarı şeklinde olacak. Başka bir deyişle, günümüz frenlerinde pedal kuvveti direkt olarak fren gücünü oluşturmakta idi, fakat yeni sistemde pedal kuvveti sadece sürücünün aracın frenleme tertibatını harekete geçireceği bir ön işaret olacak. Elektronik beyine ulaşan bu frenleme bilgisi, araç içerisindeki bir elektro-motorun, beyinden gelen mesajla devreye girmesini, aracın durdurulabilmesi için fren gücünü üretmesini ve yine fren hidroliği vasıtası ile aktarılan güç sayesinde aracın durdurulmasını sağlayacak.Geleceğin frenlerinde de fren hidroliği kullanılacak, fakat buradaki en büyük fark, fren hidroliğin çalıştığı alanın çok fazla daralacak olması. Günümüzde fren pedalından hemen sonra tekerlere kadar büyük bir alan içerisinde fren güç iletimini sağlayan fren hidroliği, gelecekte yeni Bosch dizaynı ile sadece elektro-motor ve tekerler arasında güç iletimini gerçekleştirecek.Bu da gelecekte Konvensiyonel sistemlerle karşılaştırıldığında daha güçlü, daha emniyetli ve kontollü frenlemeyi mümkün kılacak.
EHB sistemi ağırlığı önemli ölçüde azaltılmış, daha küçük bir montaj alanı gerektiren ve servo fren içermeyen bir sistem. Ek olarak, araca montajı da modüler fren sistem dizaynı sayesinde çok daha kolay. Her tekerde bulunan 

General Motors (kısaca GM), 1908 yılında ABD'de kurulmuş, Detroit merkezli bir şirkettir. Buick, Cadillac, Chevrolet ve GMC markaları en önemli markalardır. Holden, Wuling, Baojun ve FAW Jiefang, GM Uzbekistan, SAIC-GM-Wuling gibi yabancı markaların önemli bir hissesine sahiptir. Dünya çapında çalışan sayısı 262.500'dür. 2007 yılı cirosu 181,1 Milyar Dolardır. 77 yıl boyunca sürdürdüğü dünyanın en büyük otomobil üreticisi unvanını Toyota'ya kaptırmıştır. Şirket en büyük şanssızlığını küresel ekonomik kriz öncesinde teknoloji ve sanayi yatırımı yapmasına ve bu suretle likiditesini bitirmesiyle yaşamıştır. Alternatif enerji kaynaklı motor teknolojileri ile araç güvenlik ve inovasyonunda dünya lideridir.
Firma 2008 yılında yaşadığı mali kriz neticesinde ABD Hükûmetinden destek talebinde bulunmuş ve göreve gelen ABD Başkanı Barack Obama'nın isteği üzerine GM CEO'su Rick Wagoner 29 Mart 2009 tarihinde istifa etmiştir. GM grubun elinde tuttuğu SAAB firması 20 Şubat 2009 tarihinde olası bir satılma durumunda ticari ve hukuki süreci kısaltmak amacıyla, GM grubundan bağımsız hareket etme kararı almıştır. GM 1 Haziran 2009 tarihinde iflas koruması için mahkemeye başvurmuştur. Birleşik Devletler ticaret hukukuna göre en fazla 90 gün sürebilen iflas koruma programında yönetim kurulu kararları, ilgili mahkeme hakimliğinin onayına bırakılmakta, bunun yanında şirket bir nevi ticari dokunulmazlıkla iflas sürecini engellemeye çalışmaktadır. Amerikan Hükûmeti ile GM yönetiminin üzerine anlaştığı yeniden yapılanma programına göre, Amerikan ve Kanada Hazinelerinin yaklaşık 40 milyar dolarlık yardımıyla GM'in yaklaşık %60'ı Amerikan hazinesine, %15'i Kanada Hükûmetine, %15'i GM işçi sendikaları birliğine (Sendika bunun karşılığında 2015 yılına kadar greve gitmeme ve yönetim kurulunda oy hakkı olmaması anlaşmasına imza atmıştır), %10'u ise mevcut hissedarlarda olacaktır. 
GM'in küresel operasyonları yenilenen GM'e aktarıldığı bu günlerde, GM Avrupa Operasyonlarına ait Opel'in çoğunluk hisselerini Magna International liderliğindeki Rus Sberbank'ın da yer aldığı konsorsiyuma satılmaya çalışılmış, Opel'in %35'ni GM, %35'ni Rus Sberbank, %20'sini Magna International, %10'nunu da Alman devleti kontrol edecek, tasarım-mühendislik desteği GM tarafından verilmeye devam edecek, yeni durumun GM küresel pazar yönetimine ait hakim kararlar statüsü korunacak şeklinde bir plan yapılmışı nacak daha sonra bu satış GM tarafından iptal edilmiştir. GM iflas sonrası Saturn Corporation ve Pontiac markalarının üretimini durdurmuştur. Saab Automobile markası ise satılmıştır. Hummer firmasını da Çinli Sichuan Tengzhong Heavy Industries şirketine satmıştır. Fakat sonrasında satış Çin Hükûmeti tarafından desteklenmeyince satış gerçekleşmemiş ve GM Hummer'ı kapatmıştır. İflas koruma esnasında yeniden yapılanan GM; Cadillac, Chevrolet, Buick ve GMC markalarına odaklanmıştır.
Grup, Aralık 2015'te Chevrolet markasını Avrupa'dan çekmiş, Mart 2017'de ise Opel ve Vauxhall markalarını Groupe PSA'ya satarak Avrupa kıtasından çekilmiştir.

Resmî site

Go kart (Go cart ya da kısaca kart olarak da bilinir), bir tür açık tekerlekli araba veya dört tekerlekli bisiklettir. Go kartlar, motorsuz modellerden yüksek güçlü yarış makinelerine kadar tüm şekil ve formlarda olabilir. Superkart gibi bazıları, uzun turlarda yarış arabalarına veya motosikletlere karşı üstünlük sağlayabilir.

Özellikle hobi sporunda, 600 cm³'ün üzerinde ultra hafif uçak motorları gibi egzotik olanlar da dahil olmak üzere, dört zamanlı, wankel veya elektrikli motorlar kullanılmaktadır. Karting yarışlarındaki motorlar 60 ila 250 cm³ deplasmana sahiptir. Güçleri, superkartlar için 4 hp ile yaklaşık 100 hp arasında değişmektedir. Bununla elde edilebilecek hızlar, büyük ölçüde kullanılan dişli oranına bağlıdır. Superkartlar parkurun durumuna göre 280 km/s hıza ulaşabilir. Normal yarış kartlarının azami hızları 100 ile 170 km/s arasında değişmektedir. Gücü düşürülmüş go kartlar 20 km/s'ye kadar hıza ulaşabilecek şekilde tasarlanmıştır.

Gottlieb Wilhelm Daimler (17 Mart 1834 - 6 Mart 1900), Alman mühendis ve endüstri ürünleri tasarımcısı.
Schorndorf'da (Württemberg Krallığı) doğmuştur. İçten yanmalı motorlar ve otomobil geliştirme konusunda çığır açmıştır.
Daimler ve onun yaşam boyu iş ortağı olan Wilhelm Maybach, hayalleri küçük hızla işleyen bir motor yapıp bunu herhangi bir lokomotife monte etmek olan iki mucitti. İkili 1885'te modern motorların habercisi bir tasarım yaptı ve arkasından iki tekerli bir bisiklete bunu uydurdular. Bu, ilk motosiklet olarak bilinmektedir. Ertesi yıl icatlarını bir posta arabasına ve bota uyguladılar.
Sonraları, 1890'de, Daimler Motoren Gesellschaft'ı (DMG) kurdular. İlk otomobillerini 1892'de sattılar. Daimler daha sonra hastalığa yakalanarak şirketten ayrıldı fakat deneyimlerini paylaşmak üzere hisse sahiplerinin ısrarlarıyla; 1893'te ayrıldığı şirkete 1894'te geri döndü. Maybach de şirketten ayrılmıştı fakat o da Daimler ile aynı zamanda işe geri döndü. Daimler, 1900'de öldü ve Maybach, DMG'den 1907 yılında ayrıldı. 1924'te, DMG yönetimi Karl Benz'in Benz & Cie. şirketiyle uzun dönemli bir ortaklık anlaşması imzaladı ve 1926'da bu iki şirket birleşerek Daimler-Benz AG adını aldı. Şirket, şu anda Daimler AG'nin bir parçasıdır.

Gottlieb Daimler ve Karl Benz-Fonu
Mercedes-Benz ABD
Mercedes-Benz Kanada
Encarta maddesi

Hareket iletim sistemleri, olan hareketin doğası değişmeden mekanik enerjinin, bir nesneden diğer bir nesneye aktarılması söz konusudur.
Bu enerji, doğrudan temas ile veya zincir yardımıyla gerçekleşebilir.

Bu sistemde arka köprü momenti arka süspansiyon sisteminin yaprak yayları tarafından absorbe edilir. Yaylar arka köprüye civatalarla sabit olarak bağlanmıştır. Yayların ön ucu dönebilir şekilde, arka ucu da küpeler aracılığıyla şasiye bağlanmıştır. Taşıt öne doğru hareket ettiği zaman, arka köprü momenti yayın ön yarısını şasiye doğru bastırır, arka yarısını ise çekmeye çelışır. Böylece moment yaylar tarafından absorbe edilir.
Açık tip şaft ve iki tarafında birer üniversal mafsal kullanılır.Çünkü arka köprü momenti tesiriyle yayların esnemesine bağlı olarak diferansiyel muhafazası bir miktar dönme hareketi yapmaktadır. Kullanılan mafsalların her ikisi de çatallı üniversal mafsal olması gerekir.
Hotchkiss Tipi hareket iletme sisteminde arka köprünün ilerleme hareketi yayların ön ucunun şasiye bağlandığı noktadan şasiye iletilir. Böylece tekerleklerin sağladığı itme kuvveti şasiye iletilerek taşıtın hareketi sağlanır. Arka köprü süpansiyon sisteminde helezon yaylar kullanıldığı hallerde tekerleklerin arka köprüde meydana getirdiği itme kuvveti arka köprü ile şasi arasına oynak olarak takılmış olan çubuklarla şasiye iletilir. Bu çubuklar aynı zamanda arka köprü momentini de absorbe ederler. Helezon yay her yönde esneyebilir durumda olduğundan arka köprü ile şasi arasına konan diğer bir çubuk arka köprünün sağa ve sola hareketini dolayısıyla iz takibinin bozulmasını önler.

Bu sistemde şaft bir boru içerisine alınmıştır. Borunun bir tarafı arka köprüye sabit olarak diğer tarafı ise vites kutusuna bir küresel mafsalla oynak olarak bağlanmıştır. Şaftın da yalnız vites kutusu tarafında, küresel mafsalın içerisinde bir üniversal mafsal vardır. Şaft diğer tarafından diferansiyel pinyon dişli miline sabit olarak takılmıştır. Tork tüpü sisteminin arka süspansiyon tertibatında ya helezon yay kullanılmıştır veya yaprak yaylar kullanılmış ise; yayların her iki ucu da küpeler aracılığıyla şasiye bağlanmıştır.
Tork tüpü sisteminde arka köprü momenti şaftın üzerindeki boru tarafından absorbe edilir. Bu nedenle boruya tork tüpü sisteme de tork tüpü sistemi denilmiştir. Tork tüpünün boyu sabit olduğundan taşıt hareket halinde iken arka köprü ile şasi arasındaki uzaklık değiştiği halde köprü ile vites kutusu arasındaki uzaklık değişmez Arka köprünün şasiye göre hareketi yaprak yayın iki tarafındaki küpeler aracılığıyla bağlanmış olması veya helezon yayın elastikiyeti ile mümkün olur. Bu nedenle arka köprü üzerinde meydana gelen itme kuvvetinin şasiye iletimi yaylar aracılığıyla olmayıp arka köprüye sabit olarak bağlanan tork tüpüyle olur. Tork tüpü bağlı bulunduğu vites kutusunu iter ve vites kutusuda motora sabit olarak bağlı olduğundan itme kuvveti motor ve vites kutusunun şasiye bağlantı noktalarında şasiye iletilmiş olur. Bu tip hareket iletim sisteminde iz takibinin bozulmaması için arka köprüyü şasiye bağlayan bir çubuk bulunmaktadır.
Şaftın uzun olduğu bazı taşıtlarda kritik hızın artırılması için şaft ortaya yayın bir yerinden tork tüpünün içine yataklandırılmıştır. Bazı taşıtlarda ise iki parçalı tork tüpü kullanıp şaftı alçaltmak için ikisi arasında bir açı meydana getirilmiştir. Bu tip bir uygulamada şaftın da iki parçalı olması gerekeceğinden hm vites kutusu tarafında hem de eğimin bulunduğu yerde olmak üzere iki üniversal mafsal ve gene eğimin bulunduğu yerde bir destek yatağının kullanılması zorunlu olur.
Tork tüpü sistemi kullanılan taşıtlarda, tork tüpünün arka köprü momenti ve itme kuvveti tesiriyle eğilmeye karşı dayanımını artırmak için arka köprü ile tork tüpünün genellikle ortası ve vites kutusu tarafındaki ucu arasındaki bir yere iki taraflı takviye çubukları bağlanmıştır. Bu çubuklar taşıt hareket halinde iken arka tekerleklerden bir tanesi yol üzerinde herhangi bir mani ile karşılaşırsa veya arka tekerlek frenlerinden bir tanesi tutmayacak olursa arka köprü ve tork tüpü üzerinde meydana gelecek olan büyük eğilme tesirlerine de yardımcı olur.

Hatchback, 3 ila 5 kapılı, 4 veya daha fazla oturma yeri olan, genellikle arka koltuklar yatırılabilir, bagaj uzantısı olmayan, arka tarafı düz olarak yere inen, bagaj kapısı tamamen açılabilir, bagaj kısmı kabine dahil olan, kapalı binek taşıtlarına verilen addır. Yandan görünümü Sedan otomobiller gibi olan, yani bagaj çıkıntısı olan, fakat arka camı ile bagaj kapağı tek parça olan ve bagajı kabine dahil olan modeller (deyim yerinde ise Sedan görünümlü Hatchback otomobiller) liftback olarak adlandırılmaktadır.

Hatchback otomobiller bugün, Avrupa pazarında en çok satılan otomobillerdir. Mini, küçük ve kompakt hatchbackler ekonomik ve ucuz yapılılarıyla dikkat çekerken; VW Golf, Opel Astra ve Renault Clio gibi büyük bir kesime hitap eden hatchbackler sürekli satış rekorları kırmaktadır. Hot Hatch olarak tabir edilen ve çoğunlukla 3 kapılı olan sportif HB'ler top modellerde 300 HP'e kadar çıkan güçleriyle özel deneyimler yaşatırken, liftback adlı sedan görünümlü HB'ler orta sınıfa farklı bir bakış açısı getirmektedir.

Hava filtresi, motorun yakıtı tepkimeye sokma işlemi için ihtiyaç duyduğu oksijeni (O²) içeren havayı dışarıdan soğuran parçadır. Hava filtresi aynı zamanda dışarıdan gelen havayı temizleme görevini de üstlenir.
Hava filtresinin motor için sağladığı hava her zaman yüksek verim sağlamayabilir. Bu durumun başlıca sebeplerinden biri hava filtresinin temizleme görevini düzgün bir şekilde yerine getirememesidir. Bir diğer sebebi ise hava filtresin, motorun çalışmasıyla kaput içinde oluşan sıcak havayı kullanmasıdır. Bu iki durumda da motorda performans kayıpları görülür. Diğer bir dille, yakıt tüketiminde artış meydana gelir ve daha ucuza temin etmek için orijinal olmayan bir filtreyi de kullanırsanız buda ortalama olarak %10- %15 oranında yakıt artışına sebep olabilir test verileri bunu ıspatlamaktadır. Böyle bir sonuçla karşılaşılmaması için hava filtresi, kaput içerisinde, soğuk havayı alabileceği en uygun yere yerleştirilmelidir. Yüksek güç üreten motorlarda dışarıdan soğuk hava almaya yönelik hava filtresi kiti kullanımı sıkça görülür.

Hava temizleme cihazları

Hava soğutmalı motor, motorun sıcak parçalarının soğutulması için direkt olarak hava sirkülasyonunu kullanır.
Çoğu modern içten yanmalı motor, kapalı devre sıvı soğutucuların motor bloku içindeki kanallar boyunca dolaşması ile soğutulur. Soğutucu ısıyı absorbe eder, daha sonra bir ısı eşanjörü veya radyatör ile üzerindeki ısıyı havaya iletir ve döngü bu şekilde devam eder.
Bu şekilde de nihai soğutucu hava iken, sistemde dolaşan sıvı soğutucu dolayısı ile bu tipler su soğutmalı motor olarak bilinir.
Buna göre, bir hava soğutmalı motorda ısı motordan direkt olarak havaya atılır, sıvı soğutucu kullanılmaz.

Su soğutmalı motor

Havacılık endüstrisinde kullanılan pistonlu motorların birçoğu da hava soğutmalıdır. Günümüzde de birçok firma hafif uçaklarda genelde bu tip motor kullanmaktadır.
Birçok motosiklette de, ağırlıktan kazanmak ve motor yapısını basitleştirmek için hava soğutmalı motor kullanılır. Günümüzde imal edilen otomobillerde hava soğutmalı motorlar kullanılmamaktadır, fakat geçmişte üretilen birçok modelde hava soğutmalı motorlar kullanılmıştır. Subaru 360, Fiat 500, Fiat 600, Fiat 126, Porsche 911 ve Volkswagen Beetle hava soğutmalı sıralı veya yatık motorlu otomobillerdir. Ve hepsi arka tekerlekten itişlidir.
Deutz ve Tatra en ünlü hava soğutmalı dizel motor üreticileri olup Tatra, hava soğutmalı dizel motorları içinde Euro 5 emisyon değerlerini karşılayan tek markadır. Deutz ise 1931 yılından beri 410-16000 cc arasında değişen çok amaçlı hava soğutmalı makineler üretmiştir.

Hava yastığı (Airbag, Yardımcı Koruma Sistemi/SRS), otomobillerde çarpışma anında çok hızlı biçimde açılıp bir gaz veya hava ile şişerek yolcunun yaralanmasını önleyen, esnek bir malzemeden yapılmış koruma sistemidir. Tipik bir  hava yastığı saniyenin 1/10'undan kısa sürede açılır ve birkaç saniye sonra da sönerek yolcunun hareketini ve araçtan çıkmasını kolaylaştırır.

İlk hava yastığı çözümleri 1950'li yılların başında ortaya çıktı. Ancak bunlar kabul edilemeyecek fikirlerdi. 2012 yılında alınmış bir patent, sistem açısından günümüzdeki hava yastığı ile benzemekteydi. Sistemin en önemli farkı, sürücünün hava yastığını bir düğmeye basarak açmak zorunda olmasıydı. Bu teknoloji ile ilgili tartışma yaratan diğer bir konu ise hava yastığını gazla doldurması için bir tür fişek kullanılmasıydı. Burada hem fişeklerin fabrikada nasıl saklanacağı, hem de otomobile montelendikten sonra nasıl güvenlik önlemleri alınması gerektiği konusu tartışılıyordu.
Şu anda kullanılan tipte ilk hava yastığı 1980 yılında Mercedes-Benz W126 S-Class serisinde Supplemental Restraint Systems (SRS) adıyla kullanılmaya başlandı. İlk yolcu hava yastığı ise sürücü hava yastığıyla birlikte 1987 yılında Porsche 944'te kullanıldı. Aradan geçen yıllar içinde hava yastığı iyice yaygınlaşarak hemen her otomobilde standart bir donanım haline geldi.
Hava yastıkları 1980′li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları II. Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.
Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi gibi problemler oluştu.

Hava yastığında üç ana parça bulunur. Birincisi yastığın kendisidir. Yastık, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir. İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör bulunur. Bu sensör, duvara yaklaşık saatte 15 – 25 km/h ile çarptığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır. Üçüncü olarak şişirme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi "sodyum azotür(NaN3)"dür. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından nitrojen çıkar. Ancak bu ayrışmadan sonra ortaya sodyum (Na) çıkar ve sodyum çok reaktiftir. Su ile birleşince özellikle göz, burun ve ağız bölgelerinde ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz kullanır, bu gaz ise "potasyum nitrat(KNO3)"tır. Bu reaksiyon sonucunda ortaya nitrojen çıkar.

Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaN3'ün bulunduğu tüpe bir elektrik sinyali gönderir. Burada çok küçük bir kıvılcım oluşur ve bunun yarattığı ısı sonucunda NaN3 çözülür. Açığa çıkan nitrojen, hava yastığına dolarak şişirir. Ardından hava yastığı şişer ve bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner. Kazazedeye devamlı baskı yapılmasına engel olur.

Çarpışma önleme sistemi

Henry Ford (30 Temmuz 1863 - 7 Nisan 1947) Amerikalı sanayici büyük iş adamı, Ford Motor Company'nin kurucusu ve seri üretim'in montaj hattı tekniğinin baş geliştiricisidir. Ford Motor Company'nin kurucusu olarak, Fordizm denilen sistem aracılığıyla orta sınıf Amerikalılar için otomobilleri uygun fiyatlı hâle getirmekte öncü olarak kabul edilir. 1911'de Ford Model T ve diğer otomobillerde kullanılacak olan şanzıman mekanizması için bir patent almıştır.
Ford, Michigan'daki Springwells Township'te bir çiftlik evinde doğdu ve 16 yaşında iş bulmak için evden ayrıldı. Ford'un otomobillerle ilk deneyimi bundan birkaç yıl önceydi ve 1880'lerin ikinci yarısında motor tamiri ve daha sonra üretimiyle uğraştı ve 1890'larda Edison Electric'in bir bölümünde çalıştı. İş hayatındaki başarısızlıkların ve otomobil üretimindeki başarının ardından 1903 yılında Ford Motor Company'yi kurdu.
Ford Model T otomobilinin 1908'de piyasaya sürülmesinin hem ulaşımı hem de Amerikan endüstrisini devrim niteliğinde değiştirdiği kabul edilir. Ford Motor Company'nin tek sahibi olarak Ford, dünyanın en zengin kişilerinden biri haline geldi.
Ayrıca beş günlük çalışma haftasının öncüleri arasındaydı. Ford, tüketiciliğin dünya barışını sağlamaya yardımcı olabileceğine inanıyordu. Maliyetleri sistematik olarak düşürme konusundaki kararlılığı, Kuzey Amerika genelinde ve altı kıtadaki büyük şehirlerde otomobil bayiliklerine olanak tanıyan franchise sistemi de dahil olmak üzere birçok teknik ve ticari yeniliğe yol açtı.
Ford, tüketiciliği barışın anahtarı olarak gören küresel bir vizyona sahipti. Maliyetleri sistematik olarak düşürme konusundaki yoğun bağlılığı, Kuzey Amerika'da ve altı kıtadaki büyük şehirlerde bayilikler veren franchise sistemi de dahil olmak üzere birçok teknik ve ticari yenilikle sonuçlandı. Ford, engin servetinin çoğunu Ford Vakfı'na bıraktı ve ailesinin onu kalıcı olarak kontrol etmesini sağladı.
Ford, Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında pasifizmi ile de tanınıyordu, ancak savaş sırasında şirketi büyük bir silah tedarikçisi haline geldi. Milletler Cemiyeti'ni destekledi. Ford, 1920'lerde  The Protocols of the Elders of Zion (Türkçe: Siyon Liderlerinin Protokolleri) dahil olmak üzere The Dearborn Independent gazetesi ve The International Jew adlı kitabı aracılığıyla antisemitizmi teşvik etti. Ülkesinin II. Dünya Savaşı'na girmesine karşı çıktı ve bir süre Amerika Önce Komitesi'nde görev aldı.
Oğlu Edsel 1943'te öldükten sonra Ford şirketin kontrolünü yeniden ele geçirdi, ancak karar almak için çok zayıftı ve kısa sürede birkaç astının kontrolü altına girdi. Şirketi 1945'te torunu Henry Ford II'e devretti. 1947'deki ölümünden sonra servetinin çoğunu Ford Vakfı'na ve şirketin kontrolünü ailesine bıraktı.
Ransom Eli Olds'un kendine ait Oldsmobile isimli otomobil firmasında 1902'de basit tarzda geliştirdiği yürüyen bant tekniğini, zaman içerisinde Ford tutarlılıkla mükemmelleştirdi. Ford'un otomobil üretim taslağı sadece sanayi üretimini değil, kültürü de etkiledi (Fordizm).
1879 yılında evinden ayrılarak makinistliği öğrenmek için yakınındaki Detroit'e yerleşen Ford, öğreniminden sonra Westinghouse Company'de iş bularak benzin motorları üzerine çalışmalar yaptı. Clara Bryant ile evliliğinden sonra maddi durumunu kendine ait bir kereste fabrikasıyla iyileştirdi. Thomas Alva Edison'in kurduğu Edison Illuminating Company'de 1881 yılında mühendisliğe başladı. Dünyaca ünlü mucit Edison ile Ford sonraki yıllarda arkadaş oldular. Baş mühendisliğe terfisinden sonra içten yanmalı motorlar üzerindeki şahsi araştırmalarına yeterince zaman ve para ayırabilen Ford, Quadricycle isimli aracının gelişimini 1896 yılında tamamladı. Söz konusu başarının ardından Edison Illuminating'den ayrılarak, başka yatırımcılarla birlikte 1899 yılında Detroit Automobile Company'i kurdu. Kendi modellerinin üstünlüğünü göstermek amacıyla araçlarını başarıyla diğer üreticilerin araçlarıyla yarıştırdı. Ancak 1901'de Detroit Automobile Company iflas etti.

Henry Ford, 30 Temmuz 1863'te Springwells Township, Michigan'da bir çiftlikte doğdu.
Babası William Ford (1826–1905), İrlanda'da County Cork'ta, 16. yüzyılda İngiltere'deki Somerset'ten göç etmiş bir ailede dünyaya geldi. Annesi Mary Ford (doğumdaki soyadı Litogot; 1839-1876), Michigan'da Belçikalı göçmenlerin en küçük çocuğu olarak doğdu. Ebeveynleri o çocukken öldü ve komşuları O'Herns tarafından evlat edinildi. Henry Ford'un kardeşleri John Ford (1865-1927); Margaret Ford (1867–1938); Jane Ford (c. 1868–1945); William Ford (1871–1917) ve Robert Ford'du (1873–1877). Ford sekizinci sınıfı tek odalı bir okul olan Springwells Ortaokulu'nda bitirdi. Liseye hiç gitmedi; daha sonra bir ticaret okulunda muhasebe kursu gördü.
Ford, 1875'te 12 yaşındayken iki önemli olay meydana geldiğini belirtti. Babası, gençliğinin başlarında ona bir cep saati verdi ve bir Nichols ve Shepard yol motorunun çalışmasına tanık oldu, "...gördüğüm atlı araç dışında ilk araçtı" dedi.
Ford, 15 yaşında, arkadaşlarının ve komşularının saatlerini onlarca kez söküp yeniden takarak saat tamircisi olarak ün kazandı. Ford, yirmi yaşında, her pazar piskoposluk kilisesine dört mil yürüyerek gidip geldi.
1876'da annesi öldüğünde Ford harap oldu. Babası onun sonunda aile çiftliğini devralmasını bekliyordu, ama o çiftlik işlerinden nefret ediyordu. Daha sonra, "Çiftliğe hiçbir zaman özel bir sevgim olmadı - çiftlikte sevdiğim sadece annemdi" diye yazdı.
1879'da Ford, önce James F. Flower & Bros. ile ve daha sonra Detroit Dry Dock Co. ile Detroit'te çırak makinist olarak çalışmak üzere evden ayrıldı. 1882'de Westinghouse portatif buhar motoru'nu çalıştırmada ustalaştığı aile çiftliğinde çalışmak için Dearborn'a döndü. Daha sonra Westinghouse tarafından buhar motorlarına bakım yapması için işe alındı.
Bu dönemde Ford, Detroit'teki Goldsmith, Bryant & Stratton Business College'de muhasebe eğitimi aldı.
Ford, çiftlik atölyesinde bir "buharlı vagon veya traktör" ve bir buharlı araba yaptı, ancak "buharın hafif araçlar için uygun olmadığını" düşündü çünkü "kazan tehlikeliydi." Ford ayrıca "tramvay tellerinin maliyeti nedeniyle elektrikle deneme yapmanın bir faydası olmadığını" ve "pratik bir ağırlık için görünürde depolama aküsü olmadığını" söyledi. 1885'te Ford bir Otto motorunu onardı ve 1887'de bir inçlik çaplı ve üç inçlik stroklu dört zamanlı bir model yaptı. 1890'da Ford iki silindirli bir motor üzerinde çalışmaya başladı.
Ford, "1892'de, iki silindirli dört beygir gücünde bir motorla çalışan, iki buçuk inç çaplı ve altı inç stroklu, bir kayışla karşı mile ve ardından bir zincirle arka tekerleğe bağlı ilk motorlu arabamı tamamladım" dedi.
Kayış, saatte 10 veya 20 mil hıza kadar, hızı kontrol etmek için debriyaj koluyla değiştiriliyor ve gaz kelebeği ile destekleniyordu. Diğer özellikler arasında kauçuk lastikli 28 inç telli bisiklet tekerlekleri, ayak freni, 3 galonluk benzin deposu ve daha sonra, silindirlerin etrafında soğutma için su ceketi vardı. Ford, "1893 baharında makine kısmen tatmin edici bir şekilde çalışıyordu ve tasarımını ve malzemesini yolda daha fazla test etme fırsatı veriyordu" diye ekledi.
Ford, 1895 ile 1896 arasında bu makineyi yaklaşık 1000 mil sürdü. Daha sonra 1896'da ikinci bir arabaya başladı ve sonunda evdeki atölyesinde üçüncüsünü de yaptı.

Ford, 11 Nisan 1888'de Clara Jane Bryant (1866–1950) ile evlendi ve çiftçilik yaparak ve bir kereste fabrikası işleterek geçimini sağladı. Bir çocukları oldu, Edsel Ford (1893–1943).

1891'de Ford, Edison Illumination Company of Detroit'te mühendis oldu. 1893'te Baş mühendisliğe terfi ettikten sonra, benzinli motorlar üzerindeki deneylerine dikkatini verecek kadar zamanı ve parası vardı. Bu deneyler, 1896'da Ford Quadricycle adını verdiği kendinden tahrikli bir aracın tamamlanmasıyla sonuçlandı. 4 Haziran'da test sürüşü yaptı. Ford, çeşitli test sürüşlerinden sonra Quadricycle'ı geliştirmenin yolları hakkında beyin fırtınası yaptı.
Ayrıca 1896'da Ford, Thomas Edison ile tanıştığı Edison yöneticilerinin toplantısına katıldı. Edison, Ford'un otomobil deneylerini onayladı. Edison'dan cesaret alan Ford, 1898'de tamamlayarak ikinci bir araç tasarladı ve yaptı. Detroit'in başkenti kereste baronu William H. Murphy tarafından desteklenen Ford, Edison Şirketinden istifa etti ve 5 Ağustos 1899'da Detroit Otomobil Şirketi'ni kurdu. Ancak üretilen otomobiller Ford'un istediğinden daha düşük kalitede ve daha yüksek fiyattaydı. Sonuç olarak, şirket başarılı olamadı ve Ocak 1901'de feshedildi.
C. Harold Wills'in yardımıyla Ford Ekim 1901'de 26 beygir gücünde bir otomobil tasarladı, yaptı ve başarıyla yarıştı. Bu başarı ile Murphy ve Detroit Otomobil Şirketi'ndeki diğer hissedarlar 30 Kasım 1901'de Ford'un baş mühendisliğiyle Henry Ford Şirketi'ni kurdular. 1902'de Murphy danışman olarak Henry M. Leland'i getirdi; Ford, yanıt olarak, kendi adını taşıyan şirketten ayrıldı. Ford'un gitmesiyle Leland, şirketin adını Cadillac Otomobil Şirketi olarak değiştirdi.
Eski yarış bisikletçisi Tom Cooper ile bir araya gelen Ford, Barney Oldfield'in sürücülüğüyle Ekim 1902'de bir yarışta zafere ulaşacak olan 80'den fazla beygir gücündeki racer "999"u imal etti. Ford, Detroit bölgesinde kömür satıcısı eski bir tanıdık Alexander Y. Malcomson'un desteğini aldı. "Ford & Malcomson, Ltd." adlı otomobil üretmek için bir ortaklık kurdular. Ford, ucuz bir otomobil tasarlamaya başladı ve ikili bir fabrika kiraladı ve 160,000 doların üzerinde parça tedarik etmek için John ve Horace E. Dodge'a ait bir makine atölyesi ile sözleşme imzaladı. Satışlar yavaştı ve Dodge kardeşler ilk gönderileri için ödeme talep ettiğinde kriz çıktı.

Buna karşılık, Malcomson başka bir yatırımcı grubu getirdi ve Dodge Brothers'ı yeni şirketin bir bölümünü kabul etmeye ikna etti. Ford & Malcomson, 16 Haziran 1903'te 28,000 $ sermaye ile Ford Motor Company olarak yeniden birleştirildi. İlk yatırımcılar arasında Ford ve Malcomson, Dodge kardeşler, Malcomson'un amcası John S. Gray, Malcolmson'ın sekreteri James Couzens ve Malcomson'ın iki avukatı John W.

Georges Prosper Remi veya tanınan adıyla Hergésöylenişi (22 Mayıs 1907; Etterbeek, Brüksel Bölgesi - 3 Mart 1983; Woluwe-Saint-Lambert), Belçikalı çizer. Çizgi roman karakteri Tenten'in yaratıcısıdır.
1920'den başlayarak desinatörlük yapan Georges Rémi, resimlerinde imza olarak isminin baş harfleri olan G.R.'yi kullanıyordu. 1924 yılında imzasından sıkılarak harfleri tersine çevirdi; yani "R.G." yaptı. Bu Fransızcada "Erje" diye okunuyordu; yani yazıldığı şekliyle "Hergé". Bundan sonra eserlerinde bu takma ismini kullanmaya başladı ve dünyada bu isimle tanındı.
Özellikle Belçika ve Fransa'da büyük üne sahip olan Tenten, köpeği Milu (beyaz bir terrier) ve arkadaşları bütün dünyada tanınır. Herge tarafından ilki 1929'da çizilen Tenten'in Maceraları (Les Aventures de Tintin) şu ana dek 50 ayrı dile çevrildi ve bu maceralar dünya çapında 200 milyondan fazla baskı yaptı.
UNESCO'nun Index Translationum (Eserleri başka dillere tercüme edilmiş yazarların listesi)'una göre Hergé Fransızcadan diğer dillere en çok eseri tercüme edilmiş yazarlar sıralamasında 9.cu sırada yer alır. Aynı listede Belçikalı yazarlar arasında Georges Simenon'un arkasından 2. sırada, Fransızca çizgi romancılar sıralamasında da Asterix ve Red Kit (Lucky Luke)'in yazarı René Goscinny'nin arkasından yine 2. sırada yer alır.
Serinin kahramanı, genç bir gazeteci ve gezgin olan Tenten'dir. Tenten'e, köpeği Fındık, Milou, Kaptan Haddock, Profesör Turnusol ve çok sayıda renkli yardımcı karakter eşlik etmektedir.
Fakat Georges Rémi 1983 yılında Tenten'in 24. macerasında 77 yaşında yaşamını yitirmiştir.

Tenten'in İdeolojisi

Tenten resmi sitesi

Hibrit (melez) otomobillerin amacı benzin sarfiyatını azaltmaktır. Bunu sağlamak için sıkışık trafikte, düşük hızlarda benzin motoru yerine elektrik motorunu kullanmakta ve bu sayede kısmen 0 emisyon salınımı sağlamaktadırlar. Elektrik motorunun çalışması için gerekli enerji, benzin motoru çalıştırıldığı zamanlarda ya da frenleme sırasında akülere şarj edilmektedir. Dolayısıyla bu araçların elektriğe bağlanarak şarj edilmesi gibi bir gereksinim yoktur.
İstenildiğinde benzinli istenildiğinde elektrik motoruyla ilerleyebilen ilk aracı 27 yaşındayken Ferdinand Porsche yapmıştır. 1902 yılında “Mixte-Wagen” adını verdiği aracı tanıtmıştır. Viyanalı bir fayton üreticisi olan Ludwig Lohner ile birlikte çalışan Porsche 4 silindirli bir Daimler motoruna aküler, bir jeneratör ve elektrik motorları eklemiştir. Bu haliyle Mixte benzinli motor stop edildiğinde bile akülerin çalıştırdığı elektrikli motorla ilerlemeye devam edebilmekteydi.
Hibrid arabaların yaklaşık 10 yıl içerisinde, benzin motorlu arabaların yerini alacağı düşünülmektedir. Toyota'nın Toyota Prius modeli, Honda'nın Honda Insight ile başladığı günümüzde Honda Civic Hybrid ile devam eden serileri hibrit otomobillere örnek olarak verilebilir. Toyota'nın lüks araba şirketini temsil eden Lexus'un 2005 yılı içerisinde piyasaya sunduğu Lexus RX 400h modeli de melez otomobiller arasında yerini almıştır.
Bunun yanı sıra, Dodge'un Ram Pick-up'ını melez olarak üreteceğini açıklamasıyla bu tarzda bir ilk olacak gibi gözükmektedir. Bunu takiben, General Motors; Chevrolet'ye ait Silverado modelini ve GMC'ye ait Sierra modelini tarihinde ilk kez "GM" markasını kullanarak tanıtması beklenmektedir.
SUV sektöründe ise, ilk önce kendini belli eden Ford'un Escape modeli olmuştur.
2025 yılına yetiştirilmesi beklenen araba modelleri arasında, GMC Yukon, Chevrolet Tahoe, Mercedes S Serisi ve Toyota Camry gibi sektörün zirvesine doğru oynayan otomobiller de bulunmaktadır.

Hibrid elektrikli araç (HEV), hibrit araç türüdür. Geleneksel bir içten yanmalı motor (ICE) sistemini bir elektrikli tahrik sistemi ile birleştirir. Birçok HEV, motoru rölantide kapatarak ve gerektiğinde yeniden başlatarak rölanti emisyonlarını azaltır; bu bir start-stop sistemi olarak bilinir. Elektrikli güç aktarım mekanizmasının varlığı, ya geleneksel bir araçtan daha iyi yakıt ekonomisi ya da daha iyi performans elde etmeyi amaçlıyor. Çeşitli HEV türleri vardır ve her birinin elektrikli araç (EV) olarak işlev görme derecesi de değişir. Bazı HEV çeşitleri, bir elektrik üretecini döndürmek için içten yanmalı bir motor kullanır. Bu, aracın pillerini şarj eder veya doğrudan elektrikli tahrik motorlarına güç sağlar; bu kombinasyon bir motor-jeneratör olarak bilinir.

Plug-in hibrit
Plug-in hibrit aracı

Honda Accord (ホンダ アコード), 1972'den beri üretilen ve tüm dünyada satılan Honda Accord, özellikle ABD'de başarılı satış rakamları yakalamıştır. ABD'de 1982 yılında üretilmeye başlamış ve günümüze kadar ABD'de en fazla satılan Japon arabası olma ünvanına sahip olmuştur.
2008 yılı itibarıyla Sekizinci jenerasyonu tüm dünyada satışa sunulmuştur.

1.5 I3 DOHC VTEC Turbo 182 HP 2020-
1.6 I4 OHV Honda 88 HP 1976-1982
1.6 I4 SOHC 98 HP 1982-1988
1.6 I4 VTEC 110 HP 1988-1995
1.7 I4 90 HP 1983-1989
1.7 I4 VTEC 110 HP 1989-1996
1.8 I4 100 HP 1988-1995
1.8 I4 VTEC 125 HP 199
1.8 i-VTEC 140 HP 2003-2008
1.9 T-Kompresör-GDI 130 HP 1998-2003
2.0 I4 DOHC 130 HP 1992-1998
2.0 I4 VTEC 140 HP 1998-2010
2.0 I4 i-VTEC 155 HP 2010-2018
2.0 I4 VTEC Turbo 200 HP 2018-günümüz
2.2 I4 Turbo 180 HP 2003-2009
2.4 I4 125 HP 1988-1995
2.4 I4 VTEC 150 HP 1995-2002
2.4 I4 i-VTEC 180 HP 2002-2010
2.7 V6 150 HP 1995-2011
2.8 V6 VTEC 190 HP 1999-2005
3.0 V6 165 HP 1991-1997
3.2 V6 VTEC 210 HP 1998-2005
3.5 V6 i-VTEC 256 HP 2010-

1.6 I4 TD 80 HP 1986-1993
1.8 I4 TDI 95 HP 1994-2001
1.9 I4 i-CDTI 120 HP 2000-2003
2.2 I4 HDİ 140 HP 2003-2008
2.2 I4 i-DTEC 150 HP 2008-2015
2.2 I4 i-DTEC 180 HP 2008-2017
2.5 V6 TDI 130 HP 1993-1999
3.0 V6 i-CDTI 200 HP 2003-2009

5 ileri manuel
6 ileri manuel
4 ileri otomatik
5 ileri otomatik
CVT
i-SHIFT
Accord JDM: Japonya, Avrupa, Avustralya ve Güney Afrika'da satılan versiyonudur.
2,0lt.(156 bg), 2,4lt.(201 bg) ve dizel 2,2lt.(140bg) motor seçenekleri mevcuttur.
Boyutları: (U/G/Y) 4726mm/ 1840mm/ 1440mm (sedan)
Aynı araç Kuzey Amerika'da 2,4lt.(201 hp) motor seçeneğiyle Acura TSX markasıyla pazarlanmaktadır.

JDMTurkiye.Com (Türkçe)
Honda Resmi Web Sitesi(Türkçe)
17 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Honda Civic, Honda tarafından ilk olarak küçük araç olarak üretilmeye başlandı. Küçük araç olarak üretilen Civic, zamanla değişikliklere uğrayarak hem daha lüks hem de boyut olarak daha büyüyerek kompakt araç sınıfına doğru adım atmış oldu. Teknik olarak orta boy bir araç da olsa şu an hala kompakt sınıfında kabul edilir. Honda Civic, günümüzde Honda Accord ve Honda Jazz arasında kalır. 2006 yılı itibarıyla dünya çapında 16,5 milyon satış rakamına ulaşmış, bunun 7,3 milyonu Amerika Birleşik Devletleri'de satılmıştır. Bir dönem, Kanada'da en çok satan araç olmuştur.
2016 yılı itibarıyla Civic'in 10. nesli birçok ülkede satışa sunulmuştur. Bu model, Türkiye'de 2017 yılının şubat ayı itibarıyla satışa sunulmuştur.

İlk Civic; 1972 yılının Temmuz ayında iki kapılı model olarak tanıtıldı, bunu Eylül ayında üç kapılı hatchback model izledi. Ancak bu araçlar, Japonya'da 1973 model olarak satılmaktaydı. Civic, günümüzdeki modellerine göre oldukça küçük ve hafif olarak üretilmişti. 355 cm boyundaki bu araç 12 inçlik jantlar, enine yerleştirilmiş su soğutmalı motor, ahşap görünümlü konsol, önlerde disk frenler ile o zaman şartlarına göre gayet modern bir görünüme sahipti. Araç, isteğe bağlı olarak klima, arka silecek ve AM/FM radyo opsiyonlarıyla alınabiliyordu. Civic'in o zamanlar iki, üç ve beş kapılı hatchback modelleri bulunuyordu. 1169cc'lik motor kullanılan Civic'in motoru 50 beygir gücündeydi. 680 kg ağırlığındaki Civic, performans olarak kullanıcıların beğenisini kazanmıştı. Araçta 4 ileri manuel şanzıman standart olarak sunulurken, 2 ileri Hondamatic adı verilen otomatik şanzıman opsiyonel olarak sunuluyordu. 1973 Petrol Krizi nedeniyle otomobili daha çok ön plana çıkaran olay ise CVCC (Kontrollü girdaplı yanma odası) özelliği oldu. Bu özellik sayesinde araç kurşunlu ya da kurşunsuz benzinle çalışabildiği için pahalı olan kurşunsuz benzine gerek kalmadan ABD'deki Çevre Koruma Ajansı'nın emisyon standartlarını yakalayabiliyordu. Başlangıçta yakıt tüketimiyle beğeni toplayan Civic, daha sonra verimli, güvenilir, sportif, performanslı ve çevre dostu sıfatlarıyla iyice bilinir hale geldi.
1974 yılında Civic'in motoru biraz büyüdü ve 52 beygir gücünde 1237 cc'lik bir motor kullanıldı. İsteğe bağlı olarak seçilebilen 1488cc'lik CVCC teknolojili motor ise daha temiz ve daha verimli bir sürüş sunuyordu. 5 ileri manuel şanzıman 1974 yılında satışa sunuldu ancak 5 vitesli şanzıman sadece 1488cc'lik yani 1.5 litre olarak geçen motorda kullanılabiliyordu.
1978 yılında, birinci neslin sonlarına denk gelen bu süreçte, araca kozmetik yenilikler getirildi. Bunlardan bazıları; siyah ızgara, kaput ile yan havalandırmalarda değişiklik ve sinyal lambalarının tampon yerine ızgaraya yerleştirilmesidir. Ayrıca, CVCC teknolojili motor 60 beygir gücüne çıkarıldı.

İkinci nesil Civic, 1979 yılında 1980 model olarak tanıtıldı. Daha büyük, daha köşeli hatlara sahip olan yeni Civic'in motor gücü de artmıştı. Bu nesil Civic'lerin hepsinde CVCC teknolojisi kullanılmış, silindir başına 3 valf eklenmiş ve içten yanmalı motor teknolojisi uygulanmıştır. Standart olarak sunulan 1335 cc'lik ancak 1.3 diye adlandırılan motor 55 hp güç üretmekteydi, isteğe bağlı olarak sunulan 1488 cc'lik motor ise 67 hp güç üretmekteydi. Bu model Civic'lerde 4 ileri manuel şanzıman, 5 ileri manuel şanzıman ve 2 ileri yarı-otomatik Hondamatic olarak adlandırılan otomatik şanzıman olmak üzere 3 şanzıman seçeneği sunulmuştu. Bu nesilde, Civic ilk kez sedan olarak üretildi.1982 yılında makyajlanan kasaya yeni ızgara, dikdörtgen farlar ve daha büyük bir tampon eklendi.
1983 yılında Civic S modeli tanıtıldı. Spor paket ya da spor model olarak adlandırılan bu araç; arka denge çubuğu, sertleştirilmiş süspansiyon, 13 inç jant ve lastikler, kırmızı sportif çizgiler, siyah ızgara ve siyah boyalı cam kenarlarıyla sportif bir görünüşe sahipti.

Üçüncü nesil Civic, 1983 yılında 1984 model olarak piyasaya sürüldü ve 1983-1987 yılları arasında üretildi. Bu dönemde aracın boyutlarında ve dingil mesafelerinde daha önce olduğu gibi büyümeler devam etti. Bu dönemde Civic'in 3 kapılı hatchback, 4 kapılı sedan, 5 kapılı (o dönem "Civic Shuttle" olarak adlandırılan) station wagon ve spor kasa olarak kabul edilen CRX modelleri yer alıyordu. 1983 yılında piyasaya sürülen Civic, o yıl Japonya'da yılın otomobili ödülünü kazanmıştır. Daha önceleri Honda Ballade adı altında satılan Civic sedan ise bu dönemden sonra tüm pazarlarda Civic adı altında piyasaya sunulmuştur. O dönemki Civic Sedan, Rover 200 serisi ile aynı altyapıya sahiptir.
Bu dönemde 1500 cc'lik 76 hp güç üreten sıralı 4 silindirli motor ve her silindir başına 3 valf olmak üzere toplamda 12 valfe sahip bir motor kullanılmıştır. Temel model hatchback ve CR-X modelinde ise 1.3 motor 60 hp'lik 8 valflik motor kullanıldı. Avrupa modellerinde ise 1.200 cc, 62 hp'lik eski tip motorlar sunuldu. Shuttle olarak adlandırılan station wagon modelinde ise sadece 1.5 litrelik 85 hp'lik motor kullanıldı. İlerleyen zamanlarda çok güçlü bir motor olarak kabul edilen 1.5 litre hacme sahip 100 hp'lik motor CR-X'de kullanılmaya başlandı. Bu motor 0–100 km/h hızlanmasını 8.7 saniyede tamamlıyordu.
1986 yılında Civic makyajlandı. Gömme farlar, değişen arka stop farları ve yeni tip jantlar vb. birçok kozmetik değişiklik yapıldı. Üçüncü neslin öncesine göre bu dönemde Civic daha sportif bir görünüm kazanmış ve özellikle CR-X birçok kişinin ilgisini fazlasıyla çekmişti.

1987 yılı itibarıyla Civic, büyüyen boyutları (250 mm) ve yepyeni bir tasarımıyla görücüye çıktı. Daha önceki modellerden çok daha modern duran bu kasanın motorları da bir önceki nesle göre daha güçlüydü. Geniş model ve donanım seviyesiyle Civic dünya çapında çeşitli pazarlarda sunuldu. B16A VTEC motorla sunulan Japon pazarı bu dönemde en önemli pazardı. Amerika pazarındaki modeller elektronik yakıt enjeksiyonuna sahipken bazı yerlerde hala karbüratörlü motorlar da kullanılıyordu. Bu nesilde Honda, hatchback modelinde sadece 3 kapılı coupe versiyonuna yer vererek büyük sınıfta ise sadece sedan 4-kapılı modele yer verdi. Önceki nesillerde yer alan 5 kapılı hatchback modeli bu nesilde bulunmamaktadır.
Birçok donanım seviyesine sahip olan aracın Türkiye'ye bilinen EL, EX ve GL modelleri gelmiştir. 1.4, 1.5 ve 1.6 litrelik motorlara sahiptir.

Beşinci nesil Civic, 1991 yılının Eylül ayında sunuldu. Yeni Civic selefinden hem daha aerodinamik bir yapıya sahip hem de boyut olarak daha büyüktü. Dingil mesafesi hatchback modelde 257 cm'ye çıkarken, sedan modelinde 262 cm'ye yükselmiştir. Civic, üçüncü neslinde aldığı Japonya yılın otomobili ödülünü bu nesilde ikinci kez almıştır. Bu nesil Civic'te kullanılan hafif malzemeler sayesinde az yakıt tüketen, ekonomik bir araç ortaya çıktı. Yolculukları daha iyi kılmak için Civic'in süspansiyonları iyileştirildi, bu değişiklikle birlikte daha yumuşak bir sürüş sağlanmış oldu. Civic'in daha güvenli olması için Civic'e ABS ve airbag (hava yastığı) gibi donanımlar eklendi. Motor seçenekleri olarak 1.5 litre karbüratörlü 90 beygir, 1.6 litre enjeksiyonlu SOHC VTEC 125 beygir, 1.6 DOHC 136 beygir, 1.6 litre VTEC-E 160 beygir ve 1.5 litre VTEC-E 92 beygir gibi seçenekler bulunuyordu. Kasa tipi olarak 3 kapılı hatchback, 2 kapılı sedan coupé ve 4 kapılı sedan seçenekleri mevcuttu. Civic'te 4 ileri otomatik ve 5 ileri manuel şanzıman seçenekleri mevcuttu.

Altıncı nesil Civic, 1995 yılında tanıtıldı. Bu model, Honda Civic'in başarı temellerinin atıldığı modeldir. Bu modelde daha köşeli hatlar, büyük far ve stop grubu ve daha uzun dingil aralığı gibi birçok değişikliğe sahiptir. Birçok kişinin beğenisini kazanan bu model, Türkiye'de de çok satmıştır. Türkiye'de 1.4 litrelik 90 beygir, 1.6 litrelik 126 beygir ve 1.6 VTi olarak adlandırılan 160 beygirlik motorlarla sunulmuştur. Motorlar 4 ileri otomatik şanzıman ya da 5 ileri manuel şanzıman ile alınabiliyordu. VTi modeli ise sadece manuel şanzımanla sunulmuştur.
1999 model yılı için Civic makyajlandı. Civic'te hem aracın için hem de dışında çeşitli değişiklikler yapılmış ve bu değişiklikler ülkelere göre değişiklik göstermiştir. Değişikliklerden bazıları; yeni ızgara, yeni farlar, yenilenen ön tampon, çamurluklar, ön kaput ve yenilenen arka tampon ve arka stoplardır.
O dönemde pek iyi durumda olmayan, hatta yeni bir araba üretmek için yeterli kaynağa sahip olmayan Rover grubu ile Honda'nın arasında eskiden süregelen bir ortaklık bulunmaktaydı. Bu ortaklığın bir ürünü olan ve Euro Civic diye lanse edilen Civic modeli esasen Rover 400/45 ile aynı motor ve platformu paylaşıyor, İngiltere'de üretiliyordu. MB koduyla sadece 5 kapılı liftback karoserle satılan Euro Civic'lerin ithalatı 99'da son buldu.

Honda'nın 2001 ile 2006 arasında ürettiği Civic modelidir. Araç, 2000 yılının Eylül ayında piyasaya sürüldüğü için 2001 model olarak geçmektedir. Aynı şekilde 2005 yılının ikinci yarısına kadar üretildiği için de 2006 model yılına sahip yedinci nesil Civic'ler vardır. Bir önceki nesliyle kıyaslandığında boyutlarını koruyan aracın iç mekanı önceki nesline göre biraz daha genişledi. Özellikle arka zeminde şaft tüneli çıkıntısının olmaması yani tabanın düz olması arka bölümdeki yolcular için ekstra konfor sağladı. Civic'in Hybrid modeli bu nesilde, 2002 yılında sunulmuştur.
Honda, bu araç ile 2000 yılında Japonya yılın otomobili ödülünü dördünce kez kazanmış oldu. Aynı şekilde 2001 yılında ise Japonya Otomotiv Araştırmacıları ve Gazetecileri Konferansı Yılın Otomobili ödülüne sahip olmuştur.
Araç 2003 yılında makyajlanmıştır. Bu makyajla aracın ön farları, arka stopları, ön kaput, ön tampon ve marşpiyellerinde değişikliğe gidilirken iç dizaynında ise gösterge yazıları ve ışıkları, müzik sistemi gibi değişiklikler olmuştur.
Yedinci nesil Civic Türkiye'de sadece 110 beygir gücündeki 1.6 litrelik VTEC motorla satılmıştır. Ayrıca 2.0 litrelik 200 beygirlik Hatchback Type-R modeli de bulunmaktadır. Bu nesil Civic Türkiye'de LS ve ES olmak üzere iki adet donanım seviyesiyle satılmıştır. Civic'in hibrit modeli, Türkiye'ye gelmem

Hot Hatch, yani sportif hatchback sınıfı genellikle 3 kapılı (bagaj dahil), motor özellikleri bakımından sınıflarına göre üstün, sürüş keyifleri nispeten daha fazla modellerdir. Mini sınıftaki hot hatchler yaklaşık 100 HP, küçük sınıftakiler 150-200 HP, kompakt sınıftakiler ise 200-300 HP civarında üretilirler.

Smart ForTwo Brabus
Renault Twingo RS
Fiat Panda 100 HP

Mini Cooper S/Mini Cooper JCW
Volkswagen Polo GTI
Seat Ibiza FR/Seat Ibiza Cupra
Renault Clio RS/Renault Clio R26
Peugeot 207 GT/Peugeot 207 RC
Fiat Grande Punto Abarth
Alfa Romeo MiTo GTA
Lancia Ypsilon Momo Design
Opel Corsa OPC
Ford Fiesta ST
Toyota Yaris TS
Suzuki Swift Sport
Skoda Fabia vRS
Mitsubishi Colt CZT

BMW 130i
Volkswagen Golf GTI/Volkswagen Golf R32
Audi S3
Seat Leon FR/Seat Leon Cupra
Renault Megane RS/Renault Megane R26
Peugeot 308 GT
Alfa Romeo Brera
Citroén C4 VTS
Opel Astra OPC
Ford Focus ST/Ford Focus RS
Volvo C30 T5
Subaru Impreza WRX/Subaru Impreza STI
Honda Civic Type-R
Peugeot 306 Gti-6
Toyota GR Corolla

Hız göstergesi ya da sürat saati, taşıtlarda sürati bildiren gösterge. Aracın birim zamanda katettiği mesafeyi mesafe/zaman formatında sürücüye bildirir.
Hız göstergesi, 1888'den önce Josip Belušić tarafından icat edildi. Buluşunun patentini 1888'de Viyana'da aldı ve 1889'da Paris'teki Exposition Universelle'de sundu.

Dünya'da otomotiv sektöründe en yaygın olarak kullanılan sürat birimi km/sa'dir ve daha seyrek olarak mph'dir. Mph'nin resmî olarak kullanıldığı ülkelerde, otomobillerde sürat saati her iki birimi birden gösterir.

Modern otomobillerin çoğunda hız ölçümü, motor gücünü tekerlere ileten transmisyonda yapılır ve sürüş kablosu (drive cable) aracılığıyla sürat saatine iletilir.

Uçaklardaki ana sürat saati olan işarî sürat saati, pito tüpünden yaptığı ölçüm ile hava hızını pilota bildiren saattir. Pito tüpünden ölçülen dinamik basınç ile atmosferin statik basıncı arasındaki farktan hızı gösterecek şekilde tasarlanmış dijital ya da analog göstergedir. Tek pilotlu uçaklarda genelde bir adet, iki pilotlu uçaklarda birisi kaptan pilot, birisi de yardımcı pilot tarafında olmak üzere iki adettir.

Araç aletleri listesi
Hava hızı göstergesi
Hubometre
Taksimetre
Araba alarmı
İmmobilizer

Akashi Kaikyō Köprüsü (明石海峡大橋, Akashi Kaikyō Ōhashi), Japonya'da, Kobe şehri ile Awaji adasını birbirine bağlayan, 1915 Çanakkale Köprüsü'nden sonra dünyanın en uzun 2. asma köprüsüdür. 1991 metre uzunluğundadır, en yüksek noktası 282,8 metredir.
Akashi Boğazı'nı birbirine bağlama fikri yaşanan bir felaket üstüne ortaya çıkmıştır. 1955'te 100 çocuk taşıyan bir feribotun başka bir feribotla çarpışması ve 168 kişinin ölmesi üzerine köprü inşası için politik baskılar artmış, inşaat 1988'de başlamış ve 10 yıl sürmüştür. Köprü, 5 Nisan 1998 günü trafiğe açılmıştır. Köprü, 1990 metre uzunluğunda yapılmış, 17 Ocak 1995'teki Kobe Depremi'nden sonra 1 metre daha uzatılmıştır.
Akashi Boğazı, dünyanın en yoğun deniz trafiğine sahip (günde 1000 gemi) boğazıdır, üstelik tayfun bölgesinde yer alır, rüzgarın hızı saatte 290 km'ye kadar ulaşır. Bu köprünün inşaatında asma köprü teknolojisi en son sınırına ulaşmıştır.

Almanya'daki otoyollar, (Almanca: Bundesautobahn) Almanya'daki federal otoyollardır. Otoyolların inşası Nazi dönemine kadar gitmektedir. Buradaki otoyollar 13.092 km uzunluğundadır (2019). Bu da Almanya'yı Avrupa'nın en uzun, Dünya'nın da 3. en uzun (Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'den sonra) otoyol ağına sahip ülke yapmaktadır. Hız limiti sınırsızdır fakat 130 km/h hızla gidilmesi önerilir. Otoyollardan sadece kamyon ve tırlardan ücret alınır.

Otoyol yapımı fikri ilk kez, Weimar Cumhuriyeti'nde 1920'lerin ortalarında tasarlandı ancak inşaatın yavaşlığı ve ekonomik sorunlar ve siyasi desteğin eksikliği nedeniyle planlama aşamasının ötesine çok ilerleme olmadı. İlk kamu yolu, Köln ve Bonn arasında 1932 yılında tamamlanmış ve 6 Ağustos 1932 tarihinde Konrad Adenauer (Köln Belediye Başkanı ve Batı Almanya'nın gelecekteki Şansölyesi) tarafından açıldı. Bugün, bu yol Bundesautobahn 555 ismini almıştır. Bu yol henüz Autobahn denilen ve modern otoyollar gibi değildi, ancak bunun yerine kavşaklar, yaya, bisiklet veya hayvan gücüyle çalışan ulaşım olmadan iki şeritli her yöne sahip bir Kraftfahrstraße ("motorlu araç yolu") olarak adlandırıldı.
1933'te Naziler iktidara gelince, Adolf Hitler heyecanla, Fritz Todt'u, Alman Yol İnşaat Müfettişliğine atayarak, iddialı bir otoban inşaat projesi başlattı. 1936 yılına gelindiğinde, 130,000 işçi doğrudan inşaat yakınında inşa edilen yapılarda, kırsal alanlarda, işçileri barındırmak için yeni kamplar yapılarak, inşaat malzemeleri, çelik, beton, tabela, bakım ekipmanları tedarik edilerek 270.000 işçi istihdam edilmiştir. Autobahnlar öncelikle askeri büyük altyapı iyileştirmeleri olarak tasarlanmamıştır. Almanya'daki tüm büyük askeri taşımaları yakıt tasarrufu için trenle yapılmıştır. Propaganda bakanlığı, uluslararası kamuoyunun dikkatini çeken büyük bir medya olayı haline autobahnların yapımını tanıttı.

Almanya'daki karayollar
Avrupa E-yolları

Detailed explanation of the numbering system
A German website with descriptions of all autobahn-routes and exits. 6 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
English-language website that discusses all aspects of the Autobahn2 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asma köprü, geniş açıklıkların aşılmasında en çok tercih edilen köprü tipi.
Asma köprüler geniş açıklıkların aşılmasını sağlayabilirler; ama ciddi bir sakıncaları vardır. Çok esnektirler ve trafik yükü (özellikle yükün açıklığı bir uçtan dörtte bir uzaklığa etkilediği durumlarda) büyük bir çökmeye yol açabilir. Bu yüzden, kablolara yardımcı olması için bir destek kirişi ya da bir kutu kiriş eklenir. Kablo tellerinin hem ucuz, hem de kiriş yapımında kullanılan çelikten daha dayanıklı olması, uzun açıklıklarda asma köprülerin yeğlenmesine neden olur. Orta uzunluktaki açıklıklardaysa, asma köprü yerine kuleleri ve gövdeyi birleştiren dayanakları bulunan kablo-askılı köprü yapılır..

En uzun asma köprülerin listesi
Baskül köprü
Kiriş köprü
Kemer köprü

New Brunswick Kanada Asma Köprüleri14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mimari: Asma Köprüler14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Society of Civil Engineers Sivil Mühendisliğin Tarihçesi ve Kalıtları - Köprüler
Bridgemeister: Asma Köprüler4 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa'da yüksek hızlı demiryolu , Avrupa'da giderek daha popüler ve verimli bir ulaşım  haline gelmiştir. 1980'lerde ve 1990'larda inşa edilen ilk yüksek hızlı demiryolu hatları, ülke içi koridorlarda seyahat sürelerini iyileştirdi. O zamandan beri, birçok ülke kapsamlı yüksek hızlı ağlar kurdu ve şimdi birkaç sınır ötesi yüksek hızlı demiryolu bağlantısı var. Demiryolu operatörleri sıklıkla uluslararası hizmetler işletmektedir ve hatlar sürekli olarak inşa edilmekte ve gelişmekte olan Avrupa yüksek hızlı demiryolu ağında uluslararası standartlara yükseltilmektedir.
2007'de, yüksek hızlı demiryolu seyahatini koordine etmek ve hızlandırmak için Avrupa Demiryolu operatörlerinden oluşan bir konsorsiyum (Railteam) ortaya çıktı. Trans-Avrupa yüksek hızlı demiryolu ağı geliştirmek Avrupa Birliği'nin belirtilen  hedefidir ve sınır ötesi demiryolu hatlarının çoğu AB finansmanı alır. Fransa, İspanya, İtalya, Almanya, Avusturya, İsveç, Belçika, Hollanda, Polonya, Portekiz, Rusya ve Birleşik Krallık gibi birçok ülke, sınır ötesi yüksek hızlı demiryolu ağına bağlıdır.
Avrupa genelinde şu anda çoğu yapım aşamasında olan tünellere, köprülere ve diğer altyapı ve geliştirme projelerine yoğun yatırım yapması nedeniyle önümüzdeki yıllarda daha fazla bağlantının olması beklenmektedir. TGV, Fransa'da hizmete giren ilk yüksek hızlı tren  olup Alstom' da tasarlayan ve teslim eden ilk üreticiydi.
Şu anda, Bombardier Transportation şirketleri (2021'den beri Alstom), Alstom'un kendisi, İspanyolca Talgo ve Almanca Siemens.

İlk yüksek hızlı demiryolu hatları ve hizmetleri, 1980'lerde ve 1990'larda ulusal projeler olarak inşa edildi. Ülkeler, sınırları dahilindeki şehirler arası güzergahlarda yolcu kapasitesini artırmaya ve yolculuk sürelerini kısaltmaya çalıştı. Başlangıçta, hatlar ulusal finansman programları aracılığıyla inşa edildi ve hizmetler ulusal operatörler tarafından işletildi

Paris'ten Lyon'a LGV Sud-Est 1981'de açıldığında ve TGV yolcu hizmetine başladığında Fransa yüksek hızlı trenle tanıştı. O zamandan beri Fransa, Paris'ten her yöne uzanan hatlarla geniş bir ağ oluşturmaya devam etti. Fransa, Haziran 2021'de 2.800 km'lik operasyonel HSR hattıyla Avrupa'nın en büyük ikinci yüksek hızlı ağına sahiptir, sadece İspanya'nın 3.402 km gerisinde.
TGV ağı yavaş yavaş diğer şehirlere ve İsviçre, Belçika, Hollanda, Almanya ve Birleşik Krallık gibi diğer ülkelere yayıldı. Yüksek hızlı trenin erken benimsenmesi ve Fransa'nın önemli konumu (İber Yarımadası, Britanya Adaları ve Orta Avrupa arasında) nedeniyle, Avrupa'daki diğer birçok özel yüksek hızlı demiryolu hattı aynı hız, voltaj ve aynı hızda inşa edilmiştir. sinyalizasyon standartları En belirgin istisna, Almanya'daki mevcut Alman demiryolu standartlarına göre inşa edilmiş yüksek hızlı hatlardır. Ayrıca, TGV ve ICE dahil olmak üzere birçok yüksek hızlı hizmet, yüksek hızlı demiryolu için tasarlananlara ek olarak mevcut demiryolu hatlarını kullanmaktadır. Bu nedenle ve farklı ulusal standartlar nedeniyle, ulusal sınırları aşan trenlerin, farklı güç kaynaklarını ve sinyal sistemlerini idare etme yeteneği gibi özel özelliklere sahip olması gerekir. Bu, tüm TGV'lerin aynı olmadığı ve yükleme göstergesi ve sinyalleme hususları olduğu anlamına gelir.

Açılır kapanır köprü veya asma köprü, genellikle tahkim edilmiş kale surlarının girişinde kapı görevi gören ve bir hendeğin üzerinden geçiş sağlayan köprünün adıdır.

Orta Çağ'da genellikle hendeklerle korunan kalelerde ana kapıdan çıkışta ahşap köprüler kullanılırdı. İlk örneklerde bu geçişi sağlayan köprüler saldırı sırasında özellikle yıkılabilir veya ortadan kaldırılabilir şekilde olurdu. Sonrasında açılır kapanır köprüler kullanılmaya başlandı ve yaygınlaştı. Bu tür köprüler kapalı durumdayken dış kale kapısına ilave koruma da sağlıyordu. Köprüye erişmeye çalışanlar da kale burçlarındaki mevzilerden engellenirdi. Köprü ip veya zincir yardımıyla açılıp kapatılırdı. Ağır kapıların kaldırılıp indirilmesinde bir dengeleyici baskül mekanizması çoğu zaman bulunurdu. Özellikle Fransa'da ve İngiltere'de çok sayıda şatoda çalışır durumda açılır kapanır köprü günümüze kadar gelmiştir.

Baskül köprü

Bakım, endüstriyel, ticari, resmi ve konut kurulumlarındaki fonksiyonel kontroller, gerekli cihazların, ekipmanın, makinelerin, bina altyapısının ve destekleyici yardımcı programların tamiri, bakımı, onarımı veya değiştirilmesidir. Terim, yolların, tesislerin, fabrikaların, hendeklerin, binaların veya endüstriyel üretim makinelerinin bakımı ile bağlantılı olarak ifade edilir. Teknik bakımla mühendis, demirci, dülger, mekanik, tamirci, makinist, teknisyen, elektrikçi, tesisatçı gibi meslekler uğraşabilir.

Hata türleri ve etkileri analizi
Bakım etiği
Yedek parça
Atölye

Hupje, Erik. "Reliability Centered Maintenance: 9 Principles of a Modern Preventive Maintenance Program". Road to Reliability. 18 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Nisan 2020. 
Wu, S.; Zuo, M.J. (2010). "Linear and nonlinear preventive maintenance" (PDF). IEEE Transactions on Reliability. 59 (1). ss. 242-249. doi:10.1109/TR.2010.2041972. 22 Mart 2019 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi19 Nisan 2020.

Baskül köprü, açılabilir kanatları olan ve kanatları açıldığında altından deniz taşıtlarının geçişine olanak tanıyan hareketli köprü tipi.
Çalışması, genellikle köprünün ortasında yer alan köprü kanatlarının kontrollü şekilde açılması ve kapanması biçimindedir. Baskül tipi köprüler ilk ortaya çıktıklarında, kanatların açılması hidrolik sistemlerle gerçekleştirilirdi. Günümüzde, hidrolik sistemlerin yerini daha gelişmiş olan ve elektrikle çalışan sistemler almıştır.
Baskül tipi köprüler, kanatlarının kısa zamanda açılması ve açıldıklarında az yer işgal etmeleri nedeniyle en çok kullanılan hareketli köprü türüdür.
Baskül tipi köprünün dünya üzerinde pek çok örneği vardır. En ünlü örneklerinden biri, İngiltere'nin Londra kentinde Thames Nehri üzerinde yer alan Kule Köprüsü (Tower Bridge)'dür.

Asma köprü
Kemer köprü
Kiriş köprü

Bayındırlık hizmetleri, devlet tarafından finanse edilen ve inşa edilen, büyük toplumda rekreasyon, istihdam ve sağlık ve güvenlik kullanımları için geniş bir altyapı projeleri kategorisidir. Bunlar arasında kamu binaları (belediye binası, okullar, hastaneler), ulaşım altyapısı (yollar, demiryolu ulaşımı, köprüler, boru hattı taşımacılığı, kanallar, limanlar, havaalanı), kamusal alanlar (kent meydanı, parklar, plajlar), kamu hizmetleri (su temini ve arıtma, atık su arıtımı, elektrik şebekesi, barajlar) ve genellikle uzun vadeli fiziksel varlıklar ve tesisler bulunur. Genellikle kamu altyapısı ve kamu sermayesi ile değiştirilebilir olsa da, bayındırlık işleri ekonomik bir bileşen taşımayabilir, bu nedenle daha geniş bir terimdir.
Antik çağlardan beri bayındırlık çalışmaları teşvik edilmektedir. Örneğin, Roma imparatoru Neron yaygın deflasyon sırasında çeşitli altyapı projelerinin inşasını teşvik etti.

Kamusal mal

Betonarme, betonun çelik (donatı) kullanılarak güçlendirilmesiyle imal edilen yapı malzemesinin ismidir. Türkçeye Fransızcadan geçmiş bir mühendislik terimidir. Kelimenin Fransızca orijinali olan 'béton armé' kelimesi güçlendirilmiş beton anlamındadır.
Yapıda kullanılan betonarme elemanlar (kolon, kiriş, döşeme vb.) birtakım gerilmelere maruz kalırlar. Bunlar genel olarak basınç, çekme, kesme ve burulma etkileridir. Davranış itibarıyla gevrek olan beton, sünek çelik ile güçlendirilerek kompozit bir yapı malzemesi olan betonarme elde edilir. Bu güçlendirme ile açıklıkların daha küçük kesitlerle geçilmesi olanaklı olmuştur. Elemana yerleştirilen çeliğe sonradan veya önceden gerilme verilerek öngerilmeli/ardçekmeli beton elde edilir. Betonarme yapı elemanında bulunan beton ve çelik birlikte bu gerilmelere karşı koyarlar. Bu esnada beton, daha çok basınç gerilmelerini karşılar, çelik ise daha çok çekme gerilmelerini karşılar.

Paspayı (beton örtü tabakası), betonarme elemanlarda donatının dış yüzeyi ile betonun en dış yüzeyi arasında kalan mesafedir. Paspayının temel görevi, demir donatıları dış ortam etkilerinden (nem, yağmur, kimyasallar) koruyarak korozyon oluşumunu engellemek ve yapının yangın dayanımını artırmaktır. Ayrıca beton ile çelik arasındaki aderansın (kenetlenme) sağlanması için de hayati öneme sahiptir. Gerekli minimum paspayı kalınlığı, yapının maruz kalacağı çevresel etki sınıfına göre TS 500 ve benzeri yönetmeliklerde belirtilir.

Brooklyn Köprüsü, New York'ta East River üzerinde Brooklyn ile Manhattan'ı birbirine bağlayan bir köprüdür. Köprünün yapımına 3 Ocak 1870'te başlandı. 13 yıl sonra tamamlandı ve 24 Mayıs 1883'te hizmete açıldı. Tamamlandığı zaman dünyanın en geniş asma köprüsü idi; köprünün kuleleri ise birkaç yıl için ABD'nin en yüksek yapıları olmuştur. Doğu nehri üzerindeki köprünün ana ayakları arasındaki açıklık 486,3 metredir. Köprünün inşaat maliyeti 15,1 milyon ABD Dolarıdır ve yapımında yaklaşık 27 kişi ölmüştür .
Brooklyn ile Manhattan arasında artan trafiğe çare olmak için ihtiyaç duyulan bu köprüyü inşa etmek, tel kablonun mucidi olan John A. Roebling'in rüyası idi. John A. Roebling, dünyanın en büyük kablo üreticisi şirketinin sahibiydi, telgraf telleri, elektrik köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretmekte idi. Köprünün çizimi için 1865'ten itibaren çalıştı. Hayalini kurduğu bu köprü inşaatı projesini almayı başardı ancak köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği bir kaza sonucu ayağı ezildi ve enfeksiyon kapması sonucu 2 hafta ağrılar içinde kıvrandıktan sonra 1869'da öldü, köprünün baş mühendisi olarak oğlu Washington Roebling atandı.
1870'te Washington Roebling üzerine köprünün kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Eşi Emily Warren Roebling'in mücadelesi sayesinde köprünün baş mühendisliği görevinden alınmadı ve karısı gayri resmi olarak baş mühendislik görevini sürdürdü, kendisi köprü inşaatını yatağından seyrederek kontrol etti ve karısı aracılığıyla inşaat alanı ile arasında bağlantı sağladı.
Köprünün açılış günü New York'ta tatil ilan edildi, o gün 150.300 yayanın köprüden geçerek suya 1 cent attığı söylenir. Gotik tarzda yapılmış bu köprü, 19. yüzyıl mühendisliğinin doruk noktası ve dünyanın 8. harikası olarak kabul görülmüştür.

Cendere Köprüsü, Adıyaman'da Cendere çayı üzerinde yer alan ve dünyanın hâlen kullanılmakta olan en eski köprülerinden biri olarak anılan tarihi köprü.
Adıyaman'a 55 km mesafede, bugün Eskikale olarak bilinen bir antik yerleşim bölgesinde bulunmaktadır. Kahta ve Sincik'i birbirine bağlar. Kemer açıklığı 34.2 m olan bu köprü, Romalıların yaptığı en geniş kemerli köprüdür.  120 m uzunluğunda ve 7 m genişliğindedir. Her biri 10 ton ağırlığında 92 kayadan meydana gelir.
Köprünün üstündeki Latince bir kitabeden anlaşıldığına göre Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211), karısı ve oğulları adına yaptırılmıştır. Orijinalinde 4 korint sütun bulunduğu Kahta tarafındaki ikisinin Septimius Severus ve eşine, Sincik tarafındaki ikisinin ise oğullarına adandığı biliniyor. Ancak oğullardan Geta'ya ait olan sütun, onu öldüren ve kardeşine ait her şeyi yok etmek isteyen Caracalla adlı kardeş tarafından yıktırılmış.
Köprü 1997'de bakımdan geçmiş ve üzerinden 5 ton ağırlığa kadar olan taşıtların geçmesine izin veriliyordu.Yeni köprü yapıldığından araç geçişi tamamen yasaktır. 500 metre doğusuna yeni bir köprü daha yapılmıştır.

Türkiye'deki köprüler listesi

 OpenStreetMap'te Cendere Köprüsü ile ilgili coğrafi veriler

Clandras Köprüsü Uşak ilinin Karahallı ilçesinde yer alan Roma dönemine ait su kemeri. Yapı Banaz Çayı üzerine muhtemelen MS 2. yüzyılda yapılmıştır. Köprü olarak bilinmesine rağmen aslı su kemeridir. Yaklaşık 1 km. ilerideki Antik Pepauza Kentine su taşıyan kanalların başlangıcında yer alır. Köprünün iki ucu, dağ kayalarının yarı beli üzerine oturmuştur. Uzunluğu 24 metre, derinliği 17 metre, eni 1,75 metredir. Taşların yüzleri kalemle işlenmiş ve kemerlerin iri taşları zıvanalı olarak birbirine iyice kenetlendirilmiştir. Kemeri kasnak biçimindedir. Köprünün yanında Karahallı Elektrik Santrali vardır. Santralden boşaltılan su beton bir kanal ile köprünün yanıbaşından 17 metre yükseklikten dökülmektedir.

Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler

Clandras Köprüsü, Vadi, Sit ve Manastır İçin Özel Derlenmiş Sanal Turu
Sadece Clandras Köprüsü 360 Derece Sanal Görünümü

Danimarka'da rüzgar enerjisi, Danimarka'nın enerji ihtiyacının %140'ına denk gelmektedir.
Danimarka rüzgar enerjisi üretiminin %75'ini kıyı şeridine kurduğu türbinlerden sağlamaktadır.

Danimarka'da rüzgar enerjisi üretimi Danimarka'da enerji üretiminin başını çekmektedir. Ülke ihtiyacının %140'ı kadar rüzgar enerjisi üretip bu alanda Dünya lideridir. Ayrıca ürettiği rüzgar enerjisinin bir kısmına da Almanya, Norveç ve İsveç'e ihraç etmektedir.

2018'den itibaren rüzgar enerjisinin devlet politikası haline gelmesiyle tüm fabrika ve evlerin enerji ihtiyacının en az %50'sini rüzgar enerjisinden karşılamak zorundadır.

2018'den itibaren Danimarka'da rüzgar enerjisine 800 milyon euroluk yatırım olmuştur.
Özel sektörde ise Kriegers Flags adlı bir şirket 2021 kadar Danimarka Kuzey Denizi Rüzgar Çiftliğini kurmayı hedeflemektedir.

Deniz feneri, çeşitli ışık yayıcı sistemler vasıtasıyla, gemilere rehberlik etmek amacıyla kıyılarda yapılan bina türüdür.
En eski deniz feneri, MÖ. 7. yüzyılda Sigeon'da, bugünkü adıyla, Kumkale'de (Çanakkale) yapılmıştır. İstanbul Boğazı'nın Trakya yakasındaki Timée ve karşı kıyısındaki Hrisopolis (Modern Üsküdar) fenerleri MÖ 2. yüzyılda yapılmıştır.
Dünyanın antik çağdaki yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri, MÖ. 280 yılında Knidoslu Sostrates tarafından Pharos adası üzerine inşa edilmiştir. Yüksekliği 135 metre olan bu fenerin şöhreti ve yüksekliği bu güne kadar aşılamamıştır. 14. yüzyılda meydana gelen bir depremde yıkılmıştır.
İtalya'daki en eski fener Messina'da bulunmaktadır. Brindisi, Ravenna, Puzzuoli ve Capri fenerleri, Roma döneminin diğer tanınmış yapılarıdır. İmparator Caligula tarafından M.S. 40 yılında inşa edilen Boulogne feneri 17. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Dover'de ve Herkül Sütunu adıyla bilinen La Coruna'daki (İspanya) fenerler aynı dönemin diğer tanınmış yapılarıdır.

Rodos limanı girişinde Güneş Tanrısı Helios adına yapılan bu bronz heykel ilk fenerler arasında sayılmasa da heykelin elinde tuttuğu bir ateşle limana giren teknelere yol gösterdiği söylenir. Bu heykel New York'taki Hürriyet Abide'sini yapan Fransız heykeltıraşAuguste Barthordi'ye ilham vermiştir.
Antik çağın yedi harikasından biri olarak anılan Rodos Heykelinin yapımına heykeltıraş Chares of Lindos tarafından MÖ 282 yılında başlanmış ve 12 yıl sürmüştür. Temeli beyaz mermerden yapılan bu bronz heykel 56 yıl sonra MÖ 226 yılındaki şiddetli bir deprem sırasında yıkılmıştır. 654 yılında Arapların adayı işgalinden sonra heykelin kalıntıları Suriyeli Yahudilere satıldı. Kalıntıların 900 deve yükü tuttuğu söylenir.
Roma imparatorluğunun çöküşü ardından, denizlerdeki denetimin yok olması deniz ticaret yollarındaki güveni ortadan kaldırmış, denizaşırı ticarette önemli bir daralma meydana gelmiştir. Antik çağdan beri çalışmakta olan birçok deniz feneri Orta Çağ'da bakımsızlık yüzünde harap olmuştur.
Üzerinde odun veya kömür ateşi yakılan çok sayıda fener 17. ve 18. yüzyıllar boyunca Avrupa kıyılarındaki değişik yerlere inşa edilmiştir. Bu fenerlerin İngiltere'deki örnekleri resimlerde görülmektedir.
1611 yılında Fransa'da Gironde'da inşa edilen Cordouan feneri kayalıklar üzerine inşa edilmiş ilk deniz feneridir.
19'cu yüzyılda deniz ticaretinin yoğunlaşmasıyla birlikte, çok sayıda deniz feneri inşa edilmiştir. Bunlardan İngiltere'deki Bell Rock (Forfarshire, 1811), Skerryvore (Argyllshire, 1884), Fransa'daki Ar-Men (Sein Adası, 1881) ve Almanya'daki Roter Sand (Weser ağzı, 1885) dikkate değer deniz fenerleridir.
Amerika kıtasındaki ilk fener Boston limanı girişindeki Little Brewster adası üstüne 1716 yılında inşa edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde inşa edilen ilk fener Fenerbahçe Feneridir. Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1562 yılında inşa ettirilmiştir. Osmanlılar deniz fenerlerine önem vermiş ve Kızıldeniz'den Romanya kıyılarına kadar 200'ün üzerinde deniz feneri inşa edilmiştir.
Ahırkapı deniz feneri Sultan III. Osman zamanında, 1755 yılında inşa edilmiştir.
1853-1856 Kırım Harbi yılları ve sonrasında Karadeniz'e giden İngiliz ve Fransız harp gemilerinin Marmara ve boğazlardan geçişini kolaylaştırmak için, çok sayıda fener inşa edilmiştir. Ahırkapı, Fenerbahçe, Anadolu ve Rumeli fenerleri, Karaburun, Yeşilköy, Çimenlik, Kumkale ve Gelibolu fenerleri bu dönemin yapılarıdır.
Türkiye'de, yerden ölçülmek üzere en yüksek fenerler aşağıdaki gibi sıralanır. 

Rumeli Feneri 30 m,
Ahırkapı Feneri 29 m,
Patara deniz feneri 26.5 m,
Mehmetçik Burnu 25 m,
Hoşköy 22 m,
Fenerbahçe Feneri 20 m
Şile Feneri 19 m
Deniz seviyesinden ölçülmek üzere ışık seviyesi en yüksek fenerler ise sırasıyla: 

Sinop Boztepe Burnu (107 m),
Akıncı Burnu (109 m) ve
Alanya (209 m) deniz fenerleridir.
8334 kilometreyi bulan kıyılarımızda halen değişik karakterde ışık gösteren 372 adet fener bulunmaktadır.

Kıyı Fenerleri
Anakara fenerleri
Ada fenerleri
Deniz Kayaklıkları ve Sığlıkları Fenerleri
Derin Deniz Fenerleri
Dalgakıran Fenerleri
Doğrultu Fenerleri

Fener ışıklarının görünme mesafelerin, fener kulesinin deniz seviyesinden yüksekliğine ve ışığın yoğunluğuna bağlıdır.
H metre olarak fener ışığının, h metre olarak göz hizasının denizden yüksekliğini göstermek üzere, fenerin görünme mesafesi deniz mili olarak aşağıdaki formülden bulunur.
Görünme Mesafesi= 2.075(H 0,5 +h 0,5)

H metre olarak fener ışığının, h metre olarak göz hizasının denizden yüksekliğini göstermek üzere, fenerin görünme mesafesi deniz mili olarak aşağıdaki formülden bulunur.
Görünme Mesafesi= 2.075(H 0,5 +h 0,5)
h mesafesi = görünme uzaklığı

Kıyı ışıkları için genellikle 45 metre uygun bir yüksekliktir. Ege, Marmara ve Karadeniz gibi kapalı ve birbirine yakın adalarla dolu kıyılardaki fenerler, okyanus kıyısındakilerden daha kısadır.

Fener kulesi üstünde yakılan bir ateş ışığının yaklaşık %97 si, arkasında yansıtıcı bulunması halinde ise yaklaşık %83 ü kaybolur. Mercek kullanımıyla kayıp % 17 ye kadar azaltılmıştır. Optik sistemlerdeki en köklü değişiklik Fransız Mühendis Augustine Jean Fresnel (1788-1827) tarafından yapılmıştır. İcat ettiği mercek sistemi ilk olarak 1823 yılında Cordouan fenerinde uygulanmıştır.

Bu aygıt tipinde ışınlar bir yansıtıcı yüzeyden sadece yansıtılır. Işık kaynağı yansıtıcının odak merkezine konur.

Bu sistemde ışınlar kırılarak cam ortama girdikten sonra, ortamı terk etmeden toplam içsel yansımaya uğrar. Işınlar ortamı terk ederken bir kere daha kırılır. Bu yöntemde ışık ışınlarının cam prizmadaki kırılma ve yansıma özelliklerinin ikisi birden kullanılır. Amerika'da Florida Key West fenerinin First Order Fresnel Merceği ile Second Order Bir Fresnel Merceğinin resimleri "first" ve "second" kelimeleri üzerine tıklayarak görülebilir.
Hiperradyal üçlü flaşlı bir Fresnel merceğini, Altı flaşlı bir Fresnel merceğini ve Sabit ışıklı bir Fresnel merceğini yine farklı renkteki kelimeler üzerine tıklayarak görebilirsiniz.

Odun ve kömür: Isle of May'de 1810, St. Bees'te 1823 yılına kadar kullanıldı.
Yağ: 1823'ten itibaren kullanılmağa başlandı. (Balina, domuz, kakao, kolza yağı ve madeni yağları)
Akkor Gömlekli Madeni Yağ Yakıcılar: 1898'den itibaren,
Hava gazı: 1837'den itibaren,
Petrol gazı: 1870'lerden itibaren,
Asetilen: 1896'dan itibaren kullanıldı.
Elektrik: İlk deneyler 1858'de yapıldı. İlk uygulamalar ise 1886'da Isle of May'de ve 1888'de St. Catherine'de yapıldı.

Taş: Antik çağdan itibaren kullanılan en eski fener yapı malzemesi taştır. En tanınmış örnekleri İngiltere'deki Eddystone ve Fransa'daki Cordouan fenerleridir.
Ahşap: Özellikle Amerika'da, 18. yüzyıl ortalarında hizmete sokulan deniz fenerlerinin büyük çoğunluğu ahşap kullanılarak inşa edilmiştir. Doğa etkilerine dayanım süresinin kısalığı ve yangınlar nedeniyle kullanımı giderek azalmıştır.
Tuğla: Taş kule maliyetinin, önemli ölçüde arttığı durumlarda yapı malzemesi olarak taşın yerini tuğla almıştır.
Dökme Demir Levhalar: Taş ve tuğla maliyetinin yüksek, zemin taşıma gücünün yeterli olmadığı durumlarda, fener kulelerinin birçoğu dökme demir levhalar kullanılarak yapılmıştır.
Çelik Kafes Sistem: Bu tip fener kuleleri zemine aktarılacak yüklerin küçük olması gerektiğinde tercih edilir.
Betonarme: Betonarme, fener kulelerinde yaygın bir kullanım alanı bulmuştur.
Alüminyum ve Fiberglas: Sınırlı da olsa, son dönemlerde fener kulesi yapımında alüminyum ve fiberglas kullanılmıştır.

1755 yılında inşa edilen ilk Ahırkapı deniz fenerinin bakımı Bostancı Ocağı neferleri tarafından üstlenilmiş, kandillerinde yakılacak yağ ise Topkapı Sarayı'ndan sağlanmıştır. I. Abdülhamit döneminde fenerin idaresi gedik usulüne bağlanarak babadan oğula geçmeye başlamış ve bu gelenek günümüze kadar devam etmiştir.
1860 yılında Osmanlı Devleti Fenerler İdare-i Umumiyesini kurarak fenerlerin işletme imtiyazını Michel Marius ve Bernard Camille Collas adında iki Fransıza vermiştir. Cumhuriyet döneminde devlet, 3302 sayılı kanunla Fenerler İdare-i Umumiyesini satın almış ve 1 Ocak 1938'de Denizbank'a devretmiştir. Birçok yönetim ve isim değişikliğinden sonra fenerlerin yönetimi 12 Mayıs 1997'de kurulan "Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğü"ne bağlanmıştır.
İngiltere'de genel deniz feneri idaresi Corporation of Trinity House'tur.
Fransa'da 1792 yılında kurulan Köprüler ve Yollar İdaresi'nin kontrolü altında bulunan Fenerler İdaresi "Service des Phares et Balises" adı ile tanınır.
Amerika'da, 1 Temmuz 1939'dan itibaren fener hizmetleri, "U.S. Coast Guard" teşkilatı tarafından yürütülmektedir.

Fenerlerdeki otomasyonun yaygınlaşması ve uydu haberleşme sistemlerindeki gelişmeler deniz fenerlerine duyulan gereksinimi giderek azaltmaktadır.
Deniz fenerleri birçok ülkede uzaktan idare edilmekte ve fenerlerde bekçi bulunmamaktadır. Eskiden bekçilerin oturduğu konutlar otel, lokanta, alışveriş mağazası gibi turistik amaçlarla kullanılmaktadır.
Otomasyona geçişle birlikte, yakın gelecekte bakıcısız kalacak deniz fenerlerinin bakım ve onarımları kurumları için büyük bir yük olacaktır. Bakım ve onarımların işletmelere yük olmadan yapılabilmesi ve fenerlerin tarihi bir miras olarak gelecek kuşaklara aktarılması için çalışma yapacak birimlerin vakit geçirilmeden oluşturulması ve önlemlerin şimdiden belirlenmesi gerekmektedir.
Ülkemizdeki deniz fenerlerinden hiç olmazsa bir kısmı ziyarete açılmalı ve önemli deniz fenerleri yakınında müzeler oluşturulmalıdır. Bu uygulama hem toplumu bilgilendirme açısından hem de bu tarihi mirasa sahip çıkılması gereğinin hissettirilmesi bakımından yararlı olacaktır.

Açık denizde kayalıklar üzerine inşa edilmiş ilk taş deniz feneri, Smeaton tarafından yapılan Eddystone fener kulesidir (1759). Smeaton inşaat mühendisliğinin babası olarak tanınır. Fener inşaatı sırasında, yeni uygulamalar icat etmiştir. Örneğin taşların birbirine geçme olarak kullanılması, deniz çimentosu, taşları gemiden inşaat sahasına aktarmak için kullanılan özel vinçler bunlardan sadece üçüdür.
Fene

Drenaj ya da akaçlama, herhangi bir yerdeki suyun doğal veya yapay yollarla uzaklaştırılmasına yönelik yapılan çalışmalardır. İnşaat, madencilik ve tarım sektöründe uygulamaları mevcuttur.

Yol inşaatı çalışmalarında zeminde suyun bulunması birçok olumsuz sonucu beraberinde getirir. Kışın oluşabilecek don etkisi sonucunda zemin içine sıkışmış su, donduktan sonra hacim değiştirerek yol üst ve alt yapısına zarar verebilmektedir. Ayrıca kil gibi su ile karşılaştığında fiziksel değişim gösteren malzemelerin varlığı yol üst ve alt yapısına ciddi zararlar verir. Zemin taneleri arasına dolan su, boşluk suyu basıncının doğmasına da neden olabilir. Bu tip etkileri ortadan kaldırmak için inşası yapılacak araziden suyun uzaklaştırılması gerekmektedir.

Peyzaj mimarlığında drenaj tasarım ve planlamanın etkili olabilmesi içi önemli yer teşkil etmektedir.Geleceğin yaşam çevresini planlarken topoğrafya, yapısal ve bitkisel peyzaj, mikro, makro iklimlerin ve yeşil dokunun oluşumu sırasında su ile oluşabilecek etkileri, zararları en aza indirmede, kontrol sağlamada, verimli ve ekonomik alanların sürdürlebilirliğinin oluşturulmasında drenaj yapılması peyzaj mühendisliğinde önemli bir konudur.
Arazi kotlarının belirlenmesi, gerektiğinde eş yükselti eğrilerinin yeniden düzenlenmesi, sistem detayları, arazi kesitleri, elevasyonlar gibi doğal yollar sonucu drenaj için uygun eğimlerin oluşturulması, doğal zeminlerde drenaj probleminin giderilmesidir.

Madencilikte de su, ocaklar için büyük problem teşkil etmektedir. Açık ve yer altı maden ocaklarında üretimin sürekliliği, verimlilik, ekonomi ve emniyet gibi etkenlerden dolayı drenaj yapılması gereksinimi doğmuştur.

Tarımsal drenaj ise toprağın üretkenliğini artırmak amacıyla fazla suyun, kontrollü olarak arazi dışarısına atılması işlemidir. Doğal drenajın bozuk olduğu yerlerde sulama yöntemlerinden taşırma ve uzun tava düşünülemez.

- Kum/çakıl 
- Geotekstil sargılı
- French Drain (kum/çakıl + Geotekstil)
- Hidroluis drenaj sistemi

Dünyanın en uzun asma köprüleri, ana açıklıklarının uzunluğuna (yani, köprünün kuleleri arasındaki asmalı yol uzunluğu) göre listelenir. Ana açıklığın uzunluğu; genellikle kulelerin yüksekliği, köprünün tasarımı ve inşasında yer alan mühendislik karmaşıklığıyla ilişkili olarak asma köprülerin boyutlarını karşılaştırmanın en yaygın yöntemidir. Bir köprünün diğerinden daha uzun bir açıklığı varsa bu köprünün, kıyıdan kıyıya (veya ayaktan ayağa) daha uzun olduğu anlamına gelmez.
Asma köprüler, köprü tipleri arasında en uzun açıklıklara sahip köprü tipidir. Bir sonraki en uzun tasarım olan askılı köprüler, 1 kilometrenin biraz üzerindeki açıklıklar için kullanışlıdır. Bu nedenle 2021 itibarıyla bu listedeki en uzun 29 köprünün ana açıklıkları, her tür araçlı köprünün (yüzer duba köprüleri hariç) en uzun 29 açıklığıdır.
Şu anda Türkiye'deki 1915 Çanakkale Köprüsü, Mart 2022'de trafiğe açıldığından beri 2.023 metre (6.637 ft) açıklığıyla rekoru elinde tutmaktadır. Bundan önce, 1998'den beri Japonya'daki Akashi Kaikyō Köprüsü 1.991 metre (6,532 ft) açıklıkla rekoru elinde tutuyordu.

Bu liste yalnızca otomobil veya tren taşıyan tamamlanmış asma köprüleri içerir. Askılı köprüleri, üst geçitlerini veya boru hattı köprülerini içermez.

Son yıllarda inşa edilen asma köprülerin çoğu Çin'dedir. Aşağıda listelenenlerin çoğu, Çin'de inşa aşamasında olan köprülerdir.

Kaynaklar:

Sidu Nehri Köprüsü (Çin). 2009'da açılan köprü, 472 m uzunluğuyla dünyadaki en yüksek asma köprü ve tüm köprüler arasında en yüksek ikinci köprüdür.
San Francisco-Oakland Körfez Köprüsü (Doğu açıklık) (Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri). 2013'te açılan köprü; dünyanın en geniş (78,74 m [258,3 ft]), en pahalı ve şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük kendinden ankrajlı asma köprüsüdür.
Tacoma Narrows Köprüleri (Washington, Amerika Birleşik Devletleri). 1950 ve 2007'de açıldı, dünyanın en uzun açıklığına sahip çift köprüdür. (853 m [2.799 ft]).
Yavuz Sultan Selim Köprüsü (Türkiye). 2016'da açılan köprü, karayolu ve demiryolu trafiğine sahip en uzun açıklıklı köprüdür. (1.408 m [4.619 ft]).
Yangsigang Yangtze Nehri Köprüsü (Çin). 2019'de açılan köprü, en uzun açıklığa sahip çift katlı köprüdür. (1.700 m [5.600 ft]).
George Washington Köprüsü (New York ve New Jersey, Amerika Birleşik Devletleri). 1931'de açılan köprü, en çok trafiğe sahip köprüdür (çift katta toplam 14 şerit).
Great Seto Köprüsü (Japonya). 1978 ve 1988'de açılan köprü, en uzun 2 katlı köprüdür (ancak köprüyü oluşturan açıklıkların tümü asma köprü değildir).
Sky Bridge 721 (Çekya). 2022'de açılan köprü, dünyanın en uzun asma yaya köprüsüdür (721 m).

Not: Aşağıdaki sitelerde yayınlanan bilgilerin bazıları yukarıdakilerden farklı olabilir. 21 Şubat 2006 tarihi itibarıyla siteler parantez içinde belirtildiği gibi güncelliğini kaybetmiş veya hatalıydı.
Denenberg, David. Bridgemeister.com (4.600'den fazla asma köprüden oluşan kapsamlı bir envanter)
Janberg, Nicolas. Suspension bridges, Structurae.de (birçok asma köprüyü içeren kapsamlı bir yapı veritabanı)
Durkee, Jackson. "World's Longest Bridge Spans". National Steel Bridge Alliance. 24 Mayıs 1999 (tarihi geçmiş)
The World's Greatest Bridges, Messina Boğazı web sitesinin Köprü sayfasının bir Archive.org kopyası (tarihi geçmiş ve diğer hatalar)
List of longest spans, Pub Quiz Help (henüz tamamlanmamış köprüleri de içerir)
Two Millennia - Two Long-Span Suspension Bridges, The Swedish Institute of Steel Construction, Mart 2003 (tarihi geçmiş)
Virola, Eur Ing Juhani. Two Millennia - Two Long-Span Suspension Bridges. Australian Academy of Technological Sciences and Engineering, ATSE Focus No 124. Kasım/Aralık 2002 (2005 yılı itibarıyla güncellenmiş bilgiler)
Virola, Eur Ing Juhani. World's Longest Bridge Spans. 28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Laboratory of Bridge Engineering (LBE). Helsinki University of Technology (henüz tamamlanmamış köprüleri de içerir)

Podolny, Walter Jr.; Goodyear, David (2006). "Cable-suspended bridges".  Roger L. Brockenbrough (Ed.). Structural steel designer's handbook : AISC, AASHTO, AISI, ASTM, AREMA, and ASCE-07 design standards (4 bas.). New York, NY: McGraw-Hill. ss. 15.13-15.16. ISBN 0071432183. - uzunluğa göre büyük asma köprülerin bir listesini içerir

Honshū—Shikoku Bridge Expressway Co. web sitesinde En Uzun Köprülerin Ana Açıklığının İlerleme Süreci

Galata Köprüsü, İstanbul'da Haliç üzerine yapılmış, Karaköy'le Eminönü'nü birleştiren köprüdür.

1994 yılı Aralık ayında tamamlanarak hizmete girmiş olan ve günümüzde hizmet vermekte olan Galata Köprüsü, 490 metre uzunluğunda ve 80 metrelik kısmı açılabilen bir baskül köprüdür. Dünyada üzerinden tramvay geçen ender baskül köprülerden biridir.
Haliç'i birleştiren ve "Galata Köprüsü" olarak bilinen ilk köprü, 1845 yılında inşa edilmişti. Bu köprü 1863, 1875 ve 1912 yıllarında yenilenmiş; 1912'de inşa edilen Birinci Ulusal Mimarlık Akımı tarzındaki köprü, şehrin simgelerinden birisi olmuştur. Şehrin sembolü olan Galata Köprüsü 1992'de yanmış ve adı "Tarihî Galata Köprüsü" olmuştur.

Tarih boyunca Haliç'in iki yakasını birleştiren birçok köprü yapılmıştır. En eski kayıtlara göre, Altın Boynuz üzerine ilk köprü 6. yüzyılda I. Justinianus tarafından yapıldı. Bizans tarihçileri, Haliç üzerindeki ilk köprünün I. Justinianus (6. yy.) devrinde yapıldığını, adının 'Aghios Khalinikos Köprüsü' olduğunu yazar. Yeri tam olarak bilinmemekle birlikte, 12 kemerden oluşan bu taş köprünün Eyüp-Sütlüce arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Fatih Sultan Mehmet de İstanbul'un fethi sırasında Haliç'e bir köprü yaptırmıştır. Demir halkalarla birbirine bağlanmış ve üzerine kalın kalaslar çakılmış dev fıçılardan oluşan bu köprü Ayvansaray-Kasımpaşa arasında idi. Nişancı Mehmet Paşa ise bu köprünün fıçılardan değil, yan yana demirlenmiş ve kirişlerle birbirine bağlanmış gemilerden oluştuğunu söyler. Bu mobil köprü, 1453'te İstanbul fethedildiğinde, orduların Haliç'in bir tarafından, diğerine geçebilmesi için kullanıldı.
1502-1503 yıllarında bölgeye ilk kalıcı köprüyü yapma planları konuşuluyordu. Galata Köprüsü için ilk girişim II. Beyazıt döneminde yapıldı. Sultan II. Bayezid, Leonardo da Vinci'den bir tasarım yapmasını istedi. Leonardo da Vinci, padişaha bir Haliç Köprüsü tasarımı sundu. Altın Boynuz için hazırlanan köprü tek açıklıklı 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde idi. Yapılmış olsaydı dünyadaki en uzun köprü olacaktı. Ancak bu tasarım padişahın onayını alamayınca proje rafa kalktı. Başka bir İtalyan sanatçısı olan Mikelanj İstanbul'a köprü için davet edildi. Mikelanj bu teklifi geri çevirdi. Bundan sonra Altın Boynuz'u geçecek bir köprü yapma düşüncesi 19. yüzyıla kadar rafa kaldırıldı.

Derken 19. yüzyılda, Sultan II. Mahmut (1808-1839) tarafından Azapkapı ve Unkapanı arasına, epey mesafeli bir köprü yaptırıldı. Açılış tarihi 3 Eylül 1836 olan bu köprü "Hayratiye", "Cisr-i Atik" ve "Eski Köprü" olarak biliniyordu. Proje, Yüksek Amiral Fevzi Ahmet Paşa tarafından işçileri ve deniz tersane imkânlarını kullanarak icra edildi. Tarihçi Lüti'ye göre bu köprü duba bağlantısıyla yapılıyordu. Yaklaşık 500-540 metre uzunluğundaydı. Köprü 1912 yılında yıkılmıştır.

Leonardo da Vinci'nin gerçekleştirilmesi teknik olarak imkânsız görülen tasarımının üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk modern Galata köprüsü, 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında, annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı ve 18 yıl kullanıldı. Köprüye 'Cisr-i Cedid', 'Valide Köprüsü', 'Yeni Köprü', 'Büyük Köprü', 'Yeni Cami Köprüsü', 'Güvercinli Köprü' adları takılmıştı. Köprünün Karaköy tarafında, yeni köprünün Sultan Abdülmecid Han tarafından inşa ettirildiğini belirten Şinasi'nin bir beyti vardı. Köprünün üzerinden ilk geçen Sultan Abdülmecid idi. Altından geçen ilk gemi ise Fransız kaptan Magnan'ın kullandığı Cygne gemisi oldu. İlk üç gün köprü geçişi parasız idi. 25 Ekim 1845'te Denizcilik Bakanlığı tarafından toplanan ve mürüriye olarak bilinen köprü geçiş ücreti toplanmaya başlandı. Köprü geçiş ücretleri şöyleydi:

serbest: Ordu ve kanun uygulayıcı personel, görevdeki yangın söndürücüler, rahipler
5 para: Yayalar
10 para: Sırtı yüklü insanlar
20 para: Sırtı yüklü hayvanlar
100 para: At arabası
3 para: Koyun, keçi ve diğer hayvanlar.
Yıllar içinde Cisr-i Cedid'in yerine yeni Galata köprüleri yapılmakla beraber, köprü geçiş ücretini 31 Mayıs 1930'a kadar köprünün her iki sonunda ayakta duran beyaz üniformalı memurlarca toplandı.

Bu köprü Sultan Abdülaziz'in (1861-1876) emri üzerine, III. Napolyon'un İstanbul ziyaretinden hemen önce Ethem Pertev Paşa tarafından inşa edildi ve 1863'te yerine yerleştirildi.

1870'te bir Fransız şirketi Forget et Chantiers de la Mediteranee ile üçüncü köprünün yapımı için bir sözleşme imzalandı. Ancak Fransa ile Almanya arasında savaşın patlak vermesi projeyi erteledi. Eski sözleşme feshedildi ve yeni köprünün yapımı 1872'de İngiliz firması G. Wells'e verildi. Köprü 1875'te tamamlandı. Yeni köprü 480 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde ve 24 duba üzerinde duruyordu. Maliyeti 105.000 altın lirasıydı. Bu köprü 1912 yılına kadar kullanıldı ve bu tarihte, Haliç'in daha yukarılarına doğru çekildi.

Dördüncü köprü Alman firması MAN AG tarafından 1912'de 350.000 altın lirasına inşa edildi. Köprü 466 metre uzunluğunda, 25 metre genişliğinde idi. 16 Mayıs 1992'deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Köprünün yanma nedeni hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün "Galata Köprüsü" olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Dördüncü köprü günümüzde "Eski Galata Köprüsü" veya "Tarihî Galata Köprüsü" olarak bilinmektedir.
Tarihî Galata Köprüsü, Haliç'teki su sirkülasyonunu engellediği iddiası ile ortada bulunan bölümü açılmış bir vaziyette yıllarca bekledikten sonra 2016 sonunda Haliç'ten çıkarılarak tamire götürülmüştür. Tamirattan sonra nasıl değerlendirileceği belirsizdir.

Beşinci Galata Köprüsü, bir önceki köprünün birkaç metre kuzeyinde STFA şirketi tarafından inşa edildi. İnşaatı 1994 Aralık ayında tamamlanan köprü, diğerleri gibi Eminönü ve Karaköy'ü birbirine bağlıyordu. Tasarımı ve teftişi GAMB (Göncer Ayalp Mühendislik Bürosu) tarafından yapıldı. Beşinci Galata Köprüsü 490 metre uzunluğunda ve 80 metrelik kısmı açılabilen bir baskül köprüdür. Köprünün yüzeyi 42 metre genişliğindedir ve her yöne doğru 3 şeritli bir yol ve bir yaya yolu bulunmaktadır. Tramvay hattının Kabataş'a kadar uzatılması sonucu, köprünün ortasındaki iki şerit tramvay yoluna ayrılmıştır. Bu köprü, Norwich'teki Trowse Köprüsü ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki birkaç köprünün yanı sıra, dünyada üzerinden tramvay geçen ender baskül köprülerden biridir.
Ancak köprünün böyle bir eklentiye uygun olarak tasarlanmaması nedeniyle, tramvay yolu inşaatı birçok soruna neden oldu. Kapakları açılıp kapandığında, hatların birbirine tam olarak değmemesi bu sorunların başında geliyordu. Köprünün altındaki lokanta ve market kısmı 2003'te açıldı.

Bugün İstanbul'un geleneksel ikonlarından biri hâline gelmiş Galata Köprüsü, Yeni İstanbul (Karaköy, Beyoğlu, Harbiye) ve Eski İstanbul'u (Sultanahmet, Fatih, Eminönü) birbirine bağladığı için "iki kültürü birbirine bağlayan köprü" simgeselliğini taşımaktadır.
Peyami Safa'nın romanı "Fatih Harbiye"de, Fatih ilçesinden Harbiye'ye köprü yolu ile giden bir kimse farklı uygarlık ve farklı kültürü ayaklarına yerleştirir der. Galata Köprüsü tasarım olarak başka köprülerden pek farklı olmasa da (hatta örneğin Paris ya da Budapeşte'nin köprülerine göre oldukça sıkıcı bir tasarıma sahip olsa da) kültürel değeri nedeniyle pek çok edebiyatçı, ressam, yönetmen ve oymacıya konu olmuştur.

Türkiye'deki köprüler listesi

Refik Durbaş, Galata Köprüsü. İstanbul (İletişim Yayınları) 1995, ISBN 975-470-460-0

 OpenStreetMap'te Galata Köprüsü ile ilgili coğrafi veriler  

Uzaydan Galata Köprüsü

Haliç Köprüsü, İstanbul'da Haliç üzerinde bulunan köprülerden biridir. Ayvansaray ile Halıcıoğlu arasında uzanır. 1971 yılında Boğaziçi Köprüsü çevre yolu ve Haliç'e üçüncü köprü yapımı için imzalanan anlaşmayla yapımı kararlaştırılmıştır. Boğaziçi Köprüsü çevre yollarının Haliç geçişini sağlayan bu köprü, ayaklar üzerinde inşa edilmiştir. Yapımı Karayolları Genel Müdürlüğü, Ishikawajima-Harima Heavy Ind. Co. Ltd. adlı Japon ve Julius Berger-Bauboag AG adlı Alman kuruluşlar tarafından 34 ayda gerçekleştirildi ve 10 Eylül 1974 tarihinde hizmete girdi. 1995 yılında trafik yoğunluğu nedeniyle iki adet ek köprü inşa edildi. Boğaziçi Köprüsü'nün çevre yolu olan Otoyol 1 Haliç Köprüsü üzerinden geçmektedir. Uzunluğu 995 m, genişliği 32 m, deniz yüzeyinden yüksekliği 22 m'dir.

Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler

Hastane ya da sayrılarevi, hasta ve yaralılara acil sağlık hizmetlerini ayakta veya yatarak veren tıp merkezi ve sağlık kurumu. Devlet hastaneleri, özel sağlık kuruluşları, vakıf hastaneleri ve üniversite hastaneleri gibi çok çeşitli sağlık kuruluşu işletme türleri vardır. Uzman sağlık bilimi ve yardımcı sağlık personeli ve tıbbi ekipman ile hasta tedavisi sağlar.
Hastanenin Osmanlı zamanındaki adı Dârüşşifâ olup, sonraki zamanlarda hastane sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.
Modern hastaneleŕ tanı, anamnez, fizik muayene, tedavi, aşılama, cerrahi, tıbbi test, tıbbi prosedürler, sosyal hizmetler, tıbbi araştırma'lar, klinik araştırma'lar ve başka hizmetler verebilir. Ücretli sağlık hizmetleri alınabileceği gibi Sosyal Güvenlik Kurumu gibi kurumların desteği ile de ücretsiz sağlık hizmetleri alınabilir. Eskiden sadece tıbbi tedavi yöntemleri kullanılan bu kuruluşlar, son dönemde alternatif tıp tedavi yöntemlerini de ek olarak sunmaktadır. Birçok hastanelerin tipik olarak, acil sağlık sorunlarını tedavi etmek için ilk yardım, acil sağlık hizmetleri ve acil servise sahiptir.
Bir bölge hastanesi, yoğun bakım için birçok yatağı ve uzun süreli bakıma ihtiyacı olan hastalar için ek yatakları ile tipik olarak bölgesindeki en büyük sağlık tesisidir. İhtisas hastaneleri arasında travma merkezi, rehabilitasyon hastanesi, çocuk hastanesi, yaşlılar için (geriatri) hastaneler, ruh ve sinir hastalıkları hastanesi, farklı tıp dalları üzerine tıp eğitimi ve tıbbi staj vermek için eğitim hastanesi, doğumevi, klinik, poliklinik, belirli hastalık kategorileri gibi özel tıbbi ihtiyaçlarla ilgilenen hastaneler bulunur.
Hastanelerde sağlık hizmetleri birçok profesyonel tarafından verilirken, tedavi hizmetleri yalnızca Hipokrat yemini etmiş kişiler tarafından verilir. Bunlar; pratisyen hekim, uzman hekim, tıp asistanı, operatör doktordur.
Hastanelerde görevli personel, profesyonel sağlık hizmetleri verebilecek eğitim ve testlerden geçmektedir. Bu eğitimden geçen bazı personel kademeleri şunlardır; doktor,hemşire, ebe, eczacı, fizyoterapist. Kamu veya özel sağlık kuruluşlarının tamamı, profesyonel eğitim ve testlerden geçmiş personel yapısını çalıştırmak zorundadır. Yasal mevzuatı gereği eğitimsiz personel çalıştıran sağlık kurum ve kuruluşları için soruşturma başlatılır.

Hastaların bakımıyla uğraşan ilk kurumların tapınaklar olduğu anlaşılmaktadır. Epidauros'taki Asklepios Tapınağı'nda Yunanların şifa veren tanrısından yardım istemeye gelenler için yatacak yerler bulunmuyordu. MÖ 3. yüzyılda o zamanlar Buda inancı hâkim olan Hindistan'da da hastanelerin bulunduğunu gösteren bazı kanıtlar vardır. Eski Yunan'da doktorların özel muayenehanelerini veya dükkânlarını andıran, İatreia denilen ameliyat odaları vardı. İslam dünyasında bimaristan yaygın idi.

Modern hastane binaları, tüm sistemin verimliliğini en üst düzeye çıkarırken, sağlık personelinin çabasını ve kontaminasyon olasılığını en aza indirecek şekilde tasarlanmıştır. Modern mimarlık hastanelere de sık uygulanır. Personelin hastane içinde seyahat süresi ve hastaların birimler arası ulaşımı kolaylaştırılır ve minimuma indirilir. Bina ayrıca radyoloji ve ameliyathane gibi ağır bölümleri barındıracak şekilde inşa edilmeli ve tasarımda özel kablolama, tesisat ve atık bertarafı için alan bırakılmalıdır.

Hastane ağı
Hastane akreditasyonu
Hastane yatağı
Ameliyathane
Toplum hastanesi
Genel hastane
Bölge hastanesi
Belediye hastanesi
Gündüz hastanesi
İkincil hastane
Üçüncül sevk hastanesi
Hastane gemisi
Hastane treni
Mobil hastane
Yeraltı hastanesi
Sanal hastane
Askerî hastane
Savaş destek hastanesi
Sahra hastanesi
Hayırsever hastane
Kar amaçlı hastane
Kar amacı gütmeyen hastane
Devlet hastanesi
Özel hastane
Kamu hastanesi
Gönüllü hastane
Göz hastanesi
Bulaşıcı hastalıklar hastanesi
Cüzam hastanesi
Kapalı hastane
Kanser hastanesi
Rehabilitasyon hastanesi
Travma merkezi
Sağlık ocağı
Veteriner hastanesi
Üniversite hastaneleri
Vakıf hastaneleri
Ağız ve Diş Sağlığı Merkezleri

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı hastaneler
Sosyal Sigortalar Kurumuna bağlı hastaneler
Kamu İktisadi kuruluşlarına bağlı hastaneler
Üniversitelere bağlı Tıp Fakültesi hastaneleri
İl Özel İdaresi ve Belediyelere bağlı sağlık kurum ve kuruluşları
Yabancı azınlıklara bağlı hastaneler
Vakıf ve Derneklere bağlı hastaneler
Özel teşebbüs hastaneleri

Sağlık sektörü yazılım ve donanım dünyasının hemen her ürününün sıklıkla kullanıldığı bir alandır. Bu sektörde birçok sağlık teknolojileri ürünü hizmet kalitesinde artış, doğru teşhis ve etkin tedavi için kullanılmaktadır.

Hastaneler listesi
Türkiye'deki hastaneler listesi

 Wikimedia Commons'ta Hastane ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
T.C. Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü (KHGM 27 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
T.C. Sağlık Bakanlığı (Bknz. 30 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Hoover Barajı, Arizona ve Nevada eyalet sınırında bulunan kendi kendine çalışabilme kabiliyetine sahip beton-kemer barajdır.

20. yüzyılın ilk yıllarından beri, Black kanyon (Black Canyon of the Colorado) ve hemen yanındaki Boulder kanyon'un (Boulder Canyon (Colorado River)) etrafındaki bölge, hidroelektrik ve sulama amaçlı kullanılabilecek suyun kontrolünü sağlayabilecek bir baraj için yeterli bir potansiyele sahip olup olmadığı araştırılmaktaydı. 1928 yılında, ABD Kongresi'nin projeyi onaylaması üzerine, en iyi fiyat teklifini veren Six Companies adlı konsorsiyum ihaleyi kazanmış ve Hoover barajı inşaatına başlamıştır.
Kolorado Nehrinin Black kanyon bölgesinde inşa edilmiştir. 1931 yılında başlayan baraj inşaatı, 1 Mart 1936 tarihinde, Hükûmetin barajı resmen kabulü ile tamamlanmıştır. Barajdaki inşaatin çoğu tamamlanması üzerine, 30 Eylül 1935 tarihinde ABD Başkanı Franklin Roosevelt'in de katıldığı "Adanmışlık ve Özveri Töreni" düzenlendi. Barajın inşası, binlerce işçinin çalışmasına ve yüzün üzerinde işçinin ise hayatına mâlolmuştur.

Resmî site

Intercity-Express veya ICE, Almanya'nın ulusal demiryolu şirketi Deutsche Bahn (DB) tarafından işletilen yüksek hızlı demiryolu tren hizmetidir. 1991 yılında hizmete giren ICE, Almanya'nın en hızlı ve en konforlu uzun mesafe tren hizmetini sunar. ICE trenleri, Almanya'da yaklaşık 180 istasyona ve Avusturya, İsviçre, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi komşu ülkelere hizmet vermektedir.

1970'li yılların başından itibaren Almanya'da yüksek hızlı tren teknolojisi üzerine kapsamlı araştırmalar başlatıldı. Federal Araştırma ve Teknoloji Bakanlığı bu çalışmaları 1990'a kadar yaklaşık 450 milyon Alman Markı ile destekledi. Bu bütçenin 70 milyon Mark'ı doğrudan ICE sisteminin geliştirilmesine ayrıldı.
Bu süreçte, InterCityExperimental (ICE/V) adı verilen deneme treni, 1985'te kamuoyuna tanıtıldı. Aynı gün bu tren, 317 km/s hızla bir dünya rekoru kırdı. 1988'de ise 406,9 km/s hıza ulaşarak tekerlek-ray sistemine sahip araçlar kategorisinde yeni bir dünya rekoru kırdı. Bu tren, hem teknik testlerde hem de yolcu deneyimlerini değerlendirmede aktif olarak kullanıldı. Hatta Sovyet lideri Mihail Gorbaçov da özel bir seferle bu treni kullandı.

Başlangıçta ICE trenleri yerine, maksimum 200 km/s hızla çalışan lokomotif çekişli trenler planlanmıştı. Ancak zamanla, Deutsche Bundesbahn ile Ulaştırma Bakanlığı arasında yapılan görüşmeler sonucunda daha modern ve hızlı bir sistem üzerinde mutabık kalındı. 1984 yılında HGV (Hochgeschwindigkeitsverkehr) projesi ile 250 km/s hız hedefi resmiyet kazandı.
1987 yılında ilk 41 ICE treninin siparişi verildi ve aynı yıl Alman hükûmeti bu projeye mali destek sağladı. Siparişler 1989 başında resmiyete kavuştu. Bir tren seti yaklaşık 1,8 milyar Mark’a mal oldu.

Başlangıçta "HGZ" (Hochgeschwindigkeitszug – yüksek hızlı tren) ismi düşünülse de, sonunda hem Almanca hem de İngilizcede anlaşılabilir olması amacıyla Intercity-Express (ICE) adı benimsendi. Kısaltma daha önce deneme treninde de kullanılmıştı. 1970'lerde de benzer adla çalışan bazı tren hizmetleri olduğu kaydedilmiştir.
ICE trenleri daha piyasaya sürülmeden 1985'te kamuoyuna tanıtılmaya başlandı. 1991'de hizmete girişinden önce geniş çaplı bir reklam kampanyası yürütüldü. “Otomobilden iki kat, uçaktan yarı hızda!” gibi sloganlarla tanıtılan trenler için yalnızca tanıtım kampanyasına 18 milyon Mark harcandı.

ICE trenleri 250 km/s azami hızıyla, Intercity trenlerine kıyasla ciddi zaman avantajı sağladı. Örneğin Hamburg–Stuttgart arasında yolculuk süresi 115 dakika kısaldı. Ayrıca geniş vagonlar, artırılmış diz mesafesi, iklimlendirme, bilgi ekranları, ses sistemleri, çağrı düğmeleri, sigara içilmeyen bölümler ve elektronik donanımlar gibi pek çok konfor özelliği sunuldu.
ICE trenleri aynı zamanda modern bakım sistemleriyle tanıtıldı. Örneğin Hamburg-Eidelstedt’teki ICE bakım merkezi üç seviyede eş zamanlı bakım hizmeti sağlıyordu.

ICE hizmeti, 29 Mayıs 1991’de Almanya Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker'in Kassel-Wilhelmshöhe Garı’nda yaptığı törenle resmen başlatıldı. İlk tarifeli ICE seferi 2 Haziran 1991’de Hamburg’dan Münih’e gerçekleştirildi. İlk 100 günde ICE trenleri 2,5 milyon yolcu taşıdı, bu da önceki yıla göre %25 artış anlamına geliyordu.
1990'ların sonunda ICE ağı 7 hatta ve yaklaşık 5000 km uzunluğa ulaştı. Özellikle Frankfurt ve Hannover gibi düğüm noktalarında saat başı altı ICE seferi gerçekleşiyordu.

Deutsche Bahn, ICE 5 adıyla bilinen yeni nesil yüksek hızlı trenleri 2030 sonrası hizmete sokmayı planlamaktadır. 300 km/s hıza ulaşabilen, 400 metre uzunluğa ve yaklaşık 944 yolcu kapasitesine sahip olacak bu trenler, geri dönüştürülmüş malzemelerle üretilecektir. Seviye farkı olmadan biniş imkânı sağlayacak şekilde tasarlanmaktadır.

İlk trenlerin 2031 sonunda hizmete girmesi beklenmekteydi. Ancak 2024'te ihale süreci iptal edildi, çünkü hiçbir üretici DB'nin teknik ve mali şartlarını karşılayamadı. İptalin nedenleri arasında yüksek maliyetler, azalan yolcu sayısı ve uygun altyapı eksikliği yer almaktadır.

Intercity-Express ağı, özellikle kuzey-güney yönlü altı ana hat üzerinden yapılandırılmıştır. Bu güzergâhlar, doğrudan ya da birden fazla hattın birleşimiyle saatlik sefer sıklığına ulaşacak şekilde işletilmektedir:

Hamburg-Altona – Basel / Stuttgart: Hamburg-Altona'dan hareketle Hannover, Göttingen, Kassel-Wilhelmshöhe, Frankfurt (Main) ve Mannheim üzerinden devam eden hat; Karlsruhe, Baden-Baden ve Freiburg üzerinden Basel'e (ICE Hattı 20) ya da doğrudan Stuttgart'a (ICE Hattı 22) uzanır.
Hamburg-Altona / Bremen – Münih: Hamburg-Altona veya Bremen'den başlayarak Hannover, Göttingen, Kassel-Wilhelmshöhe, Fulda ve Würzburg üzerinden geçip, Nürnberg ve Ingolstadt ya da Donauwörth ve Augsburg güzergâhlarıyla Münih'e ulaşır (ICE Hattı 25). Hannover'e kadar bazı trenler çift bölmeli olarak çalıştırılır (Flügelzug).
Hamburg-Altona – Münih (Berlin üzerinden): Berlin, Leipzig/Halle, Erfurt, Nürnberg ve sonrasında Augsburg veya Ingolstadt güzergâhı üzerinden Münih'e ulaşan seferler ICE 18, 28 ve 29 hatları kapsamında işletilir.
Berlin – Basel / Münih: Berlin'den başlayarak Wolfsburg, Braunschweig, Hildesheim, Göttingen, Kassel-Wilhelmshöhe, Fulda, Hanau, Frankfurt (Main) ve Mannheim üzerinden; ya Karlsruhe, Offenburg ve Freiburg güzergâhıyla Basel'e (ICE Hattı 12) ya da Stuttgart, Ulm ve Augsburg üzerinden Münih'e (ICE Hattı 11) ulaşan hatlardır.
Amsterdam / Dortmund – Basel / Münih: Amsterdam veya Dortmund'dan başlayan bu hat, Duisburg, Düsseldorf, Köln, Frankfurt (Main) Havalimanı ve Mannheim üzerinden; ya Basel'e (ICE Hattı 43) ya da Stuttgart, Ulm ve Augsburg yoluyla Münih'e (ICE Hattı 42) uzanır.
Essen – Münih: Essen'den başlayıp Köln, Frankfurt (Main), Würzburg, Nürnberg ve Ingolstadt üzerinden Münih'e ulaşan ICE 41 hattı bu ana yapının tamamlayıcı bir parçasıdır.

Intercity-Express ağı, kuzey-güney ana hatlarının yanı sıra, saatlik sefer düzeniyle işletilen iki doğu-batı yönlü çapraz güzergâhı da içermektedir:

Berlin – Köln / Bonn / Koblenz: Berlin'den başlayarak Hannover, Bielefeld ve Hamm üzerinden; Dortmund, Essen, Duisburg ve Düsseldorf güzergâhıyla Köln/Bonn Havalimanı'na ya da alternatif olarak Hagen ve Wuppertal üzerinden Bonn'a ulaşan seferlerdir. Günün belirli saatlerinde bu trenler Koblenz'e kadar uzatılmaktadır (ICE Hattı 10). Hamm istasyonunda bazı trenler ikiye ayrılarak (Flügelzug) farklı yönlere devam eder.
Dresden – Wiesbaden / Saarbrücken: Dresden'den yola çıkan hat, Leipzig, Erfurt, Fulda, Frankfurt (Main) ve Mainz üzerinden Wiesbaden'e ulaşır. Bazı trenler, Frankfurt'tan sonra Darmstadt, Mannheim ve Kaiserslautern üzerinden Saarbrücken'e kadar devam eder (ICE Hattı 50). Bu hatta da Frankfurt istasyonunda bölünen tren uygulaması bulunmaktadır (Flügelzug).
Ayrıca, ICE trenleri Amsterdam, Brüksel, Paris, Zürih ve Viyana gibi uluslararası destinasyonlara da hizmet vermektedir.

ICE trenleri, Almanya'da yaklaşık 180 istasyona hizmet verir. Bunlar arasında büyük şehirler olduğu gibi, Montabaur (12.600 nüfus) ve Züssow (1.300 nüfus) gibi daha küçük yerleşim yerleri de bulunmaktadır.

ICE Sprinter, büyük şehirler arasında daha az durakla daha hızlı seyahat imkanı sunan özel bir ICE hizmetidir. Örneğin, Berlin–Köln ve Hamburg–Frankfurt gibi hatlarda ICE Sprinter seferleri düzenlenmektedir.

2 Haziran 1991 tarihinde ICE trenlerinin planlı seferlerinin başlaması ve Hannover kentinin 750. kuruluş yıldönümü dolayısıyla, 2000 adetlik sınırlı sayıda hatıra madeni para basılmıştır. Ayrıca, 2 Mayıs 1991 tarihinde, "Alman Federal Demiryolları'nın yüksek hızlı tren taşımacılığına başlaması" konulu 60 pfennig değerinde bir posta pulu, Alman Federal Posta İdaresi tarafından 32 milyon adetlik baskıyla yayımlanmıştır. (Bir sonraki standart pul yayım tarihi 4 Haziran olduğundan, bu özel baskı etkinlikten önce çıkarılmıştır.)
5 Ekim 2006 tarihinde ise, Deutsche Post AG tarafından yayımlanan dört puldan oluşan bir yardım pulu serisinin parçası olarak, 55+25 Cent değerinde bir ICE 3 temalı pul tedavüle girmiştir.

Avrupa'da yüksek hızlı demiryolu
AVE
TGV
YHT

2024 ICE/IC Tren Hatları Ağı
Almanya ve komşu ülkelerdeki ICE hat ağı
Demiryolu Sistemi: ICE Treni
Alman Millî Kütüphanesi kataloğunda Intercity-Express üzerine literatür

Interstate (Dwight D. Eisenhower National System of Interstate and Defense Highways veya Interstate Highway System; "Eyaletler Arası Kara Yolu Sistemi"), Amerika Birleşik Devletleri'nde eyaletler arası bir otoyol ağı sistemidir. Sistem 1956 tarihli Federal Kara Yolu Yardımı Kanunu ile kurulmuş olup adını dönemin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'dan almaktadır.
2013 yılı itibarı ile Interstate'in toplam uzunluğu 77.017 km'dir (47.856 mil). Şehir içinde dört şerite kadar çıkan şehirler arasında iki veya üç şerit olan ABD'yi kuzey-güney ve batı-doğu arasında gezen bu sistemin bakımı, eyaletler değil federal hükûmet tarafından yapılır.

Dwight D. Eisenhower National System of Interstate and Defense Highways13 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Federal Highway Administration (FHWA)

Kamu politikası, bir sınıf meselelerine ilişkin olarak devletin hukuk ve kurumsal geleneklere uygun bir şekilde idari yürütme organları tarafından alınan ilke kılavuzu. Kamu politikasının temeli, ulusal anayasal yasa ve yönetmeliklerden oluşur. Diğer alt bölümler hem yargı yorumlarını hem de genel olarak mevzuatla yetkilendirilen düzenlemeleri içerir. Kamu politikası, sorunları verimli ve etkili bir şekilde çözerken, adalete hizmet eder. Hükûmet kurumlarını ve politikalarını desteklediğinde ve etkili yurttaşlığı teşvik ettiğinde güçlü kabul edilir.
Diğer akademisyenler, kamu politikalarını bir "hükûmet kuruluşu veya temsilcileri tarafından ilan edilen belirli bir konuyla ilgili eylem planları, düzenleyici tedbirler, kanunlar ve fon öncelikleri" sistemi olarak tanımlar. Public policy is commonly embodied in "constitutions, legislative acts, and judicial decisions." Kamu politikası genellikle "anayasalar, yasama eylemleri ve yargı kararlarında" somutlaştırılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde bu kavram, yalnızca politikaların sonucunu değil daha genel olarak hükûmet kararlarının karar verme ve analizini de ifade eder. Bir akademik disiplin olarak kamu politikası, ülke genelindeki büyük üniversitelerin kamu politikaları okullarındaki profesörler ve öğrenciler tarafından incelenmektedir. ABD kamu kurumu pratisyenleri, araştırmacıları, akademisyenleri ve öğrencilerin bulunduğu profesyonel birliğin adı Kamu Politikası Analizi ve Yönetimi Derneğidir.

Kamu politikası oluşturma, yeni kamu politikası oluşturarak ya da mevcut kamu politikasını reforma sokarak kamu sorunlarının tespit edildiği ve karşılandığı, dinamik, karmaşık ve etkileşimli bir sistem olarak karakterize edilebilir. Kamu sorunları, sonsuz yollardan kaynaklanabilir ve yerel, ulusal veya uluslararası düzeyde farklı politika tepkileri (düzenlemeler, sübvansiyonlar, kotalar ve kanunlar gibi) gerektirir.
Kamu politikası oluşturma, birçok geri bildirim döngüsü olan sürekli bir süreçtir. Doğrulama ve değerlendirme, bu sistemin işleyişi için gereklidir. Kamu politikası yapımı üzerinde etkili olan kamu sorunları, ekonomik sosyal veya politik nitelikte olabilir. Her sistem farklı kamusal sorunlardan etkilenmektedir ve bu nedenle farklı kamu politikası gerektirir.
Kamu politikası yapımında, çok sayıda kişi ve çıkar grubu, politika yapıcıları belirli bir şekilde davranılması için rekabet eder ve iş birliği yapar. Siyasetçiler, memurlar, lobiciler, alan uzmanları ve endüstri temsilcileri gibi kamu politikası sürecindeki büyük aktörler, amaçlarını ilerletmek için pozisyonlarını kamuoyuna savunmak, rakiplerini ve belirli bir konudaki müttefiklerini harekete geçirmek için, destekleyenlere eğitim vermeye teşvik etmek de dahil olmak üzere çeşitli taktik ve araçlar kullanmaktadır. Birçok aktör kamu politika sürecinde önemli olabilir, ancak hükûmet yetkilileri nihai olarak kamuoyundaki sorunlara veya eldeki soruna cevap olarak kamu politikasını seçerler. Bunu yaparken hükûmet yetkililerinin kamu sektörü etiğini karşılaması ve tüm paydaşların ihtiyaçlarını dikkate alması beklenir.
Son on yılda toplumlar değiştiğinden, kamu politikası belirleme sistemi de değişmiştir. Günümüzde, kamu politikası oluşturma, ölçülebilir sonuçlar ve hedefler hedefleyen, giderek hedef odaklı ve derhal ele alınması gereken kararlara odaklanan karar merkezlidir. Ayrıca, kitlesel iletişim araçları ve teknolojik değişiklikler kamu politika sisteminin daha karmaşık ve birbirine bağlı hale gelmesine neden olmuştur. Değişiklikler, mevcut kamu politika sistemlerine yeni sorunların meydana gelmesine neden olmakta, onların etkin ve verimli kalabilmesi geliştirilmesine zorlamaktadır.

Savunuculuk
Politika

Kanal veya Ark, insan eliyle yapılmış, sulama ya da ulaşım amacı ile kullanılan su yoludur. Akma hızı fazla olmayan ırmaklar geçmişten günümüze hep ulaşım için kullanılagelmiştir. Bu ırmakların birbirlerine yakınlaştığı yerlerde kanallar açılmak suretiyle ulaşım daha da kolay hâle getirilmiştir.

Bilinen en eski kanal milâttan önce yaklaşık 4000'li yıllarda Mezopotamya'da yapılmıştır. Eski zamanların en uzun kanalı ise Büyük Çin Kanalı'dır. 1794 km uzunluğundaki kanal İmparator Yang Guang'ı Pekin ve Hangzhou arasında taşımak için yapılmıştır. Proje resmî olarak 605 yılında başlamış olsa da ilk temelleri milâttan önce 486 yılında atılmıştır. Türk tarihinde de Sokollu Mehmed Paşa, Don-İdil ırmakları ile Kızıldeniz-Akdeniz bağlantılarını sağlamak için kanal projeleri tasarlamıştır. Fakat kendi bu işleri gerçekleştirememiştir. Daha sonra bu projelerden Süveyş'i İngilizler, Don-İdil'i Ruslar hayata geçirmişler ve ulaşımda yeni bir devir açmışlardır. Bunun yanında Amerikalıların açtığı Panama Kanalı da yeryüzündeki en önemli kanallar arasındadır.

Avrupa'da suyollarını geliştirmek için birçok kanal yapılmıştır. Özellikle Napolyon döneminde Fransa'da, 1760'larda da İngiltere'de kanal yapımı en üst seviyesine ulaşmış ve ülke içinde kömür ve diğer sanayi hammaddelerinin yolda kalma süreleri büyük oranda düşürülmüştür. Avrupa'daki en önemli kanallar Ren-Main-Tuna Kanalı ile Ren-Rhône Kanalı sayılabilir. Avrupa'nın en büyük kanalları, 1895'te Kuzey Denizi'nden Baltık Denizi'ne açılan Kiel Kanalı ile İjmuiden-Amsterdam artasına yer alan Kuzey Deniz Kanalı'dır.

En çok kanala sahip ülkelerden biri de Rusya'dır. Su taşıma oranı çok yüksek olan nehirlere sahip olan Rusya yaptığı kanallarla Hazar Denizi'nden Sankt-Peterburg'a, Moskova'dan Karadeniz'e kadar ulaşır. İdil ve Don Nehri arasındaki Don-İdil Kanalı ile Ruslar, Hazar Gölü ve Karadeniz'i birbirine bağlamışlar ve Hazar, artık tamamen bir deniz hâline gelmiştir. Bugün bir gemi Hazar Denizi'nden çıktığı takdirde açık denizlere ulaşabilir.

Türkiye'de ulaşım yapılmasına zemin hazırlayacak potansiyele sahip herhangi bir akarsu bulunmaz. Manavgat Çayı ve Bartın Çayı haricindeki akarsularda ulaşım yapılamamasının sebebi akarsuların taşıdıkları suların az olması, derinliklerinin yetersiz olması ve hareketli akmalarıdır. Fakat buna rağmen tarım için açılmış birçok küçük ölçekli kanal bulunur. Türkiye'de kanal yapım işleri genelde DSİ tarafından yürütülür. İhtiyacı olan bölgelere küçük ölçekli kanallar ile su götürülür.

Süveyş Kanalı'nın açılmasının ardından Ferdinand de Lesseps'de Panama kıstağını aynı yöntem ile açma girişimlerinde bulunmuş olsa da salgın hastalıklar ve teknik güçlükler nedeniyle başarılı olamadı. Daha sonra Panama Kanalı'nı Amerika Birleşik Devletleri havuz sistemi ile açtı ve 1914'te kendisi işletmeye başladı.

Büyük Çin Kanalı - Çin (En uzun kanal)
Lingqu Kanalı - Çin (Yeryüzündeki en eski kanal)
Klong Kanalı - Tayvan
Süveyş Kanalı - Mısır
Panama Kanalı - Panama
Volga-Don Kanalı - Rusya
Korint Kanalı - Yunanistan
Venedik Kanalları - İtalya
Amsterdam Kanalları - Hollanda
Kiel Kanalı - Almanya
Saimaa Kanalı - Finlandiya
Welland Kanalı - Ontario, Kanada
Erie Kanalı - New York, ABD
Cape Coral Kanalı - Florida, ABD

Kanallar tüm dünyada İtalya'nın Venedik şehri ile özdeşleşmiştir. Öyle ki kanalı olan şehirlere " ...'nın Venedik'i" unvanı verilir. Venedik aslında bataklık olan adaların üstüne kurulmuş bir şehirdir. Evler tahta destekler ile ayakta durur ve aslında kanalların oluşumunda insan pek de etkili değildir. Fakat yine de kanalların ıslahı insanlarca yapılmıştır. Venedik'in yanı sıra Hollanda'nın başkenti Amsterdam da hemen hemen aynı şekilde oluşmuştur. İlk başlarda bir köy olan Amsterdam, kanalların yapılması ile önemli bir liman hâline gelmiş ve 1300'lerde bir şehir olmuştur.

Kanalizasyon ya da lağım döşemi, pis ve atık suların özel kanallar aracılığıyla toplanıp atılmasını sağlayan altyapı sistemidir. Bu kanallarda künk ya da büz adı verilen kalın borular kullanılır. Atık karasu, gri su, lağım suyu, yağmur suyu taşınır.
Ayrıca bunların zarar görmesi (delinme, yanma, kırılma, patlama ) sonucunda etrafa kötü koku yayılabilir. Yani kanalizasyon borularının çok sağlam olması lazımdır.
Kanalizasyon hatları genellikle 1/2 dolulukta 2fps hızla akacak şekilde tasarlanır. Asgari akış hızı, boruların temiz kalmasını sağlar ve katı madde birikimini engeller. Bina içi sistemlerde eğim %1 ile %2 arasında olmalıdır. Bina dışındaki sistemin uç (dış) noktalarındaki borular, en az %1 eğimle tasarlanmalıdır. Bu uç noktalardaki borularda az akış olacağından, %1 eğim, boruların temiz kalmasına yardımcı olur.
Yatay eğrilikli borular pek istenmese de bazı durumlarda gerekli olabilir. Böyle durumlarda, boru düzmüş gibi hesaplanır ve gerekli minimum eğime %50 eklenir. Böylece, borunun eğriliğinden kaynaklanan hidrolik enerji kaybı dengelenmiş olur.
Menhol bağlantılarında, aynı çaplı borular bağlanırken, akış yönünde aşağıda kalan boru, yukarıdaki borudan en az 0,025 m daha alçak konulmalıdır. Eğer, boru çapı değişiyorsa, boruların çapının %80'ine karşılık gelen yükseklikleri eşleştirilmelidir.
Kanalizasyon ağının bulunmadığı yerlerde genellikle lağım çukuru kullanılır.

Birleşik kanalizasyon
Merkezi olmayan atık su sistemi
Drenaj-atık-havalandırma sistemi
Atık kanalizasyon
Yerçekimi kanalizasyon
Deşarj
Sıhhi kanalizasyon
Basitleştirilmiş kanalizasyon
Kanalizasyon ızgarası
Vakumlu kanalizasyon

Su temini ve sanitasyon tarihi
Rögar kapağı
Atık su arıtımı
Su kirliliği

Kemer köprü, ters dönmüş bir asma köprü olarak düşünülebilir. Asma köprü gibi kemer köprü de, uç noktalara kirişten daha çok kuvvet iletir; ama bu durumda uçları çekmeye değil, itmeye çalışır. İtme kuvveti, zemini köprünün bir parçası haline getirir, böylece yapıda gereçten tasarruf sağlar. Ama bunun için, güvenilir temeller gerekmektedir. Bu tür yapımda, esneklik önemli bir sorun oluşturmaz. Orta nitelikli çelik kullanılır ve köprü, oldukça geniş bir kemer ya da bir kiriş biçiminde inşa edilerek, burkulmaya karşı dayanıklı olması sağlanır.
Kemerlerin açısı 180° dereceden düşükse basık kemerli köprü olarak adlandırılr.

Kırkgöz Kemeri (Türkiye, MS 3. yy)
Sultançayır Köprüsü (Türkiye, Geç Antik Çağ)
Ponte Vecchio (Floransa, 1345)
Rialto Köprüsü (Venedik, 1591)

Köprü
Mostar Köprüsü
Taşköprü (Üsküp)
Taşköprü (Prizren)

Kiriş, yapılarda döşeme ve kullanım alanı yüklerini düşey taşıyıcılara (kolon) aktaran, mekanik olarak çubuk kabul edilen yapı elemanıdır. Betonarme yapılarda döşeme yüklerinin öncelikle kirişlere aktarıldığı ve kesme kuvveti ile moment tesirleri taşıyan kirişlerin bu kuvvetleri kolonlara aktardığı kabul edilir. Kirişlerin kolondan kolona olan boylarına kiriş açıklığı denir. Kiriş açıklığı arttıkça kiriş kesit yüksekliğinin arttırılması gerekir. Kirişte düşey deformasyonlar (sehim) kontrol altında tutulmalıdır. Aksi takdirde, yapı kullanım konforu azalacaktır.

Döşemelerden ve diğer kirişlerden aldığı yükleri, kolonlara veya taşıyıcı sisteme aktaran elemanlara betonarme kiriş denir.

Basit kirişler:  Kâgir yığma yapılarda iki ucu serbest şekilde mesnetlere oturan kirişlerdir. Bu tür kirişler mesnetlere en 20 cm oturmalıdır.
Konsol kirişler: Bir ucu gömülü (ankastre), diğer ucu mesnetsiz (askıda) olan betonarme kirişlerdir. Bu tür kirişler genellikle balkonlarda, betonarme merdivenlerde ve bina çıkmalarında uygulanır.
Devamlı kirişler: Yapılarda üç veya daha fazla mesnet üzerine oturtularak, iki veya daha fazla açıklıkla yapılan kirişlerdir. Bu tür kirişlere mütemadi kiriş de denir.
Ters kirişler: Yapılarda döşemenin yükünü taşıyan kirişin, döşemenin altından sarkmaması isteniyorsa, kiriş döşemenin üzerinde yapılır. Bu tip kirişlere ters kiriş denir.
Tablalı kiriş: Yapılarda döşeme altlarına konan ve döşeme ile birlikte dökülen kirişlere denir. Kirişin basınca çalışan alanını genişletmek için döşemenin bir kısmı kiriş ile birlikte çalıştırılır. Tablalı kirişler döşeme kenarında tertiplenir.

Konsol köprü, yalnızca bir ucundan desteklenen, yatay olarak uzaya doğru çıkıntı yapan yapılar kullanılarak inşa edilen bir köprüdür. Küçük yaya köprüleri için, konsollar basit kirişler olabilir; ancak, yol veya demiryolu trafiğini idare etmek için tasarlanmış büyük konsol köprüler, yapısal çelikten inşa edilmiş makaslar veya ön gerilimli betondan inşa edilmiş kutu kirişler kullanır.
Çelik kafesli konsol köprü, ilk uygulamaya konulduğunda büyük bir mühendislik atılımıydı, çünkü 450 metreden fazla mesafeleri kapsayabilir ve çok az veya hiç sahte işçilik kullanılmaması nedeniyle zorlu geçişlerde daha kolay inşa edilebilir.

"Cantilever Bridge" by Sándor Kabai, The Wolfram Demonstrations Project, 2007.
Biggest of Finished Girders Go Traveling: six giants of 70 tons gave engineers a hard nut to crack, Popular Science monthly, February 1919, page 79, Scanned by Google Books
 "Bridge, Cantilever". The New Student's Reference Work. 1914.

Konteyner taşımacılığı, çeşitli konteyner türleri sayesinde yapılan taşımacılığı anlatır. Konteynerler standart ölçülerde üretildikleri için çok çeşitli şekilde yüklenebilir, farklı araçlara aktarılabilir, bu sayede verimli bir taşıma sağlarlar. Konteynerlerin açılmaksızın gemilere, kargo uçaklarına, trenlere veya karayolu taşımasına uygun araçlara yüklenebilmeleri uluslararası alanda yaygın olarak kullanılmalarını sağlamıştır.

Konteyner taşımacılığının kökenleri İngiltere'deki maden sanayisine dayanır. 1795 yılında ilk kez vagon benzeri konteynerlere yüklenen kömür, yükleme boşaltma yapılmaksızın kanaldaki gemilere yüklenerek sevk edilmiştir. 1830'lu yıllara gelindiğinde artık özellikle demiryolu ve gemilerde taşınabilen çok sayıda konteyner türü yaygın hale gelmişti. Zamanla taşıma için kullanılan ahşap konteynerler yerlerini demirden konteynerlere bıraktı. 1900'lü yıllarda kapalı konteynerin ilk örnekleri görüldü. Birleşik Krallık'ta çok sayıda demiryolu şirketi birbirine benzer konteyner kullanır durumdaydı. 1920'li yılarda doğan ihtiyaç gereğince konteyner ölçüleri standartlaştırıldı. Ancak oluşturulan standart İngiltere ile sınırlı kaldı. ABD'de yoğunluklu olarak 1920'li yıllarda kullanılmaya başlayan konteyner özellikle Chicago, Milwaukee, Wisconsin bölgelerinde yaygın olarak kullanılıyordu. Konteyner taşımacılığı özellikle ABD sanayisi tarafından II. Dünya Savaşı sırasında yaygın olarak kullanılmıştır.
1955 yılında taşımacılık şirket sahibi Malcom McLean, mühendis Keith Tantlinger ile birlikte çalışarak farklı taşıma yöntemleriyle taşınabilecek evrensel konteyner ölçü standartlarını geliştirmeye koyuldular. Ortaya çıkan konteyner 8 feet (2.4 m) yüksekliğinde  8 ft (2.4 m) genişliğinde ve 10 ft (3.0 m) uzunluğunda bir konteynerdi. Konteyner 25 mm (0.98 in) kalınlığında çelik sacdan imal edilecekti. Konteynerin dört bir köşesine rahatça kaldırılıp indirilmesi için kilit mekanizmaları eklenmiştir. Tasarımın patentini alan ikili konteyner standartlaştırılmasında önemli bir adım atmış olur.
II. Dünya Savaşı sırasında ilk konteynerleri kullanan ABD Silahlı Kuvvetleri daha sonraki dönemde dahil olduğu Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı sırasında lojistik ihtiyaçları için konteyner taşımacılığına ağırlık verecek, bu alanda gelişmeler yaşanacaktır. Sevk süresinin azalmasını sağlayan konteyner taşımacılığında, konteyner yapısal özelliklerinin de artık standartlaşması ihtiyaç haline gelir.

Sadece konteyner taşınan ilk sevkiyat 1951 yılında Danimarka'da gerçekleşmiştir. Aynı yıl Seattle ile Alaska arasında konteyner taşımacılığı yapılmaya başlanmıştır. Konteyner taşımacılığı için ilk üretilen özel gemi Clifford J. Rodgers 1955 yılında Montreal'de üretilmiş ve ilk yolculuğunda Vancouver – Alaska hattında 600 konteyner taşımıştır.

Konteyner taşımacılığının yoğunlaşmaya başladığı dönemde konteyner ölçülerinin standart altına alınması çabaları yavaş ilerlemiştir. Şirketler, özellikle de büyük ABD şirketleri kendileri tasarladıkları konteynerlerde ısrar ediyor ve ABD içinde çok sayıda birbiriyle uyumsuz konteyner ölçüleri bir arada var olmaya çalışıyordu. Sonunda Avrupa demiryolları, ABD demiryolları, ABD karayolları ve ABD deniz taşımacılığı yetkililerinin bir araya gelmesiyle ortak bir dil yakalanmıştır. Buna göre en öne çıkan dört ISO standardı konteyner taşımacılığını standartlaştırmıştır:

1968 yılı Ocak ayında yürürlüğe giren R-668 ile tanımlar, ölçüler ve kriterler belirlenmiştir
1968 yılı Temmuz ayında yürürlüğe giren R-790 ile tanımlama markalama işaretleri belirlenmiştir
1970 yılı Ocak ayında yürürlüğe giren R-1161 ile konteyner köşe aksamı tanımlanmıştır
1970 yılı Ekim ayında yürürlüğe giren R-1897 ile genel amaçlı taşıma konteyneri için minimum iç ölçüler tanımlanmıştır

Günümüzde kargo taşımacılığının neredeyse tamamına yakını konteyner taşımacılığıyla yapılmaktadır. Konteyner taşımacılığının en yoğun olduğu ülke Çin olurken en yoğun liman ise Singapur olmuştur.
Konteyner taşımacılığının yük taşımacılığında ve ticari hayattaki değiştirici etkisi öngörülememiş, toplam ticaret hacminin artmasına yol açarak gelişmeye olumlu yönde katkı sağlamıştır. Bunun yanı sıra konteyner ölçülerinin standartlaşması taşımacılık alanındaki araçların da standartlarının oturmasına yol açmıştır. Konteynerin kapalı ve içeriğini göstermeyen yapısı hırsızlığı azaltmış, konteyner kapılarının elektronik aletlerle tüm yolculuk boyunca izlenebilmesi mal güvenliğini artmıştır. Demiryolu hat açıklığı farklı olan ülkelerdeki taşımacılığın artması yönünde olumlu etkisi olan konteyner sayesinde demiryolu hat farklılığı sorunu aşılmıştır.

Konteyner ölçüleri standartlaştırıldığında beş farklı uzunlukta konteyner çeşidi 20-feet (6.1 m), 40-feet (12.2 m), 45-feet (13.7 m), 48-feet (14.6 m) ve 53-feet (16.2 m) olarak belirlenmiştir. Konteyner kapasite hacim değeri ise 20 feet konteyner eşdeğeri TEU olarak belirtilir. 20 feet konteyner dolu brüt ağırlığı 24 ton olurken 40 feet konteyner için bu değer 30.480 tondur. Konteyner yükseklik değerini belirleyen önemli bir husus da demiryolu tünellerinin yüksekliği olmuş, 8 feet (2.4 m) bu şekilde belirlenmiştir.

Belli başlı havayolu şirketleri kendi standart konteynerlerini kullansalar da Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA) ULD adı verilen kargo konteynerini standart hale getirmek istemektedir.

Günümüzde sık kullanılan diğer konteyner standartlarından bazıları şunlardır:

PODS
Haus-zu-Haus
SECU

Konteyner ağırlığının ilave olarak yüke eklenmesinden dolayı asıl taşımacılıkta harcanan yakıt miktarını artırır. Ancak artan yakıt bedeline rağmen taşımacılık verimliliğinin artması sonucu bu artış göz ardı edilebilir seviyededir. Bazı durumlarda demiryollarının müsait olmasına göre konteynerler üst üste sevk edildiğinde maliyet daha da düşmektedir.

Konteynerler çeşitli yasadışı kaçakçılık faaliyetlerinde kullanılmıştır. Silah kaçakçılığından insan kaçakçılığına kadar geniş yelpazedeki suçlar konteyner sayılarının muazzam olmasından ötürü denetlenememektedir.

Konteynerler sürekli olarak kullanılmak üzere imal edilmişlerdir. Bir yük varış yerine götürüldükten sonra konteynerin yeniden başka bir yükü taşımak üzere çevrime dahil olması planlanmıştır. Boş konteynerlerin ihtiyacın fazla olduğu yerlere yönlendirilmesi planlama gerektiren bir çalışmadır. Ayrıca son dönemlerde yeni konteyner üretmektense kullanılmış konteynerlerin elden geçirilerek yeniden kullanılması tercih edilmektedir. Bunun yanı sıra artık taşımacılıkta kullanılmayan konteynerler de çok çeşitli amaçlarda değerlendirilmektedir.

Konteynerler denizyolu taşımacılığı sırasında fırtınalı havalarda veya deniz kazaları sonucu denize düşüp kaybolabilmektedir. Dünyada her yıl yaklaşık 2 ila 10 bin konteyner denizde kaybolmaktadır. Denize düşen çoğu konteyner derhal batmakta, yükünün durumuna göre batmayan konteynerler de deniz taşımacılığı için tehlike arzeden engeller haline gelmektedir. Kaza sonucu denize düştükten sonra içindeki yükü dağılan konteynerler Oyuncak ördek olayı örneğinde olduğu gibi bilimsel çalışmalar için önemli veri sağlamıştır.

Konteynerler taşımacılık alanı dışında özellikle konut alanında kullanılmaktadır. Geçici konut veya kalıcı konut olarak da kullanılabilen konteynerler kimi zaman da atölye olarak değerlendirilmektedir.

Konteyner
Konteyner gemisi

Konteyner gemi yüklemeleri (İngilizce) 18 Ekim 2011 tarihinde erişilmiştir
Konteyner taşımacılığı 22 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) 22 Mayıs 2013 tarihinde erişilmiştir

Köprü, geçilmesi güç bir engelin iki yakasını bağlayan yapı.
Köprü ayrıca şu anlamlara gelebilir:

Köprü (tasarım deseni), yazılımda tasarım örüntülerinden biri
Köprü (tıp), diş hekimliğinde olmayan dişlerin yerini tutmak veya takma dişleri ağızdaki dişlere sağlam tutturmak amacıyla yapılan diş protezi
Köprü (güreş), güreşte omuzları yere değdirmemek için ayakları ve alnı yere dayayıp beli yukarı kaldırarak alınan durum
Ağ köprüsü, bilgisayar biliminde iki bilgisayar ağının veri bağ katmanında birbirine bağlandığı ağ noktası
Köprü (roman), Ayşe Kulin'in bir romanı
Köprü (dizi), Ayşe Kulin'in bir romanından esinlenerek çekilen 2006-2008 yılları arasında Star TV'de yayımlanan dram, macera ve politik türdeki Türk televizyon dizisi.
Köprü (film), başrollerini Kadir İnanır, Necla Nazır ve Fikret Hakan'ın paylaştığı Türk filmi
Köprü (müzik), şarkının iki bölümünü birbirine bağlayan kısım
Köprü (İzmir Tramvayı), İzmir'de tramvay istasyonu

Dünya genelindeki en ünlü köprülerin ülkelerine göre alfabetik olarak sıralandığı listedir.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki köprüler listesi
Amerika Birleşik Devletleri'nde yüksekliklerine göre köprüler listesi

Bietigheim Enz Valley Köprüsü
Blue Wonder, Dresden
Deutzer Hängebrücke, Köln
Elster Viaduct
Emmerich Rhine Köprüsü
Fehmarn Belt Köprüsü, proposed
Fehmarn Sound Köprüsü
Gedser-Rostock Köprüsü, proposed
Glienicke Köprüsü, Berlin/Potsdam
Göltzsch Viaduct, Saxony, historic railway brick Köprüsü
Hedemünden Werra valley Köprüsü
Hörn Köprüsü
Kaiser-Wilhelm-Brücke, Wilhelmshaven
Kochertalbrücke
Koersch Valley Köprüsü
Köhlbrandbrücke, Hamburg
Hohenzollern Köprüsü, Köln
Köln Mülheim Köprüsü
Köln Rodenkirchen Köprüsü
Ludendorff Köprüsü, Remagen, destroyed 1945
Magdeburg Water Köprüsü, canal crossing Elbe river
Müngsten Köprüsü
Neckar Valley Köprüsü Weitingen
Oberbaumbrücke, Berlin
Osten Transporter Köprüsü
Pierre PflimlKöprüsü
Rügendamm, Stralsund
Theodor Heuss Köprüsü (Düsseldorf)
Theodor Heuss Köprüsü (Frankenthal)
Theodor Heuss Köprüsü (Mainz-Wiesbaden)
Waldschlößchenbrücke, Dresden
Weihe Valley Köprüsü
Wommen Valley Köprüsü

Fraternity Köprüsü (Brezilya'ya bağlar)
General Artigas Köprüsü (Uruguay'a bağlar)
General Belgrano Köprüsü
Libertador General San Martín Köprüsü (Uruguay'a bağlar)
Paso de los Libres-Uruguaiana Uluslararası Köprüsü (Brezilya'ya bağlar)
Puente Uriburu
Puente de la Mujer
Rosario-Victoria Köprüsü
Salto Grande Köprüsü (Uruguay'a bağlar)
San Roque González de Santa Cruz Köprüsü (Paraguay'a bağlar)
Zárate-Brazo Largo Köprüsü

Europabrücke
Kremsbrücke Pressingberg (the longest Austria)
Lavant viyadüğü
Reichsbrücke

Albert Köprüsü, Brisbane
Alfords Point Köprüsü, Sidney
ANZAC Köprüsü, Sidney
Batman Köprüsü, Launceston
Bolte Köprüsü, Melbourne
Bowen Köprüsü, Tasmania
Bridgewater Köprüsü, Tasmania
CaptaCook Köprüsü, Brisbane
CaptaCook Köprüsü, Sidney
Centenary Köprüsü, Brisbane
Eleanor Schonell Köprüsü, Brisbane
Gateway Köprüsü, Brisbane
Gladesville Köprüsü, Sidney
Go Between Köprüsü, Brisbane
Goodwill Köprüsü, Brisbane
Grafton Köprüsü, New South Wales
Hampden Köprüsü, Kangaroo Valley
Hobart Köprüsü, Hobart
Houghton Highway, Brisbane
Iron Cove Köprüsü, Sidney
Jack Pesch Köprüsü, Brisbane
Kurilpa Köprüsü, Brisbane
Mcgees Köprüsü, Hobart
Merivale Köprüsü, Brisbane
Mooney Mooney Köprüsü, Central Coast
Narrows Köprüsü (Perth), Perth
Nowra Köprüsü, Nowra
Quarter Mile Köprüsü, Victoria
Pyrmont Köprüsü, Sidney
Richmond Köprüsü, Tasmania
Ross Köprüsü, Tasmania
Roseville Köprüsü, Sidney
Sea Cliff Köprüsü, Coalcliff
Spit Köprüsü, Sidney
Story Köprüsü, Brisbane
Sidney Harbour Köprüsü, Sidney
Tasman Köprüsü, Hobart
Ted Smout Memorial Köprüsü, Brisbane
The Entrance Köprüsü, The Entrance
Tom Uglys Köprüsü, Sidney
Victoria Köprüsü, Brisbane
Walter Taylor Köprüsü, Brisbane
West Gate Köprüsü, Melbourne
William Jolly Köprüsü, Brisbane

Kral Fahd Geçidi
Katar–Bahreyn Dostluk Köprüsü

Hardinge Köprüsü
Jamuna Köprüsü
Lalon Shah Köprüsü
Meghna Köprüsü

Somerset Köprüsü, Bermuda

Birleşik Krallık'taki köprüler listesi
Birleşik Krallık'ta yüksekliklerine göre köprüler listesi

Latin Köprüsü
Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü
Mostar Köprüsü

Bridge Builder João Alves
Dostluk Köprüsü (Paraguay-Brezilya) (Paraguay'a bağlar)
Fraternity Köprüsü (Arjantin'e bağlar)
Gazeteci Roberto Marinho Köprüsü (São Paulo)
Hercilio Luz Köprüsü
Juscelino Kubitschek Köprüsü
Newton Navarro Köprüsü (Natal)
Paso de los Libres-Uruguaiana Uluslararası Köprüsü (Arjantin'e bağlar)
Rio-Niterói Köprüsü

Asparuhov Most
Bebresh Viaduct
Belenski most
Calafat-VidKöprüsü
Covered Köprüsü, Lovech
Giurgiu-Rousse Dostluk Köprüsü
Kadmost
Kadmost
Lavov Most
Lavov Most
Mustafa Paşa Köprüsü
Orlov Most
Dyavolski most

Charles Köprüsü
Nusle Köprüsü
Písek Stone Köprüsü
Podolsko Köprüsü
Svatopluk Čech Köprüsü

Çin'de kayda değer köprüler

Chaotianmen Köprüsü Chongqing, dünyanın en uzun kemer köprüsü
Chengyang Köprüsü
Donghai Köprüsü
Hangzhou Bay Köprüsü
Kap Shui Mun Köprüsü
Lugou Köprüsü (Marco Polo Köprüsü)
Lupu Köprüsü Şangay
Nanjing Yangtze River Köprüsü 6,772 metre uzunluğunda
Precious Belt Köprüsü
Qingdao Haiwan Köprüsü, su üzerindeki en uzun köprü
Stonecutters Köprüsü
Sutong Köprüsü
Tsing Ma Köprüsü
Wanxian Köprüsü
Zhaozhou Köprüsü

Farø Köprüsüs
Frederick IX Köprüsü
Great Belt Köprüsü
Guldborgsund Köprüsü
New Little Belt Köprüsü
Old Little Belt Köprüsü
Masnedsund Köprüsü
Öresund Köprüsü, Kopenhag
Queen Alexandrine Köprüsü
Storstrøm Köprüsü
Svendborgsund Köprüsü
Vejle Fjord Köprüsü
Vilsund Köprüsü

Mauricio Báez Köprüsü, San Pedro De Macoris
Puente Juan Bosch, Santo Domingo

Mactan-Mandaue Köprüsü
Marcelo Fernan Köprüsü
Quezon Köprüsü
San Juanico Köprüsü

Chroy Changva Köprüsü
Monivong Köprüsü
Prek Tamak Köprüsü
Techo Morakot Köprüsü
TwDragon Köprüsü

César Gaviria Trujillo Viaduct
Puente de Boyacá
Pumarejo Köprüsü

Puente del Rio Virilla
Puente La Amistad de Taiwán

Zafer Köprüsü

6. Ekim Köprüsü
Boulak Köprüsü
El Ferdan Trenyolu Köprüsü
Suez Canal Köprüsü

Jänhijoki Trenyolu Köprüsü
Kvarken Köprüsü
Replot Köprüsü
Sami Köprüsü

Agen aqueduct
Angers Köprüsü
Aquitaine Köprüsü
Briare aqueduct
Chavanon Viaduct
Fades viaduct
Garabit Viaduct
Gignac Köprüsü
Millau Viyadüğü, dünyanın en yüksek taşıt köprüsü
Pierre PflimlKöprüsü
Plougastel Köprüsü
Pont Alexandre III
Pont au Change
Pont d'Avignon
Pont d'Oxford
Pont de Bir-Hakeim
Pont de Neuilly
Pont de Normandie
Pont de Sully
Pont des Arts
Pont du Diable
Pont du Gard
Pont Gustave-Flaubert
Pont Marengo
Pont Neuf
Pont Neuf, Toulouse
Pont Saint-Bénezet
Saint-Nicolas-de-Campagnac Köprüsü
Souleuvre Viaduct
Tancarville Köprüsü

Adome Köprüsü

The Köprüsü of Peace

Bakınız: Macaristan'daki köprüler listesi

Dabar Köprüsü
Dobra Köprüsü (A1)
Dobra Köprüsü (A6)
Franjo Tuđman Köprüsü (Dubrovnik)
Gacka Köprüsü
Homelve Köprüsü
Kamačnik Köprüsü
Krk Köprüsü
Krka Köprüsü
Maslenica Köprüsü (A1)
Maslenica Köprüsü (D8)
Mirna Köprüsü
Sava River Köprüsü (A3)
Zrinski Köprüsü
Ždrelac Köprüsü

Kanpur over-köprüsü (Asya'nın en uzun köprüsüdü; 25 km)
P V Narasimha Rao Expressway, Hyderabad
Bandra-Worli Deniz Bağlantısı
Coronation Köprüsü
Ellis Köprüsü
Godavari Köprüsü
Golden Köprüsü
Howrah Köprüsü, dünyanın en işlek konsol köprüsü.
Jubilee Köprüsü
Kolia Bhomora Setu
Kolia Bhomora Setu
Mahatma Gandhi Setu
Nehru Setu or Sone Köprüsü
Nehru Köprüsü
Nivedita Setu
Pamban Köprüsü
Ponte de Linhares
Saraighat Köprüsü
Vashi Köprüsü
Vallarpadam Köprüsü, Koçi
Vembanad Rail Köprüsü, Koçi
Vidyasagar Setu
Vivekananda Setu
Prakasam Barrage, Vijayawada

Blauwbrug, Amsterdam
Enneüs Heerma Köprüsü
Erasmusbrug, Rotterdam
John S. Thompson Brug, Grave
Ketelbrug
Magere Brug, Amsterdam
Moerdijk Köprüsüs
Queen Emma Köprüsü, Willemstad/Curaçao
Van Brienenoordbrug, Rotterdam
Waalbrug, Nijmegen
Willemsbrug, Rotterdam
Zeelve Köprüsü

Alcántara Köprüsü
Puente del Alamillo, Sevilla
Rande Köprüsü
Vizcaya Köprüsü, dünyanın en eski taşıyıcı köprüsü.

Älvsborg Köprüsü, 933 m (418 m açıklığında)
Höga Kusten Köprüsü, 1,867 m (1,210 m açıklığında)
Igelsta Köprüsü, 2,140 m
Lidingöbron, 997 m.
Ölve Köprüsü, 6,072 m
Öresund Köprüsü, from İsveç'i Danimarka'ya bağlar. 7,845 m (5300 metresi İsveç'tedir. 490 m açıklığında)
Tjörnbron Köprüsü, 664 m (366 m açıklığında)
Uddevalla Köprüsü, 1,712 m (414 m açıklığında)

Kapell Köprüsü, Lucerne
Teufelsbrücke, Schöllenen Gorge, Uri
Sunniberg Köprüsü, Klosters

Barelang Köprüsü, Riau Islands
Suramadu Köprüsü, East Java

Khaju Köprüsü
Kohneh Köprüsü
old Köprüsü of dezful
Shahrestan Köprüsü
Si-o-se Pol
Vahid Köprüsü
Veresk Köprüsü

Al-Aaimmah Köprüsü
Al-Sarafiya Köprüsü

Barrow Köprüsü
Boyne River Köprüsü
Boyne Viaduct
Foyle Köprüsü
Lifford Köprüsü
Michael Davitt Köprüsü
River Swilly

Ad Halom
Allenby Köprüsü
Chords Köprüsü
Emek Ayalon Köprüsü
Zohar Köprüsü

Bridge of Sighs (Ahlar Köprüsü)
Bassano Köprüsü
Castelvecchio Köprüsü
Ponte dell'Accademia
Ponte Amerigo Vespucci
Ponte alle Grazie
Ponte degli Scalzi
Ponte delle Guglie
Ponte della Libertà
Ponte della Maddalena
Ponte Minich
Ponte Santa Trinita
Ponte Vecchio
Rialto Köprüsü
Strait of Messina Köprüsü

Akashi Kaikyo Köprüsü, the longest supension Köprüsü the world
Akinada Köprüsü
Bandai Köprüsü
Chikugo River Lift Köprüsü
Great Seto Köprüsü
Hakata-Ōshima Köprüsü
Hakuchō Köprüsü
Hirado Köprüsü
Hitsuishijima Köprüsü
Honshū-Shikoku Köprüsü Project
Hourai Köprüsü dünyanın en uzun ahşap köprüsü 
Innoshima Köprüsü
Iwakurojima Köprüsü
Kanmonkyo Köprüsü
Kansai Havaalanı erişim köprüsü ("The Sky Gate Köprüsü R")
Kintai Köprüsü
Kita Bisan-Seto Köprüsü
Konohana Köprüsü
Kurushima-Kaikyō Köprüsü
Meiko Nishi Ohashi roadway Köprüsüs
Minami Bisan-Seto Köprüsü
Nihonbashi
Ōnaruto Köprüsü
Rainbow Köprüsü
Shimotsui-Seto Köprüsü
Tatara Köprüsü
Tokyo Bay Aqua-Line
Tsūjun Köprüsü
Wakato Narrows Köprüsü
Yokohama Bay Köprüsü
Yoshima Köprüsü

Çin-Kore Dostluk Köprüsü (Sinŭiju)

Bridge of No Return
Cheongdam Köprüsü
Dangsan Railway Köprüsü
Dongho Köprüsü
Gimpo Köprüsü
Gwangan Köprüsü
Incheon Köprüsü
Namhae Köprüsü
Masan Bay Köprüsü
Olympic Köprüsü
Seohae Köprüsü
Seogang Köprüsü
Seongsu Köprüsü
Seonimgyo Köprüsü
Yanghwa Köprüsü
Yeongjong Köprüsü

İkinci Tayland-Lao Dostluk Köprüsü
Tayland-Lao Dostluk Köprüsü

Liberya'daki köprüler listesi

Wadi el Kuf Köprüsü

Aleksotas Köprüsü
M. K. Čiurlionis Köprüsü
Mindaugas Köprüsü
Railway Köprüsü, Kaunas
Valakupiai Köprüsü
Vilijampolė Köprüsü
Žirmūnai Köprüsü

Adolphe Köprüsü
Grve Duchess Charlotte Köprüsü
Passerelle

Batang Baram Köprüsü
Bukit Bunga-Ban Buketa Köprüsü
Buloh Kasap Köprüsü
Connaught Köprüsü
Dabong Köprüsü
Jambatan Iskandariah
Jambatan Kota
Jambatan Permatang Bendahari
Jambatan Raja Pemaisuri Bainun
Jambatan Sultan Abdul Jalil Shah
Jambatan Sultan Abu Bakar
Jambatan Sultan Ahmad Shah
Jambatan Sultan Azlan Shah
Jambatan Sultan Idris Shah II
Jambatan Sultan SalahuddAbdul Aziz Shah
Jambatan Sultan Yusuf
Kuala Krai Köprüsü
Lake Temenggor Köprüsü
Malaysia-Singapore Second Link
Merdeka Köprüsü, Malaysia
Monorail Suspension Köprüsü
Muar Second Köprüsü
Parit Sulong Köprüsü
Penang Köprü

Kıyı bölgesi, doğal denge ve artan nüfusla beraber  en çok kullanılan yerler arasındadır. Dünya kara yüzeyinin %15'ten daha az alanı işgal eden kıyılar, dünya nüfusunun % 40'ından fazlasını barındırır. 2025 yılında kıyı bölgesinde ikamet beklenen insan sayısı dünya nüfusunun % 75 oluşturacaktır. Kıyı bölgeleri mal ve hizmet üretmek için zengin kaynakları içeren ve çoğu ticari endüstriyel faaliyetler için vardır. Avrupa Birliği, nüfusunun neredeyse yarısı ekonomik zenginliğinin kaynağı deniz kıyıları sayesinde olmaktadır. Balıkçılık, nakliye ve turizm gibi birçok faaliyetler Avrupa'nın tahmini rekabet ve işgücünün nedenli büyük olduğunu göstermektedir. Kıyı koruma ve analizini yapma daha çok 1950 yıllardan sonra olsa da  oluşan erozyon su baskını gibi olaylardan dolayı daha eskilere dayandığı kabul edilmiştir. 1950'lerden sonra yeni teknikler ve doğa dostu politikalar izlenmiştir. Koruma gerektiren geniş kıyıların önemi artırmıştır. Örneğin: Venedik, New Orleans, Japonya, Hollanda, Hazar Denizi kıyıları gibi yerlerde deniz seviyesinin yükselmesiyle kıyı alanlarında önemli tahribat olacağı saptanmış, bu gibi yerlerde kıyılara dalgakıran gibi yapılar inşa edilerek önlenmeye çalışılmıştır.

Kıyı savunması stratejisi için 5  Yön eylem oluşturulmuştur

İstenilen amaca uygun yönetim ve planlama
Oluşan yapıya karşı doğal mühendislik yollarını deneme ve yeniden savunma bloğu oluşturma.
Sahil kesimlerine kıyı duvarları inşa edilerek kıyı alanını koruma
Kıyı Koruması için denize doğru daha uygun ana materyallerle doldurulması
Kıyı alanlarında daha çok denize dikey  ve yüksek katlı binalar inşa edilmeli kıyı arazisi boyunca su baskını vb. birçok olayı en aza indirme açısından

Bir strateji seçmek için kıyı alanlarında ilk önce jeomorfolojik süreçleri incelenmeli daha sonra bir dizi önlem alınarak maliyet açısından uygun planlamalar yapılmalıdır.

Alternatif olarak, bütünleşik kıyı alanları yönetimi  erozyon ya da sel eğilimli alanlarda afeti önlemek için kullanılan bir yöntemdir. İstenilen planlamalar daha çok yerel belediyecilik içerisinde altyapı, ulaşım vb birçok olayı doğrudan etkilediği için bu metotlar önceden belirlenmiştir.

Planlama içerisinden en uygun ve en ucuz olanı belli bir plana göre geri çekilmedir. Yapılan bina, tesis gibi birçok yapının belli bir seviye kaidesinde geri çekilerek  yerleşim yerlerinin kıyı bölgesinden geriye doğru kaydırma işlemidir. Yapılan işlem en uygun planlama ve en güvenilir uygulama yöntemi arasındadır.

Planlamalı  çekilme kıyı yapılarını korumak için alternatif yöntemdir. Bu yöntem daha çok alçak nehir ağzı ve delta alanlarında görülmektedir. Çökel yapıların birikimi ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi  nedenler, denize bitişik arsa değeri düşük olduğundan bu  teknik kullanılmaktadır. Bu süreç kıyı alanlarındaki canlı yaşamını etkileyecek olması açısından planlama amaca uygun olarak yapılmalı deniz canlı hayatına göre kontrol edilmelidir.

Belli bir mühendislik çalışma süresi boyunca kıyı çizgisinde kalma yöntemleridir. Maliyet hesabı pahalı olmasına karşın yapılabilecek teknolojinin yetersizliği de en çok sorunlar arasındadır. Yapılan araştırmalar sonunda sahil boyunca altyapı vb. sorunların sahil kesiminde yaşanmasıyla birlikte sahilin bir bölümünün taşınması gerekebilir. Kıyı doğal dinamizmini tekrar aynı hale getirmek için  düzenli  kıyı alanları planlanmalıdır. Ancak birçok durumda kıyı altyapı büyük tehditlere açık haldedir. Geçmişte alınmış kararlar kıyı koruma alanları içerisinde yapılmamış olsaydı bugün çok farklı olacaktı. Örneğin, Avrupa'da birçok kıyı şehirleri ve kıyı  park  alanları bugün mevcut olsaydı, tercihen sahil alanları yüksek mühendislik gerektiren imkânlarla yapılacaktı. Yapılması mümkün olamayan yerlerde ise daha çok geriye çekilme yöntemi kullanılarak kıyı alanından uzaklaşma yöntemi uygulanacaktı. Bugün uygulanan tekniklerin çoğu daha çok ekonomik ve çevreye uygunluk açısından önemli mühendislik uygulamaları geliştirilmiştir.

Yapısal veya sert mühendislik teknikleri, yani kıyı şeridi düzeltmek ve var olanı korumak için kalıcı beton ve kaya yapıları kullanarak mümkün olabilecektir. Bu teknikler kıyı duvarları ile korumalı  yapılardır. Avrupa ülkelerinin %70 bu yöntemleri kullanmaktadır.
Yumuşak mühendislik teknikleri, doğal süreçler ile plajlara vb. Erozyon kuvvetini önlemek için bir tür kumlar, kumullar ve bitki örtüsü gibi doğal unsurlara dayanan tekniktir.

Büyük bir insan etkisi olduğu yerde gelecek senaryoları tahmin etmeye çalışmak anlamsızdır. Hatta gelecekteki iklim belirli bir ölçüde insanları kısıtlayarak, denizden gelebilecek her türlü ekolojik tehditlere açık değildir. Bu tehditlerin bariz bir dezavantajı vardır. Olağanüstü yüksek gelgitler  ve fırtınalı havalar insan faaliyetleri üzerine etki eden, sahil alanlarında sorunlar oluşturan, kıyı alanlarında tahribat yaratan büyük bir sorundur. Deniz yükselmesiyle  birlikte altyapı ve kıyı alanlarında erozyonları önlemekte ayrıca bir nedendir. Sulak alanlar, tuzlu bataklıklar muzdarip özellikteki muhtemel örneklerdir. Strateji olarak denize doğru  hareketli yapılar inşa edilerek değeri yüksek arazi oluşturulabilir.

Sınırlı müdahale yönetimi genellikle ekonomik olarak   düşük alanlarda, bir dereceye kadar sorunu çözen bir eylemdir. Sınırlı müdahale kullanılarak alınan önlemler genellikle tuzlu bataklıklar ve kum tepeleri gibi alanların olduğu yerlerdir.

Erozyonu önleyici set;
Erozyonu önleyici set: beton, kaya ve / veya ahşap denize dik engeller ya da duvarlarla örülmesidir. Plaj malzemesini belirli alanda  koruyarak, tek yönde ağırlıklı olarak kum ve dalga enerjisini emer ve bu sayede sahilin korunması sağlar. Ayrıca, fırtına odaklı dalgalara karşı plajı korur ve deniz kumunun belli alana taşınmasını önler. Erozyonu önleyici set az bakım gerektiren son derece maliyet-etkin kıyı savunma önlemleri vardır ve en yaygın kıyı savunma yapılarından biridir. Dünya örnekleri  içerisinde  Hampshire ve İngiltere'de Sussex sahil şeridinde uygulanan planlamalar  bu yöntem çeşididir.

Bir uçurumun dibinde ya da bir plaj arkasında inşa edilmiş yapıları erozyon ya da su baskınlarına karşı korumak için kullanılan beton duvarlardır. Genellikle yaklaşık 3-5 metre yüksekliktedir .Fırtınalarda, deniz surları kıyı boyu kayarak suyun ve malzemenin  içeri doğru girmesini engeller. Modern kıyı duvarları elde edilmeye günümüzde de devam ediliyor. Eğimden kaynaklanan sorunu  ortadan kaldırma, düşük enerjili dalga yapısını yok etme, rüzgâr kuvvetini dağıtma gibi birçok yapıda malzemeler üretilerek deniz duvarları güçlendiriliyor. Bu bilgiler sayesinde maliyet hesabı da yapılarak en az hasarla, en az maliyetle büyük sorunları aşmak için çalışmalar düşünülmüştür.

Modern örnekler Blackpool (1986-2001),Lincolnshire (1992-1997)  Wallasey (1983-1993). Blackpool ve Lincolnshire de Google Earth tarafından da bakılabilir.

Deniz duvarları büyük olasılıkla kıyı yönetiminde kullanılan ikinci en geleneksel yöntemdir
Deniz duvarları (malzeme, yükseklik ve genişliğe göre) metrekare başına £ 10,000 (malzeme, yükseklik ve genişliğine bağlı olarak) km başına 10.000.000 £ civarındadır.

Ahşap eğik veya dik konumda olan, uçurum  veya yerleşim alanlarını korumak için genellikle plaj arkasına doğru, denize paralel inşa edilen yapılardır. En temel Kaplama kaya dolgu ile  yatık ahşap arasına kaplamadır. Dalgaların enerjisini dağıtmak için kullanılır. Uçurum tabanında, bariyerlerin arkasında  plaj malzemesini koruyarak  onların süzülüp bir alanda toplanmasını engeller. Maliyet - kullanılan malzemeye göre tahmini $ 2340 - $ 4000. Ortalama 10 $ m²

Kaya zırhı, plaj ortamında  yerli taşlarla tepeleri ya da uçurumları dibine kazık yerleştirilerek büyük kayalarla beslemedir. Genellikle dalga enerjisini emer ve plaj malzemesi tutarak erozyona eğimli alanların korunmasında yardımcı olur. Etkili olmasına rağmen, fazla oranda  çözüm getirmez. Kaya zırhı fırtına koşullarında etkili değildir  ve plajın eğlence alanlarını azaltır, sınırlı bir ömrü vardır. Maliyeti kullanılan kayaların tipine bağlı olarak, metrekare başına 3.000 £ civarındadır.

Erozyona hassas olan bölgelere yerleştirilir. Bazen uçurum kenarları ya da erozyon önleyici set  gibi sahile doğru açıyla yerleştirilir. Deniz suyu setin üzerine tortu bırakırsa  tutar ve dalga enerjisinin bir miktarını  emer. Aşınma ya da plastik kaplamanın ayrılmasını önlemek için güvenli bir şekilde tel ile  bağlı olması gerekir. Altıgen örgü dikdörtgen örgü şeklinde bağlı olurlar.

Maliyet – m başına £ 11

Büyük beton blokları ve doğal kayalar dalga yönünü değiştirmek ve gelgit enerjisi filtrelemek için kullanılan yöntemdir. Dalgaların gücünü kırmak ve dolayısıyla aşındırıcı gücünü azaltmak için kullanılır. Uçurum ve arkasında yerleşim olan    yerleri koruyarak, düşük dalga enerjisini emer ve geniş plajların olmasını neden olur. Güney Afrikalı bir mühendis tarafından icat edilmiştir.

Maliyet - metre başına 2.000 £. Su derinliği maliyetini artırabilir.

Plajı doldurma  veya besleme, kıyı savunma yönetimi programlarının en popüler yumuşak mühendislik tekniklerinden biridir. Bu plaj kapalı ithal kum  ve mevcut kumun üstüne kazık içerir. Herhangi bir olumsuz etkiye neden olmadan, doğal süreçler ile meydana gelen kum ve ithal kumun aynı  kalitede olması gerekir. Düzenli  bakım gerektirir:. 

1 Maliyet . - £ 5,000 - 100 metre başına 200.000 £,

Bitki örtüsü Yanan kumun  stabilize edilerek  kumulu yeniden yapılandırmayı  amaçlamak için kullanılan yöntemdir.

Maliyet - yılda £ 1.100.000

Suya Doymuş durumdaki plajın ters yıkama ile plaj dışından yeraltı suyu ilave edilerek suyun devir daimini hızlandırma işlemidir. Bu sayede drenaj olayı gerçekleştirilir.
Sistemin yararlı yan etkileri toplanır. Geri denize deşarj edilebilen sudur. Aynı zamanda kara deniz balıkçılığında ve akvaryumlarda  bu deniz suyu kullanılır. Plaj drenaj sistemleri kumlu plajlarda erozyon eğimlerini durdurmak ve tersine çevirmek için dünya çapında birçok yerlere monte edilmiştir. Yirmi dört plaj drenaj sistemleri, Danimarka, ABD, İngiltere, Japonya

Manş Tüneli (Fransızca: Tunnel sous la Manche; İngilizce: Channel Tunnel), İngiltere ile Fransa'yı denizden birbirine bağlayan Fransa ve İngiltere ortak yapımı bir demir yolu tünelidir. Manş Denizi'nin tebeşir kayalarından meydana gelen tabanında kolayca tünel açılabileceğini düşünen bir Fransız mühendis, 1802'de Dover Boğazı'nda iki kıyıyı birleştiren bir tünelin yapılmasını teklif etti. Napolyon tarafından beğenilen teklif savaş yüzünden askıya alındı. Bu tür teklifler 19. yüzyılda defalarca gündeme geldi. 1880'li yılların başlarında bazı özel kuruluşlar iki kıyı arasında bir Demiryolu tüneli yapmak için kazılara başladılar. Tünel 1800 m'ye ulaştığında basının, İngiltere'nin güvenliği açısından projenin tehlikeli olduğu hakkındaki kampanyaları yüzünden yapım durduruldu.
Fransa ve İngiltere hükûmetleri 1960'lı yılların ortalarında tünelin yapılması için tekrar anlaştılarsa da daha sonra yüksek maliyetleri gerekçe gösteren İngiltere, 1970'li yıllarda yapımı durdurdu. Bu süre içinde tünelin her iki taraftan 2,4 km'lik kısmı kazılmıştı. Manş Tüneli 1986'da tekrar gündeme geldi. Projenin maliyeti Fransız ve İngiliz firmalarından meydana gelen bir şirketler birliği tarafından çok sayıda bankadan borç alınarak ve hisse senedi çıkarılarak karşılandı. Dover ile Calais'yi birbirine bağlayan tünel 50.5 kilometre uzunlukta olup, 6 Mayıs 1994'te tünel açılışı yapıldı.
14.000 işçinin görev aldığı bu projede, milyonlarca metrik tonluk taş, toprak ve çamurun atılması için kazı makineleri kullanılmıştır. Bunlardan iki kazıcı ile kanalın iki ucundan kazmaya başlamıştır. Her biri bir lazer ışını yardımıyla yönlendirilmiştir.
Tünelin su altındaki bölümünün uzunluğu 38 kilometredir. Tünel, tünelin iki ucu arası karşılıklı sefer yapan arabalı trenler, Londra, Paris, Brüksel ve Amsterdam arası sefer yapan Eurostar trenleri ve yük trenleri tarafından kullanmaktadır. Tünel, LGV Nord hattı ile Lille ve Paris'e, Lille'in doğusunda LGV Nord'dan çatallanan HSL 1 hattı ile Brüksel'e ve High Speed 1 hattı ile de Londra'ya bağlanır. Yüksek hızlı demiryollarını kullanmayacak trenler, tünelin bitiş noktalarının hemen ilerisindeki bağlantı hatlarıyla konvansiyonel hatlara geçiş yapar.

Mesnet veya diğer ismiyle refaketçi, arma biliminde genellikle kalkanın her iki yanına yerleştirilen ve onu tutarken tasvir edilen figürler veya nesnelerdir.
Tarihsel olarak, mesnetler bireyin özgür seçimine bırakılmış ve her zaman herhangi bir anlam ifade etmeyen, isteğe bağlı olarak varsayılmış ve değiştirilmiştir. Daha modern zamanlarda, bazı ülkelerde kısıtlamalar getirilmiştir ve hiçbir yerde Birleşik Krallık'ta olduğu kadar yaygın değildir.
Orta Çağ mühürlerinde mesnetlerin erken formlarına rastlanmaktadır. Ancak, koronet ya da miğfer ve sorguçtan farklı olarak, mesnetler erken Orta Çağ armalarının bir parçası değildi. Heraldik başarının bir parçası olarak, ilk kez 15. yüzyılın sonlarına doğru moda haline geldiler, ancak 17. yüzyılda bile tam heraldik başarının bir parçası olmak zorunda değillerdi (örneğin, 1605 tarihli Siebmachers Wappenbuch'ta yoktu).
Mesnet olarak kullanılan figürler gerçek ya da hayali hayvanlara, insan figürlerine ve nadiren de olsa İspanya armasındaki Herkül Sütunları gibi bitkilere ya da diğer cansız nesnelere dayanabilir. Genellikle, armanın diğer unsurlarında olduğu gibi, bunlar Cornwall İlçe Konseyine verilen balıkçı ve kalay madencisi gibi yerel bir öneme ya da Birleşik Krallık armasının iki varyasyonundaki İngiltere aslanı ve İskoçya tek boynuzlu atı gibi tarihi bir bağlantıya sahip olabilir. Beslenme uzmanı John Boyd Orr'un armasında mesnet olarak iki 'garb' (buğday demeti); USS Donald Cook'un armasında füzeler; Brezilya'daki Rio Grande do Norte eyaletinin armasında ağaçlar kullanılmıştır. Alfabenin harfleri İspanya'nın Valensiya kentinin armalarında mesnet olarak kullanılmıştır. İnsan mesnetler alegorik figürler veya daha nadiren özel olarak adlandırılmış bireyler de olabilir.
Kalkanın her iki yanında genellikle birer mesnet bulunur, ancak Kutsal Roma İmparatorluğu armasındaki imparatorluk kartalı gibi kalkanın arkasına yerleştirilmiş tek mesnet örnekleri de vardır. Kongo Cumhuriyeti arması, kalkanın arkasından çıkan iki mesnetin son derece sıra dışı bir örneğini sunar. Bu tür tek mesnetler genellikle bir veya iki başlı kartallar olsa da bazı Kanada katedrallerindeki katedra da dahil olmak üzere başka örnekler de vardır. Diğer uçta ve daha da nadir olarak, İskoç şefi Dundas'ın üç mesneti vardı: iki geleneksel kırmızı aslan ve bir semender tarafından desteklenen bütün. İzlanda arması bile dört mesnete sahiptir.
Mesnetlerin uygulama bağlamı değişebilir, ancak hak kazanma, şövalyelik tarikatlarına kabul edilerek veya geleneksel İngiliz armaları örneğinde olduğu gibi heraldik makamları tarafından bir tür onur artırımı verilmesi koşuluna bağlı olarak düşünülebilir.

Hayvan mesnetleri, mesnetin doğası izin veriyorsa (bunun blazonda belirtilmesine gerek yoktur), varsayılan olarak mümkün olduğunca şahlanmaya yakındır, ancak bazı armalı istisnalar da vardır. Hollanda'nın Zaanstad belediyesinin arması, balinaların 'şahlanmamış' hallerine bir örnektir.

Eski yazarlar mesnetlerin kökenini, savaşçıların kalkanlarının denetlenmek üzere açıkta bırakıldığı ve hizmetkârları ya da hayali kıyafetler giymiş sayfaları tarafından korunduğu turnuvalardaki kullanımlarına dayandırmaktadır. Ancak Orta Çağ İskoç mühürlerinde 13 ve 14. yüzyıl kalkanlarının kertenkele ya da ejderhaya benzeyen iki yaratığın arasına yerleştirildiği çok sayıda örnek bulunmaktadır. Ayrıca, Fransa Kralı'nın en büyük oğlu Normandiya Dükü Jean'ın 1316'dan önceki mührü, armalarını şu şekilde taşımaktadır; Fransa antik, bir bordür gules, kalkandan uzakta iki aslan arasında ve üzerinde duran genişletilmiş kanatlı bir kartal.

Avustralya'da, Avustralya Nişanı Şövalyelerine veya Demelerine mesnet verilebilir. Mesnetlerin sadece Garter Baş Arma Kralı tarafından verilen armalarda mı kullanılabileceği yoksa başka bir heraldik yetkisinin yeterli olup olmadığı belirsizdir. Ayrıca, armalar bir arma sahibinin isteğine bağlı olarak meşru bir şekilde benimsenebileceğinden, herhangi bir kişinin istediği takdirde mesnetleri benimsemesini sınırlayan hiçbir şey olmayabilir.

Kanada'da, Kanada Nişanı Yoldaşları, Askeri Liyakat Nişanı Komutanları, Kraliyet Viktorya Nişanı Komutanları, Saygıdeğer stili verilen kişiler ve şirketlere armalarında mesnet kullanma hakkı verilmiştir. Ayrıca, Baş Herald olarak görevinden emekli olan Robert Watt'a onur olarak mesnetler verilmiştir.

Fransa'da yazarlar mesnetler konusunda belirgin bir fark yaratarak, bu şekilde kullanılan gerçek ya da hayali hayvanlara Mesnetler adını verirken, benzer şekilde kullanılan insan figürlerine ya da meleklere Kiracılar (yani 'sahipler') adını vermişlerdir. Bazen kullanılan ağaçlar ve diğer cansız nesneler Soutiens olarak adlandırılır.

Yeni Zelanda Liyakat Nişanı'nın Büyük Yoldaş Şövalyeleri ve Baş Yoldaşları heraldik mesnetlerini kullanma hakkına sahiptir.

İspanya'da insan figürleri için kullanılan tenantes, hayvanlar için kullanılan soportes ve insanlar ya da hayvanlar dışında herhangi bir şey için kullanılan sosténes arasında bir fark vardır. Bunların kullanımı, konumu ya da izleyiciye dönük olup olmamasını düzenleyen herhangi bir kural yoktur. Nitekim Vicente de Cadenas y Vicent şöyle demektedir: "[Mesnetlerin] kullanımını belirleyen herhangi bir kural yoktur ve kullanımlarının tamamen kaprisli veya fantezi olduğu düşünülebilir, herhangi bir emsali yoktur, vakaların neredeyse tamamında, bu süslemelerin bir Hanenin veya bireyin armalarına dahil edilmesine ilişkin belgelenmiş gerekçeler vardır." Genel olarak kabul edilen tek kural, kadın ve kilise armalarında mesnet olmaması gerektiğidir; kilise armalarında meleklerin kullanılması ya da azizlerin veya manastırların armaları söz konusu olduğunda tek istisnadır.

Başlangıçta, İngiltere'de, mesnetler sadece dekoratif ve sanatsal eklentilerden biraz daha fazlası olarak görülüyordu.
Birleşik Krallık'ta mesnetler tipik olarak hükümdarın emriyle verilen özel kraliyet lütfunun bir örneğidir. Heraldik mesnetler normalde heraldik soylular, Kraliyet Ailesi'nin bazı üyeleri ve İskoç klanlarının bazı şefleri ile sınırlıdır. Heraldik olmayan mesnetler ise ömür boyu soylulara; Dizbağı Nişanı Şövalyeleri ve Bayan Yoldaşlarına; Thistle Nişanı Şövalyeleri ve Bayan Yoldaşlarına; Banyo Nişanı, Aziz Michael ve Aziz George Nişanı, Kraliyet Viktorya Nişanı ve Britanya İmparatorluk Nişanı Şövalyeleri ve Bayan Büyük Haçlarına ve Aziz John Nişanı Mübaşirleri ve Bayan Büyük Haçlarına verilir. Banneret şövalyelerine de heraldik olmayan mesnetler verilmiştir, ancak I. Charles zamanından beri böyle bir şövalye yaratılmamıştır.
Mesnetler, kraliyet fermanına sahip şirketlere de verilebilir.

Panama Kanalı, Orta Amerika'nın en güney ülkesi Panama topraklarında yer alır ve Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birbirine bağlayan su kanalıdır.
Fransa tarafından 1881 yılında başlanan Kanal inşası, mühendislik sorunları ve yüksek işçi ölüm oranları nedeniyle durduruldu. Fransızların başarısız girişiminden sonra, 4 Mayıs 1904'te ABD projeyi devraldı. İnşaat ABD tarafından tamamlanarak, Kanal 15 Ağustos 1914'te hizmete açılmıştır. 77 kilometre uzunluğundaki Kanalın yapımı sırasında, sıtma ve sarıhumma gibi hastalıklardan büyük toprak kaymalarına kadar her türlü güçlükle karşılaşılmış ve yaklaşık 27.500 Kanal çalışanı bu süreçte can vermiştir. Bu Kanal Güney Amerika ve Kuzey Amerika'yı birbirinden ayırır.
Panama Kanalı'nın yönetiminden sorumlu olan hükûmet ajansı Panama Kanalı Otoritesi, vizyonlarını küresel bağlantı lideri ve yönlendiricisi olarak gösterirken; misyonlarını Panama'nın refahına sürdürülebilir bir katkıda bulunmak ve ürünleri global pazarlarla buluşturmak olarak belirlemişlerdir. 2019 yıllık raporuna göre Panama Kanalı'nın ülke hazinesine yaptığı doğrudan katkı 1.786 milyar dolardır. Yine bu rapora göre Panama Kanalı'nın 144 ticaret rotası, 1700 liman ve 160 ülke ile bağlantısı bulunmaktadır. Ulusal ekonomiye sunduğu toplam katkı payı ise 2.889 milyar dolardır. GSYİH oranlarına baktığımızda 104,1 milyar dolar ile dünya sıralamasında 83. sırada bulunan Panama, sektör dağılımında %82'lik bir hizmet sektörü ile ve Panama Kanalı'nın da etkisiyle iş gücünün %64'ünden fazlasının hizmet sektöründe çalışmasıyla birlikte gelir dağılımındaki adaletsizlik konusunda Latin Amerika'daki en kötü ülkelerden biridir. Her ne kadar Panama Kanalı'nı genişletme projesi kanalın kapasitesini büyük oranda artırmış olsa da güçlü ekonomik performans geniş çapta bir refaha ulaşılmasını sağlayamamıştır.
Bugün New York'tan San Francisco'ya giden bir geminin, Panama Kanalını kullanarak 9.500 km yol yapması, Horn Burnu'nun dolaşılmasını zorunlu kılan eski günlerdeki 22.500 km yola oranla büyük bir kolaylıktır.
Açılışından 2002 yılına dek, yaklaşık 800.000 geminin geçtiği tahmin edilen Panama Kanalı'ndan her yıl 14.000'den fazla gemi geçmekte olup taşınan yük miktarı 203 milyon tonu bulmaktadır.
Kanal boyunca yolculuk yaklaşık 9 saat sürmektedir. Ayrıca kanalda bulunan indirgeçli kaldırgaç sayesinde aşılması zor olan noktalarda gemiler ilerleyebilmekte ve hareketlenme kazanabilmektedir.
Panama Kanalı dünyanın mühendislik harikasıdır ve en pahalı kanaldır. Kanal, bölgenin sosyoekonomik koşullarını geliştirmiştir. Panama Kanalı ile Panama halkının refah seviyesi yükselmiştir. Kanal ülkenin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.
Panama Kanalı deniz seviyesinden 28 metre yukarıdadır. Sıvıların dengesi kanunundan faydalanılarak gemiler Kanal içinde yavaş yavaş yükseltilir ve aynı metotla diğer tarafa doğru indirilir.

Panama Kanalı için ilk girişim 1 Ocak 1881'de yapıldı. Proje, Süveyş Kanalı'nın inşasını gerçekleştiren Ferdinand de Lesseps'in önderliğinde deniz seviyesi kanalı olarak tasarlandı.
Kanal yapımının ilk yıllarında organizasyon eksiklikleri ve kazım sonucunda ortaya çıkan atıkları nakledecek araç bulunmaması sonucu ilk ciddi sorunlar oluşmaya başlamıştır. Bütün bunların yanında ortaya çıkan toprak kaymaları ile büyük zorluklarla karşılaşılmıştır. Toprak kaymalarının engellenmesi için Kanalın belli bölgelerinde kazı derinliği azaltılmak zorunda kalınmıştır.
26 Haziran 2016 tarihinde genişletilmiş bir Panama Kanalı tekrar faaliyete girmiştir.

Çevre şartları, projenin zorluğu, maliyet vs. nedeniyle $287,000,000 para ve tahminen 22,000 insan (kaza ve hastalık sebebiyle) kaybedildi. İklim koşulları ve nem nedeniyle çoğu araç zarar görmüş ve paslanmıştı. Sivrisinekler aracılığıyla bulaşan sıtma ve sarıhumma hastalıkları işçiler arasında yayılmaya başladı. Teknik, sağlık ve finansal sorunlar nedeniyle Fransızların bu girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. 1889 yılında şirket battı ve 15 Mayıs'ta çalışmalar yasaklandı. Panama skandalı olarak bilinen bu olay sonucunda Charles De Lesseps (Ferdinand de Lesseps'in oğlu) suçlu bulundu ve beş yıl hapse mahkûm edildi, fakat karar daha sonra iptal edildi.

Fransızların "başarısız" girişiminden sonra ABD yönetimi 4 Mayıs 1904'te resmi olarak inşayı üstlendi. Kanal, 15 Ağustos 1914'te hizmete açılmıştır.

WikiLeaks internet sitesinde yayınlanan ve Amerika Birleşik Devletleri diplomatik belge sızıntısı olarak bilinen belgelere göre ABD, Panama Kanalı'nın genişletilmesi ihalesinin, ihaleyi kazanan İspanyol Sacyr Vallehermoso firmasından alınarak Amerikalı Bechtel firmasına verilmesi için Panama hükûmetine baskı yapmıştır.

Kanal
Nikaragua Kanalı

Perçin, kalıcı bir mekanik bağlantı elemanıdır. Monte edilmeden önce perçin bir ucunda bir kafa bulunan düz silindirik bir şafttan oluşur. Başın karşısındaki uca kuyruk denir. Takma sırasında zımbalanmış veya delinmiş bir deliğe yerleştirilir ve perçini yerinde tutarak orijinal şaft çapının yaklaşık 1,5 katına genişleyecek şekilde kuyruk bozulur veya eğilir (yani deforme olur). Başka bir deyişle, vurma veya çekme "kuyruk" malzemesini daha düz bir şekilde eğerek kuyruk ucunda yeni bir "kafa" oluşturur ve kabaca dambıl şekli olan perçinleme yapılmış olur. Perçinin iki ucunu birbirinden ayırt etmek için orijinal kafaya fabrika başı deforme olmuş uca ise atölye başı veya buck-tail denir.
Takılı bir perçinin her iki ucunda da etkili şekilde bir baş bulunduğundan çekme yüklerini destekleyebilir. Bununla birlikte kesme yüklerini (şaftın eksenine dik yükler) destekleme konusunda çok daha yeteneklidir.
Geleneksel ahşap tekne yapımında kullanılan bakır çiviler ve perçinli cıvatalar gibi bağlantı elemanları perçinle aynı prensipte çalışmaktadır ancak perçin terimi kullanılmaya başlanmadan çok önce kullanımda olduklarından genellikle sırasıyla çivi ve cıvata olarak sınıflandırılırlar.

Popular Science, November 1941, "Self-Setting Explosive Rivet Speeds Warplane Building" 24 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Four Methods of Flush Riveting 24 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., film made by Disney Studios during World War Two
"Hold Everything", February 1946, Popular Science 24 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. new rivet types developed during World War Two
"Blind Rivets they get it all together" 24 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Popular Science, October 1975, pp. 126–128.
"RMS Titanic Remembered" 13 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – The Lads in the Shipyard

Peyzaj, insanlar tarafından algılandığı şekliyle, doğal veya insani unsurların eyleminin ve etkileşiminin sonucu olan bir alanı ifade eder. Bu tanım Avrupa Peyzaj Sözleşmesi'ne göre belirlenmiştir.
Peyzaj, doğa ile kentsel yapılaşma arasında bağlantı kurar. Peyzajın ortaya çıkardığı sonuçlara ilişkin yorumlar farklılık gösterebilir; insanların bakış açılarına göre bu yorumlar oluşturulur ve takdir veya eleştiri olarak sunulur.
Peyzaj, belirli bir yerden bakıldığında görüş açısına giren tüm topografik, doğal ve kültürel verileri ve bir alanın tüm görünür özelliklerini içerir.
Peyzajlar, insanların yaşam alanlarını oluşturur ve çevresel gereksinimlerin karşılanmasına katkı sağlar. İhtiyaçlarımızı karşılarken çevresel işlevlere de hizmet eder. Örneğin, yaban hayatı etkinliklerimizin fonksiyonunu ve görünümünü şekillendirebilir. Bu aktiviteler şunlardır:

Rekreasyon ve sağlık
Yaban hayatı ve biyolojik çeşitlilik
Eğitim ve deneyim
Tarım, ormancılık ve gıda
Doğal kaynaklar
Ulaşım ve altyapı
Yerleşim
Açık alanlar
Tarih
Peyzaj dinamiktir. Peyzaj karakteri son yıllarda oluşan süreçlerle değişmektedir. Peyzajın değişimine etki eden farklı faktörler vardır. Bunlar şunlardır:

Tarım ve orman
Doğal kaynaklar
Turizm
Çevre yönetimi
İklim değişikliği
Yerleşim, gelişim ve kalkınma
Rekreasyon
Enerji
Çevre düzenlemesi, peyzaj mimarlığının ilgi alanı içindedir. Dolayısıyla peyzaj kavramı peyzaj mimarlığı çalışmalarının temelini oluşturur.

Doğal peyzaj
Peyzaj ekolojisi
Peyzaj planlama
Peyzaj tasarımı

Peyzaj mimarlığı, doğal ve kültürel kaynakları ve fiziksel çevreyi insan yararı, mutluluğu, güvenliği, sağlığı ve konforu için estetik ve bilimsel ilkeler çerçevesinde ele alan, mekan ve yaşam ortamı oluşturan, biyoçeşitliliği destekleyen arazi planlaması, tasarımı, yönetimi, korunması, onarılması ve denetlenmesi konularını kapsayan eğitim, araştırmalar yapan ve ülkesel, bölgesel, kentsel ve kırsal ölçekte fiziksel planlar içerisinde yer alarak kültürel ve doğal değerlerin korunması ve sürdürülebilirlik adına ekolojik öncelikli projeler üretilmesini sağlayan bir planlama ve tasarım dalıdır.
Peyzaj mimarlığı doğası gereği bir Bilim, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik disiplinidir. Peyzaj mimarları, doğal ve inşa edilmiş ortamın yöneticileri olarak, milyonlarca insanın yaşadığı, çalıştığı ve oynadığı alanların planlanması ve tasarımında düzenli olarak uygulamaktadır. Matematik, doğa bilimleri, mühendislik, bilgisayar ve bilgi bilimleri ile sosyal ve davranış bilimleri - psikoloji, ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilimini içerir.
Bugün, yeni milenyum eşiğinde, insanoğlunun doğal ortamı ve taşıma kapasitesiyle ilgili riskler ve ciddi sorunlar, gelecek yolunda belirleyici bir noktada duruyor. Peyzaj mimarlığı doğal çevrenin korunması yönünde şehir, kasaba ve köylerde insancıl yapılı bir çevrenin geliştirilmesi ve canlılığının sürdürülmesine katkıda bulunmak üzerine denir.(Arno Sighart Schmid - Leonberg, June 2000)
Peyzaj mimarlığı, yapı üretim sürecinde dışında kalan tüm alanların (yapı çevresi) yapı ruhsat aşamasından, kentsel ve kırsal alanlardan ülke ölçeğine kadar mücavir alan içinde kalan veya kalmayan uygulamaların gürültü, aydınlatma, enerji, güvenlik, doğal afetler, felaketlere karşı, estetik faktörleri gözeterek standartlara uygun mekansal alanların oluşturulması, planlanması ve ekolojik olarak kurgulanması, tasarlanması, planlanması, peyzaj projelerinin projelendirilmesidir.
Peyzaj mimarlığı hükûmetlerin yerel gelişmelerini düzene koyarak, yapısal tasarımları ve bitkilendirmeyi dengeleyerek afetlere, felaketlere güvenli mekanlar oluşturan bunun sonucunda ülke ekonomisine sağlık, çevre, sosyal..vb. konularda pozitif etkiler sağlayan binalar ve çevreye olan uyuma, korunmasına, devamlılığına, sürdürülebilirliğine göre tasarımlar ve planlamalar yaparak yön vermektedir.
Ülkesel kapsamdan yerel boyutlara değin, doğal değerlerin korunması ve geliştirilmesini ön planda tutan ekolojik planlama sisteminin karşılığı olan peyzaj planlarıdır.
Peyzaj tasarımı; kentsel yerleşimlerin bir bölümünü ya da bütününü kapsayan kentsel tasarım ve kent yenileme çalışmalarını yürütür.Topluma açık yeşil alanların (parklar, meydanlar, dinlenme alanları, yaya yolu ve bölgesi, kıyı bantları, botanik bahçeleri, hayvanat bahçeleri, çocuk bahçeleri, oyun alanları spor alanları, otopark vb.) yapısal ve bitkisel tasarımını yapar, uygulama ve bakımını yürütür.Toplu konut alanları ve toplu kullanım ortamlarında (üniversite kampüsleri, alışveriş merkezleri, toplu işyerleri vb.) bitkisel ve yapısal tasarım, uygulama ve bakım çalışmalarını yapar.Turizm ve dinlenme tesisleri, eğlence tesisleri (lunapark, aquapark vb.) ve su kıyısı rekreasyon tesislerinin yapısal ve bitkisel tasarımını yapar, uygular ve bakımını yürütür.Tarımsal amaçlı çiftlik ve hobi bahçeleri tasarlar, uygular ve bakımını yürütür.
Peyzaj planlama; doğal ve kültürel süreçlerin ve kaynakların tanımladığı yaşam ortamlarının, koruma-kullanım dengesinin sağlanması ile kentsel, kırsal ve endüstriyel, turistik ve benzeri kullanımlarda var olan ve olası çevre sorunlarının giderilmesi ve önlenmesi temelinde, kamu ve toplum yararını gözeterek açık ve/veya yeşil alanların oluşturulmasında, koruma, onarım, yenileme, restorasyon ve yönetimi ile plan ve projelerin uygulanmasını içeren ve sürdürülmesi temelinde alan kullanım projeleri üreten planlamadır.
Korunacak alanların belirlenmesi çalışmalarını yürütür, koruma alanı statüsündeki yerlerin(milli parklar, tarihi ve arkeolojik alanlar vb.) gelişme ve yönetim planlarını yapar.
Sulak alanlar, akarsu koridorları, maden ocakları, katı atık depolama alanları, ormanlar gibi insanlar tarafından tahrip edilmiş veya edilmekte olan alanların sürdürülebilirliği ve onarımı için planlama yapar.
Turizm alanların fiziksel planlamalarında doğal ve kültürel değerlerin korunması için ekolojik öncelikli planları hazırlar.
Peyzaj planlama ve tasarımda ekolojik sınıflama-Peyzaj Sınıfları/Doğal vejetasyon potansiyeli ile iklim, toprak koşulları, morfolojik ve jeolojik yapı, su ilişkileri gibi nitelik ya da etmenler (Mikro-klimatik alanlar, bakılar, morfolojik yapıyı inceler.) göz önünde bulundurularak planlama ve tasarım yapılır ve bu etmenler son derece önemli yer teşkil eder.
Peyzaj mühendisliği, ekolojik ölçütler doğrultusunda araziyi ve suyu şekillendirmek için matematik ve bilimin uygulamasıdır. Ayrıca yeşil mühendislik diye tariflenebilir ama peyzaj mühendisliği için bilinen en iyi tasarım profesyonelleri peyzaj mimarıdır.Peyzaj mühendisliği, antropojenik peyzajın yaratılması ve tasarlanması için mühendislik ve diğer bilimlerin disiplinler arası uygulamasıdır. Bu farklılık geleneksel olarak alanın, arazinin yeniden ıslahı, iyileştirilmesi, yeniden kullanımını ve geri kazanımını kapsamaktadır.
Arazi biçimlendirme(gradding) ile parsel içi kot çözümleri, yağmur suyu yönetimi, otopark alanları çözümleri, bina ulaşım yolları...vb yapısal projeleri kapsar. Yalıtım malzemelerinin bilinmesi, çeşitlendirilmesi, drenaj(su uzaklaştırma) sistemleri ve malzemeleri, cephelerin mimariyle birlikte çözümlenmesi, yapı elemanları, dilatasyon çözümleri, statikle bağlantılı ankraj ayrıntıları, bahçe, teras veya balkonlardaki toprak yüklerinin hesaplanması, çatılara ve teraslara gelen yüklerin hesaplanması uygun detay projelerinin oluşturulması, uluslararası standartlara uygun otopark çözümleri ve otopark üzerinde toprak üzerinde çalışmalar, güneş kontrolü, rüzgâr kontrolü, bitkilerin yapılara vereceği zararlar önlenmesi, istinat duvarı çalışmaları, cephe suyu, bitkilere zemin oluşturma, iklimlendirme, vaziyet planlarında kot çözümleri, geri dönüşümlü malzemeler, gri su ve atık su kullanımı, güneş ve rüzgâr enerjisi kullanımı...vb. peyzaj mühendisliğinin çalışma alanlarıdır.
Peyzaj onarımı; peyzaj bozulması, peyzaj onarımı ve peyzaj onarım tekniği, peyzaj onarımında kitle hareketlerine, yüzeysel ve oyuntu erozyonuna, yatak erozyonuna, sel ve taşkına ve çığ zararlarına karşı teknik ve biyoteknik önlemler, yerüstü maden alanlarının iyileştirilmesini kapsar.Peyzaj onarımı bozulan arazinin yeniden ekonomik ve ekolojik değerine ulaşılması ve arazi kullanım planlaması ile ilişkilidir.Çevre kirlenmesi, arazi bozunumu gibi çevre sorunlarının giderilmesi, bozulan yerlerin onarımı ve çevre kalitesinin yükseltilmesi için karayolları, maden ocakları, hareketli kumul alanları, havzalar, deniz kıyı kirliliği, dere kenarları, bataklıklar, katı atık depo alanları, tahrip olmuş tarım alanları, tahrip olmuş orman alanları gibi ortamlarda gerekli planlama, yapısal ve bitkisel tasarım, mühendislik, uygulama ve danışmanlık hizmetlerini yürütür.
Peyzaj yönetimi; kentsel veya kırsal peyzaj yönetimi konularında fikir üretimi, projelendirme, uygulama, izleme, denetleme ve danışmanlık hizmetlerini yürütür.Kırsal yerleşim kalkınma programlarında yer alır ve köy yenileme çalışmaları yapar.Bölge, yöre ve havza yönetimi çalışmalarında yer alır.
Peyzaj mimarlığı, bina dışında kalan alanların mekan, hacim ve yüzeylerin mimari standartlarla birlikte ekonomik, estetik, mühendislik ve bilimsel çözümler ışığında planlanması ve tasarlanmasını değerlendiren yapı sistemlerine uygun fiziksel projeler üreten, fiziksel çevre kontrolü konusunda bilgileri kullanan, aydınlatma, küresel ısınma ile birlikte iklim kontrolü, ekonomi çalışmalarına katkıda bulunan çözümler üreten, etkin enerjinin kullanımı, suyun kullanımı ve alan planlaması...vb. doğal ve kültürel alanları harmanlayarak insan odaklı eşsiz doğa koşulları oluşturur.
Kent içinde peyzaj bütünseldir. Mimarinin yapısından ve yüzeyinden, teras ve balkonlarla birlikte kentin arakesitine kadar her yerde yer almaktadır.
Planlama ve tasarım sürecinde doğal peyzaj materyalleri ve elemanları (otsu, odunsu, su, mevsimlik ve yerötücü bitkiler, çim, çalılar, ağaççıklar, ağaçlar gibi.) canlı materyaller kullanılır; ayrıca yapı sistemlerini oluşturan (ahşap, beton, taş, toprak, heykel, rüzgâr, ses, renk, koku, ışık, gölge, tuğla, çakıl, kaya, cam, traverten, heykel, metal, demir, kum, mineraller gibi.) cansız malzemeler ve diğer faktörler kullanılır. Ayrıca peyzaj yapıları kapsamında yol, otopark, park, yaya bölgesi, kaldırım, çocuk oyun alanları, yeşil alanlar gibi yerler ile bunlar üzerindeki kamu hizmetlerinin yürütülebilmesi için gerekli büfe, trafo merkezi gibi tesisleri, ulaşım ve haberleşme noktaları, sinyalizasyon ve aydınlatma elemanları, çöp kutusu, bank, reklam ve bilgilendirme levha ve panoları gibi kent mobilyaları ile kamusal mekanların ve cephelerin düzenlenmesi  projelerinde yer alarak yapısal peyzaj elemanlarına ait projelerinin (kentsel donatılar) hazırlanmasında aktif olarak yer alırlar.
Peyzaj mimarlığı başta bilim, mühendislik, teknoloji, mimarlık, mekan ve hacim sanatları olmak üzere birçok sanat dallarını bir araya getirerek alan tasarımı, planlaması ve yönetimi ile uğraşan koordineli bir meslek disiplinidir. Peyzaj mimarlığı mesleğini uygulayan kişiye Peyzaj mimarı denir. Peyzajların ekolojik sağlığının sürdürülebilirliğini, korunmasını, gelişmesini ve yönetimini peyzaj mimarı sağlar.
Bir Peyzaj mimarında aranan özellikler; mühendislik ve mimarlık disiplini gerekleri, bilim, teknoloji, sanat, ekonomi, matematik, botanik, coğrafya, jeomorfoloji, toprak, ekoloji ve bilgisayar bilgileri alanlarına yakından ilgili ve bunun yanında doğal-kültürel çevreyi algılayan, tasarım ve planlama yetenekleri mantığı üzerine becerileri olan, ekonomik ve estetik görüşe sahip, kültürel altyapıyı sorgulayan, yaratıcı ve üç boyutlu düşünme becerisidir.

Çokuluslu, ulusal, böl

Romalılar dünyanın ilk büyük köprü inşacılarıydı. Aşağıdaki liste, bugün hala hayatta kaldığı bilinen bütün  pek çok Roma köprülerini oluşturmanın bir denemesidir.
Bir Roma köprüsü, bu madde anlamında aşağıdaki özellikleri içerir:

Roma kemeleri
Roma Direkler (sütun)
Roma esas dayanaklar
Roma köprü ayakları
Roma araba yolları
Roma buz kıranlar
Aşağıdaki listede, köprüler onların malzemelerine ve fonksiyonlarına göre sınıflandırılırlar.

Köprüleri sınıflandırmak diğer yapılardan daha fazla özellikle zordur, onlar yıpranmak, savaş ve tabii unsurların konududur. Çağlar boyunca onların tamir gereksinimleri sıklıkla onları melez yapılara dönüştürdü ve bu nedenle bir köprünün görünen orijinal parçasının gerçek tarihini belirlemek hemen hemen imkânsızdır. Bu nedenle aşağıdaki listelenmiş köprülerin çoğunluğu Orta çağ'ı kapsar veya (erken) modern değişiklikleri, tekrar yerine koyma veya genişletmeleri küçük veya geniş derecede içerir.

Aşağıdaki köprüler taş ve tuğla dışında. Köprülerin köprü ayakları arasındaki açıklık ve yüksekliği olarak: S= Küçük, M= Orta ve L= Geniş.

Genel görünüm

Roma mimarisi
Roma mühendisliği
Roma askeri mühendisliği
Roma teknolojisi
Diğer Roma bina yapıları

Roma su kemeri
Roma yolları
Diğer köprü listeleri

Fransa'da Orta çağ köprüleri listesi

Ana kaynak

O’Connor, Colin (1993), Roman Bridges, Cambridge University Press, ISBN 0-521-39326-4 
Diğer kaynaklar

Bauer, Sibylle (2004), "Die älteste Steinbrücke am Rhein – stand sie in Mainz? Neuer Holzfund als Indiz für einen frührömischen Brückenschlag", Antike Welt, 35 (3), ss. 83-84 
Döring, Mathias (1998), "Die römische Wasserleitung von Pondel (Aostatal)", Antike Welt, 29 (2), ss. 127-134 
Döring, Mathias (2007), "Wasser für Gadara. 94 km langer Tunnel antiker Tunnel im Norden Jordaniens entdeckt" (PDF), Querschnitt, 21, ss. 24-35 
Galliazzo, Vittorio (1994), I ponti romani. Catalogo generale, Vol. 2, Treviso: Edizioni Canova, ISBN 88-85066-66-6 
Galliazzo, Vittorio (1995), I ponti romani, Vol. 1, Treviso: Edizioni Canova, ISBN 88-85066-66-6 
Grewe, Klaus; Özis, Ünal (1994), "Die antiken Flußüberbauungen von Pergamon und Nysa (Türkei)", Antike Welt, 25 (4), ss. 348-352 
Hasluck, Frederick William (1905-1906), "A Roman Bridge on the Aesepus", The Annual of the British School at Athens, cilt 12, ss. 184-189 
Kissel, Theodor; Stoll, Oliver (2000), "Die Brücke bei Nimreh. Ein Zeugnis römischer Verkehrspolitik im Hauran, Syrien", Antike Welt, 31 (2), ss. 109-125 
Milner, N. P. (1998), "A Roman Bridge at Oinoanda", Anatolian Studies, 48, ss. 117-123 
Warren, John (1991), "Creswell's Use of the Theory of Dating by the Acuteness of the Pointed Arches in Early Muslim Architecture", Muqarnas, 8, ss. 59-65 
Wiegand, Theodor (1904), "Reisen in Mysien", Mitteilungen des Deutschen Archäologischen Instituts, Athenische Abteilung, cilt 29, ss. 254-339 (300-301) 
Wurster, Wolfgang W.; Ganzert, Joachim (1978), "Eine Brücke bei Limyra in Lykien. Anhang: Reste einer Brücke oberhalb von Kemer am Oberlauf des Xanthos", Archäologischer Anzeiger, Berlin: German Archaeological Institute, ss. 304-307, ISSN 0003-8105 

Fernández Casado, C.: Historia del puente en España. Puentes Romanos, Instituto Eduardo Torroja, Madrid 1980

Traianus – Technical investigation of Roman public works
600 Roman Aqueducts16 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – with 40 described in detail
Roman bridges in Portugal7 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – pictures and description (Almanca)
Lacus Curtius – Roman Bridges
Ancient Tiber River Bridges and the Development of Rome16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

San Francisco – Oakland Körfez Köprüsü (İngilizce: San Francisco – Oakland Bay Bridge), Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya Eyaleti, San Francisco Kentinde bulunan; San Francisco Körfezi üzerindeki paralı köprüdür. Köprü San Francisco ve Oakland kentlerini ulusal karayolu üzerinden birbirine bağlar. Yıllık yaklaşık 270.000 araç bu köprüyü kullanmaktadır. Trafiğe 12 Kasım 1936'da, Golden Gate Köprüsü'nden 6 ay önce açılmıştır. Köprü iki katlıdır ve yukarıdaki beş şerit batıya, San Francisco'ya giderken; alt taraftaki 5 şerit doğuya, Oakland'a gitmektedir.
Köprünün büyük kirişlerinden batıda olanlar iki tane ve uzunlukları yedi yüzer metredir. Doğuda ise tek bir büyük kiriş vardır ve bunun uzunluğu 430 metredir. Deniz seviyesinden yüksekliği ise batıda 67 doğuda 58 metredir.
Batıya giden tarafında köprüden geçiş ücreti 7.00 $'dır ve doğuya giden taraftan ücret alınmaz.

Kaliforniya Ulaşım Departmanı Resmi Körfez Köprüsü Sitesi7 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnşa'nın filmi21 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. San Francisco-Oakland Körfez Köprüsü yapımı filmi]

Sosyal konutlar, mülkün merkezi veya yerel bir devlet otoritesine ait olduğu bir konut kullanım şeklidir.
Sosyal konut, devlete veya kâr amacı gütmeyen kuruluşa ait, uygun fiyatlı kiralık konuttur. Sosyal konut, konut eşitsizliği için potansiyel bir çare olarak da görülebilir. Hâlâ kullanımda olan dünyanın en eski sosyal konut kompleksi Fuggereidir.
Kamu konutlarının ortak amacı uygun fiyatlı konut sağlamak olmasına rağmen, ayrıntılar, terminoloji, yoksulluk tanımları ve diğer tahsis kriterleri farklılıklar göstermektedir.
Farklı ülkelerde kamu evlerin farklı isimleri var:

Subvanse edilmiş konut - ABD
Danchi - Japonya
Gemeindebau ve Plattenbau- Almanya
HLM - Fransa
Huruşovka - Rusya
Million Programme - İsveç
Kurul binası - İngiltere
Devlet konutları - Yeni Zelanda

Panel binalar
Kentsel dönüşüm
Konut yapı serisi
Gelir evi
Kentsel bozulma

Su temini şebekesi veya su temin sistemi, su temini sağlayan tasarlanmış hidrolojik ve hidrolik bileşenlerden oluşan sistemdir. Bir su temin sistemi tipik olarak şunları içerir:

Bir drenaj havzası (bkz. su arıtma – içme suyu kaynakları)
Göl, nehir veya bir yeraltı akiferinden gelen yeraltı suyu gibi suyun biriktirildiği ham su toplama noktası (yerin üstünde veya altında). Ham su, yer seviyesindeki açık su kemerleri, kapalı tüneller veya yer altı su boruları kullanılarak su arıtma tesislerine aktarılır.
Su arıtma tesisleri. Arıtılmış su, su boruları (genellikle yeraltında) kullanılarak aktarılır.
Rezervuarlar, su tankları veya su kuleleri gibi su depolama tesisleri. Daha küçük su sistemleri, suyu sarnıçlarda veya basınçlı kaplarda depolayabilir. Yüksek binalarda da suyun üst katlara ulaşması için basınçlı depolarda yerel olarak su depolaması gerekebilir.
Pompa istasyonları gibi ek su basınçlandırma bileşenlerinin yer altı veya yer üstü rezervuarlarının çıkışına yerleştirilmesi gerekebilir (eğer yerçekimi akışı pratik değilse).
Suyun tüketicilere (özel konutlar veya sanayi, ticaret veya kurumlar olabilir) ve diğer kullanım noktalarına (yangın hidrantları gibi) dağıtılması için boru şebekesi.
Kanalizasyona bağlantılar (bazı gelişmekte olan ülkelerde yer altı boruları veya yer üstü hendekleri) genellikle su tüketicilerinin mansabında bulunur ancak kanalizasyon sistemi su temin sisteminin bir parçası olmaktan ziyade ayrı bir sistem olarak kabul edilir.
Su tedarik şebekeleri genellikle su endüstrisi kamu hizmetleri tarafından yürütülür.

DCMMS: Su ve atık su şebekeleri için bakım faaliyetlerini kaydetmeye yönelik web tabanlı bir CBS uygulaması. 30 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Su dağıtım sistemleri için açık kaynaklı bir hidrolik araç kutusu 26 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Su temini şebeke şeması 4 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sulama, mahsullerin, peyzaj bitkilerinin ve çimenlerin büyümesine yardımcı olmak için toprağa kontrollü olarak su verilmesidir. Sulama, 5.000 yılı aşkın bir süredir tarımın ana özelliklerinden biri olmuştur ve dünya çapında birçok kültür tarafından geliştirilmiştir. Sulama, kuru alanlarda ve ortalamanın altında yağış alınan zamanlarda mahsullerin yetiştirilmesine, peyzajın korunmasına ve bozulmuş toprakların yeniden yeşillendirilmesine yardımcı olur. Bu kullanımlara ek olarak sulama, mahsulleri dondan korumak, tahıl tarlalarında yabani ot büyümesini engellemek ve toprak konsolidasyonunu önlemek için de kullanılır. Ayrıca hayvanları serinletmek, tozu azaltmak, kanalizasyon suyunu bertaraf etmek ve madencilik faaliyetlerini desteklemek için de kullanılır. Yüzey ve yüzey altı sularının belirli bir yerden uzaklaştırılmasını sağlayan drenaj ise genellikle sulama ile birlikte incelenir.
Bitkilere suyun nasıl verildiğine göre farklılık gösteren çeşitli sulama yöntemleri vardır. Yerçekimli sulama olarak da bilinen yüzey sulama, en eski sulama şeklidir ve binlerce yıldır kullanılmaktadır. Fıskiyeli sulamada su, tarla içinde bir veya daha fazla merkezi noktaya borularla iletilir ve yüksek basınçlı fıskiyelerle dağıtılır. Mikro sulama, suyu düşük basınç altında borulu bir ağ üzerinden dağıtan ve her bitkiye küçük miktarda su deşarj eden bir sistemdir. Mikro sulama, fıskiyeli sulamaya göre daha az basınç ve su akışı kullanır. Damla sulama, suyu doğrudan bitkilerin kök bölgesine iletir. Toprak altı sulama, uzun yıllardır yüksek su tablalarına sahip bölgelerde tarla bitkilerinde kullanılmaktadır. Bitkilerin kök bölgesinin altındaki toprağı nemlendirmek için su tablasının yapay olarak yükseltilmesini içerir.
Sulama suyu yeraltı suyundan (kaynaklardan veya kuyulardan çıkarılan), yüzey suyundan (nehirlerden, göllerden veya rezervuarlardan çekilen) veya arıtılmış atık su, tuzdan arındırılmış su, drenaj suyu veya sis toplama gibi geleneksel olmayan kaynaklardan gelebilir. Sulama, yağmurla beslenen tarım olarak dünyanın birçok yerinde yaygın olan yağışa ek olabilir veya mahsullerin nadiren yağıştan herhangi bir katkıya dayandığı tam sulama olabilir. Tam sulama daha az yaygındır ve yalnızca çok düşük yağış alan kurak arazilerde veya yağmurlu mevsimlerin dışında yarı kurak alanlarda mahsul yetiştirildiğinde görülür.
Sulamanın çevresel etkileri, sulamanın bir sonucu olarak toprak ve suyun miktar ve kalitesinde meydana gelen değişikliklerle ve nehir havzalarında ve bir sulama projesinin mansabında doğal ve sosyal koşullar üzerindeki müteakip etkilerle ilgilidir. Bu etkiler, sulama planının kurulması ve işletilmesinden kaynaklanan hidrolojik koşulların değişmesinden kaynaklanmaktadır. Bu sorunlardan bazıları aşırı su çekimi yoluyla yeraltı akiferlerinin tükenmesidir. Toprak, kötü dağıtım homojenliği veya yönetim nedeniyle aşırı sulanabilir, su ve kimyasal israfına ve su kirliliğine yol açabilir. Aşırı sulama, yükselen su tablalarından derin drenaja neden olabilir ve bu da bir tür yüzey altı arazi drenajı ile su tablası kontrolü gerektiren sulama tuzluluğu sorunlarına yol açabilir.

Arkeolojik araştırmalar, yağmura dayalı tarımda mahsulleri desteklemek için yeterli doğal yağış bulunmayan alanlarda sulama yapıldığına dair kanıtlar buldu. Teknolojinin bilinen en eski kullanımı, bugünkü İran'ın güneybatısındaki Huzistan'da MÖ altıncı bin yıla kadar uzanır.
Sulama İndus Vadisi Uygarlığı'nin alüvyal ovalarında suyun manipülasyon aracı olarak kullanılmıştı, uygulamasının MÖ 4500 civarında başlamış olduğu ve tarımsal yerleşimlerinin büyüklüğünü ve verimini büyük ölçüde arttırdığı tahmin edilmektedir. İndus Vadisi Uygarlığı, MÖ 3000 tarihine uzanan Girnar 'daki yapay rezervuarlar ve MÖ 2600'den kalan kanal sulama sistemi dahil olmak üzere karmaşık sulama ve su depolama sistemleri geliştirdi. Sulama amacıyla kullanılan geniş bir kanal ağıyla büyük ölçekli tarım uygulandı.
Mezopotamya ovasında çiftçiler M.Ö en az üçüncü binyıldan beri sulama kullandılar. Çok yıllık sulama geliştirdiler, tarlada oluşturdukları küçük kanallar matrisi ile büyüme mevsimi boyunca bitkileri düzenli olarak suladılar. Eski Mısırlılar, Nil'in taşmasınını kullanarak, bentlerle çevrili toprak alanlarını su altında bırakmak için “havza sulama” uyguladılar. Mühendisler su fazlasını akarsuya geri yönlendirene kadar, sel suyu, bereketli tortu çökene kadar kalırdı. Firavun III. Amenemhat'ün, on ikinci hanedanlık'ta, (yaklaşık MÖ 1800) Feyyum Vahası'nın doğal gölünü kurak mevsimlerde kullanılmak üzere fazla su depolamak için bir rezervuar olarak kullandığına ilişkin kanıtlar mevcut. Göl, her yıl Nil'in taşması ile genişlerdi.

Eski Nübyeliler, sakia denilen su çarkı benzeri bir alet kullanarak bir sulama şekli geliştirdiler. Sulama, Nübye'de MÖ üçüncü ve ikinci bin yıllar arasında bir tarihte başlamıştır. Şimdi Sudan'ın olduğu yerde Nil Nehri ve diğer nehirlerden akacak sel sularına bağlıydı.

Sahra altı Afrika'da sulama, MÖ birinci veya ikinci bin yıllarına kadar Nijer Bölgesi bölgesi kültürlerine ve medeniyetlerine ulaştı ve yağışlı sezon taşkınları ve su hasadına dayanıyordu.
Kolomb öncesi Amerika'da, Suriye, Hindistan ve Çin'in erken dönemlerinde, “teras sulama” ile ilgili kanıtlar ortaya çıkmaktadır. Peru'daki And Dağları'nın Zana Vadisi'nde, arkeologlar, radyoakbon ölçümüne göre MÖ 4. bin yılına, MÖ 3. bin yılına ve MS 9. yüzyılına ait üç sulama kanalı kalıntısı tespit etmişlerdir. Bu kanallar Yeni Dünya 'da sulamaya dair ilk kaydı teşkil eder. Dördüncü binyıl kanalının altında MÖ 5. binyıl'dan kalma olasılığı olan bir kanalın izleri bulundu.
Eski Persler (şimdiki İran), doğal yağışın yetersiz olduğu bölgelerde arpa büyütmek için MÖ 6. binyıl öncesine kadar sulama kullandı. Antik İran'da MÖ 800'lerde geliştirilen Kehrizler, günümüzde hala kullanılan en eski sulama yöntemleri arasındadır. Günümüzde Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da da bulunurlar. Sistem, yer altı suyuna erişim sağlamak üzere uçurumların ve dik tepelerin kenarlarına kazılan nazikçe eğimli tüneller ve dikey kuyulardan oluşan bir ağı içermektedir. Çemberin etrafı kilden yapılmış çanaklarla çevrili suyun akışından gücünü alan (ya da su kaynağının durgun olduğu yerden hayvanlar vasıtasıyla) bir çeşit su çarkı olan Noria ilk kez Kuzey Afrika'daki Roma yerleşimcileri arasında bu zamanlarda kullanılmaya başlanmıştır. MÖ 150 yılına kadar kadar çanaklar, suya girerken daha kolay bir dolum sağlamak için valflerle donatılmıştı.
Yaklaşık MÖ 300 yıllarında Kral Pandukabhaya dönemine dayanan ve takip eden bin yıl boyunca sürekli gelişmiş olan en eski Sri Lanka sulama sistemi, antik dünyanın en karmaşık sulama sistemlerinden biriydi. Yeraltı kanallarına ek olarak, Sinhalalar, su depolamak için tamamen yapay rezervuarlar yapan ilk insanlardır.  Bu rezervuarlar ve kanal sistemleri daha çok yetiştirmek için çok su gereken Çeltik tarlalarını sulamak için kullanılırdı. Bu sulama sistemlerinin çoğu, ileri ve hassas mühendislik nedeniyle Anuradhapura ve Polonnaruwa 'da bugüne kadar hala zarar görmemiş durumda varlığını korumaktadır. Kral Parakrama Bahu döneminde (MS 1153-1186), sistem kapsamlı bir şekilde restore edilmiş ve genişletilmiştir.

Çin'in bilinen en eski hidrolik mühendisleri, her ikisi de büyük sulama projeleri üzerinde çalışmış olan İlkbahar ve Sonbahar Dönemindeki Sunshu Ao (MÖ 6'ncı yüzyıl) ve Savaşan Devletlerin dönemindeki Ximen Bao'ydu (MÖ 5'inci yüzyıl). Eski Çin'in Qin eyaletine ait Siçuan bölgesinde, geniş bir tarım alanını sulamak için MÖ 256 yılında inşa edilen, Çinli hidrolojist ve sulama mühendisi Li Bingin'in tasarladığı  Dujiangyan Sulama Sistemi bugün hala işler durumdadır. MS 2. yüzyıla gelindiğinde Han Hanedanlığı döneminde Çin, suyu daha düşük bir seviyeden daha yüksek bir seviyeye yükselten su çarkı kullandı. Bunlar manuel ayak pedalı, hidrolik su çarkları veya öküzler tarafından çekilen dönen mekanik tekerlekler gücüyle hareket ediyordu. Bu su, kentsel yerleşim bölgeleri ve saray bahçeleri gibi bayındırlık hizmetleri için  ama daha çok tarım arazisi kanalları ve tarlalar için kullanılmıştır.

Joseon Hanedanlığı'nın Koreli bir mühendisi olan Jang Yeong-sil, Kral Sejong'un aktif yönetiminde, 1441'de dünyanın ilk yağmur ölçeri olan uryanggye'yi (Korece:우량계) icat etti. Tarımsal uygulamalar için yağmuru ölçmek ve toplamak için ülke çapında bir sistemin bir parçası olarak sulama tanklarına kuruldu. Bu araçla, planlamacılar ve çiftçiler ankette  toplanan bilgileri daha iyi kullanabiliyorlardı.

ABD'nin şu anki alanında bilinen en eski tarımsal sulama kanalı sistemi MÖ 1200 ve MÖ 800 yıllarına dayanmaktadır ve 2009 yılında Arizona, Marana'da keşfedilmiştir. Sulama kanalı sistemi Hohokam kültürünün iki bin yıl öncesine ve tanımlanamayan bir kültüre aittir. Kuzey Amerika'da Hohokam, ekinlerini sulamak için sulama kanalları kullanan bilinen tek kültürdü ve sulama sistemleri, MS 1300 yılına kadar Güneybatı'da en geniş popülasyona su sağladı. Hohokam çeşitli tarım arayışlarında bentler ile birleştirilmiş basit kanallardan oluşan bir karışım oluşturdu. 7. ve 14. yüzyıllar arasında, eski Yakın Doğu, Mısır ve Çin'de kullanılanların karmaşıklığına rakip olan aşağı Salt ve orta Gila Nehirleri boyunca geniş sulama ağları inşa ve muhafaza ettiler. Bunlar, ileri mühendislik teknolojilerinin yararı olmadan nispeten basit kazı araçları kullanılarak inşa edildi ve erozyon ve siltasyonu dengeleyecek şekilde mil başına birkaç ayak eğim elde edildi. Hohokam, yabani bitki çeşitlerini toplamanın yanı sıra, pamuk, tütün, mısır, fasulye ve kabak çeşitlerini de yetiştirmiştir. Hohokam Kronolojisinin sonlarında, temel olarak gıda ve lif olarak agave yetiştirmek için yaygın kuru tarım sistemlerini kullandılar. Zorlu çöl şartlarında ve kurak iklimde hayati önem taşıyan ve kanal sulamaya dayanan tarımsal stratejilere güvenmeleri, kırsal nüfusun istikrarlı kent merkezlerinde toplanmasının temelini oluşturmuştur.

2000 yılında toplam verimli arazi dünya çapında 2.788.000 km²'dir (689 milyon dönüm) ve sulama altyapısı ile donatılmışt

TGV (Train à grande vitesse, Fransızca "hızlı tren") Alstom ve SNCF tarafından geliştirilen ve SNCF tarafından işletilen yüksek hızlı demiryolu tren hizmetidir. 1983 yılında Paris ile Lyon arasında ilk defa seferlere başlamıştır. Şu anda Paris merkez olmak üzere çeşitli şehirlere ve komşu ülkelere seferler düzenlemektedir. 3 Nisan 2007'de 574.8 km/s ile dünya tekerlekli tren hız rekorunu kırmıştır. Ortalama hızı 200 km/s maksimum  hızı ise saatte 320 km'dir. 

TGV fikri ilk kez 1960'larda önerilmiş, sonra Japonya 1959 yılında Shinkansen yapımına başlamıştı. Fransız hükûmeti yeni teknolojiler keşfetmekten yanaydı, Aérotrain gibi Hovercraft ve maglev gibi hava destekli tren üretimini desteklemekteydi, aynı anda SNCF şirketi geleneksel tarzda faaliyet gösterecek yüksek hızlı trenler tasarımlarını araştırmaya başladı.
Özgün bir TGV, gaz türbini-elektrikli lokomotifler tarafından tahrikli olacağı planlandı. Küçük boyutlu Gaz türbinleri, iyi bir güç-ağırlık oranı ve yeteneği ile uzun süreli yüksek güç sağlamak için seçilmişti. İlk prototip, TGV 001' dir, 1973 yılındaki enerji krizini petrol fiyatındaki artış takip etti, gaz türbinleri elverişsiz kabul edildi ve proje elektrikli havai hatlara döndü. Bu elektrik ise Fransa'nın o dönemde yapmış olduğu yeni nükleer santralleri tarafından üretilecekti.
TGV 001 boştan bir prototip değildi, doğalgaz türbinli motor, yüksek hızlı tren yolculuğu için olabilecek teknolojilerden sadece biri oldu. Ayrıca, yüksek hızlı aerodinamik bir trenin sahip olduğu kinetik enerjiyi büyük miktarda dağılımı için gerekli olan yüksek hız frenleri test edilmiş ve sinyalizasyon sistemlerinde gelişmeler yapılmıştır. Böylece 318 km/s (198 mph) hıza ulaşıldı, bir ilkti ve elektrikli tren dünyasında bu hız rekoruna hala ulaşabilen olmadı. İç ve dış tasarımlar İngiliz tasarımcısı Jack Cooper tarafından tarz edildi, burun şekli dahil olmak üzere erken TGV tasarımlarının temelini kurdu.
Elektrikli çekiş değişimi için TGV ye önemli bir tasarım revizyonu gerekli oldu. 1974 yılında ilk elektrik prototip olan “Zebulon”, yenilikçi vücut motorlar, dış tasarım, süspansiyon ve fren montajı gibi özellikleri güvenlik testlerini tamamlandı. 
1976 yılında Fransız hükûmeti finanse edilen, TGV projesini ve Paris-Lyon arasındaki LGV Sud-Est adı verilen ilk yüksek hızlı hat inşaatı kısa bir süre içinde başladı. Ve ilk yapılan hatta “LN1, Ligne Nouvelle 1” adı verildi
“Patrick” ve “Sophie” adı verilen iki adet ilk üretim test edilerek 25 Nisan 1980 tarihinde teslim edildi. Ve TGV 27 Eylül 1983'te Paris ve Lyon arasında hizmete açıldı.
SNCF şirketi, TGV iş seyahati için başka bir lüks hizmet olacağını yönündeki önyargılara önlem olarak, büyük bir tanıtım kampanyası hazırlayarak hız, rezervasyon politikası, normal fiyat prensiplerine odaklanarak her çeşit yolcuya eşit fiyat politikası oluşturmuştur.
TGV normal trenlerden, arabalardan veya uçaklardan daha hızlıdır. Trenler, halk nezdinde hızlı ve pratik bir seyahat aracı olarak kabul edilerek yaygın olarak popüler oldu.
LGV Sud-Est hattından sonra TGV ağı genişlemeye devam etti. 1990 yılında Paris-Le Mans-Tours arasında LGV Atlantique hattı açıldı. Daha sonra 1993'te Fransa'yı İngiltere, Belçika ve sonra da Hollanda'ya bağlayacak olan LGV Nord hattı hizmete girdi. Bu hat çok önemliydi. Zira bir yıl sonra açılan Manş Tüneli ve 1997'de Lille-Brüksel arasında açılan HSL 1 hattıyla Fransa'nın çevre ülkelerle hızlı trenle bağlantısı sağlanmış oldu. 1994'te LGV Rhone-Alpes (Lyon-Valence), 1995'te LGV Sud Est hattını, Paris'in doğusundan LGV Nord hattına bağlayarak Fransanın güneyi, doğusu, batısı, güneybatısı ve kuzeyi arasında  Paris'te durmadan aktarmasız TGV seyahatini mümkün kılan LGV Interconnexion Est hattı, 2001'de LGV Méditerranée (Valence-Marsiya-Nimes), 2007'de Paris- Strazburg arasındaki LGV Est hattının ilk fazı, 2010'da Fransa'yla İspanya arasında Hızlı tren bağlantısı sağlayan Perthus Tüneli, 2011'de LGV Rhin-Rhone (Dijon-Mulhouse kesimi) hattı, 2016'da LGV Est hattının 2. fazı, 2017'de LGV Atlantique hattının uzatması olan LGV Sud Europe-Atlantique (Tours-Bordeaux) ve LGV Bretagne-Pays de la Noire (Le Mans-Rennes) hatları ve 2018'de LGV Nimes-Montpellier hattı hizmete girdi ve LGV hatları günümüzdeki şeklini aldı. TGV trenleri ayrıca LGV hatlarının bittiği veya olmadığı yerlerde konvansiyonel hatları da kullanarak Nice, Nantes, Brest, Toulouse, Le Havre, Dunkerque, La Rochelle, Quimper, Hendaye ve Perpignan gibi şehirlere hatta İtalya, Almanya ve İsviçre'ye de gitmektedir.

İlk olarak 1 Ekim 1964 tarihinde Tokyo ve Osaka bağlayan Japon  Tokaido Shinkansen’den ve İngiltere'nin ana hatları için hazırlanan ve 1976 yılında hizmete giren İngiliz İntercity 125’ den sonra TGV dünyanın üçüncü ticari yüksek hızlı tren servisi oldu. TGV için şu anda dünya hız rekorunu konvansiyonel, tekerlekli ve raylı trenler arasında elde tutuyor. 1990'da 515.3 km/h (320.2 mph) olan dünya rekorunu kırdı. Ve TGV, 2007 yılında dünyanın en hızlı konvansiyonel tarifeli tren seferi olan Champagne-Ardenne seferini saatte ortalama 279,3 km / h (173,6 mph) ile yaptı.

TGV hizmete girdiği 1980 yılından bu yana yüksek hızda seyir halindeyken herhangi bir kaza yapmadı. Ancak 270 km/h (168 mph) hız ve üstünde üç raydan çıkma olayı kayıtlara geçmiştir. Ama bu raydan çıkma olaylarının hiç birinde devrilme söz konusu olmamıştır. 

14 Aralık 1992:TGV 920, Annecy-Paris seferinde 270 km/h (168 mph) hız ile raydan çıkma olayda 27 kişi yaralandı.
21 Aralık 1993:TGV 7150, Valenciennes-Paris seferinde 300 km/h (186 mph) hız ile seyir halindeyken yağmurun, 1.Dünya Savaşından kalma bir çukurda çöküntüye sebep olmasıyla raydan çıktı.
5 Haziran 2000:Eurostar 9073, Paris-Londra seferinde 250 km/h (155 mph) hızla seyir halindeyken raylardaki bağlantı hatası sebebiyle raydan çıktı.

TGV Sud-Est
TGV Atlantique
TGV Réseau
Eurostar
TGV Duplex
Thalys PBKA
TGV POS

Resmi SNCF Web sitesi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. TGV İşletmecisi
Resmi TGV Web sitesi

Tedarik zinciri ya da lojistik ağı, ürün(ler) ya da hizmet(ler)in tedarikçiden müşteriye doğru hareket(ler)ini kapsayan ve bu süreç içerisindeki örgütler, insanlar, teknoloji, faaliyetler ve kaynaklar sistemlerinin bütününe verilen isimdir. Tedarik zinciri faaliyetleri sürecinde, doğal kaynaklar, hammaddeler ve bileşenler, nihai ürün haline getirilir ve son müşteriye teslim edilir. Teorik olarak tedarik zinciri sisteminde, kullanılmış ürünler, artık değerin (residual value) geridönüşümü uygun olduğu herhangi bir noktada, tedarik zincirine yeniden girebilirler. Tedarik zincirleri, değer zincirlerine bağ vardır.
Tipik olarak tedarik zinciri doğal kaynakların çevresel ve biyolojik duzenlenmesi ile başlar, hammaddelerin insan tarafından çıkarılması ile devam eder ve depolanma, uzak coğrafik yerleştirmeler ve son olarak müşteriye ulaşmasından önce birçok üretim halkalarını(örneğin parça yapılandırması, montaj ve birleştirme) içerir.
Tedarik zinciri içerisindeki değişimlerin birçoğu farklı şirketler arasında gerçekleşir. Bu şirketler, aynı sınıfa ait şirketler arasında kendi gelirlerini en üst düzeye çıkarmaya gayret gösterirler fakat tedarik zincirlerinde var olan diğer oyunculardan pek haberleri bulunmaz. Yakın zamanlarda, hizmet sunmak ve ürün sağlamak için işbirliği yapmış olan, gevşekçe eşleştirilmiş, kendi kendine örgütlenmiş bu iş ağı "Genişlemiş Girişim" olarak adlandırılmaya başlandı.

Değer zinciri analizi
Tedarik zinciri yönetimi
Lojistik
2021 küresel tedarik krizi

Tedarik Zinciri Nedir?
Supply Chain and Logistics Terms and Glossary14 Nisan 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi (İngilizce)

Temel kamu hizmetleri (veya sadece hizmet programı), bir kamu hizmeti altyapısını koruyan ve genellikle bu altyapıyı kullanarak hizmet veren bir organizasyondur. Kamu hizmetleri, yerel topluluk temelli gruplardan eyalet çapındaki devlet tekellerine kadar uzanan çeşitli devlet tekeli ve düzenlemelerine tabidir. Kamu hizmetleri bedeli elektrik sayacı, su sayacı, gaz sayacı, akıllı sayaç, internet sayacı gibi cihazlarla belirlenir.
Kamu hizmetleri terimi, halk tarafından tüketilen ve kuruluşlar tarafından sağlanan hizmet kümesini de ifade edebilir: Kömür, elektrik hizmeti, doğalgaz, su endüstrisi, kanalizasyon, telefon, atık yönetimi ve ulaşım. Geniş bant İnternet hizmetleri (hem sabit hat, hem de mobil) tanımlamaya giderek daha fazla dahil edilmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde kamu hizmetleri genellikle doğal tekellerdir, çünkü elektrik veya su gibi ürün üretmek ve teslim etmek için gereken altyapı inşa etmek ve bakımı çok pahalıdır. Sonuç olarak, bunlar genellikle hükûmet tekelleridir. Özel sektöre aitse, sektörler özel olarak kamu hizmetleri komisyonu tarafından düzenlenir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk kamu hizmeti kuruluşu, 1640 yılın'da Mother Brook, Dedham, Massachusetts'da kurulan bir değirmenciydi.
Teknolojideki gelişmeler, geleneksel kamu kuruluşlarının doğal tekel yönlerinden bazılarını aşındırmıştır. Örneğin, elektrik üretimi, elektrik perakendeciliği, telekomünikasyon, bazı toplu ulaşım ve posta hizmetleri bazı ülkelerde rekabetçi hale gelmiştir. Bu ülkelerde kamu hizmetlerinin serbestleşmesi, deregülasyon ve özelleştirmesi konusundaki eğilim artmaktadır. Bununla birlikte, çoğu faydalı ürün ve hizmeti dağıtmak için kullanılan altyapı büyük ölçüde tekelci kalmıştır.
Kamu hizmetleri özel veya kamuya ait olabilir. Kamuya ait kamu hizmetleri arasında kooperatif ve belediye hizmetleri bulunmaktadır. Belediye hizmetleri aslında şehir sınırları dışındaki bölgeleri içerebilir veya tüm şehre hizmet etmeyebilir. Kooperatif hizmetleri hizmet verdikleri müşterilere aittir. Genellikle kırsal alanlarda bulunurlar. Kamuya ait kamu hizmetleri kurumları kâr amacı gütmez. Yatırımcılara ait kamu hizmetleri kuruluşu olarak da adlandırılan özel kuruluşlar yatırımcılara aittir ve genellikle getiri oranı olarak kâr amaçlı faaliyet göstermektedir.
Kamu hizmetleri, konut, ticari veya endüstriyel tüketici gibi tüketici düzeyinde hizmetler sunmaktadır. Buna karşılık, kamu hizmetleri şirketleri ve çok büyük tüketiciler, bölgesel iletim örgütleri ağı (RTO), bağımsız sistem operatörleri (ISO), Eastern Interconnection, tek bir ISO olan Texas Interconnection ve Western Interconnection aracılığıyla toptan satış düzeyinde elektrik alıp satıyorlar.

Bir kamu hizmetleri komisyonu, ilgili elektrik, doğal gaz, telekomünikasyon, su, demiryolu, demiryolu taşımacılığı veya yolcu taşımacılığı şirketleri ile ilgili ticari faaliyetleri düzenleyen belirli bir yargı bölgesindeki ll devlet kurumudur. Örneğin, Kaliforniya Kamu Hizmetleri Komisyonu (veya CPUC) ve Teksas Kamu Hizmeti Komisyonu, sırasıyla Kaliforniya ve Teksas'taki yardımcı şirketleri, vatandaşları ve mükellefleri (müşterileri) adına düzenler. Bu kamu yararı komisyonları (PUC'ler) tipik olarak, kendi yöneticileri tarafından atanan komisyon üyelerinden kural ve düzenlemeleri, oran artışlarını onaylayan, reddeden ve ilgili faaliyetleri izleyen ve rapor eden uzmanlardan oluşur. Yıllar boyunca, çeşitli değişiklikler büyük ölçüde kamu hizmeti komisyonlarının misyonunu ve odağını yeniden şekillendirmiştir. Odakları tipik olarak, oranların ve hizmetlerin ön düzenlemesinden rekabetçi pazarların gözetimine ve yasal düzenlemelere uyumun uygulanmasına kaydırılmıştır.

Belediye veya şehir mühendisliği
Bildirim hizmeti
Sabit fatura
Türkiye Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Devlet alımları
Kamu ekonomisi
Kamu iktisadi kuruluşu
Kamu İktisadi Teşebbüsü
Kamu İhale Kurumu
Kamu yönetimi
Kamu politikası
Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu
Yardımcı Hizmetler (kamu personel sınıfı)

Ters osmoz (RO); iyonları, istenmeyen molekülleri ve büyük parçacıkları içme suyundan uzaklaştırmak için kullanılan, hücre zarı gibi görev yapan yarı geçirgen (seçici) bir membran (zar) aracılığıyla gerçekleştirilen bir su arıtma yöntemidir.
Ters osmoz işleminde, termodinamik bir parametre olan çözücünün kimyasal potansiyel farklılıklarından kaynaklanan osmotik basıncın üstesinden gelmek amacıyla sisteme dışarıdan basınç uygulanır. Bu yöntem, suda çözünmüş veya askıda kalmış pek çok kimyasal türü ve biyolojik maddeyi (esas olarak bakterileri) sudan ayırır. Hem endüstriyel işlemlerde hem de içme suyu üretiminde yaygın olarak kullanılır. İşlem sonucunda, çözünen moleküller membranın basınç uygulanan tarafında tutulurken, saf çözücünün diğer tarafa geçmesine izin verilir. Membranın "seçici" olabilmesi için, gözenekleri (porları) yoluyla büyük moleküllere veya iyonlara geçit vermemesi; ancak çözeltinin çözücü molekülleri, yani su (H2O) gibi daha küçük bileşenlerinin serbestçe geçmesine imkân tanıması gerekir.

Doğal osmoz sürecinde çözücü, yarı geçirgen bir membrandan geçerek çözünen yoğunluğunun az olduğu (yüksek su potansiyeline sahip) alandan, çözünen yoğunluğunun çok olduğu (düşük su potansiyeline sahip) alana doğru hareket eder. Bu hareketi sağlayan itici güç, membranın iki tarafı arasındaki derişim farkının azalmasıyla sistemin Gibbs serbest enerjisindeki düşüştür. Bu dengeleyici güce osmotik basınç denir. Çözücü, daha yoğun olan çözeltiye doğru geçtikçe osmotik basınç azalır. Saf çözücünün bu doğal akış yönünü tersine çevirmek için dışarıdan daha yüksek bir basınç uygulanmasına ise "ters osmoz" adı verilir. 
Ters osmoz (RO), filtreleme işleminden farklıdır. Membran filtrelemesinde (örneğin mikrofiltrasyon veya ultrafiltrasyon) uzaklaştırma mekanizması, gözenek boyutuna (genellikle 0,01 mikrometre veya daha büyük) dayalı mekanik süzme işlemidir. Bu süzme işlemi, çözeltinin basıncı ve derişimi gibi parametrelerden büyük ölçüde bağımsız olarak teorik bir mükemmelliğe ulaşabilir.
Buna karşılık ters osmoz, gözeneksiz veya 0,001 mikrometre gibi çok küçük gözeneklere sahip nanofiltreleme membranları aracılığıyla çözücü difüzyonunu gerektirir. Burada ayırma mekanizması, gözenek boyutundan ziyade moleküllerin membrandaki çözünürlük veya difüzyon katsayısı farklılıklarına dayanır. Bu nedenle ters osmoz süreci; uygulanan basınç, çözünen madde derişimi ve sıcaklık gibi fiziksel koşullara sıkı sıkıya bağlıdır.
RO sistemleri, tatlı ve acı suları arıtmak için 2–17 bar (30–250 psi) basınca ihtiyaç duyarken, deniz suyunu arıtmak (tuzdan arındırma) için 40–82 bar (600–1200 psi) gibi çok daha yüksek basınçlar gerektirir. Bunun nedeni, deniz suyunun üstesinden gelinmesi gereken yaklaşık 27 bar (390 psi) seviyesinde doğal bir osmotik basınca sahip olmasıdır.
Enerji tüketimi, deniz suyu RO sistemleri için genellikle 2,9-5,5 kWh/m3 civarındadır. Ancak en gelişmiş ve verimli tesislerde bu oran 2,3 kWh/m3 seviyelerine kadar düşürülebilmektedir.
Membran filtreleme teknolojilerinde ayırma kapasiteleri şu şekildedir: Parçacık filtrasyonu 1 μm (1000 nm) veya daha büyük parçacıkları, mikrofiltrasyon 50 nm veya daha büyük parçacıkları, ultrafiltrasyon ise yaklaşık 3 nm veya daha büyük parçacıkları uzaklaştırır. Nanofiltrasyon 1 nm veya daha büyük molekülleri tutabilirken; membran filtrelemenin son aşaması olan ters osmoz (hiperfiltrasyon), yaklaşık 0,2 nm'den (su molekülüne çok yakın bir boyut) büyük hemen hemen tüm parçacıkları, iyonları ve molekülleri sudan uzaklaştırır.

Dünya genelinde, şebeke veya kuyu suyunu içme ve yemek yapma kalitesine getirmek için ters osmoz aşamasını içeren ev tipi su arıtma sistemleri yaygın olarak kullanılmaktadır.
Standart bir ev tipi RO sistemi genellikle şu filtreleri içerir:

Pas, kum ve kalsiyum karbonat (kireç) gibi kaba parçacıkları tutmak için birinci aşama tortu (sediment) filtresi.
Daha ince partikülleri yakalamak için daha küçük gözenekli ikinci bir tortu filtresi veya blok karbon filtre.
Suyu, RO membranına zarar verebilecek klor ve uçucu organik bileşiklerden arındırmak için aktif karbon filtresi.
Suyun moleküler düzeyde arıtıldığı ana bileşen olan RO ince film kompozit membran.
Arıtılmış suyun depolandığı tank.
(Opsiyonel) RO membranından geçebilecek olası mikroorganizmaları yok etmek için ultraviyole (UV) sterilizasyon lambası.
Suya içim kolaylığı ve tat kazandırmak için son aşama (post-karbon) karbon filtre.
Bazı eski sistemlerde aktif karbon ön filtre yerine selüloz triasetat (CTA) membranlar kullanılırdı. CTA membranlar, sudaki klora karşı dirençlidir ve bakteri üremesini engellemek için su kaynağında az miktarda klor bulunmasını gerektirir. Ancak CTA membranların kirlilikleri reddetme oranı %85-95 seviyelerindedir ve klor seviyesinin düşmesi durumunda çürümeye meyillidirler.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan ince film kompozit (TFC) membranlar ise sentetik polimerlerden üretilir. TFC membranlar, CTA membranlara göre çok daha yüksek reddetme oranlarına (%95-98) ve daha uzun işletme ömrüne sahiptir. Ancak TFC membranlar serbest klora karşı son derece hassastır; klorla temas etmeleri halinde yapıları hızla bozulur. Bu nedenle, TFC membranların klor hasarından korunması için sistemin girişine mutlaka ön aktif karbon filtreler yerleştirilir. Ev tipi RO ünitelerinin etkili bir şekilde çalışabilmesi ve membran üzerinde yeterli osmotik basıncın oluşabilmesi için şebeke suyunun en az 280 kPa (40 psi) basınca sahip olması gerekir; düşük basınçlı yerlerde sisteme bir destek pompası (booster pump) eklenir.
Taşınabilir RO su arıtma cihazları ticari olarak mevcut olup, güvenli içme suyuna erişimin kısıtlı olduğu bölgelerde, afet durumlarında veya askerî amaçlarla yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Avrupa Birliği'nde, yeraltından çıkan doğal maden suyunun yapısının değiştirilmesini engelleyen direktifler gereği, şişelenmiş maden sularının ters osmoz yöntemiyle işlenmesine izin verilmemektedir. Ayrıca, RO membranları teknik olarak bakterileri tutacak kadar küçük gözeneklere sahip olsa da, üretim kusurları (mikroskobik yırtıklar) veya conta sızıntıları nedeniyle bazı mikroorganizmaların arıtılmış suya karışma riski teorik olarak mevcuttur. Bu nedenle kirlilik riski yüksek sularda UV sterilizasyonu gibi ek önlemler önerilir.
Endüstriyel ölçekte ters osmoz en yaygın olarak deniz suyundan içme ve kullanma suyu elde edilmesinde (desalinasyon) ve atık sulardaki tuz ile ağır metallerin uzaklaştırılarak suyun geri kazanılmasında kullanılır. Endüstriyel RO sistemleri, kullanım amacına göre çok düşük iletkenlik (1 µS/cm altı, saf su) değerlerine ulaşacak şekilde tasarlanabilir. İçme suyu üretimi, buhar kazanları besi suyu, ilaç sanayii, elektronik bileşen üretimi ve tarımsal sulama gibi farklı ihtiyaçlar için farklı konfigürasyonlarda RO sistemleri kurulmaktadır. 
Sistemde kullanılan membranlar, tutulan kirlilikler nedeniyle zamanla tıkanır (fouling). Tıkanmayı geciktirmek için çapraz akış (cross-flow) prensibi uygulanır ve sistem periyodik olarak kimyasallarla yıkanır (CIP - Clean In Place). Gelişen teknoloji sayesinde membranların işletme ve yenileme maliyetleri önemli ölçüde düşmüştür.

Ters osmoz yöntemi, sudaki kurşun, cıva, arsenik gibi zararlı ağır metalleri, pestisitleri (tarım ilaçları), nitratları ve endüstriyel kimyasalları %99'a varan oranlarda başarıyla uzaklaştırarak güvenli içme suyu sağlar. Ancak membranın seçiciliği olmaması nedeniyle, suyun içinde doğal olarak bulunan ve insan sağlığı için gerekli olan kalsiyum, magnezyum, potasyum ve sodyum gibi faydalı mineralleri de aynı oranda sudan ayırır. Bu durum, RO ile arıtılmış suyu "demineralize" (minerallerinden arındırılmış) hale getirir. Demineralize suyun sürekli ve uzun süreli tüketiminin sağlık üzerindeki potansiyel etkileri, bilim dünyasında ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi kuruluşların raporlarında uzun süredir tartışılan bir konudur.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) yayımladığı raporlara göre, içme suyu insan diyeti için önemli bir kalsiyum ve magnezyum kaynağıdır. Özellikle günlük beslenmesinde yeterli mineral alamayan bireylerde, içme suyunun bu minerallerden tamamen arındırılmış olması, kalsiyum ve magnezyum eksikliğine bağlı sağlık risklerini artırabilir. Magnezyum eksikliği kalp-damar hastalıkları, kalsiyum eksikliği ise kemik yoğunluğu kaybı (osteoporoz) ile ilişkilendirilmektedir. Sağlıklı ve dengeli beslenen (bol sebze, meyve, süt ürünleri tüketen) bireylerin gerekli mineralleri yiyeceklerden karşılayabileceği belirtilse de, yetersiz beslenen popülasyonlar için sadece RO suyu tüketmek uzun vadede bir risk faktörü olabilir. 
Bu riski ortadan kaldırmak için, modern ev tipi RO sistemlerine genellikle son aşama olarak bir "mineral filtresi" (remineralizasyon filtresi) eklenmektedir. Bu filtreler, suyu saflaştırdıktan sonra içine kontrollü miktarda kalsiyum ve magnezyum katarak hem suyun pH dengesini düzenler hem de mineral içeriğini geri kazandırır.

Ters osmoz işlemi, sudaki çözünmüş mineralleri ayırırken, moleküler boyutu çok küçük olan karbondioksit (CO2) gazının membrandan geçmesine izin verir. Minerallerin tamponlayıcı etkisi (alkalinitesi) ortadan kalktığı için, suya geçen karbondioksit zayıf bir asit olan karbonik aside dönüşür. Bu durum, RO membranından yeni çıkmış suyun pH değerinin hafif asidik (genellikle 5.5 - 6.5 aralığında) olmasına neden olur. Hafif asidik suyun doğrudan tüketiminin insan vücudundaki asit-baz dengesini bozduğuna dair kesin bir bilimsel kanıt olmamakla birlikte (vücudun kendi güçlü tamponlama sistemleri vardır), asidik suyun su tesisatlarında ve metal kaplarda korozyona (aşınmaya) neden olarak suya istenmeyen metallerin karışmasına yol açabileceği bilinmektedir. Bu nedenle arıtma sistemlerinde pH seviyesini yükselten (suyu alkali hale getiren) post-filtrelerin kullanılması tavsiye edilir.
Özetle; ters osmoz, kontamine olmuş (kirlenmiş) veya tuzlu su kaynaklarından güvenilir içme suyu elde etmek için oldukça etkili bir yöntemdir. Ancak, elde edilen demineralize suyun uzun süreli ve tek su kaynağı olarak tü

The Rolling Bridge ("Yuvarlanan Köprü"), Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da bulunan bir kinetik hareketli köprüdür. Köprü, 2005 yılında açılmış olup Grand Union Kanalı üzerinde yer almaktadır ve Paddington Basin'de geliştirme projesinin bir parçasıdır.
The Rolling Bridge, Thomas Heatherwick tarafından tasarlanmıştır. Geçit seviyesinde menteşelenmiş ve yukarıdan, bölümler arasında dikey olarak monte edilmiş hidrolik silindirler tarafından güverteye doğru çökertilebilen iki parçalı bağlantılarla bağlanan sekiz üçgen bölümden oluşur. Uzatıldığında, geleneksel bir çelik ve ahşap yaya köprüsüne benzer ve 12 metre uzunluğundadır. Köprüyü geri çekmek için, hidrolik pistonlar etkinleştirilir ve köprü, iki ucu birleşene kadar kıvrılır ve o noktada su yolunun genişliğinin yarısı kadar olan sekizgen bir şekil oluşturur.
Köprü, Britanya Yapısal Çelik Derneği'nin Britanya Yapısal Çelik Tasarım Ödülü'nü kazandı.

Rolling Bridge by Sándor Kabai, the Wolfram Demonstrations Project
Meccano model of Heatherwick's Rolling Bridge by Alan Wenbourne
Simulation Rolling Bridge made FreeBasic by Xkrouhn
2D animation made with SMath Studio

Trafik sıkışıklığı yol ağının kullanımının artması sonucu, daha yavaş hızlarla ilerlemek, daha uzun süre yolculuk etmek ve sıra beklemek olarak tanımlanmaktadır. En yaygın olarak otoyol araçları için kullanılır. Trafik yoğunluğu araçların hareketlerini kısıtlıyor ve araçları yavaşlaştıyorsa trafik sıkışıklığı meydana gelmiş olarak kabul edilir. Eğer trafik yoğunluğu yolun bir bölümünde veya tamamında yolun kapasitesine yaklaşmışsa, yoğun bir trafik sıkışıklığı gözlemlenir. Hatta bazı durumlarda sıkışıklık sonucu araçlar tamamen durma noktasına gelebilirler.

Trafik sıkışıklığı, yoldaki alan talebinin yolun mevcut kapasitesinden yüksek olduğu durumlarda gözlemlenir. Trafik sıkışıklığına neden olabilecek pek çok durum söz konusu olabilir. Yolun belli bir noktada veya mesafede daralması, yolu kullanan araç sayısının artışı, hava koşulları, trafik kazaları trafik yoğunluğunun artışına neden olan örnekler olarak verilebilir. Araçların ilerleme hızı bir yolun kapasitesini belirler.

Trafik sıkışıklığı yolculara zaman kaybettirir.
Yaşanan gecikmeler iş, toplantı, eğitim alanlarında işlerin kaybedilmesine veya olumsuz sonuçlanmasına neden olur.
Sürücülerin trafik sıkışıklığından dolayı ne olur ne olmaz deyimi çerçevesinde erken çıkmaları üretici çalışmaların azalmasına neden olur.
Daha fazla yakıt kullanılmasına neden olur. Bu durum hava kirliliğine ve petrol kullanımının artmasına neden olur ve küresel ısınmayı olumsuz etkiler.
Sürücülerin ve yolcuların stres yaşamalarına neden olur.
Acil durumlarda, taşıtların hızlı bir şekilde ilerlemelerini engeller.

Park yeri kısıtlamaları
Yer altı yollarının kurulması
Park et ve toplu taşımayı kullan projeleri
Yolların paralı hale getirilmesi
Sıkışık bölgelere girişin ücretli hale getirilmesi
Bazı tür taşıtların günün belirli saatlerinde trafiğe çıkmalarının engellenmesi
Plaka numaralarına göre haftanın belirli günleri bir kısım araçların trafiğe çıkmasına izin verilmemesi
Toplu taşımanın ücretlendirilmesi yönünde desteklenmesi, fiziksel olarak geliştirilmesi
Bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması
İnternetten alışverişin artırılması
Bina yerlerinin kısıtlamaları
Şeritlerin genişletilmesi ve artırılması

Braess'in paradoksu

Tünel, uluslararası literatürde anlaşma sağlanmış bir tanımı olmamakla birlikte; genel anlamıyla yer altından kazı yapılarak oluşturulan geçitlerdir. Ana kullanım amaçları motorlu taşıt ulaşımı, metro ve demiryolu ulaşımı ve su taşımaktır. Bunların yanı sıra yaya–bisiklet geçişleri, vahşi hayvan geçişleri ya da derivasyon amaçlı daha spesifik amaçlara hizmet eden tünellere de rastlanmaktadır.

Türkiye'nin en uzun karayolu tüneli Trabzon'daki Zigana tünelidir. 3 Mayıs 2023 tarihinde kara yolu ulaşımına hizmet vermek üzere açılan bu tünel 14.476 m metre boyundadır. Tünel iki tüpten oluşmakta olup Trabzon-Gümüşhane arasındaki en zor bölgede, Zigana Geçidi üzerinde bulunmaktadır. Tünel 2 gidiş, 2 geliş olmak üzere birer emniyet şeridine sahiptir. 1988'de tamamlanan Zigana Tüneli'ni devre dışı bırakan tünel, yolu yaklaşık 8 km (5,0 mi) ve yolculuk süresini ağır tonajlı araçlar için 60 dakika, otomobiller için 10 dakika olmak üzere ortalama 20 dakika kısaltmaktadır.

Açılışı 29 Nisan 2011 tarihinde yapılarak çalışmalarına başlanan Ankara İçme Suyu Gerede Sistemi su iletim tüneli Türkiye'nin en uzun su iletim tünelidir. TBM ile açılacak tünel toplam 31.580 metredir. Tünelin yapımı 2019'da tamamlanmıştır.

Dünyanın en eski su altı tünelinin Türkiye'de Durağan'ın az güneyinde, Kızılırmak altından geçen (şimdi baraj gölü altında) Terelek kaya tüneli olduğu iddia edilmektedir. Tünelin yakınındaki kaya mezarlarını yapan ve belki antik maden ocağını kurup çalıştıran uygarlıklarla bir ilgisi olabileceği ihtimali yüksektir. Amacının savunma olduğu tahmin edilmektedir.

Tüneller Haritası22 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi (Karayolları Genel Müdürlüğü)

Türkiye'deki köprüler listesi, Türkiye'deki köprülerin büyüklüğüne veya önemine göre listelenmiş ve alfabetik olarak sıralanmış bir listedir. Türkiye, kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir ülkedir. Bu yüzden bu medeniyetlere ait pek çok tarihi yapı günümüze ulaşmıştır. Köprülerden Kırkgöz Kemeri Türkiye ve dünyada en eski çok kemerli köprülerden birisidir. Karamağara Köprüsü muhtemelen dünyada bilinen en eski sivri kemer köprüdür. Uzun Köprü Türkiye'nin en uzun taş kemerli köprüsüdür. Türkiyenin en uzun köprüsü Seyhan baraj gölü üzerinde yer alan Çatalan Köprüsüdür

Yapı sütunundaki sembollerin anlamları şunlardır:

 Asma köprü
 Baskül köprü
 Gergin eğik askılı köprü
 Kemer köprü
 Kemer köprü asma yol ile
 Kiriş köprü
 Konsol köprü
 Makaslı köprü

Türkiye'deki devlet yolları listesi
Türkiye'deki otoyollar listesi
Türkiye'deki tüneller listesi

Vadi ya da koyak, akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan ve birkaç kilometre ile binlerce kilometre arasında olabilen coğrafi alandır. Kısaca vadi, iki dağın arasında zamanla oluşan çukurluktur. Vadiler, akarsuların yaptığı aşınmayla yanlamasına, derinlemesine gelişir. Genellikle dağ ya da tepelerle çevrelenirler.
Sözlük anlamı:

İki dağ arasındaki çukurca arazi veya geçit.
Eskilemiş, mecaz alan, yol, tarz.

Akarsular fiziksel ve kimyasal olarak yataklarını aşındırarak vadilerini şekillendirirler. Akarsu aşındırması üç gruba ayrılır: derine aşındırma, yana aşındırma, geriye aşındırma.
Derine aşındırma akarsuyun yatağını derine doğru kazmasıdır. Bu aşındırma en çok deniz seviyesine kadar olur. Deniz seviyesi tüm akarsular için ulaşılabilecek en alt seviyedir ve Genel Kaide Seviyesi olarak ifade edilir. Yükseltisi farklı bir göle dökülen akarsular için kaide seviyesi farklıdır ve Geçici Kaide seviyesi olarak ifade edilir. Lut Gölüne dökülen Şeria Nehri için geçici kaide seviyesi -422 m, Van gölüne dökülen Bendimahi Çayı için 1646 m'dir.
Yana aşındırma akarsuyun vadi yamaçlarının yan kısımlarını aşındırmasıdır. Derine aşındırma ile birlikte ilerler ve vadinin şeklinin oluşumunda önemlidir. Akarsuyun yukarı çığırında derine aşındırma aktiftir ve Çentik vadiler oluşur, yamacın farklı dirençte kayalardan oluşması durumunda aşınma farklı olacağından Asimetrik Vadi tipi oluşur. Derine aşındırma bittiği durumlarda yana aşındırma güçlenerek ilerler.
Geriye aşındırma, akarsuyun vadisini doğduğu kaynağa doğru aşındırma faaliyetidir. Uzun zaman sonra akarsu doğduğu yükseklikleri deniz seviyesine kadar aşındırır. Kaynağı ile ağzı arasında yükselti farkı ve eğim iyice azalır. Geriye aşındırmanın ilerlediği durumlarda, komşu vadilerinin yamaçları aşındırılırsa, bu akarsu aşındırmayı yapan akarsuya katılır, bu olay Kapma olarak ifade edilir.
Akarsular gibi diğer dış kuvvetler de (buzullar, rüzgarlar, yer altı suları, dalga ve akıntılar) yeryüzünü aşındırarak yüksek kısımları aşındırıp, çukur alanlara doldurarak yeryüzünü engebesiz hale getirme hedefindedirler. Bu duruma gelmiş araziye Peneplen adı verilir. Bir akarsu ihtiyarlık döneminde havzasının derine doğru aşındırmasını bitirmiş, araziyi deniz seviyesine yaklaştırmış ve yatağının eğimini azaltmış ise bu duruma Denge Profili denir. denge profiline ulaşmış bir akarsu, eğimi iyice azalmış, yatağında derine aşındırma bittiği için yana aşındırma yapar, kıvrımlar (Menderes) yaparak akışını sürdürür.

Çentik vadi: Akarsuyun kaynak kısımlarındaki yüksek dağlık alanlarda oluşur. Buralarda eğim oldukça fazladır. Akarsu derine doğru güçlü aşındırma yapar. V şekilli vadiler oluşur. Doğu Karadeniz'deki kısa boylu akarsuların vadileri bu şekildedir.
Boğaz vadi: Akarsuyun bir dağı diklemesine yarıp, kenarları oldukça dik vadiler oluşturmasıdır. Dağın iki yanındaki düzlükleri birleştirdiği için ulaşım açısından önemlidir. Geyve'den geçen Sakarya nehri Adapazarı ovasına gelmeden Samanlı dağlarını bir boğaz vadi ile geçer: Geyve boğazı. Bu alanda demiryolu, karayolu ve Sakarya nehri kıvrımlarla boğaz vadiyi yan yana geçerler.
Asimetrik vadi: Vadinin yamaçlarını oluşturan kayaçlar arasında direnç farklılığı olması durumunda oluşan vadilerdir. Dirençsiz yamaç hızla aşınırken, dirençli taraf daha yavaş aşınır. Bir yamacın diğerine göre daha yatık olduğu Asimetrik bir görünüm alır.
Kanyon vadi: Akarsuların vadinin yan yamaçlarını aşındırmaya gerek kalmadığı, derine aşındırmanın kolay olduğu alanlarda gelişir. Kenarları oldukça dik ve yüksek olan kanyon vadiler aynı zamanda turistik alanlardır. Kalker (kireçtaşı), kumtaşı, volkanik alanlarda görülebilir. Göksu kanyonu kireçtaşı, Ihlara kanyonu volkanik arazide, Antilop Kanyonu kumtaşları içinde oluşmuştur.Türkiye'de en fazla Akdeniz Bölgesi'nde bulunur. Türkiye'deki örnekleri arasında Göksu Kanyonu dünyada ise Amerika Birleşik Devletleri'nde bulanan Büyük Kanyon bu vadi tipinin önemli örnekleridir. 
Tabanlı vadi: Akarsu yatağındaki eğim azaldığı alanlarda, akarsuyun taşıma kapasitesi azalır. Taşıdığı alüvyonları yatağında biriktirerek bir taban oluşturur. Akarsu oluşan bu Tabanlı vadi içinde kıvrımlar yaparak akar.
Kör vadi: Genellikle karstik alanlarda akarsu yeraltına sızar, yeraltı akarsuyu olarak akışına devam eder. Bu durumda vadisinin aşağı kesimleri bulunmaz, vadinin sonu bir kayalık bir duvarla biter. Çıkmaz sokaklara benzeyen bu vadilere Kör vadide denir.

Tekne (U) vadi: Dağların yüksek kısımlarında oluşup, dağdan aşağı akmaya başlayan Vadi buzulları tarafından oluşturulur. Buzul vadinin tamamını doldurur ve yamaçlarının her tarafını aşındırır. Bu nedenle vadi Tekne, U harfi gibi bir görünüm alır.
Asılı vadi: Asıl vadi buzulunun kolları tarafından oluşturulur. Bir vadi buzuluna katılan yan kollar yataklarını buzul vadisinin deliğine kadar aşındıramazlar. Buzul sonrası dönemde buraya yerleşen akarsu yükseklerden dökülerek şelaleler oluşturur.
Tünel Vadisi: Tünel vadisi, şu anda Antarktika'yı kaplayan ve daha önce geçmiş buzul çağları boyunca tüm kıtaların bölümlerini kaplayan kıtasal buz tabakalarının kenarına yakın, orijinal olarak buzul buzunun altında kesilmiş büyük, uzun, U şeklindeki bir vadidir.
Bir tünel vadisi 100 km, 4 km geniş ve 400 metre derinliğe kadar (derinliği uzunluğu boyunca değişebilir) olabilir.
Tünel vadileri su ile buzul altı erozyonu sonucu oluşmuştur. Büyük miktarlarda eriyik su taşıyan buzul altı drenaj yolları olarak hizmet ettiler. Kesitleri, fiyort duvarlarına benzer dik kenarlı kanatlar sergiler ve düz tabanları tipik buzul altı buzul erozyonu.
Erime Suyu:
Kuzey Orta Avrupa'da, çeşitli buz çağları boyunca İskandinav buz tabakası, karanın yalanına karşı biraz yokuş yukarı ilerledi. Sonuç olarak, eriyen suları, Urstromtäler olarak bilinen devasa, düz vadiler oluşturarak Kuzey Denizi havzasına ulaşmak için buz kenarına paralel aktı. Buzul vadisinin diğer formlarından farklı olarak, bunlar buzul eriyen sulardan oluşuyordu.
Çukur şekilli: Çukur şeklindeki vadiler ayrıca yoğun soyulma bölgelerinde oluşur. Buna karşılık, buzul U şeklindeki vadilerde, daha az aşağı ve yanlara doğru erozyon vardır. Şiddetli eğim denudasyonu, hafif eğimli vadi kenarlarına neden olur ve bunların gerçek vadi tabanına geçişi belirsizdir. Çukur biçimli vadiler, esas olarak buzul çevresi bölgelerde ve değişken ıslaklığın olduğu tropikal bölgelerde görülür. Her iki iklime de yoğun bir denudasyon hakimdir.

Topoğrafyaya, kaya türlerine ve iklime bağlı olarak V, U ve düz vadiler arasında çeşitli geçiş formları oluşabilir. Altları geniş veya dar olabilir fakat aynı zamanda karakteristik özellik bakımından omuz – vadi türüdür. İstisnalar dışında bir dağ vadisi ne kadar yayılmışsa o kadar düşük omuzlara sahiptir. Bir istisna, omzun hemen hemen vadi yamacının tepe noktasına yakın olduğu kanyonlardır. Örneğin, Alpler ’de – İnn Nehri Vadisi- omuzlar bakımından oldukça düşüktür. (Tabandan 100 ila 200 metre kadar yukarıda.) Birçok köy burada yer almaktadır çünkü iklim oldukça ılıktır; kışın vadinin tamamı sis altında olduğunda bile köyler gün ışığı altındadır.
Rocky Dağları veya Alpler ’in bazı gerilmiş tektonik bölgelerinde (Örneğin, Salzburg) komşu vadiler birbirine paralel ve ayrıca asılıdırlar. Dereler derin kanyonlar veya şelaleler ile nehre akar.

Buzul aşındırmasına uğrayan alanlarda, ana vadinin buzulla fazla aşınması sonucu, ana vadiye açılan tali vadilerin yüksekte kalması veya dikey fayların mevcut olduğu alanlarda yükselen blok üzerinde kalan vadilerdir. Buzulların yüzeyleri aslında aynı yükseklikte olduğundan, sığ vadi ana vadinin üzerinde 'asılı' gibi görünmektedir. Genellikle, şelaleler üst vadinin çıkışında veya yakınında oluşur. ("Buzul Terminolojisi Sözlüğü" Birleşik Devletler, Jeoloji Araştırmaları, 28 Mayıs 2004.)
Asılı vadiler de su altında fiyort sistemlerinde meydana gelir. Örneğin, Sognefjord dallarında ana fiyort çok sığdır. Fjærlandsfjord'un ağzı yaklaşık 400 metre derinliğinde, ana fiyort ise 1200 metre uzaklıktadır. Ikjefjord'un ağzı sadece 50 metre derinliğinde, ana fiyort ise aynı noktada 1300 metre civarındadır. (Nesje, A. ve Whillans, I. M. (1994). Sognefjord Erozyonu, Norveç. Jeomorfoloji, 9 (1), 33-45.)
Buzlu arazi, asılı akarsuların ve vadilerin tek alanı değildir. Asma vadiler de basitçe ana vadi ve yan vadilerin değişen oranlardaki erozyonunun ürünüdür. Değişen erozyon oranları, farklı vadi konumlarındaki bitişik kayaların bileşimi ile ilişkilidir. Akarsu vadileri, ana vadi tabanından daha yavaş bir oranda buzullar veya erozyon nedeniyle aşınır ve derinleşir, bu nedenle iki vadinin derinliğindeki fark zamanla artar. Daha dayanıklı kayalardan oluşan yan vadi, daha sonra ana vadi üzerinde asılı kalır. ("Alp - Buzul Yer Şekillerinin Resimli Sözlüğü, Asılı Vadi.",2013)

Çukur şekilli vadiler genellikle ağır denüdasyon bölgelerinde oluşur. Buna karşın, buzul U-şekilli vadiler ile, daha az aşağı ve yönde erozyon vardır. Şiddetli eğim denüdasyonu, vadi kenarlarına hafifçe eğimli sonuçlar verir ve bunların gerçek vadi dibine geçişi belirsizdir. Çukur şekilli vadiler daha çok periglasyal(buzul çerçeveli) bölgelerde ve değişken ıslaklığın tropikal bölgelerinde görülür. Her iki iklimde de ağır denüdasyon hakimdir.

Kutu vadiler geniş, nispeten düz zemin ve dik yanları vardır. Periglasyal bölgelerde yaygındır ve orta enlemlerde görülürler, ama tropikal ve kurak bölgelerde de görülürler. ("Jeomorfoloji Ansiklopedisi" Goudie, Andrew, ed. (2004).)

Levha hareketleri sonucu, birbirinden uzaklaşarak, gerilime uğrayan yerkabuğunda oluşan kırılma-ayrılma alanlarıdır. Bu alanlarda duruma göre akarsular yerleşebilir veya göller oluşabilir. Rift vadilerinin ileri aşamasında iç denizler, okyanuslar oluşur.

Fay vadileri (Graben), tektonik fay hatları boyunca, kırık alanlarda oluşan çukurluklardır. Bu vadilere yerleşen akarsular vadiyi aşındırarak akarsu vadisi görünümüne kavuşturur. Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz gibi nehirlerimiz, fay vadilerine yerleşmiş akarsularımızdandır.

Albertine Rifti
Doğu

Vergi, bir kamu otoritesinin vergiye tâbi olan bir alışveriş gerçekleştiren herkesten tahsil ettiği karşılıksız bir ödemedir. Vergi mükelleffiyeti, hem gerçek kişileri, hem de tüzel kişileri kapsar. Gelir elde etmek ikincil bir amaç olabilir. Ücretler ve katkı payları ise belirli görevler ve hizmetler için kullanılır. Kamu hizmeti yapmak durumunda olan devlet, bunu yaparken mal ve hizmet üretiminde bulunur. Gerekli üretim faktörlerini sağlarken kamu fonlarını kullanır. Bu fonlar içerisinde vergi gelirlerinin oranı yüksektir. Sanayileşmiş toplumlarda %100'e ulaşmaktadır. Devlet, belirtilen temel amaç dışında kamu faaliyetlerine paralel diğer bazı fonksiyonları da vergilere yükleyebilir. Bu arada gelir dağılımının kontrolü, piyasada fiyat istikrarının sağlanması gibi fonksiyonlar da kısmen vergiye yüklenebilir.

Tanımdan da anlaşılacağı üzere, verginin niteliğinden ayrılamayan aynı zamanda, onu devletin diğer gelir türlerinden ayıran iki unsur vardır. Bunlardan birincisi verginin cebri (zorunlu) bir ödeme olması, diğeri karşılıksız bulunmasıdır.
Vergi siyasi cebir altında tahsil edilmekte, yani kanunla konulmakta ve kanuna uyulması müeyyidelere (yaptırımlara) bağlanmış bulunmaktadır. Gerçekten devlet, bu kanunlara dayanarak vergi yükümlülüğünü tek taraflı olarak koymaktadır. Ekonomik birimin mükellef olarak vergileme faaliyetine katılması, devlete yardım, devletin işini kolaylaştırma anlamındadır; yoksa vergileme faaliyetinde "yetki paylaşma" anlamında değildir. Zaten bu faaliyete katılmanın şeklini de maliyetini de kanun düzenlemiş ve onu mükellef için yapılması zorunlu bir görev şekline sokmuştur. Verginin siyasi cebir altında alınması, mükellef bakımından ödenmesinin hukuken zorunlu olması nedeniyle, ödenmemesi halinde devlet zorla tahsil ya da cezalandırma yoluna gidebilir. Bu yüzden mükellefler vergiyi kendiliklerinden ödemekle zor yoluyla tahsilden ve ceza kovuşturmasından kendilerini korumuş olurlar.
Verginin zora dayalı olarak alındığına bir örnek verecek olursak.Venediklilerde peruk takma döneminde bireyler peruk taktıklarında kendilerini soylular sınıfında sayarlardı. Bu nedenle peruk giymek isteyen bireyler o dönem için devlete Peruk Vergisi adı altında ödeme yapmak zorundalardı.

Devlet, vergi adı altında çok çeşitli araçlar kullanmakta, daha doğrusu bireylerin ödeme gücünden, türlü fırsatlardan yararlanarak pay almaktadır. Bireylerin gelir elde etmesi, kurumların kazanç sağlaması, gelirlerin harcanması, istihsal ve satış nedenleriyle ya da miras ve hibe yoluyla malların el değiştirmesi, bir servete sahip olma, sahip olunan servetin değerinde artış görülmesi gibi olaylar, devletin vergi koymasının belli başlı fırsat ve nedenlerini oluşturmaktadır.

Vergileri, değişik amaçlarla başka türlü gruplandırmak da mümkündür. Bunlar arasında özellikle verginin "dolaysız" ve "dolaylı" olarak iki büyük sınıfa ayrılması yaygındır. Bu ayrım iktisadi gücü temsil eden gelir ve serveti yakalamada "mutavassıt" bir olaya dayanılıp dayanılmamasına göre yapılmaktadır. Gelir veya servetin doğrudan doğruya vergilendirilmesinde dolaysız, bir olayın (örneğin harcamanın) bu gücün belirtisi sayarak vergilendirilmesi dolaylı sayılmaktadır.

Verginin önceden belirlenmiş oranlarda hesaplanmasına tarh denir. Tarh ve tebliğ edilen verginin ödenmesi zorunlu bir borç haline gelmesidir. Beyan üzerine tahakkuk olan vergiler tahakkuk fişi kesilip yükümlüye verildiğinde tahakkuk eder. Takdir yöntemiyle tarh edilen vergi, yükümlüye tebliğ edilip itiraz süresi dolunca tahakkuk etmiş olur.

Verginin tarhı
Beyan Usulü Tarh
Resen Tarh
İkmalen Tarh
İdarece Tarh

Türkiye'deki vergiler
Türkiye'deki vergi mükellefiyeti
Vergi muafiyeti
Türkiye'deki vergi daireleri
Türk vergi sistemi
Türkiye'deki vergi mahkemeleri
Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı
Vergi cenneti
Temsil yoksa vergi de yok
Gelir İdaresi Başkanlığı
Vergi direnci
Matrah
Vergi rekabeti
Vergi yoklaması
Vergi denetimi
Vergi muhasebesi
Vergi müfettişi
Vergi mükellefi
Vergi incelemesi
Vergi denetmeni
Vergi kaçırma
Vergiden kaçınma

Gelir İdaresi Başkanlığı14 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli, geniş anlamda (İngilizce: Build-Operate-Transfer (BOT)) bir kamu altyapı yatırım veya hizmetinin finansmanı özel bir şirket tarafından karşılanarak gerçekleştirilmesi ve kamu tarafından belirlenen bir süre için işletilmesi ve yine bu süre içinde ürettiği mal veya hizmeti, tarafların karşılıklı saptadıkları bir tarife uyarınca kamu kuruluşlarına satması ve sürenin sonunda işletmekte olduğu tesisleri bakımı yapılmış, eksiksiz ve işler durumda ilgili kamu kuruluşuna devretmesidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yabancı şirketlerle yapılmış olan çeşitli imtiyaz sözleşmeleri bu model ile büyük benzerlik göstermektedir. İstanbul'da Tramvay, Tünel İşletmeleri, Elektrik, Gaz İdaresi, Haydarpaşa Liman İşletmesi ve İzmir'de Liman İşletmesi, Göztepe Tramvay İşletmesi yabancı şirketlere verilen imtiyazlardır.
Nitekim günümüzde uygulama alanı bulan bu yeni model arayışlarına da, 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğunda ve Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde başvurulmuş olan kamu imtiyazlarının devredilmesi yöntemi ışık tutmuştur.

Proje teslim yöntemleri

İmre, Erol. "Türkiye'de Yap-işlet-devret Modeli; Yasal Çatısı, Uygulaması". ydk.gov.tr. 24 Nisan 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2006.

Yer altı suyu; birçok şehrin, havzanın ve sanayi tesisinin su ihtiyacını karşılamak üzere faal durumda olan doğal su kaynağıdır.
Yeryüzüne düşen yağışların bir bölümü bitkiler tarafından tutulmakta, bir bölümü toprak tarafından emilmekte, bir bölümü yüzeysel akıma geçerek akarsulara kavuşmakta, bir bölümü de yüzeyden alta doğru sızarak muhtelif derinliklerde kayaların çatlaklarında, çeşitli boyuttaki kum, mil ve çakıl gibi malzemelerin arasındaki boşluklarda depolanmaktadır. Yer altındaki boşluk veya gözeneklerde tutulan suya “yer altı suyu” denmektedir. Yer altı suyu dünyanın tatlı suyunun yaklaşık olarak %22'sini sağlar. Hidrolojik döngünün bir parçasıdır. Yer altı suyunun kaynakları yağışlar, okyanuslar, ırmaklar, göller, bataklıklar, yapay gölcükler ve Su Arıtma sistemlerinden oluşur.

Akifer, yer altı suyunu tutan ve ileten kayaç ortamına denir. İçlerine suyun serbestçe girebileceği veya hareket edebileceği boyutta ve miktarda birbiriyle bağlantılı boşluk içeren kayaçlardan oluşmuş geçirimli kesimlerdir.

Yer altı suyunun aşağı yönlü hareketi için gereken enerjiyi yer çekimi sağlar. Yer altı suları yeryüzünde akan suların aksine çok yavaş hareket eder. Bu nedenle yer altı sularının hızı bir günde veya bir yılda alınan yol olarak m/yıl şeklinde ifade edilir. Yer altı sularında hareket yavaş olduğu için akış düzgündür.

Yer altı sularının fiziksel ve kimyasal özellikleri incelendiğinde bazı ayırıcı özellikler bulunduğu dikkat çeker. Bunlardan fiziksel özellikler arasında en dikkat çekici olanlar sıcaklık, akış hızı, basınç durumu ve seviye değişmeleri gibi özelliklerdir. Yer altı suları tıpkı yer üstü sularında olduğu gibi saf değildir.
Erimiş bazı kimyasal maddelerle karışık olarak bulunurlar. 
Hemen bütün yer altı sularının kimyasal bileşimlerinde az çok belli oranlarda elementler bulunur. Bunlar; kalsiyum karbonat, kalsiyum sülfat, sodyum klorür, demir, kükürt, azot ve silisyum gibi elementlerdir.

Yer altı suyunun topoğrafya üzerinde akışa geçtiği ya da süzüldüğü yerlere “kaynak” denir.

Süreklilik Durumuna Göre Kaynaklar
Konumlarına Göre Kaynaklar
Jeolojik Özelliklerine Göre Kaynaklar
Akifer Tiplerine Göre Kaynaklar
Yeryüzüne Çıkış Şekline Göre Kaynaklar
Sıcaklıklarına Göre Kaynaklar
Sularının Kimyasal Bileşimine Göre Kaynaklar

Yer altı suyu seviyesi
Su şebekesi
Yeraltı yaşamı
Artezyen
Kuyu

Yol; ulaşımda kullanılan, uzun bir şerit şeklindeki sert yüzey. Doğal nedenlerle oluşmuş veya insan eliyle hazırlanmış olabilir. İnsan, hayvan ve taşıt trafiğinin hızla, kolayca, güvenle ve emniyetle ilerlemesine yardımcı olur. Yollar, engebeli arazilerde ayak izleri nedeniyle oluşmuş patikalardan çok şeritli otobanlara kadar, büyük çeşitlilik gösterir.

Yol sözcüğü Eski Türkçe "yolak" (patika, yol) sözcüğünden gelir. Muhtemelen "yürü-" anlamındaki "yori-" sözcüğü ile de kökteştir.

Tarihteki ilk yollar, hayvanlar tarafından kullanılan güzergâhlarda kendiliğinden oluşan patikalardı. Zamanla bu yollar insanlar tarafından kullanılmaya başlandı. Bu şekilde oluşmuş ve MÖ 6000 yıllarından kalma yollara, Jericho yakınlarındaki su kaynakları civarında rastlanır. Günümüz Irak'ında bulunan Ur şehrindeki taş döşeli sokaklar ve günümüz İngiltere'sinin Glastonbury kasabasındaki kalas döşeli yollar ise yaklaşık MÖ 4000 yıllarına aittir ve yol yapımının en eski örneklerindendir.

Trafik işaretleri
Karayolu
Otoyol
Yol yüzeyi

Yüksek hızlı demiryolu (YHD) (İngilizce: High-speed rail (HSR)), kendine özgü ray sistemi ve bu sisteme entegre özel raylı taşıtları ile geleneksel demiryolu trafiğinden önemli ölçüde daha hızlı ulaşıma imkân tanıyan demiryolu taşımacılığı türüdür. Dünya çapında bir tek geçerli standart tanım bulunmamakla birlikte, 250 kilometre/saat (160 mph) ve üstü hıza uygun yeni demiryolu hatları ve 200 kilometre/saat (120 mph) ve üstü hıza uygun geliştirilmiş mevcut demiryolu hatları yaygın olarak yüksek hızlı demiryolu olarak kabul edilir.
İlk yüksek hızlı demiryolu hattı olan Tōkaidō Shinkansen, 1964'te Japonya'da hizmete girmiştir ve bu hat yaygın olarak Şinkansen (Japonca: 新幹線, romanize: Shinkansen (Yeni Ana Hat)) ya da Hızlı Tren (Bullet Train) olarak da bilinmektedir. Yüksek hızlı trenler çoğunlukla, büyük bir kurp yarıçapı ile tasarlanarak standart hat açıklıklı (1435 mm) sürekli kaynaklı raylarla inşa edilen, tamamen kendilerine özel ya da kademeli olarak geçiş üstünlüğüne sahip oldukları ortak yüksek hızlı demiryolu hatlarında sefer yaparlar. Japonya, İspanya, Hindistan gibi ülkelerde -neredeyse- sadece standart hat açıklıklı (1435 mm) yüksek hızlı demiryolu hatları bulunmaktadır. Bununla birlikte, eskiden Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan ve geniş hat açıklıklı (Rus (1524 mm)) demiryolu hatlarına sahip olan Rusya, Özbekistan gibi ülkeler Rus hat açıklıklı (1524 mm) yüksek hızlı demiryolu ağı geliştirmeye çalışmışlardır. Ayrıca, şimdiye kadar, dar hat açıklıklı (Cape (1067 mm)) bir demiryolu hattında yolculu ticari işletimde 160 kilometre/saat (99 mph) hıza ulaşan Spirit of Queensland haricinde başka hiçbir dar hat açıklıklı yüksek hızlı demiryolu hizmeti planlanmamış veya inşa edilmemiştir.
Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Avusturya, Belçika, Birleşik Krallık, Çin, Danimarka, Fas, Finlandiya, Fransa, Güney Kore, Hollanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Norveç, Özbekistan, Polonya, Portekiz, Rusya, Suudi Arabistan, Tayvan ve Türkiye gibi birçok ülke büyük şehirleri birbirine bağlamak için geçmişte yeni yüksek hızlı demiryolu altyapısı inşa etmişler ve/veya mevcut demiryolu altyapısını geliştirmişlerdir. Günümüzde ise bu ülkeler de dâhil olmak üzere birçok ülke yeni yüksek hızlı demiryolu altyapıları inşa etmeye ve geliştirmeye devam etmektedir. Sadece Avrupa'da yüksek hızlı demiryolu hatları ülkeler arasında da hizmet vermektedir. Çin'de, Aralık 2020 itibarıyla, dünya toplamının üçte ikisinden fazlasını oluşturan 37.900 kilometre (23.500 mi)'den daha fazla yüksek hızlı demiryolu hattı bulunmaktadır.
Yüksek hızlı demiryolu taşımacılığı, en hızlı kara tabanlı ticari ulaşım türüdür. Çin, Pekin - Şanghay yüksek hızlı demiryolu'nda 350 kilometre/saat (220 mph) azami hızla işletilen yüksek hızlı trenlerle düzenli işletimdeki en hızlı konvansiyonel (tekerlekli) yüksek hızlı demiryolu hattına sahiptir. Yine Çin'de bulunan ve 2004'te hizmete giren Şanghay Maglev Treni, 430 kilometre/saat (270 mph) azami hızla ticari işletimdeki en hızlı yolculu maglev yüksek hızlı trenidir. 2007'de, bir Euroduplex TGV yüksek hızlı treni ise 574,8 kilometre/saat (357,2 mph) azami hızla rekor kırarak dünyanın en hızlı konvansiyonel tekerlekli yüksek hızlı treni olmuştur. Ayrıca Japonya'da 2027'de faaliyete geçmesi planlanan inşa halindeki maglev yüksek hızlı demiryolu hattı Chūō Shinkansen ile Tokyo'dan Nagoya'ya 500 kilometre/saat (310 mph) ticari hızda yüksek hızlı tren işletilmesi planlanmaktadır.

Yüksek hızlı demiryolu kavramını tanımlamak için dünya çapında birçok farklı tanım kullanılmaktadır.
Avrupa Birliği tarafından yayımlanan Trans-Avrupa yüksek hızlı demiryolu ağı'nın birlikte işletilebilirliğine ilişkin 23 Temmuz 1996 tarih ve 96/48/EC sayılı Konsey Direktifi'nin Ek 1. maddesinde yüksek hızlı demiryolu şu şekilde tanımlanmaktadır:

Altyapı: Yüksek hız için özel olarak inşa edilen ve/veya mevcut demiryolu hatlarının geliştirilmesiyle oluşturulan yüksek hıza uygun demiryolu hatları.
En düşük hız limiti: Özel olarak inşa edilen demiryolu hatlarında asgari 250 kilometre/saat (160 mph) ve geliştirilen mevcut hatlarda yaklaşık 200 kilometre/saat (120 mph) hız. Demiryolu araçlarının yüksek hızlı olarak kabul edilebilmesi için hattın en az bir bölümünde en az 200 kilometre/saat (120 mph) hıza ulaşabilmesi gerekir.
İşletim koşulları: Demiryolu araçları eksiksiz uyumluluk, güvenlik ve hizmet kalitesi için demiryolu altyapısına uygun olarak tasarlanmalıdır.
Uluslararası Demiryolları Birliği (UIC), üç yüksek hızlı demiryolu kategorisi tanımlamaktadır:

Kategori I: En az 250 kilometre/saat (160 mph) azami işletim hızına imkân tanıyan yüksek hız için özel olarak inşa edilen yeni raylar.
Kategori II: En az 200 kilometre/saat (120 mph) azami işletim hızına imkân tanıyan yüksek hız için özel olarak geliştirilen mevcut raylar.
Kategori III: En az 200 kilometre/saat (120 mph) azami işletim hızına imkân tanıyan yüksek hız için özel olarak geliştirilen mevcut raylar. Ancak bazı bölümlerde -örneğin topografik kısıtlamalar veya kentsel alanlardan geçiş nedeniyle- izin verilen işletim hızları daha düşüktür.
Yüksek hızlı ve çok yüksek hızlı demiryolunun üçüncü bir tanımı ise aşağıdaki iki koşulun aynı anda yerine getirilmesini gerektirmektedir:

Çok yüksek hız için 200 kilometre/saat (120 mph) veya 250 kilometre/saat (160 mph) üzerinde ulaşılabilir azami işletim hızı.
Hat boyunca çok yüksek hız için 150 kilometre/saat (93 mph) veya 200 kilometre/saat (120 mph) üzerinde ortalama işletim hızı.
UIC yetkilileri, "tanımları" çoğul kullanmayı tercih ederler, çünkü yüksek hızlı demiryolunun bir tek standart tanımının ve hatta terimlerin standart kullanımlarının ("yüksek hız" veya "çok yüksek hız") olmadığını düşünürler ve tanımlamaları yaparken yüksek hızın sistemi (altyapı, demiryolu araçları ve işletim koşulları) oluşturan tüm unsurların bir kombinasyonu olduğunu belirten 96/48/EC sayılı Konsey Direktifi'nden yararlanırlar. UIC, yüksek hızlı demiryolunun yalnızca belirli bir hızın üzerinde seyahat eden bir tren değil, bir dizi benzersiz özelliğin bileşimi olduğunu belirtir. Konvansiyonel olarak işletilen birçok tren, ticari hizmette 200 kilometre/saat (120 mph) hıza ulaşabilir, ancak bunlar yüksek hızlı tren olarak kabul edilmezler. Yüksek hızlı kabul edilmeyen bu hizmetlere Fransız SNCF'nin işlettiği Intercités ve Alman Deutsche Bahn'ın işlettiği Intercity de dâhildir.
200 kilometre/saat (120 mph) hız kriteri çeşitli nedenlerle seçilmiştir; bu hızın üzerinde, geometrik kusurların etkileri yoğunlaşmakta, yol tutuşu azalmakta, aerodinamik direnç büyük ölçüde artmakta, tünellerdeki basınç dalgalanmaları yolcuların rahatsız olmasına yol açmakta ve sürücülerin yol kenarındaki sinyalleri algılaması zorlaşmaktadır. Standart sinyalizasyon ekipmanları, ABD'de 127 kilometre/saat (79 mph), Almanya'da 160 kilometre/saat (99 mph), Birleşik Krallık'ta 125 mil/saat (201 km/sa) gibi genellikle 200 kilometre/saat (120 mph)'in altındaki geleneksel hız sınırlarıyla sınırlanmaktadırlar. Bu hızların üzerinde pozitif tren kontrolü veya Avrupa Tren Kontrol Sistemi gerekli veya yasal olarak zorunlu hale gelmektedir. Fakat ulusal ve yerel standartlar söz konusu bu uluslararası standartlardan farklı olabilmektedir.

Demiryolu taşımacılığı, hızlı kara taşımacılığının ilk şeklidir ve 20. yüzyılın başlarından motorlu taşıtların ve yolcu uçaklarının geliştirilmesine kadar uzun mesafeli yolcu taşımacılığı üzerinde etkili bir tekele sahip olmuştur. Hız, demiryolu taşımacılığı için her zaman önemli bir faktör olmuştur ve sürekli olarak daha yüksek hızlara ulaşılmaya ve seyahat süreleri kısaltılmaya çalışılmıştır. 19. yüzyılın sonlarında demiryolu taşımacılığı, bugünkü yüksek hızlı olmayan trenlere oranla çok da yavaş değildi ve birçok demiryolu şirketi düzenli olarak 100 kilometre/saat (62 mph) ortalama hıza sahip nispeten hızlı ekspres trenler işletilmekteydi.

Yüksek hızlı demiryolunun gelişimi, 1899'da Almanya'da, Prusya Devlet Demiryolları'nın on elektrik ve mühendislik firmasıyla birleşmesi ve Kraliyet Prusya Askeri Demiryolu'nun (Almanca: Königlich Preußische Militär-Eisenbahn) -Berlin'in Tempelhof-Schöneberg ilçesindeki- Marienfelde Tren İstasyonu ile -Brandenburg eyaletinin Zossen kasabasındaki- Zossen Tren İstasyonu arasında yer alan 23 kilometre (14 mi) uzunluğundaki ilk etabını 10 kV ve 45 Hz üç fazlı elektrik akımı ile elektriklendirmesiyle başlamıştır. Bu hat daha sonra kuzeyde Berlin'in merkezine, güneyde Brandenburg eyaletindeki Jüterbog'a kadar uzatılmış ve toplamda 70,5 kilometre (43,8 mi) uzunluğa ulaşmıştır. Ancak 1919 yılında hattın Berlin ile Zossen arasındaki kısmı sökülmüştür.
Bu hatta kullanılmak üzere Köln'ün Deutz bölgesinde yer alan Waggonfabrik van der Zypen & Charlier (Van der Zypen & Charlier Vagon Fabrikası) tarafından -Siemens & Halske (S&H) ve Allgemeine Elektrizitäts-Gesellschaft (AEG) tarafından geliştirilen elektrikli ekipmanlarla donatılmış- iki adet raylı taşıt üretilmiş ve bu taşıtlar 1902 ve 1903 yılları boyunca test edilmiştir. S&H donanımlı taşıt 23 Ekim 1903'te 206,7 kilometre/saat (128,4 mph) azami hıza ve AEG donanımlı taşıt ise 27 Ekim 1903'te 210,2 kilometre/saat (130,6 mph) azami hıza ulaşmıştır. Bu raylı taşıtlar, elektrikli yüksek hızlı demiryolunun ve yüksek hızlı trenin uygulanabilirliğini kanıtlamıştır; ancak, düzenli olarak tarifeli elektrikli yüksek hızlı tren seferlerinin başlaması için hâlâ 30 yıldan fazla bir zaman gerekmekteydi.

Elektrikli demiryollarının çığır açmasından sonra, yüksek hızlı demiryolunun getirilmesini engelleyen şey, açıkça altyapı -özellikle de maliyet- olmuştur. Raydan çıkma, tek hatlı demiryollarında kafa kafaya çarpışma, hemzemin geçitlerde karayolu trafiğiyle çarpışma vb. çeşitli felaketler meydana gelmiştir. Bu dönemde fiziksel yasalar gayet iyi bilinmekteydi, yani hız iki katına çıkarsa, kurp yarıçapı da dört katına çıkarılmalıydı; aynısı hızlanma ve frenleme mesafeleri için de geçerliydi.

1891'de Mühendis Károly Zipernowsky, Viyana ile Budapeşte arasında 250 kilometre/saat (160 mph

Ziyâ Paşa (Osmanlıca: ضيا پاشا, romanize: Żiyâ Pâşâ) doğum adıyla Abdülhamid Ziyâeddin (1829, İstanbul - 17 Mayıs 1880, Adana), Tanzimat devri devlet ve fikir adamı, gazeteci ve şairdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyılın en önemli devlet adamlarından birisidir ve Tanzimat edebiyatının en fazla eser veren yazarlarındandır. Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte “Batılılaşma” kavramını ilk defa ortaya atan Osmanlı aydınları arasında yer alır.
Sultan Abdülaziz döneminde Avrupa'ya kaçarak Jön Türkler'e katıldı. Çıkardığı gazete aracılığıyla devrin hükûmetini eleştirdi. Yurda döndükten sonra vali olarak hizmet verdi ve görev yeri olan Adana'da öldü.
Terc-i Bend şiiri ile ilk defa edebiyat alanında ün sağlamıştır. "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" ve "Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" gibi kimi beyitleri darb-ı mesel olmuştur. 
Adana'da 1950'li yıllarda ana cadde işlevi kazanan işlek yol, adını Ziyâ Paşa'dan alır.

1829 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası, Galata Gümrüğü'nde kâtiplik yapan Erzurum'un İspir ilçesinin Kerab köyünden Feridüddin Efendi, annesi Itır Hanım'dır. Asıl adı "Abdülhamid Ziyâeddin'"dir.
Öğrenimine İstanbul Kandilli'de başladı. Süleymaniye yakınlarındaki "Mekteb-i Ulum-i Edebiyye"ye devam etti. Arapça ve Farsça öğrendi.
Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi'nde katip olarak çalıştı. Bu sırada devam ettiği Arapça ve Farsça dersler ile klasik edebiyatta ustalığını ilerletti; devrin şair ve alimlerinin bir araya geldiği Lebib Efendi Konağı’ndaki toplantılara katıldı.
Şairlikte ve Sadaret Kalemi’ndeki başarılarını takdir eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa'nın aracılığıyla 1855'te sarayda Mâbeyn-i Hümâyun Katipliği'ne atandı. Bu sırada Fransızca öğrendi. Molière'in Tartuffe adlı eserini “Tartüf yahut Riyanın Encamı” adı ile çevirerek Türk edebiyatının ilk manzum tercüme piyesini ortaya koydu Louis Viardot’un “Endülüs Tarihi”, Cheruel ve Lavelle adlı yazarların “Engizisyon Tarihi” adlı eserlerini Fransızcadan Türkçeye çevirdi. Bir yandan da Hersekli Arif Hikmet Bey’in Laleli’deki evinde düzenlenen Encümen-i Şuara Topluluğu toplantılarına katıldı.
1859’da Mustafa Reşit Paşa'nın ölümünden sonra sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa ile anlaşamadığından yeni görevlere atanarak saraydan uzaklaştırıldı. Bu sırada yazdığı “Terci-i Bend” şiiri ile ilk defa edebiyat alanında ün sağladı. 132 beyit uzunluğunda, divan tarzında bir eser olan bu şiirde kainat ve dünyayı yeni bir bakışla kavrama çabası görülür ve devrin hükümeti üstü örtük olarak eleştirilir.
Saraydan uzaklaştırıldıktan sonra önce Atina elçiliğinde görevlendirilen Ziyâ Paşa, 1861'de Kıbrıs Mutasarrıfı oldu ve "Paşa" unvanını aldı; Kıbrıs'ta sıtmaya yakalandığı gibi bir çocuğunu ve babasını orada kaybetti; 1863'te Amasya, 1865'te Canik Mutasarrıfı oldu; 1866'da İstanbul'a dönebildi; Kıbrıs dönüşü hasta olan eşini de kaybetti.
Yönetime muhalif olan İttihak-ı Hamiyet Cemiyeti'nin (sonraki adıyla Yeni Osmanlılar)  üyesi olan Ziyâ Paşa, Diyarbekirli Filip Efendi'nin çıkardığı "Muhbir" gazetesindeki hükûmeti eleştiren yazılar yayımlaması yüzünden Nisan 1867'de yeniden Kıbrıs'a atandı.

Kısa bir süre önce saraya küskün olarak Paris'e yerleşen Osmanlı devlet adamı ve Mısır prensi Mustafa Fâzıl Paşa, İstanbul'a gönderdiği bir adamı vasıtasıyla Ziyâ Paşa'yı ve birkaç ay önce Erzurum’a vali muavini olarak atanan ancak gitmeyen Namık Kemal’i Paris’e davet etti; onlara geçimlerini sağlayacak kadar para tahsis edeceğini bildirdi. İki şair, Avrupa’ya gidip Mustafa Fâzıl Paşa’nın koruyuculuğunda kalemleri ile hükümete muhalefet etme teklifini kabul ettiler. Kendilerine gerekli gördükleri kimseleri de beraberinde getirebilecekleri bildirilmişti. Ali Suavi ile Agah Efendi’yi de davete karar verdiler. Mithat Paşa’yı gidişlerinden haberdar ettikten sonra birlikte Fransız Büyükelçiliğinin yardımı ile ülkeden kaçarak İtalya’nın Messina Limanına gittiler.

Ziyâ Paşa, Namık Kemal ve Messina’da buluştukları Suavi Efendi, 30 Mayıs 1867’de Paris’e vardı. Mustafa Fâzıl Paşa’yı konağında ziyâret ettiler. Yaşça büyüklüğü nedeniyle Ziyâ Paşa grubun lideri durumundaydı.
Avrupa hayatı Paris’te başlayan Ziyâ Paşa, kısa bir süre sonra Paris sergisi için şehre Osmanlı Sultanı Abdülaziz’in gelecek olması nedeniyle geçici olarak ülkeden ayrılmayı uygun buldu. 30 Haziran 1867’de Namık Kemal, Âgâh Bey ve Suavi Bey birlikte Londra’ya gitti. Ziyâ Paşa, Abdülaziz’in Avrupa seyahatinin devamında Londra’ya gelmesi üzerine Brighton’a çekildi ancak Sultan’a “Ziyâ Paşa’nın Arzuhali” adlı dilekçe şeklinde yazılmış eserini sundu. Eser, sadrazam Ali Paşa aleyhine yazılmış siyasi tenkit ve hicivdir.
Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Abdülaziz’in seyahatinden sonra çalışma programını oluşturdular; bu programa göre Namık Kemal ve Ziyâ Paşa’nın "Hürriyet" adlı bir gazete çıkarması kararlaştırıldı. Hürriyet'in ilk sayısı, 29 Ağustos 1868’de çıktı. Bu ilk sayıda Ziyâ Bey’in Osmanlı kabinesini yeren bir yazısı yayımlandı. Yazı, Abdülaziz ile barışıp İstanbul’a dönmüş olan Mustafa Fâzıl Paşa’nın istediğinden çok daha ağır bir makale idi; Mustafa Fâzıl Paşa bu nedenle Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin tahsisatlarını kesmekle tehdit etti. Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin eleştilerine engel olmak için Hariciye Nazırı Fuat Paşa da daha önce Londra elçisine bir yazı göndererek bu yayınların İngiliz hükümeti ile anlaşarak durdurulmasını istemişti. Bu nedenle Ziyâ Paşa İngiltere’de soruşturmaya uğradı ve kefaletle serbest kalabildi.
Mustafa Fâzıl Paşa’nın yardımlarının gittikçe azalması üzerine Mısır Hidivi İsmail’in desteğini kabul eden Yeni Osmanlılar, bu destek ile gazeteyi çıkarmayı sürdürdüler. Namık Kemal’in yönetiminde çıkarılan gazetede zaman zaman Namık Kemal ve Ziyâ Paşa’nın birbirine zıt fikirler içeren makaleleri yayımlandı. Ziyâ Paşa’ya göre ülkenin içinde bulunduğu kötü durumun sebebi vezirlerin suistimali, Namık Kemal’e göre ise sistemin bozukluğu idi. Ziyâ Paşa yazılarında açıkça Ali Paşa hükümetine hücum ediyordu. Bu durum, Ali Paşa ile anlaşamayan Mısır Hıdivi’ni memnun ediyordu. Ancak Namık Kemal Mısır Hidivi aleyhine polemik yürütüyordu. Aralarındaki anlaşmazlık, Namık Kemal’in Mustafa Fâzıl Paşa’nın isteğine uyarak 6 Eylül 1869’da gazeteden ayrılmasına yol açtı.
Öfkeye kapılan Ziyâ Paşa, elindeki toplu parayı Mustafa Fâzıl Paşa’ya geri gönderip Cenevre’ye çekildi. Hidiv İsmail’in kendisiyle temas kurup destek sağlaması üzerine 13 Eylül 1869’dan itibaren gazete Cenevre’de Ziyâ Paşa yönetiminde çıkmaya başladı. Ziyâ Paşa bir süre sonra Londra’ya geçti ve burada da Hürriyet'i yayımlamayı sürdürdü. Gazetenin 78. sayısında Ali Suavi’nin “Ali Paşa Muhakemesi” başlıklı makalesinde bulunan “Ali Paşa’nın öldürülmesi gerektiği” yolundaki ifadeler nedeniyle İngiliz makamları tarafından tutuklanan Ziyâ Paşa, kefalet ile serbest kalınca Fransa'ya kaçtı. 1870 yılı Nisan ayında İsviçre'ye geçti ve yeni bir matbaa kuramayınca Hürriyet'i 89. sayıdan itibaren taş basması olarak çıkardı. Gazete, son sayısını 29 Mayıs 1870'te yayımladıktan sonra kapandı.
Hürriyet'in kapanmasından sonra yeni bir gazete çıkarmak isteyen ancak bunu başaramayan Ziya Paşa'nın İstanbul'a dönmesine sadrazam Ali Paşa'nın ölümünden (8 Ağustos 1871) sonra izin çıktı.

İstanbul'a döndükten sonra 1872-1876 arasında çeşitli memuriyetliklerde görevlendirildi. Bir süre geçim sıkıntısı çekti. Abdülaziz'in tahttan indirilmesi ve yerine II. Abdülhamit'in tahta çıkarılmasından sonra kurulan Anayasa Komisyonunda yer aldı. Bu sırada Maarif Müsteşarlığı görevinde idi ancak müsteşarlığın işlerinden ziyâde anayasa hazırlıkları ile uğraştı. Anayasanın 23 Aralık 1876'da ilan edilmesinden sonra Genç Osmanlılar'ı tutuklama ve sürgünlerle çevresinden uzaklaştıran padişah Abdülhamit, Ziyâ Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak için vezir rütbesi ile Suriye'ye vali olarak gönderdi.

Üç buçuk ay süren Suriye valiliğinden sonra Konya'da bir yıl valilik yapan ve eğitimle ilgili çalışmalar gerçekleştiren Ziyâ Paşa, son olarak 1878 yılında Adana'ya vali olarak atandı. Adana'da eğitim ve kültür alanında faaliyet gösterdi. Bursa valisi Ahmet Vefik Paşa’yı örnek alarak bir tiyatro binası inşa ettirdi, temsil vermek üzere İstanbul’dan bir tiyatro heyeti getirtti ve Fransızcadan piyes tercüme etti. İmarla ilgili faaliyetlerde bulundu; Gülek nahiyesinde bir rüştüye açtı.

2 yıla yakın valilik yaptığı Adana’da 17 Mayıs 1880’de sirozdan hayatını kaybetti. Büyük bir cenaze töreninin ardından Adana Ulu Camii yanına defnedildi. 1881 yılında Adana valisi Abidin Paşa tarafından Ziyâ Paşa için türbe yaptırıldı. Türbenin etrafı 1960'larda park haline gelmiştir.

İki evlilik yapmış olan Ziyâ Paşa'nın ilk evliliğinden Hayali Bey, Seniha Hanım, Vahid Ziya Bey adlı üç çocuğu olmuştur; ikinci evliliğini Saadet Hanım ile yapmıştır.

Tanzimat çağı yazarları arasında Namık Kemal ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan sonra en çok eser verenlerden birisi Ziyâ Paşa’dır. Daha çok şiir tarzında eser verdi.
Eserlerinde baskıcı yönetime karşı özgürlükleri ve meşrutiyeti savundu. Batılılaşma yanlısı, yenilikçi Tanzimat edebiyatının öncüleri arasında yer aldı. Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte yeni Türk edebiyatının temellerini attı. Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını istedi, şiir ve yazı dilinin halkın dili olması gerektiğini savundu.
Şiirlerinde divan şiir biçimlerini kullandı ama içerikte hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işledi. "Terci-i Bend" ve "Terkîb-i Bend" isimli iki şiirinde ise insanın yargısı ve gerçeği kavramanın olanaksızlığı, Tanrı'nın mutlak egemenliği gibi metafizik konular üzerinde durdu. Bu iki ünlü manzume, başlıbaşına bir eser olarak pek çok defa basıldı.
1874-1875'te Arap, Fars ve Türk şairlerin şiirlerini “Harâbât” adlı 3 ciltlik ansiklopedide topladı. Antoloji için yazdığı manzum önsöz, “Mukaddeime-i Harabat”, ayrı bir eser olarak da basılmıştır. Bu önsözde divan edebiyatını övmesi, Namık Kemal ile aralarının bozulmasına sebep olmuş; Namık Kemal karşılık olarak "Tahrib-i Harâbât" adlı m

Gerilme, fizikte, ip, kablo, zincir veya demir çubuk, kafes kiriş gibi üç boyutlu cisimlere her iki uçtan uygulanan çekme kuvveti olarak tanımlanmaktadır. Atomik seviyede, atom veya moleküller birbirinden ayrılıp elektromanyetik potansiyel enerji kazandığında, gerilme oluşur. Gerilmiş olan çubuk veya ip eski konumlarına gelebilmek için uçlarına bağlanıp germe uygulayan objeleri ters bir kuvvetle çekecektir. Sıkıştırmanın tersi gerilmedir. Fizikte, gerilme bir kuvvet olmamasına rağmen, Newton veya pound-kuvvet birimleriyle tanımlanmaktadır. İp veya tel gibi objeler, uçlarına bağlanıp gerilmelerini sağlayan objelere tersi yönde kuvvet uygularlar. Gerginlikten dolayı oluşan bu kuvvetlere germe kuvveti denilmektedir. İp veya tellerin bağlı olduğu objelerde; ivmenin sıfır olduğu dengede olan veya ivmelenmenin ve kuvvetin olduğu iki olası sistem vardır.

Gerilme, negatif olmayan bir sayısal büyüklüktür. Sıfır gerilme objenin gevşek durumda olduğunu belirtir. İp veya halatlar genellikle kütlesi olmayıp sadece uzunluğu olan tek boyutlu objeler olarak Kabul edilir. İp de kasnaklardan ya da titreşimlerden kaynaklı esnemeler yoksa, gerilme uçlardan uygulanan kuvvetlere eşit olacak şekilde ip boyunca sabittir. Newton'un üçüncü yasasına göre, iplere uç noktalarından uygulanan kuvvetler aynıdır. Bir ip, bir ya da daha fazla makaranın etrafında dönüyorsa, makara kütlesinin ve sürtünmenin yok sayıldığı ideal koşullarda tüm ip boyunca gerilme sabittir. Titreşen bir ip, üzerindeki gerilmeye bağlı olarak bir dizi frekansla titreşim gerçekleştirir. Bu frekanslar Newton'un yasalarından elde edilir. Mikroskopik seviyede her ip parçası ip boyunca gerilmeye eşit olacak şekilde bir kuvvetle birbirlerini çekerler. İp boyunca gerçekleşen gerilme T(X) olarak gösterilir. X, ip üzerindeki herhangi bir noktadır. İp de kavislenme varsa, ip parçasına her iki komşu ip parçasından etki eden çekmeler sıfır olmaz ve yay parçası üzerinde net bir kuvvet oluşur. Net kuvvet, ivmelenmeye sebep olur. Ayrıca, net kuvvet dengeleyici olup; yayın hareketi, Sturm-Louville teorisinde yer alan enine dalgaları içerir:
  
    
      
        −
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        
          
            [
          
        
        τ
        (
        x
        )
        
          
            
              d
              ρ
              (
              x
              )
            
            
              d
              x
            
          
        
        
          
            ]
          
        
        +
        v
        (
        x
        )
        ρ
        (
        x
        )
        =
        
          ω
          
            2
          
        
        σ
        (
        x
        )
        ρ
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle -{\frac {d}{dx}}{\bigg [}\tau (x){\frac {d\rho (x)}{dx}}{\bigg ]}+v(x)\rho (x)=\omega ^{2}\sigma (x)\rho (x)}
  

  
    
      
        v
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle v(x)}
  
, birim uzunluktaki kuvvet sabiti. 
  
    
      
        
          ω
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ^{2}}
  
, yaydaki 
  
    
      
        ρ
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle \rho (x)}
  
  kadar enine gerçekleştirilen yerdeğiştirme rezonanslarının özdeğeri. Yaylı çalgılardaki çeşitli harmonic hareketlerde yukarıdaki teoride açıklanabilmektedir.

Gerilme, demir çubuk veya kafes kiriş gibi üç boyutlu malzemelerin uç noktalarına uygulanan kuvveti tanımlamak içinde kullanılmaktadır. Gerilme etkisiyle demir çubuk uzar. Yük ve uzama miktarı, tek başına kuvvetten ziyade kesit alanın etki eden her kuvvete bağlı olarak malzemede deformasyonda sebep olabilir. Bu sebeple, gerilme = eksenel kuvvet / kesit alanı ifadesi mühendislik uygulamaları için  daha kullanışlıdır. Gerilme, 3x3 matris boyutunda tensör olarak belirtilir. Gerilme tensörü elemanı olan 
  
    
      
        
          σ
          
            11
          
        
      
    
    {\displaystyle \sigma _{11}}
  
, gerilme kuvvetinin alana oranıdır (veya sıkıştırmanın alana oranıdır. Sıkıştırmada negative sonuç vardır ancak skaler olarak aynıdır).

Etki eden kuvvetlerin toplamı sıfır ise, sistem dengededir.

  
    
      
        
          ∑
          

          
        
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \sum _{}{\vec {F}}=0}
  

Örneğin, yaya bağlı olan bir objenin sabit hızda düşey olarak T gerginliğinde sarkıtıldığını düşünelim. Sistem sabit bir hıza sahip ve sonuç olarak dengede çünkü yaydaki gerilme (objeyi yukarı çekme etkisi) yer çekimi kuvvetine (objeyi aşağıya çekme etkisi, mg) eşittir.

  
    
      
        
          ∑
          

          
        
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              T
              →
            
          
        
        +
        m
        
          
            
              g
              →
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \sum _{}{\vec {F}}={\vec {T}}+m{\vec {g}}=0}
  

Dengede olmayan bir kuvvet etki ettiği zaman, sistem net bir kuvvete sahip olur. Tüm kuvvetlerin toplamı sıfır değildir. İvme ve net kuvvet her zaman bir arada bulunmaktadır.

  
    
      
        
          ∑
          

          
        
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \sum _{}{\vec {F}}\neq 0}
  

Örneğin, yukarıda belirtilen aynı sistemi düşünelim fakat, objenin artan bir hızla aşağıya doğru sarkıtıldığını kabul edelim (artan ivmelenme). Sonuç olarak, sistemde net bir kuvvet bulunmaktadır. Bu durumda azalan ivmelenme 
  
    
      
        
          |
        
        m
        g
        
          |
        
        >
        
          |
        
        T
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |mg|>|T|}
  
 olarak belirtilir.

  
    
      
        ∑
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        =
        T
        −
        m
        g
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle \sum {\vec {F}}=T-mg\neq 0}
  

Diğer örnekte, 
  
    
      
        
          m
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          m
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{2}}
  
 kütlelerine sahip birbirlerine sırasıyla sürtünmesiz bir makara üzerinden geçen iple bağlanan A ve B cisimlerini düşünelim. A cismi B cisminden daha ağır ise 
  
    
      
        
          m
          
            1
          
        
        >
        
          m
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{1}>m_{2}}
  
, A cismine etki eden iki kuvvet vardır: kendisini aşağıya çeken kütlesi (
  
    
      
        
          w
          
            1
          
        
        =
        
          m
          
            1
          
        
        g
      
    
    {\displaystyle w_{1}=m_{1}g}
  
) ve ipteki yukarı doğru çeken gerilme 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
. Sonuç olarak, A cismi üzerindeki net kuvvet (
  
    
      
        
          F
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{1}}
  
); 
  
    
      
        
          w
          
            1
          
        
        −
        T
      
    
    {\displaystyle w_{1}-T}
  
 dir. Bu sebeple, 
  
    
      
        
          m
          
            1
          
        
        a
        =
        
          m
          
            1
          
        
        g
        −
        T
      
    
    {\displaystyle m_{1}a=m_{1}g-T}
  
.

Rölativistik teorideki ip benzeri objeler, mesela modern ip teorisinde kullanılan veya kuarklar arasındaki etkileşim modellerinde kullanılan ipler gibi, gerilmeye sahiptirler. Enerji ip uzunluğuyla orantılıdır. Sonuç olarak, bu tip iplerde gerilme, uzama miktarından bağımsızdır. Uzayabilen iplerde, Hooke Yasası uygulanır.

Bir yapı elemanının yapıldığı malzemenin mekanik özelliklerine şekline ve boyutlarına bağlı olarak ve deneysel olarak belirlenen mukavemet değerlerinden hareketle seçilen söz konusu elemanın emniyetle dayanabileceği en üst gerilme sınırıdır.

Çelik, demir elementi ile genellikle %0,02 ila %2,1 oranlarında değişen karbon miktarının bileşiminden meydana gelen bir alaşımdır. Çelik alaşımındaki karbon miktarları çeliğin sınıflandırılmasında etkin rol oynar. Karbon genel olarak demir'in alaşımlayıcı maddesi olsa da demir elementini alaşımlamada magnezyum, krom, vanadyum ve tungsten gibi farklı elementler de kullanılabilir. Karbon ve diğer elementler demir atomundaki kristal kafeslerin kayarak birbirine geçmesini engelleyerek sertleşme aracı rolü üstlenirler. Alaşımlayıcı elementlerin, çelik içerisindeki, değişen miktarları ve mevcut bulundukları formlar (çözünen elementler, çökelti evresi) oluşan çelikte sertlik, süneklik ve gerilme noktası gibi özellikleri kontrol eder. Karbon miktarı yüksek olan çelikler demirden daha sert ve güçlü olmasına rağmen daha az sünektirler.
Yüksek çekme mukavemeti ve düşük maliyeti nedeniyle çelik, binalarda, altyapıda, aletlerde, gemilerde, trenlerde, arabalarda, makinelerde, elektrikli cihazlarda ve silahlarda kullanılmaktadır. Demir, çeliğin ana metalidir. Sıcaklığa bağlı olarak, iki kübik kristal yapı (allotropik form) alabilir: hacim merkezli kübik ve yüzey merkezli kübik. Demirin allotroplarının, başta karbon olmak üzere alaşım elementleriyle etkileşimi, çeliğe ve dökme demire benzersiz özellikler kazandırır.
Yüksek karbon içeren alaşımlar, düşük erime noktaları ve dökme kabiliyetleri nedeniyle dökme demir olarak bilinirler. Çelik ayrıca az miktarda karbon içeren fakat demir cüruflarını da kapsayan dövme demir olarak da ayırt edilir. İki ayırt edici faktör de çeliklerin pas önleyiciliklerini artırır ve daha iyi kaynaklanabilirlik sağlar.
Her ne kadar Rönesans'tan uzun süre önceleri çelik çeşitli etkisiz metotlarla üretilmişse de 17. yüzyılda icat edilen daha etkili üretimlerden sonra kullanımı yaygın bir hâl aldı. 19. yüzyılın ortalarında Bessemer değiştirgeci'nin icadıyla çelik pahalı olmayan seri üretim materyali olmaya başladı. İlerleme sürecinde ilave edilen temel oksijen ile çelik yapımı gibi mükemmelleştirmeler üretimin maliyetini düşürürken metalin kalitesini artırdı. 2023 yılında 1892 milyon ton üretimi ile, çelik dünyada en çok kullanılan ortak malzemelerden birisidir. Binalarda, altyapı üretiminde, aletlerde, gemilerde, otomobillerde, makinelerde, aksesuarlarda ve silahlarda ana malzemedir. Modern çelik çeşitli standartlar kuruluşları tarafından çeşitli özelliklerine göre sınıflandırılır.

Demir, birçok metal gibi, yeryüzü kabuğunda oksijen veya sülfür gibi diğer elementlerle kombine olmuş halde, sadece cevher şeklinde bulunur. Standart demirin içerdiği mineraller arasında Fe2O3 demir oksit (esmer renkte olan doğal demir oksidineden ibaret bir maden filizi) ve FeS2 pirit (budala altını) vardır. Demir, oksijenin uzaklaştırılması ve cevherin kimyasal açıdan tercih edilen eşi karbon ile birleştirilmesi ile cevherden çekilir. Bu süreç, ilk olarak kalay (yaklaşık olarak erime noktası 250 °C (482 °F)) ve bakır (yaklaşık olarak erime noktası 1.000 °C (1.830 °F)) gibi erime noktası düşük metallerde tatbiki yapılmış ve madeni tasfiye etme işlemi olarak bilinmektedir. Karşılaştırma yapılırsa dökme demirin yaklaşık olarak 1.370 °C (2.500 °F)
civarında eridiği görülür. Bütün bu sıcaklıklara Bronz Çağı'ndan bu yana uygulanan eski metotlarla ulaşmak mümkündür. Oksijen oranının kendi kendini hızlıca 800 °C nin civarına yükseltmesinden beri, madenin tasfiyesi işleminin düşük oksijen ortamında  yer alması önemlidir. Bakır ve Kalaya benzemeyen sıvı demir Karbonu kolayca çözer. Maden tasfiye işlemi çelik adı verilen yüksek Karbon içeren alaşım pik demir olarak sonuçlanır. Fazla gelen Karbon ve diğer katkı maddeleri bir sonraki basamakta uzaklaştırılır.

Çeliklerin fiziksel ve mekanik özellikleri, içlerinde bulunan karbon yüzdesine göre değişir. Karbon yüzdelerine göre çelikler üç grupta toplanır;

Düşük karbonlu çelikler: Bileşimlerinde en çok %0,2 oranında karbon içeren düşük karbonlu çelikler yumuşak, çekme mukavemetleri düşük, sertleştirilebilme yetenekleri çok az, kaynak olma özellikleri çok iyidir.
Orta karbonlu çelikler: Bileşimlerinde %0,2-0,6 arasında içeren orta karbonlu çeliklerin çekme mukavemetleri düşük ancak yumuşak çeliklere göre yüksektir. Sertleştirilebilme yetenekleri ve kaynak olma özelliği orta derecededir.
Yüksek karbonlu çelikler: Bileşimlerinde %0,6-2 arasında karbon içeren çeliklerdir. İçerdikleri karbon miktarına göre sertten çok serte doğru bir özellik gösterirler. Çekme mukavemetleri diğer çeliklere göre daha fazla olup, sertleştirilebilme yetenekleri çok iyi fakat, kaynak olma özellikleri çok zayıftır.

Paslanmaz çelik, günümüz çelik sektörünün üzerine yoğunlaştığı ve en çok kullanılan çelik türüdür. Çeşitli paslanmaz çelik nitelik ve standartları bulunmaktadır. Genel olarak paslanmaz çelikler %10,5 ile %25 arasında Cr (krom) içerirler. Krom, çeliğin yüzeyine çıkarak kromoksit tabakası oluşturur ve demirin oksitlenmesini engeller. Bu kromoksit tabakası çok ince bir film olarak oluşup malzemenin mekanik özelliklerinde herhangi bir kötü etki yaratmaz. Ayrıca alaşım elementi olarak Ni (nikel) de kullanılır. Nikel paslanmaz özelliğini iyileştirir ve iyi bir korozyon direnci sağlar. Paslanmaz çelikler neredeyse tüm sanayi kollarında kullanılmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Çelik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Çelik üretimine göre ülkeler listesi
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu
Bessemer ve Thomas Çeliği
Isıl işlem
Siemens-Martin yöntemi
Çelik Tasarımı

Çin'de yüksek hızlı demiryolu (YHD), 2020'nin sonunda toplam 37.900 km'lik uzunluğuyla dünyanın en uzun yüksek hızlı demiryolu ağıdır ve en yaygın şekilde kullanılmaktadır. YHD ağı, tasarım hızı 200–350 km/sa (120–220 mph) olan yeni inşa edilmiş demiryolu hatlarını kapsar. Çin'in YHD'si, dünyanın toplam yüksek hızlı demiryolu ağlarının üçte ikisini oluşturur. Hemen hemen tüm YHD trenleri, rayları ve hizmetleri China Railway Corporation'a aittir ve China Railway High-speed (CRH) markası altında işletilmektedir.
Yüksek hızlı demiryolu 2000'li yılların ortalarından itibaren Çin'de hızla gelişmiştir. CRH Nisan 2007'de tanıtıldı ve Ağustos 2008'de açılan Pekin-Tianjin şehirlerarası demiryolu ilk yolcuya özel YHT hattıdır. Şu anda YHT tüm il düzeyinde idari bölümler ve Hong Kong SAR'a kadar uzanmaktadır, YHT inşa patlaması, 2035 yılında 70,000 km (43,496 mi)'a ulaşacak YHT ağı ile devam ediyor.
Çin'deki önemli YHT hatları arasında 2.298 km (1.428 mi) ile dünyanın en uzun YHT hattı olan Beijing-Guangzhou yüksek hızlı demiryolu ve dünyanın en hızlı çalışan geleneksel tren hizmetlerine sahip Beijing-Shanghai yüksek hızlı demiryolu bulunmaktadır. Şanghay Maglev Treni,konvansiyonel olmayan ray üzerinde çalışan ve 430 km/sa (267 mph) azami hıza ulaşan dünyanın ilk yüksek hızlı ticari magnetic levitation ("maglev") hattıdır. 2020 yılında Çin, 600 km/sa (373 mph) hızında çalışan bir maglev prototip treni test etmeye başlamış ve 2025 yılında hizmete girmesini planlamıştır.
Ekonomik olarak, özellikle Çin dışında, yüksek hızlı demiryolunun maliyeti, borcu ve kârlılığı konusunda önce endişeler vardı. Bununla birlikte, bir Paulson Institute araştırması, yüksek hızlı demiryolunun Çin ekonomisi'ne net faydasının yaklaşık 378 milyar dolar ve yıllık yatırım getirisi'in %6 olduğunu tahmin etmişti. 2021 yılında, Çin'in devlet demiryolu şirketi, ray kilometresinin genişletilmesine odaklanmak yerine, yüksek hızlı demiryolu ağının üretkenliğini ve verimliliğini artırmayı amaçlayan reformlara öncelik verme sözü verdi.
2019 yılında yapılan bir Dünya Bankası çalışması, Çin'in yüksek hızlı tren ağının ekonomik getiri oranının yüzde 8 olduğunu tahmin etmektedir ki bu oran Çin'de uzun vadeli büyük altyapı yatırımları için sermayenin fırsat maliyetinin oldukça üzerindedir. Çalışmada ayrıca seyahat sürelerinin kısalması, güvenliğin artması ve turizm, işgücü ve hareketliliğin daha iyi kolaylaştırılmasının yanı sıra bazı otomobil yolcularının otomobil kullanımından demiryoluna geçmesiyle karayolu tıkanıklığının, kazaların ve sera gazı emisyonlarının azaltılmasını içeren bir dizi fayda kaydedildi. Kurum ayrıca "farklı gelir düzeylerine sahip çok çeşitli yolcuların konforu, rahatlığı, güvenliği ve dakikliği nedeniyle YHT'yi tercih ettiğini" tespit etmiştir.

Çinliler (Çince: 中國人/中国人, pinyin: zhōngguórén); çoğunlukla soy, etnisite, uyrukluk, vatandaşlık veya diğer bağlılık vasıtasıyla Çin ile ilişkili çeşitli kişiler veya gruplardır.

Hem Çin sınırları içerisinde çeşitli gruplar hem de bu bölgede soyu olan insanlar "Çinliler" olarak tanımlanabilir.
Çin'deki en büyük etnik grubunu oluşturan Hanlar, sıkça "Çinliler" ya da "etnik Çinliler" olarak tanımlanır. Hanlar diğer ülkelerde de nüfusun çoğunluğunu ya da nüfusun büyük bir azınlığını oluşturur ve küresel insan nüfusunun %19 kadar büyük bir oranını oluşturabilir.
Çin'deki diğer etnik grupların arasında "Çinli Müslümanlar" olarak bilinen ve Hanlarla etnik olarak ilişkili olan Hui halkının yanı sıra Zhuanglar, Mançular, Uygurlar ve Miaolar var. Bunlar Çin ana karasındaki en büyük beş etnik grubu oluşturur ve her biri 10 milyonu aşan bir nüfusa sahip. Buna ek olarak Yiler, Tujialar, Tibetliler ve Moğollar; her biri altı ile dokuz milyon arası bir nüfusa sahip diğer etnik gruplardır.
Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) resmî olarak 56 farklı etnik grup tanımaktadır; bunların büyük bir oranı, ülkenin çeşitli özerk bölgelerinde yaşamaktadır. Buna rağmen, "tanınmayan" ya da diğer bir etnik grup ile sınıflandırılan çok sayıda daha küçük etnik grup da mevcuttur. Çin Cumhuriyeti (ÇC) hükûmeti, Tayvan aborjinlerinin arasında resmî olarak 14 farklı kabile grubu tanımaktadır; tanınmayan kabilelerle beraber bunlar ülke nüfusunun %2'sini oluşturur.
Çing Hanedanı sırasında Çing hükûmeti; Hanlar, Mançular ve Moğollar dâhil olmak üzere imparatorluğun tüm vatandaşlarını tanımlamak için "Çin halkı" (Çince: 中國之人; pinyin: Zhōngguó zhī rén; Mançuca: Dulimbai gurun i niyalma) terimi kullandı.
Zhonghua minzu (Çince (basitleştirilmiş): 中华民族; Çince (geleneksel): 中華民族; pinyin: Zhōnghuá Mínzú, "Çin Ulusu"), Çin'de yaşayan ve Çin Halk Cumhuriyeti hükûmetinin tanıdığı tüm 56 etnik grubu içeren etnisiteler üstü bir kavram. En azından Çing Hanedanı (1644–1911) döneminden beri Çin sınırları içerisinde yaşamış sabit etnik grupları içerir. 1911-1949 yılları arasında Çin Cumhuriyeti, Çin'de beş etnik gruptan oluşan bir alt kümeyi tanımlamak için Zhonghua minzu terimini kullanırdı. Zhongguo renmin (Çince: 中国人民; "Çin halkı") terimi ise, Mao Zedong'un iktidarı boyunca tercih edilen terimdi. Son on yıllarda Zhonghua minzu daha yaygın olmaya başlamıştır.

Çin Halk Cumhuriyeti uyrukluk kanunu, ÇHC sınırları içerisinde uyrukluğu düzenler. Ya doğum (ebeveynlerin en az birisi Çin uyruklu olduğu durumda) ya da telsik yoluyla uyrukluk kazanılır. Çin Halk Cumhuriyeti'nde uyrukluk sahibi olan tüm bireyler ülkenin vatandaşıdır. İkamet Kimlik Kartı, ÇHC sakinleri için resmî kimlik biçimidir.
ÇHC içerisinde Hong Kong Özel İdari Bölgesi pasaportu ya da Makao Özel İdari Bölgesi pasaportu, kalıcı olarak Hong Kong ya da Makao'da ikamet eden bireylere verilebilir.
Çin Cumhuriyeti uyrukluk kanunu ise Çin Cumhuriyeti (Tayvan) içerisinde uyrukluğu düzenler. Uyrukluk ya doğum ya da telsik yoluyla kazanılır. Bir insan; ebeveynlerin en az birisi Çin Cumhuriyeti uyrukluğuna sahip olduğu ya da vatansız ebeveynlerle Çin Cumhuriyeti sınırları içerisinde doğduğu durumda uyrukluk kazanabilir.
Ulusal Kimlik Kartı, Tayvan'da ev kaydı olan bireylere verilen kimlik belgesidir. İkamet Sertifikası; Ulusal Kimlik Kartı sahibi olmayan Çin Cumhuriyeti sakinlerine verilen kimlik kartı.
Tayvan uyrukluğu ile Çin uyrukluğu arasında ilişki tartışmalıdır.

Denizaşırı Çinliler; diasporanın devam etmesiyle Çin etnik kökenine sahip olup ya da ulusal kökeni Çin'de olup Çin Halk Cumhuriyeti ve Tayvan'ın dışında yaşayan insanları tanımlar. Bir veya daha fazla Çin atası olan insanlar kendilerini denizaşırı Çinliler olarak görebilirler. Kültürel asimilasyon açısından böyle insanlar büyük oranda çeşitlilik gösterir. Dünyanın çeşitli yerlerinde "Çin mahalleleri" olarak bilinen etnik enklavlar, Çin kökenli büyük nüfuslara ev sahipliği yapmaktadır.
Güneydoğu Asya'daki Çinliler, kendilerini "Huárén" (華人) olarak tanımlar. Bu, Çin Halk Cumhuriyeti ya da Çin Cumhuriyeti vatandaşları için kullanılan "Zhōngguórén" (中國人) teriminden kasten farklıdır.

 Wikimedia Commons'ta Çinliler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çocuk parkı, çocuk bahçesi, oyun parkı, oyun bahçesi veya oyun alanı; çocukların oyun oynaması ve spor yapması için tasarlanmış bir parktır. Genellikle açık alanda bulunmakla birlikte kapalı alanda da bulunabilir. Çocuk bahçelerinde en çok bulunan oyuncaklar; kaydırak, tahterevalli (halk ağzında çöğüncek) ve salıncaktır. Ayrıca çeşitli küçük boyutlu jimnastik aletleri, zincir merdivenler, ip köprüler ve labirentler de bulunabilir. Oyun alanları, çocukların düşmeleriyle gelebilecek zararı en aza indirmek için; genellikle bir kum havuzunun içinde bulunur.  Bu havuz oyuncaklarca kaplanan alandan daha geniştir. Çocuk parkları çocukların bedensel ve zihinsel gelişimine katkı sağlar, onların yaratıcılıklarını geliştirir; onları sosyalleştirir ve eğlendirir.
Çoğunlukla kamuya açık olmakla birlikte, çocuk bahçeleri özel mülk de olabilir. Kent parklarında ve devlet okullarında bulunan oyun parkları halka açık parklara örnektir. Restoran, otel, özel kreşler vb. yerlerde bulunanlar da kamuya açık olmayabilir.
Çocuk parklarının yanında veya yakınında çoğu zaman çeşitli spor veya eğlence alanları bulunur. Futbol, basketbol sahaları, kaykayla kaymak için alan vb. bunlara örnektir.

Açık spor salonu
Çocuk oyunu
Oyun alanı

Üst geçit bir yolun iki yanını, basamaklarla yükseltilmiş bir bağlantı ile birleştiren ve yayaların yoldaki taşıt trafiğinin çekinceleriyle karşılaşmaksızın karşıdan karşıya geçmelerini sağlayan yoldur. Üst geçidin yapılmasındaki amaç trafik akımını kesmemektir. Yaya köprüsü ile benzerdir, ama yaya köprüleri yayalar tarafından kullanılır. Türkiye'de üst geçitler Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin Birinci Kısmı'nın İkinci Bölümü'nde yer alan tanımlar bölümünde tanımlanmıştır.
Birçok gelişmiş ülkede üst geçitler hem fonksiyonel hem de güzel sanat çalışmaları olarak kullanılır. Üst geçitler tamamlar. Üst geçitler bazı ülkelerde dekoratif amaçlarda da kullanılabilir. Gelişmekte olan ülkeler de ise üst geçitler nehirlerin diğer yakasına geçmek, çevresel nedenlerle ulaşılamayan eğitim, sağlık vb. kuruluşlara ulaşmak için tek erişim kaynağı olabilir. Kırsal alanlar da ise üst geçitler basit asma köprü tasarımları olarak karşımıza çıkar.

Üst geçitler sürdürülebilir ulaşım hareketinin önemli bir parçasını oluştururlar. Üst geçitler trafik aksamadan yayaların güvenli bir şekilde ulaşımını sağlar. Üst geçitler basit asma köprü şeklinde, ay şeklinde olabilir. Üst geçitler keresteden, çelikten ya da betondan yapılabilir. Üst geçitlerin yanında herhangi bir sorun olmaması için bariyerler de bulunmaktadır. Ayrıca Birleşik Krallık'ta 1995 Özürlüler Ayrımcılık Yasası (Disability Discrimination Act 1995) gereği engelli insanların üst geçitlere ulaşımını sağlamak için asansörler ya da rampaların kullanılmalısı kural olarak konulmuştur.
Dünyadaki en uzun üst geçidin New York Hudson Nehri boyunca uzayan Poughkeepsie Üst Geçidi (Walkway over the Hudson) olduğu söylenir. Aslında bu üst geçit trenler için inşa edilmiştir fakat daha sonra yaya yürüyüş yolu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu geçit toplam 208215 metredir.

Norveç'teki Leonardo Da Vinci Üst Geçidi7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üst Geçide ilişkin Mevzuat, Karayolları Trafik Yönetmeliği22 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Üç Boğaz Barajı Çin'in Hubei eyaleti, Yiling bölgesinde Sandouping kasabası yakınlarında bulunan, Yangtze Nehri üzerine kurulmuş bir hidroelektrik barajıdır. Üç Boğaz Barajı 22500 MW kapasite ile dünyanın en büyük hidroelektrik barajıdır. 40.000 işçinin çalıştığı baraj dünyanın en büyük beton yapısıdır.
2020'deki yoğun muson yağışlarının ardından, barajın yıllık üretimi yaklaşık 112 TWh'ye ulaşarak, Itaipu Barajı tarafından 2016'da belirlenen yaklaşık 103 TWh'lik önceki dünya rekorunu kırdı.
Gemi lifti hariç bitmiştir ve tam kapasite ile çalışmaya 4 Haziran 2012'de başlamıştır. Her bir ana türbin 700 MW kapasiteye sahiptir. Barajın gövde inşaatı 2006 yılında tamamlanmıştır. Barajın 32 ana türbini ve 50MW gücünde iki küçük türbini bulunmaktadır. Elektrik üretiminin yanı sıra baraj Yangtze Nehri üzerindeki gemi trafiği kapasitesini artırmayı ve ayrıca sel baskınlarını önlemeyi hedeflemektedir. Çin hükûmeti projeyi teknoloji harikası türbinleri ve karbon emisyonunu düşürmesi açısından mühendislik, sosyal ve ekonomik açılardan tarihi bir proje olarak görmektedir.
Ancak baraj bazı arkeolojik ve tarihi alanların su altında kalmasına ve 1.3 milyon kişinin bölgeden taşınmak zorunda kalmasına sebep olmuştur. Bölgede ciddi ekolojik değişimlere ve yer kayması riskinin artmasına sebep olmuştur.
Barajın yapımı hem Çin'de hem dünyada ciddi tartışmalara yol açmıştır.

Türkiye'deki barajlar listesi

 Wikimedia Commons'ta Üç Boğaz Barajı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Adam Bernard Mickiewicz (24 Aralık 1798, Nowogródek, Belarus; 26 Kasım 1855, İstanbul) Polonya'nın önemli şairlerindendir.

Adam Mickiewicz Polonya'nın, komşu devletler tarafından parçalanmasından birkaç yıl sonra, 1798 yılında, Novogrodek şehrinde doğdu. Küçük yaşta, haksızlığa ve baskına uğrayan vatandaşlarının, duygularını şiir olarak yazmaya başladı. Aslında çok hisli bir şairdi. Hürriyetinden yoksun kalmış ulusunun intikamını almak ve bu duyguları her Polonyalının kalbinde ve kafasında filizlendirmek için, en uygun olan vasıtayı yani şiiri seçmişti.
Adam Mickiewicz, milletine gerçeği anlattığı için, yaygın bir okuyucu kitlesi buldu ve çocuk yaşta iken meşhur oldu. Bu açıdan onun şiirleri, işgal altındaki Polonyalıların manevi gıdası gibi aranır ve gizliden gizliye okunurdu.
Ezilmiş milletin ıstıraplarını "Atalar" adlı millî destanında dile getirdiği zaman, 21 yaşındaydı. Bu manzum destan ile, diğer eserlerinden bazıları bugünün dünya klasikleri arasında yer almış ve yaygın olan batı dillerine çevrilmiştir.
Adam Mickiewicz delikanlılık çağındaki hareketli yaşantısını ölümüne kadar sürdürdü. Yalnız, herkesle anlaşamıyordu. Kendisi gibi, her gün vatanını düşünen onun bağımsızlığı çabası içerisinde bulunan kişilerle dostluk kurabiliyordu. Polonya'nın özgürlüğe kavuşturulması için 1819 yılında, okul arkadaşları ile gizli bir örgüt kurdu. Hem şair, hem hatip olan Adam Mickiewicz ilk gizli toplantılarında özetle şöyle konuşmuştu:
"Kutsal vatanı kurtarmak için gayretlerimizi - sonucu ölüm olabilecek korkunç ihtimallere karşı - birleştirmeliyiz. Hep birlikte, milletimiz ve vatanımız uğrunda enerjimizi harcamalıyız. Daha üstün bir şekilde, bütün engellere ve tehlikelere karşı koymak gücünü bulmalıyız. Despot bir hükümdarın yönetimine karşı, bu gibi örgütlerin havasında tatlı bir sihir vardır."
Okul arkadaşlarının çoğu, hürriyet aşkıyla, ülküleri uğrunda, içtikleri and'a bağlı kalarak, değişik yabancı ülkelerde ömürlerini tamamladılar. Sevdiği sınıf arkadaşlarından biri Amerika'ya, diğeri İran'a gitti. Birçoğu Fransa'ya kaçtı. Kendisi, Çarlık Rusyası'nda takibata uğradı. Almanya'ya geçti. Oradan Fransa'ya kaçtı. Çünkü Polonya'da başarısızlıkla neticelenen bir kurtuluş ayaklanması denenmişti. Bir kısım arkadaşları, Sibirya'da, sürgünde öldüler. Şair, mutsuzluk içerisinde yurdunu terk etti. Vatanın'dan uzakta fakat kalbi vatanı için çarparak yaşadı.

Adam Mickiewicz, bir göçmen gibi gurbet ellere sığındıktan sonra bütün varlığıyla, Polonya'nın bağımsızlığa kavuşması için çaba harcadı. Bu amaçla İtalya, Almanya, Macaristan ve Romanya'daki Polonyalı göçmenlerin toplantılarına katıldı. Yıllarının çoğunu, Paris'te profesörlük yaparak, aynı zamanda Fransa'ya sığınan Polonyalı ihtilalcilerle işbirliği yaparak geçirdi. Dünyanın dört bucağına dağılmış olan Polonyalı göçmenlerle yazışmalar yaptı, birleştirici ilişkiler kurdu.
Hayatta tek sevdiği şey, kanayan hassas kalbi ile bağlı bulunduğu vatanının kurtulması ve insanların yüceltilmesiydi. Tüm şiirlerinde bunu işliyordu. Yazılarının belli başlı konusu, esir milletlerin ve bağımlı ülkelerin savunulması ve insanlık duygularının dünyanın dört bucağını sarmasıydı.
Şiirlerinin büyük çoğunluğu, gençliğe hitabe şeklindedir. Milletine daima doğruyu anlattığı için yaygın bir okuyucu kitlesi bulmuştur. Ünlü bir şiirinde ulusunun ıstırabını şöyle dile getirmiştir: "Ben kendimi milyon sayarım. Çünkü, milyonlarca ezilmiş insanın ıstırabını çekiyorum."
Gençlik yıllarında sevdiği bir kız yüzünden hayal kırıklığına uğraması, onun kalbini, kafası gibi vatanına bağladı. Artık onun kalbi, aşkı için değil, yurdu için çarpıyordu.

Şair, çocuk yaşında Maria Wereszczakowna'ya aşık oldu. Ancak devrinin geleneğine göre, asil bir aile kızı olan Maria, halk tabakasından birinin oğlu olan, Mickiewicz ile evlenemezdi. Sevgilisinin ailesi, kızlarının evlenme arzusuna şiddetle karşı koydu. Birbirini içtenlikle seven gençler, toplumlarının geleneksel kurallarına boyun eğmek zorundaydılar. Gözyaşlarıyla birbirlerinden ayrıldılar. Şair Adam Mickiewicz, içinin burukluğunu, sonsuz sevgisini, şiirlerine aktararak, Wereszczakowna'nın adını, Polonya edebiyatında ebedileştirdi. Maria, babasının seçtiği, başka bir gençle zorla evlendirildi.
Şair Adam Mickiewicz bir şiirinde, 16 yaşındaki bir Polonyalı'nın ailesine haber vermeden, evden kaçarak Varşova Savaşı'na gönüllü olarak katıldığını ve büyüklerine haber vermeden bu işi yaptığı için günlerce pişmanlık duyguları içerisinde ezildiğini anlatır. Şair, yazılarında daima aile büyüklerine saygı duyulmasını, öğütler. Mickiewicz bu şiiri, belki de sevdiği kızın hareketini, kendi kalbinde, mazur göstermek amacıyla yazmıştır, bilinmez.
Bir halk çocuğu olan Adam Mickiewicz, Wereszczakowna ile evlenmesi yasaklanınca, bir müddet sarsıntı geçirir. Daha sonra Paris'te, profesörlük yaparken, Polonya'dan kendisi gibi kaçmayı başaran bir kızla evlenir. Bundan iki kızı bir oğlu olur. Eşi fedakâr bir kadındır. Kocasına hemfikir arkadaşlığı yapar, hem de çalışarak ev masraflarına katkıda bulunur.
Polonya'nın ünlü şairi Adam Mickiewicz 1830 ayaklanmasından sonra yurdundan kaçtığı zaman 32 yaşındaydı. Fransızcayı bir hatip gibi, olağanüstü konuşurdu. Devrin Millî Eğitim Bakanı Victor Lausen, üniversiteye Slav Edebiyat Kürsünü kurdu ve şairi bu dersi okutmakla görevlendirdi. Şairin iki profesör arkadaşı olan Michelet ve Quinet ile müşterek çalışmaları çok başarılı oldu.
Adam Mickiewicz Paris'te ders verirken, oradaki Polonyalıların örgütlenmesi ile de meşgul oluyordu. Daha sonra bu amaçla İsviçre'ye, Roma'ya gitti ve orada profesörlük yaptı. Tekrar Paris'e dönerek "Ulusların Kürsüsü" adlı bir dergi çıkardı. Bu dergiyle, ezilmiş ulusların, kahra uğrayan halkların haklarını savundu.
Adam Mickiewicz 1855 yılında İstanbul'a geldi. Bu geliş, Boğaziçi'nde eğlenmek ve dinlenmek amacıyla değildi. 1848 yılında Osmanlı Devleti'ne sığınan Polonyalıların durumunu incelemek ve 1853 yılında başlayan Kırım Savaşı'nda onların Türkiye safında aldıkları yeri güçlendirmek gayesiyle Osmanlı Devleti'ne gelmişti. Çünkü Kırım Savaşı Polonyalılar için bir fırsattı. Fransızlar, İngilizler, Sardinyalılar, Ruslara karşı Türkleri desteklemekteydiler.
O sıralarda Osmanlı Devleti'nde, Polonyalı Kazaklardan bir askerî birlik kuruldu. Kumandanlığını Polonya asılı Michal Czajkowski adlı ve müslüman olunca Sadık Paşa olarak tanınan Kont Çayka tayin edildi. Sadık Paşa, Adam Mickiewicz'in eski bir dostuydu. Hatta onun gibi bir yazar ve şairdi.
Polonya'nın millî şairi Mickiewicz cebinde, III. Napolyon'un bir mektubu ile seyahate çıkmıştı. Bu açık mektupta, Fransa imparatoru şaire her yerde saygı gösterilmesini, rica ediyordu. Adam Mickiewicz 1855 yaz sonlarında İstanbul'a gelerek şimdiki Bulgaristan'daki Burgaz'a gitti. Orada savaşa hazırlanan Polonya birliklerini ziyaret etti. Hemşerisi Çayka Paşa'nın misafiri oldu.

"Gemi sabah saat beşte, güneş doğmadan İstanbul Limanı'na girmek için yavaşlıyordu. Saat altıda şehri değil, adeta bir mucizeyi gördük (...) Doğan güneş bütün pencereleri ve minareleri altın ışınlarıyla parlatıyordu. Gerçekten büyüleyici bir şehir". Mickiewicz'in Doğu seyahatinin yoldaşı Henryk Sluzalskı İstanbul'dan ilk izlenimlerini böyle anlatıyordu. Anlatılan sabah 22 Eylül 1855 gününün sabahıydı. Arkadaşlarıyla birlikte adı geçen Sluzalskı ve şairin sekreteri olan Armand Levy ile Istanbul'a gelen Mickiewicz, karşılaşacağı yaşam koşullarının ilkel nitelikte olmasını bekliyordu. Polonyalı grubun yanlarında kamp hayatında kullanılabilecek her türlü eşya vardı. Bunların gemiden indirilmesinin iki saat sürdüğü bilinmektedir.
Levy, Mickiewicz'ın oğluna yazdığı mektupta Şairin İstanbul'daki ilk dairesinin bulunuşu şöyle anlatıyordu: "Galata iskelesine bir sandalla götürüldük. Ondan sonra, babanı kendisine davet etmek için güverteye gelmiş olan bir Polonyalı tabibin evine gittik; oraya eşyalarımızı bıraktık. Sonra aynı binadaki dairelerden birinin boş olduğu anlaşıldı. Oraya yerleştik. Henryk buna gerçekten sevindi, çünkü çadırının kurulabilmesine elverişli bir avlu bulamayacağını düşünüyordu".
Tarihçilerin tespit ettiklerine göre Mickiewicz'in İstanbul'da oturduğu yer Galata'daki St. Lazar manastırıdır. Bugün bu adresin kesin olarak saptanması oldukça zordur. Çünkü Sluzalski'nin yazdığına göre " o yer Galata'da bulunuyor, ama ne ev numarası ne de sokağın ismi belirtilmemiş."
Daire oldukça küçüktü - Yine Levy'nin Wladyslaw Mickiewicz'e yazmış olduğu mektuba dönelim: "Bu tek odalı bir daire idi. Her köşede üçümüzden biri oturuyorduk. Kapı dördüncü köşede bulunuyordu. Karyola yerine halı üzerine şilte seriyor, yorgan yerine paltolarımızı kullanıyorduk."
Paris'ten Türkiye'ye yapılan çok pahalı yolculuktan sonra içine düştükleri maddi sıkıntılar, Şairin ve arkadaşlarının bu kadar mütevazı yaşamalarına sebep oldu. İstanbul'da ikamet eden Polonyalılar birkaç defa yardım teklif ettiler, fakat Mickiewicz bu yardımları kabul etmek istemedi. Bu ilkel göçebe hayatının bir ölçüde Şairin düşgücünü cezbettiği görülmektedir. Henryk Sluzalski 23 Eylülde şöyle yazıyordu: " Iki gündür Türk usulü yaşıyoruz. Burada ucuz olan tavuklu pilavı kendimiz pişirip yiyoruz. Herkes bize tuhaf tuhaf bakıyor".
3 Ekim 1855 günü Burgaz'a yolculuk ettiğinden Şairin St. Lazar Manastırı'ndaki günleri sona erdi. Bulgaristan'a yolculuk iki hafta sürdü. Mickiewicz arkadaşlarıyla beraber tekrar Galata'ya döndü. Çeşitli vakayinamelerde belirtildiği gibi İstanbul'a döndüğünde ağır hastaydı. Aynı dairede birkaç gün kaldı, ama Sluzalski ile Levy hemen yeni bir daire aramaya başladılar. Gerek şairin mektupları gerekse Ludwika Sniadecka'nın notları yaşayışlarını anlatmaktadır.
Mickiewicz bir mektubunda: "Evde yemeği kendimiz pişiriyoruz. Şu anda benim yoldaşım kamasıyla pilici kesiyor, sonra üstüne pilav koyacağız. Işte nefis bir öğle yemeği olacak. Bu akşam yaşantısı devamlı olarak iştah açıyor" şeklinde yazıyordu.
Ludwika Sniadecka ise Mickiewicz'in İstanbul'da kalmasını şöyle anıyordu:" Sadık Paşa'nın tutumundan dolayı hastalanıyor, kendisine tamamen al

Ahmed Haşim (1887, Bağdat - 4 Haziran 1933, Kadıköy, İstanbul), Fecr-i Ati topluluğu üyesi Türk şair ve yazar.

Ahmet Haşim, Bağdat'ta doğdu. Babası, yüksek rütbeli bir memur ve Bağdat'ın eski ve bilinen sülalelerinden biri olan Alusizade sülalesinden Arif Hikmet Bey; annesi ise yine Bağdat'ın ileri gelenlerinden Kethudâzadelerin kızı Sara Hanım'dır. Meşhur tefsir alimi Mahmûd El-Âlûsî, Ahmet Haşim'in babasının dedesidir.
Haşim, babasının Arabistan vilayetlerindeki memuriyetleri sebebiyle düzensiz bir ilkokul tahsili gördü. Aynı sebepten ötürü dil olarak da sadece Arapça ve Farsça öğrendi. Annesinin ölümü üzerine 12 yaşında babasıyla birlikte İstanbul'a geldi. 1897'de Galatasaray Sultanisi'ne yatılı olarak kaydoldu. Haşim'in sanat ve edebiyata ilgisi, Galatasaray Sultanisi'nde başlamıştır.
Haşim 1933 yılında Kadıköy'deki evindeki yardımcısı Zarife Özgünlü ile evlendi. Evlendikten 18 gün sonra 4 Haziran 1933 tarihinde 46 yaşındayken öldü. Ahmet Haşim, Eyüp Sultan Camii yakınlarında Kırkmerdivenler yokuşuna defnedilmiştir. Yakınında Pehlivan Kara Ahmet'in mezarı vardır.

Bilinen ilk manzumesi Hayal-i Aşkım, 1901'de Mecmua-i Edebiyye'de yayınlandı. Bu dönemde Muallim Naci, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin'in tesiri altında kaldı. Son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri tanıdı. Bundan sonra kendi şahsiyetini gösterdi ve ilk şiirlerini kitaplarına almadı. 1905-1908 yılları arasında yazdığı ve Piyâle başlıklı kitabına aldığı Şiir-i Kamer dizisindeki şiirleri hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkat çekti ve beğenildi.
1909'da kurulan Fecr-i Ati'ye girdi. 1907'de mezun olunca Reji İdaresine memur olarak girdi. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk'a devam etti. I. Dünya Savaşı'ndaki askerliği (1914-1918) sırasında Çanakkale Cephesinde bulundu. Savaştan sonra sınavla Duyun-u Umumiye'ye girdi. Duyun-u Umumiye'den çıktıktan sonra Osmanlı Bankası'nda memur oldu. Anadolu Demiryolu Şirketi Meclisi İdare Azalığı'na tayin oldu. Ayrıca Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu. 1924'te Paris'e, 1932'de de hastalığı sebebiyle Frankfurt'a gitti. Çeşitli yerlerde memur olarak çalışan Ahmet Haşim, daha çok öğretmenlik yaptı. Sanâyi-i Nefîse Mektebi'nde, mitoloji dersleri hocalığı ve Mülkiye Mektebi'ndeki Fransızca öğretmenliği görevlerine ölümüne kadar devam etti.

"Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek" anlayışından hareket eden Fecr-i Ati grubunun yayın organı Servet-i Fünun dergisinde şiirler yayınladı ve Servet-i Fünun topluluğuna yapılan hücumlara makaleleriyle katıldı. Empresyonizm ve sembolizm akımlarından etkilendi. 1911'de yayınlanan Göl Saatleri başlıklı şiirleriyle haklı bir şöhret kazandı. Fecr-i Ati dağıldıktan sonra siyasi ve edebî akımların dışında kendisine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kaldı.
Şair, dış dünya gözlemlerini kendi prizmasından geçirerek anlatır; sonbahar, akşam kızıllığı ve karamsarlık önemli temalardır. Ahmet Haşim fıkraları, denemeleri ve gezi yazılarıyla da önemli bir yazardır. Düz yazılarında dili sade ve oldukça başarılıdır. Kabri, İstanbul'da Eyüp Sultan Mezarlığı'ndadır.

1921: Göl Saatleri
1926: Piyale

Ahmet Haşim'in kitaplarında yer alan ve Türk edebiyatında iz bırakmış en bilinen tekil şiirlerinden bazıları şunlardır:

Bir Günün Sonunda Arzu (Piyale)
Karanfil (Piyale)
Merdiven (Piyale)
Mukaddime (Piyale kitabının önsözü - Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar)
O Belde (Piyale)
Orman (Göl Saatleri)

1928: Bize Göre
1928: Gurabahane-i Laklakan
1933: Frankfurt Seyahatnamesi

Ahmet Haşim, Kerim Sadi, 1933, İnsaniyet Kütüphanesi Neşriyatı, İstanbul,
Ahmet Haşim Monografisi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1934, ISBN 9789754708066
Ahmet Haşim Poyimita, (Rumca), Kaspakis V., 1934, İstanbul
Ahmet Haşim, Kunt Ozan, 1934, Arkadaş Basımevi, İstanbul
Ahmet Haşim Hayatı ve Eserleri, Yusuf Ziya Ortaç, 1937, İstanbul
Ahmet Haşim, Ahmet Cevat, 1937, Çığır Kitabevi, İstanbul
Ahmet Haşim ve Sembolizm, Suut Kemal Yetkin, 1938, Cumhuriyet Halk Partisi Yayını, Ankara
Ahmet Haşim: Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları, Murat Uraz, 1941, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul
Ahmet Haşim: Hayatı ve Şiirleri, Zahir Güvemli, 1947, Yeni Mecmua Yayını, İstanbul,
Ahmet Haşim, Şerif Hulusi Kurbanoğlu, 1947, Remzi Kitabevi, İstanbul
Sanat Sistemleri ve Ahmet Haşim'in Sembolizmi, Cemil Sena Ongun, 1947, Tefeyyüz Kitabevi, İstanbul
Ahmet Haşim, Hayatı, Sanatı, Eserleri, 1952, Varlık Yayınları, İstanbul
Bütün Cepheleriyle Ahmet Haşim, Hilmi Yücebaş, 1958, İnkılap Kitabevi, İstanbul
Fecr-i Ati Şairleri: Ahmet Haşim, Rıfat Evrimer, 1959, İnkılâp Kitabevi, İstanbul
Ahmet Haşim Şiiri ve Hayatı, Abdülhak Şinasi Hisar, 1963, ISBN 975-08-1072-2
Ahmet Haşim'in Ruh Ülkesi, Nazan Güntürkün, 1965, İzmir
Ahmet Haşim. Hayatı, Kişiliği, Şiiri, Attila Özkırımlı, 1975, Toker Yayınları, İstanbul,
Ahmet Haşim, Memet Fuat, DE Yayınları, 1977, İstanbul
Ahmet Haşim, Hayatı Sanatı ve Eserleri, Turan Alptekin, Kastaş Yayınları, 1985, İstanbul
Ahmet Haşim/Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Seçme Şiirleri, Asım Bezirci, İnkılâp Kitabevi, 1986, İstanbul
Doğumunun Yüzüncü Yılında Ahmet Haşim, 1987, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara
Ahmet Haşim, Ahmet Özdemir, 1997, Boğaziçi Yayınları.
Göller ve Çöller Şairi Ahmet Haşim, Ahmet Çoban, 2003, Akçağ Yayınları
Ahmet Haşim'in Poetikası, 2009, Ali İhsan Kolcu, Salkımsöğüt Yayınevi. Erzurum
Ahmet Haşim, İsa Kocakaplan, 2009, ISBN 975-6186-38-1
Ömrüm Benim Bir Ateşti: Ahmet Haşim'in Hayatı, Sanatı, Estetiği, Dramı, Beşir Ayvazoğlu, 2012, Kapı Yayınları, ISBN 9758950768
Bir Şair, Bir Romancı: Ahmet Haşim - Halide Edip Adıvar, Nazan Güntürkün, 2013, İleri Kitabevi
Ahmet Haşim, İsmail Parlatır, 2015, Akçağ Yayınları, Ankara
Ahmet Haşim'in Nesirleri, İbrahim Demirci, 2017, Ebabil Yayınları.
Symphonie der Einsamkeit. Der türkische Dichter Ahmet Hasim (Alman dilinde). Frank & Timme, Berlin 2023 ISBN 978-3-7329-0983-4

MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Ahmet Özdemir, Ahmet Haşim, AŞG Yayınları, İst. 1990
Ahmet Özdemir, Ahmet Haşim Hayatı, Sanatı, Eserleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1998.
Ahmet Haşim: Hayatı,Şahsiyeti, Seçme Şiir ve Yazıları. Ankara: Edebiyat Yayınevi, Türk Şair ve Yazarları Dizisi:6, 1968.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı 12 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni Makale 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Benzetme, zayıf olan bir varlığı güçlü olan bir varlığa herhangi bir yönüyle benzetilmesidir. Bu sanat anlatıma kuvvet katmak ya da anlatılan özelliğin daha fazla olduğunu belirtmek için kullanılır. Benzetmenin dört temel ögesi vardır; benzeyen, benzetilen, benzetme yönü, benzetme edatı.
Teşbih, "benzetmek" manasına gelir. İfadeyi kuvvetlendirmek için aralarında benzerlik bulunan iki kavramdan zayıf olanın güçlüye benzetilmesidir. Dinî kavramlarda ise teşbîh, Tanrı'nın şeklen insana benzetilmesi mânâsına gelmektedir.

Bu söz sanatında, anlatılan özellik bakımından güçsüz olan varlık ya da nesnedir.

Birbirine benzetilen unsurlardan, varlıklardan özellik bakımından daha üstün, daha güçlü olan varlıktır.

Birbirine benzetilen varlıklar arasındaki ortak özelliğe benzetme yönü denir. Benzetme yönü her zaman cümle içinde bulunmayabilir. Bu durumda benzetme yönünü bulabilmek için  " benzeyen, benzetilene, hangi açıdan, ne özellik bakımından benzetiliyor ?" sorusu cümleye sorulur. Alınan cevap benzetme yönüdür.

Bu sanatta benzeyen ile benzetilen arasında bir ilgi kurabilmek için bazen "gibi, göre, kadar vb..." edatlar kullanılır. Bunlara benzetme edatı denir.

Benzetme edatı benzetmenin yapıldığı her yerde bulunmayabilir. Yani benzetme edatı olmadan da benzetme yapılabilir. Benzetme sanatında, benzeyen ve benzetilen kesinlikle bulunmalıdır fakat, benzetme yönü ve benzetme edatı olması gerekmez.

Cemre'nin altın gibi sarı saçları vardır.
Benzeyen :  Saçları
Benzetilen :  Altın
Benzetme yönü :  Sarı
Benzetme edatı :  Gibi

Bir teşbihte dört öğe bulunur: 

Benzetilen (müşebbehün-bin): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan
Benzeyen (müşebbeh): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan.
Benzetme yönü (vech-i şebeh): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik.
Benzetme ilgeci (edat-ı teşbih): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük.
Örneğin "yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da birkaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır: 

Ayrıntılı benzetme: dört öğenin de bulunduğu teşbih. Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".
Kısaltılmış benzetme: benzetme yönü bulunmayan teşbih. Örneğin, "Ahmet aslan gibidir" (burada "güçlülük" vurgulanmamıştır).
Pekiştirilmiş benzetme: benzetme ilgeci bulunmayan teşbih. Örneğin, "Ahmet kuvvetli aslandır" (bu teşbihte "gibi" ilgeci kullanılmamış).
Yalın benzetme: benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih. Örneğin, "Aslan Ahmet".

Dante Alighieri (Mayıs-Haziran 1265, Floransa - 14 Eylül 1321, Ravenna), İtalyan şair ve siyasetçidir.
En bilinen eseri, ahirete yapılan bir yolculuğu anlattığı İlahi Komedya'dır (La Divina Commedia). Bu eser Cehennem, Araf ve Cennet isimlerinde üç ciltten oluşmuştur. Dünya edebiyat tarihinin en büyük eserlerinden biri kabul edildiği gibi, modern İtalyancanın da temelini oluşturur.

Modern Avrupa ve İtalya için önemli bir figürdür ve İtalya'daki metal 2 €'ların tura tarafında Dante'nin resmi vardır.

Dante’nin kesin doğum tarihi bilinmemektedir. Bununla birlikte araştırmacılar, onun 1265 yılının Mayıs sonu ile Haziran başı arasında doğduğunu kabul etmektedir.
Bu tarihlendirme büyük ölçüde Dante’nin İlahi Komedya adlı eserindeki bazı otobiyografik göndermelere dayanmaktadır. Cehennem bölümünde şair, İkizler burcunda doğduğunu belirtir:

O glorïose stelle, o lume pregno
di gran virtù, dal quale io riconosco

tutto, qual che si sia, il mio ingegno
Bu dizeler nedeniyle Dante’nin doğumunun Güneş’in İkizler burcunda bulunduğu dönem olan yaklaşık 21 Mayıs - 21 Haziran tarihleri arasında gerçekleştiği düşünülmektedir.

Dante’nin doğumuyla ilgili en yaygın anlatılardan biri, Giovanni Boccaccio tarafından aktarılan efsanevi hikâyedir. Boccaccio’ya göre Dante’nin annesi, hamileyken bir defne ağacının altında bir pınarın yanında doğum yaptığını gördüğü sembolik bir rüya görmüştür. Çocuk daha sonra bir çoban olur, defne yapraklarıyla beslenir ve sonunda büyük bir şaire dönüşür. Modern tarihçiler bu anlatının tarihsel değil, alegorik ve edebî bir mit olduğunu kabul etmektedir.

Dante doğduğu sıralarda yönetim Ghibellinolar'daydı ve Ghibellinolar Guelfoları sürgün ederek şehirden uzaklaştırmışlardı. Dante'nin babası II. Alighiero Guelfolardan olmasına ve Dante doğduğunda Floransa Ghibellinoların yönetiminde bulunmasına rağmen, II. Alighiero ve ailesi Floransa'da ikamet etmekteydi. Dante babasını sevmezdi, bunun nedeni babasının kötü ünü veya silik kişiliği olabilir. Eserlerinin hiçbir yerinde babasından söz etmemiştir, aksine her fırsatta şövalyelik payesi bulunan dedesi Cacciaguida'dan bahseder, ailesinin soyunun Roma'ya dayanması ile övünürdü. Dante annesini daha çok küçük yaşlarda kaybetmiştir. Babası da o on sekiz yaşlarındayken ölmüş, bunun üzerine Dante üvey annesi (Monna Lapa) ve üvey kardeşleriyle yaşamak zorunda kalmıştır.

Dante'nin eğitimi fazla bilinmemekte olup, kendi kendini geliştirdiği varsayılmaktadır. Dante'nin ilk öğrenimini Santa Croce papaz okulunda bitirdiği sanılmaktadır. Her ne kadar Dante yüksek öğrenime devam edemese (veya etmese) de, kendi kendine okumaya ve çalışmaya devam etmiştir. Öğrenmeye büyük bir tutkusu vardı, önemli Latin ve Yunan eserlerini okumakla kalmıyor, dönemin İtalyan şairlerinin eserlerini de okuyor, bunlara büyük bir önem veriyordu. Yazmak konusundaki yeteneklerini ilerletirken, astronomi, resim ve felsefe gibi konularda da kendisini geliştiriyordu. Dönemin önemli isimlerinin düzenlediği toplantıları kaçırmıyor, birçok önemli isimle arkadaşlıklar kuruyordu. Bu kişilere örnek olarak devrin ünlü Floransa'lı şairi Guido Cavalcanti'yi verebiliriz.

Dante denince ilk akla gelen isim belki de onun sonsuz bir aşk ile bağlandığı Beatrice'dir (Türkçe okunuşu: Beatris). Dante'nin çocukluğu ve gençliği hakkında çok az bilgiye sahip olunsa da, şairin dokuz yaşındayken kendisinden bir yaş küçük Beatrice'ye âşık olduğu kesin olarak bilinmektedir. Komşuları Floransa'lı şövalyelerden olan Folco di Ricovero de' Portinari'nin kızı Beatrice ile komşularının evindeki bir eğlence sırasında tanışmıştı. Tanıştığı ilk andan beri Dante Beatrice'e büyük bir tutkuyla bağlandı. Beatrice ile ikinci kez karşılaştığında on sekiz yaşındaydı, bu ikinci karşılaşmadan sonra Beatrice'e olan sevgisi daha da derinleşti. Beatrice'e olan aşkı yazımını ve şiire olan bakış açısını büyük oranda etkileyecekti; İlahi Komedya'nın tohumlarını atan belki de Beatrice'ye olan aşkıydı. Dante aşkından sevgilisine hiçbir zaman söz etmemiştir, nitekim 1288 yılında Beatrice Floransa'lı şövalyelerden Simone dei Burdi ile evlendi. Fakat Beatrice evliliğinden sadece iki sene sonra, 1290'da, yirmi dört yaşında öldü. Beatrice'nin ölümünden sonra Dante çalışmalarına daha sıkı sarılmış, Latin edebiyatı ve felsefeye kendisini adamıştır. Kuşkusuz Beatrice'nin ölümü Dante için büyük bir şoktu ve yazarın yazım hayatını da fazlasıyla etkiledi. Beatrice'nin çok genç bir yaşta ölmesi, Dante'nin onu ölümsüzleştirmesine yol açmış; fikriyatında Beatrice'ye maddi, ölümlü bir varlık olmaktan öte manevi ve ilahi bir anlam yüklemiştir.

Dante daha 12 yaşındayken ailesi tarafından Gemma di Manetto Donati ile sözlenmiştir. Ailesinin de ısrarlarıyla, 1295 yılında Floransa'lı tanınmış Donati ailesine mensup Gemma ile evlendi. Gemma'dan Pietro, Jacapo, Giovanni isimlerinde üç oğlu ve Antonia, Beatrice isimlerinde iki kızı olmuştur (kimi kaynaklara göre kız çocuğu tektir, Antonia rahibe olunca Beatrice ismini almıştır). Dante ile Gemma'nın mutlu bir evlilik geçirdikleri söylenemez. birçok kaynağa göre Dante Gemma ile olan evliliğinde hiçbir zaman mutlu olamadı. Yine de Dante evliliğin kutsallığına inanan birisiydi ve Gemma ile olan ilişkisine dair pek bir kanıt yoktur, kendisi de bundan eserlerinde bahsetmemiştir. 
Dante sürgün edildikten sonra karısını bir daha görememiştir.

Devrin Floransa'sında bellibaşlı iki parti vardı: Ghibellinolar ve Guelfolar. Ghibellinolar imparator tarafından destekleniyor, aristokrasiyi savunuyorlardı; Guelfolar ise papa tarafından destekleniyordu. Sonraları Pistoia Guelfoları "Beyazlar" ve "Siyahlar" olarak iki ayrıldılar. Bu genel anlamda Guelfoların ikiye bölünmesine yol açtı. Beyazların başında Cerchi ailesi vardı. "Popolo grasso" diye adlandırılan zengin burjuva sınıfı tarafından destekleniyorlardı, reformist düşünceleri vardı, papa ve papalık konusunda da daha temkinli bir görüşe sahiptiler. Siyahların başında ise Donati ailesi bulunuyordu. Feodal devirden kalan çeşitli asilzadelerden oluşan bu grup, "Popolo minuto" diye adlandırılan küçük zanaatkarlar, işçiler gibi daha düşük bir halk tabakası tarafından destekleniyorlardı. Siyahların düşüncesi daha bağnazdı ve dogmatik anlamda papacıydılar.

Dante daha 24 yaşında, 1289'da, Floransalı Guelfo şövalyeleri ile birlikte Campaldino savaşında Arezzo Ghibellinolarına karşı savaşmıştır. Eşi Gemma Donati tarafından Siyahların başkanı konumundaki Donati ailesi ile akraba olsa da Beyazların taraftarı olmuştur. Devlet işlerine katılmak isteyen Dante, Hekim ve Eczacılar loncasına yazılmıştır. Bunun nedeni dönemin yasalarına göre asilzadelerin kamu işlerine girebilmeleri için öncelikle zanaat loncalarından (Corporazioni di Arti e Mestieri) birine kaydolmalarının şart koşulmasıydı. Dante politik hayatına başladı.
Bu sıralarda Papa VIII. Bonifatius Floransa'nın iç işlerine karışmaya, Beyazlara karşı sık sık Siyahlara arka çıkmaya başlamıştır. Papanın bu girişimleri Floransa'nın önde gelenlerini, özellikle de Beyazlar'ı fazlasıyla rahatsız ediyordu. 1300 yılında Dante iki aylığına Floransa hükûmetinin başındaki altı kişilik kurula seçildi. Beyazların Floransa'daki iktidarına son vermek amacıyla Papa Bonifatius harekete geçmeye karar verdi. Papa Fransa kralı Philippe le Bel'in kardeşi Charles de Valois'yı Floransa'ya gitmeye ikna etti. Floransa bundan rahatsız olup Papa'yı kararından döndürmek amacıyla içinde Dante'nin de bulunduğu bir heyeti Roma'ya gönderdi. Roma'da heyeti oyalarken, 1301 yılında Charles de Valois süvarileriyle birlikte Floransa'ya girdi. O sıralarda şehrin iktidarı Beyazların elindeydi ve Siyahların çoğunluğu sürgün edilmişti. Charles de Valois Siyahları da kendi saflarına alarak Beyazları şehirden çıkarmıştır. Beyazların mallarına el konurken bir kısmına idam cezası verildi, çoğunluğu sürgüne gönderildi.
Dante hiçbir zaman Papa VIII. Bonifatius'u sevmemişti. Beyazlara karşı girişilen hareketten nasibini alarak, 27 Ocak 1302'de sahtekarlık, gayri meşru kazanç elde etmek gibi asılsız suçlardan ötürü para cezasına çarptırıldı ve iki yıllığına Floransa'dan sürgün edildi. Dante ayrıca bir daha devlet işlerinde çalıştırılmayacaktı. Daha sonra hakkında yeni bir karar daha verildi: Floransalı askerler tarafından ele geçirildiği takdirde idam edilecekti.

Dante mahkemenin kararlarını öğrendiğinde Floransa'da değildi. Hakkındaki sürgün kararı nedeniyle Floransa'ya da dönemedi. Beyazlar Floransa'da iktidarı geri ele geçirebilmek için çeşitli girişimlerde bulundular fakat başarısızlığa uğradılar.
Zamanla arkadaşlarına olan güveni ve inancını kaybetmeye başladı. Büyük bir acı içinde olduğu bu günlerde İlahi Komedya'yı yazmaya başladı. İlk olarak Verona'ya gitti, bir ara Padova'ya geçti. Bazı kaynaklara göre Paris'e de gitmiş ve burada felsefe ile teoloji okumuştur. Bazı zayıf rivayetlere göre Paris'ten sonra Oxford'a da kısa süreliğine geçmiştir. Fakat bu çok zayıf bir rivayettir ve bugünkü tarih otoriteleri tarafından sıklıkla yalanlanmıştır.
Dante 1311 yılında o sıralarda Casentino'da bulunan ve İtalya'yı işgale başlamış olan Lüksemburg kralı VII. Henry'ye mektuplar yazarak, onu Floransa'ya da savaş açmaya davet etti. Kralın İtalya'yı işgali birçok İtalyan şehrinde büyük bir nefretle karşılandı, Floransa'nın da dahil olduğu bu şehirler birlikte karşı koymak için kendi içlerindeki sorunları bir süreliğine askıya alıyorlardı. Bu dönemde Floransa sürgün edilmiş. Beyazların birçoğunu geri çağırdı fakat Dante bunların arasında değildi. Bunun nedeni büyük ihtimalle kral VII. Henry'ye yazmış olduğu mektuplardı. 24 Ağustos 1313'te kral öldü, artık Floransa'ya tekrar dönebilme umutları yok olmuştu. Dante, kısa bir süreliğine Lucca'da kaldıktan sonra Verona'ya döndü. Daha sonra Ravenna prensi Guido Novelloda Potenta'nın davetiyle Verona'dan Ravenna'ya geçti, kısa geziler ve ayrılıklar dışında ömrünü burada geçirdi. 1321 yılında, 56 yaşındayken burada öldü. Ölüm nedeni kesin olarak bilinmemekle beraber, bazı kaynaklara göre ölüm nedeni sıtmadır. San Pier Maggiore Kilisesi'ne gömüldü. (Bu kil

Johann Wolfgang von Goethe (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar); Alman hezarfen, edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğa bilimcidir. 1776 yılından itibaren, Weimar dukalığının bakanı olarak çeşitli idari ve siyasi görevlerde bulunmuştur.
Goethe; şiir, drama, hikâye (düzyazı ve dörtlük şeklinde), otobiyografik, estetik, sanat ve edebiyat teorisi, ayrıca doğa bilimleri olmak üzere birçok esere imza atmıştır. Bununla birlikte, zengin bir içeriğe sahip olan mektup çeşidi, önemli edebî eserlerindendir. ‘Fırtına ve Coşku’ (Sturm und Drang), döneminin en önemli öncüsü ve temsilcisi olmuştur. 1774 yılında Genç Werther’in Acıları adlı eseri ile bütün Avrupa'da ün yapmıştır. Daha sonra, 1790 yılından itibaren, Friedrich Schiller ile birlikte ortak ve dönüşümlü bir şekilde, içeriksel ve biçimsel olarak, Antik kültür anlayışı üzerinde yoğunlaşarak Weimar Klasik’in en önemli temsilcisi olmuştur. Goethe, aynı zamanda, yurt dışında da Alman edebiyatının temsilcisi olarak kabul edilmiştir.
Değeri, ölümünden sonra azalmaya başladığı sıralarda, Goethe, 1871 yılından itibaren, Alman ulusal kimliğiyle, Alman Kraliyet’inde taçlandırılmıştır. Sadece eserlerine yönelik değil, aynı zamanda örnek alınacak yaşantısına yönelik de bir hayranlık oluşmuştur. Goethe, bugüne kadar, en önemli Alman edebiyatçı olarak kabul edilmiş, eserleri ise dünya edebiyatı zirvesinde yerini almıştır.

Johann Wolfgang von Goethe, 28 Ağustos 1749 tarihinde, Frankfurt Großer Hirschgraben caddesindeki bugünkü Goethe Evi’nde (Goethehaus) dünyaya gelmiştir. Babası Johann Caspar Goethe (1710 -1782), bir hukukçu olmasına rağmen mesleğini icra etmemiş, fakat oğluna da maddi sıkıntı çekmeden bir hayat sağlayan imkânlarıyla yaşamını sürdürmüştür. Araştırmacı ve geniş bilgiyle donatılmış bir kişiliğe sahip olan Caspar, bununla birlikte, aile içi problemlerle de yılmadan savaşacak kadar güçlü ve azimli idi.
‘Textor’ soyadı ile doğmuş olan Goethe'nin annesi Catherina Elisabeth Goethe (1731 -1808) ise, Frankfurt'un varlıklı ve tanınmış ailelerinden birindendir. Hoşsohbet ve hayat dolu olan Catherina Elisabeth, 38 yaşındaki hukukçu Caspar Goethe ile hayatını birleştirmiştir. Johann Wolfgang'dan sonra dört çocuk daha dünyaya getirmiştir, fakat bunlardan sadece Goethe'den biraz daha genç olan kardeşi Cornelia hayatta kalmıştır. Goethe ile kız kardeşi arasında sağlam bir güven ilişkisi oluşmuştur.
Goethe, babasından edindiği disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinden edindiği hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme fırsatı bularak, dengeli bir bütünlükten, henüz çocukluktayken nasibini almıştır. 1756'dan 1758 yılına kadar, bir devlet okulunda öğrenim görmüştür. Aydınlıkçı ve modern görüşleri olan Johann Caspar, oğluna, özel öğretmenlerin ışığında ve kendi yol göstericiliği doğrultusunda küçük yaşlardan itibaren oldukça iyi ve kapsamlı bir eğitim imkânı sağlamıştır. Goethe'nin çalışma takviminde, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Latince, Yunanca gibi dil öğrenimlerinin yanı sıra, bilimsel konular, din ve çizim gibi alanlar da yer almıştır. Ayrıca, çello ve piyano çalmayı, biniciliği, eskrimi ve dans etmeyi öğrenmiştir. Onu özellikle görsel sanatlara yaklaştıran olay Yedi Yıl Savaşları olmuştur. Avusturya – Fransa birliğinin Frankfurt'u işgal etmesinden hemen sonra, Goethe'lerin evi karargâh binası yapılmıştır ve küçük Goethe, güzel sanatlara düşkün komutanlar sayesinde Fransız sanatıyla tanışma fırsatı bulmuştur.
Edebiyatla erken yaşta ilgilenmeye başlaması, annesinin gece anlattığı hikâyeler ve neşeli bir Protestan aileden aldığı İncil derslerinden ileri gelmiştir. Goethe evde çok okuduğu için, babası ona yaklaşık 2000 ciltten oluşan bir kitaplık oluşturmuştur. Böylece Goethe daha çocuklukta Dr. Faust'un farklı hikâyelerini öğrenme imkânı bulmuştur.

Goethe, babasının yönlendirmesi ile 1765 yılı ilkbahar aylarında, Leipzig'de hukuk öğrenimine başlamıştır. İlk önceleri, toplumda yerini alabilmesi için kılık-kıyafet ve görgü kuralları konusunda şık yaşam tarzına ayak uydurmak zorunda kalmıştır.
Çok geçmeden zorunlu öğrenimini ihmal etmeye başlamıştır. Her ne kadar öğrencilerinin şiirsel denemeleri üzerinde çok durmasa da, Hristiyan Fürchtegott Gellert'in derslerine katılmayı tercih etmiştir. Daha Frankfurt'tayken çizim derslerini devam ettirdiği dönemlerde Antik sanat anlayışı ile yakınlaşmasına vesile olan ressam Adam Friedrich ile burada, Leipzig'de bizzat tanışması, hayatındaki önemli karşılaşmalardan biri olmuştur. O eser, buna ilişkin olarak, sanat anlayışı ve kabiliyeti konusunda Goethe'yi teşvik etmiştir ve Goethe, bir bakır ustasının yanında, oymacılık ve gravür tekniklerini öğrenme imkânı bulmuştur.
16 -17 yaşlarında olan Goethe, aynı zamanda, ailesinden uzakta özgürlüğün tadını çıkarmıştır. Tiyatro gösterilerine ileriki zamanlarda bir edebiyat klasiği haline gelecek olan ünlü draması Faust’un birinci bölümü için kendisine esin kaynağı olacak Auerbach lokantasında arkadaşlarıyla akşamları vakit geçirmiştir. Goethe, ilk aşk macerasını Leipzig günlerinde yaşamıştır. Fakat bir zanaatkâr kızı olan Kätchen Schönkopf ile yaşadığı aşk, iki yıl sonra iki tarafın da rızası ile sona ermiştir. Yaşadığı bu duygusal karışıklık, Goethe’nin yazı stilini etkilemiştir; daha önceleri ise Rokoko kültürünün etkisi altında şiirler yazmıştır, bu yüzden şiirleri, üslup bakımından daha özgür ve daha coşkulu olmuştur. Fakat gerçek duygularla, Rokoko kültürünün her şeyi hafife alan üslubunu bütünleştirememiş ve Leipzig’i sevememiştir.
1768 yılı Haziran ayında ağır şekilde hastalanan Goethe (bu konuda farklı görüşler söz konusudur; ancak en yakın ihtimal, genç Goethe’nin gece ve hareketli sosyal hayatın etkisiyle bitkin düştüğü yöndedir), eğitimini yazın daha rahat ve huzurlu bir ortamda sürdürebilmek için, 1770'te Frankfurt’a geri dönmüştür. Annesi ve kızkardeşinin bakıcılığında sağlığı iyiye gitmeye başlarken, aynı yıl, şiirlerinin bir araya getirildiği ‘Arnette’ adlı ilk şiir kitabını yayımlamıştır.

Goethe'nin hayati tehlikesi olan hastalığı, uzun bir istirahat dönemi gerektirmiştir ve Goethe'yi Pietizm düşüncelerine itmiştir. Aynı zamanda Goethe, daha sonra Faust eserinde de başvuracağı mistik ve simyevi yazılar ve kitaplarla ilgilenmiştir. Buna bağlı olarak da, aynı dönemde, ilk tiyatro eseri olan Die Mitschuldigen komedisini ele almıştır.
Goethe, öğrenimine 1770 yılı Nisan ayında Strazburg’da devam etmiştir. Bu defa kendini azimle hukuk eğitimine vermiştir. Fakat kişisel hayatındaki bazı şahsiyetler için de zaman bulmuştur. Bunlardan en önemlisi Teolog, sanat ve edebiyat kuramcısı olan Johann Gottfried Herder olmuştur. Herder, Goethe’yi Homeros, Shekespeare, Ossian gibi yazarların kendilerine özgü dil kullanımlarına, ayrıca halk edebiyatına yönlendirmiştir ve Goethe’nin edebi gelişimine yönelik önemli etkilerde bulunmuştur. Daha sonra, Goethe’nin tavsiyesi üzerine Weimar hizmetine alınmıştır. Bu sırada Goethe, başkenti Strassburg olan Alsace bölgesinin doğasından bir hayli etkilenerek, ilk kez doğanın organik olduğunu keşfedip, tabiat bilimine ilişkin teoriler üretmeye başlamıştır.
Sesenheim’da yaptığı bir gezinti esnasında bir papaz kızı olan Friederike Brion’la tanışmış ve ona âşık olmuştur. Genç Goethe, Straßburg’dan ayrılışında bu ilişkiyi bitirmiştir ve daha sonradan Sesenheim Lieder (Willkommen und Abschied, Mailied, Heidenröslein…) olarak tanınacak olan, Friederike’ye dair yazdığı şiirler ise, “yeni bir lirik çağın” başlangıcı olmuştur. Bu şiirleri, Alman edebiyatında manzumenin ilk örnekleri arasında yerini almıştır. Sesenheimer Lieder, “Anakreontik” dönemine özgü yapay saray aşk söylemleri yerine, içinde yazarının hayat deneyimlerini barındıran, yaşanan birçok şeyi doğrudan işleyen sahici duyguları içeren, belli bir kalıp söylemden sıyrılarak gerçek yaşamı temel alan Yaşantılama Şiirinin (Erlebnislyrik) ilk örnekleri olmuştur.
Goethe, 1771 yazında, hukuk alanında doktora tezini yaparken, üniversite aynı zamanda ona burs edinme olanağı sunmuştur. 6 Ağustos 1771'de “cum applaus”, yani “yüksek takdir” belgesi almasının temel nedeni, “Positiones Juris” başlığı altındaki Latince 56 tezi olmuştur. 55. tezinde ise, bir çocuk katilinin, ölüm cezasına çarptırılıp çarptırılmamasına ilişkin bir tartışma konusu yaratmıştır. Bu konuyu “Gretchen” trajedisinde sanatsal bir formda yeniden ele almıştır. Bu dönemde Gotik sanatla da ilgilenmiştir. Straßburg Katedrali mimarı Erwin von Steinbach'ın üslubundan oldukça etkilenen Goethe, Gotik mimari tarzını yazıya dönüştürmeye çalışmış ve etkisini yitiren bu üslubun yeniden değerini kazanmasına imkân verecek olan Von Deutscher Baukunst (Alman Mimarisi Üzerine) adlı makaleyi yazmıştır.

Frankfurt'a dönüşünde Goethe, yeni yetişen hukukçuların kısa zamanda ilgisini çeken ve küçük kıskançlıklarına neden olan, Weimar'a dönüşüne kadar dört yıl boyunca çalıştırdığı bir avukatlık bürosu açmıştır. Goethe için edebiyat, avukatlıktan daha önemli olmuştur. 1771 yılı sonunda ise “Geschichte Gottfriedens von Berlichingen mit der eisernen Hand” adlı eserini kâğıda dökmüştür. Çalışmasından sonra, 1773'te Götz von Berlichingen adlı dramasını yayımlamıştır. Gelecek nesillere kalacak olan bu verimli eseri çarpıcı bir rağbet görmüş ve Fırtına ve Coşku döneminin temel yapıtı olarak kabul edilmiştir. Orta Çağ etkisiyle, coşkunluk akımı ile işlenmiş bu oyun, dönemin en zengin piyeslerinden biri olmuştur ve Orta Çağ'a ilişkin kavramları yeniden su yüzüne çıkarmıştır.
Goethe, 1772 Mayıs'ında babasının teşvik etmesiyle Wetzlar Alman Yüksek Mahkemesi'nde asistan olarak göreve başlamıştır. 1772 ve 1773 yılları arasında tiyatro oyunları ve kitaplarla ilgilenerek Frankfurter Gelehrte Anzeige adlı kültür ve sanat dergisinde eleştirel yazılar yazmıştır. Goethe'nin meslek arkadaşı Johann Christian Kestner, zamanın Goethe'sini şöyle tanımlamıştır: “Goethe, muhteşem hayal gücüne sahip bir dehadır. Kendi ruhunun yaratıcısıdır. Asil bir düşünce tarzına sahiptir. Goethe, tam bir karakter adamıdır. Tuhaftır ve söylemlerinde kendi canını sıkabilecek farklıl

Kafiye ya da uyak, şiirde mısra sonlarında bulunan sözcüklerin son heceleri arasındaki ses benzerliğidir. Şiirde uyak, dize sonlarında bulunan farklı görevlerdeki ekler veya anlamları ayrı sözcükler arasında görülür. Dize sonlarında yinelenen aynı görevdeki ekler ya da sözcükler uyak değildir. Bunlara redif denir.

Yarım uyak, dize sonundaki tek ses benzerliğine dayanan uyak türüdür.
-Diz
-Yaz
Buradaki "z" sesleri yarım uyaktır.
Tam Kafiye
Mısra sonlarındaki iki ses benzerliğine "tam uyak" denir.
Örnek:

Ben yâr ile ettim savaş
Akıttım gözümden kanlı yaş
Yukarıdaki örnek dizede “aş” sesleri tam kafiye oluşturmuştur.
Örnek:

Bir hazan akşamı indimdi sahile ben
Vardı, mavi sular üstünde beyaz bir yelken
Yukarıdaki örnek dizede "en" sesleri tam kafiye oluşturmuştur.
DİKKAT!
Uzun okunan ünlüler tek başına "tam kafiye oluşturur" Çünkü bu ünlüler iki ses yerine geçer.
Örnek:

Gönlümüz düşmişdi girdâb-ı belâ deryâsına
Geçdi derbend-i melâledden safâ sahrâsına
Yukarıdaki dizelerdeki “â” ünlüsü tam uyaktır.

Dize sonlarındaki üç ve daha fazla ses benzerliğine dayanan uyak türüdür.
Örnek:

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Ahmet Haşim
Burada "yaprak" ve "ağlayarak" (-rak) ekleri zengin uyağa örnektir.

Bir dörtlüğün bütün dizelerinin birbiriyle uyaklı ya da ilk üç mısra birbiriyle uyaklı dördüncü dize serbest şekilde olmasıdır.
Örnek:
Gül büyütenlere mahsus hevesle  a
Renk renk dertlerimi gözümde besle  a
Yalnız, annem gibi o ılık sesle    a
İçimde dövünüp ağlama gurbet  b
Necip Fazıl Kısakürek

Bir dörtlüğün birinci ve dördüncü dizelerinin kendi arasında, ikinci ve üçüncü dizelerinin kendi arasında uyaklı olmasına dayanan uyak türüdür. ABBA biçimindedir.
Örnek:

a Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm
b O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra
b Akan bulutlar gibi geçmiş: ne iz, ne hâtıra!
a Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm!
Necati Cumalı

Bir dörtlüğün birinci ve üçüncü dizelerinin kendi arasında, ikinci ve dördüncü dizelerinin kendi arasında uyaklı olmasına dayanan uyak türüdür. ABAB biçimindedir.

a Ne doğan güne hükmüm geçer,
b Ne halden anlayan bulunur;
a Ah aklımdan ölümüm geçer;
b Sonra bu kuş, bahçe, nur.
C. S. Tarancı

Batı şiirinden şiirimize geçmiş kafiye şemasıdır. Özellikle TERZARİMA nazım şeklinde kullanılan bir kafiye şemasıdır. Üç dizeli bentliklerden oluşur. Son bent tek dizeden oluşur. Son kelimelere bakılır
Şeması; (a, b, a), (b, c, b), (c, d, c) şeklinde gösterilebilir.

Halk Edebiyatı'ndaki manilerden yayılmış kafiye şemasıdır.
Manilerden oluşur
A  Uzaklar seçilmiyor  
A  Gönüldür geçilmiyor 
B  Gönül bir top ibrişim
A  Dolaşmış açılmıyor
Şeması; (a, a, b, a), (c, c, d, c), ... gösterilebilir.

Dizelerin "ortasında" bulunan uyaktır.
Örnek:

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efganım kara bahtım uyanmaz mı.
Fuzulî
Burada "cânım" ve "efganım" (-an) sözcüklerinde iç uyak görülmektedir.

Dizelerin başında bulunan uyaktır. Altay aliterasyonu diye de bilinir.
Örnek:

Gönlümüz bağlandı zülfün teline
Alınmaz gözleri mestim alınmaz
Sencileyin cevredici kuluna
Bulunmaz gözleri mestim bulunmaz.
Gevheri
İkinci dizedeki "alınmaz" ile dördüncü dizedeki "bulunmaz" (-l) sözcükleri baş uyak oluştururlar.

Ses benzeşmesinin "üçten" fazla olması durumunda kelimelerin biri genellikle diğerini içine alır. Bu, durumda zengin kafiyenin adı “tunç kafiye” olur.
Örnek:

Fikrim bir hulyaya bazı dalar da Düşünür, derim ki: Bu odalarda Kim bilir kaç kişi oturmuş yatmış.” (7 harf) (Yusuf Ziya Ortaç, Evim)
Örneğin bu beyitte "dalar da" ve "odalarda" sözcükleri tunç uyak oluşturur.

Mısra sonlarında anlam olarak farklı ancak yazılış olarak aynı olan yani eş sesli kelimelerin kullanılması sonucu oluşan kafiyedir.

Örneğin;
… bülbül,
Kapımdaki asmaya,
… vazgeçmem
Götürseler asmaya.
Mısra sonlarında bulunan asmaya kelimeleri cinaslı kafiye örneğidir. "Asmak" iki farklı anlamda kullanılmış ve bu sayede ses ahengi oluşturularak "cinaslı kafiye" örneği verilmiştir.
Söyleniş bakımından aynı ancak anlam olarak farklı sözcüklerden ya da söz yüklemlerinden oluşan uyak türüdür.
Örnek:

Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç:
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.
Yahya Kemal
Buradaki alıntıda "geç" ve "geç" sözcükleri cinaslı uyak oluşturur
REDİFLER
Uyaktan sonra gelen aynı anlam ve görevdeki ek ya da sözcüklere redif denir. Redif ve uyaklar karıştırılmamalıdır.
ÖRNEK:
Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile dövmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Âşık Veysel
Örneğin yukarıdaki alıntıda kalın olarak gösterilen sözcükler rediftir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Celâleddîn Muhammed Rûmî (Farsça: جلال‌الدین محمد رومى), ayrıca Celâleddîn Muhammed Belhî (Farsça: جلال‌الدین محمد بلخى) veya yaygın adlarıyla Mevlânâ veya Rûmî (30 Eylül 1207 - 17 Aralık 1273), 13. yüzyılda Anadolu'da yaşamış bir Fars tasavvufçu, ilahiyatçı ve sufi bir mistik şairdir. Mevlânâ'nın etkisi ulusal sınırları ve etnik ayrımları aşar: onun manevi mirası son yedi yüzyıldır İranlılar, Tacikler, Türkler, Yunanlar, Peştunlar, Orta Asya ve Hint Yarımadası Müslümanları tarafından büyük ölçüde takdir edilmektedir. Şiirleri dünya dillerinin çoğuna geniş çapta çevrilmiş ve çeşitli biçimlere aktarılmıştır. Mevlânâ, Amerika Birleşik Devletleri'nde "en popüler şair" ve "en çok satan şair" olarak tanımlanmıştır.
Eserlerini çoğunlukla Farsça yazmış fakat nadir de olsa bazen Türkçe, Arapça ve Yunanca da kullanmıştır. Bağlarbaşı'nda toplanan "Mesnevi" adlı eseri Fars dilinin en büyük şiirlerinden biri olarak kabul edilir. Eserleri İran'da ve Farsça konuşulan ülkelerde geniş çapta okunmaktadır. Eserlerinin çevirileri özellikle Türkiye, Azerbaycan, ABD ve Güney Asya'da çok popülerdir. Şiirleri sadece Fars edebiyatını değil, Osmanlı Türkçesi, Çağatayca, Urduca, Bengalce ve Peştuca dillerinin edebi geleneklerini de etkilemiştir.
Mevlânâ'nın bugün Afganistan toprakları içerisinde yer alan Belh kentinde, 1207 yılında doğduğu düşünülmektedir. Belh'den göç ettikten sonra, 21 yaşına geldiğinde, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya'ya yerleşmiş ve hayatının geri kalanını burada geçirmiştir. 17 Aralık 1273 tarihinde Konya'da ölmüştür.

Tam adı, çağdaşı Sipahsalar tarafından Muhammed bin Muhammed bin el-Hüseyn el-Hatibi el-Belhi el-Bekri olarak ifade edilmiştir. Daha yaygın olarak ise, Celaleddin Muhammed Rumi (Farsça: جلال‌الدین محمد رومی ) olarak bilinir. Celaleddin, "Dinin Haşmeti" anlamına gelen Arapça bir addır. Belhî ve Rumî onun aidiyetini ifade edip, sırasıyla, "Belhli" ve "Romalı" anlamına gelir. İngilizcede adı kısaca Rumi olarak bilinmektedir.
Rum/Roma, Avrupa tarihinde bugün Bizans Anadolu'su denilen yerdir. Chicago Üniversitesinden, Rumi biyografisinde otorite kabul edilen yazar Franklin Lewis bu konuda şöyle der: "Bizans'a ya da doğu Roma İmparatorluğuna ilişkin olan Anadolu yarımadası Müslümanlar tarafından ancak nispeten yakın zamanda fethedildi ve hem de Müslüman Türk hükümdarların egemenliği altına girdiğinde bile, Araplar, Farslar ve Türkler tarafından şimdiye değin Rum coğrafi bölgesi olarak biliniyordu. Bu nedenle, Anadolu'da doğmuş veya Anadolu ile ilişkili olduğundan Rumi olarak bilinen bir dizi tarihi kişilik olup, Arapçadan gelen bu sözcük aslında 'Romalı' anlamına gelip burada Romalı ile kastedilen, Bizans İmparatorluğu uyruklu ya da yalnızca Anadolu'da yaşayan insanlar ya da burası ile ilgili şeylerdir."
Ayrıca "Roma Mollası" (Farsça: ملای روم) olarak da bilinirdi.
İran'da yaygın olarak Mevlânâ/Molânâ (Farsça: ملای روم مولانا ), Türkiye'de Mevlânâ olarak bilinir.  Mevlânâ (Arapça: مولانا) Arapça kökenli bir kelime olup "efendimiz" anlamına gelir. Onunla ilgili olarak sık kullanılan Mevlevi (Farsça: مولوی, Mevlevi/Movlevi) de Arapça kökenli olup "efendim" anlamına gelir.

Mevlana, yerli Farsça konuşan ebeveynlerden aslen o zamanlar Harezm İmparatorluğu'nun bir parçası olan, ancak günümüzde Afganistan'da bulunan Belh'te doğdu. Doğumu Tacikistan'ın Vahş Nehri üzerindeki bir köy olan Vaşh ya da Afganistan'ın Balkh şehrinde olabilir.
Belh o zamanlar Fars kültürünün önemli bir merkeziydi ve Sufizm orada birkaç yüzyıl boyunca gelişti. Mevlana üzerinde babası dışında en önemli etkiler, İranlı şairler Attar ve Senai'dir. Mevlana onları över: "Attar ruhtu, Senai'nin gözleri kamaştı ve zamanla onların katarına bindik" ve başka bir şiirde söz eder: "Attar yedi Aşk şehrini geçti, Biz hala bir sokağın dönüşündeyiz" Babası da Necmeddin Kübra'nın manevi soyuna bağlıydı.
Mevlana, yaşamının büyük bir bölümünü eserlerini ürettiği  ve 1273'te öldüğü Farslaşmış Selçuklu Sultanlığı altında yaşadı. Konya'da defnedildi ve türbesi ziyaret yeri oldu. Onun ölümü üzerine müritleri ve oğlu Sultan Veled, Sema töreni olarak bilinen Tasavvuf dansıyla ünlü (Semazenler Tarikatı olarak da bilinen) Mevlevi Tarikatı'nı kurdu. Babasının yanında toprağa verildi ve kalıntılarının üzerine bir türbe dikildi.
Şems ud-Din Ahmed Eflâki'nin 1318 ile 1353 arasında yazılmış Menāqib ul-Ārifīn'indeki anlatımlar Mevlana hakkında hem söylenceler hem de gerçekler içerir ve bu biyografi dikkatle ele alınmalıdır. Örneğin, Mevlana hakkında en eksiksiz biyografinin yazarı olan Chicago Üniversitesi'nden Profesör Franklin Lewis, Mevlana'nın menkıbe biyografisi ve onun hakkındaki gerçek biyografi için ayrı bölümlere sahiptir.

Mevlana'nın babası, Rumi takipçileri tarafından "Alimlerin Sultanı" olarak bilinen bir ilahiyatçı, hukukçu ve bir mistik olan Bahaeddin Veled'di. Sultan Veled'in İbadetnamesi ve Şemseddin Aflaki'ye (c.1286 - 1291) göre, Mevlana Ebu Bekir'in soyundandı. Ancak bazı modern bilim insanları bu savı reddetmektedirler. Rumi ya da babası için Harzemşah'tan anne soyunun olduğu savı da, aileyi kraliyetle ilişkilendirmek için tasarlanmış, tarihsel olmayan bir menkıbe olarak görülüyor ve kronolojik nedenlerle reddediliyor. Aile için sunulan en eksiksiz soy, ünlü Hanefi hukukçularına kadar uzanan altı ya da yedi kuşaktır.
Kaynaklarda Bahaeddin'in annesinin adını öğrenemiyoruz, yalnızca ondan "Māmi" diye söz ettiğini ve 1200'lere kadar yaşayan basit bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Mevlana'nın annesi Mu'mina Hâtun'dur. Birkaç kuşak boyunca ailenin mesleği, nispeten liberal Hanefi Maturidi okulunun İslami vaazlarıydı ve bu aile geleneği Mevlana da sürdürdü.
1215-1220 yılları arasında Moğollar Orta Asya'yı işgal ettiğinde, Bahaeddin Veled, tüm ailesi ve bir grup müridi ile batıya doğru yola çıkar. Üzerinde uzlaşılamayan menâkıbeye göre, Rumi en ünlü mistik İranlı şairlerden biri olan Attar ile İran'ın Horasan eyaletinde Nişabur kentinde karşılaşır ve Mevlana'nın manevi üstünlüğünü fark eder. Babasını önünde yürüyen oğlu için "İşte bir deniz ve ardından bir okyanus geliyor" der.
Attar çocuğa, ruhun maddi dünyaya karışması hakkında bir kitap olan Asrārnāme'sını verir. Bu buluşma on sekiz yaşındaki Mevlana'yı derinden etkilemiş ve daha sonra eserlerine esin kaynağı olmuştur.
Veled ve beraberindekiler Nişabur'dan Bağdat'a doğru yola çıkar ve birçok alim ve sufiyle karşılaşır. Bağdat'tan Hicaz'a gider ve hac yaparlar. Kervanları Şam, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde'den geçer yedi yıllığına Karaman'a yerleşirler; Rumi'nin annesi ve erkek kardeşi orada ölür. 1225 yılında Mevlana, Karaman'da Cevher Hatun ile evlenir. İki oğulları olur: Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi. Karısı ölünce Rumi yeniden evlenir ve ondan Amir Alim Çelebi ve Melike Hatun doğar.
Bahaddin 1 Mayıs 1228'de, büyük olasılıkla Anadolu hükümdarı Alaeddin Keykubad'ın daveti ile Konya'ya gelir ve Anadolu Selçuklu Sultanlığı'nın en batısındaki Konya'ya yerleşir.

Bahaddin bir medresenin başkanı idi ve öldüğünde, yirmi beş yaşındaki Rumi, molla olarak onun konumunu devraldı. Bahaddin'in öğrencilerinden biri olan Burhaneddin Mevlana'yı şeriat ve özellikle Mevlana'nın babasının Tarikatında 1240 a kadar eğitmeye devam etti.
Mevlana'nın kamusal yaşamı daha sonra başladı: Konya camilerinde fetvalar ve vaazlar veren bir İslam Hukukçusu oldu. Ayrıca Molvi (molla) olarak görev yaptı ve medresede ders verdi.
Bu dönemde Mevlana'nın Şam'a seyahat ettiği ve burada dört yıl geçirdiği söylenmektedir.
15 Kasım 1244'te derviş Şems-i Tebrizi ile tanışması yaşamını tümüyle değiştirdi. Rumi başarılı bir öğretmen ve hukukçudan bir çileciye dönüştü.

Şems, Ortadoğu'yu dolaşıp "arkadaşlığına dayanabilecek" biri için dua eder. Bir ses ona, "Karşılığında ne vereceksin?" der. Şems, "Başımı!" diye yanıt verir. Sonra ses, "Aradığınız kişi Konyalı Celaleddin'dir" der. 5 Aralık 1248 gecesi Mevlana ile Şems konuşurken şems arka kapıya çağrılır ve bir daha görünmemek üzere dışarı çıkar. Şems'in, Mevlana'nın oğlu Alaaddin'in onayı ile öldürüldüğü söylenir; eğer öyleyse, Şems gerçekten de tasavvufi dostluk ayrıcalığı için başını vermiştir.

Mevlana'nın Şems'e olan sevgisi ve Şems'in ölümünde yaşadığı yas, söylemini lirik şiirlerden oluşan Divan-ı Kebir'de buldu. Kendisi Şems'i aramaya çıktı ve tekrar Şam'a gitti. Orada anladı:Neden aramalıyım? ben onunla aynıyım.
Onun özü benim aracılığımla konuşuyor.
Kendimi arıyordum!

Mevlana'nın kendisi gazel bestelemiş ve bunlar Divan-ı Kebir (Divan-ı Şems Tebrizi') de toplanmıştır. Mevlana, bir kuyumcu olan Salahaddin Zerkub'da yeni bir arkadaş buldu. O'nun ölümünden sonra da yazmanı ve öğrencisi Hüsameddin Çelebi, Mevlana'nın yol arkadaşı rolünü üstlendi. Bir gün ikisi Konya'nın dışındaki Meram bağlarında dolaşırken Hüssam, Rumi'ye aklındaki bir düşünceyi anlatır: "Senai'nin İlâhînâmesi ya da Attar'ın Mantik-ut-Tayr'ı gibi bir kitap yazacak olsaydın, pek çok ozana yol arkadaşı olur, Kalplerini sizin eserinizle doldururlar ve ona eşlik edecek müzikler bestelerlerdi." Mevlana gülümsedi ve Mesnevi'sinin ilk on sekiz satırının yazılı olduğu bir kağıt çıkardı, şöyle başlar:Neyi ve anlattığı hikayeyi dinleyin,
Ayrılık nasıl da şarkı söylüyor...

Hüsameddin, Rumi'ye daha fazla yazmasını rica etti. Mevlana hayatının sonraki on iki yılını Mesnevi'nin altı cildini Hüsameddin'e dikte ederek geçirdi.

Rumi  Aralık 1273'te hastalandı; kendi ölümünü öngördü ve şu ünlü gazeli besteledi:İçimde nasıl bir kral yoldaşım olduğunu nereden biliyorsun?
Altın yüzüme bakma, çünkü demir bacaklarım var

Mevlana 17 Aralık 1273'te Konya'da öldü. Ölümüne Konyalılar tarafından yas tutuldu, cenazesi taşınırken yerel Hristiyanlar ve Yahudiler, veda etmek için bir araya gelen kalabalığa katıldı. Mevlânâ'nın ölüsü, babasının cenazesinin yanına defnedilmiş ve defnedildiği yerin üzerine olağanüstü bir türbe olan Yeşil Türbe (Mevlâna Müzesi) dikilmiştir. Onun kitabesi şöyledir:Öldüğümüzde mezarımızı toprakta aramayın. Onu erkeklerin kalbinde bulun.
Selçuklu kraliçesi Gücü Hatun, 

Nazım birimi, nazım şekillerinde ölçü olarak kullanılan parçaya denir.
Şiir mısralardan oluşur. Mısraların kuruluşu, kümelenişi nazım birimini meydana getirir. Türk şiirinde; halk şiirinde ayrı, divan şiirinde ayrı nazım birimleri kullanılmıştır. 1940'lı yıllardan sonra da serbest nazım şekilleri denenmiş, bentler nazım birimi olmuştur.
İslamiyet öncesi Türk edebiyatında bir ölünün ardından duyulan acıyı anlatmak için söylenen sagu isimli şiirlerde ve aşk, doğa sevgisi, kahramanlık temalı koşuk ismi verilen şiirlerde nazım birimi dörtlüktür.
İslamiyet etkisinde gelişen Türk halk edebiyatında dörtlük nazım birimi kullanılmaya devam edilmiştir. Millî edebiyat döneminde ve cumhuriyetin ilk 10-15 yılında da dörtlükler kullanılmıştır. Dörtlük, bir geleneğin devamıdır.
İslamiyet etkisinde gelişen Türk edebiyatının ikinci kolu, divan edebiyatıdır. Bu edebiyat Arap ve Fars edebiyatlarından etkilenmiş, zaman içinde millîlik kazanmış bir edebiyattır. Divan edebiyatı, şekil, konu, dil bakımından halk edebiyatından farklıdır. Bu edebiyatın nazım birimi beyittir. Az da olsa dörtlüklerle kurulan, ancak yabancı kaynaklı (Murabba gibi) şiirlere de rastlanır. Ayrıca nazım birimlerine bend, mısra, dize de girebilir.

Nazım biçimleri; Gazel, Rubai, Kaside, Tuyuğ, Mesnevi, Murabba, Kıta, Şarkı, Müstezat, Terkibibent, Terciibent, Musammat, olmak üzere 12 (on iki) türe ayrılır.

Mani: 7'li hece ölçüsü ile söylenen, tek dörtlükten oluşan şiirlerdir.
Ninni: 7'li 8 veya 9'lu hece ölçüsü. aaaa
Ağıt: Bir kişinin ölümünden duyulan acı. abab – cccb – dddb – eeeb gibi...
Türkü: Türküler 8, 10 veya 11'li hece ölçüsü. Aşk, tabiat, sevgi ve güzellik konuları işlenir.

Koşma: Dörtlük sayısı 3 veya 5 tir. 11 li hece ölçüsü kullanılır. abab – cccb – dddb … Konu olarak aşk, tabiat, sevgi ve güzellik işlenir. Güzelleme – Koçaklama – Taşlama – Ağıt
Semai: 8 li hece ölçüsü kullanılır. 3 veya 5-6 dörtlükten oluşur. Güzellik, aşk, tabiat konuları işlenir.
Varsağı: 8 li hece ölçüsü ile söylenir. Semai ile benzerlik gösterir. Varsağı nın Semai den farkı Varsağı da erkekçe yiğitçe bir söyleyiş vardır. Bre – hey gibi ünlemler kullanılır.
Destan: Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Hece ölçüsü 11'li kalıbıdır. Son dörtlükte şairin mahlası bulunur. Konu olarak savaş, kahramanlık, kavga, isyan, yangın gibi konular, ayrıca dalkavukluk, parasızlık ve gülünç olaylar işlenir.

İlahi: Konusu din ve çeşitli insanlardır. Allah'a yalvarma ve onu övme vardır. 7'li 8'li 11'li hece ölçüleri ile yazılır. İlahiler 3 ila 7 dörtlükten meydana gelir.
Nefes: Bektaşi tarikatına ait tekke şairlerinin kendi tarikatlarının düşüncelerini yaymak için söyledikleri şiirlerdir.
Deme: Alevi ve Kızılbaş şairlerin kendi düşüncelerini dile getirdikleri bestelenen bir nazım biçimidir. 8'li hece ölçüsü kullanılır. 3 veya 5 dörtlükten oluşur.
Tevriye: Vezin, şekil ve kafiye bakımından ilahiye benzer. Tevriyede insanın Allah'tan gelip yine Allah'a gideceği konusu işlenir.
Nutuk: Şekil yönüyle koşmaya benzer. Tarikata yeni girenlere, mürşitlerin bilgi vermek için söyledikleri şiirlerdir.
Şathiye: Nefesin bir türüdür. Tanrı ile konuşur ve şakalaşırcasına yazılan şiirlerdir.

Sone: Edebiyatımıza Servet-i Fünun devrinde Fransızlardan girdi. Toplam olarak 14 mısradır. Kafiye düzeni abab – abba – ccd – ede şeklindedir.
Terza–Rima: Bir başka batı edebiyatı nazım biçimidir. Kafiye düzeni aba – bcb – cdc – d şeklindedir.
Serbest Müstezat: Bu nazım biçiminde düşünceler, dizeden dizeye atlayarak devam eder. Nazım, giderek nesre yaklaşmış olur.

Necip Fazıl Kısakürek, gerçek adıyla Ahmet Necip Kısakürek (26 Mayıs 1904, İstanbul - 25 Mayıs 1983, İstanbul), Türk şair, yazar ve düşünürdür. İlk şiirlerinde bireysel bunalımlar, metafizik sorgulamalar ve şehir yalnızlığı gibi temaları işlemiş, 1934 yılında tasavvufla tanıştıktan sonra düşünsel bir dönüşüm yaşayarak eserlerinde İslami ve mistik konulara ağırlık vermeye başlamıştır. Bu süreçte "Büyük Doğu" adını verdiği bir düşünce hareketi geliştirmiş; edebi kimliği ile ideolojik yönelimini birleştirmiştir. Uzun yıllar çıkardığı Büyük Doğu dergisi, İslamcı ve muhafazakâr fikirlerin yayılmasında önemli bir platform olmuştur. Siyasi ve tarihî incelemelerinde resmî tarih tezine karşı çıkarak; olayları genellikle masonluk, Yahudi karşıtlığı ve dış güçler eksenli komplo teorileri ve tarihsel revizyonizm üzerinden yorumlamıştır. Çok sayıda şiir, tiyatro oyunu, hatıra ve fikir kitabı kaleme alan Kısakürek, ölümünden sonra da Türkiye'de muhafazakâr entelektüel kesimler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.

1904 yılında İstanbul'da, Maraşlı bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası, o sırada hukuk öğrencisi olan ve ilerleyen yıllarda Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve Kadıköy hâkimliği görevlerinde bulunan hukukçu Abdülbaki Fazıl Bey; annesi ise Girit ensarlarından bir ailenin kızı olan Mediha Hanım'dır. Ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelen Necip Fazıl'a, babasının büyükbabası Necip Efendi'nin adını verdiler.
Çocukluğu, dönemin ünlü hâkimlerinden olan büyükbabası Mehmet Hilmi Bey'in Çemberlitaş'taki konağında geçti. 15 yaşına kadar önemli hastalıklar geçirdi. 4-5 yaşlarındayken dedesinden okumayı öğrendi ve büyükannesi Zafer Hanım'ın da etkisiyle okumaya büyük ilgi duydu.
İlköğrenimini pek çok farklı okulda tamamladı. Kısa bir süre Gedikpaşa'daki Fransız Frerler Mektebi'nde okudu. 1912 yılında Amerikan Koleji'ne kaydedildi, ancak disiplin sorunları nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Eğitimine önce Büyükdere'deki Emin Efendi Mahalle Mektebi'nde, ardından yatılı bir okul olan ve Raif Ogan'ın yönettiği Rehber-i İttihat Mektebi'nde devam etti. Burada, sonraki yıllarda yakın dostu olacak Peyami Safa ile tanıştı. Ancak bu okulda daha fazla kalmayarak Büyük Reşit Paşa Numûne Mektebi'ne geçti. Seferberlik nedeniyle ailesi Gebze'nin Aydınlı Köyü'ne taşınınca eğitimine burada devam etti.
Kız kardeşi Selma'nın beş yaşında ölümünün ardından, annesi vereme yakalanınca ailesi Heybeliada'ya taşındı. Böylece Necip Fazıl, ilk öğrenimini Heybeliada Numûne Mektebi'nde tamamladı.

1916 yılında Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şâhâne'ye (bugünkü adıyla Deniz Harp Okulu) imtihanla girdi. Üç yıl boyunca öğrenim gördüğü bu okulda, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi tanınmış isimler görev yapıyordu. Türk şiir ve düşünce hayatında, farklı edebi ve ideolojik görüşlere sahip olduğu Necip Fazıl ile aynı dönemde öğrenim gören Nâzım Hikmet Ran da bu okulda, iki sınıf üstteydi.
Necip Fazıl, Bahriye Mektebi'ndeki (Deniz Harp Okulu) öğrencilik döneminde şiirle ilgilenmeye başladı. Tek nüsha olarak, elle yazılmış Nihal adında haftalık bir dergi çıkararak ilk yayıncılık faaliyetine adım attı. Okulda iyi derece İngilizce öğrenerek Lord Byron, Oscar Wilde ve William Shakespeare gibi Batılı yazarların eserlerini orijinal dilinde okuma fırsatı buldu. Ahmet Necip olan adı, bu okulda "Necip Fazıl" olarak değişti.
Bahriye Mektebi'ndeki üç yıllık öğrenimini tamamladıktan sonra, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmeden okuldan ayrıldı.
İstanbul'un İşgali sırasında annesi ile birlikte Erzurum'daki dayısının yanına gitti. Bu dönemde, henüz genç yaşta olan babasını kaybetti.

İstanbul Darülfünûnu Hukuk Fakültesi'nde yükseköğrenimine başladı ve ardından Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi'ne geçti. Bu okulda, Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Kutsi Tecer gibi dönemin ünlü edebiyatçılarıyla tanıştı. Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua dergisinde ilk şiirleri yayımlandı.
1924 yılında, lise ve darülfünun öğrencileri arasından eğitim hayatına Avrupa'da devam edecek ilk grubu belirlemek amacıyla Maarif Vekâleti tarafından düzenlenen sınavda başarılı oldu. Bu başarı sayesinde, üniversitedeki eğitimini resmen tamamlamış sayılarak Paris'e gönderildi.

1924 yılında Sorbonne Koleji Felsefe Bölümü'ne girdi. Burada sezgici ve mistik filozof Henri Bergson ile tanıştı. Paris'te bohem bir hayat sürdü ve kumar alışkanlığı edindi. Bir yılın sonunda akademik başarısızlığı nedeniyle bursu kesildi ve yurda dönmek zorunda kaldı.

Paris'teki bohem hayatına bir süre İstanbul'da da devam etti. 1925'te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı'nı yayımladı. Aynı dönemde bankacılık sektörüne girdi. Kariyerine Hollanda bankası Bahr-i Sefit Bankası'nda başladı ve Osmanlı Bankası'nda çalıştı. Bu bankada Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde görev aldı. 1928 yılında ikinci şiir kitabı Kaldırımlar yayımlandı ve olumlu eleştiriler aldı.

Kaldırımlar...Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...
1929 yazının sonlarına doğru Ankara'ya giderek Türkiye İş Bankası'nda "Umum Muhasebe Şefi" olarak göreve başladı. Burada dokuz yıl çalışarak müfettişlik seviyesine yükseldi. Ankara'da siyasal elit ve aydın çevrelerle yakın ilişkiler kurdu; Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile sıkça bir araya geldi.
1931-1933 yılları arasında askerlik yaptı. İlk altı ayını Taşkışla'daki 5. Alay'ın Zâbit Kıtası'nda nefer olarak geçirdi. Sonraki altı ayı Harbiye'deki İhtiyat Zâbit Mektebi'nde öğrenci olarak tamamladı ve ardından aynı yerde altı ay subaylık yaptı.
Askerlik hizmetinin ardından Ankara'ya döndü. Üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi yayımlandıktan sonra ün kazandı. Ayrıca dergilerde yayımlanan hikâyelerini Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil adlı kitapta topladı.
Eşref Şefik Atabey'in hastalığı sırasında kendisine verdiği parayı kumar oynarken kaybettiği belirtilmiştir.

1934 yılı, Necip Fazıl'ın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Bu yıl, Nakşî şeyhi Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştı. Abdülhakîm Arvâsî ile Eyüpsultan Camii'nden Pierre Loti tesislerine uzanan yol üzerindeki Kaşgari Murtaza Efendi Cami'nde yaptığı sohbetler sonucunda düşünce dünyasında belirgin bir dönüşüm yaşandı. Bu tanışmayı milat olarak kabul eden Necip Fazıl'ın şiirlerinde, sonrasında tasavvufi temaların izleri görülmeye başladı.
Bu dönemde yazdığı tiyatro oyunu Tohum (1935), yeni fikir ve anlayışını yansıtan önemli bir eser oldu. İslamcılık ve Türklük vurgusunun ön planda olduğu eser, Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelendi. Oyun sanat çevrelerinden ilgi gördü.
1936 yılında kültür ve sanat dergisi Ağaç Mecmuası'nı çıkarmaya başladı. İlk sayısı 14 Mart 1936'da Ankara'da yayımlandı; dergi, ilk altı sayıdan sonra yayınını İstanbul'da sürdürdü. Spiritüalist özellikler taşıyan dergiye Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı gibi önemli edebiyatçılar katkıda bulundu. Büyük ölçüde Türkiye İş Bankası tarafından finanse edilen dergi, toplamda 16 sayı yayımlandı.
1937 yılında tamamladığı Bir Adam Yaratmak adlı piyesi, ilk defa 1937-1938 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye kondu ve büyük ilgi gördü. Piyes, insan aklının yetersizliğine dikkat çekerken, pozitivist yaklaşım ve salt akılcılığı kabul etmeyerek, gerçek güç ve hakikatin ilahi olduğuna işaret etmektedir.
1938 yılı başlarında, yeni bir millî marş yazılması amacıyla Ulus gazetesinin açtığı yarışmada kendisine teklif yapıldı ve bu teklifi kabul etti. Yarışmanın iptal şartını öne sürdü; şart kabul edilince Büyük Doğu Marşı adlı şiiri yazdı. Şiirin adı, daha sonra çıkaracağı derginin ismi oldu.
1938 sonbaharında bankacılıktan ayrılan Necip Fazıl, Haber gazetesine girerek gazeteciliğe başladı. Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından atandığı Ankara Devlet Yüksek Konservatuvarı'ndaki öğretim üyeliğini kısa süre sonra bıraktı ve İstanbul'da bir görev verilmesini istedi. Bunun üzerine Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej'de edebiyat öğretmenliği yaptı.
1934'te yaşadığı dönüşüm dönemini yansıtan Çile adlı şiirini 1939'da yayımladı. 1940 yılında Türk Dil Kurumu adına Namık Kemal isimli bir eser kaleme aldı. Namık Kemal'in 100. doğum yıldönümü vesilesiyle yayımlanan bu kitapta, Namık Kemal'in şairliği, romancılığı, oyun yazarlığı ve fikir adamlığı yönleri ele alınmıştır.
1941 yılında Fatma Neslihan Balaban ile evlendi. Bu evlilikten Mehmet (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) adlı beş çocuğu oldu.
1942 kışında yeniden askerlik yapmak üzere 45 günlüğüne Erzurum'a gönderildi. Askerlik sırasında siyasi bir yazı kaleme alması nedeniyle mahkûm oldu ve ilk kez hapis cezası aldı. Sultanahmet Cezaevi'nde hapis yattı.

Necip Fazıl Kısakürek, 1943 yılından itibaren siyasal görüşlerini ve Türk modernleşmesine yönelik eleştirilerini kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Bu amaçla 17 Eylül 1943'te Büyük Doğu dergisinin ilk sayısını yayımladı. Büyük Doğu, o dönemde yayımlanan tek İslamcı dergi olarak kabul edilmektedir. Başlangıçta çeşitli yazarların katkı sağladığı dergide, ilerleyen dönemde Necip Fazıl'ın farklı takma adlarla kaleme aldığı yazılar ağırlık kazandı.
Necip Fazıl Kısakürek'in kullandığı takma adlardan bazıları şunlardır: B.A.B., İstanbul Çocuğu, BÜYÜK DOĞU, Fa, Tenkitçi, N.F.K., ?, Ne-Mu, Ahmet Abdülbaki, Abdinin Kölesi, HA.A.KA, Adıdeğmez, Bankacı, Be-De, Prof. Ş. Ü., Dilci, İstanbullu, Muhbir, Dedektif X Bir.
Dergi, 1943 yılının Aralık ayında "dinî neşriyat yapmak ve rejimi beğenmemek" gerekçesiyle birkaç aylığına kapatıldı. Bu dönemde Necip Fazıl, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki görevine son verildi. Dergi, Şubat 1944'te yeniden yayımlanmaya başladı; ancak Mayıs 1944'te Ba

Otobiyografi ya da öz yaşam öyküsü, yazarın kendi yaşam öyküsünü anlattığı edebiyat türüdür. Kaynak olarak kişi kendini ve aile büyüklerinden aldığı bilgileri kullanır. Yazarın kendinden söz ederken nesnel olması zor olduğundan otobiyografi yazmak güçtür. Otobiyografilerde yazar kendine ait sanat eserleri, düşünceleri ve yaptığı ya da katkısının olduğu önemli işleri okuyucuya aktarır. Bu yazılı anlatım türü aynı zamanda iyi bir belgeseldir. Bu alanda çalışacaklara ve yazarın yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eder.

Otobiyografi düşünsel planla yazılır.
Yazar daha çok kendisini öne çıkartabilir.
Biyografilerde objektif olunmalıdır.
Otobiyografi kişinin şahsını kendi diliyle anlatmasıdır.
Gerçekler göz ardı edilmemelidir.
Gerçekler olduğu gibi aktarılmalı, kurmacaya gidilmemelidir.

Plutarkhos'un Romalıları anlattığı Hayatlar kitabı ilk biyografi kabul edilir. Ancak Batı da bu türün yaygınlaşması 16. yüzyıldan sonradır.

Oto sözcüğü Eski Yunanca autós (αυτός, “kendi”) sözcüğünden alıntıdır. Biyografi sözcüğü biyo ve grafi sözcüklerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Bio (βίος) Eski Yunanca "hayat" anlamına gelir, graf ise "yazı, çizgi" anlamındaki Eski Yunanca graphḗ (γραφή) kelimesine dayanır.

Biyografi
Öğretici metinler

Pastoral şiir (fr. Pastorale) doğa güzelliklerini anlatan şiirlerdir. Kır, çoban hayatını, tabiat güzelliklerini tanıtıp sevdirmek gayesini taşıyan edebî eserlerdir. Doğaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur. Bu kelime için Türk Dil Kurumu çobanlama karşılığı önermektedir.
Şiir, roman, hikâye, tiyatro, mektup, makale, seyahat; fıkra; hayrat; sohbet gibi edebî türlerin hepsi pastoral bir görüşle yazılabilir. Batıda, pastoral şiirlerden doğrudan doğruya tabiat manzaralarını canlandıran idil; karşılıklı konuşma tarzında yazılan pastoral manzumelere eglog denilir. Yunan edebiyatından Theokritos (MÖ III. yüzyıl), Lâtin edebiyatından Vergilius (MÖ 70 - 19) en büyük pastoral şiir örneklerini veren şairlerdir.

İdil: Şairin doğa karşısında duygulanmasını anlatmasına idil denir.
Eglog: Şairin duygularını bir çobanla konuşuyormuş gibi anlatmasına Eglog denir.
Edebiyatımızda idil denilebilecek pastoral şiirler varsa da eglog tarzı şiir yoktur. Bunu Tevfik Fikret denemiş ancak pek başarılı olamamıştır. Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Behçet Necatigil, Cahit Külebi başarılı pastoral şiir örnekleri vermişlerdir.
Türk edebiyatında ilk pastoral şiir Abdülhak Hamit Tarhan'ın 1878 yılında yazdığı Sahra adlı eseridir.
Aşağıda Pastoral şiir örneği görülmektedir:
Yanık bir kaval sesi geliyordu uzaktan
Derdi dağlardan aşkın, ak abalı bir çobandan
Önünde sürüleri ardında sürüleri
İniyordu yemyeşil, dumanlı bir yamaçtan

Poetika (Yunanca'dan: Περὶ ποιητικῆς), sanat hakkındaki görüşlerini bir bütün içerisinde sunan Aristoteles'in şiir sanatı ile ilgili kuramlarını içeren ve tarihte sanat olayını araştıran ilk eserdir, aynı zamanda estetik tarihi yönünden çok önemli bir eserdir. Estetik kavramı kapsamında; sanatların karşılaştırılmaları ve tragedya'nın üstünlüğünü vurguladığı Poetika, gerçekçiliği ele almasının yanı sıra, yaratıcı düş gücünü de ön plana çıkartmıştır.
Aristoteles nasıl ki genel felsefesinde varolanların dışında bulunan bir idea'nın varlığını kabul etmezse, aynı şekilde sanat alanında da, Platon'un ortaya attığı "aşkın bir güzellik ideası"nı kabul etmez. Aristoteles'e göre, güzellik ideası var olduğu için güzel bulduğumuz nesnelerle sanat eserleri bir varlık kazanmıyorlar, tersine sanat eserleri var oldukları içindir ki güzellik kavramından söz açabiliyoruz.
Poetika, tiyatro sanatı üzerine yazılmış olan eserlerin en önemlilerinden biri olarak kabul edilir. Eserde belirtilen sanat tanımı Antik Yunan klasik sanatının ayırıcı özelliklerini dile getirir.
Aristoteles Poetika'ya, "Epos, Tragedya, Komedya, Dithrambos şiiri ile Flüt, Kitara sanatlarının büyük bir kısmı, bütün bunlar genel olarak taklittir" diyerek başlar.
Aristoteles'e göre şiir sanatını ortaya çıkaran iki doğal neden vardır:

Taklit etme ve taklitten hoşlanma insanın doğasında vardır. Bunun nedeni insanın öğrenmeden aldığı hazdır. İnsan taklit edilen nesnenin bilgisini öğrenme isteği ya da taklit edenin yeteneğini kavrama arzusu nedeniyle taklitten haz alır.
Harmoni ve ritim içgüdüsü de insanın varoluşsal bir özelliğidir. Yaşamın her bölümünde var olan harmoni ve ritim insanın yaratılarında ve dolayısıyla anlatılarında da kendine yer bulur.
Aristoteles'in Poetika'daki görüşleri, Brecht'in epik tiyatro akımı tarafından eleştirilmiştir.

Yunanca Poetika

Retorik ya da eski ismiyle Belagat, etkileyici ve ikna edici konuşma sanatıdır. Sözcük güncel kullanımda "etkileyici ve ikna edici olmakla beraber içtenlikten veya anlamlı içerikten yoksun lisan" anlamında da kullanılır. Kavram Yunanca rhētorikos (ῥητορικός) "hitabet" kavramından türemiştir. Antik Yunanistan'da MÖ 5. yüzyılda Sokrates çevresindekiler tarafından kullanılmış olan bu kelime, ilk kez Platon'un Gorgias adlı eserinde geçmiştir.
Retorik felsefede, edebiyatta, siyasette, hukukta, doğal dilde, bilim dışı akıl yürütmede, fikirde, güzel konuşmada ve örtülü ifadelerde kullanılabilir. Farklı disiplinlerdeki anlamları her zaman bire bir örtüşmez.

Retoriğin olabilmesi için üç temel öge gereklidir: Bir söylemci, bir dinleyici ve bunların düşündüklerini ve görüşlerini iletebilmelerine aracılık eden bir dil.
Retorik, bir konu üstünde bireylerin farklılığı tartışmalarıdır. Retorik aracılığıyla, benzerlik, farklılık, kendimizin veya başkasının benzerliği, bunları donduran toplum, bunları yasallaştıran ve kimi zaman sarsan siyaset, bunların içlerinde dalgalandığı psikoloji ve ahlak tartışılır.
Retorik, bireyler arasındaki benzerlik ve farklılıklar üstünde durur ve mesleğini somutlaştıran özel, kesin sorular aracılığıyla bu sorunu işler. Retorikle insanlara, onların durumlarına, onlarda bulunduğunu sandığımız özelliklere, onlarda bulunmasını istediğimiz ya da reddettiğimiz özelliklere hitap ederiz.

Retoriğin Logos, Pathos ve Ethos boyutu vardır;

Ethos: Ben simgesi, karakter, yaşam ve amaç tercihidir. Ethos hatiptir, daha doğrusu hatibin erdemidir. Söylevcinin mesleği ya da sosyal kökeni ne olursa olsun ahlaken herkese örnek olması gerekir. Ethos, Latince mores (ahlak) anlamındadır. Yani güzel konuşan kişi ahlaksal yetiye sahip olmalıdır. Söylevci tartışma yaratan ve üstünde tartışılan sorulara cevap vermesi gereken kişidir. Söylevci karşı karşıya bulunduğu sorunsala göre kendisini gizler ya da gösterir; silinir ya da çarpıcı biçimde sergiler. Temkinlidir veya öyle görünür.
Pathos: Söylevcinin kandırmak, razı etmek, heyecanlandırmak ya da büyülemek istediği dinleyiciyi niteler. Pathos dinleyicinin duygulanımıdır. Ethos cevaplara gönderme yapar, Pathos ise soruların kaynağıdır. Yani dinleyici çekingendir; kendi duygularının ve söylevcinin etkisinde kalır.
Logos: Dinleyici ve söylevciyi kendi kurallarına bağlar. Dinleyiciyi güçlü kanıtlarla ikna eder ve güzel üslubuyla onun beğenisini kazanır. Soruları ve cevapları farklılıklarını koruyarak açıklayabilmedir.
Retorik, kendi içinde bir bilgi bütünü oluşturmaktan çok kendi dışındaki bir nesneye, düşüncenin gerçeklikle, önermelerin verili bir olguyla uyuşmasına yani doğruluğa (Aletheia) erişme yolu, yordamıdır. Retoriğin nesnesi olan doğruluk türü bilimsel tanıtlamayla (Latince, demonstratio) doğruluğu bilinen öncüllere dayanarak yapılan çıkarımla gösterilemez; konuşanla dinleyeni ortak varsayımlar temelinde buluşturan olası öncüllere dayalı çıkarımla ancak yaklaşık olarak betimlenebilir. Antik retoriğin kurucu ilkesi bu yüzden, doğruluğun zorunlu olarak ancak belli koşullarda, belli kişiler içinde geçerli olduğu biçimindedir.

Antik Yunan toplumu sözlü kültürün egemen olduğu bir toplumdu. Hukuk, eğitim, siyaset, felsefe konuşmaya dayanır. Antik Yunanların doğal bir konuşma yeteneğine sahip oldukları söylenebilir. Nitekim daha Homeros'ta kahramanların olağanüstü söylevleriyle meclislerde ve toplantılarda halkı etkilediklerini görüyoruz. Fakat anlık bir ilhamla doğan ve iz bırakmadan kaybolan bu söylev ile söylevcinin hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadan belirli bir düzene göre hazırlayıp yaptığı konuşmalar, yani edebi bir tür halindeki söylev ancak 5. yüzyılın sonlarına doğru ve özellikle 4. yüzyılda gelişmiştir. Yani söylev bu çağda henüz doğal bir yetenek halindedir. MÖ 5. yüzyıla kadar bir konuşmayı belli bir düzen göre hazırlamayı, özenle seçilmiş kelimeleri kullanarak sonuca varmayı öğreten bir söylev doktrini yoktu.
Retorik kuramının doğuşu doğrudan demokrasiyle bağlantılıdır. Atina'nın siyasal, hukuksal yapısı retoriğin ortaya çıkması için uygun bir ortamdır. Özellikle MÖ 5. yüzyıl Atina'sında tüm yurttaşlar askeri görev dışında, yargıçlık gibi her türlü kamu görevini kısa süreli dönüşümlü olarak üstleniyorlardı. Her özgür yurttaş halk meclisinin doğal üyesidir, kenti ilgilendiren her türlü sorunla doğrudan ilgilenir. Bir dava açılacağında önce şikâyet kamu görevlisine iletilir ardından halktan kurulu bir jüri önünde davalı ile davacı doğrudan konuşarak jüriyi ikna etmeye, yanlarına çekmeye çalışırlar; davayı yürütecek bir savcı ya da savunmayı üstlenecek bir avukat yoktur. Davalı kendini savunmak durumunda olduğundan dolayı, kendini daha iyi savunabilmek için belli bir konuşma yetisine sahip olmalıdır. Böylece konuşma yetisine sahip olanlar sivrilip önder olabilir. İşte böyle bir ortamda retorik zamanla sanat haline gelebilmiştir.
Demokrasilerde doğru ile yanlış kavramlarının içeriğinin belirlenmesi bir buyruğun konusu olmaktan çok bir toplumsal uylaşımın (Latince; consensus) sonucudur. Diktatörlükte retorik gereksizdir. Çünkü kişinin inanmak dışında bir seçeneği yoktur. ‘Özgür' biri seçebilir, seçiminin sonucuna gönüllü olarak katlanır.
Retorik, antik dünya demokrasisinin desteği, yardımcısı olmuştur. Retoriğin tarihsel evriminde iki önemli sonuç doğmuştur: Demokrasilerde retorik özgür bir konuşmanın altında yatan törel ilkeleri altüst edebilir, retorik retoriği yıkabilir, yıkmıştır da; Öte yandan uygun ‘doğru' retoriği oluşturma yolunda harcanan çabalar özgür konuşmanın en çok tehlikeye düştüğü dönemlerde gündeme gelmiştir.

Retorik türünün edebi bir nitelik kazanması ve gelişmesi Atina'da olmuştur. Atina bu gelişme için çok uygun bir ortamdı. Çeşitli siyasi sorunlar halk meclislerinde incelenirdi ve bütün vatandaşların söz alma hakkı vardı. Özel davaların bakıldığı mahkemelerde ise vatandaşlar kendilerini savunmak zorundaydı. Bunların dışında siyasi veya hukuki amaçlı olmayan bir söylev türü daha vardı. Buna örnek olarak, vatan uğruna savaşırken ölmüş olan kahramanların övüldüğü konuşmaları verebiliriz. O halde Atina'da retorik üç tür haline gelmiştir: Adli (hukuki) söylev, Siyasi söylev ve Serilmeme söylevi.

Adli davalar; özel davalar ve kamu davaları olarak ikiye ayrılırdı. Özel davalarda her iki taraf çıkarlarını kendisi korurdu. Kamu davalarında ise her vatandaş suçlayıcı olabilirdi, sanık da kendisini bizzat savunurdu. Fakat kendisini savunmayı beceremeyen kimseler için konuşmalar yazan logograph adlı yazarlar da vardı. Davacı bunlar tarafından yazılan konuşmayı öğrenip yargıçların önünde söylemekle yetinirdi. Ayrıca davalarda bugünkü avukatların görevini yerine getiren synegoros adlı kişiler de vardı. Halk meclisi tarafından görevlendirilen synegoroslar, bazı siyasi davalarda şehrin çıkarlarını korurlardı.
Atina'da bütün vatandaşlar yargı görevini yerine getirmek için seçilebilirdi. Seçilmek için 30 yaşın üzerinde olmak gerekiyordu. Yargıçlar her yıl halk tarafından yeniden seçilirdi. Bu yargıçların toplam sayısı 6 bine kadar çıkabiliyordu. Ancak bu yargıçlar kura yoluyla çeşitli mahkemelere dağıtılıyordu. En önemli mahkemeler şunlardı: Areios Pagos, Heliaia Mahkemesi, Ephetai.

Mahkemelerde herkes kendi davasını savunurdu. Konuşmayı hazırlayan logograph, nadiren ortaya çıkardı. Ayrıca, bunların hitabet oyunlarına başvurması yasaktı, yalnızca olayları sergilemekle yetinmeleri gerekiyordu. Öte yandan konuşmalarını aşırı şekilde süsleyerek yapay söylev eserleri yaratan söylevciler de vardı.
Devletin çeşitli sorunlarını serbest bir şekilde tartışıldığı halk meydanı ise gerçek söylevcilik için daha uygun bir yerdi. Siyasi söylevcilerin yeteneklerini göstermeleri ve geliştirmeleri için burada her gün birçok fırsat doğuyordu. Ayrıca halk meclisinde de siyasi söylevler verilirdi. 4. yüzyılda halk meclisinin toplantı yeri Pnyks idi. Fakat Dionysos tiyatrosunun tamamlanmasından sonra oturumlar tiyatroda yapılmıştır.

Retorik yüzyıllar boyunca Serimleme denen türle özdeşleşmiştir. Serimleme söylevi, ölmüş askerler için söylenen ağıt söylevlerini veya İsokrates'in Paneygrikos söylevleri gibi söylevleri içerir. Bu söylev türü diğer söylevler kadar coşkulu olmamakla beraber, söylev kurallarına uygundur. Bu türde özellikle şekle özen göstermek ve çeşitli üslup süsleriyle konuşmayı zenginleştirmek gerekiyordu.
Savaşta ölen askerler için ağıt söylevleri verecek söylevciyi meclis seçerdi. Bu söylev Atina'nın Kerameikos adlı semtinde okunurdu. Ağıt söylevleri genellikle iki kısımdan oluşurdu. İlk kısımda ölen savaşçılar ve ülkeleri övülürdü. İkinci kısımda ise, ölen savaşçıların yakınları için yapılan tesellileri ve bu kahramanların cesaretlerini örnek almaları için teşvikleri içerirdi. Bu tür söylevlere örnek olarak Perikles'in Peloponnesos Savaşı'nda ölen askerler için verdiği ve Demosthenes'in Khaironeia'da ölen askerler için verdiği söylevi verebiliriz.

Söylevcilik hakkında ilk çalışmalar Sicilya'da MÖ 5. yüzyılda tiranların devrilmesini izleyen, mülklerin ilk sahiplerine geri verilmesine ilişkin davalarda gerçekleştirilmiştir. Söylevciliğin bu mülkiyet davalarından doğduğuna inanılır. MÖ 485 yılında Sicilya'da tiranları halk topraklardan sürer; 467'de tiranlar alaşağı edildikten sonra, mülklerin eski sahiplerine verilmesine ilişkin davalar açılarak halktan kurulmuş jüriler önüne getirilir. 465 yılına doğru uzun zamandır tiranlar tarafından yönetilen davalar tekrar mahkemelere bağlanınca Koraks ve onun öğrencisi olan Teisias, konuşma deneyimi olmayan davacıların kullanması amacıyla Rhetorike Tekhne (Konuşma Sanatı) adlı eserlerinde söylevin kurallarını yazmışlardır. Bu eser söylevcilik konusundaki ilk yazılı eserdir.
Koraks ile Teisias, ayrıca bir söylevcilik okulu kurmuşlar ve paralı dersler vermişlerdir. Onlara göre söylevin amacı, ikna etmeyi sağlamaktır. Bundan da söylevci için önemli olan şeyin gerçek değil, gerçeğe benzerlik (Eikos) olduğu sonucu çıkar. O halde gerçeği aramak değil, bir fikri dinleyicilere gerçek gibi göstermek söz konusudur. Koraks ve Teisias b

Romans, özellikle Orta Çağ şövalyelik sistemini anlatışıyla karakterize olmuş bir edebiyat türü. 12. yüzyıl Fransası'nda ortaya çıkmıştır. Benzer tarzda yazılmış öncülü eserler de bazen aynı isimle anılsa da (Antik Yunan romansı vb.) ayrı bir tür olarak romans, Akitanya düşesi Eleanor'un aristokratik çevresinde ortaya çıkmıştır.

Eski Fransızcadaki romanz sözcüğü "halk ağzı" anlamına geliyordu. Fransızcaya Latince Romanice (Roma halkı ağzı) sözcüğünden geçmişti. Romanice ile yazılmış eserler, edebî Latince ile yazılmış eserlerden avam dili olmaları yönüyle farklıydı. Sözcük zamanla Fransızcada anlam kaymasına uğradı ve tür anlamında kullanılmaya başlandı. Bu nedenle günümüzde dahi adında romanz sözcüğü geçen 1155 tarihli Li Romanz de Brut ve anonim Li Romanz d'Enéas gibi bazı eski eserlerde bu sözcüğün "Fransız versiyonu" mu yoksa sadece "hikâye" anlamında mı kullanıldığı tam olarak ayırt edilemez. Zamanla hikâye anlamı yayıldı ve modern Fransızcada roman sözcüğü bugün anladığımız şekilde (konusu ne olursa olsun) roman anlamında kullanılmaya başlandı. Türkçedeki roman sözcüğü de Fransızcadan geçmedir.

Röportaj, bir gazete yazarının ünlü, tanınmış kişiler, yerler ve olaylarla ilgili inceleme ve araştırmalarına kendi görüşlerini de ekleyerek oluşturduğu yazı türüdür. Röportaj kelimesinin kökeni, Latincede 'toplamak', 'getirmek' anlamlarında kullanılan reportare fiiline dayanır. Türkçeye, Fransızca "reportage" isminden geçmiştir.

Röportaj, bir gazete yazısı olmasına karşın, gezi türüyle iç içe olması, bazen sanatsal kaygılarla kaleme alınması, sıradan bir aktarma değil de özel bir yorum değerlendirme değeri taşıması gibi özellikleriyle, edebiyat türü olarak da kabul edilmektedir.
Röportaj, başlangıçta "sorular" ve "yanıtlar"dan oluşan "mülakat"tan farklı değilken gazeteciliğin gelişmesi ve ünlü edebiyatçıların röportaj türünde de yapıtlar ortaya koymaya başlamasıyla, daha çok araştırma, inceleme, soruşturmaya dayanan ve bazı gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olan bir dal haline gelmiştir.

Röportajlar, yurt içi ya da yurt dışı siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, vb. birçok konuda olabilir. İyi bir röportaj yazarının ele aldığı konuyu enine boyuna araştırması, incelemesi, ilgililerle görüşmesi, konuyla ilgili yerleri gezip görmesi, gerekli belgeleri toplaması gerekir. Yani röportaj, yalnızca gözlemlerin, izlenimlerin ya da konuşmaların aktarılması değil, bunların ötesinde bir yorum ve değerlendirme yazısıdır.
Röportaj, gazete ve gazetecilikle birlikte gelişen bir türdür. Dünyadaki aşağı yukarı bütün gazete ve dergilerde görülen röportajlar, konuyla ilgili olarak çekilen fotoğraflarla bütünlenmekte, fotoğraf röportaja belgesellik, gerçekçilik ve görsellik sağlamaktadır.
Röportaj hangi konuyla ilgiliyse önceden yapılmış örnek röportajlardan yardım alınmalıdır ve çok fazla özel olmadan tüm sorular - konuyla ilgili- merak edilenler sorulmalıdır.

Dünyada pek çok ünlü edebiyatçı, aynı zamanda röportaj yazarlığı da yapmıştır. Bunlar arasında Jack London, Ernest Hemingway, İlya Ehrenburg, Mihail Şolohov, Jean-Paul Sartre vb. anılabilir. Curzio Malaparte ile Raymond Cartier de, gazetecilikten yetişme röportaj yazarlarındandır.

Foto röportaj, yazıya ve başka bir elemana gerek duymadan, bir olayı anlatabilmektir. 1980'lerin başında yükselişe geçen, 80'lerin sonundan 2000'lerin ortalarına kadar duraklama dönemini yaşayan, dijital ortamda çokça ilgi gören foto röportaj aynı zaman belgesel niteliği taşır ve oldukça önemlidir. Bu işle ilgilenen fotoğrafçı sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Foto röportaj aynı zamanda uzun soluklu bir çalışmayı beraberinde getirir.
Bir olayın (bir yerin, kişinin vb.) foto röportajını yapmaya gitmeden önce bir dizi ön hazırlık yapılması gerekir ve her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmelidir. Foto röportaj betimleyicidir, fotoğrafları inceleyen insanlar fotoğrafçının ne dediğini anlamalıdır, bu yüzden konuyu düzgün seçmek ve konu hakkında bilgi toplamak ciddi önem taşımaktadır. Foto röportaj, senaryolu olmadığı için, konunun tekrar edilebilir olması önem taşımaktadır. Bir yazarın düşünmeye zamanı, bir fotoğrafçıya oranla daha fazladır. Yazar aldığı notlarla, daha sonra yapacağı işi tekrarlayabilir. Bir fotoğrafçı için bu olanak yoktur. Bresson bu konu hakkında şöyle söylemiştir: "Röportaj, bir sorunu, bir olayı ya da izlenimleri saptamak için aklın, gözün ve yüreğin de katılmış olduğu bir süreçtir." Diğer bir konu da flaş kullanma sorunudur. Tanınan birçok foto röportajcı flaş kullanmamaktadır. Flaş kullanılmanın kaçınılmaz olduğu durumlar olsa da kullanmamak, çekimi yapılan olayı kendi ışığı ile çekmek önemlidir. Fotoğrafçılar genel olarak flaş kullanımına kaşıdırlar çünkü fotoğrafın gerçekliğini yok ettiğini düşünürler.

Mülâkat
Öğretici metinler

Sembol veya simge, kavramın uzlaşımsal olarak betimlendiği gösterge türü. Bir düşüncenin, nesnenin, niteliğin, niceliğin vb. ruhbilimsel ve düşünbilimsel açıdan betimlenmesi simgesel anlam taşıyan yapay bir belirtidir. Tüm simgeler doğaları itibarıyla kavramsal olup, sözel, görsel ya da sayısal olabilirler.
Dizgel (sistemik) görüngeden, örneğin haritalardaki kullanımları ile, simgeler ayrıca iletişim görevini de yerine getirmektedir: çizgisel, yazılı veya somut bir nesne olarak bir diğer, daha karmaşık, somut veya soyut nesneyi veya onun özelliğinin betimlemesi olabilirler. Bunun dışında, ayrıca mecazi ifadelerde de kullanılırlar.
Simgelerin başlıca uygulama alanları diller, matematik ve bilişsel bilimlerdir. Örneğin konuşulan dil, simgesel kavramları (sözcükleri) betimlemek için kullanılan işitsel belirtilerden oluşmaktadır.

Simgenin Latince karşılığı olan "symbolum" sözcüğünün Grekçe'deki kökeni, συν- (sin) yani "birlikte" ve βολή (voli) yani "atış" köklerinden türemiş olup, anlamı "birlikte atmak" anlamına gelen Yunanca σύμβολον (simvolon) sözcüğü ya da “bir araya getirmek, birleştirmek, birlikte tartışmak, birlikte birleştirmek, bütün haline getirmek, bir arada toparlayıp bağlamak, birbiriyle karşılaştırmak, açıklamak" anlamlarına gelen "syn" ve "ballein" sözcüklerinden oluşan sumbalein (symballein) fiilinden türetilmiş sumbolon sözcüğüdür. Sumbolon, bir nesnenin kırık iki parçası idi. Bu kırık parçaların mükemmelen bir araya getirilmesi kökenlerinin ortak olduğunun ispatlanmasını gösteriyordu ki, bu da “çok emin bir şekilde bilmenin işareti” demekti. Yazılı olarak ilk kullanımına Homeros'un Hermes adına yazdığı ilahide rastlanmaktadır. Tam olarak, Hermes'in kaplumbağaya rastladığında "συμβολον ηδη μοι" yani "bana bir sevinç simgesi" dediğinden söz eder.

Sembol, antik Yunan kültüründe, asli ve özel anlamıyla, kilden yapılma olup, iki parça halinde kırılmış bir kabın anlaşmış iki kişi arasında pay edilen kırık parçalarını ifade etmekteydi. Anlaşmanın geçerli kılınması için, antlaşmış ya da hak sahibi iki kişiden her birinin iki kırık parçayı birbirine mükemmelen oturtması gerekiyordu. Mecazi anlamda sembole, aynı anlamın iki ayrı temsilini birbiriyle irtibatlandıran bütün de denebilir. Buradan yola çıkılarak, sembol kavramı, içerdiği gizli anlama bağlı olan işitsel ya da görsel öğeye indirgenmiş bulunmaktadır. Sembol, göstergebilimde (semiyoloji) anlam taşıyan bir temsildir, bir tasvirdir. Bu, yananlamın, benzerliğin ifade edilmesini gösteren bir sistemdir. Ayrım, ilişki veya birleştirme işlemleri birey ya da bir topluluk için bir anlam oluştururlar. Sembol, böylece, beş duyu ile algılanan görünür realiteden yola çıkılarak, görünmez realitelerin keşfini sağlar. Sembolün simgelediklerinin (anlamlarının) birliği birbiri içinde erime veya karışım tarzında değil, üst üste eklenme (sumbolh) tarzındadır. Görünür unsur ile görünmeyen unsur bir bütün oluştururlar ve biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Georg Friedrich Creuzer sembolü “biçim ve varlık arasında ya da ifade ile fikir arasında” aracı olarak görür. (R. Alleau, De la nature des symboles, Paris, Pont-Royal, 1964, sayfa 20)
Giderek sembol, örtülü benzeşim yardımıyla, çağrıştırdığı mevcut bulunmayanlarla, daha doğrusu soyut olanlarla birlikte tüm realiteyi belirtir hale gelmiştir. Sembol böylece, mevcut bulunmayanın ve ne algılanabilir ne kavranabilir olanın bir temsili, bir tasviri durumuna gelmiştir. Böylelikle, tüm sembolik sistemler fikirleri, kavramları ifade etmeye çalışırlar.
Düzgünün (code) tekanlamlı olmasının aksine, bulunduğu temsiller sistemine göre anlaşılabilen sembol, çokanlamlıdır. Freud’çu psikanalizde bu sistem, özellikle oidipus kompleksiyle yapılanmış bireysel geçmişteki eğretileme kurallarının uygulanmasından ve bilinçdışının düzenlenmesinden hareketle işler. Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı denilen evrensel bilinç ya da ortak hafıza varsayımına göreyse, bireysel semboller kolektif bilinçdışının varlığını gösterirler, kolektif bilinçdışı yoluyla evrensel olur ve bu yolla arketipler haline gelebilirler.
Bir sembol iki öğe arasında bir bağ kurar. Sembol, sembolik sistemin ve simgelenenlerin benzeşim unsurlarına sahip olabildikleri zihinsel temsil yoluyla “işaret eden” rolünü oynar, Güneş-Ay ikilisinin erkek-kadın, ışık-karanlık, doğru-yalan, hakiki olan-sahte olan ikilisini temsil etmesi örneğinde olduğu gibi.
Sembol, günümüzde, iki öğenin arasındaki uygunluk bakımından, kimi zaman, alegori (istiare), mecazı mürsel, amblem, işaret, ikon ve fetiş ile hemen hemen eşanlamlı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Gözleri bir kumaş parçasıyla örtülmüş, terazi taşıyan kişinin “adalet” anlamına işaret etmesindeki istiare buna örnek olarak gösterilebilir.
Sembol terimi 1380'de ortaya çıkmıştır. Sonradan, giderek, lisan ve mimik dili gibi soyutlama biçimleri, taahhüt, mukavele, antlaşma, vaat, kontrat, barış gibi bazıları mühürle yapılan semboller temsil etme gibi işlevlerinde nesnelerin yerlerini aldılar (örneğin, el sıkışmanın anlaşma anlamına gelmesi).
Şu halde, bu anlamda bir sembol, soyut ya da doğaüstü bir realiteyi temsil etmeye yönelik olan algılanabilir bir nesnedir. Sembol görünür ve görünmez olan ifadelerin arasındaki kıyaslamada görünür olan ifadedir.
Geniş bir kullanım alanı olan semboller çeşitli şekillerde sınıflandırılırlar. Niteliklerine göre, biçimsel semboller, sayısal semboller, renklerle ilgili semboller, doğadaki canlı sembolleri, cansız nesnelerden oluşan semboller, kişi ve kişiliklerle ilgili semboller ve olaylarla ilgili semboller olarak sınıflandırılır. Alanlarına göre sınıflandırılmaları halinde çok geniş bir yelpaze oluştururlar (dinî semboller, sanatsal semboller, siyasi semboller, bilimsel semboller, ezoterik semboller, askerî semboller,trafik işaretleri vb.).
Bilimlerde kullanılan semboller genellikle ölçüyü ifade etmeye yararlar. Bir değeri, bir varlığı ifade etmeye çalışırlar. Dolayısıyla tekanlamlı olan bilimsel sembollerin alamet kavramıyla karıştırılmaması gerekir. Bilimsel semboller tür ve sayı olarak değişmezler ve asla kısaltılamazlar. Fizikteki semboller özel bir isimden türetilmedikleri takdirde küçük harfle yazılırlar.

Bir simgenin doğası ve onun simgeleşme süreci, sinir dizgemiz ile ileri derecede bağıntılıdır. Bu dizgenin bilinç, düşünce ve öznellik ile olan bağı henüz tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte, bölümsel açıklamalar sunan kuramlar geliştirilmiştir.
Örneğin bir hükümdar asası, krallık simgesidir. Elle tutulan somut bir nesnedir, ancak simgesel amacına ancak bir hükümdar tarafından kullanıldığında ulaşır.
Nesneler, doğabilimsel ve kimyasal özelliklere sahiptirler. Bu durumda, bir asanın özellikleri nedir? Uygulama açısından, süslemeli bir değnektir; fakat asa olarak kabul görmüş herhangi bir şey bu amaçla kullanılabilir.
Leslie White'a göre: ekinsel bir nesnenin özü, simgeleşme sürecinde olan bir belirti olmasıdır. Dolayısı ile, simgeleri, simgeleşme sürecinin ürünleri olarak tanımlamıştır. Bu durumda, asanın krallık simgesi olması, simgeleşme sürecinin sonucudur; halbuki bu süreç öncesinde bu anlamından yoksundu.
Simgeleşme, asayı bir nesne olarak, önceden sahip olmadığı bir "güç" ile donatmaktadır. Alışılmış bir değneğin olağan insanlara herhangi bir etkisi yokken, bir asa için aynı şey söylenemez. Ancak bu "güç" sadece asada değil, onun konumunda, söz konusu hükümdarda ve insanlarda olmak üzere bölünmüştür.
Özetle, insanoğlu simgeleri içerisinde yaşadığı dünyada yer alan güçleri tanımlamak ve kendi amacı doğrultusunda kullanmak için yaratmaktadır.

Çeşitli dinlerde çeşitli biçimler, resimler, sayılar ve objeler sembol olarak kullanılmıştır. Ayrıca bazı tarikatlarda ve ezoterik ekollerde sembollerle öğretimin yapıldığı bilinmektedir. Yanda çeşitli dinlere ait bazı biçimsel semboller görünmektedir.

α, β, γ… açı
v…….... hacim, volt
t………. zaman
V …….....hız
m ……...metre
R........direnç, çap
I.....akım şiddeti
P -> güç
r..... yarıçap
d -> özkütle
m -> kütle
a -> ivme
F -> kuvvet
x -> konum
h ->  zaman, yükseklik

Ezoterizm, okültizm, mistisizm ve teozofideki sembol kavramı sembol sözcüğünün modern kullanımdaki anlamlarından yalnızca birini içerir: Bir şeklin göründüğünden daha farklı bir anlam taşıması, ezoterik bakımdan, bir sembol olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir; ezoterik geleneğe göre, herhangi bir şeyi ifade etmek üzere kullanılan her simgeye, her temsile, her işarete, her tasvire sembol denilmez.
Örneğin bir bilgisayar şirketi, reklam için hazırladığı bir broşüre, bir kartvizite bir beyin ve bir klavye çizimini amblem olarak koyabilir; fakat bu bir amblemdir, sembol değildir, bir ilhama dayalı olarak oluşturulmamıştır ve içeriğinde hiçbir evrensel bilgiyi gizlememektedir. Evrensel hakikatlerin, evrendeki ilke ve yasaların keşfinde birer araç olan ve kişiye “doğaüstü” denilen âlemi anlama, kavrama olanağı sunan sembollerin hiçbiri keyfi olarak oluşturulmamış, keyfi olarak seçilmemiştir ve genellikle doğaya, doğal örneklere dayalıdırlar. Sembollere daha çok, eski uygarlıklara ait eserlerde çizimler, kabartmalar, freskler ve heykeller olarak,mitolojilerde, masallarda, inisiyatik ve kutsal metinlerde ise sözcük ve kavramlar olarak rastlanmaktadır. Sembol sözcüğünün kökeninin eski Mısır dilinden Grekçe'ye geçmiş symbolon sözcüğü olduğu ileri sürülür. Sözcük Latinceden Fransızcaya ve oradan da Türkçeye geçmiştir.
Sembollerin çokanlamlılığı
Sözcükler bir sembolün anlamını ya da anlamlarını ifade etmek için gerekli olmakla birlikte, sembolün anlamını gerçek değeriyle ifade edemezler ve yapılan sözlü açıklamalar ve yorumlar sembolün tümüyle çözüldüğü anlamına gelmeyebilir. Zaten ezoterik ya da evrensel denilen "gerçek semboller" genellikle tek anlam içermezler. Bir sembolün çok anlamlılığı bir sözcüğün birbirine eş düzeydeki birçok anlama gelmesi gibi değildir; çok anlamlı bir sembolün içerdiği anlamlar aşağıdan yukarı doğru yükselen bir kademelenme, bir başka deyişle gitgide derinleşen bir derecelenme gösterirler. Semboller objektif olmakla birlikte, içerikleri bakımından büy

Senfonik şiir, müzikte bir konu, olay ya da şiirsel içerikli metinden kaynaklanan ve bu temel üzerine yazılmış orkestral bir formudur. Ludwig van Beethoven'ın Egmont, Cariolan ve 3. Leonore uvertürleri ile bunların daha çok ya da az dramatik ardılları senfonik şiirin ilk örnekleri sayılabilir. Felix Mendelssohn Bartholdy ve Hector Berlioz'un konser uvertürleri de Franz Liszt'in senfonik şiirlerine önayak olmuştur. Bunlardan biri Hugo'nun “Ce qu'on entend sur la montagne” satırları üzerine yaratılmıştır ve Liszt'in 12 senfonik şiirinin ilkidir. (1848-58).
Senfonik şiir, ilk kez Franz Liszt tarafından yazılmıştır. Geleneksel bölümlerden oluşan senfoni yerine, senfoniyi tek bir bölüm olarak düşünmüştür. Ses şiiri de denilebilir; çünkü amaç, dinleyiciye uzun ama anlatılmak isteneni yaşatacak şekilde, tek solukta bir hikâye anlatmaktır. Bu da sanatta romantik dönemin karakteristik özelliklerinden biridir.
Senfonik şiir, Bohemya'da ve Rusya'da ulusalcı fikirler için bir araç olmuştur. Bedrich Smetana 1857'de edebi konular üzerine birkaç senfonik şiir yazdı ve bu eserler kesinlikle Liszt etkisi göstermektedir. Altı eseri kapsayan ve bölümlerinden birisi de “The Moldau” olan “My country” adlı eseri Çek tarihi ve kültürü üzerine yazılmış bir eserdir. Bu eserin başarısı bir yana ondan sonraki kuşak genç besteciler için büyük bir kaynak olmuştur, özellikle Antonin Dvorak ve Joseph Suk. Rusya'da Mikhail Glinka’nın “Kamarinskaya” sı (1848) Mily Balakirev’in senfonik şiirleri için de bir ön ayak görevini görür. Alexander Borodin ve Modest Mussorgsky ulusal konular, Peter İlyiç Çaykovski ise tersine “Romeo & Juliette”, Hamlet” ve “Francesca da Rimini” için edebi bir dile başvurdu. Senfonik şiir için en iyi örneklerden biri kabul edilen “Francesca da Rimini” büyük İtalyan yazar Dante'nin en önemli eseri “La Divinia Comedia” dan alıntı bir konudan bir bölümü işler.
Cesar Franck, Liszt'ten önce Hugo'nun “Ce qu'on entend sur la montagne” adlı yapıtı üzerine orkestra için bir eser yazmıştı fakat bu eser 1870'lerde gündeme geldi, “The New Society National” tarafından desteklenerek. Camille Saint-Seans'ı ise “Le rouet d'Omphale” ve “Danse macabre” ile V. d'Indy ve Duparc takip etti ve 1876'da C. Frank senfonik şiir yazmaya tekrar başladı, önce “Les Eolides” sonra da “Le chasseur maudit” ile “Les Djinns” adlı eserlerini yazdı. Fransız senfonik şiirleri arasında Ducas'ın “L'apprenti-sorcier” adlı eseri parlak bir öyküsel yapıya sahiptir.
Richard Strauß, senfonik şiir 'symphonic poem' yerine ses şiiri 'tone poem' terimini yeğledi. İlk senfonik şiirleri onun erken kariyeri için repertuvarına büyük katkıda bulundu. Bunlar Don Juan, Till Eulenspiegel, Also sprach Zarathustra ve Don Quixote adlı eserleridir. Bu eserlerinde orkestrasyon açısından bütün kabiliyetini kullandı ve eserlerini detaylı bir kontrapuan içinde ördü, kromatizm ve armoniyi kullanışı ve temaları geliştirimi nasıl becerikli bir besteci olduğunun kanıtıdır. Bu akımın pek tanınmayan kahramanlarından birisi de şüphesiz Polonyalı Mieczysław Karłowicz’dir. Son 6 eseri olan senfonik şiirleri onun Polonya’nın en büyük sanatçılarından biri olmasını sağladı. 1906-8 yılları arasında yazdığı “Stanisław i Anna Oswiecimowie” adlı en büyük eseri onun ne kadar parlak bir sanatçı kimliği olduğunun göstergesidir.

Claude Debussy 

Prélude à l'après-midi d'un faune
Dances Sacrée et Profane Arp ve Orkestra için (1903)
La Mer (Debussy)| Deniz, Orkestra için (Senfonik bölümler) (1905)
Antonín Dvořák

Su Cini Op. 107 (Karel Jaromír Erben'in halk balatları üzerine) 1896
Öğle Cadısı Op. 108 (Karel Jaromír Erben'in halk balatları üzerine) 1896
Altın Eğiren Çıkrık Op. 109 (Karel Jaromír Erben'in halk balatları üzerine) 1896
Küçük Yabani Güvercin Op. 110 (Karel Jaromír Erben'in halk balatları üzerine) 1896
Bir Kahramanın Şarkısı  Op. 111 1897
Percy Grainger

Train Music
Franz Liszt

Ce qu'on entend sur la montagne, (1848-9) (Victor Hugo)
Tasso: lamento e trionfo, (1849) (Byron)
Les préludes, after Lamartine (1848, rev. before 1854)
Orpheus, (1853-4)
Prometheus, (1850)
Mazeppa, (1851)
Festklänge, (1853)
Héroïde funèbre, (1849-50)
Hungaria, (1854)
Hamlet, (1858)
Hunnenschlacht, (1857)
Die Ideale (1857) (Schiller)
Modest Mussorgsky

Night on Bald Mountain
Pictures at an Exhibition
Richard Strauss

Macbeth (1888/90)
Don Juan (1889)
Tod und Verklärung (1891)
Till Eulenspiegels lustige Streiche (1895)
Also sprach Zarathustra (1896)
Don Quixote (1898)
Ein Heldenleben (1899)
Sinfonia domestica (1904)
Eine Alpensinfonie (1915)
Sergey Rachmaninov

The Rock, Op. 7 (1893)
Caprice Bohémien, Op. 12 (1894)
The Isle of the Dead, Op. 29 (1909)
Ottorino Respighi

Fontane di Roma (Roma çeşmeleri, 1916)
Pini di Roma (Roma çamları, 1924)
Feste Romane (Roma şenlikleri, 1928)
Brezilya izlenimleri (1928)
Camille Saint-Saëns

Le Rouet d'Omphale, Op. 31
Phaéton, Op. 39
Danse Macabre, Korkunç dans, Op. 40
La Jeunesse d'Hercule, Op. 50
Mieczysław Karłowicz

Returning Waves, Op. 9 (1904)
Eternal Songs, Op. 10 (1906)
Lithuanian Rhapsody, Op. 11 (1906)
Stanisław i Anna Ošwiecimovie, Op. 12 (1906)
Sorrowful Tale, Op. 13 (1908)
Episode during a Masquarade, Op. 14 (1908-09)
Alexander Scriabin

The Poem of Ecstasy, Op. 54 (1905)
Prometheus: The Poem of Fire, Op. 60 (1910)
Dmitri Şostakoviç

Ekim, Op. 131 (1967)
Jean Sibelius

Kullervo, Soprano, Bariton, Koro ve orkestra için senfoni Op. 7 (1892)
En Saga, Senfonik şiir orkestra için Op. 9 (1892)
Rakastava (The Lover) Kadınlar korosu, yaylılar (ya da yaylılar ve perküsyon) için Op. 14 (1893/1911)
Lemminkäinen Suite, Orkestra için Kalevala'dan dört efsane Op. 22 (1893)
Skogsrået (The Wood Nymph) Orkestra için Op. 15 (1894)
Vårsång Orkestra için Op. 16 (1894)
King Christian II Suite, Kung Kristian Op. 27 (1898)
Sandels, Orkestra ve koro için doğaçlama Op. 28 (1898)
Finlandia, Orkestra (ve isteğe bağlı olarak koro için) Op. 26 (1899)
Snöfrid Anlatıcı, koro ve orkestra için Op. 29 (1899)
Tulen synty (Ateşin kaynağı) Op. 32 (1902)
Kuolema ("Valse Triste" ve "Scene with Cranes") Orkestra için Op. 44 (1904/1906)
Pohjola'nın kızı, Pohjolan tytär (Pohjola's Daughter), Orkestra için senfonik şiir Op. 49 (1906)
Svanevit (Swan-white), Op. 54 (1908)
Nightride and Sunrise, Orkestra için senfonik şiir Op. 55 (1909)
Dryadi (The Dryad) Orkestra için Op. 45/1 (1910)
The Bard (Sibelius), Barden, Orkestra ve arp için senfonik şiir Op. 64 (1913/1914)
Luonnotar, Soprano ve orkestra için senfonik şiir Op. 70 (1913)
The Oceanides | Aallottaret (The Oceanides), Orkestra için senfonik şiir Op. 73 (1914)
Oma Maa (Our Fatherland) Orkestra ve koro için senfonik şiir Op. 92 (1918)
Jordens sång (Song of the Earth) Orkestra ve koro için senfonik şiir Op. 93 (1919)
Väinön virsi (Väinö's song) Orkestra ve koro için senfonik şiir Op. 110 (1926)
Tapiola, Orkestra için senfonik şiir Op. 112 (1926)

Serbest nazım ve toplumcu şiir, 1920 – 1960 yılları arasında etkili olan şiir hareketi. Başlıca temsilcileri: Nâzım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Ceyhun Atuf Kansu, Ahmed Arif, Ercüment Behzat Lav, Arif Damar, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Enver Gökçe, Şükran Kurdakul ve Mehmet Başaran'dır.

Serbest nazım: Genellikle ölçü ve uyağa bağlı bulunmayan ve dizelerdeki hece sayısı değişik olan şiirlerdir. Daha çok Servet-i Fünûn edebiyatından sonra yaygınlık göstermiştir. Bu türde ahenk, aliterasyon ve asonanslarla sağlanır.
Toplumcu şiir: İdeolojik eğilimli şiir türüdür, daha çok materyalist dünya görüşü üzerine temellendirilmiştir ve Marksist ideolojiyle de şekillendirilmiştir. Bu şiir eğiliminde insan ve toplum ilişkileri realist bir biçimde ele alınır. Bu görüşe göre eser veren şair ve yazarlar; işçi sorunları, köylü sorunları, siyasal ve toplumsal sorunlar gibi çeşitli konularda bir şeylere farkındalık yaratmaya çalışıp okuru etkilemeye çalışırlar. Toplum için sanat anlayışını da benimsemişlerdir.

Bu türdeki eserlerde pragmatik ve didaktik bir yapı görülür. Şiirlerde savunulan bir görüş vardır. Şairler "toplum için sanat" doğrultusunda toplumsal kaygı güderek eserler vermiş ve gelecekçilik (fütürizm) akımından etkilenmişlerdir. Bu anlayışta eser veren şairler, şiirde önemli olanın "içerik" olduğunu savunup sanatsal kaygı gütmeden ölçüsüz ve uyaksız şiirler yazmışlardır. Eserler geniş kitlelere hitap etmek amacıyla yazılmıştır. Şiirde bireysellikten çok kolektiflik vardır.
Dönem şairlerinden Nazım Hikmet, Vladimir Mayakovski'nin sanat görüşünü benimseyerek serbest nazım ve toplumcu şiirin öncüsü olmuştur. Nazım Hikmet'in yapıtları Türkiye'de uzun zaman yasaklanmıştır. Ayrıca 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır, 2009 yılında ise Bakanlar Kurulu kararı ile bu işlem iptal edilmiştir. Nazım Hikmet'in şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır. Dönem şair ve yazarlarından Rıfat Ilgaz yapıtlarında yoksulların yaşamını mizahi öğelerle anlatmıştır. Ahmed Arif ise şiirlerinde ezilen insanlardan yana tavır alarak toplumcu şiirlerini Hasretinden Prangalar Eskittim adlı kitabıyla yayınlamıştır.

Toplumcu gerçekçilik
Vladimir Mayakovski
Sosyalizm
Marksizm

Her türlü tipografik gösterenin sayfa boşluğu üzerinde hiçbir biçimsel kural olmadan düzenlenmesiyle oluşan şiir türüdür. Somut şiirde aktarılmasına niyet edilen duygu ve düşünceler sözcüklerin seslerinden tamamen kopmuş olmasalar da algılanımları çok büyük oranda şiirin görsel niteliği üzerinden gerçekleşir. Augusto De Campos1956'da yayınlanan Somut Şiir Manifestosu'nda somut şiirin bir özelliği olarak ''sözsel sessel görsel"  (verbivocovisual) terimini ortaya atar ve şöyle der:
"Grafik ve ses, işlevler ve bağıntılar ("benzerlik ve yakınlık unsurları") ve bir kompozisyon öğesi olarak uzamın özgürce kullanımı, anlamın ideogramik sentezleriyle bağlaşık gözün ve sesin eşzamanlı diyalektiğini besler, sözsel sessel görsel bir bütünlük yaratır.
Yaşar Bedri Özdemir  "şiirin üç boyutlu karşılığı olan görsel imge, söz kalabalığının zehrini alırken;  görsel ve deneysel şiirin eksik kalan serüvenini tamamlamış olacaktır" derken Yusuf Bal "görsel şiir, görsellik olmadan da şiir olmak zorunda"  tezini savunur.

Augusto de Campos'un web sitesi25 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mary Ellen Solt Brazilya'da Somut Şiirin ortaya çıkışı ile ilgili makalesi13 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
UbuWeb, Somut Şiir, Deneysel Şiir vb.20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sackner'lerin Görsel ve Somut Şiir Arşivi
Somut Şiir: Bir Dünya Bakışı (Makale)12 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michael P. Garofalo'nun Arşivi25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sümerler (Sümerce: 𒅴𒄀 eme-gi veya 𒅴𒂠 eme-g̃ir), yaklaşık MÖ 4000-2000 yılları arasında Irak'ın güneyinde (Güney Mezopotamya) ilk kentleri kurmuş ve medeniyetin beşiği olarak bilinen coğrafi bölgede yaşamış bir uygarlıktır. MÖ 6'ncı ve 5'inci milenyumda Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı dönemleri arasında ortaya çıkmış olup dünyanın bilinen en eski uygarlıklarından, devletli toplumlarından birisi olarak kabul edilmektedir.
Sümerler, "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan (Basra Körfezi'nden başlayıp Dicle ve Fırat boyunca kuzeye, ardından Suriye üzerinden Akdeniz kıyılarına (Levant'a) ve Kuzey Mısır'a kadar uzanan verimli tarım kuşağı) alanın Güney Mezopotamya kısmında ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de tarihte ilk kez Mezopotamya'da, Sümerlerde ortaya çıkmıştır. Genel düşünce, Sümerlerin, çağdaşı olan halklarla yakın bir etkileşim ve benzerliklerinin olduğu yönündedir.
Sümer Devleti'nin, Sami olmayan izole bir topluluk tarafından kurulmuş olduğu kabul edilmektedir.
Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni, devletli, sınıflı toplumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik; gerekse de din, fal, büyü, mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a, "Emeş ve Enten"e ilk kez Sümerlerde rastlanır. Yılbaşı ağacı süsleme, evlilik yüzüğü, nazar boncuğu da ilk olarak Sümerlerde görülmüştür. Sümerler döneminde 21'i küçük olan yaklaşık 35 şehir ve kasaba vardı. Bunlar arasında Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur sayılabilir.

"Sümer" (Sümerce: 𒅴𒄀 eme-gi veya 𒅴𒂠 eme-g̃ir, Akadca: 𒋗𒈨𒊒 šumeru) terimi, Güney Mezopotamya'nın Semitik olmayan eski sakinleri olan "Sümerler" tarafından konuşulan dile, onların halefleri olan Doğu Semitik dilli Akadlar tarafından verilen isimdir. Sümerlerin ülkesi, çivi yazısındaki yazıtlarda "Soylu Lordların Ülkesi" anlamına gelen "k-en-gi(-r)" ifadesi de yer almaktadır.
Sümerlerin kökeni bilinmemektedir, ancak Sümer halkı kendilerini "Siyah Başlı Olanlar" veya "Siyah Başlı İnsanlar" (𒊕 𒈪, sag̃-gíg, lit. 'baş' + 'siyah' veya 𒊕 𒈪 𒂵, sag̃-gíg-ga fonetik olarak /saŋ ɡi ɡa/, lit. olarak adlandırmışlardır. Örneğin Sümer kralı Şulgi kendisini "dört mahallenin kralı, kara kafalı insanların lideri" olarak tanımlamıştır. Akadlar da Sümerlere "kara kafalı insanlar" ya da Sami Akad dilinde ṣalmat-qaqqadi diyorlardı.
Akadca Šumer kelimesi lehçedeki coğrafi adı temsil edebilir, ancak Akadca šumerû terimine yol açan fonolojik gelişim belirsizdir. Güney Mezopotamya'ya atıfta bulunan İbranice שִׁנְעָר Šinʿar, Mısırca Sngr ve Hititçe Šanhar(a), Sümer'in batı varyantları olabilir.

Çoğu tarihçi, Sümer'in ilk olarak MÖ 5500 - 3300 yılları arasında, Sami ve Hint-Avrupa kökenli olmayan eklemeli izole bir dil olan Sümer dilini konuşan Batı Asyalı bir halk tarafından kalıcı olarak yerleşildiğini öne sürmektedir (kanıt olarak şehirlerin, nehirlerin, temel mesleklerin vb. isimlerine işaret edilmektedir). Bazıları ise Sümerlerin Yeşil Sahra'dan Orta Doğu'ya göç eden ve tarımın Orta Doğu'da yayılmasından sorumlu olan Kuzey Afrikalı bir halk olduğunu öne sürmüştür. Ancak, ilk çiftçilerin Bereketli Hilal'den geldiğini güçlü bir şekilde gösteren kanıtlarla birlikte, bu öneri genellikle göz ardı edilmektedir.
Özel olarak Sümerleri ele almasa da, Lazaridis ve diğerleri 2016 yılında Natufian ve Çanak Çömlek Öncesi Neolitik kültür taşıyıcılarının genomlarını test ettikten sonra, Orta Doğu'nun bazı Yahudi öncesi kültürleri, özellikle de Natufianlar için kısmi bir Kuzey Afrika kökeni önermişlerdir.
Bazı akademisyenler Sümerleri Hurriler ve Urartularla ilişkilendirmekte ve anavatanları olarak Kafkasya'yı önermektedir.
Sümer uygarlığının yükselişinden önce, Mezopotamya'nın güneyinde MÖ 6000 civarında "Proto-Fıratlılar" veya "Ubeydliler" olarak bilinen bir halk hüküm sürmüştür. Bu halk, kuzey Mezopotamya'daki Samarra kültüründen türediği düşünülen, tarım odaklı bir toplumdur. Ubeydilerin, Sümerler tarafından hiç bahsedilmemesine rağmen, günümüz akademisyenleri tarafından Sümer'deki ilk uygarlaştırıcı güç olduğu varsayılmaktadır. Bataklıkları tarım için kurutmuşlar, ticareti geliştirmişler ve dokumacılık, dericilik, metal işçiliği, duvarcılık ve çömlekçilik gibi endüstriler kurmuşlardır.
Bazı dilbilimciler, Proto-Fırat dili veya tek bir alt dil fikrine karşı çıkıyor. Onlar, Sümer dilinin başlangıçta Doğu Arabistan'ın bataklık ve kıyı bölgelerinde yaşayan, Arap biface kültürüne mensup avcı-toplayıcı toplulukların dili olabileceğini savunuyorlar Juris Zarins, Sümerlerin Buzul Çağı'nın sonunda sular altında kalmadan önce Doğu Arabistan kıyılarında, bugünkü Basra Körfezi bölgesinde yaşadıklarına inanmaktadır.
Sümer uygarlığı, MÖ 4. binyılda Uruk döneminde şekillenmeye başladı ve Cemdet Nasr ve Erken Hanedanlık dönemlerinde de devam etti. Fars Körfezi kıyısında bulunan Eridu şehri, en eski şehirlerden biri olarak kabul edilir. Bu bölgede üç ayrı kültürün kaynaşmış olması muhtemeldir: Çamur tuğlalı evlerde yaşayan ve sulama yapan Ubeydli çiftçiler, siyah çadırlarda yaşayan ve koyun-keçi sürülerini takip eden göçebe Sami çobanlar ve sazlık alanlarda kamış kulübelerde yaşayan ve Sümerlerin ataları olabilecek balıkçı toplulukları.
Güvenilir tarihi kayıtlar Enmebaragesi (Erken Hanedanlık I) ile başlar. Sümerler giderek kontrolü kuzeybatıdan gelen Sami devletlerine kaptırmıştır. Sümer, MÖ 2270 civarında Akad İmparatorluğu'nun Sami dilini konuşan kralları tarafından fethedildi, ancak Sümerce kutsal bir dil olarak devam etti. Yaklaşık MÖ 2100-2000 yılları arasında Ur'un Üçüncü Hanedanlığı döneminde yaklaşık bir yüzyıl boyunca yerel Sümer egemenliği yeniden ortaya çıkmış, ancak Akad dili de bir süre daha kullanılmaya devam etmiştir.

MÖ 4000 yılları başlarında Sümer sınırları kanallar veya sınır taşları ile belirlenmiş bir düzine şehir devletine bölünmüştü. Bütün şehirlerin merkezinde şehre ait özel bir sahip tanrı veya tanrıçaya adanmış olan ve bir rahip yöneticinin (ensi) veya kralın (lugal) idaresindeki tapınak bulunurdu.

Sümer şehri, Mezopotamya'nın güney ucunda, Dicle ve Fırat nehirleri arasında, sonradan Babil olmuş, günümüzde de Irak'ın Bağdat şehrinden Basra Körfezi'ne kadar olan bölgede idi.
Sümer şehri, Sümerlerden önce yaşamış ve Sümerce konuşmayan ve Sami olmayan bir halk tarafından, MÖ 4000-2350 yılları arasında kurulmuştur. Bu halka günümüzde Proto-Fıratlılar ya da Ubaidliler denmektedir. Ubaid ismi Al-Ubaid şehrindeki kazı alanından gelir. Ubaidliler Sümer şehrinde kurulmuş ilk medeniyettir. Bataklıkları tarım için kurutmuşlar, ticaret, dokumacılık, dericilik, demircilik, taş oymacılığı ve çanak-çömlekçilik gibi işlerle uğraşmışlardır. Ubaidlilerin bölgeye yerleşmesinden sonra çeşitli Sami halklar da aynı bölgeye yerleşmiş, kültürlerini Ubaidlilerinki ile karıştırarak Sümerler öncesi yüksek bir medeniyet kurmuşlardır.

Çoğu tarihçiye göre, Sümerler MÖ 5500 ve 4000 yılları arasında bölgeye kalıcı olarak yerleşmiş Batı Asya halkıdır. Samuel Noah Kramer, "Tarih Sümer'de Başlar" kitabında; İran'dan gelen göçebeler ve Samilerin karışımı olan bir köy kültürü ile Sümer tarihinin başladığını yazıyor. Bu iki halkın ve kültürlerinin karışması zamanla Güney Mezopotamya'daki ilk şehir devletini oluşturuyor. Zamanla bölgeye hakim olmak için mücadele eden şehir devletlerine dönüşüyorlar. Genelde Samilerin üstün çıktığı bu mücadelelerde, Mezopotamyalılar diğer bölgelere genişlemeye başlıyorlar ve yakın doğuda ilk imparatorluğu kuruyorlar. Bu imparatorluk zamanla Elam olarak da bilinen bölge dahil olmak üzere, İran'ın batı düzlüklerine kadar yayılıyor. Bu Mezopotamya imparatorluğu, Hazar Denizi ya da Kafkaslardan geldiği tahmin edilen, ilkel ve göçebe Sümerler ile karşılaşıyor. Mezopotamya ile ilkel kabileler arasında tampon görevi yapan Sümerliler ne pahasına olursa olsun direniyorlar. İlk karşılaşmalarda kendilerinden teknolojik ve kültürel anlamda gelişmiş olan Mezopotamyalılar üstün geliyor. Zamanla esir ya da paralı asker olarak Mezopotamya kültürünü yakından tanıyan Sümerler, kendilerine gerekli olan askeri teknolojiyi öğreniyor ve kendi kültürlerine uyguluyorlar. Zamanla gerilemeye başlayan Mezopotamya devletine üstün gelmeyi ve önce batı İran topraklarını sonra Kuzey Mezopotamya'yı almayı başarıyorlar. Fethettikleri bu bölgede ilk Sümer devletini kuruyorlar.
Sümer şehir-devletleri, tarih öncesi Ubaid ve Uruk dönemlerinde yükselmeye başladı. Sümer yazılı tarihi, MÖ 27. yüzyıla ve öncesine kadar uzanır, ancak tarihsel kayıtlar, MÖ 23. yüzyıla tarihlenen Erken Hanedanlık III dönemine kadar belirsiz kalmıştır. Bu dönemde yazılı kayıtların dili daha kolay çözülebilir hale geldi ve bu da arkeologlara çağdaş kayıtları ve yazıtları okuma fırsatı sağladı.
Akad İmparatorluğu, MÖ 23. yüzyılda Mezopotamya'nın geniş bölgelerini başarıyla birleştiren ilk devlettir. Guti döneminden sonra, Üçüncü Ur Hanedanlığı krallığı da kuzey ve güney Mezopotamya'nın bölümlerini benzer şekilde birleştirdi. Ancak bu birlik, MÖ 2. milenyumun başlarında Amori akınları karşısında sona erdi. Amorilerin "İsin hanedanı" MÖ 1700 yılına kadar sürdü, bu tarihten sonra Mezopotamya, Babil yönetimi altında yeniden birleşti.

Ubeyd dönemi, Mezopotamya ve Basra Körfezi'ne yayılan kendine özgü kaliteli boyalı çanak çömlek tarzıyla dikkat çekmektedir. yerleşime dair en eski kanıt Tell el-'Oueili'den gelmektedir, ancak Güney Mezopotamya'daki çevresel koşulların Ubeyd döneminden çok daha önce insan yerleşimi için elverişli olduğu göz önüne alındığında, daha eski yerleşimlerin var olması ancak henüz bulunamamış olması muhtemeldir. Bu kültürün kuzey Mezopotamya'daki Samarran kültüründen türediği anlaşılmaktadır. Bunların daha sonraki Uruk kültürüyle özdeşleştirilen gerçek Sümerler olup olmadığı bilinmemektedir. Eridu'nun baş tanrısı ve bilgelik tanrısı Enki'nin, Uruk'un aşk ve savaş tanrıçası İnanna'ya uygarlık armağanlarını vermesinin öyküsü, Eridu'dan Uruk'a geçişi yansıtıyor olabilir.

Ubaid döneminden Uruk dönemi

Trajedi veya tragedya sözcüğü Yunanca tragoidia'dan gelir. Tragos (keçi) ve oidie (türkü) sözcüklerinin birleşmesiyle "keçilerin türküsü" anlamına gelir. Dionysos şenliklerinde koro, tanrının ona bağlı kölelerini simgeliyordu. Tanrının çevresinde hep doğanın yabancı güçlerini temsil eden teke ayaklı satyrler(satirler) bulunduğu için ilk başlarda, koro da satyrlerin biçimine giriyordu; ilk dönemlerde, korodaki oyuncular teke derileri (tragoi) giyerek oyun alanına çıkıyorlardı. Tragedya türü de tragos'ların şarkılarından doğdu.
Tragedyanın konu kaynağı efsanelerdi. Zaten efsaneler Yunan şiirinin de kaynağı olmuştu. Kendisinden sonra gelen yazarların bitmez tükenmez hazinesi olan Homeros efsaneleri güzel bir üslûp içinde tekrarlanmıştı. Ancak dram sanatı, bu efsanelerden yepyeni bir biçimde esinlendi. Efsaneler geleneksel bir süsleme sanatı gibi, tekrarlanmanın batağına tam düşecekken, dram sanatı bu efsanelere yeni bir soluk getirdi ve geniş bir ufuk açtı. Çünkü efsanelerde idealize edilerek ya da süslenerek anlatılan olaylar ve bu olayların içindeki kahramanla dram sanatı yoluyla Atina halkının özelliği ve tavrı oluverdi; efsaneler yoluyla önemli gerçekler üzerinde duruldu. 
Yunan tragedyasının özellik gösteren düşünce düzeyinden biri “gururlanma günahı” ve bu günahın kaçınılmaz cezasıydı. Yunanlar bu cezayı tanrıça Nemesis'e bağlarlardı. Nemesis, başarıları ve sürekli zenginlikleri yüzünden tanrıları unutan insanların kırbacı, onları cezalandıran bir yüce güçtü. Yunan seyircisi için hiçbir şey gurur kadar kahramanın kötü bir duruma düşmesindeki acıya, gölge düşüremezdi.
Yunan tragedya yazarları, oyunlarında tekrar tekrar bu günah-ceza kavramları üzerinde dururlardı. Hele Aiskhilos bu dinsel kavramlara her zaman dikkat etmişti. Ancak antik tragedyadaki günah kavramı bugünkünden değişikti: bazen günah hafif olur, unutulurdu; bazen günahı işleyen farkına bile varmazdı; bazen de günahı işleyen cezaya çarptırılan değil, onun babası ya da atası olurdu. Tragedya kahramanları günahlarından dolayı vicdan azabı çekmezlerdi.
Yunan tragedyasının yapısı konuşmalı ve şarkılı bölümlerle kuruludur. Konuşmalı bölümler üçe ayrılır:

Prologos (trgedyanın başlangıcı)
Koronun ortaya çıkmasından önce söylenen bölümdü. Oyun üzerine bazı açıklamaların yapıldığı yerdi. Bu bölüm yalnız bir kişi tarafından seyirciye doğru söylenirdi. Bir çeşit anlatıcının bölümüdür. Bu başlangıç bitince koro oyun alanına girer ve oyun bitinceye kadar kalırdı.
Epeisodion'lar
Bunlar koronun şarkıları arasındaki bölümlerdi. MÖ 5. yüzyıldan itibaren her oyunda üç Epeisodion'un olması bir kural durumuna geldi.
Eksodos (tragedyanın bitişi)
İlk dönemlerde koronun dışarı çıkması sırasında söylenen lirik bir şarkıydı.
En ünlü tragedya yazarları;
Aiskhylos, Sophokles, Euripides, Pierre Corneille, Jean Racine

Vedalar (Sanskritçe: वेद), Aryan din edebiyatının tamamını içine alan bir terimdir. Hinduizm dinine inananlar için kutsaldırlar ve yine bu dine inananlar için açığa çıkmış bilgidirler. Veda kelimesi bilgi manasına gelir ve İngilizce farkında olmak manasına gelen wit sözcüğüyle aynı kökene sahiptir.
Birçok Hindu, Vedaların yaratılışın başından beri var olduğuna inanır. Vedaların en yeni bölümleri yaklaşık MÖ 500 senesi civarında ortaya çıkmışken, en eski metin (RigVeda) yaklaşık MÖ 1500 yıllarına aittir. Fakat birçok Hint bilimciye göre metinler yazılmadan önce uzunca bir süre devam eden bir sözel gelenek mevcuttu.
Vedalar 4 ana bölüme ayrılır:

Samhitalar
Brahmanalar
Aranyakalar
Upanişadlar
Samhita'lar genelde mantralardan oluşur ve 4 bölüme ayrılır:

RigVeda
SamaVeda
YajurVeda
AtharvaVeda
Brahmanalarda dini törenlerin özellikleri ve sembolik manaları anlatılır, Aranyakalarda artık ritüelizm değil tamamen sembolik anlamlar açıklanmaya başlanır.
Aranyakalar ve özellikle "Veda'ların sonu" (Vedanta) olan Upanişadlar (MÖ 800- MÖ 400) daha felsefi ve mistik yapıdadır, anlaşılması mantralara göre çok daha kolay olduğundan "Vedaların en önemli bölümleri, zirvesi" kabul edilir ve Hint felsefesi konusunda en önemli kaynaklardan biridir.
Samhitalardan en değerlisi ve en eskisi olan Rig-Veda'da doğa güçlerinin kişileştirilmesi olan Tanrılara tazim için yazılmış 1017 ilahi vardır, her ilahi 10 kadar âyetten oluşur, bunların ayrı bir edebî vezni olduğu için yüksek sesle okunur, anlatımlar üzeri kapalı yoğun sembolizmle bezenmiştir ve anlaşılmasının oldukça zor olduğu kabul edilir, Rig-veda'da, hayatın anlamına, evrenin başlangıcına ilişkin felsefi çıkarımlar da bulunmaktadır:
"Önce ne varlık vardı ne de yokluk, ne hava vardı ne de ötedeki gökyüzü, neydi onu saran? Neredeydi? Kimin himayesindeydi?
Orada mıydı, derinliklerine ulaşılamaz engin Umman? Ölüm de yoktu o zaman, ölümsüzlük de. Geceye ya da gündüze ait olan herhangi bir belirti yoktu, Tek olan soluk olmadan soluyordu kendi iç gücüyle, bundan başka da hiçbir şey yoktu.
Karanlık vardı, her şeyi saran bir karanlık ve her şey ayrışmamış haldeki Ummandı o zaman, boşluğun sakladığı o, gayrete geldi ve var oldu.
Başlangıçta ilahi aşk meydana geldi, Gönül'ün ilksel tohum hücresini oluşturdu, Rişiler gönüllerinde araştırma yaparak keşfettiler varlığın yokluktaki bağlantısını.
Belli belirsiz bir çizgi varlığı gayri varlıktan kesip ayırdı..." (Rig-Veda 10:129)
SamaVeda, melodiler vedasıdır. Kurban esnasında rahipler bu ilahileri okurlar.
YajurVeda'da, Kurban ile ilgili sözler ve dualar bulunmaktadır, bir kısmı nesir, bir kısmı da manzum olarak yazılmıştır. Kurban esnasında alçak sesle okunur.
AtharvaVeda, dinî ayin ve törenlerde okunan dua ve yakarışları ihtiva eder, 730 ilahiden oluşur. Kozmik, mistik parçalar ve büyü ile ilgili dualar vardır.

Hinduizmin birçok analisti, Hinduizmin tüm çağdaş dinlerin unsurlarını kucakladığını ve Hinduizmin Vedik Puranaları da dahil olmak üzere birçok kutsal kitabın Budizm, Jainizm ve Sihizm unsurlarını içerdiğini ve önemli miktarda Yunan ve Zerdüştlük gibi dini unsurları benimsediğini iddia ediyor. Avesta. Ahura'dan Asura'ya, Deyab'dan Deva'ya, Ahura'dan Mazda'dan Monoteizme, Varuna, Vishnu ve Garuda, Agni Puja, Soma'dan Soma'ya, Cennet'ten Sudha'ya, Yasna'dan Yojna'ya veya Bhajan'a, Nariyasangha'dan Narasangsa'ya İndra'dan İndra'ya, Gandareva'dan Gandharva'ya, Vajra'ya, Vayu'ya, Mantra'ya, Yam, Ahuti, Humata'dan Sumati'ye, İndra'dan İndra'ya.

Yahya Kemal Beyatlı, doğum adıyla Ahmed Agâh (2 Aralık 1884, Üsküp - 1 Kasım 1958, İstanbul), Türk şair, mütefekkir, yazar, siyasetçi ve diplomattır.
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Şiirleri Divan edebiyatı ile modern şiir arasında köprülük görevi üstlenmiştir. Türk edebiyat tarihi içinde Dört Aruzcu'dan biri olarak kabul edilir. Sağlığında Türk edebiyatının başaktörleri arasında kabul edilmiş ancak hiç kitap yayımlamamıştır.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde milletvekilliği ve bürokratlık gibi siyasi ve idari görevler üstlenmiştir.

2 Aralık 1884 tarihinde Üsküp'te dünyaya geldi. Annesi, ünlü divan şairi Leskofçalı Galip'in yeğeni Nakiye Hanım; babası eski icra memuru dönemin belediye başkanı İbrahim Naci Bey'dir.
İlköğrenimine, 1889 yılında Üsküp'te Sultan Murat Külliyesi'nin bir parçası olan Yeni Mektep'te başladı. Daha sonra yine Üsküp'te bulunan Mektebi Edeb'e devam etti. 1892'de Üsküp İdadisi'ne girdi.
1897 yılında ailesiyle Selanik'e taşındı. Çok sevdiği ve etkilendiği annesinin veremden ölümü onu çok etkiledi. Babasının tekrar evlenmesi üzerine ailesinin yanından ayrılıp Üsküp'e döndüyse de, kısa süre sonra Selanik'e geri geldi. Esrar takma adı ile şiirler yazdı.
Ortaöğrenimine devam etmek üzere 1902 yılında İstanbul'a gönderildi. Servet-i Fünuncu İrtika ve Malumat adlı dergilerde, Agâh Kemal mahlasıyla şiirler yazmaya başladı.
Okuduğu Fransızca romanların ve Jön Türkler'e duyduğu ilginin etkisiyle 1903 yılında II. Abdülhamit baskısı altındaki İstanbul'dan kaçarak Paris'e gitti.

Paris yıllarında Ahmet Rıza, Sami Paşazade Sezai, Mustafa Fazıl Paşa, Prens Sabahattin, Abdullah Cevdet, Abdülhak Şinasi Hisar gibi Jön Türkler'le tanıştı. Hiç dil bilmeden gittiği kentte hızlı bir şekilde Fransızca öğrendi.

1904 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde siyaset bilimi bölümüne kaydoldu. Okulda ders veren tarihçi Albert Sorel'den etkilendi. Okul hayatı boyunca derslerinin yanı sıra tiyatro ile ilgilendi. Kütüphanelerde tarih hakkında araştırmalar yaptı. Fransız şairlerin kitaplarını inceledi. Tarih alanındaki incelemeleri sonucu 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi'nin Türk tarihinin başlangıcı sayılması gerektiği görüşüne vardı. Araştırmaları ve sosyal etkinlikleri derslere zaman ayırmasını ve sınavlarda başarılı olmasını engelleyince bölüm değiştirerek edebiyat fakültesine geçti, ancak bu bölümden de mezun olamadı. Paris'te geçirdiği dokuz yılda tarih bakışı, şairliği, kişiliği gelişti.

1913 yılında İstanbul'a döndü. Darüşşafaka İdadisi'nde tarih ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Bir süre Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi dersi verdi. Bu yıllarda Üsküp ve Rumeli'nin Osmanlı devletinin elinden çıkması onu derinden üzdü.
Ziya Gökalp, Tevfik Fikret, Yakup Kadri gibi şahsiyetlerle tanıştı. 1916'da Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Darülfünun'a medeniyet tarihi müderrisi olarak girdi. Sonraki yıllarda garp edebiyatı tarihi, Türk edebiyatı tarihi derslerini de okuttu. Hayatının sonuna kadar çok yakın dostu olarak kalan Ahmet Hamdi Tanpınar, onun Darülfünun'da öğrencisi oldu.
Bir yandan da edebî faaliyetlerini sürdüren Yahya Kemal, Türk dili, Türk tarihi konularında gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Peyam gazetesinde Süleyman Nadi mahlasıyla, Çamlar Altında Muhasebe başlığı altında yazılar kaleme aldı. 1910'dan beri yazmakta olduğu şiirlerini ilk defa 1918 yılında Yeni Mecmua adlı dergide yayınladı. Türk edebiyatının başaktörleri arasında yer aldı.

Mondros Mütarekesi'nin ardından gençleri etrafında toplayarak Dergâh adlı bir dergi kurdu. Dergi kadrosunda Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimler yer aldı. Yahya Kemal'in yakından ilgilendiği bu dergide yayınlanan tek şiiri Ses manzumesidir. Ancak dergi için pek çok düzyazı kaleme alan yazar, bu yazılarla Anadolu'da devam eden Millî Mücadele'ye destek verdi ve İstanbul'da Kuvayımilliye ruhunu canlı tutmaya çalıştı. Benzer yazıları İleri ve Tevhid-i Efkâr gazetelerinde de sürekli yayınlandı.

Yahya Kemal, Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türkler'in zaferi ile sonuçlanmasının ardından İzmir'den Bursa'ya gelen Mustafa Kemal'i tebrik için Darülfünun tarafından gönderilen heyette yer aldı. Bursa'dan Ankara'ya giderken Mustafa Kemal'e eşlik etti ve ondan Ankara'ya gelmesi için davet aldı.
19 Eylül 1922'de Darülfünun Edebiyat Medresesi'nin müderrisler toplantısında Mustafa Kemal'e fahri doktorluk ünvanı verilmesini teklif eden Yahya Kemal'in bu teklifi, oy birliğiyle kabul edildi.

1922'de Ankara'ya giden Yahya Kemal, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yaptı. O yıl, Lozan görüşmelerinde Türk heyetine danışman atandı. 1923'te Lozan'dan döndükten sonra II. Dönem TBMM'ye Urfa milletvekili olarak seçildi. Milletvekilliği 1926'ya kadar devam etti.

1926'da İbrahim Tali Öngören'in yerine Varşova'ya elçi olarak atandı. 1930'da Lizbon büyükelçisi olarak Portekiz'e gitti. İspanya orta elçiliği görevi de kendisine verildi. Madrid'de görev yapan ikinci edebiyatçı sefir oldu. İspanya Kralı XIII. Alfonso ile yakın dostluk kurdu. 1932'de Madrid elçiliğindeki görevine son verildi.

İlk defa 1923-1926 arasında Urfa milletvekili olarak görev yapan Yahya Kemal, 1933 yılında Madrid'deki diplomatik görevinden döndükten sonra milletvekili seçimlerine girdi. 1934 yılında Yozgat milletvekili oldu. O yıl çıkan soyadı kanunundan sonra Beyatlı soyadını aldı. Ertesi seçim döneminde Tekirdağ milletvekili olarak meclise girdi. 1943'te İstanbul'dan milletvekili seçildi. Milletvekilliği döneminde Ankara Palas'ta yaşadı.

Yahya Kemal, 1946 seçimlerinde meclise giremedi ve bağımsızlığını yeni ilan etmiş Pakistan'a 1947'de büyükelçi olarak atandı. Yaş haddinden emekli oluncaya kadar Karaçi'de elçilik görevini sürdürdü. 1949'da yurda döndü.

Emekli olduktan sonra İzmir, Bursa, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin ve civarını ziyaret etti. Atina, Kahire, Beyrut, Şam, Trablusşam gezilerine çıktı. İstanbul'da Park Otel’e yerleşti; ömrünün son yıllarını bu otelde geçirdi. Taha Toros, burada Yahya Kemal'in 1930'lu yıllardan itibaren değişik aralıklarla, 19 yıl oturduğunu yazmıştır.
1949'da İnönü Armağanı'nı aldı. 1956 yılında Hürriyet gazetesi her hafta bir şiirine yer vererek tüm şiirlerini yayınlamaya başladı.

Yakalandığı bir çeşit bağırsak iltihabı nedeniyle tedavi için 1957'de Paris'e gitti. Bir yıl sonra 1 Kasım 1958 Cumartesi günü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.
Şair, şiirlerini mükemmel hâle getirmediği gerekçesiyle sağlığında kitaplaştırmak istememiştir. 1 Kasım 1958 tarihinde vefatı üzerine, İstanbul Fetih Cemiyeti'nin 7 Kasım 1959 günkü toplantısında Nihad Sami Banarlı'nın teklifiyle Yahya Kemal Enstitüsü kurulmasına karar verilir ve eserleri yayınlanır.
1961 yılında Divanyolu, Çarşıkapı’da yer alan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi'nde Yahya Kemal Müzesi açıldı.
1968 yılında Hüseyin Gezer tarafından yapılan bir heykeli İstanbul'daki Maçka Parkına yerleştirildi.
İstanbul Serencebey Parkı'nda üzerinde dizelerinin yazılı olduğu bir heykeli vardır. Parka Yahya Kemal Parkı da denmektedir.

Yahya Kemal, nesir alanında da eser vermiş olmakla birlikte şair olarak isim yapmış bir edebiyatçıdır. Şekil açısından Divan şiir geleneğini ve aruz veznini kullanmıştır. Üslup açısından iki ayrı anlayışta şiirleri vardır: bunlardan birisi devrine göre genellikle sade, doğal ve yaşayan bir Türkçe ile şiir yazmaktır (bu tür şiirleri özellikle ilk baskısı 1961 yılında yapılan Kendi Gök Kubbemiz başlıklı şiir kitabında toplanmıştır); diğeri ise tarihin eski devirlerine ait olayları devrinin diliyle ifade etme düşüncesidir (ilk baskısı 1962'de yapılan Eski Şiirin Rüzgârıyle başlıklı şiir kitabındaki manzumelerde bu anlayışı sergilemiştir).
Fransa'da bulunduğu yıllarda karşılaştığı Mallarmé'nin şu cümlesinin Yahya Kemal'in aradığı şiir dilini bulmasında etkili olduğu düşünülür: "En iyi Fransızcayı Louvre Sarayı'nın kapıcısı konuşur." Yahya Kemal, bu cümle üzerinde uzun uzun düşündükten sonra, şiirlerinde kullanacağı dili yakalar; Louvre Sarayı'nın kapıcısının okumuş yazmış bir aydın olmadığı gibi okuyup yazması olmayan bir cahil de olmadığını; bu durumda en iyi Fransızca'yı orta tabakanın, yani "halk"ın konuşabileceğini anlayarak orta tabakanın konuşmasına dikkat eder. Şair, bu düşüncelerin etkisiyle henüz dil inkılabından yirmi beş-otuz yıl önce sade Türkçe şiirler yazmaya yönelmiştir.
Türkiye Türkçesi ile söylediği şiirlerinin yanında Osmanlı Türkçesi ile şiirler yazan Yahya Kemal'in eski dil ve nazım şekilleriyle söylemesinin arkasında, Türk edebiyatını bir bütün olarak algılaması ve tarihin eski devirlerine ait olayları devrinin diliyle ifade etme düşüncesi vardır. Eskiyi reddetme yerine olduğu gibi kabullenme ve yeniden yorumlayarak günümüze taşıma çabası içinde olmuştur. Geçmiş devirlerde yaşanmış olayları ait oldukları devrin diliyle ifade etme düşüncesiyle yazdığı şiirlere örnek olarak Yavuz Sultan Selim'i ve döneminin olaylarını, tahta çıkışından ölümüne kadar kronolojik bir şekilde hikâye eden Selimnâme, bestelenmiş şiirleri arasında yer alan Çubuklu Gazeli, Ezân-ı Muhammedi, Vedâ Gazeli, İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel verilebilir.
Şiirin vezin, kafiye ve iç ahenge dayandığına inanan şairin hemen hemen tüm şiirleri aruz vezni ile yazılmıştır. Hece ölçüsüyle yazdığı tek şiiri "Ok"tur. Onun bütün şiirlerini aruzla yazması ve mısraya olan saygısı, şiirine şekil mükemmelliği getirmiştir. Ona göre şiir sıradan cümlelerden değil nağmeden oluşur, bu yüzden sesle okunmaya muhtaçtır. Kelimelerin kulakla seçilmesi ve mısradaki yerlerinin bulunması gerekir. Ona göre bir mısranın şiir olması, ahenkle ve titizlikle yazılmasıyla mümkündür. Onun için "şiir musikiden ayrı bir musiki"dir. bu anlayışının bir sonucu olarak, şiirlerinin üzerinde yıllarca çalışmış ve henüz nağmeye dönüşmediğine inandığı mısralar için en uygun kelimeleri ve istifi buluncaya kadar şiirlerini tamamlanmış saymamıştır.
Yahya Kemal'in şiir dilinin en belirgin yönlerinden biri "sentezciliği"dir. Paris'te kal

Yansıma veya yansıma ses, doğadaki seslerin bir nesne, olay veya durum ile bağdaştırılmasına denir. Sesleri betimlemeye yarayarak bir söz sanatı olarak düzyazı, karikatür ve şiirlerde kullanılabilir. Küçük çocukların ifadelerinde ve karikatürlerde sıkça rastlanılır. Yansıma sözcükleri tek başına anlam taşımaz. Kalıplaşmış yansıma sözcükler olduğu gibi (ai, bum, çat, güm, hav, miyav, pat, vs.) yazar tarafından söz konusu durumu belirtmek için yeni sözcükler de oluşturulabilir. Gösterge olarak betimlenen ile betimleyen arasındaki ses benzerliği ilişkisinden ötürü ikon grubuna girer.

Hapşırmak
Öksürmek
Zırlamak
Ağlamak
Tükürmek
Üflemek
Patlamak
Fırlamak...

Dere şırıl şırıl akıyordu.
Köpek havladı.
Kedi miyavladı.
Çocuklar oyun oynarken top pat diye patladı.
Öğretmen, "Aranızda fısıldayarak konuşmayın." dedi.
Sinek bütün gece boyunca vızıldayıp durdu.
Ben hapşurunca arkadaşım bana bir mendil verdi.

Best, Otto F. (1984). Handbuch literarischer Fachbegriffe (Almanca). Frankfurt am Main: Fischer Handbücher.

Zerdüştçülük, Zerdüştîlik ya da Mecusîlik, günümüzden 3.500 yıl önce Zerdüşt tarafından İran'da kurulan, yaklaşık MÖ 6. yüzyıldan MS 7. yüzyıla kadar Pers, Med ve Sasani İmparatorluğu’nun dini olan, içerisinde düalist ve eskatolojik inanışın ilk örneklerini barındıran, dünyanın en eski tek tanrıcı vahiy dini. Bu dine inananlar Zerdüştçü, Mazdaist ve Zerdüştî olarak adlandırılıyor olup bedenen öldükten sonra dirilip Ahura Mazda'nın huzuruna çıkacaklarına ve orada sorgulanacaklarına inanırlar. Zamanla Zerdüştlüğün Zurvanizm gibi alt dalları ortaya çıkmıştır. Zurvanizm inancı, Zurvan olarak bilinen zaman ve kader tanrısını baş tanrı konumuna yükseltmiştir.
Zerdüştlüğün kutsal metni Avesta'dır ve ilk olarak Avestaca dilinde yazılmıştır. Ahûra Mazda'nın Avestaca kelime anlamının "bilge efendi" olduğu düşünülmektedir. 9. yüzyıl itibarıyla Zerdüşt bilginleri, dînî metinleri dönemin dili olan Pehlevice yazmaya başlamıştır.

Günümüzde dinin doğduğu ülke olan İran'da yalnızca yaklaşık 30.000 Zerdüştî bulunurken en fazla Zerdüştinin yaşadığı diaspora ülke Hindistan'dır. İran'ın İslam ordularınca fethedilmesinden sonra ülkeyi terk ederek Hindistan'a yerleşen bu topluluğa coğrafî kökenlerine ithafen Parsî denir.

Türkçe Zerdüşt kelimesi Farsça زرتشت (Zartosht) kelimesine dayanmaktadır. Bu kelime Avesta dilindeki zaraθuštra kelimesinden gelir. (Grekçe: Ζωροάστρης, Zōroástrēs). Adına eklenen uştra sözcüğünün bilinen anlamı deve ile ilgisi yoktur. Kimi akademisyenlerin önerdiği, kökü uş "pırıldamak" olandan zaratha (altın) ve uştra (ışık) türetilerek oluşan ad, dünyaya ışık getirenlerin en büyüklerinden birine verilmiş ad olarak "Altın ışığın adamı" anlamındadır. Halk dilinde ise Zerdüşt, yaşayan yıldız olarak nitelendirilir.

Türkçede yaygın ve Zerdüştlük biçiminde yerleşmiş olan terime Zerdüştçülük yahut Zerdüştilik şeklinde rastlamak mümkündür. Zerdüştlük kullanımında bu dine bağlı olan insanlar Zerdüşti yahut Zerdüştçü olarak adlandırılmak durumundadır, zira Zerdüşt dinin kurucusunun adıdır.

Zerdüştlük, Budizm gibi felsefi yönü de ön plana çıkan inançlar arasındadır. Zerdüştlüğün temelinde iyilik ve kötülüğün savaşı yatar. Zerdüşt, yeryüzündeki kavganın tanrının ruhu Spenta Mainyu ile şeytanın ruhu arasında olduğuna inanırdı ve her inananın iyilik için savaşması gerekirdi. Zerdüştlükteki şeytan inancı ile İbrahimi dinlerdeki melek anlayışı arasında benzerlikler vardır. Zerdüştlük inancında Tanrı kabul edilen Ahura Mazda “Aklın Efendisi” ile sembolize edilir, Ehriman ise kötülüğün güçlerini temsil eder ve iyilik-kötülük mücadelesi bu noktada başlar.
Geleneksel olarak Zerdüştiler yeryüzünün insan kalıntılarıyla bozulmaması gerektiğine inanırlar. Bu yüzden ölülerin cesetlerini defnetmek yerine üstü açık kulelerin çatılarında akbabalara ve doğal etkenlere karşı korumasız bir şekilde bırakırlar.
Bu inancın tanrısı Ahura Mazda'dır. Zerdüşt Espantaman, bu dinin peygamberidir.
Doğal elementleri kutsal sayarlar ve bu elementler (su, toprak, hava, ateş) kirletilmekten korunur. Bununla ilişkili olarak ateşe, aydınlığa veya Güneş'e bakılarak ibadet edilir. Bu inanç Zerdüşt Espenteman tarafından getirilmiştir.

Zerdüştlüğün peygamberin yaşadığı dönemde yaygın olmadığı bilinmektedir. Batı İran'da Zerdüştlüğün vaizleri, üyeleri sadece Medyalıların değil Persler arasında da bilinen magi rahip aşiretiyle karşılaştılar. Araştırmacılar, bu yeni fikirlerin magilerden gelen itirazlarla karşılaştığına inanıyorlar. Zerdüştlük, bu tarihten sonra da İslamiyet'in İran'da yayılmasına kadar genişlemeye devam etmiştir. Zerdüştiler MS 600 civarında Müslümanların Pers topraklarını ele geçirmesinden sonra İslamiyete geçmiş ve geriye az sayıda Zerdüşti kalmıştır.
Zerdüştlüğün kökeni ve Zerdüşt’ün tarihsel dönemi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Ana akım akademik görüşe göre dinin tek kurucusu Zarathuştra (Zerdüşt) kabul edilmektedir. Bazı alternatif yorumlarda ise Zerdüştlüğün farklı dönemlere atfedilen birden fazla figürle ilişkilendirildiği ileri sürülmektedir.
Zerdüştlükte Ahura Mazda, evrenin yaratıcısı ve en yüce varlık olarak kabul edilir. Din, iyilik ve kötülük arasındaki ahlaki mücadele üzerine kuruludur. Zerdüşt (Zarathuştra), insanlara doğru yaşam ve ahlaki seçimler konusunda öğretiler sunmuştur. 
Zerdüşt'ün filozof yönünü doğa, toplum ve insan gerçeğine ilişkin perspektiflerinde görmek mümkündür. Antik çağ Yunan filozoflarında, Zerdüşt inanışının geliştirdiği kavramların etkilerine rastlanır; MÖ 538 dönemlerinde yaşayan Theopampos, iyi- kötü mücadelesini tabiatın kendi içindeki kanunu olarak algılar.
Herakleitos doğadaki her şeyin sürekli değişim içinde olduğunu öne sürer ve hareket kuramında Zerdüşt'ün karşıtlar mücadelesi fikrinden etkilenir. Bundan yola çıkarak, Zerdüşt'ün gök, ışık, Güneş ve diğer göksel varlıkların çözümlemesini yorumlayarak fiziksel evrenin öz devinimlerini formüle eder. Zerdüşt'ün felsefi inancı dünyanın beş temel elementten oluştuğunu belirtir. Bunlar toprak, su, ateş, hava ve bitkidir. Zerdüşt inancının yaşandığı Mezopotamya bölgesinin hayat tarzı, coğrafi konumu ve yaşam koşulları bu tespitlerin kaynağını oluşturur.

Zerdüştilikte, dünyanın dört evreden oluştuğuna inanılır. Birinci dönemde iyilik ve kötülük ortaya çıkar. İkinci evrede dünya karanlığa, felakete ve kötülüklere gömülür. Üçüncü evrede iyilik ve kötülük mücadelesinde iyilik kazanır, Zerdüşt halklara doğruyu, adaleti göstererek karanlığı ve aydınlığı birbirinden ayrıştırır. Dördüncü evrede ise her tür kötülük ve karanlık kaybolacak, dünyaya barış ve kardeşlik hâkim olacaktır. Zerdüşt burada dünyayı aşamalara ayırırken, ilk dönem insanın yaradılış dönemini konu alır. İkinci dönemde, tufanla insanoğlunun uğradığı felaket vurgulanır. Üçüncü dönemde, Zerdüştlük ve sonrasında gelişen uygarlığa vurgu yapılır. Dördüncü aşama da ise insanoğlunun geleceğe dair taşıdığı umuda, özgürlük düşlerine çağrışım yaparak, geleceği tasavvur eder.

Zerdüştlük felsefesinde su, hava, toprak, ateş kutsal sayılır ve ateşe, aydınlığa veya Güneş'e bakılarak ibadet edilir. Işığın ve aydınlıkların, Tanrı Ahura Mazda'nın fiziksel temsili olduğuna inanılır. Bununla ilişkili olarak ateş, iyi ve kötüyü birbirinden ayıran Tanrısal bir güce sahiptir. Bu inanca göre, ateş bütün varlıklarda bulunur ve canlı ve cansızlarda farklı biçimlerde var olur. İnsanda, hayvanda, bitkilerde, gökte ve yerde bu ateşi değişik zaman ve durumlarda görmek mümkündür. En kutsal olan ateş ise, Tanrı Ahura Mazda ile insan arasındaki ateştir.

Kutsal kitaplar
Zerdüşt, Gatalar denen dörtlükler yazmıştır. Bu dörtlükler Avesta denen kutsal kitapta toplanmıştır. Bu yazılar Zerdüşt'ün neye inandığını anlatan tek belgedir.
Zerdüşt Dini 3 ilahi

AHUNA-VAIRYA (Yasna 27.13)
Ölümlü efendiler gerçekleştirirken iradelerini Dünya üzerinde,
Böyle onların Aşa Hocalarının bilgeliğiyle;
Vohu Menah'ın armağanları gelir ödül olarak
Yaşamın efendisi sevgiyle yapılmış eylemlere;
Tabii ki Ahura'nın Kşatriya'sı aşağıya gelir
Hizmet edenlere gayretle alçak gönüllü kardeşlerine.
AŞEM VOHU (Yasna 27.14)
İyi olanların en iyisidir doğruluk,
Işıltılı amacıdır dünya üzerindeki yaşamın;
Bu Işık'a ulaşır biri doğrulukla yaşarken
Yalnızca en yüce doğruluk adına.
YENGHE HATAM (Yasna 27.15)
Taparız bu erkeklere ve kadınlara,
Her ibadetleri
Aşa, yaşamın sonsuz yasası ile dolu olan;
Onlar Mazda Ahura'nın gözünde
En iyi ve en ölümlülerdir;
Bunlar en gerçek liderleridir insanoğlunun.

Zerdüştlüğün kutsal metinlerinin derlendiği Avesta genellikle iki bölüme ayrılır. Birinci bölüm Vendidad, Visperad ve Yasna'yı içerir. Vendidad, çeşitli dînî yasalar ve efsanevi hikâyelerden oluşur. Visperad, kurban edilirken okunan duaları içerir. Yasna ise benzer dualar ve Avesta'da kullanılan genel dilden farklı bir lehçeyle yazılı beş gata içerir. Avesta'nın ikinci bölümüne Khorda Avesta (Küçük Avesta) adı verilir ve tüm inananlar tarafından farklı elementlerin varolduğu belirli günlerde okunabilen kısa dualar içerir. Bu duaların beşine Gah, 30'una Sirozah, üçüne Afrigan ve altısına da Nyayish denir.

Zerdüştlük inancına göre Tanrı kadın ve erkeği bir arada ve birbirine arkadaş olarak yaratmıştır. Bu inançta kadın ve erkek eşit olarak kabul edilmektedir. Zerdüşt inancının gelişip yayıldığı bölgelerde çok eşliliğin azaldığı ve tek eşliliğin arttığı görülmüştür. Zerdüştilikte, doğru yaşama, ahlâkî emirlere uyma esastır. Ahlâki emirler; iyi düşünce, iyi söz, iyi iş diye özetlenir. Fakirlere cömert davranma, yabancılara misafirperverlik, bütün lekelerden uzak kalma, toprağı sürme, sığırlara bakma, sıkıcı şeyleri imha da faziletli işlerden sayılır. Bazı cinsi konular ve ölü bedenine temas, kirlenmeye yol açar, özel ayinler gerektirir. Yine Zerdüşt inancı her alanda tarım ve hayvancılıkla uğraşılıp bol üretimin sağlanmasını tavsiye etmektedir. Temiz hayvanlardan sayılan köpek ve kedinin öldürülmesini büyük günah saymaktadır. Döllenmeyi ve çiftleşmeyi önleme kesin olarak yasaklanmıştır. Bu inançta şarabın ibadetle ilgili olarak dînî düşüncelerin geliştirilip derinleştirilmesi ve ruh gözünün açılması amacıyla içilmekte olduğu vurgulanır. Avesta'nın Gatha bölümünde belirtildiğine göre dînî inanç alanında şarkı ve şiirlerin önemli bir yeri olduğu görülür. Zerdüşt'ün Cennet'i şarkılı bir yer olarak değerlendirdiği dikkate alınırsa bunun önemi daha iyi kavranır.

Zerdüştiler ateşe tapmazlar, ancak ateşi yüceltirler onu kıble kabul ederek ateş önünde dua ederler. Ancak Zerdüştlükte asıl kıble Güneş'tir. Zerdüştiler dünyada bulunan elementlerin saf olduğuna ve ateşin tanrının ışığı veya irfanı olduğuna inanırlar. Ateş Ateşgede denilen tapınaklarda yakılır ve ateşe üflemek öldürülmeyi gerektirecek kadar büyük bir günahtır. Dini törenlere ya da ayinlere çok fazla önem vermeden, "iyi sözler, iyi düşünceler ve iyi hareketler" ilkelerine odaklanırlar.
Zerdüştler günde 5 kere dua ederler. Ancak ibadet zorlayıcı değildir, miktar ve şekli tapınan kişi tarafından belirlenir.
Zerdüştlerin dinî törenlerinde ateşin önünde ayinler yapmalarının sebebi, ateşin karanlığı önlemesidir, zira

Çince (Çince (basitleştirilmiş): 汉语; Çince (geleneksel): 漢語; pinyin: Hànyǔ; diğer adları: 中文, 國文, 华文, 华语), Çin anakarası ve çevresinde yaşayan bir milyardan fazla kişi tarafından konuşulan Eski Çinceden türemiş dillerin oluşturduğu diller grubudur. Dünyadaki her beş kişiden birinin anadili olarak konuştuğu Çince, lehçeleriyle birlikte dünyada en çok konuşulan dildir. Çince ve lehçeleri Büyük Çin olarak adlandırılan Çin anakarası, Hong Kong, Makao, Tayvan ve Malezya, Endonezya, Tayland, Singapur, Myanmar, Vietnam, Güney Kore gibi Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinde konuşulmaktadır. Çince, dünyanın en çok konuşulan dil olmasına bağlı olarak Birleşmiş Milletler'in altı resmî dilinden biridir. Aynı zamanda Çin, Tayvan, Singapur, Hong Kong ve Makao'nun resmî dilidir.
Dünyadaki her beş kişiden birinin anadili olarak konuştuğu Çince, yüzlerce farklı yerel lehçeden oluşmaktadır. Bu noktada Çince, tüm lehçeleriyle birlikte toplu olarak Eski Çinceden türeyen farklı lehçe türlerini ifade etmektedir. Buna bağlı olarak Çincenin bir dil ailesi olduğu iddia edilmektedir. Çince lehçeleri arasında en çok konuşulanı Mandarin Çincesi yaklaşık 850 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Ardından Şanghay ve civarındaki 90 milyon insan tarafından konuşulan Wu Çincesi, Guangzhou ve çevresinde 90 milyon civarında kişi tarafından konuşulan Yue Çincesi, Fujian ve Leizhou yarımadası çevresinde 70 milyondan fazla kişinin konuştuğu Min Çincesi ve 50 milyona yakın kişi tarafından Güney Çin, Guangdong, Malezya, Endonezya Tayland gibi yerlerde konuşulan Hakka Çincesi ve diğer Çince lehçeleri gelmektedir.
Göçmen topluluklarda en çok Kanton lehçesi kullanılır. Bu lehçe Yue Çincesinin bir parçası olarak 80 milyondan fazla kişi tarafından konuşulmaktadır. Bunun sebebi göç eden Çinlilerin genelde güney kesimlerden olmasıdır. Bu dil, Çin-Tibet dilleri ailesinin koluna dahildir.

6.000 yıldan uzun bir geçmişe sahip olduğu düşünülüp ilk kayıtları 4.500-5.000 yıldan daha uzun bir süre önce ortaya Çince dünyanın konuşulan en eski dillerinden biridir. Çinceye ait ilk kayıtlar bronz kaplar ve kemikler üzerinde bulunmuştur. Çince gerek yazı sistemi, gerek dil yapısı ile birçok uzak doğu dilini etkilemiştir. Tarih boyunca Korece, Japonca, Vietnamca gibi dilleri geniş ölçüde etkilemiştir ve Çinceden aktarılan kelimeler bugün bu dillerin kelime dağarcığının yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Çincenin etkisine bağlı olarak Japonca moraik bir dil yapısı geliştirmiş ve Korecede sesli harf uyumu bozulmuştur. Vietnamca ise Latin harfleri ile yazılıyor olsa da Çince, modern Vietnamca sözlüğünün %60'ını oluşturur.
Japonca, Korece, Vietnamcanın her biri başlangıçta Çince karakterleri temel alan yazı sistemleri geliştirmiştir. Korece tarih boyunca Hança olarak adlandırılan Çin karakterleriyle yazılmıştır. Daha sonra Çin karakterlerinin yerini Hangıl alfabesi almıştır. Kore-Hangıl karakterleri yapı olarak Çinceye benzemekle birlikte bu benzerlik Japon dilindekinden biraz daha azdır. Yine de Korece kelimelerin çoğunun kökenini Çince kelimelerdir. Çin karakterleri Japoncada ise Kana heceleriyle desteklenmiştir. Japoncanın Kanji karakterleriyle Çince karakterler, anlamları ve okunuşları Çinceden çoğu zaman farklı olsa da şeklen birbirlerine çok benzerler. Vietnamca ise Çin karakterli chữ Nôm alfabesiyle yazılmaya devam etmekle birlikte eski Fransız sömürgeciliğinin bir sonucu olarak Latin temelli bir alfabeye geçmiştir.

Çin karakterleri bu dile has bir yazı sistemidir. Bu sistemin 4.500-5.000 yılı bulan bir tarihi vardır. Çin dilindeki karakterler yan yana gelerek bir kelimeyi meydana getirmez, her kelime için farklı bir karakter bulunmaktadır. Çincenin geleneksel ve Mao tarafından yaptırılan basitleştirilmiş karakterleri vardır. 1954 yılından önce Çince, geleneksel karakterler ile yazılıyordu. Mao, bunların grafik olarak karmaşık olanlarını kolaylaştırmış ve basitleştirilmiş karakterlere dönüştürmüştür. Geleneksel karakterler bugün Tayvan'da kullanılır. İlkokulu bitirmek için 1.200 civarında karakter bilmek gerekirken eğitim almış bir Çinli okuyucu 5.000 ilâ 7.000 karakter bilir. Çince bir gazete okuyabilmek için en az 3.000 karakter öğrenilmelidir.

Pinyin, Çincenin romanizasyonu için kullanılan en yaygın sistemdir ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde kullanımdadır. Buna karşın Tayvan'da Wade-Giles adlı alternatif bir sistem kullanılmaktadır.

Çin dili bölgelerine göre farklılık gösterir. Çin'de en popüler olan lehçe Mandarindir. Çin dilinin hangi bölgelerde ne kadar bir nüfus tarafından konuşulduğu şöyledir:

Mandarin: Çin'in büyük bir bölümünü kapsar. 850.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Wu: Şanghay ve civarındaki 90.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Yue (Kantonca): Çin'in Guangksi Zhuang Özerk Bölgesi'nde 90.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Min: Tayvan ve Fujian eyaletlerinde 70.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Jin: Çin'in Şansi ve Gansu eyaletindeki 45.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Xiang: Çin'in Hubei ve Hunan eyaletlerinde 36.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Hakka: Çin'in Guangdong eyaletinde 50.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Gan: Çin'in Jiangxi eyaletindeki 33.000.000 kişi tarafından konuşulur.
Pinghua: Çin'in Guangksi Zhuang Özerk Bölgesi'ndeki 3.000.000 kişi tarafından konuşulur.

 Wikimedia Commons'ta Çince ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çin dilleri
Çince karakterler

Ölçü veya eski kullanımıyla vezin, şiirde ritmi sağlamak için kullanılan bir tekniktir.

Dizelerdeki hecelerin sayıca eşit olması kuralına dayanır. Ağırlıklı olarak halk edebiyatında kullanılmıştır.

Dizelerdeki hecelerin kısalık-ortanca uzunluk ve yaprak esasına bağlı olan bir ölçü sistemidir. Sonu ünlüyle biten heceler kısa (.) ile gösterilir. Ünsüz ile biten heceler ve aslında uzun olan heceler (-) ile gösterilir. Aruz ölçüsü gereği dizenin son hecesi kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruz kalıbına uyulmadığında imâle, zihaf, ulama (vasl), medd gibi kusurlar yapılır. Bu ölçü Arap edebiyatında doğmuş olup Fars edebiyatında ve Türk edebiyatında da kullanılmıştır. Türk edebiyatında ağırlıklı olarak divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı ve Servet-i Fünûn edebiyatında kullanılmıştır 

Herhangi bir ölçüye uymadan, hatta bazen kafiyeye bile uymadan yazılan şiirlerdir. Cumhuriyetten sonra yaygınlaşmaya başlamıştır.

İlyada (Yunanca: Ἰλιάς, Iliás), Homeros'un Truva Savaşı'nı anlatan destanıdır. Yunancada Odysseia ile birlikte en eski destan olduğu düşünülen, epik bir şiirdir. Eldeki veriler ışığında Homeros tarafından MÖ 7. ya da 8. yüzyılda yazıldığı düşünülen Antik Yunan edebiyatının temel eserlerinden biridir.
Homeros, İlyada destanında Truva Savaşı'nın tamamını anlatmamaktadır. 24 bölüm ve 16.000'den fazla dizeye sahip olan İlyada, Truva Savaşı'nın dokuzuncu yılında 51 günlük bir dönemi anlatmaktadır. Destan Akhilleus'un öfkesi ile açılır ve Hektor'un cenazesi ile sona erer. Destan söz konusu 51 günlük kısmı kapsamakla beraber, bu dönemin öncesi ve sonrasıyla, savaşın çeşitli evreleriyle ilgili birçok olaya atıfta bulunmaktadır. Sözlü gelenekten yazıya nasıl geçtiğini bilemediğimiz gibi, metinde geç dönemde yapılan değişikliklerin kesin amacını kestirmek de güçtür. Ama Homeros bu savaşın "toprağı bereketli Truva"da geçtiğini söylemektedir.

Ozan, Musalara seslenip konusunu belirtir: Akhilleus'un öfkesi ve bu yüzden Akhalar arasında beliren veba salgını. Akhaların Truva Ovası'ndaki gemi ordugâhındayız. Tanrı Apollon'un rahibi Khryses gelir, Agamemnon'un tutsak olarak alıkoyduğu kızı Khryseis'i geri ister. Agamemnon kızı vermediği için tanrı Apollon Akha ordusuna veba salar, dokuz gün dokuz gece ordu hastalıktan kırılır. Kâhin Kalkhas, kızı geri vermeyi buyurur. Agamemnon kızı vermeye razı olur, ama onun yerine Akhilleus'un tutsağı Briseis'i alacaktır. Agamemnon Briseis'i alır, ama Akhilleus da barakasına çekilir, savaşa artık katılmayacaktır. Anası Deniz tanrıçası Thetis'ten öcünü almasını ister. Thetis, Olympos'a çıkıp Zeus'a yalvarır: Akhilleus savaştan uzak durdukça Akhalar zaferi kazanamasınlar diye Zeus söz verir, Akhalardan yana olan karısı tanrıça Hera ile kavga ederler. Tanrı Hephaistos onları yatıştırır.
Ardından Hera Agamemnon ile buluşur.

Zeus, Agamemnon'a yalancı bir düş gönderir: Truva'yı alabileceğini bildirir. Agamemnon Akhaları toplantıya çağırır, onları denemek ister: Herkesin dokuz yıllık savaştan bıktığını, yurtlarına dönmek istediklerini anlar. - Thersites olayı - Ordu savaş düzenine girer. - Ozan bir daha Musa'ya seslenir ve Akha ordularının, komutanlarının ve kentlerini ve gemilerini saymaya koyulur. Aynı sayım Truvalılar için de yapılır. Truva ordusu da safa dizilir.

İki ordu karşı karşıyadır: Paris, Menelaos ile teke tek dövüşe girişmeyi önerir. Dövüşü kazanan Helena'yı alacaktır. Öneri kabul edilir. Priamos'u çağırmaya giderler. Sahne değişir: Priamos'la ihtiyarlar kurulu surların üstünde dizilip teke tek dövüşü gözlerler. Helena gelir, onlara Akha yiğitlerini tanıtır. Teke tek dövüş başlar. Menelaos, Paris'i alt etmek üzereyken tanrıça Aphrodite araya girip Paris'i kaçırır, Helena'yı da kocasının yanına götürür. Helena'nın Aphrodite'ye, sonra da kocasına çıkışması.

Olympos'ta Zeus, Hera ve Athena arasında çatışma. Hera, Lykialı Pandaros'un savaşmama andını bozmasını sağlar. Menelaos'un yaralanması. - Yine silaha sarılan orduyu Agamemnon gözden geçirir. - Savaş başlar: Akha yiğitlerlerinden Antilokhos, Aias ve Odysseus birçok Truvalıyı öldürürler.

Bütün bölüm Akha yiğidi Diomedes'in kahramanlıklarına ayrılmıştır: Korkunç bir boğuşma başlar, tanrılardan Ares, Athena ve Aphrodite de savaşa katılırlar. Aineias ile Diomedes arasındaki savaş. - Aphrodite'nin araya girip yaralanması... Diomedes savaş tanrısı Ares'i yaralar.

Hektor kente gelir, anası Hekabe'ye Athena Tapınağı'na sunular koymasını söyler. Bu arada Diomedes, Lykialı Glaukos ile çarpışırken aralarında konukluk bağları olduğu anlaşılır, savaştan vazgeçip silahlarını değiş tokuş ederler. - Bellerophontes efsanesinin anlatılması. - Hektor, Batı surlarının önünde karısı Andromakhe ile küçük oğlu Astyanaks'a rastlar. Aralarındaki aile sahnesi.

Hektor, Akhaların en seçkin yiğitlerinden biri Telamonoğlu Aias ile teke tek savaşır. Başa baş gelip ayrılırlar. Ölüleri toplamak için savaşa ara verilir. Akhaların ordugâhı bir sur ve bir hendekle çevirmeleri. - Olympos'ta tanrılar arasında tartışma. -

Zeus, Truva Savaşı'nın yönetimini ele alır, bunun için de gelir İda Dağı'nın doruğuna yerleşir. Üstünlük Truvalılardadır, Akhalar hendeğe kadar çekilirler.

Akhalar toplantısında Akhilleus'un savaşa dönmesini sağlamak için elçiler gönderme kararı verilir. Aias ile Odysseus elçi seçilirler. Akhilleus onları iyi karşılar, ağırlar, ama savaşa dönmeme kararını bildirir. Lalası Phoiniks'in bütün yalvarmaları boşa gider. Haberi alınca Akhalar arasındaki üzüntü.

Gece toplanan kurultay: Akhaların en yaşlı önderi Nestor, Truvalılar kampına gözcü gönderilmesini salık verir. Odysseus'la Diomedes görevlendirilirler. Yolda Truvalıların gözcüsü Dolon'a rastlarlar, ağzından birçok bilgi aldıktan sonra onu öldürüp dönerler. Trakyalıların cins atlarını kaçırırlar.

Destanın yirmi altıncı gününde üçüncü büyük çatışma. - Hektor'la Agamemnon'un karşılaşması, Agamemnon, Diomedes ve daha birçok Akha yiğidinin yaralanması. - Akhalarda telaş. Nestor, Akhilleus'un arkadaşı Patroklos'a dert yanar. -

Truvalılar duvara saldırır. Kıyasıya çarpışma. Lykialıların duvarda delik açmaları. Korkunç boğuşma. Akhaların gemilere doğru kaçışması.

Akhalardan yana olan tanrı Poseidon, savaşı Semendirek Adası'ndan gözler. İki Aias'ı Truva saldırısına karşı koymaya kışkırtır. Her iki tarafta da yararlık gösterenler olur, amas Truvalılar gemilere kadar sokulurlar.

Hera, Zeus'u baştan çıkarmak için bir düzen kurar. Tanrıça Aphrodite'den cinsel istek uyandıran memeliğini alır, süslenir püslenir ve İda Dağı'nda Zeus'u bulup onunla sevişmeyi başarır. Tanrı sevişmeden sonra uykuya dalar, o sırada Poseidon, Akhaların yardımına koşar.

Zeus uyanır, Hera'ya çıkışır. Poseidon uzaklaşır, Zeus, Apollon tanrıyı Hektor'a gönderir. Hektor yine duvara saldırır. Akhalar yine gemilere kadar gerilerler. Durum Akhalar için çok kötüdür.

Patroklos gelir Akhilleus'a bu korkunç durumu bildirir, Akhilleus gitmeyecekse, kendi savaşa gidip dövüşmeye kararlıdır. Yiğitten silahlarını ister. Akhilleus, silahlarını verir. Patroklos, Akhilleus'un silahlarıyla karşılarına dikilince, Truvalılar önce bozguna uğrar, sonra Lykialı önder Sarpedon, Patroklos'la dövüşür ve ölür. Baştanrı Zeus'un kadere boyun eğerek oğlu Sarpedon'u feda etmesi. Sarpedon'un ölüsü çevresinde kapışma. Patroklos, Hektor'u Batı kapılarına kadar kovalar. Apollon'un kışkırttığı Hektor, Patroklos'u vurur. Patroklos'un ölümü.

Akha yiğitleri, Patroklos'un ölüsünü Hektor'un elinden kurtarmak için dövüşürler, ama Hektor ölüyü silahlarından soymayı başarır. Akhilleus'un ölümsüz atlarının ağlaması. Zeus, Truvalılara zaferi müjdeler. Akhaların bozgunu. Patroklos'un ölüsü alınır ve kara haber Akhilleus'a götürülür.

Akhilleus'un korkunç yası. Deniz tanrıçası Thetis'i çağırıp yeni silahlar istemesi. Thetis'in, demirci tanrı Hephaistos'a başvurması. Silahlar destanı.

Thetis, silahları oğluna götürür. Akhaların toplantısında, Akhilleus ile Agamemnon barışırlar. Ordular silah kuşanır. Savaş hazırlıkları. Akhilleus için kara belirtiler: Hektor'u öldürdükten sonra kendi ölümü de yakındır.

Olympos'ta tanrılar toplantısı: Zeus izin verir, her tanrı istediği gibi yardım edebilecektir savaşa. Tanrılar iki cepheye ayrılır: Hera, Athena, Poseidon, Hermes, Hephaistos Akhalardan; Ares, Apollon, Artemis, Leto, Aphrodite ise Truvalılardan yanadır. - Akhilleus'un Aeneas'la karşılaşması, Aeneas'ın savaş alanından kaçırılması. -

Akhilleus kudurmuş gibidir, önüne gelen Truvalıyı insafsızca tepeleyip Truva Ovası'nda akan Skamandros (Karamenderes Nehri) ve Simoeis (Dümrek Çayı) ırmaklarına atar. Kanlarla kızıla boyanan ırmaklar, kabardıkça kabarır. Irmak tanrı Skamandros öfkelenir, yatağından çıkıp Akhilleus'u kovalamaya başlar. Derken ateş tanrı Hephaistos, ırmakların karşısına dikilip alevleriyle onları durdurur. - Sahne Olympos'a yükselir: Tanrılar arasında kavga dövüş. - Akhilleus, Truvalıları püskürte püskürte Truva'nın surları önüne gelir. Truvalılar surların içine sığınırlar.

Bir Hektor surların dışında kalır. Priamos'la Hekabe yalvarırlar içeriye girip korunsun diye, ama yiğit, anasına babasına aldırmaz. - Hektor'un iç tartışması. - Korkuya kapılması. Tanrılar seyircidir. Sonunda Zeus, kader tartısını kaldırır: Hektor'un ölüm kefesi ağır basar. Apollon bile onu korumaktan vazgeçer. Tanrıça Athena, Truvalı yiğit Deiphobos'un kılığına girip Hektor'u aldatır. Hektor, Akhilleus'un karşısına dikilir. Çarpışırlar. Hektor ölür. Akhilleus, Hektor'un ölüsünü yedi kez Truva surlarının çevresinde sürükler. Truva surlarından izlenen korkunç sahne. Andromakhe'nin bayılması.

Akhilleus'un ordugâhında Patroklos'a yapılan ölü törenleri. Akhilleus'un yası. Patroklos'un yakılması. Yarışmalar.

Gece. Kral Priamos, tanrı Hermes'in kılavuzluğunda Hektor'un ölüsünü geri almak için Akhilleus'un barakasına gelir. Priamos'la Akhilleus arasındaki konuşma. Akhilleus yumuşar: Hektor'un ölüsünü babasına geri verir. Priamos ölüyle Truva'ya geri döner. Hektor'a ağıtlar yakılır. Dokuz gün Hektor'un ateş yığını için odun taşınır. Onuncu günü yapılan cenaze töreni ile İlyada kapanır.

Varlık Yayınları tarafından Ahmet Cevat Emre çevirisiyle 1957 yılında 355 sayfa olarak basıldı. Daha sonra Türk Kültür Yayınları tarafından 1958 yılında 376 sayfa olarak basıldı. Daha sonra İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 1958 ve 1962 yıllarında basılan İlyada; Azra Erhat ve A. Kadir'in çevirisiyle Sander Yayınları tarafından 1975'te; Can Yayınları tarafından 1984'te basılmıştır. 1984'te Can Yayınlarından çıkan bu basım 5. basım olup 6. basım 1992'de, 7. basım 1993'te yapılmıştır. 1993 yılı 7. baskısı; Can Yayınlarında dizilmiş, Özal Basımevinde basılmıştır. En güncel çeviri, klasik filoloji profesörü Erman Gören tarafından yapılan ve 2024'te Everest Yayınları tarafından yayımlanan çeviridir.

Hektor: Priamos'un ilk doğan oğlu, Truva'nın lideri ve müttefik ordular komutanı. Tahtın varisi.
Paris: Truva Prensi ve Hektor'un kardeşi, Alexander diye de bilinir. Helen'i kaçırdı ve bu durum casus belli ilan edildi. Bir

İroni (Eski Yunanca: eironeía), söylenenin tam tersinin kastedildiği ifadedir. Söylenen ya da yapılan eylem, ciddi görüntüsü altında, karşıt söylenceyi ya da eylemi, çelişki noktasına çekmeyi hedefler. Mizahtan farklı olarak, ironi daha eleştirel yaklaşır. İroni mimik, jest ve tonlama ile söylemek istenenin altını, dolaylı çizer.
Sokrates'in diyalog yöntemi iki aşamadan oluşur. Birincisi ironidir. Sokrates, muhatabının kesin doğru olduğunu düşündüğü bilgileriyle ilgili çeşitli sorular sorarak bu bilgilerin gerçekte tartışmaya açık olduğunu kanıtlar. İkinci aşama ise maiotiktir. Sokrates bu aşamada yine ustaca sorduğu sorularla muhatabının zihninde doğuştan var olduğunu düşündüğü gizli bilgileri ortaya çıkarır.
Türk Dil Kurumu ise 2005 basımı sözlükte madde başı olarak yer verdiği “ironi” kelimesine; gülmece, söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme anlamlarını vermiştir.

Antifraz
İroni zehirlenmesi

Alain Robbe-Grillet (d. 18 Ağustos 1922, Brest - ö. 18 Şubat 2008, Caen), Fransız yönetmen, yazar ve senarist.

Alain Robbe-Grillet, Ziraat mühendisliği eğitimi almasının ardından, bir süre Afrika ve Antiller'de yaşadı. 1945-1949 yılları arasında Paris'teki Ulusal İstatistik Enstitüsü'nde, Martinik ve Batı Hint Adaları'nda tarla uzmanı olarak çalıştı. 1955 yılından sonra bir yayın evinde edebiyat danışmanlığı yaptı.
Yazı üzerine farklılık ve yenilikçi anlayış içeren araştırmalarda bulunduktan sonra yazarlığa başladı. Yeni roman akımının öncülüğünü yaparak; bu doğrultuda kuramlar geliştirdi. İlk romanı "Kral Katili"ni 1949'da yazdı, ancak kitap 1978 yılında basıldı. 1953'te yayımlanan ilk eseri "Silgiler" 1950'li yıllara damgasını vuran ve birçok yazarın benimsediği "Yeni Roman" anlayışının ürünlerindendir. Klasik ve modern roman anlayışlarına karşı çıkan ve postmodern olarak nitelendirilen bu eserle, geleneksel türde roman yazarlığı yadsınmış oldu.
Sinema alanında da etkin bir yönetmen olan Robbe-Grillet, 1961'de çektiği "L'Année Dernière à Marienbad (Geçen Yıl Marienbad'da) adlı filmin senaryosu üzerinde çalışarak, bu yapıtı "sine-roman" tipinde yayınlayarak, bu anlayışın yaratıcısı olmuştur.
Alaine Robbe-Grillet 2004'te Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiştir.
Türkiye'ye de gelen ve 24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), "Yaşam Boyu Başarı Ödülü" kazanan Alain Robbe-Grillet, az sayıda yapıtla sinema tarihine adını yazdırabilen ender sanatçılardandır. Festivalin "Ustalara Saygı" günlerinde dört filmi özel gösterimle izleyiciye sunulmuştur.
Alain Robbe-Grillet, romanlarının filme çekilmesine pek sıcak bakmıyordu, aynı hassasiyeti filmleri için de göstermiştir. Robbe-Grillet filmlerinin DVD formatında basılmasını da istemiyordu. O nedenle yönetmenin DVD formatında çok az filmine ulaşmak mümkün olmaktadır, bunlardan bazıları da ölümünden sonra basılan DVD'lerdir. Robbe-Grillet'nin DVD'de en sık rastlanan filmi Güzel Tutsak (La Belle Captive)'tır. Yönetmenin filmlerine daha sık olarak VHS formatında rastlanmaktadır.
Yazar-yönetmen Robbe-Grillet, üç filminde oyunculuk da yapmıştır.

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali, 2005 Yaşam Boyu Başarı Ödülü,
Dikizci, Fransa 1955, Eleştirmenler Ödülü
Silgiler, 1954, Fenelon Ödülü

Un régicide - 1949
Les Gommes - 1953
Le Voyeur - 1955
La Jalousie - 1957
Dans le labyrinthe - 1959
La Maison de rendez-vous - 1965
Projet pour une révolution à New-York - 1970
Topologie d’une cité fantôme - 1976
Souvenirs du Triangle d’Or - 1978
Djinn - 1981
La reprise - 2001

Gradiva (C'est Gradiva qui vous appelle) - 2006
Un bruit qui rend fou - 1995
Güzel Tutsak · (La Belle Captive) - 1983
Jeu avec le feu, Le - 1975
Glissements progressifs du plaisir - 1974
N. a pris les dés - 1971
Cennet ve Sonrası · (L' éden et après) - 1970
Homme qui ment, L' - 1968
Avrupa Ekspresi · (Trans-Europ-Express) - 1968
Ölümsüz Kadın · (L'Immortelle) - 1963

IMDb'de Alain Robbe-Grillet 29 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinema.com'da Alain Robbe-Grillet

Claude Simon (d. 10 Ekim 1913 Antananarivo - ö. 6 Temmuz 2005, Paris), Fransız yazardır. "Yeni Roman" akımının önde gelen temsilcileri arasında kabul edilir. 1985'te "İnsan durumunu tarif ettiği vakit, derin bir bilinç ile bir şairin ve bir ressamın yaratıcılığının bir arada bulunduğu romanları için" Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Babası I. Dünya Savaşı'nda ölünce anası tarafınca, Fransa'daki Perpignan'da yetiştirildi. Paris, Oxford ve Cambridge üniversite­lerinde tahsil gördükten sonrasında pek oldukca yeri gezdi. II. Dünya Savaşı'nda çarpıştı; Mayıs 1940'ta Almanlar tarafınca esir alındıysa da, kaçarak Fransız Direniş Hareketi'ne ka­tıldı. İlk romanı Le Tricheur'ü (1945; Düzenbaz) harp yıllarında bitirdi. Daha sonrasında Fransa'nın güneyine yerleşerek bağcılık yaptı.
Siman Le Vent (1957; Rüzgar) isimli romanın­ da amacını, çağının bölünmüşlüğüne meydan okumak ve yakın tarihin çalkantılarına rağmen varlığını sürdürebilmiş insan ve nesnelerin ka­lıcı niteliklerini tekrar keşfetmek olarak ta­nımlar.
La Corderaide (1947; Gergin İp) ve Le Sacre du printmps (1954; Bahar Ayini) isimli romanlarında İspanya Iç Savaşı'nın çalkantıları, Le Tricheur'de ise Fransa'nın 1940'taki çöküşünü ele alır.
L'Herbe (1958; Ot), La Route des Flandres (1960; Flandre Yolu), La palace (1962; Saray) ve Histoire (1967) isimli romanları, aynı vaka ve kişiler çevresinde gelişen bir takım oluşturur. Bu romanlar, bilhassa de La Route des Flanders birçok eleştirmence Si­mon'un en mühim yapıtı sayılır.
Sonraki romanları içinde La Bataille de Pharsale (1969, Pharsalos Çarpışması), Triptyque (1973; Triptik) ve L'Acacia (1989; Akasya) sayılabilir.
Simon romanlarında öyküleme ve şuur akışı tekniklerini kaynaştırmış, noktalama işaretlerinin yer almadığı oldukça uzun cümle­lerle hayatın akışını olduğu benzer biçimde aktarmaya çalışmıştır.

1945 : Le Tricheur, Éditions du Sagittaire
1947 : La Corde raide, Éditions du Sagittaire
1952 : Gulliver, Calmann-Lévy
1954 : Le Sacre du Printemps, Calmann-Lévy
1957 : Le Vent. Tentative de restitution d'un retable baroque, Éditions de Minuit
1958 : L'Herbe, Éditions de Minuit
1960 : La Route des Flandres, Éditions de Minuit
1962 : Le Palace, Éditions de Minuit
1966 : Femmes (sur vingt-trois peintures de Joan Miró), Éditions Maeght
1967 : Histoire, Éditions de Minuit
1969 : La Bataille de Pharsale, Éditions de Minuit
1970 : Orion aveugle, Skira
1971 : Les Corps conducteurs, Éditions de Minuit
1973 : Triptyque, Éditions de Minuit
1975 : Leçon de choses, Éditions de Minuit
1981 : Les Géorgiques, Éditions de Minuit, ISBN 2-7073-1950-3
1984 : La Chevelure de Bérénice, Éditions de Minuit
1986 : Discours de Stockholm, Éditions de Minuit
1987 : L'Invitation, Éditions de Minuit
1988 : Album d'un amateur, Rommerskirchen
1989 : L'Acacia, Éditions de Minuit
1992 : Photographies, 1937-1970, Éditions Maeght
1994 : Correspondance avec Jean Dubuffet, L'Échoppe
1997 : Le Jardin des Plantes, Éditions de Minuit
2001 : Le Tramway, Éditions de Minuit
2006 : Œuvres, Collection Pléiade, Gallimard

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa'nın ilk baskısı 1930 yılında yapılmış otobiyografik romanı.
Peyami Safa'nın en fazla basılan ve beğenilen eseridir. 15 yaşında hasta bir çocuğun 1915 yılındaki olayları anlattığı bir hatıra defteri şeklinde kaleme alınmıştır. Romanın başkişisi ve anlatıcısı olan “Hasta Çocuk”'un isminden romanda bahsedilmez. Bilinçli olarak, romancının değil roman kahramanının gözlemlerini esas alan ilk Türk romanıdır.
İlk defa  7 Kasım 1929 –  10 Aralık 1929 tarihleri arasında, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş; ilk baskısı 1930 yılında, Resimli Ay matbaasında yapılmıştır. Yazar eserin ilk baskısını arkadaşı Nâzım Hikmet'e ithaf etmiştir. Roman, aynı adla 1967 yılında yönetmen Nejat Saydam tarafından sinemaya uyarlanmıştır.
Roman, 6 bölüm ve 44 kısımdan oluşur (1, 2, 4, 5 ve 6. bölümler 7; 3. bölüm ise 9 kısım içerir). Son bölümünde, romanın kahramanına roman kişilerinden Nüzhet tarafından Berlin'den gönderilen mektuplar ve bu mektuplara cevap olarak kaleme alınan, ancak gönderilmeyen bir mektup da mevcuttur. Ancak, tefrikadan kitaba geçirilirken mektuplar çıkarılmıştır.

Romanın kahramanı olan 15 yaşındaki genç, dizindeki kemik veremi hastalığı nedeniyle iki kere ameliyat geçirmiş fakat iyileşememiştir. Doktoru, ona tekrar ameliyat olmasını tavsiye eder ancak ameliyatın riski büyüktür, bacağını kaybetme tehlikesi vardır. Genç, bu kötü haberi annesinden saklar. Ertesi gün başka bir doktora görünür; açık hava ve iyi bir dinlenme tavsiyesi alınca yaz tatilini uzaktan akrabası olan Paşanın Erenköy'deki köşkünde geçirmeyi düşünür.
Erenköy'deki köşkte misafir olduğu günlerde Paşanın kızı olan çocukluk arkadaşı Nüzhet'le aralarındaki duygusal yakınlık güçlenir. Bu arada Ragıp isimli bir doktor Nüzhet'e talip olur; bu olay birkaç gün çocuktan gizlenir. Nüzhet'in annesi evliliğe taraftardır ama Paşanın endişeleri vardır. Durum ortaya çıktıktan sonra Paşanın gence fikrini sorması ve gencin yaş farkına değinerek olumsuz düşünceler açıklaması Nüzhet'in annesini kızdırır. Hasta genç ile aralarındaki yakınlaşmayı engellemek için kızına, hasta gençten mikrop kapabileceğini, uzak durması gerektiğini söyler. Bu konuşmayı duyan genç kırılır; ancak ertesi sabah kendi annesi de köşke geldiği için oradan hemen ayrılma düşüncesini gerçekleştiremez.
Genç aralarındaki yaş farkına rağmen Paşayla ilk günden beri çok yakındır. Lakin  Dr. Ragıp Bey'in de davetli olduğu yemekte Paşa'nın ve Ragıp Bey'in Fransız hayranlığını eleştiren gencin Paşa ile de arası açılır. Annesinin telkinleri nedeniyle Nüzhet de kendisi ile konuşmamaktadır. Bir süre sonra annesi ile birlikte köşkten ayrılırlar.
Yaşadığı üzüntüler sonucu hastalığı ağırlaşan genç ile Dr. Mithat ilgilenir. Uzun süre hastanede yatıp 3-5 ameliyat geçirdikten sonra iyileşme umudu olabileceği söylenince 9. Hariciye Koğuşu'na yatar. Gördüğü tedavi sonucu bacağı kesilmekten kurtulur.
Hastaneden çıkarken Paşanın felç geçirdiğini, kendisini son bir kez görmek istediğini; Nüzhet'in ise Ragıp ile yakın zamanda evleneceğini öğrenir. üzüntüsünü ve acısını içine atıp iyileşmeye odaklanır.

Ahmet Demir, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda Mekânın/Mekân Tasvirlerinin Başlıca İşlevleri, International Journal of Central Asian Studies Cilt 13, Yıl 2009 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erdal Öz, (26 Mart 1935, Sivas - 6 Mayıs 2006, İstanbul), Türk yazar ve yayıncı.

1935'te Sivas'ın Yıldızeli ilçesinde doğdu. 1953'te Tokat Lisesi'ni bitirdi. 1969'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Türk Dil Kurumu'nun yayın kolunda görev aldı. Türk Sinematek Derneği'nin Ankara şubesinde çalıştı.
12 Mart 1971 sonrasında üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı. Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1981 yılında Can Yayınları'nı kurdu.
Edebiyat yaşamına şiirle girdi. "Rasgele" başlıklı ilk şiiri İstanbul'daki Kaynak dergisinde 1952'de yayınlandı. Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Varlık, Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası, a, Değişim, Emek, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde şiirlerinin yanı sıra öykü ve eleştirileri de yayınlandı. "a" dergisinin kurucuları arasında yer aldı. 1995 yılında Yaşar Kemal ile beraber Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılandı.
Eserlerinde toplum yaşamının bireylerin iç dünyasına etkilerini duygusal bir üslupla yansıttı. 1970 sonrasında toplumsal gerçekçi çizgiye yöneldi. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi. Baskı karşısında bireylerin yalnızlığını, direncini, umudunu etkin bir duyarlılıkla işledi.

Erdal Öz, uzun süredir tedavi gördüğü hastanede, yakalandığı akciğer kanseri hastalığından kurtulamayarak 6 Mayıs 2006 günü saat 17:22'de tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde öldü. Şile Mezarlığı'na defnedildi.

Odalarda (1960)
Yaralısın (1974)
Deniz Gezmiş Anlatıyor (1976)
Gülünün Solduğu Akşam (1986)
Odalarda (Elden geçirilmiş - 1995)
Defterimde Kuş Sesleri  (Anılar)(2003)

Yorgunlar (1960)
Kanayan (1973)
Havada Kar Sesi Var (Yorgunlar'dan dört öykü ile birlikte, 1987)
Sular Ne Güzelse (1997)
Cam Kırıkları (2001)

Ihlamurlar (1994)
Allı Turnam (1998)

Dedem Korkut Öyküleri (1979)
Alçacıktan Kar Yağar (1981)
Kırmızı Balon (1990)
Babam Resim Yaptı

1975 - Orhan Kemal Roman Armağanı (Yaralısın ile)
1998 - Sait Faik Öykü Armağanı (Sular Ne Güzelse ile )
1996 - Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü
2001 - Sedat Simavi Öykü Armağanı (Cam Kırıkları ile)

Can Yayınları
Erdal Öz Edebiyat Ödülü

Franz Kafka (3 Temmuz 1883, Prag – 3 Haziran 1924, Klosterneuburg), Almanca konuşan Bohemyalı, roman ve hikâye yazarıdır. 20. yüzyıl edebiyatının en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Gerçekçilik unsurlarını ve fantastik unsurları birleştiren eserleri tipik olarak tuhaf veya sürrealist önyargılarla ve anlaşılmaz sosyal-bürokratik güçlerle karşı karşıya kalan izole kahramanlara sahiptir ve yabancılaşma, varoluşsal kaygı, suçluluk ve saçmalık temalarını keşfetme olarak yorumlanmıştır. "Dönüşüm" (Die Verwandlung), Dava (Der Prozess) ve Şato (Das Schloss) en bilinen eserleridir. "Kafkaesk" terimi, Kafka'nın yazdıklarındaki gibi durumları tanımlamak için üretilmiştir.
Kafka, Bohemya Krallığı'nın başkenti ve daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun parçası olmuş, günümüzde Çekya'nın başkenti olan Prag'da, Almanca konuşan Yahudi orta sınıf bir ailede dünyaya geldi. Avukat olmak amacıyla hukuk eğitimini tamamladıktan sonra bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı. İşinden dolayı bulduğu boş zamanlar onu yazı yazmaya sevk etti. Yaşamı boyunca, gergin ve mesafeli bir ilişki yaşadığı babası dâhil olmak üzere, ailesine ve yakın arkadaşlarına yüzlerce mektup yazdı. Birçok kez nişanlanmasına rağmen hiç evlenmedi ve 1924'te 40 yaşındayken veremden öldü.
Kafka'nın eserlerinden çok azı yazar hayattayken yayımlandı: hikâye kitapları Gözlem (Betrachtung) ve Bir Köy Hekimi (Ein Landarzt) ile "Dönüşüm" gibi tekil hikâyeleri edebî dergilerde yer aldı fakat pek ilgi görmedi. Kafka; Dava, Şato ve Amerika (Der Verschollene) gibi tamamlanmamış eserlerini yok etmesi için arkadaşı Max Brod'a verdi fakat Brod arkadaşının talimatını görmezden gelerek yazarın ölümünden sonra bunları yayımladı. Eserleri, 20. yüzyıl boyunca birçok yazarı, eleştirmeni, sanatçıyı ve filozofu etkilemeye devam etti.

Kafka, o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun bir parçası olan Prag'daki Eski Kent Meydanı yakınlarında dünyaya geldi. Ailesi, orta sınıf bir Aşkenaz Yahudisiydi. Babası Hermann Kafka (1854–1931), Güney Bohemya'da Strakonice yakınlarındaki büyük bir Yahudi nüfusa sahip bir Çek köyü olan Osek'te bir shochet yani dini geleneklere göre kesim yapan bir kasap olan Jakob Kafka'nın dördüncü çocuğuydu. Hermann, Kafka ailesini Prag'a getirdi. Seyahat eden bir satış temsilcisi olarak çalıştıktan sonra en fazla on beş kişiyi istihdam ettiği fantezi eşya ve giyim perakendeciliği yaptığı bir iş yeri açtı ve iş yeri logosu olarak da küçük bir karga (Çekçede kavka; halk arasında kafka olarak yazılıp telaffuz edilmiştir) resmi kullandı. Kafka'nın annesi Julie (1856-1934), Poděbrady'deki zengin perakende taciri Jakob Löwy'nin kızıydı ve kocasından daha iyi eğitim almıştı.

Kafka'nın ebeveynleri muhtemelen Yidiş'ten etkilenen ve bazen aşağılayıcı bir şekilde Mauscheldeutsch olarak adlandırılan bir Almanca konuşuyordu ancak Almanca dili sosyal hareketliliğin aracı sayıldığından çocuklarını Yüksek Almanca konuşmaya teşvik ettiler. Hermann ve Julie'nin toplam altı çocuğu vardı ve Franz en büyük çocuklarıydı. Franz yedi yaşına basmadan bebekken ölen Georg ve Heinrich adlarında iki erkek kardeşi vardı. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı'nda Holokost sırasında ölen Gabriele ("Ellie") (1889-1944), Valerie ("Valli") (1890-1942) ve Ottilie ("Ottla") (1892-1943) adlarında üç kız kardeşe sahipti. Valli, 1942'de işgal altındaki Polonya'da bulunan Łódź gettosuna götürüldü ve bu, Valli'ye dair elde bulunan son belgedir. Franz'ın en sevdiği kız kardeşi Ottilie'ydi.
Hermann, biyografi yazarı Stanley Corngold tarafından "iri, bencil, zorba bir iş insanı" ve Franz Kafka tarafından "güçte, sağlıkta, iştahta, sesin volümünde, belagatta, kişisel tatminde, dünyevi egemenlikte, dayanıklılıkta, soğukkanlılıkta [ve] insan doğasının bilgisinde gerçek bir Kafka" olarak tanımlanmıştır. Julie Kafka, her gün 12 saat çalışarak aile şirketlerini yönetmeye yardımcı olduğundan iş günlerinde her iki ebeveyn de evde değildi; bu da Kafka'nın çocukluğunun biraz yalnızlık içinde geçmesi ve kardeşiyle birlikte bir dizi mürebbiye ve hizmetçi tarafından yetiştirilmesiyle sonuçlandı. Kafka'nın babasıyla olan sıkıntılı ilişkisi, babasının otoriter ve talepkâr karakterinden derinden etkilendiği konusunda yakındığı ve yüzden fazla sayfadan oluşan Brief an den Vater (Babaya Mektup) eserinde görülmektedir. Annesi ise babasının aksine sessiz ve utangaç biriydi. Kafka'nın babasının baskın karakteri, Kafka'nın yazıları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Kafka ailesinin sıkışık evinde onlarla yaşayan bir hizmetkârı vardı. Franz'ın odası sık sık soğuktu. Ellie ve Valli evlenmiş ve evden ayrılmış olmalarına rağmen Kasım 1913'te aile daha büyük bir daireye taşındı. Ağustos 1914'ün başında, I. Dünya Savaşı başladıktan hemen sonra Kafka'nın kız kardeşleri kocalarının orduda nerede olduklarından bihaberdi ve Ellie ile Valli çocuklarıyla birlikte baba evine geri döndü. Franz, 31 yaşındayken Valli'nin eski dairesine taşındı ve böylece ilk defa yalnız yaşamaya başladı.

1889'dan 1893'e kadar Kafka, şimdi Masná Caddesi olarak bilinen Masný trh/Fleischmarkt'taki (et pazarı) Deutsche Knabenschule adlı Alman erkek çocuklara eğitim veren bir ilkokula gitti. Yahudi eğitimi 13 yaşındayken Bar Mitzvah kutlamasıyla sona erdi. Kafka sinagogda olmayı hiç sevmedi ve babasıyla sadece bir yılda dört önemli bayram için sinagoga gitti.

1893'te ilkokulu bitirdikten sonra Kafka, Eski Kent Meydanı'ndaki Kinský Sarayı'nda yer alan klasik merkezli devlet lisesi olan Altstädter Deutsches Gymnasium'a gitti. Okulun öğretim dili Almancaydı fakat Kafka ayrıca Çekçe konuşma ve yazma eğitimi aldı. Lisede sekiz sene yazma öğrenimi gördükten sonra iyi notlarla okulu bitirdi. Çekçesinden ötürü övgüler alsa da kendisinin akıcı bir şekilde Çekçe konuştuğunu kabul etmemiştir. Matura sınavlarını 1901'de tamamladı.
1901'de Prag'ın Deutsche Karl-Ferdinands Üniversitesi'ne kabul edilen Kafka, kimya dersleri almaya başladı ancak iki hafta sonra hukuk bölümüne geçti. Bu alan onu heyecanlandırmasa da babasını memnun eden bir dizi kariyer olanağı sunmuştur. Buna ek olarak hukuk, Kafka'ya Alman çalışmaları ve sanat tarihi dersleri almaya zaman tanıyarak daha uzun süreli bir çalışma eğitimi almayı zorunlu kılmıştır. Ayrıca edebi olayları, okumaları ve diğer faaliyetleri organize eden bir öğrenci kulübü olan Lese- und Redehalle der Deutschen Studenten'e (Alman öğrencilerinin Okuma ve Konferans Salonu) katıldı. Kafka'nın arkadaşları arasında felsefe eğitimi alan gazeteci Felix Weltsch, ortodoks bir Hasidik Varşova ailesinden gelen aktör Yitzchak Lowy ve yazar Oskar Baum ile Franz Werfel vardı.
İlk öğrenim yılının sonunda Kafka, hayat boyu yakın bir arkadaşı olacak hukuk fakültesi öğrencisi Max Brod ile tanıştı. Brod, kısa bir süre içinde Kafka'nın utangaç ve nadiren konuşan fakat konuşunca genellikle derin şeyler söyleyen biri olduğunu fark etti. Kafka hayatı boyunca hevesli bir okuyucuydu; Brod'un girişimiyle ikili Platon'un Protagoras çalışmasını özgün Grekçe olarak ve kendi önerisiyle Gustave Flaubert'in Duygusal Eğitim (L'éducation sentimentale) ile La Tentation de St. Antoine çalışmalarını Fransızca olarak okudu. Kafka; Fyodor Dostoyevski, Flaubert, Nikolay Vasilyeviç Gogol, Franz Grillparzer, ve Heinrich von Kleist'i "gerçek kan kardeşleri" olarak görmüştür. Bunların yanı sıra Çek edebiyatına ilgi duydu ve Goethe'nin çalışmalarını çok beğendi. Kafka, 18 Temmuz 1906'da hukuk doktoru unvanını aldı ve hukuk ve ceza mahkemelerinde kanun işleri görevlisi olarak zorunlu bir yıllık ödenmemiş hizmetini yaptı.

1 Kasım 1907'de Kafka, yaklaşık bir yıl çalışacağı sigorta şirketi olan Assicurazioni Generali'de işe başladı. Bu dönemdeki yazışmalarında sabah 08.00'den akşam 18.00'e kadar olan çalışma saatlerinden dolayı mutsuz olduğunu ve yazmaya konsantrasyonunu son derece zorlaştırdığını belirtmiştir. 15 Temmuz 1908'de işinden istifa etti. İki hafta sonra Bohemya Krallığı İş Kazası Sigortacılığı Enstitüsü'ne katıldı ve burada işinin yazmaya daha müsait olduğunu fark etti. Buradaki işi, endüstri işçilerinin kişisel yaralanmalarına yönelik tazminat soruşturmaları ve değerlendirmelerini içermekteydi; o sırada zayıf iş güvenliği politikaları nedeniyle kayıp parmaklar ya da kollar gibi kazalar olağandı. Bu durum özellikle makine tezgahları, matkaplar, planya makineleri ve nadiren emniyet muhafazaları ile donatılmış testereler bulunan fabrikalarda yaşanmaktaydı.
Yönetim profesörü Peter Drucker, Kafka'nın İşçi Kaza Sigortası Enstitüsünde çalışırken ilk sivil baretin geliştirilmesine katkıda bulunduğuna inanmaktadır ancak bu, yazarın işvereninden gelen herhangi bir belge tarafından desteklenmemektedir. Babası oğlunun yaptığı sigorta memurluğu işini yalnızca faturaları ödemek için yapılan bir iş olan ve kelimenin tam anlamıyla "ekmek işi" anlamına gelen Brotberuf olarak görmüştür. Kafka hızla yükseldi ve görevleri arasında tazminat taleplerini işleme ve inceleme, rapor yazma ve firmalarının çok yüksek bir risk kategorisine yerleştirildiğini düşünen iş adamlarının sigorta primlerinde daha fazla maliyet yaratan itirazları işleme koyma vardı. Orada çalıştığı birkaç yıl boyunca sigorta enstitüsüne ilişkin yıllık raporu derleyip hazırlardı. Raporlar amirleri tarafından da alındı. Kafka'nın işi genellikle saat 14.00'te biter böylece kalan zamanını kendini adadığı edebi çalışmaları için harcardı. Babası, Kafka'nın aile dükkânlarında kendisine yardım etmesini ve dükkânı devralmasını istiyordu. Daha sonraki yıllarında, Kafka'nın hastalığı, yazarın sigorta bürosunda çalışmasına ve yazı yazmasına çoğu kez engel oldu. Yıllar sonra Brod; Kafka, Felix Weltsch ve onu içeren yazarlar grubunu tanımlamak için Der enge Prager Kreis ("Yakın Prag Çemberi") terimini yarattı.
1911 sonlarında Elli'nin kocası Karl Hermann ve Kafka, Prager Asbestwerke Hermann & Co. adlı Prag'daki ilk asbest fabrikasında ortak oldular. Kafka, bu işe girişirken babasından aldığı çeyiz parasını kullandı. Boş zamanlarının çoğunu işine ayıran Kafka, ilk zamanlar işine karşı olumlu bir tavır sergilerke

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Rusça: Фёдор Миха́йлович Достое́вский, Çocukluğunu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski, annesinin ölümünden sonra Sankt-Peterburg'daki Mühendis Okulu'na girdi. Babasının ölüm haberini de burada aldı. Okulu başarıyla bitirdikten sonra istihkâm bölüğüne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı. Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski, ilk kitabı İnsancıklar'ı 1846 yılında yayımladı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski'nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı.
1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. Tutuklanmasını takiben 8 ay hapishanede kalan Dostoyevski idam cezasına çarptırıldı. Kurşuna dizilmek üzereyken sekiz tutuklu arkadaşı ile birlikte affedildi, cezası dört yıl kürek ve dört yıl adî hapis mahkûmiyetine dönüştürüldü. Cezasını çekmesi için Sibirya'da bulunan Omsk Cezaevi'ne gönderildi. Burada geçirdiği dört yılın ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılında Mariya Dmitriyevna İsayeva ile evlendi. Beş yıl boyunca görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında özgür bırakıldı ve Sankt-Peterburg'a yerleşti.
Sankt-Peterburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserlerini yazdı. Kardeşiyle birlikte iki dergi çıkardı. 1862'de, arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, bir ciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski için 31 Ocak 1881 tarihinde yapılan cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasından yürüdü. Dünya edebiyatını en çok etkileyen ve en çok okunan yazarlardan biri olan Dostoyevski'nin eserleri birçok 20. yüzyıl düşünürünün fikirlerini derinden etkiledi.

Dostoyevski, Mihail ve Mariya Dostoyevski'nin oğlu olarak 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da doğdu. Altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Babası Mihail, askeri cerrahlıktan emekli olduktan sonra Mariinskiy Hastanesi'nde yoksullara hizmet etmeye başladı. Hastane, Moskova'nın en kötü yerlerinden birinde bulunuyordu. Dostoyevski de bu hastanede doğdu. Mihail, alkole bağımlıydı ve evini sıkı disiplin ile yönetiyordu. Çok kolay sinirlenebiliyordu. Dostoyevski'nin annesi Mariya ise bir tüccar kızıydı.
Dostoyevski, çocukluğunu çoğu zaman sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirdi. Babasının çalıştığı huzurevi hastanelerinde bulunan hastalar ile vakit geçirmeyi ve onların hikâyelerini dinlemeyi çok seven Dostoyevski, ilköğrenimini Moskova'da yaptı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldüğü zaman, sert disipliniyle tanınan Sankt-Peterburg Mühendis Okulu'na gönderildi. Arkadaşlarının, sinirli ve aşırı duyarlı bir yapıya sahip olduğu için "Ateş Fedya" lakabını verdikleri Dostoyevski, Sankt-Peterburg'da zamanını kitap okuyarak, düşüncelere dalarak ya da kardeşi Mihail ile söyleşerek geçirdi. Babasının 1839'daki ani ölümünü burada öğrendi.
Eşinin ölümünden sonra kendisini içkiye daha çok veren babası Mihail bu olayın ardından sahibi olduğu toprağa çekilmişti. Mihail'in ölümünün sebebi tam olarak bilinmiyor. İddialardan biri, eşinin ölümünden sonra toprağına çekilen Mihail'in buradaki köylülere çok kötü davrandığı ve onun kötülüklerine katlanamayan köy halkının en sonunda onu öldürdüğüdür. Bir başka iddia da Mihail'in tamamen doğal sebeplerden öldüğüdür. Babasının ölümünü Sankt-Peterburg'da haber alan Dostoyevski, onun ölümünü istediği düşüncesi yüzünden depresyona girdi. Sara nöbetlerinin ilkini hayatının bu evresinde geçirmeye başladı. Sankt-Peterburg Mühendis Okulu'ndaki öğrenimini başarıyla bitirerek, asteğmen rütbesiyle Sankt-Peterburg'daki İstihkâm Müdürlüğü'nde göreve verildi. Ancak bu görevi bir yıl sürdürebildi. Askerlikten nefret eden Dostoyevski görevinden istifa ederek yazarlığa başladı.

Ordudan ayrıldıktan sonra kurgusal roman yazmaya başladı. Dostoyevski'nin ilk kitabı olan İnsancıklar (Bednye Lyudi) ilk olarak 1846 yılında yayımlandı. Dostoyevski, toplumunu acımasız kurallarında yaşlı bir adamın öksüz bir kıza duyduğu sevdayı iç dünyasındaki derin çatışmalarla işledi. Halkın sıcak ilgisiyle karşılanan bu kitap, eleştirmenlerden de övgüler aldı. Ünlü eleştirmen Belinski, romanı okuduktan sonra Dostoyevski'ye gelecekte büyük bir yazar olacağına dair övgü dolu sözler söyledi. Şair Nikolay Neksarov, Dostoyevski hakkında "Yeni bir Gogol doğdu" diye konuştu. Yazarlıkta ün sağladıktan sonra 1846 yılında Gogol esintileri bulunan kitabı Öteki (Dvoynik) yayımlandı. Yazar, bu romanda kendini ortadan kaldırmaya çalışan benzeriyle sürekli çatışma hâlinde bulunan bir memurun hikâyesini anlattı. Bu romanda ele aldığı çift kişilik temasını daha sonra bazı romanlarında kullansa da roman, Belinsky dahil hiçbir eleştirmence beğenilmedi. Eleştirmenler romanı sıkıcı buldu ve alay etti.
1847 yılında ise Ev Sahibesi (Hozyayka) isimli romanı yayımlandı. Dostoyevski bu eseri ile de beklediği övgülerin aksine olumsuz eleştiriler aldı. Dostoyevski, ruhsal çöküntüye düştü ve üzüntüden hasta oldu. Ancak yazarlığı bırakmayan Dostoyevski, 1848 senesinde Beyaz Geceler (Belıye Noçi) ve Bir Yufka Yürekli (Slaboye Serdtse) adlı kitapları yayımlattı. Bir Yufka Yürekli, yazara itibarını yeniden kazandırsa da beklediği başarıyı elde edemeyen Dostoyevski'nin umudu kırıldı. Yazarlıkta umudu kırılan Dostoyevski, politikayla ilgilenmeye başladı ve genç liberallerin (Tetrashevski) grubuna girdi.

Dostoyevski, 23 Nisan 1849 tarihinde devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşı ve ağabeyi ile birlikte tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan Dostoyevski, sekiz ay hapishanede yattıktan sonra diğer dokuz komplocu ile idam edilecekleri yere götürüldü. Tam kurşuna dizilmek üzerelerken af kararı çıktı. İdam cezası, dört yıl kürek ve altı yıl adî hapis cezasına dönüştürüldü. Sibirya'daki Omsk Kalesi'ne sürüldü. Suç ve ceza kavramları ile en yoğun şekilde burada tanıştı. Kürek mahkûmu olduğu süre içinde, kolları damgalandı, kafası tıraş edildi ve taş kırdı. Sara nöbetleri yüzünden birçok kez hastaneye kaldırıldı. Burada geçirdiği yıllar İncil'i ve mahkûmlardaki gönül zenginliğini keşfetmesine olanak sağladı.
Sürgünde geçirdiği dört senenin ardından 1854 yılında kürek cezasından kurtularak er rütbesi ile kışla hizmetine verildi. Semipalatinsk'te zorunlu ikamete mahkûm edildi. Burada bulunan alayın Yedinci Hat Taburu'nda beş yıl görev yaptı. Bu süreçte subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılının Şubat ayında, veremli ve dul Mariya Dmitriyevna İsayeva ile, subay kocasının ölümünden sonra evlendi.

1859'da ordudan terhis edilerek Moskova dışında küçük bir yerde kalmaya zorlanan Dostoyevski, özgürlüğüne kavuştuktan sonra Sankt-Peterburg'a döndü. Kardeşi Mihail ve arkadaşı N.N. Strahov ile birlikte Vremya (Zaman) ve sonra da Epoha (Dönem) adlı dergileri hazırladı. Bu dergilerde Slavcı düşünceyi savunduğunu belirten yazılar yazdı. Ezilenler (Unijenniye i Oskorblyonniye) ve Ölüler Evinden Anılar (Zapiski iz Mertvogo Doma) ile kendinden söz ettirdi. 1863 yılında arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar borçları yüzünden sıkıntıya düşen ve yayımcılardan yazmadığı romanların avanslarını alarak yaşayan Dostoyevski, Yeraltından Notlar adlı yapıtı 1864 yılında yayımlandı. Romanda bir zihnin derinliklerine indi. Suç ve Ceza (Prestuplenie i Nakazanie) ve Kumarbaz (İgrok) adlı yapıtları 1866 yılında yayımlandı. Dostoyevski, Suç ve Ceza'yı 1868 yılında Semipalatinsk'te bulunduğu zaman Roussky Slovo dergisi için uzun bir hikâye olarak tasarlamıştı. Bunun nedeni, Sibirya'dan ayrılana dek roman yazmama kararı almasıydı. Dostoyevski, kardeşi Mihail'e gönderdiği bir mektupta kitap hakkında Konusu gerçekten çok güzel. Kahramana gelince, bugüne kadar hiç denenmemiş bir kişi. Ama bugünün Rusyasına bakacak olursak, böyle bir kişi karşımıza sık sık çıkmaktadır. Bu sonuca halkın kafasını yeni fikirleri anlayarak vardım. Öyle hissediyorum ki, yeni fikirler ve görüşlerle döndüğüm zaman, romanımı genişletmekte başarılı olacağım. Kişi aceleye gelmemelidir dostum. Ve insan iyi olanın dışında hiçbir şey yapmamalıdır diye yazdı.
Dostoyevski, bu eserinde bir Rus aydını olan Raskolnikov'un kendi doğrusu adına işlediği cinayetleri ve vicdanıyla hesaplaşmasını konu edindi. Yazar, küçük bir otel odasında ve kötü bir ekonomik durumla yazdığı Suç ve Ceza'yı 1866 yılında tamamlamıştı. Dostoyevski'nin yazdığı Budala (Idiot) eseri 1866, Ebedi Koca (Veçnıy Muj) 1870, Ecinniler (Besı) 1872 yılında yayımlandı. Bütün bu başyapıtlar birbirinin izledi. Karısı öldükten sonra sekreteri Anna Grigoriyevna Snitkina ile evlendi. Yeniden borçlanan ve kumarhanelerde dolaşmaya başlayan Dostoyevski, bir kız çocuk sahibi oldu. Ancak kızı fazla yaşayamadı ve doğduktan kısa süre sonra öldü. Dostoyevski de bu yüzden büyük bir sarsıntı geçirdi. 1875'te Delikanlı (Podrostok), 1876'da Bir Yazarın Günlüğü (Dnevnik Pisatelya) ve 1879'da Karamazov Kardeşler (Bratya Karamazovi) adlı romanları yayımlandı. Hayatı boyunca eserlerinde işlediği temaları yeniden ele aldığı, insan duygularının derinliğine inen eserler yazan Dostoyevski, Karamazov Kardeşler'de Ivan ve Alyosha Karamazov adlı karakterler için filozof Vladimir Sergeyeviç Solovyov'dan ilham aldı. Zosima ve Alyosha'nın öne çıkacağı Bir Büyük Günahkarın Yaşamı adlı eseri tamamlayamadı. 1881 yılının Ocak ayında bir ciğer kanaması geçirerek yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü. Dostoyevski içi

Genji'nin Hikâyesi (Genji Monogatari 源氏物語), 11. yüzyılın başlarında Murasaki Şikibu tarafından yazılmış, Japon edebiyatının başyapıtlarından biri. Dünyanın ilk romanı kabul edilir.
Şikibu Genji'nin Hikâyesi'ni, 1010 yılı civarında, Japon sarayındaki nedimelerden biriyken tamamladı. Japon sarayının akademik dili Çinceydi ve saraydaki kadınlar tarafından gündelik kayıtlar tutmakta kullanılan Japonca ciddiye alınmıyordu. Ayrıca nesir, nazım ile eşit görülmüyordu. Ancak Genji'nin Hikâyesi, Çince ve Japonca nazıma hakim olduğu anlaşılan bir yazarın, zarif ve yaratıcı hayal gücünün ürünü olduğu için farklı muamele gördü. 54 bölümden meydana gelen eser, kahramanın efsanesini akıcı bir dille anlatır. Ana karakterin ağzından aktarılan ve saray dili ile yazılmış 800 şiir (waka) içerir.
Genji'nin Hikâyesi, erken dönem Heian Japonya'sının aristokrasisi hakkında pek çok ipucu verir. Eserde dönemin eğlence kültürü, giyim kuşam, gündelik hayat ve ahlak anlayışı gibi konulara ışık tutulur. Saray ahalisinden, yakışıklı, duyarlı, iyi bir dost ve sevgili olan Genji'nin öyküsü anlatılırken, dönemin Japonya'sı da harikulade bir şekilde resmedilir. Romanın büyük bir kısmı Genji'nin aşklarına ayrılmıştır ve Genji'nin hayatına giren her bir kadın detaylı bir şekilde anlatılır. Eser insan duygularına ve doğanın güzelliklerine büyük yer ayırır ancak öykünün giderek kararan tonu Budizm'deki 'bu dünyanın geçici olduğu' inanışını daha fazla yansıtır.

Gotik kurgu; kasvet, ölüm gibi unsurları korku/gerilim teması ile birleştiren, kimi zaman romantizm unsurlarını da kapsayan ve tüm bunları karanlık bir atmosfer içinde kurgulayan bir edebiyat ve film türüdür. Yirminci yüzyılda Gotik korku olarak anıldığı da görülür. İngiliz yazar Horace Walpole'un ‘Gotik Bir Hikaye alt başlığıyla yayınlanan ‘Otranto Şatosu adlı romanından türetildiği söylenir. Katkıda ilk bulunanlar arasında Clara Reeve, Ann Radcliffe, William Thomas Beckford ve Matthew Lewis gibi yazarlar vardır.
Zamanın romantik edebiyatını genişleten bir tür olarak, bir yanda duyguları gelirime sürükleyen diğer yanda dehşet anlarını okunması keyifli hale getiren bir eğilimi vardır. Dönemin insanının ortak zevkleri, tarif edilemez bir biçimde onları kendilerinden öteye götüren yüce şeylerdi. Böylesi bir aşırı romantizm, eserlerini İngilizce ve Almanca üreten yazarlar başta olmak üzere Avrupa'da yaygındı. Türün 19. yüzyıldaki başarısı E.T.A. Hoffman, Edgar Allan Poe, Charles Dickens gibi yazarların işleri, Mary Shelley'in Frankenstein'ı ve Samuel Taylor Coleridge'nin şiirleri ile zirveye ulaştı. Ayrıca Bram Stoker'ın Dracula, Richard Marsh'ın The Beetle ve Robert Louis Stevenson'un Dr. Jeykll ve Mr. Hyde isimli eserleri de öne çıkmaktaydı. Gotik terimi, "Alman" ("German") anlamına gelen Got (Goth) kelimesinden türedi. Aynı zamanda yığınla olayın gerçekleştiği Orta Çağ Avrupası'nın Gotik mimarisi türün gelişiminde önemli rol oynar. Yirminci yüzyılda katkıda bulunanlar arasında Daphne du Maurier, Stephen King, Shirley Jackson, Anne Rice ve Toni Morrison sayılabilir.

İyilik ve saflıkla öne çıkan bakire bir karakter, bencillik gösteren bir zorba, bu zorbaya aptallık derecesinde itaat eden bir kadın, elini taşın altına sokan cesur bir kahraman, gözü dönmüş haydutlar, kötü ruhlu din adamları, gece yolculukları, kötücül karakterler, ölümden güç bela kurtuluş türün özellikleri arasındadır. Mekanlar genellikle bir kale, şato ya da manastır gibi dini yapılardır. Bu tip mekanların heybetli bir atmosferi ve takdir gören bir yanı olmakla birlikte, zamanla eskiyen ve çürüyen bir tarafı bulunur. Mekanların bu özelliği değişen dünyanın da metaforik bir tasviridir. Bu sebeple öykünün geçtiği mekanın genellikle kendine has bir sırrı olduğu kabul edilir. Okuyucu ya da izleyici gotik kurgularda kasvetli bir sahne arayışındadır. Korku ya da umutsuzluk unsurunu ağırlıklı olarak kullanan Amerikan gotiğinde ise genellikle doğaüstü güçlere sahip ve suç işlemeye meyilli karakterler bulunur.

Gotik edebiyat, aynı dönemin neogotik mimarisiyle de yakından ilişkilidir. Aydınlanma Çağı'ndaki üslubun netlik ve rasyonalizminin Neoklasikçiler tarafından reddedilmesine benzer bir şekilde, edebi gotikte de duygularda aşırılığın yüceltilmesi, korkunun verdiği heyecan, yüce olanın doğasında var olan mütevazılık ve bunlara uygun bir atmosfer arayışı görülür.
Gotik yapıların kalıntıları, kaçınılmaz çürümeyi ve insan üretimi olanın çöküşünü temsil ederek çoklu bir ilişkiye sebep olur. İngiliz parklarındaki peyzaj çalışmalarına sahte harabeler ekleme dürtüsü de bu yüzdendir. İngiliz gotik yazarları işkence, sert yasalar, gizemli batıl inançlarla bezeli, karanlık ve ürkütücü bir dönem olarak hatırladıkları Orta Çağı, bu döneme ait yapılarla ilişkilendirir.

Gotik mimarinin unsurları nasıl ki neogotik döneminin mimarisinde ölçüt alındıysa, gotik dönem ve gotik mimari hakkındaki fikirler de gotik romancılar tarafından sıklıkla kullanıldı. Mimarinin kendisi gotik romanların isimlendirilmesinde rol oynadı; birçok eser ismi kalelere ya da gotik üsluptaki diğer yapılara atıflarla doludur. Böyle bir adlandırma ile kurgular, olay örgüsünü gotik yapılara yerleştirerek ilerler. Bu yapılar kasvet, karanlık, hapsedilme gibi duyguları besler ve dünyanın geri kalanından soyutlanma duygusunu ön plana çıkarır. Olay örgüsünü gotik bir şatoya yerleştirmek yalnızca geçmişte geçen bir hikâyeyi değil, aynı zamanda karanlığa gömülmüş bir hikâyeyi de ima etmek anlamına gelirdi. 

Horace Walpole'un 1764 yılında yayımlanan Otranto Şatosu "İlk Gotik Roman" olarak sayılır. Horace Walpole'un kendi bildirdiği amaç Orta Çağ romantizminin elemanlarını modern roman ile birleştirmekti. Walpole'a göre Orta Çağ romantizmi fazla hayale dayanır ve modern romanların aşırı realizmi fazla sınırlayıcıdır. Otranto Şatosu'nun temel konusu gotik tarzın çeşitli motiflerini oluşturdu. Örneğin; atalara karşı okunan bedduanın korkutucu sırrı, sürekli bayılan kadınlar ve gizli saklı pasajlar. Walpole, Otranto Şatosu'nun ilk baskısını İtalya'da bulunan bir Orta Çağ romantik roman diye yayımladı. Ancak ikinci baskı yayımlanınca Walpole kendisinin yazdığını kabul etmiş ve edebiyat kritikler tarafından reddedilmiş. Kritiklerin tepkisi o dönemin bir kültürel önyargısının yansımasıydı. Eğitimli sınıf romantik romanları hoş görmezmiş çünkü bu romanların yazı tarzını zevksiz ve alçak olarak değerlendirirlermiş. Ancak Samuel Richardson ve Henry Fielding'ın çalışmaları sayesinde bu bakış açısı epeyce değişmiş.

Clara Reeve'in en tanınan çalışması Eski İngiliz Baron'dur (1778). Bu çalışmasında, Walpole'in kullandığı hayali ve fantastik öğeleri 18.yüzyılın realizmi ile dengelemek istedi.

Ann Radcliffe açıklanmış doğaüstü olaylar usulünü geliştirdi. Radcliffe'in romanlarında görünüşte doğaüstü olan olayların doğal nedenleri eninde sonunda ortaya çıkar. Radcliffe'in başarısından pek çok taklitçi etkilenmiş. A Sicilian Romance (1790) çalışmasında kara düşünen kötü karakter motifini tanıttı. Bu gotik motif Byronic kahraman olarak biliniyor. Radcliffe'in en iyi satan romanı The Mysteries of Udolpho'dur (1794). Yayınlandığı dönemdeki romanların çoğu gibi eğitimli sınıf duyumlu saçmalık olarak değerlendirdi ve küçümsedi.

Grafik roman veya resimli roman, genellikle kurgusal konulara sahip sıralı sanat içeriğinden oluşan bir romandır. Roman kelimesi normalde uzun kurgusal çalışmaları ifade etse de, grafik roman terimi geniş bir tanımı kapsar ve kurgu, kurgu dışı ve antolojize çalışmaları içermektedir.
Sıralı sanat tarihçisi Richard Kyle, Capa-Alpha çizgi roman fanzini Kasım 1964 sayısında bir makalede "grafik roman" terimini icat etti. Terim, Will Eisner'ın Tanrı ile Anlaşma (1978) ve Marvel'in Graphic Novel serisinin (1982) başlamasından sonra çizgi roman topluluğunda popülerlik kazandı ve 1980'lerin sonunda ilk cildin ticari başarılarından sonra halka tanıdı. 1986'da Art Spiegelman'ın Maus ve 1986'da Frank Miller'ın The Dark Knight Returns ve Alan Moore ve Dave Gibbons'ın Gözcüler romanlarının 1987'de topladığı baskılarını aldı. Book Industry Study Group, 2001 yılında kitapçılarda kategori olarak grafik roman tanımını kullanmaya başladı.

The Big Comic Book DataBase 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Welcome to Columbia University's Graphic Novels Page", Columbia University

Gustave Flaubert (12 Aralık 1821 – 8 Mayıs 1880), Fransız roman yazarı. Edebiyat eleştirmenleri tarafından modern romanın kurucusu kabul edilir. En tanınmış eseri, 19. yüzyıl toplumsal gerçekliğini çarpıcı biçimde aktaran ve dünya klasikleri arasına giren Madame Bovary'dir. 1857'de yayımlanan ve Fransa'da ciddi tartışmalara neden olan bu eserden sonra realist akımı başlatan kişi olarak gösterilmiştir.

12 Aralık 1821'de Fransa'nın Rouen kentinde doğdu. Bir hekim kızı ve dinsel bağlılıkları sahip bir aristokrat olan annesi Justine-Caroline Fleuriot ile Hôtel-Dieu'de baş cerrahlık yapan orta sınıftan gelme babası Achille-Cléophas'nın ortanca çocuğuydu. Rouen'de mutlu bir çocukluk dönemi yaşadı.
1832-1840 yılları arasında Rouen Koleji'nde öğrenim gördü. Edebiyat alanındaki ilk denemelerini okul gazetesinde ve Le Colibri ("Sinek Kuşu") adlı küçük bir dergide yaptı. 1834'te arkadaşı Ernest Chevalier ile birlikte Art et Progrès (Sanat ve İlerleme) adında bir dergi çıkarmaya başladı. Henüz 15 yaşındayken Trouville sahilinde tanıştığı kendisinden on yaş büyük ve evli bir kadın olan Elisa Schlésinger'e âşık oldu. Bu aşk, yaşamında çok önemli etkiler, izler bıraktı. Elisa Schlesinger daha sonra "Duygusal Eğitim" adı ile kaleme alacağı eserde Marie Arnoux karakterinin de temel kaynağı oldu. Öğrencilik yıllarında sürekli yazdı. "Bir Çılgının Hatıraları" (1838), "Smarh" (1839) ve 1840 yılında yazmaya başladığı "Kasım" lise öğrencisi olduğu dönemin ürünleridir.
1841'de Paris'e gidip Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Hukuk öğrenimi sırasında da yoğun bir şekilde yazmakla meşgul oldu. 1844 yılında sara kaynaklı ilk krizini geçirince, dinlenmesi gerektiğinden hukuk eğitimini yarıda bırakarak eve döndü. Hastalığı nedeniyle vaktinin çoğunu evde geçirmek zorunda kaldı. 

1845'te Duygusal Eğitim'in ilk taslağını bitirdi ve ailesiyle beraber bir İtalya seyahatine çıktı. Cenova'da gördüğü ve onu çok etkileyen bir Brueghel tablosunun verdiği ilhamla “"Aziz Anthony'nin Baştan Çıkışı”'nı yazmaya başladı.
1846 yılında babasını, hemen ardından kız kardeşini kaybetti. Ölen kardeşinin küçük bebeğinin bakımını üstlendi. Babasından kalan yüklü miras sayesinde tüm zamanını yazı yazarak geçirmeye karar verdi. Yeğeni ve annesi ile Rouen yakınlarındaki Croisset'ye yerleşti, hayatının tamamını burada geçirdi. Bu arada edebiyat dünyasında kendisinden uzatmalı sevgilisi olarak bahsedilen şair Louise Colet ile tanıştı (1846) ve ilişkileri sekiz yıl sürdü.
1849'da "Aziz Antoine" adlı eserinin ilk okumasını arkadaşlarına yaptığında büyük hayal kırıklığı yaşadı. Arkadaşları ona sıradan konular seçmesini ve bunu doğal bir üslupla, herkesin anlayabileceği bir dille yazmasını öğütlediler. Bu hayal kırıklığının ardından yakın dostu Maxime du Camp ile birlikte 18 ay süren bir Ortadoğu gezisine çıktı. Yunanistan, Anadolu, Mısır, Filistin, Suriye ve İtalya'yı dolaştı. Gezi esnasında mal varlığının çoğunu harcayan ve frengiye yakalanan Flaubert, içe kapanıklığından, yalnız Mısır’a ve Tunus’a yaptığı yolculuklarla sıyrıldı. Ünlü romanı Salambo’yu ona esinleyen de, bu yolculuklar oldu. Madame Bovary’i de bu esnada kurgulamakta olduğu ifade edilir. Edebiyat dünyasından pek çok kişiyle mektuplaştı. Bu mektuplardan bazıları sonradan büyük ün kazandı. Sevgilisi Louise Colet’e mektupları ise edebî açıdan eserleri arasında sayılacak değerde kabul edilir.

Yakın Doğu seyahatinden dönüşünden üç ay sonra, Eylül 1851′de Madame Bovary'yi yazmaya başladı. Kitabı 1856 baharında bitirdi ve eser tefrika edildi. Flaubert 1856′da "Baştan Çıkış"'ı tekrar kaleme ve "Salombo" üzerinde çalışmaya başladı (1857). Bu arada ilk romanı Madame Bovary, 1857’de kitap olarak basıldı. Eser “ahlaksızlık-sapkınlık” eseri olarak suçlanarak yasaklandı ve yazara dava açıldı. Savcıya göre kitapta eş aldatma yüceltilmekte, cinsel duygular abartılıp kışkırtılmakta, geleneklere hakaret edilmekteydi. Yargıç “namus cellâdı kadın”ın kim olduğu sorulduğunda, Falubert’in verdiği  "Madame Bovary, c'est moi! (Madame Bovary benim!)” yanıtı meşhurdur. Avukatı Marie-Antoine-Jules Senard’ın başarılı savunması Flaubert’in aklanmasını sağladı. Avukat Senard’ın adı bu nedenle kitabın yeni basımında, daha ilk sayfada, ithaftan da önce, Flaubert’in kendisine hitaben yazdığı kısa bir teşekkür notuyla birlikte yer almıştır. Flaubert bu savunmadan sonra, yazdığı kitabın kendi gözünde bile umulmadık bir değer kazandığını söylemiştir.
Yazar, 1858 ilkbaharında Kuzey Afrika'da iki aylık  bir araştırma gezisi yaptı. Salomo adlı romanını Nisan 1862′de tamamladı. 1864-1869 arasında Duygusal Eğitim’in son taslağını yazdı. Yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda ortaya çıkan bu eserde kendi gençlik yıllarından hareketle bir "nesil hikâyesi" anlatmıştır.
Yaşamının son yılları acılar, edebi başarısızlıklar ve maddi zorluklarla geçti. Bitiremediği son projesi "Bouvard ve Pécuchet"'yi ("Bilirbilmezler" ismi ile Türkçeye çevrildi) yazmaya 1874′te başladı. Para sıkıntısı yüzünden, projeye iki senelik bir ara verip 1877′de yayımlanacak olan "Üç Hikâye"'yi (Saf Bir Kalp, Konuksever Aziz Julien Efsanesi ve Hérodias) kaleme aldı. Çocukluk arkadaşı Laure le Poittevin'in oğlu Maupassant'ı manevi evladı olarak benimsemişti. Onu iyi bir yazar olarak yetiştirmeye çalıştı ve Maupassant'ın başarılarıyla avundu.
Flaubert, 8 Mayıs 1880 günü, Croisset'de felç sonucu aniden öldü. 

Kasım, 1842 (Ölümünden sonra basıldı, 1928)
Ermiş Antonius ve Şeytan, 1849
Madam Bovary, 1857
Salambo, 1862
Duygusal Eğitim, 1869
Üç Öykü, 1877
Bilirbilmezler (Bouvard ile Pécuchet), 1881 (Bitmemiş)

Bir Delinin Anıları,1838
Kırlarda ve Kumsallarda,1886
Yerleşik Düşünceler Sözlüğü, 1911
 Wikimedia Commons'ta Gustave Flaubert ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Hayy bin Yakzan (Arapça: حي بن يقظان "Uyanık Oğlu Hay"; Latince: Philosophus Autodidactus "Kendi Kendini Eğitmiş Felsefeci"; İngilizce: "The Improvement of Human Reason: Exhibited in the Life of Hai Ebn Yokdhan"), 12. yüzyılda Endülüs'te İbn-i Tufeyl tarafından yazılan bu roman, tek başına bir adada büyüyen Hayy bin Yakzan adlı bir kişinin hikâyesini anlatır. İnsanla evren ve din arasındaki ilişkiyi simgeler, felsefi ve aydınlanma temalı içerikler barındırır.
Felsefe ve tasavvufi öğretileri  sembolik bir dille ifade ederek daha iyi kavranmasını  sağlamak düşüncesi ile yazılmış olan bir alegorik romandır ve İbn-i Tufeyl'in sistemini oluşturan ana fikirlerin yer aldığı en önemli eseridir. İbn-i Tufeyl bu romanıyla döneminde tartışılan üç önemli soruna çözüm getirmeyi amaçlamıştır. Bunlar;

İnsan kendi başına, hiçbir eğitim almadan sadece doğayı gözlemleyerek ve düşünerek "insan-ı kâmil" seviyesine ulaşabilir.
Gözlem, deney ve akıl yürütme yoluyla elde edilen bilgiler, vahiy ile çelişmez. Başka bir deyişle din ile felsefe ve daha dar olarak da bilim çelişmez.
Mutlak bilgiye ulaşmak bireyseldir ve bunu herkes başarabilir.
Batı'da 14. yüzyıldan başlayarak ilgi görmüş, en çok okunan kitaplardan birisi olmuştur. Dünyada felsefî romanın olduğu kadar Robinsonad (adasal roman) türünün de ilk örneği olarak kabul edilir.  Avrupa romanındaki Bildungsroman tarzına da öncü olduğu düşünülmektedir.
Roman, insanın kendi başına "insan-ı kâmil" aşamasına ulaşabileceğini kanıtlamaktadır. Romanın üç karakteri vahşi Hayy, mistik Absal, sosyal Salaman'dır. Bütün ömrünü kimsesiz bir adada geçiren Hayy, bir ceylan tarafından beslenip büyütülmüştür ve hiçbir toplumsal bağı olmayan bir münzevidir. Elli yıl içinde evreni gözlem ve deneylerle, kıyaslamalar ve akıl yürütmelerle çözer, varoluş nedenlerini, anlamlarını, Tanrı ile olan bağıntılarını kavrar. Diğer bir adadan gelen ve vahye dayalı inancı, dini simgeleyen Absal'la karşılaşması, kendisinin tek başına ulaştığı yaratıcı olgusu ile Absal'ın inancının örtüşmesi ve bunun üzerine ikisinin birlikte Absal'ın adasına giderek yüce gerçeklikleri anlatmaya çalışmaları anlatılır.
Eser, 14. yüzyılda İbraniceye çevrilmiştir. Latince'ye ilk çevirisi 15. yüzyılda İtalyan filozof Giovanni Pico della Mirandola tarafından, ikinci çevirisi ise İngiliz oryantalist Edward Poccocke tarafından yapıldı. Eser, ilk defa 1671'de, daha sonra 1700'de Arapça metniyle Oxford'da yayımlandı. Önce Pococke'nin Latince çevirisinden İngilizceye çevrilen eser, 1711'de Arapça aslından İngilizceye çevrildi. Hollanda diline yapılan ilk çevirisi 1672'de Amsterdam'da yayımlandı, aynı çeviri, 1700'de Rotterdam'da basıldı. Fransızca, Almanyca, Rusça ve İspanyolca gibi diğer Avrupa dillerine de çevrildi. Türkçe çevirisi 1923 yılında Babanzade Reşid tarafından yapılmış ve Mihrab dergisinde tefrika edilmiştir. 1977'de Durali Yılmaz tarafından yapılan çocuklar için uyarlaması yayımlanmıştır.

Hayy bin Yakzan, Batı'da birçok düşünürü ve sanatçıyı etkilemiş, Bilimsel devrim ve Aydınlanma Çağı'nda  etkisi olmuş bir eserdir. Hatta İngiltere'de Kuakerler denen Hristiyan mezhebinin bağlıları tarafından bir ahlak kitabı olarak kabul edilmiştir.
Kimine göre Jean-Jacques Rousseau'nun Émile'ine, Thomas More'un Ütopya'sına, Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'suna esin veren eser; Rudyard Kipling'in 'The Jungle Book'daki Maugli hikâyesine de benzemektedir.

Eser, alegori anlatım tekniği ile yazılmıştır. Huneyn bin İshak'ın Yunancadan çevirdiği, Absal ile Salaman öyküsündeki alegori anlatım tekniği İbn Sina tarafından öyküleştirilerek, daha sonra bir anlatı geleneğine dönüşmüştür. İbn Tufeyl'in  Hay bin Yakzan öyküsü, hikâye türünde felsefi eser verme geleneğinin en ünlü yapıtıdır.
Şehâbeddin Sühreverdî'nin El Gurbetü'l Garabiyyesi, İbnü'n-Nefîs'in El Risaletül-Kamiliyye fi’s Siyeri'n–Nebeviye'si ve Molla Câmî'nin Salaman ve Absal yapıtları, bu geleneğin diğer önemli örnekleridir. Bu kitapların ortak noktası, belli bir felsefi aydınlanma öğretisine dayanmalarıdır.

Honoré de Balzac (gerçek adı Honore Balssa; 20 Mayıs 1799, Tours - 18 Ağustos 1850), Fransız yazar.

Gerçek adı Honoré Balssa'dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve "de" ön takısını eklemiştir. Köylü bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır. 6 yıl Vendome'da College des Oratoriens'te öğrenim gördü. Napolyon'un devrilmesinden sonra ailesi Paris'e taşındı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avukatın yanında çalıştı. Ama küçük yaşlardan beri edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı. Trajedi türünü denediği 1819'da yazılmış "Cromwell" başarı kazanamayınca romana yöneldi. Para kazanmak için tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Bunları değişik adlarla yazdı. Basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Başarılı olamayınca yeniden edebiyata döndü. Edebiyat yaşamında çok başarılı yapıtlar sundu. Birçok ülkede satılan romanları ve kitapları çok büyük ilgi gördü ve beğenileri üstüne topladı. Edebiyatta başarılı olan Balzac, yaşamının sonuna değin yazın ile uğraştı.

1829'da yazdığı "Les Chouans" adlı tarihi roman tanınmasını sağladı. Bu yapıt Türkçeye 1974 Köylü İsyanı ve 1977 yılında Şu Anlar adıyla çevrildi. 1824-1834 arasında yayıncılarından aldığı parayla bohem bir yaşam sürdü. 1829-1831 arasında yergici gazetelere yazılar yazdı. 1830'lardan sonra bir toplum tarihi yazmak amacıyla, eski ve yeni romanlarını; gelenek ve görenek incelemeleri, felsefe incelemeleri ve çözümleyici incelemeler olarak üç bölüm altında toplamaya karar verdi. Bu tasarı 1834-1837 arasında 12 cilt olarak gerçekleşti. 1840'ta bu yapıtların hepsine Dante'yi anımsatan bir başlık koydu: "İnsanlık Güldürüsü". 1842-1848 arasında 17 ciltlik bir baskı yapıldı. 1869-1876 arasında da 24 cilt olarak yayınlandı. Eserlerinde aynı kahramanlara tekrar tekrar yer verme düşüncesini geliştirdi. Bunu gerçekçiliğin baş romanı kabul edilen ve 1834'te yayınlanan "Goriot Baba"da uyguladı. 1836 ve 1837'de İtalya gezisine çıktı. 1828'de Versailles yakınlarında pahalı bir ev yaptırdı. Borç sorunu nedeniyle Passy'de bir eve yerleşti (Bugün Balzac Müzesi). Para kazanmak için tiyatroda başarısız denemeler yaptı. Edebiyatçılar Derneği başkanı olarak yazar haklarıyla ilgili girişimlerde bulundu.
1847'de Polonya'da sevgilisi Eveline Hanska'nın şatosunda kaldı. 1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85’i tamamlanmış, 50’si taslak durumunda yapıt bıraktı. Romanda gerçekçilik ve doğalcılık akımlarının yaratıcısı olarak kabul edilir. Mantıklı bir sıra izleyen olayların her şeyi gören bir gözlemcinin ağzından anlatıldığı, kahramanların tutarlı bir biçimde sunulduğu, kuralları belli "klasik roman tekniğini" Balzac'ın kurduğu benimsenir. Olağanüstü bir gözlem yeteneği ve güçlü bir belleği vardı. Kendisini başka insanların yerine koyup onların duygularını paylaşmayı biliyordu. Yapıtlarında nedenselliği ve arka plan ile karakterler arasındaki ilişkiyi açıklamakta ustadır. Bütün bu özellikleriyle "romanın Shakespeare'i olarak anılır.
1789'da başlayan ve uzun bir süreç alan Fransız Devrimi sırasında gelişen toplum değişimini anlatan; çatışmaları, iyiyi kötüyü ortaya koyan, Cumhuriyetçiler ile Kraliyetçilerin Kral X. Charles'in ülkeyi bırakıp gitmek zorunda kaldığı 1830 yılına değin aralarındaki kanlı kansız tüm çekişmeyi özellikle göz önüne seren, bireylerin bu çatışmadaki ulu düşüncelerin altında aslında kendi çıkarlarını nasıl korumaya çalıştıklarını betimleyen; sevgi, güç gibi evrensel konuları tüm çıplaklığı ve eleştirili bir yaklaşımla inceleyen; günümüz okuruna sıkıcı gelebilecek ama öncelikle Fransa ve demokrasiyi algılayabilmekte yardımcı olması bakımından tüm dünya için önemli bir roman yazardır. Kitapları Fransız Devrimi'nin tarih belgesi niteliğindedir.

Les Chouans (1828; Köylü İsyanı, 1974)
La Peau de chagrin (1830; Tılsımlı Deri, 1940, 1968)
Le Chef-d'œuvre inconnu (1831; Mahvolan Şaheser, 1944/Bilinmeyen Şaheser, 1945)
Le Colonel Chabert (1832; Kolonel Şabert, 1938/ Albay Chabert, 1944, 1974)
Le Médecin de campagne (1832; Köy Hekimi, 1942, 1979)
Eugénie Grandet (1833; Eugénie Grandet, 1938, 1991)
Histoire des Treize, comprenant:
Ferragus, 1833
La Duchesse de Langeais, 1833, 1839
La Fille aux yeux d'or, 1835
La Recherche de l'absolu (1834; Mutlak Peşinde, 1945, 1965)
Le Père Goriot, (1835; Goriot Baba; 1943, 1991)
Le Lys dans la vallée (1835; Vadideki Zambak, 1941, 1990)
La Vieille Fille (1836;)
César Birotteau (1837; César Birotteau, 1945, 1990)
La Maison Nucingen (1838; Nucingen Bankası, 1950)
Les Secrets de la princesse de Cadignan (1839)
Béatrix (1839)
Illusions perdues (I, 1837; II, 1839; III, 1843; Sönmüş Hayaller, 1949)
Albert Savarus (1842)
La Rabouilleuse (1842)
Modeste Mignon (1844; Modeste Mignon, 1947)
La Cousine Bette (1846; Bette Abla, 1977)
Le Cousin Pons (1847)
Splendeurs et misères des courtisanes (1838-1847; Kibar Fahişelerin İhtişamı ve Sefaleti, 1946/Kibar Fahişeler, 1972, 1990)
Ursule Mirouët (1841; Ursule Mirouët, 1849)

Tours Papazı (1949)
Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
Vandetta (1943)
Tefeci Gobseck (1947-1961)
Kırmızı Han (1946)
Terör Devrinde (1979)
Lois Lambert (1946)
Bir Havva Kızı (1970)
Onüçlerin Romanı (1945)
Altın Gözlü Kız (1943)
Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
Köy Papazı (1952)
Karanlık Bir İş (1947)
Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
İki Gelinin Hatıraları (Mémoires de deux jeunes Mariées) (Letters of Two Brides) (1940 - 1983)
Köylüler (1845, 1976-1985)
Gizli Başyapıt (Le Chef-d'oeuvre İnconnu) (2007 Samih Rıfat)
Evde Kalmış Kız (La Vieille Fille) (2008 Yaşar Avunç)

Jean-Jacques Rousseau (UK /ˈruːsoʊ/, US /ruːˈsoʊ/; 28 Haziran 1712 - 2 Temmuz 1778), Cenevreli filozof, yazar ve besteciydi. Onun siyaset felsefesi, Avrupa'da Aydınlanma Çağı'nın ilerlemesinin yanı sıra Fransız Devrimi'nin yönlerini ve modern siyasi, ekonomik ve eğitim düşüncesinin gelişimini etkiledi.
Özel mülkiyeti, eşitsizliğin kaynağı olarak gören Eşitsizlik Üzerine Söylev'i ve meşru bir siyasi düzenin temellerini ortaya koyan Toplumsal Sözleşme'si modern siyasi ve sosyal düşüncenin köşe taşlarıdır. Rousseau'nun Julie ya da Yeni Heloise (1761) adlı duygusal romanı, kurguda romantizm öncesi ve romantizmin gelişimi açısından önemlidir. Emile ya da Eğitim Üzerine (1762) adlı eseri, bireyin toplumdaki yeri üzerine bir eğitim incelemesidir. Modern otobiyografiyi başlatan ve ölümünden sonra yayınlanan İtiraflar (1770) ve tamamlanmamış Yalnız Gezenin Hayalleri (1776) adlı eserleri, 18. yüzyılın sonlarındaki "Duyarlılık Çağı"nı örnekledi ve daha sonra modern yazını karakterize eden öznellik ve iç gözlem üzerine artan bir odaklanma içeriyordu.

Jean-Jacques, 28 Haziran 1712 günü, günümüzde İsviçre sınırları içerisinde bulunan (O dönem Cenevre Cumhuriyeti olan.) Cenevre kentinde doğmuştur. 4 Temmuz 1712'de vaftiz edilmiştir. Rousseau'nun annesi Suzanne, doğumdan dokuz gün sonra, doğum sonrası enfeksiyon kaptığı için ölmüştür. Rousseau, daha sonraları bu olayı "ilk talihsizliği" olarak nitelendirecektir. Bir saatçinin oğludur. Babası Isaac, Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. 9-10 yaşlarına kadar babası Isaac ve teyzesi ile kalmıştır. Rousseau on yaşında iken babası Isaac, şehirdeki bir toprak sahibi ile kavga etmişti. Bu tartışmanın ardından babası, Rousseau'yu kardeşine emanet edip Nyon'a taşınmıştır. Isaac, Nyon'a giderken yanında Rousseau'nun teyzesini de götürmüştür. Isaac o günden sonra bir daha asla Rousseau'yu ziyaret etmemiştir. Daha sonradan Isaac'in, Rousseau'nun teyzesi ile evlendiği açığa çıkar.

Babası tarafından terk edilen Rousseau, amcası ile bir süre kaldıktan sonra evden kaçarak Cenevre'yi terk eder. Savoy Dükalığı'na gelip bir rahibin yanına sığınır. Rahip onu Françoise-Louise de Warens ile tanıştırır. Warens, o zamanlar 29 yaşında protestan geçmişi olan ve kocasından ayrılmış bir kadındır. Profesyonel bir misyonerdir, Pidmond kralı ona Katoliklere protestanlığı yayması için para vermiştir. Babası ve amcasından destek görmeyen Rousseau o dönemlerde para kazanmak için uşaklık, sekreterlik yapmış ve İtalya'yı dolaşmıştır. Fransa'da bulunduğu sürede Warens ile yaşamıştır, onu idolleştirmiş ve "maman" diye çağırmıştır. Bağlılığından gurur duyan Warens, onun bir mesleğe başlamasını sağlamaya çalışmış ve onun için müzik dersleri ayarlamıştır. Rousseau, bir noktada rahip olma fikriyle kısa bir süre bir ruhban okuluna da katıldı.

Rousseau yirmi yaşına ulaşınca Warens onu sevgilisi olarak aldı aynı anda evin kahyası ile yakınlaştı. Cinsel ilişkileri (Ménage à trois) onun aklını karıştırdı ve rahatsız etti. Olanlara rağmen Rousseau Warens'i hayatının aşkı olarak gördü.
Eğitim almış katolik din adamlarından oluşan bir çevresi vardı. Bu sayede edebiyat ve fikir dünyasına girdi. İyi bir öğrenciydi ama yirmili yaşlarında sıkça geçirdiği uzun hipokrondi nöbetleri zamanında kendini felsefe, matematik ve müzik çalışmalarına adadı. Yirmi beş yaşında annesinden küçük bir miras aldı ve bunu Warens'in ona zamanında ettiği yardımların karşılığını ödemek için kullandı. Yirmi yedi yaşında Fransa'nın Lyon kentinde öğretmen olarak işe girdi.
1742'de Rousseau, Académie des Sciences'a servet kazandıracağına inandığı yeni bir numaralı nota sistemi sunmak için Paris'e taşındı ama başarısız oldu. O yıl Denis Diderot ile arkadaş oldu.
1743'ten 1744'e kadar Rousseau, Fransa'nın Venedik büyükelçisi Comte de Montaigue'nin sekreteri olarak onurlu ama düşük maaşlı bir göreve sahipti. Bu, onda İtalyan müziğine, özellikle de operaya ömür boyu sürecek bir sevgi uyandırdı.

Beş parasız şekilde Paris'e dönen Rousseau Thérèse Levasseur'in arkadaşı ve daha sonra sevgilisi olmuştur. Thérèse annesinin ve hiçbir işe yaramayan kardeşlerinin tek destekçisi olan bir terziydi. İlk başta Rousseau ile birlikte yaşamadılar, ancak daha sonra Rousseau Thérèse ve annesini hizmetçisi olarak yanına aldı ve geniş ailesini geçindirme yükünü kendisi üstlendi. İtiraflarına göre, Thérèse onun yanına taşınmadan önce ona bir oğul ve dört kadar çocuk daha doğurdu (bu sayı için bağımsız bir doğrulama yok)

Rousseau, Thérèse'i "onuru" uğruna yeni doğan bebeklerin her birini bir kimsesizler hastanesine (yetimhane) vermeye ikna ettiğini yazdı. 1751'de Madame de Francueil'e yazdığı mektupta önce çocuklarını büyütecek kadar zengin değilmiş gibi davrandı, ancak İtiraflar'ın IX. Kitabında durumun böyle olmadığını yazdı.
Rousseau, Académie de Dijon'un sponsorluğunda Mercure de France'da yayınlanmak üzere sanat ve bilimlerin gelişiminin ahlaki açıdan faydalı olup olmadığı konulu bir makale yarışmasına katıldı ve kazandı; Rousseau'nun 1750 tarihli Bilimler Ve Sanatlar Üstüne Söylev birincilik ödülü aldı ve ona önemli bir ün kazandırdı.
Müziğe karşı ilgisini sürdürdü. 1752 yılında hem müziğini bestelediği hem de sözlerini yazdığı "Le devin du village" (Köy Kehaneti) adlı operayı yazdı ve Kral XV. Louis için sahneye koyuldu. Operayı beğenen kral Rousseau'ya ömür boyu maaş vermeyi teklif etti Rousseau bu büyük onuru reddetti ve "bir kralın emekli maaşını reddeden adam" olarak ün kazandı.

1754'te Cenevre'ye geri dönerken kalvinizmi yeniden benimsedi ve Cenevre vatandaşlığını yeniden aldı. 1755 yılında ikinci en büyük eserini yazdı. "İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine" (Bilimler Ve Sanatlar Üzerine Söylev'in argümanlarını detaylandıran.)

Ayrıca yirmi beş yaşındaki Sophie d'Houdetot ile tamamlanmamış bir romantik ilişki kurdu. Sophie, Rousseau'nun oldukça sert davrandığı ev sahibesi Madame d'Épinay'in kuzeni ve misafiriydi. Orada tanıştığı Encyclopédistesler'in samimiyetsiz sohbetlerinden, sığ ve katı ateizmlerinden nefret etti. Rousseau'nun Encyclopédistes'ten kopuşu, Diderot, La Mettrie ve D'Holbach'ın materyalizminin aksine, insan ruhunun ve evrenin ruhsal kökenine olan ateşli inancını vurguladığı üç büyük eserinin oluşumuyla aynı zamana denk geldi. Bu dönemde Rousseau, Fransa'nın en zengin ve en güçlü soylularından ikisi olan Charles II François Frédéric de Montmorency-Luxembourg ve Prince de Conti'nin desteğini ve himayesini gördü. Bu adamlar Rousseau'yu gerçekten sevdiler ve herhangi bir konuda sohbet etme yeteneğinden keyif aldılar, ama aynı zamanda onu XV. Louis'den ve metresi Madame de Pompadour'u çevreleyen siyasi gruptan intikam almanın bir yolu olarak kullandılar. Rousseau çok ileri gitti ve bazılarının meşgul olduğu iltizam uygulamasını eleştirdiğinde reddedildi.
Rousseau'nun 800 sayfalık duygu romanı Julie, ou la nouvelle Héloïse 1761'de büyük bir başarı elde etti. Kitabın İsviçre kırsalının doğal güzelliğine dair coşkulu betimlemeleri halk arasında büyük bir ilgi uyandırdı ve sonraki on dokuzuncu yüzyılda Alp manzaraları çılgınlığının kıvılcımını ateşlemeye yardımcı oldu.

1762 yılında Du Contrat Social, Principes du droit politique (Toplumsal Sözleşme)'yi yayınladı.
Rousseau, Mayıs ayında Emile Ya Da Eğitim Üzerine adlı eserini yayımladı. Emile'in ünlü bir bölümü olan "The Profession of Faith of a Savoyard Vicar", dini inancın bir savunması olmayı amaçlıyordu. Rousseau'nun dinin savunulması için bir sözcü olarak alçakgönüllü bir köylü geçmişe sahip bir Katolik papazı seçmesi (makul bir şekilde gençken tanıştığı nazik bir piskoposa dayanıyordu) o dönem için başlı başına cüretkar bir yenilikti. Papazın inancı Socinianism (ya da bugünkü adıyla Unitarianism) idi. İlk günahı vsr. reddettiği için, hem Protestan hem de Katolik yetkililer gücendi.
Ayrıca Rousseau, insanları erdeme yönelttiği ölçüde bütün dinlerin eşit derecede değerli olduğunu ve bu nedenle insanların içinde yetiştikleri dine uymaları gerektiğini savunmuştur. Bu dini kayıtsızlık, Rousseau ve kitaplarının Fransa ve Cenevre'den yasaklanmasına neden oldu. Paris Başpiskoposu tarafından kürsüden indirildi, kitapları yakıldı ve tutuklanması için emirler çıkarıldı. Cenevre'den Jacob Vernes gibi eski arkadaşları onun görüşlerini kabul edemediler ve şiddetle çürüten yazılar yazdılar.

Rousseau'nun Emile'i Fransız parlamentosunu kızdırıp sonra, parlamento tarafından hakkında tutuklama emri çıkarılarak İsviçre'ye kaçmasına neden oldu. Daha sonra, İsviçre makamları da ona karşı anlayışsız olduklarını kanıtlayınca (Hem Emile'i hem de Toplum Sözleşmesi'ni kınayarak) Voltaire, Rousseau'ya gelip onunla yaşaması için bir davet gönderdi.
Rousseau daha sonra Voltaire'in davetine cevap vermediği için pişman olduğunu ifade etmiştir. Temmuz 1762'de, Rousseau'ya Bern'de ikamet etmeye devam edemeyeceği bilgisi verildikten sonra, d'Alembert ona Prusyalı II. Frederich tarafından yönetilen Neuchâtel Prensliği'ne taşınmasını tavsiye etti. Daha sonra Rousseau, Neuchâtel'den on beş mil uzaklıktaki Môtiers'de ikamet etme davetini kabul etti. 11 Temmuz 1762'de Rousseau, II. Frederich'e Fransa'dan, Cenevre'den ve Bern'den nasıl sürüldüğünü anlatan bir mektup yazdı ve onun korumasını istedi. Ayrıca geçmişte Frederich'i eleştirdiğini ve gelecekte de onu eleştirmeye devam edeceğini belirterek, "Majesteleri beni istediğiniz gibi elden çıkarabilir." dedi. II. Frederich dostu olan Neuchâtel valisi Marischal Keith'a bir mektup yazdı:

Bu zavallı talihsize yardım etmeliyiz. Tek suçu, iyi olduğunu düşündüğü garip fikirlere sahip olmaktır. Ona ihtiyacı olduğu kadar verme nezaketini göstereceğiniz yüz kron göndereceğim.Frederich'ten aldığı yardımdan etkilenen Rousseau o andan itibaren Frederich'in yürüttüğü faaliyetleri detaylıca takip ettiğini belirtmiştir. Yedi Yıl Savaşları sona ermek üzereyken Rousseau, Frederich'e bir kez daha yazarak aldığı yardım için teşekkür etti ve onu askeri faaliyetlere son vermeye ve bunun yerine halkını mutlu etmeye çalışmaya çağırdı. Frederich bilinen bir yanıt vermedi, ancak

Julio Cortázar (d. 26 Ağustos 1914, Ixelles, Brüksel Bölgesi - ö. 12 Şubat 1984, Paris), Arjantinli yazardır.

Arjantin'in en büyük yazarlarından biri olan Cortázar, 1914'te Ixelles, Brüksel Bölgesi'nde doğdu. Arjantin'de eğitim gördü. 1938'de Presencia adlı şiir kitabı yayınlandı. Üniversitede öğretim görevlisiyken Peron yönetimine karşı girişilen eyleme katılınca hapse girdi, daha sonra üniversiteden ayrıldı. İlk kısa öykü kitabı Bestiario 1951'de yayımlandı. UNESCO'da çevirmen olarak çalışmak üzere Paris'e yerleşti, en ünlü kitaplarını da bu kentte yazdı. Öykülerinde fantastik öğelere yer veren, gerçek dünyayla olağandışı yaşantıları iç içe geçiren Cortázar'ın edebiyat dışında ilgilendiği şeyler arasında mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotoğrafçılık da vardır. Yazar, 1979 yılında Hollandalı ressam Pat Andrea ile birlikte La Puñalada/ El tango de la vuelta başlıklı Arjantin Cuntası'nı eleştiren kitabı yazdı.
Julio Cortázar 1984 yılında Paris'te öldü.

Marie-Madeleine Pioche de La Vergne, Comtesse de La Fayette veya daha çok bilinen adıyla Madam de La Fayette (vaftiz 18 Mart 1634 - 25 Mayıs 1693) Fransa'nın ilk tarihi romanı ve edebiyattaki en eski romanlardan biri olan La Princesse de Clèves'i yazan Fransız klasik yazar.
Madam De La Fayette, küçük ama varlıklı ve soylu bir ailenin çocuğu olarak Paris'te dünyaya geldi. 16 yaşındayken Avusturya Kraliçesi Anne'nin nedimesi oldu ve kendisine İtalyanca ve Latince dersleri veren Gilles Ménage'dan edebî bir eğitim de almaya başladı. Babası Marc Pioche de la Vergne'nin öldüğü yıl annesi, Madame de Sévigné'nin amcası Renaud de Sévigné ile evlendi.
1655'te Madam De La Fayette, kendisinden yaklaşık on sekiz yaş büyük dul bir soylu olan François Motier ile evlendi ve iki oğlu oldu. Kocasına Auvergne ve Bourbonnais'deki kır malikaneleri davetlerinde eşlik etti. Kısa süre sonra Paris'teki saray sosyetesine karışmaya başladı ve bir çevre edindi. Kayınbiraderi Louise de La Fayette (1618-1665), XIII. Louis'nin gözdesi olan bir yazardı. Geleceğin Orleans Düşesi Henrietta Anne Stuart, Antoine Arnauld ve önde gelen Fransız yazarlar Segrais ve Huet, La Fayette'den kendilerinin biyografisini yazmasını isteyen ünlü kişilerden birkaçıdır. Daha önce, Fransa-İspanya Savaşı'nın ortasında, 1648-1653 yılları arasında yaşanan ve "Fronde" adı verilen bir iç karışıklığın olduğu dönemde, La Fayette üvey babasının ilişkili olduğu Kardinal de Retz ile de arkadaş olmuştu.

1659'da Paris'e kalıcı olarak yerleşen La Fayette, 1662'de anonim olarak La Princesse de Montpensier adlı eserini yayımladı. 1665'te Maximes'in yazarı François de La Rochefoucauld ile yakın bir ilişki kurmaya başladı, onu Racine ve Boileau dâhil olmak üzere dönemin birçok edebiyatçısıyla tanıştırdı. 1669 yılında Segrais tarafından imzalanan ancak büyük bir kısmı La Fayette'ye atfedilebilecek bir İspanyol-Mağribi romansı olan "Zaïde"nin ilk cildi yayımlandı. İkinci cilt 1671'de yayınlandı. Eser, Huet'nin sunduğu önsöz sayesinde çok kez yeniden basıldı ve başka dillere çevrildi.
La Fayette'in en ünlü romanı La Princesse de Clèves ilk olarak Mart 1678'de yazar ismi olmadan yayımlanmıştır. Büyük bir başarı kazanan eser, genellikle ilk gerçek Fransız romanı ve erken dönem psikolojik roman prototipi olarak kabul edilir. Klasisizm akımının önemli bir yapıtıdır.
La Rochefoucauld'un 1680'de, kocasının da 1683'te ölmesi, La Fayette'nin sonraki yıllarda daha az aktif bir sosyal hayata sahip olmasına sebebiyet verdi. La Fayette'nin ölümünden sonra üç eseri yayımlandı: La Comtesse de Tende (1718), Histoire d'Henriette d'Angleterre (1720) ve Memoires de la Cour de France (1731).

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "La Fayette, Marie-Madeleine Pioche de la Vergne". Encyclopædia Britannica. 16 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 67. 

Marie-Madeleine Pioche de La Vergne La Fayette çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Madam De La Fayette tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Catholic Encyclopedia girişi
Encyclopædia Britannica girişi
Encyclopedia.com giriş

Manon Lescaut, Abbé Prévost'nun romanı. Özgün adı L'Histoire du chevalier des Grieux et de Manon Lescaut'dür. Bu ünlü roman önce Hollanda'da (1731), sonra Fransa'da yayınlandı (1733). Fakat o dönemin ileri gelenleri arasında konusu açıksaçık, ahlak bozucu bulunduğu için tepkiyle karşılandı ve toplatıldı. Buna rağmen çok popüler oldu ve korsan sürümleri yaygın olarak dağıtıldı.

Romana adını veren Manon, yaşadığı düşük yaşamdan kurtulup bir manastıra kapanmak için Amiens'e geldiğinde Şövalye Des Grieux ile karşılaşır. Genç şövalye ilk görüşte Manon'a aşık olur. Aralarında derin bir aşk doğar. Manon'un babası, Manon ve şövalyenin kaçtığı Paris'te şövalyeyi bulup kaçırtır ve bir manastıra kapatsa da onların buluşmasına engel olamaz. Manon ise Amerika'ya sürgün edilen fahişelerle birlikte New Orleans'a gönderilir. Des Grieux da ardından gider. Fakat kötü yazgı burada da onların yakasını bırakmaz. Des Grieux, Manon'a âşık olan Amerika genel valisinin oğlu ile düello yapmak zorunda kalır, onu yaralayınca kaçıp çöllerde saklanırlar. Manon çölde sevgilisinin kucağında ölür.

Bu duygusal içeriği ve anlatımıyla Manon Lescaut romanı, 18. yüzyıl romantizminin aşk romanları içinde başyapıtlardan sayılır. Puccini ve Massenet'nin aynı adlı operalarının temelini oluşturan bu roman 6 tane filme de uyarlanmıştır.

Project Gutenberg'de orijinal Fransızca 6 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. dilindeki kitap
Manon Lescaut, World Wide School
Resimlendirilmiş 1885 Fransız sürümü 12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Fransızca) Manon Lescaut, sesli versiyon 31 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mehmet Rauf (Osmanlıca: محمد رؤف) (d. 12 Ağustos 1875, İstanbul - ö. 23 Aralık 1931), Türk hikâyeci ve romancı. Mehmet Rauf'un dışında, Rauf Vicdani, Besim Rauf, Cemil Jüpon, Ali Necdet, Mehmet Nafiz imzalarını da kullandı.
İstanbul'da doğmuş ve küçük yaşta edebiyat ile ilgilenmeye başlamıştır. İlk olarak Balat'taki Defterdar Mahalle Mektebi'ni bitirmiş, daha sonra Mekteb-i Bahriye'ye gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiştir. Yakından takip ettiği Halit Ziya Uşaklıgil'in eserlerine ve realizm akımına ilgi duymuştur. Fransız yazar Paul Bourget'yi okumuş ve ondan etkilenmiştir. 1896 yılından itibaren Servet-i Fünûn'da yazmaya başladı. Roman, hikâye ve tiyatro türünde eserler vermiştir. Psikolojik tahlillere büyük önem verir. Bu yüzden eserlerinde kahraman sayısı azdır.
Romanlarında genelde İstanbul ve çevresinde yaşayan seçkin ailelerin arasında geçen aşk ilişkilerini konu almıştır. 1901 yılında önce Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilen ve sonra yayımlanan Eylül adlı romanı Türk edebiyatının ilk psikolojik roman olarak kabul edilir. Mehmet Rauf zaman zaman şiir de yazmıştır.

Kazım
Sonbahar

Siyah İnciler

Pembe Köşk
İki Kuvvet
Yağmurdan Doluya
Pençe (1920): İkisi de evli olan Vasfi ve Ferdiye yasak ilişki yaşamaktadırlar. Ferdiye'nin kocası bu durumu öğrenince Vasfi'yi öldürmeye kalkar. Bir yandan da Pertev'in Leman'la bir ilişkisi vardır. Ama Leman'ın sadece Pertev'le ilişkisi yoktur. Leman Pertev'le evlenebilmek için ona plan kurar. Ama uşağı Beşir'le beraber yakalanınca her şey ortaya çıkar. Pertev, son derece efendi biri olan eniştesi Ferit Bey'in tavsiyelerine uyar. Müstakbel eşini faziletli kadınlar arasından seçecektir. Vasfi ise Ferdiye'nin kocası tarafından yaralanınca, şefkati, ilgiyi yine terk ettiği karısında bulur.
Sansar (1920): Aslında teyzesinin oğlu Azmi'yi seven Lamia zorla Refik'le evlendirilir. Evin kahyası, çıkardığı dedikodularıyla Refik'in Lamia ve Azmi'yi öldürmesine zemin hazırlar.
Cidal (1911): Paris'te okumuş olan Mecdi, halasının kızı Nesime ile evlenir. Bir süre sonra halasının gelini Behice ile gizli bir ilişki yaşar. Bu iş meydana çıkmadan Behice'nin eşinin başka bir yere tayini çıkar ve giderler. Mecdi de evliliğine döner. Bu eserde güzel sanatlar önemli bir yer tutar.
Diken (1911): Nafi Bey, karısına ve kızı Bihter'e para yetiştiremez ve onlar üzerinde bir otoritesi yoktur. Mahallenin zengini olan Hami Bey yanlışlıkla Bihter'i ister. Bihter'in ailesi zenginlik hayalleri kurarken olayın aslı ortaya çıkar.

Mehmed Rauf (Aylık Ansiklopedi)

Michel Butor (14 Eylül 1926, Mons-en-Baroeul - 24 Ağustos 2016), Fransız roman ve deneme yazarı. Sorbonne'da Felsefe eğitimini tamamladı (1947). Gaston Bachelard'ın öğrencisi oldu. 1950'lerde Fransa'da gelişen Yeni Roman akımının önde gelen temsilcilerinden biridir. Selanik, Manchester ve Cenevre'de dersler verdi. Vincennes'de, 1970 yılında profesör oldu.
Michel Butor, romanı felsefe ve şiirin bir karışımı olarak görür. 1957 yılında yazdığı Değişme adlı romanında, deneysel roman tekniğinin doruklarına ulaştığı kabul edilir. Bu romanıyla Renaudot ödülünü kazanmıştır.

Passage de Milan (1954)
L'emploi du temps (Geçen Zaman) (1956)
La Modification Değişme (1957)
Degrés (1960)

Histoire extraordinaire: essai sur un rêve de Baudelaire (1961)
Les mots dans la peinture (1969)
Improvisations sur Flaubert (1984)
Improvisations sur Michel Butor: L'écriture en transformation (1993)
L'utilité poétique (1995)
Quant au livre: Triptyque en l'honneur de Gauguin (2000)

Le Génie de lieu (1958)
Mobile (1962)
Répertoires [I à V] (1960-1982)
La Rose des vents (1970)
Traveaux d'approche: Eocène, Miocène, Pliocène (1972)

Réseau aérien (1962, radyo oyunu)
Illustrations dizisi (1964, 1969, 1973, 1967, düzyazı)
6.810.000 litres d'eau par seconde (1965, radyo oyunu)
Portrait de l'artiste en jeune singe (1967, düzyazı)
Niagara (1969)
Intervalle (1973, düzyazı)
Matière de rêves (1975-1985)
Boomerang (1978, düzyazı)
Retour du boomerang (1988)
L'embarquement de la reine de Saba (1989)
Transit A, Transit B(1992.)

Míng Hanedanı (Çince: 明朝, Hanyu Pinyin: Míng Cháo), 1368-1644 yılları arasında Çin'e egemen olmuş hanedandır. Hanedan etnik Çinliler tarafından kurulmuştur. Zhu Yuanzhang'nın 1368 yılında Nanjing kentinde tahta geçmesiyle kuruldu. Ming Taizu olarak adlandırılan Zhu Yuanzhang, tahtta kaldığı 31 yıl içinde feodal monarşi merkezi yönetimini güçlendirmek için hanedanın kuruluşuna büyük katkısı olan vezirleri ve farklı görüşlere sahip olan kişileri öldürerek imparatorluk otoritesini artırdı. Ming Taizu'nun ölümünden sonra torunu Jianwen tahta geçti. Ancak imparator Jianwen, amcası Zhu Di (朱棣) tarafından tahttan indirildi. Zhu Di, kendisini Chengzu İmparatoru ilan etti ve 1421 yılında başkenti Pekin'e taşıdı.
Köylerdeki çarpışmalar da şiddetlendi. 1627 yılında Şansi eyaletinde yaşanan afet sırasında yöneticilerin zorla vergi toplamaları, köylü isyanlarına neden oldu. Yüz binlerce köylünün katıldığı isyan ordusunun 1644 yılında Pekin şehrine girmesinden sonra imparator Cong Zhen kendini asarak canına kıydı. Böylece Ming Hanedanı, devrildi. Qing (Mançu) Hanedanı kuruldu.

Ming kurulmadan önce, Moğol önderliğindeki Yuan Hanedanı (1271–1368) Çin'i yönetiyordu. Yuan'ın çöküşüne dair açıklamalar arasında Han halkına yönelik kurumsallaşmış etnik ayrımcılık nedeniyle oluşan öfke ve isyanlar, enflasyondan büyük darbe alan bölgelerde aşırı vergilendirme, sulama projelerinin terk edilmesi sonucu yaşanan Sarı Nehir'in büyük taşkınları sayılır. Bunun sonucunda tarım ve genel ekonomi tam anlamıyla çökmüş, Sarı Nehir setlerini onarmak için çalışmaya çağrılan yüz binlerce köylünün arasında isyan patlak vermişti. 1351'de Kızıl Türban dâhil olmak üzere çeşitli Han grupları ayaklandı. Kızıl Türbanlar, Budist bir gizli örgüt olan Beyaz Lotus (pinyin: báilían shè [White Lotus Societies]) ile bağlantılıydı. Zhu Yuanzhang, beş parasız bir köylü ve Budist bir keşişti; 1352'de Kızıl Türbanlar'a katıldı ve kısa süre sonra, isyancı bir komutanın evlatlık kızını (koruyucu kızı) eş olarak almasıyla ün kazandı. 1356'da Zhu'nun isyancı kuvveti Nanjing’i ele geçirdi; Zhu, daha sonra burayı Ming Hanedanı’nın başkenti olarak belirleyecekti.
Yuan hanedanı çözülmeye başlayınca, birbirleriyle rekabet hâlindeki isyancı gruplar ülkenin kontrolü için, dolayısıyla yeni bir hanedan kurma hakkını elde etmek için savaşmaya girişti. 1363’te Zhu Yuanzhang, Poyang Gölü Muharebesi’nde (pinyin: Póyáng Hú Zhīzhàn) baş rakibi ve Han isyancı fraksiyonunun lideri Chen Youliang’ı ortadan kaldırdı. Tarihin en büyük deniz muharebelerinden biri olarak sayılan bu savaşta, Zhu’nun 200.000 kişilik Ming donanması, büyük ölçüde ateş gemilerinin iddialı kullanımı sayesinde, sayısının üç katından fazla olduğu söylenen —yaklaşık 650.000 kişilik— Han kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Bu zafer, karşıdaki son önemli isyancı fraksiyonu da yok ederek Zhu Yuanzhang’a bereketli Yangtze vadisinin tartışmasız hâkimiyetini kazandırdı ve güneydeki gücünü pekiştirdi. 1367’de Kızıl Türbanlar hanedan reisinin, Zhu’nun konuğu olduğu sırada şüpheli şekilde ölmesinin ardından, Zhu’nun tahta yürüyüşünü engelleyebilecek neredeyse kimse kalmamıştı. Zhu, 1368’de Yuan’ın başkenti Dadu’ya (günümüz Beijing’i) bir ordu gönderdirerek imparatorluk iddiasını açıkça ortaya koydu. Son Yuan hükümdarı kuzeye, Shangdu’daki üst başkente kaçtı; Zhu ise Dadu’daki Yuan saraylarını yerle bir ettikten sonra Ming hanedanının kuruluşunu ilan etti. Aynı yıl şehir Beiping olarak yeniden adlandırıldı. Zhu Yuanzhang dönem adı olarak ‘Hongwu’yu (‘Son derece savaşçı’) seçti.

Joseon Krallığı
Ming-Tibet İlişkileri

 Wikimedia Commons'ta Ming Hanedanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Murasaki Şikibu (紫 式部, Türkçe: "Murasaki Hanım"; 973 ya da 978 – 1014 ya da 1025), 10-11. yüzyıllarda yaşamış Japon şair ve romancı. Heian dönemi Japonya'sında imparatorluk sarayındaki nedimelerden biriydi. Gerçek adı bilinmez. Ancak 1007 tarihli bir saray günlüğünde bahsi geçen başnedime Fujiwara no Kaoruko (藤原 香子)'nun Murasaki olabileceği düşünülür. En ünlü eseri, çeşitli otoritelerce dünyanın ilk romanı kabul edilen Genji'nin Hikâyesi'dir. Diğer bir önemli eseri Murasaki Hanım'ın Günlüğü'dür.
Heian döneminde kadınların devletin yazılı dili olan Çinceyi öğrenmelerine izin verilmiyordu. Ancak kültürlü bir aileden gelen Murasaki Çin klasiklerine ilgiliydi ve Çinceyi akıcı şekilde öğrendi. 20'li yaşlarında evlendi ve bir kız çocuğu sahibi oldu ancak evlendikten 2 sene sonra eşi öldü. Genji’nin Hikâyesi'ni ne zaman yazdığı tam olarak belli değil ama muhtemelen evliyken ya da dul olduktan kısa bir süre sonra yazdığı düşünülmektedir. Yaklaşık 1005 yılında tanınmış bir yazar olarak unvanı yüzünden Murasaki, İmparatoriçe Shōshi'nin nedimelik görevini üstlenmesi için Fujiwara no Michinaga tarafından saraya davet edildi. Hizmeti boyunca saray hayatından sahneleri yazılarına aktararak yazmaya devam etti. Beş ya da altı yıl sonra saraydan ayrıldı ve Shōshi ile birlikte Biwa nehri bölgesine inzivaya çekildi. Akademisyenlerin görüşleri ölüm yılına gelince ayrılık göstermekte; çoğu 1014 yılında hemfikir, diğerleri 1025 yılında hayatta olduğunu öne sürmektedir.
Murasaki, Murasaki Hanım'ın Günlüğü'nü, bir cilt şiir ve Genji'nin Hikâyesi'ni yazdı. Yazımının on yılı içerisinde Genji eyaletler boyunca dağıtılmıştı. Yüzyıl içerisinde Japon edebiyatının klasikleri arasında yer alıp, akademik eleştirilerin bir konusu haline gelmişti. 20. Yüzyılın başlarında yapıtları çevrilmişti; altı ciltlik bir İngilizce tercümesi 1933 yılında çevrilmişti. Akademisyenler, Heian saray topluluğunun hayatını dile getiren yapıtının öneminin farkında olmaya devam etmektedirler. 13. yüzyıldan beri yapıtları Japon sanatçıları ve ukiyo-e tahta basma kalıbı ustaları tarafından resmedilmiştir.

Murasaki Şikibu yaklaşık 973 yılında Heian-kyō, Japonya'da doğdu. Kuzey Fujiwara oymağının Fujiwara no Yoshifusa isimli 9. yüzyıl Fujiwara hükümdarının soyundan geldi. Fujiwara oymağı saray politikalarına 11. yüzyılın sonuna kadar Fujiwara ailesinin kızlarının imparatorluk ailesiyle stratejik evlilikleri ve hükümdarları vasıtasıyla hükmetti. 10. yüzyılın sonlarında ve 11. yüzyılın başlarında, Michinaga, sözde Mido Kampaku, dört kızının imparatorlarla evliliğini düzenledi, kendine görülmemiş bir güç vererek. Murasaki'nin büyük dedesi, Fujiwara no Kanesuke, aristokraside üst düzeydeydi ama Murasaki'nin ailesi zaman içinde gücünü yitirdi ve Murasaki doğduğunda Heian aristokrasinde orta İle düşük kademedeydiler (Taşra valisi seviyesinde). Düşük seviyedeki soylular genelde, saraydan uzakta taşralardaki istenmeyen pozisyonlarda, Kyotodaki sarayın merkezi gücünden uzaklaştırılmış bir biçimde çalışmaktaydılar.
Statü kaybına rağmen, Murasaki'nin baba tarafından büyük dedesinin ve dedesinin edebiyatçılar arasında ünü vardı (ikisi de tanınmış şairlerdi). Büyük dedesi Fujiwara no Kanesuke, yirmi bir imparatorluk antolojilerinin on üçünde, otuz altı şairin koleksiyonlarında ve yamato monogataride (Yamatonun masalları) elli altı şiiri bulunmaktaydı. Büyük dedesi ve dedesi Japonca dize yazmasıyla ünlenmiş Ki no Tsurayuki ile arkadaşçaydı. Babası Fujiwara no Tametoki devlet akademisinde okudu (Daigaku-ryō) ve Çin klasikleri ve şiir edebiyatında saygı gören bir akademisyen oldu, kendi dizesi antoloji haline getirilmişti. 968 yılında ikincil bir memur olarak kamu hizmetine katıldı 996 yılında da valilik görevi verildi. Yaklaşık 1018'e kadar hizmet etti. Murasaki'nin annesi de Tametoki ile birlikte kuzey Fujiwaranın aynı soyundan gelmekteydi. Çiftin üç çocuğu oldu, bir oğul ve iki kız.

Şikibu Genji'nin Hikâyesi'ni, 1010 yılı civarında, Japon sarayındaki nedimelerden biriyken tamamladı. Japon sarayının akademik dili Çinceydi ve saraydaki kadınlar tarafından gündelik kayıtlar tutmakta kullanılan Japonca ciddiye alınmıyordu. Ancak Genji'nin Hikâyesi, Çince ve Japonca nazıma hakim olduğu anlaşılan bir yazarın, zarif ve yaratıcı hayal gücünün ürünü olduğu için farklı muamele gördü. 54 bölümden meydana gelen eser, kahramanın efsanesini akıcı bir dille anlatır. Ana karakterin ağzından aktarılan ve saray dili ile yazılmış 800 şiir (waka) içerir.

Notre Dame'ın Kamburu (orijinal ismi: Notre Dame de Paris), Victor Hugo'nun 1831 yılında yayınlanan ve Fransa'da krallık döneminin karanlık günlerinden kesitler sunan romanıdır. Romanın tamamlanması yaklaşık 6 ay sürmüştür. Notre Dame'ın Kamburu evrenselleşmiş ve dünya klasiklerinin  başyapıtlardandır. Notre Dame'ın Kamburu, Hugo'nun en parlak dönemlerinden birinde yayımlandı. 1831'de yayımlanan Notre Dame de Paris'in roman kahramanlarından biri öylesine etkili oldu ki Notre Dame'ın Kamburu adıyla tanındı. Victor Hugo bu romanda insanların yaşamında kaderin yerini ve yoksulluğun insanı köreltmediğini ortaya çıkarmıştır. Roman hem yazarın ülkesinde hem de diğer ülkelerde oldukça sevilmiştir. Çoğu dillerde çevirileri yayımlanmış, ayrıca filmi de çekilmiştir.

19. yy başlarında Paris şehir planlamacıları Notre Dame Katedrali'nin bakımsızlığından ötürü katedrali yıktırmak istemişlerdir. Ünlü Fransız yazar Victor Hugo, halkın ilgisini Notre Dame Katedrali'ne çekmek ve yıktırılması istenen katedralin yenilenmesini sağlamak için Notre Dame'ın Kamburu adlı romanını yazmıştır. Roman, Notre Dame Katedrali'nin yenilenmesinde büyük rol oynamıştır.

Notre Dame De Paris Müzikali, Victor Hugo'nun romanından esinlenerek oluşturulmuştur. Müzikal; Belle, Tu Vas Me Detruire, Déchire gibi şarkılarıyla klasikleşmiş ve romanla bütünleşmiştir.

Eserde Claude Frollo adlı bir papaz katedralin önünde bir bebek bulur. Çok çirkin bir bebek olduğundan ona Latincede "eksik-tamamlanmamış adam" anlamına gelen Quasimodo ismini verir. Yaşı ilerledikçe Quasimodo katedralde zangoçluk görevini alır. Bir süre sonra zilin sesi nedeniyle sağır olur.
Günün birinde Esmeralda adında bir kızla tanışır. Esmeralda genç ve güzel bir kızdır. Bu kız küçükken çingeneler tarafından ailesinden kaçırılmıştır. Quasimodo'nun ona aşık olmasıyla olaylar karışır. Çünkü Papaz Claude Frollo da Esmeralda'ya duygular beslemektedir. Esmeralda ise özgür ruhlu, filozof ve aynı zamanda bir şair olan Gringoire ile -onun hayatını kurtarmak için- evlenmiştir.
Esmeralda'nın kalbini ise soylu ve zengin bir ailenin kızıyla nişanlı olmasına rağmen çapkın ve yakışıklı bir subay olan Phœbus çalmıştır. Frollo kıskançlığı ve karşılıksız aşkı yüzünden duyduğu kin sonucu Esmeralda ve Phœbus'un buluştuğu bir gece hançeriyle yüzbaşıyı öldürmeye teşebbüs eder. Suçu Esmeralda'nın üzerine atar. Herkes, bunu Esmeralda'nın çingene ve büyücü olmasına yorarak bunu onun yaptığını düşünür. Esmeralda her ne kadar suçsuz olduğunu söylese de insanlar bir çingeneye inanmaktansa bir rahibe inanmayı tercih ederler.
İnfaz günü Esmeralda, katedralin önündeki karışıklıktan faydalanan Quasimodo tarafından kaçırılır ve Notre-Dame Kilise'sine sığınır. Askerler infazı gerçekleştiremezler çünkü o dönemde ilahi adaletin, kralın adaletinden üstün olduğuna böylece Tanrı'ya sığınan kimselere ceza uygulanamayacağına inanılır, üstelik bu kral tarafından da onaylanmıştır. Daha sonra kral kendisi de buna karşı çıkacaktır. Esmeralda'nın hırsız, dilenci, ayaktakımı arkadaşları Miracles Sarayı'nda toplanıp kiliseye yürürler. Amaçları onu oradan kaçırmaktır. İsyan ederler. Kral askerlerini yollar. Esmeralda kiliseden Gringoire ve Frollo tarafından kaçırılır. Frollo Gréve Meydanında onun için hazırlanan darağacını gösterir ve kendisini ya da ölümü tercih etmesini söyler. Esmeralda Phœbus'ü sevdiğini söyler. Frollo o zaman onu çingenelerden nefret eden Roland Kulesi'nde ölümü bekleyen Gudule Hemşire'ye götürür. Kendisi askerleri çağırmaya gider. Gudule Hemşire, Esmeralda'yı parmaklıkların ardından kolundan tutarken tartışma esnasında onun 15 yıl önce kendisinden çalınan kızı olduğunu öğrenir. Fakat aradan zaman geçer ve askerler gelir. Gudule Hemşire kızını askerlere vermek istemez. Bu esnada itilir. Başını yere sertçe vurur ve ölür. Askerler Esmeralda'yı asarlar. Frollo ve arkasında Quasimodo Notre-Dame Kilisesi'nin korkuluklarından onun ölümünü seyrederler. Quasimodo bunu Frollo'nun yaptığını anlar ve onu iter, Frollo aşağı düşer ve ölür. Quasimodo bir süre ortalıktan kaybolur. Bulunduğunda ise çok geçtir ve vücudu Esmeralda'nın cesedine sarılmış bir biçimde iskeletleşmiştir.

Quasimodo Romanın başkahramanıdır. Çingeneler tarafından katedrale bırakılan bu çocuğa ismini Rahip Claude Frollo vermiştir.
Esmeralda Güzel ve genç bir çingene kız
Claude Frollo Bekâr kalması gerekirken Esmeralda'ya aşık olan rahip
Pierre Gringore Bir şairdir. Yolu çingene mahallesine düştüğünde Esmeralda ile tanışır.
Louis XI Dönemin Fransa kralı
Phoebus Esmeralda'nın aşık olduğu yüzbaşı
Jehan Frollo Claude Frollo'nun kardeşi
Fleur-de-Lys de Gondelaurier Phoebus'a aşık olan soylu kız
Tristan l'Hermite kralın yaveri (XI. Louis)
Jacques Charmolue kralın kilisedeki temsilcisi
Clopin Trouillefou Hırsız Çingeneler Dükü
Florian Barbedienne Zabıta amirinin yardımcısı, chatelet yargıcı

Peyami Safa (2 Nisan 1899; Fatih, İstanbul - 15 Haziran 1961, Kadıköy), Türk yazar ve gazeteci. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Yalnızız gibi psikolojik türdeki eserleriyle Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında ön plana çıktı. Yaşamı ve fikrî hayatındaki değişimlerini eserlerine de yansıttı. Server Bedi takma adıyla birçok roman kaleme aldı. Cingöz Recai tiplemesini Fransız yazar Maurice Leblanc'ın Arsen Lüpen karakterinden esinlenerek yarattı. Aynı zamanda çeşitli kurumlarda gazetecilik mesleğini sürdürdü ve ağabeyi İlhami Safa ile birlikte Kültür Haftası gibi çeşitli dergiler çıkardı.
Peyami Safa'nın ismini şair Tevfik Fikret koydu. Küçük yaşlarda babasını kaybedince annesi ve ağabeyi ile zor şartlar altında yaşadı. Sağ kolunda kemik veremi hastalığı baş gösterdi. O yıllardaki psikolojisini otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda işledi. İlk edebi ürünlerini Vefa İdadisi'ndeki öğrenimi sırasında verdi. Kısa bir süre öğretmenlik yaptı. "Asrın Hikâyeleri" başlığı altında yayımladığı hikâyeleri ilgi gördü ve teşvik edici tepkiler aldı. Dönemin önemli edebiyatçılarıyla kalem kavgalarına girdi. Yaşamında pozitivist, materyalist, mistik, milliyetçi, muhafazakâr, antikomünist ve korporatist tutumlar sergileyerek çeşitli değişimler yaşadı. Fransızca bilmesiyle Batı kültür ve yeniliklerini yakından takip etti. İlk dönemlerinde Maupassant ve Rousseau gibi isimlerden tercümeler yaptı. Sonraki eserlerinde mekân olarak hep İstanbul'u seçti. Doğu ile Batı'nın sentez ve tahlilinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazetelerde eleştirel üslupla yazılar yayımladı. Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek ile olan iyi ilişkileri zamanla kalem kavgalarına dönüştü. İlk başta Cumhuriyet Halk Partisi'ne, sonrasında Demokrat Parti'ye yakınlaştı.
Küçük yaşta başladığı yazın hayatını ölümüne kadar büyük bir verimlilikle sürdürdü. Ağırlıklı olarak milliyetçi ve muhafazakâr bir tutum içinde oldu. Fatih-Harbiye ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserleri Türkiye'de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen 100 temel eser listesinde yer aldı. Eserleri çeşitli dönemlerde sinemaya ve dizilere uyarlandı.

Peyami Safa 2 Nisan 1899 tarihinde Gedikpaşa'da doğdu ve ismini Servet-i Fünûn şairlerinden Tevfik Fikret koydu. Babası, Muallim Naci tarafından "anadan doğma şair" olarak anılan ve Trabzon kökenli bir aileye mensup olan İsmail Safa'dır. Annesi ise Server Bedia Hanım'dır. Peyami Safa'nın babası II. Abdülhamid'e muhalif olan isimlerdendir ve Sivas'ta sürgünde iken ailesine maddi anlamda hiçbir şey bırakamadan ölmüştür. Bir buçuk yaşındayken babasını kaybeden Peyami Safa, ağabeyi İlhami Safa ile birlikte annesi tarafından zor şartlarda yetiştirildi. İlköğrenimine devam ettiği yıllarda sağ kolunda kemik veremi ortaya çıktı. Hastalığı yüzünden okula devam edemeyerek kendisini küçük yaşta doktorların, hastaların ve hasta bakıcıların arasında buldu. Bu hastalığın yarattığı tesiri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserinde işledi.
1910 yılında Fatih'teki Vefa İdadisi'nde lise eğitimine başladı. Bu yıllarda Ekrem Hakkı Ayverdi ve Elif Naci ile sınıf arkadaşıydı. Ayrıca Hasan Âli Yücel ve Yusuf Ziya Ortaç da lise arkadaşları arasındaydı. İlk edebi tartışmalarını ve ürünlerini o yıllarda verdi. İlk hikâye denemesi "Piyano Muallimesi"ni ve ilk roman denemesi Eski Dost'u lisedeyken yazdı. Ayrıca bu dönemlerde yayımladığı Sakın Bu Kitabı Almayın adlı ilk hikâye kitabı merak uyandırdı ve birkaç gün içinde tükendi. Lise eğitimine hastalığı ve ailesinin yaşadığı geçim sıkıntıları yüzünden devam edemedi. Babasının yakın arkadaşlarından olan Abdullah Cevdet'in hediye ettiği Petit Larousse'u ezberleyerek Fransızca dil bilgisini geliştirdi ve edebi eserler dışında tıp, psikoloji ve felsefe kitaplarına da ilgi duymaya başladı. İlerleyen dönemlerde tiyatroya olan ilgisinden ötürü Dârülbedayi sınavlarına girdi fakat başarılı olmasına rağmen devam edemedi. I. Dünya Savaşı'nın seyrettiği dönemlerde annesine yardım edebilmek için Posta ve Telgraf Nezâretinde çalışmaya başladı. Daha sonra da Boğaziçi'ndeki Rehber-i İttihad Mektebine öğretmen olarak atandı (1917) ve bir süre Düyûn-ı Umûmiye İdaresinde çalıştı (1918).

Mütareke döneminde Rehber-i İttihad Mektebi'ndeki öğretmenlik görevinden 1918 yılında ayrılan Peyami Safa, ağabeyiyle beraber Yirminci Asır adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. Bu gazetede "Asrın Hikâyeleri" başlığı altında yayımladığı hikâyeleriyle dikkatleri üzerine çekti. Ayrıca ilk kalem kavgasını da Cenap Şahabettin'in Küçük Beyler adlı uyarlama piyesine karşı yaptı (1919). Alemdar gazetesinin düzenlediği hikâye yarışmasında derece alınca devrin önde gelen yazarları tarafından yazmaya teşvik edildi. Ağabeyi İlhami Safa ile beraber çıkardıkları Yirminci Asır gazetesi kapandıktan sonra Tercüman-ı Hakikat ve Tasvir-i Efkâr (1922), Cumhuriyetin ilanından sonra da Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gibi yerlerde gazetecilik mesleğine devam etti. Ayrıca bu dönemlerde ilk romanı olan Sözde Kızlar'ı geçim sıkıntısı çektiği için yayımladı. 1924 yılına gelindiğinde ise Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde ve İstanbul Hikâyeleri adlı eserlerini yayımladı. 1925'te Halil Lütfü Dördüncü ile birlikte Büyük Yol adında kısa ömürlü bir gazete çıkardı. Yine bu yıllarda hem "Server Bedi" hem de "Peyami Safa" imzası ile Cumhuriyet gazetesinde yazmaktaydı. Cumhuriyet'le olan ilişkisini fıkra yazarlığı ve edebiyat bölümü yöneticisi olarak sürdürdü (1928-1940). Hilal-i Ahmer dergisinde yayımladığı "Yeni Edebiyat Cereyanları" adlı yazısı Ahmet Haşim'le kalem kavgasına yol açtı (1928).
Peyami Safa gençliğinin ilk yıllarında Abdullah Cevdet'in etkisi altında kalarak pozitivist ve materyalist düşüncelerle İçtihad dergisinde yazılar kaleme aldı. Özellikle Abdullah Cevdet ve Celal Nuri İleri arasındaki tartışmaya Zavallı Celal Nuri Bey adlı broşürü yayımlayarak katıldı. Peyami Safa Mütareke döneminde genel olarak hem batıcı hem de milliyetçi bir görünüm verdi. Mustafa Kemal Atatürk döneminde gerçekleşen Harf Devrimi'ne ise kuşaklar arasında kültürel kopukluklara neden olacağını düşünerek endişeli yaklaştı fakat ilerleyen dönemlerinde bu devrimin tamamlayıcılarından biri hâline geldi ve dil kurultaylarına katıldı.

Peyami Safa Cumhuriyet gazetesinde edebiyat sayfasının yöneticiliğini yaptığı dönemlerde Türkiye'de af kanunu çıktı. Nâzım Hikmet bu kanundan yararlanmak için Türkiye'ye geldi, daha sonra da tutuklandı. Safa ise Nâzım Hikmet'in affedilmesi için ona ait olan "Yanardağ" adlı şiiri Cumhuriyet'te yayımladı. Ertesi gün Cumhuriyet gazetesi şiirin altındaki imzanın kendi görüşlerini ve misyonlarını yansıtmadığına dair açıklamada bulundu. Bu açıklamadan sonra Safa gazeteden ayrıldı ve Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan Resimli Ay dergisinde yazmaya başladı. Bu derginin en tanınmış yazarları arasında Nâzım Hikmet dışında Sabahattin Ali, Vâlâ Nureddin ve Cevat Şakir Kabaağaçlı bulunuyordu. Peyami Safa ile Nâzım Hikmet ilerleyen dönemlerde Hareket dergisinde beraber görev aldı. İki isim arasındaki dostluk Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserini Nâzım Hikmet'e ithaf etmesiyle devam etti. Nâzım Hikmet ise bu roman hakkında Resimli Ay'da, Reşat Nuri Güntekin'e ait Çalıkuşu'na da atıfta bulunarak şu ifadeleri kullandı:

Ben, Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum. Otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım... Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu, Çalıkuşu'na ağlayanların anlaması kabil değildir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, on bin, yüz bin, bir milyon satardı. Eğer ızdırabı, azabı ve neşeyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma ve yazma bilselerdi.
Safa Hareket dergisinin ilk sayısında "Varız Diyen Nesil" başlıklı bir yazı yayımladı. Bu yazı genç edebiyatçıların görüşlerini yansıtır hâle gelip bahsedilen yeni nesil de Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından Milliyet'te eleştirilince Türk basın tarihinde "Saman Ekmeği Kavgası" adlı ünlü kalem kavgası başladı. Safa bu dönemlerde Resimli Ay'da başlayan "Putları Yıkıyoruz" adlı tartışmalara Nâzım Hikmet'le beraber katılması ve sol eğilimli Tan gazetesinde yazılar yazmasından dolayı Bolşevik olmakla suçlandı. Fakat kendisi bu iddiaları her zaman reddetti. İkilinin bu dostluğu Resimli Ay'ın kapanmasından sonra da devam etti. Zamanla Nâzım Hikmet'in onu komünizme kazandırmak istemesi, kendisinin de Nâzım Hikmet'i bu ideolojiden vazgeçirmek için uğraşması sonucunda aralarındaki bu dostluk büyük bir düşmanlığa dönüştü. Nâzım Hikmet Tan gazetesinde Orhan Selim takma adıyla yazdığı Kahve ve Gazino Entelektüelleri başlıklı yazısında Peyami Safa'ya yönelik ithamlarda bulundu. Peyami Safa da ağabeyiyle beraber çıkardıkları Hafta dergisinde "Biraz Aydınlık" başlıklı yazı dizisi altında Nâzım Hikmet'e cevap verdi. Bu noktadan sonra Peyami Safa ömrünün sonuna kadar antikomünist bir dünya görüşünü benimsedi. Sonraki süreçte ise Peyami Safa'nın Server Bedi imzası ile verdiği eserleri ile Cingöz Recai tiplemesi ikili arasındaki tartışmaların ana konusu oldu.

Peyami Safa Resimli Ay'ın kapanmasından sonra Ahmet Ağaoğlu çevresinde gelişen liberalizme yöneldi. Kadro dergisinin kuruluş yıllarında ise sol çevreden uzaklaşarak Mustafa Şekip Tunç, Ahmet Hamdi Başar, Hilmi Ziya Ülken, Namık İsmail, Münir Serim ve Ahmet Ağaoğlu gibi isimlerin dahil olduğu toplantılara katıldı. Yine bu yıllarda Cumhuriyet'teki birkaç yazısıyla Cahit Sıtkı Tarancı'yı edebiyat dünyasına tanıttı (1932). Aynı yıl annesini kaybetti. Sonraki süreçte Kültür Haftası adlı derginin kuruluşuna ön ayak oldu. Doğu-Batı sentezini işlediği 1931 tarihli Fatih-Harbiye romanından sonra Kültür Haftası dergisinde de bu konuyu işledi. Yirmi bir sayı süren Kültür Haftası dergisinin kapanmasından sonra Avrupa seyahatine çıktı. Bu seyahati onun Türk İnkılâbına Bakışlar adlı eseri için önemli bir izlenim sağladı. Bir aylık Avrupa seyahatinde İsviçre gibi ülkelerde zaman geçirdi, dönünce de Büyük Avrupa Anketi adlı bir eserini Cumhuriyet'te tefrika ettirdi (1938). Türk İnkı

Pikaresk roman, 16. yüzyılda şövalye romanlarına ve kır yaşamını konu alan romanlara tepki olarak ortaya çıkan; toplumun aşağı tabakalarındaki düzenbaz, dalavereci ancak becerikli  ve kurnaz bir kahramanın maceralarını işleyen roman türü.
Pikaresk'in kelime anlamı, İspanyolcadaki "pikaro" sözcüğüne dayanır; "pikaro" maceracı, serseri ve vasıfsız gibi anlamlara gelir.  Pikaresk romanın başlıca özelliği roman başkişisi olan Pikaro'nun, gücü elinde bulunduran “üsttekilerin” düşünce ve davranışlarını gözleyip kavrayarak onları yenmek için bu tecrübelerini ve zekasını kullanmasıdır. Günlük dilde, birinci tekil şahıs bakış açısıyla kaleme alınır.
Pikaresk romanın kahramanı Pikaro, Türk masal kahramanı Keloğlan'a benzetilir. Ancak Keloğlan mücadelesini daha çok mitolojik karakterli padişah, vezir, dev anası, cin ve kırk haramilerle yaparken pikaresk romanda olaylar genellikle toplumun alt tabakalarından insanların yaşadığı, yasa dışı eylemlerin yaygın bulunduğu bir ortamda gerçekleşir.
1554'te yayımlanan ve yazarı bilinemeyen Tormesli Lazarillo (La vida de Lazarillo de Tormes y de sus fortunas y adversidades) isimli eser ilk romandır. Onu çeşitli İspanyol yazarların
Alfarache’li Guzmán (1559), Eğlenceli Yolculuk (1603), Düzenbaz Justina (1605), Uşak  Marcos de Obregón’un Hayatı (1618) gibi eserler izlemiştir.
Pikaresk yazın, 18. yüzyılda İspanya dışına yayılmıştır. Gerçekçi yapılarından dolayı dünya edebiyatını etkileyen pikaresk romanların  en fazla etkisi Fransız ve İngiliz edebiyatında görülmektedir. Lesage'ın, Gil Blas de Santillana’ın Maceraları (Historia Gil Blas de Santillana) adlı eserinde ve Molière’in  Tartüf adlı eserinde Uşak Marcos de Obregón’un önemli etkisi vardır. İngiliz edebiyatında bu türün en önemli örneği olarak kabul edilen “Moll Flanders”, Düzenbaz Justina (1605)’dan esinlenerek yazılmıştır. Alman edebiyatında ise Grimmelshausen’in “Simplicissimus" (1699) adlı eserinde İspnyol yazar Mateo Aleman'ın eseri Alfarache'li Guzmán (1559)'nin etkisi görülür.
Gürcü yazar Miheil Cavahişvili'nin Kvaçi Kvaçantiradze adlı yapıtı, dünya edebiyatının önemli pikaresk romanları arasında sayılır. Thomas Mann'ın Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları ve Cervantes'in Don Kişot adlı romanlarıyla kıyaslanan Kvaçi Kvaçantiradze, Madrabaz Kvaçi adıyla 2017'de Türkçeye çevrilmiştir.

Tormesli Lazarillo (La vida de Lazarillo de Tormes y de sus fortunas y adversidades), 1554
Alfarache'li Guzmán (Guzmán de Alfarache), 1559, Mateo Aleman
The Unfortunate Traveller, 1594, Thomas Nashe
Eğlenceli Yolculuk (El viaje entretenido), 1603, Agustín de Rojas
Düzenbaz Justina (La pícara Justina), 1605
Celestina'nın Kızı (La hija de Celestina), 1612, Alonso Jerónimo de Salas Barbadillo
Uşak  Marcos de Obregón'un Hayatı (Vida del escudero Marcos de Obregón), 1618, Vicente Espinel
Herkesin Uşağı Alonso  (Alonso, mozo de muchos amos), 1624, Alcalá Yáñez y Ribera
Dolandırıcı (El Buscón), 1626,Francisco de Quevedo
Topal Şeytan (El diablo cojuelo), 1641, Luis Vélez de Guevara
Simplicus Simplcissimus (Der abenteuerliche Simplicissimus Teutsch), 1668, Hans Jakob Christoffel von Grimmelshausen
Gil Blas (L'Histoire de Gil Blas de Santillane), 1715, Alain-René Lesage
Candide, 1759, Voltaire
Kvaçi Kvaçantiradze, 1925, Miheil Cavahişvili

Samuel Barclay Beckett (13 Nisan 1906; Foxrock, Dublin - 22 Aralık 1989, Paris), İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair. 20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. James Joyce'un takipçisi olduğu için "son modernistlerden", daha sonraki pek çok yazarı etkilemiş olduğu için de "ilk postmodernistlerden" biri olarak değerlendirilir. Beckett ayrıca, Martin Esslin'in "Absürt Tiyatro" olarak adlandırdığı akımın en önemli yazarı sayılmaktadır. Eserlerinin çoğunu Fransızca ya da İngilizce yazıp, diğer dile kendisi çevirmiştir. En bilinen eseri Godot'yu Beklerken'dir.
Beckett'in eserleri sade ve temel olarak minimalisttir. Bazı yorumlara göre, çağdaş insanın durumu hakkında oldukça kötümser, hatta hiççi eserler vermiştir. Gittikçe daha kısa ve özlü eserler veren Beckett, bu kötümserliği kara mizah yoluyla anlatır. "Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı" için, 1969'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Beckett, ayrıca 1984'te Aosdána'da Saoi seçilmiştir.

Beckett ailesinin (aslı: Becquet) Huguenot yani Fransız Kalvinist kökenli olduğu ve 1685'te Nantes Fermanı'nın yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte Fransa'dan İrlanda'ya göç ettiği söylenir. Ancak bu teorinin muhtemel olmadığı düşünülmektedir. Beckett'in babası inşaatlarda keşif uzmanı, annesi ise yazarın sözleriyle "neredeyse bir Quaker" kadar derin dinî inançlara sahip bir hemşireydi. İrlanda Anglikan Kilisesi'ne üye olan ailenin, Dublin'in Foxrock banliyösündeki Cooldrinagh'da bulunan evi, 1903 yılında Samuel'in babası William tarafından yaptırılmış, bahçesinde tenis kortu da bulunan büyük bir evdi. Beckett'in şiirlerinde ve düz yazılarında, bu evin, bahçenin, babasıyla gezintiye çıktığı kırların, yakınlardaki Leopardstown yarış pistinin, Foxrock İstasyonunun ve tren hattının sona erdiği Harcourt Street İstasyonunun izlerine rastlanır.
Beckett bu evde 13 Nisan 1906'da doğdu. Ancak doğum belgesindeki tarih 13 Mayıs'tır. İnsanın dünyadaki varlığını, çekilmesi gereken bir çile olarak gören yazarın doğum gününü değiştirirken Paskalya'dan önceki son cumaya (Good Friday) denk gelen 13 Nisan tarihini özellikle seçtiği öne sürülmüştür.
Kuvvetli ve uysal bir çocuk olan kardeşi Frank'in aksine Samuel zayıf, sağlıksız ve mızmızdı. Beş yaşındayken anaokuluna gitmeye başladı ve burada ilk müzik eğitimini aldı. Daha sonra şehir merkezinde Harcourt Caddesi'ndeki Earlsford House School'a devam etti. 1919'da Fermanagh, Enniskillen'de bulunan, Oscar Wilde'ın da okuduğu Portora Royal School'a geçti. Doğuştan atletik olan Beckett, solak bir vurucu olarak krikette çok başarılı oldu. Daha sonra, Dublin Üniversitesi takımında yer aldı ve Northamptonshire County Cricket Kulübü'ne karşı iki maçta oynadı. Böylece Beckett, kriketin kutsal kitabı sayılan Wisden Cricketers' Almanack'ta yer alan tek Nobel ödülü sahibi kişi oldu.

Beckett, 1923 ile 1927 arasında Dublin'deki Trinity Koleji'nde Fransızca, İngilizce ve İtalyanca üzerine eğitim gördü. Buradaki hocalarından biri ünlü Berkeley araştırmacısı Dr. A. A. Luce idi. Beckett lisans eğitimini (B.A.) burada tamamladıktan sonra kısa bir süre Belfast'taki Campbell College'da öğretmenlik yaptı. Ardından Paris'teki École Normale Supérieure'de lecteur d'anglais olarak çalışmaya başladı. Burada yakın arkadaşı şair Thomas MacGreevy tarafından, ünlü İrlandalı yazar James Joyce ile tanıştırıldı. Bu karşılaşmanın genç Beckett üzerinde derin bir etkisi oldu. Beckett, Joyce'a pek çok çalışmasında yardımcı oldu. Bunların başında, Joyce'un Finnegans Wake adıyla yayınlanacak olan kitabı için yaptığı araştırmalar gelir.
Beckett 1929'da, basılan ilk eseri olan Dante...Bruno. Vico..Joyce isimli eleştiri denemesini yayınladı. Joyce'un eserlerini ve tarzını, ahlâksız, karanlık ve donuk olduğu iddialarına karşı savunan bu makale; Eugene Jolas, Robert McAlmon ve William Carlos Williams'ın da aralarında bulunduğu bir grup yazarın Joyce ile ilgili denemelerini içeren Our Exagmination Round His Factification for Incamination of Work in Progress isimli kitapta yer aldı. Beckett'ın, Joyce ve ailesiyle yakın bir dostluğu vardı. Ancak Beckett, Joyce'un kızı Lucia'nın kendisine duyduğu ilgiye karşılık vermeyince bu yakınlık bozuldu. Beckett'in ilk kısa öyküsü "Assumption (Varsayım)" da tam bu dönemde, Jolas'ın çıkardığı bir edebiyat dergisi olan Transition'da yayınlandı. Ertesi yıl Beckett, aceleyle yazılmış "Whoroscope" isimli şiiriyle küçük bir edebiyat ödülü kazandı. Şiir, Beckett'ın ödüle başvurmaya karar verdiği sırada okumakta olduğu René Descartes biyografisinden esinle yazılmıştı.

Beckett 1930'da Trinity College'a okutman olarak döndü. Ancak dördüncü dönemin sonunda Aralık 1931'de buradan ayrıldı. Kendi seçtiği bu meslek, neredeyse patolojik derecede utangaç olması ve ders verirken insanların önünde olmaktan hoşlanmaması sebebiyle onda kısa sürede hayal kırıklığı yaratmıştı. Ayrıca, Beckett'ın derslerdeki zorlayıcı tutumu ve kıt notları sebebiyle öğrenciler tarafından şikayet edilmesi ve okul yöneticileri tarafından uyarılması da bu hayal kırıklığını artırdı. Beckett bu hayal kırıklığını Modern Language Society of Dublin'e bir oyun oynayarak gösterdi. Tümüyle hayal ürünü olan ve ortamdaki ukalalıkla dalga geçmek için uydurduğu "Concentrism (Eşmerkezcilik)" akımının kurucusu Toulouselu yazar "Jean du Chas" hakkında kapsamlı bir makale hazırladı.
Beckett 1931'de Trinity'deki görevinden ayrılarak kısa süren akademik kariyerini sonlandırdı. Hayatındaki bu dönüm noktasının anısına, Johann Wolfgang von Goethe'nin Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları romanından esinlenerek "Gnome" şiirini yazdı. Şiir nihayet 1934'te Dublin Magazine'de yayınlandı:

:Spend the years of learning squandering
Courage for the years of wandering
Through a world politely turning
From the loutishness of learning.

Beckett, Trinity College'den ayrıldıktan sonra Avrupa'da yolculuklara başladı. Bir süre Londra'da kaldı ve burada 1931'de, Fransız yazar Marcel Proust hakkındaki Proust isimli eleştirel çalışmasını yayınladı. İki yıl sonra, babasının ölümünün etkisiyle, Tavistock Kliniği'nde Dr. Wilfred Bion gözetiminde iki yıl sürecek olan bir tedaviye başladı. Bion, Beckett'in Carl Jung'un Tavistock'ta verdiği üçüncü derse girmesini sağladı. Beckett'in yıllar sonra bile hatırladığı bu ders "never properly born" hakkındaydı. Buradaki görüşlerin etkileri Beckett'in Watt ve Godot'yu Beklerken gibi eserlerinde görülür. Beckett 1932'de ilk romanı Sıradan Kadınlar Düşü'nü yazdı fakat pek çok yayıncının olumsuz cevabı üzerine kitabı yayımlamaktan vazgeçti. Bu roman 1993'e kadar yayımlanamamış olmasına rağmen, Beckett'ın birçok şiirine ve yayınlanan ilk kitabı olan 1933 tarihli Aşksız İlişkiler isimli öykü toplamına kaynaklık etti.
Beckett bu dönemde bazı makaleler ve incelemeler yayımladı. Bunların arasında "Güncel İrlanda Şiiri" (The Bookman, Ağustos 1934) ve arkadaşı Thomas MacGreevy'nin şiirlerini incelediği "Hümanistik Dingincilik" (The Dublin Magazine, Temmuz - Eylül 1934) gibi yazılar da vardı. MacGreevy, Brian Coffey, Denis Devlin ve Blanaid Salkeld'in eserlerini incelediği bu yazılarda Beckett, bu şairlerin henüz yeterli başarıya ulaşmamış olmalarına rağmen, çağdaşları olan Kelt Uyanışı hareketinden daha üstün olduklarını savundu ve bu fikrini desteklemek için Ezra Pound, T. S. Eliot ve Fransız sembolistlerinin, bu şairlerin öncülleri olduklarını öne sürdü. Beckett bu şairleri "İrlanda'nın yaşayan poetikasının çekirdeği" olarak tanımlarken aynı zamanda modernist İrlanda poetikasının temel kurallarını da belirlemiş oluyordu.
Beckett, Echo's Bones and Other Precipitates isimli şiir kitabını yayınladığı 1935'te aynı zamanda Murphy isimli romanı üzerinde çalışıyordu. O yılın mayıs ayında MacGreevy'ye yazdığı bir mektupta sinema hakkında okuduğundan ve Moskova'ya giderek Gerasimov Sinematografi Enstitüsü'nde Sergei Eisenstein ile birlikte çalışmak istediğinden bahsetti. 1936'nın ortalarında Sergei Eisenstein ve Vsevolod Pudovkin'e bir mektup yazarak yanlarında çalışmak istediğini bildirdi. Ancak Eisenstein'ın çiçek salgını sebebiyle karantinada olması sonucunda mektubun kaybolması yüzünden ve ertelenmiş bir film projesi olan Bezhin Meadow'un senaryosunu yeniden yazmaya yoğunlaşması nedeniyle, Beckett'ın bu girişimi sonuçsuz kaldı. Beckett bu arada Murphy'yi bitirdi ve 1936'da tüm Almanya'yı dolaşacağı uzun bir yolculuğa çıktı. Bu yolculuk boyunca, gördüğü önemli sanat eserlerini kaydettiği pek çok defter tuttu. Ayrıca tüm ülkeyi sarmaya başlamış olan Nazi hareketine karşı duyduğu hoşnutsuzlukla ilgili notlar aldı. 1937'de kısa bir süre için İrlanda'ya döndü ve Murphy'nin yayınlanmasıyla ilgilendi. Romanı ertesi sene kendisi Fransızca'ya çevirdi. Annesiyle yaşadığı bir anlaşmazlık, Paris'te yaşama fikrini daha da destekledi (Beckett 1939'da II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Paris'e temelli yerleşecekti; çünkü - kendi sözleriyle - savaşta Fransa'yı, barışta İrlanda'yı tercih ediyordu). Aralık 1937 civarında Beckett Peggy Guggenheim ile kısa süreli bir ilişki yaşadı.
Paris'te Ocak 1938'de, ironik biçimde "tedbirli" lakabıyla tanınan ün salmış bir kadın satıcısının ısrarlarını geri çevirmeye çalışırken göğsünden bıçaklanan Beckett ölümden döndü. James Joyce, yaralı Beckett için hastanede özel bir oda hazırlattı. Paris'e daha önceki gelişinden Beckett'ı uzaktan tanıyan Suzanne Deschevaux-Dumesnil, olayın kamuoyunda duyulmasıyla birlikte yazara ilgi gösterdi ve aralarında yaşam boyu sürecek bir birliktelik başladı. Bir ön duruşma sırasında Beckett, kendisine saldıran adama bunun sebebini sordu ve "Je ne sais pas, Monsieur. Je m'excuse." ("Bilmiyorum, bayım. Üzgünüm.") cevabını aldı.

Beckett 1940'taki Alman işgali sonrasında Fransız Direnişi'ne katıldı. İki yıl boyunca kurye olarak çalıştı ve birçok defa Gestapo tarafından yakalanma tehlikesi atlattı.
Ağustos 1942'de birliğinin ihbar edilmesi sebebiyle, Suzanne ile birlikte güneye kaçtı ve Alpes-Côte d'Azur bölgesindeki Roussillon, Vaucluse kasa

Sesli kitap (ya da konuşan kitap), okunan bir metnin kaydıdır. Tam metnin okunması "kısaltılmamış" olarak belirtilirken özetlenen ya da kısaltılan metinler ise "kısaltılmış" olarak etiketlenir.
Konuşan sesli kitaplar, 1930'lardan beri okullarda ve halk kütüphanelerinde ve az da olsa müzik dükkanlarında yer almaktadır. Video kasetleri, DVD'ler, kompakt diskler ve indirilebilir seslerden önce birçok sözlü kelime albümü yapıldı ve bu albümler, kitaplardan daha çok şiir ve tiyatro oyunlarını içermekteydi. 1980'lere kadar kitap satıcılarının ilgisini çekmemişti ve daha sonra kitap satıcıları, kitap raflarında sesli kitaplar eklemeye başladı.

Sözlü kelime kayıtları ilk olarak 1878'de Thomas Edison tarafından fonografın icadı ile mümkün olmuştur. "Fonografik kitaplar", Edison'un öngördüğü orijinal uygulamalardan biriydi ve bu uygulama, kör insanlara herhangi bir çaba sarf etmesini önleyerek onlara okuma yapacaktı. Fonografiye konuşulan ilk kelimeler Edison'un "Mary Had a Little Lamb" adlı resitaliydi.

Sir Walter Scott (15 Ağustos 1771 - 21 Eylül 1832), zamanının üretken İskoçyalı tarihî roman yazarı ve şairidir. Eserlerinin büyük bir kısmı Avrupa ve İskoç edebiyatının klasikleri arasında yer almaktadır. Özellikle Ivanhoe (1819), Rob Roy (1817), Waverley (1814), Old Mortality (1816), The Heart of Mid-Lothian (1818) ve The Bride of Lammermoor (1819) romanları; ayrıca Marmion (1808) ve The Lady of the Lake (1810) gibi anlatı şiirleri bu mirasın başlıca örnekleridir. Scott, Avrupa ve Amerikan edebiyatı üzerinde derin bir etki bırakmıştır.
Hukuk eğitimi almış bir avukat ve antika meraklısı olan Walter Scott, önceleri İskoçya'yı gezerek ülkesinin geçmişinin izini sürmeye koyuldu. 18. ve 19. yüzyılın dönüm noktasında edebiyata yöneldi; eski metinler (örneğin Sir Tristrem) ya da halk geleneğine ait eserler (Minstrelsy of the Scottish Border) yayımladı. Bunun yanı sıra The Lady of the Lake (1810) gibi şiirleriyle de dikkat çekti. Ancak Lord Byron'un yükselen şöhreti karşısında Scott, edebi yönelimini değiştirerek önce İskoç romanına yönelerek Waverley'i yazdı; ardından tarihî romanlar olan Ivanhoé (1819) ile Quentin Durward (1823) gibi eserler kaleme aldı.
Edinburgh'un Tory çevrelerinde öne çıkan bir figürdü; Highland Society'de etkin rol aldı, uzun yıllar boyunca Edinburgh Kraliyet Cemiyeti'nin (1820–1832) başkanlığını yürüttü ve İskoçya Eski Eserler Cemiyeti'nde (1827–1829) başkan yardımcılığı yaptı. Tarih bilgisinin derinliği ve edebî yetkinliği, ona Avrupa Romantizmi'nin örnek türlerinden biri olarak tarihî romanı oluşturma imkânı verdi. 22 Nisan 1820'de Roxburgh Kontluğu'na bağlı Abbotsford'da baronet unvanı verildi; bu unvan, oğlunun 1847'deki ölümüyle birlikte sona erdi.

Tüm Avrupa ülkeleri, Avustralya ve Kuzey Amerika'dan okurları olan Scott, yaşamı süresince İngilizce eser veren ve gerçekten uluslararası bir kariyere sahip olan ilk yazar sayılır. Romanları ve şiirleri hâlâ okunur ve İngiliz ve İskoç edebiyatlarının klasikleri arasında yer alır. Ivanhoe, Rob Roy, The Lady of The Lake, Waverley, The Heart of Midlothian, Guy Mannering ve The Bride of Lammermoor en çok tanınan eserleri arasındadır.

Walter Scott çalışmaları – Gutenberg Projesi

Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız realist yazardır. Fransa ve İtalya'da yaşamış, yazarlık, askerlik ve diplomatlık yapmıştır. Kızıl ve Kara, Parma Manastırı gibi romanların yazarıdır.

Marie-Henri Beyle, Grenoble'da 23 Ocak 1783 tarihinde burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası avukat Chérubin-Joseph Beyle (d.1747), annesi Henriette Gagnon'dur (d.1757). Bu ailede Pauline Eléonore (d. 1786) ve Zénaïde-Caroline (d. 1788) adlı iki kız kardeşi olan Marie-Henri, henüz yedi yaşındayken, 1790 yılında, çok sevdiği annesini kaybetti. Fransız İhtilali döneminde asilzadelerin ve Katolik Kilisesi'nin yanında yer alan, aile içinde de baskıcı ve muhafazakâr olan babasıyla hiçbir zaman anlaşamayan ve bunu eserlerine yansıtan Marie-Henri, babası ve teyzesi Séraphine tarafından büyütülürken, dedesi Henri Gagnon (d.1728) ve onun uşağı Lambert ile arkadaşlık yaptı.

13 yaşına kadar evde eğitim gören ve bu sırada edebiyata ilgi duymaya başlayan Marie-Henri, 1796'da Grenoble'da açılan École Centrale adlı okula kaydoldu. Bu okulda yaşıtlarıyla yaşadığı sorunlar sınıf arkadaşlarından biriyle düello yapmasına kadar vardı. Buna rağmen derslerinde başarılı oldu; resim ve matematik dallarında ödül kazandı. Bu dönemde Selmours adında, beş perdelik ilk komedyasını kaleme aldı. École Centrale'de üç yıl öğrenim gördükten sonra École Polytechnique'te eğitim alma ve mühendis olma niyetiyle 30 Ekim 1799'da Grenoble'dan ayrılarak Paris'e gitti.

Napolyon Bonapart'ın hükûmet darbesiyle Fransız Konsülü olmasının ertesi günü (10 Kasım 1799) Paris'e ulaştı. Çok geçmeden mühendis olma hayalinden vazgeçti, zengin bir bürokrat olan kuzeni Noël Daru'nün (1729-1804) evinde yaşadı ve Noël'in oğlu Pierre'in yanında bir süre kâtiplik yaptı. İlk aşkı olan Adèle Rebuffel (1788-1861) ile bu dönemde tanıştı. Pierre'in kardeşi Martial'in (1784-1829) etkisiyle orduya katılmak üzere 7 Mayıs 1800 tarihinde Paris'ten ayrılarak, ağır süvari birliğinde teğmen olarak görev yapacağı Milano'ya doğru yola çıktı. Domenico Cimarosa ve Gioachino Rossini'nin müziğini ve Vittorio Alfieri'nin eserlerini tanıdığı ve önce Madame Martin, sonra da Angela Pietragrua adlarında iki kadına âşık olduğu Milano'da Ekim ayına kadar geçirdiği kısa süreyi, sonradan yazdığı otobiyografisi Henri Brulard'ın Hayatı'nda "hayatının en güzel dönemi" olarak niteledi. 23 Ekim 1800 tarihinde terfi ederek Milano'dan ayrıldı ama Lombardiya ve Piyemonte bölgelerindeki birliklerde görev almaya devam etti. Aralık 1801'de sağlığını gerekçe göstererek ordudan ayrıldı ve Grenoble'a döndü. Burada üç ay kaldıktan sonra Nisan 1802'de Paris'e gitti ve aynı yılın Temmuz ayında ordudaki görevinden resmen istifa etti.
Aşk yaşadığı Mélanie Guilbert adlı genç aktrisin peşinden gitti ve 25 Temmuz 1805'te Marsilya'ya vardı. Orada ticarete atıldıysa da başarısız oldu. Ertesi yıl Paris'e döndü, ordudan istifası nedeniyle arasının açıldığı Daru ailesiyle ilişkilerini düzeltti ve kuzeniyle birlikte, Fransız işgali altında bulunan Prusya'ya gitti. 28 Ekim 1806'da Berlin'e vardı ve iki gün sonra Pierre Daru tarafından yeniden askeri bir göreve atandı. Prusya ve Avusturya'da çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1810 yılı başında Paris'e döndü. Aynı yıl başkentte bir başka resmî göreve atandı. 1811 yılında Angéline Béreyter adındaki genç bir opera sanatçısıyla aşk yaşadı. Birkaç ay sonra uzaktan akrabası Alexandrine Daru'ye aşkını ilan etti, fakat karşılık bulamadı.
24 Haziran 1812 tarihinde başlayan Napolyon'un Rusya seferine katıldı, Moskova'nın yanışına şahit oldu; üçte ikisi ölen veya esir düşen Fransız ordusunda eve dönmeyi başaran askerlerden biri oldu. Ancak notlarının önemli bir kısmını, ordu Rusya'dan geri çekilirken kaybetti. Yaklaşık altı ay süren bu sefer sırasında, Almanya'nın kuzeydoğusundaki Stendal kasabasından ilham alarak, yazılarında "Stendhal" takma adını kullanmaya başladı.
31 Ocak 1813 tarihinde Paris'e döndü ve sevgililerinden Angéline Béreyter ile birlikte yaşamaya başladı. Altıncı Koalisyon Savaşı sırasında Mainz, Bautzen ve Żagań bölgelerinde görevlendirildi. Ateşli hastalığı ilerleyince istirahat için önce Dresden'e, ardından 14 Ağustos 1813'te Paris'e gönderildi. Bu vesileyle 7 Eylül'de Milano'ya gitti; Venedik ve Como bölgelerini görme fırsatı buldu. 20 Eylül 1813 günü dedesi Henri Gagnon yaşamını yitirdi. 14 Kasım günü görev için Fransa'ya çağrıldı, ardından İsviçre'nin Carouge kentinde ve Grenoble'da görevlendirildi. Hastalığı artınca 1814 Mart ayının sonlarında Paris'e döndü. Napolyon'un düşüşü ve XVIII. Louis'nin Mayıs ayında Paris'e girişi üzerine yeni hükûmete yanaşmak istese de başarılı olamadı ve Milano'ya taşınmaya karar verdi.
Mayıs 1814'te, Joseph Haydn, Amadeus Mozart ve Pietro Metastasio'nun hayatlarını anlatan bir kitap yazmaya karar verdi. Ocak 1815'te yayımlanan bu kitap, İtalya'da Giuseppe Carpani tarafından yakın zamanda yayımlanmış bir kitaptan önemli ölçüde intihal içerdiği için Carpani ve Stendhal arasında sert bir tartışmaya neden oldu.

Napolyon'un düşüşüyle Fransa'dan ayrılan Beyle, 10 Ağustos 1814 tarihinde Milano'ya ulaştı. Napolyon'un 1815 Mart'ında yeniden Fransa'nın başına geçmesine rağmen memleketine dönmeyi düşünmedi.
Milano'da önce eski sevgilisi Angela Pietragrua'yla bir araya gelmeye çalıştı, fakat beklediği ilgiyi göremedi. Civardaki İtalyan kentlerini gezen Beyle, Milano'daki sanat camiasında etkinlik gösterdi ve İngiliz edebiyatını da inceleme fırsatı buldu; hatta Lord Byron ile tanıştı. 1817 Ağustos'unda kısa süreliğine Paris'i ziyaret ettiği seyahatinde Londra'ya da gitti. Paris'te bulunduğu sırada İtalya'da Resim Sanatının Tarihi adlı kitabını kendi imzasıyla, Roma, Napoli ve Floransa adlı eserini ise Stendhal mahlasıyla yayımlattı. Milano'ya döndüğünde Napolyon'un Hayatı eseri üzerinde çalışmaya başladı.
1818 Mart ayında arkadaşı Giuseppe Vismara aracılığıyla, Metilde Viscontini Dembowski'yle tanıştı; çok geçmeden âşık oldu, izleyen yıllarda uğraşmasına rağmen aşkına karşılık bulamadı. 1819 yılında babası Chérubin-Joseph Beyle'i kaybetti. 1820 yılının ikinci yarısında, hakkındaki "Fransız ajanı olduğu" iddialarının toplumda yayılması üzerine, Haziran 1821'de Fransa'ya döndü. Ayrılmadan önce son kez görüştüğü Metilde, dört yıl sonra tabes dorsalis nedeniyle öldü. Stendhal, Metilde'ye karşı hissettiklerinin etkisiyle, Aşk Üzerine (De l'amour) adlı denemesini bu dönemde yazdı.

Milano'dan ayrıldıktan sonra Paris'e yerleşti ve vaktinin çoğunu kültür-sanat çevrelerinde geçirmeye başladı. 1817 yılında kısaca uğramış olduğu Londra'yı 1821 yılının Ekim-Kasım aylarında beş haftalık süreyle ziyaret etti; kentte kültürel ve turistik etkinliklerde bulundu.
1823 yılında yayımladığı Racine ve Shakespeare ve Rossini'nin Hayatı adlı eserlerle Romantizm akımının üstünlüğünü savundu.
Geçimini sağlamak için gazetecilik yapmaya başladı; 1824-1827 yılları arasında Journal de Paris'nin yanı sıra Paris Monthly Review, New Monthly Magazine, London Magazine gibi İngilizce yayınlara da içerik sağladı. On yıl kadar önce tanıştığı Clémentine Curial ile 1824-1826 yılları arasında yaşadığı aşk sayesinde Metilde'nin acısını hafifletti. Clémentine'in kendisine duyduğu ilgiyi kaybetmesiyle yaşadığı üzüntüyü gidermek amacıyla 1826 yazını İngiltere'de geçirdi. Döndüğünde ilk romanı Armance'ı tamamladı ve ertesi yılın başlarında yayımlattı. 1829'da metresi olan Alberthe de Rubempré'yi bir arkadaşıyla yakaladı; 1830 yılında genç İtalyan Giulia Rinieri'yle aşk yaşadı.
Paris'te geçirdiği dokuz yıllık sürede entelektüel yaşamının epey geliştirdi; denemeler, gazete yazıları, gezi yazıları ve kısa öyküler yazdı. En ünlü eseri Kırmızı ve Siyah'ı yazmaya başladığı sırada, Temmuz Devrimi sonrasında, 13 Kasım 1830'da Paris'ten ayrıldı ve yeniden İtalya'ya gitti.

Temmuz Devrimi sonrasında yeni bir resmî görev alma girişiminde bulundu; tanıdıklarının aracılığıyla İtalya'nın Livorno şehrine konsolos olarak atanmak istedi, fakat 25 Eylül 1830 günü, Trieste şehrine tayin edildi. Yola çıkmadan önce Giulia Rinieri'lye evlenmek için kızın vasisi Daniello Berlinghieri'den izin istedi, fakat alamadı.
6 Kasım'da Paris'ten ayrıldı; günümüzde İtalya'da bulunan, ancak o dönemde Avusturya İmparatorluğu'nun parçası olan Trieste'ye 25 Kasım 1830 tarihinde ulaştı. Fakat ataması, Avusturya Şansölyesi Klemens von Metternich tarafından, Stendhal'in liberal görüşleri gerekçe gösterilerek, 19 Aralık günü resmi olarak reddedildi. Kentte sivil olarak vakit geçiren Stendhal, 5 Mart 1831 tarihinde Papalık Devleti sınırları içindeki Civitavecchia kentine konsolos olarak atandı. Dinsiz olması nedeniyle Papalık tarafından hoş karşılanmayan, fakat devletin Fransa'yla iyi geçinme niyeti nedeniyle ataması kabul edilen Stendhal, Avusturya'nın da baskısıyla sürekli gözetim altında tutuldu.
Stendhal, nüfusu o dönem 7500'ü geçmeyen bu küçük kenti sıkıcı bularak, vaktinin çoğunu, Roma başta olmak üzere, civardaki büyük şehirlerde geçirmeye başladı. Fransız diplomatik çevresiyle ve yerli aristokratlarla arkadaşlık eden Stendhal, 1810'larda Milano'da ve 1820'lerde Paris'te bulduğu rahatlığı ve kültürel zenginliği bulamadı. Fırsat buldukça Fransa'yı ziyaret etti; Aralık 1834'te Marsilya'da Alfred de Musset ve George Sand ile tanıştı.
Eski sevgilisi Giulia Rinieri'nin İtalya'ya döndüğünü duyunca 1833 yılı başında Siena'ya giderek, evlenmek için yeniden girişimde bulundu, ama yine başarılı olamadı ve Giulia, 1833 Haziran'ında Giulio Martini ile evlendi.
1834 yılında Civitavecchia Konsolosluğu çalışanlarından, Selanikli Lysimaque Mercure Caftangioglou Tavernier'in (d.1805) terfi etmesi için aracı oldu, fakat Tavernier, terfi alır almaz Stendhal'i şikayet etmeye ve koltuğunu elinden almaya çalıştı; bu sürecin sonunda Fransa Dışişleri Bakanlığı'ndan uyarı alan Stendhal, makamından uzak kaldığı seyahatlerini azaltmak zorunda kaldı. Bu vesileyle, İtalya'ya geldiği günden beri üzerine düşmediği edebi çalışmalarını artırdı; Lucien Leuwen ve Henri Brulard'ın 

Tarihi roman veya tarihsel roman, tarihin değişik dönemindeki olaylar ile ilgili roman. Konularını tarihi olaylardan ya da tarihte yaşamış kahramanlarla, onları kuşatan gerçek veya hayali kişilerin hayat ve maceralarından alan roman türüdür. Sosyal roman çeşitlerinden biridir.
Tarihi romanlarda kahramanlar gerçek veya düşsel olabilir. Ancak anlatılanlar tarih gerçeklerine çoğu kez uygundur. Bu roman türü aslında, Romantizmin bir ürünüdür.
Tarihi romanın edebi özelliğe sahip olması demek o tarihi romanın konu olarak aldığı zamanın özelliklerin tam olarak açıklayabilmesi demektir.

Dünya edebiyatında ilk büyük temsilcisi İngiliz yazar Walter Scott'tur.

Waverley (Walter Scott)
Ivanhoe (Walter Scott)
Monte Cristo (Alexandre Dumas)
Taras Bulba (M. Gogol)
Salambo (G. Flaubert)
Devlet Ana (Kemal Tahir)
Küçük Ağa (Tarık Buğra)
Deli Kurt (Nihal Atsız)
Bozkurtlar (Nihal Atsız)
Savaş ve Barış (Tolstoy)
Parma Manastarı (Stendhal)
Cezmi (Namık Kemal)

Audio Archives from Historical Fiction and the Search for Truth: 2009 Key West Literary Seminar 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (accessed 08-2010)
The Historical Novel Society 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (accessed 08-2010) - An international organization for historical fiction writers and readers
HistFiction.net 28 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (accessed 08-2010) - A comprehensive list of historical novelists
A Guide to the Best Historical Novels and Tales (1902) 24 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Project Gutenberg etext (accessed 08-2010)
A selection of historical novels set by epoch and author. 6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (accessed 08-2010)
An annotated list of historical novels for children and teens Anchorage Public Library (accessed 08-2010)

Roman (edebiyat)

Toplumsal gerçekçilik ya da sosyal gerçekçilik, 19. ve 20. yüzyılda üretilen gerçekçi tarzdaki yapıtlar arasında, toplumsal ya da siyasi içeriği olan örnekleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Kavram birçok yönüyle eleştirel gerçekçilikle benzerlik göstermektedir ancak daha çok plastik sanatlardan özellikle de resim sanatından eserler için kullanılmaktadır. Bu yanıyla gerçekçilikle de bağlantılıdır. Gerçekçilikle arasındaki  en büyük ayrım kavramsal yönde değil kronolojiktir. Asıl kavramsal ayrışma tıpkı eleştirel gerçekçilikte olduğu gibi sosyalist gerçekçilikledir. Özellikle Sosyalist gerçekçi eserlerde  görülen açık net bir politik yan-tutarlık(taraflılık) sosyal gerçekçilikte görülmez. Toplum ve bireyi, toplumsal ve gerçek yönleriyle sergilemeyi amaçlar. Toplumsaldır, toplumun sorunlarından haberdardır ve bunlara duyarlı yaklaşır; Gerçekçidir, sanatçının konu hakkındaki kişisel duygu ve düşünceleri herkes tarafından açıkça anlaşılır bir ifadeye dönüşür.
Toplumsal Gerçekçilik, idealizme ve Romantizmin teşvik ettiği abartılı egoya karşı bir tepki olarak gelişti. Sanayi Devrimi'nin sonuçları belli oldu; kentsel merkezler büyüdü, gecekondu mahalleleri, üst sınıfların zenginliğinin sergilenmesine zıt bir şekilde yeni bir ölçekte çoğaldı. Sosyal Realistler, yeni bir sosyal bilinç duygusuyla, göze veya duygulara hitap eden herhangi bir tarz olan "güzel sanatla savaşma" sözü verdiler. Çağdaş yaşamın çirkin gerçeklerine odaklandılar ve işçi sınıfından insanlara, özellikle de yoksullara sempati duydular. Gördüklerini (“var olduğu gibi”) tarafsız bir şekilde kaydettiler.

Kavramın ortaya çıkışı 20. yüzyılın ilk on yıllarında şehir hayatının gerçeklerini tasvir eden  ABD'de bir resim sanat topluluğu Ashcan Okuluna dayanmaktadır. Ashcan sanatçıları resimlerde, illüstrasyonlarda, gravürlerde ve taşbaskılarda New York'un canlılığını güncel olaylara ve dönemin sosyal ve politik retoriğine keskin bir gözle tasvir etmeye odaklandılar.

Ashcan Okulu
Eleştirel gerçekçilik

Türk edebiyatında roman, 19. yüzyılda ortaya çıkan bir yazım türüdür. Roman, Tanzimat'la başlayan batılılaşma sürecinin bir parçası olarak Türk edebiyatına girmiş olup, Fransız edebiyatından eserler başta olmak üzere ilk Türkçe örnekleri çeviri eserlerde gözlemlenmiştir. Şemseddin Sâmi’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseri sıklıkla "ilk Türkçe roman" olarak adlandırılsa da daha önce yazılmış başka romanlar da mevcuttur. Fransız romantizm akımından etkilenmiş ve ağırlıklı olarak aşk ve "yanlış batılılaşma" konularını ele almış ilk Osmanlı romanları genellikle oldukça zayıf olup, karakterler yüzeysel işlenmiş ve karikatüre benzeyen tipler ortaya çıkarmıştır. Servet-i Fünûn edebiyatı döneminde romanlar gelişmeye başlamıştır.
Cumhuriyet döneminin ilk romanları ulusçuluk akımını oluşturmuştur ve bunu "köy romanı" takip etmiştir. 1960 sonrasında sol eğilimlerin artmasıyla toplumcu romanlar yazılmaya başlanmıştır. Gerçekçi akımın etkisi 12 Eylül Darbesine kadar devam etmiştir. 1980 sonrası entelektüel durulmanın etkisi uzun bir süre devam etmiş, ancak 1990'larda daha özgün romanlar yeniden belirmeye başlamıştır.

Roman, Tanzimat'la başlayan batılılaşma sürecinin bir parçası olarak, kültürel birikimin doğal bir sonucu değil, bir çeşit sanat ithali şeklinde Türk yazısına girmiştir. Romanın tür olarak Türk edebiyatında görülmesi, Telamak'ı Fransızcadan çeviren Tahtaví'nın, Arapça tercümesinden Yusuf Kamil Paşa’nın yaptığı, Fenelon’un Telemak adlı eserinin çevirisi Terceme-i Telemak ile olmuştur. Daha sonra adı bilinmeyen bir çevirmen Victor Hugo’nun ünlü romanı Sefiller’i çevirmiştir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu Fransa ile yakın siyasi ve kültürel ilişkiler içinde olduğu için, özellikle Fransız romanının etkisi ön plana çıkmaktadır. Nitekim roman kelimesi de Türkçeye Fransızcadan doğrudan geçmiştir. Böylece bir süre Fransız romanlarının çeviri ve uyarlamaları okunmuş ve benzer örneklerin yazılması için zemin hazırlanmıştır. Özellikle 1860-1880 yılları arası yoğun bir şekilde çevirilerin yapıldığı bir dönem olmuştur.

1872-73 yılları arasında gazetede tefrika olarak basılan, 1875'te ise kitap olarak yayımlanan, ancak bu nitelendirme tartışmalıdır. 1873-1874 yılları arasında Recaizade Mahmud Ekrem’in ağabeyi Recaizade Mehmet Celâl tarafında yayımlanan Hayal-i Celâl'de ilk Türkçe roman olarak isimlendirilmiştir. Bu fikre destek olarak romanın Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ın aksine tefrika edilmemiş olması, yazarın kendisinin eserini roman olarak nitelendirdiği ilk örnek olması ve kitaplaştırılmasının Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'tan daha önce gerçekleştirilmiş olması gösterilmektedir. Buna karşın Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Batılı romanları gösterdiği özellikler açısından daha yakındır.
Buna ek olarak Osmanlıda yaşayan azınlıklarca Türk dilinde yazılmış ama Osmanlı'da Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine azınlık alfabelerinin kullanılmış olduğu daha eski eserler bulunmaktadır. Vartan Paşa tarafından 1851'de Türk dilinde Ermeni harfleriyle yazılmış Akabi Hikâyesi Şemseddin Sâmi'nin eserinden yaklaşık 20 sene daha önce yazılmıştır ve bazı akademisyenlerce "ilk Türkçe roman" (ve "ilk Ermeni romanı") olarak sınıflandırılmaktadır. Aynı şekilde Anadolu Türkçesi konuşan Karamanlıların/Kapadokya Rumlarının dili olan Karamanlı Türkçesi kullanılarak Misailidis Efendi tarafından 1871'de Rum harfleriyle yazılmış Temaşa-i Dünya ve Cefakâr u Cefakeş eseri de Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'tan önce yayımlanmış başka bir romandır.

Osmanlı yazarları tarafından yazılan ilk romanlar, genellikle oldukça zayıftır. Bunda romanın tür olarak batıdan alınmasının büyük payı vardır. Bu çeşit bir düz yazı geleneği olmayan Türk yazarları özellikle karakter yaratmak konusunda yüzeysel kalmışlar ve karikatüre benzeyen tipler ortaya çıkarmışlardır. İlk yazılan romanlar, kimi zaman neredeyse birebir olacak şekilde, batılı örneklerin taklitleri olarak görülebilir. Bu ilk dönem yazarları daha çok Fransız Romantizm akımını örnek almışlardır. Taner Timur'a göre bunun öncelikli nedenlerinden biri bu dönemde Fransız romanında etkili olan Doğalcılık akımı ve bu akım doğrultusunda yazılan romanların toplumun en yoz ve kötü halini yansıtma eğiliminde olmalarıdır. Osmanlılar bu romanlarda anlatılan hikâyeleri bu nedenle beğenmemiş ve kendilerine uygun görmemişlerdir. Émile Zola gibi yazarların kötümser determinizmi yerine, dönemin değişen Osmanlı toplumuna daha çok hitap eden konuları tercih etmişlerdir. Bu durum, Taner Timur'un Ahmet Mithat Efendi'den yaptığı alıntıda şöyle geçmektedir: Bu zamanın tabii romancılarına bakılacak olursa dünyada ve bahusus dünyanın Fransa denilen kısmında ve hele Fransa'nın Paris denilen yerinde fezaili beşeriyeden (insani erdemlerden) hiçbir eser kalmamış olmak lazım gelir.
Bu nedenle dönemin romanlarında daha çok romantik aşklar ve yanlış batılılaşma ana tema olarak ön plana çıkmaktadır. Dönemin bazı önemli romanları şunlardır: Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası (1896), Namık Kemal’in İntibah’ı (1878) ve Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey'le Rakım Efendi’si (1875).
Türk edebiyatında tarihi romanın ilk denemesi Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçeriler (1871) adlı romanı sayılabilir. Batılı anlamda ilk tarihsel Türkçe roman, Tanzimat Edebiyatı yazarlarından Namık Kemal’in Cezmi’sidir. Onun ilk basımı 1880'de yapılmıştır. Roman Türk edebiyatının ilk tarihi romanı olma özelliği taşır. Romanın sonunda 1. cildin sonu yazısı yer alsa da, kitabın 2. bir cildi yoktur.
Servet-i Fünûn edebiyatı döneminde ilk usta romanlar ve usta yazarlar kendilerini gösterdi. "Sanat sanat içindir" tezini savunan bu yazarlar aşk ve acıma gibi konuları işledi. Halit Ziya Uşaklıgil bu dönemin en önemli romancısı sayılır. Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu (1925) adlı romanı günümüzde de en başarılı Türk romanlarından biri olarak kabul edilir.
1910'dan sonra milli duyguların ağır basmasıyla birlikte Genç Kalemler dergisi çevresinde Türkçülük akımı gelişti. Milli romanların yazılması bu dönemde başladı. Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanları bu dönemin örneklerindendir.

Cumhuriyet döneminin ilk romanları ulusçuluk akımını oluşturmuştur. Çoğunlukla Türk Kurtuluş Savaşı'nı konu edinen romanları bu ilk örnekleri ise, ulusal modernleşme hareketinin etkisiyle, "köy romanı" takip etmiştir. 1960 sonrasında sol eğilimlerin artmasıyla toplumcu romanlar yazılmaya başlanmıştır. Gerçekçi akımın etkisi 12 Eylül Darbesine kadar devam etmiştir. 1980 sonrası entelektüel durulmanın etkisi uzun bir süre devam etmiş, ancak 1990'larda daha özgün romanlar yeniden belirmeye başlamıştır.

Türk romanı kronolojisi 1872-1929

Uzun hikâye veya uzun öykü (novella), hikâyeden uzun, romandan kısa, olayları hikâyeden daha ayrıntılı ve kişi kadrosu hikâyeden daha geniş olan bir edebî türdür. Uzun hikâyeyi roman ve hikâyeden ayıracak ölçütler tartışmalı olsa da Science Fiction and Fantasy Writers of America derneğinin Nebula Ödülleri'ni dağıtırken kullandığı ölçüte göre 17.500 ila 40.000 arası kelime içeren eserler uzun hikâye olarak kabul edilir.

Bu liste, türünün en iyi örnekleri olduğu kabul edilen ve çeşitli "en iyiler" listelerinde yer alan uzun hikâyeleri içerir.

Novelette, hikâyeden daha uzun, roman ve novelladan daha kısa olan edebî tür. Science Fiction and Fantasy Writers of America derneğinin Nebula Ödülleri'ni dağıtırken kullandığı ölçüte göre 7.500 ila 17.500 arası kelime içeren eserler, novelette olarak kabul edilir.

Victor Marie Hugo (Fransızca telaffuz: [viktɔʁ maʁi yɡo]; 26 Şubat 1802, Besançon - 22 Mayıs 1885, Paris), Romantizm akımına bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarıdır. En büyük ve ünlü Fransız yazarlardan biri kabul edilir. Hugo'nun Fransa'daki edebi ünü ilk olarak şiirlerinden sonra da romanlarından ve tiyatro oyunlarından gelir. Pek çok şiirinin içinde özellikle Les Contemplations ve La Légende des siècles büyük saygı görür. Fransa dışında en çok Sefiller ve Notre Dame'ın Kamburu romanlarıyla tanınır.
Gençliğinde şiddetli bir kral yanlısı olsa da, görüşü yıllar içinde değişti ve tutkulu bir cumhuriyet destekçisi oldu. Eserleri zamanının politik ve sosyal sorunlarına ve sanatsal akımlarına değinir. Hugo'nun cenazesi 1885'te Panthéon'da gömüldü. Hugo hakkında en çok eser yazılan ilk 100 kişi listesinde yer almaktadır.

Victor Hugo, Joseph Léopold Sigisbert Hugo (1773-1828) ve Sophie Trébuchet (1772-1821) çiftinin üçüncü oğluydu; Abel Joseph Hugo (1798-1855) ve Eugène Hugo (1800-1837) isminde iki ağabeyi vardı. 1802'de Besançon'da doğdu. Napolyon'un bir kahraman olduğunu düşünen serbest fikirli bir cumhuriyetçiydi. Annesi 1812'de Napolyon'a karşı komplo kurduğu için idam edilen General Victor Lahorie ile sevgili olduğu düşünülen Katolik bir Kralcıydı.
Hugo'nun çocukluğu ülkede siyasi karmaşıklığın olduğu bir dönemde geçti. Doğumundan iki yıl sonra Napolyon İmparator ilan edilmiş, 18 yaşındayken de Bourbon Monarşisi yeniden tahta geçirilmişti. 
Hugo'nun ailesinin ters dini ve politik görüşleri Fransa'da egemenlik mücadelesi veren kuvvetleri yansıtıyordu. Hugo'nun babası İspanya'da yenilene kadar orduda yüksek rütbeli bir subaydı.
Babası subay olduğu sürece aile sık sık taşındı ve bu yolculuklar sırasında Hugo pek çok şey öğrendi. Çocukluğunda Napoli'ye giderken geniş Alpler'deki geçitleri ve karlı zirveleri, muhteşem Akdeniz mavisini ve şenlikler yapılan Roma'yı gördü. 5 yaşında olmasına rağmen bu 6 aylık geziyi her zaman aklında tuttu. Aile Napoli'de birkaç ay kalıp doğruca Paris'e döndü.
Hugo'nun annesi Sophie evliliğinin başında kocasına İtalya (Leopold Napoli'ye yakın bir vilayette valiydi) ve İspanya'ya (üç vilayette görev almıştı) kadar eşlik etti. Askerî hayatın getirdiği yorucu yolculuklar ve kocasının inancının zayıflığı nedeniyle ters düşmelerinden dolayı Sophie 1803'te Leopold'dan bir süreliğine ayrılıp üç çocuğuyla Paris'e yerleşti. Bundan sonra Hugo'nun eğitimi ve yetişmesi üzerine eğildi. Bu yüzden Hugo'nun kariyerinin ilk dönemindeki şiir ve kurgu çalışmaları annesinin inancının ve krala bağlılığının yansımasıydı. Ama başını Fransa'daki 1848 Devrimi'nin çektiği olaylar sırasında Katolik Kralcı yanlısı eğitime başkaldırıp Cumhuriyetçiliği ve Özgür düşünceyi desteklemeye başladı.
Gençliğinde âşık oldu ve annesinin isteklerine karşı gelip çocukluk arkadaşı Adèle Foucher (1803-1868) ile gizlice nişanlandı. Annesi ile yakın ilişkisinden dolayı Adèle ile evlenmek için annesinin ölümüne (1821) kadar bekledi ve 1822'de evlendi.
Adèle ve Victor Hugo'nun ilk çocuğu Leopold 1823'te doğdu ama doğduktan kısa süre sonra öldü. Sonraki sene kızları 28 Ağustos 1824'te Léopoldine doğdu. Onu 4 Kasım 1826'da doğan Charles, 28 Ekim 1828'de doğan François-Victor ve 24 Ağustos 1830'da doğan Adèle takip etti.
Hugo'nun en büyük ve en sevdiği kızı Léopoldine, Charles Vacquerie ile evliliğinden kısa süre sonra 19 yaşındayken 1843'te öldü. 4 Eylül 1843'te Seine nehrinde boğuldu. Gemi alabora olduğundan ağır eteği tarafından dibe doğru çekildi ve kocası Charles Vacquerie de onu kurtarmaya çalışırken öldü. O zaman metresi ile Fransa'nın güneyinde seyahat etmekte olan Hugo kızının ölümünü oturduğu cafede okuduğu bir gazeteden öğrendi. Kızının ölümü Hugo'yu oldukça harap etti.
Yaşadığı sarsıntı ve kederi yazdığı À Villequier şiirinde betimledi;

Hélas ! vers le passé tournant un oeil d'envie,
Sans que rien ici-bas puisse m'en consoler,
Je regarde toujours ce moment de ma vie
Où je l'ai vue ouvrir son aile et s'envoler!

Je verrai cet instant jusqu'à ce que je meure,
L'instant, pleurs superflus !
Où je criai : L'enfant que j'avais tout à l'heure,
Quoi donc ! je ne l'ai plus !
Sonraları da kızının yaşamı ve ölümüyle ilgili birçok şiir yazdı. Bir biyografi yazarına göre de bundan asla vazgeçmedi. En ünlü şiiri Demain, dès l'aube kızının mezarına yaptığı bir ziyareti anlatır.
III. Napolyon'un 1851 yılının sonundaki askerî darbesi sebebiyle sürgüne çıktı. Fransa'dan ayrıldıktan sonra, Channel Adaları'na gitmeden önce kısa bir süre Brüksel'de yaşadı. 1852'den 1855'e kadar Jersey'de yaşadı. 1855'te 15 yıl yaşayacağı Guernsey'e taşındı. III. Napolyon 1859'da genel af ilan ettiğinde ülkesine dönme fırsatı elde ettiyse de sürgünde kalmayı tercih etti. Kaybedilen Fransa-Prusya Savaşı'nın sonucu olarak III. Napolyon iktidardan çekilmek zorunda kalınca ülkesine döndü. Paris Kuşatması'ndan sonra hayatının geri kalanını Fransa'da geçirmek için geri dönmeden önce tekrar Guernsey'e taşınıp 1872 ve 1873 arası orada kaldı.

Hugo ilk romanını (Han d'Islande, 1823) evliliğinden bir yıl sonra yayımladı. Üç yıl sonra da ikinci romanı (Bug-Jargal, 1826) basıldı. 1829 ve 1840 arasında zamanının en iyi şairlerinden biri olarak ününü pekiştiren beş şiir kitabı (Les Orientales, 1829; Les Feuilles d'automne, 1831; Les Chants du crépuscule, 1835; Les Voix intérieures, 1837; ve Les Rayons et les ombres, 1840) yayımladı.
Zamanının çoğu genç yazarı gibi Hugo da, 19. yüzyılda Romantik Akımın ünlü temsilcisi ve Fransa'da edebi alanın önde gelen şahsiyetlerinden olan François-René de Chateaubriand'dan etkilendi. Hatta Hugo gençliğinde Chateaubriand gibi olamayacaksa bir hiç olmaya karar verdi. Hugo'nun hayatı da örnek aldığı kişiyle benzerlikler gösterir. Chateaubriand gibi Hugo da Romantizmin eksikliklerini gidermeye çalıştı, politikaya dahil oldu (genelde bir Cumhuriyet yanlısı olarak) ve siyasi görüşleri nedeniyle sürgün edildi.
Tutkusunu ve belagat yeteneğini ilk dönem eserlerine de yansıtan Hugo bu sayede genç yaşında şöhrete kavuştu. İlk şiir derlemesi Odes et poésies diverses 1822'de Hugo yalnızca 20 yaşındayken yayımlandı ve ona XVIII. Louis tarafından kraliyet maaşı bağlanmasını sağladı. Şiirlerin spontane coşkusu ve akıcılığı büyük övgü alsa da asıl dört yıl sonra yayımlanan şiir kitabı (Odes et Ballades) Hugo'nun muhteşem bir şair ve kelime kullanma üstadı olduğunu açıkça ortaya koydu.
Victor Hugo'nun kelimenin tam olarak olgun denilebilecek ilk kurgu eseri 1829'da basıldı. Bu eserde Hugo'nun daha sonraki işlerinde de değineceği toplumsal vicdanı keskin bir biçimde inceleniyordu. Le Dernier jour d'un condamné (Bir İdam Mahkumunun Günlüğü) isimli bu roman Albert Camus, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi yazarlarda derin bir etki bırakmıştır. Fransa'da idam edilen gerçek bir katilin anlatıldığı kısa öykü Claude Gueux 1834'te basıldı. Bu hikâye bizzat Hugo tarafından sosyal adaletsizlik üzerine başyapıtı Sefiller romanının öncüsü kabul edilir.

Hugo'nun ilk romanı Notre-Dame de Paris (Notre Dame'ın Kamburu) 1831'de basıldığından büyük başarı kazandı ve çabucak Avrupa'daki diğer dillere çevrildi. Eserin etkilerinden biri de Paris şehrini utandırarak romanı okuyan binlerce turistin görmeye geldiği uzun süredir ihmal edilen Notre Dame Katedrali'nin restore edilmesi oldu. Roman ayrıca Rönesans öncesi yapıların da bakıma girmesi konusunda etki etti.
Hugo 1830'ların başında toplumsal sefalet ve adaletsizlik hakkında büyük bir eser üzerine çalışmaya başladı. Ama Sefiller'i tamamlamak tam 17 yıl sürdü ve roman nihayet 1862'de yayınlandı. Hugo romanının kalitesinin kesinlikle farkındaydı ve yayın hakkını da en yüksek teklife verdi. Belçikalı yayınevi Lacroix and Verboeckhoven o zaman için nadir görülen bir pazarlama kampanyasına girişti. Eser hakkındaki basın bültenleri yayından tam altı ay önce sunuldu. Başlangıç olarak romanın ilk bölümü ("Fantine") büyük şehirlerde piyasaya sürüldü. Teslim edilen kitaplar bir saat içinde tükendi ve Fransız halkında büyük etki yarattı.
Romana yapılan eleştiriler oldukça düşmancaydı. Hippolyte Taine samimiyetsiz bulmuştu, Barbey d'Aurevilly bayağı olduğundan şikayet ediyordu, Gustav Flaubert'e göre de kitapta ne gerçek vardı ne de cesamet, Goncourtlar yapaylıktan dem vuruyordu, Charles Baudelaire gazetede olumlu eleştiriler yazmasına rağmen şahsi olarak "tatsız ve beceriksizce" bulduğunu söylüyordu. Yine de Sefiller vurguladığı sorunların Fransa Ulusal Meclisi'nin gündemine girmesini sağlayacak kadar popüler oldu. Dünya çapında tanınan bir roman oldu ve zaman içinde birçok kere sinemaya, tiyatroya ve sahne gösterilerine uyarlandı.
Tarihin en kısa mektuplaşmasının Hugo ve yayıncısı Hurst and Blackett arasında geçtiği söylenir. Sefiller yayınlandığında Hugo tatildeydi. Kitabın aldığı reaksiyonu merak ederek yayıncısına sadece "?" yazarak bir telgraf gönderdi. Yayıncısı da ona sadece "!" yazarak romanın ne kadar başarılı olduğunu belirtti.
Hugo 1866'da yayınlanan bir sonraki romanı Deniz İşçileri 'nde toplumsal/siyasi sorunlardan bahsetmeye ara verdi. Buna rağmen kitap (belki de önceki romanı Sefiller'in başarısı nedeniyle) ilgiyle karşılandı. Sürgünde 15 yılını geçirdiği Guernsey adasına adadığı bu eserde, insanın denizle mücadelesini ve denizin derinliklerinde saklanan Kalamar hayvanının Paris'te alışılmadık bir şekilde moda olunuşunu anlatıyordu. Kalamar yemekleri ve sergilerinden kalamar şapkaları ve partilerine değin Parisliler o zamanlarda pek çok yönden efsanevi olduğu düşünülen bu nadir deniz yaratığının etkisi altına girmişti. Kitabın etkisiyle Guernsey Fransızcada kalamar anlamında kullanılır oldu.
1869'da basılan bir sonraki romanı Gülen Adam'da (L'Homme Qui Rit) tekrar siyasi ve toplumsal sorunlara döndü. Aristokrasinin eleştirel bir portresinin çizildiği roman önceki eserleri kadar başarılı olamadı ve Hugo kendisini gerçekçi ve natüralist romanlarının ünü kendininkileri aşan Gustave Flaubert ve Emile Zola ile arasındaki farkın açılmaya başlaması konusunda eleştirmeye başladı.
Son romanı Doksan Üç (Quatre-vin

Çizgi roman veya resimli roman, çizgi ile hikâye anlatmak için birbirini takip eden panellerin (çerçevelenmiş resim) kullanıldığı bir sanat türü.
Farklı kültürlerin kendi tarzlarında çizgi romanları bulunur. Örneğin, Japon tarzı ile çizilmiş olan çizgi romana manga, Fransız-Belçika yapımı çizgi romanlara Bande dessinée, İtalyan ekolünden çıkan çizgi romanlara ise Fumetti denir.

Panel: Hikâyenin gelişimini göstermek amacıyla sayfanın belli parçalara ayrılmasıyla oluşan, çerçevelenmiş bir kompozisyon birimi.
Balon: Konuşma, düşünme metinlerini panel içine yerleştirmek için kullanılan görsel araç.
Ses efekti: Sayfa yapısı içinde, hikâyedeki yansıma sesleri ifade etmek için yerleştirilen görsel araç.

Bir 20'nci yüzyıl sanatı olarak doğan, edebiyat ve resmin birleşiminden daha öteye giderek kendi kurgu, anlatım ve görsel biçimini yaratan anlatı sanatı.
Çizgi romanın ilk örneği olarak genellikle Richard Felton Outcault'un "The Yellow Kid" (1896) gazete bandı gösterilir. Daha önce yazılı basında yer alan bazı denemelerden Yellow Kid'i ayıran özelliği, devamlı bir karakter olarak bantta görülen küçük çocuk etrafında gelişen anlatıda ilk defa panel içine yerleştirilmiş yazıların yer almasıydı ki bunlar günümüzdeki konuşma balonlarının atasıydı.
20'nci yüzyıl başlarında Amerika gazetelerine üretilen ve bu gazete rekabetinin önemli bir ögesi haline gelen çizgi-bantlar daha sonra dergi formatında toplanarak yeniden basılmaya ve dağıtılmaya başlandı. Bu çizgi roman dergiciliğinin başlangıcıydı. Zamanla gazete için üretilen stokların talebi karşılamaması sebebiyle dergiler için özgün üretim ve çizgi roman yayımcısı firmaların oluşumu tetiklenmiş oldu.

"Pulp" ile birlikte 1930-1940'larda olağanüstü satış rakamlarına ulaşan çizgi roman Süperman ile popüler kültüre önemli bir katkı da yapıyordu.
Alex Raymond, Hal Foster gibi olağanüstü sanatçılar, bu sanatın ilk başyapıtlarını oluşturdu. Aynı dönemde "The Spirit" gazete bandıyla ünlenen Will Eisner, uzun ve verimli yaşamında bu sanata ait kuramsal çalışmalar da yaptı. Sanatçının adını taşıyan yüksek prestijli Eisner Ödülleri her yıl Amerikan çizgi romanındaki başarılı çalışmalara verilmektedir.

II. Dünya Savaşı sonrası ABD'de sektördeki en büyük paya sahip süper kahraman fantezi çizgi romanları popülerliklerini yitirdi. Onların yerine pulp edebiyatın kullandığı yetişkin temalar (suç, gerilim, korku, bilimkurgu) etrafında EC Comics önderliğinde yeni bir akım başladı. Fakat bu akım da kaçınılmaz olarak tutucu çevrelerden şiddetli bir tepkiyle karşılaştı. Çocuklar için yapıldığı varsayılan bir yayın türünün suç ve korku ögeleri içermesi, dönemin paranoyak cadı avı psikolojisinin ekmeğine yağ sürmüştü. Senato soruşturmalarına dek varan bu süreç sonunda çizgi roman içeriklerine sert yasaklamalar getiren bir tür oto sansür mekanizması oluşturuldu. Bunun sonucunda bu tür çizgi romanlar ve türün önderi EC piyasadan silindi.

60'ların başında küçük bir çizgi roman firması olan Marvel Comics bir tür mucizenin beşiği oldu. Bu mucize, çoktan ölmüş ve bir daha dirilmeyeceği düşünülen süper kahraman çizgi romanlarının yeniden doğuşu ve küçük bir firmanın sektörün ana motoru hâline gelişiydi. Marvel'in yayın yönetmeni Stan Lee (Stanley Lieber), bir çizgi roman dehası olan Jack Kirby'nin firmasına gelişiyle daha öncekinden bambaşka bir süper kahraman evreni kurmaya girişti. Daha sonra Steve Ditko, Billy Everett gibi sanatçıların da kendi yaratıcılıklarını da katmalarıyla bu çıkış bir çığa dönüştü.
Stan Lee, aksiyon bazlı maceralara dramatik "pembe dizi" ögeleri yerleştirerek, daha önce yarı tanrı edasında dolaşan süper kahramanları halkın arasına indirdi. Artık kozmik maceraların yanı sıra kira, trafik ya da aşk acısı gibi dertlerle de uğraşıyorlardı.

1980'li yıllarda Alan Moore, Frank Miller, daha sonra 90'ların başında Neil Gaiman gibi yaratıcılar Amerika cephesinde çizgi romanı yetişkinlere yakınlaştırdı. Son dönemin bu yetişkinlere yönelik, çoğunlukla pembe dizi formatında değil de kendi başlarına birer hikâye, hatta romana benzeyen eserleri İngilizce konuşulan ülkelerde "graphic novel" adıyla anılmış, yine bu dönemde Türkiye'ye de Ergün Gündüz tarafından Joker ve Resimli Roman dergileri vasıtasıyla getirilme amacı güdülmüşse de ne bu türün ne de graphic novel'ın karşılığı olarak teklif edilen resimli roman' teriminin Türkiye'de pek tutulduğu söylenemez. Avrupa'da ise başlangıcından beri daha saygın bir gözle bakılıyordu çizgi romana.
Diğer önemli bir çizgi roman okulu olarak 20'nci yüzyılın son döneminde bütün dünyayı saran Japon çizgi romanı Manga ise, animelerin de (Japon animasyonlarının) desteğiyle piyasaları hareketlendirdi.

ArkaBahçe
BAGU Çizgi Roman18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marmara Çizgi
Seyfettin Efendi14 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ebu Bekir Muhammed bin Abdal Malik bin Muhammed bin Tufail el Kaisi el-Endülüsi (1106-1186), Endülüslü hekim, hukukçu ve filozof. Latin dünyasında Abentofail olarak da bilinir. Tanınmış İslam filozoflarındandır.
İbn Tufeyl, 1106'da Gırnata yakınlarında Vadi'l-Aş’ta doğdu, 1186’da Marakeş’te öldü. İşraki felsefesinin Endülüs’teki en önemli temsilcilerinden biridir. İbn-i Bacce tarafından eğitilmiştir. Uğraştığı ve önemli eserler verdiği başlıca konular tıp, felsefe ve gökbilimdi. Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eseri ise Hayy bin Yakzan ya da diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’dir. Dünyada felsefi romanın ilk örneği ve ilk “robinsonad” olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir. İbn Tufeyl’in yaşadığı dönemde (12. yy) özellikle Endülüs’te pozitif bilimlerin yanında beşeri bilimler oldukça ilerlemişti.
Filozofların temel kaynağı olan Kur’an'a göre Allah’ın ilk yaratığı, yaratığın tohumu olan “akl-ı evvel” veya tasavvufî ifadesiyle, "Nur-u Muhammedî"; son yaratığı ise bu tohumun sahibi olan “Hazreti İnsan”dır. Yaratığın amacı insandır ve insan da kendisinde olan nefhay-ı İlâhi, ilahi nefes, nedeniyle en şerefli mahlûktur. İnsan, vücuduyla maddi dünyaya, ruhu ile de manevi dünyaya bağlıdır. İnsan, yeryüzünde Allah'ın temsilcisidir ve yaratılmış her şey insanın kullanımına tabii kılınmıştır. Bu temsilciliğin sorumluluğu da bütün insanlığa aittir. Bütün insanlık; her insanın kendisinde mevcut potansiyele ve olanakları harekete geçirmek ve onarlı gerçekleştirmek fırsatına sahip olduğunu göstermek gibi bir kolektif sorumluluk altındadır.

İbn Tufeyl'in epistemolo­jisinde bilgini imkânı insan ve tabiat ilişkisinden hareketle temellendirilmiştir. Hayy bin Yakzan eserindeki Hay tipi, esasen fizikî varlığıyla tabiatın bir parçası olmak­la birlikte algılama ve bilme İmkânlarıyla tabiatı müşahede eden, tabii varlık ala­nındaki temel düzen ve işleyiş hakkında düşünen, akıllı bir canlı olarak yeryüzün­deki mevcudiyetini anlamlandıran, göz­lem alanı ötesindeki metafizik varlık fikrine varan ve nihayet manevî tecrübeler sayesinde birtakım metafizik bilgilere ulaşan ideal özneyi temsil eder. Tabii var­lık alanı ise kendisine şuurlu bir bilme et­kinliğiyle yönelebilen bu özneye, dayandı­ğı düzen ve sürdürdüğü işleyişin fizik ve metafizik yasaları hakkında bilgi sağlayan ontolojik imkândır. İnsanın bilgi imkânı ve yeteneklerine gelince ondaki idrakin ilke­si nefistir. İbn Tufeyl'in nefis ve onun bilgi yeteneklerine dair fikirleri İbn Sînâ'nın görüşleriyle büyük bir benzerlik taşımak­tadır. Filozofun eserindeki kahraman da­ima kendi varlığı ile tabii çevresi hakkın­da sorular soran, araştırmacı ruha sahip bir tiptir. Hay, tabiatla münasebetinden dolayı ortaya çıkan teorik ve pratik her problemi tamamen şuurlu bir etkinlikle çözmeye çalışırken gelişme psikolojisi çer­çevesinde açıklanabilecek aşamalar kay­deder. Duyular, gözlem ve deneyle akıl, Hayy'in teorik gelişiminde vazgeçilmez rolleri olan bilgi vasıtalarıdır. Duyularla al­gılanan varlık ve olguların süreklilik arzeden özellikleri gözlem ve deney yoluyla adım adım keşfedilir. Bu arada pratik aklın icapları olan teknik bilgiye ve hatta -Hay'de utanma duygusunun gelişmesi olgusunda olduğu gibi ahlâkî bilince ula­şılır. Tabiatın bağrında hayatını devam ettirebilmek için çeşitli aletler yapma ça­basının yanında varlığı anlamlandırma gayreti içine giren Hay mantıkî çıkarım yoluyla tabiattaki işleyiş, bütünlük, dü­zen ve gayenin akledilir ve soyut gerçek­liğine, bütün bu kozmolojik delillerle de yaratıc ilah fikrine ulaşacaktır.
İbn Tufeyl, sosyokültürel yönden her­hangi bir şartlandırmaya mâruz kalma­dan tamamıyla el değmemiş tabii çevrede her şeyi kendi kendine öğrenen bir kahra­manı kurgulamak suretiyle düşünce sis­temini fıtrat kavramına dayandırmak is­temiştir. Ancak İbn Tufeyl, insanın bu or­tam ve şartlardaki entelektüel gelişimini ele alırken kaçınılmaz olarak insanlığın katettiği antropolojik gelişim evrelerine de atıfta bulunmaktadır. Nitekim İslâm kültüründe zaman zaman derece, aşama ve katmanları ifade etmek üzere kullanı­lan yedi rakamının sembolizmi İbn Tu­feyl tarafından Hayy'in gelişim aşamala­rını belirtmek için de kullanılmış, her aşa­manın yedi ve katlarıyla ifade edilen yaş­larda kaydedildiği bir gelişim anlayışı or­taya konmuştur. Yedi yaşına kadar süren ilk aşama bedensel ve psikolojik gelişimin başlangıç safhasıdır. Yedi-yirmi bir yaş arası, pratik ihtiyaçların karşılanması için amelî aklın sayesinde araçların imal edil­diği çağdır. Merak döneminin başladığı yirmi bir yaşla birlikte insan ruhu varlık ve oluşun sırlarını keşfe yönelir. Fizikten metafiziğe geçiş bu aşamanın belirgin özelliğidir. Daha sonraki safhalarda tam bir aydınlanma ile bilgeliği yakalayabilen insan, en sonunda gerçek mutluluğun hakikatine ereceği manevî tecrübelere ulaşır. İnsanın tabii çevresiyle girdiği etkileşim, fıtratındaki bilme ve yapma kapasitelerini aşama aşama geliş­tirir. Bu epistemolojide gözlem ve deney, fıtratta var olan akıl yürütme kapasitesini harekete geçirmekte, dolayısıyla bilginin oluşumu için akıl da devreye sokulmak­tadır. Çünkü gözlem ve deney verilerini karşılaştırma ve böylece henüz gözlen­meyen hakkında bir teorik sonuca ulaş­ma, her şeyden önce tümevarım denilen akıl yürütme biçimine ihtiyaç hissettire­cektir. Tüme varmak için sonsuz ölçüde deney ve gözlem yapılamayacağına göre olması gereken zihnî sıçramada sezgi de kaçınılmaz olarak rol oynayacaktır. Niha­yet bir defa tümel kavrama ulaşıldığında bu teorik bilginin tek tek olgulara uygu­lanması da tümdengelim yöntemini ge­rektirecektir.

Islamic Philosophy16 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tufail İngilizce Vikipedi'nin İbn Tufeyl maddesi26 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Improvement of Human Reason9 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hayy bin Yaqzan - Ibn Tufayl16 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akıllı aydınlatma, geleneksel aydınlatma sistemlerinin ötesine geçerek uzaktan kontrol, otomasyon ve enerji yönetimi özelliklerini bir arada sunan IoT tabanlı aydınlatma teknolojisidir. Akıllı ampuller, LED şeritler ve akıllı anahtarlardan oluşan bu sistemler; Wi-Fi, Bluetooth, ZigBee veya Z-Wave gibi kablosuz protokoller aracılığıyla akıllı telefon uygulamaları, sesli asistanlar veya ev otomasyon merkezleriyle entegre çalışır.

Akıllı aydınlatma sistemleri, geleneksel ampullerin yerini alan bağlantılı ışık kaynaklarından oluşur. Her cihaz, bir kablosuz ağ üzerinden bir merkezi hub veya doğrudan bir akıllı telefon uygulamasıyla iletişim kurar. Kullanıcılar bu sayede:

Işıkları uzaktan açıp kapatabilir
Parlaklık düzeyini ve renk sıcaklığını ayarlayabilir (destekleyen modellerde)
Belirli saatlerde otomatik açılıp kapanacak zamanlayıcılar kurabilir
Hareket sensörleriyle entegre ederek varlığa duyarlı aydınlatma oluşturabilir
Enerji tüketimini uygulama üzerinden izleyebilir

Standart E27, E14 veya GU10 duylarına takılan ve mevcut armatürlerde kullanılabilen bağlantılı ampullerdir. Renk değiştirme özelliği sunan modeller (RGBW), hem beyaz ışık hem de 16 milyona kadar farklı renk üretebilir.

Esnek yapıları sayesinde dolap altı, TV arkası ve tavan aydınlatması gibi dekoratif alanlarda kullanılan bağlantılı LED şeritlerdir. Kesilerek uzunlukları ayarlanabilir ve genellikle uygulama üzerinden renk ve parlaklık programlanabilir.

Mevcut ampulleri değiştirmeye gerek kalmaksızın normal anahtarların yerine takılabilen akıllı anahtarlar, tüm aydınlatmayı ağa bağlar. Bu yöntem, özellikle çok sayıda ampul içeren mekânlarda daha ekonomik bir çözüm sunar.

Bağlantı modülü fabrika çıkışlı olarak entegre edilmiş tavan ve duvar armatürleridir. Ayrı bir akıllı ampul gerekmeksizin doğrudan sisteme dahil olurlar.

Akıllı aydınlatma sistemlerinin en önemli avantajlarından biri enerji tasarrufudur. Zamanlayıcı ve hareket sensörü entegrasyonu sayesinde boş odalarda ışıkların açık kalması önlenir. Araştırmalar, doğru yapılandırılmış akıllı aydınlatma sistemlerinin geleneksel LED sistemlere kıyasla enerji tüketimini yüzde 20 ila 40 oranında daha düşürebildiğini göstermektedir.

Akıllı aydınlatma sistemleri, daha geniş ev otomasyonu ekosistemlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Amazon Alexa, Google Home ve Apple HomeKit gibi sesli asistan platformlarıyla entegrasyon sağlanarak sesli komutla ışık kontrolü mümkün hale gelir. Ayrıca diğer IoT cihazlarıyla (güvenlik kameraları, kapı sensörleri, termostatlar) birlikte senaryo tabanlı otomasyonlar oluşturulabilir; örneğin kapı kilidi açıldığında girişin otomatik aydınlanması gibi.

Ağa bağlı her cihaz gibi akıllı aydınlatma ürünleri de siber güvenlik açısından değerlendirilmelidir. Üreticiler tarafından düzenli olarak yayımlanan yazılım güncellemelerinin uygulanması, zayıf şifrelerin değiştirilmesi ve cihazların güvenli bir yerel ağda tutulması temel güvenlik önlemleri arasındadır.

Ev otomasyonu
Nesnelerin interneti
ZigBee
Wi-Fi
LED
Akıllı cihaz

Amatör tiyatro, para kazanma amaçlı ve profesyonel olmayan bir tiyatro türüdür.
Amatör tiyatronun en temel özelliği tiyatro teori ve pratiğinin bir eğitim kurumundan değil, kişinin veya topluluğun kendi istek ve eğilimleri doğrultusunda yaptığı araştırmalardan edinilmesidir.

Amatör kelimesinin anlamından yola çıkılarak iki tür amatör tiyatro uygulamasından söz edilebilir: Acemice, para kazanma amaçlı yapılmayan amatör tiyatro ve profesyonel karşıtı, alternatif üretimi hedefleyen amatör tiyatro. Birinci uygulamada profesyonele öykünen, ikinci uygulamada profesyonelden farklı bir tiyatral üretimi esas alan bir tiyatro anlayışı söz konusudur.
Amatör tiyatro uygulamasında farklılaşmaya yol açan bir başka unsur ise tiyatroya yaklaşımdır. Bazı amatör tiyatro toplulukları için tiyatro bir söz söylemenin, bir düşünceyi aktarmanın sanatsal bir aracıdır. Bazı topluluklar içinse tiyatro, oyunculuk, yönetmenlik, dramaturji gibi deneyimlerin yaşandığı bir sanatsal uygulamadır.
Amatör tiyatrolar, çalışma biçimi olarak da birbirinden ayrılır. Bazı topluluklarda yönetmen, oyuncu, rejisör, eğitmen gibi tiyatro bileşenlerine dayanan kesin bir iş bölümü vardır. Topluluktaki her birey, kendi alanıyla ilgili konulardan sorumludur. Bazı topluluklarda ise kolektif üretim amaçlanır. İş bölümü yapılsa dahi topluluktaki her birey, topluluk ile ilgili her konudan sorumludur.

Türk Dil Kurumunda Amatör

Aristokrasi ya da soylu erki, iktidarın imtiyazlı ve genellikle soya bağlı bir toplum sınıfının elinde bulunduğu siyasi hükûmet şeklidir. Ekonomik, toplumsal ve siyasi gücün soylular sınıfının elinde bulunduğu tarihi yönetim biçimidir. Sözcük "soylular sınıfı" anlamında da kullanılmaktadır.

Terim Türkçeye Fransızca aristocratie sözcüğünden geçmiştir. Kökeni ise Yunanca aristokratia (ἀριστοκρατία) kavramıdır ve aristos (en iyi) ile -kratia (güç) sözcüklerinden oluşur.
Bununla birlikte tarihte aristokrasiler genelde verasete dayanan plütokrasi biçiminde olmuştur. Bir siyasi hükûmet terimi olarak, aristokrasi şu terimlerle karşılaştırılabilir:

otokrasi - "tek bir bireyin yönetimi"dir.
meritokrasi - "yönetmeyi hak edenlerin yönetmesi"; her ne kadar bu terim anlam bakımından yüzeysel olarak aristokrasiye benzer gözükse de, aristokrasiden farklı olarak en iyinin, liyakatıyla yönetimde kalacak durumda olması gerekir.
plütokrasi - "varlıklıların yönetimi"; tarihsel ve pratik anlamda aristokratlar sık sık sadece varlıklı oldukları için erdem ve liyakat açısından en iyi gibi kabul görmüşler ve sonuç olarak aristokrasiler daha çok plütokrasi olmuşturlar.
oligarşi - "birkaçın yönetimi" (birkaç kişinin yönetimi); bir aristokrasinin oligarşi olup olmaması "birkaç kişi" fikrinin nasıl yorumlandığına göre değişir.
monarşi - "bir tek bireyin yönetimi"; tarihsel anlamda monarkların çoğunluğu aristokrattır. Bununla birlikte, rakipleri de aristokratlardan olduğu için, aristokrasi ile zıt kutuplarda olmuşturlar. Yönetimdeki hanedan ile diğer rakip aristokrat hanedanlar arasındaki çatışmalar Orta Çağ'ın başlıca sorunlarındandır.
demokrasi - "halkın yönetimi" (veya çoğunluğun yönetimi); genellikle aristokrasinin karşıtı olarak düşünülmüştür. "Tüm insanlar eşittir" fikrinden yola çıkarak, yönetimin tüm insanların seçtiği biçimde oluşu ve böylece herkesin yönetimde olduğu (yönetimde hak sahibi olduğu) hükûmet biçimi olarak tanımlanabilir.

Aristokrasi terimi ilk kez Atina kent devletinde kullanılmıştır. Terim orduların başında dövüşen genç vatandaşlar için kullanılmıştır. Zira askeri cesaret ve liyakat o dönemde büyük bir erdem olarak görülürdü; ordular "en iyi"ler tarafından yönetilmekteydi. Terim antik Yunan geleneğinden Avrupa Orta Çağı'na geçmiş ve askeri liderlerden oluşan, verasete dayanan bu sınıf "soylular sınıfı" olmuştur. Antik Yunan'daki gibi bu sınıfın üyelerinin köleleri olan bir tebası vardı ve bu kişiler askeri konumlarından dolayı soylu veya en iyi olarak tanımlanıyorlardı.
Aristokrasiye karşı şüphe uyanmasının çeşitli sebepleri olmuştur. Felsefi anlamda Aydınlanma'nın getirdiği "herkes eşittir" söylemi önemliyken, Fransız Devrimi'nin de sebeplerinden sayılabilecek aristokrasinin artık toplumun en iyileri olmadığı fikri de önemlidir. Bu fikrin oluşmasının nedenleri ise çeşitlidir. Her şeyden önce ordu kavramı değişmeye başlamıştı, Kral XIV. Louis orduyu modernize etmişti ve artık aristokratlar at sırtında ordunun başında yer almıyorlar, güvenli bir mesafede orduları uzaktan kumanda ediyor, çoğunlukla kendileri savaşmıyorlardı. Bunun dışında Aydınlanma'nın başlattığı özgürlük fikri halkın aristokratların pratik yaşamda en iyi olmadıklarını görmesine yardımcı olmuştur. Fransız Devrimi'nin odağında bu vardır, onlara göre aristokratlar herhangi bir liyakat veya üstün erdem ile değil de sadece doğarak en iyi yani aristokrat olmayı başarmışlardır. Böylece kazanılmamış, hak edilmemiş bir mevkiyi işgal ettikleri düşünülmüştür. Aristokratların en iyi oldukları inancının çöküşü, en iyinin yönetimi olan aristokrasinin de çöküşünü getirmiştir.
Bugün Birleşik Krallık dahil çoğu Avrupa ülkesinde aristokratik unvanlar hâlâ varlığını sürdürmektedir. Artık yönetimsel bir fonksiyon taşımasa da bu unvan çoğunlukla kişinin saygın ve belirli bir geçmişe sahip olduğunu veya varlıklı olduğunu, her daim olmasa da sık sık, ifade edebilir.çoğunlukla sanat ilim ve bilim konusunda önemli faaliyetleri olan kişiler bu unvana aday gözükür.
Tarihi planda yönetici görevlere sahip askeri bir sınıf bulundurmamış ülkelerde ise aristokrasi daha farklı temellere oturur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde kişinin atalarının ilk göçmenlerden olması anlamında kullanılabilir.

^ - Concise Oxford English Dictionary, "Aristocracy", Origin kısmı; Oxford University Press, 2004.

Beerbohm, Max, Zuleika Dobson.
Bence-Jones, Mark. The Viceroys of India. Curzon family.
Brough, James. Consuelo: Portrait of an American Heiress Consuelo Vanderbilt's marriage to the Duke of Marlborough. Marlborough family.
Bush, Michael L. The English Aristocracy: a Comparative Synthesis. Manchester University Press, 1984. Concise comparative historical treatment.
Bush, Michael L. Noble Privilege. (The European Nobility, vol. 1) Manchester University Press, 1983.
Cannadine, David, 1998 Aspects of Aristocracy (series Penguin History) ISBN 0-14-024953-2. Essays on class issues, aristocratic family norms, careers.
Cannadine, David. The Decline and Fall of the British Aristocracy. Yale University Press, 1990.
Channon, Sir Henry. Chips: The Diaries of Sir Henry Channon Robert Rhodes James, editor. Excerpts from the diaries of a privileged observer, 1934–53.
Country Life Magazine, Documenting houses, gardens, pictures, horses, local history, debutantes since 1897.
Forster, E. M., Howard's End. 
Galsworthy, John. The Forsyte Saga
Girouard, Mark. Life in the English Country House : A Social and Architectural History
Halperin, John. Eminent Georgians: The Lives of King George V, Elizabeth Bowen, St. John Philby, & Nancy Astor
James, Henry. The novels.
Jullian, Philippe. Prince of aesthetes: Count Robert de Montesquiou, 1855-1921. Montesquiou family; the Decadent movement and the original of Proust's Baron de Charlus.
Lacey, Robert. Aristocrats. Little, Brown, 1983.
Lampedusa, G., The Leopard novel.
Lovell, Mary S. The Sisters: The Saga of the Mitford Family.
Mitford, Jessica. Hons and Rebels. ISBN 1-59017-110-1
Mitford, Nancy, Love in a Cold Climate
Montagu of Beaulieu, Lord (Edward John Barrington Douglas-Scott-Montagu). More equal than others: The changing fortunes of the British and European aristocracies. St. Martin, 1970.
Morton, Henry. The Rothschilds.
Nicholson, Nigel. Portrait of a Marriage : Vita Sackville-West and Harold Nicolson
Pearson, John. The Sitwells: A Family's Biography
Pine, Leslie G. Tales of the British Aristocracy. Burke Publishing Co. 1956.
Prochaska, F. K., editor, 2002. Royal Lives ISBN 0-19-860530-7 (Lives series) Excerpted official biographies from the Dictionary of National Biography
Proust, Marcel, The Guermantes' Way', Sodom and Gomorrah. The closed circle of French aristocracy after 1870.
Sutherland, Douglas, The Fourth Man: The story of Blunt, Philby, Burgess, and Maclean The double career of Sir Anthony Blunt, Keeper of the Queen's Works of Art and spy.
The Tatler Magazine.
Trollope, Anthony The Plantagenet Palliser series of Parliamentary novels.
Wasson, Ellis, Aristocracy and the Modern World, Palgrave Macmillan 2006.
Waugh, Evelyn. Brideshead Revisited
Waugh, Evelyn, Decline and Fall.
Winchester, Simon. Their Noble Lordships: Class and Power in Modern Britain. Faber & Faber, 1981.
BBC/PBS series, Upstairs, Downstairs, The Jewel in the Crown, Brideshead Revisited, The Aristocracy: Born to Rule 1875-1914 (1997)
Film: Gosford Park, The Perfect Husband, A Room with a View

Soydan, Y. (2015). Etikrasi ve Inovasyonun Turkcesi, Sakarya: Tagem Kopisan. ISBN 978-605-4284-05-4.

Elit
Üst sınıf
Soyluluk unvanları
monarşi

Azerbaycan'da tiyatro sanatının kökleri Azeri halkın yaşamı, şenlik ve düğün gelenekleri, ayrıca bakış açısı ile ilgilidir. Tören, ayin ve oyunlardaki gösteri unsurları bağımsız halk tiyatrosunun oluşmasında önemli rol oynamıştır. Azerbaycan halk tiyatrosu realist özellik taşımıştır. Halk tiyatrosunun repertuvarını belirli etik içerikli küçük performanslar, özellikle de fars, teşkil etmiştir. Azerbaycan tiyatrosu geleneksel halk tiyatro ve batı etkisi altında gelişen profesyonel tiyatro olarak ele alınabilir. Ancak Azerbaycan profesyonel tiyatrosunun oluşumunda halk tiyatrosu önemli rol oynamıştır.
Modern Azerbaycan edebiyatının ve Azerbaycan millî tiyatrosunun kurucusu sayılan Mirza Fetali Ahundov, 1850-1855 yıllan arasında "Hekayeti-Molla İbrahimhelil Kimyager" (1850), "Hekayeti-Müsyö Jordan Hekimi-Nebatat ve Derviş Mesteli Şah Cadügüni-Meşhur" (1850), "Sergüzeşti-Veziri-Hani-Lenkeran" (1850), "Hekayeti-Xırs Quldurbasan" (1851), " Sergüzeşti-Merdi Hesis" (ikinci adı "Hacı Kara", 1852), "Mürafie Vekillerinin Hekayeti" (1855) adındaki 6 komedisini yazdı ve Azerbaycan'da ve İslam dünyasında modern dramatürjinin temelini attı ve hem anadili Azericede ve bir Türk dilinde tiyatroyu ilk yazan kişi oldu. Bu ilk tiyatro eserleri aynı zamanda Azerbaycan edebiyatının ilk dram eserleridir.
Ahundov 'un 23 Mart 1873'te "Hacı Kara" ve "Lenkaran Hanının Veziri" adlı komedi eserlerinin Bakü'de sahnelenmeleri ile Azerbaycan profesyonel tiyatrosunun temeli atılmış oldu. Bu, aynı zamanda profesyonel Azerbaycan tiyatrosunun doğuş günü sayılmaktadır. Yazarın dram yaratıcılığı; Kafkasya, Orta Asya ve Yakın Doğu ülkelerinin edebiyatları için de bir örnek teşkil etti. İlk Osmanlı ve İran tiyatro eserleri Ahundov'un komedilerinden sonra ortaya çıktı. Nihayet, bu komediler Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu'nun kuruluşunda ve Azeri halkı arasında çağdaş tiyatro sanatının yayılması için edebî malzeme rolünü oynadı.
Azeri iş insanı ve hayırsever Zeynelabidin Tağıyev'in 1883'te Bakü'de ilk profesyonel tiyatro binasını yaptırmasıyla Azerbaycan'da profesyonel tiyatro sanatının yayılmasında katkısı oldu. Cihangir Zeynalov, Habib Bey Mahmudbeyov, Necefkulu Veliyev gibi ilk Azeri profesyonel tiyatrocular yetişti. Kuba, Nuha (Şeki), Şuşa, Nahçıvan, Gence ve başka şehirlerde profesyonel tiyatro gösterileri sunulmaya başlandı. Hayır derneklerinin bünyesinde tiyatro grupları ve şubeleri kurulmaya başlandı. Şuşa yeni tiyatro merkezine dönüştü. 1883'te Nahçıvan'da ilk tiyatro topluluğu kuruldu. 1895'te "Bakü Artistler Cemiyeti" kuruldu. Azerbaycan'da milliyetçilik akımının yükselişiyle, 1904'te "Müslüman Artistleri Cemiyeti" kuruldu. Cihangir Zeynalov, Hüseyin Arablinski, C. Hacınski, Abbas Rızayev, Mirzaağa Aliyev, Sıtkı Ruhulla ve Hüseynkulu Sarabski, Azerbaycan millî tiyatrosunun en önemli tiyatro sanatçıları olarak ün kazandılar.
İlk bağımsız Azerbaycan devleti olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde (1918-1920) çok sayıda tiyatro grubu kuruldu. 1919'de Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti döneminde (1920-1991), 1920'de Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu, 1927'de Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosu, 1931'de Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu, 1938'de Müzikli Komedi Tiyatrosu kuruldu. Sovyet döneminde Adil İskenderov, Abbas Mirza Şerifzade, Sıtkı Ruhulla, Ulvi Receb, Rıza Tahmasib, Merziye Davudova, Alesker Alekperov gibi önemli oyuncular ve yönetmenler yer almıştır. 1991'de Azerbaycan bağımsızlığını elde etmesiyle, 1990'lı yıllarda başta Azerbaycan tiyatrosu maddi zorluk çekmekle birlikte serbestlik kazandı. Ülkede çok sayıda yeni tiyatrolar faaliyete başladı.

Tağıyev'in Tiyatrosu

Azeri Tiyatrosu 27 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Azeri.org 16 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir Evlenme Teklifi, Anton Çehov'un yazdığı seyirlik bir oyundur.
Toplumcu gerçekçi Rus yazar Çehov'un 1888 - 1889 yıllarında yazdığı eser; yazarın her zaman yaratttığı özgün karakterlerin kusursuz betimlemelerinde hayat bulan, yaşamın ve içindeki insanın kendine has yapısını ele alan bir yapıttır. Gülmece türünde yazılan oyun, çeşitli zamanlarda Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatrosu, Bursa Şehir Tiyatrosu, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Oyuncuları Tiyatro Topluluğu gibi oluşumlar tarafından sahnelenmiştir. Oyunun bir özelliği de; bazı topluluklarca, Çehov'un üçleme olarak yazdığı diğer iki serisiyle (Tütünün Zararları ve Ayı) birlikte "Çok Yaşa Komedi" adıyla sahnelenmiş olmasıdır.

Stepan Stepanovich Tschubukov 'un uzun süredir komşusu olan Ivan Vassiliyitch Lomov, Tschubukov 'un 25 yaşındaki kızı Natalia'ya evlenme teklif edecektir. Kızının evlenemeyeceğini düşünen baba bu duruma oldukça sevinmiştir. Süreci hızlandırıp, evliliği garantiye almak isteyen Stephan, kızını damat adayı ile yalnız bırakır. İşte asıl sorun buradadır; çünkü evlenme tekilifinde bulunmak  sanıldığı kadar da kolay değildir. Stepan kızına Ivon'un evlenme teklif etmek üzere olduğunu söyler. Bunun üzerine Natalie babasına Ivon'u geri getirmesi için yalvarır. Ancak çift tartışmaya tutuşur. Ivon yere yığılır herkes onun öldüğünü sanır. Ancak birkaç dakika sonra gencin bilinci yerine gelir. Tschubukov, kızını ve Ivan'ın teklifini bir öpücükle kabul etmesini sağlar. Gençler birbirini öper ancak bir başka tartışma patlak verir.
Fars, evlenme süreciyle ilgilidir. Üst orta sınıf ve kur kavramıyla ilgili hiciv örneğidir. Oyun, dönemin çarpık evlilik kavramının altını çizmektedir.Ve karakterlerin evlilik için nasıl çaresiz olduklarını garip biçimde gözler önüne sermektedir.
Chekhov'un Rusyasında, evlilik kavramı birçok insan için ekonomik güvence olarak görülmektedir. İnsanlar güç ve mal varlığı elde etmek için ya da toplumsal baskı nedeniyle evlenmektedir. Chechov, çiftin incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerden dolayı tartışmalarını kullanarak; toplum düzenine taşlama yapar. Oyundaki ana tartışmalar " Öküz Çayırı ve Squeezer adındaki iki köpek"  üzerinedir.

(İstanbul Devlet Tiyatrosu sahnelemesi)

Yazan: Anton Çehov
Çeviren: Yılmaz Gruda
Yönetmen: Işıl Kasapoğlu
Dekor: Hakan Dündar
Kostüm: Funda Çebi
Işık: Enver Başar
Müzik - Efekt: Cenap Oğuz
Yardımcı yönetmen: Funda Eskioğlu

Galip Erdal - Stepan Stepanowitch Tschubukow
Zafer Algöz -  İwan Wassiljewitch Lomow
Zeynep Erkekli - Natalie Tschubukow

İstanbul Devlet Tiyatrosu web sayfası

Commedia dell'arte, İtalya'da doğan, 16-18. yüzyıllar arasında Avrupa'da popüler hâle gelen, profesyonel tiyatronun ilk örneklerinden biridir. 16. yüzyıl İtalya'sında ortaya çıkan komedya, maskeli karakterleriyle öne çıkan bir tiyatro formudur. Kadın oyuncular komedya ile sahneye çıkmaya başlamıştır. Komedyada taslak metinlere veya senaryolara dayanan doğaçlama performanslar sergilenebilir.
İtalya'daki Rönesans tiyatro etkinlikleri saray ve akademi çevrelerinde halktan uzak yapılırken ve hepsi amatörken profesyonel tiyatro topluluklarının halk tiyatrosunu oluşturuyordu. Akademi ve sarayda verilen temsillere Commedia Erudita (bilgili tiyatrosu/draması) deniyordu. Profesyonel topluluklar kendilerine sanat tiyatrosu anlamına gelen Commedia dell'Arte ve Commedia dell'Improvisio adını takmışlardı. Commedia dell'Arte'nin tam olarak ne zaman ve nasıl oluştuğu noktasında pek çok farklı görüş mevcuttur.

Kimileri kökenini Roma zamanının mimlerine ve eğlendiricilerine indirirken kimileri Roma komedya yazarları Plautus ve Terentius'un komedyalarından beri evrimleşip değişerek doğaçlama oyunlar hâlinde ortaya çıktığını ileri sürüyorlar. Kimilerine göre Bergamo kentinde 14-15. yüzyıllarda ortaya çıkmış doğmaca komedyalardan gelişmiştir. Kökeni ne olursa olsun tarihsel kayıtlarda 1560'larda ilk kez adına rastlanılıyor. Artık 1600'lerde topluluklar Venedik'ten İtalya'ya, oradan Fransa, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerine, gittikleri her yerde halk ve yönetici sınıflardan daima seyirci buluyorlar.

Oyuncu neredeyse Commedia dell'Arte'nin yüreği ve asıl öğesidir. Topluluklar buldukları her alanda oynamışlardır, kent meydanlarında ya da sarayda, kapalı bir yerde ya da açık havada, sabit sahnelerde ya da geçici kurulmuş doğaçlama sahnelerinde. Eğer süslü dekorlu sahneler bulurlarsa onu kullanıyorlardı, bulamadıkları zaman bir yükseltinin ortasında perde kurarak oynuyorlardı. Her ortama uyabilme en büyük erdemleriydi.
Metin, durumları, düğümleri ve sonucu yalnız özetleyen senaryolardı. Oyuncular diyalogları doğaçlamadan yaratır ve aksiyonları açıklayan doğaçlama söyleşiler yaparlardı. Her temsilde metnin ana hatları aynı kalmakla birlikte ayrıntılar değişirdi. Bu değişim o andaki esine ve seyircinin tepkisine dayanırdı. Günümüze 700 kadar senaryo kalmıştır. Trajik olanı azdı, büyük bölümü aşk olayları, entrikalar, kılık değiştirmeler ve kesişen amaçlar çevresinde dönüp gelişen komikliklerdi.
Doğaçlama, Commedia dell'Arte'nin ayırt edici özelliğidir. Topluluklarda aynı tipi aynı oyuncu hayat boyu oynardı. Her tipin giysisi, aksesuarları belliydi. Komiklikler Lazzi adı altında standartlaştırılmıştı. Diyaloglara usta oyuncular edebiyat ve şiirden parçalar sıkıştırırlardı. Buna rağmen doğaçlama diyaloglara ve nüktelere aynı anda uygun nükteler ve diyaloglarla cevap verebilmek için oyuncuların çok hazırlanmış ve ustalaşmış olmaları gerekiyordu.

Commedia dell'Arte kişileri kalıp karakterler olup 3'e ayrılıyordu. (Kimileri ikiye ayırır: maskeliler, maskesizler (âşıklar). Âşıklar, efendiler, hizmetkârlar. Âşıklar en gerçekçi tiplerdi. Genç, yakışıklı, maskesiz ve son moda giyinmişlerdi. Her toplulukta en az bir, en çok iki çift âşıklar bulunurdu.
En çok tekrarlanan üç efendi: Pantalone - Venedikli yaşlı bir tüccardır. Ya aşıklardan birinin babası ya da kendisi genç kıza tutulan bir yaşlıdır. Giysisi kırmızı vücuda oturmuş bir ceket-pelerin, yumuşak terlikler, kenarsız yumuşak bir kep, uzun burunlu kahverengi yarım bir maske ve düzensiz bir gri sakal. Dottore, Pantallone'nin ya arkadaşı ya da rakibidir. Ya avukat ya da doktordur. Akademisyendir. Bilgiçlik taslar ve çoğu kez yanlış söylediği Latince atasözleriyle bilgisini göstermeye çalışır. Akıllı olduğu savına rağmen saftır ve kolayca aldanır. Kılığı zamanın akademik giysisi ve kepidir. Capitano aşıklardan biridir ama zamanla palavracı ve korkak bir askere dönüşmüştür. O çağlarda başı İspanyollarla savaş derdinden kurtulmayan İtalyanların İspanyol askerlerini taşlamak için ya da onlardan esinlenerek bu tipin yaratıldığını ileri sürenler vardır. Savaş ve aşktaki başarılarıyla övünür fakat her ikisine de güvenilemez. Daima bir pelerin, kılıç ve tüylü bir şapka giyinir. Genellikle genç kızların hoşlanmadığı bir aşıktır.
Komedya tipleri en çeşitli olarak hizmetkârlar içinde bulunur. Zanni denilen hizmetkârlar kadın ve erkek olarak iki cins vardı; aptal, saf ve hilekâr olarak da farklı huylarda olarak ayrılır. Erkekler iki ya da dört tanedir. Özellikle aksiyonları yaratırlar; efendilerine yardım eder veya işlerini bozarak aksiyonun da ilerlemesini sağlarlar. Kadın hizmetkar genellikle bir tanedir ve hanımına yardım ederken erkek hizmetkarlarla kırıştırır.
Zannilerden Arlecchino en popüler olanıdır. Kurnazlık ve aptallık karışımıdır, mükemmel bir akrobat ve dansçıdır. Genellikle entrikanın merkezidir. Giysisi çok renkli, yamalı parçalardan oluşmuş sonra elmas biçimi almış kırmızı-yeşil-mavi desenlere dönmüştür. Siyah bir maske üzerine yana eğik bir külah giyer ve tahtadan bir kılıç taşır. Bazen de kılıç değil tahtadan ve aşağıdan ikiye bölünmüş bir değnek taşır. Birine vurduğu zaman keskin bir ses çıkaran bu değneğe İngilizcede "slapstick" (şamar değneği) denmiştir. Şamarlı gürültülü komedyalara verilen adın kaynağı da buradan gelmiştir (slapstick comedy). Her topluluğun bu kurnaz-aptal karışımı bir uşağı vardır. Bazen ismi Truffaldino ya da Trivellino olarak değişmiştir.
Arlecchino'nun en yakın arkadaşı çıkarcı, hınzır, cinsel dürtüsü çok ve bazen yalın olan Brighella'dır. İsmi çeşitli topluluklarda Scapino, Mezzetino ve Flavtino olarak değişir. Kanca biçiminde burun ve bir sakalı olan maske takar, yeşil şeritlerle süslenmiş ceket ve pantolonu vardır. Bir üçüncü uşak Pulcinella'dır. Napolili olup bazen de han sahibi ya da bir tüccardır. Kocaman karga burunlu, kambur olup sivri uçlu bir şapka giyer. İngiliz kuklası Punch'ın atasıdır. Bunun da çeşitli topluluklarda adı değişmiş ve çeşitli nitelikler kazanmıştır.

Dionysos veya Dionisos (Yunanca: Διώνυσος veya Διόνυσος Dionysos; bazı mitolojik eserlerde ve özellikle tragedyalarda Bromios, Euhios, Dithyrambos, İakkhos veya İobakkhos olarak da adlandırılır) bilinen Çallı şarap tanrısı. Yunanlar tarafından Bakkhos (Grekçe: Βάκγγοσ), Romalılar tarafındansa Bacchus olarak da bilinir. Şarabın sadece sarhoş ediciliğini değil, sosyal ve faydalı etkilerini de temsil eder. Medeniyetin destekçisi ve barış aşığıdır. Yunan mitolojisinde, Dionysos; Hindistan'a kadar geniş bir alana seyahat etti ve kültünü Yunanistan'a yaydı, esasen Doğu kökenli olarak bilinirdi. Onun onuruna grup sekse benzeyen ayinler düzenlenirdi, burada katılımcılar kendilerini aşacak derecede Dionysosçu bir dans ve eğlence çılgınlığına kapılırlardı. Tiyatronun, Dionysos'a tapanlar gibi, kendi kişiliklerini geride bırakmaya ve canlandırdıkları karakterle bütünleşmeye çalıştıkları için bu etkinlikten doğduğuna inanılır. Gerçekten de, Dionysos rahiplerine Yunan tiyatrolarında şeref koltukları verildi.
Dionysos tanrıların ve tüm insanların babası Zeus ile ölümlü kadın Semele'nin oğlu olarak doğmuştur. Şunu da not etmekte fayda var. Birçok makalede veya internet sitesinde Dionysos On İki Olimposlu'dan yani Dodekatheon'dan biriymiş gibi gösterilmeye çalışılsa da antik kaynaklarda buna ilişkin yekdil bir kanı yoktur. Bu aslında Robert Graves'in "Yunan Mitleri" (1955) isimli kitabında ortaya atıp meşhurlaştırdığı bir iddiadır. (Sözde Tanrıça Hestia yerini Dionysos'a veriyor). Halbuki Sallustius'un "Evren ve Tanrılar Üzerine" (MS 4. yüzyıl) isimli bir çeşit Antik Yunan dinî kateşizminde bile yine Hestia'nın ismi anılır listede. Doğuş efsanesi şöyle anlatılır: Zeus Semele'ye aşık olur, ama karısı Hera onu kıskanır. Hera yaşlı bir kadın kılığına girer ve Semele'ye Zeus'un ona güçlerini göstermesini söylemesini söyler. Zeus bütün parlaklığıyla gücünü gösterirken Semele yanar ve karnındaki yedi aylık bebeğini düşürür. Zeus bu sırada mucizevi olarak orada biten sık yapraklı bir sarmaşığın yanmaktan koruduğu Dionysos'u kurtarır ve baldırında saklar. Daha sonra Tanrı Dionysos Zeus'un baldırından doğar. Fakat bu sefer de Hera, Kuretalar'a rüşvet vererek çocuğa eğlenmesi için oyuncaklar verir, ustaca yapılmış bir ayna çocuğu bir çalılığın içine çeker ve Hera'nın emri üzerine Titanlar, Dionysos'u kaçırıp küçük parçalara böler ve bir kazanda pişirirler. Ancak çocuğun büyükannesi Rhea torununa acır ve Athena'nın yardımıyla onu kurtarır ve parçalarını birleştirir.
Bundan sonra Dionysos (İki kere doğan) Hera'dan saklamak için çocuk önce kız gibi giydirilir, sonra Semele'nin kızı kardeşi İno ve eşi Athamas'a yollanır. Ama bunu fark eden Hera ise İno'yu delirtir ve İno da oğlunu bir kaynar su kazanına atıp öldürürken kocasını da bir geyik zannedip vurur. Zeus ise Dionysos'u kıskanç Hera'nın elinden zor kurtarır ve onu bir keçiye dönüştürerek Nysa dağındaki nemflerin arasına yollar. Daha sonra genç Dionysos, Nysa Dağı'nda şarabı icat eder. Sonra, nemflerden ve satirlerden oluşan alayı ile dünyayı dolaşmaya başlar. Apollodoros'a göre Şarap Tanrısı Mısır'a gittiğinde delilikten hâlâ kurtulamamıştır. Frigya'ya vardığında Rhea tarafından iyileştirilir ve delirdiği dönem boyunca işlediği suçların günahından arındırılır ve bunu müteakip büyükannesi Rhea-Cybele'nin Gizemler'ine inisiye edilir. Daha sonra Trakya'ya geçer. Kral Lykorgas, üzüm ve şarap düşmanıdır. Dionysos'un bütün alayını tutuklar. Dionysos'un kendisi ise, deniz dibinde Thetis'in yanına zor sığınır. Ama kutsal öç gecikmez ve Kral Lykorgas delirir. Asma ağacı sanarak oğluna saldırır ve onun bacaklarını yok ettikten sonra kendisine gelir. Şarap Tanrısı Dionysos Adalar'a geçer. Bu yolculukla ilgili şu efsane anlatılır: Dionysos, kayalık bir adanın sahilindeyken korsanlarca yakalanır ve bir köle olarak satılmak üzere Mısır ya da Kıbrıs'a götürülmek istenir. Ama Dionysos'u her bağlayışlarında, üstündeki iplerin kendiliğinden düşmesi dümencinin dikkatini çeker; bu gencin bir Tanrı olabileceğini düşünerek onu salıvermeleri için arkadaşlarını uyarır. Ne var ki dümenciyi kimse dikkate almaz. Bu sırada bütün gemi şarap terler, yelken ve direkleri asma dalları, üzüm salkımları kaplamaya başlar. Tutsak genç ise kaptanın üstüne atlayarak kükreyen bir aslana dönüşür. Bunu gören korsanlar korkudan denize atlarlar ve atlamalarıyla yunus balığına dönüşürler. Bu felaketten sadece dümenci kurtulur. Naksos adasına gittiği zaman ise Theseus’un bırakıp gittiği Ariadne’yi bulur. Apollodoros, Dionysos’un, Minos’un kızı güzel Ariadne’yi Lemnos adasına götürdüğünü, ondan üç veya dört çocuğu olduğunu söyler. Ariadne, sonunda, Zeus’tan ölümsüzlük armağanını elde eder ve Şarap tanrısının sürekli eşi hâline gelir.

Bekilli yöresinde yaşamıştır. Helen pantheonuna aykırı düşen bir tanrıdır. Bütün efsaneleri bir tek motif üstüne kuruludur: tepki ve direnç. Sembolü olan asma ağacı gibi ölüp yeniden doğar, haz ve acı arasında iki uçta gider gelir. Bu yüzden psikiyatride manik depresif duygu durumunu temsil eder. Genel olarak Zeus ile Semele'nin oğlu olarak geçse de, bazı kaynaklarda Zeus ile Persephone'nin ya da Zeus ile Demeter'ın oğlu olarak gösterilir. Dionysos kültünün, Hristiyanlık dinini de doğrudan etkilediği iddia edilmektedir. Dionysos bağ bozumu tanrısı olarak da bilinir. Onun adına düzenlenen bağ bozumu şenliklerinde tiyatronun temeli atılmıştır. Bu şenliklerde bir koro bulunmaktaydı; daha sonraları koronun önüne bir oyuncu, daha sonra ikinci bir oyuncu geçmiş, böylece tiyatronun temelleri atılmıştır.

Dalby, Andrew (2006), "pdergisi.com/turkce/ic40.htm", P Dergisi, no. 40, p. 52.
Yaran, Semih. Dionysos'dan Bacchus'a: Hellen ve Roma Dünyasında Dionysos Festivalleri (From Dionysus to Bacchus: The Festivals of Dionysus in the Hellenic and Roman World)

kayiprihtim.com/liste/dionysos-keloglan-arasinda-benzerlik

Dublör, film çekilirken özellikle tehlikeli sahnelerde bir oyuncunun yerine oynayabilecek başka oyunculara denir.
Dublörlüğe ilk kez 1903 yılında ilgi ve istek duyuldu. Bunun nedeni, sessiz filmlerde de zaman zaman tehlikeli sahnelerin bulunması ve heyecanlı anların artmaya başlamasıydı. (Dublör aynı zamanda olağanüstü sahneleri yaratan demektir). Ancak bu isteğin gerçekleşmesi 1908 yılında "The Count of Monte Christo" filminde gerçekleşti ve bu filmde ilk kez bir dublör görev aldı. Bu filmde ve geçmişte yapılan ilk tehlikeli hareket, yüksek bir kayalıktan şelalenin içine atlamak oldu. Bu hareketi gerçekleştiren kişi bir akrobat ve sirk artistiydi; bu atlayış için de tam 5 $ ücret alacaktı. Ancak atlayış sırasında öldü. Böylece yapılan ilk dublörlük ile birlikte bu mesleğin ne kadar tehlikeli olduğu ortaya çıktı.
Bu filmlerden önce piyasada genellikle drama filmleri ile drama aktörleri vardı çünkü seyirci ve yönetmen başka filmlerin gerçekleşmesinde henüz tecrübeli değildi. Bu filmden sonra maceralı sahnelere merak doğdu ve böylece ilk aksiyon filmleri çekildi. Aksiyon filmleri alanındaki ilk dublörlük deneyimleri, ilk aksiyon filmi yıldızı Broncho Bill Anderson'ın tehlikeli sahnelerde oynayamaması nedeniyle oldu. Sanatçı tehlikeli sahneleri kendisi gerçekleştiremediği için, dublörlüğü icat etti. Böylelikle "aksiyon filmi aktörleri" doğmuş oldu. 1912 yılında ilk kez kadınların başrol alıp, dublörlük yaptığı "What Happended to Mary" dizisi piyasaya sürüldü. Burada rol alan en ünlü kadın dublörler (aynı zamanda öncüler ve dizi yıldızları) Pearl White, Helen Holmes ve Helen Gibson'dur. 1924 yılında Harry Arias Froboss dublörlüğün çeşitlerini icat etti ve Yakima Canutt bu çeşitleri gerçekleştirerek, bütün dublörlük çeşitlerinin öncüsü oldu. Film sektöründe oldukça ünlendi ve Jon Wayne gibi aktörleri kovboy olarak yetiştirdi. En ünlü dublör hareketlerini "Ben Hur" filminde yaratıp, bu sanata önemli bir adım atmış oldu. Onun yolunu izleyen dublörlerden bazıları da aksiyon filmi aktörlüğünden, drama ve aksiyon yıldızı olmayı başardılar, örneğin Terence Hill.

Özel efekt
Simulakrum

Dünya Tiyatro Günü, 1961'de Milletlerarası Tiyatro Enstitüsü (International Theatre Institute) tarafından kuruldu.
Her yıl 27 Mart günü ITI merkezleri ve dünya çapında tiyatro grupları tarafından kutlanmaktadır. Kutlamalarda pek çok ulusal ve uluslararası etkinlik yer almaktadır. En önemli etkinliklerden biri, dünya çapında başarı kazanmış bir tiyatro oyuncusu, yönetmeni veya yazarın yazdığı evrensel bildirgedir. İlk bildirge 1962'de Jean Cocteau (Fransa) tarafından yazılmıştır.

Dönemin ITI başkanı olan Arvi Kivimaa tarafından önce Helsinki, sonra da Viyana’da yapılan 9. ITI Konferansında ortaya atılan ‘tiyatrolar günü’ fikri, İskandinav ülkelerinden gelen desteğin de etkisiyle hayata geçirildi. Kabul edilişinden sonra her yıl, Paris’te 1962 tarihli Uluslar Tiyatrosu’nun (Theatre of Nations) da açılış günü olan 27 Mart günü, ITI’nin şu an sayısı 100’ü bulan dünya çapındaki merkezlerinde çeşitli etkinliklerle kutlanmaya başlandı.

UNESCO tarafından kurulan ITI’nin “sahne sanatları bağlamında, dünya çapında bilgi ve uygulama alışverişini arttırmak, gelişim sürecinde sanatsal yaratıcılığın ve üretimin gerekliliği konusunda toplumsal bilinci uyandırmak, insanlar arasındaki barış ve dostluğun sağlanması ve artmasını gerçekleştirmek adına karşılıklı anlayışı geliştirmek, UNESCO’nun hedeflerine ulaşmasına katkıda bulunmak” gibi hedefleri, Dünya Tiyatro Günü'nde bir kez daha hatırlatılmaktadır. Her yıl tiyatro ve tiyatroyla ortak çalışan diğer sanat disiplinlerinden gelen üstün başarılı bir sanatçı bu gün için bir konuşma yapmaya davet edilmektedir. Uluslararası Bildirge olarak görülen bu konuşmanın metni 20'den fazla dile çevrilmekte, pek çok gazetede yayınlanmakta ve dünya üzerindeki pek çok tiyatro grubunun oyunundan önce okunmaktadır. Pek çok televizyon ve radyo kanalı bu bildirgeyi beş kıtanın her köşesindeki dinleyicilere ulaştırmaktadır.
Dünya Tiyatro Günü tiyatro dünyasındaki insanlar için sahne sanatlarının insanları bir araya getirici gücünü kutlamak, seyirciyle daha iyi bir iletişim kurmak ve insanlar arasındaki anlayış ve barışı artırmak için bir fırsat olarak görülmektedir. Dünya Tiyatro Günü'nde yapılan etkinlikler, uluslararası işlevlerinin yanı sıra ulusal ve bölgesel tiyatro gruplarının bir araya gelmesinde de rol oynamaktadır.

Jean Cocteau ilk bildirgenin yazarıdır. 1993'te Venezuela ITI Merkezi 1962'den 1993'e kadar yayınlanan tüm bildirgeleri biri özgün dillerinde, diğeri İspanyolca olmak üzere iki antoloji halinde yayımlamıştır. Uluslararası Bildirge'nin yanı sıra, ITI dünyanın hemen her yerinde büyük gösteriler ve festivaller düzenlemektedir. Bu etkinliklerin tamamı ITI resmi sitesinde görülebilir.

Türkiye'de belirli gün ve haftalar

ITI'nin Dünya Tiyatro Günü Sayfası16 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009 Dünya Tiyatro Günü Mesajı Augusto Boal'dan http://bianet.org/bianet/kategori/bianet/113421/2009-dunya-tiyatro-gunu-mesaji-augusto-boaldan

Epik tiyatro, siyasal amaçlı bir tiyatro düşüncesidir. Bertolt Brecht'in doğrudan Marksizm-Leninizm etkilenimiyle oluşturduğu ve seslendiği seyirci kitlesini de emekçi sınıf olarak belirlemiş bir kuramdır. Epik kelime anlamıyla halk arasında söylenen destansılık anlamıyla epik kelimesi kullanılmamaktadır.
Asıl amacı tiyatronun; yalnızca lüks olarak toplumun elit kısımlarına hitap ediyor oluşu değil, aynı zamanda sıradan halkın sorunlarını da konu edinebilen bir anlayış üzerine kurulu olabileceğini göstermektir.

Teoride ve pratikte Marksizmin felsefi, siyasal ve ekonomik tahlillerini tiyatro sahnesine yansıtmaya çalışır. Brecht tarafından bilim çağının tiyatrosu olarak değerlendirilen epik tiyatro, kapitalizm ve sınıflı toplum eleştirisi yapar; oyunlar bir devrimin gerekliliğini çoğu kez doğrudan işaret etmese bile, var olan sistemin olumsuzlanması yoluyla, seyircisini başka alternatifler üzerine düşünmeye çağırma iddiasındadır.
İşte yazarın seyircisini sokmayı arzuladığı bu aktif eleştirel tutum, Brecht tarafından ilk kez 1927 yılında kullanılan epik tiyatro nitelemesinde karşılığını bulur. Brecht canlandıran, taklit eden, seyirciyi yanılsamaya sokan gerçekçi tiyatro düşüncesinin karşısına koyduğu epik tiyatronun, yanılsamacı yönü yok edilmiş, anlatımcı bir tiyatro olmasını hedefler. Brecht'e göre, görünenin ardındaki gerçeği göstermek, burjuva gerçekçiliğiyle ve bütünlüklü bir tiyatro algısıyla mümkün değildir. Tam tersine bu algıyı kıracak, seyirciyi determinist neden-sonuç ilişkisinin cenderesinden kurtaracak ve böylece yanılsamayı kıracak bir tiyatroya ihtiyaç vardır.
Yazarın siyasal amaçlı tiyatrosunu Piscator’unkinden ayıran, seyirciyi üstlenmeye çağırdığı bu aktif tutumdur. Epik tiyatro seyirciyi bir gözlemci yapar, ondan yargıya varmasını ister. Yazar bunu sağlamak için çeşitli araçlar kullanır. Oyunlar episodik olarak bölümlenmiştir ve bu episodlar arasındaki neden sonuç bağı olabildiğince gevşek tutulur. Hatta Brecht episodların başına açıklayıcı şarkılar ve notlar koyar; bu yolla merak öğesi olabildiğince yok edilir. Seyircinin oyuna olan mesafesini koruyabilmesi için tarihselleştirme kullanmak da yazarın bir diğer yöntemidir. Tarihselleştirme kullanarak, oyunlarının geçmiş bir zamanda ve/ya da başka bir toplumda geçirir. Bunu yaparken Brecht’in endişesi, şimdiki zamanda ve şimdiki toplumda geçen bir oyunun seyircinin özdeşlik kurmasına yol açarak, aktif eleştirel tutumunu kaybetmesine yol açacağıdır.
Brecht’in kullandığı araçlar arasında en bilineni yabancılaştırma efektidir ve en genel anlamıyla, sahnedekinin bir oyun olduğunun seyirciye hatırlatılması amacını taşır. Böylece seyircinin oyuna kapılması, akla dayanan eleştirel tutumunu bırakarak duygularına kapılması engellenecektir. Episodik anlatım ve tarihselleştirme gibi araçların yöneldiği amaca hizmet eden yabancılaştırma, oyunun tüm yapısından bağımsız olarak düşünülemez. Althusser’e göre Brecht’in yabancılaştırması, diyalektik materyalizm felsefesiyle doğrudan ilişkilidir. İnsanı, olayları ve toplumu bitmiş, tamamlanmış olarak almaz. Somut durumların irdelenmesine yardımcı olur. Brecht, “hiç düşünmeden öylece zaten anlaşılıyor sanılan bir şey, [yabancılaştırmayla] özellikle anlaşılmaz duruma bile getirilebilir. Ama bir koşulla: Böylece sonunda gerçekten anlaşılmasını sağlamak adına” der. Bu Althusser'e göre diyalektik bir bakıştır: Bildiğini sanan seyircinin yabancılaştırmayla gerçek bilgiye ulaşmasını sağlamak.
Walter Benjamin yazılarında Brecht'in gestus kavramından söz eder. Bu kavram oyun metinlerine ilişkin olmaktan çok, gösterimsel anlam taşır. Daha çok Brechtyen Oyunculuk altında incelenebilecek bu kavramın temel mantığı, sahnedeki oyun kişisinin sınıfsal konumunu belli edecek bir yüz ya da beden tavrıdır. Örneğin oyun kişisinin yerleri nasıl süpürdüğü bir gestus olabilir. Yerleri her zaman süpürmeye alışkın olan bir hizmetçinin tavrıyla bir prensesin yerleri süpürmek zorunda kaldığında göstereceği tavır, onların sınıfsal farklılıklarını ortaya koymak için bir araç olacaktır.
Brecht Küçük Organon'unda, tiyatronun eğlendirici yönünü ne kadar önemli bulduğunu da anlatır. Ancak bunu burjuva tiyatrosunun eğlence anlayışını eleştirerek yapar. Epik Tiyatro'nun ulaşmaya çalıştığı seyircinin kandırmacadan değil, öğrenmekten, bilmekten ve çözümlemekten zevk alan bir seyirci olduğunu söyler.

Adam Adamdır
Cesaret Ana ve Çocukları
Kafkas Tebeşir Dairesi
Sezuan'ın İyi İnsanı
Önlem
Puntila Ağa ve Uşağı Matti
Galilei'nin Yaşamı
Schweyk
Dilenci veya ölü köpek
Lukullus'un sorgulanması
Ova
Şeytan kovma
Karanlıkta ışık
Gecede trampet sesleri
Üç kuruşluk opera
Mahagonny kentinin yükselişi ve düşüşü
 Balıkçı

Zengin Mutfağı, Asiye Nasıl Kurtulur?, (Vasıf Öngören)
Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi, (Oktay Arayıcı)
Ayak Bacak Fabrikası, (Sermet Çağan)
Keşanlı Ali Destanı, (Haldun Taner)
Sanatçının Ölümü (oyun), (Yılmaz Onay)
Kadınlık bizde kalsın (oyun), (Yılmaz Erdoğan)

Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon, Çev: Ahmet Cemal. Mitos Boyut Yayınları.
Marianne Kesting, Epik Tiyatro, Çev: Yılmaz Onay. Adam Yayınları
Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi. Dost Yayınları
Derleme: Estetik ve Politika, Derleyen, Çeviren: Ünsal Oskay. Eleştiri Yayınevi.
Elizabeth Wright, Postmodern Brecht, Çev: Ayşegül Bahcıvan. Dost Kitabevi
Louis Althusser, Notes on a Materialist Theatre.
Walter Benjamin, Brecht'i Anlamak, Çev: Haluk Barışcan, Güven Işısağ. Metis Yayınları

Fabula palliata, büyük oranda Yunan oyunlarının Romalılaştırılmış versiyonlarından müteşekkil bir Antik Roma tiyatrosu türü. Palliata kelimesi, Yunan tarzı bir pelerin olan pallium'dan gelmektedir. Olasılıkla bu oyunlara fabula palliata denmesinin sebebi bu oyunlardaki aktörlerin bu tarz pelerinler giymiş olmalarıdır. Bir diğer olasılık da bizzat "fabula"nın Yunan stilinde mecazî olarak "örtülü" (palliata) olmasıdır. Bütün bir Roma dramasında olduğu gibi aktörler, oynadıkları tip karakterlere ait maskeler takarlardı.

Terentius ve Plautus'un komedyaları dışında günümüze tamamen kalmış fabula palliata örneği yoktur. Bu nedenle, bu türün komediyle sınırlı olduğu gibi bir yanlış yorum türemiştir. Esasında Yunan dramasından türetilmiş herhangi bir Roma draması fabula palliata olarak nitelendirilir. Elimizdeki tam fabula palliata'lar Yunan Yeni Komedyası stilinde olsa da Livius Andronicus'un, Gnaeus Naevius'un ve Ennius'un hem kendi eserlerinin fragmanları hem de bu üç yazara yapılan atıflar gösteriyor ki bu üçü de trajik fabulae palliatae yazmışlardır.
Fabulae palliatae genellikle Hellas'ta geçen, çoğunlukla Yunan karakterlere yer veren ve bildiğimiz kadarıyla temaları Yunan kökenli olan oyunlardır. Roma'daki oyunların Yunan asıllarından ayrılan en önemli özellikleri koronun terk edilmesi ve sahnede aynı anda üçten fazla karakterin yer alabilmesidir.

Türle ilgili bilgi, MÖ 1. yy.'da yaşamış olan ve Aulus Gellius'taki bilgiler dışında hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, edebiyat eleştirmeni Volcacius Sedigitus'tan gelir. Sedigitus eserleri kaybolmamış olan yazarlar arasında bu türe emek verenleri Naevius, Plautus, Ennius, Caecilius ve Terentius olarak sıralar. Bunlara ek olarak Licinius, Atilius, Turpilius, Trabea ve Luscius Lanuvinus da vardır.

S. Hornblower, A. Spawforth, & E. Eidinow (eds.) (2012) The Oxford Classical Dictionary, 4th ed. Oxford University Press: Oxford, UK.
Smith, William; Anton, Charles (July 9, 2006). A new classical dictionary of Greek and Roman biography, mythology, and geography. ISBN 978-1-4286-4561-5
Lefèvre, Eckard (2 Mart 2004). "Asides in New Comedy and the Palliata" (PDF). Leeds International Classical Studies. 3 (3). ISSN 1477-3643. 21 Aralık 2009 tarihinde kaynağından (pdf) arşivlendi27 Ekim 2016.

Figüran, filmlerde, dizilerde, televizyon programlarında, tiyatro oyunlarında, müzikallerde, opera veya bale gösterilerinde sahne üstünde görünen; hiç konuşmayan ya da çok az konuşan (sahne sanatlarında dans etmeyen, şarkı söylemeyen) kişidir. Televizyon programlarındaki izleyiciler; dizi ve filmlerde sokakta ya da olay yerinde bulunan sıradan insan rolündeki amatör oyuncular figüranlardır. Savaş filmlerinde ya da benzeri kahramanlık filmlerinde yapım ekipleri çok sayıda figüran kullanır. Özellikle yüksek bütçeli yapımlarda binlerce figüran yer alabilir. Figüranların yaptığı iş "figüranlık" olarak adlandırılır.
Figüranlık, rol alınan yapıma ve yapım ekibine göre bazı ölçütler gerektirir. Figüranlık yapabilmek için bir miktar oyunculuk deneyimi gerekebileceği gibi, deneyimsiz kimseler de arka plan oyunculuğu yapabilir. Figüranlıkta dakiklik, güvenilirlik, esnek çalışma saatlerine uygunluk ve söylenenleri çabuk kavrama yetisi büyük önem taşır.
Tüm dünyada yalnızca figüranlık alanında hizmet veren kuruluşlar vardır. Dizi, film ya da program yapımcıları figüran gereken sahnenin bağlamına göre uygun görünüşe sahip oyuncular talep eder. Sete çağrılan kişiler, çekimin konusuna göre kostüm görevlileri tarafından giydirilebileceği gibi kendi günlük giysileriyle de çekimlere katılabilirler. Rol alan figüranlar bağlı bulundukları kast ajansından ya da doğrudan set ekibinin malî işler sorumlusundan belirli bir ücret alırlar. Kendilerinden genelde günlük olarak yararlanılan fügüranlar bazı durumlarda birkaç bölüm boyunca da çekimlere katılabilirler.

I. Elizabeth (7 Eylül 1533 - 24 Mart 1603), 17 Kasım 1558'den 1603'teki ölümüne kadar İngiltere ve İrlanda kraliçesi idi. Bakire Kraliçe olarak da bilinen Elizabeth, Tudor Hanedanı'nın beş hükümdarının sonuncusudur.
Elizabeth, Kral VIII. Henry ve idam edilen ikinci eşi Anne Boleyn'in kızıdır. Anne'in Henry ile olan evliliği feshedilmiş, Elizabeth ise gayrimeşru ilan edilmiştir. Üvey kardeşi VI. Edward, 1553'teki ölümüne kadar hüküm sürmüş, tahtı Leydi Jane Gray'e bırakarak iki üvey kız kardeşin, Katolik Mary ve genç Elizabeth'in taht üzerindeki iddialarını, kanunlara rağmen görmezden gelmiştir. Edward'ın vasiyeti görmezden gelinmiş ve yalnızca 9 gün sonra tahttan indirilen Leydi Jane Grey yerine Mary kraliçe ilan edilmiştir. Mary'nin saltanatı sırasında Elizabeth, Protestan isyancıları desteklediği şüphesiyle yaklaşık bir yıl hapsedilmiştir.
Üvey kız kardeşi Mary'nin 1558'deki ölümünün ardından Elizabeth tahta geçmiştir. Elizabeth, sonraları 1. Baron Burghley ilan ettiği William Cecil liderliğindeki bir grup kraliyet danışmanına büyük ölçüde güveniyordur. Elizabeth'in kraliçe olarak yaptığı ilk işlerinden biri, yöneticisi olduğu bir İngiliz Protestan Kilisesi kurmak olmuştur. Bu kilise zaman içinde günümüzdeki İngiltere Kilisesi'ne evrilmiştir. Elizabeth'in evlenip bir varis doğurması beklense de, çok sayıda taliplisi bulunmasına rağmen hiç evlenmemiştir. Ölümünün ardından tahtını uzaktan akrabası İskoçya Kralı VI. James devralarak Birleşik Krallık'ın temellerini atmıştır.
Elizabeth devlet işlerinde babasından ve üvey kardeşlerinden daha ölçülü ve ılımlıdır. Sloganlarından biri "video et taceo"dur ("Görüyorum ve sessiz kalıyorum"). Dini konularda nispeten hoşgörülü davranmış ve sistematik zulümden kaçınmıştır. Papa 1570'te onu gayrimeşru ilan ettikten ve Katolik halkının ona itaatten serbest bıraktıktan sonra, çeşitli komplolar ile canına kast edilmeye çalışılmışsa da, tüm bu planlar Francis Walsingham tarafından yönetilen, bakanlarının oluşturduğu gizli servisinin yardımıyla suya düşürülmüştür. Elizabeth her zaman dış ilişkilerde ihtiyatlı davranmıştır, Fransa ve İspanya gibi büyük güçlerle ittifaklar kurmuştur. Hollanda, Fransa ve İrlanda'daki bir dizi etkisiz, yetersiz kaynaklara sahip askerî harekâtı gönülsüzce desteklemiştir. 1580'lerin ortalarına gelindiğinde, İngiltere artık İspanya ile savaştan kaçınamamıştır.
Yaşlandıkça bekaretiyle ünlenmiştir. Etrafında günün portrelerinde, törenlerinde ve edebiyatında kutlanan bir kişilik kültü oluşmuştur. Elizabeth'in saltanatı Elizabeth devri olarak tanınmıştır. Bu dönem İngiliz tiyatrosu, William Shakespeare ve Christopher Marlowe başta olmak üzere birçok oyun yazarının, tiyatroyu geliştirmesiyle bilinir. Ayrıca bu dönem etkili olan Francis Drake ve Walter Raleigh gibi kaşiflerin kahramanlıkları efsaneleşmiştir. Saltanatının sonlarına doğru, bir dizi ekonomik ve askeri sorun popülerliğini zayıflatmıştır. Elizabeth, hükûmetin harap ve sınırlı olduğu ve komşu ülkelerdeki hükümdarların tahtlarını tehlikeye atan iç sorunlarla karşı karşıya kaldığı bir çağda etkileyici bir artist ("Gloriana") ve inatla ayaklarının üzerinde duran ("İyi Kraliçe Bess") biri olarak kabul edilmiştir. Üvey kardeşlerinin kısa saltanatlarından sonra, tahttaki 44 yılı krallık için istikrar sağlamış ve bir ulusal kimlik duygusunun oluşmasına yardımcı olmuştur.

7 Eylül 1533 tarihinde Greenwich Sarayı'nda doğmuş ve babaannesi York'lu Elizabeth ile anneannesi Leydi Elizabeth Howard'ın adını almıştır. İngiltere Kralı VIII. Henry’nin hayatta kalan ikinci çocuğuydu. Annesi, VIII. Henry’nin ikinci eşi Anne Boleyn idi. Doğduğu sırada Elizabeth, İngiltere tahtının varisiydi. Üvey ablası Mary, bir erkek varis sahibi olmak ve Tudor halefiyetini sağlamak amacıyla, Henry, Mary'nin annesi Aragonlu Catherine ile evliliğini Anne ile evlenebilmek için feshettiğinde meşru bir varis olarak konumunu kaybetmişti. Elizabeth, 10 Eylül 1533 tarihinde vaftiz edildi ve vaftiz babaları Canterbury Başpiskoposu Thomas Cranmer ile Henry Courtenay, 1. Exeter Markisi; vaftiz anneleri ise Elizabeth Stafford, Norfolk Düşesi ile Margaret Wotton, Dorset Markizi idi.

Elizabeth, Aragonlu Catherine'in eceliyle ölümünden dört ay sonra, annesi 19 Mayıs 1536 tarihinde idam edildiğinde iki yıl sekiz aylıktı. Annesinin idamını takiben Elizabeth gayri meşru ilan edilerek taht sırasından çıkarılmıştı. Anne Boleyn’in idamından on bir gün sonra VIII. Henry Jane Seymour ile evlendi. Kraliçe Jane, tahtın tartışmasız varisi olan oğlu Edward'ın doğumundan kısa bir süre sonra ertesi yıl öldü. Elizabeth, üvey erkek kardeşinin sarayına yerleştirildi ve vaftiz töreninde vaftiz giysilerini taşıdı.
Elizabeth’in ilk mürebbiyesi Margaret Ryan, genç prenses hakkında “hayatımda gördüğüm en nazik çocuk” demiştir. Daha sonraları Catherine Champernowne, evlendikten sonraki adı Catherine "Kat" Ashley, 1537'de Elizabeth'in mürebbiyesi olarak atanmış ve 1565'teki ölümüne kadar Elizabeth'in dostu olarak kalmıştır. Champernowne, Elizabeth'e dört dil öğretmiştir: Fransızca, Felemenkçe, İtalyanca ve İspanyolca. William Grindal 1544'te mürebbisi olduğunda, Elizabeth İngilizce, Latince ve İtalyanca yazabiliyordu. Yetenekli ve becerikli bir eğitmen olan Grindal sayesinde Elizabeth Fransızca ve Yunanca da ilerledi. 12 yaşına geldiğinde, üvey annesi Catherine Parr'ın dini eserini İngilizceden İtalyanca, Latince ve Fransızcaya çevirmiş ve bu çalışmasını babasına Yeni Yıl hediyesi olarak vermiştir. Gençlik yıllarında ve yaşamı boyunca, Cicero'nun Pro Marcello'su, Boethius'un De consolatione philosophiae'si (Felsefenin Tesellisi), Plutarkhos'un bir incelemesi ve Tacitus'un Annales'i (Yıllıklar) da dahil olmak üzere çok sayıda klasik yazarın Latince ve Yunanca eserlerini çevirmiştir.
Grindal 1548'de öldükten sonra, Elizabeth eğitimine kardeşi Edward'ın mürebbisi, öğrenmenin ilgi çekici olması gerektiğine inanan sempatik bir öğretmen olan Roger Ascham ile devam etmiştir. Elizabeth'in eğitim hayatı ve gençlik yılları hakkındaki mevcut bilgiler büyük ölçüde Ascham'ın anılarından gelmektedir. Hayatının son dönemlerinde, yukarıda belirtilenlere ek olarak Galce, Keltçe, İskoçça ve İrlandaca da konuşabildiği düşünülmektedir. Venedik büyükelçisi 1603'te "[bu] dillere o kadar hakim ki her birini kendi ana dili gibi konuşabiliyor" demiştir. Tarihçi Mark Stoyle, ona muhtemelen Maliye Bakanı William Killigrew tarafından Keltçe öğretildiğini öne sürmektedir.

Kral VIII. Henry 1547'de ölmüş ve Elizabeth'in üvey kardeşi VI. Edward, dokuz yaşında kral olmuştur. Henry'nin dul eşi Catherine Parr kısa süre sonra VI. Edward'ın amcası ve 1. Somerset Dükü Lord Protector Edward Seymour'un kardeşi Thomas Seymour, Sudeley'in 1. Baron Seymour'u ile evlenmiş; çift, genç Elizabeth'i Chelsea'deki evlerine almıştır. Orada Elizabeth, bazı tarihçilerin hayatının geri kalanında onu etkilediğine inandığı duygusal bir kriz yaşamıştır. Thomas Seymour, 14 yaşındaki Elizabeth'in geceleri odasına girerek genç prensese "dokunmuş", onu birçok şekilde taciz etmiştir. Elizabeth sabahları erkenden kalkarak ve Seymour'un rahatsız edici sabah ziyaretlerinden kaçınmak için etrafını hizmetçilerle kuşatmıştır. Parr, uygunsuz faaliyetleri yüzünden kocasıyla yüzleşmek yerine ona katılmış ve hatta bir keresinde Seymour genç prensesin siyah bir elbisesini "binlerce parçaya ayırırken" Elizabeth'i etkisiz hale getirmek için onu kollarından tutmuştur. Ancak Parr, eşini üvey kızını kucaklarken gördükten sonra bu duruma bir son vermiş, Elizabeth Mayıs 1548'de evlerinden yollanmıştır.
Thomas Seymour yine de kraliyet ailesini kontrol edebilmek için çeşitli oyunlar oynamaya devam etti ve kendisini Kral'ın şahsının mürebbisi olarak atamaya çalıştı. Parr, 5 Eylül 1548'de doğumdan sonra öldüğünde, Elizabeth'e olan ilgisi arttı; onunla evlenmek niyetindeydi. Elizabeth'in Seymour'a düşkün olan mürebbiyesi Kat Ashley, Elizabeth'i onu kocası olarak almaya ikna etmeye çalışmış, Elizabeth'i Seymour'a yazmaya ve "karısının ölümü için onu teselli etmeye" ikna etmeye çabalamış olsa da Elizabeth, Thomas'ın eşinin ölümüne teselliye ihtiyaç duyacak kadar üzülmediğini iddia etmiştir.
Ocak 1549'da Seymour, kardeşi Somerset'i Lord Protector olarak görevden almak, Leydi Jane Gray'i Kral VI. Edward ile evlendirmek ve Elizabeth'i karısı olarak almak için komplo kurmak şüphesiyle tutuklanarak ve Londra Kalesi'ne hapsedilmiştir. Hatfield Evi'nde yaşayan Elizabeth hiçbir suçlamayı kabul etmemiş; prensesin inatçılığı, sorgucusu Sör Robert Tyrwhitt'i çileden çıkarmıştır. Tyrwhitt "Yüzünden onun suçlu olduğunu görüyorum" demiştir. Seymour 20 Mart 1549'da idam edilmiştir.

Edward 6 Temmuz 1553 tarihinde öldüğünde ölümü gizli tutuldu ve 4 gün sonra yerine Jane Grey geçti. Aslında VIII. Henry'nin vasiyetine göre kraliçenin Mary olması gerekirken Edward veliahdı Jane Grey olarak seçti. İngiliz orduları Mary ve Elizabeth'in üstüne yürüdü. 9 gün sonra İngiliz orduları Mary'nin tarafına geçti. Mary tahta geçtiğinde Jane Grey, Guilford Dudley, Robert Dudley ve John Dudley kuleye kapatıldı. John Dudley vatan hainliği suçundan yargılandı ve idam edildi. Bundan birkaç ay sonra Protestan Lord Thomas Wyatt Elizabeth'in tahta geçmesini öngören bir anlaşmayı Kuleye kapatılan Jane Grey'in babası Henry Grey'e sundu; fakat Henry Grey'in kızına bir şans daha verilmesini istemesi ve bu konuda ısrarcı olmasıyla yeniden Jane Grey'i tahta geçirmeyi amaçlayan bir ayaklanma başlatıldı. İsyanın bastırılmasının ardından kraliçe, Jane Grey'e Katolik olursa affedileceğini söyledi ama adanmış bir Protestan olan Jane Grey bu teklifi kabul etmedi. Babasının iktidar hırsı yüzünden kocası Guilford Dudley ile birlikte idam edildi. Bunun yanında Thomas Wyatt'ın Elizabeth'e yakınlığının bilinmesi isyanda Elizabeth'inde parmağı olduğu dedikodularına yol açtı, Prenses yargılandı ve ev hapsine mahkûm oldu. Bu isyandan sonra Mary'nin Protestan nefreti körüklendi ve ülke çapında Protestan avı başladı. Mary en yakınındakileri bile yargılatmaktan çekinmedi. Bu şekilde Mary ve Elizabeth'in arası iyic

Işık projektörü büyük bir alanı ışıklandırılmasında kullanılan projektörlerdir.
Projektörler örneğin itfaiye araçları tarafından gece müdahaleleri sırasında operasyon mahalini aydınlatmak ve yardım önlemlerini mümkün kılabilmek için kullanılır. Projektörler ne kadar yükseğe monte edilirse müdahale mahali o kadar iyi aydınlatabilmektedir. Projektörün zemin seviyesinde bulunması durumunda ise gölgeler ağırlıkta olur ve çalışan kişilerin gözleri alınır ve görüş imkânları kısıtlanır. Projektörlerin içinde ise halojen lambaları bulunmakta olup bunlar yüzlerce watt elektrik akımı kaldırabilmektedir. Bu güç ise müdahale sırasında bir elektrik agregası veya müdahale aracının ışık makinesi tarafından üretilmektedir. Diğer uygulamalarda söz konusu projektörler normal elektrik şebekesine de bağlanabilir, ancak buna müdahale sırasında müsaade verilmemektedir ve mümkün de değildir. Bunun açıklaması oldukça basittir: Teorik olarak her an elektrik kesintisi meydana gelebilir, dolayısıyla karanlıkta kalmamak için şebekeden bağımsız elektrik üreticileri kullanılır.Işık projektörlerine çıplak göz ile bakmak göz sağlığı yönünden zararlıdır.

Konstantin Sergeyevic Alekseyev Stanislavski (Rusça: Константин Сергеевич Станиславский; d. 17 Ocak 1863 – ö. 7 Ağustos 1938) Rus tiyatro oyuncusu, yönetmen. Metot olarak da bilinen oyunculuk yöntemi, modern oyunculuk anlayışına yön vermiştir.

1877'de amatör olarak oyunculuğa başladı. F. P. Komisarjevski'nin yönetimi altında vodvillerde, operetlerde, dramlarda ve komedilerde oynadı. 1898 yılında Vladimir İvanoviç Nemiroviç-Dançenko ile birlikte “Moskova Sanat Topluluğu”nu kurdu. Çehov’un yapıtlarını sahneleyerek büyük ün kazandı. 1938 yılında hayata gözlerini kapadı.
Büyük Rus devrimi ve öncesi önemli bir tiyatro yönetmenidir. Devrimden önce gerçekçilik akımını benimseyip, daha sonra Toplumcu gerçekçi akıma yönelmiştir. Sanat Yaşamım adlı kitabında anılarını anlatır.
Nemirovic Dancenko ile birlikte kurdukları "Moskova Sanat Tiyatrosu"; Rus tiyatrosunun bir adım öne çıkmasını sağlar. Psiko-realist oyunculuk kavramını ortaya atan ilk kişidir. Çehov'un oyunlarını klasik tarzların dışına çıkarak yönetti.

Bir Aktör Hazırlanıyor
Bir Karakter Yaratmak
Bir Rol Yaratmak
Sanat Yaşamım
Stanislavski Provada

 Wikimedia Commons'ta Konstantin Stanislavski ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kostüm tasarımcısı, bir film, sahne prodüksiyonu veya televizyon şovu için kostüm tasarlayan kişidir. Kostüm tasarımcısının rolü, karakterlerin kıyafetlerini/kostümlerini yaratmak ve sahneleri doku ve renk vb. ile dengelemektir. Kostüm tasarımcısı tiyatro yönetmeni, sahne tasarımcısı, ışık tasarımcısı, ses tasarımcısı ve diğer yaratıcı personelle birlikte çalışır. Kostüm tasarımcısı ayrıca saç stilisti, peruk ustası veya makyaj sanatçısı ile iş birliği yapabilir. Avrupa tiyatrosundaki rolü ise biraz farklıdır. Çünkü tiyatro tasarımcıları genellikle hem kostüm hem de sahne öğeleri tasarlarlar.
Tasarımcı, tasarımlarının oyuncunun rolün gerektirdiği şekilde hareket etmesine izin vermesini sağlamalıdır. Giysiler, özellikle neredeyse gerçekçi zamana sahip filmlerde uzun süreli kullanımlı (çoğu kostümün sahneler arasında değişmeyeceği anlamına gelir), ancak temel çekim aşamaları gibi birkaç haftaya kadar uzayabilen filmler için ise dayanıklı ve yıkanabilir olmalıdır. Tasarımcı, genel prodüksiyon tasarımının tüm öğelerinin birlikte çalışmasını sağlamak için yalnızca yönetmene değil, set ve ışık tasarımcılarına da danışmalıdır. Tasarımcı, güçlü sanatsal yeteneklere ve kalıp geliştirme, döküm, çizim, tekstil ile moda tarihi hakkında da kapsamlı bir bilgilere sahip olmalıdır. Tasarımcı, tarihi kostümleri ve dönem elbisesinin gerektirebileceği hareket tarzı ile duruşunu anlamalıdır.

19. yüzyılın sonlarında, ABD'deki tiyatro yöneticileri bir gösteri için genellikle kostümler seçerdi. Birçoğu kiralık bir evden alınırdı; bu nedenle az sayıda tasarlanıyorlardı. Diğer tiyatro disiplinlerindeki tasarımcılar tanınmasına rağmen, kostüm konusunda uzmanlaşmış çok az kişi vardı. Aralarında Caroline Siedle, William Charles John Pitcher, Percy Anderson ve Mrs. John Alexander gibi isimler vardı. Hatta bazen bir oyun ilanının başlık sayfasında isimleri zikrediliyordu.
20. yüzyılda Edith Head ve Adrian gibi film kostüm tasarımcıları daha fazla tanınmaya başladı. Daha sonrasında ise Nolan Miller (Dynasty), Janie Bryant (Mad Men) ve Patricia Field (Sex and the City) gibi televizyonda çalışanlar daha fazla öne çıktı, bunlardan bazıları yazar oldu ve kendi giyim ile takı stillerini yarattılar.

Profesyonel kostüm tasarımcıları genellikle üç türe ayrılır: serbest, yerleşik ve akademik.

Serbest tasarımcılar bir film, tiyatro, dans veya opera tarafından belirli bir prodüksiyon için işe alınırlar. Serbest bir çalışana genelde ödemesi üç taksit halinde ödeme yapılır: İşe alındığında, son görsellerin tesliminde ve prodüksiyonun açılış gecesinde. Serbest çalışanlar, üzerinde çalıştıkları projelerde herhangi bir münhasırlık (kullanım hakkı verme) yapmak zorunda değildir ve belirli bir tiyatro, dans ya da opera tarafından uzun bir dizi prodüksiyon için kiralanan çeşitli prodüksiyonlara tasarım yapabilirler. Bu, sadece bir yaz dönemi süren sözleşme kadar kısa olabileceği gibi, uzun yıllar da sürebilir. Bir yerleşik tasarımcısının sözleşmesi, kabul etmesine izin verilen serbest çalışma miktarlarını sınırlayabilir. Serbest çalışandan farklı olarak, yerleşik bir tasarımcı sürekli olarak tiyatroda diğer çalışanlarla birlikte bulunur. Yerleşik tasarımcılar, daha katı kuralları olan serbest çalışanlara göre daha yerleşik olma eğilimindedir, ancak bu durum her zaman böyle olmayabilir.
Akademik tasarımcı, bir okulda bu konuyla ilgili profesörlük yapan kişidir. Tasarımcı öncelikli olarak bir eğitmendir, ancak değişen derecelerde yerleşik tasarımcı olarak da hareket edebilir. Programları izin verdiği için genellikle serbest çalışmakta özgürdürler. Geçmişte, kostüm tasarımı profesörleri çoğunlukla resmî lisansüstü eğitim almış veya almamış deneyimli profesyonellerdi, ancak günümüzde bir eğitmenin öğretmek için en az bir Güzel Sanatlar Yüksek Lisansına sahip olmasını beklemek giderek daha yaygın hale gelmiştir.
Hem yerleşik hem de akademik tasarımcıların genellikle, prodüksiyon tasarlaması yapmasının yanı sıra, bir kostüm mağazasında Mağaza Ustası veya Müdiresi olarak hareket etmeleri gerekir. Bir tiyatroda, hemen hemen her zaman dikişçilerden, perdecilerden, kesicilerden ve diğer zanaatkârlardan oluşan bir mağaza personeli vardır. Akademik bir ortamda mağaza "personeli" genellikle kostüm tasarımı ve yapımını öğrenen öğrencilerdir. Çoğu üniversite, kostüm tasarımı öğrencilerinin ders çalışmalarının bir parçası olarak mağazada belirli bir saat çalışmasını şart koşar.

ABD'de kostüm tasarımcılarının ait olabileceği iki birlik vardır:
Kostüm Tasarımcıları Birliği, Local 829, Kostüm Tasarımcıları  ve Uluslararası Tiyatro Sahnesi Çalışanları İttifakı ile Birleşik Tiyatro Sanatçılarını   temsil eden bir birliktir.
Birçok müşteri, Sinema Filmi Müşterileri Birliği üyesidir ve Local 705 kostüm departmanındaki her pozisyonu temsil eder (kostüm tasarımcısı hariç). Local 705, kostüm denetçilerini, kilit müşterileri, diğer müşterileri, terzileri, yaşlandırmacı/boyacı, kesici/tesisatçıları, kostüm evi çalışanlarını ve ticari müşterileri temsil eder.

Kostüm tasarımı
Kostüm Tasarımcıları Loncası
Film yapımı
Sinema filmi formatları listesi
Filmin ana hatları

ABD Kostüm Tasarımcıları Birliği 18 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oidipus (Yunanca Οἰδῐ́πους, Oidipous; "şişik ayaklı"; Latince Oedipus) veya Oedipus. Thebai'nin mitolojik kralı, Laios ve İokaste'nın oğlu. Babasını öldürüp, annesiyle evlenmiştir. Antigone, İsmene, Eteokles ve Polyneikes'in babasıdır.

Oidipus'un babası Laios, Pelops'un oğluna tecavüz ettiği için Khrysippos Pelops tarafından lanetlenir. Laios'un yeni doğan oğlu Oidipus, babasını öldürecektir. Bunun üzerine Laios, oğlunun ayak bileklerini iplerle sardırır ve Oidipus'un, kurtlara ya da kuşlara yem olması için ormana bırakılmasını emreder. Fakat yardımcısı, Laios'a ihanet eder ve küçük çocuğu götürüp bir çobana teslim eder. Çoban, Küçük Oidipus'u, çocukları olmayan Korinth kralı Polybos ve kraliçe Merope'ye (veya Periboea) armağan eder. Polybos ve Merope, Oidipus'u kendi öz çocukları gibi sever ve büyütür. Korinth kral ve kraliçesi oğulları Oidipus'la birlikte mutlu yaşarlar, ta ki günün birinde bir şölen sırasında oldukça sarhoş bir davetli Oidipus'a "evlatlık" gözüyle bakana dek. Ertesi gün genç adam annesini, babasını sorgular, ikisi de inkâr eder. Oidipus yine de kuşku içinde kalır. Bunun üzerine Delphoi'ye yola çıkar. Kahin onu horlayarak başından savar, sorusuna hiç değinmeden iğrenç bir geleceğin haberini verir. Oidipus annesiyle beraber olacak, zina ürünü bir soyu türeyecek ve kendisine hayat vermiş olan babasının katili olacaktır. Dehşete düşen Oidipus nereye gideceğini pek düşünmeden oralardan kaçar, bir daha asla Korinth'e dönmeyecektir. Delphoi'den çıkarken dar bir yol ağzında arabaya binmiş, yanında da birkaç hizmetçi bulunan bilinmedik yaşlı bir adama rastlar. Geçiş önceliği için tartışırlar, Oidipus arabanın yanından geçmekte iken yaşlı adam onun kafasının orta yerine iki kamçı darbesi indirir. Oidipus hemen sert karşılık verir. Sopası ile ihtiyarı yere yıkar, sonra da tanıkları öldürür. Artık yollarda başıboş dolanmaya başlar Thebai'ye varır. Bu şehrin üzerinde bir bela vardır.
"Şehrin dolayında dağlık bir buruna bir canavar, çiğ et yiyen Sfenks yerleşmiştir."
(Aiskhylos)
Sfenks yolcuları gözetleyip, her birine bilmecesini sorar, hiç kimse bilmeceyi çözemez, o da hepsini parçalayıp yer. Thebaililer her gün agoraya toplanarak bilmecenin cevabını bulmaya çalışırlar, kralları yeni öldürülmüş olduğundan kendilerini sfenksten kurtaracak olan kimseye sitenin tahtını da söz verirler. Oidipus oradan geçerken bilmece ona da sorulur:
"O hangi yaratıktır ki bir süre dört ayak üzerinde, bir süre iki, bir süre de üç ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?"
Oidipus biraz düşünür ve yaratığın "insan" olduğunu söyler. Çünkü insan, çocukluğunda dört ayağı üzerindedir, emekler; daha sonra da iki ayağı üzerinde yürür; nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanarak üç ayaklı olur.
Sfenks sorusunun çözülmesiyle intihar eder. Thebaililer kurtarıcılarını alkışlar, onu kral yapar ve kraliçe ile evlendirirler. Böylece Oidipus, İokaste ile evlenmiştir. Hem öz annesi hem de karısından, Eteokles ve Polineikes adlı iki oğlu, Antigone ve İsmene adında iki kızı olur.
Birkaç mutlu yıldan sonra Thebai'de veba salgını yaşanır, artakalan insanlar Oidipus'a tekrar onları kurtarmaları için yalvarır. Oidipus, Delphoi'de kahinine danışır; kahin ona orada mutluluk içinde yaşamakta olan günahkarı ülkeden kovmasını önerir. Oidipus eski kral Laios'a karşı işlenip cezasız kalmış olan cinayetin söz konusu olduğunu düşünür; suçluyu cezalandırmaya ant içer.

Kör kahin Teireisias'a sorar ve kahin, katilin Oidipus'un ta kendisi olduğunu söyler, ayrıca, o, kendi annesinin kocasıdır. Oidipus araştırır, Laios'un Delphoi'ye giderken öldürüldüğünü öğrenir ve aklına aynı yolda karşılaşıp öldürdüğü yaşlı adam gelir. Eşzamanlı olarak babası Korinth kralı Polybos'un ölüm haberini alır ve haberi getiren ulak ona Polybos'un oğlu olmadığını açıklar. Öte yandan Oidipus, İokaste'dan duyduğu bir öyküyü hatırlar: İokaste'ın ilk kocasından bir çocuğunun ölmesi için ormana bırakılması. Oidipus ormana bırakılan çocuğun kendisi olduğunu anlar.
Kehanet gerçek olmuştur. Günahları yüzünden kan ve kedere gömülen, herkes tarafından terk edilen Oidipus artık sadece kör bir dilencidir. Umarsızlık içinde İokaste'in altın iğneleri ile gözlerini oyar ve kızı Antigone'nin izinde yollara düşer. İokaste de kendisini odasında asar.
Oidipus'un sonraki hayatı Sofokles'in Oidipus Kolonos'ta oyununda anlatılır. Kör olan Oidipus, kızları Antigone ve İsmene'nin yardımı ile Atina yakınlarındaki Kolonos'a gelir. Thebai'de kalan oğulları Eteokles ve Polyneikes, taht kavgasına düşmüştür. Polyneikes, Argos'tan bir ordu toplayarak Thebai'de kalan kardeşine saldıracaktır. Oidipus oğullarının ikisinden de tiksinir, kızlarının sadakatini över. Atina kralı Theseus, Oidipus'u ziyarete gelir ve sadece Theseus'un tanık olduğu bir şekilde Oidipus burada vefat eder.

Makyöz veya makyaj sanatçısı (ingilizce: make-up artist ve fransızca: visage); oyunculara, sunuculara ve diğer konuklara çekimden önce gerekli makyajı yaparak onlara rollerinin gerektirdiği yüz biçimini ve ifadesini veren kişidir.
TV makyajı program tipine göre yapılır. Haber, eğlence, tartışma, yarışma gibi TV programlarına katılan bütün oyuncu, sunucu ve konuklara düz makyaj yapılır. Bu makyaj kişilerin kötü görünmesini, parlamaları engeller. Karakter makyajı ise dramalarda kişileri rolünün gerektirdiği kimliğe büründürmek için yapılır. Genç bir kişinin rolü gereği yaşlandırılması veya yüze yara bere eklenmesi vb. sağlanır. Moda makyajı, podyumun yanı sıra dergi fotoğrafçılığında da kullanılmaktadır. Airbrush makyaj nebülizasyon işlemiyle su bazlı makyajı püskürtür. Protez makyaj, gelişmiş kozmetik efektler kullanılarak yapılan işlemdir.

Kozmetoloji
Kostüm tasarımcısı
Güzellik salonu
Parfümcü
Kuaför
Stilistlik

Maske, genel anlamıyla boyalı karton, kumaş, deri veya plastikten yapılan ve başkalarınca tanınmamak için yüze geçirilerek kullanılan yapma yüzdür. yine bu tanımla ilişkili olmak üzere, başka unsurlar için de "maske" adı kullanılır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

Gaz maskesi gibi, korunmak için özel olarak yapılıp yüze geçirilen gereç.
Yüz ve boyun güzelliği için cilde sürülen krem, macun vb. kozmetik maddeler.
Mecazi anlamda, gerçek duyguları veya bir şeyin gerçek görünüşünü gizleyen aldatıcı görünüş, davranış.
Ruh bilimi açısından, kişinin oynadığı rol veya hem kendisine hem de çevresine karşı takındığı davranış.
"Maske", Fransızcadaki masqué kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Ayrıca, İtalyancadaki ''maschera'' ve İspanyolcadaki máscara sözcükleri de masqué ile ilişkili sözcüklerdir ve tüm bunların olası kökenleri şunlardır

Latincedeki mascus; masca = hayalet
Arapçadaki maskara; soytarı, kostüm giymiş kişi.

Yupik maskeleri

Meddah (Arapça: مداح, meddâh), kıssahan veya şehnâmehân, sözcük anlamı çok öven olup ilk başlarda İslam Peygamberi Muhammed zamanını öven kişileri ifade ederken zamanla topluluk önünde halk hikâyesi anlatan kişi anlamına dönüşmüştür. Araplarda bu kimselere “kāss” (çoğulu: kussâs), “kassâs, İranlılarda ve Osmanlı Türklerinde ise “kıssahân” ve “şehnâmehân” denmiştir.

Meddah, Arapça مدخ kökünden türetilmiş bir mübalağalı ism-i faildir, çok öven (kişi) anlamına gelir. İlk kullanımının İslam peygamberi Muhammed'i savunan şiirler yazmış Hassan bin Sabit'e hitaben kullanıldığı kaydedilmiştir.

Kişiler, anlatılarını Osmanlı sarayında, şehir ve kasabalarda ve kahvehanelerde aktarırlardı. Özel bir anlatım yeri yoktur ve çoğunlukla kahvehanelerde anlatırlar.
Meddah olayları canlandırırken seyircinin rahatça görebileceği şano türü yüksek bir yere oturur. Bir eline değnek alırdı. Bu değnekle dinleyicilerin dikkatini toplar, at, eşek vb. hayvanların anlatımı sırasında kullanır. Mendili taklit yaparken sesini farklılaştırmak için kullanır. Omzunda büyükçe bir mendil ya da makrame bulunur ve bunu kadın taklidi yaparken başörtüsü olarak örter.

Meddahın anlatısını, günlük yaşamdaki olaylar, masallar, destanlar, öyküler ve efsaneler oluşturur. Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber başlıcası olmak halk hikâyelerini, gerçek olayları, duyumlarını tekrar kurgulayarak aktarır. En heyecanlı yerinde anlatıya ara verip izleyicilerden para toplar.

Oyunun başlangıcında ve bitişinde kalıplara başvurur. Örneğin; Başlarken şu kalıp kullanılır:Sühensâz-ı gülistan-ı nezaketNihâl-i gonce-i bağ-ı zerafetSöyledikçe sergüzeşti verir bezme letafetDinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet. Karakterler tanıtılıp şu uyarıda bulunulur:İsim isme, kisip kisbe,semt semte benzer, geçmiş zaman söylenir, yalan gerçek vakit geçer. Sonda da şu kalıp kullanılır:Bu kıssadır bir mecmua kenarında kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürçülisan ettikse affola, inşallah gelecek defa daha güzel bir hikâye söyleriz.

Aşkî
Sururî
Yusufi (XVII. yy)

Meddahlık geleneği günümüzde kültürel etkinlikler, tiyatro çalışmaları ve festivaller aracılığıyla yaşatılmaya devam etmektedir. Geleneksel anlatım biçimi modern sahne sanatlarıyla birleşerek yeni yorumlar kazanmıştır. Özellikle sözlü kültür çalışmalarında ve performans sanatlarında meddahlık önemli bir yere sahiptir.

Meddahlık geleneği, UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras olarak kabul edilmiştir. Geleneksel sözlü anlatım kültürünün önemli örneklerinden biri olan meddahlık, kültürel aktarım ve toplumsal hafızanın korunması açısından önemli bir yere sahiptir. Bu gelenek, günümüzde çeşitli kültürel etkinlikler aracılığıyla yaşatılmaya devam etmektedir.

Meddahlar anlatım sırasında ses tonlarını değiştirerek farklı karakterleri canlandırırlardı. Hikâyeyi desteklemek amacıyla mendil, baston ve şemsiye gibi çeşitli nesneler kullanılırdı. Anlatım sırasında izleyiciyle doğrudan etkileşim kurulması meddahlığın önemli özelliklerinden biridir.

Elçin, Şükrü (1992) [ilk olarak 1976 yılında yayımlanmıştır]. Türk Dünyası El Kitabı: Edebiyat. 3 (2. bas.). Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü. s. 370. ISBN 975-456-050-1.

Melodram (İngilizce: melodrama), ağlatı ve dramın bozulmuş, karikatürleştirilmiş biçiminden ortaya çıkan sinema türü. Ağlatı gibi insanı öteden beri ilgilendiren sorunları, insanlığı altüst eden duyguları ele alır; ancak bunu yaparken son derece yalın, belirgin bir yol izler. Melodram her şeyi kalıplar içinde ele alır. Dünya, iyiler ve kötüler olarak kesinlikle ikiye ayrılmıştır. İyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür. Her adımda beklenmedik bir rastlantı, kahramanın işini kolaylaştırır.
Sinemacılar kimileyin bir tür, daha çok bir anlatım yolu olarak melodramdan yararlanmaktadırlar. Melodramatik tutum, dramın karikatürleştirilmiş biçimi olduğu kadar gerçeğin de karikatürleştirilmiş biçimidir. Sinemacı gerçeği, bütün varsıllığı, karmaşıklığıyla anlatamadığında, çıkış yolu olarak melodrama başvurur. Böylelikle, doğrudan doğruya melodram türünde çevrilmemiş filmlerde, iyi niyetli sinema yapıtlarında bile melodram öğelerinin yer aldığı, zaman zaman melodram özelliği gösteren gülünçlüklere başvurulduğu ya da başlangıçta sağlam bir gidişi olan filmin, sonunda melodrama dönüşmesine sık sık rastlanır.
Her olayı, durumu veya duyguyu kaba çizgileriyle ve belli kalıplar içinde ele alan melodramda insanlar iyiler ve kötüler olarak olarak kamplaştırılmıştır. Bu iki grup arasındaki mücadelenin sonucu en  baştan bellidir. Hiç akla gelmedik rastlantılar, karmaşık ilişkiler, birbirini takip eden acıklı ve sevinçli durumlar ve basmakalıp karakterler melodramların olmazsa olmazlarıdır. Film boyunca binbir zorlukla karşılaşan iyilerin başına gelmedik şey kalmaz ama sonunda ortaya çıkan sürpriz bir kurtarıcı (kişi veya olay) her şeyi tatlıya bağlar.

Müzikal tiyatro, kendine özgü bir olay örgüsü olan, müzik, dans ve diyalogların olaylarla bütünleştiği duygusal ve eğlendirici sahne gösterisi, oyun ya da filmdir. Sıklıkla "müzikal" olarak  da anılır.

Müzikal tiyatroda hikâye ve duygusal içerik, -mizah, acı, aşk, öfke- sözcükler, müzik, hareket ve dramanın teknik yönleri ile bir bütün halinde iletilir. Müzikal tiyatro, her ne kadar opera ve dans gibi başka teatral formlarla iç içe geçmiş olsa da 'hareket, müzik ve diyalog' üçlüsünün birbirine eşit derecede önemli olması ile diğerlerinden ayrılır. Bugün anladığımız manadaki çağdaş batı müzikalleri 19. yüzyılın başında ortaya çıkmıştır. Evita, Operadaki Hayalet ve Cats müzikalleri, müzikal tarihinin önemli örnekleri arasında bulunur.

Müzikal tiyatronun konvansiyonel tiyatrodan farkı, müzikal tiyatroda dramatik yapıyı seyirciye aktarmada temel aracın müzik olmasıdır. Bir başka ifade ile  müzikal tiyatroda şarkılar oyun metninin dışına çıkarıldığında metin düzeyinde takip edilebilecek bir öykü kalmaz. Karakter
içinde bulunduğu sıkıntıyı ya da sevinci, konvansiyonel tiyatrodaki gibi monologlar ya da tiradlar ile değil, şarkısı ile dile getirir. Müzik ve diyalog gibi dans da dramatik anlatımın bir parçasıdır. Şarkının duygusunun daha iyi aktarılabilmesi ve simgesel etkileri göstermek için dans kullanılır.
Operadan farkı ise müzikal tiyatroda anlatımın operadaki gibi klasik müziğin seçkin özellikleri ile değil, dönemin popüler müzikleri ile tamamlanmasıdır. Pop müzikten rock müziğe kadar uzanan bir yelpaze içinde müzik türlerinin örnekleri kullanılabilir.

Drama, müzik ve dans ilk çağlar ilkel toplumların ritüellerinin bir parçası olarak ortaya çıktığından, kimi araştırmacılar müzikli tiyatronun tarihini ilkel ritüellere kadar götürür. İlkel ritüellerde sonra Eski Yunan tragedyalarında  drama, müzik ve dansın bir aradalığı görüldü. Tiyatronun daha çok eğlenme aracı olarak algılandığı Roma döneminde oyunlarda müzik kullanımı yaygındı. Orta Çağ'da hem halk tiyatrolarında hem de kilisenin bünyesindeki temsillerde müzikli oyunlara ver verildi. Rönesans döneminde operanın doğuşu ile birlikte soylu, saray çevresinde  müzikli oyunlar azaldı. 17. yüzyılın sonunda İngiltere'de "Müzikal Komedi" adlı eğlendirici oyunlar görüldü.
Bugün anladığımız manadaki çağdaş batı müzikalleri ise 19. yüzyılın başında ortaya çıktı. İngiltere'de Gilbert ve Sullivan'ın, Amerika'da Harrigan ile Hart'ın eserleri, bunların ardından Edward dönemi müzikal komediler ve George M. Cohan gibi Amerikalı sanatçı ve prodüktörlerin eserleri müzikal tiyatro tarihinin başlangıcını oluşturdu
Müzikal tarihi ABD'de Avrupa'dakinden farklı şekilde gelişti. II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD'de müzikallerin altın çağı başladı. 1960'lar ve 1970'lerde dönemi sorgulayan müzikaller yapıldı. Batı Yakasının Hikayesi, The Fantastics (Fantastik), Hair, A Chorus Line Les Misérables (Sefiller), The Phantom of the Opera (Operadaki Hayalet), Fiddler on the Roof (Damdaki Kemancı), Rent, The Producers, Wicked ve Cabaret (Kabare) bugün akıllara kazınmış en ünlü sembolik müzikallerin örnekleridir.
Dünyanın her yerinde müzikaller sahnelenmektedir. Bazıları Londra'daki West End ve New York'taki Broadway gibi yüksek bütçeli devasa tiyatrolarda sergilenirken bir kısmı da fringe tiyatrolarında, Off-Broadway'de, bölgesel ve turne tiyatrolarında, performans mekanlarında veya kimi zaman amatör gruplarca küçük sahnelerde sahnelenmektedirler. İngiltere ve Kuzey Amerika'ya haricinde Avrupa, Latin Amerika, Avustralya ve Asya'da da kayda değer müzikal tiyatro eserleri izlenebilmektedir.

Book Müzikal
Klasik müzikal tiyatroyu ifade eder. Öykü, müzik aracılığıyla anlatılır. Genelde mutlu sonla biter. Ondan fazla şarkı, diyaloglarla birbirine bağlanır (örneğin My Fair Lady ve Chicago) ya da diyaloglara hiç yer verilmez (örneğin Evita).
Revü
Ortak bir öğe üzerinden seçilmiş şarkılarla seyirciyi eğlendirmek amaçlı gösterilerdir; öykünün bir önemi yoktur.
Konsept Müzikal
Mesajın öyküden önemli olduğu müzikallerdir. Sokak kedilerinin hayatını anlatan ve kedi kavramını ele alan Cats müzikali bu alt türün iyi bir örneğidir
Jukebox Müzikal
Mamma Mia müzikali örneğindeki gibi sadece bir grup ya da şarkıcının şarkıları ile oluşan Müzikal Tiyatro örneğidir.
Rock Müzikal/ Pop Müzikal
Hair müzikalindeki gibi hemen hiç repliğe yer vermeden rock şarkılarını ya da pop şarkılarını kullanarak oluşturulan müzikallerdir. Rock opera / Pop opera olarak da adlandırılır.
Mega Müzikaller
Görselliği şova dönüşten dev bütçeli müzikallerdir. 1980'lerden sonra gelişen dünya ile ortaya çıkan bu tür genellikle Broadway müzikallerini ifade eder. Hair, Sefiller, Miss Saigon gibi yıllarca sahnelenen müzikaller bu türün örneklerindendir.

Neoklasisizm, Antik Yunan ve Antik Roma dönemine ait tarzların yeniden canlandırılmasıyla ortaya çıkan bir akımdır. Bu akımın en önemli özelliklerinden biri önceki dönemlerdeki Barok ve Rokoko sanatındaki aşırı süslemeciliğe duyulan tepkinin ortaya konulmasıdır.

1700'li yıllarda yapılan arkeolojik kazıların bu akıma önemli etkisi olduğu kabul edilmektedir. Bu kazıların önemli olanlarından bazıları Pompei’de yer almaktadır. Ayrıca James Stuart ve Nicholas Revett’in öncülük ettikleri Atina harabelerinin rölövesinin çıkarılması da bu hususta önemli aşamalardan birisi olarak kabul edilir. Bu akım ilk olarak İtalya’nın Roma şehrinde başladı, ardından barok ve rokoko akımlarının yaygın olarak bulunduğu Almanya gibi ülkelere sıçradı.

Neoklasik resim antik modellerin eksikliğinden muzdaripse, Neoklasik heykel, MÖ 500 civarında başlayan "klasik dönem" gerçek Yunan heykel örnekleri çok az olmasına rağmen, bunların fazlalığından muzdaripti; en saygın eserler çoğunlukla Roma heykel kopyalarıydı. Önde gelen Neoklasik heykeltıraşların kendi zamanlarında ünü büyüktü ancak eserleri çoğunlukla portre olan ve büst şeklinde bakıcının kişiliğinin güçlü izlenimini idealizme feda etmeyen Jean-Antoine Houdon dışında, artık daha az saygı görmektedir. Uzun meslek hayatı devam ettikçe tarzı daha klasikleşti ve Rokoko cazibesinden klasik saygınlığa doğru ilerledi. Bazı Neoklasik heykeltıraşların aksine, bakıcılarının Roma elbisesi giymesi veya çıplak olmasında ısrar etmedi. Aydınlanma'nın önemli figürlerinin çoğunu canlandırdı ve George Washington heykelinin yanı sıra ile Thomas Jefferson, Ben Franklin ve yeni cumhuriyetin diğer kurucularının büstlerini yapmak için Amerika'ya gitti.
Antonio Canova ve Danimarkalı Bertel Thorvaldsen her ikisi de Roma'dandı ve portrelerin yanı sıra birçok iddialı gerçek boyutlu figürler ve gruplar yaptılar. İkisi de Neoklasik heykelde güçlü idealleşmeyi temsil etti. Canova'da hafiflik ve zariflik Thorvaldsen de ise sertlik vardır; bu farklılık kendi Üç Güzeller grubunda belirgindir. Bütün bunlar ve Flaxman, 1820'lerde hala faaliyetteydi ve Neoklasik örneklerin baskın tarz olduğu 19. yüzyılın çoğunda Romantizm heykel sanatını etkilemeyecek kadar yavaştı.

NeoKlasik 23 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Opera salonu veya opera binası, opera performanslarının sergilenmesi amacıyla kullanılan binalara verilen isimdir. Bina içinde bir sahne, orkestra çukuru, seyirci koltukları ve sahne arkası hizmet birimleri (kostümler ve sahne planlaması için) bulunur. Bazı şehirlerde sadece opera performanslarına ayrılmış binalar bulunurken, bazılarında ise opera salonları daha kapsamlı performans sanat merkezlerinin bir parçası olarak hizmet vermektedirler.
Tarihte bilinen kamuya açık ilk opera salonu İtalya'nin Venedik kentinde 1637 yılında açılan Teatro San Cassiano'dur. Tarihsel süreçte sadece elit kesimlerin değil de tüm halk kesimlerinin opera ile ilgilendiği bir ülke olan İtalya'da günümüzde de oldukça yüksek sayıda opera salonu mevcuttur.

Allison, John (ed.), Great Opera Houses of the World, supplement to Opera Magazine, Londra 2003
Beauvert, Thierry, Opera Houses of the World, The Vendome Press, New York, 1995. ISBN 0-86565-978-8
Beranek, Leo. Concert Halls and Opera Houses: Music, Acoustics, and Architecture, New York: Springer, 2004. ISBN 0-387-95524-0
Hughes, Spike. Great Opera Houses; A Traveller's Guide to Their History and Traditions, Londra: Weidenfeld & Nicholson, 1956.
Kaldor, Andras. Great Opera Houses (Masterpieces of Architecture) Antique Collectors Club, 2002. ISBN 1-85149-363-8
Lynn, Karyl Charna, Opera: the Guide to Western Europe's Great Houses, Santa Fe, New Mexico: John Muir Publications, 1991. ISBN 0-945465-81-5
Lynn, Karyl Charna, Italian Opera Houses and Festivals, Lanham, Maryland: The Scarecrow Press, Inc., 2005. ISBN 0-8108-5359-0
Plantamura, Carol, The Opera Lover's Guide to Europe, Citadel Press, 1996, ISBN 0-8065-1842-1

"Geleneksel Bir Opera Salonu’nun Planlaması (İngilizce)"14 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Dünya’daki Etkileyici Opera Salonlarından Seçmeler (İngilizce)"15 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nostaljik Opera Salonlarının Yer Aldığı Posta Kartları4 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
historyworld.net web sitesinde yer alan "Opera’nın Tarihçesi" (İngilizce)6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Operet, olayları gülünç ve toplumsal, siyasal yergi öğeleri içererek anlatan müzikal sahne oyunudur.

Olay ve kişilerin özelliklerinin sınırı çok belirgin olmadığından operakomikle ayrımını çizmek zordur.

Operet, 19. yüzyılın ortasında, gittikçe ciddi konulara eğilmeye başlayan ve temsil zamanları gittikçe uzayan operakomik janrındaki eserlere bir reaksiyon olarak ortaya çıktı. Sıfatları "comique" olmakla beraber bu janr ismi yanıltıcı olmaya başlamıştı; örneğin Bizet'nin popüler Carmen adlı eseri opera comique olarak nitelendirilmekte ise de içeriği bir trajediyi sahnelemekteydi. Operet daha kısa ve daha hafif konuları içeren müziksel eser olarak Fransız seyircisi için Jacques Offenbach tarafından kurulduğu kabul edilmektedir (örneğin 1863'te temsil edilen Güzel Helen (La Belle Helene) eseri). Offenbach operetleri Fransa'da İkinci İmparatorluk boyunca Paris'te çok tutulan bir eğlenceydi.
"Emmanuel Chabrier" (örneğin Fisch-Ton-Kan), "Edmond Audran" (örneğin La Mascotte), Hervé (örneğin Chilpéric), "Charles Lecocq" (örneğin Giroflé-Girofla), "Robert Planquette", "André Messager" (örneğin Monsieur Beaucaire), "Louis Varne" ve diğerleri bu operet geleneğini sürdüren diğer Fransız bestecilerdir.

Viyana'da 1870'lerde daha duygusal ve sıcak melodik karakterlerde, yeni bir Almanca diliyle söylenen bir operet tipi ortaya çıktı.ref name="OperaTarihi"/> Bu janrın en tanınmış bestecisi Johann Strauss (oğul) idi. İlk operet eseri 1871'de Indigo und die vierzig Räuber olup en ünlü ve dünya sahnelerinde en çok oynanmış operet eseri olan üçüncü opereti Yarasa (Die Fledermaus)dir.ref name="OperaTarihi"/> Hayatı boyunca yazdığı valsler, polkalar, marşlar yanında 16 tane de operet yazmış olup Avusturya milli bestecisi olarak kabul edilmektedir. Bu operetlerin sahnelendiği Viyana'daki Theater an der Wien çok büyük seyirci çekmiştir ve bu seyirciler çok melodik hafif parçaları ankor ile tekrar dinlemeleri tiyatro tarihine geçmiştir.
Strauss'un zamanında yaşayan Franz von Suppé'in operetlerinin Offenbach eserlerinden modellendiği söylenebilir. Bu Viyana tipi operet geleneği Franz Lehár, Oscar Straus, Carl Zeller, Karl Millöcker, Leo Fall, Richard Heuberger, Edmund Eysler, Ralph Benatzky, Robert Stolz, Emmerich Kálmán, Nico Dostal, Fred Raymond, Ludwig Schmidseder, Igo Hofstetter ve Sigmund Romberg ta 20. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir. Ama giderek yergisel özelliğini yitiren operet, yumuşak müziğiyle müzikal komediye dönüşmüştür.

İngiltere'de Fransız ve Alman operet isminden ayrılmak için comic opera adı verilen operetler 19. yüzyıl sonlarında liberetto'yu yazan W.S.Gilbert ve müziği besteleyen Arthur Sullivan tarafından çok popüler hale getirilmiştir. Gilbert-ve-Sullivan ikilisi Kraliçe Viktorya çağında İngiltere'de, ABD'de ve diğer İngilizce konuşulan ülkelerde hâlâ çok tutulan 14 tane "comic opera" hazırlamışlardır.ref name="OperaTarihi"/> Bu operetleri sahnelemek için empresaryo Richard D'Oyly Carte özel olarak Londra'da Savoy Tiyatrosunu inşa ettirmiştir. Bu nedenle Gilbert-ve-Sullivan operetlerine Savoy Operası ismi de kullanılmaktadır. Bunlar arasında "H.M.S. Pinafore", "Penzance Korsanları (The Pirates of Penzance)", "Mikado" v. b uzun yıllar aynı "D'Oyly Carte Kumpanyası" tarafından hiç değişmeden tekrarlanmış ve devamlı seyirci çekmiştir. Aynı zamanda İngiltere'de Gilbert-ve-Sullivan operetleri amatör yerel grupların en çok temsil ettikleri müziksel eğlencelerden olmuşlardır.
"Comic opera" veya Savoy operası tipi İngilizce operetler ABD'de de bestelenip sahnelenmiştir (örneğin Victor Herbert). İngilizce operet geleneği 20. yüzyılda da devam etmiştir (örneğin Edward German, Lionel Monckton, Harold Fraser-Simson). Fakat gerek İngiltere'de gerek ABD operet ile müzikal arasındaki farklar ortadan kalkmış ve özellikle ABD seyircisinin taleplerine uygun olan müzikal geleneğine dönüşmüştür. Yine de "müzikal" ismini taşıyan Brigadoon, Candide, Batı Yakası Hikâyesi (West Side Story) gibi eserlerle operetler arasındaki farkları bulmak zor olmaktadır.

Operet, Türkiye'de 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısında yaygın bir tür oldu. Operet besteleyen ilk müzikçi Dikran Çuhacıyan Efendi oldu. Özellikle Leblebici Horhor operetiyle yaygın bir ün kazandı. İsmail Hakkı Bey, doğu müziği sistemleri içinde operetler besteledi. Daha sonra Dr. Suphi Ezgi, Hasan Ferit Alnar, Muhlis Sabahattin Ezgi, Cemal Reşit Rey bu türden ürünler verdiler. 1933'te bestelenmiş olan Cemal Reşit Rey'in Lüküs Hayat opereti 6 Mart 1985'te İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yeniden sahnelenmiş ve zaman zaman tekrar edilmiştir.

Operakomik
Opera janrları listesi

[1] Operet, hafif opera ve bestecileri hakkında ayrıntılı bilgi veren web sitesi (İngilizce) (Erişme:18.2.2009)

Orkestra, dört ana enstrüman grubundan çeşitli elemanların birlikte müzik yaptığı, büyüklüğü esere göre değişebilen çalgılar topluluğudur. Sözcük, Antik Yunan tiyatrosunda koraya ayrılan yer anlamına gelen Grekçe ὀρχήστρα sözünden türemiştir. Orkestra elemanları 18. ve 19. yüzyıl boyunca yapılan çeşitli eklemelerle hızlı bir büyüme göstermiştir. 20. yüzyılda ise orkestralarda kompozisyon açısından ciddi bir değişiklik yaşanmamıştır. Elli ya da daha az müzisyenden oluşan görece küçük orkestralar oda orkestrası olarak adlandırılabilir. Tam kadro bir orkestra ise yaklaşık 100 kişiden oluşur ve senfoni orkestrası ya da filarmoni orkestrası olarak anılabilir. Bu iki adlandırma arasında orkestranın özelliğini aktaran kesin bir ayrım bulunmamaktadır. Ancak farklı adlandırmalar aynı şehirde yerleşik iki orkestrayı ayırmak için kullanılabilir (örneğin, İstanbul Senfoni Orkestrası ve İstanbul Filarmoni Orkestrası). Orkestralar, bazı eserlerde bir soliste eşlik ederken, koro ile birlikte de kullanılabilir. Her enstrüman grubunun farklı teknik özellikleri, tınısı ve önemi vardır. Besteci ifade etmek istediği konuyu ya da duyguları bu enstrümanların ses tınılarına veya çalınma tekniklerine göre kendine en yakın şekilde, belirli bir teknik bilgi ve mantık içerisinde kullanır..

Orkestra çalgıları ses rengi, yapı ve sesin elde ediliş yöntemine göre dört ana kümeye ayrılırlar.

Tahta nefesli çalgılar
Bakır nefesli çalgılar
Vurmalı çalgılar
Yaylı çalgılar
Tahta (Ağaç) nefesli çalgılar

Flüt
Obua
Klarinet
Fagot
Bakır nefesli çalgılar

Korno
Trompet
Trombon
Tuba
Vurmalı çalgılar

Timpani
Zil
Davul
Çan
Piyano
Bu grupta birçok vurmalı çalgı vardır.
Telli / Yaylı çalgılar

Keman
Viyola
Viyolonsel
Kontrbas
Arp

Orkestralar yukarıda saydığımız enstrümanların farklı sayılarda birleşiminden oluşabilir. Üflemeli çalgıların sayıları genelde birbirine eşittir. ikişer, üçer adet kullanılabilir ve bu orkestranın bu sayılara göre adlandırılmasını sağlar. Örnek:İkili orkestrada tahta üflemelilerden ikişer adet kullanılır.
İkili orkestra düzeninde tahta üflemelilerde 2 Flüt, 2 Obua, 2 Klarinet, 2 Fagot ve bakır üflemeliler genel olarak 4 Korno, 2 Trompet, 2 Tenor Trombon ve 1 bas Trombon ile 1 Tuba olarak kullanılır.
Bu düzene göre Timpani ve isteğe bağlı olarak Zil ile Davul kullanılabilinir. Yaylı çalgılar ise nefeslilerin ses gürlüğünü kapatmayacak şekilde kullanılır. 12-14 adet 1.Keman, 10-12 adet 2.Keman, 8-10 Viyola, 7-10 Viyolonsel ve 6-8 Kontrbas olabilir. Genelde bu düzenek içerisinde Arp pek kullanılmaz, fakat bestecinin isteğine göre bu durum değişiklik gösterebilir.
Üçlü orkestra da ise tahta üflemeli enstrümanlara birer üye daha eklenir ve diğer gruplarda da artış görülebilir. Örneğin:
2 Flüt + 1 piccolo Flüt (piccolo aynı zamanda 3.Flüt olarak da kullanılabilir)
2 Obua + 1 Korangle (Kor angle de 3.Obua yerine kullanılabilir)
2 Klarinet + 1 Bas-Klarinet
2 Fagot + 1 Kontrfagot
4 ya da 6 Korno, 2 ya da 4 Trompet, 2 Tenor ile 1 Bas Trombon ve 1 Tuba.
Timpani, Zil, Davul, Çan ve bestecinin isteğine göre daha fazla vurmalı çalgı. Piyano da Orkestra içerisinde vurmalı çalgılar grubuna dahildir. Bu düzen içerisinde nadiren kullanılabilir.
Arp genellikle 3'lü orkestralarda kullanılır.
1.Kemanlar 16-18, 2.Kemanlar 14-16, Viyolalar 10-12, Viyolonseller 12-13, Kontrabaslar 8-9, Yaylı çalgılar için verilen sayılar ortalamadır ve değişiklik gösterebilirler..
4'lü orkestralarda da tahta üflemeli çalgılara birer çalgı daha eklenir ve diğer grupların sayısı da artabilir. (3 Flüt + 1 Piccolo, 3 Obua + 1 Kor angle, Mi-bemol klarinet + 2 La/Si-bemol Klarinet + Bas klarinet gibi. Bakır üflemeli çalgılar bundan sonra bestecinin kendi isteğine göre değişir, 6 trompet, 8 korno, 4 trombon, 2 tuba, kimi zaman wagner tubası ve hatta bunlara ek olarak bir askerî bando bile eser içerisinde belli amaçlar için kullanılabilir.
4'lü orkestralarda nadiren bazı çalgılar kullanılabilir, bunlara örnek olarak Alto Flüt, Bariton Obua, Mi-bemol Klarinet ve Basset Horn'u örnek verebiliriz. Saksafon ise eserin yapısına ve konusuna göre 3'lü ya da 4'lü orkestralarda kullanılan bir çalgıdır. Tahta üflemeliler grubuna üyedir fakat yapı olarak madenden yapılmıştır. Ses rengi ve çalınma yöntemi tahta üflemeliler grubuna girmesinin başlıca nedenleridir.
Ayrıca Klasik Orkestra, Erken Romantik Orkestra, Modern Romantik Orkestra, 20.Yüzyıl Orkestrası şeklinde de gruplanabilir.

Orta oyunu (Kol oyunu, meydan oyunu, meydân-ı sühan, zuhûrî, zuhûrî kolu olarak da adlandırılır), ana karakterleri Kavuklu ve Pişekar olan, açık alanda halkın ortasında yazılı bir metne bağlı kalınmadan oynanan müzikli ve danslı Türk halk tiyatro oyunu.
Gerçek kişilerle ve kalabalık bir kadroyla icra edilen orta oyunundan ustadan çırağa intikal ederek gelen konular tekrarlanır. Bir gölge oyunu olan Karagöz’ün  canlandırılması olarak kabul edilmiştir. Toplumun ve çevresinin sorunlarını yansıtan oyun, eleştiriden komediye yönelir. Dekor ve kostüm en aza indirilmiştir. 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan tulûat tiyatrosu ile benzer özellikler gösterir.
Batı etkisinde bir tiyatro anlayışının benimsenmesi sonucu önemini kaybeden orta oyunu, İsmail Dümbüllü’nün 1973’te ölümüyle son temsilcisini de kaybetmiştir. 

Orta oyunundan ilk defa, Osmanlı sultanı II. Mahmud'un kızı Sâliha Sultan’ın 1834’te yapılan düğünü için kaleme alınan Lebîb’in Sûrnâme’sinde, “Cümle etrâf-nişîn-i meydan / Oldu orta oyunundan handan” mısralarında söz edilmiştir
II. Mahmud’un oğulları Abdülmecid ile Abdülaziz’in sünnet düğünü için yapılan şenliği (1836) anlatan Hızır’ın Sûrnâme’sinde yer alan mısralardan yola çıkarak, XIX. yüzyılın ilk yarısında bilindiği ve aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlık kazandığı söylenebilir.
Orta oyunun ilk defa ne zaman ortaya çıktığı konusunda ise farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı araştırmacılar “Orta oyunu” adının ilk ortaya çıkış tarihini saptamaya çalışmış ve 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir. Bazı bilim adamları ise Ortaoyunu'nu “Ortaoyunu” adını aldıktan sonra başlatmanın yanlış olacağını söyleyerek; Osmanlı toplumunda daha eskiden "Kol Oyunu", "Meydan Oyunu", "Zuhuri Kolu"  çeşitli isimlerle ortaoyununun karşımıza çıktığını; Karagöz, kukla, dans curcuna, meddah ve gene sözlü bir oyun olan hokkabazlık gibi oyun türlerinin karışımı sonucunda son biçimini aldığını ileri sürerler.
Kimi araştırmacılar ise Yunanlar'a ait “mimus” oyunlarındaki kişilerin Karagöz ve Ortaoyunu kişileri ile benzerliklerine dikkat çekerek bu oyun türünün çok eski zamanlara dayandığını  belirtirler. Bu araştırmacılar Türkler'in İstanbul'u fethettikten sonra Bizanslıların başı kel, karnı şişkin “Mimus”'unu Pişekar'la Hacivat, eli şakşaklı "Maccus”'unu da Kavuklu ile Karagöz yaptıkları görüşünü ifade etmişlerdir.
Orta oyunu sözünün ortaya çıkışına ilişkin görüşlere dayanarak orta oyununun ortaya çıkışı ile ilgili bazı düşünceler de ortaya atılmıştır. Commedia dell'Arte ile benzerliğini, ondan çıktığını öne süren bazı yazarlara göre Venedikliler ve Cenevizliler yoluyla bu sanat ile tanışan Türkler “Arte oyunu”nu bozup “Orta oyunu” yapmış olabilir. İspanya'da tek perdelik oyunlara “Auto” dendiğini belirten bazı araştırmacılara göre İspanya ve Portekiz'den pek çok seyirlik oyun getiren Yahudilerin, Türkiye'deki oyunlarına “auto” diyor olması ve bunun Türkçede benimsenip orta oyununa çevrilmiş olması mümkündür. “Maskare” sözünün Çingenecede “ortada, arasında” anlamına geldiğini, “soytarıcılık, güldürücülük” anlamında; İspanyolcada Mascara, Arapçada Mashara, Farsçada Meshere  kelimelerinin  Türkçeye çingenecedeki  “ortada” anlamında çevrilince “orta oyunu” duruma gelmiş olabileceği de düşünülmüştür. Ortaoyunu'nun “Yeniçeri ortaları”yla bağlantısı olabileceği de iddia edilmiştir. Başka bir iddia da Karagöz oyununun canlı sahnelenen şekline önce "Meydan Oyunu" ve "Zuhuri Kolu" gibi isimler verildiği ancak daha sonra ortalık yerde oynanması nedeniyle "orta oyunu" denildiğidir.
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Tanzimat aydınları Batı tiyatrosuna büyük ilgi gösterdiğinden geleneksel Türk tiyatrosu ve özellikle orta oyunu tiyatrodan sayılmamış, hatta zararlı bulunmuştur. Yazarların batı etkisinde bir tiyatro anlayışını devam ettirmeleri sonucu ortaoyunu giderek önemini yitirmiştir. Kavuklu Sepetçi Ali Rızâ, Cüce Vasil, Pîşekâr Âsım, Kavuklu Hamdi Efendi, Pîşekâr Küçük İsmâil Efendi, Kavuklu Naşit, Kavuklu Ali gibi isimlerin oynadığı orta oyunu İsmail Dümbüllü’nün 1973’te ölümüyle son temsilcisini de kaybetti. Anadolu’da köylülerin kış aylarında, özellikle düğünlerde ve bayramlarda oynadıkları köy orta oyunları Anadolu’nun birçok yöresinde devam etmektedir.

Orta oyunu, etrafı kalabalıkla çevrili geniş bir alana kurulmuş, bir metne bağlı kalınmadan oynanan bir oyundur. Orta oyunu bir açık alan oyunudur, mevsimine göre kapalı yerlerde de oynanmıştır. Erkek seyircilerin bulunduğu bölüme “mevki”, kadın seyircilerin bulunduğu bölüme “kafes" denir.
Palanga denen orta oyunu alanı daire ya da elips biçiminde olur, izleyiciler bu alanın çevresinde sıralanırdı. Oyun alanı ip gerilmiş kazıklarla belirlenir, izleyicilerin hemen önündeki bir köşede çalgı takımı yer alırdı. Çalgıcılar takımının hemen arkasında oyuncuların kostümlerinin saklandığı  sandık odası (pusat odası)  bulunurdu. Oyuncular 'sandık odasından çıkıp bir yanda bırakılan küçük bir aralıktan alana girerlerdi.
Orta oyununun başlıca dekoru, yeni dünya denen ve evi simgeleyen aşağı yukarı 1.50 ya da 1.75 metre yükseklikte, iki üç kanatlı, kafesli bir paravan ile dükkânı simgeleyen iki kanatlı daha küçük bir paravan ve arkalıksız bir iskemledir. Dükkân daha Kavuklu'yla ilişkili olan yerdir. Kavuklu'nun işsizlik sorununa çözüm bulunan; kimi zaman atölye, eskici kimi zaman da kunduracı, fotoğrafçı, kahve ocağı olan mekândır. Yeni Dünya ise çoğu kez yaşanılan mekan, ev olarak kullanılır.

Ortaoyunu'nun bilinen en ünlü gereç Pişekâr'ın kullandığı pastavdır. Şakşak diye de anılan bu gereç kırbaç, yelpaze, kapı açılma efekti, merdiven çıkılması efekti, dayak atılan sopa oluyordu. 
Kostümler kalıplamış idi. Pişekar dört renkli ve dört dilimli bir külahlı giyer; . Sırtında yaka ve önünde dört parmak genişliğinde kürklü bir cüppe, cüppenin altında ise aynı renkten bir çakşır, entari ya da mintan, ayaklarında çedik pabuçlar vardır. Kavuklu ise büyük dilimli bir kavuk, uçları beline sokulmuş kırmızı bir binişi, Şam kumaşından bir entari, belinde kuşak, cüppenin renginden bir çakşır ve ayağında çedik pabuçlar giyer. 
Oyunlarda gün ışığından yararlanılırdı. Gece oyunlarında basit lambalar aracılığıyla ışık elde edilir ve herhangi bir alan ışıklandırması ya da ramp ışıklandırma kaygısı güdülmezdi.

Klasik bir orta oyunu, Karagöz oyunundakine benzer biçimde giriş (mukaddime), karşılıklı konuşma (muhavere), fasıl ve bitiş bölümlerinden oluşur. Yazılı olmayan, ezbere bilinen bu metinler doğaçlamaya, seyircinin anlık tepkilerine yanıt vermeye elverişli  tipik halk tiyatrosu metinleridir. Her bölüm kendi içinde bütünlük gösterir ama diğer bölümlere karşın bağımsızdır.
Alana önce çalgı eşliğinde oyunun iki ana tipinden biri olan Pişekar girer, baş çalgıcı sayılan zurnacıyla kısa bir konuşmanın ardından, oyunun adını söyleyerek gösteriyi başlatır. Zurna Kavuklu havası çalmaya başlayınca meydana Kavuklu ve “Kavuklu arkası” diye adlandırılan cüce, kambur veya denyo meydana gelir.
İkinci ana tip olan Kavuklu ve “Kavuklu arkası” diye adlandırılan cüce, kambur veya denyo'nun zurnanın çaldığı Kavuklu havası eşliğinde alana girmesiyle  karşılıklı konuşma bölümü başlar. Bu bölüm kendi içinde ikiye ayrılır. Kavuklu ile Pişekâr'ın birbiriyle tanış çıkmalarıyla sonuçlanan ilk bölüm arzbâr adıyla anılırdı. Bunun ardından Kavuklu'nun, sonunda rüya olduğu ortaya çıkan bir öykü anlattığı tekerleme bölümü gelir. Asıl oyunla ilgisi olmayan karşılıklı konuşma bölümü izleyicileri gösteriye ısındırmayı amaçlar. Tekerlemelerin oldukça sık kullanılan ve ünlü olanlarından bazıları şunlardır: Kahve Kutusu, Kavun, Dilenci Vapuru, Beygir Kuyruğu, Pazaryeri, Tımarhane, Yangın, Kuyu, Gelincik Pişekâr'ın pastavını, Kavuklu'nun kavuğuna vurmasıyla tekerleme sona erer.
Asıl oyunun yer aldığı fasıl bölümünde Kavuklu sürekli olarak alanda kalır, oyunun konusuna göre sahneye çıkan çeşitli tiplerle güldürücü konuşmalar yapar. Bu bölümde zaman zaman Pişekâr da alana gelerek ya yeni tipleri Kavuklu'yla tanıştırır ya da oyunun akışını yönlendirirdi. Oyundaki düğüm genellikle, Karagöz oyununda olduğu gibi sarhoş tipinin ortaya çıkmasıyla çözülür. Bu bölümde   Dükkân ve Yeni Dünya dekorları kullanılır. Gerçek dünyaya dayanan konular işlendiği gibi halk masalları ve efsanelerden alınan kurmaca öyküler de işlenebilir.
Çok kısa olan bitiş bölümünde Pişekâr ile Kavuklu karşılıklı birkaç söz söyledikten sonra, Pişekâr'in oyunun son bulduğunu açıklaması, işlemiş oldukları kusurlardan ötürü özür dilemesi, gelecek oyunun adını, yerini ve zamanını açıklamasıyla oyun son bulur, Kavuklu ve Pişekâr müzik eşliğinde alandan çıkar.

Orta oyununda yer alan bütün tipler Karagöz oyununun tipleri gibidir; ancak Karagöz perdesinde gösterilme olanağı olan doğaüstü yaratıklarla, hayvanlar, sandal, araba gibi binek araçları orta oyununda yer almaz. İki ana kahramanı vardır: Pîşekâr hem oyuncu hem sahneye koyucu, hem yazar gibi davranır. Kültürlüdür; saray ağzını ve Farsça sözcüklerle bezenmiş bir elit dili konuşur. Kavuklu ise oyunun baş komiğidir. Pişekar'ı yanlış anlayarak komik durumu ortaya çıkarır. Pişekâr ile Kavuklu gölgeoyunundaki Hacivat ve Karagöz'ün karakter olarak aynısıdır. Ama Pişekâr ile Kavuklu canlı kişiler olduklarından sözlerini vücut hareketleriyle, yüz mimikleriyle güçlendirmek olanağına sahiptirler. Karagöz metne daha çok bağlı kalmak zorundayken orta oyunu oyuncuları oyunun akışına göre metinde çeşitli değişiklikler yapabilirler ve yeni espriler üretebilirlerdi.
Orta oyununda kadın rolünü de erkekler oynar; buna Zenne ya da oyun argosunda Gaco denir. Kadınlar, hiçbir oyunda olumlu özellikler göstermezler.
Orta oyunu; Karadenizli, Rumelili (muhacir), Kayserili, Ermeni, Rum, Yahudi, Balama (Rum, Frenk) Arap, Acem, Arnavut, Türk (Hırbo), Sarhoş, Bekçi, cüce, kekeme, kambur, sağır büyücü... gibi tipler kendi şiveleri ve kılıklarıyla oyunda rol alır. Bu tipler, kılıkları, davranışları ve konuşmalarıyla hemen tanınır; daha meydana girerken çalınan müzikle belli olurlar. Kayserili, kurnaz, pişkin ve açıkgöz; L

Orta Çağ Tiyatrosu, bazıları için tiyatronun karanlık çağı olsa da aslında tiyatronun yığınlar halinde izlendiği bir çağdır. Ancak diğer sanat dalları gibi tiyatronun da Orta Çağ'ın ilk zamanlarında baskıya uğradığı gözlemlenir. Daha sonra tiyatronun gücünü keşfeden kilise; cahil olan halkı, Tanrı'ya tiyatro yoluyla biraz daha bağlayabileceğini düşünür. Tiyatrodan yararlanmak ister. Dini oyunlar sahnelerler. İncil'den bölümler oynanır. İbret ve moralite oyunları denen iki güçlü türle kiliselerden başlayıp, sokaklara taşan bir tiyatro başlamış olur.
Tiyatro tarihine katkıları
Orta Çağ tiyatrosu tiyatro tekniği açısından da büyük zenginlikler getirmiştir. Alanlara zamanla sığmayan tiyatro seyircisine yeni oyun yerleri bulmak gerekmiştir. Orta Çağ'da arabaların üstlerini sahne yaparak seyirciye ulaşmaya kadar birçok teknik geliştirilmiştir.
Zamanla kilise yönetiminden çıkmaya başlayan tiyatro halkın eline iyiden iyiye yerleşmeye başlamıştır. Başlarda rahiplerden oluşan oyuncuları artık esnaf localarının belirlediği insanlar oynamaktadır. Maddi desteği de tiyatronun bağlı bulunduğu loca üstlenmeye başlamıştır. Bu tiyatronun gücünü artık kilisenin elinde tutamaması anlamına gelmektedir.
Orta Çağ tiyatrosu özet bir anlatımla bu şekilde ifade edilebilir. İyimser gibi görünen bu anlatım Orta Çağ'da tiyatronun hüküm sürdüğü zamanı kapsamaktadır. Orta Çağ'ın baskıcı ve bağnaz yapısı ise asla göz ardı edilmemelidir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda tiyatro Tanzimat devri sonrasında gelişim gösterdi ve II. Meşrutiyet sonrasında Batılı manada gelişimi hızlandı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda sahne sanatlarının erken örnekler düğün ve sünnet gibi günlerce süren muhtelif eğlencelerde ortaya koyulmuştu. Erken dönemleri takiben ülkede güldürücü manasına gelen muhdik ve taklitçi manasına gelen mukallidlerin sayısı arttı. Eğlendiriciliğin meslek haline gelmesini takiben Kol diye anılan kumpanyalar ortaya çıktı. Kolbaşının adıyla anılan kollar ücreti karşılığında düğün ve donanma şölenlerinde halkı eğlendirirdi. Memet Fuat'a göre 18 ve 19. Yüzyıllardaki koloyunu ve ortaoyunu gibi gösterilerin temelleri bu döneme dayanmaktaydı. Savaş oyunları Osmanlı devrinde genişledi, I. Süleyman devr-i saltanatında Atmeydanı'nda deriden yapılmış ikiz kuleler yapılmış ve top ve tüfeklerle bir savaşın canlandırılması yapılmıştı. Benzeri oyunlar denizlerde de düzenlenmekte olup kadırgaların çarpışması canlandırılmaktaydı. Hammer tarihine göre 1582'de III. Murad devrinde bir sünnet düğünü için müzikli bir oyun oynanmıştı. Bu oyun Hristiyan kölelerinin oynadıkları ve temasını mitolojiden alan bir ballet-pandomim idi. Bir diğer ballet-pandomim 1675'te IV. Mehmed devrinde Edirne'de bir düğünde oynandı ve bu Fransız kaynaklarına da yansıdı. Memet Fuat'a göre büyücülükle karışık bir aşk efsanesini ele alan bu oyunun oyuncuları Müslüman Türklerdi. Bir başka Fransız kaynağında I. Abdülhamid'in kızı Rabia Sultan'ın doğum şenliğinde Harem'de bir oyun oynanmıştı. Bu oyun I. Abdülhamid'in Osmanlı kadınının giyimi üzerine çıkarttığı ferman ve düzenlemelerin kadınların yaşamlarına etkisi üzerineydi.
Hammer ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde ülkedeki Yahudi komedilerine atıflar mevcuttur. Hammer 16. Yüzyıl'da bu Yahudi komedilerin oynandığını yazarken Evliya Çelebi de sonraki yüzyılda bu oyunların devam ettiğini bildirir. 18. Yüzyılda ise Yahudi komedileri hakkında daha fazla bilgi edinilmektedir. Baron de Tott bu oyunların kendiliğinden gelmiş seyircilerle bir meydanda oynandığını ve aralardaki fasılları ip cambazları, yeteneksiz pehlivanlar, soytarı ve rakkaselerin doldurduğunu aktarmaktadır. Eski Türklerde Dram Sanatı'na (Refik Ahmet Sevengil, Maârif 1959) atfen verdiği bilgide Fuat, yüksek memuriyetlerde bulunan kişilerinin konaklarının önünde oynamak üzere oyuncular tuttuklarını, çoğunun "açık-saçık şeyler" olduğunu ve bu oyunların halkın büyük ilgisini çektiğini, ahlak kaidelerinin esnetildiği ve hükûmet tutumlarına (genel ahlak düşüncesi) aldırış edilmediğini; bir Yahudi kalabalığının padişahı taklitten cezalandırıldığını ancak Sadrazam dahil hüçbir mevkinin hicvedilmekten istisna olmadığını söylemektedir. Hiciv şairi Haşmeti ise Velâdetnâme'de Yahudi komedilerine pek yer vermemektedir, para kazanmak için sokak ve konaklarda halkı eğlendiren Müslüman oyuncuları, güldürü ve taklitçileri ağırlıkla ele almaktadır. Fuat'a göre bu sokak eğlenceleri tam manasıyla tiyatro sayılmasa da tiyatro izlenceleri taşıyan eğlencelerdi. Kezâ Osmanlı sarayına girmeden evvel curcuna ile kol oyunu halk arasında yayılmış eğlence şekliydi. Curcunacılar herkesi güldürmek suretiyle hareket ederken peşi sıra kol oyununa geçilmekteydi. Kol oyunu kimi zaman sarayda da oynanmaktaydı. II. Mahmud devrinde saraya bağlı ayrı bir kol oyunu grubu kurulduğu düşünülmektedir. Kol oyunlarının meydanın tam ortasında oynanmasından hareketle bu devirde orta oyunu adını aldığı belirtilmektedir. 1833'te yazılan bir Surnâme'de bir düğün öncesinde çengilerin dans ettiği ardından da orta oyunu icra edildiği yazmaktadır.

Kol oyununun gelişip orta oyununa dönüşmesi sonrasında oyunların oynanacağı mekânlara çadırlar kurulmaya başladı. Gösterinin oynandığı mekânın bir tarafında ikili na'ra ve davuldan oluşan musiki heyeti oyuncuların sahneye çıkmalarından evvel saz ve köçek havaları çalardı. 12 kişiden oluşan köçek grubu genellikle genç erkeklerden oluşmaktadır; parmaklarında pirinç ziller varken aynı zamanda saçaklı etek giymektedirler. Renkli bir ortam yaratan bu köçekler seyircilerin etrafını da dolaşmaktadırlar. Sessizlik sağlandığı vakit orta oyunu başlar, dilimli kavuğu ve elinde şakşakı olan Pişekâr yavaş bir şekilde meydana gelir, temanna ederek gelenleri selamlar ve oyunu anlatır; Kavuklu da ondan sonra meydana girer nükte ve cinaslarla konuşmaya başladır. Oyunun temel direği Pişekâr iken Kavuklu delişmen bir tipi canlandırır. Erkekler tarafından canlandırılan kadın rollerine Zenne denmektedir. Keza Osmanlı ülkesindeki muhtelif milletlerden unsurlar da bu oyunlarda sergilenmektedir. Oyundaki genel çerçeve oyuncuların yaratıcılığıyla ilişkilidir. Sanatçılar oyunun hatlarını kabaca bilmekle beraber rollerinin gerektirdiği durumlara göre zeka ve kabiliyetlerini gösterirler. Özellikle birçok manası olan söz oyunları ve taklitlerle güldürü amaçlanmaktadır. Orta oyununun sergilenişinde bir süre sonra kısmi değişiklikler oldu, ilk olarak köçeklerle beraber sahneye çıkan Tiryaki tipi kaldırılır ardından da curcuna adetine son verilir.
Osmanlı sahne sanatları içinde Karagöz ve Hacivat oldukça yaygın olan bir gölge oyunudur ve Anadolu Türklerince 15. Yüzyıldan beri oynatılmaktadır. Bu gölge oyununda deriden yapılmış insan biçimleri karanlıkta beyaz bir perdenin arkasında yansıtılır ve atışma, taklit ve şivelerle güldürü amaçlanır. Karagöz sözü açık olan bir tip iken Hacivat ise okumuş, çıkarcı ve dalkavukluğa yatkın bir tipi simgeler. Oyunlardan toplumsal yapıya ilişkin genişçe bilgi edinilebilmektedir.

Osmanlı ülkesindeki azınlıklar ve özellikle Ermeniler 19. Yüzyıl'da kendi içlerinde halka açık olmayacak şekilde oyunlar oynamaktaydı. Tanzimat devri sonrasında eğlence kültüründe öne çıkan Beyoğlu'nda yabancı topluluklar öz dillerinde tiyatrolar düzenlemeye başladılar. Bu dilleri bilmeyenlerin de oyunlara gelebilmesi için oyunların Türkçe özetleri çıkartılırdı. Ülkedeki ilk tiyatro Galatasaray'da açılmış olan Fransız Tiyatrosu'ydu. Burada Fransız operet ve komedi toplulukları oyunlar oynarken tiyatro bir süre sonra yandı. Bir diğer tiyatro Hoca Naum Tiyatrosu idi. Bu tiyatro da 1870'teki büyük yangında yandı. Fuat'a göre Beyoğlu bu iki tiyatro sayesinde uzun bir dönem canlı bir görünüm kazandı, birçok oyun yurt dışından önce burada sergilendi ve birçok tanınmış tiyatrocu Osmanlı ülkesine geldi, dönemin padişahı Abdülmecid de tiyatrodaki özel locasında oyunları seyrederdi. Padişahın tiyatroya gitmesi saray çevresince hoş karşılanan bir şey değildi, öyle ki bu tutumun padişahlığın ağırlığını azalttığı eleştirisi yapılıyordu. Bu söylencelerin artması sonrasında padişah özel tiyatrolara gitmekten vazgeçip Dolmabahçe Sarayı'nın silahhanesine Avrupalı mimarlara bir tiyatro yaptırdı. Saray tiyatrosunda Avrupalı topluluklar padişah ve saray üyelerine özel oyunlar sergilediler. Bu vesileyle gelen topluluklara eşlik etmesi amacıyla bir de Hademei Hassai Şahane adıyla orkestra kuruldu. Burada yabancı ustalardan ders alan Osmanlı gençleri Saray'daki oyunlarda kısa süreli roller alıyordu.
Ermeniler Osmanlı tiyatrosunda öne çıkan milletlerdendi. Osmanlı ülkesinde Ermenice oyunlar oynanırken 1856'da Ortaköylü bir grup genç tiyatro topluluğu kurmuştu. Bu topluluğu uzun bir süre Mıgırdiç Beşiktaşlıyan yönetti ve topluluk şehrin muhtelif yerlerinde oyunlar sergiledi. 1850'lerin sonlarına doğru birkaç özel Ermeni tiyatro iştiraki kurulsa da Naum Efendi bu alanda tekel sahibi kişiydi ve tiyatroya ilgili Ermeni gençler Naum Efendi Tiyatrosu'nda bağlandılar. Bu dönemde kadın tiyatrocular bulmak oldukça zordu, Türkiye'de Batılı anlamda tiyatronun doğuşuna büyük katkıları olan Mardiros Mınakyan bu nedenle kimi zaman kadın rolüyle oynuyordu. Hasköy Tiyatrosu hükûmetten oyun izni alırken "Şark Tiyatrosu" topluluğunda David Triyant, Mardiros Mınakyan, Serovpe Benğiyan, Horannes Acemyan, Bedros Mağakyan, Tomas Fasulyeciyan, Güllü Agop gibi isimler yer alıyordu. Arusyak Papazyan ve kardeşi Matmazel Agavni Papazyan bu kumpanyada çalışan kadınlardı, daha sonra başka Ermeni kadın tiyatrocular da kumpanyaya katıldı.
Şark Tiyatrosu'nun kapanması sonrasında buradaki oyuncular dağılarak ayrı topluluklar kurdular. Seyirci azlığına çözüm olarak bu dönemde Türkçe oyunların sayısı arttı. Asya Cemiyeti'ni yöneten Güllü Agop 1866'da Sezar Borciya'yı Türkçe oynayarak büyük bir başarı yakaladı. Türk aydınları da azınlıkların tiyatro faaliyetlerine daha fazla ilgi göstermeye başlamıştı. Bunun erken örneklerinden biri Gedikpaşa Hipodromu'nun bir Fransız'dan satın alınarak tiyatro haline sokulması idi. Gedikpaşa Tiyatrosu bu sayede ortaya çıktı. Bu kumpanyanın başına da Güllü Agop getirildi. Fuat'a göre bunun nedeni Türklerin tiyatroyla ilgilenmelerinin hoş karşılanmayacağı düşüncesi idi. Âli Bey ve arkadaşları bu nedenle geri planda tiyatroyu destekliyorlardı.
Gedikpaşa Tiyatrosu 1869'da Türkçe oyunlar oynamaya başladı. Mustafa Fazıl Paşa tiyatronun hissedarları arasındaydı, Recaizade Mahmud Ekrem Namık Kemal ve Âli Bey de kumpanya ile ilgiliydiler. Oynanacak oyunlar daha çok Recaizade, Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Şemseddin Sâmi ve Ahmed Midhat gibi isimlerin yer aldığı kurulla belirleniyordu. Gedikpaşa'da klasik eserlerden yapılmış tercümeler, melodram ve yerli eserler oynanırken yılda dört defa Ermenice oyunlar oynanırdı. 1876 sonrasında müzikal tiyatro icra edilmeye başlandı. Dönemin tanınmış oyuncuları da zamanla kumpanyaya dahil oldular. Bu oyuncuların maaşları döneme göre yüksekti, tiyatroya olan dahillikleriyle toplumda mümtaz bir konum bulup saygı görürlerdi.

Özel

Genel
Fuat, Memet (1984). Tiyatro Tarihi. İstanbul: Varlık. s. 285.

Oyuncu (aktör veya aktris), dramatik bir yapımda rol alan ve sinema, televizyon, tiyatro veya radyoda bir karakteri canlandıran sanatçı. Aktör kelimesi Antik Yunancadaki ὑποκριτής (hypokrites) kelimesinden gelmektedir. Bu kelime, "oynayan, canlandıran kişi" anlamına gelir ve bu yüzden "aktör" kelimesi de oyunculuk yapan kişiyi temsil eder.

Oxford İngilizce Sözlüğü, "aktör" kelimesinin İngilizcede her iki cinsiyet için de kullanılabileceğini ifade eder. Aktris kadına özgü bir kelime olduğundan, bazı feministler tarafından cinsiyetçi bir kelime olduğu iddia edilmiştir. Bu nedenle, aktör kelimesi modern İngilizcede hem erkek hem de kadın oyuncuları karşılayacak şekilde yeniden ortaya çıktı, ancak aktris kelimesi ödül törenlerinde kadın oyunculara verilen ödüllerde kullanıldı ve hâlâ genel kullanımda yaygındır.

Oyunculuk MÖ 534 yılına dayanır. Yunan oyuncu Thespis, Theatre Dionysus sahnesinde, bir oyunda ilk kez konuşan oyuncu oldu. Thespis'in anısına, oyunculara Thespians adı verildi. Öte yandan, bir tiyatro efsanesine dayanılarak tiyatrolarda meydana gelen afetlerden onun ruhani müdahalesi sorumlu tutulur.
Oyunculuk, Orta Çağ başlarında onurlu bir meslek değildir. Tiyatro toplulukları genellikle güvensizlikle karşılanırdı. Avrupa'nın bazı bölgelerinde, aktörler Hristiyan mezarı alamazlardı. Ancak bu olumsuz tutum, 19 ve 20. yüzyıllarda büyük ölçüde değişti ve oyunculuk onurlu bir meslek ve bir sanat hâline geldi.

Konstantin Stanislavski tarafından 19. yüzyılın sonlarında Moskova Sanat Tiyatrosu'nda geliştirilen bu oyunculuk kuramı, 1930'lu yıllarda Group Theatre (New York) tarafından popülerleştirildi. Daha sonra 40'lı ve 50'li yıllarda Actors Studio'da Lee Strasberg tarafından geliştirildi. Bu kuramda oyuncunun, ruh durumunu yaratıcı konuma getirmesi ve bunu istemli bir şekilde oluşturması amaçlanır. Kurama göre, oyuncunun o anda oynadığına gerçekmişçesine inanması gerekmektedir. Oyuncu rolüne hazırlanırken, anılarından bir kaynak olarak faydalanabilir ancak, yalnızca bu duygularla değil, oynadığı rolün çevresini, koşullarını iyice araştırarak bunların hepsinin üzerine, kendi düş gücünü de koyup rolüne hazırlanmalıdır.

İngiliz pandomimi veya kısaca panto, başta Birleşik Krallık olmak üzere pek çok ülkede Noel sezonunda gösterime giren müzikal-komedi türünde oyun. Genellikle çocuklu ailelere yönelik hazırlanır. Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Zimbabve, Jamaika, Güney Afrika, Hindistan, İrlanda, Cebelitarık, Malta gibi pek çok ülke ve bölgede sahneye konur.
İngiliz pandomiminin kökeni, 18. yüzyılın ilk yarısındaki popüler arleken soytarılarılarının gösterilerine dayanır. Fransız arleken komik dansları gibi bu gösterilerde de comedia dell'arte karakterler, müzik ve dans bulunurdu. Önceleri konuşmasız iken sonradan konuşma da eklendi. Viktorya döneminde pandomimlerde masallar canlandırılmaya başlandı. Akrobatlar ve jonglörler eklenerek, çocuklar için hazırlanan kapsamlı bir eğlenceye dönüştü. 19. yüzyılın ikinci yarısında sadece Noel döneminde gösterilmeye başlandı.
20. yüzyılın popüler pantoları arasında Külkedisi, Alaaddin, Anne Kaz ve Mavi Sakal sayılabilir. Pantolarda geleneksel olarak baş erkek kahramanı genç bir kadın, bir erkek sanatçı ise komik bir yaşlı kadını (dam) oynar.

Pit orkestra (ya da çukur orkestrası), operalarda, balelerde, müzikallerde ve müzik içeren diğer gösterilerde sanatçılara eşlik eden bir tür orkestra türüdür. Bu terim, bir piyanodan daha fazlası kullanıldığında sessiz filmlere eşlik eden orkestralar için de kullanılmıştır. Opera ve bale performanslarında, çukur orkestrası tipik olarak bir senfoni orkestrasına benzer boyuttadır, ancak parçaya bağlı olarak daha küçük yaylı ve bakır çalgı grupları içerebilir. Bu tür orkestraların boyutları yaklaşık 30 kişiden (erken dönem Barok ve Klasik opera) 90-100 müzisyene (Wagnerian opera) kadar değişebilir. Bununla birlikte, finansal, mekân ve hacim kaygıları nedeniyle, 2000'lerde müzikal tiyatro çukur orkestrası önemli ölçüde daha küçüktür (10'dan daha fazla olmayan yaylı çalgı icracıları dahil fazla 20–30 kişidir).

Tipik olarak pit-orkestra, orkestra çukuru adı verilen, sahnenin önündeki alçaltılmış bir alanda çalar. Çukurun içindeki orkestra üyeleri şefi, orkestra şefi de sahneyi takip eder. Müziği şarkıcıların, dansçıların ve oyuncuların vokalleri ve hareketleriyle koordine etmek için arkası seyirciye dönük olarak orkestrayı yönetir. Şef ayrıca bir veya daha fazla klavyeli çalgı başında bulunabilir ve bir icracı olarak da bulunabilir. Bu da genellikle el hareketlerinden ziyade daha fazla kafa ve yüz hareketinin kullanarak yönetmesi anlamına gelir. Bu genellikle bir gösterinin sadece küçük bir orkestra gerektirdiği veya çalgılamanın genellikle orijinal düzenlemeden azaltıldığı ve bir veya iki klavyenin birkaç çalgının yerini aldığı, daha çok turnelerde görülen durumdur. Bazı durumlarda, tiyatroların çukuru yoktur; bu durumda pit orkestrası sahneye yakın bir odada, orkestra şefinin hareketlerini bir video monitörü aracılığıyla izleyerek çalabilir.

Müzikal tiyatrodaki çukur orkestrasının nefesli çalgıları Reed Book denilen nefesli gruplarına bölünür. Orkestrasyonu çalınacak müzik türüne göre (klasik, caz veya blues gibi) her gösteriye göre değişir. Örneğin, bir '1. Nefesliler' (Reed 1) pikolo, flüt, Mi-bemol (alto) saksafon, si-bemol klarnet ve / veya obuadan oluşabilir. Bir müzisyenin kendi grubundaki her partiyi çalması beklenir. Müzisyen pek çok farklı çalgı çaldığı için, bir "dublör" olarak görülebilir (Bu grupların her birinde sekiz adede kadar çalgı olsa bile). Genel olarak, bu gruplar 3 kategoriden birine olma durumundadır: tiz grup, pes grup ve çift kamışlı 3. grup. Tiz grup bölümü soprano, alto ve tenor saksafon, Si-bemol, bas ve Mi-bemol klarnet, alto flüt, flüt ve pikolo içerebilir. Pes grup bas, kontra-alto ve kontrbas klarnet, bariton ve bas saksafon içerebilir. Çift kamışlı grupta obua, İngiliz kornosu ve bazen Si-bemol klarnet içerebilir. Belirli enstrümanların bir müzikal boyunca tek başına veya grup bölümlerini çalma ihtiyacından dolayı, daha tiz gruplar genellikle baştan sona daha fazla iki kat çalgı içerirken, pes gruplar daha az çalgı içerir. Örneğin Leonard Bernsein'ın Batı Yakası Hikâyesi'nde klarnet ve bas klarnet bölümleri, eşzamanlı olarak nadiren çalsalar da, [3] ilk dört grubun her birinde mevcuttur; daha ziyade, müziğin belirli bölümlerinde, yalnızca tek bir kısımda bulunan çalgılar (alto saksafon, Mi-bemol, klarinet, obua, İngiliz kornosu ve soprano saksafon gibi) ayrı ayrı çalarken, bu kısımlardan birkaçı aynı anda çalmalıdır. Bununla birlikte, 5. grup yalnızca başka hiçbir grupta bulunmayan fagot bölümlerini içerir.
Çukur orkestralarında çalan müzisyenlerin yalnızca zaman zaman birden fazla çalgı çalması değil, aynı zamanda aşina olmaları ve birden fazla tonda, stilde ve tempoda çalabilmeleri ve anında geçiş yapabilmeleri gerekir. Bir müzikalin orkestrasyonu, şarkıcının ses aralığına en uygun tonda yazılır. Daha fazla miktarda tiz ve pes parçaların gerektirdiği dikkatin artması nedeniyle bazı tonlarda transpozisyon yapmak diğerlerine göre daha zordur. Müzikaller ayrıca duygusal bir baladdan senkoplu bir funk melodisine ve bir hard rock şarkısına kadar değişen bir dizi stile sahip olma eğilimindedir. Pek çok müzisyen, klasik müzik gibi belirli bir tarzda çalmak üzere eğitilmiştir, ancak çukur orkestralarında çalabilmek için müzisyenlerin bir dizi farklı tarzı çalabilmesi gerekir. Müzikaller canlı olduğu için, birçok öğe diziden gösteriye değişebilir; Pit orkestrası müzisyenleri sonuç olarak her gece farklı tempoları çalabilmeli ve hatta bir oyuncu veya şarkıcı bir hata yaptığında müziklerini yeni bir yere atlayabilmelidir.

Herhangi bir orkestra veya benzeri toplulukta olduğu gibi, halka açık gösteriler başlamadan önce bir pit orkestrası şarkıcılar ve dansçılarla prova yapar. Provaları, temposu belirleyen, şarkıları ve müzikal araları başlatan, bölümlerin duraklamalarını ve bitişlerini belirleyen şef/müzik yönetmeni yönetir.
Bir çukur orkestrasının üyelerinin harika bir sahne varlığı sergilemeleri gerekmese de ve seyircilerin çoğunun görüş alanından uzakta çalışsalar da, genellikle balkon koltuklarından görülebilirler ve bu nedenle standart kıyafet ve görünüm kurallarına uymaları gerekir. (ör. resmi kıyafetler)
Bir çukur orkestrasında müzisyenlerin hazırlığı, provalara katılmaktan çok daha fazlasını içerir. İlk provadan önce, topluluk müzisyenleri kendi partilerini, özellikle zor bölümleri (hızlı geçişler, çok tiz veya pes bölümler) ve sololar için bireysel olarak pratik yaparlar. Sanatçılar genellikle tempoları ve çalma tarzlarını öğrenmek için gösterinin bir kaydını dinler, özellikle de çukur orkestrasının sahnedeki aktörlere veya şarkıcıların bölümlerine bağlı karmaşık bölümlere sahip olduğu bölümler varsa (örneğin, sahnede bir tabancanın ateşlenmesi ile büyük bir orkestra akorunun aynı ana denk gelmesi gerekebilir).

Pit orkestra, büyük orkestralardan küçük rock kombinasyonlarına (örneğin, gitar/klavyeler/bas/davullar) kadar değişebilir. Bir çukur orkestrası genellikle orkestra çukurunda çalarken, arka planda sahnede oldukları zamanlar vardır (bu genellikle rock müzikalleri içindir). Bazı durumlarda, pit orkestrasının bir veya daha fazla üyesi, çalgıları ile sahnede kostüm içinde görünmek ve bir sahnenin parçası olarak müzik çalmak zorunda kalabilir. Aşağıda beş büyük tiyatro lisansı şirketinden çukur orkestrası örnekleri verilmiştir: Music Theater International, Tams-Witmark, Samuel French, Inc., Rodgers ve Hammerstein Theatricals ve Theatrical Rights Worldwide. Bunlar, değişen boyutlardaki pit orkestralarını gösterir. Yaylı çalgılar, özellikle eski müzikallerde iki müzisyenin bir partiyi zorunlu olarak çalması amacıyla yazılmıştır.
2000'li yıllarda bütçe kısıtlamaları nedeniyle bazı müzikaller, müzik düzenlemelerinden gelen çalgıları klavyelerle değiştirdiler. Örneğin, küçük bir yaylı bölümü kiralamak yerine, bir müzikal yaylı partilerini veya korno partilerini çalmak için bir veya iki synthesizer (sentezleyici) kiralayabilir. Bazı müzikaller, gösteriler için önceden kaydedilmiş müzik kullanmış ve bu da tartışmalara yol açmıştır.

Müzik, Robert Ginzler tarafından düzenlenmiştir.
Lisansı elinde bulunduran şirket olan Tams-Witmark'ın sahip olduğu versiyona göre;

3 Keman partisi (bölünmeli)
2 Viyolonsel partisi (bölünmeli)
Bas
Reed 1 (Nefesli 1): Alto saksofon, klarinet, flüt, pikolo
Reed 2 (Nefesli 2): Alto saksofon, klarinet
Reed 3 (Nefesli 3): Tenor saksofon, klarinet
Reed 4 (Nefesli 4): Klarinet, bas-klarinet, baritone saksofon
Korno
Trompet 1 & 2
Trompet 3
Trombon 1
Trombon 2
Piyano
2 perküsyon 1 & 2 (Davul seti ve maletli çalgılar; 1 davul, 1 maletli çalgılar)
Gitar/banjo
Tam yaylı çalgı kadrosu kullanılırsa toplam 25 çalıcı.
Not: Bu orkestrasyon, üçüncü trombon, beşinci nefesli grubu (Reed 5), bir arp ve ayrıca bir piyano olmayan asıl Broadway prodüksiyonunun orkestrasyonundan biraz farklıdır.

Albert Sendrey tarafından düzenlendi.
Lisansı elinde bulunduran şirket olan Music Theatre International'a air orkestrasyona göre;

9 Yaylı
2 1. Keman
2 2. Keman
2 Viyola
2 Viyolonsel
1 Bas
1 Arp
1 Korno
3 Trompet
1 Trombon
Reed I (Nefesli 1) Flüt, Pikolo
Reed II (Nefesli 2) Flüt, Pikolo
Reed III (Nefesli 3) (İngiliz kornosu, Obua
Reed IV (Nefesli 4) Klarinet
Reed V (Nefesli 5) Klarinet
Reed VI (Nefesli 6) Fagot, Bas-klarinet
2 Perküsyon
1 Klavye (Piyano, Çelesta)
Toplam: 24 Çalıcı
Not: Music Theatre International'ın hakları satın aldığı 2013 yılına kadar, bu gösterinin lisansını elinde bulunduran sahibi aslen Samuel French, Inc. şirketidir.

Lisansı elinde bulunduran şirket olan Samuel French, Inc.'e ait orkestrasyona göre;

Piyano/şef
Synthesizer (Sentezleyici)
Davul/Perküsyon
Tahta nefesliler (Alto saksofon, Klarinet, Obua, İngiliz kornosu, Pikolo, Soprano Saksofon, Flüt)
Korno
Viyolonsel
Toplam 5 çalıcı

Piyes, temsil ya da oyun; okunmaktan ziyade genellikle sahnelenmek üzere yazılmış, karakterler arasındaki diyaloglardan ve tasvirlerden oluşan tiyatro eseri. Bu eserin sahnelenmiş hâline de aynı adlar verilir. Bernard Shaw gibi bazı drama yazarları eserlerini yazarken, okunması veya sahnelenmesi arasında pek fazla tercih yapmamışlardır; yani okuyucunun da izleyici kadar zevk alabileceği eserler yazmaya gayret etmişlerdir.

Piyes kelimesi Türkçeye, Fransızcada "zihin ürünü" anlamına gelen ve daha çok tiyatro, opera gibi sahne sanatları için kullanılan pièce sözcüğünden geçmiştir. Aslen avam Latincesindeki "pettia" (parça) sözcüğünden gelen piece sözcüğü İngilizcede ise daha çok müzik eserleri için kullanılır. Sözcük "şarkı" anlamındaki "parça" şeklinde Türkçeye de yerleşmiştir.
Temsil sözcüğü ise Arapça kökenlidir ve mas̠ala (مَثَلَ) “benzedi, gibi idi, simgeledi”  fiilinden türemiştir.

Prometheus, Hesiodos'a göre İapetos'la ve Klymene'nin oğlu ve Atlas, Menoitios ve Epimetheus'un kardeşidir. Bazı metinlerde Prometheus'un annesi Asia ve kardeşi Athos olarak gösterilir. Prometheus, öteki kardeşleri gibi, tanrısal düzene kafa tutmuş, karşı çıkmış ve öteki kardeşlerinden farklı olarak sonunda insanoğlunu yaratarak ve onlara ateşi (yaratıcılığı, bilimi, uygarlığı) vererek bu düzeni değiştirmeyi başarmıştır.

Prometheus, Hint-Avrupa dil ailesindeki "önce" öneki olan "pro" ve "metheus" olarak ayrılır. Metheus sözcüğünün yakın kökeni, “matematik” sözcüğünün bile dayanağı olan, Yunanca “öğrenmek” anlamındaki “math-”tır (μάθ). Grekler, mitolojideki Prometheus’a “önceden öğrenen” anlamını yükleyerek onu bir kahin tanrı olarak nitelendirmişlerdir.
Uzak kökeni ise Sanskritçeye dayanır. Prometheus, Hint mitolojisindeki ateş tanrısı Agni ile eşlenebilir. Sanskritçedeki “yakmak” anlamında kullanılan “mathaya” (मथाय) Grekçedeki “metheus” sözcüğünün mitolojik kaynağını böylece açıklar; Prometheus ateşi çalarak insanları yaratmıştır.

Olympos Tanrıları'nın kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus'ta kurnazlık ve zekâ vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus onu Olympos'daki ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Dedelerinin öcünü almak için, kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Sonra onun acizliğine acıyarak, Hephaistos’un (Demirci Tanrı) alevler saçan ocağından bir kıvılcım çaldı ve insanlara armağan etti. Bunun için Zeus tarafından Kafkas Dağında zincire vurulmuş ve Prometheus Desmotes (zincire vurulmuş Prometheus) adıyla anılmıştır. Prometheus, insanlarla ateşi (bilimin ve aydınlanmanın sembolü) paylaştığı için Zeus tarafından, bir kartalın (bazen akbabayla karıştırılır) her gün, geceleri yeniden oluşan karaciğerini yemesiyle cezalandırılmıştır. Onu Kafkas dağının tepesindeki bu işkenceden Zeus'un oğlu olan yarı tanrı ve ölümlü Herakles kurtarır. Prometheus; "Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur" der, böylelikle insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur.
Bu arada Zeus, kendisini hiçe sayan insanlara da bir ders vermek için Hephaistos'a su ve balçıktan ilk bakirenin heykelini yaptırdı ve kalbine ruh yerine Prometheus'un ateşi çaldığı yerden aldığı bir kıvılcımı koyarak ona Pandora adını verdi. Onu insanlara yollarken eline verdiği kutuda (Pandora'nın Kutusu) ise tüm kötülükler ve ızdıraplar vardı. Zeus böylece insanlardan da intikamını almış oldu.
Prometheus'un zincire vurulmasındaki asıl neden Zeus'un ondan korkuyor olmasıdır. Geleceği görme yetisine sahip bir titan olan Prometheus, bu yetisini kullanarak Zeus'un Kronos'u tahttan indirmesine yardımcı olmuştur. Gelecekte de Prometheus'un bu özelliğini kendisinin tahttan düşürülmesi için de kullanacağından korkan Zeus, Prometheus'un ateşi (bilgiyi) çalarak insanlara vermesi ile ondan kurtulmak için gerekli fırsatı elde etmiştir. Bu işkence 30000 yıl sürmek üzere planlanmıştı fakat Herkül'ün onu serbest bırakmasıyla Prometheus kendisinin karaciğerini her gün yiyen kartalı buldu ve öç olarak Zeus'un Prometheus'u cezalandırmakla görevlendirdiği kartalın karaciğerini yedi. Zeus bu şekilde cezasını sonlandıran Prometheus'u affetti ve tekrar ölümsüzlerin arasına aldı.

Prometheus'un Grek kültüründeki yeri bakımından felsefi yorumu
Prometheus Bir Kurtarıcı mı, Yoksa Bir Günahkâr m ı?

Radyo tiyatrosu, görselliğin olmadığı ve sadece sesli olarak oyunların oynandığı bir radyo programı türü.

Günümüze göre iletişim teknolojilerinin kısıtlı olduğu yıllarda radyo, önemli bir yayın aracıydı. İletişimin yanında kurgusal içerikli programlar yayımlama isteği radyo tiyatrosunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaygınlaşmıştır. Dünyada ilk radyo tiyatrosu 15 Ocak 1924 tarihinde yayınlanan Richard Hugs'un A Comedy of Danger adlı eseridir.
1938 yılında H. G. Wells'in Dünyaların Savaşı isimli kitabını radyoya uyarlayan Orson Welles, oyunun yayınlandığı ABD'de kısa süreli bir panik yaşanmasına sebep olmuştur. Oyunda, Marslıların Dünya'yı işgal ettiği konusu bir haber bülteni şeklinde işleniyordu ve bunun sadece bir radyo tiyatrosu olduğu daha sonra anlaşıldı.
Türkiye'de ilk radyo tiyatroları 1950'li yıllarda İstanbul Radyosunda yayımlanmaya başladı. Ekrem Reşit Rey, Haldun Taner, Behçet Necatigil gibi isimler ilk radyo oyunu yazarlarındandır.
TRT Radyo'da 1980'lerde Radyo Tiyatrosu ve Arkası Yarın gibi tiyatro programları yayımlanmıştır.

Rejisör, tiyatro ve sinema oyunlarında oyuncuların rollerini dağıtıp oyunu düzenleyen, metin, yorum, dekor, müzik gibi ögeler arasında birlik sağlamaya çalışan sanatçı, yönetmen.
Film yönetmeni her şeyden önce bir sanatçıdır. O, bir filmin meydana getirilebilmesi için senaryo yazarı, oyuncular ve teknikçiler (dekoratörler, kameraman, mikrofoncu, ışıkçı, makyajcı vd.) arasında iş birliğini sağlar, onların çalışmalarını idare eder. Dekorun gereklerine ve oyuncuların imkânlarına göre, tümünü bölüştürür. Zira sahneler hiçbir zaman gösterim sırasına uyularak filme alınmaz. En ünlü film yönetmenlerinin çoğu, eski sinema teknikçileri ve oyuncuları arasından yetişmiştir. Tiyatroda sahneye koyucu ya da yönetmen, piyesin provalarını idare eder. Bu işi yaparken sahne oyunlarını yaratır; oyunculara, yazarın düşüncelerini sadakatle aktarmaları veya özel bir biçimde yorumlamaları için yapmaları gereken hareketleri gösterir.

Restorasyon komedisi, 1660 - 1710 yılları arası Restorasyon döneminde yazılan ve sahnelenen İngiliz komedilerine verilen isimdir. Puriten rejimi tarafından halka açık sahne gösterilerinin 18 yıl boyunca yasaklanmasından sonra, 1660'ta tiyatroların tekrar açılması İngiliz dramasının yeniden doğuşunu işaret etmişti. Restorasyon komedisi cinsel açıklığıyla ünlüydü (veya adı çıkmıştı). Bu durum bizzat II. Charles ve onun maiyetinin laubali aristokratik toplum düzeni tarafından özendirilen bir nitelikti. İzleyici çeşitliliği aristokratlar, onların hizmetçileri ve beleşçileri ve önemli bir orta sınıf grubunu kapsıyordu. Bu komediler, güncel yazımları, kalabalık ve hiçdurmayan temposu, ilk profesyonel aktrisleri ve ilk ünlü aktörlerin yükselişleri ile tiyatroseverleri kendine çekmiştir. İlk profesyonel kadın oyun yazarı Aphra Behn de bu dönemde çıkmıştır.

Rönesans tiyatrosu, Rönesans dönemindeki tiyatro etkinliklerinin genel adıdır. Kilise baskılarından kurtulmaya çalışan tiyatronun da öncüsüdür. Rönesans tiyatrosu İtalya'da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans'ı geç yaşayan İngiltere gibi ülkeler verdi.
15. yüzyılda İtalya'da Plautus, Terentius ve Seneca'nın oyunları yeniden okunmaya başlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların oyunları önce Roma, sonra Ferrara'da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414'te, Romalı mimar Vitruvius'un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi. Bu yapıta dayanılarak İtalya'da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio'nun tasarlayıp 1585'te Vincenzo Scamozzi'nin tamamladığı Vicenzo'daki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa'nın günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları yerleştirmişti.

Sahne veyahut oyunluk, tiyatro, müzik gibi eserlerin sergilenmesi için ayrılmış olan alanı veya bir tiyatro oyununun ve filmin bölümlerinden her birini ifade eder.

Sahne, Arapça kökenli (صحن / saḥn) bir kelime olup, dilimizde ilk defa Şemseddin Sami tarafından 1870'li yıllarda Fransızca (scène) "tiyatro sahnesi"nin karşılığı olarak kullanılmıştır. Daha sonra Şemseddin Sami tarafından Kamûs-ı Türkî adlı sözlüğünde tanımına yer vermiştir.

Tiyatroda sahnenin iki tanımı vardır. Birincisi, oyun alanına bir oyuncunun her bir girişi yeni bir sahnenin başlangıcı ve her bir çıkışı o sahnenin sonudur. Buna Fransız sahnesi denilir. Bir diğeri ise olayların gerçekleşeceği yeri ya da dekoru tanımlar. Bu nedenle tiyatro oyunları; günlük hayattan farklı olay akışı, seçilmiş ve ayıklanmış olaylar, bölünmüş çeşitli sahneler, değişik ortam ve zamanlardan oluşur.
Aktör, aktris ve performans sanatçılarının ihtiyacı olan boşluğu sağlar, seyircilerin odak noktasını oluşturur. Mimari yapıya göre sahne, genellikle yükseltilmiş bir alandan veya birkaç farklı alandan oluşabilir. Özellikle tiyatro binalarında sahne sabit bir unsur olmakla beraber, kaldırılabilen sahneler de vardır.
Kullanım amacına ve hitap ettikleri seyirciye göre sahneler dörde ayrılır. Batı kültürlerinde en yaygın olan sahne formu prosceniumdur. Bu türde seyirci sahneye sadece bir cephesinden bakar. Sahnenin gizlenmiş diğer üç cephesi sanatçılar ve teknisyenler tarafından kullanılır. Diğer tür, "öne çıkarılmış sahne"dir. Bu sahne prosceniuma benzemekle beraber, seyircilerin arasına doğru uzanır ve sadece arka tarafı gizlidir. "Orta sahne"de ise gizlenmiş bir cephe yoktur; seyirci sahnenin dört yanını da çevreler.

Sinemada sahne, film içinde, dekorun ve kamera açılarının değiştiği yerlerdeki tamamlanan bir durumu belirtir. Buna Çekim Sahnesi denir. Başka bir deyişle sahne, aynı kişiler ve aynı dekor içinde geçen, sürekli bir olayı gösteren bir ya da daha çok çekimden oluşan görüntüler dizisidir. Yani sahne, aynı kişilerin aynı dekor veya mekan içinde, aynı anda yer aldıkları çekimler bütünüdür ve tamamlanan bir durumu belirtir.

THEATRA | Fransızca | Thématiques: skènè | THEATRA (31 Mart 2026 tarihinde erişildi)
Theatrum | Almanca (31 Mart 2026 tarihinde erişildi)

Sahne ışığı, tiyatro, dans, opera gibi sahne sanatlarında kullanılan bir aydınlatma sistemidir. Farklı türde sahne aydınlatma aygıtları ve teknik ilkeler doğrultusunda uygulanır. Sahne ışığı; görünürlüğü sağlama, atmosfer yaratma, dramatik etkiyi artırma ve sahne öğelerini vurgulama gibi amaçlarla kullanılır.

Antik Yunan ve Roma tiyatrolarında ışık kaynağı Güneş idi. Oyunlar genellikle gün ışığında oynanır, hava kararmadan tamamlanırdı. Gece oynandığı düşünülen oyunlarda büyük yanarcalar ve çıra gibi ateşli kaynaklar kullanılmış olabilir.
Kapalı salon tiyatrosunun Batı'da saray ve soylu konaklarına taşınmasıyla yapay ışık ihtiyacı doğmuştur. İtalya ve Fransa'da Rönesans, İngiltere'de ise Restorasyon döneminde mumlar, yağ kandilleri ve tunç yanarcalar sahneleri aydınlatmakta kullanılmıştır.
Bizans İmparatorluğu'nda, I. Justinianus dönemindeki gösterilerde renkli camlar ve altın levhalar aracılığıyla sahneye yansıtılan ışık efektleri kullanıldığı bilinmektedir. Orta Çağ kilise tiyatrosunda da bu tür görsel ışık efektleri yer almıştır.
17. yüzyılda, sahnelerde özel şamdanlar ve sıra hâlindeki mumlar kullanılmıştır. 18. yüzyılda ise gaz yağı lambaları sahne aydınlatmasında yerini almıştır.
19. yüzyılda havagazı lambaları kullanılmaya başlanmış, sahneyi önden ve yanlardan aydınlatmak için birden fazla lamba yan yana dizilmiştir. Ancak bu sistem yüksek ısı, is, duman ve yangın riski gibi ciddi dezavantajlara sahipti. Aynı dönemde sahne ışıkları bir merkezden denetlenmeye başlamış, gaz muslukları ve borularla donatılmış kontrol masaları geliştirilmiştir.

Limelight (kireç ışığı)**, 1803'te Drummond tarafından geliştirilen kalsiyum lambası ile ortaya çıkmıştır. Bu teknik, 1860'lardan itibaren tiyatrolarda yaygınlaşmıştır. Charlie Chaplin'in *Limelight* adlı filmine de adını veren bu sistem, sahne ışığının simgelerinden biri hâline gelmiştir.
1809'da Davy tarafından geliştirilen ark lambası da önemli bir yenilik olmuştur. 19. yüzyıl sonunda kalsiyum lambaları ve elektrik arkı en yaygın kullanılan kaynaklardı.
1879'da Thomas Edison ve İngiltere'de Joseph Swan'ın birbirlerinden bağımsız olarak geliştirdikleri elektrik ampulüyle sahne aydınlatmasında büyük bir devrim yaşanmıştır. Elektrik ışığı, diğer tüm kaynakların yerini alarak modern sahne aydınlatmasının temelini oluşturmuştur.

Elektrik ampulünün yaygınlaşması, sahne aydınlatmasını köklü biçimde değiştirmiştir. Ancak aşırı parlak ve homojen ışıklar, sahnede atmosferin kaybolmasına neden olmuş, görsel derinlik ve dramatik etki zayıflamıştır. Bu durum, ışığın daha kontrollü ve sanatsal biçimde kullanılmasını zorunlu kılmıştır.
20. yüzyıl boyunca tiyatro sahneleri, ışık deneylerinin yapıldığı birer laboratuvara dönüşmüştür. Sahneye özgü geliştirilen birçok ışık aygıtı, başka sanat alanlarında da kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin, 1896'da John H. Kliegl tarafından kurulan firma kısa sürede çok çeşitli aydınlatma aygıtları üretmeye başlamıştır.
Tiyatro, sinema ve televizyon gibi alanlarla etkileşim hâlinde olmuş, özellikle projektör teknolojileri ve hassas ışık kontrol sistemleri bu gelişim sürecine önemli katkılar sağlamıştır.

Richard Wagner
Gordon Craig
Adolphe Appia
Steele MacKaye
Henry Irving
David Belasco
Max Reinhardt
Vsevolod Meyerhold ve Alexander Tairov

Oyuncuların ve sahne üzerindeki öğelerin izleyici tarafından rahatça algılanabilmesi gerekir. Yetersiz ışık, yalnızca görmeyi değil, diyalogların anlaşılmasını da zorlaştırabilir.

Işık, sahneleme biçimine uygun olmalıdır. Gerçekçi bir sahnede ışığın yönü ve niteliği, doğal kaynakları taklit etmelidir (örneğin pencere ışığı gibi).

Aydınlatma, sahne üzerindeki öğeleri anlamlı bir bütün olarak sunmalı, görsel dengenin korunmasına katkı sağlamalıdır.

Işık, sahnenin duygusal tonunu belirler. Renk, parlaklık ve gölge oyunlarıyla atmosfer oluşturularak izleyici üzerinde psikolojik etki yaratılır.

Ses mühendisi sesin kaydı, düzenlemesi, karıştırması ve yeniden üretimi ile ilgilenir. Birçok ses mühendisi film, radyo, televizyon, müzik, elektronik ürünler ve bilgisayar oyunlarına ses üretmek için teknolojileri yaratıcı şekilde kullanırlar. Alternatif olarak, ses mühendisi terimi akustik mühendisliği alanı içinde çalışan yeni ses teknolojileri geliştiren bir bilim insanını veya mühendisi ifade edebilir.
Ses mühendisliği konuşma ve müzik dahil seslerin yaratıcı ve pratik yönlerinin yanı sıra, yeni ses teknolojileri geliştirme ve duyulabilir seslerin gelişen bilimsel anlayışı ile ilgilenir.

Araştırma ve geliştirmeyi yürüten ses mühendisleri, sanat ve süreç geliştirmek için yeni teknolojiler, ekipmanlar ve teknikler icat eder. Ses sinyali işlemesi için algoritmalar şekillendirerek odaların akustik simülasyonlarını tasarlayabilir, kamusal adres sistemlerini belirleyebilir, video oyun konsolu üreticileri için duyulabilir ses üzerine araştırma yürütebilir ve diğer gelişmiş ses mühendisliği alanları. Aynı zamanda akustik mühendisleri olarak da ifade edilebilirler.

Audio Engineering Society13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio engineering formulas and calculators18 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Recording engineer video interviews 24 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A free collection of online audio tools for audio engineers3 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WikiRecording's Audio Engineer Directory 1 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio Engineering online course21 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. under Creative Commons Licence
Audio White Papers, Articles and Books
Audio Engineer Salary and Employment Information
Rane Pro Audio Reference
Audio Engineers Freelancer Marketplace 3 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Seyirciler (Latince: publicus), edebiyat, tiyatro, müzik veya herhangi bir ortamda yapılan gösteriye izleyici olarak katılan insan grubu. Seyirci, oldukça farklı gruplardan insanların oluşturduğu heterojen bir kalabalıktır.

Konuya göre uygun niteliklere sahip kişiler arasından seçilen seyirciler profesyonel seyircilerdir. Adeta, belirlenen profesyonel seyirciler programa konuk olarak katılıyor. Belirlenen konu ile ilgili görüşlerini ifade ediyor. Günlük bir saatlik çalışma karşılığında da ücret alıyorlar. Adeta, grup şeklinde çalışmalara katılıyorlar.

Perelman, Chaim and L. Olbrechts-Tyteca. The New Rhetoric: A Treatise on Argumentation. Notre Dame: University of Notre Dame Press, 1961. Print.
Black, Edwin. "The Second Persona." Quarterly Journal of Speech 56.2 (1970): 109-119. Print.
Maggie Shiels, Technology reporter, BBC News, Silicon Valley
Guy Debord, In girum imus nocte et consumimur igni, Berlin, Edition Tiamat 1985
Annette Kuhn, WOMEN'S PICTURES. Feminism and Cinema, London, Sydney, Wellington: Pandora 1990

William Shakespeare (26 Nisan 1564 (vaftiz) – 23 Nisan 1616), İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncudur. Genellikle İngilizce dilinin en büyük yazarı ve dünyanın en iyi dram oyunu yazarı olarak anılır. İngiltere'nin ulusal şairi ve "Avon'un Ozanı" olarak da bilinir. Günümüze ulaşan eserleri, bazı ortaklaşa yazılanlarla birlikte 38 oyun, 154 sone, iki uzun öyküleyici şiir ve birkaç kaynağı belirsiz şiirden oluşur. Oyunları bütün önemli dillere çevrildi ve diğer bütün oyun yazarlarından daha çok sergilendi.
Shakespeare, Stratford-upon-Avon'da doğdu ve büyüdü. 18 yaşında Anne Hathaway ile evlendi ve üç çocuğu oldu: Susanna ve ikizler Hamnet ile Judith. 1585 ile 1592 arası, Londra'da bir oyuncu, yazar ve Lord Chamberlain's Men (sonraki adı King's Men) adında bir tiyatro şirketinin sahibi olarak başarılı bir kariyere başladı. Ölmeden 3 yıl önce 1613'te, 49 yaşındayken Stratford'da emekli olarak döndüğü görülür. Shakespeare'in kişisel yaşamı üzerine bazı kayıtlar günümüze ulaşmıştır. Görünüşü, cinsel yönelimi, dinî inançları ve başkaları tarafından yazılıp ona atfedilen eserler olup olmadığı üzerine önemli tahminler yürütülmüştür.
Shakespeare, bilinen eserlerinin çoğunu 1589 ile 1613 yılları arasında üretti. İlk oyunları çoğunlukla komedi ve tarihseldi, bu türlerle 16. yüzyıl sonunda kültür ve sanatın tepesine yükseldi. Daha sonra 1608'e kadar trajedilere yöneldi, İngilizcenin en iyi ürünlerinden bazıları sayılan Hamlet, Kral Lear, Othello ve Macbeth'i bu dönemde yazdı. Son aşamasında, dram olarak da bilinen trajikomedilerini yazdı ve diğer oyun yazarlarıyla iş birliği yaptı.
Oyunlarının birçoğu yaşamı boyunca değişik nitelikte ve doğrulukta basında yayımlandı. 1623'te, Shakespeare'in iki arkadaşı ve oyuncu dostu John Heminges ve Henry Condell, şimdi Shakespeare'in olduğu bilinen iki eser dışındaki tüm dramatik eserlerini içeren bir derleme baskıyı, Birinci Folyo'yu yayımladı. Önsözü Ben Jonson'ın bir şiiriydi, şiirde ileri görüşlülükle Shakespeare için "bir döneme değil, tüm zamanlara ait" denilmişti.
Shakespeare yaşadığı zamanda saygın bir şair ve oyun yazarıydı, devlet için de oyunlar yazdı ve görevler aldı. Kendisi Elizabeth Döneminin en etkili yazarlarından birisiydi ama ünü 19. yüzyıla dek günümüzdeki yüksekliğine erişmedi. Özellikle romantikler, Shakespeare'in dehasını çok beğenmiş; Victoria döneminde yaşayanlar, Shakespeare'e George Bernard Shaw'ın "bardolatry" (Shakespeare hayranlığı) olarak adlandırdığı bir saygı biçimiyle tapmışlardır. 20. yüzyılda, eserleri bilim ve tiyatrodaki yeni akımlar tarafından pek çok kez benimsendi ve yeniden keşfedildi. Oyunları, bugün bile popülerliğini büyük ölçüde sürdürmektedir; sürekli olarak incelenmekte, sergilenmekte ve tüm dünyada farklı kültürel ve politik bağlamlarda yeniden yorumlanmaktadır.

William Shakespeare, aslen Snitterfieldlı olan belediye meclisi üyesi ve başarılı bir deri eşya tüccarı John Shakespeare ve varlıklı toprak sahibi bir çiftçinin kızı Mary Arden'ın oğluydu. Stratford-upon-Avon'da doğdu ve burada 26 Nisan 1564'te vaftiz edildi. Gerçek doğum günü bilinmemektedir; ancak geleneksel olarak 23 Nisan'da, Aziz George gününde doğduğu söylenir. Dönemin vaftiz geleneklerine uygun olarak yeni doğanların doğumun 3. gününden itibaren vaftiz edilmesine dayandırılan bu tarih, Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldüğünden beri, biyografi yazarlarına cazip gelmiştir. Sekiz çocuğun üçüncüsüydü ve hayatta kalan en büyük çocuktu.

Geriye kalan bir kanıt olmamasına rağmen, çoğu biyografi yazarı Shakespeare'in büyük ihtimalle Stratford'da, evine yaklaşık 400 metre uzaklıkta olan ve 1553'te açılan Grammar School olarak adlandırılan ücretsiz okullardan King's New School'da okuduğu konusunda anlaşmaktadır. İngiltere'deki ilkokullar Elizabeth Dönemi süresince kalitede çeşitlilik göstermiştir, ama ilkokul müfredatı tüm İngiltere'de kraliyet kararnamesiyle standartlaştırılmıştı ve okul klasik Latin yazarları üzerine dayalı olarak Latince yoğun bir eğitim sağlamaktaydı.
18 yaşındayken, Shakespeare 26 yaşındaki Anne Hathaway ile evlendi. Worcester Anglikan Piskoposluğu kardinalleri mahkemesi 27 Kasım 1582'de bir evlilik cüzdanı yayımladı. Bir gün sonra Hathaway'in iki komşusu, hiçbir hukuki iddianın evliliği engellemediğini garantileyen senetler yolladı. Worcester şansölyesinin evlenme ilânına olağan üç kere okunması yerine bir kere okunmasına izin vermesinden, ve evliliklerinden altı ay sonra, 26 Mayıs 1583'te vaftiz edilen kızları Susanna'nın doğmasından ötürü, törenin biraz aceleyle düzenlenmiş olma olasılığı vardır. Bunu yaklaşık iki yıl sonra ikizler, erkek Hamnet ve kız Judith izledi ve 2 Şubat 1585'te vaftiz edildiler. Hamnet bilinmeyen nedenlerden dolayı 11 yaşında öldü ve 11 Ağustos 1596'da gömüldü.
İkizlerin doğumundan sonra, 1592'de Londra tiyatro sahnesinin bir parçası olarak anılana kadar, Shakespeare tarihe geçen birkaç iz bıraktı ve bilginler 1585 ile 1592 arasındaki yıllara Shakespeare'in "kayıp yılları" olarak değindiler. Bu dönemi açıklama girişiminde bulunan biyografi yazarları doğruluğu şüpheli birçok hikâye anlattı. Shakespeare hakkında biyografi yazan ilk kişi Nicholas Rowe, Thomas Lucy'nin mülkünde kaçak geyik avcılığı davasından kaçmak için Shakespeare'in Londra'ya gitmek üzere kasabayı terk ettiği bir Stratford efsanesi ortaya attı. Shakespeare'in ayrıca hakkında küfürlü bir balad yazarak Lucy'den intikam aldığı düşünülür. Bir başka 18. yüzyıl hikâyesi Londra'daki tiyatro müşterilerinin atlarına bakıcılık yaparken tiyatro kariyerine başlayan Shakespeare üzerinedir. John Aubrey ise Shakespeare'in öğretmenlik yaptığını iddia etmiştir. Bazı 20. yüzyıl bilginleri, vasiyetinde kesin olarak "William Shakeshafte" şeklinde bahseden Katolik toprak sahibi Lancashire'lı Alexander Hoghton'ın, Shakespeare'i öğretmen olarak görevlendirdiğini öne sürdü. Küçük bir bulgu, ölümünden sonra bir araya getirilen söylentiler dışındaki çoğu hikâyeyi doğrulamaktadır ve Shakeshafte, Lancashire bölgesinde yaygın bir isimdi.

Shakespeare'in ne zaman yazmaya başladığı tam olarak bilinmemektedir, ama performans kayıtları onun birçok oyununun 1592'de çoktan Londra sahnesinde sergilenmekte olduğunu göstermektedir. O zamanlar Shakespeare, oyun yazarı Robert Greene'nin kendine Groats-Worth of Wit eserinde saldırmasıyla Londra'da oldukça tanınmıştı:

...sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor: ve salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibrindedir.
Bilginler bu sözcüklerin tam olarak ne ifade ettiği konusunda anlaşamamaktadır, ama çoğunluğunun katıldığı düşünce, onu Christopher Marlowe, Thomas Nashe ve Greene'nin kendi gibi üniversite mezunu yazarlara benzemeye çalışırken kendi seviyesini geçmesiyle suçladığıdır. "Shake-scene" kelime oyunu ile birlikte, eğik olarak yazılmış, Shakespeare'in VI. Henry, Bölüm 3 eserinden "Ah, bir kadının derisine bürünmüş kaplanın kalbi" cümlesinin taklidinin yapıldığı ifade, Shakespeare'i Greene'nin hedefi olarak belirlemiştir. Buradaki Johannes Factotum-"her işi biraz bilen"- daha yaygın olan "evrensel deha"dan ziyade, başkalarının çalışmalarıyla ikinci sınıf bir tamirciyi kasteder.
Greene'nin saldırısı, günümüze ulaşanlar arasında Shakespeare'in tiyatrodaki kariyerinden bahseden ilk kayıttır. Biyografi yazarları, kariyerinin 1580'lerin ortalarından Greene'nin sözlerinden hemen öncesine kadar olan süreçte başlamış olabileceğini ileri sürmektedir. 1594'ten sonra Shakespeare'in oyunları sadece, Shakespeare'in de dâhil olduğu bir grup oyuncuya ait, kısa süre sonra Londra'nın ileri gelen tiyatro şirketi olacak olan Lord Chamberlain's Men tarafından sergilendi. Kraliçe Elizabeth'in 1603'teki ölümünden sonra şirket, yeni kral I. James tarafından royal bir patent ile ödüllendirildi ve ismi King's Men şeklinde değiştirildi.
1599'da, şirket üyelerinin ortakları Thames Nehri'nin güney kıyısında Globe adını verdikleri, kendi tiyatrolarını inşa ettiler. 1608'de, ortaklar ayrıca Blackfriars kapalı tiyatrosunu devraldı. Shakespeare'in gayrimenkul alım ve yatırımlarına dair kayıtlar, şirketin onu varlıklı bir adam yaptığını göstermektedir. 1597'de, Stratford'da New Place adındaki ikinci büyük evini satın aldı ve 1605'te, Stratford'da kilise ondalık vergilerinde pay sahibi oldu.
Shakespeare'in oyunlarının bazıları 1594'ten itibaren çeyrek boy baskılarda yayımlandı. 1598 ile, ismi bir satış noktası oldu ve baş sayfalarda görünmeye başladı. Shakespeare, bir oyun yazarı olarak başarısından sonra kendinin ve başkalarının oyunlarında oynamaya devam etti. Ben Jonson'ın 1616 baskısı Works, Shakespeare'in, Every Man in His Humour (1598) ve Sejanus His Fall (1603) oyunlarının oyuncu listelerinde olduğunu belirtir. İsminin, Jonson'ın 1605'teki Volpone oyununun listesinde yokluğu, bazı bilginler tarafından oyunculuk kariyerinin sona yaklaştığının bir işareti olarak görüldü. Yine de, 1623'teki Birinci Folyo, Shakespeare'i "tüm bu Oyunlardaki Başlıca Aktörler"den, Volpone'dan sonra ilk sahneye çıkanlardan biri olarak listeler; ancak hangi rollerde oynadığı kesin olarak bilinememektedir. 1610'da, John Davies, "iyi Will"in "kral gibi" rollerde oynadığını yazdı. 1709'da Rowe, Shakespeare'in, Hamlet'in babasının hayaletini oynadığı bir geleneğin nesilden nesile geçmesini sağladı.
Shakespeare kariyeri boyunca zamanını Londra ve Stratford arasında paylaştırdı. Stratford'da aile evi olarak New Place'i almadan bir yıl önce, 1596'da, Shakespeare Thames Nehri'nin kuzeyinde, Bishopsgate yolundaki St. Helen's kilisesinde yaşıyordu. Şirketinin Globe Theatre'i inşa ettiği yıl olan 1599'da nehrin karşısındaki Southwark'a taşındı. 1604'te, tekrar nehrin kuzeyine, St Paul Katedrali'nin kuzeyinde güzel evli bir bölgeye taşındı. Burada, Christopher Mountjoy adında, kadın saç aksesuarları tasarlayan Fransız bir Huguenot'tan odalar kiraladı.

Rowe, Shakespeare'in ölümünden önceki birkaç yıl emekli olarak Stratford'da yaşa

Sirk; akrobatlar, palyaçolar, eğitimli hayvanlar, trapezciler, cambazlar, tek tekerli bisikletçiler ve sanatçılardan oluşan ve genellikle gezici olan bir eğlence takımı veya şirketidir. Yaptıkları gösteri de kendileri gibi sirk adı ile anılır. Sirkler oval veya çember şeklinde bir alanda gösteri yaparlar. Gezici olduklarından genellikle genişçe bir çadırda gösterilerini sergilerler.

Antik Roma'dan bu yana sirk gösterileri yapılır. Roma sirklerinin Mısırlı ve Yunanlardan etkilenerek oluştuğu düşünülmektedir. Roma sirklerinde uzunca ve karşılıklı iki tribün vardır ve iki uçta hilal şeklinde birleşir. Alt tribünde daha asiller otururdu. Bu arada Roma'da harem selamlık uygulanmayan tek organizasyon sirklerdi.

Hayvan hakları savunucuları sirklerde çok şiddetli şiddet uygulandığını belirterek sirklerin gerçek yüzünü ifşa etmeye çalışmaktadır. Yasak olmasına rağmen hayvanların sirk gösterilerine hazırlanması için kullanılan araçlar arasında elektroşok, kamçı, kanca gibi aletler kullanılmaktadır. Gelen yoğun eleştiriler üzerine çok sayıda Avrupa ülkesi sirklerde hayvanların varlığını azaltma yoluna gitse de sirklerde hayvan kullanımını tamamen yasaklayan ilk ülke 2009 yılında Bolivya olmuştur. 2012 yılında Yunanistan da benzer bir karara imza atmıştır. Temmuz 2021'de Türkiye, hayvanların kullanıldığı sirklerin açılmasını yasakladı. Mevcut tesisler on yıl içinde (2022–2032) faaliyetlerini sonlandıracak.

Sirk Gerçeği -  HAYTAP 27 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sokak tiyatrosu, seyirlik oyunların sergilendiği bir açık hava tiyatro türüdür.
Alışılagelmiş "tiyatro" kavramından farklı olarak belirli bir yere (mekan) bağlı kalmaksızın, seçilen herhangi bir yerde halka açık oyunlar oynayan tiyatro çeşidi olan sokak tiyatrosu, genellikle kısa yoldan ifade tarzını seçerek ileti gönderen genç topluluklar tarafından benimsenmiştir. Politik içerikli olanları, keskin bir dil kullandığından "gerilla tiyatrosu" şeklinde anılan sokak tiyatroları, parklar, bahçeler, yarı - işlek sokaklar, alanlar vb. yerlerde, 10 - 20 dakikalık oyunlar sergiler.
Türkiye'de çok eski ve köklü bir geçmişi olmayan sokak tiyatrolarının kökeni hristiyanlık propagandası yapmak amacıyla tekerlekli sahnelerde sokakları gezen gösterilerin yapıldığı Orta Çağ dinsel tiyatrosuna dayanır. Doğaçlama tekniği de sokak tiyatrosu kavramı içinde sıkça uygulanmaktadır.
En belirgin haliyle İtalya'da "İtalyan Halk Tiyatrosu" şekliyle görülmüş olup, sokaklarda oynanan ve kalıplaşmış tipleriyle birçok tiyatro akımını son derece etkilemiş tiyatro türü olan Sokak tiyatrosu, rönesans İtalya'sında saray tiyatrosuna karşı halkın tiyatrosu olarak ortaya çıkmıştır. Genelde kullanılan bazı motif ve esprilerin hangi sırayla yapılacağı önceden belirlenir ve sahneye çıkıp aradaki geçişler doğaçlama yoluyla doldurulurdu. Karakterlerin hemen tanınması için her karakterin bir kendine has bir özelliği olan maskesi bulunurdu. Espriler genellikle çok basitti ve fiziksel birçok espri vardı. Dolayısıyla İtalyan Halk Tiyatrosu'nda oyuncular atletik açıdan çok kabiliyetli olmalıydı. Moliere de Commedia dell'Arte adıyla bilinen İtalyan sokak tiyatrosundan yararlandığını açıklamıştır. Bir anlamda dönemsel olarak "commedia dell arte"'nin "Ortaoyunu"'na benzediği söylenebilir.
Türkiye'de Kocaeli Fuarı ve İzmit Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun ortaklaşa düzenlediği "Sokak Tiyatrosu Festivali", İzmir Yenikapı Tiyatrosu'nun Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nde sergilediği oyunlar ve İzmir Konak Belediyesi'nin düzenlediği Mehmet Ulusoy Sokakta Tiyatro Şenliği örnekleri görülebilir.

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nde Sokak Tiyatrosu

Sofokles (Grekçe: Σοφοκλῆς) (d. MÖ 495 - ö. MÖ 406), Antik Yunan'ın Eshilos ve Evripides ile beraber 3 büyük tragedya yazarlarından biridir.

Sofokles, Atina dışında bulunan Kolonos'ta doğdu. Babası Sophillos zengin bir silah üreticisiydi. Atina şehir-devletinin hem gelişimini hem de çöküşünü gördü. Birçok resmi ve askeri görevlerde bulundu. MÖ 441'de birliğe bağlı site devletlerine katkıları yöneten Kolegiumun üyesiydi. MÖ 441-440'ta Perikles ile Sisam'da baş gösteren ayaklanmayı bastırmak üzere görev aldı. Salamis deniz zaferini kutlamak üzere düzenlenen gençler korosunu yönetti. Kendisinden 16-17 yaş küçük olan Euripides'in ölüm haberi üzerine tragedyalarına yas giysileriyle gelerek meslektaşına duyduğu saygıyı gösterdi.
Sofokles'in ilk birinciliği MÖ 468 yılındadır. İlk ödülünü Dionysia şenliğindeki (Dionysian Yonder) tiyatro oyunu yarışmalarında aldı. Yaşamı boyunca eserler yazmaya devam etti. Filoktetes adlı oyununu 88 yaşında kendisi sahneye koydu. MÖ 420 yılında Asklepios'un heykelini tapınağa yerleşinceye kadar evinde tuttu. Bu davranışıyla ölümünden sonra da Atinalılar tarafından onurlandırıldı. MÖ 413'te Peloponez Savaşı boyunca Sicilya'daki Atinalı kuvvetin yıkımına karşılık veren komutanlardan biri oldu.
Tragedyalarında bir yazarın seyircilerine söylediklerinden çok bir yurttaş olarak diğer yurttaşa söylemek istediklerini yazdı. Seyircileri düşünmeye yönelten bir uyarıcı ve danışmandı. Suda'ya göre Sofokles 123 oyun yazmış ancak 7 tanesi tam şekliyle günümüze ulaşmıştır. Bunlar Trakhisli Kadınlar, Aias, Kral Oidipus, Oidipus Kolonos'ta, Antigone, Elektra ve Filoktetes'tir.
Sofokles'in sahneye getirdiği yenilik korodakilerin sayısını 12'den 15'e çıkarmıştır. Sanat yapıtının temel koşutu Şehir-devlet ilişkileri olmuştur.
Sofokles'in eserlerinin bize en iyi ulaşanları MS 950'de Bizans'taki el yazmalarıdır. Aiskhylos, Sofokles ve Rodoslu Apollonios'un Argonauticası'ndan meydana gelen bir metin destesi Giovanni Aurispa tarafından 1453'te İstanbul'dan İtalya'daki Floransa Medici kitaplığına getirildi. Bu elyazmalarının yanında Sofokles'e ait olduğu kesin olmayan elyazmaları vardır.

Aias ve Antigone'yi, Oidipus Kolonos'ta ile Filoktetes'ten önce sahneye koydu. Aias adlı eserinde Arkaizm izlerine rastlanır. Bu eserde Truva Savaşı'ndaki bir olayı ele alır. Sofokles bu oyununda karakterden çok konuya ağırlık vermiştir. Antigone ile dünya edebiyatında ilk direniş oyununu yazdı. Antigone'nin yanında İsmene ve Kreon karakterleri de belirgin olarak gösterildi. Trakhisli Kadınlar'ın temelini oluşturan mitos Herakles'in mitosudur. Kral Oidipus Sophokles'in başyapıtı olarak görülür. Aristoteles'in Poetika adlı eserinde tragedya hakkında bilgi verirken özellikle Kral Oidipus üzerinde durmuştur.
Aristoteles ideal tragedyanın birincil etkisi olarak belirlediği birlikte acı çekme ve dehşete uğramanın ilk kez Sofokles ile tam anlamıyla biçimlendiği görülür. Kral Oidipus MÖ 430'lu yıllarda, Yunan aydınlanma hareketinin sofizm akımına doğru eriştiği dönemde ortaya gelmiştir. Elektra, Filoktetes ve Oidipus Kolonos'ta adlı oyunlarda ana karakterler baştan sona oyunu tek başına belirler. Aias, Antigone ve Deianeira intihar etmiş; Herakles öldürülmüş; Kreon ile Oidipus acı bir sonla tükenirken, Elektra, Filoktetes ve Oidipus yüceltilmiştir.
Elektra mitosunu daha önce Aiskhylos da işlemiştir. Aiskhylos'ta olayların akışı doğrusaldır. Sofokles'te ise olay akışı daha karmaşık bir haldedir. Filoktetes Sofokles'in sanatsal olarak en olgun oyunu ve dönemindeki akılcılık ve bilgicilikle olan kesin bir hesaplaşmadır. Bu oyunda ahlakı vurgulayarak kanıtlamıştır. Oidipus Kolonos'ta adlı eserinde insan aklını, kendini her değerin üstünde ve kendini sınırsız ve güçlü gören yapısıyla hesaplaşmadır. Sofokles'in asıl dile getirmek istediği akıl üstü değerlerin geçerliliğini kanıtlamak için kendi üstün aklını ortaya koymasıdır.

Ajaks
Antigone
Kral Oidipus
Trakhisli Kadınlar
Elektra
Filoktetes
Oidipus Kolonos'ta

Joachim Latacz, Antik Yunan Tragedyaları

Stand-up komedi, bir komedi tarzı. Komedyen, genellikle doğrudan onlarla konuşan canlı bir izleyici önünde performans sergiler. Oyuncu genellikle bir stand-up komedyeni, komedyen veya sadece bir stand-up'çı isimleri ile bilinir. Genelde diyalog kururlar, tipik olarak fıkralar, komik hikâyeler, şakalar ve tek satırlıklardan oluşan bir grup monolog yapıyorlar. Bazı stand-up komedyenler, eylemlerini geliştirmek için prop, müzik veya hokkabazlık kullanır.
Stand-up komedi genellikle kurumsal etkinlikler, komedi kulübü, publar ve barlar, gece kulübü, burlesk, kolejler ve tiyatrolarda gerçekleştirilir.
Stand-up komedideki ana mizah türlerinden bazıları gözlemsel komedi, mavi komedi, hiciv, ironi, kara mizah, temiz komedi ve alaycı komedi içerir.
Stand-up komedi gösterileri Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’lerde doğmuştur ve yükselişi kablolu ve paralı televizyon kanallarının ortaya çıktığı 1970’lerde olmuştur.

Stand-up komedyenleri listesi
Skeç
Macchietta
Slapstick
Manzai
Radyo komedi
Durum komedisi (Sitcom)
Sahne adı

Titanlar, Yunan mitolojisine göre efsanevi Altın Çağ'da dünyayı yönetmiş olan güçlü tanrı ırkıdır.
Genellikle baz alınan Hesiodos'un Theogonia'sine göre en başta on iki Titan vardı. Bu Titanlar değişik kavramlarla özdeşleştirilmiştir. Örnek olarak, okyanus, hafıza, görüntü ve doğal kanun verilebilir. Baştaki on iki Titan daha sonra başka Titanları doğurdular. Bunlardan bazıları Prometheus ve Atlas'tı. Titanlar, babası Uranus'u tahttan atan Kronos tarafından yönetilmiştir. Titanlar ise Olimposlu tanrılar tarafından tahttan indirilmiştir.

İlk başta olan, orijinal on iki Titan ve simgeledikleri kavramlar aşağıdaki gibidir:

Kronos - Zaman
Okeanos - Okyanus
Tethys - Yeraltı suları
Hyperion - Işık
Theia - Parlaklık ve değerli taşlar
Koios - İlham, kehanet ve kuzey kutbu
Phoebe - Ay ve kehanet
Rhea - Cinsel bereket, annelik ve dağlık bölgeler
Mnemosyne - Hafıza ve hatıra
Themis - Adalet ve düzen tanrıçası
Kriyus - Savaş ve barış
Iapetos - Ölümlülük, yara ve yaşam süresi

Konu genel tiyatro eğitimi ve Türkiye'de akademik tiyatro eğitimi olmak üzere iki ana kategoride incelenebilinir.

Temel tiyatro tarihi bilgileri
Hızlı okuma ve role uyum adaptasyon teknikleri eğitimi
Sahne bölümleri ve sahnede duruş teknikleri
Diksiyon, seslendirme ve ritimlere akış teknikleri ve yöresel halk dili lehçeleriyle seslendirme

Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Anasanat Dalı ders müfredatı

Dört yıla dağılan eğitimin aşırı bir şekilde kimine göre fazla genişletildiği yönünde eleştirilerde almaktadır.

Tiyatro ile ilgili her şey 5 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oyunculuk ile ilgili her şey 3 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tiyatro Eğitimi 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Semiha Berksoy Opera Vakfi30 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özel Tiyatro Eğitim Kurumları 6 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu liste Aziz Çalışlar'ın 2 ciltlik Tiyatro Oyunları Sözlüğü'nün birinci cildinde yer alan oyunları kapsar. Yazar kitabında yer alan oyunları seçerken üç ölçütü gözettiğini belirtir. Bu ölçütler:

Dünya tiyatro tarihinin ve "dramaturji dağarcığı"nın dönüm taşları olması
Tiyatro pratiği içindeki "güncelliğini" koruması
Türkiye tiyatro yaşamında yer alması

Aç Sınıfın Laneti  The Curse of the Hungry Class, Shepard, 1976
Adamcıl Le Misanthrope, Moliere, 1666, komedya
Adamcıl Dsykolos, Menandros, MÖ. 317, komedya
Ademoğlu Jedermann, Hofmannstahl, 1911, dinsel oyun
Ah, Hollywood! Tales from Hollywood, Hampton, 1982
Akıldan Bela Gore ot uma, Griboyedov, 1823-24, koşuklu komedya
Allah'ın Ayısı The Hairy Ape, O'Neill, 1922
Altı Kişi Yazarını Arıyor Sei personaggi in cercae d'autore, Pirandello, 1921, trajikomedya
Altın Çömlek Aulularia, Plautus, komedya
Amadeus Amadeus, Shaffer, 1979
Amphitryon Amphitruo, Plautus, komedya
Anasının Kuzusu Nedorosi, Fonvizin, 1782, komedya
Andorra Andorra, Frisch, 1961
Andros Güzeli Andria, Terentius, MÖ. 166, komedya
Antigone Antigone, Sofokles, MÖ. 442, tragedya
Antonius ve Kleopatra Anthony and Kleopatra, Shakespeare, 1623, tragedya
Arabacı Henschel Fuhrmann Henschel, Hauptmann, 1898
Aşkın Çabası Boşuna Love's Labour Lost, Shakespeare, 1598, komedya
Atinalı Timon Timon od Athens, Shakespeare, 1607, tragedya
Ayaktakımı Arasında Na dne, Gorki, 1902

Baba Fadren, Strindberg, 1887
Babayiğit The Playboy of the Western World, Synge, 1907, trajikomedya
Bakkhalar Bakchai, Evripides, MÖ. 405, tragedya
Balkon Le Balcon, Genet, 1956,
Barış Eirene, Aristofanes, MÖ. 421, komedya
Bay Biedermann ve Kundakçılar Biedermann und die Brandstifter, Frisch, 1958
Bay Puntila ve Uşağı Herr Puntila und sein Knecht Matti, Brecht, 1940, halk güldürüsü
Bedava mı Sandın Non si paga! Non si paga!, Fo, fars
Beğendiğiniz Gibi As You Like It, Shakespeare, 1599, komedya
Bernarda Alba'nın Evi La casa de Bernarda Alba, Lorca, 1945, tragedya
Bilge Nathan Nathan der Weise, Lessing, 1779, koşuklu oyun
Bilgiç Kadınlar Les Femmes Savantes, Moliere, 1672, komedya
Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü Morte a acidentale di uno anarchice, Fo, 1970, fars
Bir Bardak Su Le verre d'eau, ou Les effets et les causes, Scribe, 1840, güldürülü oyun
Bir Halk Düşmanı En folkefiende, Ibsen, 1882
Bir Tek Daha One for the Road, Pinter, 1984
Bir Yaz Gecesi Rüyası A Midsummer Night's Dream, Shakespeare, 1594-95, komedya
Bit Yeniği La puce à l'oreille Feydeau, 1907, fars
Biz Aşağıda İmzası Olanlar Mı, Nijepodpisavşisya Gelman, 1979
Bizim Şehir Our Town, Wilder, 1938
Boris Godunov Boris Godunov, Puşkin, 1825, tarih oyunu
Bremen Özgürlüğü Bremer Freiheit, Fassbinder, 1971, tragedya
Buruk Ezgi Largo Desolata, Havel, 1984
Büyük Balık Küçük Balık Nicht Fisch nicht Fleisch, Kroetz, 1981

Cadı Kazanı The Crucible, Miller, 1953
Caligula Caligula, Camus, 1938
Cehennem Dansı Dödsdansen, Strindberg, 1900
Cephede Piknik Picnic a campagne, Arrabal, 1959
Cermanya Berlin'de Öldü Germania Tod in Berlin, Müller, 1977
Cesaret Ana Mutter Courage und Ihre Kinder, Brecht, 1939, tarih oyunu
Chaillot'daki Deli La Folle de Chaillot, Giraudoux, 1945
Cimri L'Avare, Moliere, 1668, komedya
Cyrano de Bergerac Cyrano de Bergerac, Rostand, 1897, komedya

Çavuş Musgrave'ın Dansı Serjeant Musgrave's Dance, Arden, 1959

Dağ Dili Mountain Language, Pinter, 1988
Danton'un Ölümü Danton's Tod, Büchner, 1835-37
Dayan, Filumena! Filumena Marturano, De Filippo, 1946, komedya
Dilenci Operası The Beggar's Opera, Gay, 1728, ballad operası
Doğum Günü Partisi The Birtday's Party, Pinter, 1958
Doktor Faustus Dr. Faustus, Marlowe, 1588, tragedya
Dokumacılar Die Weber, Hauptmann, 1893
Don Carlos Don Carlos, Infant von Spanien, Schiller, 1787, koşuklu oyun
Don Juan Don Juan ou le Festin de Pierre, Moliere, 1665, komedya
Dürüst Olmanın Önemi The Importance of Being Earnest, Wilde, 1895, komedya

Ecinniler Les Posede, Camus, 1959
Ejderha Drakon, Şvars, 1943
Elektra Elektra, Sofokles, MÖ. 413'ler, tragedya
Elektra'ya Yas Yaraşır Mourning Becomes Elektra, O'Neill, 1931, tragedya üçlemesi
Emilia Galotti Emilia Galotti, Lessing, 1772, tragedya
Ermiş Jeanne Saint Jeanne, Shaw, 1923, tarih oyunu

Faust Faust, Goethe, I.Bölüm:1790-1808 II.Bölüm:1825-1831, tragedya
Fırtına The Tempest, Shakespeare, 1611, romans
Fırtına Groza, Ostrovski, 1859
Figaro'nun Düğünü La folle Journee, ou Le mariage Figaro, Beaumarchais, 1775/78, komedya
Fizikçiler Die Physiker, Dürrenmatt, 1962, komedya
Fuente Ovejuna Fuente Ovejuna, Lope Felix de Vega Carpio, 1612-14

Galilei'nin Yaşamı Leben des Galilei, Brecht, 1938-39
Gergedan Le Rhinoceros, Ionesco, 1960
Gizli Ordu The Hostage, Behan, 1958
Gizli Oturum, Sartre, 1944, melodram
Godot'yu Beklerken En attendant Godot, Beckett, 1953
Goya: Ya Sanat Ya Ölüm El Sueno de la Razon, Buero Vallejo, 1970
Gönül Kısmet Oyunu Jeu del'amour et du hasard, Marivaux, 1730, komedya
Götz von Berlichingen Götz von Berlichingen, Goethe, 1773
Gün Batımından Önce Vor Sonnenuntergang, Hauptmann, 1889
Günden Geceye Long Day's Into Night, O'Neill, 1940-41, 1956

Hamlet Hamlet, Shakespeare, 1600-01, tragedya
Hayaletler Sonatı Spöksonaten, Strindberg, 1908, oda oyunu
Hayat Bir Rüyadır La vida es sueno, Calderon, 1635
Haydutlar Die Rauber, Schiller, 1782
IV. Henry, Bölüm 1 IV. Henry,Shakespeare, 1596-97, tarih oyunu
IV. Henry, Bölüm 2 IV. Henry, Shakespeare, 1596-97, tarih oyunu
IV. Henry (Pirandello) IV. Henry, Pirandello, 1921, tragedya
Hernani Hernani, Hugo, 1830, dram
Hırsızlar Balosu Le bal des voleurs, Anouilh, 1932, komedya
Hizmetçiler Les Bonnes, Genet, 1947
Hortlaklar Gengangere, Ibsen, 1882

İhtiras Tramvayı A Streetcar Named Desire, Williams, 1947
İki Efendinin Uşağı Il servitore di due padroni, Goldoni, 1745, komedya
İkizler Menaechmi, Plautus, komedya
İnsan ve Üstüninsan Man and Superman, Shaw, 1905, komedya
İvanov Ivanov, Çehov, 1887
İyimser Tragedya Optimistiçeskaya tragediya, Vişnevski, 1933
İzleyiciye Sövgü Publikumsbeschimpfung, Handke, 1966

Jül Sezar Julius Caesar, Shakespeare, 1599, tragedya

Kadınlar Mektebi Ecole des Femmes, Moliere, 1662, komedya
Kafkas Tebeşir Dairesi Der kaukasische Kreidekreis, Brecht, 1944-45
Kahramanlar Alanı Heldenplatz, Bernhard, 1988
Kahvehane (oyun) La Bottega del Caffe, Goldoni, 1750, komedya
Kamelyalı Kadın (oyun) La Dame aux Camelias, Dumas, 1852
Kanlı Düğün (oyun) Bodas de sangre, Lorca, 1933
Karalar (oyun) -> Zenciler (oyun) Les Negres, Genet, 1959 ---> Oyun Zenciler adıyla Dip Sahne Oyunları tarafından oynanmış.
Kel Şarkıcı La Cantatrice chauve, Ionesco 1948-50
Kırık Testi Der zerbroche Krug, Kleist, 1806, güldürülü oyun
Kısasa Kısas Measure for Measure, Shakespeare, 1604, komedya
Kış Masalı The Winter's Tale, Shakespeare, 1611, romans
Kızgın Damdaki Kedi Cat on a Hot Tin Roof, Williams, 1955
Kız Kurusu Dona Rosita ya da Çiçeklerin Dili Dona Rosita la soltera, o el langage de la flores, Lorca, 1934
Kibarlık Budalası La bourgeois gentilhomme, Moliere, 1670, komedya
Kim Korkar Hain Kurttan Who's Afraid of Wirginia Woolf, Albee, 1962
Kokteyl Parti The Cocktail Party, Eliot, 1949, komedya
Köpenickli Yüzbaşı Der Hauptmann con Köpenick, Zuckmayer, 1931
Köyde Bir Ay Meyats ve derevne, Turgenyev, 1850, komedya
Kral Lear King Lear, Shakespeare, 1605, tragedya
Kral Oedipus Oidipous Tyrannos, Sofokles, MÖ. 425
Krapp'ın Son Bandı Le dernier Band, Beckett, 1958
Kumbara La cagnotte, Labiche, 1864, fars
Kunduz Kürk Der Biberpelz, Hauptmann, 1893
Kuşlar Ornithes, Aristofanes, MÖ. 414, komedya
Küçük Burjuvalar Meşçane, Gorki, 1902
Külot Die Hose, Sternheim, 1911

Le Cid Le Cid, Corneille, 1636, trajikomedya
Lorenzaccio Lorenzaccio, Alfred de Musset, yay.1834 oyn.1896
Lulu Die Büchse der Pandora Erdgeist, Wedekind
Lysistrata Lysistrata, Aristofanes, MÖ. 411, komedya

Macbeth Macbeth, Shakespeare, 1606, tragedya
Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü Aufstieg und Fall der Stadt Mahagonny, Brecht, 1928, epik opera
Marat/Sade Die Verfolgung und Ermordung Jean Paul Marats, Weiss, 1964
Maria Magdalena Maria Magdalena, Hebbel, 1843
Maria Stuart Maria Stuart, Schiller, 1800, tragedya
Martı Çayka, Çekov, 1896, komedya
Matmazel Julie Fröken Julie, Strindberg, 1889
Mavi Kuş L'Oiseau bleu, Maeterlinck, 1908
Medea Medeia, Evripides, MÖ. 431, tragedya
Moliere ya da Kara Komplo Bulgakov, 1929
Mutfak The Kitchen, Wesker, 1959
Mutlu Günler Oh! Les Beaux Jours, Beckett, 1963
Müfettiş Revizor, Gogol, 1836, komedya

Nora, Bir Bebek Evi Et dukkehjem, Ibsen, 1879

Onikinci Gece Twelfth Night, Shakespeare, 1599-61, komedya
Oppenheimer Olayı In der Sache J. Robert Oppenheimer, Kipphardt, 1962-64
Orestaia Orestaia, Aiskhylos, MÖ. 458, tragedya üçlemesi
Orman Les, Ostrovski, 1871, komedya
Otelci Kadın Locandiera, Goldoni, 1753, komedya
Othello Othello, Shakespeare, 1604, tragedya
Oyunun Sonu Fin de Partie, Beckett, 1957

Öfke Look Back in Anger, Osborne, 1956
Özel Öğretmen Der Hofmeister oder die Vorteile der Privaterziehung, Lenz, 1773, komedya

Peer Gynt Peer Gynt, Ibsen, 1867, koşuklu oyun
Phèdra Phèdra, Racine, 1677, tragedya
Pygmalion Pygmalion, Shaw, 1913, komedya

Ramak Kala The Skin of Our Teth, Wilder, 1942
III. Richard Richard III, Shakespeare, 1592-93
Romeo ve Juliet Romeo and Juliet, Shakespeare, 1585
Rüya, Bir Hayat Der Traum ein Leben, Grillparzer, 1834
Rüya Oyunu Ett drömspel, Strindberg, 1901, ön oyun 1906

Sandalyeler Les Cahises, Ionesco, 1952, tragifars
Sanssouci Değirmencisi Der Müller von Sansouci, Hacks, 1957, komedya
Saten Ayakkabı Le Soulier de satin, Claudel, 1943
Satıcı'nın Ölümü Death of a Salesman, Miller, 1949
Sezar ile Kleopatra Caesar and Cleopatra, Shaw, 1899, tarih oyunu
Sezuan'ın İyi İnsanı Der gute Mensch von Sezuan, Brecht, 1932
Sığınmacılar Emigranci, Mrozek, 1974
Sırça Kümes The Glass Menagerie, Williams, 1944
Silahşörün Gölgesi The Shadow of a Gunman,O'Casey, 1923, trajikomedya
Sinekler Les Mouches, Sartre, 1943
Size Öyle Geliyorsa Öyledir Cosi e se vi pare, Pirandello, 1917
Soruşturma Die Ermittlung, Weiss, 1965, oratoryo

Şair Ruhu The Touch of a Poet, O

Türk tiyatrosu, Türkiye'de kırsal kesimlerdeki köy tiyatrosu ile kentlerdeki halk tiyatrosunu içeren geleneksel Türk tiyatrosu ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'ndeki Batılılaşma hareketi ile ortaya çıkan batılı tarzdaki Türk tiyatrosunu ifade eder.
Başka toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da tarih öncesi kimi ritüeller, ayin ve dini törenler yanında masal, destan, efsane gibi türlerle şekillenen geleneksel tiyatro; Osmanlı topraklarındaki halkın katkılarıyla Karagöz, Meddah, Orta oyunu, köy seyirlik oyunları, kukla ve çengi gibi oyun türlerini ortaya çıkarmıştır. Bunlar, çıkış noktaları güldürü olan, sözlü gelenek ürünü türlerdir. Geleneksel halk tiyatrosu 19. yüzyılda Batı tiyatrosuyla birleşerek Tulûat tiyatrosu adında yeni bir tarza dönüşmüş; metinli tiyatroya geçiş aynı yüzyılda gerçekleşmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra  Devlet Konservatuvarı 1940'lı yıllarda ilk mezunlarını vermiş; Halkevleri ve Köy Enstitüleri  tiyatroyu İstanbul ve Ankara dışında yaygınlaştırmaya hizmet etmiştir. 1970'lerde pek çok topluluk, politik tiyatro üstünde durmuştur. 1970'li yılların sonlarında, daha çok eğlencelik bir tiyatro anlayışı yaygınlaşmış; 1980'lerde tek kişilik oyun türünde bir patlama yaşanmıştır.

Türk tiyatrosunun başlangıcı konusunda iki ayrı yaklaşım vardır; birinci yaklaşıma göre Osmanlı İmparatorluğu içinde  kentlerde doğmuş meddah Karagöz, ortaoyunu gibi sanatları ve Orta Doğu'daki bolluk törenlerinin kalıntısı olarak Anadolu köylerinde yaşatılan köy seyirlik oyunları Türk tiyatrosunun başlangıcı kabul etmelidir. İkinci yaklaşıma göre Türk toplumunda tiyatronun Osmanlılar'dan ve İslamiyet'ten önceki devirlere ait önemli bir geçmişi vardır. Bu ikinci yaklaşımı benimseyen bazı yazarlara göre Orta Asya'da şamanizme dayalı bir yaşam sürdüren Türkler arasında tiyatro, din ile beraber doğmuştur. Başka topluluklar gibi Türk toplulukları da inançları doğrultusunda Tanrıları memnun etmek adına onları taklit etmek, varlıklarını temsil ve hikâye etmek şeklinde teatral törenler düzenlenmiştir. 

İslamiyet'in kabulünden sonra doğum şenlikleri, sünnet düğünleri, evlilik törenleri, bayramlar, meslek şenlikleri, Mevlevî ve Bektaşî törenleri, savaş oyunları ve zafer şenlikleri ile ölümlerin arkasından yapılan dinî törenler Türk tiyatrosunun kaynakları arasında gösterilirler.
12. asrın başında tiyatro sanatının Selçuklu Türkleri'nde  oldukça ilerlediği, dinî niteliğinden sıyrılıp bir halk eğlencesi haline geldiği düşünülür. Selçuklu saraylarında, Bizans imparatorlarını taklidini yaparak sultanları eğlendiren mudhik (güldürücü) ve mukallidler (taklid edici) bulunduğu bilinmektedir. Bizans prensesi Anna Komnini'nin, Bizans topraklarına Selçuklu Türkleri'in akınlarını durdurmak üzere  babası imparator I. Aleksios'un düzenlediği seferden hastalığı nedeniyle vazgeçip geri dönmesinin Selçuklu sarayında aktörler tarafından alay edilerek canlandırıldığını Aleksiad adlı eserinde anlatmıştır. Osmanlılar'daki orta oyunu nun da Selçuklu saraylarında görülen bu tür temsillerin bir devamı olduğu iddia düşünülür.

Türkler arasında çok eski devirlerden beri devam ettiği düşünülen dram sanatı; hafıza gücüne dayanan, daha çok meydanlarda, insan topluluklarının ortasında sürdürülen bir temsil sanatı idi. Osmanlı toplumunda tiyatro ihtiyacı gülmeye dayalı geleneksel meddah, Karagöz ve Ortaoyunu gibi Osmanlı halklarının kendi kültürlerinden beslenmiş hicvedici ve taşlayıcı kendine özgü türlerle karşılandı. Bu tiyatro türleri, Osmanlı Devleti'nin egemenlik kurduğu topraklardaki halkların hepsinin katkılarıyla, toplumlararası iletişimlerle, eski imparatorlukların mirasıyla gelişti.
Geleneksel tiyatrodan farklı olarak meydanlarda değil, kendisine ait binalarda oynanan sahneli, dekorlu, metne dayalı tiyatroya kaynaklık eden, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde gerçekleşen Batılılaşma hareketi oldu. Bu dönemde Batılı tiyatro tarzı ile uyumlulaştırılmaya çalışılan Ortaoyunu ise, sahne üstünde oynanan fakat yazılı metne dayanmayan ‘Tulûat’ adında yeni bir tarza dönüştü. Tulûat tiyatrosunda Ortaoyunu'nun eski metinleri değil, özellikle Batı tiyatrosunun komedi türündeki ünlü oyunlarının metinleri yine doğaçlama olarak oynanmaktaydı. Böylece tulûat giderek yerini batılı tarzdaki tiyatroya bıraktı.

Tanzimat döneminde tiyatro
1839 yılında Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesi ile resmen başlayan Batılılaşma hareketi sırasında kültür-sanat faaliyetleri içinde özellikle tiyatro ön plana çıkmıştı. Osmanlı yönetimi, saraya getirtilen yabancı tiyatrocular ile  Batılı tarzdaki tiyatroyu başlattığı gibi, saray dışındaki tiyatro faaliyetlerini de destekledi. Tiyatro faaliyetleri başlangıçta ülkedeki yabancılar, daha sonra Osmanlı vatandaşı gayrimüslimler ve son olarak Müslüman tiyatrocular tarafından icra edildi. Ermeniler tarafından padişah fermanıyla kurulan Naum Tiyatrosu ile Güllü Agop'un kurduğu Gedikpaşa Tiyatrosu Osmanlı'nın Batılı anlamda ilk tiyatro örnekleri idi. Tiyatro hem halkın, hem de okur yazar olmayan halka ulaşma imkanı verdiği için edebiyatçıların büyük ilgisini çekti. Şinasi, Abdülhak Hamit, Namık Kemal gibi devrin önemli Müslüman edebiyatçıları Batı tarzı tiyatro edebiyatı örnekleri verdiler. Geleneksel tiyatronun güldürü ağırlıklı olmasının etkisiyle başlangıçta daha çok komedi türünde eserler verildi; aile, gençlerin eğitimi, imkansız aşklar, batıl inançlar, vatan sevgisi, batı hayranlığı gibi konuları ele alan eserler sahneye taşındı.

Meşrutiyet döneminde tiyatro
Müslüman tiyatro toplulukları II. Meşrutiyet döneminde yaygınlaştı. 1914'te Darülbedayi’nin kuruluşu ile tiyatro faaliyetleri kurumsallaştı. Darülbedayi Muhsin Ertuğrul'un sanat yönetmeni olduğu 1927 yılından sonra düzenli bir yönetime kavuştu.

Cumhuriyet'in ilanından sonra yeni devlet, yeni bir toplum kimliği oluşturmada tiyatronun etkin gücünden yararlanmak istedi ve bütün ülkeye yaygınlaştırmaya çalıştı. 1930'lu yıllarda, modern bir ulus inşa etme sürecinde geliştirilmiş yeni tarih tezini destekleyecek mahiyette oyunlar yazılmaya ve sahnelenmeye başladı
1940’lı yıllarda Devlet Konservatuvarı ilk mezunlarını verdi; şehir tiyatroları gelişti, özel tiyatrolar yurt çapında turnelere çıktı; çocuk tiyatroları kuruldu. 1949’da Devlet Tiyatro ve Operası Yasası yürürlüğe girdi. Çeşitli kentlerde perdelerini açan Devlet Tiyatroları; turneler düzenleyerek Türkiye’nin her yanında izleyiciye ulaşır hale geldi. İstanbul Şehir Tiyatroları adını alan Darülbedayi çeşitli semtlerde 5 sahneye sahip oldu. Halkevleri ve Köy Enstitüleri  tiyatroyu İstanbul ve Ankara dışında yaygınlaştırmaya hizmet etti. 1951'de halkevlerinin kapatılması, 1954'te Köy enstitülerinin klasik öğretmen okullarına dönüştürülmesi ile kültür-reform hareketlerini tüm Anadolu'ya yaygınlaştırılması çabası yarım kaldı. Tiyatro tarihinin en önemli toplulukları olan Dostlar Tiyatrosu ve Arena Tiyatrosu'nun çekirdeğini oluşturan Ankara Deneme Sahnesi 1955'te kuruldu. 1958’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bir tiyatro enstitüsü kuruldu; 1964'te dört yıllık eğitim veren bir tiyatro kürsüsüne dönüştü.
1960-1980 arasında özel tiyatroların sayısı arttı. Amatör tiyatro toplulukları kuruldu. 1960'ların sonunda oyun yazarlarının sayısı artarken oyunların konuları da çeşitlendi. Brecht'in Göstermeci üslupta oyunları Türkiye'de sahnelendi ve yerli yazarları etkiledi. Kabare türü ve müzikaller gibi yeni türler de denendi. 1970’lerde pek çok topluluk politik tiyatro üstünde durdu. Ankara Sanat Tiyatrosu'nun ve Dostlar Tiyatrosu'nun başını çektiği ve kendilerini "devrimci tiyatrolar" olarak adlandıran gruplar tiyatro hayatının önemli bir adımı idi. Bu dönemde Devlet Tiyatroları Adana, Antalya, Trabzon, Diyarbakır gibi kentlerde yayılmayı sürdürdü. 1970'li yılların sonlarında daha çok eğlencelik bir tiyatro anlayışını temsil eden bulvar komedileri, vodviller, kaba güldürüler oynayan özel tiyatrolar dönemin yükselen  tiyatro anlayışı haline geldi.
1980'li yıllarda oyun yazarlığında bir durgunluk görüldü. Tek kişilik oyun türünde bir patlama yaşandı. Dönemin üretkenlikleriyle ve yapıtlarının yarattığı etki nedeniyle öne çıkan beş yazar, Turgut Özakman, Ferhan Şensoy, Tuncer Cücenoğlu, Murathan Mungan ve Memet Baydur'dur. Tiyatro izleyicilerinin vaktini televizyon karşısında geçirmeye başladığı bu dönemde ideloojik olarak sakınca görülmeyen oyunlara devlet yardımı verildiği görüldü. Özel tiyatrolar, salt güldürü odaklı oyunlar üretmeye yöneldi.1990'lı yılların başında deneysel çalışmalara yönelen birkaç yeni topluluk kuruldu. İkinci dalga alternatif tiyatro olarak anılan bu toplulukların başlıcaları Bilsak, Kumpanya, Tal, Stüdyo Oyuncuları ve Birim Tiyatro idi.
2000'li yıllarda yabancılaşmış bireyin kendini sorgulaması, kadın erkek ilişkileri ve domestik komediler, en popüler konu dağarcığını oluşturdu; fantastik -absürd içerikli oyunlarda artış görüldü.  Bu dönemde yeniden  alternatif tiyatro mekanları açarak var olmaya çalışan, tiyatro sanatında yeni anlatım biçimleri arayan topluluklar ortaya çıktı. Çerçeve sahne yerine blackbox sahneleri tercih eden topluluklar uzun süre alternatif tiyatrolar olarak anıldı. 2014'te bir manifesto yayımlayan 41 topluluk, yaptıkları tiyatroyu ana akımdan ve ticari tiyatrolardan ayırdıklarını ifade etti. Türk tiyatrosu içindeki alternatif tiyatro zaman içinde kendi yazarları ve yönetmenlerini yaratmış; seyirci ilgisi görmüş; uluslararası çalışmalarla dünyaya açılmıştır

Türk tiyatrosunda batılı anlamdaki modern tiyatronun dışında kalan, Türk toplumunun geleneksel yapısı içinde ortaya çıkan tiyatro türleri, "geleneksel Türk tiyatrosu" olarak adlandırılmaktadır. Bu sanat dalı daha önce Türk temaşası olarak adlandırılırken araştırmacı Metin And'ın kullanımıyla birlikte "geleneksel Türk tiyatrosu" ifadesi yaygınlık kazanmıştır. Batılı tarzdaki modern tiyatro ile orta oyununun kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ve geleneksel ögeleri büyük ölçüde bünyesinde barındıran tulûat da  geleneksel Türk tiyatrosu kapsamında düşünülür.
Köy seyirlik oyunları ile kukla, ge

Vodvil, herhangi bir ahlaki veya psikolojik amaç içermeyen, hafif ve eğlenceli bir olay üzerine oynanan ve genellikle müzik ile eşlik edilen bir tiyatro türüdür. Aynı zamanda gündemdeki olayları eleştiren şarkılara verilmiş olan isimdir. Vodvil adının Fransızcadaki voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Vodvil, 18. yüzyılda sınıf farkının oluşması sonucu Fransa'da ortaya çıktı. İçinde müzikal bölümler, diyaloglar, monologlar ve pandomim gibi değişik gösteri türleri barındırabilir.
Komedinin alt türlerinden biri olduğu için komediyle pek çok ortak tarafı vardır. Ancak bazı yönleriyle komediden ayrılır. Vodviller genellikle mutlu sonla biterler. Hikâyenin sonucunda olayların kaynaklandığı sosyal sorunlar vurgulanmaya çalışılır. Vodvil kişilerinin karakterleri detaylarıyla belirtilmez, belli özellikleri öne çıkarılmış abartılı karakterlerdir.
20. yüzyılda ABD'de film endüstrisinin gelişimine koşut olarak, vodvil de tarihe karışmaya başladı. Sinemaya uyarlanmaya çalışılan vodvillerin de pek azı halk ve eleştirmenlerden beğeni topladı. Bu filmlerde Buster Keaton, Marx Kardeşler, Edgar Bergen, Al Jolson gibi vodvil oyuncuları rol aldılar.
Sessiz filmlerde, özellikle Charlie Chaplin'in filmlerinde aşk ve kadınlara ilişkin komik unsurlarla birlikte toplumsal eleştirilerin ele alınması vodvillerde toplumsal eleştirinin de yapılabileceğini gösterdi. 20. yüzyılda toplumsal eleştiri yapılan, yanlışların yerildiği vodvillerin sıklıkla kaleme alınmasının Chaplin filmleriyle sıkı ilişkisi vardır. Ancak toplumsal eleştiri vodvillerde örtük bir biçimde verilir. Oyunun dinamizmine, oyunsu keyfine engel olmayacak biçimde tasarlanır.
Kimi eleştirmenler sinema endüstrisinin gelişmesi ile vodvil türünün tarihe karıştığını dile getirseler de, bu türün orta sınıf tarafından hâlâ tutulmakta olduğu söylenebilir.
Vodvil Fransızca da 'halkın sesi' olarak da bilinir.

Weimar Klasisizmi (Almanca “Weimarer Klassik”), Avrupa'nın bir kültür ve edebiyat akımıdır. Taraftarları Romantizm, klasisizm ve Aydınlanma düşüncelerini sentezleyerek yeni bir hümanizm ortaya koymaya çalışmışlardır. Akım, 1772'den 1805'e kadar Johann Wolfgang Goethe, Johann Gottfried Herder, Friedrich Schiller ve Christoph Martin Wieland'ı kapsamış ve genellikle 1778-1805 yılları arasında Goethe ve Schiller üzerine yoğunlaşmıştır.
Weimar Klasisizminin statü olarak bir akım mı yoksa klasik mi olduğu, çoğunluğu Almanya'nın dışında olan birçok bilim insanı ve tarihçi tarafından sorgulanmıştır.

“Weimar Klasik” kavramı, ilk olarak 19. yüzyılda şekillenmeye başlamış, dört yazarın hiçbirisi ise kendisini Klasik olarak tanımlamamıştır. Günümüzde Weimar Klasik kavramının iki farklı tanımı geçerlidir:
İlk tanım, Wieland, Herder, Goethe ve Schiller'in hüküm sürdüğü yer ve zamanı nitelendirmektedir. Bu alışılagelmiş tanım, bu dörtlünün edebi başarılarındaki kapsamlı uyumu ortaya koymaktadır. Bu uyum ise özellikle 1794 yılından 1805'e kadar olan dönemde Goethe ve Schiller arasında sağlanmıştır. Bununla birlikte dört düşünürün birbirleriyle olan olağanüstü kişisel ilişkileri hiçbir şekilde aynı zamana denk gelmemiştir. Bu suretle kavramın tanımı özellikle Erken Romantik (frühromantisch) akımına mensup olmayan, eski zamanlarda oluşmuş kültür şehirlerinin (Weimar ve Jena) en ileri gelen dörtlüsünün edebi kimliklerini özetlemektedir.
Esas itibarıyla daha dar kapsamlı olan ikinci tanım ise Goethe ve Schiller'in yaklaşık olarak 11 yıl devam eden ortak başarı dönemine işaret etmektedir. Bu yoğun dostluğa ve edebiyattaki bu “estetik ittifak”a dayanan tanımın sınırlanması ile tam olarak “Weimar Klasik” kavramını, 1800 yılında Weimar ve Jena’daki karma kültürel ilişkilerle sınırlamak mümkün olmaktadır. Buna Goethe’nin bu ittifakı Schiller’in ölümünden (1805) sonra içeriksel olarak devam ettirmesi de eklenmektedir. Kavramının 19.yy.da şekillenmesi, mevkiye ilişkin olarak da basitleşmiştir; çünkü Schiller, klasik çağın ilk yarısı Jena’da (Aralık 1799’a kadar) yaşamış ve çalışmıştır; öyle ki iletişimin büyük bir kısmı mektuplar aracılığı ve karşılıklı ziyaretler ile gerçekleşmiştir. Goethe ve Schiller arasındaki yazar dostluğu ve bu dönemde oluşan eserleri, tarihi görüşün olduğu kadar edebi bilimsel görüşün de yarattığı kullanımı daha iyi olan bir tanımı ortaya çıkarmıştır.

Fransız Klasiği, Antik edebiyatı canlandırmak için, Rönesans’dan bu yana dünya çapında çabaların doruk noktası olarak görülmüştür. 1715 yılında Güneş Kralı XIV. Louis’nin ölümünden sonra ise kendisini bu tür örneklerden soyutlamak için eğilimler baş göstermiştir. Antik döneme ait konular, gerçekçilikten- güncellikten ve daha sonra sürekli artan bir şekilde ortaçağa aitlikten, egzotiklikten ve efsanevilikten arındırılmıştır. Bu yüzden Antik Çağ ile olan uğraşıları kurtarmak ve aynı zamanda bu uğraşılara orta sınıf halkını reddeden tüm aristokratik görünüşleri yüklemek için çabalar başlamıştır. Bu da antik şehirler üzerine gezi edebiyatını ve başlamakta olan arkeolojiyi nasıl ortaya çıkardıkları konusundaki kaynaklara geri dönülmesiyle daha da yol kat etmiştir.
Johann Joachim Winkelmann 1755 yılında, “Ressamlık ve Heykeltıraşlık alanında Yunan eserlerinin imitasyonu” (Nachahmung der griechischen in der Malerei und Bildhauerkunst) ve 1764/67 yılları arasında “İlk Çağ Sanat Tarihi” (Geschichte der Kunst des Altertums) isimli eserleri hakkındaki düşüncelerini yazdığında, bu eserlerin bilhassa Antik Roma'da oluşan kültür ve sanat üzerine ne tür etkiler yapacağının farkına varamamıştır. Yunan sanatına dair “asil sadelik, durgun ihtişam” (edle Einfalt, stille Gröβe) içerikli tanımı doğrultusunda yaptığı gözlemler, “Alman” Klasiğinin temelini oluşturmuştur. Bu sebeple Fransız Klasiğinin ihtişamı, yerini sadeliğe bırakmıştır. Bu temel ise, sınırları koymak yerine burjuvazi ve orta sınıf halkı arasında aracılık etmek için Almancaya alan yönelime uygun düşmüştür. Daha sonra Weimar Klasik olarak da bilinen Edebiyat Klasiği, bu prensiplere sadık kalmıştır.

1772 yılında Sachsen-Weimar-Eisennach'ın dul düşesi Anna Amelia'nın, iki oğlu için, modern-ironik tarzdaki Der goldene Spiegel oder die Könige von Scheschian adlı eserini henüz yayımlamış olan Christoph Martin Wieland'ı Weimar'a davet ettiği zaman dilimi, Weimar Klasiğin çıkış noktası olmuştur.
Ardından Goethe, 26 yaşında –prens öğretmeni olarak- Weimar'a çağrılmadan önce, özellikle mektup romanı “Genç Werther'in Acıları”nın (Die Leiden des jungen Werthers) sayesinde Fırtına ve Coşku dönemi öncüsü olmuştur. Goethe'nin Weimar'a yerleşmesiyle birlikte eserleri, içeriksel ve formal olarak klasik Antik döneme yaklaşan bir estetik ideal çerçevesinde sürekli olarak daha da olgunlaşmıştır. Goethe bu ideali mekânsal olarak da örnek alarak, 1786 yılında İtalya'ya gitmiştir. 1788 ilkbaharında geri dönüşünün hemen ardından, şimdiye kadar olan görevlerinden muaf tutulmuş ve Eylül ayında Rudolstadt'da Schiller ile tanışmıştır. Bu karşılaşma her ikisini de kendine getirmiştir: Goethe, Schiller'i Fırtına ve Coşku döneminin gözü pek yazarı olarak görmüştür, Schiller ise Goethe'nin edebi çalışmalarının kendininkileri ile tam bir zıtlık içerisinde olduğunu ortaya koymuştur.
Goethe 1776 yılında, hayran olduğu Johann Gottfried Herder'i de Bückeburg'dan Protestan başpapaz olarak Weimar'a sürüklemiştir-aralarındaki ilişki devam etmiştir.
Schiller ve Goethe bir görevi gerçekleştirmek üzere birbirlerine yaklaştığı sırada, birbirleri hakkındaki düşünceleri biraz değişmiştir (Schiller'in 1796'daki denemesi Über naive und sentimentalische Dictung'un karşılaştırılması). Schiller'in, sayesinde dostluğunu pekiştirdiği, biri 23 Ağustos'ta diğeri ise 31 Ağustos'ta olmak üzere Goethe'ye yazdığı iki mektubu, benimsedikleri bu anlayışın belirleyicisi olmuştur. Goethe ve Schiller birbirlerinden oldukça etkilenmişlerdir (1796 yılında ortak şekilde ele aldıkları Xenien'in karşılaştırılması). Weimar Klasiğin en değerli ispatlarından birisi ise, daha sonraki mektuplaşmalar olmuştur.

Fransız Devrimi ideallerinin (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) uygulanabilirliği bağlamındaki zorluk konusunda kazanılan deneyim ve bu ideallerin Jakobenler diktatörlüğü dönemindeki (1793/94) barbar eğilimi, Weimar Klasik yazarlarını olduğu gibi tüm Alman kültür alanlarını da etkisi altına almıştır; fakat bununla birlikte çağdaş müzik alanında Ludwig van Beethoven’ın eserini de etkilemiştir. Fırtına ve Coşku dönemi edebiyatı ise, farklı bir noktaya işaret etmektedir: Burada Aydınlanma döneminin akıl ve duygu arasında yaratmış olduğu değer çatışması, tam olarak çözülememiş ve eserlerde sayısız felaketlere neden olmuştur (karşılaştırınız: Goethe’nin Genç Werther’in Acıları adlı eserinde Werther’in intiharı). Bu deneyimlere tepki olarak karşıtlıkların uyumlu bir dengesinin aranması konusundaki çabalar, klasik sanat yaklaşımının merkezini oluşturmuştur; çünkü bu uyum Fransız Devrimi gerçeğinde ve Fırtına ve Coşku dönemi edebiyatında başarısızlıkla sonuçlanmış ve sürekli artan gerginliğe yol açmıştır. Antik Sanat idealine dayanarak, Klasik’te mükemmeliyet, ahenk, insanlık ve biçim ve içeriğin uyumu aranmaktadır. Goethe’nin tüm fenomenlerin evrensel ilişkisi için doğada bir örnek aramış olduğu yer, Schiller için en önemli hususa ilişkin tarihin başlangıcı olmuştur. Diğer özellikleri ise şunlardır:

Fransız Devrimi ile mücadele
Radikal bir ihtilal (Fransız Devrimi) yoluyla değil, aksine toplumun evrimsel gelişimi (süreçli gelişme) yoluyla Aydınlanma idealine uygun düşen bir devlet amaç edinilmiştir.
Weimar ve Jena üzerinde merkezileşme
Estetik eğitim programı ve dönemin huzursuzluğu karşı karşıya gelmektedir: İnsanların insanlık adına sanat ve edebiyat ile eğitilmesi ve buna bağlı olarak toplumsal değişimler için olgunlaşması gerekmektedir.
Eğitim ideali “ruh güzelliği”dir; yani becerileri, görevleri olan ve uyum sağlayan kişidir (sakin, dengeli, kendisini telkin eden kişi ideali).
“Dönemin tüm etkilerinin üzerinde olan” dikkate değer öğeleri, daha çok insani-etik değerleri- seçmesi sonucu, çağın uygunsuz düşmesi
Fırtına ve Coşku döneminin bencilliği yerine toplum içinde uyumun aranması
İnsanlık
Özyıkımların, işlenilen ahlaki-etik suçlar için adil bir ceza olduğunu savunan anlayış.
Weimar klasiğin en önemli temalarına diğer insanlık kavramları ve hoşgörü eklenmektedir. En önemli edebi tür ise, lirik ve epik türleri ikinci planda bırakan dramadır. Yüksek bir dil seviyesi ve dil standardı tercih edilmiştir (karşılaştırın: Iphigenie auf Tauris'in vezin ölçümleri). Tüm kabalığı ile Fırtına ve Coşku döneminin doğal dil ideali ile karşılaştırıldığında, bu dil düzeni akıl ve duygu arasındaki ahengi netleştirmekte ve bu yüzden klasik değerlerin aracısı ve estetik eğitimin rehberi olarak yararlı olabilmektedir (karşılaştırın: Schiller'in Über ästhetische Erziehung des Menschen/insanın estetik eğitimi üzerine adlı eserinin ve Goethe'nin Iphigenie auf Tauris adlı eserindeki kelimelerin gücü). Bu bağlamda Goethe ve Schiller'in klasik drama formatına geri dönmesi, daha doğrusu yaklaşması görülmektedir.
Weimar klasik dönemi, Wieland ile entelektüel Antik anlayışı yoğun bir şekilde başlatan Antik Döneme yönelim sayesinde sadece ismini elde etmemiş, aynı zamanda birçok eserin -özellikle Goethe'nin- biçimini de yansıtmıştır. Alman edebiyatının “klasik” çağı olarak da nitelendirilebilmektedir.
Daha sonraları ise “Klasik“ kavramı, “Romantizm” akımının etkisi ile biçimsel içerikler çerçevesinde sınırlandırılmış ve olumsuz bir mücadele terimi olarak özellikle Schiller'e karşı çıkılmıştır. Bu nedenle kavram, örnek bir çağı işaret etmemekte, aksine Yunan Klasiğini örnek alan bir ekolden daha öteye gitmemektedir.

Yunanlar ya da Helenler (Yunanca: Έλληνες, romanize: Éllines, Yunanca telaffuz: [ˈeĺἱnes]), Yunanistan, Kıbrıs, Arnavutluk, İtalya, Türkiye, Mısır ve Doğu Akdeniz'i çevreleyen diğer ülkelerde yaşamış veya yaşayan, aynı zamanda da dünya çapına yayılmış ve diasporalar oluşturmuş bir etnik grup.
Yunanların MÖ 20. yüzyılda kitleler hâlinde Balkan Yarımadası'nın güneyine göç ettiklerine inanılır. Yunanlar zamanla Anadolu'da ve Karadeniz sahillerinde ticaret kolonileri kurmuşlar ve gerek Anadolu'da gerekse de Yunanistan'da uzun yıllar hüküm sürmüşlerdir. Roma İmparatorluğu'nun giderek güç kazanması ile bağımsızlıklarını koruyamamışlar ve Roma egemenliği altına girmişlerdir. Roma İmparatorluğu'nun kalıcı tetrarşiye giderek ikiye ayrılması ile doğu kanadında Bizans İmparatorluğu kuruldu. 1000 yıldan fazla tarih sahnesinde rol oynayan Bizans İmparatorluğu, Osmanlı Devleti'nin Konstantinopolis'i fethetmesi ile yıkıldı, Trabzon ve Mora'nın alınması ile de dirilme umutlarını kaybetti. Osmanlı Devleti, İstanbul'daki Doğu Ortodoks Kilisesi'nin kilisesinin şehirde kalmasına izin verdi ve bu nedenle Yunanlar uzun yıllar göç etmeden Osmanlı egemenliği altında yaşadılar. Fakat bunun yanında şehir alındığında birçok bilim insanı ve filozof Avrupa'ya göç etti. Osmanlı egemenliğindeki Yunanlar 1832'de Osmanlı Devleti'nden ayrılarak kendi krallıklarını kurdular. 1923 yılında Lozan Anlaşması ile Türkiye'de yaşayan Rumlar ve Yunanistan'da yaşayan Türkler nüfus mübadelesi sonucunda yer değiştirdi. 1923'te 12,4 milyon olan Türkiye nüfusundan 1,2 milyon Yunan ayrıldı. Buna karşılık 5 milyon nüfuslu Yunanistan'dan 500.000 Türk Türkiye'ye göç etti.

Bu etnik grubu adlandırmak için kullanılan bir diğer kelime de '"Yunanlı"' dır. TDK, bu adlandırmayı halk ağzı olarak nitelendirerek doğrusu olarak Yunan ı işaret eder. Fakat bazı akademik çerçevelerde doğru kullanımın Yunanlı olduğu savunulur. Bu argümanın  en büyük dayanağı, Yunan adının başlı başına zaten İbranice, Arapça ve Farsça gibi dillerde Yunanistan, yani ülke anlamında kullanılmasıdır.

Yunanlar tarih öncesi dönemden beri pek çok inanca mensup olmuşlardı. Bunların ilki çok ilahlı Helen dinidir. Günümüzde Yunan halkının büyük çoğunluğu Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlıdır. Osmanlı egemenliğine girdiği zamanlarda Helenlerin hatrı sayılır bir kısmı Müslümanlaştırılmıştır. Bugün Yunanistan'daki Müslümanların neredeyse tümünü Pomaklar, Anadolu iskânıyla gelen Türkler, Romanlar, Arnavutlar ve Afrikalılar oluşturur.

Yunanistan'da resmî dil Yunancanın Dimotiki şivesidir. (Yun. δημοτική "Dimotiki" okunur) 1976'dan beri Yunanistan'ın ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin resmî dilidir. Yunanca (Ελληνικά - Elinika) 3.000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Antik Yunanca Klasik Yunan uygarlığının dili olarak kullanılmıştır. Modern Yunanca Antik Yunancadan oldukça farklı olmakla beraber köken olarak ona dayanır. Yunanca, Yunan alfabesi kullanılarak yazılır.
Modern Yunanca dünyada, çoğunluğu Yunanistan'da olmakla beraber, Avustralya, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan yaklaşık 15 milyon kişinin anadilidir. Türkiye'de anadili Yunanca olan yaklaşık 2.000 Rum olduğu sanılmaktadır. Bunların hemen hemen hepsi İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşar.

Demotiki (Δημοτική)
Katarevusa (Καθαρεύουσα)
Tsakonika (Τσακωνικά)
Pontus (Ποντιακά)
Kapadokya (Καππαδοκικά)
Güney İtalya (Κατωιταλικά)
Yevanik (Yahudi Yunancası) (γεβανικά, יווניטיקה)

Bugün dünyada yaklaşık 13 milyon, başka kaynaklara göre 14-17 milyon Yunan'ın olduğu sanılmaktadır. Anavatanda yaşayanların yanı sıra diğer ülkelerde çalışan, gurbette olan birçok etnik Yunan vardır. Avrupa'nın hemen her ülkesinde, Amerika'da ve Avustralya'da Yunanlar bulunur.
1 milyondan fazla

Amerika Birleşik Devletleri
500.000 - 1 milyon arası

Kıbrıs Cumhuriyeti
100.000 - 500.000 arası

Almanya
Avustralya
Kanada
İngiltere
Şili
25.000 - 100.000 arası

Rusya
Ukrayna
Arnavutluk
Fransa
Brezilya
1.000 - 25.000 arası

1.000'den az

Rumlar
İtalya'daki Yunanlar
Müslüman Yunanlar
Yunanlar listesi
Yunan mitolojisi
Yunan dansları

Akrilik boyalar ve cilâlar, plastik bazlı karışımlardan oluşan renklendiricilerdir. Bu renklendiriciler, genellikle su ile seyreltilebilir ve su geçirmez bir tabaka oluşturmak için de kullanılabilir. Organik karışımlardan oluşan akrilik boyalar da vardır.
Yapısındaki esnek pigmentler sayesinde dış etkenlere yağlı boyadan daha dayanıklıdır. Tuval üzerinde çatlama yapmadığı için ressamlar tarafından tercih edilmektedir. Kokusuz ve çabuk kuruyan bir yapıya sahiptir. Renk alternatifleri ve tonlamalar elde etmek için beyaz renk tercih edilebilir veya suyla da inceltilebilir. Kullanım alanı resim sanatıyla sınırlı olmayıp dekorasyon ve çeşitli boyamalarda da kullanılabilir. Akrilik boya kuru iken su ile temizlenebilir.

1934'te Alman kimyâ kuruluşu BASF, dünyanın ilk kullanıma hazır, sulu akrilik reçine karışımını yarattı. Rohm and Haas adlı Amerikan kuruluşu, 1930'da Plexol markasıyla bu karışımın patentini almıştı. 1946'da New York'ta Bocour Artists Colors adlı boya üreticisi, 1990'lara kadar üretilen Magna Plastic ürün dizisini piyasaya sürdü. Polimerizasyon derecesine bağlı olarak, çözücüler başlangıçta toluen veya ksilen, daha sonra beyaz ispirto idi. (kullanılan akriloid F-10 olarak adlandırıldı.)
Polimerize edilmiş akrilik asit asitlerden oluşan akrilik reçine boyalar, ilk olarak 1940'ların sonlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde ve 1960'ların başlarından itibaren de Avrupa'da boyamada kullanılmak üzere resim boyası üreticileri tarafından üretildi. Günümüzde akrilik boyalar, el sanatlarında, endüstride ve hobi sektöründe de kullanılmaktadırlar.

Aksiyon resmi, eylem resmi veya jestle soyutlama resim yüzeyine anında, herhangi bir ön planlama yapılmadan ve dikkatsizce dökülen, püskürtülen, damlatılan veya sürülen boya yoluyla üretilen ve bu özelliği ile resmin planlanmasından daha ziyade sanatçının fiziksel hareketini vurgulayan bir resim üslubudur. Bu çeşit resimler sanatçının spontane eylemlerinin dolaysız bir sonucudur.
1940'lar ile 1960'lar arasında yaygınlaşan akım soyut dışavurumculuk ile yakından ilgili olup zaman zaman aynı anlamda da kullanılır. Bir Fransız akımı olan Tachisme ile de yakından ilgilidir.
Harold Rosenberg'in bu terimi 1952'de kullanmaya başlamasıyla soyut dışavurumculuk ile atılan adım ileri götürülerek resim objesi arka plana itilmiş, hareket öne çıkmıştır. Gerçek eserin süreç olduğunun vurgulanması daha sonraları happening'ler, Fluxus, kavramsal sanat ve arazi sanatına temel oluşturmuştur.
En önemli aksiyon ressamlarından birisi Jackson Pollock'tur.
Action Painting Tekniği

20. yüzyıl resim sanatındaki ve Amerikan Soyut Dışavurumculuğu'ndaki en önemli eğilimlerin başında Action Painting tekniği yer almaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası göçmen sanatçılar ve Amerikalı yeni nesil sanatçılar, özgün sanat dillerini oluşturarak eylem resmi olarak Türkçeleştirilmiş Action Painting sanat akımını oluşturmuşlardır. Alışılagelmiş tüm kalıplardan uzakta, planlamadan, spontanlığın sağladığı tüm imkanlardan faydalanarak, genellikle büyük alanlarda çalışmak suretiyle boyaları akıtma tekniği ile üst üste lekesel etkiler yaratılan, özgün çalışma örnekleri ortaya çıkartmışlardır. Soyut Dışavurumcu bir teknik olan bu teknik, sanatçıların, sezgisel yaklaşımlarla tuali yatay ya da dikey kullanarak fırça vuruşları veya boya akıtma, damlatma vb. tekniklerle rastlantıdan da faydalanarak meydana getirdikleri yapıtlardır. Sanatçıların büyük boyutlarda çalışmayı tercih ettikleri görülmektedir. Kalıpların dışında, sezgisel, özgün ve biçimsellikten uzak üretim teknikleri, sanatçıların özgür ifade biçimleri ile birleşerek genellikle izleyicisinin beğenisine sunulmaktan çok, sanatçının üretimini tatmin etmesine hizmet etmektedir. Bu teknik özdevinimden yola çıkan, sanatçının bilinçaltını özgür kıldığı, ön planlama ve tasarım olmadan, çağrışımların getirdiği anlık oluşumlarla biçim bulan sanat eserleridir. Genelde lekeler ve üst üste gelen çizgilerle oluşturulan yapıtlar sınırları bulunmayan, tek ve bütüncül bir imge ortaya çıkaran yapıtlardır. Tuvalin sınırları zorlanarak üretilen devasa ve etkili yapıtlardır.

Alegori, bir görüntü, yaşantı, düşünce, kavram veya davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak amacıyla simgesel bir bağ kurulması ve bu bağın heykel ya da resim aracılığıyla görsel sanatlarda aktarılmasıdır. Türk Dil Kurumu'nun tanımına göre sembollerle anlatılan metinler alegorik olarak adlandırılır. Alegori, "yaygın açık eğretileme (metafor)" özelliği de gösterir.

Görsel sanatlarda soyut bir kavram olan adaletin; gözü bağlı, elinde terazi ve kılıç tutan bir kadın heykeliyle (Themis) tasvir edilmesi alegorinin en yaygın örneklerinden biridir.

Edebiyatta alegorik anlatım biçimine sıklıkla fabllarda rastlanır. Türk edebiyatındaki en önemli alegorik yapıtlardan biri Yusuf Has Hacib'in kaleme aldığı Kutadgu Bilig'dir. Eserde; "Adalet", "Saadet", "Devlet" ve "Akıl" kavramları insan biçimine büründürülerek ideal devlet düzeninin nasıl olması gerektiğini tartışırlar.

Mağara alegorisi

Anders Leonard Zorn (18 Şubat 1860 - 22 Ağustos 1920), İsveçli ressam, oymacı, heykeltıraş ve fotoğrafçıdır.
Sanatına yansıttığı özelliğini, yaşam ve atmosfer ile işlemesi şeklinde gösterir. İsveç kırsalına ait, otoportreleri, nüleri ve su tasvirlerine ilişkin tablolarıyla tanınır. Carl Larsson ile birlikte İsveç'in en popüler ressamıdır.
Mora, İsveç'te, Zorn Koleksiyonunu barındıran kendi adını taşıyan müze bulunmaktadır.

Anders Zorn, Grund Anna Andersdotter ve Leonhard Zorn'un oğludur. Annesi, bir Alman bira üreticisi olan babasını Uppsala ziyareti sırasında tanşır ve kısa bir ilişkisi olur. Anders Zorn, çocukluğunu annesi ve anneannesi ile Mora yakınlarındaki bir çiftlikte geçirdi. Mütevazı bir ortamda büyümesi ilerdeki sanatına iz bırakır ve İsveç kır yaşamını anlatan birçok esere yansımaktadır. Zorn büyükannesi ve annesine duyduğu minnettarlığı özellikle onları temsil eden heykelleri ve resimlerleri ile ifade eder. Babasını hiç tanımamıştır.
1872'de, babasının ölümüyle kendisine kalan mirası sayesinde, 1875'te İsveç Kraliyet Sanat Akademisi'ne girer ve başlangıçta ağaç oymacılığı üzerine kayıt olur. Ancak suluboya, hızla en sevdiği ifade şekli haline gelir ve hızla akademik ortamında bir deha olarak değerlendirilir. Suluboya eseri Yasta - In Mourning (1880, Stockholm, Nationalmuseum ) Akademinin yıllık sunumu için seçilir.
Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki muhafazakarlık sıyrılmak üzere, 1885 yılına kadar çoğunlukla kaldığı Londra İspanya ve Paris seyahatleri için ayrılır. Sulu boya tekniğini, beceri ve hassasiyetiyle ifade ettiği birçok portreyi bu dönemde çizer.
1885'te İsveç'e geri döner ve 1881'de tanıştığı Emma Lamm ile evlenir. Çift, daha sonra bazı resimler için, özellikle de bölgelere ait denizlerin temsilinde ilham kaynağı olan Konstantinopolis'e ve Cezayir'e seyahate çıkar. Çift daha sonra yazlarını İsveç'te Stockholm ve Dalarna'da geçirir. Mora'daki evi  (mobilya ve dönem enstalasyonları ile) müzeye çevrilmiş, kendi çalışmalarına adanmış müzenin bitişiğinde bulunmaktadır.
Anders Zorn, Paris'teki Exposition universelle de 1889 hazırlığı için Paris'e döndüğünde (rue Daubigny ve sonra Clichy bulvarını kalmıştır), Empresyonizm kesinlikle resminin önemli bir ifadesi olarak kabul edilmekteydi. Bu bağlamda, çalışmalarının çok büyük bir etkisi vardı ve Onur Lejyonu nişanını bu dönemde aldı. Daha sonra düzenli olarak Paris'e döner; özellikle 1906'da, basında kendinden coşkuyla söz ettirdiği 166 tablosunu sergiledi.
Hayatının son yirmi yılında  gençlik tutkusu heykele, fotoğrafçılık ve oymacılığa döndü. 22 Ağustos 1920'de öldü ve İsveç'ten ulusal onur madalyası aldı. Zorn'un eşinden çocuğu olmadı, ama babalığını kabul edip sahiplendiği ve desteklediği çocukları olmuştu.

Sanatçının önemli eserlerinden bazıları, Stockholm'deki Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi'nde (İsveççe: Nationalmuseum) görülebilir. Bunların arasında, Midsummer Dance (1897), kırsal bir Yaz ortası kutlamasının akşam ışığında dansçıların tasviridir. Zorn'un eserlerini  barındıran diğer müzeler arasında Paris'teki Orsay Müzesi, New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi ve Boston Güzel Sanatlar Müzesi sayılabilir. Mora ve Garberg, Älvdalen'de bulunan Zorn Koleksiyonları (Swedish:Zornsamlingarna) dört müzedeki yapıtlarını içermektedir. Ana müze - Zornmuseet - Ragnar Östberg tarafından tasarlandı ve 1939'da açıldı.

Antonin Proust'un portresi, 1888, tuval üzerine yağlıboya, özel koleksiyon;
Coquelin Cadet'in Portresi, 1889, tuval üzerine yağlıboya, Stockholm, Ulusal Müze ;
Eugene Spuller'in portresi, 1891, tuval üzerine yağlıboya, Dijon Güzel Sanatlar Müzesi ;
Portait de Rosita Mauri, 1898, tuval üzerine yağlıboya, Güzel Sanatlar Müzesi Göteborg.

Albert Besnard'ın stüdyosunda, 1896, gravür, Paris, Fransa Ulusal Kütüphanesi Baskı ve Fotoğraf Bölümü .
Paul Troubetskoy, heykeltıraş, 1908, dağlama;
"Augustus Saint-Gaudens (1848-1907)" Amerikan Heykel Ustası "sergisinin kataloğunun 2. ve 3. bölümleri; Toulouse, Musée des Augustins ve Blérancourt, Fransa Ulusal Amerikan İşbirliği Müzesi, 1999) bu, aşağıda çoğaltılmıştır.

Boston, Güzel Sanatlar Müzesi .
Kopenhag, Kunst için Statens Müzesi .
Dijon, Güzel Sanatlar Müzesi .
Mora, Zorn Koleksiyonu.
New York, Metropolitan Sanat Müzesi
Paris, Orsay Müzesi .
Stockholm Ulusal Müzesi .

15 Eylül -  17 Aralık 2017  Anders Zorn. İsveç resminin efendisi, Paris, Petit Palais.

Zorn sanatı sayesinde zengin oldu ve hatırı sayılır bir sanat koleksiyonu oluşturabildi. eserler sadece memleketinden değil, yurtdışına yaptığı seyahatlerden de satın aldıklarından oluştu. Ortak vasiyetleri doğrultusunda, Anders ve Emma Zorn tüm varlıklarını İsveç Devletine bağışladılar. Sanatçının eserlerinin sergilendiği ana müze - Zornmuseet'te Zorn eserlerinin dışında Rembrandt Harmensz van Rijn, 'The Hovingham Master' (Poussin'in takipçisi), Bruno Liljefors, Albert Edelfelt ve Pehr Hilleström'e ait eserler de görülebilir.
Bellman Ödülü (Bellmanpriset), her yıl İsveç Akademisi tarafından verilen “olağanüstü bir İsveç şairi” için verilen bir ödüldür. Ödül 1920 yılında Anders Zorn ve karısı Emma tarafından kurulmuş vakıfça dağıtılmaktadır.

1886'da, Anders Zorn ve karısı Emma, Mora kilisesine yakın arazi satın aldılar ve burada anneanne büyükbabasının çiftliğinden bir kulübeyi buraya taşıdılar. Anders ve Emma Zorn, yurtdışında geçirdikleri yıllardan sonra İsveç'e dönmeye karar verdiğinde, evi büyütmeye başladılar. Zorngården, 1910'da tamamlandı.
Zorngården, 1942'de Emma Zorn'un ölümünden bu yana o zamanki şekli ile korunmaktadır. Yüzyılın başından günümüze kalmış bir sanatçının evinin güzel bir örneğidir. İngiliz ve İsveç mimarisinden ilham alarak, bugün 1900 yıllarını karakterize eden mimari özgünlüğün çok iyi bir örneğidir.

Zorngården'ın ana bölümü Zorn'un evi ve sanat eserlerini içeren bir müzeden oluşuyor, ancak Zorn koleksiyonlarını da paylaşan iki müze daha var. Gammelgården, Mora'nın güney kesiminde yer almaktadır ve Zorn'un, bu türde binaların  unutulmayacağından emin olmak için satın aldığı, 40 ahşap evden oluşmaktadır. Bir diğeri de Zorn'un sıkıntı içinde iken sığınağı Gopsmor, Älvdalen belediyesine ait ve sadece Temmuz ayında ziyarete açıktır.

Johan Cederlund, James Ganz, Christophe Leribault, Carl-Johan Olsson ve Vibeke Röstorp, Anders Zorn. İsveç resminin efendisi, Paris Müzeleri, 2017, 240 s. 9782759603619

Anders Zorn
Biografi30 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zorn Kolleksiyonları5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zorn Gallerisi, Stokholm6 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anders Zorn çalışmaları – Gutenberg Projesi
289 Zorn resimleri referans numaralı listesi artistarchive.com
Zorngården
Anders Zorn exhibition catalogs6 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anders Zorn: İsveç'in Usta Ressamı [1]
Anders Zorn in the Gilded Age Trailer

Antik Yunan sanatı, Demir Çağı'nın başlangıcından Helenistik döneme kadar uzanan ve MÖ 146'da Korint Savaşı'nda Yunanistan'ın Roma tarafından fethiyle sona eren süreçte, Yunan halkları tarafından üretilen görsel sanatları, uygulamalı sanatları ve mimariyi kapsar. İnsan vücudunun natüralist ancak idealize edilmiş tasvirlerinin geliştirilmesiyle diğer antik kültürlerin sanatları arasında öne çıkar; bu tasvirlerde yeniliklerin odak noktası genellikle çıplak erkek figürleri olmuştur. Yaklaşık MÖ 750 ile 300 yılları arasındaki üslup gelişim hızı, antik standartlara göre olağanüstü düzeydeydi ve günümüze ulaşan eserler arasında bu durum en iyi şekilde heykelde görülmektedir. Resimde de önemli yenilikler vardı, ancak boyalı çömlekçilik alanı dışında kaliteli orijinal eserler günümüze pek ulaşamamıştır.
Teknik olarak oldukça basit olan Yunan mimarisi, Roma mimarisi tarafından büyük ölçüde benimsenen ve bazı modern binalarda hala takip edilen, çok sayıda detaylı kurala sahip uyumlu bir üslup ortaya koymuştur. Çömlekçilik, metal işçiliği ve diğer sanat dallarıyla paylaşılan bir süsleme dili kullanmış ve özellikle Büyük İskender tarafından genişleyen Yunan dünyasının Budizm aracılığıyla daha da ileriye taşınmasından sonra Avrasya sanatı üzerinde muazzam bir etkiye sahip olmuştur. Yunan sanatının toplumsal bağlamı, radikal siyasi gelişmeler, felsefe ve edebiyat gibi alanlardaki gelişmeler ve refah düzeyinde büyük bir artışı içeriyordu.
Yunanlar tarafından üretilen en erken dönem sanat eserleri genellikle "antik Yunan sanatı" kapsamı dışında tutulur; bunun yerine Neolitik Yunanistan sanatı ve ardından gelen Ege sanatı olarak adlandırılır. Ege sanatı, Yunan Bronz Çağı'ndan Kiklad sanatı, Minos ve Miken kültürlerinin sanatını içerir. Antik Yunan sanatı üslup bakımından genellikle dört döneme ayrılır: Geometrik, Arkaik, Klasik ve Helenistik. Geometrik çağ genellikle MÖ 1000 civarından başlatılır, ancak gerçekte, geleneksel olarak Yunan Karanlık Çağı olarak bilinen bu dönemden önceki 200 yılı kapsayan dönemde Yunanistan'daki sanat hakkında çok az şey bilinmektedir. MÖ 7. yüzyıl, vazo resminin siyah figür tekniğiyle örneklendirilen Arkaik üslubun yavaş gelişimine tanıklık etmiştir. Pers savaşlarının (MÖ 480 - MÖ 448) başlamasından kısa bir süre önce MÖ 500 civarı, genellikle Arkaik ve Klasik dönemler arasındaki ayrım çizgisi olarak kabul edilir. Büyük İskender'in saltanatı (MÖ 336 - MÖ 323) ise, Klasik dönemi Helenistik dönemden ayıran sınır olarak kabul edilir. MÖ 1. yüzyıldan itibaren "Greko-Romen" terimi veya Doğu Yunan dünyası için daha yerel terimler kullanılmaya başlanır.
Gerçekte ise, bir dönemden diğerine keskin bir geçiş olmamıştır. Sanat biçimleri, Yunan dünyasının farklı bölgelerinde farklı hızlarda gelişti ve her çağda olduğu gibi bazı sanatçılar diğerlerinden daha yenilikçi tarzlar benimsemiştir. Güçlü yerel gelenekler ve yerel kültlerin gereklilikleri, tarihçilerin köken yerlerinden çok uzakta bulunan sanat eserlerinin bile kökenini tespit edebilmelerini sağlamaktadır. Çeşitli türdeki Yunan sanat eserleri geniş çapta ihraç edilmiştir. Bu dönemin tamamında Yunan dünyasının kendi içinde ve komşu kültürlerle olan ticari bağlarında ve dolayısıyla refah seviyesinde istikrarlı bir artış görülmüştür.
Yunan sanatının günümüze ulaşma oranı, malzemeden malzemeye büyük farklılıklar gösterir. Çok sayıda taş heykel (büyük bir kısmı Roma kopyası olsa da) ve birkaç büyük bronz heykelin yanı sıra muazzam miktarda çömlek ve sikke günümüze ulaşmıştır. Resimler, ince metal kaplar ve ahşap dahil olmak üzere dayanıksız malzemelerden yapılmış neredeyse her şey tamamen yok olmuştur. Birçok tapınak ve tiyatronun taştan yapılma iskeletleri günümüze ulaşmıştır, ancak bunların zengin süslemelerinden geriye çok azı kalmıştır.

Geleneksel olarak, her şekilden ince bir işçilikle resmedilmiş kaplara "vazo" denir ve günümüze dek önemli ölçüde tek parça halinde ulaşmış 100.000'den fazla parça vardır. Birçoğu üzerinde taşıdığı yazıtlarla birlikte Yunan yaşamının birçok yönüne dair eşsiz ipuçları sunar. Heykel niteliğinde olan veya mimari işlevi olan çömlekler terakota olarak adlandırılır ve bunlar da büyük miktarlarda günümüze ulaşmıştır. Çömlekler aynı zamanda mezarlara bırakılan mezar eşyalarının temel biçimiydi; genellikle yakılan cesetlerin küllerini içeren urneler ("cenaze küpleri") olarak kullanılıyor ve geniş çapta ihraç ediliyordu.
Figürlerin güçlü dış hatlar ve ince iç hatlarla tasvir edildiği ünlü ve kendine özgü Yunan vazo resim üslubu, yaklaşık MÖ 600'den MÖ 350'ye dek zirveye ulaşmıştır. Bu üslup birbirinin neredeyse tersi olan iki ana üsluba (siyah figür ve kırmızı figür tekniği) ayrılır. Her iki teknikte de öteki renk, arka planı oluşturmaktadır. Kullanılan diğer renkler genellikle küçük beyaz alanlar ve farklı bir morumsu kırmızının hakim olduğu büyük alanlarla sınırlıydı. Vazo ressamları bu tekniklerin ve diğer güçlü geleneklerin kısıtları içinde, zerafet ve güçlü ifadeyi birleştirerek dikkate değer sonuçlar elde etmişlerdir. Beyaz zemin tekniği, tasvirde daha fazla özgürlük sağlasa da zamana karşı pek dayanıklı değildi ve çoğunlukla gömme ritüelleri için üretiliyordu.

Geleneksel kabule göre, eski Yunanların çömlek kaplarının çoğunu sergilemek için değil, günlük kullanım için yaptıkları söylenir. Mezar taşı olarak yapılmış büyük Arkaik anıtsal vazolar, oyunlarda kazanılan ödüller olan zeytinyağı dolu Panathenaia Amforaları ve özellikle mezarlara bırakılmak üzere üretilen parçalar bu durumun istisnalarıdır. Buna karşın son yıllarda pek çok bilim insanı, hem Yunanistan hem de Etrurya'da metal kapların ucuz bir alternatifi olarak mezarlara konulmak üzere üretilen çömleğin sanılandan çok daha fazla olduğunu görerek bu geleneksel kabulü sorgulamaya başlamıştır.
Günümüze ulaşan çömleklerin çoğu, amforalar, kraterler (şarap ve suyu karıştırmak için kaplar), hidrialar (su kapları), içki kaseleri, tuvalet için yağ ve parfüm şişeleri, sürahi ve bardak gibi sıvıları saklamak, servis etmek veya içmek için kullanılan kaplardan oluşmaktadır. Yemek servisi yapmak ve yemek yemek için resimli kaplar çok daha nadiren kullanılırdı. Resimli çömlekler sıradan insanlar tarafından bile erişilebilirdi ve "beş veya altı figürle düzgünce süslenmiş bir parça, yaklaşık iki veya üç günlük ücrete mal olurdu." Minyatür çömlekler de, çoğunlukla tapınaklarda adak olarak kullanılmak üzere büyük miktarlarda üretilmiştir. Helenistik dönemde daha geniş bir çeşitlilikte çömlekler üretilmiş olsa da bunların çoğunun sanatsal önemi düşüktür.

Daha önceki dönemlerde, oldukça küçük Yunan şehirleri bile kendi bölgeleri için çömlek üretiyordu. Bunlar üslup ve kalite bakımından büyük farklılıklar gösteriyordu. Bazı Ege adalarında, Girit'te ve Güney İtalya ve Sicilya'daki zengin Yunan kolonilerinde sanat eseri niteliğinde özgün çömlekler üretiliyordu. Ancak, geç Arkaik ve erken Klasik dönemde iki büyük ticari güç olan Korint ve Atina'da üretilen çömlekler, tüm Yunan dünyasına ihraç edilerek bu yerel çeşitlerin yerini almıştır. Korint ve Atina'da üretilen çömleklere İspanya ve Ukrayna gibi uzak bölgelerde dahi rastlanmaktadır. Hatta İtalya'da o kadar yaygındır ki, 18. yüzyılda ilk başta "Etrüsk vazoları" sanılarak koleksiyonlara dahil edilmiştir. Bu çömleklerin birçoğu aslında düşük kaliteli seri üretim ürünlerdir. MÖ 5. yüzyıla gelindiğinde, çömlekçilik artık bir endüstri haline gelmiş ve vazo ressamlığı önemli bir sanat dalı olmaktan çıkmıştır.
Çömlekler üzerinde kullanılan renk çeşitliliği, pişirme teknolojisi ile sınırlıydı: en çok kullanılan renkler siyah, beyaz, kırmızı ve sarıydı. Daha önceki üç dönemde çömlekler doğal açık renginde bırakılıyor ve fırında siyaha dönüşen bir astarla süsleniyordu.
Yunan çömlekleri bazen çömlekçi veya çömlek ustası tarafından, nadiren de ressamı tarafından imzalanırdı. Yine de yüzlerce ressam, sanatsal üslupları sayesinde teşhis edilebilmektedir: İmzalarının günümüze ulaşmadığı durumlarda "Aşil Ressamı" gibi konusuna göre, Geç Arkaik "Kleophrades Ressamı" gibi birlikte çalıştıkları çömlekçiye göre veya hatta Geç Arkaik "Berlin Ressamı" gibi çömleğin günümüzdeki konumuna göre adlandırılabilmektedirler.

Antik Yunan çömlekçiliğinin tarihi, üslupsal açıdan beş döneme ayrılır:

Protogeometrik dönem (yaklaşık MÖ 1050'den itibaren)
Geometrik dönem (yaklaşık MÖ 900'den itibaren)
Geç Geometrik veya Arkaik dönem (yaklaşık MÖ 750'den itibaren)
Siyah Figür dönemi (MÖ 7. yüzyılın başlarından itibaren)
Kırmızı Figür dönemi (yaklaşık MÖ 7. 530'dan itibaren)
Protogeometrik ve geometrik dönemlerde Yunan çömlekleri soyut desenlerle süsleniyordu. Protogeometrik dönemdeki bezemelerde genellikle zarif, büyük ve çokça boş bırakılmış alan bulunurken, Geometrik dönemde, özellikle MÖ 750 civarında üretim yapan Dipylon Ustası'nın büyük çömleklerinde görüldüğü gibi, genellikle yüzeyin çoğu yoğun bir şekilde kaplanırdı. Dipylon Ustası ve çevresindeki diğer çömlekçiler, özellikle atlar olmak üzere fazlaca stilize edilmiş insan ve hayvan silüetlerine yer vermeye başladılar. Bu figürler genellikle cenaze alaylarını veya muhtemelen ölen kişinin katıldığı muharebeleri temsil ediyordu.
Geometrik evreyi, MÖ 8. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan doğu etkili bir oryantalizan dönem izledi. Bu dönemde, bir kısmı mitolojik olan ya da Yunanistan'a özgü olmayan (sırasıyla sfenks ve aslan gibi) birtakım hayvan figürlerine ek olarak lotus ve palmet gibi dekoratif motifler, Yakın Doğu'dan uyarlandı. Bu figürler, önceki dönemlerin figürlerine kıyasla çok daha büyük çiziliyordu. Sıklıkla keçi figürlerinin tasvir edildiği Yaban Keçisi Stili, bu tarzın bölgesel bir çeşitlemesidir. İnsan figürleri Doğu'dan o kadar fazla etkilenmese de daha büyük ve detaylı hale geldi.
Kırmızı ve beyaz detaylar eklenen ve ana hatlar ve detaylar için oyma yapılan tamamen olgunlaşmış siyah figür tekniği, MÖ 7. yüzyılın başlarında Korint'te ortaya çıkmış; yaklaşık bir nesil sonra Attika'ya getirilmiş ve MÖ 6. yüzyılın sonuna kadar gitgide geliştirilmiştir. Yaklaşık MÖ 530'da icat edilen kırmızı figür tekniği 

Arnolfini'nin Evlenmesi (Portret van Giovanni Arnolfini en zijn vrouw, Giovanni Arnolfini ve karısının portresi), ressam Jan van Eyck tarafından 1434 yılında yapılmış yağlı boya bir tablodur.
Eser, ayrıntılı ikonografisi, iç mekân kurgusu, perspektif kullanımı ve dışbükey aynaya yer vermesi nedeniyle Erken Flaman resminin örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Arnolfini'nin Evlenmesi, estetik ve teknik özelliklerinin yanı sıra sanat tarihi ve sosyolojisi açısından da önemli bir geçiş dönemi eseri olarak değerlendirilmektedir. Eser; Geç Orta Çağ ve Erken Rönesans döneminde, Kuzey Avrupa'da yükselişe geçen burjuva sınıfının sanatsal hami (patron) olarak değişen rolünü yansıtan ilk örneklerden biri olarak kabul edilir. Sanatın ağırlıklı olarak kilise ve aristokrasinin tekelinde olduğu bir dönemin ardından, varlıklı bir tüccar olan Giovanni di Nicalao Arnolfini tarafından sipariş edilen bu tablo, ekonomik sınıfların sanattaki temsiliyet değişimini göstermesi açısından önem taşır. 
Ayrıca, Orta Çağ'ın anonim sanat anlayışından modern sanatçı kimliğine geçişin bir parçası olarak, sanatçının eserini imzalayarak bir birey olarak öne çıktığı erken örneklerden biri olarak görülmektedir.

Eser, Erken Flaman resminin en belirgin iki temel niteliği olan ayrıntıcı gerçekçilik ve gizlenmiş sembolizm özelliklerini bünyesinde barındırır. Jan van Eyck'ın yağlı boya tekniğindeki ustalığı; figürlerin yüz ifadelerinde, gölgelendirmelerde, kumaş dokularında ve ön plandaki köpeğin tüylerinde görülen detaycılıkla kendini gösterir. Pencereden içeri sızan ışığın odadaki farklı yüzeylerde (kumaş, metal, ahşap) yarattığı yansımalar, dönemin optik gözlem yeteneğinin bir yansıması olarak kabul edilir.

Tablodaki sembolizm ise günlük yaşamın doğal akışını uygun nesnelerin içine gizlenmiş katmanlardan oluşur. Örneğin, odada gün ışığına rağmen kristal avizede yanan tek bir mum olması, sanat tarihinde üzerine farklı akademik yorumlar ve teoriler üretilen unsurlardan biridir.
Pencerenin dışındaki kiraz ağacı yaz mevsimini simgelerken figürlerin kışlık kıyafetlerde tasvir edilmiş olması dikkat çekicidir. Kiraz meyvesi, aynı zamanda sevgi sembolü olarak da değerlendirilmektedir. Çiftin arkasında yer alan kırmızı yatak perdeleri, evlilik bağındaki fiziksel sevgiyi temsil eden bir unsur olarak yorumlanır. Yerdeki köpek figürü ise evliliğe ve çifte duyulan sadakati simgelemektedir. Bu sembolik anlamın yanı sıra köpek, çocuk sahibi olma arzusunu veya doğrudan  kocanın eşine hediye ettiği bir süs köpeğini de temsil edebilmektedir. Çiftin aksine, köpek figürü doğrudan izleyiciye doğru bakacak şekilde konumlandırılmıştır.
Odada bulunan diğer unsurlar da dönemin zenginlik göstergelerindendir. Dönem standartlarına göre oldukça geniş ve detaylı olan avize ile Brugge'a ithal yollarla getirilen ve o dönem oldukça pahalı bir meyve olan portakal, hem sevgi ve evliliği sembolize etmekte hem de çiftin yüksek refah düzeyine işaret etmektedir.

Pencere vitrayları ve yatağın yanında yer alan küçük oryantal halısı da lüks göstergeleri arasında yer alır. Yerde duran iki çift terlik ise evliliğin kutsallığına yapılan bir gönderme olarak yorumlanmaktadır. Terliklerden biri Arnolfini'nin önünde, diğeri ise yatağın karşısında, ön kısımları içe dönük olacak şekilde konumlandırılmıştır. Figürlerin takunyalarını çıkarmış olması, bir saygı ifadesi olarak değerlendirilir.

Karyolanın ahşap başlığında bulunan küçük heykelcik, hamilelerin ve doğacak çocukların koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Margaret'i tasvir etmektedir. Bu detay, çiftin çocuk sahibi olma arzusunun bir ifadesi olarak görülür. Aynanın solundaki duvarda asılı duran dua boncukları (tespih) ise çiftin dindarlığını simgeler. Pencere kenarında yer alan meyveler de sembolik anlamları bakımından dikkat çekici unsurlardandır.

Eserin merkezinde, kompozisyona yenilikçi bir boyut kazandıran dışbükey (tümsek) bir ayna yer almaktadır. Aynanın çerçevesini oluşturan küçük madalyonlarda, İsa'nın çarmıha gerilişini tasvir eden on farklı sahne işlenmiştir. Aynanın yüzeyine detaylıca bakıldığında, odadaki çiftin arkadan görünüşünün yanı sıra kapı eşiğinde duran iki figürün yansıması fark edilir. Bu figürlerden kırmızı giysili olanın ressam Jan van Eyck olduğu, mavi giysili diğer silüetin kimliğinin ise kesin olarak bilinmediği kabul edilir.
Aynanın hemen üzerinde, duvarda Latince 'Jan van Eyck buradaydı. 1434' (Johannes de eyck fuit hic. 1434) ibaresi yer almaktadır. Bu imza ve aynadaki yansımalar nedeniyle tablonun, sadece bir portre olmanın ötesinde resmi bir nikâh şahitliği işlevi gördüğü ve hukuki bir evlilik belgesi niteliği taşıdığı yönünde güçlü teoriler bulunmaktadır.
Resimdeki kadının hamile gibi görünmesi, dönemin sosyo-kültürel değerleri üzerinden farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Bir görüşe göre bu tasvir, dönemin yeni oluşan burjuva ahlakının aristokrat değerlerden farklılaşmasını ve evlilik öncesi hamileliğin doğal karşılanmaya başlandığını göstermektedir. Ancak diğer bazı tarihçiler, aristokrasi ile burjuvazi arasında evlilik ve aile normları açısından böyle bir düşünce farklılığı bulunmadığını belirterek bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Bu tarihçiler, aynı döneme ait birçok tabloda azizelerin de bir saygınlık ve asalet göstergesi olarak benzer şekilde geniş kıyafetlerle resmedildiğini, dolayısıyla bu tasvirin hamile bir kadına ait olmayabileceğini savunurlar. Günümüzde kabul gören ortak yaklaşım ise gelinin hamile olduğu değil, dönemin estetik anlayışına göre daha şık görünmesi amacıyla kumaş katmanlarının bu şekilde tasvir edildiği yönündedir.

National Gallery'de Arnolfini'nin Evlenmesi10 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Art deco Fransa  kökenli sanat akımıdır. 1920'li yıllardan sonra, özellikle mimari alanında görülmüştür. Adını 1925 yılında yapılan Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes (Uluslararası Modern Dekoratif ve Sınai Sanatlar) sergisinden almıştır. Art nouveau'nun hemen ardından gelen bu akım, ondan farklı olarak el emeğine değil, sanayiye dayalıdır. Desenleri geometriktir. Art nouveau'da olduğu gibi Gotik süsleme öğelerinden yararlanılır. 1930'lardan sonra, mimarların mimariyi süsten ayırmak istemeleri ve süslemeyi değil işlevselliği savunmalarıyla son bulmuş; fakat 1960'lı yıllarda yeniden saygı görmeye başlamıştır.
Art deco'nun ilk büyük örneğinin Eliel Saarinen'in Helsinki Garı olduğu öne sürülür. Ankara Garı, Chrysler Binası, Rockefeller Center, Empire State Binası ve Streamline, art deco'nun mimarideki en bilinen ve en görkemli eserleridir.

Art Deco tek bir stil değil, farklı ve bazen birbiriyle çelişen stillerin bir koleksiyonuydu. Ödünç alınan tarzlar arasında fütürizm, Orfizm, işlevselcilikve modernizm genel olarak yer alıyordu. Kübizm, tuvalden tekstil malzemesine veya duvar kağıdına aktarıldığında Art Deco estetiğindeki dekoratif potansiyelini ortaya koyar. Sonya Delaunay giysi tasarımlarını soyut ve geometrik tarzlarda, "canlı tablolar ya da canlı formların heykelleri gibi" sunar.

Art Deco yüzeyler birçok farklı stili ödünç almış ve kullanmıştır. Bunlar arasında Museum du Louvre, Museum of Man ve National Museum of African and Oceanian Art'da görülebilen dünyanın dört bir yanından postmodern sanat da vardı. Arkeolojiye olan ilgi de, Pompeii, Troy ve 18. Hanedan firavunu Tutankhamun'un mezarındaki kazılar nedeniyle popülerdi. Sanatçılar ve tasarımcılar motifleri birleştirdi antik Mısır'dan, Afrika, Mezopotamya, Yunanistan, Roma, Asya, Mezoamerikave Makine Çağı unsurları ile Okyanusya.

Mimaride Art Deco, Art Nouveau'nun halefi ve ona bir tepki olarak 1895-1900 yılları arasında Avrupa'da gelişen ve Avrupa ve Amerikan mimarisine hakim olan Güzel Sanatlar ve neoklasisizm ile birlikte var olan bir stildi. 1905 yılında Eugène Grasset, birkaç yıl önce Paris'te çok popüler olan Hector Guimard'ın dalgalı Art Nouveau tarzının aksine (ve ondan bir ayrılış olarak) geometrik unsurların, şekillerin, motiflerin ve bunların varyasyonlarının dekoratif yönlerini sistematik olarak incelediği Kompozisyonel Tasarım Yöntemi "Düz Çizgilerin Unsurları"nı yazdı ve yayınladı.

Art pop, geniş tanımlı bir pop müzik türü olup birçok müzik-dışı sanat etkinliğini içine alır: pop art, sinema, avangart edebiyat, güzel sanatlar, sanat okulu çalışmaları ve moda. Sanatçılar bu kapsamda yüksek ve alçak kültür arasındaki çökmüş sınıra vurgu yaparlar ve bunu yaparken rock müzik veya geleneksel pop dinleyicilerinin normlarından uzaklaşmaya çalışırlar. Ustalık, tarz veya ironi kavramları, türle ilişkilendirilmiş sanatçıların genel olarak odağındadır.

Art pop, işaretlerin kişisel dışavurum üzerine manipüle edilmesini vurgular. Romantik müzik ve özerk art rock (ya da diğer adıyla progresif rock) geleneğinden farklı olarak gündelik ve kullan-at hayatın estetiği üzerinden ilham alır. Sosyomüzikolog Simon Frith, sanatın pop müziğe olan tahsisini, rock müziğe olanınkinden ayırarak, pop müzikte sanatın tarz, jest ve tarihî dönemlerin/tarzların ironik kullanımı gibi daha özel kaygılar taşıdığını vurgular. Frith, postmodernizm akımının yüksek/alçak kültür sınırlarını yıkma prensibine yönelik, art pop sanatçılarının sosyolojik yorumlama ve tarihî doğruluk kavramlarını bulandırarak bunun yerine ustalık kavramını sorguladığını ve vurguladığını belirtir. Tarzın en odaklanılan noktaları, bir yapım ve ustalık işi olarak öz ile beraber terim, imaj, süreç ve duygulanım icatları ile meşgul olmaktır. Kültür teorisyeni Mark Fisher, art popun gelişiminin pop, sanat ve modanın üçgenleştirilmesiyle evrildiğini yazmıştır. Frith'e göre art pop, "üç aşağı beş yukarı" Pop art'tan esinlenir.
Eleştirmen Stephen Holden'a göre art pop, kasten klasik müziğin ve şiirin biçimsel değerlerini amaç edinen fakat bu işleri saygı duyulan kültür varlıklarına yönelik olmaktan ziyade, sıklıkla ticari kaygılarla pazarlayan herhangi bir pop tarzıdır. The Independent ve Financial Times yazarları, art pop müziğin, kendi dinleyicileriyle geniş pop müzik kitleleri arasında belli bir mesafe tutmaya çalıştığını belirtir. The Independent yazarı Nick Coleman ise şunları yazmıştır: "Art-pop kısmen tarz ve duruşla alakalıdır; ancak özünde sanatla alakalıdır. Yani, pop bağlamında, saf biçimciliği toplum tarafından kabul edilebilir hale getirmektir.

20. yüzyılın ikinci yarısında sanat ve pop müzik arasındaki sınır gittikçe bulanıklaştı. 1960'larda John Lennon, Syd Barrett, Pete Townshend, Brian Eno ve Bryan Ferry gibi pop müzisyenleri, öncesinden edindikleri sanat okulu çalışmalarından ilham almaya başladılar. Frith'e göre, Britanya'da sanat okulu "parlak işçi sınıfı çocukları için geleneksel bir kaçışı temsil ediyordu ve The Beatles gibi genç gruplar için bir kuluçka ortamı oluşturuyordu". Kuzey Amerika'da art pop, Bob Dylan ve Beat Kuşağı'ndan ilham alıyordu ve folk müziğin şarkıcı-söz yazarı akımından etkilenerek daha edebî bir hal aldı. 1970'ler başında progresif/art rock türü Britanya'nın en çok ticari başarı gösteren türleri olmadan önce, 1960'lardaki psychedelic hareket, sanatı ve ticareti bir araya getirerek kitlesel bir ortamda "sanatçı" olmanın ne anlama geldi sorusunu ön plana çıkardı. Progresif müzisyenler, sanat statüsünün kişisel özerkliğe dayandığını düşündüler ve dolayısıyla "progresif" rock grupları için genel strateji kendilerini pop etkinliğinin de "üzerinde" icracı ve besteci olarak sunmaktı.

Art pop'un gelişimi üzerindeki bir diğer başat ilham kaynağı Pop art hareketiydi. "Pop art" terimi ilk defa kitleler için üretilen ürünlerin estetik değerini tanımlamak üzere ortaya çıktı ve bu tanımıyla o sırada devam eden (erken dönem Pop art ikonlarından olan Elvis Presley de dahil) rock and roll fenomenine uygulanabilir durumdaydı. Frith'e göre: "[Pop art] sanatçılar olmadan bir sanat olarak Romantisizm'in sonunu işaret ediyordu. Progresif rock, bohemlerin son iddiasıydı... Böyle bir bağlamda kilit rol üstlenenler, Pop art teorisyeni [Richard] Hamilton veya kitle pazarındaki çıkarları için Pop art'ın sadece akademik hayranları olarak kalan Britanyalı sanatçılar değildi; Andy Warhol'du. Warhol için en kayda değer konu 'yüksek' ve 'alçak' sanatın karşılaştırmalı meziyetleri değildi; ona göre asıl konu tüm sanat ile 'ticaret' arasındaki ilişkiydi." Warhol'un Factory evinden Amerikalı bir grup olan The Velvet Underground, Warhol'un sanat/pop sentezine öykünüyor, onun sadeliğe olan vurgusunu yankılandırıyor; art rock'a sanatsal sunumda yansıyan geleneksel hiyerarşileri ihmal eden modernist avangart bir yaklaşım getirerek öncülük yapıyordu.

Holden, art pop'un kökenini Phil Spector ve The Beach Boys grubundan Brian Wilson (ikisi de Amerikalı) gibi müzisyenlerin sözde-senfonik dokuları pop kayıtlarına yamadığı; The Beatles'ın yaylı çalgılar dörtlüsü kullanmaya başladığı 1960'lar ortasına dayandırır. Yazar Matthew Bannister'a göre Wilson ve Spector, "kendilerini yaptıkları sanattan uzaklaştırdıkları stüdyolarında inzivaya çekiliyorlar"dı ve Warhol'a benzer bir şekilde Spector'ın da "süreçte sadece bir isim olarak değil, medya yüzünün de arkasında bütün süreçleri organize edip kontrol altında tutan prensipler bütünü şeklinde görev aldığını" öne sürdü. "Her iki isim de büyük ticarî başarılar elde etti ve her ikisi de kendi yaratılarında aynı anda hem var hem de yoktular." Yazar Erik Davis, Wilson'ın art pop'unu "müzik tarihinde tek" olarak addetti, iş ortağı Van Dyke Parks ise Wilson'ı Warhol ile sanatçı Roy Litchenstein'nın çağdaş işleriyle karşılaştırdı ve Wilson'ın sıradan gündelik malzemeyi alıp "yüksek sanat" konumuna ulaştırma yeteneğine değindi. The Beach Boys'un "California Girls" (1965), "God Only Knows" (1966) ve "Good Vibrations" (1966) teklileri, müzik eleştirmeni Thor Christensen tarafından art pop "vahiy"leri olarak kabul edilmektedir.
Pop müziğin baskın formatı teklilerden albümlere evrildiğinde, birçok rock grubu sanatsal ifade barındırmaya dönük işler yapmaya başladı ve böylece art rock filizlendi. Wilson'ın 1966–67 aralığında kaydedilip yayımlanmayan Smile albümü "büyük art pop albümü" yapmaya ve "seçkin psychedelic pop sanatı ifadesi" ortaya koymaya dönük bir girişim olarak tasvir edilegeldi. The Who, menajerleri tarafından "ilk pop art grubu" olarak etiketlenmişti ve grubun üyesi Pete Townshend şunları dedi: "Pop art kıyafetler, pop art müzik ve pop art davranışları temsil ediyoruz … sahne dışında değişmiyoruz; pop art yaşıyoruz." Frith, grubun The Who Sell Out (1967) albümünü "muhtemelen pop art şaheseri" olarak addetti ve The Who'yu ticaretin kendi "diriliği"ni kullanmakla ilişkilendirdi. Bu son taktik, Roy Wood'un The Move ve Kevin Godley ile Lol Creme'in 10cc oluşumları tarafından da takip edilecekti. Townshend'in fikirleri, ticarete dönük vurgular nedeniyle kayda değerdir: "[onun] Pop art söylemini kullanışı ... öz-dışavurum gibi bilinen bir müzik-yapımına yönelik değildi; paketleme, satış, tanıtım, popülerlik ve yıldızlık sorunlarına dönük ticarî bir müzik-yapımına dönüktü." Colin Larkin, The Beatles'ın 1967 albümü Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band'ı "[Albüm] sadece bir pop albümü değildi, aynı zamanda bir kültür ikonuydu ve 60'ların genç kültürünün bileşenlerini kucaklıyordu: pop art, gösteriş modası, uyuşturucu, hızlı mistisizm ve ebeveyn kontrolünden özgürleşmek," şeklinde tanıttı. Yazar Michael Johnson, art pop müziğin The Beatles'a ardıl olarak hep devam ettiğini fakat onların popüler başarısının hiçbir zaman yakalanamadığını yazdı.

Müzik yazarı Paul Lester, "maharetin altın çağı, akıllı art-pop, pop camiasında 'postmodern' terimi duyulmadan çok önce, 10cc, Roxy Music ve Sparks'ın birbirleri içinde farklı tarzlar ve çağlarla karışıp eşleştiği zamanlarda çoktan yaşanıyordu." 1970'lerin erken dönem glam rock perdesi, yine sanat okulu hassasiyetlerine yüzünü dönmüştü. Glam, tuhaf kostümleri, teatral performansları, kullan-at pop kültürüne dönük kinayeleriyle bütünleştirerek, rock müzikte beliren en görsel akımlardan biri oldu. Roxy Music, David Bowie ve eski Velvet Underground üyesi Lou Reed gibi sanatçılar, art rock'ın modernist avangart koluyla ilişkili etkinliklerine devam etti. Eski bir sanat okulu öğrencisi ve ressam olan Bowie, sanatının merkezine aldığı görselliğe paralel olarak görsel sunumlar üretti ve bunu yaparken kullandığı art pop konseptini, Warhol ve The Velvet Underground'dan ilham aldı. Frith'e göre Roxy Music, "prototipik bir art pop grubu"ydu. Grubun asıl ismi Bryan Ferry, akıl hocası olan pop art öncüsü Richard Hamilton'dan aldığı ilhamı kullanırken, aynı şekilde synthesizer müzisyeni Brian Eno, teorisyen Roy Ascott'tan sibernetik ve sanat çalışmaları konusunda esinlenmekteydi.

Frith, Ferry ve Bowie'yi "Britanya pop'unun en göze çarpan ilham kaynakları" olarak gösterdi ve bu konuda her ikisinin de "ticari bir sanat olarak pop" ile ilgilendiğini yazdı. Buna ek olarak ikisinin de Gary Glitter'ın aşırılığından farklı olarak, glam rock'ı ciddiye alınacak bir sanat formuna dönüştürdüğünü belirtti. Bu durum, etkili bir şekilde progresif rock'ı yeniden tanımlanırdı ve medya şöhreti konusunda Romantik sanatçı fikrini yeniden canlandırdı. Armond White'a göre, Roxy Music'in pop art uygulamalarıyla ilgili oluşu, etkili bir biçimde "pop'ta yüzeysel havailik ve derin zevklerin etkili ve meşru amaçlar olduğunu" gösteriyordu. Grubunu terk ettikten sonra Eno, art pop tarzlarını bir seri deneysel solo albümle keşfe çıkarak Warhol'un argümanlarını kendi çağdaşlarından daha farklı bir yöne ilerletti. Eno, 1970'ler pop müziğinin her alanında yer alan bir sanatçı olunca, Bowie'nin, Talking Heads'in ve diğer birçok punk ve post-punk kayıtların (John Cale ile beraber) arkasındaki önemli isim oldu.
Kültür teorisyeni Mark Fisher'a göre, Bowie ve Roxy Music'in İngiliz tarzı art pop'u, Britanyalı grup Japan ile zirveyi gördü. The Quietus, Japan'in 1979 albümü Quiet Life ile (Bowie'nin 1977 albümü Low'a benzer bir şekilde) "mesafeli, cinsel olarak muğlak ve düşünceli Avrupa tarzı bir art pop" tanımladığını ifade etti. Fisher, Alman elektronik müzik grubu Kraftwerk'i ve diğer bazı 1970'ler sonu post-punk, endüstriyel müzik ve synthpop sanatçılarını/gruplarını art pop gelenekleri içine dahil etti. Amatör punk kültürünü izle

Arte Povera (Türkçe: Yoksul Sanat), İtalya'da 1967'den itibaren gelişmeye başlayan ve uluslararası bir çizgide seyreden modern sanat tarzı. Eleştirmen ve kuramcı Germano Celant'ın 1967 ve 1968 yıllarında açtığı iki sergiyle başlattığı bu akım, anlamsal şifreleri yoksullaştırma, kültürü klişelerden hatta tüm simgesel eklemelerden arındırma gerekliliğini savunmuştur. Sergilere katılan Alighiero Boetti, Luciano Fabro, Jannis Kounellis ve Pino Pascali gibi sanatçılar; kendilerini ifade biçimi, var olmak ve eylemek biçimlerine indirmişlerdir. Bu akım kimi zaman da sanatçıları ya da yapıtlarını maddeyle, doğa yasalarıyla etkileşim halinde gösterir.

Christov-Bakargiev, Carolyn (Ed.). Arte Povera. London: Phaidon, 1999. ISBN 0-7148-3413-0
Flood, Richard, and Morris, Frances. Zero to infinity: Arte povera 1962-1972. London: Tate Publishing Ltd., 2001. ISBN 0-935640-69-X, ISBN 978-0-935640-69-4, ISBN 1-85437-401-X, ISBN 978-1-85437-401-1
Lumley, Robert. Arte Povera. London: Tate Pub.; New York: Distributed in North America by Harry N. Abrams, 2004. ISBN 1-85437-588-1, ISBN 978-1-85437-588-9

Fineberg, Jonathan, Art Since 1940 Strategies of Being
Arte Povera at Artcyclopedia26 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Walker Art Museum exhibit, 2001-2002

Sanatlar ve Zanaatler anlamına gelen Arts and Crafts hareketi, 19. yüzyılın sonuna doğru İngiltere'de ortaya çıkan büyük bir sanat akımıdır.
Endüstri devriminin sosyal, ahlaksal ve sanatsal karmaşasına bir karşı çıkış olarak doğmuştur. Bu hareketin önderi William Morris, Viktorya döneminin ucuz ve kötü seri üretim mallarının niteliksizliğini vurgulayarak, geçmişin el sanatlarına dönmeyi amaçlamış, ancak sonuçta geleceğe yön veren tasarım atılımları geliştirmiştir. El sanatlarını yeniden canlandırma çağrısı, malzemeye sadık kalmak, işlevsel nesneleri güzel yapmak, tasarımın işleve uygun olması gibi ilkeler, sonraki nesillerce sanat ve el sanatları değil, sanat ve endüstriyi birleştirme adına uyarlanmıştır.
Akım yaklaşık olarak 1880 - 1910 yılları arasında en parlak günlerini yaşamıştır.

Abramtsevo

Karaören, F.N. (1997). Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi. 1. Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları. ss. 143-144. ISBN 975-7438-52-9. 
Krausse, Anna-Carola (Ekim 2005). "İzlenimcilikten Fövizme". Rönesanstan Günümüze Resim Sanatının Öyküsü (Literatür  Yayıncılık bas.). ss. 70-71-82-83. ISBN 9799750403124. 
Türe, Altan (Eylül 2006). "Arts&Crafts Akımı". Takının Öyküsü (Goldaş Yayıncılık bas.). ss. 92-93-94-95-96-97-98-99-100.

Aspir (Carthamus tinctorius), papatyagiller (Asteraceae) familyasından 50–100 cm boyunda, yaz sonuna doğru (Haziran sonuna doğru-Temmuz Başı) sarı, krem, beyaz, kırmızı veya turuncu çiçekler açan bir bitki türü. Ayrıca kır safranı, papağan yemi, boyacı aspiri, haspir gibi isimlerle de anılır.
Anavatanı Arabistan Yarımadası olup, İran, Hindistan, Pakistan gibi ülkelere yayılmıştır. Türkiye'de Anadolu'da  yabani olarak rastlanmakta ve ekimi de yapılmaktadır. Benzerliği sebebiyle ticarette safran bitkisiyle sık sık karıştırıldığından "yalancı safran" denilmektedir.

Aspir, kuraklığa dayanıklı, yazlık karakterde ve ortalama 110-140 gün arasında yetişebilen tek yıllık bir uzun gün yağ bitkisidir. Aspir, genellikle 80–100 cm arasında boylanabilir, dikenli ve dikensiz formları vardır. Dikenli formları dikensizlere göre daha fazla yağ içerir. 
Aspirin 4 çeşidi bilinmektedir;

Bunlardan Yenice (kırmızı) ve Dinçer (turuncu) dikensiz,
Remzibey (sarı) ve Balcı (sarı) çeşitleri dikenlidir.
Dikensizlerde yağ oranı % 25-28, Dikenlilerde ise %30-40 arasındadır. Yağ tipi Oleik ve linoleik tir.
Sarı, beyaz, krem, kırmızı ve turuncu gibi değişik renklerde çiçeklere sahiptir. Yaklaşık 2.5–3.0 m derinlere gidebilen bir kazık kök sistemine sahiptir. Tohumları, beyaz, kahverengi ve üzerinde koyu çizgiler bulunan beyaz taneler şeklindedir. Dallanan ve her dalın ucunda içerisinde tohumları bulunan küçük tablalar oluşturur.

Renkli çiçekleri (petaller) gıda ve kumaş boyasında kullanılır. Tohumlarında % 30-45 arasında yağ bulunur ve yemeklik yağ olarak kullanılır. Yağı, sabun, boya, vernik, cila olarak kullanıldığı gibi, Linoleik asit içerdiğinden yemeklik yağ kalitesi yüksektir. Ayrıca yağı biyoyakıt olarak kullanılabilir,  küspesi ise hayvan yemi olarak kullanılır (küspesinde ortalama % 25 protein vardır). Güneydoğu anadolu bölgesinde ise pilavlara tat vermek için kullanılır.
Aspir güvercin yemi olarak da çok değerlidir.

Aspir, Türkiye'de Kayseri, Eskişehir, Burdur, Isparta, Konya gibi belli yörelerde üretilmektedir. 2008 yılı yazından itibaren Trakya bölgesinde bölgenin yağ ihtiyacını karşılamakta ayçiçeğine olan bağımlılığı azaltmak için aspir ekimi özendirilmektedir ve ciddi yol katedilmiştir.

Barbizon ekolü (1830 - 1870), 19. yüzyılda Fransız bir ressam grubu tarafından uygulanan manzara resmi tarzını tanımlamak için kullanılır. Ekol ismini ressamların bir araya geldikleri Fontainebleau (Fransa) yakınlarındaki Barbizon köyünden alır.
Barbizon ressamları, görsel sanatlarda romantizmin baskın olduğu bir dönemde, gerçekçiliğe giden yolun bir parçası oldular. 1824 yılında Paris Salonu'nda John Constable'ın eserleri sergilendi. Ressamın, kırsal manzaraları bazı genç meslektaşlarını etkiledi. Bu genç ressamlar, şekilciliği reddedip doğadan esinlenerek tablolar yapmaya başladılar. Doğa manzaraları, dramatik olaylar yerine tablolarının ana konusunu oluşturmaya başladı.
1848 Devrimleri boyunca, ressamlar Barbizon'da buluşup Constable'ın fikirlerini takip ettiler ve oradaki doğayı resmettiler. Bu ressamlardan biri olan Jean-François Millet manzara resmi yapma fikrini geliştirdi ve köylü figürleri, köy yaşamı ve tarlalarda çalışan insanları betimlemeye başladı. 1857'de yaptığı Des glaneuses isimli tabloda hasatta çalışan üç köylü kadını çizdi. Tablo hiçbir hikâye anlatmıyordu ya da bir dram betimlenmemişti. Sadece işlerini yapan üç kadın vardı.
Barbizon ekolünün önde gelen isimleri arasında Jean-Baptiste Camille Corot, Théodore Rousseau, Jean-François Millet ve Charles-François Daubigny gelir. Diğer üyeleri ise Jules Dupré, Constant Troyon, Charles Jacque, Narcisse Virgilio Diaz, Charles Olivier de Penne, Henri Harpignies, Gabriel Hippolyte LeBas (1812-1880), Albert Charpin, Félix Ziem, François-Louis Français ve Alexandre DeFaux'dur.
Hem Rousseau (1867) hem de Millet (1875) Barbizon'da öldüler.

Gustave Courbet
Peyzaj
Doğalcılık

Hecht Müzesi

Biedermeier, Viyana Kongresi sonu, 1815 ile 1848 yılları arasında Alman Konfederasyonu topraklarında gelişen bir sanat akımı. Temelde burjuva zevk ve sanat anlayışına uyum gösteren biedermeier, bilhassa mobilya ve resim alanında kendisini göstermiştir.
Resim alanında burjuva yaşamından sahneler dingin bir atmosfer içerisinde pastel renkler ile aktarılırken, mobilya tasarımında da daha sade ve sağlamlık izlenimi veren bir tasarım kullanılır. Bu özellikleri ile biedermeier dönemi sanatı, kendisinden ve yaşam biçiminden mutlu bir sınıfın sanatsal üretisini yansıtır. 

Joachim Bark: Biedermeier und Vormärz/Bürgerlicher Realismus. Geschichte der deutschen Literatur, Bd. 3. Klett, Stuttgart 2001. ISBN 3-12-347441-0.
Marianne Bernhard: Das Biedermeier: Kultur zwischen Wiener Kongreß und Märzrevolution. Econ, Düsseldorf/Wien 1983. ISBN 3-430-11313-X.
Wilhelm Bleek: Vormärz. Deutschlands Aufbruch in die Moderne 1815–1848. C. H. Beck, München 2019, ISBN 978-3-406-73533-2.
Helmut Bock: Aufbruch in die Bürgerwelt. Lebensbilder aus Vormärz und Biedermeier. Münster 1994. ISBN 3-929586-37-1.
Wolfgang L. Eller: Biedermeier-Möbel. Battenberg, Regenstauf 2008. ISBN 978-3-86646-018-8.
Manfred Engel: Vormärz, Frührealismus, Biedermeierzeit, Restaurationszeit? Komparatistische Konturierungsversuche für eine konturlose Epoche. In: Oxford German Studies 40/2011, S. 210–220.
Klaus D. Füller: Erfolgreiche Kinderbuchautoren des Biedermeier. Christoph von Schmid, Leopold Chimani, Gustav Nieritz, Christian Gottlob Barth. Frankfurt am Main 2005. ISBN 3-631-54516-9.
Georg Hermann: Das Biedermeier im Spiegel seiner Zeit: Briefe, Tagebücher, Memoiren, Volksszenen und ähnliche Dokumente. Berlin 1913. online bei archive.org
Johann Kräftner: Biedermeier im Haus Liechtenstein Wien. Prestel, Wien 2005. ISBN 3-7913-3496-4.
Renate Krüger: Biedermeier. Eine Lebenshaltung zwischen 1815 und 1848. Wien 1979.
Konstanze Mittendorfer: Biedermeier oder das Glück im Haus. Bauen und Wohnen in Wien und Berlin 1800-1850. Wien 1991.
Hans Ottomeyer: Biedermeiers Glück und Ende. Die gestörte Idylle 1815–1848. Hugendubel, München 1987.
Hans Ottomeyer, Klaus Albrecht Schröder, Laurie Winters (Hrsg.): Biedermeier. Die Erfindung der Einfachheit. Hatje Cantz, Stuttgart 2006. ISBN 978-3-7757-1795-3.
Gerhard Schildt: Aufbruch aus der Behaglichkeit. Deutschland im Biedermeier 1815–1847. Braunschweig 1989.
Friedrich Sengle: Biedermeierzeit. Deutsche Literatur im Spannungsfeld zwischen Restauration und Revolution, 1815–1848. 3 Bände. Metzler, Stuttgart 1971; 1972; 1980. ISBN 3-476-00182-2; ISBN 3-476-00242-X.
Michael Titzmann (Hrsg.): Zwischen Goethezeit und Realismus. Wandel und Spezifik in der Phase des Biedermeier. Niemeyer, Tübingen 2002. In: Studien und Texte zur Sozialgeschichte der Literatur, Bd. 92. ISBN 3-484-35092-X.
Hans Peter Treichler: Die bewegliche Wildnis. Biedermeier und ferner Westen. Schweizer Verlaghaus, Zürich 1990. ISBN 3-7263-6523-0.
Angus Wilkie: Biedermeier. Eleganz und Anmut einer neuen Wohnkultur am Anfang des 19. Jahrhunderts. DuMont, Köln 1987.
Georg Himmelheber: Kunst des Biedermeier 1815-1835. Prestel, München 1988. ISBN 3-7913-0885-8.

Bizans sanatı genel olarak 4. yüzyıl ile 15. yüzyıl arasında varlığını sürdüren Bizans İmparatorluğu döneminde yapılan sanata verilen addır. Bunun dışında Bizans sanatından etkilenen Yakın Doğu, Kafkasya, Balkan, Hazar denizi ve Rusya gibi komşu bölgelerde de etkisini göstermiştir. İstanbul'un Fethi'nden sonra da devam eden Bizans sanatı etkisi Karolenj ve Otto dönemi sanatı ve mimarisini de etkilemiştir. Bizans sanatı daha çok dini sanat olarak da ele alınabilir. Mozaik, kitap sanatları, ikonalar, freskler vb. başlıca inceleme alanı arasındadır.
Bizans sanatı, dünyanın birçok ülkesinde üniversite düzeyinde araştırma konusudur. Türkiye'de Bizans sanatı ve tarihinin eğitimi hem sanat tarihi hem de arkeoloji bölümlerinde verilmektedir.

Antik dönem sanatından doğan ve daha sonraları Hristiyan geleneğinde gelişen Bizans sanatı ve kültürü, günümüze değin önemini özellikle Ortodokslar nezdinde korumayı sürdürmektedir. Bizans sanatı Orta Çağ'dan bu yana batı Avrupa'da gelişmekte olan romanesk ve gotik sanata bir kutup oluşturmakla kalmamış, bu iki kültür arasında hem ideolojik hem de psikolojik bir sınırın ifadesi olmuştur. Bu nedendendir ki bu alan çoğu zaman batı sanatının gerisinde ele alınmıştır.  Özellikle batı sanatı çerçevesinden Bizans sanatına yönelik negatif bakış açıları Giorgio Vasari ile başlamıştır.
Giorgio Vasari'nin orijinallik ve gelişim açısından yaptığı değerlendirmeler sertlik, devamlılık ve şematizm gibi ana başlıklar üzerinde yoğunlaşmıştır. Buna karşın batı sanatında daha özgür biçimler kullanılmaktadır. Vasari'nin düşüncesine göre bu durum batı sanatının üstünlüğünü kanıtlamak için yeterlidir. Ancak Vasari, inanış ile birlikte ilahileştirilen Bizans sanatı eserleri olan ikonalar, Freskler ve Mozaikler üzerine pek bir yorum getirememiştir. Edward Gibbon tarafından kaleme alınan bir diğer dikkat çekici eserde ise Bizans sanatı aşağılanmakla kalmamış, tüm bu dönem Roma imparatorluğu'nun "bin yıllık çürüme" süreci ve antik dönem sanatının çöküşü olarak ifade etmiştir. Bizans sanatının pozitif olarak değerlendirilmesi ilk olarak 20. yüzyılın başlarında modern ve soyut sanat anlayışının hayatımıza girmesi ile birlikte olmuştur. Bu dönemde birçok batılı sanatçı Bizans sanatında kullanılan figürlerden etkilenmiş ve model olarak kullanmıştır. Bu durum Bizans sanatı ve kültürünün önemi ve dünya sanatındaki yerinin kavranmasına yardımcı oldu. 
Bizans sanatından etkilenerek eser veren modern sanatçılar arasında Andy Warhol sayılabilir. Marilyn Monroe Portresi, şema ve tip olarak Bizans ikonografisine uymaktadır.

Erken dönem Bizansı hem geç antik dönem hem de Orta Çağ'ın başlarında Akdeniz bölgesine hakim bir kültürdü.

Bu dönemde Bizans sanatını antik dönem sanatından ayırmak oldukça zordur. Kayser Jüstinyen döneminde yaşanan altın çağ, onun imparatorluğa özgü anıtsallığı ve mimarisi geç antik dönemi sanatından etkilenmiştir. Bazı araştırmacılara göre İsa'nın elçişi sayılan kaysere duyulan saygı Roma İmparatorluk kültünün bir devamı olarak görülmelidir. Bu durum Konstantin'in Konstantin Sütunu zamanından beri antik dönem paraları, fildişi oymaları ve mozaikler de olduğu gibi anıtsal heykellerde de kendisini kanıtlar niteliktedir. Örneğin Jüstinyen Augustaion'da üzerinde kendisinin at üstünde suretinin yer aldığı, bugün kaybolan zafer sütununu diktirmiştir. (Jüstinyen Sütunu) Ana kilise olarak inşa edilen Aya Sofya da erken dönem Bizans sanatının antik (mermer sütunlar antik kiliselerden getirilmişti), Hristiyan, oryantal ve yeni bir karışımı gibidir. San Vitale Kilisesi dışında illerde bulunan kiliseler çoğunlukla bazilikal şemayı takip etmişlerdir.

Bizans devleti tabiri caizse ilk olarak Jüstinyen'den sonra Orta Çağa girebilmiş ve geç antik köklerinden uzaklaşmıştır. İslam'ın yayılışı ve Bizans devletinin genişlemesini küçük asya, balkanlar ve güney İtalya ile sınırlayan 7. ve 9. yüzyıllar arası geçiş dönemi şiddetli teolojik tartışmalara sahne olmuştur. 

Makedon hanedanları ile güçlenen Bizans, Akdeniz bölgesinde tekrar güçleri eline almaya başlamıştır. Bu dönemde yaşanan canlanma Makedon Rönesansı olarak da adlandırılır. Bu dönem sanatında görülen yeni stiller Orta dönem Bizans sanatını (843-1204) da etkileyecektir.

Konstantinopolis'in 1204 yılında Latinler tarafından ele geçirilmesi ile birlikte Bizans sanatı Yunan hanedanının yerleştiği Selanik ve Trabzon gibi şehirlerde kendini göstermeye başlamıştır denebilir.

Latinlerin Konstantinopolis'te sürdürdükleri hükümdarlık sonrası şehir bir hayli zarar görmüş ve eski ihtişamını kazanamamıştır. Şehir, eski dönemde elinde bulundurduğu kültür merkezi olma özelliğini yitirmiştir. Bu nedendendir ki çoğu sanatçı, farklı Ortodoks Slav ve balkan ülkelerine göç etmiştir, bu durum bu ülkelerde Bizans sanatının gelişmesi ve yayılmasına yol açmıştır. Özellikle erken Rönesans olarak nitelenebilecek Mileševa ve Sopoćani manastırı freskleri, antik stilin üzerinde, doğal gerçekçilik ve figürlerin plastik tasvirleri açısından, Avrupa'da Paleologos Rönesansı olarak da bilinen döneme dair güzel örneklerdendir. İlk olarak başkentin Paleologos Hanedanı tarafından geri alınmasıyla Konstantinopolis şehri yenilenmeye ve geç dönem Bizans sanatının merkezi olmaya başlamıştır (1261-1453). Ancak geç döneme ait çoğu eser de İstanbul'un fethi'nden sonra kaybolmuş ya da zarar görmüştür. 
İstanbul'un fethi'nden sonra Yunanistan'ın doğu kilisesi sanatı post bizans dönemi sanatı olarak adlandırılmıştır. Bizans sanatı ile akraba olan diğer Ortodoks ülkelere ait Hristiyan sanatı, bugünkü sınırlar eskileriyle aynı olmamasına rağmen, genellikle bugünkü ülkelerin isimleriyle (eski rus sanatı, eski bulgar sanatı gibi) ele alınır.

Bizans sanatında resim daha çok Fresko olarak karşımıza çıkmakta ve önemli bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte ikonlar Bizans sanatının sembolünü teşkil etmektedirler. Resimli tasvirler teolojik metinlere dolayısıyla Hristiyanlık inancına bağlanmıştır. Bu anlamda dini resimlere gösterilen saygı neredeyse en az dinin kendisi kadar eski tarihlere uzanmaktadır. Resimlere yönelik ilk ifadelere Hristiyanlık dininin devlet dini haline geldiği 4. yüzyılda rastlanmaktadır. Burada ilk olarak bir tasvir ihtiyacı doğduğundan söz edilebilir. 6. yüzyılda Resimlere duyulan saygı kilise tarafından da onaylanıyordu. (Ancak burada normal ibadet ile resimlere yapılan ibadeti ayırmak gerekir.) 
Dini alanda ilk olarak kabul edilen en ideal ikonografik şekil, Veronikanın mendili (İsa'nın son olarak terini sildiği mendil) üzerinde bulunan "Vera ikonu" olarak da adlandırılan, Arketip hakikat sembolü olarak da kabul edilen İsa'nın sureti idi. Vera İkonu (Latince vera – "gerçek" ve Yunanca εικόνα – "Resim", yani "gerçek resim") bir rivayete göre insan tarafından değil, tanrı tarafından gönderilmiştir. Bu Arketip, bir portre'nin ideal formları olarak düşünülmüş, dolayısıyla sanatsal dünyayı da etkilemiştir. İkonların kült tarihi bu çeşit mucizevi resimler, doğaüstü olaylar ile başlamaktadır. Erken Hristiyanlık döneminde de resimlerin bir mucize ile taçlandırılması ve bu sayede kendilerini açıklamaları makbuldü. Aynı zamanda insan tarafından yapılmayan resme dair sanatsal bir ayrım da kendini gösteriyordu.

İkon diyerek fresk, mozaik yahut tuval vb. panel üzerine işlenmiş diğer sanat ürünlerini (alm: Bildtafel, eng:panel painting) bir kenara ayırmak doğru değildir, hem fresk hem mozaik hem de tuval üzerine yapılmış resimler ikon özelliği taşıyabilir.
Panel resimleri olarak işlenen İkonların yayılmasına yönelik kayıtlar hem erken hem de orta Bizans döneminde oldukça azdır. Bir yanda bu ikonların çoğu İkonoklazm süreci boyunca zarara uğratılmış, diğer bir yandan bu dönemden günümüze kalan organik materyaller (tahta gibi) zaman koşulları sebebiyle korunamamıştır. Stil olarak daha çok geç ve post bizans dönemi özelliklerini yansıtsalar da, bu dönemden ele geçirilen bazı ikonalar mevcuttur. (Örneğin; Katerina Manastırı'ndan ele geçen Petrus İkonası)
İkonlar ilk olarak 8. yüzyılda kiliselerin Naos bölümünde Bema ve Altar arasında bulunan özel ibadet resimleri olarak tanımlanmıştır. Altar önündeki sütunlar arasında yer alan tahta ikonalar ise, ilk olarak geç bizans döneminde kullanılmaya başlanmıştır. Kiliselerde gelişen ikonostasis ile birlikte özellikle 12. ve 15 yüzyıllar arasında ibadet için kullanılan ikonlara ihtiyaç artmış ve durum yine aynı tarihlerde ikon üretiminin artışına sebep olmuştur.

Büyük boy imal edilen ikonlar yanında, küçük boy imal edilen ikonlar da mevcuttur. Bu küçük ikonlar daha çok altın, gümüş, mücevher, fildişi gibi değerli materyallerden üretilmişlerdir. Büyük panel ve tuval resimlerinin oluşturduğu ikonlar erken dönemlerde çok nadir karşımıza çıkmaktadır. Buna karşın 12. yüzyılda sayıları hızla artmıştır. 12. yüzyıl başları ile yayılmaya başlayan büyük boy tahta ikonlar, 14. ve 15. yüzyıla gelindiğinde neredeyse 1 metreye ulaşmıştır. 

Bizans mimarisi kendi içinde erken dönem, orta dönem ve geç dönem Bizans mimarisi olarak üçe ayrılır. Bkz. Bizans Mimarisi

Bizans İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bile Bizans sanatı Ortodoks kültüründe yaşamaya devam etmiştir. Balkanlarda yerleşen ve Hristiyan inancını kabul eden Slav halkları Bizans sanatının tamamen takipçisi olmuşlar, kiliselerdeki soylu tasvirlerini bile Bizans kayseri kıyafetleri ile tasvir etmişlerdir. Güney Slavları ve kuzey Slavları (Ruslar) arasında bugün bile Bizans sanatı hala varlığını sürdürmektedir.
Balkanlarda Bizans'tan devralınan ve 12. yüzyıldan itibaren artık Slavlarca da geliştirilen Bizans sanatı özellikle mimaride kendini açık bir biçimde göstermiştir. Bunu özellikle günümüz Makedonya coğrafyasına yayılan Orta Çağ Sırbistan mimarisi ile gözlemlemek mümkündür. Bizans geleneğini takip eden, öte yandan günbegün  kendine özgün yeniliklerini de ortaya koyan Orta Çağ Sırbistan mimarisi bu anlamda yine Bizans sanatının inceleme alanı içine girer. Temel olarak Orta Çağ Sırbistan mimarisi kendi içinde 3 temel başlık altında Raška (1170–1282) Vardar (1282–1371) ve Morava (1371–1459) olarak ele alınır.


Işık gölge (İtalyanca: chiaroscuro), sanatta karanlık ve aydınlığın oluşturduğu zıtlık için kullanılan bir terimdir. Terim çoğunlukla tüm düzenlemeyi etkileyen, vurgulanmış zıtlıklar için kullanılır. Fakat ressamlar ve sanat tarihçileri vücut gibi üç boyutlu nesnelere hacim kazandırmak için yapılan, güçlü olmayan etkiler için de kullanırlar.
Terimin daha özel kullanımına "ışık gölgeli tahta basma kalıbı"nda (İngilizce: "chiaroscuro woodcut") rastlanır. Bu terim her bir katmanında farklı renkler kullanılan tahta basma kalıpları anlatmak için kullanılır. İlk önce resim sanatında ortaya çıksa da artık sinema ve fotoğraf için de kullanılmaktadır.

Işık gölge teriminin kökeni Rönesans döneminde renkli kâğıtlar üzerine yapılan çizimlerden gelir. O dönemde ressamlar beyazdan siyaha doğru ton çalışması yapıyorlardı. Bu çalışma daha sonra geleneğe dönüştü. Işık gölge kullanarak yapılan tahta baskılar ise bu tekniği taklit edenler tarafından ortaya çıkarıldı.
İtalyan sanatından bahsedildiğinde terim bazen iki renkle boyanmış görüntüler için kullanılır.

Resimde ışık gölge

Fotoğrafta ışık gölge

Yüzlerde ışık gölge

Işık gölge tahta basma kalıbı (Metropolitan Museum of Art Timeline of Art History)'de 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Işık gölge tahta basma kalıbı (Spencer Sanat Müzesi, Kansas)
Evansville Üniversitesi'nden ışık gölge modelleme 12 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tate, Londra'daki tanımı
Suzanne Buchan makalesi Hareketli Işık Gölge, (fotoğraf ve sinema hakkında)

De Stijl (Felemenkçe okunuşu: IPA /də stɛil/), 1917'de Hollanda'da ortaya çıkan sanat akımı. Aslında De Stijl terimi 1917 ve 1931 arası etkisini göstermiş bir grup Hollandalı sanatçının çalışmalarını belirtmek için kullanılır. De Stijl aynı zamanda ressam ve eleştirmen Theo van Doesburg'un yayımladığı grubun teorilerini destekleyen bir derginin de adıdır. Van Doesburg ile birlikte grubun önemli üyeleri arasında ressam Piet Mondrian ve Bart van der Leck, mimar Gerrit Rietveld ve Jacobus Oud sayılır. Grubun çalışmalarının temelini oluşturan sanatsal felsefe neoplastisizme dayanır.
De Stijl taraftarları tinsel harmoninin ve düzenin yeni bir ütopik idealinin uğraşındadırlar. Saf bir çalışma ve evrenselliğin savunucuları olarak şekil ve renkleri basite indirgemişlerdir, eserleri sadece yatay ve dikey çizgiler, siyah ve beyazla birlikte ana renklerden oluşmaktadır.

Neoplastisizm

De Stijl dergisinin sayıları31 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mondrian ve mysticism hakkında makale10 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diego Rodríguez de Silva y Velázquez (6 Haziran 1599 – 6 Ağustos 1660), İspanyol ressamdır.
Kral IV. Felipe'nin sarayında baş ressam olarak çalışmıştır. Barok döneminin kendine özgü ressamlarındandır ve portreleriyle ünlenmiştir. İspanyol Kralı'na olan yakınlığı nedeniyle birçok soylunun ve saray yaşamının resimlerini yapmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgeyi ustalıkla kullanmıştır. Kendi döneminde hakim olan sadece güzel olanı resmetmek geleneğini kırdığından ve doğal olan her şeyi resmeden ressamların ilklerinden biri olduğundan "gerçeğin gerçek ressamı" olarak anılmaktadır.

6 Haziran 1599'ta Portekizli bir Yahudi olan avukat baba (Juan Rodríguez de Silva) ile asil bir aileden gelen annenin (Jerónima Velázquez) ilk erkek evladı olarak dünyaya geldi. O dönemde İspanya'da ailenin ilk erkek evladının annenin evlilik öncesi soyadını alması gelenek olduğundan, Velazquez adını aldı. Velazquez dil öğrendi, felsefe okudu, resim dersleri aldı. İlk resim öğretmeni ünlü ressam Francisco de Herrera idi. Uzun kıllı fırçalarla resim yapmasını büyük olasılıkla ondan öğrendi. Velazquez, sert mizaclı yaşlı bir ressam olan Francisco de Herrera ile bir sene kadar çalıştıktan sonra, 12 yaşında iken, daha kötü bir ressam fakat daha iyi bir öğretmen olan Francisco Pacheco'nun çırağı oldu. Beş sene onunla çalıştı. Oranlamayı, perspektifi ondan öğrendi, ayrıca, öğretmeni Sevilla'daki kalburüstü insanlara yakın olduğundan, Velazques dönemin edebiyat ve sanat akımlarındaki değişimleri yakından takip etmeye başladı ve ileride Saray'a girmesinden öğretmeninin yardımı oldu. Ressam olarak kısa zamanda ün sağladı. Daha on yedi yaşında bile olmayan Velazquez, şehir ressamları locasına kabul edildi. "Saka" o günlerde, Serville'de yaptığı resimlerdendir.
1618'te öğretmeninin kızı Juana Pacheco ile evlendi. İki kızları oldu. Büyük kızları Francisca de Silva Velázquez y Pacheco (1619-1658), ileride ünlü ressam Juan Bautista Martínez del Mazo ile evlendi; küçük kızları ise henüz bebekken öldü.
Tahta IV. Felipe geçtiğinde, yönetimi Kont-Dük Olivares'a bırakıp kendisi resim sanatına yoğun ilgi gösterdi. Bu dönemde Velázquez Saray'a Kral ile tanışmaya çağrıldı ama gerekli ilgiyi göremeyip  Sevilla'ya geri döndü. Aylar sonra Saray' dan resmi bir davet alarak Kral' ın bir portresini çizdi, bu eser IV. Felipe tarafından büyük bir heyecan ile karşılandı ve Velázquez saray ressamlığına atandı. 1623'te Velazquez, ailesiyle birlikte Madrid'e gelip yerleşti. Kral IV. Felipe'in dostluğunu kazanan Velazquez, hayatının sonuna kadar da ondan yardım gördü. Valenquez yaşadığı süre boyunca, sarayın tek büyük ressamı oldu.
1627'te Kralice, İspanya'nın en iyi ressamını seçmek üzere yarışma düzenledi. Yarışmanın konusu, Müslümanlar' ın İspanya'dan çıkartılışını betimlemek idi. Velazquez kazandı.
1628'de Flaman ressam Peter Paul Rubens Madrid'e gelince, Kral IV. Felipe bu büyük sanatçıya İspanya'daki sanat eserlerini gezdirmek görevini Velazquez'e verdi. Yedi ay boyunca bu diplomatik görevi üstlenen Velazquez, ressam Rubens'i çok takdir etse de, kendi resimleri onun etkisi altında kalmadı. Ertesi yıl Kral, İtalyan eserlerini ve sanatçılarını görmeyi çok isteyen Velazquez'i İtalya'ya gönderdi. Bir buçuk sene süren bu seyahat sırasında Kral, ressamın aylıklarını kesmediği gibi, yol parasını da üstüne eklemişti. Sanatçı orada Michelangelo, Raphael gibi İtalyan ressamlarının eserlerini kopya ederek bir zaman çalıştı, o arada kendi için birkaç resim yaptı. Cenova, Milano, Venedik, Bologna ve Roma'yi gören ressam, "Yusuf’un Kanlı Giysisinin Yakup’a Verilmesi" ve "Vulcanus’un Dövülmesi" adlı eserlerini büyük bir olasılıkla Roma'da yaptı.
1631'de Madrid'e dönen Velazquez, Kral IV. Felipe'nin sarayında ressamlığa devam etti. Kralın, kral ailesinin, saraydakilerin potrelerini yapıyordu. Konusunu tarihten alan Breda'nın teslim oluşu ile bir din resmi olan Haça Gerilme de o günlerde yaptığı ünlü tablolardandır.
İspanya'da bir sanat akademisi kurulmasına karar verilince, Velazquez eser satın almak üzere ikinci kez İtalya'ya gönderildi. Papa artık ünü iyice yayılmış olan sanatçıyı çok iyi karşılayarak bir portresini yaptırdı. Bu portre, ressamının yeni bir sanat arayışına yöneldiğini gösteren ilk eser oluşuyla da önemlidir. 1651'de İspanya'ya dönen Velazquez yeniden saray resimlerine başladı. Bunlar arasında en ünlüsü küçük prenses Margarita Maria'nın Las Meninas adlı tablosudur.
1659'da IV. Felipe, Velazquez'e şövalye unvanı verdi. Bu unvan onu Engizisyon baskısından kurtararak rahat rahat çalışmasını sağladı. 1660'ta İspanyol prensesi Maria Theresa ile Fransa Kralı Louis XIV'ün düğün hazırlıklarını idare etti. Düğünü sanat yönünden zenginleştirdi. 26 Haziranda Madrid'e döndü, 31 Temmuza kadar hastalandı. Bu hastalıktan kurtulamayarak 6 Ağustos 1660'ta, 61 yaşında iken ölen sanatçı büyük bir törenle San Juan Kilisesi'nin bahçesine gömüldü. O gömülürken Kral "artık ben mahvoldum" diyerek ağladı. Hayatı boyunca ressamı sessiz bir gölge gibi takip eden karısı, ölümünden çok kısa süre sonra, ressamın ölüdüğü odada öldü ve sonra kocasının yanına gömüldü.Sevilla'da ressamın anısına dikilen anıtın altında " gerçeğin ressamına" yazmaktadır.

Sanat yaşamının Sevilla'da geçen ilk döneminde "bodegon" türü eserler yaptı.. Bu tür, genelde mutfakta bulunan eşyaların, yiyecek ve içeceklerin insan figürleri ile birlikte resmedildiği, insan figürlerinin  gündelik yaşamın içindeki mütevazı insanların içinden seçildiği bir resim türüdür. "Tavada Yumurta Pişiren Kadınlar" bu türde eserlerinin ilk örneklerindendir. Valazquez, yaklaşık on yıl kadar bu tür resimler yaptıktan sonra, Madrid'de saray ressamı olduğu dönemde portreler yaptı. Ama portreyi hiçbir zaman insan resmi çizmekten ibaret olarak görmedi. Resmini yaptığı Kral'ı ya da Kraliçe'nin yanına mutlaka bir ağaç ya da köpek gibi bir nesne ekledi, çok alışkın olduğu “bodegón”lardan gelen alışkanlıklarını bu portrelere yansıttı.

En ünlü eseri "Nedimeler (1656/57)" adını taşır. Dünya resim tarihinde üç boyutun ilk defa tuale taşındığı eserdir. Ressam tabloda bütünü ile yer almıştır, Kral ve Kraliçe ise odanın arka bölümündeki aynada belli belirsiz görünmektedir. Ressamın sağında beş yaşındaki Prenses Margarita merakla anne ve babasını izlemektedir, nedimeler ise onunla ilgilenmektedir. Resimdeki figürler duruşlarının tam harekete dönüşeceği anda gösterilmişlerdir. Bir rivayete göre Velázquez'in ölümü üzerine Kral bu tablo ile onun odasına girmiş ve başucunda, resimde ressamın göğsünde görülen kırmızı haçı çizmiştir. Bu haç Santiago şövalyelerinin sembolüdür. Bu resim, sonraki dönemlerde Velazquez'in "ilk kübistlerden" olduğunun iddia edilmesine yol açmıştır. Bunun sebebi, tablonun ortasında ve arkada duran bir aynadır. Bu ayna aracılığıyla Velazquez, mekansal uzamı deforme etmiştir. Michel Foucault, bu resim hakkında 13 sayfalık bir analiz yazısı yazmıştır. Pablo Picasso bu resimden çok etkilenen modern dönem ressamlarındandır.
1657 tarihli Dokumacı Kadınlar adlı eseri, "Nedimeler" kadar tanınmasa da ressamın sanatının doruğu olarak kabul edilir. Resimde, Madrid'deki Santa Isabel halı fabrikasından bir sahne vardır: Ön planda iş başındaki dokumacı kadınlar, geri plandaysa üç kadının hayranlıkla seyrettiği ve Arakne temasının işlendiği bir halı görünür. Tabloya uzaktan bakıldığında derinlik kazanırken yakından bakıldığında her şey birbirine karışır. Soylularla çalışanları bir arada gösteren bir resimdir. Zenginlik, ihtişam, zarafet çeşitli nesnelerle, soylu kadınların sağlıklı duruşları ve neşeli halleriyle ve ışıkla vurgulanmıştır. Dokumacıların etrafında az ışık ve koyu renk görülürken mutluluğun rengi olan pembe soylulardan birinin giysisinde göze çarpar.
Bir diğer ünlü eseri "Aynadaki Venüs (1644/48)" adlı yağlı boya tablosudur. Zamanı için öncü
sayılabilecek ilk çıplak kadın tablosudur. Londra'da sergilenmektedir. Bu tablonun yapıldığı tarihe kadar hiçbir İspanyol ressam Venüs'ü - Aphrodite - konu olarak seçmemişti. Geleneksel Aphrodite tasvirlerinin tersine figürü sırttan gösteren bu Barok tarzdaki kompozisyon İtalyan ressamlarının Velazquez üzerindeki etkisini de gösterir.
"Breda’nın Teslim Edilişi ya da Mızraklar (1634/35)" adlı tablosunda, Hollanda'daki Breda kentinin İspanyollar tarafından alınışını resmeder. İspanya'nın kazandığı zaferden çok komutan Spinola'nın insani tavrını öne çıkarmıştır. Resimde, şehrin anahtarını teslim eden komutanın gözlerini içine bakarak bu zor durumu biraz olsun hafifletişi anlatılmıştır. Kazanılan zafer sonrası fethedilen şehir şaşırtıcı bir şekilde tabloda görünmemektedir. Bu resimdeki detayları ancak bir fotoğraf makinası ile yakalamak mümkündür.
"Papa X. Innocenzo’nun portresi" gerçekçi ve içten anlatımı ile dikkat çekmektedir. 1650 tarihli ünlü bu tabloyu, İngiliz ressam Reynolds  “Roma’nın en güzel tablosu” olarak görüyordu. Velazquez bu resimde bir yanda tek bir kişinin geniş halk kitleleri üzerindeki gücünü simgelerken diğer yanda kaba ve ters bir kişiliği olan Papa'nın bu özelliğini de göstermiştir.

 Wikimedia Commons'ta Diego Velázquez ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
Velázquez eserleri1 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  "Web Gallery of Art" websitesinde
Velázquez9 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Artcyclopedia.com" websitesinde
Diego Velázquez 202 tablo  26 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  "DiegoVelazquez.org" websitesinde
Diego Velázquez "WikiPaintings.org" websitesinde
Diego Velazquez Online Sergisi "Owlstand.com" websitesinde

Bilgisayar illüstrasyonu veya dijital illüstrasyon, tamamen dijital araçlar kullanarak yapılan ve tablet, mouse gibi çizer kontrolü altında olan ve kendi hünerini kullandığı bazı işaretleyici cihazlar kullanarak oluşturulan illüstrasyon türüdür.
Sanatçının sadece tamamen bir bilgisayar kullanarak yarattığı matematiksel modeller olan “Bilgisayarca oluşturulan Sanat”‘tan (CG art) ayrılır.
Dijital illüstrasyonlar için kullanılan iki ana araç vardır; Bitmap ve vektör. Bitmap programlarının en ünlüleri, Photoshop, Painter ve Paintshop Pro’dur. Vektör programların en ünlüleri ise Freehand ve Adobe Illustrator’dır. İlerleyen zaman ve dijital medyanın gelişmesiyle beraber daha birçok program ve araç geliştirilip sanatçıların kullanımına sunulmuştur.

Fareler çizim için yeterince hassas değildir, bu nedenle bir grafik tablet, bir dijital illüstratör için önemli bir araçtır, çünkü kullanıcının doğal veya "canlı" çizgiyi yansıtacak şekilde herhangi bir yönde kolayca işaretleme yapmasına olanak tanır. Hareket esnekliğine ek olarak, endüstri standardı bir dijital çizim tableti, basınca duyarlı bir yüzeye sahiptir ve illüstratörün inceden kalına ve inceden genişe değişen işaretler yapmasına olanak tanır. Bu varyasyonlar, geleneksel ıslak ve kuru ortamı taklit eder. Dijital çizim tabletinde çizim yapmak, yaklaşık bir haftalık uygulamadan sonra doğal hissettirmeye başlar. Karma bir grafik tableti/ekranı yardımcı olabilir, çünkü sanatçı görüntüde kontürleri nereye yerleştireceğini daha doğru görebilir, ancak donanım şu anda çok daha pahalıdır.

Photobashing, konsept sanatçıları tarafından yaygın olarak kullanılan bir tekniktir. Süreç, sanatçının son bir sanat eseri oluşturmak için resim yaparken fotoğrafları ve/veya 3 boyutlu varlıkları birleştirmesini ve harmanlamasını içerir. Bu teknik, video düzenlemede birleştirme işlemine çok benzer. Bu teknik, konsept sanatçısı tarafından üretkenliklerini daha yüksek doğrulukla artırmaya yardımcı olmak için yaygın olarak kullanılır.

Dijital gösterim için kullanılan iki ana araç türü vardır: bitmap ("raster" olarak da bilinir) ve vektör uygulamaları. Bitmap uygulamalarına genellikle Adobe Photoshop gibi "boyama" programları denirken, Adobe Illustrator gibi vektör uygulamalarına "çizim" programları denir. Bu terimler, her bir program türünde oluşturulan görüntüler arasındaki görünüm ve his farkını yansıtır. Bir bitmap uygulamasıyla içerik, görüntünün farklı kısımlarını daha kolay izole etmek ve işlemek için ayrı katmanlarda oluşturulabilen sabit piksel satırları ve sütunlarında dijital olarak depolanır. Bir bitmap görüntüsü, her pikselin tonu (renk), parlaklık ve doygunluk (renk yoğunluğu) hakkında bilgi içerir. İşaret aygıtı görüntünün bir alanı üzerinde hareket ettiğinde, alttaki piksellere yeni renkler ve değerler uygulanır. Boyama araçları, parlamalar ve yumuşak gölgeler gibi efektler ve kürk, kadife, taş ve cilt gibi dokular dahil olmak üzere "bulanık" görüntülerin kolayca oluşturulmasına olanak tanır ve fotoğraf rötuşlarında yoğun olarak kullanılır.
Dokunmatik ekranlı mobil cihazların geliştirilmesinden bu yana, cep telefonlarında dijital illüstrasyon yazılımları mevcut ve dijital illüstrasyonu daha erişilebilir ve uygun fiyatlı hale getiriyor. Mobil illüstrasyon yazılımları, daha geniş bir sanatçı yelpazesinin dijital çizim ve boyama işine girmesine izin vermişti.

Dr. Nicolaes Tulp'un Anatomi Dersi (Orijinal ismi: De anatomische les van Dr. Nicolaes Tulp), Rembrandt'ın 1632 yılında, yağlı boya ile tuval üzerinde çizmiş olduğu tablo. Eser Mauritshuis Müzesi'nde sergilenmektedir. Tabloda o dönem yılda sadece bir kere düzenlenen anatomi dersi resmedilmiştir.

Resimde XVII. yüzyıl Hollandasının ünlü cerrahlarından Dr. Nicolaes Tulp tarafından düzenlenen bir anatomi dersi ve bir grup cerrah tasvir edilmiştir. Resimdeki olay 16 Ocak 1632 tarihinde gerçekleşiyor. Olay bir anatomi dersi olsa da tabloda cerrahi aletler ve kan yoktur, bunun yerine tablonun sağ alt köşesinde açık bir kitap bulunur. Muhtemelen bu kitap 1543'te Andreas Vesalius tarafından yazılan De Humani Corporis Fabrica kitabıdır.
Üzerinde deney yapılan ceset bu olaydan bir gün önce silahlı soygunda yakalanarak idama mahkûm edilen Aris Kindt'e ait. O tablonun merkezindedir. Cesedin yüzü kısmen gölgelidir. Bu Rembtandt'ın sık kullandığı umbra mortis (ölüm gölgesi), tekniğidir.  Doktor Tulp cesedin kol kaslarını incelemektedir. Diğer cerrahlar ise onu izliyorlar. Tablonun sol üst köşesinde ressamın imzası yer alıyor. Rembrandt'ın bu tabloyu gerçek boyutlarda yapması ve kullandığı ışık ayarı ona doğallık kazandırmıştır. Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi Rembtandt'ın Amsterdam'a taşındıktan sonra yaptığı ilk tablodur. Hollandalı ressam Vincent Van Gogh, kardeşi Theo'ya yazdığı bir mektupta ‘’Rembrandt’ın Anatomi Dersi adlı eserini gördün mü?’’ diye sorar, ardından ise ‘’…Tenin tonlarını hatırlıyor musun? Toprak, çırılçıplak toprak, özellikle de ayaklar… Bir de yer yer-aslında bütünüyle-giysinin tonuyla yüzün tonu arasında bir kontrast var…’' der.

Museum Het Rembrandhuis 6 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî site
Resmi Sitede ayrıntılar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Anatomy Lecture of Dr. Nicolaes Tulp Web Gallery of Art 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ebru, kitreyle yoğunlaştırılmış su yüzeyinde, özel olarak hazırlanan boyalarla oluşturulan desenlerin kâğıt üzerine aktarılmasıyla  yapılan geleneksel bir süsleme sanatıdır. Bu teknik sayesinde su yüzeyinde oluşan desenler doğrudan kağıda geçirilir ve her çalışma kendine özgü bir görünüm kazanır. Ebru sanatı, Türk süsleme sanatları arasında önemli bir yere sahiptir ve özellikle hat ve tezhip sanatlarıyla birlikte kullanılmıştır.

Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemektedir ve bununla beraber bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu düşünülmektedir. Bazı İran kaynaklarında Hindistan'da ortaya çıktığı yazılıdır. Bazı kaynaklara göre de Türkistan'daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılar'a geçmiştir. Batıda ebru "Türk Kağıdı" ya da "mermer kâğıdı" olarak adlandırılmaktadır.
Ebru, geven otunun özsuyundan elde edilen kitre veya deniz kadayıfı bitkisi (kerajin) ile kıvamı arttırılmış suyun üzerine, içine öd katılarak suyun dibine çökmeyecek hale getirilen boyaların serpilmesi ve su yüzeyinde meydana gelen şekillerin olduğu gibi ya da biz adı verilen metal uçlu bir aletle müdahale edilerek bir kağıda geçirilmesi yoluyla yapılır.
Ebru sanatının köklerinin 9. ve 10. yüzyıla kadar uzandığı varsayılmaktadır. Bilinen o ki bu sanat, kağıdın tarih sahnesine girmesiyle gelişmiştir. 10.yüzyılda Çinli bürokrat Su Yijian (MS 957-995) Fırça, mürekkep, mürekkep taşı ve desenli kağıdı " Wen Fang Si Pu (Çalışmanın dört hazinesi) " olarak kaydetmiştir. Çin'de liu-şa-cien (流沙箋), 12. asırdan itibaren Japonya'da suminagaşi (墨流し) ve beninagaşi (紅流し) isimleriyle yapılan bir takım çalışmaların mevcudiyeti, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesiyle ebre (اَبره) adını alarak Türkistan'da ortaya çıkan bu sanatın tarihi gelişimi hakkında, müphem de olsa bir fikir vermektedir. Türkistan'dan en geç 16. asır başlarında İpekyolu'nu takiben İran'a geçişinde ebri (اَبری) olarak isimlendirilen bu sanat, görünüşüyle gerçekten bulut kümelerine benzer şekiller taşıdığından, buluta nisbet ifade eden bu Farsça ismi doğrulamaktadır. Osmanlı ülkesinde de revaç bulan aynı isim, telaffuz zorluğundan son yüzyılda Türkçede "ebru"ya dönüşmüştür. Galat olmakla beraber, kaş gibi şekiller de ihtiva ettiğinden, bu sanata ebru denilmesi bir çelişki sayılmamalıdır; çünkü ebru kelimesi Farsça'da kaş manasına gelmektedir. 16. asır ortalarında Mir Muhammed Tahir (میر محمد طاهر) tarafından Hindistan'da yapılmaya başlandığı rivayet olunan ebruculuk, buradan İran'a ve sonra da İstanbul'a kadar yayılmıştır. Aynı yüzyılın sonlarında, İstanbul'dan Avrupalı seyyahlar tarafından kendi memleketlerine götürülen ebru kâğıtları önce Almanya'da, sonra da Fransa ve İtalya'da mermer kağıdı veya Türk mermer kağıdı, hatta sadece Türk kağıdı adıyla tanınıp benimsenmiş ve oralarda da yapılmaya başlanmıştır. Zaman içinde İngiltere ve Amerika'ya da yayılan ebru kağıdı, her ülkenin sanat anlayışına göre bir başkalık gösterir. Bunda, kullanılan değişik malzemenin de rolü olmalıdır. Belgelenen en eski ebru örneği 16. yüzyıla aittir. Kağıdın süslenmesinde, kıt'a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, yazma ciltlerinde yan kağıdı olarak sıkça kullanılmıştır. (Derman، M.Uğur Osmanlı Ansiklopedisi. C.11,s.189)
Ebru hakkında Türkçe kaleme alınmış bilinen en eski eser, 1615'ten sonra yazılan "Tertib-i Risâle-i Ebrî" (تَرتیبِ رسالۀ اَبری) adlı yazma kitapçıktır. Günümüzde bilinen ebru tarzındaki eserler ilk kez Orta Asya - Osmanlı coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Ebrunun tarihi ile ilgili olarak sayın Uğur Derman (Türk Santında Ebrû), tarihi kestirilebilen en eski ebru olarak, üzerinde Mâlikî Deylemî'ye ait bir kıt'anın bulunduğu ve Gürcistan'da yazılmış olan 1554 tarihli bir ebruyu gösterir. Bu ebrunun, hafif ebru olarak yapılmış olması ve hafif ebrunun ancak belli bir ustalaşmadan sonra yapılabildiği göz önüne alınacak olursa, ebrunun orijinin çok daha eskilere dayandığı düşünülmektedir.
Osmanlı döneminde başlı başına bir sanat ve iş kolu olan ebruculuk, 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde unutulma noktasına gelmiştir. Bu sanatın tekrar hayat kazanması, ebru sanatına 'çiçekli ebru'yu geliştiren büyük sanatçı Necmeddin Okyay sayesinde olmuştur. Okyay'dan sonraki büyük merhale Mustafa Düzgünman'dır.
Ebru sanatı, 24–29 Kasım 2014 tarihleri arasında Fransa'nın başkenti Paris'teki UNESCO merkez binasında gerçekleştirilen Somut Olmayan Kültürel Miras Hükûmetlerarası 9. Komite Toplantısı'nda  “Ebru: Türk Kâğıt Süsleme Sanatı” adıyla UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi'ne kaydedilmiştir. Aynı toplantıda, Azerbaycan tarafından sunulan Kelaghay el işi örtüleri ve Kazakistan ile Kırgızistan’ın ortak dosyası olan göçebe çadırı da listeye dâhil edilmiştir.
Günümüzde Ebru Sanatı
Ebru sanatı günümüzde artık sadece geleneksel kitap süsleme ile sınırlı değildir; farklı alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle tekstil ve grafik tasarım gibi alanlarda ebru desenlerinin tercih edildiği görülmektedir. Bu desenler, çeşitli yüzey tasarımlarında estetik bir unsur olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle ebru, yalnızca geçmişe ait bir sanat olarak değil, aynı zamanda günümüz tasarım anlayışı içinde de yer bulan bir üretim biçimi olarak değerlendirilebilir (Barutçugil, 2010). Ayrıca ebru desenlerinin dijital ortamlarda yeniden üretilebilmesi, bu sanatın değişen teknolojilere uyum sağlayabildiğini göstermektedir. Bu durum, ebru sanatının günümüzde de varlığını sürdürdüğünü ve farklı şekillerde gelişmeye devam ettiğini ortaya koymaktadır (UNESCO, 2014).
Avrupa'da gelişimi
Ebru sanatı, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da da yayılmaya başlamıştır. Özellikle kitap ciltleme ve kâğıt süsleme alanlarında kullanılmış, farklı teknikler ve desen anlayışları geliştirilmiştir. Avrupa’da “marbling” adıyla bilinen bu teknik, zamanla yerel sanat anlayışlarıyla birleşerek çeşitlenmiştir.
21. Yüzyılda
Günümüzde ebru sanatı hem geleneksel yöntemlerle sürdürülmekte hem de modern sanat pratikleri içinde yeniden yorumlanmaktadır. Dijital medya ve çağdaş sanatla etkileşime girerek farklı ifade biçimleri kazanmıştır.

Emici özelliği fazla ve mat olanları tercih edilir. Genellikle birinci hamur kâğıt kullanılır.

Kitre, deniz kadayıfı, boy tohumu veya sahlep gibi suyun yoğunluğunu sağlayacak doğal maddeler ile karıştırılır. Su kireçsiz ise dinlendirilmiş musluk suyu olabilir. Eskiler yağmur suyu kullanırmış. Tercihen saf su kullanılmalıdır.

Ebruda kullanılan boyalar eskiden doğada bulunan topraktan elde edilmektedir. Bu toprak ezilip, elekle elenip suda süzülerek kullanıma hazır hale getirilirmiş.
Günümüzde ezilmeye hazır halde ya da ezilmiş toz boyalar kullanılmaktadır. Toprak boyalar mermer ve destiseng denilen el taşının yardımıyla ezilerek macun kıvamına getirilerek kullanılır.

Öd genellikle büyükbaş hayvanların safra kesesinden elde edilir. Safra keseleri delinir ve içindeki öd süzülerek bir kapta toplanır, benmari usulü kaynar suda 20 dakika bekletilir. Yüzeyde biriken köpük bir kaşık yardımıyla alınır. Bu işlem kötü bir kokuya neden olduğu için açık havada yapılması önerilir. Kalkan balığı ödü de kumlu-kılçıklı ebru yapımı için uygundur. Günümüzde resim malzemesi satılan yerlerde rafine öd bulunmaktadır.

Ebru yapımında kullanılan suyun belli bir yoğunluğa sahip olması ve özel olarak hazırlanan boyayı üzerinde tutabilmesi gerekmektedir, herhangi bir suyla ebru yapılamaz. Ebrunun suyuna bu özelliği veren maddenin ismi kitredir. Kitre, Türkiye'nin güney ve güneydoğu bölgelerinde kırlarda yetişen yabani bir dikenin(geven) özsuyudur. Yerel halk, kırlarda geven dikeninin gövdesine bıçakla çizik atar, birkaç gün beklerler. Bitkinin özsuyu çizik bölgeden akar ve kurur. Bir ağaç kabuğuna benzer görünüm alır. Bu kabuklar tek tek toplanır. Kabuk şeklinde olan kitre aktarlarda satılmaktadır. Ebrunun suyu hazırlanırken saf suyun içine belli ölçülerde kitre konulur. Su, ağzı kapalı bir kapta bu şekilde bir süre bekletilir. Belli zaman aralıklarıyla mıncıklanarak eriyen kitre özünün dağıtılması gerekir. Suyun yeterli yoğunluğa ulaşmasından sonra, içinde kalan erimemiş kitre kalıntılarını ayırmak için, ebru suyu iyice süzülmelidir.
Kitre ebru yapımında kullanılan, suyun belli bir yoğunlukta olması için suya karıştırılan maddelerden biridir. Ünlü Ebrucu Sacid Okyay ebru yapımında en iyi sonucu salebin verdiğini ancak kitrenin daha ucuz olması sebebi ile kitre kullandığından bahseder.

Kitrenin hazır hale gelmesi yaklaşık 5-6 gün gerektiği için deniz kadayıfı denilen deniz yosunu kullanılabilir. Hazır toz halde satılır. 50 g toza 5 l saf su ilave edilerek topaklanma olmamasına dikkat edilerek mikserle veya kaşık ile karıştırılır. Bir saat içinde hava kabarcıkları yüzeye çıkıp patlayana kadar karıştırılır. Ve kullanıma hazır hale gelir.
Deniz kadayıfı, ebru sanatında suya kıvam vermek için kullanılan kırmızı deniz yosunlarından elde edilen karagenan adı verilen doğal bir maddedir. Su ile karıştırıldığında jelimsi bir yapı oluşturarak suyun boyaların yüzeyde kontrollü biçimde yayılmasını sağlar ve desenlerin daha net çıkmasına olanak sağlar. Deniz kadayıfının kullanımı 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren, özellikle modern ve pratik yöntemlerin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkmıştır.

Fırça yapımında kullanılan at kılları tercihen yaşlı atların kuyruklarından elde edilir. Yele kılları da kullanılmaktadır, ancak bu tür fırçalar kuyruk kılından yapılanlar kadar düzgün olmamaktadır. At kılı tercih edilmesinin nedenleri gözenekleri nedeniyle boyaların fırçadan bir vuruşta dökülmemesidir. Böylece tüm yüzeye eşit büyüklükte ve miktarda boya dökülebilir ve tabanı oluşturur.
Fırçada gül dalı kullanılması; gül dalının esnek olması, kolay küf tutmaması nedeniyledir.

Battal ebru, ebrunun en temel ve en eski kabul edilen türlerinden biridir. Boyaların, tekne yüzeyine belirli bir sırayla serpildikte67n sonra başka bir araçla doğrudan şekillendirilmeden bırakıldığı formdur. Bu yönüyle battal, ebrunun “ilk hâli” veya “ana matrisi” olarak kabul edilir. Klasik kaynaklarda, her yeni serpilen

Edward Hopper (22 Temmuz 1882 – 15 Mayıs 1967), Amerikalı ressam ve grafiker. Genellikle yağlı boya tabloları ile popüler olsa da suluboya ve gravür konusunda da en az yağlı boya resimlerde olduğu kadar uzmandı.

Nyack, New York'un yukarı kısmında doğan Hopper, başarılı bir manifaturacının oğluydu. New York Sanat ve Tasarım Enstitüsü'nde resim eğitimi aldı. Eğitmenlerinden biri olan ressam Robert Henri, öğrencisini, yaptığı sanatla dünyada bir heyecan oluşturma konusunda teşvik etti. Hopper üzerinde çok büyük bir etkisi olan Henri, öğrencilerini kentsel hayata dair gerçekçi resimler çizmeleri konusunda destekliyordu. Daha sonraları önemli ressamlar haline gelen Henri'nin öğrencileri, Amerikan Sanatı'nda "Ashcan School" (Ashcan Okulu) olarak anıldılar. Hopper da Henri'nin altında beş sene çalıştı.
Resmi eğitimini tamamladıktan sonra, Avrupa'ya Paris merkezli üç ziyarette bulundu. Bu ziyaretlerin amacı, orada ortaya çıkan yeni sanat olayları üzerine çalışmaktı. Fakat, kübist hareketi taklit eden pek çok çağdaşının aksine, idealizmden ve gerçekçi ressamların çalışmalarından etkilendi. Erken dönem çalışmalarına bakıldığında, gerçekçilerin renk ve şekle yaptıkları vurgunun benzerlerine rastlanabilir. New England'ın başlıca temaları olan deniz manzarası ve gemilerden uzak duran Hopper, artık moda olmamasına rağmen Viktoryen mimariye büyük ilgi duyuyordu. Boston Güzel Sanatlar Müzesi küratörü Carol Troyen ressam hakkında "Ufak kuleli ya da kuleli, verandalı, mansart çatılı, harika gölgelerle süslenmiş evlerden çok hoşlanıyordu. Her zaman, çizmeyi en çok sevdiği şeyin bir eve vuran güneş olduğunu söylerdi." dedi.
Uzun yıllar boyunca ticari bir ressam olarak çalışan Hopper, resim konusunda istediği başarıya ulaşamamıştı. Turistlere ufak tefek baskılar ve suluboyalar satan ressam, galeri sahipleri ya da küratörlerin ilgisini çekemediği için önemli yayınlarda kendisini gösteremiyordu.
Troyen'e göre, Hopper'ın ilk ilgi çeken çalışması 1923 yılında çizdiği The Mansard Roof adlı eseriydi. Ressam bu resmi Gloucester'da geçirdiği ilk yazında çizmişti. Sanat okulundan sınıf arkadaşı olan Josephine Nivison Hopper (daha sonra karısı olacaktı), diğer birkaç resmiyle birlikte bu resmini Brooklyn Müzesi'nin senelik suluboya sergisine sokmasını tavsiye etti. The Mansard Roof, müze tarafından 100 dolara satın alınarak kalıcı koleksiyonlarına eklendi.
1924 yılında ressam, Josephine 'Jo' Nivison ile evlendi. Sürekli tartışan çift şiddetli bir ilişki yaşadılar. Hopper, takıntıları olan kıskanç bir adamdı ve karısının kedileri Arthur'a gösterdiği ilgiden bile rahatsız oluyordu. Jo, hem ev işleri ile ilgilenirken hem de kocasına modellik yaptı. Her ne kadar kendini bu ilişkide sıkışmış hissetse de her zaman eşine ve onun eserlerine karşı hayranlık ve saygı duydu. Ressamın en büyük destekçisi oldu.
Hopper, 1925'te, sanatsal olgunluğunu işaret eden House by the Railroad isimli resmini çizdi. Bu resim aynı zamanda, sanatçının boş kent ve kır manzaralarında sert çizgiler ve geniş şekiller kullandığı, olağandışı ışıklandırmalar ile konu ettiği objelerin yalnız havalarını vurguladığı serisinin başlangıcı oldu. Ressam, çoğunlukla Amerikan yaşamının ortak özelliklerini kendine konu edindi. Bunlar arasında benzin istasyonları, oteller, demiryolları, boş sokaklar ve onların sakin havası sayılabilir.
Hopper, yaşlılık günlerinde de resim yapmaya devam etti. Bu sırada hayatını New York ve Massachusetts arasında geçiriyordu. 1967 yılında, New York'ta Washington Square Park'a çok yakın olan atölyesinde öldü. Karısı, Josephine Nivison ise ondan on ay sonra öldü. Vefatından önce ise ressamın çalışmalarını Whitney Museum of American Art'a bağışladı. Hopper'ın diğer önemli resimleri ise New York'ta Modern Sanat Müzesi, The Des Moines Art Center ve Chicago Sanat Enstitüsündedir.
Hopper'ın çalışmaları ulaşılabilir olmasına rağmen, ticari illüstrasyonları resim yapmak için terk ettiği için, çoğunlukla yabancılaşmış görünür.

Hopper, en bilinen eserlerinden biri olan "Nighthawks"'ta (1942), bütün gece açık olan Amerikan tarzı ufak bir restoranda bar tezgâhında oturan müşterileri resmetti. Restoranın göz kamaştırıcı ışığı, mekanı, dışarıda hüküm süren gecenin karanlığından ayırır ve resmin ince duygusunu ve havasını arttırır. Eser sınırlama ve izolasyon unsurlarını vurgular. Walter Wells ismindeki eleştirmen resimde Ernest Hemingway'in "A Clean, Well-Lighted Place" isimli öyküsünün etkilerini gördüğünü söyledi ve "Hem resim hem de hikâye, tanrısız ya da manevi avuntusuz bir dünyada, en büyük geceye karşı (örn. ölüm) duran bir mabedi temsil ediyor." diye ekledi.
Hopper'ın kırsal New England manzaraları da daha az manalı değildir. Örneğin, Gas (1940), uyumak için kendi yollarına gitmekte olan yolcuların geceleri ihtiyaçlarını karşılamak için var olan farklı, temiz, iyi ışıklandırılmış bir sığınaktır. Parlak güneş ışığı ve gölgeler de Hopper'ın resimlerindeki sembolik öğelerdir. "Early Sunday Morning" (1930), "Summertime" (1943), "Seven A.M." (1948) ve "Sun in an Empty Room" (1963) gibi resimlerinde bu öğelere rastlanabilir.
İlgilendiği konular açısından Hopper çağdaşı Norman Rockwell'le karşılaştırılabilir. Hopper çalışmalarında genellikle boş alanları kullanır. Boş bir kır yolunun kıyısındaki benzin istasyonu ve gökyüzünün doğal ışıkları ile benzin istasyonundan gelen yapay ışığın kesişmesi tarzına örnek olarak verilebilir. Hopper'ın pek çok çalışmasında insanoğlunun çevreyle olan keskin ilişkisi işlenir. Tıpkı filmlerdeki ya da oyunlardaki sessiz sahneler gibi, Hopper'ın resimlerindeki karakterler de zirveye ulaşılan bir sahnenin öncesinde ya da sonrasında resmedilmiş gibidirler.

1980'de "Edward Hopper: Sanat ve Ressam" isimli sergi Whitney Museum of Art'ta açıldı ve sergi Londra, Düsseldorf, Amsterdam, Chicago ve San Francisco'yu ziyaret etti. Bu sergiyle ilk defa, Hopper'ın yağlı boya tabloları ile kâğıt üzerine çizimleri birlikte gösterildi. Aynı zamanda bu sergi ressamın Avrupa'da popüler olmasını ve dünyaca tanınmasını tetikledi.
2004 yılında ise, sanatçının eserlerinden geniş bir seçki Avrupa'yı turladı. Almanya'da ve Londra'daki Tate Modern'de sergilendi. Tate Modern'deki sergi, galerinin en popüler ikinci sergisi oldu. Açık kaldığı üç ay boyunca 420.000 ziyaretçi geldi.
2007 yılında ise, Boston'daki Güzel Sanatlar Müzesi'nde, ressamın en başarılı dönemi olarak anılan 1925-1950 yılları arasındaki çalışmaları sergilendi. Sergide, elli yağlı boya tablo, otuz suluboya, on iki baskı yer aldı. Bu eserler arasında sanatçının en popüler resimlerinden olan Nighthawks, Chop Suey, Portland Head, Cape Elizabeth, Maine ve Lighthouse and Buildings de yer aldı. Sergi Boston Güzel Sanatlar Müzesi, Washington Ulusal Sanat Galerisi, Chicago Sanat Enstitüsü ortaklığında ve Booz Allen Hamilton isimli yönetim danışmanlığı şirketi sponsorluğunda gerçekleştirildi.

Hopper'ın sanat dünyası ve pop kültürü üzerindeki etkileri inkâr edilemez. "Nighthawks"'un karakterlerinin çizgi film kahramanları ya da James Dean, Marilyn Monroe gibi ünlü pop kültürü ikonları ile değiştirilmiş versiyonlarının posterleri dükkânlarda satılmaktadır. "Nighthawks"'ta rastlanmasa da, Hopper resimlerinde kadın model olarak çoğunlukla kendi eşini kullandı.
Hopper'ın eserlerindeki sinemavari geniş kompozisyonlar, ışığın dramatik kullanımı ve karanlık, ressamı film yapımcıları arasında da popüler kıldı. Örneğin, ressamın House by the Railroad isimli resminin, Alfred Hitchcock'un 1960 yapımı filmi Psycho'daki eve örnek olduğu söylenir. Terrence Malick'in Days of Heaven isimli filminde kullanılan ev de aynı resimdeki evin etkisi altındadır.
Gerçeküstücü korku filmi yönetmeni Dario Argento da 1976 yapımı filmi "Deep Red"'in (Profondo Rosso) bazı sahnelerinde Nighthawks benzeri bir dekor kullandı.
1993'te Madonna, Hopper'ın 1941'de çizdiği "Girlie Show" isimli resimden etkilenerek çıktığı dünya turnesinin ismin The Girlie Show koydu. Gösterinin içinde de resmi andıran pek çok öğe vardı.
2002'de Sam Mendes tarafından çekilen Road to Perdition isimli filmde de yönetmen ışıklandırmada Hopper'ın eserlerini, özellikle "New York Movie"'yi örnek aldı.
2004 yılında, İngiliz gitarist John Squire, Hopper'ın Marshall's House isimli çalışması ile aynı ismi taşıyan kavramsal bir albüm çıkardı. Albümdeki bütün şarkılar bir Hopper resmiyle aynı ismi paylaşıyordu. Kanadalı rock grubu The Weakerthans'in 2007'de yayınladıkları albümleri "Reunion Tour" Hopper'ın "Sun in an Empty Tour" ve "Night Windows" resimleri ile aynı ismi taşıyan ve resimlerden etkilenerek yazılmış iki parça içeriyordu. Grup ayrıca aynı albümde yer alan "Hospital Vespers" isimli şarkılarında Hopper'ın ismini kullandılar.
Polonyalı besteci Paweł Szymański'nin Compartment 2, Car 7 isimli eserini Hopper'ın Compartment C, Car 293 resminden etkilenerek besteledi. [1]
Alman film yönetmeni Wim Wenders'ın 1997 yapımı filmi "The End of Violence"'da da "Nighthawks"'u andıran bir sahne vardı. 2006 yapımı Oskar Roehler filmi Elementarteilchen'in afişi de sanatçının "People in the Sun" isimli resminden etkilenerek çizildi.

Edward Hopper'ın öne çıkan çalışmaları (aksi belirtilmediği sürece yağlı boya):

Gail Levin. Edward Hopper: An Intimate Biography' (New York: Alfred A. Knopf, 1995; Rizzoli Books, 2007.)
Gail Levin. Hopper's Places  (New York: Knopf, 1985; Genişletilmiş 2. baskı, University of California Press, 1998.)
Gail Levin. Edward Hopper: A Catalogue Raisonne (New York: W.W. Norton & Co., 1995).
Walter Wells. Silent Theater: The Art of Edward Hopper (Londra/New York: Phaidon, 2007).
Walter Wells. Un théatre silencieux: l'oeuvre d'Edward Hopper (Londra/New York: Phaidon, 2007)
Walter Wells. Il teatro del silenzio: l'arte di Edward Hopper (Londra/New York: Phaidon, 2007)
Greg Cook. "Visions of Isolation: Edward Hopper at the MFA"13 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Phoenix, 4 Mayıs 2007, sayfa 22, Arts and Entertainment.
Pat Healy. "Look at all the lonely people: MFA's 'Hopper' celebrates solitude", Metro International, 8 Mayıs 200

Ege sanatı (MÖ 2800-1100), Bronz Çağı boyunca, yani MÖ 11. yüzyıla kadar, Antik Yunan sanatından önce Ege Denizi'ni çevreleyen topraklarda ve içindeki adalarda yaratılan sanattır. Çoğunlukla modern Yunanistan topraklarında bulunduğu için bazen Yunan Bronz Çağı sanatı olarak da adlandırılır; ancak sadece Miken Yunanları sanatını değil, aynı zamanda Yunan olmayan Kiklad ve Minos kültürlerinin sanatını da içerir.

Kiklad sanatı beyaz mermerden oyulmuş basit figürleriyle; Minos sanatı freskler, boğa ve boğa zıplaması tasvirleri, sofistike çanak çömlek ve takılar içeren saray kompleksleriyle; Miken sanatı ise altınla yapılmış gösterişli metal işçiliği, savaş tasvirleri ve devasa şekilde inşa edilmiş kale ve mezarlarıyla bilinir. Bunlar çok farklı kültürleri yansıtan çok farklı sanatlardır. Bu nedenle, birçok sanat tarihçisi "Ege sanatı" terimini kültürel veya sanatsal birliği değil, yalnızca coğrafi yakınlığı yansıttığı için uygunsuz bulmaktadır. Diğer sanat tarihçileri ise, özellikle bölgenin diğer kısımlarında "yaklaşık MÖ 1700'den itibaren Minoslaşma süreci"ni takip eden çok sayıda ortaklığa ve kazılan nesnelerin ithal mi yoksa yerel olarak mı yapıldığına karar vermenin çeşitli zaman ve yerlerde zorluğuna işaret etmektedir.Ege'deki Daedala heykelciklerinin zarif sanatı, Atina'da düzenlenen 2004 Yaz Olimpiyatları'nda özellikle açılış töreni sırasında kullanılmıştır. Aynı zamanda olimpiyatlarda Athena ve Phevos, maskot olarak kullanılmıştır. Bu tür figürinler, modern heykellerle (örneğin Henry Moore'un eserleri) olan yüksek benzerlikleri nedeniyle özellikle ilgi çekici kabul edilmiştir.

Bronz Çağı'nda, yaklaşık MÖ 2800-1100 yılları arasında, çağdaşları olan Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarıyla ticaret yoluyla kültürel alışverişe rağmen Ege adaları ve uygarlıkları kendilerine özgü üsluplar ve kültürler geliştirmiştir. Yunan Bronz Çağı uygarlıklarının çöküşünden sonra, Yunan Karanlık Çağı'nın ilk bölümünde, Antik Yunan sanatının ilk evresi olarak kabul edilen MÖ 1050 civarında, çanak çömlekte protogeometrik stil ortaya çıkana kadar minimal sanatsal üretim görülmüştür. Bu geleneksel kopukluk bir ölçüde Miken Linear B yazısının Yunancanın bir biçimini kaydedip kaydetmediği konusundaki belirsizliğin bir sonucuydu. Bu durum, 1950'lerde yazının şifresi çözülüp Yunanca olduğu doğrulandığında açıklığa kavuşmuştur. Ancak Minos Lineer A yazısının Yunanca olmadığı açıktır.

Bugünkü Girit Adası'nda kurulmuş olan Minos medeniyeti, doğal afetler ve belki de istilalar nedeniyle aralıklarla kesintiye uğramış ve sonunda Mikenlerin kontrolüne geçmiştir. Minos sanatı zarif, ritmik ve hareket doludur.

Seramikte Girit'i temsil eden ilk örnekler, Saraylar Öncesi Dönem'de (MÖ 6000-1900) üretilen ve "Vasiliki Çömlekçiliği" olarak bilinen alacalı, kızıl ve kahverengi seramik kaplardı.
İlk saraylar inşa edilmeye başlandığında (MÖ 2000-1700) bu kapların yerini "Kamares Üslubu"  seramikleri aldı. Biçim, motif ve teknik yönden gelişmiş olan bu boyalı (polikrom) kapların kalınlığı yumurta kabuğu kadar ince ve motifleri genellikle dairesel ve spiraldi. İlk Saraylar Dönemi'nde Minos çanak çömleği teknik mükemmelliği ve dinamik kıvrımlı süslemeleriyle, sanatı ise natüralist ve ritmik hareketiyle tanımlanır. Çoğu resim düz formdadır ve düz renkli arka planların üzerinde silüet hâlindedir. Bu döneme ait formlar, yüzer ya da sallanır gibi göründükleri için tipik olarak bir ağırlıksızlığı tasvir eder. İnsan figürleri hem erkek hem de kadın için ince belli ve atletik vücut tipinde resmedilmiş olup sadece ten renkleri farklıdır; kadınların ten rengi daha açıktır.

İlk zamanlar birçok duvar resmi ve kabartma geometrik şekillerden oluşuyorken, Yeni Saraylar Dönemi'nde (MÖ 1700-1425) "Kamares Üslubu" seramiklerinin üretimi son bulmuş; resim sanatı ağırlıklı olarak doğa ve deniz motiflerinde yoğunlaşmaya başlamış, yemyeşil bitki örtüsü içinde hayvanları, kuşları ve deniz canlılarını tasvir eden doğa sahneleri ve deniz yaşamı tercih edilmiştir. Bu dönem eserleri "Bitki Üslubu", "Çiçek Üslubu" ve "Deniz Üslubu" olmak üzere üç gruplu tasnifle tanımlanmaktadır.

Minos uygarlığı, en yaygın olarak Knossos, Phaistos ve Malia olmak üzere çok katlı ve labirenti andıran saraylar inşa etmesiyle bilinir. MÖ 1900'de yapılan Girit'in ilk sarayları, inşalarından 300-200 yıl sonra yıkıldılar. Yıkıma bir doğal afetin, kuvvetle muhtemel bir depremin neden olduğu görüşü kabul görmüştür. MÖ 1500 civarında bu saraylar tekrar bir miktar yıkıma uğrasa da, "yeni" saraylar Minos mimarisi hakkında ana bilgi kaynağıdır.

Knossos'ta bulunan Minos Sarayı, üç saray arasında en özenli ve iddialı olanı olarak görülür. MÖ yaklaşık 1900 yılında inşa edilen saray, geniş bir arazi üzerinde çok katlı ve çok sayıda oda ile karakterize edilmiştir. Odaların çok sayıda olmasının labirent efsanesinin üretilmesinin nedeni olduğu düşünülmektedir. Şu anda kazılmış ve kısmen restore edilmiştir.Giritli mimarlar yıkılan sarayları yeniden inşa ederken, depreme karşı dayanıklı olması için saray duvarlarını ahşap kirişlerden ve hatıllardan oluşan iskeletli sistemle yaptılar; duvar ve zeminleri, konusunu doğadan alan resimler ve fresklerle süsleyerek saraylara lüks ve konfor kattılar.
Minos mimarisi, yapıya açık bir his veren çok sayıda revak, merdiven, depo, atölye ve hava bacaları ile tanımlanır. Knossos Sarayı dört, diğer saraylar üç katlıydı ve iç mekânlar tipik olarak küçük ve alçak tavanlıydı, ancak zengin bir şekilde dekore edilmiş duvarlara sahipti. Hiçbiri günümüze ulaşamamış olsa da, resim ve heykellerdeki tasvirlerden Minos saraylarındaki sütunların ahşaptan inşa edildiği bilinmektedir. Minos mimarisinin sadece kraliyet ikametgâhı değil, aynı zamanda idari merkez ve ticari faaliyet yeri olduğu da düşünülmektedir.

Minos sanatında büyük boyutlu anıtsal heykellere rastlanmamakla birlikte MÖ 2000-1400 yılları arasına tarihlenen fildişi, pişmiş toprak, fayans, bronz vb. malzemelerden imal edilmiş çok sayıda küçük ve çoğunlukla dua edip tapınan kadın, erkek figürinlerine; yabankeçisi, boğa ve at gibi hayvan heykelciklerine ve taştan yapılma ritonlara rastlanmaktadır. "Yılanlı Tanrıça" adı verilen kadın figürini Minos heykelciliğinin ünlü ve dönemin üslubunu en iyi yansıtan parçalarından biridir.

Kiklad sanatı, Kiklad kültürünün bir parçası olarak MÖ 3000 ya da daha erken bir tarihten MÖ 1100 yılına kadar üretilmiştir. Dolayısıyla Yunan adalarında Neolitik Çağ'ın bir bölümünü ve Bronz Çağı'nın tamamını kapsamaktadır.

Kiklad sanatının en ünlü ve ayırt edici türü, neredeyse tamamı ayakta duran, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve burnu dışında yüzü olmayan çıplak bir kadını temsil eden çok sayıda mermer figürdür. Bununla birlikte, orijinal olarak boyanmış olduklarına dair işaretler vardır. Bunların bin dört yüz kadarı bilinmektedir ve çoğu sanat piyasasını tatmin etmek için bilinmeyen mezarlardan yasa dışı olarak alınmıştır.
Kadın figürlerinin anne ve bereket tanrıçasını temsil ettiği düşünülmektedir. Kiklad çıplak figürinleri son derece stilize ve bölgeye özgüdür. Çok düz, kama biçimli vücutlar, sütunlu boyunlar ve iyi tanımlanmış burunlar dışında oval ve özellikten yoksun yüzlere sahiptirler. Figürler çok ince kıvrımlara, diz ve karın bölgelerinde ince işaretlere sahiptir.

Kiklad çanak çömleği genellikle zarif bir şekilde şekillendirilmiş ve boyanmış olup, genellikle yükseltilmiş ağızları olan testi şeklinde dökme kaplarda yoğunlaşmıştır. Ayrıca adak ya da kandiller için kernos standları da vardır. Bazı hayvan figürinleri veya hayvan biçimli rhyta ve küçük kutular da dâhil olmak üzere kapların yanı sıra, arkeologlar tarafından "kızartma tavaları" olarak adlandırılan, yaklaşık 20 cm çapında, belirgin bir şekilde dekore edilmiş yuvarlak diskler de yapılmıştır. Bunların işlevi belirsiz olsa da yemek pişirmek için değil; muhtemelen içbükey bir tarafı sıvı ile doldurulmuş ve ayna olarak kullanılmış disk şeklinde gereçlerdi. Minos çanak çömleğinden çok fazla etkilenilmiştir. Bazı çok erken dönem kernoi ve kızartma tavaları taştan yapılmıştır.

Miken sanatı ve kültürü en belirgin olarak Yunanistan'ın Orta Hellas döneminden; yani MÖ 2000 yılından sonra ortaya çıkmıştır. Miken sanatı, adını MÖ 2000 ve yaklaşık MÖ 3000 ila 1100 yılları arasında yaşamış erken Yunan kabilelerinin soyundan gelen Akhalardan almıştır. Kuyu ve oda tipi mezarlardan çıkarılan altın maskeler ve altın eşyalar Miken sanatını oluşturan önemli buluntulardır.

Miken seramiği ilk kez Geç Hellas döneminin başlangıcında yani MÖ 1600 yılında görülmüştür ve günümüze ulaşan en yaygın sanat türüdür; genellikle İtalya'ya ihraç edilmiştir.
Minoslarda olduğu gibi Mikenlerde de resim revaçtaydı. Miken seramik eserlerinde; açık renk astar üzerine boyayla yapılmış stilize bitki ve deniz hayvanları (ahtapot, salyangoz) gibi bezemeler kullanılmış; üzengi biçimli vazolar ve yüksek ayaklı kaplar öne çıkan biçimler olmuştur.

Mikenli sanatçılar birçok taşınabilir sanat formunda, seramikte, saray duvar süslemelerinde ve resim sanatında Minos sanatının natüralist, deniz ve doğa stilini içeren biçimleri taklit etmişlerdir; bu sanat muhtemelen bazen ithal nesneler şeklinde, bazen de ithal sanatçılar ve Yunan sanatçıların eğitmenleri tarafından kendilerine ulaşmıştır. Bu da savaşçı bir toplum olmalarına rağmen Mikenlilerin balık, çiçek, kuş ve kadın topluluğu resimleri yapmalarına neden olmuştur.
MÖ 1400 yılına gelindiğinde Mikenli sanatçılar Minos sanatını taklit etmeyi bırakarak savaş, av ve kahramanlık anlatan konuları sanata yansıtmaya; savaş arabalarını, atları, askerleri ve kalkanları bezeme olarak kullanmaya başlamışlardır. Mikenlilerin kültürü bu dönemden sonra özgün bir biçimde gelişme göstermiştir.
Bu özgün dönemin önemli eserlerinden "Savaşçı Vazosu" boyalı figürleri olan alışılmadık derecede entelektüel bir vazodur.

Altın ve diğer metallerden yapılmış birçok önemli parça, örneğin altından yapılmış Agamemnon'un Maskesi, Gümüş Kuşatma Ritonu, Boğa başlı riton ve Nestor'un Kupası dahil olmak üzere Miken'deki çoğu eser A ve B Mezar Halkları'nda bulunmuş

Yerleştirme sanatı (İngilizce: Art installation), geleneksel sanat eserlerinden farklı olarak, çevreden bağımsız bir sanat nesnesi içermeyip belirli bir mekân için yaratılan, mekânın niteliklerini kullanıp irdeleyen ve izleyici katılımının temel bir gereklilik olduğu sanat türü. Kapalı veya açık mekânlarda yapılabilir.
Kökleri kavramsal sanat ve hatta 20. yüzyıl başındaki Marcel Duchamp'ın hazır-yapımları ve Kurt Schwitters'e kadar giden yerleştirme sanatı, çağdaş sanatta mimarlık ve performans dışında birçok başka görsel sanat disiplininden de destek alan melez bir tarzdır. Uygulanmasında sanat eserinin sergileme veya gösterim aşamalarını vurgulayan yerleştirme, 1970'lerde şekillenmiştir.
1960'ların ABD ve Avrupa'da asamblaj ('assemblage') ve çevre terimleri, sanatçıların belirli bir mekânda bir araya getirdikleri malzemeler için kullanılsa da, yerleştirme tabiri, sadece eserlerin sergilenme şekli, örneğin resimlerin duvara ne şekilde ve nasıl bir düzende asıldığını ifade etmek için kullanılıyordu. Zamanla galeri mekânının farkındalığı ile ve sanat eserinin mekândan bağımsız gözlenemeyeceği/tecrübe edilemeyeceği fikriyle yerleştirme şekli ve mekân ön plana çıkarılmaya başlanmıştır.
1960'larda bir çevre olarak sanat eseri fikri, izleyicinin sadece bakmakla kalmayıp dünyada yaşadığı gibi sanat eserinin içinde yaşaması, hatta zaman zaman onun bir parçası olması beklentisini doğurdu. Bu konudaki önemli kişilerden biri Robert Smithson'dır. Yer (daha büyük bir mekân içinde belirli bir yer) ve yer-olmayan (bu yerin galeride fotoğraf, harita, çeşitli malzeme ve dokümanlarla yeniden sunumu) arasında bir ayrım yapmıştır. Bu ayrım önemliydi. Çünkü Smithson ve Michael Heizer, Nancy Holt, James Turrel ve Walter de Maria gibi diğer arazi sanatçıları galeri dışında çalışmalarına rağmen işleri galeri sistemi tarafından sağlanan çerçeveye bağımlı kalmıştır. Smithson, yer ve yer-olmayan arasındaki on farkı aşağıdaki şekilde belirlemiştir:

Günümüz enstalasyonlarında günlük ve doğal malzemelerin yanı sıra video, ses, performans, bilgisayarlar ve Internet gibi yeni mecralar da kullanılmaktadır. Önceleri radikal bir sanat yaratım biçimi olarak çıkan yerleştirme sanatı, 1980'lerden itibaren müzeler ve galeriler tarafından tamamen kabul görmüştür. 20. yüzyıl sonlarında baskın sanat türü olmuştur. Hâlâ da bu özelliğini korumaktadır.

de Oliveira, Nicolas; Oxley, Nicola; Petry, Michael (2001): Installation Art: Thames & Hudson Ltd, London

Feminist sanat hareketi, feministler tarafından, kadınların yaşam ve deneyimlerini yansıtan sanat eserleri üretmenin yanı sıra; çağdaş sanat üretimi ve algısının temelini değiştirmek için uluslararası düzeyde gerçekleştirilen çalışmaları ifade eder. Sanat tarihi ve pratiği içinde kadınlara daha fazla görünürlük kazandırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda feminist hareketin iç düşüncelerini ve amaçlarını görselleştirerek sanat yoluyla herkese gösterme ve anlam verme amacıyla icra edilmektedir. Hareket, sanat dünyasının ana akım (ve genellikle erkeksi) anlatısını baltalamaya devam edenlerin rolünü oluşturmasını sağlar.
Feminizm içindeki genel gelişmelere tekabül eden ve genellikle farkındalık yükseltme grubu gibi kendi kendini örgütleyen taktikleri içeren hareket, 1960'larda başladı ve 1970'ler boyunca, ikinci feminizm dalgasının bir sonucu olarak gelişti. Savaş sonrası dönemde "en etkili uluslararası hareket" olarak anılmıştır. "

1960'lar, kadın sanatçıların yerleşik sanat dünyasında erkeklerle eşit haklar elde etmek ve "dünyayı değiştirmeye" yardımcı olmak için genellikle geleneksel olmayan yollarla feminist sanat yaratmak istedikleri bir dönemdi.
Louise Bourgeois (1911-2010) ve Alman-Amerikalı Eva Hesse (1936-1970) bazı erken feminist sanatçılardı. .
20 Temmuz 1964'te Fluxus üyesi olan, avangard sanatçı, şarkıcı ve aktivist Yoko Ono, Kyoto, Japonya'daki Yamaichi Konser Salonu'nda Cut Piece performansını sundu ve burada giysileri parça parça kesilirken hareketsiz şekilde oturdu. Bu da kadına yönelik şiddeti protesto etmek anlamına geliyordu. 1965'te Carnegie Hall'da bu performansı tekrarladı. Oğlu Sean, 15 Eylül 2013'te Paris'teki Théatre le Ranelagh'da sanatçının performansına katıldı. The Guardian yazarı Jonathan Jones, bu eseri "şimdiye kadarki en şok edici 10 performans sanatı eserinden biri" olarak kabul etti.
Mary Beth Edelson, Some Living American Women Artists / Last Supper (1972) eserinde, Leonardo da Vinci'nin Son Akşam Yemeği'ndeki, Mesih'in ve havarilerinin başlarının üzerine kolaj yaparak önemli kadın sanatçıların başlarıyla değiştirdi. Benglis bu önemli kadın sanatçılar arasındaydı. Din ve sanatta tarihsel ikonografinin kadınların boyun eğdirilmesindeki rolünü ele alan bu imge, "feminist sanat hareketinin en ikonik imgelerinden biri" haline geldi.
Feminist teori ve feminist hareket ile motive olan kadın sanatçılar, 1970'lerde feminist sanat hareketine başladılar. Feminist sanat, kadınların yaptığı sanatın erkekler tarafından yapılanlardan farklı bir sınıfa yerleştirildiği modernizmden uzaklaşmayı temsil ediyordu. Hareket yeni bir feminist bilinç geliştirdi, "Geleneksel erkek ana akımı tarafından [Engellenmemiş] yaşama yanıt verme özgürlüğü... " veya, Griselda Pollock ve Roszika Parker'ın belirttiği gibi - Sanatın, kadınlar tarafından yapılan sanattan ayrılması, bir "kadınsı klişe" üretti.
Temsilde eşitlik talebi, 1969'da geliştirilen ve kesin olarak Mart 1970'te yayınlanan Sanat İşçileri Koalisyonu'nun (AWC) Talep Beyannamesi'nde yer bulmuştur. AWC, sanatçıların haklarını savunmak ve müzeleri ve galerileri uygulamalarını değiştirmeye zorlamak için kurulmuştur. Koalisyon, Yunan kinetik heykeltıraş Panagiotis "Takis" Vassilakis'in Tele-Sculpture (1960) adlı eserinin New York Modern Sanat Müzesi'ndeki 1969 tarihli bir sergiden fiziksel olarak kaldırmasının ardından bir protesto hareketi olarak ortaya çıkarken, hızla 'genel olarak sanat müzelerinden talep edilenler' konulu geniş bir liste yayınladı.
Ücretsiz katılım, etnik azınlıkların daha iyi temsil edilmesi, geç açılışlar ve galerilerin sanatçısının izni olmadan sanat eserlerini sergilemeyeceğine dair bir anlaşmanın yanı sıra, AWC ayrıca müzelerin 'kadın sanatçıları sergilerde, müze satın alımlarında ve seçim komitelerinde cinsiyetlerin eşit temsil edilmesini sağlayarak kadınları, kadın sanatçı imajına yüzyıllardır verilen zararın üstesinden gelmeye teşvik etmelerini' talep etti.
1980'lerde ortaya çıkan feminist postmodernizm biçimleri de vardır. Feminist sanat hareketi, hayatın cinsel, maddi, sosyal ve politik yönlerini ve kadınlığı ifade etmenin yeni bir yolunu bulma mücadelesinden doğdu. Amerika Birleşik Devletleri'nde, İspanya, Avustralya, Avrupa; Kanada; ve 1970'lerde Latin Amerika'da feminist sanat hareketleri ortaya çıktı.
Kadın sanat hareketleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında İsveç, Danimarka ve Norveç, Rusya ve Japonya dahil olmak üzere dünya çapında yayıldı. Asya, Afrika ve özellikle Doğu Avrupa'dan kadın sanatçılar, çağdaş sanat dünya çapında popüler hale geldikçe, 1980'lerin sonlarında ve 1990'larda uluslararası sanat sahnesine çıktı.

Ferrara Okulu, Rönesans döneminde Ferrara Dükalığı'nda gelişen bir ressam grubuydu. Ferrara, sanata olan himayesiyle tanınan Este ailesi tarafından yönetiliyordu. Himaye, I. Ercole d'Este'in 1470'te tahta çıkmasıyla genişledi ve aile, Ercole'un torununun oğlu II. Alfonso d'Este'nin 1597'de varis bırakmadan ölmesine kadar iktidarda kaldı. Dükalık daha sonra Papalık Devleti ve Avusturya güçleri tarafından sırayla işgal edildi. Okul, Mantova, Venedik, Lombardiya, Bologna ve Floransa'dan gelen etkileri harmanlayan resim stilleri geliştirdi.

Bolognese Okulu ile bağları özellikle güçlüydü. Mantova'daki Gonzaga Hanedanı gibi yerel koleksiyonların çoğu, Este Hanedanı'nın 1598'de sona ermesiyle dağıldı. Özellikle 15. yüzyılın sonlarında Ferrara, İtalya'nın önemli bir gravür merkeziydi. Ürettiği en ünlü baskılar, her biri kimliği belirsiz bir usta tarafından yapılmış, geleneksel olarak-yanlış da olsa-Mantegna Tarocchi olarak bilinen iki settir. Ferrara Okulu ressamlarının listesi, Camillo Laderchi'nin 1856 tarihli sanatçı biyografisindeki başlık girişiyle birlikte şunları içerir:

Gelasio di Nicoló, s.20
Cristoforo da Bologna, s.28
Antonio Alberti, s.29

Galasso Galassi
Cosimo Tura, s.30
Francesco del Cossa, s.32
Bono da Ferrara, s.33
Stefano da Ferrara, s.37
Baldassare Estense, s.38
Antonio Aleotti, s.39
Ercole Grandi, s.51
Ludovico Mazzolino, s.54
Michele Cortellini, s.39
Ercole de' Roberti
Lorenzo Costa, s.57
Francesco ve Bernardino Zaganelli da Cotignola, s.58
Benedetto Coda, s.59
Boccaccio Boccaccino
Domenico Panetti, s.61
Giovanni Battista Benvenuti (L'Ortolano Ferrarese olarak da bilinir) (1490–1525)
Taddeo Crivelli

Nicolo Pisano
Dosso Dossi, s.62
Giovanni Battista Dossi
Girolamo da Carpi, s.105
Niccolò Roselli, s.109
Benvenuto Tisi (il Garofalo), s.73
Ludovico Mazzolino
Sigismondo Scarsella, s.124
Scarsellino (Ippolito Scarsella), s.125
Costanzo Cattanio
Giovanni Francesco Surchi
Camillo Ricci, s.135
Domenico Mona, s.121
Sebastiano Filippi (Bastianino)
Gaspare Venturini, s.137
Giovanni Andrea Ghirardoni, s.138
Giovanni Paolo Grazzini, s.138
Jacopo Bambini, s.139
Giulio Cromer, s.140

Carlo Bononi (Bologna ve Mantua'da da aktif), s.141
Alfonso Rivarola, s.153
Giovanni Battista della Torre, s.154
Camillo Berlinghieri, s.155
Ippolito Caselli, s.155
Francesco Naselli, s.156
Ercole Sarti, s.157
Giovanni Francesco Barbieri (Guercino) Cento'da doğdu, s.159
Paolo Antonio Barbieri, s.168
Yaşlı Benedetto Genari, s158
Cesare Genari, s.170
Giuseppe Caletti, s.170
Ludovico Lana, s.172
Francesco Costanzo Cattaneo, s.172
Giuseppe Bonati, s.173
Giuseppe Avanzi, s.175
Orazio ve Cesare Mornasi, s.175
Francesco ve Antonio Ferrari, s.176
Francesco Scala, s.177
Maurelio Scanavini, s.178
Giacomo Parolini, s.179
Giuseppe Zola, s.181
Giovanni Francesco Braccioli, s.182
Antonio Contri, s.183
Giuseppe Ghedini, s.183
Giovanni Monti, s.184
Alberto Muchiatti, s.184
Giuseppe Santi, s.184
Giovanni Masi, s.185

Siena Okulu
Quattrocento
Rönesans sanatı

Özel

Genel

Freedberg, Sydney J. (1993).  Pelican History of Art (Ed.). Painting in Italy, 1500–1600. Penguin Books Ltd. 
Francis P. Smyth and John P. O'Neill (1986).  National Gallery of Art, Washington DC (Ed.). The Age of Correggio and the Carracci: Emilian Painting of the 16th and 17th Centuries. 
Camillo Laderchi (1856). La pittura ferrarese, memorie. Googlebooks. 

Dosso Dossi: Court Painter in Renaissance Ferrara, a full text exhibition catalog from The Metropolitan Museum of Art
Census of Ferrarese Paintings and Drawings [1]
Italian Paintings: North Italian School, a collection catalog containing information on a variety of Ferrara artists.

Fluxus (Latince'de akmak anlamına gelen kelimeden gelir), ilk olarak 1960 yılında Litvan-Amerikalı sanatçı George Maciunas tarafından John Cage'in 1957-1959 Back Mountain College'daki "deneysel kompozisyon" derslerine katılan sanatçılar ile tanışması sonrasında oluşturulmaya başlanmış uluslararası bir avant-garde gruba verilen addır.
Fluxus'ın avant-garde bir grup olarak değerlendirilmesi konusu tartışmalıdır. Avangardizmin 1960'larda neo-avangardizm ya da transnasyonel bir estetik yaklaşımla yok olduğu ileri sürülebilir.
Fluxus, ilk olarak George Maciunas, Almus Salcius, vd. New York'ta ikamet eden Litvanların, bir dergi çıkarmak amacı ile Litvan Kültür Derneği'ne teklif etmelerinde buldukları isimdir (Bu dergi hiç çıkmamıştır). Maciunas'a göre Fluxus'un amacı "sanatta devrimsel bir gelgitin oluşmasını sağlamak, yaşayan sanatı ve karşı sanatı (anti-art) yaymak" idi. Bu açıdan Fluxus, Dada ile yakından ilişkilendirilebilir.
Zamanın çoğu avant-garde sanatçısı Fluxus içinde yer almıştır. Bunlar arasında Joseph Beuys, Yoko Ono, Robin Page Nam June Paik, Charlotte Moorman, Wolf Vostell, Dick Higgins sayılabilir. Tabii bu isimler Joseph Beuys'un zaten kendisinin Fluxus dışında da oldukça tanınmış olması; Yoko Ono'nun biraz da John Lennon ismi ile anılması ve Nam June Paik'in de (Fluxus öncesinde de oldukça tanınan) video sanatının kurucusu olması bakımından ön planda yer alan isimlerdir. Bunların dışında Dick Higgins, Alison Knowles, Robert Filliou, Henry Flynt, George Brecht, Robert (Bob) Watts, Mieko (Chieko) Shiomi, Takako Saito, Ay-O gibi daha birçok ismi saymak mümkündür.
Nicelik açısından Fluxus'a bakıldığında toplamda 40 ya da 80 kadar merkezi sanatçı figürünü görmek mümkündür. Nihai olarak ise sanatçılar, küratörler, akademisyenler, galeri sahipleri, koleksiyonerlerden oluşan yaklaşık 360 isimden bahsetmek olasıdır. 1960'ların çoğulculuğuna yol açması açısından önemli olup etkisi günümüzde de sürmektedir.

Kavramsal sanat
Performans sanatı
Happening
Süreç sanatı
Video sanatı
Arazi sanatı

Tate Online

Fotorealizm (fotogerçekçilik, süperrealizm, hiperrealizm, hipergerçekçilik), 1960'larda özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkmış olan "fotogerçekçi" resim akımının ürünlerinde bu eğilim açıkça gözlemlenebilir. Dönemin resimleri incelendiğinde üretilen görüntülerin konunun kendisinden çok, olası bir fotoğrafına benziyor olması özellikle dikkat çekicidir. Yaratıcılığın ve özgünlüğün tartışıldığı ve modern sanatın temellerinin atıldığı 1960'lı yıllarda, bir kısım sanatçı, özgün olarak nitelendirilen eserlerin aslında birbirlerine benzediği ve hatta sanatçının çoğu zaman kendi kendini tekrar ettiği düşüncesiyle, sanatı kendi özgün duygu ve düşüncelerinden arınmış olarak üretmeyi seçmişlerdir. Fotogerçekçi akımın önde gelen isimleri John Baeder, Richard Estes, John Kacere, Jack Mendenhall, Davis Cone ve Franz Gertsch olarak sıralanabilir. Bu akımın ressamlarının yapmaya çalıştıkları, aslında, prensip olarak klasik realizm ressamlarının amaçladıklarına çok benzemektedir. Ancak bu kez üretilecek olan temsiller fotoğrafla tanışık sanatçı ve izleyicilerle buluşacağından hedeflenen benzerlik düzeyi oldukça yükselmiştir.

Fotogerçekçi yağlı boya ve akrilik tabloların üretim sürecinde çoğunlukla fotoğraf kullanılmıştır. Sanatçılar, bir fotoğrafı projeksiyon makinesiyle tuval üzerine yansıtarak üzerinden boyama tekniğini, tuvali gridlere ayırarak çalışmaya tercih etmişlerdir. Klasik gerçekçi ressamların yaptığı gibi tuvallerini konunun önüne taşımak yerine, konuyu fotoğraflayarak çalışma mekanlarına taşımışlardır. Hedeflediklerinin gerçekliği değil fotografik gerçekliği resmetmek olduğu yalnızca çalışma biçimleriyle değil, kullandıkları teknik her ne olursa olsun, resimlerin taşıdığı bazı ipuçlarıyla da ortaya koyulabilir.

Fotogerçekçi ressamların seçtikleri konularda bir benzerlik gözlemlenmektedir. Pop art akımının bir uzantısı olarak değerlendirilebilecek fotogerçekçilik akımının ürünleri, genellikle, dönemin popüler kültürünün içinden seçilmiş nesne ve mekanları konu almaktadır. Amerikan yaşam tarzının izlerini taşıyan fotogerçekçi resimlerde, dönemin popüler kültürünün ikonaları sayılabilecek Amerikan yol üstü restoranları, otomobiller, motosikletler, renkli şekerlemeler, neon ışıklı tabelalar, gece kulüplerinin girişleri ve o dönemin insanları işlenmiştir. Sanat çevreleri tarafından hafif olarak nitelendirilen bu nesne ve mekanların seçiminden çok onların bulundukları yerdeymiş gibi resmedilmeleri ilginçtir. Fotogerçekçi ressamların kullandıkları dev tuvaller, fotoğraf makinesi ne kadar taşınabilirse o kadar taşınabilir izlenimi vermektedir. Seçilen konu olabildiğince gündeliktir ve bir fotoğrafçının gündelik yaşamı içerisinde karşılaşıp fotoğraflayacağı haliyle resmedilmiştir. Fotoğrafın kolay üretilir ve kolay tüketilir olmasından dolayı alışılagelen önemsiz/değersiz fotoğraf karelerinin benzerleri, çok fazla uğraş gerektiren fotogerçekçi resimlerde karşımıza çıkmaktadır.

İnsan gözü farklı uzaklıktaki nesnelere çok hızlı odaklanabilen ve netlik sağlayabilen yapıdadır. Bu nedenle, insan, gündelik yaşamında görüş alanında bulunan fakat net olmayan alanların varlığını çok fazla algılayamamaktadır. Alan derinliği fotoğrafın ortaya çıkmasıyla görülebilir olmuştur; fiziksel göz kusurları dışında net olmayan bir görüntü o haliyle ancak bir fotoğrafta uzun süre izlenebilir. Fotogerçekçi resimlerde, konu klasik gerçekçi resimlerdekine benze bir portre bile olsa, çoğunlukla alan derinliği kavramının tuvale aynen yansıtıldığı görülmektedir. Klasik fotogerçekçi ressamlar resimlerinde yer alan her detayı en net haliyle resmetmişlerdir, çünkü o anda üzerinde çalıştıkları alanı tuvale aktarırken gözlerini o alana odaklamak durumunda kalmışlardır. Fotogerçekçi ressamlar ise çoğunlukla doğrudan bir fotoğrafın üzerinden çalıştıklarından, netliği gerçekte olduğu biçimiyle değil fotoğrafta yakalandığı biçimiyle aktarmışlardır.

John Baeder (born 1938)
Robert Bechtle (1932–2020)
Charles Bell (1935–1995)
Tom Blackwell (1938–2020)
Chuck Close (1940–2021)
Robert Cottingham (born 1935)
Don Eddy (born 1944)
Richard Estes (born 1932)
Audrey Flack (born 1931)
Ralph Goings (1928–2016)
Ian Hornak (1944–2002)
Howard Kanovitz (1929–2009)
John Kacere (1920–1999)
Ron Kleemann (1937–2014)
Malcolm Morley (1931–2018)
John Salt (born 1937)
Ben Schonzeit (born 1942)

François Boucher (29 Eylül 1703, Paris – 30 Mayıs 1770, Paris), Fransız ressam, el-işi duvar halısı tasarımcısı, tiyatro kostüm ve mizansen desinatörü. Rokoko akımının önemli temsilcisi. Boucher gayet kaliteli çok sayıda hazırladığı resim eserleri ile 18. yüzyıl Batı Avrupa resim ve dekoratif sanatının en iyi tanınmış ressamı olduğu iddia edilir. Patronu Fransa Kralı XV. Louis'in resmi gözdesi olan Madam Pompadour olup Boucher bu ünlü kadının birçok portresini yapmıştır. Boucher tablolarının konuları genellikle antik klasik temalar, dekoratif alegoriler ve pastoral peyzajlardır ve cinsel hislere hitabeden gayet erotik nü Venüs tabloları ile de gayet çok tanınmıştır.

François Boucher 1703'te Paris'te usta bir ressam ve desinatör olan Nicholas Boucher ile eşi Elizabeth Lemesle'in tek oğlu olarak doğdu. Resim eğitimine babası yanında çırak olarak çalışarak başladı. 17 yaşında iken hazırlamış olduğu bir eser günün tanınmış ressamlarından olan François Lemoyne'un ilgisini çekti ve Lemoyne onu atölyesinde çırak olarak ressamlık eğitiminem devam etmesini sağladı.
Fakat Boucher bu atölyede 3 ay çalıştıktan sonra gravürcü olan "Jean-François Cars"un atölyesine çırak olarak geçti. Bu dönemde hem gravürcülük ve ressamlık prensiplerini öğrendi ve hem de basımı yapılacak kitaplar için gravür desen taslağı yapmak, gravür hazırlamak ve bunların basımlarını sağlamakla uğraştı. Örneğin 1721'de ustası Cars'ın idaresi altında Gabriel Daniel tarafından hazırlanmış olan Histoire de France depuis l’établissement de la monarchie française dans les Gaules (Galya'da Fransız Monarşisinin kurulmasından itibaren Fransa tarihi) adlı tarih kitabının resimlendirilmesi için gravürler hazırladı. 1722'de sanat koleksiyoncusu "Jean de Jullienne" tarafından ünlü Fransız ressamı Antoine Watteau (1684–1721)'nun tablolarının gravürlerinin yapılması için Cars atölyesine sipariş verildi. Bu sipariş ile Watteau'nun resim eserlerinden 351 tanesi için gravür levhası hazırlanması öngörülmekteydi. Bu atölyede bir çırak olan Boucher resimlerle basılacak Watteau kitabında bulunan gravürlerden 129 tanesini hazırladığı bilinmektedir.
Buocher 1723'te gayet prestijli olan "Resim için Grand Prix de Rome" adlı Roma'da güzel sanatlar eğitimi yapma bursu ödülü için açılan resim yarışmasına "Evilmérodach, fils et successeur de Nabuchodonosor (Nabulkadnezar'in Oğlu ve Halefi Evilmérodach)" adlı bir tablo ile katılıp bu yarışmayı kazandı. Ama bu ödülün kapsadığı İtalya'da resim çalışmaları yapma bursunu veren Fransız "Académie Royale de Peinture et de Sculpture (Resim ve Heykel İçin Kraliyet Akademisi)" yüksek eğitim kurumunun finansal sorunları dolayısıyla 1727 yılına kadar bu bursu kullanamadı. Bu kurumun finansal sorunlarının çözümlenmesi 5 yıl kadar sürdü. Ancak bu kurumun yeniden kurulmasından sonra Boucher 1725'te İtalya'ya gidebildi. İtalya'da Roma'da Fransız ressam "Carle Van Loo" ve yeğenleri "François van Loo" ile "Louis-Michel van Loo"nun atölyesinde çıraklıkla ressamlık eğitimini yaptıktan sonra 1731'de Paris'e döndü. Burs aldığı akademik kuruma asistan öğretmen olarak katıldı. Bu sırada Paris'te portreci ressam olarak isim yaptı; bir seri yeni portre resmi siparişi aldı. Bu portre siparişlerinden epeyce para kazandı. Bu portreler genellikle zengin sosyete kadınları ve finanscıların eşlerinin veya gözdelerinin resimleri idi.
1734'te Torquato Tasso'nun 1554'te yazdığı Kurtarılmış Kudüs şiir eserinden ilham alan "Rinaldo ve Armida" adlı büyük tablosunu giriş eseri olarak sunarak bu tarihte bu önemli sanat akademisi kurumuna "asil öğretmen üye" olarak kabul edildi, Böylece sanat akademik kariyerine de katılan Boucher sonra bu kariyerde de ilerleyerek 1735'te "Yardımcı Profesör" ve sonra Profesör ve Akademi Rektörü görevlerine de atandı.

"Rinaldo ve Armida" tablosunu hazırlamakta iken kendine modellik yapan 17 yaşında Marie-Jeanne Buzea ile 21 Nisan 1733'te evlilik yaptı. Bu evlilikten çiftin ikisi kız olan 3 çocuğu oldu. Marie-Jeanne Buzea, kocası ile birlikte çalıştı; onun tablolarının bazılarının deseninin hazırladı ve diğer bazı tabloların minyatür resim kopyalarını yaptı.
Boucher İtalya'dan geldikten sonra sanatkar hamisi olarak Fransa Kralı XV. Louis'in baş gözdesi olan Madam Markiz Pompadour tarafından tutuldu. Boucher bu çok iktidar güçlü olan Markiz'in birçok sayıda portrelerini yaptı. Aynı zamanda Markiz'i şu büyük tablolarında model olarak kullandı: "La Nativitén (İsa'nın Doğumu)", "Toilette de Vénus (Venüs'ün Tuvaleti 6 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)", "Vénus consolée par l'Amour (Venüs'ün Eros'u Teselli Etmesi)", "Lever du soleil et Le Coucher du soleil (Güneş Doğması ve Güneş Batımı)", ve "Les Quatre Saisons (Dört Mevsim)".
Boucher 18. yüzyılda önemli olan Fransız Rokoko sanat akımında başta gelen ressamı ve hatta 18. yüzyılın en önemli ressamı olarak kabul edilmektedir. En popüler son moda ressam olarak Fransa Sarayı'nda çok önemli olan kişileri ve hatta Fransız olmayan yabancı devlet başkanlarını tablolarında gösterdi. Örneğin, önemli Fransız saraylı Dük De Penthièvre 1755-1758'de hazırladığı "Histoire de Sylvie (Sylvie'nin Hikayesi)" adlı tablosunda ve İsveç Kralı ise 1740'ta hazırladığı "Le Triumphe de Venus 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Venüs'ün Zaferi)" tablosundan bulunmaktadır.
1734'te "Beauvais Fabrikası"nda el-işleme duvar halısı yapılmak üzere Fabrika direktörünün isteği ile birkaç desen eskizi hazırlayıp fabrikada el-işleme duvar halısı yapılmak üzere sundu. Direktörünün ölümü üzerine "Kraliyet Goblen Fabrikası" için müfettiş tayin edildi. Bu görev için "Beauvais Fabrikası"ndaki görevinden ayrıldı. Kraliyet "Goblain" halı fabrikası için çok sayıda el-işleme duvar halıları tasarımları yapmış bulunmaktaydı. Bu fabrikada el-işleme duvar halısı yapılmak üzere hazırladığı desen eskizlerinden işlenen halılar asiller ve zenginler arasında çok popüler oldu.
1765'te, Roma'da iken usta hocası olan ressam "Carl Van Loo"un ölmesi üzerine onun yerine Kral XV. Louis için "Premier Peintre du Roi (Kralın Birinci Ressamı)" olarak göreve atandı. Bu görevde iken gayet kolaylıkla hazırladığı resim eserleri gayet yüksek fiyatlarla satıldığı için yıllık geliri, o zaman büyük bir servet olan, 50.000 Frank'ı geçti.
Boucher eserlerinde gerçeği yansıtmak için bir arayış yapmamaktaydı. Doğa için "trop verte et mal éclairée (gayet çok yeşil ve kötü ışıklandırılmış)" diye tenkit yapması ile isim yapmıştı. Hislere ve kıymet duygularına hitap eden parlak renklerle, yılan gibi kavisli çizgilerle ve gayet piktoresk aksesuarlarla dolu tablolar yapmayı tercih etmekte idi. Özellikle gayet seksapelli ve hatta erotik çıplak kadınlar (nü) resimlerini çok tercih etmekte ve bunlara "Zarafetler Tablosu" ismi vermekteydi.
Boucher dekoratif uygulamalı sanatlar ve grafik sanatlar üzerinde birçok örnekleri sanatında bir araya getirmiştir.
1741'de "Versay Sarayı"nın ve 1746'da "Fontainebleau Şatosu"nun renovasyonu ve yeniden dekore edilmesine katkıda bulundu. Fransız Milli Kütüphanesi için "Antik Sikkeler ve Madalyonlar" bölümünün yeniden yapılmasına katıldı. Kendine sanat hamisi olan Madam Markiz Pompadour'un ikametgâhı olan Meudon'daki "Belvue Şatosu" ve buradaki "Crecy Salonu"nun yeniden dekorasyonuna büyük katkılar yaptı.
Tiyatro oyunları, müziksel gösteri eserleri ve operalar için kostümler ve mizansen dekorasyonları üzerinde çalışmaları ile de isim yapmıştır.
Resim eserleri arasında gayet zarif muhtelif minyatür portre örnekleri bulunmaktadır. Çok sayıda gravürler serileri hazırlamış ve bunlar Ovidius, Boccaccio, Diderot ve Molière eserlerinin basımlarında bu eserlerinin resimlendirilmesi için kullanılmıştır.
1757 ile 1767 arasında "Sevr Fabrikası" porselen seramik ve çini ürünleri için gayet süslü desen eskizleri hazırlamıştır. Bazen "putti" olarak anılan küçük nü çocuklar figürleri desenleri "Bucher Çocukları" olarak adlandırılarak birçok porselen eşyayı süslemekte kullanılmıştır.
1750'li yıllarda Boucher'in takip ettiği Fransız Rokoko akımının modası geçmiş ve onun yerine neoklasizm akımı popülerlik kazanmıştı. Ama Boucher ölümüne kadar sanat stilini değiştirmemiş ve bu modası geçmiş stilde hazırladığı eserlerini (1762 yılı hariç) Paris'teki yıllık sanat sergisinde göstermeye devam etmiştir.
Boucher 30 Mayıs 1770 tarihinde 66 yaşındayken Paris'te öldü.

Le Jugement de Suzanne , 1720-1721, Kanada Güzel Sanatlar Müzesi, Ottawa;
Rébecca recevant les présents d'Abraham, 1725, Strasbourg Güzel Sanatlar Müzesi;
Les Lavandières, yak. 1730, huile sur toile, Roger-Quilliot Santa Müzesi, Clermont-Ferrand ;
Aurore et Céphale, 1733, huile sur toile, 112 cm x 28 cm, Nancy Guzel Sanatlar Müzesi;
La Chasse au léopard, 1736, Tüval üzerine yağlı boya, 183 cm x 128.5 cm, Picardie Muzesi, Amiens ;
Tête de Jeune femme en coiffe de dentelle, 1737, Siyah renkli taş ve pastel;
La Chasse au crocodile, 1739, Tüval üzerine yağlı boya, 183 cm x 128.5 cm, Picardie Müzesi, Amiens;
Le Déjeuner, 1739, Louvre Müzesi, Paris;
La Forêt, 1740, Louvre Müzesi Paris;
Léda et le cygne, 1741
La Toilette intime, 1741, 52.5 cm x 66.5 cm, Thyssen-Bornemisza Müzesi, Madrid ;
Paysage près de Beauvais, 1740-1742, 49 cm x 58|cm, Ermitage Müzesi, Sankt-Pétersburg ;
Diane sortant du bain, 1742, Louvre Müzesi, Paris;
Le Repos des nymphes au retour de la chasse, 1745, Tüval üzerine yağlı boya, Cognacq-Jay Müzesi, Paris;
L'Odalisque, 1746, Louvre Müzesi, Paris;
La Marchande de mode, 1746, Tüval üzerine yağlı boya, 64 cm x 34 cm}}, Ulusal Müze, Stockholm ;
Le Triomphe de Vénus, Ulusal Muze, Stockholm;
Un été pastoral, 1749, Wallace Koleksiyonu, Londra ;
Un automne pastoral, 1749, Wallace Koleksiyonu, Londra;
La Lumière du monde, 1750, Tüval üzerine yağlı boya, 175 cm x 130 cm, Lyon Guzel Sanatlar Müzesi;
Le Sommeil interrompu, 1750, Tüval üzerine yağlı boya, Metropolitan Sanat Müzes, New York;
La Toilette de Vénus, 1751, Metropolitan Sanat Muzesi, New York.
Le Moulin, 1751, Louvre Müzesi, Paris.
Odalisque blonde (1751) Tüval üzerine yağlı boya, 59cm x 73cm, Al

Fütürizm (Gelecekçilik), 20. yüzyılın başlarında (özellikle 1909 ile 1920 arasında) İtalya'da ortaya çıkmış, modern sanat  akımının ve toplumsal hareketlerin adıdır.

Kelime olarak fütürizm, "gelecekçilik" anlamına gelir. 1909 yılına kadar bir  teoloji (Tanrıbilim) kavramı olarak kullanılmıştır. İtalyan şair Marinetti'nin  fütürist manifestoyu yayınlamasıyla birlikte bu kelime, bir kültür-sanat akımını ifade etmek üzere kullanılmaya başlanmış, zamanla halk arasında sanat ve tasarımda ilerici olduğu düşünülen her şey için kullanılır olmuştur.
Fütürizm ilk olarak İtalya'da ortaya çıktı fakat İtalyan fütürizmiyle paralel olarak Rusya'da da fütürizm akımı gelişti. Rus fütüristlerinin altında farklı gruplar oluştu ve ayrıca başka ülkelerde de fütürist sanatçılar veya fütürizmden esinlenen akımlar doğdu.
Fütürizm akımını takip edenler her türlü sanat alanında; özellikle resim, heykel, seramik, grafik tasarım, iç mimarlık, sanayi ürünleri tasarımı, edebiyat, müzik, tiyatro, film, tekstil, moda, mimarlık ve gastronomi alanında eserler vermişlerdir.

Fütürizm, bilim ve teknolojik gelişmelerin yaşandığı ve insanların hayatını kolaylaştıran icatların -örneğin evlerde musluk suyu, kalorifer, elektrik, asansör, telefon, sokaklarda tramvay, otobüs ve yeraltı trenleri, gramofon, radyo, telgraf, vb.-  yapıldığı bir dönemde doğdu. Tüm bunlar fütürizmin ortaya çıkışında rol oynadı. Stefen Zweig, bu akımın neden ortaya çıktığını Dünün Dünyası (1943) adlı eserinde şu sözlerle anlatmıştır:

Kesintisiz ve durdurulamaz bir ilerlemeye duyulan inanç, gerçekte ve o dönemde dinden daha güçlüydü; insanlar ‘ilerleme’ye Kutsal Kitap’tan daha çok inanıyorlardı. Bilim ve tekniğin gündelik hayattaki şaşırtıcı gelişmeleri de onların bu inançlarını haklı gösteriyordu.
1909'da Bleirot XI isimli bir  uçağın  Calais kentinden Dover Limanına uçarak ilk kez Manş Denizi'ni geçmesi fütürizm manifestosuna ilham olmuştur ve 1889'da Torino'da İtalyan Otomobil Fabrikası FIAT'ın kurulması, fütürizm akımını İtalya'da başlamasında etkili olmuştur.

Francesco Filippini, Umberto Boccioni’nin resim kariyerinin ilk dönemine yönelik belirleyici bir eğitsel referans olmuştur. Lombardiya’daki kırsal peyzaj tasviri — belirgin bir yatay yapı, kadın figürünün kırsal bağlamlarda yer alması ve atmosferik ışığın kullanımıyla karakterize edilir — Boccioni’ye sanatsal eğitimi süresince temel bir figüratif model ve şiirsel bir ilham kaynağı sunmuştur.
1903 ile 1908 yılları arasında, fütürizme katılmadan önce, Umberto Boccioni, naturalizmin post-scapigliatura yorumuna güçlü biçimde bağlı bir figüratif vizyon geliştirmiştir. Bu yönelimin başlıca temsilcilerinden biri de Filippini’dir.
Enrico Crispolti’nin belirttiği üzere, Francesco Filippini’nin kırsal peyzajı, Boccioni’nin ilk yaratıcı döneminin örtük modelidir.
19. yüzyıl sonu Lombardiya doğalcılığı ile Boccioni’nin ilk görsel araştırmaları arasındaki bu süreklilik, Francesco Filippini’nin fütürizmin öncüsü olarak sanat tarihindeki yerini ortaya koymaktadır.

İtalyan fütüristlerinin başında gelen sanatçılar, Filippo Tommaso Marinetti, Umberto Boccioni, Carlo Carrà, Gino Severini, Giacomo Balla, Antonio Sant'Elia, Bruno Munarı, Benedetta Cappa ve Luigi Russolo'dur; ancak o dönemde, başta Rusya'da Natalia Göncharova, Velimir Hlebnikov, İgor Severyanin, David Burliuk, Aleksei Kruenykh, Vladimir Mayakovski, Portekiz'de Almada Negreiro, İngiltere'de Vortisizm gibi daha birçok ülkede, fütürizme paralel yönde sanat hareketleri ortaya çıkmıştır.
Bu akımın temel amaçları; geçmişteki estetik değerleri ve gelenekleri bütünüyle reddetmek, dünyanın geleceğinin "Modernlik" olduğunu savunmak, ülkeleri (özellikle İtalya'yı) geçmişin ağırlığından ayırıp modernleştirmek ve özellikle "Şehirleşmiş Medeniyet", "Makineleşme" ve "Sürat" kavramlarını toplumsal hayatta bir temel hale getirmektir.

Akımın kurucusu ve en önemli temsilcisi olan İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayıncı Filippo Tommaso Marinetti, 1909 yılında Il Manifesto del Futurismo (Fütürizm Bildirgesi)'ni kaleme almıştır. Bu bildiri, ilk olarak 5 Şubat 1909'da La Gazzetta dell’Emilia gazetesinde yayımlanmış, ardından Fransızcaya çevrilerek 20 Şubat 1909'da Paris'teki Le Figaro gazetesinde yayımlanmıştır.
Marinetti, bildiride fütüristlerin geçmişe ve geleneksel değerlere karşı tutumunu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Fütüristler, “Geçmişle hiç ilgimiz olmamasını istemekteyiz.” diyerek tarihi, siyasi ve sanatsal mirası bütünüyle reddetmişlerdir. Sanatta geçmişi özleyen, taklit eden ya da tekrar eden yaklaşımlara karşı çıkarak, yeni ve özgün olana yönelmişlerdir. Bildirideki çarpıcı ifadelerden biri de şudur: 

Müzeleri, kütüphaneleri yerle bir ederek, ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız.
Bu söylem, akımın sadece estetik değil, aynı zamanda toplumsal ve ideolojik düzeyde de dönüştürücü bir iddia taşıdığını göstermektedir. Bildiride, fütüristler geleneksel sanat anlayışlarına, tarihsel mirasa ve geçmişe duyulan hayranlığa karşı açık bir reddiye ortaya koymuştur. Siyasi ve sanatsal gelenekler keskin bir dille eleştirilmiş; müzeler, kütüphaneler, ahlakçılık ve feminizm gibi kurum ve kavramlar hedef alınmıştır. Fütüristler, sanatın orijinalliğe dayanması gerektiğini vurgulayarak bireysel yargı ve estetik uyum gibi klasik sanat ölçütlerine karşı çıkmışlardır. Onlara göre sanat, geçmişin temalarını tekrar etmek yerine, bilim ve teknoloji gibi modern yaşamın unsurlarını yüceltmelidir.
Marinetti’ye göre, fütürist estetik hız, gençlik, şiddet ve teknolojiyle tanımlanmalıdır. Sanayileşme ve makineleşme çağının bir ürünü olarak otomobil ve uçak gibi modern araçlar, sanatın yeni temsilleri olarak değerlendirilmiştir. Marinetti, modernliğe duyduğu hayranlığı şu sözlerle ifade etmiştir:

Yeni bir güzellik ilan ediyoruz, hızın güzelliği. Yarışan bir motorlu araba... "Semadirek Kanatlı Zaferi" nden daha güzeldir.
Fütüristler, estetikten öte siyasi bir duruş da benimsemişlerdir. Bildiride geçen şu ifade onların savaş yanlısı ve milliyetçi eğilimlerini ortaya koymakta, dönemin faşist hareketleriyle olan paralellikleri açıkça göstermektedir:

Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz.
Fütüristler, Marinetti’nin liderliğinde yalnızca sanata değil, mimarlık, edebiyat, din, moda ve gastronomi gibi birçok alana ilişkin bildiriler yayımlamışlardır. Bildiri yayınlamak, akımın temel yöntemlerinden biri hâline gelmiş ve fütürist ideolojinin farklı alanlara yayılmasında etkili olmuştur. Marinetti’ye sıklıkla danışılarak hazırlanan bu bildiriler, fütürizmin çok yönlü yapısını ortaya koymuştur.

Fütürizmin kuruluşunu ilan eden ilk bildiri, sanatçılara izleyebilecekleri somut ve yapılandırılmış bir sanat programı sunmamaktaydı. Bu eksikliği gidermek amacıyla, 1914 yılında Fütürist Resim İçin Teknik Bildiri başlıklı ikinci bir bildiri yayımlandı. Bu bildiride fütürist ressamlar, sanatlarını "Evrensel Dinamizm" ilkesine adamışlardır. Bildiri, bu temel ilkeyi şu şekilde tanımlamaktadır:
Gerçekte bulunan nesneler birbirlerinden ve etrafındaki çevrelerden ayrılmış değildir ve resim, bu birliği yansıtmalıdır. Bir resmin konusu olarak, hareket halinde bir otobüs, bunun içinde resmin konusunun esas aktörü olan bir kişi ve bu esas aktör kişi ile birlikte otobüs içinde 16 kişi bulunduğunu düşünelim. Önce sadece otobüs içindeki kişilere dikkatimizi teksif edelim. Dikkatimiz teksif ettiğimiz kişiler için dinamik duruma bakarsak, her bir kişi tek sıra ile ve aynı zamanda birinci, ikinci ya da on altıncı olabilir; ama bu sıra statik değildir. Dinamik bir durumda her bir kişi hareket edip sıra numarası değiştirebilir ve resim bu dinamik değişme olasılığını ihtiva etmelidir. Bu dinamik ele alış da, dinamik süreci tasvir etmeye yeterli değildir. Otobüs hareket halinde olduğu için, yol kenarındaki evler arasındaki hareket dinamik değişme halindedir. Evlerin kenarından geçerken otobüsle birlikte harekete geçip sanki kendilerini fırlatıp otobüsle birleşir. Bu dinamizm de resimde tasvir edilmelidir."
Fütürist ressamlar, başlangıçta kendilerine özgü tema, konu ve üslup geliştirme konusunda yavaş ilerlemişlerdir. 1910 ve 1911 yıllarında Giovanni Segantini ve takipçileri, "Bölücülük" (divisionism ya da kromoluminarizm) adı verilen bir teknik aracılığıyla ışık ve renkleri, yüzey üzerine yerleştirilen noktalar ve kısa çizgilerle ifade etmeye çalışmışlardır.
Bu teknik, Paris'te yaşayan ve kübist akımla yakın ilişkiler kurmuş olan Gino Severini tarafından eleştirilmiştir. Severini, bölücülüğün fütürizmin öngördüğü modern ve dinamik sanat anlayışına uygun bir ifade aracı olmadığını savunmuştur. Ona göre bu teknik, "gerçekteki enerji ve dinamizmi kapsayacak bir teknik ve teorik güçte" değildir; aksine, geçmişe dönük bir yaklaşımı temsil etmektedir. Severini, resimde enerji ve hareketin ancak kübizmin yapısal analiz yöntemleriyle ifade edilebileceğini ileri sürmüştür.
1911 yılında Paris'e giden İtalyan fütürist ressamlar, burada kübist sanat anlayışını yakından incelemiş ve bu akımın resimdeki dinamik enerjiyi analiz etmeye olanak sağladığını kabul etmişlerdir. Bu etkileşim sonucunda, kübizmin biçimsel yapısı ile fütürizmin hareket ve hız temaları birleşmiş ve "kübo-fütürizm" olarak adlandırılan yeni bir resim anlayışı doğmuştur 

İtalyan fütürist ressamlar birçok kez modern şehir manzaralarını resimlerine geçirdiler. Carlo Carrà'nin yapığı Anarşist Galli'nin Cenaze Töreni (1910–11) adlı tablosu büyük bir tuval üzerine yapılmış olup, ressamın 1904 yılında bizzat şahit olduğu olayları temsil etmektedir. Polisin gösteri düzenleyen halka müdahale etmesi ve çıkan arbedeler, diyagonal doğrular ve kırık yüzeyler, enerjik bir şekilde ifade edilmiştir.
Carlo Carra'nın Tiyatro'dan Dönüş (1910-1911) adlı tablosunda ise bir "Bölücülük" tekniği kullanmaktadır. Geceleyin sönük sokak lambalarının ışığı altında tiyatrodan evlerine gidenler, birbirinden ayrı ve yüzlerinin detayları görünmeyen figürlerden oluşmaktadır.
I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte, İt

Gece Kuşları (İngilizce orijinal ismi: Nighthawks), Amerikalı ressam Edward Hopper'ın gece geç bir saatte Amerikan tarzı ufak bir restoranda oturan insanları betimlediği tablosu. Tablo, sadece Hopper'ın en ünlü çalışması değil, aynı zamanda Amerikan sanatının en bilinen eserlerinden biridir. Şu anda Şikago Sanat Enstitüsü koleksiyonunun bir parçasıdır.

Tablonun "Nighthawks" ismini İngilizce "Night Owl" (Gece Kuşu) ifadesinden aldığı düşünülür. Hopper, bu ismi geceleri çok geç saate kadar uyumayan insanları anlatmak için kullandı. Hopper'ın evinin bulunduğu Manhattan'ın yakınındaki Greenwich Village'da bulunan ufak bir restoran ressama esin kaynağı oldu. Sanatçı, resme Pearl Harbor Saldırısı'ndan hemen sonra başladı. Bu olay sonrası ülke üzerinde oluşan kasvet ve karanlık hava resme de yansıdı. Resimde, restoranın bulunduğu sokak tamamen boştur ve restoranda bulunan üç müşteri ne birbirine bakar ne de birbiriyle konuşur. Her biri kendi düşüncelerinde kaybolmuş gibidir. Bu üç müşteriden ikisi birliktedir. Diğeri ise izleyiciye arkasını dönmüştür. Birlikte oturan çiftin burunlarının gagayı andırması da resmin ismine (Hawk: Şahin) bir gönderme gibidir. Restoranın tek çalışanı işiyle ilgileniyormuş gibi görünüp bir yandan da dışarıya bakmaktadır. Adamın yaşı ise resme bakılarak tahmin edilemez.
Restoranın köşesi kavislidir ve iki kenarını geniş kıvrımlı bir cam birleştirir. Müşterilerin kıyafetlerine bakıldığında havanın ılık olduğu düşünülür. Ortalıkta hiç palto yoktur ve kadının bluzu kısa kolludur. Sokağın karşısındaki binanın ikinci katında açık pencereler vardır. Restoranın ışığı sokağı da kaplamaktadır ve ışığın bir kısmı dikkati pencerelere çeker.
Hopper'ın çalışmalarında görülen modern kent yaşamının yalnızlığı teması bu resimde de fark edilir. Özellikle arkası dönük olarak oturan müşteri, diğer çifte göre daha yalnız görünür. Resme yakından bakıldığında, bar tezgâhının bir üçgen oluşturduğu ve bar alanından çıkışın mümkün olmadığı görülür. Bar alanındaki çalışan tuzağa düşmüş gibidir. Ayrıca restoranın görünürde bir kapısı yoktur. Bu da tuzağa düşme ya da hapsedilme fikrini destekleyen bir başka unsurdur. Her ne kadar Hopper, resimde böyle bir mesaj vermek istemediğini söylese de, büyük olasılıkla bilinçsiz olarak, kocaman bir şehrin yalnızlığını çizmek istediğini itiraf eder. Resmin çizildiği dönemlerde floresan lambalar yeni kullanılmaya başlanmıştı. Bu da restoranın ışıklarının tüm sokağı kaplamasının sebebi olabilir. Ayrıca, sigara markası olan Phillies'in reklamı da restoranın tabelasındadır.
Sonuç olarak, Hopper'ın istila edilmiş bir şehirdeki boşluğu çizdiği söylenebilir. Resimde insan yaşamına dair hiçbir hareketin olmaması ve restoranın dışının tamamen boş olması bu sonucun kanıtı gibidir.

Pek çok ressam "Nighthawks"'u eserlerinde örnek aldı. Bunun ilk örneği George Segal'ın "The Diner"'ıdır (1964-1966). Roger Brown'un "Puerto Rican Wedding" isimli tablosundaki kafe de Hopper'ın eserindekinin bir benzeridir. Nighthawks'tan etkilenen diğer iki sanatçı ise Ralph Goings ile Richard Estes idi.
1970'lerde ise resme direkt göndermeler içeren resimler çizildi. Bu resimlerin en bilinenlerinden olan Gottfried Helwein'in "Boulevard of Broken Dreams"'in de restorandaki üç müşteri, Amerikan pop kültürünün üç ünlü siması ile yer değişti: Humphrey Bogart, Marilyn Monroe ve James Dean. Restoranın çalışanı ise Elvis Presley oldu. Hopper'ın okul arkadaşı Gail Levin'e göre Helnwein, Nighthawks'taki kasvetli hava ile 1950'lerin Amerikan sinemasının en sevilen ünlülerinin trajik kaderlerini ilişkilendirdi. Mark Kostabi'nin çizdiği "Greenwich Avenue" (1986) ve Red Grooms'un "Nighthawks Revisited"'ında (1980) da esere göndermeler vardır.

Hopper hevesli bir film izleyicisiydi. Eleştirmenler, onun resimleri ile film sahneleri arasında pek çok benzerlik buldular. Oluşmasında Hopper'ın da etkisinin olduğu iddia edilebilecek olan kara filmlerle, Nighthawks ve bir diğer Hopper resmi olan Night Shadows (Gece Gölgeleri - 1921) arasında bir bağlantı vardır. Scarface (1932) ve Little Caesar gibi 1930'lara ait mafya filmlerinde de onun resimlerinden etkilenilmiştir.
Alman film yönetmeni Wim Wenders'ın, 1997 yapımı filmi "The End of Violence"'da resmi canlandıran bir sahne vardı.
Wenders, Hopper'ın resimlerinin yönetmenler için çekici olduğunu çünkü "kameranın nerede olduğunun her zaman söyleyebileceğini" açıkladı. Hard Candy (2005) isimli sinema filminde de Nighthawks'tan esinlenmeler görülebilir. Filmde, Hayley ve Jeff karakterlerinin buluştuğu restoranın ismi "Nighthawks"'tur ve daha sonra da Jeff, Hayley'e üzerinde orijinal resmin olduğu bir t-shirt alır.
"Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull"'un restoran sahnesinde de tablodan esinlenildiği açıktır. Ayrıca, gerçeküstücü film yönetmeni Dario Argento da 1976 yapımı filmi "Deep Red"'de (Profondo Rosso) Nighthawks'u yeniden canlandırdı. Blade Runner'ın yönetmeni Ridley Scott ise filmi ve tablo arasındaki ilişkiyi "filme, resmin havasını ve görüntüsünü verebilmek için yapım ekibine sürekli resmin bir kopyasını gösteriyordum." diyerek açıkladı.

Pek çok yazar, "Nighthawks"'taki müşterilerin yollarının nasıl restorana düştüğü ya da oradan çıktıktan sonra neler yaptıklarına dair hikâyeler yazdılar. Örneğin, Wolf Wondratschek "Nighthawks: After Edward Hopper's Painting" (Gece Kuşları: Edward Hopper'ın resminden sonra) isimli şiirinde yan yana oturan kadın ve adamı araları açık bir çift olarak hayal eder: "Sanıyorum kadın erkeğe bir mektup yazdı/ Söylediği şey artık ondan gelen mektupları iki kere okuyan/o erkek olmadığı idi" Joyce Carol Oates ise resimdeki her bir karakterin iç konuşmalarını şiiri "Edward Hopper's Nighthawks, 1942"'da (Edward Hopper'ın Gece Kuşları, 1942) yazdı.
Der Spiegel dergisinin özel sayılarından birinde ise resimle ilgili beş farklı senaryo yer aldı. Bu senaryolardan biri yazar Christof Schlingensief'e aitti. Schlingensief, sahneyi bir testere katliamına dönüştürmüştü. Erik Jendresen de bu resimden esinlenerek kısa bir hikâye yazdı.

Tom Waits'in 1975 yılında çıkan albümü Nighthawks at the Diner, "Nighthawks"'tan esinlenilmiş sözler içerir. Albümün kapağında ise Waits'in bir restorandaki fotoğrafı vardır.

Nighthawks popüler kültürde sözü edilen, göndermeler yapılan ve parodilere konu olan bir resim oldu. Farklı uyarlamaları sık sık posterlerde, t-shirtlerin üstünde, postakartlarında, reklamlarda ve çizgi romanlarda kullanıldı. 
Genellikle, Nighthawks taklitlerinde, restoran ve çevresi aynen çizilir. Restoran çalışanı ve müşteriler ise farklı karakterlerle değiştirilir. Bu karakterlere örnek olarak hayvanlar, Noel Baba, Snoopy ya da Tenten'in kahramanları verilebilir. Helnwein'ın "Boulevard of Broken Dreams"'i bu taklitlerin en ünlülerinden biridir.
Birçok televizyon dizisi de karakterlerini, Nighthawks'taki karakterler kılığına soktu. That '70s Show, Dead Like Me ve The Simpsons resmin skecini yapan programlardan sadece bazılarıdır. Resim, Batman, Human Torch, Spider Jerusalem, X-Factor ve The Trick gibi çizgi romanlarda da canlandırıldı.
Nighthawks'un bir başka uyarlaması da Michael Bedard tarafından yapıldı. 1989'da yaptığı Window Shopping isimli eserinde meşhur "oturan ördekler" serisini Nighthawks'a uyarladı. Resimdeki bütün karakterleri ördeklerle değiştiren Bedard, eserine ördekleri dışarıda bekleyen bir timsah eklemeyi de ihmal etmedi. Poverino Peppino ise Bedard'ın bu uyarlamasını Boulevard of Broken Ducks (1993) isimli bir başka çalışmaya konu etti. Peppino'nun eserinde timsah tezgâhın üzerinde uzanmış yatarken, dört ördek dışarıda yağmurun altında duruyordu.
Popüler graffiti sanatçısı Banksy'nin de bir Nighthawks uyarlaması vardır. Banksy'nin eserinde üzerinde İngiltere bayrağı deseni olan bir boxer'dan başka bir şey olmayan, şişman bir adam restoranın dışında durmaktadır. Kızgın görünen adamın iki yanında plastik sandalyeler vardır ve restoranın camında çatlaklar oluşmuştur. Bu görüntüden, bir süre önce adamın sandalyelerle restorana saldırdığı çıkartılabilir. İçeridekiler sakin bir şekilde şişman adama bakmaktadırlar. Klasik Banksy eserlerine benzemeyen bu resim, yine de onu anımsatan bir muzipliğe sahiptir.

Greg Cook, "Visions of Isolation: Edward Hopper at the MFA"13 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Boston Phoenix Gazetesi, 4 Mayıs 2007, sayfa 22, Arts and Entertainment.
Spring, Justin, The Essential Edward Hopper, Wonderland Press, 1998

Nighthawks10 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Chicago Sanat Enstitüsü'nde Nighthawks.
Artchive'de 'Nighthawks tartışması.25 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gordon Theisen'den "Staying Up Much Too Late: Edward Hopper's Nighthawks and the Dark Side of the American Psyche"4 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gentile Bellini (y. 1429 - 23 Şubat 1507), Rönesans döneminde faaliyet göstermiş Venedik ekolüne mensup İtalyan bir ressamdır. Venedik'in önde gelen ressam ailesinden geliyordu ve kariyerinin ilk dönemlerinde, günümüzde durum tam tersi olsa da, küçük kardeşi Giovanni Bellini'den daha büyük bir saygı görüyordu. 1474 yılından itibaren Doge di Venezia'nın resmi portre ressamı olarak görev yaptı. Portrelerinin yanı sıra, özellikle Venedik'in zengin hayır kurumları olan ve patrisyen sosyal hayatında önemli bir yer tutan Scuole Grandi için, içinde çok sayıda figür barındıran büyük ölçekli sahneler de resmetti.
1478'de Venedik Cumhuriyeti tarafından Fatih Sultan Mehmet'in Portresini yapmak üzere İstanbul'a gönderildi. Bu yolculuğun ardından birçok eserinde Doğu'ya ait sahnelere yer vermeye başladı ve Batı resminde Oryantalist geleneğin öncülerinden biri haline geldi. Padişahın portresi, dönemin tablolarında ve baskılarında defalarca kopyalandı ve tüm Avrupa'da tanınır hâle geldi.

Gentile Bellini, ressam bir ailenin çocuğu olarak 1429'da Venedik'te dünyaya geldi. Babası Jacopo Bellini ve özellikle erkek kardeşi Giovanni Bellini ve kayınpederi Andrea Mantegna da o dönemin çok ünlü ressamlarındandılar. O dönemde yetenekli ressamlar çok saygı görmekteydiler. İtalyan yarımadasının kuzeyindeki Floransa ve Venedik gibi kentlerinde yaşayan sanatçılar Rönesans döneminin çekirdeğini oluşturmaktaydılar. Gentile ve Giovanni o dönemde özellikle birçok dinsel temaları tablolar yaptılar. Venedik'teki Scuola Grande di San Marco binasının içindeki tabloları da iki kardeş birlikte yapmışlardı. Lazzaro Bastiani, Vittore Carpaccio, Giovanni Mansueti ve Benedetto Rusconi ile beraber Haç Kalıntıları Mucizeleri olarak bilinen 10 resimlik bir döngüyü resmetmek için kiralanan ressamlar arasındaydı. Gentile Bellini Venedik'teki Dükler Sarayı'nda da birçok tablolar yaptı ama 1577 yılında çıkan yangında bu tablolar yok oldu.

Gentile'in en eski imzalı eseri, Venedik'te (şimdi Accademia Müzesi'nde) hayatta kalan en eski yağlı boya tablolardan birisi The Blessed Lorenzo Giustinian (1445) ‘dır. 1450'lerde Bellini Scuola Grande di San Marco için bir komisyon üzerinde çalıştı ve kardeşi Giovanni Bellini ile birlikte resim yaptı. 1454'ten itibaren Venedik Doges için resmi portre sanatçısıydı (örneğin, sağdaki Doge Giovanni Mocenigo resmine bakınız).
Gentile Bellini'nin hayatta kalan çalışmalarının çoğu Scuola Grande di San Giovanni Evangelista için olanlar da dahil olmak üzere kamu binaları için çok büyük resimlerden oluşur. Lazzaro Bastiani, Vittore Carpaccio, Giovanni Mansueti ve Benedetto Rusconi ile birlikte Bellini Haç’ın Kutsal Emanetinin Mucizeleri olarak bilinen 10 resimlik anlatı döngüsünü yapmak için işe alınan sanatçılardan biriydi. Komisyon, kardeşlik derneği (İngilizce:confraternity) 1369'da aldığı Kutsal Haç 'ın kutsal emanet ‘ni kutlamayı amaçlıyordu. Gentile'nin katkıları arasında 1496'dan kalma Piazza San Marco'daki Gerçek Haç Alayı ve Gentile'nin ve erkek kardeşi Giovanni'nin kendi portresini içeren 1500'lü yıllardan kalma S. Lorenzo Köprüsü'ndeki Gerçek Haç Mucizesi tabloları vardır.

Bellini'nin padişahı temsil eden madalyasının arka yüzünde gösterilen üç taç, aynı zamanda Sultan'ın resminin her iki tarafında da tekrarlanan hanedan armasıdır. Üç taç, İsveç kraliyet arması aşina olan Avrupalılar tarafından veya üç diyara (Papalık triregnum) referans olarak kolayca referans verilebilirdi. Ancak, Mehmet'in görüntüleri bağlamında, üç taç muhtemelen Magna Grecia veya Güney İtalya, Trabzon ve Asya'ya atıfta bulunur. Bellini'nin resmine yakından bakıldığında resmin en ön kısmında bol dökümlü kumaşa işlenmiş belirsiz bir yedinci taç vardır. Geçmişte, yedi taç II. Mehmed'in Osmanlı hanedanındaki konumunu tanımlıyordu. Muhtemelen Venedik'te II. Mehmed'in yaklaşık 1510'unda yapılmış bir başka portresi, yedi tacın en azından geçmiş tarihçilerin düşündükleri gibi bir önemi olmadığını gösterir gibidir. Bu resim yaklaşık 31 yıl sonra yapıldı ve yedinci tacı yok sayar, yani II. Mehmet'in kimliğiyle daha önce düşünüldüğü kadar ayrılmaz bir şey olmayabilir.

İtalyan yarımadasında o dönemde tek bir devlet yerine birçok kent devletleri bulunuyordu. Bunlardan en güçlülerinden biri de yarımadanın kuzeydoğu bölgesinde yer alan Venedik Cumhuriyetiydi. Venedik ilk önceleri Bizans İmparatorluğunun bir parçasıyken bağımsızlığını kazanmış, güçlü filosuyla başta Girit ve Kıbrıs olmak üzere birçok Ege ve Akdeniz adalarını eline geçirmişti. Venedik, 1204'te Konstantinopolis'i talan eden dördüncü Haçlı seferi'nde önemli bir rol oynamıştı ve Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde kentte büyük bir Venedikli toplumu yaşamaktaydı. İstanbul'un Osmanlıların eline geçmesi Venedik'e büyük bir zarar verdi. O yüzden 1453-1479 yılları arasında Venedik ile Osmanlılar arasında birçok çatışmalar yaşandı. Sonunda Venedik Senatosu'nun Osmanlıların yaptığı barış önerisini kabul etmesiyle bu çatışmalar sona erdi. Barış anlaşması Venedik'in Osmanlılara büyük bir miktarda ödeme yapmasını öngörmesinin yanı sıra olağanüstü başka bir koşul daha içeriyordu. Fatih Sultan Mehmet portresini yapmak üzere Venedik'in en yetenekli ressamlarından birinin İstanbul'a gönderilmesini öngörüyordu. İşte Bellini bu koşullar altında 1479 yılında İstanbul'a geldi, kaldığı 16 ay boyunca Fatih Sultan Mehmet'in ünlü portresinin yanı sıra birçok tablolar ve çizimler yaptı. Hem Doğu toplumlarında hem Batı toplumlarının yaşantısını görüp resmettiği için Oryantalist geleneğin kurucularından biri sayılır. Bellini bu süreçte Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro'nın da portresini çizmişti.

1479-1481 yılları arasında İstanbul'da kalmıştır. Bu sürede Fatih'in portreleri de dahil çeşitli çizimler yapmıştır.
Fatih Sultan Mehmet tablosunu yapmasına izin vermeden önce Bellini'nin yeteneğinden emin olmak istemişti. Bu nedenle Bellini İstanbul'daki ilk aylarını sarayda çeşitli insanların tablolarını yaparak geçirdi. "Oturan Katip" adıyla anılan tablosu da bunlardan biridir. Boston'daki İsabella Gardner Müzesinde bulunmaktadır.

Geometrik sanat, büyük ölçüde vazo resimlerindeki geometrik motiflerle karakterize edilen bir Yunan sanatı evresidir ve Yunan Karanlık Çağı'nın sonlarına doğru ve biraz sonrasında, y. MÖ 1050–700 yılları arasında gelişmiştir. Merkezi Atina'daydı ve buradan bu stil, Ege'nin ticaret şehirlerine yayıldı. Yunan Karanlık Çağları'nın yaklaşık MÖ 1100'den 800'e kadar sürdüğü düşünülmektedir ve Knodell'in (2021) Knodell'in (2021) Prehistorik Demir Çağı olarak adlandırdığı Protogeometrik dönemden Orta Geometrik I dönemine kadar olan evreleri içerir. Vazoların Yunan toplumunda çeşitli kullanımları veya amaçları vardı; bunların arasında cenaze vazoları ve sempozyum vazoları da bulunuyordu, ancak tabii ki bunlarla sınırlı değildi.

Büyük cenaze vazoları (genellikle erkekler için Dipylon kraterleri ve kadınlar için göbekli amforalar) yalnızca cenaze sahnelerini tasvir etmekle kalmıyordu, aynı zamanda külleri saklamak veya mezar taşı olarak kullanılmak gibi pratik amaçlara da sahiptiler. Bu vazoların üzerinde genellikle ölüleri anmak için cenaze resimleri bulunurdu; Ölen kişi cüppeli bir şekilde yatarken (prothesis), genellikle yas tutan aile üyeleriyle çevrili olarak veya bir yatakta yatarken ve fahri bir savaş arabası alayıyla (ekphora) mezara taşınırken tasvir ediliyordu. Resimler, Homeros destanlarının benzer tasvirleriyle ilişkili olduğu düşünülen ve kahramanlık atmosferini güçlendirmek için kullanılan çeşitli kahramanlık sahneleri ve savaş imgeleri içerirdi. Yunanlar için, uygunsuz bir cenaze töreni, ölen kişinin onura hakaret anlamına geliyordu. Uygun bir cenaze töreninin mitolojik bağlamı, Yunanların, uygun bir cenaze töreni yapılmadığı takdirde ölülerin huzur içinde yaşamasına izin verilmeyecek şekilde yeraltı dünyasında sürekli bir varoluşa olan inançlarıyla ilişkilidir.

Yunanlar, cenaze törenlerinin yanı sıra sempozya sırasında da çeşitli kaplar kullanmışlardır. Yunan sempozyası yalnızca aristokrat erkeklerin katılmasına izin verilen bir sosyal birliktelik olarak yapılırdı. Şarap soğutucuları, testiler, çeşitli içki kapları ve karıştırma kapları gibi kaplar, Yunan geometrik sahneleriyle süslenmiştir. Bazı sahnelerde içki partileri veya Dionysos ve takipçileri canlandırılmıştır. Sempozyalar, yalnızca erkeklerin girebildiği bir oda olan andronda yapılıyordu. Bu odaya girmesine izin verilen tek kadınlar "hetaera" veya kadın seks işçileriydi ve bunlar düzenli olarak birlikte oldukları erkeklerden ücret talep ederlerdi.

Protogeometrik stil (MÖ 1050–900) dekoratif formlarını ve motiflerini Miken geleneğinden alır ve çoğunlukla seramik üretiminde görülür. Dönemin teknolojik gelişmeleri, süsleme ve yapı arasında yeni bir ilişki yaratarak, Miken etkisinden farklı üslup seçimlerine neden olmuştur. Kapların şekilleri Miken'in akışkan doğasını ortadan kaldırarak daha katı ve basit bir tasarım yarattı. Eşmerkezli daireler veya yarım daireler de dahil olmak üzere geometrik şekillere sahip yatay, dekoratif bantlar vardır. Erken Protogeometrik stilin diğer özellikleri arasında monokrom çanak çömlek ve omuzlardaki dalgalı çizgiler yer alıyordu.  Dönemin yaygın vazo biçimleri arasında hem göbek hem de boyun kısmında kulpları olan amforalar, hydriai (su testileri), oinochoai (şarap testileri), lekythoi ve skyphoi (sapsız kupalar) yer alır. Protegeometrik seramik stilinin Atina tarafından öncülük edildiği düşünülüyor, diğer bölgelerde de, özellikle Teselya, Eğriboz, Girit vb. olmak üzere, kendi yerel varyasyonları vardı. Protogeometrik dönem sanatında henüz insan figürleri yer almıyordu, ancak bu dönemde atlar resmedildi. Euboea'daki Lefkandi köyü Erken Protogeometrik tarzın en temsili yerlerinden biri olarak kabul edilir. Kalathos ve pyxis gibi yeni şekillerin Geç Protogeometrik dönemde ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Erken Geometrik dönemde (MÖ 900-850), kapların yüksekliği artırılmış, bezeme ise boyun çevresinden kabın gövdesinin ortasına kadar sınırlandırılmıştı. Geriye kalan yüzey, pişirim sırasında koyu, parlak, metalik bir renk alan ince bir kil tabakasıyla kaplıdır. Geometrik sanatın en karakteristik öğesi olan çanak çömlek tasarımına, meander dekoratif temasının eklendiği dönemdir.
Bu dönemde kap biçimleri bakımından daha geniş bir repertuvar oluşturulmaya başlandı. Özellikle amforalar ölü yakma küllerini tutmak için kullanılıyordu. Amforalarda erkekler için boyunda veya omuzda kulplar bulunurken, kadınlar için vazonun "göbeğinde" kulplar bulunur.

Orta Geometrik döneme (MÖ 850-760) gelindiğinde, dantelli bir ağ oluşturulması nedeniyle dekoratif bölgeler çoğalmış gibi görünürken, meander teması hakimdir ve en önemli alana, kulplar arasında düzenlenen metopa yerleştirilir.
Gimatzidis ve Weninger (2020) tarafından bahsedilen Sindos kazılarına dayanarak Alagich ve arkadaşları (2024), Orta Geometrik Dönem'in 140 yıl önce başlayıp (MÖ 990-870) devam ettiği ihtimalini değerlendirmektedir.

Geç Geometrik dönem MÖ 750'den 700/650'ye kadar sürdü.  Bazı çömlekçiler vazoların dekoratif organizasyonunu yeniden düzenlemiş, hayvan formlarını vazonun boyun ve dip kısmında sabitleştirmiş, kulpların arasına da insan formunu yerleştirmişlerdir. Geç Geometrik dönem, yaklaşık MÖ 760-750 yıllarında Dipylon ressamı tarafından yapılan 1,62 metrelik bir amfora ile işaretlenmiştir. Vazo, Dipylon mezarlığındaki aristokrat bir kadının mezar taşı olarak yapılmıştı. Bu, Dipylon tarzı yapılmış büyük kapların cenaze anıtları olarak mezarların üzerine yerleştirildiği geç Geometrik dönemin (MÖ 760-700) ilk aşamasıydı ve yükseklikleri genellikle 1,50 m civarında oluyordu. Vazolardaki cenaze tasvirleri, ölen kişinin yas tutan figürlerle çevrili bir şekilde (prothesis) uzanmış halini veya bir yatakta yatarken fahri bir savaş arabası alayıyla (ekphora) mezara taşınmış halini içerir. Buna, Homeros destanlarının benzer açıklamalarıyla ilişkili olduğu düşünülen kahramanlık sahneleri ve savaş görüntüleri eşlik ederdi.

İnsanlar ve hayvanlar geometrik olarak koyu parlak renkte tasvir edilirken, geri kalan kap aynı grafik konseptte kıvrımlı çizgiler, çarpık çizgiler, daireler, gamalı haçlardan oluşan katı bölgelerle kaplanmıştır. Daha sonra feryadın ana trajik teması azaldı, kompozisyonlar hafifledi, geometrik şekiller daha serbest hale geldi ve hayvanların, kuşların, gemi kazası sahnelerinin, av sahnelerinin, mitolojiden veya Homeros destanlarından temaların olduğu alanlar Geometrik çömlekçiliği daha natüralist ifadelere yöneltti.
Geç Geometrik tarzın karakteristik örneklerinden biri, Yunan çömlekçisi Aristonothos'un (veya Aristonophos'un) (MÖ 7. yüzyıl) hayatta kalan en eski imzalı eseridir. Vazo İtalya'daki Cerveteri'de bulundu ve Odysseus ve arkadaşları tarafından Polyphemus'un kör edilmesini tasvir ediyor. MÖ 8. yüzyılın ortalarından itibaren Yunanistan ile Doğu arasındaki yakın temas, seramik sanatını aslanlar, panterler, hayali varlıklar, rozetler, palmetler, nilüfer çiçekleri vb. gibi yeni konularla zenginleştirerek Oryantal dönem tarzına yol açtı. Korint'in çanak çömlek tarzının öne çıktığı.

Andros adasındaki Zagora kazılarına ve radyokarbon tarihlendirmesine ve Sindos'taki önceki tarihlendirmelere dayanarak Alagich ve arkadaşları (2024), Geç Geometrik I Dönemi'nin geleneksel kronolojiden yaklaşık 120 yıl önce başladığını ve sürdüğünü (MÖ 870-730 civarı) ileri sürmektedir.

Geometrik stildeki vazolar, vazonun etrafını saran yatay şeritlerle karakterize edilir. Geometrik sanatçı bu çizgiler arasında zikzak, üçgen, meandr ve gamalı haç gibi bir dizi başka dekoratif motif kullanmıştır. Soyut öğelerin yanı sıra, bu dönemin ressamları, daha önceki Protogeometrik tarzdan önemli bir sapmayı temsil eden, stilize edilmiş insan ve hayvan tasvirleri sunmuşlardır. Bu dönemden günümüze ulaşan nesnelerin çoğu cenaze törenleri için kullanılan nesneler olup, özellikle aristokrat mezarları için mezar taşı görevi gören amforalardır. Geç Geometrik dönemden çok sayıda krater ve amfora ile tanınan Dipylon Ustası tarafından yapılmış Dipylon Amforası bulunur.
Bu dönemde kullanılan başlıca motif çizgisel desenlerdi. Kıvrımlı desen (meander) genellikle şeritler halinde yerleştirilir ve daha büyük olan dekorasyon panellerini çerçevelemek için kullanılırdı. Çömlekçiler tarafından amforalar ve lekythoslar gibi şekiller üzerinde süsleme için en çok kullandıkları alanlar, yalnızca dekorasyon için en fazla özgürlüğü sunmakla kalmayıp aynı zamanda kapların yüksek boyutlarını da vurgulayan boyun ve karın kısmıydı.
İlk insan figürleri MÖ 770 civarında vazo kulplarında ortaya çıktı. İnsan formları birbirleriyle örtüşmedikleri için kolayca ayırt ediliyor, bu da boyalı siyah formların kil gövdenin rengine göre birbirlerinden ayırt edilmesini sağlıyor. Erkekler üçgen gövdeli, oval kafalı, burun yerine damlacıklı, uzun silindirik kalçalı ve baldırlı olarak tasvir edilmiştir. Kadın figürleri de soyutlanmıştır. Uzun saçları bir dizi çizgi olarak tasvir edilmişti, göğüsleri ise koltuk altlarının altında çizgiler halinde görünüyordu.

Bu dönemin iki tekniği kırmızı figürlü seramik ve siyah figürlü seramiktir. Siyah figürlü çömlekler MÖ 700 civarında üretilmeye başladı ve onun ardılı olan kırmızı figürlü çömlekler MÖ 530 civarında icat edilene kadar baskın stil olarak kaldı. Siyah figürlü seramiğin kırmızı figürlü seramiğe geçişi, kırmızı figürlü seramiğin sanatçılarına sağladığı gelişmiş detaycılıktan kaynaklanmaktadır.

Bu dönemde anlatı kavramı sanatçı ile izleyici arasında var olur. Sanatçı izleyiciyle iletişim kuruyor ancak izleyicinin yorumu bazen hatalı bir yorum olabiliyor. Ayrıca tekil bir sanat eserinin izleyici tarafından birden fazla yorumu yapılabilir. Yunan Geometrik sanatında anlatılan hikâyeleri yorumlamak için tarihi, mitolojik ve toplumsal bağlamın bir kombinasyonuna ihtiyaç vardır. Geometrik dönemdeki sanat eseri "Yunan mitolojisi ve Yunan edebiyatı için tamamlayıcı kaynaklar ve açıklayıcı materyaller" olarak görülebilir. Yunan Geometrik sanatında tasvir edilen sahneler, tasvir edilen sahnelerin analizi yoluyla çeşitli yorumlar içermektedir. Sanat tarihçilerinin, bu dönemde ya

Gezginler (Rusça: передвижники, peredvijniki), 1863'te kurulup 1890'lara kadar süren, Sankt-Peterburg'daki Çarlık Güzel Sanatlar Ensititüsü'nün eğitim sistemi, konuları ve yöntemlerine tepki olarak oluşmuş bir realist akımın adıdır. Önceleri bir sanatçı kooperatifi oluşturmuşlar sonra, 1870'te bu Gezgin Sanat Sergileri Derneği 'ne dönüşmüştür.
Rusya'nın büyük şehirlerindeki sergilerin amacı sanatı halka ulaştırmak amacı güdüyordu. Gezgin ressamlar, sosyal ve tarihî özellikler içeren tablolar yapıyordu: portre ve rusya manzaraları ama pek az natürmort. Gezginler Rus halkının şartları ile ilgileniyordu ve o dönemin eşitsizliklerini sergiliyorlardı.

Peredvizhniki artistlerine aşağıdakiler dahildir:

Abram Arkhipov
Nikolai Kuznetsov
Nikolai Ge
Nikolay Kasatkin
Arkhip Kuindzhi
Ivan Kramskoi
Isaac Levitan
Alexander Litovchenko
Rafail Sergeevich Levitsky
Vladimir Makovsky
Vassili Maximovitch Maximov
Grigoriy Myasoyedov
Leonid Pasternak
Vasily Perov
Vasily Polenov
Illarion Pryanishnikov
Ilya Repin
Andrei Ryabushkin
Konstantin Savitsky
Alexei Savrasov
Valentin Serov
Emily Shanks
Antonina Rjevskaya
Ivan Shishkin
Vasily Surikov
Apollinary Vasnetsov
Viktor Vasnetsov
Nikolai Yaroshenko

Gezinti (Fransızca: La Promenade), Fransız ressam Claude Monet'nin 1875 tarihli tablosudur. Yürüyüş, Güneş Şemsiyeli Kadın, Madam Monet ve Oğlu gibi adlarla da bilinir.
Bu tabloda ressam, Argenteuil'de yaşadıkları dönemde bir yaz günü eşi Camille'i ve oğlu Jean ile birlikte bir tepecik üzerindeyken resmetmiştir. 100 x 81 cm boyutundaki eser, Monet'nin 1870'lerde yaptığı en büyük çalışmadır.
Tablo, ailenin günlük yaşantısından bir sahne yansıtır. Mavi göğün altında elinde yeşil şemsiyesi, üzerinde beyaz elbisesiyle, bir tepeciğin üzerinde izleyiciyi yukarıdan izleyen figür Madam Monet, biraz geride duran altı-yedi yaşlarındaki şapkalı çocuk ise Jean Monet'dir. Resim, yukarıya doğru güçlü bir perspektif oluşturur.
Nisan 1876'da ikinci İzlenimciler Sergisi'nde sergilenen 18 Monet eserinden birisidir. Eser, Kasım 1876'da Dr. Georges de Bellio tarafından satın alındı. Önce Paris'te George Menier, 1965'te ise Amerikalı Paul Mellon'a satıldı. 1983'te Washington'daki Ulusal Sanat Galerisi'ne bağışlandı.
Tablo, sanatçının ikinci eşinin kızı Suzanne Monet'yi güneş şemsiyesiyle açık havada resmettiği ve her ikisi de Paris'te Orsay Müzesi'nde sergilenen çok daha ünlü benzer iki tabloya kaynaklık etmiştir
Eser, 9 Ekim 2012-6 Ocak 2013 tarihleri arasında İstanbul'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde bir geçici sergide sergilenmiştir.

Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Orta Çağı kapatan, Rönesansı başlatan akımdır.
Gotik tarzı, yalnız mimarlıkta tesirli olmayıp; heykelcilik, resim, yazı, süs ve hatta gündelik eşyada da etkili olmuştur.

“Gotik” terimi ilk kez Giorgio Vasari tarafından aşağılayıcı bir anlamda kullanılmıştır. Ona göre bu üslup, Roma’yı yağmalayan Gotlara, yani barbarlara özgü bir üsluptur. Gotik üslup, genel olarak 12. yüzyılın başlarından 15. yüzyıl ortalarına kadar yaygın olmakla birlikte, bu tarihlendirme farklı coğrafyalar için değişmektedir. Örneğin üslubun beşiği olan Fransa ve Almanya'da Gotik 15. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdürmüşken, daha geç girebildiği İtalya'da 15. yüzyıl başlarında ortadan kalmıştır. Gotik dönem, Avrupa'da büyük politik değişikliklerin olduğu bir dönemdir. 1204 yılında IV. Haçlı Seferi Konstantinopolis'i işgal etmiş ve Bizans'ı ve onun temsil ettiği politik oluşumu etkisiz kılmıştır. 1214 yılında da Philippe Auguste yönetimindeki Fransızlar ve bağlaşıkları Kutsal Roma Cermen Ordusu'nu yenmiş, onun yönetimi altında Fransa feodal beyler topluluğundan, güçlü bir monarşik yapıya dönüşmüştür.
12. yüzyılda manastırlar ve şatolar etrafında toplanan küçük nüfus birimlerinden oluşmuş köylerin yerine, 13. yüzyıldan itibaren kasabalar ve şehirler görülmeye başlanmıştır ki bu da toplumsal açıdan yeni düzenlemeleri getirmiştir. Şehirleşmenin beraberinde getirdiği sivilleşme ve entelektüel birikimin artışı, kilisenin temsil ettiği ruhani güçlere dayanan kutsal gücün aleyhinde, yönetimde belirgin bir laikleşme sürecini de başlatmıştır. 1240'tan sonra Paris, Avrupa’nın en önemli kültürel ve siyasal merkezi durumuna gelmiş ve Fransızca, Latince’nin yerine geçerek lingua franca konumuna ulaşmıştır.

Gotik mimarlığın başlangıcı ve stilin özelliklerinin belirdiği ilk yapı olarak 1122'de Abbot Suger tarafından tasarımlanan Paris yakınındaki Saint Denis kilisesi gösterilir. Avrupa'nın sanat merkezi kabul edilen İtalya'da Fransa ve Almanya'ya nazaran pek tesiri görülmemiştir. İngiltere'de sütunları çoğaltan ve kubbenin altında onları yelpaze gibi açan bir dikey üsluba bağlıdır. İspanya'da Gotik sanatının Arap motifleriyle birleşmesinden meydana gelen müdeccen üslubu doğmuştur. Gotik mimari sanatı Avrupa'nın kuzeyinde 16. yüzyılın başlangıcına kadar sürmüştür. Gotik mimarinin başlıca özellikleri sivri kemerler, kaburgalı tonozlar, gül pencereler, kuleler ve uçan payandalar ile aşırı derecede yüksek görünümlü yapılar olarak sayılabilir.
Gotik mimarisinin başlıca eseri katedraldir. 13. yüzyılda toplum adeta bütün heyecanını ve zenginliğini katedral yapmaya ve süslemeye harcamıştır. Böylece ekonomi de gelişmiştir. Gotik mimarinin en önemli örnekleri: Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali, Chartres Katedrali, Reims Katedrali ve Strasbourg Katedrali; Danimarka'da Roskilde Katedrali; İngiltere'de Salisbury Katedrali ve İtalya'da Milano Katedrali'dir. Gotik mimari tarzı Batı Avrupa'da özellikle dinsel binalarda kullanılmıştır. Portekiz'de Batalhar Manastırı, Fransa Avignon'da "Papalar Sarayı" bunlara örnektir.
Gotik sanatının mimarları, ağırlığın itme kuvvetini ve yönünü tespit ederek, baskıyı kemerlere ve fil ayaklarına aktardılar. Böylece yapının tamamı dengeye faydalı olan elemanlara bağlandı. Ayakların ağırlığı duvarların üzerinden kendi üstlerine almasıyla duvarlara vitray süslemeler yapıldı. Cephelerde bulunan çok sayıda cam ve vitray gotik yapıların karakteristik özelliklerinden biri oldu. Ağırlığa tamamıyla hakim olan Gotik mimarisinde yapılar, sanki yükselerek uçuyormuş gibi bir his verir.
Gotik mimari tarzının önemli özelliği sivriliktir. Roma mimarisindeki yaygın kubbeler yerine, dilimli kubbeler, yuvarlak kemerler yerine, sivri ve birbirini kesen kemerler kullanılmıştır. Dini yapılarda aranan diğer bir husus ise büyüklük ve yücelik hissinin uyandırılmasıdır. Pencerelerin bol olması, pencere camlarının renkli olması, çatılardaki okumsu kuleler dikkati çeken diğer özelliklerdir.

Gotik heykeller çoğunlukla katedral ve kilise gibi dini yapılarda girişlerde ve duvarlarda kendilerine yer bulmuşlardır. Sanatçılar heykeller aracılığıyla Hristiyanlığın ilk dönemlerinde olduğu gibi inançlı kişilere görsel bir öğe sunmak amacıyla yapılmıştır. Yalnız, hala ilkçağdaki öğretilerden etkilenen heykelciler için önemli olan, figürdeki kişinin hissettiklerini bakan kişiye vermektir. Gerçeğe benzerlik, perspektif herhangi bir önem taşımaz. Heykelcilikteki etkisi Avrupa'da 12. yüzyıla kadar yaygınlaşmıştır.

13. yüzyılın başlangıcıyla Gotik tarzı görsel sanatlarda uygulanmaya başlar. Gotik resim tarzının ilk ve orta aşamasında kişilerin veya perspektiflerin doğal gösterilmesi yerine resimde düzenlemenin ve oranların önemi ve dinî anlamına göre renk kullanımı ön plana geçer. Gotik resim tarzının özelliklerinden biri resimlerde dinî konular gösterilmesidir. Bunun dışında resimlerde asil hayat, avcılık ve bayramlar gibi dünyevi konular da kullanılmıştır.
Alpler'in kuzeyinde Gotik tarzı vitray ve fresk'in önüne geçer. O zamanlarda mimarisinde büyük duvar yapısı önem kazanmasıyla İtalya özel bir rol alır. Fresklerde Gotik tarzı Giotto di Bondone ile sunduğu ve daha önce hiç kullanılmayan doğalcılık ile en yüksek noktasına ulaşır. Doğalcılık fresklere verdiği derinlik ve her figüre verdiği kendine özel yüz ifadelerinden anlaşılır.
13. yüzyılın ortasında Fransa da vitray sanatının yanında minyatür de önem kazanır. Minyatür giderek sadece ayinle ilgili eserlerde değil diğer dünyevi konularla ilgili kitaplarda da kullanılmaya başlar. Bu gelişimin zirvesini Limburg kardeşleri ve eserleri Très Riches Heures (1413-1416) oluşturur.

Fransa'da ve İngiltere'de Gotik tarzı 1160/70 yıllarında minyatürde uygulanmaya başladı; Almanya'da ise 1300 yılına kadar minyatürde romanesk şekiller kullanıldı. Fransa Gotik döneminin önder ülkesiydi ve minyatürün sanatsal gelişimini belirledi. 15. yüzyılın ikinci yarısında matbaacılığın yaygınlaşmasıyla Gotik döneminden Rönesansa geçiş zamanında minyatür önemini kaybetmeye başladı.

"ArtCyclopedia.com" websitesinde Gotik sanat10 Mart 2011 tarihinde  at Archive-It sitesinde arşivlendi (İngilizce)
"Encyclopedia Britannica Online" Gotik sanat 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"Microsoft Encarta" programi Gotik sanat ve mimari (İngilizce)
Gothic art, The Columbia Encyclopedia, Sixth Edition. 2001.
"Schleswig-Holstein Museums portal" Gotik Sanat (Almanca)
Gothic art 18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., "A World History of Art" ve [1] 21 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
"Gothic Art for England 1400–1547". 7 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2007.

Gustav Klimt (14 Temmuz 1862 - 6 Şubat 1918), Avusturyalı ressamdır. Genç yaşlarda sembolizm ve art nouveau akımlarından ciddi derecede etkilenmiştir. Viyana Sezession grubunun önemli üyelerindendir. Tablolarının yanı sıra duvar resimleri, eskizleri ve diğer eserleriyle de tanınır. Klimt'in birincil resim konusu kadın bedenidir, -resimlerinde âşık olduğu bir kadını sık sık model olarak kullanmıştır- ve eserlerinde ince dekoratif süslemelerle beraber zarif bir erotizm göze çarpar. Bazı tablolarında gerçekten de saf altın kullanmıştır. Viyana Üniversitesindeki tabloları II. Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından tahrip edilmiştir.
Sanatsal kariyerinin başlarında, geleneksel tarzdaki mimari süslemelerde başarılı bir ressamdı. 1900'lerde, daha kişisel tarz geliştirmeye başladığında, Viyana Üniversitesi Büyük Salonunun tavanı için tamamladığı resimlerin pornografik olarak eleştirilmesiyle çalışmaları tartışmalara konu oldu. Daha sonra artık kamu siparişleri kabul etmedi ancak çoğu altın varak içeren "altın evresi" resimleriyle yeni bir başarı kazandı. Klimt'in çalışması, genç yaşıtı Egon Schiele üzerinde önemli bir etkiye sahipti.

Gustav Klimt, Avusturya İmparatorluğu'nda Viyana yakınlarında Baumgarten'de, üç erkek ve dört kız olmak üzere yedi çocuğun ikincisi olarak dünyaya geldi. Annesi Anna Klimt'in (doğumdaki soyadı Finster), müzik sanatçısı olmak için gerçekleşmemiş bir tutkusu vardı. Eskiden Bohemya'dan olan babası Ernst Klimt, altın oymacısıydı. Oğullarının üçü de erken yaşlarda sanatsal yetenek sergiledi. Klimt'in küçük erkek kardeşleri Ernst Klimt ve Georg Klimt idi.
Klimt, 1876'dan 1883'e kadar mimari resim öğrendiği şimdiki adı Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi olan (İngilizce: University of Applied Arts Vienna) Viyana Kunstgewerbeschule uygulamalı sanatlar ve zanaat okuluna devam ederken yoksulluk içinde yaşadı.
Viyana'nın zamanın önde gelen tarih ressamına Hans Makart saygı duyuyordu. Klimt, muhafazakâr bir eğitimin ilkelerini kolayca kabul etti; erken dönem çalışmaları akademik olarak sınıflandırılabilir. 1877'de babası gibi oymacı olacak olan kardeşi Ernst de okula kaydoldu. İki kardeş ve arkadaşları Franz Matsch birlikte çalışmaya başladılar ve 1880'de "Sanatçılar Şirketi" adını verdikleri bir ekip olarak çok sayıda sipariş aldılar. Ayrıca öğretmenlerine Viyana'daki Kunsthistorisches Museum duvar resimleri yapımında yardım ettiler. Klimt, meslek kariyerine başarılı bir "Alegoriler ve Amblemler" dizisi de dahil olmak üzere, Ringstraße üzerindeki büyük kamu binalarında iç duvar resimleri ve tavanlar boyamaya başladı.
1888'de Klimt, Viyana'daki Burgtheater'da yapılan duvar resimlerine katkılarından dolayı İmparator Franz Joseph’den Altın Liyakat Nişanı aldı. Ayrıca Münih Üniversitesi ve Viyana Üniversitesi fahri üyesi oldu. 1892'de Klimt'in babası ve erkek kardeşi Ernst öldü ve babasının ve erkek kardeşinin ailelerinin mali sorumluluğunu üstlenmek zorunda kaldı. Trajediler sanatsal vizyonunu da etkiledi ve yakında yeni bir kişisel stile doğru hareket edecekti.
19. yüzyılın sonundaki üslubunun özelliği, Nuda Veritas’ın (çıplak gerçek) bazı eserlerinde sembolik bir figür olarak yer almasıdır ki buna Antik Yunanistan ve Mısır (1891), "Pallas Athene" (1898) ve "Nuda Veritas" (1899) da dahildir.
Tarihçiler, Klimt'in “nuda veritas” ile hem Habsburglar‘ın hem de o zamanın tüm siyasi ve sosyal sorunlarını görmezden gelen Avusturya toplumunun politikasını kınadığına inanır.
1890'ların başında Klimt, hayatının sonuna kadar arkadaşı olacak Avusturyalı moda tasarımcısı Emilie Louise Flöge (baldızının kardeşi) ile tanıştı. Kilmt'in 1902'de o bayanın tam boy portresini yaptıktan beş yıl sonra yaptığı Öpücük (1907-08) tablosunun kendilerini aşıklar tablosu olarak yaptığı düşünülür. Klimt, yapıtlarında Emilie Louise Flöge‘nin ürettiği ve modellediği birçok kostümü tasarladı. Bu dönemde Klimt en az on dört çocuk babası oldu.

Klimt, 1897'de Wiener Sezession (Secession (Viyana)) ve grubun süreli yayın organı olan 'Ver Sacrum ("Kutsal Bahar") dergisinin kurucu üyesi ve başkanı oldu. 1908'e kadar Secession'da kaldı. Grubun amaçları sıra dışı genç sanatçılara sergiler açmak, en iyi yabancı sanatçıların eserlerini Viyana'ya getirmek ve üyelerin çalışmalarını sergilemek için kendi dergisini çıkarmaktı. Grup hiç manifesto ilan etmedi ve belirli bir stili teşvik etmek için yola çıkmadı. Natüralistler, Gerçekçiler ve Sembolistler hepsi bir arada var oldu. Hükûmet onların çabalarını destekledi ve bir sergi salonu inşa etmeleri için onlara kamu arazisini kiraladı. Grubun sembolü Pallas Athena idi; Yunan adalet, bilgelik ve sanat tanrıçasıydı ve Klimt'in 1898'de onun radikal versiyonunu resmettiği kişiydi.

1894'te Klimt, Viyana Üniversitesi'nin Büyük Salonunun tavanını süslemek için üç resim yapmakla görevlendirildi. Yüzyılın başına kadar tamamlanamayan bu üç resmi, "Felsefe", "Tıp" ve "Hukuk", radikal konuları ve malzemeleri nedeniyle eleştirildi ve "pornografik" denildi. Klimt, geleneksel alegori ve sembolizmi, daha açık bir şekilde cinsel olan ve bu nedenle bazıları için daha rahatsız edici olan yeni bir dile dönüştürmüştü. Siyasi, estetik ve dini olmak üzere her kesimden halkın tepkisi geldi. Sonuçta resimler Büyük Salon'un tavanında sergilenmedi. Bu, sanatçının kabul ettiği son kamu siparişiydi. Üç tablo da Mayıs 1945'te geri çekilen Alman kuvvetleri Immendorf Kalesi'ni yaktığında yok oldu.
Kendi Nuda Veritas’ı (1899), statükoyu daha fazla "sallamak" için kendi iddiasını tanımladı. Tamamen çıplak ve kızıl saçlı bir kadın gerçeğin aynasını tutarken kadının üzerinde Friedrich Schiller'in stilize harflerle bir alıntısı vardır: "Yaptıkların ve sanatınla herkesi memnun edemiyorsan lütfen sadece birkaçını memnun et. Çoğunluğu memnun etmek kötüdür."
1902'de Klimt, On Dördüncü Viyana Ayrılıkçı sergisi için besteciyi kutlamayı amaçlayan ve Max Klinger'in anıtsal polikrom heykelinin yer aldığı Beethoven Frizini bitirdi. Sadece sergi için tasarlanan friz, hafif malzemelerle doğrudan duvarlara boyanmıştır. Sergiden sonra tablo korundu ama 1986'da restore edilene kadar tekrar sergilenmedi. Beethoven portresindeki yüz, besteciye ve Viyana Saray Operası direktörü Gustav Mahler'e benziyordu.
Bu dönemde Klimt kendisini kamu siparişleriyle sınırlamadı. 1890'ların sonundan itibaren Flöge ailesiyle birlikte Attersee gölü kıyılarında yıllık yaz tatillerine gitti ve oradaki birçok manzara resmini yaptı. Bu manzaralar figür resmi yapmanın dışında Klimt'i ciddi şekilde ilgilendiren tek türü oluştur. Yoğunluğunun farkında olarak, yerel halk ona Waldschrat ("orman iblisi") adını taktı.
Klimt'in Attersee resimleri, ayrı bir takdiri hak edecek kadar yeterli miktarda ve kalitededir. Resmi olarak, manzaralar, figürlü parçalarla aynı tasarım inceliği ve vurgulu desenleme ile karakterize edilir. Attersee eserlerindeki derin uzay, tek bir düzleme o kadar verimli bir şekilde düzleştirilir ki, Klimt'in bunları bir teleskop kullanarak çizdiğine inanılır.

Klimt'in 'Altın Aşaması' olumlu kritik tepki ve finansal başarı ile damga vurdu. Bu dönemin resimlerinin çoğu altın varaklıydı. Klimt daha önce Pallas Athene (1898) ve Judith ve Holofernes'in Başı (1901) adlı yapıtlarında altın kullanmıştı ancak bu dönemle en popüler ilişkilendirilen eserler Adele Bloch-Bauer Portresi I (1907) ve Öpücük’tür (1907–08).
Klimt çok az seyahat etti ancak her ikisi de güzel mozaikleriyle ünlü Venedik ve Ravenna'ya yaptığı gezileri büyük olasılıkla onun altın tekniğine ve Bizans tasvirlerine ilham verdi. 1904'te Art Nouveau çağının en büyük anıtlarından biri olan, zengin Belçikalı bir sanayicinin gösterişli evi Palais Stoclet'te diğer sanatçılarla birlikte çalıştı. Klimt'in yemek odasına hem Yemin hem de Beklenti olarak yaptığı katkılar kendisinin de açıkça "muhtemelen benim süsleme gelişimimin son aşamasıdır." dediği gibi onun en iyi dekoratif çalışmalarından bazılarıydı.
1905'te Klimt yaşam döngüsünü betimleyen Kadının Üç Çağı tablosunu yaptı. Ludwig Wittgenstein'ın kız kardeşi Margarete Wittgenstein'ın evliliği vesilesiyle, onun portresini yaptı. Daha sonra 1907 ve 1909 yılları arasında Klimt, kürk giymiş sosyete kadınlarının beş tuval tablosunu yaptı.
Evinde çalışırken ve rahatken Klimt, normalde sandaletler ve iç çamaşırı olmayan uzun bir elbise giyerdi. Sade hayatı biraz kapalıydı, sanatına, ailesine ve kendisinin ve birçok meslektaşının sonunda istifa ettiği Ayrılıkçı Hareket dışında çok az şeye adanmıştı. Kafe toplumundan kaçındı ve nadiren diğer sanatçılarla sosyalleşti. Klimt'in ünü genellikle müşterilerini kapısına getirdi ve son derece seçici olmayı göze alabilirdi. Resim yapma yöntemi zaman zaman çok kasıtlı ve özenliydi ve denekleriyle uzun süre oturmayı gerektiriyordu. Cinsel olarak çok aktif olmasına rağmen ilişkilerini gizli tuttu ve kişisel skandallardan kaçındı.
Klimt vizyonu veya yöntemleri hakkında çok az şey yazdı. Çoğunlukla Flöge'ye kartpostal yazıp attı ve günlük tutmadı. "Var olmayan bir otoportre üzerine yorum" adlı nadir bir yazısında, "Hiç otoportre yapmadım. Bir resmin konusu olarak kendimle, diğer insanlarla ilgilendiğimden daha az ilgileniyorum, her şeyden önce kadınlar..." der. Benim özel bir yanım yok. Ben günden güne sabahtan akşama resim yapan bir ressamım... Hakkımda bir şeyler öğrenmek isteyen ... resimlerime dikkatlice baksın."
1901'de Hermann Bahr, “Klimt hakkında bir konuşma” da şöyle yazmıştı: “Nasıl ki bir aşık, erkeğe hayatın onun için ne anlama geldiğini açıklayabilir ve onun en içteki anlamını geliştirebilir, ben de bu resimler için aynı şeyi hissediyorum. "

1911'de “Ölüm ve Yaşam” adlı tablosu Roma'daki (1911) dünya sergileri 'nde birincilik ödülü aldı. 1915'te annesi Anna öldü. Klimt üç yıl sonra 6 Şubat 1918'de Viyana'da o yılın dünya çapında grip salgını nedeniyle inme ve zatürre geçirerek öldü. Viyana'daki Hietzing'deki Hietzinger Mezarlığı'na gömüldü. Sayısız tablosu tamamlanmamış olarak kaldı. Avusturya'nın Viyana şehrinde 2012'de Klimt'in 150. doğum yıldönümü anısına birçok özel sergi düzenlendi.

Klimt'in yaşamı boyunca ür

Hint-Grek sanatı, MÖ 200 yıllarından itibaren Baktriya ve Hindistan yarımadası'nı kontrol eden Hint-Grek sanatıdır MÖ 200-145 arasında Baktriya'nın yönetimini ellerinde tuttular ve Hint Yarımadasına seferler düzenlediler.MÖ 145'ten sonra, Hint-Grek kralları yalnızca eski Hindistan'ın bazı bölgelerinde, özellikle de günümüzün kuzeybatı Pakistan'ına denk gelen Gandhara'da hüküm sürdüler.
Hint-Grekler, bir Grek-Baktriya şehri olarak kurulan Ai-Khanum şehrinin kalıntılarından anlaşılacağı üzere, zengin bir Helenistik mirasa ve sanatsal yeterliliğe sahipti. Günümüz Pakistan'ında, Taxila yakınlarında bulunan Sagala ve diğer birkaç Hint-Grek şehrinde Sirkap, Barikot ve taş paletler gibi Hint-Grekler ait sanatsal kalıntılar bulunmuştur.
Shinkot kutusu gibi Hint-Grek bağlantı bazı Budist nesneler de bilinmektedir. Şimdiye kadar bulunan en önemli Hint-Grek kalıntıları, sanatsal açıdan antikçağın en parlak örneklerinden sayılan Hint-Grek krallarına ait sikkelerdir.
Gandhara'nın Greko-Budist sanatının çoğu, MS 1. yüzyılda genellike Antik Hindistanda bulunan göçebe Hint-İskitlere, Hint-Partlara ve çökme sürecinde olan Kuşanlar gibi Hint-Grek doğrudan haleflerine dayanır Pek çok Gandharan sanat eseri tam olarak tarihlendirilemez, bu da kesin kronolojiyi yoruma açık bırakır. Hint-Grek Hindistanı MÖ 10-20 yıllarında Pencap'ta hüküm sürmüş ll.Strato'ya kadar yönettiklerinin fark edilmesiyle Hint-Grek ve Grek-Budist sanatı arasındaki ilişki yeniden teyit edilmiştir.

Hollanda Altın Çağı, Hollanda tarihinde 1585-1702 yılları arasındaki döneme verilen ad. Bu dönemde Hollanda bilim, ticaret ve sanat dallarında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri haline gelmiştir.
Hollanda'nın Altın Çağı 1585 yılında Anvers'in İspanya'nın eline geçmesi sonucu güneydeki zengin Kalvinci (Protestan) tüccarların ve aydınların kuzeye sığınmalarıyla başladı. Ayrıca İspanya'daki Engizisyon'dan kaçan Sefarad Yahudiler, Fransa'dan kaçan Protestan Huguenotlar da Hollanda'ya sığındı. Böylece Avrupa'nın en zengin ve aydın insanları Hollanda'da toplanmış oldu.
XVII. yüzyıl boyunca Hollandalılar dünyanın her bölgesiyle ticarete girdiler. Kuzey Amerika'da Nieuw Amsterdam gibi koloniler kurdular. 1602 yılında kurulan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (Vereenigde Oostindische Compagnie) Asya'da koloniler kurdu. Bu koloniler zamanla Endonezya ülkesini oluşturdu. İlk olarak Osmanlı Devleti'nden ithal edilen laleler Hollanda'da bir tutku haline geldi. Ünlü Hollandalı ressamlar Rembrandt (1606-1669) ve Rubens (1577-1640) bu dönemde sanatlarını doruğa çıkardılar.
Ayrıca Hollandalılar köle ticaretinden büyük bir kâr sağladılar. 1650 yılında Hollanda Avrupa'da köle ticaretinin merkezi haline geldi. Amsterdam limanında kayıtlı köle gemilerinin sayısı 10.000'i aşıyordu.

Hollanda Altın Çağı resmi Barok sanatı Avrupa'nın diğer bölgelerinde egemen olan Karavagizm ve natüralizm gibi birçok eğilimi takip etti ancak lider natürmort, manzara ve tür resmi konularıydı. Portre de popülerdi ancak tarih resmi en yüksek tür olarak alıcı bulmakta zorlandı. Kilise sanatı neredeyse yoktu ve her türden küçük heykeller üretildi. Açık pazar için sanat koleksiyonculuğu ve resim başka yerlerde de yaygın olsa da, sanat tarihçileri, bazı resimsel konuların popülaritesinde itici güçler olarak artan sayıda zengin Hollandalı orta sınıf ve başarılı ticari patronlara işaret eder.
Bu eğilim, Katolik Avrupa'da sanata egemen olan Karşı Reformasyon kilise himayesinin yokluğuyla birlikte, çok sayıda "günlük yaşam sahneleri" veya tür resimleri ve diğer laik konular sonuçlandı. Örneğin, manzaralar ve deniz manzaraları, denizden geri kazanılan araziyi ve Cumhuriyet'in Altın Çağı'nı belirleyen ticaret ve deniz gücü kaynaklarını yansıtır. Hollanda Barok resminin oldukça karakteristik bir konusu, büyük grup portresidir, özellikle sivil ve milis guilds Rembrandt van Rijn 'ler Gece Nöbeti. Natürmort 'un özel bir türü pronkstilleven denilen (Hollandaca 'gösterişli natürmort') idi. Bu süslü natürmort resim tarzı 1640'larda Anvers'de Frans Snyders, Osias Beert, Adriaen van Utrecht gibi Flaman sanatçılar tarafından geliştirilmiştir. Hollandalı Altın Çağ ressamları çoğunlukla yaşayan insanları ve hayvanlarla birlikte çeşitli nesneleri, meyveler, çiçekleri ve ölü av hayvanları betimleyerek bolluğu vurgulayan natürmortları resmettiler. Tarz kısa süre sonra Hollanda Cumhuriyeti 'nden sanatçılar tarafından benimsendi.
Bugün Hollanda Altın Çağı'nın en tanınmış ressamları dönemin en baskın figürü Rembrandt, Delft tür ustası Johannes Vermeer, yenilikçi manzara ressamı Jacob van Ruisdael ve portreye yeni bir hayat aşılayan Frans Hals. Bazı önemli sanatsal tarzlar ve eğilimler arasında Haarlem Mannerism, Utrecht Caravaggism, Delft okulu, Leiden fijnschilder ve Dutch klasisizm sayılabilir.

Lale çılgınlığı

Hudson Nehri Ekolü, estetik vizyonu Romantizmden etkilenen bir grup manzara ressamı tarafından şekillendirilen 19. yüzyıl ortalarında bir Amerikan sanat hareketiydi. Tablolar tipik olarak Hudson Nehri Vadisi'ni, Catskill, Adirondack ve Beyaz Dağların çevresini tasvir ediyor. Okulla ilişkilendirilen ikinci nesil sanatçıların eserleri, New England, Maritimes, Batı Amerika ve Güney Amerika'daki diğer yerleri kapsayacak şekilde genişledi.

Hudson Nehri Ekolü adını New York Tribune sanat eleştirmeni Clarence Cook veya peyzaj ressamı Homer Dodge Martin tarafından bulunulduğu düşünülüyor. Plein-air Barbizon ekolü Amerikalı sanatçılar ve koleksiyoncular arasında moda haline geldikten sonra stil gözden düştüğü için başlangıçta aşağılayıcı bir şekilde kullanıldı.
Hudson Nehri Ekolü tabloları, 19. yüzyılda Amerika'nın üç temasını yansıtır: keşif, inceleme ve yerleşim. Ayrıca Amerikan manzarasını, insan ve doğanın barış içinde bir arada yaşadığı pastoral bir ortam olarak tasvir ediyorlar. Hudson Nehri Ekolü manzaraları, gerçekçi, ayrıntılı ve bazen idealize edilmiş doğa tasvirleriyle karakterize edilir. Genel olarak, Hudson Nehri Ekolü sanatçıları, dini inançlarının derinliğinde farklılık gösterseler de, Amerikan manzarası biçimindeki doğanın; Tanrı'nın bir yansıması olduğuna inanıyorlardı. Claude Lorrain, John Constable ve JMW Turner gibi Avrupalı ustalardan ilham aldılar. Birkaç ressam Düsseldorf resim okulunun üyeleriydi, diğerleri Alman Paul Weber tarafından eğitildi.

Thomas Cole genellikle Hudson Nehri Ekolü'nün kurucusu olarak kabul edilir. 1825 sonbaharında Cole, Hudson'da bir buharlı gemiye bindi, önce West Point'te, sonra Catskill iskelesinde durdu. Bölgenin ilk manzaralarını boyamak için batıya, New York'un doğu Catskill Dağlarına doğru yürüdü. Çalışmalarının ilk incelemesi 22 Kasım 1825'te New York Evening Post'ta yayınlandı. Cole İngiltere'liydi ve Amerikan manzarasındaki parlak sonbahar renkleri ona ilham verdi. Hudson Nehri Ekolü'nün öne çıkan bir unsuru, milliyetçilik, doğa ve mülkiyet temalarıydı. Hareketin yandaşları da çağın ekonomik ve teknolojik gelişimine şüpheyle yaklaşma eğilimindeydiler.

Hudson Nehri Ekolü sanatçılarının ikinci kuşağı, Cole'un 1848'de erken ölümünden sonra ortaya çıktı; üyeleri arasında Cole'un ödüllü öğrencisi Frederic Edwin Church, John Frederick Kensett ve Sanford Robinson Gifford vardı. Bu ikinci neslin sanatçılarının eserleri genellikle Luminizm örnekleri olarak tanımlanır. Kensett, Gifford ve Church ayrıca New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nin kurucuları arasındaydı.

Peyzaj (sanat)
Romantizm
Romantik milliyetçilik

Özel

Genel

American paradise: the world of the Hudson River school. New York: The Metropolitan Museum of Art. 1987. ISBN 9780870994968. 
Hudson River school visions: the landscapes of Sanford R. Gifford. New York: The Metropolitan Museum of Art. 2003. ISBN 9780300101843. 6 Kasım 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Haziran 2021. 
Ferber, Linda S. The Hudson River School: Nature and the American Vision. New-York Historical Society, 2009.
Sullivan, Mark W. The Hudson River School:  An Annotated Bibliography.  Metcuhen, NJ; Scarecrow Press, 1991.
Wilmerding, John. American Light: The Luminist Movement, 1850–1875: Paintings, Drawings, Photographs. National Gallery of Art, Washington, D.C., 1980. 9780064389402ISBN 9780064389402. OCLC 5706999OCLC 5706999.

Hudson Nehri Ekolü 18 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., American Art Gallery
Hudson Nehri Ekolü 14 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Metropolitan Museum of Art
Hudson Nehri Ekolü Ulusal Park Servisi genel bakış 3 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wadsworth Atheneum'un Hudson Nehri Ekolü Koleksiyonu 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jacksonville, Amerika Birleşik Devletleri'nin Florida eyaletinin en kalabalık şehri ve tüm Amerika'nın en kalabalık 13'üncü şehridir.
Jacksonville, 1986'ya kadar Duval County sınırlarındaydı ve county'nin idarî merkeziydi. 1986'da Jacksonville ile Duval County birleştirildi. Jacksonville'in şehir sınırları dışında (ve Duval County içinde) olan tüm varoşları yeni kurulan Jacksonville Konsolide Şehir ve County idaresi altına verildi. Böylece yüzölçümü 2.265,28 km² olan konsolide Jacksonville şehri ABD'nin en büyük yüzölçümü olan şehirsel yerel idare birimi oldu.
Bu konsolidasyon şehrin nüfusuna da etki yaptı. 2012 nüfus tahminine göre 1986'dan sonraki sınırlar içinde Jacksonville nüfusu 836.507 kişi olup Florida eyaletinin ve güneydoğu ABD'nin en kalabalık şehri oldu. Tüm ABD'de ise Jacksonville nüfus bakımından 12. sıraya girdi. ABD Sayım Bürosu tarafından tanımlanan ve Jacksonville şehrinin teksif noktası olan Jacksonville Metropoliten Bölgesi'nin nüfusu ise (2010 Nüfus Sayımı ile)  1.345.596 kişi olmuştur.
Florida Eyâleti'nin en kuzeydoğu toprakları olan "Birinci Sahil" bu şehirle başlar. Şehir "St John Nehri" kenarında konumlanmıştır. Karayolu ile Georgia-Florida eyalet sınırından 40 km güneyde ve Miami şehrinin 550 km kuzeyindedir. Bu konsolide şehre dahil olan Atlas Okyanusu kıyısında bulunan "Jacksonville Beaches" adlı yaz tatili sahil kasabaları (Atlantic Beach, Neptune Beach ve Jacksonville Beach) için alt belediyeler ihdas edilmiştir.
Jacksonville'in bulunduğu mevki yüzyıllarca yerli Amerikalar olan Timucua halkı tarafından yerleşilmişti. Bu mevkide 1564'te kıtasal ABD'de ilk Avrupalı yerleşme odağı olarak "Fort Caroline" kuruldu. İngilizler Florida'yı zapt ettiklerinde bu mevkide daralan ve sığır sürülerinin geçirilmesine elverişli olan (yerli Amerikalı Seminole'lar tarafından"Wacca Pilatka" adı verilen) "St John Nehri"'nin sığ geçiş mevkiinde bir yerleşke kuruldu ve buna İngilizler "Cowford" adı verdiler. 1821'de ABD Florida'yı İspanya'da kazandıktan sonra 1822'de ABD Florida Arazileri askeri valisi olan (sonra 7. ABD devletbaşkanı seçilen) Andrew Jackson adına ithaf edilen bir şehir (Jacksonville adı ile) kuruldu.
19. yüzyıl sonlarında Jacksonville'de yapılan ve genişletilen liman tesisleri Jacksonville'nin ABD için gayet önemli bir askeri ve sivil derin deniz limanı olmasına neden olup şehrin hızla gelişmesini sağladı. 1900'lu yılların başında Amerika'nın en büyük ticaret merkezlerinden biri olmuştu. Yine aynı dönemlerde şehirde çok büyük tahribata yol açan bir yangın çıkmıştır. Şehrin denize yakın nehir kenarında olması dolayısıyla bu şehirde ve yakınlarında günümüzde iki önemli ABD Donanması üssü ve Florida'nın üçüncü büyük ticari sivil limanı olan Port of Jacksonville bulunmaktadır.
Jacksonville bölgesi yerel ekonomisinde günümüzdeki önemli sektörler başında "bankacılık", "sigortacılık", "lojistik-taşıma-depolama", "sağlık hizmetleri" bulunmaktadır. Florida eyaletinin diğer önemli şehirlerinde olduğu gibi Jacksonville'de de "turizm" sektörü (özellikle golf sporu için)  önemli olup şehir ve etrafında birçok "golf sahası" kurulmuş bulunmaktadır.
Şehirde bulunan devlet üniversitenin Kuzey Florida Üniversitesi (UNF)'dir ve kampüsü şehrin güney doğusundadır. Ayrıca Florida Community College of Jacksonville (FCCJ) de burada bulunur.
Amerikan Futbol Ligi (NFL) takımlarından Jacksonville Jaguars'a ev sahipliği yapar. 6 Şubat 2005 tarihinde Superbowl 32, Philadelphia Eagles ile New England Patriots takımları arasında, bu şehirde oynanmıştır ve maçı New England kazanmıştır.
ABD Doğu kıyısının en büyük federal otoyolu olan I-95 bu şehrin içinden geçer. Güney bölgesinin en uzun federal otoyolu olan I-10 ise buradan başlar ve Los Angeles'a kadar gider.
Şehir merkezi ile Sport Complex arasında yer alan Maxwell House kahve fabrikası, rüzgârın yönüne göre, şehrin her yerine kahve kokuları salmaktadır. Şehrin her yerinde, her an kahve kokusu alınabilir.

Jean-Léon Gérôme (11 Mayıs 1824 - 10 Ocak 1904), Fransız ressam, heykeltıraş ve öğretmen.
Tarihsel ve oryantalist stilde resimler yapmıştır. Oryantalizm akımının en önemli sanatçılarındandır. Yaşamının son 25 yılında heykelle de uğraşmıştır.
Birçok ünlü ressamın öğretmeni olmuştur. Öğrencileri arasında Odilon, Redon, Thomas Eakins, Mary Cassatt, Osman Hamdi Bey ve Şeker Ahmet Paşa gibi ünlü ressamlar bulunur.

Jean-Léon Gérôme Vesoul, Haute-Saône'da doğdu. 1840'ta Paris'e gitti ve burada 1843'te İtalya'ya gittiği Paul Delaroche'ın yanında çalıştı. Floransa, Roma, Vatikan ve Pompeii'yi ziyaret etti. 1844'te Paris'e döndüğünde, Delaroche'un birçok öğrencisi gibi Charles Gleyre'nin atölyesine katıldı ve kısa bir süre orada çalıştı. Daha sonra École des Beaux-Arts'a katıldı. 1846'da prestijli Prix de Rome'a girmeye çalıştı, ancak figür çizimi yetersiz olduğu için son aşamada başarısız oldu.

Horoz Dövüşü adlı tablosu (1846), arka planda Napoli Körfezi'yle iki horoz dövüşen horozlar ile çıplak bir genç adam ve çok ince dökümlü genç bir kadını tasvir eden akademik bir çalışmadır.
Bu tabloyu 1847'deki Paris Salonu'na gönderdi ve burada kendisine üçüncü sınıf bir madalya kazandırdı. Bu çalışma, Gleyre'nin stüdyosunda (Henri-Pierre Picou ve Jean-Louis Hamon dahil) oluşan Neo-Grek hareketinin özü olarak görülüyordu ve eleştirisi Gérôme'u ünlü yapan ve kariyerini etkin şekilde başlatan etkili Fransız eleştirmen Théophile Gautier tarafından desteklendi.

1852'de Gérôme, seçtiği alegorik bir konunun büyük bir duvar resmini yapması için iş aldı. Mesih'in doğuşunu fethedilen ulusların Augustus'a saygı göstermesiyle birleştiren Augustus Çağı, Mesih'in Doğuşu, muhtemelen bu duvar resmini yaptıran ve "yeni Augustus" olarak tanımlanan hükûmeti III. Napolyon'u pohpohlamak için tasarlanmıştı. Önemli bir peşinat Gérôme'un önce 1853'te aktör Edmond Got ile birlikte Konstantinopolis'e ve 1854'te Yunanistan ve Türkiye'ye ve Tuna kıyılarına seyahat etmesini ve araştırma yapmasını sağladı. Burada kırbaç tehdidi altında müzik yapan Rus askerlerinin bir konserinde hazır bulundu.

1853'te Gérôme, Paris'teki Rue Notre-Dame-des-Champs'ta bulunan bir stüdyo grubu olan Boîte à Thé'ye taşındı. Burası, George Sand'in besteciler: Hector Berlioz, Johannes Brahms ve Gioacchino Rossini ile romancılar Théophile Gautier ve İvan Turgenyev'i ağırladığı sanatçılar, yazarlar ve aktörler için buluşma yeri oldu.
1854'te, Paris'teki St. Séverin kilisesindeki St. Jerome Şapeli'ni dekore ederek bir başka önemli görevi daha tamamladı. Bu şapeldeki St. Jerome'un Son Cemaati, Ingres okulunun dini eserleri üzerindeki etkisini yansıtır.
1855 Evrensel Sergisine Pifferaro, Shepherd ve Augustus Çağı, İsa'nın Doğuşu 'i koydu ancak en çok ilgiyi gören mütevazı Rus Kampında Eğlence tablosuydu.

1856'da Gérôme ilk kez Mısır'ı ziyaret etti. Seyahat programı Yakın Doğu'nun klasik Büyük Turu'nu takip etti, Nil'den Kahire'ye, Feyyum'a, sonra Nil'den daha da yukarı Abu Simbel'e, sonra tekrar Kahire'ye, Sina Yarımadası'ndan Sina'ya ve Wadi el-Araba'dan Kudüs'e ve son olarak Şam'a. Bu, Arap dini uygulamalarını, tür sahnelerini ve Kuzey Afrika manzaralarını tasvir eden birçok Oryantalist resmin başlangıcını müjdeledi.

Bunlar arasında, Doğu ortamının kadın çıplaklığı tasvirleriyle birleştirildiği resimler de vardır. Köle Pazarı, Bursa'nın Büyük Havuzu, Haremdeki Havuz ve benzeri konular, Gérôme'un Paris stüdyosunda resmedilen idealize edilmiş çıplaklarla doğru bir şekilde gözlemlenen Orta Doğu mimari ayrıntılarını birleştirdiği hayal ürünü eserleriydi.
(2019'da, sağcı popülist Alman partisi Almanya için Alternatif, 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki kampanya posterinde Köle Pazarını kullanmıştı.)
Seyahatleri sırasında Gérôme, stüdyoda oryantal sahneler oluşturmak için eserler ve kostümler topladı, arka planlar için doğadan yağlı boya çalışmaları yaptı. 1878 tarihli bir otobiyografik denemede Gérôme, yerinde yapılmış yağlı boya eskizlerinin kendisi için ne kadar önemli olduğunu şöyle anlatmıştır: "Uzun yürüyüşlerden sonra parlak güneş altında yorgun düşsem bile, kamp yerimize varır varmaz konsantre bir şekilde çalışmaya koyuldum. Ama Ah! Geride ne kadar çok şey kaldı ki, sadece anısını taşıdım! Ve en canlı anıya göre bir tuval parçasına üç renk dokunuşunu tercih ederim, ancak insan biraz pişmanlıkla devam etmek zorundaydım."
Gérôme'un ünü, 1857 Paris Salonu'nda sergilediği Çölü Geçen Mısırlı Acemi Askerler, Memnon ve Sesostris, Sulanan Develer ve Suite d'un bal masqué (Aumale dükü tarafından satın alınmış olup halen Chantilly'deki Musée Condé'dedir; Gérôme'un 1859'da yaptığı bir kopyası olan Maskeli Balodan Sonraki Düello, Walters Sanat Müzesi'ndedir) tablolarıyla büyük ölçüde arttı.

1858'de, Prens Napoléon Joseph Charles Paul Bonaparte'ın Paris evini Pompei tarzında dekore etmesine yardım etti. Prens, Pompei tarzında bir genelev tasviri olan Yunan İç Mekanını (1850) satın almıştı.
1859 Salonu'nda sergilenen Ave Caesar! Morituri te Salutant 'ta Gérôme, Klasik konuları resmetmeye geri döndü, ancak resim halkın ilgisini çekmedi. Kral Candaules (1859) ve Areopagus'un Önünde Phryne ve Aspasia'nın Evinde Alcibiades'i Arayan Sokrates (ikisi de 1861) ressamın seçtiği konular nedeniyle bir miktar skandala yol açtı ve Paul de Saint-Victor ve Maxime Du Camp'ın sert saldırılarına ilham verdi. Ayrıca 1861 Salonu'nda, Mısırlı Saman Kırma ve Rembrandt'ın Gravürü Isırması adlı çok ayrıntılı tamamlanmış iki eserini sergiledi.
1863'te uluslararası sanat simsarı Adolphe Goupil'in kızı Marie Goupil (1842–1912) ile evlendi. Dört kızları ve bir oğulları oldu. En büyük kızı Jeanne (1863-1944) idi ve onu Suzanne (1867-1941; Aimé Morot ile evlendi), Blanche (1868-1918) ve Madeleine (1875-1905) izledi. Evlendikten sonra Folies Bergère'e yakın Rue de Bruxelles'deki bir eve taşındı. Evi ahırları olan büyük bir eve, alt katında bir heykel stüdyosu ve en üst katında bir resim stüdyosuna dönüştürdü.

Ackerman, Gerald M. (1986) Jean-Leon Gerome: His Life, His Work 1824-1904 (PocheCouleur, No. 21), Londra:Sotheby Parke Bernet Pubns; ISBN 978-0856673115 (İngilizce)
Ackerman, Gerald M. (Rev.ed. 2000) Jean-Leon Gerome. Monographie revisee et catalogue raisonne mis a jour (Les Orientalistes, Vol. 4), Art Creation Realisation, ISBN 978-2867701375 (Fransızca)
Allen, Scott (2010) Reconsidering Gerome, Getty Pubns. ISBN 978-1606060384 (İngilizce)
des Cars, Laurence; de Font-Réaulx, Dominique ve Papet, Edouard (2010), Jean-Leon Gerome, Paris:Skira, ISBN 978-8857207025 (İngilizce)
Collective (2010) Jean-Léon Gérôme : (1824-1904) L'histoire en spectacle, Paris: Skira Flammarion ISBN 978-2081241862 (Fransızca)

Artcyclopedia.com websitesi "Jean-Léon Gérôme" maddesi. Online:[1]10 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ARC Arts Renewal center websitesi "Jean-Leon Gerome" maddesi. Online [2]14 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Johannes ya da Jan Vermeer (d. 31 Ekim 1632, Delft - ö. 15 Aralık 1675, Delft). Evlerin içindeki gündelik hayatı betimlediği tablolarıyla tanınan Hollandalı Barok ressam.
Vermeer yaşamı boyunca başarılı, taşralı bir tür ressamı olarak tanındı. Ölümünün ardından eşi ve çocuklarına borç bırakmasından -muhtemelen nispeten az tablo ürettiği için- zengin olmadığı bellidir.
Vermeer, parlak renkler, peygamberçiçeği mavisinden sarıya kadar pahalı boya maddeleri kullandığı resimleri üzerinde son derece dikkatli ve yavaş çalıştı. Tablolarındaki ışık kullanımı ve ustalıklı işleyiş ile ünlendi. Çalışmalarında çoğunlukla açık bir sevgi teması özellikle de aşk hastalığı dikkat çeker. Onun eserlerinde yarattığı dünya yaşadığına göre çok daha kusursuzdu.
Ölümünün ardında iki yüzyıl boyunca unutulan Vermeer, 1866 yılında sanat eleştirmeni Thoré Bürger tarafından tekrar keşfedildi. Bürger, Vermeer'in 66 eseri hakkında bir makale yayınladı (bugün bu eserlerden 35 tanesinin onun olduğu kabul edilmektedir) O günden itibaren Vermeer'in ünü büyüdü ve Hollanda Altın Çağı'nın en önemli ressamlarından biri kabul edilmeye başlandı.

Vermeer'in yaşamı hakkında çok az bilgi vardır. Delft kentinde resim yaparak yaşamını kazandığı düşünülmektedir. Ressamla ilgili kaynaklar bazı devlet kayıtları ve diğer ressamların yorumları olduğu için Thoré Bürger onu "Delft'in Sfenksi" olarak andı. John Michael Montias, Vermeer hakkında Vermeer and his milieu: a web of social history isimli bir biyografi yazdı. Bu biyografide de ressamın yaşamından çok o dönemki sosyal hayat anlatıldı.  

31 Ekim 1632'de Johannes Reform Kilisesi'nde vaftiz edildi. Babası Reijnier Janszoon orta sınıf bir ipek işçisiydi. Bir süre Amsterdam'da ressamların yaşadığı bir sokakta kaldıktan sonra 1615 yılında Digna Baltus ile evlendi ve çift Delft'e taşındı. 1620'de kızları Gertruy'u vaftiz ettirdiler. 1630'larda Reynier Janz resim ticaretine başladı. 1631'de ise Uçan Tilki isimli bir han aldı. On sene sonra pazar meydanında daha büyük bir han aldı. Vermeer'in babası 1652'de öldü.

Bir Protestan kilisesinde vaftiz edildiği bilgisine rağmen Johannes Reijniersz Vermeer, Katolik bir kız olan Catherina Bolenes ile evlendi.Evliliğin kutlaması küçük bir köy olan Schipluiden'de yapıldı. Damat için bu, kârlı bir evlilikti çünkü kayınvalidesi Maria Thins, Vermeer'e göre çok zengin bir kadındı. Büyük ihtimalle 5 Nisan 1653'teki nikâhtan önce ressamın Katolik olmasını da o istemişti. 
Bazı uzmanlar Vermeer'in Katolikliğine şüpheyle yaklaşmaktadır. Fakat ressam Katolik İnancının Alegorisi (1670-1672) isimli tablosunda komünyon inancını anlattı. Bu tablo, gizli bir kiliseye sahip bir Katolik için yapılmıştı. 
Vermeer, evlerinin ikinci katındaki odasında hayatının sonuna kadar resimler çizdi. Eşi ressama on dört çocuk doğurdu. Bu çocukların on tanesi yaşayabildi (üç erkek ve yedi kız).

Vermeer'in bir ressamın yanında çırak olup olmadığı ve eğer olduysa o ressamın kim olduğu belirsizdir. Genellikle kendi kasabasında çalıştığına ve öğretmeninin ya Carel Fabritius ya da Leonaert Bramer olduğuna inanılır. Kendi kendine resim yapmayı öğrenmiş olabileceği gibi, babasının bağlantıları sayesinde bir eğitmen tarafından eğitilmiş de olabilir.

29 Aralık 1653'te, Vermeer ressamlar için ticari bir kuruma üye oldu. Kurumun kayıtlarına göre Vermeer üyelik için gerekli ücreti ödememişti. Bu da onun finansal durumunun kötülüğü hakkında bir ipucu olabilir. 1657'de yerel bir sanat koleksiyoncusu olan Pieter van Ruijven ile tanıştığı ve Ruijven'in Vermeer'e para verdiği düşünülmektedir. 1662'de ise Vermeer kurulun yöneticiliğine seçildi. 1663, 1670 ve 1671'de bu makama tekrar seçilmesi çevresi tarafından takdir edildiğinin bir kanıtı olabilir.
Vermeer her tablosu üzerinde teker teker çalışan ve senede en fazla üç eser üreten bir ressamdı. 1672 yılında XIV. Louis'nin komutasındaki Fransız ordusu güneyden saldırarak Hollanda Cumhuriyeti'ni işgal etti. Bu sırada İngilizler de ülkeye savaş açmıştı ve doğudan da iki Alman piskoposu Hollanda'ya zarar vermeye çalışıyordu. Bütün bu olaylar pek çok Hollandalının paniklemesine, dükkânların ve okulların kapanmasına sebep oldu. Bu şekilde geçen yıllar Vermeer'e hem bir ressam hem de bir sanat tüccarı olarak büyük zarar verdi. Geniş bir aileye bakmak zorunda olan ressam borçlanmaya başladı.
Sanatçı, Aralık 1675'te geçirdiği cinnet sonucu bir buçuk gün içerisinde 43 yaşında öldü. Eşi, yazılı bir dokümanda kocasının ölüm sebebinin finansal baskıların oluşturduğu stres olduğunu açıkladı. On bir çocuğu tek başına büyütmek zorunda kalan Bolnes yüksek mahkemeden borçların silinmesini istedi.
Delft'te saygı duyulan bir ressam olan Vermeer, yaşadığı dönemde kendi kasabası dışında tanınamadı.

Vermeer  pointillé olarak adlandırılan tekniği kullanıyordu ve resimlerini boyayı tuval üzerine gevşek ve tanecikli katmanlar hâlinde yayarak çiziyordu. Resimlerinde kusursuz yerleşimi yakalayabilmiş olmasına rağmen, tablolarında ön çalışmalara ait izler bulunmaz. Ayrıca, tablolar haricinde hiçbir çizim, kesin olarak Vermeer'e mal edilmemiştir. David Hockney'nin yanı sıra, Hockney-Falco tezini savunan birçok sanat tarihçisine göre, ressam bu kesin yerleşimi elde edebilmek için camera obscura kullanıyordu. Çıplak göz yerine bu tür bir lensin kullanılmasıyla ortaya çıkacak ışık ve perspektif etkilerinin Vermeer'in tablolarında da görülmesi, bu görüşü desteklemektedir. Ancak ressamın camera obscura'yı ne ölçüde kullandığı konusu, tarihçiler arasında tartışmalıdır.
On yedinci yüzyıl ressamları arasında Vermeer kadar müsrif bir şekilde lacivert taşı ya da doğal lacivert gibi pahalı boya maddeleri kullanan yoktur. Vermeer, sadece bu maddeleri kullanarak doğallığı yakalamamış ayrıca amber ve toprak gibi maddelerle iç mekandaki ışıklandırma ve duvara birden çok renk yansıtma konusunda başarılı olmuştur. Vermeer'in bu çalışma metodunda Leonardo'dan esinlendiği düşünülmektedir.
Ressamın, doğal laciverti en etkili kullandığı eserlerinden biri Şarap Bardaklı Kız'dır. Kırmızı saten elbisenin gölgelerinde doğal lacivert görülebilir. Kırmızı ve lacivertin birleşmesi ile yer yer oluşan morlarla eserdeki renk kullanımı çok güçlüdür.
Vermeer finansal olarak zora düştüğü 1672 senesinde bile pahalı boya maddeleri kullanmaya devam etti. Bu sebeple Vermeer'in bu maddeleri bir koleksiyoncudan büyük ihtimalle de patronu Pieter Claesz van Ruijven'den tedarik edildiğine inanılmaktadır.

Vermeer çoğunlukla ev yaşamını konu alan iç mekanlar çizdi. İki şehir manzarası dışında çalışmaları tür resimleri ve portrelerin başarılı örnekleridir.
Eserleri ile on yedinci yüzyıl Hollanda sosyal hayatına dair fikirler de verdi. Basit bir kadının süt dökmesinden zenginlerin lüks odalarındaki portrelerine kadar her seviyeden insanı çizdi. Çalışmalarından dini ve bilimsel yan anlamlar da çıkartılabilir.

Vermeer tablolarından sadece üç tanesine tarih attı. Bunlar: 1656 yılında yaptığı Muhabbet Tellalı, şu anda Louvre'da sergilenen 1668 tarihli Astronom ve Coğrafyacı (1669).
Muhabbet Tellalı'ndan sonra Vermeer'in tüm tabloları çağdaş konuları ele alan daha küçük boyutlu ve mavi, sarı, gri renklerin ağırlıkta olduğu eserler oldu. Genellikle iç mekanlarda bulunan bir ya da iki kişiyi sol tarafta yer alan bir pencereyle betimledi. Düzenlemelerindeki denge ve uzamsal sıra ressamın karakteristiği kabul edilir. Çoğunlukla ev içi aktiviteleri konu ettiği için tablolarında şiirsel bir zamansızlık vardır. Örneğin Açık Pencere Önünde Mektup Okuyan Kız isimli tablosunda bu özellik fark edilebilir. Vermeer bu dönemde sadece iki tane manzara resmi yaptı: Delft Manzarası ve Delft'te bir Sokak.
Onun tavrını yansıtmayan bazı eserlerinin geç dönem tabloları olduğu kabul edilir. İnancın Alegorisi (yaklaşık 1670) ve Mektup (yaklaşık 1670) bunlara örnektir.
Çok tartışılan, Vermeer'in tablolarında rastlanan duru aydınlatmaları, ressamın camera obscura kullanarak elde ettiğine inanılır. Bu etkiye örnek olarak Londra'daki Kraliyet Koleksiyonu'nda yer alan Beyefendiyle Birlikte Klavsenin Yanında Duran Hanımefendi verilebilir. Aynı çalışmasında kadının üzerinde duran aynanın yarattığı yansımalar ressamın optiğe olan merakının bir kanıtı gibidir.

Ressamın Delft Manzarası isimli tablosu Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde isimli romanında önemli bir rol alır.
İnci Küpeli Kız romanı ve bu romandan uyarlanan aynı isimli film Vermeer'in İnci Küpeli Kız tablosundaki modeliyle olan ilişkisini anlatır.
Girl in Hyacinth Blue isimli roman Vermeer'in aynı isimli tablosundan esinlenerek yazıldı. Bu roman 2003 yılında televizyon filmi olarak çekildi.
Jon Jost, All the Vermeers in New York isimli bir film çekti.
Jonathan Richman'ın 2008 yılında çıkardığı albümü Because Her Beauty Is Raw And Wild'da No One Was Like Vermeer isimli bir şarkı vardı.
Bob Walkenhorst, solo albümü The Beginner'da ise Jan Vermeer isimli bir şarkıya yer verdi.
Vermeer isimli bir likör markası bulunmaktadır. Likörün şişesinde ise İnci Küpeli Kız logosu vardır.
Salvador Dalí, Vermeer'e büyük saygı duyuyordu. Ressamın De kantwerkster isimli eserinden esinlenerek bir tablo yapan Dalí ayrıca 1934 yılında Masa olarak kullanılabilen Delft'li Vermeer Hayaleti isimli bir çalışma da yaptı.
Alman besteci Louis Andriessen, Writing to Vermeer isimli bir opera yazdı.
Girl, Interrupted filmi ve romanı ismini Vermeer'in İngilizcesi Girl Interrupted at her Music olan tablosundan aldı.
Peter Greenaway'in 1985 yapımı filmi A Zed & Two Noughts'ta Van Meegeren isimli bir karakter vardı. Bu karakter Vermeer'in resimlerinin kopyalarını yapabilmek için resimlerle tamamen aynı sahneleri oluşturuyordu.

Genel
Kreuger, Frederik H. New Vermeer, Life and Work of Han van Meegeren. 2007. ISBN 90-5959-047-2
Schneider, Nobert. Vermeer. Benedikt Taschen Verlag. Köln, 1993.
Sheldon, Libby ve Costaros Nicola. Johannes Vermeer’s ‘Young woman seated at a virginal. The Burlington Magazine. Şubat 2006.
Wadum, J. Vermeer Studies. Studies in the History of Art. Center for Advanced Study in the Visual Arts. 1998.
K. Arthur Jr. Jan Vermee

Karikatür, ele aldığı konuları komik veya iğneleyici olması için abartan ve çarpıtan resim türüdür. Edebiyattaki abartılı ve çarpıtıcı betimlemelerin, aynı amaca yönelik olarak çizim biçiminde kullanılmasıdır.
Basında karikatürler sosyal ve siyasi eleştiri yapmak için sıklıkla kullanılırlar. Ayrıca tüm dünyada bu amaçla düzenli olarak yayımlanan dergi ve gazeteler mevcuttur. Tüm bunların yanında farklı amaçlar için de karikatürler bulunmaktadır.
Türkçeye Fransızcadan geçen karikatür sözcüğü, İtalyanca yüklemek veya sorumlu tutmak anlamına gelen caricare- sözcüğünden türemiş olup, ilk defa İngiliz doktor Sir Thomas Browne'un 1716 yılında yayımladığı Christian Morals adlı kitapta geçmiştir. Bu bağlamda, karikatür anlam yüklenmiş resim anlamına gelmektedir. Karikatür öğretmeni Sam Viviano'ya göre bu, gerçek yaşamdaki insanların tarifi olup, kurgusal insanların yeniden üretimleri değildir. Yine kimi çevrelerce karikatürist olarak kabul edilen ve aynı zamanda birçok çizgi filme de imza atan Walt Disney, yaptığı en zor şeyin, insan gibi davranacak bir hayvana vereceği en uygun karikatür ifadesinin nasıl olacağını bulmak olduğunu söylemiştir.

Bilinen en eski modern karikatür örnekleri, belirli kusurlarını modele dökmek için insanları gözlemleyen Leonardo da Vinci tarafından verilmiştir. Bunlarda amaç, özgün olanın bir portreden daha vurucu olduğu izlenimi vermekti. Gian Lorenzo Bernini (1598-1680), yine bu alandaki ilk sanatçılardan biri olup, bir insanı üç-dört çizgiyle mizahi olarak betimlemeyi başarmasıyla bilinmektedir. Karikatür sanatı, zamanla Fransa ve İtalya'daki kapalı aristokrat kesiminde yaygınlaştı.

Dünyada yayımlanan ilk karikatür kitabı İngiltere'de basılan ve Mary Darly'nin A Book of Caricaturas (1762) adını verdiği eserdir. Yine 18. yüzyılda bu alanda uzmanlaşan İngiliz Thomas Rowlandson (1756–1827) ve James Gillray (1757–1815) gibi isimler de önemli eserler vermiştir.
Günümüzde karikatür geniş olarak yapılan, hemen hemen her ülkede okuyucusu ve hayranı bulunan, düzenli olarak dergiler veya kitaplar halinde satılabilen bir sanat dalıdır. Günümüzde özellikle siyasi ve sosyal yergi amacı güden karikatürler çok yaygındır.

Günümüzde karikatür, bilgisayar ve tasarım yazılımlarının yaygın oluşu nedeniyle kimi zaman bilgisayar ortamında çizilmektedir. Bunun için geliştirilen birçok yazılım bulunmaktadır. Ancak çoğu zaman bilgisayarla çizim için fazladan uğraş ve bilgi gerekmektedir. Ancak yine de bu yolla elde edilen resimler daha net renklere sahip olmaktadır.

Danimarka Karikatür Krizi
Türkiye'de karikatür
Milletlerine göre karikatüristler

Karolenj sanatı, yaklaşık 780 ile 900 yılları arasında, yani Şarlman ve onun doğrudan haleflerinin hüküm sürdüğü dönemde Frank İmparatorluğu'nda ortaya çıkan sanat anlayışını ifade eder. Bu dönem, yaygın olarak Karolenj Rönesansı olarak adlandırılır. Eserler büyük ölçüde saray çevresi ile imparatorluk himayesindeki önemli manastırlar için ve onlar tarafından üretilmiştir. Bu seçkin çevrenin dışında kalan örneklerde ise işçilik kalitesi ve tasarım anlayışının belirgin ölçüde daha düşük olduğu görülür. Karolenj sanatı, günümüzde Fransa, Almanya, Avusturya, Kuzey İtalya ve Alçak Ülkeler olarak bilinen bölgelerdeki çeşitli merkezlerde gelişmiştir. Ayrıca kıta Avrupası'ndaki misyon merkezleri aracılığıyla Britanya Adaları'nın Ada sanatı geleneğinden etkilenmiş, bunun yanında Karolenj merkezlerinde yaşamış olduğu düşünülen Bizanslı sanatçıların katkılarından da yararlanmıştır.
Bu dönem, Kuzey Avrupa'da klasik Akdeniz sanatının biçim ve üsluplarını yeniden canlandırmaya yönelik ilk kapsamlı girişime sahne olmuştur. Sonuç olarak klasik ve kuzeyli unsurların birleştiği görkemli ve saygın bir üslup ortaya çıkmış; özellikle insan figürünün tasvirinde Kuzey Avrupa sanatına yeni bir özgüven kazandırılmıştır. Bu gelişme, Batı Avrupa'da daha sonra ortaya çıkacak Romanesk sanatın ve nihayetinde Gotik sanatın temellerini hazırlamıştır. Karolenj dönemi, Orta Çağ sanatının bazen "Ön Romanesk" olarak adlandırılan evresinin bir parçası kabul edilir. Karolenj dönemini izleyen görece karmaşık süreçten sonra, yaklaşık 950 yılından itibaren Otto Hanedanı imparatorluk sanatını yeniden canlandırmış; Karolenj üslubunu temel alıp geliştirerek Otto sanatı olarak bilinen yeni bir aşamaya taşımıştır.

Karolenjler, dönemin Bizans İmparatorluğu kadar geniş bir imparatorluk kurmuş ve büyüklük bakımından eski Batı Roma İmparatorluğu ile rekabet eder hâle gelmişti. Bu nedenle Karolenj sarayı, sahip olduğu siyasî güce denk düşecek özgün bir sanatsal üsluptan yoksun olduğunun farkındaydı. O dönemde Roma ve İtalya'daki birkaç merkezde, geç antik sanat geleneği sınırlı ölçüde yaşamaya devam ediyordu. Şarlman, askerî seferleri sırasında bu merkezleri tanımış ve 800 yılında Roma'da imparator olarak taç giymişti.
Şarlman, Roma'nın sembolik mirasçısı olarak Batı Avrupa'da Roma kültürü ve öğreniminin yeniden canlandırılmasını amaçlıyordu. Kendini geçmişin büyük hükümdarlarının varisi olarak konumlandırmak ve erken Hristiyanlık ile Bizans kültürünün sanatsal başarılarını kendi iktidarıyla ilişkilendirmek istiyordu.
Bununla birlikte Karolenj sanatının ortaya çıkış sebepleri arasında yalnızca Roma kültürünü yeniden diriltme arzusu etkili değildi. Şarlman'ın hükümdarlığı sırasında Bizans dünyası ikonoklazm tartışmalarıyla sarsılıyordu. Şarlman, Batı Kilisesi'nin ikonoklazma karşı tutumunu destekledi; saray çevresinin bu konudaki görüşleri de Libri Carolini adlı eserde ortaya konuldu. Akdeniz paganizminin putperestlik anlayışından kaynaklanan çekincelerden uzak bir ortamda, Batı sanatında önemli bir dönüm noktası sayılan ilk anıtsal Hristiyan dinî heykellerinin ortaya çıkmasına öncülük edildi.
Günümüze ulaşan Karolenj eserleri arasında hatırı sayılır miktarda tezhipli el yazması ile çoğunlukla fildişinden yapılmış küçük ölçekli heykeller bulunmaktadır. Buna karşılık metal işçiliği, mozaik ve fresk örnekleri çok daha az sayıda korunabilmiştir. El yazmalarının önemli bir bölümü, bugün büyük ölçüde kaybolmuş olan Geç Antik Çağ ve Bizans modellerinin kopyaları ya da yeniden yorumlanmış biçimleridir. Belirli örneklerin Karolenj sanatını ne ölçüde etkilediği konusu sanat tarihçileri arasında hâlen tartışılmaktadır. Bu etkilerin yanı sıra Britanya Adaları'nın sanat anlayışı da Karolenj eserlerine belirgin bir karakter kazandırmış; özellikle örgülü bezeme motifleri ve süslemenin metin sayfalarına kadar taşması gibi özellikler bu gelenekten esinlenmiştir.
Karolenj hâkimiyetinin yaklaşık 900 yılı civarında sona ermesinin ardından, imparatorluk topraklarında yüksek nitelikli sanatsal üretim yaklaşık üç kuşak boyunca belirgin biçimde geriledi. Ancak 10. yüzyılın sonlarına doğru Cluny reform hareketi ve imparatorluk düşüncesinin yeniden güç kazanmasıyla sanat üretimi canlandı. Almanya'da Otto sanatı, İngiltere'de geç Anglosakson sanatı ve İspanya'daki çeşitli bölgesel üsluplar yeni Ön Romanesk sanat geleneklerinin ortaya çıkmasını sağladı.

Karolenj Rönesansı'ndan günümüze ulaşan eserlerin en büyük bölümünü tezhipli el yazmaları oluşturmaktadır. Bunlar arasında özellikle İncil nüshaları öne çıkar. Britanya ve İrlanda'nın Ada sanatı geleneğini takip eden el yazmaları, genellikle tam sayfa minyatürler, İncil yazarlarının portreleri ve zengin biçimde süslenmiş kanon tablolarıyla bezenmiştir. Anlatı sahneleri ve özellikle resim dizileri daha nadir görülmekle birlikte, mevcut örneklerin çoğu Eski Ahit'ten sahneler içermektedir. Yeni Ahit'e ait tasvirlere ise daha çok kapaklardaki fildişi kabartmalarda rastlanır.
Ada sanatına özgü büyük ve yoğun biçimde süslenmiş baş harfler Karolenj sanatında da benimsenmiş, ayrıca dönem sonlarına doğru ilk kez küçük anlatı sahneleri içeren tasvirli baş harfler geliştirilmeye başlanmıştır. Lüks el yazmaları çoğu zaman mücevherlerle süslenmiş altın kapaklar veya oyma fildişi panellerle donatılmış değerli ciltlere sahipti. Ada sanatında olduğu gibi bunlar da kütüphanelerde kullanılan çalışma nüshalarından ziyade kiliselerde veya hazine dairelerinde muhafaza edilen prestij eserleri olarak görülüyordu. Çalışma amaçlı kullanılan yazmalarda ise bazen yalnızca baş harfler süsleniyor ve belirli bölümlere kalem çizimleri ekleniyordu. İmparatorluk için hazırlanan en gösterişli yazmaların bazıları mor parşömen üzerine yazılmıştır.

Lüks Karolenj el yazmaları, genellikle oyma fildişi panellerin çevresine yerleştirilmiş değerli taşlarla süslenmiş kıymetli maden kapaklara sahip olacak şekilde tasarlanıyordu. Bu gösterişli kapaklar kimi zaman el yazmasının hazırlanmasından sonra bağışlanarak esere ekleniyordu. Bu tür kapaklardan yalnızca çok azı günümüze bütün hâlde ulaşabilmiştir. Ancak kapakların malzemeleri için parçalanması nedeniyle çok sayıda fildişi panel ayrı olarak korunmuştur. Bu panellerde çoğunlukla Geç Antik Çağ resim ve kabartmalarından esinlenen, dikey bölümlere ayrılmış anlatı niteliğinde dinî sahneler yer almaktaydı. Daha resmî ve hiyerarşik tasvirler ise konsüllük diptikleri ve diğer imparatorluk sanat eserlerinden türetilmişti. Bunun önemli örneklerinden biri, 6. yüzyıla ait bir imparatorluk zafer sahnesini İsa ve Meryem'in zaferine uyarlayan Lorsch İncillerinin ön ve arka kapaklarıdır.
Şarlman, Aachen'da kurduğu dökümhane aracılığıyla büyük ölçekli bronz döküm sanatını yeniden canlandırdı. Bu dökümhanede, Roma örneklerinden esinlenerek saray şapelinin kapıları üretildi. Şapelde ayrıca günümüze ulaşmamış, gerçek insan boyutlarında bir haç da bulunuyordu. Altından yapılmış İsa figürünü taşıyan bu eser, türünün bilinen ilk örneği olup Orta Çağ kilise sanatında son derece etkili olacak bir geleneğin başlangıcını oluşturmuştur. Büyük olasılıkla ahşap bir figür üzerine mekanik yaldızlama uygulanmıştı; bu yöntem daha sonraki Otto dönemi eseri olan Essen Altın Meryem heykelinde de görülmektedir.

Karolenj kuyumculuğunun en seçkin örneklerinden biri, 824-859 yılları arasına tarihlenen ve Milano'daki Sant'Ambrogio Bazilikası'nda bulunan altın sunaktır. Sunağın dört yüzü, filigran süslemeler, değerli taşlar ve emaye çerçevelerle çevrelenmiş altın ve gümüş repoussé tasvirlerle bezelidir. 9. yüzyılın ortalarına tarihlenen Lothair Kristali, günümüze ulaşan yaklaşık yirmi oyma dağ kristali eserinin en büyüklerinden biridir.

Kaynaklar, kiliselerde ve saraylarda çok sayıda duvar resminin bulunduğunu, ancak bunların büyük bölümünün günümüze ulaşmadığını göstermektedir. Yazıtlar üzerine yapılan incelemeler, bu resimlerin konularının ağırlıklı olarak dinî nitelikte olduğunu ortaya koymaktadır.

Şarlman'ın saray şapeline yerleştirilen mozaiklerde, İncil yazarlarının sembolleri ve Vahiy Kitabı'nda geçen Yirmi Dört İhtiyar tarafından tapınılan tahtta oturan İsa tasvir edilmekteydi. Bu mozaik günümüze ulaşmamıştır. Buna karşılık, 806 yılında inşa edilen Germigny-des-Prés hitabet mekânının apsisinde yer alan ve 1820 yılında sıva tabakasının altında keşfedilen mozaik, yoğun biçimde restore edilmiş olsa da varlığını sürdürmektedir.
Kilise ve saraylarda yer alan diğer fresklerin büyük çoğunluğu günümüze ulaşmamıştır. Şarlman'ın Aachen Sarayı'nda Özgür Sanatlar'ı konu alan bir duvar resmi ile İspanya seferlerinden sahneleri betimleyen resimler yer alıyordu. I. Louis'nin Ingelheim'daki sarayında ise Antik Çağ'dan Şarlman dönemine kadar uzanan tarihî olayları tasvir eden resimler bulunurken, saray kilisesi Eski ve Yeni Ahit'ten tipolojik sahneleri karşılıklı olarak ilişkilendiren kompozisyonlarla süslenmişti.
Karolenj dönemine ait duvar resimlerinden günümüze yalnızca parçalar hâlinde ulaşabilen örnekler Auxerre, Koblenz, Lorsch, Köln, Fulda, Corvey, Trier, Müstair, Mals, Naturns, Cividale, Brescia ve Milano'da bulunmaktadır.

Devşirme, antik anıtların veya sanat eserlerinin parçalarının yeni yapılarda ya da farklı amaçlarla yeniden kullanılmasını ifade eder. Kaynaklar, bu dönemde çok sayıda mermer ve sütunun Roma'dan kuzeye taşındığını göstermektedir.
Karolenj döneminde antik eserlerin yeniden kullanımına ilişkin en dikkat çekici örneklerden biri atlı heykellerdir. Şarlman, Roma'da bulunduğu sırada Lateran Sarayı'ndaki Marcus Aurelius'un atlı heykeli'ni görmüştü. Heykel, o dönemde yanlışlıkla I. Konstantin'i tasvir ettiği düşünüldüğünden, Hristiyanlık öncesi bir Roma imparatoruna ait günümüze ulaşabilen tek atlı heykel olarak korunmuştu. Şarlman da Roma'daki bu prestijli anıtı örnek alarak, o sıralarda Teoderik'i tasvir ettiği sanılan Ravenna'daki bir atlı heykeli Aachen'e getirtti.
Antik döneme ait oyma taşlar da asıl anlamları veya tasvir ettikleri figürler çoğu zaman önemsenmeden farklı eserlerde yeniden kullanılmıştır.

Karolenj mimarisi

Beckwith, John (1964). E

Kavram, nesnelerin ya da olayların ortak özelliklerini kapsayan ve onları bir ortak ad altında toplayan genel tasarımdır. Kavramlar, soyuttur ve gerçek dünyada yoktur. Benzer olan fikirleri, insanları, olayları vs gruplandırmak için kullanılan bir sınıflamadır. Kavram yanılgıları ise daha çok kişisel deneyimler sonucu oluşmuş, bilimsel gerçeklere ve düşüncelere aykırı, anlamlı öğrenmeyi engelleyici bilgilerdir.
Kavram klasik mantıkta oldukça önemlidir. Kavramlar dille ifade edilirse buna terim adı verilir. Başka bir deyişle kavramlar nesnelerin soyut tasavvurları iken, bu tasavvurların dildeki karşılıkları ise terim olarak adlandırılır. Kavramlar işaretlerle ifade edilir. Bu işaretler sözlü veya sözsüz olabilirler. Bu işaretleri islam mantıkçıları "delalet" adıyla nitelemişler ve delaletleri tabii, akli ve vaazi delaletler olarak üç gruba ayırmışlardır. Her bir grup da sözlü veya sözsüz işaretler taşıyabilir ve böylece delaletler 6 gruba ayrılmış olur. İşte klasik mantıkta ilgilenilen bölümler sadece  sözlü olan delaletlerdir.

Tümel, tekil ve tikel kavramlar: Eğer bir kavram bir sınıfın tümüne işaret ediyorsa tümel, sadece bir elemanına işaret ediyorsa tekil kavram adı verilir. Örneğin şehir kavramı tümel iken, İstanbul tekildir. Kavramlar tek başlarına ele alındıkları zaman tümel ya da tekil olabilirler. Ancak, eğer kavramlar bir önermede kullanılırsa tümel ve tekil olabildiği gibi tikel de olabilirler. Tikel kavramlar bir sınıfın bir kısmına işaret eder. Örneğin bazı insanlar veya bazı şehirler tikel kavramlardır.
Soyut ve somut kavramlar: Kavram bir cisme veya varlığa işaret ediyorsa somuttur. Örneğin taş, insan, beyaz gibi kavramlar somut kavramlardır. Ancak kavram bir oluş tarzını ifade ediyorsa soyuttur. Örneğin insanlık, beyazlık gibi kavramlar soyuttur. Şu şekilde de ifade edilebilir. Somut kavramlar insan zihninde bir konu içinde oluşurlar, soyut kavramlar ise konudan soyutlanmıştır.
Kolektif ve distrubitüf kavramlar:
Pozitif ve negatif kavramlar:

Kavram öğrenme ve öğretme adımları şöyledir:

Kavram adı
Özellikleri tanımlama
Hipotez kurma
Alakalı bilgileri toplama, analiz etme ve yorumlama
Özellikleri tanımlayan iyi ve benzer örnekler verme
Özellikleri fark ettiren iyi ve ayırt edici örnekler verme
Kavramın ayırt edici olmayan özelliklerine ilişkin örnekler verme
Olumsuz örneklere karşı olumlu örnekler verme
Verilen örneklerin kavramı ve hipotezi kapsayıp-kapsamadığını tahmin etme
Hipotezi değerlendiren bir kriteri kabul etme
Uygulama sırasında ilişkisiz özellikleri ve örnekleri genişletme
Yeni örneklerin öğrenciler tarafından tanımlanması
Öğrencilerin kendi örneklerini açıklamaları sağlamalı
Tanımlanan özelliklerin öğrenciler tarafından açıkça ifade edilmesini sağlama

Öner, Prof. Dr. Necati (1986), Klasik Mantık (PDF), Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 17 Nisan 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi28 Şubat 2013

Keten (Latince Linum  usitatissimum), Ketengiller familyasından keten cinsinin en yaygın türüdür. Haziran-Ağustos ayları arasında ipek gibi, mavimsi veya sarı renkli çiçekler açan bir bitkidir.
15–60 cm boylanabilir. Tohumu ve lifi için yetiştirilen bitkinin doğal ve kültür formları bulunur. Yaprakları sapsız, grimsi-yeşil renkli, dik veya yatık gövde üzerinde sıralanmışlardır. Ketenin kimyasal yapısında; %80 selüloz, %3 pektin, %10 su bulunur.
Tohumları %40-45 yağ içerir ve yağ eldesinde kullanılır. Keten yağı omega 3 yağ asitleri bakımından zengindir, "bezir yağı" olarak bilinen bu yağ boyacılıkta da kullanılır. Yağı alınan tohumlar hayvan yemi olarak kullanılır.
Keten her çeşit toprakta yetişebilir. Lif ketenleri nemli havayı, yağ ketenleri ise güneşli havayı sever. Anadolu'da keten yazlık ve güzlük olarak ekilmektedir. Kışlık ketenler Ağustos-Eylül, yazlık ketenler ise Mart ve Nisan aylarında ekilir. Lif ketenlerinin uzun boylu olanları makbuldür ve gübreli toprakta yetişir. Yağ ketenleri, iyice olgunlaştıktan sonra toplandığı halde, lif ketenleri olgunlaşmadan toplanır. Keten tohumları kapsülden dövülerek çıkarılır ve elenerek temizlenir. Gövdeler iyice ezilerek içinden lifleri çıkarılır. Demet haline getirilerek havuzlara daldırılır. Bir müddet bekletildikten sonra çıkarılıp kurutulur. Taraklardan geçirilerek düzeltilir ve yumaklar halinde hazırlanır.

Keten en eski kültür bitkilerindendir. Keten, 4000-5000 yıldan beri Yakın Doğu ve Akdeniz bölgelerinde lifi ve tohumları için yetiştirilmekte; dünyanın çok yerinde üretilmektedir. Mısır'da MÖ 4. yüzyılda keten yetiştirildiği, mabetler ve mezarlar üzerine yapılan resimlerden anlaşılmıştır. 
1994-2018 yılları arasındaki ortalama üretim miktarları dikkate alındığında Dünya'da keten üretiminde ilk sırayı Fransa ve ikinci sırayı Çin almaktadır. Türkiye'de bazı keten türleri tabii olarak yetişir. Türkiye'de Batı, İç Anadolu ve Karadeniz'de daha fazla olmak üzere Anadolu'nun çoğu yeridir. 

Keten yağı

Rehber Ansiklopedisi

Keten yağı (Oleum linii), ketenden yapılmış bir bitkisel yağdır.
Bu bitkisel yağda yüksek oranda tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri, çok düşük oranda doymuş yağ asiti, yüksek oranda lifle birlikte bol miktarda potasyum, az miktarlarda ise magnezyum, demir, bakır, çinko ve çeşitli vitaminler içerir.
Bu yağ, yanıklardan ileri gelen yaralarda ağrı dindirici olarak kullanılır. Bitki tohumları su veya süt ile kaynatılarak lapa yapılır ve haricen ilaç şeklinde kullanılır.
Bitki tohumlarından iki şekilde yağ elde edilir. Birinci yöntem ısı verilmek suretiyle yağ çıkartılmasıdır. Diğer yöntem ise soğuk pres yöntemi ile yağ elde edilir. Bu yağ içinde % 90 doymamış asitler bulunur. Anadolu yağ ketenlerinin tohumlarında, yağ miktarı ortalama % 40'tır.
Isı ile çıkartılan yağlar sanayi'de ve özellikle boyacılık ve kozmetik sektöründe kullanılır. Ahşap vernik boyaların ve ressamların kullandığı tüm yağlı boyaların ana hammaddesi keten tohumu yağıdır.
Soğuk pres yöntemi ile üretilen yağlar ise günümüzde bitkisel besin takviyesi olarak sıklıkla kullanılır. Isı ile çıkartılan keten yağının kimyasal yapısı bozulduğu için gıda takviyesi olarak tüketilmez. Soğuk pres yöntemi ile üretilen yağları tüketmek sağlık yönünden oldukça faydalıdır.
Kalp ve damar sağlığı için omega3 yağ asitleri içeren besinleri tüketmek gerekmektedir. Aynı miktardaki ıspanak, ceviz ve brokoliden 10 kat daha fazla Omega 3 (Alfa-linolenik asit cinsinden) yağ asitini bünyesinde barındırır. Bu yüzden bu ürünün yağı, balık yağının (en fazla omega3 yağ asiti soğuk deniz balıklarında bulunmaktadır) en yakın bitkisel muadili olarak gösterilebilir. Düzenli Balık tüketemeyen bireyler omega3 kaynağı olarak soğuk pres keten yağını güvenle tüketebilir.
Keten yağının içindeki yüksek miktardaki omega3 yağ asitleri (Alfa-linolenik asit cinsinden) havadaki oksijen ile çok hızlı tepkimeye girip kimyasal yapısı bozulur. Bu sebeple keten yağı taze olarak tüketilmelidir.

Keten tohumu yağı, diğer yağlar gibi bir trigliserid 'dir. Keten tohumu yağı, havadaki oksijenle belirgin bir reaksiyona sahip olan, alışılmadık derecede yüksek miktarda a-linolenik asit ile ayırt edilir. Spesifik olarak, tipik bir keten tohumu yağındaki yağ asitleri aşağıdaki türlerdendir:

Üç kat doymamış α-linolenik asit (% 51.9-55.2),
Doymuş asitler palmitik asit (yaklaşık% 7) ve stearik asit (% 3.4-4.6),
Tekli doymamış oleik asit (% 18.5-22.6),
İki kat doymamış linoleik asit (% 14.2-17).

Alfa-linolenik asit

Konstrüktvizm, 1914'te Rusya'da ortaya çıkmış bir sanat akımı.
Resim, heykel ve mimari alanlarında egemen olmuş, genelde çağdaş malzemeleri kullanan ve geometrik kompozisyon anlayışını benimseyen bir tutumdur. Ekim Devrimi'yle beliren Konstrüktivizm, geçmişle tüm bağlarını koparmış, endüstriyel malzeme ve teknikleri yücelten bir biçimlendirme çabası içinde olmuştur. Sosyalist Gerçekçilik resmî tutum olarak benimsenince ortadan kalkmış, yandaşlarının bir bölümü batıya göçmüştür.
Vladimir Tatlin'in önderliğinde ilk olarak mimarlıkta ortaya çıkmışsa da bu alanda tasarımdan öteye gidememiştir, hiçbir uygulanmış örneğe sahip olmamıştır. Fakat Pravda gazetesinin yönetim merkezi olarak tasarlanan yapı başta olmak üzere, çoğu konstrüktivist tasarımlar Modern Mimarlık'ın gelişiminde etki yapmışlardır.
Resim ve heykel alanında konstrüktivizm çok daha verimlidir. Ünlü konstrüktivistler arasında Antoine Pevsner, Naum Gabo, Kazimir Maleviç, László Moholy-Nagy adları sayılabilir.

Kırmızı figür tekniği, MÖ 530 yıllarında ortaya çıkan Antik Yunan vazoları ve çömlekleri üzerinde uygulanan bir boyama tekniğidir. Çömleğin arka planı siyaha boyanır, figürler ve detaylar ise kilin doğal rengi olan kırmızı veya turuncu renginde bırakılırdı. Kırmızı figür tekniğinin ilk uygulandığı yıllarda bir vazo üzerinde bir yüzün kırmızı figür, diğer yüzün siyah figür tekniği ile aynı ressam tarafından boyandığı görülmektedir.
Kırmızı figür tekniği, Atina'da MÖ 520 civarında geliştirilmiş, birkaç on yıl içinde daha önce baskın olan siyah figür tekniğinin yerini almış ve MÖ 3. yüzyılın sonlarına kadar kullanımda kalmıştır. Modern ismi, daha önceki kırmızı zemin üzerine siyah figürlü tekniğin aksine, siyah zemin üzerine kırmızı renkli figür tasvirlerine dayanmaktadır. Attika dışında en önemli üretim alanları Güney İtalya'daydı ve bu tarz aynı zamanda Yunanistan'ın diğer bölgelerinde de benimsenmiş; Etrurya, Yunan Dünyası dışında önemli bir üretim merkezi haline gelmişti.

Kırmızı figür tekniği, basitçe ifade etmek gerekirse, siyah figür tekniğinin tersidir. Her iki teknik de üç aşamalı pişirim yöntemi kullanılarak elde edilirdi. Resimler, şekillendirilmiş ancak pişirilmemiş kaplara, derimsi ve neredeyse kırılgan bir dokuya ulaştıktan sonra uygulanırdı. Attika'da, pişmemiş normal bir kil bu aşamada turuncu bir renkte olurdu. Çizilecek figürlerin ana hatları bir kazıyıcı ile hafifçe oyularak ya da kömürle çizilirdi, ancak kömür izleri pişirme sırasında tamamen kaybolurdu. Sonrasında ana hatlar, parlak bir kil sıvısı (slip) kullanılarak bir fırçayla yeniden çizilirdi. Ressam, bazen figüratif sahne üzerinde biraz değişiklik yapmaya karar verebilirdi. Böyle durumlarda, orijinal taslağın izleri bazı durumlarda görünür kalabilirdi. Önemli konturlar genellikle daha kalın bir kil sıvısı ile çizilir, bu da hafif çıkıntılı bir hat (kabartma çizgisi) oluştururdu; daha az öneme sahip çizgiler ve iç detaylar ise seyreltilmiş parlak kil ile çizilirdi.
Bu aşamada beyaz veya kırmızı gibi başka renklerdeki detaylar da eklenirdi. Kabartma çizgiler muhtemelen kalın boya batırılmış bir kıl fırça ya da ince bir saç teliyle çiziliyordu (Bazı kaynaklar bu çizgilerin içi boş bir iğneyle yapılmış olabileceğini öne sürse de, bu pek olası görünmemektedir). Kabartma hatları uygulanmak zorundaydı, zira oldukça sıvı halde bulunan parlak kil, uygulanmadığı takdirde yeterince belirgin olmazdı. Tekniğin ilk gelişim aşamasından sonra, detayları ve derecelendirmeleri daha net gösterebilmek için her iki yöntem de kullanıldı. Figürler arasındaki boşluklar ise parlak gri bir kil tabakası ile doldurulurdu. Ardından, vazolar, üç aşamalı bir pişirme işlemine tabi tutulurdu. Bu süreçte, parlak kil indirgeme aşamasında karakteristik siyah ya da siyah-kahverengi rengini alır, son oksidasyon aşamasında ise kızıl renge dönüşürdü. Son oksidasyon aşaması daha düşük sıcaklıklarda yapılması sebebiyle, vazodaki sırlı kısımların siyahtan kırmızıya geri oksitlenmesini engellerdi; zira bu kısımlar indirgeme aşamasında erimiş (sinterlenmiş) ve artık oksijenden korunmuştu.

Bu yeni teknik, iç detayları çok daha iyi aktarmaya olanak tanıdığı için büyük bir avantaj sağladı. Siyah figürlü vazo resimlerinde bu tür detaylar, boyalı yüzeylere kazınarak yapılmak zorundaydı ve bu, fırça ile doğrudan uygulama kadar hassas değildi. Kırmızı figürlü tasvirler, siyah figürlü silüetlere kıyasla genellikle daha canlı ve gerçekçi görünüyordu. Ayrıca, siyah arka planlar üzerinde çok daha net bir kontrast oluşturuyorlardı. Artık insan figürleri sadece profilden değil, önden, arkadan ya da üç çeyrek açıdan da çizilebiliyordu. Kırmızı figür tekniği, figürlerde üçüncü boyutu ifade etmeye de olanak tanıdı. Ancak bu tekniğin dezavantajları da yok değildi. Sözgelimi, siyah kil sıvısı ile erkek tenini, beyaz boya ile kadın tenini ayırt etme yöntemi artık kullanılamıyordu. Kahramanlar ve tanrılar genellikle genç ve çıplak olarak tasvir edildiğinden, cinsiyetlerini giysiler ya da saç stilleriyle ayırt etmek de zorlaştı. İlk dönemlerde, insan figürlerinin kalınlığıyla ilgili bazı hatalı hesaplamalar da yapılmıştı.
Siyah figürlü vazo resimlerinde, önceden çizilen hatlar figürün bir parçası olarak kabul edilirdi. Ancak kırmızı figürlü vazolarda, bu hatlar pişirildikten sonra siyah arka planın bir parçası haline gelirdi. Bu durum, erken dönem vazolarda figürlerin oldukça ince olmasına yol açtı. Bir başka sorun ise siyah arka planın derinlikte bir alan göstermeye izin vermemesiydi, bu yüzden mekansal perspektif neredeyse hiç tercih edilmedi. Ancak tüm bu dezavantajlara rağmen, kırmızı figür tekniğinin sunduğu avantajlar çok daha fazlaydı. Özellikle kaslar ve diğer anatomik detayların betimlenmesi, bu tarzın gelişimini açıkça göstermektedir.

Maniyerizm (üslupçuluk), yaklaşık 1520-1580 tarihleri arasında ortaya çıkmış olan gizemli ve garip bir sanat akımıdır. Rönesans'ın getirmiş olduğu yetkinliğe karşı bir çıkış olmuş, kendisinden sonra gelen üslup ve akımlara ön ayak olmuştur. Başlatıcısı ve en önemli temsilcisi Michelangelo Buonarroti'dir. Sistina Şapeli'ndeki mahşer freskleri bu resim tarzı için belirleyici olmuştur. Artık ideal görüntü yerine sanatsal niteliğin araştırıldığı, figürlerin deformasyonu ile kendini belli eder ve özgün tarzlara doğru bir adım olarak belirir. En önemli sanatçıları Tintoretto ve El Greco'dur.
Maniyerizmde her şey birbirine karışmıştır. Her şey bir devinim halindedir. Olayın net olarak anlaşılması biraz zordur. Bu hareketlilik sanatçının fırçasından kaynaklandığı gibi figürlerin uzaması ve çeşitli pozlarla resmedilişinden de kaynaklanır. Bu o döneme değin Rönesans'ın uyumlu formlarının karşısında bir hareketti. Klasik sanattan baroka geçiş olarak da bilinir. Bireysel yorumlamalar, serbest duruşlar bu üslubun önemli özelliğidir.

Resimde olduğu gibi, erken İtalyan maniyerist heykelde de Rönesans'taki başarılı eserlerden sonra yeni bir tarz ve orijinallik arayışına girilmiştir. Heykel için bu başarı Michelangelo'ydu. Floransa'da, Pizza della Signoria'daki diğer yerleri doldurmak istediler, özellikle de Michelangelo'nun 'Davut' heykelinin yanını... Baccio Bandinelli Hecules and Cacus projesini hocasından devraldı ki bu o zamanlar şimdikinden daha popüler bir şeydi ve Benvenuto Cellini tarafından "Bir çuval kavun" şeklinde eleştiri aldı. Yine de kabartmalı panellerin kaide üstünde açıkça sergilenmesi uzun süreli bir etki bıraktı.
Cellini'nin Bronze Perseus with the head of Medusası önemli bir yapıttır. Sekiz açıdan tasarlanmıştır. Maniyerist karakteri ve sanatsal bir şekilde stilize edilmiş olmasıyla Michelangelo'nun ve Donatello'nun 'Davut' heykelleriyle karşılaştırılabilir.

Özel

Genel
Turani, Adnan (Ocak 2010). Dünya Sanat Tarihi (genişletilmiş 14. bas.). İstanbul: Remzi Kitabevi. s. 391. ISBN 978-975-14-1374-1. OCLC 728078662.

Mavi Süvari (Almanca: Der Blaue Reiter) Almanya'da 1911-1914 yılları arasında etkili olan ve Wassily Kandinsky, August Macke ve Franz Marc'tan oluşan dışavurumcu ressam birliği. 1905'te kurulan Die Brücke (Köprü) adlı ressamlar birliği gibi, Mavi Süvari stili realizm, naturalizm ve izlenimciliğe karşıydı.
Bu ressam birliğinin kuruluşunda, Kandinsky'nin bir dönem başkanlığını yürüttüğü ve 1909'da kurulmuş Yeni Sanatçılar Birliği'nin (Almanca: Neue Künstlervereinigung) (NKV) soyut resme önem vermemesidir. Soyut sanatın önemine inanan Kandinsky NKV'den ayrılıp Franz Marc ile Mavi Süvari birliğini kurdu.
Kandinsky ve Marc 1912'de, içinde plastik sanatlara ve müziğe yer verdikleri Der Blaue Reiter (Mavi Süvari) adında bir almanak yayınladılar ve iki sergi düzenlediler. Daha sonra Gabrielle Münter, Alexej Jawlensky, Marianne von Werefkin, Alfred Kubin, Paul Klee, Arnold Schönberg'in de katıldığı Mavi Süvari grubunun sanatçının doğayı kavraması ve saf estetik birliğe yönelmesindeki yegane aracı olarak gördüğü "içsel gereklilik"ten bahseden bildirgesi, dönemin entelektüel ortamında oldukça yankı uyandırdı.
Der Blaue Reiter'in 1912'de Münchner Galerie Thannhäuser'da yaptıkları sergiden sonra kendilerini uluslararası duyurmayı başardılar. Bunun üzerine Heinrich Campendonk, Robert Delauney ve Lionel Feininger bu gruba katıldılar.
Der Blaue Reiter grubu, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve çekirdek kadrosundan Franz Marc ve August Macke'nin ölümüyle tarihe karıştı.

Mavi Süvari ressamlar birliği, Kandinsky'nin 1903'te boyadığı Der Blaue Reiter resminin ismini aldı. Bu resim 1912'de çıkan almanak için de kullanıldı. Bu almanak 20. yüzyılın en önemli sanat yazısı olarak bilinir. 
Kandinsky'nin açıklamalarına göre Der Blaue Reiter isminin fikri Marie Marc'dan gelmiş. "Mavi süvari" anlamına gelen bu ismi, Kandinsky'nin atlıları, Franz Marc'ın atları ve her ikisinin mavi rengi sevmesinden dolayı seçmiş.
I. Dünya Savaşı yüzünden, grup ikinci almanak tasarılarını gerçekleştiremedi.

Die Brücke ve Der Blaue Reiter ressam birlikleri Fransız Fovizm'ini ilham alarak Alman dışavurumculuğu oluşturmuşlardır. Bu konuda bu iki birlik fikir ayrılığına düştü. Die Brücke'nin ressamları dışavurumculukla, 19. yüzyılının güzel ve gerçekçi stiline karşı bir stil oluşturmak istemişlerdi. Amaçları, doğanın güzelliğinin ve çirkinliğinin renklerini ve şekillerini oldukça sert ve köşeli gösterip eski stili eleştirmekti. Der Blaue Reiter 'nın ressamları ise parlak, çok renkli, simetrik kompozisyonla ve dinlendirici renkler ve şekiller ile doğayı göstermek istiyorlardı.

Merovenj sanatı ve mimarlığı, Franklar kralı Clovis'in Hristiyanlığı kabul edişinden Merovenj sülalesinin son temsilcisi Childerich III'ün tahttan indirilerek yerine Karolenj sülalesinin ilk hükümdarı Kısa Pepin'in geçmesine kadar Galya'da geliştirilen sanat ve mimarlığı belirten terim.

Merovenj sülalesi döneminden günümüze çok az yapı kalmıştır; ama yapılan arkeoloji kazılarında, kiliselerin çoğunda, Hristiyanlığın ilk dönemi kiliselerindeki mimarlık üslubunun sürdürülmüş olduğu anlaşılmıştır. Büyük bölümü bazilika tipindeki bu yapıların en iyi korunmuşları arasında, günümüzdeki Fransa'nın güney kesimindeki Vienne'de Saint-Pierre kilisesi (VI. yy.) ve orta-batı Fransa'daki Poitiers'de Saint-Jean Vaftizhanesi (VII. yy.) sayılabilir.

Merovenj sülalesi dönemi boyunca Akitanya'daki atölyelerde, klasik üsluba uygun mermer lahitler yapımı sürdürüldü. Bu yapıtların en güzellerini içeren, Paris yakınında Jouarre Manastırı'ndaki lahitlerden başrahibe Theodechilde'nin lahdi, büyük bir zariflikle gerçekleştirilmiş deniz kabuğu biçimleriyle süslendi. Başpiskopos Agilbert'in (öl. 680'e d.) lahdinde, "son yargı" günüyle ilgili sahneler canlandırıldı. Bazı lahitlerdeyse, bir yandan Hristiyanlıkla ilgili sahnelere, bir yandan da Germen mitolojisinden sahnelere yer verildi.

Merovenj dönemi süsleme sanatının en başarılı örnekleri arasında krallık ailesi için altından yapılıp mücevherlerle süslenmiş, daha az önemli kişiler için de, tunçtan ya da demirden yapılmış fibulalar, tokalar, kılıç kabzaları, vb. (tümü ölüyle birlikte gömülüyordu), kiliselerde mihrabı süslemek için yapılmış haçlar, kutsal eşya mahfazaları, kitap kapları, çeşitli kupalar, vb. sayılabilir. İrlandalı rahiplerin kurdukları birçok manastırda (Fransa'da Luxeuil ve Corbie Manastırları; İsviçre'de Sankt Gallen Manastırı; vb.) da, tezhip sanatının çok başarılı örnekleri verilmiştir. Minyatürlerde kullanılan üslup, Akdeniz havzası sanatlarıyla ve bölgedeki eski Germen sanatlarıyla büyük yakınlıklar göstermektedir.

Minimalizm, modern sanat ve müzikte, kökeni 1960'lara giden, sadelik ve nesnelliği ön plana çıkaran bir akımdır. ABC sanatı, minimal sanat gibi tabirlerle de anılır.

Minimalizm, sadeleşme ve basitlik arayışını benimseyen bir akımdır ve kökenleri eski felsefi ve manevi öğretilere dayanır.Hegel, minimalizmi “Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir güzellik anlayışıdır” şeklinde tanımlamaktadır. Kant ise minimalizmin “Akla, hem de saf akla hitaben sadece saf akıl ile haz alınan bir güzellik” olduğunu belirtmektedir. Minimalizme birçok katkısı olan mimar Ludwig Mie van der Rohe’ye göre minimalizm; fakirlik, yoksunluk, eksiklik değildir, aksine bilinçli bir seçimdir, zor olanı seçmektir, azla çok iş yapmaktır.Sanat, müzik ve sosyal yaşamda farklı şekillerde kendini gösteren minimalizm, özellikle soyut dışavurumculuğa bir tepki olarak sanatta şekillenmiştir. Sanatta, nesnenin sadece "nesne olma" özelliğini vurgulamayı amaçlar. Sosyal yaşamda ise, günümüz tüketim kültürüne, israfa ve karmaşık yaşam tarzlarına bir karşı duruş olarak ortaya çıkmıştır. Sürdürülebilir ve çevre dostu yaşam tarzlarını teşvik eder. Temelde aşırı tüketimden kaçınmayı, sadelik ve basitliği savunur. Minimalizm, Stoacılardan Budistlere kadar kökeni kadim felsefelere dayanır ve İslam tasavvufi öğretilerinde de kendine yer bulur. Minimalist bir yaşam tarzı, daha az stres, daha fazla özgürlük, düzen, anlamlı ilişkiler, zaman tasarrufu ve üretkenlik gibi avantajlar sağlar.

Soyut dışavurumculuğun biçime ve duyguya verdiği aşırı öneme karşı bir tepki olarak, nesnenin nesne olma özelliğine dikkat çekmek ve ifade, tarihsel, sembolik anlamlarını minimuma indirmek amacıyla hareket etmiştir. Minimalist sanatçılar, nesnelere ve nesnelliğe olan bu ilgi nedeniyle genellikle heykel üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu alandaki önemli isimler arasında Carl Andre, Sol LeWitt, Robert Morris, Richard Serra, Frank Stella, Robert Smithson, Donald Judd, Dan Flavin, Eva Hesse, Yayoi Kusama sayılabilir. Süreç sanatı, arazi sanatı, performans sanatı ve enstalasyon sanatı minimalizmden etkilenerek ortaya çıkmıştır.
Minimalizm, dönemin modernist sanat tarihçileri tarafından eleştirilmiş, Clement Greenberg tarafından tanımlanan resim ve heykelin modern diyalektiğinin yanlış anlaşılması sonucu ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Bu eleştirilerin en bilineni Michael Fried tarafından minimalizmin teatral olma özelliği üzerinden yapılmıştır. Fried'e göre minimal heykelin izleyici ile karşılaşması fiziksellik üzerinden işler ve bakma eylemini bir gösteriye indirger.

Görsel sanatlara benzer şekilde, müzikte de minimalizm, biçimciliğe tepki olarak çıkmış, müzikteki duygusal sterilliği, entelektüel karmaşıklığı ve diğer biçimleri ortadan kaldırma amacı gütmüştür. Minimalist sıfatı müzikologlar tarafından La Monte Young, Terry Riley, Philip Glass veya Steve Reich'ın aralarında olduğu bazı bestecilerin indirgemeci ve yinelemeli kompozisyonlarını karakterize etmek için kullanılmıştır. Gereksiz detaylardan ve süslemelerden kaçınan ve genellikle elektronik müzik aletine dayanan minimalist müzik, uzayan bir süre boyunca çok basit akorsal kalıpların tekrarıyla ve ritim, melodi ve armoni karmaşasının kasıtlı azaltmasıyla oluşur. Minimalist müzikte çizgisel gelişim, motif, ton ve makam gibi geleneksel unsurlardan kaçınılarak tekrarın kullanımıyla kompozisyona yapı ve uyum kazandırılır.
Wim Mertens'e göre müzikte kompozisyonun uzunluğu belirleyici olmamalıdır. Aynı şekilde minimalist dansta hareketsiz bölümleriyle ve temel hareketlerin en aza indirgenmesiyle durağanlık sergiler.
Minimalist besteciler arasında Philip Glass, Steve Reich, Terry Riley, Michael Nyman, La Monte Young, John Adams, Yann Tiersen ve Peter Machajdík sayılabilir.

Dijital minimalizm, dijital dünyadaki araçları sadece gerçek bir değer sağladığında ve bilinçli bir şekilde kullanmayı savunan bir yaşam felsefesidir. Amaç, teknolojiden tamamen kopmak değil; aksine, dijital araçların yaşam kalitesine katkı sağladığı ölçüde ve dozunda kullanılmasıdır.
Dijital minimalizm, aynı zamanda zihinsel dağınıklığın, ekran bağımlılığının ve sürekli dikkat dağınıklığının önüne geçerek odaklanma gücünü artırır, üretkenliği destekler.

Minimalizm, bir fikri minimum sayıda renk, biçim, çizgi, doku ve değer kullanarak vurgulamak anlamıyla değerlendirildiğinde mimarideki karşılığı, "en az malzemeyle en yalın, en ekonomik ve en işlevsel sonuca ulaşmak" olarak tanımlanabilir. Minimalist mimarlığın kökenleri, işlevselciliğin ön plana çıktığı Bauhaus ekolüne dayanır ve De Stijl hareketi de bu akım üzerinde büyük bir etki yapmıştır. Theo Van Doesburg, Gerrit Rietveld ve Piet Mondrian, sadelik, bütünlük ve mükemmellik arayışında resim, tasarım ve mimarlıkta bu akımın öncülerindendir.
Minimalist mimarlar, yapay mimari ile doğal çevre arasındaki dengeyi sağlamaya gayret gösterirler. Uyum sağlamaya çalışırken geometrik formlar, çıplak duvarlar, basit malzemeler ve estetik tasarımlar kullanılır. Her şey bir düzen içindedir ve göz yorucu detaylardan kaçınılır. Minimalizm, yalnızca beyaz renk kullanmakla sınırlı değildir; iç mekan tasarımında sade ve basit çizgiler tercih edilerek fazla olan her şey ortadan kaldırılır. Minimalist mimari de bolca kullanılan tek şeyin aydınlatma olduğu söylenebilir.
Minimalist yapı tasarımlarında işlevsellik, sıcaklık, rahatlık ve sadelik ön plana çıkar. Bu yapılar, karmaşıklıktan uzak, anlaşılır ve basit bir düzene sahiptir. Minimal iç duvarlar, sade tasarımlar ve bol güneş ışığı, minimalist mimarinin karakteristik özelliklerindendir. Cephelerde ise basit malzemeler, girinti ve çıkıntılardan kaçınılması, doğaya saygı gösterilmesi gibi unsurlar minimalist mimarinin temel ögelerindendir.
Minimalist mimaride ortaya çıkan ürünün ihtiyacı giderecek nitelikte olmasını beklenirken, ürünün kendisinden başka bir nesneyi, fikri veya tasarımı sembolize etmesi karmaşa olarak görülmektedir. Biçim, alan düzenlemesi, detay ve sadelikle daha iyi bir tasarımı hedeflendiği için tasarımın amacının ve işlevinin dışında hiçbir süs, dekor ya da yapı kullanılmaz.

Postminimalizm

Minyatür, kendine has bir biçimi olan resim çeşididir.
Yaygın olarak, el yazması kitaplardaki  metni görselleştiren, metinde yer alan bilgileri daha açık hale getiren kitap resimleri minyatür olarak bilinir. İşlenen temanın barındırdığı olayları görselleştirmek için olayı resme figürler halinde aktarmak ve figürler birbirini kapamayacak şekilde yerleştirme esastır.
Batı el yazmalarındaki kitap resimleri dışında 13-19. yüzyıllar arasında İslam dünyasında "tasvir, tasvir-i humayun, şebih, suver, tarrahi, resm, resim, hurda(e) nakış, meclis, kalemişi" gibi adlar altında gerçekleştirilen sanat üretimleri de Türkçede 19. yüzyılın sonundan itibaren "minyatür" adıyla anılmıştır. Tarihî süreçte  kitap sanatları ile bağlantısı olmaksızın tual, deri, duvar, aharlı kağıt, seramik, kemik, ahşap kutu ve kaplar, ipek gibi farklı malzemeler ve farklı amaçlar doğrultusunda ve kimi zaman anıtsal boyutlarda minyatür sanatı örnekleri verilmiştir.
Küçük resimde kemençe çalan bir saray müzisyeni kız. 19. yüzyıl Kaçar Hanedanı dönemi, tuval üzerine yapılmış 55½ x 31 5/8in. (140.8 x 80.4 cm.) boyutlarında bir minyatür.

Orta Çağ Avrupası'nda hazırlanan el yazmalarının bölüm başlarında metnin ilk harfinin etrafına Latince  "minium" denen kızıl-turuncu boya ile  "miniatura"  denen süslemeler yapılırdı. Minyatür adının, bu kelimeden geldiği, zamanla Latincede küçük anlamına gelen "minor" kelimesinin etkisi ile "küçük resim" anlamı kazandığı düşünülmüştür.
Birçok kaynakta, Türk dünyasında eskiden beri minyatüre "nakış", nakış yapana da "nakkaş" denilmiş olduğu ifade edilse de nakış, kitap resimleri dışında farklı sanat alanlarını bir arada ifade eden bir çatı ifadedir. Küçük boyutlu resimler Osmanlı kaynaklarında tasvir, şebih, suver, âsâr, tarrahi, nigar, suret, hurde nakış, meclis gibi isimlerle anılmış; 19. yüzyılın sonundan itibaren bu resimler yayınlarda "minyatür" olarak yer almaya başlamıştır. Batıda minyatür tarzı resim yapan sanatçılara  minyatari, minyatürist, minyatürcü denilmiş; Osmanlı'da ise minyatür tarzı resim yapan sanatçılara "nakkaş" genel adı altında "musavvir, ressam, tarrah, şebih nüvis, nigari, nigarende, meclis nüvis, nakş-bend, siyahkalem  gibi isimler verilmiştir.

Bilinen en eski minyatürler Mısır'da rastlanan ve MÖ 2. yüzyılda papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani elyazmaları da minyatürlerle süslenmiştir. Hristiyanlık yayılınca minyatür özellikle elyazması İncil'leri süslemiştir.
Avrupa'da minyatür sanatı 8. yüzyılın sonlarında gelişti. 12. yüzyılda  minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve dinsel konulu minyatürlerin yanı sıra dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı.
Minyatür sanatı, geç Orta Çağ'da İran, Irak, Orta Asya ve Anadolu'da bulunan Türk ve Pers hanedanlıkları döneminde yüksek bir gelişmişliğe ulaştı.
Türkler'de minyatür geleneği Orta Asya'da Uygurlar döneminde İslam öncesinde ortaya çıkmıştı. Uygur halkları arasında yayılmış Mani dininin kurucusu, Müslümanların “Mâni-i nakkaş" diye andıkları bir ressamdı ve kitaplarını resimlerle süslemişti. Turfan'da eski bir Mani kütüphanesinin kalıntıları arasında arkeolog Albert von Le Coq tarafından bulunup 1923  yılında yayımlanan Maniheist Uygur minyatürleri, Selçuklu minyatürlerinin öncüsü kabul edilir.
Selçuklu Hanedanının İran ile ilişkilerine bağlı olarak minyatür sanatı İran etkisinde kalmış; Osmanlı minyatür sanatı da Selçuklu ve İran minyatürlerinden etkilenmiştir. İran ve Selçuklu etkisi 18. yüzyıla kadar sürdü. II. Mehmed döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan Bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde ise Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Ahmetcan Barlas, Haydar Kay, İsmail Can, Gazi Capır, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar. Gene aynı dönemde, Behzad'ın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul'a çağrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı.Minyatür sanatı Osmanlı'da I. Süleyman döneminde zirveye  ulaştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıkarak  kendine özgü bir biçim geliştirmiştir. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü.
Minyatür sanatının uygulama şekli yüzyıllar boyunca her toplumda değişiklikler gösterdi. Boyalar genellikle topraktan üretilmekte; renkleri üst üste kullanmak için boyalar su ile inceltilmekte; parlaklıklarını artırmak için ise içlerine yumurta sarısı katılmaktaydı. 18.yy.’a gelindiğinde ise yumurta sarısının yerini tutkal aldı. Osmanlı Devleti'nde özellikle padişahlara sunulan albümlerde boyanın yanı sıra altın ve gümüş kullanıldı.
Baskı makinesinin bulunuşundan sonra Avrupa'da minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak sürdürüldü.

Günümüzde minyatür yerini çağdaş resme bırakmış ancak geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Türkiye'de Süheyl Ünver'in çabalarıyla tekrar gün yüzüne çıkmış minyatür sanatı günümüzde Cahide Keskiner, Ülker Erke, Ömür Koç, Ruhi Konak, Nilgün Gencer, Günseli Kato, Nusret Çolpan, Gülbün Mesera, Gülçin Anmaç ve yetişmekte olan birçok genç sanatçı tarafından icra edilmektedir.

Modern sanat ya da İngilizce karşılığı modern art, 20. yüzyılın avangart sanat eserlerini tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. Bu tâbir, 18. yüzyılın sonlarından itibaren, kapsamı nispeten belirsiz ve genellikle de muğlak, ancak günlük dilde yaygın olarak kullanılan bir terimdir. Genellikle 1880'lerin izlenimcilerinden (empresyonistler) 1960-70'lere kadar devam ettiği kabul edilen sanat dönemidir.
Sanatta modernizmin temelleri, ressamların dünyayı ve varlıkları olduğu gibi resmetmeyi bırakmaları; nesneleri ve canlıları kendileri nasıl algılıyorlarsa, o şekilde resmetmeye başlamalarıyla atılmıştır. Temsil, temel sorun haline gelmiş; sanat kendi kendisini konu haline getirmeye başlamıştır. Sanat eleştirmeni Clement Greenberg de 1960'ta yazdığı Modernist Resim başlıklı makalesinde modernizmin özünün, disiplinlerin kendilerine has yöntemlerini, disiplinin kendisini eleştirmek için kullanmak olduğunu; bundaki amacın da o disiplini geliştirmek ve önemini artırmak olduğunu söyler. Örneğin, ilk modernist filozof olarak kabul edilen Immanuel Kant, felsefeyi daha fazla bilgi edinmek için değil, bilginin nasıl mümkün olduğunu sorgulamak için kullanmıştır. Greenberg'e göre, Kant'ın sanattaki karşılığı, ilk modernist ressam, Manet'dir. Manet ve empresyonistler, üzerine resim yaptıkları yüzeyde boya, tuval vb. malzemelerin özelliklerini ve geçtikleri süreçleri saklamamış, aksine öne çıkarmışlar; sonrasında Cezanne eserlerini tuvalin dikdörtgen şeklini göz önüne alarak tasarlamıştır. Böylece doğadaki görüntülerin taklidi yavaş yavaş bırakılmış, temsil ikinci plana atılmıştır. Modern resimde bu şekilde gelinen en son nokta, bir heykel akımı olarak başlayan minimalizmin etkisiyle yapılan, insan elinin izlerini tümden kaldırarak dümdüz tek renge boyanan, böylelikle içerikten arındırılmaları amaçlanan tuvallerdir.

Modern sanat, özellikle geç dönemlerinde keskin çizgilere sahip olmamasına rağmen, çağdaş sanatla karşılaştırıldığında akımlara göre incelenmeye daha uygundur:

Tonalizm - 1880 - 1920
Sembolizm - 1880 - 1900'ların başı
Post-empresyonizm (Geç İzlenimcilik) - 1886 - 1905
Neo-empresyonizm (Yeni İzlenimcilik)- 1886 - 1906

Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) - 1890 - 1939
Fauvism - 1898 - 1906

Die Brücke - 1905 - 1913
Art nouveau - 1905 - 1939
Kübizm - 1907 – 1914
Fütürizm - 1909 - 1939

Süprematizm - 1915 - 1920'ler
Dadaizm - 1916 - 1923
Bauhaus - 1919 - 1933

Neue Sachlichkeit - 1920'ler - 1940'ler
Konstrüktivizm - 1920'ler ve sonrası
Art deco - 1920'ler - 1930'ler
de Stijl - 1920'ler - 1932
Sürrealizm - 1922 - 1939

Abstraction-Création - 1931-1936
Sosyalist realizm - 1930 - 1950

Soyut dışavurumculuk - 1945 ve sonrası
Aksiyon resmi ('Action Painting')
Renk alanı resmi ('Color Field Painting')
Art informel - 1940'ların ortası - 1950'ler
Art brut - 1940'ların ortası ve sonrası
Tachism - geç 1940'lar - 1950'ler

Neo-dada - 1950'ler
Pop art - 1950'lerin ortası ve sonrası
Durumculuk (Sitüasyonizm) - 1957 - 1970'lerin başı

Op Art - 1964 ve sonrası
Geç-resimsel soyutlama ('Post-painterly Abstraction') - 1964 ve sonrası
Sert kenar resmi ('Hard-Edge Painting')
Fluxus - 1960'ların başı - 1970'ların sonu
Minimalizm - 1960'lar ve sonrası
Kavramsal sanat - 1960'lar ve sonrası
Performans sanatı - 1960'lar ve sonrası
Fotogerçekçilik - 1960'ların ortası ve sonrası
Süreç sanatı - 1960'ların ortası - 1970'ler
Arazi sanatı - 1960'lar - 1970'lerin başı
Post-Minimalizm - 1960'ların sonu - 1970'ler

Danto, Arthur C. (1997): After the end of art - Contemporary art and the pale of history: Princeton University Press, Princeton, NJ

Artcyclopedia4 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
painting.about.com27 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Görsel Sanatlar13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mona Lisa (La Gioconda veya La Joconde olarak da bilinir), İtalya'nın Floransa şehrindeki Rönesans sırasında Leonardo da Vinci tarafından kavak bir pano üzerine Sfumato tekniği ile resmedilmiş 16. yüzyıl yağlı boya portresidir. Resim hâlen Paris'teki Louvre Müzesi'nde Francesco del Giocondo'nun karısı, Lisa Gherardini Portresi başlığı altında sergilenmektedir. Tabloda oturmuş bir kadın resmedilmiştir, kadının yüzünün kime ait olduğu hala gizemini korumaktadır. Yüz ifadesindeki belirsizlik, kompozisyonundaki anıtsallık, atmosferdeki ilginçlikler, tablo hakkındaki çalışmaları devam ettirmektedir. Bu tablo, geniş ölçüde tanındı; karikatürleri yapıldı, araştırıldı ve Louvre Müzesi'nin en önemli eserlerinden olarak tarihe geçti.

Leonardo da Vinci, bu tabloya 1503 veya 1504 tarihinde, İtalya'nın Floransa kentinde başladı. Da Vinci'nin çağdaşı, sanat tarihçisi Giorgio Vasari, "... Tablo üzerinde dört yıl oyalandı ve tabloyu bitirmedi..." demiştir. Bu, Leonardo için alışagelmiş bir davranıştı ve hiçbir çalışmayı tamamen bitiremediği düşüncesi üzerine pişman olmuştu. Sonra, Fransa'ya yolculuğun ardından 3 yıl süreyle tablo üzerine devam etmeyi tekrar düşündü ve bunu gerçekleştirdi. Da Vinci Fransa'ya gitmişti ve tablo üzerine çalışmalar devam ediyordu, Kral I. François tarafından, yakınındaki kaleye davet edildi. Bu, Leonardo'nun mirasçılarından olacak asistanı Salai ile doğrudan ilgiliydi, sonra dönemin kralı, tabloyu 4.000 écus ile satın aldı ve Fontainebleau Sarayı'nda XIV. Louis himayesinde asıldı. Daha sonra tablo, Versay Sarayı'na taşınacaktı. Fransız İhtilali'nin ardından, tablo Louvre Sarayı'na taşındı. Napolyon Bonapart tarafından Tuileries sarayı'na taşınsa da, daha sonra tekrar Louvre Sarayı'na döndü. 1870 - 1871 aralığında gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı sırasında tablo, Fransızların askeri bölgesi "Brest Arsenal"e taşındı.
Tablodaki manzara ve model ile ilgili birçok spekülasyon çıktı. Örneğin, da Vinci'nin modeli güzel yanlarıyla resmettiği düşüncesi vardı, tablonun 21. Yüzyıl standartlarında olduğu da düşünülmüştür. Doğulu bazı sanat tarihçileri, örneğin Yukio Yashiro, tablodaki manzaranın Çinli sanatçıların eserlerinden etkilendiğini öne sürmüştür ama kanıtlarının yetersizliğinden dolayı birçok itiraz çıkmıştır. Mona Lisa tablosu, 19. Yüzyıla değin gizemi hakkında düşünce oluşmamıştı, henüz kavranmakta olan Sembolizm akımı sayesinde, tabloda var olduğu düşünülen simgeler için birçok düşünce çıkmıştır. Eleştirmen Walter Pater, 1867 yılında tablo üzerine, kadınlıkla ilgili gizli semboller içerdiğini belirtmiştir.

Mona Lisa'da Lisa del Giocondo resmedilmiştir; Gherardini ailesine mensup birisiydi ve tüccar Francesco del Giocondo'nun karısıydı. Giocondo'nun ikinci oğlu Andrea'nın doğumu anısına tablonun yapıldığı tahmin edilmektedir. Tabloda oturan kadının kimliği, 2005 yılında, Heidelberg Üniversitesi'nin kütüphanesinde bulunan Agostino Vespucci'ye ait bir not ile tespit edilmiştir. Fakat başka uzmanlar tarafından, tablodaki kadın için üç farklı şahsiyet de öne sürülmüştür. Da Vinci'nin annesi Caterina Buti del Vacca de öne sürüldüyse de, çoğu uzman tarafından düşük ihtimal olarak değerlendirilmiştir. Milano düşesi Isabella of Aragon, Cecilia Gallerani, düşes Costanza d'Avalos (La Gioconda olduğu söylenir) öne sürülen diğer şahsiyetlerdendir. Tablodaki kadının da Vinci tarafından adlandırıldığı da öne sürülmüştür.
Öne sürülen bu karakterler, Giorgio Vasari'nin yazdığı Leonardo da Vinci'nin biyografisindeki tariflerine göre tahmin edilmiştir. Vassari'nin yazdığı biyografide "Leonardo resmetmeyi üstlendi, tüccar Francesco del Giocondo için, onun karısı..." cümlesine dayanılmaktadır (İtalyanca: Prese Lionardo a fare per Francesco del Giocondo il ritratto di mona Lisa sua moglie). Da Vinci'nin ölümünün ardından, tablo asistanı Salai'ye geçti ve özel yazılarında tablodan la Gioconda olarak bahsetti.

Da Vinci, tablo için ilk başta piramit tasarımı kullandı, basitçe kadın bir piramitten oluşacaktı. Tablodaki kadının kıvrılmış elleri piramidin köşesi idi. Göğüsü, boynu ve yüzü ellerine göre çok daha parıltılıdır. Işık, aslında çizimin altında geometrik çizimin yattığı göstermektedir. Aslında da Vinci, tabloda oturmakta olan normal bir kadını resmetmiştir: fakat o zamanlarda oturmuş bir kadının resmi yaygın değildi. Tabloda, oturan kadının gözlemci ile arasındaki mesafeyi göstermiştir. Kol dayama yerleri, gözlemci ile oturan kadını ayıran bir sınırdır.
da Vinci'nin sfumato tekniğini kullanması Mona Lisa'ya o ünlü belirsizliği vermiş ve her bakıldığında yüz ifadesi değişiyormuş gibi bir algıya neden olmuştur. İtalyancada "sfumato" kelimesi "dumanlı" anlamına gelir. Bu tekniği Lisa'nın gözlerine ve ağız kısmına uygulamıştır.

Louvre Müzesi: Mona Lisa27 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnternette Mona Lisa ile ilgili, 475 farklı sav
Jay Meattle: Mona Lisa'nın başından geçenler

Mürekkep çeşitli renklendirici ya da boyalar kullanılarak üretilmiş akışkan bir maddedir. Fırça ya da kalem yardımıyla bir yüzeyi boyamak ya da yazı yazmak için kullanılır. Genellikle demir, sülfat ve az miktarda asit karışımından oluşan açık mavi veya siyah bir çözelti olan mürekkep, bu haliyle soluk göründüğünden içine toz halinde anilin esaslı boya katılmaktadır.
Mürekkeplerin ilk örnekleri günümüzden 4.500 yıl öncesinde Çin'de icat edildiği sanılan siyah renkli yazı mürekkepleridir. Bu mürekkepler için çeşitli maddeler ile birlikte yakılmasıyla elde edilirdi. İlk mürekkep fabrikasını 1818 yılında Fransız matbaacısı Pierre Lorilleux kurdu.

Mürekkebin formülü farklılık gösterse de genellikle dört bileşen içermektedir:

Renklendiriciler
Katkı maddeleri
Araçları (bağlayıcılar)
Taşıyıcı maddeler
Mürekkep genellikle dört sınıfa ayrılır:

Sulu
Likitli
Tutkallı
Tozlu

Mürekkepler içlerine boya maddesi katılıp katılmamasına göre birbirinden ayrılır. Dolmakalemlerde kullanılan mürekkebin içine boya karıştırılmaz çünkü boya dolmakalemin ucunu tıkayabilir. Yazı mürekkeplerinin büyük çoğunluğu meşe mazısından elde edilen asitler ile içinde demir bulunan kimyasal maddelerin karıştırılması ile elde edilir. Siyah görünümde olan bu mürekkebin rengi, başka kimyasallarla açılabilir.
Kâğıt üzerine geçirilmiş mürekkep, zaman geçtikçe her koşulda koyulaşır. Bu mürekkep ile yazılmış belgelerin yaşını saptamada araştırmacıların sıkça başvurduğu bir yöntemidir.
İçlerinde boya maddesi bulunan mürekkepler ise "tükenmez kalem" olarak anılan kalemlerde kullanılır. İçlerine su da katılmayan bu tip mürekkepler, dolmakalemlerdekilerin aksine oldukça koyulardır. Keçeli kalemlerde kullanılan boya-katkılı mürekkeplerde ise kurumayı önlemek için alkol kullanılır.Bazılarında ise yaklasık %5 kadar cıva vardır.Mürekkep heterojen bir maddedir.
Gizli mürekkep olarak adlandırılan mürekkep çeşitleri özel ve gizli iletiler için kullanılır. Normal koşullarda görünmez olan bu mürekkepler ile yazılan yazılar, ancak ortam elverişli hâle getirildiği takdirde görünür hâle geçer. Yazılı olduğu kâğıdın uygun biçimde ısıtılması ile bu mürekkepler maviye dönebilir. Görünmez mürekkep olarak kullanılabilecek alternatif malzemeler, limon suyu, soğan suyu ve süttür. Bu maddeler ile yazılan yazılar ısıtıldığında üzerindeki yazılar kahverengiye döner.

Günümüzde en çok kullanılan mürekkep türü baskı mürekkebi ya da matbaa mürekkebidir. Kitap, gazeteler, dergiler, paketler, kutular, paralar, pullar, afiş ve broşürler üzerinde bulunan yazı ve resimlerin hemen hepsi bu mürekkepler ile hazırlanmıştır.
Bu tür baskı işlemlerinde, mürekkebin kuruma hızı çok önemlidir. Basım makinelerinde kullanılan mürekkep kâğıt üzerine geçtikten sonra havadaki oksijeni soğurarak kurur. Kuruma işlemini daha çabuklaştırmak için mürekkebin içine kobalt, kurşun ve manganez bileşikleri atılabilir.

Nabiler (Fransızca Les Nabis), 1888 ile 1900 yılları arasında etkin olmuş, izlenimcilik ve akademik sanattan soyut sanat, sembolizm ve diğer erken dönem modernist hareketlere geçişte önemli bir rol oynamış genç Fransız sanatçılardan oluşan grup. Grubun üyeleri arasında Pierre Bonnard, Maurice Denis, Paul Ranson, Édouard Vuillard, Ker-Xavier Roussel, Félix Vallotton ve Paul Sérusier vardı. Bu sanatçıların pek çoğu 1880'lerin ikinci yarısında Paris'teki Académie Julian'de öğrenciydi. Gruptaki ressamlar Paul Gauguin ve Paul Cézanne'ın eserlerini beğeniyor, resim sanatını yenileme isteğini paylaşıyordu, ancak bireysel tarzları birbirinden oldukça farklıydı. Onlara göre bir sanat eseri doğanın betimlemesi değil, metaforların ve sembollerin sanatçı tarafından oluşturulmuş bir sentezi olmalıydı. 1900'de son sergisini düzenleyen grup üyeleri, bu tarihten sonra kariyerlerine bireysel olarak devam etti.

Nabiler, Paris'teki Académie Julian'de eğitim gören ve sanatı temelinden değiştirmek isteyen genç sanatçılardan oluşuyordu. İsimlerinin kaynağı İbranicede peygamber anlamına gelen nebiim kelimesiydi. Bu isim ilk defa, grubun resim sanatını yeniden canlandırma çabasını eski peygamberlerin İsrail'i yeniden ayağa kaldırma çabasına benzeten dilbilimci Auguste Cazalis tarafından 1888'de kullanıldı. Öte yandan bu ismin sanatçılar tarafından İslami geleneklere gönderme olarak seçilmiş olması ihtimali de vardı, çünkü Serusier resimlerini imzalarken Nabi kelimesini Arap alfabesi ile yazıyordu.
Grupta yer alacak sanatçılardan Paul Sérusier, Ekim 1888'de Pont-Aven'a giderek Paul Gauguin ile birlikte çalışmış ve limanla ilgili hissiyatını yansıtan, canlı renkli alanların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş, ahşap üzerine yağlıboya ile yapılmış bir tablo çizmişti. Gruptaki öğrencilerin daha sonra ilk Nabi resmi saydıkları ve Tılsım olarak adlandırdıkları bu tablo yirminci yüzyıl sanatının ikonlarından biri haline gelecekti.
Paris Uluslararası Fuarı kapsamında Eyfel Kulesi'nin de açılışının yapıldığı 1889 senesinde, Nabiler ilk sergilerini, fuar alanı dışında kalan Café des Arts'da açtılar. İzlenimci ve Sentetist Grupadını verdikleri bu sergide Paul Gauguin ve Émile Bernard gibi iki tanınmış ressamın da eserleri bulunuyordu. 1890'da henüz on sekiz yaşındaki Maurice Denis, gruba daha sağlam bir felsefe kazandırdı. Denis'nin Pierre Louis takma adıyla Art et Critique dergisinde yayımladığı Yeni-gelenekselciliğin Tanımı başlıklı makalesi grubun manifestosu haline geldi. Makalenin çok beğenilen açılış cümlesi şöyleydi:

Unutmayın ki bir resim, bir savaş atı, çıplak bir kadın ya da bir anı olmaktan önce, özünde belli bir düzendeki renklerle kaplanmış düz bir yüzeydir.
Denis'nin özgün düşüncesi olmayan bu fikri çok önceleri Hippolyte Taine, Sanat Felsefesi kitabında öne sürmüştü: "Bir tablo, çeşitli tonların ve farklı ışık derecelerinin belirli bir seçim ile renkli bir yüzeyde bir araya getirilmesiyle oluşan içten bir varlıktır." Ancak sanatçıların ilgisini, bu fikrin Denis tarafından dile getirilmiş hâli çekti. Ancak Denis, resmin konusundan daha önemli olduğunu öne sürmüyordu. Makalesinde bunu "Duygularımızın derinliği, bu çizgilerin ve bu renklerin kendilerini anlatabiliyor olmasından kaynaklanır... her şey eserin güzelliği içinde var olur." cümlesiyle anlatmıştı. Makalesinde, Seurat liderliğindeki yeni izlenimcilerin savunduğu ilerlemecilik fikri karşısında yer alan bu yeni akımı "yeni-gelenekselcilik" olarak adlandırdı.
1891 yılında, Nabiler'den üçü, Pierre Bonnard, Édouard Vuillard ve Maurice Denis, Paris'teki Rue Pigalle'de 28 numarada stüdyo kurdu. Ker-Xavier Roussel ve Paul Sérusier de dahil olmak üzere diğer Nabiler'in sıklıkla ziyaret ettiği bu stüdyoya gazetecilerin yanı sıra tiyatro ve edebiyat dünyasından figürler de geliyordu. 1892'de Nabiler tiyatro ve dekoratif sanatlar alanında da çalışmaya başladı. Sérusier, Bonnard ve Vuillard'ın da yardımını alan Paul Ranson, Arthur Rimbaud'nun Sarhoş Gemi'sinin tiyatro uyarlaması için dekor tasarımı yaptı. Maurice Denis Théatre Moderne'de sahnelenen Trilogy d'Antoina isimli yapım için kostüm tasarladı ve koleksiyoner Henry Lerolle'ün evine tavan resimleri yaptı.
Nabiler Haziran 1894'te Toulouse'ta bir grup sergisi açtı. Ertesi sene ise, Siegfried Bing'in Art Nouveau akımına ismini vermekle ünlü olan galerisi Maison de l'Art Nouveau'da eserlerini sergilediler. Birlikte kaldıkları dönem boyunca Nabiler, komik takma isimler ve kendilerine özel kelimeler kullanan, yarı gizli bir oluşum gibi davranan bir grup oldu. 1897'ye kadar grubun adı bile gizli tutuldu. Atölyelerinden birine Latincede "fabrika" anlamına gelen "ergasterium" adını koydular. Mektuplarını ise E.T.P.M.V. et M.P. şeklinde imzalıyorlardı. Bu kısaltma Fransızca En ta paume, mon verbe et ma pensée (Avcunda, sözlerim ve düşüncelerim) cümlesinin baş harflerinden oluşuyordu ve grubun eserlerindeki sembolik unsurlara gönderme yapıyordu.

Japonizm olarak tanımlanan Japon grafik sanatlarının, özellikle de ahşap baskı resimlerin, Nabiler üzerinde büyük etkisi vardı. Sanat satıcısı Siegfried Bing'in Japonya seyahatinde Hokusai'nin ve diğer Japon sanatçıların eserlerini toplaması, Fransa'ya döndükten sonra da bu resimlerin renkli illüstrasyonlarını içeren Le Japon Artistique dergisini Mayıs 1888'den Nisan 1891'e kadar yayımlaması, bu stilin Fransa'da popülerleşmesini sağlamıştı. Bing 1900'de École des Beaux-Arts yedi yüz baskıresim içeren bir de sergi düzenledi.
Japon stilinden en fazla Pierre Bonnard etkilenmişti. Öyle ki Nabiler arasında Bonnard'ın takma adı "Le plus japonard (en Japon)" olmuştu. Ressam, şu anda Orsay Müzesi'nde bulunan 1890-91 tarihli dört resimden oluşan Bahçedeki Kadınlar serisinde, Japon sanatındaki kamemono stilini uygulamak için ince ve dikine uzun tuvaller kullanmıştı. Resimlerdeki kadın figürleri Japon baskı resimlerindekine benzer şekilde esnek ve eğilmiş postürlere sahipti. Kadınlar ressamdan uzağa bakıyorken, elbiselerindeki ve arka plandaki baskın desenler öne çıkıyordu. Bonnard önceleri bir Japon paravanı olarak tasarladığı bu resimleri daha sonra ayrı şekilde sergilemeye karar verdi ve dekoratif yönlerini vurgulamak için tuvallerin çerçevelerini de boyadı.
Japon baskı resimlerinden alınan bahçedeki kadınlar teması, Maurice Denis ve Paul Sérusier gibi diğer Nabiler'in eserlerinde de yer aldı. Deniz bu temayı kullanarak tablolar ve dekoratif duvar resimleri yaptı. Sérusier ise Pınardaki Kadınlar (1898) eserinde bir pınardan su almak için bir tepeden aşağıya doğru inen kadınları aynı stilde resmetti.

Nabiler sembolizm akımı dahilindeki edebiyat, müzik ve tiyatro eserlerinden etkilendiler. Ayrıca bazı Nabiler mistisizm ve ezoterizm etkisindeydi. Ancak yaklaşımları mizahiydi; Boulevard du Montparnasse 25 numaradaki Paul Ranson atölyesine "tapınak", ev sahipleri Madame Ranson'a "tapınağın nuru" diyor, akımı başlatan ve "Tılsım" ismini verdikleri Sérusier tablosunu bu atölyede türbe gibi bir bölümde sergiliyorlardı. Sérusier ayrıca Paul Ranson'ı Nabi giysileri içinde, bir asa tutmuş ve önündeki kitabı okurken resmetmişti. Öte yandan, grubun ciddi bir yöne de vardı. Endüstri çalığının materyalizmini reddediyor, Baudelaire, Mallarmé ve Edgar Allan Poe gibi şairlerin şiirlerini beğeniyorlardı. Kendilerini, Courbet ve Manet'nin resimde, Émile Zola'nın edebiyatta uyguladığı realizm akımının karşısında konumlamışlardı.
Dini konularda en fazla resim yapan Nabiler Maurice Denis ve Paul Sérusier'ydi. Denis'nin eserleri Fra Angelico tabloları etkisindeydi. Sıklıkla İncil'de geçen konuları ve sahneleri eserlerine taşıyor, ancak bu resimlerdeki insanları modern giysiler içinde, basitleştirilmiş arka planlarda ve inancı temsil edecek şekilde ışıkla sarmalayarak resmediyordu. 1895'te Baron Cochin'in Paris'teki konutu için Aziz Hubert Efsanesi isimli yedi büyük tablodan oluşan bir sipariş aldı. Tablolar Aziz Hubert'in Akitanya ormanında avlanmasını, İsa'yı görmesini ve Hristiyanlık'ı kabulünü anlatıyordu.
Paul Sérusier ise dinî konulardın yanı sıra daha mistik konular da seçiyordu. Örneğin, Breton kıyafetleri giymiş bir kadın grubunun ellerindeki çiçeklerle ormandan geçişini gösteren La Vision pros du torrent veya Perilerin Randevusu (1897) ya da mistik bir ormandan çıkarak bir pınara doğru ilerleyen kadınları gösteren Pınardaki Kadınlar gibi tablolar yapmıştı. Bu son tablo, kapları delik olduğu için tekrar tekrar pınara gitmek zorunda kalan Danaidler efsanesinin bir betimlemesiydi. Bunun gibi birçok resminde Bretonya bölgesi ormanlarında yerel kıyafetler içinde pagan ayinleri düzenleyen kadınları resmetti.

Nabiler'den Pierre Bonnard, Félix Vallotton ve Édouard Vuillard, içerideki insanların odaların yoğun çiçekli dekorasyonları ve mobilyaları arasında neredeyse tamamen kaybolmuş gibi resmedildiği ev içi sahnelerinden oluşan dikkat çekici tablolar yaptılar. Örneğin Vuillard'ın Terzi, La Table de toilet (1895) ve İç Mekanda İnsanlar - Müzik gibi eserlerinde tabloda kaç kişinin bulunduğu ve nerede oldukları güçlükle görülebiliyordu.

Nabiler'in en fazla işledikleri temalardan biri de pastoral bahçelerde, genelde çiçek ya da meyve toplarken resmedilmiş kadınlardı. Maurice Denis'nin 1890-91'de genç bir kızın yatak odası için yaptığı ve bir kadının yaşamındaki dört evreyi resmettiği duvar panellerinde; meseni Alexandre Nathanson'ın evi için Édouard Vuillard'ın 1894'te yaptığı, Paris'in umumi bahçelerini gösteren panellerde; Pierre Bonnard'ın 1894-96 tarihli, bir meyve bahçesinde elma toplayan çocukları ve kadınları resmettiği iki tablosunda; Paul Ranson'ın meyve toplayan üç kadını gösteren İlkbahar isimli duvar halısında bu konu işlenmişti. Tüm bu eserlerde kadınlar, ağaçlar ve yapraklar, oldukça stilize bir şekilde, kıvrımlı figürler olarak resmedilmişti. Denis'nin resimlerindeki genç kız ilk resimde beyaz giysiler içinde bir yolda görülüyor, sonraki resimlerde ise gittikçe yaşlanıyor ve buna uygun renkte giysilerle resmediliyordu.

Nabiler'in açıkladıkları hedeflerinden biri de sanat ile günlük yaşam arasındaki engelleri yıkma

Noktacılık veya puantilizm, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Fransız yeni izlenimci ressamlar tarafından yaygın olarak kullanılmış bir resim tekniğidir.
Bu teknikle yapılan resimlerde, çok sayıda ufak temel renk noktası, birbiriyle karıştırılmadan bir araya getirilerek izleyicinin gözünde çeşitli ara renklerin illüzyonu oluşturulur. Puantilizm, insan gözünün, birbirine yakın duran ufak renk noktalarını birleşik görmesi esasına dayanır. Bu tekniği başarıyla kullanabilmek, renk teorisi konusunda iyi bir eğitim gerektirir. Puantilizm kelimesi ilk olarak 1880'lerde bu teknikle alay eden sanat eleştirmenleri tarafından kullanılmış olsa da, bugün küçümseme anlamı içermez.
Puantilizm tekniğini başarıyla kullanan ressamlar arasında Georges Seurat, Paul Signac, Camille Pissarro ve Henri-Edmond Cross sayılabilir.
Günümüzün televizyon ve bilgisayar ekranlarının çalışma prensibi de aslında puantilisttir, çünkü bu cihazlarda çok sayıda küçük kırmızı, yeşil ve mavi nokta bir araya getirilerek geniş bir renk paleti yaratılır.

Redoks  atomların oksidasyon durumlarının değiştiği bir tür kimyasal reaksiyondur. Redoks reaksiyonları, kimyasal türler arasında elektronların fiili veya biçimsel aktarımı ile karakterize edilir, çoğunlukla bir tür (indirgeyici ajan) oksidasyona (elektronları kaybeden), diğer türler (oksitleyici ajan) indirgemeye uğrar (elektron kazanır). Elektronun çıkarıldığı kimyasal türlerin indirgenmiş olduğu söyleniyor. Başka bir deyişle:

Oksidasyon, elektronların bir atom ya da molekülden ayrılmasını sağlayan kimyasal tepkimedir.
Redüksiyon, bir atomun elektron almasını sağlayan kimyasal tepkimedir.
Organik kimyadaki birçok reaksiyon, oksidasyon durumlarındaki değişikliklerden kaynaklanan, ancak farklı elektron transferi olmaksızın redoks reaksiyonlarıdır. Örneğin ahşabın moleküler oksijen ile yanması sırasında odun içerisindeki karbon atomlarının oksidasyon durumu artmakta ve karbondioksit ve su oluştukça oksijen atomlarının oksidasyon durumu azalmaktadır. Oksijen atomları indirgenir, resmen elektron kazanır, karbon atomları ise oksidasyona uğrayarak elektron kaybeder. Dolayısıyla bu reaksiyonda oksijen oksitleyici madde ve karbon indirgeyici maddedir.
Oksidasyon reaksiyonları genellikle oksijen moleküllerinden oksitlerin oluşumu ile ilişkilendirilse de, diğer kimyasal türler de aynı işlevi görebileceğinden, oksijen bu tür reaksiyonlara dâhil edilmez.
Redoks reaksiyonları, pas oluşumunda olduğu gibi nispeten yavaş veya yanan yakıt durumunda olduğu gibi çok daha hızlı gerçekleşebilir. Karbon dioksit (CO2) elde etmek için karbonun oksidasyonu veya metan (CH4) elde etmek için karbonun hidrojenle indirgenmesi gibi basit redoks prosesleri ve insan vücudunda glikoz oksidasyonu (C6H12O6) gibi daha karmaşık prosesler vardır. Sudaki bağ enerjilerinin ve iyonlaşma enerjilerinin analizi redoks potansiyellerinin hesaplanmasına izin verir.

“Redoks”, “indirgeme” ve “oksidasyon” (İngilizce: "reduction", "oxidation") kelimelerinin bir özetidir. Oksidasyon kelimesi başlangıçta bir oksit oluşturmak için oksijenle reaksiyonu ima ediyordu, çünkü dioksijen (O2 (g)) tarihsel olarak bilinen ilk oksitleyici maddeydi. Daha sonra terim, paralel kimyasal reaksiyonlar gerçekleştiren oksijen benzeri maddeleri kapsayacak şekilde genişletildi. Sonuçta anlam, elektron kaybını içeren tüm süreçleri içerecek şekilde genelleştirildi.
Azaltma kelimesi, orijinal olarak, metali çıkarmak için bir metal oksit gibi metalik bir cevherin ısıtılması üzerine ağırlıktaki kayıp anlamına gelir. Başka bir deyişle, cevher metale “indirgenmiştir”. Antoine Lavoisier, bu kilo kaybının bir gaz olarak oksijen kaybına bağlı olduğunu gösterdi. Bilim adamları daha sonra bu süreçte metal atomunun elektron kazandığını fark ettiler. İndirgemenin anlamı daha sonra elektron kazanımını içeren tüm süreçleri içerecek şekilde genelleştirildi.
Elektrokimyacı John Bockris, elektrotlarda meydana geldiklerinde sırasıyla indirgeme ve oksidasyon süreçlerini tanımlamak için elektronasyon ve elektron giderme kelimelerini kullandı. Bu kelimeler protonasyon ve protonsuzlaşmaya benzer, ancak dünya çapında kimyagerler tarafından geniş çapta benimsenmemiştir.
Hidrojen, özellikle organik kimya ve biyokimyada çok sayıda reaksiyonda indirgeme ajanı olduğundan, “hidrojenasyon” terimi genellikle indirgeme yerine kullanılabilir. Bununla birlikte, kök elementinin ötesinde genelleştirilen oksidasyonun aksine, hidrojenasyon, başka bir maddeye hidrojen ekleyen reaksiyonlarla özel bağlantısını sürdürmüştür (örneğin, doymamış yağların doymuş yağlara hidrojenlenmesi, R – CH = CH – R + H2 → R – CH2 – CH2 – R). “Redoks” kelimesi ilk olarak 1928'de kullanıldı.

Oksidasyon ve indirgeme süreçleri aynı anda gerçekleşir ve asit-baz reaksiyonlarında olduğu gibi birbirinden bağımsız olamaz. Tek başına oksidasyon ve tek başına indirgemenin her birine yarım reaksiyon denir çünkü iki yarı reaksiyon her zaman tam bir reaksiyon oluşturmak için birlikte meydana gelir. Yarı reaksiyonları yazarken, kazanılan veya kaybolan elektronlar, yarı reaksiyonun elekrik yüküne göre dengelenmesi için tipik olarak açıkça dâhil edilir. Net kimyasal denklem oluşturmak için yarı tepkimeler birleştirildiğinde elektronlar birbirini götürür.
Birçok amaç için yeterli olsa da, bu genel tanımlar tam olarak doğru değildir. Oksidasyon ve indirgeme uygun şekilde oksidasyon durumunda bir değişikliği ifade etse de, gerçek elektron transferi asla gerçekleşmeyebilir. Bir atomun oksidasyon durumu, farklı elementlerin atomları arasındaki tüm bağlar 100% iyonik olsaydı bir atomun sahip olacağı hayali yüktür. Bu nedenle, oksidasyon en iyi, oksidasyon durumunda bir artış ve oksidasyon durumunda bir azalma olarak indirgeme olarak tanımlanır. Pratikte, elektronların transferi her zaman oksidasyon durumunda bir değişikliğe neden olacaktır, ancak hiçbir elektron transferi gerçekleşmese bile (kovalent bağları içerenler bile) “redoks” olarak sınıflandırılan birçok reaksiyon vardır. Sonuç olarak, redoks sürecinden geçen tek tek atomlar için basit yarı tepkimeler yazılamaz.

Redoks işlemlerinde indirgeyici, elektronları oksidanlara aktarır. Bu nedenle reaksiyonda indirgeyici veya indirgeyici ajan elektron kaybeder ve oksitlenir ve oksidan veya oksitleyici ajan elektron kazanır ve indirgenir. Belirli bir reaksiyonda yer alan bir oksitleyici ve indirgeyici ajan çiftine redoks çifti denir. Bir redoks çifti, indirgeyici bir türdür ve karşılık gelen oksitleyici formdur, Fe2+ / Fe3+ .

Ana madde: oksitleyici ajan
Diğer maddeleri oksitleme kabiliyetine sahip (elektron kaybetmelerine neden olan) maddelerin oksidatif veya oksitleyici olduğu soylenir ve oksitleyici maddeler, oksidanlar veya oksitleyiciler olarak bilinirler. Yani, oksidan (oksitleyici ajan) elektronları başka bir maddeden uzaklaştırır ve böylece kendisi indirgenir ve elektronları “kabul ettiği” için, oksitleyici maddeye elektron alıcısı da denir. Oksijen mükemmel oksitleyicidir.
Oksidanlar genellikle yüksek oksidasyon durumlarında elementlere sahip kimyasal maddelerdir (örneğin  H2O2, MnO−4, CrO3, Cr2O2−7, OsO4) veya başka bir maddeyi oksitleyerek fazladan elektron kazanabilen yüksek elektronegatif elementler (O2, F2, Cl2, Br2)

Ana madde: indirgeyici ajan
Diğer maddeleri azaltma kabiliyetine sahip (elektron kazanmalarına neden olan) maddelerin indirgeyici veya indirgen olduğu söylenir ve indirgeyici maddeler, indirgeyiciler veya indirgenler olarak bilinirler. İndirgeyici (indirgeme ajanı) elektronları başka bir maddeye aktarır ve böylece kendisi oksitlenir ve elektron bağışladığı için, indirgeyici maddeye elektron vericisi de denir. Elektron vericileri ayrıca elektron alıcıları ile yük transfer kompleksleri oluşturabilirler.
Kimyadaki indirgeyiciler çok çeşitlidir. Lityum, sodyum, magnezyum, demir, çinko ve alüminyum gibi elektropozitif temel metaller iyi indirgeyici maddelerdir. Bu metaller, nispeten kolayca elektron bağışlar veya verir. NaBH4 and LiAlH4 gibi hidrit transfer reaktifleri, organik kimyada, başlıca karbonil bileşiklerinin alkollere indirgenmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Diğer bir indirgeme yöntemi, bir paladyum, platin veya nikel katalizör ile hidrojen gazının (H2) kullanılmasını içerir. Katalitik hidrojenasyon reaksiyonu, önemli bir endüstriyel işlemdir.

Her bir yarı reaksiyon (E0cell) katot reaksiyonunun dikkate alınan yarı reaksiyon olduğu bir elektrokimyasal hücrenin standart koşulları altında dengede potansiyel farkına veya voltaja eşit olan standart bir elektrot potansiyeline sahiptir ve anot, hidrojenin standart bir hidrojen elektrotudur. Oksitlenmiş hali:
1⁄2 H2 → H+ + e−
Her yarı reaksiyonun elektrot potansiyeli, indirgeme potansiyeli olarak da bilinir. E0red,  veya yarı reaksiyon bir katotta gerçekleştiğinde indirgeme potansiyeli, oksitleyici maddenin indirgenme eğiliminin bir ölçüsüdür. H + + e− → 1⁄2 H2 için değeri tanımı gereği sıfır, H + 'dan daha güçlü oksitleyici maddeler için pozitif (örneğin, F2 için +2.866 V) ve H +' dan daha zayıf olan oksitleyici maddeler için negatif (örneğin, -0.763 V Zn2 + için).
Bir hücrede gerçekleşen bir redoks reaksiyonu için potansiyel fark şudur:
E0cell = E0cathode – E0anode
Bununla birlikte, anottaki reaksiyonun potansiyeli bazen bir oksidasyon potansiyeli olarak ifade edilir:
E0ox = –E0red
Oksidasyon potansiyeli, indirgeyici ajanın oksitlenme eğiliminin bir ölçüsüdür ancak bir elektrottaki fiziksel potansiyeli temsil etmez. Bu gösterimle, hücre voltaj denklemi bir artı işaretiyle yazılır.
E0cell = E0red(cathode) + E0ox(anode).

Hidrojen ve florin arasındaki reaksiyonda, hidrojen oksitlenir ve flor indirgenir:
H2 + F2 → 2 HF
Bu reaksiyon kendiliğindendir ve 2 g hidrojen başına 542 kJ açığa çıkarır çünkü H-F bağı zayıf, yüksek enerjili F-F bağından çok daha güçlüdür. Bu genel reaksiyonu iki yarı reaksiyon olarak yazabiliriz:
Oksidasyon reaksiyonu:
H2 → 2 H+ + 2 e−
İndirgeme reaksiyonu:
F2 + 2 e− → 2 F−
Her bir yarı tepkimeyi ayrı ayrı analiz etmek genellikle genel kimyasal süreci daha net hale getirebilir. Bir redoks reaksiyonu sırasında yükte net bir değişiklik olmadığı için, oksidasyon reaksiyonunda fazla olan elektron sayısı, indirgeme reaksiyonu tarafından tüketilen sayıya eşit olmalıdır (yukarıda gösterildiği gibi).
Elementler, moleküler formda bile her zaman sıfır oksidasyon durumuna sahiptir. İlk yarı reaksiyonda hidrojen, sıfır oksidasyon durumundan +1 oksidasyon durumuna oksitlenir. İkinci yarı reaksiyonda flor, sıfır oksidasyon durumundan -1 oksidasyon durumuna indirgenir.
Reaksiyonları toplarken elektronlar iptal edilir:

 H2→2 H+ + 2 e−

F2 + 2 e−→2 F−
__________________
H2 + F2→2 H+ + 2 F−
İyonlar birleşerek hidrojen florür oluştururlar:
2 H+ + 2 F− → 2 HF
Genel tepki şudur:
H2 + F2 → 2 HF

Bu tür reaksiyonda, bir bileşikteki (veya bir çözeltideki) bir metal atomu, başka bir metalin bir atomu ile değiştirilir. Örneğin, çinko metal bir bakır (II) sülfat çözeltisine yerleştirildiğinde bakır biriktirilir.
Zn(s)+ CuSO4(aq) → ZnSO4(aq) + Cu(s)
Yukarıdaki reaksiyonda çinko metal, bakır (II) iyonunu bakır sülfat çözeltisinden çıkar

Op art, optik resim olarak da bilinen 1960'ların bir resim akımıdır. Renk, çizgi gibi öğeler göz yanılsamaları yaratmak için kullanılır. Eserler genelde soyut olup, pek çok durumda siyah-beyazdır.
Lekecilik ve hareket resmine karşı gelişen Op-art, sanat yapıtını kurallarla bilimsel olarak düzenlemeye önem vermiştir. Rastlantıya dayanan içgüdüsel otomatik yazı resmi(içgüdüsel-nonfigüratif), bu anlayışın tam karşıtı olmaktadır. Op-art resimde üçüncü boyut etkisini verme eğiliminin soyut sanatta ortaya çıkan şeklidir. Bunun için geometrik biçimler ritmik biçimde düzenlenmiş ve bu biçimler üzerinde renkle model yapılmıştır. Op-art, yeni konstrüktivist, geometrik biçimleme yöntemleriyle akrabadır ve onların olanaklarından geniş olarak yararlanmıştır. Josef Albers ile Vasarely'nin temsil ettiği Op-art, optik aldatmalara dayanan çalışmalara sahiptir. Resim sanatına, aldatıcı bilimsel perspektif resmine itibar etmeyen yeni bir konstrüktivizm ve doğal olmayan yeni bir optik görüntü getirmiştir.

"Jesus Rafael Soto"3 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Cruz Diez"16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Youri Messen-Jaschin Op art"
"Youri Messen-Jaschin Op art"20 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Julio Le Parc"
"Zanis Waldheims"18 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oryantalizm veya Şarkiyatçılık, Yakın Doğu ve Uzak Doğu toplumlarının, kültürlerinin, dillerinin ve halklarının incelendiği Batı kökenli araştırma alanlarının tümüne verilen isimdir. Sanat tarihi, edebiyatı ve kültürel çalışmalarda, Oryantalizm, Doğu dünyasındaki yönlerin taklitleri veya tasvirleridir. Bu tasvirler genellikle Batılı yazarlar, tasarımcılar ve sanatçılar tarafından yapılır. Özellikle, daha spesifik olarak "Orta Doğu"yu tasvir eden Oryantalist tablolar, 19. yüzyıl akademik sanatının popülerlerinden biriydi ve aynı şekilde Batı edebiyatı Doğu temalarına da benzer ilgi göstermiştir. Edward Said'in Oryantalizm adlı kitabının 1978'de yayımlanmasından itibaren, çok sayıda akademik söylem “Oryantalizm” terimini, Batı'nın Orta Doğu, Asya ve Kuzey Afrika toplumlarına yönelik genel tavrına atıfta bulunmak için kullanmaya başlamıştır. Said'in analizinde Batı, bu toplumları statik ve gelişmemiş olarak özümsemekte, böylece emperyal gücün hizmetinde incelenebilecek, tasvir edilebilecek ve çoğaltılabilecek bir Doğu kültürü görüşü üretmektedir. Bu görüşü ile Said, Batı toplumunun gelişmiş, rasyonel, esnek ve üstün olduğu fikrini ifade etmektedir.

Terim, İngilizce doğuya atıfta bulunarak "orientalism" olarak ifade edilmektedir. Orient (Doğu) kelimesi ise İngilizceye, Orta Fransızca'dan geçmiştir. Kökeni ise güneşin doğuşunu ifade eden Latince "oriens" sözcüğüne dayanmaktadır. Ayrıca Almancada “Doğu” kelimesini ifade etmek için ‘Orient’, ‘Osten’ ve ‘Morgen’ sözcükleri kullanılmıştır. Almanca'ya Latinceden geçmiş olan ‘Morgen’ ve ‘Morgenland’ sözcükleri 20. yüzyıla dek ‘Orient’ kelimesinin anlamdaşı olarak kullanılmıştır. Bu kelimenin Almancaya kazandırılmasında Martin Luther’in İncil tercümesi büyük oranda etkilidir. Luther, İncil tercümesinde sürekli olarak Doğu için “Güneşin Doğuşu” (Sonnen auffgang) veya kısaltılmış haliyle “doğuş” (auffgang) kelimelerini kullanmıştır. Eski Ahit’te Doğu kelimesi güneşin doğduğu yöndeki coğrafyayı tasvir etmek adına kullanılırken, İbranice metinler de bu kelime "kädäm", Grekçe metinler de ise "anatolae" kelimeleri ile sağlanmıştır. Fakat sonraki yüzyıllarda Hristiyanlığın merkezinin Batı’ya taşınması neticesinde Doğu biraz daha Batı’ya kaymıştır. Bu nedenle Luther, bu kelimeyi sadece kutsal toprakları içerisine alacak şekilde değil Doğu Kilisesinin sınırlarını da içine alacak şekilde ifade etmiştir. Bununla beraber Edward Said Oryantalizm ve Oryantalist teriminin açıklamasını yaparken şu ifadeleri kullanmaktadır: Özel yahut genel bir açıdan (Antropolog,sosyolog, tarihçi yahut dilbilimci ) Şark'ı öğreten, yazıya döken, yahut araştıran kimse Şarkiyatçıdır (Oryantalist) ve yaptığı şey Şarkiyatçılıktır (Oryantalizm). On sekizinci yüzyıl sonlarını kabaca bir başlangıç noktası kabul edersek, oryantalizm şark ile uğraşan toplu müessesedir, yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, onu tasvir ve tedris eder.

Sanat tarihinde, Oryantalizm terimi, 19. yüzyılda Batı Asya'daki seyahatlerinden üretilen Şarkiyat konularda uzmanlaşmış Batı sanatçılarının eserlerini ifade eder. O dönemde, sanatçılar ve akademisyenler, özellikle "Oryantalist" teriminin küçümseyen kullanımının sanat eleştirmeni Jules-Antoine Castagnary tarafından popüler hale getirildiği Fransa'da Oryantalistler olarak tanımlandı. Temsili bir sanat tarzı için kullanılan bu sosyal küçümsemeye rağmen, Fransız Oryantalist Ressamlar Derneği 1893'te, Jean-Léon Gérôme onursal başkan seçilerek kurulmuştur; İngiltere'de ise Oryantalist terimi "bir sanatçı" kesimini tanımlamak üzere kullanılmaktaydı. Fransız Oryantalist Ressamlar Derneği'nin kuruluşu, sanatçıların bilincini 19. yüzyılın sonlarına doğru değiştirdi, zira sanatçılar şimdi kendilerini farklı bir sanat hareketinin parçası olarak görebiliyorlardı. Bir sanat hareketi olarak, Oryantalist resim genellikle 19. yüzyıl akademik sanatının birçok dalından biri olarak kabul edilir; bununla birlikte, Oryantalist sanatın birçok farklı tarzı kanıtlar içindedir. Sanat tarihçileri Oryantalist sanatçıları belirlerken iki geniş perspektiften bakarlar: gözlemlediklerini dikkatlice boyayan gerçekçi sanatçılar ve stüdyodan hiç ayrılmadan Oryantalist sahneleri hayal edenler. Eugène Delacroix (1798-1863), Alexandre-Gabriel Decamps (1803-1860) ve Jean-Léon Gérôme (1824-1904) gibi Fransız ressamlar yaygın olarak Oryantalist hareketin önde gelen armatürleri olarak kabul edilmektedir.

18. ve 19. yüzyıllarda, Oryantalist terimi, Doğu dünyasının dilleri ve edebiyatları konusunda uzmanlaşmış akademisyenleri tanımlamaktaydı. Bu akademisyenler arasında Arap kültürünün, Hindistan kültürünün ve İslam kültürlerinin, Avrupa kültürlerine eşit olarak incelenmesi gerektiğini söyleyen Doğu Hindistan Şirketi'nin İngiliz yetkilileri de vardı. Bu akademisyenler arasında Hint-Avrupa dilleri çalışmaları modern filoloji'yi kuran filolog William Jones da yer almıştır. Thomas Babington Macaulay ve John Stuart Mill gibi "İngiliz dilbilimciler" in etkisinin İngilizce eğitimin teşvik edilmesine yol açtığı 1820'lere kadar, Hindistan'daki İngiliz sömürgecilik stratejisi de, Oryantalizmi yerlilerle iyi ilişkiler geliştirmek için bir teknik olarak tercih etmiştir. Ek olarak, İbranizm ve Yahudi çalışmaları 19. ve 20. yüzyıllarda İngiliz ve Alman akademisyenler arasında popülerlik kazandı.

Oryantalizm (1978) kitabında kültürel eleştirmen Edward Said, Doğu sömürgeciliğinin kültürel tutumları ile şekillenen Doğu dünyasının önyargılı dışsal yorumlarını akademik ve sanatsal olarak tanımlamak için Oryantalizm terimini yeniden tanımladı. Oryantalizm tezi, Antonio Gramsci'nin kültürel hegemonya teorisini ve Michel Foucault'un Doğu araştırmalarının bilimsel geleneğini eleştirmek için söylem teorisini (bilgi ve güç ilişkisi) geliştirir. Edward Said kitabında, Arab-İslam kültürlerinin, özellikle Bernard Lewis ve Fouad Ajami'nin yabancı yorumlama geleneğini sürdüren çağdaş akademisyenleri eleştirmiştir. Akademide, Oryantalizm (1978) kitabı sömürge sonrası kültürel çalışmaların temel metni haline geldi. Dahası, vatandaşlığın kültürel kurumu ile ilgili olarak, Oryantalizm, vatandaşlık kavramını epistemolojinin bir problemi haline getirmiştir, çünkü vatandaşlık Batı dünyasının sosyal bir kurumu olarak ortaya çıkmıştır; bu nedenle, vatandaşlığı tanımlama sorunu kriz zamanında Avrupa fikrini yeniden yapılandırmaktadır. Ayrıca Said, Oryantalizmin "i teorik bir fikir olduğunu" ifade etti: Oryantalizm, Doğu dünyasını "Batı'ya daha az korkutucu hale getirmek için" tüm Doğu'nun sınırlandırıldığı bir aşamadır; gelişmekte olan dünya, başta Batı olmak üzere, sömürgeciliğin sebebidir. İslam dünyasında da bu tip eleştiri çalışmaları mevcuttur ve 2002'de sadece Suudi Arabistan'da yerli veya yabancı akademisyenler tarafından kaleme alındığı, Oryantalizmi eleştiren yaklaşık 200 kitabın yanı sıra yaklaşık 2000 makale olduğu tahmin edilmektedir.

Rönesans süslemesinin Moresk tarzı, 15. yüzyılın sonlarında başlayan ve neredeyse günümüze kadar ciltçilik gibi bazı çalışma türlerinde kullanılacak olan İslami arabesklerin Avrupa'ya uyarlanmasıdır. Hint alt kıtasından getirilen motiflerin erken mimari kullanımında Hint-Saracenik mimarisi olarak bilinir. Bunun en eski örneklerinden biri Londra Guildhall binasıdır (1788-1789). Bu tip mimari tarzlar, William Hodges, William Daniell ve Thomas Daniell tarafından yaklaşık 1795'ten Hindistan tarzlarının yayınlanmasıyla batıda ivme kazandı.
Bunun haricinde, 15. yüzyılın sonlarında başlayan Turquerie, en az 18. yüzyıla kadar etkisini devam ettirdi ve hem dekoratif sanatlarda "Türk" stillerinin kullanılmasını, zaman zaman Türk kostümünün benimsenmesini ve Osmanlı'yı tasvir eden sanata olan ilgiyi içeriyordu. Osmanlıların geleneksel ticaret ortağı olan Venedik, Turquerie'nin en eski merkeziydi ve Fransa'da 18. yüzyılda daha belirgin hale gelmiştir.

Chinoiserie ise, Batı Avrupa'da dekorasyonda Çin temaları ve modasının ifade edildiği terimdir. 17. yüzyılın sonlarında başlayan ve özellikle Rokoko tarzı ile Chinoiserie, 1740-1770 dönemini kapsayan zaman diliminde popülerlik kazanmıştır. Rönesanstan 18. yüzyıla kadar, Batı tasarımcıları Çin seramiklerinin teknik karmaşıklığını sadece kısmi bir başarı ile taklit etmeye çalışmışlardır. Chinoiserie'nin ilk ipuçları 17. yüzyılda aktif Doğu Hindistan şirketlerine sahip ülkelerde ortaya çıktı: İngiltere (Doğu Hindistan Şirketi), Danimarka (Danimarka Doğu Hindistan Şirketi), Hollanda (Hollanda Doğu Hindistan Şirketi) ve Fransa (Fransız Doğu Hindistan Şirketi). Delft ve diğer Hollanda kasabalarında yapılan kalay sırlı seramik, 17. yüzyılın başlarından itibaren orijinal Ming dönemi mavi ve beyaz porseleni benimsemiştir. Meißen ve diğer gerçek porselen merkezlerinde yapılan erken seramik ürünleri, Çin tabaklarını, vazolarını ve çay fincanlarını taklit etmiştir. "Çin tarzı", geç Barok ve Rokoko Alman saraylarının vazolarında, bahçelerinde ve Madrid yakınlarındaki Aranjuez'deki fayans panellerinde ortaya çıktı.
1860'tan sonra, ukiyo-e'nin ithalatıyla tetiklenen Japonizm, batı sanatında önemli bir etki haline geldi. Özellikle, Claude Monet ve Edgar Degas gibi birçok modern Fransız sanatçı Japon tarzından etkilendi. Fransa'da çalışan Amerikalı bir sanatçı olan Mary Cassatt, kendi resimlerinde Japon desenlerinin birleşik desenleri, düz ve değişen perspektif unsurlarını kullandı. James Abbott McNeill Whistler'in Tavus Kuşu Odası'nın resimleri, Japon geleneğinin yönlerini nasıl kullandığını ve türün en iyi eserlerinden bazıları olduğunu gösterdi. Kaliforniya mimarları Greene, Gamble House ve diğer binaların tasarımlarında Japon unsurlarından ilham aldı.
Mısır mimarisi 19. yüzyılın başlarında ve ortalarında popüler hale geldi ve 20. yüzyılın başlarına kadar küçük bir stil olarak devam etti. Mağribi Canlanma mimarisi Alman devletlerinde 19. yüzyılın başlarında başladı ve özellikle sinagoglar inşa etmek için popülerdi. Hint-Saracenik mimarisi, 19. yüzyılın sonlarında Britanya Hindistanı'nda ortaya çıkan bir türdü.

İslami "Morolar" ve "Türk" tasvirleri (Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya'daki k

Osman Hamdi Bey (30 Aralık 1842, İstanbul - 24 Şubat 1910, İstanbul), Rum-Türk arkeolog, müzeci, ressam ve Kadıköy'ün ilk belediye başkanı.
Sakız Adası'ndan küçük yaşta evlatlık olarak gelen Rum asıllı Osmanlı sadrazamlarından İbrahim Ethem Paşa'nın oğlu, İstanbul Milletvekili, belediye başkanı, müzeci, kimyager ve felsefeci Halil Ethem Bey ve nümizmat İsmail Galip Bey'in ağabeyidir.
İlk Türk arkeoloğu kabul edilir. Bağdat'ta ilk arkeolojik çalışmalarını yaptıktan sonra asıl gerekli yasanın çıkarılmasını sağlayarak ve tüm arkeolojik çalışmaların kontrolünü üstlenerek modern arkeoloji biliminin Osmanlı'da temellendirilmesini sağladı. En önemli arkeolojik kazısı 1887-1888'de gerçekleştirildiği Sayda Kral Mezarlığı (Lübnan) kazılardır. Bu kazılar sırasında dünyaca ünlü İskender Lahdi'ni bulmuştur.
Osman Hamdi Bey İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin 29 yıl müdürlüğünü yapmış ve müzeyi dünyanın sayılı müzeleri arasına ekletmiştir. Osman Hamdi Bey'i çağdaş Türk müzeciliğinin kurucusu sayanlar, bunu Osmanlı dönemindeki ilk Türk müze yöneticisi olmasıyla ve müzeyi geliştirmesiyle gerekçelendirirler.

Günümüzde varlığını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adıyla sürdüren Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'nin de kurucusudur. İlk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressam olarak tarihe geçmiştir. Kaplumbağa Terbiyecisi en ünlü eseridir. 
29 Nisan 2025 tarihinde Londra'da düzenlenen bir açık artırmada Kahve Hazırlamak adlı tablosu 1 milyon 16 bin sterline alıcı bulmuştur.

Osman Bey'in çok yönlü yetişmesinde öncelikle ailesi rol oynamıştır. Babası Sadrazam İbrahim Ethem Paşa gibi kendisi de öğrenimini Avrupa'da görme fırsatı bulmuştur. Osmanlı'nın ilk maden mühendisi olan İbrahim Ethem, Sakızlı'daki bir isyanın bastırılmasından sonra devşirilen bir Rum çocuk olduğu söylenir. İstanbul'a getirildiğinde Kaptan'ı Derya Hüsrev Paşa tarafından alınıp yetiştirilmeye başlamıştır. Çocuğu olmayan Hüsrev Paşa, yanına aldığı çocukları çok iyi yetiştirmeye gayret etmiştir. 1829 yılında İbrahim Ethem henüz 9-10 yaşlarındayken Hüsrev Paşa tarafından Fransa'ya eğitim için gönderilen ilk çocuklar arasına katılır. İbrahim Ethem Hariciye Nazırlığı, Ticaret Nazırlığı, Valilik, Berlin Elçiliği, Viyana Elçiliği, Tanzimat Meclisi üyeliği, Encümeni Daniş üyeliği, Şurayı Devlet üyeliği ve Sadrazamlık yaptı, Sultan Abdülmecit'in Fransızca öğretmeni oldu. Pasteur'ün sınıf arkadaşı olduğu da rivayet edilir.
Sultan Abdülmecit'in Yağlıkçılar Kâhyası Hacı Mustafa Ağa'nın kızı Fatma Hanım ile evlenen İbrahim Ethem'in bu evlilikten dört çocuğundan en büyüğü olan Osman Hamdi Bey'in üç kardeşinin adları Halil Ethem, İsmail Galip ve Mustafa'dır. En küçük ve en az ünlü olan Mustafa Bey İstanbul Gümrük Müdürü olur.
Osman Bey'in kardeşi Halil Ethem Eldem (1861-1938) kimya okuduktan sonra felsefe doktorası yapmış, ardından müzecilik, Ser Askerlik Fabrikalar Nezareti Müşavirliği, Genelkurmay Dairesi Tercüme Şubesi görevliliği, İstanbul Şehremini, Asar-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü, Darüşşafaka, Mülkiye Mektebi, Darü'l-Muallimin ve Darülfünun Tabiiye ve Jeoloji Öğretmenliği, Sanayi Nefise Mektebi Müdürlüğü, Tarih-i Osmani Encümeni Üyeliği, Maarif Vekaleti Türk Tarih Encümeni Üyeliği, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Kurucu Üyeliği ve Asbaşkanlığı, TBMM IV.ve V. Dönem İstanbul Milletvekilliği ile IV. ve V. Dönem Kitaplık Encümeni Reisliği gibi çok çeşitli alanlarda faaliyet göstermiştir.
Diğer kardeşi İsmail Galip Bey (1848-1895), Türkiye'de nümismatik bilimsel disiplininin kurucusu kabul edilir.
Kızı Nazlı Hamdi (1893–1958) bir Osmanlı diplomatı olan Esat Cemil ile evlenmiştir. Onların kızı Cenan Hamdi Sarç (1913-2012), İstanbul Üniversitesi rektörü Ömer Celal Sarç ile evlenmiştir.
Kardeşi İsmail Galip'in torununun oğlu Edhem Eldem, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü eski başkanı ve öğretim üyesidir. Misafir öğretim üyesi olarak Berkeley, Harvard, École des Hautes Études en Sciences Sociales, École Pratique des Hautes Études ve École Normale Supérieure'de ders vermiş, Berlin'de Wissenschaftskolleg'de araştırmacı olarak bulunmuş ve çok sayıda bilimsel eser vermiştir.

30 Aralık 1842'de İstanbul'da dünyaya geldi. Ülkenin ilk maden mühendislerinden olan babası İbrahim Ethem Bey, 1877'de sadrazamlığa kadar yükselen bir devlet adamıydı. Ailenin ikisi kız altı çocuğundan en büyüğü Osman Hamdi'dir. Erkek kardeşlerinden Mustafa Bey İstanbul gümrük müdürü, İsmail Galip Bey Türkiye'de nümismatik biliminin kurucularından biri, Halil Ethem Bey ise müzeci olmuştur.

Osman Hamdi, ilkokul öğreniminin ardından, 1856 yılında Maarif-i Adliye okuluna başladı. Daha 16 yaşındayken yaptığı kara kalem resimlerle çevresinin dikkatini çekti. Babası ile birlikte gittiği Viyana'da, müze ve sergilerle ilgilendi. Oğullarının yurt dışında öğrenim görmesini isteyen babası onu birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi için Paris'e gönderdi. Paris'te kaldığı 12 yıl boyunca hukuk öğrenimini sürdürürken o dönemin ünlü ressamlarından olan Jean-Léon Gérôme ve Boulanger'in atölyelerinde çıraklık yaparak iyi bir resim eğitimi aldı. Onun Paris'te bulunduğu dönemde Osmanlı Devleti resim öğrenimi için Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid’i Paris’e göndermişti. Bu üç kişi, Türk resim sanatının ilk kuşağını oluşturdu. Osman Hamdi Bey, 1867 Paris Dünya Sergisi’ne bugün nerede oldukları bilinmeyen “Çingenelerin Molası”, “Pusuda Zeybek “ve “Zeybeğin Ölümü” adlı üç yapıtını gönderdi. Paris'te tanışıp evlendiği Marie adlı eşi ile 10 yıl evli kaldı, Fatma ve Hayriye adlı iki kızları oldu.
Yurda döndükten sonra devletin farklı kademelerinde görev aldı. İlk görevi Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü idi. Mithat Paşa’nın Bağdat’a vali olması nedeniyle geldiği bu şehrin çeşitli görünümlerini yansıtan tablolar yaptı, Bağdat tarihi ve arkeolojisi ile ilgilendi. O sırada vali Mithat Paşa’nın yardımcısı olan, geleceğin ünlü romancısı Ahmet Mithat Efendi ile tanışıp dost oldu.
İstanbul’a döndüğünde Saray Protokol Müdür Yardımcısı olan Osman Hamdi, bu sırada Viyana’da düzenlenen Uluslararası Sergiye komiser olarak katıldı. Viyana’da iken tanıştığı adı Marie olan bir başka Fransız hanımla ikinci evliliğini yaptı. Naile Hanım adını alan ikinci eşinden Melek, Leyla, Ethem, Nazlı adlı çocukları dünyaya geldi.
1875 yılında Kadıköy'ün ilk şehremini (belediye başkanı) olarak görevlendirildi ve bu görevi bir yıl sürdürdü.
Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra devlet memurluğundan erken emekliliğe ayrılan Osman Hamdi Bey, Gebze'ye bağlı Eskihisar köyünde bulunan evinde kendisini resim yapmaya adamıştır. 1881'de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) müdürü Anton Dethier’in ölümü üzerine müze müdürü olarak baştan Osman Hamdi Bey düşünülmese de dönemin sadrazamlarının etkisiyle padişah tarafından bu göreve tayin edilmiştir.
1 Ocak 1882’de padişah II. Abdülhamit tarafından bir başka göreve daha atandı. Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürlüğü ile görevlendirilmişti. Okul binasını Mimar Vallaury ile birlikte tasarladı. Binanın inşası ve akademik kadronun kurulmasının ardından okulu 2 Mart 1883’te öğretime açtı.

Müze-i Hümayun müdürü olarak ilk işi eski eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklayan bir tüzük hazırlamaktı. Yürürlükte bulunan 1874 tarihli "Asar-ı Atika Nizamnamesi"ni 1883 yılında yeniden düzenledi ve yürürlüğe soktu. Bu yeni düzenleme ile Batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eski eser kaçırılmasını önledi.
Müze müdürlüğü sırasında ilk Türk bilimsel kazılarını başlatan Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina (Muğla, Yatağan) ve Sayda (Lübnan)'da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Sayda'da yaptığı kazılarda bulduğu antik eserler arasında arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan İskender Lahdi de bulunmaktadır. Söz konusu eserler, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, ona uluslararası ün getiren bu kazılarla ilgili olarak arkeolog Salomon Reinach ile birlikte "Une necropole a Sidon" (Sayda Kral Mezarlığı) adlı bir kitap yazmış ve 1892'de Paris’te yayımlatmıştır.
Osman Hamdi Bey, yakın çevresini de çeşitli kazılarda görevlendirmişti. Oğlu Mimar Ethem Bey’in Tralles antik kentinde (Güzelhisar, Aydın) yaptığı kazılarda Antik Yunan tanrısı Artemis'e atfedilmiş bir tapınağın frizleri ile daha birçok eser ortaya çıkarıldı ve Müze-i Hümayun’a getirildi. Aydın’da Alabanda ve Sidamara antik kentlerindeki kazılarının başında kardeşi Halil Ethem Bey’i görevlendirdi. Müze memurlarından Makridi Bey, Rakka, Boğazköy, Alacahöyük, Akalan, Langaza, Rodos, Taşöz ve Notion kazılarını yürüttü.
Osman Hamdi Bey, kazılar neticesinde artan eserleri sergileyebilmek için yeni bir bina arayışına girdi. Eserler, Aya İrini’den sonra Çinili Köşk’e taşınmıştı ancak burası da yetersiz gelmekteydi. Devrin yöneticilerini ikna ederek bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi binasını inşa ettirdi. Üç aşamada tamamlanan müze binasının ilk kısmı 1899'da, ikinci kısmı 1903'te, üçüncü kısmı 1907 yılında ziyarete açıldı. Müzenin içinde fotoğrafhane, kütüphane, modelhane yaptırdı.
Müze-i Hümayun, arkeoloji ağırlıklı bir müze olmuştu. Koleksiyondaki silahlar ve askeri teçhizatlar Aya İrini’de bırakıldı ve "Esliha-i Askeriye Müzesi" adıyla düzenlendi. Bugünkü Askeri Müze’nin temeli olan bu yeni müze, 1908’de ziyarete açıldı. Osman Hamdi Bey’in İstanbul dışındaki kentlerde kurdurduğu eser depoları ileride kurulacak bölge müzelerinin temeli oldu. Sanayi Nefise Mektebi öğrencilerinin eserlerini mektebin büyük salonunda toplayarak Güzel Sanatlar Müzesi’nin çekirdeğini oluşturmaya başladı. Tüm bu çabaları, onu çağdaş Türk müzeciliğinin kurucusu yapmıştır.
Osman Hamdi Bey, müzecilik ve arkeoloji çalışmalarını sürdürürken resim yapmayı hiç bırakmadı. Resimlerini genellikle Eskihisar, Gebze’deki evinde geçirdiği yaz aylarında yaptı. Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Resimlerinde okuyan, tartışan, özlemini duyduğu Türk aydın tipini ve dışarıya açılmış kadın imgesini ele aldı. Dekor olarak tarihi yapıları, aksesuar olarak tarihi eşyaları kullandı. "Kaplumbağa Terbiyecisi" (19

Pablo Picasso (25 Ekim 1881, Málaga, İspanya - 8 Nisan 1973, Mougins, Fransa), Fransa'da yaşamış İspanyol ressam, heykeltıraş, sahne tasarımcısı, şair ve oyun yazarıdır. 20. yüzyıl sanatının en iyi bilinen isimlerindendir. Georges Braque ile birlikte kübizm akımının temelini atmış, asamblajı icat etmiş, kolajın icadında yer almış ve çok çeşitli tarzların gelişimine katkı vermiştir. En önemli eserleri olarak öncü kübizm eseri Avignonlu Kızlar ve Alman ve İtalyan askerlerin İspanyol İç Savaşı sırasında yaptığı katliamı anlatan Guernica sayılabilir.

Küçük yaşta resim yapmaya ressam ve resim öğretmeni babası tarafından yönlendirildi. Resim yeteneği kısa sürede keşfedildi ve 1895'te Güzel Sanatlar Okulu'na girdi. 1901 yılından itibaren anne soyadı olan Picasso'yu kullanmaya başladı. Eserleri İspanyol bir dergi olan Juventut'ta yayımlandı.
1900'de ilk kez Paris'e gitti. Dönemin yenilikçi sanatçılarının yaşadığı Montmartre semtinde bir süre parasızlık içinde yaşadı. Picasso yaklaşık 1901-04 arasındaki ilk dönem yapıtlarında sıradan insanların, sirk palyaçolarının, akrobatlarının resimlerini yaptı. Büyük kentlerdeki yaşam kadar, sirk yaşamı da ilgisini çekiyordu. Ne var ki, tablolarında bu yaşamın hüzünlü yanını yansıttı. Sanatçının bu dönemi Mavi Dönem olarak tanımlanır.
Picasso, Georges Braque ile kübizmin temellerini atmış sayılmaktadır. 1907'den 1914'e kadar kübist olarak adlandırılan tarzda tablolar yapar. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıdır. Resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş yahut geometrik şekillere bölünmüştür. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki üç boyutlu bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bu amaçla Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Yine bu nedenden portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşü görülmektedir.
1911 yılında Leonardo Da Vinci'ye ait Mona Lisa eserini, bu eserin doğduğu şehir, Floransa'ya kaçırmakla suçlandı. Ancak iddialar hiçbir zaman kanıtlanamadı.
I. Dünya Savaşı sırasında Picasso, Jean Cocteau ile beraber Roma'da kalır. 20'li yılların başında ressam klasisizme geri döner: Trois Femmes à la fontaine (1921, Modern Sanat Müzesi, Paris). Ayrıca mitolojiden de esinlenir: les Flûtes de Pan (1923, Picasso Müzesi, Paris).
Picasso tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı'na göre, toplam resim, 100.000 baskı, 34.000 kitap resmi ve 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üretmiştir.
Bir genelevdeki beş hayat kadınını gösteren ve Kübizm akımının en önemli örneklerinden biri olarak görülen ünlü eseri Avignonlu Kadınlar, Fransa'da 1907 yılında yapılmıştır.
En tanınmış eseri Alman hava kuvvetlerinin Guernica kasabasını bombalamasını anlatan Guernica adlı eseridir. Resim 1937'de yapılmıştır. Bu resim şu anda Madrid'de Reina Sofía Müzesinde bulunmaktadır. Picasso, bir sergisi sırasında kendisine, "Bu resmi siz mi yaptınız" diye soran bir Alman generaline, "Hayır, siz yaptınız" cevabını vermiştir. Bu resim Picasso'nun savaşa ve Guernica'nın bombalanmasına karşı duyduğu güçlü nefreti anlatmaktadır. Resimdeki insan ve hayvan figürleri acı, hüzün ve savaşa karşı duyulan nefreti yansıtmaktadır.
Sanatçı, ressamlığının yanında yazar ve şair olarak da gündeme geldi. Şiirler kaleme aldı, sürrealist bir oyun yazdı.

Picasso sahne dekoratörü olarak çalışırken Roma'da tanıştığı Ukraynalı balerin Olga Khokhlova ile Temmuz 1918'de evlendi ve daha sonra onun sayesinde Paris sosyetesi ile tanışma imkânı buldu. Çiftin 1921'de Paulo (Paul) adında oğulları oldu.
1927'de 46 yaşında iken Picasso, Marie-Thérèse Walter adlı 17 yaşındaki Fransız bir kız ile gizli ilişki yaşamaya başladı. Hohlova ancak 1935'te bu ilişkiyi ve Walter'in hamile olduğunu öğrenince derhâl Picasso'yu terk edip güneye taşınarak boşanma davası açtı. Fakat kanunen mal varlığının eşit olarak paylaşılması gerektiğinden Picasso boşanmayı reddetti ve bu evlilik Hohlova'nın kanserden öldüğü 1955'e dek kâğıt üzerinde devam etti.
Picasso'nun 1921 doğumlu oğlu Paulo, 1935 doğumlu kızı Maya'dan sonra, 61 yaşındayken ilişki yaşamaya başladığı 21 yaşındaki Françoise Gilot'dan 1947 doğumlu oğlu Claude ve 1949 doğumlu kızı Paloma oldu. Bu üçü dışında Picasso'nun hayatına Dora Maar, Fernande Olivier gibi daha birçok kadın girdi. İkinci ve son nikâhlı eşi Jacqueline Roque ile 1953'te tanıştığında kendisi 72 yaşında, Jacqueline ise 26 yaşındaydı. Altı ay türlü çeşitli kurlar yaptıktan sonra onunla yaşamaya başladı ve 1961'de nikâhlandılar.
Resmî ya da fiilî eşi konumundaki kadının yanı sıra birkaç kadınla daha ilişkisi olan ve bu ilişkilerinde kadınlara şiddet dâhil kötü davranan Picasso için torunu Marina Picasso, Dedem Picasso adlı anılarında şöyle yazdı:

Onları kendi hayvani cinselliği için kullanıyor, itaatkâr hâle getiriyor, büyülüyor, sindiriyor ve ezip tuvaline sürüyordu. Geceler boyu onların özünü sömürdükten sonra, bitip tükendiklerinde ise onları başından atıyordu.
Hayatındaki birkaç önemli kadından Marie-Thèrése Walter ve Jacqueline Roque intihar ettiler, Hohlova ve Dora Maar ise sinir krizleri yaşadılar. Oğlu Paulo depresyon sonucu alkolizmden öldü. Torunu Pablito da ressamın cenazesine katılmasına son nikâhlı eşi Jacqueline Roque izin vermeyince aynı yıl klorak içerek intihar etti.
Picasso'nun son vasiyetnamesine onu akıl sağlığı yerinde değilken yazdığı gerekçesiyle itiraz eden Françoise Gilot ile Jacqueline Roque arasındaki miras davası önce itiraz reddedilmekle birlikte sonunda Picasso'nun oğlu Paulo'nun ölümünden sonra, miras sahiplerinin Jacqueline ile birlikte Picasso'nun çocukları ve torunları Claude, Paloma, Maya, Bernard ve Marina Picasso olduğuna karar verildi.

Picasso gençliğinde Katalan bağımsızlık hareketine sempati duyup genel olarak desteğini ifade ederek hareket içindeki aktivistlerle dostlukları olmakla birlikte kendisi bu harekete aktif olarak katılmadı. I. Dünya Savaşı, İspanya İç Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında da hiçbir tarafın silahlı kuvvetlerine katılmadı. Fransa'da yaşayan bir İspanyol olarak her iki dünya savaşında da işgalci Almanya ordularına karşı savaşa katılma zorunluluğu yoktu.
1940 yılında Fransa vatandaşlığına başvurduğu fakat "komünizme doğru evrilen aşırılıkçı görüşleri" nedeniyle reddedildiği 2003 yılında ortaya çıktı.
1936'da İspanya İç Savaşı başladığında Picasso 54 yaşındaydı. Çatışmalar başladıktan kısa bir süre sonra Cumhuriyetçiler tarafından "gıyaben de olsa Prado'nun müdürü" olarak atandı ve John Richardson'a göre o da "görevlerini çok ciddiye alarak" müze koleksiyonunun Cenevre'ye taşınması için gerekli fonları sağladı. Savaş Picasso'nun ilk açıkça politik çalışmasına fırsat yarattı. 1937 yılında "özellikle propaganda ve bağış toplama amacıyla" yapılan ve 18 resimden oluşan Franco'nun Rüyası ve Yalanı adlı çalışmasında Francisco Franco'ya ve faşistlere yönelik öfkesini dile getirdi.
1944'te Fransız Komünist Partisine girdi. 1948'de Polonya'da yapılan Barışı Savunmak İçin Dünya Aydınlar Kongresi'ne katıldı ve 1949'da Dünya Barış Konseyi için çizdiği güvercin uzun yıllar resmi dünya çapında komünist hareket içinde ve dışında yaygın şekilde barış sembolü olarak kullanıldı. 1950'de Sovyet hükûmetinden Stalin Barış Ödülü aldı. 1953'te Stalin'in ölümü üzerine parti yayın organı için çizdiği Stalin portresi yeterince gerçekçi olmadığı gerekçesiyle eleştirilere maruz kalınca Sovyetler Birliği'ne yönelik şevki zayıflamakla birlikte ölümüne kadar Komünist Partinin sadık bir üyesi olarak kaldı. 1962'de Lenin Barış Ödülü aldı.

Pablo Picasso, 8 Nisan 1973'te Fransa'nın Mougins kentinde, eşi Jacqueline ile akşam yemeği için arkadaşlarını ağırladıktan sonraki sabah, akciğer ödemi ve kalp krizinden öldü. 1958'de satın aldığı ve 1959 ile 1962 arasında Jacqueline ile birlikte yaşadığı bir mülk olan Aix-en-Provence yakınlarındaki Vauvenargues Şatosu'na defnedildi. Jacqueline, çocukları Claude ve Paloma'nın cenazeye katılmasını engelledi. Picasso'nun ölümünden sonra harap ve yalnız kalan Jacqueline, 1986'da 59 yaşındayken kendisini vurarak intihar etti.

Picasso Seramikleri

Deniz Harp Okulu Pusula Dergisi 17 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi İnternet Sitesi*30 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Picasso ve Kübizm
Pablo Picasso Sitesi 8 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilim adamları hayatları ve çalışmaları

Paris, 105,4 km² (40,7 mil kare) alana sahip tahmini 2,04 milyonluk şehir nüfusu ve Ocak 2026 itibarıyla 13,2 milyonluk metropol nüfusuyla Fransa'nın başkenti ve en büyük şehridir. Île-de-France bölgesinin merkezinde, Sen Nehri üzerinde yer alan şehir, Avrupa Birliği'nin (AB) en büyük metropol alanı ve dördüncü en kalabalık şehridir. Aydınlanma Çağı'ndaki rolü nedeniyle kısmen "Işık Şehri" olarak da anılan Paris, 17. yüzyıldan beri dünyanın en önemli finans, diplomasi, ticaret, kültür, moda ve gastronomi merkezlerinden biri olmuştur.
İdari olarak Paris, her birinin kendine özgü kültürel kimliği olan yirmi arrondissement'e (bölgeye) ayrılmıştır. Haussmann'ın yeni bulvarlar, parklar ve kamu işleri yaratan Paris'i yenilemesi, "19. yüzyılın başkenti" olarak bilinen modern bir şehre hayat verdi. Paris, önemli bir demiryolu, otoyol ve hava ulaşım merkezidir; 2024 yılında Charles de Gaulle Havalimanı, AB'nin en yoğun havalimanıydı. Paris, dünyanın en sürdürülebilir ulaşım sistemlerinden birine sahiptir ve Sürdürülebilir Ulaşım Ödülü'nü iki kez alan sadece iki şehirden biridir. Art Nouveau tarzında dekore edilmiş metrosu şehrin sembolü haline gelmiştir. Paris, müzeleri ve mimari yapılarıyla ünlüdür: Orsay Müzesi, Musée Marmottan Monet ve Orangerie Müzesi, Fransız Empresyonist sanat koleksiyonlarıyla, Musée National d'Art Moderne, Musée Rodin ve Musée Picasso ise modern ve çağdaş sanat koleksiyonlarıyla dikkat çekmektedir. Sen Nehri kıyısındaki şehrin bazı bölümleri 1991'den beri UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiştir. 
Fransa Cumhurbaşkanı ve Fransız Parlamentosu'nun her iki meclisi de Paris'te bulunmaktadır. Paris, UNESCO da dahil olmak üzere birçok Birleşmiş Milletler kuruluşuna ve OECD, Uluslararası Ağırlık ve Ölçü Bürosu (komşu Saint-Cloud'da), Uluslararası Enerji Ajansı, Uluslararası Frankofoni Örgütü, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu ve Uluslararası Otomobil Federasyonu gibi diğer uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Avrupa Uzay Ajansı, Avrupa Bankacılık Otoritesi ve Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi gibi Avrupa kuruluşları da burada yer almaktadır. Şehir, Fransa Açık Tenis Turnuvası gibi birçok spor etkinliğine ev sahipliği yapmakta ve Paris Saint-Germain futbol kulübü ile Stade Français ragbi kulübünün merkezidir. Paris ayrıca üç kez Yaz Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapmıştır.

Paris adını Galya halklarından Parisi lerden almaktadır. "Paris" aslında Romalıların "Lutetia" yerine kullandıkları "Civitas Parisiorum" (Parisiilerin şehri) adının zamanla değişmesi sonucu oluşmuştur. Paris aynı zamanda şehrin etrafındaki yöreye de ("Parisis") verilen isim olmuştur. Cormeilles-en-Parisis ve Fontenay-en-Parisis gibi şehirlerin isimlerinde buna rastlanır. Bu adın kaynağı tam olarak bilinememektedir. Paris bölgesinde çokça bulunan taş ocaklarına istinaden Galce "kwar" (taş ocağı) kelimesinden geliyor olabilir. Başka etimolojilerde önerilmiştir. Pierre Hubac ve Cheikh Anta Diop'a göre, Parisiilerin adı Mısır tanrıçası İsis'ten gelmektedir çünkü Paris bölgesinde İsis'e adanmış birçok tapınak ya da Eski Mısır dilinde "per Isis" bulunmaktaydı. Bir efsane de Paris adını dalgalar altında kalıp denize batan efsanevi Ys şehriyle birlikte anar. Maurice Druon "Paris de César à Saint Louis" (Sezar'dan St.Louis'ye kadar Paris) adlı kitabında Paris adının Galce "par" (gemi) sözcüğünden geldiğini iddia eder. Şekli gemiye benzeyen, su üzerine kurulmuş, geçimini suya borçlu olan ve ismini de belki sudan almış olan bir şehir. Bir ada olan Lutèce'in refahı "gemiciler" tarafından sağlanıyordu ve bu gemicilerin sembolü olan gemi de şehir armasını oluşturmuştur.

Seine nehri kıyılarında yapılan teraslama çalışmaları sırasında bulunan oyma taş el aletlerinin gösterdiği gibi Paris kent alanı yaklaşık 40.000 yıldır insanlar tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmaktadır.
En önemli arkeolojik bulgular 12. bölge'de 1991 yılında ortaya çıkartılan Paris bölgesindeki en eski kalıcı insan yerleşimine ait kalıntılardır. Bercy'de yapılan altyapı çalışmaları sırasında MÖ 4.000 ile 3.800 yılları arasında avcılık dönemine ait Seine nehrinin eski kıyısında yerleşik bir köyün izlerine rastlanmıştır. Bu kalıntılar çok önemli arkeolojik değere sahip olan birçok tahtadan oyma kayık, topraktan çanak çömlek, ok ve yaylar, kemik ve taştan aletlerdi. Diğer buluşlar da 14. bölge ile 13. bölge arasındaki su kemerleridir. Aşıklar şehri olarak bilinir.

Tarih öncesi yerleşimlerle Galya-Roma dönemi arasında olup bitenler hakkında pek bir şey bilinememektedir. Tek emin olunan nokta Sezar'ın birlikleri ülkede dolaşırken bölgenin hâkimlerinin hala Parisiiler olduğudur. Bazıları Parisiilerin Paris'i kurmasının tarihi olarak MÖ 250 ile 200 yılları arasını göstermektedir ancak önemli kanıtları yoktur. 
MÖ 52 yılında Jül Sezar'ın teğmeni Labienus Paris şehrini ele geçirdiğinde Romalılar tarafından "Lutetia" (Fransızcası: Lutèce) diye adlandırılmıştır. Galya'nın başkenti görevini Lugdunum (Lyon) şehri yapmaktaydı. O zamanki Galya şehrinin tam olarak nerede yerleştiği konusunda kesin bilgi yoktur. Uzun süre buranın île de la Cité'de olduğu düşünülmüştür ancak metro çalışmaları nedeniyle baştan aşağı bu adada kazı çalışmaları yapılmış ve hiçbir ize rastlanmamıştır. Galya şehri île Saint-Louis'te ya da bugün artık karşı kıyı ile birleşmiş olan ve Bièvre nehri'nin yarattığı delta üzerinde bulunmuş olan bir adada da bulunmuş olabilir. 
Çok tartışılan başka bir varsayıma göre ise ilk kurulan Galya köyünün Nanterre'deki Valérien tepesi'nden çok uzak olmadığı yönündedir. Roma şehri 1. yüzyılda nehrin sol kıyısına kurulmuştur. Şehrin Saint-Germain Bulvarı'ndan Val-de-Grâce'a ve rue Descartes'tan jardins du Luxembourg'a kadar uzandığı düşünülmektedir. Lutèce şehri bir cardo (Roma şehirlerinde kuzey-güney doğrultusundaki ana cadde) olan rue Saint-Jacques çevresinde dik kesen sokaklardan oluşan bir şehir yapısıyla yerleşmişti. Roma şehirlerinde olduğu gibi forum, hamamlar, tiyatro, arena ve nekropol bu şehirde bulunmaktaydı.

Paris şu andaki adını 5. yüzyılda alır ve Romalılar'a karşı elde ettiği zaferin ardından Frankların kralı Merovenj Hanedanından I. Clovis 508 yılında Paris'e yerleşerek burayı başkenti yapar. Nehrin sağ kıyısına 6. yüzyıldan itibaren bir kilisenin kurulduğu dikkat çeker: Saint-Gervais kilisesi (günümüzde Hôtel de ville 'in arkasında bulunmaktadır. 
9. yüzyılda Saint-Gervais ve Saint-Germain-l'Auxerrois kiliselerinin (günümüzde Louvre'un yakınında bulunmaktadır) çevresinde koruma amaçlı duvarlar inşa edilmiştir. Nehrin sol kıyısı 885 yılında Vikingler tarafından tamamen yok edilmiştir. Taht 987 yılında Capet Hanedanına geçti. Paris, Orleans şehri ile birlikte bu hanedanın kişisel serveti içinde yer alıyordu. Bu hanedanın atası I. Eudes şehri Vikingler'e karşı savunmasıyla ünlenmiştir.

İmparator III. Napolyon'un görevlendirdiği Georges Eugène Haussmann'ın öncülüğünde 1853 yılında kentsel dönüşüm çalışmaları başladı.

Paris, II. Dünya Savaşı'nda, 14 Haziran 1940 tarihinde, Alman ordusu tarafından işgal edildi. 25 Ağustos 1944 günü, şehir Fransızların 2. Zırhlı Tümeni ve Amerika Birleşik Devletleri Ordusu 4. Piyade Tümeni tarafından kurtarıldı.

Paris, kuzey orta Fransa'da, tepesi iki ada, Île Saint-Louis ve şehrin en eski bölümünü oluşturan daha büyük Île de la Cité içeren Sen Nehri'nin kuzeye kıvrılan bir yayında yer almaktadır. Nehrin İngiliz Kanalı'ndaki (La Manche) ağzı şehirden yaklaşık 233 mil (375 km) akış aşağısındadır. Şehir, nehrin her iki kıyısına da yayılmıştır. Genel olarak, şehir nispeten düzdür ve en alçak noktası deniz seviyesinden 35 m (115 ft) yüksekliktedir. Paris'in birkaç önemli tepesi vardır ve bunların en yükseği 130 m (427 ft) yüksekliğiyle Montmartre'dir.
Boulogne Ormanı ve Vincennes Ormanı'in dış parkları hariç, Paris, 35 km'lik (22 mil) çevre yolu Périphérique Bulvarı tarafından çevrelenen, yaklaşık 87 km2 (34 sq mi) alanda bir ovali kapsıyor. Kentin 1860'ta dış bölgelerin son büyük ilhakı, şehre sadece modern biçimini kazandırmakla kalmadı, aynı zamanda saat yönünde dönen 20 ilçeyi (belediye ilçeleri) yarattı. 1860 78 km² (30 sq mi) alandan, şehir sınırları 1920'lerde marjinal olarak 86.9 km²'ye (33,6 sq mi) genişletildi. 1929'da Bois de Boulogne ve Bois de Vincennes orman parkları resmen şehre ilhak edildi ve alanı yaklaşık 105 km²'ye ulaştı.
Notre Dame Katedrali'nin önündeki 'sıfır noktasından' ölçülen Paris, karayoluyla Londra'nın 450 kilometre (280 mil) güneydoğusunda, Calais'in 287 kilometre (178 mil) güneyinde, Brüksel'in 305 kilometre (190 mil) güneybatısındadır. Marsilya'nın 774 kilometre (481 mi) kuzeyinde, Nantes'in 385 kilometre (239 mi) kuzeydoğusunda ve Rouen'in 135 kilometre (84 mi) güneydoğusunda.

Paris, Kuzey Atlantik Akıntısından etkilenen tipik bir Batı Avrupa okyanusal iklimine (Köppen: Cfb) sahiptir. Yıl boyunca genel iklim ılıman ve orta derecede yağışlıdır. Yaz günleri, ortalama sıcaklıkları 15 ila 25 °C (59 ve 77 °F) ve yeterli miktarda güneş ışığı ile genellikle sıcaktır. Bununla birlikte, her yıl, sıcaklığın 32 °C'nin (90 °F) üzerine çıktığı birkaç gün vardır. Sıcaklıkların haftalarca 30 °C'yi (86 °F) aştığı, bazı günlerde 40 °C'ye (104 °F) ulaştığı ve geceleri nadiren soğuduğu 2003 ısı dalgası gibi daha uzun süreli daha yoğun ısı bazen meydana gelir. İlkbahar ve sonbaharda ortalama olarak ılıman günler ve taze geceler vardır, ancak bunlar değişken ve istikrarsızdır. Şaşırtıcı derecede sıcak veya soğuk hava her iki mevsimde de sıklıkla görülür. Kışın güneş ışığı azdır; günler serin ve geceler soğuk ama genellikle 3 °C (37 °F) civarında düşük sıcaklıklarla donma noktasının üzerindedir. Ancak hafif gece donları oldukça yaygındır, ancak sıcaklık nadiren -5 °C'nin (23 °F) altına düşer. Kar her yıl yağar, ancak nadiren yerde kalır. Şehir bazen birikmiş veya birikmemiş hafif kar veya sağanak yağışlar görür.
Paris'te yıllık ortalama 641 mm (25,2 inç) yağış vardır ve yıl boyunca eşit olarak dağıtılan hafif yağışlar görülür. Bununla birlikte, şehir aralıklı, ani, şidde

Pastel, pastel boya ya da pastel kalem, toz boyar maddelerin katı bir hamur olana kadar tebeşir ve suyla karıştırılmasıyla oluşturulan çizim aracıdır. Ünlü ressamların pek tercih ettikleri bir çizim aleti olmasa da rahat kullanımı olan bir boya türüdür.
Kapatıcı özelliği bulunmaktadır. Yani, kâğıtta alttaki renk üstüne ondan daha koyu olmak şartıyla bir renk sürülebilir. Bu, sadece rengi biraz daha soluk hale getirecektir.
Renk karışımlarında kullanılabilir bir boya türüdür. Bir diğer özelliği de sürüldükten sonra temiz bir şekilde kazınabilir olmasıdır. Eğer renk koyu değilse kazındığında hiç iz kalmayacaktır. Koyu renklerde de üstüne tekrar bir boya sürüldüğü takdirde kazınan renk belli olmayacaktır.
Neredeyse her rengi bulunan bir boyadır. Bazı markalar mum boya gibi renklerin yüksek derecede belli olduğu pastel boyalar üretseler de normal pastel boyalar genellikle mum boyadan çok daha hafif renkleri kâğıda yansıtırlar.

Kalem
Çizim

The Pastel Society of America (İngilizce)
The International Association of Pastel Societies (İngilizce)
Pastel Journal: The Magazine for Pastel Artists 11 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dictionary of pastellists before 180015 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Paul Cézanne (19 Ocak 1839 - 22 Ekim 1906), Fransız post-empresyonist ressam ve gezgin. Modern sanatın gelişmesine yaptığı katkılar ve etkisi nedeniyle çoğu zaman modern sanatın babası olarak anılmıştır. Empresyonizm ile kübizm arasında bir köprü oluşturmuştur.

Cézanne Aix-en-Provence'da doğmuş ve orada okula gitmiştir. 1859-1861 arasında hukuk okurken resim dersleri almıştır. 1861 yılında resim sanatını öğrenmek için Paris'e, çocukluk arkadaşı Émile Zola'nın yanına gitmiştir. İsviçre Akademisi'nde ve Louvre'da çalışmıştır. Renoir, Pissaro, Sisley, Guillaumin gibi sanatçılarla tanışmıştır. Delacroix, Courbet, Manet'ye karşı hayranlık duymuştur. Güzel Sanatlar Akademisi'nin giriş sınavlarında başarılı olamamış ve bu sebeple de Aix'e geri dönmüştür. Bütün zamanını resme ayırmıştır ve Salon'a gönderdiği bütün tabloların geri çevrilmesine karşın resim çalışmalarını sürdürmüştür. Eski İtalyan ustalarının yapıtlarını kopya ederek, portreler, natürmortlar ve bazen de manzara resimleri yapmıştır. Paris Salon jürisi Cézanne'in eserlerini gösterime sunmayı 1864'ten 1869'a kadar her sene reddetmiştir. Bu nedenle Cézanne tablolarını ilk kez, Paris Salon tarafından reddedilmiş eserlerin gösterime sunulduğu Salon des Refusés'de 1863 yılında gösterime sunmuştur. Yaşamı boyunca eserleri nadiren gösterime sunmuş, sakin bir hayat yaşamış, belli başlı birkaç konuda resim yapmayı tercih etmiştir.
Bu dönemde yaptığı çalışmalar arasında Ressamın Babası, Zenci Scipio (1865, Sao Paulo Müzesi), Louis-Auguste Cezanne'in l'Evenement'i Okurken Portresi (1866), Pamuk Takkeli Adam (1865-67), Ressam Achille Emperaire'ın Portresi (1866), Zola'yı Okuyan Paul Alexiş (1869), Hasır Şapkalı Boyer'ın Portresi (1869-70) ve Magdalen ya da Elem (1866-68) adlı resimleri, Siyah Mermer Saat (1869-70, özel koleksiyon, Amerika) ve Teneke Çaydanlıklı Natürmort (1869-70) adlı natürmortları ve Estaque'da Eriyen Karlar (1870) ve Şarap Pazarı (1872) adlı manzaraları sayılabilir. Bu eserlerde kalın renk katları ve siyah gölgeler dikkati çeker. Siyah, kahverengi, gri ve Prusya mavisinin ağır bastığı köyü ve kasvetli renklere ek olarak alışılmadık bir beyaz renk kullandığı görülür.
Cezanne'in Empresyonistlerle ve özellikle İsviçre Akademisi'nde tanıştığı Pissarro ile olan dostluğu onun dönük renkleri bırakarak Empresyonistlerin parlak, açık tonlu renklerini kullanmasını sağlamıştır. Kalın renk katmanları tekniğinden vazgeçip hafif fırça vuruşlarıyla noktalama yöntemine yönelmiş, pıhtılaşmış gibi görünen yüzeyler kullanmıştır. 1872-82 yılları arasındaki bu dönem Cezanne'in Empresyonist dönemidir. Modern Bir Olympia (1873), Asılmış Adamın Evi (1873, Louvre Müzesi, Paris), Yıldız çiçekleri (1875), Kırmızı Koltuklu Madame Cezanne (1877, özel koleksiyon, Amerika), Victor Chocquet'nın Portresi (1876-77), L'Estaque (1878-79, Louvre), Pontoişe'da Cote dü Jalais (1879-82) Kavaklar (1879-82) ve Maincy Köprüsü (1879, Louvre) gibi birçok ünlü eseri bu döneme aittir.
Cezanne'in izlenimciliğin kurallarından ayrılan sanatı hızla, daha yalıncı ama daha çok işlenmiş ve yapıya daha çok önem veren bir tutuma doğru gelişti. Tarzını düş gücünden ve gözlemlerinden kaynaklanan ögelerle zenginleştirdi. Desen gücü ile renklerin anlatım duyarlılığını birleştirdi. Klasik perspektif kurallarına pek uymayan Cezanne'in tutumu sonradan büyük ölçüde etkilediği Kübistlere öncü oldu.
1886 yılında Emile Zola ile L'Oeuvre isimli romanı yüzünden araları açıldı. Hortense Fiquet ile evlendi. Karısının portreleri, Mavi vazo ve Sepetli natürmort (Louvre) Kırmızı yelekli çocuk (1890-95), Cezveli kadın (1890-95, Louvre) ve Kağıt oynayanlar (1890 yıllarında çeşitli versiyonları), Gustave Geffroy'un portresi (1895) ve Soytarı adlı tablolarıyla sanatı dengeye ve yetkinliğe ulaştı.
Çalışmalarında derinliği kaldıran sanatçı katlama bir perspektif uyguladı. Peppermint Lisesi, Elmalar ve Portakallar (1895-1900, Louvre) gibi natürmortları bu yönelişi vurgulayan başlıca yapıtlardır.
Sanatçının son on yıllık dönemi lirik dönemi olarak bilinir. Bu dönemde belli bir lirizme ve daha özgür fırça vuruşlarına yönelerek gösterişli ve cüretkar yapıtlar verdi. Aynı zamanda daha hızlı bir yöntem olan suluboya tekniğini de kullanıyordu. Eserlerinde henüz başlamakta olan kübizme özgü kesin akılcı yaklaşımın belirtileri seçilir. Aynı zamanda renkleri ve biçimleri lirik bir anlayışla kullanan Fovist akımın özellikleri de göze çarpar. Sainte-Victoire dağı, Annecy gölü (1896), Bibemuş'daki kayalar ve dallar (1904) ve Kara Şato (1904-06) adlı tabloları bu tarz çalışmalardır. 
Yaşamının son yıllarında gerçekleştirdiği Les Grandeş Baigneuses-Yıkanan kadınlar (1902-06) adlı tablosuyla Cezanne'nın sanatı doruk noktasına ulaştı. Bu tablo, ritmik kompozisyonu, kesin hatlarla üst üste konulmuş düzlemleri ve resmin bütününün taşıdığı uyumla görkemli bir eserdir ve Picasso'nun hemen hemen aynı zamanlarda yaptığı Avignon'lü Genç Kızlar adlı tablosunu anımsatır.
Cezanne'in yapıtları özellikle 1907'de Paris'te açılan Salon d'Automne'dan sonra XX. yy. resminin en önemli kaynakları arasında sayıldı. Cezanne, sonradan modern resmin doğmasına yol açacak olan fovlar, kübistler ve soyut sanatçılar gibi yeni kuşağı büyük ölçüde etkiledi.
Cézanne, 1906'da fırtına esnasında dışarıda resim yaparken rahatsızlandı bir hafta sonra da 22 Ekim'de zatürreden öldü. 20. yüzyıl modernistlerine göre Cézanne modern resmin babasıdır.

Cézanne Paris'te Empresyonist Camille Pissarro ile tanıştı. 1860'ların ortalarındaki Pissarro ve Cézanne arasındaki ilişki önceleri Pissarro'nun genç sanatçıyı biçimlendirerek etkilediği usta ve öğrencisi arasındaki arkadaşlık ilişkisiydi. İzleyen on yıl içinde Louveciennes ve Pontoise'da manzara resmi gezileri, emsaller arasında işbirlikçi bir çalışma ilişkisine dönüştü.
Cézanne'ın ilk çalışmaları genellikle manzaradaki figürle ilgilidir ve manzaradaki büyük, ağır figür gruplarının yaratıcı bir şekilde boyanmış birçok resmini kapsar.
Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde, doğrudan gözlemden çalışmaya daha fazla ilgi duymaya başladı ve yavaş yavaş hafif, havadar bir resim tarzı geliştirdi. Ancak Cézanne'ın olgun çalışmalarında katılaşmış, neredeyse mimari bir resim tarzının gelişimi vardır. Hayatı boyunca görülen dünyayı bulabildiği en doğru şekilde boyayla temsil ederek gerçek bir gözlem geliştirmek için çalıştı. Bu amaçla, algıladığı her şeyi basit formlar ve renk düzlemleri halinde yapısal olarak düzenlemiştir. "Empresyonizmden müzelerdeki sanat gibi sağlam ve kalıcı bir şey yapmak istiyorum" ifadesi ve Poussin "doğadan sonra" yeniden yarattığı iddiası klasik kompozisyonun kalıcılığı ile onun doğa gözlemlerini birleştirme arzusunun altını çiziyordu.

Cézanne'ın resimleri 1863'te Paris Salon'un resmi jürisince kabul edilmeyen eserlerin sergilendiği Reddedilenler Salonu'nun ilk sergisinde gösterildi. 1864'ten 1869'a kadar Salon her yıl Cézanne' nın başvurularını reddetti. Cézanne 1882'ye kadar Salon'a eserler göndermeye devam etti. O yıl sanatçının arkadaşı Antoine Guillemet'in müdahalesiyle Portrait de MLA, muhtemelen Louis-Auguste Cézanne'nın portresi, Sanatçının Babası, "L'Événement" Okurken adlı tablo sergilendi, 1866 (Ulusal Sanat Galerisi, Washington, DC) ki bu onun Salon'da ilk ve son başarılı sunuşuydu.

1861 ve 1886 yılları arasında Cézanne L'Estaque'de ve Marsilya'nın calanques'lerinde (Miramas'tan L'Estaque'ye giden hattaki côte Bleue üzerindeki L'Estaque zinciri), annesinin kilise meydanından kiraladığı Cézanne'ın L'Estaque'deki evi, köyün yükseklerinde, panoramik Akdeniz manzaralı, körfezde, Marsilya ve Marsilya şehir merkezinde uzaktan görülebilen yerlerde sayısız resmini yaptı.

1895'ten önce Cézanne, 1874'teki ilk empresyonist sergi ve 1877'deki üçüncü empresyonist sergi olmak üzere empresyonistlerle iki defa resim sergisine katıldı.
Parisli satıcı Ambroise Vollard'ın sanatçıya ilk kişisel sergisi için yer verdiği 1895 yılına kadar Cézanne'nın çeşitli mekanlarda birkaç bireysel resmi sergilendi.
Kamuoyunda artan ününe ve finansal başarısına rağmen Cézanne gittikçe sanatsal olarak izole bir çalışma tarzını seçti ve genellikle Fransa'nın güneyinde ve Paris'ten uzakta Provence'da resimler yaptı.

10 Mayıs 1999'da Cézanne'nin “Rideau, Cruchon et Compotier” (Türkçe: Perde, Sürahi ve Meyve tabağı) adlı tablosu 60.5 milyon dolara satıldı ki bu fiyat o zamana kadar bir tabloya ödenen dördüncü en yüksek fiyattı.
Cézanne'ın The Card Players (Kart Oyuncuları)'ndan birisi 2011'de Katar Kraliyet Ailesi'ne muhtemelen 250 milyon$ ile 300 milyon$ (bugünkü değeri 4193 milyon$) arasında olduğu tahmin edilen fiyata satıldı. Her iki fiyatta bir tablo için o tarihe kadarki en yüksek fiyattı.

Vincent van Gogh

Nicola Nonhoff, "Cézanne", çev. Sema Bulutsuz, Literatür Yayıncılık, 2005.

Paul Cèzanne Eserleri İstanbul Sanat Evi
sanatgalerisi.com  - Cézanne
WebMuseum'da Cézanne 14 Şubat 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paul Cézanne 19 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sanatçının işleri

Performans sanatı, 1960'lı yıllarda ortaya çıkan, izleyicinin önünde canlı olarak icra edilen bir sanat biçimidir. Performans sanatı etkinlikleri bazen happening olarak da adlandırılır. Performans
sanatı metinden bağımsızdır ve o an olur. Tekrarı yoktur. Bunun yanı sıra Fluxus, beden sanatı, süreç sanatı ile yakından ilgilidir. Sahne ve gösteri sanatları ile ortak yönler taşısa da, dans, müzik, tiyatro, sirk, jimnastik gibi etkinliklerden farklı olarak görsel sanatların içinden çıkmış öncü bir akım olarak kabul edilir; tiyatro performanslarından farklı olarak olayların illüzyonu değil olduğu şekliyle olayın kendisi sergilenir. Marina
Abramoviç aralarındaki farkı şu cümleleriyle açıklar:
“ Tiyatroda bir rolü
prova eder ve oynarsın. Tiyatro da kan ketçaptır ve bıçak gerçek bir bıçak
değildir. Performansta her şey gerçektir. Bıçak, gerçek bıçak ve kan kandır.” 
Performans
sanatı, toplumun normlarını reddeder ve izleyiciyi aktif bir konuma getirmeyi
hedefler. Sahne dışında halka açık başka yerlerde de sergilenebilir. Sergileme öncesi prova yapmak ya da doğaçlama yapmak sanatçıya bağlıdır. Performans
sanatçılarının ortak hedefi izleyicinin hafızasında kalıcı olmaktır.
Kökleri 20.yy başındaki Dada akımının anarşist performanslarına, 1920 ve 30'lu yılların sürrealist ve fütürist performanslarına ve hatta Jackson Pollock'un aksiyon resmine kadar gider. Bildiğimiz anlamıyla performans sanatı 1960'larda doğduktan sonra yaygınlaşıp 70'lerde fikirleri ön plana çıkaran kavramsal sanatla bağlantılı olarak devam etmiştir.

Yerleştirme sanatı

the-artists.org, performans sanatı ve sanatçıları.
Bristol Üniversitesi tiyatro koleksiyonunun canlı sanat arşivi2 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
INTERAKCJE20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., performans sanat toplantısı
PERFORMA10 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., performans sanat bienali
INFR'ACTION14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., performans sanat festivali
Live Action Göteborg15 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Uluslararası performans sanatı festivali

Peter Paul Rubens (28 Haziran 1577, Siegen - 30 Mayıs 1640, Anvers), Hollanda Altın Çağı sırasında yaşamış, Güney Hollanda'daki Brabant Dükalığı'ndan (modern zamanda Belçika) bir Flaman sanatçı ve diplomattı. Flaman Barok geleneğinin en etkili sanatçısı olarak kabul edilir. Rubens'in çok yüklü kompozisyonları klasik ve Hristiyan tarihinin bilgili yönlerine gönderme yapar. Eşsiz ve son derece popüler Barok tarzı, Karşı Reform'da teşvik edilen anlık, dramatik sanatsal stili izleyen hareketi, rengi ve duygusallığı vurguladı. Rubens mitolojik ve sembolik konuların sunaklarını, portrelerini, manzaralarını ve tarihi resimlerini yapan bir ressamdı. Aynı zamanda Flaman duvar halısı (goblen) atölyeleri için üretken bir taslak resim tasarımcısıydı ve Anvers'teki yayıncılar için ön parçaları yaptı.
Rubens, Anvers’te, Avrupa çapında soylular ve sanat koleksiyoncuları arasında popüler olan resimler yapan büyük bir atölye çalışmasına ek olarak, klasik eğitim almış hümanist bilgin ve hem İspanya Kralı IV. Felipe ve İngiltere Kralı I. Charles‘dan şövalyelik almış bir diplomattı. Rubens üretken bir sanatçıydı. Michael Jaffé tarafından eserlerinin kataloğu, atölyesinde yapılan çok sayıda kopya hariç 1,403 parça listeler.
Yaptığı işler çoğunlukla dini ve mitolojik konuları ve av sahnelerini içeren tarihi resim idi. Özellikle arkadaşlarının portrelerini ve kendi portrelerini çizdi ve daha sonraki yaşamda birkaç manzara resmi yaptı. Rubens, kendi evinin yanı sıra duvar halıları ve baskılar tasarladı. Ayrıca 1635'te Avusturya Kardinal-Infante Ferdinand tarafından yapılan Anvers'e kraliyet girişinin geçici süslemelerini denetledi. 1622'de "Palazzi di Genova" olarak yayınlanan Cenova 'daki sarayların resimlerini içeren bir kitap yazdı. Kitap, Ceneviz saray tarzının Kuzey Avrupa'da yayılmasında etkili oldu. Rubens hevesli bir sanat koleksiyoncusuydu ve Anvers'teki en büyük sanat ve kitap koleksiyonlarından birine sahipti. Aynı zamanda bir sanat satıcısıydı ve önemli sayıda sanat eserini George Villiers, Buckingham 1. Dükü'ne sattığı bilinmektedir.
Çok büyük eserler için bile bir destek aracı olarak ahşap panelleri tutarlı bir şekilde kullanan son büyük sanatçılardan biriydi ancak özellikle de işin yapılması gerektiğinde uzun bir mesafeye gönderilebilmesi için tuvali de kullandı. Sunak parçaları için, yansıma sorunlarını azaltmak için bazen arduvaz üzerine resim yaptı.

Rubens Siegen 'de Jan Rubens ve Maria Pypelincks' de doğdu. Kalvinist babası ve annesi, Alba Dükü‘nün Habsburg Hollanda yönetimindeki artan dini kargaşa ve Protestanlara yapılan zulmünü gördükten sonra 1568'de Köln ‘e gitmek için Anvers'ten kaçtılar. Rubens, Köln'deki Aziz Petrus Kilisesi 'nde vaftiz edildi.
Jan Rubens, William Orange I 'nin ikinci karısı olan Saksonyalı Anna ‘nın hukuk danışmanı (ve sevgilisi) oldu ve 1570 yılında Siegen'deki mahkemesine yerleşerek 1571'de doğan kızı Christine’nin babası oldu.
Jan Rubens'in olay nedeniyle hapse atılmasının ardından Peter Paul Rubens 1577'de doğdu. Aile ertesi yıl Köln'e döndü. Rubens, babasının ölümünden iki yıl sonra 1589'da annesi Maria Pypelincks ile birlikte Katolik olarak yetiştirildiği Anvers'e taşındı.
Din, çalışmalarının çoğunda belirgin bir şekilde yer aldı ve Rubens daha sonra Katolik Reform Karşıtı resim tarzının önde gelen seslerinden biri oldu ("Tutkum göklerden gelir, dünyevi düşüncelerden değil") demişti.

Rubens, Antwerp'te Latin ve klasik edebiyatı okuyarak Rönesans hümanist eğitimi aldı. On dört yaşında Tobias Verhaeght ile sanat çıraklığına başladı. Daha sonra, şehrin önde gelen ressamlarından ikisi olan geç Mannerist sanatçıları Adam van Noort ve Otto van Veen ile çalıştı.
İlk eğitiminin çoğu, Genç Hans Holbein tarafından gravür ve Raphael 'den sonra Marcantonio Raimondi tarafından eski sanatçıların oyma resim gibi eserlerinin kopyalanmasını içeriyordu. Rubens eğitimini 1598'de tamamladı ve bu sırada Aziz Luka Loncasına bağımsız bir usta olarak girdi.

1600 yılında Rubens İtalya'ya gitti. Dükü Vincenzo I Gonzaga’nün Mantua ‘daki sarayına yerleşmeden önce Venedik’te Titian, Veronese ve Tintoretto' nun resimlerini gördüğü yerde durdu. Veronese ve Tintoretto'nun renklendirilmesi ve kompozisyonları Rubens'in resmini hemen etkiledi ve daha sonraki olgun tarzı Titian'dan derinden etkilendi. Rubens, Dük'ün mali desteğiyle 1601'de Floransa üzerinden Roma 'ya gitti. Burada klasik Yunan ve Roma sanatı okudu ve İtalyan ustaların eserlerini kopyaladı. Hellenistik heykel Laocoön ve Oğulları özellikle Michelangelo, Raphael ve Leonardo da Vinci’nin sanatı gibi onun üzerinde özellikle etkiliydi. Ayrıca Caravaggio 'nun son zamanlarda yaptığı son derece doğal tablolardan da etkilendi.

Rubens daha sonra Caravaggio'nun "Mesih'in Mezarı" adlı eserinin bir kopyasını çıkardı ve patronu Mantua Dükü'ne Bakire'nin Ölümü (Louvre) ‘nü satın almasını önerdi. Anvers'e döndükten sonra "Tespih Madonna'sı ‘nın (Kunsthistorisches Museum, Viyana) Antwerp'teki St. Paul Kilisesi için satın alınmasında etkili oldu. Roma'daki bu ilk ziyaretinde Rubens, Roma kilisesi Gerusalemme'de Santa Croce için ilk sunak komisyonu olan "St. Gerçek Haçla Helena" ‘yı tamamladı.
Rubens, 1603'te diplomatik bir görev için İspanya'ya gitti ve Gonzagas'tan Philip III sarayına hediyeler dağıttı. Oradayken, Philip II tarafından toplanan kapsamlı Raphael ve Titian koleksiyonlarını inceledi. 
Ayrıca (Prado, Madrid) ‘de kaldığı süre boyunca Titian'ın Charles V at Mühlberg (1548; Prado, Madrid) gibi eserlerin etkisini gösteren Lerma Dükünün atlı portresi ‘ni yaptı. Bu yolculuk, kariyeri boyunca sanat ve diplomasiyi birleştiren birçok işin ilki oldu.
1604'te İtalya'ya döndü ve sonraki dört yıl boyunca önce Mantua'da ve sonra Cenova ve Roma'da kaldı. Rubens Cenova'da Marchesa Brigida Spinola-Doria (National Gallery of Art, Washington, D.C.) ve Maria di Antonio Serra Pallavicini'nin portresi gibi Anthony van Dyck, Joshua Reynolds ve Thomas Gainsborough tarafından daha sonra yapılan resimlerden etkilenen bir tarzda çok sayıda portre yaptı.

1622'de “Palazzi di Genova” adıyla yayınlanan kitapları resimledi. 1606'dan 1608'e kadar şehrin en gözde yeni kilisesinin Yüksek Sunağı için bugüne kadarki en önemli komisyonu olan Kardinal Jacopo Serra'nın (Maria Pallavicini'nin kardeşi) yardımıyla aldığında çoğunlukla Roma'daydı Santa Vallicella'daki Maria Chiesa Nuova olarak da bilinir.
Konu, Bakire ve Çocuk ikon 'a tapan Aziz Büyük Gregory ve önemli yerel azizlerdi. Tek tuval olan ilk versiyon (şimdi Musée des Beaux-Arts, Grenoble'da), hemen yine sanatçı tarafından boyanmış çıkarılabilir bir bakır örtü ile önemli bayram günleri "Vallicella'daki Santa Maria" nın gerçek mucizevi kutsal görüntüsünün ortaya çıkmasına izin veren üç arduvaz panelde ikinci bir versiyonla değiştirildi.
Rubens'in İtalya'daki deneyimleri çalışmalarını etkilemeye devam etti. Mektuplarının ve yazışmalarının çoğunu İtalyanca yazmaya devam etti, adını "Pietro Paolo Rubens" olarak imzaladı ve yarımadaya dönmeyi özlemle söyledi- bu asla gerçekleşmemiş bir umuttu.

Anvers'te Avrupa'nın önde gelen soyluları ve koleksiyoncularına resim üreten büyük bir atölye kurmuştur.
Rubens, aynı zamanda, klasik Rönesans humanizmi ile eğitim görmüş bir bilim adamı, sanat koleksiyoncusu ve de İspanya ve İngiliz kralları tarafından şövalye yapılmış bir diplomattır.

 Wikimedia Commons'ta Peter Paul Rubens ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Pierre Auguste Renoir (25 Şubat 1841; Limoges, Haute-Vienne - 3 Aralık 1919, Cagnes-sur-Mer), İzlenimcilik akımının başta gelenlerinden Fransız ressam.
Pierre – Auguste Renoir, Pierre Renoir (1885 – 1952), film yapımcısı Jean Renoir (1894-1979) ve seramik sanatçısı Claude Renoir'in (1901 – 1969) babasıdır.

Pierre-Auguste Renoir 1841'de Limoges, Haute-Vienne, Fransa'da doğdu. Babası Léonard Renoir mütevazı bir terziydi, annesi Marguerite Merlet ise bir terzihanede çalışıyordu. Renoir yedi yaşına girdiği zaman 'Freres des Ecoles Chretiennes' adında rahiplerin yönettiği okula girdi. Burada okuma yazma ve aritmetik öğrendi. 
1844'te Renoir'ın ailesi daha uygun beklentilerin arayışıyla Limoges'den ayrılarak, Paris'te Bibliotheque'de bir eve taşındı. Evlerinin Paris' in merkezindeki d'Argenteuil caddesindeki konumu Renoir'ı Louvre'a yakınlaştırdı. 
Genç Renoir'in çizime doğal eğilimi olmasına rağmen şarkı söylemede daha çok yetenek gösterdi. Yeteneği, o sırada St Roch Kilisesi'nde koro şefi olan öğretmeni Charles Gounod tarafından desteklendi. 
Ancak oğullarının tutku ve yeteneğini fark etmesi ve ailesinin mali koşulları nedeni ile 1854 yılında on üç yaşında müzik derslerine ara veren Pierre Auguste Renoir, Fosses du Temple caddesinde bulunan atölyelerinde porselen süslemeciliği ile uğraşan Levy Kardeşler'in yanına çıraklık yapmak için okulu bırakmak zorunda kaldı.
Renoir, çalışmalarında yeteneğini göstermesine rağmen, sık sık konudan bıktı ve Louvre galerilerine sığındı. Fabrikanın sahibi çırağının yeteneğini fark etti ve bunu Renoir'in ailesine iletti. Bunu takiben Renoir, Ecole des Beaux Arts 'a girmeye hazırlanmak için dersler almaya başladı. Porselen fabrikası 1858'de mekanik yeniden üretim süreçlerini benimsediğinde Renoir öğrenimini desteklemek için başka yollar bulmak zorunda kaldı. Sanat okuluna kaydolmadan önce, ayrıca denizaşırı misyonerler için süslemeler ve fanların süslemelerini de resimlendirdi. Renoir, bu usta sanatçıların atölyesinde porselen tabakları resimleyerek işe başlamıştı. Kısa zamanda oldukça başarılı işler yapmaya başlayan Renoir, akşamları resim derslerini izlemek üzere Dekoratif Sanatlar ve Resim Okulu'na gidiyordu. Bu okulda yine kendisi gibi öğrenci olan Emile Laporte ile tanışarak yakın dostluk kurdu.
1858 ilkbaharında Levy Kardeşler'in atölyesi oldukça zor anlar yaşamaya başladı. O sıralarda gelişmekte olan mekanik basım, el işçiliğiyle rekabet halindeydi. Makine artık el işçiliğinin yerini almaktaydı. Bu durumda Renoir da işsiz kaldı. Çok geçmeden, yelpazeleri resimleyen bir atölyede iş buldu. Büyük bir ustalıkla 18. yüzyıla ait taklidi resimler yaptı. Renoir olanca hızıyla çalışıyordu ve oldukça iyi kazanıyordu. Auguste Renoir düşünü gerçekleştirmeye yetecek kadar para biriktirmişti. Onun büyük düşü, resim sanatı ile uğraşmaktı.
Yaşadığı yer tipik bir 18. yüzyıl felsefesinin oluşturduğu kültürel bir ortamı yansıtıyordu. Orta sınıfın yaşamın tadını çıkardığı bir dönem ahlaki yapısı Renoir'in tablolarında da göze çarpıyordu. Özellikle sanatçı gençlik yıllarında bu ruh durumunun sevincini, mutluluğunu ve gevşekliğini yansıttı tablolarına.
Renoir, sanat hayatının daha ilk yıllarında Manet'nin üslubunu beğenmiş; bunu, Courbet'in plastik ifade tarzı ve Delacroix'nın renk dünyası ile birleştirmiştir. Ne var ki hiçbir sanatçıya ve üsluba körü körüne bağlanmamıştır.
Yakın dostu Laporte'un önerisi üzerine Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmeye karar veren Renoir, giriş sınavlarını büyük bir başarı ile kazanarak, 1862'de Paris'te Emile Signol ve Akşam adlı tablosuyla tanınan İsviçreli ressam Charles Gleyre ’in atölyesine girmeye hak kazanıp orada sanat eğitimine başladı. Bu atölyede sanatsal gelişimi açısından önemli rol oynayacak olan Alfred Sisley, Frédéric Bazille ve Claude Monet ile tanıştı.
Renoir 1863 yılında Salon’a “Peri ile Kır Tanrısı” adlı eserini sunmuş ancak resim reddedilmiştir. 1864'te ise Victor Hugo'nun “Notre Dame de Paris” adlı eserinden esinlendiği “La Esmeralda” adlı yapıtı sergiye kabul edildi.
Renoir, Gleyre'in atölyesinde geçerli olan sanat düşüncelerinin kendisinin ve arkadaşları Monet, Bazille, Sisley'e ne denli ters düştüğünü anlar. Bu nedenle 1863 ilkbaharında Güzel Sanatlar Akademisi'nden ayrılmak zorunda kalır. Atölyeden ayrılarak Fontainebleau Orman'nda açık hava resimleri "en plain air" yapmak üzere geleceğin empresyonistleri olan arkadaşlarının ardına takıldı. Renoir, burada açık renkler kullanmasını ve resmini daha aydınlık kılmasını öneren Virgile Narcisse Diaz ile tanışır. Renoir'in başka bir gün ise Gustave Courbet ile burada karşılaştığı bilinmektedir. Renoir'in bu dönem başlarında verdiği Atölye ve Cenaze Töreni gibi yapıtlarında Courbet etkisi sezilir.
1860'larda zaman zaman boya alacak kadar parası yoktu. Renoir, ilk başarısını 1868 Salonunda, o zamanki sevgilisi Lise Tréhot 'yi gösteren ' 'Lise with a Parasol' ' (1867) adlı tablosuyla elde etti.
Renoir 1864'te Paris Salon'da ilk kez resim sergilemeye başlasa da kısmen Fransa-Prusya Savaşının kargaşasının bir sonucu olarak yavaş tanındı.
1870 Savaşı sonuna kadar birçok kez Fontainebleau Ormanı'na gitmiştir. Bu arada arkadaşı Jules de Coueur'ün Marlotte'daki malikanesinde konuk olmuştur. Sanatçı burada birçok eserinde kendisine modellik yapan Lise Trehot ile tanışmıştır. Sanatçı Lise'in parkta, ayakta, çimenler üzerine oturmuş halde ya da dikiş dikerken birçok resmini yapmıştır. 
Renoir, Lise'in bazı portrelerinde özellikle resmi sergiye yolladıklarında geleneksel bir etkinin altında kalarak, koyu bir renk düzeniyle cilalı bir görünüş yaratıyordu. Renklerini (siyah, koyu yeşil, soluk mavi), hazırlama zeminin şeffaf bir şekilde bırakan verniklerle geniş alanlara yayıyordu. 1867 yılına kadar aydınlık resimden ayrılmadı. Konusunu doğrudan beyaz tuval üzerine uygulamak için ziftli hazırlamalara karşı çıkıp hematitten yararlandı. İlk portrelerinde zemini, ışığı şekillerin yardımıyla birleştiren mavi renklerle boyuyordu. Pre-Empresyonizm ile klasik akım arasında kendine özgü bir bağıntı kurmuştu.18 Temmuz 1870'te Almanya'nın Fransa'ya savaş açması, Renoir'in yaşamında birtakım değişikliklere neden oldu. Orduya katılan Renoir, önce Tarbes'de daha sonra Libourne'da savaştı. Libourne'dayken ciddi bir şekilde hastalanması üzerine Bordeaux'ya döndü. Hiç zaman kaybetmeden çalışmaya başladı ve birbirini anımsatan arkadaşı Rapha'nın sevgilinin portresi ve Lise Trehot'un Papağanlı Kadın adlı iki büyük portre yaptı.1871'deki Paris Komünü sırasında Renoir, Seine Nehri kıyılarında resim yaparken, bazı Komünardlar onu bir casus olduğunu zannedip nehre atmak üzereyken "Komün" lideri Raoul Rigault, Renoir'ı daha önceki bir olayda onu koruyan adam olduğunu fark etti.
1872 yılının ilk ayında Renoir, sanatsal ve kültürel yaşamın artık söz konusu olmadığı Paris kentinde Paul Durand-Ruel ile tanıştı. Empresyonistlerin büyük koruyucusu Paul Durand-Ruel sanatçının yapıtlarını satın aldı. Durand-Ruel'le ilişki kurduğu sıralarda “Cezayir Giysileri İçinde Parisli Kadınlar” ya da “Harem“ adındaki önemli bir kompozisyonunu bitirmek üzereydi. Bu yapıt 1872 Resmi Sergisi'nde sergilendi ama başarı elde edemedi.
1873'lere gelindiğinde Salon, renkleri kullanma yöntemi yüzünden sanatçının resimlerini yine reddetti. Ertesi yıl, 15 Nisan-15 Mayıs tarihleri arasında Renoir, Monet ve başka sanatçılar bu sergiye almaşık yeni bir sergi düzenlemeye giriştiler. Bir yıl sonra, ilkbaharda Salon'un dışında yeni bir sergi açıldı. İzlenimcilerin ilk sergileri olan bu sergi, onları çok tatmin etmese de karamsarlığa da itmedi. Ancak ertesi yıl sergide izleyiciler bir açık artırma sırasında o denli saldırganlaştılar ki sonunda araya polisin girmesi gerekti. Bu sergi, Paris'te fotoğrafçı Nadar'ın galerisinde düzenlenmişti. Renoir'ın altı tablo ve bir pastel gönderdiği bu sergi büyük bir başarı elde edemedi. Sanatçı bu sergide üç tablo satabildi.
1874'te Jules Le Cœur ve ailesiyle on yıllık dostluğu bitti ve böylece Renoir sadece dernekten kazandığı değerli desteği değil aynı zamanda Fontainebleau ve orman manzaralı mülklerinde kalma olanağını da kaybetti. Bu favori resim yerinin kaybı, konuların belirgin bir şekilde değişmesine neden oldu.

Renoir, önceki modern ressamlar Camille Pissarro ve Edouard Manet ‘in tarzından ve konusundan esinlenmiştir. Salon jürilerinin bir dizi reddinden sonra Monet, Sisley, Pissarro ve diğer birkaç sanatçıyla güçlerini birleştirerek Renoir'in altı resim sergilediği Nisan 1874'teki ilk Empresyonist sergisini düzenledi. Sergiye verilen eleştirel tepki büyük ölçüde olumsuz olsa da, Renoir'in çalışmaları nispeten iyi karşılandı. Aynı yıl iki eseri Londra'da Durand-Ruel ile birlikte gösterildi. 
Portre komisyonlarını çekerek geçim kaynağı sağlamayı uman Renoir, 1876'daki ikinci Empresyonist sergisinde çoğunlukla portreleri sergiledi. Gelecek yıl grubun üçüncü sergisini sunduğunda daha çeşitli resim yelpazesine katkıda bulundu; "Dance at Le Moulin de la Galette" ve "The Swing" de dahil edildi. Renoir, dördüncü veya beşinci Empresyonist sergilere katılmadı ve bunun yerine çalışmalarını Salon'a sunmaya devam etti. 1870'lerin sonunda özellikle 1879 Salonundaki Mme Charpentier ve Çocukları (1878) adlı tablosunun başarısından sonra Renoir artık başarılı ve modaya uygun bir ressamdı.

1881'de Diego Velázquez 'in çalışmalarını görmek için Eugène Delacroix ile ilişkilendirdiği önce Cezayir'e sonra Madrid 'e gitti. Bunu takiben, Titian 'ın Floransa daki başyapıtlarını ve Raphael’in Roma’daki resimlerini görmek için İtalya’ya gitti. 15 Ocak 1882'de Renoir, besteci Richard Wagner ile Sicilya Palermo 'daki evinde tanıştı. Renoir, Wagner'in portresini sadece otuz beş dakikada çizdi. Aynı yıl, solunum sistemine kalıcı olarak zarar veren zatürreye yakalandıktan sonra Renoir, Cezayir'de altı haftada ancak iyileşti.
1883'te Renoir, yazı bir aydan biraz fazla zamanda on beş resim yaptığı çeşitli plajlar, kayalıklar ve koylarla bilinen İngiliz kanalı’nın adalarından birisi Guernsey 'de geçirdi. Bunların çoğu Saint Martin's, Guernsey 'de bir koy olan Mou

Pietà, kucağında ölü İsa Mesih'i tutan Meryem Ana heykelidir.
Fransız Piskopos Jean Bilheres, Pietà'yı 1498'de, San Pietro'daki mezarı için sipariş etmiştir. O dönemde, İtalya topraklarında Meryem Ana ve İsa'nın bir arada tasvir edildiği mermer yapıtlar alışılmış değildi. Belki de bu yüzden sanatçıyla işveren arasındaki yazılı anlaşma, eserin tam olarak nasıl görünmesi gerektiğini detaylarıyla belirtir. Buna göre heykel, "bir esvaba sarılmış olan Meryem Ana'nın kollarında yatan İsa'nın naaşını" betimlemeliydi. Heykelde yeni olan Meryem'in gencecik yüzüdür, çünkü o zamana kadar Meryem Ana heykellerde genellikle yaşlı bir kadın olarak tasvir edilirdi. Michelangelo'nun konuyla ilgili olarak, Meryem'in bakireliği ve saflığı sayesinde gençliğini muhafaza ettiğini söylediği aktarılır.
Heykel, İsa'nın çarmıhtan indirildiği anı canlandırır. Hristiyan inancına uygun olarak, Tanrı'nın oğlunun cansız bedeni artık annesinin kollarında yatmaktadır. Meryem, İsa'nın bedenini sağ eliyle güçlü bir biçimde kavrarken, sol eliyle de naaşı izleyiciye sunmakta ve herkesi İsa'ya saygıya davet etmektedir. Meryem bunu yaparken gözlerini yere indirmiştir, böylelikle müminlerin yüzlerine doğrudan bakmak istemediğini gösterir.
Michelangelo heykel grubunun en zorlu problemini, yani dik oturan Meryem figürüyle kucağında boylu boyunca yatan İsa'yı kapalı grup halinde işleme görevini çok ustaca çözmüştür: İsa'nın bedeni, hemen hemen tamamıyla Meryem'in dış hatlarının içinde kalacak şekilde yatmaktadır. Michelangelo böylece yalnız son derece şık bir kompozisyon oluşturmakla kalmamış, anneyle oğul arasındaki yakın bağı da vurgulamıştır.
Heykelin içerdiği zıtlıklar da çarpıcılığını artırır: 

Meryem'in elleri hem naaşa sıkı sıkıya kenetlenmiştir, hem de onu bir bakıma özgür bırakmakta, daha doğrusu ölüyü izleyiciye göstermektedir.
İsa'nın neredeyse tümüyle çıplak, güzel hatlı bedeni Meryem'in ağır kıvrımlarla dökümlenen elbisesinin üzerine uzanmıştır.
Meryem'in atıl vücudu toprakla bütünleşmiş izlenimi verirken, Mesih sadece sağ ayağının ucuyla yere değer.
Michelangelo ilk denediği 3 mermer bloğun istenmedik bir yerden kırılması üzerine başladığı dördüncü mermer blokta bu heykeli yapmayı başarmıştır.
Pietà'nın Michelangelo'nun kendisi için taşıdığı büyük anlam, onun sanatçının imzaladığı yegane eser olmasından bellidir. Michelangelo imzasını, Meryem'in kıyafetini bir arada tutan kuşağın üstüne yontmuştu. Heykel bugün, saldırıya karşı cam bir muhafazayla korunduğu San Pietro Katedrali'nde özel bir yerde duruyor.

Pop art, 1950'lerde, özellikle ABD ve İngiltere'de soyut dışavurumculuğa tepki gösteren genç sanatçıların 1960'larda bir akım haline getirdikleri sanat türüdür. İngiltere ve ABD'de değişik koşullarda ve birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır.
Marcel Duchamp'ın 20. yüzyıl başında hazıryapım nesneleri bağlamları nedeniyle sanat eseri olarak sunmuş olması, pop sanatçılarının popüler kültür imgelerini benzer bir motivasyonla sunmalarında etkili olmuştur.

İngiliz pop sanatı, Richard Hamilton'ın etkili olduğu bir dönemle başlar (1953-1957); Peter Blake, Roger Coleman gibi geç resimsel soyutlama tarzına yakın eser veren sanatçılarla devam eder (1957-1961), 1960'lardan sonra figüre geri dönülür ve en sonunda pop art sanatı olur.

Amerikan pop sanatının ilk temellerinin soyut dışavurumculuk ile popüler imgeleri birleştiren Jasper Johns ve Robert Rauschenberg tarafından atıldığı söylenebilir. Sonrasında önemli sanatçılar arasında Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Claes Oldenburg vardır. Popüler kültür imgeleri kişisellikten arındırılmış bir şekilde sunulur; örnek alınan modellerin anonim kimliklerinden çok uzaklaşılmaz.

Türkiye'de pop sanatı Andy Warhol akımıyla onun adını taşıyan stili ile ilk olarak izlerini bırakmaya başlamıştır. Fakat bu çizgiye sadık kalmak kaydıyla o çizginin dışına 2000'lerden sonra genç kuşak sanatçılar çıkmayı başarmış, çoğul ve renkli görünümlerin yerine daha sade ve net tekil renkler yerini almaya başlamıştır. Bu çizgiye çıkanlar çok ender sayılabilecek sanatçılardır. Pop sanatının ülkemizdeki tekil renk temsilcilerinden biri olan Ümit Bilgen (1979) alanında bir ilke imza atmış, siyah ve beyazın uyumunu bu sanata renklerin dışında uyarlamıştır. Sanatçının eserleri çoğul renklerden ziyade daha sade ve simetrik renkler olan siyah ve beyaza dönüştürmüştür. Bu anlamda Türkiye'de renk kombinasyonlarının çokça kullanıldığı stilden siyah beyaza uyarlanması ise oldukça sıra dışıdır. Bu sıra dışılık eserlerin farklılığında ve kullanılan materyalde kendini kolayca belli eder.

Germaner, Semra (1997): 1960 Sonrası Sanat - Akımlar, Eğilimler, Gruplar, Sanatçılar: Kabalcı Yayınevi, İstanbul
Akman, Kubilay (2006): Amerikan Tüketici Rüyası ve Sanatı30 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pop Art8 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (solakkedi.com)

Portre, resim, fotoğraf, heykel ve benzeri sanat türlerinde bir kişinin yüzünün ve yüz ifadesinin betimlenmesi ile oluşturulan eserdir. Bu eserlerin amacı, kişinin görünüşünü, kişiliğini ve ruh hâlini yansıtmaktır. Bu sebeple fotoğrafçılıkta portreler enstantane olarak değil, belirli bir kompozisyon dahilinde kişinin poz vermesiyle çekilir. Portrelerde genelde, betimlenen kişi ressama ya da fotoğrafçıya doğru bakar ve bu sayede kişinin izleyiciye en başarılı şekilde aktarılması sağlanır.
Krallar ve imparatorlar gibi önemli kişilere ait olmayan en eski portrelerden bazıları, Feyyum mumya portreleridir. Mısır'ın Feyyum bölgesindeki mezarlarda, mumyaların konulduğu tabutlara çizilen bu portreler, kuru iklim koşulları sayesinde bugüne ulaşmıştır. Bunlar, çeşitli freskler haricinde, bugüne ulaşmış olan tek Roma dönemi portre türüdür.
Roma heykel sanatı dahilinde portreler, özellikle övücü olmayan gerçekçi betimlemeler yapılmaktaydı. 4. yüzyıl civarında, kişilerin görünüşleri, idealize edilmiş biçimlerde betimlenmeye başladı. Avrupa'da gerçekçi portre anlayışına dönüş, Orta Çağ'ın sonlarında, Burgonya ve Fransa'da gerçekleşti.
Antik uygarlıklar arasında portreler üreten birkaç kültürden biri de Peru'daki Moche uygarlığıydı. Bu eserlerde kişilerin anatomik özellikleri ayrıntılı biçimde ve kesin doğrulukta betimlenirdi. Portreleri yapılan kişiler yönetici seçkin zümre, rahipler, savaşçılar ve ünlü sanatçılardı. Bu kişiler, hayatlarının çeşitli evrelerinde betimlenirdi. Tanrıların portreleri de yapılırdı. Bu eserlerde başlıklar, saç stilleri, takılar ve yüz makyajları gibi detaylara önem verilirdi.
Batı uygarlığına ait en bilinen portrelerden biri, Leonardo da Vinci'nin kimliği belirsiz bir kadının portresi olan Mona Lisa eseridir. Bilinen en eski portre ise, 2006'da Fransa'daki Angoulême yakınlarında yer alan Vilhonneur mağarasında keşfedilen ve 27.000 yıllık olduğu tahminlenen duvar resmidir.

Otoportre, bir sanatçının kendi portresini çizmesidir. Orta Çağ'da yaygınlaşan bu türün bilinen ilk örneklerinden biri, Mısır firavunu Akhenaton'un heykeltıraşı olan Bak'ın, milattan önce 1365 civarında kendisinin ve karısının heykelini yapmasıdır. Ancak otoportrelerin tarihi muhtemelen mağara resimlerine kadar uzanır. Çeşitli yayınlarda, bugün artık mevcut olmayan bu tür duvar resimlerine ait bilgiler mevcuttur.

Portre fotoğrafçılığı tüm dünyada popüler bir endüstri olmuştur. Mezuniyet, evlilik gibi özel günler için çekilen portre fotoğrafları ya da tüm aileyi bir arada gösteren çeşitli fotoğraflar yaygındır. 

Portreler, fotoğrafçılığın başlangıcından itibaren üretilmeye başladı. 19. yüzyıl ortalarında revaçta olan dagerreyotipi, ucuz bir portre üretme yöntemi olduğu için yaygınlaşmıştı. Bu talebin karşılanması için şehirlerde stüdyolar açılmaya başladı. Bu portreler, 30 saniyelik pozlama gibi dönemin teknik olanaklarını ve ressamvari estetik anlayışını yansıtıyordu. Kişiler genelde boş fonların önünde oturtuluyor, tepedeki bir pencere ya da aynalar yoluyla elde edilen ışıkla ışıklandırılıyordu.
Fotoğrafçılık tekniklerinin gelişmesiyle, fotoğrafçılar stüdyolarında çıkıp savaş alanlarında, okyanus yolculuklarında ve vahşi doğada insanları fotoğraflamaya başladı. William Shew'in Daguerreotype Saloon, Roger Fenton'ın Photographic Van ve Mathew Brady'nin What-is-it? serileri, stüdyo dışında çekilen portrelerin standartlarını belirledi.

Edebiyatta portre terimi, bir kişinin ya da nesnenin yazılı betimlemesi ya da analizi için kullanılır. Yazılı bir portre oldukça ayrıntılıdır ve yüzeyde görünenlerden fazlasını içerir. Örneğin Patricia Cornwell, Portrait of a Killer isimli kitabında, Karındeşen Jack'i kişiliğine, geçmişine ve muhtemel cinayet sebeplerine, cinayetlerine dair gazete haberlerine ve polis soruşturmalarına yer vermişti.

Karikatür

Smithsonian Institution'daki Ulusal Portre Galerisi23 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Londra Ulusal Portre Galerisi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moskova Ulusal Portre Galerisi3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski Portreler - SALT Araştırma Merkezi (Yüksek Çözünürlük, Açık Erişim, İndirilebilir - ↓)

Protogeometrik stil (veya Proto-Geometrik), Yunan Karanlık Çağları'nın ilk döneminde yaklaşık MÖ 1050 ila 900 yılları arasında üretilen Atina öncülüğündeki Antik Yunan çömlekçiliği stilidir.
Girit ve Kiklad Adaları'nda  Dor istilası sonucunda Miken Uygarlığının yıkılması sonucu oluşmuş Karanlık Dönem bu dönemin ilk aşamasıdır. Dönemin en büyük özelliği demirin bilinmesi ve savaşlarda kullanılmasıdır. Adını Geometrik Dönem'in öncüsü olarak almıştır. Birçok yönden Submiken özellikleri taşısa da özellikle seramik sanatıyla bu yönden ayrılır.

Protogeometrik dönemde vazolar üzerinde genel zemin koyu renklidir. Motifler vazonun omuz kısmında ya da kulplar arasında yer alan panelde görülür. Panelin alt ve üst kısımlarında ince veya kalın bantlar (register) vardır. Motif olarak; pergelle çizilmiş iç içe geçmiş konsantrik daireler, yarım daireler, üçgenler, dalga motifleri, köpekdişi ve çizgiler kullanılmıştır. Bu motif ve çizgiler kalın uçlu fırçalarla yapılmıştır.
Birçok parça gibi, gösterilen örnekte de ana bantta fırınlama hatasından kaynaklanan bir renk değişimi vardır. Hem kırmızı hem de siyah renk aynı kili kullanır ama farklı şekilde pişirilir. Yunanlar bu varyasyonu kontrol etmeyi öğrendikçe, kendilerine özgü üç aşamalı fırınlama tekniğine giden yolu da açmış oldular.
Yeniliklerden bazıları göbek kulplu amfora, boyun kulplu amfora, krater ve lekythos gibi Miken etkisindeki yeni şekillerdi. Attika sanatçıları bu kapları hızlı çark kullanarak yeniden tasarlamış ve böylece yüksekliği ve dolayısıyla bezeme için kullanılabilir alanı artırmışlardır.
Stil Atina'dan diğer birçok merkeze yayılmıştır.
Önemli şehirleri; Attika, Kos, Rhodos, Symrna, Teos, Miletos olarak sıralayabiliriz.Ayrıca kendi içinde de Erken Protogeometik, Olgun Protogeometrik ve Geç Protogeometik olmak üzere üçe ayrılır.

Ege sanatı
Antik Yunanistan'da çömlekçilik

Greek Art & Archaeology, (Japonca ve İngilizce)
Introduction to the Ancient World: Greece, Austin Teksas Üniversitesi

1400-1499 dönemindeki İtalya'nın kültürel ve sanatsal olaylarına toplu olarak Quattrocento denir. İtalyan'ların 1400 yılını tanımlamak için kullandıkları 400 kelimesinin İtalyanca anlamı olan ''millequattrocento'' kelimesinden gelir. Quattrocento, Geç Orta çağ'ın (en önemlisi Uluslararası Gotik), erken Rönesans'ın (1425'ten itibaren) ve genellikle 1495 ile 1500 arasında başladığı iddia edilen Yüksek Rönesans'ın sanatsal stillerini kapsar.

Batı Roma İmparatorluğu'nun 476 yılından itibaren gerilemesinden sonra, ekonomik düzensizlik ve ticaret bozukluğu Avrupa'ya yayıldı. Bu, ticaretin başladığı, nüfusun genişlemeye başladığı ve halkın yetkilerini geri kazandığı 11. yüzyıla kadar süren Erken Orta Çağ'ın başlangıcıydı.
Orta Çağ'ın sonlarında, Avrupa kıtasının siyasi yapısı yavaş, küçük, son derece dengesiz Yurtluk'lardan monarşilerin yönettiği daha büyük ulus devletlere dönüştü ve böylece daha fazla istikrar sağladı. İtalya'da, kendi haklarını savunan tüccar sınıflarının yaşadığı kent merkezleri ortaya çıktı. Para, değişim aracı olarak arazinin yerini aldı ve artan sayıda serf serbest kaldı. Orta Çağ İtalyasındaki değişimler ve feodalizmin gerilemesi sosyal, kültürel ve ekonomik değişimlere yol açtı.
Quattrocento, özellikle Roma, Floransa, Milano, Venedik, Napoli kentlerinde Orta Çağ döneminden İtalyan Rönesans çağına geçiş olarak görüldü ve Timurlu Rönesansı ile karşılaştırıldı.

Quattrocento sanatı, vitray, freskler, ışıklı el yazmaları ve heykellerdeki Hristiyan ve Gotik medya ve stillerle birlikte Bizans sanatı ile ilişkili dekoratif mozaiklerden sıyrılır. Bunun yerine, Quattrocento sanatçıları klasik Roma ve Yunan sanatı tarafından geliştirilen daha klasik formları birleştirdiler.

Quattrocento, Rönesans'ın bir kısmı ile çakıştığından, belirli bir sanatçının Quattrocento veya Rönesans dönemine ait olduğunu söylemek yanlış olur. Dönemin sanatçıları muhtemelen kendilerini bir okulun veya dönemin üyeleri olarak tanımlamazlardı. 

Duecento - İtalyan kültüründe 13. yüzyıl
Trecento - İtalyan kültüründe 14. yüzyıl
Cinquecento - İtalyan kültüründe 16. yüzyıl
Seicento - İtalyan kültüründe 17. yüzyıl
Settecento - İtalyan kültüründe 18. yüzyıl
Ottocento - İtalyan kültüründe 19. yüzyıl

The Robert Lehman Collection I, Italian Paintings. New York, Princeton: The Metropolitan Museum of Art in association with Princeton University Press. 1987. ISBN 0870994794. 7 Ekim 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Temmuz 2020.

Raffaello Sanzio da Urbino (28 Mart / 6 Nisan 1483 - 6 Nisan 1520), kısaca Rafael olarak bilinen Rönesans döneminin İtalyan ressamı ve mimarıdır. Çalışmaları, şekillerin belirginliği, eserlerinin zenginliği ve insan ihtişamın neoplatonic (Platon'un insan hakkındaki fikirleri) fikirlerinin ifadesindeki görsel başarıları sebebiyle takdir görmektedir. Michelangelo ve Leonardo da Vinci ile birlikte, bu dönemin geleneksel üçlüsü olarak büyük üstatlarını oluşturmaktadır.
Rafael muazzam derecede üretkendi, genellikle büyük bir atölyede çalışırdı ve 37'sinde ölmesine rağmen çalışmalarının büyük bir kısmını ardında bıraktı. Çalışmalarının büyük çoğunluğu, merkezde bulunan ve kariyerindeki en büyük eseri olan fresk edilmiş Rafael odası, Vatikan Palace'da bulunmaktadır. En iyi bilinen eseri olan Vatikan Stanza della Segnatura'da bulunan Atina Okulu'dur. İlk yıllarından sonra Roma'daki çalışmalarının büyük kısmı ve atölyesindeki çizimlerinden büyük miktarda kayıp yaşanmıştır. Hayatı boyunca her ne kadar Roma dışındaki eserleri daha çok ortaklaşa gravür olarak bilinse de aşırı derecede nüfuzludur.
Ölümünden sonra, Rafael'in daha asude ve ahenkli vasfı yüce bir model olarak hürmet edilirken, en büyük rakibi olan Michelangelo 18 ve 19. yüzyıllara kadar Rafael'e karşı daha çok bilinmiştir. Mesleki başarısı, doğal olarak üç faza ve üç tarza indi. İlki Georgio Vasari tarafından tanımlanan: Umbria'daki ilk yıllarında, daha sonra Floransa'daki sanatsal gelenekleri emen yaklaşık dört yıllık dönem (1504- 1508), bunu iki Papa ve onların yakın kişilere çalışarak geçirdiği Roma'daki hummalı ve muzaffer on iki yılı.

İtalya'nın Urbino kentinde 6 Nisan 1483'te doğdu. Raffaello, Rönesans hareketlerini, erken gelişmiş becerikli bir genç olarak görmüş, işe on altı yaşında yaptığı Havva'nın yaratılışı ve Trinite tabloları ile başlamıştır. Raffaello'nun babası olan Giovanni Santi de Urbino da ressamlık yapıyordu. Babası 1494 senesinde ölünce Raffaello, kendi evinde dış etkilerden uzak bir şekilde çalışmalarını sürdürdü. Raffaello'in Urbino'daki çalışmalarında Melozzo da Forlì, Piero della Francesca ve en çok Pietro Perugino'nun üslûbu görülür. Özellikle, 1503 senesinde tamamladığı Coronation of Virgin - Taç Giyme tablosunda Perugino'nun etkisi görülür. Bunun en büyük nedeni Floransa'ya gitmeden önce, Perugia'da Pietro Perugino'dan öğrenim görmüş olmasıdır. Perugino'nun bu etkisi altında, 1504 senesinde, çizdiği en son tablo Marriage of the Virgin - Kutsal Bâkirenin Evlenmesi'dir. Bu resmi ile Perugino'dan üslûp olarak ayrılmaya başlamıştır.
Raffaello, Floransa'ya gidince kendisini Rönesans'ın içinde buldu. Leonardo da Vinci ve Michelangelo etkisinde kalarak sanatına yenilikler kattı. Floransa'da 1508 senesine kadar yaptığı tabloları Sistine Madonne, La Belle Jandinière, Madonna of the Chair ve Entombmeut'tur.
Raffaello, Roma'da Papa II. Julius için çalıştı. Roma'ya geldiği zaman, Michelangelo, Julius'un yaptırdığı Sistine Kilisesi'nin süslemesini çiziyordu. Raffaello, burada ilk olarak Papanın kütüphanesini dekore etti. Çizdiği teolojik, felsefi, lirik tablolarında sükunet; renklerde âhenk; konularda berraklık ve bir bütün ifade hâkimdir. Raffaello'in yaptığı işlerden biri de kumaş üzerine koyduğu süslemelerle, duvar örtüleri hazırlamasıdır. 1513-1521 seneleri arasında hazırladığı on adet büyük duvar süsleme örtüleri, Sistine Kilisesi'nde kullanılmıştır. 1514 yılında, Papa Leo X'in emri altında da Saint Peter Bazilikası'nın baş mimarı olarak görev yaptı.

37. doğum gününde, 6 Nisan 1520'de, Roma'da öldü. Tarihçiler ve bilim adamları tarafından, bulaşıcı bir hastalık ve kan almanın bir kombinasyonu gibi, ölümüyle ilgili diğer bazı olasılıklar öne sürüldü. Büyük bir cenaze töreni ile verasetinde istediği gibi antik Roma tapınağından kiliseye çevrilmiş olan Pantheon'da gömüldü ve sonradan büyük bir anıt-mezar yapılıp eşi Maria Bibbiena ile birlikte anıt-mezara gömüldü. Anıt-mezarı üstünde zamanın tanınmış heykeltıraşı Lorenzetto tarafından yapılmış bir Madonna heykeli bulunmaktadır. Tabiatla yarışan sanatçının mermerden yapılmış lahdi üzerindeki mezar taşında arkadaşı şair Pietro Bembo'nun Latince yazdığı iki mısralık mersiye şöyle demektedir:

Hayatta iken, tabiat, o beni geride bırakacak diye korkardı, öldükten sonra da ben onunla öleceğim diye korktu. O şimdi burada yatıyor.

Raffaello, Avrupa'da klasik ressamlığın temelini atmıştır. Michelangelo'dan farklı olarak görünen her şeyi bütün zenginliğiyle tabloya aktarmış, tarihi ve Hristiyanlığa ait dini konulara sadık kalmış, pozlara konuşuyormuşçasına ifade niteliği kazandırmıştır. 1900'e gelindiğinde Bouguereau, Raphael'in ani ölümü nedeniyle; yeteneğinin ve popülaritesinin Michelangelo ve Leonardo'dan geri kaldığını belirtmiştir. Sanat tarihçisi Bernard Berenson, 1952'de Raphael'i Yüksek Rönesans'ın "en ünlü ve en sevilen" ustası olarak adlandırdı.

Raffaello Sanzio eserleri listesi

Chapman, Hugo; Henry, Tom; Plazzotta, Carol; Nesselrath, Arnold; ve Penny, Nicholas (2004) Raphael: From Urbino to Rome, Londra: National Gallery Publications Limited, 2004, ISBN 1-85709-999-0 (20.10.2004-16.1.2005deki National Gallery, Londra'daki Sergi katalogu) (İngilizce)

"Nationagallery.org.uk" websitesinde "Studying Raphael, Raphael Research Resource" maddesi
[1] 9 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Münster'de Westfälische Wilhelms Üniversitesi "Institut für Kunstgeschichte" ve Würzburg'da Julius-Maximilian Üniversitesi "Kunsthistorische Institut" Raffael araştırma projesi, "Raffael-projekt" websitesi endeksi [2] 30 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rayonizm, Işıncılık ya da Rayizm (Rusça: Лучизм, Luçizm), 1910-14 yılları arasında Rusya'da gelişen bir soyut sanat tarzıdır.

Mihayil Larionov ve Nataliya Gonçarova, rayonizmi, Marinetti'nin Moskova'daki turnesinde fütürizm üzerine verdiği dersleri dinlemelerinin üzerine geliştirdiler. 1909'da İtalya'da başlayan fütürizm akımı; hızı, teknolojiyi ve moderniteyi esin kaynağı alarak erken 20. yy yaşamının dinamik karakterini resmetti. Söz konusu ders turnesinden kısa süre sonra Rus fütürizmi ve kübo-fütürizm doğdu. Gonçarova, rayonist resimlerine epey erken, 1909'da başlamıştı. 1912'de Gonçarova ve Larionov Rayonist Manifesto'yu yazdı ve 1913'te yayımladı.
Rayonistler, soyutluğun ötesinde, uzay ve zamanın dışında uçan bir sanatın ve halkla sanatçı arasındaki engelleri yıkmanın arayışındaydı. Akımın adı, yansıtılan ışık çizgilerini temsil eden zıt renklerdeki ışınların ("ray" İngilizce ve Fransızcada, "Luç" Rusçada "ışın" demektir.) dinamik kullanımından - "çeşitli nesnelerden yansıyan ışınların kesişiminden" gelmektedir.
1913 Hedef Sergisi'nde tarzlarını halka sundular. Yazılarında Rayonizmi "hayat gibi, basitçe Rayonist algı ve resim oluşturmanın başlangıç noktaları olan geçmişteki bütün mevcut sanat tarz ve biçimlerini doğal bir şekilde kapsar," sözleriyle tanımladılar.
Larionov ve Gonçarova bunları da yazdı:

"Geliştirdiğimiz Rayonist resim tarzı, çeşitli nesnelerden yansıyan ışınların kesişiminden ve sanatçının istediği gibi seçtiği biçimlerden elde edilen uzaysal biçimleri ifade eder. Işın, yüzeyde mukaveten renkli bir çizgi olarak resmedilir. Resim severler için kıymetli olan şey, rayonist resimde azami ifadesini bulur. Hayatta gördüğümüz nesneler burada hiçbir rol oynamaz ama resmin kendisinin özü olan şey - rengin, doygunluğunun, renkli kütlelerin ilişkisinin, derinliğin, dokunun kombinasyonu- en iyi burada gösterilebilir.
"Nesne, resimlerde şu veya bu aracın kullanımı sonucunda geleneksel şekillerde resmedilirken biz gözümüzle nesneyi algılamayız; aslında nesneyi nesne olarak da algılamayız. Bir ışık kaynağından gelen ışınların toplamını algılarız; bunlar da nesneden yansıyarak görüş alanımıza girer.
"Sonuç olarak, gerçekten gördüğümüz şeyi resmetmek istersek nesneden yansıyan ışınların toplamını resmetmeliyiz. Ama nesneden yansıyan ışınların toplam yekününü algışlamak için onları mahsus seçmeliyiz - çünkü nesnenin ışınlarının algılanmasıyla beraber, yakındaki diğer nesnelerden yansıyarak görüş alanımıza giren yansıma ışınları da vardır. Şimdi, nesneyi olduğu gibi resmetmek istiyorsak, diğer nesnelerin bu yansıma ışınlarını da resmetmeliyiz ki gerçekten gördüğümüzü resmedelim.
"Şimdi, nesnelerin kendileri yerine onların ışınlarının toplamıyla ilgilenirsek, bir resmi şu şekilde inşa edebiliriz:
"A nesnesinnden gelen ışınların toplamı B nesnesininkilerle kesişir; aralarındaki boşlukta belli bir biçim belirir, bu da sanatçının iradesince soyutlanır...
"Resmin sembolik yüzeyine nesnenin kendisinden daha yakın olan nesnenin kendisinin değil ondan gelen ışınların toplamının algısıdır. Bu, kavurucu çöl havasında beliren ve uzak şehirleri, gölleri ve vahaları (somut durumlarda) gösteren serapla neredeyse aynı şeydir. Rayonizm, resmin yüzeyiyle doğa arasındaki engelleri siler.

Rayonistler, resim yapmanın yanı sıra tiyatro setleri de tasarladılar ve kitap ilüstrasyonları da ürettiler.
Kısa ömürlü olmakla beraber Rayonizm, Rus soyut sanatının gelişiminde önemli bir adımdı. Larionov'un deyimiyle, eski "gerçekçi" düzen sanat toplumu üzerinde "baskı kuruyorken" o, "sanatın gerçek hissini" yansıtıyordu.
Electronik müzik grubu "The Rayonists", adını bu akımdan almıştır.

Işın izleme

"Larionov's "Rayonnist Composition"". Northwestern University. 9 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Mayıs 2018. 
"Rayonism". University of Kansas. 26 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Mayıs 2018. 
The Bullfinch Guide to Art. Birleşik Krallık: Bloomsbury Publishing Plc. 1996. ISBN 0-8212-2137-X. 

Tate Museum - Rayonism26 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rayonists and Futurists: A Manifesto27 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Natalia Goncharova, 1913

Realizm veya Gerçekçilik, 19. yüzyılda ortaya çıkan bir sanat akımıdır. Bu yüzyılda gerçekleşen endüstriyel gelişmeler, toplumsal sınıfların belirginleşmesi, insanları duygular dünyasından gerçekler dünyasına itmiştir. Sanatçılar da bu gelişmelere tepki olarak Realist (gerçekçi) çalışmalar gerçekleştirmeye başladılar. Realizm, konuların idealist bir tarzda ele alındığı Romantizm’e bir tepki olarak başladı. Realistler sıradan veya gerçekçi temaları ortaya koyabilmek için teatral dramadan ve sanatın klasik formlarından uzaklaşma eğiliminde oldular.

Gerçekçi resim özellikle 17.yy da etkilerinin görüldüğü Barok dönemden çok sonra kavramlaşmış ve temel ilkeleriyle ortaya çıkmıştır. Ancak Barok dönemde natüralizmle beraber realizmin izlerini, Caravaggio’da ya da Hollanda Barokun’da belirginleşmiş olan “tür resminde” (janr resmi) bulabiliriz. Gerçekçilik, 19.yy'ın başlarında hakim sanat anlayışları haline gelecek Neo-klasik ekolle Romantizme tepki olarak doğmuştur. Realist resim, konusunu ne Rokoko’nun ele aldığı aristokrat elit çevrelerin yaşamlarından, ne Neo-klasik ekolün Antik Yunan ve Antik Roma’dan kalma idealize edilmiş epik hikâyelerinden, ne de Romantik resmin sıklıkla işlediği sıra dışı, olağanüstü olaylardan, egzotik sahnelerden almıştır. Realistler, bunların aksine kimilerince “sıradan insanlar” olarak tanımlanan geniş köylü, işçi, emekçi; üretici sınıfların sıradan yaşamlarını konu edinmiştir.
Resimde Gerçekçiliğin tam da 1848 devrimleri sonrasında belirmesinin rastlantısal olmadığı bilinmektedir. Özellikle 1848 sonrası geniş halk tabakalarının, emekçi sınıfların politik arenada daha aktif rol oynadığı yıllar olmuştur. 1. Napolyon'un yenilgisiyle kıta Avrupası'nda sonlandığı düşünülen Cumhuriyet'in devrimlerle yeniden talep edilmesi ve uygulamaya geçilmesi, Fransa da değişen siyasi atmosferle beraber kültürel-sanatsal yapıyı etkilemiştir. Bu değişen sosyo-politik atmosferin içinde “Gerçekçilik” kavramı, ressam Courbet’nin kaleminden bir manifestoyla resmiyet kazanmıştı.
Her ne kadar Gerçekçilik teriminin ilk görüldüğü yer, kelimenin bir doktrini tanımlamak için kullanıldığı 1826'da Mercure français du XIXe siècle'de olsa da sanat alanında Gustave Courbet, gerçekçi estetiği bilinçli olarak ilan eden ve uygulayan ilk sanatçıydı. Eserleri Salon sergisine (1855 Exposition Universelle) kabul edilmeyince ressam Courbet, “Le Pavillon du Realism” (Gerçekçilik Pavyonu) adlı sergi ile Salon sergisinin yanında tablolarını sergilemişti. Gerçekçilik terimi sanat alanında Courbet'nin kendi sergisine “gerçekçi” “Le Pavillon du Realism” (Gerçekçilik Bağımsız Sergisi) adını vermesiyle kullanılmaya başlanmıştır. Fransa'da Gerçekçilik savunucuları, akademilerin Klasisizm ve Romantizmin idealize edilmiş kurgularını reddetmişlerdir. Aynı çizgi, peyzaj alanında da Gerçekçilerin manzarada yapaylığı ortadan kaldırmak adına  doğal gerçekliği bulmanın peşine düşmeleriyle görünür. Peyzaj alanında Courbet'nin destekçileri Barbizon Okulu sanatçıları olmuştur. Ayrıca tıpkı Courbet gibi toplumsal gerçekliği gözler önüne seren ve üretici sınıfları betimleyen eserleriyle Jean-François Millet ve Honoré Daumier'de Realist resmin ilk önemli temsilcilerinden sayılırlar.
J.F. Millet, şehir hayatından çok köylü yaşamını kadrajına almış, emekçi köylülerin, tarım işçilerinin çalışma hayatlarını idealize etmeden tablolarında yansıtmıştır. İnsan doğa ilişkisini de konu edinmiş; köylülerin, toprakla ilgilenenlerin zor ve sıkıntılı yaşamlarına eğilmiştir. Kırsal alandaki köylülerin yoksulluğu, “Başak Toplayanlar” adlı eserde vurgulanmıştır. Eser, 1957'de sergilendiğinde kimi çevrelerce pek hoşnut karşılanmamış, “yıkıcı” olarak yorumlanmıştır. Paul de Saint Victor adlı bir eleştirmenin bu eser hakkındaki yorumları, eseri aşağılayıcı, küçük düşürücü ifadelerle doludur. Örneğin yorumunda şu ifadelere yer vermiştir: “Üç başak toplayıcısı  müthiş bir görünüşe sahip, Fukaralığın Üç Perisi olarak poz veriyorlar... çirkinlikleri ve iğrençlikleri rahatsız edici.” (Griselda Pollock, Millet, Londra 1977, s. 17)
Honoré Daumier, Paris dergilerinde düzenli olarak yayınlanan hicivli siyasi karikatürlerle ün kazandı. Daha sonra litografiye ve nihayet resme yöneldi. Kentsel yaşam sahneleri, bir baskı ustası olarak deneyiminden kaynaklanan basitleştirilmiş, akıcı ve doğrusal bir kaliteye sahiptir. Yeni müreffeh burjuvaziyle alay ederek ya da toplumun en alt sınırlarından insanları sempati ile sunarak resmetmiştir. Karikatürlerinden ötürü yargılanıp ceza alınca resme yönelmiştir. Bu dönemde toplumun üretici sınıflarını betimleyerek Courbet'nin başlattığı gerçekçi sanat anlayışını kendi fırçasından eserler vererek devam ettirmiştir.
Fransa'da doğan ve Avrupa'nın diğer ülkelerine yayılan gerçekçi sanat hareketi 1870'lerden sonra da Fransa'da etkisini göstermeye devam etmiştir. Gerçekçi resim sanatının bu üç büyük isminden sonra adları anılan diğer Fransız gerçekçileri şunlardır: Jules Breton, Jules Bastien-Lepage, Julien Dupré, Émile Friant, William-Adolphe Bouguereau, Rosa Bonheur, Julien Le Blant. Courbet'nin 1851'de Belçika'yı ve 1869'da Almanya'yı ziyaret etmesi, Menzel, W. Leibl, Jozef Israels ve NJ Grigorescu gibi çok sayıda yabancı ressamın Paris'e yaptığı ziyaretler ve uluslararası sergiler sayesinde gerçekçi resim anlayışının diğer ülkelere yayılması sağlandı.
Gerçekçilik zaman için de farklı kollara ayrılarak, yeni  ifade biçimleriyle çeşitlenmiştir. Öncelikle temel ayrım natüralizmle olmuş. Her ne kadar başlangıçta natüralizmle keskin bir biçimde ayrılmasalar da gerçekçi sanatçı yine de yüzeysel gerçekliğin ötesini  sezinlemiştir. Örneğin gerçekçilerden özellikle de Barbizon Okulu'nundan etkilenen İzlenimciler toplumun iç çelişkilerini çözmeye çalışan gerçekçilikten çok yüzeydeki görünen gerçekliği yansıtmaya amaçlayarak resimde natüralist anlayışın temsilcileri olmuştur. Gerçekçi anlayış, edebiyatın yanı sıra plastik sanatlarda da farklı türlere ayrılmıştır: Toplumsal Gerçekçilik, Sosyalist Gerçekçilik, Yeni Nesnellik  gibi... Her ne kadar gerçekçilik adını almış olsa da Hiperrealizm ya da Fotorealizm de natüralist sanat anlayışına yakın bir plastik sanatlar akımıdır.

İtalya'da 19..yy ikinci yarısı içinde gerçekçilik birçok ressam için temel ilham kaynağı olmuş, bu sanat anlayışında eserler vermişlerdir. Empresyonizmin bir emsali olarak da görülen “Macchiaioli” ismiyle bilinen çağdaş İtalyan resim hareketi, Fransız gerçekçiliği ile özdeşleşmiştir. İtalya'da gerçekçi temalar Giuseppe Pellizza da Volpedo, Angelo Morbelli, Gioacchino Toma, Antonio Rotta, Antonio Mancini ve Macchiaioli ressamlarından örneğin: Giovanni Fattori, Cristiano Banti, Silvestro Lega, Telemaco Signorini tarafından ele alındı. 20.yy İtalya'sında realizm akımını takip eden ressamlardan en bilineni eserlerinde dışavurumcu bir üslupla gerçekçi anlayışı sentezlemiş olan Renato Guttuso'dur

Hollanda'da realizmin izlerini Lahey okulunda görebiliriz ayrıca Van Gogh da sanat hayatının başlangıcında gerçekçiliğin etkisinde kalmış ve bu türden eserler vermiştir. Hollanda'da Lahey Okulu terimi, esas olarak 1870 ile 1920 yılları arasında çalışan ve merkezi Lahey'de olan bir grup Hollandalı sanatçıya atıfta bulunur. Lahey Okulu özellikle Fransız Barbizon okulundan etkilenen ve onlar gibi açık havada peyzaj resimler yapan ressamlardan oluşur. İçlerinde Van Gogh'un kuzeniyle evlenmiş olan ressam Anton Mauve’de yer alır. Mauve peyzajla beraber pastoral bir atmosfer de köylü betimlemeleri de yapacaktır. Van Gogh'un sanat hayatının başlangıcında da Anton Mauve’nun etkisi büyüktür. Van Gogh, Mauve’nin atölyesinde resimler yapmış ve boya eğitimi almıştır.
Van Gogh ayrıca Millet’nin eserlerinden içerik ve üslupsal olarak etkilenmiş, o da Millet gibi köylüleri, emekçi sınıftan insanları betimleyen gerçekçi anlayışta yapıtlar üretmiştir.
Belçika’da gerçekçi anlayışın 19.yy da ki ilk önemli temsilcisi kuşkusuz heykeltıraş-ressam Constantin Meunier’dir. Gustave Courbet’nin Taş kırıcılar adlı eserle karşılaşması sanat hayatını derinden etkilemiştir. Eserin etkisiyle heykel sanatından çok resim sanatına önem vermiştir. Maden sahneleri, madenci betimlemeleriyle ünlü sanatçı bu konu dahilinde ilerleyen zamandan heykellerde üretmiştir. Ayrıca Belçikalı ressam Eugène Laermans'da gerçekçi geleneğe bağlı dışavurumcu üslupta eserler vermiştir. Örneğin: "Grev Akşamı" (1893), Göçmenler (1896).

Alman gerçekçiliği genellikle 1850'den 1900'e toplumsal gerçekliğe objektif yaklaşan, çağın tanığı olan ve halk tabakalarına eserlerinde yer vererek baskın Romantik eğilimden kopan bir dizi Alman sanatçının eserlerini tanımlamak için kullanılır. Alman romantizminin etkisinin yitirilmeye başlandığı noktada, yani 19.yy'ın ikinci yarısında Fransız realist ressamların eserleri özellikle de Courbet'nin realist anlayışı burada bazı ressamlarda etkisini göstermiştir. Caspar David Friedrich gibi sanatçıların duygusal yoğunluğunu reddeden Alman realistleri, gündelik hayatın sahnelerine ve gerçekliğin doğasına dair araştırmalara yöneldiler.
Fransa'daki 1848 Devrimi'nin Almanya'da yansımaları oldu ve onlarca yıllık siyasi pasifliğin ardından, sanayi çağının başladığını açık bir şekilde ilan eden ülke çapında bir huzursuzluk dalgası yayıldı. Yeni standartlar bulma çabasıyla geçmişe dönen 19. yüzyıl başlarının idealizmi, yerini yeni bir gerçekçiliğe bıraktı ve bu, kısa sürede edebiyat ve güzel sanatlar için kabul edilen tema haline geldi. 1839'da Daguerre'nin fotoğrafı icadıyla, sanatçının gözleri, şimdiye kadar önemsiz ve dolayısıyla temsil edilmeye değer olmadığı için reddedilen nesnel gerçekliğin değerine açıldı. Estetik ve tarihi idealler reddedildi ve bunların yerine yeni bir idealler dizisi koymak istemeyen realist sanatçılar, resimlerini yalnızca gerçekte var olanı temsil etmeye adadılar.
19.yy Alman realizminde öne çıkan iki isim Adolph von Menzel ve Wilhelm Leibl’dı. Onların yanı sıra “Leibl-Kreis” (Leibl Topluluğu, Leibl Topluluğu) adı verilen ve Wilhelm Leibl ile çalışmalar yürüten ressamlar, Carl Schuch, Wilhelm Trübner, Otto Scho

Rembrandt Harmenszoon van Rijn (Felemenkçe telaffuz: [ˈrɛmbrɑnt ˈɦɑrmə(n)soːn vɑn ˈrɛin]  ( dinle); d. 15 Temmuz 1606 - ö. 4 Ekim 1669), Hollandalı ressam ve baskı ustasıdır. "Işığın ve gölgelerin ressamı" olarak da anılır.

Cornelia ve Harmen Gerritsz'in oğlu olarak Leiden, Hollanda'da dünyaya gelmiştir. Bir değirmenci olan babası varlıklıydı, annesi ise bir fırıncının kızıydı. Leiden Üniversitesi'nde okuyan Rembrandt, ressam Jacob van Swannenburg'un takdirini kazanmış ve 1621'de onun öğrencisi olmuştur. 1624 yılında kısa bir süreliğine de olsa Pieter Lastman'ın yanında Amsterdam'da çıraklık yapmış, 1625'te ise Leiden'de, arkadaşı ve meslektaşı Jan Lievens ile paylaştığı stüdyosunu kurmuştur. 1627'de öğrenci kabul etmeye başlamıştır ki bunlarında arasında Gerrit Dou da bulunur. 1629'da matematikçi Christiaan Huygens'in babası, devlet adamı ve şair Constantijn Huygens tarafından keşfedilmesi ona fayda sağlamıştır; bu bağlantısının bir sonucu olarak Prens Frederik Hendrik 1646'ya kadar Rembrandt'an tablo satın almaya devam etmiştir. 1630'da babası ölen Rembdrandt, üç yıl sonra Amsterdam'da Hendrick van Uylenburg'un evini kiralamıştır ki bu adamın kuzeni olan Saskia van Uylenburgh ile de sadece bir yıl sonra 1634'te evlenmiştir. Çiftin 1635 doğumlu Rombertus ve 1638 doğumlu Cornelia adlarındaki çocuklarının daha bir yaşına basamadan ölmesinin ardından 1640 yılında doğan ve yine Cornelia olarak adlandırdıkları üçüncü çocukları da birkaç haftalıkken ölmüştür. Aynı yıl Rembrandt'ın annesi de öldü. Daha sonra 1641 yılında doğan Titus isimli erkek çocukları yaşasa da, doğum sonrası zorlukların da etkisiyle, Rembrandt'ın eşi Saskia 1642 yılında ölmüş ve Oude Kerk'e gömülmüştür. Geertje Dircx eve Titus'a bakması için alınmış, Rembrandt ile 1649'da kötü sonla biten bir ilişki yaşamıştır. 1640'ların sonuna doğru Rembrandt, 1647'de evine kâhya olarak giren Hendrickje Stoffels ile bir ilişkiye başladı ki evli bir çift gibi yaşayan çiftin 1654 yılında adını Cornelia koydukları bir kızları oldu. Günahkâr olduğu iddiasıyla Stoffels kiliseden aforoz edilse de çift ilişkilerini sürdürmüşlerdir.
1656 yılında Rembrandt'ın iflâs ettiği ilan edilmiştir ve bunun sonucu olarak birçok eseri ve antika koleksiyonu açık artırmaya çıkmış, evi dahil bütün mal varlığı da borçlarını kapatmak için satılmıştır. 1660 yılında Hendrickje, Titus ile birlikte iş kurmuş, Rembrandt'ı da işe almış böylece onu alacaklılarından korumuştur. Bundan üç yıl sonra, 1663'te ölen Hendrickje Stoffels Westerkerk'e gömülmüştür. Bu ölümü beş yıl sonra, 1668'de Titus'un ölümü takip etmiştir. Kısa bir süre sonra, 4 Ekim 1669'da da Rembrandt ölmüştür. Amsterdam'da ölen Rembrandt 8 Ekim'de, Westerkerk'te bilinmeyen bir mezara gömülmüştür.

Lazarus'un Yükselişi (1630)
Dr. Nicolaes Tulp'un Anatomi Dersi (1632)
Meditasyondaki Filozof (1632)
Celile Denizi'ndeki Fırtına (1633)
Belşazzar'ın Ziyafeti (1635)
Danae (1636)
Gece Devriyesi (1640-42)
Susanna ve Yaşlılar (1647)
Değirmen (1650)
Banyosunda Betşeba (1654)
Açık Kapıda Duran Kadın (1656-57)
Yakup'un Melekle Savaşı (1659)
Aziz Petrus'un İnkârı (1660)
Yahudi Gelini (1664)

Spence, David (2001). Rembrandt: Bir Portre Ressamının Yaşamı. Alkım Yayınevi. 
Rembrandt, The Worldwide Art Gallery21 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. URL erişim tarihi: 17 Haziran 2007.

http://fineartcritics.blogspot.com/2010/05/rembrandt-harmenszoon-van-rijn.html
"Rembrandt Tabloları
"Rembrandt 400 Yaşında", kitapgazetesi.com
Rembrandt, WebMuseum10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Rembrandt van Rijn Online10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
https://web.archive.org/web/20140917021351/http://www.doodle.web.tr/index.php/rembrandt-van-rijnin-407-dogumgunu/

Rokoko, Barok stilinden sonra sanat akımlarına verilen addır. 18. yüzyılın ortalarına doğru Barok stilinde kullanılan doğru çizgilerden meydana getirilen süslemeye karşı tepki olarak doğmuş olan barok stilin hatları gibi eğri çizgili motiflerden ibaret olup Baroktan daha ince ve şekillerin kıvrımları daha zarif bir stildir.
Barok stiline karşı tepki olarak klasik stilin yeniden ortaya çıkmasından sonra Rokoko deyimi modası geçmiş şey anlamına kullanılmıştır.
13. yüzyılda kalın malzeme inceltilmek suretiyle levhalar haline gelmiştir. İnceltilmiş olan demir malzeme Rokoko stilinde yapılmış süslü işlerde kullanılmıştır. Bu stilde malzemeyi şekillendirmede kullanılan takım izleri açık olarak bellidir. Uç kısımları boncuk baskı ile izlenerek sonradan kısaçla içe veya dışa doğru bükülmüştür. Yarmalar dövülerek, bitki yapraklarını stilize edecek şekilde yapılmıştır. Dövülerek inceltilen kesit değişmeleri bazı yerlerde geometrik şekiller meydana gelecek şekilde delinmiştir. İnceltilmiş olan kesit kurşun üzerinde bombe başlı çekiç ile çukurlaştırılarak diğer yüzde kabarıklar elde edilir.
Bel (gövde) genellikle kare veya lama (dikdörtgen) gereçten yapılır. Rokoko stilinde yapılmış işlerde, sanatçı motifin her yerini en iyi işleme gayretini göstermiştir. Rokoko stilinde çerçeve kullanılmaz. Serbestlik esası konuya hakimse de simetrik konum çıkılmamıştır.

 Wikimedia Commons'ta rokoko ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Romanesk sanat, 1066 yılında Normanların İngiltere'yi fethetmesiyle başlayan sanat akımı. İngiltere'de Norman üslubu, Avrupa'da ise Roman üslubu - Romanesk olarak adlandırılır.
O dönemde kilise ve manastırlar çevredeki tek taş binalardı. Koca tavanının ağırlığı duvarlardadır. Bu yüzden duvarlar kalın ve pencereler küçüktür. Dört duvar üzerine koca bir tavan oturtulmuştur. Romanesk yapılara "kaba" denmesinin sebebi budur. Güvenlik için bir başka girişimse; ağaçla kapatılan kilise tavanlarının yerini tonoz almasıdır. Tonozun ağırlığını taşımak içinse köprü şeklinde kemerler kullanılmış, ama ayakların bu ağırlığı taşıyacak kadar kuvvetli olmaması nedeniyle kemerlere kaburga atılmış ve ortaya çıkan boşluk daha hafif şeylerle doldurulmuştur.
Süslemeye pek önem verilmemiş, özellikle heykeller kullanılmamıştır. Çünkü çok kısa bir zaman önce putperestlikten dönülmüştür ve heykeller de putperestliği çağrıştırmaktadır.
Heykelle süslenme daha sonraları Fransa'da başladı. Heykellerde ve resimlerde Doğu Sanatından etkilenmeler görülür. Heykeller ve resimler esasen süsleme amacıyla değil, Kutsal Kitap'ta yazılan olayları kabaca tasvir için kullanılmıştır. Heykelciler ve ressamlar estetiğe pek önem vermemiş, basite indirgeyerek kolaya kaçarak resmetmişlerdir. Bununla beraber renkler de önemini yitirmiş, sanatçılar istedikleri renkleri uymasa bile diledikleri yerlerde kullanmışlardır.
Bu akım 12. yüzyılın sonu kadar bile yaşayamamış, Gotik döneme geçilmiştir.
Roman üslubunun önemli eserlerinden birkaçı: Tournai Katedrali, Murbach Benediktin Kilisesi ve Saint Trophime Kilisesi dir.

Rönesans sanatı, felsefe, edebiyat, müzik, bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmelere paralel olarak MS 1400 civarında İtalya'da ayrı bir üslup olarak ortaya çıkan, Avrupa tarihinin Rönesans olarak bilinen dönemine ait resim, heykel ve süsleme sanatlarıdır. Rönesans sanatı, antik geleneklerin en soylusu olarak algılanan Klasik Antik Çağ sanatını temel olarak aldı, ancak Kuzey Avrupa sanatındaki son gelişmeleri özümseyerek ve çağdaş bilimsel bilgiyi uygulayarak bu geleneği dönüştürdü. Rönesans hümanist felsefesiyle birlikte Avrupa'ya yayılmış, yeni teknikler ve yeni sanatsal duyarlılıkların gelişmesiyle hem sanatçıları hem de müşterilerini etkilemiştir. Sanat tarihçileri için Rönesans sanatı, Avrupa'nın Orta Çağ'dan Erken Modern Çağ'a geçişini işaret eder.

The Inquiring Eye: European Renaissance Art, a teaching packet from the National Gallery of Art in Washington, D.C.

Sanayi-i Nefise Mektebi, güzel sanatlar alanında eğitim vermek üzere II. Abdülhamit döneminde İstanbul'da 1882'de kurulmuş bir yüksekokuldur.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk güzel sanatlar okuludur. Günümüzde Eski Şark Eserleri Müzesi olarak hizmet veren binada 2 Mart 1883'te eğitime başlayan okul, 1928'de Güzel Sanatlar Akademisi adını almıştır; 1982'de Mimar Sinan Üniversitesi adını almış, 2006'da şu anki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adını alarak eğitime devam etmektedir.

Sanayi-i Nefise Mektebi, 1882'de Osman Hamdi Bey'in, II. Abdülhamit tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürlüğü'ne tayin edilmesiyle resmen kuruldu. Okulun kuruluşundaki resmî adı, kuruluş fermanındaki şekliyle Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane'dir. Okulun adı, resmî yazışmalarda ve dönemin arşiv belgelerinde ise Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi olarak geçer.
Başlangıçta Ticaret Nezareti’ne bağlı bir kurum idi. 1886’da Maarif Nezareti’ne bağlandı.
Paris Güzel Sanatlar Okulu (Ecole Des Beaux-Art)’nu örnek alarak kurulan okulda 1882 yönetmeliğine göre resim, heykeltıraşlık, mimarlık ve hakkaklık ile sanat dersleri okutulunacak ve öğretilecekti. Dersler antik sanat ağırlıklı idi. Osman Hamdi Bey, okulun Arkeoloji Müzesi’ne yakın olması gerektiğini düşünüyordu. Mimar Alexandre Vallaury’den okulu müzenin ana giriş kapısının karşısına,  Çinili Köşk'ün yanına inşa etmesini istedi. Vallaury beş derslik ve bir atölyeden oluşan küçük bir bina yaptı. 1916’ya kadar kullanılan bu bina, 1892 ve 1911’de yapılan eklerle genişletilmiştir. Vallaury aynı zamanda mektebin il mimarlık hocası olarak görevlendirilmiştir.
Okul binasının yapımı, kütüphane oluşturulması, akademik ve idari kadro temini gibi meseleler halledildikten sonra, okul eğitime resmen 2 Mart 1883 tarihinde başladı. Sekiz eğitmen ve yirmi öğrenci vardı. Öğrencilerin hepsi erkek, çoğu gayri-müslimdi. Okulu dahili öğrencileri mektepte tahsil görüp orada yatılı kalırlar iken, harici öğrenciler yalnız binayı yatıp-kalkmak için kullanırlar, eğitimlerini diğer Fransız okullarında alırlardı. 1890’ların sonlarında öğrenci sayısı 200’ü bulmuştur.
Osman Hamdi Bey ölümüne kadar bu okulun müdürlüğü görevini sürdürdü. 1910’da ölümü üzerine kardeşi Halil Ethem Bey okul müdürlüğüne atandı.
1911 yılında okulun yapısı ve müfredatı hakkında yeni bir talimatname yürürlüğe girdi. Bu talimatnamede öğrencilerin  1 sene hazırlık gördükten sonra, resim bölümü 5 sene, mimarlık ve heykeltıraşlık 4 sene, hakkaklık ise 3 sene olarak okuyacakları belirtilmiştir. Önceden 17 olan öğrenci yaşı 16’ya indirilmiş; sınır 25 yaş olarak belirlenmiştir. Öğrencilerin lise mezunu olması şatı vardı. Atölye çalışmalarında canlı model kullanılacağı belirtilmişti.
Okul binası artan öğrenci sayısına yetersiz gelmekteydi; savaş dolayısıyla eski binayı onarmak imkansızdı. Okul, öğrenim için uygun olmayan çeşitli yapılarda çalışmaya devam etti. 1916’da Cağaloğlu’ ndaki Lisan Mektebi binasına nakledildikten sonra 1920 döneminde Şehzadebaşı’ndaki bir binaya ardından, Divanyolu’nda “Gedikler Kahyası Salih Efendi Konağı” adıyla bilinen, şimdiki Sıhhiye Müzesi binasına taşındı. 1921’de tekrar Lisan Mektebi binasına döndü.
Bu dönemde okul müdürlüğüne Nazmi Ziya Bey gelmişti. Okul müdürlüğünü 1921-1924 arasında Cemil Cem’in üstlendi. 1924’te Nazmi Ziya Bey yeniden okul müdürü oldu.  yıl yeni bir talimatname hazırlandı ve 1934’e kadar uygulandı. Okula tezyinat ve resim öğretmenliği bölümleri eklendi.
Cumhuriyet dönemi ile birlikte yabancı hocaların yerini Türk hocalar aldı. Öğrenciler klasikten uzak daha rahat ve serbest çalışmalar yapmaya başladı.
Kız öğrenciler için 1914’te İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Zeynep Hanım Konağı’nda hizmete girmişti. Bu okul öğretim kadrosu büyük ölçüde Sanayi-i Nefise Mektebi’nden sağlamaktaydı. 1926’da iki kurum birleşti. Sanayi Nefise Mektebi’ne  Fındıklı’daki eski Meclis-i Mebûsân binası (Cemile Sultan Sarayı) tahsis edildi. Kız ve erkek öğrencileri bu binada ve bir arada öğrenim görmeye başladılar.
1927’de Namık İsmail’in müdürlüğünde mektebin ismi önce “Sanayi-i Nefise Akademisi”  olarak değişti Zamanla  Güzel Sanatlar Akademisi adı benimsendi.
1929’da mektepte seramik bölümü faaliyete geçti. 1930’larda atölyeler daha da çeşitlendi. 1936’da “Türk Tezyini Sanatlar Bölümü” eklenmiştir. 1938'de alınan kararla, mimari bölümü liseden sonra 5 sene oldu; bölümün adı da “Yüksek Mimarlık” bölümü olarak değişti. 1959'da artık tüm bölümlere liseyi bitirenler, imtihanla alınmaktadır. Ayrıca tüm bölümler 5 senelik olmuştur.
1969 yılındaki yasa ile akademi, bilimsel bir özerkliğe kavuşmuştur ve artık ismi “İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi” olarak geçmektedir. 1975'te akademiye birçok bölüm eklendi.
1981'de Akademi YÖK çatısı altına girdi ve adı da artık “Mimar Sinan Üniversitesi” oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde 1970'te kurulmuş olan  İstanbul Devlet Konservatuvarı, 1982'de üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlandı.
Üniversite kuruluşunun 121. yılında, yani 2004 yılında tekrar isim değiştirdi ve "güzel sanatlar" ifadesi ismine eklendi. Böylece adı,  “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi”ne dönüştü.

Müdür-ü Umumi: Osman Hamdi Bey
Dahili Müdür ve Heykel Muallimi: Osgan Efendi
Fenn-i Mimari Muallimi: Alexandre Vallaury
Yağlıboya Resim Muallimi: Salvatore Valeri
Karakalem Resim Muallimi: Joseph Warnia-Zarzecki
Tarih ve Tarih-i Sanat Muallimi: Aristoklis Efendi
Ulum-u Riyaziye Muallimi: Kaymakam Hasan Fuat Bey
Teşrih Muallimi: Kolağası Yusuf Rami Efendi
Hakkaklık Muallimi: Mösyö Napier

Mimar Sinan Üniversitesi

Sembolizm ya da simgecilik, en genel anlamıyla farklı anlamlara gelen ya da farklı öğeleri simgeleyen çeşitli sembollerin kullanımıdır. Sembolizme sanatta, özellikle resim, müzik ve edebiyat alanlarında rastlanır.

Sanattaki sembolizm 19. yüzyılda beliren, realizmi reddeden bir akımdır. Sembolizm akımlarına roman ve şiir alanlarında da rastlanır. Sanattaki sembolizm 1870 yılına doğru Fransa ve Belçika'da natüralizme ve Parnasse akımına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Akım daha sonra özellikle Valéry Brioussov vasıtasıyla Rusya'ya da sıçramıştır. Sembolizm genellikle Servet-i Fünun döneminde görülür. Ayrıca Ahmet Haşim bu akımın en büyük temsilcilerindendir.

19. yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı. Onlar için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi. Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onlara göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alaca karanlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle "sone" nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Türk edebiyatında roman alanında sembolist eserlere Mehmet Rauf'un Eylül romanı örnek gösterilebilir

Sembolizm ezoterizmde ise evrensel bilgi ve hakikatlerin basit ve sade ögelere indirgenerek ifade edilmesidir.
Sembol, kimi sözlüklerde “daha soyut bir şeyi anlatmaya yarayan daha somut şey” ya da “evrensel yasa, ilke, bilgi ve fikirleri açıklayan işaretler” olarak tanımlanır. Bir sembol, anlatmak istediği şeyi en kesin, en belirli, en sade, en doğal şekilde ifade eden işarettir. Sembol sözcüğünün kökeni, eski Mısır dilindeki symbolon sözcüğünün Grekçe'ye geçmiş hali olan symballein fiilidir, “birlikte tartışmak, birlikte birleştirmek, bir arada toparlayıp bağlamak” anlamlarına gelir. Latincede symbolum biçimine dönüşmüştür.

Sembolizmin inisiyasyonlardaki temel nedenleri şöyle açıklanır:

Kimi hakikatlerin o hakikatleri öğrenme liyakatine ulaşmamış kişilerden gizlenilmesi gereği. Bunun üç temel nedeni şunlardır:
Gelişim düzeyi geri, dogmatik insanların hakikatlere ait bilgileri açıklayan hikmet sahiplerine karşı her devirde tehlikeli, tutucu tepkiler göstermiş olmaları.
Hakikatlere ait bilgilerin o bilgilere gereksinimi olmayanlardan, yani gelişim düzeyleri gereği, gelişim gereksinimleri henüz bu yolda olmayanlardan ve o bilgilerin taşıdığı enerjiyi kaldıramayacak olanlardan saklı tutulması. Çünkü hakikatlere ait bilgiler bir tür enerji gibidir ki, kapasiteleri uygun olmayanlar bu enerji yükünü kaldıramazlar ve bu yük onlara yarar değil, zarar getirir. Dolayısıyla hakikatlere ait bilgiler bu enerji yüklerini henüz kaldırabilecek kapasitede olmayanlardan, sembollere büründürülerek gizlenir.
Hakikatlere ait bilgilerin ehil olmayan ellere geçmesi tehlikesi: Hakikatlere ait kimi bilgiler bir tür silah gibidir, ehil ve iyi niyetli olmayanların ellerine geçmemesi gerekmektedir.
Hakikatlere ait bilgilerin avam-ı beşer tarafından bilinmesi gereken kısmının, onların anlayabilmesi için, daha sade, daha basit kalıplara indirgenmesi.
ait bilgilerin toplanması arz edilir.

Sembolizmin amaçlı ya da diğer adıyla haberci rüyalarda, vizyonlarda ve ruhsal tebliğlerdeki varlığı inisiyasyonlardakilere kıyasla az çok farklı nedenlere dayanır. Temel nedeni metapsişikçiler şöyle açıklar:
İnsanın imajinasyon yeteneği sembolleştirici bir role sahiptir. Ruhsal âlemde “anlamlar” halinde bulunan “tesirler” fiziksel alemde belirirlerken ister istemez madde âleminin özelliği olan imajlara bürünmek zorunda kalırlar ki, bürünecekleri imajları da “tesir”i alan insanın şuuraltı dağarcığından edinirler. Bir ruhsal tebligatın, bir vizyonun ya da bir haberci rüyanın alınmasında, tesir ne kadar yüksek bir varlıktan gelirse gelsin, alıcı kişinin kapasitesi, şuuraltı imajları, şuuraltı dağarcığı ve hatta sözcük dağarcığı -tesirin özgün halini kaybetme derecesi ve kısıtlanması bakımından- çok önemli bir rol oynar. Orijinal kaynağından “anlam” olarak inmeye başlayan ruhsal tesir onu alan insanın zihninde imaj olarak ve ağzında söz olarak belirene kadar geçirdiği bir sürü dönüşüm sırasında ister istemez özgün halini yitirmek, kabalaşmak zorundadır.
Metapsişikçiler şuuraltının bu değiştirici ya da dönüştürücü etkisine “renkli cam etkisi” adını verirler. Nasıl beyaz ışık renkli bir camdan geçerken hem camın rengini alıyor, hem de bir miktar kırılmaya uğruyorsa, insanın aldığı metapsişik enformasyon ya da tesir de şuuraltı katmanından geçerken benzer şekilde, özelleşir, bükülür, kabalaşır, dönüşür, o ortamdaki malzeme neyse ona bürünür ve özgün halini az çok yitirerek dışarı (zihne) yansır. Yani, bir kaynaktan gelen, örneğin haberci bir rüya tarzında alınan tesirler, insan zihninde yer ederken, ister istemez o insanın şuuraltı dağarcığındaki imajlara dönüşürler ve bu dönüşüm sırasında birtakım sembollere bürünürler. Bu doğal ve zorunlu bir süreçtir. Metapsişikçiler sezgi kanalıyla alınmış metinlerdeki sembolik betimlemelerin nedenlerinden birinin de yine bu olgu olduğunu belirtirler.

Kutsal metinlerdeki sembolizmin temel nedenleri şöyle açıklanır:

İnsanlar arasındaki anlayış farklılığı: İnsanlar hakikatlere ait bilgilerin taşıdıkları enerjileri kaldırabilme konusunda farklı kapasiteler sahiptirler. Her bilgiyi her insan kaldıramaz. Derin bilgiler bazı insanları ilerletmek yerine, tökezletebilir, kargaşa içerisine sokabilir, hatta onların yoldan çıkmalarına neden olabilir. İnsanların zihinsel düzeyleri, anlayış ve duyuşları birbirlerinden farklıdır. Oysa bir kutsal metnin pek çok insana hitap edebilmesi için pek çok anlayış ve zihin düzeyine, tüm insanlara hitap edebilmesi için de tüm anlayış ve zihin düzeylerine hitap edebilecek şekilde indirgenmesi gerekmektedir. O halde o metin öyle hazırlanmış olmalıdır ki, hem her anlayış düzeyindeki insan orada kendi anlayış düzeyine uygun ilerletici bilgiler bulsun, hem kendisini kargaşa içerisine sokucu henüz taşıyamayacağı bilgileri orada bulamasın, hem de zihin ve anlayış düzeyi yükseldikçe, idraklendikçe ve bilinçlendikçe, yani kendilerini kaldırabileceği dereceye geldikçe orada yeni durumuna uygun derin bilgileri bulabilsin... İşte bunu sağlayabilecek bir tek sistem sembolizm sistemidir. Sembolizm sistemi evrendeki “tedriç prensibi”ne (her gelişimin sıçramalar tarzında değil, derece derece oluşması) uygun olarak, insanların hakikatlere ilişkin bilgileri yavaş yavaş, sindire sindire öğrenmesine olanak veren bir sistemdir. Kutsal metinlerde bazı bilgilerin açık, bazı bilgilerin örtülü olarak verilmiş olmasının bir nedeni budur.
Dönemin koşulları ve gelişim düzeyi: Bazı hakikatlerin anlaşılabilmesi için o kutsal metnin indiği dönemin koşullarının ve gelişim düzeyinin yetersiz olması. Örneğin, metnin indiği dönemde insanların bilim alanındaki bilgilerinin yetersiz oluşu. Fakat zaman geçtikçe ve bilim ilerledikçe elbette insanlar o metinlerde ilk bakışta göze çarpmayan hangi anlamların da ima ve ifade edilmiş olduğunu ve sembolik ifadelerin başka anlamlarını da keşfedeceklerdir, keşfedilmektedir de.

Sembolizm; (edebiyat) Sanat eserinin değerini, gerçeğin olduğu gibi aktarılmasında değil, duygu ve düşüncelerin, işaret ve biçimlerin uygunluk içinde düzenlenişinde gören, ayrıca kelimelerin müzik ve sembol değerine dayanılarak en anlatılmaz duygu inceliklerinin bile sezdirilebileceğini savunan edebiyat ve sanat akımı, simgecilik.
Politik sembolizm, politik amaçlar ve mefhumlar için kullanılan semboller sistemi, simgecilik.
Dini sembolizm, dini amaçlar ve mefhumlar için kullanılan semboller sistemi, simgecilik.
Ezoterik sembolizm evrensel sembollerin derin anlamlarıyla ilgilenir.
Rüyalardaki sembolizm rüya yorumu alanını ilgilendirir.

Gérard de Nerval (1808-55)
Christina Rossetti (1830-1894)
Charles Baudelaire (1821-67)
Dante Gabriel Rossetti (1828-82)
Isidore Ducasse, comte de Lautréamont (1846-70)
Gustave Flaubert (1821-1880)

(doğum tarihine göre sıralanmıştır)

Paul Adam (1862-1920)
Maurice Maeterlinck (1862-1949)
Stuart Merrill (1863-1915)
Fyodor Sologub (1863-1927)
Adolphe Retté (1863-1930)
Francis Viélé-Griffin (1863-1937)
Henri de Régnier (1864-1936)
Albert Aurier (1865-1892)
Dmitry Merezhkovsky (1865-1941)
Albert Mockel (1866-1945)
Vyacheslav Ivanov (1866-1949)
Konstantin Balmont (1867-1942)
Zinaida Gippius (1869-1945)
Paul Valéry (1871-1945)

Sembol

Semboller Ansiklopedisi, Ruh ve Madde Yayınları

Sosyalist gerçekçilik, sosyalizm ideolojisinin sanat ve edebiyata yansıması olarak 1930'lu yıllarda ortaya çıktı. Özellikle SSCB'de ve Çin'de ön plana çıktı ve komünistlerden de destek gördü. Sosyalist ideolojinin idealizmini ortaya çıkarmayı hedefleyen bu akımın etkisinde edebiyat eserlerinde devrimci kahramanlarla, halka örnek olacak kişiler yaratılması hedeflendi. Maksim Gorki'nin Ana romanı bu akımın ilk örneklerinden sayılır. Resim sanatında ise devrimci ruhun ön plana kuvvetli bir imajla çıktığı eserler desteklendi. Sosyalist gerçekçi akımın ana konuları arasında devrim, işçi sınıfı ve sanayi bulunmaktadır.
İşçi ve Çiftçi Kadın Heykeli, Büyük Sovyet Ansiklopedisi tarafından sosyalist gerçekçilik akımının standardı olarak seçilmiştir.

Sosyalist gerçekçilik, birkaç on yıl boyunca farklı bir toplumda binlerce sanatçı tarafından geliştirildi. Rus sanatında gerçekçiliğin ilk örnekleri arasında Peredvizhnikiler ve Ilya Yefimovich Repin'in çalışmaları yer alır. Bu eserler aynı siyasi çağrışımlara sahip olmasa da, halefleri tarafından uygulanan teknikleri sergilemektedir. Bolşevikler 25 Ekim 1917'de Rusya'nın kontrolünü ele geçirdikten sonra, sanatsal tarzlarda belirgin bir değişiklik oldu. Çar'ın düşüşü ile Bolşeviklerin yükselişi arasında kısa bir sanatsal keşif dönemi olmuştu.
Bolşeviklerin kontrolü ele geçirmesinden kısa bir süre sonra Anatoly Lunacharsky, Halkın Aydınlanma Komiserliği Narkompros'un başına atandı. Bu, Lunacharsky'yi yeni yaratılan Sovyet devletinde sanatın yönüne karar verme konumu elde etmesine imkan sağladı. Lunacharsky, Sovyet sanatçılarına izlemeleri için tek bir estetik model dikte etmemiş olsa da, daha sonra sosyalist gerçekçiliği etkilemeye yardımcı olacak insan vücuduna dayalı bir estetik sistem geliştirdi. "Sağlıklı bir vücudun, zeki bir yüzün veya dostça bir gülümsemenin görüntüsünün aslında yaşamı iyileştirdiğine" inanıyordu. Sanatın insan organizması üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu ve doğru koşullar altında bu etkinin olumlu olabileceği sonucuna vardı. Lunacharsky, "mükemmel insanı" (Yeni Sovyet adamı) tasvir ederek, sanatın vatandaşları nasıl mükemmel Sovyetler olunacağı konusunda eğitebileceğine inanıyordu.

Sovyet sanatının kaderini tartışan iki ana grup vardı: fütüristler ve gelenekçiler. Birçoğu Bolşeviklerden önce soyut veya solcu sanat yaratan Rus Fütüristleri, komünizmin geçmişten tam bir kopuş gerektirdiğine ve dolayısıyla Sovyet sanatının da buna ihtiyacı olduğuna inanıyorlardı. Gelenekçiler, günlük hayatın gerçekçi temsillerinin önemine inanıyorlardı. Lenin'in yönetimi ve Yeni Ekonomi Politikası altında, hem fütüristlerin hem de gelenekçilerin sanatlarını sermayeli bireyler için üretmelerine izin veren belirli bir miktarda özel ticari girişim vardı. 1928'e gelindiğinde, Sovyet hükûmeti özel girişimleri sona erdirmek için yeterli güce ve yetkiye sahipti, böylece fütüristler gibi kenar gruplara verilen desteği sona erdirdi. Bu noktada "sosyalist gerçekçilik" terimi kullanılmasa da tanımlayıcı özellikleri norm haline geldi.
Büyük Rus Ansiklopedisi'ne göre, terim basında ilk olarak Sovyet Yazarlar Birliği, Ivan Gronsky düzenleme komitesi başkanı tarafından 23 Mayıs 1932 tarihinde Literaturnaya Gazetada kullanıldı. Terim, Joseph Stalin de dahil olmak üzere en üst düzey politikacıların katıldığı toplantılarda onaylandı. Edebi sosyalist gerçekçiliğin bir savunucusu olan Maksim Gorki, 1933'te "Socialist Realism" başlıklı ünlü bir makale yayınladı. Kongre Sırasında 1934'te, sosyalist gerçekçilik için dört ilke belirlendi. Çalışma şu şekilde olmalıdır:

Proleter: işçilerle ilgili ve onlar için anlaşılır sanat.
Tipik: insanların günlük yaşamlarından sahneler.
Gerçekçi: temsili anlamda.
Partizan: Devletin ve Partinin amaçlarını destekleyen.

Sosyalist gerçekçiliğin amacı, popüler kültürü, Sovyet ideallerini destekleyen belirli, oldukça düzenlenmiş bir duygusal ifade grubuyla sınırlamaktı. Parti son derece önemliydi ve her zaman olumlu bir şekilde öne çıkarılacaktı. Partiye garantili bağlılığı geliştiren anahtar kavramlar partiinost (parti zihniyeti), ideinost (fikir- veya ideolojik-içerik), klassovost (sınıf içeriği) ve pravdivost (doğruluk) idi.
Sosyalist gerçekçiliğin işlevi ideal Sovyet toplumunu göstermek olduğundan, hakim bir iyimserlik duygusu vardı. Sadece bugünün yüceltilmesi değil, aynı zamanda geleceğin de hoş bir şekilde tasvir edilmesi gerekiyordu. Günümüz ve gelecek sürekli olarak idealize edildiğinden, sosyalist gerçekçilik zorlama bir iyimserlik duygusuna sahipti. Trajedi ve olumsuzluklara, farklı bir zaman ve mekanda gösterilmedikçe izin verilmedi. Bu duygu, daha sonra "devrimci romantizm" olarak adlandırılacak şeyi yarattı.
Devrimci romantizm, ister fabrika ister tarım olsun, sıradan işçiyi hayatını, işini ve dinlenmesini takdire şayan olarak sunarak yükseltti. Amacı, eğitim bilgisi olarak devrim sayesinde yaşam standardının ne kadar iyileştiğini göstermek, Sovyet vatandaşlarına nasıl davranmaları gerektiğini öğretmek ve morallerini yükseltmekti. Nihai amaç, Lenin'in "tamamen yeni bir insan türü" dediği şeyi yaratmaktı: Yeni Sovyet Adamı. Sanat (özellikle posterler ve duvar resimleri), parti değerlerini kitlesel ölçekte aşılamanın bir yoluydu. Stalin, sosyalist gerçekçi sanatçıları "ruh mühendisleri" olarak tanımladı.
Toplumcu gerçekçilikte kullanılan yaygın imgeler çiçekler, güneş ışığı, vücut, gençlik, uçuş, endüstri ve yeni teknolojiydi. Bu şiirsel görüntüler, komünizm ve Sovyet devletini yansıtıyordu. Sanat, estetik bir zevkten daha fazlası haline geldi; bunun yerine çok özel bir işleve hizmet etti. Sovyet idealleri, işlevselliği ve çalışmayı her şeyin üzerinde tutuyordu; bu nedenle sanatın beğenilmesi için bir amaca hizmet etmesi gerekiyordu. Marksist bir teorisyen olan Georgi Plekhanov, sanatın topluma hizmet ediyorsa yararlı olduğunu belirtir: "Sanatın, yalnızca 'eylemleri, duyguları' tasvir ettiği, çağrıştırdığı veya ilettiği ölçüde toplumsal bir anlam kazandığına şüphe yoktur."
Tasvir edilen temalar, işin güzelliğini, kolektifin ve bireyin bütünün iyiliği için başarılarını öne çıkaracaktı. Sanat eseri genellikle kolayca fark edilebilir bir eğitim mesajı içeriyordu.
Ancak sanatçı, hayatı gördüğü gibi resmedemedi çünkü Komünizme kötü yansıyan her şey çıkarılmalıydı. Tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak gösterilemeyen insanlar karakter olarak kullanılamazd8. Sanat, sağlık ve mutlulukla dolu olmalıydı; Resimler ise yoğun endüstriyel ve tarımsal sahneleri gösteriyordu; heykeller işçileri, nöbetçileri ve okul çocuklarını tasvir ediyordu.
Yaratıcılık, sosyalist gerçekçiliğin önemli bir parçası değildi. Bu dönemde sanat yaratmada kullanılan stiller, en gerçekçi sonuçları verecek olanlardı. Ressamlar mutlu, kaslı köylüleri ve fabrikalardaki ve kolektif çiftliklerdeki işçileri tasvir ederdi. Sosyalist gerçekçi bir sanatçı için en önemli şey sanatsal bütünlük değil, parti doktrinine bağlılıktı.

Merriam-Webster Sözlüğü, sosyalist gerçekçiliği "gelişmekte olan bir sosyalist devlette toplumsal bilinci geliştirmek için edebiyatın, sanatın ve müziğin didaktik kullanımına çağıran Marksist bir estetik teori" olarak tanımlar. Sosyalist gerçekçilik, 1917'deki Komünist Devrim'den başlayarak ve Stalin'in hükümdarlığı sırasında tırmanan, posterler, filmler, gazeteler, tiyatro ve radyo gibi her türlü görsel medyayı kullanarak, her türden sanatçıyı sosyalist ütopik yaşamın olumlu veya canlandırıcı yansımalarını yaratmaya zorladı.
1917-1924 Rus hükûmetinin lideri Lenin, sanatın halk için olduğunu ve halkın kitleleri birleştirirken onu sevmesi ve anlaması gerektiğini öne sürerek bu yeni sanat dalgasının temelini attı. Sanatçılar Naum Gabo ve Antoine Pevsner, 1920'de "Gerçekçi Manifesto" yazarak, sanatçılara ilham perilerinin istediği gibi yaratmaları için serbest dizgin verilmesi gerektiğini öne sürerek, Lenin yönetimindeki sanat çizgilerini tanımlamaya çalıştılar. Ancak Lenin'in sanat için farklı bir amacı vardı. Onun işlevsel olmasını istemek ve Stalin, sanatı ajitasyon olması gerektiği inancı üzerine inşa ediyordu.
"Sosyalist Gerçekçilik" terimi, tam olarak tanımlanmamasına rağmen 1934'te Sovyet Yazarlar kongresinde ilan edildi. Bu, bireysel sanatçıları ve eserlerini devlet kontrolündeki propagandaya dönüştürüyordu bir açıdan.
1953'te Stalin'in ölümünden sonra, yerine Nikita Kruşçev geçti ve daha az acımasız devlet denetimlerine izin verdi ve 1956'da "Kişilik Kültü ve Sonuçları ile ilgili olan Gizli Konuşma" ile Stalin'in sanatsal taleplerini açıkça kınadı. Ve böylece "Kruşçev'in Çözülmesi" olarak bilinen politikada bir tersine dönüş başladı. Sanatçıların kısıtlanmaması ve yaratıcı yetenekleriyle yaşamalarına izin verilmesi gerektiğine inanıyordu. 1964'te Kruşçev kaldırıldı ve yerine Stalin'in fikirlerini yeniden getiren ve Kruşçev'in aldığı sanatsal kararları tersine çeviren Leonid Brejnev geldi.
Ancak 1980'lerin başında Sosyalist Gerçekçi hareket solmaya başladı. Bugüne kadarki sanatçılar, Rus Sosyal Gerçekçi hareketinin Sovyet Sanatının en baskıcı ve dışlanan dönemi olduğunu belirtiyor.

Devrimci Rusya Sanatçıları Derneği (AKhRR) 1922'de kuruldu ve SSCB'deki en etkili sanatçı gruplarından biriydi. AKhRR, "kahramanca gerçekçilik" kullanarak Rusya'daki çağdaş yaşamı doğru bir şekilde belgelemek için çalıştı. "Kahramanca gerçekçilik" terimi, sosyalist gerçekçilik arketipinin başlangıcıydı. AKhRR, Leon Troçki ve Kızıl Ordu gibi etkili hükûmet yetkilileri tarafından desteklendi.
1928'de AKhRR, Sovyet devletlerinin geri kalanını da kapsayacak şekilde Devrim Sanatçıları Derneği (AKhR) olarak yeniden adlandırıldı. Bu noktada grup, duvar resimleri, ortaklaşa yapılan resimler, reklam üretimi ve tekstil tasarımı gibi devletin teşvik ettiği kitlesel sanat formlarına katılmaya başladı. Grup, Stalinist SSCB Sanatçılar Birliği.

Askeri sanatçıların atölyesi 1934'te kurulmuştu.

Sovyet Yazarlar Birliği'nin kurulması kısmen Maksim Gorki tarafından, Komünist Parti tarafından övülen "proleter" yazarlar (Fyodor Panfyorov, Boris Pasternak ve Andrei Bely gibi) farklı yöntemlere sahip Sovye

Soyut dışavurumculuk (soyut ekspresyonizm) veya eleştirmen Clement Greenberg'in tabiriyle resimsel soyutlama, 1940'ların ortalarında New York'ta ortaya çıkan, ressamların gerçek nesnelerin temsiline yer vermeden kendilerini sadece renk ve şekillerle ifade ettikleri bir tür soyut sanattır. İlk Amerikan sanat akımı olarak kabul edilip, sanat dünyasının merkezinin Paris'ten New York'a kaymasında etkili olmuştur.
Soyut dışavurumculuk iki grup olarak incelenir:

Jackson Pollock, Willem de Kooning, Franz Kline gibi sanatçıların dahil edilebileceği, fiziksel hareketin vurguladığı aksiyon resmi
1960'larda Mark Rothko, Kenneth Noland, Ellsworth Kelly, Frank Stella ve Morris Louis gibi ressamların temsil ettiği renk alanı resmi veya Greenberg'ün ifadesiyle geç resimsel soyutlama

Cobra

Tate Online8 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopedia.com28 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atlı heykel, at üzerinde bir binicinin tasvir edildiği heykel kompozisyonu.

Atlı heykellerin Batı dünyasındaki en eski örneğine Arkaik Yunanistan döneminde rastlanmaktadır. Atina Akropolisi'nde bulunan ve MÖ 6. yüzyıla tarihlenen Rampin Rider adlı atın üzerinde bir kurosun tasvir edildiği heykel en eski atlı heykel olarak kabul edilmektedir.

José Gervasio Artigas adına Uruguay'ın Minas şehrinde inşa edilen 18 metre boyunda, 9 metre uzunluğunda ve 150,000 kilogram ağırlığında olan heykel 2008 yılına kadar dünyanın en büyük atlı heykeli idi ancak aynı yıl açılan çelik malzemeden inşa edilen 40 metre uzunluğundaki Cengiz Han Atlı Heykeli bu rekoru egale etmiştir. Bronzdan yapılma en büyük aylı heykel ise Juan de Oñate adına 2006'da tamamlanan heykeldir.
Dünyanın en büyük atlı heykeli tamamlandığında 195 metre genişliğinde, 172 metre yüksekliğinde olması planlanan Çılgın At Dağ Anıtı olacaktır.

Özellikle Anglo-Sakson kültüründe atın duruş pozisyonuna binicisinin ölüm nedenini gösterir bir anlam yüklenmektedir. Buna göre eğer atın ön iki ayağı da havadaysa binici bir çarpışma sırasında, eğer atın ön ayaklarından yalnızca biri havadaysa çarpışmada aldığı yaralanmalar sonucunda, eğer atın tüm ayakları yere basıyorsa doğal yollardan ölmüştür.

Atlı heykeller listesi

Antik Çağ Dünyasında eve ait bahçeler ve kutsal bahçeler hakim olan bahçe tipleriydi. Kutsal göller ve kutsal korular boyunca tanrı ve kral heykelleri tapınak kompleksine yerleştirilirdi. Yunan evlerine ait bahçelere heykel konulup konulmadığı bilinmemektedir, fakat Romalı'lar pek çok heykeli İtalya'ya götürdüler ve onları bahçelere süs türünden yerleştirdiler. Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul ettiğinde bu heykeller dinsizliğin bir ifadesi olarak görüldüler ve gözden uzaklaştırıldılar. Rönesans döneminde bu ayni heykeller toprak kazılarak yeryüzüne çıkartıldılar ve bahçelere yeniden yerleştirildiler. Heykeller o zaman sanatın bir çehresi olarak görüldüler ve bahçeler sanat çalışmalarının gösterim yeri haline geldiler.

Dutch garden sculpture exhibit in Florence10 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bal mumu, arıların peteklerini yapmak için karın halkalarında (segmentlerde) bulunan balmumu bezlerinden salgıladıkları yumuşak sarı veya daha koyu madde. Genellikle bal mumu deyince arının hazırladığı petekteki mum anlaşılır. Bunun yanında sanayide hazırlanan maddeye de bal mumu denir.

Arının abdomen denilen karın bölgesini oluşturan segmentlerde sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) işçi arıların balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanmaktadırlar. Sıvı olarak aynalar üzerine salgılanan mumlar, mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuklar halini alır. Arılar zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu sızdırırlar. Arı ayakları yardımıyla ağzına götürdüğü balmumu pulcuklarını çiğneyerek yumuşatıp yoğurmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanmaktadır. Mum örme dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri dejenere olur ve birer sıra hücre tabakasına dönüşür.

Bal mumu; molekül ağırlığı yüksek, doymuş veya doymamış bazı asitler, alkol ve ester karışımıdır. Bunlar alkali esterler (%72), serbest yağ asitleri (%14), hidrokarbonlar (%11), serbest alkoller (%1) ve bilinmeyen maddelerdir (%2). Bal mumunun yoğunluğu bire yakındır (0,966). Erime noktası 62-64 °C'dir.

Arıcılıkta eski peteklerden elde edilen bal mumu tekrar kullanılabilir. Bal mumunu elde etmek için, önce petekler baldan ayrılır. Sonra kaynar suya atılır. Yüzeyde toplanan bal mumu alınır. Bal mumunun erime sıcaklığı 62-65 °C'dir. Bu nedenle eritildiğinde su üzerinde toplanır. Balmumu arılar için zararlı olabilecek bazı hastalıklar taşıyabileceğinden Türkiye'deki standartlara göre temel petek yapımında kullanılacak bal mumunun 110 °C'de 12 saat süreyle sterilize edilmesi gerekmektedir.
Balmumun içine, tebeşir, iç yağı ve kola gibi maddeler katılınca bunların tespiti çok güçtür. Sarı balmumu parke cilalamasında, heykel, bazı boya ve mum yapımında kullanılır. Saflaştırılmış, temizlenmiş beyaz balmumu ise ilaç sanayiinde, kremlerin yapımında kullanılır. Kiliselerde yakılan mumlarda en az %32 oranında balmumu bulunması gerektiğinden mum yapma sanayiinde de ciddi miktarlarda kullanılır.

Balmumu heykel

Cam ya da sırça, saydam veya yarı saydam, sert, kırılgan olan ve sıvıların muhafazasına imkân veren, inorganik amorf yapıda katı bir malzeme. Antik çağlardan beri gerek inşaat malzemesi, gerekse süs eşyası olarak camdan faydalanılmaktadır. Günümüzde hâlen basit araç gereçlerden iletişime ve uzay teknolojilerine kadar çok yaygın bir kullanım alanı vardır. Örneğin pencere camları, cam ambalaj, ayna, lamba, sofra takımı ve optiklerde yaygın pratik, teknolojik ve dekoratif kullanıma sahiptir.
En bilinen ve tarihsel olarak en eski üretilen cam türleri, kumun birincil bileşeni olan kimyasal bileşik silika (silisyum dioksit veya kuvars) bazlı "silikat camlardır". Yaklaşık %70 silika içeren soda kireç camı, üretilen camın yaklaşık %90'ını oluşturur. İçme bardakları ve gözlükler gibi bazı nesneler o kadar yaygın olarak silikat bazlı camdan yapılır ki, basitçe malzemenin adıyla anılırlar.
Cam ani soğutulmuş alkali ve toprak alkali metal oksitleriyle, diğer kimi metal oksitlerin çözülmesinden oluşan akışkan bir malzeme olup ana maddesi (SiO2) silisyumdur. Cam amorf yapısını koruyarak katılaşır. Üretim sırasında hızlı soğuma nedeniyle kristal yapı yerine amorf yapı oluşur. Bu yapı cama sağlamlık ve saydamlık özelliğini kazandırır. Katılarda görülen kristallenme özelliklerini göstermediği için kimileyin sıvı olarak adlandırılır. Bu adlandırma esasen amorf yapısından dolayıdır.
Cam, metal tuzları eklenerek renklendirilebilir, emaye cam olarak boyanabilir ve basılabilir. Camın kırılma, yansıma ve iletme özellikleri, camı mercek, prizmalar ve optoelektronik malzemelerin üretimi için uygun hale getirir. Ekstrüde cam elyafı, iletişim ağlarında optik fiberler, cam yünü veya cam elyafı ile güçlendirilmiş (cam fiber) termal yalıtım malzemesi olarak kullanılır.

Camın tarihi antik çağlara uzanır. İlk olarak ne zaman üretildiği net olarak bilinmese de, elde mevcut en eski cam eşyalar yaklaşık olarak MÖ 2500 yıllarına ait Antik Mısır boncuklarıdır. Daha geç dönem Mısır bulgularında ise tüye benzer renkli zikzak paternleri olan cam kaplara rastlanır. Camdan, modern anlamda mozaik yapımına ise Ptolemaic devirde İskenderiye'de ve Antik Roma medeniyetlerinde rastlanır.

Cam bir amorf katıdır. Bu haliyle de yer yer davranış olarak sıvı halde bir maddeye benzer. Sıvı maddelerin genel özelliklerinden olan viskozite, camda da bulunan bir niteliktir. Diğer bir deyişle cam akışkan bir maddedir ancak akış süresi o kadar uzundur ki bu akışı bir insan gözleyemez, yaşam süresi yetmez. Bu yüzden bizler camı sıvı bir madde olarak nitelendirebiliriz. Bundan başka camlar, katılar kadar belirgin erime sıcaklığı olmayan, sıvı davranışı gösteren katı bir faz olarak da nitelendirilebilir.
Sıcak cam çalışma tekniği, geleneksel olarak alev sanatı olarak da adlandırılır.

Adi camın bileşimine giren üç grup madde vardır. Bunlar cam haline gelebilen oksitler, eriticiler ve stabilizatörler denilen maddelerdir. Camın bileşimine giren bu maddeler kum-soda-kireç olarak da adlandırılabilirler. Adi camın bileşimine giren maddelerin dışında cama önemli özellikler kazandıran ve üretimde kimi yararlar sağlayan yardımcı bileşenler vardır.
Camlaşma niteliği olan bu maddeler genelde ağ oluşturan kimi oksitlerdir. Kuvars kumu bunların başında gelir. Ağ oluşturan oksitlerin en önemlileri ise SiO2, B2O3 ve P2O5 (fosfor) dir.

Ağ oluşturan ve cam haline gelebilen oksitlerin erimelerini kolaylaştırmak amacıyla cam bileşimine katılan maddelere eriticiler denir. Bu maddeler cam hammadesinin erime sıcaklığını düşürerek onların erimelerini kolaylaştırır. Özellikle 1713 ˚C'deki silisyumun erime derecesi 1550˚C'ye düşer. Eriticiler ağ içine girerek onu değiştirdiği için eriticilere modifikatör de denmektedir. Cam üretiminde kullanılan en önemli eritici madde, sodyum karbonat (Na2CO3) ya da yaygın kullanılan ismi ile Soda'dır. Soda, birim fiyat olarak, cam üretiminde kullanılan en pahalı hammaddelerden birisidir.

Stabilizatörler, camın kimyasal dayanımı, kırılma indisi, dielektrik nitelikleri üzerinde etki yaparlar. Formülüne stabilizatör ilave edilmemiş bir cam su karşısında stabil nitelik göstermez. Bu camlara su camı denilir. Stabilizatör olarak kullanılan maddelerin başlıcaları CaO, BaO, PbO, MgO ve ZnO'dur. CaO kireç taşının (CaCO3), MgO ise dolomitin (MgCO3) cam formülüne katılması ile sağlanmış olur. Bu iki maddenin ısıtılması ile bünyelerindeki CO2 çıkar ve geriye oksitler kalır. CaCO3 = CaO+ CO2 gibi.

Bu bileşenler genelde adi camın formülüne girmezler, ancak değişik cam türlerinde değişik etkiler sağlamak üzere kullanılan oksitlerdir. Mesela:

Mangan dioksit (MnO2) camın rengini açar,
Arsenik (As2O3) renk verir, saflaştırır,
Sülfür (Na2SO4) redükleyicidir,
Potasyum nitrat (KNO3) camın saydamlığını giderir.

Ana maddelerin hazırlanması ve eritme evrelerinden sonra sıra dinlendirilmiş cam hamurunun biçimlendirilmesine denir. Cam malzeme, sekiz yöntemle biçimlendirilir:

a) Üfleme (Şişirme) Yöntemi
Camcılıkta "pipo" denilen uzun içi boş olan çubuğun ucuna alınan maden, bir miktar şişirilerek fıska denilen minik bir top şekline getirilir ve soğuktan çok fazla etkilenip çatlamayacak kadar soğutulur. Daha sonra yapılacak cam ürününün ağırlık ve boyutları dikkate alınarak fıskanın ucuna tekrar maden alınır. Alınan maden, kalıp kullanılacaksa kalıptan bir miktar küçük boyutta şişirilip kalıba sokulur. Kalıp içerisinde üflemeye devam edildiğinde kalıbın şekil boy ve desenlerine göre cam elde edilir. Kalıp kullanılmayacaksa sallama, uzatma gibi yöntemlerle cama şekil verilir. Bu durumda çeşitli araç gereç kullanılarak cam soğuyup sertleşene kadar istenilen şekillere sokulabilir.
b) Dökme-Silindirleme Yöntemi
c) Çekme Yöntemi
d) Yüzdürme Yöntemi
Günlük hayatın büyük bir kısmında yer eden ev camlarının üretiminde bu yöntem kullanılmaktadır. Büyük boyutlarda ve her iki yüzeyi düz olan ev-ofis camları ısı yalıtımlı camların üretiminde kullanılan yüzdürme yöntemi, ergimiş camın yoğunluğu camın yoğunluğundan daha ağır ve erime derecesi daha düşük olan sıvı kalayın üstüne kontrollü bir şekilde dökülüp yüzdürülmesiyle şekillendirme yöntemidir
e) Presleme Yöntemi
Pres tezgâhlarında manuel olarak madenci tarafından "fonga" denilen ucu top şeklindeki uzun bir çubuk ile bırakılan maden, otomatik ve el preslerine bağlanan küçük boyutlardaki kalıplara bırakılır. Uygulanan basınçla sıkışan, iç ve dış kalıbın içerisinde soğutularak cam elde edilir. büyük boyutlarda pres yönteminin kullanılmasında çeşitli sakıncalar bulunur. Maksimum 2,5 kg'a kadar pres yöntemi ile üretim yapılabilir.
f) Lif Haline Getirme Yöntemi
g) Köpük Haline Getirme Yöntemi
h) Savurma Yöntemi
Bu yöntemde 500-900 devir arasında moment verilmeye müsait tezgâhlara bağlı kalıplar içerisine farklı tarzlarda bırakılan akıcı biçimdeki maden, dönüş esnasında santrifüj kuvvetin etkisiyle dışa doğru açılma eğilimi gösterirler. Taban, kimi bardak çeşitleri, avizeler, meyvelikler ve bu tarzdaki cam çeşitleri bu yöntemle elde edilirler.
ı) Diğer biçimlendirme yöntemleri

Biçimlendirme sonrasında üretilen cam, kullanılacak niteliklere sahip olmayabilir. Aşağıda belirtilen yöntemler ve uygulanan işlemlerle camı kullanılacak alana uygun hale getirilmektedir.

Üretim ardından istenilen boyutlara ulaşmayan camlar istenilen ebat veya şekil düzeltme amacıyla kesim işlemi yapılmaktadır. Elmas kesimi, CNC kesimi, pürmüz ısıl kesim türlerinden bazılarıdır. Üfleme yöntemiyle üretilen bardakların uç kısımları düz ve keskin olduklarından dolayı pürmüz ısıl kesimle düz bir şekle getirilir ve kesici alet kullanılmadığından dudak kısımları kesici olmamaktadır.

Temperleme işlemi; yatay hat üzerinde camın dış yüzeylerine daha fazla basınç gerilimi, cam ortasına ise dolaylı bir çekme gerilimi kazandırmak için, ölçüsüne göre kesilmiş ve kenarları düzeltilmiş camın, ergime noktasına kadar (625-645 °C) kontrollü ısıtılıp, hızla soğutularak camın yüzeylerine 6000 Pa basınç ön gerilimi kazandırma aşamalarını içerir. Temperleme işlemi uygulanmış cam; işlem görmemiş normal camlara göre kırılmaya ve ısıya karşı yaklaşık 4-5 kat daha fazla dayanıklı olduğundan ve kırıldığı zaman zar büyüklüğünde çok küçük, daha az keskin parçalara ayrılarak yaralanma riskini azalttığından dolayı güvenlik camı özelliğine sahiptir.
Temperleme işlemi yapılmış camlara kumlama, koparma, boyama haricinde herhangi bir başka işlem; kesim, delik delme, havşa açma, kenar ve yüzey taşlama işlemleri yapıldığı durumlarda cam patlamaktadır. Bu nedenle temperleme işlemine girecek camın; ölçülendirme, rodajlama, delme vb. ihtiyaç olacak işlemlerin temperleme işleminden önce yapılması gereklidir.
Temperleme işlemi uygulanacak camların kenarlarına mutlaka rodaj veya zımpara işlemi uygulanmalı, camın kenarında veya delik kenarında yer alan çapaklar havşa işlemi yapılarak temizlenmelidir, yoksa cam temperleme işlemi sırasında fırında patlar. Temperleme işlemi uygulanacak camda yer alan deliklerin çapı en az cam kalınlığı kadar olmalıdır. Delik çapının cam kalınlığından küçük olduğu durumda cam temperleme işlemi sırasında fırında patlar. Ayrıca cam üzerinde yer alan delikler cam kenarına çok yakın olmamalı ve belli bir bölgede birbirine yakın konumda yoğunlaşmamalıdır.
Temperli camlar; diğer normal camlara oranla çok daha fazla güvenlik içerdiklerinden ve daha sağlam olduklarından özellikle motorlu araçlarda, binaların cephe camlarında, bahçelerin camla kapatılarak kış bahçesi oluşturmada, balkon kapatmada, işyerlerini camla bölmede, merdiven basamağı yapımında, asansör camlarında, duş kabinlerinde, bombeli endüstriyel buzdolaplarında, bazı beyaz eşyalarda, kafeterya, pastane gibi işletmelerde camlama ve balkon ihtiyaçları için kullanılırlar.

Camın keskin uçlarına elmas taş ile profil kazandırma işlemidir.

Kırılmaz cam olarak bilinse de aslında kırılan fakat dağılmayan camdır. Plaka haline getirilmiş iki plaka camın iki tarafında yapışkanlı bir folyo (p.v.b.) ile birleştirilmesi ile oluşur. Böylece camın mukavemeti arttığı gibi kırılsa dahi dağılmayıp bir arada kaldığı için hırsızlık gibi durumlara k

Davut, 1501 ile 1504 yılları arasında Michelangelo tarafından yapılan, İtalyan Rönesans mimar sanatının mermerden bir şaheseridir. Davut, 5,17 metre (17 ft 0 in) yüksekliğiyle Yüksek Rönesans döneminde yapılan ilk devasa mermer heykeldir ve klasik antik çağdan bu yana 16. yüzyıl ve sonrası için bir emsal teşkil etmektedir. Davut, başlangıçta Floransa Katedrali'nin doğu ucunun çatı hattı boyunca konumlandırılmak üzere on iki peygamberden oluşan bir dizi heykelden biri olarak sipariş edildi, ancak bunun yerine Floransa'daki sivil yönetimin merkezi olan Palazzo della Signoria'nın önündeki halka açık meydana yerleştirildi ve burada 8 Eylül 1504'te açıldı. Heykel, 1873 yılında Floransa'daki Galleria dell'Accademia'ya taşındı ve 1910 yılında heykelin bir kopyası meydandaki orijinal yerine yerleştirildi.
İncil'deki Davut figürü, Floransa sanatında tercih edilen bir konuydu. Temsil ettiği figürün doğası nedeniyle, heykel kısa süre sonra, her taraftan daha güçlü rakip devletler ve Medici ailesinin siyasi istekleri tarafından tehdit edilen bağımsız bir şehir devleti olan Floransa Cumhuriyeti'nin 1494 anayasasında yer alan sivil özgürlüklerin savunulmasını sembolize etmeye başladı.

Davut heykelinin tarihi, Michelangelo'nun 1501 ile 1504 yılları arasındaki çalışmasından önceye dayanır. Bu heykel, Medici Hanedanı'nın Floransa'dan kovulmasının ardından kurulan Floransa Cumhuriyeti'nin önemli bir döneminde sipariş edildi. Ancak demokratik yönetimin avantajları beklenildiği gibi gerçekleşmedi ve iç koşullar kötüleşirken dış tehlikeler arttı. Lorenzo de' Medici'nin halefleri ve onların destekçileri cumhuriyet için sürekli bir tehdit oluşturuyordu. İşte bu tehdide karşı duruşun bir simgesi olarak mermer bir Davut heykeli projesi yeniden gündeme geldi.
Operai del Duomo olarak bilinen İşler Ofisi Gözetmenleri, Floransa'nın yeni katedralinin inşası ve bakımı ile görevlendirilen Opera di Santa Maria del Fiore'nin memurlarıydı. Operai, yarışmalar düzenleyen, en iyi katılımları seçen, kazanan sanatçıları görevlendiren ve bitmiş işleri ödeyen 12 üyeden oluşan bir komiteydi. Üyelerin çoğu, etkili bir örgüt olan yünlü kumaş loncası Arte della Lana'ya mensuptu. Michelangelo'nun dahil olmasından çok önce, katedral kubbesinin muazzam ağırlığını destekleyen dört çapraz payandadan kaynaklanan on iki çıkıntı için Eski Ahit peygamberlerinin on iki büyük heykelinden oluşan bir seri yaptırmayı planlıyorlardı.
1410'da Donatello, heykel serisinin ilkini, uzaktan mermer görünümü vermek için gesso ile kaplanmış ve beyaza boyanmış pişmiş topraktan devasa bir Yuşa figürü yaptı.

25 Ocak 1504'te heykel tamamlanmak üzereyken Floransalı yetkililer, yaklaşık 8,5 ton ağırlığındaki 5,17 metre yüksekliğindeki heykeli, katedralin çatısına çıkarmanın pek mümkün olmayacağını kabul etmek zorunda kaldılar. David için uygun bir yer belirlemek üzere aralarında Leonardo da Vinci ve Sandro Botticelli'nin de bulunduğu birçok sanatçının da yer aldığı 30 Floransalı vatandaştan oluşan bir komite topladılar. Heykel için dokuz farklı yer tartışıldı, ancak üyelerin çoğunluğu iki yer arasında karar kıldı.
Giuliano da Sangallo öncülüğündeki bir grup, diğerlerinin aksine Leonardo ve Piero di Cosimo'nun da desteğiyle, mermerdeki kusurlar nedeniyle heykelin Signoria Meydanı'ndaki Loggia dei Lanzi'nin çatısı altına yerleştirilmesi gerektiğine inanıyordu; diğer grup ise heykelin şehrin belediye binası olan Palazzo della Signoria'nın (şimdiki adıyla Palazzo Vecchio) girişinde durması gerektiğini düşünüyordu. Botticelli ve Cosimo Rosselli tarafından desteklenen bir başka görüş ise heykelin katedralin önünde yer alması gerektiği yönündeydi.
Haziran 1504'te David, Palazzo della Signoria'nın girişinin yanına, Donatello'nun bronz Judith ve Holofernes heykelinin yerine yerleştirildi, bu heykel de kahramanca bir direniş temasını içeriyordu. Heykel, katedralin atölyesinden Palazzo della Signoria'ya yarım mil boyunca dört günde taşındı. Heykel, ahşap bir çerçeveye asıldı ve 40'tan fazla adam tarafından on dört yağlanmış kütük üzerinde yuvarlandı.

A Goliath's-eye view of David 24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michelangelo Buonarroti: David 28 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Art and the Bible
The Digital Michelangelo Project13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stanford University

Diyorit, (/ˈdaɪ.əˌraɪt/)esas olarak silikat mineralleri plajiyoklaz feldispat (tipik olarak andezin), biyotit, hornblend ve / veya piroksenden oluşan müdahaleci bir magmatik kayadır.Diyoritin kimyasal bileşimi, mafik gabro ve felsik granit arasında ara maddedir.Diorit genellikle griden koyu griye renktedir, ancak siyah veya mavimsi gri de olabilir ve sıklıkla yeşilimsi bir döküme sahiptir.Plajiyoklaz türlerinin bileşimi temelinde gabro'dan ayırt edilir; dioritteki plajiyoklaz oranı sodyum bakımından daha zengin ve kalsiyumdan daha fakirdir.Diorit az miktarda kuvars, mikroklin ve olivin içerebilir. Zirkon, apatit, titanit, manyetit, ilmenit ve sülfitler aksesuar mineraller olarak ortaya çıkar. Az miktarda muskovit de mevcut olabilir.Hornblend ve diğer koyu minerallerde eksik olan çeşitlere lökodiyorit denir.Olivin ve daha fazla demir bakımından zengin augit mevcut olduğunda, Kaya, gabro'ya geçiş olan ferrodiorite dönüşür.Önemli kuvars varlığı kaya tipi kuvars-diorit (>%5 kuvars) veya tonalit (>%20 kuvars) yapar ve ortoklaz (potasyum feldispat) yüzde 10'dan daha büyük bir oranda mevcutsa, Kaya tipi monzodiyorit veya granodiyorit haline gelir.Feldispatımsı mineral/ler ve kuvars içeren bir dioritik kayadır, içeriğe göre foyid taşıyan diyorit veya foyid diyorit olarak adlandırılır.
Diyorit, genellikle benekli, kaba tane boyutunda bir faneritik dokuya sahiptir ve bazen porfiritiktir.
Orbiküler diyorit, bir diyorit porfir matrisi içinde bir çekirdeği çevreleyen plajiyoklaz ve amfibolün eşmerkezli büyüme bantlarını gösterir

Dioritler, içine ince bir şekilde birleşebilecekleri granit veya gabro sokulumlarıyla ilişkilendirilebilir.Diorite, bir majör kayacının bir yitim zonu üzerindeki kısmi erimesinden kaynaklanmaktadır.Genellikle volkanik yaylarda ve And Dağları'nda olduğu gibi kordilleran dağ binasında büyük batolitler olarak oluşur. Ekstrüzyonlu volkanik eşdeğer kaya tipi andezittir.

Mağmanın yukarı doğru yükselmesi sonra yerin iç kısmında  milyonlarca yıl yavaşça soğuyarak meydana gelmektedir. Fanaritik dokuya sahiptir. Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşur. Diyoritler, granitlerden kuvars içermemesi ve çokça koyu renkli silikat mineralleri içermesiyle ayırt edilebilir. Diyoritlerde açık renkli plajioklas ve koyu renkli amfibol kristalleri neredeyse eşit miktarda olduğu için kaya karabiber ve tuz karışımı gibi bir görünüşe sahiptirler. Ana mineral ögeleri feldispat plajiyoklaz, biyotit ve hornblenddir. Diğer mineraller ise zirkon, apatit, sfen, manyetit, ilmenit ve sülfürlerdir. Feldispat oranı %75 dir. Silis oranı %60 a yakındır yani intermediate (ortaç) kayaçtır. Mafik kayaçlara göre daha açık renktedir. Gri, koyu gri ya da yeşilimsi renktedir. Hornblend ve diğer koyu mineral eksikliği olduğu zaman leuco diorite (beyaz diyorit) denir. Olivin ve demir açısından zengin olanlara ise ferro diorite (demirli diyorit) denir. Diyoritler, granit ve gabro ile etkileşimde bulunabilmektedir ve birleşebilmektedir. Bazen granite çok benzer olabilirler ama granite göre daha açık renktedirler.

Diyoritler genelde bir yitim zonu üzerinde mafik kayanın kısmı olarak ergimesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Genellikle volkanik yayların içinde ve And dağları gibi büyük batolitlerin bulunduğu alanlarda oluşmaktadırlar. Dünya üzerinde; Kuzey Avrupa'da yeryüzüne çıkmış olarak, güneyde ise sapkın kaya olarak görülür. İngiltere'de Markfield ve Leicestershıre, Almanya’da Thüringen ve Saksonya, İtalya’da Sondria, Türkiye'nin Kuzeydoğu bölgesinde, Yeni Zelanda  Darrans aralığı, And Dağları, Guernsey Adası, ABD'de Minnesota ve Mısır'da Idahet, Finlandiya, İsveç, İskoçya ve Romanya'da nadir olarak bulunmaktadır.

Korsika'da bulunan bir küresel çeşidine corsite denir.

Minerallerin karışımı olan Diyorit, özelliklerine göre değişim göstermektedir. Sert bir yapıya sahip olması bölmeyi ve çalışmayı zorlaştırır, ama aynı zamanda ince bir biçimde işlenmesini, yüksek bir cila almasını ve dayanıklı şekilde biten bir iş olmasına yol açar. Diyoritin nispeten sık kullanımı üç boyutlu heykelcikten ziyade daha rahat bir şekilde oyulduğu ve daha kolay olduğu için yazıt olarak kullanılmaktaydı. Eski Taş Çağı'nda insanlar alet yapımına elverişli başka kayaların olmadığı zamanda diyoriti kullanmışlardır. Neolitik Çağ'da ise sert oluşu nedeniyle balta, keser vb. malzemelerin yapımında kullanılmıştır. Diyorit daha sonraki dönemlerde sertliği ve sağlamlığı bakımından yapısal bir taşı ve kaldırım taşı olarak kullanılmaya başlandı. Diyorit, İnka ve Maya Uygarlıkları tarafından kale duvarları, korunaklar, silahların yapımında kullanıldı.Diyoritin sanatta kullanımı, Eski Mısır, Babil, Asur ve Sümer gibi çok önceki Orta Doğu Medeniyetleri arasında çok önemliydi. İlerleyen zamanlarda İngiltere, Guernsey, İskoçya ve Çin de parke taşı olarak kullanılmıştır. Sanat alanında ise sert yapısı nedeniyle yazıt olarak kullanılmıştır. Bilinen en ünlü diyorit çalışması, siyah bir diyorit üzerine yazılmış olan Hammurabi Kanunu'dur fakat Pallavas mamallapuram da diyorit kabartma heykelinin başarılı örneklerindendir. Daha sonraki dönemlerde de sanat için kullanımını bulabilirsiniz, yapı bakımından çok daha popüler hale gelmiştir. Başta Orta Çağ'ın İslami inşaat işçileri arasında popülerdi. Daha sonraki zamanlarda ise sert ve sağlam olduğu için yaygın biçimde parke taşı olarak kullanıldı. Diyorit, kaba dokulu olmasına karşın, cila alma kabiliyeti, asırlar süren ayak trafiğinin adımlarının parlaması için cilaladığı Londra'daki St. Paul Katedrali'nin basamaklarında görülmektedir. Diyorit, Antik Mısır, Babil, Asur ve Sümer gibi medeniyetler tarafından sanat alanında kullanılmıştır. Bazı savaşlarda diyorit ele geçirmek önemliydi. Antik Çağlarda değerli bir taştı.

Günümüzde Horsabad olarak bilinen Dur-Şarrukin ("Sargon Kalesi", Arapça: دور شروكين), Asurlu II. Sargon döneminde Asur'un başkentidir. Horsabad, Irak'ın kuzeyindeki, Musul'un 15 km kuzeydoğusunda bulunan bir köydür. Büyük şehir, tamamen MÖ 706 öncesi on yılda inşa edildi. Sargon'un savaşta beklenmedik ölümünden sonra, başkent 20 km güneydeki Ninova'ya kaydırıldı.

II. Sargon, MÖ 722'den 705'e kadar egemenlik sürmüştür. Kereste ile diğer malzeme ve zanaatkarların talepleri çağdaş Asurca mektuplarında belgelenmiştir. İnşaat işçileri borçları, yeterli bir işgücünü oluşturmak için iptal edilmiştir. Kasaba çevresi içindeki araziler ekime ayrılmış ve Asur'un yetersiz yağ üretimini artırmak için zeytinlikler ekilmiştir. Büyük şehir, MÖ 706 öncesindeki on yılda inşa edilmiştir. Sargon 705'teki bir savaşta öldürüldü. Şehrin inşası asla tamamlanmadı ve Asur İmparatorluğu'nun düştüğü bir yüzyıl sonra tamamen terk edildi.

8 Mart 2015 tarihinde Musul Saeed Mamuzini'deki Kürt yetkilisine göre Irak ve Şam İslam Devleti, Dur-Şarrukin'in yağma ve yıkımına başlamıştır. Irak Turizm ve Antikalar Bakanlığı aynı gün ilgili soruşturmayı başlattı.

Cam elyafı (fiberglas), çok ince cam telciklerinden üretilen bir maddedir.
Isı yalıtımı ile dokuma ürünlerinde yaygın olarak kullanılır. Ayrıca birçok plastik üründe güçlendirici olarak da kullanılır ve ortaya çıkan bileşik maddelere de (örneğin, GRP "camla güçlendirilmiş plastik") halk arasında "Cam elyafı" adı verilir. Cam elyafı genellikle poliester reçineleri veya vinil ester reçineler ile farklı yöntemlerle (el yatırması, SMC, BMC, RTM, Fitil sarma, Reçine İnfüzyon gibi) takviye edilerek geleneksel kompozit CTP parçalar elde edilmektedir.
Eritilmiş hâldeki camın küçük deliklerden akıtılıp katılaştırılması sonucu üretilir. Isıl iletim katsayıları düşük olduğundan yalıtım malzemesi olarak kullanılırlar. Ayrıca yüksek mukavemet değerleri nedeniyle diğer malzemelerle birleştirilerek kompozit malzeme üretiminde kullanılır.
Bunun yanında mayın kasası yapımında bolca kullanılmaktadır. Bunda en önemli neden cam elyafından üretilen mayının metal tarama aygıtlarına yakalanmamasıdır.
Bugün bildiğimiz cam elyafının geliştirilmesi 1930'lu yılların sonlarına doğru yapılabilmiştir.

Cam elyafı iletişimde, ışığı modüle ederek kodlanmış bilgiyi, ışığı zayıflatmadan, elyaf ortasında tutup dışarıya sızmasını önleyerek, çok uzun mesafelere ulaştırabilmesi özelliğinden faydalanarak fiber optik kablo olarak kullanılır. Bu tür cam elyafların ortası ile dış kenarlarının cam malzemesi farklılık gösterir. Eklenmeleri özel bir teknik gerektirir. Aynı zaman diliminde bakır kablolardan çok daha fazla bilgi taşıyabilir.

Fildişi fil, su aygırı, mamut ve gergedan gibi hayvanların dişlerinden oyularak yapılan sert, beyaz, opak maddelerdir.
Fildişi birçok kullanım alanı yanı sıra ziynet eşyası yapımına yarar. Plastikle tanışana kadar bilardo topu, piyano tuşları, düğmeler ve ziynet eşyası yapımı için kullanılıyordu. Fildişine benzer sentetik materyaller geliştirilmiştir. Piyano tuşları olarak plastik kullanılmış ve daha sonra bu durum geliştirilerek fildişi hissi veren yeni materyaller kullanılmıştır. Hâlen özellikle Afrika Kıtası'nda kaçak avcılık yüzünden fil soyu tehlike altına girmiştir. Yasa dışı avcılık ve ticaret hâlen devam etmekte ve insanlık dışı yöntemlerle yapılmaktadır.

Memelilerin dişleri türden bağımsız olarak yapısal benzerlik gösterir. Bu yüzden çok değişik türlerin şekil verilebilen dişleri fildişi adı altında kullanılmıştır.

Paleolitik Cro-Magnon insanları, buzul çağının son evrelerinde, fildişini şekillendiren ilk örnektir.

Fil ve mamut fildişi
Deniz aygırı fildişi Erkek Deniz aygırının azı dişinden
Balina ve kartil balina fildişi
Su gergedanı fildişi
Hipopotamus fildişi
Yaban domuzu fildişi
Kanada geyiği fildişi Erkek Kanada geyiklerinin boru dişlerinden

Romanos fildişisi

Çinde yapılmış fildişi cep telefonu

Gize Piramitleri Mısır'ın başkenti Kahire'nin Gize semtinde bulunan 3 görkemli yapı:

Keops Piramidi
Kefren Piramidi
Mikerinos Piramidi
Bu üç piramitten yalnızca Keops (Khufu veya Büyük Piramit olarak da bilinir) Dünyanın Yedi Harikası'ndan biridir. Dünyanın Yeni Yedi Harikası listesinin de onur üyesidir.

Genel kanı, Gize piramitlerinin üçünün de 7 Harika kapsamına alındığıdır ama belirtilen piramit, 4. Hanedan'dan Mısır Firavunu Khufu'nun, bilimsel saptamalara göre anıt-mezar olarak MÖ 2560'da yaptırdığı, Büyük Piramit'tir. Geleneksel olarak piramit yapımı Eski Mısır'da bir "platform-mastaba" kültürünün ürünüdür ve kraliyet için yapılır. Daha sonraları, sayısız yığma Mastaba yapılmıştır. İlk piramitlerin en iyi örneği ünlü mimar İmhotep tarafından yapılan Zoser Piramidi'dir. Bilimsel verilere göre, Büyük Piramit 20 yılda yapılmıştır; Önce bir kent yapılmış, taş blokları taşınmış ve yığılmıştır. Yüzeyin düzleştirilmesi için uzun zaman çalışıldığı sanılıyor. Ama taş blokların nasıl yerleştirildiği henüz anlaşılmış değil, çeşitli kuramlar üretiliyor; Bir kurama göre yapılan spiral bir rampaya çıkarılan taş bloklar üst üste konuluyordu. Rampa çamur kaplanıyor, sulanıyor ve taş bloklar itilerek kaydırılabiliyordu. Bir diğer kurama göre, taş bloklar dev manivelalarla kaldırılıyordu. Napolyon, 1798'de Mısır'a girdiğinde piramitlerin önünde askerlerine; "Askerler, piramitlerin tepesinden 40 yüzyıl bize bakıyor" demişti.

Büyük Piramit, 145,75 metreydi ama şimdi 10 metresini kaybettiği kabul ediliyor. 43 yüzyıl boyunca dünyanın en yüksek yapısıydı, ancak 19. yüzyılda geçilebildi. Yüzeyi yumuşak ve düzleştirilmiş taşlarla kaplıydı, kalıntısı hala görülebilmektedir. Eğimi 54 derece 54 dakikadır. Tabanının dörtkenarı tam ölçüldüğünde ve yönleri belirlendiğinde kusursuzdur. Taban köşelerinin birleştirilmesiyle tam bir kare elde edilir, her kenarı 229 metredir ve kenar uzunlukları arasında maksimum hata oranı şaşırtıcı bir şekilde %0,1 bile değildir. Piramidin, her biri birkaç ton ağırlığında olan iki milyon taş bloktan yapıldığı sanılıyor. Eğer üç piramidin taşları yan yana dizilirse, tüm Fransa'yı çevreleyecek 3 metre yüksekliğinde ve 30,48 santimetre kalınlığında bir duvar yapılabilir. Büyük piramit, Roma'daki St.Peter, Floransa Milanove, Londra'daki Westminster ile St.Paul Katedralleri'nin tümünü yan yana koyarsanız kapladıkları yeri tamamen dolduracaktır. Geçmişe göre artık piramitler için yeni kuramlar geliştiriliyor; Astronomik bir gözlemevi, özel bir inanç için tapınak, bilinmeyen çok eski bir uygarlığın yaptığı geometrik yapı, dünya dışı canlılar tarafından yapılan özel amaçlı bir yer... Hangisi olursa olsun, bugün dev piramit ve yanındaki iki benzeri, ilk bakıldığında ölümden sonraki yaşama doğru yapılacak mistik yolculuğun simgesi ve anısı olarak Nil'in batı yakasında gizem bulutları arasında duruyorlar.
Belçika asıllı mühendis ve piramit araştırmacısı Robert Bauval, Keops (diğer adlarıyla Khufu), Kefren(Khafra) ve Mikerinos (Menkaura) piramitlerinin dizilişleri ile ilgili olarak gerçekten önemli bir keşifte bulunmuş ve Orion takımyıldızının kemer yıldızları olan Alnilam, Alnitak ve Mintaka yıldızlarının gökteki konumunun söz konusu piramitlerin dizilişinin izdüşümü olduğunu bulmuştur. Bu üç piramit Orion takımyıldızını işaret etmektedir ve üç piramit de peş peşe kral olan kendi adlarıyla anılan Khufu, Khafra ve Menkaura tarafından yaptırılmışlardır.
Ayrıca Gize piramitlerini öbürlerinden ayıran farkların başında içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamasıdır. Piramitler yalnızca Mısır'a özgü de değildir. Güney Amerika kökenli Maya ve Aztekler de piramitler yapmışlardır. Piramitlerin gökyüzünü incelemek amaçlı yapıldığı da zannedilmektedir.

Piramit Fotoğrafları
Giza, sanal tur Piramitleri

Gotik heykel, Orta Çağ boyunca, 12. yüzyılın ortalarından 16. yüzyıla kadar Avrupa'da gelişmiş, Romanesk heykelden evrilerek Rönesans heykeli ve Maniyerizm'e dönüşmüş bir heykel stilidir.
Rönesans'ta klâsik değerlerin yeniden takdir edilmeye başlanmasıyla birlikte, önceki yüzyıllardan kalma heykeller şekilsiz ve kaba olarak görülmüş ve barbar olarak kabul edilen ve Roma İmparatorluğu'nun yok olmasından sorumlu olduğu varsayılan Gotların kültüründen geldiğine inanıldığı için Gotik adı verilmiştir.

Gotik sanatının mimarları, ağırlığın itme kuvvetini ve yönünü tespit ederek, baskıyı kemerlere ve fil ayaklarına aktardılar. Böylece yapının tamamı dengeye faydalı olan elemanlara bağlandı. Gotik yapılar bu yönüyle teknik açıdan tarihinin ileri yapıları arasında yer almıştır.
Gotik tarzı, yalnız mimarlıkta tesirli olmayıp; süs ve gündelik eşya resim ve yazıda heykelcilikte de etkili olmuştur.

Gotik heykeller yüzyıldan 12. yüzyılın ortasında, Fransa'da katedrallerin duvarlarının yapımında ortaya çıkmaya başladı, bu türde en önemli eser Chartres Katedrali (M.Ö. 1145)'dir. Fransa'da ortaya çıkan akım Avrupa'daki birçok ülkeye yayıldı. Almanya'da 1225 yılında Bamberg Katedrali'nin yapımından  itibaren bu etki bütün Avrupa'da görülmeye başlanır. İngiltere'de bu akımın etkileri yeterince yankı uyandırmamıştır. Bazı küçük heykelcilik alanlarında örnekleri görülmüştür. Fransa'da Notre Dame Katedrali, İngiltere'de Canterbury Katedrali, Almanya'da Elizabeth Katedrali, İspanya'da Burgos Katedrali ve İtalya'da San Francesca Bazilikası gotik sanatın değerli örneklerinden bazılarıdır.

Kabartma  veya diğer adıyla rölyef, yüzey üzerine yapılan yükseltme ya da çökertmelere denir.
Alçak ve yüksek rölyef olmak üzere ikiye ayrılır. Mimarlıkta da heykel sanatında da kullanılan bir terimdir. Yüzey üzerine yükseltilerek yapılıyorsa yüksek rölyef, çökertilerek yapılıyorsa alçak rölyef adını alır. Üzeri işlenebilir malzemeleri şekillendirme olarak da tanımlanabilir. Kabartma, sanat kolları dahil endüstri, tarım ve günlük hayatta da kullanılır.
Mimarlıkta kil, alçı, taş gibi işlenebilir malzemelerin yüzeyinde, alçaklı, yüksekli şekiller meydana getirmektir. Kabartma, ışık alan ve almayan yönlerin belirme derecesine ve yüzey şekline göre, alçak, orta yüksek olarak çeşitlenir. Alçak kabartma, yüzeyden çok az ayrılan kabartmalardır. Madalyon, para vb. şeylerde görülen kabartmalar bu şekildedir. Yüksek kabartma, yüzeyden oldukça yükselen kabartmalardır. Şeklin hemen hemen yarısı denilebilecek derecede yüksektir. Rond-bos kabartmalar ise heykele yaklaşır şekildedir. Şekiller satıha alçak taraflarından yapıştırılmış gibidirler.
Kabartma olarak yapılmış süslemeler, mimari yapılarda taşa, mermere işlendikleri gibi madenden ve ahşaptan yapılmış eşyalar üzerinde de görülürler. Şamdan, kapı tokmağı gibi madeni eşyalarda, kapı, pencere kanadı, rahle, dolap, çekmece gibi ahşap eşyalarda kabartma şeklinde yapılmış süslemelere çok rastlanır. Mimari eserlerin dış veya iç cephelerinde yapının görülecek yerlerinde taş veya mermer üstüne kabartılarak yapılmış süslemeler vardır.
Büyük Selçuklu devri mimarları, ana malzeme olan tuğlayı süslemede kullanmalarının yanında, stüko üzerinde yaptıkları kabartmalardan da geniş ölçüde faydalanmışlardır. Arabesk süslemeler arasındaki kufi yazıyla elde edilen kabartma süslemeler, Selçuklu mimarisinin karakteristik özelliği olarak kabul edilir. Merv, Nişabur ve Kazvin'de bulunan Selçuklu eserleri, bu mimarinin kabartma süslemelerinin en güzel örnekleridir.
Anadolu Selçuklu mimarisinde süs unsuru ön planda yer alır. Binalar geniş süslemeye imkân verecek tarzda inşa edilmiş gibidir. Kapı, pencere, söve ve friz gibi unsurlar şerit, örgü, kabara ve palmet gibi kabartmalarla bezenmiştir. Taş işlemeciliğinin ilerlediği Anadolu Selçuklu mimarisinde özellikle portallerde rumi denilen süsleme şekli kabartma olarak tatbik edilmiştir. Bu devre ait kabartma süslemeye en iyi örnekler, Divriği Ulu Cami, Karatay Medresesi, Niğde Alaaddin Camii portali, Konya Sırçalı Medrese, Erzurum Çifte Minareli Medresede görülür.
Osmanlı sanatında taş işçiliği üç ana grupta toplanır: 1. Kabartma, 2. Şebeke, 3. Renkli taş. İlk devir Osmanlı mimarisinin taş süslemesinin önemli bir kısmını kabartmalar teşkil eder. Yuvarlak, sivri profilli veya düz yüzeyli olmak üzere çeşitli teknikler alçak kabartma olarak tatbik edilmiştir. İznik Yeşil Cami taş süsleme sanatının en iyi örneklerine sahiptir. Sütun ve paye başlıkları ile kemer yastıklarında görülen lotus ve palmet motifleri düz satıhlı kabartma tekniğiyle yapılmıştır. Bursa Yıldırım Camiinde ise kabartma klasikleşmiş bir görüntü içindedir. Mukarnasın bol ve ince işçilikle kullanılması camiye ayrı bir özellik kazandırmaktadır. Bursa Yeşil Camii ise, klasik devirde Osmanlı taş işçiliğinin varacağı en olgun seviyede süslemelere sahiptir. Edirne Üç Şerefeli Camiinde de taşa işlenmiş kabartma yazının en girift istifli örneklerinden biri portalinde görülebilir.
Çok çeşitli zevklerin, işçiliğin ve motif bileşimlerinin ortaya konulduğu Osmanlı mimari sanatı, 17. asırdan sonra klişeleşmiş ve rumi grubu ile mukarnasın bol kullanıldığı eserler vermeye başlamıştır.

Bir yüzeyden, hafif bir çıkıntı olarak ayrılan heykel türüne denir.
Ortadoğu'da, eski çağlardan kalan din dışı ya da dinsel süslemelerde kullanılan birçok alçakkabartma bulundu. Alçakkabartmanın temel kuralları, taş malzeme açısından fakir olmasına rağmen, Sümer sanatı tarafından saptandı. Öteki halklar, topraklarında bulunan malzemeye göre, kaya (Hititler) ya da taş levhalar üzerine (Asurlar ve Ahemenid Persler), eski olayları canlandıran sahneler işlediler.
Mısırlılar, en eski çağlardan beri, mezar odalarını, tapınaklarını, sunak taşlarını, dikilitaşlarını, oyulmuş ya da yüzeyleri geçişli alçakkabartmalarla süslemişlerdi. Yunanlar, tapınaklarının frizlerine alçakkabartma (Parthenon'un Panathenaia frizi) eklediler.

Kabartma sanatındaki geçmişi Antik Yunan'a ve daha öncesindeki eski Anadolu uygarlıklarına kadar dayanan Türkiye, bu köklü mirasını birçok kabartma sanatı dalında devam ettirmektedir. Bu kabartma sanatı dallarından Türkiye'de en sık rastlananlarından birisi bakır (kabartma) rölyef sanatıdır. Tablolar, duvar kompozisyonları, dekoratif kaplamalar (şömine, davlumbaz, kapı, sehpa ve çeşitli eşya kaplamaları gibi örneklerine günümüzde sıkça rastlanmaktadır. Türkiye'de bu amaçla üretim yapan firma ve şahıslar daha çok Elazığ, Urfa, Erzincan, Konya, Çorum ve Samsun illerimizde yer almaktadır. Fakat birçok kültürel tarihe sahip olan sanat dalında olduğu gibi Türkiye'deki bakır kabartma ile sanat olarak ilgilenen uzman sanatçı sayısı çok azdır. Ayrıca Kabartma sanatı icra edilirken tamamen geleneksel yöntemlerin kullanılması, el emeğinin çok fazla olması ve ortaya çıkan eserlerin eşsiz olması bakır rölyef sanat eserlerini çok değerli kılmaktadır.

Kabartılmak istenen bakır levha kalınlığına ve motif detaylarına göre çeşitli materyallerden (ahşap, metal, plastik vs.) üretilen kabartma kalemleri-aletleri kullanılır. Genellikle kabartma kalemleri kabartmayı yapan sanatçının kendi kullanımına göre tasarlayıp imal ettiği aletlerdir. Bakır levha yüzeyi temizlenerek işlenecek olan motif yüzeye çizilir. Çizilen motif daha sonra uzaktan-yakına ilkesi göz önünde bulundurularak kabartılmaya başlanır. Her kabartma evresinde kabarması istenmeyen fon tekrar tekrar indirilmelidir. Kabartma işlemi tamamlandıktan sonra rölyef yüzeyi tekrar temizlenerek zırnıklama işlemi yapılır. Zırnık adı verilen sodyumsülfat bileşiği, az miktarda kükürt ve bolca su ile karıştırılarak kaynatılır. Kaynayan kimyasal karışım özenle, temizlenmiş rölyef yüzeyine sürülerek bakırın koyu bir renk almasını sağlar. Zırnıklama işlemi bittikten sonra rölyef kurumaya bırakılır. Kuruyan rölyef üzeri ince bir zımpara veya benzeri bir materyal ile temizlenerek çukur bölgelerin koyu renkte kalması sağlanır. Bu işlem sona erdikten sonra verniklenen rölyef tamamlanmış olur.

Çakır Atıl, Arzu (2015). "Rölyef heykel". Yedi, 14. ss. 1-10. doi:10.17484/yedi.30628. 21 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi21 Şubat 2020.

Kibele veya Kybele (Magna Mater: Tanrıların anası), Anadolu kökenli bir ana tanrıçadır. Ana tanrıça inancı, birçok kültürde farklı isimlerle yer alır. Yunan anakarasında Rhea, özellikle Roma dönemi Mısır kültüründe İsis ve Yunan adaşı gibi bekaretle değil, doğurganlık ve bereketle ilişkilendirilen Efes Artemis'i (İyon Kibelesi), belli başlı ana tanrıça figürleridir.

Tarihte, Akdeniz çevresinde, Asya'da ve kuzey ülkelerinde birçok kültür ve uygarlıkta çeşitli Teoforik isimlerle anılan bir Ana Tanrıça kültü ile karşılaşmak mümkündür. Anadolu'da yapılan kazılar, ana tanrıça figürünün MÖ 6500 - 7000'lere kadar dayandığını ortaya çıkartmıştır. Analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve dolayısıyla bereketi simgeleyen tanrıça, ayakta, oturmuş ya da uzanmış olarak betimlenir; düzgün vücudu her zaman tasvir konusudur.
Heykellerin bir bölümünde doğum yaparken görülür. Otururken ya da doğum anındaki bazı heykellerde yanında iki leopar veya aslan bulunur. Ana tanrıçanın kutsal hayvanı olan leopar, hayvanların kraliçesi olduğunu ve doğa üzerindeki sınırsız egemenliğini simgeler. Bazen kollarında, çeşitli efsanelere göre tanrıçanın hem çocuğu, hem de sevgilisi olan Attis'i taşır.

Kibele figürünün kökeni Anadolu'da çok eski dönemlere dayanır. Örneğin Hitit ve Hurriler tarafından tapınılan Kubaba, tartışmalı da olsa, çok sonraları oluşacak Kibele'ye öncülük eden figürlerden biri sayılır Bu heykel 1958 yılında Konya'nın Çumra ilçesindeki Çatalhöyük köyünde bulunmuştur. En yaygın kullanımı Frig uygarlığındadır. Frigya mitolojisinde bir ana tanrıça olan Kibele'ye genellikle dağ zirvelerinde tapınılırdı. Doğa ile özdeşleştirilmiş, özellikle bazı vahşi hayvanlarla ilişkilendirilmiştir.
Anadolu'da çok sayıda Kybele anıtı vardır. Afyon-Eskişehir civarında yer alan açık hava tapınaklarında niş içinde, iki yanında arka ayakları üzerinde birer aslan duran ana tanrıça kabartması bulunur. Ana tanrıçaya tapınmaya gelenlerin, bereket ve doğurganlıktan pay almak için Kybele'nin ve aslanların üreme organlarına dokunarak aşındırdıkları görülmektedir.

Anadolu'da Kibele'yi baş ilahe (ana tanrıça) olarak kabul eden bir topluluğun vecde dayalı bir organizasyon biçimini Frigyalılar döneminde kazandığı sanılmaktadır. Eski metinler Koribantlar denilen Frigyalı Kibele rahiplerinin psişik yeteneklere sahip olduklarını, tılsımlı taşlar kullandıklarını ve kendilerini hadım ettiklerini bildirmektedir. Enerjik etkinliğe sahip olduklarına inanılan bu tılsımlı taşlardan en ünlüsü vaktiyle Pessinus'ta bulunan, Kibele kara-taşı olarak bilinir. Friglerde bereket ve çoğalmanın simgesi olmuştur. Bu inanış daha sonra Yunanlara ve Araplara geçmiştir. (Hübel, Kıble, Karataş)

Kybele inancı daha sonraki uygarlıkları da büyük ölçüde etkilemiştir. Özellikle Yunan ve Roma mitolojisinde, Frigya dönemindeki bazı tapınma ritüelleri aynı formda kültik olarak devam etmiş, Kibele'nin özellikleri farklı tanrı ve tanrıçalarda yeniden hayat bulmuştur. Bunun en bilinen örneği Yunan mitolojisindeki Artemis'tir; Artemis Roma mitolojisinde Diana adını almıştır.
Kybele, edebiyatta en çok sözü edilen tanrıçalardan biridir. Özellikle Romalı yazarlar Kybele'den çok sık bahsetmişlerdir.

Kybele, Zeus'un rüyasında gördüğü ve kendisine hakim olamayacak kadar etkileyici bir varlıktır. Aslı tanrıça değildir. Çift cinsiyetlidir yani iki cinsi de etkisi altında tutabilecek kadar cazibelidir. Zeus'un rüyası gerçeğe döner ve Kybele ortaya çıkar. Zeus Kybele'nin tehlikeli olduğunu bildiği için öldürülme taraftarıdır ama Afrodit böyle güzellikteki bir varlığın öldürülmesine izin vermez. Sonuçta Kybele'nin erkeklik organı hadım edilir, bu organ düştüğü yerden badem ağacı olur ve bu ağacın ilk mahsulde toprağa düşen meyvesinden bir erkek doğar. Bu doğar doğmaz keçiler arasında kalır ve kendini keçi zanneder. Bir çiftçinin bunu fark etmesi üzerine çiftçi ona insan olduğunu söyler ve şart koşup kızıyla evlendirir. Bir süre sonra Kybele kendi parçası olan bu erkeği bulur ve kendi yanına almak ister ama çiftçi vermez. Kybele de hem çiftçiyi hem de kendi parçasını zehirler. Bu olayla Kybele Amazon kadınlarının temsili olmuştur.

Attis Kybele'nin sevgilisidir. Ancak Kybele'ye verdiği sözü unutarak Pessinus Kralı'nın kızını sever. Onunla evlendikleri gece düğüne Tanrıça Kybele de davet edilir. Ancak Kybele düğüne geldiğinde ve Attis ile karşı karşıya kaldığında Attis ne yapacağını bilemez. Kybele'ye olan sözünü unuttuğu için duyduğu pişmanlıktan ötürü cinsel organını orada keser ve kanlar içinde kıvranmaya başlar. Sevgilisinin böyle acı içinde kıvranmasına daha fazla dayanamayan Kybele Attis'i bir çam ağacına dönüştürerek ona sonsuzluğu bağışlar. Çam ağacının her mevsim yeşil kalmasının sebebi budur.
Pessinus Mabedi'nde Tanrıça Kybele adına her sene düzenlenen şenliklerde de bu tapınakta rahip olmak isteyen erkeklerin hadım edilmesinin ve kesilen cinsel organlarının bir çam ağacı altına gömülmesinin kökeni budur. Bu inanış daha sonra sami ırkında (Arap ve Yahudiler) cinsel organı değil ama ucunu (erkeklerde praeputium, kadınlarda klitoris) kesme şeklinde günümüze kadar devam etmiştir.

Romalılar, bir türlü Kartacalıları yenilgiye uğratamaz. Kahinler aracılıyla zaferin ancak Frigyadaki Pessinus Kibele tapınağınından, tanrıçanın kara heykelini Roma'ya getirebilirlerse mümkün olacağını öğrenirler. Romalılar da taşı ve beraberinde getirdiği Kibele kültürünü Roma'ya taşırlar.

Frig Vadisi
Sibel (mitoloji)

Side'de Ana Tanrıça Kibele bulundu

Kil doğada bol miktarda bulunan bir malzemedir. Fakat saf kil bulmak oldukça zordur. Kilin içerisinde en çok kalker, silis, mika, demir oksit mineralleri bulunur. İllit, kaolinit, montmorillonit ve diğer killer diye 4 ana grup kil vardır. Genellikle 0,002 mm'den daha küçük taneli malzemeye kil adı verilmektedir. Kil sarımtırak, kırmızımtırak, esmer gibi renklerde bulunur. Bu özelliğini bileşiminde bulunan yanıcı maddeler verir. Kilin yapısı itibarıyla su çekme özelliği vardır. Bu nedenle kil daima nemlidir. Kili meydana getiren maddeler sulu alüminyum silikatlerdir. m Al2O3, n SiO2, p H2O genel kimyasal bileşim formülü ile ifade edilen kil, çok saf olduğu zaman hidrate Alümin Silikat (kaolinit) adını alır. Kaolinit'in kimyasal formülü, Al2O3 .2SiO2. 2H2O dur.

Kil sarımtırak, kırmızımtırak, esmer gibi renklerde bulunur. Bu özelliğini bileşiminde bulunan yanıcı maddeler verir. Kilin yapısı itibarıyla su çekme özelliği vardır ve plastisite, kohezyon, renk, rötre özellikleridir.

Ball kili (Ball clay)
Çin Kili (China clay)
Ateş Kili (Fire clay)
Yapı Killeri (Building clay) (Stoneware clays, Pipe clays, Boulder clays, Bentonite Fuller's earth)
Endüstride kullanılan 3 temel kil:

Ball kili
Kaolin (veya Çin kili),
Bentonit
Bu üç temel kil hammaddesi özel işlemler ile istenilen özellikler kazandırılan hammaddeler olup, bu işlemler zenginleştirme-süzme, selektif madencilik, kimyasal işlemlerdir.
Tuğla-kiremit ve çanak-çömlekte kullanılan kil hammaddeleri ise, ucuz ve saflıkları düşük olan hammaddelerdir. 
Bu hammaddelerde üç ana kil minerali olan kaolinit, illit ve Montmorillonit (ya da Smektit) gurubu kil mineralleri değişik oranlarda bulunabilirler.

Ezilmiş kile uygun miktarda su karıştırıldığı zaman işlenebilme ve şekillendirme özelliği kolaylaşır. Böylece kil kolayca şekil alır. Örneğin, un su ile karıştırıldığı zaman işlenebilir ve şekillendirilebilir. Buna karşılık kum, su ile karıştırıldığı zaman herhangi bir plastik özellik kazanamaz. Kilin plastisite özelliği kazanabilmesi için muhakkak surette su ile karıştırılması gereklidir. Su dışında hiçbir madde kile plastisite özelliği kazandırmaz. Bu konuda yapılmış deneylerde birçok sıvı (alkol, gaz, terebentin, amonyak, aseton vb.) kullanılmışsa da hiçbirisi ile bu özellik elde edilmemiştir.

Bu özellik kil hamuruna kuruduğu zaman kendisine verilmiş olan şekli muhafaza etme kabiliyeti sağlar. Örneğin kum bu özelliğe sahip olmadığı için su ile ıslandıktan sonra kurumaya terk edildiği zaman küçük bir darbe ile kendi kendine dağılır. Kilin kohezyona sahip olabilmesi için mutlaka su ile yoğurulması gereklidir. Su dışında kalan diğer sıvılarla kil kohezyon kazanmaz.

Killer metal oksitlerle karışık bir şekilde bulunduklarından doğal olarak renklenmiş durumdadırlar. Ayrıca organik maddeler de ihtiva eder. Kilin saf olması halinde rengi beyaz olur ve kaolen adını alır. Bunun ötesinde killerin renkleri sarı, pembe, kırmızımsı, mavimsi gri, yeşil ve siyahımsı olabilir. Kilin rengi içinde bulunan maddeler hakkında fikir vermektedir.

Kilde limonit bulunması halinde rengi esmerdir.
Kilde demir peroksit bulunması halinde rengi kırmızıdır.
Kilde manganez dioksit bulunması halinde rengi siyahtır.
Kilde organik maddeler bulunması halinde menekşe rengindedir.
Bununla beraber, kilin pişmeden evvelki rengi piştikten sonra da aynı renkte kalacağını göstermez. Çünkü oksitlerin yüksek ısı derecelerinde renkleri değişir.

Kil su ile yoğrulup şekillendikten sonra kurumaya terk edilirse şekillendirme sırasında verilmiş olan ölçüleri küçülür. Diğer bir deyişle kil hamurunun kuruma sırasında hacmi küçülür. Bu olaya kilin rötre yapması denir. Rötre, kilin kuruması sırasında olduğu gibi pişmesi sırasında da devam eder. Kilin kurumasından meydana gelen rötre, kilin plastisite özelliğine bağlıdır.
Her ne kadar akıcı kil, pişmiş toprak malzeme üretiminde kullanılmasa da, porselen, fayans ve vitrifiye seramik üretiminde döküm yolu ile şekillendirilerek kullanılır. Rötre, plastisiteden sonra en önemli özelliktir. Rutubetli bir kil hamuru kurumaya terk edildiği zaman hacmi küçülür. Belli bir zaman süresi sonucunda kil hamuru katılaşır ve mutlak kuruma haline kadar su kaybı ve hacim küçülmesi devam eder. Bu şekilde kurutulmuş kil hamuru gittikçe yükselen ısıda pişirildiği takdirde, kurutmada olduğu gibi yine hacmini küçültür. Kilin gerek kuruma ve gerekse pişme sırasında yapılmış olduğu rötre, toplam rötredir.

Kil, düşük ısı derecesinde bir etüve konulursa sertleşir; önce serbest haldeki suyunu, daha sonra da emdiği suyun önemli bir kısmını kaybederek gittikçe artan bir rötre yapmaya başlar. Etüvün ısı derecesi 200 °C'yi geçmezse bu olay geriye dönüşebilir. Bu durumda kil soğuduğu zaman öğütülerek pudra haline getirilerek su ile yoğurulursa plastisite gösterebilir.

Kille temizlenen saçlar, saç dökülmelerine karşı korunmuş olur. Kil, ölü derinin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar.

Kireç taşı genellikle mercan, foraminifera ve yumuşakçalar gibi deniz canlılarının iskelet parçalarından oluşan bir karbonat tortul kayaçtır. Başlıca maddeleri kalsiyum karbonatın farklı kristal formları olan kalsit ve aragonit minerallerdir (CaCO3). Yakından ilişkili bir kaya, yüksek oranda mineral dolomit (CaMg(CO3)2) içeren dolomittir. Eski USGS yayınlarında, dolomit magnezyum kireç taşı olarak anılırdı, artık magnezyum eksikliği olan dolomitler veya magnezyum açısından zengin kalkerler olarak ayrılmıştır.
Tortul kayaçların yaklaşık %10'u kireç taşlarıdır. Kireç taşının suda çözünürlüğü ve zayıf asit çözeltileri, suyun kireç taşını binlerce yıldan milyonlarca yıla kadar aşındırdığı karst manzaralarına yol açar. Mağara sistemlerinin çoğu kireç taşı ana kayadan geçer.
Kireç taşı çok sayıda kullanıma sahiptir: bir yapı malzemesi olarak, betonun temel bir bileşeni (Portland çimentosu), yolların yapımında katkı maddesi, diş macunu veya boyalar gibi ürünlerde beyaz pigment veya dolgu maddesi, kireç üretimi için kimyasal bir ham madde olarak, toprak düzenleyici olarak ve kaya bahçelerine popüler bir dekoratif katkı olarak kullanılmaktadır.

Diğer tortul kayaçların çoğu gibi, kalkerlerin çoğu tanelerden oluşur. Kireç taşındaki tanelerin çoğu mercan veya foraminifera gibi deniz canlılarının iskelet parçalarıdır. Bu organizmalar aragonit veya kalsitten oluşan kabuklar salgılarlar ve öldüklerinde bu kabukları geride bırakırlar. Kireç taşlarını oluşturan diğer karbonat taneleri ooidler, peloidler, intraklastlar ve ekstraklastlardır.

Kireç taşı genellikle chert (chalcedony) çakmaktaşı, jasper vb) veya silis (sünger spiküller, diatomlar, radyolarialar) ve traverten (kalsit ve aragonit bir çökelti) şeklinde değişken miktarlarda silika içerir. İkincil kalsit, aşırı doymuş meteorik sularla (malzemeyi mağaralarda çöktüren yeraltı suyu) biriktirilebilir. Bu, dikitler ve sarkıtlar gibi speleothemler (sudaki minerallerin birikmesi ile bir mağarada oluşan bir yapı) üretir. Kalsit tarafından alınan bir başka form, granül (oolit) görünümü ile tanınabilen oolitik kalkerdir.

Kireç taşındaki kalsitin birincil kaynağı en yaygın olarak deniz organizmalarıdır. Bu organizmaların bazıları geçmiş nesillere dayanan resif olarak bilinen kaya höyükleri inşa edebilir. Yaklaşık 3.000 metrenin altında, su basıncı ve sıcaklık koşulları kalsitin çözünmesinin doğrusal olmayan şekilde artmasına neden olur, bu nedenle kireç taşı tipik olarak daha derin sularda oluşmaz. Kireç taşları ayrıca göllerde  ve evaporit biriktirme ortamlarındada oluşabilir.
Kalsit, su sıcaklığı, pH ve çözünmüş iyon konsantrasyonları gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak yeraltı suyu ile çözülebilir veya çöktürülebilir. Kalsit, sıcaklık arttıkça suda daha az çözünür hale geldiği retrograd çözünürlük adı verilen alışılmadık bir özellik sergiler.
Kirlilikler (kil, kum, organik kalıntılar, demir oksit ve diğer malzemeler gibi) kireç taşlarının özellikle yıpranmış yüzeylerde farklı renkler göstermesine neden olur.
Kireç taşı, oluşum yöntemine bağlı olarak kristalli, kırıntılı, taneli veya masif olabilir. Kalsit, kuvars, dolomit veya barit kristalleri kayada küçük boşluklar oluşturabilir. Yağış koşulları doğru olduğunda, kalsit, mevcut kaya tanelerini bir araya getiren mineral kaplamalar oluşturur veya kırıkları doldurabilir.
Traverten, özellikle şelalelerin olduğu ve sıcak veya soğuk kaynakların bulunduğu yerlerde, akıntılar boyunca oluşan şeritli, kompakt bir kalker çeşididir. Kalsiyum karbonat, suyun buharlaşmasının kalsitin kimyasal bileşenleri ile aşırı doymuş bir çözelti bıraktığı yerde birikir. Şelalelerin yakınında gözenekli veya hücresel bir traverten çeşidi olan tüf bulunur. Coquina, mercan veya kabuk parçalarından oluşan zayıf konsolide bir kalkerdir.
Dağ oluşumu (orojeni) sırasında meydana gelen bölgesel metamorfizma sırasında, kireç taşı mermere dönüşür.
Kireç taşı, Mollisol toprak grubunun ana malzemesidir.

İki büyük sınıflandırma şeması, Folk (Robert L. Folk) ve Dunham (Robert J. Dunham), birlikte kireç taşı olarak bilinen karbonat kayaçlarının türlerini tanımlamak için kullanılır.

Robert L. Folk, karbonat kayaçlarında tanelerin ve interstisyel materyalin ayrıntılı bileşimine öncelik veren bir sınıflandırma sistemi geliştirdi. Kompozisyona dayanarak, üç ana bileşen vardır: allochems (taneler), matris (çoğunlukla mikrit) ve çimento (sparit). Folk sistemi iki bölümlü isimler kullanır; birincisi tanecikleri, ikincisi kökü ifade eder. Folk şemasını kullanırken petrografik bir mikroskop kullanmak yararlıdır, çünkü her bir numunede bulunan bileşenleri belirlemek daha kolaydır.

Dunham şeması çökelme dokularına odaklanır. Her isim kireç taşını oluşturan tanelerin dokusuna dayanır. Robert J. Dunham, kireç taşı sistemini 1962'de yayınladı; karbonat kayalarının çökelme dokusuna odaklanır. Dunham, daha kaba kırıntılı partiküllerin nispi oranlarına dayanarak kayaları dört ana gruba ayırır. Dunham isimleri esasen kaya aileleri içindir. Çalışmaları, tanelerin orijinal olarak karşılıklı temas halinde olup olmadığını ve bu nedenle kendi kendini destekleyip desteklemediğini veya kayanın çerçeve yapıcılar ve alg matlarının varlığı ile karakterize olup olmadığını değerlendirir. Folk planının aksine, Dunham kayanın orijinal gözenekliliğiyle ilgilenir. Dunham şeması el numuneleri için daha kullanışlıdır, çünkü numunedeki tanelere değil dokuya dayanır.
Wright (1992) tarafından gözden geçirilmiş bir sınıflandırma önerilmiştir. Bazı diyajenetik desenler ekler ve aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Ana madde: Karst topografyası

Tüm sedimanter kayaçların yaklaşık %10'u kireç taşıdır.
Kireç taşı, özellikle asitte kısmen çözünür ve bu nedenle birçok erozyonel toprak formu oluşturur. Bunlar arasında kireçtaşı kaplamaları, çukur delikleri, cenotlar (altındaki yeraltı suyunu açığa çıkaran kireç taşı anakayasının çökmesinden kaynaklanan doğal bir çukur veya düdendir.), mağaralar ve geçitler bulunmaktadır. Bu tür erozyon manzaraları karst olarak bilinir. Kireç taşı çoğu magmatik kayaçtan daha az dirençlidir, ancak diğer tortul kayaçlardan daha dayanıklıdır. Bu nedenle genellikle tepeler ve arazilerle ilişkilidir ve diğer tortul kayaçlara, tipik olarak killere sahip bölgelerde görülür.

Karst topografisi ve mağaraları, seyreltik asidik yeraltı sularındaki çözünürlükleri nedeniyle kalker kayaçlarında gelişir. Kireç taşının suda çözünürlüğü ve zayıf asit çözeltileri karstik manzaralara yol açar. Kireç taşı ana kayasının üstündeki bölgelerde, yüzey suyu kireç taşındaki derzlerden kolayca aşağıya doğru aktığı için daha az görünür yer üstü kaynağa (gölet ve akarsu) sahip olma eğilimindedir. Topraktan yavaş yavaş (binlerce veya milyonlarca yıl boyunca)  su ve organik asit boşaltılırken bu çatlakları genişletir, kalsiyum karbonatı eriterek çözelti içinde taşır. Çoğu mağara sistemi kireç taşı ana kayasındandır. Yeraltı suyunun soğutulması veya farklı yeraltı sularının karıştırılması da mağara oluşumu için uygun koşullar yaratacaktır.
Kıyı kalkerleri genellikle kayaya çeşitli yollarla giren organizmalar tarafından aşınır. Bu işleme biyoerozyon denir. En çok tropik bölgelerde görülür ve fosil kayıtları boyunca bilinir (bkz. Taylor ve Wilson, 2003).

Kireç taşı bantları Dünya yüzeyinde genellikle muhteşem kayalık çıkıntılarında ve adalarda ortaya çıkar. Örneğin Cebelitarık Kayası, İrlanda, Clare, kontluğunda bulunan Burren; Fransa'daki Verdon Boğazı; Kuzey Yorkshire'daki Malham Koyu ve Wight Adası, İngiltere; Galler'deki Büyük Orme; İsveç Gotland adası yakınlarındaki Fårö, Kanada / ABD'deki Niagara Escarpment, Utah'daki Notch Peak, Vietnam'daki Ha Long Bay Ulusal Parkı ve Çin'deki Lijiang Nehri ve Guilin şehri çevresindeki tepelerde.
Florida'nın güney kıyılarındaki adalar olan Florida Keys, esas olarak oolitik kireç taşından ve mercan resiflerinin karbonat iskeletlerinden oluşur ve deniz seviyesinin şu andan daha yüksek olduğu buzullar arası dönemlerde bölgede gelişmiştir.
Alvarlar (Kireç taşı Ovası) üzerinde eşsiz habitatlar, ince toprak örtülerle son derece düz bir kalker genişliğinde bulunur. Avrupa'daki en büyük genişlik İsveç'in Öland adasındaki Stora Alvaret'tir. Çok kalker içeren bir başka alan İsveç'in Gotland adasıdır. Kuzeybatı Avrupa'daki Saint Peter Dağı (Belçika / Hollanda) gibi büyük taş ocakları yüz kilometreden fazla uzanıyor.
Dünyanın en büyük kalker ocağı Rogers City, Michigan'da bulunan Michigan Limestone & Chemical Company'dir. (Michigan Kireç taşı ve Kimya Şirketi) 

Türkiye'de kireç taşı çok yaygın bir kayaçtır. Türkiye'nin yaklaşık beşte birini bu araziler kaplar. Bu nedenle karstik aşınım ve birikim şekillerine her yerde rastlanır. Türkiye'nin en geniş karstik alanı olan Toros Dağları Bölgesidir. Bölge içinde bir kısmı turizme açılmış olan çok sayıda mağara bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye genelinde oluşan yer şekilleri lapya, dolin, obruk, mağara, traverten, sarkıt, dikit, sütun gibi şekillerdir.
Türkiye'nin güneyinde Taşeli platosunda lapyalara, Bolkar Dağları, Aladağlar, Göller Yöresi ve Karaman’ın güneyinde dolinlere, özellikle iç Anadolu bölgesinde Konya yöresinde ve Mersin'de Cennet Cehennem olarak bilinen Obruklara, birçok bölgede mağaralara, sarkıt, dikit, sütun oluşumlarına Denizli'de Traverten oluşumlarına rastlanılır.

Kireç taşı mimaride, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika'da çok yaygındır. Mısır'ın Giza kentindeki Büyük Piramit ve bulunduğu kompleksi de dahil olmak üzere dünyadaki birçok simge kireç taşından yapılmıştır. Kanada, Ontario, Kingston'daki pek çok bina, 'Kireç taşı Şehri' lakaplı olarak inşa edildi ve yapılmaya devam ediyor.
Malta adasında, Globigerina kireç taşı olarak adlandırılan çeşitli kireç taşları, uzun süredir mevcut olan tek yapı malzemesiydi ve hala her türlü bina ve heykelde çok sık kullanılıyor. Kireç taşı kolayca temin edilebilir, bloklar halinde kesilebilir veya daha ayrıntılı oymayla işlenmesi nispeten kolaydır.

Eski Amerikalı heykeltıraşlar kireç taşına değer verirdi, çünkü çalışması kolay ve ince detaylar için iyi bir malzemeydi. Geç Preklasik dönem

Kumaş, ipliklerin, çeşitli yöntemlerle bir araya getirilerek oluşturduğu kaplayıcı yüzeylerdir. Pamuk, yün, ipek, keten, sentetik lif vb maddelerden elde edilir.
Birbirlerine dik ve paralel konumda bulunan ipliklerin birbirlerinin altından üstünden geçirilmesi ile kumaş oluşturulur.

Giyinmek insanın temel ihtiyaçlarındandır. İlk olarak kumaş üretimi keten ile başlanmıştır. Daha sonrasında yün kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonraları pamuklu kumaşlar yaygınlaşmıştır. Bu sayılanlara ipeği eklemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye, Konya ili Çumra kazasında 9 bin yıllık neotilik yerleşim alanı Çatalhöyük'te bebek iskeletine sarılmış dünyanın ilk, kendirden dokunmuş keten kumaş parçası bulunmuştur.
XVII. yüzyılda Fransa'da, sonra İngiltere'de merinos yünüyle imal edilen kumaşlar yayıldı. Pamuk ise başlangıçta Kuzey Amerika'da XVII. yüzyıldan beri ekiliyordu. Fakat diğerlerinin aksine ipek daha yavaş bir yayılım göstermiştir. Genel olarak lüks sembolüydü ipek. İpek üretimine başlıca Lyon' da başlanıldı.

Kumaş dokuma veya örme metodu ile üretilir.
Dokumada genel prensip atkı ve örgülerin birbirinin içerisinden geçmesidir. Bu alanda yapılmış en büyük yenilik Leonardo da Vinci'nin icadı (1490), olan mekiğin kullanılmasıydı.bu metotta atkı iplikleri mekik içindeki bir çubuk üzerinde sarılıdır. Zincir belirli aralıklarda ipliklerin yerini değiştirip iplikleri birbirlerinden uzaklaştıklarında, dokumacı açılan kanala bir kenarından diğer kenarına mekiği geçirir. daha sonra iplikler tersi yönde birbirinden uzaklaşır. Dokumacı yeniden mekiği bir uçtan diğer kenara kadar geçirir. Bu işlem sürekli devam eder.

Keten
Pamuklu
Yünlü
İpek
Angora
Atlas
Kaşmir
Akrilik
Lateks
Naylon
Poliester
Elyaf
Jarse

Balık Sırtı
Bez Ayağı
Dimi
Etamin
Gabardin
Jakar
Kanvas
Kırık Dimi
Kord
Panama
Poplin
Rips
Ripstab
Saten

İpliklerin iğneler vasıtasıyla ilmekler haline getirilerek oluşturulan esnek, elastik, dolgun ve yumuşak tekstil yüzeyleridir. Örme kumaşlar örgü yapısını oluşturan ilmeklerin özel şekil bağlantıları nedeni ile elastik yapıya sahiptirler.

İpliklerin bir çözgüden veya bobinden gelerek tahar veya cağlıkğın geçerek ve çözgü ipliğinin tahar yukarı aşağı hareket ederken arasından geçmesiyle oluşan harekete dokuma denir.

Liflerin çeşitli yöntemlerle birbirine tutturularak oluşturulmuş yüzeylerdir.

Gore adı verilen bu kumaşlar, santimetrekaresinde 1,4 milyar adet gözenek içeren çok ince bir kumaş çeşididir. Gore, naylon veya poliester gibi yüksek performanslı sentetik kumaşlar üzerine lamine edilerek (ısıl işlemle yapıştırma) su ve rüzgâr geçirmez fakat bunun yanında nefes alabilir giysiler elde edilir.

Kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden boyunun az bir miktar uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. Çekme miktarı ipliklerin boyutlarına, miktarlarına, dokunma şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine bağlıdır.

Örme kumaş
Dokusuz kumaşlar
Kumaş boyama

Küratör (Latince: curatus; İngilizce: curator), bir müze, galeri, arşiv veya kütüphane koleksiyonunun yöneticisidir.
Çağdaş sanat bağlamında küratör, sergi düzenleyicisi anlamında kullanılır. Bu anlamda küratörler, bir koleksiyonu arzuladıkları bir etkiyi yaratmak amacıyla düzenlerler. Serbest küratörler (freelance curator) ise herhangi bir galeri veya müze adına çalışmayan, çağdaş sanatta nispeten yeni ortaya çıkmış kişilerdir. İsviçreli Harald Szeemann bu tür küratörlere verilebilecek örneklerdendir.
Günümüzde, sanat kurumları, karşılarına çıkan finansal konulardan teknolojiyle ilgili uygulamalara kadar birçok sorun karşısında küratörlerin rolünü tekrar gözden geçirmek durumunda kalmışlardır. Bunun sonuçlarından birisi ABD ve İngiltere gibi ülkelerdeki üniversitelerde verilen küratörlük uygulamaları dersleridir. Bağımsız küratörler kendi özel yöntemleriyle sergiler oluşturmaları için veya ortak çalışma amacıyla galeri ve müzelerce davet edilebilmektedirler.

Lamassu (Çivi yazısı: 𒀭𒆗, an.kal; Sümerce: dlammař; Akadca: lamassu; bazen lamassus olarak bilinir), genellikle insan kafalı, boğa ya da aslan gövdeli ve kuş kanatlarına sahip Asur koruyucu tanrısıdır. Bazı yazılarda kadın bir ilahı temsil ettiği tasvir edilmiştir. Lamassu'nun eril karşılığı anlamına gelen şedu (Çivi yazısı: 𒀭𒆘, an.kal×bad; Sümerce: dalad; Akadca, šēdu; İbranice: שד) daha az kullanılan bir isimdir. Lamassu; burçları, ana yıldızları ve takımyıldızlarını temsil eder.
Kötü ruhlara ve ifritlere karşı korunmak için kullanıldı.  İnsan bebeklerinin kanıyla beslendiğine inanılan ve düşüklerin ve bebek ölümlerinin nedeni olarak geniş çapta suçlanan Lamashtu isimli kötü iblis ile isim olarak karıştırılsa da Lamassu tam anlamıyla iyi ve koruyucudur. .Yeraltı nehri üzerinde teknesine bindiğine inanılıyordu ve eşeklerle ilişkilendirildi. An'ın kızı olduğuna inanılıyordu.

Lamassu sanatta insan kafasına sahip kanatlı boğa ya da aslan şeklinde karışık olarak betimlenmiştir. İnsan kafalı kanatlı bir hayvan motifi Yakın Doğu'da yaygındır ve ilk olarak MÖ 3000 civarında Ebla'da bulunmuştur. İlk belirgin lamassu motifi, II. Tiglath-Pileser döneminde iktidarın sembolü olarak Asur'da görülmüştür.
Asur heykelciliği tipik olarak saraylardaki girişlere belirgin lamassu çiftleri yerleştirmiştir ve bu heykeller, sokağa ve ayrıca iç avluya bakmaktadır. Köşelerde yüksek kabartma olarak "çift görünüşlü" figürler olarak temsil edilmişlerdir. Önden bakıldığında ayaktalarmış gibi durmaktalar, yandan bakıldığında yürür gibiler ve ilk versiyonlarda dolaylı bir şekilde bakıldığında beş ayağı varmış gibi gözükmektedir.

Lif, bitkilerden, hayvanlardan veya sentetik malzemelerden elde edilebilen, ince, uzun ve esnek yapılı ipliksi maddelerdir. Lifler genellikle tekstil ürünlerinin, ipliklerin ve kumaşların üretiminde temel yapı taşı olarak kullanılır. Bir iplik içindeki pamuk lifleri, yalıtım amacıyla kullanılan cam lifleri ve canlılarda kasları oluşturan kas lifleri bu tür malzemelere örnek olarak verilebilir. Tekil hali "lif", çoğulu "elyaf" olan sözcük Arapça (ألياف = alîf) kökenlidir.
Doğal veya yapay yollardan elde edilebilen lifler, çeşitli bağlayıcılar ile birlikte kompozit malzeme üretiminde de yaygın olarak kullanılırlar. Liflerin bir kalıp ya da düzlem üzerine yerleştirilerek üzerine epoksi dökülmesi ile kompozit madde elde edilebilir. Ayrıca kurşun geçirmez zırh yapımında, çeliğe alternatif hammadde eldesinde, uçak ve uzay aracı gövdelerinde ve bazı silahların parçalarında kullanılabilir.
Pamuk, keten gibi bitkilerden elde edilen lifler doğal lifler, cam lifi veya cam yünü gibi kimyasal işlemler sonucu elde edilen lifler ise yapay lifler olarak adlandırılır.
Lifli yapıya sahip besinler insanın beslenmesinde önemli yer tutarlar. Sindirim sisteminin düzenli çalışabilmesi için bu tür besinler alınması gerekir. Ayrıca tüm gıdaların kendine has bir lifli yapısı bulunmaktadır.

Doğal lif
Hayvansal lif
Alpaka lifi
Angora yünü
Byssus
Deve kılı
Kaşmir
Katgut
Chiengora
Guanaco lifi
Llama
Tiftik
Pashmina
Qiviut
Tavşan kılı
İpek
Tendon
Örümcek ipeği
Yün
Süt lifi
Kas lifi
Vicuña yünü
Yak lifi
Bitkisel Lif
Abacá lifi
Bagas
Bambu elyafı
Koko elyafı
Pamuk
Keten
Linen
Kendir
Jüt
Kapok
Kenaf
Piña
Sebzeli flanel
Raphia
Rami
Agave sisalana
Odun lifi
Diyet lifi
Mineral lif
Asbestos
Yenilenmiş lif
Yapay ipek
Yarı sentetik elyaf
Selüloz asetat
Selüloz diasetat
Liyosel
Bitkisel ipek
Triasetat
Sentetik lif
Cam
Karbon elyafı
Tenax
Bazalt elyaf
Metalik
Polimer lif
Akrilik
Aramid
Twaron
Kevlar
Technora
Nomex
Mikrofiber
Modakrilik
Naylon
Olefin elyaf
Polyester
Polietilen
Dyneema
Spectra
Optik lif
Likra
Vinylon
Vinyon
Zylon
Coolmax

Karbon elyaf takviyeli plastik
Kompozit malzemeler
Birleştirme lifleri
Getiren sinir lifleri
Nöron lifleri
Uzanım lifleri

Mermer, metomorfizma olayı sonucunda kalker ve dolomitik kalkerlerin yeniden kristalleşmesiyle meydana gelmiş bileşimdir. Bileşimlerinin %90-98'i CaCO3'ten (Kalsiyum karbonat) oluşmaktadır. Düşük oranda MgCO3 (Magnezyum karbonat) içermektedir. CaCO3 kristallerinden oluşan mermerlerde esas mineral “Kalsit” tir. Aynı zamanda az miktarda silis, silika, feldspat, demiroksit, mika, fluorin ve organik maddeler bulunabilir. Renkleri genellikle beyaz ve grimsidir. Fakat yabancı maddeler nedeniyle sarı, pembe, kırmızı, mavimtırak, esmerimsi ve siyah gibi renklerde de olabilirler. Mikroskop altında incelendiğinde, birbirine iyice kenetlenmiş "Kalsit Kristalleri"nden oluştuğu görülür.
Endüstriyel anlamda “mermer”; kesilip parlatılabilen her cins taş mermer olarak kabul edilmektedir. Taşın cinsi ve içeriği ne olursa olsun büyük ebatta blok elde edilebilme, kesilme ve cilalanma gibi özellikler göstermesi, o taşın mermer olarak kabul edilmesine kafi gelmektedir. Bunlardan granit, diyabaz, lösitli siyenit, fanolit ve serpantinler gibi magmadan türeyen kayaçlar da bu suretle mermer tanımının içine girmektedir.
5 Haziran 2004 tarihli ve 25483 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Maden Kanununda Mermer;‘ II. Grup madenler; Dekoratif taşlar, Traverten, Kalker, Dolomit, Kalsit, Granit, Siyenit, Andezit, Bazalt ve benzeri taşlar’ içerisinde yer almaktadır.

Milattan önceki devirlerde inşa edilmiş birçok eserde mermere rastlanmaktadır. Bu eserlerde kullanılan mermerlerin türleri çok çeşitli olmakla birlikte ebatlarının çok büyük olduğu dikkat çekmektedir. Tarihi, antik tapınaklarda, mermer heykel'lerde, saraylarda, Mısır firavun mezarlarında, piramitlerde, surlarda, kalelerde, stadyum ve açık hava tiyatrolarında mermere sıklıkla rastlanmaktadır.
Türkiye'deki mermer yatakları ve ocaklarının pek çoğu milattan önce Romalılar, Bizanslılar ve Yunanlar tarafından işletilmiştir. Türkiye'deki mermer yataklarının büyük bir kısmı özellikle tarihi şöhreti olan Afyon-İsçehisar - Bacakale, Denizli - Honaz, Çal, Kaklık, Kocabaş, Gürlek, Sarayköy, İzmir- Efes, Kütahya - Altuntaş - Çalça, Bileceik - Gülümbe - Lümbe, Bursa - İznik, İzmit - Gebze, Ankara - Koçhisar, Yozgat - Akdağı, Niğde - Gümüşler başta olmak üzere tüm bölgelere yayılmış durumdadır.
Anadolu'da hakimiyet sürmüş medeniyetler bu mermerin bir kısmını memleket dahilinde yapı ve eserlerde kullanmışken büyük bir kısmını da Avrupa'ya göndermişlerdir.

Mermerle hiçbir alakası olmadığı halde günümüzde içeriklerinde (ca) bulunmayan çeşitli renkteki granitler, diyabazlar ile az miktarda (ca) ve (mg) ihtiva eden travertenler, serpatinler, (mg) içeriği yüksek dolomitik kalkerler ve içinde fosil bulunan sedimanter kalkerler mermer sınıfından sayılmaktadır. Mermerler, oluşum esnasındaki şartlara bağlı olarak farklı mineralojik, kimyasal ve yapısal özelliklere sahip olmaktadır. Bu sebeple farklı şekillerde sınıflandırılırlar.

İnce taneli mermer (1 mm)
Orta taneli mermer (1–5 mm)
İri taneli mermer (5 mm)
Büyük taneli mermer(1–2 cm)

Mermer; %95 kalsit (CaCO3) içerir. Masif yapıda ve taneli dokuya sahiptir. Kalsiyum karbonat minerallerinin deniz dibinde çökelip taşlaşmasıyla oluşan bir metamorfik kayaçtır.
Kalkşist; %60-70 kalsit içerir. Şisti yapıda ve yönlü dokuya sahiptir. Klorit, epidot, m, ka ve lepidolit gibi diğer mineralleri içerebilir.
Spolen; %80 kalsit içerir. Şisti yapıda ve yönlü dokuya sahiptir. Flaapit, tremotil, diopsit, plajioklas ve gröna gibi diğer mineralleri içerebilir.
Mermer-Skarn; %80-90 kalsit içerir. Masif yapıda ve taneli dokuya sahiptir. Epidot, diopsit, gröna, olivin ve plajioklas gibi diğer mineralleri içerebilir.

Masif mermer; kompakt görünümlü, ince ve iri tanelidir.
Laminal mermer; renkli şeritli görünümde, ince taneli şeritler farklı mineral veya elementler içerirler.
Şisti mermer; yapraklı yapıda ve önemli miktarda mika içermektedir.
Breşik mermer; tekrar kırılmış ikincil minerallerle dolgulanmıştır. Ana dolgular farklı renk ve mineral içerikli olabilirler.

Magmatik kayaçlar (Granit, diyabaz, siyenit vb.)
Metamorfik kayaçlar (Hakiki mermerler, rekristalize kireçtaşları vb.)
Sedimanter kayaçlar (Travertenler, oniks mermerler, çakıltaşı (=konglomera) vb.)

Gerçekte mermer olmadıkları halde, mermerin endüstriyel tanımı içerisinde değerlendirilen, güzel görünümlü, cila kabul eden ve yeterince büyüklükte blok elde edilebilen magmatik kökenli kayaçlardır. Bileşimlerinde kuvars, hornblend ve diğer silikatlar bulunur. Bu yüzden blok üretimleri, kesilip parlatılabilmeleri oldukça zordur. Fakat diğer mermer cinslerine göre daha dayanıklıdırlar. Granit, diyabaz, lösitli siyenit ve serpantinler Türkiye'de en çok tanınan magma kökenli mermer örnekleridir.

CaCO3'lü magma getiriminin (sıcak kaynak suları) atmosferle temas ettikleri yeryüzüne çıkış yerlerinde çıkış anındaki basınca, suyun sıcaklığına ve içerdikleri madensel tuzların yoğunluğuna bağlı olarak amorf veya çok küçük kristalcikler halinde CaCO3'lü çökelek meydana getririrler. Magma suyunun sıcaklığı çok fazla ve kalsiyum bikarbonat oranı çok yüksek olursa; çökelme hızla meydana gelecektir. Bu şekilde meydana gelen oluşuma traverten çökelmesi denir. Bu taşların hafif veya fazla miktarda bitki sap ve yaprakları ayrıca deniz ve kara canlılarının fosillerini içerenlerine "Kalker Tüfü" denir. Kalker Tüflerine en güzel örnek; dünyada eşsiz olduğu bilinen ve sadece Türkiye'de özellikle ve büyük bir kısmı Denizli ve çevresinde çıkartılan üreticisine göre chocolate veya cappuccino adıyla anılan türdür. Travertenler inşaat bakımından önemli kayaçları teşkil ederler. bunlar büyük bloklar halinde uygulandığı gibi, kesmek suretiyle kaplama malzemesi olarak da kullanılırlar.

Honlama: Traverten fayansın yüzeyinin belli başlı aşındırıcılarla yarı mat hale getirilmesidir. İyi bir honlanmış yüzey, ne ışığı yansıtacak kadar parlak, ne de kaba mattır, saten dokusunu andırır.
Cilalama: Traverten fayansın yüzeyinin belli başlı aşındırıcı gruplar ile ışığı yansıtacak kadar mükemmel pürüzsüz bir yüzeye ulaştırılmasıdır.
Fırçalama (Patinato) :Traverten fayansın yüzeyinin özel aşındırıcı fırçalar ile eskitilmiş bir doku kazanıncaya kadar aşındırılmasıdır.
Kenar Kırma: Traverten fayansın kenarlarının mekanik işlemler sayesinde hafifçe kırılarak antik, eskitilmiş bir doku kazanmadırılmasıdır.
Eskitme - Tamburlama: Traverten ürünlerin çağlar boyunca maruz kalacağı erozyon ve eskimiş görünümünün mekanik yollar ile kazandırılmasıdır.
Dolgu: Travertenin bünyesinde doğal olarak bulunan boşlukların veya gözeneklerin özel çimento veya kimyasal maddeler ile doldurulmasıdır.
Cross - Amerikan Kesimi: Travertenin tabakalarına paralel olarak yapılan kesimdir. Bu tip kesim daha az hareketle ve durağan bir doku görünümü vermektedir.
Damar - Vein Kesim: Travertenin tabakalarına dik olarak yapılan kesimdir. Travertenin tüm doğal güzelliği ve çizgisel yapısallığı göz ününe serilir.

Yeşil ve yeşilin tonlarında görünüme sahip sert doğal taşlar grubunu oluşturan, derin magma kökenli yarı derinlik kayaçlarıdır. Kimyasal bileşimdeki silis oranı %45-52 arasında değişmektedir. Mineral bileşimleri proksen ve plajioklaslardan oluşmaktadır. Hiçbir zaman kuvars ve K-feldspatları içermezler.
Siyenitler; kabaca “kuvarssız granit” olarak bilinirler. Renkli elemanlarına göre isim alırlar. Biototli siyenit, horblendli siyenit, ojitli siyenit ve lösitli siyenit gibi. Granitlerden kuvarsın azalması ile ayrılan bu taşlar nadiren porfirik dokulu, iri veya ince tanelidirler ve yumuşak değillerdir.

Olivin ve olivinli peridotit, gabro ve diyabaz gibi magma kayalarının, suyun tesiri ile hidratlaşmasıyla meydana gelirler. Bazen de dolomitin sıcak SiO2'li sudan etkilenmesinden meydana gelirler. SiO2 içerikleri %45'ten azdır. Renkleri; yeşil, sarımsı, kırmızı, kahve ve siyahımsıdır. Değişik renkler nedeniyle genelde lekeli ve alacalı görünüştedirler. Oldukça yoğun ve serttirler.

Magma getirimi CaCO3'lü suyun sıcaklığı oldukça düşük, içeriği bakımından daha fazla madeni tuzlar içermekte ve su miktarı da az ise; çökelme işlemi daha yavaş bir şekilde gerçekleşecektir. Bu şartlarda meydana gelen taş; kristalize, yoğun ve oldukça saydamdır. Bu taşlara onik mermer veya "Su Mermeri" denilmektedir. Genellikle beyaz, kırmızı, sarı ve yeşil renkte olup yarı saydamdırlar. Işık 1-3,5 cm derinliğine geçebilir. Gerçek Oniks; bileşimi silis olan bir Kalsedun taşıdır. Ziynet eşyası olarak kullanılır. Oniks mermeri ise; bünyesi Gerçek Oniks'e az çok benzer olmakla beraber, bileşim olarak CaCO3'ten oluşmaktadır. Kristal taneleri Aragonit'tir.

Akitanya mermeri
Carrara mermeri
Cipollino mermeri
Cockeysville mermeri
Connemara mermeri
Kreol mermeri
Etowah mermeri
Fileto mermeri
Yule mermeri
Wunsiedel mermeri
Tuckahoe mermeri
Alabama mermeri
İsveç yeşil mermeri
Pavonazzetto mermeri
Paryan mermeri
Nero Marquina mermeri
Nakşa mermeri
Makrana mermeri
Prokonnesos mermeri

Dünyanın en zengin doğal taş oluşumlarının bulunduğu Alp kuşağında yer alan Türkiye, çok çeşitli ve büyük miktarda mermer rezervine sahiptir. Türkiye, bu kaynaklara ilaveten gelişmekte olan sanayisi ve üretimde kullandığı teknoloji ile dünyanın en önemli doğal taş üreticileri arasında yer almaktadır.
Bu önemli rezervler Anadolu ve Trakya boyunca geniş bir bölgeye yayılmıştır. Afyon, Denizli, Bilecik, Balıkesir, Muğla, Amasya, Elazığ ve Diyarbakır rezervlerin yoğunlaştığı illerdir. Türkiye'de 80'nin üzerinde değişik yapıda, 120'nin üzerinde değişik renk ve desende mermer rezervi belirlenmiştir. Sektörde 500'den fazla ocak, 900'ün üzerinde fabrika ve 5000 civarında atölye faaliyet göstermektedir.

Türkiye Maden mühendisleri odası20 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'de mermerlerin cinsleri ve yerleri PDF 9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye ve dünyada mermercilik PDF 27 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mermer artığı
Türkiye'de mermer sektörü

Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (6 Mart 1475 - 18 Şubat 1564) veya kısaca Michelangelo, Yüksek Rönesans döneminin İtalyan heykeltıraşı, ressamı, mimarı ve şairidir. Floransa Cumhuriyeti'nde doğan Michelangelo'nun eserleri, Klasik Antik Çağ modellerinden esinlenerek ortaya çıktı ve Batı sanatı üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Michelangelo'nun yaratıcı yetenekleri ve çeşitli sanatsal alanlardaki ustalığı, onu rakibi ve büyük çağdaşı Leonardo da Vinci ile birlikte arketipik bir Rönesans adamı olarak tanımlamaktadır. Günümüze ulaşan yazışmaların, eskizlerin ve anıların sayısı göz önüne alındığında, Michelangelo 16. yüzyılın en iyi belgelenen sanatçılarından biridir. Çağdaş biyografi yazarları tarafından döneminin en başarılı sanatçısı olarak değerlendirildi.
Michelangelo erken yaşta şöhrete ulaştı. En iyi bilinen eserlerinden ikisi olan Pietà ve Davut heykellerini 30 yaşından önce yaptı. Lorenzo Kütüphanesi tasarımı, Maniyerist mimariye öncülük etti. 71 yaşında, Aziz Petrus Bazilikası'nın mimarı olarak Genç Antonio da Sangallo'nun yerine geçti. Michelangelo, ölümünden sonra bazı değişikliklerle kubbe gibi Batı ucu da kendi tasarımına göre tamamlanacak şekilde planı dönüştürdü.

Michelangelo, 6 Mart 1475'te Arezzo yakınlarında Caprese’de doğar. Ailesi, o daha bir aylıkken Floransa’ya taşınır. Annesi, kendi altı yaşındayken ölen Michelangelo, 13 yaşına geldiğinde Floransa’da Domenico Ghirlandaio’nun yanına öğrenci olarak verilir. Bertoldo di Giovanni’nin zamanında, Medici ailesine ait olan San Marko bahçesinde çalışan genç Michelangelo, bu arada Lorenzo de' Medici ile tanışır.
Michelangelo, heykeldeki rüştünü kanıtladığı ilk ve en ünlü eseri olan çocuk kral Davud’un heykelini yaptığında henüz 26 yaşındadır. Beş buçuk metrelik bir mermer kütleden çıkaracağı eser için genç dâhi, mermer bloğun yanına bir baraka inşa ederek, yardımcısız bir şekilde, çoğu zaman geceli gündüzlü çalışarak Rönesans sanatının harikalarından biri olarak kabul edilen Davud’u yaratır.
1505 yılında Papa II. Julius tarafından kendine, en önemli başarılarından biri olacak Vatikan’ın yanındaki Sistina Şapeli’nin tavan resimlerinin yapılması işi verilir. 3 yıl sonra başlayacağı bu görevi sanatçı, 520 metrekarelik bir alanda yaklaşık dört yıllık bir çalışmanın ürünü olarak bitirir. Ortasında, her biri Âdem, Havva ve Nuh Tufanıyla ilgili İncil’in Eski Ahit’inden alınma öykülerden esinlenerek yapılan resimlerin bulunduğu dokuz pano bulunan freskin yan unsurları da mitolojik figürlerle bezelidir. Özellikle “Adem'in Yaratılışı” ismindeki sahne batı resim sanatının en canlı tasvirlerinden biri kabul edilir.
Son 500 yıldır Hristiyan dünyasının en önemli Şapeli olarak kabul edilen Sistina Şapeli onun en görkemli eseri olarak kabul edilmektedir.
1519 yılında Cosimo de' Medici’nin soyunun son temsilcisi Lorenzo de' Medici’nin ölmesiyle Michelangelo, onunla birlikte genç yaşta ölen Nemours Dükü Giuliano’nun mezarlarının konulduğu kiliseye iki ünlünün heykelini yapar. 1534’te Papa III. Paulus’un heykeltıraşı ve mimarı yapılan Michelangelo’ya Sistina Kilisesi’nin sunak duvarına bir ‘Kıyamet Günü’ tasviri yapmasını ister. Meryem’in Göğe Yükselişi, İsa’nın Vaftizi ve Musa’nın Hükmü’nün anlatıldığı freskler süsler bu duvarı.

Kıyamet Günü tablosuna başından beri muhalefet eden yeni Papa IV. Paulus ise, tablodaki imgelerin fazlaca müstehcen göründüğünü belirterek Michelangelo’dan tabloyu biraz daha ‘düzgün’ hale getirmesini isteyince, ustanın cevabı şu olur: “Papa’ya söyleyin, bu küçük bir mesele ve kolaylıkla uygun hale getirilebilir. Önce kendi yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra da bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.” Michelangelo'nun yaşadığı çağ, kendiyle boy ölçüşebilecek derecede yetkin ressam ve heykeltıraşlara da tanıktır aynı zamanda.
Bunların başında Rafael ve Leonardo Da Vinci gelir. Bu sanatçılar arasında keskin ancak hoşça bir rekabet vardır. Anlatılan bir öyküye göre, sanatçının rakiplerinden Rafael ve Bramante, iş birliği yaparak Michelangelo'ya Sistina Kilisesinin işini verdirmeye çalışırlar. Böylelikle, kendini ressamdan çok bir heykeltıraş olarak kabul eden Michelangelo, bu işi kabul etmeyerek Papanın gözünden düşecektir. Hayatının son dönemini Roma'daki Aziz Petrus Bazilikası'nın mimarı olarak geçiren Michelangelo 18 Şubat 1564'te 89 yaşında ölür. Michelangelo'nun ellerinde oluşan romatizmal hastalık sanatçıyı etkilese de çalışmalarına tarzını değiştirerek devam etmiştir.
Rönesans sanatına benzersiz bir etkide bulunan Michelangelo, klasik sanat tekniklerini öğrenmesinin yanı sıra asıl olarak, insan formunu her açıdan tasvir edebilmek için kadavralar üzerinde çalışıp, Yunan ve Roma sanatından devraldığı idealleştirilmiş insan tasarımlarını ulaştığı gerçekçilik boyutunu yakalamaya çalışır. Batı resminin babası olarak bilinen Giotto'nun resmindeki doğallık ve gerçekçilik ile 15. yüzyıl başında tam olarak anlaşılabilen derinlikte perspektif olgusunu geliştirip kendi tarzına temel yapan Michelangelo onlarca heykel, freske imza atıp Roma'nın yeniden inşa ve düzenlenmesinde de önemli görevler almıştır. Onu idolü olarak seçen birçok kişi vardır.

Michelangelo eserleri listesi
Michelangelo'nun Davut Heykeli
Acı ve İlham

Michelangelo Buonarroti çalışmaları – Gutenberg Projesi
The Digital Michelangelo Project13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The BP Special Exhibition Michelangelo Drawings – closer to the master11 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michelangelo's Drawings: Real or Fake? How to decide if a drawing is by Michelangelo.
"Michelangelo: The Man and the Myth"
"Michelangelo, heykeltıraş" - Michelangelo'nun heykel için online sergi

Musa'nın Hükmü, Michelangelo tarafından yapılan ve II. Julius'un mezarının merkezindeki yer alan ana heykeldir. Heykelde tasvir edilen kişi Musa peygamberdir.
İnsan üstü boyutta ve oturan adam şeklinde tasarlanan heykelin sağında ve solunda, dışa dönük canlı bir yaşamla içe dönüklüğü temsil eden Lea ve Rahel heykelleri bulunmaktadır.

Musa tanrısal on emri halkına bildirmek için Sina Dağına çıkar ve orada kırk gün kırk gece bekler. Şehre döndüğünde, halkının altından yaptıkları bir buzağı heykeline taptıklarını görür. Bu, onda büyük bir kızgınlık ve hiddet yaratır. Michelangelo'nun Musa'sı, bu anı temsil eder.
Peygamber öfkeli, fakat henüz kendisine hakim görünür. Başı sola çevrili, üzerinde on emrin yazılı bulunduğu levha koltuğunun altında, sağ eli asabi bir hareketle sakalını karıştırır. Davud heykelinde olduğu gibi, burada da zapt olunan hareket, yahut biraz sonra harekete geçecek olan sükun ifade edilir. Heykel Musa peygamberin az sonra ayağa kalkarak levhayı yere çalacağı izlenimini yaratır.

Neferneferuaten Nefertiti (Nfr nfrw itn Nfrt jy.tj) veya yaygın haliyle Nefertiti (/ˌnɛfərˈtiːti/)  (MÖ 14. yüzyıl), Mısır kraliçesi (hükümranlığı MÖ 1379-1362), Mısır Firavunu IV. Amenhotep'in (sonradan Akhenaton) eşidir. Adının tam hâli "Aten'in güzeller güzeli, güzel geldi" anlamına gelir.
Nefertiti Mısır'ın en güçlü kadınlarından biriydi. Çünkü Nefertiti kocası Akhenaton, yani firavunla aynı düzeyde bulunuyordu. Hatta firavunun uygulaması gereken cezaları ya da yapması gereken işleri yapabilme yetkisi vardı. Bu durum, Mısır'da alışkın olunan bir uygulama olmadığından halk ve din adamları hiç memnun değildi. Tahtta çok uzun süre kalamadıklarından dolayı bu memnuniyetsizlik uzun sürmedi. Nefertiti bir süre tahtta kaldı ve öldü.
20. yüzyılda, Nefertiti, Antik Mısır'dan kalma ünlü büstünün keşfi ve sergilenmesiyle tanınmıştır. Bu büst, Berlin'deki Müzesinde sergilenmektedir ve Mısır sanatının en çok kopyalanan eserlerinden biridir. Büst, Mısırlı heykeltıraş Thutmose'a atfedilmektedir ve 20. yüzyılın başlarında, onun gömülü atölyesinden çıkarılmıştır.

Firavun IV. Amenhotep (Akhenaton) ile evlenme tarihi tam bilinmese de beşi salgın hastalıktan dolayı ölmüş altı çocuğunun adı biliniyor. Geriye Ankhsenpaaten kalmıştır. Altı kız çocuğunun isimleri:

Meritaten: 4. evlilik yılında (MÖ 1348),
Meketaten: 3. evlilik yılında (MÖ 1347),
Neferneferuaten Tasherit: 6. evlilik yılında (MÖ 1344),
Neferneferure: 9. evlilik yılında (MÖ 1341),
Setepenre: 11. evlilik yılında (MÖ 1339).

2012 öncesi Egyptolojik teoriler, Nefertiti'nin Akhenaten'in saltanatının 12. yılında tarihsel kayıtlardan kaybolduğunu ve bundan sonra ondan hiçbir haber alınmadığını düşünüyordu. Tahmini nedenler arasında yaralanma, şehri kasıp kavuran bir veba ve doğal bir neden vardı. Bu teori, Nefertiti için yazılmış birkaç ushabti parçasının keşfine dayanıyordu (şimdi Louvre ve Brooklyn Müzesi'nde bulunuyor).
Bir Akhenaton kraliçesine ait anıtların kasıtlı olarak silinmesinin yerine Kiya'ya atıfta bulunulduğu gösterildiğinde, onun önemsenmediğine dair önceki bir teori gözden düştü.
Akhenaten'in hükümdarlığı sırasında (ve belki de sonrasında), Nefertiti benzeri görülmemiş bir güce sahipti. Saltanatının on ikinci yılında, eş-naip statüsüne yükseltilmiş olabileceğine dair kanıtlar var: Coregency Stela'da tasvir edilebileceği gibi, statü olarak firavuna eşittir.
Nefertiti'nin Neferneferuaten adlı hükümdar olması muhtemeldir. Bazı teorisyenler, Nefertiti'nin hâlâ hayatta olduğuna ve genç kraliyet üyeleri üzerinde nüfuz sahibi olduğuna inanıyor. Durum buysa, bu etki ve muhtemelen Nefertiti'nin kendi hayatı, Tutankhaten'in saltanatının 3. yılında (MÖ 1331) sona ermiş olacaktı. O yıl Tutankhaten, adını Tutankhamun olarak değiştirdi. Bu, Amun'a resmi tapınmaya geri dönmesinin ve başkenti Thebes yapmak için Amarna'yı terk etmesinin kanıtıdır.

2012 yılında, Akhenaten'in hükümdarlığının 15. günü açıklandı. Abū Ḥinnis, taş ocağı 320 içinde, Dayr'daki kireçtaşı ocağının en büyük vadisinde keşfedildi. Kırmızı aşı boyasıyla yazılmış beş satırlık yazıt, "Büyük Kraliyet Karısı, Sevgilisi, İki Ülkenin Metresi"nin varlığından bahseder; s, Neferneferuaten Nefertiti. Yazıtın son satırı, S üzerinde kralın katibi Penthu yetkisi altında yürütülen devam eden inşaat işine atıfta bulunuyor. Van der Perre şunu vurguluyor:

Bu yazıt, hem Akhenaten'in hem de Nefertiti'nin Akhenaten'in saltanatının 16. yılında hâlâ hayatta olduklarına ve daha da önemlisi, saltanatlarının başlangıcındaki konumlarını sürdürdüklerine dair tartışılmaz kanıtlar sunuyor. Bu, Amarna Dönemi'nin son yıllarını yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.
Bu, Nefertiti'nin Akhenaten'in saltanatının on ikinci ila son yılında hayatta olduğu anlamına gelir ve Akhenaten'in karısı yanında hâlâ tek başına hüküm sürdüğünü gösterir. Bu nedenle, Neferneferuaten olarak bilinen kadın, Amarna firavununun yönetimi, Akhenaten'in ölümü ile Tutankhamun'un tahta çıkışı arasına yerleştirilmelidir. Neferneferuaten, bu kadın firavun, kartuşlarından birinde "Kocası için etkili" sıfatını özellikle kullandı, yani Nefertiti veya kızı Meritaten (kral Smenkhkare ile evli) idi.

Bu konuya dair farklı tartışmalar olsa da Nefertiti'nin mezarı halen bulunamamıştır. Yakın zamanda, 2015 yılında İngiliz arkeolog Nicholas Reeves, Nefertiti'nin mezarının Tutankhamun'un mezarının hemen arkasında olduğunu iddia etmiştir fakat, yapılan son teknolojik araştırmalar bu iddianın gerçek olmadığını ortaya çıkarmıştır. Tutankhamun'un mezar duvarının arkasında iki farklı oda olduğuna dair bilgiler verir ancak bunların gerçekliği tartışmalıdır. O odada Nefertiti'nin mezarının olup olmadığı da bilinmemektedir.
Ama Zahi Hawass ve diğer araştırmacıların yaptığı araştırmalara göre Nefertiti'nin mezarının Mısır'da, Krallar Vadisi'nde olduğu ve henüz keşfedilmediği açıklanmıştır. Popüler medya, dikkat çekmek amacıyla mezarın keşfedildiğine ilişkin haberler yapsa da bu iddialar gerçek değildir.

Bir başka iddia ise, yine Nicholas Reeves'tan, Tutankhamun'un mezarının aslında Nefertiti için yapıldığını, fakat Tutankhamun'un ani ölümü üzerine Nefertiti için yapılmış olan mezara Tut'un gömüldüğünü öne sürmüştür. Mezarın duvar resimlerindeki kartuş detayları ise ilgi çekicidir. Tutankhamun'un ölümünden sonra yerine firavun olarak geçen, Yuya'nın oğlu Aye'nin Nefertiti'yi gömerken çizilmiş resimlerinin üzerine Aye'nin Tutankhamun'u gömerken tasvir edilen resimleri çizildiğine ilişkin kanıtlar bulunmuştur. Bu da mezarın Nefertiti için yapılmış olduğu iddiasını güçlendirir.
Yakın zamanda, 2022'nin Eylül ayında, Mısır'daki Eski Eserlerden Sorumlu Devlet Bakanı Zahi Hawass, birinin Nefertiti olabileceğine inandığı birkaç isimsiz mumyanın keşfi hakkında bir açıklama yaptı. İspanyol The Independent gazetesine konuşan Hawass, "Ekim ayında Tutankhamun'un karısı Ankhesenamun ve annesi Nefertiti'nin mumyasının keşfini açıklayabileceğiz" dedi.
Fakat bu iddialar halen kanıtlanmış değildir.

Nefertiti büstü 1912'de Alman arkeolog Ludwig Borchardt ve ekibi tarafından bulunmuştur. Boyanmış kireçtaşından yapılmış büst, Nefertiti'nin yüzünün ve boynunun zarafetini ve güzelliğini gözler önüne sermektedir. Kraliçenin gözleri ve dudakları makyajlı gibi gözükür. Büstün kafasındaki benzersiz mavi taç geometrik desenlerle süslüdür.
Ludwig Borchardt'ın, Nefertiti'nin renkli büstünü kesin bir bilgi olmamakla birlikte Berlin'e gayri meşru yollardan götürdüğüne dair bazı ifadeler ve düşünceler söz konusu olmuştur. Nefertiti'nin renkli büstü günümüzde Berlin'de sergilenmektedir. İlk kez 1924'te sergiye açılmıştır. Günümüzde de Mısır ile Almanya arasında iadesi konusunda Mısır tarafından çalışmalar devam etmektedir, lakin olumlu bir sonuca ulaşılamamıştır.

Oyun hamuru (italyanca. plastilina, yunanca. πλαστός — sıva kalıplama) kil modelleme türüdür. Kalsiyum tuzları, petrol jölesi ve yağ asidilerden yapılmış macun benzeri bir modelleme malzemesidir. İsim Giochi Preziosi'nin kayıtlı ticari markasıdır. Oyun hamuru, çocuk oyuncağı için yaygın olarak, aynı zamanda daha resmi veya kalıcı yapılar için modelleme aracı olarak kullanılmaktadır. Kuruma özelliğinden dolayı, stop-motion animasyonu için popüler bir seçimdir.
Oyun hamuru daha önce kurutmayı önleyen balmumu, hayvan yağı ve diğer maddelerin ilavesi ile saflaştırılmış ve ezilmiş kil tozundan yapılmıştır. Günümüzde, yüksek molekül ağırlıklı polietilen (VMPE), polivinil klorür (PVC), kauçuklar ve diğer yüksek teknoloji ürünü malzemeler de oyun hamuru üretiminde kullanılmaktadır. Çeşitli renklerde oluyor. Heykel işleri, küçük modeller, kük formlu eserler için eskiz şekilleri gerçekleştirmeğe hizmet eder. Dünya üzerinde [[]], Play-Doh ve Hasbro gibi büyük markalar vardır.

İngiltere'nin Batha şehrinde bir sanat öğretmeni William Harbutt, hamur'u 1897'de formüle etti. Harbutt, heykel öğrencileri için kurutmayan bir kil düşündü. Havaya maruz bırakılmayan kuru, toksik olmayan, steril, yumuşak ve yumuşak bir kil oluşturdu.
Harbutt 1899'da bir patent aldı ve 1900'de Bathampton'daki bir fabrikada ticari üretim başladı. Orijinal Plasticine gri renkte idi. İlk satış için halka dört renk üretildi. Plasticine, çocuklarla popülerdi, eğitim sanatları okullarında yaygın bir şekilde kullanıldı ve çok çeşitli kullanımlar buldu (örneğin alçı kalıpları ve plastikler).
Harbutt Company, Noddy, Mr. Men ve Paddington Ayısı gibi çocuk öykülerinin karakterlerine dayanan modelleme kitleri üreterek hamur'u çocuk oyuncağı olarak pazarladı. Orijinal Plasticine fabrikası 1963'te yangınla yok edildi ve yerini modern bir bina aldı. Harbutt şirketi, 1983 yılına kadar "Plasticine" üretti.
Colorforms şirketi, 1979 yılından 1984 yılına kadar hamur'un önde gelen Amerikalı lisans sahibi oldu. Görünüşe göre farklı bir tebeşir bileşiği kullanılması ürün uyuşmazlığına neden oldu ve ABD versiyonu orijinal karışımdan daha düşük kabul edildi.
Bluebird Toys şirketi, Harbutt'un ana şirketi olan Peter Pan'u satın aldı. 1998'de Mattel Bluebird'ü satın aldı. Daha sonra marka, model boyaları ve Airfix model kiti markasının sahibi olan Humbrol Ltd'ye satıldı. Flair Leisure, 2005 yılında Humbrol'dan markayı lisansladı ve Plasticine'yi yeniden başlattı. Bir yıl sonra Humbrol yönetimine girince, markayı tamamen satın aldı.

Hamur içeriği yaklaşık% 65 hacim arttırıcı ajan gıda katkısı (esas olarak alçı taşı),% 10 petrol jölesi,% 5 kireç,% 10 lanolin ve stearik asittir. Ateşle sertleşemez, sıcaklığa maruz kaldıkça erir ve daha yüksek sıcaklıklarda yanıcıdır.
Madalya ve madenî para çalışması için, T derecesi en sert plastik gibi kabul edilebilir. Petrolatum (sınıf PS) -% 32, parafin (derece T) -% 8, kolofan (derece A)% 4.5, motor yağları (derece 45) % 3.97, çinko beyaz (M-1 sınıfı)% -4.8, kaolin (dereceler P-1-C) -% 46.5, siyahı gaz -% 0.23, (kil grimsi bir renk verir, kurum gazının krom oksit ile yerini almasıyla yeşilimsi bir renk elde edilir) içerir. Modern metalistler, hamura ilaveten, erimiş bir model üzerinde bronz ve dökme demirden hassas döküm için kullanılan bir mum bileşimini kullanmaktadırlar. Bu bileşim % 30 balmumu,% 35 parafin ve% 35 stearin içerir. Buna ek olarak, bazen madalya sahipleri refraktör kil ile çalışırlar ve daha sonra yakarlar.
Başka bir tür olan yumuşak plastik petrolatum (PS notu) -% 38.7, parafin (derece T) -% 4.9, çam kozalak parçaları (derece A) -% 1.067, motor yağı (derece 45)% 4.9, kaolin (derece P-1-C) -% 49.9, krom oksit -% 0.5, siyah karbon -% 0.039 içerebilir.
Çinko oksit eklendikten sonra oyun hamuru madalya çalışması için uygun olabilir. Hamurda ek olarak, modern modelleme için bir mum bileşimi kullanır. Bu mum bileşimi %30 balmumu, %35 parafin ve %35 stearinden oluşur. Ek olarak, bazen ateşe dayanıklı kil kullanılır ve daha sonra ateşlenir.

Hamur ve benzeri malzemeler kil animasyonunda sıklıkla kullanılır. Başlıca savunucularından biri, Aardman Animations'dan Nick Park'tır. Nick Park, dört Akademi Ödülü kazanan Wallace ve Gromit kısa filmlerinde hamur'da modellenen karakterleri kullanmaktadır.

Silly Putty
Polimer kil

Partenon (Antik Yunanca: Παρθενών; Modern Yunanca: Παρθενώνας), Athena'nın tapınağıdır, MÖ 5. yüzyılda Atina Akropolisi'nde inşa edilmiştir.
Antik Yunan'dan günümüze kalan yapılar arasında en iyi bilinenidir ve Antik Yunan mimarisinin en büyük eseri olarak kabul edilir. Tamamen mermerden inşa edilen tapınağın mimarları İktinos ve Kallikrates'tir. Dış cephesinde kullanılan heykeltıraşlığın, Yunan sanatının en yüksek noktası olduğu düşünülür. Dünyanın en büyük kültürel abidelerinden biri olarak Partenon, Antik Yunan'ın ve Atina demokrasisinin de sembolüdür. Tapınak Dor düzeni ile inşa edilmiştir.
Partenon isminin Athena Parthenos'un kült heykelinden geldiği sanılmaktadır. Bu heykel Fidias tarafından fildişi ve altın kullanılarak yapılmıştır, Athena'nın sıfatı Partenos (παρθένος, bakire) tanrıçanın bekaretini simgelemektedir.
Altın oranın insanoğlu tarafından ilk uygulamalarından biridir. cepheden bakıldığında, genişliğinin yüksekliğine oranı, neredeyse tam olarak altın oran'a eşittir. Kutsal iç mekânda (naos) çatıyı destekleyen U biçiminde iki katlı sütun sıraları, Dor üslubundaki dış sütun sıralarından farklı olarak İon Düzeni'ndedir. Yapıdaki İon özelliklerinden biri de naos dış duvarının üst kısmı boyunca uzanan figürlü bir frize sahip olmasıdır. Modern araştırmalar ve Vitruvius gibi Antik Çağ yazarlarının aktarımları, Parthenon'u inşa eden mimarların tapınağı ideal oranlar sistemine göre tasarladıklarını ve yapının görünümünde ortaya çıkan optik yanılmalara çözümler getirdiklerini ortaya koymuştur. Tapınağın kısa tarafında 8, uzun tarafında 17 sütun bulunur. Dış sütun sıralarının birbirine oranı 4/9, aritmetik ifade ile x=2y+1'dir. Bu oran, aynı zamanda kutsal mekânı sınırlayan (naos) duvarlarının ve tapınağın yükseldiği üst tabanın (stylobatın) kenar ölçülerinin sayısal değerine (1/2.25) ve saçaklık dahil olmak üzere tapınağın yüksekliğinin genişliğine oranına ve sütun çaplarının sütunlar arasındaki mesafeye oranına eşittir. Yapının her yerinde dikkatlice uygulanmış bu oranlar sistemi, dönem heykeltıraşları gibi Parthenon'un mimarlarının da ideal görünüme uyumlu sayısal oranlara bağlı kalınarak ulaşılacağına inandıklarını açıkça göstermektedir.

Partenon, Perslerin MÖ 480'de eski Athena tapınağını yok etmesinden sonra yapılmıştır. Birçok Yunan tapınağı gibi Partenon da hazine olarak kullanılmıştır.
6. yüzyılda Partenon,
Bakire Meryem'e adanan bir kiliseye çevrilmiştir. Osmanlı Devleti'nin fethinden sonra 1456 yılında ise cami olarak kullanılmaya başlanmış ve yanına bir minare eklenmiştir. 1687'de Türkler burayı cephanelik olarak kullanırken, bina Venedik tarafından bombardımana tutulmuştur. Patlamalar, tapınağa ciddi biçimde zarar vermiştir. Daha sonra Venediklilerin eline geçen Parthenon'a eklenen minare yıkılıp yerine (bugün var olmayan) çan kulesi yapılmış ve Parthenon, Katolik kilisesine çevrilmiştir.
Yunan isyanı sırasında Yunanlar tarafından savunma amaçlı olarak da kullanılmıştır. 19. yüzyılda heykel parçaları Lord Elgin tarafından İngiltere'ye taşınmıştır ve şu anda Britanya Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu eserlerin Yunanistan'a gönderilip gönderilmeyeceği halen tartışılmaktadır.

Hellenic Ministry of Culture — The Acropolis of Athens: The Parthenon (Resmî site)
The Acropolis Restoration Project (Yunan hükûmeti sitesi)
Acropolis of Athens - AcropolisofAthens.gr - one monument, one heritage 15 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Restitution of the Parthenon Marbles
Parthenon 2004 - The Campaign to Return the Parthenon Marbles to Athens 10 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marbles Reunited 7 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United Parthenon
UNESCO World Heritage Centre - Acropolis, Athens11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Metropolitan Government of Nashville and Davidson County — The Parthenon28 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Plastik; karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O), azot (N) ve diğer organik ya da inorganik elementlerin oluşturduğu monomer adı verilen; basit yapıdaki moleküllü gruplardaki bağın koparılarak polimer adı verilen uzun ve zincirli bir yapıya dönüştürülmesi ile elde edilen malzemelere verilen isimdir. Plastik kelimesi, "şekillendirilebilen veya kalıplanabilen" anlamına gelen Yunanca πλαστικός (plastikos) ve "kalıplanmış" anlamına gelen πλαστός (plastos) kelimesinden türetilmiştir.
Örneğin; Etilen bir monomerdir. Bu monomerden oluşturulan polietilen ise polimerdir. En çok kullanılan plastiklerin başında gelir.
Tanımdan anlaşılacağı üzere plastikler doğada hazır bulunmaz, doğadaki elementlere insan tarafından müdahale edilmesi ile elde edilir.Elde edilmesi belli bir sıcaklık ve basınç altında, katalizör kullanılarak monomerlerin reaksiyona sokulması ile olur. Plastik ilk üretildiğinde toz, reçine veya granül hâlde olabilir.

Dünyanın ilk tam sentetik plastiği, 1907'de Leo Hendrik Baekeland tarafından New York'ta icat edilen Bakalit idi. Birçok kimyager, plastiğin malzeme bilimine katkıda bulunmuştur. "Polimer kimyasının babası" olarak anılan Nobel ödüllü Hermann Staudinger ve "polimer fiziğinin babası" olarak bilinen Herman Francis Mark bunun bir örneğidir.
Plastikler, ana bileşen olarak polimerler kullanan çok çeşitli sentetik veya yarı sentetik malzemelerdir. Plastisiteleri, plastiklerin çeşitli şekillerde katı nesnelere kalıplanmasını, ekstrüzyon edilmesini veya basınçlı kalıplama'nı mümkün kılar. Bu, esnek ve üretilmenin ucuz olması gibi çok çeşitli diğer özellikler, yaygın kullanımına yol açmıştır. Plastikler tipik olarak insan endüstriyel sistemleri aracılığıyla yapılır. Modern plastiklerin çoğu, doğal gaz veya petrol gibi fosil yakıt bazlı petrokimyasal'lardan elde edilir. Ancak son endüstriyel yöntemler, mısır veya pamuk türevleri gibi yenilenebilir malzemelerden yapılmış varyantları kullanır.
1950 ile 2017 arasında 9,2 milyar ton plastik üretildiği tahmin ediliyor. Bu plastiğin yarısından fazlası 2004'ten beri üretildi. 2020'de 400 milyon ton plastik üretildi. Plastik talebindeki küresel eğilimler devam ederse, 2050 yılına kadar yıllık küresel plastik üretiminin 1.100 milyon tonun üzerine çıkacağı tahmin ediliyor.
20. yüzyılın başlarından itibaren plastiklerin başarısı ve egemenliği, doğal ekosistemlerde yavaş parçalanma hızları nedeniyle yaygın çevre sorunlarına neden olmuştur. 20. yüzyılın sonlarına doğru plastik endüstrisi, bir yandan saf plastik üretmeye devam ederken diğer yandan çevresel kaygıları hafifletmek ve plastik kirliliği sorumluluğunu tüketiciye yüklemek için plastik atıklar'ın geri dönüşümü teşvik etti. Deniz plastik kirliliği de 21. yüzyılda en etkili sorunlardan biri olmuştur.
Gelişmiş ekonomilerde, plastiğin yaklaşık üçte biri ambalajlamada ve kabaca aynısı, boru tesisatı, sıhhi tesisat veya vinil kaplama gibi uygulamalarda kullanılır.

Plastikler temel olarak 3 ana grup altında toplanmaktadır. Bunlar;

Termoplastik
Termoset
Elastomer 
Bu plastik türlerinin yanı sıra günümüzde artan plastik kirliliği, yasal yükümlülüklerde yapılan değişiklikler ve toplumsal çevre bilincindeki artış sebebiyle, doğada güneş ışığı ve mikroorganizmalar yardımıyla parçalanabilen Biyobozunur plastik türevleride üretilmeye başlanmıştır.
Günümüzde plastikler genellikle, ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden üretilmektedir. Yapılan araştırmalara göre yeryüzündeki petrolün sadece %4'lük bir kısmı plastik üretimi için kullanılmaktadır.
Plastik, diğer ham maddelerle karşılaştırıldığında daha ucuz ve ürün imalatının hızlı ve kolay olması sebebiyle sıklıkla tercih edilmektedir. En başta ambalaj sektörü olmak üzere beyaz eşya, otomotiv, yapı, elektronik ve medikal gibi pek çok sektörde kullanılmaktadır.
Pek çok sektörde kullanılıyor olması beraberinde büyük bir üretim hacmi gereksinimi de getirmektedir. Bu gereksinim genellikle Plastik enjeksiyon prosesi ile yapılan üretimle karşılanmaktadır.

Polietilen (Polyethylene) (PE): Geniş bir kullanım alanı vardır.
Polipropilen (Polypropylene) (PP): Yaygın kullanılan plastiklerdendir. Otomobil yan sanayinde, bahçe mobilyalarında vb. yerlerde kullanılır.
Polistiren (Polystyrene) (PS): Paketleme, elektronik ve beyaz eşyaların plastik kısımları vb. kullanım alanları vardır.
Polietilen tereftalat (Polyethylene terephthalate) (PET veya PETE): PET, polyester ailesindeki en yaygın polimerdir. Pet şişe ismi bu malzemeden gelmektedir. Yüksek mukavemet özelliğinden dolayı sentetik kumaşlarda da yaygın olarak kullanılmaktadır.
Polyamid (Polyamide) (PA) (Nylon): Fiber, diş fırçası kılları, misina vb. kullanım alanları vardır.
Polivinil klorür (Polyvinyl chloride) (PVC): Boru, profil vb. imalatında kullanılır.
Polikarbonat (Polycarbonate) (PC): CD, gözlük vb. imalatında kullanılır. Alevi iletmeme ve kendini söndürme özelliğine sahiptir.
Akrilonitril bütadien stiren (Acrylonitrile butadiene styrene) (ABS): Elektronik aletlerin plastik aksamında yaygın olarak kullanılır.
Poliviniliden klorür (Polyvinylidene chloride) (PVDC) (Saran): Yiyecek paketlemede kullanılır.

Greenpeace Akdeniz Plastik Kampanyası 18 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plastik Sanayicileri Araştırma Geliştirme ve Eğitim Vakfı - PAGEV 16 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plastik Sanayicileri Derneği - PAGDER 19 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plastik Sanayicileri Federasyonu - PLASFED 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Plastik Haber Portalı - PLASTONLİNE 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı - ÇEVKO 31 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ambalaj Sanayicileri Derneği 15 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnsanın çevre üzerindeki etkisi
Plastik terimleri
OXO-biyobozunma
Biyopolimer
Biyoplastik
Selofan

Plastik sanatlar, kalıplanabilen veya şekil verilebilen (plastik niteliğe sahip) boya, kil, alçı taşı gibi malzemelerin uygulanmasıyla oluşturulan resim, heykel, çizim, vb. sanat dallarının tümüne verilen genel addır. Bu kavram günümüzde görsel kültür olarak da kullanılmaktadır.
Hartmann'a göre sanat dalları dörde ayrılır;

Grafik
Yazı sanatı
Resim
Heykel
Hartmann, resmi plastik sanatlardan ayrı tutmuştur. Bunun nedeni, resmin iki boyutlu olmasıdır. Plastik sanatlar ise üç boyutludur. Bir sanatı plastik olarak kabul edebilmek için onun her cephesinden seyredilebilir olması gerekir. Sanat nesnesi olarak kabul edilen objenin sağından, solundan, önünden, arkasından, üstünden, altından bakılabilmeli. Bu açıdan baktığımızda resim, fotoğraf, grafik, hat, minyatür, tezhip gibi sanatlar plastik sanatlar içerisine girmez.

Pleksi, renkli ve renksiz çeşidi bulunan plastik camdır. Poli(metil metakrilat) (PMMA), metil metakrilat'tan türetilen bir sentetik polimerdir. Mühendislik plastiği olduğundan, şeffaf bir termoplastiktir.
PMMA aynı zamanda akrilik, akrilik cam olarak bilindiği gibi Crylux, Plexiglas, Acrylite, Astariglas, Lucite, Perclax, Perspex ve Pleksi ticarî isimleri ve markaları ile de bilinir.
Bu plastik, camın hafif veya kırılmaya karşı dayanıklı bir alternatifi olarak genellikle tabaka hâlinde kullanılır.
Kristalimsi olmayan camsı bir madde olduğundan genellikle teknik olarak bir cam türü olarak sınıflandırılır - bu nedenle, "akrilik cam" da denilir.
Saydam ve yarı saydam olabilir. Kolay işlenebilen, kesilebilen delinebilen, hafif bir plastik yapısı vardır. Piyasada genellikle 1,5-2,5mm kalınlığında düz levhalar hâlinde bulunur. 90 °C sıcaklıkta ya da 90 °C - 115 °C de etüvde ısıtılarak yumuşatılır. Böylece kalıplanarak istenilen biçim verilebilir. Camdan daha dayanıklı ve hafiftir. Tek dezavantajı termodinamik bir yapıda olduğundan yanmaya karşı dayanıklılığı daha azdır. (Döküm) Pleksiglas, istenen her şekle rahatlıkla uygulanma imkânı verir. Pleksiglasların en büyük özelliği döküm levha olmasıdır. Pleksiglas kullanıcılarını imalat aşamasında zor durumda bırakmaz. Pleksiglas ekstruder lavhalar gibi kesimde, şişirmede ve şekillendirmede problem çıkarmaz. Genleşme katsayısı, yoğunluk, yumuşama noktası, sertlik gibi teknik özellikleri standartlara uygun ve polimer sayısı yüksektir.

• Işık geçirgenliği yüksek ve darbelere karşı dayanıkdır. Pleksiglas’ın ışık geçirgenliği cama oranla %92’dir. Darbelere karşı dayanıklılığı ise camda 6 kat daha fazladır. Keskin kenarlı değildir. Yaralanmalara sebep olmaz. Isı geçirgenliği camdan %20 daha azdır.
• (Döküm) pleksiglas iklim şartlarına karşı dirençlidir. Opak, şeffaf ve floresan renklerde üretilir ve plastiklere oranla iklim şartlarına daha dirençlidir. Solmaz, kırılmaz. İç ve dış mekanlarda rahatlıkla kullanılır.
• (Döküm) pleksiglas ısıya dayanıklıdır. Döküm Pleksiglas kalınlıklarına göre 75 °C’den itibaran yumuşar ve şekil vermeye hazır hale gelir.
• (Döküm) Pleksiglas bakır sertliğindedir.
• (Döküm) Pleksiglas’a istenen form rahatlıkla verilir. İstenen forma girmesi için Alglas Pleksi’ye 120°-150 °C’e yeterlidir. Soğuduktan sonra verdiğiniz form sabit kalır.

Pleksi veya pleksiglasların kullanım alanlarını masa ve sehpa ayakları, diş hekimliği, dekorasyon ve iç mimari, merdiven küpeşte ve trabzanları, ev ve büro mobilyaları, aydınlatma elemanları, antika teşhir üniteleri, tekne, yat dekorasyon ve aksesuarları, banyo ve mutfak aksesuarları, yatak başları, vitrin standları, hediyelik eşya, takı ve endüstriyel alanlardır.

Ressamların soyadlarına göre alfabetik listesi için bakınız:Ressamlar Listesi (soyadlara göre alfabetik)
Aşağıda ilk adlarına göre göre alfabetik olarak ressamların listesi yer almaktadır. Listeye ek yaparak Vikipedi'nin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Çoban Ressam (Süleyman Şahin) (1949-)
Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

İbrahim Çallı (1882-1960)
İsmail Acar (1971-)
İvan Kliun (1873-1943)
İsmet Değirmenci (1964-)
Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Quentin Matsys (ca.1466-1530)

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Ugo Nespolo (1941-)
Uğurcan Akyüz (1961-)
Ulrich Leman (1885-1988)

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Xul Solar (1887-1963)

Sayfanın başı

Heykeltıraşlar listesi
Ressamlar Listesi (soyadlara göre alfabetik)

Artcyclopedia6 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Modern Painters Homepages22 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ressamların ilk adlarına göre alfabetik listesi için bakınız:Ressamlar Listesi (ilk adlara göre alfabetik).
Aşağıda soyadlarına  göre alfabetik olarak ressamların listesi yer almaktadır. Listeye ek yaparak Vikipedi'nin gelişimine katkıda bulunabilirsiniz.

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

İbrahim Çallı (1882-1960)
Nevin Çokay (1930-)
Mümtaz Çeltik (1950-)
Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Mümtaz Işıngör
Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Sayfanın başı

Heykeltıraşlar listesi
Ressamlar listesi (ilk adlara göre alfabetik)

Artcyclopedia6 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Modern Painters Homepages22 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sabuntaşı (steatit veya sabun kayası olarak da bilinir), bir tür metamorfik kayaç olan talk-şisttir. Magnezyum açısından zengin mineral talktan oluşur. Dinamotermal, metamorfizma  ve metasomatizm ile üretilir. Tektonik plakaların dağıldığı bölgelerde meydana gelen sıvı akışı ve erime olmadan kayaları ısı ve basınca göre değiştirir. Binlerce yıldır oymak için bir ortam olmuştur.

Petrolojik olarak sabuntaşı, değişen miktarlarda klorit ve amfibol içeren talktan (tipik olarak tremolit, anthofilit ve cummingtonite, eski adı magnezyokummingtonit) ve eser miktarda demir-krom oksitlerden oluşur. Bu  şistoz veya masif olabilir. Sabuntaşı, ultramafik protolitlerin (örneğin dünit veya serpantinit) metamorfizması ve silisli dolomitlerin metasomatizmasıyla oluşur. Kütle olarak," saf " steatit tahminen %63.37 silika, %31.88 magnezya ve %4.74 sudan oluşur. Genellikle Cao veya Al2O3 gibi az miktarda bulunan başka oksitler de içerir. Talk' a çok benzeyen bir mineral olan pirofilit, fiziksel özellikleri ve endüstriyel kullanımları benzer olduğu ve aynı zamanda bir oyma malzemesi olarak da yaygın kullanıldığı için genel olarak sabuntaşı olarak adlandırılır. Ancak bu mineral genellikle sabuntaşı gibi sabunlu bir his vermez.

Sabuntaşı, yüksek talk içeriğinden dolayı nispeten yumuşaktır ve Talk, Mohs sertlik ölçeğinde 1'lik bir tanımlayıcı değere sahiptir. Daha yumuşak kalitelerde dokunulduğunda sabun gibi hissedilir bundan dolayı aynı adlandırılır. Sabuntaşı için sabit bir sertlik verilmez çünkü içerdiği talk miktarı, tezgahta kullanılacak gibi mimari kalitelerde %30'a kadar, oyma kaliteleri içinse %80 oranında farklılık gösterir. Sabuntaşını oyması kolaydır aynı zamanda ısıya dayanıklıdır ve yüksek ısı depolama kapasitesine sahiptir. Bu sebeple binlerce yıldır pişirme ve ısıtma ekipmanlarında kullanılmaktadır.
Sabuntaşı, dayanıklılığı ve elektriksel özellikleri nedeniyle genellikle konut ve elektrik bileşenleri için yalıtkan olarak kullanılır. Çünkü ateşlemeden önce karmaşık şekillere bastırılabilir. Sabuntaşı, enstatit ve cristobalite 1,000–1,200 °C (1,830–2,190 °F) sıcaklığında ısıtıldığında dönüşümlere uğrar; Mohs ölçeğinde bu, 5.5 - 6.5 sertlik bir artışa karşılık gelir.

Arktik halklar tarafından yapılan bir kandil türü olan Qulliq, sabuntaşı lambalar olarak da bilinir. Bu tür bir lamba, Inuit halkının evlerindeki en önemli mobilya eşyasıydı. Eski Mısır Scarab mühürleri / muskaları en çok camlı steatitten yapılmıştır. Sabuntaşı, işlemeli tasarımlar, heykel, bardak altlığı, mutfak tezgahı ve lavabolar için kullanılır. Inuitler genellikle geleneksel oymalar için sabuntaşını kullanırdı.
Bazı Kızılderili kabileleri kaseler, pişirme kapları ve sabuntaşından başka nesneler yapardı; tarihsel olarak, Geç Arkaik arkeolojik dönemde yaygındı.
Yerel olarak çıkarılan sabuntaşı, 19. yüzyılda kuzeydoğu Georgia, ABD, Dahlonega ve Cleveland çevresindeki mezar işaretleyicileri için basit bir tarla taşıydı ve mezar işaretleri için kullanıldı.
Küçük sabuntaşı blokları (8" x 10" x 1") ocakta veya ateşin yakınında ısıtılır, soğuk yatak örtülerini ısıtmak veya kızak yaparken elleri ve ayakları rahat tutmak için kullanılmıştır.
Sabuntaşı Kuzey Avrupa'da bol miktarda bulunur. Vikingler sabuntaşını doğrudan taş yüzeyinden oydular ve  pişirme kaplarına dönüştürdüler. Bu kapları yurtiçinde ve yurtdışında sattılar.
Shetland'da, gemilerin deniz ve süt yağlarını işlemek için kullanıldığına dair kanıtlar vardır. Aralarında Nidaros Katedrali de dahil olmak üzere sabuntaşından yapılmış birkaç Ortaçağ binası günümüze kadar korunmuştur. Sabuntaşı, yüksek yoğunluğu ve mangeziti(MgCO3) nedeniyle ısıyı emebildiğinden ve eşit olarak yayabildiğinden bazen şömine çevrelerinin yapımında, odun sobalarının kaplamasında ve odun yakan duvar ısıtıcıları için tercih edilen malzeme olarak kullanılır. Malzemenin çalışma kolaylığı ve "sessiz taş" özelliğinden dolayı tezgah ve banyo fayanslarında da kullanılır. Yıpranmış veya yaşlı bir görünüm, patina geliştikçe zamanla doğal olarak ortaya çıkar.
İran'ın güneydoğusundaki Tepe Yahya antik ticaret kenti, M.Ö. beşinci ile üçüncü bin yıl içinde sabuntaşı üretimi ve dağıtımı için bir merkeziydi. Minoan Girit'te de kullanılmıştır. Knossos Sarayı'ndaki arkeolojik kurtarma, steatitten yapılmış muhteşem bir libasyon tablosu içermektedir. Batı Nijerya'nın Yoruba sakinleri, arkeologların yaşam sürelerinin yaklaşık yarısı kadar yüzlerce erkek ve kadın heykelini keşfettikleri Esie' de, özellikle  birkaç heykel yapmak için sabuntaşı kullandılar. Ife'nin Yoruba'sında ayrıca batıl inançla "Oranmiyan' ın asası" olarak adlandırılan sabuntaşından metal çivili minyatür bir dikilitaş üretti.

Sabuntaşı, Hindistan'da yüzyıllardır oyma için araç olarak kullanılmıştır. Dünya çapındaki talebi karşılamak için sabuntaşı madenciliği, Hindistan kaplanlarının yaşam alanlarını tehdit ediyor. Brezilya'da, özellikle Minas Gerais eyaletindeki sabuntaşı madenlerinin bolluğu nedeniyle, yerel zanaatkarlar hala tencere, tava, şarap bardakları, heykeller, mücevher kutuları, bardak altlıkları ve vazolar üretiyorlar.  Bu el sanatları genellikle eyalette bulunan sokak pazarlarında satılır. En eski şehirlerden bazıları, özellikle Congonhas, Tiradentes ve Ouro Preto, hala sömürge zamanlarından kalma sabuntaşı ile döşeli sokaklara sahiptirler. Bazı Yerli Amerikalılar sigara pipoları için sabuntaşı kullanırlar; farklı kültürlerin eserleri arasında çok sayıda örnek bulunmuş ve bugün hala kullanılmaktadır. Düşük ısı iletimi, boru rahatsız edici bir şekilde ısınmadan uzun süre sigara içilmesine izin verir. Yerel hayvanların boruları ve dekoratif oymaları, Orta Avustralya'daki  Avustralyalı Aborijin sanatçı Erlikilyika (c. 1865-c.1930) tarafından sabuntaşından yapılmıştır.  Bazı odun sobaları, yararlı termal ve yangına dayanıklı özelliklerinden yararlanmak için sabuntaşı kullanır. Sabuntaşı, Çin mühürlerini oymak için de kullanılır.
Şu anda, sabuntaşı en çok tezgah, yer karoları, duş tekneleri ve iç yüzey kaplaması gibi mimari uygulamalar için kullanılmaktadır.
Aktif Kuzey Amerika sabuntaşı madenleri, Kanada sabuntaşı tarafından pazarlanan ürünlerle Quebec şehrinin güneyinden birini içerir. Barretts Minerals Company tarafından çıkarılmış Beaverhead County, Montana'daki Treasure and Regal madenleri ve Alberene Soapstone Company tarafından işletilen bir diğer maden Central Virginia'dadır. Mimari sabuntaşı Kanada, Brezilya, Hindistan ve Finlandiya'da çıkarılıyor ve Amerika Birleşik Devletleri'ne ithal ediliyor.
Kaynakçılar ve imalatçılar, ısıya dayanıklılığı nedeniyle sabuntaşını işaretleyici olarak kullanırlar; ısı uygulandığında görünür kalır. Ayrıca terziler, marangozlar ve diğer zanaatkârlar tarafından uzun yıllardır bir işaretleme aracı olarak kullanılmaktadır çünkü izleri görünür ve kalıcı değildir. Sabuntaşı, kalay, gümüş gibi yumuşak metallerden oluşan nesnelerin dökümü için kalıp oluşturulmasında kullanılabiliir. Yumuşak taş kolayca oyulur ve ısıtma ile bozulmaz. Sabuntaşının kaygan yüzeyi, bitmiş nesnenin kolayca çıkarılmasını sağlar.
Sabuntaşları dondurucuya konabilir ve daha sonra alkollü içeceklerin etkisini azaltmadan soğutmak için buz küpleri yerine kullanılabilir. Bazen viski taşları olarak adlandırılan bu taş ilk olarak 2007 civarında tanıtıldı. Çoğu viski taşı, doğal sabuntaşının yumuşak görünümünü koruyarak yarı cilalı bir yüzeye sahipken diğerleri son derece cilalıdır.
Steatit seramikler, nominal bileşimi (MgO)3(SiO2)4'ten düşük maliyetli çift eksenli porselenleridir.
Steatit, esas olarak fayans, pullar, burçlar, boncuklar ve pigmentler gibi uygulamalarda elektrik geçirmez ve ısı yalıtım gibi özellikleri için kullanılır. Ayrıca, büyük mekanik yüklere, örneğin direk radyatör izolatörlerine dayanması gereken yüksek voltajlı izolatörler için de kullanılır.

İnsanlar işyerinde sabuntaşına nefes alarak, cilt teması veya göz temasıyla maruz kalabilirler.

İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi, işyerinde sabuntaşı maruziyeti için yasal sınırı (izin verilen maruz kalma sınırı), 8 saatlik bir iş gününde fit küp başına 20 milyon parçacık olarak belirlemiştir. Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü, 8 saatlik bir iş günü boyunca önerilen 6 mg / m³ toplam maruziyet ve 3 mg / m³ solunum maruziyeti olarak  maruz kalma limiti belirlemiştir. 3000 mg / m³ seviyelerinde, sabuntaşı yaşam ve sağlık için tehlikelidir.

Sadece Combarbala, Şili'de çıkarılan Combarbalite taşı, birçok rengi ile bilinir. Madencilik sırasında görünmese de, rafine edildikten sonra ortaya çıkarlar.
Palewa ve Gorara taşları Hint sabuntaşı türleridir.
Sabuntaşı için çeşitli bölgesel ve pazarlama isimleri kullanılmaktadır.

Sac, levha haline getirilmiş metal, özellikle demir malzeme. Kalın levhaların silindirler arasından geçirilmesiyle, yani haddeleme ile elde edilir. Sıcak olarak yapılan ilk haddelemeden sonra, düzgün bir yüzey elde etmesi için, soğuk haddeleme yapılır. Değişik kalınlıklarda olan bu saclar, belirli standart ölçüler dahilinde veya şeritler halinde kesilir. Bu işlem iki tane merdane ile yapılır.
Çeşitli tekerlekli vasıtaların kapakları, gemi gövdeleri ve pek çok teknolojik uygulama sahası yanında sacların en önemli kullanılma alanlarından biri de elektrik araçlarıdır. Elektrik motorlarının rotor, stator sargılarının ve transformatör sargılarının çekirdeğini silisyumlu sac demetleri teşkil eder. Silisli sacların en önemli özelliği, taşıdığı silisyum sayesinde manyetik kayıpları minimuma indirmesi ve neticede verimi arttırmasıdır. Ayrıca demire katılan bu silis, demirin manyetik özelliklerinde zamanla meydana gelebilecek değişiklikleri azaltarak, demiri daha kararlı hale getirir. Haddeleme sırasında sac kristallerinin belirli bir doğrultuda yönelmesi sacın manyetik özellikler bakımından kalitesinin artmasına ve belirli bir manyetik devre için daha az saca ihtiyaç göstermesine sebep olur.

Sanal müze veya E-müze, 1990'lı yılların başından itibaren teknolojik gelişimin hızıyla birlikte müzelerin iletişim sağlamaya yönelik olarak interneti kullanmaya başlamaları ile ortaya çıkmış bir kavramdır Sanal Müze, farklı medya olanaklarından yararlanılarak hazırlanmış sayısal nesneleri ve bunlara ait bilgileri barındıran, ziyaretçi ile iletişimin kesintisiz olduğu ve çeşitli erişim şekillerini karşılamak için alışıldık iletişim yöntemlerinin ötesinde olan, dünya çapında erişimini olanaklı kılmak amacıyla da fiziksel anlamda bir mekâna ihtiyaç duymayan müze şeklinde tanımlanmaktadır.

Kullanılabilecek teknolojilere her gün yenileri eklenmektedir. Ancak kullanıcı açısından genelleştirerek ele alındıgında bazı başlıklar öne çıkar. 
Sanal Müzeler, temel olarak Web Servis Tabanlı bir yapıda geliştirilmelidir. Bu yolla zaman ve mekandan bağımsız erişim sağlanır. Web servisi tüm dış platformlara veri aktaran yapıdadır. Müzeye eklenen yeni materyaller otomatik olarak servisler kanalıyla farklı web ortamlarına aktarılabilir. Ayrıca RSS (Rich Site Summary) yöntemiyle verilerin anlamsal dönüşümleri sağlanarak kullanıcının müzeye gelmeden bilgilendirme işlemi kendi sayfasına sunulur.
Müzenin, bilgisayarların veriyi okuyabileceği anlamsal bir alt yapısı bulunmalıdır. Bu olay makinenin okuyabilmesi (örn. Semantik Web 3.0) ve anlayabilmesi anlamına gelmektedir. Örnek ile açıklamak gerekirse “Koleksiyonumuzda kuvars bulunmaktadır” ifadesi bunun bir saat mi yoksa mineral mi olduğunu anlamlandıracaktır. 
Müzenin değişik platformlardan veri okuma yeteneği olmalıdır. Bu paylaşım özelliği olan diğer benzer çalışmalara atıf yapılabilmesini sağlayacaktır.
Müzenin veri sistemi veri ambarlama ve veri çıkarsama tekniğine uygun olmalıdır. "Data Miner" tekniği ile de verilerin her türlü ilişkisel modellemesi yapılabilmelidir. Örneğin ziyaretçi profiline bakarak en çok takip edilen materyal veya örneklem belirlenebilmelidir.
Örneklem uzayına sorgulayarak konum bilgilerinden veya destekçi bilgilerinden “Ne nerede, Örnek türü kimde bulunur yargısı sorgulanabilmelidir.
E-müzeler için çeşitli yapılar önerilmiştir[1]. Önerilen yapılar genelde erişim ve depolama ikilisini denetler yapıda tasarlanmaktadır. AMICO (Art Museum Image Consortium6 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) tarafından belirlenmiş veri modeli en yaygın kullanılan modeldir.
Sanal Müzenin, veri ambarı modeli ile tasarlanması önerilir. Anlamsal bağ modeli ile modellenebilmeli ve içerik arama ve veri alanları arasında denetim sınıflaması kullanılanılabilmelidir.
Yazılım Teknolojisi olarak olanaklar çok daha çeşitlidir örnek olarak PHP, JavaScript, Jquery, Perl vb. kullanılabilir. Ayrıca sistem üzerinde Google API kullanılarak konum ve ziyaretçi bilgileri tutulması ileriki dönemlerde yapılacak güncellemeler için yararlı olacaktır.
Veritabanı tum yazılımın omurgası durumundandır. İstenilen anda ve türde değişikliğe güncellemeye açık  olmalıdır. Zaman içinde eklenecek veya çıkarılacak bilgiler yapısal değişikliğe gerek duyulmadan yapılabilmelidir. Farklı materyal türleri için bağimsiz veritabanları kullanılmaldır. Örnek olarak MySQL kullanılanılabilir.
Veri tabloları hiyerarşik olarak birbirleriyle bağlanmalıdir. Gelenkesel müzelere benzer olarak kataloglama sistemi kullanılabilir.
Çok dillik desteği için etiket modeli olması önerilir. Uluslararası ziyaretler için yararlı olacaktır.
Yazılım üzerinde web servisleri yazılımları çalışması yapılabilmeli ve verilerin günümüzün olmazsa olmazı akıllı telefonlar veya kisok akranları gibi başka ortamlara taşınabilmeside sağlanmalıdır.

Müzede bulunan verilere müzenin internet sitesi aracılığıyla erişim ve sorgulama olanağı sağlanmalıdır. Bu amaçla hazırlanan Web sitesi üzerinden ziyaretçilerine aşağıda örnekleri verilen ayrıntılı bilgiler sunulabilmelidir.

Müzedeki materyallerin listelenmesi,
Müzedeki materyallerin sorgulanması,
Müzedeki katkı verenlerin sorgulanması,
Müze salonları için sanal gezi,
E-Müze ziyaretçi defterine yazı yazma,
E-Müze duyuru ve haberlerini okumak,
Bu liste sınırlı değildir ve müzenin türüne göre sorgu maddeleri artırılabilir. Buna ek olarak Materyal hakkında sunulan bilgiler gerektiğinde arttırılıp azaltılabilmelidir.
Farklı materyal türleri için bağimsiz veritabanlarının olması bu nedenle önemlidir. Materyal türüne göre de farklı bilgilerin sunumu sağlanabilmelidir. Bu şekilde ziyaretçinin ilgi alanına göre gerek gördüğü ayrıntılara ulaşabilmesi sağlanmalıdır.

Sanal geziler, genel olarak ziyaret edilen ortamda istenilen bir yöne bakabilme ve ilerleme veya sabit bir noktadan çevreyi izleme (panoramik) olarak sınıflanabilir. İlk seçenekte ziyaretçi bilgisayarın bazı özel yazılımları (Ör: Ipix, QuickTime vb.) içermesi gerekirken ikinci seçenekte her bakış açısı, bir fotoğraf karesindeki gibi doğru orantılara sahiptir. Bu gerçekliğinden ötürü perspektif görüntüleme tercih edilmektedir. Kullanıcı seçilen resim üzerinde, fare veya tuşlar yardımı ile sağa, sola, hareket edebilmelidir. Sanal geziler, özellikle büyük mekânlarda yerleşen geleneksel müzeler için önemlidir. Küçük ölçekteki alana yerleşen müzeler için ise panoramik görüntü yeterli olacaktır. Herhangi bir fiziksel mekânı kullanmayan müzeler için bu seçenek, çevreyi tanıtıma veya çalışanları tanıtma gibi başka amaçlarla kullanılabilir.

Sanal medyanın veya yayınların başarısı ziyaretçi sayısı ile ölçülmektedir. Bu amaçla arama motorları ayrıntılı bilgiler sunmaktadır. Bu amaçla Google arama motoru tarafından sunulan istatistik bilgiler kullanılabilir. Bu istatistik bilgileriyle ziyaretçilerin hangi ülkeden giriş yaptığı, hangi bağlantı üzerinden geldiği, hangi anahtar kelime veya kelimeleri araştırdığı, günde kaç ziyaretçi geldiği gibi bilgiler kayıt altına alınmaktadır.
Hangi materyalin veya ayrıntılarının ne kadar çok sorgulandığının bilinmesi örnek bilgilerinin güncellenmesinde önemlidir. Eğitim açısından ele alındığında ziyaretçinin öğrenmek istediği öncelikli bilgi tanımlanmış olacak ve kullanıcı istatistiği izlenerek ileriye yönelik planlama yapılması kolaylaşacaktır.

İnternet kullanımının yaygınlaşmasına paralel olarak oldukça fazla koleksiyon resim bazlı veya panoromik görüntü olarak sanal ortama taşınmaya devam etmektedir.
Kültür Bakanlığının21 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve YerelNET27 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. web sayfasında Türkiye deki sanal gezi ve sanal müze örnekleri görmek olasıdır.
Sanal veya e-müzeler eğitim kurumları için yeni bir uygulama alanı yaratmıştır. Son yıllarda Üniversitelerde eğitime destek vermek için bu tür uygulamalara yönelmeye başlamıştır. Gerek birim bazında gerekse üniversite24 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. olarak bu tür uygulamalar, web üzerinde izleyicilerin hizmetine sunulmaya başlanmıştır.
Ayrıca her geçen gün artan sayıda özel müzeler ve kolleksiyonlara web ten ulaşılabilmektedir.

Sanat dünyası, güzel sanatların üretim, sipariş, sunum, koruma, tanıtım, arşivleme, eleştiri, alım ve satım süreçlerinin tümünde rol alan herkesi kapsayan bir terimdir. Bazen çoğul olarak, farklı yerlerde veya farklı görüşlere dayalı sanat dünyalarından bahsedildiği durumlar olsa da, genellikle tekil olarak küresel boyuttaki elit görsel sanatlar dünyasını tarif etmek için kullanılır.

"Sanat kuramı atmosferi" olarak anlamı, sanat kuramcısı Arthur Danto'nun 1964'te ortaya atılmış, daha sonraki yıllarda George Dickie tarafından da kullanılmıştır. Kurumsal sanat teorisine göre bu üretim, eleştiri, tanıtım, koruma, arşivleme ve pazarlama ağının dışında sanat var olamaz. Sanat dünyasının işlevi, moda sistemine benzer bir sistem içinde, sanat olan ve olmayan arasındaki ikililiği sürekli yenileyerek yeniden tanımlamak olarak görülebilir.

Institutional Theory of Art and the Artworld4 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sanat festivali  sanat, müzik, dans, film, güzel sanatlar, el sanatları, edebiyat, kitap vb. dahil olmak üzere çok çeşitli sanat türlerini kapsayabilecek bir festivaldir. Sanat festivallerinde müzik, edebiyat, komedi, çocuk eğlencesi, bilim veya sokak tiyatrosu gibi karma bir program yer alabilir. Genellikle bir gün, ayrıca bir hafta ile bir ay arasında değişen bir süre boyunca sunulur. Kapalı ve açık alanda düzenlenebilir. Program içindeki her olay genellikle ayrı ayrı biletlenir. Sanat festivalleri genellikle devlet, sanat yönetmenleri veya kuruluşlar tarafından düzenlenir. Bu, kuruluşların sanatsal yönünü ele alır ve tiyatro festivalleri de dahil olmak üzere farklı türleri kapsayabilir. Açık erişim, sanat festivallerini tipik olarak Glastonbury Festivali gibi hafta sonu kamp festivalleri ve Görsel Sanatlar Festivalleri'nden ayırır. Bir başka popüler sanat festivali türü de müzik festivalleridir.

Çağdaş sanat galerisi
Sanat simsarı
Sanat pazarı
Sanat sergisi
Sanat için sanat
Sanat müzesi
Sanat değerlemesi
Sanat müzayedesi
Sanat finansmanı

Sanat galerisi, görsel sanatların sergilendiği binadır. 15. yüzyılın ortalarından itibaren Batı kültürlerinde galeri popüler hale geldi. Galeride resimler, çizimler, heykeller, video, ses, performans, dekoratif sanat, el sanatları ve diğer koleksiyonlar bulunur. Sanat dünyasının bir parçası olarak çağdaş sanat galerileri iki tür sergi düzenler: bireysel ve kolektif. Bireysel galerilerde tek bir sanatçının eserleri halka sergilenmektedir. Kolektif galerilerde, galerinin büyüklüğüne bağlı olarak birkaç sanatçıların eserleri aynı anda sunulur.

Beyaz küp, kare veya dikdörtgen şeklinde, süslemelerden arındırılmış beyaz duvarlara ve genellikle tavanda bir ışık kaynağına sahip bir galeri stiline verilen addır. Tipik olarak parke veya cilalı beton zeminlere sahiptir ve bu sadelik eserlerin çerçevelenmesi işlevini görür.

Sanat müzayedesi
Sanat okulu
Sanat festivali
Sanat simsarı
Sanat pazarı
Sanat sergisi
Sanat için sanat
Sanat müzesi
Sanat festivali

Sanat müzesi veya sanat galerisi, başta görsel sanatlar olmak üzere, her türlü sanat sergisinin gerçekleştirildiği binaya veya mekâna verilen isimdir.
Sanat müzeleri kamu kuruluşları olabildikleri gibi özel kuruluşlar veya vakıflar da olabilirler. Ancak bir yapının müze olabilmesi için ilk şart sabit bir koleksiyona sahip olmasıdır. Bu mekanlarda en çok sergilenen sanat eserlerinin başında resim gelmektedir. Ayrıca heykel, süsleme sanatı, mobilya, tekstil, kostüm, çizim, pastel boya, suluboya, kolaj, basılı yayınlar, sanat kitapları, fotoğraf, yerleştirme sanatı gibi sanat dallarında da eserler sanat müzelerinde ve sanat galerilerinde sıklıkla sergilenirler. Bu mekanlar bazen performans sanatı, konser gibi etkinlikler için de kullanılırlar.

Sanatın sergilenmesine özel kuruma “sanat müzesi” veya “sanat galerisi” denir ve bu iki kelime birbirinin yerine kullanılabilir. Bu, bazılarına galeri (örneğin National Gallery ve Neue Nationalgalerie) ve bazılarına müze denilen (Metropolitan Museum of Art, Modern Sanat Müzesi ve Japonya'nın Ulusal Batı Sanatları Müzesi) gibi dünyadaki kurumların isimlerine yansır.
'Sanat galerisi' ifadesi, satılık sanat eseri sergileyen işletmeler için de kullanılabilir, ancak bunlar sanat müzesi değildir.

Sanat sergisi, geleneksel olarak sanat objelerinin bir kitleyle buluştuğu alandır. 
Bu tür sergiler resimler, çizimler, heykeller, video, ses, performans, interaktif sanat, yeni medya sanatı, ayrıca bireysel sanatçıların, sanatçı gruplarının veya belirli bir sanat türünün koleksiyonlarını sunabilir.
Sanat eserleri müzelerde, sanat salonlarında, sanat kulüplerinde, özel sanat galerilerinde veya kahvehane gibi sanatın sergilenmesi veya satışı olmayan bir yerde sunulabilir. Ticari galerilerdeki sergiler genellikle tamamen satılık ürünlerden oluşur, ancak diğer öğeler de olabilir. Bazen sergiler doğum günü, yıldönümü, ölüm yıldönümü veya anma gibi belirli bir olaylarda organize edilir.

1. Uluslararası İstanbul Çağdaş Sanat Sergileri
Venedik Mimarlık Bienali
Alternatif sergi alanı
Sanat simsarı
Sanat pazarı
Sanat festivali
Sanat için sanat
Sanat müzesi
Sanat değerlemesi
Sanat müzayedesi
Sanat finansmanı

Sanat simsarı, sanat eserlerini alıp satan kişi veya firmalardır. Sanatçıların eserlerini varlıklı kişiler veya koleksiyonculara tanıtıp satmaları sonucu  bazı sanat simsarları oldukça ünlenmişlerdir. Açık arttırmalar, sanat eserlerinin satışlarında sıkça kullanılan bir yöntemdir.

Larry Gagosian (d. 1945)
Arne Glimcher (d. 1938)
Edith Halpert (1900-1970)
Klaus Perls
Martha Hopkins Struever
Jacques Seligmann
John Weber
Paul Durand-Ruel 1831–1922
Duveen Kardeşler, (Joseph Joel Duveen 1843-1908 ve Henry J. Duveen 1855-1918)
Georges Petit 1856–1920
Theo van Gogh 1857-1891
Berthe Weill 1865–1951
Ambroise Vollard 1866–1939
Joseph Duveen, 1st Baron Duveen 1869–1939
Paul Cassirer 1871–1926
Léonce Rosenberg 1879-1947
René Gimpel 1881-1945
Paul Rosenberg 1881-1959
Daniel-Henry Kahnweiler 1884–1979
Hugo Perls (1886–1977)
Paul Guillaume (1891–1934)
Pierre Matisse 1900–1989
Sidney Janis 1896–1989
Betty Parsons 1900–1982
Leo Castelli 1907–1999
Ileana Sonnabend 1914–2007
Daniel Wildenstein 1917–2001
André Emmerich 1924–2007
Robert Miller 1939-2011

Antique Tribal Art Dealers Association, Inc. (ATADA)[1]8 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Art Dealers Association of America (ADAA)[2]6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Art and Antique Dealers League of America (AADLA)[3]
Association of Art and Antiques Dealers (LAPADA)[4]14 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
British Art Market Federation (BAMF)
British Antique Dealers' Association (BADA)[5]13 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Confédération Internationale des Négociants en Oeuvres d'Art (CINOA)[6]6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fine Art Dealers Association (FADA)[7]8 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Private Art Dealers Association (PADA)[8]17 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Society of London Art Dealers (SLAD)[9]30 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The European Fine Art Foundation (TEFAF)[10]3 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sanat sosyolojisi, sosyolojinin alt dallarından biridir ve sanatı toplumsal bir süreç olarak, diğer toplumsal fenomenlerle bağlantı içinde ele alır ve analiz eder. Modern sanatın gelişimi, sosyolojik bir araştırma sürecini gerektirdiğinde ve sosyoloji de kendi içinde alt dallara doğru ayrılırken, Avrupa'da ve ABD'de bazı sosyal bilimcilerin katkısıyla sanat sosyolojisi giderek özerkleşen bir alan olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle 20. yy.'ın ortalarında Frankfurt Okulu düşünürlerinin (T. Adorno, M. Horkheimer, H. Marcuse) katkıları bugün sanat sosyolojisi literatürü içinde önemli bir yer tutmaktadır. Frankfurt Okulu, "sanat sosyolojisi" ve "sanat felsefesi" arasındaki dinamik etkileşim için de iyi bir örnektir.
Sanat sosyolojisi, sanatın toplum ile olan ilişkisi ile toplumun sanata olan ilişkisini bir arada incelemeye çalışır. Çünkü sanat, üretimi bireysel gibi görünen ancak toplumsal düzeyde açıklanabilecek bir olgudur. Bu sebeple toplumun ve dolayısı ile toplumsal kurumların (aile, eğitim, din, siyaset, ekonomi, hukuk, boş zamanları değerlendirme) ve hatta teknoloji ile etkileşime girip şekillenen ve doğrusal bir evrim sürecine sahip olmamakla birlikte sürekli olarak gelişen ve kendini yeniden üreten bir süreçtir. Bu süreç insanın varlığı ile başlayıp günümüze kadar uzanan süreç içerisinde, değişimin durmayacağı koşulu ile süregelmiştir. Bu etkilenme süreci de sanatı ve sanatsal eseri geçmişe yönelik, toplumların, toplumsal kurumların analizlerinde bir veri olarak kullanılmasını sağlamaktadır.
Pierre Bourdieu, Howard S. Becker, Robert W. Witkin, sanat sosyolojinin gelişiminde ve kurumsallaşmasında önemli katkıları olan isimlerdir. Bugün, ISA (International Sociological Association) ve ESA (European Sociological Association) gibi uluslararası sosyoloji organizasyonlarının bünyesinde, sanat sosyolojisi çalışmaları yapan sosyologların bir araya geldikleri alt bölümler bulunmaktadır. Bu alanda her yıl sözü edilen kurumlar tarafından uluslararası konferanslar ve seminerler organize edilmektedir.
Türkiye'de sanat sosyolojisi, görece yeni bir araştırma alanıdır. 1980'lerle birlikte sanat piyasasının gelişmeye başlaması, Batı sosyoloji literatürünün her geçen gün daha fazla Türkiye'de tanınması ve post-yapısalcılık, post-modernizm gibi söylemlerin yaygınlaşmasıyla beraber; üniversitelerde ve üniversite dışında sanat sosyolojisi çerçevesi içine dahil edilebilecek çalışmaların yapılmaya başlandığına tanık oluyoruz. Türkiye'de sanat sosyolojisine örnek gösterilebilecek çalışmalar için Ünal Nalbantoğlu, Besim Dellaloğlu, Ali Akay, Hasan Bülent Kahraman ve Hilmi Yavuz alınabilir.

Sociology of Art: A Reader by Jeremy Tanner
Art and Social Structure by Robert W. Witkin

Sanatın tarihi, insanlar tarafından yapılmış herhangi bir sayıda olabilen manevi, anlatısal, felsefi, sembolik, kavramsal, belgesel, dekoratif, işlevsel vs. amaçlar için yapılan ve görsel estetiğin ön planda olduğu nesnelere odaklanır. Görsel sanatlar, güzel sanatlar ve uygulamalı sanatlar gibi çeşitli şekillerde sınıflandırılabildiği gibi insan yaratıcılığının olduğu veya mimari, heykel, resim, film, fotoğraf ve grafik sanatlar gibi farklı medya formlarına odaklanan alanlarda bu kapsam içerisinde yer almaktadır. Son yıllardaki teknolojik gelişmeler ile video sanatı, bilgisayar sanatı, performans sanatı, animasyon, televizyon ve video oyunları gibi yeni sanat formlarının oluşmasına yol açmıştır.
Eski Mısır, Mezopotamya, İran, Hindistan, Eski Yunan, Roma, İnka, Maya ve Olmek medeniyetlerinden günümüze birçok sanat eseri miras kalmıştır. Eski Yunan sanatı insan fiziğinin ideal oranlarda temsiline yoğunlaşmış, sonrasında Bizans ve Orta Çağ Avrupası'nda İncil ve dinî motifler ağırlık kazanmış, bunları yücelten tarzlar geliştirilmiştir. Rönesans, fiziksel dünyanın resmedilmesi ve perspektifin sistematik olarak uygulanıp resimde üç boyut algısının oluşması yönünde teknikler geliştirmiştir.

Tarih öncesi sanat, okuma yazma bilmeyen kültürler tarafından yapılan geniş bir sanat yelpazesini içerir. Bunlara en eski insan eserlerinden bazıları da dahildir. Örneğin ilk sanat objelerinden birkaçı olan Orta Taş Devri Afrika'sından dekoratif eserler bulunmaktadır. Güney Afrika'da Orta Taş Devri'nden kalma, tarihi yüz bin yıl öncesine kadar uzanan kaplar bulunmuştur. Bu kapların boyaları tutmak için kullanılmış olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca bundan yaklaşık 75.000 yıl önce yapıldığı bilinen üzerleri delinmiş bir salyangoz kabuğu dizisi bilinen en eski sanat nesnelerinden biri olarak kabul edilir. En çok bilinen tarih öncesi sanat eserleri, kıta Avrupasındaki hayvanları, özellikle de Fransa'nın Dordogne bölgesindeki Lascaux'daki hayvanları betimleyen büyük Paleolitik mağara resimleridir. Üst Paleolitik döneme (MÖ 38.000-12.000) yayılan yüzlerce mağara resmi bulunmuştur. Ukrayna, İtalya ve İngiltere'de de örnekler bulunmasına rağmen örneklerin çoğu Fransa ve İspanya'dan gelmektedir. O zamanda yapılan sanatın amacı hakkında birçok teori öne sürülmüştür, en çok kabul edileni, sanatın muhtemelen av başarısı sağlayabilmek için dini ritüellerin bir parçası olduğudur. Yapıldıkları tarihler bundan 40.000 yıl öncesine giden heykeller, mağara ve kaya resimleri bulunduysa da bu eserlerin anlamı, içinde geliştirildikleri kültür hakkında az bilgimiz olması sebebiyle tam olarak bilinmemektedir.

Mağara resminin yanı sıra dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle Avrupa'da, Avusturya'da bulunan ünlü Willendorf Venüsü olan abartılı göğüslü ve karınlı Venüs figürinleri olarak bilinen küçük tarih öncesi heykelcikler yapılmıştır. Çoğunun küçük kafaları, geniş kalçaları ve bir noktaya kadar daralan bacakları vardır. Kollar ve ayaklar genellikle yoktur ve baş genellikle küçük ve yüzü yoktur.

Antik Yakın Doğu, batıda Türkiye ve Akdeniz sahilinden doğuda İran ve Arap Yarımadası'na kadar uzanır. Zaman içinde burada birden fazla medeniyet ortaya çıktı, yaşadı ve yok oldu. Bölgedeki en kilit yerlerden biri MÖ 4. binyılda ilk şehirlerin ortaya çıkışına ve en eski yazı biçimine tanık olan Mezopotamya idi. Antik Mezopotamya, günümüz Irak'ını, Suriye ve Türkiye'nin bazı bölgelerini kapsamıştır. Mezopotomya'nın Kuzey yarısı, erken tarım ve kalıcı köy yerleşimlerinin kurulması gibi önemli Neolitik gelişmelerin ilk kez ortaya çıktığı Bereketli Hilal'in bir parçasını oluşturur. Bölge Dicle-Fırat nehri deltasında yer aldığı için burada Sümer, Akad, Asur ve Babil başta olmak üzere çok sayıda uygarlık yaşamıştır. Mezopotamya mimarisi, tuğla, lento ve koni mozaik kullanımı üzerine kurulmuştur. Kayda değer örnekler, basamaklı piramit şeklindeki büyük tapınaklar olan zigguratlardır.
Sümerlerin siyasi, ekonomik, sanatsal ve mimari gelenekleri Batı medeniyetinin kuruluşunun öncüsü olmuştur. Sümer'de ilk kez birçok şey ortaya çıktı: kral Gılgamış tarafından yönetilen ilk şehir devleti (Uruk); tanrıların, insanların ve ritüellerin hiyerarşik yapısına dayanan ilk organize din; bilinen ilk yazı, çivi yazısı; ilk sulama sistemi ve ilk tekerlekli araçlar. Mezopotomya da ayrıca küçük yazıtlar ve resimlerle oyulmuş silindir mühürler ortaya çıktı. Bu bölgede gelişen bir diğer uygarlık ise dünyanın ilk büyük imparatorluğu olarak bilinen Akad İmparatorluğu'dur.
Akadlardan sonra yaklaşık olarak MÖ 1. binyılın başlarında, Asurlular olarak bilinen bir imparatorluk Basra Körfezi'nden Akdeniz'e kadar uzanan Orta Doğu'nun tamamına hakim olmaya geldi. Asurlular'ın şehirleri etkileyici binalar ve sanatla doluydu. Asur sanatı en çok saray hayatı, dini uygulamalar, avcılık ve destansı savaşlardan sahneleri betimleyen ayrıntılı taş kabartmalarıyla tanınır. Taş kabartmalar öncelikle parlak renklere boyanıp sonrasında saraylara yerleştirilmiştir. Asurluların kıyafetleri, mobilyaları ve taş kabartmalar güzelliklerinin yanı sıra, bize Asurluların yaşamını ve dünya görüşlerini de gösterirler.
Daha sonra Babilliler Asur İmparatorluğu'nu fethetti. MÖ 6. yüzyılda Babil dünyanın en büyük şehri oldu. Babil'e girdikten sonra ziyaretçiler, canlı mavi sırlı tuğlalarla kaplı duvarları ve ejderhaları, boğaları ve aslanları gösteren kabartmaları olan etkileyici İştar Kapısı ile karşılandı. Bu kapı adını savaş ve aşk tanrıçası İştar'dan almıştır.
MÖ 6. yüzyılın ortalarında, bir dizi askeri seferden sonra, Babil İmparatorluğu, Mısır'dan İndus Vadisi'ne kadar Orta Doğu ve Orta Asya'ya uzanan Kral II. Kiros tarafından yönetilen Ahameniş İmparatorluğu'na düştü. Sanatı, imparatorluğun dört bir yanından unsurları bir araya getirerek zenginliğini ve gücünü kutluyor. Persepolis (İran) imparatorluğun başkentiydi ve imparatorluğun dini görüntülerini ve insanlarını gösteren etkileyici heykellerle dolu. Burada ayrıca konukları ağırlamak için büyük bir seyirci salonu bulunan bir sarayın kalıntıları da var.

Mezopotamya ve İran'ın yanı sıra diğer bölgelerde de sanat ve mimari üreten Kadim uygarlıklar vardı. Anadolu'da (bugünkü Türkiye), Hitit İmparatorluğu ortaya çıktı. Antik çağda, Güney Arabistan aromatiklerin üretimi ve ticaretinde önemliydi ve bu bölgedeki krallıklara zenginlik getirdi. MÖ 4000'den önce Arabistan'ın iklimi bugünden daha nemliydi. Güneybatıda, Saba' gibi birkaç krallık ortaya çıktı. Güney Arap insan figürü genellikle dikdörtgen biçimlere dayalı, ancak ince ayrıntılarla stilize edilir.

İlk büyük medeniyetlerden biri olan Mısır birçok profesyonel sanatçılar ve zanaatkarlar tarafından üretilen ayrıntılı ve karmaşık sanat eserlerine sahiptir. Mısır'ın sanatı daha çok dini ve sembolikti. Mısır'da kültürün oldukça merkezi bir güç yapısı ve hiyerarşisi olduğu göz önüne alındığında, büyük anıtlar da dahil olmak üzere firavunu onurlandırmak için çok sayıda sanat eseri yaratılmıştır. Mısır sanatı ve kültürü, dini ölümsüzlük kavramını oldukça önem verir. Mısır sanatının son dönemleri, Kıpti ve Bizans sanatını da içermektedir.

Mısır'ın mimarisi büyük taş bloklar, lentolar ve sağlam sütunlarla inşa edilmiş anıtsal yapılarla karakterize edilebilir. Mezar anıtlarına mastaba, dikdörtgen biçimli mezarlar; basamaklı piramitleri (Saqqarah) veya düz kenarlı piramitleri (Giza) içeren piramitler; ve hipogeum, yeraltı mezarları (Krallar Vadisi) da dahildir. Diğer büyük binalar ise, beraberlerinde bir sfenks ve dikilitaş bulvarı bulunan anıtsal kompleksler olma eğiliminde olan tapınaklardan oluşmaktadır. Tapınaklar için, dikmeler ve yamuk duvarlar ile hipaethros ve hipostil salonları ve türbeleri kullanılmıştır. Karnak, Luksor, Philae ve Edfu tapınakları bunlara en iyi örneklerdir. Başka bir tapınak türü, Abu Simbel ve Deir el-Bahari'de bulunan bir hypogeum biçimindeki kaya tapınağıdır.

Mısır döneminin resmi, üst üste binen düzlemlerin yan yana getirilmesini kullandı. Görüntüler hiyerarşik olarak temsil edilmektedir. Buna örnek olarak Firavun, kendi tarafında tasvir edilen ortak öznelerden veya düşmanlardan daha büyüktür. Mısırlılar, gövde, eller ve gözler önden boyanırken, başın ve uzuvların dış hatlarını profilden boyadılar. Uygulamalı sanatlar Mısır'da, özellikle ahşap ve metal işlerinde geliştirildi. Bununla ilgili Mısır Müzesi'ndeki mezarlarda görülen abanoz ve fildişi kakma sedir mobilyalar gibi muhteşem örnekler bulunmaktadır. Diğer örnekler arasında Tutankhamun'un mezarında bulunan ve büyük sanatsal değere sahip parçalar sayılabilir.

1922'de, çağdaş Mezopotamya ve Mısır kültürlerinden çok sonra keşfedilen İndus Vadisi Uygarlığı, diğer adıyla Harappan Uygarlığı (MÖ 2400-1900), şimdilerde zamanına göre olağanüstü gelişmiş bir medeniyet olarak kabul edilmekte ve bu gelişmişliğin diğer medeniyetlerin kültürleriyle karşılaştırılabilir bazı yönleri de bulunmaktadır. Bulunduğu bölge, günümüzün kuzeydoğu Afganistan'ından Pakistan'ın büyük bir kısmına ve batı ve kuzeybatı Hindistan'a kadar uzanan bir alanı kapsıyor. İndus Vadisi Uygarlığı'nın kültürünü etkileyen başlıca şehirler arasında sırasıyla Pencap'ta ve kuzey Pakistan'daki Sind eyaletinde bulunan Harappa ve Mohenjo-daro ve Gujarat (Hindistan) eyaletindeki liman şehri Lothal bulunur. En çok sayıda eser, kare ve dikdörtgen damga mühürler ve hayvanları, genellikle boğaları ve çok kısa Harappan metinlerini de içeren mühür baskılarından oluşur. Harappan yerleşimlerinde birçok stilize edilmiş pişmiş toprak figürini ve seramik sayılabilecek daha natüralist olan birkaç taş ve bronz heykel de bulunmuştur.

Çin'de üretilen ilk metal nesneler yaklaşık 4000 yıl önce Xia Hanedanlığı döneminde (MÖ 2100–1700) yapılmıştır. Çin Bronz Çağı (Shang ve Zhou hanedanları) sırasında, bir şaman (muhtemelen kralın kendisi) tarafından adına ruhlar dünyası denen bir dünya ile mahkeme şefaatleri yapılıp iletişim kurulmaya çalışınılıyordu. Shang hanedanlığında (MÖ 1600-1050), yüce tanrı Shangdi'ydi. Aristokrat aileler ise atalarının ruhlarıyla iletişim kurmayı tercih etmelerinden dolayı, ru

Sanatsal mecra, sanat mecrası veya sanatsal ortam sanatçıların, zanaatkarların veya tasarımcıların eserlerini oluştururken kullandıkları malzemelere denir.

Akrilik boya
Bağlayıcı
Vernik
Astar
Kazein boya
Keten tohumu yağı
Tuval
Kıvam sağlayıcı ortam/medyum
Yağlı boya
Pigment
Sprey boya
Tempera
Terebentin
Balmumu

Boya fırçası
Spatula
Sprey kutusu

Kaymak taşı
Bronz
Beton
Mücevher
Paslanmaz çelik
Alçı taşı
Cam
Altın
Lastik
Odun
Reçine
Bakır
Mermer
Porselen
Gümüş
Çelik
Doğal taş
Kağıt hamuru
Alçıdan mermer taklidi

Taş işlemek için çeşitli demirler, kırıcılar, delme aletleri, kaldırma aletleri
Ahşap işleme için farklı ütüler, örn. oyma bıçakları, motorlu testereler ve diğer elektrikli cihazlar
Çekiç
Keski
Bileme taşı
Dikiş malzemeleri
Kil işlemek ve modelleme için ahşaplar
Spatula
Mermer, alçı ve ahşap için törpüler
Parlatma araçları

Sulu boya kağıdı
El yapımı kağıt
Karton
Şeffaf Kağıt
Parşömen

Bistre eskiz pasteli
Pastel tebeşir
Kırmızı tebeşir
Mürekkep
Mum boya
Odun kömürü

Ahşap kesmek için kullanılan demirler
Parlatma çeliği
Aşındırma iğnesi
Silecek
Kazıyıcı
Doğrama bıçağı

Kurşun kalem
Renkli kalem
Mürekkepli kalem
Keçeli kalem
Rapido uç
Fırça

Taşlar
Değerli metaller
Odun
Çanak çömlek
Deri
Tekstil
Boncuklar
Deniz kabukları

Çömlekçi tekeri
Tezgah

Dijital görüntü sensörü
Fotoğraf filmi
Potasyum dikromat
Potasyum ferrisiyanür
Amonyum demir (III) sitrat
Gümüş nitrat

Işık
Ses
Fotokopi ve Faks makinesi
Elektronik devreler
Bilgisayar donanımı
Bilgisayar yazılımı
Multimedya saklama ortamları
İletişim kanalları ve ağları
Biyolojik ve genetik malzemeler
Robotlar

Seramik (Antik Yunanca: κεραμικός – keramikós, "çömleğe ilişkin, çömlekçilik", κέραμος – kéramos, "çömlekçi kili") iyonik veya kovalent bağlara sahip metal (veya metaloid) ve metal olmayan inorganik bileşik içeren katı bir malzemedir. Yaygın kullanım örnekleri çanak-çömlek, porselen ve tuğladır. Mutfak eşyaları, bulaşık, dekoratif ürünler, yapı malzemeleri tipik seramik örnekleridir.
İnsanlar tarafından yapılan en eski seramikler, kendiliğinden veya silika gibi diğer malzemelerle karıştırılmış, ateşte sertleştirilmiş ve sinterlenmiş seramik çömlekler (örneğin kap ve çanaklar) veya kilden yapılmış figürinlerdi. Daha sonra seramikler pürüzsüz olma, renkli yüzeyler oluşturma ve camsı kullanım ile gözenekliliği azaltma amacıyla sırlandı ve pişirildi. Seramikler artık yerli, endüstriyel ve inşaat ürünlerinin yanı sıra çok çeşitli seramik sanatlarını da içinde barındırıyor. 20.yüzyılda, yarı iletkenler gibi ileri seramik mühendisliğinde kullanılmak üzere yeni seramik malzemeler geliştirilmiştir.

"Ceram-" kökünün bilinen en eski sözcüğü Miken Uygarlığı'nın Linear B hece yazısında "seramik işçileri" anlamındaki ke-ra-me-we'dir. "Seramik" kelimesi bir malzeme, ürün veya işlemi tarif etmek için bir sıfat olarak kullanılabilir. Aynı zamanda isim olarak tekil veya daha yaygın şekliyle çoğul olan "seramikler" şeklinde de kullanılabilir. 

Seramik malzemeler inorganik, metalik olmayan, genellikle kristal oksit, nitrür veya karbür malzemelerdir. Karbon veya silikon gibi bazı elementler seramik olarak kabul edilebilir. Seramik malzemeler kırılgandır, serttir, sıkıştırma bazında güçlüdür ve kesme ile gerginlik bazında zayıftır. Asidik veya kostik ortamlara maruz kalan diğer malzemelerde meydana gelen kimyasal erozyona dayanırlar. Seramikler genellikle 1,000 °C–1,600 °C (1,800 °F–3,000 °F) arasında değişen çok yüksek sıcaklıklara dayanabilir. Amorf (kristal olmayan) karakteri nedeniyle cam genellikle seramik olarak kabul edilmez. Bununla birlikte, cam yapımı seramik işleminin birkaç aşamasını içerir ve mekanik özellikleri seramik malzemelere benzer.
Geleneksel seramik hammaddeleri kaolinit gibi kil minerallerini içerirken, daha yeni malzemeler alümina olarak bilinen alüminyum oksit içerir. İleri seramik olarak sınıflandırılan modern seramik malzemeler arasında silisyum karbür ve tungsten karbür bulunmaktadır. Her ikisi de aşınma dirençleri sebebiyle değerlidir ve bu nedenle madencilik operasyonlarında yer alan kırma ekipmanlarında da kullanılır. Gelişmiş seramikler tıp, elektrik, elektronik endüstrileri ve vücut zırhlarında da kullanılmaktadır.

Kristal seramik malzemeler çok çeşitli işlemlere uygun değildir. Bu durumda iki kategoriden birine girme durumundadırlar – yerinde reaksiyon ile seramiğe istenilen şekil verilir veya daha sonra katı bir gövde oluşturmak için sinterlenir. Seramik şekillendirme teknikleri, elle şekillendirme, kayma döküm (slip casting), bant dökümü (çok ince seramik kapasitörleri yapmak için kullanılır), enjeksiyon kalıplama, kuru presleme ve diğer varyasyonları içerir..

Kristal olmayan seramikler, eriyikten oluşma eğiliminde olan cam malzemelerdir. Cam tamamen eridiğinde, döküm yoluyla veya belirli bir viskozite durumunda bir kalıba üfleme gibi yöntemlerle şekil alır. Daha sonraki ısıl işlemler bu camın kısmen kristalleşmesine neden olursa, elde edilen malzeme cam-seramik olarak adlandırılır.

Geleneksel seramikler: Seramik kaplama malzemeleri ve yapı ürünleri, Sağlık gereçleri, Emaye, Mutfak eşyaları, Porselen, Dekoratif eşyalar
Refrakterler
Teknolojik seramikler

Seramik ürünleri bünye özelliklerine göre gözenekli (earthenware), pekişmiş bünye (stoneware) ve porselen olarak sınıflandırılmaktadır. Gözenekli bünye düşük sıcaklık ürünü, porselen de yüksek sıcaklık gerektiren ürün olarak düşünülse de eğer bünye yoğunluğunun nasıl sağlanacağı biliniyorsa, her tip bünyenin herhangi bir sıcaklık derecesinde üretilebilmesi mümkündür. Yani bünyenin içeriğindeki malzemeleri değiştirerek, düşük derecede porselen benzeri bir bünye, yine yüksek derecede de gözenekli bir bünye elde edilebilir.

Genellikle kayaların dış etkiler altında parçalanması ile oluşan kil, kaolen ve benzeri maddelerin yüksek sıcaklıkta pişirilmesi ile meydana gelirler. Bu açıdan halk arasında pişmiş toprak esaslı malzeme olarak bilinir. Örneğin, cam, tuğla, kiremit, taş, beton, çimento, aşındırıcı tozlar porselen ve refrakter malzemeler bu gruba girer.
Kil belirli bir üretim sürecini geçirdikten sonra, sert ve deforme olmayan, bazı özel etkenler dışında hiçbir dış etkiden kolayca etkilenmeyen bir malzeme haline gelir. Seramik malzeme üretiminde, kil çamuruna belirli maddeler katarak, değişik şekillendirme yöntemleriyle, kullanılan çamur bünyesine uygun bir pişirme ile, seramik malzemeye istenilen niteliği kazandırma imkânı vardır.

Bu teknikte seramik nesneler fırına verilmeden önce bir puar vasıtasıyla sıvı çamura maruz bırakılır.

Yapısal anlamda seramik malzemeleri, kristal, amorf, camsı gibi sınıflara ayrılır. Çoğunlukla, fırınlanmış seramikler earthenware, stoneware ve porselende olduğu gibi vitrifiye veya yarı vitrifiye edilir. İyonik ve kovalent bağlardaki değişken kristallik ve elektron bileşimi, çoğu seramik malzemenin iyi termal ve elektrik yalıtımı görevi görmesine neden olur. Bileşimi veya yapısının çeşitliliği açısından geniş bir yelpazeye sahip olması, süjenin genişliğinin uçsuz bucaksız olması ve tanımlanabilir özellikleri (örn. sertlik, dayanıklılık, elektrik iletkenliği, vb.) sebebiyle seramik gruplarını bir bütün olarak ele almak oldukça zordur. Yüksek erime sıcaklığı, yüksek sertlik, zayıf iletkenlik, yüksek elastisite modülü, kimyasal direnç ve düşük düktilite gibi genel özellikler, bu kuralların her birinin bilinen istisnaları dışında (örn. piezoelektrik seramikler, camsı geçiş sıcaklığı, süperiletken seramikler, vb.) norm olarak kabul edilir. Fiberglas ve karbon fiber gibi birçok kompozit, seramik malzeme içermesine rağmen, seramik ailesinin bir parçası sayılmaz.
Bileşiminde değişik türde silikatlar, alüminatlar ve bir miktar metal oksitler ile alkali ve toprak alkali bileşikler bulunan bir malzemedir. Seramik grubuna oksitler, nitritler, boridler, karbitler, silikatlar ve sülfidler girmektedir. Bazı seramiklerde iyonsal, kısmen kovalent bağ bulunabilir. Bazıları amorf, bazıları da kristal yapılıdırlar. Çok sert ve gevrektirler. Erime sıcaklıkları yüksek (silis 1750 °C'de alüminat 2050 °C'de erir), ısı ve elektriksel yönden yalıtkandırlar. Silise %6 alüminat katılırsa erime sıcaklığı 1550 °C'e düşer. Demir oksit ve alkali bileşikler erime sıcaklığını daha da azaltarak 900 °C'ye kadar düşürebilir.

Seramik sağlık gereçleri, seramikten yapılmış ve genellikle banyo ve tuvaletlerde kullanılan aşağıdaki malzemelere verilen addır. Lavabo, lavabo ayağı, klozet, rezervuar, bide, pisuvar, helataşı, eviye, küvet veduş teknelerinde kullanılmaktadır. Bu malzemelerin en önemli özelliği kil, kaolin, kuvars, feldspat gibi inorganik maddelerin akışkan çamur haline getirilip, alçı taşı gibi su emme özelliği olan kalıplarda şekillendirdikten sonra, 1200 °C sıcaklıkta pişirilerek su emme değerinin %0,75 seviyesinin altına getirilmiş olmasıdır..

Hausmalerei
Lüster
Campania seramikleri
Afrika usulü kırmızı sırlı seramik
Seramik mühendisliği
Hamiye Çolakoğlu Seramik Müzesi
Kosiv boyalı seramikleri
Cam-seramik
Seramik zırh
Seramik kondansatör
Çömlekçilik
Çini
Fayans
Cam
Kristal
Toprak eşya

Ses heykeli, zamana dayalı veya mecralar arası bir sanat biçimi olup, ya heykel nesnesinin bir ses kaynağına sahip olduğu ya da ses kaynağının heykel olarak sergilendiği eserler için kullanılan bir terimdir. Ses heykellerini görsel sanatçılar veya besteciler gibi farklı alanlardan gelen sanatçılar üretebilmektedir.
Ses heykelleri, kendi kendilerine veya bir katılımcının tetiklemesiyle duysal veriler, sesler, melodik ya da ritmik örüntüler üretebilmelerinin yanı sıra plastize edilmiş duysal gönderimleri olan objeler de ses heykeli kapsamında yer alabilirler. Bu bağlamda ses heykelleri, belirli bir ses önermesi üretmek için yapılmış bir çalgının aksine, ana malzemesi ses olan kavramsal arka planına paralel soyut/somut bir hacme sahip tasarımsal yapılardır. Kimi zaman ağaç, kimi zaman metal, kimi zamansa sadece ses üzerinden verilmek istenen kavram aynı zamanda dijital bir ara yüz ile de sunulabilmektedir. Tarihten bazı örnekler olarak antik litofonlar ve eski idiofon örnekleri, eski çanlar ve ziller, 13. yüzyılda Cezerî'nin mekanik müzikli oyuncakları, 18. yüzyılda Filippo Bonanni'nin Il Gabinetto Armonico'sundaki (1722) ses nesneleri/aletleri, 20. yüzyılın başında Luigi Russolo'nun Intonarumori'leri, Marcel Duchamp'ın ses nesnesi çalışmaları, John Cage'in deneysel ses enstrümanları gösterilebilir.
Tarihsel süreçte ses sanatı alanı da, ses heykeli kavramından türemiş ve 20. yüzyıl sanat akımları ile kavramsal boyutlara evrilmiştir. Ses heykelleri, tanımındaki ses odaklı üretimlerin yanı sıra, bir sembolik değerler silsilesiyle sesin bir temsiliyetini/parametresini yüklenerek, fiziksel olarak herhangi bir ses çıkarmasa bile ses nesnesi olarak yorumlanabilmektedir. Buna Duchamp'ın À bruit secret (Gizli gürültüyle) adlı çalışması örnek verilebilir.

Ses sanatı (çağdaş sanat)

Sfenks veya Sphinks (Yunanca: Σφιγξ, Sphĭ́nks) kafası koç, kuş veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan biçimini alan heykel. İlk önce Antik Mısır'da rastlanan Sfenks, antik Yunan mitolojisinde büyük kültürel önem taşımıştır ve ismini Yunancaya dayandığı düşünülmektedir. Sözcüğün Mısırca'daki orijinal biçimi kepes ankh ya da “yaşayan heykel” anlamında şeşep (sheshep) ankh'tır. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenksi'dir.

Mısır sfenksi antik bir efsanevi yaratıktır. Gövdesi uzanan bir aslan ve kafası genellikle bir firavunun kafasının şeklini alır. Aslanlar güneş ile bağlantıları nedeniyle antik Mısırlılar tarafından kutsal hayvan sayılırlardı.
En büyük ve en ünlü olanı, Gize platosunda Nil Nehri'nin batı kıyısında bulunan Büyük Gize Sfenksi'dir. Gize Sfenksi doğuya bakar ve pençelerinin arasında bir tapınak yer alır. Aslan gövdeli, insan başlı bu Sfenksin uzunluğu 73 metre, yüksekliği 20 metre yüzünün genişliği 5 metredir. Bir adı da 'Harmakis' olan Sfenks, doğan güneşi ve firavun için yeniden dirilişi temsil eder. Yüzünün doğuya dönük oluşu, Güneş tanrısı Ra'yı her sabah doğar doğmaz görmesi içindir. Yapıldığı zaman ön ayaklarının arasında kurban için bir sunak olduğu kalıntılarda yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkartılmıştır. Sfenksin yüzünün firavun Kefren'e ait olduğu sanılır ve yapılış tarihini Dördüncü Hanedanlık (MÖ 2723 - 2563) dönemine denk getirir. Fakat bazı alternatif teoriler sfenksin Eski Hanedanlık döneminden önce (hatta bir teoriye göre tarih öncesi) yapıldığını iddia eder. Diğer ünlü Mısır sfenksleri arasında Menfis'in kaymaktaşı sfenksi ve Karnak yakınlarında eskiden dokuz yüz adet olduğu sanılan koç kafalı sfenksler yer alır.
Antik Mısırlıların heykele ne ad verdikleri henüz bilinmiyor. Büyük Sfenks'e Arapça verilen isim, Ebu el-Hôl, "Dehşetin Babası" anlamına gelir. Yunancada Sphinks (Σφῐ́γξ) adı verilmiş olmasına rağmen heykelin kafası bir kadına değil erkeğe aittir.

Yunan mitolojisinde yer alan tek Sfenks, yıkım ve kötü şans temsil eden, benzersiz bir şeytandır. Hesiodos'a göre Khimira (Χῐ́μαιρᾰ) ve Orthros'un (Ὄρθρος), diğer kişilere göre Typhon ve Ekhidna'nın kızıdır (bunların hepsi Mitolojik figürlerdir). Vazo resimlerinde ve bas kabartmalarında dik oturan sfenks, kadın kafası olan kanatlı bir aslana veya pençeleri, tırnakları ve göğüsleri aslandan, kuyruğu yılandan ve kuş kanatlarından oluşan bir kadına benzer.
Hera ya da Ares sfenksi anavatanı Etiyopya'dan alıp (Yunanlar sfenksin kökenini hatırlıyorlardı) Thebes'in dışında oturmasını ve yoldan geçenlere tarihin en ünlü bulmacasını sormasını emreder. O da emri yerine getirerek gelip geçeni durdurarak onlara bilmeceyi sorar, bu bilmeceyi çözemeyenleri boğarak öldürür veya oracıkta yerdi. Sfenksin karşısına Yunan mitolojisinde keskin zekası ve bilgeliği ile tanınan Oedipus çıktı. Canavar Sfenks ona da aynı bilmeceyi sordu: "Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür?" Oedipus bulmacayı çözmeyi başarır: "O yaratık insandır. Çünkü insan bebekliğinde ellerini de ayak gibi kullanarak dört ayak üzerinde emekler, yetişkin halinde iki ayak üzerinde yürür ama yaşlandığında yürüyebilmek için bir de baston kullanır yani üç ayaklı olur." Yenildiğini anlayan sfenks kendini yüksek bir kayalıktan atar ve ölür. Hikâyenin farklı versiyonlarında kendini hırsla yiyip yuttuğu söylenir.

Anadolu'daki insan başlı aslan sfenkslerine Hitit, Lidya ve Frigya uygarlıklarında daha çok heykel olarak rastlanır. Bunlardan en ünlüleri, Alacahöyük kent kapısının iki yanına dikilmiş sfenksler ve Zincirli'de keşfedilen Neo-Hitit sfenksleridir.

Eski zaman kalıntılarındaki her insan kafalı hayvan sfenks sayılmaz. Örneğin antik Asur'da taçlı ve sakallı kral kafaları olan boğa heykelleri tapınak girişlerinde nöbet tutarlardı.
Yunanistan'ın klasik Olimpiyan mitolojisinde ilahî varlıkların her biri insan şekline sahip olmasına rağmen hayvan biçimine de bürünebiliyordu. İnsan ve hayvan şekilleri bir arada olan tüm mitolojik Yunan yaratıklar, Olimpiyan öncesi inançların kalıntılarıdır: Santorlar, Typhon, Medusa, Lamia.
Hindu geleneğinde, Vişnu'nun dönüşümlerinden biri olan Naraşimha 'eril aslan' anlamına gelir. Dönüşümün insan gövdesi ve aslan kafası vardır.

Her yaratığın şekline girebilen hazine bekçileri olarak bilinirler. Aslan vücutlu olarak resmedilirler, Aynı zamanda bir mısır burcudur.

Sfenks: İnsanın Kaderi
Sfenks 15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sfenks

Sokak sanatı, kamusal alanda çoğu zaman resmî izin olmadan icra edilen ve genellikle sosyal ve politik mesaj verme amacı taşıyan sanatsal çalışmalardır. Başlıca türleri grafiti, tebeşir sanatı, duvar resmi, gerilla pazarlama, sokak tiyatrosu, sokak müzisyenliği ve canlı heykelliktir.

Grafiti, sokak sanatının başlangıcı olarak görülür. İçinde grafitinin geçtiği en erken yazılı kaynak olarak Strabon‘un bir eseri gösterilir. Eserde, Tarsus'un yöneticisi Boethos‘un taraftarları tarafından duvarlara izinsiz olarak "Gençlere iş, orta yaşlılara öğüt, yaşlılara gaz" şeklinde yazıldığı belirtilir. Modern anlamda grafitinin ortaya çıkması ve yaygınlaşması 1960‘larda olmuştur. 1980'ler-1990'larda grafiti stilleri katlanarak arttı. Grafitide tasarım teması yazı iken zamanla resimler, logolar, stilleri içeren diğer sokak sanatı türleri ortaya çıktı.
"Sokak sanatı" terimi ilk defa 1985'te Allan Schwartzman‘ın kitabının adı olarak kullanıldı.  Sokak sanatı literatürde kimi zaman grafitinin alt türü kimi zamansa grafitiyi de içinde barındıran bir üst tür olarak değerlendirilmiştir.

Grafiti, sokak sanatının öncüsüdür. Genelde keçeli kalem (marker), sprey veya bazen de fırça ile yapılır. Tasarım teması, yazıdır. Eserin niteliğinden çok nicelliği ve ne kadar zor konumlara yapıldığı önemli kabul edilir. Eserler sanattan ziyade vandallık olarak algılanabilmektedir.
Şablon sanatı, karton, metal, ahşap gibi malzemelerden hazırlanmış şablonların içinin spreylenerek veya boyanarak doldurulması ile icra edilen sanattır. Çeşitli yüzeylere  yazı, sayı, sembol, veya desen uygulamak için kulanılabilir.  Hızlı uygulanabilmesi ve bu sayede polisten kaçmayı kolaylaştırmasından ötürü 1990'ların sonlarında yaygınlaştmıştır. Bansky'nin "Balonlu Kız" adlı çalışması şablon sanatının en bilinen örneklerindendir.

Çıkartma sanatı, kamusal alana çıkartma yerleştirilmesi ile uygulanan bir sokak sanatıdır. Şablon sanatından bile daha hızlı uygulanabilir. Siyasi veya sosyal bir sorun ile ilgili yorum yapmak, bir siyasi görüşü yapmak üzere kullanılır.
Wheat Paste (Paste up), çizimin buğday unu veya nişasta ile yapılmış bir yapıştırıcı kullanılarak duvara veya herhangi bir nesneye işlendiği sokak sanatıdır.
Ters grafiti,  bir yüzeye yeni malzeme eklemektense yüzeydeki fazla malzemenin alınmasıyla meydana getirilen sokak sanatıdır. Diş fırçası, bezler, yüksek basınçlı yıkama cihazları ile ters grafiti yapılabilir.
Yosun grafiti, bir yüzeye yosun boyasının bir fırça ile sürülmesi, 4-6 hafta boyunca haftasda bir suyla nemlendirilen yosunların büyümesi ile meydana gelen sokak sanatıdır.

Örgü bombardımanı, şehrin bankları, ağaçları köprüleri, heykelleri, merdivenleri  gibi insanların alanları bombardıman örgülerle  işgal edip kamusal alanları daha insani, daha kişisel kılmak ve geçenleri provoke etmek amacıyla yapılan sokak sanatıdır.
Tebeşir sanatı, tahta, kaldırım veya benzeri bir yüzeyde tebeşirle görsel sanat eseri yaratmaktır. Yok olma ihtimali diğer sokak sanatı türlerine göre daha yüksektir.
Mozaik sokak sanatı, cam, taş, metal, ahşap, seramik gibi malzemelerden küçük parçaları bir araya getirerek yapılır. 1996‘dan beri genelde Space Invaders oyunundaki pikselli karakterleri mozaiğe dönüştürüp sokaklara yerleştiren Invaders lakalplı sanatçı, en önemli temsilcisidir.
Gerilla bahçeciliği, terkedilmiş veya ilgilenilmeyen kamusal alanlara izinsiz bitkiler dikerek bahçecilik yapılmasıdır. İstanbul'daki Gezi Parkı olayları sırasında oluşturulan Gezi Bostanı, gerilla bahçeciliği örneğidir.
Duvar resmi, kamusal alanda yapılan büyük boyutlu resimlerdir. Boyut, stil ve yasal olma durumu değişkendir. Toplum ve otoriteler tarafından grafitiye göre daha kabul edilebilir görülür.
Sokak müziği, genellikle metropollerdeki halka açık alanlarda sokak müzisyenleri tarafından bahşiş veya tebrik karşılığı icra edilen amatör müziktir.
Canlı heykellik, genellikle bir duyguya, olaya veya ifadeye dikkat çekmek, bir konuda farkındalık yaratmak üzere vücutlarının tamamını boyayarak giydikleri kostümlerle gerçek ya da hayali kişileri saatlerce hareketsiz durarak canlandımayı ifade eder.

Kamusal sanat

Curlie'de Street Art (DMOZ tabanlı)
The 25 Most Popular Street Art Pieces Of 2013 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Tahta, ağaçların gövdelerini ve dallarını meydana getiren sert bir maddedir. İnşaat malzemesi, kâğıt ve yakıt yapımında ham madde olarak kullanılmaktadır. Ayrıca tahta yalıtkan bir maddedir. Tahtanın biraz ıslatılmış hâli ise iletken olur. Böylelikle elektrik çarpmaları gibi durumlarda kuru tahtadan yararlanılabilir.

Tahta veya odun bünyesinde çok sayıda kimyasal bileşikler bulunduran heterojen bir karışımdır. Karışımlar saf madde değildirler. Çünkü karışımlar farklı cins moleküllerin bir araya gelerek oluşturduğu maddedir. Tahtanın element içeriklerine göre kimyasal analizi yapıldığında yaklaşık olarak %50 karbon, %42 oksijen, %6 hidrojen, %1 azot (nitrojen) ve %1 oranında diğer elementler (kalsiyum, potasyum, sodyum, magnezyum, demir ve manganez gibi) içerdiği görülür. Ayrıca çok düşük miktarlarda sülfür, klor, silikon ve fosfor içerir.
Odunun kimyasal yapısı, üç ana grupta incelenir. Bunlar:

Selüloz: Beyaz renkte güneş ışığı etkisi ile rengini değiştirmeyen, ağaca esneklik ve eğilme yeteneği veren maddedir. Ağaç içindeki oranı, kuru ağaç ağırlığının %50-60'ı kadardır. Kağıt üretiminin temel gerecidir. Kimyasal formülü C6H10O5 tir.
Lignin: Selüloz yapısının miselleri arasına yerleşmiş olan lignin maddesi selülozun aksine esneklik kabiliyeti olmayan gevrek bir maddedir ve ağaca sertliğini kazandırır. Lignin ağaçların otsu bitkilerden ayrılmasını sağlayan madde olup ağacın yapısındaki lignin miktarı %14-24 oranındadır.
Hemiselüloz: Kimyasal bileşikleri itibarıyla polisakkaritlerden olan hemiselülozlar hidrolize edildikleri zaman şekere dönüşürler. Ağaç içerisinde %15-25 oranında bulunurlar.

Kanada'nın New Brunswick eyaletinde 2011 yılında yapılan bir keşifte, en eski bitkilerin yaklaşık 395 ila 400 milyon yıl öncesinde büyümüş ahşap olduğunu keşfetti. Tahta, radyokarbon tarihleme yöntemi ile tarihlendirilebilir ve bazı türlerde dendrokronoloji ile ahşap bir nesne oluştuğunda çıkarımlar yapmak için tarihlenebilir. İnsanlar, binlerce yıldır tahta kullandılar. İnsanlar odunu başta katı yakıt ya da ev, âlet, silah, mobilya, ambalaj, müzikal enstrüman ve kağıt yapmak için bir inşa malzemesi olarak kullandılar. Ahşaptan yapılan yapılar on bin yıl geriye dönmüştür. Avrupa Neolitik ev gibi binalar öncelikle ahşaptan yapılmıştır. Son zamanlarda ahşap kullanımı, çelik ve bronz malzemelerin yapımına eklenmesiyle değiştirildi. Ağaç halka genişliklerinde ve izotopik zenginliklerde yıl-yıl değişimi o sırada hakim olan iklime ipucu verir.

Tahta yüzyıllardan beri yakıt olarak kullanılmaktadır. Sert odunlar yumuşak odunlara tercih edilir çünkü sert odunlar yanarken daha az duman çıkarır ve daha uzun süre yanarlar. Günümüzde evlerdeki şömineler ve sobalar evi ısıtmanın yanında eve ambiyans kazandırmak amacıyla da eklenir.

Tahta ayrıca yapı malzemesi olarak da önemli bir yere sahiptir. Ahşap ev ve mobilya yapımında ve denizcilikte insanlığın ilk zamanlarından beri kullanılmaktadır. 19. yüzyılın sonuna kadar deniz araçlarının neredeyse tamamı tahtadan yapılmıştır. Bugün de tekne yapımındaki önemini korumaktadır.

Kâğıt tahta
Akıllı tahta

Tasarım, bir nesne, süreç veya sistem için kavram veya öneridir. Elizabeth Adams Hurwitz tarafından kısa ve öz olarak “gerekli olanın araştırılması” şeklinde tanımlanan tasarım, genellikle tatbikî sanatlar ve görsel sanatlar, mühendislik, mimarî, peyzaj ve diğer yaratıcı işler çerçevesinde ele alınır.
Tasarım sözcüğü, düşünen bir kimse tarafından kasıtlı olarak oluşturulan veya oluşturulmuş olan bir şeye atıfta bulunur ve bazen bir şeyin içsel doğasına - tasarımına - atıfta bulunmak için kullanılır. Tasarlamak fiili, yeni bir nesne veya ürün (makine, mobilya, endüstriyel ürün vb.), mekân ve alan (yapı, peyzaj) için bir plan oluşturma ve geliştirme sürecine denir. Bazı durumlarda, önceden açık bir plan olmaksızın bir planın, nesnenin ya da bir inşa sürecinin (mimarî çizimler, mühendislik çizimleri, vb.) meydana getirilmesine de denir. Tasarı ise hem son plan veya taslak (bir çizim, modelleme vb.), hem de bir plan veya taslağın sonucu için kullanılır. Bir tasarımın belirli bir bağlamda bir amacı olması, genellikle belirli hedefleri ve kısıtlamaları karşılaması ve estetik, işlevsel, ekonomik, çevresel veya sosyo-politik hususları dikkate alması beklenir.

Tasarım üreten kimselere tasarımcı denmektedir. 'Tasarımcı' terimi genellikle çeşitli tasarım alanlarından birinde profesyonel olarak çalışan birini ifade eder. Meslekler içinde 'tasarımcı' sözcüğü genellikle uygulama alanına göre nitelendirilir (örneğin: bir moda tasarımcısı, bir ürün tasarımcısı, bir web tasarımcısı veya bir iç tasarımcı), ancak mimarlar ve mühendisler gibi diğerlerini de belirleyebilir. Bir tasarımcının, tasarım üretmek için gerçekleştirdiği faaliyetler dizisine tasarım süreci denir ve bazıları tasarım düşüncesi ve tasarım yöntemleri gibi belirlenmiş süreçleri kullanır. Bir tasarım oluşturma süreci kısa (hızlı bir taslak) veya uzun ve karmaşık olabilir; önemli ölçüde araştırma, müzakere, yansıtma, modelleme, etkileşimli ayarlama ve yeniden tasarımı içerebilir.
Tasarım, resmî olarak tasarımcı olarak tanınan kişilerin mesleklerinin dışında da yaygın bir faaliyettir. Disiplinlerarası bilim insanı Herbert A. Simon, etkili kitabı The Sciences of the Artificial'da "Mevcut durumları tercih edilen durumlara dönüştürmeyi amaçlayan eylem planları tasarlayan herkes tasarım yapar" demiştir. Tasarım araştırmacısı Nigel Cross'a göre, "Herkes tasarım yapabilir ve yapmaktadır" ve "Tasarım yeteneği herkesin bir dereceye kadar sahip olduğu bir şeydir, çünkü doğal bir bilişsel işlev olarak beynimizde yerleşiktir."

Tasarım tarihi çalışmaları, 'tasarım' kavramının ne olduğuna dair farklı yorumlar nedeniyle karmaşık bir hâl almaktadır. John Heskett gibi birçok tasarım tarihçisi, Sanayi Devrimi'ne ve seri üretimin gelişimine bakmaktadır. Diğerleri ise, tasarım anlatılarını tarih öncesi çağlardan başlatarak, sanayi öncesi nesneleri ve eserleri içeren tasarım anlayışlarını benimsemektedir. Başlangıçta, sanat tarihi içinde yer alan tasarım tarihi disiplininin tarihsel gelişimi, ilgili akademisyenlerin tasarımı tarihsel araştırma için ayrı ve meşru bir hedef olarak tanımaya çalışmasıyla 1970'lerde bir araya gelmiştir. İlk etkili tasarım tarihçileri arasında Alman asıllı İngiliz sanat tarihçisi Nikolaus Pevsner ve İsviçreli tarihçi ve mimarlık eleştirmeni Sigfried Giedion yer almaktadır.

Batı Avrupa'da tasarım eğitimi veren kurumların geçmişi 19. yüzyıla kadar uzanmaktadır. 1818 yılında Norveç Ulusal Zanaat ve Sanat Endüstrisi Akademisi kurulmuş, bunu 1837'de Birleşik Krallık'taki Kraliyet Sanat Koleji ve 1844'te İsveç'teki Konstfack izlemiştir. 1877'de ise Amerika Birleşik Devletleri'nde Rhode Island Tasarım Okulu kurulmuştur. 1919'da kurulan Alman sanat ve tasarım okulu Bauhaus, modern tasarım eğitimini büyük oranda etkilemiştir.
Tasarım eğitimi, tasarım için hem özel, hem de genel becerilerin geliştirilmesine odaklanarak, ürün, hizmet ve çevre tasarımında teori, bilgi ve değerlerin öğretilmesini kapsamaktadır. Geleneksel olarak, birincil yönelimi, proje çalışması ve stüdyo veya atölye öğretim yöntemlerine dayalı olarak öğrencileri profesyonel tasarım uygulamalarına hazırlamak olmuştur.
Tasarım çalışmaları ve tasarım odaklı düşünme konularında daha geniş kapsamlı yüksek öğrenim şekilleri de mevcuttur. Tasarım aynı zamanda genel eğitimin de bir parçasıdır; bir müfredat konusu olarak Teknoloji ve Tasarım. 1970'lerde genel eğitimde tasarımın gelişimi, tasarımın ayrı bir çalışma disiplini olarak kurulmasıyla sonuçlanan 'tasarımcı' bilme, düşünme ve hareket etme biçimlerinin temel yönlerini belirleme ihtiyacı meydana getirmiştir.

Amatör veya profesyonel, bireysel veya ekip halinde olsun, pek çok alanda tasarımcıların nasıl tasarım ürettikleri konusunda önemli anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Tasarım araştırmacıları Dorst ve Dijkhuis, "tasarım süreçlerini tanımlamanın birçok yolu olduğunu" kabul etmiş ve tasarım sürecine ilişkin iki baskın, ancak farklı görüşü karşılaştırmışlardır: rasyonel bir problem çözme süreci ve eylem içinde düşünme süreci. Bu iki paradigmanın "dünyaya bakmanın temelde iki farklı yolunu temsil ettiğini" — pozitivizm ve inşacılık — öne sürdüler. Paradigmalar, tasarımın nasıl yapılması gerektiğine ve gerçekte nasıl yapıldığına dair farklı görüşleri yansıtabilir ve her ikisinin de çeşitli isimleri vardır. Problem çözme görüşü "rasyonel model", "teknik rasyonellik" ve "akıl merkezli bakış açısı" olarak adlandırılmıştır. Alternatif görüş ise "eylem içinde yansıma", "birlikte evrim" ve "eylem merkezli bakış açısı" olarak adlandırılmıştır.

Rasyonel model, Amerikalı bir bilim adamı olan Herbert A. Simon ve iki Alman mühendislik tasarım teorisyeni Gerhard Pahl ve Wolfgang Beitz tarafından bağımsız olarak geliştirilmiştir. Model şöyle anlatılmıştır:

Tasarımcılar, bilinen kısıtlamalar ve hedefler için bir tasarım adayını optimize etmeye çalışırlar.
Tasarım süreci plan odaklıdır.
Tasarım süreci, ayrık bir dizi aşama açısından anlaşılır.
Rasyonel model, rasyonalist bir felsefeye dayanır ve waterfall modelinin, sistem geliştirme yaşam döngüsünün ve mühendislik tasarım literatürünün çoğunun temelini oluşturur.
Rasyonel modelle uyumlu tipik aşamalar aşağıdakileri içermektedir:

Üretim öncesi tasarım
Tasarım özeti - amaçlanan sonucun ilk ifadesi.
Analiz - tasarım hedeflerinin analizi.
Araştırma - alandaki veya ilgili konulardaki benzer tasarımların araştırılması.
Şartname - bir ürün (ürün tasarım spesifikasyonu) veya hizmet için bir tasarımın gereksinimlerinin belirtilmesi.
Problem çözme - tasarımların kavramsallaştırılması ve belgelenmesi.
Sunum - tasarımın sunulması.
Üretim sırasında tasarım
Geliştirme - bir tasarımın devamı ve iyileştirilmesi.
Ürün testi - bir tasarımın in situ test edilmesi.
Gelecek tasarımlar için üretim sonrası tasarım geri bildirimi
Uygulama - tasarımın çevreye tanıtılması.
Değerlendirme ve sonuç - yapıcı eleştiriler ve gelecekteki iyileştirmeler için öneriler de dahil olmak üzere sürecin ve sonuçların özeti.
Yeniden tasarım - üretim öncesinde, sırasında veya sonrasında herhangi bir zamanda tekrarlanan (düzeltmeler yapılan) tasarım sürecindeki herhangi bir veya tüm aşamalar.

Rasyonel model, iki temel gerekçeyle yaygın olarak eleştirilmiştir:

Tasarımcılar bu şekilde çalışmazlar - kapsamlı ampirik kanıtlar, tasarımcıların rasyonel modelin önerdiği gibi hareket etmediklerini göstermiştir.
Gerçekçi olmayan varsayımlar - bir tasarım projesi başladığında hedefler genellikle bilinmez ve gereksinimler ve kısıtlamalar değişmeye devam eder.

Eylem merkezli bakış açısı, rasyonel modelin karşıtı olan birbiriyle ilişkili kavramlar topluluğuna verilen bir etikettir:

Tasarımcılar, tasarım adaylarını oluşturmak için yaratıcılığı ve duyguları kullanırlar.
Tasarım süreci doğaçlamadır.
Evrensel bir aşama dizisi yoktur - analiz, tasarım ve uygulama, çağdaş ve ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır.
Eylem merkezli bakış açısı ampirist bir felsefeye dayanır ve atik yaklaşım ve metodik geliştirme ile genel olarak tutarlıdır. Önemli ampirik kanıtlar, gerçek tasarımcıların eylemlerini tanımlamada bu perspektifin doğruluğunu desteklemektedir. Rasyonel model gibi, eylem merkezli model de tasarımı araştırma ve bilgi ile bilgilendirilmiş olarak görür.
Tasarım faaliyetine ilişkin en az iki görüş, eylem merkezli bakış açısıyla tutarlıdır. Her ikisi de bu üç temel faaliyeti içerir:

Eylem içinde düşünme paradigmasında, tasarımcılar "çerçeveleme", "hamle yapma" ve "hamleleri değerlendirme" arasında gidip gelirler. "Çerçeveleme" sorunun kavramsallaştırılması, yani amaç ve hedeflerin tanımlanması anlamına gelir. Bir "hamle" geçici bir tasarım kararıdır. Değerlendirme süreci tasarımda daha ileri hamlelere yol açabilir.
Algılama-evrim-uygulama çerçevesinde, tasarımcılar üç temel faaliyet arasında gidip gelirler. Algılama, hem çerçeveleme hem de değerlendirme hareketlerini içerir. Uygulama, tasarım ögesini inşa etme sürecidir. Birlikte evrim, "tasarım ajanının eşzamanlı olarak tasarım nesnesine ilişkin zihinsel resmini bağlama ilişkin zihinsel resmine dayalı olarak iyileştirdiği ve bunun tersinin de geçerli olduğu süreçtir".
Tasarım döngüsü kavramı, bir fikrin düşünülmesi, ardından görsel veya sözlü iletişim araçlarının (tasarım araçları) kullanılması yoluyla ifade edilmesi, ifade edilen fikrin paylaşılması ve algılanması, son olarak da algılanan fikrin eleştirel bir şekilde yeniden düşünülmesi ile yeni bir döngünün başlatılması ile başlayabilen dairesel bir zaman yapısı olarak anlaşılmaktadır. Anderson bu kavramın, aynı zamanda herhangi bir tasarım fikrinin algılanma aracı olan ifade araçlarının önemini vurguladığına dikkat çekmiştir.

Tasarım felsefesi, tasarımın tanımları, varsayımları, temelleri ve çıkarımlarının incelenmesidir. Bunun yanında, kişisel değerler veya tercih edilen yaklaşımlar gibi tasarımı yönlendirmek için birçok gayriresmî 'felsefe' de vardır.

Eleştirel tasarım, tasarlanmış eserleri bir kültürdeki mevcut değerler, ahlak kuralları ve uygulamalara dair somut bir eleştiri veya yorum olarak kullanır. Ayrıca bir tepkiyi tetiklemek için geleceğin yönlerini fizikse

Tereyağı, ana maddesi süt yağı olan bir mandıra ürünüdür. Tereyağının bileşiminde yaklaşık %80 oranında süt yağı, su, süt şekeri, mineraller, kolesterin, suda çözülmüş vitaminler, protein, asitler ve aroma veren maddeler yer alır. Tereyağı, gıda ve kozmetik sanayisinde kullanılan bir hammaddedir.

Tereyağı sözcüğü; Farsçada  “taze, yaş” anlamına gelen tare (تَره) sözcüğü ile Eski Türkçe yāġ “hayvansal yağ veya süt yağı” sözcükleriyle oluşturulmuş bir birleşik sözcüktür. Tereyağı sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Dîvânu Lugâti't-Türk'te sağyağ olarak geçmektedir. Türkçe kökle türetilmiş bir başka sözcük de sarı yağ sözcüğüdür.

Yağın hafif sarı ve beyaz olmak üzere iki renkte olması ihtimal dahilindedir. Çünkü sütü yağ elde etmek için alınan hayvan, öncesinde yeşil renkte (yani canlı) besinler tükettiğinde yağ rengi sarıya daha yakın, kurumuş tahıl sapı veya samanı ile beslemiş hayvanlarda ise elde edilecek yağın rengi beyaza daha yakın olmaktadır. Oda sıcaklığında sıvı yapısı, soğuk buzdolabı (yak. 7 °C) soğukluğunda sert sıvılaşması vardır.
Modern tereyağları katkısız ve kaliteli yağı yüksek sütlerden yapılır. Buzdolabında saklanır. Türkiye'de yayık ayranından imal edilen tuzlanmış tereyağı, ağır kokulu, tuzlu ve ekşimsi tatlıdır. AT standartlarına uygun üretim ve tüketim için çalışmaların başladığı belirtilmektedir.

AB standartlarına göre tereyağındaki su miktarı %16 geçmemesi gerekmektedir. Ancak bu şart sağlandığı zaman tereyağı süt ürünü kategorisinde satılabilmektedir. Bunun yanı sıra tereyağı yapısında birçok madde ihtiva etmektedir. Bunlar süt şekeri, mineral maddeler, kolesterol, proteinler, yağda çözülen vitaminler, süt asitleri ve aroma maddeleridir.
Tereyağının diğer bir karakteristik özelliği de yapısında yüksek oranda yağ asitlerinin gliseritleri ve kısa zincirli doymuş yağ asitleri (örn. Bütirik asit) içermesidir. 100 g tereyağının besin değeri yaklaşık 3100 kJ'dir (740 kcal).

İlk tereyağı üretiminin nerede olduğu bilinmemektedir. Ama bunun hayvancılığın başlaması ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. En eski bilinen kaynak ise eski milattan 3000 yıl önce Sümerlerde mozaiklerde resmedilmiş. Ama bunun bir nevi ayran veya tereyağı üretimi olduğu kesin bilinmemektedir.
Antik devirde Akdeniz bölgelerinde tereyağı üretimi bilinmekle birlikte sadece kozmetik ve ilaç olarak kullanılmış zeytinyağı kullanımı daha ağır basmıştır. Orta Çağ'da ise çok önemli bir ticari madde olmuş ve bunun için özel fıçı ve kovalar icat edilerek genelde deniz yolları ile nakledilmiştir.
19. yüzyılda endüstri devrimi ile birlikte büyük mandıra ve tereyağı işletmeleri türeyerek üretim sanayileştirildi. Tarımın ve hayvancılığın gelişmesi, traktör ve süt sağma makinelerinin daha genişçe kullanılmaya başlanması, nakliyat imkânların oluşması, tereyağı üretimi ve tüketiminde bir patlama oluşturmuştur.

Suni soğutma tekniğinin (buzdolabı) 19. yüzyılında geliştirilmesi tereyağının geniş kitleler için sıradan bir gıda olmasında büyük bir etkendir. Gelişmiş sanayi ülkelerinde, süt üretiminden ve nakliyattan tüketime kadar süreçteki kesintisiz soğutma zorunluluğu bugün belirlenmiş bir standarttır.
Sanayileşme ile birlikte tereyağına esaslı bir rakip oluştu: bitkisel margarin. Fransız kralı III. Napolyon'un verdiği sipariş üzerine kimyager Hippolyte Mège-Mouriés margarini buldu. Tereyağını alamayacak yoksul kitle için, ekmeğe sürülebilen ekonomik bir yağ gerekli idi.

Elde edilmesi her zaman kolay olmasa da, tereyağı genel olarak yağ içeren tüm sütlerden elde edilebilmektedir. Her sütten tereyağı elde etmek mümkün değildir. Örneğin kısrak ve sıpa sütü tereyağı elde etmek için elverişli değildir. Tereyağı üretiminde en elverişli süt; inek, koyun ve keçi sütüdür.

Eski zamanlarda tereyağını üretmek için, bu işlemde kullanılacak süt bir kaba konulur ve iki gün böyle bekletilirdi, ta ki sütün kreması yüzeyde toplanıncaya kadar. Bu krema tabakası elle tereyağı yapma aşamasına geçmeden önce başka bir kaba alınır ve olgunlaşması için bir müddet daha bekletilirdi.
Bu fiziksel olgunlaşma sayesinde yağın kristalleşmesi sağlanır ve bunun yanında süt yağının düzgün ve en uygun şekilde yayılır. Bu da ekşimemiş kremadan tereyağı yapılmasını mümkün kılmaktadır. Kremanın olgun hâle gelmesi için bir takım biyolojik ilaçlarda kullanılmaktadır. Bunun sonucunda yağın pH değeri düşer ve çeşitli mikroorganizmalar oluşur. Bu da tereyağına farklı bir aroma kazandırır.
Tereyağı elde etme aşamasında krema iyice çırpılır. Bu işlem esnasında sütte bulunan yağ damlalarını saran zar parçalanır. Böylelikle yağ sütün içine karışır. Bundan sonra süt içerisinde serbest kalan yağ birbirlerine yapışmaya başlar. Burada yapısında yağ zarı parçacıkları, su ve bir miktar süt proteini barındıran bir emülsiyon oluşmuş olur. Oluşan bu emülsiyonun karıştırmaya devam edilmesiyle sıvı hâldeki su içerisinde yağ emülsiyonundan katı hâldeki yağ içerisinde su emülsiyonu oluşmuş olur. Bu işlemler sonucunda yağsız olan kısım yayıkaltı olarak kullanılırken diğer kısım ise tereyağı olarak kullanmak üzere şekil verilerek paketlenir.

Tereyağı rengini iki farklı faktörden almaktadır. Bunlardan ilki sütünden tereyağı yapılan hayvanın yeminden ve ikicisi ise üretim esnasında içine ekstra konulan renklendiricilerdir.
Tereyağının klasik rengi sarıdır. Eğer tereyağı yaptığımız süt inek sütü ise, buradan ineğin doğal yollarla çayırlarda otlandığını ve taze çimen ya da ot yediğinin bir göstergesi olarak gösterilebilir. Bilindiği üzere çimenler yüksek oranda yapısında karotenoid ihtiva eder. Eğer otlar sarı değil de yeşil bile olsa yapısında gene de karotenoid barındırır. Sadece bu durumda karotenoidin etkisi klorofiller tarafından bastırılmıştır. karotenoidler klorofillere kıyasla yağda çözülebilme özelliğine sahiptirler. Bu yüzden tereyağı yapma işlemi sırasında karotenoidler sütteki yağda çözülürler ve böylelikle tereyağının içine de geçmiş olurlar. Bu da Tereyağının neden sarı renkte olduğunu açıklar. Bir başka deyişle hayvan sadece suni hayvan yemiyle ya da sadece samanla beslenirse ki bu yöntem günümüzde kış aylarında modern tesislerde kullanılan bir yöntemdir, bu hayvanların sütlerinden üretilen tereyağı daha çok beyaz renkli olur. Çünkü suni yemler ve saman karotenoid bakımından oldukça fakirdirler. Avrupa Birliği ülkelerinde tüketicilerin bu hassasiyetlerini bilen üreticilerin hayvan yemlerinin içine yeteri miktarda karoten maddesi eklemektedirler. Böylelikle yılın her döneminde alınan tereyağını her zaman aynı renge sahip olması sağlanmış olur. Bu yöntem özellikle Almanya'da çok kullanılan bir yöntemdir.
Halk arasında geniş bir kabul bulan inanışa göre tereyağının rengi, hayvanların yılın farklı zamanlarında tükettikleri yemlerin yapılarında ihtiva ettikleri yağ oranlarına bağlamışlardır. Onlara göre sonbaharda ve kışta üretilen süt, yıllın diğer zamanlarında üretilen sütten daha yağsız olduğu ve bu yüzden bu zamanda yapılan tereyağı beyaz renkte olur. Yukarıda daha önce açık bir şekilde anlatıldığı gibi, tereyağına rengini veren sütün ihtiva ettiği yağ oranı değil aksine yapısındaki karotenoid maddesidir. Bundan yola çıkarak halk arasındaki bu anlayışın yanlış olduğunu kesin bir dille söyleyebiliriz. Yapısında yüksek oranda yağ barındıran süt bile, içinde karotoin maddesi barındırmadığı ve taze olduğu sürece gene beyazımsı bir renkte olur. Kısacası tereyağının rengine bakarak, içerdiği yağ miktarından bahsetmemiz pek mümkün değildir.
Bunun yanı sıra tereyağının tipik rengi ülkeden ülkeye farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin İtalya’da üretilen tereyağın rengi genel olarak saf beyazdır. Bu yüzden bu renk, İtalyanlar arasında tereyağının doğal rengi olarak kabul görmektedir.

Günümüzde tereyağı üretimi modern tesislerde yapılmaktadır. Bu tesislerde tereyağı üretimi pastörize edilmiş kremadan yapılır. Bu tesislerde süt, santrifüjleme işleminden geçirilir ve kısa bir sürede krema kısmı sütten ayrılmış olur. Santrifüjleme işleminden sonra krema, pastörizasyon işleminden geçer. Pastörizasyon işleminde krema, hızlı bir şekilde ısıtılır ve saniyeler içinde tekrar oda sıcaklığında soğutulur. Krema olgunlaşması için yaklaşık 20 saat bekletildikten sonra tereyağı makinelerine aktarılır. Bu makinelerde krema iyice çırpılarak tereyağı elde edilir ve bu işlem esnasında bir yan ürün olan ayran yağdan ayrılır. Elde edilen tereyağına şekil verildikten sonra paketleme işlemine geçilir. Ortalama olarak 1 kg tereyağı elde etmek için yaklaşık 20 kg süte ihtiyaç vardır.

2004 yılı verilerine göre tereyağı üretiminde Hindistan açık bir farkla başı çekmektedir ve Hindistan'daki tereyağı üretimi, 2,5 milyon ton yıllık üretimiyle ikinci sırada bulunan Pakistan'ın üretiminden neredeyse 5 kat daha fazladır. İkinci sıradaki Pakistan'ı ise az bir farkla ABD takip etmektedir.
2012 yılı verilerine göre Hindistan 4,5 milyon tonla dünya tereyağı üretiminde birinci sırayı alırken, Hindistan ürettiği bu tereyağı miktarıyla dünya üretiminin %40'ını tek başına karşılamaktadır. İkinci sıradaki ABD 0,8 milyon tonla Hindistan'ı takip ederken, Pakistan 0,7 milyon tonla üçüncü sıraya gerilemiştir.

Tereyağı, yüksek doymuş yağ oranı ve hayvansal yağ olması nedeniyle kötü kolesterole bir sebep olarak görülse de, tereyağı doğal kaynaklı bir gıdadır. Doğal üretim süreçleriyle elde edilen tereyağı, kimyasal işlemlerle katılaştırılan margarinlere kıyasla besin değeri açısından daha zengin ve sağlıklı bir alternatiftir. Yağlar arasında protein içeriği en yüksek olan ürün tereyağıdır; tereyağının yaklaşık yüzde birini proteinler oluştururken diğer bitkisel ve hayvansal yağlarda bu oran neredeyse sıfıra yakındır.

Tonya tereyağı
Yak tereyağı

Türkiye'de heykelcilik 19. yüzyılın ilk yıllarına dayanmaktadır.

Mimari Kabartma, Türk heykelciliğinin ilk beliren ögelerini oluşturur. İslamdan önce insan figürleri kabartmalarda yer alırken Osmanlı kabartmalarında insan figürüne yer verilmemiştir. Mohaç Seferi'nden dönerken Pargalı İbrahim Paşa'nın bazı heykeller getirdiği ve bunları sergilediği kaydedilmiştir.
Serbest heykel ancak 19. yüzyılda batılılaşma hamleleri ile söz konusu olacaktır.19. yüzyılda hayvan heykelleri Osmanlı saray ve köşklerinde yer alır. Sanayi-i Nefise Mektebi batılı hedefler doğrultusunda mimar ve ressam yetiştirmek amacıyla açılır. Yervant Oskan(1855-1914) Sanayi-i Nefise Mektebi'nde yetişen, bilinen ilk Osmanlı heykeltıraşıdır. Aynı zamanda hocalık da yapar Heykeltıraşlığı sanat amacıyla yapan ilk kişi İhsan Özsoy'dur. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde antik eser tamircisi ve 1908-1933 yılları arasında Sanayi-i Nefise Mektebi'nde atölye şefi olmuştur. Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet kuşağı birçok heykeltıraşın yetişmesini sağlamıştır. Oskan Efendi'nin Öğrencilerinden olan İsa Behzat(1875-1916) heykel bölümünü bitirip resim ve tiyatroyla da ilgilenmiştir.
Osmanlı döneminde heykel yaptığı söylenen Mesrur İzzet, Elen Şeneb, Mehmet Bahri ve Basri gibi sanatçılar hakkında çok az bilgi vardır. Osmanlı ressamlarından olan Mesrur İzzet'in bir çocuk büstü çalışması günümüze ulaşmıştır. Mısır'da Osmanlı mekteplerinde hocalık yapmıştır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi'nde yazıları yayımlanmıştır

Mehmet Mahir Tomruk (1885-1954), Ratip Aşir Acudoğu (1898-1937), Nijat Sirel (1897-1959) gibi sanatçılar Sanayi-i Nefise Mektebi'nde yetişip cumhuriyet dönemi heykelciliğinde ürün vermiştir. 1970 sonrasında ise Seyhun Topuz geometrik soyut formlu eserler vermiştir.

Belma Akçura, Kaldırın Şu Heykeli Buradan, İstanbul, İletişim Yayınları, 2020.

Uzay, nesnelerin ve olayların göreceli konuma ve yöne sahip olduğu sınırsız üç boyutlu bir boyuttur. Modern fizikçiler genellikle zamanla, uzay-zaman olarak bilinen sınırsız dört boyutlu bir sürekliliğin parçası olduğunu düşünmesine rağmen, fiziksel alan genellikle üç doğrusal boyutta düşünülür. Mekan kavramının fiziksel evrenin anlaşılması için temel öneme sahip olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, filozoflar arasında kendisinin bir varlık mı, varlıklar arasındaki ilişkinin mi yoksa kavramsal çerçevenin bir parçası mı olduğu konusunda anlaşmazlık devam eder.
Mekanın doğası, özü ve varoluş tarzı ile ilgili tartışmalar antik döneme kadar uzanmaktadır; yani, Platon'un Timaeus'u veya Sokrates gibi, Yunanların khora (yani "boşluk") olarak adlandırdığı şeye ya da topos tanımındaki Aristoteles'in Fiziğine (Kitap IV, Delta) yansımalarında ya da daha sonraki "geometrik yer anlayışı" nda, 11. yüzyıl Arap polimeri Alhazen'in Yerdeki Söyleminde (Qawl fi al-Makan) "uzay qua uzantısı" olarak yer alır. Bu klasik felsefi soruların çoğu Rönesans'ta tartışılmış ve daha sonra 17. yüzyılda, özellikle klasik mekaniğin erken gelişimi sırasında yeniden şekillendirilmiştir. Isaac Newton'un görüşüne göre, mekan mutlaktı - bu, uzayda herhangi bir maddenin olup olmadığı konusunda kalıcı ve bağımsız bir şekilde var olduğu anlamında. Diğer doğal filozoflar, özellikle Gottfried Leibniz, bunun yerine uzayın aslında nesneler arasındaki mesafeler ve yönleriyle verilen ilişkiler arasındaki bir koleksiyon olduğunu düşünüyordu. 18. yüzyılda filozof ve ilahiyatçı George Berkeley, Yeni Bir Vizyon Teorisine Yönelik Makalesinde "uzamsal derinliğin görünürlüğünü" çürütmeye çalıştı. Daha sonra metafizikçi Immanuel Kant, uzay ve zaman kavramlarının dış dünyanın deneyimlerinden türeyen ampirik kavramlar olmadığını, insanların tüm deneyimleri yapılandırmak için sahip oldukları ve kullandığı sistematik bir çerçevenin unsurları olduğunu söyledi. Kant Saf Akıl Eleştirisinde "uzay" deneyiminden öznel "saf a priori bir sezgi biçimi" olarak bahsetti.
19. ve 20. yüzyıllarda matematikçiler, uzayın düz değil kavisli olarak tasarlandığı Öklid olmayan geometrileri incelemeye başladılar. Albert Einstein'ın genel görelilik teorisine göre, yerçekimi alanlarının çevresindeki boşluk Öklid uzayından sapıyor. Genel göreliliğin deneysel testleri, Öklid olmayan geometrilerin alanın şekli için daha iyi bir model sağladığını doğruladı.

Uzay, madde ve hareket hakkındaki Galilyalı ve Kartezyen teorileri, 1687'de Newton Prensliği'nin yayınlanmasıyla doruğa ulaştığı anlaşılan Bilim Devrimi'nin temelini oluşturmaktadır. Newton'un uzay ve zaman hakkındaki teorileri, nesnelerin hareketini açıklamasına yardımcı oldu. Uzay teorisi Fizikte en etkili olarak kabul edilirken, öncüllerinin aynı şey hakkındaki fikirlerinden ortaya çıktı.
Modern bilimin öncülerinden biri olan Galileo, jeosantrik bir kozmos hakkında yerleşik Aristoteles ve Batlamyus fikirlerini gözden geçirdi. Kopernik teorisine, evrenin güneş merkezli olduğunu, merkezde sabit bir güneşin ve dünya da dahil olmak üzere gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü destekledi. Dünya hareket ederse, Aristotelesçi'nin doğal eğiliminin dinlenme durumunda olacağına dair inanç söz konusuydu. Galileo bunun yerine güneşin kendi ekseni etrafında hareket ettiğini, hareketin bir nesne için sabit kalma kadar doğal olduğunu kanıtlamak istedi. Başka bir deyişle, Galileo için, Dünya da dahil olmak üzere gök cisimleri doğal olarak dairelerde hareket etmeye eğilimliydi. Bu görüş başka bir Aristoteles fikrini yerinden etti - tüm nesneler belirlenmiş doğal aidiyet yerlerine yöneldi.

Descartes, Aristoteles dünya görüşünü, doğal yasaların belirlediği alan ve hareket hakkında bir teori ile değiştirmeye başladı. Başka bir deyişle, madde ve hareket hakkındaki teorileri için metafizik bir temel ya da mekanik bir açıklama istedi. Kartezyen boşluk Öklit yapıydı - sonsuz, düzgün ve düz. Maddeyi içeren madde olarak tanımlandı; tersine, tanım gereği madde uzamsal bir uzantıya sahipti, böylece boş alan diye bir şey yoktu.
Kartezyen uzay kavramı, bedenin, zihnin ve maddenin doğası hakkındaki teorileriyle yakından bağlantılıdır. Ünlü "cogito ergo sum" (düşünüyorum öyleyse varım) ya da sadece şüphe edebileceğimiz ve bu nedenle düşünüp var olduğumuzdan emin olabileceğimiz fikri ile bilinir. Teorileri, ampirikçilerin inandığı gibi, dünya hakkındaki bilgiyi deneyimlerimizden ziyade düşünme yeteneğimize bağlayan rasyonel geleneğe aittir. Kartezyen dualizm olarak adlandırılan beden ve zihin arasında net bir ayrım yarattı.

Galileo ve Descartes'ın ardından on yedinci yüzyılda uzay ve zaman felsefesi, Alman filozof-matematikçi Gottfried Leibniz'in ve uzayın iki karşıt teorisini ortaya koyan Isaac Newton'un fikirleri etrafında dönüyordu. Leibniz, uzayın dünyadaki nesneler arasındaki mekânsal ilişkilerin toplanmasından başka bir şey olmadığını, “diğer alanın üzerinde bağımsız olarak var olan bir varlık” olmaktan ziyade: “mekan, birlikte alınan yerlerden kaynaklanan olandır”. demiştir. Boş bölgeler, içinde nesneler olabilen bölgelerdir ve bu nedenle diğer yerlerle mekansal ilişkilerdir. O zaman, Leibniz için mekan, bireysel varlıklar veya olası konumları arasındaki ilişkilerden idealize edilmiş bir soyutlama idi ve bu nedenle sürekli olamazdı, ancak ayrık olmalıydı. Alan, aile üyeleri arasındaki ilişkilere benzer şekilde düşünülebilir. Ailedeki insanlar birbirleriyle ilişkili olsa da, ilişkiler insanlardan bağımsız olarak mevcut değildir. Leibniz, uzayın dünyadaki nesnelerden bağımsız olarak var olamayacağını savundu çünkü bu, her bir evrendeki maddi dünyanın konumu haricinde iki evren arasında tam olarak benzer bir fark anlamına geliyor. Ancak bu evrenleri birbirinden ayırmanın gözlemsel bir yolu olmayacağından, ayırt edilemezlerin kimliğine göre aralarında gerçek bir fark olmayacaktır. Yeterli sebep ilkesine göre, bu iki olası evrenin olabileceğini ima eden herhangi bir uzay teorisi yanlış olmalıdır.

Newton, maddi nesneler arasındaki ilişkilerden daha fazla yer aldı ve konumunu gözlem ve deneylere dayandırdı. Bir ilişkist için, nesnenin sabit hızda hareket ettiği ataletsel hareket ile hızın zamanla değiştiği ataletsel olmayan hareket arasında gerçek bir fark olamaz, çünkü tüm uzamsal ölçümler diğer nesnelere ve hareketlerine görecelidir. Ancak Newton, eylemsiz olmayan hareketlerin güç ürettiği için mutlak olması gerektiğini savundu. Tartışmasını göstermek için dönen bir kovadaki su örneğini kullandı.Bir kovadaki su bir halattan asılır ve dönmeye ayarlanır, düz bir yüzeyle başlar. Bir süre sonra, kova dönmeye devam ettikçe, suyun yüzeyi içbükey hale gelir. Kovanın dönmesi durdurulursa, suyun yüzeyi dönmeye devam ederken içbükey kalır. Bu nedenle içbükey yüzey görünüşte kova ve su arasındaki nispi hareketin sonucu değildir. Newton bunun yerine uzayın kendisine göre ataletsiz hareketin bir sonucu olması gerektiğini savundu. Birkaç yüzyıl boyunca kova argümanı, mekânın maddeden bağımsız olarak var olması gerektiğini göstermede belirleyici olarak kabul edildi.

On sekizinci yüzyılda Alman filozof Immanuel Kant, uzay hakkındaki bilginin a priori ve sentetik olabileceği bir bilgi teorisi geliştirdi. Kant'a göre, mekan hakkındaki bilgi sentetiktir, çünkü mekan hakkındaki ifadeler, ifadedeki kelimelerin anlamları nedeniyle doğru değildir. Çalışmalarında Kant, mekanın bir madde veya ilişki olması gerektiği görüşünü reddetti. Bunun yerine, mekân ve zamanın insanlar tarafından dünyanın nesnel özellikleri olarak bulunmadığı, bizim tarafımızdan deneyim organize etme çerçevesinin bir parçası olarak dayatıldığı sonucuna vardı.

Öklid'in Elemanları Öklid geometrisinin temelini oluşturan beş postüla içeriyordu. Bunlardan biri olan paralel postüla, matematikçiler arasında yüzyıllardır tartışma konusu olmuştur. L1 üzerinde olmayan bir düz çizgi L1 ve bir P noktasının bulunduğu herhangi bir düzlemde, düzlem üzerinde P noktasından geçen ve düz L1 çizgisine paralel olan tam olarak bir düz çizgi L2 olduğunu belirtir. 19. yüzyıla kadar, çok az kişi varsayımın gerçeğinden şüphe ediyordu; bunun yerine tartışma, bir aksiyom olarak gerekli olup olmadığı veya diğer aksiyomlardan türetilebilecek bir teori olup olmadığı üzerinde yoğunlaştı. Yine de 1830 civarında Macar János Bolyai ve Rus Nikolai Ivanovich Lobachevsky, hiperbolik geometri adı verilen paralel postüla içermeyen bir geometri türü üzerinde ayrı ayrı yayınladılar. Bu geometride, sonsuz sayıda paralel çizgi P noktasından geçer. Sonuç olarak, bir üçgen içindeki açıların toplamı 180 ° 'den azdır ve bir dairenin çevresinin çapına oranı pi'den fazladır. 1850'lerde Bernhard Riemann, paralel çizgilerin P'den geçmediği eşdeğer bir eliptik geometri teorisi geliştirdi. Bu geometride, üçgenler 180 ° 'den fazladır ve daireler, π'den daha küçük bir çevre-çap oranına sahiptir.

O sırada hakim bir Kantian fikir birliği olmasına rağmen, Öklid olmayan geometriler resmîleştirildikten sonra, bazıları fiziksel uzayın kavisli olup olmadığını merak etmeye başladı. Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss, mekanın geometrik yapısının ampirik bir araştırmasını ilk değerlendiren kişiydi. Muazzam bir yıldız üçgeninin açılarının toplamını test etmeyi düşündü ve aslında Almanya'da dağ tepelerini üçgenleyerek küçük bir ölçekte bir test gerçekleştirdiğine dair raporlar var.
19. yüzyılın sonlarında Fransız bir matematikçi ve fizikçi olan Henri Poincaré, hangi geometrinin deney için uzaya uygulandığını keşfetme girişiminin boşluğunu göstermeye çalıştığı önemli bir fikir sundu. Bilim adamları, bir küre-dünya olarak bilinen belirli özelliklere sahip hayali bir büyük kürenin yüzeyiyle sınırlı olsaydı, yüzleşecekleri öngörüleri dikkate aldı. Bu dünyada, sıcaklık, tüm nesnelerin, kürenin farklı yerlerinde benzer oranlarda genişleyeceği ve büzüleceği şekilde değişmektedir. Uygun bir sıcaklık düşüşü ile, eğer bilim adamları bir üçgendeki açıların toplamını belirlemek için ölçüm çubukları kullanmaya çalışırlarsa, küresel bir yüzeyden ziyade bir düzlemde yaşadıklarını düşüne

Yeni Asur İmparatorluğu Asur tarihinin son dört yüz yıllık evresidir (MÖ 1000-612). Bu dönemde Orta Asur'da başlayan kralların yıllık yazmaları devam ettiğinden siyasal olaylar hakkında bilgi sahibi olunabilmektedir. Bu dönemde devlet tüm Mezopotamya'yı kapsar hale gelmişti ve en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Batı İran, Suriye ve Güney Doğu Anadolu da devletin egemenlik sahasıydı. En çok savaşılan devletler arasında Anadolu'da Urartular vardı. Med-İskit akınlarıyla Asur devleti son bulacaktı.
Asurlular bu dönemde Akdeniz ticaretine hâkim olmak istedi. Özellikle MÖ 8. Yüzyılının sonunda Hititler ve Mitanni'nin yıkılması Asur'un alan bulmasına imkân veriyordu ancak Orta Asya'nın süper gücü olabilmesi için güçlü bir maliye gerekiyordu. Asur devleti bunun için Anadolu'nun maden kaynakları üzerinde egemen olma amacı güttü. Güçlenen Asur'a karşı Nairi ve Uriatri birleşik bir krallık kurma yoluna gidecekti.

Yeni medya sanatı; dijital sanat, bilgisayar grafikleri, yeni medya teknolojileri, bilgisayar animasyonları, sanal sanat, İnternet sanatı, interaktif sanat, video oyunları, robotbilimi ve bioteknolojik sanat yöntemlerini kullanarak yapılan sanat eserlerini kapsayan bir sanat türüdür. Bu terim, açığa çıkardığı kültürel obje ve sosyal olaylar ile kendini eski görsel sanatlardan (geleneksel resim sanatı, heykel vb.) ayırmaktadır. Kullanılan araçlar ile bu mecra, çağdaş sanat için kilit bir rol oynamakta ve doğal olarak günümüzde Yeni Anlatım Biçimleri (İng. New Genres) veya Yeni Medya konularını okutan saygın üniversite, sanat okulu ve uluslararası lisansüstü programlarının sayısının gün geçtikçe artmasına sebep olmaktadır. Yeni medya sanatı genellikle sanatçı ve izleyici ya da izleyici ve sanat eseri arasında bir etkileşim içerir. Fakat, bazı teorisyenlerin ve küratörlerin belirttiği gibi bu etkileşim, sosyal takas, katılım ve dönüşüm yeni medya sanatının ayırt edici özelliği değil, diğer modern sanat pratikleriyle paylaştıkları ortak zemindir. Bu anlayış aslında, kültürel uygulama biçimleriyle eş zamanlı ortaya çıkan teknolojik platformları ve teknolojik mecraları sorgulamayı vurgular.
Yeni medya ilgi alanları sanat eserlerini oluşturan telekomünikasyon, kitlesel medya ve dijital elektronik yöntemlerden yola çıkar ve uygulamalar kavramsal sanattan sanal, performans ve enstalasyon sanatına kadar çeşitlilik gösterir.

Yeni medya sanatının kökleri 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan zoetrope (1834) ve praxinoscope (1877) Eadweard Muybridge'in zoopraxiscope (1879) gibi hareketli fotoğraf buluşlarına dayandırılabilir. 1920'lerden 1950'lere dek kinetik ve ışık sanatının farklı biçimleri, Thomas Wilfred'nın 'Lumia' (1919) ve 'Clavilux' ışık organları ve Jean Tinguely'in kendine zarar veren heykeli 'Homage to New York' (1960) yeni medya sanatının öncüleri olarak gösterilebilir.
1958'de Wolf Vostell eserlerine televizyon seti dahil eden ilk sanatçıydı. „Deutscher Ausblick“/„Alman Bakışı“-„Black Room Cycle“(Kara Oda Döngüsü), Environment(Çevre), 1958, Berlinische Galerie koleksiyonunun bir parçasıdır. 
1960'larda yeni video teknolojilerin gelişmesi ile birlikte Nam June Paik ve Wolf Vostell'in „6 TV De-coll/age“, 1963, enstalasyonu, A. Michael Noll ve E.A.T., Fluxus ve Happening gibi multimedya performansları gibi yeni medya sanat deneyleri ortaya çıktı. Bilgisayar grafiklerinin 1980'lerin sonlarına doğru gelişmesi ve gerçek zamanlı teknolojilerin 1990'larda yayılan web ve internet ile birleşmesi, Lynn Hershman Leeson, David Rokeby, Perry Hoberman tarafından yeni ve çeşitli interaktif sanatları, Roy Ascott'un telematik sanatı, Vuk Ćosić ve Jodi tarafından Internet sanatı, Jeffrey Shaw ve Maurice Benayoun'un sanal ve üçboyutlu sanatını ve Rafeal Lozano-Hemmer'ın büyük ölçekli kentsel enstalasyonunu meydana getirdi.
Eşzamanlı olarak bioteknolojideki gelişmeler, Eduardo Kac gibi sanatçıların DNA'yı keşfetmesine ve genetiği yeni bir sanat aracı olarak kullanmasına izin vermiştir.
Yeni medya sanatının yeni medya sanatı üzerindeki etkileri hypertext, veritabanı ve bilgisayar ağları gibi yeni teorilerdir. Bu konudaki önemli düşünürler arasında Vannevar Bush ve Theodor Nelson sayılabilir ve Jorge Luis Borges, Italo Calvino, and Julio Cortázar gibi isimlerin edebi eserlerinde de karşılaştırılabilir fikirler bulunabilir. Bu elementler lineer olmayan interaktif anlatıcılar alanındaki keşifleriyle, öyküleyici ve öyküleyici olmayan çalışma alanlarında birer devrim niteliğindedir. Medya sanatının güncel zaman çizelgesi burada bulunabilir.

Mark Tribe ve Reena Jana, "New Media Art" kitabında modern yeni medya sanatının işlediği bilgisayar sanatı, işbirliği, kimlik, benimseme, açık kaynaklar, telebulunma, gözetim, kurum parodisi, müdahale ve internet korsanlığı gibi temalardan bahsederler. Postdigitale kitabında Maurizio Bolognini, yeni medya sanatçılarının ortak paydasının teknoloji ile aralarındaki özgönderimsel ilişkinin olduğunu söyler, bu da sanatçıların kendilerini teknolojik gelişmelerin belirlediği çığır açan bir dönüşümün içinde bulmalarından kaynaklanır. Yine de yeni medya sanatı homojen uygulamalar seti olarak değil, 3 element etrafında yoğunlaşan karmaşık bir alan olarak görünür: 1) sanat sistemi 2) bilimsel ve endüstriyel araştırmalar ve 3) politik ve kültürel medya aktivistliği. Bilim insanı-sanatçı, aktivist-sanatçı ve sanat sistemine yakın teknolojik sanatçı -sadece farklı eğitim ve teknokültürden olmayıp farklı sanatsal üretimi olan Towards a post-digital generative art"]- arasında önemli farklar vardır. Bu da yeni medya sanatının değindiği temaları araştırırken göz önünde bulundurulması gereken bir noktadır.
Doğrusalsızlık yeni medya sanatının önemli bir konusudur, Bill Viola gibi sanatçılar bu terimi farklı dijital proje biçimlerine bakış yaklaşımı olarak incelerler. Anahtar kavram budur çünkü insanlar her şeyi lineer ve kolay anlaşılır bir biçimde görmeye şartlanmışlardır. Şimdi ise sanat o biçimden sıyrılıp, insanların kendi deneyimlerini parçalar halinde oluşturmalarına izin vermektedir. Hep “Lineer olmayan ve rastgelelik arasındaki fark nedir?” diye sorulur. Lineer olmayan projeler belli parametreler dahilinde bir özgürlüğe sahipken, rastgelelik hiçbir sınırı olmayan bir özgürlüğe sahiptir. Lineer olmayan sanat, lineer olmayışını belli etmek için genellikle izleyici katılımını gerektirir. Rastgele sanat ise aşağı yukarı kendi kendine hareket eder. Böyle yaparak, izleyiciler yeni medya sanatının pek çok biçiminde başka bir tema olduğunu anlayabilirler. Yeni medya sanatının bazı sanatçılar için vazgeçilmez bir bütünü olan katılımcı yanı, Allan Kaprow'un "Happening"lerinden ortaya çıkmıştır.
Internetin karşılıklı bağlanabilirliği ve interaktifliği: kurumsal çıkarlar, devlet çıkarları ve halkın çıkarları arasındaki çatışma şimdiki web’i doğurmuş ve bu da güncel pek çok yeni medya sanatını büyülemiş ve ona ilham kaynağı olmuştur.
Pek çok yeni medya sanatı projesi, medyanın interaktif yanını kullanarak sosyal aktivizme izin veren politik ve sosyal bilinçlilik temalarıyla çalışır. 
Yeni medya sanatının ileri gelen temalarından biri de veritabanlarının görsellerini yaratmaktır. Lisa Strausfeld ve Martin Wattenberg bu alanın öncüleri sayılır.
Veritabanı estetiği yeni medya sanatçısının ilgisini iki yönden çeker: biçim olarak doğrusal olmayan yeni bir anlatım ve politik olarak da hızlıca kontrol ve otorite olanı altüst eden bir yöntem.

Yeni medya sanatını üreten film, kaset, ağ tarayıcısı, yazılım ve işletim sistemleri demodeleştikçe, eser üretildiği zamanın ötesinde korunurken zorluklarla karşılaşılmaktadır. Kırılgan medya sanatı mirasının korunmasında ve belgelendirilmesinde sürdürülen çalışmalar halen devam etmektedir. (bkz. DOCAM - Documentation and Conservation of the Media Arts Heritage)
Eseri eski bir mecradan yeni mecraya dönüştürme, medyayı dijital olarak arşivleme (bkz. Internet Archive) ve eseri eski yazılıma ya da işletim sistemine bağlı olarak korumak için emülatörlerin kullanımı gibi koruma metotları bulunmaktadır.

Yeni medya programlarında, öğrenciler yaratıcılığın ve iletişimin en yeni formları ile tanışıyorlar. Yeni medya öğrencileri belli teknolojilerde neyin “yeni” olduğu veya olmadığının ayırdına varmayı öğreniyorlar. Bilim ve piyasa, sanatçı ve tasarımcılara her zaman yeni araç ve platformlar oluşturmakta. Öğrenciler yeni teknolojik platformlar arasından seçmeyi öğrenerek bunları daha geniş bir duygu, iletişim, üretim ve tüketim bağlamında kullanıyorlar.
Yeni medya bölümünde okuyan öğrenciler eski ve yeni teknolojilerden ve anlatıcıdan faydalanarak bir şeyler yaratmayı deneyimliyorlar. Çeşitli medyalardaki projelerin yapım sürecinde öğrenciler, teknik beceri, analiz ve eleştiri dağarcıklarını geliştirerek tarihsel ve modern örnekler ile aşina oluyorlar.

Bu alanda ileri gelen sanat teorisyenleri ve sanat tarihçileri: Mario Costa, Oliver Grau, Christiane Paul, Frank Popper, Christine Buci-Glucksmann, Dominique Moulon, Robert C. Morgan, Roy Ascott, Catherine Perret, Margot Lovejoy, Edmond Couchot, Fred Forest and Edward A. Shanken.

ASCII sanatı
Biyo-sanat
Bilgisayar sanatı
Dijital sanat
Dijital şiir
Elektronik sanat
Evrimsel sanat
Faks sanatı
Jeneratif sanat
İşlemsel sanat
Glitch sanatı
Hacktivizm
Hipermetin sanatı
Enformasyon sanatı
Etkileşimli sanat
İnternet sanatı
Net.art
Performans sanatı
Radyo sanatı
Robotik sanat
Yazılım sanatı
Ses sanatı
Sistem sanatı
Taktiksel medya
Eleştirel maker sanatı
Telematik sanat
Video sanatı
Ses sanatı
Işık sanatı
Bilgisayar oyunu sanatı

Wardrip-Fruin, Noah and Nick Montfort, ed. (2003). The New Media Reader. The MIT Press. ISBN 0-262-23227-8.
Maurice Benayoun, The Dump, 207 Hypotheses for Committing Art, bilingual (English/French) Fyp éditions, France, July 2011, ISBN 978-2-916571-64-5
Timothy Murray, Derrick de Kerckhove, Oliver Grau, Kristine Stiles, Jean-Baptiste Barrière, Dominique Moulon, Jean-Pierre Balpe, Maurice Benayoun Open Art, Nouvelles éditions Scala, 2011, French version, ISBN 978-2-35988-046-5
Vannevar Bush (1945). "As We May Think" online at As We May Think – The Atlantic Monthly
Roy Ascott (2003). Telematic Embrace: Visionary Theories of Art, Technology, and Consciousness (Ed.) Edward A. Shanken. Berkeley: University of California Press. ISBN 978-0-520-21803-1
Barreto, Ricardo and Perissinotto, Paula “the_culture_of_immanence”, in Internet Art. Ricardo Barreto e Paula Perissinotto (orgs.). São Paulo, IMESP, 2002. ISBN 85-7060-038-0.
Jorge Luis Borges (1941). "The Garden of Forking Paths." Editorial Sur.
Nicolas Bourriaud, (1997) Relational Aesthetics, Dijon: Les Presses du Réel, 2002, orig. 1997
Christine Buci-Glucksmann, "L’art à l’époque virtuel", in Frontières esthétiques de l'art, Arts 8, Paris: L'Harmattan, 2004
Christine Buci-Glucksmann, La folie du voir: Une esthétique du virtuel, Galilée, 2002
Sarah Cook & Beryl Graham, Rethinking Curating: Art After New Media, Cambridge, Mass.: MIT Press, 2010. ISBN 978-0-262-01388-8.
Sarah Cook & Ber

Yeşim, yüzyıllar boyunca mücevherat ve küçük heykel yapımında kullanılmış, en çok yeşil renkte bulunan sert, kıymetli taş. En kıymetlileri zümrüt yeşimi ve Burma yeşimidir.
İki tür yeşimden biri jadeit, sodyum alüminyum silikat (NaAlSi2O6), diğeri ise nefrit, kalsiyum magnezyum demir silikattır (Ca2(Mg, Fe)5Si8O22(OH)2).
Yeşim doğada küçük parçalar halinde bulunur. Jadeit nefritten daha nadirdir ve daha değerlidir. Her ne kadar yeşim binlerce yıldır bilinse ve kullanılsa da, yeşim olarak anılan taşların aslında iki farklı mineral türü olduğu ancak 1863'te keşfedilmiştir. Yeşimin sertliği Mohs sertlik skalasında 6,5 - 7,0 arasında yer almaktadır.
En çok yeşil ve tonları renge sahip olması yanında, mücevher olarak kullanıldığında siyah, gri, kırmızı, mavi renkleri yeşime özel adlar kazandırır. 
Yeşim, Doğu Asya, Güney Asya ve Güneydoğu Asya sanatında süs amaçlı kullanımıyla iyi bilinir. Meksika ve Guatemala gibi Latin Amerika'da yaygın olarak kullanılır. Mezoamerika'da yeşimin sembolik ve ideolojik ritüellerde kullanımı, Olmekler, Mayalar ve Meksika Vadisi'nin diğer antik medeniyetleri gibi Kolomb öncesi Mezoamerika kültürleri arasındaki nadirliği ve değerinden etkilenmiştir.
Dünya üzerinde en zengin yeşim yatakları Burma, Çin, Yeni Zelanda ve Meksika'da bulunur. Hotan, Yarkent, Türkistan ve Baykal Gölü yakınlarında eskiden beri yeşim elde edilmektedir. Müzelerde yeşimden yapılmış Çin, Buda, Aztek küçük heykel ve sanat eserleri sergilenmektedir.
Yeşim üç ana türe ayrılır: Tip A, Tip B ve Tip C. Tip A yeşim, saflığı ve canlı renkleri nedeniyle değer verilen doğal, işlenmemiş jadeit yeşimi ifade eder. Genellikle canlı yeşil tonları ve yüksek yarı saydamlığı ile karakterize edilen en değerli ve aranan türdür. Tip A yeşim, özellikle önemli kültürel ve manevi öneme sahip olduğu Doğu Asya'da olmak üzere çeşitli kültürlerde saflık, uyum ve koruma sembolizmi nedeniyle saygı görür.
Yeşimin bir sanat ham maddesi olarak kullanılması onun birbirine sıkı kenetlenmiş kristal yapısından ileri gelir. Bu özelliği, yeşime çok ince oyma işçiliği yapılmasına imkân sağlar. Mermerden çok sert olduğu için iklim şartlarına dayanıklıdır.

Cilalı Taş Devri zamanlarda, Çin'de faydacı ve törensel yeşim eşyaları için bilinen en önemli nefrit yeşim kaynakları, Yangtze Nehri Deltası'ndaki Ningshao bölgesinde (Liangzhu kültürü MÖ 3400-2250) ve Liaoning eyaleti ve İç Moğolistan'ın bir bölgesinde (Hongshan kültürü MÖ 4700-2200) artık tükenmiş olan yataklardı.
Duşan Yeşimi (büyük ölçüde anortit feldispat ve zoisitten oluşan bir kayadır) MÖ 6000'li yıllarda çıkarılıyordu. Anyang'daki Shang Hanedanlığı'nın (MÖ 1600-1050) Yin Harabeleri'nde, Duşan Yeşim süsleri Shang krallarının mezarında ortaya çıkarıldı.
Yeşim, "imparatorluk mücevheri" olarak kabul edilirdi ve iç mekan dekoratif ürünlerinden yeşim cenaze kıyafetlerine kadar birçok faydalı ve törensel nesne yapmak için kullanılırdı. En eski Çin hanedanlarından günümüze kadar, en çok kullanılan yeşim yatakları yalnızca Batı Çin'in Sincan eyaletindeki Hotan'dakiler değil, aynı zamanda Lantian, Şensi gibi Çin'in diğer bölgeleriydi. Orada, beyaz ve yeşilimsi nefrit yeşimi küçük taş ocaklarında ve Kuen-Lun sıradağlarından doğuya doğru Takla-Makan çöl alanına akan nehirlerde çakıl ve kaya olarak bulunur. Nehir yeşimi koleksiyonu Yarkent, Beyaz Yeşim (Yurungkaş) ve Siyah Yeşim (Karakaş) Nehirlerinde yoğunlaşmıştır. İpek Yolu'nun güney ayağında bulunan Hotan Krallığı'ndan, en değerli beyaz yeşimden oluşan yıllık haraç ödemeleri Çin İmparatorluk sarayına yapılırdı ve orada yetenekli zanaatkarlar tarafından sanat objelerine dönüştürülürdü çünkü yeşimin altın veya gümüşten daha yüksek bir statü değeri vardı. Yeşim, Çinli bilginlerin, kaligrafi fırçaları için destekler ve bazı afyon pipolarının ağızlıkları gibi objelerinin işlenmesinde favori bir malzeme oldu çünkü yeşimden nefes almanın, böyle bir pipo kullanan sigara içicilerine uzun ömür bahşedeceğine inanılırdı.
Parlak zümrüt yeşili, lavanta, pembe, turuncu, sarı, kırmızı, siyah, beyaz, neredeyse renksiz ve kahverengi renkleriyle Jadeit, yaklaşık 1800'den sonra Burma'dan Çin'e çok miktarda ithal edildi. Canlı beyazdan yeşile değişen çeşidi, balıkçıl kuşunun tüylerine benzemesi nedeniyle fei cui (翡翠) veya balıkçıl yeşimi olarak tanındı. Bu tanım daha sonra kayanın bulunduğu diğer tüm renkleri kapsayacak şekilde genişleti Hızla nefrit kadar popüler oldu ve Çin Hanedanlığı aristokrasisinin gözdesi oldu; bilim insanları ise nefrite (beyaz yeşim veya Hetian yeşimi) hala güçlü bir bağlılık duyuyor ve bunu asilzadenin sembolü olarak görüyorlardı.
Çin imparatorluğunun sanat tarihinde yeşim taşının, Batı'daki altın ve elmaslarla kıyaslanabilir özel önemi olmuştur. Yeşim, en iyi nesneler ve kült figürleri için ve imparatorluk ailesinin üst düzey üyeleri için mezar eşyaları olarak kullanılırdı. Bu önem ve Çin'deki yükselen orta sınıf nedeniyle, 2010 yılında mermerimsi beyaz kıvamından dolayı "koyun yağı" yeşimi olarak adlandırılan en iyi yeşim, ons başına 3.000 dolara satılabilirdi. Bu ise on yıl öncesine göre on kat artış demekti.

Yeşim, binlerce yıldır Çin'de bilinir ve kullanılırdı. Daha M.Ö. 3000 civarlarında yeşim Çin'de yu, kraliyet cevheri olarak tanınırdı. En çok insan kafası, hayvan, ağaç, mobilya gibi heykelcikler yapımında kullanılmıştır. ABD yüklü paralar ödeyerek Çin'den satın aldığı yeşim heykelcikleri müzelerinde saklamaktadır. Çin'de kullanılan yeşim genel olarak nefritti. Çinliler 17. yüzyıldan sonra Burma jadeitlerinin bulunmasıyla oymalarda ve diğer araçlarda jadeit kullanmaya başlamışlardır.
Yeşimin Asya kültüründe önemli bir yeri vardır. Asya kültüründe yeşim taşı takmanın iyi şans getireceğine inanılırdı. Ayrıca antik çağlarda yeşim taşının böbrek hastalıklarını iyileştirici gücü olduğuna inanılırdı. Bunun dışında bazı bölgelerde yeşim taşının diş çürüklerine ve ağrılarına iyi geldiğine de inanılmıştır.

Yeşim olarak anılan iki farklı taşa, jadeit ve nefrite, farklı bölgelerde farklı isimler takılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Agate verdâtre, Feitsui, Jadeit, Jadeita, Natronjadeit, Yunnan Jade, Yu-stone, Sinkiang jade

Aotea, Axe-stone, B.C. Jade, Beilstein, Grave Jade, Kidney Stone, Lapis Nephriticus, Nephrit, Nephrita, Nephrite (of Werner), New Zealand Greenstone, New Zealand Jade, Spinach Jade, Talcum Nephriticus, Tomb Jade.

Nefrit

[1]
Jade: Chinese Stone of Heaven7 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Kuyumcular Odası - Yeşim taşı / Jade

Yüksekliğine göre heykeller listesi dünyada bulunan heykellerin en yüksek heykelden, boyu 10 m üstünde olan heykele kadar boyları itibarıyla yapılan bir sıralamasını vermektedir.

 Büyük Bamyan Buda heykelleri; Bamyan vadisi, Afganistan. 55 m. 554'te tamamlandı ve 2001'de insan eliyle yıkıldı.
 Küçük Bamyan Buda heykelleri; Bamyan vadisi, Afganistan. 37 m. 507'de tamamlandı ve 2001'de insan eliyle yıkıldı.
 Nero Heykeli (Sonradan Solis Heykeli olarak adlandırıldı); Roma, İtalya. 36 m. 75'te yapıldı ve bilinmeyen bir tarihte yıkıldı.
 The Cosmoplanetary Messiah; Castellane yakınlarında, Alpes-de-Haute-Provence, Fransa. 33 m. 1990'da tamamlandı ve 2001'de yıkıldı.
 Rodos Heykeli; Rodos Adası, Dodecanese bölgesi, Yunanistan. 30 m. M.Ö. 280'de tamamlandı, M.Ö. 226'da yıkıldı.
 Gundam heykeli; Odaiba, Tokyo, Japonya. 18 m. 2009'da tamamlandı ve yıkıldı. Ayrıca Bkz. YEŞİL TOKYO Gundam projesi.
 Prag'daki Stalin Anıtı, Çek Cumhuriyeti. 15.5 m ve kaidesi 15 m. 1955'te tamamlandı, 1962'de yıkıldı.
 Zeus Heykeli, Olympia; Olympia, Peloponnese bölgesi, Yunanistan. 12 m. M.Ö. 432'de tamamlandı ve M.Ö. 475'te yıkıldı.
 Athena Promachos; Akropolis, Atina, Yunanistan. 9 m. M.Ö. 465'te tamamlandı ve M.S. 1203'te yıkıldı.

 Crazy Horse Anıtı (betimlediği: Crazy Horse); Black Hills, Güney Dakota, ABD. 172 m  tamamlandığında.
 Maitreya Projesi (betimlediği: Maitreya); Kushinagar, Uttar Pradeş, Hindistan. 152 m
 Garuda Wisnu Kencana (betimlediği: Garuda; Vishnu ; Bukit yarım adası, Bali, Endonezya. 146 m.
 Nuh Anıtı; Kuzey Sumatra, Endonezya. 80 m.
 Christ of Copoya; Tuxtla Gutierrez, Chiapas, Mexico. 62 m.
 Buddha Dordenma (betimlediği: Shakyamuni Buddha); Thimphu, Bhutan. 51 m.
 Şiva heykeli; Mumbai, Maharashtra, Hindistan. 48 m  ile 45.5 m  temel.
 İsa heykeli; Prešov, Slovakya. 33 m. tamamlandığında.

Top 10 en yüksek heykeller - Mimari Portal Haberleri 13 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünyanın en yüksek boylu anıtları (İtalyanca)

Zanaat, varlık amacı yararlı olmak olan ve ürettiği eserlerden maddi kazanç sağlayan, günlük ihtiyaçları karşılamaya yarayan ürünler meydana getiren meslektir. Zanaat, sermayeden çok nitelikli emeğe dayalıdır; öğrenimin yanı sıra el becerisi ve ustalık gerektirir. Bu tür mesleklerin erbâbına zanaatkâr denir.
Zanaat ürünleri tek ve öznel olmayabilir; bir zanaatkâr bir eserin benzerlerini çok kez yapılabilir.
Marangozluk, ayakkabıcılık, kuyumculuk (takı üreten), kumaş boyama, çömlekçilik, berberlik, bakırcılık gibi mesleklerin hepsi birer zanaattir. Bir kimsenin zanaatkâr olması için el becerisi gerektiren bir malı veya hizmeti sadece satması değil, bilfiil üretmesi gerekir.

Zanaatkârlar, el becerileri nedeniyle tarih boyunca pek çok toplumda saygın bir yere sahip olmuşlardır. Sanayi devrimi ile birlikte birçok zanaat yok olmuş, yerini endüstriyel üretime bırakmıştır; diğerleri ise şekil değiştirerek değişen koşullara ayak uydurmuştur.

Esnaf
Sanat

Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar ve Benzerlikler 12 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türk Edebiyatı)
Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar 7 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Makaleler)

Ölen Galyalı (İtalyanca: Galata Morente) MÖ 230-220 yılları arasında Pergamon kralı I. Attalos tarafından Anadolu'da Kelt asıllı Galatlara karşı kazandığı zaferi kutlamak amacıyla yaptırılmış olduğu düşünülen heykelin Roma döneminde yapılan mermerden kopyasına verilen isimdir. Eserin kimin tarafından yapıldığı bilinmemekle beraber Pergamon sarayının heykeltıraşı Epigonus tarafından yapılmış olma ihtimali yüksektir.
Heykelde ölmekte olan bir Galyalı savaşçı olağanüstü bir gerçeklikle betimlenmiştir. Kelt asıllı Galyalı savaşçının tipik saç şekli ve bıyıkları belirleyicidir. Heykeldeki figür boyundaki metal kolye hariç çıplaktır, yenik savaşçı kalkan ve kılıcın yanında yerde oturmaktadır.

Heykelin Roma'da 17.yüzyılın başlarında Ludovisi Villa bölgesinde yapılan kazı çalışmaları sırasında bulunduğu ve 1623 yılında Ludovisi ailesi adına kaydedildiği bilinir. Heykel  daha sonra Papa XII. Clemens tarafından Capitol Müzesine kazandırılmıştır. Roma sanatının önde gelen eserlerinden olduğu için Birinci Fransa İmparatorluğu sırasında Napolyon Bonapart'ın dikkatini çekmiş ve Louvre Müzesinde sergilenmek üzere alınmıştır. Napolyon Savaşlarının ardından eser İtalya'ya iade edilmiştir.

Heykel iki yönlü bir tasvir içermektedir. Bir yandan Galatlar özelinde Kelt kavimlerini yenen Pergamon Krallığına övgü düzülürken diğer yandan da cesur ancak mağlup düşman övülmektedir. Heykel Galyalıların genelde çok az giysi veya zırh giyerek savaşmalarına dair bilgi de vermektedir. Galyalı savaşçının çıplak tasvir edilmesinin ardında savaşçı bir kavim olan Galyalıların kahramanca ölmeyi de bilmelerinin etkisi olduğu da iddia edilir.

Antik dönemden günümüze gelebilen önemli eserlerden sayılan heykel çok sayıda sanatçıya ilham vermiş, sayısız kopyası ve benzeri yapılmıştır. Heykelin ilk keşfedildiği 17.yüzyılda ölmekte olan bir gladyatörü betimlediği sanılmıştır. Ayrıca bu dönemdeki sanat eleştirmenleri heykeldeki sanat kalitesi ve ifadelerin keskinliğinden etkilenmiş ve kesinlikle görülmesi gereken bir eser olarak tanımlanmıştır. Eseri görmeye giden romantizmin ünlü ismi Byron heykelle ilgili bir şiir yazmıştır. Napolyon 1797 yılında Roma'yı işgal ettiğinde heykel Paris'e götürülmüş daha sonra halen sergilenmekte olduğu Roma'daki Capitol Müzesine geri getirilmiştir.

Heykelin dünya çapında çok sayıda müzede sergilenen kopyaları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:

 Cambridge Üniversitesi Klasik Arkeoloji Müzesi, Birleşik Krallık
 Courtauld Galerisi, Londra, Birleşik Krallık
 Leinster House, Dublin, İrlanda
 Berlin
 Prag
 Stockholm
 Washington Tarih Topluluğu Müzesi, Tacoma, Washington, ABD
 Redwood Kütüphanesi, Newport, Rhode Island, ABD
 Ermitaj Müzesi, Sankt-Peterburg, Rusya

Galyalılar

Capitol Müzesi sanal gezi sitesi9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İyonya (Grekçe: Ἰωνία Ionia), Anadolu'da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ'da verilen addır. Dor istilası sonucu Yunanistan'dan kaçan Akalar tarafından Efes, Foça, İzmir, Kuşadası, Milet ve Milas çevresinde kurulmuşlardır. Dünyanın yedi harikası arasında gösterilen Efes Artemis Tapınağı İyonyalılar döneminde inşa edilmiştir.

Aeollerin Anadolu'ya göçünden kısa bir süre sonra ikinci bir göç dalgası gelmiştir. Bu kez Orta Yunanistan'dan özellikle Attika'daki Atina ve Boeotia kentlerinden gelmişlerdir. Bu kavime İon ismi verildiğini ilk olarak Asur tabletlerinde görmekteyiz. İonia ismi Asur dilinde Yaw(a)naya ve Babil dilinde Yam(a)naya'dan hareketle Luwice ile ilişkilendirilmektedir. Halkının denizci
olduğu bilinmektedir.

İlk Çağda, Anadolu'nun batı kıyılarına Yunanistan bölgesinden gelen Aiol ve Dorlar gibi yerleşen İyonlar, yaşadıkları bölgeye adlarını vermişlerdir. İyonya, batıda Ege Denizi; doğuda Lidya ve güneyde Karya ile Dor şehir devletleriyle çevrelenmiştir.
Herodotos İonların yerleştiği coğrafyayı şöyle tanımlar: “Panion’da toplanan Ionlar, kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü altında ve en güzel iklimde kurmuşlardır. Ne daha kuzeydeki bölgeler ne daha güneyde kalanlar İonia ile bir tutulamazlar” 
İonia kıyılarının uzunluğu 3430 stadiondur (650 km). Bu durum kıyıların girintili çıkıntılı oluşundan kaynaklanmaktadır. Kuş uçuşu mesafe daha azdır. Smyrna ile Ephesos arası mesafe 320 stadiondur. Kıyı boyunca yapılan İonia gezisi yaklaşık 3430 stadiondur. İonia kıyılarının sınırları şöyle çizilebilmektedir. Miletosluların Poseidon'undan 16 ve Karia sınırlarından Phokai'ya ve Hermos nehrine kadar uzanır. 12 İon kenti MÖ 8. yüzyılda dini bir konfederasyon kurmuştur. Bu birliğe Panionia adı verilir. Güneyden başlayarak ilk kent Miletos'tur. Ephesos, birliğin en güçlü şehirlerindendir. Gücünü, ticaret merkezi olmasından almıştır. Kentteki ticari döngüye tekstil işiyle uğraşan, özellikle palto ve yün, tüccarları hâkimdir. Diğer kentler Myus, Priene, Erythrae, Teos, Phokaea, Kolophon, Klazomenae, Lebedos, Khios ve Samos'dur. Miletos, MÖ 2. binden beri yerleşim önemli bir merkezdir. Bu yerleşim, Girit ve Akhalar'ın koloni kenti olmuştur. 4 büyük limanı vardır. Antik çağın en önemli yün merkeziydi. Myus eski çağda Herakleia adı verilen büyük bir körfezin kenarındaki liman kentidir. Daha sonraları Menderes ırmağının getirdiği alüvyonlar körfezi kapatınca kent önemini yitirmiştir. Phokaia eski çağda denizcilerin yaşadığı bir kenttir. Priene bir liman kenti olarak kurulmuştur. Menderes'in alüvyonları altında kalmış ve oturulamayacak duruma gelmiştir. Kolophon, denizden içeride kurulmuştur. Kolophon Smyrna'yı idaresi altına alınca 13. kent olarak İon birliğine bağlanmıştır.
Strabon bölgenin kuzey ve güney sınırlarını Hermos (Gediz Nehri) ile Maiandros (Büyük Menderes Nehri) Irmakları olarak belirlemiştir. Ayrıca Sakız Adası ve Sisam Adası gibi adalar da, İyonya içinde sayılır.
Bölge genel olarak oldukça dik ancak çok da yüksek olmayan dağlarla çevrili geniş tabanlı vadilerden ve alçak olan koy ve körfezin bulunduğu kıyılardan oluşuyordu. Bölgedeki en önemli yükseltiler; Karaburun Yarımadası'nda Mimas ve Korikos, İzmir'in kuzeyinde Spil (Sipylus), İzmir Körfezi'nin güneyinde Lebedos ile Teos yerşleşimlerinin arasında Corax ve içeri doğru ilerleyen Messgis ile Sisam Adası'nın karşı kıyısındaki yüksekliği 1200 m'yi bulan Dilek ve Trogilum dağları'dır. Bu dağların arasında ise kuzeyde İzmir Körfezi'ne akan Gediz, ortada Efes'e yakın akan Küçük Menderes (Caÿster) ve en güneyde o dönemler bir liman kenti olan Milet'in önünü getirdiği lığlarla (alüvyon) dolduran Büyük Menderes (Maiandros) akarsuları bulunur.

Bugün Yunanistan'ın bulunduğu bölgeden gelen İyon kavimleri burada yerleşmişler. Yüksek bir uygarlık kurmuşlardı. Kıyı şehirleriyle Ege Denizi'ndeki adaların bir kısmı İyonlara aitti. İyonlar 12 şehir devleti kurmuşlardır ve bu 12 İyon şehrinin MÖ.1000 yılında kurulduğu tahmin ediliyor. Bu şehirler kısa bir süre içinde gelişmiş, batının birer uygarlık merkezi hâline gelmişti.

Efes
Kolofon
Milet
Myus
Lebedos
Priene
Teos
Erythrae
Klazomenai
Phokaia (Foça)
Smyrna (İzmir)
Samos (Sisam)
Khios (Sakız), şehirleridir. Bu şehirler içinde Efes ve Milet, devrin bir kültür ve uygarlık merkezi olmuştur.
MÖ.700 yılında Lidya Kralı Giges, İzmir ve Milet şehirlerini istilâ etti, diğer şehirler ise ekonomik açıdan Lidya'ya bağlandı. MÖ.560-545′te Lidya kralı Kresus, İyonya'yı Lidya Krallığı'nın egemenliği altına aldı. Lidya Krallığı'nın Persler tarafından yıkılması ile Perslerin egemenliğini kabul ettiler.
İyonya nizamı, Grek mimarisinde Dor nizamından sonra ortaya çıkmış yapı nizamıdır. İyonya nizamında da karakteristik özellik sütunlarda toplanmıştır. Bu nizamla yapılmış tapınak sütunları ince uzun sütunlardır. Bir kaide üzerinde yükselmekte ve kıvrımlı başlık taşımaktadır. Sütunlar, taştan basamaklar üzerinde yer alır. Frizler ince uzun bir şerit halinde olup, üzerleri kabartma resimlerle süslenmiştir.
İyonlar denizci insanlardı. Birçok Akdeniz limanlarına mal taşıyarak hayatlarını kazanıyorlardı. MÖ. VIII.-VII. ve VI. yüzyıllarda en parlak devrini yaşayan İyonya Uygarlığı, V. yüzyılda Atina uygarlığının doğmasında önemli rol oynamıştır. İyonya, İyonya felsefesinin beşiğidir. İyonya'da filozoflar, kendi aralarında bir İyonya felsefesi kurmuşlardı.
Bu filozofların başında Thales gelir. Thales doğada en üstün kuvvetin su olduğuna inanmıştır. Thales'ten sonra Anaksimander ile Anaksimenes de her şeyin belirli bir kudrete bağlı olduğunu söylemişlerdir. Anaksimenes en üstün kuvvetin hava olduğunu söylemiştir.
İyonlar heykelcilikte, mimarlıkta da çok ilerlemişlerdi. Efes'teki Artemis Tapınağı, Samos'taki Hera Tapınağı İyonya mimarlığının şaheserleridir.
Bölgede bulunan 12 bağımsız sahil kenti (Kuzeyden Güneye) Phokaia (Foça), Klazomenai, Erythrae, Teos, Kolophon, Lebedos, Ephesos (Efes), Priene, Myus ve Miletos (Milet) ile birlikte Khios (Sakız) ve Samos (Sisam) ada kentleri idi. Bu kentler MÖ. 1000 dolayında Dorlardan kaçan Akalar tarafından kurulmuş 12 bağımsız şehir devletidir.
MÖ 7. 8. ve 6. yüzyıllarda İyonya kentleri (özellikle bunların en önemlileri olan Ephesos, Miletos ve Samos) tüm Akdeniz havzası üzerinde güçlü bir ticari egemenlik kurdular; bilim, sanat ve felsefe alanında, daha sonra gelişen Yunan ve Roma uygarlıklarının temeli olarak kabul edilen büyük başarılara imza attılar.
İyonya MÖ. 546 yılında Ahameniş İmparatorluğu egemenliğine girdi. MÖ. 502-496 yıllarındaki İyonya Ayaklanması'ndan sonra yıkıma uğrayarak önemini ve gücünü kaybetti. MÖ. 133'ten sonra Efes ve Milet, Roma İmparatorluğu’nun “Asia” eyaletinin önemli kentleri olarak yeniden kalkındılarsa da, MÖ. 6. yüzyıldaki kültürel ve siyasi önemlerine tekrar kavuşamadılar.
Eski Farsça "İonan" adı, Perslerin İyonyalılara vediği isimdi. Farsça ve Arapçadan Türkçeye Yunan biçiminde geçen bu ad, daha sonra Helen ulusunun tümü için İslam kültürel dairesindeki ulusların kullandığı ad oldu.

Siyasi yapılanmaları bağımsız şehir devleti şeklinde idi. Şehir devletlerinin temsilcileri "Panionion" adlı kutsal alanda dinî ve siyasi amaçlar için dönemsel olarak toplanmakla birlikte, hiçbir zaman ortak bir siyasi yapıda bir araya gelmediler. Hiçbir zaman bir araya gelmedikleri için ortak karar aldıkları bir yer de yoktur.
Tüm Karadeniz, Kuzey Ege, Güney İtalya ve Sicilya sahillerinde çok sayıda koloni kurarak Akdeniz havzasındaki ticari üstünlüklerini geliştirdiler. Amasra, Sinop, Trabzon, Batum, Kefe, Varna, Enez, Napoli, Sirakuza, Marsilya, Nis gibi birçok kent ilk kez İyonyalılar tarafından kolonize edildi.
İyonya şehir devletlerinin başında en eski dönemde krallar bulunuyordu. MÖ. 7. yüzyılda halkın seçtiği kişiler, meclislerin yardımı ile şehirleri yönetmeye başladılar. 6. yüzyılda seçim yoluyla iktidarı ele geçiren güçlü yöneticiler tiranlık düzenini kurdular.

Ön Asya ve Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında bir ülke olmaları bilim ve kültür alanında ileri gitmelerinin en önemli nedenidir. Bunun yanı sıra merkezi otoriteye bağlı olmayan bağımsız kentler olarak örgütlenmeleri, özgür düşünce geleneğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Miletli Thales, Batı felsefesinin ve matematiğinin kurucusu olarak anılır. Thales'in öğrencisi olan Anaksimandros, insanlık tarihinde (resmî kayıtlar ve kutsal kitaplar dışında) ilk kez bağımsız bir kitap yazan kişidir. Miletli Hekataios eleştirel tarih anlatımının ve ampirik coğrafyanın ilk önemli eserlerini verdi; bilinen ilk dünya haritasını yayımladı. Efesli Herakleitos "bir insan aynı nehirde iki kez yüzemez" deyimiyle özetlenen değişim felsefesini geliştirdi. Samoslu Pythagoras üçgenin açıları arasındaki ilişkiyi hesapladı; günümüze dek Batı ve Doğu müziğinin temelini oluşturan ses dizilerini tanımladı. Miletli Anaksagoras, İyonya felsefe ekolünü Atina'ya taşıyarak, Eflatun ve Aristoteles'in öncüsü olmuştur.

Eski Yunan halkı arasında yaygın olan tanrılara ilişkin çeşitli inanç ve efsaneler ilk kez M.Ö. 9. yüzyılda İyonyalı destan şairi (muhtemelen Sakızlı veya İzmirli) Homeros tarafından derlenerek sistemleştirildi. Homeros'un sistemleştirdiği mitoloji, Atina'nın egemenliği döneminde (MÖ 5. yüzyıl) tüm Helen dünyasının dinî referans kaynağı olarak benimsendi. Yunan tanrıları insanlara benzerdi. Tanrılarla insanlar arasındaki en önemli fark da insanların ölümlü, tanrıların ise ölümsüz olmalarıydı. İyonyalılar birden fazla tanrıya inanıyorlardı.

Grek geleneğindeki ilk anıtsal taş yapılar olan Samos'taki Hera Tapınağı, Efes'teki Artemis Tapınağı ve Didim'deki Apollon Tapınağı, M.Ö. 560 dolayında inşa edildiler. Daha sonra yeniden inşa edilerek erken döneme ait izlerini kaybeden bu üç yapı, Batı mimarisinin başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Fenike Alfabesi'nden uyarlanan çeşitli Yunan Alfabeleri MÖ. 9. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazandı. Bunlar arasında soldan sağa yazılan İyonya Alfabesi zamanla diğerlerini tasfiye ederek tüm Helenler tarafından benimsendi. Hâlen Yunan Alfabesi 

CMOS (İngilizce: Complementary Metal Oxide Semiconductor; Bütünleyici Metal Oksit Yarı İletken), bir tümleşik devre üretim teknolojisidir.
N-tipi ve P-tipi olarak adlandırılan NMOS ve PMOS transistorların aynı tümdevre üzerinde gerçeklenmesine olanak tanır. Genel olarak günümüzde kullanılan sayısal (dijital) devrelerin neredeyse tamamı (örneğin mikroişlemciler) CMOS teknolojisi ile üretilir. Bu teknolojinin yaygın olarak kullanılmasının nedeni, bu teknolojinin birim silisyum alanda en fazla transistor gerçeklenmesini olanaklı kılması, gerçeklenen devre açık durumda fakat işlem yapmazken neredeyse güç tüketmemesi gibi önemli özelliklerdir. Böylece elektronik endüstrisinin temel taleplerinden olan düşük maliyet ve düşük güç tüketimi (uzun pil ömrü) sağlanmış olur. Günümüzde artık Dijital Fotoğraf Makinelerinde CMOS tercih edilmektedir. Az ısınması nedeni ile Dijital Video çekimine uygundur.

Kamera Obscura (Latince: Camera: kubbeli hazne/oda, Obscura: karanlık, karanlık oda) çevresindekilerin resmini ekrana yansıtan optik (ışık) bir alettir. Çizim ve eğlence amacıyla kullanılır. Ayrıca fotoğraf ve kameranın icadına yol açan buluşlardan biridir. Cihaz, bir kutu veya oda ve onun bir yüzüne açılmış delikten oluşur. Dışarıdan gelen ışık delikten geçerek içerisindeki yüzeye düşer ve yansıdığı kaynağın perspektifini ve renklerini koruyarak ters dönmüş (180 derece, baş aşağı) görüntüsünü oluşturur. Resim bir kâğıt üzerine düşürülerek yüksek kesinlikli çizimler elde edilmesini sağlar. En büyük kamera obscura Aberystwyth, Galler'de bulunan Constitution Hill'dedir.
Aynalar kullanılarak 18. yy.daki baş aşağı versiyonunda olduğu gibi resmi düz bir şekilde kutunun bir yüzeyine yansıtmak mümkündür. Daha portatif bir başka versiyonunda ise açılı aynalar yerleştirilmiş bir kutudan oluşur ve cam üst bölmeye yerleştirilmiş kopya kağıdına resmi dik olarak düşürür.
İğne deliği küçüldükçe resim kesinleşirken görüntü daha karanlık olarak kağıda düşer. Fakat fazla küçük delikle kırınımdan dolayı keskinlik kötüleşir. Bazı pratik kamera obscuralar iğne deliği yerine lens kullanır. Çünkü bu daha geniş diyaframa izin verir ki bu da odağı koruyarak daha parlak ve kullanışlı resim oluşmasını sağlar.

İğne deliği (pinhole) kamera veya kamera obscuranın altında yatan prensiplere dair, günümüze kadar ulaşabilmiş ilk ifade, Çinli düşünür ve Mohizmin kurucu Mozi'ye (MÖ 470-390) aittir. Mozi, ışık doğrusal çizgiler halinde yayıldığı için kamera obscurada oluşan görüntünün baş aşağı olacağını doğru şekilde ileri sürmüştür. Onun öğrencileri bu fikirle optiğin bazı kuramlarını geliştirmişlerdir.
Yunan filozof Aristo (MÖ 384-322) iğne deliği (pinhole) kameranın optik ilkelerini anlamıştır.  Aristo parçalı güneş tutulmasının hilal şeklindeki görüntüsünün kevgir deliklerinden ve çınar ağacı yapraklarının aralarındaki boşluktan geçerek yere düşüşünü incelemiştir. MÖ 4. yüzyılda, Aristo notlarında şöyle der: "Bir ağacın yaprakları arasındaki aralıklardan, kevgir deliklerinden, hasırdaki aralıklardan ve hatta parmak aralıklarından süzülen güneş ışığı yerde dairesel parçacıklar oluşturur." Öklit'in optiği (yaklaşık MÖ 300) kamera obscurayı ışığın düz çizgiler halinde yayılmasının gösterimi olarak varsayar 4. yüzyılda İskenderiye'de yaşamış olan bilgin Theon, iğne deliğinden geçen mum ışığının, tam olarak delik ve mumun ortasından çizilen düz çizgiye karşılık gelecek şekilde ekranda aydınlık bir nokta yarattığını gözlemlemiştir.
6. yüzyılda Bizanslı Yunan matematikçi ve mimar Trallesli Anthemius (Ayasofya'nın tasarımıyla ünlüdür), deneylerinde bir tür kamera obscura kullanmıştır. 9. yüzyılda, Al-Kindi (Alkindus) göstermiştir ki "alevin sağ tarafından çıkan ve bir aralıktan geçen ışık, ekranın sol tarafına düşerken, alevin solundan çıkan ışık, ekranın sağ tarafına düşmektedir."
Alhazen (Ibn al-Haytham), ilk açık tanımlamayı ve erken analizini yapmış, kamera obscura ve iğne deliği kamerayı icat etmiştir. Daha önce Mozi, Al-Kindi, Theon ve Aristo iğne deliğinden geçen tek bir ışık huzmesinin etkilerini açıklarken, hiçbiri ekrana yansıyanın aslında deliğin arkasındaki görüntü olduğunu ileri sürmemiştir. Alhazen bunu ilk defa geniş bir alanda konumlandırdığı birkaç ışık kaynağıyla yaptığı deneylerle göstermiştir. Sonuçta, o dışarıdaki tüm objeleri içerideki perdeye yansıtmayı başaran ilk kişi olmuştur.
Song Hanedanından Çinli bilim adamı Shen Kuo (1031-1095), kamera obscura ile deneyler yaparak, 1088 yılında yayınladığı "Rüya Havuzu Makaleleri" (Dream Pool Essays) kitabında bunları geometrik ve sayısal değerlere bağlayan ilk kişidir.  Fakat Shen Kuo, üstü kapalı bir şekilde MS 840'ta Duan Chengshi tarafından yazılan "Youyang'dan Çeşitli Parçalar" (Miscellanous Morsels from Youyang) adlı kitabı ima etmiştir. Bu olaylar Tang Hanedanı (618-907) zamanında gerçekleşmiştir ve Shen Kuo sahil kenarındaki bir pagoda kulesini (uzak doğu tapınağı) resmetmiştir. Aslında Shen Kuo bu tip bir aletle deney yapan ilk kişi olduğu konusunda bir iddiada bulunmamıştır. Shen'in, Cheng'in kitabında yazdığı üzere denizin etkisinden dolayı pagodanın görüntüsü ters oluşmuştur. Fakat bu tamamıyla yanlış bir ifadedir. Şüphesiz, küçük bir delikten geçen ışık sonucu oluşacak görüntü ters olacaktır.
13. yüzyılda İngiltere'de, Roger Bacon kamera obscuranın güneş tutulmalarını izlemek için güvenli bir yol olduğunu tanımladı. 13. yüzyılın sonlarında ise Arnaldus de Villa Nova kamera obscura kullanarak eğlence amaçlı yapılan canlı performansların görüntülerini aldı. 15. yüzyılda Leonardo da Vinci (1452-1519) "Atlantik El Yazması" (Codex Atlanticus) adlı eserinde kamera obscurayı ve çalışma ilkelerini tanımlamıştır. Johann Zahn, 1685 yılında yayınladığı "İki Işıklı Yapay Göz veya Teleskop" (Oculus Artificialis Teledioptricus Sive Telescopium) adlı kitabında kamera obscura ve büyülü fener hakkında birçok çizim, diyagram ve illüstrasyona yer vermiştir.
Giambattista della Porta, mükemmel bir kamera obscuraya sahip olduğunu belirtmiştir. 1558-1589 yılları arasında çıkardığı "Doğal Büyü" (Magia Naturalis) adlı eserinde, kamera obscuranın son versiyonlarında konveks (dışbükey-tümsek) mercek olduğunu belirtmiştir. Kendisi kamera merceğini ve insan gözünü karşılaştırdığında, ışığın resimleri insan gözüne nasıl ulaştırdığı konusunda kolayca anlaşılabilir örnekler bulmuştur.

17. yüzyılda, Johannes Vermeer gibi Hollandalı ustalar dikkatlerini detaylara vermişlerdir. Çok kullanışlı ve gelişmiş kameralar yaptıklarına dair söylentiler bulunmaktadır.
Kamera obscura terimi ilk olarak Alman astronom Johannes Kepler tarafından 1604 yılında kullanılmıştır. İngiliz fizikçi ve yazar Sir Thomas Browne, 1658 yılında çıkardığı, optik ve kamera obscura ile ilgili "Cyrus'un Bahçesi" (The Garden of Cyrus) adlı söylevinde görme olayı ile ilgili birçok bilgiye yer vermektedir.

Kamera obscuranın ilk modelleri çok büyüktü. Çünkü ilk modellerde tamamıyla karanlık bir oda veya çadır kullanılmaktaydı. Johannes Kepler de böyle bir büyük kamera obscura kullanmaktaydı. 18. yüzyıldan itibaren Robert Boyle ve Robert Hooke tarafından yapılan geliştirmeler neticesinde daha küçük ve taşınabilir boyuttaki kamera obscuralar da ulaşılabilir oldu. Bu kameralar dönemin varlıklı insanları tarafından seyahatlerde çok fazla kullanılmaktaydı. Sadece amatör amaçlar için değil, profesyonel amaçlar için de bu kameralar kullanılabilmekteydi. Paul Sandby, Canaletto ve Joshua Reynolds gibi profesyonel fotoğrafçıların kamera obscuraları şu an Londra Bilim Müzesi'nde (Science Museum, London) sergilenmektedir.

Camera lucida

Özel

Genel
Crombie, Alistair Cameron (1990), Science, optics, and music in medieval and early modern thought, Continuum International Publishing Group, s. 205, ISBN 978-0-907628-79-8, 21 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi22 Ağustos 2010 
Kelley, David H.; Milone, E. F.; Aveni, A. F. (2005), Exploring Ancient Skies: An Encyclopedic Survey of Archaeoastronomy, Birkhäuser, ISBN 0-387-95310-8, OCLC 213887290, 14 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Ocak 2019 
Hill, Donald R. (1993), "Islamic Science and Engineering", Edinburgh University Press, page 70.
Lindberg, D.C. (1976), "Theories of Vision from Al Kindi to Kepler", The University of Chicago Press, Chicago and London.
Nazeef, Mustapha (1940), "Ibn Al-Haitham As a Naturalist Scientist", (Arapça), published proceedings of the Memorial Gathering of Al-Hacan Ibn Al-Haitham, 21 December 1939, Egypt Printing.
Needham, Joseph (1986). Science and Civilization in China: Volume 4, Physics and Physical Technology, Part 1, Physics. Taipei: Caves Books Ltd.
Omar, S.B. (1977). "Ibn al-Haitham's Optics", Bibliotheca Islamica, Chicago.
Wade, Nicholas J.; Finger, Stanley (2001), "The eye as an optical instrument: from camera obscura to Helmholtz's perspective", Perception, 30 (10), ss. 1157-1177, doi:10.1068/p3210, PMID 11721819

Dagerotip (Fransızca: Daguerréotype), gümüş nitratla ışığa duyarlı hale getirilen bakır levhaların, camera obscura içinde 10 ila 20 dakika pozlanarak, cıva buharına tabi tutulup geliştirilmesiyle fotoğrafik görüntü elde etme yöntemidir.
Sülfür ile gümüş plaka üzerine işlenmesi esasına dayanır. Kalitesi, yüzeyinin pürüzsüzlüğü ile doğru orantılıdır. Zorluğu ve fiyatı, fotoğrafın kapladığı alan arttıkça logaritmik olarak artar. Bu tekniğin çekici yanı, teorik olarak sonsuz çözünürlük sağlamasıdır. Örnek olarak, mikroskopla fotoğraftaki ufak bir şeyi inceleyip katilin belirlenebilmesi ancak dagerotip uygulanmış bir gümüş plakada gerçekleştirilebilir. Pozlama süresi çok uzun olduğundan dolayı, hareketli cisim ya da hareket anında fotoğraf çekmek için uygun bir yöntem değildir. Stüdyoda bu teknikle fotoğraf çekilirken, arkadan sırtın ve kolun sabit durmasının kolaylaşması için bağlı oldukları birer aparat mevcuttur. İşte bu yüzden, mevcut tüm fotoğraflardaki insanlar dimdik bir şekilde pozlanmış olarak görülmektedirler.
Oldukça pahalı bir yöntem olması nedeniyle ticari olarak dünyada sadece 10 kişi tarafından uygulanmaktadır ve bunun sebebi masrafların herkes tarafından kolaylıkla karşılanamayacak olmasıdır. Özellikle Amerika'da, lüks tüketimin en elit ürünlerinden birisidir. Elit ürün sayılmasının nedenleri olarak; yüzyıllarca saklanabilmesi, maksimum çözünürlüğe sahip olması, gümüşün çekiciliği, renk dokusu ve pahalı olması gibi sebepler düşünülebilir.
Tarihte çekilen ilk insanlı fotoğraf 1838 yılında Louis Daguerre'in dagerotip tekniği ile çektiği fotoğraf olduğu düşünülmektedir. Fotoğraf, ayakkabısını parlattığı için uzun süre pozlanan ve fotoğrafta görüntülenen bir insanı ve Paris'in bir sokağını içermektedir.

Fotoğraf makinesi ışık ile resim çizmeye yarayan cihazdır. Tek veya temel amacı hareketsiz görüntülerin (fotoğrafların) kaydedilmesidir. Temel düzeyde, fotoğraf makineleri kapalı kutulardır. Geleneksel fotoğrafçılıkta, görüntü, kameraya yerleştirilen ışığa duyarlı fotoğrafik malzemeye ışık tutularak fotokimyasal olarak yakalanır.
Bu şekilde elde edilen latent görüntü, fotoğraf tabında işlenerek görünür hale getirilir. Dijital fotoğraf makinesinde, fotoğrafik kayıt, optik görüntünün fotoelektriksel olarak elektrik sinyaline dönüştürülmesi, ardından dijital verilere çevrilmesi ve bu verilerin dosyalar halinde çeşitli ortamlarda depolanması yoluyla gerçekleşir.
Fotoğraf makinesi, fotoğraf sanatının ana aracıdır. Yakalanan görüntüler daha sonra fotoğraf, dijital görüntüleme veya fotoğraf baskısı sürecinin bir parçası olarak çoğaltılabilir.

Fotoğraf makinelerinin, ışığın ışığa duyarlı yüzeye nasıl düştüğünü kontrol etmek için çeşitli mekanizmaları vardır. Lensler, makineye giren ışığı odaklar ve açıklığın boyutu genişletilebilir veya daraltılabilir. Bir obtüratör mekanizması, ışığa duyarlılıklı yüzeyin ışığa maruz kaldığı süreyi belirler. Bir fotoğraf makinesinin görüntüleme sistemi, filme olan mesafesi değiştirilebilen bir mercek ve diyafram kombinasyonudur. Objektif, yakınsak bir mercek gibi hareket eden bir mercek sistemidir. Farklı merceklerin (bazen farklı cam türlerinden yapılmış) kombinasyonu, özellikle görüntünün kenarlarında renk hatalarını ve bozulmaları önler.
Fotoğraf makinesinde belgelenmek istenen cisimden yansıyan ışık, objektife ulaşır ve odaklanır. Sonra, hemen objektifin içinde bulunan ve adına diyafram denilen bölüme ulaşır. Diyaframın görevi, ışığın parlaklığının ayarlanabilmesidir. Bu işi ise ortasında bulunan ve kullanıcı tarafından genişliği ayarlanabilen bir delik sayesinde yapar. Objektifte toplanan ve odaklanan ışık, diyaframdan geçerek perdeye ulaşır. Perde, çekim sırasında belirlenen bir süre boyunca açık kalarak, ışığın film üzerine arzu edilen miktarda düşmesini sağlar.

Netleştirici/Focus
Diyafram
Obturatör
Vizör
Objektif
Numaratör
Sarma kolu
Geriye sarma kolu
DSLR [Digital single-lens reflex (Sayısal Tek Mercek Yansımalı)]

35 mm makineler, refleks makineleri, compact makineler, körüklü makineler, minyatür makineler, stüdyo makineleri, sualtı makineleri, polaroid makineler, otomatik ve yarı otomatik makineler, dijital makineler gibi çok değişik tipte ve özelliktedir. Film boyutuna göre ise, büyük boy fotoğraf makineleri(9 x 12, 13 x 18 cm), orta boy fotoğraf makineleri (6 x 4,5 cm, 6 x 6 cm, 6 x 7 cm, 6 x 8 cm ve 6 x 9 cm), küçük boy fotoğraf makineleri (24 x 36 mm), minyatür fotoğraf makineleri (gizli çekim için kullanılan çok küçük makinalar), Polaroid fotoğraf makineleri, dijital-sayısal fotoğraf makineleri olarak sınıflanabilir.

Fotoğrafçılığın başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fotoğraf tarihi karanlık kutu içinde görüntü elde etmenin tarihi olduğu kadar, bu görüntüleri fotokimyasal yollarla saptamanın da tarihidir.
Fotoğrafın temelini anlamak için öncelikle görmek fiilinin nasıl gerçekleştiğini anlamak gerekmektedir. Görmenin nasıl gerçekleştiğine dair Yunan bilginler 2 görüşe sahiptiler:
1. Gözden ışınlar çıkmakta ve bu ışınlar nesneler tarafından kesilmekte idi.
2. nesnelerin temsili bir şey göze girmekte idi.
İslam alimleri kendilerine ulaşan bilgilerden yola çıkarak görme mevzusu üzerinde çalışmalar yapmış ve görmenin hakikatini ortaya koymuşlardır. İslam alimlerinden Kindî, görmenin, hacimli, üç boyutlu ve sürekli ışınlardan meydana geldiğini ifade etmiştir. Bu görüşü geliştiren İbn-i Heysem ise günümüz optik biliminin temellerinin hemen tamamının dayandığı Optik (Kitabu'l Menazir) isimli eserini te'lif ederek Optik Biliminin kurucusu olmuştur. Buna ilave olarak İbn-i Heysem, göze dioptrik bir sistem olarak yaklaşmak suretiyle kırılma geometrisini uygulamış ve bu  metod ile de atmosferin yüksekliğini günümüz ölçülerinde saptamıştır. İbn-i Heysem, ışık huzmelerinin küçük delikten geçerken dağılmayarak deliğe paralel düz beyaz yüzey üzerinde baş aşağı bir görüntü oluşturduğunu açıklamıştır. Delik ne kadar küçük ise görüntü o kadar nettir. Görüntü ters düştüğü halde neden düz gördüğümüzü ise, optik sinirlerinin görüntüyü analiz eden ve tanımlayan beyinle bağlantı sağladığını izah ederek açıklamıştır. Işık kaynaklarını ve yaydıkları ışıkların niteliklerini incelemiş, kendisi ışık kaynağı olan nesnelerin ışığına birincil, ışıklandırılmış nesnelerin yaydığı ışığa da ikincil ışık adını vermiştir. Aynı zamanda ışığın doğru boyunca yayıldığını düşünerek bunun kanıtlanması için -bugünkü fotoğraf makinesinin esasını teşkil eden- karanlık oda deneyini ve gölgelerin niteliklerini dikkate alan daha başka deneyleri düzenlemiştir.. Bu bilgilerden yola çıkarak, fotoğrafın temelini hangi bilim adamının hangi asırda attığı ortaya çıkmaktadır: M. 10. yy, İbnü'l Heysem.
10. yüzyılda Müslüman bilgin Cabir b. Hayyan, gümüş nitrat'ın güneş ışığı etkisiyle karardığını bulması ve 15. yüzyılda büyük sanatçı Leonardo da Vinci'nin karanlık odada mevcut ufak bir deliğin dış dünyadaki görünümlerini aksettirmesi fotoğrafçılık tarihindeki önemli başlangıçlardır. Sanatçılar Rönesans devrinde karanlık kutuyu buldular. Böylece, ışığın girdiği ufak bir delik aracılığıyla karanlık kutunun öbür ucunda konunun ters çevrilmiş bir görüntü görebiliyordu. 18. yüzyılda karanlık kutunun bir ucuna mercek ve diğer ucuna da buzlu cam konularak görüntü kutunun dışında görülebilir hale getirildi.
Işığın kimyevi maddeler üzerindeki etkisi ve gümüş tuzlarının görüntü sapma duyarlılığı 200 yıl önceden biliniyordu. 1725 yılında, kireç ve gümüş nitrat sürülmüş bir kâğıt üzerine bir şekil konulup güneşe tutulduğunda kâğıt üzerinde bu şeklin bir görüntüsünün meydana geldiği görülmüştür. 19. yüzyılın başında kâğıt, gümüş nitrat çözeltisine batırılarak negatiflerin elde edilmesi başarıldı. Fotoğrafçılığın ilk ve esaslı gelişmesi, vernikle saydam hale getirilmiş olan kâğıt üzerindeki bir görüntünün kalay levha üzerine getirilmesidir. Daha sonra, Yuda Bitümü ile kaplanmış kalay levha üzerine düşürülen bir görüntüde güneş ışığı düşen yerlerin beyazlaştığı görülmüştür.
İlk kalıcı fotoğraf 1825'te Joseph Nicéphore Niépce tarafından çekildi. Niepce ile başlayan fotoğraf çalışmaları 1829'da Louis Jacques Mande Daugerre 1837'de Daugerreotype'ı ortaya koymasıyla birden gelişim göstermeye başladı. Bu işlem gümüşle karıştırılmış bakır bir levhanın sünger tozu ve zeytinyağı ile silindikten sonra 1/16 oranında su ve nitrik asit birleşiminde yıkanıp hafif bir ateşte ısıtılmasını ve ikinci defa nitrik aside batırılmasını gerektiriyordu. Böylece hazırlanan levha iyoda batırılıp makineye yerleştiriliyor, ışık durumuna göre 5 ile 40 dakika poz veriliyordu. Elde edilen görüntü 47.5 °C ısıdaki cıvayı kapsayan bir tepsinin içine konulana kadar ortaya çıkmıyordu.
1840 yılında ışığı 16 kere fazla geçiren bir mercek kullanılarak poz süresi düşürüldü. Daugerre tipi ile elde edilen görüntü çok net olmakta ise de gümüş bakır karışımı levhanın kolayca kırılması ve bu yönden çok pahalı olması fazla gelişmesini önledi.
Aynı süreler içinde Henry Fox Talbot bir takım kimyasal maddelere batırılmış kâğıtlar üzerinde görüntü elde etmeyi başardıysa da yavaş yavaş kararması ve görüntünün net olmaması nedeniyle kolayca unutuldu. Ancak Talbot'un bu buluşu için ilk defa "FOTOĞRAF" kelimesi kullanılmıştır. Bir süre sonra da negatiflerin pozitife çevrilmesi başarılmıştır. Böylece modern fotoğrafçılığın temeli atılmıştır.
Daha sonra fotoğraf kâğıtları, yumurta akına batırılarak pürüzsüz bir yüzey elde edilmiştir. Ancak bu yöntem ayrıntıları ortaya çıkarmakta başarısız olmuştur. Yumurta akının iyotlaşması ise başarılı sonuç vermiştir. Bundan sonra ıslak levha yöntemi daha sonra da kuru levha yöntemi bulunmuştur.
Bu tarihlerde bir fotoğraf çekebilmek için ulaşılabilmiş en büyük poz süresi 1/25 saniye idi.
1888 yılında George Eastman, Kodak makinelerinde 10 poz çekebilen bromür kaplı Jelatin rulolar bulunan Kodak fotoğraf makinelerini piyasaya sürerek çok büyük aletler taşıması gereken fotoğrafçıya kolay hareket imkânı sağladı. Fotoğraf çekildikten sonra makine fabrikaya gönderiliyor ve jelatin film kâğıttan ayrıldıktan sonra bir cam üzerine yerleştiriliyor ve sonra yeniden makineye film doldurularak sahibine iade ediliyordu.
1870'te Hermann Vogel emülsiyonları muhtelif banyolara batırılarak duyarlılıklarını arttırma yolunu buldu. 1880 yılında kırmızıya karşı duyarlılığı çok sınırlı olan ortokomatik filmin yanında, pankromatik filmler ortaya çıktı. Fotoğraf 19. ve 20. asırda değişik astigmat merceklerin, selüloz asıllı filmlerin kullanılması, fotoğraf makinesi ve film sanayinde gelişmelerle günümüzdeki durumuna geldi.

Kamera türleri listesi

D. Young Hugh, Roger A. Freedman. Sears ve Zemansky'nin Üniversite Fiziği. Baskı 12 Cilt 2, İstanbul: Pearson Yayınları, 2010. s.1182-1183

William Henry Fox Talbot FRS FRSE FRAS /ˈtɔːlbət/ d. 1800 – ö. 17 Eylül 1877), 19. ve 20. yüzyılın sonlarındaki fotoğrafik yöntemlerin habercisi olan tuzlu kağıt ve kalotip işlemlerini icat eden mucit ve fotoğrafçılığın öncüsü olan İngiliz bilim insanı.
1840'lı yıllarda fotomekanik reprodüksiyon üzerine yaptığı çalışma, fotogravürün öncüsü olan fotoglifik gravür işleminin bulunmasını sağladı. İngiltere'de ticari fotoğrafçılığın erken yıllarda gelişimini etkileyen, yoğun eleştiriler alan bir patente sahiptir. Aynı zamanda, fotoğrafın sanatsal bir araç olarak gelişmesine katkıda bulunan ünlü bir fotoğrafçıydı. Kalotip negatiflerinden orijinal tuzlu kağıt baskılarla resmedilen Oxford, Paris, Reading ve York'un bazı önemli erken fotoğraflarını çekerek The Pencil of Nature'ı (1844–1846) yayınlamıştır.
Bir bilge olan Talbot, integral hesabı üzerindeki çalışmalarıyla 1831'de Kraliyet Cemiyeti'ne seçilerek optik, kimya, elektrik ve etimoloji, çivi yazısının deşifresi ve antik tarih gibi diğer konularda araştırmalarda bulundu.

Talbot, Dorset 'deki Melbury House'da Chippenham, Wiltshire yakınlarındaki Lacock Abbey'den William Davenport Talbot ile Ilchester 2. Kontu'nun kızı Leydi Elisabeth Fox Strangways'in tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Mürebbiyesi, aynı zamanda annesinin de mürebbiyesi olan Agnes Porter'dır. Talbot, Rottingdean, Harrow School'da ve Trinity College, Cambridge'de okudu ve bu okulda 1820'de Porson Klasikler Ödülü'ne layık görüldü. 1821'de ikinci astsubay olarak bu okuldan mezun oldu. 1822'den 1872'ye kadar, çoğu matematiksel konularda olmak üzere Royal Society'ye makaleler gönderdi. Genç çağlarında, daha sonra fotoğrafla bağlantılı olarak meyve veren optik araştırmalarına başladı. 1826'da Edinburgh Philosophical Journal'a "Renkli Alev Üzerine Bazı Deneyler" isminde bir makale yazdı. 1827'de Quarterly Journal of Science'a "Monochromatic Light" üzerine bir makalesi ve "Chemical Changes of Color" da dahil olmak üzere kimyasal konulardaki makaleleri Philosophical Magazine 'de yayınalandı. 

Talbot, makul derecede ışığa hızlı ve kalıcı fotoğraflar oluşturmak için bir yöntem icat etti ve bu, ilk kez halka sunuldu; ancak, ne icat edilen bu tür ilk yöntem ne de halka duyurulan ilk yöntem onun yöntemi değildi.
Louis Daguerre'nin 1839 Ocak ayı başlarında dagerreyotipi icadının ayrıntı verilmeden duyurulmasından kısa bir süre sonra, Talbot 1834'ün başlarında başladığı deneylere dayanarak buluşun önceliğini öne sürdü. 25 Ocak 1839'da Kraliyet Enstitüsünde bir Cuma Akşamı Söyleminde Talbot, 1835'te yaptığı birkaç kağıt fotoğrafı sergiledi. İki hafta içinde, sürecinin genel doğasını Royal Society'ye iletti ve ardından birkaç hafta sonra daha eksiksiz ayrıntılar geldi. Daguerre, Ağustos ortasına kadar herhangi bir yararlı ayrıntıyı kamuya açıklamasa da ilkbaharda kendi sürecinin ve Talbot'un çok farklı olduğu anlaşıldı.
Talbot'un erken "tuzlu kağıt" veya "fotojenik çizim" işlemi, zayıf bir sıradan sofra tuzu (sodyum klorür ) çözeltisinde yıkanmış, kurutulmuş, ardından bir tarafı güçlü bir gümüş nitrat çözeltisiyle fırçalanmış ışığa maruz kaldığı yerde koyulaşan çok ışığa duyarlı gümüş klorür, yapışkan bir kaplama oluşturan yazı kağıdını kullanıyordu. Üzerine nesneler yerleştirerek ve güneş ışığına koyarak gölge görüntü fotogramları oluşturmak için veya bir kameradaki bir merceğin oluşturduğu loş görüntüleri yakalamak için kullanılmış olsun, bu bir "baskı" işlemiydi, yani pozlamanın devam etmesi gerekiyordu. İstenilen koyulaşma derecesi elde edilene kadar. Kamera görüntüleri söz konusu olduğunda, parlak bir gökyüzüne karşı nesnelerin silüetinden daha fazlası isteniyorsa, bu bir veya iki saatlik bir pozlamayı gerektirebilmekteydi. Thomas Wedgwood ve Nicéphore Niépce gibi daha önceki deneyciler, yıllar önce gümüş tuzlarıyla gölgeler ve kamera görüntüleri yakalamış olsalar da fotoğraflarının gün ışığına maruz kaldıklarında her yerlerinin ölümcül bir şekilde kararmasını engellemenin bir yolunu bulamamışlardı. Talbot, sonuçlarını kimyasal olarak stabilize etmenin birkaç yolunu tasarlayarak, onları daha fazla ışığa maruz kalmaya karşı yeterince duyarsız hale getirerek, kamerada üretilen negatif görüntüyü başka bir tuzlu kağıda basmak ve pozitif oluşturmak için doğrudan güneş ışığının kullanılabilmesini sağladı.

"Kalotip" veya "talbotip", Talbot'un daha önceki fotojenik çizim yöntemini farklı bir gümüş tuzu (gümüş klorür yerine gümüş iyodür ) ve bir geliştirme maddesi (gallik asit ve gümüş nitrat) açıkta kalan kağıt üzerinde görünmeyecek kadar hafif bir "gizli" görüntü ortaya çıkarmak için "gelişen" bir yöntemdi. Bu, parlak güneş ışığı altındaki nesneler için kamerada gereken pozlama süresini yalnızca bir veya iki dakikaya indirdi. Yarı saydam kalotip negatif, basit temaslı baskı ile istenildiği kadar çok pozitif baskı üretmeyi mümkün kılarken, dagerreyotip, yalnızca bir kamera ile kopyalanarak çoğaltılabilen, opak bir doğrudan pozitifti. Öte yandan, kalotip, görüntüyü daha net hale getirmek için negatifin cilalanmasına rağmen, kağıt lifleri basılı görüntüyü bulanıklaştırdığından, metalik dagerreyotip gibi hala keskin görüntülere değildi. Kalotip negatiflerinden baskı alırken normalde daha basit tuzlu kağıt işlemi kullanılmaktaydı.
Talbot, kalotip yöntemini 1841'de duyurduktan sonra Ağustos'ta ilk profesyonel kalotipçi olarak minyatür ressamı Henry Collen'ie lisans verdi. Sürecin en ünlü uygulayıcıları Hill &amp; Adamson'dur Bir diğer önemli kalotipçi Levett Landon Boscawen Ibbetson'du.
1842'de Talbot, fotoğraf keşiflerinden dolayı Royal Society tarafından Rumford Madalyası'na layık görülerek bu madalya ile onurlandırıldı.
1852'de Talbot, 1839 yılında Mungo Ponton tarafından tanıtılan bir hassaslaştırıcı olan potasyum dikromat ile işlenen jelatinin ışığa maruz bırakıldığında daha az çözünür hale geldiğini keşfetti. Bu keşif daha sonra önemli karbon baskı işlemi ve bununla ilgili teknolojilerin temelini oluşturmuştur. Dikromat jelatin hala bazı lazer holografileri için kullanılmaya devam etmektedir.
Talbot'un daha sonraki fotoğraf çalışmaları ve fotomekanik yeniden üretim yöntemlerine odaklandı. Fotoğrafik görüntülerin toplu reprodüksiyonunu daha pratik ve çok daha ucuz hale getirmenin haricinde binlerce olmasa da yüzlerce yıllık bir ölçekte kalıcı olduğu bilinen bir fotoğrafı kağıt üzerinde mürekkebe dönüştürmek, fotoğraf makinesiyle ilgili sorunlardan kaçınmanın kesin bir yoluydu. Önceleri kullanılan gümüş resim kağıdı baskı türlerinde kısa süre sonra belirgin hale gelen solma sorunu büyük ölçüde giderilmişti. Talbot, fotoglifik (veya "fotogliptik") gravür yöntemini yarmasından sonra başkaları tarafından fotogravür işlemi olarak bu yöntem mükemmelleştirildi.

Daguerre'nin kendi yöntemi üzerindeki çalışmaya başlaması, Talbot'un tuzlu kağıt yöntemi üzerindeki ilk çalışmasıyla hemen hemen aynı zamana denk gelmişti. 1839 yılında Daguerre'nin temsilcisi İngiliz ve İskoç'yada patent için başvuruda bulundu ve Fransa, Daguerre'ye bu buluşu için bir emekli maaşı bağlayarak buluşunu "dünyaya ücretsiz" ilan etti. Birleşik Krallık, Britanya İmparatorluğu ile birlikte bu nedenle dagerreyotipleri yapmak ve satmak için yasal olarak bir lisansın gerekli olduğu tek yer olarak kaldı. Bu durum, artık hem Waterloo'dan sadece 24 yıl sonra hâlâ için için yanan eski ulusal düşmanlıkların bir ifadesi hem de Talbot'un patentine bir tepki olarak görülmüştür. Talbot, basılmış gümüş klorür "fotojenik çizim" işleminin herhangi bir bölümünün patentini almaya çalışmadı ve kalotip patenti İskoçya'da tescilli değildi.
Şubat 1841 senesinde Talbot, gelişmiş kalotip işlemi için bir İngiliz patenti aldı. İlk başta, her biri 20 sterline bireysel patent lisansları sattı. Sonraki zamanlarda amatör kullanım ücretini 4 sterline indirdi. Profesyonel fotoğrafçıların yılda 300 sterline kadar ödeme yapması gerekti. Pek çok patent sahibinin haklarını uyguladıkları için saldırı seviyesinde eleştirildiği bir iş ortamında ve yeni keşiflerin patentlenmesini bilimsel özgürlüğe ve daha fazla ilerlemeye bir engel olarak gören bir akademik dünyada, Talbot'un davranışı geniş çapta yoğun eleştiri aldı. Eleştiri yapanların haricinde de birçok bilim adamı Talbot'un patentini destekliyordu ve daha sonraki denemelerde bilirkişi delilleri sundular. Ek olarak, fotomikrografi gibi Talbot'un öncülüğünü yaptığı bir alan olan kalotip yöntemi bilimsel kullanımlar için ücretsizdi. Talbot'un haklarını şiddetle uygulamak için verdiği mücadelenin nedeni kendi hesabına göre, yıllar boyunca çeşitli fotoğrafçılık çabalarına yaklaşık 5.000 sterlin harcamış olması ve en azından masraflarını telafi etmek istemesiydi.

1844 yılında Talbot, kalotip negatiflerinden seri üretim tuzlu kağıt baskılar için Russell Terrace'ta (şimdiki Baker Caddesi), Reading'te bir kuruluşun kurulmasına yardımcı oldu. Bilindiği gibi Okuma Kuruluşu, stüdyosunda başkalarının negatiflerinden baskılar yaparak, resim ve belgeleri kopyalayarak ve portreler çekerek hizmet de sunuyordu. Bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı.
Daguerre'nin ölüm yılı olan 1851'de Frederick Scott Archer, kamerayı negatif yapmak için destek olarak kağıt yerine cam kullanmayı pratikleştiren ıslak kolodyum yöntemini duyurdu. Kalotip negatiflerinden yapılan baskılarda sıklıkla eleştirilen bir eksik olan detay eksikliği sorunu çözüldü ve detay olarak dagerreyotiplerle karşılaştırılabilir keskin görüntüler nihayet uygun kağıt baskılara aktarılabildi. Kolodyum işlemi kısa sürede ticari kullanımda kalotipin yerini aldı ve on yılın sonunda dagerreyotip de fiilen kullanılmaz oldu.
Talbot, patent haklarının çok geniş bir yorumunu yaparak, kolodyum yöntemini kullanan herkesin ayrıca bir kalotip lisansı alması gerektiğini beyan etti.
Ağustos 1852'de The Times, Royal Society'nin başkanı Lord Rosse ve Royal Academy'nin başkanı Charles Lock Eastlake tarafından Talbot'un ilgi alanını kaydırarak gelişimini boğduğu düşünülen patent baskısını hafifletmeye çağıran açık bir mektup yayınladı. fTalbot, amatörler için lisans ücretlerinden feragat etmeyi kabul etse de profesyo

JPEG, Joint Photographic Experts Group (Birleşik Fotoğraf Uzmanları Grubu) tarafından standartlaştırılmış bir sayısal görüntü kodlama biçimidir. Bu biçim, 1994 yılında ISO 10918-1 adıyla standartlaşmıştır.

JPEG standardında görüntü saklayan dosya biçimi de çoğunluk tarafından JPEG olarak adlandırılır. Bu dosyalar genellikle .jpg, .jpe ya da .jfif uzantılıdır, ancak çoğunlukla .jpg uzantısı kullanılır. Ancak, JPEG standardı sadece görüntünün nasıl kodlanacağını tanımlar, görüntünün herhangi bir saklama ortamında depolanma biçimini belirtmez. JPEG olarak bildiğimiz dosya biçimi, Independent JPEG Group adlı başka bir grubun JFIF (JPEG File Interchange Format - JPEG Dosya Alışveriş Biçimi) adlı standardı tarafından tanımlanmıştır.
Bu dosya biçimi, WWW üzerinden görüntü iletmek ve fotoğrafik görüntü saklamak için en popüler dosya biçimi olmuştur. JPEG / JFIF formatı, web için gerçekten de başarılı bir depolama ve veri transfer yapısına sahiptir. Çünkü bu işi yapan GIF formatı sadece 256 rengi desteklediğinden fotoğrafik görüntülerde yetersiz kalmaktadır. PNG'nin görüntü kalitesi daha iyi olsa da web için yeterli boyut optimizasyonunu yapamadığı için büyük boyutlu resimler ortaya çıkmaktadır. Bu da fotoğrafik resimlerin web için kullanılacağı durumlarda da JPEG'i kullanışlı ve tercih edilir bir format hâline getirmektedir.
Genel dilde JPEG kısaltması, JPEG standardından çok JFIF dosya biçimine karşılık gelir. Ancak TIFF gibi başka dosya biçimleri de JPEG standardında görüntü saklayabilmektedir.
JPEG dijital kameralarda ve diğer fotoğrafik görüntü yakalama cihazları tarafından kullanılan en yaygın görüntü biçimidir.JPEG / JFIF birlikte fotoğrafik görüntülerin saklanması ve iletiminde World Wide Web üzerindeki en yaygın biçimdir. Diğer varyasyonlar seçkin değildirler, sadece JPEG olarak adlandırılır.
Dijital ortamda, JPEG dijital fotoğraf (resim) için kayıplı sıkıştırma yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. depolama boyutu ve görüntü kalitesi arasında seçilebilir değişim sağlayan ayarlanabilir dereceli sıkıştırmadır. JPEG genellikle görüntü kalitesinde az algılanabilir kaybı ile 10:01 sıkıştırma sağlar.

JPEG, ayarlanabilir kayıplı sıkıştırma kullanır, dolayısıyla JPEG verisinden okunan görüntü ile veriyi yaratmak için kullanılan görüntü aynı değildir. Ancak, kayıplar insan görme sisteminin daha az önem verdiği detaylarda gerçekleştiği için çoğu zaman fark edilmez.

JPEG kodlamada ilk adım, görüntünün RGB uzayından farklı bir uzay olan YCbCr uzayına dönüştürülmesidir. Böylelikle görüntü pikselleri birer parlaklık ve ikişer renk bileşeni ile gösterebilirler. YCbCr, renkli televizyon yayınlarında da kullanılan YUV uzayına benzer bir uzaydır.
İnsan retinası, yapısı nedeniyle bir görüntüdeki renk verisini parlaklık verisine göre daha düşük çözünürlükte görür. Dolayısıyla renk verisinin parlaklığa göre daha düşük bir çözünürlükte örneklenmesi, çoğunlukla hissedilir bir değişikliğe neden olmaz. JPEG, yatayda ve/veya düşeyde renk verisinin parlaklığın yarısı çözünürlükte örneklenmesine imkân verir.

Her renk bileşeni, 8x8 bloklar halinde ayrık kosinüs dönüşümü ile dönüştürülür, bu sayede resmin enerjisi az sayıda (dönüşüm uzayındaki) pikselde yoğunlaştırılır. Dönüştürülen blokların nicemlenmesi sonrasında da sıfırdan farklı az sayıda değer ile bloku ifade etmek mümkün olur. Dönüşüm uzayındaki yüksek frekans pikselleri, resmin görsel kalitesinde görece az rol oynarlar, dolayısıyla yüksek frekans pikselleri daha az sayıda değere nicemlenir.
Nicemleme, sıkıştırma miktarının ayarlanabilmesini de sağlar. Daha çok nicemleme ile aslından uzak ama daha çok sıkıştırılmış görüntüler elde edilebilir. Nicemlemenin bu yan etkisi görüntüden görüntüye değişen bir nicemleme miktarına kadar büyük miktarda görsel bozulmalara neden olmaz.
Nicemleme sonrasında görüntü blokları nicemleme öncesine göre daha az çeşit sayı(sembol) ile ifade edilir hale gelir. Sık rastlanan semboller daha az, seyrek semboller daha çok bitle kodlanarak bilginin daha yoğun ifade edilmesi sağlanabilir. Nicemlenmiş görüntü blokları, standart ya da görüntüye özgü kod tabloları kullanılarak kodlanır ve dosyada depolanırlar.
Nicemlenmiş blokların aritmetik kodlama ile kodlanması da mümkündür, ancak aritmetik kodlamanın üstündeki patentler nedeniyle bu yöntem popüler değildir.

Sıkıştırma oranı arttıkça görsel detayda azalma görülür. Oranın artmasıyla keskin hatların etrafında dalgalanmalar ve detay kaybı, yüksek sıkıştırma oranlarında da bloklanma belirgin hâle gelir. JPEG görüntülerin çeşitli dönüşümler geçirmesi (ör. ölçeklenme) sıkıştırma yan etkilerini daha belirgin hâle getirebilir.
JPEG kodlanmış görüntüde yüksek frekans bileşenleri görüntü detay bilgisinin önemli bir kısmını içerir. Sıkıştırma oranı yükseldikçe yüksek frekans bileşenlerinin daha fazlası kaybedilir. En yüksek sıkıştırma oranlarında ise sadece en düşük frekans bileşeni sıfırdan farklıdır, bu nedenle görüntü bloklar hâlinde görülür.

Fotoğraf ve fotoğraf benzeri resimlerde JPEG, PNG'ye göre çok daha küçük dosyaları küçük kalite kayıpları bedeliyle üretecektir. Ancak çizim ya da metin gibi keskin geçişler içeren resimlerde PNG çok daha iyi sonuç verecektir, çünkü bu tür resimler frekans domaininde kompakt biçimde gösterilemezler. JPEG ile sıkıştırıldıklarında bu resimlerdeki çizgi ve metinlerin etraflarında basamaklanmalar ve bulanıklıklar görülür.
PNG'nin JPEG'e genelde tercih edilmemesindeki en büyük etken, kayıplı bir sıkıştırma algoritmasını kullanan JPEG'e kıyasla, PNG dosyalarının kimi zaman 4-5 kat daha büyük alan kaplamasıdır. PNG keskin kenarlı, vektörel ve metin içeren resimlerde daha başarılı sonuç verirken, İnternet'teki yüklenme hızının kabul edilebilir kalite kaybına tercih edildiği durumlarda JPEG kullanılmaktadır.
JPEG, özellikle doğa görüntüleri gibi yüksek frekanslı bileşenleri görece önemsiz görüntüleri çok az görsel kayıpla, kayıpsız sıkıştırma yöntemlerinden çok daha yüksek verimle sıkıştırabilir.
JPEG, kullanılan sıkıştırma algoritmasının yüksekliğiyle orantılı olarak, özellikle kenar ve renk geçişlerinde (gradient) kalite kaybına uğrayan bir biçimdir. Ancak yüksek sıkıştırma yeteneği ve EXIF bilgilerini saklayabilmesi gibi üstünlükleri, sayısal kameralarda JPEG biçiminin yaygınlaşmasını sağlamıştır.

JPEG, özellikle doğa görüntüleri gibi yüksek frekanslı bileşenleri görece önemsiz görüntüleri çok az görsel kayıpla, kayıpsız sıkıştırma yöntemlerinden çok daha yüksek verimle sıkıştırabilir. Ancak, çizimler ya da keskin hatlı cisimler içeren görüntülerde sıkıştırma miktarı arttıkça keskin hatların etrafında dalgalanma görülür.

Louis Daguerre (tam adı: Louis-Jacques-Mandé Daguerre) (18 Kasım 1787, Cormeilles-en-Parisis – 10 Temmuz 1851, Bry-sur-Marne), Fransız sanatçı ve kimyagerdir. Dagerreyotipi adlı, gümüş ve bakır karışımı bir plaka üzerine cıva buharı yardımıyla aktarılan fotoğrafik görüntü elde etme yöntemini bulmuştur. Bu konudaki keşifleri; gümüş iyodürün ışığa karşı olan duyarlılığı, cıva buharı ile görüntüyü netleştirebilme, tuz ve su ile görüntüyü sabitleyebilmektir. Bu üçü bir sentez doğrultusunda Daguerreotype'ı oluşturdu. Bu teknik sayesinde pozlama süresi yarım saate inmişti. Ayrıca görüntü netliği açısından hayranlık uyandıracak ölçüde bir görüntü kalitesi vardı ve fotoğraf çoğaltılabiliyordu. Fransız hükûmetinin aynı yıl içerisinde Daguerreotype'ın tüm dünyada ücretsiz olarak kullanılabileceğini açıklaması ise fotoğrafçılığın bir meslek ve sanat dalı olarak yayılmasını sağladı. 1839 yılı fotoğrafçılığın resmi doğum yılı olarak kabul edildi.

Daguerre Cormeilles-en-Parisis, Val-d'Oise, Fransa'da doğmuştur. Mimarlık, tiyatro tasarımı ve manzara resmi üzerine eğitim almıştır. Kendini daha çok tiyatro çizimleri üzerine geliştirmiştir ve tiyatro tasarımları konusunda büyük üne kavuşmuştur. 1822 Temmuz'unda Paris'te açılan Diorama'yı yaratmıştır.
Daguerre, 1822 yılında dünyanın ilk kalıcı fotoğrafını geliştiren Joseph Nicéphore Niépce ile, bu buluşundan üç sene sonra birlikte çalışmaya başladı; ikili dört yıl boyunca ortak çalışmalar yaptı. Niépce 1833 yılında öldü.
Daguerre, mükemmelleştirdiği dagerreyotipiyi yıllarca süren çalışmalarının ardından 1839 yılında Fransız Bilimler Akademisi ile birlikte o yılın 7 Ocağında tanıttı. Dönemin Fransız Hükûmeti, Daguerre'den bu buluşun patentini isteyerek, buluşu tüm dünyanın serbestçe kullanımına açtı. Daguerre ve Niépce'nin oğlu bu buluşun detaylarını tüm dünya ile paylaşmaları karşılığında ölünceye kadar destek aldılar.
Daguerre Paris'e 12 km uzaklıktaki Bry-sur-Marne'te öldü.

Daguerre ve Fotoğrafçılığın İcadı3 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Metropolitan Museum of Art (İngilizce)
Louis Daguerre ve Bry-sur-Marne20 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Joseph Nicéphore Niépce (Fransızca telaffuz: [nisefɔʁ njɛps]; 7 Mart 1765 – 5 Temmuz 1833), Fransız bir mucit ve fotoğrafçılığın öncülerinden biridir. Niépce, dünyanın günümüze ulaşan en eski fotoğrafik ürünlerini elde etmek için kullandığı helyografi tekniğini geliştirdi. 1820'lerin ortalarında ilkel bir kamera aracılığıyla gerçek bir sahneyi gösteren ve günümüze ulaşmış olan en eski fotoğrafı (Point de vue du Gras) yarattı. Niépce'in diğer buluşları arasında, ağabeyi Claude Niépce ile birlikte tasarlayıp geliştirdiği dünyanın ilk içten yanmalı motorlarından biri olan pyréolophore da bulunmaktadır.

1826 ya da 1827 yılında, Pencereden Le Gras'a Bakış adıyla bilinen tarihteki ilk fotoğrafı çekmiştir. Niepce karakutu kullanarak görüntüyü kurşun-kalay alaşımı özel bir plakaya düşürmüştür. Bu plaka bitümen denilen ışığa duyarlı bir maddeyle kaplıydı. Biraz bulanık olan görüntünün oluşması için 8 saat beklemesi gerekmişti.

Niépce.com
University of Texas - "The First Photograph"
Nicephore Niepce evinin restorasyonu videosu15 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

RAW, dijital fotoğraf makinelerinde filmin karşılığı olan sensör üzerine düşen görüntü dijital işlemci tarafından sayısal verilere dönüştürülüp fotoğraf haline getirilir. Çekim sırasında belli işlemlerden geçen ham görüntü genelde JPEG bazen de TIFF dosya biçimine dönüştürülür.
İşte bu değişikliklerin yapılmadan sensörden gelen sayısal verilerin doğrudan belleğe yazılmasıyla oluşan özel formata RAW adı veriliyor. RAW dosyaları sensörden gelen ham bilgileri içerdiğinden yaygın olarak tercih edilen fotoğraf formatı JPEGten çok daha fazla yer kaplarlar. 6 megapiksel bir fotoğraf makinesi için bu rakam 5-6 megabayta ulaşabilir. Her üreticinin kendine has algoritma yöntemleri olduğundan, farklı dijital fotoğraf makinelerinin ürettiği RAW dosyaları farklı boyutlarda olur.
Bu formatı daha çok üst seviyede ürünler desteklediği için her dijital fotoğraf makinesinin RAW çekme özelliği bulunmaz.
RAW formatının en önemli özelliklerinden biri de çekim yapıldıktan sonra üzerinde bazı değişikliklere izin vermesi. Yani bir nevi zaman içinde geri giderek yanlış ayarları düzeltebilmeye imkân tanıması.
300'den farklı RAW dosya biçiminin var olması, ciddi sorunlara ve uyumluluk sorunlarına yol açmaktadır. Bu karmaşaya son vermek adına Adobe firmasının belirtimlerini açtığı DNG dosya biçimi, günümüzde giderek artan sayıda fotoğraf makinesi üreticisi tarafından kabul görmekte.

RAW: Ham Fotoğraf (Atlas Dergisi)
RAW vs JPEG : Hangi Dosya Biçimini Ne Zaman Kullanmalı? 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fotopedi)

PardusWiki'de RAW maddesi

Tagged Image File Format (kısaca TIFF) grafik, fotoğraf gibi dosyalar için kullanılan bir biçimdir. Aldus isimli şirket tarafından üretilip 1986 yılında ilk sürümü duyurulmuştur. 1994 yılında Aldus Corp ile Adobe Systems'in birleşmesinden sonra TIFF 6.0 geliştirilmiş ve birçok yeni özellikler eklenmiştir. JPEG ve PNG gibi TIFF de yüksek renk derinliği olan görüntülerde kullanılır. Photoshop, GIMP gibi görüntü işleme programları TIFF biçimini destekler.

TIFF esnek ve uyarlanabilir bir dosya biçimidir. Dosya başlığında etiketler (tag) kullanarak tek bir dosyada birden fazla görüntüyü ve veriyi barındırabilir. Etiketler görüntünün boyutları gibi temel geometrisini veya hangi sıkıştırma tercihinin kullanıldığını belirtebilir.
TIFF biçimi birden fazla sayfayı desteklediği için, çok sayfalı dokümanlar ayrı ayrı dosyalar yerine tek bir TIFF dosyası olarak kaydedilebilir. Örneğin, bir TIFF dosyası hem JPEG biçiminde (kayıplı), hem de PackBits biçiminde (kayıpsız) sıkıştırılmış görüntüleri içerebilir. TIFF dosyaları, kayıpsız görüntü depolama özellikleri sayesinde iyi bir görüntü arşivi olarak kullanılabilirler. Çünkü standart JPEG dosyalarının aksine, kayıpsız sıkıştırılmış (ya da hiç sıkıştırılmamış) bir TIFF dosyası, görüntü kalitesinde bir kayıp olmaksızın düzenlenip yeniden kaydedilebilir. Bu özellik TIFF dosyası içinde yer alan JPEG biçimindeki görüntüler için geçerli değildir.
TIFF, JPEG ve PNG biçimlerinde de olduğu gibi, yüksek renk derinliği olan görüntülerde tercih edilir. TIFF, diğer dosya biçimlerine kıyasla çok daha fazla disk alanına ihtiyaç duyması ve içerdiği "tampon bellek taşması" (buffer overflow) gibi zayıflıkları nedeniyle giderek azalan bir kullanıma sahiptir.

TIFF, patent sorunlu Lempel-Ziv-Welch (LZW) kayıpsız sıkıştırma algoritmasını kullanmaktadır. LZW patentine sahip olan Unisys'in 1994'te bu sıkıştırma algoritmasını kullanan yazılımlardan lisans bedeli talep etmesi, TIFF'in daha fazla yaygınlaşmamasında önemli rol oynadı. LZW patentinin 20 yıllık süresi 20 Haziran 2003 günü Amerika'da, Avrupa EPO patentiyse 18 Temmuz 2004'te sona erdi.

MIME image/tiff RFC 3302, image/tiff-fx RFC 3950
PlayStation Portable
Firmware

Adobe TIFF Resources page
LibTIFF Home Page
TIFF Viewers:
TIFF File Format FAQ and TIFF Tag Reference22 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The BigTIFF File Format Proposal15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIFF description1 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIFF Revision 4.023 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIFF Revision 5.017 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIFF Revision 6.0

PardusWiki

Yük bağlaşımlı cihaz (CCD) (İngilizce; Charge Coupled Device) veya CCD sensörü, bir dizi bağlantılı veya birleştirilmiş kapasitör içeren bir entegre devre'dir. Harici bir devrenin kontrolü altında, her kapasitör elektrik yükünü komşu bir kapasitöre aktarabilir. CCD sensörleri, dijital görüntülemede kullanılan önemli bir teknolojidir.
Bir CCD'de görüntü sensörü, piksel'ler p katkılı metal–oksit–yarı iletken (MOS) kondansatörleri ile temsil edilir. Bir CCD'nin temel yapı taşları olan bu MOS kondansatör'ler, görüntü alımı başladığında ters çevirme eşiğinin üzerinde etki altında bırakılır ve gelen foton'ların yarıiletken-oksit arayüzde elektron yüklerine dönüştürülmesine izin verir; CCD daha sonra bu yükleri okumak için kullanılır.
CCD'ler ışık algılamaya imkan veren tek teknoloji olmasa da, CCD görüntü sensörleri, yüksek kaliteli görüntü verilerinin gerekli olduğu profesyonel, tıbbi ve bilimsel uygulamalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Tüketici ve profesyonel dijital kameralar gibi daha az kalite talepleri olan uygulamalarda genellikle CMOS sensörler (tamamlayıcı MOS sensörleri) olarak da bilinen aktif piksel sensörü'ler kullanılır. Ancak CCD'lerin erken dönemde sahip olduğu büyük kalite avantajı zamanla azaldı ve 2010'ların sonlarından bu yana CMOS sensörleri, CCD görüntü sensörlerinin yerini büyük ölçüde veya tamamen değiştirmiş olan baskın teknolojidir.
Dijital fotoğraf makineleri ve video kameralarda ışığa duyarlı yüzey olarak iş görür. Bir tabakanın üstüne dizilmiş ışığa duyarlı foto diyotlardan oluşur. Bunlar, düşen ışığı elektrik gerilimine çevirir. Ne kadar aydınlık olursa ışık hücresinde (fotosel) biriken gerilim de o kadar yüksek olur. Matriks gerilim, bir analog-dijital çevirici (ADC) ve işlemci vasıtası ile resme çevrilir.
CCD algılayıcı teknolojisi, CMOS teknolojisinden daha eskidir. CMOS teknolojisi, daha az enerji tükettiği ve daha ucuz olduğu için pek çok fotoğraf makinesi üreticisi, özellikle orta format makine üreticileri tarafından tercih edilir. CCD sensörlerin ise yüksek kalite olanları PhaseOne, Hasselblad, Leica, Mamiya gibi Büyük Format fotoğraf makinesi üreticileri tarafından tercih edilir. Bunun sebebi CMOS sensörün büyük formatlar için yetersiz oluşudur.
CCD sensörler, CMOS sensörlere göre daha iyi ışık alır, buna karşılık çok aydınlık veya doğrudan objektife ışık giren ortamlarda zaaf gösterirler. CCD sensörler profesyonel çekimler için, CMOS sensörler ise aktüel çekimler ve meraklılar için daha uygundur.

Görüntüleri yakalamak için bir CCD'de, fotoaktif bir bölge (epitaksiyel silikon tabakası) ve bir kaydırma yazmaç'dan (CCD, doğrusu) yapılmış bir iletim bölgesi vardır.
Görüntü bir mercek aracılığıyla kapasitör dizisine (fotoaktif bölge) yansıtılır ve her kapasitörün o konumdaki ışık yoğunluğuyla orantılı bir elektrik yükü biriktirmesine neden olur.
Çizgi tarama kameralarında kullanılan tek boyutlu dizi, görüntünün tek dilimini yakalarken, video ve hareketsiz kameralarda kullanılan iki boyutlu dizi, sensörün odak düzlemine yansıtılan görüntüye karşılık gelen iki boyutlu resmi yakalar. Dizi görüntüye maruz kaldığında, bir kontrol devresi her kapasitörün içeriğini komşusuna (kaydırma yazmaç (ing: shift register) olarak çalışarak) aktarmasına neden olur. Dizideki son kapasitör, yükünü bir yük amplifikatörüne boşaltır, bu ise yükü voltaja dönüştürür. Bu işlemi tekrarlayarak, kontrol devresi yarı iletkendeki dizinin tüm içeriğini bir dizi voltaja dönüştürür. Sayısal bir cihazda, bu voltajlar daha sonra örneklenir, sayısallaştırılır ve genellikle bellekte saklanır; bir analog cihazda (analog video kamera gibi), voltajlar sürekli bir analog sinyale işlenir (örneğin, şarj yükselticisinin çıkışını alçak-geçişli bir filtreye besleyerek), bu daha sonra işlenir ve iletim, kayıt veya diğer işlemler için diğer devrelere verilir.

MOS kapasitörleri ışığa maruz bırakılmadan önce tükenme bölgesine doğru taraflandırılırlar; n-kanallı CCD'lerde, beys kapısının altındaki silisyum hafifçe p-katkılı veya içseldir. Kapı daha sonra güçlü ters çevirme eşiğinin üzerinde pozitif bir potansiyele saptırılır ve bu sonuçta MOSFET'te olduğu gibi kapının altında bir n kanalın oluşmasıyla sonuçlanır. Ancak bu termal dengeye ulaşmak zaman alır: Düşük sıcaklıkta soğutulan üst düzey bilimsel kameralarda saatlere kadar.. Başlangıçta kutuplamanın ardından delikler alt tabakanın içine doğru itilir ve yüzeyde veya yüzeye yakın hiçbir hareketli elektron yoktur; CCD bu nedenle derin tükenme adı verilen denge dışı bir durumda çalışır.
Daha sonra tükenme bölgesinde elektron-delik çiftleri oluştuğunda, bunlar elektrik alanı tarafından ayrılır, elektronlar yüzeye doğru hareket eder ve delikler altlığa doğru hareket eder. Dört çift oluşturma süreci tanımlanabilir:

fotoğraf üretimi (%95'e kadar kuantum verimliliği),
Tükenme bölgesindeki üretim,
yüzeyde üretim ve
Nötr kütlede üretim.
Son üç süreç, karanlık akım üretimi olarak bilinir ve görüntüye gürültü katar; toplam kullanılabilir entegrasyon süresini sınırlayabilirler. Elektronların yüzeyde veya yüzeye yakın birikmesi, görüntü entegrasyonu tamamlanana ve yük aktarılmaya başlayana veya termal dengeye ulaşılana kadar devam edebilir. Bu durumda kuyunun dolduğu söylenir. Her bir kuyucuğun maksimum kapasitesi, kuyu derinliği olarak bilinir, tipik olarak piksel başına yaklaşık 105 elektrondur. CCD'ler normalde iyonlaştırıcı radyasyona ve CCD çıkışında gürültüye neden olan enerjik parçacıklara karşı hassastır ve CCD kullanan uydularda bu durumun dikkate alınması gerekir.

14. yüzyıl, 1 Ocak 1301'den 31 Aralık 1400'e kadar süren bir yüzyıldır. Bu dönemde hem Avrupa'da hem de Moğol İmparatorluğu'nda siyasi sebeplerle ve doğal afetlerden dolayı 45 milyondan fazla kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Batı Afrika bu dönemde ekonomik büyüme ve refah yaşadı.
Avrupa'da Kara Ölüm 25 milyon can alarak Avrupa nüfusunun üçte birini yok etti. Fransa Kralı IV. Charles'ın ölümüyle İngiltere Kralı III. Edward'ın Fransız tahtına hak iddia etmesinin ardından uzun süren Yüz Yıl Savaşı başladı. Bu yüzyıl İtalyan Rönesansı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıcıdır.
Amerika'da Meksikalılar Tenochtitlan şehrini kurarken, Mississippian kenti Cahokia terk edildi.

Küçük Buzul Çağı, geleneksel olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan bir dönem olarak tanımlansa da, bazı uzmanlar tarafından yaklaşık 1300 ila yaklaşık 1850 yılları arasındaki bir zaman dilimine tarihlendirilen yaygın bir soğuma dönemiydi. Bu dönemde ortalama küresel sıcaklıklar özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika'da 2 °C kadar düştü. Bu, büyüme mevsiminin kısalmasına ve bu bölgelerde kıtlıklara yol açan ürün verimlerinin azalmasına neden olan koşullar yarattı.
1302 - Osmanlı Devleti, Bizansla olan ilk muharebesi Koyunhisar Muharebesi'ni kazandı
1302 - III. Alaeddin Keykubad ölümü
1305 - William Wallace'ın (ünlü İskoç lideri) ölümü
1306 - Pendik'in Osmanlı Beyliği hakimiyetine girmesi
1308 - Anadolu Selçuklu Devleti yıkılması
1308 - II. Mesud'un ölümü (Anadolu Selçuklu Devleti'nin son sultanı)

1315-1317 Büyük Kıtlığı Avrupa'da milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.
1316 - IV. Karl (Kutsal Roma İmparatoru)'ın doğumu

1324 - Marco Polo'un ölümü
1324 - Orhan Gazi, Osmanlı tahtına geçti
1326 - Bursa'nın Osmanlı hakimiyetine girmesi
1326 - Bursa'nın başkent oluşu
1326 - Osman Gazi'nin ölümü
1326 - I. Murad'ın doğumu
1328 - Yunus Emre'nin ölümü
1328 - Abdurrahman Gazi'nin ölümü
1329 - Konur Alp'in ölümü
1329 - Osmanlı Devleti'nin Pelekanon Muharebesi'ni kazanması

1331 - İznik'in fethi
1332 - V. İoannis'un doğumu (Bizans İmparatoru)
1332 - II. Andronikos'un ölümü (Bizans İmparatoru)
1335 - İlhanlılar'ın yıkılışı
1336 - Yüzyıl Savaşları'nın başlaması
1336 - Timur'un doğumu (Timur İmparatorluğu'nun kurucusu)
1337 - Kocaeli'nin fethi

1346 - Crécy Muharebesi, Fransızlarıın mağlubiyeti İngilizlerin kazanması
1347 - Büyük Veba Salgını'nın Avrupa'da görülmesi
Kuzey İtalya merkezli 6,9 büyüklüğündeki Friuli depremi Avrupa'nın her yerinde hissedildi. Çağdaşlar depremi Kara Ölüm ve Büyük Kıtlık ile ilişkilendirerek İncil'deki Kıyamet'in geldiğine dair korkuları körükledi.

1351 - Büyük Veba Salgını'nın Avrupa'yı terk etmesi
1353 - Çimpe Kalesi'nin Osmanlılara geçmesi
1354 - Sapienza Deniz Muharebesi
1354 - Ankara'nın fethi

1360 - I. Bayezid'in doğumu
1361 - Edirne'nin fethi
1361 - Edirne'nin başkent oluşu
1362 - Orhan Gazi'nin ölümü
1362 - I. Murad'ın tahta çıkışı
1362 - Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşu
1363 - Sırpsındığı Muharebesi

1371 - Çirmen Muharebesi
1378 - IV. Karl (Kutsal Roma İmparatoru)'nun doğumu

1383 - VI. İoannis'in doğumu
1388 - Ploşnik Muharebesi Osmanlı'nın ilk mağlubiyeti
1389 - I. Kosova Muharebesi, Osmanlı zaferi
1389 - I. Murad'ın savaş alanında öldürülmesi
1389 - I. Bayezid'in tahta geçmesi
1389 - I. Mehmed'in doğumu

1391 - II. Manuil'un tahta geçmesi (Bizans İmparatoru)
1393 - Bulgaristan, Osmanlı himayesine girdi
1395 - Anadolu Hisarı'nın inşa edilmesi
1396 - Niğbolu Muharebesi (1396)

21. yüzyıl, Gregoryen takvime göre 1 Ocak 2001 - 31 Aralık 2100 tarihleri arasına karşılık gelen zaman dilimidir.

2032: Merkür, Dünya ile Güneş arasına girecek.
2036: 19 Nisan 2036'da 99942 Apofis isimli meteor 1/250.000 ihtimal dünyaya çarpacak.
2038: 2038 yılı problemi bu yılda meydana gelebilir.
2038: 25 Nisan - Paskalya, 1943 yılından beri olabilecek en geç tarihte meydana gelecek. 2038 yılından sonra bir daha en geç tarihte ise 2190 yılında meydana gelecektir.
2038: 26 Aralık - Güney Yarımküre'de tam güneş tutulması yaşanacak. Hint Okyanusu'ndan başlayacak olan tutulma, Avustralya ve Yeni Zelanda'yı geçecek ve ardından güney Pasifik Okyanusu'nda sona erecektir.
2039: Merkür, Dünya ile Güneş arasına girecek.

2045: Ray Kurzweil'in tahminlerine göre teknolojik tekillik gerçekleşecek.
2047: Çin ile Hong Kong arasındaki Tek Ülke, İki Sistem modeli bu yıl son bulacak.
2048: 2007 VK184 asteroidi 1/3030 ihtimal ile dünyaya çarpacak.
2049: Çin ile Makao arasındaki Tek Ülke, İki Sistem modeli bu yıl son bulacak.

2051: Dünyadan gönderilen Cosmic Call 1 radyo mesajı Gliese 777 yıldızına ulaşacak.
2053: M1 Abrams ana muharebe tankları emekliye ayrılacak.
2057: İki güneş tutulması bu yıl gerçekleşecek.

2061: Halley kuyruklu yıldızı Güneş Sistemi'ne geri dönecek.
2065: Merkür'ün Geçişi ve Jüpiter'in Venüs tarafından örtülmesi gerçekleşecek.
2067: Merkür Neptün'ü örtecek.

2074: Çin Yeşil Duvarı tamamlanacak.
2076: 90377 Sedna Enberi'ye ulaşacak.
2077: Hicri takvim'e göre 16. yüzyılın başlangıcı.

2082: Falkland Savaşı ile ilgili bilgilerin gizliliği kalkacak.
2084: Pitjantjatjara aborjinlerinin Avustralya hükûmetine kiraya verdiği Uluru'nun kira süresi dolacak.

2099: Microsoft Windows XP, Windows Vista, Windows 7, Windows 8 ve Windows 8.1 işletim sistemleri maksimum takvim yılı limitine ulaşacak.

Abrazyon aşınması veya abrazif aşınma, (İngilizce; abrasive wear, Almanca; abrasiver verschleiß), çizilme aşınması olarak da bilinen, birbirine göre izafi hareket yapan iki cisim temas yüzeyleri arasına ortamdan kaynaklanan yabancı sert parçacıkların girmesiyle ortaya çıkan, aşındırdığı yüzeyde çizikler ve kesikler şeklinde hasara sebebiyet veren bir aşınma türüdür.
Pulluk ve benzeri aletlerde, kırıcılar ve iş makinelerinin kazıma bıçakları ve çalışma ağızları gibi makine parçalarında bu tür aşınma çok sık görülür. Taşlama işlemi gibi bazı durumlarda abrazif aşınma teknikte yararlı bir şekilde kullanılmaktadır.

Yabancı katı parçacıklar, nispeten yüzey sertliği daha düşük olan yüzeye gömülürler. Daha sonra bu parçacıklar sert yüzeyden sanki eğelercesine veya zımparalarcasına malzeme kaldırırlar. Sert parçacıklar gömüldükleri yüzeyde de tahribat yaparlar. Bu aşınma zamanla o kadar hızlanır ki kısa sürede makine elemanları yüzeyinde hareket yönünde malzeme kaybından ötürü büyük çizikler ve oyuklar oluşur. Aşınma sonucu kopan parçalar da bu mekanizmaya dahil olurlar ve kısa sürede makine elemanları fonksiyonunu yitirir.

Aşındırıcılar doğal veya sentetik olarak sınıflandırılabilir. Bileme taşları söz konusu olduğunda, doğal taşlar uzun süredir daha üstün kabul edilmektedir. Ancak malzeme teknolojisindeki ilerlemeler bu ayrımın daha az belirgin hale geldiğini göstermektedir. Birçok sentetik aşındırıcı doğal bir mineralle etkili bir şekilde benzerdir, tek farkı sentetik mineralin çıkarılmak yerine üretilmiş olmasıdır. Doğal mineralin daha az saf olması onu daha az etkili hale getirebilir.
Doğal aşındırıcı örnekleri:

Kalsit
Demir (III) Oksit
Kum
Ponza Taşı
Sentetik aşındırıcı örnekleri:

Bor nitrüt
Seramik
Cam tozu

Her şeyden önce makine konstrüksiyonu, uygun sızdırmazlık elemanlarının seçimi sonucu sağlanacak iyi bir sızdırmazlıkla, dışarıdan gelebilecek pisliklerin içeri sızmasını önleyecek şekilde tasarlanmalıdır.
Makine elemanlarının yüzeyleri ısıl işlem ile sertleştirilerek bu tür aşınmaya karşı önlem alınmaya çalışılmalıdır. Yine aşınma dayanımı kazandırmak amacıyla yüzeyler kaynakla kaplanabilir, bu kaplama tabakası aşındıkça tekrar kaplanarak asıl parça abrazyon aşınmasından korunur.
Uygun yağlama yöntemi ile çevreden sızabilecek yabancı partiküller, talaş parçaları ve diğer pislikler sistemden uzaklaştırılmalıdır.

Triboloji
Aşınma

Askeland, Donald R.; Malzeme Bilimi ve Mühendislik Malzemeleri - Cilt 2, Nobel Yayın Dağıtım, ISBN 975-591-106-5
Akkurt, Mustafa; Makina Elemanları - Cilt 3, Birsen Yayınevi, ISBN 975-511-179-4
Issler, L.; Hasar Bilgisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Yayınları, 1976

Ademimerkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik ya da ademi merkeziyetçilik, devlet merkezinin gücünü azaltarak yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasını savunan siyasi görüş. Özellikle planlama ve karar alma ile ilgili faaliyetlerin bir merkezden dağıtıldığı veya devredildiği süreçtir. Yetki, grup veya içindeki daha küçük gruplara verilir. Ademimerkeziyet kelimesi, Arapça "merkezin yokluğu" anlamına gelir. Liberal ideolojinin savunduğu görüşlerden biridir.

"Merkezileşme" terimi, 1794 yılında Fransız Devrimi sonrası Fransız Direktoryumu liderliği yeni bir hükûmet yapısı oluşturduğunda Fransa'da kullanılmaya başladı. "Merkezileşme" kelimesinin kullanımı 1820'lerde başladı. "Centralization" terimi, yazılı İngilizcede 1800'lerde ortaya çıktı; "decentralization" terimi de o yıllarda ilk kez ortaya çıktı. 1800'lerin ortalarında Tocqueville, Fransız Devrimi'nin "merkezileşmeye karşı bir itişile başladığını... [ancak] sonunda merkezileşmenin bir uzantısı haline geldiğini" yazacaktı. 1863 yılında emekli Fransız bürokratı Maurice Block, bir Fransız dergisi için "Decentralization" başlıklı bir makale yazdı; bu makale, hükûmetin ve bürokrasinin merkezileşmesinin dinamiklerini ve hükûmet işlevlerinin merkezileştirmeye karşı yapılan son Fransız çabalarını gözden geçiriyordu.
19. ve 20. yüzyıllarda, özgürlük ve merkeziyet karşıtı siyasi aktivistler olan "anarşistler", "liberteryenler" ve hatta "merkeziyetçiler" olarak adlandıranlar tarafından özgürlük ve merkeziyet düşünceleri mantıklı sonuçlarına taşındı. Tocqueville, bir savunucusu olarak şunları yazdı: "Ademimerkeziyetçilik sadece idari bir değere sahip değil, aynı zamanda vatandaşların kamu işlerine ilgi gösterme fırsatlarını artırarak onlara özgürlüğü kullanma alışkanlığı kazandırır. Ve bu yerel, aktif, titiz özgürlüklerin birikmesinden, merkezi hükümetin taleplerine karşı en etkili karşı ağırlık doğar, hatta bu, kişisel olmayan, kolektif bir irade tarafından desteklenmiş olsa bile." Etkili bir anarşist teorisyen olan Pierre-Joseph Proudhon (1809–1865), şunları yazdı: "25 yıl boyunca geliştirilen tüm ekonomik fikirlerimi tarımsal-sanayi gelişmelerini kelimeleriyle özetleyebilirim. Tüm siyasi fikirlerim benzer bir formüle indirgenebilir: Siyasi federasyon veya merkeziyetçilik."

Osmanlı Devleti'nde başlıca savunuculuğunu Prens Sabahattin ve onun liderliğini yaptığı Ahrar Fırkası yapmıştır. Prens Sabahattin'in görüşleri yerinden yönetim ve bireysel girişim ilkelerine dayanıyordu. Buna göre, merkezi hükûmetin yetkileri azaltılacak, buna karşılık imparatorluktaki çeşitli unsurların yönetime katılma yetkileri arttırılacak, liberal ekonomi uygulanacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda liberalizm

Aeroponik, toprak veya agrega ortamı kullanılmadan bitkilerin hava veya sis ortamında yetiştirilmesi. "Aeroponik" kelimesi Yunanca aer (ἀήρ, "hava") ve ponos (πόνος, "emek") anlamlarından türetilmiştir. Aeroponik kültür hem geleneksel hidroponik, aquaponik hem de in-vitro (bitki doku kültürü) büyümesinden farklıdır. Büyütme  ortamı olarak sıvı besin çözeltisini ve bitki büyümesini sürdürmek için gerekli mineraller kullanan hidroponikden veya su ve balık atıklarını kullanan aquaponikden farklı olarak aeroponik büyütme ortamı olmadan yapılır. ‹Bakınız TfM› Bazen bir çeşit hidroponik olarak düşünülür çünkü besinleri iletmek için aeroponikte de su kullanılır.

Aeroponiğin temel yetiştirme ilkesi, kapalı veya yarı kapalı bir ortamda asılı bitkilerin büyümesi için besin bakımından zengin su çözeltisini bitkinin sarkan köklerine ve alt sapına atomize veya püskürterek bitkiler yetiştirmektir. Genellikle gölgelik olarak adlandırılan yapraklar ve taç yukarıya uzanır. Bitkinin kökleri bitki destek yapısı ile ayrılır. Genellikle, kapalı hücre köpüğü alt sapın etrafına sıkıştırılır ve aeroponik haznedeki bir açıklığa sokulur bu da emek ve masrafı azaltır; daha büyük bitkiler için bitki örtüsü ve meyvenin ağırlığını askıya almak için kafesleme kullanılır.
Ortam idealde, zararlılardan ve hastalıklardan uzak tutulur böylece bitkiler ortamda yetiştirilen bitkilerden daha sağlıklı ve daha hızlı büyür. Ancak çoğu aeroponik ortam dışarıya mükemmel bir şekilde kapatılmadığından zararlılar ve hastalık yine de tehdid olabilir. Kontrollü ortamlar herhangi bir bitki türü ve çeşidi için bitki geliştirme, sağlık, büyüme, çiçeklenme ve meyve vermeyi geliştirir.
Kök sistemlerinin hassasiyeti nedeniyle aeroponik, aeroponik aparat arızalanırsa sık sık acil "ürün koruyucu" - yedek beslenme ve su kaynağı olarak kullanılan geleneksel hidroponikle birleştirilir.
Yüksek basınçlı aeroponik 550 kPa (80 psi) yüksek basınçlı diyaframlı pompa kullanarak  20-50 mikrometrelik sis başlıkları yoluyla köklere besinlerin verilmesi olarak tanımlanır.

Hava kültürleri başarılı bitki büyütmek için havaya erişimi en uygun hale getirir. Aeroponik yetiştirilen bitkileri tutan ve destekleyen malzemeler ve cihazlar hastalık veya patojenlerden yoksun olmalıdır. Gerçek  aeroponik kültür ve aparatın ayrımı, minimum bitki destek özelliklerini sağlamasıdır. Bitki ve destek yapısı arasındaki en az temas bitkiye en çok miktarda hava ulaşmasını sağlar. Uzun vadeli aeroponik yetiştirme kök sistemlerinde kök ve kök sistemlerini çevreleyen kısıtlamaların olmamasını gerektirir. Fiziksel temas doğal büyümeyi ve kök genişlemesini veya saf su, hava değişimi ve hastalıksız koşullara erişimi engellemeyecek şekilde en aza indirilir. ‹Bkz TfM›    

Rizosfer (kök bölgesi)deki Oksijen (O2) sağlıklı bitki büyümesi için gereklidir. Aeroponik mikro damlacıklar ile birleşmiş olarak havada yapıldığından hemen hemen her bitki bol miktarda oksijen, su ve besin maddesi ile havada olgunlaşabilir.
Bazı yetiştiriciler aeroponik sistemleri diğer hidroponik yöntemlerine göre tercih ederler çünkü besin solüsyonunun artan havalandırması bitki köklerine daha fazla oksijen verir bu ise büyümeyi uyarır ve patojen oluşumunu önlemeye yardım eder. ‹Bkz TfM›    

Bitkiler ve aeroponik ortam için mükemmel temizleyici olan oksijen temiz havayla gelir. Doğal büyüme için bitkinin havaya erişimi sınırsız olmalıdır. Başarılı fizyolojik gelişim için bitkilerin doğal bir şekilde büyümesine izin verilmelidir. Bitkinin doğal büyümesi destek yapısı tarafından kısıtlanırsa bitkiye zarar verme riski ve dolayısıyla hastalık artar.    

Bazı araştırmacılar kök bölgesi gaz bileşiminin bitki performansı üzerindeki etkilerini incelemek için aeroponik kullandılar. Soffer ve Burger [Soffer ve diğ., 1988] çözünmüş oksijen konsantrasyonlarının “aero-hidroponik” olarak adlandırdıkları şeyde tesadüfi köklerin oluşumu üzerindeki etkilerini incelediler. Kök alanı içinde üç ayrı bölgenin oluştuğu 3 katmanlı bir hidro ve aero sistemi kullandılar. Köklerin uçları besin kabına batırılırken, kök bölümünün ortasına besin sisi verildi ve üst kısımsa sisten daha yüksekte kaldı. Sonuçlar çözünmüş O2‘nin kök oluşumu için gerekli olduğunu gösterdi ancak köklerin miktarı ve kök uzunluğunun denenen üç O2 konsantrasyon için merkezi sis bölümünde her zaman besleyiciye batık kısımdan veya sissiz kısımdan daha fazla olduğunu gösterdi. En düşük konsantrasyonda bile sisli bölüm başarıyla köklendi. ‹Bkz TfM›    

Aeroponik ayrıca sistemin havasındaki CO2 seviyelerinin de yönetimini içerebilir ki bu da bitkilerdeki fotosentez oranını etkiler.
Yapay ışıklar altında büyüme güneş ışığına kıyasla daha fazla büyüme süresine ve güvenilirliğe izin verir ve aeroponikle birlikte kullanılabilir. ‹Bkz TfM›    

Aeroponik, bitkinin bitkiye teması azalttığı ve her sprey darbesi de mikropsuz olabileceğinden hastalık bulaşmasını sınırlayabilir. Toprak, aggregate veya diğer ortamlarda hastalık, büyüme ortamına yayılarak birçok bitkiye bulaşabilir. Çoğu serada bu katı ortam her mahsulden sonra mikropsuzlaştırma gerektirir ve birçok durumda atılır ve taze, mikropsuz ortamla değiştirilir. ‹Bkz TfM›    

Aeroponik teknolojinin belirgin bir avantajı belirli bir bitki hastalanırsa diğer bitkileri bozmadan veya enfekte etmeden bitki destek yapısından hızla çıkarılabilmesidir. 

Aeroponiğe özgü hastalıksız ortam nedeniyle birçok bitki daha geleneksel yetiştirme biçimlerine (hidroponik, toprak ve Besin Film Tekniğine [NFT]) kıyasla daha yüksek yoğunlukta (metrekare başına bitki) büyütülebilir. Ticari aeroponik sistemler mahsulün genişleyen kök sistemlerini barındıran donanım özelliklerini içerir.
Araştırmacılar, aeroponiği "özel fide yanıklığına veya kök çürümesine karşı direnç için genotiplerin ön taraması için değerli, basit ve hızlı yöntem" olarak tanımladılar.
Aeroponik sistemin yalıtıcı doğası, bu enfeksiyonları toprak kültüründe incelerken karşılaşılan komplikasyonlardan kaçınmaya izin verdi.

Aeroponik ekipman, besinleri bitki köklerine vermek için ince solüsyon sisi yapmak için püskürtücülerin, sisleyicilerin veya diğer cihazların kullanımını kapsar. Aeroponik sistemler güvenilir, sabit bir hava kültürünü sürdürmek için uygun makro ve mikro ortamlar sağlayan normalde kapalı döngülü sistemlerdir. Aeroponik püskürtmeyi ve sislemeyi kolaylaştırmak için çok sayıda buluş geliştirilmiştir. Aeroponik bir ortamda kök gelişiminin anahtarı su damlacığının boyutudur. Ticari uygulamalarda hava basıncı sisinin köklerin geniş alanlarını örtmesi için 360°'de hidro-atomize edici sprey kullanılır.
Sis tekniğinin bir çeşidi de az basınçlı aeroponik cihazlarda sis besin çözeltisi için ultrasonik sisleyiciler kullanmaktır.
Su damlası büyüklüğü aeroponik büyümenin sürdürülmesi için çok önemlidir. Çok büyük su damlası kök sistemi için daha az oksijen demektir. Ultrasonik sisleyici tarafından üretilenler gibi çok küçük  su damlası aeroponik sistemde sürekli büyüme için bir yan kök sistemi geliştirmeden aşırı kök kıllar üretir. ‹Bkz TfM›    

ultrasonik transdüktörlerin mineralizasyonu olası bileşen arızası için bakım gerektirir. Bu aynı zamanda metal sprey jetlerinin ve sisleyicilerin bir eksikliğidir. Suya sınırlı erişim bitkinin tortu kaybına ve solmasına neden olur.

NASA aeroponik güvenilirliği ve bakımı azaltmayı iyileştirmek için yeni gelişmiş malzeme araştırma ve geliştirilmesine fon sağladı. Ayrıca uzun süreli aeroponik yetiştirme için 5-50 mikrometre mikro damlacıklı yüksek basınçlı hidro-atomize sisin gerekli olduğunu da belirledi.
Uzun-süreli büyütmede sis sistemi, sisi yoğun kök sistem (lerine) ine zorlamak için yüksek basınçlı olmalıdır. Tekrarlanabilirlik, aeroponiğin anahtarıdır ve hidro-atomize damlacık boyutunu içerir. Sis kafalarının mineralizasyonu nedeniyle spreyinin bozulması, su besin çözeltisinin verilmesini engeller ve hava kültürü ortamında çevresel dengesizliğe yol açar.
Özel az-kütleli polimer malzemeler geliştirilmiş ve yeni nesil hidro-atomize sisleme ve püskürtme jetleri içindeki mineralizasyonu ortadan kaldırmak için kullanılmaktadır.

Aeroponiğin süresinin ve verilen zaman arasının kesikli doğası değişen koşullar altında zamanla besin alımının ölçülmesini sağlar. Barak et al. kızılcıklar için su ve iyon alım oranlarının tahribatsız ölçümünde aeroponik sistem kullandı (Barak, Smith ve al. 1996).
Bu araştırmacılar çalışmalarında girdi ve akış çözeltilerinin konsantrasyonlarını ve hacimlerini ölçerek besin alım oranını doğru şekilde hesaplayabileceklerini (sonuçların N- izotop ölçümleriyle karşılaştırılarak doğrulandığını) bulmuşlardı. Analitik yöntemlerinin doğrulanmasından sonra Barak et al. besin alımında günlük değişim amonyum alımı ve proton akışı arasındaki korelasyon ve iyon konsantrasyonu ve alımı arasındaki ilişki gibi kızılcığa özgü ek veriler üretmeye devam etti. Böyle bir çalışma sadece aeroponiğin besin alımı için araştırma aracı olarak vadetmez aynı zamanda bitki sağlığının izlenmesi ve kapalı ortamlarda yetiştirilen ürünlerin en uygun olması için de olanaklar verir.
>450 kPa (65 psi) üstünde bir atomizasyon besinlerin biyo yararlanımını arttırır sonuçta besin mukavemeti önemli ölçüde azaltılmalıdır öbür türlü yapraklar ve kökler yanar. Sağdaki fotoğraftaki büyük su damlacıklarına dikkat edin. Bunun nedeni besleme döngüsünün çok uzun olması veya duraklatma döngüsünün çok kısa olmasıdır; ya yan kök büyümesini ya da kök kılı gelişimini caydırır. Besleme çevrimleri mümkün olduğunca kısa olduğunda bitki büyümesi ve meyve verme süreleri kısalır. İdealde kökler hiç hafif nemli veya aşırı kuru olmamalıdır. Tipik bir besleme/durma çevrimi <2 saniyedir bunu ~1.5–2 dakika duraklama 24/7 takip eder ancak bir akümülatör sistemi dahil edilirse döngü süreleri < ~1 saniye açık, ~ 1 dakika sonra durma süresine kadar azaltılabilir.

Geliştirilmesinden kısa süre sonra aeroponik değerli bir araştırma aracı oldu. Aeroponik araştırmacılara gelişimdeki kökleri inceleme yolu sundu. Bu yeni teknoloji aynı zamanda araştırmacıların çalışmalarında daha fazla sayıda ve daha g

Agroekoloji, tarımsal üretim sistemlerine ekolojik ilkelerin uygulanmasını inceleyen bir akademik disiplin, bir dizi tarım uygulaması ve gıda sistemlerinin dönüşümünü amaçlayan bir toplumsal harekettir. Agroekoloji, tarım ekosistemlerinin çeşitli yönlerini inceleyerek sürdürülebilir yönetim yaklaşımları önerir.

Agroekoloji, tarım sistemlerindeki ekolojik, toplumsal ve ekonomik ilişkileri bütüncül bir bakış açısıyla inceleyen bir yaklaşımdır. Dalgaard ve arkadaşlarına (2003) göre agroekoloji, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve çevreleri arasındaki etkileşimlerin incelenmesidir.
Günümüzde agroekoloji terimi üç farklı anlamda kullanılmaktadır:

Bilimsel disiplin: Sürdürülebilir gıda sistemlerini destekleyen ekolojik ve tarımsal süreçlerin incelenmesi
Uygulama: Biyoçeşitlilik, besin döngüsü, tarımsal ormancılık, karışık ekim ve kompostlama gibi doğa temelli yöntemleri kullanan tarım pratikleri
Toplumsal hareket: Gıda egemenliği, eşitlik, çevresel adalet ve yerel bilginin tanınmasını savunan gıda sistemi dönüşümü hareketi

Agroekolojik bilgi ve uygulamalar, yüzlerce yıl boyunca farklı kültürlerde var olmuştur. Meksika'daki chinampa sistemi, Amazonia'daki yerli halkların biyoçeşitlilik yönetimi ve dünya genelindeki geleneksel karışık ekim uygulamaları agroekolojinin tarih öncesi köklerine işaret eder.
Akademik bir disiplin olarak agroekoloji, 1928'de Klages'in ekin ekolojisi üzerine çalışmalarıyla başlamıştır. 1965'te Tischler Agrarökologie adlı ders kitabını yayımlamıştır. 1980'lerde Miguel Altieri ve Stephen Gliessman, agroekolojiyi modern bir bilimsel çerçeve olarak geliştirmişlerdir.
2019'da Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Konseyi, agroekolojinin 10 temel ilkesini sürdürülebilir gıda sistemleri için bir çerçeve olarak resmen benimsemiştir.

FAO'nun belirlediği agroekolojinin 10 temel ilkesi:

Çeşitlilik
Bilginin birlikte üretimi ve paylaşımı
Sinerjiler
Verimlilik
Geri dönüşüm
Dayanıklılık
İnsani ve toplumsal değerler
Kültür ve gıda gelenekleri
Sorumlu yönetişim
Döngüsel ve dayanışma ekonomisi

Türkiye'de agroekoloji yaklaşımı özellikle Çiftçi-Sen, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve alternatif gıda inisiyatifleri aracılığıyla yaygınlaşmaktadır. BÜKOOP gibi tüketim kooperatifleri, agroekolojik ilkelere uygun üretim yapan küçük çiftçilerle doğrudan çalışmaktadır.

Ekolojik tarım
Sürdürülebilir tarım
Gıda egemenliği
Alternatif gıda ağı
La Vía Campesina

Ahşap-plastik kompozitler (WPC'ler), odun lifinden ve polietilen (PE), polipropilen (PP), polivinil klorür (PVC) veya polilaktik asit (PLA) gibi termoplastiklerden yapılmış bir tür kompozit malzemedir.
Odun lifi ve plastiğe ek olarak WPC'ler aynı zamanda diğer ligno-selülozik ve inorganik dolgu malzemelerini de içerebilmektedir. WPC'ler, doğal lifli plastik kompozitler (NFPC'ler) olarak adlandırılan ve kağıt hamuru lifleri, fıstık kabukları, kahve kabuğu, bambu, saman, vb. gibi selüloz bazlı lif dolgu maddelerini içeremeyen daha geniş bir malzeme kategorisinin alt kümesinde bulunmaktadır.

Kuzey Amerika'da WPC'lerin en yaygın kullanımı dış mekan zeminlerindedir, aynı zamanda  korkuluklar, çitler, peyzaj keresteleri, kaplama ve dış cephe kaplaması, park bankları, kalıplama ve döşeme, prefabrik evler için de kullanılır. Pencere ve kapı çerçeveleri ile iç mekan mobilyaları bir diğer yaygın kullanım alanıdır. Çürümeye dayanıklı yapıları sayesinde 1990'lı yıllarda dış mekan kaplamaları yoluyla piyasaya girmişlerdir.

WPC'lerin çevresel etkisi, yenilenebilir malzemelerin yenilenemeyen malzemelere oranından doğrudan etkilenir. Yaygın olarak petrol bazlı polimerler içeren WPC'ler doğada uzun süre biyolojik olarak parçalanamadıklarından dolayı çevreyi olumsuz etkiler.

WPC türleri normal olarak kullanılan plastik türlerinden daha yüksek kimyasal ısı içeriğine sahip olduğundan ve eriyebildiğinden dolayı tek başına ahşaptan bile daha tehlikeli bir yangın potansiyeline sahiptir.

Akuaponik, geleneksel akuakültür (akuatik canlılardan olan balık, kerevit, karides üretimi) ile hidroponiğin (topraksız tarım/ bitkilerin su ve besin eriyikleri ile beslenmesi) birleşmesi ile sürdürülebilir gıda üretim sistemi alternatiflerindendir. Akuakültürde zamanla suyun kirliliği balık için zararlı düzeye gelir. Bu su, hidroponik sistemde yetişen ürünlere, sistemi tıkayacak partiküller filtrelenip gönderilerek, bitkinin ihtiyaç duyduğu hayati besin maddelerini almasına, aynı zamanda akuakültürde yetişen canlıların suyunun temizlenerek kapalı devre simbiyotik yaşamın oluşmasını sağlar. Akuaponik terimi de akuakültür ve hidroponik kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir.
Aquaponik Sistemi kullanan işyerleri ve üretimin gerçekleştirildiği saha büyüklük bakımından değişiklik gösterir. Sistemler genellikle taze su içerir ancak sistemde beslenen balıkların ve yetiştirilen ürünlerin tuz ve demir gibi materyallere duyduğu ihtiyacın dengelenmesine dikkat edilmesi gerekmektedir. Akuaponik bilimin hâlâ erken bir aşamada olduğu söylenebilir.
Akuakültür canlılarının suyun devir daim yapması akuaponik sistemin olmazsa olmazlarındandır.

Akuaponik sistem 2 ana kısımdan oluşur.

Akuakültür Kısım: Canlılarının yaşayıp beslendiği, atık ürettiği kısım.
Hidroponik Kısım: Sistemle daha önceden çimlendirilmiş sebze (lahana, kabak, salata, marul) ve meyve (çilek, domates) gibi bitkilerin yetiştiği kısım.

Bu kısım, hobi amaçlı kullanılan fanuslardan, balık üretim tesislerinin kullandığı büyük su haznelerine kadar değişen ölçülerde olabilmektedir. Hatta göl, gölet ya da benzer su birikintilerinde de akuakültür yapılabilir.
Akuaponik Sistemde genellikle balık kullanıldığından sistemin büyüklüğü ve amacına göre hangi cins balığın üretiminin gerçekleştireleceğinin iyi araştırılması gerekmektedir. Üretilecek bitkilerin özellikle tuz ve demir ihtiyacıyla balıkların beslenmek için kullanacakları gıda ve ortam arasında bir denge olmalıdır.
Yosunlanmayı engellemek için ise balıklar yarı karanlık ortamda tutulur.

Hidroponik kısımda bitkilerin bulunacağı ortam çok önemlidir. Hidroponik sistemde pek çok bitki yetişebileceği için, ortamın nasıl olması gerektiği konusunda tek bir varsayım yapmak doğru olmayacaktır. Yetiştirilecek bitki/ bitkilerin istedikleri ortam ısısı, tuz ve mineral ihtyaçları arasında büyük farkılıklar olmamalıdır.

Akuakültürde yetişen canlıların beslenmesi sonucu oluşan dışkı, çeşitli mikroorganizmalar ile birlikte bitki için oldukça besleyici yapı taşlarını da içerir. Bu su genellikle su pompası kullanılarak Hidroponik kısımda yetişen bitkilere gönderilir. Popmalama sisteminin tıkanmaması için Akuakültür kısmında bulunan yenmemiş yem, yosun ve diğer sistemi tıkaması muhtemel maddeler filtrelenmelidir.
Hidroponik Sistem kendi içerisinde çeşitli şekillere ayrılır.
Bitki kökleri torf, çakıl, kum, perlit, taş yünü, hidroton gibi genellikle pH değeri olmayan maddelere sarılır. Bazı sistemlerde köklerin bir kısmı bu materyallere sarılırken kökün bir kısmı ya da tamamı suyun içinde de olabilir.

Çakıl Sebze Yatağı: Bu sistemde bitkiler, akuakültür sisteminden gelen su ile sulanır. Kökler ihtiyacı olan besin maddelerini akan sudan alırlar ve oksijen ihtiyaçlarını ise sebze yatağının boşalması sırasında (sifon sistemi ile) karşılarlar. Bu sistem sürekli çalışabildiği gibi belirli zamanlarda çalışacak şekilde de ayarlanabilir. Aynı zamanda biyolojik filtre görevi gören çakıl sebze yatakları hobi kullanıcıları arasında çok kullanılır.
Derin Su Kültürü: Bu sistemde bitkiler strofor raftlarda yüzerken kökleri de tamamen suyun içerisindedir. Suyun drenejının gerekli olmadığı bu sistemde bitki köklerinin ışık almaması ve köklerin havalandırılması gerekmektedir. Aksi takdirde köklerde çürüme meydana gelebilir. Ticari işletmelerde kullanılan yöntemdir.
Fitil Sistemi: Suyun emici bir madde vasıtası ile emilerek köklere taşındığı sistemdir.
Besin Akıntı Kanalı: Bu sistemde kökler bir borunun içindedir ve borudan yavaş olarak besinli su akar. Zamanla bir film tabakası kanallarda oluşur ve bitkiyi besler.
Damlama Sistemi: Sulama sistemine benzeyen bu yöntemde geleneksel tarımda kullanılan damlama methodu kullanırak bitki sulanır. Genelde dikey borular içine doldurulmuş çakıllar kullanılır ve borunun yanlarından açılan deliklere bitkiler ekilir. Su yukarıdan damlar ve bitkiyi besler.
Sisleme Sistemi: Su bitki köklerine ince tanecikler olarak püskürtülür. Bu yöntemde köklerin besini daha iyi emdiği düşünülmektedir.
Geleneksel akuaponik sistemler, besin açısından zengin suyu balıklardan bitkilere ve tekrar geri yönlendiren tek bir döngü halinde düzenlenirdi. Fakat günümüzde birleşik (tek döngülü) veya ayrık (birden fazla döngülü) olarak tasarlanabilir. Son zamanlarda, kısımların (akuakültür ve hidroponik) ayrılmasına olanak tanıyan tasarımlar, her birimin kendi suyunun daha hassas bir şekilde düzenlenmesine ve atık olarak çıkan çamurdan besin maddelerinin daha iyi geri dönüştürülmesine olanak tanımaktadır.

Akuaponik sistemde besin maddeleri bakımından zengin olan atık, hidroponik üretim yataklarında bitkileri beslemek için kullanılır. Bu balık için de faydalıdır çünkü bitki kökleri ve kökbakterileri sudaki balık için zararlı olan atıkları ayrıştırır. Bu besinler balık dışkısı, yosun ve çürümüş balık yemlerinden oluşur ve bu balık için toksikiteyi artırmak yerine, hidroponik sistemde kullanılan yapay besinlere organik bir alternatif olarak kullanılır.
Daha sonra hidroponik yataklar biofiltre gibi davranır. Balık tankından gelen sudan amonyak, nitrat, nitrit ve fosforu ayrıştırır. Sonuç olarak balık için temiz olan su tekrar balık tankına pompalanır.
Bitki kökleri ve bitki büyüme yatağı olarak kullanılan maddeler arasında yaşayan [azot bakterisi], besin döngüsünde öyle kritik bir rol onar ki onlar olmadan tüm sistem işlevselliğini kaybeder.

Akuakültüre uyumlu tatlı ve acı su balık türlerinden Tilapia, Levrek, Alabalık en tercih edilen türlerlendir. Kuzey Amerika'daki ticari işletmeler Akuaponik sistemlerini Tilapia üzerine kurmuşlardır.

Balıkların yetiştirildiği tanklar iyi kalitede suya ihtiyaç duyar. Su kalitesini test eden kitler, Akuakültür malzeme teminini sağlayan şirketlerin demirbaşıdır. Su kalitesini belirleyen kritik etmenler çözülmüş oksijen, karbondioksit, amonyak, nitrat, nitrit, PH, klor olmaktadır.
Balığın cinsi, büyüme hızı, beslenme hızı, hacmi ve diğer çevre etkenleri su kalitesinde hızlı değişimlere sebep olabilir. Sabit su kalitesinin korunmasına çalışılmalıdır.

Akuaponik Sistemin Avantajları:

Düşük su kullanımı ile aynı miktarda bitki üretimi, geleneksel tarıma göre %2 su kullanımı ile mümkün olmaktadır.
Doğal balık emülsiyonu ile organik gübreleme.
Akuakültürde ortaya çıkan atığın bu sistemde değerlendirilmesi.
Katlı sistem ile daha küçük alanlarda büyük miktarlarda tarım ürünü elde etme olanağı.
Orgranik ürün satan pazar ya da marketin yakınına bu sistemin kurulması taşıma masraflarını azaltır.
Pestisit kullanılmaması ve toprağa oranla nispeten daha temiz bir ortamda yetişen bitkilerin daha az yıkanma ihtiyacı duyması.
Hidroponik yetiştiriciler balık gübresi içeren suyu organik gübre olarak kullanarak bitkilerin iyi bir şekilde büyümesini sağlar.
Balık üreticileri hidroponik sistemi biofiltreleme için bir çözüm olarak görmekte.
Sera içi üretim yapanlar Akuaponik sistemde üretiminin organik açıdan en saf yolu olduğunu düşünürler.
Akuaponik taze sebze ve protein bakımından zengin balık üretimine izin verir.
Akuaponik Sistemin Dezavantajları:

Sistemin ilk kurulumunun maliyetli oluşu.
Sistemin hatlarının kesin olarak oturmuş olmaması.
Kaynak bilginin az oluşu.
Pompanın çalışması için gereken enerji giderinin fazla olması.
Pompanın tıkanması sonucu bitkilerin veya balıkların yaşamının tehlikeye girmesi.
Balığı beslemek için kullanılacak yemin özenle seçilmesi.
Suyun PH ve EC değerlerinin belirli değerlerde tutulması gerekmelidir.

6. yüzyıl Çin ziraat kitaplarında belirtildiğine göre pirinç gibi suya fazla ihtiyacı olan ürünlerin yetiştirilmesi bir şekilde çiftçileri yüksek besin içeren su arayışına sokmuş. Tabii balık ve pirincin baş yemek olduğu bir toplumda balıkların beslendiği göletlerden pirinç tarlalarına su aktarımı sırasında fark edilmiş ki balık dışkısı aslında iyi bir gübre ve pirincin miktarını da arttırıyor. Bir su kuşu olan ördek de bu denklemin içinde yer almış ve sistemli bir biçimde ördek, balık beslenen su göletlerinden pirinç tarlalarına su akıtılmış. Yayın, sazan gii çok yene balıklar ve ördek protein ihtiyacını karşılarken, pirinç de ana karbohidrat kaynağı olmuş.
Çinlilerden bağımsız olarak Güney Amerika'da Aztekler sığ göl kenarlarında mevcut verimli çamurları kullanarak tarım yapmışlar. İsmine çinampa denilen bu sistem besin döngüsünden en iyi şekilde yararlanmayı sağlıyor. Azteklerin ana gıdalarından mısır, kabak, fasulye gibi çok su isteyen ürünler en iyi çinampalarda yetişiyor. Bugün dahi bu sistem Meksika'da tarım amaçlı uygulanıyor. Çinampa sığ göl kenarında mevcut alüvyonlu ve balık dışkısı ile gübrelenmiş balçığın belli noktalarda yığılarak adacıklar oluşturulması ve üzerinde tarım yapılmasıdır.
Yakın geçmişe geldiğimizde popülasyonun artması, gıda ihtiyacının çoğalması, tarım yapılacak alanların ve tatlı su kaynaklarının azalması ile birlikte özellikle üniversite düzeyinde bu konulara çözümler aranmış. İlk olarak 1960 sonlarında John ve Nancy Todd, New Alchemy enstitüsünde bir sera inşa ederek Proto-Ark ismini verdikleri sürdürülebilir bir model oluşturmaya ve bir aileyi 1 yıl besleyecek bir sistem kurmaya çalıştılar. Balık ve sebzenin işbirlikteliği kullanılarak gıda ürettiler.
Bu çalışmalardan esinlenen Mark McMurtry ve Prof. Doug Sanders IAVS (Integrated Aqua-Vegeculture System) adını verdikleri bir sistem kurarak balık ve sebze yetiştirme üzerine çalışmalar yaptılar. Sebze yatağı olarak kum dolu kaplar kullandılar. Hem suyu kum ile süzüyorlar hem de kum içinde süzülen balık dışkısını gübre olarak kullanıp sebze yetiştiriyorlardı. IAVS sistemleri bugün de hobiciler tarafından

Tarımsal verimliliğini artırmak için toprak ve ürün yönetimini, kaynakların daha ekonomik kullanımı ile çevreye verilen zararın en aza indirilmesini sağlayan tekniktir. Bu kapsamda klasik üretimden vazgeçilerek, araziyi homojen olmayan değişken bir yaklaşımla ele alan bir sistemin uygulanması amaçlanmaktadır.

Teknolojinin günden güne ilerlemesi tarım uygulamalarında da değişiklikleri ortaya çıkarmıştır. Tarımsal mekanizasyonun ilk uygulamalarına bakıldığında, birim zamanda daha fazla alanı ekebilmek için toprağı çizerek açan basit el aletlerinin kullanımı ile “toprak işleme” alanında görülmüştür. 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde, buhar gücüyle çalışan traktör üretilmiş ve kullanılmıştır. Artan mekanizasyon uygulamaları ile belirgin bir üretim artışı sağlanmıştır. 1970'li yıllardan günümüze kadar geçen süreçte azaltılmış toprak işleme ve toprak işlemesiz tarım teknikleri uygulamaya geçilmiştir. 1990'lı yılların başında bilgisayar ve kontrol sistemleri ile elektronik teknikler, tarımda uygulanmaya başlanmıştır. 1995'ten itibaren tarım arazilerindeki değişkenliği dikkate alan hassas uygulamalı tarım teknolojileri pratiğe aktarılmış olup, bu teknolojiler üzerinde yoğun bilimsel çalışmalar devam etmektedir. Günümüzde ise IoT teknolojilerinin gelişmesiyle tarım sistemlerinde birçok sistemden vazgeçilirken, zamandan ve sudan önemli ölçüde tasarruf sağlanmaktadır.

IoT Teknolojilerinin tarımda kullanılması ile hava koşulları, toprağın nem miktarı, toprak kalitesi, mahsulün büyüme miktarı, hayvan sağlığı gibi önemli veriler toplanabilmektedir.

Akıllı Tarım Teknolojilerini kullanılması olası problemlerin önceden önüne geçilmesine olanak sağlamaktadır. Toplanan verilerin yapay zekâ tabanlı sistemlerde anlamlandırılmasının ardından, mahsullerin olası risklerden en az düzeyde etkilenmesi sağlanmaktadır.

Akıllı cihazların kullanımı ile üretim döngüsünde sulama, gübreleme veya haşere kontrolü gibi birçok işlem otomatikleştirebilmesi sağlanmaktadır.
Araştırmalara Kaynak Oluşturma
Akıllı cihazlar tarafından toplanan veriler, ziraat mühendisi, zooloji ve doğa araştırmacılarına önemli ölçüde kaynak oluşturmaktadır.

Nb-IoT
NB-IoT (Narrowband-IoT), M2M ve Nesnelerin İnterneti (IoT) cihazları ve nispeten düşük bir maliyetle daha geniş bir aralıkta kablosuz iletim gerektiren ve uzun pil ömrü için az güç kullanan tarım uygulamaları gibi alanlarda kullanılan dar bantlı bir radyo teknolojisidir.
LoRa-Wan
LoRa-Wan 10 Kilometreye kadar veri iletimine olanak sağlayan, düşük güç ile çalışan bir IoT teknolojisidir. Operatör ücretlendirmesinden bağımsız çalışması onu maliyet hususunda avantajlı kılmaktadır.

Alaşım, bir metal elementin en az bir başka element (metal, ametal) ile birleşmesiyle oluşan homojen karışımıdır. Elde edilen malzeme yine metal karakterli malzeme olur. Alaşımlar karışıma giren metallerin özelliklerinden farklı özellikler gösterirler. En bilinen alaşımlara; tunç (bakır-kalay), pirinç (bakır-çinko), lehim (kalay-kurşun) ve cıva alaşımları olan amalgamlar örnek verilebilir. Alaşımlar, uygulamaların gerektirdiği fiziksel özelliklere sahip malzemeler üretilmesinde yaygın olarak kullanılır.

Alaşımların tarihi milattan önce 4. bin yıllara kadar uzanmaktadır. İran ve Mezopotamya bölgelerinde bulunan tunç (bronz) örnekleri bu zaman diliminde tarihlenmiştir. Demirden daha sert olan tunç; silah, kesici ve delici aletler, mutfak aletleri, süs eşyaları vb. yapımında günümüze değin kullanılagelmiştir.
Yapılan arkeolojik çalışmalarda Çin'in Sincan bölgesinde MÖ 1000 yıllarına ve Hindistan'ın Merkez Ganj Vadisi ve Doğu Vindhyas bölgesinde MÖ 1800 yıllarına tarihlenen çelik buluntulara rastlanmıştır. Söz konusu buluntular çelik kullanımının en az 3000 yıllık bir tarihinin olduğunu belgelemektedir. Tunca göre daha sert ve dayanıklı olan demir-karbon alaşımı çelik çeşitli araç gereç yapımında yaygın olarak kullanılmıştır.

Alaşımlar, uygulamaların gerektirdiği fiziksel özelliklere sahip malzemelerin üretilmesini sağlar. Yüksek sıcaklıklar, aşınma, kimyasal etkiler, metal yorgunluğu gibi her türlü etkilere saf metallerin yetersiz kaldığı durumlarda, gerekli olan özellikleri sağlayan niteliklerde alaşımlar kullanılır. Örneğin demirin sertliğinin yeterli olmadığı uygulamalarda, daha sert yapıdaki demir alaşımları olan çelikler kullanılır.

Metallerin büyük çoğunluğu kafes yapısı içerisinde belirli sayıda yabancı atom barındırabilir. Yabancı atom asıl metalin atomu yerine yerleşiyor ise asal yer katı çözeltisi, kafes aralıklarındaki boşluklara yerleşiyor ise arayer katı çözeltisi oluşur.

Ara bileşiklerde atomlar arası bağlar metalik bağ ile kimyasal bağ arasında değişen bir yapıya sahiptir ve kimyasal bileşiklere benzeyen AnBm şeklinde bileşikler oluşur. Ara bileşiklerin kristal yapıları karmaşıktır. Bazı zamanlarda birim hücrede yüzlerce atom bulunabilir. Sertlikleri bu yüzden yüksektir. C, N, B gibi elementler ile metallerin meydana getirdiği ara bileşiklerde kimyasal bağın payı daha büyüktür (karbür, nitrür, borür, vb). Bu bileşiklerin ergime noktaları çok yüksek ve çok serttirler. TaC, NbC, ZrC, VC, WC gibi bileşikler, takım çelikleri ve ısıya dayanıklı çeliklerde bulunması istenilen sert ve kararlı bileşiklerdir.

Alaşımların sıcaklık ve konsantrasyonlarına bağlı olarak durum değiştirmeleri denge diyagramları ile gösterilir. Denge diyagramlarında faz alanların sınırı belirlenir. Homojen ve özellikleri birbirinden farklı bölgelere faz denilir. Katı, sıvı, gaz birer fazdır. Ayrıca bu fazların içerisinde aynı anda birden fazla faz da bulunabilir.
Belirli bir konsantrasyon altındaki alaşım sıcaklık etkisi altında katı, sıvı, gaz hâllerine dönüşür. Bazen katı fazı içerisinde kristal yapı değişerek faz değişikliği meydana getirebilir. Konsantrasyona bağlı olarak bu faz değişimleri tespit edilir ve alaşımların denge diyagramları çıkartılabilir. Alaşımı oluşturan bileşenlerin birbirlerinin içerisinde erimelerine göre önemli sayılacak denge diyagramlarını üç ana grupta toplamak mümkündür.

Sıvı ve Katı Durumda Tam Çözünürlük
Sıvı Durumda Tam Çözünürlük, Katı Durumda Tam Çözünmezlik
Sıvı Durumda Tam Çözünürlük, Katı Durumda Sınırlı Çözünürlük

Altın madenciliği, altın kaynaklarının madencilik yoluyla çıkarılmasıdır. Tarihsel olarak, alüvyon yataklarındaki altın madenciliği, altın eleme gibi elle ayırma işlemleriyle yapıldı. Bununla birlikte, altın madenciliğinin yüzeyde olmayan cevherlere doğru genişlemesiyle birlikte, ocak madenciliği ve altın siyanürleme gibi daha karmaşık ekstraksiyon işlemlerine yol açmıştır. 20. ve 21. yüzyıllarda, madencilik işlerinin çoğu büyük şirketler tarafından yapılıyordu ancak altının değeri Güney ülkelerinin birçok yerinde milyonlarca küçük, zanaatkar madenci ortaya çıkardı.

Ali, Saleem H. (2006), "Gold Mining and the Golden Rule: A Challenge for Developed and Developing Countries", Journal of Cleaner Production, 14 (3–4), ss. 455-462, doi:10.1016/j.jclepro.2004.05.009 

Gold Ore Resources Status and Annual Production of Countries by Continent 1 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alçı taşı, alçı ya da jips; kalsiyum sülfat dihidrattan oluşan yumuşak bir sülfat mineralidir ve kimyasal formül CaSO4·2H2O'dur. Alçıtaşı ayrıca selenitin yarı saydam kristalleri olarak kristalleşir. Aynı zamanda bir evaporit minerali ve anhidritin hidrasyon ürünü olarak oluşur.
İçinde su bulunan kalsiyum sülfat minerali, tek veya ikiz sütunlar hâlinde billurlanır. Alçı billurlarına kil ve marn içinde veya tuzlu ve alçılı dağların boşluklarında rastlanır.
Eski Mısır, Mezopotamya, Antik Roma, Bizans İmparatorluğu ve Orta Çağ İngiltere'sinin Nottingham alabasters dahil olmak üzere birçok kültür tarafından heykel için büyük ince taneli beyaz veya hafif renkli alçı kullanılmıştır.
Anadolu'da kaya tuzu ile birlikte bilhassa yukarı Kızılırmak bölgesinde büyük kayalar hâlinde bulunur.
Alçı taşı iki şekilde işlenerek birbirinden farklı iki cins sıva elde edilir.
Birinci şekilde alçı taşı kırılır, değirmenlerde ufalanır, tuğla fırınlarında 120 dereceye kadar ısıtılarak içindeki suyun bir miktarı alınır ve tekrar değirmenden geçirilerek toz haline getirilir. Bilhassa kalıp, model, tavan süsleri yapılmasında kullanılan bu cins alçı, su ile karıştırılırsa en geç yarım saat içinde donar.
İkinci şekil alçı elde etmek, alçı taşının değirmende ufalanmasından sonra 450 dereceye kadar ısıtılarak içindeki suyun tamamen alınması ile olur. Bu cins alçılar, su ile karıştırıldığında birkaç hafta sonra donar ve çok dayanıklı bir kütle haline gelir. Mohs mineral sertlik ölçeği, çizilme sertliği karşılaştırmasına dayanarak sertlik değeri 2'yi alçı olarak tanımlar.

Alçı sözcüğü, Yunanca γύψος (gypsos), "alçı" kelimesinden türetilmiştir. Paris'in Montmartre bölgesindeki taş ocakları, çeşitli amaçlar için uzun süredir yanmış alçıtaşı (kalsine alçı) kullandığı için, bu susuz alçı Paris'in sıvası olarak bilinir hale geldi.
Alçı, Eski İngilizcede kristal projeksiyonlarına atıfta bulunan spærstān, "mızrak taşı" olarak biliniyordu.
18. yüzyılın ortalarında Alman din adamları ve ziraatçı Johann Friderich Mayer, alçının gübre olarak kullanımını araştırdı ve duyurdu.
19. yüzyılda, kireç sülfat veya kireç sülfat olarak da biliniyordu.

Alçı orta derecede suda çözünür (25 °C'de ~ 2,0-2,5 g / l) [7] ve diğer birçok tuzun aksine, retrograd çözünürlük sergiler, daha yüksek sıcaklıklarda daha az çözünür hale gelir. Alçı havada ısıtıldığında su kaybeder ve önce kalsiyum sülfat hemihidrata dönüşür, (bassanit, genellikle basitçe "alçı" olarak adlandırılır) ve daha fazla ısıtıldığında susuz kalsiyum sülfata (anhidrit). Anhidrite gelince, tuzlu su çözeltileri ve tuzlu sulardaki çözünürlüğü de güçlü bir şekilde NaCl (yaygın sofra tuzu) konsantrasyonuna bağlıdır.
Alçı kristallerinin anyon suyu ve hidrojen bağı içerdiği bulunmuştur.

Alçı, doğada düzleştirilmiş ve çoğunlukla ikiz kristaller ve selenit adı verilen şeffaf, parçalanabilir kütleler olarak ortaya çıkar. Selenit ayrıca ipeksi, lifli bir formda ortaya çıkabilir, bu durumda yaygın olarak "saten spar" olarak adlandırılır. Son olarak, granül veya oldukça kompakt da olabilir.
Alabaster olarak adlandırılan çok ince taneli beyaz veya açık renkli bir alçı çeşidi, çeşitli türlerin süs işleri için ödüllendirilir.
Kurak bölgelerde, alçıtaşı, genellikle opak, çöl gülü adı verilen gömülü kum taneleri ile çiçek benzeri bir formda ortaya çıkabilir.

Deniz suyundaki büyük çözünürlüğü halit ve anhidrit minerallerine göre daha zayıf olan ve evaporasyonda ilk çökelen mineraldir. Karbonatlı kayalarda piritin oksidasyonundan türeyen sülfürik asitin bulunduğu yerlerde ve bazı volkanik alanlarda da oluşabilir.

Kireçli topraklarda dahi kalsiyum elementinin bitkilerce kalsiyumun karbonat olarak bağlı tutulması sebebiyle alınmasında zorluklar olduğu bilinmektedir. Ayrıca topraklarımızda çok uzun zamandır gübre kullanımıyla biriken veya verilmekte olan çinko, demir, fosfor ve potasyum gibi elementler yüksek pH değerlerinde bitkilerce alımları zor olmaktadır. Bu nedenle kalsiyum sülfat bileşimine sahip olan jips, hem topraklarda pH dengesini sağlamakta, hem de bitkilerin iskelet yapılarında çok önemli olan kalsiyumu sağlamaktadır.

Kimyasal bileşimi, CaSO4.2 H2O
Kristal sistemi, monoklinik
Kristal şekli çoğunlukla ince-kalın levhamsı kristalli; kısa-uzun prizmatik, iğnemsi, masif, tanesel, lifsi
İkizlenme, {100} yüzeyinde kırlangıç kuyruğu, {-101} yüzeyinde kelebek ikizleri çok tipiktir.
Sertliği 2'dir
Özgül ağırlık, 2,32
Dilinim, {010} mükemmel
Renk ve şeffaflık, renksiz-beyaz, sarımsı, yeşilimsi, kırmızımsı; şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi rengi beyaz
Parlaklığı camsı
Ayırıcı özellikleri, düşük sertliği ve dilinimidir

Ham jips, beyaz boya ve dolgu maddesi olarak kâğıt ve pamuklu tekstil maddelerine katılır.
Ham jips çimento sanayiinde prizlenmeyi geciktirir.
Nikel izabesinde eritmeyi kolaylaştırır.
Bira sanayiinde mayalandırma için kullanılır.
Alçı, tıpta cerrahide ve dişçilikte kullanılır.
Alçı vitrifiye malzemelerde, porselende ve kiremit üretiminde kalıp aşamasında kullanılır.
Kimya sanayiinde amonyum sülfat, kükürt, kükürt okside ve sülfat asidi elde etmek için kullanılır.
Mamul alçı inşaat ve prefabrik inşaat malzemelerinin başlıca girdisidir. Alçının inşaatta kullanım yeri çok çeşitlidir. Son yıllarda sıcak ve soğuk yalıtım maddesi, ses izolatörü ve rutubeti de ayarlayan bir düzenleyici olarak kullanılmaktadır.

Amonyum nitrat, amonyum ve nitrat iyonlarından oluşan, NH4NO3 formülüne sahip yüksek patlayıcı bir kimyasal bileşiktir. Higroskopik özellikte ve beyaz kristal bir katı olarak hidrat oluşturmasa da suda çok çözünür. Ağırlıklı olarak, tarımda yüksek azotlu gübre olarak kullanılmaktadır. 2017 yılında küresel üretimi 21.6 milyon ton olarak tahmin edildi.
Diğer önemli kullanımı, madencilik, taş ocakçılığı ve inşaat yapımında kullanılan patlayıcı madde karışımlarının bir bileşenidir. Kuzey Amerika'da kullanılan patlayıcıların % 80'ini oluşturan popüler bir endüstriyel patlayıcı olan ANFO'nun ana bileşenidir; benzer formülasyonlar, el yapımı patlayıcılarda kullanılmıştır.
Birçok ülke, kötüye kullanım potansiyeline ilişkin endişeler nedeniyle tüketici başvurularında kullanımını aşamalı olarak durdurmaktadır. Kaza ile oluşmuş amonyum nitrat patlamaları 20. yüzyılın başından beri binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur.

Amonyum nitrat, Şili'deki Atacama Çölünün en kurak bölgelerinde doğal mineral gwihabaite – güherçilenin amonyum benzeri –  olarak, genellikle yerdeki bir kabuk olarak veya diğer nitrat, iyodat ve halojenür mineralleri ile birlikte bulunur. Amonyum nitrat geçmişte oradan çıkarıldıysa da günümüzde kullanılan amonyum nitratın neredeyse %100'ü sentetiktir.

Amonyum nitratın endüstriyel üretimi amonyakın nitrik asitle asit-baz reaksiyonunu gerektirir:

HNO3 + NH3 → NH4NO3
Amonyak susuz haliyle (gaz) ve nitrik asit derişik olarak kullanılır. Reaksiyon şiddetli gerçekleştiği için son derece ekzotermiktir. Tipik olarak, yaklaşık %83'lük derişimde çözelti oluşturulduktan sonra, dereceye göre % 95 - 99.9 konsantrasyonunda (erimiş AN), amonyum nitrat (AN) bırakmak için fazla su buharlaştırılır. Erimiş AN daha sonra bir püskürtme kulesinde "pril" veya küçük taneler veyahutta döner bir tambur içinde püskürtme ve yuvarlama yoluyla granüller haline getirilir. Priller veya granüller ayrıca kurutulabilir, soğutulabilir ve daha sonra kekleşmeyi önlemek için kaplanabilir. Bu priller veya granüller, ticarette tipik AN ürünleridir.
Bu işlem için gerekli amonyak, azot ve hidrojenden Haber işlemi ile elde edilir. Haber işlemi ile üretilen amonyak, Ostwald işlemi ile nitrik aside oksitlenebilir. Başka bir üretim yöntemi, nitrofosfat işleminin bir çeşididir:

Ca(NO3)2 +  2 NH3 + CO2 + H2O → 2 NH4NO3 + CaCO3
Kalsiyum karbonat ve amonyum nitrat ürünleri, ayrı ayrı saflaştırılabilir veya karma gübre olarak kalsiyum amonyum nitrat adıyla satılabilir.
Amonyum nitrat yer değiştirme reaksiyonları yoluyla da yapılabilir:

(NH4)2SO4 + Ba(NO3)2 → 2 NH4NO3 + BaSO4
NH4Cl + AgNO3 → NH4NO3 + AgCl

Amonyum nitrat bir tuz olduğu için, hem  NH4+ katyonu hem de NO3− anyonu kimyasal reaksiyonlarda yer alabilir.
Katı amonyum nitrat ısındığında ayrışır. Yaklaşık 300 °C'nin altındaki sıcaklıklarda, bozunma esas olarak nitröz oksit ve su üretir:

NH4NO3 → N2O + 2H2O
Daha yüksek sıcaklıklarda, aşağıdaki reaksiyon baskındır.

2NH4NO3 → 2N2 + O2 + 4H2O
Her iki ayrışma reaksiyonu da ekzotermiktir ve ürünleri gazdır. Belirli koşullar altında, bu ayrışma sürecinin patlayıcı hale gelmesiyle bir denetimsiz tepkimeye yol açabilir. Bu denetimsiz tepkimenin sonucu olarak, can kaybıyla birlikte birçok amonyum nitrat felaketleri meydana gelmiştir.
Bir patlama bulutundaki kırmızı-turuncu renk, ikincil bir reaksiyon ürünü olan azot dioksitten kaynaklanır.

Birkaç kristalli amonyum nitrat fazı gözlemlenmiştir. Atmosferik basınç altında aşağıdakiler meydana gelir.

Hem β-rombik hem de α-rombik formlar potansiyel olarak dünyanın birçok yerinde ortam sıcaklığında bulunur, ancak yoğunlukta % 3.6 fark vardır. Sonuç olarak, amonyum nitratın bu faz geçişi ve hacim değişikliği katılması oluşumu katı yakıtlı roket motoru itici yakıtında çatlakları geliştirir. Bu nedenle, stabilizatör olarak metal halojenürleri içeren faz stabilize amonyum nitrat (PSAN) araştırılmıştır.

Amonyum nitrat NPK oranı 34-0-0 (%34 azot) olan önemli bir gübredir.  Üre’den (46-0-0) daha az konsantredir ve amonyum nitrata hafif bir taşıma dezavantajı verir. Amonyum nitratın üreye göre avantajı, daha kararlı olması ve azotu atmosfere hızla kaybetmemesidir.

Amonyum nitrat, bazı patlayıcılarda bulunan bir bileşendir. Amonyum nitrat içeren patlayıcı örnekleri şunları içerir:

Astrolit (amonyum nitrat ve hidrazin roket yakıtı)
Amatol (amonyum nitrat ve TNT)
Ammonal (amonyum nitrat ve alüminyum tozu)
Amateks (amonyum nitrat, TNT ve RDX)
ANFO (amonyum nitrat ve fuel oil)
DBX (amonyum nitrat, RDX, TNT ve alüminyum tozu)
Toveks (amonyum nitrat ve metilamonyum nitrat)
Minol (patlayıcı) (amonyum nitrat, TNT ve alüminyum tozu)
Goma-2 (amonyum nitrat, nitroglikol, Nitroselüloz, Dibütil ftalat ve yakıt)

ANFO, yaygın endüstriyel patlayıcı olarak kullanılan % 94 amonyum nitrat ("AN") ve % 6 fuel oil ("FO") karışımıdır. Kömür madenciliği, taş ocakçılığı, metal madenciliği ve inşaat yapımında ANFO'nun düşük maliyeti ve kullanım kolaylığının avantajlarının, suya dayanıklılık, oksijen dengesi, yüksek patlama hızı ve küçük çaplarda performans gibi geleneksel endüstriyel patlayıcıların sunduğu faydalardan daha önemli olduğu basit uygulamalarda kullanılır.

1970 yılında Madison, Wisconsin'deki Sterling Hall bombalamasında, 1995 yılında Oklahoma City bombalamasında, 2003 İstanbul saldırılarında, 2011 Delhi bombalamasında, 2011 Oslo bombalamasında ve 2013 Haydarabad patlamalarında amonyum nitrat bazlı patlayıcılar kullanıldı.
Kasım 2009'da, Pakistan’ın Hayber Pahtunhva (NWFP) eyaleti, Upper Dir, Lower Dir, Svat, Çitral ve NWFP’nin Malakand bölgelerini içeren eski Malakand Bölgesinde amonyum sülfat, amonyum nitrat ve kalsiyum amonyum nitrat gübrelerinin militanlar tarafından patlayıcı yapmak için kullanıldığına dair raporların ardından bu gübrelere yasak getirdi. Bu yasaklar nedeniyle, isyancılar patlayıcı madde yapımında gübreden daha çok potasyum klorat kullanmaya başladılar.

Amonyum nitrat, suda çözünmesi oldukça endotermik olduğundan bazı hazır soğuk paketlerde kullanılır. Ayrıca guanidin nitrat gibi bağımsız patlayıcı "yakıtlar" ile kombinasyon halinde,  Takata Şirketi tarafından üretilen hava yastığının şişiricilerinde 5-aminotetrazol daha ucuz (ancak daha az kararlı) bir alternatif olarak kullanıldı ve 14 kişiyi öldürdükten sonra güvensiz olduğundan dolayı bu ürünler geri çağrılmıştır.
Cavea-b adı verilen nitrik asitli bir amonyum nitrat çözeltisi, yaygın tek bazlı itici yakıt olan hidrazine daha enerjik bir alternatif olarak uzay araçlarında kullanım için umut verdi. 1960'larda bir dizi deneme yapıldı, ancak madde NASA tarafından kabul edilmedi.

Amonyum nitratın depolanması ve kullanılması için çok sayıda güvenlik yönergesi mevcuttur. Sağlık ve güvenlik verileri, tedarikçilerden ve çeşitli yönetimlerden temin edilebilen güvenlik bilgi formunda gösterilir.
Saf amonyum nitrat nitrat yanmaz, ancak güçlü bir oksitleyici olarak organik (ve bazı inorganik) maddelerin yanmasını destekler ve hızlandırır. Yanıcı maddelerin yakınında depolanmamalıdır.
Amonyum nitrat, ortam sıcaklığında ve basıncında birçok koşulda kararlı iken, güçlü bir ateşleyici başlangıç yüküyle patlayabilir. Yüksek patlayıcıların veya patlatma maddelerinin yakınında depolanmamalıdır.
Erimiş amonyum nitrat, özellikle yanıcı maddeler, yanıcı sıvılar, asitler, kloratlar, klorürler, kükürt, metaller, odun kömürü ve talaş gibi uyumsuz maddelerle bulaştığında şok ve patlamaya karşı çok hassastır.
Kloratlar, mineral asitler ve metal sülfürler gibi belirli maddelerle teması, yakındaki yanıcı maddeleri tutuşturabilecek veya patlayabilecek kuvvetli ve hatta şiddetli ayrışmaya neden olabilir.
Amonyum nitrat eridikten sonra ayrışmaya başlar ve NOx, HNO3, NH3 ve H2O oluşur. Kapalı bir alanda ısıtılmamalıdır. Ayrışmadan kaynaklanan ısı ve basınç, patlamaya duyarlılığı artırır ve ayrışma hızını artırır. 80 atmosferde patlama meydana gelebilir. Bulaşma bunu 20 atmosfere indirebilir.
Amonyum nitrat %59.4 kritik bağıl neme sahiptir ve bunun üzerinde atmosferdeki nemi emer. Bu nedenle, amonyum nitratın sıkıca kapatılmış bir kapta saklanması önemlidir. Aksi takdirde, büyük, katı bir kütle halinde taşlaşabilir. Amonyum nitrat sıvılaşmak için yeterli nemi emebilir. Amonyum nitratın diğer bazı gübrelerle karıştırılması kritik bağıl nemi düşürebilir.
Maddenin patlayıcı olarak kullanılma potansiyeli, yasal önlemlere yol açmıştır. Örneğin, Avustralya'da, Tehlikeli Maddeler Yönetmeliği, bu tür maddelerle ilgili lisanslamayı uygulamak için Ağustos 2005'te yürürlüğe girdi. Lisanslar, herhangi bir kötüye kullanımı önlemek için uygun güvenlik önlemleri alınarak yalnızca başvuru sahiplerine (endüstri) verilir. Bireysel kullanım olmayacak şekilde eğitim ve araştırma amaçlı gibi ek kullanımlar da düşünülebilir. Maddeyle ilgilenme ruhsatına sahip çalışanların yine de yetkili personel tarafından denetlenmesi ve bir ruhsat verilmeden önce güvenlik ve ulusal polis kontrolünden geçmeleri gerekmektedir.

Sağlık ve güvenlik verileri, tedarikçilerden temin edilebilen ve internette bulunabilen malzeme güvenlik bilgi formunda gösterilir.
Amonyum nitrat sağlığa zararlı değildir ve genellikle gübre ürünlerinde kullanılır.
Amonyum nitratın LD50'si 2217 mg/kg'dır. Bu değeri karşılaştırmak gerekirse, sofra tuzunun yaklaşık üçte ikisi kadardır.

Amonyum nitrat ısıtıldığında, patlamadan, nitröz oksit gazlarına ve su buharına ayrışır. Bununla birlikte, patlama ile patlayarak ayrışması sağlanabilir. Maddenin büyük miktarda stoklanması, destekleyici oksitlenmeleri nedeniyle de büyük bir yangın riski oluşturabilir, bu durum kolayca patlamaya neden olabilir. Patlamalar nadir değildir: çoğu yıl nispeten küçük olaylar meydana gelir ve birkaç büyük ve yıkıcı patlama da meydana gelir. Örnekler arasında, 1921 yılı Oppau patlaması (nükleer olmayan en büyük yapay patlamalardan biri), 1947 yılı Texas City felaketi, Çin'deki 2015 Tianjin patlamaları ve 2020 Beyrut patlamaları sayılabilir.
Amonyum nitrat iki mekanizma yoluyla patlayabilir:

Şoktan patlamaya geçiş. Bir amonyum nitrat kütlesi içinde veya bu kütleyle tem

Anaç, bitkinin bir parçasıdır, genellikle yeni yer üstü büyümesinin üretilebildiği bir yeraltı kısmıdır. Başka bir bitkinin tomurcuğunun aşılandığı, iyi gelişmiş bir kök sistemine sahip bir gövde olarak da tanımlanabilir. Bir köksap veya yeraltı sapına atıfta bulunabilir. Aşılamada, bir bitkiye, bazen sadece bir kütüğe, halihazırda kurulmuş, sağlıklı bir kök sistemine sahip olan, üzerine başka bir bitkiden bir kesme veya tomurcuk aşılanmış anlamına gelir. Üzüm asmaları ve diğer meyveler gibi bazı durumlarda, anaçlar için çelikler kullanılabilir, kökler onları dikmeden önce fidanlık koşullarında kurulur. Anaç üzerine aşılanan bitki kısmına genellikle kalem denir. Scion o özelliklere sahip bitkidir yayıcısı fotosentetik aktivite ve meyve veya dekoratif özellikleri dahil, yerden arzuluyor. Anaç, toprakla etkileşimi, köklerin ve gövdenin yeni bitkinin desteklenmesini sağlaması, gerekli toprak suyu ve minerallerini alması, ilgili zararlı ve hastalıklara karşı direnç göstermesi için seçilir. Birkaç hafta sonra iki parçanın dokuları birlikte büyüyecek ve sonunda tek bir bitki oluşturacaktır. Ürün her zaman genetik olarak farklı iki bitkinin bileşenlerini içermesine rağmen, birkaç yıl sonra aşı yerini tespit etmek zor olabilir.
Anaçların kullanımı en yaygın olarak meyve veren bitkiler ve ağaçlarla ilişkilidir ve tohumdan gerçek üremeyen veya kendi köklerinde büyüdüklerinde hastalığa özellikle duyarlı olan diğer birçok bitki türünün toplu olarak çoğaltılması için yararlıdır.
Aşılama yüzlerce yıldır, hatta Roma döneminde bile uygulanmış olsa da, gümümüzde kullanılan çoğu meyve bahçesi anaçları 20. yüzyılda geliştirilmiştir.
Tek bir filiz türü veya çeşidi için çeşitli anaçlar kullanılabilir çünkü farklı anaçlar güç, meyve iriliği ve erken olgunlaşma gibi farklı özellikler verir. Anaçlar ayrıca kuraklığa dayanıklılık, kök zararlıları ve hastalıklar gibi özellikler için de seçilebilir. Ticari dikim için asmalar, filoksera tarafından zarar görmemesi için çoğunlukla anaçlara aşılanır, ancak arka bahçe bağcılarına satılabilen asmalar olmayabilir.
Anaç, kalemden farklı bir tür olabilir, ancak kural olarak yakından ilişkili olmalıdır, örneğin, birçok ticari armut ayva anacı üzerinde yetiştirilir. Aşılama aşamalar halinde de yapılabilir; yakından ilişkili bir kalem anaç üzerine aşılanır ve daha az yakından ilişkili bir kalem ilk kaleme aşılanır. Aynı anaç su ve mineralleri alıp tüm sisteme dağıtan birkaç farklı meyve çeşidi taşıyan bir ağaç üretmek için birkaç filizin seri aşılanması da kullanılabilir. Üçten fazla çeşidi olanlar 'aile ağaçları' olarak bilinir.
Belirli bir tarlada veya bahçede bir bitkinin toprağa uydurulmasının zor olduğu durumlarda yetiştiriciler, toprakla uyumlu bir anaç üzerine bir kalem aşılayabilirler. Daha sonra, hangisinin büyüme koşullarına en uygun olduğunu görmek için bir dizi aşısız anaç dikmek uygun olabilir; En başarılı anaç belirlendikten sonra, filizin meyve verme özellikleri daha sonra değerlendirilebilir. Anaçlar kapsamlı bir şekilde incelenir ve çoğu zaman ideal toprakları ve iklimleri için eksiksiz bir rehberle satılır. Yetiştiriciler , kendi topraklarının pH'ını, mineral içeriğini, nematod popülasyonunu, tuzluluğunu, su mevcudiyetini, patojen yükünü ve kumluluğunu belirler ve buna uygun bir anaç seçer. Genetik testler giderek yaygınlaşmakta ve her zaman yeni anaç çeşitleri geliştirilmektedir.

AxR1, bir zamanlar Kaliforniya bağcılığında yaygın olarak kullanılan bir üzüm anacıdır. Adı "Aramon Rupestris Ganzin No. 1" için bir kısaltmadır ve bu da onun soyuna dayanmaktadır: bir Vitis vinifera çeşidi olan Aramon ve Amerikan üzümü olan Rupestris arasında bir melez (Ganzin adlı bir Fransız üzüm melezleştiricisi tarafından yapılmıştır). tür, Vitis rupestris — aynı zamanda kendi başına anaç olarak da kullanılır, "Rupestris St. George" veya "St. George", Fransa'nın güneyindeki Saint Georges d'Orques kasabasına atıfta bulunarak popülerdi.
— Fransa ve Güney Afrika'dan duyarlılığı konusunda tekrarlanan uyarılara rağmen (1900'lerin başlarında Avrupa'da başarısız olmuştu) — sonunda 1980'lerde  filokseraya yenik düştü ve Napa ve Sonoma'nın çoğunun yeniden dikilmesini gerektirdi ve feci mali sonuçlar doğurdu. Kaliforniya'da bir dereceye kadar kötü şöhrete kavuştu. Ridge Vineyards'dan David Bennion gibi AxR-1 kullanma dürtüsüne direnenler, bağlarının filoksera hasarından kurtulduğunu gördüler.

Elma anaçları elma ağaçları için kullanılır ve genellikle köke aşılanacak ağacın boyutunun belirleyici faktörüdür. Cüce, yarı bodur, yarı standart ve standart büyütülecek farklı kök boyutları için boyut ölçütleridir; standart en büyük ve cüce en küçüğüdür. Dünyanın elma üretiminin çoğu, verimi artırmak, yoğunluğu artırmak ve dönüm başına meyve verimini artırmak için artık bodur anaçları kullanır. Günümüzde elma üretiminde yaygın olarak kullanılan bodur anaçların listesi aşağıdadır:
Malling 9 anacı en yaygın ve bilinen bodur anaçtır. Bu anaç iyi drene edilmiş bir yere dikilmelidir ve ömrü boyunca kazıklama gerektirir. Bu anaç ayrıca alev yanıklığına ve çapak budaklarına karşı çok hassastır. M.9 NAKB 337, M.9EMLA ve M.9. Pajam da dahil olmak üzere bu anacın birçok klonu yapılmıştır.
Malling 26 anacı, M9 anacından daha büyük bir ağaç yetiştirir ve standart bir ağacın yaklaşık %40-50'si kadardır. Bu kök, çok verimli ve erken meyve veren olarak kabul edilir ve ömrünün ilk birkaç yılında kazıklamayı gerektirir.
Malling 7 anacı, M26 anacından biraz daha büyüktür ve ayrıca bir merkez lideri oluşturmak için ilk birkaç yıl içinde staking gerektirir. Bu anaç yanıklığa ve yaka çürüklüğüne orta derecede duyarlıdır. M7'nin ürettiği meyve iriliği iyidir ancak M26 veya M9 anacı kadar büyük değildir. Bu kök, yaşamının sonraki yıllarında emmeye ve eğilmeye karşı oldukça hassastır, bu da üretici için çok can sıkıcı ve sorunlara neden olur.
Malling 111 anacı, günümüzde ticari bahçelerde kullanılan en büyük ve güçlü anaçlardan biridir ve standart boy bir ağacın yaklaşık %80-90'ı kadardır. Genellikle kışa oldukça dayanıklıdır ve birkaç çapak budak ve kök emici üretir. Bu anaç bir zamanlar olduğundan çok daha az popülerdir, çünkü birçok ticari üretici artık M111'in elverişli olmadığı daha yüksek yoğunluklu meyve bahçeleri dikmektedir.
Malling 106 anacı M111'den biraz daha küçük olmasına rağmen çok verimli bir ağaçtır ve erken meyve verme kabiliyetine sahiptir. Çok dayanıklı ve orta kuvvette olduğu için çeşitli toprak koşullarında kullanılabilecek harika bir anaçtır. Bu anaç yaka çürüklüğüne duyarlı olduğu için iyi drene edilmiş topraklara dikilmelidir.

Üzüm asmalarının yayılması
Meyve ağacı yayılımı
Elma anaçları
Kiraz anaçları
Armut anaçları
Erik anaçları
Narenciye anaç

The Oxford companion to wine. Oxford University Press. 2006. ISBN 9780198609902. 

Sommelier Dergisi 'nde Terroir Unsuru olarak Anaçlar 17 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yazısı

And Dağları, dünyanın en uzun sıradağlar zinciridir.
Güney Amerika'nın bütün batı kıyısı boyunca uzanır. Venezuela'dan başlayıp Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya üzerinden devam ederek Arjantin ve Şili'nin Patagonya topraklarında sona erer. Bu yedi devlet aynı zamanda And Ülkeleri olarak da bilinir.

And dağlarının kuzeyden güneye uzunluğu 7000 km'dir. Genişliği 200-700 km arasında değişir. Ortalama yükseltisi 4000 metredir.
Andların en yüksek dağı 6.962 m ile Arjantin ve Şili sınırındaki Aconcagua'dır. Yan yana birçok silsileden oluşmakla birlikte Cordillera Oriental (Doğu Sıradağları) ve Cordillera Occidental (Batı Sıradağları) olmak üzere iki büyük silsileden oluşmaktadır. Bu silsilelerin arası sıklıkla çöküntü alanlarıyla ayrılmıştır. And Dağları, Venezuela, Kolombiya ve Ekvador sınırları içinde yer alan Kuzey Andlar, Peru, Şili ve Bolivya sınırları içinde yer alan Orta Andlar, Şili ve Arjantin sınırları içinde yer alan Güney Andlar olmak üzere başlıca üç kısımdan oluşur.
And dağlarının yaşı 60 milyon yıl olarak tahmin edilmektedir.

Ojos del Salado 6.891 m (Arjantin)
Pissis 6795 m (Arjantin)
Mercedario 6770 (Arjantin)
Huascarán 6.768 m (Peru)
Cerro Bonete 6.759 m (Arjantin)

Andlar ve Asya'da Kordilleri, sismik ve volkanik etkinlikler gösteren bölgelerdir. Yeryüzünün en yüksek volkanları bu bölgede bulunur. 6.795 m yükseklikteki Monte Pissis (Arjantin) ve 6.891 m yükseklikte Ojos del Salado (Şili) bunlardan bazılarıdır.

Cotopaxi 5.897 m (Ekvador)
Tungurahua 5.016 m (Ekvador)
Pichincha 4.784 m (Ekvador)
Cerro Azul 3.788 m (Şili)
Villarrica, 2.840 m (Şili)

Llullaillaco 6.723 m (Arjantin/Şili)
Nevado Coropuna 6.426 m (Peru)
Chimborazo 6.310 m (Ekvador)
Sierra Nevada de Lagunas Bravas 6.127 m (Arjantin/Şili)
Uturunco 6.010 m (Bolivya)
Licancabur 5.921 m (Bolivya)
Misti 5822 m (Peru)
Ubinas 5.675 m (Peru)
Lanín, 3.747 m (Arjantin)
Osorno 2.652 m Şili
Volkanlar vadisi'ndeki düzinelerce daha küçük volkan (Peru)

Paso Internacional Los Libertadores

Anonim şirket (AŞ) ya da anonim ortaklık (AO); sermayesi ortak tarafından taahhüt edilmiş ve paylara bölünmüş olan, tüzel kişiliği haiz, borçlarından dolayı kendi mal varlığıyla sorumlu bulunan şirkettir.
Her pay sahibi, hisseleri (sahiplik belgeleri) ile kanıtlanan orantılı olarak şirket hissesine sahiptir. Pay sahipleri, şirketin varlığının devamına herhangi bir etkide bulunmaksızın paylarını başkalarına devredebilmektedir.
Günümüz şirketler hukukunda, bir anonim şirketin varlığı genellikle kuruluş (hissedarlardan ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olma) ve sınırlı sorumluluk (hissedarlar şirketin borçlarından yalnızca yatırdıkları paranın değeri kadar sorumludur) ile eşanlamlıdır; bu nedenle, anonim şirketler genellikle anonim şirket veya limited şirket olarak bilinir.
Bazı yargı bölgeleri, anonim şirketlerin sınırlı sorumluluk olmaksızın tescil edilmesine hâlâ olanak sağlamaktadır. Birleşik Krallık'ta ve onun şirketler hukuku modelini benimseyen diğer ülkelerde, bunlar sınırsız şirketler olarak bilinirler. Amerika Birleşik Devletleri'nde, basitçe anonim şirketler olarak bilinirler. Anonim şirket, tüzel bir kişidir; onu oluşturan kişilerden ayrı bir hukuki varlığa sahiptir. Dava açabilir ve aleyhine açılabilir. Kanunla kurulmuş, ticari amaçla kurulmuş ve çok sayıda üyeden oluşmaktadır. Her üyenin hisseleri, diğer üyelerin rızası olmaksızın alınabilir, satılabilir ve devredilebilir. Sermayesi, büyük teşebbüslere uygun, devredilebilir paylara bölünmüştür.

Antik Yunanistan'da tarım, ülke ekonomisinin başlıca kaynağıydı. Nüfusun hemen hemen %80'lik bir bölümü çeşitli tarım işleriyle uğraşıyordu. Yunan kentlerinin hemen hepsinde yetişen zeytin halkın günlük yaşamında önemli bir yer tutuyordu. Buna bağlı olarak zeytinyağı üretimi de gelişmişti. Zeytinin yanı sıra topraklarda lahana, soğan, fasulye gibi sebzeler ve pek çok tahıl türü yetiştirilirdi. Sulama, zararlı otları yolma, mahsul toplama, ekin ve hasat zamanları yapılacak her işi köleler yapardı. Pek çok kişinin geçimini sağladığı tarım Yunan kültürün biçimlenmesinde de büyük rol oynamıştır.

Anadolu kıyılarında kurulmuş kentler dışında Yunanların yaşadığı yerlerde doğa koşulları hemen her yerde aynı olmuştur. Dağ ve tepeler, ülkenin toplam topraklarının %80'ini, Ege Denizi içindeki adaların ise neredeyse %90'ını kaplamış bu da tarıma elverişli ve hayvan yetiştiriciliğine uygun alanların varlığını büyük ölçüde azaltmıştır. Toprak yapısına bakıldığında özellikle Balkan Yarımadası az verimli ve taşlı bir yapıya sahipti. Oldukça verimli topraklara sahip olan Mesinya gibi yerlere pek sık rastlanmazdı.
Yunanların yaşadığı bölgede etkili olan iklim türü Akdeniz iklimi olduğundan bunun tüm etkileri görülmüş, genelde iki sezona ayrılan bu iklimde birinci sezon nisan ve eylül ayları arasında geçen sıcak ve kurak dönem; ve yılın geri kalan bölümünde yaşanan batıdan gelen rüzgârların getirdiği ılık ve yağışlı havanın yaşandığı ikinci sezon olmuştur. Yaz mevsiminin yaşandığı aylarda akarsuların pek çoğu neredeyse bütünüyle kurumaya yaklaşır ve kış aylarında ise sağanak yağmurlar görülürdü. Kar ve kar fırtınaları sadece yüksek dağlarda görülürdü. Özellikle Attika, Kikladlar ve Girit'in her dönem Yunanistan'ın en kurak bölgeleri olduğu bilinmektedir.

Yunan tarihinin ilk zamanlarında, Odysseia'da da değinildiği gibi tarım ve beslenme kültürü tahıllar üzerine kuruluydu: arpa (κριθαί / kritaí) ve buğday (πύρος / pýros) üretilen tahıllardan en yaygın olanlarıydı. Bazen yalnızca buğday anlamında kullanılsa da bu tip tanecikli gıdaların hepsine genel olarak (σῖτος / sitos deniyordu. Ancak, tahıl üretiminin %90'lık bir bölümünü arpa oluşturuyordu. Buğday'ın arpadan çok daha besleyici olduğunu bilmelerine rağmen arpa yetiştirmek daha az emek isteyen ve daha çok ürün veren bir iş olduğundan bunu tercih ediyorlardı. Bu dönemde Attika'da üretilen tahıl oranını hesaplamaya yönelik pek çok girişim olmasına karşın bu çalışmalara sonuçsuz kalmıştır.
Yunanistan topraklarının tarım için elverişli olduğu bitki türü zeytin ağaçlarıydı ve buna bağlı olarak zeytinyağı üretimi de oldukça gelişmişti. Zeytin yetiştiriciliğinin yapılması Yunanların bu topraklara ilk gelişlerinden bu yana yapılmakta olan bir etkinliktir. Zeytin ekimi ve meyve alımı uzun bir döneme yayılan bir işti. Bir zeytin ağacının olgun meyveler verebilmesi için ortalama 20 yaşında olması gerekir ve meyve vermeye başladığı dönemden sonra da iki yılda bir meyve verir. Antik Yunanistan topraklarında zeytinciliğin yanı sıra en çok yetiştirilen bir başka üründe üzümdü. Bölgenin taşlı toprağına kolayca uyum sağlayabilen bu ağacın yetiştirilmesi zahmetli bir iş olmasına karşın Yunanlarca Bronz Çağı'ndan beri yetiştirilmektedir.
Aynı zamanda, sebze olarak yaygın bir biçimde yetiştirilen ürünler, lahana, soğan, sarımsak, mercimek, nohut ve fasulye; meyveler incir, badem ve nar olmuştur. Adaçayı, nane, geyikotu, haşhaş, keten tohumu ve kekik de yemeklerde kullanılmak üzere önemli ölçüde yetiştirilmiştir.

Antik Yunanistan'da hayvancılık bölge coğrafyasının kısıtlı imkânları nedeniyle hiçbir zaman gelişme olanağı bulamamışsa da Homeros'un eserlerinde belirttiğine göre gücün ve varlıklı olmanın bir göstergesiydi. Miken Uygarlığı'nda büyükbaş hayvancılık önemli bir iş olarak kabul görüp, büyük bir kesim tarafından yapılmasına rağmen, daha elverişsiz coğrafi bölgelere yayılmalar başlayınca hızlı bir düşüşe geçti. Onların yerine bakması daha kolay olan ve artı olarak yün de sağlayan keçi ve koyun eskisine göre çok daha az olsa sen çok beslenen hayvanlar hâline geldi. Büyükbaş hayvanlar çok daha az yetiştirilmeye başlandı ve az sayıdaki bu hayvanlarda tüketim için değil tarım işlerinde kullanılmak üzere beslendi. Kimi zaman, festivallerde ve dinî törenlerde tanrılara kurban edilirlerdi. Domuz eti ve kümes hayvanları (özellikle tavuk ve kaz) da beslenir ve yemek amacıyla kullanılırdı. Eşek ve katır bakılmasına rağmen bunların eti yenmez, yalnızca yük taşımak için baş vurulurdu.

Ağaç kesimi sonucunda tahtadan çok geniş bir alanda yararlanılırdı. Başta ev eşyaları olmak üzere at arabaları, yapıların bazı bölümleri ve toprak sürmede kullanılan ilkel araçlarının yapımında ağaçtan yararlanırdı. Dağların yüksek kesimlerinde yetişebilen sınırlı sayıdaki büyük ormanlar keçiler tarafından tahrip edilir ya da insanlar tarafından mangal kömürü elde etmek için yakılırdı. Gemi yapımı için hem Yunanistan'da kullanılır hem de dışarı satılırdı. Arıcılıktan önemli ölçüde bal elde edilirdi. Bu, uzun bir süre boyunca Yunanlar tarafından bilinen tek tatlandırıcı türü olmuştur. Bal likörü ve ilaç yapımında da sık sık kullanılmıştır.

Hesiodos'un İşler ve Günler adlı eseri ve Ksenophon'un Ekonomi adlı kitabı, M.Ö. 4. yüzyılda Yunanistan'da tarım kültürünün ve tarım işçiliğinin nasıl olduğuna ilişkin önemli bilgiler vermektedir.
Zeytinciliğin yaygın olarak yapıldığı Yunan dünyasında zeytin hasadı güz sonu başlar ve kış başlangıcına dek sürerdi. Zeytinler (resimde görüleceği gibi) bazen el ile bazen de kancalı sopalarla toplanırdı. Daha sonra toplanan ürünler hasır sepetlere doldurularak, yağını çıkarmak için ezilmeye gitmeden önce birkaç günlüğüne dinlenmeye bırakılırdı. Ardından bu zeytinler ezilmeye gider ve elde edilen yağlar pişmiş topraktan yapılan küpler içinde saklanır ve yıl boyunca kullanılırdı. Zeytin hasadının bitmesinin hemen sonrasında ağaçlar da budanırdı. Aynı dönemde bağ bozumları da gerçekleştirilir ve tahıllar hasat edilirdi.
Yıl boyunca en çok yağışın düştüğü mevsim ilkbahardı. Tarımla uğraşanlar nadasa bırakılan toprakları bu yağmurlar sayesinde yeniden üretime elverişli hâle gelmesinden yararlanırlardı. Ürün alımı genelde yılda iki kez yapılırdı. Ancak bunun zamanı yıldan yıla ya da hangi ürünün ekilmiş olduğuna göre değişirdi. Yılda üç kez ürün alma girişimlerinde bulunulmuşsa da verimsiz Yunanistan topraklarına işgücü eksikliği ve yetersiz teknoloji de eklenince bu, pek çok problemin yaşanmasına neden olmuştur. Yunanlar büyük olasılıkla az sayıda büyükbaş hayvan yetiştirdikleri için topraklarında gübrelemeyi uygulamamışlardır. Toprağa sağlanan tek gübre benzeri katkı maddesi ürün toplama sezonu geçtiğinde sürülen tarlada toplanmadan bırakılan yabani otlardı.
Yaz mevsimlerinde sulama büyük bir zorunluluktu. Haziran ayı içinde oraklarla hasat yapılırdı. Tırpan kullanımı yoktu. Buğdaylar hayvan gücünden yararlanılarak dövülürdü. Bu da çoğu zaman düz zemine serilen ürünün üzerinde eşek, katır, öküz gibi büyükbaş hayvanların yürütülmesi ile olurdu. Kabuklarından ayrılan buğdayı çöpünden ayırmak kadınların ve kölelerin işiydi.
Güz, tarımda en önemli mevsimdi. Güzün başlangıcında genelde kölelere ağaçlardan dökülen çalı-çırpılar toplatılır ve bunlar kış için yakacak olarak depolanırdı. Kışlar kıyı illerinde oldukça ılıman geçmesine rağmen, yüksek kesimlerde ve iç bölgelerde çok şiddetli geçebilirdi. Bu bölgelerdeki insanlar ayrıca yazın kuraklıktan tarlalar üzerine oluşan sert kabuğu da kırmak zorunda kalırlardı. Bunu yapmak için genelde üç araca gereksinim duyarlardı: tahtadan sabanlar kullanılabilirdi, ancak demir sabanlar pek yaygın değildi. Çapa ve çekiç büyük toprak topaklarını parçalamak için kullanılabilirdi. Bağ bozumunun da yapıldığı bu dönemde üzümler ayaklarla geniş leğenler içinde ezilir daha sonra büyükçe küpler içinde mayalanmaya bırakılırdı. Elde edilen şaraplar evde tüketilir ya da satılmak için diğer şehirlere gönderilirdi.

Hesiodos ve Ksenophon arasında geçen yaklaşık 4 yüzyıl içinde Antik Yunan kültüründe tarım alanında hiçbir gelişme yaşanmadı. Tarımda kullanılan araçlar oldukça sıradan ve basitti ve bu dönem boyunca insangücü üzerindeki yükü de hayvangücü yükü de hafifletmek için hiçbir yeni buluş gerçekleşmedi. Antik Romalılar su değirmenini bulana dek böyle çalışmak zorunda kalan Yunanlar, ancak bundan sonra kas gücü yerine sudan yararlanmayı öğrendiler. Ne sulamada, ne toprak işlemede, ne de hayvan bakımında hiçbir gelişme kaydedilmedi. Üretim her zaman sınırlı kaldı. Yalnızca Mesinya gibi toprağı verimli olan yerlerde insanlar bir yılda iki kez ürün alabiliyordu.

MÖ 8. yüzyıldan sonra toprak sahipleri ve geçimlerini sağlamayı günden güne daha zorlaştığını düşünen köylüler arasında bazı problemler belirmeye başladı. Bunun nedeninin şartların iyileşmesi ile iyiden iyiye azalan bebek ölümlerinden kaynaklanan hızlı nüfus artışı olduğu sanılmaktadır. Az para almaktan şikâyet eden köylüler ve varlıklı toprak sahipleri arasında yaşanan bu tip krizler her şehirde görülmeye başlandı. Bu sorun Atina'da MÖ 594 yılında yasalar hazırlayan Solon tarafından çözüldü. Solon'un hazırladığı yasalarla kölelerden başka insanların çalıştırılması yasaklandı. Bunun sonuncunda yalnızca karın tokluğuna çalışan köleler dışında herkes tarımdan uzak tutuldu ve insanlar başka işlere yönlendirildi. Sparta'da Lycurgus'un reformları sayesinde toplumun çoğunluğu memnun edildi. Şehrin bütün topraklarını her bir yurttaş için yeniden ayarlayan Lycurgus, her toprak sahibine 10 ila 18 hektar arasında toprak düşürmüştü. Başka yerlerde tiranlar yabancı politik düşmanlardan ele geçirdikleri toprakların yönetimini yüklenmişlerdir.

Antik Yunanistan'da mutfak kültürü
Antik Yunanistan'da ekonomi

Marie-Claire Amouretti :
(Fransızca)"L'agriculture de la Grèce antique. Bilan des recherches de la dernière décennie", Topoi. Orient-Occident, 4 (1994), p. 69–94,
(Fransızca)Le Pain et l'huile dans la Grèce antique. De l'araire au moulin, Belles Lettres, Paris, 1986 ;
(Fransızca)Anne-Marie Buttin, La Grèce classique, Belles

Antrepo ya da ardiye, gümrük vergisine konu olup da henüz vergi ve resimleri ödenmemiş envanter ve diğer malların korunduğu, gerekiyorsa küçük tamamlayıcı işlemlerin yapıldığı gümrük binalarına yakın olan bir tür ticari depodur. Antrepolar, üreticiler, imalatçılar, ithalatçılar, ihracatçılar, toptancılar, perakendeciler, nakliye işletmeleri vb. tarafından kullanılır. Hammadde, mamul mal, ara mal, yedek parça, yardımcı malzeme, diğer stok ve rezervler antrepoda bulunabilir.
Ulusal lojistikte Antrepo kelime olarak Fransızcadan Türkçeye geçmiştir ve kelime anlamı olarak gümrüklere gelen ticari eşyanın konulduğu, korunduğu yer, ardiye anlamlarına gelmektedir. Antrepo gümrük gözetimi altında bulunan eşyanın konulması amacıyla kurulan ve kuruluşunda aranılacak koşulları ve nitelikleri yönetmelikle belirlenen yerlere denir. Ayrıca antrepolar eşyanın gümrük mevzuatında düzenlenen şekilde konulması halinde süresiz kalabildiği ve eşyanın antrepoda kaldığı süre içerisinde eşyaya terettüp eden vergilerin ödenmediği bir gümrük rejimidir.
Antrepolarda genellikle malları kamyonlara yüklemek ve boşaltmak için yükleme peronu bulunur. Bazen antrepolar, malların doğrudan demiryollarından, havaalanlarından veya deniz limanlarından yüklenmesi ve boşaltılması için tasarlanır. Malları taşımak için genellikle ISO standart paletlere yerleştirilen ve ardından palet rafı'na yüklenen vinçler ve forkliftler bulunur. Ürünlerin devriyesi zamanı fiş, makbuz, fatura, pro forma, irsaliye, nakliye faturası, çeki listesi gibi belgeler kullanılır.

Antrepolar; gümrük gözetimi altında bulunan eşyanın veya izin verildiği durumlarda ihraç eşyasının konulduğu genel ve özel antrepolar olmak üzere ikiye ayrılır. I. Özel Antrepo: Sadece antrepo işletmecisine ait eşyanın konulabildiği gümrük antrepolarıdır. Özel antrepolar C, D, E Tipi olmak üzere kendi arasında 3'e ayrılır. 
II. Genel Antrepo: Eşyanın konulması için herkes tarafından kullanılabilen gümrük antrepolarıdır.

Dahilde İşleme Rejimi
Otomatik depolama ve geri alma sistemi
Depo yönetim sistemi
Tedarik zinciri yönetimi
Dağıtım merkezi

Araba satış bayiliği, bir otomobil üreticisi veya onun satışa bağlı yan kuruluşu ile bir bayilik sözleşmesine dayanan, yeni veya ikinci el arabaları perakende seviyesinde satan bir iş koludur. Otomotiv araçlarını satmak için otomobil satış temsilcileri kullanılmaktadır. Bayilikler açık ve kapalı alana sahip olabilirler. Ayrıca çok markalı ve çok üreticili otomobil bayileri, farklı ve bağımsız otomobil üreticilerinin araçlarını satmaktadır. Bazıları elektrikli araçlarda uzmanlaşmıştır. Son yıllarda bayilikler elektronik ticaret, araba satışı websiteleri ile de satış ve hizmet yapmakdadırlar. Otomobiller için araç bakımı, oto kiralama hizmetleri de sunabilir, otomobil yedek parçaları stoklamak, satmak ve garanti taleplerini işlemek için otomotiv teknisyenleri istihdam edebilir. Bayilikler ayrıca sergi salonu, oto tamir atölyesi, araba yıkama yeri, test sürüşü mekanına sahip olabilir.

İlk otomobiller, otomobil üreticileri tarafından müşterilere doğrudan veya posta siparişini, mağazaları ve seyahat temsilcilerini içeren çeşitli kanallar aracılığıyla satıldı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk bayilik 1898'de William E. Metzger tarafından kuruldu. Bir otomobil üreticisi tarafından tüketicilere yapılan doğrudan satışlar, yeni otomobillerin sadece lisanslı ve bağlı bağımsız bayilikler tarafından satılmasını gerektiren franchise yasaları ile ABD'deki çoğu eyalet tarafından kısıtlanmaktadır.
Araba bayileri, tipik olarak, belirli şirketlerin araçlarını satması ve hizmet vermesi için imtiyaz sahibidir. Genellikle binalarda bir gösteri odası, mekanik servis ve gövde onarım tesisleri barındıracak yeterli alan sunan mülklerde bulunur, ayrıca kullanılmış  ve yeni araçların depolanmasını sağlar. Birçok bayilik şehir dışındadır veya şehir merkezlerinin kenarındadır.

Otomatik nakliye, araçları fabrikadan bayilere taşımak için kullanılır. Buna uluslararası ve yerel nakliye dahildir. Otomatik nakliye  büyük ölçüde üreticiler, bayiler ve aracılar tarafından yürütülen ticari bir faaliyetti. İnternet kullanımı, bu mevki hizmetin yaygınlaştırılmasını ve genel tüketici pazarına ulaşmasını sağladı.

Bayi sırası
Otomotiv endüstrisi
Araba taşıma römorku

Arap zamkı; Zamk-ı Arabî, Sudan zamkı, akasya zamkı, Senegal zamkı, Hint zamkı olarak da bilinir. Arap zamkı, akasya (sensu lato) ağacının iki türü olan, Senegal akasyası (şimdiki adı Senegalia senegal) ve Vachellia (Acacia) seyal sertleşmiş özsuyundan oluşan doğal bir zamktır. "Arap zamkı" terimi, belirli bir botanik kaynağı göstermez. Birkaç durumda, sözde "arap zamkı" akasya türlerinden toplanmamış bile olabilir. Ancak, Combretum, Albizia veya diğer bazı cinslerden kaynaklanmış olabilir. Zamk, ticari olarak Sudan (80%) ve Senegal'den Somali'ye kadar tüm Sahel boyunca olan yabani ağaçlardan hasat edilir. "Arap zamkı" (al-samgh al-'arabi) adı Ortadoğu'da en azından 9. yüzyılın başlarında kullanılmıştır. Arap zamkı ilk olarak Arap limanları üzerinden Avrupa'ya taşındığı için adı böyle kaldı. Arap zamkı ağırlıklı olarak, arabinoz ve galaktozdan oluşan glikoproteinler ve polisakkaritlerin kompleks bir karışımıdır. Suda çözünür, yenilebilir ve esas olarak, gıda endüstrisi ile meşrubat endüstrisinde, E numarası E414 (ABD'de I414) koduyla kıvam arttırıcı olarak kullanılır. Arap zamkı, geleneksel taş baskıda önemli bir bileşendir ve baskıda, boya üretiminde, tutkalda, kozmetikte ve mürekkeplerde ve tekstil endüstrilerinde viskozite kontrolü dahil olmak üzere çeşitli endüstriyel uygulamalarda kullanılır. Ancak, daha ucuz maddeler bu rollerin çoğu için onunla rekabet etmektedir.

Arap zamkı, 19-23 Mart 1999 tarihleri arasında Lahey'de düzenlenen 31. Gıda Katkı Maddeleri Kodeks Komitesi tarafından, Fabaceae (Leguminosae) familyasındaki Acacia senegal veya Vachellia (Acacia) seyal bitkisinin gövdelerinden ve dallarından elde edilmiş kurutulmuş sızıntı olarak tanımlanmıştır. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) Gıda Katkı Maddeleri ve Besin Kaynakları Paneli tarafından 2017 yılında yapılan bir güvenlik yeniden değerlendirmesi, "arap zamkı" teriminin belirli bir botanik kaynağı göstermediğini bildirdi. Birkaç durumda, sözde "arap zamkı" Acacia türlerinden toplanmamış bile olabilir.

Arap zamkı'nın polisakkarit ve glikoprotein karışımı, ona insanlar tarafından yenebilen bir tutkal ve bağlayıcı özelliklerini verir. Arap zamkı içerisindeki çeşitli kimyasalların oranları büyük ölçüde değiştiği ve öngörülemez hale getirdiği için, toksisitenin söz konusu olmadığı yerlerde yerini başka maddeler almıştır. Yine de, meşrubat, şurup ve sakızlı şekerler, marshmallowlar ve M&M's çikolatalı şekerleri gibi "sert" sakızlı şekerlerde önemli bir bileşen olmaya devam etmektedir. Sanatçılar için, suluboyanın boyasında ve fotoğrafçılıkta zamklı baskıda geleneksel bağlayıcı ve ayrıca piroteknik bileşimlerde yine bağlayıcı olarak kullanılır. İlaçlar ve kozmetikler de, arap zamkı bir bağlayıcı, emülgatör ve bir süspansiye edici veya viskozite arttırıcı madde olarak kullanır. Şarap üreticileri, arap zamkını bir şarap durultma maddesi olarak kullanmışlardır.

Kew Species Profile: Acacia senegal (arap zamkı)
Arap zamkının tarihi, üretimi ve endüstride kullanımı 1 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  NPR

Asfalt, dayanımlı akmaz halden katı hale kadar değişkenlik gösteren siyah, kahverengi ve gri tonlara sahip organik bir maddedir.

Ana olarak bir hidrokarbon olan asfaltın, kimyasal bileşimi oldukça karışık ve değişken olup, petrolün destilasyonundan, katran, gudron veya doğal yataklardan elde edilir. Bugün yaygın olarak kullanılan asfalt, petrolün rafinasyonundan elde edilen yan üründür. Maden kömürünün damıtılması aşamasında elde edilen siyah madde zifttir. Buna toprak ve/veya taş eklenir.
Asfalt; yolların, hava alanlarının kaplanmasında, çatı yalıtımında, su ile ilgili olan yapılarda su geçirmezlik sağlamada kullanılır. Yapışkan özelliği vardır. Boya sanayinde, akü üretiminde, su kanallarını kaplamada ve kil tuğlalarını yapıştırmada kullanılır. Asfalt genellikle petrolün oksidasyonu sonucunda ortaya çıkmıştır. Yani petrol kökenlidir. Çamur ve göl halinde (Bermudez kara gölünde ve Trinidad'daki kara gölde ) bulunduğu gibi, yer altında kaya aralarında sert halde de bulunur. Sert haldekiler yer altından maden çıkarılır gibi çıkarılır. Ayrıca kum taşlarında ve killer arasında da bulunur. Asfaltın kaynama sıcaklığı 425-500 C bütün petrol ürünlerinden daha yüksektir.
Dünyada, asfalt en yaygın olarak yol yüzeyi kaplamasında kullanılır.

Rafinasyondan elde edilen asfalt sıcak olarak; agrega/mıcır gibi doğal taşlarla karıştırılarak yola sıcak halde serilir.
Sıcak asfalt ve su karıştırılarak üretilen asfalt emülsiyonları; agrega/mıcır gibi doğal taşlarla karıştırılarak soğuk halde yol yüzeyine serilir.

Döşeme (yapı)
Asfalt beton
Kauçuk asfalt
Asfalt tesisi
Yol yüzeyi
Asfalt kazıyıcı
Yol silindiri
Finişer
Bitüm

Asil çürüme (Fransızca: Pourriture noble; İngilizce: Noble rot, Almanca: Edelfäule; İtalyanca: Muffa nobile; Macarca: Aszúsodás), şaraplık üzümleri etkileyen gri bir mantar olan Botrytis cinerea'nın yararlı formudur. Botrytis istilası, genellikle 20 santigrat derece ve %80'in üzerinde nem gibi sıcak ve nemli koşullar gerektirir. Hava nemli kalırsa, istenmeyen form olan "salkım çürümesi" veya "gri çürüme", fermantasyonu bozarak ve son şarabın tadını, aromasını ve görünümünü değiştirerek şarap yapımını olumsuz etkiler. Üzümler genellikle olgunlaştıklarında Botrytis ile enfekte olurlar. Daha sonra daha kuru koşullara maruz kalırlarsa ve kısmen kururlarsa, bu enfeksiyon formu asil çürüme olarak bilinir. İstila sırasında belirli bir noktada toplanan üzümler, özellikle kaliteli ve yoğun tatlı şarap üretebilir. Bu yöntemle üretilen şaraplara botrytize şaraplar denir ve tatlı şarapların ayrı bir kategorisi olarak kabul edilirler.
Botrytize edilmiş şaraplar ile geç hasat şarapları, buz şarapları veya saman/kuru üzüm şarapları gibi diğer doğal olarak tatlı, güçlendirilmemiş tatlı şaraplar arasındaki temel fark, üzümlerin Botrytis cinerea mantar enfeksiyonu tarafından üretilen aroma bileşiklerinin çeşitliliği ve zenginliğinde yatmaktadır. Mikrobiyal aktivite nedeniyle şeker alkolü ve asit bileşimi gibi diğer bileşenlerde de önemli farklılıklar görülmektedir. Bu şaraplar için sıklıkla kullanılan tanımlayıcılar, şeftali, kayısı, armut, ayva, kuru üzüm ve bal aromalarının yanı sıra benzersiz "botrytis" veya roti özelliklerini vurgular. Ek olarak, botrytize edilmiş şarapların dikkat çekici bir özelliği, şeker seviyeleri genellikle 200 g/l'yi aşsa bile, baygınlık verici bir tada sahip olmalarını engelleyen yüksek asit içeriğidir.

Botrytis cinerea üzümleri enfekte ettiğinde, asil çürük şarapların gelişimi için çok önemli olan birkaç fizyolojik değişikliği başlatır. Mantar, üzümlerle beslenirken üzüm kabuklarına nüfuz eder ve meyvelerden suyun buharlaşmasına yol açan mikroskobik yaralar oluşturur. Bu kurutma işlemi, üzümlerdeki kalan şekerleri, asitleri ve tat bileşiklerini yoğunlaştırarak bu temel bileşenlerin daha yüksek bir yoğunluğa sahip olmasını sağlar. Üzümlerin ağırlığı %60'a kadar düşebilir ve geride buruşuk, şeker açısından zengin bir meyve bırakır.
Enfeksiyon ayrıca üzümlerin kimyasal bileşimini önemli ölçüde değiştirir ve üzümdeki şeker konsantrasyonu önemli ölçüde artar. Bu yüksek şeker içeriği, asil çürümeyle ilişkili tatlı şarapların üretimi için gereklidir. Mantar, sağlıklı üzümlerde malik veya sitrik asitten daha yaygın olan tartarik asidi öncelikle tüketir ve kalan tartarik asit glukonik asit ve gliserole dönüşür. Enfeksiyon süreci sırasında tartarik asit/malik asit oranı, Tokaji Aszú için kullanılan Furmint üzümlerinde gözlemlendiği gibi değişir; burada oran sağlıklı meyvelerde 2:1'den botrytize meyvelerde 1:3'e kayar. Mantar tarafından artan sitrik asit seviyeleri ve daha yüksek seviyelerde şeker alkollerinin (gliserol, arabitol, mannitol, sorbitol ve inositol gibi) oluşumu, botrytize şarapların karmaşıklığına ve ağız hissine katkıda bulunur. Üzümlerin metabolik stres tepkisi ayrıca çeşitli aromatik bileşiklerin üretimine ve konsantrasyonuna yol açar. Meyveler limon ve greyfurt gibi turunçgil aromaları için öncülleri yoğunlaştırır ve ayrıca mantar saldırısına doğrudan metabolik bir yanıt olarak kayısı ve şeftali gibi çekirdekli meyve aromaları için bileşikler üretir. Belirgin bal aroması da dahil olmak üzere bu aromatik özelliklerden bazıları doğrudan botrytis mantarının kendisine atfedilebilir.
Üzümlerin botrytis enfeksiyonuna verdiği stres tepkisi kuraklığa verdiği tepkiye benzer. Mantar tarafından üzüm kabuğu hücrelerinin parçalanması suyun buharlaşmasını kolaylaştırır ve susuzlaştırma sürecini yoğunlaştırır. Bu stres tepkisi üzümlerin metabolik olarak adapte olmasını sağlar ve bitkinin etkili bir şekilde tepki verebilmesi için çok hızlı yayılan gri çürümeye kıyasla enfeksiyon oranını yavaşlatır.

Macar efsanesine göre, ilk aszú (botrytize üzümlerden yapılan bir şarap) 1630'da Laczkó Máté Szepsi tarafından yapılmıştır. Ancak, botrytize üzümlerden yapılan şaraptan bundan önce, 1576'da tamamlanan Fabricius Balázs Sziksai'nin Nomenklatura'sında bahsedilmiştir. Yakın zamanda keşfedilen bir aszú envanteri bu referanstan beş yıl öncesine dayanmaktadır. Bağ sınıflandırması 1730'da Tokaj bölgesinde başladığında, çeşitli teruarlara verilen derecelendirmelerden biri Botrytis cinerea geliştirme potansiyellerine odaklanmıştı.

Bu uygulamanın 1775 yılında Almanya'da bağımsız olarak ortaya çıktığına dair popüler bir hikâye vardır. O dönemde Schloss Johannisberg'deki (Geisenheim, Rheingau bölgesinde) Riesling üreticileri, üzümlerini kesmeden önce geleneksel olarak Fulda Piskoposu olan arazi sahibi Heinrich von Bibra'nın onayını beklerlerdi. Bu yıl (efsanede öyle anlatılır) manastır habercisi, hasat emrini teslim etmeye giderken soyulur ve kesme işlemi üç hafta gecikir; bu süre botrytis'in tutunması için yeterlidir. Üzümlerin değersiz olduğu varsayılır ve yerel köylülere verilir ve onlar da daha sonra Spätlese veya geç hasat şarabı olarak bilinen şaşırtıcı derecede iyi ve tatlı bir şarap üretirler. Sonraki birkaç yıl içinde, artan şıra ağırlığının çeşitli farklı sınıfları tanıtıldı ve orijinal Spätlese ilk olarak 1787'de Auslese ve daha sonra 1858'de Eiswein'den daha da geliştirildi (Eiswein genellikle Botrytis'ten etkilenmeyen üzümlerden yapılır).

Asma biti (Daktulosphaira vitifoliae), bağda (asmada) zarar yapan homojen kanatlılar (Homoptera) takımına bağlı küçük bir böcek. Amerika menşeli bir zararlıdır. İlk defa yabani Amerikan asmalarında (Vitis riparia ve V. rupestris) üzerinde rastlanmıştır. Göçlerle Amerika'dan Avrupa'ya geçmiştir. Büyük Fransız Şarap Hastalığı denilen ve 19. yüzyılın ortalarında Fransa'daki birçok üzüm bağını yok eden ve şarap endüstrisini mahveden ciddi bir hastalığa yol açmıştır. Türkiye'de 1881 yılından itibaren ilk defa Trakya taraflarında görülmüştür. Asmanın kök ve yapraklarında yaşayan iki formu vardır. Gelişimini asmada tamamlar. Uzun emici hortumlarıyla yaprak ve kökleri emerler. Emme sonucu kök ve yapraklarda urlar (şişkinlikler) meydana getirirler. Bitkinin zayıflamasına, veriminin düşmesine ve zamanla kurumasına sebep olurlar. Filokseraya karşı yapılan zirai mücadele çalışmaları kesin netice vermemektedir.
Hayat dönemlerinin çoğunu kanatsız olarak geçirirler. Asma köklerinde yaşayan ergin filoksera, yaklaşık 1 mm boyunda, kirli sarı renkte ve sırtı esmer lekelidir. Uzun bir emici hortumu vardır. Kuvvetli bacaklara sahiptir. Filoksera emdiği asma köklerinin ucuna bir madde salgılayarak köklerde şişkinlikler yapar. Genç köklerde ortaya çıkan sarımsı yuvarlakça şişkinliklere tüberozite adı verilir. Kök filokserası; kanatlılar, rüzgâr, yağmur suları, insan, heyelan, köklü, köksüz asma fidan ve çubuklar gibi aracılarla yayılır. Yaprakta yaşayan formu ise daha büyük olup, 1,5-1,7 mm kadardır. Yapılan araştırmalarda Amerikan asmalarının kök filokserasına karşı dayanıklı ve bağışıklı olduğu gözlenmiştir.
Bunun sonucu olarak ABD'nin doğusunda yetişen ve filokseraya karşı bağışıklık kazanmış olan yabani Amerikan asma anaçları üzerine yerli asmalar aşılanarak, bağlar bu zararlıdan korunmuştur. Böylece dünyada aşılı bağcılık doğmuştur ki, buna yeni bağcılık da denir. Kök formu % 60'tan fazla kumlu topraklarda yaşayamaz. En iyi mücadele yolu, toprağın durumuna uygun Amerikan asma anaçları dikmeli ve bunların üzerine istenilen yerli asma çeşitleri aşılanmalıdır. Bu en garantili ve ekonomik yoldur. Bu usul birçok yerlerde başarıyla sürdürülmektedir. Başka bir tedbir olarak filoksera ile bulaşık bağ, sonbaharda yaprakların sararıp dökülmeye başladığı dönemde 50-60 gün su altında bırakılırsa, kök formları boğulur. Ayrıca m²ye 24 gr (CS2) karbon sülfürün toprağa tatbiki tavsiye edilmekte ise de, bu iş güç ve tehlikelidir.
Halen filoksera için bir tedavi yoktur ve diğer üzüm hastalıkları külleme (ing:Powdery mildew) veya Tüylü küf (ing: Downy mildew) gibi herhangi bir kimyasal kontrolu yoktur. Asma bitini kontrol etmenin tek başarılı yolu, filokseraya dayanıklı Amerikan anacının (genellikle Vitis berlandieri, Vitis riparia and Vitis rupestris türlerinden oluşturulan hibrit çeşitlerinin) daha duyarlı Avrupalı vinifera asmalarına aşılamak olmuştur.

Asma bitlerinin hayat devri oldukça karışıktır. Yılda 6-8 döl verirler. Eşeyli ve eşeysiz (partenogenetik) üreyen formları vardır. Partenogenetik (döllemsiz) çoğalan kanatsız dişilerin kısa antenleri 3'er, kanatlılar beşer halkalıdır. Cinsel çoğalan kanatsız dişi formlarda ise, dörder halka vardır.
Kökte yaşayan kanatsız formlar (radisikol) yaz sonlarında veya sonbaharda toprak yüzeyine çıkarak partenogenetik üreyen ve göç edebilen kanatlı formlara dönüşürler. Bu kanatlı dişiler (sexuparae), asmanın dal, yaprak veya toprak yüzeyine değişik büyüklükte yumurtalar bırakırlar. Büyük yumurtalardan, bağırsaksız ve emici hortumdan mahrum kanatsız dişiler çıkar. Küçük yumurtalardan da, bağırsak ve emici hortumu bulunan kanatsız erkek filokseralar çıkar. Bunlar aralarında eşleşirler. Eşleşen dişiler, birer tek yumurta yumurtlayarak asma kabuk pullarının altına yapıştırırlar. Bu yumurtalar pulların altında kışlarlar. Bunlardan baharda kanatsız formlar çıkar. Yapraklarda yaşayıp gal yaptıklarından, gallikol (gallicol) adını alırlar. Bitkilerin dal ve yapraklarında meydana gelen yumru ve şişkinliklere, gal veya bitki uyuzu denir. Partenogenetik (döllemsiz) çoğalarak kendileri gibi kanatsız formlar üretirler. Bunlardan bazıları köklere geçerek döllemsiz çoğalmalarına devam ederler. Kökte yaşayanlara radisikal (radicicol) denir. Bazı radisikoller (yukarıda bahsedildiği gibi) sonbaharda toprak yüzüne çıkarak kanatlı seksuparlara (farklı cinsiyetli yavru veren) dönüşürler. Filokseranın çeşitli formları ihtiva eden hayat devri, Amerika asmalarında görülür. Avrupa asmalarında ise, çoğunlukla yalnız kök formlarına rastlanır.

Rehber Ansiklopedisi

Asmaların yıllık büyüme döngüsü her yıl bağda oluşan, ilkbaharda tomurcuk kırılmasıyla başlayan ve sonbaharda yaprak dökümü ve ardından kışın uyku hali ile sonuçlanan süreçtir. Şarap yapımı açısından süreçteki her adım şarap yapmak için ideal özelliklere sahip üzümlerin geliştirilmesinde hayati bir rol oynar. Bagcılık uzmanları ve bağ yöneticileri iklim etkisini, asma hastalığını ve asmanın tomurcuklanmasından itibaren ilerlemesini engelleyen ya da kolaylaştıran zararlıları, çiçeklenmeyi, veraison, meyve oluşumunu, hasatı, gölgelik yönetimi gibi bağcılık uygulamalarının kullanılmasıyla gerekirse yaprak düşmesi ve uyku-hali tepkisini, sulamayı, asma eğitimini ve tarımsal kimyasalların kullanımını izlerler. Yıllık büyüme döngüsünün aşamaları genellikle bir asmanın yaşamının ilk yılı içinde gözlemlenebilir hale gelir. Büyüme döngüsünün her aşamasında harcanan zaman bir dizi faktöre bağlıdır - en önemlisi iklim türü (sıcak veya soğuk) ve üzüm çeşidinin özellikleridir.

Üzüm ilkbaharda tomurcuk kırılmasıyla yıllık büyüme döngüsüne başlar. Kuzey Yarımküre'de bu aşama mart ayı civarında başlarken, Güney Yarımküre'de günlük sıcaklıkların 10 °C'yi (50 °F) aşmaya başladığı eylül ayı civarında başlar. Asma kışın budanmışsa bu döngünün başlangıcı asmanın "bleeding(kanaması)" ile belirtilir. Bu kanama toprak ısınmaya başladığında ve ozmotik kuvvetler düşük konsantrasyonda organik asit, hormon, mineral ve şeker içeren suyu asmanın kök sisteminden yukarı ittiğinde ve kesiklerden (veya "yaralardan") dışarı atıldığında oluşur. Asmayı budamadan arta kalan bu süre zarfında tek bir asma 5 litre (1.3 ABD galonu) su boşaltabilir.
Asmadaki küçük tomurcuklar şişmeye başlar ve sonunda tomurcuklardan sürgünler büyümeye başlar. Tomurcuklar asmanın gövdesi ile yaprak sapı (yaprak sapı) arasındaki küçük kısmıdır. Tomurcukların içinde genellikle üç ilkel sürgün bulunur. Bu tomurcuklar önceki büyüme döngüsünün yazında yeşil görünür ve pullarla kaplıdır. Kış uykusu sırasında asma tomurcuk kırılma sürecini başlatana ve bağda yeşilin ilk işareti minik sürgünler şeklinde ortaya çıkana kadar bunlar kahverengiye döner. Bu büyümeyi kolaylaştıracak enerji son büyüme döngüsünden asmanın köklerinde ve odununda depolanan karbonhidrat rezervlerinden gelir. Sonunda sürgünler büyümeyi hızlandıracak enerjiyi üreterek sürgünler fotosentez sürecini başlatabilen minik yaprakları filizler. Yaklaşık 4 hafta sonra sıcak iklimlerde sürgünlerin büyümesi çabucak ivmelenmeye başlar ve sürgünler 1 günde ortalama 3   santimetre uzarlar.
Sıcaklığın kış ortasında 10 °C'nin (50 °F) üzerine çıkabildiği ılıman iklimlerde bazı erken tomurcuklanma çeşitleri (Chardonnay gibi) erken tomurcuk kırılması riski altında olabilir. Bu Batı Avustralya'nın Margaret River bölgesi gibi Hint Okyanusu'ndan gelen sıcak akıntıların Chardonnay üzümlerini temmuz ayının ortasında erken tomurcuklanma yaptığı yerlerde olası bir bağcılık tehlikesidir. Tomurcuk kırıldıktan sonra genç sürgünler don hasarına karşı çok savunmasızdır ve bağ yöneticileri çok uzun süre kırılgan sürgünleri sıcaklığın donma noktasının altına düştüğü durumda korurlar. Bu soğuk havanın asmalara ulaşmasını önlemek için bağda ısıtıcıların veya rüzgar sirkülatörlerinin kurulmasını içerebilir.

Hava sıcaklığına bağlı olarak tomurcuk kırıldıktan 40–80 gün sonra çiçeklenme süreci genç sürgünlerin uçlarında düğmelere benzeyen küçük çiçek kümeleri ile başlar. Ortalama günlük sıcaklık 15-20 °C (59 – 68   °F) arasında kaldığında çiçeklenme oluşur ki  bu zaman Kuzey Yarımküre şarap bölgelerinde genellikle Mayıs civarında ve Güney Yarımküre bölgelerinde Kasım civarındadır. İlk salkımların ortaya çıkmasından birkaç hafta sonra çiçekler boyut olarak büyümeye başlar ve tek tek çiçekler gözlenebilir hale gelir. Bu çiçeklenme aşamasında asmanın tozlaşması ve döllenmesi gerçekleşir ve sonuçta ortaya çıkan ürün 1-4 tohum içeren üzüm meyvesidir. 

Birçok yabani üzüm sadece meyvesiz polen üreten erkek veya yakında bir dölleyici olduğunda meyve üreten dişi olmasına rağmen en çok yetiştirilen Vitis vinifera üzüm asmaları hem erkek organları ve hem de dişi yumurtalıklarıyla çift cinsiyetlidir. Her bir asmanın kendi kendine tozlaşma ve meyve üretme olasılığı daha yüksek olduğu için yetiştirme için çift taraflı (hermaphroditic) asmalar tercih edilir.
Çiçeklenme sürecinin başlangıcında görünen tek kısım kaliptüs olarak bilinen kaynaşmış taç yapraklarıdır. Calyptra döküldükten kısa bir süre sonra poleni erciklerin anterlerinden kurtarır. Rüzgar ve böcekler genellikle tozlaşmaya yardım etmede küçük bir rol oynar süreç çoğunlukla asma içinde kendi kendine yeter. Ancak farklı türlerdeki asmalar arasında çapraz tozlaşma mümkündür: Cabernet Sauvignon Cabernet Franc ve beyaz Sauvignon'un melezidir; Petite Sirah, Syrah ve Peloursin'in çapraz melezidir. Döllenme sürecinde çiçek üzüm çekirdeğine dönüşmeye başlarken polen tohum üreten yumurtalıkları döller ve tohumu kaplar. Zararlı hava koşulları (soğuk, rüzgar ve yağmur) çiçeklenme sürecini ciddi şekilde etkileyerek birçok çiçeğin döllenmemesine ve bir grup oluşturmasına neden olabilir. O tomurcukların gelecek yılın mahsullerini oluşturmaya başladığı bu zaman süresincedir.

Meyve tutumu aşaması çiçeklenmenin hemen ardından döllenmiş çiçek tohumu korumak için tohum ve üzüm meyvesi geliştirmeye başladığında başlar. Kuzey yarımkürede bu normalde mayıs ayında ve güney yarımkürede kasım ayında gerçekleşir. Bu aşama olası mahsul verimini belirlediği için şarap üretimi için çok önemlidir. Asmadaki her çiçek döllenmez ve döllenmemiş çiçekler sonunda asmadan düşer. Döllenen çiçeklerin yüzdesi ortalama %30 civarındadır ancak %60'a kadar yükselebilir veya  daha az olabilir. İklim ve asmanın sağlığı düşük nem, yüksek sıcaklıklar ve su stresi ile birlikte döllenen çiçek miktarını ciddi şekilde azaltma potansiyeli ile önemli bir rol oynar. Coulure asma dokularında karbonhidrat seviyelerinde dengesizlik olduğunda ve bazı meyveler katılamadığında veya gruptan düştüğünde oluşur. Grenache ve Malbec gibi çeşitler bu anormal meyve tutumuna eğilimlidir. Millerandage bazı döllenmiş çiçekler tohum oluşturmadığında sadece küçük meyve salkımları oluşturduğunda olur. Üzüm tanesinin boyutu tohum sayısına bağlıdır bu nedenle tohumsuz meyveler tohum içeren meyvelerden önemli ölçüde daha az olacaktır. Salkımda üzümler arasındaki değişen "kabuk-et" oranı nedeniyle şarap yapımı sırasında sorunlar yaratabilen çeşitli boyutlarda meyveler bulunabilir. Bu asma yaprağı gibi asma hastalığından veya asmadaki bor eksikliğinden kaynaklanabilir. Gewürztraminer ve Chardonnay klonları IA ve Mendoza millerandaja eğilimlidir.

Meyve tutumunun ardından üzüm meyveleri yeşildir ve dokunması zordur. Çok az şeker içerirler ve organik asit bakımından yüksektirler. Veraison aşamasına girdiklerinde son boyutlarının yaklaşık yarısına kadar büyümeye başlarlar. Bu aşama olgunlaşma sürecinin başlangıcını işaret eder ve normalde meyve tutumundan yaklaşık 40-50 gün sonra gerçekleşir. Kuzey Yarımküre'de bu temmuz sonu ve ağustos ayları arasında ve Güney Yarımküre için ocak sonu ile şubat arasında olur. Bu aşamada üzümün renkleri üzüm çeşitlerine bağlı olarak kırmızı/siyah veya sarı/yeşil olarak oluşur. Bu renk değişimi meyve kabuğundaki klorofilin antosiyaninler (kırmızı şarap üzümleri) ve karotenoidler (beyaz şarap üzümleri) ile değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Nişan olarak bilinen bir süreçte meyveler şeker oluştururken yumuşamaya başlar. Veraisonun başlamasından sonraki altı gün içinde meyveler glikoz ve fruktoz biriktirdikçe çarpıcı bir şekilde büyümeye başlar ve asitleri azalmaya başlar.
Veraison başlangıcı tüm meyveler arasında aynı şekilde olmaz. Genelde gölgeliğin dış kısımlarında sıcaklığa en çok maruz kalan meyveler ve salkımlar ilk önce gövdeye daha yakın olan ve gölgelik gölgesinin altında kalan meyveler ve kümeler ile veraisona uğrar. Bağlarda veraison başlangıcını kontrol edebilen bazı faktörler vardır sınırlı su stresi ve yüksek bir "meyve-yaprak" oranı yaratan gölgelik yönetimi veraisonu teşvik edebilir. Bunun nedeni asmanın biyolojik olarak tüm enerjilerini ve kaynaklarını onlara daha iyi bir hayatta kalma şansı sağlamak için fide yavrularını barındıran meyvelere aktaracak şekilde programlanmış olmasıdır. Tersine fotosentez ve su temini için bol yaprak gölgesine sahip çok kuvvetli asmalar yeni tomurcukların sürekli filiz büyümesine yönlendirilen sarmaşık enerjileri nedeniyle veraison başlangıcını geciktirir. Yüksek kaliteli şarap üretimi için daha erken bir veraisona sahip olmak ideal kabul edilir. Bu dönemde asmanın kamışı olgunlaşmaya başlar ve yeşilden ilkbahara dönerek kahverengiye ve sertleşir. Asmalar bir sonraki büyüme döngüsüne hazırlanmak için enerji üretiminin bir kısmını rezervlerine yönlendirmeye başlar

Bağdaki sondan bir önceki olay üzüm asmadan alınıp şarapçılık işlemine başlamak için şaraphaneye  nakledildiği hasattır. Kuzey Yarımküre'de bu genellikle Eylül ve Ekim ayları arasında, Güney Yarımküre'de ise genellikle Şubat ve Nisan ayları arasındadır. Hasat zamanıen önemlisi sübjektif olgunluğun belirlendiği  çeşitli faktörlere bağlıdır. Üzüm asmada olgunlaştıkça asitler (malik asit gibi) düştükçe şekerler ve pH artar. Elde edilen şaraptaki tatları ve aromaları etkileyebilen tanenler ve diğer fenolikler de gelişir. Zararlı hava ve asma hastalıkları tehdidi (gri çürüklük gibi) da zaman çizelgesinde rol oynayabilir. Tüm bu faktörlerin dengesi şarap üreticisi veya bağ yöneticisinin hasat zamanı olduğuna karar vermesine katkıda bulunur.

Hasattan sonra asmalar fotosentez işlemine devam ederek asmanın köklerinde ve gövdelerinde depolamak için karbonhidrat yedekleri oluşturur. Uygun seviyede yedek depolanana kadar bunu yapmaya devam eder. Bu noktada yapraklardaki klorofil parçalanmaya başlar ve yapraklar yeşilden sarıya renk değiştirir. İlk dondan sonra asma kış uyku dönemine girerken yapraklar dökülmeye başlar. Sonraki bahar döngü yeniden başlar. 

BBCH-ölçeği (üzüm)

Yıllık Asmanın Döngüsü 15 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde

Atari salonu, çocuk ve gençlere yönelik çeşitli elektronik ve mekanik oyunların bulunduğu oyun salonudur.

Atari salonu adı 1980'li yıllarda çok popüler olan Atari oyun konsolundan gelir. Bununla birlikte atari salonlarında çok farklı şirketlere ait oyunlar bulunabilir. Batıda ilk oyun mekanları kemer şeklindeki tünellerde bulunurdu. Bu nedenle halen pek çok dilde atari salonu  anlamında arcade ve türevi sözcükler kullanılır. Bu sözcük İtalyanca arcata (kemer) kavramından gelir.

Atari salonlarında tek veya çok oyunculu video oyunlarının yanı sıra tilt veya oyuncak yakalama vinci gibi mekanik veya yarı mekanik oyunlar da bulunabilir. Bazı video oyunlarında oyuncak tabancalar gibi değişik kumanda araçları kullanılır. Bunların yanı sıra sanal gerçeklik oyuncakları veya komik fotoğrafların çekilip basıldığı kabinler bulunabilir.

Avukat, hukuk hakkında tavsiyelerde bulunma, hukuki belgeler hazırlama veya hukuki konularda bireyleri temsil etme yetkisine sahip kişidir. Avukatın eş anlamlıları aklavcı ve vekil sözcükleridir. Eski kullanımda muhami denirdi. Ortak hukuk ülkelerinde barrister, solicitor isimleri ile de bilinir. Avukatların faaliyette bulunması için baroya kaydolmaları zorunludur (Kurum avukatları baroya bağlı çalışmak zorunda değildir).. Genellikle çalıştıkları şehirde bulunan baroya kayıtlı olarak faaliyet gösterirler. Avukat, uyuşmazlıkların doğumundan başlayarak, mahkeme aşaması ve hakkın teslimine kadar olan süreçte kişileri temsil eder. Avukat sadece iş ve dava takibi yapmaz, aynı zamanda hukuki konularda hukuk danışmanı, zabıt kâtibi, hakemlik, arabuluculuk, mübaşir, arzuhâlci, halk noteri görevlerini de yerine getirebilir.
Avukatlar, bir hukuk diplomasına ve avukatlık ruhsatına sahiptirler. İnsanlar yasa ile ilgili bir sorun yaşarlarsa ilgili avukatlara danışırlar. Kişi, başkasına dava açmak için bir avukattan yardım alabilir. Kural olarak davalarda kişileri temsilen bir avukatın bulunması şart değilse de, zorunlu müdafilik gibi kanunla öngörülen bazı durumlarda kişilerin bir avukatı olmadan dava sürdürülemez. Avukat, mahkemeler başta olmak üzere tüm devlet kurumları ve tahkimler karşısında müvekkilinin haklarını savunmakla yükümlüdür. Kişi suçla itham edildiğinde, bu suç iddiasını bertaraf etmek amacıyla da avukatlar devreye girer.
Avukatlar farklı ortamlarda çalışabilir. Örneğin devlet kurumlarında memur olarak, özel şirketler bünyesinde işçi olarak, başka bir avukata bağlı olarak çalışabilirler veya başka avukatlarla bir araya gelerek avukatlık ortaklığı kurabilirler.

Tüm dünya ülkelerinde avukatlık mesleğinin nasıl yapılacağına dair bir avukatlık kanunu mevcuttur. Genel olarak her ülkede bir şehirde veya eyalette baroya kayıtlı avukatlara avukatlık mesleğiyle ilgili tekel hakkı tanımaktadır. Tercihe bağlı olarak o ülkedeki avukatlar tüm ülkede veya eyalette avukatlık yapabilmektedir. Buna uluslararası avukatlık meslek tekeli denilmektedir. Her ülkenin avukatlık sistemi tercihine bağlı olarak istisnaen bazı dava ve işler yabancı ülkelerde faaliyet gösteren avukatlar tarafından da yapılabilmektedir.

Türkiye'de avukatlık
Hukuk bürosu
Hukukçu
Yargıç
Savcı

Aşılama, bağışıklık sisteminin bir hastalığa karşı bağışıklık geliştirmesine yardımcı olmak için bir aşının uygulanmasıdır. Aşılar zayıflatılmış, canlı veya öldürülmüş halde bir mikroorganizma veya virüs ya da organizmadan alınan proteinler veya toksinler içerir. Vücudun adaptif bağışıklığını uyararak, bulaşıcı bir hastalıktan kaynaklanan hastalıkları önlemeye yardımcı olurlar. Bir nüfusun yeterince büyük bir yüzdesi aşılandığında, sürü bağışıklığı ortaya çıkar. Sürü bağışıklığı, bağışıklık sistemi baskılanmış - zayıflatılmış bir versiyonu bile kendilerine zarar vereceği için aşı olamayan - kişileri korur. Aşılamanın etkinliği geniş çapta incelenmiş ve doğrulanmıştır. Aşılama, bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde en etkili yöntemdir; çiçek hastalığının dünya çapında ortadan kaldırılmasından ve çocuk felci ve tetanos gibi hastalıkların dünyanın büyük bir kısmından yok edilmesinden büyük ölçüde aşılama sayesinde sağlanan yaygın bağışıklık sorumludur. Bununla birlikte, Amerika'daki kızamık salgınları gibi bazı hastalıklarda, 2010'larda nispeten düşük aşılama oranları nedeniyle - kısmen aşı tereddütlerine atfedilen - artan vakalar görmüştür. Dünya Sağlık Örgütüne göre aşılama sayesinde yılda 3,5-5 milyon ölüm önlenmektedir.
İnsanların inokülasyon yoluyla önlemeye çalıştığı ilk hastalık büyük olasılıkla çiçek hastalığıdır ve kaydedilen ilk variolasyon kullanımı 16. yüzyılda Çin'de gerçekleşmiştir. Bu, aynı zamanda aşısı üretilen ilk hastalıktı. Yıllar önce en az altı kişi aynı prensipleri kullanmış olsa da çiçek aşısı 1796 yılında İngiliz doktor Edward Jenner tarafından icat edilmiştir. Aşının etkili olduğuna dair kanıtları yayınlayan ve üretimi konusunda tavsiyelerde bulunan ilk kişiydi. Louis Pasteur mikrobiyoloji alanındaki çalışmalarıyla bu konsepti daha da geliştirdi. Bağışıklama, inekleri etkileyen bir virüsten (Latince: vacca 'inek') türetildiği için aşı (İngilizce: vaccine) olarak adlandırıldı. Çiçek hastalığı bulaşıcı ve ölümcül bir hastalıktı ve enfekte yetişkinlerin %20-60'ının ve enfekte çocukların %80'inden fazlasının ölümüne neden oluyordu. Çiçek hastalığı nihayet 1979 yılında ortadan kaldırıldığında, 20. yüzyılda tahminen 300-500 milyon insanın ölümüne yol açmıştı.
Aşılama ve bağışıklama günlük dilde benzer bir anlama sahiptir. Bu, zayıflatılmamış canlı patojenlerin kullanıldığı inokülasyondan farklıdır. Aşılama çabaları bilimsel, etik, politik, tıbbi güvenlik ve dini gerekçelerle bazı isteksizliklerle karşılanmıştır, ancak hiçbir büyük din aşılamaya karşı çıkmamakta ve bazıları hayat kurtarma potansiyeli nedeniyle bunu bir zorunluluk olarak görmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde insanlar Ulusal Aşı Yaralanmaları Tazminat Programı kapsamında iddia edilen yaralanmalar için tazminat alabilmektedir. Erken dönemdeki başarı yaygın kabulü beraberinde getirmiş ve kitlesel aşılama kampanyaları birçok coğrafi bölgede birçok hastalığın görülme sıklığını büyük ölçüde azaltmıştır. Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri, aşılamayı ABD'de 20. yüzyılın on büyük halk sağlığı başarısından biri olarak listelemektedir.

Aşılar, bulaşıcı hastalıklara karşı koruma sağlamak için bağışıklık sistemini yapay olarak aktive etmenin bir yoludur. Aktivasyon, bağışıklık sisteminin bir immünojen ile hazırlanması yoluyla gerçekleşir. Enfeksiyöz bir ajan ile bağışıklık tepkilerinin uyarılması bağışıklama olarak bilinir. Aşılama, immünojenleri uygulamanın çeşitli yollarını içerir.
Aşıların çoğu, gelecekteki korumayı artırmaya yardımcı olmak için hasta, bir hastalığa yakalanmadan önce uygulanır. Ancak bazı aşılar hasta, hastalığa yakalandıktan sonra uygulanmaktadır. Çiçek hastalığına maruz kaldıktan sonra yapılan aşıların hastalıktan bir miktar koruma sağladığı veya hastalığın şiddetini azaltabildiği bildirilmiştir. İlk kuduz aşısı Louis Pasteur tarafından kuduz bir köpek tarafından ısırılan bir çocuğa yapılmıştır. Keşfinden bu yana, kuduz aşısının, kuduz bağışıklık globulini ve yara bakımı ile birlikte 14 gün boyunca birkaç kez uygulandığında insanlarda kuduzu önlemede etkili olduğu kanıtlanmıştır. Diğer örnekler arasında deneysel AIDS, kanser ve Alzheimer hastalığı aşıları yer almaktadır. Bu tür bağışıklamalar, doğal enfeksiyondan daha hızlı ve daha az zararla bir bağışıklık tepkisini tetiklemeyi amaçlamaktadır.
Aşıların çoğu, bağırsaklardan güvenilir bir şekilde emilmedikleri için enjeksiyon yoluyla verilir. Canlı zayıflatılmış çocuk felci, rotavirüs, bazı tifo ve bazı kolera aşıları bağırsakta bağışıklık oluşturmak için ağızdan verilir. Aşılama kalıcı bir etki sağlarken, bunun gelişmesi genellikle birkaç hafta sürer. Bu, hemen etki gösteren pasif bağışıklıktan (emzirmede olduğu gibi antikorların aktarılması) farklıdır.
Aşı başarısızlığı, bir organizmanın aşılanmış olmasına rağmen bir hastalığa yakalanmasıdır. Birincil aşı başarısızlığı, bir organizmanın bağışıklık sistemi ilk aşılandığında antikor üretmediğinde ortaya çıkar. Aşılar, birkaç seri olarak yapıldığında ve bir bağışıklık yanıtı oluşturamadığında başarısız olabilir. "Aşı başarısızlığı" terimi mutlaka aşının kusurlu olduğu anlamına gelmez. Aşı başarısızlıklarının çoğu, bağışıklık yanıtındaki bireysel farklılıklardan kaynaklanmaktadır.

"İnokülasyon" terimi genellikle "aşılama" ile birbirinin yerine kullanılır. Ancak, birbirleriyle ilişkili olsalar da bu terimler eş anlamlı değildir. Aşılama, bir bireyin zayıflatılmış (yani daha az virülan) bir patojen veya başka bir immünojen ile tedavi edilmesi iken, çiçek hastalığı profilaksisi bağlamında variolasyon olarak da adlandırılan inokülasyon, çiçek hastasının bir püstülünden veya kabuğundan alınan zayıflatılmamış variola virüsü ile cildin yüzeysel katmanlarına, genellikle üst kola yapılan tedavidir. Variolasyon genellikle 'koldan kola' ya da daha az etkili olarak 'kabuktan kola' yapılırdı ve genellikle hastanın çiçek hastalığına yakalanmasına neden olur, bu da bazı vakalarda ciddi hastalıkla sonuçlanırdı.
Aşılar 18. yüzyılın sonlarında Edward Jenner'ın çalışmaları ve çiçek aşısı ile başlamıştır.

Çiçek aşısı gibi bazı aşılar enfeksiyonu önler. Bunların kullanımı bağışıklığın sterilize edilmesiyle sonuçlanır ve hayvan rezervi yoksa bir hastalığın ortadan kaldırılmasına yardımcı olabilir. COVID-19 için olanlar da dahil olmak üzere diğer aşılar, enfekte olma olasılığını mutlaka azaltmadan, bireyler için ciddi hastalık olasılığını (geçici olarak) azaltmaya yardımcı olur.

Tıpkı herhangi bir ilaç veya prosedür gibi, hiçbir aşı herkes için %100 güvenli veya etkili olamaz çünkü her kişinin vücudu farklı tepki verebilir. Ağrı veya düşük dereceli ateş gibi küçük yan etkiler nispeten yaygın olsa da ciddi yan etkiler çok nadirdir ve her 100.000 aşıdan yaklaşık 1'inde görülür ve tipik olarak kurdeşen veya nefes almada zorluğa neden olabilecek alerjik reaksiyonları içerir.
Bununla birlikte, aşılar tarihte hiç olmadıkları kadar güvenlidir ve her aşı, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) gibi yetkililer tarafından onaylanmadan önce güvenlik ve etkinliklerini sağlamak için titiz klinik deneylerden geçmektedir.
İnsanlarda test edilmeden önce, aşılar hücre kültürleri üzerinde test edilir ve sonuçlar bağışıklık sistemiyle nasıl etkileşime gireceklerini değerlendirmek için modellenir. Bir sonraki test aşamasında araştırmacılar aşıları fareler, tavşanlar, kobaylar ve maymunlar gibi hayvanlar üzerinde denerler. Bu test aşamalarının her birini geçen aşılar, daha sonra kamu sağlığı güvenliği otoritesi (Amerika Birleşik Devletleri'nde FDA) tarafından üç aşamalı bir insan testi serisine başlamak için onaylanır ve yalnızca bir önceki aşamada güvenli ve etkili oldukları kabul edilirse daha yüksek aşamalara ilerler. Bu denemelere katılan insanlar gönüllü olarak çalışmaya katılırlar ve çalışmanın amacını ve potansiyel riskleri anladıklarını kanıtlamak zorundadırlar.
Faz I denemeleri sırasında bir aşı, aşının güvenliğini değerlendirmek amacıyla yaklaşık 20 kişilik bir grupta test edilir. Faz II denemeleri, testleri 50 ila birkaç yüz kişiyi kapsayacak şekilde genişletir. Bu aşamada, aşının güvenliği değerlendirilmeye devam eder ve araştırmacılar ayrıca aşının etkinliği ve ideal dozu hakkında veri toplar. Güvenli ve etkili olduğu belirlenen aşılar daha sonra yüzlerce ila binlerce gönüllüde aşının etkinliğine odaklanan faz III denemelerine geçer. Bu aşamanın tamamlanması birkaç yıl sürebilir ve araştırmacılar bu fırsatı aşılanmış gönüllüleri aşılanmamış olanlarla karşılaştırarak aşıya karşı ortaya çıkan gerçek reaksiyonları vurgulamak için kullanırlar.
Bir aşı tüm test aşamalarını geçerse, üretici FDA aracılığıyla aşının ruhsatı için başvurabilir. FDA, halk arasında kullanımını onaylamadan önce, klinik deneylerin, güvenlik testlerinin, saflık testlerinin ve üretim yöntemlerinin sonuçlarını kapsamlı bir şekilde gözden geçirir ve üreticinin kendisinin diğer birçok alanda devlet standartlarına uygun olduğunu belirler.
FDA onayından sonra, FDA üretim protokollerini, parti saflığını ve üretim tesisinin kendisini izlemeye devam eder. Ayrıca, çoğu aşı, aşıların güvenliğini ve etkinliğini on binlerce veya daha fazla kişide uzun yıllar boyunca izleyen faz IV denemelerine de tabi tutulur.

Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) aşıların ve olası yan etkilerinin bir listesini hazırlamıştır. Yan etki riski bir aşıdan diğerine değişir, ancak aşağıda yaygın bir çocukluk aşısı olan difteri, tetanos ve aselüler boğmaca (DTaP) aşısının yan etki örnekleri ve bunların yaklaşık görülme oranları verilmiştir.
1976 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde, 45 milyon aşılanmış kişi arasında 362 Guillain-Barré sendromu vakası görülmesi üzerine kitlesel domuz gribi aşılama programı durdurulmuştur. CDC'den William Foege, Guillain-Barré insidansının aşılanan kişilerde domuz gribi aşısı olmayanlara göre dört kat daha yüksek olduğunu tahmin etmiştir.
Dang humması için onaylanmış tek aşı olan Dengvaxia'nın 9 yaş ve altı çocuklarda Dang humması nedeniyle hastaneye yatış riskini 1,58 kat artırdığının tespit edilmesi, 2017 yılında Filipinler'de kitlesel aşılama programının askıya alınması

Babür bahçeleri, Babürlüler tarafından İran mimarisi tarzında yaratılan bahçelerdir. Bu tarz, özellikle insanların doğanın tüm unsurları ile uyum içinde bir arada var olduğu dünyevi bir ütopya temsili yaratması amaçlanan Çaharbağ yapısı tarafından büyük ölçüde etkilenmiştir.

Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür, en sevdiği bahçe türünü bir çarbağ olarak nitelendirdi. Bahçe için bağ, bageeça veya bagiça terimi kullanılırdı. Bu kelime Güney Asya'da yeni bir anlam geliştirdi, çünkü bölge Orta Asya tipi çarbağ için gerekli olan hızlı akan akarsulardan yoksundu. Aram Bagh'ın Güney Asya'daki ilk çarbağ olduğu düşünülmektedir.
Babür İmparatorluğu'nun başlangıcından itibaren, bahçelerin inşası sevilen bir imparatorluk eğlencesiydi. Babür, Kâbil (mezarı da burada bulunmaktadır.), Lahor ve Dholpur'da bahçeler inşa etti. Oğlu Hûmayün'un inşa etmek için fazla zamanı yok gibi görünüyordu —Krallığı yeniden inşa etmek ve büyütmekle meşguldü— ama babasının bahçelerinde çok fazla zaman geçirdiği biliniyor. Ekber, önce Delhi'de ve daha sonra yeni başkenti Agra'da birkaç bahçe inşa etti. bunlar, seleflerinin inşa ettiği kale Bahçelerinden ziyade nehir kenarındaki bahçeler olma eğilimindeydi. Kale Bahçeleri yerine nehir kıyısına inşa etmek, daha sonra Babür bahçe mimarisini önemli ölçüde etkiledi.

Crowe, Sylvia (2006). The gardens of Mughul India: a history and a guide. Jay Kay Book Shop. ISBN 978-8-187-22109-8. 
Lehrman, Jonas Benzion (1980). Earthly paradise: garden and courtyard in Islam9 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. University of California Press. 0-520-04363-4.
Ruggles, D. Fairchild (2008). Islamic Gardens and Landscapes23 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. University of Pennsylvania Press. 0-8122-4025-1.
Wescoat, James L.; Wolschke-Bulmahn, Joachim (1996). Mughal gardens: sources, places, representations, and prospects. Dumbarton Oaks. ISBN 978-0-884-02235-0. 

Gardens of the Mughal Empire, Smithsonian Institution14 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Herbert Offen Research Collection of the Phillips Library at the Peabody Essex Museum

Bagaj herhangi bir yolcunun yüküdür. Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre, baggage (bagaj) kelimesi Eski Fransızcadaki bagage kelimesinden (bağlamak anlamındaki baguer fiilinden) veya demetler anlamındaki bagues kelimesinden gelmektedir. Ayrıca bag (çanta) kelimesiyle de ilişkili olabilir.
Bu yükün nakledildiği herhangi bir araç veya yüklük; bagaj olarak tanımlanabilir. Yolcu taşıtlarında yüklerin konulduğu yer de bagaj olarak adlandırılır. Türkçede daha sıklıkla otomobillerde yük ve eşyaların konulduğu bölmeyi ifade eder.

Kabin bagajı: Uçağa kabine alınan ve koltuğun altına veya üst rafına yerleştirilen bagaj. Bir bagajın kabine alınabilmesi için genellikle en fazla 23x40x55 cm boyutlarında ve 8 kg ağırlığında olması gerekir. Bilet tipine göre bir ya da iki adet alınmasına izin verilebilir.
Uçak altı bagajı: Uçağa binerken hava yolu şirketine teslim edilen ve uçak altı kargo bölümünde taşınan bagaj. Farklı boyutlarda olabilir ve bilet tipine göre farklı kısıtlamalara tabi olabilir.
El bagajı: Her zaman yanınızda bulundurduğunuz ve kontrol edilmeyen bagaj.

Kilitleme: Kilitler birden fazla amaca hizmet eder; havaalanı çalışanlarının veya diğer yolcuların hırsızlığını caydırıcıdır ve ayrıca bagajın taşınma sırasında kapalı kalmasına yardımcı olur. 2003 yılından bu yana, çoğu bagajda entegre kullanılan kilitler, ABD Ulaştırma Güvenliği İdaresi (TSA) tarafından açılmasına izin veren TSA Kilidi standardı ile geliştirilmiş olan Travel Sentry sistemini kullanmaktadır.
Genişletme: Bagajın materyalinde bulunan ekstra fermuarların açılması halinde daha fazla paketleme alanı sunar. Böylece bir bagaj farklı boyuttaki yükleri uygun şekilde taşıyabilir.
Sürükleme: Bagajın yerle temasında tekerlek yardımıyla kolay taşınmasını sağlar. Özellikle uzun yolculuklarda veya yüksek miktardaki yüklerde kolaylık sağlar. Bernard D. Sadow, 1970 yılında ilk ticari tekerlekli bavulu geliştirerek, "Tekerlekli Bagaj" (Rolling Luggage) için patent başvurusunda bulundu. İki yıl sonra, 1972'de Bernard D. Sadow'a tekerlekli bavul patenti verildi ve bu patent büyük bir başarı kazandı.

Bahçe, çeşitli çim ve çimen türleri, yerörtücü bitkiler, saksı çiçekler, çalılar, ağaççıklar, yaprak döken veya dökmeyen ağaçlar, süs bitkileri veya doğal bitki örtüsüyle oluşturulmuş, insanların doğa ve temel ihtiyaçlarını karşılayan, aile yapısına, isteklerine, kullanım alışkanlıklarına göre estetik tasarlanırken doğanın yapısının bozulmadan, ekolojik ölçütlerin göz önünde bulundurulduğu, bitkilerin birbirleriyle etkileşimlerinin incelendiği, ekosistemin devamlılığının sağlandığı, flora-fauna ilişkisinin göz önünde bulundurulmasının yanında birçok faktörü, yerel, bölgesel, ülkesel boyutlarda göz önüne alındığı yapı dışında kalan ve yakın çevresine ait açık alan mekanlardır.
Genellikle açık alanlarda bulunan bahçeler, hem doğal halleriyle bulunabilir, hem de insan eliyle yapılarak bakımlı halde bulundurulabilirler. Bahçelerin en yaygın biçimi konutlarda görülürken, kamuya açık alanda ise parklar ya da hayvanat bahçeleri biçiminde görülür. Bahçelerde amaca ya da görsel zevklere göre değişkenlik gösteren havuz, kameriye, özel çiçek tarhları, gölet gibi ek özellikler bulunabilir. Satışa yönelik gıda ürünleri üretilen veya zevk amaçlı (sebze ve meyve) ürünleri üretilen hobi bahçeleri de bahçecilik kapsamında ele alınabilirler.
Bahçe düzenlemesi çok özel bilgi ve deneyim gerektirmektedir.Ülke politikasında yer peyzaj planlarına ve karakteri göz önünde bulundurularak estetik, alan kullanımı, konfor, gürültü, enerji, güvenlik, doğal afetlere karşı arazinin toprak, su, bitkisel yapısına uygun vb. faktörler içerir. Bu süreçte peyzaj mimarları tarafından peyzaj planlama ve mühendislik ilkeleri doğrultusunda proje çizilerek, projeye uygunluğu denetlenir. Bahçıvanlar, yapılan projenin uygulandıktan sonra peyzaj mimarları tarafından hazırlanan bilimsel bilgiler ışığında hazırlanan bakım programlarının ve alanın sürdürülebilir olması için bahçe bakımı, sulama, budama, gübreleme, yabani ot temizleme gibi faaliyetleri sürdürmektedir. Bugünün gelişen bilimsel yaşam akışı içinde peyzaj mimarlığı mesleğinin sahipleri peyzaj mimarlarınca profesyonel ve doğayla uyumlu sürdürülebilir peyzaj uygulamaları (planlama, tasarım ve onarım) şeklinde yapılmaktadır.

Farsça  aynı anlama gelen  bāġçe  باغچه  sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Farsça  bāġ  باغ   "her çeşit bahçe " sözcüğünden  türetilmiştir.

Bahçe (alan)
Bahçe tasarımı
Bahçecilik
Bağ
Bostan
 Wikimedia Commons'ta bahçe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bahçe tasarımı, bahçelerin ve peyzajların düzenlenmesi ve ekilmesi için planlar tasarlama sanatı ve sürecidir. Bahçe tasarımı, bahçe sahibi tarafından veya farklı seviyelerde deneyim ve uzmanlığa sahip profesyoneller tarafından yapılabilir. Çoğu profesyonel bahçe tasarımcısı, hortikültür ve tasarım ilkeleri konusunda biraz eğitim almıştır. Bazıları ayrıca peyzaj mimarı'dır, genellikle bir eyalet lisansı gerektiren daha resmi bir eğitim seviyesidir.

Bahçe özellikleri
Teras bahçe
Budama sanatı
Yontu
Çit (ağaclık)
Bosquet
Parterre
Sylvan tiyatrosu
Pergola
Köşk
Bahçe stilleri
İslami bahçe
Roma bahçeleri
Peristil
Sallust bahçeleri
İspanyol bahçesi
Endülüs verandası
İspanyol bahçesi
İngiliz bahçesi
Yazlık bahçe
Sebze bahçesi
Kayalık bahçe
Doğal peyzaj
Çin bahçesi
Japon bahçesi
Zen bahçesi
Kore bahçesi
Ön bahçe
Arka bahçe
Su bahçesi

Bahçıvanlık
Peyzaj mimarlığı
Peyzaj tasarımı

Bahçecilik, hortikültürün bir parçası olarak bitki yetiştiriciliği ve ıslahı uygulamasıdır.
Modern bahçecilik ve tarım yöntemleri, topraktaki besin ve su gibi kaynakları kullanırken onu iyileştirmek veya yenilemek için çaba sarf etmez. Bu yöntemler seneler içinde toprak yapısını zayıflatır ve toprağın kullanım değerini azaltır. En basit hali ile sürdürülebilir bahçecilik, beslenme veya zevk için bitki yetiştirirken toprağa, suya ve havaya en az zararı vermek demektir.
Sürdürülebilir bahçecilik, doğal kaynakları -değerlerin tükenmesini sınırlamak için- efektif olarak kullanırken toprağı iyileştiren aşamaları da sürece dahil etmeye odaklanır. İhtiyacımız olan ve istediğimiz şeyleri üretmek için toprağı zorlamak yerine, sürdürülebilir bahçıvanlar ihtiyaç olanı en iyi şekilde yetiştirmenin yolunu bulmak için doğa ile birlikte hareket eder.

Bahçecilik sektörü, meyve ve sebzelerin üretimini, işlenmesini, nakliyesini ve pazarını kapsar. Bu nedenle tarımsal ticaret ve sanayileşmiş tarımın bir sektörüdür. Endüstriyel bahçecilik ayrıca çiçekçilik endüstrisini ve süs bitkilerinin üretimini ve ticaretini de içermektedir.
En önemli meyveler arasında:

Muz
Lychee, guava veya tamarillo gibi yarı tropikal meyveler
Narenciye
Yumuşak meyveler (meyveler)
Elmalar
Taş meyveler
Önemli sebzeler şunları içerir:

Patates
Tatlı patatesler
Domates
Soğan
Lahana
2013 yılında küresel meyve üretiminin 6.769 milyon ton (6,662×109 emperyal ton; 7,462×109 küçük ton) olduğu tahmin ediliyordu. Küresel sebze üretiminin (kavun dahil) 8.792 milyon ton (8,653×109 emperyal ton; 9,692×109 küçük ton) olduğu tahmin ediliyor olup, Çin ve Hindistan en çok üretim yapan iki ülkedir.

Bahçecilik değer zinciri şunları içerir:

Girdiler: Üretim için gerekli unsurlar; tohumlar, gübreler, tarım ilaçları, tarım ekipmanları, sulama ekipmanları, GDO teknolojisi
İhracata yönelik üretim: Meyve ve sebze üretimini, yetiştirme ve hasatla ilgili tüm süreçleri kapsamaktadır. Ekim, ayıklama, ilaçlama, toplama bu süreçlerdir.
Paketleme ve soğuk depolama: sınıflandırma, yıkama, kırpma, doğrama, karıştırma, paketleme, etiketleme, şok soğutma
İşlenmiş meyve ve sebzeler: kurutulmuş, dondurulmuş, konservelenmiş, meyve suları, posaları; çoğunlukla raf ömrünü uzatmak için
Dağıtım ve pazarlama: süpermarketler, küçük ölçekli perakendeciler, toptancılar, yemek servisi

Chiquita
Del Monte
Dole

Monsanto / Bayer

Izham Ahmad, Chua Piak Chwee (2005). "INCREASING CONSUMPTION OF TROPICAL AND SUBTROPICAL FRUITS" (PDF). FAO. 21 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. FFA (future farmers of America)
fruit logistica conference 2017

Bakla(Vicia faba ),baklagiller (Fabaceae) familyasına adını veren, gıda ve yem bitkisi olarak tarımı yapılan tek yıllık bir bitkidir. Doğu Akdeniz'de ortaya çıktığı düşünülüyor.

Kökeni Arapçaya dayanan 'Bakla' sözcüğü bu dilde "ot, yeşillik" anlamındadır, ancak Osmanlılarca bakla karşılığı olarak kullanılmıştır.-

Akdeniz ve Türkiye'nin de içinde yer aldığı güneybatı Asya  kökenli olan bitkinin yabani atası henüz bulunamamıştır. Tarıma alınması, bu bölgede buğday ve arpa ile birlikte evcilleştirilen mercimek ve nohut kadar eski olmasa da günümüzden önce 10.000'lere ait Ürdün, Suriye ve İsrail erken Neolitik yerleşmelerinde bakla örneklerine rastlanmıştır. Bazı Asya ve Akdeniz ülkelerinde, örneğin Mısır'da yoksulların temel protein kaynağı olagelmiştir. Mısır, Fas, İspanya, İtalya, Türkiye, G.B. Asya ve Çin'de yaygın olarak üretilmektedir.

Ilıman iklim bitkisi olan baklanın tarımı Türkiye'de daha çok kışın yapılır ve bahar aylarında taze haliyle tüketilir. Kökleri üzerinde oluşan küçük yumruların toprağa azot katkısı nedeniyle çiftçiler tarafından kullanılır. Tahıllarla ya da yazlık sebzelerle münavebeli olarak ekilir. Henüz çiçek açmadan sürülerek yeşil gübre ve hasattan sonra hayvan yemi olarak da tarımı yapılır. Karakteristik olan uzun, içi boş ve köşeli sapı üzerinde bileşik yaprakları karşılıklı dizilidir, beyaz renkli çiçekleri yaprak koltuklarından çıkar. Kendi kendilerini dölleyen bu çiçeklerden bitkinin bakla ya da badıç denilen meyveleri oluşur. Her badıç içinde 8-10 'bakla içi' de denilen tohum bulunur. Anadolu'da taneleri iri ve küçük çeşitler ile kara bakla denen çeşit ekilmekteyse de yerel çeşit olarak İstanbul'da Bayrampaşa semtinden adını alan bakla çeşidine ek olarak Sakız ve Arşın bakla çeşitleri de bilinmektedir.

İnsan nüfusunun küçük bir yüzdesi, küresel olarak %4,9 olarak tahmin edilmektedir. Akut hemolitik anemi olan favizmden muzdariptir. Bu, iki bileşiği metabolize eden glikoz-6-fosfat dehidrogenaz enziminin eksikliğinden kaynaklanan kalıtsal bir durumdur. Bakla ürününlerinin yenmesiyle akut hemolitik kriz, karın ağrısı ve koyu idrar görülür.

Baklanın taze yaprakları salata olarak çiğ ve kavrularak yenilebildiği gibi taze kabuklu bakla ve iç bakla yemeği olarak da tüketilir. Enginarlı taze iç bakla İstanbul mutfağının vazgeçilmezlerindendir. Ancak baklanın en yaygın kullanımı, iç kabukları çıkarıldıktan sonra kurutulmuş tanelerin haşlanıp, ezilmesiyle oluşturulan, Ege ve Akdeniz bölgesinde fava adıyla tanınan, zeytinyağı ve dereotu eklenerek yenen ezme şeklidir. Fava, lokantalarda meze olarak servis edilir. Bazı eski kaynaklarda baklanın olgun tanelerinin öğütülerek ekmek yapımı için buğday ununa karıştırıldığı da kaydedilmiştir.
Bakla, zengin bitkisel protein ve karbonhidrat içerir. Ayrıca demir ve kalsiyum mineralleri açısından çok zengin olan baklada A, C, B ve B2 vitaminleri de bulunur.

Türkiye'de bakla çiçekleri demlenerek (infüzyon) geleneksel tıbbi uygulamalarda böbrek taşlarının düşürülmesinde çay olarak ve taneleri kaynatılarak (dekoksiyon) idrar arttırıcı olarak kullanılır. Baklanın halk arasında kuvvet verici, idrar arttırıcı ve balgam söktürücü özelliği olduğuna inanılır.

Bruchus

Barındırma (hosting), bir web sitesinde yayınlanmak istenen sayfaların, resimlerin veya belgelerin internet kullanıcılarının erişimine sunulabilmesi amacıyla bir sunucuda saklanmasıdır. Barındırma hizmeti, web sitesinin içeriğinin yüklenip saklandığı sunucunun veri depolama işlevini üstlenir.
Web sitesinin içeriklerini sunucuya yüklemek, yönetmek ve düzenlemek için çeşitli kontrol panelleri kullanılmaktadır. Bu kontrol panelleri sayesinde dosyalar sunucuya kolayca yüklenebilir, düzenlenebilir ve yönetilebilir. Örnek olarak, cPanel, Plesk ve DirectAdmin gibi paneller bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır.
İnternet üzerinde bir web sitesi yayınlamak için özel olarak tasarlanmış, yüksek hızlı internet bağlantısına sahip ve birçok kullanıcıya aynı anda hizmet verebilecek kapasitedeki bilgisayarlar kullanılır.
Bu bilgisayarlara "web sunucusu" (web server) denir. Web sunucusu, web sitesine ait dosyaları saklar ve bu dosyaları internet kullanıcılarının erişimine sunar. Bu süreç, veri saklama ve yayınlama işlevlerini yerine getiren hizmete ise "barındırma hizmeti" (hosting) denir.
Barındırma hizmeti sunan çok sayıda firma mevcuttur ve her bir firma, çeşitli ihtiyaçlara hitap edebilecek farklı ölçeklerde barındırma paketleri sunmaktadır. Bu paketler, genellikle müşterinin ihtiyaçlarına göre farklı kaynaklar, performans düzeyleri ve fiyatlandırma seçenekleri sunarak, bireysel ve kurumsal müşteriler için çeşitli çözümler sağlar.
Fiyatı ve performansı etkileyen temel hosting özellikleri:

Hosting Depolama Alanı
Bant Genişliği Giriş ve Çıkış Trafiği
Sunucu İşletim Sistemi Tipi (Windows, Linux, Unix, Centos, Redhat, FreeBSD)
Sunucu donanımı (CPU, Hard Disk, RAID yapısı)
Veritabanı Desteği (MySQL, PostgreSQL, MSSQL, Access, ...)
Admin Paneli (Plesk, cPanel, Direct Admin, Entrenix, ...)
SSL Desteği Güvenlik Sertifikası (VeriSign, Let's Encrypt, Thawte, Comodo,...)
Server Side Scripts (ASP.NET, ASP, PHP, ...)
Sunucu özelliklerine tam erişim

Paylaşımlı hosting terimi, bir sunucunun kaynaklarının birden fazla kullanıcı arasında paylaşıldığı barındırma hizmetini ifade eder. Bu tür sistemlerde, tek bir sunucu üzerinde, sunucunun bant genişliği ve fiziksel kapasitesine bağlı olarak birçok web sitesi barındırılabilir. Örneğin, ortalama bir ev bilgisayarında kurulan sunucular, yaklaşık 100 adet web sitesi destekleyebilirken, profesyonel ve yüksek performanslı sunucularda bu sayı 1000'in üzerinde olabilir. Bu tür sunucular, yüksek kapasiteli ve özel olarak tasarlanmış makineler olup, standart ve yüksek yoğunluklu sitelerin barındırılmasını sağlar.
Ek olarak, paylaşımlı hosting sistemleri sayesinde IPv4 adreslerinin daha verimli kullanımı sağlanır. Paylaşımlı sunucularda, birçok web sitesi aynı fiziksel sunucu üzerinde barındırıldığı için, her bir siteye farklı bir IPv4 adresi atanmak yerine, tek bir IP adresi üzerinden birden fazla site erişime sunulur. Bu yöntem, IPv4 adreslerinin sınırlı olması nedeniyle önemli bir tasarruf sağlar ve IP adresi kıtlığını hafifletir.

Bu hizmet kapsamında, genellikle sunucunun bant genişliği veya trafik kullanımına ilişkin ücretler, varsa elektrik ücreti ve talep ediliyorsa kurulum ücreti gibi maliyetlerle karşılaşırsınız. Ayrıca, kurulacak yazılımlar ve lisanslar için ödenecek ücretler anlaşmaya bağlı olarak sizin sorumluluğunuzda olabilir. Bunun dışında, fiziksel olarak sunucuyu çalışır durumda bir veri merkezine teslim etmeniz gerekmektedir.

Bu tür hizmetlerde, genellikle bayi (reseller) paketleri adı altında sunulan hosting paketleri kullanılır. Bu paketler, paylaşımlı hosting sunucularında barındırılan birden fazla web sitesinin yönetilmesini sağlar. Temel fark, bayi paketlerinde size ait bir kontrol paneli üzerinden belirli bir limit dahilinde birden fazla hosting hesabı oluşturabilmenizdir. Böylece, kendi müşterilerinize veya projelerinize ait hesapları bağımsız olarak yönetebilir ve düzenleyebilirsiniz.

Bu hizmet kapsamında, talep ettiğiniz sunucu anlaşmanıza göre sizin adınıza temin edilir. Bazı firmalar, sözleşme süresi sona erdiğinde sunucunun size ait olacağına dair bir taahhüt verebilirler. Genellikle, fiziksel makinenin ortalama maliyetini ve buna bağlı olarak bant genişliği ile elektrik ücretlerini ayrıca ödemeniz gerekebilir.

Bu hizmette, talep ettiğiniz sunucu anlaşmanıza bağlı olarak sizin adınıza fiziksel bir sunucu üzerinden kaynak paylaşımı yöntemi ile sağlanmaktadır. Kullanacağınız kaynak CPU, RAM ve HDD olarak size belirtilmekte ve fiziksel sunucu üzerinden size ayrılmaktadır.

Baskılı devre kartı (kısaca BDK, İngilizce kısaltması PCB), elektronik devre elemanlarını monte etmek için yüzeyinde iletken (örneğin bakır) yollar ve adalar, yüzeyler arasında ise içi lehim kaplı delikler içeren değişik yalıtkan materyallerden yapılmış plakalardır.
Delik içi kaplama, içi kaplanmış delik (İngilizce via), kartın katmanları arasında elektrik akımını taşıyan yollar arasında bağlantı sağlayan deliklerdir. Karta monte edilen bacaklı devre elemanları bu deliklere takılır veya sadece katmanlar arası iletim sağlamak için de yapılabilir. Yüzey montaj teknolojisinde elemanların üzerinde duracağı düz bir yüzey halinde olan bakırdan veya üzeri lehim kaplanmış adalar bulunur. Bazı iletken bakır bölgeler su yolları ile birbirlerine bağlantılıdır. Su yolları akımı geçirir. Çok fazla akım taşıyacak su yolları kalın tutulur az akım taşıyacaklar ince yapılır.
BDK (PCB) çizimi genelde bilgisayar programları ile yapılır. En bilinen BDK (PCB) tasarım programlarına OrCad, Proteus (ISIS ve ARES) ve Protel, PCAD örnek verilebilir. PCB çiziminde, yol aralıkları, via genişlikleri, bypass kondansatörlerinin yerleştirilmesi, radyo frekans yayan parçalar var ise bunların mümkün olduğunca entegre devre elemanlarını etkilemeyecek şekilde yerleştirilmesi, aksi halde Faraday kafesi ile yalıtılması, dijital ve analog şaselerin (toprak-ground) ayrıştırılması gibi konulara dikkat edilir.
Fiber vb malzemelerin üzerine ince film tabakası halinde bakır yapıştırılmış malzemeler bakırlı pertinaks olarak isimlendirilir. Bu malzeme üzerine, devre şeması (değişik şekillerde) hazırlanarak aktarılır. Aktarma işleminde bir çeşit boya ile akım taşıyacak yollar plakete çizilmiş olur. Daha sonra bu plaket özel bir asit karışımına atılır. Bu asit karışımı, boyalı yüzeylere etki edemezken, boyanmamış yüzeydeki bakırları eritir. Asitten çıkarılan plaket yıkanarak üzerindeki boya tabakası da kaldırıldığında devre hazır hale gelmiş demektir.

Katmanlardaki iletken yollar ince bakır folyo tabakası şeklindedir.

CFR-2 (Fenol türevli selülozik kâğıt)
FR-3 (Selülozik kâğıt ve epoksi)
FR-4 (Dokunmuş camyünü ve epoksi)
FR-5 (Dokunmuş camyünü ve epoksi)
FR-6 (dokunmamış camyünü ve poliester)
G-10 (Dokunmuş camyünü ve epoksi)
CEM-1 (Selülozik kâğıt ve epoksi)
CEM-2 (Selülozik kâğıt ve epoksi)
CEM-3 (Dokunmuş camyünü ve epoksi)
CEM-4 (Dokunmuş camyünü ve epoksi)
CEM-5 (Dokunmuş camyünü ve poliester)
Bazı uygulamalarda teflon, poliamidler ve seramik de kullanılabilmektedir.

Baskı Devre Kartları ve Üretim Teknikleri 8 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ütü ile Kolay Baskı Devre (pcb) Hazırlama 13 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ütü ile Kolay Baskı Devre (pcb) Hazırlama
Ütü ile baskı devre (pcb) hazırlama video 27 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ütü ile baskı devre (pcb) hazırlama video

Bağ aşağıdaki anlamlarda kullanılır:

Bağ (tarım) üzüm kütüklerinin dikili bulunduğu toprak parçası.
Bağ, meyve bahçesi.
Bağ (coğrafya), Kimi yörelerde yazın taşınılan kırsal alan, yayla.
Bir şeyi başka bir şeye ya da birçok şeyleri topluca birbirine tutturmak için kullanılan ip; sicim, şerit, tel gibi: düğümlenebilir nesne.
Bağ (giysi), yün ya da ipek kadın kemeri.
Bağ (sargı).
Bağ (anatomi), kemikleri birbirine bağlamaya yarayan lif demeti. ligament.
Bağ (denizcilik), bir halat üzerine atılan sağlam, düzgün ve istendiğinde kolayca çözülebilen her türlü düğüm.
Bağ (müzik), nota yazarken yan yana gelen aynı veya farklı değerdeki notaların birbirine bağlanarak çalınacağını belirtmek için yapılan yay biçimindeki işaret.
Bağ (bilişim bilimi), bir veri tutanağını başka bir veri tutanağına bağlamak üzere kullanılan ve birinci tutanakta yer alıp ikincinin adresini gösteren veri öğesi. Link.
Kimyasal bağ, atomlar arası çekime neden olan fiziksel olgu.
Demet
Bağ doku, bir organın hücrelerini bağlayan ve bir arada tutan doku.

Bağcılıkta olgunlaşma, hasat başlangıcını işaret eden asmadaki şaraplık üzümlerin olgunlaşmasının tamamlanmasıdır. Olgunluğu tam olarak neyin oluşturduğu, hangi tarz şarap üretildiğine (köpüklü, durgun, fortifiye, roze, tatlı şarap, vb.) ve şarap üreticisinin olgunluk kıstaslarına göre değişir. Üzümler toplandıktan sonra şarabın kalitesini etkileyecek olan üzümün fiziksel ve kimyasal bileşenleri belirlenir. Bu yüzden hasat için en uygun olgunluk anının belirlenmesi şarapçılıkta en önemli karardır.
Üzümün olgunlaşmasını etkileyen birkaç faktör vardır. Üzümler olgunlaşırken, asit seviyesi düştükçe üzümdeki şekerler artmaya devam eder. Şeker (aynı zamanda olası alkol seviyesi) ve asitler arasındaki denge kaliteli şarap yapımının en kritik yönlerinden biridir. Bu nedenle hem şıra ağırlığı hem de "toplam asitlik" yanı sıra üzümlerin pH’ı olgunluğunu belirlemek için değerlendirilir.
20. yüzyılın sonlarına doğru şarapçılar ve bağcılar tanenlerin ve şarabın renk, tat ve aromasını etkileyen üzümlerdeki fenolik bileşiklerin olgunluğu olarak tanımlanan üzümün "fizyolojik" olgunluğuna ulaşma kavramına odaklanmaya başladı.

Şaraplık asmanın yıllık döngüsünde üzüm sürekli olgunlaşır. Olgunlaşma üzüm tanelerinin renk değiştirmesinin (“veraison”) başlangıcıyle başlar. Bu noktada (normalde bu meyve tutumu'ndan 40-60 gün sonradır ama daha soğuk iklimlerde zaman daha uzundur) üzümler malik asiti çok, az şekerli, sert ve yeşildir. İklim ve diğer faktörlere bağlı olarak 30-70 gün sürebilen “veraison” döneminde üzümler şeker, asit, tanen ve mineral bileşimini etkileyen çeşitli değişimlerden geçer. Üzüm tanesinin kabuğundaki fenolik bileşiklerin konsantrasyonu, özellikle kırmızı şaraplık üzümlerin antosiyaninleri, üzüm taneleri renk değiştirirken klorofil'in yeşil rengini değiştirir.
Üzümdeki şekerin artışı, asma köklerinde ve gövdesinde karbonhidratın depolanmasından ve fotosentez sürecinden kaynaklanır. Fotosentez ile üretilen sakkaroz, glikoz ve fruktoz moleküllerine parçalanırken yapraklardan meyvelere aktarılır. Bu birikim hızı, iklim (güneş ışığının asmaya ulaşmasını engelleyen bulutlu hava gibi) ve üzüm salkımlarının olası verim miktarı ve ana asmanın kaynakları için rekabet eden genç asma filiz uçlarına bağlıdır. Şeker konsantrasyonu arttıkça, kısmen basit seyreltme ve aynı zamanda bitkinin solunum sürecindeki asit tüketimi nedeniyle asit konsantrasyonu azalır. Serbest asitlerdeki azalma ve potasyum birikimi üzüm suyunun pH seviyesindeki artışı tetikler.
Şeker, asitler ve pH seviyelerindeki değişime ek olarak, olgunlaşma sürecinde üzümlerin diğer bileşenleri de oluşur. Potasyum, kalsiyum, magnezyum ve sodyum’un mineral bileşenleri, üzümün kabuğu ve etli özü arasında dağıldıkça konsantrasyon olarak da artarlar. Antosiyanin gibi fenolik bileşiklerin kabuklarda birikmesi nedeniyle üzüm tanelerinin rengi değişmeye başlar. Şarabın nihai lezzetine ve aromasına katkıda bulunan "tat öncüleri" olarak bilinen flavonoidler ve uçucu bileşikler de kabuklarda ve üzüm tanesinde birikmeye başlar. Ayrıca, üzümdeki tanenlerin konsantrasyonu, kabuk, çekirdekler ve gövde dahil olmak üzere üzümün çeşitli kısımlarında artar. Olgunlaşmanın başlarında bu koruk tanenleri çok acı ve "yeşil"dir. Olgunlaşma döneminde üzümü sıcaklık ve güneş ışığına maruz kalmak, şarap olduğunda tanenleri ağızda daha yumuşak hissettiren, tanenlerde kimyasal değişiklikler yapar.

"Olgunluğu" yapan şey, hangi şarap tarzının üretildiğine ve şarap üreticisi ve bağcının optimal olgunluğun ne olduğu konusundaki görüşlerine göre değişir. Şarabın tarzını genellikle şekerler ve asitler arasındaki denge belirler. Bir şarap üreticisi için "olgun" olarak kabul edilebilecek şey, başka bir şarap üreticisi için yetersiz veya hatta üçüncü bir şarap üreticisi için fazla olgun olarak kabul edilebilir. İklimin ve belirli bir üzüm çeşidi'nin de olgunluk ve hasat tarihinin belirlenmesinde rolü vardır. Kaliforniya ve Avustralya'daki belirli alanlar gibi çok sıcak iklimlerde olgunluk genellikle "veraison" başladıktan yaklaşık 30 gün sonra çok daha soğukken elde edilirken, Loire Vadisi ve Almanya'nın bazı bölgeleri gibi iklimlerde bu, veraison dan 70 gün sonrasına kadar gerçekleşmeyebilir. Cabernet Sauvignon gibi üzümlerin olgunlaşması Chardonnay ve Pinot noir gibi erken olgunlaşan çeşitlere kıyasla çok daha uzun sürdüğünden her üzüm çeşidinde olgunlaşma dönemleri değişir.
Olgunlaşma sürecinde üzümlerdeki şeker arttığından, tatlılık seviyesi ve şarabın potansiyel alkol seviyesi, üzümün yeterince "olgun" olduğunu belirlemede önemli rol oynar. Bunun nedeni, şekerlerin maya tarafından fermantasyon işlemiyle alkole dönüştürülmesidir. Üzümdeki şeker konsantrasyonu arttıkça, potansiyel alkol seviyesi de artar. Ancak, şarap yapım mayalarının çoğu suşu, %15 hacimce alkol (ing: alcohol by volume, kısaca ABV) seviyesinin üstündeki alkol solüsyonunda hayatta kalmakta güçlük çeker ve tüm şeker alkole dönüşmeden önce fermantasyonu durdurur. Bu durum, şarabın tatlılık seviyesini etkileyen belirli bir miktarda artık şeker bırakır. Tatlı şaraplar gibi hedefi tatlılık olan şaraplara genellikle geç hasat şarapları denir çünkü bunlar normal sofra şarabı üzümlerinin toplandığı zamandan çok daha sonra aşırı olgun olarak toplanır.
Şarapta alkol (özellikle etanol) bulunması, ölçülü, minimum ve ihtiyatlı tüketilirse sağlığa yararlıdır, tersi durumlarda ise alkol sağlığı bozar. Alkolün, şarabın ağırlığı, ağızdaki hissin yanı sıra tatlılık, tanenler ve asit dengesi üzerinde muazzam etkisi vardır. Şarap tadımı'nda, etanolün anestezik nitelikleri damağın asitlerin ve tanenlerin sert etkilerine karşı hassasiyetini azaltarak şarabın daha yumuşak algılanmasını sağlar. Aynı zamanda şarabın yaşlanması sırasında esterler ve şarapta tat profilini etkileyen çeşitli aromaları üreten fenolik bileşiklerle karmaşık etkileşiminde de rolü vardır. Bu nedenle, bazı şarap üreticileri daha yüksek potansiyel alkol seviyesine sahip olmaya değer verir ve üzümler yeterince yüksek şeker konsantrasyonuna sahip olana kadar hasadı ertelerler.
Şampanya gibi köpüklü şarap türleri için üzümdeki belirli miktarda asitliği korumak şarap yapım sürecinde önemlidir. Üzümlerdeki asit konsantrasyonu olgunlaşma süreci boyunca azaldıkça, köpüklü şarap yapılacak üzümler bağbozumunda toplanacak en erken üzümlerdir. Yüksek asitlikleri ve az şeker seviyeleri ile bu üzümler olgunlaşmamıştır ve birçok şarap içicisinin tatsız olduğunu düşündüğü sofra şarapları üretirler ancak şeker ve asit dengesi köpüklü şarap üretimi için çok uygundur.

Besin takviyesi, vitaminler, mineraller, probiyotikler, enzimler, ekstratlar, doğal ürünler, organik gıdalar ve gıda takviyesi gibi ilaç olarak tanımlanmayan ürünlerdir. Diyet veya beslenme takviyeleri ismi de verilen gıda takviyelerinin ardında yatan fikir, yeterli miktarlarda tüketilmeyen besinlerin tedarik edilmesidir. Gıda takviyeleri, günlük hayat ve spor beslenmesi'nde kullanılan, hap, tablet, kapsül, toz, sıvı, şurup vb. formunda sağlanan vücut geliştirme takviyesi, enerji içeceği, protein tozu, enerji barı, protein bar, spor içeceği, yulaf bar, esansiyel yağ asidi, temel amino asit, bitkisel takviyeler, mineraller, prebiyotik, kreatin, protein, karbonhidrat, yağ, multivitaminler, amino asitler, yağ asidi ve diğer maddeler de olabilir. .
Besin desteği (suplemantasyon), bireye yönelik bir uygulamadır. Besin destekleri, vitamin, mineral, posa, aminoasitler, fitokimyasallar, otlar (herbal) ve botanik ürünleri kapsar. Supleman olarak sunulan besin öğelerinin çoğu, günlük diyette doğal olarak bulunmaktadır.
Besin takviyleri endüstrisi 2015 yılında yaklaşık 37 milyar dolar değerindedir ve sadece ABD'de bugün piyasada 50,000'den fazla besin takviyesi ürünü mevcuttur. Amerikan yetişkin topluluğun yaklaşık %50'sinin besin takviyesi tüketmektedir. Multivitaminler en fazla kullanılan ürün grubudur.

Gıda takviyeleri gerek insanlarda gerek hayvanlarda çeşitli fiziksel ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır.

Zaman zaman hayvanlarda görülebilen hastalıklarda ilaç tedavisine ek olarak, hayvanın genel sağlık durumunun güçlendirilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Ayrıca çiftlik hayvanlarının veriminin artırılmasında, örneğin süt ineklerinde daha fazla süt elde etmek için de kullanılmaktadırlar.

Kanser, AIDS gibi kilo ve kas kaybı yaşanan hastalıklarda ya da doğal bazı mineral ve vitamin eksikliklerinde kullanılsalar da, insanlarda en yaygın kulanım alanı vücut geliştirme sporcularında görülmektedir.

Yapılan araştırmalar sonucunda besin takviyelerinin bilinçsiz tüketim sebebiyle ciddi sağlık sorunlarına yol açtığı tespit edilmiştir. Gıda takviyelerinin özellikle sağlığa olan etkileri çok sayıda bilimsel araştırmaya ve medikal camiada büyük tartışmalara konu olmaktadır. Özellikle reklamlarının yapıldığı kadar etkili olmadıkları konusunda ağırlıklı görüşler olmasının yanı sıra, zaman zaman insan sağlığına zarar veren çeşitli tehlikeli maddelerin de bu tür ürünlerde bulunabildiği görülmüştür.
Besin takviyeleri ilaçlarla olan etkileşimleri veya olası yan etkileri sebebiyle mutlaka doktor tavsiyesiyle ve denetiminde kullanılmalıdır.

Alternatif tıp
Nutrament

Besleyici film tekniği (NFT), bitki büyümesi için gerekli olan tüm çözünmüş besinleri içeren çok yüzeysel su akışında kanallar olarak da bilinen su geçirmez bir olukta bitkilerin çıplak köklerinden yeniden dolaştırıldığı hidroponik bir tekniktir.

Düzgün tasarlanan bir NFT sistemi, doğru kanal eğimini, doğru akış hızını ve doğru kanal uzunluğunu kullanmaya dayanır. Bitki kökleri yeterli miktarda su, oksijen ve besin maddelerine maruz kalır. Daha önceki üretim sistemlerinde bu gereksinimlerin sağlanmasında bir çelişki vardı çünkü birinin aşırı veya eksik miktarları, diğerlerinden birinin veya her ikisinin dengesizliğine neden oluyordu.
NFT, tasarımı sayesinde, basit NFT kavramının her zaman hatırlanması ve uygulanması koşuluyla, sağlıklı bitki büyümesi için her üç gerekliliğin aynı anda karşılanabileceği bir sistem sağlar. Bu avantajların sonucu, uzun bir mahsul süresi boyunca daha yüksek kaliteli ürün verimi elde edilir. NFT'nin bir dezavantajı, elektrik kesintisinin bir sonucu olarak akıştaki kesintilere karşı çok az arabelleğe sahip olmasıdır. Ancak, genel olarak, daha verimli tekniklerden biridir. 
Aynı tasarım özellikleri tüm geleneksel NFT sistemleri için geçerlidir. 1: 100'lük eğimli kanallar tavsiye edilirken, pratikte, yerel olarak çökmüş alanlarda besin filmlerinin göllenme olmadan akmasını sağlamak için yeterince doğru kanallar için bir taban oluşturmak zordur. Sonuç olarak, 1:30 ile 1:40 arasındaki eğimlerin kullanılması tavsiye edilir. Bu, yüzeyde küçük düzensizliklere izin verir ancak bu eğimlerde bile göllenme ve su basması meydana gelebilir. Eğim, zemin tarafından sağlanabilir veya banklar veya raflar kanalları tutabilir ve gerekli eğimi sağlayabilir. Her iki yöntem de kullanılır ve genellikle saha ve ürün gereksinimleri tarafından belirlenen yerel gereksinimlere bağlıdır.

Biber (Latince: Capsicum), patlıcangillerden bir cinstir. Bu cinsin türleri Amerika kıtasına özgüdür. Biber, dünya çapında yetiştirilmekte ve birçok mutfakta kullanılmaktadır.

Biberin anayurdu Amerika kıtasıdır. Tarihte ilk biber yetiştiriciliğinin MÖ 7500 yıllarında yapıldığı ve Amerika'da ilk yetiştirilen bitki türleri arasında yer aldığı, biber ekiminin Amerika'dan Avrupa'ya buradan ise Çin ve Hindistan'a hızlı bir şekilde yayıldığı bildirilmektedir. Sivri biber, sulak yerde yetiştiği zaman tatlı olsa da genellikle acıdır. Taze iken yeşildir. Çok olgunlaşırsa veya güneşte kurutulursa kızarır. Çarliston biber, sivri biberden daha kalın, daha etli ve genellikle tatlıdır. Domates biberi, domatese benzer, yayvan yapılıdır. Rengi kızıldır, acı değildir ama ayrı bölgelerde ona benzeyen acı kırmızı biber de vardır. Dolmalık biberin yeşil ve sarı cinsleri vardır. Dolmalık biber de çok olgunlaşınca ya da güneşte kurutulunca kızarır. Türkiye'de, Avrupa'da "paprika" diye anılan cins biber ise taze iken bile kızıldır ve genellikle çok acıdır. Macarların ünlü gulaş ve benzeri yemeklerinde kullandıkları biber budur. Bütün biberler kurutulup kızıl bir renk aldıktan sonra toz durumuna getirilir, buna "kızıl biber" adı verilir ve "çok acı", "acı", "az acı" ve "tatlı" olarak ayrı ayrı satılır. Kızıl renkli domates biberinden "biber salçası" yapılır. Biber salçası Anadolu'da çok kullanılmaktadır. Bazı bölgelerde güneşte kızarmış tatlı biberlerden de biber salçası yapılmaktadır.

Biber için ideal yetişme koşulları sıcak güneşli bir pozisyon, ideal olarak 21 ila 29 °C (70 ila 84 °F) sıcaklıkta tınlı toprak içerir. Toprağın nemli ancak su ile tıkanmamış olması gerekir. Aşırı nemli topraklar, fidelerin "nemlenmesine" ve çimlenmenin azalmasına neden olabilir.
Bitkiler 12 °C (54 °F) civarı olan sıcaklıkları tolere edebilir (ancak sevmez) ve soğuğa duyarlıdırlar. Çiçeklenme için fotoperiyot yoktur. Çiçekler kendi kendine tozlaşabilir. Bununla birlikte, son derece yüksek sıcaklıkta, 33 ila 38 °C (91 ila 100 °F), polen canlılığını kaybeder ve çiçeklerin başarılı bir şekilde tozlaşma olasılığı çok daha düşer.

Biber cinsi 20-27 türlerden oluşmaktadır Evcilleştirilmiş beş türü: C annuum, C baccatum, C chinense, C frutescens ve C pubescens' dir. Türler arasındaki filogenetik ilişkiler biyocoğrafik, morfolojik, kemosistematik, hibridizasyon, ve genetik veriler kullanılarak araştırılmıştır. Biber meyveleri, türler arasında ve içinde renk, şekil ve boyut bakımından muazzam ölçüde değişiklik gösterebilir ve bu da taksonlar arasındaki ilişkiler konusunda kafa karışıklığına yol açmıştır. Kemosistematik çalışmalar, çeşitler ve türler arasındaki farkı ayırt etmeye yardımcı oldu. Örneğin, C. baccatum var. baccatum çeşidinin C. baccatum var pendulum ile aynı flavonoidlere sahip olması araştırmacıları iki grubun aynı türe ait olduğuna inanmaya yönlendirdi.
Aynı türün birçok çeşidi, birçok farklı şekilde kullanılabilir; örneğin, C. annuum, hem olgunlaşmamış yeşil durumunda hem de kırmızı, sarı veya turuncu olgun durumunda satılan "dolmalık biber" çeşidini içerir.
Peru' nun kırmızı biber çeşitliliğinin en yüksek olduğu ülke olduğu düşünülmektedir. Çünkü beş evcilleştirilmiş biber çeşidi de diğer ülkelerin aksine pazarlarda yaygın olarak satılmaktadır. Bolivya, en fazla yabani biber çeşidinin tüketildiği ülke olarak kabul edilmektedir.
Acı biberlerdeki kapsaisin miktarı, çeşitler arasında önemli ölçüde değişir ve Scoville Acılık Ölçeğinde (SHU) ölçülür. SHU'da derecelendirilen dünyanın en acı bilinen biberi, 2.200.000'in üzerinde SHU'a sahip 'Carolina Reaper'dır.

Tubocapsicum anomalum (Franch. & Sav.) Makino (C. anomalum Franch. & Sav.)
Vassobia fasciculata (Miers) Hunz. (C. grandiflorum Kuntze)
Witheringia stramoniifolia Kunth (C. stramoniifolium (Kunth) Kuntze)

Çoğu Capsicum türü 2n = 2x = 24'tür. Evcilleştirilmemiş türlerin birkaçı 2n = 2x = 32'dir. Hepsi diploiddir. Capsicum annuum ve Capsicum chinense genomları 2014 yılında tamamlandı. Capsicum annuum genomu yaklaşık 3.48 Gb'dir ve bu onu insan genomundan daha büyük yapar. Biber genomunun% 75'inden fazlası, genom boyunca geniş bir şekilde dağılmış, çoğunlukla Çingene unsurları olan yer değiştirebilir unsurlardan (Transpozon) oluşur.Transpozonların dağılımı, gen yoğunluğu ile ters orantılıdır. Biberin, Solanaceae familyasındaki iki alakalı tür olan hem domates hem de patatesle yaklaşık olarak aynı sayıdaki 34.903 gene sahip olduğu tahmin edilmektedir.

Capsicum türlerinin çoğunun meyvesi, alışık olmayan birinin ağzında güçlü bir yanma hissi (keskinlik veya acılık) oluşturabilen lipofilik bir kimyasal olan kapsaisini (metil-n-vanilil nonenamid) içerir. Çoğu memeli bunu nahoş bulurken kuşlar etkilenmez. Kapsaisin salgısı meyveyi böcekler ve memeliler tarafından tüketilmekten korurken, parlak renkler tohumları dağıtacak kuşları çeker.
Kapsaisin, plasental dokuda (tohumları tutan), iç zarlarda büyük miktarlarda ve daha az ölçüde, bu cinsteki bitkilerin meyvelerinin diğer etli kısımlarında bulunur. Tohumların kendileri herhangi bir kapsaisin üretmez, ancak en yüksek kapsaisin konsantrasyonu tohumların etrafındaki beyaz özde bulunabilir. Keskin (acı) bir biberdeki kapsaisinin çoğu, tohumların tutunduğu meyvenin odacıklarını veya loküllerini bölen iç kaburgaların (septa) epidermisi üzerinde kabarcıklar halinde yoğunlaşır. C. chinense meyvelerinde kapsaisin üretimi üzerine yapılan bir araştırma, kapsaisinoidlerin yalnızca keskin meyvelerin interloküler septasının epidermal hücrelerinde üretildiğini, kabarcık oluşumunun yalnızca kapsaisinoid birikiminin bir sonucu olarak gerçekleştiğini gösterdi.
Meyvede bulunan kapsaisin miktarı oldukça değişkendir ve genetiğe ve çevreye bağlıdır ve neredeyse tüm Capsicum türlerine farklı miktarlarda algılanan acılık verir. Kapsaisin içermeyen en çok bilinen Capsicum, Scoville ölçeğinde sıfır değerine sahip olan, bir Capsicum annuum çeşidi olan dolmalık biberdir. Dolmalık biberlerdeki kapsaisin eksikliği, kapsaisini (ve dolayısı ile acı tadı) ortadan kaldıran resesif bir genden kaynaklanır. Tür içindeki kapsaisin olmayan başka biber çeşitleri de vardır; Dev Marconi, Nefis Tatlılar, Jimmy Nardello, ve İtalyan Kızartmalık biberler.
Acı biber, Kızılderili tıbbında büyük önem taşır ve kapsaisin, modern tıpta temel olarak topikal ilaçlarda dolaşım uyarıcı ve analjezik olarak kullanılır. Daha yakın zamanlarda, genellikle biber gazı olarak bilinen kapsaisin aerosol özütü, kolluk kuvvetleri tarafından bir kişiyi etkisiz hale getirmenin ölümcül olmayan bir yolu olarak veya kişisel savunma amaçlı kullanıldı. Bitkisel yağlarda veya bahçecilik ürünü olarak  biber, bahçecilikte doğal bir böcek ilacı olarak kullanılabilir.
Karabiber benzer bir yanma hissine neden olsa da, karabiberin sebebiyet verdiği yanma hissi farklı bir madde olan piperinden kaynaklanır.

Arslanlar biberi 18.08.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve İzmir için coğrafi işaret almıştır.
Cemele biberi 24.11.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kırşehir için coğrafi işaret almıştır.
Emcelli biberi 14.02.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Manisa için coğrafi işaret almıştır.
Kale biberi 11.02.2010 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Denizli için coğrafi işaret almıştır.
Samandağ biberi 13.09.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Hatay için coğrafi işaret almıştır.
Yenice kırmızı biberi 10.03.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çanakkale için coğrafi işaret almıştır.
Yenişehir biberi 10.03.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Bursa için coğrafi işaret almıştır.
Çermik biberi 12.04.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Diyarbakır için coğrafi işaret almıştır.
İslahiye biberi 05.01.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gaziantep için coğrafi işaret almıştır.

Capsicum pepper factsheet 29 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Purdue Guide to Medicinal and Aromatic Plants
Capsicums: Innovative Uses of an Ancient Crop7 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. History, Botany, Breeding, and Pungency. Purdue University, Indiana, U.S.A.
Solanacaea. International Board for Plant Genetic Resources, Rome, Italy. 1985. 27 Nisan 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Aralık 2007. 
Capsicum and Chillies: Commercial Cultivation  DPI&F Queensland, Australia.

Günümüzün önde gelen bilgisayar donanımı üreticileri:

Bilgisayar kasası üreticileri

Başlıca anakart üreticileri:

Diğer anakart üreticileri:

Başlıca x86 mimarili Merkezî işlem birimi üreticileri:

Mevcut sabit disk sürücüsü üreticilerinin listesi:

Seagate
Toshiba
Western Digital

Not: Bu cihazların içindeki HDD'ler yalnızca yukarıda listelenen dahili HDD üreticileri tarafından üretilmektedir.
Harici sabit disk sürücüsü üreticilerinin listesi:

Birçok şirket SSD üretmektedir ancak çoğu SSD'nin depolama elemanı olan NAND flash aygıtlarının yalnızca birkaç büyük üreticisi var. Beş büyük NAND flash üreticisi şunlardır:

Samsung
SK Group
Sandisk ve Kioxia'dan Flash Forward
Micron
YMTC

2019 itibarıyla aktif olan optik disk sürücüsü üreticilerinin listesi:

Aktif olarak bilgisayar monitörü üreten ve satan şirketlerin listesi:

Ekran kartı üreticilerinin listesi:

Bitki ıslahı, istenen özelliklere sahip tarım ya da süs bitkileri elde etmek için, insan eliyle uygulanan eşleştirme ve seçme yöntemlerine verilen genel isimdir. Doğa koşullarının canlı türlerini seçilime tabi tutmasına benzer şekilde, insanlar da istedikleri özelliklere göre bazı bitkileri seçip diğerlerini eleyerek bitki türlerini bir seçilime tabi tutarlar.

Tohum ıslahı, bir tohumu en yüksek kaliteye çıkartmak ve ondan en yüksek verimi almak için insanın tohum üzerinde melezleme yapması anlamına gelir. Tohum ıslahı, introdüksiyon, seleksiyon ve melezleme yöntemlerini kapsar.
Tohum ıslahının arkasında bir sürü neden yatmaktadır. Değişen iklim koşulları, tohumun taşıyabileceği potansiyel hastalıklar, tohumun zararlı olma ihtimali ve tohumun kalite veya verim bakımından düşük olması tohumun ıslah edilmesine zemin hazırlar. Tohumlar da; insanlara kaliteli ve verimli bitkiler sunmak, sağlıklı bitkiler üretmek, tüketicinin güvenini kazanmak ve tarım sektöründe gelişimler göstermek gibi amaçlarla ıslah edilir.
Tohum ıslahının yapımı çeşitli aşamalardan geçer. İlk olarak erkek bitki, 10 dakika sonra da dişi bitki toprağa ekilir. Melezleme yaparken açmamış çiçeklerin taç yapraklarına ihtiyaç duyulduğundan bu yapraklar özenle seçilerek elle toplanır. Bu olayın adı tarım literatüründe “emaskülasyon” olarak geçer. Bu aşamadan sonra içinde polen barındıran erkek organlar dişi organlara zarar vermeyecek bir şekilde alınır. Emaskülasyon aşamasından 1 gün sonra erkek organlardaki polenler dişi organa yapıştırılır ve böylece tohumun ıslahı gerçekleşir. Bütün bu işlemler bitkide tozlaşma olmaması için serada gerçekleşir ve bitkilerin güvenliği bu şekilde sağlanır.

Doğal seçilim
Klonal seleksiyon

Bostan (Farsça: بوستان Būstān), sebze, meyve, meyve ağacı, çalı ya da çiçek bitkileri yetiştirilen yerlere verilen isimdir.
Bahçe ya da bostan, sulanabilir veya sulanmayan arazilere kurulabilir. Bahçe kurulurken, içine dikileceği bitkilerin zamanında gelişip büyüyebilmeleri için, önce toprak işlenir. Daha sonra da bahçenin etrafı, içindekiler zarar görmesin diye duvar, ağaç ya da tel çitlerle çevrilir. Bahçeler genellkile su altı arazilere kurulur. Su altı olmayan, diğer bir ifade ile, kurak arazilere kurulanlara ise "deşduvan" denmektedir. Deşduvanlarda yetişen sebze ve meyveler sulak alanlarda yetişenlere göre biraz küçük olur ancak yetştirilireken sebze ve meyve bitkilerine hiçbir kimyasal gübre ve ilaç verilmeden kendiliğinden yetiştiğinden daha lezzetli olduğu söylenir. Ayrıca bazı yörelerde "Bostan" halk arasında "Karpuz" anlamına da gelir.

Ekilebilir arazi
Limonluk binası
Sebze bahçesi
Çiftlik
Sera
Fide
Hasat
Hayvancılık
Ekincilik
Plantasyon
Tarla

Botanik bahçesi, çeşitli bitkilerin toplanması, yetiştirilmesi, sergilenmesi ve korunması amacıyla yapılmış özel bir bahçe çeşididir. Farklı bitki türleri bilimsel isimleri ile sergilenir. Bahçelerde "kaktüsler", "sukulentler" veya "dünyanın belirli bir bölgesinden gelen bitkiler" gibi kategorilere ayrılmış özel bitki koleksiyonları olabilir. Tropikal veya egzotik bitkilerin sergilenmesi için bahçelerde seralar ve gölgelikler bulunabilir. Bahçe içerisinde ziyaretçiler için turlar, eğitim gösterimleri, sanat sergileri, açık havada tiyatro ve müzik performansları gibi eğlendirici aktivite çeşitleri sunulur.
Botanik bahçeleri genellikle üniversiteler ya da bilimsel araştırma organizasyonları tarafından işletilir ve sıklıkla bitki örnekleri herbaryumlarda kayıt altına alınır. Dünya genelinde yaklaşık 1800 botanik bahçesini yılda ortalama 300 milyon kişi ziyaret etmektedir.

Botrytis cinerea, birçok bitki türünü etkileyen nekrotrofik bir mantardır, ancak en dikkat çekici konukçuları şaraplık üzümlerdir. Bağcılıkta, yaygın olarak "botrytis salkım çürümesi" olarak bilinir. Yararlı formuna ise asil çürüme denir; Hortikültürde, genellikle "gri küf" olarak adlandırılır.
Mantar üzümlerde iki farklı enfeksiyon türüne yol açar. Birincisi, gri çürüme, sürekli ıslak veya nemli koşulların sonucudur ve genellikle etkilenen salkımların kaybıyla sonuçlanır. İkincisi, asil çürüme, daha kuru koşulların daha ıslak koşulları takip etmesiyle oluşur ve Sauternes, Tokaji'nin Aszú'su veya Grasă de Cotnari gibi belirgin tatlı şaraplarla sonuçlanabilir. Tür adı Botrytis cinerea, Latincede "kül gibi üzümler" anlamına gelen kelimeden türetilmiştir; şiirsel olmasına rağmen, "üzümler" mantar sporlarının konidioforları üzerinde kümelenmesini ifade eder ve "küller" sadece sporların toplu haldeki gri rengini ifade eder. Mantar genellikle anamorf (eşeysiz form) adıyla anılır, çünkü eşeyli faz nadiren görülür. Teleomorf (eşeyli form) bir askomiset olan Botryotinia fuckeliana'dır, aynı zamanda Botryotinia cinerea olarak da bilinir (taksonomi kutusuna bakınız).

"Botrytis", "üzüm" anlamına gelen Antik Yunanca botrys (βότρυς) kelimesinden türemiştir ve hastalık anlamına gelen Neo-Latince -itis eki ile birleştirilmiştir. Botryotinia fuckeliana, mikolog Heinrich Anton de Bary tarafından bir başka mikolog olan Karl Wilhelm Gottlieb Leopold Fuckel'in onuruna adlandırılmıştır. Cinsel aşamanın eş anlamlıları şunlardır:

Botrytis fuckeliana N.F. Buchw., (1949)
Botrytis gemella (Bonord.) Sacc., (1881)
Botrytis grisea (Schwein.) Fr., (1832)
Botrytis vulgaris (Pers) Fransızca, (1832)
Haplaria grisea Link, (1809)
fuckeliana de Bary
Phymatotrichum gemellum Bonord., (1851)
Polyactis vulgaris Pers., (1809)
Sclerotinia fuckeliana (de Bary) Fuckel, (1870)

Gri küf hastalığı, ılıman ve subtropikal bölgelerde bulunan 200'den fazla dikotiledon bitki türünü ve birkaç monokotiledon bitkiyi ve potansiyel olarak binin üzerinde türü etkiler. Bu hastalığın hem tarlada hem de serada yetiştirilen ürünlerde ciddi ekonomik kayıplara neden olabilir. Etken madde Botrytis cinerea olgun veya yaşlı dokuları, hasattan önce bitkileri veya fideleri enfekte edebilir. Bu patojen tarafından enfekte olan çok çeşitli konakçılar vardır; bunlar arasında protein bitkileri, lif bitkileri, yağ bitkileri ve bahçe bitkileri bulunur. Bahçe bitkileri arasında sebzeler (örneğin nohut, marul, brokoli ve fasulye) ve küçük meyve bitkileri (örneğin üzüm, çilek, ahududu ve böğürtlen) bulunur; bunlar gri küf tarafından en çok etkilenen ve tahrip olanlardır. Etkilenen bitki organları arasında meyveler, çiçekler, yapraklar, depolama organları ve sürgünler bulunur.

Belirtiler bitki organları ve dokularına göre değişir. B. cinerea, yumuşak meyve ve yapraklarda çökmüş ve suya batmış bir görünüme sahip olan yumuşak bir çürüklüktür. Gelişmemiş meyvelerde kahverengi lezyonlar yavaşça gelişebilir. Gri küfle enfekte olmuş dallar geri ölür. Çiçekler, gelişmekte olan ve olgun meyvelerde sırtlanma gibi meyve düşmesine ve yaralanmalara neden olur. Belirtiler, mantarın bitkiyi çürütmeye başladığı yara bölgelerinde görülür. Kadifemsi görünümlü gri kütleler, bitki dokularındaki konidiler olup bitki patojeninin bir işaretidir. Bu konidiler, büyüme mevsimi boyunca bitkiyi ve çevresindeki konukçuları enfekte etmeye devam edecek olan aseksüel sporlardır ve bu da bunu bir polisiklik hastalık haline getirir.
Bitkiler bir patojen saldırdığında lokalize lezyonlar üretebilir. Oksidatif bir patlama, aşırı duyarlı tepki (HR) adı verilen aşırı duyarlı hücre ölümüne neden olur. Bu yumuşak çürüme, kolonizasyona yardımcı olmak için HR'yi tetikleyebilir. Nekrotrofik bir patojen olan Botrytis cinerea, patojenitesi veya hastalığa neden olma yeteneği için ölü dokuyu kullanır. Duyarlı bitkiler, B. cinerea'ya karşı korunmak için HR'yi kullanamazlar.

Botrytis cinerea, gri, dallanan ağaç benzeri konidiyoforlar üzerinde taşınan bol miktarda hiyalin konidya (eşeysiz sporlar) ile karakterizedir. Mantar ayrıca eski kültürlerde hayatta kalma yapıları olarak oldukça dirençli sklerotlar üretir. Sklerotlar veya sağlam miselyumlar olarak kışı geçirir, her ikisi de ilkbaharda çimlenerek konidyoforlar üretir. Rüzgar ve yağmur suyuyla dağılan konidyalar yeni enfeksiyonlara neden olur. B. cinerea yaz mevsimi boyunca eşeysiz bir döngü gerçekleştirir.
Farklı suşlar önemli genetik çeşitlilik göstermektedir.
Gliocladium roseum, B. cinerea'nın mantar parazitidir.
Hipotez protein BcKMO'nun büyüme ve gelişmeyi olumlu şekilde düzenlediği gösterildi. Ökaryotlardaki kinurenin 3-monooksijenaz kodlayan gene büyük bir benzerlik gösterdi.
Genin aşırı ifadesiatrB, transkripsiyon faktörü mrr1'in değiştirilmiş versiyonlarını üretir ve bu da çoklu fungisit direnci MDR1 fenotipi olarak bilinir. Daha da yüksek bir aşırı ifade, kısmen aşağıdakilerden oluşan mrr1 üretir Δ497V/L, daha fazla anilinopirimidin ve fenilpirol direncine sahip MDR1h fenotipleri üretir.

Gri küf, 65–75 °F (18–24 °C) arasındaki nemli, rutubetli ve sıcak çevre koşullarını tercih eder. Sıcaklık, bağıl nem ve ıslaklık süresi, miselyum veya konidiyum aşılaması için elverişli bir ortam üretir. Bitki üretim seraları gibi kontrollü ortamlar, patojen B. cinerea'nın yayılmasını ve gelişimini destekleyen nem ve yüksek sıcaklıklar sağlar .
Bitki yaprak yüzeylerindeki durgun su, sporların çimlenmesi için bir yer sağlar. Nemli koşullar, uygunsuz sulama uygulamasından, bitkilerin birbirine çok yakın yerleştirilmesinden veya seranın yapısının verimli havalandırma ve hava akışına izin vermemesinden kaynaklanabilir. Geceleri havalandırma, gri küf oluşumunu önemli ölçüde azaltır.
Melanize sklerotium, B. cinerea'nın toprakta yıllarca yaşamasını sağlar. Sklerotium ve eşeysiz konidia sporları patojenin yaygın enfeksiyonuna katkıda bulunur.
Gri küfün iyi performans göstermesi için düşük bir pH tercih edilir. B. cinerea, oksalik asit gibi organik asitler salgılayarak çevresini asitleştirebilir. Çevresini asitleştirerek hücre duvarı parçalayıcı enzimler (CWDE'ler) güçlendirilir, bitki koruma enzimleri inhibe edilir, stoma kapanması düzensizleştirilir ve pH sinyali, patogenezini kolaylaştırmak için aracılık edilir.

Ana madde: Asil çürüme
"Asil çürüme" (Fransızca pourriture noble veya Almanca Edelfäule) olarak bilinen Botrytis enfeksiyonunda, mantar üzümlerden suyu çekerek şekerler, meyve asitleri ve mineraller gibi daha yüksek oranda katı madde bırakır. Bu, daha yoğun, konsantre bir son ürünle sonuçlanır. Şarabın genellikle hanımeli aroması ve damakta acı bir bitişe sahip olduğu söylenir.
Başlangıçta doğanın neden olduğu belirgin bir fermantasyon süreci, jeoloji, iklim ve belirli hava koşullarının birleşimi, hasat için üzümün yeterli kısmını bozulmadan bırakırken yararlı mantarın belirli bir dengesini sağlamıştır. Chateau d'Yquem, büyük ölçüde bağın asil çürümeye yatkınlığı nedeniyle tek Premier Cru Supérieur Sauternes'dir.
Botrytis, şarap yapımında fermantasyon sürecini karmaşıklaştırır. Botrytis, mayayı öldüren ve genellikle şarap yeterli alkol seviyeleri biriktirmeden önce fermantasyonun durmasına neden olan bir mantar önleyici bileşik üretir.
Botrytis salkım çürümesi, şarap endüstrisi için büyük kayıplara neden olan B. cinerea'nın neden olduğu üzümlerde görülen bir diğer rahatsızlıktır. Meyve setinde her zaman bulunur, ancak salkım çürümesi enfeksiyonunun başlaması için bir yara gerekir. Yaralar böceklerden, rüzgardan, kazara hasardan vb. kaynaklanabilir. Botrytis salkım çürümesini kontrol etmek için piyasada çok sayıda mantar ilacı mevcuttur. Genellikle bunlar çiçeklenme, salkım kapanması ve veraison döneminde uygulanmalıdır (en önemlisi çiçeklenme uygulamasıdır). Bazı şarap üreticilerinin Alman fermantasyon yöntemini kullandıkları ve üzümlerinde %5 salkım çürümesi oranı olmasını tercih ettikleri ve üzümleri normalden bir hafta daha uzun süre asmada tuttukları bilinmektedir.

Botrytis cinerea birçok başka bitkiyi de etkiler.

Çilek ve soğanlı ürünler gibi yumuşak meyvelerde ekonomik olarak önemlidir. Şaraplık üzümlerin aksine, etkilenen çilekler yenilebilir değildir ve atılır. Çilek tarlalarında enfeksiyonu en aza indirmek için, yapraklar ve meyveler arasında nem hapsolmasını önlemek için meyvelerin etrafında iyi havalandırma önemlidir. Kontrollü çalışmalarda bir dizi bakterinin B. cinerea'ya karşı doğal antagonistler olarak hareket ettiği kanıtlanmıştır.

Sera yetiştiriciliğinde Botrytis cinerea'nın domateslerde önemli hasara neden olduğu bilinmektedir.
Enfeksiyon ayrıca ravent, kardelen, beyaz çayır köpüğü, batı köknarı, Douglas köknarı, kenevir ve Lactuca sativa'yı da etkiler. B. cinerea'ya karşı UV-C tedavisi Vàsquez ve diğerleri tarafından 2017'de araştırılmıştır. Bunun fenilalanin amonyak-liyaz aktivitesini ve fenolik üretimini artırdığını bulmuşlardır. Bu da L. sativa'nın duyarlılığını azaltır. Potasyum bikarbonat bazlı mantar ilacı kullanılabilir.

Üzümlerde bulunan Botrytis cinerea küfü, yatkınlığı olan kişilerde görülen solunum yolu alerjik reaksiyonu olan nadir bir hipersensitivite pnömonisi türü olan "bağcı akciğeri"ne neden olabilir.

Botrytis cinerea sadece bitkileri enfekte etmekle kalmaz, aynı zamanda birçok mikovirüse de ev sahipliği yapar (tablo/resme bakınız).
Mikoviral enfeksiyona bağlı olarak semptomsuzdan hafif etkiye veya patojenitede azalma, miselyum, sporülasyon ve sklerot üretiminin büyümesi/baskılanması, anormal koloni sektörlerinin oluşumu (Wu ve diğerleri, 2010) ve virülans gibi daha şiddetli fenotipik değişikliklere kadar çeşitli fenotipik değişiklikler gözlemlenmiştir.

Botrytis cinerea, kültürel, kimyasal ve biyolojik uygulamalarla yönetilebilir.
Gri küf çürümesine karşı dirençli türler yoktur. Gri küf, meyve çürümesi miktarını azaltmak için gübre uygulamalarının miktarı ve zamanlamasının izlenmesiyle kültürel olarak kontrol edilebilir. Aşırı azot uygulaması, verimi artırmazken hastalık sıklığını artıracaktır.
Dik veya yoğun büyüme alışkanlığına sahip çeşit

Brix derecesi (° Bx sembolü), sulu bir çözeltideki çözünmüş şeker derecesidir. Sadece su ve çözünmüş şekerden oluşan bir çözeltide bir derece Brix yaklaşık olarak 10 g/l şekere denk gelmektedir.  Eğer çözelti saf sakkaroz dışında çözünmüş başka katılar içeriyorsa, o zaman ° Bx yalnızca çözünmüş katı içeriğine temsil eder. Brix derecesi geleneksel olarak şarap, meyve suyu, akçaağaç şurubu ve bal endüstrilerinde kullanılır. Refraktometre veya hidrometre yardımı ile ölçülebilir.
Bir şeker çözeltisi refraktometre veya hidrometre ile ölçüldüğünde, sonucun tabloya girilerek elde edilen ° Bx değeri, numunede çözünen kuru katı miktarını temsil eder. Ancak bu nadiren böyledir. Örneğin üzüm suyu (şıra) az miktarda sükroz, ancak glikoz, fruktoz, asitler ve diğer maddeleri içerir. Bu gibi durumlarda, ° Bx değeri, toplam şeker içeriğine iyi bir yaklaşımı temsil edebilir.
Alkol, sudan daha yüksek kırılma indisine sahiptir. Sonuç olarak, fermentasyon başladıktan sonra bir şeker çözeltisi üzerinde yapılan bir refraktometre ölçümü, o anda çözeltide bulunan gerçek katı içeriğinden daha yüksek bir okuma ile sonuçlanacaktır. Hidrometre kullanarak, özgül ağırlığa dayalı Brix ölçümleri de fermantasyondan etkilenir; etanol sudan daha az yoğun olduğu için, bir etanol / şeker / su çözeltisi düşük bir Brix okuması ile sonuçlanacaktır. Aynı çözünmüş şeker miktarına sahip, farklı alkol dereceli çözeltiler, farklı Brix derecesine sahip olurlar.

Brix derecesi, mucidi, Alman mühendis ve matematikçi Adolf Ferdinand Wenceslaus Brix'in (1798-1870) adını almıştır. 1800'lerin başlarında, Adolf Brix, içerdiği sakkaroz mikrarı bilinen saf sükroz çözeltileri hazırlayarak, özgül ağırlıklarını ölçtükten sonra, kütle ile ölçülen özgül ağırlığa göre yüzde sakkaroz tablosu hazırladı.

Plato ölçeği
Bira ölçümü

Tütsü veya buhur, eski Türkçe tütsüg (duman çıkaran nesne) sözcüğünden evrilmiştir.
Tütsü, yanarken kokulu dumanı bertaraf eden aromatik biyotik bir malzemedir. Terim, ürettiği aroma yerine malzemenin kendisini ifade eder. Tütsü astetik nedenlerle, terapide, meditasyonda ve törende kullanılır. Ayrıca basit bir deodorant veya böcek savar olarak da kullanılabilir.
Tütsü aromatik bitki materyallerinden oluşur ve sıklıkla uçucu yağlarla birleştirilir. Tütsü tarafından alınan formlar, temel kültür ile farklılık gösterir ve teknolojideki ilerlemeler ve yanan nedenlerin artan çeşitliliği ile değişmiştir. Tütsü genellikle iki ana türe ayrılır: "dolaylı yanma" ve "doğrudan yanma". Dolaylı yanma tütsü (veya "yanmayan tütsü") kendi başına yanma yeteneğine sahip değildir ve ayrı bir ısı kaynağı gerektirir. Doğrudan yanan tütsü (veya "yanıcı tütsü") direkt olarak bir alevle yanar ve daha sonra parıltılı bir kor bırakarak parlar. Doğrudan yanan tütsü, bir bambu çubuk etrafında oluşan veya koni şeklinde ekstrüzyon yapılan bir macundur.
Günümüzde birçok doğal bitki tütsü olarak kullanılmaktadır. Tarçın ağacının kabukları, kahve çekirdekleri, okaliptüs yaprakları, kurutulmuş gül yaprakları, ardıç ağacının dalları, defne yaprağı, üzerlik (peganum harmala) tohumları, lavanta ve adaçayı tütsü olarak kullanılan bitkilere örnek olarak verilebilir. Kokuların insanların duygusal ve fizyolojik durumları üzerinde farklı etkileri olduğu düşünülmektedir. Örneğin defne yaprağındaki liflerin yanması ile oluşan dumanın zihni sakinleştirici özelliği bulunduğu öne sürülmektedir ve kaygı, endişe, stres durumlarında kişinin rahatlamasına yardımcı olabilir. Tarçın kabuklarından yapılan tütsünün ise iştah açıcı özelliğinin yanı sıra zihinsel aktivasyonların artmasına ve kan basıncının dengelenmesine katkı sağladığı düşünülmektedir.

 Wikimedia Commons'ta tütsü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Buğday (Triticum aestivum), Triticum cinsine bağlı bütün dünyada ıslahı yapılmış tek yıllık otsu bitki türüdür.
Besleyici tahılı, dünyanın birçok yerinde günlük kalorik alımın önemli bir kısmına katkıda bulunur, örneğin Mısır ve Türkiye'de %40-50 ve İngiltere'de %20dir.
Değişik araştırmacıların yaptıkları araştırmaların ışığında buğdayın gen merkezi olarak Güney Türkmenistan, Anadolu, Batı İran ve Kafkasya kabul edilir. Buğday ilk olarak 16. yüzyılda İspanyol misyonları aracılığıyla Kuzey Amerika'ya ulaştı.
Karasal iklimi tercih eder. Buğday; un, yem üretilmesinde kullanılan temel bir besin maddesidir. Kabuğu ayrılabileceği gibi kabuğu ile de öğütülebilir. Buğday aynı zamanda çiftlik hayvanları için bir yem maddesi olarak da yetiştirilmektedir. Hasattan sonra atık ürün olarak saman balyası çıkar. Enerji miktarı 1.18'dir.

Sınıflandırmada ilk ele alınan bitki buğdaydır. Sınıflandırmada önce başak özellikleri dikkate alınmıştır. Kılçıklılık, kılçıksızlık, kavuz rengi, dane rengi ele alınan ilk kriterler olmuştur. Daha sonraları başak sıklığı buğdayların sınıflandırılmasında rol oynamıştır. Rusya taksonomistleri buğdayları sınıflandırmak için ekotipler ve biyotipler üzerinde durmuşlardır. Ekotip ve biyotiplerin sınıflandırılması morfolojik karakterlere göre olmuştur.  Stoloji alanındaki ilerlemeler sonucu, buğdayların sınıflandırılması kromozom sayılarına göre yapılmaya başlamıştır. Kromozom sayıları sonucu buğdayların genom sayıları ve genom formülleri üzerinde durulmuştur. Kromozom sayıları ve genom formüllerine göre yapılan sınıflandırmalarda buğdaylar üç gruba ayrılır:

Diploid grup (AA)= kaplıca grubu
Tetraploid grup (AABB) = makarnalık buğdaylar grubu
Hekzaploid grup (AABBDD) = ekmeklik buğdaylar grubu
Her grubun da yabani formları, kavuzlu ve çıplak kültür formları vardır.
Tür ve alttür üzerindeki çalışmalar sonucunda tetraploid ve hekzaploid gruptaki bütün buğdaylar tek tür altında toplanmıştır. Daha önce tür kabul edilen buğdaylar ise çeşit grupları haline sokulmuştur. Son olarak kromozom sayılarına göre buğdaylar, diploid ve alloploid olarak iki grupta toplanmıştır. Diploid buğdayların en önemlisi Triticum monococcum’dur. Alloploid buğdaylardan 2n= kromozomlu Triticum aestivum en önemli türleridir.

Triticum aestivum türünde 2 tanımlı alt tür ve birçok varyete bulunur:

Triticum aestivum aestivum
Triticum aestivum spelta

Buğdaygiller
Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi
Uluslararası buğday üretimi istatistikleri
Buğday gluteni
Buğday unu
Kavuzlu buğday
Buğday çimi
Ekmeklik buğday

Büyük Fransız Şarap Hastalığı, 19. yüzyılın ortalarında Fransa'daki birçok üzüm bağını yok eden ve şarap endüstrisini mahveden ciddi bir hastalıktı. Kuzey Amerika'da ortaya çıkan ve 1850'lerin sonlarında Atlantik'in ötesine taşınan bir yaprak biti tarafından meydana getirildi. Yaprak bitinin gerçek cinsi hala tartışılıyor, ancak büyük ölçüde asma biti (grape phylloxera) olarak bilinen Daktulosphaira vitifoliae türü olduğu düşünülüyor. Fransa'nın en kötü etkilenen ülke olduğu düşünülürken, küllenme diğer Avrupa ülkelerindeki üzüm bağlarına da büyük zarar verdi.
Filoksera yaprak bitinin Avrupa'ya nasıl getirildiği hala tartışılmaktadır: Amerikan asmaları, aşılama denemeleri ve deneyler gibi nedenlerle, salgın hastalık olasılığı dikkate alınmadan daha önce birçok kez Avrupa'ya götürülmüştü. Filoksera'nın 1858 civarında geldiği düşünülürken, ilk olarak Fransa'da, eski Languedoc bölgesinde 1863'te kaydedildi. Bazıları, filoksera gibi zararlıların getirilmesinin, okyanusta daha hızlı bir yolculuk sağlayan ve dolayısıyla Filoksera gibi zararlıların yolculuktan sağ çıkmasına izin veren buharlı gemilerin icadından sonra sorunun ortaya çıktığını ileri sürmektedir.
Sonunda, Jules-Émile Planchon'un filoksera'yı hastalığın nedeni olarak keşfetmesinin ve Charles Valentine Riley'nin Planchon'un teorisini doğrulamasının ardından, iki Fransız şarap üreticisi Leo Laliman ve Gaston Bazille, Avrupa asmalarının filoksera'ya duyarlı olmayan dirençli Amerikan anaçlarına aşılanmasını önerdiler. Fransız şarap üreticilerinin çoğu bu fikirden hoşlanmasa da, birçoğu başka seçenek bulamadı. Yöntemin etkili bir çözüm olduğu kanıtlandı. Kaybedilen birçok bağın "Yeniden Oluşturulması" yavaş bir süreçti, ancak sonunda Fransa'daki şarap endüstrisi göreceli olarak normale dönebildi.

Fransa'daki hasarın merkezi kaynağı olan yaprak biti, ilk olarak 16. yüzyılda Fransız sömürgeciler tarafından Florida'da Avrupa asması Vitis vinifera'nın yetiştirilmesinin ardından fark edildi. Bu plantasyonlar başarısızlıkla sonuçlandı ve daha sonra ilgili asma türleriyle yapılan deneyler de başarısız oldu, ancak bu başarısızlıkların nedeni Fransız sömürgeciler için bir gizem gibi görünüyordu. Bugün, bu erken üzüm bağlarının başarısızlığa uğramasına neden olanın Kuzey Amerika üzüm filokserasının bir türü olduğu biliniyor; filokseranın enjekte ettiği zehir, Avrupa asma çeşitleri için hızla ölümcül olan bir hastalığa neden oluyor. Yaprak bitleri, büyük sayılarına ve o dönemde Amerika'da başarılı bir şekilde bir bağ kurma baskısına rağmen, başlangıçta sömürgeciler tarafından fark edilmedi.
Yerleşimciler arasında, vinifera çeşidi olan Avrupa asmalarının Amerikan topraklarında yetişemeyeceği yaygın bir bilgi haline geldi ve yerli Amerikan bitkileri yetiştirmeye başladılar ve bu yerli asmaların plantasyonlarını kurdular. İstisnalar vardı; yaprak bitleri oraya ulaşmadan önce Kaliforniya'da vinifera plantasyonları kurulmuştu.

Birçok bağın başarısızlığına yol açan hastalığın olası nedeni olarak filokseranın neden göz ardı edildiğine dair birkaç teori öne sürülmüştür; bunların çoğu böceğin beslenme davranışı ve köklere saldırma şekliyle ilgilidir. Üzüm filokserasının hortumunda ölümcül zehrini enjekte ettiği bir zehir kanalı, hem de asma özsuyunu ve besinleri aldığı bir beslenme borusu bulunur. Zehirden gelen toksin asmanın kök yapısını aşındırdıkça özsu basıncı düşer ve bunun sonucunda filoksera hızla beslenme borusunu geri çeker ve başka bir besin kaynağı arar. Bu nedenle, hastalıklı ve ölmekte olan bir asmayı kazıp çıkaran hiç kimse bitkinin köklerine yapışmış filoksera bulamaz.

Avrupalılar birkaç yüzyıl boyunca topraklarında Amerikan asma ve bitkileriyle deneyler yaptılar. Birçok çeşidi zararlıların taşınması ve ilgili sorunlar olasılığı göz ardı edilerek Amerika'dan düzenleme yapılmadan ithal edildi. 1860'larda Filoksera'yı tanımlayan Fransız biyolog Jules-Emile Planchon, Amerikan asma ve bitkilerinin Avrupa'ya transferinin yaklaşık 1858 ile 1862 arasında büyük ölçüde arttığını ve yanlışlıkla Filoksera'yı 1860 civarında Avrupa'ya getirdiğini ileri sürdü. Diğerleri yaprak bitinin Fransa'ya 1863 civarına kadar girmediğini söylüyor. Buharlı gemilerin gelişi bir etken olabilir: yelkenli gemilerden daha hızlı oldukları için Filoksera daha kısa okyanus yolculuğunda hayatta kalabildi.

Fransa'da Phylloxera'nın ilk bilinen belgelenmiş saldırısı, 1863'te eski Languedoc eyaletinin Gard bölümündeki Pujaut köyündeydi. Oradaki şarap üreticileri, tıpkı Amerika'daki Fransız sömürgecilerin fark etmediği gibi, yaprak bitlerini fark etmediler, ancak asmalarına zarar veren gizemli hastalığı fark ettiler. Bu şarap üreticilerinin hastalıkla ilgili tek açıklaması, "onlara üzücü bir şekilde tüberkülozu hatırlattığı"ydı. Hastalık hızla Fransa'nın her yerine yayıldı, ancak hastalığın nedeninin belirlenmesi birkaç yıl sürdü.

Fransız asmalarının ve üzüm bağlarının %40'tan fazlası 1850'lerin sonundan 1870'lerin ortasına kadar geçen 15 yıllık bir süre içinde harap oldu. Fransız ekonomisi bu felaketten çok kötü etkilendi: birçok işletme kaybedildi ve şarap endüstrisindeki ücretler yarıdan da aza düştü. Ayrıca Cezayir ve Amerika gibi yerlere göçte de dikkat çekici bir eğilim vardı. Ucuz kuru üzüm ve şeker şaraplarının üretimi, yerel endüstride felaketten sonra bile devam etme tehdidi oluşturan çeşitli sorunlara yol açtı. Fransız ekonomisine verilen zararın 10 milyar Frank'ın biraz üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Hastalığın nedenine ilişkin araştırmalar, 1868 yılında Pujaut yakınlarındaki Roquemaure'deki üzüm yetiştiricilerinin Montpellier'deki tarım topluluğundan yardım istemeleriyle başladı. Topluluk, botanikçi Jules Émile Planchon, yerel yetiştirici Felix Sahut ve topluluk başkanı Gaston Bazille'den oluşan bir komite atadı. Sahut kısa süre sonra ölmekte olan asmaların köklerinin bitkilerden özsu emen "bitlerle" istila edildiğini fark etti. Komite yeni böceğe Rhizaphis vastatrix adını verdi. Planchon, Fransız entomologlar Victor Antoine Signoret ve Jules Lichtenstein'a (Planchon'un kayınbiraderi) danıştı. Signoret, meşe yapraklarını etkileyen Phylloxera quercus'a benzerliği nedeniyle böceğin adının Phylloxera vastatrix olarak değiştirilmesini önerdi.
1869'da İngiliz böcek bilimci John Obadiah Westwood, 1863 civarında İngiltere'de üzüm yapraklarına musallat olan böceğin, Fransa'da üzüm asmalarının köklerine musallat olan böcekle aynı olduğunu öne sürdü. Yine 1869'da Lichtenstein, Fransız böceğinin, 1855'te Amerikalı böcek bilimci Asa Fitch tarafından tanımlanan ve Pemphigus vitifoliae adını verdiği bir Amerikan "asma biti" olduğunu öne sürdü. Ancak bu önerilerde bir sorun vardı: Fransız üzüm bitlerinin yalnızca asmaların köklerini istila ettiği biliniyordu, oysa Amerikan üzüm bitlerinin yalnızca yapraklarını istila ettiği biliniyordu.
İngiltere doğumlu Amerikalı böcek bilimci Charles Valentine Riley, Fransa'daki salgınla ilgili haberleri takip ediyordu. Signoret'ye Amerikan üzüm biti örnekleri gönderdi ve Signoret bunların – 1870'te Fransa-Prusya Savaşı sırasında Paris'te kuşatma altındayken – gerçekten de Fransız üzüm bitleriyle aynı olduğu sonucuna vardı. Bu arada, Planchon ve Lichtenstein, hastalıklı yaprakları olan asmalar buldular; bu yapraklardan sağlıklı asmaların köklerine aktarılan bitler, diğer Fransız üzüm bitlerinin yaptığı gibi, asmaların köklerine yapıştı. Yine 1870'te Riley, Amerikan üzüm bitlerinin, böceklerin zarar verdiği Amerikan üzüm asmalarının köklerinde kışladığını, ancak Fransız asmalarındakinden daha az zarar verdiğini keşfetti. Riley, Planchon ve Lichtenstein'ın deneyini Amerikan üzüm asmaları ve Amerikan üzüm bitleri kullanarak tekrarladı ve benzer sonuçlar elde etti. Böylece Fransız ve Amerikan üzüm bitlerinin özdeşliği kanıtlandı.
Yine de, üç yıl boyunca, Fransa'daki güçlü çoğunluk, Filoksera'nın asma hastalığının nedeni olmadığını; bunun yerine, zaten hasta olan asmaların Filoksera ile istila edildiğini savundu. Dolayısıyla, onların görüşüne göre Filoksera, yalnızca bulunması gereken "gerçek" hastalığın bir sonucuydu. Buna rağmen, Riley, Filoksera'ya özellikle dirençli Amerikan üzüm çeşitlerini keşfetmişti ve 1871'de Fransız çiftçiler bunları ithal etmeye ve Fransız asmalarını Amerikan anaçlarına aşılamaya başladılar. (Leo Laliman, 1869 gibi erken bir tarihte Amerikan asmalarının ithal edilmesini önermişti, ancak Fransız çiftçiler geleneksel çeşitlerinden vazgeçmeye isteksizdi. Gaston Bazille daha sonra geleneksel Fransız asmalarının Amerikan anaçlarına aşılanmasını önerdi.) Ancak, Amerikan asmalarının ithal edilmesi sorunu tamamen çözmedi: bazı Amerikan üzüm çeşitleri Fransa'nın tebeşirli topraklarında zorlandı ve filoksera hastalığına yenik düştü. Deneme yanılma yoluyla, tebeşirli topraklara dayanabilen Amerikan asmaları bulundu. Bu arada, entomologlar filokseranın garip yaşam döngüsünü çözmek için çalıştılar ve bu proje 1874'te tamamlandı.

Birçok yetiştirici sorunu çözmek için kendi yöntemlerine başvurdu. Kimyasallar ve böcek ilaçları işe yaramadı. Çaresizlik içinde bazı yetiştiriciler her asmanın altına kurbağalar yerleştirdi ve diğerleri kümes hayvanlarının böcekleri yemeleri umuduyla serbestçe dolaşmasına izin verdi. Bu yöntemlerin hiçbiri başarılı olmadı.
Missouri eyaletinin entomologu Charles Valentine Riley, Planchon'un teorisini doğruladıktan sonra, iki Fransız şarap üreticisi Leo Laliman ve Gaston Bazille, her ikisi de vinifera asmalarının aşılama yoluyla yaprak bitlerine dayanıklı Amerikan asmalarıyla birleştirilebilmesi durumunda sorunun çözülebileceği olasılığını öne sürdüler. Thomas Volney Munson'a danışıldı ve aşılama için yerli Teksas anaçları sağlandı. Munson'un rolü nedeniyle, Fransız hükûmeti 1888'de kendisine Fransız Legion of Honor Chevalier du Mérite Agricole nişanını vermek üzere, Teksas'a bir heyet gönderdi.

Neosho, Missouri'den bir diğer bağcı Hermann Jaeger de Fransız bağlarının kurtarılmasında önemli rol oynadı. Missouri eyalet böcek bilimcisi George Hussman ile çalışan Jaeger, zararlıya karşı dirençli asmalar yetiştirmişti. Gerçekten

Cam yünü, bir ısı yalıtımı malzemesidir ve pek çok yerde kullanılır. Kullanımına göre boyut ve yoğunlukta değişiklikler olabilir.
Değişik kaplama malzemeleri, şilte, levha, boru ve dökme şeklinde kullanılır. Akustik düzenleme sağlar. Sıcak ve rutubetten etkilenmez. Zamanla bozulmaz, çürümez, küf tutmaz, korozyon ya da paslanma yapmaz, böcekler tarafından tahrip edilemez bir malzemedir.

Eritilmiş camdan elde edilen ısı ve ses yalıtımında kullanılan, bükülebilir, kolayca alev almayan cam lifleridir. Geniş kullanım alanı bulunmaktadır.

Dış duvarlarda, betonarme elemanların içinde,
İç bölme ve komşu duvarlarda,
Merdiven ve asansör boşluklarına bitişik duvarlarda,
Her türlü ahşap oturtma çatılarda, metal/sandviç çatılarda,
Ahşap karkas binaların içten ısı/ses yalıtımı uygulamalarında vb. alanlarda kullanılır.

Yumuşak, esnek, boşluklu bir yapıdadır. Genellikle rengi sarıdır. Ama başka çeşit renklerde olabilir.

Cam elyafı

Catering, uzak bir yer veya otel, hastane, pub, uçak, kruvaziyer, park, film sitesi veya stüdyo, çekim yeri veya etkinlik mekanı gibi bir yerde yemek servisi sağlama işidir. Bir seyyar yemek şirketi olan mobil catering, amaca yönelik olarak tasarlanmış bir taşıt, araba veya kamyondan doğrudan yiyecekler sunmaktadır. Mobil catering, açık hava etkinliklerinde (konserler gibi), işyerlerinde ve şehir merkezindeki iş merkezlerinde yaygındır. Bir düğün hazırlayıcısı düğün partisine yiyecek sağlar. Düğün hazırlığı bağımsız olarak kiralanabilir ya da mekan tarafından tasarlanan bir paketin parçası olabilir.
Ticari gemiler genellikle Catering Görevlilerini, özellikle de feribotları, yolcu gemilerini ve büyük kargo gemisini taşırlar. Aslında, "catering" terimi, karaya bağlı bir işletme olarak kurulmadan çok önce, ticaret denizciliğinin dünyasında kullanılıyordu.

Amerika Birleşik Devletleri'nde hizmet verilen başlıca hizmetlerin en eski örneği, İngiliz General William Howe'nin çıkışını kutlamak için Caesar Cranshell tarafından düzenlenen Philadelphia'daki bir 1778 etkinliği idi. Catering işi Philadelphia'da merkezlenerek 1820 yıllarında şekillenmeye başlamıştır. Erken catering sektörü orantısız olarak Afroamerikanlar tarafından kuruldu.
Endüstri “cateringin yaratıcısı” olarak tanınan Robert Bogle'ın hükümdarlığı altında profesyonelleşmeye başladı. 1840 yılına gelindiğinde, ikinci nesil Philadelphia siyah catering şirketleri, catering işlerini sahip oldukları lokantalarla birleştirmeye başladılar. "Caterer" kelimesinin yaygın kullanımı 1880'lerde ortaya çıkmış, bu noktada çok sayıda catering şirketi listelemeye başlamıştır. Beyaz işadamları nihayet endüstriye taşındı ve 1930'larda siyah işletmeler neredeyse ortadan kayboldu.
1930'larda, daha basit menüler yaratan Sovyetler Birliği, kolektifleştirme politikalarının bir parçası olarak devletin kamu ikram hizmetlerini geliştirmeye başladı. II. Dünya Savaşı sırasında bir toplama sistemi uygulandı ve insanlar halkın ikramında kullanıldı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, birçok işadamları, ikram sonrası iş yaşamında alternatif bir yol olarak ikramları benimsedi. 1960'lı yıllarda, ev yapımı yiyecekler kamu catering işletmelerinde yemek yiyerek yenildi. 2000'li yıllara gelindiğinde, kişisel şef hizmetleri daha fazla kadın işgücüne girerek popülerlik kazanmaya başlamıştır.

Spotlight Catering 12 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çevrimiçi yemek siparişi
Uçak yemekleri
Gıda kamyonu
Gastronomi

Cenaze endüstrisi, bireylerin ölümünden sonra başlayan; defin hazırlıkları, cenazenin yıkanması ve giydirilmesi, dini ya da seküler törenlerin düzenlenmesi, cenazenin taşınması, toprağa verilmesi veya kremasyon işlemleri gibi temel hizmetlerin kamu kurumları veya özel sektör tarafından sağlanan bir hizmet sektörüdür. 

Bu hizmet sektörü aynı zamanda anma törenleri, mezar taşı tasarımı, taziye organizasyonları, ruhsat işlemleri ve uluslararası cenaze nakli gibi birçok hizmeti de bünyesinde barındırmaktadır.

Cenaze hizmetlerinin kurumsallaşması antik uygarlıklara kadar uzanmaktadır. Antik Mısır’da, ölümden sonra bedenin bozulmadan korunması amacıyla uygulanan mumyalama işlemi ve ölü için düzenlenen özel defin törenleri, bu hizmetlerin ilk örnekleri arasında kabul edilmektedir.Antik Yunan ve Roma'da da cenazeye saygı göstermek önemli bir toplumsal değerdi. Bu dönemde ölülerin mezarlarına eşyalar konulması, dini ayinler ve anma törenleri yaygın uygulamalar arasındadır.
Orta Çağ boyunca Avrupa'da cenaze işleri genellikle kilise tarafından yürütülmüştür.Mezarlıklar da kilise arazileri içinde yer almıştır. Bu dönemde cenazelerin dinsel ritüellere uygun şekilde gömülmesi toplumsal ve dini bir görev olarak görülmüştür.
Modern anlamda cenaze endüstrisinin ortaya çıkışı ise 19. yüzyılda, özellikle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kentleşmenin artması ve bireysel mezarlık sistemlerinin gelişmesiyle başlamıştır. Bu dönemde cenaze hizmetleri ticarileşmiş, özel cenaze evleri kurulmaya başlanmıştır. Kremasyon uygulamaları da bu yüzyılın sonlarına doğru yaygınlaşmıştır.

Türkiye'de cenaze hizmetlerinin kurumsallaşması, Osmanlı döneminden günümüze kademeli bir dönüşüm geçirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda cenaze işlemleri genellikle mahalle imamları, akrabalar ve vakıflar tarafından organize edilirdi. Mezarlıklar genellikle cami çevrelerinde yer alır ve defin işlemleri dini kurallara uygun şekilde gerçekleştirilirdi. Vakıflar, cenazelerin yıkanması, kefenlenmesi ve defni gibi işlemleri hayır amaçlı olarak yürütürdü.
Cumhuriyet'in ilanından sonra özellikle büyükşehirlerde bu hizmetler belediyelerin sorumluluğuna geçmeye başlamış, 1930 tarihli ''Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'' ile cenaze işlemleri kamu sağlığı kapsamında düzenlenmiştir. Bu yasaya göre ölüm belgesi verilmeden defin işlemi yapılamayacağı belirtilmiş ve mezarlık düzenlemeleri belediyelere devredilmiştir.
1980'li yıllardan itibaren Türkiye'de özellikle büyükşehirlerde cenaze hizmetlerinin daha sistematik sunulması amacıyla özel birimler kurulmuştur. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde “Cenaze İşleri Şube Müdürlükleri” oluşturulmuş; bu müdürlükler mezarlık tahsisi, yıkama ve kefenleme işlemleri, cenaze araç tahsisi ve dini törenlerin organizasyonu gibi hizmetleri ücretsiz olarak sunmaya başlamıştır.
Günümüzde Türkiye'de cenaze hizmetleri büyük oranda belediyeler tarafından ücretsiz olarak sağlanmaktadır. Bu hizmetler arasında cenaze yıkama, kefenleme, nakil, defin ruhsatı düzenleme, mezar yeri temini ve gasilhane hizmetleri yer almaktadır. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı da cenaze namazlarının kılınması, imamların yönlendirilmesi ve mezarlık dualarının okunması gibi görevleri yerine getirmektedir.

Cenaze endüstrisi; cenaze (taziye) evlerinin kurulması, defin işlemlerinin yürütülmesi, cenaze taşımacılığı hizmetleri ile tabut, kefen ve mezar taşı gibi cenazeye yönelik ürünlerin üretim ve satışını kapsayan çok yönlü bir hizmet alanıdır.

Turistik bölgelerdeki cenaze hizmetleri, özellikle Antalya, Muğla ve İzmir gibi yabancı nüfusun yoğun olduğu şehirlerde, uluslararası talepleri karşılayacak şekilde çeşitlenmiştir. Bu bölgelerde faaliyet gösteren cenaze firmaları; yabancı uyruklu kişilere ve turistlere yönelik olarak çok dilli hizmet sunmakta, dini inançlarına uygun defin veya cenaze nakil işlemlerini organize etmektedir.
Söz konusu hizmetler arasında yurt dışına cenaze nakli, ilgili ülkenin konsolosluk işlemlerinin takibi, uluslararası cenaze sertifikalarının temini, farklı dinlere göre törensel organizasyonlar ve çevirmen desteği yer alır. Ayrıca birçok firma, ilgili ülkenin sağlık ve taşıma yönetmeliklerine uygun olarak tabut mühürleme ve soğutmalı cenaze taşıma sistemleri gibi teknik donanımlar da sağlamaktadır.
Bu tür hizmetler genellikle özel sigorta kapsamına girmekte veya aile yakınlarının talebiyle özel olarak finanse edilmektedir. Yoğun turizm bölgelerinde bu hizmetlerin gelişmesi, hem Türkiye'nin göçmen ve turist yoğunluğuyla doğrudan ilişkilidir hem de cenaze endüstrisinin küreselleşen yapısının yerel yansımalarından biridir.

COVID-19 pandemi dönemi cenaze hizmetleri alanında önemli değişikliklere yol açmıştır. Türkiye'de, Sağlık Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan rehberler ve genelgeler doğrultusunda, defin işlemleri, cenaze namazları ve cenaze nakil hizmetlerinde çeşitli önlemler alınmıştır. Bu önlemler, hem sağlık çalışanlarının hem de cenaze yakınlarının güvenliğini sağlamak amacıyla uygulanmıştır.
COVID-19 nedeniyle hayatını kaybeden kişilerin cenazeleri, bulaş riskini azaltmak için özel önlemlerle yıkanmıştır. Gasilhane çalışanları, kişisel koruyucu ekipman (PPE) kullanarak cenazeleri yıkamış ve kefenlemiştir. Cenazeler, standart defin işlemleriyle mezarlıklara defnedilmiştir.
Cenaze namazları ve törenleri, sosyal mesafe kurallarına uygun olarak düzenlenmiştir. Cenaze namazları, genellikle mezarlık alanlarında veya gasilhane önlerinde, az sayıda katılımcıyla ve sosyal mesafeye dikkat edilerek kılınmıştır. Bazı durumlarda, cenaze namazları sonradan da kılınabileceği belirtilmiştir.
Cenaze nakil ve defin işlemleri, belirli düzenlemelere tabi tutulmuştur. Cenaze nakil belgesinde, cenazenin kimlik bilgileri ve ölüm yeri gibi bilgiler yer almıştır. Ayrıca, cenaze nakil işlemleri sırasında, bulaş riskini azaltmak amacıyla çeşitli önlemler alınmıştır.

Küresel cenaze hizmetleri pazarının büyüklüğü 2023 yılında 72,14 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiş; 2024 yılında 76,88 milyar dolara ulaşmıştır. Sektörün 2025–2030 döneminde yıllık bileşik büyüme oranı (CAGR) %6,65 olarak tahmin edilmekte olup, pazar büyüklüğünün 2030 yılına kadar 113,27 milyar dolara ulaşması beklenmektedir.

"Funeral Services Industry Analysis and Forecast, 2025-2030: Virtual Memorials, AI-Driven Service Customization, and Green Funerals Present Investment Opportunities in the $113+ Billion Global Market" (İngilizce). GlobeNewswire. 23 Ekim 2024. Erişim tarihi: 5 Mayıs 2025. 
https://dergipark.org.tr/tr/pub/jecs/issue/56760/740927
https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-tam-kapanma-tedbirleri-genelgesi-gonderildi?
https://www.ensonhaber.com/gundem/tabut-satislarinda-yuzde-70-artis
https://www.dinvemitoloji.com/2021/04/antik-misirda-mumyalama-islemi.html
https://tr.euronews.com/2020/03/21/saglik-bakanligi-covid-19-hastaligindan-hayatini-kaybedenler-ceset-torbas-ile-defnedilecek

Clos (Fransızca: 'çevreleme') duvarla çevrili bir üzüm bağıdır. Çevrili bağlar üzümleri hırsızlıktan korur ve mezo iklim koşullarını iyileştirebilir. Bunlar genellikle Sistersiyen manastırlarının bağlarıydı. Duvar artık var olmasa bile, kelime genellikle ünlü şarapların adında kullanılır.

Bordeaux:
Château Léoville-Las Cases,
Clos Haut-Peyraguey,
Clos Fourtet,
Clos des Jacobins,
Clos de l'Oratoire,
Clos de Plince,
Clos Saint-Martin
Burgonya:
Clos Napoléon (Fixin),
Chambertin-Clos de Bèze,
Clos de Tart,
Clos des Lambrays,
Clos de la Roche,
Clos Saint-Denis,
La Romanée ile La Romanée-Conti,
Clos de Vougeot,
Clos des Réas (Vougeot),
Corton-Clos du Roi,
Clos des Ursules,
Clos des Mouches (Beaune),
Clos des Épeneaux (Pommard),
Clos du Val (Auxey-Duresses),
Clos des Chênes (Volnay),
Montrachet
Champagne: resmi olarak clos kabul edilir:
Clos des Goisses (Mareuil-sur-Aÿ; bkz. Champagne Philipponnat),
Clos du Mesnil (Le Mesnil-sur-Oger; bkz. Champagne Krug),
Clos Saint Hilaire (Mareuil-sur-Aÿ; bkz. Billecart-Salmon),
Clos d'Ambonnay (Ambonnay; bkz. Champagne Krug),
Clos du Moulin (Chigny les Roses; bkz. Cattier),
Clos Cazals (Oger; Champagne Claude Cazals),
Clos des Faubourgs de Notre Dame (Vertus; Champagne Veuve Fourny),
(Clos) Vieilles Vignes Françaises (Clos Saint Jacques (Aÿ) artı Chaudes-Terres (Aÿ) ve Croix Rouge (Bouzy) parsellerinden; bkz. Champagne Bollinger),
Clos Virgile (Beaumont-sur-Vesle; Champagne Paul Sadi (Portier)),
Clos des Chaulins (Pargny-les-Reims; Champagne Médot),
Le Petit Clos (Bouzy; Champagne Jean Veselle),
Clos l'Abbé (Cramant; Champagne Hubert Soreau)
Clos des Belvals (Vertus; Champagne Person),
Clos des Bouveries (Vertus; bkz. Duval-Leroy),
Clos Lanson (Reims; bkz. Champagne Lanson),
Le Clos (Pierry; Champagne Henri Mandois),
Clos des Bergeronneau (Ville-Dommange; Champagne Florent Bergeronneau-Marion),
Clos de l'Abbaye (Vertus; Champagne Doyard),
Clos Pompadour ( Reims; bkz. Pommery), Le Clos (Bouzy; Champagne André Clouet),
Clos Jarot (Vandieres; Champagne Nowack),
Clos Bourmault (Avize; Champagne Christian Bourmault),
Clos du Château de Bligny (Bligny;Champagne Chateau de Bligny),
Clos Rocher (Balnot-sur-Laignes; Champagne Jean-Michel Grémillet),
Clos Sainte-Sophie (Montgueux; Champagne Jacques Lassaigne),
Clos à Doré (Ludes; Champagne Doré Monmarthe),
Clos Barnaut (Bouzy; Champagne Edmond Barnaut),
Clos de Marzilly (Hermonville; Rilly-la-Montagne'daki Champagne Olivier Fagot),
Clos des Monnaies (Damery; Champagne Goutorbe-Bouillot),
Clos de Cumières (Epernay; Champagne Jestin),
Le Clos d'Hortense ( Aÿ; Champagne Pierre Leboeuf),
Clos des Maladries (Avize; Champagne Etienne Calsac),
Clos des Trois Clochers (Villers-Allerand); Champagne Leclerc Briant),
Clos du Montdorin (Charly-sur-Marne; Champagne Léguillette-Romelot),
Clos 667 (Épernay; Champagne Boivin), resmen clos olarak tanındı.
Champagne: Ayrıca resmi olarak tanınan lieu-dits 'clos'lar şunlardır:
Clos des Graviers (Le Breuil; Champagne Pierre Mignon),
Clos Jacquin (Avize; Champagne Pierre Callot),
Clos Colin (Bouzy; Champagne Veuve Cliquot),
Clos Saint Jean (Moussy; Champagne José Michel),
Clos des Fourches (Tauxières-Mutry; Champagne Lejeune-Dirvang),
Clos des Plants de Chêne (Moussy; Champagne José Michel) şu anda clos-cuvées üretmiyor,
Clos Jacquesson (Dizy; bkz. Champagne Jacquesson) şu anda clos-cuvée üretmiyor (hepsi Comité Champagne'a göre)
Alsace: Clos Sainte-Hune in Grand Cru Rosacker (Hunawihr), Clos Sainte-Odile (Obernai), Clos Saint-Urbain (Turkheim)
Loire: Clos de la Coulée-de-Serrant, Clos du Papillon (Savennières), Le Grand Clos (Bourgueil)
Rhône: Clos des Papes, Clos du Mont-Olivet, Clos de l'Oratoire des Papes (Châteauneuf-du-Pape)
Güney Batı Fransa: Clos La Coutale, Clos de Gamot, Clos Lapeyre, Clos Triguedina (Cahors)

Vaud: Clos des Abbayes, Clos des Moines (Dézaley), Clos du Paradis (Aigle), Clos du Rocher, Clos des Rennauds (Yvorne)
Valais: Clos Grand Brûlé, Clos des Montibeux (Leytron), Clos de Balavaud (Vétroz)

Rheingau: Hattenheimer Pfaffenberg ve Steinberg (Eberbach Manastırı), Neroberg (Wiesbaden)
Rheinhessen:  Schlossmühle in Heidesheim, Niersteiner Glöck

Pico, Azorlar: Pico adasındaki üzüm bağlarının neredeyse tamamı, hem koruma amaçlı hem de asmalar ilk dikildiğinde topraktan kaydırılması gereken çok sayıda volkanik kayayı yeniden kullanmanın bir yolu olarak taş duvarlarla çevrilidir.

Napa Vadisi: Clos Du Val, Clos Pegase

Stellenbosch: Clos Malverne

Valle de Guadalupe: Clos de Tres Cantos

Şampanya
Şarapçılık
Bağcılık

Coulure (Fransızca telaffuzu: kulür), üzümlerin çiçeklenmeden sonra gelişmemesine neden olan (döllenme bozukluğu) hava koşullarına metabolik reaksiyonların sonucu olan bir bağcılık tehlikesidir. İngilizcede bazen Shatter veya Shotberries kelimeleri kullanılır.
Coulure, soğuk, bulutlu, yağmurlu hava dönemleri veya mevsim dışı çok yüksek sıcaklıklar veya kloroz tarafından tetiklenir. Durum en sık ilkbaharda ortaya çıkar. Ayrıca, dokularında az şeker içeriği olan asmalarda da görülür. Çiçekler kapalı kalır ve döllenmez. Bu nedenle, üzüm gelişemediği ve düştüğü için asmalar tozlaşmaz. Coulure ayrıca normalden daha az kompakt olan düzensiz üzüm salkımlarına da neden olabilir. Bu salkımlar çeşitli üzüm hastalıklarının gelişmesine karşı daha hassastır. Coulure olan bir asmanın verimi önemli ölçüde azalacaktır. Coulure'ye yüksek yatkınlığı olan üzüm çeşitleri Grenache, Malbec, Merlot ve Muscat Ottonel'dir. Coulure'un diğer nedenleri arasında bağ koşulları ve uygulamaları, çok erken veya çok sert budama, aşırı verimli topraklar veya gübrelerin aşırı kullanımı ve anaç veya klonların yanlış seçilmesi yer alabilir.
Büyüme mevsiminin çiçeklenme döneminde (Kuzey Yarımküre'de Mayıs-Haziran, Güney Yarımküre'de Kasım-Aralık), üzüm asmaları genellikle tozlaşmanın sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi için yeterli güneş ışığı ve 15 °C (59 °F) civarında ortam hava sıcaklığına sahip kuru koşullara ihtiyaç duyar. Daha az ideal koşullar, özellikle ıslak, yağmurlu hava, normalden daha fazla sayıda çiçeğin tozlaşmadan kalması ve coulure meydana gelme olasılığını artırır.
Coulure, çiçeklerin tozlaştığı ancak ortaya çıkan meyvelerin tohumsuz gelişip küçük kaldığı başka bir bağcılık tehlikesi olan Millerandage ile ilgisi olmayan belirgin bir olgudur. Coulure gibi, millerandage de genellikle çiçeklenme ve meyve tutumu dönemindeki kötü hava koşullarından kaynaklanır ve verimin azalmasına neden olur.

Coulure, asma bitkisinin aksi takdirde gelişmekte olan üzüm meyvelerine yönlendirilecek kaynakları korumasına neden olan bitki dokularındaki karbonhidrat eksikliğinden kaynaklanır. Karbonhidrat seviyeleri düştükçe, çiçeklenmeden kısa bir süre sonra meyvelere bağlı saplar, küçük üzümler (çapı 0,2 inç/5 milimetre) sonunda düştüğü için büzülür.
Bir dereceye kadar coulure ve meyvenin düşmesi, kaynağını ve ürettiği meyve miktarını kendi kendine düzenleyen bir asmanın doğal ve sağlıklı bir tepkisidir. Ancak durum belirli hava koşulları ve fotosentezdeki kesintilerle daha da kötüleştiğinde, coulure verimler üzerinde daha ciddi bir etkiye sahip olabilir ve bu da bir bölgenin üzüm arzını ve böylece fiyatlandırmayı olumsuz etkileyebilir.
Hava durumu coulure'un birincil kışkırtıcısı olduğunda, bu fenomene Fransızca terim coulure climatique denir. Bu, bir asmanın çiçeklenme döngüsü sırasında gerçekleşen fotosentetik aktivite miktarını sınırlayan bulutlu ve ıslak koşulları açıklar. Sınırlı güneş ışığı, üzüm meyvelerinin gelişmesi için kaynaklara dönüştürülebilecek daha düşük şeker seviyeleri anlamına gelir. Düşük sıcaklıklar ayrıca hücresel solunumu ve karbonhidratlardan elde edilen kaynaklar için meyvelerle daha fazla rekabet eden aşırı sürgün büyümesini teşvik ederek bazı üzüm çeşitlerinde coulure'u daha da kötüleştirebilir. Diğer katkıda bulunan faktörler arasında doğal olarak veya azot açısından zengin gübrelerin kullanımıyla geliştirilen aşırı verimli bağ toprakları, aşırı kuvvetli anaç ve fotosentezi sürdürmek için gereken yaprak yüzeyi miktarını çok büyük ölçüde sınırlayan şiddetli budama yer alır.

Coulure %100 önlenebilir bir hastalık değildir ancak bir bağ yöneticisi coulure'nin şiddetini ve etkisini azaltmak için çeşitli önlemler alabilir. Bazı üzüm çeşitleri, Grenache, Malbec, Merlot ve Muscat Ottonel gibi diğerlerinden daha fazla coulure geliştirmeye yatkındır. Bir yetiştirici, artık Merlot ve Malbec için yaygın olarak bulunan ve coulure geliştirmeye daha az yatkın olan bu çeşitlerin klonlarını yetiştirmeyi seçebilir. Bağda, çok sert budama yapmamaya ve fotosentez için yeterli yaprak örtüsünün olduğundan emin olmaya dikkat edilebilir. Çiçeklenme döneminin sonuna doğru gelişen sürgünlerin uçlarının kesilmesi, meyveler ile yeni sürgün gelişimi arasındaki şeker kaynakları için rekabeti azaltabilir. Organik olmayan bağcılık için, sürgün büyümesini sınırlamak için asmaya kimyasal büyüme inhibitörleri de uygulanabilir.

Aşağıdaki üzüm çeşitleri Coulure konusunda daha hassastırlar.

Merlot
Grenache
Malbec
Misket Ottonel
Ortega
Vidal

Üzüm hastalıkları listesi
Üzüm
Önoloji

Dactylopius coccus, Dactylopiidae ailesinden değişik kaktüslerde asalak olarak yaşamını sürdüren bir böcek türü. Çok eski yıllardan beridir bilinen ve kullanılan, kırmızı rengi veren bir böcektir. İlk olarak Aztek'ler tarafından kök boyası olarak kırmızı rengi vermek amacı ile kullanılmıştır.
Avrupa'ya 16. yüzyılda gelmiştir ve başta çeşitli gıda maddelerine renk vermenin yanı sıra tekstil, kozmetik sanayinde de kullanılmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştır. Karmin bu böceğinin dişilerinden veya yumurtalarından çıkartılan bir boya pigmentidir.

D. coccus; Kanarya Adaları'nda ve Meksika'da yaşayan bir böcektir. Doğal ortamında çoğaldığı gibi kültürel olarak da yetiştirilmektedir.
Kaktüs bitkisine kene gibi yapışarak hayatını sürdürür. D. coccus için özel tarlalar kurulur. Bu böcekler ve larvaları, Meksikalı köylüler tarafından toplanır.

Böcekten elde edilen karmin maddesi gıda renklendirme ajani olarak kozmetiklerde, ilaç sanayiinde ve boyacılıkta kullanılmaktadır. Etleri, sosları, kırmızı deniz ve işlenmiş kanatlı ürünleri de içine alan geniş bir gıda ürünü yelpazesinde kullanılan karmin, sosisler ve işlenmiş kümes hayvanı gibi et ürünlerinde, meyve preperatlarında, reçel ve marmelatlarda, koruyucularda, jelatinli tatlılarda, pasta ve fırın ürünlerinde, dondurmalarda, kolalarda, şekerlemelerde ve süt ürünlerinde de doğal renklendirici olarak bulunabilir. Bir insan yiyecekler ile birlikte yılda ortalama bir ilâ iki damla karminik asit tüketmektedir.
Kozmetiklerde ise saç ve cilt bakım ürünlerinde, rujlarda, yüz pudralarında, allıklarda kullanılmaktadır.

Yan etkleri çok azdır, toksik veya kanserojen değildir. Bununla birlikte, çok nadiren bazı duyarlı kişilerde anafilaktik şok tepkisine sebep olabilir

Bu böcekler Meksika, Bolivya, Şili, Kanarya Adaları ve Peru'da dikenli bir kaktüste yaşarlar.

Damla sakızı, sakız ağacından elde edilen bir reçinedir. Geleneksel olarak Sakız Adası ve Çeşme'de üretilmektedir.
Aslında sıvı olan damla sakızı güneşte kurutularak sert ve dağılgan yarı saydam damlacıklar haline getirilir. Ağızda çiğnendiğinde yumuşar ve mat parlak beyaz renk alır. Başta buruk bir tadı olmasına rağmen bir süre çiğnendiğinde ağza çam kokusunu andıran bir ferahlık verir.

Adadaki damla sakızı üretimi kökeni Orta Çağ'a varan köylerin oluşturduğu bir kooperatif tarafından kontrol altına alınmıştır. Pirgi köyünde küçük bir damla sakızı müzesi de bulunmaktadır. Avrupa Birliği Sakız Adası'ndaki damla sakızı üretimini isimlendirme korumasına almıştır.

Sakız Adası'ndan başka Çeşme Yarımadası'nda da geleneksel olarak bir miktar damla sakızı üretilmektedir. Sakız Adası'ndan sadece 8 km uzaklıkta olan bu bölge de adadakine benzer elverişli iklim koşullarına sahiptir. TEMA Vakfı Çeşme'de mevcut doğal sakız ağaçlarının korunması ve yenilerinin dikilmesi için bir çalışma yapmaktadır. Projenin bir parçası da damla sakızı üretiminin ticari olarak çekici hale getirilmesini sağlayarak ağaçların korunmasıdır. Proje çerçevesinde 2008 ve 2011 yılları arasında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü tarafından sağlanan 149 hektar alana 3000 adet sakız ağacı dikilmiştir. Projenin 2016 yılına kadar sürdürülmesi hedeflenmektedir.

Damla sakızı, Türk mutfağı, Yunan mutfağı ve Arap mutfağı gibi Doğu Akdeniz bölgesinde bulunan halkların yemek kültürlerinde kullanıma sahiptir. Dondurma, sütlaç, salep ve lokum damla sakızı içeren tatlılardan bazılarıdır. Mastika, damla sakızı aromalı bir Yunan içkisidir. Damla sakızı çiğneme amaçlı da kullanılır.

Sakız

Dantel, (Fransızca "dentelle") her türlü iplikle örülen veya bir kumaşın kenarına işlenen, türlü biçimde ince ve ağ görünümünde örgü çeşididir.
Dantelin masa örtülerinden, giyim ürünlerine geniş bir kullanım alanı vardır. Dantel tekstil tarihinde de önemli bir yer teşkil etmektedir. Yörelere göre değişkenlik gösteren dantel çeşitleri sayesinde o yörenin kültürünü bir nebze olsun tarihçilerin anlamasında yardım olmuştur.
Dantel ve oya, ipliklerin ağ gibi bir doku oluşturacak biçimde iğne, mekik ya da tığla örüldüğü, genellikle motiflerle bezeli bir örgü türüdür. Dantel üretiminde bugün pek çok yapay elyafın da kullanılmasına karşılık en çok keten, pamuk ve ipek kullanılır.
Dantelin kökeni, çok eski el sanatları olan, makramayı andıran düğümlü ağ işinden nakışa kadar uzanır. Düğümlü ağ işi örnekleri Eski Mısır mezarlarında ve İsviçre'deki göl evlerinde bulunmuştur. Kumaşın ipliklerle bezenmesi anlamına gelen nakış ise, yüzyıllarca önce Çin, Hindistan, İran ve Yakındoğu'da yapılırdı.
Dantel yapmanın başlıca iki yolu vardır: Bobinlere ya da makaralara sarılmış ipliklerle yapılana mekik danteli ya da kopanaki denir. İğneyle yapılana ise iğne danteli ya da oya denir. Bu iki yöntem birleştirilerek de dantel yapılabilir. Günümüzde makinelerde üretilen danteller elde örülmüş izlenimi vermektedir.

Dantel yapımının tarihi 16. yüzyıla, Venedik'e dayanır. Oraya da doğudan gelmiş olabilir. Venedik'te hem iğne, hem de mekik danteli yapılırdı.
İğne dantelinde önce keten kumaştan iplikler çekilir, bu ipliklerden çeşitli yollarla işlemeli desenler oluşturulur ve buna antika isi denir. Kumaşın kenarlarına iplikle sarma işi yapılmasıyla oluşturulan fisto adlı dantel türleri de vardır. Ağ ya da file dantel türünde ise motifler gevşek ilmekler atarak oluşturulur.
Venedikliler'in iğne danteli sanatı çok geçmeden İsviçre, İspanya ve hemen sonra da Flandre'da moda oldu. İspanyol dantelleri altın ve gümüş ipliklerle yapılıyordu ve Magripliler'in desenlerinden izler taşıyordu. Venedik danteli daha sonra, aralarında Fransa da olmak üzere Avrupa'nın birçok bölgesine yayıldı. Fransızlar, Venedik dantellerini satın almak için öyle çok para harcadılar ki, bunun üzerine XIV. Louis'nin maliye bakanı Jean Baptiste Colbert, Alençon ve Argentan yakınlarında bir dantel sanayisi kurdu. Yöre halkını eğitmek üzere Hollanda ve İtalya'dan dantel ustaları getirtti. Fransa dantel sanayisi güçlenince kralın emriyle yabancı ülkelerden dantel alımı durduruldu. Fransa, Venedik'in yerini alarak iğne dantelinin merkezi durumuna geldi.
Zarif desenli iğne ve mekik dantelleri ve yüksek nitelikli keten iplikleriyle ünlü Flamanlar, aynı zamanda çok çeşitli geleneksel dantel desenleri geliştirdiler. İngiltere'ye dantel yapma sanatını Flamanlar götürdü.
Yine Venedik'te geliştirilen mekik danteli, bobinler üzerine sarılı ipliklerle yapılan çok zarif bir örgü tipidir. Bobinler küçük saplı makaralara benzer. Desen ne kadar büyük ve ayrıntılıysa, kullanılan bobin sayısı o kadar artar. İşlemeler, içi pamukla doldurulmuş bir yastık ya da silindir üzerine yapılır. Desen bir parça parşömen ya da kalın bir kâğıt üzerine çizilir ve yastığın üzerine gerilir. Desenin çizgileri boyunca küçük iğneler sokulur ve oldukça karışık olan örgü ya da dokuma işine başlanır. Bobinler öne ve arkaya atılarak, parşömen model üzerinde taslağı belirlenen ağ örgüsü oluşturulur. En ünlü mekik dantelleri Fransa ve İngiltere'de yapılmaktadır. El yapımı çok büyük mekik dantelleri 13 cm genişliğinde şeritler halinde yapılır ve birbirlerine birleştirilir.
16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen süre içinde el dantelleri çok çeşitli amaçlarla kullanıldı. En zarif danteller kilise törenlerinde giyilen giysiler için yapıldı. Düğün ve saray giysileri de aylarca emek verilerek örülen dantellerden yapılırdı. Ayrıca, dantel ya da üzerinde zarif dantel süslemeler bulunan keten masa örtüleri kullanılırdı
Almanya'da Erzgebirge'de tığ dantelleri erkekler tarafından üretiliyordu. Barbara Uttman, Harz'da bir dantel sanayii kurdu. Plauen makine danteli üretiminin büyük merkeziydi.
Amerika, Meksika, Kanada, Şili ve Brezilya'da tül işini ve işlenmemiş keten üzerine kaba işi anımsatan danteller üretilir.
İngiltere'de Devon ve Hamilton'da tığ dantelleri Homiton'da aplike dantel, Buchkingom ve İrlanda dantelleri vardır.
Belçika'da eski flandres dantelleri, Brabant'ta valenciennes danteli, binche, mechlen, brugge, Rosaline, grammnont danteli tığ dantelleridir. Flaman tül işi ve Brüksel işi iğne dantelleridir. “İngiltere işi” adıyla bilinen danteller Belçika'da üretilir.
Danimarka'da dantelcilik Brabant etkisindedir. Tonder'de birçok fabrika kurulmuştur.
İspanya'da İspanyol işiyle altın ve gümüş danteller üretilir. Sevilla ve Barcelona'da Fransız etkisini taşıyan Challiy dantelleriyle makine işi dantel yapımına yer verilir. Tığla ya da dantel üzerine işlenmiş dantel mantilalar ün kazanmıştır.
Hollanda'da protestan Fransız mültecileri Nartiles fermanının yürürlükten kaldırılmasından sonra fabrikalar kurdular. Haalem ipliği dantel yapımcılığında dünyaca kullanılır oldu. Ayrıva Amsterdam'da kraliçe dantelleriyle başlık süslemeleri için özel olarak üretilen ve potterkanten adı verilen hollanda danteli sayılabilir.
Macaristan'da tığla bohemya danteli ve Milano işi türünde lase danteller üretilir.
İtalya'da Venedik işi roselline ya da güllü dantel ve burano dantelleri iğneyle yapılır. Cenova işiyle Milano işi ise tığla üretilir.
Rusya'daki doğu tipi desenlerle bezeli güpür danteller 1875-1880 arasında Fransa'da moda olmuştur.
İsveç'te Dalarna'da (gagnef) köylü üslubu dantelere rastlanır. Orta Çağ'dan başlayarak vadsitena rahibeleri altın ve gümüş üretmişlerdir.
Çekoslovakya'da dantelcilik ulusal bir sanayiidir. Karlovi Vary yakınında nejdekle birleşerek dantel yapımı yaygınlaşmış ve gelişmiştir.

Dantel ve oya Türk el sanatlarının kadınlarca yürütülen önemli bir koludur. Kökenleri, uygulamaları ve ürünleri farklı olan dantel ve oya ayrı ayrı gelişmiş el sanatlarındandır. Bazı araştırmacılar[kim?] Türkiye'ye 16. yüzyıldan sonra Venedik'ten ve öteki Avrupa ülkelerinden ilk dantel örneklerinin geldiğini ileri sürerken; bazıları da doğu ülkelerinde ve özellikle Anadolu'da çok gelişen oya türünden el sanatı ürünlerinin Venediklilerce Avrupa'ya götürüldüğünü ve buradan “dantel” adıyla, biraz daha değişmiş olarak Türkiye'ye geldiğini belirtir.
Türkiye'de dantel çeyiz içinde yer alır; yatak, divan ve masa örtülerinde, yastık kenarlarında, çevre ve mendillerde süs öğesi olarak kullanılır. Bütünüyle dantel olan perde ve örtüler de vardır.
Oya dantelden farklı olarak çiçek, meyve, yaprak gibi bitkisel motifler ile simgesel şekillerin ibrişim ya da başka bir iplikle örülmesiyle elde edilir. Kimi oyalarda renk renk küçük boncukların kullanıldığı da görülmektedir. Dantelin motifleri çoğunlukla örülürken oluşturulur. Oysa oyalar bütünüyle, simgelediği varlığın biçimine uygun olarak örülür; top top, salkım salkım, yaprak yaprak sıralanmış motiflerden oluşur.
Oyalar, Anadolu genç kızlarının ve kadınlarının günlük yaşamlarında karşılaştıkları her varlığı ve kendilerini etkileyen her olayı renkli iplikle ya da boncukla biçimlendirip oluşturdukları bir kenar süsüdür.
Oyalar ya iğne, tığ, firkete ve mekik gibi yapıldıkları aracın ya da ilk çıktıkları kentin adıyla anılır. Ayrıca simgeledikleri ya da benzetildikleri varlığın adıyla anılan oyalar da vardır. İğne, tığ, firkete, mekik oyaları; Bursa, Selanik oyaları; yaprak, gül, sümbül, biber oyaları; oğlan perçemi; komşu çatlatan; çarkıfelek gibi adlar buna örnektir. Boncukla yapılan oyalar da boncuk oyası diye adlandırılır.
Kuşaktan kuşağa aktarılarak geliştirilen Türk oyaları, yalnız kadınlar tarafından değil, bir dönemde erkekler tarafından da kullanılmıştır. Delikanlılar, külhanbeyler külahlarının etrafına sevgililerinin armağan ettiği oyalı yemeniler sararlardı. Batı Anadolu ve bazı İç Anadolu illerinin zeybek ve efeleri de son derece süslü oyalarla çevrelenmiş baş yemenileri kullanmışlardır. Bu oyalı yemeniler uzun efe külahlarına kat kat sarılırdı ve efeye ayrı bir gösteriş katardı.
Oya günümüzün Anadolu genç kız ve kadınlarının da severek yaptıkları el sanatlarının başında gelmektedir. Her genç kız ya kendisi örerek ya da bu işlerle geçimini sağlayan oyacı kadınlara ördürerek başörtülerinin etrafına geçirilmiş ya da herhangi bir iş için kullanılmaya hazır oyaları çeyizinde bulundurur.
Kadınların toplumsal durumları ile uygun oyalarla süslenmiş başörtüleri takmaları eskiden yaygın bir gelenekti. Evli, nişanlı, nişanlısı askerde, hamile, dul ve yaslı kız ya da kadınların iç dünyalarını yansıtan oyalar vardı.
Günümüzde yeni adlarla da anılarak yapılmakta olan oyalar başörtüsü dışında bazı eşyaların kenarına dikildiği gibi, yaka iğnesi, kemer ve çanta süsü olarak da kullanılmaktadır.

18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyıl başlarındaki Sanayi Devrimi dantel üretiminde büyük değişikliklere yol açtı. Dantel üretiminde kullanılan ilk makineler örgü makinesi temeli üstüne kurulmuştu. 1780'e gelindiğinde bu makinelerin bazıları Fransa ve İngiltere'de kullanılıyordu. 1809'da İngiliz John Heathcoat elde yapılan mekik dantelinin ağını dokuyabilen bir makine yaptı. El dokumacıları bu makine örgüsü ağı daha çok, sonradan bezenecek bir yüzey olarak kullandılar. Üzerine desenler işlediler, kaliteli müslin kumaşlarla aplikeler yaptılar, arasından kurdeleler geçirdiler ya da iğne oyası motifler iliştirdiler. 1813'te geliştirilen Levers makinesiyle el işi dantellere benzeyen zarif dantel motiflerinin üretilmesi sağlandı. Modern Levers dantel makinesi ise yaklaşık 15 ton ağırlığındadır ve 2,5 metre ya da daha fazla genişlikte dantel dokuyabilir; bir defada 600 tane dar ara danteli çıkarabilir. Ara dantelleri, ağartılıp boyandıktan ve kayganlık verildikten sonra şeritleri birleştiren tek bir ipliğin çekilmesiyle birbirlerinden ayrılır. Dantele benzer bir başka dokuma türü de Schiffli nakış makinesiyle yapılır. Bu makinede tül ya da organze gibi ince ve saydam kumaşlar üzerine desenler işlenir. Modern makine dantell

Bir danışmanlık firması bir bireye veya bir kuruma bir ücret karşılığında profesyonel danışmanlık ve geri bildirim sağlayan, bir veya daha fazla uzmandan (danışman) oluşan bir işletmedir.
Danışmanlık şirketleri, şirket yöneticilerini hedef alır. Genellikle yönetim veya işletme okullarında eğitilmiş, endüstriye özgü uzmanlar ve konu uzmanları olarak da bilinen danışmanlar sunar. Bir danışmanın teslimi genellikle bir şirketin hedefine ulaşmak için şirketin projesine götüren bir tavsiye veya bir reçetedir. Danışmanlar genellikle projeye, şirketlerin mevcut durum analizlerini yaparak başlar. Mevcut durum analizi, bir şirketin kendi iç, dış ve çevresel faktörlerden kaynaklanan fırsat ve tehditleri saptamak için kullanılan bir analizdir, buna SWOT analizi denir.
Birçok danışmanlık firması, tavsiyeleri danışmanlar veya teknisyenler ve diğer uzmanlar tarafından sağlanan uygulama desteğiyle tamamlar. Bu, bu şirketler için yeni pazarlar açtı. Buna dış kaynak kullanımı denir.
Danışmanlık hizmetleri, üçüncül sektörün bir parçasıdır ve yıllık gelirlerinde birkaç yüz milyar dolarlık bir paya sahiptir. 2010-2015 arasında, yalnızca en büyük 10 danışmanlık firması 170 milyar dolarlık büyüme geliri elde etmiş ve yıllık ortalama büyüme oranı% 4 civarındadır.

Danışmanlık hizmetlerinin segmentasyonu, kuruluşlar ve ülkeler arasında geniş ölçüde farklılık gösterir. Bu sektörde son yıllarda meydana gelen karışıklıklar nedeniyle, sınıflandırma net değildir.
Bir yaklaşım, hedefledikleri yöneticileri göz önüne alarak hizmetleri dört geniş hizmet dağıtım ailesine ayırmaktır:

Genel Müdür'e hitap edən, şirketin genel stratejisiyle ilgili hizmetler,
CMO'ya hitap edən, pazarlama, iletişim, satış ve halkla ilişkiler ile ilgili hizmetler,
CFO için yönetim, finansal yönetim, vergi, muhasebe, yönetmeliklere uygunluk ile ilgili hizmetler,
Endüstriyel sektöre bağlı olarak farklı olabilecek operasyonel yönetime yönelik bilgi teknolojisi de dahil olmak üzere şirketin operasyonları ile ilgili hizmetler (teknoloji müdürü, fabrika müdürleri, operasyon müdürleri, Araştırma ve Geliştirme müdürleri), COO ve CTO.

Farklı sektörlere hizmet veren farklı türlerde Danışmanlık Firmaları vardır. Genel olarak aşağıdaki alanlara girerler:

Mimarlık ve Mühendislik
Finansal hizmetler
Sağlık hizmeti
Otel ve konaklama endüstrisi
İnsan kaynakları danışmanlığı
Bilgi teknolojisi
Yasal hizmetler
İşletme
Yukarıda belirtilen alanlara ek olarak, gibi niş sektörlere hizmet veren danışmanlık firmaları vardır.

 Big Three
reklam / pazarlama / halkla ilişkiler danışmanlığı
çevre danışmanlığı
eğlence / medya danışmanlığı
enerji danışmanlığı
politika ve kamu sektöründe danışmanlık
emlak danışmanlığı
geri dönüşüm danışmanlığı

Danışmanlık firmaları listesi
Hukuk bürosu

Darı (Panicum miliaceum), Buğdaygiller (Poaceae) familyasından, tohumları buğday gibi besin maddesi olarak kullanılabilen, bir veya çok yıllık bitki. Türkiye'de Güneydoğu Anadolu, İç Anadolu, Karadeniz, Ege, Marmara ve Doğu Anadolu bölgelerinde yetiştirilip; insan gıdası ve hayvan yemi olarak kullanılmaktadır.
Muhabbet kuşu yeminin ana maddesidir. Van Gölü kıyı bölgelerinde ve Hakkâri'de darı türlerinden biri olan cin darı kavrulup taştan geçirilerek kavuzlarından (buğdaygillerin başak bölümünde, başakçıkları ya da çiçeği saran kabuk) ayrılır. Dane kısmı süt ve ayranla karıştırılır ve bir nevi ekmek yapılır. Bu darı aynı zamanda bozanın da hammaddesidir.
Koca darı, Muğla ve Hatay bölgesinde ekmeğin ham maddesidir. Koca darı nişastası dokuma sanayi için çok elverişlidir.
Darının yeşil kısımlarında bitki gençken durrin denilen bir glikozit bulunur. Bu, hayvanları zehirleyebilir. Onun için hayvanlara darılar çok taze ve yeşilken yedirilmemesi lazımdır. Bu gibi taze otları, gölgede 24 saat kuruttuktan sonra hayvanlara verilmelidir.
Türkiye'de en çok darı yetiştirilen iller, sırası ile; Urfa, Diyarbakır, Zonguldak, Muğla, Siirt, Aydın, Hatay, Bitlis ve Adıyaman'dır.
Hindistan, Nijerya ve Nijer dünyanın en çok darı üreten ülkeleridir. Dünya darı üretiminin yüzde 63,7'si bu 3 ülkede gerçekleştirilmektedir.

İklim istekleri
Esas itibarıyla tropik iklimin yerli ürünüdür. Fakat, mutedil (ılıman) iklime de iyi adapte olmuştur. Fazla yağıştan zarar görmez. Kum darı ve cin darı fazla rutubetten hoşlanmazlar. Darı tohumları 8-12 derecede çimlenirler. Darılar kurağa dayanıklıdır. Fakat kurakta gelişmeleri durgunlaşmaktadır. Kuraklık geçince hızlı gelişmelerine devam ederler.
Toprak istekleri
Koca darı, çok değişik toprak tipleri üzerinde yetişir ve iyi mahsul verir. Fakat en yüksek verim kumlu-killi topraklar üzerinde sağlanır. Kökleri çok derinlere inebilir. Diğer darı çeşitleri daha yüzden kök sistemine maliktirler. Fakat çok değişik toprak tipleri üzerinde yetişebilirler. Toprakların organik maddelerce zengin olması, verimin daha fazla olmasını sağlar.
Toprak işlemesi, ekimi, hasat ve harman
Toprak pullukla sürüldükten sonra, diğer toprak işleme aletleri ile ikilemeye ve gerekirse üçlemeye tabi tutulur. Kâfi miktarda rutubet mevcut ise sun'i gübre veya çiftlik gübresi verilir. En iyi ekim zamanı mısır ekiminden takriben 2 hafta sonradır. Toprak sıcaklığı 13-15 derece olmalıdır. En iyi ekim şekli, aletlerle sıraya ekimdir. Ekim derinliği toprağın durumuna göre 1–3 cm, dekara atılacak tohum miktarı 0.5–5 kg kadardır. Tohumlar çimlendikten sonra, gerekli zamanlarda çapalama ve sulama işleri yapılır. Dane mahsulü için yetiştirilen darıların hasadı, danelerin renk kazandığı zamandan birkaç gün sonra biçilir. Bir müddet demet halinde kurutulur. Daha sonra demetler toplanır, harman edilir.

Panicum
Darı ekmeği
Dallı darı
Darı birası

David Holmgren (d. 1955), Avustralyalı bir çevre tasarımcısı, ekolojik eğitimci ve yazardır. En çok Bill Mollison ile birlikte yarattığı permakültür kavramıyla tanınır.

1974 yılında Holmgren Tazmanya Gelişmiş Eğitimler Üniversitesi Çevre Tasarımı Bölümü'nde eğitimi almak için Tazmanya'ya taşındı. Bu alternatif eğitim ortamında, peyzaj tasarımı, ekoloji ve tarım üzerine çalışmayı seçti. Bill Mollison ile yakın arkadaşlığı ile birlikte, permakültür kavramını geliştirdi.
Başlangıçta bütün çabaları test etme ve teorilerini yeniden oluşturma üzerine yoğunlaştı. Bu çalışmalarını ilk olarak annesinin New South Wales'da bulunan arazisinde (Permakültür bulunan Bush, 1985; 1993), daha sonra kendi arazisinde (Melliodora, Hepburn Permakültür Bahçeleri) ve ortağı Su Dennett ile geliştirdiği Hepburn Springs Victoria'da gerçekleştirdi.
Düzenli olarak permakültür tasarım ve ilkeler üzerindeki eğitimlerde rol oynamaktadır.

Fryers Orman Ekoköyü, Castlemaine yakınlarında, merkezi Viktorya'da bulunur. Avustralya'da bulunan bu ekoköy onun en önemli tasarımı ve permakültür prensipleri testlerinden bir tanesidir.

Holmgren'ın katkılarının bir çevre tasarımcısı, eğitimci ve aktivist olarak tanınması 23 yaşındayken Permakültür Bir adlı kitabının yayınıyla birlikte meydana gelen ilk coşkudan sonra yavaş bir şekilde gelişmiştir. Ekolojik Öncüler'e (Avustralya) dahil edilmesi akademik yazarlar tarafından ilk kez tanındığının bir göstergesidir. Bahçıvanlık Avustralya'nın (Popüler Televizyon Programı) en iyi 10 senesinde Melliodora'nın üç partlık serisine dahil olması ve Avustralya yayın ağı programı Landline'da (ABC TV bölgesel programı) insan profili olması basında en önemli tanınması olmuştur. İtalya'da PP&PBS yayınını takiben 2012 yılında çevre örgütü Fondazione Parchi Monumentali Bardini e Peyron tarafından Il Monito del Giardin adlı ödülüyle Holmgren'in katkılarını ödüllendirdi.
2014 yılında Holmgren öncülüyle, permakültür üzerine halen devam ettiği ve permakültürün geliştiricisilerinde biri olduğu için Yeşil Yaşam Tarzı Ödülleri'nde onur ödülü aldı.

Permakültür üzerine yapılan yeni bir büyük çalışma Aralık 2002'de yayınlandı. 25 yılı aşkın süredir yapılan çalışma sonucunda permakültür daha derin ve kabul edilebilir ilkelerle Holmgren tarafından yeniden düzenlendi. Permakültür: İlkeler ve Yollar ötesinde Sürdürülebilirlik (2002a) adlı kitap, yayınlanmasından iki ay önce ölen  Howard T. Odum'a adandı ve kitabın oluşmasında Odum'un dünyadaki enerji geçiş hakkındaki önsezilerinden esinlenildi.
İlkeler ve Yollar permakültür üzerine on iki anahtar tasarım ilkelerisi sunar. Bu büyük bir dönüm noktası olarak kabul edilen permakültür edebiyat, özellikle de bu yeni ufuklar açan bir çalışma, Bill Mollison - Permakültür: Bir Tasarımcı El Kitabı'nın (1988) yayınlanması daha on beş yıl olmamışken kendisi kitabı gelişmelere göre revize etti.
Holmgren'in rekombinant ekosistemler ya da 'weedscapes'lere olan ilgisi kısmen Yeni Zelanda seyahati (1979) ve Yeni Zelandalı ekolog Haikai Tane (1995) ile etkileşimlerinden esinlenmiştir.
1997'deki makalesi "Weeds ya da Vahşi Doğa?" Permakültür Uluslararası Dergisi'nde yayınlanmıştır.
2007 yılında Adam Grubb, Enerji Bulletin.net'in (şimdi Resilience.org) kurucu editörü Holmgren'nin "Gelecek Senaryoları; Eşleme Kültürel Etkileri Petrol Zirvesi ve İklim Değişikliği" adlı genişletilmiş denemesi yayınladı. Bu denemede Holmgren bir önemli fütürist ve aydınlatıcı enerji kökeni kavramı olarak tanıttı.
Ancak Permakültür Bir bir basın yayın organı tarafından (Corgi) yayınlandı. Holmgren'in çoğu çalışması kendi tarafından yayınlanmıştır, bu şekilde sübjektif materyallere örneğin, vaka çalışmaları (Permakültür çalısı, Ağaçların ağaçsız uçaklar ve Melliodora), kitap biçimleri (Melliodora A3 yatay) ve elektronik kitap formatlarına (Melliodora, Toplanan Yazıları) yer verilmiştir. Bu kendin yap (Do It Yourself or DIY) yaklaşımı permakültür ilkelerini teşvik deneyler ve özgüven yansıtmaktadır.
Permakültürün Özü, PP&PBS'in özetidir ve Holmgren'in en çok tercüme edilmiş yayınıdır. (mevcut 10 dilde 2015) PP&PBS'in İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Çekçe, Japonca, Fransızca, Korece ve Çince çevirileri bulunmaktadır. Gelecek Senaryoları 'nın ise Japonca çevirisi mevcuttur.

1978 Bill Mollison and David Holmgren. Permaculture One: A Perennial Agriculture for Human Settlements. Melbourne: Transworld.
1985 Permaculture in the Bush. Hepburn, Victoria: Holmgren Design.
1994 Trees on the Treeless Plains: Revegetation Manual for Volcanic Landscapes of Central Victoria. Hepburn, Victoria: Holmgren Design.
1995 "The Permaculture Movement and Education", in Goldfields Permaculture and Landcarers, 3, 14–16.
1996 a Melliodora (Hepburn Permaculture Gardens): Ten Years of Sustainable Living[1] 11 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Hepburn, Victoria: Holmgren Design.
1996 b "Fryers Forest Village", in Green Connections, 2.2, 20–21.
1997 "Getting Started", in Green Connections, 10, 28–31.
2002 a Permaculture: Principles and Pathways Beyond Sustainability[2] 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Hepburn, Victoria: Holmgren Design Services.
2002 b David Holmgren: Collected Writings 1978–2000[3] 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. [eBook on CD] Hepburn, Victoria: Holmgren Design.
2005 Mellidora (Hepburn Permaculture Gardens): A Case Study in Cool Climate Permaculture 1985 – 2005[4] 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [eBook] Hepburn, Victoria: Holmgren Design Services.
2006 a Trees on the Treeless Plains: Revegetation Manual for Volcanic Landscapes of Central Victoria[5] 9 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. [eBook] Hepburn, Victoria: Holmgren Design.
2006 b David Holmgren: Collected Writings & Presentations 1978 – 2006[6] 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [eBook] Hepburn, Victoria: Holmgren Design Services.
2009 Future Scenarios[7] 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. White River Junction, VT: Chelsea Green Publishing Company.
2011 2011 Permaculture Diary, Marrickville NSW: PcDC Michele Margolis.
2012 Permaculture Pioneers: Stories from the New Frontier[8] 19 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., edited by Kerry Dawborn & Caroline Smith, Holmgren Design Services, 0975078623

Grayson, Russ (2003) "Permaculture an agent of bio-invasion?". The Planet. The journal of Permaculture International Limited, 6 (Autumn), 10–11
Low, Tim (1998) Feral Future. Melbourne: Viking Australia
Mollison, Bill (1988) Permaculture: A Designer's Manual[9]. Tyalgum, NSW: Tagari Publishing, ISBN 0908228015
Mulligan, Martin and Stuart Hill (2001) Ecological Pioneers. A Social History of Australian Thought and Action[10]. Cambridge: Cambridge University Press, 202–207, ISBN 0521009561
Odum, H.T. (1971) Environment, Power and Society. New York: John Wiley & Sons
Odum, H.T. and E.C. Odum (2001) A Prosperous Way Down: Principles and Policies. New York: John Wiley & Sons, ISBN 0870816101. New 2008 edition: University Press of Colorado ISBN 0870819089
Payne, Steve (2003) "The Good House Effect". The Organic Gardener. Autumn. Ultimo, NSW: ABC Enterprises, 30–34
Smith, J Russell (1929, 1953, 1977) Tree Crops: A Permanent Agriculture. Old Greenwich, MA: Devlin-Adair. 1987: Island Press, ISBN 0933280440
Tane, Haikai (1995) Ecography. Mapping and Modelling Landscape Ecosystems. Canberra: Murray-Darling Basin Commission

IMDb'de  David Holmgren

Bağımsız denetim, herhangi bir işletmenin finansal bilgilerinin, kitaplarının, menkul kıymet hesaplarının, yasal kayıtlarının, belgelerinin ve kuponlarının sistematik ve bağımsız bir incelemesidir. Bir finansal tablo açıklamasının yanı sıra finansal olmayan açıklamaların doğru ve net bir şekilde ortaya çıktığını tespit eder. Ayrıca, hesap kitaplarının yasaların gerektirdiği bir şekilde muhafaza edilmesini sağlamaya çalışır. Denetim, kamu sektöründe ve her yerde böyle bir fenomen haline geldi. Denetçi inceleme için önlerinde bulunan önerileri algılar ve tanır, kanıtlar alır, aynısını değerlendirir ve denetim raporuyla iletilen kararına dayanarak bir görüş oluşturur.
Denetim zamanı herhangi bir konu denetlenebilir. Denetim, eski zamanlardan beri korunan bir önlemdir. Denetimler, çeşitli paydaşlara, konunun maddi yanlışlıktan uzak olduğu konusunda üçüncü şahıs güvencesi sağlar. Terim en çok tüzel kişiyle ilgili finansal bilgilerin denetlenmesinde uygulanır. Genel olarak denetlenen diğer alanlar şunlardır: sekreterlik ve uygunluk denetimi, iç kontroller, kalite yönetimi, proje yönetimi, su yönetimi ve enerji tasarrufu.
Bir denetim sonucunda, paydaşlar risk yönetimi, kontrol ve yönetişim sürecinin bu konudaki etkinliğini etkin bir şekilde değerlendirebilir ve geliştirebilirler.
Denetim kelimesi “duymak” anlamına gelen Latince “audire” kelimesinden türemiştir. Manüel defter tutmanın yaygın olduğu Orta Çağ'da, İngiltere'deki denetçiler hesaplarını okudular ve kurum personelinin ihmalkâr ya da hileli olmadıklarını kontrol ettiler. Moyer, denetçinin en önemli görevinin sahtekarlığı tespit etmek olduğunu belirtti. Chatfield, Amerika Birleşik Devletleri'de erken dönem denetimlerinin temel olarak defter tutma detaylarının doğrulanması olarak değerlendirildiğini belgelemiştir.

En yaygın denetim türleri şunlardır:

Bir bilgi teknolojisi denetimi veya bilgi sistemleri denetimi, bilgi teknolojisi (BT) altyapısı içindeki yönetim kontrollerinin incelenmesidir. Elde edilen kanıtların değerlendirilmesi, bilgi sistemlerinin varlıklarını, veri bütünlüğünü koruduğunu ve kuruluşun amaçlarına veya hedeflerine ulaşmak için etkin bir şekilde çalışıp çalışmadığını belirler. Bu gözden geçirmeler, mali denetimi, iç denetim veya başka bir onaylama sözleşmesiyle birlikte yapılabilir.

Finansal bilgileri yanlışlamak için finansal denetimler (vergilendirme ve diğer dolandırıcılık biçimleri dahil, kişisel bilgileri almak için finansal bilgileri kullanma gücüne sahip birçok kurum için yasal bir zorunluluk haline gelmiştir. Geleneksel olarak, denetimler temel olarak finansal sistemler, bir şirketin veya bir işletmenin mali kayıtları hakkında bilgi edinme ile ilişkilendirilmiştir.
Bilginin geçerli ve güvenirli olmasını tespit etmek ve ayrıca sistemin iç kontrolünün değerlendirmesini sağlamak için finansal denetimler yapılır. Bunun sonucu olarak, üçüncü bir taraf söz konusu kişi, kuruluş, sistem hakkındaki görüşlerini ifade edebilir. Finansal tablolarda verilen görüş, elde edilen denetim kanıtına bağlı olacaktır.
Bir kısıtlama nedeniyle, bir denetim, ifadelerin maddi hatalardan arındırılmış olduğuna dair makul bir güvence sağlamaya çalışır. Bu nedenle, istatistiksel örnekleme genellikle denetimlerde benimsenir. Mali denetimler söz konusu olduğunda, bir miktar finansal tablonun, maddi yanlışlıklardan bağımsız olarak doğru ve adil olduğu söylenir, bu hem sayısal, hem de niteliksel faktörlerden etkilenen bir kavramdır. Ancak son zamanlarda, denetimin yalnızca gerçek ve adil olmaktan öteye gitmesi gerektiği argümanı ivme kazanıyor. ABD Kamu Şirketleri Muhasebe Denetleme Kurulu bu hakda bir konsept açıklaması ile çıktı.
Maliyet muhasebesi, malzeme, işçilik veya diğer maliyet kalemlerinin kullanımını ölçen hesaplara dayanarak, herhangi bir ürünün imalat veya üretim maliyetini doğrulama sürecidir. Basit bir deyişle, maliyet denetimi terimi, maliyet hesaplarının ve kayıtlarının sistematik ve doğru bir şekilde doğrulanması ve maliyet muhasebesi hedeflerine bağlılığın kontrol edilmesi anlamına gelir. Maliyet ve Yönetim Muhasebeciler Enstitüsü'ne göre, maliyet denetimi, “maliyet muhasebesi kayıtlarının incelenmesi ve ürünün maliyetinin maliyet muhasebesi ilkelerine uygun olarak ulaştığını tespit etmek için gerçeklerin doğrulanması” şeklindedir.
Çoğu ülkede denetim, yönetim organları tarafından belirlenen genel kabul görmüş standartlara bağlı kalmalıdır. Bu standartlar, üçüncü taraflara veya dış kullanıcılara, denetçinin finansal tablolarının adil olması veya denetçinin görüş bildirdiği diğer konular hakkındaki görüşüne güvenebileceklerini garanti eder. Bu nedenle denetim, ek yanlışlıklar veya hatalar içermeyerek kesin ve doğru olmalıdır.

ABD'de halka açık şirketlerin denetimleri, 2002 yılın'da Sarbanes-Oxley Kanunu'nun 404. bölümü ile kurulan Kamu Şirketi Muhasebe Gözetim Kurulu (PCAOB) tarafından belirlenen kurallara tabidir. Bu denetime bütünleşik denetim denir, Denetçilerin, finansal tablolar hakkındaki görüşlerine ek olarak, PCAOB Denetim Standartları uyarınca, bir şirketin finansal raporlama üzerindeki iç kontrolünün etkinliği hakkındaki görüşlerini de ifade etmeleri gerekir.
Ayrıca, birleştirilmiş uyumluluk materyali kullanan yeni entegre denetim türleri de mevcuttur. Artan sayıda düzenleme ve operasyonel şeffaflığa duyulan ihtiyaç nedeniyle, kuruluşlar tek bir denetim olayından birden fazla düzenlemeyi ve standardı kapsayabilecek risk bazlı denetimleri benimsemektedir. Bu, bazı sektörlerde çok yeni fakat gerekli bir yaklaşımdır. Bu, gerekli tüm yönetişim gerekliliklerinin hem denetim hem de denetim barındırma kaynaklarından gelen çabalar çoğaltılmadan karşılanabilir.

Finansal tabloların denetçileri ve finansal olmayan bilgiler (uygunluk denetimi dahil) üç kategoride sınıflandırılabilir:

Dış denetçi / Kanuni denetçi, müşterinin finansal tablolarında sahtekarlık veya hata olup olmadığına dair herhangi bir yanlış beyan bulunmadığına dair görüş bildirmek üzere denetime tabi olan bağımsız bir firmadır. Halka açık şirketler için dış denetçilerden ayrıca iç kontrollerin finansal raporlama üzerindeki etkinliği hakkında bir fikir vermeleri gerekebilir. Dış denetçiler ayrıca, mali tablolarla ilgili olan veya olmayan diğer kararlaştırılmış prosedürleri yerine getirmek için de görev alabilirler. En önemlisi, dış denetçiler denetlenen şirket tarafından görevlendirilip ödenmesine rağmen bağımsız olarak kabul edilmeli ve üçüncü taraf olarak kalmalıdır.
Maliyet denetçisi / Yasal maliyet denetçisi, müşteri tarafından maliyet denetimine tabi tutulan bağımsız bir firmadır. Şirketin maliyet tablolarının ve maliyet tablosunun sahtekarlık veya hatadan kaynaklanıp kaynaklanmadığına dair herhangi bir yanlış beyanı bulunmadığına dair bir görüş bildirir. Halka açık şirketler için dış denetçilerden, iç kontrollerin maliyet raporlamadaki etkinliği hakkında bir fikir vermeleri istenebilir. Bunlar, Hindistan'da Maliyet Muhasebesi Muhasebecileri, Yeminli Muhasebe Muhasebecileri ve Maliyet Muhasebecileri olarak adlandırılan uzman kişilerdir.
Hükûmet Denetçileri, federal kurumların mali kaynaklarını ve uygulamalarını gözden geçirir. Bu denetçiler bulgularını kongreye raporlar; bu da politika ve bütçeleri oluşturmak ve yönetmek için kullanır. Devlet denetçileri ABD Devlet Sorumluluk Bürosu için çalışmaktadır ve çoğu eyalet hükûmeti devlet ve belediye kurumlarını denetlemek için benzer bölümlere sahiptir.
Sekreter denetçisi / Kanuni sekreterya denetçisi, ilgili sekreterya, geçerli yasaların diğer uygunlukların denetlenmesine tabi tutulan bağımsız bir firmadır. Müşterinin sekretarya kayıtlarının, ilgili sekre kayıtlarının ve yasaların uygunluğunun maddi yanlışlıklardan arınmış olup olmadığına dair bir görüş bildirir. Burada sahtekarlık veya hata nedeniyle ve ağır para cezaları ve diğer cezalar da gösterilir. Daha büyük kamu şirketleri için, iç kontrollerin şirketin uyumluluk sistemi yönetimi üzerindeki etkinliği hakkında bir fikir vermesi gerekebilir. Bunlar Hindistan'da Şirket Sekreterleri Enstitüsü olarak adlandırılan uzman kişilerdir.
En yaygın kullanılan dış denetim standartları, Amerikan Sertifikalı Mali Müşavirler Enstitüsü ve Uluslararası Denetim ve Güvence Standardı tarafından geliştirilen Uluslararası Denetim Standartları'dır (ISA).

İç denetçiler denetledikleri kuruluşlar tarafından istihdam edilmektedir. Federal, eyalet ve yerel devlet kurumları, halka açık şirketler için ve tüm endüstrilerdeki kâr amacı gütmeyen şirketler için çalışıyorlar. Mesleğin uluslararası kabul görmüş standart belirleme organı, İç Denetçiler Enstitüsü - IIA'dır. IIA, iç denetimini şu şekilde tanımlamıştır: "İç denetim, bir kuruluşun faaliyetlerine değer katmak ve geliştirmek için tasarlanan bağımsız, objektif bir güvence ve danışmanlık faaliyetidir. Bir kuruluşun, hedeflerini gerçekleştirmesine sistematik, disiplinli bir yaklaşım getirerek hedeflerine ulaşmasında yardımcı olur". Bu nedenle, profesyonel iç denetçiler, yönetim kurulunun, hissedarların, menfaat sahiplerinin ve kurumsal yöneticilerin isteklerine uygun bağımsız ve objektif denetim ve danışmanlık hizmetleri sunmaktadır. İç denetim uzmanları uluslararası mesleki standartlara ve İç Denetçiler Enstitüsü'nün davranış kurallarına tabidir. İç denetçiler onları istihdam eden şirketlerden bağımsız olmasa da, bağımsızlık ve tarafsızlık mesleki standartlarının temel taşıdır. Profesyonel iç denetçilere, denetledikleri ticari faaliyetlerden bağımsız olmak için IIA standartlarına göre yetki verilir. Bu bağımsızlık ve tarafsızlık, iç denetim departmanının organizasyonel yerleştirme ve raporlama hatları aracılığıyla sağlanır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki halka açık şirketlerin iç denetçilerinin, işlevsel olarak doğrudan yönetim kuruluna veya bir yönetim kurulu alt komitesine (tipik olarak denetim komitesi) rapor vermeleri ve idari amaçlar haricinde yönetime bildirmeleri gerekmektedir. Profesyonel iç denetçiler aynı zamanda kontrol öz değerlendirmesini (CSA) işlerini yürütmek için etkili bir süreç olarak kullanırlar.
Danışman denetçileri, firmanın

Deniz hıyarı, çeşitli mutfaklarda taze veya kurutulmuş halde yemek olarak kullanılan deniz canlısı. Deniz hıyarları, Holothuroidea sınıfından omurgasız deniz hayvanlarıdır. Bazı kültürel bağlamlarda deniz hıyarının tıbbi değeri olduğu düşünülmektedir.
Fransızcada bêche-de-mer olarak bilinmektedir. Portekizce bicho do mar (kelimenin tam anlamıyla "deniz hayvanı"), Endonezyaca trepang (veya trīpang), Japonca namako, Tagalog'da balatan, Hawaii'de loli olarak isimlendirilmektedir. Türkçede deniz patlıcanı olarak da bilinmektedir.
Doğu ve Güneydoğu Asya'daki çoğu kültür, deniz hıyarlarını lezzetli bir gıda olarak görmektedir. Deniz hıyarı ile bir takım yemekler yapılmaktadır. Çoğu yemekte kaygan bir dokuya sahiptir. Deniz hıyarı yemekleriyle birlikte kullanılan yaygın malzemeler arasında kış kavunu, conpoy, kai-lan, şitaki mantarı ve Çin lahanası bulunmaktadır.
Birçok deniz hıyarı türü tehlike altındadır. Tüketimleri nedeniyle aşırı avlanma riski ile karşılaşılmaktadır.

Yemek için gönderilen deniz hıyarları geleneksel olarak "trepanging" adı verilen bir işlem ile küçük deniz taşıtlarından elle hasat edilmektedir. Koruma için kurutulup birkaç gün kaynatılıp suda bekletilerek yeniden sulandırılmaktadır. Esas olarak Çin mutfağı çorbalarında veya güveçlerinde bir bileşen olarak kullanılmaktadır.
Ticari açıdan önemli birçok deniz hıyarı türü, Çin mutfağında 海参 (pinyin: hǎishēn) olarak kullanılmak için ihraç edilmek üzere hasat edilip kurutulmaktadır. Piyasalarda daha yaygın olarak bulunan türlerden bazıları şunlardır:

Holothuria scabra (kum balığı)
Holothuria arguinensis
Holothuria spinifera (kahverengi kum balığı)
Holothuria fuscogilva (yarasa susu, beyaz teatfish)
Holothuria nobilis (siyah meme balığı)
Actinopyga mauritiana (dikenli deniz hıyarı)
Apostichopus japonicus (Japon deniz hıyarı)
Parastichopus californicus (Kaliforniya dev deniz hıyarı)
Thelenota ananas (dikenli kırmızı balık)
Acaudina molpadioides
Batı Avustralya'da Exmouth'tan Kuzey Bölgesi sınırına kadar deniz hıyarı avlanır. Avlananların neredeyse tamamı kum balığıdır (Holothuria scabra). Bêche-de-mer olarak bilinen çeşitli türlerin avlanması eyalet ve federal yasalarla düzenlenmektedir.
Eyaletin bêche-de-mer hasadında diğer beş tür hedeflenmektedir. Bunlar Holothuria nobilis (siyah meme balığı), Holothuria whitmaei (siyah balık), Thelenota ananas (dikenli kırmızı balık), Actinopyga echninitis (derin su kırmızı balığı) ve Holothuria atra (şeker balığı) türleridir.
Avustralya, Queensland'in uzak kuzeyinde, Büyük Set Resifi ve Mercan Denizi'nden deniz hıyarı hasat edilmektedir. Hedeflenen türler arasında Holothuria noblis (beyaz meme balığı), Holothuria whitmaei (siyah meme balığı) ve H. scabra (kum balığı) bulunmaktadır. Dalgıçlara yüzeyden hortum ile hava verilmektedir. 40 m'ye kadar derinliğe dalarak avlarını elle toplamaktadırlar.

Güney Çin pazarlarını beslemek için Macassalı denizciler ve Arnhem Land yerlileri arasındaki trepang ticareti, Avustralya kıtasının sakinleri ile Asyalı komşuları arasındaki ticaretin ilk kaydedilen örneğidir.
Asya deniz hıyarı pazarının 60 milyon ABD doları olduğu tahmin edilmektedir. Kurutulmuş form, Çin, Singapur, Malezya, Kore ve Japonya'da yıllık ticareti yapılan deniz hıyarının %95'ini oluşturmaktadır.
Genellikle Çin mutfağında kullanılmaktadır. Ticaretteki en büyük yeniden ihracatçılar Çin, Hong Kong ve Singapur'dur. 650 deniz hıyarı türünden sadece 10 tanesi ticari değere sahiptir. 2013'te Çin hükûmeti, pahalı fiyat etiketi zenginlik işareti olarak görülebileceğinden, yetkililer tarafından deniz hıyarı satın alınmasını engelleme kararı almıştır.
Japonya'da deniz hıyarı da saşimi veya sunomono olarak çiğ olarak yenmektedir. Bağırsağı da tuzlanmış ve fermente edilmiş gıda (çeşitli şiokara) olan konowata olarak yenmektedir. Deniz hıyarının kurutulmuş yumurtalığı da yenmektedir. Konoko (このこ) veya kuchiko (くちこ) olarak adlandırılmaktadır.
Deniz hıyarları, Yahudilikte koşer değildir.

Yemek pişirmek için hem taze hem de kurutulmuş biçimlerde kullanılmaktadır. Ancak tadı tamamen "tatsız ve yumuşak" olduğu için hazırlanması zordur.  Çin Qing Hanedanlığı gastronomi el kitabı Suiyuan shidan'da aslında şöyle belirtilmektedir: "Bir malzeme olarak, deniz hıyarlarının tadı yok denecek kadar azdır, kumla doludur ve balık kokuludur. Bu nedenlerden dolayı, aynı zamanda iyi hazırlanması en zor malzemedir.(海參，無味之物，沙多氣腥，最難討好。)". Deniz hıyarının hazırlanması, çoğunlukla onu temizlemeye ve kaynatmaya, ardından her bir deniz hıyarının lezzetini artırmak için et suyunu ortaya çıkarmaya dayanır.

Bao yu
Köpekbalığı yüzgeci çorbası
Buda Duvarın Üzerinden Atlar

Akdeniz mutfağı ifadesi Akdeniz'in çevresindeki ülkelerin sofra ve yemek kültürlerini tanımlamak için kullanılır. Bu coğrafya, Akdeniz mutfağının en temel ve ayırt edici özelliği olan zeytinyağının sıklıkla kullanıldığı ve zeytin ağacının dağılımının olduğu bölgeleri kapsar.
Akdeniz mutfağı, farklı pişirme şekillerinin birleştiği geniş bir çeşitliliğe sahiptir; özellikle Mağrip mutfağı, Levant mutfağı, Türk mutfağı, Yunan mutfağı, İtalyan mutfağı ve İspanyol mutfağı bu kültürün içerisinde yer alır. Bu bölgenin tarihsel birleşimi, Akdeniz'in iklimi ve ekonomisi ile birleşerek temel olarak yağ, ekmek ve şarabın kullanımını kapsamaktadır. Bununla birlikte kızarmış koyun/keçi eti, sebze ve domatesli yahniler ve tuzlanmış balıklar ve ürünleri ile bottarga denilen balık tipleri de bu mutfakta yer alır.
Bu kültürün öğeleri, zeytinyağı, buğday ve diğer tahıllar, meyve ve sebzeler ile balık ürünlerinin çok bol olduğu ancak et ve süt ürünlerinin çok az yer aldığı ve sağlık açısından açık yararları olan "Akdeniz tipi beslenme" ile karıştırılmamalıdır.

http://www.egemengazetesi.com/printer.php?q=1&id=1781

Alkol, karbon atomuna doğrudan bir -OH (hidroksil) grubunun bağlı olduğu organik bileşiklere verilen genel ad. Genel formülü CnH2n+1OH olan mono alkoller, alkollerin önemli bir sınıfıdır. Bunlardan etanol (C2H5OH), alkollü içeceklerde bulunan tek alkol türüdür. Genellikle alkol kelimesi ile etanol kastedilir ki yeni fermente olmuş birada etanol oranı %3-5 arasında iken şarapta %12-15 arasındadır.

Türkçeye Fransızca alcool sözcüğünden geçen alkolün kökeni Arapça al-kuhl (kara toz) sözcüğüdür. Arapçada kuhl denen madde sürme yapımında kullanılan antimon sülfat ve kurşun sülfattır.

Doymuş hidrokarbonlarlardan türemiş olanların genel formülü CnH2n+1-OH (R-OH) şeklindedir. Bir alkil (R) grubuna bir -OH grubunun bağlanmasıyla teşekkül etmektedirler. Mono alkoller üç ayrı sınıfta toplanır:

Primer (birincil) alkoller: -OH grubu bir uçtaki karbona bağlı olup bu karbona en az iki H atomu bağlı olur. CH3 -CH2-OH gibi.
Sekonder (ikincil) alkoller: -OH grubu aradaki herhangi bir karbona bağlı olan alkollerdir. -OH grubunun bağlı olduğu karbona bir H atomu bağlı olur. CH3-CHOH-CH3 gibi.
Tersiyer (üçüncül) alkoller: -OH grubu H'sı olmayan karbona bağlıdır. (CH3)3COH gibi.

Türediği parafinin sonuna -ol eki veya alkilin isminden sonra “alkol” kelimesi getirilerek adlandırılırlar:

CH3-OH metanol (metil alkol)
C2H5-OH etanol (etil alkol)
C3H7-OH propanol (propil alkol)
C4H9-OH bütanol (bütil alkol)
Dört karbonlu bir alkol primer, sekonder veya tersiyer olabilir. Farkı belirtebilmek için -ol ekinden önce -OH grubunun bağlı olduğu karbonun numarası söylenmelidir:
CH3-CH2-CH2-CH2-OH Bütan-1-ol (primer)
CH3-CH2-CHOH-CH3 Bütan-2-ol (sekonder)

Saf metanol 64,7 derecede kaynayan renksiz ve akışkan bir sıvı olup, parlak olmayan mavimsi bir alevle yanar. Bütün organik çözücüler de ve suda her oranda çözünür. Metanol ilk defa 1661'de odunun kuru kuruya damıtılmasıyla saf hâlde elde edildi. Damıtma ürününde % 1,5-3 metanol, % 10 asetik asit, % 0,5 aseton ve başkaları bulunmaktadır. Endüstride çözücü ve motor yakıtlarının bir bileşeni olarak geniş çapta kullanılır. Formaldehit ve anilin boyalarının elde edilişinde kullanılır. Ayrıca metillendirme vasıtası olarak organik sentezlerde ve tıbbı ve endüstriyel etanolün içilmezliğini sağlamada yaygın olarak kullanılır.
Endüstride, karbonmonoksit ile hidrojenin reaksiyonundan elde edilir. Bu metotla saf metanol elde edilirse de sıcaklığın 30-40 derece yükselmesi hâlinde n- propanol ve izobütanol teşekkül edebilir. Fraksiyonlu destilasyonla sulu çözeltisinden %99'luk bir saflıkta elde edilir. Susuz (mutlak) metanol elde etmek için Mg kullanılır:

2 CH3OH + Mg → (CH3O)2Mg + H2
(CH3O)2Mg + H2O → 2C H3OH + MgO
Çok az miktardaki metanol canlı organizma için zehirlidir. Kalıcı bozukluklar meydana getirir. Örneğin 25 gram metanol içilirse körlüğe sebep olur.

Etanol, renksiz ve yanıcı bir sıvıdır. İçkilerde bulunan alkol türüdür ve tüketilmesi sarhoşluğa sebep olur. Metil alkol zehirlenmelerinde panzehir olarak da kullanılır. Sanayideki etil alkolün üretimi etan gazının sülfürik asit eşliğinde suyun içinde çözülmesiyledir.

İki tane yapı izomeri vardır; n-propanol ve izopropanol. n-propanol, CH3-CH2-CH2-OH hoş kokulu, renksiz, 97.2 derecede kaynayan bir sıvıdır. Metanol sentezi yanında bir yan ürün olarak ve füzel yağı içinde bulunur. Ticari olarak oxo prosesi denilen işlemle hazırlanır. İzopropanol, (CH3)2-CH-OH, 82.4 derecede kaynayan renksiz bir sıvıdır. Asetonun katalitik hidrojenasyonu ile elde edilebilir. Ticari olarak propenin sülfürik asit içinde tutulması ve bunu müteakip meydana gelen esterin hidrolizi ile elde edilir.
Propanol ve izopropanol çözücü olarak sık kullanılır.

Bu sınıf bileşikleri temsil eden en basit örnekler, dihidrik alkol etilen glikol ve propilen glikol, trihidrik alkol gliserin ve tetrahidrik alkol eritritoldür:

CH2OH-CH2OH (Etilen glikol)
CH2OH-CHOH-CH2-OH (Gliserin)
CH2OH-CHOH-CHOH-CH2OH (Eritritol)
Bu bileşiklerin hidroksil grubu arttıkça dietil eter ve etanoldeki çözünürlükleri artar. Polialkollerin bazısı kıymetli tabii ürünlerin birer bileşenidir. Mesela gliserin yağlarda bulunur. Daha yüksek polialkoller mesela pentiol ve hekzitoller karbonhidratlar kimyasında önemli yer tutar.

Etilen glikol renksiz, kaynama noktası 198 derece olan viskoz (kıvamlı) tatlımsı bir yağdır. Su ve alkolde her oranda karışır, 1,2-glikollerin kimyasal özellikleri mono alkollerinkine benzer. Etilen glikolün biraz derişik sülfürik asitle veya derişik fosforik asitle ısıtılmasıyla önemli bir çözücü olan dioksan elde edilir.
Elde edilişi:

Mono alkollere benzer olarak 1,2-dihalojen alkanlardan sulu potasyum hidroksit veya alkol metal karbonat yardımıyla hidrolizle elde edilebilir. Misal 1,2-dibromoetan, etilen glikol verir.
Etilen glikol endüstriyel olarak etilenden aşağıdaki metodlarla elde edilir:
Etilen, klorlu sudan geçirilir. Meydana gelen etilen klorohidrin sodyum bikarbonat sulu çözeltisiyle hidroliz edilir.
Etilen oksitin soğuk, sulandırılmış hidroklorik asitle muamalesiyle elde edilir.
Kullanılışı: Etilen glikol, onun monometil eteri, monoetil eteri ve dioksan önemli çözücüdürler. (Misal, vernikler ve selüloz asetatlar için.) Etilen glikol antifriz olarak, gliserin yerine sık sık kullanılır.

Gliserin, poli alkollerin en önemlisi ve hemen hemen hayvanî ve nebati yağların tamamında görülen gliseridlerin bir bileşenidir. İlk olarak zeytin yağının hidroliz ürünü olarak keşfedildi (1779).
Elde edilişi:

Yağların sülfürik asit veya sodyum hidroksitle hidrolizi ile,
Alkolik fermantasyonda bir yan ürün olarak,
Sentetik olarak, tabi gazın kraking (termal parçalanma) ürünlerinden propilen başlangıç materyali alınarak,
Allil alkolün hidrojen peroksitle WO3 katalizörlüğünde hidroksillenmesiyle elde edilir.
Özellikleri: Gliserin tatlı tada sahip, K.N. 290 derece olan renksiz bir sıvıdır. Su ve alkollerde her oranda karışır fakat eterde hemen hemen hiç çözünmez. Susuz gliserin şiddetli bir şekilde soğutulduğunda kristallenir (E.N. 18 °C). Üçlü bir alkolün göstermesi beklenilen kimyasal davranışı gösterir. Gliserinin hafif oksitlenmesi sonucu hem birincil hem de ikincil OH grupları gliseraldehit ve dihidroksiaseton teşkil edecek şekilde değiştirirler.
Kullanılışı: Gliserin yaygın bir ticari uygulama alanı bulmuştur. Ecza endüstrisinde merhem, diş macunu imalatında ve kozmetikte kullanılır. Kumaş dokumada bir amil olarak ve tütün endüstrisinde son mamulün nemini muhafaza edici olarak kullanılır. Gaz saati ve araba radyatörlerinde sulu çözelti içinde bir antifriz olarak kullanılıp bir fren sıvısı olarak bilinmektedir. Daktilo şeritlerinde higroskop olarak kullanılır. Gliserinin en önemli kullanılma alanlarından biri de patlayıcı madde endüstrisidir, nitrik asitle tepkimesinin verdiği nitrogliserin ve dinamit endüstrisinde kullanılır. Bunlara ilaveten alkid reçineleri üretiminde bir başlangıç materyalidir.

Aromatik alkoller yan zincirde -OH grubu bulundurduğundan aril grubu ve alifatik alkol grubu bileşiği gibi düşünülebilirler. Misal:
Benzil alkol, C6H5-CH2OH, renksiz, hoş kokulu bir sıvı olup KN. 205 °C'dir. Suda az çözünür. Elde ediliş reaksiyonu aşağıdaki gibi gösterilebilir:

C6H5-CH2Cl+Na2CO3+H2O ® C6H5-CH2 OH+NaHCO3+NaCl
Fenil etanol, C6H5-CH2-CH2OH, gül yağının en fazla olan bileşeni olup, esterleri parfümeride çok kullanılır.

Hidroksi grubunun bağlı olduğu en uzun karbon zinciri seçilir. Bu zincire karşılık gelen alkan adının sonuna -ol eki getirilir.
Hidroksinin bağlı olduğu karbona en küçük numara gelecek şekilde karbonlar numaralandırılır.
Hidroksi grubunun bağlı olduğu karbonun numarası alkolün adının önüne yazılır.
Alkol bir polialkolse hidroksi sayısını gösteren ön ek, -ol ekinin önüne getirilir. (diol, triol gibi)

Alkil halojenürler, sulu sodyum hidroksitle ısıtıldıklarında nükleofilik yer değiştirme tepkimesi verir.

Aldehitlerin indirgenmesiyle primer alkol, ketonların indirgenmesiyle sekonder alkol elde edilir. Tersiyer alkoller indirgenme ile elde edilemez.

Asit katalizörlüğünde alkenlere su katılır. Örneğin etene su katılmasıyla etanol oluşur.

Grignard bileşiği; formaldehitle tepkimeye girdiğinde primer alkol, diğer aldehitlerle tepkimeye girdiğinde sekonder alkol, ketonlarla tepkimeye girdiğinde tersiyer alkol oluşur.

Alkoller yapılarında bulunan -OH hidrofil grubu sayesinde suda çözünür. Yine -OH grubu sayesinde hidrojen bağı oluşturur.
Karbon sayısı arttıkça hidrofobik grubun baskınlığı artacağından sudaki çözünürlük azalır.
Karbon sayısı ve -OH grubu sayısı arttıkça kaynama noktası da artar. Ancak dallanmalar arttıkça kaynama noktası düşer.

Alkoller hidrojen halojenürlerle yer değiştirme tepkimesi verir.
Karboksilik asitlerle kondenzasyon tepkimesi sonucu ester oluşur.
Alkollerden ayrılma tepkimesiyle su çekilerek eter, daha yüksek sıcaklıklarda alken oluşur.
Primer alkoller bir basamak yükseltgendiğinde aldehit, sekonder alkoller yükseltgendiğinde ise keton oluşur.

Amerikan mutfağı, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yaşayanlara özgü bir mutfaktır. ABD'de yaygın olan pişirme stilleri, diğer Batı ülkelerindekilerine benzer. Buğday, ABD'de kullanılan ana tahıl bitkisidir. Geleneksel Amerikan mutfağında hindi, ak kuyruklu geyik eti, patates, tatlı patates, mısır, kabak ve akçaağaç şurubu gibi malzemeler kullanılır; bunların hepsi Amerikan yerlileri ve ilk Avrupalı göçmenleri tarafından işlenirdi. Mangalda yavaşça pişirilen domuz ya da dana eti, crab cake, patates cipsi ve damla çikolatalı kurabiye, Amerikalılara özgün yemek stilleridir. Soul food, Afrikalı köleler tarafından geliştirilen bir mutfak ve özellikle ABD'nin güneyinde popülerdir, lakin ABD'nin diğer yerlerinde yaşayan Afrikalı Amerikalılar arasında da sıkça rastlanır. Louisiana kreol, Cajun ve Tex-Mex gibi senkretik mutfaklar, özgü oldukları bölgeleri için büyük önem taşırlar.
Elmalı turta, kızarmış tavuk, pizza, hamburger ve hot dog gibi karakteristik yemekler, çeşitli göçmen grupların getirdikleri tarifelerden kaynaklanır. Pomfrit; burrito ve taco gibi Meksika yemekleri ve İtalyan kaynaklarından özgürce uyarlanan makarna yemekleri bütün ülke çapında tüketilir. Amerikalılar genelde çay yerine kahveyi tercih ederler. Amerikan endüstrileri tarafından yapılan pazarlama, portakal suyu ile sütün yaygın kahvaltı içeceği olmasından çoğunlukla sorumludur. 1980'ler ve 1990'lar boyunca Amerikalıların kalori alımı %24'e yükseldi; sıkça fast food restoranlarında yemek, sağlık memurlarının Amerikan "obezite salgını" olarak nitelendirdikleri durum ile bağlantılı olmuştur. Yüksek oranda tatlılaştırılmış alkolsüz içecekler çok popüler; ortalama Amerikalının kalori alımının %9'u şekerli içeceklerden oluşur.

 Wikimedia Commons'ta Amerikan mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Anafilaksi aniden başlayan ve ölüme neden olabilen ciddi bir alerjik reaksiyondur. Anafilakside genel olarak kızarıklık, kaşıntı, boğaz şişmesi ve kan basıncının düşmesi gibi semptomlar söz konusudur. Yaygın nedenleri böcek ısırmaları, gıdalar ve ilaçlardır.
Anafilaksi, bazı akyuvar tiplerinden protein salınmasından kaynaklanmaktadır. Bu proteinler alerjik reaksiyon başlatabilen veya bir reaksiyonu daha ciddi hale getirebilen maddelerdir. Bunların salımına, bağışıklık sistemi reaksiyonu veya bağışıklık sistemi ile ilgisi olmayan başka bir şey neden olabilir. Anafilaksi kişideki semptom ve belirtilere bakılarak teşhis edilir. Öncelikli tedavi yöntemi epinefrin enjekte edilmesidir ve enjeksiyon bazen başka ilaçlarla birleştirilebilir.
Dünya üzerindeki insanların yaklaşık %0,05-2'si hayatlarında bir noktada anafilaksi yaşamıştır. Oranların arttığı görülmektedir. Terimin kökeni, Yunanca ἀνά - ana “karşı” ve φύλαξις phylaxis “koruma” kelimeleridir.

Anafilakside genelde dakikalar veya saatler içerisinde birçok farklı semptom görülmektedir. Eğer neden doğrudan kan akışına karışan bir madde ise semptomlar ortalama 5-30 dakika içerisinde ortaya çıkmaktadır (damar yoluyla). Eğer nedeni kişinin yemiş olduğu bir gıda ise ortalama süre 2 saattir. En çok etkilenen alanlar şunlardır: deri (%80-90), akciğerler ve solunum yolları (%70), mide ve bağırsaklar (%30-45), kalp ve kan damarları (%10-45) ve merkezi sinir sistemi(%10-15). Genellikle bu sistemlerden ikisi veya daha fazlası etkilenmektedir.

Semptomlar genellikle deri üzerinde kabarıklıklar (kurdeşen), kaşıntı, yüzde veya deride kızarma (kızarıklık) veya dudaklarda şişme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Deri altında kabarıklıklar (anjiyoödem) olan kişiler derilerinde kaşıntı yerine yanma hissedebilirler. Vakaların %20'sinde dil veya boğaz şişebilir. Diğer belirtiler arasında burun akıntısı ve göz yüzeyi ile göz kapağında mukoza zarının şişmesi yer alabilir (konjonktiv). Ayrıca, deri oksijen yetersizliğinden dolayı mavi renk (morarma) alabilir.

Solunumla ilgili semptomlar ve belirtiler nefes darlığı, hırıltılı sesle zorlanarak nefes alma (hırıltı) veya tiz bir sesle zor nefes almadır (stridor. Hırıltılı nefes genellikle hava yolunun (bronş kasları)alt kısmındaki kaslarda oluşan spazmlardan kaynaklanmaktadır. Tiz sesle nefes almanın nedeni ise üst solunum yolunda nefes yolunu daraltan şişmelerdir. Ses kısıklığı, yutkunmada zorluk veya öksürük de görülebilir.

Kalpteki kan damarları, kalpte bulunan bazı hücrelerden histamin salgılanması nedeniyle aniden daralabilir (koroner atardamar spazmı). Bu durum kalbe kan akışını kesintiye uğratarak kalp hücrelerinin ölmesine neden olabilir (miyokard enfarktüs) veya kalp çok yavaş ya da çok hızlı atabilir (kardiyak ritim bozukluğu) veya kalp atışı tamamen durabilir (ani kalp durması)). Daha önceden kalp hastalığı geçirmiş olan kişilerde anafilaksi yüzünden kardiyak etki oluşması riski daha yüksektir. Düşük kan basıncından dolayı nabzın hızlı olması daha yaygın iken, anafilaksiden muzdarip insanların %10'u düşük kan basıncında düşük nabız hızına (bradikardi) sahip olabilir. (Düşük nabız hızı ve düşük kan basıncının bir arada olması Bezold-Jarisch refleksi olarak bilinmektedir). Kişi kan basıncındaki düşüş nedeniyle baş dönmesi hissedebilir veya bilincini kaybedebilir. Bu düşük kan basıncının nedeni kan damarlarının genişlemesi (dağılma şoku) veya kalp karıncıklarının aksaması olabilir (kardiyojenik şok). Nadir durumlarda, anafilaksinin tek belirtisi çok düşük kan basıncı olabilir.

Mide ve bağırsaklardaki semptomlar arasında kramp benzeri karın ağrısı, ishal ve kusma görülebilir. Kişinin düşünceleri dağınıklaşabilir, idrarını tutamayabilir ve pelvis bölgesinde uterus krampları gibi ağrı hissedebilir. Beyin çevresindeki kan damarlarının genişlemesi bağ ağrısına neden olabilir. Kişi endişe duyabilir veya ölmek üzere olduğunu düşünebilir.

Anafilaksi vücudun neredeyse her türlü yabancı maddeye karşı tepkisinden kaynaklanabilir. Yaygın tetikleyiciler arasında böcek ısırmaları ve sokmaları, gıdalar ve ilaçlardan gelen venom sayılabilir. Çocuklar ve genç yetişkinlerde en yaygın tetikleyici gıdalardır. İlaçlar, böcek ısırmaları ve sokmaları yaşı daha büyük yetişkinlerde daha yaygın tetikleyicilerdir. Daha az görülen nedenler arasında fiziksel etkenler, biyolojik etken maddeler (semen gibi), bitki sütü, hormonsal değişiklikler, gıda katkı maddeleri (monosodyum glutamat ve gıda boyası gibi) ve deriye uygulaman ilaçlar (lokal ilaçlar)yer almaktadır. Egzersiz veya sıcaklık da (sıcak veya soğuk) bazı doku hücrelerinde alerjik reaksiyonu başlatan kimyasal maddelerin salınmasına yol açarak anafilaksiyi tetikleyebilir. Egzersizin neden olduğu anafilaksi genelde belirli gıdaların yenilmesi ile de bağlantılıdır. Eğer anafilaksi kişiye anestezi verilirken meydana gelirse, bunun en yaygın nedeni uyuşturmak için verilen bazı ilaçlar (kas sinir blokajı yapan etken maddeler), antibiyotikler ve bitki sütüdür. Vakaların %32-50'sinde neden bilinmemektedir (idyopatik anafilaksi).

Birçok gıda ilk defa yenildiği zaman bile anafilaksiyi tetikleyebilir. Batı toplumlarında yerfıstığı, buğday, ağaç yemişi, kabuklu deniz hayvanları, balık, süt ve yumurta yenilmesi veya bunlarla temas edilmesi en yaygın nedenlerdir. Orta Doğu'da, susam yaygın bir tetikleyici gıdadır. Asya'da pirinç ve leblebi sık sık anafilaksiye neden olur. Ciddi vakalar genellikle gıdanın yenilmesi sonucu meydana gelir, ancak bazı insanlarda gıda vücudun bazı yerlerine temas ettiğinde de ciddi bir reaksiyon gelişebilir. Çocuklardaki alerji geçebilir. 16 yaş itibarıyla, süt veya yumurtaya karşı anafilaksisi olan çocukların %80'i ve yer fıstığına karşı bir kez anafilaksi geçirmiş olanların %20'si bu gıdaları bir sorunla karşılaşmadan yiyebilmektedirler.

Herhangi bir ilaç anafilaksiye neden olabilir. En yaygın olanları β-laktam antibiyotikler (örneğin penisilin) daha sonra aspirin ve NSAID'lerdir. Eğer kişinin bir NSAİİ'a alerjisi varsa, genelde anafilaksiyi tetiklemeyen bir başkasını kullanabilirler. Anafilaksinin diğer yaygın nedenleri arasında kemoterapi, aşılar, protamin (spermde bulunur) ve bitkisel ilaçlar sayılabilir. Vankomisin, morfin ve röntgen görüntülerini iyileştirmek için kullanılan bazı ilaçlar (radyokontrast maddeleri) dokulardaki bazı hücrelere zarar vererek histamin salgılamalarına neden olup(mast hücresi degranülasyonu) anafilaksi meydana getirirler.
Bir ilaca karşı reaksiyon meydana gelme sıklığı, kısmen ilacın kişiye ne sıklıkta verildiğine ve kısmen ilacın vücut içerisindeki fonksiyonuna bağlıdır. Penisilin veya sefalosporin kaynaklı anafilaksi, ancak bunların vücut içerisindeki proteinlere bağlanmasından sonra meydana gelir ve bazıları diğerlerinden daha kolay bağlanırlar. Penisilin kaynaklı anafilaksi, tedavi gören her 2.000 ila 10.000 kişiden birinde meydana gelir. Tedavi edilen her 50.000 kişiden birinden daha azında ölüme rastlanır. Aspirine ve NSAID kaynaklı anafilaksi, her 50.000 kişiden birinde meydana gelir. Eğer bir kişide penisiline karşı reaksiyon meydana gelmiş ise sefalosporinlere karşı reaksiyon gelişmesi riski daha büyüktür; ancak risk yine de 1.000 kişide birden daha düşüktür. Eskiden röntgen görüntülerini iyileştirmek için kullanılan eski ilaçlar (radyokontrast maddeleri) vakaların %1'inde reaksiyona neden olmuştur. Daha yeni, düşük ozmolar randyokontrast maddeleri vakaların %0,04'ünde reaksiyona neden olmaktadır.

Arı veya yaban arısı (Zarkanatlılar) gibi böceklerin veya kan emen böceklerin (Triatominae) sokması veya ısırmasıyla gelen venom (zehir) anafilaksiye neden olabilir. Eğer kişi geçmişte venoma karşı reaksiyon göstermişse ve sokma bölgesinin çevresinde lokal reaksiyondan fazlası meydana gelmişse, bu kişiler gelecekte daha büyük bir anafilaksi riski taşımaktadırlar. Ancak, anafilaksi nedeniyle ölenlerin yarısında, daha önce yaygın bir (sistemik) reaksiyon görülmemiştir.

Astım, egzama veya alerjik rinit gibi atopik hastalıkları bulunan insanların gıda, bitki sütü ve radyokontrast maddelerinden anafilaksi duyarlılığı geliştirme riski daha yüksektir. Bu insanların, enjekte ilaçlar veya iğneler ile ilgili riski daha yüksek değildir. Anaflaksi geçiren çocuklarda yapılan bir araştırma, %60'ının geçmişinde atopik hastalık olduğunu ortaya koymuştur. Anafilaksiden ölen çocukların %90'ından fazlasında astım hastalığı vardır. Dokularında çok fazla veya daha zengin mast hücre bulunmasından (mastositoz) kaynaklanan düzensizliklerden muzdarip insanların riskleri daha yüksektir. Anafilaksiye neden olan maddeye son maruz kalınan tarih ne kadar önceyse, yeni reaksiyon gelişmesi riski o kadar düşüktür.

Anafilaksi aniden başlayan ve birçok vücut sistemini etkileyen ciddi bir alerjik reaksiyondur. Mast hücrelerden ve bazofillerden inflamatuvar medyatörlerin ve sitokinlerin salınmasından kaynaklanmaktadır. Bunların salımı genellikle bir bağışıklık sistemi reaksiyonuna bağlıdır, ancak bu hücrelerde bağışıklık sistemi ile ilgili olmayan hasarlardan da kaynaklanabilir.

Anafilaksi bir bağışıklık tepkisinden kaynaklandığı zaman, immunoglobulin E (IgE)alerjik reaksiyonu başlatan yabancı maddeye bağlanır (antijen). IgE'nin antijene bağlanması ile mast hücrelerdeki ve bazofillerdeki FcεRI reseptörler etkinleşir. Mast hücreler ve bazofiller histamin gibi inflamatuvar medyatörlerin salımı ile tepki verirler. Bu medyatörler bronşlardaki düz kasların kasılmasını artırır, kan damarlarının genişlemesine (vasodilasyon) neden olur, kan damarlarından sıvı sızıntısını artırır ve kalp damarlarının hareketini zayıflatır. IgE'ye bağlı olmayan bir başka immünolojik reaksiyon daha vardır, ancak bunun insanlarda meydana gelip gelmediği bilinmemektedir.

Anafilaksinin bağışıklık tepkisi sonucu meydana gelmediği durumlarda reaksiyon, doğrudan mast hücrelerine ve bazofillere zarar vererek histamin ve genelde alerjik reaksiyonla (degranülasyon) bağlantılı başka maddeler salgılamalarına neden olan bir maddeden kaynaklanmaktadır.  Bu hücrelere zarar veren etkenler arasında röntgen kontrast maddeleri, o

Antik Roma mutfağı, uygarlığın var olduğu süre boyunca büyük ölçüde değişti. Beslenme alışkanlıkları, krallıktan cumhuriyete ve en sonunda da imparatorluğa yol açan siyasi değişikliklerden ve Romalıları birçok kültürün mutfak alışkanlıklarına ve pişirme yöntemlerine maruz bırakan imparatorluğun muazzam ölçüdeki genişlemesinden etkilendi.
Başlangıçta, Roma sosyal sınıfları arasındaki beslenme farklılıkları o kadar da büyük değildi, ancak imparatorluğun büyümesiyle birlikte beslenmedeki eşitsizlikler arttı.

Organik gıdaların çoğu normal koşullar altında bozulur, ancak küller ve hayvan kemikleri, Romalıların beslenme alışkanlıkları hakkında bazı arkeolojik bilgiler verir. İspanya'nın Tarragona kentindeki bir mezarlıkta fitolitler bulundu. Boudica ve ordusu Colchester'da bir Roma dükkânını yaktığında, buradaki sonradan yapılan kazılar sonucu bulunan kömürleşmiş yiyecekler arasında ithal incir de vardı. Nohut ve meyve kaseleri Herculaneum'dan bilinmektedir ve MS 79'da Vezüv şehri yıktığından beri yer altında korunmuştur. Şehrin kanalizasyonlarında küçük balık kılçığı, deniz kestanesi dikenleri ve mineralize bitki kalıntıları hayatta kalmış; Arkeologlar bitkiler arasında dereotu, kişniş, keten, mercimek, lahana, haşhaş ve diğer çeşitli sert kabuklu yemişler, meyveler ve baklagillerin yanı sıra çeşitli balık ve kabuklu deniz hayvanlarını teşhis etmiştir. Pompeii'de üzümler, ekmekler ve hamur işleri Lares'e adak olarak yakılırdı ve peristil avlu bahçelerine gömülürdü.

Geleneksel olarak, ientaculum adlı bir kahvaltı şafakta servis edilirdi. Romalılar gün ortasından öğleden sonraya kadar günün ana yemeği olan cena'yı ve akşam karanlığında vesperna denilen hafif bir akşam yemeğini yerlerdi. Yabancı gıdaların artan ithalatıyla birlikte, cena sırasında tüketilen gıda miktarı daha da arttı ve daha geniş bir gıda yelpazesini içermeye başladı. Böylece, yavaş yavaş bu öğün akşama doğru kaymış ve vesperna yıllar içinde tamamen terk edilmiştir. Gün ortası öğün olan prandium, insanları cena'ya kadar tok tutmak için olan hafif bir öğün haline geldi. Roma toplumunun alt sınıfları arasında, geleneksel rutinler fiziksel işlerin günlük ritimlerine yakından karşılık geldiğinden, bu değişiklikler daha az belirgindi.

Bununla birlikte, normalde kol emeği ile uğraşmayan üst sınıflar arasında, tüm iş yükümlülüklerini sabahları yerine getirecek şekilde programlamak adet haline geldi. Prandiumdan sonra son işler yerine getirilir ve hamam ziyareti yapılırdı. Öğleden sonra saat iki civarında cena başlardı. Bu yemek, özellikle konuklar davet edildiyse gece geç saatlere kadar sürebilir ve genellikle comissatio tarafından takip edilirdi. Yani bir tur alkollü içecek (genellikle şarap) içilirdi.
Krallık ve erken Cumhuriyet dönemlerinde, ancak daha sonraki dönemlerde de işçi sınıfları için, cena esasen bir tür yulaf lapasından oluşuyordu. Bu lapanın en basit türü buğday, su, tuz ve yağdan yapılırdı. Daha sonra bu lapanın zeytinyağı ile daha sofistike bir varyasyon yapıldı ve mümkün olduğunda çeşitli sebzeler eşliğinde tüketilirdi. Zenginler bakliyatlarını genellikle yumurta, peynir ve bal ile yerdi ve ara sıra et veya balıkla da servis edilirdi.
Cumhuriyet dönemi sırasında, cena iki bölüme ayrıldı: ana yemek ve meyve, deniz ürünleri (örn. yumuşakçalar, karides) içeren bir tatlı. Cumhuriyetin sonunda, yemeğin üç bölüm şeklinde sunulması olağandı: meze (gustatio), ana yemek (primae mensae) ve tatlı (sekundae mensae).
Roma lejyonlarının temel gıda tayınları buğdaydı. 4. yüzyılda, çoğu lejyoner Roma'daki herkes kadar iyi yemek yiyordu. Sığır eti, koyun eti veya domuz eti gibi etlerin yanı sıra ekmek ve sebze tayınları sağlanırdı. Erzak çeşitleri ayrıca lejyonların konuşlandırıldığı veya sefer yaptığı yere de bağlıydı. Koyun eti Kuzey Galya ve Britanya'da popülerdi, ancak domuz eti lejyonların ana et kaynağıydı.

Roma kolonileri Roma'ya birçok yiyecek sağladı; Roma şehri Belçika'dan jambon, Bretonya'dan istiridye, Mauretanya'dan garum, Tunus'tan yabani av eti, Sirenayka'dan silphium, Mısır'dan çiçekler, Kapadokya'dan marul ve Pontus'tan balık aldı.
Antik Roma diyeti, modern İtalyan yemeklerinin temelini oluşturan birçok öğeyi içeriyordu. Gaius Plinius, 30'dan fazla zeytin çeşidi, 40 çeşit armut, incir (Afrika ve doğu illerinden ithal edilen yerli ve ithal) ve çok çeşitli sebzelerden bahseder.  Bu sebzelerden bazıları modern dünyada artık mevcut değilken diğerleri de önemli değişiklikler geçirdi. Farklı renklerde havuçlar tüketildi, ancak bunlar turuncu değildi. Birçok çeşit sebze yetiştirildi ve tüketildi. Bunlara kereviz, sarımsak, bazı çiçek soğanları, lahana ve diğer brassicalar (lahana ve brokoli gibi), marul, hindiba, soğan, pırasa, kuşkonmaz, turp, şalgam, yaban havucu, havuç, pancar, yeşil bezelye, pazı,kartonlar, zeytinler, salatalık, Fransız fasulyesi dahildir. Bu sebzelerden bazıları kabartmalarda resmedilmiştir.
Ancak, modern İtalyan mutfağının özelliği olarak kabul edilen bazı yiyecekler Romalılar tarafından kullanılmamıştır. Özellikle ıspanak ve patlıcan (patlıcan) Araplardan öğrenildi. Domates, patates, kırmızı biber ve mısır (polentanın modern kaynağı)  ancak Yeni Dünya'nın keşfinden ve Kolomb takasından sonra Avrupa'da ortaya çıktı. Romalılar pirinci biliyorlardı, ancak çok nadiren tüketiyorlardı. Ayrıca birkaç narenciye vardı. Limonlar, İtalya'da MS 2. yüzyıldan beri biliniyordu, ancak yaygın olarak yetiştirilmediler.

MÖ 123'ten itibaren, öğütülmemiş buğday şeklindeki Frumentatio adı verilen erzak (yaklaşık 33 kg), Roma devleti tarafından her ay 200.000 kişiye dağıtılırdı. Başlangıçta bunun için ödenen bir ücret vardı, ancak MÖ 58'den itibaren bu ücret, pleb tribünü Publius Clodius Pulcher tarafından kaldırıldı. Frumentatio'yu alabilmek için bireylerin Roma'da vatandaş olmaları ve ikamet etmeleri gerekiyordu.
Başlangıçta, kavılca buğdayı (buğdayla yakından ilişkili bir tahıl tanesi) ve biraz tuzla yapılan yassı, yuvarlak somunlar yenirdi; üst sınıflar arasında yumurta, peynir ve balın yanı sıra süt ve meyve de tüketilirdi. İmparatorluk döneminde, MS 1 civarında, buğdaydan yapılan ekmek tanıtıldı; zamanla, eski tür somunların yerini giderek daha fazla buğdaylı ekmek almaya başladı. Farklı kalitede birçok ekmek çeşidi vardı. Tipik olarak beyaz ekmek seçkinler için, daha koyu ekmek orta sınıf için ve en koyu ekmek yoksul köylüler için pişirilirdi. Ekmek bazen şaraba batırılır ve zeytin, peynir ve üzümle yenirdi. MS 79'da Pompei'nin yıkıldığı sırada, o şehirde en az 33 fırın vardı. Romalı şefler, kuş üzümü ile tatlandırılmış tatlı çörekler ve un, bal, yumurta, ricotta peyniri ve haşhaş tohumu ile yapılan peynirli kekler yaptılar. Tatlı şarap kekleri; bal, azaltılmış kırmızı şarap ve tarçınla yapılırdı. Meyveli turtalar üst sınıf arasında popülerdi, ancak alt sınıfların bunları kişisel olarak yapmaya veya pazarlardan ve satıcılardan satın almaya güçleri yetmezdi.
Juscellum, 4. yüzyılın sonlarında veya 5. yüzyılın başlarında bir Roma tarif kitabı olan De re coquinaria'da anlatılan, rendelenmiş ekmek, yumurta, adaçayı ve safran içeren bir et suyuydu.

Kasap eti alışılmadık bir lükstü. En popüler et domuz eti, özellikle sosisti. Sığır eti Antik Roma'da nadirdi, Antik Yunanistan'da daha yaygındı - Iuvenalis veya Horatius tarafından sığır eti belirtilmemişti. Ördekler ve kazlar da dahil olmak üzere deniz ürünleri, av hayvanları ve kümes hayvanları yemek daha olağandı. Örneğin, Sezar zaferi sırasında 260.000 alt sınıf kişiye (fakir insanlar) bu üç yiyeceğin tümünü içeren, ancak kasap eti içermeyen bir halk ziyafeti verdi. John E. Stambaugh, Roma'da etin "kurbanlar ve zenginlerin akşam yemeği partileri dışında kıt olduğunu" yazıyor. İnekler sütleri için beslenirdi ve iyi bakılırdı; pulluk ve yük hayvanları olarak boğalar kullanılırdı. Çalışan hayvanların eti sertti ve iştah açıcı değildi. Ara sıra dana eti yenirdi. Apicius, sığır eti için yalnızca dört tarif verir, ancak aynı tarifleri kuzu veya domuz eti için de uygulayabilme seçeneğini de sunar. Dana güveç için sadece bir tarif ve dana tarak için başka bir tarif yazmıştır.
Fındık faresi yenirdi ve bu bir incelik olarak kabul edilirdi. Zengin Romalılar arasında bu aktivite bir statü sembolüydü ve hatta bazıları akşam yemeği konuklarının önünde. Marcus Aemilius Scaurus döneminde çıkarılan bir kanun, fındık faresi yemeyi yasakladı, ancak uygulamayı durduramadı.

Balık, etten daha yaygındı. Su ürünleri yetiştiriciliği, istiridye yetiştiriciliğine ayrılmış büyük ölçekli endüstriler de dahil olmak üzere çeşitliydi. Romalılar ayrıca salyangoz çiftçiliği ve meşe otu çiftçiliği ile de uğraşmışlardır. Cosa'daki balık çiftliklerinde yetiştirilen kefal ve tazeliklerini korumak için ayrıntılı araçlar icat edilen bazı balıklar büyük beğeni topladı ve yüksek fiyatlara getirildi.

Meyveler mevsiminde taze olarak yenir ve kışın kurutulur veya konserve edilirdi. Popüler meyveler arasında elma, armut, incir, üzüm, ayva, ağaç kavunu, çilek, böğürtlen, mürver, kuş üzümü, mürver eriği, hurma, kavun, kuşburnu ve nar bulunuyordu. Daha az yaygın olan meyveler, daha egzotik olan azeroller ve muşmulalardı. 1. yüzyılda tanınan kiraz ve kayısı popülerdi. Şeftali, MS 1. yüzyılda Persler kaynaklı tanındı. Portakal ve limon biliniyordu ama yemek pişirmekten çok tıbbi amaçlar için kullanılıyordu. Antik Romalılar tarafından bilinmesine rağmen, limonlar İtalya'da Principatus dönemine kadar yetiştirilmedi. Roma'da en az 35 çeşit armut ve üç çeşit elma yetiştirilmişti. Cato, modern tekniklere benzer armut kültürü yöntemlerini anlatır. Bal, biber ve biraz garum ile tatlandırılmış armut ve şeftali kremaları ve sütlü tatlılar için tarifler vardır.
Columella, incirleri ezerek anason, rezene tohumu, kimyon ve kavrulmuş susam ile ezerek incir yaprağına sararak muhafaza etme konusunda tavsiyeler vermiştir.

Brüksel lahanası, enginar, bezelye, rutabaga ve muhtemelen karnabaharın öncüleri muhtemelen Roma döneminde varken, bugün aklımıza gelen modern ekili formlar, Orta Çağ'ın sonlarına ve erken Rönesans zamanlarına kadar gelişmemişti. Lah

Arepa ([İspanyolca telaffuzu: aˈɾepa]/link) içi çeşitli malzemelerle doldurulmuş öğütülmüş mısır hamurundan yapılan bir yiyecek türüdür. Kolomb öncesi çağlardan beri Güney Amerika'nın kuzey kesimlerinde tüketilen ve özellikle Kolombiya ve Venezuela mutfaklarında önemli bir yere sahip olmakla beraber, Bolivya, Ekvador, Panama ve Nikaragua'da da tüketilmektedir.
Başlangıçta, arepa unu evde mısır öğütülerek elde ediliyordu. 1950'lerde, Venezuelalı mühendis Luis Caballero Mejías tarafından hazır arepa unu geliştirildi ve büyük bir başarı kazandı.
Arepa bu ülkelerde yaygın olarak yenir ve peynir, cuajada (taze peynir), çeşitli etler, avokado veya diablito (acılı jambon ezmesi) gibi yiyeceklerle servis edilebilir.ek lezzetlerle servis edilebilir. Ayrıca sandviç yapımında ikiye bölünerek kullanılabilir. Boyutları, kullanılan mısır türleri ve ek malzemeler hazırlama yöntemine göre değişiklik gösterir. Meksika'nın gorditası, El Salvador'un pupusası, Ekvador'un maíz tortillası ve Panama tortillası veya changası ile benzerlikler taşır.

Arepa,şu anki Kolombiya, Panama ve Venezuela bölgelerinden gelen Kolomb öncesi bir yemektir.  Hangi ülkede ilk kez pişirildiği belirtilmemiş olsa da, Kolombiya ve Venezuela'da mısır varlığının en eski tarihleri belirlenmiş durumdadır.
Örneğin, Kolombiya'da mısırın varlığına dair ilk kayıtlar yaklaşık 3,000 yıl öncesine dayanırken, Venezuela'da bu tahmin yaklaşık 2,800 yıl öncesine aittir.
Tarih boyunca, arepa büyük oranda değişmeden kalmış ve Kolomb öncesi yerli halklar tarafından tüketilen arepalarla benzerliklerini korumuştur. Bu durum, arepayı, kolonizasyon yıllarından bu yana popülerliğini koruyan az sayıdaki Kolomb öncesi geleneklerinden biri yapmaktadır. Arepa adı, Cumanagoto dilinde 'mısır ekmeği' anlamına gelen erepa kelimesiyle ilişkilidir.

Arepa, ıslatılmış, öğütülmüş mısır tanelerinden veya günümüzde daha sık kullanılan mısır unu veya iri taneli mısır unuyla (cornmeal) yapılan düz, yuvarlak, mayasız bir hamur işidir. Izgara, fırında pişirme, kızartma, haşlama veya buharda pişirme yöntemleriyle hazırlanabilir. Renk, lezzet, boyut ve içine konulabilecek yiyecek türüne göre bölgesel farklılıklar gösterir. Basit arepalar genellikle tereyağı veya peynirle doldurulup fırında pişirilir. Yemeğe bağlı olarak, fasulye, et, avokado, yumurta, domates, salata, karides veya balık gibi malzemelerin kombinasyonlarıyla daha dolgun çeşitler eklenebilir. Kızartılmış arepalar, genellikle Güney Amerika'nın kuzeyinde, üstüne beyaz peynir konularak ve yanında kızarmış yumurta ile servis edilerek tüketilir. Tatlı kızartılmış arepalar, başka bir çeşittir ve genellikle şeker kamışı (papelón) ve anason (anís) ile hazırlamaktadır. Venezuela beyaz peyniri, kızartılmış arepalar için başka bir üst malzeme olup, feta peyniriyle birleştirilebilir.

Başlangıçta, arepa unu evde mısır öğütülerek yapılıyordu. 1950'lerde, Dr. Luis Caballero Mejías adlı Venezuelalı bir mühendis tarafından hazır arepa unu icat edildi ve hızla popüler oldu. Un; su ve tuzla karıştırılır ve bazen yağ, tereyağı, yumurta ve/veya süt eklenir. Unun zaten pişmiş olması nedeniyle, karışım kolayca hamur haline getirilir. Yoğrulup şekillendirildikten sonra, hamurlar kızartılır, ızgarada pişirilir veya fırınlamaktadır. Bazı arepa çeşitleri, nikstamalizasyon işlemi kullanılarak "soyulmuş" mısırdan yapılır; bunlara arepa pelada denir.
Arepa unu, arepa ve hallacas, bollos, tamales, empanadas, atole ve chicha gibi diğer mısır hamuru tabanlı yemekler yapmak için özel olarak hazırlanır (suda pişirilir, sonra kurutulur). Un, masarepa, masa de arepa, masa al instante veya harina precocida olarak adlandırılabilir.

Bolivya'daki arepalar mısırdan yapılmaktadır. Arepaların hazırlanışı farklı yöntemlerle yapılabilir, ancak en geleneksel tariflerden biri Cotoca tarifidir. Ülkede Cruceña ve Andina gibi çeşitli arepa türleri bulunur.

Kolombiya'da mısırın varlığına dair ilk kayıtlar yaklaşık 3,000 yıl öncesine dayamaktadır.
Arepa, Kolombiya'da ikonik bir yiyecektir ve yaklaşık 75 farklı hazırlama şekli vardır. Kolombiya Gastronomi Akademisi tarafından yapılan bir çalışmaya göre, arepa Kolombiya kültürel mirasının bir parçasıdır ve ulusal gastronomik birlik sembolü olarak kabul edilebilir.
2006 yılında, arepa, Semana dergisi tarafından Caracol Televisión, Kültür Bakanlığı ve 'Colombia is Passion'ın desteğiyle düzenlenen bir yarışmada Kolombiya'nın kültürel sembolü olarak adlandırıldı.
Paisa bölgesinde, arepa yerel halk için özellikle önemlidir ve bazen günün tüm öğünlerinde eşlik eder. Ayrıca, arepalar kolye şeklinde dizilir ve onur konuklarının boynuna övgü işareti olarak takılmaktadır.
Kolombiya'da arepa, mahalle dükkanlarında, zincir süpermarketlerde ve pazar meydanlarında ticari olarak satılır ve evde ızgara yapmak veya kızartmak üzere hazırlanmış beyaz veya sarı mısır hamuru olarak koruyucu maddelerle paketlenir. Ayrıca, hazırlanmadan önce hidrasyon gerektiren endüstrileştirilmiş mısır unu şeklinde de satılmaktadır. Ek olarak, arepalar sokak satıcıları, kafeteryalar ve mahalle dükkanları tarafından satılmaktadır.
Paisa Bölgesi restoranları, içine yumurta, et veya peynir doldurulabilen benzersiz bir dolgulu arepa stili de dahil olmak üzere çeşitli arepalar yapmaktadır. Karayip bölgesindeki Kolombiyalılar, genellikle kahvaltıda arepa con huevo adı verilen bir varyasyonu tüketirler; bu, pişirilmiş bir arepanın içine çiğ yumurta konularak kızartılmasıyla hazırlamaktadır.
Kolombiya Arepa Festivali Barranquilla, Bogota, Bucaramanga, Cali ve Medellín'de kutlamaktadır. Her şehir Ağustos ve Aralık ayları arasında festivali düzenleme sırasını almaktadır.

Santa Marta Şehri gazetesi El Informador'a göre, Kolombiya'da yaklaşık 75 çeşit arepa bulunmaktadır; bunlar arasında Norte de Santander Departmanı'nda tüketilen arepa ocañera bulunur ve bu arepa, queso costeño (çev. 'kıyı peyniri') ve diğer et türleri eklenmesiyle karakterizedir. Bu tür arepa tarifleri, doble crema peyniri ve tavuk içerebilir. Karakteristik özelliklerinden biri, diğer arepalardan farklı olarak nispeten ince olması ve kızarmış ve altın rengi bir kabuğa sahip olmasıdır.
Arepa boyacense, farklı bir çeşittir ve üretimde öne çıkan yerlerden biri olarak Ventaquemada Belediyesi bilinir. Bu tür arepa, tereyağı, yumurta ve peynir içerebilir.  Belirli bir tatlılığa sahiptir ve bazı tariflerde bu arepa, cuajada içerebilir.
Ayrıca, Antioquia Bölgesi'nde tüketilen arepa paisa da bulunur. Bu, maíz trillado (çev. 'dövülmüş mısır' ) ile hazırlamaktadır. Bu form, yerli mutfakla en yakın benzerliği gösterir.
Ek olarak, ülkenin And bölgesinde tüketilen bir başka arepa çeşidi olan arepa santanderana, pişmiş yuca ve chicharrón içerir.

Kosta Rika'nın Guanacaste Eyaleti'nde, arepalar büyük, kızarmış sünger kekleri şeklinde ve Bagaces tipi peynirle tatlandırılarak hazırlamaktadır. Cartago'da, kolonyal dönemde, arepalar domuz etiyle doldurulurdu.

Porto Riko'da, özellikle San Juan bölgesi ve sahil kısımlarında popülerdir. Bazı restoranlarda, neredeyse her zaman arepas de coco olarak bulunabilirler. Porto Riko arepası, mısır unu, hindistan cevizi sütü, hindistan cevizi yağı, kabartma tozu ve şeker ile yapılmaktadır. Kızartılabilir, fırında pişirilebilir veya ızgarada hazırlanabilir. Pişirildikten sonra arepa kesilir ve içine doldurulur. Sayısız dolgu seçeneği vardır: Yengeç, karides, sofritoda haşlanmış ahtapot, limon, hindistan cevizi sütü ve zencefil.

Arepalar, adalar ile Venezuela arasındaki nüfus akışı nedeniyle Kanarya Adaları'nda bulunur. Santa Cruz de Tenerife ilinde ve nadiren adaların doğu kısmında bulunurlar. Adalardaki barlar ve restoranlarda tüketilen arepaların çoğu kızartılmaktadır. Bazıları yerel gastronomiden malzemeler, örneğin yumuşak peynir veya Kanarya muzu gibi içerikler ekler.

Arepa, Venezuela gastronomisinin bir simgesi ve Venezuela'da hala popüler olan Hispanik öncesi yiyeceklerden en yaygın olanıdır. Bu yemeğin ilk kayıtları yaklaşık 2800 yıl öncesine dayanmaktadır.
2015 yılında yapılan bir ankete göre, Venezuela halkının yaklaşık yüzde 70'i düzenli olarak arepa tüketmektedir. Venezuelalıların gün boyunca arepa yemeleri yaygındır, hem atıştırmalık hem de yemeklerin yanında, bu arepaların neredeyse her yerde ve özellikle areperas adı verilen belirli restoranlarda bulunmasına yol açar.
Arepa, Venezuelalıların diyetinin temel bir parçası olarak görülür; 2015 yılındaki gıda kıtlıklarından önce, ortalama bir Venezuelalının her yıl arepa yapımında kullanılan mısır unundan yaklaşık 30 kilo tükettiği tahmin ediliyordu. Venezuela arepaları, sığır eti ve avokadodan peynire kadar çeşitli dolgularla doldurulur ve satıldıkları yerin konumuna ve elde edilebilen malzemelere göre büyük ölçüde değişir.
Venezuela'nın And dağları bölgesinde, arepas de trigo mısır unu yerine buğday unu ile yapılmaktadır. Bu daha hafif arepalar genellikle atıştırmalık olarak veya daha ağır yemeklerin yanında tüketilir.

Caçapa
Gordita
Pupusa
Ekmek listesi
Mısır yemekleri listesi

Arjantin mutfağı, Arjantin'e özgü yemek pişirme tarzıdır. Arjantin mutfağı, humita, patates, manyok, biber, domates, fasulye ve yerba mate gibi malzemelere odaklanan Arjantin yerli halklarından, sömürge döneminde İspanyollar tarafından getirilen Akdeniz etkilerine kadar kültürlerin bir karışımı olarak tanımlanmaktadır. Bu, 19. ve 20. yüzyıllarda Arjantin'e gelen ve pizza, makarna ve İspanyol tortillaları gibi birçok yemek geleneklerini ve yemeklerini dahil eden önemli İtalyan ve İspanyol göçmen akınıyla tamamlanmıştır.
Sığır eti, ülkenin ovalarında büyük ölçüde üretilmesi nedeniyle Arjantin diyetinin ana bir parçasıdır ve asado Arjantin kültüründe önemli bir yer tutar. Yine de, ülkenin geniş alanı ve kültürel çeşitliliği, çeşitli yemeklerden oluşan yerel bir mutfağa yol açmıştır.
Arjantin halkı yemek yemeyi sevmeleriyle ünlüdür. Sosyal toplantılar genellikle bir yemeği paylaşmaya odaklanır. Evde akşam yemeği davetleri genellikle arkadaşlığın, sıcaklığın ve bütünleşmenin bir sembolü olarak görülür. Pazar günü aile öğle yemeği haftanın en önemli yemeği olarak kabul edilir ve öne çıkanları arasında genellikle asado veya makarna bulunur.

SaltShaker – Blog on Buenos Aires "food, drink, and life".
Pick Up the Fork – Guide to Buenos Aires' food, restaurant and bar scene
Argentina on two steaks a day

Arnavutluk tarih boyunca birçok devletin yönetimi altına girmiş, bu süreçte yalnızca siyasi veya askeri olarak değil, aynı zamanda kültürel açıdan da etkilenmiştir. Bu sebepten Arnavut mutfağı (Arnavutça: Kuzhina Shqiptare) başta Türk, İtalyan ve Yunan mutfakları olmak üzere genel itibarıyla Akdeniz mutfağından izler taşımaktadır. Bugün Arnavut halkı tarafından sıkça tüketilen ve yapılan baklava, aşure, kadayıf gibi tatlılar; dolma, yaprak sarma, tarator gibi aperitifler ve ayran, siyah çay, Türk kahvesi gibi içecekler Osmanlı zamanından başlayarak Türk mutfağından Arnavut kültürüne geçen yiyecek ve içeceklerden bazılarıdır.
Tipik bir Akdeniz mutfağı olan Arnavut mutfağında en çok kullanılan ürünler meyveler, sebzeler, balık çeşitleri ve zeytinyağıdır. Temel öğünü kahvaltı olan Arnavutlar genelde domates, salatalık, yeşil biber, zeytin gibi taze ve Arnavutluk topraklarında yetişen mahsullerden yapılan sebze salatası yerler. Salatanın yanı sıra et veya sebzeyle yapılmış bir yemek de kahvaltıda yenilemektedir. Pişirme teknikleri çevresel şartlar göz önüne alındığında hemen hemen her yemek için farklılık göstermektedir ve zeytinyağı yemeklerde en çok kullanılan yağdır. Soğan ve sarımsak ise tatlılar hariç neredeyse çoğu yemekte kullanılan, Arnavut mutfağının olmazsa olmaz ürünlerindendir. Bu bağlamda Arnavutluk, kişi başına en çok soğanın tüketildiği ikinci ülkedir.

Balkan mutfakları arasında bulunan Arnavut mutfağının Akdeniz'e doğrudan bağlantılı durumda olması, bu kültürden fazlasıyla etkilenmesine yol açmıştır. Zeytin, buğday, deniz mahsulleri ve çeşitli meyve-sebzeler Akdeniz havzasının, dolayısıyla da Arnavut yemek kültürünün temelini oluşturmaktadır. Arnavutluk topraklarının özellikle kıyı bölgelerindeki iklim limon ve portakal gibi narenciye ürünlerinin yanı sıra zeytin, incir gibi meyve ağaçlarının da bu arazilerde yetişmesine olanak sağlamaktadır.
Arnavutluk'ta her bir bölge kendine ait spesifik kahvaltı kültürüne sahiptir. Hafif olduğu kadar oldukça besleyici ve gün içindeki en etkili öğün saati olan kahvaltı, Arnavutlar için ayrı bir önem taşımaktadır. Mutlaka taze ekmekle yenilen bu öğünde tereyağı, peynir, reçel, yoğurt, zeytin gibi besleyici ve enerji değeri yüksek gıdalar tüketilir. Çay veya kahve en çok tercih edilen içecekler olsa da yer yer süt ve rakı da kahvaltı saatinde içilebilmektedir. Bu zengin kültürün yanında artık değişen dünyada zaman çok önemli bir ayrıntı haline geldiği için hızlı ve pratik öğünler artmış, insanlar meyve veya bir dilim ekmeğin yanında kahveyle kahvaltı saatini geçiştirmeye başlamışlardır. En çok tercih edilen iki içecek olan çay ve kahve sadece kahvaltı saatinde değil, günün her diliminde, her yerde içilmektedir.

Öğlen yemeği Arnavut mutfağındaki en büyük öğün saatidir. Haftanın her günü okullarda, işyerlerinde, kamu dairelerinde mutlaka öğlen arası verilmektedir. İnsanlar genelde bu saatlerde evlerine giderek aileleriyle beraber öğlen yemeği yerken, son zamanlarda fast-food anlayışının getirdiği bir sonuç olarak restoran ve kafelere gitmek de bir seçenek oluşturmaya başlamıştır. Öğle yemeğinde genelde gjellë adı verilen, kısık ateşte pişirilmiş bir et yemeği ve taze sebzelerden yapılmış Arnavut salatası yenir. Salatalara tuz, zeytinyağı, beyaz sirke veya limon suyu gibi tatlandırıcılarla soslar hazırlanır. Çoğunlukla haşlama veya kızarmış olarak tüketilen yiyeceklerin yanında mutlaka kahve, çay, meyve suyu gibi içecekler tercih edilir.
Akşam yemeği Arnavutlar için en küçük ve en az önem taşıyan öğündür. Genelde kırmızı et, taze balık veya herhangi bir deniz mahsulüyle geçiştirilen akşam yemeğinde sebze ağırlıklı yemekler veya sandviç tarzı atıştırmalıklar da tercih edilebilir.

Arnavutluk; ekonomisi daha çok tarıma dayalı olan, küçük bir Balkan ülkesidir. Denize kıyısı olması sebebiyle ılımanlaşan iklim ve yıl boyunca aldığı güneş miktarı, ülkede birçok meyve ve sebze türünün yetiştirilmesine olanak sağlamaktadır. Orta kuşakta yetişebilecek hemen hemen tüm bitkilerin bulunduğu Arnavutluk, üretim fazlası mahsullerini ihraç edip ülkede yetişmesi mümkün olmayanlarıysa ithal etmektedir.

Elma, üzüm, portakal, nektarin, çilek, yaban mersini, böğürtlen, vişne, karpuz, limon, şeftali, erik, zeytin, avokado, hurma, nar, incir, dut ve kiraz; Arnavut mutfağında en çok kullanılan meyvelerdir. Tatlılarda ve yemeklerde malzeme olarak kullanılan meyveler, hiçbir işlem görmeden de tatlı niyetine tüketilmektedir. En az meyveler kadar rağbet gören sebzeler de diğer bir malzeme türüdür. Lahana, fasulye, patates, pırasa, mantar, pancar, şalgam, soğan, sarımsak, domates, salatalık, havuç, biber, ıspanak, kıvırcık, asma yaprağı ve patlıcan da yemeklerde sıkça tercih edilir.
Baharatlar ve otlar da bu mutfağın vazgeçilmez ürünlerindendir. Arnavutluk topraklarında hüküm süren iklim, bu ülkede 250'ye yakın aromatik ve tıbbi bitkinin yetişmesine imkân sağlamaktadır. Kekik, adaçayı, ateş çiçeği, biberiye ve sarı centiyan; Arnavutluk'un ürettiği ve ihracatını yaptığı en önemli bitkilerdendir. Bunların yanında lavanta, vanilya, safran, kimyon, fesleğen, nane, kişniş ve defne yaprağı da ülkede tarımı yapılan ve yemeklerde bolca kullanılan otlardandır.

Arnavut mutfağında bulunan atıştırmalıklar ana yemekten önce tek başına tüketilebildiği gibi, genelde yemeklerin yanında meze olarak da sunulmaktadır. Bugün eski geleneksel yiyeceklerin yanında artık dünya mutfağından değişik ve modern tatlar da bu kültürde kendime yer edinmeyi başarmıştır.

Ekmek, Arnavut yemek kültürünün en önemli parçalarından biridir. Bir Arnavut sofrasında ana yemek, çorba, atıştırmalıklar ve mezelerin dışında mutlaka buğday veya mısır ekmeği bulunur. Ekmek tüketme alışkanlığı öylesine önemli bir kültür haline gelmiştir ki, Arnavutçada 'për të ngrënë bukë' diye bir kalıp bile vardır. Benzeri bir anlam taşıyan bu deyim Türkçede de 'ekmek yemeye gitmek' olarak kullanılır. Halen Anadolu'nun birçok noktasında yemek saatleri 'ekmek yemek' fiiliyle adlandırılır. Ayrıca yine bir Arnavut deyişine göre misafirperverlik 'ekmek, tuz ve kalp' (Arnavutça: bukë, kripë e zemër) sözleriyle ifade edilir.

Fërgese ya da bilinen adıyla Fërgese Tiranë; et içermeyen, geleneksel bir Arnavut yemeğidir. Kırmızı ve yeşil biberlerin ince dilimlenmiş domates ve soğanlarla beraber sunulduğu bu meze genelde ana yemeğin yanında servis edilir.

Japrak; salamura yapılmış asma yapraklarının pirinç, soğan ve tercihe göre eklenen kıymayla hazırlanan bir iç malzemesiyle doldurularak sarıldığı bir atıştırmalıktır. Türk mutfağında yaprak sarma veya dolma adıyla yapılan bu yemek pişirilip sıcak servis edilebildiği gibi zeytinyağlı olarak soğuk bir şekilde de tüketilebilir.

Tarator; sıcak yaz aylarında serinlemek için tüketilen, soğuk bir atıştırmalıktır. Türk ve Yunan mutfaklarındaki cacığa benzeyen tarator; tuzlu yoğurdun içine salatalık, sarımsak, zeytinyağı ve bazen de dereotlu eklenerek yapılır. Genelde japrak gibi dolma türlerinin yanında ve kızartılmış sebzelerin ve deniz mahsullerinin üzerinde servis edilir.

Çorba, Arnavutluk'ta özellikle kış aylarında sık sık içilen bir yemektir. Soğuktan korunmak ve hastalıklara karşı bağışıklık sistemini güçlendirmek için tercih edilen sıcak çorbaların yanı sıra yaz aylarında serinlemek adına soğuk çorbalar da tüketilebilir. Ağırlıklı olarak patates, lahana, fasulye ve balık çorbaların yapıldığı ülkede en çok sevilen ise tarhana (Arnavutça: Trahana) çorbasıdır. Doğu Akdeniz mutfağına ait bir yemek olan tarhana çorbasının birçok farklı versiyonu bulunmaktadır. Hemen hemen dünyanın her yerinde benzerlerine rastlanan bu çorbaların haricinde Groshët ve Shqeto adı verilen çorbalar da Arnavut mutfağına ait lezzetlerdendir.

Arnavut mutfağı; et yemeklerinin ağırlıkta olduğu bir mutfaktır. Öyle ki; ülkede sadece kuzu, dana, keçi veya sığır eti konusunda uzmanlaşmış ve tek çeşitle hizmet veren et restoranları bulunmaktadır. Domuz etinden sonra en çok dana ve sığır eti tüketilir. Genel olarak protein ağırlıklı beslenen Arnavutlar etin yanı sıra ciğer, kelle, bağırsak ve mide gibi sakatatları da bol bol yemeklerinde kullanırlar. Kanatlı hayvanlar arasında en çok haşlamadan kızartmaya, ızgaradan fırına birçok farklı pişirme tekniği olan tavuk ve ördek eti tercih edilir. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Arnavutluk'ta, 'helal et' kavramı olduğundan dolayı domuz eti Müslümanlar tarafından yenmezken, toplumun geri kalan kesimi için böyle bir engel yoktur.
Arnavutluk'ta İyon ve Adriyatik Denizi'nde; Butrint, Shkodër, Ohrid ve Prespa Gölü'nde; Karavasta, Narta ve Patos Lagünü'nde balıkçılık yapılmaktadır. Akdeniz usulü pişirilen balık porsiyonları bütün olarak sunulur; buğulama, kızartma, fırınlama gibi çeşitli yöntemler uygulanır. Deniz mahsulleri genellikle beyaz sirke, zeytinyağı ve limonla tatlandırılır. Dıraç, Avlonya ve Saranda gibi kıyı şehirlerinde deniz mahsullerinin tüketimi oldukça fazladır. Alabalık, kalamar, ahtapot, mürekkepbalığı, kırmızı kefal, levrek ve çipura; en çok tercih edilen ürünlerdendir. Mezgit, sazan, kefal ve yılan balığı da yer yer bazı bölgelerde tüketilir.

Tavë Kosi; Arnavutluk'ta en çok sevilen ve millî yemek olarak görülen yiyeceklerden biridir. Kuzu etinin pirinç pilavı ve yoğurtlu sosla ikram edildiği bu yemek, Türk ve Yunan mutfaklarına da girmiş; halk tarafından benimsenmiştir.

Qebapa; Türk mutfağına ait bir yemek olan kebabın, Arnavutluk'ta yapılan versiyonudur. Kuzu ve dana etinin karıştırılıp şişlere dizilerek pişirilmesiyle yapılan qebapa; közlenmiş soğan, biber ve domatesle beraber sunulur. Arnavutların millî ekmeği olan pitalka (pita ekmeği) da tamamlayıcı öğün olarak sofrada yerini alır.

Gullash; Macar mutfağından, Balkan ve Orta Avrupa mutfaklarına geçmiş olan bir et yemeğidir. Arnavutluk'ta özellikle dağlık bölgelerde sık tüketilen bir yiyecek olan gullash güveçte yapılır ve yoğun olarak pul biber kullanılır.

Paçe; koyun, domuz veya benzeri bir dört ayaklı hayvanın kellesinden yapılan bir yemektir. Geleneksel bir lezzet olan paçe; güvecin içerisinde sarımsak, soğan, karabiber ve sir

Bu liste maddesi, Avrupa mutfaklarının bir listesidir. Mutfak, genellikle belirli bir kültürle ilişkilendirilen karakteristik pişirme uygulamaları ve geleneklere denmektedir. Avrupa mutfağı ("Batı mutfağı" olarak da adlandırılır) toplu olarak Avrupa ve diğer Batı ülkelerinin mutfaklarını içine alır. Avrupa mutfağı, (tanıma bağlı olarak) Avrupa'daki mutfakları içerir.
Ayrıca Avrupa ülkelerinin mutfakları kendi içlerinde çeşitlilik göstermektedir. Örneğin Asya ülkelerinin geleneksel pişirme yöntemleriyle karşılaştırıldığında et daha belirgin ve porsiyon boyutu da daha önemlidir. Avrupa mutfağında makarna, köfte ve hamur işlerinin yanı sıra buğday unu ekmeği uzun zamandır en yaygın nişasta kaynağı olmuştur, ancak patates Amerika kıtasının kolonizasyonundan bu yana Avrupa'daki en önemli nişasta bitkisi haline gelmiştir.

Avusturya mutfağı , Avusturya'ya özgü bir mutfaktır.İtalya, Macaristan, Almanya ve Balkan mutfakları Avusturya mutfağını etkiledi ve bu mutfaklar İmparatorluk genelinde etkili oldu.* Avusturya şarabı
Viyana mutfağı
Çek mutfağı, komşusu olan ülkelerin mutfaklarını hem etkilemiş hem de onlardan etkilenmiştir. Orta Avrupa'da popüler olan keklerin ve hamur işlerinin çoğu Çekya'da ortaya çıkmıştır. Çek mutfağında domuz eti oldukça yaygındır ve sığır eti ve tavuk da popülerdir.
Çek şarabı
Alman mutfağı
Alman şarabı
Baden mutfağı
Bavyera mutfağı
Brandenburg mutfağı
Frankonya mutfağı
Hamburg mutfağı
Hessen mutfağı
Aşağı Sakson mutfağı
Mecklenburg mutfağı
Pfalz mutfağı
Pomeranya mutfağı
Ren-Hessen mutfağı
Sakson mutfağı
Schleswig-Holstein mutfağı
Svabya mutfağı
Macar mutfağı, Macaristan ulusunun ve onun birincil etnik grubu olan Macarların mutfak kültürüdür. Geleneksel Macar yemekleri öncelikle et, mevsim sebzeleri, meyveler, taze ekmek, peynir ve bala içermektedir. Tarifler, asırlık baharat geleneğine ve hazırlama yöntemlerine dayanmaktadır.
Macar şarabı
Gulaş
Lihtenştayn mutfağı
Lihtenştayn şarabı
Polonya mutfağı, Polonya ulusunun ve onun birincil etnik grubu olan Polonyalıların mutfağıdır. Geleneksel Polonya yemeklerinde et, sebze, meyve, ekmek, peynir, sosis, süt yaygın malzeme olarak kullanılır. Polonya mutfağında kullanılan en tipik malzemeler lahana, kırmızı biber, pancar ve salatalık turşusu, ekşi krema, alabaş, mantar ve tütsülenmiş sosistir. En popüler tatlılar kek ve hamur işleridir.
Polonya şarabı
Pierogi
Silezya mutfağı
Slovak mutfağı, bölgeden bölgeye farklılık gösterir ve komşularının geleneksel mutfağından etkilenmiştir. Geleneksel Slovak mutfağının kökenleri, nüfusun çoğunluğunun köylerde geçimini sağlayan, çok sınırlı gıda ithalatı ve ihracatı olan zamanlara kadar izlenebilir. Bu olay, buğday, patates, süt ve süt ürünleri, domuz eti, lahana turşusu ve soğan da dahil olmak üzere sıcak yazlara ve soğuk kışlara dayanabilecek bir dizi temel gıdaya büyük ölçüde bağımlı bir mutfağın oluşmasına sebep oldu.
Slovak şarabı
Sloven mutfağı, ana ayırt edici özelliği arazi oluşumu, iklim, rüzgar hareketleri, nem, arazi ve tarih açısından çok çeşitli ve çeşitliliği olan birçok farklı mutfak vardır. Slovenya, köklü ve farklı ulusal mutfaklarla çevrili bir sınır ülkesidir.
Sloven şarabı
İsviçre mutfağı
İsviçre şarabı

Doğu Avrupa Mutfakları
Belarus mutfağı, ağırlıklı olarak bölgeye özgü et ve çeşitli sebzelere dayanarak, diğer Doğu ve Kuzey Avrupa ülkelerinin mutfakları ile aynı kökleri paylaşmaktadır.

Bulgar mutfağı, Güneydoğu Avrupa mutfağının bir temsilcisidir. Esasen Güney Slav, diğer Balkan mutfakları ile ortak özellikler taşımaktadır. Nispeten sıcak iklimi ve çeşitli sebzeler, otlar ve meyveler için mükemmel büyüme koşulları sağlayan çeşitli coğrafyası nedeniyle, Bulgar mutfağı çeşitlidir.
Bulgar şarabı
Kazak mutfağı
Moldova mutfağında bol miktarda üzüm, meyve, sebze, tahıl, et ve süt ürünleri bulunur. Verimli toprak, geleneksel tarım yöntemlerinin kullanımı ile birleştiğinde, Moldova'da çok çeşitli ekolojik olarak temiz gıdaların yetiştirilmesine izin vermektedir.
Moldova şarabı
Romanya mutfağı, temas kurduğu çeşitli geleneklerde bulunan farklı yemeklerin bir karışımıdır. Osmanlı mutfağından büyük ölçüde etkilenmiştir.
Rumen şarabı
Rusya Dünya'nın en büyük ülkesi (yüzölçümü olarak) olduğu için Rus mutfağı çeşitlidir. Rusya yurt dışından en çok tütsülenmiş et ve balık, salata ve yeşil sebzeler, çikolata, dondurma, şarap ve likör ithal edilirdi. Rus mutfağı teknik, baharat ve kombinasyon açısından son derece çeşitlidir. Geleneksel ve yaygın Rus yemekleri şunları içerir:
Bira
Blini
Borç Çorbası
Havyar
Krep
Dondurma
Pelmeni
Pirojki
Şaşlık (Türkçe: Barbekü)
Ekşi krema
Vodka
Tatar mutfağı
Mordovya mutfağı
Rus şarabı
Sovyet mutfağı

Ukrayna mutfağı, önemli bir çeşitliliğe, tarihi geleneklere sahiptir. Rus, Türk ve Polonya mutfaklarından etkilenmiştir. Kullanılan yaygın yiyecekler arasında etler, sebzeler, mantarlar, meyveler, meyveler ve otlar bulunur. Ukrayna'da ekmek temel bir besindir, birçok farklı ekmek türü vardır ve Ukrayna bazen "Avrupa'nın ekmek sepeti" olarak anılır. Salamura sebzeler, özellikle mevsiminde taze sebzeler olmadığında kullanılır. Genellikle et içeren yaygın bir yemek olan Ukrayna Borç çorbasının  yaklaşık 30 çeşidi vardır.
Kırım Tatar mutfağı, özellikle Ukrayna'da Kırım Yarımadası'nda yaşayan Kırım Tatarlarının mutfağıdır. Kırım Tatarlarının geleneksel mutfağı, Volga Tatarlarının aksine at eti yememelerine ve kısrak sütü (kımız) içmemelerine rağmen, temelde Volga Tatarlarının mutfağı ile aynı köklerden gelmektedir. Ancak Kırım Tatarları, 1944 yılından bu yana Orta Asya'da sürgünleri sırasında birçok Özbek yemeğini benimsemiş ve bu yemekler ile Kırım'a döndükten sonra Kırım Tatar millî mutfağına girmiştir.
Ukrayna şarabı
Kafkasya mutfakları
Ermeni mutfağı , Ermeni halkının yemeklerini ve pişirme tekniklerini, Ermeni diasporasını ve geleneksel Ermeni yemek ve yemeklerini içerir. Mutfak, Ermenilerin yaşadığı tarihi ve coğrafyayı yansıtırken, dış etkilerle de birleşmektedir. Ayrıca mutfak, Ermenilerin yaşadığı bölgelerde yetiştirilen ve yetiştirilen geleneksel mahsulleri ve hayvanları da yansıtır.
Ermeni şarabı
Azerbaycan mutfağı Azerbaycan'a ait bir mutfaktır. Yüzyıllar boyunca Azerbaycan mutfağı, Azerbaycan'daki siyasi ve ekonomik süreçler nedeniyle farklı kültürlerden etkilenmiştir. Azerbaycan iklimi dünyada bilinen 11 iklim kuşağından dokuzuna sahiptir. Bu yüzden, Azerbaycan'da pek çok bitki yetişir, bu yüzden de ülkenin mutfağı çeşitlidir.
Azerbaycan şarabı
Gürcü mutfağı, Gürcistan ulusundan gelen ve dünyanın dört bir yanındaki Gürcü halkı tarafından hazırlanan pişirme tarzları ve yemekleri ifade eder. Gürcü mutfağı ülkeye özgü olmakla birlikte, Orta Doğu ve Avrupa mutfak geleneklerinden de bazı etkiler içermektedir.
Gürcü şarabı

Baltık mutfakları
Estonya mutfağı
Letonya mutfağı
Litvanya mutfağı
İskandinav mutfakları
Danimarka mutfağı
Danimarka şarabı
Faroe mutfağı
Yeni İskandinav mutfağı
Fin mutfağı
İzlanda mutfağı
Norveç mutfağı
Sami mutfağı
İsveç mutfağı
İsveç şarabı

Akdeniz mutfağı
Kıbrıs mutfağı, Kıbrıs'a ait bir mutfaktır. Yunan ve Türk mutfaklarının bir karışımı olarak tarif edilebilir. Kıbrıs Rum mutfağı, Girit, İyonya veya Attika ile birlikte bölgedeki başka bir Yunan mutfağıdır.
Kıbrıs şarabı
Balkan Mutfakları
Arnavut mutfağı , Türk, Yunan ve İtalyan mutfaklarından benzersiz bir şekilde etkilenmiştir. Arnavutluk'taki her bölgenin kendine özgü yemekleri vardır. Arnavut mutfağı, kekik, karabiber, nane, fesleğen, biberiye ve daha fazlası gibi çeşitli Akdeniz otlarının et ve balık pişirilmesinde kullanılmasıyla karakterize edilir.
Arnavut şarabı
Bosna-Hersek mutfağı
Hırvat mutfağı
Hırvat şarabı

Yunan mutfağı
Yunan şarabı
Makedon mutfağı (Yunan)
Bölgesel yemekler
Taramosalata, Yunan mutfağına özgü, tuzlu bir mezedir.* Kosova mutfağı
Makedon mutfağı
Makedon şarabı
Karadağ mutfağı
Karadağ şarabı
Sırp mutfağı
Sırp şarabı

Türk mutfağı, büyük ölçüde Osmanlı mutfağının mirasıdır. Kısaca Orta Asya, Orta Doğu, Doğu Avrupa, Ermeni ve Balkan mutfaklarının birleşimi olarak tanımlanabilir.
Türk şarabı
Kuzey Kıbrıs mutfağı
İtalya Yarımadası Mutfakları

İtalyan mutfağı, pizza, makarna, lazanya, mozzarella ve diğer tanınmış yiyecekler gibi popüler yemekleri içerir. İtalyan mutfağı, Antik Yunan, Antik Roma, Etrüsk mutfaklarından etkilenmiştir ve MÖ 4. yüzyıla kadar uzanmaktadır.

İtalyan şarabı
Bölgesel Mutfaklar, İtalyan mutfağında, her bölgenin, öncelikle bölgesel düzeyde ve aynı zamanda il düzeyinde çeşitlilik görülmektedir.

Malta mutfağı
Malta şarabı
Sammarin mutfağı
İber Yarımadası'nın mutfakları
Cebelitarık mutfağı
Portekiz mutfağı
Portekiz şarabı
Porto şarabı
İspanyol mutfağında, İspanya'nın birçok kültürel etkiye sahip kapsamlı tarihinden ve coğrafya ve iklimdeki çeşitliliklerden kaynaklanan binlerce tarif ve tat içeren çeşitli yemekler vardır. Mutfak, ülkeyi çevreleyen sularda bulunan deniz ürünlerinden büyük ölçüde etkilenir. İspanyol şarabı, İspanyol mutfağının önemli bir parçasıdır. Bölgesel İspanyol mutfakları şunları içerir:
Endülüs mutfağı
Asturias mutfağı
Aragon mutfağı
Balear mutfağı
Bask mutfağı
Kanarya mutfağı
Cantabria mutfağı
Kastilya-Leon mutfağı
Kastilya-Manchego mutfağı
Madrid mutfağı
Katalan mutfağı (Andorra mutfağı)
Extremaduran mutfağı
Galiçya mutfağı
Leon mutfağı
Valensiya mutfağı
Minorka Mutfağı

Belçika mutfağı
Belçika şarabı
Hollanda mutfağı
Hollanda şarabı
Fransız Mutfağı
Fransız yöresel mutfağı, Fransa'nın mutfağıdır. Geleneksel olarak, Fransa'nın her bölgesinin kendine özgü bir mutfağı vardır. Fransız mutfağı tarzları arasında nouvelle mutfağı, haute mutfağı ve klasik mutfak bulunmaktadır. Kasım 2010'da Fransız gastronomisi, UNESCO tarafından dünyanın " somut olmayan kültürel mirası " listelerine eklendi.* Fransız şarabı
Kuzey Atlantik Adaları Mutfakları (IONA)
İngiliz mutfağı, Birleşik Krallık ile ilişkili özel yemek pişirme gelenekleri ve uygulamaları içeren bir mutfaktır. İngiliz mutfağı, "tadı gizlemek yerine tadı vurgulamak için basit soslarla eşleştirilmiş, kaliteli yerel malzemelerle yapılan sade yemekler" olarak tanımlanmıştır.:* İngiliz mutfa

Belçika mutfağı
 Britanya mutfağı
 İngiliz mutfağı
 İskoç mutfağı
 Galler mutfağı
 Anglo-Hint mutfağı
 İrlanda mutfağı
 Fransız mutfağı
 Hollanda mutfağı
 Lüksemburg mutfağı

 Azeri mutfağı
 Belarus mutfağı
 Bulgar mutfağı
 Ermeni mutfağı
 Gürcü mutfağı
 Moldova mutfağı
 Rus mutfağı
 Tatar mutfağı
 Ukrayna mutfağı

 Danimarka mutfağı
 Estonya mutfağı
 Fin mutfağı
 İsveç mutfağı
 İzlanda mutfağı
 Lapon mutfağı
 Letonya mutfağı
 Litvanya mutfağı
 Norveç mutfağı

 Arnavutluk mutfağı
 Bosna mutfağı
 Cebelitarık mutfağı
 Hırvat mutfağı
 İspanya mutfağı
 Endülüs mutfağı
 Asturias mutfağı
 Aragona mutfağı
 Balear Adaları mutfağı
 Bask mutfağı
 Kanarya Adaları mutfağı
 Kantabria mutfağı
 Kastilya-La Mancha mutfağı
 Katalanya mutfağı
 Ekstremadura mutfağı
 Galiçya mutfağı
 Leon mutfağı
 Valensiya mutfağı
 İtalyan mutfağı
 Sicilya mutfağı
 Karadağ mutfağı
 Makedonya mutfağı
 Malta mutfağı
 Portekiz mutfağı
 Sırp mutfağı
 Kıbrıs mutfağı
 Türk mutfağı
 Yunan mutfağı

 Avusturya mutfağı
 Alman mutfağı
 Çek mutfağı
 İsviçre mutfağı
 Macar mutfağı
 Polonya mutfağı
 Romanya mutfağı
 Slovak mutfağı
 Slovenya mutfağı

Ay keki (Çince: 月餅; pinyin: yuè bǐng), geleneksel olarak Ay Festivali sırasında yenilen bir Çin kekidir. Ay kekleri genellikle yaklaşık 10 cm çapında ve 3–4 cm kalınlığında yuvarlak hamur işleridir. Genellikle kırmızı fasulye veya nilüfer tohumu hamurundan yapılan zengin bir kalın dolgu, ince (2–3 mm) bir kabuk ile çevrelenir ve tuzlu ördek yumurtası sarısı içerebilir. Ay kekleri genellikle çay eşliğinde yenmektedir. Günümüzde işadamları ve aileleri, müşterilerini ya da akrabalarına hediye olarak sunmaları, üst düzey ay keklerine olan talebi arttırmaya yardımcı olmak için alışılmış bir durumdur.

Chinatownology – Moon cakes and social solidarity 11 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rainbow mooncake with mung paste20 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan mutfağı (Azerice: Azərbaycan mətbəxi) Azerbaycan'ın ulusal mutfağıdır. Avrupa ve Orta Doğu mutfaklarını etkilemiş hem de bu mutfaklardan etkilenmiştir. Ayrıca Azerbaycan mutfağı yörelere göre de farklılıklar gösterir.
Azerbaycanlıların sık kullandığı ocak türlerinden biri de sactır. Sacda sacüstü, saciçi, sacaltı, sacarası yemekler hazırlanırdı. Kil ve taş saclarda genellikle yufka, bozdamac ekmekleri, kutab, kat kat ve katmanlı hamurdan yapılan feseli, vb. pişirilirdi. Sacı çevirip içine çakıl, çay taşı doldurarak üzerinde ince sengek ekmeği (sac sengeki) de pişirirlerdi. Sacın içinde saciçi cız-bız, saciçi ciğer, saciçi tavuk, saciçi patates vb. hazırlanırdı. Sacaltı yemekler daha çok közün içinde pişirilir, üstü sacla örtülürdü. İki sac arasında pişen yemeklere ise sacarası denirdi. Bu durumda sacın biri tava, diğeri ise kapak rolü oynar. Aslında samovarı da ocaklara dahil edebiliriz. Bu, sıvı kaynatmaya, demleme hazırlamaya imkan veriyor. Şeki bölgesinde bulunan topraktan yapılmış en eski samovar tipi kabın 4 bin yıllık bir geçmişi vardır. Böyle kaplarda eskiden çeşitli içecekler hazırlanırdı. Din ve inançlar da Azerbaycan mutfağına etki etmiştir.
Azerbaycan mutfağında kullanılan kaplar deri (motal, çılğı, eyme, tuluk vb.), kil (küp, badya, çölmek, nehre, kase vb.), ağaç (nehre, tabak, oklava, yuhayayan vb.), metal (kazan, satıl, sini, tepsi vb.) ve taştan yapılmaktaydı. Motal şoru, motal peyniri yapımı, çoban bastırmasının pişirilmesi sadece deri kaplarda mümkündü. Deri tuluklar ayrıca nehre olarak da kullanılıyordu. Bakır kazanlar ve kaplar ısıdan verimli şekilde yararlanmayı sağlıyordu. Özel şekilli taslar, sıkı kapaklı kazanlar, genellikle diyet yemeklerinin hazırlanmasına, yemeklerin buharda pişmesine, gıdalardaki vitaminlerin maksimum korunmasına hizmet eder.
Azerbaycan mutfağında turşular (sirkede bekletme), salamuralar (tuzda bekletme) ve reçeller de geniş yayılmıştır. Sirke olgun, abqora ise olgunlaşmamış üzümlerden yapılır. Sirke ve tuza, genellikle sebzeler (salatalık, domates, patlıcan, biber, sarımsak, fasulye, perperiyem vb.), meyveler (erik, yeşil erik, elma, zeytin) konulur.
Birçok yemek (kuymak, umac, haşıl, vb.), içecek ve demlemeler eski zamanlardan beri diyet ve tedavi için kullanılır. Azerbaycan mutfağında diyet, tedavi, tören, ayin ve bayram yemekleri de özel bir yer tutar. Nevruz bayramında çeşitli yemekler, baklava, şekerbura ve semeni helvası, Hıdır Nebi bayramında kavut yapılır, çocukların ve 100 yaşını geçmiş yaşlıların dişleri çıkınca veya dökülünce hedik pişirilir, küçük çille bayramında (kadınlar bayramı) çille karpuzu kesilir. Nevruz bayramında pişirilen yumurtalar yeşil (doğanın yeşermesinin sembolü) ve kırmızı (güneş sembolü) renklere boyanır. 
Azerbaycan mutfağı, Kafkas ve Doğu halklarının geleneksel yemekleriyle benzerlik ve ortak özellikler taşır. Bu da söz konusu halklar arasında tarih boyunca mevcut olan kültürel-ekonomik ilişkiler, akrabalık ve diğer faktörlerle açıklanır. Örneğin, Azerbaycan mutfağı ile Türkiye türkleri, tatar, kazak, özbek, kırgız, türkmen, uygur ve diğer türk halklarının yemek ve içecekleri arasındaki benzerlik onların tarihi akrabalığından, irandilli halklarla benzerlik ise uzun süre aynı coğrafyayı paylaşmamızdan kaynaklanır.
Komşu halklarla çok uzun süreli karşılıklı etkileşimler sonucunda Azerbaycan ulusal mutfağı hem kendisi zenginleşmiş hem de komşu halkların mutfaklarını zenginleştirmiştir. Azerbaycan ulusal mutfağının lezzetli yemekleri olan bozbaş, dolma, şişlik, pilav, kavurma, hıngel, helva, çorba, bastırma az bir ses değişikliğine uğrayarak Gürcü mutfağının sevilen yemeklerine dönüşmüştü. Azerbaycan mutfağı, esas olarak yerel gelenekler üzerinde gelişmiş olsa da, son yıllarda borş, çorba, köfte gibi Avrupa milletlerine ait yemeklerle de zenginleşmişti.
Azerbaycan'da ilk yemek çeşitleri, doğanın bahşettiği gıda maddelerinin işlenerek yiyecek maddelerine dönüştürülmesi ve yenilebilir hale getirilmesi ile aynı zamanda, yani toplayıcılık ve ilkel avcılığın ortaya çıktığı dönemde şekillenmiştir. Bu dönemde insanların temel gıdalarını yenilebilir yabani bitkiler, meyveleri, kökleri, gövdeleri, av hayvanları, av kuşları, balık ve suda yaşayan diğer canlılar oluşturuyordu. Tarım ve hayvancılığın ortaya çıkmasıyla bu alanda önemli bir dönüşüm yaşanmış, gıda temini alanında doğaya bağımlılık oldukça azalmıştır.
Gıda rasyonunun oluşmasında sosyo-ekonomik gelişmenin yanı sıra, dini inançlardan gelen yasaklar ve coğrafi faktörlerin de önemli bir rolü vardır. İslam inancı ile ilgili olarak domuz eti, bazı balık türleri (yılan balığı, beyaz balık), etçil kuşların ve geviş getirmeyen hayvanların eti "haram" kabul edilerek yasaklanmıştır. Ana geçim kaynağı tarım olan dağ eteği ve ova bölgelerinde yaşayan halkın sofrasında bitki kökenli gıdalar, dağlık bölgelerde yaşayan göçebe halkın sofrasında ise et ve süt ürünleri ağırlıkta bulunur. Tüm bu faktörler bir araya gelerek Azerbaycan mutfağında çeşitli yemek türlerini oluşturur.
Azerbaycan sofrasını çaysız düşünmek mümkün değildir. Çaya kıyasla kahve daha az tüketilir. Demlemeler çeşitli otlardan, ağaç ve meyvelerin kabuğundan veya çekirdeğinden yapılır, genellikle diyet ve tedavi mutfağında kullanılır. Azerbaycan'ın maden (mineral) suları ("İstisu", "Sirab", "Badamlı", "Turşsu" vb.) sofraya hem serinletici içecek hem de diyet ve tedavi edici su olarak sunulur. Çeşitli meyve sularından, yoğunlaştırılmış şuruplardan (pekmez) yapılan içecekler de kullanılır. Serinletici, susuzluğu gideren ve yağlı yemeklerle verilen iskencebiden, ayrıca hoşaf ve palüdeden daha çok faydalanılır. Sofrada yemekle birlikte yenilen yeşillikler dışında, çeşitli malzemelerden yapılan mezeler ve yemekten sonra sunulan çerezler, tatlı yemekler de milli mutfakta kendine özgü bir yer tutar. Azerbaycan'da çok kullanılan çerezler kurutulmuş meyvelerdir (üzüm kurusu, kayısı kurusu, ahta kızılcık, erik kurusu, doğranıp kurutulmuş elma, armut kurusu, dut kurusu vb.). Mutfak zenginliğini belirleyen ana sofra unsurlarından biri yemek ilaveleridir. 17. yüzyıl Türk gezgini Evliya Çelebi Azerbaycan mutfağı hakkında notlarında şöyle yazar: "Burada halen 12 çeşit yemek ilavesi ve yemek şurupları vardır". Yemek ilavesi sofraya yemekten ayrı hazırlanıp sunulan mutfak ürünüdür ve pekmez, meyve rübaları, sarımsaklı yoğurt, sirke-sarımsak, bulama, palçık turşu, lavaşana vb. hazırlanır. Sofraya biber ve tuzla birlikte özel bir şekilde hazırlanmış (yeşillik taş tuz ile dövülüp, biraz kurutulur) dahar (daharnane, daharkişniş vb.) da sunulur.
Azerbaycan mutfağı yemek çeşitliliği ile çok zengindir. Azerbaycan'da bulunmuş İngiliz gezgini Anthony Jenkinson'ın (17. yüzyılda) yazdığına göre, Şamahı'da Hanın verdiği ziyafette "Önce 140 çeşit yemek getirildi. Sonra sofra kaldırıldı, yeni sofra kuruldu ve yeniden 150 çeşit yemek ve çerez getirildi". Azerbaycan'da sofra kültürü, gıda hijyeni de her zaman yüksek seviyede olmuştur. Sofraya dizilen tepsilerin, sinilerin, tabakların yanında yemekten sonra parmak uçlarını ıslatıp temizlemek için kaselerde gül suyu, yemek artıklarının konması için tüftan konulurdu. Sofra yemeklerle birlikte değiştirilirdi. Nasirüddin Tusi'nin "Ahlak-ı Nasıri"nde, "Kabusname"de, Nizami Gencevi'nin "Hamse"sinde, Nizamülmülk'ün "Siyasetname"sinde vb. eserlerde sofra adabına dair ayrıntılı bilgilere rastlanır.

Azerbaycan mutfağının en önemli özelliği çeşit zenginliği ile doğal malzemelerden meydana gelmesidir. Bu zenginlik bölgeyi gezmiş çeşitli gezginlerin tespitleriyle belgelenmiştir. Bütün yıl boyunca taze sebze ve meyvelerin bulunması, bunların tek başına ya da başka doğal besinlerle birlikte kullanılması Azerbaycan mutfağının zenginliğini yaratmıştır.
Azerbaycan mutfağı, Azerbaycan Cumhuriyeti, Güney Azerbaycan, eski İrevan Hanlığı, Zengezur, Göyçe Mahalı, günümüzde eski Azerbaycan toprakları ve diğer tarihî topraklar, Borçalı başta olmak üzere Gürcistan`da, Derbent başta olmak üzere Dağıstan'da Azerbaycan Türklerinin eskiden beri yaşadığı toprakları kapsayan geniş bir alanda yayılmıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarından 8 iklim kuşağının geçmesi, burada flora ve faunanın zenginliğine, çeşitli hayvan ve bitkilerin varlığına sebep olmuş ve zengin bir mutfağın oluşmasını sağlamıştır. Burada avcılık ürünleri ve yabani bitkilerin kullanımının yanı sıra halkın gelişmiş tarım ve hayvancılık kültürüne sahip olması da önemli bir faktördü. Ürün üretimi, ekmek ve ekmek benzeri yemeklerin hazırlanması için gerekli miktardan fazla olduğunda karmaşık yemekler ortaya çıkabilirdi. Ürün üretimi arttıkça karmaşık yemeklerin çeşitliliği artar ve ulusal hafızada pekişirdi. Sadece çetenin (aş süzgecinin ilkel forması) varlığı, tahıllardan yapılan yemeklerin ve hamur işlerinin tarihini milattan 5-6 bin yıl öncesine götürmekle kalmayıp, bu dönemde tahılın ihtiyaçtan fazla üretildiğini de gösteriyordu. Bu, aynı zamanda gelişmiş hayvancılıktan, yerleşik hayat süren halkın yüksek tarım kültüründen ve geniş sulama sistemine sahip olmasından da bahseder. Azerbaycan'da bulunan gezginler, bilim adamları, diplomatlar ve diğerlerinin yazıları ile arkeolojik buluntular, Azerbaycan'da antik çağlardan beri buğday, arpa, pirinç, susam, bakla, pancar, üzüm, elma, ayva gibi tarım, bahçecilik ve meyvecilik ürünlerinin çok büyük miktarda yetiştirildiğini ve halkın taze (aynı zamanda kurutulmuş) et ve balık, havyar, bal, tereyağı ve diğer hayvancılık ürünlerini sadece üretmekle kalmayıp, aynı zamanda ihraç ettiğini de göstermektedir.
Eski ticaret kervanları ve askerî yolların Azerbaycan topraklarından geçmesi mutfağına belirli bir etki yapmıştır. Damak tadı yakınlığı açısından Azerbaycan ulusal mutfağı Anadolu mutfağına daha yakındır. Araplarla uzun süreli ilişkiler, Azerbaycan mutfağına kahveyi kazandırmış, tarihi İpek Yolu Çin'den Azerbaycan'a çayı getirmiştir. Diğer yandan, Rus mutfağıyla tanışlık, Azerbaycan ulusal mutfağına çi çorbasını ve borşu kazandırmış, diğer taraftan Rusya aracılığıyla bozulmuş, Ruslaşmış Avrupa mutfağıyla tanışma imkanı sağlamışt

Aztek mutfağı, 1519'da Avrupa ile etkileşime girmeden önce Meksika Vadisi'ndeki eski Aztek İmparatorluğu ve Nahua halklarının mutfağıdır.
Aztek toplumu için çok önemli olan ve mitolojilerinde merkezi bir rol oynadığı için Aztek mutfağındaki en önemli temel ürün mısırdı. Avrupa'nın büyük bir kısmında buğday ya da Doğu Asya'nın büyük bir bölümünde pirinç kullanılması gibi, Aztek mutfağı da mısır üzerine kurulu idi. Renk, doku, boyut açısından farklı çeşitlerde kullanılır ve mısır ekmeği, tamal veya ātōlli, mısır lapası olarak yenilirdi. Aztek mutfağının diğer değişmez malzemeleri tuz ve acı biberlerdi ve Aztek orucu bu iki besinden kaçınmaya dayalı idi.
Diğer başlıca yiyecekler fasulye, kabak ve amarant (veya domuz otu) ve chianın Yeni Dünya çeşitleri idi. Mısır ve bu temel gıdaların kombinasyonu, ortalama bir Aztek'e vitamin veya minerallerde önemli bir eksiklik olmaksızın çok yönlü bir diyet sağlardı. Mısır tanelerinin alkali çözeltilerde pişirilmesi, nixtamalization adı verilen bir işlem, yaygın temel liflerin besin değerini önemli ölçüde artırdı.
Su, mısır lapaları ve pulque (iztāc octli), yüzyıl bitkisinin (İspanyolca maguey) fermente suyu en yaygın içeceklerdi ve bal, kaktüsler ve çeşitli meyvelerden yapılan birçok farklı fermente alkollü içecek vardı. Seçkin kişiler yaygın bir içecek olan pulqueyi içmekten kaçınıyorlardı ve bölgedeki en lüks içecek olan ve kakaodan yapılmış olan bir içeceği tüketiyorlardı. Hükümdarlar, savaşçılar ve soylular tarafından tercih edilen bu içecek, acı biber, bal ve çok çeşitli baharat ve ot karışımı ile tatlandırılmaktaydı.
Aztek diyeti çeşitli balık ve vahşi avları da içeriyordu: çeşitli kümes hayvanları, cep sincapları, yeşil iguanalar, aksolotllar (bir tür su semenderi), acocil adı verilen bir kerevit türü ve çok çeşitli böcekler, larvalar ve böcek yumurtaları. Ayrıca hindi, ördek ve köpekleri yiyecek olarak kullanmak amacıyla evcilleştirdiler, bazen geyik gibi daha büyük vahşi hayvanların etlerini yediler, ancak bunların hiçbiri diyetlerinin önemli bir parçası değildi. Mısır başaklarında yetişen asalak mısır isi de dahil olmak üzere çeşitli mantarları da yediler. Kabak (cucurbita olarak da bilinir) çok popülerdi ve birçok farklı çeşidi yetiştirilirdi. Taze, kurutulmuş veya kavrulmuş kabak tohumları özellikle popülerdi. Domatesler, günümüzde yaygın olan çeşitlerden farklı olsa da, genellikle soslarda veya tamales için dolgu olarak biberle karıştırılırdı.
Aztek kültüründe yemek yemek, özellikle yamyamlık ritüelinde kanıtlandığı gibi kutsal bir anlam ifade etmekteydi. Başka bir insanı yeme eylemi, tanrıların kendilerini ve dünyayı yaşatmak için insanların kurban edilen etini ve kanını tüketmesi gereken Aztek mitolojisiyle derinden bağlantılıydı. Buna anlamanın bir yolu, insan etinin tanrıların yiyeceği olması sebebiyle kutsal olduğu ve kutsal yiyecek tüketmenin bir kişiyi kutsallaştırıp onu tanrılara yaklaştırabileceği düşüncesidir. Dahası, bazı savaşçıların ölümden sonraki yaşamlarında, nektarla beslenmek için canlılar alemine geri dönme yeteneği ile kelebeklere ve sinek kuşlarına dönüştüğüne inanılıyordu. Bunlar göz önüne alındığında, Azteklerin yemek yeme eylemine atfettikleri önem açıktır.

Kaynakların çoğu günde iki öğün yemek yenildiğini yazsa da, işçilerin biri şafakta, diğeri sabah 9 civarında ve diğeri öğleden sonra 3 civarında olmak üzere üç öğün yemek yediğini aktaran raporlar bulunmaktadır. Bu çağdaş Avrupa'da geleneğine benzer, ancak bir mısır lapası olan ātōllinin bir yemek olarak kabul edilip edilmediği belli değildir. Daha kalın atōlli türlerinden iyi bir miktar içmek, birkaç mısır ekmeğindeki kaloriye eşit olabilmekteydi ve atōlli, nüfusun çoğu tarafından günlük olarak tüketilirdi.

Aztek bayramları ve ziyafetleri ve bu zamanlardaki törenlerle ilgili birçok hikâye anlatılmaktadır. Yemekten önce hizmetkârlar hoş kokulu tütün tüpleri ve bazen misafirlerin başlarını, ellerini ve boynunu ovalayabilecekleri çiçekler sunardı. Yemek başlamadan önce her misafir, tanrı Tlaltecuhtli'ye adak olarak yere küçük bir parça yemek bırakırdı. Askeri hünerler Aztekler arasında çok övüldüğü için, sofra adabı savaşçıların hareketini taklit etmekteydi. Tütsülenen tüpler ve çiçekler, hizmetkarın sol elinden konuğun sağ eline, sigara tüpüne eşlik eden tabak ise sağ elinden sol ele aktarılırdı.
Bu, bir savaşçının atlatl dartlarını ve kalkanını nasıl kullandığına dair gerçekleştirilen bir taklitti. Dağıtılan çiçekler, nasıl dağıtıldıklarına bağlı olarak farklı isimler taşıyordu; "kılıç çiçekleri" sol elden sola ele sunulurdu. Yemek yerken, misafirler kendi kaselerini sosla dolu olarak sağ ellerinin ortasında tutarlar ve ardından sol elleriyle mısır ekmeğini veya tamaleleri (sepetlerden servis edilen) sosa bandırırlardı. Yemek, genellikle bir su kabağı kabında bir karıştırma çubuğu ile servis edilen çikolata servis edilerek sona ererdi.
Ziyafetlerde erkekler ve kadınlar ayrılırdı. Kaynaklardan tam olarak anlaşılmasa da sadece erkekler çikolata içiyormuş gibi görünmektedir. Kadınlar daha çok pozolli (ince öğütülmüş mısır lapası) veya bir tür pulque içerdi. Zengin ev sahipleri genellikle Orta Doğu kervansarayına (veya han) benzer açık bir avlu etrafındaki odalarda oturan misafirleri kabul edebilirdi ve kıdemli askerler dans ederdi. Şenlikler gece yarısı başlardı ve bazıları deneyimlerini ve görüşlerini diğer konuklara anlatabilmek için çikolata içer ve halüsinojenik mantarlar yerdi.
Şafaktan hemen önce şarkı söylemeye başlanırdı ve ev sahiplerinin çocuklarının bahtının açık olması için adaklar yakılır ve avluya gömülürdü. Şafak vakti, kalan çiçekler, sigara tüpleri ve yiyecekler davet edilen yaşlılara ve fakirlere ya da hizmetkarlara verilirdi. Yaşamın diğer tüm yönlerinde olduğu gibi, Aztekler her şeyin ikili doğasına inanırdı ve ziyafetin sonuna doğru ev sahibi, büyükleri tarafından kendi ölümlerini sert bir şekilde hatırlatacak ve gururlarının üstesinden gelmelerini sağlayacak uyarılarla karşılaşırdı.

Aztek özel ziyafetleri müzik, şarkı söyleme, hikâye anlatımı, dans, tütsü yakma, çiçekler, tütün, ikramlar ve hediye verme gibi etkinlikleri kapsamaktaydı. Aztek ziyafetleri maddi kültür ve zenginliğin bir gösterisiydi, Friar Bernardino de Sahagún ve Friar Diego Durán'ın notları Aztek bayramlarını "her şeyin bolca harcandığı" olaylar olarak tanımlamaktadır. Bayramlar ritüel noktasına kadar düzenlenirdi, sergilenen ve pekiştirilen roller ve ilişkiler vardı. Ev sahiplerinin, misafirlerini "gücendirmemek" için ziyafet yükümlülüklerini yerine getirmeleri ve misafirlerin ev sahiplerinin itibarını güçlendirmeleri gerekiyordu. Aztek toplumunda bayram çağrısı yapan çok sayıda önemli olay bulunmaktaydı. Çocuk adlandırma törenleri, bebeğin isminin seslenmesini içeren ritüeli içeriyordu ve bu büyük bir organize şölene dönüşüyordu. Bu ziyafet, giydirilmiş kuş veya köpek, et ve/veya tamal mısır, fasulye, kakao çekirdeği ve kavrulmuş çililerini kapsamaktaydı.
Aztek tarım takviminin bir parçası olan İzcalli çocuk tanıtım törenleri de önemliydi. İzcalli, takvimin son "ayı" idi. Her dördüncü İzcalli kutlaması, bu dört yıllık dönemde doğan çocukların Aztek topluluğuna tanıtılmasını içeriyordu. Bu bayram, çocuğu şarkı söylemek, dans etmek, törensel içki içmek, kurban olarak kan alma ve vücuda uygulanan bazı uygulamalar gibi dini yaşamında önemli olan eylemlerle tanıştırırdı. Bu ziyafet sırasında servis edilen yemekler geleneksel olarak baharatlıydı. Sahagun tarafından bu konu şöyle aktarılmıştır: "Ve tamales sosuna 'kırmızı biber sosu' deniyordu. Ve iyi sıradan insanlar yemek yediğinde, terleyerek otururlar, vücutları yanmaya başlardı. Ve yeşilliklerle doldurulmuş tamales gerçekten sıcaktı, parıldardı." Düğün süreci de birçok töreni içeriyordu, genç bir erkeğin ebeveynleri, evlilik istendiğinde, calmecac okul liderlerinden izin almak zorunda kalırdı. Bu sürecin bir kısmı tamales, çikolata ve soslardan oluşan bir ziyafetti. Düğün sırasında pulque, tamales ve hindi eti ziyafetleri olurdu. Zenginler arasında cenaze ziyafetleri de yaygındı. Bu ziyafetlerde octli (pulque), çikolata, kuş, meyve, tohumlar ve diğer yiyecekler servis edilirdi.

Azteklerin 260 günlük ritüel takviminin bölümlerine veintena denilmektedir. Veintena "ay" olarak tahmin edilebilir; ancak 20 günlük halka açık tören dönemleri olarak daha uygun bir şekilde tanımlanabilirler. Her 20 günlük veintena, her veintenanın belirli tanrılarına adanmış törenlerden oluşan eksiksiz ve karmaşık bir festivaldi. Bölgesel ve yerel törenler tanrılar ve yöntemler bakımından Tenochtitlan'daki resmi devlet destekli törenlerden farklıydı. Yemekler veintena törenlerinin önemli bir parçasıydı; rahipler tarafından hem tüketilir hem de süslenirdi. Xipe Totec'i onurlandıran törenlerde rahiplerin kendilerini "kelebek ağları, balık sancakları, mısır başakları, amaranth tohumundan yapılmış çakal başları, tortilla, amarant tohumu hamuruyla kaplı kalın rulolar, kızarmış mısır, kırmızı amarant ve yeşil veya yumuşak mısır kulaklı mısır sapları" ile süsledikleri kaydedilmiştir. Mixcoatl onuruna düzenlenen törenlerde, "büyük bir av" dan sonra Aztekler, avda öldürülen geyik, tavşan ve diğer tüm hayvanlarla ziyafet çekerlerdi. Aztek erkek ve genç erkeklerin on gün boyunca avlanacağı Xiuhtecuhtli'ye adanmış kutlamalar için avlanma da önemliydi. Bu avların ürünleri daha sonra onları büyük bir ateşte pişiren rahiplere teslim edilirdi.

Ana hazırlama yöntemi, Nahuatl'da xoctli adı verilen ve İspanyolcaya olla ("pot") olarak çevrilen iki kulplu kil kaplarda veya kavanozlarda kaynatmak veya buharda pişirmekti. Seramikler pişirme sürecinde hayati öneme sahipti ve en az üç ana amaca hizmet etmekteydi: nixtamal hazırlama, buharda tamale pişirme ve fasulye, güveç ve sıcak içecek pişirme. Xoctli yiyecekle doldurulur ve ateşte ısıtılırdı. Ayrıca, xoctliye biraz su dökülerek ve ardından mısır kabuğuna sarılmış tamaleleri tencerenin ortasındaki ince dal yapısının üzerine yerleştirerek buharda da pişirilirdi.
Tortilla, tamales, güveç ve bunlarla birlikte gelen soslar en yaygın yemeklerdi. A

Lamiaceae, Labiatae veya Türkçe adıyla Ballıbabagiller, 236 cins ve 7.280 tür ile temsil edilir ve dünya çapında özellikle ılıman kuşakta yayılış gösteren bir bitki familyasıdır.
Genellikle ot, nadiren ağaç ve çalı formunda bulunan bitkilerdir. Familya bitkilerinin en belirgin özellikleri; dört köşeli bir gövdeye, sap boyunca uzanan çiçek salkımlarına, basit ve zıt yaprak dizilişine ve uçucu yağlara sahip olmalarıdır. Familya bitkileri; uçucu yağlarından ötürü kozmetik ürünlerin bileşiminde yer almakta, çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazırlanmasında kullanılmaktadır. Mercanköşk, yarpuz, nane, kekik, ada çayı, lavanta, biberiye, fesleğen, melisa, reyhan, ballıbaba bitkileri bu familyada yer almaktadır.

Familyanın diğer yaygın ve alternatif ismi olan Labiatae (Jussieu), taç yapraklarının şeklinden dolayı verilmiştir. Latince labia (dudak) kelimesinden gelmektedir.
Familyanın yaygın ismi olan Lamiaceae (Martynov) ise çiçek şekline atıfta bulunan Latince lamium (açık ağız) kelimesinden gelmektedir.

Üst durumlu bir yumurtalığa sahip olan çiçekler, genellikle jinomik tarzda yalancı duvar oluşumu ile derinlemesine dört lopludur. Gövde sıklıkla dört köşeli ya da nadiren daha çok yaşlı kısımlarda yuvarlağımsı, dikten yerde yatık uçta yükselen, bazen gövdeden çoğalan uzun veya ince uzun toprak altı yapıdadır. Tüy örtüsü genellikle salgılı veya salgısız, sıkça uzun veya daha seyrek kısa tüylü, çoğunlukla çok hücreli-tek sıralı, basit, dallanmış, üçlü şekilde ya da yıldızsı, bazen 13 saplı uçlu, uzun baş hücreli olup kısa saplılar hemen hemen yok gibidir. Ballıbabagiller, genellikle yoğun salgılı ve kokulu, yıllık veya çok yıllık otsu bitkiler veya çalılardır. Yapraklar zıt veya kıvrıktır ve basit veya nadiren teleksi bileşiktir; stipullar yoktur. Kaliks birleşik çanak yapraklı, tipik olarak pentamer, bazen çift dudaklıdır ve genellikle beş - on beş belirgin kaburgaya sahiptir. Korolla semptomatiktir ve tipik olarak bir üst dudak oluşturan iki lop ve bir alt dudak oluşturan üç lop ile çift dudaklıdır. Erkek organlar topluluğu, ya farklı uzunluklarda iki çift halinde dört erkek organından ya da loplar ile dönüşümlü olarak korolla tüpüne ya da perijen bölgeye bitişik iki organdan oluşur. Dişi organlar topluluğu, iki karpelli tek bir bileşik yumurtalıktan, tek bir jinekolojik tarzdan oluşur ve her biri tek bir tabandan-eksensel tohum taslağına sahip 4 görünür lokal (yumurtalık duvarına izinsiz giriş) ile derin 4 loplu üst durumlu yumurtalık. Stamenler (erkek organ) ve yumurtalık arasında genellikle hipojenöz, genellikle asimetrik bir nektar üreten disk bulunur. Meyve, nadiren etli ve sert olabilen dört adet 1 tohumlu fıstıktan oluşur. Glandüler olmayan veya örtü tüylerinin yanı sıra Ballıbabagiller bitkilerinin yaprakları ve diğer toprak üstü kısımları çok sayıda glandüler trikom taşır. Bu salgı yapılarının iki ana türü Ballıbabagiller'de meydana gelir: Glandüler kıllar (kişi başı kıllar) ve glandüler ölçekler (peltat kılları). Eski tip, sap uzunluğu ve kafa şeklinde çok değişkendir. Ancak ikincisi, tek veya çift hücreli bir ayak, tek veya çift hücreli bir sap ve (en fazla) 18 hücreli bir kafadan oluşan az çok stabildir.

Çiçekler iki evcikli ve zigomorfiktir (tek yönlü simetri). Çiçek durumu temelde braktelerin ve üst yaprakların koltuklarında talkım şeklinde doğar ve yalancı çiçek durumu halkaları (vertisillasterler) oluşturacak şekilde daralmıştır. Vertisillasterler başak, baş, salkım veya talkım çiçek durumları şeklinde de olabilir. Çiçekler erselik veya iki evcikli bitkilerde erkek-verimsiz (işlev bakımından dişi) brakteler yapraklardan bariz farklı şekilde veya onlara benzer (çiçek yaprakları olarak adlandırılabilecekleri zaman) brakteler vardır. Çanak genellikle 5 loplu olup üstte 3 dişli ve altta 2 dişli parçalıdır.

Ballıbabagiller'in Mine Çiçeğigiller'den evrimleştiği yaygın olarak kabul görmüştür. Söz konusu iki familyada zigomorf çiçekler, karşılıklı yapraklar ve bikarpelli ginekeum gibi çoğu karakterler yönünden birbirinden ayrılmaktadır. Ballıbabagiller, Mine Çiçeğigiller familyasından ginekeum ve meyve yapısından ayırt edilir. Çoğu Mine Çiçeğigiller, terminal uçlu bölünmemiş bir ovaryuma sahipken Ballıbabagiller ise dört loplu bir ovaryuma sahiptir. Ballıbabagiller familyası değişik botanikçilerce polen morfolojilerine göre farklı alt kategorilere ayrılmışlardır. Erdtman familyayı polen (üç ve altı kolpuslu) morfolojilerine göre Lamioideae ve Nepetoideae olmak üzere iki alt familyaya ayırmıştır.

Yaprakların karşılıklı çapraz şekilde yani dekussat dizilişi, verticillaster çiçek durumu, kaliks ve korollanın çift dudaklı; dişicik borusunun ginobazik oluşu ve meyvenin 4 nuksa ayrılması diğer familyalardan ayırt edilmesini sağlar. Başı 8 hücreli pul şeklindeki salgı tüyleri bu familya için karakteristiktir. Cinsler ise stamen sayısı, korolla şekli ve rengi, stamenlerin korollanın üst dudağına göre uzunluğu, tüy durumu, kaliks boyu, nutlet yapısı ve tek veya çok yıllık oluşuna göre ayrılır. Ballıbabagiller türlerinin büyük çoğunluğunun çiçekleri hermafrodittir. Ancak, Nepeta, Ziziphora ve Mentha cins taksonlarının hemen hemen yarısında erkek organlar körelmiş ve steril hale gelmiştir. Böylece çiçekler tamamıyla dişi fonksiyonludur.

Ballıbabagiller familyası, içerdiği birçok bitkinin tıbbi ve aromatik karakterde olması ile dikkat çekmektedir. Familyadaki bazı bitkiler, özellikle bitkileri örten değişik çeşitte salgı tüylerinden kaynaklanan uçucu yağların güzel kokuları nedeniyle süs bitkisi olarak kullanılmak üzere kültüre alınmaktadır. Familyaya ait Bozotu cinsinin bazı türleri tıbbi öneme sahip olması sebebiyle dünyada çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır. Ayrıca bazı türlerin nektar içermesi arıcılıkta da bu familyaya olan ilgiyi arttırmıştır.

İlaçlarda var olan selüloz, pektin, şeker gibi bazı maddeler yanında çoğunluğunu uçucu yağların oluşturduğu esanslar da bulunmakta ve bu maddelerin önemli bir farmakolojik etkiye sahip oldukları bilinmektedir. Bitkilerden veya bitkisel droglardan elde edilen temel yağlar olarak da bilinen uçucu yağlar hücre zarından kolaylıkla geçebilir, deriden ve akciğerlerden kolaylıkla emilirler. Uçucu yağlar oda sıcaklığında sıvı, bazen donabilen uçucu, kuvvetli kokulu ve yağımsı karışımlar halinde olurlar. Metabolizmada asetat birimlerinden oluşan uçucu yağlar bakterilere, mantarlara hatta bir hücrelilerden protistalara karşı oldukça aktiftirler. Bitkilerin yaprak, gövde, çiçek, meyve, köksap, reçine ve odun gibi kısımlarında bulunan uçucu yağların, hücreler arası iletişim, hormon gibi birçok görevi bulunmaktadır. Ballıbabagiller (Lamiaceae) uçucu yağ bileşenlerince zengin familyaların arasında başta gelirler. Çay bitkileri ve baharat olarak da kullanılan Ballıbabagiller familyası ticareti yapılan bitki türleri arasında birinci sıradadır. Söz konusu familyaya ait olan türlerin yüksek biyolojik ve farmakolojik aktiviteleri yıllardır tespit edilmeye çalışılmaktadır. Bitkilerin içeriğindeki temel yağlar bu bitkilere fitoterapide kullanılma özelliği kazandırmaktadır.

•https://www.sciencedirect.com/topics/agricultural-and-biological-sciences/lamiaceae
•http://pza.sanbi.org/lamiaceae
•https://www.thefreedictionary.com/family+Lamiaceae[1]19 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
•http://www.biodicon.com/ - Biological Diversity and Conservation 3/3 (2010) 31-45

Barbados mutfağı, Barbados ile alakalı yemek kültürünü ve çeşitlerini belirtir ve açıklar. Barbados mutfağı, çevre ülkelerden birtakım farklılıklara sahiptir ve dünya mutfağı ile ilgilenenler tarafından rağbet görmektedir.
Coocoo (mısır unu ve bamyanın krem kıvamında bir karışımı) ulusal bir yemektir. "Bajan yemekleri" balık, tavuk, domuz eti ve Batı Afrika'da yaygın olan pirinç, bamya ve İskoç bonnet biberleri gibi diğer yiyecekler anlamındadır. Popüler meyveler guava, muz, papaya, mango, portakal ve ananastır. Mısır unu, tuzlu balık ve tuzlu dana eti gibi gıda bileşenleri ülkede bulunurlar. Diğer yiyecekler; pirinç, bamya, acı biber, domuz kuyruğu veya tuzlu dana eti, sarımsak, tuzlu balık ve soğandır. Mount Gay içki fabrikası 1703'ten beri rom üretir. Kabuk, şeker ve baharatlarla demlenen Mauby, popüler bir içecektir.

Özel günlerde yemek, genellikle puding ve salatalık iledir, domuz etli baharatlı tatlı patates püresi ve soğan, acı ve tatlı biber, salatalık ve limonla servis edilen haşlanmış domuz başı yemeği görülür. Bundan başka, güvercin, bezelye, güveç ve tuzlu dana eti, soğan, Gine'nin mısır unu ve baharatlardan oluşur, haşlanmış jambon ve kavrulmuş domuz eti gibi Noel yemekleri ile servis edilir.
Uçan balığın kemiği çıkarılır, sonra yuvarlanır ve bir sos, domates, sarımsak, soğan ve tereyağı ile haşlanır. Coocoo, polentaya benzer ve geleneksel olarak sarı mısır unu ile yapılır ve ince kıyılmış bamya, su ve tereyağı ile pişirilir. Ancak coocoo, ekmek meyvesi ve yeşil muz ile de yapılabilir ve tuzlu balık veya dana yahnisi ile servis edilebilir. Basit bir yemek olmasına rağmen, seçenekler sonsuzdur. Bir başka popüler yemek olan Bajan yemeği; küçük kızarmış ikramlar, tuzlu morina, un, otlar ve biberle de yapılır ve rustik rom dükkanlarından zarif kokteyl partilerine kadar her köşede, ada çapında servis edilir. Barbados suyla çevrili bir ada olduğu için, çok çeşitli yüksek kaliteli taze balıklar da mevcuttur: barracuda, kingfish (wahoo), snapper, billfish, chubb, sarı yüzgeçli orkinos ve yunus.
Barbados'ta balık pişirmenin en yaygın yolu, onu Bajan çeşnisi ile tatlandırmak, yumurta ile kaplamak, ince ekmek kırıntılarına serpmek ve ardından kızgın yağda kızartmaktır. Bajan baharatı, karanfil, karabiber, kırmızı biber ve tuz gibi kekik, mercanköşk, taze soğan, soğan, sarımsak, maydanoz, fesleğen ve viski kaput biber gibi taze otların bir karışımıdır. Ada genelindeki çoğu süpermarkette ve bakkalda önceden hazırlanmış olarak satın alabilirsiniz. Barbados domuzunun kalitesi özellikle lezzetli olarak bilinir. Diğer bir yerel lezzet ise, tatlı patates ve farklı otlarla birlikte çeşitli domuz eti parçaları ile yapılan pudingdir. Bu, birçok Bajalı için puding, yemek ve kızartmak için bir cumartesi uğraşısıdır ve yerel halkın talebini karşılamak için bu yerel yemeği cumartesi günleri dini anlamda satan birçok satıcı bulacaksınız. Tavuk genellikle her Baja'lının alışveriş listesinin başında gelir. Pazar günleri, yerel "Eclipse" krakerleriyle yapılan taze otlarla doldurulur ve bütün olarak pişirilir. Ayrıca haşlama, ızgara, Bajan çeşnisi ile doldurulup kızartılabilir, pilavla pişirilebilir, köri ile pişirilebilir, sebzeli ve lezzetli bir çorba ile kaynatılabilir.

Barbados
Falernum

Bazlama (Bazlamaç) (بزلمه), Türk mutfağından bir ekşi mayalı ekmektir.
Ekmek olarak sadesi yüzyıllardır Türkler tarafından yapılır ve yenir. Farklı malzemeler kullanarak birçok farklı türü yapılabilir; kıymalı ve peynirli gibi. Özellikle Kızılcahamam ilçesinde çok meşhurdur. Sade türüne Samsun yöresinde toraman veya "pıtpıt' da denilmektedir.
Anadolu Selçuklu Devleti döneminde tüketilen ekmeklerden biridir. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde yağlanarak servis edilirdi.

Hamur bir gün önceden, ekşitmek için mayalanır ve bırakılır. Buna hamur üretme denir. Zaten önceden bulundurulan mayalık bir parça ekşi hamur sayesinde iyice mayalanan hamur sabah erkenden yoğurulur. Bir müddet dinlenmeye bırakılır. Hamurun iyice mayalanıp kabarmasından sonra oklava ile yufkadan biraz kalın olarak açılarak pişirilene şebit, daha da kalın olarak açılıp pişirilene de bazlama denir. Geleneksel olarak odun ateşinde toprak sac üzerinde pişirilir, ancak günümüzde genellikle elektrikli sac veya ocak kullanılır.

Ankara Kızılcahamam Bazlamasının en önemli özelliği esnek ve yumuşak dokusunu uzun süre korumasıdır. Kızılcahamam Bazlaması üretim tarihinden itibaren 7 gün içerisinde tüketilmelidir. Bazlamanın boyutu Kızılcahamam yöresine özgüdür. Kızılcahamam Bazlamasının çapı 25–28 cm kalınlığı ise 3–4 cm arasındadır. Pişmiş bazlamanın ise net ağırlığı 380-430 g arasındadır.
Kızılcahamam Bazlaması Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Çankırı Şabanözü Bazlaması 22 Aralık 2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Karaman Mayalısı (Karaman mayalı ekmeği) 08.01.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Karaman için coğrafi işaret almıştır.

Belçika mutfağı, Belçika'nın ulusal mutfağıdır. Orta Çağ mutfak geleneklerini, komşu ülkeler Almanya, Fransa ve Hollanda mutfakların gelenekleri ile birleştirir. Ev yapımı yemekleri Almanya ve Hollanda'da olduğu gibi daha basit ve besleyici iken, restoranlarda aşçılık büyük derecede Fransız mutfağı tarafından etkilenmiştir.
Belçika mutfağının en önemli ögeleri çikolata, patates kızartması, waffle ve biradır.

Belçika'nın yemek kültürü, tarih boyunca hem kırsal hem de aristokrat kesimlerin yemek alışkanlıklarını içerir. Özellikle Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ dönemlerinde tarım ürünleri, av hayvanları ve deniz ürünleri mutfağın temel taşlarını oluşturmuştur. Zamanla Fransız mutfağının ince teknikleri ile Flaman mutfağının güçlü, doyurucu tatları bir araya gelmiş ve Belçika'nın kendine özgü yemek kültürü gelişmiştir.

Belçika mutfağı bölgeden bölgeye farklılık gösterir:

Flaman Bölgesi, ülkenin kuzeyinde yer alan ve Hollanda'ya yakınlığı nedeniyle özellikle deniz mahsulleri ve süt ürünleri kullanımında oldukça zengindir. Bu bölgenin bazı karakteristik lezzetleri şunlardır:

Waterzooi: Gent şehriyle özdeşleşmiş bu yemek, başlangıçta balıkla yapılmasına rağmen günümüzde tavukla da hazırlanır. Waterzooi, sebzeler, krema, yumurta sarısı ve baharatlarla hazırlanan, sıcak servis edilen bir çorba türüdür.
Paling in 't Groen (Yeşil Soslu Yılanbalığı): Yılanbalığının otlar ve yeşil sebzelerle birlikte pişirildiği bir yemektir. Taze baharatların kullanılması ve yeşil sosun yoğun aromasıyla dikkat çeker. Genellikle yaz aylarında popülerdir.
Stoofvlees/Carbonade flamande: Koyun veya dana etiyle yapılan bu yahni türü, bira ve soğanla birlikte uzun süre pişirilir. Etin yumuşak olması ve koyu bira tadını alması, yemeğin lezzetini artırır. Flaman patates kızartması (frites) ile birlikte servis edilir.
Flaman Patates Kızartması (Frites): Dünyaca ünlü Belçika patates kızartmasının kökeni bu bölgeye dayanır. Dışı çıtır, içi yumuşak olacak şekilde iki aşamada kızartılan patatesler, Belçika'nın neredeyse her yerinde tüketilir. Çeşitli soslarla sunulmasıyla bilinir.
Hutsepot: Kuzu, sığır veya domuz etiyle birlikte kök sebzeler ve lahana gibi sebzelerin haşlanmasıyla hazırlanır. Yemeğin uzun süre pişirilmesi, sebzelerin ve etin lezzetlerini bütünleştirir.
Garnaalkroketten (Karides Kroketi): Kuzey Denizi karidesleri ve beşamel sos ile yapılan bu kroket, özellikle Flanders bölgesinde ünlüdür. Kızartılmış kroketler, maydanoz ve limon dilimleriyle sunulur.

Belçika'nın güneyinde yer alan Valon Bölgesi, Fransız mutfağından büyük ölçüde etkilenmiştir. Valon yemekleri et ve sebzelerin ağır ateşte pişirildiği lezzetler içerir. Bu bölgenin öne çıkan yemekleri arasında şunlar bulunur:

Boulets Liégeoise: Valonyanın Liege şehrine özgü bu köfte, elma şurubu, soğan ve bira ile hazırlanan tatlı-ekşi bir sosla servis edilir. Hem sıcak hem de soğuk tüketilebilen bu köfte türü, patates kızartması ile sunulur.
Lapin à la Bière (Biralı Tavşan): Valon mutfağının özgün tariflerinden biridir. Tavşan eti, koyu bira ve kuru üzümle yavaş yavaş pişirilir, bu da ete derin bir lezzet katar. Patates püresi veya kızartması ile servis edilir.
Jambon d’Ardenne: Valonyanın Ardenler bölgesinde üretilen bu jambon türü, tuzlama, tütsüleme ve kurutma işlemlerinden geçerek elde edilir. Hafif tuzlu ve aromatik olan bu et, çoğunlukla sandviçlerde, salatalarda veya soğuk tabaklarda tercih edilir.
Tarte au Riz: Valonyanın Namur ve Verviers şehirlerinde popüler olan bu pirinçli tart, Valon bölgesinde tatlı olarak servis edilir. Pirinç, süt, şeker ve vanilya ile hazırlanan bu tatlı, hafif bir aromaya sahiptir ve çoğu Valon pastanesinde bulunabilir.
Filet Américain: Adı “Amerikan Filetosu” olsa da bu yemek Belçika'ya özgüdür. Çiğ dana eti, yumurta sarısı, mayonez, kapari, hardal ve çeşitli baharatlarla karıştırılır ve ekmekle servis edilir.

Brüksel waffle'ı Başkent Brüksel, uluslararası nüfus yapısı sayesinde farklı kültürlerin etkisini taşıyan geniş bir yelpazeye sahiptir. Brüksel mutfağı, hem Flaman hem de Valon etkilerini yansıtırken aynı zamanda şehirdeki gurme restoranlar sayesinde gastronomi alanında da öne çıkar.

Brüksel Waffle’ı: Brüksel usulü waffle, hafif, kare şekilli ve büyük gözlü olmasıyla tanınır. Genellikle şekerli, kremalı veya meyveli soslarla servis edilir ve daha sade bir dokuya sahiptir. Belçika'nın diğer ünlü waffle türü olan Liege waffle'ı ise daha yoğun ve karamelize bir tat sunar.
Brüksel Lahanası: Brüksel lahanası, Avrupa mutfaklarında popüler olsa da ismini başkent Brüksel'den alır ve Belçika mutfağında yaygın olarak tüketilir. Çoğunlukla buharda veya sote olarak pişirilir, çeşitli et yemeklerinin yanında garnitür olarak sunulur.
Moules-frites (Midye ve Patates Kızartması): Brüksel'de her köşe başında bulabileceğiniz bu klasik Belçika yemeğinde midyeler, şarap, kereviz, soğan ve çeşitli baharatlarla marine edilerek pişirilir. Yanında patates kızartması ile servis edilir.
Stoemp: Brüksel ve çevresinde tüketilen bir tür patates püresidir, ancak patatesle birlikte havuç, lahana veya pırasa gibi sebzeler de kullanılır. Genellikle sosis, sucuk veya köfte gibi et ürünleriyle servis edilir.

Limburg, Belçika'nın doğusunda yer alan ve Almanya ile sınırı olan bir bölgedir. Bu bölge tarım açısından zengindir ve birçok sebze, meyve ve tahıl ürünü burada yetişir.

Limburgse Vlaai: Limburg bölgesine özgü bir tatlı olan bu turta, ince bir hamur tabanı üzerinde vişne, elma veya kayısı gibi meyvelerle hazırlanır. Üzeri, genellikle şekerli bir kaplamayla tamamlanır.
Asperges op Vlaamse Wijze (Flaman Usulü Kuşkonmaz): Flaman usulü hazırlanan kuşkonmaz, özellikle Limburg'da bahar aylarında popülerdir. Kuşkonmazlar tereyağı, doğranmış haşlanmış yumurta ve maydanoz ile servis edilir.
Karnavalsdeeg (Karnaval Çöreği): Limburg bölgesinde karnaval dönemlerinde yapılan bir hamur işidir. Tarçın, karanfil ve diğer baharatlarla aromalandırılmış bu çörekler, karnaval dönemlerinde halka dağıtılır.

Frit, yani derin kızartılmış patates dilimleri, Belçika'da çok popüler olup, bu yemeğin Belçika kökenli olduğu düşünülmektedir. Yemeğin ilk kanıtları, 1781 yılında yazılan Curiosités de la table dans les Pays-Bas-Belgiques adlı kitaptan gelmektedir. Kitap, Meuse Nehri çevresindeki Namur, Dinant ve Andenne sakinlerinin 1680'li yıllardan itibaren kızarmış patates yediğini anlatmaktadır. Birleşik Devletler'de genellikle “French fries”  olarak bilinse de, I. Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin, bu yemeği onlara tanıtan Belçikalı askerlerin Fransızca konuşmalarından dolayı bu ismi kullandığı ileri sürülmektedir.
Belçika'da frit, fast-food stantlarında ya da friterie, frietkot veya frituur (“kızartma kulübesi”) adı verilen özel fast-food restoranlarında satılmaktadır. Genellikle çeşitli soslarla servis edilen fritler, tek başına veya diğer atıştırmalıklarla birlikte yenir. Geleneksel olarak, fries cornet de frites (Fransızca) veya puntzak (Flemenkçe) adı verilen koni şeklinde, kalın beyaz bir kağıda sarılıp, üzerine ince (ve renkli) kağıtla kaplanarak, sos üstüne konularak servis edilir. Daha büyük porsiyonlar, pratiklik açısından genellikle karton tepsilerde sunulur. Frikandel, gehaktbal (köfte) veya kroket gibi diğer et ve sokak yemekleri de bunlarla birlikte satılmaktadır. Bazı durumlarda, fritler, üzerine sos ve et eklenerek bir baget içinde servis edilir; bu yemeğe mitraillette denir. Göçmen nüfusunun olduğu bölgelerde ise aynı kombinasyon, baget yerine dürüm adı verilen bir sarmada da sunulmaktadır.
Belçika'daki hanelerin büyük çoğunluğunda bir derin fritöz makinesi bulunmaktadır, bu da evde kendi fritlerini ve diğer derin kızartılmış yemeklerini yapmalarını sağlar. Süpermarketlerde, evde fritöz kullanımına uygun sıvı ve katı hayvansal ve bitkisel yağlar satılmaktadır; özellikle sığır yağı oldukça değerli kabul edilir.
Haziran 2017'de Avrupa Komisyonu, bazı yiyeceklerin yüksek sıcaklıklarda kızartılmasının doğal bir sonucu olan akrilamidin (kanıtlanmış kanserojen özellikleri olduğu öne sürülmektedir) tüketicilere ulaşmasını sınırlamak amacıyla bir tavsiye yayımlamıştır. Bu belgede, Belçika fries'lerinin geleneksel çift kızartma yöntemi yerine, kızartmadan önce haşlama yöntemiyle akrilamid oluşumunun önlenmesi önerilmiştir. Bu, birçok Belçikalı politikacının tepkisini çekmiş ve bu öneriyi, ülkenin kültürüne ve gastronomik geleneğine yönelik bir saldırı olarak değerlendirmişlerdir.

Belçika'da geleneksel olarak fritleri genellikle mayonezle servis edilir. Fritçi fast food restoranları ve diğer fast-food işletmeleri, frit ve etlerle birlikte sunulan çeşitli soslar sunar. Bunlar arasında aïoli ve sauce américaine gibi temel sosların yanı sıra, daha karmaşık çeşitler de bulunur, örneğin béarnaise sosu. Sos seçenekleri genellikle bir düzineyi aşar ve çoğu mayonez bazlıdır. Bazı yaygın sos çeşitleri şunlardır:

Aïoli/Looksaus: Sarımsaklı mayonez.
Algérienne sosu: Cezayirli sosu olarak da bilinir. Mayonez, hardal, şalot, karabiber, sirke, chili biberi veya harissa ve bazen domates veya domates sosu, hamsi veya kapari ile yapılır.
Américaine: Mayonez, domates, soğan, kapari, kabuklu deniz ürünleri suyu ve kerevizle yapılır.
Andalouse: Mayonez, domates püresi ve biberle yapılır.
Bicky: Mayonez, beyaz lahana, taze kekik, hamur, salatalık, soğan, hardal ve dekstrozdan yapılmış ticari bir marka.
Brezilya: Mayonez, püre haline getirilmiş ananas, domates ve baharatlarla yapılır.
Kokteyl: Soğuk ya da oda sıcaklığında servis edilen, genellikle deniz ürünleri kokteyli olarak adlandırılan yemeklerde veya diğer deniz ürünleriyle birlikte kullanılan bir sos türüdür.
Köri ketçap: Ketçabın baharatlı bir versiyonu olup, Belçika, Almanya, Danimarka ve Hollanda'da yaygın bir sos türüdür.
Köri mayonez: Mayonez, zerdeçal, kimyon, zencefil ve taze veya kuru acı biberle yapılır.
Joppiesaus: Mayonez, baharatlar, soğan ve köri tozu ile yapılmış ticari bir marka sos.
Ketçap: Domates, tatlandırıcı, sirke ve çeşitli baharatlar ile yapılan tatlı ve ekşi bir sos.
Mammoet: Mayonez, domates, soğan, glikoz, sarımsa

Benye (Fransızca: beignet), şu hamurlarının derin yağda pişirilmesi ve üzerlerine pudra şekeri serpilmesi ile yapılan Fransız usulü bir tatlı türüdür. Amerika'nın Louisana eyaletinin başkenti New Orleans'ta popüler bir tatlıdır ve günün her saatinde tüketilen tatlı bir atıştırmalık olarak kabul edilir. Genellikle kare veya dikdörtgen bir şekle sahiptir ve genellikle sıcak olarak servis edilir. Benye, genelde tatlı olarak tüketilse bile tuzlu olarak da yapılabilir. Bazı tariflerde hamurun içine pralin, meyve veya çikolata da eklenebilir. Sıcak olarak servis edildiğinde yanında genelde kahve ile birlikte tüketilir. Benye, aynı zamanda mayalı hamurla da hazırlanabilir. Bu durumda hamur istenilen kalınlığa gelene kadar açılır ardından kare bir şekilde yağa atılarak yağda kızartılır.
17. yüzyılda Fransız yerleşimciler tarafından Fransa'dan Kanada'nın Akadya bölgesine götürüldü. Akadya'da yaşıyan Fransızların Louisiana'ya göç etmesinin ardından tatlının tarifi o bölgede de yayıldı. 1920'lerden sonra New Orleans'ın Fransız mahallelerinde ve pazarında popüler hale geldi ve 1989'da Louisiana'nın resmi devlet çöreği ilan edildi. Günümüzde Benye, New Orleans'ın Fransız Mahallesi ile ilişkilendirilir. Benye'nin orijinal adı olan "Beignet" Fransızcada börek anlamına gelir.

Biscuit Rose de Reims Fransız mutfağında bulunan tarifindeki kırmız ilavesiyle pembemsi bir renge sahip olan bisküvi türüdür. Dikdörtgen bir şekle sahiptir ve üzerine pudra şekeri serpilerek hazırlanır. Herhangi bir sıvıya batırıldığında kırılmayacak bir yapıya sahiptir bu nedenle sıklıkla şampanya ve kırmızı şaraba batırılarak tüketilir. Bisküvi temel olarak yumurta, un, şeker ve vanilyadan oluştuğu bilinse bile orijinal tarifi gizli tutulmaktadır. Fransa'nın Reims kentinde bulunan Biscuits Fossier şirketine ait bir üründür ve adını tarifinin ortaya çıktığı şehirden alır.

1690 yılında bir fırıncının ekmeği fırından çıkarttıktan sonra kalan ısıdan faydalanmak için sadece birkaç malzeme kullanarak iki kere fırınlanacak tatlı bir hamur yaratması sonucunda yeni bir tür hamur işi ortaya çıktı ve bu hamur işi "iki kere pişirilmiş" anlamına gelen "bisküvi" olarak tanımlandı. Bisküvi, ilk icat edildiğinde beyaz renge sahipti fakat fırıncının bisküvinin aromasına daha da zenginleştirmek için tarife bir paket vanilya eklemesi neticesinde bisküvinin üzerinde kahverengi izler oluştu. Fırıncının kahverengi izleri kapatmak için doğal bir renklendirici olan kımız kullanması sonucunda bisküvinin rengi kırmızı ve pembe renkleri arasında bir renk aldı ve bu sayede "Biscuit Rose de Reims" ortaya çıktı. 1775'te XVI. Louis'in taç girme töreninde soylulara servis edilmesinden sonra hem ülke içerisinde hem de Avrupa genelinde büyük yaygınlaştı. Bisküvinin ilk defa üretildiği fırın 1845'te Maison Fossier tarafından satın alındı.

Boşnak mutfağı, Batı ve Doğu etkileri arasında dengelenmiştir. Boşnak mutfağı, Orta Avrupa'nın yanı sıra Türk, Akdeniz ve diğer Balkan mutfaklarıyla yakından ilgilidir. Geleneksel yemeklerin çoğu yüzlerce yıldır aynı tarifle yapılmıştır.

Bosna mutfağı pek çok baharat kullanır, ancak genellikle makul miktarlarda kullanılır. Yemeklerin çoğu kaynatıldıkları için hafiftir; soslar doğaldır, yemekteki sebzelerin doğal sularından biraz daha fazlasını içerir. Tipik malzemeler arasında domates, patates, soğan, sarımsak, dolmalık biber, salatalık, havuç, lahana, mantar, ıspanak, patlıcan, kuru ve taze fasulye, erik, süt, kırmızı biber, pavlaka ve kajmak adı verilen krema kullanılır.

Begova çorbası

Raznjici
Pleskavitsa
Cevapcici
Pleçka (Kurutulmuş inek eti)
Suho meso (Kurutulmuş dana eti)
Jaretina (Kurutulmuş keçi eti
Teletina ispod saca
Potoplika

Ribitsa
Boşnak böreği

Đuveč - Romen ghiveci ve Bulgar gjuvecine benzer sebze güveç
Popara - kaynayan süte batırılmış ve şeker veya balla kaplanmış eski ekmek
Grašak - bezelye yahnisi
Kačamak - mısır unu ve patatesten yapılan geleneksel bir Boşnak yemeği
Kljukuša - un ve suyla karıştırılmış ve fırında pişirilmiş rendelenmiş patates; Bosanska Krajina bölgesinde geleneksel bir yemek
Proha - mısır unu ve buğday ununun yanı sıra yumurta ve ayçiçek yağından oluşan geleneksel bir gözleme
Turšija - sebze turşusu
Buranija - Romano fasulyesi (çeşitli yeşil fasulye) ve havuç ve sarımsakla birleştirilmiş dana parçalarından oluşan bir Bosnalı güveç
Bamija - dana etli bamya güveci

Meze - yemekten önce servis edilen çeşitli etler, sebzeler, peynirler veya diğer küçük yemekler

Livno peyniri - Bosna'nın batısındaki Livno kasabası ve çevre köylerden elde edilen kuru sarı peynirdir
Tešanjski - ısırgan otu ve sütten yapılır, kuzey orta Bosna Hersek'teki Tešanj bölgesinden gelir
Vlašić peyniri - tuzlu tadı Travnički'ye benzeyen yayla peyniri, Bosna Hersek'in merkezindeki Vlašić Dağı'ndaki köylerde ortaya çıkar.
Kajmak - pıhtılaşmış kremaya benzer kremsi bir süt ürünü
Pavlaka - crème fraîche gibi ekşi krema ürünü

Tufahije
Trileçe
Şampita
Kaymaçina

Ajvar
Vegeta
Pogača
Đevrek
Lepinja
Uştipci
Kiflice

Şaraplar Hersek'deki Mostar, Čitluk, Ljubuški, Stolac, Domanovići ve Međugorje bölgelerinde üretilmektedir.

Medovina
Kruškovac
Pelinkovac
Rakija
Blatina
Žilavka
Šljivovica

Boza
Salep
Ajran
Boşnak kahvesi
Šerbe
Rasol
Kompot
Zova (Mürver çiçeği suyu)

Sač
Ibrik
Džezva
Tepsija - pide veya burek pişirmek için yaygın olarak kullanılan bir tür sığ tava
Sahan - bir tür sığ pişirme tavası a, genellikle çift elle kullanılır

Bougatsa (Yunanca: μπουγάτσα), Yunan mutfağına özgü tatlı veya tuzlu olarak yapılabilen bir hamur işi türüdür. Sabah veya öğle saatlerinde atıştırmalık olarak tüketilebilir. Bougatsa'nın kıyma ve peynirle yapılan çeşitli versiyonları bulunsa bile irmikli muhallebi kullanılarak yapılan türü en popüler bougatsa türüdür. Bougatsa'nın yapısı Yunanistan'ın bölgelerine göre değişiklik gösterir. Karaferye bölgesindeki bougatsa daha fazla krema dolgusuna sahip olan tatlı bir hamur işiyken, Selanik'te yapılan türünün krema dolgusu daha azdır ve hamur işi daha çıtır bir yapıya sahiptir. Girit'te bulunan Hanya bölgesindeki bougatsa türü ise mizitra adı verilen bir peynirden yapılır, tatlı olmasa bile hamurun üzerine şeker ve tarçın serpilir.

Bougatsa'nın tarihçesi İstanbul'un (Konstantinopolis) Bizans kontrolü altında olduğu döneme kadar uzanmaktadır. İstanbul ve çevresinde oldukça yaygın olan hamur işi, 1923 yılında yapılan nüfus mübadelesi sonucunda Yunanistan'a giden Rum muhacirler tarafından Selanik ve Serez'e götürülmüş ve özellikle Selanik'te oldukça popüler bir hale gelmiştir. Bu nedenle hamur işi aynı zamanda Kremalı Selanik Böreği olarak da isimlendirilmektedir. Bougatsa isminin pogatsa kelimesinden türediği iddia edilmektedir ve Türkçedeki poğaça kelimesi de pogatsa kelimesinden gelmektedir.

Geleneksel Bougatsa yufka hamuru kullanılarak yapılır. Taban olarak kullanılan hamurun üzerine irmik muhallebisi dökülür ve muhallebinin üzerine kapanacak bir şekilde yufka yan taraflardan içeri doğru katlanır. Fırında yaklaşık yufka altın sarısı ve kahverengi bir renk alana kadar yaklaşık 30-35 dakika pişirilir. Ardından küçük porsiyonlara ayrılarak sıcak bir şekilde servis edilir. Genellikle üzerine hafifçe pudra şekeri veya tarçın serpilir. Günümüzde ise bougatsaların büyük bir kısmı hazır yufka kullanılarak yapılmaktadır ancak Yunanistan'ın küçük kasaba ve köylerinde el yapımı bougatsa satan bazı kafeler ve fırınlar hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Brezilya mutfağı, Avrupa, Afrika ve Kızılderili mutfaklarının etkilerini taşır. Ülkenin yerli halkının çeşitliliği, göçmen nüfusu ve ayrıca büyük yüzölçümü nedeniyle bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar gösterir. Bu, karakteristiğini bölgesel farklılıkların korunmasından alan bir ulusal mutfak kültürü yaratmıştır.
Brezilyalı yerlilerin kullandığı ilk malzemelerden bazıları manyok, guarana, acai üzümü, cumaru, kaju ve tucupiydi. Zaman içinde meydana gelen göçlerle Brezilya'ya göçmenlerin özgün yemekleri de taşındı; bu da eksik malzemelerin yerini bölgesel mutfaktaki karşılıklarıyla doldurdu. Örneğin tahıl ağırlıklı beslenen Avrupalı göçmenler, Brezilya mutfağına şarabı, yapraklı sebzeleri ve süt ürünlerini kazandırdı. Patates olmadığında tatlı manyoğu onun yerine  nasıl kullanabileceklerini keşfettiler. Amerika kıtasına esir olarak getirilen Afrikalılar, Brezilya'nın kıyı şehirlerinin mutfak kültürünün gelişmesine katkı sağladı. Japon göçmenler, Brezilya'nın bugün Asya mutfağıyla birlikte paylaştığı yemeklerin çoğunu Brezilya'ya getirdi.
Manyok (yöresel olarak mandioca, aipim, macaxeria gibi isimlerle anılır), yam adlı kök bitkileri ve acai, cupuaçu, mango, papaya, guava, portakal, maruçya, ananas, hog plum meyveleri; yöresel mutfaklarda kullanılan malzemelerdir.
Brezilya'nın bazı tipik yemekleri, ülkenin geleneksel yemeği olarak bilinen feijoada ve beiju, feijão tropeiro, vatapá, moqueca, polenta gibi yöresel yemeklerdir.

Britanya mutfağı, Birleşik Krallık'a özgü yemek pişirme tarzıdır. Tarihsel olarak, Britanya mutfağı, "lezzeti gizlemek yerine vurgulamak için basit soslarla eşleştirilen, kaliteli yerel malzemelerle yapılan sade yemekler" anlamına gelmekteydi. Britanya mutfağının uluslararası tanınırlığı tarihsel olarak tam kahvaltı ve Noel yemeği ile sınırlıydı. Bununla birlikte, Kelt tarımı ve hayvancılık, yerli Keltler için çok çeşitli gıda maddeleri üretti. Şarap, sığır eti ve koyun eti gibi kelimeler Britanya'ya Normanlar tarafından getirilirken, Anglo-Sakson İngiltere, uygulama Avrupa'da yaygınlaşmadan önce et ve tuzlu bitki güveç teknikleri geliştirdi. Norman fethi, Orta Çağ'da Büyük Britanya'ya egzotik baharatlar getirdi.
Pub, Britanya kültürü ve mutfağının önemli bir yönüdür ve genellikle yerel toplulukların odak noktasıdır. Müdavimleri tarafından "local" olarak anılan barlar, tipik olarak eve veya işe yakınlıkları, belirli bir bira veya biranın veya iyi bir seçimin mevcudiyeti, iyi yemek, sosyal bir atmosfer, arkadaşların ve tanıdıkların eğlendiği ve dart veya bilardo gibi pub oyunların oynandığı yerlerdir. Barlarda genellikle İngiliz Premier Ligi ve İskoç Premier Ligi maçları (veya uluslararası turnuvalar için FIFA Dünya Kupası) gibi spor etkinlikleri gösterilir. Son yıllarda, bazı barlar, daha az gencin alkol almaktan hoşlandığı veya geçmişte olduğu gibi aynı miktarlarda tüketmeyeceği bir kültüre uyum sağlamıştır.
Roma dönemindeki sosislerden ve Orta Çağ'da Asya'dan gelen pirinç, şeker, portakal ve baharatlardan, 1492'den sonra Kolomb mübadelesindeki Yeni Dünya fasulyesi ve patatesine ve 18. ve 19. yüzyıllarda Hindistan'dan baharatlı köri soslarına kadar yeni gıda maddeleri binlerce yılda geldi. Günümüzde Britanya mutfağında lahana, bezelye ve kiraz gibi birçok sebze de Romalılar tarafından ekin olarak getirildi.
Geleneksel Britanya yemekleri arasında tam kahvaltı, pazar rostosu, balık ve patates kızartması ve çoban payı yer almaktadır. Geleneksel Britanya tatlıları arasında trifle, çörekler, elmalı turta ve Victoria sünger keki yer alır. Britanya mutfağı, İngiliz, İskoç, Galler ve Kuzey İrlanda mutfakları şeklinde kendine özgü ulusal çeşitlere sahiptir. Modern Britanya mutfağı, dünyanın dört bir yanından gelen diğer mutfaklardan güçlü bir şekilde etkilenmiştir ve buna karşılık, dünyadaki diğer birçok kültürün mutfaklarını da güçlü bir şekilde etkilemiştir.

Food Stories 10 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Explore a century of revolutionary change in UK food culture on the British Library's Food Stories website

Broyé poitevin veya Broyé du poitou Fransız mutfağında bulunan ince, çıtır bir yassı kek türüdür. Şeker, un, tereyağı ve yumurta kullanılarak yapılan tart hamurunun 8 cm ile 1 metre arasında bir boyutta yaklaşık 1–2 cm kalınlığa gelecek şekilde açılıp fırınlanmasıyla yapılır. Bazı tariflerde hamurun içerisine badem, portakal çiçeği ve ceviz eklenebilir. Tarihçesi 19. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Fransa'nın Poitou-Charentes bölgesinde kekin hamurunun epifani, düğün, vaftizler, aile kutlamalarında servis edilmesi ve yumrukla kırılarak parçalara ayrılması gibi bir gelenek bulunur Kekin adındaki "broye" kelimesi kekin yumruk ile kırılmasına referans verir. 2004 yılında hamur işi için Confrérie de l’Ordre des Chevaliers de la Grand Goule adında bir kardeşlik kuruldu ve bu kardeşlik, broyé poitevin'i Fransa genelinde tanıtmayı ve geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Bulgar mutfağı Güneydoğu Avrupa mutfağının bir temsilcisidir. Diğer Balkan mutfakları ile ortak özellikler taşımaktadır. Bulgar yemekleri, çeşitli sebzeler, otlar ve meyveler için uygun iklim koşulları gibi coğrafi faktörler nedeniyle çeşitlidir.

Bulgar mutfağı, Güney Slavların, komşu Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun, Fransa'nın, İtalya'nın vb. Mutfakları da dahil olmak üzere birçok kaynaktan yararlanmaktadır. Aynı zamanda, Osmanlı mutfağı'nda önemli bir katkısı vardır

Banitsa — yufka tabakaları arasında yumurta, beyaz peynir ve yoğurt'dan oluşan kahvaltılık'tır

Banski starets (ayrıca banski staretz) — Bansko bölgesine özgü baharatlı sosisdir
Elenski eti — kurutulmuş ham sucuk, otlar ile yapılır
Lukanka — kıyılmış sığır eti ve domuz etinden baharatlı salam ile yapılır
Sujuk (ayrıca sucuk, sukuk, sukuk veya sucuk) — Balkanlar, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika'da yaygın olan yassı kürlenmiş koyu kırmızı sosistir

Gyuvech — toprak kapta pişirilmiş baharatlı sebze yemeğidir
Shkembe chorba — yapılmış baharatlı çorba işkembe'dir.

Ovcharska salata (çoban salatası) — rendelenmiş yumurta, mantar ve bazen de jambon ilavesiyle shopka salatasıdır.
Ruska salata (Rus salatası) — patates, havuç, kornişon ve mayonezli salata ile yapılır.
Turshiya (aynı zamanda Torsi) — turşu kereviz, pancar, karnabahar ve lahana gibi sebzeler ile yapılır, kışın popüler; varyasyonları selska turshiya (köy turşusu) ve tsarska turshiya'dır (kral turşusu)'dur.

Lyutenitsa (ayrıca lyutenitza) — domates, kırmızı biber ve havuç püresi ile yapılır, genellikle ekmeğin üzerine beyaz peynir ile servis edilir
Ljutika — baharatlı sos

Kyufte
Kebapche

Gyuvech
Yahniya
Plakiya
Sarma
Drob Sarma
Kavarma
Kapama
Mish Mash
Pilav (Kıyılmış etli, sebzeli veya midyeli pilav)
Musakka
Domuz ile pirinç
Patatesli Kavrulmuş Tavuk
Lahana ile domuz eti
Lahana ile Tavuk
Kavrulmuş Patates
Drusan kebabı
Tavuklu pilav
Tatar Köfte

Pita
Tatlı Pita
Etli Pita
Pogacha
Kravai
Banitsa
Baklava
Saraliya
Parlenki
Patatnik
Kachamak
Byal Mazh
Tutmanik
Milinka
Gevrek
Kozunak
Mekitsi
Marudnitsi
Katmi (çeşitli krepler)
Palachinki
Langidi
Tiganits
Dudnik
Popara
Sulovar
Yufka
Trienitsa veya Skrob
Trahana
Plentitzya
Andrewickhi
Krabitsa
Ruzgarleki
Ovetitts

Nane (Djodjen)
Sharena sol

Yoğurt ("Kiselo Mlyako", hafif ekşi süt)
Bal ("Med")

Avrupa mutfağı
Akdeniz mutfağı
Mutfaklar listesi
Makedon mutfağı

DK Eyewitness Seyahat Rehberi: Bulgaristan (DK: gözden geçirilmiş baskı 2011).
Jonathan Bousfield & Matthew Willis, DK Görgü Tanığı Seyahati: Bulgaristan (DK: 2008).
James I. Deutsch, Ethnic American Food Today'de "Bulgaria": A Cultural Encyclopedia (ed. Lucy M. Long: Rowman ve Littlefield, 2015).
Annie Kay, Bulgaristan (Bradt Seyahat Rehberleri : 2. baskı 2015), s. 57.
Fiona Ross, Food Cultures of the World Encyclopedia'da (ed. Ken Albala: ABC-CLIO, 2011).
Agnes Sachsenroeder, CultureShock! Bulgaristan: Gümrük ve Görgü Kuralları için Hayatta Kalma Rehberi (Marshall Cavendish: 2. baskı 2011).

Bulgur, buğdaydan yapılan bir yiyecektir. Orta Doğu ve Akdeniz mutfaklarında tüketilen bulgur, tahıl grubundan sayılmakta ve besin piramidinin tabanında yer almaktadır.

Farsçada kaba öğütülmüş bulgur anlamına gelen (برغل) barġul/burġul/bulġur kelimesinden türemiş olması muhtemeldir. Sözcük ne zaman yazıldığı kesin olmamakla beraber (tahmini 14. yüzyıl öncesi) Memluk Kıpçakçası ile ilgili yazılmış eserlerden olan et-Tuhfetü’z-zekiyye fi’l-lugati’t-Türkiyye'de görülür. Bir başka kaynak da Hinduşah b. Sançar'ın 1469 yılında Farsça yazdığı Sıhahu'l-Acem adlı eseridir. Kelime daha sonra Yunan diline pilguri diye geçmiş, daha sonra da batı dillerine yayılmıştır. Batı dillerinde genelde burgul diye ifade edilmektedir.

Önemli ve ekonomik bir karbonhidrat kaynağı olan bulgurun kökenini yüksek ihtimalle Orta Doğu'dur. Bulgurun yapımında kullanılan antik yöntemin ise günümüz Güneydoğu bölgesine dayandığı düşünülmektedir. Bununla beraber 13. yüzyıldan önce bulgurdan veya bulgurun kökeninden bahseden bir kaynak bulunmamaktadır. Genel görüşe göre Osmanlı İmparatorluğu bulguru imparatorluk boyunca yaygınlaştırmıştır.

Bulgurun yapıldığı ana madde olan buğday; öz, kepek ve endosperm olarak 3 bölümden oluşur ve gerekli olan besin öğelerinin birçoğu öz ve kepek bölümü içerisinde yer alır. Endosperm içerdiği nişasta ve az proteinlerle buğdayın ve tabii ki bulgurun sadece enerji veren bölümüdür.
Buğdayın yapısında bulunan öz ve kepek, çinko, magnezyum, krom gibi mineralleri, diyet posasını, bazı fenolleri, fitatları ve selenyumu; ayrıca da B12 dışındaki bütün B vitamini maddlerini içermektedir.

Bulgur kandaki yağları düşürücü yönü olduğu bilinen posa/lif bakımından oldukça zengin bir gıdadır.
Karbonhidrat değeri yüksek, protein değeri düşüktür.
Bulgurda bulunan B1 vitaminleri, sinir ve sindirim sisteminde önemli rol oynamaktadır.
İçerdiği folik asitten dolayı, çocuk ve hamile kadınlar için çok önemli bir gıda maddesidir.
Doymamış yağa sahiptir ve toplam yağ oranı düşük olduğu için sağlıklı bir besin maddesidir.
Kolesterol içermez.
Hububat ürünlerinin en büyük dezavantajı olan fitik asit, bulgurun sahip olduğu pişirme ve kurutma işlemlerinden dolayı, bulgurda bulunmaz.
Yüksek mineral ve selülozdan dolayı besin emilimini hızlandırır, kabızlığı engeller ve bağırsak kanserini önler.
Bakliyatlarla karıştırıldığında dünyadaki en önemli besin kaynağı durumuna gelmektedir.
Radyasyonu emmez ve radyasyona karşı dayanıklıdır. Bu nedenle bazı ülkelerde nükleer savaşlara karşı, askeri ve sivil amaçlar için stokta tutulan ürünlerdendir.
Pişirme işlemi esnasında tanenin ruşeymin kısmında bulunan besin maddeleri tane içerisine nüfuz ettiğinden besin değeri diğer ürünlerden (ekmek, makarna) daha yüksektir.
Pişirme ve kurutma işlemlerinden dolayı, küf oluşumuna karşı dayanıklıdır ve raf ömrü diğer ürünlerden daha uzundur.

Bulgur oldukça yüksek miktarda lif içermesi nedeniyle bağırsak çalışmasını arttırır ve liflerin tok tutucu bir özelliğe sahip olmasıyla kilo kontrolüne de yardımcıdır. Dünya Sağlık Örgütünün belirttiği üzere günde 25-30 gr. civarında lif ihtiyacımız bulunmaktadır.
Yapısındaki B1 vitaminleri; sinir ve sindirim sistemimizin güçlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Ayrıca bu vitaminin, beriberi hastalığının önlenmesinde düzenli tüketilmesi gerekmektedir. Bulgur bütün bunların dışında yapısında içerdiği folik asit sayesinde hamile annelerin bebeklerin beyin gelişimine faydalıdır.
Glisemik endeksinin düşük olması sebebiyle bulgur uzun süre tok tutar, kana yavaş karıştığı içinde diyetlerde kullanılabilecek bir üründür. Ayrıca da şeker hastalarına tavsiye edilir. Ayrıca salatalarda, sıcak ve soğuk yemeklerde kullanılan bir malzeme olması nedeniyle oldukça çeşitlilik sunan bir üründür.

Bulgur, pirinç ve kuskustan daha besleyicidir.

Sarı bulgur ve esmer bulgur olmak üzere 2 ana sınıfa ayrılmaktadır. Daha sonra bu gruplar büyüklüklerine göre; iri pilavlık bulgur, pilavlık bulgur, köftelik diğer bir ismi ile düğü / düğürcük bulgur, Midyat bulguru ve çiğ köftelik bulgur olarak sınıflandırılmaktadır. Köftelik bulgur Gaziantep yöresinde "simit" ismiyle bilinir.
Bulgur rengini buğdaydan alır. Bulgur sadece su ve buğdaydan oluşur ve rengi tamamen doğaldır. Sarı bulgur; Anadolu'nun sert durum buğdayından oluşur. Bu yüzden rengi sarıdır. Fakat esmer bulgur, esmer bezostiye buğdaydan oluşur. Bu yüzden de rengi daha koyudur. Kısacası renk farkı ham maddeden kaynaklanmaktadır. Renkleri farklı olan bu ürünlerin lezzetleri de farklıdır.

Bulgurdan meyhane pilavı, çiğ köfte, bulgur pilavı, kısır, bulgur çerezi, bulgur helvası gibi yiyecekler yapılır.

Düğürcük çorbası; düğürcük bulgurun incesine verilen isimdir. Sabah çorbası olarak bilinir. Bu çorba ikram edilirken peynirli dürümde bulundurulur. Dürümde çömlek peyniri kullanılır. Bu çorba soğan ve salça tereyağında kavrularak yapılır.
Yarma çorbası; yarmadan yapılır. Yaz aylarından yarma hazırlanır. Kış boyunca bir yenilen içilen bir çorba olup yoğurtlu yapılır.

Buğday birası, genellikle üst fermentasyon yoluyla üretilen ve önemli oranda buğday maltı içeren biraları tanımlamak için kullanılan genel bir terimdir. Genel olarak Alman stili weizenbier, Belçika stili witbier ve Amerikan stili wheat ale olmak üzere üç türde üretilir. Berliner Weisse, lambik ya da gose gibi ekşi biraların yapımında da önemli oranda buğday maltı kullanılmaktadır.

“White” (İngilizce: beyaz) sözcüğü ile “wheat” (İngilizce: buğday) sözcüğü pek çok Batı Cermen Dilleri’nde aynı etimolojik kökene sahip olduğu için buğday biralarına “beyaz bira” da denmektedir. Alman buğday biraları ülkenin batı ve kuzey bölgelerinde “Weizen - Weizenbier” (buğday – buğday birası), güneydoğu bölgesinde bulunan Bavyera'da ise “Weisse - Weissbier” (beyaz – beyaz bira) olarak adlandırılır. Filtresiz buğday biralarına Hefeweizen (Hefe: Alm. maya), filtreli buğday biralarına ise Kristallweizen (Kristall: Alm. kristal, berrak) denir.
Belçika stili üretilen buğday biraları ise witbier (Felemenkçe: beyaz bira) olarak bilinmektedir. Bu türdeki buğday biraları genelde portakal ya da kişniş aromasıyla kendilerini belli ederler.

Buğday yeryüzündeki en eski ekili tarım ürünlerinden biridir. Depolarda saklanan buğdayların nemlenip evcil olmayan mayalar yardımıyla kendiliğinden mayalanması, buğdayın antik dönemlerdeki fermente içeceklerin ana bileşenlerinden biri olmasını sağlamıştır.

Bira yapımıyla ilgili arkeolojik bulgular günümüzden yaklaşık olarak 5000 yıl önce Mezopotamya çevresinde bira üretildiğini göstermektedir. Günümüzden binlerce yıl önce Babil çevresinde buğdayın bira yapımında kullanıldığı bilinmektedir.
Bira yapımının Mezopotamya çevresinden Avrupa'ya yayılması Orta Çağ'da gerçekleşmiştir. Almanya ile Avusturya çevresindeki buğday birası yapımıyla ilgili kaynaklar ise 15. yüzyıla dek uzanmaktadır. Gerçek anlamda buğday birası üreten ilk fabrika 15. yüzyılda Bavyera'nın Schwarzach bölgesinde kurulmuştur.
1516 yılında Reinheitsgebot olarak bilinen arılık yasasının çıkmasıyla Almanya'da üretilen biraların buğday ya da çavdar gibi bütün yabancı ögelerden arı olması sağlanmıştır. Arılık yasasına göre bira üretiminde yalnızca arpa, şerbetçi otu ve su kullanılabilir. Bu yasadan sonra uzun bir süre buğday ya da çavdar gibi ögeler biracılıkta kullanılamamıştır.
Reinheitsgebot adlı yasa 1987 yılında yürürlükten kalkmış ve bir süre sonra buğday biralarıyla ilgili minimum buğday maltı oranını belirleyen yeni düzenlemeler getirilmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde ise Prohibition Dönemi'nden sonra üretilen ilk buğday birası 1984 yılında Anchor Breweing Company aracılığıyla üretilmiştir. Buna karşın Prohibition Dönemi'nden önce, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında da Alman göçmenler aracılığıyla pek çok türde buğday birası üretilmiştir. Weizenbier olarak bilinen bu biralar genellikle Almanlar arasında üretilip tüketilen bir bira olmuştur. Bu nedenle ABD'de üretimi o dönemlerde fazla yaygınlaşmamıştır. Prohibition Dönemi'nden sonra ise tamamıyla unutulmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ile Almanya arasındaki soğukluk sona erince, içinde buğday biralarının da olduğu Alman biraları yeniden ABD piyasasındaki yerini bulmuştur. 1984 yılında ise San Francisco kentindeki Anchor Brewing Company aracılığıyla üretilen Anchor Summer Beer, ABD'de üretilen ilk buğday birası olmuştur.

Buğday biraları temel olarak üç türde üretilirler. Bunlarda ilki weizenbier ya da weissbier olarak bilinen Alman stili buğday biralarıdır. İkincisi witbier ya da blanche olarak bilinen Belçika stili buğday biraları, üçüncüsü ise Amerikan stili wheat ale olarak adlandırılan buğday biralarıdır. Weizenbier ile witbier türü biraların aralarındaki en önemli ayrım, Belçika stili buğday biralarının genelde portakal ya da kişniş gibi aromalar içermesidir. ABD ile Kanada'daki bira üreticileri genellikle bu üç türde buğday birası üretirler.
Birleşik Krallık’ta ise buğday biraları, satışında yıllar içerisinde artış gözlemlenmesine karşın geleneksel kabul edilmemektedir. İngiliz buğday biraları, bildiğimiz anlamdaki buğday birasıyla İngiliz bitterlerinin karışımı olma eğilimindedir.

Alman stili weizenbier biraların geçmişi Orta Çağ'a dek uzanmaktadır. Bu biralar genellikle Güney Almanya'da, özellikle de Bavyera'da oldukça sık tüketilen bir içecektir.
Weizenbier, Alman bira yasalarına göre minimum %50 oranında buğday içermek ve üst fermantasyon yöntemiyle üretilmek zorundadır. Bundan dolayı Alman buğday biraları genel olarak %50 ile %65 arasında buğday maltı içerir. Geri kalan yüzde ise arpa maltından oluşmaktadır. Bu biralarda karbonasyon, diğer biralara göre daha yüksektir.

Almanca “maya” ile “buğday” sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. Hefeweissbier olarak da adlandırılır. Filtrasyon işleminden geçmemiş buğday biralarına denir. İçeriğindeki mayadan ötürü görünümü oldukça mattır.
Hefeweizen ya da hefeweissbier olarak bilinen Alman stili buğday biraları 2 ile 6 arasında değişen SRM değeriyle oldukça açık tonlarda olurlar. Şerbetçi otundan kaynaklanan acılık diğer biralara oranla görece daha azdır. IBU değerleri genellikle 8 ile 15 arasındadır. Ortalama alkol oranı ise %4,30 ile %5,60 arasında değişmektedir.
Hefeweizen biraların puslu görünümleri dışında en belirgin özelliği, fermentasyon sırasında mayanın yarattığı meyveli ya da baharatlı esterlerin birada muz ile karanfil gibi aromalar yansıtmasıdır. Buğdaydaki yüksek protein oranının, buğday biralarının doğal olarak köpüren yapısıyla birleşmesi, bardağa döküldüğünde biranın yoğun ve kalın bir köpük katmanı oluşturmasına neden olur.

Hefeweizen üretimi pek çok ülkede gerçekleşmesine karşın piyasaya egemen markalar genelde Almanya çıkışlıdır. Almanya'da üretilen Weihenstephaner Hefe Weissbier, Ayinger Bräu-Weisse, Andechser Weissbier Hell, Paulaner Hefe-Weissbier, Schneider Weisse Tap 4: Meine Festweisse, Schneider Weisse Tap 7: Unser Original, Hacker-Pschorr Hefe Weisse, Krombacher Weizen, Schöfferhofer Hefeweizen, Erdinger Weissbier, Benediktiner Weissbier ile Hofbräu Münchner Weisse ve Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilen Sierra Nevada Kellerweis Hefeweizen dünya çapında en çok bilinen hefeweizen türü buğday biralarındandır.

Almanca “kristal” ve “buğday” sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. Filtrasyon işleminden geçmiş Alman stili buğday biralarına adlandırmada kullanılır. Filtrasyona uğradığından dolayı hefeweizen türü biraların aksine parlak bir görünümü vardır. SRM, IBU ya da ortalama alkol oranı gibi pek çok değeri hefeweizen ile aynıdır. Hefeweizen ile kristallweizen arasındaki en önemli ayrım, görünümlerindeki bulanıklık oranıdır.
Almanya'da üretilen Weihenstephaner Kristall Weissbier, Schneider Weisse Kristall, Franziskaner Weissbier Kristall Klar, Tucher Kristall Weizen, Paulaner Weissbier Kristallklar ve Erdinger Weissbier Kristallklar en çok bilinen kristallweizen türü biralar arasındadır.

Almanca “siyah” ve “buğday” sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. Dunkles weissbier olarak da bilinirler. Almanya'da koyu tonlu buğday biralarını adlandırmada kullanılan genel bir terimdir. Dunkelweizen yapımında kavrulmuş malt kullanıldığı için diğer buğday biralarının aksine oldukça koyu tonlarda olur.
Dunkelweizen biralarda SRM değeri genellikle 14 ile 23 arasındadır. Şerbetçi otundan gelen acılık değeri hefeweizen biralardan biraz daha yüksek olsa da standart biralardan çoğunlukla daha düşüktür. Ortalama alkol oranları, hefeweizen biralarla aynıdır.
Almanya'da üretilen Ayinger UrWeisse, Weihenstephaner Hefeweissbier Dunkel, Andechser Weissbier Dunkel, Julius Echter Hefe-Weissbier Dunkel, Hacker-Pschorr Dunkle Weisse, Paulaner Hefeweissbier Dunkel, Franziskaner Hefe-Weissbier Dunkel, Erdinger Dunkel ile Schöfferhofer Dunkles Weissbier ve Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilen Samuel Adams Dunkelweizen en çok bilinen dunkelweizen türü buğday biralardandır.

Standart Alman stili buğday biraları ile bock biraların bir karışımıdır. Üst fermentasyon yöntemiyle üretilirler. Diğer buğday biralarına göre daha güçlü bir türdür. İçeriğindeki buğday maltı oranı, arpa maltına göre diğer biralardan daha fazladır.
Weizenbock türü biralarda renk yelpazesi oldukça geniştir. Bu biralar açık kehribar rengi ile kahverengi arasında bir görünümde olabilirler. Bundan dolayı SRM değerleri genellikle 6 ile 25 arasındadır. Şerbetçi otundan kaynaklanan acılık değeri diğer buğday biralarına oranla daha yüksektir. Weizenbock biralarda ortalama alkol oranı %6,50 ile %9,00 arasında değişmektedir.
Almanya'da üretilen Schneider Weisse Tap 6: Mein Aventinus, Schneider Weisse Tap 5: Meine Hopfen-Weisse, Weihenstephaner Vitus, Ayinger Weizen-Bock ile Erdinger Pikantus ve Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilen New Glarus Dancing Man Wheat ve Brooklyner-Schneider Hopfen-Weisse en çok bilinen weizenbock türü buğday biralarındandır.

Witbier üst fermantasyon yöntemiyle üretilen Belçika kökenli bir buğday birasıdır. Belçika'nın Fransızca konuşulan bölgelerinde bière blanche ya da witte olarak da bilinirler.
Manastırlarda ya da küçük çiftliklerde ürettiği biralarla bilinen Belçika'da bira geleneği 14. yüzyıla dek uzanmaktadır. O dönemlerde bira üretiminde şerbetçi otu kullanımı yaygınlaşmadığı için biradaki maltın tadını dengelemek amacıyla çeşitli otlar ya da baharatlar kullanılmıştır. Ancak şerbetçi otunun yaygınlaşmasıya Belçikalı bira üreticilerini gönülsüzce de olsa yeni bira üretimine adapte olmuştur. Ancak witbier de dahil olmak üzere pek çok Belçika birasinın otlarla dolu deneysel geçmişine bira üreticileri günümüzde bile saygı gösterirler.
Belçika tarzı buğday biraları unutulmaya yüz tuttuğu bir anda, 1960'lı yıllarda Belçikalı bira üreticisi ve Hoegaarden adlı biranın esin kaynağı Pierre Celis aracılığıyla yeniden yaşama döndürülmüştür.
Witbier içeriğindeki maya, büyük oranda asılı kaldığı için bu biraların diğer buğday biraları gibi buğulu bir görünümü vardır. Belçika stili buğday biralarında sıklıkla portakal ya da kişniş kullanılır. Witbier türü buğday biraları büyük oranda Hoegaarden ile Celis

Buğday unu, buğday tahılının ilk başta modern laboratuvarlarda yapılan analizlerle kalitesine göre sınıflandırılıp, daha sonra üretilmek istenen kaliteye göre farklı özellikteki buğdayların bir birleri ile paçallanması ve daha sonrasında paçallanan buğdayların belirli temizleme aşamalarından geçmesiyle öğütmeye uygun hale getirilir. Temizleme aşamasında içerisinden taş, toprak, yabancı ot tohumları, kırık buğday gibi unun kalitesini olumsuz etkileyecek yabancı maddelerden ayrıştırılıp, daha sonra kuru yıkama yöntemi ile temizlenip en sonunda da belirli bir rutubete getirildikten sonra, uygun sürelerde dinlendirilip öğütülmesi ile elde edilen undur. Unun randımanı ya da saflığı kullanım amacına göre belirlenir. İyice öğütülmüş olan buğdayın içerisinden elenerek ayrılan kepek, razmol, bonkalit ve daha paspal yapıdaki esmer un gibi buğdayın kabuk ve kabuğa yakın kısmının ayrılmasıyla kalitesi ayarlanmış olur. Gluten miktarı un kalitesinde belirleyici bir özelliktir. Bisküvi, kraker, kek gibi ürünlerde daha düşük gluten oranı gerekir. Ekmek, simit gibi kabaran ürünlerde orta kalitede gluten oranı gerekir. Yufka, poğaça, baklava gibi ürünlerde yüksek gluten oranına sahip unlar kullanılmaktadır.
Buğday unu türk beslenme kültüründe oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır ve beslenme zincirinde önemli bir yere sahiptir. Ekmek, börek, simit gibi türk beslenme kültürüne has gıdaların yanında endüstriyel gıda üretiminde de kullanılmaktadır. Kek, ekmek, kurabiye ve pizza buğday unundan yapılmaktadır.

Kinako

Bölgesel mutfaklar ulusa, eyalete veya yerel bölgelere dayanır. Bölgesel mutfaklar, malzemelerin mevcudiyeti, bulunulan iklim, yemek pişirme gelenekleri, tecrübeleri ve kültürel farklılıklara göre çeşitlilik gösterebilir. Geleneksel mutfağın açıklaması basitçe: "Uzun süre boyunca belirli bölgedeki bütün insanların günlük yaşamlarında zamanla ortaya çıkmış yemek hazırlama alışkanlıklarıdır". Bölgesel yemek hazırlama gelenekleri, görenekleri ve içeriklerinin birbiriyle kaynaşmasıyla, sıklıkla belirli bir bölgeye has yemek kültürünün oluşumunu sağlar. Bölgesel mutfaklar adlarını genellikle ortaya çıktıkları coğrafi alandan veya bölgeden alırlar.

Füzyon mutfak

eNotes - Yemek ve yemek kültürü ansiklopedisi 29 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Global Gastronomer - Dünya mutfakları 18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Börek, yufkanın yuvarlama, doldurma ve/veya katlama işlemleri ile hazırlanan, yapımında yaygın olarak beyaz peynir, ıspanak, kıyma, patates gibi çok değişik iç harcı kullanılan, katmanlanmış lezzetli hamur işi. Bazı yörelerde yufkasız olarak yapılan bazı yemeklere de börek denilmektedir. Örnek Afyon patlıcan böreği verilebilir. Börekler yemek menülerinde "ara sıcaklar" kategorisinde yer alır. Börek, açlığı giderme amacıyla tüketilir veya çeşitli sosyal etkinliklerde (düğün, nişan, sünnet ve cenaze törenleri, şenlikler ve bayram gibi)  ikram edilir. İç harcına ve pişirme yöntemine (buharda, suda, yağda ya da fırında pişirilmiş) göre çok fazla çeşitlilik gösterir.
Börek, Türk mutfağının yanı sıra bazı Balkan mutfaklarında da yer alır. Mutfağında böreğe yer verilen ülkeler ve böreği nasıl adlandırdıkları aşağıdaki gibidir:

Yunanistan: Buréki (μπουρέκι) ya da Píta (πίτα)
Arnavutluk: Byrek
Bulgaristan: Banica (Čuška Bjurek. Ayrıca beyaz peynirle doldurulmuş biber [Čuška].)
Sırbistan: Burek ve Pita
Bosna-Hersek'te içinde ne bulunduğuna bağlantılı olarak ismi farklıdır: Burek- et, patates ve soğan. Bundevara- kabaklı, Zeljanica (ıspanaklı, Krompiruša (patatesli) ve Sirnica(peynirli).

Osmanlılar'da Fatih Sultan Mehmet döneminde börek, Türk mutfağında önemli bir noktaya ulaşmıştır ve Topkapı Sarayı'nın mutfağındaki aşçıların bir kısmı börek konusunda uzmanlaşara “börekçi, börekçibaşı” gibi ünvanlar almıştır. Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çok çeşitli börek tarifleri vardır. Bunlar:

Yufka Böreği
Puf Böreği
Su Böreği
Sakız Böreği
Süt Böreği
Tavuk Böreği
Kol Böreği
Kapak Böreği
Türk Böreği (Alt üst börek)
Akıtma Sakız Böreği
Sac Böreği
Soğan Böreği
Paça Böreği
İnce Börek
Fincan Böreği
Tatar Böreği (Piruhi)
Âdi Lokum
Nev‘-i dîğer
Nev‘-i Âher
Yumurtalı Lokum (Hacı Lokumu)
Vertika
Marmarina

Tepsi böreği
Gözleme
Kakırdaklı börek

Canelé, Fransız mutfağına ait rom veya vanilya ile tatlandırılmış bir iç kremaya ve karamelize dış yüzeye sahip bir kek türüdür. Kek adını pişirilmesi için özel olarak yapılan yivli ve oluklu bir görüntüye sahip olan pişirme kabından alır. Fransa'nın Bordeux bölgesine ait bir tatlı türüdür ve günümüzde Paris'te pâtisserielerde ve yurtdışındaki pastanelerde yaygın olarak bulunabilir.

Canelé'nin ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı belirsizdir fakat genel olarak 15 ve 18. yüzyıllar arasında Fransa'nın Güney'inde bulunan Bordeaux'a özgü bir yiyecek olduğu düşünülür. Tatlının yapıldığı günden beri tarifi değişmemiştir fakat tatlının orijinal tarifi hiçbir zaman açıklanmamış ve halktan gizli tutulmuştur. Birçok tarihçi tatlının kökenin 17. yüzyılda Bordeaux bölgesindeki şarap üreticilerin şarabın rengini berraklaştırmak için yumurta akı kullanması, artan yumurta sarısını yoksullara yemek yapmaları için Annonciades manastırındaki rahibelerine vermesi ve rahibelerin yumurta sarısını unla karıştırarak ilk caneléyi yaptığını iddia etmektedir. Fransız İhtilali sırasında tatlıyla alakalı bütün belgeler yok edilmesi ve tatlıyı yapan kişilerin bölgeden sürülmesiyle tatlının gerçekten rahibelerle bağlantılı olup olmadığı belirsizdir. 1930'lü yıllarda Bordeaux'taki fırınlarda vanilya dolgulu bir kek olarak yeniden ortaya çıktı fakat İkinci Dünya Savaşı döneminde popülerliğini yitirdi.
1985 yılında Bordeaux'lu pastacılar tarafından canelé'yi Fransa'nın kültürel mirası ve Bordeaux'un resmi mülkü yapmaya adayan Conférie du Canelé de Bordeaux isimli bir örgüt kuruldu. Örgütteki 88 pasta şefi bir araya gelerek canelé'nin tarifini gizli tutmaya ve bunu sadece pişirmeye layık gördükleri pasta çıraklarına iletmeye yemin ettiler. Pasta şefleri canelé'nin tek bir tarifinin olduğunu vurgulamak için daha önceden 'cannelé' olarak bilinen tatlının ismindeki tek bir "n" harfini çıkartarak tarife "canelé" adını verdiler.
Canelé'nin pişirilmesi konusunda bazı standartlar vardır. Fransa'da genel olarak silikona kıyasla daha iyi bir şekilde ileten bakır kaplarda pişirilir. Aynı zamanda canelé'nin karamelli dış yüzeyinin koyu bir renk alıncaya kadar pişirilmesi gerekir. Birçok Fransız pasta şefi, canelé'nin siyahlaştıktan sonra kendisine özgü bir tat ve daha gevreksi bir kıvam aldığını iddia etmektedir. Fransa'da canelé'nin siyaha yakın bir renkte sayılması yaygınken, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde siyah görüntünün yanık tadı çağrıştırması nedeniyle daha açık kahverengi tonda satılması daha yaygındır.

Cannoli (bazı Türkçe kaynaklarda kanoli), boru şeklinde kızartılmış hamurun içine ricotta içeren tatlı ve kremsi bir dolgu doldurulmasıyla yapılan Sicilya kökenli bir hamur işi. Sicilya mutfağının en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilir. Boyutları 9 ila 20 cm arasında değişir. İtalya'da genellikle  cannoli siciliani (Sicilya cannoli'si) adıyla bilinir.

Türkçe ve İngilizede cannoli genellikle tekil ad olarak kullanılmasına rağmen İtalyancada cannoli çoğuldur, tekil hali ise cannolo'dur. "Boru" veya "kamış" anlamına gelen canna sözcüğüne küçültme eki getirilerek "borucuk" anlamına gelen cannolo sözcüğü türetilmiştir.

Bazı yemek tarihçilerin göre cannoli'nin kökeni 827–1091 yılları arasında Sicilya'daki Caltanissetta'da cariyelerin dikkat çekmek için hazırladığı tatlılara dayanmaktadır.
Gaetano Basile'e göre cannoli Palermo ve Messina bölgelerinden gelmektedir ve Karnaval sezonu boyunca muhtemelen doğurganlık sembolü olarak hazırlanmıştır.

Amerikalıların en çok aşina olduğu versiyonlar orijinal olanlardır. Bu muhtemelen 1900'lerin başlarında İtalya'dan Amerika'ya göçen insanların tatlıyı ülkeye getirmesine ve orijinal şekliyle yapmasına bağlıdır. Daha sonra sınırlı sayıda bazı diğer varyasyonlar da keşfedilmiştir. Cannoli bugün hâlâ genel olarak ricotta ve daha az olarak mascarpone içerecek şekilde İtalyan-Amerikan fırınlarında satılmaktadır. Nadiren, tatlının içi şeker, süt ve mısır nişastası kreması ile de doldurulmaktadır. Her iki durumda da, krema sıklıkla vanilya veya portakal çiçeği suyu ve birazcıkta tarçın ile tatlandırılır. Kıyılmış antep fıstığı içi, yarı tatlı çikolata parçaları, şekerlenmiş narenciye kabukları veya vişneler hâlâ sıklıkla tatlının uçlarındaki açık kısımlara konulmaktadırlar. Bugün bazı fabrikalar cannoliyi çikolata kreması, fıstık ezmesi ve diğer geleneksel olmayan içerikler ile doldurarak üretmektedirler.

Cezayir mutfağı, Cezayir'e özgü yemek pişirme tarzıdır. Cezayir mutfağı, Berberi kökenli bir Akdeniz ve Kuzey Afrika mutfağı olup Cezayir'in yüzyıllar boyunca diğer kültürler ve milletlerle olan etkileşimlerinden ve alışverişlerinden etkilenmiştir. Hem kara hem de deniz ürünlerinden elde edilen bir zenginlik ile karakterizedir. Cezayir topraklarına yönelik fetihler veya demografik hareketler, farklı halklar ve kültürler (Berberiler, Araplar, Türkler, Endülüsler, Fransızlar ve İspanyollar) arasındaki alışverişin ana faktörlerinden ikisiydi.
Cezayir mutfağı, bölgeye ve mevsime bağlı olarak çeşitli yemekler sunar, ancak özünde sebze ve tahıllar kalır. Cezayir yemeklerinin çoğu ekmek, etler (kuzu eti, sığır eti veya kümes hayvanları), zeytinyağı, sebzeler ve taze otlar etrafında toplanmıştır. Sebzeler genellikle salatalar, çorbalar, tajine, kuskus ve sos bazlı yemekler için kullanılır. Mevcut tüm Cezayir geleneksel yemeklerinden en ünlüsü, ulusal bir yemek olarak kabul edilen kuskustur.
Cezayir'de Müslümanların domuz eti tüketmesi İslam hukukuna göre yasaktır.

Algerian Recipes and Culture on Global Table Adventure 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chouqette veya petits choux (küçük şu) şekerli ve fırınlanmış küçük şu hamurundan oluşan Fransız pâtisserie türüdür. Chouqette kelimesi 16. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Başlangıçta bu terim küçük tuzlu hamur işleri için kullanılırken, 17. yüzyıl itibarıyla tatlı hamur toplarını belirtmek için kullanılmaya başlamıştır.

Alan Davidson "The Oxford Companion to Food" adlı eserinde 'Chouqette' teriminin uzun bir geçmişi olduğunu, 16 yüzyılda sokak satıcıları tarafından "Choux, petits choux, tout chauds" olarak isimlendirilerek satıldığı belirtir. Jean-Antoine Huguetan tarafından 1607'de yayımlanan Le Thresor de santé'ye (Sağlık Hazinesi) isimli esere göre:Rande Cotgrave'ın 1611 yılında yayınladığı "A Dictionarie of the French and English Tongues" isimli eserinde bu ürünün adı "tichous" olarak geçmektedir. Tatlı bu kitaba göre, yumurta, un ve tereyağıyla yapılan bazen içerisine peynirin de eklendiği küçük bir kek türüdür ve genellikle şeker ve gül suyu ile beraber tüketilir. Alan Davidson ve Antonie Furetière'in 1690 tarihli Dictionnaire universel adlı eserinde ise "peynirsiz, modern petits choux'a daha yakın bir tarif" olarak belirtilir.
Davidson tarafından Paris'in en popüler tatlıları arasında tanımlanmaktadır ve çay saatleri sırasında sıcak ve yumuşak bir şekilde tüketilirken, günün geri kalan saatlerinde yarı kuru bir şekilde tüketilir. Düğün pastaları yapımında kullanılması durumunda chouqettelerin içleri pastacı kremasıyla doldurulur ve daha sonra bunlar krokanbush tarzında üst üste dizilir.

Clafoutis veya Klafuti, Fransız mutfağına ait bir hamur işi türüdür. Çekirdeksiz kirazların bir kaba konması ve turta hamuru ile kaplandıktan sonra fırınlanmasıyla elde edilir. Geleneksel olarak üzerine pudra şekeri serpilerek servis edilse bazen krema ile beraber de servis edilebilir. Kahvaltı, brunch veya garnitür şeklinde tüketilebilir. Tatlı Fransa'nın Limousin bölgesine aittir. Bazı geleneksel tariflerde kirazların içerisindeki çekirdekler çıkartılmaz ve tatlı çekirdekli bir şekilde pişirilir. Bu sayede kirazların suyu tart hamuruna karışmaz ve kirazın çekirdekleri tatlıya badem aroması kazandırır.
Tatlı kiraz dışında elma, armut, kayısı, erik ve ahududu gibi çeşitli meyvelerle de yapılabilir. Bu şekilde yapılan tatlı türüne "Flaugnarde" adı verilir. "Far Breton" ise tatlının kuru üzümle yapılan başka bir varyantasyonudur.

Yemeğin ismi doldurmak anlamına gelen Oksitanca "clatofis" kelimesinden gelmektedir. Clautoutis'e Fransa'nın çeşitli bölgelerinde başka isimler de verilir. Tatlının ana vatanı olan Limousin bölgesi ve Auvergne'de tatlıya "milliard" veya "millard" olarak da adlandırılır. Tatlının diğer bir ismi olan "peliaire" ise Haute-Vienne'nin güneyinde ve Corrèze'nin belirli bir kısmında kullanılır.

Direniş üyesi ve yazar Marguerite Duras, otobiyografik romanı Savaş: Bir Anı (La Douleur) adlı eserinde, kocasının toplama kampından döndüğü gün ona bir clafoutis yapmak için karneyle dağıtılan malzemeleri büyük bir özenle biriktirdiğini anlatır. Ancak eşi, kampta yaşadığı beslenme yetersizliği ve açık hava koşullarına maruz kalması yüzünden o tatlıyı yiyecek kadar güçlü değildir.

Danimarka mutfağı (Danca: det danske køkken), köylü nüfusunun kendi yerel ürünleriyle doğdu. 19. yüzyılın sonlarında ikinci sanayi devrimiyle pişirme teknikleri gelişti ve zenginleşti.
Smørrebrød olarak bilinen sandviçler öğle yemeklerinde tercih edilen kaliteli malzemelerden yapılır ve ülke mutfağında uluslararası düzeyde bilinir. Sıcak yemeklerde tipik olarak et ya da balık kullanılır. Et ve balığın yanında domuz eti de öne çıkar ve flæskesteg ünlüdür. Kıyma ile yapılan geleneksel frikadeller karbonader medisterpølse yemekleri sanayi devrimiyle daha da üne kavuştu. Carlsberg ve Tuborg bira markaları Danimarka kökenlidir. Ülkede ayrıca Aquavit ve Bitter isimlerinde alkollü içecekler vardır.
Danimarka'da yemekler yabancı yemeklerden ilham alarak oluşmuştur. Tarçın, kakule, küçük hindistan cevizi, karabiber gibi tropik baharatlar kullanılır. Orta Çağ'ın Danimarka'sında Vikinglerin izleri bulunur.
2000'lerin başından bu yana Danimarkalı şefler yüksek kaliteli Yeni Danimarka mutfağını kurdular. Bu yeni kuruluş uluslararası gurme topluluklarınca beğenilmiş ve Michelin Rehberi ödülünü almıştır.

Değirmen, tahılları öğütmeye yarayan araçlardan biridir. El değirmeni, su değirmeni ve yel değirmeni gibi çeşitleri bulunmaktadır. Günümüzde, neredeyse tamamen terkedilmesi sonucu köy ve kasabalarda ayakta kalan değirmenler günümüzde turistik bir konuma kavuşmuştur.

Değirmenlerin kullanılmaya başlanması Milat'tan önceki yüzyıllara dayanır. MÖ 600'de, Araplar tarım yapabilmek amacıyla yel değirmenini icâd ettiler. Bu olay, aynı zamanda değirmenin icadı olarak da nitelendirilebilir. Bu tarihten 500 yıl sonra bugünkü Eski Yugoslavya ve Arnavutluk'ta su değirmenleri kullanılmaya başlandı. Bunların çalıştırılması için çok hızlı akan nehirlere ihtiyaç vardı.
Laterculi Alexandrini adlı eserde, MÖ 4. yüzyılda antik mühendis Abdaraxus'un dikey su değirmenini icat ettiğinden bahsedilir.
Günümüzde ise  elektrik enerjisiyle ve akaryakıtla çalışan değirmenler geliştirilerek  kullanılmaya başlanmıştır. Artık eski yel ve su değirmenlerinin yerine bu motorlu değirmenler  kullanılmaktadır.

Değirmenler yel, su ve elektronik olmak üzere, kullandığı enerjiye göre üçe ayrılır.

Yel (rüzgâr) enerjisine bağlı olarak çalışan ve su değirmeninde olduğu gibi çalışırken yakıt tüketmeyen değirmeni türüdür. MÖ 600'de Araplar'ın yapmak için icat etmişlerdir.Eski olmasına rağmen bugün de yel değirmenlerine rastlanır. Çalışmak için mutlaka rüzgâr enerjisine gerek duyar. Rüzgar olmadığında hayvan gücüyle çalıştırılır.

Su enerjisine bağlı olarak çalışan ve yel değirmeninde olduğu gibi yakıt harcamadan çalışan değirmen türüdür.
MÖ 100 yılında Eski Yugoslavya ve Arnavutluk'ta ilk kez kullanılmaya başlandı. Bunların çalışması için çok hızlı akan nehirler gerekiyordu. Bunun için su değirmenleri nehir kenarlarına kuruludur.Bazı su değirmenleri üstten akan suyla çalışır.

Yakıt enerjisiyle çalışırlar. Hangi yıl kullanılmaya başlandığı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Her türlü iklim koşulunda kullanılabildiği için daha kullanışlıdır.

Tahılları öğütür. Yel değirmenlerinin 360 derece sadece bir kez dönmesi, değirmen taşının aynı işi 50 kez tekrarlamasına yol açar.

Değirmen, tarihte maddeleri öğütmekten başka amaçlarla da kullanılmıştır. Örneğin Hollanda'daki yel değirmenleri bir zamanlar polder denilen, sular altında kalmış toprakları sudan kurtarmak için kullanılmıştır.
Cevher Hazırlama işlemlerinde cevherlerin boyunu küçültme amacıyla farklı değirmen tipleri de kullanılmaktadır. Aktarılan ortam sistemiyle çalışan bu değirmenler; bilyalı değirmenler, çubuklu değirmenler, otojen değirmenler ve yarı-otojen değirmenler olarak sınıflandırılır.

Johannes Mager, Günter Meißner, Wolfgang Orf: Die Kulturgeschichte der Mühlen. Edition Leipzig, Leipzig 1988. ISBN 978-3-361-00208-1. (Almanca)
Wolfgang Kuhlmann: Wasser, Wind und Muskelkraft. Die Getreidemühle in Legenden und Fakten. Hrsg.: Deutsche Gesellschaft für Mühlenkunde und Mühlenerhaltung. Petershagen-Frille 2012, ISBN 978-3-00-037659-7. (Almanca)

El Değirmeni Fotoğrafları 14 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Donut (İngilizce: doughnut veya donut), özellikle Amerika'da bol tüketilen tatlı bir çörek. Şeker ve yağ açısından oldukça zengin olan çöreğin kalorisi fazladır. Birçok çeşidi vardır ve Amerikalılar genellikle kahvaltıda tercih ederler.
Başlıca iki şekilde üretilir: simit donut ve deliksiz (daire şeklinde) donut. Sadenin yanı sıra çikolata, reçel, krema gibi çok çeşitli malzemelerle kaplanmış veya içi doldurulmuş donut çeşitleri üretilir.

Çeşitli dizi ve filmlerde Amerikan polislerinin donut ve kahve tüketmesi, bu yiyeceği Amerikan polisleriyle özdeşleştirilmiştir. Ayrıca JoJo's Bizarre Adventure adlı anime ve manga serisinin konu olduğu internet memelerinde de kullanılmıştır.

Ortası boş halkalar şekiller yerine, yuvarlak olarak yapılan Alman Donutu olarak da bilinen donut çeşitlerinin yaygın adı Berliner'dir. Berliner, tat olarak donut ile aynı fakat sadece şekil olarak farklı olan bir tatlıdır. Almanya'da bol bol görebilirsiniz kendisini. Berliner, Almanya'da sabahları taze taze pişirilip insanın aklını çelen tatlılardan biridir. Berliner genelde içi dolgulu olarak yapılır. Dolguda da en çok meyveli marmelat kullanılır ve üzerine pudra şekeri dökülür.

Alman Pastası

Durum buğdayı (Latince: Triticum durum veya Triticum turgidum), tetraploid buğday türüdür. Durum buğdayı günümüzde yaygın olarak yetiştirilmekte olup ticari açıdan büyük öneme sahiptir. Orta Doğu'da yetişen baskın buğdaydır.
Develi Gaceri (Triticum turgidum L. var. dicoccum) 22.06.2022 tarihinde  Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Ticari olarak üretilen kuru makarna neredeyse sadece durum irmiğinden yapılır. Orecchiette ve tagliatelle gibi çoğu ev yapımı taze makarna da durum buğdayı veya yumuşak ve sert buğdayların bileşimi kullanılır.
Kabuğu ayıklanmış ancak öğütülmemiş ya da kabaca öğütülmüş olarak, Kuzey Afrika'da kuskus ve Levant irmiği yapmak için kullanılır. Ayrıca tabbule, keş, içli köfte, bitfun ve pilavlar için bulgur gibi Levantin yemeklerinde de kullanılır.
Kuzey Afrika mutfağı ve Levant mutfağı'nda birçok çorba, yulaf lapası, dolma, puding ve hamur işleri'nin temelini oluşturur.
Un kadar ince öğütüldüğünde ekmek yapımında kullanılır. Orta Doğu'da yassı yuvarlak ekmekler için ve Avrupa'da pizza veya "torte" için kullanılır.
Kuskus, makarnalık buğdayın küçük, haşlanmış toplarından yapılan bir Kuzey Afrika yemeğidir.
Makarna yapmak için buğday kullanımı 10. yüzyılın başlarında Kahireli İbn Wahshīya tarafından tanımlanmıştır. Kuzey Afrikalılar ürüne itrīya adını verdi ve bu üründen İtalyan kaynakları 15. yüzyılda tria (veya İspanyol kaynaklarında aletría) terimini türettiler.

Durum buğdayı dört işlem görür: temizleme, tavlama, öğütme ve saflaştırma.
Önce durum buğdayı yabancı madde ve büzük ve kırık taneleri almak için temizlenir. Daha sonra kepek ve endospermin verimli şekilde ayrılması için tohum kabuğunu sertleştiren nem içeriğine göre tavlanır.
Durum buğdayının öğütülmesi, tekrarlı öğütme ve eleme içeren karmaşık bir yöntemdir. Doğru arındırma maksimum irmik verimi ve en az kepek tozu miktarıyla sonuçlanır.
Ekmek yapmak için durum buğdayı un haline getirilir. Un, hamur yapmak için suyla karıştırılır. Karıştırılan miktarlar karışımın asitlik derecesine göre değişir. Yumuşacık ekmek üretmek için hamur maya ve ılık su ile karıştırılır, gaz tutan glüteni oluşturmak için yoğun şekilde yoğrulur ve ardından CO2 kabarcıkları üreterek saatlerce fermente edilir.
Üretilen ekmeğin kalitesi glütenin viskoelastik özelliklerine, protein içeriğine ve protein bileşimine bağlıdır. Normal buğdaydaki %11'e kıyasla, yağsız ununda yaklaşık %12 toplam protein olan durum buğdayı, normal buğdaydaki %24'e kıyasla %27 çıkarılabilir, yaş glüten oluşturur.

Durum Wheat Research, Grain Research Laboratory, Canadian Grain Commission

Dünya mutfağı veya küresel mutfak, dünyanın dört bir yanında uygulanan bir mutfak türüdür.
Yerel mutfak; millî, yöresel, yerel olarak bölgelere göre çeşitlenmiş yemek pişirme ve lezzet sunum yöntemlerini tanımlar.
Ancak bu tanım dünya mutfağını tarif etmekte tek başına yeterli değildir. Zira Dünya mutfağı tanımını Yerel mutfak tanımı dahiline sokmak, tüm yöresel mutfakları dünya mutfağı tanımına sokar ki bu durumda dünya mutfağı tanımı ortadan kalkar.
Dünya mutfağı denilince ilk olarak tüm dünyada popüler olan ve tüketilebilen ülke mutfakları akla gelir.
Buradan yola çıkılacak Dünya Mutfağı tanımı, yöresel mutfak lezzetlerinin uluslararası düzeyde her bir ülkede ya da kıtada yaşayan insanlarca ortak bir tat duygusu ile tüketilebildiği ve bunun sürdürülebildiği mutfak lezzetleri olarak yapılabilir.
Çin Lokantaları, Japonya'nın geleneksel Sushi lokantaları, İtalyan Pizza ve Arjantin Biff restoranları, Hindistan mutfağı restauranları, Endonezya Mutfağı restoranları tüm dünyada farklı milletler tarafından popüler olan ve tüketilen yemek ve lezzetleri olarak dünya mutfağına örnek verilebilir.
Mutfak terimi, çoğunlukla belirli bir kültürle özdeşleşmiş karakteristik yemek pişirme yöntem ve gelenekleri manasına gelmektedir. Dünya mutfakları kullanılan malzemeler, farklı iklim ve ekosistemler, pişirme metotları, gelenekleri ve kültürel yönlerden birbirinden farklılık gösterebilir. Yörelik yiyecek hazırlama adet ve gelenekleri ile kullanılan malzemeler sıklıkla belirli bir coğrafi bölgeye hastır ve yerel mutfaklar genellikle kaynaklandıkları bölgenin coğrafi adı ile adlandırılırlar. Son yüzyılda besin koruma, depolama, üretim ve sevkiyat alanlarında kayda değer gelişmeler olmuştur ve günümüzde pek çok ülke, şehir ve bölgede kendi gelenekçil mutfağının yanı sıra dünya mutfaklarına da erişim olanaklıdır.

Orta Afrika mutfağı bölgenin uzak doğası ve 19. yüzyıla kadar yalıtılmış olarak kalmış olmasından dolayı geleneksel olarak nitelenebilir. Manyok kökü (Orta Afrika'nın temel besinlerinden biri), yer fıstığı ve acı biber gibi bazı yiyecekler Yeni Dünya'dan gelmiştir. Muz çeşitleri Orta Afrika mutfağının ortak yiyeceklerindendir. Timsah, antilop, maymun, yaban domuzu gibi bazı etler ormanlar hayvanları avlanarak elde edilir. Bambra haşlanmış pirinç, fıstık ezmesi ve şeker ile yapılan bir çeşit lapadır. Muz yapraklarına sarılıp kömür ateşinde pişirilen yemeklere jomba denilir.
Doğu Afrika mutfağı: Doğu Afrika jeopolitik olarak Afrika Kıtası'nın doğusunda kalan bölgedir. Birleşmiş milletler coğrafi bölgeler planı nda Doğu Afrika'nın 19 bölgeden meydana geldiği belirtilmiştir. Pek çok farklı mutfak kültürüne sahip geniş bir bölgedir.
Afrika Boynuzu mutfağı: Aden Körfezinin  güneyi boyunca uzanan ve Umman Denizinin içine doğru yüzlerce kilometrelik bir çıkıntı yapan Doğu Afrika'daki yarımadaya Afrika Boynuzu adı verilir. Benzer coğrafyayı paylaşmalarının yanı sıra Afrika Boynuzundaki ülkeler etnik ve dil özellikleri olarak birbirleriyle akrabadırlar. Bölge mutfağı pek çok pişirme teknikleri ve malzemeler ihtiva eder. Eritre mutfağının belli başlı geleneksel yemekleri injera (tef, buğday ya da sorgumdan yapılan bir yufka ekmeği) ile servis edilen tsebhis ve hilbettir (mercimek, bakla gibi bakliyatlardan yapılan bir çeşit ezme). Somali mutfağı bölgeden bölgeye değişiklik gösterir ve farklı mutfak etkilerinin bir karışımı gibidir. Somali'nin zengin deniz ticareti geleneğinin bir ürünüdür. Xalwo ya da helva Ramazan Bayramı kutlamaları, düğün davetleri gibi özel durumlarda ikram edilen popüler bir tatlıdır.
Kuzey Afrika mutfağı Cezayir, Mısır, Libya, Fas ve Tunus gibi Akdeniz kıyısı boyunca sıralanan ülkelerin mutfaklarından oluşur.
Güney Afrika mutfağı çokkültürlü olmasından ve çok çeşitli yerel mutfaklardan oluşmasından ötürü zaman zaman "gökkuşağı mutfağı" olarak da adlandırılmaktadır.
Batı Afrika mutfağı terimi büyük bir coğrafi alan olan Afrika kıtasının batısındaki, iklimleri çöl ikliminden tropikal iklime kadar değişim gösteren birçok ülkenin yerel mutfaklarını ifade eder. Yöreye özgü hausa yerfıstığı, güvercin bezelye, börülce gibi bazı bitkiler insanlar ve hayvanlar için önemli bir protein kaynağıdırlar. Batı Afrika ormanlarının dört mevsim yeşil kalan ya da yaprak döken ağaçları pek çok baharat, uyarıcı ve tıbbi otların ana vatanıdır. Kola cevizi ve kahve gibi bugün evrensel içeceklerde ana madde olarak kullanılan kimi bitkilerin tarımı ilk kez antik Afrikalılar tarafından yapılmıştır.
Malagez mutfağı Afrikanın güneydoğu kıyısında, Hint Okyanusu üzerinde bir ada devleti olan Madagaskar Cumhuriyeti'nin mutfağıdır. Madagaskar halkı çoğunluk olarak Polinezyalı Malaylar, bunun yanıda Afrikalılar, Araplar, Hintler ve Avrupalılardan oluşur. Pirincin temel gıda maddesi olduğu ülkede sebze ve meyveler beslenme alışkanlığında önemli yer tutar. Adada ananas, mango, şeftali, üzüm, avokado ve liçi gibi meyveler yetişmektedir. Çok kullanılan etler arasında tavuk, sığır eti ve balık gelir ve köri soslu yemekler yaygındır. Pirinç üzerinde servis edilen pişmiş yiyeceklerden oluşan laoka oldukça yaygın bir yemek türüdür. Laoka sıklıkla bir çeşit sos ile servis edilir. Yüksek bölgelerde bu soslar domates ağırlıklı olmakla beraber kıyı bölgelerinde çoğu zaman hazırlanırken içine hindistan cevizi sütü de katılır.

Asya dünyanın yüzölçümü olarak en büyük ve en kalabalık kıtasıdır. Dünyanın toplam yüzölçümünün %29.9'unu kaplar ve yaklaşık 4 milyar nüfusu ile dünya nüfusunun %60'ını oluşturur. Doğal olarak Asya'da pek çok farklı mutfak kültürü bulunur.

Belli başlı geleneksel Çin mutfakları arasında Anhui mutfağı, Kanton mutfağı, Fujian mutfağı, Hunan mutfağı, Jiangsu mutfağı, Shandong mutfağı, Siçuan mutfağı ve Zhejiang mutfağı sayılabilir. Bu mutfaklar kaynakları olan Çin coğrafi bölgeleri ile isimlendirilmişlerdir.

Char siu Kanton mutfağında popüler bir domuz eti marinasyon yöntemidir.

Japon mutfağı mevsimsel yiyeceklere ağırlık vermesiyle bilinir. Japon mutfağında Japonca kyōdo ryōri denilen, çoğu yerel malzemeler ve geleneksel tariflerden yapılan geniş bir yemek yelpazesi vardır. Suşi ve saşimi de ada yemek kültürünün bir parçasıdır.

Okinawa mutfağı

Kore mutfağı Kore yarımadasının tarih öncesi geleneklerinden türemiş ve tarih boyunca çevrelik, siyasi ve kültürel eğilimlerin karmaşık bir biçimde etkileşimiyle evrimleşmiştir. Kore yerel mutfağı (Korece: hyangto eumsik, kelime anlamı olarak "yerli yöresel yiyecekler") tüm Kore mutfağı içindeki has yöresel yemekler ve farklı tarzları ifade eder. Bölümler bölgelerin tarihi sınırları ile bu bölgeler içinde tarih boyunca korunup yaşatılmış yiyecek ve mutfak geleneklerine denk gelir. Kore mangalı (ya da gogi gui), sığır eti, domuz eti tavuk ve diğer etlerin Kore'deki ızgara edilme yöntemine denir. Bu etler çoğunlukla yemek masasının ortasına kurulan bir mangalda ya da odunkömürü ateşinde ızgara edilir.

Rusya dünyanın yüzölçümü olarak en geniş ülkesi olduğu için mutfağı da çok çeşitlilik gösterir. Geleneksel Rus yemekleri arasında:

Hint mutfağı Hindistan ve bir ölçüde de komşu ülkelere ait yiyecekler ve yemeklerden meydana gelir. Hindistan'a has baharatlar, otlar, sebzeler ve meyvelerin yoğun olarak kullanılması, aynı zamanda Hint toplumunda yaygın olan vejetaryen beslenme tarzına uygun yemekleriyle tanınmıştır. Yöresel Hint mutfakları öncelikle bölgesel, daha sonra da eyalet seviyesinde kategorize edilir. Mutfaklar arasındaki farklılıklar yerel kültürler, coğrafi konumlar (bölgenin sahil kenarında olması, çöl ya da dağlık bölgeler.. gibi) ve iktisadi farklardan kaynaklanır. Hint mutfağı aynı zamanda mevsimcildir ve çoklukla taze malzemeler kullanılır.

Brunei mutfağı komşuları olan Malezya, Singapur ve Endonezya mutfaklarına çok benzer, ayrıca Hindistan, Çin, Tayland ve Japon mutfaklarından da etkilenmiştir.
Endonezya mutfağı kendi içinde çok farklılıklar gösterir. Bunun başlıca nedeni Endonezya'nın üzerinde yerleşim olan yaklaşık 6,000 adadan oluşmasıdır. Çoğunluğu etnik temele dayanan, bazısı yabancı etkilere maruz kalmış pek çok yöresel mutfak vardır. Örneğin Sumatra mutfağı köri solu etler ve sebze kullanımıyla Hint ve Orta Doğu mutfaklarından etkiler taşırken Java ve Sundan mutfaklarında daha ziyade yöresel yemekler ağırlıklıdır.
Malezya mutfağı Malezya'nın çokkültürlülüğünü yansıtır. Malezya'daki çeşitli etnik grupların kendilerine has yemeklerinin olmasının yanında pek çok Malezya yemeği çoklu etnik etkileşimlerden doğmuştur. Malezya mutfağında baharatlar, aromatik otlar ve köklerin hemen hepsi kullanılır.
Filipin mutfağı ülkenin "Austronezyalı" kökeninden türemiş ve İspanik, Çinli, Amerikan ve diğer Asyalı etkileşimlerin yöresel malzemelere adapte edilmesiyle bugünkü haline evrimleşmiştir.
Singapur mutfağı Singapur kültürünün, ülkenin stratejik konumu nedeniyle yüzyıllar boyunca kazandığı etnik çeşitliliğin bir göstergesidir. Yiyecek kültürü yerel Malay mutfağı, önceden baskın olan Çin, Endonezya ve Hint mutfakları ve 19ncu yüzyılda ülkenin İngilizler tarafından kurulmasıyla gelen Batı geleneklerinden etkilenmiştir.
Tayland mutfağı ülkenin dört ana bölgesini temsil eden dört yerel mutfaktan oluşur: Kuzey tayland, Kuzeydoğu (ya da Isan), Orta Tayland ve Güney Tayland. Beşinci bir mutfak da Ayutthaya krallığı'ndan (M.S. 1351–1767) gelen saray mutfağıdır ve Orta Tayland mutfağı üzerinde etkileri vardır. Her yörenin mutfağı Burma, Yunnan, Laos, Kamboçya, Malezya gibi kendilerine komşu olan ülke mutfaklaryla benzerlikler gösterir.

Yassı ve yuvarlak İsrail ekmeği Ptitim.

Avrupa mutfağı, Avrupa ülkeleri ve diğer Batılı ülkelerin mutfaklarını ifade eden genelleşmiş bir terimdir. Avrupa mutfağı ya da Batı mutfağı denilince Avrupa ve (tanıma göre) Rusya'nın yanı sıra Avrupalı göçmenlerin yemek kültürlerinden fazlasıyla etkilenmiş olan Kuzey Amerika, Avustralasya, Okyanusya ve Latin Amerika mutfakları da akla gelir. Terim Doğu Asyalılar tarafından Asya usulü yemek pişirme tekniklerinin karşıtı anlamında da kullanılır.

Orta Çağ Avrupası yöresel mutfakları, kıta genelindeki iklim farklılıkları

Ekmek makinesi, ekmek yapımı için kullanılan bir mutfak aletidir. Makine önceden ölçülmüş ve makinenin tavasına konulmuş malzemeleri, elektronik kumanda panelinden belirlenmiş özellikler çerçevesinde hazırlar. Hamur yoğurma süresi, dinlendirme süresi, pişirme süresi, ekmek kabuğunun rengi gibi makinenin ekmeği hazırlanması için gerekli tüm kontrol parametreleri, önceden kumanda panelinden seçilen bilgilere göre ekmek makinesinin gömülü sisteminden belirlenir.
Bazı ekmek makinelerinin kontrol panelinde ayrıca sadece hamur yoğurma, reçel yapma, ekmek kabuk renginin seçimi, 13 saate kadar bekletme, 58 dakikada ekspres ekmek yapma gibi çeşitli program seçenekleri de vardır.

İlk ekmek yapma makinesi bir yıllık araştırmanın sonucunda Matsushita Electric Industrial Co. (günümüzdeki adı Panasonic) firmasının proje mühendisi  ve yazılım geliştiricisi Japon Ikuko Tanaka tarafından 1986'da icat edildi. Ikuku Tanaka bunun için Osaka International Hotel'in baş fırıncısından ekmek hamurunun nasıl yoğurulacağı, içine nelerin konulacağı konusunda eğitim aldı ve makinenin içine özel kaburgaların nasıl ekleneceği konusuyla ilgilendi.
Funai Electric şirketinin makineleri pişirme işleminden sonra ekmeği soğutmak için tam gözetimsiz çalışmaya imkan veren bir fan ekledi ve bu nedenle Raku Raku Pan adıyla satılan dünyanın ilk tam donanımlı tam otomatik ekmek yapma makinesini ürettiği iddia edilir. Japonya'da 1987'de Raku Raku Pan Da  ve ABD'de Dak Auto Bakery modeli FAB-100-1 olarak satıldı.
On yıl sonra Birleşik Krallık, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde popüler oldu. Sabit somun şekli ve sınırlı görev çevrimi nedeniyle ticari kullanım için uygun olmasa da ekmek makineleri evde kullanım için çok uygundur ve yoğurulmuş hamurla çalışırken en iyi sonucu verir.

Ekmek yapmak için önce malzemeler makinenin tavasına ölçülerek konulur. Malzemelerin tavaya konulmasında önce sıvılar sonra katılar sırası izlenir. Bu sıra önemlidir çünkü ekmek makinelerinde kullanılan ve bilimsel adı Saccharomyces cerevisiae olan ekmek mayası su ile temas edince aktifleşir bu nedenle makinenin mikro denetleyici programı başlayana kadar su ve maya ayrı durmalıdır.
Döngü uzun bir yoğurmayla başlar. Top haline gelen hamur birkaç on dakika dinlenir sonra yeniden yoğurulur.
Malzemeler önce dinlendirilir ve mayalanma için en uygun sıcaklığa ısıtılır. Sonra tavanın tabanındaki dönen malzemeler kısa bir kürekle karıştırılarak hamur haline getirilir. Daha sonra hamur ideal sıcaklık kontrolü altında mayalanır ve ardından mayalanmış hamur pişirilir. Bir veya daha çok dinlenmeden sonra makine pişirme kabının çevresindeki ısıtılan rezistansla yaklaşık bir saat hamuru pişirir. Ekmek pişince tavasıyla makineden elle çıkarılır. Pişmiş ekmeğin daima tabanında karıştırıcı küreğin olduğu yerde bir (veya iki) "delik" kalır çünkü karıştırıcı kürek hamurun altındadır ve ekmek pişirilip kaptan çıkarıldıktan sonra bu karıştırıcı küreğin ekmeğin tabanından çıkarılması gerekir.

Makinenin ekmeği yapması seçilen programa göre genelde 3 ile 4 saat arasında bir zaman alır.

Çoğu cihazda sesli bir sinyal fındık, ceviz, kuru üzüm, şekerli meyveler vb. gibi ek malzemeler eklenecek zamanı belirtir.
Bazı makinelerin pasta, reçel veya ekmek yapma gibi çeşitli programlar vardır.
Birçok modelde fermantasyona kadar bekleyen program vardır ve bu modeller pizza ve erişte için hamur yapmada kullanılabilir.
Isıtıcı ve pişirme tavasının içinde dönen "karıştırıcı kürek" pirinç keki, reçel, yoğurt mayalama için de kullanılabilir.
"Ultra hızlı ekmek" programı 2 saatten daha kısa sürer (ekmek mayasından yapılan ekmek daha küçüktür, çünkü kabarmaya daha az zamanı olmuştur). Bu programla kabartma tozu esaslı (kabarmaya gerek olmayan) pound kek vb. karışık kekler gibi kekler yapmak mümkündür.
Genellikle ekmek makinelerinde yapılan ekmek, ticari fırınlardaki gibi hamuruna koruyucu katılmadığından daha çabuk bayatlar. Ancak bu durum ekşi mayalı ekmek mayası olan lactobacillus kullanılarak düzeltilebilir.
Ekmek makinesinde yapılan ekmek, ticari fırınlardaki gibi hamuruna koruyucu katılmadığından daha çabuk bayatlar. Ancak bu durum ekşi mayalı ekmek mayası olan lactobacillus kullanılarak düzeltilebilir.

Ekmek makinelerinin yaptığı ekmeklerin ağırlığı makinesine göre 500 ile 1,350 gram arasında değişmekle birlikte genellikle 700 gramdır.
Makinede pişirilen ekmek her zaman paralel yüzlüdür ve daha ağır somunlar için daha yüksek kap vardır.

Ekmek yapımı için özel tasarlanmış, un ve maya gibi önceden ölçülmüş bileşenlerin yanı sıra tatlandırıcılar ve bazen de hamur düzenleyiciler içeren paketli ekmek karışımları vardır. Genellikle sadece su eklenmesi gerekir. 
Ekmek makinesi, çavdar veya mısır gibi genellikle buğdaysız unlarla, çok tahıl eklenmesi gerektiren, gluten' siz, aşırı sıvılı (ciabatta gibi) tariflerin hamurlarıyla iyi ekmek yapmaz.

Ekmek pişirme makinesi hamur yapmak için bir veya iki yoğurma küreğiyle kabının içine konan malzemeleri karıştırıp yoğurur ve bir ısıtıcı rezistansla hamuru ısıtır (gerekirse dinlenme aşamalarında da ısıtır). Başlama zamanı veya esmerleşme derecesi gibi parametreler genellikle makinenin kullanma tuşlarından seçilerek ayarlanabilir.
Ekmeğin şekli ekmek tavasına göre değişir ama çoğunlukla somun şeklindedir.
Bu cihazların tasarımları gereği fırınlardaki gibi üstten ısıtma yoktur ama pişirme kabından geçen sıcak havayla ekmeğin kabuğu oluşur ve kızarır.
Ekmek makinesinin pişirme kabının içinde yoğurma küreğinin takıldığı sızdırmaz bir tahrik mili vardır. Genellikle bir kondansatörlü motor veya yön değiştirmeyen sabit mıknatıslı bir DC motor pişirme kabının altından dişli bir kayışıyla bu kaplinli kürek milini döndürür.

Çıkarılabilir pişirme kabının altında yaklaşık 800W rezistansa kolayca erişilebilir.
Bileşenler, röle aracılığıyla merkezi mikrodenetleyici ve triyak (motor için) anahtar ile kumanda edilir. 
Mikro denetleyici program süresini sayar, LCD ekranı ve ses sinyalini veren  Buzzer'ı kontrol eder, düğmeler ve sıcaklık sensöründen gelen sinyalleri değerlendirir.

Her halükarda ekmek makinesinde pişirme, fırında veya ekmek fabrikasında ekmek yapmaktan enerji açısından daha verimsizdir ve endüstriyel üretimden çok daha fazla birim enerji tüketir. Ancak eko-denge ve sera potansiyeli dengesi, kullanılan hammaddelere ve son tüketicinin bunları satın alma şekline göre belirlenir.
2013'te Ökoinstitut, ekolojik optimizasyon ve tüketici için maliyet tasarrufu ile ilgili ekmek üreticilerini analiz etti ve şu sonuçlara ulaştı:

Ekmek makinesi elektrikli ev fırınlarına göre ekmek başına yaklaşık %60 daha az elektrik enerjisi kullanır.
Kullanım senaryosu ve süresine göre cihazların üretimi ile çevre ve iklim dengesi %50'lere varan oranlarda belirlenir.
Almanya'da hazır ekmek satın almaya kıyasla, pişirmeye hazır karışımlar kullanıldığında bile ekmek makinesi maliyette tasarrufu sağlar
Bu çalışma, enerji tüketimi, ısı yalıtımı ve dış yüzeylerde yanma riskini olan cihazlarda tasarruf ve iyileştirme yapılabileceğini belirtir.
5 yıllık varsayılan hizmet ömrüne ulaşmak için özellikle yoğurma kürekleri vb. yedek parça teminin önemli olduğunu belirtir.

Bu liste, farklı ülke ve bölgelerin yaygın ekmek türleri listesidir. Bu liste kek, pasta veya hamur işlerini içermez.

Adobe ekmeği
Anadama ekmeği
Muzlu ekmek
Bisküvi ekmeği
Mısır ekmeği
Cornell ekmeği
Kızarmış ekmek
Graham ekmeği
Muffin
Muffuletta
Popover
Tuzlu ekmek
Texas ekmeği

Allerheiligenstriezel
Dampfnudel
Früchtebrot
Zencefilli kek
Hefekranz
Heißwecke
K-brot
Kifli
Knäckebrot
Kommissbrot
Lebkuchen
Mischbrot
Ploatz
Pretzel
Pumpernickel
Röggelchen
Stollen
Zopf
Zwieback

Lavaş
Sangak
Tandır ekmeği
Katmer
Kete

Khubz
Markook
Taboon ekmeği

Cougnou
Faluche

Bannock ekmeği
Bara brith
Arpa ekmeği
Bath bun
Ekmek rulosu
Cockle ekmeği
Crumpet
Kızarmış ekmek
Sıcak haçlı çörek
Buzlu ekmek
London ekmeği
Muffin
Yulaflı ekmek
Patatesli ekmek
Safranlı ekmek
Scone

Broa
Pão de queijo
Pão francês
Pão na chapa
Rosca

Hallulla
Marraqueta
Sopaipilla
Tortilla de rescoldo

Baba
Baozi
Bing
Jianbing
Cha siu baau
Cong you bing
Dalieba
Roujiamo
Guokui
Hujiao bing
Kompyang
Laobing
Mandarin roll
Mantou
Nan
Sanchuisanda
Shaobing
Shengjian mantou
Wotou
Xiaolongbao
Youtazi

Kifli

Kalakukko
Limppu
Ruisleipä
Ruisreikäleipä

Francala
Boule
Brioche
Kruvasan
Faluche
Ficelle
Fougasse
Pain brié
Pain d'épices
Pain de campagne
Pain de mie

Asado roll
Biscocho
Buñuelo
Cascaron
Churro
Ensaïmada
Monggo ekmeği
Pan de coco
Pan de regla
Pan de siosa
Pandesal
Pastel de Camiguín
Pinagong
Pinaypay
Putok

Dana etli çörek
Kremalı çörek
Jambon ve yumurtalı çörek
Fıstık ezmeli çörek
Domuz çöreği
Ananaslı çörek
Sosisli çörek
Ton balıklı çörek

Baati
Benne dose
Bhakri
Bhatoora
Chapati
Jolada rotti
Khakhra
Kulcha
Luchi
Makki di roti
Naan
Neer dosa
Papadum
Paratha
Parotta
Pashti
Pathiri
Pesarattu
Pitha
Puran poli
Puri
Rava dosa
Roti
Rumali roti
Sheermal
Taftan
Thalipeeth
Uttapam

Apam
Bakpau
Bolu
Bahulu
Bolu gulung
Bolu kukus
Chapati
Dadar gulung
Dosa
Idli
Kamir
Kompia
Martabak
Naan
Ontbijtkoek
Panada
Pandan cake
Putu
Putu mangkok
Roti
Roti bakar
Roti bolen
Roti buaya
Roti canai
Roti gambang
Roti goreng
Roti jala
Roti john
Roti pita
Roti tissue
Spekkoek
Tempeh burger
Terang bulan

Barbari ekmeği
Lavaş
Naan
Sangak
Sheermal
Taftan
Tandır ekmeği

Barmbrack
Belfast bap
Blaa
Esmer ekmek
Farl
Kızarmış ekmek
Patates ekmeği
Soda ekmeği
Veda ekmeği

Flatkaka
Laufabrauð
Rúgbrauð
Semla

Bolo
Challah
Khubz
Kubaneh
Lahoh
Malawach
Pain petri

Altamura
Ciabatta
Coppia ferrarese
Filone
Michetta
Muffuletta
Pane sciocco
Vastedda
Crescentina modenese
Focaccia
Crescia
Cuccalar
Farinata
Pane carasau
Piadina
Gnocco fritto
Grissini
Taralli
Pandoro
Panettone
Penia

Anpan
Körili eknek
Melonpan
Yakisoba-pan

Bataw
Eish fino
Eish merahrah
Eish shamsi

Bolillo
Cemita
Pambazo
Buñuelo
Churro
Cochinito de piloncillo
Cocol
Concha
Pan de muerto
Rosca

Bhatoora
Chapati
Kak
Naan
Papadum
Paratha
Phitti
Puri
Roti
Rumali roti
Sheermal
Taftan

Gevrek ekmek
Hönökaka
Limpa
Lussekatt
Mjukkaka
Tunnbröd

Burebrot
Bürli
Zürcher Murren
Schlumbergerli
Weggli
Zürcher Brot
Zopf
Basler Brot
Brascidèla
Pane ticinese
Paun jauer
Pain de seigle
Rua-Brot
Spanischbrötli
St. Galler Brot
Türggenbrot
Bröötis
Cuchaule
Grittibänz
Agathabrot
Motschellen

Chanchigorri
Ensaïmada
Galiçya ekmeği
Hornazo
Migas
Pan de ánimas
Regañao
Roscón de reyes
Telera

Begodya
Hoppang
Jjinppang
Soboro-ppang

Apam balik
Chapati
Idli
Murtabak
Roti
Roti bakar
Roti canai
Roti jala
Roti john
Roti tissue

Flatbrød
Julekake
Kneippbrød

Colaci
Covrigi
Cozonac
Frigănele
Lángos
Pită de Pecica

Daktyla
Lalanga
Lángos
Lazarakia
Paximathia
Pita
Tsoureki
Zea ekmeği

Roti

Kolaç
Palianytsia

Shuangbaotai

Zığır ekmeği
Söke tatlı maya ekmeği
Ödemiş nohut mayalı ekmeği
Alaşehir ekmeği
Mamak Kutludüğün ekşi maya ekmeği
Kürtün Araköy ekmeği
Kalecik ekmeği
Gümüşhane ekmeği
Ata ekmeği
Tokat ekmeği
Vakfıkebir ekmeği
Çavuşlu ekmeği
Bazlama
Siyez ekmeği
Gelveri ekmeği
Çöven ekmeği
Kapak ekmeği
Kınalı ekmek
Bilik ekmeği
Kutlugün somonu
Cihanbeyli gömeç ekmeği
Mekik ekmeği
Dönderme
Gözleme
İnce ekmek muskası
Katmer
Lavaş
Pide
Pita
Ramazan pidesi
Sinçü
Tandır ekmeği
Yufka ekmeği

Hazırlanan yemekler listesi
Ekşi mayalı ekmekler listesi

Elmalı strudel (Almanca: Apfelstrudel, İngilizce: Apple strudel, Çekçe: štrúdl, Yidiş: שטרודל), kökeni Avusturya mutfağına dayanan, ince açılmış hamurun içine elmalı harç konularak rulo şeklinde sarılıp pişirilen geleneksel bir tatlıdır. Avusturya'nın yanı sıra Almanya, Macaristan ve Çekya gibi Orta Avrupa ülkelerinde de popülerdir. Strudel kelimesi Almanca'da girdap veya spiral anlamına gelir ve tatlının sarılarak yapılmasından dolayı bu isim verilmiştir.

Un ve suyla yufka açma sanatı, Avrupa'ya özgü değildir. Bu sanat önce Arap ülkelerinden Anadolu'ya yayılmış, sonra da Türkler'in Macaristan'ı işgali ve ardından da Viyana'yı kuşatması ile Orta Avrupa'ya gelmiştir. O dönemde önceleri orduya dayanıklı gıda sağlamak için sıklıkla hamur işleri üretilmiş, sonraları bu iş iyice yaygınlaşarak soyluların mutfaklarına kadar girmiştir.
Strudel'in, özellikle baklava olmak üzere Orta Doğu kökenli hamur işlerinin bir evrimi olduğu düşünülmektedir. Orta Avrupa mutfak etkileriyle zamanla daha ince ve daha zarif bir hâle gelmiştir. Bilinen en eski strudel tarifi 1697 yılında kayda geçirilmiştir ve bu kayıt günümüzde Viyana Şehir Kütüphanesi'nde bir el yazmasında muhafaza edilmektedir.
Elmalı Strudel'in Habsburg İmparatorluğu'nun saray erbabı arasındaki ünü 18. ve 19. yüzyıllarda zirveye ulaştı. Viyana'daki Schönbrunn Sarayı'nda görkemli biçimde sunularak kraliyet sofralarının vazgeçilmezlerinden biri hâline geldi. Kısa sürede Orta Avrupa'daki fırınlara ve kahvehanelere yayıldı; özellikle Avusturya, Macaristan, Çek ve Alman mutfaklarında önemli bir yer edindi. 19. ve 20. yüzyılın başlarında gerçekleşen Avrupa göçleriyle birlikte elmalı strudel dünya geneline, özellikle Kuzey Amerika'ya ve diğer bölgelere yayıldı.

Birçok ülkede vanilyalı dondurma, krema, muhallebi ya da vanilya sosu; elmalı strudel için popüler eşlikçiler arasındadır. Çay, kahve ve hatta şampanya ile servis edilebilir.

Empanada, İspanya, Orta Amerika (Meksika), Filipinler ve başta Şili, Arjantin, Paraguay, Uruguay, Peru, Bolivya, Kolombiya, Ekvador ve Venezuela olmak üzere Güney Amerika'da içi doldurularak yapılan ve yenen bir börektir. Bolivya'da Empanada'ya Salteña denir ki adını, kökeninin geldiği yer olarak tahmin edilen Arjantin şehri Salta'dan alır.

İspanyol empanadasının kökeni aslen Galiçya'dan gelir ve bugün ülke çapında ünlüdür. Genelde geleneksel fırınlarda satılırlar.
Hamur olarak mayalı bir hamur kullanılır. Dolgu malzemesi; temel olarak paprika biber, domates ve soğan ile ilaveten hazırlığa göre ton balığı, mürekkep balığı ya da ahtapot gibi deniz mahsulleri, diğer balık türleri ya da kıymadan oluşur ve normalinde acılı baharat kullanılmaz. Galiçya'da deniz mahsulleri dolgulu empanadalar çok sevilmesine karşın İspanya'da en çok ton balıklı empanadalara rastlanır.
İspanyol empanadası ya çapı yaklaşık 30 cm olan daire şeklinde olur ya da tüm tepsiyi kapsar.
Empanadanın kökeni Camino de Santiago hacıları tarafından bahsi edildikleri 10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar geriye takip edilebilir. En eski belgelerden biri, bir empanada tasvrini içeren Santiago de Compostela Katedrali'nin 12. yüzyıla ait Pórtico de la Gloria 'sının bir kabartmasıdır. Bir diğeri ise hemen yanında bulunan Palacio de Gelmírez 'de görülür. (bakınız: Galeria fotografica)
Galiçya'da empanadanın daha küçük, yarımay şeklinde versiyonları da bulunur ki bunlar orada Empanadillas olarak adlandırılır.

Arjantin'de empanadalar genelde 10 cm civarında ve yarımay şeklindedir. Sığır eti doldurulmuş (empanada de carne), tavuk eti doldurulmuş (empanada de pollo), jambon ve peynir doldurulmuş (empanada de jamón y queso) ve diğer malzemelerle doldurulmuş (ton balığı, soğan, ıspanak, vb.) empanada türleri mevcuttur. Empanadas de carne 'nin iki versiyonu vardır: acı ve normal. En başta Córdoba eyaleti'nde sevilen Empanadas Árabes kendine özgü üçgen şeklinde olup, kıyma, soğan ve limonsuyu ile doldurulur. Empanadaların malzeme ve tarifleri eyaletlere göre değişkenlikler gösterir.
Empanadalar fırında pişirilirler (empanadas de horno). Ancak kızartılan empanadalar da mevcuttur (empanadas fritas). Bu sonuncusu Pastel olarak da bilinir.
Her yıl Eylül ayında, Tucumán Eyaleti'nin Famaillá kentinde en iyi empanada pişiricilerinin taltif edildiği milli empanada festivali düzenlenir.

Peru'da empanadalar sığır eti (empanada de carne), tavuk eti (empanada de pollo), peynir (empanada queso) ve diğer malzemelerle (ton balığı, soğan, ıspanak, vb.) doldurulur. Empanadas de carne en çok satan empanada türüdür.

Arjantin'de olduğu gibi Şili'de de empanadalar genelde 10 cm uzunluğunda ya da biraz daha büyük olur ve yarımay şeklindedir. Geleneksel çeşidi, kıyma et (en ideali, doğranmış küçük et parçaları), bir parça pişmiş yumurta, kuru üzüm ve zeytin ile doldurulmuş olan Empanada de pino 'dur. Ayrıca deniz mahsulleri doldurmalı empanada de marisco ya da peynirli empanada de queso türleride mevcuttur. Empanada chilena tanımlaması kökleşmiş bir tabirdir. Yukarıda tarifi yapıldığı gibi et doldurmalı fırında yapılan "Empanadas de Horno" türü genelde üçgen olduğu gibi benzer hamurdan yapılan "Empanada Frita" yağda kızartılır; bu tür küçük ve genelde yarımay şeklindedir.

Meksika'da empenadalar tatlı (ananas, çilek vb.) ya da tuzlu (tavuk, sığır, vb.) malzemelerle doldurularak servis edilir.
4 Ocak tarihinde Villa de Álvarez ve çevresinde Día de la Empanada yani empenada günü kutlanır ki bugünde empenadalar için bir vaftiz baba (padrino de la empanada) aranır. Villa de Álvarez şehir merkezinde, halk festivalinin yapıldığı empenada fuarı bulunur.

Filipinler empanadaları genel olarak sığır kıyması, doğranmış soğan ve kuru üzümden oluşan soya sosu baharatlı bir dolgu malzemesi içerir. Hamuru buğday unundandır.

Puerto Rico empanadalar pastelillos olarak adlandırılırlar. Un, su ve tuzla yapılan hamurun yağda kızartılması ile yapılırlar. Sığır kıyması, tavuk, guava, peynir ya da peynir ve guava ile doldurulurlar. Komşu ülke Dominik Cumhuriyeti'nde de yöntem aynıdır.

Bilgi ve tarifler 13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Empanadalar hakkında (Almanca)
Venezuela empanadası hakkında (Almanca)

Endonezya mutfağı 17.000'den fazla adadan oluşan Endonezya üzerinde yaşayan binlerce kültürün çeşitliliğinden meydana gelir. Bu nedenle tek bir çeşit Endonezya mutfağı yoktur fakat bölgesel yemek çeşitleri vardır. Endonezya mutfağı Endonezya kültürünün bir yansımasıdır. Yemek pişirme tarzı ve stili bölgeden bölgeye farklılıklar gösterir.
Endonezya tarih boyunca konumu ve doğal kaynakları sayesinde ticaret merkezlerinden olmuştur. Bunun bir neticesi olarak Endonezya'nın yerel yemek pişirme teknikleri ve baharatları Hindistan, Orta Doğu, Çin ve Avrupa'dan etkilenmiştir. İspanyol ve Portekizli tüccarlar Yeni Dünya ürünlerini Endonezya takımadalarına, daha sonra burada uzun yıllar boyunca koloni kuran Hollandalılardan bile önce getirmişlerdi. "Baharat Adası" diye de bilinen Maluku adası karanfil ve hint cevizi gibi doğal baharatları Endonezya ve dünya mutfağıyla tanıştırmıştır.

Endonezya'nın hemen hemen her bölgesinde bulunan nasi goreng, gado-gado, sate ve soto ülkenin ulusal yemekleri olarak kabul edilir.
Örneğin baharatlı et ve sebze yemeklerinden müteşekkil Sumatra mutfağında Ortadoğu ve Hint mutfağının etkileri görülür, bunun yanı sıra Cava mutfağında daha çok yerel baharatlar vardır. Doğu Endonezya mutfağı daha çok Polinezya ve Melanezya mutfağına benzerlik gösterir. Ayrıca Çin mutfağının da Endonezya mutfağı üzerinde etkileri vardır: bakmi (bir tür makarna), bakso (köfte) ve lumpiya gibi.
Satay, rendang ve sambal gibi Endonezya orijinli yemeklerin çoğu günümüzde Malezya ve Singapur gibi diğer Güneydoğuasya ülkelerinde de yaygındır. Tofu (tahu) ve tempe gibi soyalı yemekler de bölgede çok popülerdir. Tempe Cava icadı olarak da bilinir. Tempeye benzeyen diğer bir soyalı yiyecek olan oncom ise özellikle Batı Cava'da yaygındır.
Endonezya'da yemekler kaşık ve çatalla birlikte yenilmesine rağmen Batı Cava ve Batı Sumatra gibi bölgelerde elle yemek çok yaygındır. Evlerde ve lokantalarda da yerel yiyecekler genelde elle yenir. Bundan dolayı lokantalarda ve evlerde yemeklerle birlikte bir kap içerisinde temiz su da ikram edilir. İçinde limon parçaları bulunan bu su el yıkamak için kullanılır.

Pirinç, Endonezya mutfağının temelini oluşturur. Hemen hemen her yemekte pilav servis edilir. Bu pilav sadece suda kaynatılmış tuzsuz ve yağsız bir pilav türüdür. Bunu yanı sıra kızarmış pilav, muz yaprağına sarılıp dolma şeklinde servis edilen pilav, kraker şeklinde hazırlanmış pilav ve tatlandırılmış pilav olmak üzere çok çeşitli pilav çeşitleri vardır.

Maize (diğer bölgelere göre nispeten kuru Madura ve Lesser Sunda adalarında), sago (Doğu Endonezya'da), manyok (Java adasının bazı kesimlerinde) sık tüketilen diğer bazı karbonhidratlı yiyeceklerdir.

Dünyaca "Baharat adası" diye bilinen, Endonezya'ya bağlı Maluku adası dünya mutfağına çok çeşitli baharatları tanıtmıştır. Mesela pala (hint cevizi), cengkeh (karanfil) ve laos (havlıcan) Endonezya mutfağından çıkmış baharatlardır. Buna ilaveten lada hitam (kara biber), kunyit (hint safranı), sereh (hint limonu), bawang merah (arpacık soğanı), kayu manis (tarçın), kemiri (bir tür fındık), ketumbar (kişniş), and asem jawa (tamarind) gibi baharatlar Hindistan'dan, jahe (zencefil), daun bawang (pırasa) ve bawang putih (sarımsak) Çin'den dünya mutfağına kazandırılmış baharatlardır. Bu sözü edilen baharatlar Asya'da eski çağlardan beri kullanılmakta olduğundan Endonezya mutfağının da bir parçası haline gelmişlerdir.

Endonezya mutfağının en önemli karakteristiklerinden biri de yerfıstığı sosunun çok sıklıkla kullanımıdır. Örneğin Gado-gado ve Satay genelde yerfıstığı sosu ile servis edilir.
16. yüzyılda İspanyol ve Portekizli tüccarlar tarafından Meksika'dan Endonezya'ya getirilen yerfıstığı bugün Endonezya mutfağının başlıca yiyecekleri arasındadır. Tropikal iklimin hakim olduğu Güneydoğu Asya'da yetiştirilen yerfıstığının bugün pek çok kullanım alanı vardır. Bütün veya ezilmiş yerfıstığı sosu değişik yemeklerde garnitür olarak kullanılır. Örneğin sambal kacang adı verilen acı biber ve kızarmış yerfıstığı karışımı sos, otak-otak veya ketan türü yemeklerle servis edilir. Yerfıstığından elde edilen yerfıstığı yağı, Endonezya'da yemek pişirmek için en çok kullanılan yağlardandır.

Endonezya bol miktarda hindistan cevizi yetiştirilen tropik bir ülkedir. Bundan dolayı eski çağlardan bu yana Endonezyalılar bu bitkiyi yemeklerinde değişik şekillerde kullanırlar. Ayrıca hindistan cevizi sütünün de yaygın şekilde kullanılması Endonezya mutfağının karakteristik özelliklerindendir. Hindistan cevizi sütünün rendang, soto, sayur lodeh ve opor ayam gibi yemeklerden es cendol ve es doger gibi tatlı çeşitlerine kadar kullanım alanı vardır.
Hindistan cevizi sütü kullanımı sadece Endonezya'ya has bir şey değildir. Hindistan, Malezya, Filipinler, Tayland ve Brezilya mutfağında da hindistan cevizi sütü kullanımına rastlanır.
Endonezya mutfağında genç ve yaşlı olmak üzere iki çeşit hindistan cevizi sütü vardır. Farklılık su ve yağ miktarından kaynaklanır. Genç hindistan cevizi sütü sayur lodeh ve soto gibi çorbalarda kullanılırken, yaşlı olanları rendang ve tatlılarda kullanılır. Hindistan cevizi ve sütü gerek günübirlik pazarlardan gerekse büyük marketlerden temin edilebilir.
Hindistan cevizinin sütü çıkarıldıktan sonra geriye kalan ampas kelapa kısmı hem tatlı hem de Urap gibi yemeklerin yapımında kullanılabilir. Urap gado-gado'ya benzer, tek farkı gado-gado'da yerfıstığı sosu kullanılırken urap'da hindistan cevizi kullanılır.

Endonezya'nın batı ve orta bölgelerinde ana öğün öğlene yakın hazırlanır ve gün ortası tüketilir. Birçok ailede yemeğe başlamak için bütün aile fertlerinin hazır bulunması gerekliliği yoktur. Bu nedenle çoğu zaman isteyen istediği vakitte yiyebilsin diye yemekler masada üstü kapalı bir şekilde gün boyu bekletilebilir. Aynı yemek akşam ısıtılıp tekrar yenebilir. Normal bir öğünde pilav, çorba, salata ve başka bir ana yemek bulunur. Yemek ne olursa olsun muhakkak sambal adı verilen acı sos sofrada hazır bulunur.
Papua ve Timor'un bulunduğu ve iklimin daha kuru olduğu doğu kesimlerde ise, normal bir öğün sago ve/veya bitki kökleriyle birlikte servis edilir. Endonezya'nın batısı ve doğusu kültürel olarak farklılık gösterdiğinden yemek şekilleri ve tarzları da farklılıklar gösterir.

Birçok Endonezya geleneği ve töreni yemeklerle sıkı bir işbirliği içindedir. Bir Cava yemeği olan tumpeng buna çok güzel bir örnektir. Tumpeng huni şeklinde hazırlanmış ve etrafı çeşitli sebzelerle çevrili bir pilav yemeğidir. Geleneksel selamatan törenlerinde bu ziyafet sunulur. Pilav sade olabileceği gibi, uduk (hindistan cevizi sütü ile pişirilmiş pilav) veya sarı pilav (hint safranıyla pişirilmiş pilav) şeklinde de servis edilebilir.
Diğer bir Endonezya ziyafet sofrası, Rijstafel'den oluşur. Rijstafel Felemenkçe "pilav masası" anlamına gelir ki hem koloni mutfağından hem de Endonezya mutfağınfan izler taşır. Klasik stil rijstafel'de 40 değişik yemek geleneksel kıyafetler giyen 40 garson tarafından servis edilir. Modern şehirlerde bu batı usulü büfe tarzındadır. Uzun ve büyük bir masada bütün yemekler servis edilir. Bu tür ziyafete genelde düğünlerde rastlanılır.

Endonezya mutfağının en bilinen ve yaygın içecekleri teh (çay) ve kopi (kahve)'dir. Evlerde genelde misafirlere teh manis (şekerli çay) veya kopi tubruk (bir tür Endonez kahvesi) ikram edilir. Endonezya dünyanın en büyük kahve, çay ve şeker üreticilerinden biridir. Bu yüzden kahve ve çay çok tüketilir. Yasemin çayı ve yeşil çay da çok yaygın olarak tüketilir. Kahve ve çay genelde ılık veya soğuk servis edilir. Kopi susu sütlü kahve olup sık tüketilen kahve çeşitlerindendir.
Meyve suları da (jus) oldukça popülerdir. Portakal suyu (jus jeruk), guava suyu (jus jambu), mango suyu (jus mangga), soursop suyu (just sirsak) ve avokado suyu (jus alpokat) sık tüketilen meyve sularıdır.
Pek çok içecek içinde buz (es) barındırır ve bunlar tatlı olarak da sınıflandırılırlar. Mesela buzlu hindistan cevizi suyu (es kelapa muda) ve chendol buna örnektir.
Halkın çoğunluğu müslüman olmasından ötürü Endonezya'da alkollü içecekler yasaktır. Fakat ülkenin pek çok yerinde marketlerde veya küçük dükkânlarda alkollü içecek bulmak mümkündür. Eski çağlardan beri Cavalılar tarafından palmiyeden yapılan ve tuak adı verilen bir palmiye şarabı vardır. Bugün tuak daha çok Kuzey Sumatra'da yaşayan ve çoğunluğu Hristiyan olan topluluklar tarafından tüketilir. Orta Cava'da ciu adı verilen bir şarap türü de vardır. Brem bali yani bir tür pirinç şarabı da Bali'de yaygındır. Ayrıca Bintang Beer ve Anker Beer olmak üzere birkaç Endonez bira markası vardır.

Pek çok şehirde sokaklarda küçük arabalarda bakmie (makarna) ve bakso (köfte) satan sokak satıcılarına rastlamak mümkündür. Diğer belli başlı Endonezya sokak yemekleri siomay ve batagor (kızarmış köfte ve tofu), kızarmış balık cipsi pempek, bubur ayam (tavuk çorbası), satay, nasi goreng ve mie goreng (kızarmış pilav ve kızarmış makarna)'dır.
Ayrıca sokak satıcıları buzlu içecekler de satarlar.

Endonezya marketi çok çeşit meyveyle doludur. Bu meyveler yemek ve tatlılarda da kullanılırlar.
Mesela mangostan, rambutan, jackfruit, durian ve muz gibi meyveler Endonezya takımadalarına has tropik meyvelerdir. Bunun yanı sıra portakal, üzüm, elma gibi diğer ülkelerden ithal edilen meyveler de mevcuttur. 
Özellikle muz ve hindistan cevizi en yaygın meyvelerdendirler.

 Wikimedia Commons'ta Endonezya mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Endonezya mutfağı

Ermeni mutfağı, Ermeni kültürü ve çevre kültürlere bağlı olarak gelişmiş Ermenilere özgü bir mutfaktır.

Ermeni mutfağı, Urartu dönemine dayanan bir tarihe sahiptir. Erivan'daki Erebuni Kalesi'nin harabelerinde arpa, üzüm, kendir, mercimek, bezelye, erik, susam ve buğday izleri arkeologlar tarafından bulunmuştur.
Ülkenin tarihi boyunca birçok imparatorluğun egemenliği altında kalması nedeniyle diğer kültürlerden, özellikle Arap, Bizans, Fars, Osmanlı ve Rus mutfaklarından etkilendi. Fars, Türk ve Rus Çarlığı bölgeyi idare ettikleri yüzyıllar boyunca Hristiyan olan Ermeniler, Müslüman toplumlarla (Azeriler, Türkler ve Kürtler) yaşadılar ve böylece benzer bir mutfak kültürüne sahiptirler. Bundan dolayı Ermeni mutfağı ve Azeri mutfağı birbirlerine çok benzer.
Bununla birlikte, o kadar sene boyunca yan yana yaşamalarına karşın, değişik dinlerine rağmen aynı zamanda hep ayrı kaldılar ve bu ayrım yemek, özellikle et ile ifade edilirdi. Ermenistan'da yaşayanlar sadece kendi dinine ait kasaplara giderdi çünkü Hristiyan kasaplarında et, İslam'ın helal kesim kurallarına göre kesilmiyordu. 19. yüzyılın sonuna doğru Erivan'da 40 taneden fazla kasap bulunmaktaydı (bu zamanlarda Erivan hâlâ daha bir köy kenti idi).

Ekmek, Ermeni mutfağında çok büyük bir öneme sahiptir. Özellikle köylerde geleneksel olarak kilden yapılmış büyük fırınlarda (Ermenice'de տոնիր tonir) pişirilir. En çok yenilen (ve en popüler) Ermeni ekmeği olan lavaş, tonirlerde pişirilir ve uzun süre taze kalır. Pişirildikten sonra kuruması ve taze kalması için serin bir yerde bırakılır. Lavaş ekmeği genellikle bir ya da iki ay boyunca taze kalır. Servis edilmesinden önce, tadını ve kokusunu geri alması için nemlendirilir. Matnakaş da ülkede yaygın olarak tüketilen mayalı bir ekmek türüdür.

Ermenicede "kahve" anlamına gelen "surç" (Սուրճ) kelimesi, kahve höpürdetildiğinde çıkan sesi taklit eden bir yansımalı sözcüktür. Ermenistan'da yapılan kahve, Türk usulü olarak yapılır, ancak Ermeniler kahveyi asla "Türk" olarak tanımlamazlar; kahveyi tanımlamak için "Türk kahvesi"'nin yerine "Ermeni kahvesi", "siyah kahve" ya da "olağan kahve" örtmeceleri kullanılır. Genelde tadı Türk kahvesine göre daha yoğundur ve rengi daha koyu kahverengidir.

Ermenilerin çeşitli bayramlarının bazılarında özel yemekler yenir. Noel bayramında akşam yemeği için balık ve tereyağı ile hazırlanan pilav yemek ve yanında şarap içmek gelenektir. Aziz Sarkis bayramı gecesinde gençler rüya görebilmek için, sonradan hiç su içmeden tuzlu turtalar yer.

Kaynaklar

Bibliyografya
Goldstein, Dara (2005). Cultures Culinaires d'Europe. ss. sayfa 41-53. ISBN 92-871-5783-9. 
Petrosian, Irina (2006). Armenian Food: Fact, Fiction & Folklore. ISBN 1-4116-9865-7. 

 Wikimedia Commons'ta Ermeni mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Eston mutfağı, Estonya'ya özgü yemek pişirme tarzıdır. Geleneksel Eston mutfağı büyük ölçüde et, patates ve ve kıyı ve göl kenarındaki balıklara dayanmakla birlikte günümüzde yakın ülkelerin geleneklerinden bir dizi katkı ile çeşitli uluslararası yiyecekler ve yemekler de dahil olmak üzere diğer birçok mutfaktan etkilenmektedir. İskandinav, Alman, Rus, Leton, Litvan ve diğer etkiler de önemli rol oynamıştır. Estonya'daki en tipik yiyecekler çavdar ekmeği, domuz eti, patates ve süt ürünleridir. Estonya'nın yeme alışkanlıkları tarihsel olarak mevsimlerle yakından bağlantılıdır. Temel ürünler açısından Estonya, Avrupa'nın bira, votka, çavdar ekmeği ve domuz kemerine sıkı sıkıya bağlıdır.

Karin Karner's book "Estonian Tastes And Traditions" 11 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Wine and Food Society Estonian Branch
Estonian Kitchen: 5 Local Dishes You Probably Didn’t Think of Trying 21 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Traditional Estonian Cooking e-book 18 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Esvatini mutfağı, Esvatini'ye özgü bir mutfaktır. Esvatini'deki temel yiyecekler sorgum ve mısırdır. Çiftçilik endüstrisi esas olarak şeker kamışı, tütün, pirinç, mısır, yer fıstığı, keçi eti ve sığır eti ihracatına bağlıdır.
Kıyı ülkelerinden yapılan ürünler ve ithalatlar da Esvatini mutfağının bir parçasıdır. Bazı yerel pazarlarda geleneksel Esvatini eti, güveç, sandviçler, mısır unu ve koçanda mevsimlik kavrulmuş mısır bulunan yemek tezgahları vardır.

Esvatini'nin geleneksel yemekleri şunlardır:

Sishwala — normalde et veya sebze ile servis edilen kalın yulaf lapası
Incwancwa - fermente mısır unundan yapılan ekşi lapası
Sitfubi - mısır unu ile pişirilmiş ve karıştırılmış taze süt
Siphuphe setindlubu - öğütülmüş fındıklardan yapılmış kalın yulaf lapası
Emasi etinkhobe temmbila — ekşi sütle karıştırılmış öğütülmüş mısır
Emasi emabele — ekşi sütle karıştırılmış öğütülmüş sorgum
Sidvudvu - mısır unu ile karıştırılmış balkabağından yapılan püresi
Umncweba - kurutulmuş pişmemiş et (biltong )
Siphuphe semabhontjisi um kalınlığındaki lapa püresi yapılmış fasulye
Tinkhobe — haşlanmış bütün mısır
Umbidvo wetintsanga — öğütülmüş fındık ile karıştırılmış pişmiş kabak üstleri (yaprakları)
Emahewu - fermente edilmiş ince yulaf lapasından yapılan yemek içeceği
Umcombotsi — Siswati'de geleneksel demlenmiş biraya tjwala denir

Afrika mutfağı
Mutfaklar listesi

Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ; Food and Agriculture Organization, FAO), açlığı yok etmek ve beslenme şartlarını iyileştirmek amacıyla 1943'te kurulan ve 1946'da Birleşmiş Milletlerin uzmanlık kuruluşu haline gelen bir örgüttür. Açlığa karşı mücadelede çok yönlü etkinlikleri vardır. Hükûmet ve teknik kuruluşların tarımı, ormancılığı ve balıkçılığı geliştirme projelerine aracı ve yardımcı olur. Bu tip konularda ülkeler düzeyinde teknik yardımlar sağlar. Eğitsel projeler geliştirerek, araştırmalar yapar ve seminerler verir. Dünyadaki tarımsal ürünlerin üretimi, tüketimi, ticareti ve depolanması, tabii kaynakların geliştirilmesi, ağaçlandırma gibi konularda danışmanlık yapar. İstatistikler tutarak bültenler yayınlar.
GTÖ'nün merkezi Roma'dadır. Buna bağlı olarak dünyada yayılmış çok sayıda büroları mevcuttur. 1960'lardan sonra çalışmalarını, daha çok tarım ürünlerinin geliştirilmesi ve protein eksikliğinin giderilmesi konularında yoğunlaştırmıştır. BM ülkelerinin çoğu GTÖ'nün üyesidir.

Gıda ve tarım için uluslararası bir örgüt kurma düşüncesi 19. asrın sonuna doğru ve 20. asrın başında ortaya çıkmaya başlamıştır. Gıda ve tarıma odaklı uluslararası bir örgüt düzenleme fikri ilk olarak Amerikan tarımcı ve aktivist David Lubin tarafından öne sürülmüştür. Mayıs ve Aralık 1905'te Roma'da uluslararası bir konferans düzenlenmiştir. Bu konferans Uluslararası Tarım Enstitüsü'nün kurulmasına yol açmıştır. Böylece gıda ve tarım alanında ilk uluslararası örgüt kurulmuş oldu.
Daha sonra 1943 yılında ABD cumhurbaşkanı Franklin D. Roosevelt Gıda ve Tarım konusu üzerine bir Birleşmiş Milletler Konferansı çağırmıştır. 18 Mayıs ve 3 Aralık tarihleri arasında 43 hükûmet temsilcileri Virginia'da bir araya gelmişlerdir. Virginia'da hükûmet temsilcileri gıda ve tarım için daimi bir örgüt kurmaya söz vermişlerdir. Söz konusu örgüt 16 Ekim 1945 tarihinde Kanada'nın Québec şehrinde Gıda ve Tarım Anayasası'nın imzalanmasıyla kurulmuştur. Gıda ve Tarım Örgütü'nün 1. Konferansı Kanada'da 16 Ekim ve 1 Kasım 1945 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.

FAO'nun websitesi11 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fanouropita, Yunan mutfağına ait "kayıp eşya pastası" olarak da isimlendirilen bir adet kek türüdür. Geleneksel olarak Yunanistan'da kaybolan insanları ve eşyaları bulmaya yardımcı olan Aziz Phanourios anısına 27 Ağustos'ta düzenlenen etkinliklerde servis edilir. Malzemeleri arasında tereyağı veya yumurta gibi hayvansal herhangi bir malzeme içermemesi nedeniyle Ortodokslar'ın Lent dönemlerinde tüketebildiği bir Lenten kekidir.
Kekin adı Rodos'un koruyucu azizi Aziz Phanourios'tan gelmektedir. Phanourios'un adı ise Yunanca "bir şeyleri açığa çıkartan" anlamı taşımaktadır. Kekin ismi Ortodokslar'ın bir eşyayı veya kişiyi kaybettikleri zaman arayıcı Phanourios'a bu keki adak olarak sunması ve Phanourios'un adağı kabul edip insanlara yardım edeceğine inanması ile ilişkilidir.
Geleneksel olarak yedi, dokuz malzemeden oluşsa bile malzemelerin sayısı bölgeye göre değişiklik gösterebilir. Kekin en temel tarifi un, bitkisel yağ, şeker, portakal suyu, kabartma tozu, fındık ve kuru üzümün bulunduğu yedi malzemeden oluşur. Tarife isteğe göre tarçın, karanfil, soda, portakal kabuğu rendesi veya pudra şekeri eklense bile bu malzemeler tarifteki malzeme sayısını sabit tutmak için tariften çıkartılabilir. Tarifte en fazla on bir bileşen bulunabilir. Tarifin genellikle dokuz veya yedi malzeme içermesinin sebebi yedi kutsal ayini ve dokuz melek korusunu temsil etmesidir. Pasta servis edilmeden önce kilisede kutsanır ve ruhun arafta geçirdiği kırk günü sembolize etmesi amacıyla kırk dilime bölünerek servis edilir. Tatlı pazar günü dışında herhangi bir gün servis edilebilir.

Fast food, hazır yemek ya da ayaküstü yemek, kısa sürede hazırlanan ve seyyar satıcılarda, büfelerde ve restoranlarda hemen tüketmek veya paket yapılmak üzere satışa sunulan yiyecek. İngilizce fast food kavramı Türkçeye birebir çabuk/ivedi yemek olarak çevrilir. TDK tarafından hazır yemek karşılığı önerilmiştir. Oktay Sinanoğlu tarafından önerilen "tezyemek" söyleyişe daha uygun olmasına rağmen kabul görmemişti. Hazır halde satışa sunulan ekmek arası döner, hamburger, patates kızartması, pizza gibi pek çok yiyecek fast food olarak kabul edilir.
Yol üstlerindeki büfelerde ve seyyar arabalarda hazırlanıp satılabildiği gibi, bu tür yiyeceklerin satıldığı fast food restoranları da günümüzde çok sık rastlanan yerler olmuştur. Son dönemlerde fast food lokantalarının arabaya servis, paket servis, yemek teslimi, yemek aboneliği, çevrimiçi yemek siparişi hizmetleri yaygınlaştı.

ABD'nin Ortabatı eyaletlerinde bulunan Culver's lokantaların özel ürünü ButterBurger hamburgeridir. Çedar peyniri, soğan, turşu, ketçap ve hardal içerir. Özelliği kızartılmış tereyağlı ekmeğidir. ABD'nin batı kıyısında bulunan In-N-Out zincirinde Thousand Island sosulu ince köfteli hamburgerler sunulur. White Castle zincirin en ünlü ürünü soğan soslu küçük slider hamburgerleridir. Ortabatı eyaletlerinde Hardee's Monster Thickburger dört parça domuz pastırması, üç dilim peynir, mayonez ve 300 gram et ile yapılıyor.
MOS Burger'de Japon tarzı teriyaki soslu hamburger ve tavuk burgerler bulunabilir.

Patates kızartması çubuk, kıvırcık (curly), buruşuk (crinkled), elma dilimi (wedge) ya da waffle biçiminde kesilmiş patateslerden yapılabilir. Checkers'ın patates kızartması baharatlı sıvı hamura batırılır. Bu tarz patates kızartması daha çıtır olmaktadır. Arby's curly kızartmasına acı ve tatlı kırmızı biber tozu, sarımsak ve soğan da eklenir. Ayrıca patates kızartması tatlı patatesle de yapılabilir.

Tavuk kızartması çok tutulan bir fast food türüdür. KFC'nin yöntemine göre hazırlanan tavuk kızartması çeşitli gereçlerden oluşan baharat karışımı ile yapılır. Amerika'daki KFC dışında Çin'de Dicos, Avustralya'da Chicken Treat ve Trinidad ve Tobago'da Royal Castle vardır.
Kızartılmış tavuk filetosu ile yapılan sandviçler Checkers, Dairy Queen, KFC, Chick-fil-a, Hardee's, Wendy's, Arby's, McDonald's ve Burger King gibi birçok fast food zincirinde bulunabilir.

Ortabatı eyaletlerinde Cincinnati chili tarçın ve etli bir makarna yemeğidir. İsteğe bağlı çedar peynir, soğan, fasulye ve kraker de eklenebilir.
Chili sosisli sandviç üzeri sunulduğunda "chili dog" olur.

İrlanda'da Abrakebabra, dürüm usullü kebap sandviçler satıyor. Seçenekler arasında döner, falafel, tavuk döner ve parçalanmış domuz eti gibi seçenekler bulunabiliyor.

ABD dışında birçok ülkede yerel fast food zincirleri var. İrlanda'nın Supermac lokantalarında hamburger, tavuklu sandviç ve fish and chips gibi standart fast food çeşitleri yanında körili peynirli patates kızartması ve İrlanda kahvaltısı gibi İrlanda'ya özgü seçeneklerde bulunabilir. "Fish and chips" olarak tanınan kızarmış balık filetosu ve patates tava yemeği İngiltere'nin Harry Ramsden's de 1928 yılından beri yapılıyor.

Almanya'nın Nordsee lokantarında pollock, somon, morina ve yaldızlı pisibalığı gibi balık çeşitleri büfeden seçiliyor ve müşterinin isteğine göre pişiriliyor. % 82 deniz balığıdır ve diğerleri sürdürülebilir balıkçılık prensiplerine göre yetiştirilmiştir.
Vietnam'da Amerikan fast food zincirleri pek tutulmadığı için yerel fast food menülerinde genellikle Vietnam'a özgü yemek çeşitleri bulunur. Wrap and Roll lokantalarında banh xeo, bo cuon la lot, nem rulosu, banh cuon ve chao lom gibi geleneksel yemekler servis edilir.
Singapore'un Toast Box cafe zincirinde kalın kızarmiş ekmek dilimleri üstüne çeşitli malzemeler koyulur. Pandan yaprak ve ballı hindistan ceviz reçelli, fıstık ezmesi ya da jambon, yumurta ve peynir ile hazırlanan tost seçenekleri var. Tost dışında Toast Box'da geleneksel köri yemekler türleride bulunabilir. Old Chang Kee lokantalarında gyoza, köri puf ve peynirli tavuk sosis Singapore'un mutfak geleneğine özgü fast food çeşitleri bulunur. Malezya'da The Chicken Rice Shop Güneydoğu Asya'da çok tüketilen Hainan tavuklu pilav yemeği ve çıtır deniz tekesi wonton, tofulu tavuk, köri laksa (Asya usulü şehriyeli çorba) ve Penang tarzı kızarmış tavuk rulosu gibi geleneksel fast food çeşitleri satılıyor.

Hong Kong'un Fairwood zincirinde köri, makarna, ramen, Asya usullü şehriye çorbası, balık ve domuz et yemekleri gibi birçok seçenek var.
Türkiye'de çiğ köfte, patso tavuk döner, kokoreç en çok tüketilen yerel fast food ürünleridir. Dürüm ise yöreden yöreye içine konulan yemeğin değiştiği genel bir addır. Adıyaman'da çiğköfte dürüm, Gaziantep'te nohut dürüm, Adana' kebap dürüm gibi varyasyonları vardır.

Sağlıklı yeme bilincinin yerleşmeye başlamasıyla birlikte, fast food kavramı zamanla "zararlı gıda" kavramı ile özdeşleşmiştir. Pek çok fast food türünün besin değerinin düşük, kalori oranının yüksek oluşu, bolca tuz ya da şeker, ayrıca hayvansal kaynaklı doymamış yağ asitleri ve renklendirici gibi katkı maddeleri içermesi; aşırı tüketiminin yüksek kan basıncı, kemik erimesi ve çok şişmanlık gibi hastalıklara yakalanma riskini artırması, özellikle sokakta satılan bazı yiyeceklerin sağlıklı olmayan koşullarda hazırlanması gibi nedenlerle, zararlı bir beslenme biçimi olarak kabul edilmektedir.

Fast food restoranı
Halal snack pack
Çocuk yemeği
Food court
Sokak yemeği

Filipin mutfağı yerel yemekler ile Çin, Endonezya, Malezya ve İspanyol yemeklerinin bir karışımıdır. Popüler yemekler arasında adobo, pancit, umpia, sinigang ve halo-halo vardır. Filipinler'de yoğun tatlar ve zengin yemekler yaygındır. Bolca patis veya balık sosu, soya sosu ve şeker kamışı sirkesi kullanımı yiyeceklere tat vermektedir. Pirinç, bu mutfakta temel bir üründür. Tavuk eti ve domuz eti de çok kullanılan ürünlerdendir.
Ticaret için gelen Çinlilerden bazılarının Filipinler'de kalmasıyla beraber Filipin-Çin yemekleri ortaya çıkmıştır. Pansit (hızlı pişirilen bir Hokkien) eriştedir; Lumpia, yenilebilir ambalajlarda yuvarlatılmış sebzelerdir; Siopao buharda pişirilen, doldurulmuş çöreklerdir; Siomai ise köftedir. Hepsi, malzemeler ve yerel lezzetlerle yerlileştirilmiştir. Örneğin bugün, Pansit Malabon'da istiridye ve kalamar vardır, çünkü Malabon bir balıkçılık merkezidir ve Pansit Marilao'ya pirinç cipsi serpilir. 19. yüzyılda restoranlar kurulduğunda bazı Çin yemeklerine müşterilerin rahatlığı için İspanyolca isimler verilmiştir. Arroz caldo ve Morisqueta bunlardan ikisidir.
İspanyollar Filipinler'e geldiğinde getirdikleri gıdalar hem İspanya'dan hem de Meksika'dan geliyordu. Bu durum gıda üretmeyen seçkin bir sınıf için gıda üretimi ve yerel olarak pek çok bileşenin mevcut olmaması anlamına geliyordu.

Genellikle "Adobo" olarak adlandırılan Adobong Manok, Filipinler'in ulusal yemeği olarak kabul edilir. Adının kökenleri İspanyol kolonilerine ait olmasına rağmen adobo, bir turşunun İspanyolca sözcük karşılığıdır. Filipinliler, çok eski zamanlardan beri ekşi, sirke bazlı yemekler yapmaktadır. Çok sayıda adobo çeşidi mevcuttur ve her bölgenin kendine özgü bir özelliği ve farklılığı vardır. Tavuk ve domuz etinin yanı sıra balık, kalamar, yeşil fasulye ve hatta patlıcanla da adobo yapılabilir.
Caldereta, Filipinler'de popüler olan bir dana yahnisidir. Her ailenin kendine özgü versiyonları vardır. Malzemelerle deney yapılabilir ve farklı sebzeleri denenebilir.

Filistin mutfağı, Filistin bölgesindeki (Filistin topraklarl, çevre ülkelerdeki mülteci kampları ve Filistin diasporası dahil olmak üzere) Araplara özgün olan ya da Araplar tarafından sıkça yenilen yemeklerden oluşur. Filistin mutfağı, özellikle Arap Emevi fethiyle başlayan, sonra Farslar'dan etkilenmiş olan Abbasiler ve onun ardından Osmanlı Türklerin varışıyla gelen Türk mutfağının bıraktığı derin etkileriyle biten İslam döneminde Filistin'e yerleşen uygarlıkların kültürlerinin yayılmasıdır. Lübnan, Suriye ve Ürdün mutfakları dahil olmak üzere diğer Levant mutfaklarına benzer.
Filistinliler günde birçok kez yerler; öğle yemeği günün en büyük yemeğidir. Yemek pişirme metotları bölgeye göre değişir ve her pişirme metodu türü ile kullanılan malzemeler, geleneklere ve söz konusu bölgenin iklimi ve konumuna dayanır. Celile'de pirinç ve kibbe (içli köfte) varyasyonları yaygındır. Batı Şeria'da en çok tabun ekmeği, pirinç ve et içeren daha ağır yemekler yenilir. Gazzeliler sıkça balık, diğer su ürünleri ve mercimek yerler. Ayrıca Gazze'de pul biberleri sıkça tüketilir. Yemekler genellikle evde yenilir fakat dışarıda yemek, özellikle salatalar, ekmekle yenilen ezmeler ve şişlenmiş etler gibi hafif yemeklerin hazırlandığı partilerde yaygın olmuştur.
Bölge, hem düzenli olarak yapılan tatlılar hem de genelde sadece bayramlarda hazırlanan tatlılara da ev sahipliği yapar. Filistin tatlıların çoğu, tatlandırılmış peynirler, hurmalar ya da badem, ceviz ve antep fıstığı gibi çeşitli fıstıklarla doldurulmuş hamur işleridir. İçecekler de bayramlara dayanabilir, örneğin Ramazan boyunca iftarda keçiboynuzu, demirhindi ve kayısı suları tüketilir. Kahve gün boyunca tüketilir ve alkol tüketimi nüfusun arasında pek yaygın değil, fakat arak ya da bira gibi içkiler Hıristiyanlar ve daha az muhafazakâr olan Müslümanlar tarafından içilir.

Filistin bölgesinin çeşitli bir geçmişi var, böylesi gibi mutfağın çeşitli kültürlerden katkıları vardır. Filistin, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra "Cund Filistin" ismi altında Büyük Suriye'nin bir parçası oldu. Bu nedenle özellikle Celile'de Filistin mutfağının birçok tarafı Suriye mutfağına benzer. Çağdaş Suriye-Filistin yemekleri, üç tane büyük İslam grubunun egemenliği tarafından etkilenmiştir: Araplar, Farslar'dan etkilenmiş Araplar ve Türkler.
Suriye ile Filistin'i fetheden Arapların esasen pirinç, kuzu eti, yoğurt ve hurmaya dayanan basit mutfak gelenekleri vardı. Halen basit olan mutfak, Bağdat'ı başkent olarak ilân eden Abbasi Hilafeti'nin varışına kadar İslam'ın sıkı pintilik ve tahdit kurallarından dolayı yüzyıllar boyunca hiç gelişmemiştir. Tarihî olarak Bağdat, Fars topraklarında bulunurdu ve bu andan itibaren, Abbasi İmparatorluğu'nun merkezî bölgeleri içerisinde fikirlerin yayılması ile 9.-11. yüzyıllar boyunca Fars kültürü Arap kültürüne entegre olmuştu. Arap coğrafyacı al-Madisi, Filistin'in yemekleri hakkında şunu söylemiştir:

Filistin'den zeytin, kurutulmuş incir, kuru üzüm, keçiboynuzu meyvesi [gelir]...Kudüs'ten peynir ve Ainuni ile Duri isimleriyle bilinen türlerine ait olan meşhur kuru üzümler, mükemmel elmalar...eşiti başka yerde bulunmayan [ve] Quraish-bite [adıyla bilinen] çam fıstığı türü [gelir]...Sughar ile Baysan'dan hurma, dibs [adıyla bilinen] melas ve pirinç gelir.
1512-14'te Filistin'i vilayetlerinden biri olarak kapsamına dahil eden Osmanlı İmparatorluğu'nun mutfağı, kısmen o zamana kadar bir "zengin" Arap mutfağı olmuş mutfaktan oluşurdu. 1855'te Kırım Savaşı'nda sonra Boşnaklar, Yunanlar, Fransızlar ve İtalyanlar bölgeye ve özellikle Kudüs, Yafa ve Beytüllahim gibi kentsel merkezlere yerleşmeye başladılar. Bu toplumların, özellikle Balkan toplumların mutfakları, Filistin mutfağının karakterine katkı sağlamışlardır. 1950'ler-60'lara kadar köylerde yaşayan Filistinlilerin kullandığı başlıca malzemeler zeytinyağı, keklikotu ve tabun adlı bir basit fırının içinde pişirilen ekmek idi. G. Robinson Lee'in 1905'te yazarak gözlediğine göre, "Fırın evin içinde değil, kendine ait bir binası var; fırının her zaman sıcak kalmasını sağlamak görevine sahip olan bir sürü ailenin ortak mülkeyitidir.".

Filistin'in üç temel mutfak yöresi vardır: Celile, Gazze ve Batı Şeria (buranın altbölgelerin de kendilerine ait mutfakları vardır). Celile'de bulgur ve et (dana ya da kuzu eti), gerek bir aile-boyutu yemeği gerekse de bir yan yiyeceği üretmek için sıkça birbiriyle karıştırılan ana malzemelerdir. Mamâfih Batı Şeria ile Gazze'de yaşayanların kendilerine ait pişirme şekilleri vardır. Kuzey Levant'taki duruma karşın Batı Şeria'daki yemekler gayet ağır olurlar. Ana yemekler pirinç, bazlama ve kızarmış et içerir. Akdeniz sahilindeki konumu nedeniyle Gazze Şeridi'nde yaşayanların yedikleri temel gıda balıktır. Gazze mutfağı, geleneksel Mısır mutfağı tarafından da çok etkilenir ve pul biber, dere otu tohumu ve sarımsak, en çok kullanılan çeşnilerdir. Yörelerin kendi mutfakların çeşitli olmalarına rağmen Filistinliler genellikle kendi yörelerine ait yemeklere kısıtlanmıyor ve devamlı olarak yöreler arası mutfak difüzyonu yer almaktadır. Bununla birlikte Gazze'nin diğer Filistin ve Arap Levant bölgelerinden izole olmasından dolayı Gazzelilerin yemek pişirme tarzları bölgede pek tanınmazdır.

İsrail'in kuruluşundan önce Celile ile Lübnan'ın arasındaki kapsamlı iletişimden dolayı Celile mutfağı, Lübnan'ınkine çok benzer. Celile'nin spesiyalitesi bulgur, baharat ve etten yapılan kombinasyona dayanan bir sürü yemektir; bu karışım Araplar tarafından kubbi olarak bilinir. Kubbi bi-siniyî biber, yenibahar otu ve diğer baharatlarla karıştırılan kıyılmış kuzu ya da dana eti kombinasyonundan oluşur; pişirildikten önce bulgur kabuğuyla sarılır. Kubbi bi-siniyî, bir Filistin öğle yemeğinde ana yemeği olarak yenilebilir. Kubbi neyî, doğrudan Lübnan'dan ithal edilir; bulgur ve bir sürü çeşitli baharatla karıştırılan çiğ et şeklinde sofraya sunulur. Çoğunlukla bir yan yiyeceği olarak yenilir ve markuk pidesi, eti kaldırmak için kullanılır. Bu yemek çiğ olduğu için yenilenmeyenler ertesi gün fırında pişmiş sürümü ya da kızarmış kubbi topları olarak pişirilir.
Menâkiş de çok yaygın bir kahvaltılıktır. Biraz pizzaya benzer, fakat üstüne birkaç tane karışım konulur. En yaygın olanlar ev yapımı peynir ve zeytinyağı, susam ve yağ ile keklikotu ve baharat ve acılı sos ile soğan. Bazen yanına bir bardak çay, taze sebze ve bitkiler, zeytin ya da süzme yoğurt ile yenilir.
Lahm bi ecin ("etli hamur") ya da "sfiha" da menâkişe benzer ve çoğunlukla yanına ayran ile yenilir.
Celile'de özel günlerde yemekler, bir pirinç ve kıyılmış kuzu eti karışımı ile tamamlanan, bir sürü çeşitli baharatla tatlandırılan ve genellikle kıyılmış maydanoz ve kızartılmış fındıklarla süslenen kavrulmuş kuzu eti ya da herhangi bir diğer et türünden oluşur. Şiş kebabı (lahme maşwi) ve tavuk şiş kebabı çoğunlukla mezelerden sonra yenilir.
Celile'de yenilen tipik mezeler humus (bazen et ile süslenir), baba ganuş, tabule, süzme yoğurt, genellikle et ya da bazen sebzeyle doldurulmuş üzüm yaprakları, kubbi, zeytin ve turşu. Orta Doğu genelinde ve Arap diasporası tarafından yenilen akkavi peyniri, Celile sahilindeki Akka şehrine özgün bir peynirdir. İsmi şehrin isminden alınmıştır.

Musahan, kuzey Batı Şeria'daki Cenin ile Tulkarm bölgesine özgün bir yaygın ana yemeğidir. Bir tabun ekmeğin üstüne kızarmış tatlı soğan, sumak, yenibahar otu ve çam fıstığı parçaları ile kaplı kavrulmuş tavuk konulur. Maklube pişirilmiş karnabahar, havuç ve tavuk ya da kuzu eti ile karıştırılan, tersine çevrilmiş bir pilav ve fırınlamış patlican güvecidir. Bu yemek bütün Levant çapında ama özellikle Filistinlilerin arasında bilinir. 13. yüzyıla dayanır.

Mansaf, kökenleri antik Filistin'in Bedevi nüfusuna dayanan bir yemek olup geleneksel olarak merkezî Batı Şeria ve güney Batı Şeria'nın Necef bölgesinde yenilir. Çoğunlukla bayramlar, nikâhlar ya da büyük toplantılar gibi sıralarda yapılır. Mansaf, genellikle sarı pirinç ile boğulmuş tabun ekmeğin üstünde bir kuzu bacağı ya da büyük kuzu parçaları olarak pişirilir. Cemîd olarak bilinen bir tülbentle süzülmüş keçi sütü yoğurdu, et ve pirinçe ayrıcalı bir tat katmak için bunların üstüne dökülür. Bu yemek pişirilmiş çam fıstığı ve bademle süslenir. Geleneksel olarak mansaf'ı yemek için sağ eli kullanılır. Kibar olmak için ziyafete katılanlar et parçalarını koparıp yanındaki kişiye verirler.
Yemeklerin dışında Batı Şeria'nın birçok altbölgesinin kendilerine ait meyve-bazlı reçelleri vardır. Hebron bölgesindeki ana ekin üzümdür. Bölgede yaşayan aileler, ilkbahar ve yaz boyunca bağ bozup kuru üzüm, reçel ve dibs olarak bilinen bir melas türü gibi bir sürü çeşitli ürün yaratırlar. Beytüllahim ve özellikle buraya bağlı olan Beit Cala kasabası ve Cifne köyü, bölge çapında kayısısı ve kayısı reçeli için tanınır; Tulkarm da zeytini ve zeytinyağı için tanınır.

Gazze Şeridi mutfağı hem komşu ülke Mısır hem de Akdeniz sahilindeki konumu tarafından etkilenir. Bölgede yaşayanların çoğu tarafından yenilen temel gıda balıktır. Gazze'nin büyük bir balıkçılık endüstrisi var ve balık; kişniş, sarımsak, kırmızı biber ve kimyon ile doldurulduktan ve bir kişniş, kırmızı biber, kimyon ve doğranmış limon karışımında terbiye edildikten sonra ya ızgarada pişirilmiş ya da kızarılmış hâlde sofraya sunulur. Balık ve diğer su ürünün dışında Gazze pişirme stilleri, Mısır mutfağı tarafından etkilenir. Genelde Mısır mutfağın etkileri, birçok yemeği acı biber, sarımsak ve pazıyla tatlandırmayı dahil eder. Zibdieh, bir zeytinyağı, sarımsak, acı biber ve soyulmuş domates yahnisinde pişirilen karides içeren bir kil çömlek yemeğidir. Yengeç, pişirildikten sonra şatta adlı bir kırmızı acı biber macunuyla doldurulur.
Suyla ıslanmış ve tahinle karıştırılan öğütülmüş sumaktan yapılan sumakiyye, Gazze'ye özgün bir yemektir. Karışım dilimlenmiş pazı, kaynamış dana parçaları ve nohuta eklenir, sonra da dere otu tohumu, sarımsak ve acı biber ile tatlandırılır. Çoğunlukla hubz ile soğuk yenilir. Rummaniyye, yılın zamanına göre değişik şekillerde hazırla

Fin mutfağı veya Finlandiya mutfağı, genellikle Avrupa kıtasının yemekleriyle bölge halkının yöresel yemeklerinin birleşiminden oluşmaktadır. Ülkenin doğu kısmında yenen yemekler çeşitli sebzeler ve mantarlardan oluşurken, ülkenin batı kısmında balık ve et yemekleri Fin mutfağını oluşturmaktadır. Geleneksel Fin mutfağı İsveç, Alman ve Rus mutfaklarına benzerdir. Fin yemekleri İsveç yemeklerine oranla biraz daha az tatlıdır ve Finler Rus mutfağına kıyasla az ya da hiç krema kullanmazlar.
Fin mutfağındaki yemekler kepekli ürünler (çavdar, arpa, yulaf), yaban mersini, kırmızı yaban mersini, dut ve deniz cehri gibi meyvelerden oluşmaktadır. Süt ve ayran gibi ürünlerde mutfakta kendine yer bulur. Çeşitli şalgamlar geleneksel şekilde pişirilirdi fakat 18. yüzyıldan sonra patates ile yapılmaya başlandılar.

Lahana sarması (kaalikääryleet)
Av yiyecekleri: geyik, orman tavuğu, ördek, yaban tavşanı gibi yemekler. Nadir restoranlarda da karşılaşılabilir. Yaygın olarak bir hobidir.
Soğuk kızartılmış balık
Soğuk somon fümesi (Kylmäsavustettu lohi)
Gravlax (graavilohi) - (Tam Türkçe çevirisi yapılmamaktadır. Tam olarak pişmemiş som balığı tuz ve şekerle ve dereotuyla yapılmış bir İskandinav yemeğidir.
Soğuk kızartılmış tatlı su levreği
Hernekeitto - Bezelye çorbası
Leipäjuusto veya juustoleipä - Bizdeki peynirli pideye karşılık gelebilir. Çevirisi peynirli ekmektir.
Viili - Bir tür yoğurttur - mayalanmış sütten elde adilir.
Patates lapası
Lihapullat - Köfte
Ringa Balığı turşusu
Kızartılmış Balık (genellikle bu balıklar Som balığı,Turna balığı ve Baltık ringası
Kızarmış jambon veya sığır eti (palvikinkku) (palviliha)

Mämmi - Paskalyada
Joulupöytä Noel yemeği, jambon benzeri, küveçte karaciğerler farklı, sarı şalgam (İsveç'te yetişen bir şalgam) ve havuç patates salatası, rosolli (pancar ve elma salatası)

Kalakukko - Savo'dan (bir balık etli börek) 
Karjalanpiirakat (İngilizcesi Karelian pasties) - Karelya'dan, aynı zamanda başka yerlerde de meşhur.
Klimppisoppa - Ostrobothnia'dan, bir çeşit un çorbası.
Mustamakkara - Tampere'den geleneksel siyah sosis.
Lohikeitto - Kremalı alabalık çorbası.

Pepu - (Su ve undan yapılan bir yemek. Genellikle arpa oranı 1/3'tür.)
Rössypottu
Sautéed reindeer - yerel bir Laponya yemeği.

Maitorieska
Ruisleipä - çavdar ekmeği
Sihtileipä - çavdar ve buğday ekmeği

Financier ya da eski adıyla Visitandine Fransız mutfağında bulunan bademli bir kek türüdür. Genellikle beurre noisette sosu ile tatlandırılır ve küçük bir kalıpta pişirilir. Kekin içi hafif ve nemli, dışı ise gevrek ve yumurta kabuğu sertliğindedir. Geleneksel financier ayrıca yumurta beyazı, un ve pudra şekeri içerir. Yapımında kullanılan kalıplar petits four boyutlarında küçük dikdörtgen somun şeklindedir. Financier'in ismi Fransızca "finansör" anlamına gelmektedir.

Financier, Fransa'nın Loren Bölgesi'ne aittir. Başlangıçta 17. yüzyıl rahibelerinin Visitandine tarikatı tarafından yapılmıştır. 19. yüzyıldan sonra popüler bir hale gelmiştir. Financier adının, İsviçrelilerin keki yeniden yorumlayıp pişirme sırasında altın külçesine benzeyen dikdörtgen kalıplar kullanması nedeniyle ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Başka bir iddia ise financierin Paris'te borsanın yakınlarındaki bir pastacıda satılması ve kekin zarar görmeden uzun süre cepte saklanabilmesi sonucunda bölgede popüler hale gelip bu isimle anılmaya başlandığını belirtmektedir. Günümüzde "Financier" adının kullanımı yaygın olsa bile Fransa'daki bazı fırınlarda kek hâlâ "Visitandine" adı altında satılmaktadır.

Siyah çay ya da Türkçedeki sade kullanımıyla çay, oolong, yeşil ve beyaz çaylardan daha fazla oksitlenmiş bir çay türüdür. Bu üç çay gibi Camellia sinensis kolunun yapraklarından hazırlanır. Genel olarak, siyah çay tat açısından az oksitlenmiş çaylardan daha fazla güçlüdür.
Siyah çay, Çin ve çevresindeki ülkelerde kırmızı çay (Çince: 紅茶; pinyin: hóngchá; Japonca: 紅茶 Hepburn: kōcha; Korece: 홍차 hongcha) olarak bilinir.

Assam çayı
Terayağlı çay
Congou
Darjeeling çayı
Dianhong
Golden Monkey
Jaekseol çayı
Jin Jun Mei
Kangra çayı
Keemun
Lapsang souchong
Nepal çayı
Nilgiri çayı
Rize çayı
Sikkim çayı
Vietnam çayı
Wuyi çayı
Yingdehong çayı

Hope, S-J, K Daniel, K L Gleason, S Comber, M Nelson and J J Powell, "Influence of tea drinking on manganese intake, manganese status and leucocyte expression of MnSOD and cytosolic aminopeptidase P 21 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", European Journal of Clinical Nutrition 60: 1-8; advance online publication, August 24, 2005; DOI:10.1038/sj.ejcn.1602260

Çay, Afyonkarahisar ilinin ilçesidir. İç Ege bölgesinde, Ege, Akdeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin kesiştiği noktada yer alan Çay ilçesi, doğuda Sultandağı, güneyde Yalvaç, batıda Şuhut ile Afyonkarahisar ve kuzeyde Bolvadin ile çevrilidir. İl merkezine 48 km uzaklıkta bulunur. İlçenin yüzölçümü 803 km²dir. Çay ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.038 metredir.

Çay ilçesinin tarihi, Eski Tunç Çağı'na kadar uzanmaktadır. Tarihi içinde Mısır, Suriye, Trakya krallarının birleşik ordusu ile Antigonos Hanedanlığı arasındaki İpsos Savaşı'na (MÖ 301) ev sahipliği yapmasıyla ünlenmiş, doğu-batı, kuzey-güney doğrultulu antik yolların kavşak noktası olmuştur.

Selçuklu Türklerinin Anadolu'yu fethi sırasında Bekçioğlu Emir Afşin, Orta Anadolu’da Amerra (Emirdağ) önlerine kadar gelmiştir. Haçlı savaşları sırasında Haçlı orduları tarafından yakılıp yıkılan kente, 1155 yıllarında Selçuklu Devleti tarafından Oğuz Türkleri yerleştirilmiş, adı da "Çay Değirmeni" olarak değiştirilmiştir. Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölümünden sonra bölge, önce Eşrefoğulları'na ve Sahipataoğulları'na, daha sonra ise Germiyanoğulları'na geçmiştir. Germiyan Beyi I. Yakup, beyliğini vasiyet yoluyla II. Murad'a bırakmış ve böylece yöre Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Selçuklu dönemine ait 1278'de Yusuf bin Yakup tarafından yaptırılan Taş Medrese, Taş Han ve Taş Cami hâlen de kullanılan önemli tarihî eserleridir.

Kurtuluş Savaşı sırasında kısa bir süre Yunan ordusunca işgal edilen Çay ilçesi, 24 Eylül 1921 günü bu işgalden kurtarılmıştır. 1 Nisan 1958 tarihinde ilçe konumuna getirilmiştir. Çay ilçesi elektriğe 1935 yılında il merkezinden daha önce kendi kurduğu santralle ulaşmıştır.

Afyon ilinin doğusunda, Sultan Dağları'nın kuzey eteklerinde kurulmuştur. Büyük bölümü dağlar ve akarsular tarafından derin biçimde yarılmış yüksek düzlüklerden oluşan ilçe topraklarını Sultan Dağları ile Karakuş Dağları engebelendirir. Karakuş Dağlarında yükseklik 2.000 m'nin altında iken, Sultan Dağlarında daha yüksektir. Sultan Dağlarının en yüksek noktası olan Topraktepe (2.519 m) Isparta sınırındadır. Eber Gölü'nün güneybatı bölümü ilçe sınırları içerisindedir. Gölü besleyen Akarçay Nehri kuzeyde doğal sınırı oluşturmaktadır.
Afyon Ovasının bir bölümü de Çay ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır.
İlçenin doğal güzellikleri arasında Eber ve Karamık Gölleri bulunmakta olup, bu göllerde balık avcılığı (sazan, turna) ve çeşitli kuş avcılığı yapılmaktadır. Ayrıca Çağlayan Parkı ve Şelâlesi, Kanlı Yer Kavaklığı, Kardelen Parkı yöredeki az gelişmiş mesire yerleridir.

İlçe ekonomisi tarıma dayalıdır. Yetiştirilen tarımsal ürünlerin başında tahıl, şeker pancarı, haşhaş gelmektedir. Dağlık kesimlerde mera hayvancılığı yapılmaktadır. İlçede un fabrikaları bulunmaktadır.

Katmer, haşkeşli (haşhaşlı) lokul. Çay'da bu yiyeceklerin yanında etli yaprak ve kuru biber sarması, bamya çorbası ve peynirli börek sofralarda olmazsa olmazdır. Bunlar aynı zamanda düğün ve mevlit yemekleridir. Ayrıca bu yemekler, tek bir kap içerisinden sunulan "davet" ismi verilen yemeklerin de genel menüsüdür.

Çay ilçesini, Afyonkarahisar Süper Amatör Liginde Çay Çağlayan Belediyespor temsil etmektedir. Maçlarına Çay İlçe Stadı'nda çıkmaktadır.

İlçe; 2 belde, 20 köy ve 26 mahalleden oluşmaktadır.

Çay, Afyonkarahisar için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Çay (Camellia sinensis), çaygiller (Theaceae) familyasından nemli iklimlerde yetişen, yaprak ve tomurcukları içecek maddesi üretmekte kullanılan bir tarım bitkisi. Yeşil çay, siyah çay, fermente çay, beyaz çay, sarı çay, bitki çayı ve oolong farklı oksidasyon seviyelerinden geçirilerek üretilir. Diğer yandan Kukicha çayı (sürgün çayı) yapraklardan ziyade sürgün ve gövdeden elde edilir. Çay bitkisinin bilimsel ismi Camellia sinensis'tir.
Anavatanı Güney ve Güneydoğu Asya olmasına karşın dünya üzerinde tropik ve subtropikal bölgelerde de yetiştirilmektedir. Tarım amaçlı yetiştirilenler 2 m'nin altında küçük ağaç görünümünde her dem yeşil bitkilerdir. Serbest bırakıldığında 9 m boyunda bir ağaç formunu kazanır. Kuvvetli ana köke sahiptir.

Genç dallar grimsi-sarı tüysüzken ilerleyen dönemde morumsu-kızıl renkte beyaz sık tüylü olur. Uç tomurcukları gümüşi-gri ipek tüylüdür.

Yaprak sapı 4-7 mm sık tüylü, yaprak ayası eliptik, dikdörtgensi-eliptik ya da yalnızca dikdörtgensi 5-14 × 2-7.5 cm boyutlarında kayışımsıdır. Yaprakların alt yüzü soluk yeşil tüysüz veya tüylü, üst yüzeyi koyu yeşil parlak ve tüysüzdür. Yapraklarda orta damarın her iki yanı kabarık, 7-9 kadar ikincil damarlıdır. Yaprak tabanı geniş kama şeklindedir. Yaprak kenarı testere dişli ya da ince testere dişli; yaprak ucu körelmiş sivri uçlu, inci sivri uçlu ya da küttür.

2.5-3.5 cm çapındaki çiçekler gövde koltuğunda tekli ya da üçü kümelenmiş halde bulunur. Çiçek sapı 5-10 mm uzunluğunda, geriye doğru eğilmiş, tüylü veya tüysüz, ucu kalınlaşmıştır. 2 brahtecik 2 mm uzunluğunda yumurta biçiminde geçicidir. 5 çanak yapraklar geniş yumurtamsı yarı dairemsi, 3-5 mm uzunluğunda, dış yanı tüysüz veya beyaz tüylü, iç tarafı beyaz ipek tüylü, kenarıda kirpiklidir. Taç yapraklar 6-8 kadar beyaz renklidir. Dışdaki 1-3'ü taç yaprak benzeridir. İçdeki taç yapraklar ters yumurta ile geniş ters yumurta, 1.5-2 × 1.2-2 cm boyutunda, tabanları birleşmiş vaziyette olup ucu yuvarlaktır. Çok sayıdaki erkek organ 0.8-1.3 cm uzunluğunda tüysüzdür. Yumurtalık 3 gözlü, küre biçiminde sık beyaz tüylü, keçemsi veya çok az tüylüdür. Boyuncuk 1 cm tüysüz veya tabanı tüylü, tepe kısmı 3 lopludur.

Kapsül yassı, 2 yuvarlaklı ya da nadiren küremsi, 1-1.5 × 1.5-3 cm boyutlarında, 2 gözlü olup her bir gözde birer tohum yer alır. Meyve 1 mm kalınlığındadır. Kahverengi tohumlar yarı küremsi olup 1-1.4 cm çapındadır.

Geleneksel olarak çayın iki varyasyonu yetiştirilir: Camellia sinensis türünün sinensis variyasyonu (çalı şeklinde, küçük yapraklı, soğuğa dayanıklı, dağlık bölgelerde büyür) sadece Çin'de ve Hindistanın Darjiling ilinde yetiştirilir. Camellia sinensis türünün 1830'da Assam'da bulunan variyasyonu assamica (sinensisden daha hızlı büyür, daha büyük yapraklı) örneğin Hindistan'ın diğer bölgelerinde ve Sri Lanka'da yetiştirilir. Ancak bu iki variyasyon dünyada gitgide hibritler tarafından ikinci plana itilir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Ocak 2010 verilerine göre dünya çay üretimi:

Çay subtropik ve tropik iklimde, özellikle dağlık bölgelerde yetiştirilir. Büyük bir farkla en fazla çay Asya'da, daha düşük oranda Afrika, Amerika, Avustralya ve hatta Avrupa'da (Türkiye'de, Güney Batı Rusya ve Azorlar'da) yetiştirilir. En önemli çay üreten ülkeler Çin, Hindistan, Kenya, Sri Lanka ve Türkiye'dir ve bu ülkeler toplam dünya çay üretiminin dörtte üçünü karşılar. Japonya'da sadece yeşil çay üretilir.
En çok çay tüketen (ithal eden) ülkeler ise Büyük Britanya, Rusya, Pakistan, ABD ve Arap ülkeleridir.
Çay çeşidine adını vermiş, tanınmış çay üretim yöreleri:

Darjiling – Çayların kraliçesi olduğu söylenir; Hindistanın kuzeydoğusunda Himalaya'nın güney eteklerinde, 2000 m yükseklikte yetişir - çayı açık renk, güzel kokulu olur ve nazik bir lezzeti vardır.
Ceylon – Sri Lanka – Çoğu çay karışımlarına ilave edilen standart bir çay - bakır kırmızısı renkli
Assam – Kuzey Hindistan, Brahmaputra dağları – koyu renk, sert bir lezzeti olur
Japonya – Yeşil çay Sencha buradan gelir. Serin bir iklimde yetişir. Koyu yeşil renk olan Gyokuro çayı da Japonya'dan gelir; bu çay birkaç hafta gölgede veya yarı gölgede yetiştirilir. Bu çay dünyanın en pahalı çaylarındandır. Daha da pahalı olan bir Japon çayı Maçadır. Bu toz olarak satılan çayı Japonlar geleneksel çay rituelinde kullanırlar.
Tayvan – Yüksek kaliteli Oolong çayı, hafif oksidasyonlaştırılmış Pouchong çayı ve Kaplan çayı ve Crocodile Lapsang Souchong gibi çok tüssülenmiş çay türleri buradan gelir.
Yunnan – Çin – çiçek kokulu, doğal. Yarı oksidasyonlu, yeşil veya siyah çay olarak satılır. Yunnan'ın diğer meşhur bir çayı ise Pu Erh Çayı'dır, bu çay sonradan oksidasyonlanır ve Pide veya kuş yuvası şeklinde satılır. Bu çay yıllandıkça kıymetlenir. 80 yaşında olanı elde etmek mümkündür.
Bengal – Bangladeş – lezzetli, büyük yapraklı, kahvaltılık çay
Rize – Türkiye - siyah çay, rahatlatıcı, hafif, çok kaliteli, günlük ve sık içime uygun
Yeşil Çay, Üretimi zor ve pahalı çok sayıda tıbbi faydası olduğu söylenen Beyaz Çay üretimi de vardır. İçimlik ve Tıbbi maksatlı Çay çiçeği ve çay tomurcuğu üretimi de yapılmaktadır.

Trabzon - Türkiye - hafif içimli, rahatlatıcı, kaliteli, yarı oksidasyonu siyah çay. Ayrıca son yıllarda az miktarda Yeşil ve Beyaz Çay üretimi de yapılmaktadır.
Hangzhou – Çin – sadece yeşil olarak, çiçek kokulu, doğal
Afrika – Mozambik, Kenya, Zimbabve, Kamerun, basit kaliteli, genelde diğer çay türleri ile, karışımların içinde kaybolup giderler. Sadece Kenya'dan elle toplanan kaliteli bir çay üretilir ki bunun hafif limonlu gibi tadı Ceylon çayına benzer.
Cava – Endonezya – açık renk, meyve tadı
Sumatra – Endonezya – Bütün yıl üretilir. İyi bir günlük çaydır.
Gürcistan – iyi bir günlük çay
Brezilya – Japon yönetimi altında çay üretimi

Çay bitkisi tohum ve çelikle üretilir. Tohumla üretimde tohumlar ılık suda 24 saat bekletilip hemen ekilir. Köklenme oranı düşük olmasına karşın kış döneminde alınan odunsu çeliklerle bitkisel hormon kullanarak yeni bitkiler üretmek mümkündür.

Çay tüm büyüme esnasında her 6 ila 14 günde bir toplanır:

first flush ilkbahar'da Martdan Nisana kadar toplanan genç filizli çayın ferah bir tadı olur.
in between Nısan'dan Mayısın ortasına kadar toplanan çay'da daha az taze filiz bulunur. Tadı Second Flush çayına benzer;
second flush Yaz'da Mayısdan Hazirana kadar toplanan çay daha koyu demli olur. Bundan sonra yağmur çayları toplanır. Bu düşük kaliteli çay, sırf çay karışımlarını fazlalaştırmak ve dengede tutmak için kullanılır.
autumnal Sonbahar'da Ekim ve Kasım aylarında toplanan çay. Düşük kaliteli bir çay olsa da, daha az güneş görmesinden dolayı o kadar koyu demli değildir.
Bu gösterilen sınıflandırma sadece Hindistan'ın Darjiling yöresi için geçerlidir. "first flush" gibi adlandırmalar da sırf Kuzey Hindistan'da kullanılır. Başka yörelerde farklı iklimler gerekçesiyle bazen daha uzun veya daha kısa bir hasat dönemi olur.
Genel olarak çayın hasat zamanı tadını etkilemektedir. Bundan dolayı çay üretimi büyük tecrübe gerektirmektedir. En kaliteli çaylarda sadece iki yapraktan oluşan filizler toplanır.

Organik maddece zengin, drenajı iyi, asidik ve yağışın bol olduğu ortamlarda iyi gelişme gösterir. Kök tüyleri çok incedir bu yüzden kuraklığa hoş görülü değildir. Çay yetişmesine etki yapan en önemli etken iklim ve topraktır. Yıllık sıcaklık ortalamasının 14 santigrat derecenin altına düşmemesi, toplam yıllık yağışın, 2000 mm'den az olmaması ve aylara göre dağılımının düzenli olması, bağıl nem oranının ise en az %70 olması, çay bitkisinin normal gelişimi için gerekli olan koşullardır. Çay bitkisi kumdan kile değin değişen yapı­daki asit tepkimeli topraklarda yetişebilmektedir.

Yaprakları geleneksel Çin tıpı ve diğer sağlık sistemlerinde astım tedavisi, göğüs anjini, periferik damar hastalığı ve koroner arter hastalığında kullanılır. Yeşil çay yapraklarının ve özünün bakterilerin neden olduğu kötü nefes kokularına etkili olduğunu göstermiştir.
Çay antioksidan etki gösterir.

http://www.plantoftheweek.org
http://www.efloras.org13 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çay, çeşitli bitkilerin yapraklarının, çiçeklerinin, köklerinin, gövdelerinin, kabuklarının, tohumlarının kaynatılmasıyla veya haşlanmasıyla elde edilen bir içecek türüdür. Çay, çalının yapraklarının fermantasyonu, ısıtılması, kurutulması ve bazen diğer meyve veya bitkilerle karıştırılması sonucu hazırlanır.

Çay kelimesinin dünya dillerinin pek çoğundaki kökeni, dünyaya yayıldığı Çin'de yer alan dillere dayanır. Mandarin lehçesindeki ç'a, Min lehçesindeki (Amoy) t'e ve Kantonca çàh, 茶 karakterinin farklı telaffuzları olup çayın dünyaya yayılmış farklı söyleniş şekillerinin kökenini oluştururlar. Kantoncaya dayalı çàh formu ilk defa 1559'de Portekizli tüccarlar tarafından chà olarak benimsenmiş ve bu telaffuz tüccarlarca Hindistan'a yayılmıştır. Portekizceye ya dolaysız yoldan Kantoncadan ya da Kantonca kelimenin Malaycaya alıntılanması ve bu dilden Portekizceye geçmesi yoluyla girdiği düşünülmektedir. İngilizce gibi bazı Avrupa dillerinde kelimenin Portekizceden alıntı chaa, cha, tcha, chia ve cia gibi arkaik muadilleri bulunmaktadır.
Çin'in kuzey bölgelerinde konuşulan Mandarincede yer alan ç'a telaffuzu, Orta Asya'ya ve İran'a İpek Yolu vasıtasıyla yayılmış, bu bölgede Farsça bir ek olan -yi takısı kazanmıştır. Farsçaya girmiş kelime, ilerleyen dönemlerde Rusçaya ('чай'; çay), Arapçaya ('شاي'; şay) ve Hindustaniye (چائے, चाय; çay) alıntılanmıştır. Türkçede kelime ilk kez 17. yüzyılda tespit edilmiş olup doğrudan Portekizlilerden veya Farsçadan alıntılanmış olabileceği öne sürülmüştür.
Avrupa'da daha sonraları Hollandalı tüccarlar tarafından Min lehçesi telaffuzu yaygınlaştırılmıştır. Bu sayede çay Batı dillerinde Min lehçesindeki 't'e kelimesinden türeyip İngilizceye (tea), Fransızcaya (the), İspanyolcaya (te), Almancaya (tee) yerleşmiştir.
Korece, Vietnamca ve Japoncada yer alan ve içeceğe atıfta bulunan kelimelerin yukarıda belirtilen Çin dillerinin aksine daha eski bir Çince lehçesinden alıntılanmış olduğu öne sürülmektedir. Çayın botanik ana vatanı olan Güneybatı Yünnan ve Kuzeydoğu Myanmar'da bulunan dillerde ise bitki ve içecek için Çin dillerinden farklı kelimeler yer alır ve bu kelimelerin Çincede yer alan kelimelerin nihai kökeni olabileceği öne sürülmüştür. Wa halkının dilinde la ve miiem, Burmaca lahpet (လက်ဖက်), Kuzey Tayca miang (เมี่ยง), Lametçe meng bu kelimelere örnek teşkil eder.

Bir anlatıya göre, çayın ilk yudumlanışı çok eskilere, MÖ 2737 yılına, Çin'in antik dönemlerine kadar uzanır. Efsaneye göre Çin'in ilk imparatorlarından Shen Yung, çay bitkisinin tesadüfen sıcak suya düşmesine şahit olur. İmparator, işte bu keşifle birlikte çayın büyüsüne kapılır ve yine efsaneye göre yedi yıl boyunca o bölgede kalarak sürekli çay içer.

Çayın Avrupa'da ilk söz edilişi ise yüzlerce yıl önce, 1559 yılında gerçekleşir. 1606 yılı ise çayın Avrupa'yla tanıştığı yıl olarak tarihe geçer. 1635 yılından sonra, Hollanda ve Fransa Avrupa'da çay tüketimine öncülük eden ülkeler olurlar. İlk demlik örneklerinin Çin'den Avrupa'ya ulaşması ise 1650'li yıllarda gerçekleşir.
Çayı Amerika'ya ulaştıran ise Peter Stuyvesant'tır. Bugün New York olarak anılan New Amsterdam'a yerleşen Hollandalı koloniler, Amerika’nın ilk çay tiryakileri olarak tarihe geçerler. Çaya bilimsel adının yani Camelia sinensis'in verilişi ise 1753 yılına rastlar. 1800’lü yıllarda, Avrupa ve Amerika’da çay endüstrisi yavaş yavaş boy göstermeye başlar.
Thomas Lipton'un ilk dükkânı da 1871 yılında, İskoçya'nın Glasgow şehrinde hizmete girer. 1890 yılına gelindiğinde Thomas Lipton, Seylan'da ilk çay tarlasını satın alır. Hindistan’dan getirilen çay tohumları 1903 yılından itibaren Kenya'da yeşermeye başlar.
Amerika'da sıcak havalarda çay satmakta zorlanan Richard Blechynden, çayı soğuk hâlde sunmayı akıl eder. Amerika kökenli Ice tea kavramı da işte bu tesadüfle doğar. Poşet çayın keşfi ise 1908 yılında gerçekleşir.
Üst sınıflara hitap eden pahalı bir içecek olmaktan uzaklaşarak gitgide herkes tarafından tüketilen bir içecek hâline gelen çay, çeşitli yeniliklerle birlikte gelişmeye devam eder.

Hindistan, Sri Lanka, Çin, Türkiye, Kenya, Endonezya, Malavi ve Vietnam dünyada en önde gelen çay üretici ülkeleri oluşturur. Türkiye'de çay, sadece Gürcistan sınırından başlayan ve Fatsa'ya kadar uzanan alan içerisinde yetiştirilebilmektedir. Türkiye'de yaygın olarak çay, Doğu Karadeniz bölgesinden toplanır ve çay yapraklarından yapılan kırmızı renkteki içecek için kullanılır.

Çayları birçok kritere göre sınıflara ayırmak münkün olmakla beraber, üç temel çay çeşidi vardır. Bunlar; siyah çay, yeşil çay ve beyaz çaydır. Ek olarak, oolong, Wuyi çayı, sarı çay, fermente çay da yaygındır. Bunların dışında, yetiştiği bahçe, yaprak boyutu, çay işleme yöntemi, fermantasyon yöntemlerine göre de sınıflara ayırmak mümkündür. "Bitki çayı" terimi meyve ve bitkilerin işlenmesi ile elde edilen içecekleri kapsar. Kuşburnu gibi bitki çaylarında gerçekte çay yaprakları yoktur. Bazı bitkilerin aromaları çaylara eklenerek meyve ve bitki aromalı çaylar elde edilmektedir.

Çay; tein, kafein, teofilin ve antioksidanlar için doğal bir kaynaktır. İçinde bulunan mineraller nedeniyle kemik ve diş sağlığına faydalıdır. Ancak neredeyse hiç karbonhidrat, protein ve yağ içermez, Şeker ya da diğer katkılarla tatlandırılır.
Bilimsel araştırmalarda çayda bulunan theanine maddesi, çaydaki kafein ile dengeli bir şekildedir. theanine maddesi, doğal bir yatıştırıcı olup kafein gibi maddelerinde oluşan etkileri dengeler, bu açıdan kahve sonrası yaşanan kalp çarpıntısı gibi sorunlar çay içenlerde çayla alakalı olarak görülmez. Çay içindeki theanine maddesi, çayı içenin sinirlerini rahatlatır ve tansiyonu dengeler.

Kişi başına çay tüketimine göre ülkeler listesi
Doğu Frizya çayı
Uluslararası Çay Günü
Çay yaprağı paradoksu
Soğuk demlenmiş çay
Çay tarihi
Türk çayı
Arap çayı
Kore çayı
Çay kültürü
Çay tuğlası
Çin çayı
Hazır çay
İnci çayı
Sütlü çay
Bitki çayı
Buzlu çay
Çaydanlık
Çay poşeti
Çay evi

Etymonline.com14 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ülkelerin adetlerine bağlı olarak çay, pek çok farklı öğünlerle veya öğün zamanlarıyla ilgili olabilir.

İkindi çayı genellikle saat 15:00-17:00 arası yenen hafif bir öğündür. Bu durum Birleşik Krallık'ta meydana gelir, gerçi eskiden İngiliz İmparatorluğu'nun bir parçası olan çeşitli yerler ayrıca böyle bir öğüne sahiptir. Bununla beraber, sosyal âdetlerde ve çalışma saatlerinde meydana gelen değişmelerden dolayı pek çok Britanyalı ikindi çayını sadece özel ve resmî olaylarda alır.
Geleneksel olarak, açık çay, demlikte süt ve şeker ile servis edilir. Buna çeşitli sandviçler, yumurta, salam, kekler ve pastalar eşlik eder. Yiyeceklere katlı bir sehpada servis edilir.
Eskiden ikindi çayı bir günlük olayda kullanılırken, şimdilerde onun hotel, kahvehane ve kafeteryalarda alınması daha çok olasıdır. Bununla beraber pek çok Britanyalı, çay zamanlarında hâlâ bir fincan çay ile birlikte bir dilim kek veya çikolata alırlar.

İkindi kahvaltısı (İngilizce: high tea, ayrıca meat tea olarak da bilinir) akşam öncesi öğünü olup, akşamleyin saat 17:00-18:00 arası yenir. Terim, küçük uzun masa yerine, yüksek ana masada yenen bir öğün olmasından gelir.
Genellikle soğuk etler, yumurta ve/veya balık, kekler ve sandviçleri ihtiva eder. Ailelerde, öğün daha az biçimsel olmaya meyillidir ve formalitesiz hafif yemekler, sandviçler, bisküviler, hamur işi (pasta), meyve şeklindedir veya başka şekilde ana akşam öğünüdür.
Çiftliklerde veya diğer işçi sınıfı çevrelerinde, ikindi kahvaltısı işçiler tarafından akşam vakti yenen geleneksel, önemli bir öğün olmakta ve ikindi çayı ile akşam öğününü birleştirmektedir.

İtalya'da çay, kahveye bir alternatif olarak genellikle sabah kahvaltılarında sunulur. Yahut bisküvi veya keklerle saat 17:00'de sunulur. İtalya'da bu ikindi öğünü, merenda olarak adlandırılır. İtalyanlar genellikle, çayı sütsüz olarak, fakat limon ve şeker ile içerler.

Meksika'da çay, akşamdan önce ikindiden sonra yenen hafif bir öğündür. Bu öğün, tatlı ekmekler de içerir.

Çay (bitki)

The UK Tea Council Definition23 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Teas and Other Afternoon Parties", Chapter XIII of Emily Post's Etiquette (1922), at Bartleby.com22 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Noveltea.co.uk a site dedicated to afternoon tea. Find a tearoom near you."
Affordable Afternoon Tea In London 29 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1960'lardaki karşı kültür, en çok Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta gelişip 1956 ve 1974 yılları arasında Batı dünyası çapında yayılmış bir kültürel harekete verilen isim. Hareket, ABD hükûmetinin Vietnam'a yaptığı askeri müdahale sırasında büyüdü. Dönemden birçok akademisyen, hareketinin 1956 ile 1972 yılları arasında doruğuna ulaştığını inanmaktadır.
1960'lar geçince Vietnam'daki savaş, ırk ilişkileri, cinsel töreler, kadın hakları, geleneksel otorite usulleri, psikoaktif maddeler ile deneyim ve Amerikan Rüyası ile ilgili çelişkili bakış açılarına dair Amerikan toplumundaki yaygın gerilimler kamu meydanda giderek daha büyük bir rol oynadılar. Britanyalı grup The Beatles'ın pop müziği ve değişim ve deneyime vurgulu olan bir gençlik altkültürünün hızla evrimleşmesine yol veren hippi kültürünün eşzamanlı yükselişi gibi yeni kültürel şekiller ortaya çıktı. The Beatles'ın yanı sıra Birleşik Krallık ve Amerika'dan birçok şarkı yazarı, şarkıcı ve müzik grubu karşıkültür hareketini etkiledi.
1958'de Londra'daki Trafalgar Meydanı'nda bir sivil itaatsizlik eylemi olarak 60.000-100.000 barışsever öğrenci ve pasifist, sonradan "Ban the Bomb" ("bombayı yasakla") isimli bir dizi gösteri haline gelen bir protestoya toplandılar; bu toplantıdan ilk karşı kültür gruplarından ortaya çıktı. Barış sembolü bu Britanyalı grup tarafından tasarlandı ve bu sembol barış, özgürlük ve hippiliğin en çok tanınan sembolü olmuştur.
Sosyal antropolog Jentri Anders, incelediği ve içinde yaşadığı bir karşı kültür topluluğunda çok sayıda özgürlüğünün desteklendiğini fark etti: "kendi potansiyelini keşfetme özgürlüğü, kendi kendiliğini yaratma özgürlüğü, kişisel ifade özgürlüğü, zamanlamaktan özgürlük, sıkı tanımlanmış roller ve hiyerarşik statülerden özgürlük...". Ek olarak Anders, karşı kültür hareketinden bazı kişilerin çocukluk eğitiminin "estetik duyu, doğa sevgisi, müzik tutkusu, özyansıtma isteği ve açıkça işaretlenmiş bağımsızlık" ile yüreklendiren bir hâle değiştirilmesini istediler.

2C-B (2,5-dimetoksi-4-bromofenetilamin), 2C ailesine ait, halüsinasyonlara yol açan uyarıcı bir psikoaktif maddedir. İlk defa 1974 yılında Alexander Shulgin tarafından sentezlenmiştir ve Shulgin'in PiHKAL kitabında doz aralığı 12–24 mg olarak listelenmiştir. Uyuşturucu madde olarak 2C-B, bazen tablet olarak preslenen beyaz bir toz olarak satılır. Madde genellikle oral yoldan alınır, fakat burundan da çekilebilir veya buharlaştırılarak tüketilebilir.

2C-B, 1974'te Alexander Shulgin tarafından 2,5-dimetoksibenzaldehitten sentezlendi. İlk olarak psikiyatristler tarafından terapi sırasında yardımcı olarak kullanıldı. 2C-B'nin ilk ticari satışı ise afrodizyak olduğu iddia edilerek pazarlanması ile gerçekleşti ve Alman ilaç şirketi Drittewelle tarafından "Erox" adı altında üretildi. Birkaç yıl boyunca, Hollanda'da "Nexus" adı altında yasal olarak tablet formunda satılmıştır.

Journal of Analytical Toxicology dergisinin Eylül 1998 sayısı, 2C-B'nin farmakolojik özellikleri, metabolizması ve toksisitesi hakkında çok az veri bulunduğunu bildirmiştir. Kullanımı ve ölüm arasındaki ilişki bilinmemektedir. Görsel ve işitsel etkilerin yaşandığı yaygın oral doz yaklaşık 15–25 miligramdır. Şiddetli advers reaksiyonlar oldukça nadirdir, ancak 2C-B kullanımı, dozajın bilinmediği ve kimyasalın saflığı doğrulanmamış bir durumda önemli beyin hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Ölümcül dozaj bilinmemektedir. PiHKAL'da Alexander Shulgin tarafından bir psikoloğun oral yoldan yanlışlıkla 100 mg 2C-B tükettiği ve bariz zararlar almadığı kaydedilmiştir.

PiHKAL'da 2C-B kaydı 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [1] 22 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PiHKAL'da 2C-B • bilgi 18 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erowid'de 2C-B 26 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kullanıcı raporları ile bilimsel ve devlet raporlarını içerir.
2C-B Dozaj çizelgesi 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

420, 4:20 veya 4/20 (dört-yirmi olarak okunur), esrar tüketmeye (özellikle de saat öğleden sonra 4:20'de) veya her yıl 20 Nisan'da gerçekleşen (ABD'de tarih 4/20 olarak yazılır) esrar odaklı kutlamalara atıfta bulunan esrar kültürü terimidir.
Terimi ilk olarak 1971'de San Rafael Lisesi'nde esrar içme zamanını tanımlamak için bir kod olarak kullanılmış ve zamanla gençler arasında yaygınlaşarak genel halkın kullandığı bir ifadeye dönüşmüştür. 4/20'ye ithafen, her yıl 20 Nisan'da esrar ile ilişkili pek çok ulusal ve uluslararası kutlama, etkinlik ve protesto gerçekleştirilmektedir.

20 Nisan, insanların esrar tüketmek için toplandığı uluslararası bir karşı kültür kutlama günü olmaktadır. Bu tür kutlamaların birçoğu, esrarın serbestleştirilmesini/ yasallaştırılmasını savunan politik bir nitelik taşımaktadır. SeattleHempfest'in kurucusu Vivian McPeak, 4/20'nin “yarı kutlama ve yarı eylem çağrısı” olduğunu belirtmiştir. Paul Birch ise günün küresel bir hareket olduğunu ve bunun gibi olayların durdurulamayacağını öne sürmektedir.

Bu güne özel olarak birçok esrar kullanıcısı, halk içinde toplanarak saat 4:20'de (16:20) esrar tüketmeye başlarlar ve yasaklanma durumunu sivil itaatsizlik yoluyla protesto ederler.

Her ne kadar Türkiye ve KKTC'de geniş çaplı etkinlik ve kutlamalar ile esrarın eğlence amacıyla kullanımına ilişkin yasal tartışmalar bulunmasa da, ülkede çeşitli bireysel protesto ve açıklamalar yapılmıştır.

20 Nisan 2017'de esrar kullanımının serbestleştirilmesi adına, “Hastayım Cannabis Oil İsterim”, “Elini Otumdan Çek Bana Onu Tabiat Ana Verdi”,  “Alkol Sigara Öldürür Gannavuri İyileştirir” sloganları taşıyan pankartların kullanılarak Kıbrıs Cumhuriyet Meclisi'nin önünde küçük bir grup tarafından bir eylem gerçekleştirilmiş ve avukat eşliğinde protestonun amacı basına duyurulmuştur.

Kuzey Amerika'da kutlama ve protestolar aşağıdakiler dahil birçok yerde gerçekleştirilmiştir:

San Francisco'daki Haight-Ashbury bölgesine yakın Golden Gate Park'taki "Hippie Hill",
Colorado Üniversitesi Boulder kampüsü,
Ottawa, Ontario, Parliament Tepesi ve Major's Hill Park'ında,
Montreal, Quebec, Mount Royal anıtında,
Edmonton, Alberta, Alberta Yasama Binasında,
Vancouver, British Columbia, Vancouver Sanat Galerisi'nde,
Manhattan'daki Washington Square Park, 20 Nisan'da New York'ta düzenlenen bir dizi toplantı ve gösterinin en büyüğü ve en önemlisine ev sahipliği yapmıştır.
Denver Civic Center Park'taki Mile High 420 Festivali
Washington D.C'deki Ulusal Esrar Festivali 2016'dan beri devam ediyor ve canlı müzik ile eğitim oturumlarını içeriyor.[1] 20 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etkinlikler Londra'daki Hyde Park'ta ve Dunedin, Yeni Zelanda'daki Otago Üniversitesi'nde de gerçekleştirilir.
Slovenya'nın Ljubljana şehrinde Ljubljana Üniversitesi'nin öğrenci organizasyonu her sene esrar temalı protestolar düzenler. Bu eylemler sonucunda Slovenya'da esrarın yasal statüsü üzerine meclis tartışmaları başlamış ve çeşitli partilerin dikkati çekilerek yasa tasarılarının oluşturulması sağlanmıştır.

25 yıllık ABD ulusal verilerini kullanan bir çalışmada, 20 Nisan'da saat 16:20 ile gece yarısı arasında ölümlü motorlu araç kazası riskinde ortalamaya kıyasla %12 artış olduğu bulundu. 21 yaşın altındaki sürücülerde bu risk artışı %38 olmuştur.

420 sayısını taşıyan levha ve işaretler sıklıkla çalınmıştır. Colorado’da, Colorado Ulaştırma Bakanlığı, hırsızlığı durdurmak için Denver’in I-70 yolundaki "Mile Marker 420" levhasını "419.99" olarak değiştirmiştir. Idaho Ulaştırma Bakanlığı (ITD), Coeur d' Alene'nin hemen güneyinde yer alan "Mile Marker 420" işareti de benzer bir biçimde "Mile Marker 419.9" ile değiştirildi. Washington Eyaleti Ulaştırma Bakanlığı (WSDOT) da benzer önlemler aldı. Minnesota, Goodhue County'de görevliler "420 St" olan sokak adını levhalarda "42x St" olarak değiştirmiştir.

2003 yılında, esrar kültüründeki 420 sayısına kasıtlı olarak atıfta bulunmak üzere tıbbi esrar kullanımını düzenlemek için Kaliforniya Senatosu oluşturduğu yasa önerisine "Bill 420" ismini koymuştur. Guam'da esrarı yasallaştırmak için başarısız bir 2010 önergesinde aynı ismi kullanmıştır.

Esrarın yasallığı

 Wikimedia Commons'ta 420 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Afganistan, 2001 senesi hariç olmak üzere, 1992 yılından beri Myanmar ve "Altın Üçgen" ülkelerini geçerek en yüksek yasadışı afyon üreticisi konumuna yerleşmiştir. 2001 senesi bu istatistiğin dışında tutulur. İran, Pakistan ve Afganistan'dan oluşan Altın Hilal isimli afyon üretici ülkeler arasında Afganistan ana üretici konumundadır. 2001 senesinde Taliban yönetiminin devrilmesinin ardından haşhaş üretimi arttı. Taliban bu dönemden sonra afyon üretiminden haraç keserek milyon dolarlar kazandı. UNODC veritabanına göre, afyon çiçeği üretimi Taliban yönetiminde geçmişteki 4'lü (2004–2007) gelişim yıllarından daha fazladır. Aynı zamanda şimdilerde Afganistan'da afyon çiçeği tarımı için kullanılan tarım alanı Latin Amerika'daki kola tarımı topraklarından daha fazladır. 2007 senesinde, tıp için uygun saflıkta olmayan afyonlu ilaçların %92'si Afganistan'dan dünya pazarına açılmıştır. Bu da 4 milyar dolar civarında bir ihracata denk gelir. Bunun dörtte biri afyon çiçeği tarımcılarına giderken geri kalanı bölgenin resmi yetkililerine, isyancılara, diktatörlere ve uyuşturucu kaçakçılarına gitmektedir. Taliban'ın afyon çiçeği yasağından önceki yedi yıl içerisinde (1994-2000), Afgan tarımcıların brüt gelirdeki payı 200.000 aile arasında bölüştürüldü. Afyonlu ilaçlara ek olarak, ülke haşhaş üretiminde de dünyada birinci sıradadır.

Afganistan'da haşhaş üretimi: Batı'nın kabusu geri mi dönüyor? - BBC Türkçe3 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Opium production in Afghanistan on rise since 2001 - TehranTimes 6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Narco-Terrorism in Afghanistan: Counternarcotics and Counterinsurgency - International Affairs Review
Afghan drug war debacle - Dailymail 21 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Afghan War: “No Blood for Opium” - Global Research 5 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika'nın sömürgeleştirilmesi, 15. yüzyılda köle ticareti ile başlamış ve uzun yıllar sürmüştür. Bunu en iyi anlatan terim İngilizce bir deyim olan "Afrika'ya hücum"dur.

Sömürgecilik, genellikle bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, müstemlekecilik, kolonyolizm
Sömürgeciler genellikle sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına el, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve aynı zamanda sömürgeleri altındaki halkın sosyo-kültürel, dini değerlerine baskı uygularlar. Sömürgecilik ile emperyalizm kimi zaman birbirleri yerine kullanılan terimler olmakla birlikte emperyalizm, şekli olduğu kadar şekli olmayan alanlarda da kontrolün hakim gücün elinde bulunduğunu durumlarda kullanılmaktadır. Sömürgecilik terimi aynı zamanda bu sistemi meşrulaştırmak veya yaymak için kullanılan bir dizi inanca da işaret etmektedir, zira Sömürgeciler kendilerinin sömürdükleri insanlardan daha üstün olduklarına inanırlar. Sözde bilimsel teorilerle de desteklenmeye çalışılan bu tip inançlar daha çok 19.yüzyılda Avrupa'da yayılmış ve Avrupalıların tüm dünyada sömürgeci güç olarak yayılmasının da sözde meşru dayanağı olmuştur.
Avrupa sömürgeciliği kabaca iki büyük dalgaya ayrılabilir. İlki keşiflerle başlamış ikincisi de 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan sömürgecilik hareketi olan Yeni Emperyalizm dönemidir.

Geleneksel olarak kölelik kurumu Afrika'da da vardı. Kölecilik, ilk olarak 1444'te başlayan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar devam eden bir tür insan avı olarak nitelendirilmektedir.
1492 yılında İspanya'nın güneyinde kalan son Endülüs hanedanının elinde bulunan Granada'nın de düşmesiyle birlikte Kuzey Afrika'daki diğer Müslüman yurtları da tehlikeli bir döneme girdiler. Akdeniz'in güney sahilleri İspanyol yayılmacılığı karşısında çaresizlik içinde tam bir felaket dönemi yaşamaya başladılar. Önemli bütün liman şehirleri tek tek düşüyor ve yerli halktan canını kurtarabilenler iç kısımlara kaçıyorlar, gidemeyenler ise ya esir ediliyor veya öldürülüyordu.
Avrupa'nın en büyük banka ve sigorta kuruluşlarından bazıları ilk sermayelerini köle ticaretiyle elde etmişlerdir. Kuzey Amerika, zenginliğini ve gelişmişliğini büyük ölçüde köle emeğine borçludur. İngiltere'yi sanayi devrimine götüren süreçte, köle ticaretinin rolü o kadar büyüktü ki, Liverpool, Bristol ve Glasgow gibi kentler tüm zenginliğini köle ve sömürge malları ticaretine borçluydu. Köle taşıyan gemilerin önemli bir kısmı, Liverpool Limanı'na kayıtlıydı.
Afrika'yı bir köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı, hem de pazar olarak ilgilenmeye başladılar. Ama bunun için Afrika'da çalıştıracak işgücüne ihtiyaçları vardı. Köleciliğin yasaklanması doğrudan bununla ilişkiliydi. Afrikalıların kurtuluşu olarak ilan edilen bu yeni süreç, köleliğin yeni bir biçiminden başka bir şey değildi. Köle tacirleri, madenlere ya da çiftliklere işçi temin eden kuruluşlar halinde örgütlendi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde köleliğin yasaklanmasından sonra bazı azatlı kölelerin gemilerle taşınarak getirildikleri Liberya'da kurdukları devlet ile Etyopya'nın bir kısmı hariç kıtanın tamamı işgal edilerek sömürgeleştirilmiş, Afrika kıtasında en büyük payı Fransa ve İngiltere almıştır. Almanlar Namibya ve Tanzanya ile yetinmek zorunda kalırken İtalyanlar; Libya, Eritre, Somali'nin bir kısmını, kısmen Etyopya'yı işgal etmişlerdir.

Kölecilik iktisadi bir mesele olmasına rağmen milyonlarca Afrikalının köleleştirilmesinin haklı gösterilmesi gerekiyordu. Bunun için de kilise, "vahşilerin" ruhlarının kurtarıldığı izahatını öne sürmüş ve bilimadamları da onların aşağı ırk oldukları savını desteklemişlerdir.

Şubat 2002'de Belçika hükûmeti "Lumumba'nın öldürülmesine giden olaylarda inkar edilemez bir sorumluluk payına sahip olduğunu" kabul eden bir açıklama yayımladı.
Temmuz 2002'de ABD hükûmeti CIA'in, Lumumba karşıtlarına para ve politik destek yardımında bulunarak ve Mobutu'ya silah ve askeri eğitim sağlayarak Lumumba'nın öldürülmesinde rol oynadığını ortaya çıkaran belgeleri açıkladı.

Frantz Fanon'un Avrupa için "harfiyen Üçüncü Dünya'nın yaratımıdır" demesinin nedeni buydu. Avrupa'nın sahip olduğu refahın ve zenginliğin altında, sömürgelerden akan kaynak ve emek yatmaktaydı.
Namibya'da, 1904-1905 yıllarında Alman İmparatorluğu'nun uyguladığı soykırım için Hererolar, iki milyar mark istiyor.
Güney Afrikan'nın Durban kentinde, 150 ülkenin temsilcilerinden ve çeşitli sivil toplum örgütlerinden altı bin delegenin katılımıyla, protesto gösterileri eşliğinde başlayan Dünya Irkçılıkla Mücadele Konferansı'nda ABD ve AB köleciliğin ve sömürgeciliğin yarattığı zararların kabul edilmesini reddetmiş ve tartışmak istememişlerdir. Afrikalılar yüzyıllar boyu süren köle ticareti ve sömürgeciliğin yarattığı tahribatın tazmin edilmesini, köle ticaretinin insanlık suçu kabul edilmesini talep ettiler.
Fransa'nın, en değerli sömürgesi Cezayir'i kaybetmemek için yaptığı sekiz yıl süren savaşta bir milyon Cezayirli hayatını kaybetmiştir.

Kongo
Patrice Lumumba

Afyon veya Afyon sakızı, haşhaş kapsüllerinin çizilmesiyle sızan, süte benzer özsuyunun toplanmasıyla elde edilen uyuşturucu madde.
Haşhaş kapsülleri uygun olgunlukta çizilir, çiziklerden sızan sıvı pıhtılaşır ve özel bıçaklarla alınır. Havanın etkisiyle sıvının rengi koyu kahverengi olur. Bu maddeye afyon veya afyon sakızı adı verilir. Eczacılıkta morfin, kodein, tebain, papaverin vb. alkoloitlerin yapımında kullanılır. Az zehirli sayılabilir ama alışkanlık yaptığı için uyuşturucu madde olarak da kullanılır.
Bu uyuşturucu, yutularak, çiğnenerek veya sigara ile içilerek kullanılır. Kısa süreli keyif verir. Ağrıları keser, günlük sıkıntıları zihinsel durgunluk verdiğinden dolayı unutturur. Ancak bu keyif evresinden bir süre sonra hâlsizlik, mide bulantısı ve baş ağrısı başlar. Fazla miktarda alınması sonucu kişiyi koma haline sokabileceği gibi ölümüne de neden olabilir.
Afyonun keskin, hoş olmayan kokusu ve acı bir tadı vardır. Bileşiminde takriben %10 morfin, %5 kodein, %6 narkotin bulunabilmektedir. Ayrıca afyonun içeriğinde şeker, protein, kauçuk yağı gibi maddeler ile alkaloid denilen zehirli madde bulunur ki içlerinde en zehirlisi morfindir.
Afyonun BM ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarınca üretimi yasaktır. Ana ürün olan haşhaş üretimi ise devlet kontrolü altındadır.

Afganistan'da afyon üretimi

Amfetamin (alfa-metil-fenetilamin) narkolepsi ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu dahil çeşitli bozuklukların tedavisinde, kilo kontrolünde, iştah azaltıcı olarak kullanılan sentetik bir uyarıcıdır (stimülan). Özellikle DEHB tedavisinde ilaç olarak yaygın kullanımları sebebiyle rahatlıkla elde edilebilir. Bu sebeple yasa dışı olarak en sık kullanılan uyarıcı maddelerden biridir. Yan etki olarak şizofreni benzeri psikozlara neden olur. Yaklaşık 20 günlük kullanım sonunda tolerans gelişir. Zayıf olarak MAO enzimini de inhibe ettiğinden MAO inhibitörleri ve SSRI'lar ile beraber kullanılırsa serotonin sendromuna sebep olabilir. Bu durum siproheptadin ile tedavi edilebilir. DEHB tedavisinde kullanılan ticari ilaçlardan Dexedrine, Elvanse ve Adderall amfetamin içeren ilaçlar arasında sayılabilir.
Amfetamin, genellikle uzun yol araç kullananlarca uyku kaçırmak ve konsantrasyon gerektiren sporlarda (atıcılık, okçuluk, vb.) doping amacıyla da kullanılabilmektedir (amfetamin istismarı).

Aminlerin re-uptake 1 ile nörona alınmasını inhibe ederler.
Aminlerin vezikülden sinaptik aralığa salınmasını artırırlar.

Dikkat eksikliğinde ve hiperkinezide.
Lateral hipotalamustaki merkezi inhibe etmesi nedeniyle obezitede.
Dopaminerjik aktivite artışı nedeniyle parkinsonda.
REM dönemini kısalttıkları için narkolepside kullanılırlar.

Amfetamin/metamfetamin kullananlarda beyin kanamaları sık görülür; beyin kanamaları felçlere (hemorajik stroke) neden olabilir. Süreç yüksek ateşle başlar; bir süre sonra tabloya hipertansiyon ve kalpte ritim bozuklukları (aritmiler) eklenir. Hastaların bir bölümü hızla gelişen beyin sapı kanaması sonrasında felç bulguları gelişemeden ölebilirler (ansızın ölüm).

Arap kahvesi, Coffea Arabica çekirdeklerinden demlenmiş bir kahvedir. Orta Doğu'daki çoğu Arap ülkesi, kahve demlemek ve hazırlamak için farklı yöntemler geliştirmiştir. Kakule sıklıkla eklenen bir baharattır, ancak alternatif olarak sade veya şekerli olarak da servis edilebilir.
İçicinin tercihine bağlı olarak kahveyi demlemek için birkaç farklı yöntemler bulunmaktadır. Bazı yöntemler kahveyi açık tutarken diğerleri koyulaştırabilir. Arap kahvesi acıdır ve genellikle şeker eklenmez. Genellikle fincan olarak bilinen dekoratif bir desenle süslenmiş küçük bir kapta servis edilir. Kültürel olarak, Arap kahvesi aile toplantıları sırasında veya misafir kabul edilirken servis edilir.
Arap kahvesi, Orta Doğu ve Arap kültürü ve geleneğine kök salmıştır ve Orta Doğu'da demlenen en popüler kahve türüdür. Orta Doğu'da ortaya çıkmış olup Yemen'de başladı ve sonunda Mekke'ye (Hicaz), Mısır'a, Levant'a ve daha sonra 16. yüzyılın ortalarında Türkiye'ye ve oradan da Avrupa'ya giderek kahve sonunda popüler hale geldi. Arap kahvesi, UNESCO tarafından onaylanan Arap devletlerinin somut olmayan kültürel mirasıdır.

Arap çayı
Arap mutfağı
Türk kahvesi

Basan, Ghillie (2007). Middle Eastern Kitchen. Hippocrene Books. s. 37. ISBN 978-0781811903. 8 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Ağustos 2021. 
Young, Daniel (2009). Coffee Love: 50 Ways to Drink Your Java. John Wiley & Sons. s. 44. ISBN 978-0470289372. 17 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Ağustos 2021.

Atropin, Atropa belladonna (Güzelavrat Otu) adlı bitkiden elde edilen bir alkaloiddir. Antikolinerjik yapıdadır. Tıpta çok değişik kullanım alanları vardır. Örneğin, göz dibinin muayenesinde, göz bebeğinin genişletilmesi için, ayrıca anesteziden önce üst solunum yollarında salgıların azaltılması için kullanılır. Ayrıca uyuşturucu madde olarak kullanımı 1984 yılında yaygınlaşmıştır.
Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Atropin sülfat ampulleri i.m., s.c. ya da i.v. yolla uygulanabilir. Bradikardi aritmi: Yetişkinlerde: Başlangıç dozu 0.5–1 mg i.v. Az şiddetli durumlarda toplam doz 0.03 mg/kg'a kadar tekrarlanabilir. Önerilen doz aralığı 3-5 dakika ile 1-2 saat arasında değişebilir. Şiddetli durumlarda ise 0.04 mg/kg'lık total doz verilebilir. Total doz 3-5 dakika aralıklarda üçe bölünerek veya 3 mg'lık toplam doz tek bir doz halinde uygulanabilir. Çocuklarda: 0.01-0.03 mg/kg i.v. verilir. Preanestezik medikasyon: Genel anestezi indüksiyonundan önce kalbin vagal inhibisyon riskini ve tükürük ve bronş ifrazatını azaltmak amacıyla, anesteziden genellikle 30-60 dakika önce s.c. veya i.m. yolla 0.3-0.6 mg uygulanabilir. Alternatif olarak aynı doz anestezi indüksiyonundan hemen önce i.v. olarak verilebilir. Uygun pediatrik premedikasyon dozları: Subkutan yolla 3 kg'a kadar olan bebeklerde 0.1 mg, 7–9 kg çocuklarda 0.2 mg, 12–16 kg çocuklarda 0.3 mg, 20–27 kg'lık çocuklarda 0.4 mg 32–40 kg çocuklarda 0.5 mg ve 41 kg ağırlıktaki çocuklarda 0.6 mg'dır. Bu dozlar gerektiğinde 4-6 saatte bir tekrarlanır. Gastrointestinal radyografi: 1 mg i.m. yolla. Antidot olarak: Parasempatomimetik ajanlarla doz aşımı tedavisinde s.c. veya i.m. yolla 1–2 mg veya i.v. yolla 4 mg'a kadar dozlar kullanılır. Organofosfor insektisitleri gibi irreversibl antikolinesteraz zehirlenmelerin tedavisinde: Daha yüksek dozlar (en az 2–3 mg) gerekebilir. Siyanoz belirtileri kalkıncaya veya kalp ritmi 80-90/ dk oluncaya kadar bu dozlar tekrarlanır. Doz aralıkları hastanın kalp atım hızına göre ayarlanır. Bu uygulamaya kesin iyileşme oluncaya kadar devam edilmelidir. Bu süre 2 gün veya daha fazla olabilir. Intoksikasyon belirtileri çabuk ortaya çıkan mantar zehirlenmelerinde koma ve kardiyovasküler kollaps görülmeden önce parasempatomimetik işaretleri kontrol etmek için yeterli dozlarda uygulanmalıdır. Süksinilkolin veya cerrahi müdahalenin neden olduğu aritmilerin önlenmesi: Subkütan olarak; 3 kg'a kadar olan çocuklarda 0.1 mg, 7–9 kg çocuklarda 0.2 mg, 12–16 kg çocuklarda 0.3 mg, 20–27 kg çocuklarda 0.4 mg, 32 kg çocuklarda 0.5 mg, 41 kg çocuklarda 0.6 mg verilir.

Antikolinerjik ve spazmolitik etkilidir. Vagal etkinliğin artışına bağlı bradiaritmilerde; ameliyat esnasında ortaya çıkabilen bradikardi, hipotansiyon ve aritmiler gibi vagal etkilerin giderilmesinde; kardiyopulmoner canlandırmada; anestezi sırasında solunum yollarının ifrazatlarını azaltmak ya da önlemek için (preanestezik medikasyonda antisialagog olarak); pilor, ince bağırsak ve kolon spazmlarında (irrite bağırsak sendromu); üretra ve safra koliklerinde; kolinesteraz inhibitörlerinin (neostigmin, piridostigmin, pilokarpin gibi), muskarin (İnocybe ve Clitocybe türü mantar zehirlenmelerinde) veya organofosfat pestisitlerin toksisitelerinin tedavisinde antidot olarak kullanılır.

Obstrüktif gastrointestinal hastalıklarda (piloroduodenal stenosis, akalazya, kardiyospazm, paralitik ileus, özellikle geriyatrik hastalarda intestinal atoni, ülseratif kolit ve toksik megakolon, gastroesofageal reflüks ve hiatus hemisi); mesane boynu obstrüksiyonu, prostat hipertrofisi, atonik veya hipotonik mesane, diğer obstrüktif üro patilerde; dar açılı glokomda (geniş açılı glokomda miyotiklerle birlikte kullanılabilir); tirotoksikoz ve kalp yetmezliğine bağlı taşikardilerde; akut kanama nedeniyle kardiyovasküler sistem instilatesi olanlarda; atropin ve belladonna alkaloidlerine karşı hipersensitivitesi olanlarda kontrendikedir.

Atropin, yan etkilerine daha duyarlı oldukları için çocuklarda ve yaşlılarda dikkatli kullanılmalıdır. Prostat hipertrofisinde veya büyümesinde, idrar zorluğuna neden olabilir. Paralitik ileus ve pilor stenozu olan hastalarda kullanılmamalıdır. Regional arteritis ve ülseratif kolitli hastalarda ileusa veya megakolona yol açabilir. Ya da özofagusta reflu şiddetini arttırabilir. Atropin dar açılı glokomlu hastalara verilmez. Zira göz içi basıncını arttırarak akut krizi davet eder. Çevre sıcaklığı yüksek ise veya hastanın ateşi varsa hiperpireksiyi provoke edebileceğinden özellikle çocuklarda çok dikkatli kullanılmalıdır. Atropinin yüksek dozlarda farelerde fetus üzerinde zararlı etkisi görülmemiştir. İnsanlarda yapılmış kontrollü araştırma yoktur. Atropin gebelikte, umulan faydaları potansiyel riskine göre yüksekse kullanılmalıdır. Gebelikte veya doğuma yakın, atropin intravenöz olarak anneye verilirse fetusta taşikardiye neden olabilir. Antikolinerjikler laktasyonu inhibe eder. Atropin az miktarda süte geçer. Emziren annelerde kullanılmamalıdır. Çünkü bebekler antikolinerjiklerin etkisine çok hassastır. Kalp operasyonlarında, tirotoksikoz, kalp yetmezliği gibi bradikardi mevcut olduğu durumlarda kalp atımını arttırabilir. Akut miyokard infarktüsü geçirenlerde kullanım dikkat gerektirir, infarkt kötüleşebilir. Atropin özellikle yaşlı veya beyin hasarlı hastalarda mental konfüzyona yol açabilir. Miyastenia graviste ekstrem bir dikkatle kullanılmalıdır. Parkinson tedavisinde dozun arttırılması ve başka bir tedaviye geçilmesi yavaş yapılmalı ve atropin birdenbire kesilmemelidir. Beyin hasarlı veya Down sendromu (mongolizm) bulunan kişilerde atropine duyarlılık artmıştır (Albinizm'de ise azalmıştır).

Atropinin yan etkilerinin çoğu, ilacın muskarinik kolinerjik reseptörlerdeki farmakolojik etkilerinin devamı olup ilacın kesilmesi ile kaybolur. Antimuskarinik yan etkiler arasında sık rastlananlar; ağız kuruluğu, görmede bulanıklık, siklopleji, midriazis, fotofobi, anhidroz, idrar tutukluğu, idrar retansiyonu, taşikardi, çarpıntı ve kabızlıktır. Daha seyrek olarak intraoküler basınç artması, tat duygusu kaybı, baş ağrısı, baş dönmesi, uyuklama, yüzde kızarma (flushing), insomnia, bulantı, kusma, karında şişkinlik, deri alerjisi, eksitasyon ve konfüzyon görülemez.

İdrarın alkalinizasyonu (sitrat, bikarbonat, karbonik anhidraz inhibitörleri) atropin eliminasyonunu zorlaştırır ve kan seviyelerini yükseltir. Antasidler ve antidiyareikler, oral atropinin absorpsiyonunu azaltır. Antikolinerjikler atropinle birlikte verilirse antimuskarinik etkiyi şiddetlendirir ve paralitik ileus'a neden olabilir. Siklopropan anestezisi sırasında atropin intravenöz olarak verilirse ventriküler aritmilere neden olabilir. Haloperidolun antipsikotik etkisini azaltabilir. Atropin mide pH'sını yükselterek ketokonazol absorpsiyonunu yavaşlatabilir. Metoklopramidin gastrokinetik etkisini antagonize edebilir. Atropin ile opioidlerin birlikte kullanılması ağır konstipasyon, paralitik ileus ve idrar retansiyonuna neden olabilir. Antimuskarinik özellikleri olan amantadin, bazı antihistaminikler, butirofenon ve fenotiyazinler gibi trisiklik antidepresan ilaçlar atropinin tesirini arttırabilirler. Mumlu-matrix bazıyla yapılmış potasyum preparatların ülseratif etkisini arttırabilir. Atropin verilmiş olanlarda mide sekresyon ölçme ve mide boşalma zamanını ölçme testleri yapılmamalıdır. Atropin verilmiş olanlarda fenolsülfonftalein (PSP) testi yapılmamalıdır. Her iki madde aynı tübüler mekanizma ile vücuttan atılır.

Ağrı genellikle yoğun veya zarar verici uyaranların neden olduğu üzücü bir duygudur. Uluslararası Ağrı Çalışmaları Derneği ağrıyı "gerçek veya olası doku hasarıyla ilişkili veya ilişkili olana benzeyen hoş olmayan duyusal ve duygusal deneyim" olarak tanımlar."
Tıbbi tanıda ağrı altta yatan bir durumun semptom olarak kabul edilir.
Ağrı fiziki ya da ruhsal nedenlerle oluşmuş hoşnutsuzluk hissidir. Ağrıya örnek olarak ayağı bir yere çarpmak, parmak yanması veya bir kesiğe alkol dökmek verilebilir."
Ağrı bireyin acı verici bir durumdan kaçmasını sağlar bu sayede vücudunun zarar görmemesini sağlar. Gelecekte de bireyin benzer acı verici deneyimlerden uzaklaşmasını sağlar. Ağrıların çoğunda acı veren uyarıcı (Noxious timulus) kaldırıldığında ağrı geçer ve vücut iyileşir fakat bazı durumlarda acı veren uyarıcı kaldırılmasına ve vücudun iyileşmesine rağmen ağrı geçmez. Bazen ağrıya neden olacak herhangi bir hasar veya hastalık olmamasına rağmen ağrı oluşabilir.
Çoğu gelişmiş ülkede hekime başvurmanın en yaygın nedeni ağrıdır. Pek çok tıbbi durumda ağrı ana semptomdur ve kişinin yaşam kalitesini ve çalışmasını etkileyebilir.
Basit ağrı kesiciler vakaların %20 ila %70'inde faydalıdır.
Sosyal destek, hipnotik telkin, bilişsel davranışçı terapi, heyecan veya dikkat dağınıklığı gibi psikolojik faktörler ağrının yoğunluğunu veya hoşnutsuzluğunu etkileyebilir.
Ötanazi ile ilgili bazı tartışmalarda ağrı, ölümcül hastalığı olan kişilerin hayatlarını sona erdirmesine izin veren bir argüman olarak kullanılmıştır.

Uluslararası Ağrı Çalışmaları Derneği bir hastanın ağrısını tanımlamak için belirli özelliklerin kullanılmasını önerir:

etkilenen vücut bölgesi (örn. karın, alt uzuvlar),
bozukluğu ağrıya neden olabilecek sistem (ör. sinir sistemi, mide-bağırsak),
oluşma süresi ve şekli,
yoğunluk,
sebebi

Ağrı genellikle geçicidir yalnızca zararlı uyaran ortadan kaldırılana veya altta yatan hasar veya patoloji iyileşene kadar sürer ancak romatoid artrit, periferik nöropati, kanser ağrısı gibi bazı ağrılı durumlar ve kesin nedeni bilinmeyen idiyopatik ağrı yıllarca sürebilir.
Uzun süren ağrıya “kronik" veya "kalıcı" çabuk düzelen ağrıya ise "Akut" denir. Geleneksel olarak akut ve kronik ağrı arasındaki ayrım başlangıç ile bitişi arasında keyfi bir zaman aralığına dayanır; En sık kullanılan iki belirteç ağrının başlangıcından itibaren 3 ay ve 6 ay ancak bazı teorisyenler ve araştırmacılar akuttan kronik ağrıya geçişi 12 ay olarak belirlemişlerdir. Diğerleri 30 günden daha az süren ağrıya "akut" altı aydan uzun süren ağrıya "kronik" ve 1- 6 ay arası süren ağrıya "subakut" derler.
"Kronik ağrının" keyfi olarak sabit bir süre içermeyen popüler alternatif tanımı "beklenen iyileşme süresinin ötesine uzanan ağrıdır". Kronik ağrı "kanser ağrısı" ya da "iyi huylu" olarak tanımlanabilir.

Allodini normalde ağrısız uyarana yanıt olarak duyulan ağrıdır. Biyolojik işlevi yoktur ve uyaranlara göre dinamik mekanik, noktalı ve statik olarak sınıflandırılır.

Hayalet ağrı vücudun kesilmiş bir bölümünde hissedilen veya beynin artık sinyal almadığı ağrıdır. Bir tür nöropatik ağrıdır.
Üst uzuv amputelerinde (organı alınmış kimseler) hayalet ağrı yaygınlığı yaklaşık %82 ve alt uzuv amputelerinde %54'tür. Bir çalışma ampütasyondan sekiz gün sonra hastaların %72'sinde ve altı ay sonra hastaların %67'sinde hayalet uzuv ağrısı olduğunu bildirdi.
Bazı ampüteler yoğunluk veya kalite açısından değişen sürekli ağrı yaşarlar; diğerleri ise günde birkaç ağrı nöbeti veya daha az sıklıkla tekrarlayabilen ağrı hissederler. Genellikle bu ağrı sızlama, ezilme, yanma veya kramp olarak tanımlanır. Ağrı uzun bir süre devam ederse sağlam vücudun bazı kısımları duyarlı hale gelebilir böylece onlara dokunmak hayalet uzuvda ağrıya neden olur. Hayalet uzuv ağrısı işeme veya dışkılamaya eşlik edebilir.
Sinirlere veya güdüğün (İngilizce:stump) hassas bölgelerine yapılan Lokal anestezik enjeksiyonlar ilacın birkaç saat içinde bitmesine rağmen ağrıyı günlerce, haftalarca veya bazen kalıcı olarak giderebilir; ve omurlar arasındaki yumuşak dokuya küçük hipertonik tuzlu su enjeksiyonları hayalet uzuv içine on dakika kadar yayılan ve ardından saatler, haftalar veya daha uzun süre kısmi veya toplama yayılan yerel hayalet ağrıdan kurtarır. Güdüğün şiddetli titreşimi veya elektriksel stimülasyonu veya omuriliğe cerrahi olarak yerleştirilen elektrotlardan gelen akım bazı hastalarda rahatlama sağlar.
Ayna kutusu terapisi hayalet uzuvda hareket ve dokunma yanılsaması üretir ve bu ağrının azalmasına neden olabilir.
Parapleji ciddi omurilik hasarından sonra duyu kaybı ve istemli motor kontrolüne, omurilik hasarı düzeyinde korse ağrısı, dolan mesaneyle veya bağırsakla içgüdüsel ağrı veya belden aşağısı felçli hastaların %5 - %10 arasında tam duyu kaybı olan bölgelerde hayali vücut ağrısı eşlik edebilir. Bu hayali vücut ağrısı başlangıçta yanma veya karıncalanma olarak tanımlanır ancak şiddetli ezilme veya kıstırma ağrısına veya bacaklardan aşağı akan ateş hissine veya ette bükülen bir bıçağa dönüşebilir. Ağrı başlangıcı sakatlayan yaralanmadan hemen sonra başlayabilir veya yıllar sonrasına kadar gerçekleşmeyebilir. Cerrahi tedavi nadiren kalıcı bir rahatlama sağlar.

Nosiseptif ağrı zararlı yoğunluğa yaklaşan veya aşan uyaranlara (nosiseptör) yanıt veren duyusal sinir lifleri(duyu sistemi)nin uyarılmasından kaynaklanır ve zararlı uyarı türüne göre sınıflandırılabilir. En yaygın kategoriler "termal" (ör. sıcak veya soğuk), "mekanik" (ör. Ezme, yırtma, kesme, vb.) ve "kimyasal" (ör. İyot) bir kesikte veya iltihaplanma) ‘dır. Bazı nosiseptörler bu yöntemlerin birden fazlasına yanıt verir ve sonuçta polimodal olarak adlandırılır.
Nosiseptif ağrı da kaynağına göre sınıflandırılabilir, "viseral", "derin somatik" ve "yüzeysel somatik" ağrı olarak ikiye ayrılabilir. 
Viseral yapılar (örneğin kalp, karaciğer ve bağırsaklar) gerilmeye, iskemi ve iltihapa oldukça duyarlıdır ancak normalde diğer yapılarda ağrıyı uyandıran yakma ve kesme gibi diğer uyaranlara nispeten duyarsızdır. Viseral ağrı dağınık, uzak, yerini tespit etmesi zor ve sıklıkla ağrıya atıfta bulunulur ve genellikle yüzeysel bir yapıdır. Bulantı ve kusma eşlik edebilir ve mide bulantısı, derin, sıkma ve donuk olarak tanımlanabilir.
"Derin somatik" ağrı bağlarda, tendonlarda, kemiklerde, kan damarlarında, fasyada (bağ dokusu veya zar) ve kaslarda nosiseptörlerin uyarılmasıyla başlar ve donuk, ağrılı, zayıf ve yerel ağrıdır. Burkulma ve kırık kemikler örnek olarak verilebilir. 
"Yüzeysel somatik" ağrı ciltte veya diğer yüzeysel dokularda nosiseptörlerin aktivasyonu ile başlar ve keskin, iyi tanımlanmış ve net bir şekilde yerleşmiştir. Küçük yaralar ve küçük (birinci derece) yanıklar yüzeysel somatik ağrıya neden olan yaralanma örnekleridir.

Nöropatik ağrı bedensel duygularla ilgili sinir sisteminin herhangi bir bölümünü (somato-duyusal sistem) etkileyen hasar veya hastalıktan kaynaklanır. Nöropatik ağrı çevresel, merkezi veya karışık (çevresel ve merkezi) nöropatik ağrı olarak ikiye ayrılabilir. Periferik nöropatik ağrı genellikle "yanma", "karıncalanma", "elektriksel", "bıçaklanma" veya "karıncalanma" olarak tanımlanır.

Nosiplastik ağrı değişmiş bir nosisepsiyon (ancak gerçek veya tehdit altında doku hasarı kanıtı olmadan veya somatosensoriyel sistem 'de hastalık veya hasar olmadan) hissedilen ağrıdır. Bu örneğin fibromiyalji hastaları için geçerlidir.

Psikojenik ağrı aynı zamanda "psikalji" veya "somatoform ağrı" da denir ki zihinsel, duygusal veya davranışsal faktörlerin neden olduğu, arttığı veya uzattığı ağrıdır. Baş ağrısı, sırt ağrısı ve mide ağrısı bazen psikojenik olarak teşhis edilir. 
Hastalar sıklıkla damgalanır (küçük düşürülür) çünkü hem tıp uzmanları hem de halk psikolojik bir kaynaktan gelen acının "gerçek" olmadığını düşünme eğilimindedir. Ancak uzmanlar başka herhangi bir kaynaktan gelen acıdan daha az gerçek veya incitici olmadığını düşünürler.
Uzun süreli ağrı çeken kişiler Minnesota çok yönlü kişilik envanterinin histeri, depresyon ve Hipokondriya ölçeklerinde yüksek puanlarla ("nevrotik üçlü") denilen psikolojik rahatsızlıklarla gösterilir. Bazı araştırmacılar akut ağrının kronikleşmesine neden olan şeyin bu nevrotiklik olduğunu iddia etmişlerdir ancak klinik kanıtlar diğer yönü kronik ağrıya neden olan nevrotiklik göstermektedir. Uzun süreli ağrı terapötik müdahale ile giderildiğinde genellikle nevrotik üçlüdeki puanlar ve endişe normal seviyelere iner. Kronik ağrı hastalarında genellikle az olan Benlik saygısı ağrı düzeldikten sonra da düzelir.

Ağrı çeşitli yöntemlerle tedavi edilebilir. En uygun yöntem duruma göre değişir. Kronik ağrının tedavisi zor olabilir ve genellikle pratisyen doktorlar, klinik eczacılar, klinik psikologlar, fizyoterapistler, mesleki terapistler, doktor asistanları ve pratisyen hemşirelerden oluşan bir ağrı tedavi ekibinin koordineli çabalarını gerektirebilir.
Ağrının yetersiz tedavisi, cerrahi servislerde, yoğun bakım ünitelerinde, kaza ve acil servislerde, genel pratisyenlikte, kanser ağrısı da dahil olmak üzere her türlü kronik ağrı tedavisinde ve yaşam sonu bakımında yaygındır. Bu ihmal, yeni doğanlardan tıbbi açıdan zayıf yaşlılara kadar her yaşta geçerlidir.
ABD'de, Afrikalı ve Hispanik Amerikalıların bir doktorun gözetimindeyken gereksiz yere acı çekme olasılıkları diğerlerine göre daha çoktur; ve kadınların ağrılarının erkeklere göre daha az tedavi edilme olasılığı daha fazladır.
Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneği, ağrının hafifletilmesinin bir insan hakkı olarak tanınması gerektiğini, kronik ağrının başlı başına bir hastalık olarak görülmesi gerektiğini ve ağrı tıbbının tam bir tıbbi uzmanlık statüsüne sahip olması gerektiğini savunur. Halen yalnızca Çin ve Avustralya'da bir uzmanlık alanıdır.
Başka yerlerde ağrı tıbbı, anesteziyoloji, fizyoterapi, nöroloji, palyatif tıp ve psikiyatri gibi disiplinlerin alt uzmanlık alanıdır. 2011 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü dünyada on milyonlarca insanın şiddetli ağrılar için ucuz ilaçlara erişiminin hala engellendiği konusunda uyarıda 

Barbitürat, sakinleştirici ve uyku getirme amacıyla kullanılan ağır bir etki yaratabilen, anestezik amaçlı da kullanılabilen bir ilaçtır.
İlk barbitürat, 1860'lı yıllarda Almanya'da elma asidi ve insan idrarı gibi maddelerden oluşturulup Adolf von Baeyer tarafından üretilmiştir.

Barbitüratlar; hipnotik ve/veya sedatif etki sürelerine göre dört gruba ayrılırlar:
1. Uzun (6 saat veya daha fazla) etki süreli barbitüratlar,
2. Orta (3-6 saat) etki süreli barbitüratlar,
3. Kısa (3 saatten daha az) etki süreli barbitüratlar
4. Çok kısa etki süreli barbitüratlar

Sedatif ve hipnotik olarak genellikle ağız yolundan kullanılırlar.
Barbitüratlar vücutta yaygın bir şekilde dağılırlar
. 
Fötal dolaşıma ve süte kolayca geçerler.
SSS'ine giriş hızları, etkilerinin başlaması için geçen süreyi belirler.
pKa değerleri plazmanın ve diğer ekstrasellüler sıvıların pH değerine yakın bulunduğundan bu sıvıların pH'sindeki ufak değişmeler ilaçların iyonizasyon derecesinde belirgin değişiklik yapabilir.

Barmen (ayrıca barkeep, barman, barmaid ya da miksolog olarak da bilinir), barlarda ve farklı yerlerde içkileri hazırlayan ve servis eden görevlidir. Müşterilerin istediği içkileri doğrudan doğruya bar tezgâhı üzerinde ikram eder. Bazı barmenler, kokteyl denen aperitif, alkol, likör, meyve suyu, süt vs. karışımı içkileri hazırlamakta ustadırlar. Kokteyl bardağa dökülmeden önce shaker (şeykır) yani karıştırıcı denen özel bir kapta sallanıp karıştırılır.
Barmenler ayrıca müşterilere alkollü içecek servisi yapmadan önce yasal içki içme yaşı gerekliliklerini karşıladıklarını teyit etmekten sorumludur. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Birleşik Krallık, İrlanda Cumhuriyeti ve İsveç gibi bazı ülkelerde barmenlerin sarhoş müşterilere daha fazla alkol vermeyi reddetmeleri yasal olarak zorunludur.
Miksoloji, karışık içecekler hazırlama sanatı veya becerisi olarak tanımlanır. Temelde, bu uygulamanın amacı kokteyller hazırlamaktır. Ancak, miksolojiyi başarılı bir şekilde uygulamak için gereken bilim ve beceriler, ilk bakışta görünenlerden daha karmaşıktır. İçecekleri karıştırmanın anahtarı, gereken lezzet profilini oluşturmak için gereken her bir bileşenin ideal miktarını bilmektir. Miksoloji, bir kokteylde bulunan çeşitli lezzetleri hem yükseltmeyi hem de dengelemeyi amaçlar. Miksoloji, esasen kokteyller biçiminde yenilebilir kimyadır.

Bar, alkollü, alkolsüz sıcak, soğuk çeşitli içeceklerin hazırlandığı ve servis edildiği mekan anlamına gelen İngilizce kökenli bir kelimedir. İngilizcede erkek barmenlere barman, kadınlara ise barmaid adı verilir. Bartender ise her cinsiyete uygulanabilen bir kelimedir.

Garson
Barmenlik terminolojisi
Uluslararası Barmenler Derneği

Barmenin Cep Kitabı6 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Barmenin Cep Kitabı.

Bağımlılık, önemli zararlar ve diğer olumsuz sonuçlara rağmen, uyuşturucu kullanımı veya doğal ödül sağlayan bir davranışa girme konusunda sürekli ve yoğun bir istekle karakterize edilen bir nöropsikolojik bozukluktur. Tekrarlayan uyuşturucu kullanımı, sıklıkla beyin işlevini isteği sürdürecek şekilde değiştirir ve beynin özdenetimi zayıflatır (ancak tamamen ortadan kaldırmaz). Bu fenomen – uyuşturucuların beyin işlevini yeniden şekillendirmesi – bağımlılığın karmaşık bir dizi psikososyal ve nörobiyolojik (ve dolayısıyla istemsiz) faktörlerle geliştiğine dair bir anlayışa yol açmıştır.
Bağımlılığın klasik belirtileri arasında kompülsif (İng. compulsive) bir şekilde ödüllendirici uyaranlara katılım, maddelere veya davranışlara aşırı ilgi ve olumsuz sonuçlara rağmen kullanımın devam etmesi yer alır. Bağımlılıkla ilişkili alışkanlıklar ve kalıplar genellikle anlık haz (kısa vadeli ödül) ile birlikte gecikmiş zararlı etkiler (uzun vadeli maliyetler) ile karakterizedir.

Maddelere yönelik bağımlılık örnekleri arasında alkolizm, kannabis bağımlılığı, amfetamin bağımlılığı, kokain bağımlılığı, nikotin bağımlılığı, opioid bağımlılığı, metamfetamin bağımlılığı yemek veya yeme bağımlılığı bulunur. Davranışsal bağımlılıklar arasında kumar bağımlılığı, alışveriş bağımlılığı, ısrarlı takip, internet bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, obsesif-kompulsif bozukluk, oyun bağımlılığı ve cinsel bağımlılık sayılabilir. DSM-5 ve ICD-10 yalnızca kumar bağımlılığını davranışsal bir bağımlılık olarak tanırken, ICD-11 aynı zamanda oyun bağımlılığını da tanımaktadır. 

"Bağımlılık" ve "bağımlılık davranışı" bir tür zihinsel bozukluk, nöropsikolojik semptom ya da yalnızca uyumsuz (İng. maladaptation)/zararlı alışkanlık ve yaşam tarzı anlamında çok anlamlı terimlerdir. Tıpta "bağımlılık" teriminin yaygın bir kullanımı, duyusal ödüllere yönelik (örn. alkol, betel cevizi, uyuşturucular, cinsellik, kumar, video oyunları) davranışsal zorlantılar veya dürtülerle aşırı/yoğun bir şekilde ilgilenme yönündeki yaygın eğilimleri tanımlayan nöropsikolojik semptomlar içindir. Bağımlılık bozuklukları ya da bağımlılık hastalıkları, işlevsel engelliliklere yol açan (yani, bireylerin sosyal/ailevi ve mesleki faaliyetlerini sınırlayan) bağımlılıkların (nöropsikolojik semptomlar olarak) yüksek yoğunluklarını içeren zihinsel bozukluklardır; bu tür bozukluklar iki kategoriye ayrılır: madde kullanımına bağlı bağımlılıklar ve davranışsal bağımlılıklar.
DSM-5, bağımlılığı, madde kullanım bozukluğunun en ciddi aşaması olarak sınıflandırır; bu sınıflandırma, kontrol kaybının önemli ölçüde yaşanması ve bırakma isteğine rağmen zorlayıcı davranışların varlığı nedeniyle yapılır. Bu tanım, birçok bilimsel makale ve rapor tarafından kullanılmaktadır.
"İhtiyaçsılık" (İng. dependence), hem nöropsikolojik semptomları hem de zihinsel bozuklukları ifade eden çok anlamlı bir terimdir. DSM-5'te ihtiyaçsılıklar, bağımlılıklardan farklıdır ve bağımlılık olmaksızın da gerçekleşebilir; bunun yanı sıra, madde kullanım ihtiyaçsılıkları, yoksunluk sorunlarını içeren madde kullanımına bağlı bağımlılıkların (yani zihinsel bozukluklar) ciddi aşamalarıdır. ICD-11'de, "madde kullanımı ihtiyaçsılığı", "madde kullanımı bağımlılığı" (yani nöropsikolojik semptomlar) ile eşanlamlıdır ve yoksunluk sorunlarını içerebilir ancak içermesi zorunlu değildir.

Uyuşturucu bağımlılığı, madde-ilişkili bozukluklar sınıfına ait, zararlı etkilerine rağmen uyuşturucu arayışı ve uyuşturucunun kötüye kullanımı ile karakterize edilen kronik ve tekrarlayan bir beyin bozukluğudur. Bu tür bağımlılık, beynin ödül sistemini etkileyerek beyin devrelerini değiştirir, ve stres yönetimi ile özdenetim üzerinde işlevsel sonuçlara yol açar. İlgili organların işlevlerindeki hasar yaşam boyu sürebilir ve tedavi edilmezse ölüme neden olabilir. Uyuşturucu bağımlılığına neden olan maddeler arasında alkol, nikotin, esrar, opioidler, kokain, amfetaminler ve hatta yüksek yağ ve şeker içeriğine sahip gıdalar bulunur. Bağımlılıklar, sosyal ortamlarda deneysel olarak başlayabilir ve reçeteli ilaçların kullanımı veya diğer çeşitli etkenlerden ortaya çıkabilir.
Uyuşturucu bağımlılığının olaybilimsel (İng. phenomenology), koşullanma (edimsel (İng. operant) ve klasik), bilişsel modeller ve işaret reaktivitesi  (cue reactivity) modelinde işlev gösterdiği ortaya konmuştur. Ancak, tek bir model madde bağımlılığını tamamen açıklayamamaktadır.
Bağımlılık için risk faktörleri şunlardır:

Saldırgan davranış (özellikle çocuklukta)
Maddenin erişilebilirliği
Toplumun ekonomik durumu
Deneyimleme isteği
Epigenetik
Dürtüsellik (dikkatle ilgili, motor veya planlama dışı)
Ebeveyn denetiminin eksikliği
Arkadaşların reddetme becerilerinin eksikliği
Zihinsel bozukluklar
Maddenin kullanım şekli
Genç yaşta madde kullanımı

Yiyecek veya yeme bağımlılığı için tanı kriterleri, DSM veya DSM-5 gibi kaynaklarda sınıflandırılmamış veya tanımlanmamıştır ve madde kullanım bozukluklarına benzer öznel deneyimlere dayanır. Yiyecek bağımlılığı, yeme bozuklukları olan bireylerde bulunabilir, ancak her yeme bozukluğu olan kişi yiyecek bağımlılığına sahip değildir ve yiyecek bağımlılığı olan herkesin yeme bozukluğu teşhisi yoktur. Yağ, tuz veya şeker oranı yüksek yiyeceklerin, örneğin çikolatanın uzun süreli sık ve aşırı tüketimi, beynin ödül sistemini tetiklediği için uyuşturuculara benzer bir bağımlılık yaratabilir; bu nedenle, birey aynı yiyecekleri giderek artan bir derecede isteme eğiliminde olabilir. Yüksek lezzetli yiyeceklerin tüketimi sırasında gönderilen sinyaller, tokluk sinyallerini engelleyebilir ve kalıcı istekler oluşabilir. Yiyecek bağımlılığı belirtileri gösterenler, yedikleri miktar artsa bile yiyecekten daha az tatmin olmalarına yol açan bir tolerans geliştirebilir.
Çikolatanın tatlı aroması ve farmakolojik bileşenleri, tüketici tarafından güçlü bir istek yaratır veya 'bağımlılık yapıcı' olarak algılanabilir. Çikolataya olan düşkünlüğü güçlü olan bir kişi kendini çikolatakolik olarak tanımlayabilir.
Yiyecek bağımlılığı geliştirme risk faktörleri arasında aşırı aşırı yeme ve dürtüsellik yer alır.
Yale Food Addiction Scale (YFAS) versiyon 2.0, bir bireyin yiyecek bağımlılığı belirtileri ve semptomları gösterip göstermediğini değerlendirmek için mevcut standart ölçümdür. 2009 yılında Yale Üniversitesi'nde, yağ, şeker ve tuz oranı yüksek yiyeceklerin bağımlılık benzeri etkiler gösterdiği ve sorunlu yeme alışkanlıklarına katkıda bulunduğu hipoteziyle geliştirilmiştir. YFAS, DSM-5'e göre madde ile ilişkili ve bağımlılık bozuklukları (SRAD) tanı kriterlerine dayalı olarak 25 maddelik bir öz-bildirim anketi aracılığıyla 11 SRAD bozukluğunu ele alacak şekilde tasarlanmıştır. En az iki SRAD belirtisi ve günlük aktivitelerde belirgin bir bozulma varlığı, olası bir yiyecek bağımlılığı tanısını öngörür.
Barratt Impulsiveness Scale, özellikle BIS-11 ölçeği ve UPPS-P Impulsive Behavior ölçeğindeki Negative Urgency ve Lack of Perseverance alt ölçeklerinin yiyecek bağımlılığı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.

Davranışsal bağımlılık terimi, olumsuz sonuçlara rağmen içsel olarak ödüllendirici (yani, arzu edilen veya çekici) bir davranışa yönelik zorlayıcı bir eğilimi ifade eder. Klinik öncesi kanıtlar, doğal bir ödüle tekrarlayan ve aşırı maruz kalma sonucunda ΔFosB ifadesinde belirgin artışların, uyuşturucu bağımlılığında olduğu gibi aynı davranışsal etkileri ve nöroplastisiteyi indüklediğini göstermiştir.
Peele tarafından popüler hale getirilen bir görüşe göre, bağımlılık psikotrop ilaçlar olmaksızın da var olabilir. Bu tür bağımlılıklara davranışsal bağımlılıklar denir. Bu bağımlılıklar pasif veya aktif olabilir, ancak çoğunlukla pekiştirici özellikler içerirler ki bu özellikler çoğu bağımlılıkta bulunmaktadır. Cinsel davranış, yeme, kumar oynama, video oyunları oynama ve alışveriş, insanlarda zorlayıcı davranışlarla ilişkilidir ve mezolimbik yolak ile ödül sisteminin diğer bölümlerini aktive ettiği gösterilmiştir. Bu kanıtlara dayanarak, cinsel bağımlılık, kumar bağımlılığı, video oyunu bağımlılığı ve alışveriş bağımlılığı buna göre sınıflandırılmaktadır.

Cinsel bağımlılık, olumsuz fizyolojik, psikolojik, sosyal ve mesleki sonuçlara rağmen devam eden aşırı, zorlayıcı veya başka şekilde sorunlu cinsel davranışlarla ilgilenmeyi içerir. Cinsel bağımlılık, hiperseksüalite veya kompulsif cinsel davranış bozukluğu olarak da adlandırılabilir. DSM-5, cinsel bağımlılığı klinik bir tanı olarak tanımamaktadır. Hiperseksüalite bozukluğu ve internet bağımlılığı bozukluğu DSM-5'e önerilen bağımlılıklar arasındaydı, ancak bu bozuklukların ayrı zihinsel sağlık durumları olarak varlığını destekleyen yeterli kanıt bulunmadığı için sonradan reddedildi. İnsanlarda yapılan klinik araştırmalar ve ΔFosB içeren klinik öncesi çalışmalar, kompulsif cinsel aktiviteyi – özellikle herhangi bir cinsel ilişki biçimini – bağımlılık (yani cinsel bağımlılık) olarak tanımlamıştır. Ödül çapraz hassaslaştırması, amfetamin ile cinsel aktivite arasında gözlemlenmiştir; bu, birine maruz kalmanın her ikisine de olan arzuyu artırdığı anlamına gelir ve dopamin disregülasyon sendromu olarak ortaya çıkar. Bu çapraz hassaslaştırma etkisi için ΔFosB ekspresyonu gereklidir ve ΔFosB ekspresyonunun seviyesi arttıkça bu etki yoğunlaşır.

Kumar, kompulsif davranışla ilişkilendirilen doğal bir ödül sağlar. İşlevsel nörogörüntüleme kanıtları, kumarın ödül sistemini ve özellikle mezolimbik yolakı aktive ettiğini göstermektedir. Dopaminin öğrenme, motivasyon ve ödül sistemi ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kumarda dopaminin tam rolü tartışmalıdır. D2, D3 ve D4 dopamin reseptörünün yanı sıra substantia nigradaki D3 reseptörlerinin kumar davranışının şiddeti ile ilişkilendirildiği, fare ve insan modellerinde önerilen roller bulunmuştur. Bu durum, dorsal striatumda daha fazla dopamin salınımı ile ilişkilendirilmiştir.
Problemli kumar oynama bağımlılıkları, komorbid zihinsel sağlık bozuklukları, madde bağımlılığı, alkol kullanımı bozukluğu ve kişilik bozuklukları gibi durumlarla ilişkilidir.
Kumar bağımlılığı için ri

Benzodiazepin (bazen halk dilinde "benzo"; sık sık "BZD" olarak kısaltılır), temel kimyasal yapısı bir benzen halkası ve bir diazepin halkasının füzyonu olan psikoaktif ilaçlardır. Depresan (beyin aktivitesini azaltan maddeler) etkiye sahip olan benzodiazepinler, insomnia, nöbet ve anksiyete bozukluklarının tedavisinde kullanılır. İlk benzodiazepin olan klordiazepoksidin (Librium®), Leo Sternbach tarafından 1955 yılında tesadüfen keşfedilmiş, 1960 yılında da Hoffmann–La Roche ilaç firması tarafından satışa sunulmuştur. 1977'de benzodiazepinler dünya çapında en çok reçete edilen ilaç oldu.
Benzodiazepinler, GABA-A reseptörüne etki ederek nörotransmitter olan gama-aminobütirik asidin (GABA) etkisini arttırırlar. Bunun sonucunda yatıştırıcı, hipnotik, anksiyolitik (anti-anksiyete), antikonvülsan ve kas gevşetici etkilere neden olurlar. Benzodiazepinler kısa, orta veya uzun etkili olarak kategorize edilir. Kısa ve orta etkili benzodiazepinler, insomnia tedavisi için tercih edilir. Uzun etkili benzodiazepinler anksiyete bozukluğu tedavisinde etkilidir. Kısa etkili benzodiazepinlerin yüksek dozlarda verilmesi anterograd amneziye neden olabilir.
Her ne kadar benzodiazepinler kısa süreli kullanımda etkili olsalar da uzun süreli kullanımı hala tartışma konusudur. Bu ilaçların uzun süreli kullanımı fiziksel ve psikolojik bağımlılığa ve benzodiazepin yoksunluğu sendromuna yol açabilir.
Hamilelikte benzodiazepin kullanımının güvenliğine ilişkin tartışmalar vardır. Yenidoğanda yoksunluk belirtilerine neden olduğu bilinmektedir. Benzodiazepinler hasta tarafından bilerek toksik dozlarda kötüye kullanılabilir. Ancak, benzodizapinlerin barbitüratlare göre çok daha az toksik etkisi vardır ve benzodiazepin aşırı doz alımı ölümle nadiren sonuçlanır.
Aşırı tüketim veya opioid ağrı kesiciler ile alındığında ölüme sebep olabilir.

Benzodiazepinler tolere edilebilirlikleri ve anksiyolitik etkinin hızlı başlaması nedeniyle özellikle panik bozukluğunun tedavisinde kullanılırlar. Yaygın anksiyete bozukluğunun kısa vadeli yönetiminde güçlü bir etkinliğe sahiptir, ancak genel olarak uzun vadeli iyileşme sürecinde etkili olmadıkları bilinmektedir. Benzodiazepinler panik bozukluğu ile ilişkili anksiyete tedavisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Fakat yaygın anskiyete bozukluğunda olduğu gibi uzun vadeli iyileşme sürecinde etkili değillerdir. Uzun süreli tedavi için antidepresanlar, özellikle selektif seretonin geri alım inhibitörleri, terchi edilen ilaç sınıfıdır. Benzodiazepinler genellikle ağızdan verilir; bununla birlikte, çok nadiren lorazepam veya diazepam, panik atakların tedavisi için damardan verilebilir.

Benzodiazepinler uykusuzluğun kısa süreli kontrolünde kullanılabilir. Bağımlılık riski nedeniyle 2 ila 4 haftadan fazla kullanılması önerilmez. Benzodiazepinlerin aralıklı olarak ve en düşük etkili dozda alınması tercih edilir. Uykuya dalmadan önce yatakta geçirilen süreyi kısaltarak, uyku süresini uzatarak ve genel olarak uyanıklığı azaltarak uyku ile ilgili sorunları iyileştirir.

Özellikle tıbbi bir acil durum olan ve ölüm riski taşıyan status epileptikusun sonlandırılması için kullanılır. Hastande ortamında intravenöz şekilde verilen lorazepam veya diazepam tercih edilen tedavi yöntemidir. Hastaneye ulaşılamayan bir durumda intravenöz uygulama yapılamayacağından dolayı bukkal yoldan enjekte edilen midazolam nöbeti durdurmak için kullanılabilir.

Klordiazepoksit, alkol yoksunluğu sendromunun tedavisinde en yaygın olarak kullanılan benzodiazepindir. Alkolü bırakmaya kararlı kişilerin yoksunluk semptomlarını azaltarak alkolü bırakma sürecini kolaylaştırırlar.

Mekanik ventilasyon altında olan hastaların makineye karşı savaşma durumunu engellemek için benzodiazepinler kullanılabilir. Mekanik ventilasyon altında benzodiazepin kullanımı hastanın travma sonrası stress bozukluğu yaşama riskini arttırdığı tespit edilmiştir.

Benzodiazepinler, kas gevşetici etkileri nedeniyle bazı sağlık sıkıntıları olan kişilerde solunum yetmezliğine neden olabilir. Bu nedenle miyastenia gravis, uyku apnesi, bronşit ve KOAH hastalarında zorunlu kalınmadığı sürece benzodiazepin kullanımından sakınılmalıdır. Sık görülen paradoksal reaksiyonlar nedeniyle kişilik bozukluğu olan veya zihinsel engelli kişilerde benzodiazepin kullanımında dikkatli olunmalıdır. Majör depresif bozuklukta intihar eğiliminde artışa neden olabilirler.
Bunların yanı sıra sık görülen yan etkiler başlıca bunlardır:

Benzodiazepinler, ataları olan barbitüratlara göre doz aşımında çok daha güvenli olsalar da hala sorunlara neden olabilirler. Tek başına alındığında doz aşımında nadiren ciddi komplikasyonlara neden olurlar. Bununla birlikte, bu ilaçların etanol, opioidler, trisiklik antidepresanlar veya barbitüratlar ile birleştirilmesi komplikasyonları belirgin şekilde artırır. Çeşitli benzodiazepinler toksisitelerinde farklılık gösterir. Flumazenil benzodizapin zehirlenmesi için panzehir görevi görür.

Benzodiazepinler, nöronların uyarılabilirliğini azaltmak için ana inhibitör nörotransmitter olan gama-aminobütirik asidin (GABA) etkinliğini artırarak çalışır. Bu durum nöronlar arasındaki iletişimi azaltır ve beynin birçok işlevi üzerinde sakinleştirici bir etkiye sahiptir. GABA, GABA-A reseptörüne bağlanarak nöronların uyarılabilirliğini kontrol eder. GABA-A reseptörü, nöronlar arasındaki sinapslarda bulunan bir protein kompleksidir. Tüm GABA-A reseptörleri, nöronal hücre zarları boyunca klorür iyonları ileten bir iyon kanalı ve nörotransmiter gama-aminobütirik asit (GABA) için iki bağlanma bölgesi içerirken, GABA-A reseptör komplekslerinin bir alt kümesi ayrıca benzodiazepinler için tek bir bağlanma bölgesi içerir. Benzodiazepinlerin bu reseptör kompleksine bağlanması GABA'nın bağlanmasını etkilemez. Ligand bağlanmasını artıran diğer pozitif allosterik modülatörlerin aksine benzodiazepin bağlanması, GABA'nın reseptörüne bağlı olması durumunda nöronal hücre zarı boyunca klorür iyonlarının toplam iletimini artırarak pozitif bir allosterik modülatör görevi görür. Bu artan klorür iyonu akışı, nöronun membran potansiyelini hiperpolarize eder. Sonuç olarak, dinlenme potansiyeli ile eşik potansiyeli arasındaki fark artar ve nöronun ateşleme olasılığı azalır.

Beyaz hindiba (Cichorium intybus var. foliosum), papatyagiller (Asteraceae) familyasından  hindiba bitkisinin bir türevidir. Tomurcuk halinde kullanılan beyaz yaprakları kökünün karanlıkta ve ısıyla zorlanmasıyla elde edilir. İlk olarak Belçika'da yetiştirilmesi sebebi ile Belçika hindibası adı da verilir. Bitki köküne özel şartlar uygulanarak elde edilen beyaz hindiba hem sebze hem de salata olarak tüketilir.
Beyaz hindiba az kalori içeren besleyici, zengin ve hafif bir besindir. Tadı buruktur ancak son yıllarda burukluğun azaltıldığı çeşitleri de üretilmeye başlanmıştır.

Beyaz hindiba tahminen 1830 yıllarında Brüksel civarında Hollanda ile yapılan Belçika bağımsızlık savaşı sırasında Jan Lammers adlı çiftçi tarafından tesadüf eseri bulunmuştur. Savaş sırasında çıkardığı hindiba köklerini mahzeninde kumun altına gömen çiftçi, birkaç hafta sonra bu buruk tatlı köklerden tatlı ve yumuşak tatlı yaprakların çıktığını gördü. Bu yaprakları çiğ kış sebzesi olarak satmaya başladı. Kısa zamanda üretim Brüksel ve Leuven şehri civarına yayıldı. I. Dünya Savaşı sırasında Kuzey Fransa'ya göç eden çiftçiler buralarda da beyaz hindiba tarımını başlattılar. Halihazırda Fransa dünyanın en büyük beyaz hindiba üreticisidir ve buradan pek çok ülkeye ihraç edilmektedir. Türkiye'de de 2004 yılından beri beyaz hindiba üretimi yapılmaktadır. Türkiye'de topraksız tarım hidrokültür ile üretilmiş ilk üründür.

A vitamini 			2167,0 IU
β-Karoten			1300,00 µg
B5 vitamini			0,90 mg
K vitamini			231 mcg
C vitamini			6,5 mg
Protein			1,3g
Enerji			17 kcal
Karbonhidrat			3,4 g
Yağ				0,2 g
Potasyum			314 mg
Demir				0,8 mg
Fosfor			28 mg
Bakır				0,10 mg
Manganez			0,42 mg
Su				93,8 g

Beyaz hindiba yüksek miktarda potasyum içerir. Yüksek lif ve su içerir. Hem çiğ hem pişmiş olarak tüketilebilir.

Bostanzade Mehmed Efendi 1589- 1592 ve 1593- 1598 tarihleri arasında iki kez Osmanlı Devleti şeyhlülislamlığı yapmış devlet adamıdır. Çeşitli illerde Müderris, Kadı, Kazaskerlik yapmıştır. Baki ile Şeyhülislam olabilmek için rekabet etmiştir. 1589- 1592 ve 1593- 1598 yıllarında iki kez şeyhlülislam olmuştur. Kamuoyunda nazım(şiir) ile verdiği fetvalarla bilinir. Özellikle kahve hakkındaki fetvası tanınır.
16. yüzyılda Osmanlı toplumunda tanınan kahve toplum hayatında itibarlı bir yer almıştır. Bostanzade Mehmet Efendi bilinen bir sureti, bugün Londra- British Museum'da bulunan bu manzum fetvasında kahve içmenin haram olmadığını, üstelik kahvenin bazı faydaları olduğunu söyler.

Evvelâ balgamı izale ider
Eridip mahveder komaz asla
Gasyan ile kayye manidir
Nef'i var ağza dahi, der hükema.

Şeyhülislam Bostanzade Mehmed Efendi ve Nazmen Verilmiş Fetvaları 1 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buzlu kahve bir tür soğuk kahve çeşididir. Buzlu latte ve buzlu mocha örnek olarak gösterilebilir.
Çeşitli pişirme metotları bulunmaktadır. Soğuk pişirme -kahveyi soğuk pişirerek farklı bir tat elde edilir, sonradan soğutmaya gerek kalmaz- ile sıcak pişirip sonra soğutma -buz veya soğuk sütün üzerine dökerek- bu metotlardandır. Sıcak pişirme halinde kahve veya espresso normal yöntemlerle pişirilir. Tatlandırıcılar ve lezzet verici maddeler sıcak suda daha kolay çözüneceği için genellikle soğumadan önce karışıma eklenir. Alternatif olarak şurup (suda çözünmüş şeker), özellikle sakız şurubu kullanılabilir. Çeşitli ülkelerde hazır buzlu kahveler marketlerde satılmaktadır. Pişirme yöntemine bakmaksızın buzlu kahve buzun seyreltmesi nedeniyle genellikle normal kahveye göre daha yüksek güçte pişirilir.

Café liégeois
Kahve türleri listesi
Mazagran (kahve)

Cebrâil (Arapça: جبرائيل, Jibrāʾīl) veya Gabriel, İbrahimî dinlerde Tanrı'nın mesaj ve emirlerini vahiy yoluyla peygamberlere ulaştıran ve ilk olarak Tanah'da tanımlanmış bir başmelektir.

MÖ 2000'lerde Kenan panteonunda “El” ya da “İl” her şeye kadir, ezeli ve ebedi, yer ile gökteki her şeyin tek hakimi, her şeyi yaratan, yaratıcı, antlaşma yapan ahit tanrısı vs. gibi niteliklere sahip bir baştanrı idi. El tanrısı Aramiceye Eloh veya Elaha ve İbraniceye Eloah olarak geçmiş, Yeni Ahit'te “Eli” ve “Elohi” tanrı anlamında kullanılmıştır. İl veya El sonu el veya il ile biten isimlerde görülmeye devam etmektedir. Gabri-el (Kur'a'nda Cibril), Mika-el (Mikail) ile İsrail, Azrail ve İsrafil, Yişmael (İsmail), Emanuel vb. İslam öncesi Arapça yazıtlarda Hristiyanların MS 6. yüzyılda El ve Eloha kelimelerini kullandıkları bilinmektedir. İsmin diğer bileşeni olan Gebr ise güç ve kuvvet anlamına gelmektedir.

Gabriel, Kitab-ı Mukaddes'te Tanrıʼnın gücü eşliğinde Tanrıʼnın işlerini insanlara bildirip elçilik görevi yapan insanımsı (veya insan görünümlü) bir melektir: Eski Ahit'te Cennetin gözetmeni, birinci semanın hakimi, Tanrı ile insan arasındaki en önemli aracı, tabiat güçlerini yöneten, adalet ilkesi vs. olandır.

İslam'a göre peygamberlere vahiy getirmek, Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmekle vazifeli melektir. Cebrâil'in ismi Kur'ân'da Rûh-ul-Emîn ve Ruhu'l-Kudüs diye zikredilir. Cebrâil'e ayrıca Nâmûs-ı Ekber de denilmiştir. Cebrâil, Muhammed'e Mekke yakınındaki Nur Dağı'nda ibâdet ve tefekkürle meşgul iken gelerek ilk vahyi getirmiştir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir." (Alâk 96/1-5)
Cebrâil değişik şekillere girebildiğine, Muhammed'e aslî şekliyle, biri Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'nda ve diğeri Miraç esnâsında Sidret-ül-müntehâda olmak üzere iki defâ göründüğüne inanılır. Cebrâil'in Muhammed'e çoğunlukla Dıhye-i Kelbî sûretinde geldiği anlatılır.
"De ki: Cebrail’e kim düşman olabilir? Kendinden öncekileri onaylayan, doğru yolu gösteren ve inananlar için müjdeci olan bu Kur’an’ı senin kalbine o, Allah’ın izni ile indirmiştir.” (Bakara 2/97).
“Onu güvenilir Ruh (Cebrail) indirmiştir. O Kur’ân, elbette âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Şuara 26/193-194)
“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle ona tercih ettiğini vahyeder. O yücedir ve hakimdir.” (Şûrâ 42/51)

İsminin etimolojisinden de anlaşıldığı gibi birçok İbrahimi dinde Cebrail'in çok kuvvetli bir melek olduğuna inanılır. Cebrail'in görevi vahiy getirmektir, yani Tanrı'dan peygamberlere haber ve bilgi taşır.

Cibril hadisi
Kutsal Ruh
Melek
Vahiy

Genel
A. Saim Kılavuz, "Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam'a Giriş", Ensar Neşriyat.
Kur'an-ı Kerim 15 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özel

Chemex, 1941 yılında Alman kimyager Peter Schlumbohm tarafından icat edilen, ısıya dayanıklı borosilikat camdan üretilmiş kum saati formundaki manuel, üstten dökmeli (pour-over) bir kahve demleme sürahisidir. Tasarımında laboratuvar hunileri ve erlenmayerlerden esinlenilen araç, ahşap bir yaka ve deri bağcıkla tamamlanan ikonik tasarımıyla hem bir mutfak eşyası hem de modern bir sanat eseri olarak kabul edilir.

Chemex, mucidi Peter Schlumbohm'un kimya laboratuvarı ekipmanlarını evsel kullanım amacıyla yeniden tasarlama fikrinden doğmuştur. Schlumbohm filtrenin yerleştiği huni kısmına havanın tahliye edilmesini sağlayan ve kahvenin düzgün akmasına yardımcı olan özel bir hava kanalı (hava oluğu) eklemiştir. 
Cihaz, estetik ve fonksiyonelliği bir araya getiren kusursuz yapısı nedeniyle 1943 yılında Illinois Teknoloji Enstitüsü tarafından "Modern Zamanların En İyi Tasarlanmış 100 Ürününden Biri" seçilmiştir. Günümüzde New York'taki Modern Sanat Müzesi (MoMA), Smithsonian Enstitüsü ve Corning Cam Müzesi gibi prestijli kurumların daimi sergilerinde yer almaktadır.

Chemex'in fincana yansıttığı berrak tat profilinin arkasındaki temel unsur, özel olarak üretilen kalın Chemex filtre kağıtlarıdır. Bu filtreler, standart filtre kağıtlarına (örneğin V60 veya damlama makinesi filtrelerine) kıyasla %20 ila %30 oranında daha kalın ve yoğun bir laboratuvar tipi dokuya sahiptir.
Bu yoğun filtre yapısı, kahvenin öğütülmesinden kaynaklanan en ince partikülleri (tozları) ve kahve çekirdeğinin içinde bulunan kafestol gibi acı yağları (lipidleri) tamamen tutar. Suyun kahve yatağından geçiş süresi filtre kalınlığı nedeniyle uzar; bu durum daha kontrollü bir çözünme (ekstraksiyon) sağlar. Sonuç olarak Chemex ile demlenen kahveler, tortusuz, son derece berrak, asiditesi belirgin, gövdesi hafif ama aromatik karmaşıklığı yüksek bir karaktere sahip olur.

Chemex demlemesinde genellikle orta-iri (deniz tuzu kalınlığında) öğütülmüş kahve çekirdekleri tercih edilir. Filtrenin kalınlığı nedeniyle su akışı yavaş olduğundan, çok ince öğütülmüş kahve kullanılması filtrenin tıkanmasına ve aşırı çözünmeye (over-extraction) bağlı acı tatların ortaya çıkmasına neden olur. Demleme esnasında suyun sıcaklığının 92°C - 96°C arasında olması önerilir. Piyasada 3, 6, 8 ve 10 fincanlık farklı boyutlarda borosilikat cam versiyonlarının yanı sıra, ahşap yaka yerine cam kulpa sahip "Glass Handle" modelleri de bulunmaktadır.

Coffea arabica (yaygın bilinen adıyla Arabica kahvesi), Coffea cinsine bağlı, dünyada ticari amaçla üretilen ve tüketilen ilk kahve türüdür. Küresel kahve ticaretinin yaklaşık %60'ını oluşturan bu tür, aromatik karmaşıklığı, yüksek asiditesi ve yumuşak içimiyle bilinir. 

Coffea arabica', yerli olarak Etiyopya'nın güneybatı dağlık bölgelerine (özellikle Kaffa bölgesine) özgü bir türdür. Kahve bitkisinin meyvelerinin enerji verici özellikleri ilk olarak bu bölgede keşfedilmiştir. 15. yüzyılda Yemen'e getirilerek burada sistematik olarak tarımı yapılmaya başlanmış ve İslam dünyası üzerinden küresel ticarete yayılmıştır. "Arabica" (Arap kahvesi) ismi de bitkinin Yemen ve Arap Yarımadası üzerinden dünyaya yayılmasından kaynaklanmaktadır.

Arabica bitkisi, Robusta'ya kıyasla çevresel koşullara karşı çok daha hassastır. Genellikle deniz seviyesinden 600 ila 2000 metre arasındaki yüksek rakımlarda, 15°C - 24°C arasındaki stabil sıcaklıklarda yetişir. Don olaylarına karşı son derece hassastır. Derin bir kök yapısına sahip olan bitki, süzek ve besin maddelerince zengin volkanik toprakları tercih eder. Meyvelerinin çiçeklenmeden hasada kadar olgunlaşma süresi yaklaşık 7 ila 9 ay sürer.

Coffea cinsindeki diğer türlerin aksine, Coffea arabica tetraploit (4n=44 kromozomlu) bir yapıya sahiptir ve kendi kendini dölleyebilir (otogam). Bu genetik özellik, varyetelerinin (Typica, Bourbon vb.) özelliklerini korumasını kolaylaştırırken, genetik çeşitliliğin düşük olması nedeniyle hastalıklara karşı daha savunmasız kalmasına yol açar.

Arabica çekirdekleri, daha yüksek lipid (yağ) (%15-%17) ve doğal şeker (%6-%9) oranına sahiptir. Buna karşın kafein oranı (%1,2 - %1,5) Robusta'ya kıyasla neredeyse yarı yarıya daha düşüktür. Düşük kafein ve yüksek şeker/yağ dengesi; fincanda meyvemsi, çiçeksi, narenciye ve çikolata notalarına sahip, yüksek asiditeli ve karmaşık bir tat profili oluşturur. Yaprak pası hastalığına (Hemileia vastatrix) ve kahve meyve kurduna karşı direnci düşük olduğundan, yetiştirilmesi yüksek işçilik ve maliyet gerektirir.

Coffea arabica türüne bağlı alttürler (2024): 

 Wikimedia Commons'ta Coffea arabica ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Coffea arabica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Coffea canephora, Coffea cinsine bağlı bir bitki türüdür.

Coffea canephora, yerli olarak esasen Batı ve Orta Afrika'nın Sahra altı ormanlarına (özellikle Gine, Liberya, Uganda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti) özgü bir kahve türüdür. 19. yüzyılın sonlarında ticari olarak tanımlanmış ve Arabica türüne kıyasla hastalıklara karşı gösterdiği yüksek direnç nedeniyle dünya genelinde hızla yaygınlaşmıştır. Özellikle 20. yüzyılın başlarında Güneydoğu Asya'ya (özellikle Vietnam) getirilmesiyle küresel kahve ticaretindeki payı büyük ölçüde artmıştır.

Canephora bitkisi, Coffea arabica'ya kıyasla daha düşük rakımlarda (deniz seviyesinden yaklaşık 800 metreye kadar) ve daha yüksek sıcaklıklarda (22°C - 26°C) rahatlıkla yetişebilir. Sığ kök yapısına sahip olmasına rağmen, ağaç yapısı oldukça güçlüdür ve daha yüksek nem oranlarına dayanıklıdır. Meyvelerinin olgunlaşma süresi yaklaşık 10-11 ay sürer ve Arabica'ya göre ağaç başına çok daha yüksek verim (rekolte) sağlar.

Türe adını veren "Robusta" ifadesi, bitkinin hastalıklara ve zararlılara karşı gösterdiği "sağlam" (robust) dirençten gelir. Bu direncin temel sebebi, çekirdeklerindeki yüksek kafein ve klorojenik asit oranıdır. Arabica'da kafein oranı %1.2 - %1.5 arasındayken, Coffea canephora'da bu oran %2.2 - %2.7   seviyelerindedir. Yüksek kafein, bitki için doğal bir böcek ilacı (pestisit) işlevi görür. Yaprak pası hastalığına (Hemileia vastatrix) karşı da son derece dayanıklıdır.

Düşük şeker ve yüksek kafein/klorojenik asit içeriği nedeniyle, Coffea canephora çekirdekleri fincanda daha gövdeli, odunsu, topraksı ve acımtırak bir tat profili sunar. Asiditesi oldukça düşüktür ancak kreması (espresso köpüğü) Arabica'ya göre çok daha yoğun ve kalıcıdır. Bu nedenle dünya genelinde özellikle hazır kahve (granül kahve) üretiminde, ticari espresso harmanlarında (blends) gövde ve krema artırmak amacıyla sıklıkla tercih edilir. Günümüzde dünya kahve üretiminin yaklaşık %40'ını oluşturmaktadır ve en büyük üreticisi Vietnam'dır.

 Wikimedia Commons'ta Coffea canephora ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Coffea canephora ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Soğuk demlenmiş kahve (yaygın bilinen İngilizce adıyla Cold brew), öğütülmüş kahve çekirdeklerinin oda sıcaklığındaki veya daha soğuk sudaki uzun süreli (genellikle 12 ila 24 saat) maserasyon (bekletme) yöntemiyle demlenmesiyle elde edilen kahve içeceğidir. Sıcak suyla demlenip ardından buzla soğutulan "buzlu kahve" (iced coffee) türlerinden demleme yöntemi ve kimyasal yapısı itibarıyla tamamen ayrılır.

Kahve çekirdeğinin içindeki bileşenlerin (yağlar, asitler, kafein ve aromatik bileşikler) çözünme hızı doğrudan suyun sıcaklığına bağlıdır. Sıcak su, kahvedeki asitleri ve aromatik yağları saniyeler içinde çözebilirken; soğuk suyla yapılan demlemelerde bu süreç çok daha yavaş işler. Bu nedenle cold brew yönteminde kinetik enerjinin (sıcaklık) eksikliği, zaman (12-24 saat) ile tolere edilir.
Soğuk su, kahve çekirdeğinde bulunan ve yüksek sıcaklıklarda çözünen bazı acı yağları ve agresif asitleri (özellikle klorojenik asit türevlerini) tam olarak çözemez. Bu durum, soğuk demlenmiş kahvenin geleneksel sıcak kahvelere kıyasla yaklaşık %50 ila %60 oranında daha düşük asiditeye ve daha tatlı, pürüzsüz (smooth) bir gövdeye sahip olmasını sağlar.

Soğuk kahve demlemede temel olarak iki profesyonel yöntem kullanılır:

Daldırma / Masere Etme (Immersion): Öğütülmüş kahvenin oda sıcaklığındaki suyun içinde tamamen bırakılması ve sürenin sonunda filtrelenmesi yöntemidir. Ticari üretimde ve ev tipi Toddy düzeneklerinde en yaygın kullanılan sistemdir.
Soğuk Damlatma (Cold Drip / Kyoto Style): Suyun veya buzun, özel bir kule (drip tower) düzeneği vasıtasıyla öğütülmüş kahve yatağı üzerine saniyede 1-2 damla düşecek şekilde ayarlanmasıyla yapılan demlemedir. Genellikle 6 ila 12 saat sürer ve daldırma yöntemine göre daha berrak ve aromatik bir fincan profili sunar.

Soğuk suyun kafeini çözme yeteneği sıcak suya göre daha az olsa da, cold brew demlenirken kullanılan kahve/su oranının yüksek olması (genellikle 1:6 veya 1:8 konsantre oranı) ve kahvenin suyla saatlerce temas halinde kalması nedeniyle, nihai ürünün kafein miktarı normal bir filtre kahveye göre hacim bazında daha yüksek olabilir. Bu nedenle cold brew genellikle bir "konsantre" olarak üretilir ve servis edilirken su, süt veya buz ile seyreltilir. Azot gazı (nitrogen) ile basınçlandırılarak fıçıdan servis edilen versiyonuna ise "Nitro Cold Brew" denir.

 Wikimedia Commons'ta Soğuk demlenmiş kahve ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Deep web (Türkçe: derin ağ, görünmez ağ veya gizli ağ), World Wide Web'in standart web arama motorları tarafından indekslenmeyen bölümleridir. Deep web, internet kullanan herkesin erişebildiği Yüzey Web'ten farklıdır. Bilgisayar bilimci Michael K. Bergman, 2001 yılında bu kavramı, arama-indeksleme terimi olarak literatüre kazandırmıştır.
Derin web sitelerine doğrudan bir URL veya IP adresi ile erişmek mümkün olsa da bu sitelerdeki asıl içerikleri görüntülemek için bir şifre veya diğer güvenlik bilgilerinin girilmesi gerekmektedir. Bu tür siteler içeriği görüntülemek için kayıt olmayı gerektiren e-posta servisleri, çevrimiçi bankacılık, bulut depolama, erişimi kısıtlanmış sosyal medya sayfaları ve profilleri, bazı web forumları gibi sitelere erişim için kullanılır. Ayrıca talep üzerine video, bazı çevrimiçi dergi ve gazeteler gibi ödeme duvarlı hizmetlere erişim amacıyla kullanılmaktadır.
2001 yılında Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre 7,5 petabayt büyüklüğünde verinin Deep web'de bulunduğu tahmin edilmiştir. Deep web'in bu büyüklükte bir veri barındırması nedeniyle WikiLeaks belgelerinin de buradan sızdırıldığı iddia edilmektedir.
Deep web'in şifrelenmiş katmanlarına kapalı uçlu DNS yönlendirmeleri ile girilebilir. Bu da özel olarak tasarlanmış tarayıcı veya işletim sistemleri ile mümkündür. Bu tarayıcı uygulamalarının arasında ilk kez ABD Donanması tarafından üretilip sonrasında iptal edilerek internette paylaşılan Tor Browser gelmektedir. Tor Browser haricinde Freenet, I2P gibi tarayıcı veya işletim sistemleriyle de girilmektedir.
Deep web'in bir parçası olan, kasten gizlenmiş ve standart web tarayıcılarıyla erişilemeyen şifrelenmiş katman "karanlık ağ" (İngilizce: "dark web") olarak atfedilir. Yaygın olarak Dark web terimi Deep web yerine kullanılsa da Dark web, Deep web'in sadece küçük bir bölümünü oluşturur.
Bu gizli ağlara erişim sağlayan Tor gibi anonim yazılımların kullanımı küresel anlamda aykırı sayılmasa da Çin, İran ve Rusya gibi bazı ülkelerde Tor ağındaki kullanıcı trafiğinin izlenememesi nedeniyle genel erişim engelleri uygulanmaktadır.

"Deep web" ile "Dark web" terimleri, 2009 yılında Deep web arama terminolojisinin Freenet ve Darknet'te gerçekleşen yasadışı faaliyetlerle birlikte değerlendirilmesiyle ilk defa bir arada kullanılmıştır.  Bu suç faaliyetleri arasında kişisel parolaların, sahte kimlik belgelerin, uyuşturucuların, ateşli silahların, şiddet içerikli pornografinin ve çocuk pornografinin ticaretinin yanında cinayet ve işkence yer almaktadır.
Medyanın karaborsa web sitesi Silk Road ile ilgili haberlerinde bu terimlerin kullanılmasından itibaren, medya kuruluşları 'Deep web' kavramını Dark web veya Darknet ile aynı anlamda kullanmaya başlamıştır. Bu kullanım her ne kadar bazılarınca yanlış bulunsa da hâlen bu kavramlar birbiriyle karıştırılmaktadır. Deep web, standart bir arama motoru ile erişilemeyen herhangi bir siteye atıfta bulunurken; Dark web ise Deep web'in bilerek gizlenmiş, standart tarayıcılar ve yöntemlerle erişilemeyen bir kısmıdır.

 Wikimedia Commons'ta deep web ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dekstrometorfan (DXM veya DM), soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarında öksürük kesici olarak kullanılan, pek çok ülkede reçetesiz satılan bir ilaçtır. Şurup, tablet, sprey ve pastil halinde satılmaktadır. Sakinleştirici, dissosiyatif ve uyarıcı özellikleri olan morfinan ilaç sınıfındadır. Saf haliyle, dekstrometorfan beyaz bir toz halinde bulunur.
1949'da patenti alınmış ve 1953'te tıbbi kullanım için onaylanmıştır.

Dekstrometorfanın birincil kullanımı öksürük kesici minör boğaz ve bronş tahriş (özellikle grip ve soğuk algınlığı sırasında). Bununla birlikte, kontrollü çalışmalar dekstrometorfanın semptomatik etkinliğini plaseboya benzer bulmuşlardır.

2010 yılında FDA, psödobulbar etki (kontrol edilemeyen gülme/ağlama) tedavisi için dekstrometorfan/kinidin ilaç kombinasyonunu onayladı. Dekstrometorfan, kombinasyondaki gerçek tedavi edici ajandır; kinidin sadece dekstrometorfanın enzimatik bozunmasını engellemeye ve böylece dolaşım konsantrasyonlarını CYP2D6'nın inhibisyonu yoluyla arttırmaya hizmet eder.
2013 yılında, Tebriz Tıp Bilimleri Üniversitesi'nde, dekstrometorfanın opioid bağımlılığı ile ilişkili genel rahatsızlık ve yoksunluk semptomlarının süresinin azaltılmasına yardımcı olabileceğini belirten bir klinik çalışma yapılmıştır. Klonidin ile birleştirildiğinde dekstrometorfan, yoksunluk belirtilerinin zirveye ulaşması için gereken toplam süreyi 24 saat boyunca düşürürken, aynı zamanda semptomların ciddiyetini yalnızca Klonidin'e kıyasla azaltmıştır.

DXM ayrıca keyif verici madde olarak da kullanılır. Onaylanan dozajlar aşıldığında, dekstrometorfan, dissosiyatif bir anestezik etki gösterir. Seçici olmayan serotonin geri alım inhibitörü  ve bir sigma-1 reseptörü agonisti olarak birden fazla etki mekanizmasına sahiptir. DXM ve ana metaboliti olan dekstrorfan yüksek dozlarda alındığında bir NMDA reseptör antagonisti olarak görev yaptığından ötürü ketamin ve fensiklidin gibi diğer dissosiyatif anesteziklerin yol açtığı kimlik ayrışması (dissosiyasyon) durumuna benzer etkilere yol açar, ancak etkiler tamamen aynı değildir.

Dekstrometorfan histamin salınımını tetikleyebildiğinden (alerjik reaksiyon), özellikle alerjik reaksiyonlara duyarlı olan atopik çocuklara, sadece kesinlikle gerekli olduğunda ve sadece bir sağlık uzmanının sıkı gözetimi altında verilmelidir.

ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi: Uyuşturucu Bilgi Portalı - Dextromethorphan13 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nuedexta (dekstrometorfan hidrobromür ve kinidin sülfat): Reçete Bilgileri

N, N-Dimetiltriptamin (DMT veya N,N-DMT), triptaminin hem bir türevi hem de analogu olup insanlar da dahil olmak üzere çeşitli hayvan ve bitkide bulunabilen bir triptamin ikamesidir. DMT, psikedelik bir ilaç olarak kullanılabildiği gibi birçok kültürde entojen olarak ayin amacıyla da hazırlanır.
DMT; hızlı, yoğun ve nispeten kısa süreliğine etki gösterir. Bu özelliklerinden dolayı LSD ve halüsinojen mantarlar gibi diğer maddelere göre daha kısa sürede psikedelik etki yaratmasına ithafen 1960 yıllarının Amerika Birleşik Devletleri'nde “iş adamı kafası” olarak da isimlendirilmekteydi. DMT, hem solunabildiği hem de enjekte edilebildiği için etkileri, dozuna ve alım tarzına bağlıdır. Solunması veya enjekte edilmesi durumunda 5 ila 15 dakika boyunca etki gösterir. Amazon kabilelerinin Ayahuska karışımı gibi bir monoamin oksidaz inhibitörü (MAOİ) ile ağızdan alındığı zaman ise etkisini 3 saat veya daha fazla sürdürebilir. DMT, öfori ve geometrik şekillerin canlı psödohalüsinasyonlarını içeren mistik görüntülere neden olabilir.
DMT, diğer bazı psikedelik triptaminlerin fonksiyonel ve yapısal analogudur: O-asetilpsilosin (4-AcO-DMT), psilosibin (4-PO-DMT), psilosin (4-HO-DMT), NB-DMT, O-metilbufotenin (5-MeO-DMT) ve bufotenin (5-HO-DMT). DMT'nin yapısındaki bazı parçaların serotonin ve melatonin içerisinde de bulunması nedeniyle bu maddeler de DMT'nin yapısal analogudur.

DMT, yakından ilişkili olduğu 5-metoksi-N,N-dimetiltriptamin (5-MeO-DMT) ve bufotenin (5-OH-DMT) gibi maddelerle birlikte birçok bitki tarafından üretilmektedir. DMT içeren bitkiler, şamanik yerli Amazon ibadetlerinde sıkça kullanılmaktadır. Genellikle Ayahuska karışımının temel bileşenlerinden biridir ancak bu içecek, bazen DMT üretmeyen bitkiler ile demlenebilir. Mimosa tenuiflora, Diplopterys cabrerana ve Psychotria viridis gibi çeşitli bitkilerde öncü psikoaktif alkaloid olarak bulunur. 5-MeO-DMT'nin ana alkaloid olarak bulunduğu ve Virola kabuğu reçinesinden yapılan enfiyede ise ikincil bir alkaloid olarak bulunur. Aynı zamanda bufoteninin ana alkaloid olarak bulunduğu Anadenanthera peregrina ile Anadenanthera colubrina kabuk, koza ve çekirdeklerinden üretilen enfiyelerde de geri planda kalmış bir amiloiddir. Halüsinojen mantarlarda ana psikoaktif bileşen olarak bulunan psilosin ve psilosibin de yapısal olarak DMT'ye benzerdir.
DMT'nin psikotropik etkileri ilk olarak 1950'lerde gönüllüler ile çalışmış Macar kimyager ve psikolog Stephen Szára tarafından bulunmuştur. Daha sonrasında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık Enstitüsünde çalışacak olan Szára, İsviçreli Novartis şirketinin LSD siparişini “bu denli güçlü bir psikotropik maddenin komünist bir ülkeye verilmesinin tehlikeli olacağı” düşüncesiyle iptal etmesinin ardından DMT üzerinde çalışmaya başlamıştır.
DMT, monoamin oksidaz A'nın geri dönüşümlü inhibitörü (RIMA), örneğin harmalin, gibi bir monoamin oksidaz inhibitörü ile kombine edilmediği sürece genellikle oral yoldan etkili değildir. MAOİ kullanılmadığında vücut, monoamin oksidazın metabolik kapasitesinin aşılmadığı durumda ağızdan alınmış DMT'yi hızla metabolize ederek halüsinojen etki yaratmasına izin vermez. Monoamin oksidaz tarafından metabolize olmadan beyine ulaşabilmesi nedeniyle buhar, soluk ve enfeksiyon içerisinde alınan DMT ise kısa süreliğine (genelde 30 dakikadan kısa) güçlü halüsinasyonlara yol açabilir. DMT'nin solunması veya enjekte edilmesinden önce alınan MAOİ ise etkiyi uzatır ve güçlendirir.

DMT'nin klinik kullanımına ilişkin var olan araştırmalar, çoğunlukla ekzojen olarak uyuşturucu şeklinde kullanımı ile ilgilidir. DMT'nin halihazırda insanlarda doğal olarak var olduğu bilinmesine rağmen genel olarak memelilerde endojen etkileri hala tam olarak anlaşılmış değildir.
DMT, sigma-1 reseptörlerinin (Sig-1Rs) endojen bir ligantıdır ve sistemik hipoksiye karşı etki gösterir. Memelilerin ön beynindeki apoptotik ve ferroptotik hücreleri azaltarak iskemik bir ortamda astrositlerin hayatta kalmasını destekler. Bu verilere göre DMT, akut serebral iskemi durumunda farmakolojik tedavi içerisinde bir adjuvan olarak göz önüne alınabilir.
Parkinson hastalığı için potansiyel bir tedavi yöntemi olarak 1/2 fazındaki bir klinik araştırmada çalışılmaktadır.
SPL026 (DMT fumarat), majör depresif bozukluk için destekleyici psikoterapinin yanında kullanılabilecek potansiyel bir ilaç olarak faz 2 araştırmasında çalışılmaktadır. Ek olarak SSGİ’ler ile SPL026'nın bir arada kullanımında ortaya çıkacak etkiler de araştırılmaktadır.

Son zamanlardaki araştırmalara göre N,N-dimetiltriptaminin kuvvetli bir psikoplastojen olduğu ortaya çıkmıştır. Bu madde, hızlı ve sürdürülebilir bir nöroplastisite sağlayarak geniş kapsamlı bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir.
Psikiyatrik bir çalışma sırasında insanların serebrospinal sıvısında bir miktar dimetiltriptamin ve O-metilbufotenin saptanmıştır.

DMT'nin öznel deneyimlerinde şiddetli zaman genişlemeleri içeren, görsel, işitsel, elle tutulabilir ve propriyoseptif bozulma ve halüsinasyonların yanı sıra sözel ya da görsel olarak açıklanamayacak şekilde tanımlar bildirilmiştir. Hiperbolik geometri algıları ve Escher benzeri mümkün olmayan nesnelerin görülmesi, bu deneyimlere örnek verilebilir.
Birçok bilimsel deney, ilaçlar tarafından bozulmuş bilinç halinde yaşanan öznel deneyimleri son derece kontrollü ve güvenli ortamlarda ölçmeye çalışmıştır.
1990'larda Rick Strassman ile meslektaşları, New Mexico Üniversitesinde DMT ile ilgili 5 yıllık bir çalışma yürütmüştür. Bu çalışma, öznel psikedelik deneyimlerin niteliği hakkında bazı bilgiler sağlamıştır. Çalışma sırasında gönüllüler, intravenöz yolla DMT almışlar ve doza bağlı olarak farklı psikedelik olaylar yaşamışlardır. Düşük doz alanlar (0,01-0,05 mg/kg), bazı artistik ve duygusal yanıtlar oluştursa da halüsinasyonlar bildirilmemiştir (0,05 mg/kg doz alanlarda orta dereceli mod yükselmesi ve rahatlama görülmüştür). Buna karşın daha yüksek dozlarda ise (0,2-0,4 mg/kilo) “yoğun renkli ve hızlı hareket eden somut veya soyut görüntüler” olarak tanımlanan halüsinojenik deneyimler yaşanmıştır. Diğer duyulara oranla en çok etkilenen duyu, görme olmuştur. Katılımcılar tarafından görsel halüsinasyonlar, daha az sıklıkla işitsel halüsinasyonlar, bedensel bir dissosiyasyona evrilen spesifik fiziksel hisler, öfori, sakinlik, korku ve anksiyete bildirilmiştir. Bulunan bu doza bağımlı etkiler, insanların internette anonim olarak paylaştığı ve belirli dozların üzerinde yaşadıklarını söyledikleri “aydınlanma” benzeri “kafa bulma deneyimleri” ile uyumludur.
Strassman, aynı zamanda ilacın alındığı şartların da önemli olduğunu vurgulamıştır. DMT'nin kendi başına yararlı bir etkisi olmadığını ve asıl önemli olanın ilacı alan kişilerin bulunduğu yer ve zaman olduğunu öne sürmüştür.
DMT'nin kişiyi “diğer akıllı yaşam formlarıyla iletişime geçtiğine” (bknz. “makine cinleri”) inandıracak bir durum veya his yarattığı görülmektedir. Yüksek doz DMT alan kişilerde ortaya çıkan hal, bazen “çok zeki” ancak “duygusuz” olarak tanımlanan “farklı bir akıl” hissiyatı uyandırabilmektedir.
Adolf Dittrich ve Daniel Lamparter tarafından yürütülen 1995 çalışmasına göre DMT tarafından bozulan bilinç, durumsal koşullardan çok alışılagelmiş faktörlerden kuvvetle etkilenmektedir. Bu çalışma sırasında araştırmacılar, bozulmuş bilinci gözlemlemek amacıyla APZ çizelgesinin üç boyutundan yararlanmıştır. İlk boyut olan uçsuz bucaksız sınırsızlık, çoğunlukla pozitif duygular ile ilişkili olup benlik sınırlarının yok oluşunu ifade eder. İkinci boyut ise endişeli benlik yıkımıdır ve düşüncelerin karmaşıklaşması ile otonomi ve iradenin azalışını simgeler. Son olarak görsel yeniden yapılandırma ise işitsel veya görsel illüzyonlar ile halüsinasyonlardan söz eder. Sonuçlar, özellikle DMT'de olmak üzere tüm durumlarda ilk ve son boyutların fazlaca etkilendiğini göstermiş ve böylece bir ve üçüncü evrelerin durumdan bağımsız olarak güçlü bir şekilde değişime uğradığı açığa çıkmıştır.

DMT sarhoşluğu sırasında tanımlanan varlıklar, psikedelik sanatta farklı şekillerde tasvir edilmiştir. Makine cini terimi, insan-bitki ilişkisini inceleyen Terence McKenna tarafından uydurulmuş olup parçalı cinler veya değişken makine cinleri gibi terimlerle beraber DMT “hiperuzayında” karşılaştığı varlıkları tanımlamak için kullanılmıştır. McKenna, “makine cinleri” ile ilk karşılaşmasını 1965'te Berkeley'de DMT tüttürdükten sonra yaşamıştır. Sonrasında onlarla karşılaştığı yer olan hiperboyutsal mekan ile ilgili yaptığı tahminler, birçok sanatçı ve müzisyene ilham vermiştir; DMT varlıklarına yüklenen anlam da McKenna'nın çoşkulu söylemleri nedeniyle gizli kültürel topluluklardaki bireyler tarafından oldukça tartışılmıştır. Cliff Pickover da “makine cinlerinden” Seks, Uyuşturucu, Einstein ve Cinler kitabında bahsetmiştir. Strassman, yaptığı DMT çalışmasında görev alanların karşılaştıklarını bildirdikleri “varlıklar” ile antik dinlerde yer alan Hayyot haq-Qodesh gibi mitolojik varlıklar arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştir. Aynı zamanda katılımcıların tariflediği mekanik tekerlek, vites ve makineler ile Tanah'ta bahsedilen canlı yaratıklar ve ofanim gibi düşlerdeki benzerliği savunarak bu yazıların da ortak bir nöropsikofarmakolojik deneyimden türemiş olabileceğini iddia etmiştir.

Strassman'a göre DMT deneyimlerinde görülen ve daha pozitif “dış varlıklar”, meleklerle ilişkilendirilmelidir:Tanah’ı anlamlandırmak için güvendiğim orta çağlı Yahudi filozoflar, melekleri tanrının ara bulucusu olarak betimlemektedir, tanrı için belirli işlevleri vardır. Kendi DMT çalışmam üzerine konuşacak olursam gönüllülerimin gördüğü varlıklar, meleksi olarak algılanabilir— öncesinde şekilsiz ve görünmez olup şimdi belirli bir halde giyindirilmiş gözükürler— gönüllünün psikolojik ve ruhsal gelişimi ile kararlaştırılırlar— ve o kişiye spesifik bir mesaj getirir ya da deneyim yaşatırlar.Strassman'ın deneyindeki katılımcılar aynı zamanda diğer bazı yaratıkların böcek ve uzaylıları anımsattığını söylemiştir. Bunun sonucu olarak Strassman da gönü

Efedra veya Ephedra, Ephedraceae familyasına ait, kurak bölgelerde yetişen bir cins çalıya verilen addır. Dünyada yaklaşık 40 tür efedra türü bulunmaktadır. Ephedra türleri, 30 cm'den 2 metreye kadar boylanabilen, yapraksız veya küçük yapraklı bitkilerdir. Efedra bitkileri, efedrin ve psödoefedrin gibi alkaloidler içerir. Bu alkaloidler, uyarıcı ve bronkodilatör etkileri nedeniyle geleneksel tıpta çeşitli amaçlar için kullanılmaktadır.

Efedra, binlerce yıldır geleneksel tıpta kullanılmaktadır. Ephedranın ilk kullanımı, Çin tıbbında MÖ 2737 yılına kadar uzanmaktadır. Ephedra, astım, bronşit, soğuk algınlığı, grip, alerjiler ve obezite gibi çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmıştır. 1. yüzyılda, efedranın Avrupa ve Amerika'da da geleneksel tıpta kullanımı yaygınlaşmıştır. Ephedra, 20. yüzyılın başlarında, özellikle astım tedavisinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.
1980'lerde, efedranın kilo vermeye yardımcı olabileceği iddiaları, efedra içeren ürünlerin popülaritesinin artmasına neden olmuştur. Ancak, efedranın ciddi yan etkilerine dair endişeler, 1990'larda efedra içeren ürünlerin satışının düzenlenmesine yol açmıştır.

Efedra, geleneksel tıpta aşağıdakiler için kullanılmaktadır:

Astıma ve bronşit: Ephedranın efedrin ve psödoefedrin içeriği, bronşları genişleterek solunumu kolaylaştırır.
Soğuk algınlığı ve grip: Ephedranın anti-inflamatuar ve bağışıklık sistemini güçlendirici özellikleri, soğuk algınlığı ve grip semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilir.
Alerjiler: Ephedranın antihistamin özellikleri, alerji semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilir.
Obezite: Ephedranın metabolizmayı hızlandırıcı etkisi, kilo vermeye yardımcı olabilir.

Efedra, bazı yan etkilere neden olabilir. Bu yan etkiler şunlardır:

Kalp çarpıntısı
Yüksek tansiyon
Uykusuzluk
Baş ağrısı
Kramplar
İştahsızlık
Kabızlık
Kusma
Efedra, hamile kadınlar, emziren kadınlar, çocuklar ve kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet veya diğer kronik hastalığı olan kişiler tarafından kullanılmamalıdır.

Efedra, Amerika Birleşik Devletleri'nde Dietary Supplement Health and Education Act (DSHEA) kapsamında bir besin takviyesi olarak düzenlenmektedir. Ancak, efedra içeren ürünler bazı eyaletlerde yasaklanmıştır.
Türkiye'de efedra içeren ürünler, Türk Gıda Kodeksi Gıda Katkı Maddeleri ve Besin Takviyeleri Yönetmeliği kapsamında bir besin takviyesi olarak düzenlenmektedir. Efedra içeren ürünler, Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış ve eczanelerden temin edilebilir.

Efedranın güvenliği ve etkinliği konusunda yapılan araştırmalar, sınırlıdır. Bazı araştırmalar, efedranın astım ve bronşit tedavisinde etkili olabileceğini göstermiştir. Ancak, diğer araştırmalar, efedranın kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon ve diğer ciddi yan etkilere neden olabileceğini göstermiştir.
Efedranın kilo vermeye yardımcı olup olmadığı konusunda yapılan araştırmalar da sınırlıdır. Bazı araştırmalar, efedranın kısa vadede kilo vermeye yardımcı olabileceğini göstermiştir. Ancak, uzun vadede efedranın kilo vermeye yardımcı olup olmadığı konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Efedra içeren ürünler, doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Ephedra içeren ürünler kullanırken, aşağıdakilere dikkat edilmelidir:

Günde 100 mg'dan fazla efedrin veya psödoefedrin alınmamalıdır.
Efedra içeren ürünler, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet veya diğer kronik hastalığı olan kişiler tarafından kullanılmamalıdır.
Hamile kadınlar, emziren kadınlar ve çocuklar tarafından kullanılmamalıdır.
Uykudan önce kullanılmamalıdır.
Tüm ilaçlarla birlikte kullanılmadan önce bir doktora danışılmalıdır.

Ephedra sinica
Çin tıbbı
Efedrin
Psödoefedrin
Sinefrin
Fenilefrin
Ebucehil çalısı

Efedrin, anestezi sırasında düşük kan basıncını önlemek için sıklıkla kullanılan bir merkezî sinir sistemi (CNS) uyarıcısıdır.  Astım, narkolepsi ve obezite için de kullanılmıştır ancak tercih edilen tedavi değildir. Burun tıkanıklığında faydası belli değildir. Ağız yoluyla veya kas içine, damara veya derinin hemen altına enjeksiyonla alınabilir. İntravenöz kullanımla etkisi hızlı olurken, kas içine enjeksiyon 20 dakika, ağızdan enjeksiyon ise bir saat sürebilir. Enjeksiyonla verildiğinde yaklaşık bir saat sürer ve ağızdan alındığında dört saate kadar sürebilir.
Yaygın yan etkiler arasında uyku güçlüğü, kaygı, baş ağrısı, halüsinasyonlar, yüksek kan basıncı, hızlı kalp atış hızı, iştahsızlık ve idrara çıkamama yer alır. Ciddi yan etkiler inme ve kalp krizini içerir. Hamilelikte muhtemelen güvenli olmakla birlikte, hamilelerde kullanımı yeterince araştırılmamıştır. Emzirme döneminde kullanılması önerilmez. Efedrin, α ve β adrenerjik reseptörlerin aktivitesini artırarak çalışır.
Efedrin ilk olarak 1885'te izole edildi ve 1926'da ticari kullanıma girdi. Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Jenerik ilaç olarak mevcuttur. Normalde Ephedra cinsi bitkilerde bulunur. Efedrin içeren diyet takviyeleri, varlığının má huáng tarafından not edildiği geleneksel Çin tıbbında kullanılanlar dışında, Amerika Birleşik Devletleri'nde yasa dışıdır.

Hem efedrin hem de psödoefedrin kan basıncını yükseltir ve bronkodilatör görevi görür, psödoefedrin ise önemli ölçüde daha az etkiye sahiptir.
Efedrin taşıt tutmasını azaltabilir, ancak esas olarak taşıt tutması için kullanılan diğer ilaçların yatıştırıcı etkilerini azaltmak için kullanılmıştır.
Efedrinin erken çocukluk dönemindeki konjenital miyastenik sendromda ve hatta yeni bir COLQ  mutasyonu olan erişkinlerde bile hızlı ve uzun süreli yanıt verdiği bulunmuştur.

Efedrin

MAO inhibitörleri, alkol, ergo alkaloidleri, oksitosin, dijital ve halotanla birlikte kullanılmamalıdır.

Amfetamin
Fenilefrin
Halostaşin
Metamfetamin
Metaraminol
Norefedrin
Oksifedrin
Pirovaleron
Propilhekzedrin
Psödoefedrin
Sinefrin

"Ephedrine". Drug Information Portal. U.S. National Library of Medicine. 28 Haziran 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Ephedrine sulfate". Drug Information Portal. U.S. National Library of Medicine. 7 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Ephedrine Hhydrochloride". Drug Information Portal. U.S. National Library of Medicine. 10 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

3,4-metilenedioksi-N-metilamfetamin (MDMA) veya bilinen adlarıyla ekstazi, XTC, X, bir tür psikoaktif madde. Kimyasal formülü C11H15NO2 şeklindedir.
Ekstazi genellikle üzerinde bir resim ya da logo basılı tablet veya kapsüller halinde hap şeklinde bulunur. Çok nadiren toz halde olabilir. Tabletler sürekli değişmekte ve yaygın olarak sahte ya da taklit tabletler satılmaktadır. Böylece marka ismi ve açıklamaları kısa sürede değersiz hale gelmektedir. Analizlere göre tüm ekstazi tabletlerinin yarısı hiç ekstazi içermemektedir. Bazı tabletlerin efedrin, amfetamin, ketamin, DXM ve MDMA türevi olan MDA ya da MDEA gibi maddeler içerdiği, diğer bir grubun ise herhangi bir ilaç ya da aktif ajan içermediği bulgulanmıştır.

İlk kez 1912'de Alman ilaç firması Merck tarafından Darmstadt'ta sentezlendi. İlacın anoreksi tedavisi için ya da iştah baskılayıcı olarak sentezlendiği kanısı 2006'da Roland W. Freudenmann'ın yaptığı araştırmayla netliğe kavuşturuldu. Merck firmasına ait 274350 numaralı patentte diğer birçok ilaçla yeni bir kimyasal yol bulunmasında öncü olan maddenin hemostatik maddeler bulma amaçlı olarak patentlendiği belirtilmektedir. İlaç kanın pıhtılaşmasını sağlayacak bir başka ilaç aranırken bulunan bir ara maddedir. Patentte ismi değil kimyasal açılımıyla belirtilen madde, Merck firması tarafından daha sonraları ilk kez metilsifrilamin olarak anıldı.
Nasıl sentezlendiğini ilk açıklayan kişi Dr. Anton Köllisch'tir. İlaçla ilgili ilk farmakoloji testleri 1927 ve 1952'de, insanlar üzerindeki ilk testler ise bulunduktan çok sonraları, 1960'ta yapıldı. Roland W. Freudenmann'a göre ilacın iştah baskılayıcı amaçlı sentezlendiği yanlış kanısı MDMA analogu olan MDA'in 1949 ve 1957 yılları arasında Smith Kline ve French Laboratuvarları'nda antidepresan ve iştah kapayıcı olarak araştırılmasından kaynaklanmaktadır. İlaçla ilgili ilk toksikoloji testleri 1952'de yapıldı.

MDMA ilk kez 1970'li yıllarda Chicago'da sokaklarda satılan tabletlerde tespit edildi. İlk insan deneyleri her ne kadar 1960'lardan sonra başladıysa da yaygınlaşmasında önemli bir rol oynayan kişi Alexander Shulgin'dir. Shulgin 1976'da sentezleyip denedikten sonra çalışma arkadaşlarıyla birlikte yaptığı kapsamlı araştırmalarında ilacın kimyası, dozajı, kinetiği ve psikoaktif etkileri üzerine ilk ayrıntılı raporları yayınladılar ve ekstazi bu araştırmalardan sonra yaygınlaştı. 1976'da Shulgin ile birlikte ilacın sıra dışı teröpötik etkilerini fark eden bir grup bilim insanı ve terapist suistimal edilmesini, sorumsuz ve bilinçsiz kullanımı engellemek için bu ilacı çok kapalı bir grup içinde kullandılar. Bu araştırma ve tedavi amaçlı çalışmalarda MDMA'in evlilik ve ilişki terapisi, PTSD (travma sonrası stres bozukluğu), travma, fobi bozuklukları, bağımlılık, kanser ve ölümcül hastalıklardan muzdarip kişilerde endişe tedavisinde kullanılabileceği birçok psikiyatrist ve psikoterapist tarafından kabul gördü ve yasaklandığı 1985'e kadar terapilerde yasal olarak kullanıldı. Psikedelikler ile araştırma yapan psikiyatrlardan Stanislav Grof, M. D yasaklamanın meşru bilimsel çalışmaları engellerken yaygın kullanımının önüne geçemediğini belirtmektedir.
Bu terapistlerin "empati" olarak andığı ilacın sokak tabiri olan "ekstazi" adı ise ilk kez 1984'te ABD'nin Kaliforniya eyaletinden çıktı. Shulgin empati adının ilacın etkilerini daha isabetli çağrıştırdığını Ekstazi'nin ise bir pazarlama tekniği olarak kullanıldığını yazmaktadır. Shulgin ve çevresi ilacın suistimale neden olabilecek derecede yaygınlaşmasını engellemek için her ne kadar ketum davransalar da yaygınlaşmasının önüne geçilemedi. Yanlış kullanımdan ötürü yaşanan bazı ölüm vakaları neden gösterilerek ABD'de 1985'te yasaklanan ilacı daha sonra diğer devletler izledi.

MDMA beyinde var olan 5-HT (serotonin) nörotransmiterlerinin salınmasını sağlayan bir serotonin ateşleyicisi ve geri alım inhibitörüdür. Antidepresan ilaçlar da aynı sınıftandır ama MDMA'in farkı beyinde var olan tüm serotoninin tamamının salınmasını sağlamasıdır.
Genellikle kişide serotonini arttırdığı için yarattığı rahatlık, doygunluk, zindelik ve mutluluk hisleri nedeniyle kullanılır. Psikoterapiyi desteklemede ise kişi engellenme ve korku hisleri olmadan rahatça konuşabildiği için kullanılmaktadır. MDMA etkisi altındaki kişi empati yeteneğinde artış, varoluşu ve kendini olduğu gibi kabul edebilme nitelikleri gösterir. Normalde var olan karakter zırhı yumuşar, kişi çekinmeden ve rahatça iletişim kurabilir. Kullananların neredeyse %99'unun olumlu duygularla bağlantıya geçtiği bilinmektedir.
Oral yoldan alındığında yaklaşık 30-40 dakika sonra etkisini göstermeye başlayan ilacın etkileri 3-4 saat sürer. Yapılan araştırmalar kısa dönem hafıza ve iştah kaybı, uykusuzluk, acı eşiğinde yükselme, xerostomi, göz bebeklerinde büyüme ve sağa sola hareketlilik, ısı regülasyonunda bozulma, diş sıkma (bruksizm), erkeklerde sertleşme sorununa (erektil disfonksiyon), kas spazmlarına neden olabileceğini göstermektedir. Bulantı ve kusma gibi kişiye özel etkiler görülebilir ve her kişinin vereceği tepkiler de farklılık gösterebilir.
Aşk ilacı olarak tanınmasının nedeni sevgi, şefkat ve empati duygularında artışa neden olmasıdır. Cinsel arzularda ise artma değil, genelde azalma görülür. Kadınlar daha rahat davranabildikleri için samimi yakınlaşmalara daha açık gibi görünürler. Erkeklerde sertleşme sorununa (erektil disfonksiyona) neden olur. Bu nedenle buradaki aşk libidinal (cinsel) anlamda değil, şefkat anlamında bir aşktır. Her iki cins için de savunma kalkanlarının indirilmesi fiziksel ve duygusal yakınlaşmayı kolaylaştıran bir ortam yarattığı için ve belki de bir pazarlama tekniği olarak aşk-seks ilacı dendiği düşünülebilir. MDMA etkisi altındaki kişide genelde libidinal (cinsel) dürtüler tamamen ortadan kalkmasa da oldukça azalır.

Ekstaziden ölüm vakaları hiç sıvı almadan yüksek dozda ekstazi alıp dinlenmeden aralıksız dans eden, kardiyovasküler sorunları olan ve/veya ekstaziyi başka ilaçlarla karıştıran kişiler arasında görülür. Sıvı kaybına neden olduğu için vücudun kaybettiği oranda sıvı tüketmesi gerektiği bilinmekle birlikte aşırı su tüketiminin de ölüme kadar götürebilecek hiponatremi denilen su zehirlemesine yol açabildiği bilinmektedir. Kadınlar erkeklere oranla hiponatremiye karşı daha hassastırlar. Hiponatremi, dehidratasyon endişesi ile aşırı içilen suyun kanı seyrelterek beynin şişmesine yol açmasıdır. Isı kaybını azaltabilir ve bazen de kasların ve beynin ısı üretimini artırabilir.
Kardiyovasküler (kalp) rahatsızlıkları olan kişiler risk altında olan bir gruptur. Ayrıca mono amin oksidaz (MAO) inhibitörü (MAOI) olarak bilinen ilaçlarla birlikte kullanılması "hipertansiyon krizi" denilen ve kalbin tehlikeli derecede hızlı çarpmasıyla kendini gösteren ölümcül bir komplikasyona yol açabilir ve tıbbi müdahale olmazsa kişi ölebilir. 1987'den bu yana bu nedenle ölümler rapor edilmiş durumdadır.
Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) türü antidepresanlar ile birlikte kullanıldığında "serotonin sendromu" denilen rahatsızlığa neden olabilir. Serotonin sendromu, kas spazmları, mide-bağırsak sorunları, ishal, zihin karışıklığı, ajitasyon, koordinasyon bozukluğu, titreme, ateş ve terleme ile kendini gösterir. Araştırmalar henüz yetersiz olduğu için başka hiçbir ilaçla karıştırılmaması kişinin en güvenli konumda olmasını sağlayacaktır.
MDMA diye satılan tabletlerin bazılarında bulunan DXM maddesi SSRI ve NMDA antagonisti özellikleri gösterir ve ekstazi ile karıştırıldığında "serotonin sendromu" olarak bilinen rahatsızlığa yol açabilir. Dancesafe gibi sivil kuruluşlar kullanıcıların zarar görmemesi için kullanımın yoğun olduğu ortamlarda ilaç içerik ve saflık testi imkânı sağlamaktadır.

İlacın etkileri geçtikten sonra yaklaşık sekiz saat daha "after effect" denilen "hafif etkileri" devam eder. Kişi daha sonra kısa veya bazen iki gün ya da günlerce süren bir depresyon, melankoli ya da yoksunluk dönemine girebilir. Bu sürecin ardından kişi tekrar normal konumuna geri döner. Kişilerin normal durumlarına dönmeleri için beslenmeleri, yeterli derecede sıvı almaları, uyumaları ve bozulan kalsiyum, magnezyum, potasyum ve çinko gibi minerallerin dengesini doğru beslenme ya da diyet katkılarıyla onarmaları ve egzersiz yapmaları gerekir. Beslenmeme, uykusuzluk ve kalsiyum, magnezyum, potasyum ve çinko azalmasına bağlı etkiler hassas kişilerde komplikasyonlara neden olabilir. Ayrıca depresyon ve bağımlılık eğilimi olan kişilerin hekim gözetimi olmadan düzenli olarak kullanması da komplikasyonlara neden olabilir.

Ekstazi bağımlılık eğilimli kişilerde sık ya da düzenli kullanıma itebilir. Bu kişiler genellikle bedenin rahatsızlıkları göstermede normal bir sinyal yöntemi olan "acı" duygusundan kaçmak, hayatın zorluklarıyla yüzleşmemek için MDMA'e sığınabilirler. Kişi yalnızca bir semptom olan acıyı düzenli olarak bastırmak yerine acının verdiği mesajı dinleyip onu iyileştirmeye çalışmalıdır. MDMA ile ilgi uzun yıllar psikoterapi çalışmalarından bulunan Anna Shulgin ne bu ilacın ne de herhangi bir diğer psikoaktif maddenin düzenli ve sık kullanımını salık vermektedir. MDMA ile terapi yapan terapistler bu ilacı yalnızca gerektiğinde ve sorumlu bir şekilde başvurulabilecek bir destek olarak gördüklerini belirtiyorlar. Ara verilmeden düzenli kullanım, ilacın verdiği ilk etkiyi kaybetmesine neden olur. Düzenli bazı kullanıcılar bir hafta ya da bir aylık aralarla kullandıklarını, bazı kimseler ise bir kereyle yetindiklerini belirtmektedirler. İlacın bağımlılık yaptığı konusu hala tartışmalıdır. MDMA ile terapi yapan bazı terapistler reçeteli antidepresanlar ne kadar bağımlılık yapıyorsa Ekstazi'nin de o kadar bağımlılık yaptığını söylüyorlar.
Ekstazi (MDMA) kullanan bir kişinin maddeye karşı aşerme hissetmesi, zaman içerisinde daha fazla ekstazi kullanmaya başlaması yani ekstazi (MDMA)'e karşı toleransının artması, yoksunluk belirtilerinin oluşması, ekstazi olmayan koşullarda eskisi gibi eğlenememesi bu maddeye karşı bağımlılık geliştiğini gösterir.
Dozaj normald

Enerji içeceği, çoğunlukla içildiğinde yarattığı zihinsel ve fiziksel uyarıcı etkisi nedeniyle tüketilen yüksek kafeinli içecek türü.
Enerji içecekleri gazlı veya gazsız olmalarının yanında içeriklerinde birçok bitki özü, amino asitler, şeker, taurin ve tatlandırıcılar bulunur. Sıklıkla spor içecekleri ile karıştırılan enerji içecekleri, hatalı olarak bu amaçla da kullanılır. 2017'de küresel enerji içeceği satışları yaklaşık 44 milyar euro idi. Enerji içecekleri  250 ml, 500 ml olan içecek kutusu, aynı zamanda şişe'de sunulur.
Kahve, çay gibi doğal kafeinli içecekler enerji içeceği olarak kabul edilmezler. Kola gibi içecekler ise daha az kafein içerdiklerinden enerji içeceği sınıfına dahil değildir.
Fazla tüketildiğinde başta kalp olmak üzere çeşitli rahatsızlıklara sebebiyet veren enerji içecekleri bazı ülkelerde yasaklanmıştır. Örneğin ABD'de Four Loko gibi alkollü enerji içeceklerinin satışı 2010 yılından bu yana yasaktır. Mayo Clinic'e göre, günlük en fazla 400 mg kafein tüketilmesi sağlıklıdır. Bu 4 fincan kahve veya 2 dikişlik (yaklaşık 250 ml) enerji içeceğine eşdeğerdir.
Enerji içecekleri, içerdikleri diğer bileşenlerin faydalarının yanı sıra, kafeinin sağlığa etkileri için pazarlanmaktadır.
Alkol endüstrisi, alkol ve enerji içeceklerinin bir arada tüketilmesi nedeniyle son zamanlarda eleştirilmiştir. Kafeinli alkollü içeceklerde kafein ve alkolün birlikte kullanılması alkole bağlı yaralanma oranlarını artırmaktadır. Enerji içecekleri alkolün etkisini maskeleyebilir ve kişi kendi gerçek sarhoşluk düzeyini yanlış yorumlayabilir. Kafein ve alkolün her ikisi de diüretik olduğundan kombine kullanımı dehidrasyon riskini artırır. Bir uyarıcı (kafein) ve depresanın (alkol) karışımı sinir sistemine çelişkili mesajlar gönderir ve kalp atış hızının ve çarpıntılarının artmasına neden olabilir.

Aşırı enerji içeceği tüketimi, özellikle çocuklarda, gençlerde ve genç yetişkinlerde yüksek kafein ve şeker alımından kaynaklanan ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Aşırı veya tekrarlanan enerji içeceği tüketimi, aritmi ve kalp krizi gibi kalp sorunlarına, anksiyete ve fobiler gibi psikiyatrik durumlara yol açabilir.

Enerji içecekleri, ilk başlarda meşrubat endüstrisinin aktif bir alt kümesiydi. Örneğin Pepsi başlangıçta bir enerji artırıcı olarak pazarlanıyordu. Coca-Cola'nın adı, her ikisi de bilinen uyarıcılar olan iki aktif bileşenden türetilmişti: koka yaprakları (kokain kaynağı) ve kola fındığı (bir kafein kaynağı). 1904 yılında, gıda ürünlerindeki kokain kullanımına ilişkin endişeler nedeniyle taze koka yapraklarının yerini "dekokainize" edilmiş yapraklar aldı. İngiltere'de ilk olarak Lucozade Energy  iyileşmeye yardımcı olan bir hastane içeceği olarak 1929'da tanıtıldı. Amerika'da daha sonra tanıtılan ilk enerji içeceklerinden biri de Dr. Enuf'du. Dr. Enuf halen Johnson City, Tennessee'de üretilmekte ve ülke genelinde seyrek olarak satılmaktadır.
Japonya'da enerji içeceği, Lipovitan markasının piyasaya sürülmesiyle en az 1960'ların başlarına kadar uzanmaktadır. Lipovitan'dan sonra Güney Koreli bir içecek olan Bacchus-F de 1960'ların başında ortaya çıktı.
1985 yılında, Jolt Cola Amerika Birleşik Devletleri'nde tanıtıldı. Pazarlama stratejisinde içeceğin kafein içeriğine odaklanıldı ve uyanıklık verme yönü vurgulandı. 1995'te ise PepsiCo, Josta'yı piyasaya sürdü. Bu ABD'li büyük bir içecek şirketi tarafından piyasaya sürülen ilk enerji içeceğiydi. Ancak Pepsi ürünün üretimini 1999'da durdurdu. Pepsi daha sonra Amp Energy markasıyla enerji içeceği pazarına geri döndü.
Avrupa'da enerji içeceklerine Lisa şirketi ve "Power Horse" adlı bir ürün öncülük etti. Avusturyalı bir girişimci olan Dietrich Mateschitz, 1987 yılında Red Bull ürününü tanıttı. Ürün 21. yüzyılda dünya çapında en çok satan enerji içeceği oldu. Mateschitz'in kendisi Red Bull'u Tayland içeceği Krating Daeng'i baz alarak geliştirmiştir. Red Bull, 1997'de piyasaya sürüldükten sonra 2005'te yaklaşık %47'lik bir pazar payı ile ABD'de hakim marka oldu.
Yeni Zelanda ve Avustralya'da bu pazarların lider enerji içeceği ürünü olan V, Frucor Suntory tarafından piyasaya sürüldü. Ürün şu anda Yeni Zelanda ve Avustralya'daki pazarın %60'ından fazlasını elinde tutmaktadır.

Enerji içecekleri genellikle metilksantinler, kafein, sitrik asit, ksantin, B vitaminleri, karbonatlı su ve yüksek fruktozlu mısır şurubu, şeker ve birçok aromalar içerir. Diğer yaygın bileşenler guarana, yerba mate, acai üzümü, taurin, ginseng, maltodekstrin, inositol, karnitin, kreatin, glukuronolakton, sukraloz veya mabet ağacıdır.
Tüm sayılar 100 g cinsinden verilmiştir (ürün hacimleri genellikle 0,25-0,33 i - 0.5 litre, çok nadiren 1 litre olur).

Eliksir
İksir

Eroin yani diasetilmorfin (diamorfin), yarı-sentetik bir afyon alkaloidi türevidir.
Morfinin 3,6-diasetil türevidir ve onun asetilasyonu ile sentezlenir. Beyaz ve kristalize olan formu genellikle hidroklorür tuzu olan diasetilmorfin hidroklorürdür. Endorfinleri taklit eder ve kan dolaşımına katıldığı andan itibaren bir iyilik hissi oluştururlar (genellikle intravenöz enjeksiyon). Tek seferlik kullanımda dahi çok yüksek bağımlılık potansiyeline sahiptir ve özellikle diğer maddelere oranla hızla tolerans gelişir. Buna rağmen nadiren kullanımı durumunda yoksunluk sendromu oluşmaz. Yalnızca üç gün süreyle kullanılıp bırakıldığında dahi yoksunluk sendromu görülür. 1912 ve 1925 afyonkonferanslarına müteakip zaman içinde tüm dünyada eroinin üretimi, dağıtımı, taşınması ve satışı yasaklanmasına rağmen, Birleşik Krallık'ta Diamorphine ve İsviçre, Almanya, Hollanda, Danimarka ve yakın gelecekte çoğu AB ülkelerinde Diaphin adı altında yasal bir reçete analjezik ilaç olarak şiddetli ağrı çeken hastalara ve bilhassa eroin bağımlılarına destek/tedavi şeklinde devlet tarafından verilmektedir. Burada esas amaç saf ve temiz olan fabrikasyon eroinin sokaklarda satılan, kaçak üretilen ve içinde her türlü katkı maddesi bulunan eroine kıyasen insan sağlığı üzerinde var olan bağımlılık dışında kalıcı bir harabiyet oluşturmamasıdır ve bu şekilde devlet tarafından eroin alan bağımlıların tekrar üretken topluma dahil olup hem adli açıdan hem de sağlık açısından topluma yük olmaktan çıkarılıp dekriminalize edilmeleridir. Devletler ancak buprenorfin ve metadon gibi yerine koyma tedavisinde kullanılan ilaçlardan sonuç alınamayan kişilere saf eroin vermektedir çünkü dünyada tıp otoriteleri artık eroin (opiat) bağımlılığın kronikleşen bir hastalık olduğunu ve gerçekten eroini bırakabilen bağımlıların sayısı %5-10'dan fazla olmadığından zorla bıraktırma yerine opiat yerine koyma tedavilerin hem hasta hem de toplum için en iyi sonuçları verdiğini kabul etmektedir. Türkiye'de eroin için sıkça kullanılan sokak isimleri peynir, beyaz ve kaşar'dır. ABD'de kullanılan sokak isimleri ise gear, diesel, smack, B, skag, Bobby, black tar, horse, junk, jack, jenny, brown, brown sugar, dark, dope, dragon, bitch, gak, boy ve H'dir.

Afyon çiçeği Aşağı Mezopotamya'da MÖ 3400 yılından beri yetiştirilmektedir. 19. yüzyılda afyonun kimyasal analizi gösterdi ki aktivitesi, içeriğindeki kodein ve morfine bağlıdır.
Eroin ilk kez 1874 yılında İngiltere'de Londra'daki St Mary's Hastanesindeki Tıp Fakültesinde çalışan İngiliz kimyacı C.R. Alder Wright tarafından sentezlendi. O sıralar morfini çeşitli asitlerle kombine etmek üzerine deneyler yapıyordu. Morfin anhidr alkaloidini asetik anhidr ile bir fırında saatler boyunca kaynattı ve morfinin daha etkili asetillenmiş türevi olan diasetil morfin böylece ortaya çıkmış oldu. Bu bileşen daha sonra Manchester'daki Pierce of Owens Üniversitesi Tıp Fakültesine analiz için yollandı ve Wright'a gelen rapor şu şekilde idi:

Dozlar... genç köpek ve tavşanlara subkutan olarak enjekte edildiğinde... şu genel sonuçlar ile... müthiş bitkinlik, korku ve uyku hali, uygulamanın ardından hızla olmak üzere hassaslaşan gözler, pupiller kontraksiyon, köpeklerde oluşan hatırı sayılır ölçüde tükürük salgılama oluştu ve bazı vakalarda kusmaya hafif yatkınlık, ancak gerçekten kusma yok. Solunum başta hızlandı ancak sonra yavaşladı ve kalp hareketleri yavaşladı ve normal dışı çalışmaya başladı. 
Buna karşın, Wright'ın bu önemli bilimsel keşfi daha ileri aşamalara gidemedi ve eroin'in ünü 23 yıl sonra bir başka kimyacı olan Felix Hoffmann tarafından bağımsız olarak yeniden sentezlendiği zaman belirmeye başladı. Hoffmann Elberfeld, Almanya'daki Bayer farmasötik ürünler şirketinde çalışıyordu ve bulunduğu laboratuvarın başında Heinrich Dreser vardı. Dreser Hoffmann'a afyon sakızının doğal türevi olan ve morfine benzeyen fakat ondan daha az bağımlılık yaratan kodeini elde etmek üzere morfini asetillemesini söyledi. Fakat Hoffmann kodein elde etmek yerine, deneyleri sonucunda morfinden üç kat daha kuvvetli olan başka bir madde elde etti. Bayer bu maddeyi "heroin" olarak adlandırdı (heroisch kelimesinden etkilenildiği düşünülmektedir, bu kelime Almanca görkemli anlamına gelmektedir, eroinin denenmesi sürecinde denek olarak kullanılan insanlar kendilerini görkemli, cesur hissettiklerini belirtmişlerdir).
1898'den 1910 yılına kadar eroin bağımlılık yapmayan morfin ismiyle pazarlanmıştır, ayrıca çocuklar için öksürük ilacı olarak satılmıştır. Bayer eroini karaciğerde metabolize olarak morfine dönüştürüldüğünü keşfetmeden önce morfine bağımlılık tedavisi için pazarlamıştır. Şirket için eroinin bu özelliğinin keşfi tarihî bir utanç kaynağı olmuştur.
Almanya'nın I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması sonucu aspirin ve eroin gibi ürünlerinin tescil hakkını kaybetmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde 1914 yılında Harrison Narkotik Kontrol Yasası senato tarafından eroinin tüketim ve dağıtımını kontrol etmek amacıyla kabul edilmiştir. Yasa, eroinin tıbbi sebeplerden dolayı reçetelendirilip satılmasına izin vermekteydi. Bu sayede, bağımlılar bazı yöntemlerle eroin elde etmeye devam edebilmekteydiler. Bunu engellemek için, 1924 yılında senato eroinin satışını, ithalatını ve üretimini tamamen yasakladı.

Eroin çoğunlukla artan fizyolojik tolerans ile zamanla yok olan yoğun öfori yapıcı özelliği için kullanılan (çoğunlukla) yasal olmayan bir maddedir. Eroinin popülaritesi kullanıcıların anlattıklarına göre bir şekilde diğer afyon alkaloidlerine göre kullanıcıda çok daha farklı hisler uyandırmasıdır. Bu durum eroinin kullanımını takiben iki asetil grubu sayesinde yağdaki yüksek çözünürlüğü ve bu şekilde kan beyin bariyerini çok hızlı şekilde geçmesi ile meydana gelir. Eroin enfiye şeklinde veya enjeksiyon gibi çeşitli yollarla vücuda alınabilir. Ayrıca folyo ile alttan ısıtarak çıkan buharı içine çekerek de kullanıldığı olur.
Birçok kullanıcı eroini kokainle birlikte eriterek bunu damar yoluyla alırlar. Ancak bu çok riskli bir kombinasyondur. Kokain vücut dokularına iritandır ve sık temas ettiği dokularda nekroza bile yol açabilir. Ayrıca eroin merkezî sinir sistemini baskılayan ve depresan benzeri etki gösteren bir opioid türevidir. ancak kokain ise merkezî sinir sistemi (MSS) uyarıcısı bir maddedir ve enerji sağlar.
Beyinde eroin asetil grupların ayrılmasıyla hızla morfine metabolize edilir. Opioid alıcılarıyla bileşen morfin molekülüdür. Eroin bu yüzden pro-drug (Prekürsör. Vücuda giren etkisiz bir bileşiğin bazen biyotransformasyon sonucu etkili duruma geçmesiyle oluşan aktif metabolit) olarak adlandırılır.
Eroinin etkisini gösterme hızı, hangi yolla alındığına bağlı olarak değişir. Oral yoldan alındığında, kan-beyin bariyerini geçmeden önce, normal şartlarda tamamen morfine metabolize edildiğinden, etkileri oral yoldan alınan morfinin etkileriyle aynıdır. Burundan çekildiğinde etkisini 10-15 dakika içinde gösterir. Tütün ile birlikte kullanıldığında, neredeyse anında etki eder fakat daha düşük etkiler gösterir ve bu süreç normalden uzun sürer. Damar yoluyla alındığında, madde direkt olarak kana karıştığından sadece 7-8 saniye içinde vücutta şiddetli uyuşukluk ve aşırı mutlu olma hali meydana gelirken, kas yoluyla 5-8 dakikada etkiler.
Heroin bir μ-opiattır. (mu-opioid) agonist. Hemen hemen bütün memelilerde beyindeki, omurilikteki ve karındaki düzenli bölümlere yayılarak işlevini görür. Eroin diğer opioidler gibi vücudun dört endojen nörotransmitterlerine agonisttir. Bunlar β-endorphin, dynorphin, leu-enkephalin ve met-enkephalindir. Vücutta eroin olduğunda beyin doğal endorfin üretimini azaltır, hatta bazen durdurabilir. Endorfinler genellikle beyinde ve sinir uçlarında görülür ve ağrı hissini azaltırlar. Diğer fonksiyonları hâlâ tam olarak keşfedilememiş olmakla birlikte; eroinin, analjezi dahil olmak üzere hemen hemen tüm etkileriyle benzerliği olduğu bilinmektedir. (antitussin, anti-diarrheal) Düşük endorfin üretimi, eroin kullanıcılarında bağımlılığa sebebiyet verir ve eroin alımının durdurulması, fiziksel travma halinde değilken bile, ağrılı ve oldukça rahatsızlık verici semptomlara yol açar. Bütün bu semptomlara genel olarak yokluk sendromu denilebilir. Bu semptomlar son eroin alımından 6-8 saat sonra hissedilmeye başlar.
Yüksek dozda eroin ölümcül olabilir. Sigmund Freud bahsettiği gibi intiharlarda kullanılabilir. Eroin aynı zamanda bir cinayet aleti olarak da kullanılabilir. Seri katil Dr. Harold Shipman kurbanları üzerinde eroin kullanmıştır. Dağıtıcılar aynı zamanda sevmedikleri müşterilerine alışılmadık şekilde saf eroin verirler ya da bir başka uyuşturucu ile karıştırarak verirler fentanil, sonuç ölümcül dozaşımıdır. Zaman zaman bu tür ölümleri açıklığa kavuşturmak ölümün aşırı doz mu, intihar mı yoksa cinayet mi olduğunun bilinememesi nedeniyle son derece zordur.

Morfin üzerinden elde edilir. Morfin benzende çözünür ve asetik anhidrit veya asetil klorür ile asetillendirilir. Daha çok asetik anhidrit kullanılır. Bu nedenle asetik anhidrit satımı kontrol altında tutulmaktadır. Diasetilmorfin kolaylıkla meydana gelir. Aseton veya etil metil ketondan kristallendirilerek saflaştırılır.
Eroin afyonun işlenmesiyle yasal olmayan ticarette kullanılmak üzere hazırlanır. Uzmanlık derecesinde kimya bilgisi gerektiren ve bileşenleri sıkı şekilde kontrol altında tutulan LSD ve benzeri uyuşturucuların aksine, ilk üç saflık derecesinde afyondan eroin sentezlemek için orta seviye teknik bilgi, yaygın olarak bulunan kimyasal maddeler ve daha basit bir işlem yeterlidir. Saflık derecesi en yukarıda olan yani dördüncü derecedeki, batılı ülkelerde tercih edilen eroini sentezlemek ise çok daha tehlikeli kimyasal işlemler ve çok zor bir işlem dizisi gerektirir.

Eroin geçtiğimiz yüzyılda çok sayıda yazara, müzisyene ve sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Eroinin etkisi bazılarınca yanlış anlaşılmıştır ve çok sayıda ilham kaynağı olarak eroini kullanan insan ya eroin kullanmışlardır ya da kullanmaktadırlar ama eroinin hayal güçlerine etkisi tartışılabilir.
1996 yılı ya

Espresso, yaklaşık 9 bar basınç altındaki 90-96 °C sıcaklıktaki suyun, ince öğütülmüş kahve yatağından geçirilerek 20-30 saniye gibi kısa bir sürede demlenmesiyle elde edilen, yoğun gövdeli ve üzerinde crema adı verilen altın-kahverengi renkte, emülsiyon halindeki aromatik bir tabakaya sahip kahve türüdür."Specialty Coffee Association - Espresso Standards" (PDF). Specialty Coffee Association. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Modern kahvecilikte espresso, sadece bir içecek değil; öğütme boyutu, dozaj, su kalitesi, basınç profili ve sıcaklık kontrolü gibi pek çok değişkenin hassas bir dengeyle yönetildiği bir demleme metodolojisidir. 20. yüzyılın başında İtalya'da geliştirilen bu yöntem, günümüzde üçüncü dalga kahve akımının temelini oluşturur. Espresso; tek başına tüketilebildiği gibi, süt bazlı içecekler (cappuccino, latte, flat white vb.) için de temel bir bileşen görevi görür. Elde edilen içeceğin karakteristik özellikleri olan yoğunluk, aromatik zenginlik ve kalıcı tat profili, çekirdeğin kavrulma derecesi ve demleme parametrelerine doğrudan bağlıdır.

Americano: Cappucino bardağı büyüklüğünde bir kupada, tek veya duble espresso üzerine, kupa doluncaya kadar kaynar su eklenir.
Cappuccino: Bardağın 1/3'ü tek ölçü espresso, 1/3'ü buharla ısıtılmış kıvamlı süt ile karıştırılır. Üzerlerine bardağın 1/3'ü hacminde kalın süt köpüğü yerleştirilir. Tarçın veya çikolata rendesi ile süslenir.
Latte: Tek veya duble espresso buharla ısıtılmış kıvamlı süt dolu bir kupaya eklenir. Tercihe göre üzerine çok az miktarda süt köpüğü ve tatlı krema eklenir.
Mocha: Tek veya double espresso, buharla ısıtılmış kıvamlı süt ve çikolata harmanlanır. Kahve ve çikolata lezzeti bir arada sunulur.
Ristretto: Espresso yaparken su yarısı kadar kullanılır. Yani fincanın yarısına gelmeden makineden alınır. Çok kuvvetli, konsantre ve nefis bir espresso ortaya çıkar.
Lungo: Fincanın 2/3'ü değil de tamamı dolana kadar beklenerek yapılan Espresso. Tadı acı olur.
Macchiato: Tek veya double espresso üzerine çok az miktarda süt köpüğü dokundurulur.
Con Panna: Tek veya double espresso üzerine bir kat tatlı krema eklenir.

Esrar, marihuana veya yaygın adıyla ot, kenevir bitkisinden elde edilen bir uyuşturucudur. Orta ve Güney Asya'ya özgü olan kenevir, yüzyıllardır hem eğlence hem de entojenik amaçlarla ve çeşitli geleneksel ilaçlarda uyuşturucu olarak kullanılmaktadır. Tetrahidrokannabinol (THC) esrarın ana psikoaktif bileşenidir ve kannabidiol (CBD) gibi en az 65 diğer kannabinoid de dâhil olmak üzere bitkideki bilinen 483 bileşikten biridir. Kenevir tüttürülerek, buharlaştırılarak, gıda içinde veya özüt olarak tüketilebilir.
Esrarın öfori, değişik şuur hâlleri ve zaman algısı, konsantrasyon güçlüğü, kısa süreli hafıza kaybı, vücut hareketlerinde bozulma (denge ve ince psikomotor kontrol), gevşeme ve iştah artışı gibi çeşitli zihinsel ve fiziksel etkileri bulunmaktadır. Etkilerin başlangıcı tüttürüldüğünde dakikalar içinde hissedilir, ancak yenildiğinde ağızdan tüketilen ilaçların sindirilmesi ve emilmesi gerektiğinden 90 dakikaya kadar sürebilir. Etkiler kullanılan miktara bağlı olarak iki ila altı saat sürer. Yüksek dozlarda, zihinsel etkiler arasında anksiyete, sanrılar (referans fikirleri dâhil), halüsinasyon, panik, paranoya ve psikoz yer alabilir. Esrar kullanımı ile psikoz riski arasında güçlü bir ilişki vardır, ancak nedenselliğin yönü tartışmalıdır. Anneleri hamilelik sırasında esrar kullanan çocuklarda fiziksel etkiler arasında kalp atış hızında artış, nefes almada zorluk, mide bulantısı ve davranış sorunları yer almaktadır; kısa vadeli yan etkiler arasında ağız kuruluğu ve kırmızı gözler de yer alabilir. Uzun vadeli yan etkiler arasında bağımlılık, ergenlik çağında düzenli kullanıma başlayanlarda zihinsel yeteneklerde azalma, kronik öksürük, solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık ve kannabinoid hiperemezis sendromu sayılabilir.
Esrar çoğunlukla eğlence amaçlı veya tıbbi bir ilaç olarak kullanılmakla birlikte ruhani amaçlarla da kullanılabilmektedir. 2013 yılında 128 ila 232 milyon kişi esrar kullanmıştır (15 ila 65 yaş arasındaki küresel nüfusun %2,7 ila %4,9'u). Zambiya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada ve Nijerya'da yetişkinler arasında en yüksek kullanım oranına sahip olan esrar, dünyada en yaygın kullanılan büyük ölçüde yasa dışı uyuşturucudur. 1970'lerden bu yana yasa dışı esrarın gücü artmış, THC seviyeleri yükselmiş ve CBD seviyeleri düşmüştür.
Kenevir bitkisi en azından M.Ö. 3. binyıldan beri yetiştirilmektedir ve Orta Asya'daki Pamir Dağları'nda MÖ 500 civarında psikoaktif etkileri için içildiğine dair kanıtlar vardır. 14. yüzyıldan beri esrar yasal kısıtlamalara tabidir. Esrarın bulundurulması, kullanımı ve ekimi 20. yüzyıldan beri çoğu ülkede yasa dışıdır. 2013 yılında Uruguay, esrarın eğlence amaçlı kullanımını yasallaştıran ilk ülke olmuştur. Bunu yapan diğer ülkeler Kanada, Gürcistan, Almanya, Lüksemburg, Malta, Güney Afrika ve Tayland'dır. ABD'de esrarın eğlence amaçlı kullanımı 24 eyalette, 3 bölgede ve Columbia Bölgesi'nde yasallaştırılmıştır, ancak uyuşturucu federal olarak yasa dışı olmaya devam etmektedir. Avustralya'da ise yalnızca Avustralya Başkent Bölgesi'nde yasallaştırılmıştır.

Esrar kelimesi Arapça sır anlamındaki srr kökünden gelen أسرار (asrār) sözcüğünden alıntıdır. Türkçede "sır, gizlenen şey"' anlamında kullanımı 14. yüzyılda görülmek ile birlikte, bir psikoaktif madde olarak esrar kelimesinin kullanımına 17. yüzyılın sonlarında rastlanmaktadır.
Esrar, farklı bölgelerde farklı isimlerle adlandırılmaktadır. Kuzey Amerika'da esrara marijuana (marihuana) denir. Bu İspanyolca adı taşımasının nedeni Amerika Birleşik Devletleri'ne Meksika'dan gelmiş olmasıdır. Türkçede de marihuana veya marijuana adı iki yazımıyla da 1951'den beri kullanılmaktadır. Fransızcada ise cannabis olarak bilinir. Ayrıca Jamaika'daki genel adı da ganjadır.
Türkçede halk ağzında ot, cigaralık, derman, tek/çift kâğıtlı, gogo, üçlü gibi adlarla anılmaktadır. Ancak bu tanımlamaların bazıları, esasında kenevirin tercümesidir ve bu yüzden kenevir ve esrar Türkçede hep birbirine karıştırılır.

Esrar, Hint keneviri bitkisinin Cannabis sativa, C. indica ve C. ruderalis türlerinin dişi eşeyli bitkilerinin tohum yataklarının (sömek) işlenmesiyle elde edilir. Bitkinin yapraklarının kurutulup bastırılması suretiyle hazırlanan ve aktif maddesini bu kısımlardan salgılanan reçine içindeki kannabinoidlerin(en) oluşturduğu bir maddedir. Kannabinoidlerin içinde esrarda en fazla bulunan ve esrarın farmakolojik etkilerinden sorumlu olan etkin ana madde Δ9-THC /Δ9-Tetrahidrokannabinol'dür. Dişi kenevir bitkisinin yüksek oranda THC içeren kısımları gölgede kurutulur, daha sonra ufalanıp elenir. Bu eleme sonucu elde edilen ince toz halindeki maddeye "toz esrar", bu tozun ısıtılıp kalıplaştırılmasıyla elde edilen plaka şeklindeki haline de "takoz esrar" denir. En ince toz ipek elekten geçirilince altta kalan esrar birinci kalite esrardır. Buna esrar piyasasında kubar ismi verilir. Artık eleme işleminde zaman kazanmak için tek elek tipi kullanılması (üreticilerin kendi kullanımı için olan üretim hariç) genelde tek kalite toz esrar üretimine sebep olmaktadır

Keyif verici ve sarhoş edici etkisinden başka, onlarca sektörde hammadde olarak kullanılır. Modern dönemde genellikle psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılan tıbbi ilaçların bileşenlerinden biri olarak yer alırdı. Keyif verici etkisi nedeniyle kullanımı çok yaygındır.
1920'lerden sonra Amerika'nın pamuk üretimi artmış, kendi pamuğunu dünyaya satmak için pamuğun karşısındaki en güçlü rakibi olan kenevir ve esrara bu tarihten sonra ABD'nin öncülüğünde küresel bir yasak getirilmiştir. 1937'de çıkan "Marihuana Vergi Yasası" ile önce marihuana ticaretinin resmen sadece bir vergi pulu ile yapılabilmesi kararlaştırılıp sonra ise hiç vergi pulu bastırmayıp zaten olmayan pulu bulundurmayan tüccarları cezalandırmak ve üstlerinde marihuana bulunan Meksikalı kaçak işçileri sınır dışı etmek ve genellikle siyahi toplumu cezalandırmak için sebep göstererek ABD'de esrar ticareti pamuk lobisinin yalana dayalı faaliyetleri vasıtasıyla mutlak biçimde yasaklanmıştır, önceleri Muggles (marijuana) isimli bir parça besteleyen Louis Armstrong bu yasaktan sonra Kasım 1930'da Kaliforniya Culver City'deki Cotton Club'ın dışında esrar içerken tutuklanmıştır.
İkinci dünya savaşı sırasında pamuk, kıyafet ve ilaç yetersizliği yüzünden, ABD hükûmeti kenevir üretme yasağını bir süreliğine kaldırmış ve hatta üretimini finanse ve stimule etmiştir. Fakat 1948'de yasa yeniden yürürlüğe girmiştir ve birçok eyalette hâlâ yürürlüktedir.
Nepal'de ise 1962-1973 yılları arasında esrarın satış ve kullanımı yasal olup hippilerin cenneti olarak kabul edilmekteydi. Ancak 31 Ocak 1972 tarihinde Nepal Krallığı'nın 10. kralı olarak tahtına çıkan Birendra 1973'te yasakladı.
Divan edebiyatında birçok şair esrar ile ilgili rubailer, şiirler yazmışlardır.

Ot, dişi esrar bitkisinin kurutulmuş çiçeklerini (sömeklerini) tanımlamak için kullanılır. Esrarın en yaygın tüketilen formu olan ot, yaklaşık %3 ila %20 (en yüksek %33) oranlarında THC içerir. Ot aynı zamanda diğer esrar ürünlerinin de ana hammaddesini oluşturur.

Toz esrar, esrar bitkisinin çiçeklerinin veya yapraklarının ince bir elekten geçirilmesiyle elde edilen trikom yönünden zengin bir tozdur. Toz esrar genellikle ya bu haliyle tüketilir ya da preslenerek kubar kalıpları haline getirilir.

Kubar, el veya makineler yardımıyla toz esrarın preslenmesi ile elde edilen bir maddedir. Tür ve saflığına bağlı olarak siyah, kahverengi veya altın renginde olabilir. Yenilerek, tüttürülerek veya vaporize edilerek tüketilir. Yurtdışında "rosin hash" olarak adlandırılan kubar türü ise toz esrara ısı ve baskı uygulayarak yağlarının ekstre edilmesi ile elde edilir.

Ot hammaddesinde bulunan yağ ve kannabinoidler yüksek konsantrasyonda alkol içeren çözücüler kullanarak bitki maddesinden ayrıştırılabilir. Alkol içinde çözülmüş bu esrar karışımına "tentür" denir ve bazen "yeşil ejderha" olarak adlandırılır.

Kubar yağı, kenevir bitkisinin reçinesinin çeşitli çözücü maddeler yardımı ile ekstre edildikten sonra çözücünün reçineden uzaklaştırılmasıyla elde edilen yapışkan maddeyi tanımlar. Temel esrar ürünleri içinde kubar yağı, en etkili ve en yüksek THC konsantrasyonuna sahip olan üründür. Bütan ve süperkritik karbondioksit kullanılarak üretilen kubar yağı son birkaç yıldır popülerleşmeye başlamış ürünlerdir.

Kubar yağının aksine kenevir bitkisinde bulunan kannabinoidlerin uçucu olmayan bitkisel ve hayvansal yağlar ile ekstre edilmesini içerir. Ürün, bitki maddesinin gliserin, tereyağı veya kakao ve hindistan cevizi yağları içinde bekletildikten sonra yağın bitkiden uzaklaştırılmasıyla elde edilir ve oluşan kannabinoidli yağ daha sonra esrar içeren yemeklerin yapımında kullanılabilir veya cilde sürülebilir.

İngiltere'de The Lancet medikal dergisinin yayınladığı bir araştırmaya göre esrar, tütünden ve alkolden daha az zararlı maddeler arasındadır.
Anksiyete, paranoya, huzursuzluk, öfori, gevşeme hali, uyku isteği, aşırı derecede gülme hissi ve buna bağlı olarak elmacık kemiklerinde ağrı, gözlerde kararma, denge bozukluğu, sersemlik, unutkanlık, ânı sorgulama, açık yakalamaya çalışma, umursamazlık, kendini zeki hissetmek, bakılan/izlenen kişiyi birine benzetmek, iştah problemleri ve susuzluk, salivasyonda (tükürük bezi salgılaması) azalma ve buna bağlı olarak şeker-çikolata vb. gıdalar tüketmek, nefesini boğazında hissetmek (kullanılan doza göre bu his değişiklik gösterir), aşırı odaklanma (bir nesne veya düşünce üzerine), zamanın yavaş geçtiği düşüncesi, vücuttaki sıvıların akışını hissedebilmek (damarda dolaşan kan, mideye inen içecek gibi), mideye inen katı maddelerin/yiyeceklerin akışını hissedebilmek, yenilen yemeğin ve içilen sıvının normalden aşırı derecede güzel ve tatlı gelmesi, tansiyon yükselmesi, analjezi, illüzyon, psikotik eksitasyon, depresyon, panik atak, göz tansiyonunda azalma ve flash-back (geçmişe dair halüsinasyonlar) gibi etkiler görülebilir.
Esrar, anlık bilgilerin hipokampusa girişini ve burada derlenmesini baskılar. Böylece öğrenme, hafıza ve anlık bilgile

Esrarın yasallığı, tıbbi ve rekreasyon amaçlı, ülkeye, sahip olma, dağıtma ve yetiştirme ve (tıbbi bakımdan) nasıl tüketilebileceği ve hangi tıbbi koşullar için kullanılabileceği açısından farklılık göstermektedir. Çoğu ülkede bu politikalar, 1961'de kabul edilen Birleşmiş Milletler Narkotik İlaçları Tek Sözleşmesi, 1971 tarihli Psikotrop Maddeler Sözleşmesi ve 1988'de Uyuşturucu Maddeler ve Psikotrop Maddelerdeki Yasadışı Trafik ile Mücadele sözleşmesi ile düzenlenmiştir.
Birçok ülkede eğlence amaçlı esrar kullanımı yasaktır; bununla birlikte, birçoğu, basit bulundurma işlemini cezai olmayan bir suç (genellikle küçük bir trafik ihlaline benzer şekilde) yapmak için bir suç unsuru haline getirme politikasını benimsemiştir. Bazılarıysa, küçük miktarlarda bile bulundurmanın birkaç yıl hapis cezası ile cezalandırıldığı bazı Asya ve Orta Doğu ülkeleri gibi çok daha ciddi cezalara da sahiptir.
Sadece Uruguay ve Kanada, ülke çapında esrarın tüketimini ve satışını tamamen yasallaştıran ülkelerdir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, on eyalet ve Columbia Bölgesi federal olarak yasadışı olsa da satış ve tüketimi yasallaştırdı. Gürcistan ve Güney Afrika'daki mahkeme kararları, kişisel üretimin ve esrar tüketiminin yasallaştırılmasına değil, yasal satışa olarak yol açmıştır. Birçok ülkede, özellikle İspanya ve Hollanda'da, esrar satışının lisanslı kuruluşlarda tolere edilmesinin yasaklandığı sınırlı bir uygulama politikası benimsenmiştir.
Esrarın tıbbi kullanımını yasallaştıran ülkeler arasında Avustralya, Kanada, Şili, Kolombiya, Almanya, Yunanistan, İsrail, İtalya, Hollanda, Peru, Polonya, Sri Lanka ve Birleşik Krallık yer almaktadır. Diğerleri ise sadece Sativex veya Marinol gibi bazı kanabinoid ilaçların kullanımına izin veren daha kısıtlayıcı yasalara sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, 33 eyalet ve Columbia Bölgesi, esrarın tıbbi kullanımını yasallaştırdı, ancak federal düzeyde, kullanımı herhangi bir amaç için yasaklanmış durumda.

Türkiye'de keyfi amaçlı esrar tüketimi ve esrar satışı yasal değildir fakat Türkiye'nin bazı bölgelerinde keyfi amaçlı esrar tüketimi kesinlikle yasak ve 15 yıla kadar cezalandırılabilirsiniz Narkotik birimlerinin 2017 Türkiye Uyuşturucu Raporu'na göre Türkiye'de en çok kullanılan madde esrardır. Anketlerde de özellikle gençlerin 1/3'inden fazlasının kullanıyor ya da kullanmış olduğu ortaya çıkmıştır.
25 Ocak 2016 tarihinde Türkiye'de kırmızı reçete ile esrarda bulunan kannabinoidlerden delta-9-tetrahidrokannabinolü etken madde olarak ihtiva eden Sativex adlı ilacın doktorlar tarafından reçete edilmesi serbest hale getirilmiştir. Ayrıca Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın 2016'da Resmi Gazete'de yayınladığı yönetmelik doğrultusunda belirli şartlar ve izinler altında Türkiye'nin bazı illerinde bitkinin lif, tohum ve sapından yararlanılması için kenevir yetiştiriciliği yasal hale gelmiştir. Esrar üretiminin önüne geçilmesi için hasadın yapılmasından sonra bitkilerin çiçek ve yapraklarının derhal imha edilmesi şartı konulmuştur.

Avrupa'da keyfi esrar tüketimi genellikle büyük bir cezai yaptırıma neden olmaz hatta Hollanda'da belediyelerin kontrolünde esrar satışı yapılmaktadır. 2018 yılı itibarıyla Lüksemburg ciddi bir karar aldı ve ülkede 6 hafta süren görüşmelerin ardından kurulması kararlaştırılan üçlü koalisyon hükûmeti, esrarın yasallaştırılmasını programına aldı ve öncelikli hedeflerinden biri olarak belirledi. Liberal eğilimli Demokrat Parti (DP) Sosyal Demokrat Parti (LSAP) ve Yeşil Parti (Die Greng) koalisyon protokolünü Pazartesi günü imzaladı. Koalisyon ortakları, yasa dışı uyuşturucu ticaretinin ve suçların önünü kesmek; uyuşturucunun kullanıcılara verdiği fiziksel zararı en aza indirmek istiyor. Devlet denetiminde satışı yapılan esrarın, sürekli kontrol edileceği için, belirli kalitenin altına düşmeyeceği görüşündeler. Hükûmet, koalisyon protokolünde yer alan planı, yeni yılda yasa tasarısı haline getirerek parlamentoya sunacak. Parlamentonun onayı sonrası Lüksemburg, Avrupa'da esrarı serbest bırakan ilk ülke olacak.

420 (kenevir)

Fensiklidin (Kimyasal uzun ismi 1-(1-fenilsikloheksil)piperidin), genellikle PCP olarak kısaltılır ve halk arasında melek tozu (Angel Dust) olarak bilinir. Önceleri genel anestezik olarak kullanılırken sonraları halüsinojenik ve nörotoksik etkileri nedeniyle kullanımından vazgeçilmiştir. İlk kez 1950 yıllarında kullanıma başlanmış, 1963'te cerrahi anestezik olarak tıbbi kullanım alanına girmiştir. Fakat hastaların anesteziden uyanırken oryantasyon bozukluğu, ajitasyon ve deliriyum göstermesi sebebiyle tıbbi kullanımdan kaldırılmıştır.
İlk defa 1967 yılında yasadışı madde olarak kullanılmaya başlanmış, 1970'li yıllarda kullanımı yaygınlaşmıştır. Çok basit ve ucuz imal edilip, çok pahalıya pazarlanmaktadır. Beyaz kristal toz şeklinde olup, tabletler, kapsüller ve renkli tozlar şeklinde görülür. Ağız yoluyla, damardan, enfiye şeklinde ya da sigara ile içe çekilerek kullanılabilir. En sık kullanım şekli sigara ile içilmesidir. Sigara ile 2–3 mg içildiğinde 5 dakika içinde etkisi başlar ve 30 dakikada etkisi en üst düzeye ulaşır. 5 mg'dan az ‘düşük’, 10 mg'dan fazla ‘yüksek’ doz olarak nitelendirilir. Etkisi 2-6 saat arasında sürebilir. Toksikasyon psikozlara, akut zihinsel sendromlara veya komaya yol açabilir. Sıkıntı, korku, zihin bulanıklığı, ajitasyona sebep olur. Hipertansiyon, ataksi, yüz ve boyun bölgesinde adale rijiditesi, hipertermi, hipersalivasyona neden olmaktadır.

Erowid resmî sitesindeki Fensiklidin sayfası 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Institute of Drug Abuse InfoFacts: PCP (Phencyclidine) 6 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Drugs and Human Performance Fact Sheets on Phencyclidine
A site with information on PCP, Partnership for a Drug-Free America
Phencyclidine and Ketamine: A View From the Street-1981 article on the use and effects of PCP 21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ChemSub Online: Phencyclidine 5 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fentanil (Fentanyl), ilk olarak 1950'lerin sonunda Belçika'da bulunan Janssen Pharmaceutica tarafından sentez edilmiş, morfinden yaklaşık 80 kez, meperidinden ise 500 kat daha güçlü olan bir opioid analjeziktir. Fentanil, Sublimaze ticari adı altında bir intravenöz anestezik olarak 1960'larda tıbbi çalışmalarda kullanılmaya başlamıştır. Preparatlarda Fentanil sitrat tuzu hâlinde bulunur. Günümüzde çeşitli dozlarda - Türkiye'de - 0,05 mg/ml konsantrasyonda ampuller ve transdermal flaster şeklinde formları bulunmaktadır.
Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Hastane ortamında ve uzman kişilerce kullanılmalıdır. Opioid bir ajan olan fentanil Türkiye'de kırmızı reçete ile ve rapor yazılarak verilir. Kliniklerde droperidol ile kombine verildiğinde etkin bir nöroleptanaljezik olur.

Genel ya da lokal anestezide narkotik analjezik katkısı olarak; anestezinin indüksiyonunda droperidol gibi bir nöroleptik ile birlikte anestetik premedikasyon olarak ve genel ya da lokal anestezinin idamesinde yardımcı olarak ve majör cerrahi operasyona girecek yüksek-riskli hastalarda oksijen ile anestetik ajan olarak kullanılır.

İlacın bileşenlerinden birine ya da başka morfinomimetiklere karşı toleransı olmayan hastalarda kontrendikedir.

Tüm güçlü opiodlerde olduğu gibi, solunum depresyonu dozla ilişkilidir ve Naloxone gibi spesifik bir narkotik antogonisti ile geri döndürülebilir, ancak solunum depresyonunun opioid etkisinden daha uzun sürebilmesi nedeniyle daha sonra ek dozlar gerekebilir. Derin analjeziye post-operatif periyotda da kalıcı olan ya da nüks edebilen belirgin solunum depresyonu eşlik edebilir. Anestezi sırasında hiperventilasyon hastanın CO2'e yanıtını değiştirebilir bu da post-operatif solunumu etkiler. Torakal kasları da kapsayan kas rijiditesi ortaya çıkabilir. Non-epileptik miyoklonik hareketler ortaya çıkabilir. Yeterli miktarda antikolinerjik almayan hastalarda ya da fentanil non-vagolitik kas gevşeticilerle kombine edildiğinde bradikardi ve muhtemelen asistol ortaya çıkabilir. Bradikardi atropinle tedavi edilebilir. Opioidler özellikle hipovolemik hastalarda hipotansiyonu indükleyebilirler. İntraserebral uyumu tehlikede olan hastalarda hızlı bolus enjeksiyonlardan kaçınılmalıdır. Kronik opioid terapisinde olan ya da opioid bağımlılık öyküsü bulunan hastalarda daha yüksek doz gerekebilir. Yaşlı ya da zayıf hastalarda dozun azaltılması önerilir. Kontrol edilemeyen hipotiroidizm, pulmoner hastalık, solunum rezervinin azalması, alkolizm, yetersiz böbrek ya da karaciğer fonksiyonu olan hastalarda opioidler dikkatle titre edilmelidir. Fentanil droperidol ile birlikte kullanıldığında hipotansiyon insidansı daha yüksektir. Droperidol ekstrapiramidal semptomları indükleyebilir ama bu durum antiparkinson ajanlarla kontrol altına alınabilir. Gebe hastalara uygulanmasından önce riskler ve potansiyel yararlar değerlendirilmelidir. Fentanilin plasentaya geçmesi ve fötal solunum merkezinin opiatlara özellikle duyarlı olması nedeniyle doğum sırasında (sezaryen de dahil olmak üzere) uygulama önerilmez (i.m. ya da i.v.). Anne sütüne geçebilir. Bu nedenle bu ilacın uygulanmasında sonraki 24 saat içinde emzirme önerilmez. Hasta yalnızca uygulamanın ardından yeterli zaman geçtiğinde araç ya da makine kullanabilirler.

İntravenöz opioid ugulamasıyla bağlantılı olarak ör. solunum depresyonu, apnea, kas rijiditesi (torakal kasları da içerebilen), miyoklonik hareketler, bradikardi, (geçici) hipotansiyon, bulantı, kusma ve baş dönmesi gibi advers reaksiyonlar görülebilir. Daha seyrek bildirilen advers reaksiyonlar: Larenks spazmı, alerjik reaksiyonlar (anaflaksi, bronkospazm, prurit, ürtiker gibi) ve asistol bildirilmiştir. Nadir olgularda operasyondan sonra sekonder rebound solunum depresyonu gözlenmiştir. Droperidol gibi bir nöroleptik ile kullanıldığında ürperme ve/veya titreme; huzursuzluk, post-operatif halüsinasyon episodlar; ve ekstrapiramidal semptomlar görülebilir.

Barbitüratlar, benzodiazepinler, nöroleptikler, halojenik gazlar, non-selektif MSS depresanları (ör. alkol) narkotiklerin neden olduğu solunum depresyonunu güçlendirebilirler. Fentanil çoğunlukla CYP3A4 tarafından büyük ölçüde ve hızlı biçimde ve metabolize edilir. Oral ritonavir i.v. fentanil klirensini üçte iki oranında azaltmıştır; ancak tek doz i.v. fentanil uygulamasının ardından elde edilen maksimum plazma konsantrasyonu etkilenmemiştir. Herhangi bir cerrahi ya da anestezik uygulamadan 2 hafta önce MAO inhibitörlerinin bırakılması gerekir.

Fetal alkol sendromu (fetal alkol embriyopatisi), gebelikleri döneminde alkol alan annelerin çocuklarında, alkolün teratojen etkilerine bağlı olarak ortaya çıkan, değişik düzeylerdeki konjenital anomalilerle karakterize bir tablodur.

Fetal alkol sendromunun (FAS) tanısı için gerekli olan temel belirtiler:

Gelişme geriliği bulguları: Genel gelişme geriliği (mikrosefali, boy kısalığı, ekstremite anomalileri, vs.), Yağ dokusu eksikliği
Dolaşım sistemi bulguları: Fallot tetralojisi, septum defektleri
Santral sinir sistemi bulguları: Zeka geriliği, hipotoni, koordinasyon bozukluğu, hiperaktif çocuk
Göz bulguları: Kapaklarda kısalık, ptozis, şaşılık (strabismus), mikroftalmi
Yüz ve Çene bulguları: Filtrum hipoplazisi, üst çene hipoplazisi, alt çene hipoplazisi (mikrognati), prognati, dudak/damak yarığı, mikrodonti, mine hipoplazisi

Fetal alkol spektrum bozuklukları, gebelik döneminde alkol maruziyeti nedeniyle ortaya çıkar. Bir birey doğumdan önce alkol maruziyeti yaşamamışsa, FASD'ye yakalanmaz. Ancak, rahimde alkol maruziyeti yaşayan tüm bebeklerde FAS, FASD veya gebelik komplikasyonları tespit edilemez.

Filtre kahve, öğütülmüş kahve çekirdeklerinin bir filtre yardımıyla sıcak su kullanılarak demlenmesiyle hazırlanan kahve türüdür. Damlama yöntemiyle demlendiği için, kahve telvesi içecekten ayrılır ve berrak, aromatik bir kahve elde edilir.

Filtre kahvenin bilinen ilk örneği, 1908 yılında Almanya'da yaşayan Melitta Bentz tarafından geliştirilmiştir. Bentz, kahve içerken telvenin bardağa karışmasından rahatsız olduğu için, evdeki basit malzemelerle bir filtreleme sistemi geliştirmiştir. Bu sistemin patentini alarak, kısa süre içinde kendi şirketini kurmuştur.

Melitta Bentz'in geliştirdiği bu yöntem, daha sonra birçok üreticiye ilham olmuş; farklı filtreleme ekipmanlarının tasarlanmasıyla birlikte filtre kahve, zamanla günümüzdeki çeşitliliğine ve popülerliğine ulaşmıştır.

Pour-over: V60, Chemex gibi araçlarla yapılan elle dökme yöntemidir.
Otomatik filtre kahve makineleri: Elektrikli makineler ile yapılan yaygın ev tipi hazırlama yöntemidir.
French press: Basit bir mekanizmayla çalışan ve manuel kahve demleme ekipmanı ile yapılan demleme yöntemidir.

Üçüncü nesil kahve akımı ile birlikte filtre kahveye olan ilgi artmıştır. Bu akımın etkisiyle geleneksel kahve demleme yöntemlerinin ötesinde yeni bir kültür ortaya çıkmıştır. Özellikle V60 ve Chemex gibi ekipmanlar ile evde kahve demleme kültürü gelişmiştir. Her iki ekipman da, filtre kahve hazırlığının, kullanıcıya tam kontrol sağladığı, manuel ve dikkatli bir demleme süreci gerektirdiği yönüyle dikkat çeker.
Evde yapılan bu kahve demleme kültürü, kahve ile ilgilenen bireylerin daha fazla bilgi edinmelerini, farklı kahve türlerini keşfetmelerini ve kahve dünyasında daha fazla deneyim kazanmalarını sağlamaktadır. Aynı zamanda, kahve demlemek, bir ritüel haline gelerek sosyal bir deneyim ve günlük yaşamın keyifli bir parçası olmuştur.
Filtre kahve, baristalar ve kahve uzmanları arasında, kahvenin ağızda bıraktığı doku ve aromatik özelliklerin en iyi şekilde hissedilmesi adına tercih edilmektedir. Bu yöntemlerin avantajı, kahvenin her bir bileşeninin ayrı ayrı hissedilmesidir; örneğin, kahvenin meyvemsi asidik tatları, çikolata notaları veya fındık ve baharat aromasının daha belirgin olması sağlanır.

Gabapentin [1-(aminometil), siklohekzanasetik asit; patent adı: Neurontin®], epilepsi tedavisinde GABA molekülünün taklidi olarak kullanılan bileşiktir.
Neruda ve Neurontin' markaları ile satılan Gabapentin, öncelikle kısmi nöbetler ve nöropatik ağrı tedavisinde kullanılan bir antikonvülzan ilaçtır. Diyabetik nöropati, postherpetik nevralji ve merkezi ağrı nedeniyle oluşan nöropatik ağrının tedavisi için birinci basamak bir ilaçtır.
Orta derecede etkilidir: diyabetik nöropati veya postherpetik nevralji için gabapentin verilenlerin yaklaşık %30-40'ının anlamlı bir faydası vardır.

Sekonder jeneralize konvülsiyonların eşlik ettiği ya da etmediği, basit ya da kompleks parsiyel konvülsiyonlu yetişkin ve 12 yaş üstü çocuk hastaların tedavisinde monoterapi (yeni tanı konulan konvülsiyonlu hastaların tedavisi dahil) ya da ek tedavi olarak kullanılır. 12 yaşından küçük çocuklarda monoterapi ile ilgili olarak yeterli deneyim yoktur. Sekonder jeneralize konvülsiyonların eşlik ettiği ya da etmediği, parsiyel konvülsiyonlu 3 yaş ve daha büyük çocukların ek tedavisinde kullanılır.

Yetişkinlerde diyabetik polinöropati ve postherpetik nevraljide görülen nöropatik ağrının tedavisinde kullanılır.

Bileşimindeki herhangi bir maddeye karşı aşırı duyarlılığı olduğu bilinen hastalarda, akut pankreatitli hastalarda, kontrendikedir. Absans gibi primer jeneralize nöbetlerde etkili değildir. Laktoz içerdiğinden, galaktozemili (galaktoz intoleransı olan) hastalarda kullanılmamalıdır.

Kontrollü klinik çalışmalarda, hastaların %16'sında muhtemelen klinik açıdan önemli sayılabilecek derecede kan şekeri düzeyi dalgalanmaları gözlenmiştir. Bu nedenle, Diabetes Mellituslu hastalarda kan şekeri daha sık kontrol edilmeli ve gerekiyorsa antidiyabetik ilacın dozu ayarlanmalıdır. Böbrek fonksiyonları bozuk hastalarda gabapentin dozu azaltılmalıdır. Gabapentin tedavisi sırasında hemorajik pankreatit bildirilmiştir. Bu nedenle, pankreatitin klinik semptomlarının ilk belirtileri (persistan karın ağrısı, bulantı ve tekrarlayan kusmalar) ortaya çıkar çıkmaz gabapentin tedavisine derhal son verilmelidir. Ek olarak, pankreatitin erken tanısı için klinik araştırmalar ve uygun laboratuvar çalışmaları yapılmalıdır. Antiepileptik ilaçlar, konvülsiyon sıklığının artması ihtimaline karşı birden bırakılmamalıdır. 3-12 yaş arası pediyatrik hastalarda gabapentin kullanımıyla beraber merkezi sinir sistemiyle ilişkili bazı advers olaylar görülmüştür. Bunlardan başlıcaları, duygusal değişiklik (özellikle davranış problemleri), agresif davranışlar, konsantrasyon problemleri ve okul performansında değişiklikler dahil olmak üzere düşünce bozuklukları ve hiperkinezidir (özellikle yorulmama ve hiperaktivite). Gabapentin kullanan hastalarda bu olayların çoğunluğu hafif ve orta derecede görülmüştür. Gebelik kategorisi C'dir. Gabapentinin gebelerde güvenli kullanımı ile ilgili deneyim olmadığından, gebelik döneminde ancak yararları ve riskleri çok iyi değerlendirildikten sonra kullanılmalıdır. Gabapentin insanlarda anne sütüne geçer. Gabapentinin anne sütü alan bebekte ciddi bir yan etkiye yol açmayacağını söylemek mümkün olmadığından, anne açısından antiepileptik tedavinin önemi de göz önünde bulundurularak emzirmeye ya da gabapentin tedavisine son verilmelidir. Gabapentin, merkezi sinir sistemi üzerinde etkili olduğundan, kişisel olarak sedasyon, baş dönmesi ya da merkezi sinir sistemi depresyonunun diğer belirti ve semptomlarına yol açabilir. Bu sebeple, reçetelendiği şekilde kullanıldığı durumlarda bile, gabapentin, reaksiyonları, araç ve kompleks makineleri kullanma veya bu tarz yerlerde çalışma yeteneğini bozacak kadar azaltabilir. Bu durum, özellikle tedavinin başlangıcında, doz artırılırsa veya tedavi değiştirilirse ve alkol gibi merkezi sinir sistemi depresyonuna sebep olan maddelerle birlikte kullanılması durumunda belirgindir.

Uyku hali ve baş dönmesi en sık görülen yan etkilerdir. Ciddi yan etkiler arasında intihar, solunum depresyonu ve alerjik reaksiyonlar riskinin artması sayılabilir. Böbrek hastalığı olanlarda daha düşük dozlar önerilir.
En sık bildirilen yan etkiler somnolans (uykuya eğilim), halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı, bulantı, kusma, kilo alma, sinirlilik, uykusuzluk, ataksi, nistagmus, parestezi ve iştahsızlıktır.
Asteni, görme bozuklukları (ambliyopi ve diplopi), tremor, disartri, düşünce bozuklukları, amnezi, ağız kuruluğu, depresyon ve emesyonel labilite seyrek olarak görülür.
Klinik çalışmalar sırasında seyrek olarak ortaya çıkan yan etkiler; Dispepsi, kabızlık, karın ağrısı, iştah artışı, rinit, farenjit, öksürük, miyalji, sırt ağrısı, yüz, ekstremite ya da tüm vücutta ödem, impotans, dişlerde anormallik, gingivit, kaşıntı, lökopeni, kırık, vazodilatasyon, hipertansiyon ve travmayı takiben purpuradır.
12 yaşından küçük çocuklarda yapılan klinik çalışmalarda saldırgan davranışlar ve aşırı, kısmen kontrolsüz hareketler (hiperkinezi) gözlenmiştir.
Gabapentin, kalsiyum kanallarının alt küme faaliyetini azaltarak etki eder.

Gabapentinin mide asidini nötralize eden magnezyum ya da alüminyum içeren antasitlerle birlikte kullanılması, gabapentinin biyoyararlanımını %24 oranında azaltabilir. Antasitlerden en az iki saat sonra alınmalıdır. Simetidin ile birlikte kullanıldığında, gabapentinin renal eliminasyonu hafifçe azalır. Basit test stikleriyle yapılan idrarda protein incelemesi, gabapentin kullanan hastalarda yalancı pozitif reaksiyon verebilir. Alkol ya da merkezi etkili ilaçlar, gabapentinin merkezi sinir sistemiyle ilgili bazı yan etkilerini (somnolans ve ataksi gibi) şiddetlendirebilir.

Gece kulübü, herkese açık müzikli, içkili müzik mekanı, konser, show ve eğlence yeri, insanların eğlenme amacıyla gittikleri, müzik eşliğinde dans edilen, alkollü içecek tüketilen, genelde gece açılan sabaha dek açık kalan mekânlardır. Bir gece kulübü genellikle bir dans pisti, lazer ışık gösterisi ve disk jokey (DJ) için sahne içeren bir eğlence mekanıdır. "Gece kulübü" adlandırması zamana göre isim değişikliğine uğramıştır. İlk başlarda disko, diskotek olarak adlandırılan bu mekanlar günümüzde gece kulübü ya da sadece kulüp olarak adlandırılır.
İşletme hakkını elinde tutan tütün mamulü, alkol ve alkollü içecek satışı yapmak isteyen kişi ve kuruluşların gece kulübü işletmelerinin işletmenin bulunduğu yerin merkez yönetiminden yetki belgesi alması ve işletmenin gerekli denetçilerce denetimine izin vermesi gereklidir. Yine bu yasanın uygulandığı ülkelerden olan Türkiye'de TAPDK izni olmaksızın alkol ve tütün ürünlerinin satışının olduğu mekânlara işletme hakkı verilmemektedir.
İlk gece kulüpleri 1840'larda ve 1850'lerde New York'ta ortaya çıktı. Canlı müzik, dans ve vodvil gösterileri için ulusal bir üne sahiptiler.

Gece hayatı
Yeraltı kültürü
Dans salonu
Go-go dansı
Disko
Rave
Bar (mekân)
Dans müziği

Guatemala Cumhuriyeti, kısaca Guatemala (İspanyolca: República de Guatemala), Orta Amerika'nın kuzeyinde yer alan bir ülkedir. Kuzey ve batıda Meksika, kuzeydoğuda (komşu bölgede) Belize, doğuda Honduras ve güneydoğuda El Salvador ile sınırlıdır. Güneyde Pasifik Okyanusu, kuzeydoğuda ise Honduras Körfezi ile çevrilidir.
Günümüz Guatemala toprakları, Mezoamerika'ya yayılan Maya uygarlığının çekirdeğine ev sahipliği yapmıştır; 16. yüzyılda bu bölgenin büyük bir kısmı İspanyollar tarafından fethedilmiş ve Yeni İspanya genel valiliğinin bir parçası olarak ilan edilmiştir. Guatemala, 1821 yılında İspanya ve Meksika'dan bağımsızlığını kazanmıştır. 1823'ten 1841'e kadar Orta Amerika Federal Cumhuriyeti'nin bir parçası olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısında Guatemala istikrarsızlık ve iç karışıklık yaşamıştır. 20. yüzyılın başlarından itibaren ise Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen bir dizi diktatör tarafından yönetilmiştir. 1944'te otoriter lider Jorge Ubico, demokrasi yanlısı bir askeri darbeyle devrildi ve bu da sosyal ve ekonomik reformlara yol açan on yıl süren bir devrimi başlattı. 1954'te ABD destekli bir askeri darbe devrimi sona erdirdi ve bir diktatörlük kurdu. 1960'tan 1996'ya kadar Guatemala, ABD destekli hükümet ile solcu isyancılar arasında kanlı bir iç savaş yaşadı; bu savaşta Guatemala ordusu tarafından Maya nüfusuna yönelik soykırım niteliğinde katliamlar gerçekleştirildi. Birleşmiş Milletler bir barış anlaşması müzakere etti ve bu da ekonomik büyüme ve ardışık demokratik seçimlerle sonuçlandı. 
Guatemala'nın biyolojik açıdan önemli ve benzersiz ekosistemlerinin zenginliği, birçok endemik türü içerir ve Mezoamerika'nın biyolojik çeşitlilik açısından sıcak nokta olarak belirlenmesine katkıda bulunur. İhracat malları açısından zengin olmasına rağmen, nüfusun yaklaşık dörtte biri (4,6 milyon) gıda güvensizliğiyle karşı karşıyadır; Diğer önemli sorunlar arasında yoksulluk, suç, yolsuzluk, uyuşturucu kaçakçılığı ve iç istikrarsızlık yer almaktadır. 
Tahmini nüfusu yaklaşık 17,6 milyon olan Guatemala, Orta Amerika'nın en kalabalık ülkesi, Kuzey Amerika'nın dördüncü en kalabalık ülkesi ve Amerika kıtasının 11. en kalabalık ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri olan Guatemala Şehri, Orta Amerika'nın en kalabalık şehridir.

Yerli halklar öteden beri Mestizolar tarafından baskı altına alınarak sosyal, ekonomik ve siyasal faaliyetin dışında tutulmuştur. Kaynağını sömürgeci önyargılardan alan Mestizo topluluğu ile yerli halklar arasındaki bu gerilim yüzyıllar boyunca sürmüş ve 1954 yılında liberal demokrat Jacobo Árbenz demokratik hükûmetine karşı Komünizm'in yayılmasından korkan ABD destekli bir darbe gerçekleştirilerek askerî cunta yönetimi kurulmuştu. Jacob Árbenz ve halefi Juan José Arévalo, ülkede toprak reformunun gerçekleştirilmesi dışında, sivil haklar ve işçi haklarının geliştirilmesinden sorumluydu. Albay Carlos Castillo yönetiminde kurulan askerî cunta, reformları iptal ederek sol partileri yasakladı. Guatemala'daki iç savaş, karışıklıklarla geçen 20-30 yılın ardından bazı genç subayların yozlaşmış hükûmete karşı darbe düzenlemeye çalışmasıyla patlak verdi. Ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanınca kırsal bölgelere çekilen subaylar bir gerilla gücü meydana getirerek hükûmete karşı bir örtük savaş başlattılar.
Gerilla hareketi önceleri Küba'daki devrimci güçlerle birlikte hareket ederek ülkedeki Ladino bölgelerine yoğunlaşmıştı. Ancak son yirmi yıl içerisinde özellikle yerli halkların vatandaşlık haklarının tanınmasına odaklanan siyasi ve toplumsal reform mücadeleleri ön plana çıktı.
1982 yılında Guatemala ordusu henüz yeni kurulmuş olan Guatemala Devrimci Ulusal Birliği'ne (URNG) yönelik çok sayıda insanın ölümüne neden olan bir toptan imha politikası uyguladı.
1980'lerin ilk yarısında barışın sağlanması yönünde adımlar atıldı. Bu adımlar arasında yeni bir anayasa hazırlanması ve sivil bir başkanın seçilmesi bulunmaktaydı. 1987 yılında hükûmet ve URNG arasındaki görüşmeler başlamış olmasına rağmen URNG gerilla mücadelesine devam etmekteydi. Taraflar Birleşmiş Milletler'in 1993'teki girişimleriyle barış görüşmeleri için tekrar bir araya geldi ve nihayet başarı sağlandı.

Nüfusun yarısından fazlası Ladinolar denen ve Avrupalı (İspanyol) karışımıdır. Geri kalan kesimi ise Guatemala Kızılderilileridir. Halkın çoğunluğu Hıristiyanlığın Katolik mezhebine bağlıdır ve İspanyolca konuşmaktadır.

Guatemala 22 departmana (departamentos) ve 340 belediyeye (municipios) ayrılır. Bayrağın ortasında bulunan Qetzal kuşu ülkenin millî sembolüdür.

Guatemala'nın departmanları:

Guatemala Maya Culture (İngilizce)
Cultura Maya (İspanyolca)
Arte Guatemalteco
Literatura Guatemalteca
Popol Vuh
Miguel Angel Asturias
Guatemela Fahri Konsolosu Hayri Ülgen'in Web Sitesi

Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu tarafından kaleme alınan, on iki farklı dile çevrilen, orijinali Türkçe olarak 2001 yılında basılan kitap.
Yazar bu kitabında gündelik hayatta karşımıza çıkan herhangi bir şeyin veya sözün kökenini, dünyanın her yerinden ilginç bilgiler vererek ortaya koyuyor. Hayatımızda karşımıza çıkan otomobilden nazara, ocaktan ninniye, bardaktan cadıya birçok şeyin ortaya çıkışını ve adlandırılışını yazar ustalıkla okuyucuya aktarıyor. Kitabın bölümleri "İnançlar, büyüler; gelenekler; takvim; görgü kuralları; mutfakta; ev ve çevresi; banyoda; giyim kuşam; süslenme; sağlık; yeme içme; çocukluk; cinsellik; mahallede; işyerinde; devlet ve millet; oyun, eğlence, spor; keyiften hobiye" şeklinde olup, içeriğinde birçok şeyin kökeni sunuluyor.

Özel

Genel
Uygun, İsmail (Bahar 2012). "Gündelik Hayatımızın Tarihi" (PDF). kanat: Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi haber bülteni, 39. s. 3. ISSN 1302-8332. 4 Haziran 2017 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi4 Haziran 2017.

Güzelavrat otu (Atropa bella-donna), patlıcangiller familyasına ait çok yıllık otsu bir bitkidir. "Atropin" maddesi bu bitkinin halüsinojenik özellikleri olan oldukça zehirli yemişleri boyunca olan yapraklarından elde edilir.
Tür, Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya'nın yerlisidir ve Kuzey Amerika'nın bazı kısımlarında da bulunur hale gelmiştir. Yetiştiği alanlar çoğunlukla kireçten zengin topraklı, nemli ve loş yerlerdir. Adı olan "Bella-Donna" İtalyancadan köken alır ve "güzel kadın" anlamı gelmektedir. Atropin maddesini kadınlar bir zamanlar göz bebeklerini büyütmek için kullanmışlardır.

Güzelavrat otu dallanmış, otsu ve çok yıllık bir bitkidir, çoğunlukla etli köke sahip bir yarı çalı olarak görülür. Bitki 1.5 metre, uzun oval yaprakları ise 18 cm uzunluğa kadar erişebilir. Çan şekilli çiçekleri hafif yeşil-soluk turkuaz ve az kokuludur. Meyveleri olgunlaştıkça yeşilden parlak siyaha uzanan ve yaklaşık olarak 1 cm uzunluktaki yemişlerdir. Bu yemişler tatlıdır ve zehirli alkoloidler içermelerine rağmen taşıdıkları tohumlarla yayılmayı da sağlayan hayvanlar tarafından iştahlıca tükeltilirler. Atropa belladonna var. lutea olarak isimlendirilen bir varyetesinin soluk sarı çiçekler ve meyveler bulunmaktadır.
Atropa belladona nadir olarak bahçelerde kullanılır yetiştirilmesi genellikle gösterişli yemişleri ve dikey geliştiği içindir. Dünyanın diğer bölgelerinde, el değmemiş topraklarda yetişen değeri olmayan türlerinin olduğu bilinmektedir. Küçük tohumların çimlenmesi, tohumun uykuda kalmasını sağlayabilen sert kabuğuyla da ilişkili olarak genellikle zordur.
Çimlenme değişen sıcaklık koşulları altından birkaç hafta alabilir fakat giberellik asidin kullanımıyla gelişim hızlandırılabilir. Fideler bir yerden bir yere taşınma sırasında çökerten gibi kök zararlarından dolayı steril toprağa gerek duymaktadırlar.

"Compounds in deadly nightshade". USDA, ARS, National Genetic Resources Program. Phytochemical and Ethnobotanical Databases. [Online Database] National Germplasm Resources Laboratory, Beltsville, Maryland. 20 Şubat 2013 tarihinde kaynağından (mdy) arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Temmuz 2005.

Halüsinojen mantarlar, sihirli mantarlar olarak da bilinen, anormal bilinç durumları meydana getiren psilosibin ve psilosin maddelerini içeren bütün psikoaktif mantarlara verilen ad. Bu mantar gruplarına ek olarak Amanita cinsinden bazı türler ile Claviceps purpurea da halüsinatif etkilere sahiptir.

Avrupa ve Kuzey Afrika'da, yapım tarihleri MÖ 6.000 ile 9.000 yılları arasında değişen ve Psilocybe cinsinden mantarların tasvir edildiği iddia edilen mağara resimleri keşfedilmiştir.
Bazı mantarların halüsinojen özelliklerinin olduğu yüzyıllardır bilinmektedir. Eski Orta ve Güney Amerika medeniyetlerinde bulunan heykeller, mantarların o zamanlar dini törenlerde kullanıldığını göstermektedir. Aztekler bu mantarları "teonanacatl - Tanrıların eti" şeklinde tarif etmişlerdir. Tarihçiler Aztek ruhani liderlerinin bu halüsinojenleri kullanarak farklı bir bilinç düzeyine geçtiği, tanrılar ve diğer ruhlarla iletişim kurduklarına inandıklarını belirtmişlerdir.

Halüsinojenik etki gösteren mantarlar, içerdikleri psikoaktif maddelere göre çeşitli gruplara ayırabilir.

Psilosibin veya psilosin içeren mantar türleri genellikle Copelandia, Gymnopilus, Inocybe, Panaeolus, Pholiotina, Pluteus ve Psilocybe cinslerine mensuptur. Psilocybin kelimesi Yunancadaki "psilo" (kel) ve "cybe" (kafa) kelimelerinden gelmiştir ve mantarın şapkasının yapısına atıfta bulunmaktadır.
Bu gruba ait mantarlara Psilocybe mexicana, Psilocybe cubensis, Psilocybe semilanceata, Psilocybe pelliculosa, Panaeolus subbalteatus, Psilocybe cyanescens, Psilocybe baeocystis örnek gösterilebilir. Bu mantarlar tüketilmelerinin yarım-bir saat ardından dört saat kadar sürebilen esneme, konsantrasyon bozukluğu, kalp atışlarının hızlanması, görsel ve işitsel halüsinasyonlara (sanrılar) yol açar. Bu mantarların en büyük tehlikesi Galerina autumnalis gibi ölümcül bazı mantar türlerine çok benzemeleri ve aynı habitatı paylaşmalarıdır. Son zamanlarda Psilocybin gibi maddelerin tıpta kullanımlarının ne şekilde olabileceği yönünde araştırma projeleri başlatılmıştır.

Amanita muscaria, üzerine konan sinekleri öldürdüğü için sinek mantarı olarak da bilinir ve müsimol ve ibotenik asit halüsinojen maddeleri içerir. Amanita virosa (Ölüm meleği) ve Amanita phalloides (Türkiye'de Evcik kıran ve Köy Göçüren diye de bilinir) ismindeki ölümcül mantarlarla akrabadır. Tüketilmesinin ardından terleme, göz bebeklerinde küçülme, vücut ısısının yükselmesi ve halüsinasyonlar görülür. Genelde mantarı yiyen kişi derin bir uykuya dalar. Lewis Caroll'un Alis Harikalar Diyarında isimli kitabının kahramanı Alice'nin bir mantarı yedikten sonra yaşadıkları bu mantarın Amanita muscaria olduğunu ima etmektedir. Orta Çağ'da bu mantarın sıkılan suyu sinek öldürücü olarak kullanılmıştır. Çocuk kitaplarında kırmızı ve benekli olarak resmedilen mantarlar da bu mantar türündendir.
Amanita pantherina, A. muscaria ile benzer kimyasal içeriğe sahiptir, ancak ondan daha etkili ve tehlikelidir.

Claviceps (Ergot) cinsinden mantarlar ergotamin içerirler ve tüketilmeleri durumunda ergotizm denen hastalığa yol açabilirler. Çavdar mahmuzu olarak da bilinen Claviceps purpurea, çavdar üzerinde yetişir ve bu mantar türü ölüm tehlikesine yol açabilir. Eğer hasat sırasında veya çavdar una dönüştürülmeden önce temizlenmezse bu undan yapılan ürünleri yiyenler etkilenirler. Kullanımı delilik veya düşüklere yol açabilir. Bu mantar üzerinde yapılan araştırmalar histamin, ergosterol ve güçlü bir halüsinojen olan LSD'nin elde edilmesini sağlamıştır.

Amanita muscaria çoğu ülkede kontrol dışındadır. LSD hammaddesi olduğu için çavdar mahmuzu erişimi kontrol altında tutulmaktadır. Hollanda ve Çekya dışındaki Avrupa ülkelerinin çoğunda halüsinojen mantarların bulundurulması ve tüketilmesi yasadışıdır. Amerika Birleşik Devletleri eyaletlerinin çoğunda da bu mantarların kullanımı yasaktır.
Halüsinojen mantar sporları mikroskobik örnek olarak internetteki çeşitli sitelerden temin edilebilmekteyse de, çoğu ülkede bu mantarların sporlarının bile bulundurulması yasaktır.

Türleri bilinmeyen mantarların toplanması ve bilinçsizce tüketimi ölümle sonuçlanabilecek zehirlenmelere yol açabilir.

Psilocybe cubensis
Psilocybe baeocystis
Amanita muscaria
Amanita pantherina
Çavdar mahmuzu
Salem cadı mahkemeleri

EMCDDA Twww.emcdda.europa.eu17 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halüsinojen mantarlar ve yetiştirilmeleri ile ilgili bilgi
Zehirli ve halüsinojen mantarlar
Amanita muscaria ile ilgili bilgi

Hazır kahve ya da kahve tozu, mayalanmış kahve çekirdeklerinden elde edilen içecek. Kurutma işlemi dondurarak ya da sprey yardımıyla gerçekleştirilir. Sıkıştırılmış sıvı biçimindeki hazır kahve türleri de bulunmaktadır.
Hazırlanış kolaylığı (sıcak suda kolayca çözünebilmesi), kahve çekirdeğine oranla daha hafif oluşu ve görece uzun raf ömrü hazır kahvenin avantajları arasında sayılabilir. Buna karşın, iyi kurutulmamış hazır kahve kolaylıkla bozulabilmektedir.

Hazır kahve, 1901 yılında Chicago'da çalışan bir Japon bilim insanı olan Satori Kato tarafından bulunmuştur. Kato, bulduğu hazır kahveyi New York'taki Panamerikan Fuarı'nda tanıtmıştır. Daha sonra, 1910 yılında Amerikalı mucit George Washington kendi hazır kahve hazırlama yöntemini geliştirmiştir. 1938 yılında daha gelişmiş bir kahve rafinasyon işlemi ile üretilen Nescafé satışa sunulmuştur.

Hazır Kahve Üretimi 7 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hazır çay
Hazır çorba
Hazır pirinç

Hippi yaşam tarzı, modern mutlak retçiliğin temellerini atan bir karşı kültür oluşumdur. Dünyanın, üzerindeki tüm bitki, hayvan ve insanlara ait olduğunu kabul eden apolitik bir görüştür. Kendilerine asla sınır koymayan, var olan tüm yetkilileri reddeden, komün hayatını savunan özgürlükçü bir harekettir. 1960'lı yıllarda dönemin komünist ve faşist yapılanmalarına karşı çıkan, özgürlüğün bireyin kendi içinde olduğunu savunan ancak uygulamaları ile anarşist düşünce tarzından ayrılan, düşünce biçiminin gerçek yaşama dönüştüğü bir yaşam tarzıdır.

“Çiçek Çocuklar” olarak anılan hippiler 1960'larda görülmeye başlasa da hippi kelimesi ilk olarak San Fransiscolu bir gazeteci olan Michael Fallon tarafından kullanılmıştır. Yayınladığı yazının genelinde beatniklerin yeni nesli olarak nitelendirilen hippilerin arayışı aşk, sevgi, barış ve özgürlük üzerineydi. Hippi sözcüğü ABD'de altmışlı yılların ortaları ve sonu arasında yer alan genç bir erkeği ya da kadını yetişkin yaşın ortalarından otuzlu yaşlara kadar belirtir. Hippiler daha çok "freaks" diye adlandırılır; yani "uyuşturucu müptelaları". Sözcük, büyük bir olasılıkla hipster'in kısaltılması olan, siyahi gettolarında yaşayan "hip" ten gelmiştir.

1965'te "hippi" sözcüğünün ortaya çıktığı ve bu olgunun geliştiği yıl ABD Vietnam'a asker gönderir ve buna birçok başkaldırı ortaya çıkar. Dünyaca ünlü boks şampiyonu Muhammed Ali Clay, bu dönemde basın açıklaması yaparak Vietnam Savaşı'nı kınadığını ve askere gitmeyeceğini söyler. Bundan dolayı unvanı alınır ve 3 yıl süreyle ringlerden uzaklaştırılır. Siyahi devrimci lider Malcolm X öldürülür ve siyahi birliğinin başına Martin Luther King gelerek ünlü söylevi "Bir Hayalim Var"ı bu dönemde verir. Hippiler 1964'te "i want to hold your hand" diye mırıldanmışsa da, 1967'de "why dont we do it in the road" adlı şarkıyı söylemişlerdir.
ABD'de sisteme aykırı hareketleriyle ön plana çıkan hippilerde özgürlükçü ve antimilitarist akımlar oluşmuştu. ABD'deki 60 kuşağının en önemli hareketi o zaman ABD'nin yürüttüğü Vietnam Savaşı'na karşı hippilerin muhalefetiydi. Bu dönemde ABD'deki gençler orduya girmeye zorlanıyordu.

Hippilerin herhangi bir siyasal parti veya da hareketle ilişkileri yoktur. Uyuşturucular, müzik ve cinsellik hippi kültürünün önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Hippilikte vejetaryen beslenme tercih edilmiştir. Kültürlerinin büyük bir ksımını ise toplanma ve festivaller oluşturur. Bunlar arasında sayabileceklermiz Woodstcok Festivali ve Aşk Yazı (Summer Of Love) olarak bilinen 1967 yılının yaz aylarında gerçekleşen etkinlik ve festivallerdir. Aşk Yazı Amerikan tarihinin en önemli yaygın sosyal ve politik toplantılarından biri olarak anılır. Ünlü yaz boyunca, 100.000'den fazla insan toplandı ve San Francisco'nun Haight-Ashbury Bölgesinde bulunan komünlere  taşındı.
Bir akım olarak incelendiğindeyse hippilik özellikle psikanalist Erich Fromm tarafından gelmiş geçmiş en tutarlı hareket olarak kabul görmektedir. Çünkü "çiçek çocuklar" özgür aşk savunuculuğunun, barış yanlılığının tüm gereklerini yerine getirerek, inandıklarını yaşamaktan hiçbir zaman çekinmemiş ve genelgeçer ahlakın bütün karşıtlığına birliktelikleriyle karşı koyarak alternatif bir hayatı sürdürmeyi başarmışlardır. Bu yaşam tarzının en şaşırtıcı yanlarından biri, komün yaşayan hippi gruplarının üyelerine tek tek bakıldığında hiçbirinin bilinen ekonomik gereksinimlerini karşılayacak güvenceleri bulunmamakta ve kendi temsilleri ile hiçbirinin cebinde metelik olmamasına karşın hayatlarını talep ettikleri rahatlıkta sürdürebiliyor oluşları gösterilir. Tarım yerine toplayıcılık ve bahçecilik yaparak, genellikle vegan-vejetaryen beslenerek hayatlarının devamlılığını sağlamaktadırlar.

1970'lı yıllarda Türkiye hippiler için çok önemli yerlerden biri olmuştur. Birçok hippi Katmandu, Tibet gibi yerlere giderken Türkiye'de özellikle de İstanbul Sirkeci'deki tek yıldızlı otellerde ve pansiyonlarda konaklamışlardır. O dönemde Türkiye'deki hippi hareketinin de temelleri atılmıştır. Birçok sol görüşlü insan bu kişilerle tanıştıktan sonra politikadan uzaklaşarak onlarla dünya turlarına çıkmıştır. Bugün Türkiye hippiler için önemli noktalardan biri olma özelliğini korumaktadır. Rainbow Festivali öncesinde dünyanın birçok yerinden hippiler Olimpos, Kelebekler Vadisi gibi yerlerde toplanarak festivale gitmektedirler. Türkiye'de hippi hareket de altın yıllarını yaşamaktadır.
Türkiye'de de bu akımı benimseyen bireyler de vardır. Gazeteler o dönemlerde hippilerin başına gelen tuhaf olayları yazdı, bu durum da 12 Mart 1971 darbesine dek devam etti. Hippiler Kraliçesi olarak adlandırılan Perihan Yüce önemli Türk Hippilerin başında gelmektedir. Perihan Yüce  70'li yıllarda henüz 16 yaşındayken İzmir'den İstanbul'a kaçtı ve ülke gündemine yerleşti. Hippilerin durağı Sultanahmet'te yaşıyordu. Giyimi, yaşam tarzı ve ruh haliyle hippilerin çiçek kızıydı.

Hippi yolu

Honduras, Orta Amerika'da bir ülkedir. Batıda Guatemala, güneybatıda El Salvador, güneydoğuda Nikaragua, güneyde Fonseca Körfezi'ndeki Pasifik Okyanusu ve kuzeyde Karayip Denizi'nin büyük bir koyu olan Honduras Körfezi ile çevrilidir. Başkenti ve en büyük şehri Tegucigalpa'dır.
Honduras, 16. yüzyıldaki İspanyol sömürgeleştirmesinden önce, özellikle Maya olmak üzere birçok önemli Mezoamerikan kültürüne ev sahipliği yapmıştır. İspanyollar, Katolikliği ve günümüzde baskın olan İspanyol dilini, yerli kültürle harmanlanmış birçok gelenekle birlikte getirmişlerdir. Honduras 1821'de bağımsızlığını kazanmış ve o zamandan beri bir cumhuriyet olmuştur, ancak sürekli olarak birçok sosyal çatışma ve siyasi istikrarsızlık yaşamış ve Batı Yarımküre'nin en yoksul ülkelerinden biri olmaya devam etmektedir. 1960 yılında, Miskito Sahili'nin kuzey kısmı Uluslararası Adalet Divanı tarafından Nikaragua'dan Honduras'a devredilmiştir.
Ülkenin ekonomisi öncelikle tarımsaldır ve bu da onu 1998'deki Mitch Kasırgası gibi doğal afetlere karşı özellikle savunmasız hale getirmektedir. Honduras'ın İnsani Gelişme Endeksi 0,624 olup dünyada 138. sırada yer almaktadır. 2022 yılında, Honduras Ulusal İstatistik Enstitüsü'ne (INE) göre, ülke nüfusunun %73'ü yoksulluk içinde ve %53'ü aşırı yoksulluk içinde yaşamaktaydı. Alt sınıf öncelikle tarımsal temellidir, zenginlik ise ülkenin kentsel merkezlerinde yoğunlaşmıştır. Ülke, Latin Amerika'nın ekonomik eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biridir. Honduras toplumu ağırlıklı olarak Mestizo'dur; ancak Honduras'ta önemli yerli, siyah ve beyaz topluluklar da bulunmaktadır.
20. yüzyılın başlarında Honduras, çıkarları Amerika Birleşik Devletleri tarafından askeri olarak korunan uluslararası tarım şirketlerinin egemenliği altındaydı. "Muz cumhuriyeti" terimi, başlangıçta Honduras'ın siyasi olarak istikrarsız, şirketlerin egemen olduğu demokrasisini tanımlamak için kullanılmıştır. Ülkenin sivil hükûmeti 1963'te bir askeri darbeyle devrilmiş ve ülke 1979'da sivil yönetime geri dönmüştür. Amerika Birleşik Devletleri, 1980'lerde Honduras'taki askeri varlığını yeniden kurmuş ve Honduras'ı Contra savaşında Nikaragua hükûmetine karşı bir operasyon üssü olarak kullanmıştır. 
2009'da bir askeri darbe Manuel Zelaya hükûmetini devirmiş ve ardından gelen 2013 ve 2017 başkanlık seçimlerinde seçim hileleri iddiaları tartışmalara yol açmıştır. 2021'de Xiomara Castro başkanlığa seçilmiş ve 2009 darbesinden bu yana ilk kez sol iktidara geri dönmüştür. Nasry Asfura, ABD'nin seçimlere müdahalesi ve hile iddiaları arasında 2025 seçimlerini kazanmıştır. Honduras yaklaşık 112.492 km² (43.433 mil²) alana yayılmış olup 10 milyonu aşan bir nüfusa sahiptir. Kuzey kısımları, bölgenin demografik yapısı ve kültüründe de yansıdığı gibi, batı Karayip bölgesinin bir parçasıdır. Honduras, mineraller, kahve, tropikal meyveler ve şeker kamışı gibi zengin doğal kaynaklarının yanı sıra uluslararası pazara hizmet veren büyüyen tekstil endüstrisiyle de bilinir.

Orta Amerika'da, Karayip Denizi kıyısında, Guatemala ve Nikaragua arasında ve Kuzey Pasifik Okyanusu kıyısında, El Salvador ve Nikaragua arasında yer alır. Alçak arazilerde subtropikal iklim, yükseklerde ve dağlarda ise ılıman iklim görülmektedir. İç kısımlarda çoğunlukla dağlar, kıyı bölgelerinde dar ovalar yer almaktadır. Ülkenin en yüksek noktası: Cerro Las Minas 2,870 m olup ülkede kereste, altın, gümüş, bakır, kurşun, çinko, demir, antimon, kömür, balık, hidro enerji gibi doğal kaynaklar bulunmaktadır. Hafif depremler yaygındır; Karayip kıyılarında kasırga ve su baskınları zarara yol açar. Yazları sıcak ve kurak kışları bol yağışlıdır.

Nüfusu 6,7 milyona varan Honduras'ta kilometrekareye 60 kişi düşmektedir. Halkın yarısından çoğu kırsal (%53) alanda yaşamaktadır fakat 1998'deki Mitch kasırgasının ardından şehre göçte artış gözlenmiştir.
Honduras halkı kökenlerine göre üç ana gruba ayrılır:

ladinos: Maya soyundan gelirler ve halkın %90'ını oluştururlar.
garífuna: Siyah tenli Karayip bölgesi insanlarıdırlar. Nüfusun %2'sini (180.000) oluştururlar.
indígenas: (yerliler)
Miskitolar: 35.000 kişi
Sumu Twahka: 730 kişi
Paya: 3000 kişi
Lenca: 80.000 - 100.000 kişi
Chortí: 55.000 kişi
Jicaque/Tolupane
Son dönemde ortalama yaşam süresi kadınlarda 67, erkelerde ise 65 yıla yükselmiştir. Ülkede her 1600 kişiye bir doktor düşerken her 900 kişiye de hastanede bir yatak düşmektedir. Binde 30 bebek ölümlerine rastlanmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre halkın gıda gereksinimi %98'lik bir oranla giderilmesine rağmen halkın yarısına yakın bir kısmı hatalı veya yetersiz beslenmeden muzdariptir.
Ülkede okuma yazma oranı %76'dır (kadınlarda ve erkeklerde ortalama aynı). Kırsal alanda okuma yazma oranı şehre kıyasla oldukça düşüktür.
Son yıllarda gözlenen hızlı nüfus artışı (2004 verilerine göre %2,2) nedeniyle Honduras'ta nüfusun yarısından çoğunu 18 yaşın altındaki çocuklar ve gençler oluşturmaktadır. Nüfus, son dönemdeki hızıyla artmaya devam ederse 2025'te toplam nüfusun 14 milyona ulaşması beklenmektedir. Yalnız hızlı nüfus artışı Honduras'ta fakirliğin sebebi olarak görülmemektedir.

Honduras tarihinde İspanyol tesiri büyüktür. Uzun yıllar İspanyolların ticari dominyonu olarak kalan Honduras, bağımsızlığını kazandıktan sonra da kargaşa bitmemiştir. Bağımsızlıktan sonra El Salvador ile savaş durumuna gelen Honduras, bu olaydan dolayı ekonomik açıdan büyük kayıplar yaşamıştır. Hatta bir dünya kupası maçında El Salvadorlu futbolcuların kaldığı otel, Honduraslı vatandaşlar tarafından kundaklanmak istenmiştir. Bu olayın yankıları Honduras'ta hâlâ sürmektedir. Bugün Honduras dünyanın birçok ülkesine göç veren ülkelerin başında gelmektedir.
San Pedro Sula şehrinde, son yıllarda Meksika ve Kolombiyalı uyuşturucu kartellerinin faaliyetlerini artırdığı ve buna bağlı şiddet olaylarının artış gösterdiği bildiriliyor.
BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi'nin bilgilerine göre, Honduras'taki cinayet vakaları 2005-2010 arasında iki katına çıkarak, her 100 bin kişiden 87'sinin cinayete kurban gitmesiyle dünyanın en yüksek oranına sahip bulunuyor.

28 Haziran 2009'da askerî güçler, cumhurbaşkanını halkın seçmesi ve seçilen kişinin ikinci bir dönem daha görev yapmasını mümkün kılacak anayasa değişikliklerini referanduma sunmaya hazırlanan solcu devlet başkanı Manuel Zelaya'ya karşı darbe yapmış ve onu iktidardan indirmişlerdir. Bu konuda Dünya'da, özellikle Amerika kıtasında büyük bir kriz başlamıştır.

Honduras'ın ekonomisi tropik fırtına Mitch'den önce ve Mitch'den sonra olmak üzere iki ayrı şekilde ele alınabilir. 1998 öncesi %80'lerde olan fakirlik, 1998'de yaşanan felaketten sonra daha da artmıştır. Bu değişim işsizlik oranında da sayılara yansır. Fırtına öncesi %31 olan işsizlik oranı 1998'i takip eden yıllarda %44'e kadar ulaşmıştır. 2003 yılında bu oranın tekrar %27'ye düştüğü belirtilmektedir.
Latin Amerika ve Karayip Ülkeleri Ekonomi Komisyonu (ECLAC)'nin hesaplamalarına göre Mitch 3,8 milyar dolarlık maddi hasara yol açmıştır ve bu rakam Honduras'ın Gayri safi millî hasıla'sının %70'ine denk gelmektedir. Hükûmet yeniden yapılanmanın 5 milyar dolara mal olacağını tahmin etmektedir.
Dünya Bankası, Honduras'ı düşük orta gelirli bir ülke olarak sınıflandırmaktadır. Ülkenin kişi başına geliri 600 ABD doları civarındadır ve bu da onu Kuzey Amerika'daki en düşük gelirlerden biri yapmaktadır. 2010 yılında nüfusun %50'si yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. 2016 yılına kadar %66'dan fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Son birkaç yıldaki ekonomik büyüme, Latin Amerika'daki en yüksek oranlardan biri olan yılda ortalama %7 olmuştur (2010). Buna rağmen, Honduras tüm Orta Amerika ülkeleri arasında en az gelişmeyi gördü. Honduras, ülkeyi orta kalkınmaya sahip olarak sınıflandıran 625 İnsani Gelişme Endeksi ile 188 ülke sıralamasında 130'uncu olarak yer almaktadır (2015).

Hans-Gerd Spelleken: Honduras (2005), Reise Know-How Verlag Peter Rump GmbH

 Wikimedia Commons'ta Honduras ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Honduras Tips - The official Travel Guide of Honduras(İngilizce ve İspanyolca)
Honduras.com7 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lets Go Honduras13 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca ve İngilizce)

El Heraldo4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
La Prensa 16 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca. Okumak için siteye kaydolmak gerekiyor [ücretsiz])
El Tiempo1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
La Tribuna10 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Honduras This Week (İngilizce)

I. Ahmed (Osmanlıca: احمد اول, romanize: Ahmed-i evvel; 18 Nisan 1590, Manisa - 22 Kasım 1617, Konstantiniyye), divan edebiyatındaki mahlasıyla Bahtî, 14. Osmanlı padişahı ve 93. İslâm halifesidir. 22 Aralık 1603'ten 22 Kasım 1617'ye dek Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti. Saltanatı boyunca bizzat sefere katılmadı.
Saruhan Sancakbeyi olan Şehzade III. Mehmed ve hasekisi Handan Sultan'ın oğlu olarak 1590 yılında Manisa'da doğdu. Dedesi III. Murad'ın ölmesinin ardından, padişah olan babasıyla birlikte Konstantiniyye'ye geldi. Babasının emriyle ağabeyi Şehzade Mahmud öldürüldü ve kendisi veliaht oldu. Babasının beklenmedik ölümünün ardından, 22 Aralık 1603'te, henüz 13 yaşındayken tahta çıktı. Osmanlı tarihinin en genç padişahı ve sancağa gitmeden tahta çıkan ilk padişah oldu. Tahta çıktığında kardeşi Şehzade Mustafa'yı öldürtmeyerek, Fatih Kanunnâmesi'ndeki kardeş katlini kaldırdı ve yerine en büyük erkek hanedan üyesinin tahta çıkmasını öngören ekber ve erşed sistemini getirdi. Saltanatının ilk yıllarında annesi Handan Sultan, devlet işlerinde etkili oldu.
Sultan I. Ahmet tahta çıktığında Osmanlı-Avusturya Savaşı ve Osmanlı-Safevî Savaşı sürüyordu. Osmanlı Ordusu, Belgrad'dan Budin'e doğru ilerledi; Peşte, Hatvan, Vác, Štúrovo, Vişegrad ve Tepedelen kaleleri fethedildi. Ağustos 1605'te Estergon Kalesi kuşatıldı ve Ekim ayında fethedildi. 11 Kasım 1606'da Avusturya ile Zitvatorok Antlaşması imzalandı; böylelikle Avusturya arşidükü ile Osmanlı padişahı protokolde eşitlendi. Doğuda ise Sinan Paşa komutasındaki ordu, Nahçıvan üzerinden Revan'a yürüdü. Savaşın sonunda Safevîler ile 1612'de Nasuh Paşa Antlaşması imzalandı ve Osmanlıların 1590'da Ferhat Paşa Antlaşması ile İran'dan aldığı toprakların büyük çoğunluğu, Safevîler tarafından geri alındı. İktidarı döneminde Celâlî isyanları yeniden patlak verdi, ancak Kuyucu Murad Paşa tarafından sert ve kanlı bir şekilde bastırıldı.
I. Ahmed, 22 Kasım 1617'de tifüs hastalığından dolayı hayatını kaybetti. Tarihî Yarımada'da Sedefkâr Mehmed Ağa'ya yaptırdığı Sultanahmet Camii'ne defnedildi. Yerine ekber ve erşed sistemine uygun olarak I. Mustafa getirildi, ancak aklî melekeleri yerinde olmadığı için 96 gün sonra tahttan indirildi ve yerine I. Ahmed'in oğlu II. Osman tahta çıktı. Daha sonrasında oğulları IV. Murad ve İbrahim de tahta çıktı.

I. Ahmed 18 Nisan 1590 tarihinde babası Şehzade Mehmed'in sancak beyi olduğu Manisa şehrinde doğdu. Annesi Handan Sultan'dır. 1595 yılına gelindiğinde dedesi III. Murad vefat edince babası III. Mehmed ile beraber İstanbul'a geldi. Kendisinden önce Selim, Cihangir ve Mahmud isminde üç ağabeyi daha olan Şehzade Ahmed ve ikinci eş durumunda olan annesi Handan Sultan güçsüz bir konumdaydılar. Fakat Şehzade Selim ve Şehzade Cihangir'in erken ölümü ile Şehzade Mahmud en büyük şehzade olarak veliaht ilan edildi. Fakat Şehzade Mahmud'un annesi olan Halime Sultan'ın müneccime oğlunun tahta çıkması konusunda soru sorduğu mektup Safiye Sultan'ın eline geçince, muhtemelen Handan Sultan ile de iş birliği yapan Safiye Sultan torununu öldürmesi için oğlu Sultan Mehmed'i ikna etti. Tahta kast edebileceği yönünde dedikoduların artması üzerine III. Mehmed'in emriyle 7 Haziran 1603 günü Şehzade Mahmud dairesinde boğduruldu. Böylece hiç umut yokken Şehzade Ahmed'e tahtın yolu açıldı. Aradan 6 ay kadar geçtikten sonra da babası Sultan Mehmed aniden öldü.

Şehzade Ahmed kendisini yetiştiren annesi sebebiyle oldukça dindar bir padişah olarak bilinir ve yaptırdığı Sultan Ahmet Camii de bunun bir nişanesi sayılabilir.

Babası III. Mehmed'in vefatı üzerine hemen ertesi gün apar topar vuku bulan cülus töreni 22 Aralık tarihinde ya da 21 Aralık 1603 Pazar günü sabahı gerçekleşmiştir. Nasıl ki babası kendinden önceki sultanlara nazaran en genç yaşta ölmüş hükümdar ise I. Ahmed de o zamana kadar babasının vefatıyla tahta geçenlerin arasındaki en genç hükümdardır. Eyüpsultan'da kılıç kuşanarak tahta geçen ve I. Süleyman'dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişah olarak kabul edilen I. Ahmed ilk yıllarında daha pasif bir padişahlık sürdürdü.

I. Ahmed tahta çok küçük yaşta çıktığı için yarı naibe rolüyle Handan Sultan oğlu için bir öğretici oldu. Bu konuda Leslie Peirce, Handan Sultan'ın oğlu döneminde çok güçlü biri olduğunu ve tecrübesiz oğlu için zihinsel anlamda pek çok şeyi aşıladığını ve geri planda devleti yönettiğini varsaymaktadır. Oğlu üzerinde etkili olan annesinin etkisiyle Sultan Ahmed ilk iş olarak tahta çıkışından 19 gün sonra büyük bir alayın refakatinde Safiye Sultan'ı Eski Saray'a göndertti. Böylece devleti kötü yönde etkileyen bir ekip de saraydan uzaklaştırılmış oldu. Sonraki diğer kararlarında da annesinin etkili olduğu açıktır.
Sultan I. Ahmet tahta geçtiği sırada Avusturya Savaşı devam ediyordu. Osmanlı kuvvetleri Belgrad'dan Budin'e doğru ilerlemekteydi. Peşte (25 Eylül 1604) ve Hatvan kaleleri savaş yapılmadan kolaylıkla ele geçirildi. Osmanlı ordusu ilerleyerek Budin'in kuzeyinde bulunan Vaç Kalesi'ni ele geçirdi (16 Ekim 1604). Osmanlı Ordusu, Sultan I. Ahmet'in buyruğu üzerine Belgrad üzerinden Budin'e yürüdü. 29 Ağustos 1605'te Estergon Kalesi kuşatıldı ve tam karşısındaki Štúrovo kalesi fethedildi. 8 Eylül'de Vişegrad, 19 Eylül'de Tepelenë (Tepedelen) kaleleri fethedildi. 3 Ekim 1605'te ise Estergon Kalesi teslim alındı.

12 Kasım 1605 günü annesini kaybeden I. Ahmed için yeni akıl alacağı kişi Derviş Paşa olmuştu. Devam eden zorlu seferler Osmanlı Devleti'nin belini bükünce artık paşalar diğer devletler ile daha iyi ilişkiler kurma yoluna girmek isteyecektir.

Osmanlılar da, Avusturyalılar da art arda yapılan bunca savaştan dolayı sosyal ve ekonomik yönden çok yıpranmışlardı. Daha önce yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç çıkmamıştı. Ancak 11 Kasım 1606'da Estergon-Komorom arasında Zitva suyunun Tuna Irmağı'na döküldüğü yerde imzalanan Zitvatorok Antlaşmasıyla barış sağlandı.
Antlaşmaya göre Eğri, Estergon, Kanije kaleleri Osmanlılar'da, Yanıkkale ve Komarom kaleleri Avusturyalılar'da kalacaktı. Avusturya bir kereye mahsus olmak üzere 200.000 altın savaş tazminatı ödeyecekti. Avusturya Arşidükü protokolde Osmanlı Padişahı'na eşit sayılacak ve Osmanlı padişahı Avusturya Arşidükü'ne yazışmalarda Kutsal-Roma İmparatoru (Sezar/Kayser/Caesar) unvanıyla hitap edecek, her üç yılda bir karşılıklı armağanlar gönderilecekti. Avusturya'nın Macaristan için ödemekte olduğu yıllık 30.000 altın vergi ise kaldırılacaktı. Zitvatorok Antlaşması, Osmanlı'nın lehine gibi görünse de Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti'nin Avusturya karşısındaki üstünlüğü sona ermiş, siyasi dengeler Osmanlı aleyhine bozulmaya başlamıştır. Bu barış antlaşmasının Osmanlı Devleti'nin imzalandığı en istifadeli antlaşma olduğu kabul edilmektedir.

Anadolu beyliklerinin en uzun ömürlülerinden birisi olan Ramazanoğulları Beyliği, Yavuz Sultan Selim döneminde 1514 yılından sonra ise Osmanlı'ya tabi olmuştu. I. Ahmet dönemine denk gelen 1608 yılından sonra Adana'nın Halep'e; Kozan ve Tarsus'un da Kıbrıs Beylerbeyiliği'ne bağlanmasıyla Ramazanoğulları Beyliği sona ermiştir.

Sultan I. Ahmet tahta geçtiği sırada, Osmanlı İmparatorluğu batıda Avusturya, doğuda Safevi Devleti ile savaş halindeydi. Osmanlı ordusu Sinan Paşa komutasında Nahçıvan üzerinden Revan'a yürüdü. Bu arada yeniçeriler Van'a dönülmesini istiyorlardı. Osmanlı ordusu kışı Van'da geçirdi.
Tebriz'i geri almak için yapılan savaşta Osmanlı ordusu, Şah I. Abbas'ın ordularını Selmas yörelerinde yendi. Ancak Erzurum Beylerbeyi Sefer Paşa'nın çekilen düşman kuvvetlerini izleyip asıl ordudan ayrılmasını fırsat bilen Şah Abbas, ordu merkezine ani bir saldırıda bulundu. Yenilgiye uğrayan Sinan Paşa önce Van'a, daha sonra da Diyarbakır'a çekildi. Şah Abbas Şirvan, Şamahı ve Gence'yi kolaylıkla ele geçirdi. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa'da devam eden Avusturya Savaşı ve iç isyanlarla uğraştığı için İran cephesinde başarılı olamıyordu. Sadrazam Nasuh Paşa, Şah Abbas'ın barış önerisini kabul etti.
1612 yılında yapılan Nasuh Paşa Antlaşması'yla 9 yıl süren Osmanlı-Safevi Savaşı sona erdi. Yapılan antlaşmayla, Safeviler Osmanlı Devleti'ne 200 deve yükü ipek vermeyi kabul ettiler. 1615 yılına kadar süren barış dönemi Şah Abbas'ın antlaşmayı bozması üzerine sona erdi. Yapılan savaşlarda Osmanlılar çok kayıp verdi. Sultan II. Osman döneminde, Nasuh Paşa Antlaşması temel alınarak yapılan Serav Antlaşması ile barış tekrar sağlanacaktır (26 Eylül 1618).

Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Bozoklu Celal, Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan I. Ahmet döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi. Tavil Ahmed, Canboladoğlu, Kalenderoğlu ve Deli Hasan ayaklanmaları bunlardan en önemlileridir. Sadrazam Kuyucu Murad Paşa'nın ısrarlı ve sert politikaları sonunda Celali İsyanları zor da olsa bastırıldı.

Sultan I. Ahmed yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım'ı 22 Kasım'a bağlayan gece 1617 yılında 27 yaşında öldü. Halkın sevdiği padişah Sultanahmet Camii yanındaki türbesine defnedildi. Kendisinden sonra getirdiği sisteme uygun olarak kardeşi I. Mustafa tahta geçti.

I. Ahmed saltanatında hanedan veraset sistemini değiştirip kardeş katli kanununu kaldırmıştır. Yerine ailenin aklı başındaki en büyük üyesi padişah olur sistemini (Ekber ve erşad sistemi) getirmiştir. Bu yeni kanunun şehzadeler arasındaki rekabetin ve taht kavgalarının taht için gerçekleştirilen kardeş katlinin önlenmesi açısından Osmanlı tarihinde çok büyük önemi vardır.

I. Murad döneminde Şehzade İbrahim ve Halil'in boğdurtulmasıyla başlayıp Fatih Sultan Mehmed döneminde kanunlaşan kardeş katli kanununu kaldırmıştır. Yerine Ekber ve erşad sistemini (ailenin aklı başında olan en büyük üyesi) getirmiştir. Böylece oğullarından üçü padişah olmuştur. Bunlar sırası ile II. Osman, IV. Murad ve İbrahim'dir. Ayrıca kardeşi I.Mustafa'yı da önceki 

IV. Mehmed (Osmanlıca: محمد رابع, romanize: Mehmed-i Râbi') veya Avcı Mehmed (2 Ocak 1642, İstanbul - 6 Ocak 1693, Edirne), divan edebiyatındaki mahlasıyla Vefâî, 19. Osmanlı padişahı ve 98. İslam halifesidir. Sultan İbrahim'in Hatice Turhan Sultan'dan olan oğludur. Babasının tahttan indirilmesinin ardından 1648'de 7 yaşında tahta çıkan en genç padişah oldu. Devletin en buhranlı ve tehlikeli zamanlarında av peşinde koştuğundan ve ava olan düşkünlüğünden dolayı "avcı" lakabıyla anılmıştır. 39 yıllık saltanatıyla Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra en uzun süre hükümdarlık yapan Osmanlı padişahıdır. Saltanatında Batı'da en geniş sınırlara ulaşılmıştır.
Döneminde mimari alanda birçok faaliyet gerçekleştirildi. İnşaatı 60 yılda bitirilemeyen Yeni Cami ve Külliyesi tamamlandı. 1658-1680 yılları arasında Rumeli ve Anadolu hisarları tamir edildi. Mısır Çarşısı, Hünkar Kasrı, Köprülü Külliyesi, Safranbolu Köprülü Mehmed Paşa Camii, Vezirköprü Fazıl Ahmed Paşa Külliyesi, İncesu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii ve Kervansarayı inşa edildi.

Saltanatının ilk yılları karışıklık içinde geçti. Bu dönemde devlet yönetimine babaannesi Kösem Sultan kadar annesi Turhan Sultan da karıştı. Zamanla iki kadın arasındaki rekabet giderek arttı. Kösem Sultan IV. Mehmed'i tahttan indirerek Turhan Sultan'dan kurtulmak istiyordu ancak bu planı öğrenildi. Kösem Sultan 1651 yılında Turhan Sultan'ın adamları tarafından öldürüldü.

1652 yılında malî durumu düzeltmesi için Tarhuncu Ahmet Paşa'yı sadrazam yaptı. Gereksiz giderleri azaltan ve tüm görevlilere vergi koyan sadrazam devletin gelirini artırdı. Ancak rakipleri tarafından padişahın gözünden düşürüldü ve öldürtüldü. Ardından gelen sadrazamlar devlet işlerinin daha da bozulmasına neden oldular. Askerin bir bölümüne ayarı bozuk para verilmesinden ve bir bölümüne ise hiç aylık verilmemesinden ötürü İstanbul'da ayaklanma çıktı. Ayaklananların padişaha verdikleri bir listedeki 30 devlet adamı ve saray ağası öldürtüldü ve cesetleri Sultanahmet Meydanı'nda bir çınar ağacına asıldı. Bu olaya Vaka-i Vakvakiye (Çınar olayı) denir.
1656 yılında Çanakkale boğazı önlerinde Venedik donanmasıyla yapılan savaşta Osmanlı donanması ağır bir yenilgi aldı ve Bozcaada ile Limni Venediklilerin eline geçti, ayrıca Çanakkale Boğazı kontrol altına alındı. Bu durum İstanbul'da büyük paniğe yol açtı. Aynı yıl iç ve dış sorunlara çözüm bulmak üzere Turhan Sultan tarafından sadrazamlığa Köprülü Mehmet Paşa getirildi.

IV. Mehmed ve Hatice Turhan Sultan'dan tam yetki alan Köprülü, İstanbul ve Anadolu'da güvenliği sağladı. Venediklileri yenilgiye uğratarak Bozcaada ve Limni'yi geri aldı. Ölümünden sonra yerine Fazıl Ahmet Paşa geldi. Fazıl Ahmet Paşa Avusturya'dan Uyvar Kalesini alıp Vasvar Antlaşması'nı imzaladı. Venediklilerden de Girit'teki Kandiye kalesini aldı ve 24 yıl süren Girit savaşına son verdi. IV. Mehmed sadrazam ile birlikte ‎Lehistan seferine çıktı ve 1672 yılında Bucaş Antlaşması'nı imzaladıktan sonra Edirne'ye döndü. Lehistan'ın antlaşma şartlarına uymaması yüzünden ertesi yıl yeniden sefere çıkıldı ve savaş 1676 yılında son buldu. Aynı yıl Fazıl Ahmet Paşa ölünce IV. Mehmed sadrazamlığa Köprülü ailesinin yetiştirdiği Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı getirdi. IV. Mehmed sadrazamla birlikte Rusya'nın ele geçirdiği Çehrin kalesini geri almak için sefere çıktı. Kalenin alınmasının ardından 1678'de Edirne'ye döndü. 1681 yılında Ruslarla yirmi yıl süreli bir barış antlaşması yapıldı.
Yine bu dönemde Eylül 1675'te İngiltere ile imzalanan bir antlaşmayla, I. Elizabeth döneminden beri bu ülkeye tanınmış olan imtiyazlar sistemli bir şekilde özetlendi ve söz konusu imtiyazlar ve kapitülasyonların yürürlükte olduğu belirtildi.

IV. Mehmed döneminin en önemli olayıdır. IV. Mehmed'in sadrazamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ordu ile birlikte Viyana'ya kadar gitmiştir, kuşatma esnasında Belgrad'ta bulunan padişah kuşatmanın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra İstanbul'a dönmüştür. 1683 yılında gerçekleşen kuşatma iki ay sürmüş, Tuna Nehri'nin kuzeyinden gelen düşman kuvvetleri yüzünden Osmanlı Ordusu iki ateş arasında kalıp, ağır kayıplar vererek Belgrad'a çekilmiştir. Yenilginin sorumlusu olarak görülen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın Belgrad'ta idam edilmesi sonrasında Sadrazamlığa Kara İbrahim Paşa getirilmiştir.

Kuşatmanın ardından Avusturya, Lehistan ve Venedikliler birleşerek karşı saldırıya geçtiler. Bu dönemde Estergon, Peşte ve Budin kaybedildi. Venedikliler Ayamavra, Preveze, Mora ve Atina'yı ele geçirdiler. Ordu Mohaç Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğradı. Bunlar olurken Padişah ise devlet işlerine karşı büsbütün ilgisizleşmiş, dönemi bizzat yaşayan tarihçi Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa'ya göre gece gündüz av peşinde koşup devlet işlerine karşı kayıtsızlaşmıştı. Halk kendisinden nefret etmeye başlamış ve dedikodular çoğalmıştı. Tüm bu gelişmeler IV. Mehmed'e karşı bir güvensizlik yarattı. Ordu ayaklanarak padişahın tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Şehzade Süleyman'ın geçmesini talep etti. Bu talep kabul gördü ve IV. Mehmed 1687'de tahttan inmek zorunda kaldı.
IV. Mehmed tahttan indirildikten sonra iki oğluyla birlikte Edirne Sarayı'na kapatıldı ve 10 Ocak 1693'te orada öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Eminönü'nde Yeni Cami Turhan Valide Sultan Türbesi'nde annesi Turhan Valide Sultan'ın yanına defnedildi.

Emetullah Rabia Gülnüş Sultan
Afife Hatun

Gülbeyaz Hatun
Siyavuş Hatun
Kaniye Hatun

Orhan Pamuk'un üçüncü kitabı Beyaz Kale'nin ana kişilerinden biri de IV. Mehmed'tir. Kitapta padişah, çocukluğundan itibaren hayvanlara düşkün ve meraklı biri olarak resmedilir.
2017 yılında Fox Tv'de yayınlanan Muhteşem Yüzyıl Kösem isimli televizyon dizisinin 59 ve 60. bölümlerinde saltanatının çocukluk dönemi konu alınmıştır.
2017 yılında Mahpayker Kösem Sultan adlı filmde Görkem Arda Keskin tarafından canlandırılmıştır.

A'dan Z'ye Tarih Ansiklopedisi (1984). Serhat yayınevi.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (2003). Osmanlı Tarihi III. Cilt 1. Kısım: II. Selim'in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Andlaşmasına Kadar. Ankara: Türk  Tarih Kurumu Yayınları. ISBN 975-16-0013-8. 
Sakaoğlu, Necdet (1999). Bu Mülkün Sultanları. İstanbul: Oğlak Yayınları. ISBN 875-329-299-6.  say.200-209
Kinross, Lord (1977). The Ottoman Centuries. İstanbul: Sander Kitabevi. ISBN 0-224-01379-8. (İngilizce)

IV. Murad (Osmanlıca: مراد رابع, romanize: Murād-ı Rābiʿ; 27 Temmuz 1612 - 8 Şubat 1640), Murad Gazi ya da dîvân edebiyatındaki mahlasıyla Murâdî, 1623 ile 1640 yılları arasında hüküm süren 17. Osmanlı padişahı ve 96. İslâm halifesidir. Sert yönetim tarzı ve koyduğu katı yasaklarla tanınır; özellikle içki yasağı ve gece sokağa çıkma yasağıyla bilinir.
Sultan I. Ahmed (h. 1603-1617) ve Kösem Sultan'ın oğlu olarak Konstantiniyye'de doğdu. Murad, aklî dengesi yerinde olmayan amcası I. Mustafa'nın (h. 1617-1618, 1622-1623) yerine, henüz 11 yaşındayken saray komplosuyla tahta çıktı. 1632'ye kadar kesin yönetimi eline almadı; bu dönemde imparatorluk, annesi Kösem Sultan tarafından nāʾib-i salṭanat (naip) unvanıyla yönetildi. Saltanatı, özellikle Osmanlı-Safevî Savaşı ile öne çıkar; bu savaşın sonucu olarak yaklaşık iki yüzyıl boyunca Kafkasya, iki imparatorluk arasında paylaşıldı ve günümüzdeki Türkiye-İran-Irak sınırlarının kabaca temelleri oluştu.

Osmanlı Padişahı II. Osman'ın tahttan indirilerek öldürülmesi üzerine yerine akli dengesi bozuk olan I. Mustafa tekrar tahta çıkarılmıştı. I. Mustafa akli dengesindeki bozukluktan ötürü devleti yönetemeyecek bir durumda olması nedeniyle alınan karar gereği tahttan indirildi. Yerine ise 10 Eylül 1623 tarihinde tahta oturtulan IV. Murad geçti. Eyüp Sultan Türbesi'nde Aziz Mahmud Hüdayi'nin elinden kılıç kuşanan IV. Murad, tahta çıktığında sünnetsiz olduğu için cülûsunun 5. günü sünnet edildi. Çeşitli olumsuz olaylar sebebiyle kargaşa dolu bir ortamın olduğu dönemde tahta çıktı. Osmanlı'da can ve mal güvenliği neredeyse kalmamış ve hazine tükenme noktasına gelmişti. Çözülmesi gereken en önemli iç ve dış meseleler arasında Abaza Paşa İsyanı ve Bağdat'ın Safeviler'den geri alınması konusu önde geliyordu. IV. Murad'ın henüz çocuk yaşta olması ve tecrübesizliğinden dolayı devlet yönetiminde Sadrazam Kemankeş Kara Ali Paşa kısa bir dönem öne çıktıysa da sorunları çözme noktasında yetersiz kaldı. IV. Murad'ın saltanatının ilk 9 yılı annesinin kontrolü altında geçti.

II. Osman'ın öldürülmesi üzerine bulunduğu yerlerdeki yeniçerileri öldürterek cezalandırmaya başlayan Abaza Mehmed Paşa, IV. Murad devrinin de önemli bir sorunuydu. I. Mustafa'nın ikinci padişahlığı devrinde ayaklanan yeniçeri düşmanı Abaza Mehmed Paşa durdurulmak isteniyordu. Yeniçeriler diz kapağındaki yanık üzerinden tanınmaya çalışılınca ilgisiz halk da yeniçeri oldukları iddiasıyla Abaza Mehmed Paşa'nın adamlarınca öldürülüyordu. Ele geçirilen yeniçerilerin boyunlarını vurduran Abaza Mehmed Paşa, 1626'da Dişlenk Hüseyin Paşa'yı da öldürttü. Esir aldığı yayabaşı ve bölükbaşılarından ise dördünü dörder parça ettirip Erzurum Kalesi burçlarına astırdı. Abaza Mehmed Paşa sorunu ile meşgul olan Damat Halil Paşa bu hususta bir başarı elde edemeyince 1628 yılında IV. Murad tarafından görevden alındı. Bu sırada Abaza Mehmed Paşa'nın iki adamı İstanbul'da yakalanınca IV. Murad'ın emri üzerine oyulan omuz başlarına mumlar dikilip çarmıha gerilerek binek hayvanları üzerinde İstanbul sokaklarında teşhir edildiler. Sonrasında ise birinin başı kesildi, diğeri de çengele vurularak öldürüldü. Yeni sadrazam Hüsrev Paşa'nın 1628'de düzenlediği sefer neticesinde teslim olan Abaza Mehmed Paşa, IV. Murad tarafından yine de bağışlandı ve Bosna beylerbeyliğine atandı. Böylelikle Osmanlı için yıllardır sorun olan bir meseleye son verilmiş olundu.

IV. Murad tahta geçtikten sonra hızlı bir eğitime tabi tutuldu. Bu süre içerisinde padişah adına annesi Kösem Sultan "saltanat naibesi" adıyla devleti yönetmek zorunda kaldı. Padişah adına devleti annesinin yönetecek olması Osmanlı tarihinde bir ilktir. Bu süre içinde imparatorluk anarşiye ve büyük iç karışıklıklara sürüklendi. Safeviler, Irak'ı ele geçirdi, Bağdat başta olmak üzere birçok yerde Sünniler kılıçtan geçirildi. Safevi orduları Mardin'e kadar ilerledi. Orta Doğu'daki Sünni - Şii dengesi bozuldu. Kırım, Yemen, Lübnan ve Mısır'da ciddi isyanlar çıktı. Abaza Mehmed Paşa, Doğu Anadolu Bölgesi'nde iki kez isyan çıkardı. Askerlere verilen maaşlar arttırılırken, vergi sistemi bozulduğundan gelirlerde azalma görüldü. Kuzey Anadolu'da işlevsizleşen tımar sistemi ve buna bağlı artan yolsuzlukları öne süren halk isyan başlattı. Safeviler'e karşı yürüttüğü seferde başarısız olan Sadrazam Hüsrev Paşa'nın azli üzerine 1632 yılında yeniçeriler sarayı basarak sadrazam ile 17 devlet yöneticisinin kellesini istedi. Yeni sadrazam Hafız Ahmed Paşa, yeniçerilerce öldürüldü, birçok devlet adamının evi yağmalandı. İkinci bir isyana kalkışarak padişaha güvenmediklerini söyleyen yeniçeriler, ileride padişah olacak şehzadelerin hayatlarından şüphe ettiklerini, sağ olduklarının bir ispatı olarak şehzadelerin kendilerine gösterilmesini, hatta bazı şehzadelerin yeniçeri ocağında kendi himayelerinde kalması gerektiğini söylemişlerdir. Padişah, şeyhülislam ve veziriazamın kefil olması ile yeniçerileri bu isteklerinden vazgeçirmiştir. Asilerin ayak divanına çıkartıp yaptıkları pazarlıklarla genç padişahı zor durumda bırakması, acizliği, yaşı itibarıyla sürekli küçümsenmesi ve annesinin himayesinde kaldığı düşüncesi onun ileride sert bir mizaca bürünmesine neden olmuştur.
Kösem Sultan Anadolu'daki isyanları bastırmak için birçok girişimde bulunmuş ve en dikkat çekici olan Abaza Mehmed Paşa İsyanı son bulmuştur. Kendisi anarşi döneminde ülkeyi toparlama konusunda yoğun bir çaba sarf etti. Dokuz yıllık saltanat naibeliği boyunca Kösem Sultan 8 veziriazam, 9 defterdar değiştirmiştir. Bunun yanında muhtaçlar için aşevleri açtı, hayır kurumları yaptırdı, borçları yüzünden hapishaneye düşmüş olan mahkûmların borçlarını ödeyerek onları hapisten kurtardı ve fakir kızların çeyizlerini düzerek onları evlendirdi. Bu icraatları ilk döneminde toplum ve bürokrasi çevrelerinde takdir görmüştür.

Bir çeşit saltanat naibi gibi devleti yöneten annesi Kösem Sultan ve bazı devlet adamlarının etkisi altında geçen saltanatının ilk yıllarında idareye etkisi kısıtlı olan IV. Murad, 1632'den itibaren yönetimde gücünü gösterir oldu.

Tütün ve kahveyi yasakladı. Yasağın sebebinin 1630'ların başındaki büyük İstanbul yangını olduğu bilinir ve yangın sonrası çıkabilecek bir ayaklanmaya karşı tedbir olarak İstanbul'daki kahvehaneler yıktırılır. Tütün içenlerin ise öldürülmelerine dair fetva çıkarılır. Tütün içenlerden orduya mensup kişiler tespit edilince eli, ayağı kırılıp boyunlarının vurulduğu da oluyordu. Tütün yasağı nedeniyle evlerin bacaları dahi koklatılıyor, tütün kokusu gelen evlerdeki kimseler ceza olarak öldürülüyordu. Ayrıca meyhane ve kahvelerin yeniçeri ve isyancıların toplanma mekânı haline gelmesi padişahı düşündürmüştü. Yasak, kaybolan devlet otoritesinin de bir nevi tekrar tesisinin bir göstergesi olacaktı. Padişah kendi yasağına ne derece uyulduğuna bağlı olarak otoritesini ölçtü. Bu nedenle yasak çok katı bir şekilde uygulandı. IV. Murad, yasağa uymayanların öldürülmesini emretti. Bizzat kendi özellikle geç saatlerde kıyafet değiştirerek yasağa uyulup uyulmadığını kontrol etti ve bulduğu şüphelileri öldürttü. Bu tebdil-i kıyafet teftiş uygulamasını sıklıkla yapmış ve birçok meyhaneyi gece kendi bizzat baskınlar ve infazlarla kapattı. Padişahın üstün ve kutsal bir figür olarak Topkapı Sarayı'nda bulunmasına alışık İstanbul halkı halk arasına karışan ve doğrudan gücünü sergileyen IV. Murad'a bu yüzden farklı bir gözle bakmıştır. Sultanın ölünceye kadar sürdüğü bu uygulaması sonucu hiçbir padişaha karşı üretilmeyen efsane ve menkıbelere neden olmuştur. IV. Murad'ın sözlü kültürdeki zengin konumu onun özlenen otoriter bir padişah figürünün bir tecellisi olarak yorumlanmıştır. IV. Murad içkiyi de halka yasaklamış, ancak kendisi, silâhdarı olan Bosnalı Mustafa Paşa ile Revan kalesini kendisine teslim edip İstanbul'a gelen Emirgüne Han oğlu Yusuf Paşa'nın etkisi altında kalarak içki içmeyi sürdürmüş ve bu içki bağımlılığı ölümünün bir nedeni olmuştu.
IV. Murad dönemindeki bir diğer yasak ise yatsıdan sonra fenersiz dışarı çıkma yasağı idi. Kıyafet değiştirerek yatsıdan sonra sokakları gezen IV. Murad, fenersiz gezenlerle karşılaşınca ceza olarak onları öldürtmekteydi. Sabah olduğunda bu nedenle cezalandırılan kişilerin ölü bedenleri yerlerde görülüyordu. Yasağa uymayanları ölümle cezalandıran IV. Murad, bir defasında kıyafet değiştirip gezerken, camiden geç saatte çıkıp fenersiz evine giden bir imamın çocuğunu yakalamış ve onu yasağa uymadığı için öldürtmüştü.
Dini bir hareket olan Kadızadelilerin IV. Murad'ın yasaklarına destek ve etkileri olmuştu. IV. Murad'ın tütün yasağını getirmesi ve kahvehaneleri yıktırması gibi kararlarında ona destek veren Kadızadeliler ile bir birlikteliği vardı. Tütün ve kahvenin haram olduğunu ileri süren Kadızadeliler hareketi, yeniliklere karşı katı bir pozisyon almış ve ateşli vaazları ile halk kitlelerini peşlerinden sürüklemişlerdi.

1634 yılında IV. Murad Bursa'ya giderken yoldaki karları temizletmediği gerekçesiyle soruşturma yapmadan İznik kadısını astırır. Yaklaşık iki yıl şeyhülislamlık yapan dönemin şeyhülislamı Ahîzâde Hüseyin Efendi'nin bu olayı eleştirmesi ise şeyhülislamın sonunu hazırladı. İznik kadısının öldürülmesi İstanbul'da duyulunca Şeyhülislam Ahîzâde Hüseyin Efendi bu olayı eleştirmekten geri durmaz. Bu eleştirinin cezası ise her ne kadar başta "derhal Kıbrıs'a sürgün" kararı olduysa da IV. Murad sürgünle yetinmedi ve Şeyhülislam Ahîzâde Hüseyin Efendi'yi boğdurtarak öldürttü. Cesedi bulunmaması için kumsala gömüldü. Ahîzâde Hüseyin Efendi'nin oğlu ise bindiği farklı gemi denize açılmış olduğundan dolayı öldürülmekten kurtuldu.

1638 yılında ise dönemin etkili isimleriyle anlaşmazlık yaşayan Osmanlı hekimbaşı Emir Çelebi, hakkında afyon kullandığı söylenerek IV. Murad'a ihbar edilir. Bunun üzerine IV. Murad'ın bir satranç oyunu sırasında Emir Çelebi'ye zorla fazla miktarda afyon yutturması üzerine Emir Çelebi zehirlenerek ölür.
Hafız Ahmed Paşa'nın isyancılarca öldürülmesi
1631 yılında Hüsrev Paşa'nın yerine ikinci defa sadrazamlığa getirilen Hafız Ahmed Paşa, ilk iş olarak bu

Isaac Asimov (d. 2 Ocak 1920 – ö. 6 Nisan 1992), Boston Üniversitesinde biyokimya profesörlüğü yapmış Amerikalı yazar ve biyokimyager.
Daha çok bilimkurgu ve popüler bilim yazarlığı yapması ile tanındı. Hayatı boyunca 500'den fazla kitap 90.000 kartpostal yazdı ve üretkenliği ile bilinirdi.
Pek çok konuda yapıtları olmasına karşın, bilimkurgu eserleri ve popüler bilim kitapları ile tanınmıştır. Kurgu olmayan çok sayıda eserinin yanı sıra fantezi dalında da yazmıştır. Dewey Onlu Sınıflama Sistemi'ndeki felsefe hariç tüm ana dallarda eserleri vardır. Asimov, ortak görüşle bilimkurgu dalının ustasıdır. Robert A. Heinlein ve Arthur C. Clarke ile birlikte yaşadığı dönemde "üç büyük" bilimkurgu yazarından biri olarak kabul edilmiştir.

Kesin doğum tarihi bilinmeyen Asimov'un doğum tarihi resmi kayıtlarda 2 Ocak 1920'dir. Rusya'da Smolensk yakınlarındaki bir kasabada Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Asimov, ailesi ile birlikte üç yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. New York kentinde büyüdü. 20 yaşından önce bilimkurgu öyküleri yazmaya başladı.
Columbia Üniversitesi'nden 1939'da mezun oldu ve kimya dalında doktorasını aynı üniversiteden aldı. Daha sonra Boston Üniversitesi'ne geçti. Burada 1979'da profesör oldu.
26 Temmuz 1942'de Gertrude Blugerman ile evlendi. Bu evliliğinden iki çocuğu oldu. 1973'te ilk eşinden boşanan Asimov, aynı yıl Janet Jeppson ile evlendi.
1983'te olduğu by-pass ameliyatındaki kan naklinde kendisine verilen enfekte kan nedeniyle AIDS'e yakalandı ve 6 Nisan 1992'de bu hastalık yüzünden öldü. AIDS'ten öldüğü gerçeği ölümünden 10 yıl sonra kamuoyuna açıklandı.

Yazarlık kariyerine bilimkurgu ile başlayan Asimov, popüler bilim kitapları ve şiir kitapları da yayımladı.
1941'de yayımlanan Galaksi Şeytanları (Nightfall) adlı kısa bilimkurgu öyküsü, en ünlü bilimkurgu öykülerden biri oldu. Bu öykü 1968'de Amerikan Bilimkurgu Yazarları adlı kuruluş tarafından o zamana dek yazılmış en iyi kısa bilimkurgu öyküsü seçildi.
Asimov, Vakıf, Robot ve Galaktik İmparatorluk serileri ile büyük ün kazanmıştır.

Nebula Best Short story (aday) (1965): Founding Father
Nebula Best Short story (aday) (1965): Eyes Do More Than See
Nebula Best Novel (kazandı) (1972): The Gods Themselves
Hugo Best Novel (kazandı) (1973): The Gods Themselves
Hugo Best Novellette (aday) (1975): That Thou Art Mindful of Him
Nebula Best Novellette (aday) (1976): The Bicentennial Man
Hugo Best Novellette (kazandı) (1977): The Bicentennial Man
Nebula Best Novel (aday) (1982): Vakıf'ın Sınırı
Hugo Best Novel (kazandı) (1983): Vakıf'ın Sınırı
Hugo Best Novel (aday) (1984): The Robots of Dawn
Nebula Best Short story (aday) (1986): Robot Dreams
Hugo Best Short story (aday) (1987): Robot Dreams
Hugo Best Novellette (kazandı) (1992): Gold

Not: Asimov kitaplarının Türkçe çevirilerinde, (özellikle eski basım kitaplarda) orijinal isimlere sadık kalınmamış olduğu için, bazı baskılar bilgilendirme amaçlı olarak parantez içinde verilmiştir.

Robot Serisi:
Çelik Mağaralar (Ölü Gezegen) - The Caves of Steel
Güneşin Tanrıları (1984)* - The Naked Sun
Çıplak Güneş (2021)* - The Naked Sun
Şafağın Robotları - The Robots of Dawn
Kurtarıcı - Robots and Empire
Asterisk * işaretli kitaplar serinin 2. kitabı olup Türkiye'de dönemsel olarak farklı adlarla yayınlanmışlardır.

Galaktik İmparatorluk Hikâyeleri:
Tanrılar ve İmparatorlar - The Currents of Space
Sonsuzun Tohumları (Asi Gezegen Tyrran) - The Stars, Like Dust
Zamandan Kaçış (Uğursuz Gezegen Galactica) - Pebble in the Sky
Vakıf Öncesi:
Vakıf Kurulurken (İmparatorluk Kurulurken) - Prelude to Foundation
Vakıf İleri (Erişilmez İmparatorluk) - Forward the Foundation
Vakıf Üçlemesi:
Vakıf (İmparatorluk) - Foundation
Vakıf ve İmparatorluk (Altın Galaksi) - Foundation and Empire
İkinci Vakıf (Gizli Tanrılar) - Second Foundation
Vakıf Sonrası:
Vakıf'ın Sınırı (Galaksi Çöküyor) - Foundation's Edge
Vakıf ve Dünya - Foundation and Earth

Asterisk * işaretli hikâyeler Vakıf ve Robot serileri ile küçük bağlantılar taşır.

Sonsuzluğun Sonu* (Evrenin Çanları) - The End of Eternity
Kan Damarlarında Yolculuk - Fantastic Voyage
Hedef Beyin* - Fantastic Voyage II: Destination Brain
İntikam Tanrıçası* - Nemesis
Galaksi Şeytanları - Nightfall
İşte Tanrılar - The Gods Themselves

Üç Robot Yasası
Robot Öyküleri Antolojisi
Ben Robot - I, Robot
Dünya Hepimize Yeter - Earth Is Room Enough
Marslılar (Uzayın Bekçileri) - The Martian Way and Other Stories
Karadul Bulmacaları - (Puzzles of the Black Widowers)
Melezler Venüste
Güle Güle Dünya Son Öyküler - Gold

Dolu Dolu Yaşadım
Bilim ve Buluşlar Tarihi
Dün Bugün Yarın
Patlayan Güneşler Üstnovaların Taşıdığı Gizler
Yeryüzü ve Uzay
Uzayın Sınırları
Bilinmeyen Tehlike
İnsanlığın Geleceği Dünyamızı Tehdit Eden Felaketler
Dünya Dışı Uygarlıklar

Asimov, Vakıf Serisi Robot Yasaları ve Röportajlar 13 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
1965'te Horizon ile Robotlar üzerine bir söyleşisi 2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Internet Speculative Fiction Database'te Isaac Asimov

Kafe veya Fransızca orijinal yazımıyla café, müşterilere yiyecek ve içecek servisi yapılan küçük işletme. Genellikle kısıtlı bir menüye sahiptir. Aslen kahve servisi yapılan mekanlar olan kafeler zamanla basit yiyeceklerin ve her türlü sıcak-soğuk içeceğin sunulduğu yerler hâlini almıştır. Öncelikle çeşitli türlerde kahve, örn. espresso, latte ve cappuccino servis eder. Bazı kafeler buzlu kahve, buzlu çay, kafeinsiz içecekler gibi soğuk içecekler sunabilir. Kıta Avrupası'nda kafeler alkollü içecekler de sunmaktadır. Bir kahvehane ayrıca hafif atıştırmalıklar, sandviçler, kekler, tatlı, meyveler veya hamur işleri gibi yiyecekler de sunabilir. Kahvehaneler, sahibi tarafından işletilen küçük işletmelerden çok uluslu büyük şirketlere kadar çeşitlilik gösterir. Bazı kahvehane zincirleri, dünya çapında çeşitli ülkelerde çok sayıda şubesi bulunan bir franchise iş modeliyle çalışır. Bir kahvehane, bir bar, pub veya restoranın bazı özelliklerini paylaşabilir, ancak kafeteryadan farklıdır.

Kahve sözcüğünden gelen ve Türkçeye Fransızcadan geçen kafe sözcüğü Batılı dillere de Türkçeden geçmiştir. Kahve sözcüğü ise aslen Arapça kökenlidir ve Etiyopya'daki Kaffa bölgesinden geldiği düşünülür.
Türkçeye İngilizceden geçen kafeterya sözcüğü de bazen kafe anlamında, bazen de kantin anlamında kullanılır.

Avrupa'da kahvenin tüketilmeye başlaması, alkol almayan insanlara, sosyal faaliyetleri için, barlara alternatif olacak bir mekan sağladı. İlk kafenin (kahvehane olarak) 1550'lerde İstanbul'da ortaya çıkmasından sonra 1600'lerde İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere'de kafeler açılmaya başlandı. Sonraki 200 yıl boyunca Avrupa'nın en ünlü kafeleri coffeehouse (kahvehane) adıyla Londra'da açıldı ve haber, tartışma ve siyasi grupların buluşma yeri hâline geldi. Kafe sahipleri Whig ve Tory gazetelerini halka ulaştırmak için birbiriyle yarışıyor; kafelerde sigorta, gemi, mal ve hatta nadiren de köleler alınıp satılıyordu. Entelektüeller, aktörler ve sanatçılar müdavimi oldukları kafelerde görüş ve eserlerini arkadaşlarına sunuyordu. Kafeler mektup ve parsellerin alınıp verildiği gayriresmî postaneler hâline gelmişti. 19. yüzyılda günlük gazetelerin basılması ve posta idaresinin kurulması ile kafeler bu özelliklerini zamanla kaybetti.
Aynı dönemlerde Fransız kafeleri de (café) entelektüeller ve sanatçılar için bir buluşma noktası hâline gelmişti. Bu durum dönemin edebî eserlerinde ve resimlerinde açıkça görülmektedir. Zengin gurmeler Paris'in lüks restoranlarında yemek yerken, daha sıradan mekanlar olan kafe ve bistrolarda "Bohem" sanatçılar yemek yiyordu. Kafeler 20. yüzyıl boyunca Fransa'da önemli bir sosyal kurum olmaya devam etti.
20. yüzyılın sonlarında espresso gibi değişik kahve türleri ABD'de popüler hâle geldi ve kahve konusunda uzmanlaşmış pek çok mekan açıldı. Aynı dönemde Türkiye'de de Avrupai tarzda kafeler yaygınlaşırken, geçmişte entelektüellerin buluşma yerlerinden olan kahvehane ve kıraathaneler iskambil, okey ve tavla gibi oyunların oynandığı oyun salonlarına dönüştü.

Kahvehane
Çay evi
Kitap kafesi
Nargile kafe
Manga kafe
Kilise kafesi
Filozof kafe
Coffeeshop
Antikafe
Britanya kafesi
Kedi kafesi
Cosplay kafe
Maid kafe
Butler kafe
İnternet kafe
PC bang
Kafana
Dabang
Kissaten
Konditorei
Kopi tiam
Mamak stall
Meikyoku kissa
No-pan kissa
Paris kafesi
Sokrates kafe
Tretuvar kafe
Utagoe kafesi
Viyana Kahveleri
Hayvan kafesi
Bagnio
Café con piernas

Kafe duvarı illüzyonu
Cafe Down
Diner
Taverna

Kafein, matein veya guaranin ya da bilimsel ismi ile 1,3,7-Trimetilksantin veya 3,7-dihidro-1,3,7-trimetil-1H-purin-2,6-dion olarak da bilinen, merkezî sinir sistemi (MSS) uyarıcısı, psikoaktif ve metilksantin sınıfına ait adenozin antagonist'i ve kimyasal formülünün C₈H₁₀N₄O₂ olduğu bir alkaloiddir., kafein kahvede, çayda, yerba matede, guaranada ve az miktarda kakao içinde doğal olarak bulunur. Kafeinin saflaştırılmış formunun karakteristik, yoğun bir acı tadı vardır. Çay ve kahvede yoğun olarak bulunan etkin madde olmasının yanı sıra kafein; kola ve benzeri gazlı içecekler, enerji içecekleri, kafein hapları, çikolata ve bazı ilaçlarda ağrı kesici yardımcı bileşen olarak da bulunur.
İlk olarak Alman kimyager Friedlieb Ferdinand Runge tarafından 1819'da bulunmuştur. Runge, Johann Wolfgang von Goethe'nin tavsiyesi üzerine kahve çekirdeklerini analiz etmiş ve bu maddeyi keşfederek "kafein" ismini kimya literatürüne kazandırmıştır.
Kafein, merkezî sinir sistemine etki ederek beyine giden ve gelen mesajların iletimini hızlandırır ve psikoaktif olarak uyarıcı etki yapar. Emilimi büyük oranda ince bağırsaktandır.
Kafein birçok bitkide değişik miktarlarda bulunmaktadır. Fasulyelerde, yapraklarda ve 60'tan fazla bitki çeşidinde bulunur. Analeptik bir moleküldür.
Bilinen kuru çay, %10'luk Pb(CH3COO) (kurşun asetat) ya da Ca2CO3 (kalsiyum karbonat) ile birlikte kaynatıldıktan sonra ayırma hunisinde kloroform ile ekstrakte edilir (özütlenir), kalan alt faz alınıp içindeki kloroform uçurulur ve kalan sıvı süblimleşme yöntemi ile saflaştırılarak kafein elde edilebilir.

Kafeinin birincil etki mekanizması, adenozin reseptörlerinin antagonizmasıdır. Normal şartlarda adenozin, beyindeki reseptörlerine bağlanarak sinirsel aktiviteyi yavaşlatır ve uyku hâlini tetikler. Kafein, moleküler yapı olarak adenozine çok benzediği için bu reseptörlere (özellikle A1 ve A2A alt tiplerine) bağlanır ancak onları aktive etmez. Bunun yerine adenozinin bağlanmasını engelleyerek "yorgunluk" sinyalinin beyne ulaşmasını bloke eder.
Bu blokaj sonucunda dopamin ve glutamat gibi uyarıcı nörotransmitterlerin salınımı artar, bu da uyanıklık ve odaklanma hissini güçlendirir. Yüksek dozlarda kafein ayrıca fosfodiesteraz enzimlerini inhibe ederek hücre içi cAMP seviyelerini artırabilir, ancak bu etki genellikle standart tüketim dozlarında (birkaç fincan kahve) baskın mekanizma değildir.

Kafeinin sağlık üzerindeki etkileri, tüketilen doza ve bireysel genetik faktörlere (özellikle CYP1A2 genindeki varyasyonlara) göre değişiklik gösterir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), sağlıklı yetişkinler için günde 400 mg'a kadar (yaklaşık 4-5 fincan kahve) kafein tüketiminin güvenli olduğunu belirtmektedir.

Bilişsel Performans: Dikkat, uyanıklık ve reaksiyon süresini iyileştirir.
Nöroprotektif Etki: Düzenli ve orta düzeyde kahve tüketiminin Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların riskini azaltabileceğine dair epidemiyolojik kanıtlar bulunmaktadır.
Metabolizma: Bazal metabolizma hızını artırarak yağ yakımını destekleyebilir.
Bağırsak Sağlığı: 2024 yılındaki bazı çalışmalar, kahve bileşenlerinin bağırsak mikrobiyotasını olumlu etkileyebileceğini ve bağırsak hareketliliğini (motilite) artırdığını öne sürmektedir.

Kafein aşırı tüketildiğinde (günde >400 mg), kanda adrenalin seviyelerini yükselterek özellikle hassas ruh hâline sahip bireylerde anksiyete krizlerine, titremeye ve çarpıntıya yol açabilir. Ayrıca melatonin salgısını geciktirerek uykuya dalma süresini uzatabilir ve uyku kalitesini düşürebilir.

Gebelik sırasında kafein metabolizması önemli ölçüde yavaşlar. Yüksek dozda kafein alımı, düşük doğum ağırlığı ve gebelik kaybı riski ile ilişkilendirilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerikan Kadın Doğum Uzmanları Koleji (ACOG), hamile kadınların günlük kafein alımını 200 mg (yaklaşık 1-2 fincan kahve) ile sınırlamalarını önermektedir.

Merkezî sinir sisteminde (MSS) psikotropik etki uyarıcıdır.
İştah azaltıcıdır.
Solunum sistemi uyarıcısıdır.
Kalp atış hızı artırıcıdır.
Hafif diüretik etkisi vardır (ancak düzenli kullanıcılarda tolerans gelişir).

Kafeinin en yaygın kullanımı uyarıcı olarak kullanılmasıdır. İnsanlar, uyanık kalmak için kahve ve kafein içeren diğer içecekleri tüketirler.
Kafein, ilaç olarak da kullanılır. Sıklıkla baş ağrısı ilaçlarında yardımcı madde olarak bulunur. Bazen prematüre (çok erken doğan) bebeklerin nefes almasına, solunuma yardımcı olmak için kullanılır. Bu tedavinin kısa süreli riski, tedavi edilen bebeklerin normalden daha az kilo alması gibi görünmektedir.
Kafein bazen bir kişinin menenjit olup olmadığını görmek için yapılan bir test olan lomber ponksiyon sonrası gelişebilecek baş ağrılarını önlemek için kişilere verilir.
Kafein; Excedrin, Midol ve Anacin gibi birçok reçetesiz ilaçta bulunur. Diğer ağrı kesicilerle birlikte kullanıldığında, kafein baş ağrısı ve krampları hafifletmeye yardımcı olabilir.

Kafeinin yaygın kullanım alanlarından biri de spor performansını artırmaktır. Uluslararası Spor Beslenmesi Derneği'nin (ISSN) 2021 tarihli görüş bildirisine göre kafein, aerobik ve anaerobik egzersizlerde performansı artırdığı kanıtlanmış güçlü bir ergojenik yardımcıdır.
Kafeinin performans artışına etkisi ilk olarak 1970'li yıllarda David Costill tarafından yürütülen çalışmalar ile fark edilmiştir. Güncel araştırmalar, kilogram başına 3–6 mg kafein alımının (örneğin 70 kg bir birey için 210–420 mg) performans artışı için optimal olduğunu göstermektedir. 9 mg/kg üzerindeki dozların ek bir fayda sağlamadığı ve yan etkileri artırdığı tespit edilmiştir.
Kafein, vücutta kortizol hormonlarının salgılanmasının artması ve kandaki adrenalin miktarlarının yükselmesi ile performansa etki eder. Adrenalinin salgılanması ile beraber kalp atış hızı yükselir, nefes alış veriş sayısı artar, kanda serbest yağ asidi oranı yükselir ve daha çok yağ yakılıp enerji üretimi artırılmış olur.
Olimpiyatlar sırasında kafein kullanımına IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) tarafından geçmişte sınırlama getirilmiş olsa da, şu anda Dünya Dopingle Mücadele Ajansı'nın (WADA) yasaklılar listesinde değil, "izleme programı"ndadır.

Halk arasında ve bazı eski kaynaklarda Guarana bitkisindeki etkene "guaranin", Yerba mate bitkisindekine ise "matein" denilmektedir. Ancak kimyasal analizler, bu maddelerin kafein ile tamamen aynı moleküler yapıya (1,3,7-trimetilksantin) sahip olduğunu kanıtlamıştır. "Matein"in kafeinin bir stereoizomeri olduğu iddiası kimyasal olarak yanlıştır, çünkü kafein molekülü kiral bir merkeze sahip değildir ve izomeri olamaz. Dolayısıyla guaranin ve matein, kafeinin sadece farklı bitkilerdeki ticari veya geleneksel isimlendirmeleridir.

Çayda bulunan ve sinir sistemi üzerinde uyarıcı etkisi olan madde sıklıkla yanlış bir şekilde "tanen" ile karıştırılır veya "tein" olarak adlandırılır. Çaydaki uyarıcı madde de kimyasal olarak kafeindir. Tanenler ise çaya buruk tadını ve rengini veren, demir emilimini azaltabilen ancak kafein gibi uyarıcı olmayan polifenol yapılı farklı bileşiklerdir.

Genel
U.S. Food and Drug Administration (A.B.D. Yiyecek ve İlaç Başkanlığı)15 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tel. 1-(800)-532-4440
American Cancer Society (Amerikan Kanser Derneği)12 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tel. 1-(800)-227-2345
International Food Information Council (Uluslararası Gıda Bilgi Konseyi) Tel. 1-(202)-296-6540
The Consumers Union Report on Licit and Illicit Drugs, Caffeine-Part 18 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Part 216 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Caffeine: ChemSub Online13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mayo Clinic staff (3 Ekim 2009). "Kahve, çay, soda vb. kafein içeriği". Mayo Clinic. 16 Kasım 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Şubat 2012. 
eMedicine Caffeine-Related Psychiatric Disorders2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özel

Bu, kahve içeceklerinin bir listesidir. Kahve içecekleri, sıcak su ve bazen soğuk su ile öğütülmüş kahve çekirdeklerinin demlenmesiyle yapılır. Kahve hazırlama işlemi kahve kavurma ve kafeinsizleştirme ile yapılır. Evde kahve kavurma da popüler işlemlerden biridir.

Gaggia makinesinin icadıyla, espresso, cappuccino ve latte gibi içecekler, 1950'lerde popülerlik kazandı. Daha sonra Amerika'ya geldi. 1980'lerde İtalyan kahve kültürünün popülaritesinin artmasıyla kahvehaneler ve kahvehane zincirleri dünya çapında yayılmaya başladı.
Kahve çekirdeklerindeki kafein içeriği, kafeinsiz kahve üretmek için çeşitli kafeinsizleştirme işlemlerinden biri ile azaltılabilir.

French press
Kahve süzücü
Moka tenceresi
Vakumlu kahve makinesi
Kahve makinesi
Espresso makinesi
Kahve fincanı

Demlenmiş kahve
Affogato
Asiático
Americano
Barraquito
Bica
Bicerin
Black Ivory kahvesi
Buzlu kahve
Breve
Cà phê sữa đá
Café au lait
Café de olla
Café con leche
Café Cubano
Caffè mocha
Café Touba
Caffè crema
Caffè corretto
Café com Cheirinho
Caffè macchiato
Camp Coffee
Cappuccino
Carajillo
Cava kahvesi
Cortado
Cold Brew
Dalgona kahvesi
Doppio
Espresso
Espressino
Espresso con panna
Flat white
Frappé
Frappuccino
Galão
Gassosa al caffè
Hint fitre kahvesi
Ipoh beyaz kahvesi
İrlanda kahvesi
Kahveli süt
Karsk
Kopi (kahve)
Kopi Luwak
Kopi tubruk
Latte
Latte macchiato
Likörlü kahve
Long black
Lungo
Manilo kahve
Marocchino
Mazagran
Menengiç kahvesi
Mırra
Mustang kahvesi
Nitro brew
Red eye
Ristretto
Rüdesheimer Kaffee
Oliang
Sütlü kahve
Tenom kahvesi
Türk kahvesi
White coffee
Yumurtalı kahve
Yuenyeung
Dövülmüş kahve
Wiener Melange
Konserve kahve

Kahve yemekleri listesi
kahve çeşitleri listesi
İçecekler listesi
Kahve ikamesi
Kahve kültürü
Kahve falı
Hazır kahve
Kahve beyazlatıcısı

Şablon:İçecekler listesi

Kahvenin tarihi yüzyıllara uzanmaktadır. Yabani kahve bitkileri Etiyopya'da ortaya çıkarken, içeceğin kendisi Yemen'de hasat edilip kavrulup demlenerek ortaya çıkmıştır. 15. yüzyılda Sufi Müslümanlar gece namazlarında konsantrasyon sağlamak için kahveyi kullanmışlardır. 
Yemen'den Mekke'ye ve daha geniş Arap Yarımadası'na yayılan kahve, 16. yüzyılın başlarında Kahire ve Şam'a, ortalarında ise İstanbul'a ulaştı, kısa sürede şehir hayatının merkezi bir parçası haline geldi. Akdeniz ticaret yolları aracılığıyla kahve, 16. yüzyılın ortalarında önce İtalya'ya, daha sonra diğer bölgelere girdi. 17. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Hollanda, İngiltere, Almanya ve Batı Avrupa'da kahvehaneler kuruldu. Yeni Dünya'daki en eski kahve yetiştiriciliği, Gabriel de Clieu'nun 1720'de Martinik'e kahve fideleri getirmesiyle gerçekleşti. Bu çekirdeklerden daha sonra 18.680 kahve ağacı filizlendi ve bu da kahvenin Karayip adalarına ve ayrıca Meksika'ya yayılmasını sağladı. 1788 yılına gelindiğinde, Saint-Domingue dünyanın kahve ihtiyacının yarısını karşılıyordu.

Çay tarihi

Kahve çekirdeği, Coffea bitkisinin tohumdur ve kahvenin hammaddesini oluşturur. Kırmızı ya da mor renkteki meyvenin –genellik "kahve kirazı" olarak adlandırılır– iç kısmında yer alan çekirdektir. Bu meyve, kiraz gibi, çekirdekli bir meyvedir.
Kahve çekirdekleri teknik açıdan gerçek anlamda fasulye olmasa da şekil benzerliklerinden ötürü böyle adlandırılmıştır. Kahve meyvelerinin çoğunda düz yüzeyleri birbirine bakan iki çekirdek vardır. Ancak bazı meyveler yalnızca tek bir çekirdek içerir; bu tür çekirdekler "peaberry" olarak adlandırılır ve tüm kahve çekirdeklerinin yaklaşık %10 ila %15'ini oluşturur. Peaberry çekirdeklerinin, yaygın bir inanışa göre, klasik çekirdeklere kıyasla daha yoğun bir aromaya sahip olduğu düşünülmektedir. Brezilya fındığı (bir tohum) ve beyaz pirinç örneklerinde olduğu gibi, kahve çekirdeklerinin büyük bir kısmı endospermden oluşur.
Kahve bitkisinin ekonomik açıdan en önemli iki çeşidi Arabica ve Robusta'dır. Dünya genelinde üretilen kahvenin yaklaşık %60'ı Arabica, %40'ı ise Robusta türüdür.
Arabica çekirdekleri, daha yumuşak lezzet profilleri ve daha yüksek şeker ve yağ içeriği ile bilinen bir tür olarak, kuru ağırlık bazında tipik olarak %0,8 ila %1,4 oranında kafein içerirler. Bu nispeten düşük kafein seviyesi, Arabica bitkisinin genellikle daha yüksek irtifalarda, daha serin iklimlerde yetişmesi ve böcek zararlılarına karşı daha az kimyasal savunmaya (kafeine) ihtiyaç duymasından kaynaklanır. Buna karşılık, Coffea canephora olarak da bilinen Robusta çekirdeklerinde bu oran, Arabica'dan 2 ila 3 kat daha yüksek bir seviye olan %1,7 ila %4,0 arasında değişmektedir. Robusta, daha dayanıklı bir tür olup, daha düşük irtifalarda ve daha sıcak koşullarda yetişir. Bitkinin bu zorlu çevre koşullarına tepkisi, kafein üretimini artırarak daha güçlü bir doğal pestisit işlevi görmesini sağlamıştır. Bu yüksek kafein ve klorojenik asit içeriği, Robusta'ya belirgin bir sertlik ve acı (bitter) tat katar, bu nedenle bu çekirdekler yoğunluk ve crema (krema) sağlamak amacıyla sıklıkla hazır kahve ve espresso karışımlarında kullanılır.
Arabica çekirdekleri %0,8-1,4 oranında kafein içerirken, Robusta çekirdeklerinde bu oran %1,7 ila 4,0 arasında değişmektedir.
Kahve, dünyanın en çok tüketilen içeceklerinden biri olduğundan, kahve çekirdekleri önemli bir nakit ürün (cash crop) ve değerli bir ihracat kalemi niteliği taşır; bazı gelişmekte olan ülkelerde döviz gelirlerinin %50'sinden fazlasını kahve oluşturmaktadır. 2017 yılında toplam kahve üretiminin %70'i ihraç edilmiş ve bu ihracatın değeri 19,9 milyar ABD dolarına ulaşmıştır. Küresel kahve endüstrisi 2023 itibarıyla 495,50 milyar dolar değerindedir ve kahve ile kahve çekirdeği üretiminde en büyük paya sahip ülke Brezilya'dır. Diğer önde gelen kahve çekirdeği ihracatçıları Kolombiya, Vietnam ve Etiyopya'dır.

 Wikimedia Commons'ta Kahve Çekirdeği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kahvehane veya kıraathane; kahve ve çay yanı sıra çeşitli meşrubatların ve nargile gibi tütün ürünlerinin servis yapıldığı, masa oyunlarının oynandığı, sohbet edilen ve yine birçok farklı aktivitenin yapıldığı mekân.
Kafeteryalardan ve barlardan farklı olarak genellikle yemek servisi yapılmaz ve alkollü içeceklere ağırlıklı olarak yer verilmez. Özellikle Müslüman toplumlarda kahvehaneler oldukça yaygındır. 16. yüzyıldan beri, kahvehane Orta Doğu ülkelerinde erkeklerin toplandığı kahve gibi içecekler tükettiği, sohbet ettiği, kitap okuduğu ve çeşitli masa oyunları oynadığı yerlerin başında gelir.
Kahvehaneler, edebi, siyasi ve sanat ile ilgili bazı oluşumların doğuşuna da zemin hazırlayan; toplumsal sorunların tartışıldığı kültür mekânları olarak da işlev görmüşler ve bu nedenle "kıraathane" olarak da isimlendirilmişlerdir.

Kahve sözcüğü Türkçeye Arapça: قهوة ḳahwa(t) sözcüğünden geçmiştir. Kökeni Etiyopya'daki Kaffa bölgesinden geldiği düşünülür. Hane (ev) sözcüğü ise Farsça kökenlidir.
Osmanlı tarihçisi İbrahim Peçevî'nin notlarından anlaşıldığına göre İstanbul'da ilk kâvehane'nin açılmasının ardından sözcük pek çok dilde şekil değiştirerek kullanılmıştır: Fransızca, Portekizce: café, İspanyolca: cafetería ya da café; İtalyanca: caffè, Almanca: café

Habeşistan'daki yüksek yaylalarda yetiştirilen ve yiyecek olarak tüketilen, Orta Çağ sonlarında ise gezici dervişler tarafından Habeşistan'dan Yemen'e götürülüp orada içecek haline getirilen kahvenin Osmanlı'ya gelmeye başladığı tarih 16. yüzyıldır. Kahve başlangıçta tüccarlar tarafından İstanbul, Bursa, Edirne'ye getirilmiş ve üst tabakalar tarafından tüketilmiştir. Osmanlıların, 1517'de Mısır'ı fethinden sonra kahve ticareti arttı ve kahve içme alışkanlığı alt tabakaya indi.
On altıncı yüzyılın ikinci yarısında Halep'ten Hakem ile Şam'dan Şems adında iki kişinin İstanbul'un Tahtakale semtinde birer kahvehane açmalarıyla başladığı söylenen süreç günden güne gelişmiş; kahvehaneler imparatorluğun diğer yerlerine başka ülkelere yayılmıştır. 17. yüzyılda, kahvehane Osmanlı Devleti sınırlarının dışında, Avrupa'da görülmeye başlandı ve kısa zamanda popüler oldu.
Kahvehanelerin yaygınlaşmasıyla kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar, çok hızlı gelişen bir kültürel birikim ortamı, sosyalleşme mekânı, siyasi iktidar karşısında seslerini duyurabildikleri bir kamusal alan meydana getirdiler.

Osmanlı ülkesinde ilk kahvehaneler camilerin yanında açılmış, sosyal işlevleri olan imaret kahveleri idi. Namaz vakitleri arasındaki boşluğu insanlar kahvehanelerde doldurmuş, küçük kulübeler biçiminde olan bu yerlerde çay içip sohbet etmişlerdir.

İstanbul'da ilk kahvehaneler ise 1555 yılında İstanbul'a Halep ve Şam'dan gelen kişilerce, Tahtakale'de açılmıştır. Burada özellikle okur yazar kesimden insanlar toplanıp kitap okur, satranç veya tavla oynarlardı. Davetler vererek arkadaş toplantıları düzenlemek pahalıyken, kahvelerde bir araya gelmek daha uygun bir seçenek haline gelmiş, haliyle kimi zaman kahvelerde oturacak boş yer dahi bulunamamıştır. Kahvelerin sayısı hızla artmıştır. 1630 yılında İstanbul'u adım adım dolaşan Evliya Çelebi şehirde 55 kahve olduğunu sayarken; II. Selim, III. Murat döneminde İstanbul'da 600'ü aşkın kahvehane vardır.
Osmanlı geleneksel toplum kültürünü şekillendiren saray, medrese ve cami dışında, "sivil" bir anlayışla ortaya çıkan kahvehane, 16. ve 17. yüzyılların İstanbul'unda, pek sık rastlanmayan bir tepkiyle karşılaştı. Ulema tarafından ‘Miskinlerin buluşma mekânı ve fitne yuvası’ olarak görülen kahvehanelere "şarapsız meyhaneler", "tanrısız tapınaklar" gibi isimler yakıştırıldı.
Osmanlı'da kahveyle ilgili ilk yasak Kanuni Sultan Süleyman devrinde Şeyhülislam Ebussuud Efendi tarafından getirildi. Kömür derecesinde kavrulan maddelerin tüketilmesinin İslamiyet'e aykırı olduğu gerekçesiyle kahve haram sayılmış, verilen fetva üzerine İstanbul'a kahve getiren gemiler, dipleri delinerek batırılmıştı. II. Selim devrinde, 1567 yılında başta Suriçi İstanbul olmak üzere İstanbul'daki bütün kahvehaneler kapatıldı. III. Murad ve I. Ahmed dönemlerinde de kısa süreli ve etkisiz yasaklar uygulandı.
17. yüzyılda IV. Murat, kahvehaneleri top yekûn kapatmaya yönelik şiddetli ve kapsamlı girişimlerde bulundu. 1633 Cibali Yangını bahanesine bağlanan bu yasağın arka planında yönetim aleyhtarı düşünce ve hareketlerin çoğunlukla kahvehanelerde şekilleniyor olması vardı. Sadece Eyüpsultan ve çevresinde 120 kahvehane kapatıldı. 16. yüzyılın ikinci yarısında ve 17. yüzyılın ilk yarısında ‘tehlikeli yerler’ olarak görülen kahvehaneler ‘külliyen’ kapatılırken 17. yüzyılın ortalarından itibaren otorite, ‘tehlikeyi’ önlemek için toptan kapatmak ve yıkmak yerine, benzerlerine ‘ibret olsun’ babında tek tek bazı kahvehaneleri kapatarak bir tür yıldırma siyaseti takip etti.
Yasaklamalara rağmen İstanbul'daki kahvehanelerin sayısı artmaya devam etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son dönemlerinde İstanbul'da 50 kahvehane bulunduğu belirtilirken, bu sayı, 16. yüzyılın sonunda altı yüze ulaştı. Esnaf, ulema, azınlıklar ve yeniçeriler gibi toplumun farklı zümrelerinin devan ettiği farklı kahvehane türleri doğdu.

Osmanlı Devleti'nde Yeniçeri Ocağı'nın düzeninin bozulmasından sonra  yeniçeri kahvehaneleri yeniçerilerin sığındıkları, türlü yolsuzlukları planladıkları yuvalar haline geldi. Zorba olarak bilinen bazı yeniçeri üyeleri çeteler kurmuşlardı. Bağlı bulundukları ortalardan üyeler toplayan zorbalar, kahvehaneler satın alarak çetelerinin "mafya mekanı" olarak kullandılar. İşlerini buradan yönettiler. Bu zorbalardan bazıları lüks kahvehaneler kurmakla nam salmıştı. Bu zenginliğin kaynağı kanun dışı yollarla topladıkları paralardı. Dönemin kahvehane sahibi ünlü zorbalarından: Kahvecioğlu Burunsuz Mustafa Kuledibi Kahvehanesi'ne, Darıcalı İbrahim Çavuş Hendek Kahvehanesi'ne, Galatalı Hüseyin Ağa Çardak İskelesi Kahvehanesi'ne, Tiflisli Ali Toygar Tepesi Kahvehanesi'ne sahipti. Yeniçeri kahveleri saz ve sözle,
afyon ve esrarla eğlenilen mekanlar idi. II. Mahmud, 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kapattıktan sonra kahvehanelere de el atarak özellikle Boğaziçi kıyılarındaki Yeniçeri kahvelerini toptan yerle bir etti. Yıkılmayanlar, yerini berber dükkanlarına bıraktı ya da "bekar odaları" olarak kullanıldı. Daha sonra tulumbacıların işlettikleri ve devam ettikleri, "Semai Kahvehaneleri" denilen çalgılı kahvehaneler ortaya çıktı.  Bu kahvelerde yeniçeri kahvelerinin mirasını mahalle raconuyla kaynaştıran kabadayılar devam etmekteydi.

Kahvehane saysı 19. yüzyılın başlarında ikibinbeşyüzlere kadar çıktı. Hem sayı olarak, hem de itibar olarak gittikçe önemi artan kahvehaneler, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid devirlerinde altın çağlarını yaşadı. Basın başta olmak üzere pek çok yasak
uygulamada iken kahvehaneler bundan ayrı tutuldu.  19. yüzyılın ikinci yarısında kahvehanelerin kimisi edebiyatçıların, aydınların toplantı yeri haline geldi. Kültürün üretildiği ve tüketildiği bu mekanlar birçok değişikliklere uğrayarak hayatiyetini devam ettirdi.
20. yüzyılın ilk yirmi yılında kahvehaneler toplumun hemen her kesiminin uğradığı yerler haline geldi. Bunların arasında esrarcıların toplanıp esrar içtikleri "esrar kahveleri" ile horoz dövüşlerinin yaptırıldığı "horozcu kavheleri" de vardır. Zamanla okur yazar insanların elini ayağını çekmesiyle her türlü içkinin ve afyonun içile-
bildiği, kavga ve dövüş mekânları olarak anımsanan kahvehaneler, Türk aydınların yazılarında  zararlı kurumlar olarak gösterildi. Bununla birlikte I. Dünya Savaşı'ndan sonra ülkenin işgal edildiği yıllarda birçok mahalle kahvehanesi ülkenin durumunun tartışılıp, kötü gidişattan
nasıl kurtulabileceği konusunda fikirlerin üretildiği birere mekan olma özelliği gösterdi. Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra gerçekleştirilen inkılâpların halka inmesinde, halk arasında yayılmasında kahvehanelerin önemli bir rolü oldu. Kimi yazarlara göre bu dönemde kahvehaneler önemli bir propaganda ve telkin vasıtası haline geldi.

Kafe

Yıldız, M. Cengiz, 1996, “Kahvehanelerin Sosyal Hayattaki Yeri”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8, 157–194.
Yıldız, M. Cengiz, 2002, “Türk Kültür Tarihinde Kahve ve Kahvehane 28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.”, Türkler, C.10, Yeni Türkiye Yayınları, 635–639.
Yıldız, M. Cengiz, 2007, Kahvehane Kültürü 2 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Beyan Yayınları, İstanbul.
Yıldız, M. Cengiz, 2010, "Coffeehouses as an Informal Education Institution and Coffeehouses of Egypt", Procedia-Social and Behavioral Sciences, Volume 9, 2010, Pages 1362-1367
Ahmet Yaşar, “The Coffeehouses in Early Modern İstanbul: Public Space, Sociability and Surveillance 19 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.”, Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003.
Ahmet Yaşar, “Osmanlı Şehir Mekânları: Kahvehane Literatürü”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (TALİD), sy. 6, Güz 2005, s. 237–256.
Ahmet Yaşar, “Osmanlı Kahvehaneleri: Sivil Eğitim Kurumları”, Çerçeve, Aralık 2005, s. 30-32.
Serdar Öztürk, “Cumhuriyet Türkiyesinde Kahvehane ve İktidar (1930 - 1945)”, Kırmızı, Ocak 2006
Ralph S. Hattox “Kahve ve Kahvehaneler Bir Toplumsal İçeceğin Yakındoğu'daki Kökenleri”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Eylül 1996

Kakao (Theobroma cacao), 4-8 metre boyunda ebegümecigiller (Malvaceae) familyasından çikolata yapımında kullanılan bir bitki türü.
Doğal yetişme alanı Güney Amerika, Batı Afrika, Batı Hint Adaları olmakla beraber, Tropiklerin genelinde yetiştirilmektedir. Theobromin adlı bir alkaloit eldesinde ve kakao yağı eldesinde kullanıldığı gibi, kakaonun tohumları da çikolata yapımında kullanılmaktadır.

Kakao bitki cinsinin "Tanrıların yemeği" anlamına gelen bilimsel adı Theobroma Yunancada "tanrı" manasına gelen θεός (theos) ve "yemek" anlamına gelen βρῶμα (broma) kelimelerinden türemiştir.

Kakao ağacını doğal yetişme alanları And Dağları'nın etekleri ile Amazon ve Orinoco ırmaklarının havzalarının 200–400 m yakınlarındaki yükseltilerdir. Orta Amerika'ya Mayalar tarafından getirildiği sanılmaktadır. Ilık iklimlerde düzenli yağmur alan, verimli topraklarda yetişir.

Kakao Orta Amerika'da tarihin en eski dönemlerinden beri yetiştirilmekteydi. Veracruz Körfezi arkeolojik alanında bulunan Pre-Olmek dönemine ait kaplardan kakao üretiminin M.Ö 1750 yılına dayandığı görülmektedir. İspanyolların kıtayı keşiflerinden ve kolonisi haline getirmesinden sonra Avrupa'ya getirilen kakao, süt ile karıştırılarak kullanılmaya başlandı ve kısa sürede popüler oldu. Kakao tozu zamanla kakao yağı ile karıştırılarak bugünkü çikolata ortaya çıktı. Günümüzde çikolata ile birlikte kakao tozu ve yağı en faydalı besinlerdendir. Böğürtlen, ahududu, çilek, yabanmersini gibi meyveler ondan sonraki sırada yer alır.

Kakao, dünya çapında 70 bin kilometrekarenin üzerinde bir ekim alanına sahiptir. Üretimin % 40'ını gerçekleştiren Fildişi Sahili'ni, %15'er payları ile Gana ve Endonezya izlemektedir. Diğer kakao üreticileri, küçük miktarlarda olmakla beraber, Brezilya, Nijerya ve Kamerun'dur.

Kakao ağacının tohumları ya hemen ya da bir süre sonra mayanlandırılır ve ardından kurutulur. Böylece tohumun acı lezzeti kaybolur ve hoş bir koku meydana gelir. Bu taneler kavurularak, un haline getirilip yağı alınır. Sonra yeniden öğütülerek, toz halindeki kakao elde edilir. Kakao, sütle karıştırılıp içilir, ayrıca yağı alınmamış kakao tohumlarından çikolata yapılır.

Kaldi veya Halid popüler efsaneye göre MS 850'lerde kahve'yi keşfeden Etiyopyalı keçi çobanıdır. Daha sonrasında kahve, İslâm dünyasına ve ardından dünyanın geri kalanına yayılmıştır. Kaldi efsanesi, özellikle batı edebiyatlarında yoğun bir ilgi görmüştür.

Rivayete göre, Kaldi veya Halid, keçi çobanlığı yapan birisidir. Bir gün sürüsündeki hayvanların meçhul bir bitkinin meyvelerini yediğini, akabinde büyük bir canlılık ve enerji kazandıklarını görmüştür. Bunun üzerine söz konusu meyveyi kendisi de yemiş, aynı etkileri bu kez kendisi tecrübe etmiştir. Akabinde bu keşfini yöresindeki bir din adamına göstermiş, din adamı bu meyvenin zararlı olabileceği düşüncesiyle meyveleri ateşe atmıştır. Ne var ki ateşten yükselen güzel kokular din adamının fikrini değiştirmiş ve bu gizemli bitkiyi daha yakından incelemesine yol açmıştır. Netice itibarıyla söz konusu din adamı, yaptığı denemelerin sonucunda insanlar için ideal kahve içeceğini keşfetmiştir.
Başka bir rivayete göre, keçileri, belirli bir çalının parlak kırmızı meyveleriyle otlanan keçilerinin, daha enerjik olduklarını (daha çok zıpladıklarını) fark edip meyveleri kendisi de dener. Benzer sonuçları kendisinde de gözlemlemesiyle, meyveleri yakındaki Sufi tekkesine (zaviye), İslam hocası, bir dervişe götürür, ancak Sufi derviş kullanmayı reddeder ve onları ateşe atar. Ateşe atılan meyvelerden aromalı bir koku yükselir. Kavrulmuş kahve çekirdekleri hızlı bir şekilde közlerden toplanır, öğütülür ve sıcak suda eritilir, böylece dünyanın ilk kahvesi üretilir.

Hikâye büyük olasılıkla uydurma, çünkü ilk kez Maruni bir Oryantal dil profesörü olan ve kahveye dair ilk basılı tezlerden birinin, De Saluberrima potione Cahue seu Cafe nuncupata Discurscus (Rome, 1671), yazarı Antoine Faustus Nairon ile ilişkilendirilmişti.İngilizce: The myth of Kaldi the Ethiopian goatherd and his dancing goats, the coffee origin story most frequently encountered in Western literature, embellishes the credible tradition that the Sufi encounter with coffee occurred in Ethiopia, which lies just across the narrow passage of the Red Sea from Arabia's western coast., romanize: Etiyopyalı keçi çobanı Kaldi ve dans eden keçilerinin efsanesi, Batı edebiyatında çok sık karşılaşılan kahve kökeni hikâyesi, Arabistan'ın batı kıyısından Kızıl deniz'in dar bir aralıkla geçişinin karşısı boyunca uzanan Etiyopya'da Sufi'nin kahve ile karşılaşmasına inanma geleneğini süslüyor.

Günümüzde, "Kaldi Coffee" veya "Kaldi's Coffee" ve "Dancing Goat" veya "Wandering Goat" dünya çapında kafelerde ve kavrulmuş kahve satan şirketler için popüler isimlerdir.  Etiyopya'daki en büyük kahve zinciri adı Kaldi'dir.

Esat Ayyıldız. “Kahve Sözcüğünün Etimolojisi ve Arap Literatüründeki Yansımaları”. International Anatolian Conference on Coffee & Cocoa: Full Text Book. ed. Sinem Karakundakoglu. Malatya: IKSAD Global Publishing House, 2021. s.61-68.

Google kitaplarından 26 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kannabinoidler, beyindeki nörotransmitter salınımını değiştiren hücrelerdeki kannabinoid reseptörleri üzerinde etkili olan dolayısıylan psikoaktif olan çeşitli kimyasal bileşikleri kapsayan bir sınıftır. Bu reseptör proteinleri için ligandlar, endokannabinoidleri (vücutta doğal olarak üretilir), fitokannabinoidleri (kenevir ve bazı bitkilerde bulunur) ve sentetik kannabinoidleri (yapay olarak üretilir) içerir. En önemli kannabinoid olan tetrahidrokannabinol (THC), esrarda bulunan birincil psikoaktif maddedir. Kannabidiol (CBD) bitkinin bir başka önemli bileşenidir. Çeşitli etkiler gösteren, esrardan izole edilmiş en az 113 farklı kannabinoid vardır.
Sentetik kannabinoidler, çeşitli farklı kimyasal sınıfları kapsar. Bunlardan THC'ye yapısal benzerlik gösteren türleri klasik kannabinoidler olarak adlandırılır. Klasik olmayan kannabinoidler (kannabimimetikler) ise 1,5-diarilpirazol sınıfını, aminoalkilindolleri, kinolinleri, arilsülfonamidleri ve endokannabinoidlerle alakalı eikozanoidleri içerir.

İlk kannabinoidin keşfi, İngiliz kimyager Robert S. Cahn'ın kannabinolün (CBN) kısmi yapısını bildirmesi ve 1940'ta yapıyı tamamen tespit etmesi ile gerçekleşti.
İki yıl sonra, 1942'de, Amerikalı kimyager Roger Adams, kannabidiol'ü (CBD) keşfetti. Adams'ın araştırmasından ilerleyen İsrailli profesör Raphael Mechoulam, 1963'te CBD'nin stereokimyasını teşhis etti. 1964'te Mechoulam ve ekibi Tetrahidrokanabinol'ün (THC) stereokimyasını da tanımladılar.

1980'lerden önce, kannabinoidlerin fizyolojik ve davranışsal etkilerini, spesifik membran bağlı reseptörlerle etkileşime girmek yerine, hücre zarlarıyla yaptıkları spesifik olmayan etkileşim yoluyla ürettikleri düşünülmekteydi. 1980'lerde ilk kannabinoid reseptörlerinin keşfi ise bu fikrin değişmesine neden oldu.
Bu reseptörler hayvanlarda yaygındır ve memelilerde, kuşlarda, balıklarda ve sürüngenlerde bulunur. Günümüzde kannabinoid reseptörlerinin CB1 ve CB2 olarak adlandırılan iki tipi vardır. Daha fazla reseptör türünün varlığına ilişkin kanıtlarda bulunmaktadır.

Klasik kannabinoidler, glandüler trikomlar olarak bilinen yapılarda üretilen yapışkan bir reçine içerisinde konsantre edilir. Kenevir bitkisinden en az 113 farklı  Aşağıdaki tablo, kenevirde bulunan ana kannabinoid sınıfları göstermektedir. Üzerlerinde en çok çalışma yürütülmüş kannabinoidler arasında tetrahidrokannabinol (THC), kannabidiol (CBD) ve kannabinol (CBN) bulunur.

Fitokanabinoidlerin, kenevirin yanı sıra birkaç başka bitki türünde de bulunduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Echinacea purpurea, Echinacea angustifolia, Acmella oleracea, Helichrysum umbraculigerum ve Radula marginata bulunur. Kenevirde bulunmayan en iyi bilinen kannabinoidler, Echinacea türlerinden, özellikle de dodeka-2E, 4E, 8Z, 10E/Z-tetraenoik-asit-izobütilamit'in cis/trans izomerlerinden elde edilen lipofilik alkilamitlerdir.
En azından 25 farklı alkilamit tespit edilmiş ve bazılarının CB2 reseptörü için afinite gösterdiği bildirilmiştir.

 Endokannabinoidler, kannabinoid reseptörlerini aktive eden, vücut içinde üretilen maddelerdir. 1988'de ilk kannabinoid reseptörünün keşfedilmesinden sonra, bilim insanları reseptör için endojen bir ligand aramaya başlamıştır.
Anandamit araşidonoil-etanolamin olarak tanımlanan ilk bileşikti. Bu isim Sanskritçe'deki mutluluk kelimesi ile -amit ekinden türemiştir. Yapısı oldukça farklı olmasına rağmen THC'ye benzer bir farmakolojiye sahiptir. Anandamit kısmi agonist olarak merkezi CB1'e, daha az ölçüde de periferal (CB2) kannabinoid reseptörlerine bağlanır. Anandamid, CB1 reseptörüne THC kadar güçlü bağlanır. Anandamit, hemen hemen tüm dokularda ve çok çeşitli hayvanlarda bulunur. Anandamit, bitkilerde de bulunmuştur ve çikolatada az miktarda bu kimyasalı içerir.

Tarihsel olarak, kannabinoidlerin laboratuvarda sentezlenmesi çoğunlukla bitkisel kannabinoidlerin yapısına dayanarak yapılıyordu ve bu bağlamda özellikle Roger Adams tarafından 1941 başlarında ve daha sonra Raphael Mechoulam liderliğindeki bir grup tarafından çok sayıda doğal kannabinoid analogları üretilmiş ve test edilmiştir. Daha sonra üretilmiş yeni bileşikler ise doğal kannabinoidlerle ilişkili olmak yerine yapısal olarak endojen kannabinoidleri baz almaya başlamıştır.
Sentetik kannabinoidler, kannabinoid moleküllerinin yapısında modifikasyonlar yaparak farklı kannabinoid bileşiklerinin aktivitesi ve yapıları arasındaki ilişkiyi belirlemek için yapılan deneylerde kullanılır.
Sentetik kannabinoidler eğlence amacıyla kullanıldığında, kullanıcılar için ciddi sağlık tehlikeleri oluşturabilirler. 2012-2014 döneminde, ABD'deki zehirlenme kontrol merkezlerine yapılmış 10.000'in üzerinde temas sentetik kannabinoidlerin kullanımı ile ilgili olmuştur.

Tıbbi olarak kannabinoidler, kemoterapi, spastisite veya nöropatik ağrı sonucu oluşan mide bulantısı tedavisinde kullanılır. Sık görülen yan etkileri baş dönmesi, sedasyon, akıl karışıklığı, kimlik çözülmesi ve kendini iyi hissetme halidir.

Doğal veya sentetik kannabinoidleri veya kannabinoid analoglarını içeren ilaçlar şu şekilde listelenebilir:

Dronabinol (Marinol); Δ9-tetrahidrokannabinol (THC) ihtiva eder ve iştah açıcı, antiemetik ve analjezik olarak kullanılır.
Nabilone (Cesamet, Canemes); Marinol'un analogu olan sentetik bir kannabinoiddir.
Rimonabant (SR141716); seçici bir kannabinoid (CB1) reseptörü zıt agonisti olan ilaç eskiden anti-obezite ilacı olarak kullanılmıştır. Tescilli adı Acomplia'dır. Aynı zamanda sigarayı bırakmak için de kullanılmaktadır.

Kenevir veya kendir (Cannabis), Cannabaceae familyasına ait tek yıllık, çift çenekli ve otsu bir bitki cinsidir. Bitkiler 50 cm'den 3 m'ye kadar büyüyebilmektedir. Cinsin gövde kısmı dik ve içi boş olup üzerleri dikenimsi tüylerden dolayı pürtüklüdür. Bitki cinsi eşeylidir ve bitkiler erkek ve dişi olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek bitki polen üretirken dişi bitki çiçeklenir ve bazı türlerde yüksek oranda tetrahidrokannabinol (THC) ihtiva eder. Tozlaşma rüzgâr vasıtasıyla gerçekleşir. Tartışmalı olsa da cins çoğunlukla farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip Cannabis indica, Cannabis sativa ve Cannabis ruderalis olmak üzere üç türe ayrılır.
Bitkinin anavatanı Orta Asya ve Hint alt kıtası olmasına rağmen günümüzde ılıman ve tropik bölgelerin çoğunda yetişir ve kültürü yapılır. Büyük ihtimalle yetiştirilmeye ve ıslah edilmeye başlanan ilk bitkilerden biri olan kenevir, tarih boyunca bitkisel hammadde kaynağı ve keyif verici madde olarak kullanılmıştır. Bitkinin saplarında bulunan lifler, iplik, dokuma ve kumaş yapımında, hamurlu kısmı ise kâğıt yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca kenevir tohumlarından elde edilen kenevir yağı (esrar yağı ile karıştırılmamalıdır) ve kenevir proteini de gıda olarak kullanım alanlarına sahiptir. Dişi bitkilerin doğada temmuz-ağustos aylarında açan soluk yeşilimsi renkli çiçekleri ve tohum yataklarından ise esrar elde edilmektedir. Endüstriyel amaçlar için ıslah edilmiş ve düşük oranda THC içeren kültivarlar endüstriyel kenevir olarak isimlendirilmektedir.

Kenevir sözcüğü, Yunanca aynı anlama gelen κανναβούριον (kanavúrion) sözcüğünden Türkçeye alıntılanmıştır. Yunanca sözcüğün kökenleri Grekçede de aynı anlama gelen κάνναβις (kánnabis) kelimesinden evrilmiştir. Grekçeye Farsça (kanab) yoluyla girmiş sözcüğün İrani (İskit dilleri) veya Trakça kökenli olduğu düşünülür. Bir diğer kökensel iddia ise İskitçede yer alan kelimenin aslen bir Sami dilinden alıntı olduğudur.

Cinsin yağ ve lif eldesi gibi endüstriyel amaçlarla yetiştirilen ıslahları Cannabis sativa türüne mensuptur. Bu amaçla yetiştirilen bitkiler esrar üretiminde kullanılan C. sativa kültivarlarına kıyasla çok düşük miktarlarda THC içermesi ve olabildiğince çok tohum ve lif üretmesi için özel olarak ıslah edilmişlerdir. Bu tür sert, çalımsı, içi boş gövdeli, ince ve uzun yapraklı, dioik ve tek yıllıktır. Lifleri dayanıklı ve oldukça uzundur. Liflerde lignin maddesi biriktiğinde esneklik özelliği azalır. Bu lifler, kaba dokumacılıkta (çuval, halat çanta, ağ yapımı gibi) kullanılır. Tohumu ise oldukça yağlı olması açısından yakıt ve oldukça besleyici olması açısından da gıda olarak kullanılmaktadır. Sabun yapımı ve boya yapımında da tohumlarından yararlanılır. Tohumları kuşların en sevdiği besinlerden biridir.
Kenevirin endüstri için Türkiye'de yetiştirildiği yerler Yozgat, Kastamonu, Samsun, Kocaeli, Adana, Amasya, Kayseri, Sivas, İzmir ve Kütahya'dır.

Esrar eldesinde ise hem Cannabis indica hem de C. sativa kullanılabilir ve günümüzde elde edilen esrar çoğunlukla bu iki türün çaprazlanması sonucunda elde edilmiş bitkilerden gelmektedir. Kenevirden elde edilen esrar maddesi, dişi bitkilerin çiçek ve tohum yataklarından ve bu bölgelerin etrafında bulunan yapraklardan elde edilir ve bu madde daha sonra kubar, toz esrar veya kubar yağı yapmak için işlenebilir. Esrar maddesi keyif verici olarak kullanılabilmekle birlikte bazı tıbbi kullanım alanları da bulunmaktadır.
Dişi bitkinin yetiştirilmesi için Tarım ve Orman Bakanlığı'ndan izin alınması gerekmektedir. Erkek bitki çiçeklenmediğinden ötürü esrar elde etmek amacıyla kullanılamazken, yetiştirmek için izin gerekli olup olmadığı kanunda tam olarak belirtilmemiştir.
Diğer bir tür olan Cannabis ruderalis'in, düşük oranlarda THC içerdiğinden ve lifsiz ve küçük olduğundan ötürü herhangi bir endüstriyel veya ekonomik kullanım alanı yoktur ve Avrupa'da yabani olarak yetişmektedir.

Kenevir bitkisi, 1930'larda ABD'de çıkarılan "Marihuana Vergi Yasası" ile yetiştirilmesine engeller getirildikten sonra adım adım tüm dünyada yasaklanmıştır. Yasaklamanın bilimsel açıdan çok, ekonomik ve siyasi çıkar gruplarınca yapıldığı düşünülmektedir. Kenevir kağıt ve lif üretiminde, petrol yan sanayi ürünü olan sentetik lifler dünya çapında yaygınlaşmadan önce bütün dünyada lif kaynağı olarak kullanılmıştır. Keneviri yasaklamada önderlik eden çıkar çevrelerinin aynı zamanda da petrol ve ilaç endüstrisiyle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Dişi kenevirin yasaklanması için neden olarak gösterilen ve esrar olarak da adlandırılan bitkinin goncalı üst kısımlarında yoğun olarak tetrahidrokannabinol (THC) bulunur ve maddenin tıbbi kullanımlarının olduğunu gösteren bilimsel dergilerde yayınlanmış birçok araştırma vardır.

Günümüzde kenevirin endüstriyel olarak yetiştirilmesi dünyanın çoğu ülkesinde yasaldır. Buna ek olarak esrarın ve esrar türevi ilaçların tıbbi olarak kullanımı da hızla yasallaştırılmaktadır. Buna rağmen keyif verici ve eğlence amacıyla esrar kullanımı dünyadaki çoğu ülkede yasa dışı kalmaya devam etmektedir. Günümüzde Uruguay, Gürcistan, Güney Afrika, Tayland ve ABD'nin Alaska, Maine,Maryland,Delaware, Colorado, Massachusetts, Michigan, Nevada, Oregon, Vermont, Kaliforniya eyaletleri ile Washington DC şehri keyif verici olarak esrar kullanımının yasal olduğu ülke ve bölgeleri oluşturmaktadır. Kanada'da da kenevirin keyif verici olarak yetiştirilmesi, işlenmesi ve satışı 7 Haziran 2018'de yasallaşmış ve bu kanun 17 Ekim 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İspanya ve Hollanda'da ise esrar tüketimi ve satışı yasal olmamasına rağmen madde dekriminalize edildiğinden dolayı esrarın keyif verici olarak kullanım ve satışına lisanlı özel işletmelerde belli bir limite kadar izin verilmektedir.

Esrarın yasallığı

 Vikitür'de Cannabis sativa ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Kenevir ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Ketamin, esas olarak anesteziyi başlatmak ve sürdürmek için kullanılan bir ilaçtır. Ağrı kesimi, sedasyon ve hafıza kaybı sağlarken alan kişiyi trans benzeri bir duruma sokar. Diğer kullanımları arasında kronik ağrı, yoğun bakımda sedasyon ve depresyon vardır. Etkisi altında kalp fonksiyonu, nefes alma ve solunum yolu refleksleri genellikle işlevsel kalır. Etkiler tipik olarak enjeksiyonla verildiğinde beş ila on dakika içinde başlar ve yaklaşık 25 dakika sürer. Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Kimyasal olarak ketamin bir arilsikloheksilamin türevidir ve kiral bir bileşiktir. Ketaminin farmasötik preparasyonlarının çoğu rasemiktir, ancak bazı markaların ürünlerinin enantiyomer oranlarında farklılıklar bulunduğu bildirilmiştir.

Ketaminin daha aktif enantiyomeri olan esketamin (S-ketamin), "Ketanest S" adı altında tıbbi kullanım için mevcuttur. 

Solunuma diğer anestezi maddelerine kıyasla daha az engel olduğundan ötürü ketamin tıpta anestezik olarak kullanılır. Neden olabileceği halüsinasyonlar nedeniyle genellikle birincil anestezik olarak kullanılmaz, buna rağmen güvenilir havalandırma ekipmanı bulunmadığı durumlarda tercih edilen ilk anestezi maddelerindendir.
Ketamin anestezi maddesi olarak şu durum ve hastalarda kullanılabilir:

Çocuklarda; küçük prosedürler için tek başına veya kas gevşetici ile beraber.
Astımı veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan kişilerde.
Acil serviste fiziksel olarak ağrılı işlemler için yatıştırıcı olarak.
Savaş bölgelerinde acil cerrahi işlem gerektiren durumlarda.
Düşük dozlarda spinal veya epidural anestezi/analjeziyi desteklemek için.

Ameliyat sonrası ağrı yönetimi için ketamin kullanılabilir. Düşük doz ketamin, ameliyat sonrası morfin kullanımını, bulantı ve kusmayı azaltabilir.
Ketamin akut ağrının kontrolü için hastane acil servislerinde opioidlere benzer kullanıma sahiptir.

Ketaminin depresyon durumunda hızlı etkili bir antidepresan olduğu bulunmuştur. Ayrıca, düşük kaliteli kanıtlara dayanmasına rağmen intihar düşüncelerinin azaltılmasında etkili olabileceği ortaya konmuştur.
Ketaminin antidepresan etkileri ilk olarak 2000 ve 2006 yıllarında küçük çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmaların bulguları daha sonraki çalışmalarda da desteklenmiştir. İntravenöz infüzyon yoluyla verilen anesteziye yol açmayacak kadar düşük dozdaki ketaminin, depresyonu olan insanlarda dört saat içinde antidepresan etkiler ürettiği bulunmuştur. Bu antidepresan etkiler, tek bir dozun ardından birkaç hafta kadar sürmektedir.
Selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI'lar) ve trisiklik antidepresanlar (TCA'lar) gibi geleneksel antidepresanlarda bu faydalarının ortaya çıkması için genellikle en az birkaç hafta kullanım gerekmektedir. Ayrıca mevcut kanıtlara dayanarak, ketaminin antidepresan etkilerinin geleneksel antidepresanlarınkinden iki kat daha fazla olduğu düşünülmektedir. 2017 yılında bu bulgulara dayanarak yapılmış bir incelemede ketamin, 50 yıldan uzun süredir devam etmekte olan depresyon tedavisinde elde edilmiş en önemli gelişme olarak betimlenmiştir. Maddenin bu özellikleri nedeniyle NMDA reseptör antagonistlerinin antidepresan etkileri üzerine yürütülen araştırmalara karşı ilgi artmıştır.
2019 yılında, Amerikan FDA tarafından depresyon tedavisi için ketamin bazlı bir burun spreyi onaylandı.

Veteriner hekimler tarafından ketamin, sıklıkla anestezik ve ağrı kesici etkileri nedeniyle kedilerde, köpeklerde, tavşanlarda, farelerde ve diğer küçük hayvanlarda kullanılır. Atlarda indüksiyon ve anestezik bakımda kullanımı yaygındır. Kemirgenlerde kullanılan anestezi formülünün de önemli bir parçasıdır.
Veteriner hekimler genellikle dengeli anestezi ve analjezi sağlamak için sakinleştirici ilaçlarla birlikte ketamin kullanır. Büyük hayvanlarda da ağrı kesici olarak kullanılabilen ketaminin, büyükbaş hayvanlarda daha az etkili olduğu düşünülmektedir. At cerrahisinde ketamin, genellikle detomidin ve tiyopental veya bazen guaifenesin ile birlikte kullanılan birincil intravenöz anestezik ajandır.

Eğlence amaçlı ketamin kullanımı, 2005-2013 yıllarında İngiltere ve Galler'de 90'dan fazla ölümle birlikte dünya genelinde ölümlere neden olmuştur. Kazara zehirlenmeler, boğulmalar, trafik kazaları ve intiharlar bu ölümlere yol açmış başlıca etkenlerdir. Ölümlerin çoğu gençler arasında görülmüştür. Bu olaylar, ketamin kontrolü hakkındaki yasak ve sınırlandırmaların artmasına neden olmuştur.
Diğer iyi bilinen, fensiklidin (PCP) ve dekstrometorfan (DXM) gibi dissosiyatiflerin aksine ketaminin etki süresi çok kısadır. Etkiler madde alındıktan 10 dakika içinde başlar ve halüsinojenik etkiler alınma yoluna göre 60 dakika (insüflasyon veya enjeksiyon) ila 2 saat (oral) kadar sürer.
Anesteziye yol açmayacak dozlarda (tıbbi açıdan düşük dozlarda) ketamin, kişinin fiziksel bedenine ve dış dünyaya karşı duyarsızlaşması ve derealizasyonu olarak bilinen bir kopma hissiyle karakterize edilen disosiyatif bir durum üretir. Yeterince yüksek dozlarda, kullanıcılar görsel ve işitsel halüsinasyonlar sonucu aşırı kimliksel ayrışma hali olan ve "K-hole" olarak adlandırılan durumu deneyimleyebilirler. John Lilly ve David Woodard (diğerlerinin yanı sıra) ketaminle kendi psikonatik deneyimleri hakkında kapsamlı yazılar yazdılar.
Kafa karışıklığı ve amneziye sebep olabilmesi nedeniyle, bazı tecavüz olaylarında da ketamin kullanılmıştır.

RxList'te Ketamin 2 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DEA: Ketamin Bilgi Sayfası

Bu bir yılda kişi başına tütün sigarası tüketiminin ülkelere göre listesidir.
Sigara 1,1 milyar üzerinde kişi tarafından kullanılmaktadır. Gelişmiş uluslarda sigara tüketim oranı  yatay seyrederken veya azalırken, gelişen ülkelerde tütün tüketimi  yaklaşık %3,4 oranında yükselmeye devam etmektedir.
Amerika Birleşik Devletler'de sigara tüketim yüzdesi 1965 yılından 2006 yılına kadar olan zamanda yetişkinlerde %42 den %20,8 e yarıya kadar düştü. Sigara tüketimi oranlarında büyük bölge farkları vardır, Kentucky, Batı Virginia, Oklahoma ve Mississippi listenin üzerinde iken, Idaho, Kaliforniya ve Utah önemli derecede daha düşük yüzdededirler.
Avustralya'da tütün kullanımının azalmadaki oluş derecesi, 2004-5 yıllarındaki mevcut sigara kullanan nüfusu %23 gösterilirken bu rakam 1995 yılıyla kıyaslandığında %2'lik bir azalmayı gösterir. Yerli nüfus içinde  günlük mevcut sigara tüketenler  %51 erkekler ve %49 kadınlar ile oran çok yüksektir. Genç yetişkinler sigara içmeye daha olası yaş grubudurlar, yaş artışıyla sigara tüketiminde bir azalma göze çarpar.

Tütün kullanımı
Tütün ve sağlık
Sigara

ERC. (2007). World Cigarettes 1: The 2007 Report. ERC Statistics Intl PIc. Population data is from Central Intelligence Agency. (2007). The World Factbook 2007. Washington: Government Printing Office.

WHO Smoking Statistics2 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kodein (metilmorfin), afyondan elde edilen ve analjezik (orta şiddetli ağrılar için),antitussif ve antidiyareik özellikleri olan ve narkotik adlı ilaç sınıfına dahil olan bir opioiddir. Kodein sülfat ve kodein fosfat olarak pazarlanmaktadır. Avrupa'da ise daha çok klorhidratı (kodein hidroklorür) olarak pazarlanır. Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.
Kodein ham afyonda en fazla %0,5 oranında bulunur. Doğal olarak elde edilen kodein ilaç sanayisinde yeterli olmadığı için morfinin o-metillendirilmesiyle elde edilir. Morfinin metillendirilmesi ilk defa Grimaux tarafından metil iyodür (CH3I) ile yapılmıştır. Reaktif olarak CH3I, dimetil sülfat, diazometan ve trimetilfenil amonyum klorür denenmiş, en etkili reaktifin trimetilfenil amonyum klorür olduğu bulunmuştur. Bunu elde etmek için dimetil anilin otoklavda mutlak alkollü ortamda metil klorür (CH3Cl) ile 100-120 oC'de metillendirilir.
Morfinden daha zayıf bir narkotik olup alışkanlık yapma derecesi de azdır. Bu yüzden çok kullanılan bir uyuşturucudur. Ağrı dindirme etkisi aspirinden çok yüksektir. Analjezik etkisi morfine göre daha azdır. Ancak iyi bir öksürük dindiricidir. Uyuşturma etkisi 2-3 saat kadardır. Öksürük azaltma etkisi de olup, astımlı kimseler için tehlikelidir. Kodeinin alışkanlık yapma derecesi daha az olmakla beraber, morfin ve eroin alanlar bunları bulamadıklarında kodeine başvururlar. Kodeinin toksik etkisi de nispeten azdır. Tıpta kullanılış sebebi, merkezî sinir sistemini etkileyerek öksürük refleksini ortadan kaldırma tesiridir. Bu yüzden bazı kuru öksürüklerde, doktorun lüzum görmesiyle geçici olarak kullanılabilir. Diğer ağrı kesicilere katılarak daha kuvvetli etki elde etmek için de kullanılmaktadır.
Kodeinde 5,6,9,13 ve 14 numaralı karbonlar asimetriktir. Alkoldeki %2'lik çözeltisi polarize ışığı sola çevirir.

Koka ağacı (Erythroxylon coca), Erythroxylaceae (kokaağacıgiller) familyasından Güney Amerika kökenli, 1-2 metre boyunda kokain ve diğer alkoloidleri içeren çalı tipli bir ağaççık. İki alt türü bulunur. Kuzeybatı Arjantin, Bolivya, Peru, Ekvador ve Kolombiya'da, bu bölgelerin bazılarında yasa dışı olsa bile, ekonomik olarak yetiştiriciliği yapılmaktadır.
Koka ağacının yaprakları kokain ve başka alkaloidler taşır ve kurutulmuş yapraklarına koka adı verilir. Yapraklarda yer alan kokain miktarı %0,25 ila %0.7 arasında değişir. Ayrıca tanen, uçucu yağ ve başka alkaloidler de yapraklarda bulunur. Ağacın çiçekleri küçük ve sarımtraktır. Meyveleri tek çekirdekli olup kırmızı kiraza benzer.

Amerika'nın bazı bölgelerinde, özellikle And Dağları'nda yerli halk tarafından koka yapraklarını çiğnemek gelenek haline gelmiştir ve bu bölgede yaşayan yerli halkların kültürlerinde önemli bir konuma sahiptir. And Dağları'nda bulunan Kolombiya, Peru ve Bolivya dünyada koka ağacı ekilmiş alanların %98'ine sahiptir. Bu ülkeler aynı zamanda yasa dışı ticaret için üretilen kokainin ham maddesi olan koka yapraklarının en büyük üreticisi olma konumundadır.

Koka yapraklarından elde edilen kokain ve tuzları, özellikle küçük cerrahi müdahalelerde lokal anestezik olarak kullanılmaktadır. Koka yapraklarının uyarıcı ve kuvvet verici özellikleri de vardır. Coca-Cola 1885 ile 1903 yılları arasında ürettiği içeceklerde koka yaprağı ekstresi kullanmıştır.  Geleneksel kullanım da Güney Amerika'da yaygındır.

Kokain veya bilimsel adıyla benzoilmetilekgonin, koka bitkisinin yapraklarından elde edilen ve benzoilekgoninin metil esteri olan kristalize ve beyaz bir toz halinde tropan bir alkaloid. Kokain (Cocaine) kelimesi "coca"ya "-in" eki getirilmesiyle türetilmiştir. Bu madde merkezî sinir sistemi üzerine uyuşturucu, uyarıcı ve iştahın bastırılması gibi etkiler yapar. Özellikle dopamin, noradrenalin ve serotonin geri-alınım engelleyicisidir ve bu yollarla mezolimbik yolu etkileyerek bağımlılık yapabilmektedir. Yine de özellikle bölgesel anestezide, uygulandığı yerin hücrelerini uyuşturup ağrıyı azalttığı için çocuklarda bile, göz, burun ve boğaz ameliyatlarında kullanılan bir ilaç olmuştur. Günümüzde ise yerini daha az yan etkisi olan prokain (novokain) gibi ilaçlar almıştır. Prokain kokainden daha az toksik olup, bağımlılık yapıcı etkisi daha düşüktür.
Kokainin tıp haricindeki kullanımı, bulundurulması, üretimi ve dağıtımı dünyadaki ülkelerin çoğunda yasal değildir ve hemen hemen hepsinde yasaktır.
Kokain, ilk keşfedilen bölgesel (lokal) anesteziktir. Güney Amerika'da yetişen koka ağacının (Erythroxylum coca) yapraklarında bulunan bu alkaloid dopamin salınımını arttırarak bağımlılık yapar ve ağacın esas memleketi Şili, Peru ile Bolivya'dır.

Uzun yıllar önce bazı Güney Amerika yerlileri, açlığın etkisini atmak ve zihni faaliyeti hızlandırmak maksadıyla koka yapraklarını çiğneyerek kokain alkaloidini alırlardı. 1859 yılında Avusturyalı araştırmacı Carl von Scherzer koka yapraklarını Avrupa'ya getirdi. İlk defa 1860'ta koka yapraklarından kokain Wöhler tarafından izole edilmiştir. Lokal anestezik tesiri 1868'de anlaşılmışsa da ilk kez 1884'te bir göz ameliyatında kullanılmıştır.
Birçok araştırmacı da kokaini izole ederek dil üzerindeki etkisini izah ettiler. 1884 yılında kokainin uyuşturucu etkisi açıklandı. 1898'de konstitüsyonu ve sentezi yapılmıştır. Nihayet 1902 yılında Almanya'da uyuşturucu olarak sentez edildi.
1880 yılında Amerikalı Cerrah William Halsted, mevzi (lokal, yerel) uyuşturucu olarak tıpta kullanmaya başladı. Fakat deneme mahiyetinde kendisi ve asistanları da kullanınca uyuşturucu bağımlılığına düştüler.

Tedavide suda kolay çözünen klorhidratı kullanılır. Kokain hidroklorürün %1-4'lük çözeltileri sadece yüzeyel anestezi için boğaz ve burun mukozalarında kullanılır. Tedavi dozundan fazla kullanılınca solunum sistemini felce uğratarak ölüme neden olur. Kokainin sakıncalı tarafı bağımlılık yapması ve uzun vadede sağlık sorunlarına yol açmasıdır.
Etkisini dopamin nörotransmitterini hücrelere taşıyan dopamin taşıyıcı proteinler üzerinden gösteren kokain, sinirleri tesirsiz hale getirir ve uygulandığı bölgede uyuşturma yapar. Düşük dozlarla kana geçtiğinde bir zindelik ve zevk ve öfori hissi verir. Bu durum, çoğu kimseleri uyuşturucu bağımlılığına sürükler. Bu kimseler, enjeksiyon veya burna çekmek suretiyle keyif verici olarak kullanırlar. Kokain, keza bir hücre öldürücü olup, bir bölgede, uzun bir süre kalırsa veya yüksek dozda alınırsa hücreleri öldürür.

Koka ağacı
Benzoilekgonin
Kokaetilen

Kokteyl, çeşitli alkollü içkilerin veya meyve sularının farklı tatlarla karıştırılarak oluşturulan karışık içkilere denir. Kelime, İngilizce cocktail yani horoz kuyruğu sözünden gelir. Özellikle viski, cin, votka, rom, tekila gibi içkilerin kendine has kokteylleri bulunur.
Alkol içermeyen kokteyller ise mokteyl (mocktail) olarak adlandırılır. Mocktail kelimesi, İngilizce mock (taklit) ve cocktail kelimelerinin birleşiminden türemiştir. Alkol içermeyen bu içecekler genellikle, meyve suları, soda, şurup, baharatlar ve çeşitli tatlandırıcılarla hazırlanır.

Antik Yunan'da kykeon adında iyi bilinen bir kokteyl bulunmaktaydı. Homeros metinlerinde geçmekte ve Elefsis Gizemleri'nde kullanılmıştır. 'Kokteyl' yapımında kullanılan aksesuarlar, Aigai Kraliyet Mezarları Müzesi'nde (Yunanistan) sergilenmektedir. Bu aksesuarlar, Makedonya Kralı II. Filip'in sarayında verilen ziyafetlerde şarap, su, bal ve aromatik bitki ve çiçek özlerinden oluşan karışımların hazırlanıp servis edilmesinde kullanılırdı.
1803'te Amerika Birleşik Devletleri'nde, The Farmers Cabinet gazetesinde bir içecek olarak 'kokteyl' kelimesi yazılı olarak yer aldı. Kokteylin alkollü içecek olarak ilk tanımı üç yıl sonra The Balance and Columbian Repository'de (Hudson, New York) 13 Mayıs 1806'da ortaya çıktı. Geleneksel olarak, kokteyl malzemeleri arasında yüksek alkollü içkiler, şeker, su ve bitterler yer alıyordu; ancak bu tanım, 1800'ler boyunca likörün eklenmesini de içerecek şekilde genişledi.
Kokteyller 1900'lü yıllar boyunca evrimleşmeye ve popülerlik kazanmaya devam etti ve terim, sonunda tüm karışım içecekleri kapsayacak şekilde genişledi. ABD'deki içki yasağı döneminde (1920-1933) şarap ve biranın daha az bulunması nedeniyle likör bazlı kokteyller daha popüler hale geldi, ancak 1960'ların sonlarına doğru bunların popülaritesinde bir düşüş yaşandı. 2000'lerin ilk yılları, geleneksel kokteylleri yeni malzemelerle karıştırılmasıyla kokteyl kültürünün yükselişine tanık oldu. 2023 yılına gelindiğinde, "kutuda kokteyl" olarak adlandırılan içecek türü (en azından Amerika Birleşik Devletleri'nde) yaygınlaşarak içki dükkanlarında yaygın bir ürün haline geldi.
Günümüzde kokteyl tarifleri internet sitelerinde yaygın olarak paylaşılmaktadır. Kokteyller ve bunları servis eden restoranlar turizm dergilerinde ve rehberlerinde sıklıkla ele alınıp incelenmektedir. Mojito, Manhattan ve Martini gibi bazı kokteyller restoranlarda ve popüler kültürde temel bir içecek haline gelmiştir.

Kokteyller listesi
Alkollü içecekler listesi
Kahve içecekleri listesi
Likörler listesi
UBB Resmî Kokteylleri
Mocktail

Kubar, kenevir bitkisinin reçinesinden yapılmış psikoaktif bir maddedir. Genellikle pipo, bong veya vaporizör yardımıyla ya da sigara gibi sarılarak tüketilen kubar, dekarboksile edildiği takdirde oral yolla da kullanılabilir. Kubar tek başına sarıldığı takdirde yanmayacağından ötürü bu yöntemle içildiği takdirde genellikle normal esrar veya tütün ile karşıtırılarak tüketilir.
Bölgeye veya ülkeye bağlı olarak kubarın farklı argo ya da alternatif isimleri olabilir.

Kubar yüzyıllardır tüketilmektedir, ancak ilk tüketimiyle ilgili net bir kanıt yoktur. Kuzey Hindistan'da yerel olarak "Charas" adıyla bilinen kubarın üretiminin uzun bir tarihsel ve geleneksel geçmişi vardır ve Eski Persler'in törenlerinde yaktıkları booz roozun da aynı bitkinin reçinesi olduğu düşünülmektedir.
"Haşhiş" terimi Batı ülkelerinde kubar yerine kullanılmaktadır ve Arapça kökenlidir. Bu terim tarihte ilk defa, 1123'te Kahire'de yayınlanmış ve Nizari Müslümanlarını "haşhiş yiyenler" olmakla suçlayan bir broşürde görülmüştür.  13. yüzyılda İbn Taymiyyah, esrar kullanımını yasakladı ve esrarın Levant'a  Moğol istilasıyla (13. yüzyılda) geldiğini öne sürdü.
Tüttürmek, Eski Dünya'da tütün kullanımının yaygınlaşmasına kadar yaygın değildi, yani Müslüman dünyasında 1500'lere kadar esrar yenilerek tüketilmiştir.

20. yüzyılın başında, Avrupa'da tüketilen esrarın büyük bir kısmı Keşmir, Hindistan ve Afganistan'ın yanı sıra Yunanistan, Suriye, Nepal, Lübnan ve Türkiye'den de gelmekteydi. 1960'ların sonunda ve 1970'lerin başında, esrarın çoğunun Pakistan ve Afganistan'dan ithal edildiği daha büyük pazarlar gelişmiştir. Bölgedeki yıkıcı çatışmalar nedeniyle, Fas'ın kontrolü ele almasından önce Fas da dönemli bir ihracatçıydı.
Uluslararası kenevir üretim ve satışına yönelik ilk büyük oluşumların  kenevir bitkisinin yaygın olarak mevcut olduğu Fas'ta 1960'larda ortaya çıktığı düşünülüyor.
Bununla birlikte, 2000'li yıllardan bu yana, yerel olarak üretilen kenevirin artışından dolayı pazarda çarpıcı bir değişim olmuştur. Fas, 1990'larda düşük kaliteli 250 gramlık "sabun kalıbı" blokları ile tekelini kısmen sürdürmüşken, günümüzde Afganistan'ın en büyük ve kaliteli kubar üreticisi olduğu açıklanmıştır. O zamandan beri, Avrupa'da fiyatlar sabit kalırken, kalite arttı.

Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi'ne (EMCDDA) göre, Batı Avrupa, küresel talebin %70'i ile esrar reçinesinin en büyük pazarını oluşturuyor. Avrupa haşhaş pazarı değişmektedir; Esrar ekimi 1990'larda 2004'e kadar artmış, 2005'te ise gözle görülür bir düşüş yaşanmıştır.
Fas uzun zamanlar boyunca kubar için  ana kaynak olmuş olmasına rağmen, son zamanlarda pazar değişmiş ve Afganistan en büyük üretici konumuna gelmiştir. Kullanım ve üretimde bir düşüş bildirilmiş olmasına rağmen, Fas 2005 yılında yaklaşık 6600 ton kubar üretmiştir.
Genellikle Avrupa'da normal esrardan çok kubar tüketilir.

Hindistan'da, çiçeklenmiş dişi kenevir bitkisinin yapışkan reçinesinden kubar üretimi, bitkinin iki el arasında bastırılarak veya ovulması ve ardından yapışkan reçinenin charas adı verilen küçük bir esrar topuna dönüştürülmesi şeklinde gerçekleşir.
Türkiye'de de bu şekilde elle üretilmiş yapışkan ve koyu renkli kubar türevlerine "Afgan macunu" veya "Marok" denilmektedir.
Mekanik ayırma yöntemleri, bir el ile veya motorlu sistemle kurutulmuş bitkiden trikomlarını ayrıştırıp elerken fiziksel etki kullanmasını kapsar. Bu teknik "kuru eleme" olarak bilinir. Eleme sonucu oluşan ve "toz esrar" olarak adlandırılan bu toz, ısı yardımı ile sıkıştırılır ve saflık oranına göre değişken yapışkanlık, esneklik ve sertlik özellikleri gösterir. Eğer oluşmuş üründe yüksek seviyede saf THC mevcut olursa, nihai ürün neredeyse saydam olur ve insan dokunuşunun sıcaklığında erimeye başlar.
Buz-su ayırma yöntemi, trikomları mekanik olarak izole etmenin başka yoludur. Isı ve basınç ayrımları, statik elektrikle eleme veya akustik kuru eleme gibi daha yeni teknikler de geliştirilmiştir.
Kimyasal ayırma yöntemleri genellikle lipofilik reçineyi çözmek için etanol, bütan veya hekzan gibi çözücüler kullanır. Reçine solventte çözüldükten sonra geriye kalan bitki materyalleri çözeltiden süzülür ve atılır. Çözücü daha sonra buharlaştırılır veya kaynatılır ve geriye kalan ürüne bal yağı veya "kubar yağı" denir. Bu yağ gerçekten kubar değildir, çünkü eleme ile elde edilen trikomlar yerine kimyasal çözüm teknikleri kullanılmıştır.
Bu yöntemle kubar ve normal esrara kıyasla çok daha yüksek saflıkta ürünler elde edilir. Şu ana kadar ölçülmüş en yüksek kubar THC konsantrasyonu %50 civarındayken, kimyasal ayrıştırma ile elde edilen ürünler ile bu oran %90'ı geçebilmektedir.

Kenevir yağı
Kubar yağı
Esrar

Hashish! by Robert Connell Clarke, 0-929349-05-9
The Hasheesh Eater by Fitz Hugh Ludlow; first edition 1857
Marihuana The first twelve thousand years by Ernest L. Abel, 1980, 0-306-40496-6
Starks, Michael. Marijuana Potency. Berkeley, California: And/Or Press, 1977. Chapter 6 "Extraction of THC and Preparation of Hash Oil" pp. 111–122. 0-915904-27-6.

Esrar ve esrar üzerine bilimsel tarihin bibliyografyası29 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kubar Yapımı ve Çeşitleri (İngilizce)
Altered States Veritabanı 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kudret Emiroğlu (d. 1956, Trabzon), Türk yazar.
1956 yılında Trabzon'da doğdu. 1979 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Yerel tarih ve etimoloji üzerine çalışmalar yaptı. Yerel tarih konusunda yaptığı çalışmalar çeşitli dergilerde yayınlandı. Gündelik Hayatımızın Tarihi adlı kitabı ile ilgi topladı. Yazarın İngilizce ve Osmanlıca çevirileri bulunmaktadır. Halen Kebikeç adlı derginin yayın yönetmenliğini ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyeliğini sürdürmektedir.

Trabzon-Maçka Etimolojik Sözlüğü (1989)
Sanatçının Mektupları (James Joyce'dan çeviri, İmge Kitabevi Yayınları, 1991)
Batı Mitolojisi (Joseph Campbell'den çeviri, İmge Kitabevi Yayınları, 1992, 1995, 2003)
İlkel Mitoloji (Joseph Campbell'den çeviri, İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1995, 2006)
Doğu Mitolojisi (Joseph Campbell'den çeviri, İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1998, 2003)
Yaratıcı Mitoloji (Joseph Campbell'den çeviri, İmge Kitabevi Yayınları, 1994, 2003)
Trabzon Vilayeti Salnameleri-22 Cilt (1993-2005)
Hindu Mitolojisi (Wendy Doniger O'Flaherty'den çeviri, İmge Kitabevi Yayınları, 1996)
Vinland Sagaları (İmge Kitabevi Yayınları, 1996)
Ankara Vilayeti Salnamesi-1325 (1997)
Anadolu'da Devrim Günleri (İmge Kitabevi yayınları, 1999)
Kısa Osmanlı-Türkiye Tarihi(2015)
Mardin; Cemaat-Aşiret-Devlet (2000)(Suavi Aydın, Oktay Özel ve Süha Ünsal ile birlikte)
Gündelik Hayatımızın Tarihi (Dost Kitabevi Yayınları, 2001)
Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu (Charles Tilly'den çeviri, İmge Kitabevi yayınları, 2001)
Yoldaşımız At (YKY, 2003)(Ahmet Yüksel, Ümit Uzmay ile birlikte)
Akdeniz Dünyası (İletişim Yayınları-2006.Oktay ÖZEL, Eyüp ÖZVEREN, Süha ÜNSAL ile birlikte)
Ekonomi Sözlüğü (Bilim ve Sanat Yayınevi-2006.Bülent DANIŞOĞLU, Binnur BERBEROĞLU ile birlikte)
Antropoloji Sözlüğü(2003)(Suavi Aydın ile birlikte)
Demiryolu Ansiklopedisi ve Demiryolu Sözlüğü (Ümit Uzmay ile birlikte) 

Yazar ile yapılan söyleşi
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde Kudret Emiroğlu 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kurukahveci Mehmet Efendi, 1871 yılında Fatih, İstanbul’da Mehmet Efendi tarafından kurulmuş Türkiye'nin en eski işletmelerinden Türk Kahvesinin en tanınan markası. 19. yüzyıl sonlarına kadar Türk Kahvesi, çiğ çekirdek olarak satılıyor ve evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra el değirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; Hasan Efendi'nin işlettiği baharat ve çiğ kahve satan dükkânın, oğlu Mehmet Efendi tarafından devralınmasına kadar sürdü.

1857'de Fatih, İstanbul'da doğan Mehmet Efendi, Süleymaniye Medresesi'nde eğitim gördükten sonra babasının dükkânında çalışmaya başladı. 1871 yılında işin başına geçen Mehmet Efendi, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek müşterilerine hazır olarak satmaya başladı. Kahveyi öğüterek ilk kez hazır olarak kahveseverlere sunan Mehmet Efendi, bu yenilikle "Kurukahveci Mehmet Efendi" diye anılmaya başlandı.
1931 yılında vefat eden Mehmet Efendi'nin ardından oğulları Hasan, Hulusi ve Ahmet Beyler baba mesleğini sürdürdüler. Aile 1934 yılında Soyadı Kanunu ile "Kurukahveci" soyadını da aldı. Ahmet Rıza Kurukahveci'nin de vefatından sonra yönetimi erkek kardeşlerden Hulusi Kurukahveci ve Mehmet Kurukahveci devralmıştır.

Türk kahvesi
Kakao
Espresso
Filtre Kahve

Kahve şirketleri listesi
Ülkelere göre kişi başına düşen kahve tüketimi

 Wikimedia Commons'ta Kurukahveci Mehmet Efendi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Resmî site

Liserjik asit dietilamid, kısaca LSD ya da LSD-25 veya halk arasında bilinen ismi ile asit, tatsız, kokusuz yarısentetik psikoaktif bir halüsinojendir. İlk olarak 1938 yılında Albert Hofmann tarafından çavdar mahmuzunda bulunan ergotaminden sentezlenmiştir. Günümüzde ve tarih boyunca genellikle keyif verici olarak veya ruhani amaçlar için kullanılmıştır. 1960'ların karşı kültüründeki yeri sebebiyle çok yaygın olarak bilinir.
Açık ve kapalı göz halüsinasyonları, değişen boyutsal zaman algısı, sinestezi etkisi, ruhani deneyimler ve değişen düşünce süreci gibi psikedelik etkileri vardır. Ayrıca göz bebeklerinin büyümesi, taşikardi, yüksek tansiyon ve vücut ısısının artması, terleme, iştah kaybı, ağız kuruması gibi fiziksel etkilere neden olur. Bilim ve tıp dünyasının görüşüne göre bağımlılık yapma potansiyeline sahip değildir.
Ön beyinde 5-HT2A ve diğer alakalı reseptörlerinin doğrudan agonistidir ve bu serotonejenik etkiye yol açar. D2 reseptörlerinde de benzer etkileri olması LSD'nin aynı zamanda dopaminerjik özelliklerine sebep olur. LSD; oksijen, morötesi ışık ve çözelti içinde klora karşı duyarlıdır ve ışık ve nemden uzak tutulursa uzun yıllar dayanabilir. Saf haliyle kokusuz, renksiz ve hafif acı bir tada sahip kristal yapılı bir moleküldür.
LSD yaygın olarak emici kurutma kağıdı, jel tabletler, şeker küpü veya jelatin üzerine dökülerek satılır ve dil altı veya ağız yoluyla alınır. Eşik dozu 20-30 mikrogram olan LSD'nin, alınan doza göre bakıldığında en güçlü halüsinasyon gördüren maddelerden biri olduğu kabul edilmektedir. Halüsinasyon gördüren mantarlardan 100 kat, Meskalin'den 4.000 kat daha güçlüdür. Ancak LSD çok düşük dozlarda, bu maddeler ise LSD'ye kıyasla çok daha yüksek dozlarda alındıklarından ötürü etkileri birbirlerine benzerdir.
LSD dünyanın çoğu ülkesinde yasaklı bir maddedir, ancak denetleyici yasalar ülkeden ülkeye farklılıklar gösterir. Aynı zamanda LSD'nin tıbbi kullanımı bazı ülkelerde yasal olup, madde hakkında bilimsel araştırmaların yürütülmesine karşı çoğu ülkede engeller de yoktur.

Albert Hofmann, LSD'yi ilk defa 16 Kasım 1938 tarihinde tesadüfen sentezler. Hoffman, 1943 yılında, LSD'nin fizyolojik ve ruhsal etkilerini kendi üzerinde denemiş ve gözlemlerini "My Problem Child" adlı kitabına yazmıştır.

19 Nisan 1943 Pazartesi günü saat 16.00’da Lysergic Acid Diethylamide Tartarat’ın %0,5 santimetre küp 0,25 miligram LSD içeren tatsız, yavan sıvıyı içtim. Saat 17.00’da baş dönmesi, endişe, kaygı ve tedirginlik başladı. Görmem bozuldu, düşüncelerim dağıldı, içimden gülme isteği geliyor, anlamlı konuşmak için büyük çaba sarf ediyorum, görme alanım sanki karşımda, eşyaların biçimi değişiyor, çevremi lunaparklarda olduğu gibi olağanüstü görüyorum. Bir süre sonra bunların hepsi geçti. Bütün bunları hatırlıyorum, baş dönmesi, görme bozuklukları, çevredeki eşyaların acayip gülünç ve kaba şekilleri... Renkli yüzler belirdi. Belirli bir tedirginlik vardı. Aralıklı olarak başımın, ayaklarımın ve bütün gövdemin ağırlığını duyuyorum, sanki madenle doldurulmuş gibi. Ayaklarda kramplar oluyor... Ellerde soğukluk ve sanki eriyip gidiyormuş gibi bir duygu var. Ağzımda maden tadında bir kuruluk, boğazda sıkışma, korku ve endişe, bilinçte bulanıklık... Bu arada içinde bulunduğun koşullarla gerçek arasında ayrım güçlüğünden doğan bir karışıklık. LSD’yi aldıktan altı saat sonra eski durumuma döndüm. Ancak ufak tefek görme bozuklukları kaldı. Her şey sallanıyor, eşyaların boyutları değişiyor. Sanki onların dalgalanan sudaki yansımasını izliyorum. Üstelik bütün eşyalar hoş olmayan görünümler kazanıyor. Renkler durmadan değişiyor. Yeşil ve mavi renkler üstünlük kazanıyor. Gözlerimi kapayınca fantastik, gerçekdışı biçimler görüyorum. Dikkati çeken bir nokta bütün seslerin gözüme yansıması ve türlü biçimlere dönüşmesi... Her ses, renk bir sanrıya (gerçekte olmayan olguları var gibi algılamak) dönüşüyor. Bunlar renk ve gölge olarak sürekli değişiyor. LSD’yi aldıktan sekiz, on saat sonra şiddetli bir uyku bastırdı. Ertesi gün biraz yorgun kalktım.
1947 yılında Santos Laboratuvarları tarafından Delysid adıyla çeşitli psikiyatrik kullanım amaçlarıyla piyasaya sürülmüş bir ilaçtır. LSD hızlı bir şekilde umut veren bir tedavi ajanı olarak görüldü. CIA, 1950'lerde LSD'yi kimyasal silah ve akıl kontrolü için uygulanabilir olduğunu düşündü ve MKULTRA araştırma programı kapsamında genç askerler ve öğrenciler üzerinde denendi.

Sonrasında 1960'larda Batı dünyasındaki genç nesil tarafından eğlence amaçlı kullanıldı. Genellikle renkli, parlak ve üzerinde çoğu zaman desenler veya resimler bulunan kâğıt tabakalarına emdirilmiş olarak satılır. Sıvı olarak jelibon veya şekerlere de damlatılabilir. Son zamanlarda bant ya da çıkartma benzeri parçaların da işlendiği ortaya çıkmıştır, vücuda yapıştırılan bant LSD'nin vücut ısısı etkisiyle kana karışması sonucu etkisini gösterir. LSD'nin sokaktaki veya zamana göre değişik formlarını tanımlamak amacıyla her dozda ve tabakada değişik tasarımlar olduğu görülmüştür. 1969'dan beri yaklaşık 200 farklı LSD tableti, 1975'ten beri ise 300'ü aşkın farklı kağıt tasarımı bulunmuştur.

LSD'nin etkileri, alınmasını izleyen 20-60 dakika içinde başlar ve 6-12 saat sürebilir. Etkiler, doz seviyesine, yaşa, vücut ağırlığına, maddeye karşı toleransa ve alan kişinin içinde bulunduğu çevre ve duygu durumuna göre çok değişken olabilir.

Gözlemlenebilen fiziksel etkiler; göz bebeklerinin büyümesi, kalp atışındaki artış, kan basıncının ve vücut ısısının artması, terleme, iştah kaybı, uyku, ağız kuruması ve titreme olarak belirtilebilir. Ayrıca beyinde serotonin hormonunun salınımına sebep olduğundan dolayı serotonin hormonları kaslara etki eder ve bunun sonucu kullanıcılar etkisindeyken çene kaslarının aşırı kasılması sonucu ağızlarını sıkı tutarlar, diğer vücut kaslarında uyuşukluk da görülür.

Kullanıcılar sıkça yoğun renkler, bozulmuş şekiller ve ölçüler ve eşyaların hareket ettiklerinin görüldüğünü belirtmişlerdir. Seslerin bozulması ve yer ve zaman algılamadaki değişimlerde belirtilen ortak tecrübelerdir. Yüksek dozlarda sinestezi olarak bilinen, bir duyunun uyarımının otomatik olarak başka bir duyu algısını tetiklemesi gözlemlenebilir. Albert Hofmann'ın da aralarında bulunduğu bazı kullanıcılar ağızlarında metalik bir tat hissettiklerini de not etmiştir.

LSD'nin en önemli etkilerinden biri, halk arasında trip olarak da adlandırılan görsel halüsinasyonlara ve yanılsamalara yol açması, algılama yapısını değiştirmesi ve kullanan kişiyi gerçeklikten uzaklaştırmasıdır. Buna rağmen psikolojik etkiler ve hissedilen duygular büyük oranda alınan doz ile beynin bu halüsinasyon ve duyusal değişiklilere verdiği tepki ile alakalıdır. İyi geçen deneyimler keyif verici ve uyarıcı etkilere sahip olup, kullanan kişide, yükselme veya süzülme hissi, neşe ve öfori, açık bir zihne veya süper güçlere sahip olduğu inancı ve kendini tutmanın azalması gibi durumların oluşmasına neden olabilir. Kötü deneyimler ise bad trip olarak adlandırılır ve umutsuzluk, paranoya, tedirginlik ve endişe, zarar verme isteği gibi etkilere yol açabilir.

Şimdiye kadar aşırı doz kullanımından herhangi bir ölüm rapor edilmemiş olmakla beraber, kullanıcılara LSD olarak 25-i NBOMe verilmesi sonucu ölümler olmuştur. Aynı zamanda maddenin bağımlılık yapmadığı görüşü tıp dünyasında hakimdir. LSD maddesinin esas riskleri çoğunlukla psikolojik ve kısa sürelidir.

Bad trip olarak da adlandırılan akut negatif tecrübeler LSD kullanımı ile anılan en belirgin risklerden biridir. Bad trip, ilk kez kullananlarda veya deneyimli kullanıcılarda görülebilir, ancak ne zaman oluşacağını kestirmek mümkün değildir. Özellikle uygun olmayan mekanlarda doz ayarlamasının yanlış yapılması sonucu yaşanabilir. Yabancı, yoğun veya karışık ortamlarda tetiklenmesi daha sık görülür. Hoş olmayan ve korkunç tecrübeler daha çok kullanan kişi zaten tedirgin veya melankolik ise yaşanmaktadır. Böyle bir kimse paniğe kapılabilir ve paranoya yaşar. LSD merak edilir ve özenilecek etkisi göz önünde bulundurulduğunda kayıtlara geçen kötü deneyimlerin sayısı 1960'lı yılların medya konusu olmasıyla büyük oranda artmıştır. Kötü yolculuk tecrübeleri, medyanın ilgisinin 1960'ların sonuna doğru gittikçe azalmasıyla beraber düşmüştür. Diğer yandan 1970'li yıllarda LSD kullananların sayısı artmaya devam etmiştir.

LSD kullanımı çoğu zaman önceden tahmin edilemeyen bazı akıl sağlığı riskleri ile beraber anılmaktadır. Klinik araştırmalar incelendiğinde, LSD'nin kronik problemsel etkileri yaşandığı takdirde, çoğunlukla zaten var olan, madde alımından önce de mevcut psikolojik sorunlardan kaynaklanmaktadır. Örneğin ailesinde şizofreniye yatkınlığı olan kullanıcılarda psikoza girme olasılığı LSD kullanımı ile artarken, sağlıklı bireylerde böyle bir bağlantı bulunmamaktadır.
Nadir de olsa bir LSD fenomeni olan “flashback” (geriye dönüş) ciddi negatif sonuçlar yaratabilir. Bu durumu yaşayan kişilerde LSD'nin etkilerinin geçmesinden çok sonra bile LSD kullandıkları zaman yaşadıkları deneyimleri yeniden hatırlama ve yaşama gözlemlenir. Bu durum için “halüsinasyonların sebep olduğu algılama bozukluğu” adlı bir hastalık terimi geliştirilmiştir ve üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar devam etmektedir. Ayrıca LSD etkisi altındaki bireylerin telkinlere çok daha itaatkâr cevap verdikleri ve kendilerine sunulan ifadeleri daha kolay kabul ettikleri gözlemlenmiştir.

Birleşmiş Milletler'in 1971'de kabul ettiği Psikotrop Maddeler Sözleşmesi, sözleşmeyi imzalayan tarafların LSD'yi yasaklamasını şart koşmuştur. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve Avrupa'nın çoğu dahil olmak üzere sözleşmeye taraf olan tüm ülkelerde yasa dışıdır. LSD ile yapılan tıbbi ve bilimsel araştırmalara ise 1971 BM Sözleşmesi kapsamında izin verilmiştir.
Ancak, bu yasaların uygulanması ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Örneğin LSD kişisel tüketim için Meksika gibi ülkelerde yasadışı olmasına rağmen suç olmaktan çıkartılmışken, Çekya gibi ülkelerde LSD bulundurmanın cezası araba yanlış park edildiğinde alı

Latte, İtalyancada süt anlamına gelmektedir.
"Latte" ile "Latte Macchiato" yapılışları farklıdır.
Espresso, kupaya eklenir üstüne süt ve süt kreması eklenir. Genellikle ince ve uzun bardakta servis edilir. İsteğe göre üzerine süt köpüğü ve tatlı krema eklenir. Ayrıca "Latte" hazırlanırken süt kreması ile "Latte Art" yapılarak taçlandırılabilir.
İtalyanların genelde sabah kahvaltılarında sıkça tükettikleri Latte, Türkiye'de son yıllarda bazı cafe markalarının yaygınlaşması ile tanınmıştır.
Latte, yalnızca espresso ve sütten oluşan basit bir kahve türü olarak görülse de, içeceğin karakterini belirleyen önemli unsurlardan biri sütün dokusudur. Profesyonel baristalar tarafından hazırlanan latte'lerde kullanılan mikro köpük, içeceğin ağız hissini ve algılanan tatlılığını etkilerken, latte art uygulamalarının da temelini oluşturur. 1980'lerin sonlarından itibaren özellikle Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bağımsız kahve dükkânlarında yaygınlaşan latte art kültürü, günümüzde barista yarışmalarında ayrı bir değerlendirme alanı hâline gelmiştir. Ayrıca kullanılan sütün türü ve protein oranı, köpüğün stabilitesini ve latte art desenlerinin kalitesini doğrudan etkileyebilmektedir.

Latte sanatı, latte yüzeyinde bir desen veya tasarımla oluşturulan bir kahve hazırlama yöntemidir. Desenler köpüğün üst tabakasında basitçe "çizilerek" oluşturulabilmekte veya süslenebilmektedir. Hem espresso shot hem de sütün gerektirdiği zorlu koşullar nedeniyle, latte sanatının tutarlı bir şekilde yaratılması özellikle zordur. Bu da barista deneyimi ve espresso makinesinin kalitesi ile sınırlıdır. Bu durumda, içeceğin kendisi, latte sanatçısı için son zorluk haline gelir. Bu zorluk sadece latte kahve ile sınırlı değildir, aynı zamanda kapuçino ve sıcak çikolata gibi süt köpüğü içeren diğer içecekler için de geçerlidir.

Latte sanatı, espressonun tanıtılması ve mikro köpüğün geliştirilmesinin ardından farklı ülkelerde bağımsız olarak gelişmiştir. Krema (kahve yağı ve demlenmiş kahvenin bir emülsiyonu olan) ve desene izin veren mikro köpüğün kombinasyonu ile beraber başlangıçta İtalya'da geliştirildiği düşünülmektedir.

Latte sanatı, önce krema ve mikro köpük ile espresso üretmeyi, ardından bunları birleştirerek sanatı ortaya çıkarmaktadır.
Süt eklenmeden önce, espresso shot'ın kremsi kahverengi bir yüzeyi, krema olarak bilinen bir emülsiyonu olmalıdır. Sütün beyaz köpüğü, çekimin kırmızı/kahverengi yüzeyiyle buluşmak için yükseldiğinde bir kontrast oluşur ve tasarım ortaya çıkar. Süt döküldükçe köpük sıvıdan ayrılır ve yukarıya doğru yükselir. Süt ve espresso çekimi doğru ise, sürahi dökme sırasında hareket ettirilirse, köpük yüzeyde bir desen oluşturmak için yükselecektir. Alternatif olarak, desen dökme sırasında değil, süt döküldükten sonra bir çubukla da oluşturulabilmektedir.
Kahve camiasında, baristalar arasında latte sanatına aşırı derecede odaklanılıp odaklanılmadığı konusunda bazı tartışmalar bulunmaktadır. Argüman, bir içeceğin yüzeysel görünümüne çok fazla odaklanmanın, bazılarının tat gibi daha önemli sorunları görmezden gelmesine yol açmasıdır. Bu özellikle yeni baristalar için geçerlidir.

Latte sanatı, espressoya mikro köpük eklenerek yapılır. Benzer desenler, çok daha sönük olsa da, demlenmiş kahveye bir café au lait veya çayda olduğu gibi mikro köpük eklenerek de elde edilebilir. Alternatif olarak, espresso sanatı elde etmek için herhangi bir süt eklemeden bir espresso kremasına desenler yapılabilir.

Likör (İngilizce: liqueur ya da liquor) aromatik tatlandırıcılarla tatlandırılmış, şekerli, meyve ya da türlü bitkilerden veya bunların brandy, cin, rom, votka, viski gibi içkilerle harmanlanmasıyla yapılan alkollü içeceklerin genel adıdır. Likörlü çikolata yapımında çeşitli likörler kullanılır.
Likörler, herboloji ve bitkisel ilaçların tarihsel torunlarıdır. 13. yüzyılın başlarında İtalya'da yapıldılar ve genellikle keşişler tarafından hazırlandılar. Bailey's, Benedictine gibi pek çoğu, eskiden manastırlarda tıbbi amaçlarla yapılan ve reçeteleri çok gizli tutulan karışımlardır.
Bugün, tıbbi amaçlarla değil, tek başına içilen içkiler, uyarıcı madde (cordial) olarak ya da kokteyl yapımında kullanılırlar.

Bazı likörler, belirli ağaçların, meyvelerin veya çiçeklerin su veya alkolde demlenmesi ve şeker veya diğer maddelerin eklenmesiyle hazırlanır. Diğerleri aromatik veya tatlandırıcı maddelerden damıtılır.

Malt likörü
Likörlü kokteyller listesi
Likörler listesi

Likörlü kahve, kahve ile karıştırılmış bir ölçü likörden oluşan kafeinli ve alkollü bir içkidir. Geleneksel olarak likör kadehinde, genellikle krema ve şeker eklenerek sunulur. Likörlü kahveler, sıcak kahve ve viski karışımın üzerine çırpılmış krema (kremşanti değil) dökülerek hazırlanan İrlanda kahvesinin çeşitli versiyonlarıdır.
Likörlü kahve, geleneksel içecek olarak kabul edilen Galiçya'da oldukça popülerdir. Kahve, şeker ve aguardiente, orujo ya da rom gibi sert içkilerle hazırlanan kahve carajillo adıyla bilinir.

Likörlü kahveler çeşitli adlarla anılmaktadır. İrlanda kahvesi gibi bazı türleri yaygındır ve standart hale gelmiştir. (İrlanda kahvesinde resmi bir tarif vardır ancak kullanmak zorunlu değildir.) Bazıları ise yerel ve kendine özgüdür. Terminolojide çok çeşitli isimlendirmeler vardır ve aynı isim farklı kombinasyonlarda kullanılabilir:

Whisky Coffee, viski ile hazırlanır.
Gaelic Coffee, viski ile hazırlanır.
Highland Coffee ya da Cup o' Evening, İskoç viskisi ile hazırlanır.
Irish Coffee, İrlanda viskisi ile hazırlanır.
Irish Cream Coffee, Irish Cream ile servis edilir. Baileys ile servis edilirse Bailey's Coffee ya da Sultan Special Coffee adını alır.
French Coffee, Grand Marnier ile hazırlanır.
Brandy Coffee, brendi (türü önemli değil) ile hazırlanır.
Parisienne Coffee, French coffee ya da Cafe Royale, cognac ya da armagnac gibi üzüm brendisi ile hazırlanır.
Café com cheirinho (güzel kokulu kahve), Portekiz
German Coffee, Kirschwasser ya da Himbeergeist gibi bir schnapps ile hazırlanır.
Italian Classico, amaretto ile hazırlanır.
Caffe Corretto, Grappa ya da sambuca ile hazırlanır.
English Coffee, cin ile hazırlanır.
Calypso Coffee, Spanish coffee ya da Jamaican coffee, rom ve Tia Maria ya da Kahlúa ile hazırlanır.
Shin Shin Coffee, rom ile hazırlanır.
Australian Coffee, Bundaberg rum ile hazırlanır.
Monk's Coffee, Bénédictine ile hazırlanır.
Friar's Coffee/Friar-Joe, Frangelico ile hazırlanır.
Seville Coffee, Cointreau ile hazırlanır.
Witch's Coffee, Strega ile hazırlanır.
Russian Coffee ya da Karsk vodka ile hazırlanır.
Corfu Coffee, Koum Quat ile likör.
Skye Coffee, Drambuie ile hazırlanır.
The Real Foul One, absinthe ile hazırlanır.
American Coffee, bourbon ile hazırlanır.
Kúmen Kaffi, Brennivín ile hazırlanır.
Kaffekask, schnapps ile hazırlanır.
Carajillo, anís ile hazırlanır.

Likör
Likörler listesi
Espresso
Espresso martini

Limonata (Osmanlıca: آب ليمو (âb-ı limon)), limon suyu, şeker, soda ve sudan yapılan bir içecektir. Kamış şekeri, şurup, akçaağaç şurubu, baharat, nane veya bal gibi tatlandırıcılar da eklenir. Limonata dünyanın hemen hemen her ülkesinde yapılır ve içilir. Limonun her tarafıyla yapıldığı da olur, özellikle dışarıda [büfe] ve lokantalarda bu şekilde servis edilebilir. Bu tarife göre, limonlar dilimlenip üzerine şeker atılır ve bekletilir, bir gün gibi bir zaman içerisinde süzülüp posası atılır. 1 porsiyonu 41 kaloridir.

Osmanlı mutfağında özellikle saray mutfağında  âb-ı limon çeşidi yapılmaktaydı. Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın mutfağına gönderilen ürünlerin listesinde âb-ı limon da yer almaktadır.
Şarâb-ı limon limonatadan farklı olarak şeker, su ve yumurta akı kullanılarak yapılırdı. Kaynatılmaksızın pişirilerek hazırlanırdı. 15. yüzyıla ait eski tıp kitabı İbn-i Şerîf'in Yâdigâr adlı eserinde limon şarabının tarifi verilmiştir.
Limon şerbeti limon suyu, toz şeker, su, süzme bal ve karanfil ile kaynatılarak yapılır.

Basılı ilk yemek kitabı  Melceü’t- Tabbâhîn yemek kitabında şarâb-ı limonun benzer tarifi limon şurubu olarak geçmektedir. Yumurta akı ve limon suyu kaynatılarak hazırlanmaktadır.

Mükemmel ve Mufassal Aş Ustası yemek kitabında limonata tarifi vardır.

Alanya fıstıklı limonata 17.04.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Antalya adına coğrafi işaret almıştır.

Limeade
Vişneli soda
Portakalata
Cojito
Mojito
Limonane

3,4-Metilendioksiamfetamin (MDA ve sass olarak da bilinir), esas olarak eğlence amaçlı bir uyuşturucu olarak karşılaşılan amfetamin ailesinin bir empatojen-entaktojen, psikostimülan ve psikedelik ilacıdır. Farmakolojisinde MDA, bir serotonin-norepinefrin-dopamin salgılatıcı ajandır (SNDRA). Çoğu ülkede, kontrollü bir maddedir; bulundurulması ve satışı yasa dışıdır.
MDA, diğer amfetaminlere kıyasla nadiren eğlence amaçlı bir uyuşturucu olarak aranır; Bununla birlikte, birincil metabolit olması nedeniyle yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir.

MDA ilk olarak 1910'da Carl Mannich ve W. Jacobsohn tarafından sentezlendi. İlk olarak Temmuz 1930'da Gordon Alles tarafından kullanıldı ve daha sonra ilacı Smith, Kline & French'e lisansladı. MDA ilk olarak 1939'da hayvan testlerinde kullanıldı ve 1941'de Parkinson hastalığı için olası tedavilerin araştırılmasında insan denemeleri başladı. 1949'dan 1957'ye kadar, Smith, Kline ve French tarafından bir antidepresan ve / veya anorektik olarak potansiyel kullanımının araştırılmasında beş yüzden fazla insan deneğe MDA verildi. Birleşik Devletler Ordusu, bir ilacı etkisiz hale getirici ajan geliştirmek için çalışırken, "EA-1298" kod adlı ilacı da denedi. Harold Blauer, Ocak 1953'te, MK Ultra Projesi'nin bir parçası olarak, bilgisi veya rızası olmadan 450 mg ilaçla intravenöz olarak enjekte edildikten sonra öldü. MDA, 1960 yılında Smith, Kline & French tarafından bir ataraktik olarak ve 1961'de "Amphedoxamine" ticari adı altında bir anorektik olarak patentlendi. MDA, 1963'ten 1964'e kadar eğlence amaçlı uyuşturucu sahnesinde görünmeye başladı. Daha sonraki süreçte erişimi ucuzdu ve birkaç bilimsel tedarik evinden bir araştırma kimyasalı olarak kolayca temin edilebilirdi. Claudio Naranjo ve Richard Yensen de dahil olmak üzere birçok araştırmacı, psikoterapi alanında MDA'yı araştırdı.

MDA, merkezi sinir sistemini uyarır. Bu, enerji artışı, konsantrasyon ve dikkat artışı ve sosyalleşmeyi kolaylaştırır. MDA'nın uyarıcı etkileri, MDMA'nın uyarıcı etkilerine benzer, ancak daha güçlü olabilir.

MDA, halüsinasyonlara neden olabilir. Bu halüsinasyonlar, renklerin ve şekillerin çarpıklaşması, görsel ve işitsel halüsinasyonlar ve genişlemiş bilinç deneyimleri şeklinde olabilir. MDA'nın halüsinojenik etkileri, MDMA'nın halüsinojenik etkilerine benzer, ancak daha güçlü olabilir.

MDA, ruhsal ve dini deneyimlere yol açabilir. Bu deneyimler, manevi bir bağlantı hissi, evrensel sevgi ve anlayış hissi ve bir bütünlük duygusu şeklinde olabilir. MDA'nın enteokinetik etkileri, MDMA'nın enteokinetik etkilerine benzer, ancak daha da güçlü olabilir.

Kalp çarpıntısı
Yüksek tansiyon
Terleme
Yorgunluk
Baş ağrısı
Kramplar
İştahsızlık
Kabızlık
Kusma
Dehidrasyon
Uykusuzluk
Anksiyete
Panik atak
Paranoya
Manik dönem
Psikoz

Kalp krizi
İnme
Beyin kanaması
Hipertermi
Dehidrasyon
Konvülsiyonlar
Ölüm

MDA, güvenli bir ilaç değildir. Yan etkiler ve riskler nedeniyle, eğlence amaçlı kullanım için önerilmemektedir. MDA, özellikle kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet veya diğer kronik hastalığı olan kişiler için risklidir. MDA, hamile veya emziren kadınlar tarafından da kullanılmamalıdır.

Doz: MDA'nın etkisi, alınan doza bağlı olarak değişir. Daha yüksek dozlar, daha güçlü ve daha uzun süreli etkilere neden olur.
Yaş: Genç yetişkinler, yaşlılara göre MDA'nın etkilerine daha duyarlıdır.
Cinsiyet: Erkekler, kadınlara göre MDA'nın etkilerine daha duyarlıdır.
Psikolojik durum: MDA, kişinin psikolojik durumunu etkileyebilir. Stresli veya kaygılı kişiler, MDA'nın etkilerine daha duyarlıdır.
Diğer ilaçlar: MDA, diğer ilaçlarla birlikte alındığında etkilerini artırabilir. Bu ilaçlar arasında MAO inhibitörleri, antidepresanlar ve antikonvülzanlar yer alır.

MDA'nın etkilerini azaltan bir dizi faktör vardır. Bu faktörler şunlardır:

Alkol: Alkol, MDA'nın etkilerini azaltabilir.
Gıda: Gıda, MDA'nın emilimini azaltabilir.
Su: Bol su içmek, MDA'nın toksik etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.

MDA, genellikle eğlence amaçlı bir ilaç olarak kullanılır. Etkileri MDMA'ya benzer, ancak MDA genellikle daha güçlü bir halüsinojenik etkiye sahiptir. MDA, genellikle oral olarak, burundan veya intravenöz olarak alınır.
MDA, genellikle bir parti veya festival gibi sosyal bir ortamda alınır. MDA, kullanıcıların enerjisini, sosyalleşmesini ve empatisini artırabilir. MDA, aynı zamanda ruhsal deneyimlere de yol açabilir.
MDA, yüksek dozlarda alındığında veya diğer ilaçlarla birlikte alındığında ciddi yan etkilere neden olabilir. Bu nedenle, MDA'nın eğlence amaçlı kullanımı riskli olabilir.

MDA, dünyanın birçok ülkesinde yasa dışıdır. Türkiye'de de MDA, Uyuşturucu ve Uyarıcı Maddeler İle Mücadele Kanunu kapsamında yasaklanmış bir maddedir.

MDA, güçlü psikoaktif etkileri olan bir ilaçtır. Eğlence amaçlı kullanım için güvenli değildir ve ciddi yan etkilere neden olabilir. MDA, yasa dışıdır ve Türkiye'de bulundurulması ve kullanılması yasaktır.

Kalp sorunları: MDA, kalp atış hızını ve kan basıncını artırabilir. Bu, kalp krizi, felç veya beyin kanaması gibi ciddi kalp sorunlarına yol açabilir.
Ruhsal sorunlar: MDA, anksiyete, panik atak, paranoya ve psikoz gibi ruhsal sorunlara yol açabilir.
Toksik etkiler: MDA, aşırı dozda alındığında veya diğer ilaçlarla birlikte alındığında toksik etkilere neden olabilir. Bu etkiler arasında hipertermi, dehidrasyon ve konvülsiyonlar yer alır.
Ölüm: MDA, yüksek dozda alındığında veya diğer ilaçlarla birlikte alındığında ölüme neden olabilir.

2010 yılında, MDA'nın sağlıklı gönüllülerde mistik deneyimler uyandırma ve vizyonu değiştirme yeteneği incelenmiştir. Çalışma, MDA'nın "mistik deneyimleri ve görsel algıyı araştırmak için potansiyel bir araç" olduğu sonucuna varmıştır.
2019 çift kör bir çalışma, sağlıklı gönüllülere hem MDA hem de MDMA uyguladı. Çalışma, MDA'nın entojen ve uyarıcı etkiler de dahil olmak üzere MDMA ile birçok özelliği paylaştığını, ancak genellikle daha uzun sürdüğünü ve karmaşık görüntüler, sinestezi ve manevi deneyimler gibi psikedelik benzeri etkilerde daha fazla artış sağladığını buldu.

Mandragora (Adamotu), Solanaceae familyasına bağlı bir bitki cinsidir.
Rozet yapraklı ve kazık köklü çok yıllık otsu bir bitki türüdür. Mor çiçekleri ve sarı meyveleri vardır. Kökleri insana benzediği için, bu isim verilmiştir.

Kökleri % 0,3 oranında hiyosiyaminlerle skopolamin alkaloidlerini taşır. Bundan dolayı zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Hâlen tedavide çeşitli preparatların terkibinde kullanılmaktadır. Rastgele kullanıldığında büyük zararları vardır. Genellikle akdeniz ülkelerinde yetişir.
Mandrake, tarihsel olarak Akdeniz bölgesinde bulunan Mandragora cinsi bitkilerden veya benzer özelliklere sahip bitkilerden elde edilen bir bitkinin köküdür. Akdeniz adamotları, bir rozet içinde düzenlenmiş oval yaprakları, kalın dik bir kökü, genellikle dallı ve çan şeklindeki çiçekleri ve ardından sarı veya turuncu meyveleri olan çok yıllık otsu bir bitkidir. Uzun kalın kökleri (genellikle dallı) ve neredeyse hiç gövdesi olmayan oldukça değişken çok yıllık otsu bitkilerdir. Yapraklar bir bazal rozet içinde taşınır ve maksimum 45 cm uzunluğa sahip boyut ve şekil bakımından değişkendir. Genellikle ya eliptik şekildedirler ya da uçlara doğru daha geniştirler (obovat), değişen derecelerde tüylüdürler.

Adamotları çılgın halüsinojenik tropan alkaloidleri içerdiğinden ve köklerinin şekli genellikle insan figürlerine benzediğinden, tarih boyunca Wicca ve Odinizm gibi günümüzün çağdaş pagan gelenekleri de dahil olmak üzere sihir ritüelleriyle ilişkilendirilmiştir. Evinde Adamotu bulunduran tüm kadınlar cadı avı döneminde cadı olarak değerlendirilmiştir.
Ateşböceklerinin adamotu üzerinde toplanması onun geceleri yıldız gibi parlaması veya alev gibi görünmesine sebep olur. Bu durumlardan dolayı adamotu “Şeytan Mumu” gibi isimlerle de anılır.
Çoğu kültürde adamotunun sarı meyvesinin yenmesi hamile kalmanın bir garantisi olarak görülmüştür. Kökler ise, bilhassa doğurganlığı simgeleyen bir tılsım olarak vücut üzerinde taşınmıştır. Aşk, güzellik ve şehvet tanrıçası Afrodit'e “Mandragonitis” lakabı verilmiştir. Odysseus destanında, Kirke'nin Aiaie adasında argonotlara adamotu ile büyü yaptığından bahsedilir.
Halk arasındaki bazı inanışlara göre adamotu kökü topraktan sökülürken bir çığlık atar ve duyan herkesi ya delirtir ya da öldürürdü. Bu inanış yüzden eski zamanlarda köksökücüler adında kendi kulaklarını mumlarla tıkayıp, kara köpeklerin boyunlarından adamotlarına bir ip bağlayarak adamotunu dolunay gecelerinde söken bir meslek bile vardı. Bu insanlar, bahçelerinde istenmeyen adamotları çıkan insanlar için adamotlarını para karşılığı sökerek geçimlerini sağlıyorlardı. Aslında köksökücüler adamotu köklerinin topraktan ayrılırken zedelenirse zehirli bir gaz çıkardığını biliyorlardı ve adamotlarını nazikçe topraktan ayırarak söküyorlardı. Yani hem köpeklerine zarar vermiyor hem de geçimlerini sağlıyorlardı.
Başka bir inanca göre ise adamotu darağacının altında yetişirdi. Bunun sebebi, masumken asılan kişilerin toprağa düşen gözyaşlarından üremesiydi. Bazısına göre, darağacının altında adamotu yetişmesi için asılan kişinin bir hırsız veya bakir ya da bakire olması gerekirdi. İzlanda'da adamotu'na “Hırsızkökü” (Thjofarot) adı verilir. Zira, asılan hırsızın ağzından çıkıp toprağa düşen köpüklerden türediğine inanılır. Bu yüzden. adamotu'nun bir adı da “Little Gallows Man” (Küçük Darağacı Adamı)'dır. Adamotu ile ölüm arasındaki ilişki öylesine güçlü kurulmuştu ki bu esrarlı bitkinin intihar eden kişilerin öldüğü yerde yetiştiğine de inanılmaya başlandı.
Anibal, Kartaca'nın hükümranlığına karşı çıkan Afrika ordusunu; Sezar, Sicilyalı korsanları; Büyük İskender ise doğu seferi esnasında adamotu ve adamotundan yapılmış içkiler sayesinde yenmiştir. Hepsi zehirli ziyafetlerle ve hazinelerle dolu barınakları hazırlayıp sonrasında geri çekilir gibi yaparak düşmanlarının bu barınakları yağmalayıp yemekleri yemesi sonucu düşmanlarını zehirlemiş ve onları yenmiştir.

Tüm Adamotu türleri biyolojik olarak oldukça aktif alkaloidler, özellikle tropan alkaloidler içerir. Alkaloidler, antikolinerjik, halüsinojenik ve hipnotik etkiler yoluyla bitkiyi, özellikle kök ve yaprakları zehirli hale getirir.
Antikolinerjik özellikler boğulmaya neden olabilir. Kaza sonucu zehirlenme nadir değildir. Mandrake kökünün yutulması, kusma ve ishal gibi başka olumsuz etkilere sahip olabilir. Alkaloit konsantrasyonu bitki örnekleri arasında değişir. Akdeniz mandrake tüketiminin etkilerine ilişkin klinik raporlar, bulanık görme, gözbebeklerinde genişleme (midriyazis), ağız kuruluğu, idrara çıkmada zorluk, baş dönmesi, baş ağrısı, kusma, kızarma ve atropin zehirlenmesine benzer şiddetli semptomları içerir. hızlı kalp atış hızı (taşikardi). Hastaların çoğunda hiperaktivite ve halüsinasyonlar meydana gelmiştir.
Ancak çoğu zehirli bitki gibi adamotu da uzmanlar tarafından şifa için kullanılır. Günümüzde kullanılan lokal anesteziklerin etkisinden farklı da olsa adamotu vücudu uyuşturur. Bu etki eski zamanlarda cerrahlar tarafından anestezi için kullanılırdı ancak bu sersemlik etkisi geçici bir deliliği sebep olabilmekle beraber yüksek dozlar ile kullanımı ölümle sonuçlanır. Yani  kök halüsinojenik ve narkotiktir. Ayrıca eski zamanlarda romatizmal ağrıları gidermek için ince rendelenmiş kökün suyu haricen sürülürdü. Melankoli, kasılmalar ve maniyi tedavi etmek için dahili olarak kullanıldı. Dahili olarak büyük dozlarda alındığında da hezeyan ve deliliğe neden olduğu söyleniyordu.

Mandragora cinsine bağlı türler (2022):

 Wikimedia Commons'ta Mandragora ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Mandragora ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

J. Whitman, The Psychic Power of Plants. Star Books, Londra (1974).
B. L.Bolton, The Secret Power of Plants. Abacus, Londra (1974).
L. Aikman, Nature's Healing Arts, National Geographic Society, New York (1977).
J. E. F.Reynolds (Ed.), Martindale – The Extra Pharmacopoeia, 30th Edn., ThePharmaceutical press, Londra (1993).
D. Frohne and H. J. Pfaender, A Colour Atlas of Poisonous Plants. Wolfe, Londra(1984).
J. A.Duke, CRC Handbook of Medicinal Herbs. CRC Press, Boca Raton (1986).
T. Baytop, Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi. İstanbul (1984).
A. Baytop ve N.Tanker, Yalancı İki Adamotu. İstanbul Ecz. Fak. Mec. 1, 1 (1965).
T. Baytop and N.Güner, Study on the Atropine and Scopolamine Contents in Turkish Solanaceae. Istanbul Univ.Ecz.Fak.Mec. 19, 47(1983).
H. Staub, Chemical Investigation of Mandragora Root. 2. Alkaloids.Helv. Chim.Acta 45, 2297 (1962).
J. Politis, Distribution of Chlorogenic Acid in Solanaceae and in the Organs of These Plants. Compt. Rend. 226, 692 (1948).
E. Dölen, Binlerce Yıldır İlgi Duyulan bir Drog: Adamotu. Aktüel Eczacı, 1 (10), 25 (1994).
Z.Fleisher and A. Fleisher, The Odoriferous Principles of Mandrake, Mandragora officinarum L., J. Essent.Oil.Res. 4, 187 (1992).

Agave şurubu ya da Maguey şurubu ve genellikle yanlış bir şekilde agave nektarı olarak bilinir. Agave tequilana (mavi agave) ve Agave salmiana dahil olmak üzere çeşitli agave bitkisi türlerinden ticari olarak üretilen bir tatlandırıcıdır. Mavi agave şurubu, tatlandırıcı özellik sağlayan şeker olarak% 56 fruktoz içerir.

Agave americana ve A. tequilana bitkilerinden agave şurubu üretmek için, bitkinin yaprakları yedi ila on dört yıl boyunca büyüdükten sonra kesilir. Daha sonra meyve suyu, agave bitkisinin yaprakları kesildikten sonra piña adı verilen gövdesinden çıkarılır. Meyve suyu süzülür, ardından karmaşık bileşenleri (polisakkaritler) basit şekerlere ayırmak için ısıtılır. Sıcaklık 118 dereceden azdır. Ana polisakkarit, fruktoz moleküllerinin bir polimeri olan fruktan olarak adlandırılır. Bu süzülmüş agave suyu daha sonra bal kıvamından daha ince olacak şekilde konsantre edilir. Rengi, işleme esnasındaki sıcaklığa bağlı olarak açıktan koyu kehribara değişir.
Agave salmiana bitki türü Agave tequiliana'dan farklı şekilde işlenir. Bitki geliştikçe, alıntı adı verilen bir sap büyümeye başlar. Sap tamamen büyümeden kesilir ve bitkinin ortasında aguamiel adı verilen bir sıvıyla dolan bir delik açılır. Sıvı günlük olarak toplanır. Sıvı daha sonra ısıtılır, kompleks bileşenlerini fruktoz, glukoz ve sakkaroza böler.

Agave suyunu ısı olmadan işlemek için kullanılan alternatif bir yöntem ise enzim kullanmaktır.Biraz daha ayrıntılı olarak, ezilmiş agave hamurundan elde edilen karmaşık bileşenler inülin enzimleriyle hidrolize edilerek basit şekerler elde edilir. Daha sonra ise elde edilen basit şekerli agave suyunun konsantre edilmesi, bilinen şurubu verir. 1998 yılında patenti alınmış bir yöntemdir.
Agave şurubu, ABD Gıda ve İlaç Dairesi tarafından genel olarak güvenli (GRAS) olarak tanınan gıda envanterinde listelenmemiştir.

Agave şurubundaki karbonhidrat bileşimi şurubun yapıldığı türe bağlıdır. A. tequilana'da (mavi agav)e şurup % 56 ila % 60 fruktoz,% 20 glikoz ve eser miktarda sakkaroz içerir. A. salmiana'da ise sakkaroz ana şekerdir.

Agave şurubu şekerden 1,4 ila 1,6 kat daha tatlıdır. Tariflerde şeker yerine kullanılabilir. Bir bitkiden geldiği için, vegan bir yaşam tarzını takip edenler için bala alternatif olarak yaygın şekilde kullanılır. Genellikle bazı kahvaltılarda kızarmış ekmek ve benzeri gevreklere eklenir. Mavi agave şurubu olarak bilinen spesifik tür, fruktoza alerjisi olan kişiler için önerilmez.
Agave şurupları açık, kehribar, koyu ve çiğ çeşitlerde satılmaktadır. Açık renkli agave şurubu, hafif ve neredeyse nötr bir tada sahiptir ve bu nedenle hassas tadı olan yemeklerde ve içeceklerde kullanılır. Kehribar agave şurubu, orta yoğunlukta bir karamelize aromaya sahiptir ve daha güçlü aromalara sahip yemeklerde ve içeceklerde kullanılır. Koyu agave şurubu, daha güçlü karamelize aromalara sahip olduğundan bazı tatlılarda, etlerde ve deniz ürünleri yemeklerinde kullanılan yemeklere farklı bir tat verir. Hem kehribar hem de koyu agave şurupları bazen krep, waffle ve Fransız tostu için kullanılır. Filtre edilmemiş versiyonları da bulunabilir.

100 gram referans miktarda, mavi agave şurubu 310 kalori (yemek kaşığı başına 78 kalori) sağlar ve orta düzeyde bir C vitamini ve birkaç B vitamini kaynağıdır. % 76 karbonhidrat,% 23 su, % 0.4 yağ ve ihmal edilebilir proteinden oluşur.

Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi (İngilizce: Supreme Court of the United States), en üst düzey temyiz mahkemesi ve kararlarıyla ABD Anayasası'nı yorumlayan organ. Açılan davalar çerçevesinde devletin ulusa, eyaletin eyalete ve hükûmetin yurttaşa karşı yetkilerinin sınırlarını belirler.
1787 Anayasası ile federal mahkeme sisteminin başı olarak kurulan Yüksek Mahkemeye Anayasa, yasalar ve ABD'nin imzaladığı antlaşmalar çerçevesinde ortaya çıkan davalara, ABD'nin taraf olduğu anlaşmazlıklara, eyaletler arasında ya da farklı eyaletlerin yurttaşları arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklara, deniz kuvvetlerinin ve deniz ticaretinin yargılama alanına giren davalarına ve elçileri, öteki kamu temsilcilerini ve konsolosları ilgilendiren davalara bakma yetkisi verilmiştir.
Yüksek Mahkemenin Kongrece belirlenen üye sayısı, 19. yüzyılda 6 ile 10 arasında değişmiş, 1869'da da 9 olarak dondurulmuştur. Yüksek Mahkeme ve daha alt düzeydeki federal mahkeme atamalarını Senatonun görüşü ve onayıyla başkan yapar. Bugüne değin ikisi 1969 ve 1970'te olmak üzere 11 aday Senato tarafından reddedilmiştir. İyi hal gösterdikleri sürece bu görevde kalan yargıçlar, Kongrede açılan bir davada suçlu bulunursa görevden alınırlar. Hakkında dava açılmış tek yargıç olan Samuel Chase 1805'te aklanmıştır. 1969'da ise Abe Fortas görevi dışında mali işlerle uğraştığı için istifaya zorlanmıştır.
Yüksek Mahkeme, ilk zamanlarında başlayarak anayasal düzenin korunması çerçevesinde Kongre ve eyalet yasama organlarının çıkardığı yasaların anayasaya aykırılığını saptama yetkisini kullanagelmiştir. Ama yasaların anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisi anayasada açıkça yer almamaktadır. Yüksek Mahkeme yasama, yürütme ve yargı kararlarını da denetler. İşinin büyük bölümünü temyiz yetkisine giren davalar oluşturur; ilk derece yargılama için gelen dava sayısı görece azdır. Eyalet mahkemeleri ya da alt düzey federal mahkemelerce verilen kararların niteliğine göre, davalar temyiz ya da dosyanın incelenmek üzere bir alt mahkemeden istenmesi yoluyla Yüksek Mahkemeye gelir. Temyiz durumunda Yüksek Mahkeme davaya bakmakla yükümlüdür; ikinci durumda ise davaya bakıp bakmayacağı Yüksek Mahkemenin takdirine bağlıdır.
Bu ikili yargılama sistemi, Yüksek Mahkemenin dava sayısının çokluğundan doğan yığılma ile başa çıkmak için yürüttüğü uzun mücadelenin Kongrede olumlu bir yankı bulmasıyla ortaya çıkmıştır. 1891'de Alt Temyiz Mahkemeleri Yasası ile Yüksek Mahkemenin yükünü hafifletmek üzere eyalet mahkemelerinin ve yerel mahkemelerin kararları üzerine kesin temyiz yetkisine sahip olan mahkemeler kuruldu. Yalnızca kamuyu ilgilendiren olağanüstü önemli davalar bu uygulamanın dışında tutuldu. Yüksek Mahkemenin girişimiyle çıkartılan 13 Şubat 1925 tarihli Yargıçlar Yasası reformları daha da ileriye götürdü. Bu Yasa'yla zorunlu yargılama büyük ölçüde sınırlanarak birçok türde davanın görüşülmesi Yüksek Mahkemenin takdirine bağlandı. Böylelikle Yüksek Mahkemenin kendi işi üzerinde oldukça geniş bir denetime sahip olması sağlandı.
Yüksek Mahkeme, ABD toplumundaki birleştirici güçlerin en önemlilerindendir. Mahkeme, Anayasa'nın ticaretle ilgili maddesine dayanarak eyaletler arası ticarete gereksiz yükler getiren ya da bu tür ticareti engelleyen eyalet vergi yasalarıyla düzenlemelerini iptal etmiştir. Aynı madde Kongrenin ekonominin geniş sektörlerini düzenleme yetkisini desteklemek için de kullanılmıştır.
Anayasa'nın ticaretle ilgili maddesi, ekonomi üzerindeki yargı yetkisinin başlıca kaynağını oluştururken, davaların hukuk kurallarına uygun olarak yürütülmesine ve yurttaşların eşit olarak korunmasına ilişkin maddeler de devletin keyfi ve baskıcı edimlerine karşı gerçek ve tüzel kişilerin korunmasını sağlar. Önceleri yalnızca mülkiyet haklarının korunması amacıyla kullanılan bu maddeler, 20. yüzyılda özellikle Haklar Bildirisi'nin getirdiği güvencelerin devlet eylemlerini kapsayacak biçimde genişletilmesiyle yurttaşlık hakları alanında da uygulanmaya başladı. Azat edilen köleler düşünülerek anayasaya konan ve devletin yurttaşları eşit olarak korunmasını amaçlayan 14. Ek Madde, 20. yüzyıl ortalarında tarihsel amacına uygun olarak, ırk ayrımını güden yasaları engellemekte kullanılmaya başladı.
Yüksek Mahkemenin görüşleri çoğu kez titiz yarı anlayışını özetler nitelikte olmuştur. Uzun bir geçmişe dayanan muhalefet geleneğiyle Yüksek Mahkeme, anayasada ifadesini bulan felsefi ülküleri açıklığa kavuşturma, arındırma ve sınama işlevini yüklenmiştir. Böylelikle de anayasanın federal hukuk devletinde uygulanacak ilkelere dönüşmesini sağlar. Özgül katkıların ötesinde bu sembolik ve pragmatik işlev, Yüksek Mahkemenin ülke yaşamında oynadığı en önemli rol sayılabilir.

Birleşik Devletler Kongresinin 1. Döneminde 1789 Yargı Yasası ile federal bir yargının ayrıntılı kurulması sağlandı. Ülkenin en yüksek yargı mahkemesi olan Yüksek Mahkeme, ülkenin başkentinde bulunacaktı ve başlangıçta bir baş yargıç ve beş yardımcı yargıçtan oluşacaktı. Yasa ayrıca ülkeyi, sırayla adli bölgelere ayırdı.
Mahkemenin ilk başlarda ağırlığı yoktu. Hatta ilk başlarda atanan 12 yargıçtan 5'i farklı görevler için mahkemedeki görevlerinden istifa etmişlerdir. Ardından bu hakimlere götürülen tekrar yargıç olma teklifleri hakimler tarafından reddedilmiştir. Mahkemenin Marbury v. Madison davasında "yasanın ne olduğunu belirleme" yetkisinin kendisinde olduğunu karara bağlamasıyla gücü ve konumu artmıştır.

ABD Yüksek Mahkemesi web sitesi 16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitkisel süt, bir süt ikamesi'dir. Bünyesinde hayvansal protein barındırmayan, tamamen bitkisel kaynaklı sütlerdir. Bitki sütleri, hayvan sütünün bitki bazlı alternatifleri olarak tüketilen vegan içeceklerdir ve genellikle kremsi bir ağız hissi sağlar. 2018 yılında, badem, soya ve hindistancevizi sütleri dünya çapında en çok satan bitki sütleri idi. Küresel bitki sütü pazarının 2018'de 16 milyar ABD doları olduğu tahmin ediliyordu.
Bitki sütleri ayrıca "dondurma", bitkisel krema, vegan peyniri ve soya yoğurdu yapmak için kullanılır. 2018'de yapılan bir araştırma, ABD'li tüketicilerin% 54'ünün "daha fazla bitki bazlı yiyecek ve içecek yemek istediğini" ortaya koydu.

Badem sütü
Hindistan cevizi sütü
Bitkisel krem
Douzhi
Kenevir sütü
Horchata
Kunu
MimicCreme
Yulaf sütü
Bezelye sütü
Fıstık sütü
Pirinç sütü
Soya sütü

8th Continent
Alpro
Elmhurst 1925
Hain Celestial Group
MimicCreme
Plamil Foods
Ripple Foods
Silk
So Good
Tofutti
Vitasoy

Brosimum parinarioides
Soya proteini

Budizm’de etyemezlik üzerine görüşler farklı okullar arasında farklı yaklaşımlar mevcuttur. Mahayana okullarının çoğu etyemezliği savunurken, Theravada geleneğinde Buda’nın, hayvanların rahiplerin yemesi amacıyla öldürülmediği sürece, rahiplerinin bazı hayvanların etlerini yemelerine izin verdiği kabul edilmiştir. Yine Therevada’ya göre, Buda rahiplerin etyemezliği benimsemelerine izin vermiş, yalnızca insan, fil, at, köpek, yılan, aslan, kaplan, leopar, ayı ve sırtlan eti yemelerini yasaklamıştır.

Budizm’de vejeteryenliğin gerekli olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları mevcuttur. Budizm’in Beş İlke'sinden birincisi, “can almaktan kaçınmak” bu tartışmaları yönlendiren temel ilkedir. Kimi Budistler bu ilkeye dayanarak Budistlerin et yememesi gerektiğini savunurken, kimileri de bu ilkenin doğrudan etyemezliği gerektirmediği görüşündedir. Kimi Budistler ise Mahayana Sutralarında et yenmemesi konusundaki öğütlere dayanarak vejetaryenliği seçmiştir.
Buda Anguttara Nikaya 3.38 Sukhamala Suttada ailesini anlatırken, hizmetçilerin bile et yemesine olanak sağlıycak kadar zengin bir ailesi olduğundan bahseder. Buda olduktan sonra, sadaka olarak verilen eti kabul ettiği söylenir. Ancak yedi yıllık çileci yaşamı sırasında et yediği hakkında bir bilgi bulunmamaktadır.
Jivaka Sutta'da kaydedildiğine göre, Buda üç koşul altında et yenilmemesi gerektiğini söylemiştir: canlı bir varlığın, birinin yemesi amacıyla öldürüldüğünün görülmesi, duyulması ya da bundan kuşku duyulması. 
Ancak aynı suttrada Buda rahip ve rahibelere, et de dahil, iyi niyetle verilmiş tüm sadakaların kabul edilmesini söyler.
Buna karşılık Vanijja Sutta'da Buda et ticaretini yanlış kazanç olarak sayar.

Rahipler, bir takipçi beş tip ticaretle iştigal olmamalıdır. Hangi beş ticaret? Silah ticareti, insan ticareti, et ticareti, sarhoş edici madde ticareti ve zehir ticareti. Bunlar halktan takipçilerin girişmemesi gereken beş tip ticarettir.

Gene de Theravada Budizmi'nde etyemezlik sıkı kurallara tabi değildir. Manastır kurallarına gore 10 etin yenmesi yasaklanmıştır. Bunlar insan, fil, at, köpek, yılan, aslan, kaplan, leopar, ayı ve sırtlan etidir.
Mahayana Budist yazmaları etyemezlik konusunda daha katıdır. Nirvana Sutraya göre Buda son öğretileri aktarırken, takipçilerinin herhangi bir eti yememesi konusunda ısrar etmiş; etle temas eden bir vejetaryen besinin bile yenmeden önce yıkanmasını söylemiştir. Kimi Mahayana okullarında, rahip ve rahibelerin bir öğünde etsiz yemekleri seçip diğerlerini reddetmelerine izin verilmez, tümünü reddetmeleri gereklidir.
Tibet Budizmi'nde etyemezlik konusunda tarihsel olarak katı bir tavır benimsenmemiştir. Hatta kimi tantrik uygulamalar için alkol ve et tüketiminin gerekli olduğu savunulur. Günümüzde ise 14. Dalai Lama ve diğer önemli ustalar takipçilerine etyemezliği tavsiye etmektedir. Dalai Lama'nın kendisi de bir etyemez olduğunu söylemiştir; ancak kimi koşullarda esnek davrandığı kaydedilmiştir. Paul McCartney kendisine bir mektup yazarak etyemezliği daha katı olarak izlemesini istemiş, ancak Dalai Lama doktorların et yemesini tavsiye ettiği cevabını vermiştir.
Japonya Çin Budizmi ile ilk defa 6. yüzyılda tanışmış; 9. yüzyıla gelindiğinde İmparator Saga, balık ve kuş dışında tüm etlerin tüketilmesini yasaklamıştır. Bu kural 19. yüzyılda Japonlar Batılı beslenme alışkanlıklarıyla tanışana kadar genel olarak uygulanagelmiştir. 9. yüzyılda iki rahip (Kūkai and Saichō) Vajrayana'yı Japonya'ya getirmiş, bu okul kısa sürede soylu sınıfında yayılmıştır. Özellikle Tendai okulunun kurucusu Saichō, Japon Budizmindeki etik anlayışta etkili olmuş, vinaya kurallarının sayısını 66'ya indirmiştir. 12. yüzyılda Tendai okulundan rahiplerin yeni kurdukları okullar (Zen, Arık ülke and Niçiren) etyemezlik konusundaki esnek bir tavrı benimsemiştir.

Günümüz Budistlerinin etyemezliğe karşı benimsedikleri tavır bulundukları yöreye göre değişiklikler gösterir. Güneydoğu Asya ve Sri Lanka gibi Theravada geleneğine bağlı ülkelerde, rahiplerin et dahil kendilerine bağışlanan hemen hemen tüm yiyeceği Kabul etmeleri vinaya ile zorunlu tutulmuştur. Çin, Kore ve Vietnam'da ise rahiplerin et yememeleri beklenir. Tayvan'da Budist rahip ve rahibeler ile halktan takipçilerin çoğunluğu, her tür hayvan ürünüyle birlikte, sarımsak, soğan gibi kimi bitkilerin tüketilmemesine özen gösterir. Japonya'da kimi rahipler etyemezliği benimsemiş olsa da, genelde manastırdaki eğitimlerin dışında, çoğunluk et yer. Coğrafi koşullar nedeniyle sebze yetiştirmenin zor olduğu Tibet'te etyemezlik geleneksel olarak nadir olarak uygulansa da, günümüz dini liderleri etyemezliğin mümkün olduğu yerde benimsenmesini öğütlemektedir.

Buddhist Resources on Vegetarianism and Animal Welfare11 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Shabkar.org: Resources on Buddhism & Vegetarianism 28 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Direct Link to High-Quality Downloadable Resources
The Mahaparinirvana Sutra (a main Buddhist advocate of vegetarianism)27 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Buddhist Perspective on Animal Rights 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Derin ekoloji (İngilizce: Deep ecology), ekolojik felsefe içinde, insanın doğaya üstünlüğünü radikal bir tavırla reddeden hareket. Doğaya özel değer veren ve ideolojik bir akım olan derin ekoloji, bireylerin ve toplumların bu doğaya saygı duymalarını ister. Dolayısıyla insanı evrenin merkezine yerleştiren insanmerkezli paradigmaya karşıdır.
Derin ekoloji düşüncesi adını 1973 yılında Norveç filozof Arne Næss'in yayımladığı aynı adlı makaleden aldı. Næss'e göre "sığ çevre felsefesi" başlığı altında toplanabilecek düsünceler; kirliliğin, doğal kaynakların tahribinin ancak kısa vadede önlenmesini ve gelişmiş ülkelerin kendi vatandaşlarının daha uzun süre
doğayı sömürmelerinin meşru kılınmasından ibarettir.

Bender, F. L. 2003. The Culture of Extinction: Toward a Philosophy of Deep Ecology Amherst, New York: Humanity Books.
Devall, W. and G. Sessions. 1985. Deep Ecology: Living As if Nature Mattered Salt Lake City: Gibbs M. Smith, Inc.
Drengson, Alan. 1995. The Deep Ecology Movement
Katz, E., A. Light, et al. 2000. Beneath the Surface: Critical Essays in the Philosophy of Deep Ecology Cambridge, Mass.: MIT Press.
LaChapelle, D. 1992. Sacred Land, Sacred Sex:  Rapture of the Deep Durango: Kivakí Press.
Næss, A. 1989. Ecology, Community and Lifestyle: Outline of an Ecosophy Translated by D. Rothenberg. Cambridge: Cambridge University Press.
Nelson, C. 2006. Ecofeminism vs. Deep Ecology, Dialogue, San Antonio, TX: Saint Mary's University Dept. of Philosophy.
Passmore, J. 1974. Man’s Responsibility for Nature London: Duckworth.
Sessions, G. (ed) 1995. Deep Ecology for the Twenty-first Century Boston: Shambhala.
Taylor, B. and M. Zimmerman. 2005. Deep Ecology" in B. Taylor, ed., Encyclopedia of Religion and Nature, v 1, pp. 456–60, London: Continuum International.
Ünder, Hasan 1996. Çevre Felsefesi, Etik ve Metafizik Görüsler, Ankara: Doruk Yayınları.

Downloadable interview with Dr. Alan Drengson about Deep Ecology and Arne Næss. June 6, 2008. 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Church of Deep Ecology 23 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Deep Ecology Movement, Alan Drengson, Foundation for Deep Ecology.
Environmental Ethics Journal10 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Great Story 29 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - a leading Deep Ecology/Deep Time educational website
https://www.macerita.com/m-log/derin-ekoloji-cevre-odakli-bir-dunya-algisi 8 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moraceae, Rosales takımına bağlı bir bitki familyasıdır.
Meyve nus, bazılarında ise çekirdekli sulu meyvedir. Çoğu kez bunlar bir araya gelerek mürekkep meyveleri oluşturur. Öz odunları koyu, diri odunu sarı renklidir.

Moraceae familyasına bağlı cinsler:

Artocarpus - J.R. Forst. & G. Forst.
Batocarpus - H. Karst.
Brosimum - Sw.
Broussonetia - L'Hér. ex Vent.
Castilla - Cerv.
Dorstenia - L.
Fatoua - Gaudich.
Ficus - L.
Maclura - Nutt.
Milicia - Sim
Morus - L.
Pseudolmedia - Trécul
Streblus - Lour.
Treculia - Decne. ex Trécul
Trophis - P. Browne

Moraceae 7 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in L. Watson and M.J. Dallwitz (1992 onwards). The families of flowering plants. 24 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Moraceae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Moraceae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Et muadilleri, bitkilerden elde edilen ve kıvam, tat olarak ete benzeyen besin ve ürünlerdir. Daha yaygın olarak bitki bazlı et, vegan et, sahte et, et alternatifi, vejetaryen et olarak da bilinir. Vejetaryen mutfağı için özeldir. Et muadilleri, et türlerinin belirleyici niteliklerini (doku, tat, görünüm gibi) veya kimyasal özelliklerini gösterir. Genel olarak et muadilleri, vejetaryen bileşenlerden yapılmış bir yiyecek anlamına gelir. Birçok analog soya bazlı (örn. tofu, tempeh) veya glüten bazlıdır, ancak şimdi bezelye proteininden de yapılabilir. Diğer daha az yaygın analoglar arasında mikoprotein gibi bileşenler bulunur.
Etlere benzerliklerinden dolayı et benzeri yemeklerde ve yemek uygulamalarında sıklıkla kullanılırlar. Et muadilleri için hedef pazar, et tüketimini azaltmak isteyen kişiler, vejetaryenler, veganlar, pesketaryenleri içerir.

Tofindi
Deniz tuzu
Kahve ikamesi
Yumurta ikamesi
Tuz ikamesi
Süt ikamesi
Şeker ikamesi

Hayvan hakları, insan harici hayvanların tümünün ya da bir kısmının kendilerine ait bir özerkliğe sahip oldukları ve acıdan kaçınma gibi temel çıkarlarının tıpkı insanların temel çıkarlarının korunduğu gibi korunması gerektiğini savunan fikirdir. Hayvan hakları kavramı, insan harici hayvanların insan amaçlarına uygun düştüğü biçimde kullanılabilecek birer eşya olmadığı, kendi arzuları ve ihtiyaçları olan bireyler olarak muamele görmeleri gerektiği anlamına gelir. Pratikte bu, hayvanların insancıl muamele görmelerinin gerekli olması anlamına gelebileceği gibi, hayvanların tibbi ve kozmetik deneylerde kullanılmasının, eti ya da derisi için öldürülmesinin, eğlence için avlanmasının ve hayvancılık sektöründe hammadde ya da kaynak olarak kullanılmalarının hayvan hakkı ihlalleri olarak tanımlanması anlamına gelecektir.
Hayvan hakları savunucuları, bir türe -insan türüne- mensup olmanın tek başına ahlaki değerlendirmenin temeli olamayacağını öne sürerek, insan harici hayvanları ahlaki değerlendirmenin dışında bırakan önyargılı bakış açısını türcülük olarak adlandırmaktadır.
Hayvan hakları kavramı, hayvanların insanlar tarafından kullanım şartlarında iyileştirmelere ve yasal bazı düzenlemelere gidilmesini öneren hayvan refahı kavramıyla karıştırılmamalıdır.

Dünyadaki bazı kültürel geleneklerde de, örneğin Jainizm, Taoizm, Hinduizm, Budizm, Şinto ve Animizm, hayvanlara bazı haklar tanımaktadır.
Batıda ise John Locke (1632-1704) hayvanlara gereksiz yere zulmetmenin ahlaken yanlış olduğunu savunmuş, Immanuel Kant (1724-1804) ise hayvanlara yönelik zulm içeren davranışların insanı zalimleştireceğini ve diğer insanlara yönelik işlenebilecek şiddet eylemlerini kolaylaştırabileceğini öne sürmüştür. 

Yararcı felsefeci Jeremy Bentham (1748-1832) ise, bir kavram olarak haklara karşı çıkıyor olsa da, diğer varlıklara muamele etme biçimlerimizi belirleyen temel unsurun hissedebilirlik yetisi olması gerektiğini savunmuştur. Bentham, acı çekebilir olma yetisinin bu acıya eşit muameleyi gerekli kıldığını öne sürmüş, bir edimin ahlaki değerine karar verirken bu eylemden etkilenecek acı çekebilen her varlığın acısını dikkate almamız gerektiğini savunmuştur. Bentham, 1789 yılında yazdığı kitabında bu görüşünü şöyle ifade etmiştir:Yetişkin bir at ya da köpek, ussal kapasitesi ve iletişim yetileri bakımından, bir günlük, bir haftalık, hatta bir aylık bir bebekle kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir. Kaldı ki öyle olmadığını farz edelim, bunun ne önemi olurdu? Asıl soru, ‘akıl yürütebiliyorlar mı’ ya da ‘konuşabiliyorlar mı’ değil, “acı çekebiliyorlar mı’ sorusudur.

Günümüzde felsefede hayvanların ahlaki statüsüne ilişkin görüşler iki ayrı kaynaktan beslenmektedir; bunlar yararcı felsefe temelli görüşler ve hak temelli görüşlerdir. Yararcı görüşün temsilcisi Peter Singer'dır. Hak temelli görüşün temsilcileri ise Tom Regan ve Gary Francione'dur. Yararcı görüşler eylemlerin ahlaki statülerini tekil eylemin o eylemden etkilenebilecek herkes açısından sonuçları bağlamında yargılamayı savunurken, hak temelli görüşler ahlaki eylemlerin neticelerine göre değil belli ahlaki ilkelere göre değerlendirilmesi gerektiğini savunur.
Yararcı görüş, Jeremy Bentham'ın görüşlerine dayanmakla birlikte, hayvan etiği bağlamında özellikle Peter Singer'ın Hayvan Özgürleşmesi kitabıyla ön plana çıkmıştır. Bu kitapta savunulan görüşe göre, insan çıkarları ve hayvan çıkarlarının eşit gözetilmemesi için geçerli herhangi bir sebep yoktur. Bir fare de, bir insan da işkence görmemek ister. Öte yandan Singer, tıpkı öncüsü Bentham gibi haklar fikrini reddetmektedir. Singer'a göre, hayvanların geleceği tasavvur etme yetileri yoktur, bu sebeple bir hayvanı öldürmek, bu hayvanı herhangi bir çıkarından mahrum bırakmaz. Bu yüzden Singer'ın savunusu daha çok insanların hayvan kullanımları esnasında hayvanların koşullarını düzeltmeye odaklanmaktadır.
Tom Regan, insan harici hayvanların bir yaşamın öznesi olduklarını ve bu sebeple haklara sahip olduklarını savunur. Bu görüşe göre, insanlar ahlaki eylemlerin failleridir ve yaptıkları eylemlerden sorumludurlar. Bir yaşamın öznesi olan insanlar ve insan harici hayvanlar ise diğer kişilerin eylemlerinden öznel olarak zarar görebilir oldukları için ahlaki müteessirlerdir. Regan, bu kavramsallaştırmadan yola çıkarak, Kant felsefesinde bulunan ve Kant açısından sadece insanları kapsayan "hiç kimse bir başkasının araçlarının amacı olarak kullanılamaz" ilkesini insan harici hayvanlara da genişletmek gerektiğini savunmaktadır. Bunun anlamı, hayvanlara yönelik muameleleri iyileştirmenin yeterli olmayacağı, olması gerekenin hayvanları insan amaçları için kullanmaktan vazgeçmek olduğudur.
Gary Francione, insanların ve diğer hayvanların ortak olarak sahip olmaları gereken bir temel hakkın olduğu fikrini ortaya atmıştır. Bu hak "mal ve kaynak olarak kullanılmama hakkı" olarak tanımlanır. Francione'a göre hayvanlar açısından anlamlı herhangi bir değişim, toplumda ve yasalarda hayvanları insan mülkü olarak tanımlayan paradigmanın değişmesi ile mümkündür. Hayvanların insan kullanımı ve mülkiyeti altındayken koşullarını iyileştirme üzerine kurulu hareketin ise asıl problemi görünmez hale getirdiğini öne süren Francione, hayvan hakları savunucuları için ahlaki temelin veganlık olduğunu savunmaktadır. Hayvanlar insan mülkü olarak görüldüğü müddetçe herhangi bir muamele iyileştirme çabası mülk sahiplerinin çıkarları doğrultusunda gerçekleşecek, dolayısıyla her zaman sınırlı kalacak ve hayvanların mülk statüsünü pekiştirecektir. Bu yüzden hak savunucuları muameleleri iyileştirmeye değil, bu statüyü değiştirmeye odaklanmalı, bu sebeple öncelikle hayvanları kullanmayı kendi hayatlarından başlayarak sonlandırmalıdırlar.

1902 yılında İsveçli hayvan savunucusu ve feminist Lizzy Lind af Hageby (1878-1963) ve arkadaşı Lisa Shartau, Londra Kadın Tıp Fakültesi'ne tıp okumak üzere kaydolmuştur. Amaçları hayvanlar üzerinde yapılan dirikesim uygulamaları hakkında geniş bilgi edinmektir. Bu eğitimden deneyimlerini, tıp eğitiminde deney için kullanılan hayvanlara yönelik zulme dair detayları The Shambles of Science: Extracts from the Diary of Two Students of Physiology (1903) isimli kitapta yayınlamışlardır. Kitaptaki çarpıcı kısımlardan biri kahverengi teriyer cinsi bir köpeğin bilinci açıkken kesildiğinin anlatıldığı bölümdür. Bu bölümde anlatılanlar fakültede çalışan araştırmacılar tarafından inkâr edilse de, araştırmacılara açılan dava fakülteyi anestezi kullanmadıkları için suçlu bulmuştur.
1906 yılında, bu olaya atfen Battersea Parkında Joseph Whitehead tarafından yapılan bir köpek heykeli dikilmiş, altına da "İngiltere'nin kadın ve erkekleri, işler daha ne kadar zaman böyle sürüp gidecek?" yazısı yer almıştır. Bu heykel tıp öğrencileri arasında öfkeye sebep olmuş, heykele yönelik saldırılardan dolayı 24 saat polis koruması gerekmiştir. Ertesi yıl Trafalgar meydanında 1000 kadar tıp öğrencisi ile sendikacılar ve Süfrajet hareketi mensupları arasında bir çatışma çıkmıştır. İki yıl sonra bir gece Battersea konseyi heykeli ortadan kaldırmıştır.

Ana madde: Veganlık
19 ve 20. yüzyıllarda İngiltere'de bulunan vejetaryenler derneğinde hayvan etinin yanı sıra hayvansal süt ve yumurta da tüketmeyen kişilere katı vejetaryen ismi takılmaktaydı. Vejetaryenler Derneği'nin resmi dergisinin 1851 yılında yayınladığı bir sayısında deri olmayan ayakkabıların nasıl bulunacağını anlatan makale bu yıllarda giyim de dahil tüm hayvansal ürünlerden uzak duran kişilerin varlığına işaret etmektedir. Derneğin 1923 yılında çıkardığı bir yayında da vejetaryenler için uygun olanın tüm hayvansal ürünlerden uzak durmak olduğu yazılmıştır ancak bu görüş derneğin resmi görüşü haline gelmemiş, vejetaryen kelimesi sadece hayvan eti tüketmemek anlamıyla özdeşleşmiştir.
1944 yılında Donald Watson öncülüğünde bir grup, hayvansal süt, yumurta ve diğer hayvansal ürünlerin kullanımının hayvan haklarıyla uyumlu olmadığı üzerine yürüttükleri tartışmanın ardından Vejetaryen Derneği'nden koparak tüm hayvansal ürünlerden uzak yeni bir hareketi başlatmışlardır. Vegan kelimesini, savundukları bu yaşam tarzını tanımlamak için ortaya atmışlardır.

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi, 15 Ekim 1978 tarihinde Paris'teki Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Merkezi'nde düzenlenen bir törende okunmuştur. Bu metin, 1989 yılında Hayvan Hakları Birliği tarafından tekrar düzenlenerek 1990 yılında UNESCO Genel Direktörü'ne sunulmuş ve aynı yıl halka açıklanmıştır. Öte yandan bu metin UNESCO tarafından tanınmış olmayıp yasal herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Bununla birlikte, metinde bazı hayvanlardan yük hayvanı gibi sıfatlarla bahsedilmesi ve hayvanların yaşam haklarından ziyade "acısız öldürülmesi" gibi ifadelerin yer alması hak kavramına aykırı düşmektedir.
2003 yılında ABD'de etsiz beslenmeyi teşvik ederek hem insan sağlığı, hem gezegenin geleceği, hem de hayvan hakları konusunda bilinç yaratmayı hedefleyen Etsiz Pazartesi hareketi başlatılmıştır.

Türkiye'de hayvan hakları 2004 yılında yasa ile koruma altına alınmıştır. Hayvanların, doğanın onlara tanıdığı yaşama haklarını korumak için gerekli hükümler yasal güvenceye alınmış ve bu hükümleri ihlal edenlere çeşitli cezalar verilmesi öngörülmüştür. Ancak bu yasalar hayvanları hak sahibi varlıklar olarak tanıyan yasalar değildir.
TBMM'de 9 Temmuz 2021 tarihinde Hayvanları Koruma Kanunu ile Türk Ceza Kanunu'nda değişiklik yapılmıştır. Yapılan yasal düzenlemede hayvanlara yönelik işkence, kötü muamele, hayvana yönelik cinsel istismar ve tecavüz gibi hak ihlalleri suç kapsamına alınarak hapis cezası getirilmiştir.

Hayvan hakları gruplarının listesi
Anarşizm ve hayvan hakları
Hayvan hakları savunucusu filmler listesi
Hayvan hakları hareketi
Hayvan refahı
Türkiye'deki vegan hayvan hakları toplulukları
Hayvan hakları savunucusu partiler listesi
Hayvan hakları gruplarının listesi
Hayvan hakları savunucuları listesi
Hayvan ötanazisi
Evrensel Hayvan Refahı Bildirgesi
Hayvan deneyleri
Antik dünyada hayvan etiği
Ülke veya bölgeye göre hayvan hakları

Hayvan refahı, hayvanların fiziksel ve psikolojik açıdan sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürmelerini sağlamayı amaçlayan bir akım. Hayvanların refahını tespit etmede kullanılan ölçütlerden bazıları davranışlar, fizyoloji, ömür ve üremedir.
Hayvan refahı akımı, hayvanların insanlar tarafından yiyecek olarak, çeşitli işlerde ve deneylerde kullanımının mümkün mertebe azaltılmasını ve belirli etik kurallara bağlı kalınarak yapılmasını savunur. Hayvan refahı savunucularının ilgi alanları arasında hayvanların deneylerde kullanım şartlarının düzenlenmesi, evcil olarak bakılan ya da hayvanat bahçeleri, sirkler gibi yerlerde tutulan hayvanların bakım koşullarının belirlenmesi, yiyecek olarak kullanılan hayvanların bakım ve öldürülme süreçlerinin düzenlenmesi, yaban hayvanların yaşam alanlarının korunması gibi konular yer almaktadır.
Bu kavram hayvanların ve hayvan bedenlerinin enerji, yiyecek, giyecek veya denek olarak kullanılmasının etik olarak kabul edilemeyeceğini savunan hayvan hakları kavramıyla karıştırılmamalıdır.

Brian Tomasik gibi bazı negatif-yararcılar, yaban hayvanlarının refahının da (özellikle sayılarını göz önünde bulundurursak) dikkate alınması gerektiğini öne sürmüştür.Yaban hayvanları sayıca çiftlik, laboratuvar ve ev hayvanlarından devasa oranlarda daha fazlalar. Ve bu hayvanların çoğu açlık, hastalık, soğuk, yaralanma ve yırtıcılar tarafından zarar görme korkusuyla aşırı derecede acıya katlanmaktalar. Birçok yaban hayvanı tek seferde onbinlerce veya yüzbinlerce yavru dünyaya getirir; bu yavruların çoğu, daha çok küçükken acı verici şekilde ölür. Bu durum, doğada ızdırabın mutluluğa ağır bastığına işaret eder. İnsanlar, yaban hayvanı ızdırabını azaltma konusunda çaresiz değiller. Ekosistemleri zaten önemli ölçüde etkiliyor ve değiştiriyoruz. Dolayısıyla buradaki soru, 'İnsanlar doğaya müdehale etmeli mi?' değil 'Nasıl müdehale etmeli?'Brian Tomasik, gelecek teknolojilerin hayvan refahı için yaratabileceği tehditler için de endişesini ifade eder.İnsanların, terraforme etme yoluyla, dünyadaki biyolojik yaşama müsaade eden çevresel koşulları, Mars gibi başka gezegenlere taşımaları mümkün olabilir. Aşırı gerçekçi bilgisayar simülasyonları da yaban hayvanlarının bilinçli bir acı çekmesine yol açabilir. Günümüzde doğal seleksiyonu araştırmak için geliştirilmiş simülasyonlar mevcut. Bunların yapay zeka kabiliyetleriyle donatılması yoluyla içerdikleri organizmaların bilinç kazanmaları ve yaralanmanın veya öldürülmenin acısını gerçek anlamda hissetmeleri sadece an meselesi.

Yaban hayvanı ızdırabı
Hayvan hakları
Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler (PETA, People for the Ethical Treatment of Animals)
Hayvan Kurtuluş Cephesi
HAYTAP
Yararcılık

Hoşaf, Türk mutfağında, kurutulmuş meyvelerin şekerli su ile kaynatılması ile hazırlanan bir tatlı. Adı Farsça "tatlı su"  anlamındaki hoş ab (خوشآب)'dan gelmektedir.
Hoşaf özellikle ramazan ayında, ve yaş meyve ile hazırlanan benzeri komposto, kompot gibi soğuk tüketilir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çeşitli hoşaf tarifleri vardır. Bunlar:

Taze Vişne Hoşafı
Kayısı ve Erik Hoşafı
Misket Elması ve Akça Armudu Hoşafı
Ali Fakih Eriği Hoşafı
Böğürtlen Hoşafı
Bardaşa Eriği Hoşafı
Razakı Üzümü Hoşafı
Armut Kurusu Hoşafı
Portakal Hoşafı
Nar Hoşafı
Taflan Yemişi Hoşafı
Şam Fıstığı Hoşafı
İncir Hoşafı
Çekirdeksiz Üzüm Hoşafı

Diyarbakır İncaz Hoşafı 11.10.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Konya Kayısı Hoşafı / Konya Zerdali Hoşafı 06.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

İncir hoşafı tarifi5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kayısı hoşafı tarifi5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üzüm hoşafı tarifi5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karışık hoşaf tarifi5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Jöle veya Jelatin tatlıları, tatlandırılmış aromalı jelatin tatlılarıdır. Bu tür bir tatlı ilk olarak Hannah Glasse tarafından 18. yüzyılda "Aşçılık Sanatı" kitabında kaydedilmiştir.Pelte sözcüğü İstanbul mutfağında uzun süre jöle sözcüğü yerine kullanılmıştır.İstanbul'da bir perhiz yemeği olarak da tüketilen meyveli peltelerin en güzel biçimi elmasiye denilen ve birkaç meyveden yapılanıdır.
Düz jelatin ile diğer bileşenler birleştirilerek veya katkılarla önceden karıştırılmış jelatin karışımı kullanılarak hazırlanabilirler. Tamamen hazırlanmış jelatin tatlıları, geniş dekoratif şekillerden bireysel hizmet fincanlarına kadar çeşitli şekillerde satılmaktadır.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de elmasiye olan tarifleri vardır.

Bir jelatin tatlısı yapmak için, jelatin, istenen tatlandırıcılar ve diğer katkı maddeleriyle sıcak likide eritilir. Bu ikinci bileşenler genellikle şeker, meyve suyu veya şeker ikameleri içerir; hazırlama esnasında eklenebilir, çeşitlendirilebilirler veya sadece sıcak su eklenmesini gerektiren bir ticari ürün içerisinde jelatin ile önceden karıştırılabilirler.
Tatlandırıcılara ek olarak, hazırlanan ticari karışımlar genel olarak tatlandırıcı maddeler ve adipik asit, fumarik asit, sodyum sitrat ve yapay tatlandırıcılar ve gıda renkleri gibi diğer katkılar içermektedir. Kollajen yaygın şekilde işlendiğinden, nihai ürün ABD federal hükûmeti tarafından bir et veya hayvan ürünü olarak sınıflandırılmaz.
Hazırlanan ticari karışımlar küçük bir kareye bölünmüş olarak toz halinde veya konsantre bir jelatinimsi blok halinde satılabilir. Her iki tip, tamamen eritilmek için yeterli sıcak suyla karıştırılır ve daha sonra, paket üzerinde belirtilen sıvı hacmini yapmak için yeterli soğuk su ile karıştırılır.
Toz haline getirilmiş jelatinlerin çözünürlüğü, ısıtmadan önce birkaç dakika içinde sıvıya serpilerek, ayrı granülleri "çiçek haline getirerek" arttırılabilir. Tam çözünmüş karışım daha sonra soğutma yapılandan sonra yavaşça bir koloidal jel oluşturarak soğutulur.
Jelatin tatlıları, dekoratif kalıpların kullanılması, önceden katılaşmış sıvıya hafifçe soğutulmuş yeni bir sıvı tabakası eklenerek renkli katmanlar oluşturulması veya marshmallow ve meyve gibi çözünür olmayan yenilebilir elementlerin asılması gibi pek çok açıdan zenginleştirilebilir. Bazı taze meyve çeşitleri ve işlenmemiş meyve suları, jöle tatlıları ile uyumlu değildir.
Tam soğutulduğunda, jelatinin sıvıya oranı genellikle soğukken detaylı şekilleri muhafaza edebilen, ama sıcak olduğunda viskoz bir sıvıya eriyen muhallebi benzeri bir doku ile sonuçlanır. Düzenli jöle için ek jelatin ilavesi isteyen bir reçete, çerez kesicilerle şekillere kesilebilen ve yenilebilen lastik bir ürün verir. Yüksek jelatin oranları, jelin stabilitesini artırmak için kullanılabilir; oda sıcaklığında lastikli katılar kalıntıları olan sakızlı şekerlemeler sonuçlanır.
Hayvansal kökenli jelatin yerine diğer mutfak jelleştirme maddeleri kullanılabilir. Bu bitki türevi maddeler jelatin proteinlerine kıyasla pektin ve diğer jelleşme karbonhidratlarına daha fazla benzemektedir; fiziksel özellikleri biraz farklıdır, hazırlanma ve saklama koşulları için farklı kısıtlamalar yaratmaktadır. Bu diğer jelleştirici ajanlar, bazı geleneksel mutfaklar veya diyet kısıtlamaları için de tercih edilebilir.

Agar, kırmızı alglerden yapılmış üründür, pek çok Asya tatlında geleneksel jelleştirme maddesidir. Agar hızlı jöle toz karışımında popüler bir jelatin yerine kullanılır ve oda sıcaklığında saklanabilir hazırlanmış tatlı jelleridir. Jelatine kıyasla, agar müstahzarları daha yüksek bir çözünme sıcaklığı gerektirir, ancak elde edilen jeller daha hızlıca katılaşır ve 59 °F (15 °C) 'ye karşı 104 °F (40 °C), daha yüksek sıcaklıklarda katı kalır. Veganlar ve vejetaryanlar hayvan türevi jelatin yerine agar kullanabilirler.
Carrageenan da yosundan türetilir ve pişirirken ağarın nahoş kokusundan da yoksun olur. Agara kıyasla daha sıkı ayarlar ve sıklıkla şifa ve helal piflirmede kullanılır. Konjac, popüler konnyaku meyve jöle şekerlemeleri de dahil olmak üzere birçok Asya yeminde kullanılan jelleştirme ajanıdır.

Paluze
Marmelat
etli jöle
Jelibon

Kabakgiller (Cucurbitaceae), Cucurbitales takımına ait bir bitki familyası.
Eski ve Yeni Dünya'nın sıcak bölgelerinde yayılmış 100 cins ve 850 türü vardır. Türkiye'de 3 cins ve bunlara ait 8 tür doğal olarak yayılış gösterir.

Tek veya çok yıllık tırmanıcı ve sürünücü otlar veya çalılardır. Yapraklar palmat ya da pinnat loplu, lop sayısı 5, alternat, yaprak sapının üst tarafında sülükler mevcuttur. Çiçekler tek eşeyli, nadiren hermafrodit, monoik veya dioik. Çiçek durumu tek veya simoz. Aktinomorf simetrili. Çanak yaprak 5, bileşik, çanak yaprak 5 bileşiktir.
Stamen 5, Ginekeum genellikle 3 bileşik karpelli, ovaryum alt durumlu, tek lokulusludur.

Kavun (Cucumis melo)
Hıyar (Cucumis sativus)
Lif kabağı (Luffa cylindrica) 
Su kabağı (Lagenaria siceraria) 
Eşek hıyarı (Ecballium elaterium) 
Ebucehil karpuzu (Citrullus colocynhis) 
Karpuz (Citrullus lanatus)
Dikenli kabak ("Sechium edule")

Simson, M.G. Plant Systematics. Elsevier Academic Pres. Kaliforniya, 2006

Cucurbitaceae 29 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI Taksonomi tarayıcı

Karragenanlar  (İrlandacada "küçük taş" anlamına gelen carraigínden), kırmızı yenilebilir deniz yosunlarından elde edilen doğal bir doğrusal sülfatlanmış polisakkarit ailesidir. Karagenanlar, jelleşme, koyulaştırma ve stabilize etme özellikleri nedeniyle gıda endüstrisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Gıda proteinlerine güçlü bağlanmaları nedeniyle ana uygulamaları süt ve et ürünlerindedir. Son yıllarda karragenanlar, doğal glikozaminoglikanlara (GAG'ler) benzemeleri nedeniyle doku mühendisliği ve rejeneratif tıp uygulamalarında umut verici bir aday olarak ortaya çıkmıştır. Esas olarak doku mühendisliği, yara kapatma ve ilaç dağıtımı için kullanılmaktadır.
Karragenanlar %15-40 oranında ester-sülfat içeriği içerir, bu da onları anyonik polisakkarit yapar. Sülfat içeriklerine göre esas olarak üç farklı sınıfa ayrılabilirler. Kappa-karragenan disakkarit başına bir sülfat grubuna sahiptir, iota-karragenan ikidir ve lambda-karragenan üçtür.
Karragenan üretmek için hidrofilik kolloidlerin üretilmesinde kullanılan yaygın bir kırmızı deniz yosunu, kayalara bağlı olarak büyüyen koyu kırmızı maydanoz benzeri bir alg olan Chondrus crispustur (İrlanda yosunu). Chondrus crispus deniz yosununun jelatinimsi özleri yaklaşık on beşinci yüzyıldan beri gıda katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Karragenan, bazı uygulamalarda jelatine vejetaryen/vegan bir alternatiftir, bu nedenle şekerleme ve diğer yiyeceklerde jelatinin yerine kullanılabilir. 

Karragenanlar, kıvrılarak sarmal yapılar oluşturan büyük, son derece esnek moleküllerdir. Bu onlara oda sıcaklığında çeşitli farklı jeller oluşturma yeteneği verir. Gıda ve diğer endüstrilerde kıvamlaştırıcı ve stabilize edici maddeler olarak yaygın şekilde kullanılırlar.

Kinoa, yenebilir tohumları için tarımı yapılan Chenopodioideae alt familyasından bitki. Tahıllara benzer yönleri olsa da Buğdaygillerden değildir, ıspanak ve pancar gibi bitkilere daha yakındır.
Kinoa, Keçuva dilindeki kinua sözcüğünün İspanyolca söylenişinden gelmektedir. Kinoa tarımına Güney Amerika'nın And Dağları üzerindeki yörelerinde 3.000 ila 4.000 yıl önce başlanmıştır. Yine arkeolojik verilere göre günümüzden 5.200 ila 7.000 yıl öncesine kadar da insanlarca doğadan toplanarak yenmekteydi. İnkalar tarafından tarımı yapılır ve manevi değer atfedilirdi.

Tahıllara kıyasla kinoanın besin değeri oldukça iyidir. Tohumları protein ve lif açısından zengindir. Lizin gibi temel amino asitler ve bol miktarda kalsiyum, demir ve fosfor içerir. 100 gram kinoa 372 kalori, 5,8 gram yağ, 69 gram karbonhidrat, 6 gram lif içerir.
Hasattan sonra tohumların saponin içerdiği için tadı acı olan kabuklarından ayrılması gerekir. Kinoa genellikle pirinç veya bulgur ile aynı şekilde pişirilir ve çok çeşitli yemeklerde kullanılır. Besleyici genç kinoa yaprakları, ıspanak gibi sebze olarak da tüketilebilir. Ancak bu şekilde satıldığı nadir görülür.
Kinoadan aynı zamanda glutensiz Kinoa unu elde edilir. Bununla, bildiğimiz buğday unu ile yapabildiklerinizin aynısını yapabilirsiniz. Bunun yanında Kinoa tozu undan farklı olarak süt, yoğurt veya herhangi bir sıcak içeceğin içine eklenerek tüketilebilir.
2013 yılı "Birleşmiş Milletler Bölge Ofisi" tarafından, sağlık açısından faydalarıyla övülerek, "2013 Kinoa yılı" ilan edilmiştir.
Çoğunlukla Peru ve Bolivya'da olmak üzere ABD, Kanada, İtalya, İsveç ve Hindistan da dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yetiştirilmektedir.
Kionanın bazı türleri ICBA'nın testlerine göre 40 dS/m düzeyinde tuzlulukta yetişebilmektedir.

Komposto ya da hoşaf, meyvelerin şekerli su ile kaynatılması şeklinde hazırlanan bir tatlı türüdür. Kurutulmuş meyve ile yapılanına hoşaf, Slav ülkelerde taze meyve ile yapılanına kompot veya komposto denir. Orta Çağ Avrupa kökenli, şekerli şuruptaki bütün meyve parçalarından yapılmış bir tatlıdır. Bütün meyveler suda şeker ve baharatlarla pişirilir. Şurup, vanilya, limon veya portakal kabuğu, tarçın çubukları veya toz, karanfil, diğer baharatlar, öğütülmüş badem, rendelenmiş hindistan cevizi, şekerlenmiş meyve veya kuru üzüm ile baharatlandırılabilir. Komposto ya sıcak ya da soğuk servis edilir.
Komposto kelimesi Türkçeye İtalyancadan, hoşaf ise Farsçadan girmiştir.
Tatlı, çırpılmış krema, tarçın veya vanilya şekeri ile tepesinde olabilir. Şurup, armut kompostosu için 15. yüzyılın başlarından birinde olduğu gibi şarapla yapılabilir. Diğer müstahzarlar, alkolün eklenebileceği suya batırılmış kurutulmuş meyveler, örneğin kirş, rom veya Frontignan'ı kullanmaktan ibarettir.

Meyveli tatlı
Domates kompostosu
Kissel
Tong Sui

Kompot, geleneğe ve mevsime bağlı olarak sıcak veya soğuk servis edilebilen Slav kökenli, alkolsüz tatlı bir içecektir. Kurutulmuş meyve ile yapılanına hoşaf, Slav ülkelerde taze meyve ile yapılanına komposto veya kompot denir. Çilek, kayısı, şeftali, elma, ravent, bektaşi üzümü veya ekşi vişne gibi meyvelerin, genellikle ilave tatlandırıcılar olarak şeker veya kuru üzüm ile birlikte, bol miktarda su pişirilmesiyle elde edilir. Bazen vanilya veya tarçın gibi farklı baharatlar ek bir lezzet için, özellikle de kışın genellikle sıcak servis edildiğinde kışın eklenir.
Kompot, Orta, Doğu, Güneydoğu ve Kuzey Avrupa'da, Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye, Belarus, Çek Cumhuriyeti, Ukrayna, Rusya, Polonya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Litvanya, Letonya, Finlandiya gibi birçok ülkenin mutfak kültürünün bir parçasıdır. Estonya, Macaristan, İran, Slovenya, Hırvatistan, Makedonya Cumhuriyeti, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Slovakya, Moldova, Kazakistan, Tacikistan, Doğu Almanya, Avusturya ve Romanya gibi ülkelerde kompot olarak bilinir. Kompot (Makedon, Bulgarca, Rusça, Sırpça, Boşnakça ve Ukraynaca "компот") Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde kış mevsiminde meyvenin korunmasında yaygın olarak kullanılan bir yöntemdi. 1885'te Lucyna Ćwierczakiewiczowa, reçetenin meyvesini koruduğunu ve taze göründüğünü tarif ettiği bir tarif kitabına yazdı. Kompot 1970'lerde hala popülerdi. Özbekistan ve Kırgızistan gibi birçok Orta Asya ülkesinde ve ayrıca Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan, Slovakya, Romanya ve Bulgaristan, Belarus, Ukrayna ve Rusya gibi diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde hala popülerdir. Polonya tarif kitabı Kuchnia Polska'da düzinelerce tarif bulunabilir.
Kompot tüketimi 1980'lerden bu yana azalmaktadır. Orta ve Doğu Avrupa'nın birçok ülkesinde rasyonun sona ermesi ile kompot, meyve suyu, alkolsüz içecekler ve maden suyu ile desteklenmiştir.

Meyve salatası
Punch (içecek)
Mors (içecek)
Kissel

Lâik ahlâk dinsel gelenek ve öğretiler dışında ahlâkla ilgilenen felsefe alanıdır.

Ahlâk, huy veya karakter anlamına gelir. Dar anlamda ahlâk, neyin doğru veya neyin yanlış olduğu veya öyle sayılması gerektiği ile ilgilenir. Daha geniş tanımı ile ahlâk, kişilerin toplumsal yaşamda birbirleri ile olan ilişkilerini düzenleyen kurallar dizgesidir.
Etik, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlış olanı birbirinden ayırabilmek üzere ahlâki dizgeler ile ilgilenir. Etik, insana ahlâki konularda yapması  veya kaçınması gereken edimleri anlatan doktriner bir dizge değil ancak insanın ahlâki edimlerine yönelik doğrulanabilir veya yanlışlanabilir varsayımlar ortaya koyan veya ortaya konmuş ahlâki dizgeleri inceleyen ve gerek gördüğünde bunları eleştiren bir etkinlik olarak kabul edilir. Kısaca etik, ahlâk üzerinde düşünebilme etkinliğidir.
Ahlâk Felsefesi, ahlâk üzerine sistemli bir şekilde düşünme, soruşturma, ahlâki hayata dair bir araştırma ve tartışmadır. Etik veya Ahlak felsefesi birbirinin yerine veya farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Ahlâk felsefesi, kendi içinde bir takım gruplara ayrılmaktadır. Bunlar normatif veya pozitif ahlâk, objektif veya subjektif ahlâk, mutluluk ahlâkı veya görev ahlâkı, dinsel veya lâik ahlâktır.

Lâik ahlâk, kişilerin kişiler arası ilişkilerinde neyin doğru veya neyin yanlış olduğu konusunda insan aklını merkezlerine alarak diğer insanlar tarafından da kabul edilebilecek içsel bir istençten doğan, kaynağını dinsel öğretiler dışında kalan insan aklından alan iyi ve doğru davranışlar geliştirmelerine yönelik sorgulanarak irdelenen değer yargıları dizgesidir.

Lâik ahlâk, kaynağını dinsel veya felsefi veya inançlardan değil doğrudan insan aklından alır. Bu yönüyle bakıldığında birçok felsefi görüş ile ilgili veya bağlantılıdır.
Genel anlamda doğrunun ancak akıl yolu ile bulunabileceğini öne süren Kıbrıslı Zenon'un kurucusu olduğu Stoa Okulu'nun antik dönemin lâik ahlâkını temsil ettiği düşünülmektedir.
Stoacılara göre, erdem kendi başına ve kendiliğinden iyi olan şeydir. Bunun dışında kalan hiçbir şey kendiliğinden iyi olma niteliğine sahip değildir. Akla ve doğaya uygun yaşamak ve duygulanımlar karşısında özgür olmak gerekir. İyi ve kötü insanını kendi edimlerinden gelir veya insanın bir takım şeyleri öyle görmesi ve tanımlamasına bağlıdır. Kişinin bunlardan birisini seçmesi kendi elindedir. O halde akla uygun yaşamak Stoa felsefesine göre insanın içinde bulunması gereken durumdur.
Stoa Okuluna göre erdemli olmak akla uygun yaşamakla, mutluluk ise erdemli olmak ile elde edilebilir. Ancak bilge olan kişi bu bilgeliği sayesinde özgür kalabilir. Stoa felsefesi, özgür insan aklını değer verdiği kavramların başlangıç noktasına yerleştirmiştir. Bilgi ve erdem arasında Epikuros'a göre de sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Epikuros'ta doğru edim doğru bilgiden gelir.
Aydınlanma Çağı filozoflarından Immanuel Kant, Salt Aklın Sınırları İçinde Din adlı eserinde tamamen insan aklına dayanan dinden bağımsız bir ahlak düzeni kurmanın mümkün olduğundan bahsetmiş, aklın etik alanında kullanılabilir olduğunu göstermiştir. Kant'ın fizik ötesi alan olan bir konuda bilimsel yöntemli çalışmalar yapılabildiğini gösterdiği öne sürülür. Maddi olmayan imgeler dünyasında değerlendirilen davranış biçimleri pratik uygulamalar olarak ortaya çıkmaktadır. İnsan davranışları bir değerlendirme sürecinin ürünüdür. Kişilerin yapma veya yapmama ya da isteme ya da istememe yönünde sahip oldukları özgür irade ve istençlerinden kaynaklanan bir sonuç ortaya çıkarmaktadırlar. Kant, etiği görev ahlâkı adını alır. Kant'a göre erdem insanın içinde bulunabileceği her türlü ahlâki durum ve çeşitli ahlâki durumlar ile mücadele veren bir ahlâki niyettir.
Kant öne sürdüğü ahlâk yasasını Kesin Buyruk olarak şöyle açıklar:

Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maksime (öznel ilke) göre davran.
Böylece Kant, istemeyi Kesin Buyruk'un merkezine alır. Merkezde bulunan özgür istence dayalı bu isteme; Kant'ın belirttiği gibi genelgeçer bir yasa olabilme niteliği taşıyorsa bu seçimlik edim ahlâklı bir eylemdir.
Immanuel Kant, kişinin ahlâki tutumlar göstermek adına kendisini mutlu eden isteklerden kaçınmasına ahlâki olarak değer vermez. Kant'ta ahlâki olarak değerlendirilebilecek edimler; özgür bir istenç ile yapılmış olmalı ve bu davranışlar sonucunda mutluluk veya başkaca bir ödül elde etme beklentisi taşımamalıdır.

Lâik Hukuk Sistemi, lâik ahlâkın bir sonucudur. Lâik ahlâk anlayışı beraberinde lâik hukuk sistemini getirmiştir. Lâik hukuk, her çeşit dinsel veya felsefi inanç sistemlerine eşit yaklaşım göstermektedir. Bununla birlikte sahip olduğu bu nötr durumu devam ettirebilmesi için dinsel veya dinsel olmayan inanç dizgelerinden herhangi bir tanesinin mevcut hukuk sistemini etkisi altına almasına karşı çıkar. Lâik ahlâk kişiye özgü bir tavır olarak, lâik hukuk ise devletin tüzel kişiliğine özgü bir duruş olarak tanımlanabilir.
Lâik hukuk, din, felsefi inanç vaya inançsızlık, dil, etnik köken, mezhep veya cinsiyet gibi hiçbir fark gözetmeksizin bütün yurttaşların karşısında eşit mesafede yer almaktadır.

Kant'ın Ahlâk ve Hukuk Felsefesi, Yunus Yılmaz
Haberler, Fransa'da Lâik Ahlâk Dersi Okul Müfredatına Giriyor 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AÜ, Makale, Durkheim'in Eğitim Anlayışı, Kemal İnal 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Laiklik ve İnsan Hakları, İoanna Kucuradi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Meyve buketi, (hediye sepeti veya meyve sepeti), buket şeklinde bir meyve düzenlemesidir. Meyve, çiçek ve yaprak şeklinde kesilir ve çubuklarla düzenlenir. Tam bir düzenleme bir buket çiçek gibi görünüyor. Tipik olarak, alıcıya evinde veya işyerinde bir meyve buketi verilir. Genellikle bu buketler, alıcıların diyabetik, vegan, vejetaryen, glüten intoleransı veya buğday intoleransı gibi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yapılacaktır. Yaygın meyve buketi ürünleri elma, enginar, avokado, muz, peynir, üzüm, liçi, mango, portakal, papaya, ananas, nar, çilek ve çikolata içerir.
Meyve buketi sepet olarak tipik olarak alıcıya evinde veya işyerinde verilen bir hediyedir. Çeşitli hediye sepetleri vardır: bazıları meyve içerir; diğerleri ise çay, kraker ve reçel gibi kuru veya konserve yiyecekler içerebilir; veya sepet bir meyve ve kurutulmuş iyi ürün kombinasyonu içerebilir. Gurme hediye sepetleri tipik olarak egzotik meyveler içerir ve genellikle kaliteli peynir ve şarapların yanı sıra diğer gıda dışı maddeleri de içerir. Hediye sepetleri genellikle tatiller gibi özel günler için veya bir teşekkür veya tebrik hediyesi olarak gönderilir.

Meyve konserveleri, genellikle cam kavanozlarda ve şişelerde saklanan meyve, sebze ve şeker müstahzarlarıdır.
Çilek veya kayısı gibi meyvelerden yapılan tatlı meyve konserveleri ve domates veya kabak gibi sebzelerden yapılan tuzlu konserveler dahil, birçok meyve konservesi çeşidi üretilmektedir. Kullanılan içerik maddeleri ve nasıl hazırlandıkları koruyucuların türünü belirler; konfitür, pavidla, reçeller, jöleler ve marmelatlar, kullanılan meyveye bağlı olarak değişen farklı meyve konserveleri stillerinin örnekleridir.

Hint turşusu veya çatni, meyve, baharat ve bitkilerden yapılan Hint kökenli bir gıdadır. Orijinal olarak üretimden hemen sonra yenmesi amaçlanmasına rağmen, modern çatniler genellikle satılmak üzere üretilir, bu nedenle uygun bir raf ömrüne sahip olmalarını sağlamak için koruyucu (genellikle şeker ve sirke) gerektirir. Mango turşusu, örneğin, şekerle indirgenmiş mangolardır.

Fransızların ürünü olan konfitür, kuşkusuz sık sık etlerin muhafazasına uygulanır; sarımsak veya rezene ile yapılan tuzlu ekmekler, koruyucu madde olarak, sızma zeytinyağı gibi bir tuzlu yağ gerektirebilir.
Konfit Güney Afrika'da yenen bir reçel çeşididir. Karpuzlar, meyveler, şeftaliler, incir, armutlar, şeker ve isteğe bağlı olarak lezzetini artırmak için az miktarda zencefil ilave edilir. Reçellerin kökenleri belirsizdir, ancak Fransızlardan geldiği teorikleşmiştir. Bu kelime aynı zamanda Hollanda yoluyla (Fransız meyvesi anlamına gelir) Fransız münhasırlığına dayanmaktadır.

Bir konserve veya meyve reçeli, şekere dizilmiş meyvelerden yapılmış bir konservettir. Geleneksel meyve konservelerinin tamamı, Doğu Avrupa'da (Rusya, Ukrayna, Belarus) varenye, Baltık bölgesi ve her bir ülkede yerel bir adla biliniyorlar (Litvanca: uogienė, Letonca: ievārījums, Estonca: moos, Romence: dulceață). Bunların yanı sıra murabba olarak Batı, Orta ve Güney Asya'nın birçok bölgesinde biliniyor.
Genellikle, konservelerin yapımı standart bir reçel yapmaktan daha zor olabilir; lezzetin meyveden ve şekerin meyveye nüfuz etmesini sağlamak için sıcak şeker karışımının içinde yeterince süre pişirmeyi, meyvenin parçalanıp sıvılaşması için çok uzun süre pişirilmemesi veya bazen kızartmayı gerektirir. Bu işlem, kuru şekeri ham meyvenin üzerine katmanlar halinde yaymak ve meyvelerin içine dikmek için birkaç saat bekletmek, ardından elde edilen karışımı sadece ayar noktasına getirmek için ısıtmakla da başarılabilir. Bu minimal pişirme işleminin bir sonucu olarak, özellikle bazı meyveler konserveler yapmak için uygun değildir, çünkü sert ciltler gibi sorunlardan kaçınmak için daha uzun süre pişirmeye ihtiyaç duyarlar. Frenk üzümü, bektaşi üzümü ve birkaç erik türleri bu meyveler arasındadır.
Bu kısa pişirme süresi nedeniyle meyveden pek pektin salınmayacaktır ve bu nedenle konserveler (özellikle ev yapımı konserveler) bazen bazı reçellerden biraz daha yumuşak ayarlanır.
Alternatif bir tanım, konservelerin, meyve veya sebze karışımından yapılan koruyucular olduğunu gösterir. Konserveler ayrıca kurutulmuş meyve veya kuru yemiş içerebilir.

Marmelat, şeker ve suyla kaynatılan narenciye meyvesinin suyundan ve kabuğundan elde edilen bir meyve koruyucudur. Limon, misket limonu, greyfurt, mandalina, tatlı portakal, bergamot ve diğer narenciye meyvelerinden veya bunların bir kombinasyonundan üretilebilir. Marmelat, genellikle meyve kabuğundaki reçellerden ayırt edilir.
İngiltere'de marmelat üretimi için temel ürün narenciye meyvesi,  Seville portakalı ve turunç'dur. Kabuğun koruyucuya verdiği kendine özgü acı bir tadı vardır. Amerika'da marmelat tatlıdır.

Macun (meyve şekerlemesi)
Şekerlenmiş meyve
Kurutulmuş meyve
Komposto
Kompot
Hoşaf
Turşu
Annin tofu
Kahveli jöle
Kızılcık sosu
Çim jölesi
Guava jölesi
Hitlerszalonna
Nata de coco
Sukat
Muk
Slatko
Yōkan
Lokum
Lekvar
Biber jölesi
Domates reçeli

Meyve salatası, çeşitli meyve türleri ile yapılan yemek. Bazen kendi suyunun veya bir şerbetin içinde servis edilir. Bir öğünde aperatif veya tatlı olarak yer aldığında meyve kokteyli veya meyve kâsesi adını alabilir.
Basit (fındık, şekerleme veya sos içermeyen), orta derecede tatlı (Waldorf salatası) ve tatlı (ambrosia salatası) arasında değişen birçok meyve salatası türü vardır. Meyve içeren bir başka “salata” da birçok çeşidi olan jöle salatasıdır. ABD'de meyve kokteyli, şeftali, armut, ananas, üzüm ve kirazın küçük doğranmış parçalarının (en yüksek orandan en düşük orana doğru) iyi dağıtılmış bir karışımı olarak tanımlanır. Meyve salatası da konserve edilebilir.
Ayrıca, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde Makedonya adıyla yapılan yiyeceğe çok benzemektedir.

Farklı meyve türleri içeren ya da meyvenin suyu veya şurubu dışında farklı bir sos türü kullanan meyve salataları için çeşitli ev tarifleri vardır. Meyve salatalarında kullanılan yaygın malzemeler arasında çilek, ananas, bal özü, karpuz, üzüm ve kivi yer alır. Çeşitli tariflerde fındık, meyve suları, bazı sebzeler, yoğurt veya başka malzemeler de eklenebilir.
Bir varyasyon, mayonez bazlı bir sos kullanan Waldorf tarzı bir meyve salatasıdır. Diğer tariflerde ana sos malzemesi olarak ekşi krema (ambrosia'da olduğu gibi), yoğurt ve hatta muhallebi kullanılır. Meyve salatasının bir varyasyonunda, birçok meyve çeşidiyle (genellikle çilek karışımı) karıştırılmış krem şanti kullanılır ve ayrıca genellikle minyatür şekerlemeler içerir. Bir Malezya meyve salatası olan Rojak'ta yer fıstığı ve karides ezmesi içeren baharatlı bir sos kullanılır. Filipinler'de meyve salataları, genellikle buko veya genç hindistan cevizi ve yoğunlaştırılmış süt ile diğer konserve veya taze meyvelerle yapılan popüler parti ve tatil yemekleridir. Hawaii'de şeker plantasyonu günlerinde Kantonlu göçmenlerin etkisiyle, badem aromalı jelatinin hazırlandığı, küp şeklinde kesildiği ve tipik olarak konserve meyve kokteyli ve konserve ile karıştırıldığı “badem şamandırası” tanıtılmıştır. Sicilya portakal salatası, portakal dilimlerinin zeytinyağı, tuz ve karabiber ile süslendiği tipik bir Sicilya (İtalya) ve İspanya yemeğidir.

Meyve suyu veya sebze suyu, doğal olarak meyve ve sebze dokusunda bulunan sıvıdır. Meyve suları, ısı veya çözücü kullanılmadan, taze meyvelerin ezilmesi veya sıkıştırılması ile hazırlanılır. Örneğin, portakal suyu portakal meyvesinin özütüdür. Suyu almak için meyve sıkacağı ve meyve presi kullanılır.
Meyve suları en çok cam şişe, Tetra Brik, Tetra Pak ve plastik şişe ambalajlarında satışa sunulmaktadır.
Meyve suyu genellikle bir içecek olarak tüketilir. Milkshake, smoothie veya diğer içeceklerde bir bileşen veya tatlandırıcı olarak kullanılır. Pastörizasyon yöntemlerinin gelişmesi ve fermantasyon kullanılmadan muhafaza edilmesinin ardından popüler bir içecek seçeneği olarak ortaya çıktı.
Meyve suları genellikle sağlık açısından algılanan yararlar için tüketilir. Örneğin, doğal veya eklenmiş C vitamini, folik asit ve potasyum içerir. Meyve suyu, sağlık yararları sunan karotenoidler, polifenoller ve C vitamini gibi besinler sağlar.

Bazı popüler meyve suyu türleri elma suyu, armut suyu, portakal suyu, vişne suyu, greyfurt suyu, ananas suyu, domates suyu, hint kirazı suyu, üzüm suyu, yabanmersini suyu, salatalık suyu, havuç suyu, kenevir suyu, şalgam, zerdeçal suyu ve nar suyu'dur, ama diğer popüler türleri de var.

Meyve suyu, meyve veya sebze etinin mekanik olarak sıkılması veya yumuşatılmasıyla (bazen soğuk preslenme olarak adlandırılır) hazırlanır. Meyve sularının muhafazası ve işlenmesi için yaygın yöntemler arasında konserve, pastörizasyon, konsantre etme, dondurma, buharlaştırma ve püskürtmeli kurutma yer alır.
İşleme yöntemleri meyve suları arasında farklılık gösterse de, meyve sularının genel işleme yöntemi gıda kaynağının yıkanması ve ayrılması, suyu çıkarma, süzme, filtreleme ve arıtma, pastörizasyon harmanlama, doldurma, mühürleme ve sterilizasyon, soğutma, etiketleme ve paketleme işlemlerini içerir.
Meyveler toplandıktan ve yıkandıktan sonra, iki otomatik yöntemden biri ile meyve suyu ekstrakte edilir. Birinci yöntemde, alt fincanda sivri metal borular bulunan iki metal kap bir araya gelerek kabuğunu çıkarır ve meyvenin etini metal tüpün içinden zorlar. Meyvenin suyu daha sonra tüpteki küçük deliklerden dışarı çıkar. Kabuklar daha sonra kullanılabilir ve daha sonra kullanım için geri kazanılan yağları çıkarmak için yıkanır. İkinci yöntem, meyvelerin suyunu çıkaran raybalara tabi tutulmadan önce ikiye kesilmesini gerektirir. Meyve suyu filtrelendikten sonra buharlaştırıcılarda konsantre edilerek meyve suyunun boyutu 5 kat azaltılır, bu da nakliyeyi kolaylaştırır ve son kullanma tarihini uzatır. Meyve suları, suyu çıkarmak için vakum altında ısıtılarak ve ardından yaklaşık 13 santigrat dereceye kadar soğutarak konsantre edilir. Bir meyve suyundaki suyun yaklaşık üçte ikisi çıkarılır. Meyve suları, konsantre halde de satılabilir. Tüketici konsantre meyve suyuna su ekler.
Meyve suları daha sonra pastörize edilir ve genellikle hala sıcakken kaplara doldurulur. Sıcakken bir kaba meyve suyu dökülürse, olabildiğince çabuk soğutulur. Isıya dayanamayan ambalajlar, doldurmak için steril koşullar gerektirir. Kapları sterilize etmek için hidrojen peroksit gibi kimyasallar kullanılabilir. Tesisler günde 1 ila 20 ton arasında üretim yapabilir.

Meyve sularında ısı pastörizasyonuna alternatif olarak yüksek yoğunluklu darbeli elektrik alanları kullanılmaktadır. Isıl işlemler bazen kaliteli, mikrobiyolojik stabil bir ürün yapamaz. Bununla birlikte, yüksek yoğunluklu darbeli elektrik alanları (PEF) ile işlemenin, rafta stabil ve güvenli bir ürün sağlamak için meyve sularına uygulanabileceği bulundu. Ayrıca darbeli elektrik alanlarının taze benzeri ve besin değeri yüksek bir ürün sağladığı görülmüştür. Darbeli elektrik alanı işleme, gıda muhafazası için bir tür termal olmayan yöntemdir.
Darbeli elektrik alanları, mikropları etkisiz hale getirmek için kısa elektrik darbeleri kullanır.  Ek olarak, PEF kullanımı, gıdanın kalitesi üzerinde minimum zararlı etkilere neden olur. Darbeli elektrik alanları, mikroorganizmaları öldürür, ısıl işlemlere kıyasla gıdanın orijinal renginin, lezzetinin ve besin değerinin daha iyi korunmasını sağlar.  Bu koruma yöntemi, sıvı sular arasına iki elektrot yerleştirerek ve ardından mikrosaniyeler ila milisaniyeler arasında yüksek voltaj darbeleri uygulayarak çalışır. Yüksek voltaj darbeleri 10 ila 80 kV / cm aralığındadır.
Meyve suyunun işlem süresi, darbe sayısı ile efektif darbe süresi çarpılarak hesaplanır. Darbelerin yüksek voltajı, meyve suyunda mevcut olabilecek mikrobiyal inaktivasyona neden olan bir elektrik alanı üretir. PEF sıcaklıkları, ısıl işlemde kullanılan sıcaklıkların altındadır. Yüksek voltaj işleminden sonra, meyve suyu aseptik olarak paketlenir ve soğutulur. Meyve suyu ayrıca işlemden gelen birkaç iyonun varlığından dolayı elektriği aktarabilir. Elektrik alanı meyve suyuna uygulandığında, elektrik akımları sıvı meyve suyuna akabilir ve meyve suyundaki yüklü moleküller nedeniyle etrafa aktarılabilir.  Bu nedenle, darbeli elektrik alanları mikroorganizmaları etkisiz hale getirebilir, raf ömrünü uzatabilir. Ayrıca orijinal, taze preslenmiş meyve suyuyla benzer kaliteyi korurken meyve suyunun enzimatik aktivitesini azaltabilir.

Komposto
Kompot
Hoşaf
Limonata

Miso, (Japonca: 味噌) fermente edilmiş bir Japon yiyeceği. Geleneksel Japon yemeği miso çorbasında da (misoşiru) kullanılır. Soya fasulyesi, pirinç veya arpanın, deniz tuzu ve ko-ji adlı mantarla fermentasyonu ile elde edilen bir çeşit hamurdur. Normalde tuzlu bir tadı vardır ama kullanılan malzemeler ve fermantasyon yöntemine bağlı olarak tadı farklı biçimlerde ortaya çıkar. Bu çeşitlilik içinde bazı misolar tatlı da olabilir. Japon beslenmesinde önemli bir konumu vardır, diyet yiyeceği olarak da kullanılır.

Bir söylenceye göre misonun ortaya çıkışının sebebi savaşlar ve uzun süren kuşatmalardır:

Eskiden Şogun'un zamanında kuşatmalar aylarca, bazen yıllarca sürerdi. Amaç kuşatma altındaki samuraylar ve köylüler aç bırakıp onları teslime zorlamaktı. Uzun bir kuşatma altında açlıkla mücadele edilen bir yerde, mayalanmış fasulyeleri yiyen bir at görenlerin aklına, insanların da bu şekilde beslenebileceği gelir. Bu sayede insanlar açlıktan ölmeden kuşatmadan kurtulmayı başarır ve miso ortaya çıkmış olur.
Japon tarihinde Edo dönemini inceleyen bir araştırmacının iddiasına göre misonun kökeni antik Çin'e dayanır. O dönemde miso, hishio ve kuki olarak da adlandırılıyordu.
Muromaçi dönemine kadar miso, soya fasulyesi öğütülmeden natto gibi yapılıyordu. Kamakura döneminde yaygın bir yemek, bir kase pirinç, biraz kurutulmuş balık, yeterli miktarda miso ve taze sebzeden oluşurdu. Muromaçi döneminde ise budist rahipler soya fasulyesinin öğütülüp hamur kıvamına getirilebildiğini fark etti. Böylelikle misonun diğer yiyeceklere tat vermek için kullanıldığı yeni yemek hazırlama yöntemleri ortaya çıkmış oldu.

Miso Japonya'da miso şiru (味噌汁 - miso çorbası) içinde kullanılır. Nüfusun çoğunluğunca her gün tüketilen bir yiyecektir. Çoğu aşçı misonun birkaç dakikadan fazla pişirilmemesini ve besin değerini düşürmemek için kısık ateşten daha sıcakta pişirilmemesini önerir. Özellikle Japon olmayanlar misoyu hazırladıkları yemeğe ancak diğer içerik soğuduktan sonra eklerler. Miso ve soya fasulyesi Japon mutfağında önemli rol üstlendiği için çeşitli pişirilmiş miso yemekleri de vardır: 

Dengaku (soya peynirine bulanmış mangalda ızgara miso)
Yakimoçi (haşlanmış pirinç hamuruna bulanmış mangalda ızgara miso)
Ağır ateşte pişirilmiş sebze ya da mantarlı miso
Balık da, miso ve sake içinde gece boyunca terbiye edildikten sonra ızgarada pişirilebilir.
Japonya'da, mısır hazırlamanın standart şekli mısırı misoya bulayıp alüminyum folyoya sarmak ve ızgarada pişirmektir. 
Misonun yemek yapımında bir diğer kullanımı da miso ve teriyakinin karıştırılmasıyla ortaya çıkan karma misoyaki aromasıdır.

Miso yapımında arpa, darı, pirinç, çavdar, buğday ve diğer tahıllar kullanılır. Son dönemlerde Japonya dışındaki ülkelerde üreticiler nohut, buğday, adzuki fasulyesi, yabani kadife çiçeği, kenevir, kuinoa eklenmiş ürünler satmaktadır. Fermantasyon süresi beş günden birkaç yıla kadar değişir. Misonun çeşitliliği onu sınıflandırmayı güç kılar, ama genelde bu, kullanılan tahıl türüne, rengine, tadına ve yapıldığı bölgeye göre yapılır.

mugi (麦) - arpa
tsubu (粒) - buğday/arpa
aka (赤) - kırmızı, orta tat, (en çok kullanılan)
hatço- (八丁) - bekletilmiş (veya füme), tadı keskin
şiro (白) - pirinçli, tatlı, beyaz ve hafif
şinşu - esmer pirinç
genmai (玄米) - esmer pirinç
avase (合わせ) - tabakalar halinde, (genellikle süpermarketlerde)
moromi (醪) - iri parçalar halinde, sağlık için (ko-ji mikserden geçirilmemiştir)
nanban (南蛮) - tıknaz, tatlı, sosa katmak için
inaka (田舎) - çiftlik tipi
taima (大麻) - kenevir tohumu
sobamugi (蕎麦) - esmer buğday
hadakamugi (裸麦) - çavdar
meri (蘇鉄) - Sago palmiyesi posasından yapılır, Budist tapınağı yiyeceğidir.
gokoku (五穀) - "5 tahıl": soya fasulyesi, buğday, arpa ve iki çeşit darı.
Pirinçle yapılan miso (şinşu ve şiro miso çorbası dahil) kome miso olarak adlandırılır.

Japon mutfağı

DMOZ (İngilizce)
Miso Online from the Miso Health Promotion Committee (İngilizce)
Miso Çorbası Tarifi Miso çorbasının içeriği veya yapılış tarifi (Türkçe).

Moçi (Japonca: 餅), moçigome, kısa taneli yapışkan pirinç ve bazen su, şeker ve mısır nişastası gibi diğer bileşenlerden yapılan Japon pirinç kekidir. Pirinç ezilerek özel yöntemlerle hamur kıvamına ve istenen şekle getirilir. Japonya'da geleneksel olarak moçitsuki adı verilen bir törenle yapılır. Pirinç, usu adı verilen bir havanda, kine adı verilen bir tokmakla, iki-dört kişi tarafından dövülerek hazırlanır. Yıl boyunca yenen moçi, Japon Yeni Yılı için geleneksel bir besindir ve bu süre zarfında genellikle satılır ve yenir.
Moçi, polisakkaritler, lipitler, protein ve sudan oluşan çok bileşenli bir besindir. Moçi, amilopektin jeli, nişasta taneleri ve hava kabarcıklarından oluşan heterojen bir yapıya sahiptir. Bu pirinç, düşük seviyeli amiloz nişastası ile karakterize edilir ve kısa veya orta taneli japonica pirinçlerinden elde edilir. Pirincin protein konsantrasyonu normal kısa taneli pirincinkinden daha yüksektir ve ikisi de amiloz içeriği bakımından farklılık gösterir. Moçi pirincinde, amiloz içeriği ihmal edilebilir düzeydedir ve amilopektin seviyesi yüksektir, bu da jel benzeri kıvamla sonuçlanır.
Moçi, dangoya benzemekle birlikte ancak dövülmüş bozulmamış pirinç taneleri kullanılarak yapılırken, dango ise pirinç unundan yapılır.

Pounding Mochi with the Fastest Mochi Maker in Japan2 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., YouTube.

Narenciye ya da turunçgiller, turunç, portakal, mandalina, greyfurt ve limon gibi ekonomik değeri yüksek olan Citrus cinsi meyve ağacı türlerini de içine alan bir bitki topluluğudur.

Vatanı Çin ve Hindistan olan, fakat bugün hemen hemen ılıman iklime sahip bütün memleketlerde kültür şekilleri yetiştirilmektedir. Türkiye'de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Orta Fırat Bölümü’nde, Akdeniz bölgesi ve Ege Bölgesinde tarımı yapılır.

Yaprak dökmeyen, uçucu yağ taşıyan küçük ağaçlardır. Yaprakları tam, yumurtamımsı, parlak ve derimsidir. Çanak ve taç yaprakları beş parçalıdır. Taç yaprakları etli, beyaz veya pembe renkli, hoş kokuludur.
Meyveler sarı ve turuncu renkli, çok gözlü ve etlidir ve kış meyveleridir. Meyvelerin tadı ekşidir ve C vitamini açısından zengindirler. %3 yağ içerirler.

Bu türlerin hepsi de Citrus (C.) cinsi bitkilerdir:

Bu tür ise bazılarınca Citrus cinsi içinde bazılarınca Citrus cinsi dışında ayrı bir cinsin (Poncirus cinsi) türü olarak görülmektedir.

Bu bitkilerin meyvelerinden gıda olarak faydalanıldığı gibi, meyve kabuklarından, yapraklarından veya çiçeklerden, parfümeride koku ve lezzet vermekte kullanılan uçucu yağlar da elde edilir. Citrus, deodorant ve göz kremleri karışımlarında da kullanılmaktadır.

Organik, "bitki veya hayvan kökenli", bazen de "karbon içeren" anlamında kullanılan bir sıfat. Organik sözcüğü ile şunlardan biri kastedilmiş olabilir:

Organik madde, bir zamanlar yaşayan bir organizmadan gelen, çürüyebilen veya çürümenin ürünü olan veya organik bileşiklerden oluşan madde
Organik bileşik, karbon içeren bir bileşik
Organik kimya, organik bileşikleri içeren kimya
Organik sentez, kimyasal sentezin özel bir dalı
Organik çözücüler
Uçucu organik bileşik
Organik baz, baz gibi hareket eden organik bileşik türü
Organik reaksiyon, organik maddelerin tepkimelerine verilen genel ad
Organik asitler asidik özellik gösteren organik bileşikler için kullanılan terim

Organik tarım, belirli standartlara göre yürütülen tarım, özellikle belirtilen gübreleme ve zararlı kontrol yöntemlerinin kullanımı
Organik sertifikasyon, organik tarım ürünleri üreticileri için akreditasyon süreci
Organik bahçecilik, organik tarımın temel ilkelerine uyarak meyve, sebze, çiçek veya süs bitkileri yetiştirme bilimi ve sanatı
Organik ürünler,:
Organik gıda, organik tarım yöntemleriyle üretilen ve genellikle organik tarım standartlarına göre organik sertifikalı gıda
Organik çikolata, organik sertifikasyona sahip bir çikolata
Organik giyim, organik pamuk gibi organik liflerden üretilen giyim
Organik yün
Organik şarap
Organik hareket, organik tarımı ve organik gıdayı destekleyen kuruluşlar ve bireylerden oluşan hareket

Islak donanım bilgisayarı veya organik bilgisayar, canlı nöronlardan ve ganglionlardan inşa edilmiş bir bilgisayar
Organik hesaplama, kendi kendini yapılandırma, kendi kendini optimize etme, kendi kendini onarma ve/veya kendi kendini koruma özelliklerine sahip hesaplama sistemleri
Organik arama, ücretli reklamlar yerine ücretsiz arama motoru listeleri aracılığıyla elde edilen arama sonuçları
Organik arama motoru, insan operatörleri ve bilgisayar algoritmalarının bir kombinasyonunu kullanan arama motoru
Organik yarı iletken, inorganik yarı iletkenlere benzer özellikler sergileyen organik bir bileşik

Organik büyüme, birleşme, devralma ve satın almaların aksine, üretim ve satışları artırarak işletmenin genişlemesi
Organik organizasyon, esnek ve düz bir yapıya sahip olan organizasyon

Organik gübre, doğal olarak üretilebilen ve karbon (C) içeren gübre
Organik atık, bitki ve hayvan menşeli atıklar.
Organik şampuan
Organik hidrosol, çiçek veya bitki özsuları, distile özsuları veya bitki suları olup damıtma işleminin su içeren bir yan ürünü
Organik yüz ağrısı genellikle çeşitli patolojilerin etkisiyle ortaya çıkan bir tablodur
Organik (askeriye), daha büyük bir birimin kalıcı bir parçası olan ve (genellikle) bu ana birime özel bir yetenek sağlayan askeri birim
Organik (model), canlı sistemlerde bulunan formlar, yöntemler ve desenler, genellikle cansız şeyler için bir metafor olarak kullanılır
Organik elektronik, plastik elektronik veya polimer elektronik, iletken polimerler ve küçük moleküllerle ilgilenen bir elektronik dalıdır
Organik güneş pili, Güneş'ten gelen ışığı aktif polimer tabakası ile absorbe eden ve doğrudan elektrik enerjisine çeviren bir cihaz.
Organik jeokimya, canlıların dünya üzerinde sahip olduğu etkiler ve süreçler üzerine yapılan çalışma
Organik asidemi, özellikle dallı zincirli amino asitlerin metabolizmasını aksatarak, normalde bulunmaması gereken organik asitlerin vücutta birikmesine neden olan metabolik hastalık
Organik hastalık, fizyolojiyi veya vücut organlarını ilgilendiren veya etkileyen
Organik süreç
Organik gerçekçilik veya süreç felsefesi
Organik Aşk Hikâyeleri, Alpgiray Uğurlu'nun 2017 yılında hem yönettiği komedi ve aşk filmi
Organik (albüm), Türk şarkıcı Mustafa Sandal'ın 2012 yılında çıkarmış olduğu müzik albümüdür
Organik Aşk, Kamil Çetin'ın 2018 yılında hem yönettiği komedi ve aşk filmi
Organik mimari
Perkin Organik Kimya Ödülü
Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu
Kalıcı Organik Kirleticilere İlişkin Stockholm Sözleşmesi
Organik restoran veya doğaya yakın anlamında organik yaşam biçimi şeklinde de kullanımları mevcuttur.
Organik kozmetik - Organik tarım ile elde edilen sertifikalı organik bitkilerin özsuları (organik hidrosol) kullanılarak üretilen kozmetik veya dermokozmetik ürünler.
Organik yapım eşya, petrokimyasal ve insan yapımı malzemelerin (kontrplak, vinil, cam elyaf (fiberglas)) kullanılmadığı anlamında gelir.

Ortakyaşam, ortakyaşarlık ya da simbiyoz, iki canlının tek bir organizma gibi birbirleriyle yardımlaşarak bir arada yaşamalarıdır.
Ortakyaşam, iki bitki arasında olacağı gibi, bir bitki ile bir fungi (gerçek mantar) arasında da olur.
Mantarla algin yaşam birlikteliği olan liken'de mantar klorofil taşımaz, haustoriumlarıyla yaşadığı ortamdan su ve madensel tuzları alır ve alge verir, buna karşılık alg klorofili olduğundan fotosentez yaparak organik bileşikleri hazırlar.

Simbiyotik iki canlının da fayda gördüğü simbiyotik yaşam formudur. 
"(+,+)" olarak ifade edilir. Örneğin liken birlikteliği ya da E.coli'nin bağırsakta B ve K vitaminine dayalı, kazan kazan esasına bağlı mutual (ortak, müşterek) birlikteliği mutualizm ilişkisidir.

Bir başka örnek karıncaların Akasya bitkileriyle olan etkileşimidir. Akasya bitkisinin oyukları içinde karıncalar yuva yapabiliyor. Aynı zamanda akasya karıncalar için şekerli bir madde üretiyor. Buna karşılık karıncalar akasyanın yaprağını yemeye çalışan böceklere ve hayvanlara saldırarak, bitkiyi koruyor.

Canlılardan birinin hiç etkilenmediği diğerinin ise fayda sağladığı simbiyotik yaşam formudur. (0,+) olarak ifade edilir.

Canlılardan biri zarar görürken birinin fayda sağladığı simbiyotik İlişkidir. (-,+) olarak ifade edilir. Zarar gören canlıya "konak" denir. Fayda gören canlıya parazit denir.

Amensalizm, iki farklı tür arasındaki etkileşimde bir türün zarar gördüğü veya gelişiminin engellendiği, diğer türün ise bu durumdan etkilenmediği (ne fayda ne de zarar gördüğü) asimetrik bir simbiyotik ilişkidir (
). Genellikle güçlü olanın zayıf olana zarar verdiği rekabet türü olarak görülür. 
Wikipedia
Wikipedia

+3

Amensalizm Özellikleri ve Örnekleri:
Temel Mantık: Bir tarafın metabolik atığı veya varlığı, diğer taraf için zararlıdır.
Antibiyotik Örneği: Penicillium küfünün penisilin üreterek çevresindeki bakterilerin büyümesini engellemesi, küfün fayda sağlamadığı ancak bakterilerin öldüğü klasik bir örnektir.
Ceviz Ağacı (Allelopati): Ceviz ağacının köklerinden salgıladığı juglon maddesi, ağacın gölgesindeki diğer bitkilerin büyümesini engeller.
Hayvanlar Arası: Büyük otçulların (örn. dağ keçisi) otlarken küçük böcekleri (örn. Timarcha böceği) ezmesi, otçulun etkilenmediği ancak böceğin zarar gördüğü bir durumdur.
Sucul Ortam: Bazı alglerin (örn. Gonyaulax) "kırmızı su" (red-tide) olayı sırasında toksin salgılayarak balıkları öldürmesi. 
Wikipedia
Wikipedia

+5

Amensalizm, parazitizmden farklı olarak, zarar veren tarafın bu ilişkiden bir çıkar sağlamaması ile ayrılır.

Pestil ya da bastık(sh.13) Türkiye ve çevre ülkeler mutfaklarında meyve özlerinin baskı altında bir yaprak şekli verilmek suretiyle kış için saklanması ve bunun sonucunda oluşan tatlı.
Pestilin adının, meyve şekerlemesi anlamında İtalyanca pastillo sözcüğünden geldiği belirtilmektedir. Pestil genellikle kayısı kullanılarak yapılır. Ancak dut ile incir ve üzüm gibi diğer meyvelerden de üretilir. (sh. 513-515)

Gümüşhane Dut Pestili Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Tillo heriresi bir çeşit üzüm pestilidir. Bineytati (sinonimleri: Çörtlük, Öftük Siirtli) ve Sinceri (sinonimi: Şiraybin) üzümleri şırası, buğday unu ve beyaz toprak kullanılarak hazırlanır. Tillo heriresi Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından 17.04.2023 tarihinde tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kızılcık meyvesi (Cornus mas L.) ve içme suyu kullanılarak yapılan ve Erzurum'un Tortum ilçesinde üretilen pestildir. Tortum ekşi pestili Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından 29.01.2024 tarihinde tescillenmiş ve Erzurum için coğrafi işaret almıştır.

Ovacık, Hilvan'da üzümden yapılan bir pestil çeşididir. Hasenik Ovacık'ın eski adıdır. Hasenik pestili Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından 29.04.2024 tarihinde tescillenmiş ve Şanlıurfa adına coğrafi işaret almıştır.

Lavashak, İran'a özgü ekşi ve tuzlu veya tatlı bir meyve kurusudur. İnce, sert ve kurutulmuş bir meyve püresi tabakası veya farklı meyve pürelerinin karışımıdır.

Cevizli sucuk
Şirin tarhanası
Pestil kavurması
Tklapi
Pastila
Pekmez

Püre (veya ezme), genellikle sebze, meyve ve baklagillerden oluşan krema veya macun veya sıvı kıvama gelene kadar öğütülmüş, preslenmiş, karıştırılmış veya pişirilmiş yiyeceklerdir. Patates püresi, elma püresi ve humus (nohut püresi) gibi püre olarak sınıflandırılan yiyeceklerin çoğunun isimleri genellikle ana malzemeleri ile beraber isimlendirilir. Püre kelimesi Fransızca "purée" kelimesinden gelmektedir. Bu kelime ise Eski Fransızcada "arıtılmış, saflaştırılmış veya refine edilmiş" anlamına gelmektedir. Kelimenin asıl kökeni ise Latince "pūrō" kelimesime kadar uzamaktadır.
Püreler koyu çorbalar, kremalar ve soslar gibi yiyeceklerle kıvam bakımından benzerlik gösterebilir fakat bu yiyecek türleri genellikle daha karmaşık tarifleri ve pişirme sürelerini ifade eden mutfak terimleridir. Coulis (Fransızcada "süzülmüş") benzer fakat daha geniş bir mutfak terimidir ve genellikle meyve püreleri için kullanılır. Bu terim, lapalar veya müsli gibi tahıl unlarından hazırlanan macuna benzer kıvama sahip yiyecekler için yaygın bir şekilde kullanılmaz. Ayrıca fıstık ezmesi gibi yağlı kuruyemiş içeren ezmeler de bu kullanımın dışında tutulur. Macun terimi bir tür püre olsa bile yiyeceklerin içerisinde bir malzeme olarak kullanılır.
Püreler blender, patates ezici gibi özel aletlerle veya yiyeceklerin süzgeçten geçirildikten sonra sadece bir tencerede ezilerek yapılmasıyla oluşur. Pürelerin lezzetini ve dokusunu iyileştirmek, toksik maddeleri uzaklaştırmak veya içeriğindeki suyu azaltmak için genellikle pişirilmesi gerekir. Tüm öğünlerin içeriklerinde tuz veya herhangi bir katkı maddesi kullanılmadan püre haline getirilmesi ve bebekler veya çiğneme sıkıntısı olan kişilere besleyici gıdalar olarak sunulması oldukça yaygındır. Bebek maması çoğunlukla püre halinde yapılır. Babaganuş, Hünkârbeğendi, Ful medames, Humus, Phali ve Fava püre kullanılarak yapılan yemek türlerinden birkaçıdır. Elma, patates, mango, domates, kabak, karnabahar, havuç ve badem gibi sebze ve meyveler de püre halinde sıkça tüketilir

Ezme (gıda)
Patates püresi

Ravent (Rheum rhabarbarum), kuzukulağıgiller (Polygonaceae) familyasından, Rheum cinsinden, yaprak sapı etli, yaprak ayası süslü çok yıllık otsu bitki. Türkçede Rheum ribes için kullanılan «ışgın» adı bazen ravent için de kullanılmaktadır. Ravendin (Rheum rhabarbarum) yaprak sapı pişirilerek yenirken, ışgının (Rheum ribes) çiçek sapı çiğ olarak yenmektedir.
Yaprakları toksik olmasına karşın, yaprak sapı (petiole) beslenme ve tıpta kullanımı nedeniyle dünyanın pek çok yerinde yetiştirilmektedir. Özellikle Batı Avrupa mutfaklarında ve Geleneksel Çin tıbbında kullanım alanı bulmaktadır. Ravent Türkiye'de yetiştirilmemekte ve sınırlı çevrelerce tanınmaktadır.

Batı mutfağında kek, turta ve pastalarda kullanılır.

Halk tıbbında asırlardır müshil olarak kullanılır. Geleneksel Çin ve Arap tıbbında oldukça popülerdir.

Ravendin kök ve sapları emodin ve rein gibi antrakinonlar açısından oldukça zengindir.
Kökleri (Radix & Rhizoma Rhei) şeker düşürücü rhaponticin gibi stilbenoid bileşikleri içerir

Ravent yaprakları zehirli bileşikler bakımından zengindir. Nefrotoksik olan oksalik asit bunların başında gelir.

Sebze buketi, yaratıcı bir düzende bir sebze ve buket topluluğudur. Sebze buketleri genellikle çiçek buketilerine bir alternatif olarak kabul edilir. Sebze buketleri elde tutulabilir veya iç dekorasyonda kullanılabilir. Genellikle doğum günleri, yıldönümleri veya romantik tarihler gibi özel günler için hediye olarak verilir. Ayrıca bazen düğünlerde de kullanılırlar. Sebzelerin yanı sıra meyve, çiçek ve diğer bitkileri içeren bitkisel buketler genel olarak vejetatetler olarak adlandırılır.
Sebzeleri tüketmeden önce güzel düzenlemeler oluşturma fikri yeni değildir. 20. yüzyıldan bu yana, sağlıklı bir yaşam tarzı geliştirmek ve nüfusun beslenme bilincini artırmak için sebze buketlerini kullanmak için çok sayıda girişimde bulunulmuştur. Günümüzde, sebze buketleri yaratma sanatına sebze buketi tasarımcıları için mevcut çok sayıda çevrimiçi kursla daha erişilebilir.
Son yıllarda, sebze buketleri düğünlerde geleneksel çiçek buketlerine alternatif olarak bazı popülerlik kazanmıştır. Ot, Lahana, brokoli ve enginar düğün sebze buketlerinde giderek daha popüler hale geliyor.
Bir sebze buketi bileşenlerinin çoğu, bileşenlerin atılabileceği, kurutulabileceği veya kompost olarak kullanılabilecek çiçek buketlerinin aksine buketin sökülmesinden sonra tüketilebilir. Bazı şirketler, sebze buketlerinin tamamen sıfır atık versiyonlarını sunar, böylece tüm bileşenlerin tüketilmesi veya yeniden kullanılması mümkündür. Çiçeklere benzer şekilde, çiçek buketleri bir çelenk oluşturmak üzere düzenlenebilir. Sebze buketleri genellikle çiçek buketlerinden daha ağırdır ve bu da uzun süre tutulması zorlaşır.

Sebze suyu, öncelikli olarak harmanlanmış sebzelerden yapılan ve ayrıca toz biçiminde elde edilen bir meyve suyu içeceğidir. Sebze suyu sık sık lezzet artırmak için elma veya üzüm gibi meyvelerle karıştırılır. Bazı ticari sebze markalarının meyve suları tatlandırıcı olarak kullanılmasına ve büyük miktarlarda sodyum içermesine rağmen, genellikle meyve suyuna düşük şekerli bir alternatif olarak verilir.

Ticari sebze suları genellikle havuç, pancar, bal kabağı ve domates kombinasyonlarından oluşur. İkincisi, teknik olarak sebze olmamasına rağmen, lezzeti artırmak için yaygın olarak kullanılmaktadır. Sebze sularında bulunan diğer popüler ürünler maydanoz, taraxacum, karahindiba yeşillikleri, karalahana, kereviz, rezene ve salatalıktır. Limon, sarımsak ve zencefil, bazı tıbbi amaçlar için eklenebilir.
Diğer yaygın meyve suları havuç suyu, domates suyu ve şalgam suyu içerir.

Sebze çorbası, ana malzemesi sebze ve yeşillik olan yaygın bir çorbadır. Kökeni çok eskilere dayanırken, günümüzde de yaygın olarak üretilen bir gıda ürünüdür.

2 adet pırasa
1 adet havuç
1 adet soğan
2 diş sarımsak
1 adet soyulmuş irice domates
150 g kadar lahana
tuz
zeytinyağı

Çorbanın içine koyulacak sebzeler isteğe bağlı olarak belirlenir.
Tüm sebzeler yıkanır, irice doğranarak düdüklü tencereye konulur. Tuz ve zeytinyağı eklenerek yarım saat kadar haşlanır. Sebzeler haşlandıktan sonra süzülerek bir kaba alınır. Kevgirden veya mutfak robotundan geçirilerek püre haline getirilir. Sebzelerin suyu kaynamaya bırakılır. İki yumurta sarısı bir limonun suyu ile bir kapta tuz eklenerek çırpılır. Kaynayan sebze suyundan biraz alınıp bu karışıma eklenerek ısınması sağlanır. Tencerede kaynamakta olan sebze suyu karıştırılırken limon ve yumurtadan oluşan terbiye eklenerek karıştırılmaya devam edilir. 3 dakika sonra püre haline getirilmiş olan sebzeler eklenerek 5 dakika daha kaynatılır. Üzerine kıyılmış maydanoz eklenerek sunulur. İsteğe bağlı olarak sebze püresi ile birlikte baharatta eklenebilir. Daha kıvamlı olması istenirse sebzeler süzüldükten sonra kaynamaya bırakılan sebze suyuna pirinç ya da şehriye eklenebilir.

Smoothie, taze meyve ya da meyve suyu, süt, yoğurt, dondurma ilave edilerek yapılan milkshake tarzı bir içecektir. Malzemelerin bir blenderde püre haline getirilmesiyle yapılır. Milk shake'e ve ice slush'a benzer. Sporcuların özellikle protein tozu ekleyerek kullandığı görülmüştür. Sebzeler, bitkisel süt, kesmik, lor, buz küpü, peynir altı suyu tozu veya besin takviyesi ve başka bileşenler de eklenebilir.

Smoothie'ler 1930'larda Kaliforniya'da satılmaya başlansa da 1960ların sonlarında Amerika Birleşik Devletleri'nin Batı Kıyısı'ndaki sağlıklı gıda mağazası türleri, elektrikli blenderin icadıyla smoothie satışına başladı. Gerçek "smoothie" terimi 1980'lerin ortalarında tariflerde ve ticari markalarda kullanılıyordu.

Bir smoothie'nin beslenmesi, içindeki malzemelere ve oranlarına bağlıdır. Birçok smoothie, sağlıklı bir beslenmede önerilen ve öğün yerine geçmesi amaçlanan büyük veya birden fazla porsiyon meyve ve sebzeyi içerir. Ancak yüksek miktarda şeker içeren meyve suları kalori alımını artırabilir ve kilo almanı teşvik edebilir. Protein tozları, tatlandırıcılar veya dondurma gibi malzemeler kullanılabilir. Bir çalışma, karıştırılmamış gıdalarla aynı miktarda enerji sağlamasına rağmen smoothielerin daha az doyurucu olduğunu buldu.

Yeşil bir smoothie tipik olarak %40-50 yeşil sebzelerden, genellikle ıspanak, lahana, pazı, kara lahana, kereviz, maydanoz veya brokoli gibi ot ve yeşillik sebzelerden oluşur; geri kalan bileşenler çoğunlukla veya tamamen meyvedir. Yeşil yapraklı sebzelerin çoğu, çiğ olarak servis edildiğinde acı bir tada sahiptir, ancak bu, daha az acı olan bazı sebzelerin (örneğin bebek ıspanak) seçilmesi veya meyveler veya diğer tatlı malzemelerle birleştirilmesiyle iyileştirilebilir.
Protein smoothie, su veya bir çeşit süt ürünü, protein tozu, meyve ve sebzelerin birleşimidir. Günün her saatinde tüketilebilir ve protein alımını artırmak isteyenler için protein takviyesi olarak kullanılır. Protein tozu tek başına süt veya su ile karıştırıldığında kireçli bir tada sahip olabilir. Protein smoothie, meyvelerin veya diğer tatlandırıcıların eklenmesiyle protein tozunun tadını iyileştirir.
Yoğurtlu smoothie, protein kaynağı olarak yoğurt içeren ve içeceğe kremsi bir doku katan bir smoothie'dir. Süzme yoğurt özellikle koyulaştırıcı olarak dahil edilmiştir.

Meyve konservesi
Kokteyl
Mus

Botanikte bir bitki sürgünü, uzantıları, yaprakları ve yan tomurcukları, çiçekli gövdeleri ve çiçek tomurcukları ile birlikte herhangi bir bitki gövdesinden oluşur. Tohum çimlenmesinden yukarı doğru büyüyen yeni büyüme, yaprakların gelişeceği bir sürgündür. İlkbaharda, çok yıllık bitki sürgünleri, otsu bitkilerde yerden büyüyen yeni büyüme veya odunsu bitkilerde büyüyen yeni gövde veya çiçek büyümesidir.
Günlük konuşmada sürgünler genellikle gövdelerle eş anlamlıdır. Sürgünlerin ayrılmaz bir bileşeni olan gövdeler, tomurcuklar, meyveler ve yapraklar için bir eksen sağlar.

Genç sürgünler genellikle hayvanlar tarafından yenir çünkü yeni büyümedeki lifler henüz ikincil hücre duvarı gelişimini tamamlamamıştır, bu da genç sürgünleri daha yumuşak ve çiğnenmesi ve sindirilmesi daha kolay hale getirir. Sürgünler büyüdükçe ve yaşlandıkça, hücreler sert ve dayanıklı bir yapıya sahip ikincil hücre duvarları geliştirir. Bazı bitkiler (örneğin Pteridium) sürgünlerini yenmez veya daha az lezzetli hale getiren toksinler üretir.

Birçok odunsu bitkinin farklı kısa sürgünleri ve uzun sürgünleri vardır. Bazı kapalı tohumlu bitkilerde, mahmuz sürgünler veya meyve mahmuzları olarak da adlandırılan kısa sürgünler, çiçek ve meyvelerin çoğunu üretir. Benzer bir model bazı kozalaklı ağaçlarda ve Ginkgo'da da görülür, ancak Picea gibi bazı cinslerin "kısa sürgünleri" o kadar küçüktür ki ürettikleri yaprağın bir parçası ile karıştırılabilirler.

Bununla bağlantılı bir olgu da ilkbahar büyümesi ve daha sonraki lammas büyümesinden gözle görülür şekilde farklı yaprakları içeren mevsimsel heterofilidir. İlkbahar büyümesi çoğunlukla bir önceki sezon oluşan tomurcuklardan gelir ve genellikle çiçek içerirken, lammas büyümesi genellikle uzun sürgünler içerir.

Tomurcuk
Diken (botanik), gerçek dikenler farklı olarak kısa sürgünlerdir.

Tahıl ya da hububat genellikle buğdaygillerden hasat edilen ürünlere ve onların tohumlarına verilen addır.
Dünyanın her yerinde yaygın olarak bulunan, yiyecek olarak tüketilen bitkisel ürün'lerdir. 
Günlük hayatta ekmek ve ürünlerinin yapımlarında un halinde kullanılırlar. Bununla beraber kullanım alanları geniş olan ürünledir. Bu Familyanın 400 civarında cins ve 4500 civarında tür içerdiği bilinmektedir. Tahılların dünyada 614 milyon hektar üzerinde işlendiği bilinmektedir. Tahılların ülkelere ve bölgelere göre dağılımına bakıldığında ise Avrupa, Kuzey Amerika ve Yakın Doğuda buğdayın yaygın olduğu gözlenirken, Uzak doğu ülkelerinde Pirinç olduğu görülmektedir.

Aşağıdaki tabloda 1961, 1980, 2000, 2018 ve 2019/2020 yıllarına ait dünyadaki yıllık tahıl üretim miktarları görülmektedir.

Buğday
Arpa
Yulaf
Çavdar

Mısır
Sorgum
Darı
Pirinç

Buğdaysı meyve
Kepek (tarım)
Tahıl patlağı
Tahıl ezmesi
Tahıl ambarı
Hububat
Bakliyat

Tahıllar 5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tempe, Amerika Birleşik Devletleri'nde Arizona eyaletinin Maricopa County sınırlarında bulunan bir şehir. 2010 nüfus sayımında nüfusu 161.719 kişi olarak belirlenmiştir. Şehir, Tempe gölünün kıyısında kuruludur ismini de bu gölden almıştır.

Tempe Şehri'nin şu şehirler ile resmi kardeş şehir bağlantısı vardır:

Arizona

 Wikimedia Commons'ta Tempe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Wikivoyage'de "Tempe" maddesi16 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Resmi Tempe Şehri websitesi3 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İngilizce)
Tempe Konferans ve Misafirler Bürosu22 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İngilizce)
Curlie'de Tempe, Arizona (DMOZ tabanlı)   (İngilizce)
"The Tempe Republic" gazetesi haberler, sport ve Tempe'de vakit geçierme  (İngilizce)
Tempe Semtleri listesi15 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Tofu (Çince: 豆腐, pinyin: dòufǔ, Japonca: 豆腐, Romaji: Tōfu), Japonya, Tayland ve Çin'de yenilen soya ile yapılan tipik Uzak Doğu yemeğidir.
Anlam olarak Japonca soya(豆) ve pıhtı (腐) karakterlerinden türemiş bir kelimedir. Haşlanmış soya fasulyesinden elde edilen ve asit ya da tuzlu bileşiklerle kestirilerek elde edilen soya peyniridir. Sade ve nötr lezzeti ile hem tatlı hem de tuzlu olarak çorbadan tatlıya, yemekten kızartmaya kadar birçok farklı alanda kullanılabilen bir üründür. Yemeklerin içine eklenebileceği gibi sadece tofudan da yemekler yapılabilir. Örneğin Japonya'da tofuya soya sosu ve taze soğan katılarak yenir. İçeriğinde bulunan yoğun miktarda kalsiyum ve proteinin yanında sıfıra yakın yağ oranıyla her yaştan insanın tüketimine uygun besleyici bir besin maddesi olma özelliği taşımaktadır. Bunun yanı sıra zengin bir demir ve B vitamini kaynağıdır.Özellikle vegan beslenme tarzını benimsemiş kişilerin protein ihtiyaçlarını karşılamak açısından son derece özel bir yeri vardır. Yapısal özellikleri bakımından farklı tür ve çeşitleri mevcuttur.

Çin kökenli bir yemektir. Bencao Gangmu (本草纲目 / 本草綱目 pinyin: Běncǎo Gāngmù; Wade-Giles: Pen-ts'ao Kang-mu; Doğa Bilimi Kataloğu)'a göre, kökeni MÖ 2. yüzyılda Han Hanedanı döneminde Huainan Kralı (淮南王 huáinán wáng) Liuan (劉安 liúān)'a kadar uzanır.

[1] 13 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tohum, koruyucu bir dış kaplama içine alınmış bir embriyonik bitkidir. Tohum oluşumu, açık tohumlular ve kapalı tohumlular bitkileri dahil olmak üzere tohumlu bitkilerde üreme sürecinin bir parçasıdır.
Tohumlar olgunlaşmış yumurta hücresinin, polen tarafından döllenme ve ana bitki içindeki bir miktar büyümenin ürünüdür. Embriyo, zigot'tan ve tohum taslağının bütünleşmesinden elde edilen tohum kabuğundan geliştirilmiştir.
Kendilerini çoğaltmak için suya bağlı yöntemler kullanan ve tohumları olmayan eğrelti otları, yosunlar ve ciğerotları gibi daha ilkel bitkilere nispetle tohumlar, gymnosperm ve anjiyosperm bitkilerinin üremesinde ve başarısında önemli bir gelişme olmuştur. Tohumlu bitkiler artık hem sıcak hem de soğuk iklimlerde ormanlardan otlaklara kadar karada biyolojik nişlere baskındır.
Tohum, döllenmeden sonra tohum taslağının gelişmesiyle meydana gelir. Bir tohumda içten dışa doğru embriyo, besin dokusu ve tohum kabuğu olmak üzere üç kısım bulunur.

Embriyo kesesindeki yumurta hücresinin döllenmesiyle oluşan yapıya zigot denir. Zigotun gelişerek oluşturduğu yapıya ise embriyo denir. Tohumun canlı olan kısmıdır.
Kısımları:

Embriyodaki ilk yaprakçıklara kotiledon yani çenek denir. Açık tohumlu bitkilerin embriysunda ikiden fazla çenek bulunur. Bunlara polikotiledonlu bitkiler denir. Kapalı tohumlu bitkiler ise tek çenekli yani monokotiledon ve çift çenekli yani dikotiledon olarak ikiye ayrılırlar.
Kotiledonlar, besin depo etmekten ve çimlenmeden sonra toprak üstüne çıkarak fotosentezden sorumludurlar.

Embriyonik gövde bölgesine plumula denir. Embriyodan gelişen bu meristematik yapı olgun bitkide gövdeyi oluşturmuş olur.
Embriyonik kök bölgesine radikula denir. Embriyodan gelişen bu meristematik yapı ise olgun bitkide kökleri oluşturmuş olur.
Kotiledonlar ile radikula arasında kalan bölgeye hipokotil denir.
Kotiledonların üstünde kalan bölgeye ise epikotil denir.

Bitkinin erişkin olmadan önceki beslenme yeridir.

Sebzelerin üretiminde sebze tohumlarına ihtiyaç vardır. Kaliteli sebzeler için kaliteli tohumların alınması ve kullanılması gerekmektedir. Aynı zamanda üreticiler kendi tohumlarını da üretebilirler. Meyve ve sebzelerin kaliteli olanları toplanmayıp bekletilirse ve zamanı gelince toplanırsa tohum olması için işlemler yapılmış olur. Sonrasında bu toplanılanlar güneşte kurutulur ve nem olmayan yerlerde saklanır. Bazı sebze tohumları bu şekilde elde edilebilir.

Yapısında süberin, lignin, kütin gibi maddeler bulundurur. Bu maddeler sayesinde sert bir hal almıştır. Su ve gazlara karşı geçirgenliği azdır. Böylece çimlenme oluncaya kadar aşırı su kaybı ve diğer zararlı etkenlere karşı korunma sağlanmış olur.

Tozlaşma ya da polenleşme, bitkinin erkek organında üretilen polenlerin çeşitli nedenlerle dişi organın tepecik bölümüne yapışması olayına denir. Böylece tepeciğe yapışan polenler, dişicik borusundan yumurtalığa iner döllenme meydana gelir. Döllenmiş yumurtaya zigot denir. Zigot gelişerek embriyoyu oluşturur. Bu polenlerin dişicik borusuna taşınması hava, su ve böceklerle olabilir.
İlkbaharda çevremizdeki hava rüzgârla uçuşan çiçek tozlarıyla dolar. Çiçek ­tozları bitkilerin erkek üreme hücrelerini taşıyan mikroskobik taneciklerdir. Bu tane­ciklerden biri bir çiçeğin yapışkan tepeciğine konduğu zaman, içindeki erkek üreme hücresi çiçekteki dişi üreme hücresiyle birleşir. Bu birleşmeye döllenme denir ve döllenmenin sonucunda bitkinin çoğalmasını sağlayan tohumlar oluşur.
Tüm "üstün" yapılı bitkiler, yani çiçekler, otlar, çalılar, iğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaçlar tozlaşma sürecinden yararlanan canlı­lardır. Evrimsel açıdan daha alt basamaklarda yer alan, yosunlar ve eğrelti otları gibi basit bitkilerin üreme yöntemleri ise farklıdır.
Tozlaşma, çiçeklerin erkek organından dişi organa taşınma sürecine denir. Genel olarak iki tip tozlaşma türü bulunmaktadır.

aynı çiçeğin veya aynı bitkinin bir diğer çiçeğinden gelen çiçektozu ile gerçekleşirse, buna kendine tozlanma (autogamy) denir. Kendi kendine tozlanmada erkek organdan çıkan çiçektozlarının aynı bitki üzerinde dişi organ tarafından tutulması gibi bir şart aranmaz. Eğer erkek ve dişi organlar aynı kalıtsal yapıya sahipse farklı bitkiler üzerinde bulunmuş olmalarına rağmen kendi kendine tozlanmış olarak kabul edilir.
Çiçeğin erselik yapıda olması kendine tozlanmayı kolaylaştırır. Kendine tozlanmayı mümkün kılan bir diğer durum, homogamy, yani erkek ve dişi cinsiyet organlarının aynı zamanda olgunlaşmasıdır.

Farklı kalıtsal yapıya sahip iki bitki veya bitkiler arasında gerçekleşen tozlanma türüdür. Bir çiçeğin aynı türe ait başka bir çeşit çiçeğin tozlarıyla tozlanmasına yabancı tozlaşma adı verilir. Yabancı tozlanma, aynı türe ait çeşitliler, aynı cinse ait ürünler hatta aynı familyaya ait farklı cinsler (Poncirus trifoliata ve Turunçgiller) birbirleriyle yabancı tozlaşabilir.
Rosaceae familyasının içerisinde bulunan erik, kiraz, şeftali, kayısı ve badem gibi bitkiler aynı familya içerisinde olmaları sebebiyle birbirleriyle tozlaşabilirler.
Yabani tozlaşma çoğunlukla bitkinin erkek organının tam olgunlaşmaması veya dişi organla aynı anda olgunlaşmaması ya da bitkinin tek evcikli ve iki evcikli olması durumunda gerçekleşir.

Çiçek tozları genellikle çapı 0,05 milimetreyi geçmeyen, gözle görülemeyecek kadar ufak taneciklerdir. Bu nedenle bazı bitkiler çiçek­ tozlarının kendi türünden başka bitkilere aktarılmasında rüzgârlardan yararlanır. İlk bakışta bu size işi şansa bırakmak gibi gelebi­lir; ama bitkiler o kadar çok çiçek tozu üretir­ler ki, bunların bir bölümü mutlaka amacına ulaşır. Örneğin, bir tek köknar kozalağının rüzgârlara saldığı çiçek tozu taneciğinin sayısı birkaç milyondur.
Rüzgârla tozlaşan bitkilerin çiçekleri genel­likle küçüktür ve öbürleri gibi pek dikkat çekici değildir. Örneğin, söğüt gibi bazı ağaç­ların çiçekleri rüzgârda sallanan sarkık başak­lar (tırtıl) halindedir. Buğdaygillerin çiçek ba­şakları ise havada uçuşan çiçek tozlarını yakalayabilmek için ince püsküller oluşturmuştur.

Pek çok bitki çiçek tozlarının aktarılmasında hayvanları kullanır. Tozlaşmada rol oynayan hayvanların başında arılar gelir. Çiçekten çiçeğe dolaşarak bal özü arayan arılar bir çiçeğin erkek organlarından kanat ve ayakları­na bulaşan çiçek tozlarını, daha sonra konduk­ları başka bir çiçeğin dişi organının tepeciğine bırakırlar. Eğer bir bitkinin çiçek tozları başka türden bir bitkinin tepeciğine konarsa döllenme gerçekleşmez; ama aynı türden bir bitki­nin tepeciği üstüne konarsa, her çiçek tozu taneciği dişi organın boyuncuğundan yumurta­lığa doğru ince bir kılcal boru uzatır. Bu borucukların yardımıyla yumurtalığa ulaşan erkek üreme hücreleri buradaki dişi üreme hücreleriyle birleşir, yani onları döller.
Pek çok bitki bal özü taşıdığının bir göster­gesi olan, göz alıcı renklere bürünmüş, keskin ve hoş kokulu çiçekleriyle hayvanları kendine çeker. Böylece çiçeğe gelen hayvan bal özüyle ödüllendirileceğini bilir. Ayrıca, bitkisel şe­kerlerden ötürü yapışkan ve tatlı olan çiçek­ tozları da çekiciliği artırır. Bazı bitki türleri ise bal özü sunmadığı halde, öbür çiçekli bitkileri taklit ederek hayvanları renkleriyle kandırabilir.
Bazı orkideler bu aldatmacayı daha da ileri götürerek çiçeklerini böceklere benzetir. Ör­neğin, Ophrys cinsinden orkideler toprak arısının dişisine benzeyen çiçeklerinden ötürü erkek toprak arılarının akınına uğrar. Erkek organ bu yanılgıyla dişi taklidi çiçekle çiftleşmeye çalışırken orkidenin erkek organlarından kopan çiçek tozları böceğin başına yapışır. Daha sonra başka bir orkideye gittiğinde çiçek tozlarını o çiçeğin tepeciğine bulaştırır.
Bazen de bitkiler, böcekleri kendine çeke­bilmek için güzel renkli ve hoş kokulu çiçekle­rin tersine, kötü kokulu çiçekler üretir. Örne­ğin, Rafflesia cinsinden bazı türlerin çiçekleri, kokmuş eti andıran çok kötü bir koku yayar. Ne var ki, insanlar için dayanılmaz olan bu koku, yumurtalarını bırakabileceği bir hayvan leşi arayan sinekleri çiçeğe çekerek tozlaşma­da çok önemli bir rol oynar.
Kahkaha çiçeği ve petunya gibi, çiçekleri huniye benzeyen bazı bitkilerde bal özü çiçeklerin dibinde, yani ulaşılması oldukça zor bir yerde bulunur. Bu tip çiçeklerden ancak kelebekler gibi uzun, borumsu dilleri bulunan böcekler bal özü alabilir ve böylelikle tozlaş­maya yardımcı olabilir.
Kuşlar ve yarasalar da tozlaşmada görev alan hayvanlardandır. Örneğin mine ağacı ve çin gülü çiçeklerinden beslenen kolibriler ga­galarına ve başlarına bulaşan çiçek tozlarını bir çiçekten ötekine aktarırlar. Karanlık bas­tığında yuvalarından çıkarak yiyecek aramaya koyulan yarasalar ise gece açan çiçeklerin çevresinde uçuşarak bal özü yalarlar ve bu arada yüzlerine bulaşan çiçek tozlarını öbür çiçeklere taşırlar. Bazı su bitkilerinin çiçek ­tozları ise akarsularla taşınır.

Kendine döllenme

Turpgiller (Brassicaceae) familyası tek yıllık, iki yıllık veya çok yıllık otsu bitkiler, yarı çalılar, çalılar veya nadiren küçük ağaçlardan oluşmuştur. Brassicaceae familyası istilacı bitkilerin önemli bir kısmını barındıran ve aynı zamanda kolza (Brassica napus subsp. oleifera), beyaz hardal (Sinapis alba), kara hardal (B. nigra), kırmızı hardal (B. juncea), yağ şalgamı (B. rapa subsp. oleifera), kır lahanası (B. campestris) turp (Raphanus sativus), çin marulu (Brassica rapa subsp. pekinensis), başlahana (B. oleracea var. capitata), kale (karalahana) (B. oleracea var. acephala), brüksel lahanası (B. oleracea var. geminifera), brokoli (B. oleracea var. italica), çin brokolisi (B.oleracea var. alboglabra), karnabahar (B.oleracea var. botrytis), yer lahanası (B. oleracea var. gongylodes), roka (Eruca sativa), tere (Lepidium sativum), çoban çantası (Capsella bursa-pastoris) gibi ekonomik önemi olan birçok bitkiyi içermektedir. Brasicaceae familyası, dünyanın hemen her yerinde bulunabilmektedir. Ancak kuzey ılıman kuşak ve özellikle Akdeniz havzası, Orta ve Güneybatı Asya'da daha yoğun yayılış göstermektedir. Tropiklerde ve Güney yarımkürede tür sayısı azdır. Brassicaceae familyası Dünya'da 337 cins ve yaklaşık 3350 tür ile geniş yayılış gösterirken, Türkiye Florası içerisinde 98 cins, 605 tür ve 676 takson içeren 4. büyük familyadır.

Çoğunlukla otsu formlar ile birkaç çalımsı form içeren kozmopolit bir familyadır. En iyi bilinen anatomik karakterleri arasında mirosin içeren salgı hücreleri yer almakta olup Brassicaceae'da yaygın olarak bulunmaktadır. Ancak çevresel şartlara ve besin ihtiyacına göre sayıları değişmektedir. Bitkinin herhangi bir kısmında ve hemen hemen her dokusunda bulunabilmektedir. Mirosin içeren idioblastların dağılımı ve karakteri taksonomik açıdan önem taşımaktadır. Kök ksileminde trakeler küçük, basit delikli, intervasküler çukurlaşma ile horizontal delikler alternat, üyeleri kısadır. Paratrakeal parankima hücreleri çok seyrektir. Öz ışınları 2 – 4 sıra bazen daha fazla hücreden oluşmaktadır. Heterojen yapıdadır. Küçük kenarlı geçitleri olan sklerenkima lifleri kısadır. Gövde epidermisi genellikle iç çeperi daha kalın olan hücrelerden oluşmuştur. Primer korteksin dış kısmı sıklıkla kollenkima içerir. Gövde korteksinin iç kısmı ya da perisiklda mantarlaşma mevcuttur. Gövdede iletim demetine komşu olan ksilem lifleri ile interfasiküler doku arasında erken dönemde ligninleşme başlamıştır. Bu nedenle parankimatik primer öz kolları çoğunlukla bulunmamaktadır. Brassica L., Capsella Medik., Lepidium L., Nasturtium R. Br., Sinapis L. ve diğer cinslere ait türlerde endodermis tabakası iyi bilinmektedir. Brassica, Draba L. ve Lunaria L.'yi kapsayan pek çok cinste perisikl iyi gelişmiş lifler veya devamlı halka şeklinde lifler içerir.Kalsiyum oksalat kristallerine çok sık rastlanmaz. Capsella bursa-pastoris (L.) Medik. te bulunduğu kayıtlarda yer almaktadır. Yapraklarda tüyler daima tek hücrelidir. Basit, dallanmamış, Y şeklinde, 2 kollu, peltat veya çok kollu yapıda da olabilir. Hücre çeperlerinde bazen kalsiyum karbonat birikimi gözlenmektedir. Salgı tüylerine nadir rastlanmaktadır. 10 Su depolayan hücrelere özellikle yaprak epidermisinde sık rastlanmaktadır. Heliophila spp., Isatis tinctoria L., Senebiera coronopus Poir. taksonlarında bu hücreler tekli veya gruplar halinde yerleşim göstermektedir.Birkaç türde (Diplotaxis acris (Forsk.) Boiss., D. tenuifolia (L.) DC., Eremobium aegyptiacum (Spreng.) Hochreut., Moricandia arvensis (L.) DC., Raphanus sativus L.) ise bir ağ örgüsü şeklinde yer almaktadır. Stomalar, Sabularia gibi bazı türlerin dışında biri diğer ikisinden küçük 3 komşu hücre ile çevrilidir (anizositik). Genel olarak yaprağın her iki yüzünde bulunur. Yapraklarda mezofil yapısı değişkenlik gösterir. Aynı türlerde üst gövde yapraklarındaki palizat dokusu her iki yüzde de bulunmaktadır. Cakie edentula Hook. daki palizat dokusu da her iki yüzde bulunur. Cakile maritima Scop.'daki mezofil tabakası palizat ve sünger parankiması şeklinde farklılaşmamıştır. Her iki yüzü de mum tabakası ile kaplıdır. Palizat dokusu genellikle 1-3 sıra hücreden oluşmaktadır.

Çiçek yapısı incelendiğinde ovaryum üst durumludur. Hermofrodittir.  Simetri durumu bilateral veya nadiren zigomorf olup tam veya çok nadir eksiktir. Sepaller 4, kiremitsi (imbrikat), çoğu zaman serbest, genellikle erken düşücü, bir çift olan lateral sepaller (içtekiler) sıklıkla kese veya nadiren mahmuzludur. Petaller genellikle 4 olup nadiren eksik olabilir. Petaller sepallerle münavebeli, serbest, genellikle tırnaklı, kiremitsi, tam veya nadiren bölmelidir. Stamenler genellikle 6, nadiren 2 veya 4, çok nadir 8-24 tane, genellikle tetradinam, nadiren eşit uzunlukta veya 3 çifti farklı uzunluklarda, filamentler ipliksi, bazen kanatlı veya tabandan ekli, serbest veya nadiren bir çifti ortalarından bitişik, anterler tetrasporangiat, içe veya dışa yöneliktir.

Tohumlar hemen hemen albuminsiz, kanatlı veya kanatsız, tohum kabuğu bazen nemlendiğinde müsilajlı, embriyo yağlı, kuvvetli olarak eğri veya değişik katlı şekillerdedir. Çimlenme sırasında kotiledonlar toprak üstünde gelişir.

Gövde dairesel yapıda olup, epidermis tek sıralı oval veya yuvarlak hücrelerden oluşmaktadır. Epidermis hücrelerinin alt ve üst çeperleri yan çeperlere nazaran kalındır. Epidermis üzerinde tüy yapısına rastlanmamıştır.

Yaprak orta damarından ve damarlar arası bölgelerden oluşur. Yaprak enine kesitte üst epidermis bir sıra halinde olup yuvarlak, oval veya köşeli yuvarlak şekillerde hücreler içerir. Epidermisin üzeri ince bir kutikula ile kaplıdır. Epidermis üzerinde tüy yapısına rastlanmamıştır.

Kuduz otu (Alyssum)
Aethionema
Arabis
Barbarea
Brassica
Cakile
Cardamina
Crambe
Draba
Duvar çiçeği (Erysimum)
Hesperis (Hesperis acris)
Iberis
Isatis
Lepidium
Lunaria
Matthiola
Raphanus
Sinapis
Kuşekmeği (Thlaspi)
Capsella
Eruca sativa

Brassicaceae cinslerinin listesi

Simson, M.G. Plant Systematics. Elsevier Academic Pres. Kaliforniya, 2006
https://www.sciencedirect.com/topics/agricultural-and-biological-sciences/brassicaceae 12 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/B978012404699300004
https://www.wildflowers-and-weeds.com/Plant_Families/Brassicaceae.htm 14 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://gobotany.nativeplanttrust.org/family/brassicaceae/ 23 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

NCBI Taksonomi tarayıcı2 Nisan 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turpgiller
Brassicaceae25 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Turşu kurma, çeşitli sebze ve meyvelerin salamura adı verilen tuzlu; asitli çözeltide bir süre bekletilerek uzun süre saklanabilecek hâle getirilmesidir. Genelde kırsal alanda kışa hazırlığın önemli bir kısmıdır. Turşulama, gıdanın raf ömrünü korur veya uzatır. Elde edilen ürüne turşu denir.
Arkaik kültürde ilk kez topraktan yapılma büyük boy küpler içerisinde kurulumu yapılmaktaydı. Ticari ürün olarak kullanılmaya başlandığı antik çağlarda ahşaptan yapılan kaplarla taşındığı ve saklandığı da görülmekle birlikte ahşap ve asidin reaksiyonları nedeniyle kalıcı olarak hep toprak kaplar tercih edilmiştir. Günümüzde bu tür toprak kapların yerini plastik, cam kavanoz, paslanmaz teneke kaplar almıştır.
Türklerde önemli bir yeri vardır. Türkiye'de geleneksel olarak adına Ankara'nın Çubuk ilçesinde festival düzenlenmektedir. Çubuk Belediyesi "Çubuk Turşusu" adına patent almıştır.

Sıkı dokulu meyveler turşu olmaya daha elverişlidir. Turşusu yapılabilen sebze meyveler arasında salatalık, lahana, biber, yeşil domates, yaban eriği, acur, pancar, ayva ve elma bulunur. Turşu kurulumunun yapıldığı kaba defne yaprağı, çekilmemiş karabiber, limon, sarımsak, dere otu, maydanoz gibi malzemeler aroma vermek amacıyla konur.
Turşuluk malzemeler % 5-10'luk tuz çözeltisine basılarak yerleştirilir ve laktik fermantasyon süreci başlar. Sebze ve meyvelerdeki şeker 10-23 C° sıcaklıkta, genelde birkaç haftalık bir sürede laktik aside dönüşür. Fermantasyonu hızlandıracak kimyasallar kullanılabilir. Sonuçta elde edilen çözeltinin asitliği %1 civarındadır. Fermantasyon süresince tuzlu çözelti istenmeyen organizmaların üremesini engeller.

İşletmelerde üretilen turşular otoklav turşusu ve fermantasyon turşusu olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Otoklav turşusu tıpkı konserve üretiminde olduğu gibi: Sebzelerin yıkanıp ayıklandıktan sonra, tuz, sirke ve sarımsak içeren dolgu sıvısı ile beraber ambalaj malzemesine doldurulması; kapanıp ısıl işlem uygulanması ile elde edilir. Fermantasyon turşuları ise önceden tekniğine uygun olarak büyük hacimli fıçılarda yapılmış turşuların, üründe tat dengesi kurulduktan sonra açılarak daha küçük ambalajlara doldurulması ve ısıl işlem uygulanması ile elde edilir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çeşitli turşu tarifleri vardır. Bunlar:

Âdi Hıyar Turşusu
Turşu-yı Mahlût
Çağla Turşusu
Mayalı Lahana Turşusu
Havuç Turşusu
Biber Turşusu
Urus Turşusu
Pancar Turşusu
Kabak Turşusu
Diğer Kabak Turşusu
Balık Turşusu
Üzüm Turşusu
Şalgam Turşusu
Lahana turşusu
Konserve domates
Tuzlu salatalık
Salatalık turşusu
Konserve mantar

Gedelek, Bursa'nın Orhangazi ilçesine kayıtlı bir köy olup, 2014 yılında mahalle statüsü kazanmıştır.
Bölgede ağırlıklı olarak biber, hıyar, beyaz lahana, yeşil domates, kırmızı pancar, fasulye, acur, yeşil erik,
karnabahar, sarımsak, havuç, mor lahana, patlıcan, bamya, kiraz, çağla, ahlat, kırmızı havuç, salamura yaprak,
muşmula, ayva, elma, turp (alabaş), yabani maydanoz, kereviz, kızılcık, mısır, kelek (kavun), patlıcan dolma, lahana
dolma ve karışık turşu üretilir. Orhangazi Gedelek Turşusu Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Ordu Yayla Pancarı Turşusu / Ordu Dürme Turşusu 15.12.2017 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Sivas Pezik Turşusu / Sivas Pezik Dal Turşusu 12.03.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Ankara Çubuk Turşusu 26.08.2008 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Çorum İskilip Turşusu 19.04.2010 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Gaziantep Acur-Biber Turşusu 31.03.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Ordu Taflan Turşusu 10.05.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Midyat Turşusu / Midyat Acur Turşusu 01.06.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Reşadiye Kırmızı Pezik Turşusu 21.08.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Evde yapılan doğal ve probiyotik açısından zengin olan turşu gibi fermente gıdalar tüketmek, bozulan bağırsak duvarını hem onarmakta hem de güçlenmesini sağlamaktadır.

Turşu yiyecekleri listesi
Çubuk Turşu ve Kültür Festivali, her yıl geleneksel düzenlenen ve uluslararası katılımı olan bir festivaldir.
Meyve konservesi
Koruyucu
Çeşni
Sos

Özel

Genel
Bender, David A.; Bender, Arnold E. Benders' Dictionary of Nutrition and Food Technology (7th Edition). 1999. Woodhead Publishing.

Turşu kurmanın tarihçesi4 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türcülük, kısaca, canlı bireylere sadece ait oldukları türden ötürü farklı değer atfedilmesidir. Oxford Sözlüğü türcülüğü “insan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak belli hayvan türlerinin sömürülmesi ya da ayrımcılığa uğratılması” şeklinde tanımlamaktadır. Genelde insan şovenizmi olarak kendini gösteren bu yaklaşım içinde yaşadığımız 'uygar' insan toplumunun ruhuna nüfuz etmiş bir olgudur.
Türcülük terimi genelde hayvan hakları savunucuları tarafından insan merkezli modern toplumu eleştirmek amacıyla kullanılır. İlk olarak 1970 yılında Richard D. Ryder tarafından ırkçılık kavramına benzetirilerek kullanılmıştır. Peter Singer, ünlü "Hayvan Özgürleşmesi" adlı kitabında bu önyargıyı ortaya koymaya çalışır.
Türcülük, insan şovenizmi dışında bazı hayvanların kendileriyle tümüyle karşılaştırılabilir özelliklere sahip diğerlerine üstün tutulması olarak da kendini gösterebilir. Örneğin en az köpek kadar, hatta belki daha fazla zeki olan domuzun bir köpeğin sahip olduğu yasal korumaya sahip olmaması gibi.
Benzer şekilde hayvan hakları savunucularına göre bir insan bebeğine sağlanan yasal korumanın örneğin bir kediye sağlanmaması türcülüktür. Zira insan bebeği kediden daha zeki değildir ve sadece sahip olduğu "potansiyel" sebebiyle korunduğu iddiası da kürtajın yasal olduğu bir ortamda geçerliliğe sahip değildir.
Yani "birey" olmuş bir canlının (ki embriyo potansiyele sahip olsa da daha birey değildir) toplum tarafından korunmasının tek sebebi o canlının ait olduğu tür ise o toplum türcü bir toplumdur. Örneğin, Peter Singer, "Hayvan Özgürleşmesi" isimli kitabında bu konuya şöyle bir felsefi yaklaşım getirmiştir; hayvan deneyleri; ancak amaçlanan faydalar sebep olunan zararları aşıyorsa meşru görülebilir. Bu konumun mantığını izlersek bir insan bebeği ve bir maymun Singer'ın testini geçen bir deneyde kullanılabilir. Eğer bebek kullanılmıyorsa o zaman maymun da kullanılamaz. Eğer sadece maymun kullanılıyorsa bu, insan türüne atfedilen bir ayrımcılıktır, yani türcülüktür.
Türcülüğün reddinin pratikteki kaçınılmaz sonucunun vegan yaşam şeklinin tercih edilmesi olduğu düşünülmektedir.

Vegan karşıtlığı veya vegafobi, veganlara karşı olumsuz yargılara, tavırlara sahip olmaktır. Terminolojik olarak ilk defa 2010 yıllarında ortaya çıktı ve 2010'ların sonlarına doğru tesadüfi olarak veganizm yükselişe geçti. Yapılan bazı araştırmalarda nüfusun belirli oranlarında vegafobiye rastlandı. Vegan karşıtlığı veganlığı çilecilik olarak görmek, veganlarla dalga geçmek, veganlığın zor veya imkansız olduğunu düşünmek, veganlığı moda olarak görmek, veganları duygusal insanlar olarak tanımlamak veya veganları düşman olarak yaftalamak biçimlerinde ortaya çıkar.

Matthew Cole ve Karen Morgan 2011 yılında yaptıkları çalışmada vegafobik sıfatından üretme vegafobi terimini kullandı.

Gorvett, Zaria (4 Şubat 2020). "The hidden biases that drive anti-vegan hatred". BBC Future. 9 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Cole, Matthew; Morgan, Karen (March 2011). "Vegaphobia: derogatory discourses of veganism and the reproduction of speciesism in UK national newspapers1: Vegaphobia". The British Journal of Sociology (İngilizce). 62 (1): 134-153. doi:10.1111/j.1468-4446.2010.01348.x. PMID 21361905. 
Horta, Oscar (2018). "Discrimination against vegans". Res Publica 24 (3): 359-73. DOI:10.1007/s11158-017-9356-3.

Chad Ackerman
Carol J. Adams
Eric Adams
Casey Affleck
Jhené Aiko
Amos Bronson Alcott
Suzy Amis
Ben Ammi Ben-Israel
Fiona Apple
Austin Aries
Darren Aronofsky
Allisyn Ashley Arm
Dan Askew
Nava Atlas
Cam F. Awesome
Erykah Badu
Alec Baldwin
Matt Ball
Kurt Ballou
Cassandra Bankson
Travis Barker
Neal Barnard
Thomas Barnett
Gene Baur
Violett Beane
Jona Bechtolt
Ed Begley Jr.
Marc Bekoff
Brian Bell
Steve Bellamy
Conrad Beissel — dini lider
Greg Bennick
Rynn Berry
Steven Best
Ryan Bethencourt
Mayim Bialik
Richie Birkenhead
Linda Blair
Alana Blanchard
Bobby Blood
Lisa Bloom
Peter Bogdanovich
Cory Booker
Mark Mathew Braunstein
Sean Brennan
Beau Bridges
Dan Briggs
Patrick O. Brown
Karl Buechner
Hunter Burgan
Karyn Calabrese
Molly Cameron
T. Colin Campbell
Kris Carr
Kristina Carrillo-Bucaram
David Carter
Jessica Chastain
Cesar Chavez
Robert Cheeke
Chikezie
Chloe x Halle
George M. Church
Greg Cipes
Kneel Cohn
Annette Conlon
T Cooper
Chloe Coscarelli
Laverne Cox
Juli Crockett
James Cromwell
Luke Cummo
Miley Cyrus
Adi Da
Aaron Dalbec
Mac Danzig
Angela Davis
Karen Davis
Steph Davis
Thomas Dekker
Emily Deschanel
Ted Deutch
Jenna Dewan
Peter Dinklage
H. Jay Dinshah
DJ Qbert
Michael C. Dorf
Michael Dorn
Amy Dumas
Joan Dunayer
Jermaine Dupri
Sadie Dupuis
Fred Durst
Earth Crisis
Zac Efron
Billie Eilish
Kimberly Elise
Bryan Erickson	Musician
Caldwell Esselstyn
Rip Esselstyn
Jade Esteban Estrada
William Faith
Edie Falco
Anthony Fantano
Kendrick Farris
John Feldmann
Pamelyn Ferdin
Adam Fisher
Jared Followill
Michelle Forbes
Tom Ford
William Clay Ford, Jr.
Gary Francione
Michael Franti
Kathy Freston
Glen E. Friedman
Bruce Friedrich
Greta Gaard
Tulsi Gabbard
Sharon Gannon
Josh Garrett
Sara Gilbert
Tommy Giles Rogers, Jr.
Greg Ginn
Craig Taro Gold
Good Clean Fun
Berry Gordy
Al Gore
Laura Jane Grace
Brian Greene
Glenn Greenwald
Michael Greger
Aaron Gross
Lori Gruen
Larry Hagman
John S. Hall
Jordan Halliday
Daryl Hannah
A. Breeze Harper
Woody Harrelson
Davey Havok
Mark Hawthorne
Chris Hedges
Elizabeth Holmes
Douglas Hofstadter
Gary Holt
Mark Hoppus
Andy Hurley
Chrissie Hynde
Don Imus
Christofer Drew Ingle
Kyrie Irving
George Jacobs
Elgin James
Bryant Jennings
Penn Jillette
John 5
Eric Johnson
Jackie Johnson
Pattrice Jones
Maurice Jones-Drew
John Joseph
Elijah Joy
Melanie Joy
Scott Jurek
Colin Kaepernick
Tony Kanal
Myq Kaplan
Casey Kasem
Tonya Kay
Shannon Keith
Wade Keller
Lisa Kemmerer
Chaka Khan
Marti Kheel
Allison Kilkenny
Jamie Kilstein
Coretta Scott King
Dexter Scott King
Shaun King
Daniel Kish
Michael Klaper
Forrest Kline
Kathy Kolla
Bryan Konietzko
Christine Korsgaard
Dennis Kucinich
Elizabeth Kucinich
Bonnie-Jill Laflin
Andy Lally
Ladule Lako LoSarah
Nicole Lapin
Preacher Lawson
Sandra Lawson
Mandy Lee
Carol Leifer
Ted Leo
Curtis Lepore
Isa Leshko
Jason P. Lester
Carl Lewis
David Life
Bob Linden
Eric Litman
Gary Llama
Howard Lyman
Ian MacKaye
John Mackey
Rachel MacNair
Michael Madden
Tobey Maguire
Mallrat
Jeff Mangum
Reed Mangels
Jesse Zook Mann
Kate Mara
Rooney Mara
Jenna Marbles
Brit Marling
Jeanne Mas
Fred Mascherino
Jeffrey Moussaieff Masson
Dan Mathews
Mathematics — Hip hop yapımcısı
Matisyahu
Peter Max
Jenny McCarthy
Dave McClain
John A. McDougall
JaVale McGee
Jane McGonigal
Nellie McKay
James E. McWilliams
Taj McWilliams-Franklin
Erica Meier
Tomo Miličević
Ed Miller
Miss Krystle
Moby
Daniella Monet
Shaun Monson
Moon Hooch
Demi Moore
Victoria Moran
Alex Morgan
Derrick Morgan
Jim Morris
Toby Morse
Isa Chandra Moskowitz
Markos Moulitsas
Jason Mraz
Leilani Münter
Mýa
Ne-Yo
Pat Neshek
Nessa
David Nibert
N.O.R.E.
Joseph Edward "Joe" Mulherin
Jack Norris
Terri Nunn
Peggy Oki
Bree Olson
Renee Olstead
Lauren Ornelas
Lisette Oropesa
Wayne Pacelle
Alex Pacheco
Robert Paterson
Colleen Patrick-Goudreau
Alexandra Paul
Steve Pavlina
Robin Pecknold
Paul Peress
Linda Perry
JJ Peters
Madelaine Petsch
Michelle Pfeiffer
Norm Phelps
Joaquin Phoenix
Rain Phoenix
River Phoenix
Summer Phoenix
Jessica Pierce
Piggy D.
Dav Pilkey
Dan Piraro
Ellen Pompeo
Poppy
Laura Prepon
Chad Price
Prince
Princess Superstar
Joe Principe
Spencer Pumpelly
Maggie Q
Linnea Quigley
Robin Quivers
Raid
Randy Randall
Russ Rankin
Raury
Jacy Reese
Tom Regan
Santino Rice
Dawn Richard
Monica Richards
John Robbins
Eric Roberts
Rikki Rockett
Yishai Romanoff
Kirsten Rosenberg
Alex Ross Perry
Share Ross
Nathan Runkle
Adam Russell
John Salley
Daniel Andreas San Diego
Peter Sarsgaard
Adam Schiff
Rebecca Schiffman
John Schneider
Richard H. Schwartz
Jason Schwartzman
Matthew Scully
Daniela Sea
Paul Shapiro
Ryan Shapiro
Cindy Sheehan
Jake Shields
Alicia Silverstone
Russell Simmons
Sam Simon
Sadie Sink
Grace Slick
Kevin Smith
Alex Somers
Benjamin Spock
Dean Allen Spunt
Skylar Stecker
Joanne Stepaniak
stic.man
Biz Stone
Gene Stone
Salim Stoudamire
William John Sullivan
Kurt Sutter
Mena Suvari
Tommy Tallarico
Astra Taylor
Christine Taylor
Sunaura Taylor
Aimee Teegarden
Ed Templeton
Chloe Temtchine
Bryant Terry
Bob Torres
Russell Thacher Trall
UltraMantis Black
Carrie Underwood
Mike Vallely
Christine Vardaros
Sergio Vega
Vegan Reich
Jaci Velasquez
Jane Velez-Mitchell
Meredith Vieira
Kyle Vincent
Michelle Visage
Kat Von D
Doyle Wolfgang von Frankenstein
Paul Waggoner
Louise Wallis
Patty Walters
Griff Whalen
Barry White
Mike White
Persia White
Olivia Wilde
James Wilks
Kim A. Williams
Ricky Williams
Saul Williams
Vanessa A. Williams
Spice Williams-Crosby
Nathan Winograd
DeWanda Wise
David Wolfe
Philip Wollen
Stevie Wonder
Laura Wright
Gretchen Wyler
Steve Wynn
Shmuly Yanklowitz
Adam Yauch
Dan Yemin
Bellamy Young
Peter Daniel Young
Gary Yourofsky
Nick Zinner
Rob Zombie
Sheri Moon Zombie

Arnold Ehret — sağlık eğitimcisi
Chris Liebing — müzik yapımcısı, radyo sunucusu
Tia Mowry — aktris
Doro Pesch — şarkıcı ve söz yazarı
Mille Petrozza — müzisyen
Franka Potente — aktris

Akala — rapçi, şair
Simon Amstell  —komedyen
Architects — müzisyen
Sid Ation — müzisyen
Tom Bailey
Jonathan Balcombe
Tyler Bate
Bethany Black
Shari Black Velvet
Darren Boyd
Russell Brand
Shaun Brisley
Brigid Brophy
Geezer Butler
Daniel P. Carter
Scott Cohen
Phil Collen
Sam Cooke
Sarah-Jane Crawford
Benedict Cumberbatch
Alan Cumming
Jan Deckers
Alan Donohoe
Peter Ebdon
Peter Egan
Nathalie Emmanuel
Peter England
Fall of Efrafa
Craig Ferguson
Tony Fletcher
Robert Garner
Juliet Gellatley
Boy George
Robin Gibb
Lewis Gompertz
Ellie Goulding
Barney Greenway
Lewis Hamilton
Jasmine Harman
Ellie Harrison
Robert A de J Hart
David Haye
Henry Herbert, 9. Pembroke Kontu
Dean Howell
Cathy Jamieson
Jme
Matt Kean
John King
Nick Knowles
William Lambe
Charles Lane
Gill Langley
Ronnie Lee
Naomi Lewis
Andrew Linzey
Gregg Lowe
Macka B
Keith Mann
Johnny Marr
Martha
Russell Martin
Kerry McCarthy
Lauren McCrostie
Heather Mills
Zillah Minx
Ray Monk
Jack Monroe
Morrissey
Anthony Mullally
Simone Murphy
Ingrid Newkirk
G. F. Newman
Heather Nicholson
Fiona Oakes
Andrew O'Neill
Carl Palmer
Sara Pascoe
Marcus Patrick
David Pearce
Jill Phipps
Romesh Ranganathan
Dakota Blue Richards
Daisy Ridley
John Robb
Neil Robinson
Elizabeth Saary
Zack Sabre Jr.
Mike Scott
S-Endz
Roxy Shahidi
Cecil Sharp
Heather Small
Chris Smalling
David Straitjacket
Oliver Sykes
Will Travers
Andrew Tyler
Jean Ure
Dale Vince
Bill Ward
Donald Watson
Benjamin Webb
Wendy Turner Webster
Chris Williamson
Jon Wynne-Tyson
Roger Yates
James Yorkston
Benjamin Zephaniah

Tal Gilboa — hayvan hakları savunucusu
Miki Haimovich — politikacı
Yuval Noah Harari — tarihçi
Asa Keisar — din bilgini
Aviv Kochavi — asker
Jonathan Pollak — aktivist
Natalie Portman — aktris
Gideon Raff — film direktörü
Simchah Roth — haham

Héctor Bellerín — futbolcu
Enrique Bunbury — müzisyen
Elena Congost Mohedano — atletizm sporcusu
Carlos Cuéllar — futbolcu
Pablo Puyol — aktör, şarkıcı ve dansçı
Alejandro Sanz — müzisyen

*Mirco Bergamasco — Rugby oyuncusu
*Francis of Paola — İtalyan aziz

Bryan Adams — müzisyen
Pamela Anderson — aktris
Andreas Athanasiou — buz hokeyi oyuncusu
Brendan Brazier — atletizm sporcusu
Mark Browning — şarkıcı ve söz yazarı
James Cameron — yönetmen
Chokeules — rapçi
Amanda Crew — aktris
Elise Desaulniers — gazeteci
David Desrosiers — müzisyen
Sue Donaldson — yazar ve felsefeci
Meagan Duhamel — patenci
Nathaniel Erskine-Smith — politikacı
Sarah Kramer — yazar
Kripparrian — Youtuber
Will Kymlicka — filozof
k.d. lang — şarkıcı
Georges Laraque — buz hokeyi oyuncusu
Jeff Marek — spor yorumcusu
Liz Marshall — film yapımcısı
Jo-Anne McArthur — fotoğrafçı
Siue Moffat — film arşivcisi
Carrie-Anne Moss — aktris
Nafsika Antypas — televizyon sunucusu
Bif Naked — müzisyen
Daniel Negreanu — müzisyen
Jayde Nicole — model
Ellen Page — aktris
Alan Park — komedyen
Belinda Stronach — iş insanı
Tara Strong — seslendirme sanatçısı
George Stroumboulopoulos — TV ve radyocu
Ember Swift — şarkıcı ve söz yazarı
David Sztybel — felsefeci
Shane Told — müzisyen
Lauren Toyota — televizyon kişiliği
Paul Watson — çevreci
Alissa White-Gluz — şarkıcı ve söz yazarı
Mike Zigomanis — buz hokeyi oyuncusu
Mortimer Zuckerman — girişimci

Ceylan Ertem — müzisyen
Zülâl Kalkandelen — gazeteci, yazar ve hayvan hakları aktivisti

8 Foot Sativa — müzisyenler
Pandie James — yazar, oyuncu, film yapımcısı
Vernon Tava — politikacı

Veganlık veya veganizm, bazı nedenlerle hayvan kökenli gıdaları ve diğer hayvansal ürünleri kullanmayı reddetmektir. Vegan kişiler, vejetaryenlerden farklıdır, hayvan kullanımı yoluyla elde edilen gıdaları, giyecekleri ve yumurta, süt, bal, yün gibi diğer tüm yan ürünleri kullanmayı reddeder.
1944 yılında, The Vegan Society'nin kurucularından Donald Watson veganlığı şu şekilde tanımladı: “Veganlık hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, yumurta, bal, hayvansal süt ve türevlerini dışlayıp bitkiler aleminin ürünleriyle yaşamak ve tamamen ya da kısmen hayvanlardan üretilen tüm ticari malların alternatiflerini kullanmak şeklinde pratiğe dökülür."
Vegan diyetleri, diyet lifi, magnezyum, folik asit, C vitamini, E vitamini, demir açısından daha yüksek ve diyet enerji kaynağı, doymuş yağ, kolesterol, omega-3 yağ asitleri, D vitamini, kalsiyum, çinko ve B12 vitamini açısından daha düşük olma eğilimindedir.

Vegan kelimesi, ilk olarak 1944 yılında The Vegan Society'nin kurucularından Donald Watson tarafından ortaya atıldı. Donald Watson veganlığı şu şekilde tanımlıyordu: “Veganlık hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, yumurta, bal, hayvansal süt ve türevlerini dışlayıp bitkiler aleminin ürünleriyle yaşamayı ve tamamen ya da kısmen hayvanlardan üretilen tüm ticari malların alternatiflerini kullanmak şeklinde pratiğe dökülür." Vegan kelimesinin Türkçede tespit edildiği ilk kaynak 1990 yılında Milliyet gazetesinin bir haberidir. Kelimenin Türkçeye İngilizceden geçtiği düşünülmektedir.
Vegan terimi daha sonra 1979 yılında The Vegan Society tarafından şu şekilde tanımlandı: “[Veganlık] hayvanların gıda, giyim ya da başka amaçlarla maruz kaldıkları sömürü ve zulmün her türlüsünden -uygulanabilir olan en mümkün mertebede- kaçınan ve buna ek olarak insanların, hayvanların ve çevrenin yararına, hayvan kullanımı içermeyen alternatiflerin geliştirilmesini ve kullanımını destekleyen felsefe ve yaşam biçimidir. Beslenme söz konusu olduğunda, hayvanlardan tamamen veya kısmi olarak elde edilen ürünlerin reddedilmesini ifade eder.” Bu tanım halen derneğin belgelerinde resmi tanım olarak yerini korumaya devam etmektedir.

Veganlık, en basit tanımıyla, hayvan kullanımını ve hayvansal herhangi bir ürünü tüketmeyi reddetmektir. Veganlar, hayvanlardan türetilen, dolayısıyla üretilmesi için hayvanların kullanıldığı yiyecek ürünlerini tüketmediği gibi, yapımında deri, kürk, kemik, jelatin, yün (koyun yünü, kaşmir, angora), ipek gibi hayvansal maddelerin kullanıldığı yiyecek dışı maddeleri de kullanmaz, giyimlerinde pamuk ve keten gibi bitkisel ya da akrilik gibi sentetik kumaşları kullanırlar. Hayvanlar üzerinde test edilen ve lanolin, propolis gibi hayvansal ürünler içeren kozmetik ve ev temizliği ürünleri de bunlara dahildir. Bunlara ek olarak bazı veganlar, hayvanların kullanıldığı eğlence biçimlerine (sirk, boğa güreşi, hayvanat bahçesi, at yarışı vs.) katılmamaya da dikkat eder.
Veganlığın yaygınlaşması sonucu büyük metropollerde artık sadece vegan yemekler sunan restoranlar bulunabilmekte, menülerinde bazı yemeklerin vegan olduğunu belirten restoranların sayısı artmakta, vegan süpermarketler açılmaktadır.

Veganlığın etik boyutu bireylere yalnızca tür mensupluğu üzerinden değer atamak anlamına gelen türcülük isimli ayrımcılık biçimi ile ilgilidir. Türcülüğe bakış açısı hayvan teorisindeki hayvan hakları paradigması ile faydacı yaklaşım arasındaki temel bir ayrım üzerine kuruludur. Hayvan hakları teorisyenlerinden biri olan Tom Regan, hayvanların 'bir yaşamın öznesi' olmalarından dolayı haklara sahip olduklarını, çünkü inançlara ve arzulara, duygusal bir hayata, hafızaya ve amaçlara yönelik eyleme geçme yetisine sahip olduklarını ve bu sebeple de kendi içlerinde başkaları için ifade ettikleri anlamın ötesinde bir anlamları olduğunu öne sürer. Regan'a göre bir yaşamın öznesi olmaktan kaynaklanan haklar başka geçerli sebepler söz konusu olduğunda çiğnenebilir ancak hayvansal ürünler tüketmek -yani keyif, alışkanlık ya da çiftçilerin ekonomik çıkarları- hayvanlara zarar vermek için yeterli bir sebep olamaz.
Hayvan Haklarına Abolisyonist Yaklaşım'ın kurucu teorisyeni olan Gary L. Francione, "tüm hissedebilir canlıların bir temel hakkı bulunur -başkalarının mülkü olarak muamele görmeme hakkı" düşüncesini öne sürer ve insan harici hayvanların içkin değerleri olduğunu düşünen herkes için tartışılmaz etik zeminin veganlık olması gerektiğini savunur. Francione'a göre, zorunda olmadığımız halde hayvanları zarar vermenin ve onları öldürmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul ettiğimizde ve damak zevki, giyim kuşam anlayışı ya da alışkanlık gibi gerekçelerin de zorunluluk olarak sayılamayacağı da göz önünde bulundurulduğunda, veganlık bir tercih değil ahlaki bir yükümlülük teşkil etmektedir. Francione'a göre hayvan kullanımını tamamen ortadan kaldırma yönündeki bu yükümlülüğü yerine getirmek yerine hayvanlar için daha iyi koşulların tesis edilmesi yönündeki düşüncelere karşı çıkar, bu tarz girişimleri kurbanlarına işkence etmeden tecavüz edecek "bilinçli tecavüzcüler" için kampanya yapmaya benzetir. Francione'a göre hayvan refahı paradigması ya da faydacı yaklaşım, hayvanların mülk statüsünü sorgulamamakta, aksine insanların hayvanları tüketmek konusunda kendilerini daha iyi hissetmelerinin önünü açmaktadır.
Faydacı yaklaşımın ya da hayvan refahının temsilcisi olan Peter Singer ise etik boyutta kararlar verirken hayvanların çektikleri acıyı göz ardı etmemiz için hiçbir mantıklı sebep olmadığını öne sürer, hissedebilirliğin "başkalarının çıkarlarını gözetirken göz önünde bulundurulabilecek tek kriter" olduğunu öne süren Singer, yaşamak için zorunlu olmadığı müddetçe hayvanların öldürülmesini reddetmemiz gerektiğini savunur. Buna rağmen Singer "Paris İstisnası" olarak bilinen senaryoyu da destekler, buna göre eğer vegan yiyecek bulamadığınız bir restorandaysanız vejetaryen de beslenebilirsiniz.
Singer'ın "Paris İstisnası" ismini taktığı senaryo, hayvan hareketinde Peter Singer ve PETA tarafından öncülüğü yapılan hayvan korumacılık ya yeni refahçılık olarak bilinen ve adım adım gerçekleştirilecek olan hayvan refahı reformlarını savunan hareketle, Tom Regan ve Francione tarafından savunulan ve hayvan refahı reformlarının yalnıza toplumu hayvan kullanımı konusunda iyi hissettirmeye yaradığını ve etik açıdan problemli olduğunu savunan abolisyonizm arasındaki bölünmenin de temelindeki görüş farklılığını yansıtır. Farm Santuary derneğinin başında bulunan ve bir hayvan korumacı olan Bruce Friedrich, 2006 yılında veganlığın katı bir şekilde savunulmasına karşı insanları ellerinden geldiği kadarını yapmak konusunda cesaretlendirmemiz gerektiğini savunmuştur. Friedrich'e göre katı bir şekilde veganlığı savunmak kişisel ahlaki saflığa odaklanmak anlamına gelir ve bu veganlığa karşıdır; çünkü hayvanları incitir. Bu yaklaşıma karşı çıkan Francione'a göre ise, bu insan hakları söz konusu olduğunda insanlara verilen zararlar tam olarak ortadan kaldırılamayacağı için, elimizden gelen durumlarda bile insan haklarını savunmaktan vazgeçmemiz gerektiğini öne sürmekten farksızdır. Karışıklık ya da rahatsızlık yaratmamak için bir şeyin hayvansal ürün içerip içermediğini sormaktan çekinmek, rahatımızın hayvanlarla ilgili etik yükümlülüğümüzden daha önemli olduğu görüşünü savunmaktır. Bu görüşünü hayvan korumacı görüşün kendi tezleriyle kendisini çürütmekte olduğunu öne sürerek nihayete eriştirir.

Çevreci veganlık hayvan haklarından ziyade hayvansal ürünlerin üretiminin çevreye vermekte olduğu zararlar üzerine odaklanmakta olan veganlık biçimidir. Örneğin Sea Shepherd örgütünden Paul Watson 2010 yılında Sea Shepherd gemilerinde çevresel sebeplerle vegan yiyeceklerin servis edildiğini şu şekilde ifade eder: "Okyanuslarda yakalanan balıkların %40'ı başta endüstriyel olmak üzere hayvancılıkta besin olarak kullanılıyor -tavuklar ve domuzlar denizlerdeki bir numaralı yırtıcı hayvan haline geldi."
Kasım 2006'da Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün raporunda hayvansal tarım ile çevresel yıkım arasında kurulan bağ ortaya konmuştur. Raporda, başta inek, tavuk ve domuz üretimi olmak üzere hayvancılığın hava, toprak, su, bioçeşitlilik ve iklim değişikliğine olumsuz etkileri olduğu ortaya konmuştur. Rapora göre karbon dioksit salınımlarının %9'u, metan salınımının %37'si, nitrous oksit salınımının %65'i ve amonyak salınımının %68'i hayvancılık kaynaklıdır. 2010 Temmuz ayında Birleşmiş Milletler Çevre Programı, nüfus artışı tahmin edilen düzeyde sürerse 2050'de 9 milyar nüfusa sahip olacak Dünya'yı açlık ve iklim değişikliğinden korumak için hayvansal ürünlerden ve süt ürünlerinden uzaklaşan bir diyete geçişin gerekli olduğunu açıklamıştır.
Bob Torres ve Jenna Torres, Vegan Freak isimli kitaplarında hayvan haklarındansa iklim değişikliği ve diğer çevresel sorunlara odaklanan veganları şu şekilde eleştirmektedir: "Yalnızca çevresel sebeplerle vegan olmak, Auscwitz'e giden trenler karbon salınımını arttırdığı için Yahudi Soykırımı'na karşı olmaya benzer. [...] Kişi her iki durumda da soykırıma karşıdır. Ancak çoğumuz soykırıma yalnızca çevresel sebeplerden karşı olan bir kişinin büyük meseleyi yani soykırımın tüm insanların sahip oldukları en temel hakları ihlal ediyor olmasındaki korkunçluğu ve dehşeti gözden kaçırdığını öne süreriz."

Hayvansal gıdaların aslında insan bünyesine uygun olmadığı, sadece bitkisel gıdaları tüketenlerin, et / süt / yumurta yiyenlerden daha sağlıklı oldukları yönünde fikirlere dayanarak veganların beslenme biçimini sağlık amaçlı olarak kendi hayatında uygulayan kişiler bulunmaktadır. Bu beslenme biçimine zaman zaman vegan beslenme ya da sağlık amaçlı veganlık gibi isimler takılıyor olsa da, veganlık tanımı gereği yalnızca beslenmeye dayalı bir düşünce ve pratik olmadığından bu tanım hatalı bir tanımdır. Bu beslenme biçimine bitkisel beslenme denmesi daha doğru olsa da, bu şekilde kullanımı 

Vejetaryenlik ya da etyemezlik, çeşitli nedenlerle et, balık, deniz ürünleri, kümes hayvanları, çift toynaklılar tüketmemeye denir. Ayrıca, hayvan kesiminin tüm yan ürünlerini yemekten kaçınmayı da içerebilir. Et tüketmemenin yanında ayrıca hayvanların ürettiği yumurta, süt, bal vb. ürünleri de yemeyenlere ise veganlar denir. Vejetaryenlik ve veganlığın farkı; vejetaryenlikte bal ve kimine göre süt ile yumurta tüketilirken; veganlar, hiçbir hayvansal ürünü kullanmamaktadırlar. Bunlara istisna olarak süt ve süt ürünlerini kullanan lakto-ovo vejetaryenler, ilâveten yumurta yiyip süt ürünlerini tüketmeyen ovo vejetaryenler, diyet süt ürünlerini tüketen, ancak yumurtaları tüketmeyen lakto vejetaryenler vardır.
Vejetaryenlik dinsel, ahlaki ve beslenmeye ilişkin nedenlere dayanır. Etyemezlerin çoğu, hayvansal maddelerden yapılan ya da hayvanlarda denendiğini bildikleri temizlik ve güzellik ürünlerini de kullanmazlar. İlk kez 1842'de kullanılmaya başlanan vejetaryen sözcüğü, Latincede "sağlam, canlı, yaşam dolu" anlamına gelen vegetus sözcüğünden gelir.
Bazı insanlar hayvanları yemek için beslemenin ve öldürmenin yanlış olduğunu düşünürler ve bundan dolayı et yemezler. Öte yandan, etsiz beslenmenin daha sağlıklı olduğu gerekçesiyle etyemez olanlar da vardır. Beslenme uzmanları da yağ, tuz ve şeker içeren yiyecekler yerine, bol selüloz içeren bitkisel liflere, kepekli tahıllara, çiğ sebze ve meyvelere daha çok yer verilmesinin sağlıklı ve dengeli beslenme için gerekli olduğunu ileri sürerler. Çoğu Budizm, Hinduizm, Caynacılık ve Hristiyanlığın bazı mezheplerine bağlı olan kimseler ise, canlılara zarar vererek elde edilen besinin yenmemesi gerektiğine inanırlar. Bazıları da vejetaryenliği doğal çevrenin korunmasına dayandırırlar. Çiftlik hayvanları için ayrılan alandan daha az alanda yeterli sebze yetiştirmenin mümkün olduğunu, insanların yiyecek gereksinimini sebzeyle karşılamanın daha kolay bir yol olduğunu savunurlar. Bazı insanlarınsa mideleri et ve türevlerini kaldırmayabilir.

Lacto vejetaryenlik: Her türlü et ve et ürünleri ile birlikte yumurta tüketmeyi de reddeder. Süt ve süt ürünlerini tüketiminde esnektir.
Ovo vejetaryenlik: Her türlü et ve et ürünüyle birlikte süt ve süt ürünlerini tüketmeyi de redderler. Yumurta tüketiminde esnektir.
Lakto-ovo vejetaryenlik: Her türlü et ve et ürünlerini tüketmeyi reddederler. Yumurta, süt ve süt ürünlerini tüketiminde esnektir.
Pesketaryenlik (Su vejetaryenlik): Et ürünü olarak sadece balık tüketimini içeren diyettir.
Veganlık: Her türlü hayvansal ürünü tüketmeyi reddedemekle kalmayan veganlar, hayvanların kullanımını imkân dâhilinde reddederler. Birçok vegan, aynı zamanda hayvanlar üzerinde test edilmiş veya hayvansal katkı maddesi içeren makyaj ürünleri ile birlikte, kürk, deri, yün ve ipek gibi giyim eşyalarını kullanmazlar.

Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı Sağlıklı Beslenme ve Hareket Hayat Dairesi, Amerikan Diyet Derneği (American Dietetic Association) ve Kanada Diyetisyenler (Dietitians of Canada) Birliğinin açıklamasına göre, doğru bir şekilde planlanmış bir vejetaryen diyet, sağlıklı, besleyici olduğu gibi, kimi hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde de faydalı olur. Yapılan araştırmalar, iskemik kalp rahatsızlıklarına vejetaryen erkeklerde vejetaryen olmayanlara göre %30, vejetaryen kadınlarda ise %20 daha az rastlanıldığını ortaya koymuştur. Bedenin ihtiyaç duyduğu besinler, proteinler ve amino asitler sebzelerden, tahıllardan, yemişler, soya sütü, yumurta ve süt ürünlerinden alınabilir. vejetaryen diyetler doymuş yağ, kolesterol ve hayvani protein açısından düşük, karbonhidratlar, lif, magnezyum, potasyum, folik asit, vitamin C ve E benzeri antioksidanlar, phyto-kimyasallar açısından zengindir.
Vejetaryenlerde vücut kitle indeksi, kolestrol seviyesi ve kan basıncı düşük görülürken, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker (tip 2), böbrek, osteoporoz ve Alzheimer gibi bunama hastalık ve rahatsızlıklarına daha az rastlanmaktadır. Özellikle yağlı kırmızı et tüketiminin çeşitli kanser türlerine (yutak, karaciğer, kolon, akciğer) yakalanma riskini arttırdığı görülmüştür. Yapılan araştırmalarda serebrovasküler hastalıklar, mide kanseri, kolorektal kanser, göğüs kanseri ve prostat kanserinden ölümlerde vejetaryen ve vejetaryen olmayanlar arasında dikkate değer bir fark kaydedilmemiştir. 2010 yılında vejetaryenler ile bir grup vejetaryen olmayan Adventist kilisesi üyesi arasında yapılan bir araştırmaya göre, depresyon testinde vejetaryenler daha düşük dereceler aldığı ve daha olumlu bir ruh hali profili ortaya koydukları kaydedilmiştir.

Tipik vejetaryen diyetler karotenoid açısından zengin, fakat Omega-3 yağ asitleri ve B12 vitamini açısından fakir olabilmektedir. Veganlar kara lahana, ıspanak, soya, tofu benzeri besinleri yeteri kadar tüketmediklerinde, B vitamini ve kalsiyum eksikliği çekebilmektedirler. Yüksek oranda lifli besin, folik asit, magnezyum, C ve E vitamini tüketimine karşılık, düşük doymuş yağ seviyesi vejetaryen beslenmenin faydalı bir yönü olarak kabul edilmektedir.

Vejetaryen diyetlerde protein alımı, etli diyetlere göre küçük bir miktar düşüktür; buna rağmen sporcular ve vücut geliştiriciler dahil her tür insanın günlük gereksinimini karşılayacak düzeydedir. Yapılan pek çok araştırma, bol çeşitli bitkisel besinler alındığı sürece, vejetaryen beslenmenin yeterli protein sağladığını kanıtlamıştır.
Protein gereksiniminin temel olarak etle karşılanabileceği düşüncesi doğru değildir. Çünkü ceviz, fındık gibi kabuklu yemişlerde, bazı bitkilerin tohumlarında, baklagiller, tahıllar, yumurta, süt ve süt ürünlerinde, soya ürünlerinde de bol miktarda protein vardır. Eskiden bitkisel proteinlerin hayvansal proteinlerde bulunan bazı aminoasitleri içerdiği bilinmiyordu ve bu yüzden de besin değerinin düşük olduğu sanılıyordu. Oysa bitkisel protein içeren bazı yiyecek maddeleri karıştırılarak yendiğinde bu tür aminoasitler alınabilir. Örneğin baklagillerdeki aminoasit eksikliği, tahıllarda çok miktarda bulunan aminoasitle dengelenebilir. Fasulye, pirinç, mercimek, bezelye, arpa, yulaf ve kabuklu yemiş gibi bitkisel besinler bitkisel protein açısından zengindir.

Vejetaryen beslenme genel olarak, vejetaryen olmayan beslemeyle aynı oranda demir içerir; ancak bitkilerden demir emilimi kimi zaman ete göre daha düşük olabilir. Demir açısından zengin vejetaryen besinler, barbunya, börülce, kaju, keten tohumu, mercimek, yulaf ezmesi, kuru üzüm, soya, mısır gevreği, ay çekideği, nohut, domates suyu, tempeh, pekmez, kekik ve kepek ekmeği olarak sayılabilir. Vegan beslenme çeşitleri genellikle vejetaryene göre daha yüksek demir içerir, bunun nedeni süt ürünlerinin az demir içermesidir. Vejetaryenlerde, vejetaryen olmayanlara oranla daha sık demir eksikliğine rastlandığına dair raporlar mevcuttur. Ancak Amerikan Diyet Derneğinin açıklamasına göre, demir eksikliği sorunu son yıllarda vejetaryenlerde çok nadir görülmeye başlanmıştır.

Bitkilerde kayda değer oranda B12 vitaminine rastlanmaz. Ancak, lacto-ovo vejetaryenler süt ürünleri ve yumurtadan B12 elde edebilir, veganlar ise bu vitamini zenginleştirilmiş besinlerden veya tabletlerden alabilir. İnsan bedeni B12 depolayıp bozmadan tekrar kullandığından, klinik olarak B12 eksikliğinin kanıtlanması zordur. Beden bu vitamini 30 yıla kadar saklayabilir.

Bitkisel bazlı Omega 3 yağ asit kaynakları arasında soya, ceviz, kabak çekirdeği, kanola yağı, kivi meyvesi ve kenevir tohumu, keten tohumu ve semizotu sayılabilir. Semizotu sebzeler arasında bilinen en yüksek Omega 3 ihtivasına sahiptir. Bitkiler alfa-linolenik asit kaynağıdır; ancak süt ürünleri ve yumurtada az miktarda bulunan EPA (Eicosapentaenoic acid) veiyenlere göre düşük EPA ve DHA seviyeleri görülür. Düşük EPA ve DHA seviyelerinin sağlığa etkileri bilinmemekle birlikte, alfa-linolenik asit takviyelerinin seviyeyi kayda değer şekilde arttırdığı söylenemez. Son zamanlarda bazı şirketler yosun ekstresi içeren DHA takviyelerini piyasaya sürmüştür.

Vejetaryenlerde Kalsiyum alımı vejetaryen olmayanlarla aynıdır. Yeterli miktarda yapraklı yeşil sebze tüketmeyen veganlarda kalsiyum eksikliğine rastlanmaktadır. Ancak bu sorun lacto-ovo vejetaryenlerde görülmez. Bazı zengin kalsiyum kaynakları arasında kara lahana, kıvırcık lahana ve turp otu sayılabilir. Ispanak, pazı ve pancar otu da bol kalsiyum içerir; ancak kalsiyum oksalat tuzuna bağlı olduğu için emilimi zayıftır. Bunlara ek olarak soya sütü, badem sütü, fındık sütü gibi hayvansal kaynaklı olmayan sütlerde veganlar tarafından tüketilmektedir.

Hindistan'da 399 milyonu bulan vejetaryen nüfus, dünyanın geriye kalan ülkelerinde yaşayan vejetaryenlerin toplam sayısından fazladır. Halkın çoğunluğu lakto vejetaryendir, süt ürünleri yaygın olarak tüketilir.
1992'de yapılan bir araştırmaya göre ABD'de 12,4 milyon kişi kendini vejetaryen olarak adlandırmaktaydı; bunların %68'inin kadın olduğu iddia edilmiştir.
Vejetaryen kadınların daha çok kız bebek doğurduğuna ilişkin bir araştırma vardır. 1998'de Birleşik Krallık'da yapılan bir araştırmaya göre, ülke genelinde her 100 kıza karşılık 106 oğlan doğarken, vejetaryenlerde bu oran 100 kıza 85 oğlan olarak tespit edilmiştir.

Budist vejetaryenlik
Vejetaryenler listesi
Ekonomik vejetaryenlik
Çevresel vejetaryenlik
Şiddetsiz direniş
Et yeme etiği
Adolf Hitler'in vejetaryenliği

Goveg - PETA
Happy Cow
International Vegetarian Union24 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vejetaryen Kulübü
Türkiye Vejetaryenler Derneği7 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vejetaryen Olmak İsteyenler İçin Bilgiler - HAYTAP25 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vegetarianlıq və veqanlıq

Yaprak, bitkilerde fotosentez, transpirasyon ve solunumun gerçekleştiği temel organlardır. Gövde ve yan dalların üzerindeki boğumlardan çıkan ve büyümesi sınırlı olan yapılardır.
Yapraklar, fotosentez ve gaz alışverişi işlevlerinin yanı sıra, yağmur damlalarının bitki gövdesine ve kök bölgesine yönlendirilmesinde de rol oynayabilir. Bazı bitki türlerinde yaprakların şekli ve yüzey yapısı, suyun belirli noktalara taşınmasını sağlayarak bitkinin su kullanım verimliliğini artırır.

Yaprak ayası (lamina): Fotosentezin, terleme ve solunumun gerçekleştiği kısımdır. Kurak ortam bitkilerinde dar, nemli ortam bitkilerinde ise geniştir.
Yaprak sapı (Petiyol): Madde iletimini ve yaprağın güneşlenmesini sağlar.
Yaprak tabanı (Bazis): Yaprak sapı ve yaprak ayasını gövdeye bağlar.

Genel olarak yaprak geniş, yassı, yeşildir. Aya, sap, taban'dan oluşan 3 kısımdır. Aya, yüzeydir ve iğne, ipliksi, eliptik, yumurtamsı, böbreksi şekillerde olur, kenarları düz, kenarlı, dişli, testereli, loplu, dalgalıdır. Ortasında bir anadamar ve buna bağlı yandamarlar vardır. Çıplak veya tüylüdür. Sap, ayayı sürgüne bağlar. Kısa, ince, kalın, uzun, tüylü, kaşeli olur. Sapsız yaprak da vardır. Taban, ayanın sapa bağlandığı yerdir. Simetrik veya asimetriktir. Yaprak tepesi sivri, küt, yuvarlak olur. Basit yaprak, bir sap üzerinde tek olandır. Bileşik yaprakta ise aya parçalıdır, ayrı bölümlere ayrılmıştır. Yapraklar, sürgüne bağlanma şekline göre, her noktada bir çift olarak karşılıklı, üç ve daha fazla ise çevrel, her noktada iki sıra boyunca tek olursa almaşlı denir.

Yumurta yaprak
Eliptik yaprak
Yüreksi yaprak
Elsi yaprak
İğne yaprak

Tek bir ayası bulunanlara "basit yaprak", iki ya da daha çok ayadan, başka bir deyişle yaprakçıklardan oluşanlara ise "bileşik yaprak" denir. Yaprak ayalarının kenarı düz, dişli oymalı ya da dalgalı yapıda olabilir.

Basit Damarlanma: Bir tek damarın bulunduğu damarlanma biçimidir.
Paralel Damarlanma: Boyuna ve enine oluşan damarlanma biçimidir.
Ağsı Damarlanma: Ana ve orta damarların belli olmadığı ağ yapısında gelişen damarlanma biçimidir.
Dikotom Damarlanma:Yan kolların çatal şeklinde ayrılmasıyla oluşur.Böyle damarlanmaya bazı eğreltilerde ve gymnospermoe lerde rastlanır. Adianthum, ginkgo için tipiktir.

En yaygın diziliş biçimi olarak almaşık, sarmal, karşılıklı, karşılıklı çapraz ya da çevrel dizilişe rastlanır.

Yapraklar tipik olarak üç ana dokudan oluşur: Üstderi (epidermis), mezofil ve iletimdoku
Yaprağın hem alt hem de üst yüzeyini kaplayan üstderi (epidermis) tek sıralı bir hücre katmanı halindeki koruyucu bir dokudur. Üstderi hücrelerin dış çeperleri kütikula denen ince, mumsu bir maddeyle örtülüdür. Mumsu kütikula su geçirmezdir, böylece yaprak yüzeyinden olacak su kaybını minimum seviyeye indirir. Kütikula, yaprağın üst yüzeyinde genelde daha kalındır, bu nedenle oranla daha parlak gözükür. Üstderi hücreleri arasında yaprağın atmosferle gaz alışverişini sağlayan gözenekler bulunur. Bu gözeneklere stoma adı verilir. Karbondioksit ile oksijen'in bitkiye girişini sağlarken, su buharının da dışarı atılmasını sağlar. Her stoma bir çift kilit hücreyle çevrilmiştir ki bunlar bitkideki su basıncına göre stomanın (aralığın-gözeneğin) büyüklüğünü ayarlarlar. Güneş ışığına daha çok maruz kalan üst yüzeyden su kaybının önlenmesi için yaprağın üst yüzeyinde alt yüzeyine oranla çok daha az stoma (gözenek) bulunur.
Yaprağın iç katmanı olan mezofil bölümü klorofilce zengin, sık hücre dizileri halindeki palizat özekdokusu ile hücreleri arasında geniş boşluklar bulunan sünger özekdokusunu kapsar. Üst yüzeye, böylece de ışığa, daha yakında bulunan palizat özekdoku hücreleri bulundurdukları yoğun klorofil oranı ile fotosentezin en yoğun yer aldığı hücrelerdir. Sünger özekdoku ise bulundurduğu geniş boşluklar ile gaz alış verişinde büyük bir rol oynar. Aralarında bulunan bu hava boşlukları mezofil katmanı ile yaprağın alt yüzeyindeki gözenekler (stomata) arasında gaz alış verişinin verimli olması için bir bağlantı oluşturur.
İletim dokularda (vasküler sistem, vasküler doku) damarları oluşturur. Bitki içindeki madde alış verişinde görev alan doku çeşididir. Ksilem (odun borusu) ve floem (soymuk borusu) diye ikiye ayrılır. Ksilem inorganik maddelerin (su ve mineraller gibi) iletimini sağlarken, floem organik maddelerin (fotosentez sonucu oluşan besin maddeleri gibi) iletimini sağlar. Ksilem cansız hücrelerden oluşurken, floem canlı hücrelerden oluşur.

Yaprak damarları su ve minerallerini sağlar, üretilen besini yapraktan dışarı taşır. Çoğu yaprakta bir orta damar ve bunun etrafında dallanan damarlar vardır.

Bu tabakada düzensiz şekilli sünger hücreleri ve gazların dolaştığı hava boşlukları vardır. Sünger ve palizat, mezofil tabakayı oluşturur.

Çok sayıda kloroplast içeren palizat hücrelerinin olduğu tabakadır.

Su ve gaz değişiminin gerçekleştiği küçük gözeneklerdir. Genelde alt yüzeyde bulunur. Bekçi hücreler sayesinde şartlara göre açılıp kapanabilir özelliktedir. 

Stomanın iki yanında bulunan, hilal şekilli bu hücreler su ve gaz değişimini kontrol eder. Kilit ya da kapatma hücresi de denir.

Şekilli Biyoloji Sözlüğü. Tübitak Popüler Bilim Kitapları. 2011. s. 20. ISBN 9789754035650. 3 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ekim 2012.

Yedinci Gün Adventist Kilisesi diğer mezheplerden Yahudi/Hristiyan haftasının orijinal yedinci günü olan Cumartesi gününün Sebt olarak tutulmasıyla ayrılan ve İsa Mesih’in çok yakında gerçekleşecek ikinci gelişine (advent) vurgu yapan bir Protestan Hristiyan mezhebidir. Mezhep, 19. yüzyıl ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Millerci hareketten doğmuş ve 1863 yılında resmî olarak kurulmuştur. Kurucuları arasında, kapsamlı yazıları zamanımızda kilise tarafından hâlen büyük saygı gören Ellen G. White da bulunuyordu.
Yedinci Gün Adventist Kilisesinin teolojisinin büyük bölümü, Kutsal Yazıların yanılmazlığı doktrinleri gibi, Hristiyan öğretileriyle örtüşmektedir. Diğerlerinden ayırıcı öğretileri arasında ölülerin bilinçsizlik durumu ve araştırıcı yargılama doktrini bulunmaktadır. Kilise ayrıca beslenmeye ve sağlığa verdiği önem, insana ilişkin bütüncül anlayışı, din özgürlüğünü savunması ve ilkeleri ile yaşam tarzındaki muhafazakârlığıyla tanınmaktadır.
Dünya çapındaki kilise Genel Konferans tarafından, küçük bölgeler ise bölümler, birlik konferansları ve yerel konferanslar tarafından yönetilmektedir. Kilise hâlen dünya çapında yaklaşık 17,2 milyon vaftizli üyeye sahiptir. Mayıs 2007 itibarıyla dünyada on ikinci büyük dinsel kurum, uluslararası olarak etkin altıncı büyük dinsel kurumdur. 200’ün üzerinde ülkede ve bölgede etkin müjdecilik yapmaktadır ve etnik ve kültürel olarak çok çeşitlidir. Kilise dünya çapında pek çok okul, hastane ve yayınevinin yanı sıra, Adventist Kalkınma ve Yardım Ajansı (ADRA) adında bir insani yardım kuruluşu işletmektedir.

Yedinci Gün Adventist Kilisesi 1840’larda New York’un taşrasında İkinci Büyük Uyanış’ın bir aşaması olan Millerci hareketinden doğan çeşitli Adventist grupların en büyüğüdür. William Miller, Daniel 8:14–16 ayetlerine dayanarak ve “Gün-yıl ilkesi” uyarınca, İsa Mesih’in yeryüzüne 1843 ilkbaharı ile 1844 ilkbaharı arasında döneceğini öngörmüştü. 1844 yazında Millerci Adventistler İsa’nın o yılın Kitab-ı Mukaddes temelli Kefaret Günü olduğu anlaşılan 22 Ekim 1844 tarihinde döneceğine inanmaya başladılar. Bu gerçekleşmediğinde izleyicilerinin çoğu dağıldı ve başlangıçtaki kiliselerine döndüler.
Bazı Millerciler Miller’in hesaplamalarının doğru olduğuna, ancak Daniel 8:14 ayetine yorumunun hatalı olduğuna kanaat getirdiler; o "yeryüzünün temizleneceğini" yani Mesih’in yeryüzünü arındırmak üzere geleceğini varsaymıştı. Bu Adventistler Daniel 8:14 ayetinin Mesih’in ikinci gelişini değil, göksel mabette En Kutsal Yer’e girişini önceden bildirdiği sonucuna ulaştılar. Gökteki tapınağa dair bu yeni bilinç, düşünce tarzlarının önemli bir parçası haline geldi. Sonraki dönemlerde bu anlayış araştırıcı yargılama doktrinine dönüştü; buna göre 1844 yılında başlayan eskatalojik süreçte Hristiyanlar kurtuluşa lâyık olduklarının doğrulanması için yargılanacak ve Tanrı’nın adaleti evrenin huzurunda onaylanacaktı. Adventistlerin bu grubu Mesih’in ikinci gelişinin çok yakında olacağına inanmaya devam etti. Olay için yeni tarihler belirlemeye karşı çıkarak Vahiy 10:6 ayetini örnek gösterdiler: "artık gecikme olmayacak."

İlk dönem Adventist hareketi güçlendikçe, Kitab-ı Mukaddes’e göre dinlenme ve ibadet günü sorusu ortaya çıktı. İlk Adventistler arasında Sebt Günü'ü tutmanın en önde gelen savunucusu Joseph Bates’di. Bates Sebt öğretisini Millerci bir vaiz olan Thomas M. Preble’in yazdığı bir broşürden öğrenmişti, Preble ise genç bir Yedinci Gün Baptisti olan Rachel Oakes Preston’dan etkilenmişti. Bu mesaj kademeli olarak kabul edildi ve Temmuz 1849’da çıkan kilise yayını The Present Truth’un (şimdiki adıyla Adventist Review) ilk sayısının konusu oldu.

Yaklaşık 20 yıl süreyle Adventist hareketi, pek çok kiliseden gelmiş ve başlıca iletişim araçları James White’ın The Advent Review and Sabbath Herald adlı süreli yayını olan, gevşek bir şekilde bağlı küçük bir grup insandan meydana gelmişti. Sebt doktrinini, Daniel 8:14 ayetinin göksel mabede ilişkin yorumunu, şartlı ölümsüzlük ve Mesih’in bin yıllık zamandan önce geri döneceği beklentisi doktrinlerini kabul ettiler. Önde gelen kişileri arasında Joseph Bates, James White ve Ellen G. White bulunuyordu. Ellen White bilhassa merkezî bir rol üstlenmeye başladı; gördüğü pek çok görüm ve ruhsal önderliği, Adventist dostlarını kendisinde peygamberlik armağanı olduğuna ikna etti.
Kilise 21 Mayıs 1863 tarihinde Battle Creek, Michigan’da 3500 üyeyle resmen kuruldu. Kilisenin genel merkezi daha sonra Battle Creek’ten Takoma Park, Maryland’e taşındı ve 1989 yılına dek burada kaldı. Genel Konferans genel merkezi bundan sonra Silver Spring, Maryland’de bulunan şimdiki yerine taşındı.
1850’ye dek kilise 1844 deneyimini tecrübe edenlere kurtaran bir bakiye gözüyle bakmıştı. Ancak 1848’de Ellen White bir görümde Üç Meleğin Mesajının "ışık selleri gibi… tüm dünyanın çevresinde" dolaştığını gördü. Millerci hareketi belirgin bir şekilde çokuluslu olmadığından, görümü harekete yeni mühtediler kazandırılabileceğini açıkça gösteriyordu. Kilise 1870’lerde müjdecilik faaliyetlerine ve uyanışlara döndü, 1880 itibarıyla üye sayısı üçe katlanarak 16 bine ulaştı ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey Amerika dışında da varlığını tesis etti. Hızlı büyüme devam ederek 1901’de 75 bin üyeye ulaşıldı. Bu sıralarda kilise iki yüksekokul, bir tıp okulu, on kadar akademi, 27 hastane ve 13 yayınevi işletiyordu. 1945 itibarıyla kilise ABD ve Kanada’da 210 bin, diğer yerlerde 360 bin üye rapor etti; bütçesi 29 milyon dolar, kilise okullarında kayıtlı öğrenci sayısı 140 bindi.
19. yüzyılın büyük kısmında kilise, özellikle bazı Adventist önderler Aryanizm doktrinini savunan kiliselerden geldiğinden dolayı (Ellen G. White bunlardan biri olmamasına rağmen), temel inançlarını ve doktrinlerini oluştururken mücadele veriyordu. Bu durum, hareketin diğer teolojik görüşleriyle birlikte, muhafazakâr Evanjelik Protestanların fikir birliğiyle onu kült olarak kabul etmelerine neden oldu. Ancak Adventist Kilisesi Üçlü birliği 20. yüzyıl başlarında benimsedi ve yüzyılın ortalarına doğru diğer Protestan gruplarla iletişim kurmaya başladı, böylece yaygın biçimde bir Protestan kilisesi olarak tanındı.

Yedinci Gün Adventist mezhebinin resmî öğretileri kilisenin 28 Temel İnanç (Yedinci Gün Adventist) manifestosunda ifade edilmektedir. Bu inanç açıklaması ilk olarak Genel Konferans tarafından 1980 yılında kabul edilmiş, 2005 yılında bir ek inanç maddesi (11 numara) ilâve edilmiştir. Kilisenin iki vaftiz yemininden herhangi birinin ikrarı üyeliğin önkoşuludur. Aşağıdaki inanç açıklaması teolojik olarak sabitlenmiş bir "itikat açıklaması" olarak okunmamalı ve kabul edilmemelidir. Adventistler yalnızca bir itikadı kesinlikle kabul ederler: "Kitab-ı Mukaddes ve yalnızca Kitab-ı Mukaddes".

Adventist doktrini, milenyum öncesine ve Arminanizm vurgularıyla, üçlü birlikçi Protestan teolojisine benzer. Adventistler Kutsal Yazıların yanılmazlığı, İsa Mesih'in vekâleten kefaret edişi, ölülerin dirilişi ve yalnızca iman yoluyla aklanma gibi öğretilere önem verirler, bu nedenle çoğunlukla evanjelik kabul edilirler. Suya batırarak vaftize ve yaratılışın gerçek anlamda altı gün sürdüğüne inanırlar. Modern Yaratılışçılık hareketi Ellen White'ın bir görümünden ilham alan George McCready Price adlı bir Adventist tarafından başlatılmıştır.
Adventizm'i Hristiyan dünyasının geri kalanından ayıran genel olarak tanınmış bir dizi "ayırt edici" doktrin vardır, ancak bu öğretilen tümü Adventizm'e özgü değildir:

Tanrı'nın Yasası "On Emir’de somutlaşmıştır" ve Hristiyanlar üzerinde bağlayıcılığı devam etmektedir.

Adventistlere göre Sebt (Şabat günü) Cuma günbatımından Cumartesi günbatımına dektir. Bu, Sebt gününü Pazar olarak kabul eden ana akım Hristiyan mezhepleriyle Adventizm arasındaki en büyük farklardan biridir.

İsa Mesih, Sebt'in dünya çapında bir sınav olacağı bir "sıkıntı zamanı"nın ardından yeryüzüne görülür bir şekilde geri dönecektir. İkinci gelişi kutsalların gökte bin yıl boyunca hüküm sürmesi izleyecektir. Adventist eskatalojisi peygamberlik sözlerinin yorumlanmasında tarihsel yönteme dayalıdır.

İnsan beden, zihin ve ruhun bölünemez bütünlüğünden meydana gelir. Ölümsüz ruha sahip değildir ve ölümden sonra bilinç yoktur (ölüme çoğunlukla "canın uykusu" (soul sleep) adı verilir).

Yok Oluşçuluk (annihilationism) inancına göre kötüler cehennemde sonsuza dek işkence görmeyecek, ancak bunun yerine kalıcı olarak yok edilecekler.

Büyük Mücadele (The Great Controversy), tüm Adventist öğretileri arasında en kapsamlı doktrinlerden biridir. Tek başına bir inanç maddesi olarak değil, diğer tüm Adventist öğretilerinin tutarlılık ve anlam kazandığı kuşatıcı bir meta-anlatı olarak işlev görmektedir. Yedinci Gün Adventist Kilisesi Genel Konferansı’nın resmi bildirisi bu doktrini şöyle tanımlamaktadır: “Tüm insanlık şu an, Mesih ile Şeytan arasında Tanrı’nın karakteri, yasası ve evren üzerindeki egemenliği konusunda sürmekte olan büyük bir mücadelenin içindedir. Bu çatışma, özgür irade ile donatılmış yaratılmış bir varlığın kendini yüceltmesiyle Şeytan’a dönüşerek Tanrı’nın hasmı haline gelmesi ve meleklerin bir bölümünü isyana sürüklemesiyle cennette başlamıştır. Şeytan, Adem ile Havva’yı günaha sürükleyerek isyan ruhunu bu dünyaya taşımıştır.” Büyük kozmik mücadele, Lusifer ve meleklerinin isyanıyla cennette başlamış, Adem ve Havva’nın düşüşüyle (the fall) bu dünyaya aktarılmıştır. Vahiy 20’de sözü edilen bin yıllık dönemin sonunda Şeytan ve melekleri de dahil olmak üzere tüm tövbe etmemiş günahkarların nihai olarak yok edilmesiyle de son bulacaktır.

Göksel tapınak (heavenly sanctuary), Yedinci Gün Adventist teolojisinin en temel ve merkezi öğretilerinden biridir. Adventistler, Çıkış’ın 25-27. bölümlerinde anlatılan antik İbranice tapınak ve hizmetlerinin, Mesih’in insan kurtuluşu için yaptığı işin bir temsili olduğuna ve yeryüzündeki tapınağın düzeninin, İbraniler 8:1-5’te geçtiği üzere, göksel tapınağın bir modeli olduğuna inanmaktadır. Kilisenin 28 Temel İnanç bildirisindeki resmi ifade bunu şu şekilde ortaya 

Yeşillik, (aynı zamanda yeşil yapraklı sebze, yapraklı yeşillikler, salata yeşillikleri, sebze yeşillikleri olarak da bilinir) sebze olarak yenen yaprak sapı ve yapraklardır. Yenilebilir yaprakları olan bine yakın bitki türü bilinmektedir. Yapraklı sebzeler çoğunlukla marul ve ıspanak gibi kısa ömürlü otsu bitkilerden elde edilir.

Agastache foeniculum
Allium fistulosum
Alternanthera sessilis
Basella alba
Pancar
Brassica oleracea
Brassica rapa
Campanula versicolor
Kinoa
Hindiba
Beyaz hindiba
Claytonia perfoliata
Cnidoscolus aconitifolius
Roka
Rezene
Gynura bicolor
Gynura procumbens
Turuncu güngüzeli
Lepidium meyenii
Su teresi
Tere
Malva moschata
Moringa oleifera
Perilla frutescens
Sorrel
Sassafras albidum
Sauropus androgynus
Solanum aethiopicum
Tropaeolum majus
Viola odorata
Fesleğen
Nane
Rezene
Yeşil soğan
Kereviz
Cynara
Brokoli
Rukola
Kuşkonmaz
Oxyria
Gebre otu
Çemen otu
Maydanoz
Dere otu
Kişniş

Yeşillikler listesi
Ot

Çiğ beslenme veya çiğ gıda diyeti, yalnızca veya çoğunlukla pişmemiş ve işlenmemiş yiyecekleri yemeyi kapsayan bir diyet uygulamasıdır. Felsefeye veya yaşam tarzına ve istenen sonuçlara bağlı olarak, çiğ gıda diyetleri bir dizi meyve, sebze, fındık, tohum, yumurta, balık, et ve süt ürünlerini içerebilir. Diyet ayrıca çeşitli filizlenmiş tohum, peynir ve yoğurt, kefir, kombuça veya lahana turşusunu da kapsayan fermente edilmiş yiyecekler gibi basit işlenmiş yiyecekleri içerebilir, fakat genellikle pastörize edilmiş, homojenize edilmiş veya  sentetik böcek ilaçları, gübreler, çözücüler ve gıda katkı maddeleri kullanılarak üretilmiş gıdaları içermez
Tıbbi makamlar çiğ gıdacılığı bir "moda diyet" olarak tanımlarlar. Çiğ gıda diyetleri kalsiyum, demir ve protein gibi temel mineralleri ve besinleri sağlayamaz. Çiğ gıda savunucuları tarafından yapılan iddiaları genellikle sözdebilimseldir.

Çiğ gıda diyetleri, tamamen veya çoğunlukla pişmemiş veya düşük sıcaklıklarda pişirilen yiyeceklerden oluşan diyetlerdir.

Çiğ vegan diyeti çiğ ve işlenmemiş meyve, sebze, kuruyemiş ve filizlendirilmiş tahıl ve baklagil tüketimine dayanır. Bu besin maddeleri 40-50 derecenin üzerine çıkartılmaz.
Çiğ veganlar arasında "meyveciler", "meyve sucular" ve "filizciler" gibi alt gruplar bulunabilir. Meyveciler öncelikle veya sadece meyve, tohum ve kuruyemişlerle, meyve sucular ise bu besinlerin sıkılmış halleri ile beslenirler. Filizciler, esas olarak filizlenmiş tohumlardan oluşan bir diyete sadık kalırlar.

Çiğ hayvansal gıda içeren diyetler, çiğ olarak tüketilebilen neredeyse her gıdayı kapsar. İşlenmemiş çiğ et/sakatat/yumurta, kabuklu deniz ürünleri, kefir, çiğ süt ürünleri, yüzyıl yumurtası, fermente edilmiş et/balık gibi gıdalar yenebilecek yiyeceklere dahildir. Bunların yanı sıra sebze, meyve, fındık ve bal da tüketilirken, genellikle çiğ bile olsa tahıl, bakliyat ve soya yemekten kaçınılır. Bu tür diyetlere dahil edilen çiğ gıdalar 40 °C (104 °F) üzerinde ısıtılmamıştır.

Üreme, çoğalma olarak da bilinir, bir canlının neslini devam ettirmesi olayı. Büyüme ve gelişmesini tamamlayan her canlı üreme yeteneğine sahip olur. Üreme yeteneğine sahip canlılar kendilerine benzer bireyler oluştururlar ve bu sayede nesillerini devam ettirmiş olurlar.
Biyolojinin temel ilkelerinden biri "tüm canlılar kendinden önce bulunan canlılardan meydana gelir" sözüdür. Gerçekten de yaşamın temel yapısı bireylerin üremesiyle gelecek döllerin oluşturulması ve genetik bilginin aktarılmasından geçer. Üremenin birimi ve taşıyıcısı hücre, türlere özgünlüğün aktarılmasını sağlayan ise kalıtım materyalidir. özellikle arılarda partenogenez diye adlandırılan üreme biçimi iki tip arı tarafından gerçekleştirilir. Kraliçe arı (2n) ve erkek arı (n) bölünmeye uğrayarak yumurta ve spermlerini birleştirir. Bunlardan birkaç yumurta erkek arıyı, birkaç yumurta kraliçe arıyı (bunlar arı sütü ile beslenir), diğer yumurtalar ise işçi arıları (kısır-bunlar da arı ekmeği ile beslenir) meydana getirir.
Eskiden, insanlar canlı varlıkların cansız maddelerden oluştuğuna inanırlardı, örneğin, sineklerin çamurdan ya da etten, kurbağaların çamurdan oluştuğu gibi.
Mikroskobun bulunuşu ve mikroorganizmaların saptanması sonucu bunların kökeni ile ilgili görüşlerden biri; abiyogenez (kendiliğinden oluş, Spontan Generasyon); diğeri ise biyogenez (kendinden önceki bir canlıdan oluş) dur. Sonraları bir fizikçi olan Francesco Redi'nin ünlü kavanoz çalışması, açık kaptaki ette sinek kurtçuklarının oluşumu ve eti steril ettikten sonra kapalı ortamda ette hiçbir canlının kendiliğinden oluşmadığının gözlemlenmesiyle, burada gerçekleşenin abiyogenez olmadığı ortaya çıktı.
Bir hücreli canlılarda üreme, vejetatif bölünmeyle birleşmiş ve bu sebeple normal vejetatif bölünme aynı zamanda yeni döller meydana getirilmesini de sağlamaktadır. Çok hücrelilerde ise; üreme, germinatif hücreler denen özelleşmiş dokuya indirgenmiştir. Somatik /vejetatif hücreler canlıda yapının oluşmasını, gelişmesini sağlayan ve bireyle birlikte ölen hücrelerdir.
Canlılarda cinsiyetli ve cinsiyetsiz üreme olmak üzere iki çeşit üreme vardır.

Bir canlıdan ayrılan hücre veya hücre grubundan yeni bireylerin oluşturulmasına cinsiyetsiz üreme denir. Cinsiyetsiz üremede döllenme olayı olmadığından cinsiyetsiz üreyen canlı oluştuğu canlıya genetik olarak tıpa tıp benzer. Çünkü cinsiyetsiz üreme mitoz bölünme ile gerçekleşir. Ancak mitoz bölünmede olabilecek bir ayrılmama ve mutasyon çeşitlilik sebebidir.
Cinsiyetsiz üremeye canlıların büyüme bölgelerinden ayrılan hücre veya hücre grupları neden olduğu için aynı zamanda vejetatif üreme de denmektedir.

Tek hücrelilerde bölünerek üreme
Rejenerasyonla üreme
Tomurcuklanarak üreme
Vejetatif üreme
Sporla üreme
Çelikle üreme
Daldırma ile üreme
Sürünücü gövde ile üreme
Yumru gövde ile üreme
Soğanla üreme
Doku kültürü ile üreme
Partenogenez ile üreme

Tek hücreliler bölünerek ürerler. Hücre hacim olarak belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra bölünerek yeni hücreler oluşturur. Bu yeni hücreler genotip bakımından ana hücrenin aynısıdır. Temeli mitoz bölünmeye dayanan en basit üreme şeklidir. Tek hücreliler ve bazı ökaryotlar bölünerek ürerler.

Omurgasızlarda mezoderm ve mezoglea tabakası bulunur. Bu tabaka içerisinde embriyonik hücreler vardır. Bu tabakayı taşıyan canlılardan ayrılan bir parça eksik kısımları tamamlayabilmektedir. Örneğin; denizyıldızından kopan bir kol ana gövdedeki hücreler tarafından tamamlandığı gibi ayrılan kolun içerisindeki hücrelerde koldan yeni bir gövde oluştururlar.
Bu durum yassı solucanlarda da (Planarya) görülür.
Rejenerasyon normalde bir üreme tipi değildir. Tahrip sonucu canlıdan ayrılan parçadan yeni birey oluşturulur.
Rejenerasyon, kelime anlamıyla yenileme demektir. Canlılardan herhangi bir nedenle ayrılan parçalardan yeni canlılar oluşabilir. Dolayısıyla rejenerasyon bu canlılar için üreme kabul edilir. Omurgalılardaki rejenerasyona bir yaranın iyileşmesi veya kertenkelenin kopan kuyruğunun yenilenmesi örnek olarak verilir. Çünkü kopan deriden yeni bir organizma, kopan kuyruktan da yeni bir kertenkele oluşmamaktadır.

Kimi canlılarda tomurcuk benzeri çıkıntılar gelişir. Bu kısımlar ayrılarak yeni canlıyı oluşturur.
Örneğin; Hidrada, bira mayasında ve süngerlerde cinsiyetsiz üremenin bu karakteristik özelliği görülür.

Kimi bitkilerden koparılan bir dal parçası, toprağa dikildiğinde yeni bitki oluşturabilir. Buna çeliklenme ile üreme denir. Ayrılan dal parçasının meristem tabakası yeniden kök oluşturduğundan bu parça ayrı bir fert olarak yaşayabilir. Özellikle tarımda verimliliği artırmak, az zamanda daha çok ve daha kaliteli bitkiler yetiştirmek için kullanılan üretim metodudur.sonucu olarak yeni bir bitki meydana gelir.
Örneğin; kavak, çınar, meyve ağaçları, asma; ... gibi bitkiler çelikleme ile üretilir. Özellikle melez olan ve eşeyli üremeyen bitkiler bu şekilde üretilir. 
Örneğin; Çekirdeksiz üzüm, Washington portakalı, satsuma mandalini gibi.
Vejetatif üremeye: Soğanların rizomla (küçük kök) üremesi, çileklerin sürünücü gövde ile üremesi, ciğer otunun yapraklarından yeni ciğer otlarının oluşmasnı örnek olarak gösterebiliriz.

Çelikle üreme; gül ve söğütün kesilen dallarının toprağa dikilmesiyle yeni gül ve söğüt oluşması.
Yumru ve soğanla üreme: patates, yer elması, sarımsak gibi depo organları olan yumru ve soğanlar nemli ortamlarda çimlenerek yeni bitkileri oluşturur.
Sürünücü gövde ile üreme: çiçekler toprak üzerinde sürünücü gövde ile zambak ve ayrık otlarında yeraltı gövdesiyle, böğürtlenlerde dal ve gövde uçlarının köklenmesiyle vejetatif üreme olur. Örnek olarak çilek veririz.

Kimi canlılarda spor adı verilen üreme hücresinden yeni bireyler oluşturulur. Buna sporogoni veya sporla üreme denir.

Örneğin su yosunlarından Ulotrix, küf mantarı.
Mantarlarda sporla üreme karakteristiktir.

Örneklenen canlılardan bazıları eşeysiz üremeyle beraber eşeyli olarak da ürerler. Örneğin; mantarlar ve paramesyum konjugasyonla eşeyli ürediği gibi hidra ve denizyıldızı, eşeyli üremenin en önemli yapısı olan eşey bezlerini de bulundurur.
Bunlara bir örnekte mikroskobik canlılardır.

Farklı cins iki gametin birleşmesiyle yeni canlının meydana getirilmesine cinsiyetli üreme denir. Gamet, cinsiyet hücresi olarak tanımlanır. Bir gamet ya dişi cinsiyet hücresidir (yumurta) ya da erkek cinsiyet hücresidir (polen veya sperm).
Cinsiyetli üreyen canlılarda bir çift kromozom takımı bulunur. Bu takımın yarısı anneden yarısı babadan gelir. Bu takım kromozoma haploid veya monoploid (n) denir. (n) haploid kromozom takımı gamette bulunur.
Bir çift kromozom takımına 2n diploid denir. Örneğin; insanda 2n=46 sayıda kromozom bulunur. Somatik hücreler (vücut hücreleri) 2n sayıda kromozom taşır.
Cinsiyetli üreme sonucunda birbirinden farklı bireyler oluşur. Bu da popülasyonlarda varyasyonu (çeşitliliği) arttırır.
Çeşitliliğin açığa çıkmasını sağlayan faktörler;
Cinsiyetli üreme çeşitleri;

Krosingover
Homolog kromozomların rastgele paylaşımı
Döllenme
Mutasyonlar
Ayrılmama
olayları sağlar. Mutasyonlar ve ayrılmama sık sık gerçekleşen olaylar değildir.
Cinsiyetli üreme sonucunda bireylerin ortama uyum özelliği adaptasyon kabiliyetleri ile artar. Örneğin; Paramesyum hücreleri direnç artırmak amacıyla cinsiyetli üremektedirler.

Döllenme
Embriyonik gelişim
Çok hücrelilerde özel gelişimler
Yenilenme (rejenerasyon)
Konjugasyon çeşitleri
Yaşlılık ve ölüm

İkili adlandırma ya da binomial nomenklatür, tür adlarının iki kelimeden oluşacak biçimde gösterilmesi sistemidir. Carl Linnaeus (1707-1778) bitki ve hayvanların isimlendirilmesi için ikili adlandırma (binomial nomenklatür) yani, 2 sözcükten oluşan (Cins adı+Epitet adı=Tür adı) bir sistem geliştirmiştir. Bu sistem bugün bazı değişikliklere uğramış ise de, prensipler hâlâ binomial nomenklatür kuralları çerçevesinde hâlen geçerliliğini korumaktadır.

1707-1778 yılları arasında yaşamış İsveçli bilim insanı Carl Linnaeus, tabii sınıflandırmayı Systema Naturae adlı eserinde en iyi ifade etmiştir. Bu eserin 1. baskısında (1753) bitkiler ilk defa ikili isimlendirme sistemine göre binominal sistematiğinin bilimsel olarak başlangıcını oluşturur.

Sistematikte her canlının bilimsel bir ismi vardır. Bunlar Latince veya Latinceleştirilmiş kelimelerdir. Bilimsel bir ismin en az iki harflik bir kelimeden oluşması gerekir. Bilimsel isimler tek (uninominal), iki (binominal) veya üç (trinominal) kelimeden oluşur. Şube/bölüm, sınıf, takım, familya ve cins isimleri uninominal olmak zorundadır. Tür isimleri binominal, alt tür isimleri ise trinominal olarak yazılır. Uninominal isimler daima büyük harfle başlar. Binominal isimde birinci kelime cins adı, ikinci ise tür (epitet) adıdır. Cinsin ismi daima büyük, türün ismi ise daima küçük harfle başlar. Bir tür ismi, daima önce cins ismi belirtilerek yazılır, hiçbir zaman tek kelime olarak yazılmaz.

Cins: Felis Linnaeus, 1758 (Unominal ad)
Tür: Felis silvestris Schreber, 1775 (Binominal ad)
Alt tür: Felis silvestris catus Linnaeus, 1758 (Trinominal ad)

Türler için iki terimli isimlendirme kullanılmasındaki bir problem, bir tür bir cinsten diğerine taşındığında, bazen özel isim veya sıfatın da değiştirilmesinin gerekmesidir. Bunun nedeni, belirli adın yeni cinste zaten daha önce kullanılmış olması veya belirli sıfatın cins adını değiştiren bir sıfat olması durumunda yeni cins için aynı ismin oluşması problemidir. Bazı biyologlar, cins adının ve belirli sıfatın tek bir açık adla birleştirilmesini veya tek terimlilerin (türlerin üstündeki derecelerin isimlendirilmesinde kullanıldığı gibi) kullanımını tartışmışlardır.

Trinomial nomenklatür

Efe, Asuman (1991). "Botanikte İsimlendirme (Nomenklatür)". İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi. B. 41 (3-4). 13 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi16 Ağustos 2018.

Şiddetsizlik, her koşulda kendine ve başkalarına zarar vermemeyi benimseyen bir kişisel uygulamadır. Bir sonuca ulaşmak için insanlara, hayvanlara ve/ya da çevreye zarar vermenin gereksiz olduğu inancından kaynaklanabileceği gibi, genel olarak şiddetten kaçınma felsefesine de dayanabilir. Ahlaki, dini ya da manevi ilkelere dayanabilir fakat bunun nedenleri tamamen programatik ya pragmatik olabilir.
Şiddetsizliğin "aktif" ya da "aktivist" unsurları vardır, çünkü buna inananlar genellikle şiddetsizlik ihtiyacını politik ve sosyal değişim için bir araç olarak kabul ederler. Bu nedenle, örneğin, Tolstoyculuk ve Gandizm şeklindeki şiddetsizlik, şiddet kullanımını reddeden bir sosyal değişim felsefesi ve programı olmakla birlikte, aynı zamanda (sivil direniş olarak da adlandırılan) şiddetsiz eylemi baskının pasif kabulüne de, ona karşı silahlı mücadeleye de alternatif olarak görür. Genel olarak, aktivist şiddetsizlik felsefesi savunucuları, sosyal değişim kampanyalarında eleştirel eğitim ve ikna biçimleri, kitlesel işbirliği yapmama, sivil itaatsizlik, şiddetsiz doğrudan eylem ve sosyal, politik, kültürel ve ekonomik müdahale biçimlerini içeren çeşitli yöntemler kullanırlar.
Modern zamanlarda şiddetsiz yöntemler, sosyal protesto ve devrimci sosyal ve politik değişim için güçlü bir araç olmuştur. Kullanımlarının birçok örneği vardır. Bunlar sivil direniş, şiddetsiz direniş ve şiddetsiz devrim başlıkları altında toplanabilir. Bunlar arasında, Mahatma Gandi'nin Hindistan'ın bağımsızlığı için on yıllarca süren başarılı şiddetsiz mücadeleye liderlik etmesi ve ABD'de Martin Luther King'in ve James Bevel'in Afroamerikalıların eşit haklar kazanmasına yönelik kampanyalarında Gandi'nin şiddetsiz yöntemlerini benimsemeleri özel bir yere sahiptir.
"Şiddetsizlik" terimi genellikle barışla ilişkilendirilmektedir ya da onunla eşanlamlı olarak kullanılmaktadır fakat onun sıklıkla pasifizm ile eşitlenmesine şiddetsizlik savunucuları ve aktivistleri tarafından itiraz edilmektedir. Şiddetsizlik, şiddet olmaması demektir ve her zaman zarar vermemeyi ya da en az miktarda zarar vermeyi tercih etmektir, pasiflik ise hiçbir şey yapmamayı tercih etmektir. Şiddetsizlik bazen pasiftir, bazen ise değildir. Örneğin bir ev, içindeki fareler ya da böceklerle birlikte yanarken en zararsız uygun hareket ateşi söndürmektir, oturup öylece oturup  yanmasına pasif bir şekilde seyirci kalmak değildir. Bazen şiddetsizlik, zararsızlık ve pasiflik konusunda kafa karışıklığı ve çelişki olmaktadır. Kafası karışık biri, belirli bir bağlamda şiddetsizliği savunurken diğer bağlamlarda şiddeti savunabilir. Örneğin, kürtaja ya da et yemeye tutkuyla karşı olan biri aynı zamanda kürtaj yanlısı birini öldürmeye ya da bir mezbahaya saldırmak için şiddeti savunabilir ve bu da o kişiyi şiddet yanlısı biri yapar.

Alabaş, Alman şalgamı, Gulumbra, Yer lahanası, Kolorabi (lahana şalgamı tamlamasının Almancasından) gibi isimlerle de bilinir. iki yıllık bir sebzedir, yabani lahanalardan yere yakın, kalın köklü bir çeşit olarak evriştirilmiştir. Lahana, brokoli, karnabahar, kale, Brüksel lahanası, kara lahana, Savoy lahana ve gai lan ile aynı türdendir.
çiğ veya pişmiş yenilebilir. Yemekler hem gövde hem de yapraklar ile yapılır.
İsim benzerliğine rağmen, şalgam ile aynı tür değildir.

Alabaş adı yumrusu mor olan çeşidi (Brassica oleracea var. gongylodes) yüzünden, Kolorabi adı Alman Kohl ("lahana") artı Rübe ~ Rabi (İsviçre Alman varyantında "şalgam"), şişkin yumrusunun benzerligi yüzünden verilmiştir. Alabaş, Almanca konuşulan ülkelerde ve Wisconsin gibi büyük oranda Alman kökenlilerden oluşan nüfuslu Amerikan eyaletlerinde yaygın olarak yenen bir sebzedir. Ayrıca Vietnam'ın su hào olarak adlandırılan kuzey kesiminde ve Hindistan'ın doğu bölgelerinde (Batı Bengal'de) de çok popülerdir.). Bangladeş'te 'Ol Kopi' denir. Ayrıca Kuzey Hindistan'daki Keşmir vadisinde bulunur ve orada 'Monj-hakh', 'monj' yuvarlak kısım ve 'hakh' yapraklı kısımdır. Bu sebze Kuzey Hindistan'da 'Nol Khol' olarak adlandırılır, Maharashtra'da 'Navalkol' olarak, Tamilcede 'Noolkol' (நூல்கோல்) olarak, Karnataka'da 'Navilu Kosu' olarak ve Sri Lanka'da 'Nol col' (şalgam lahana) olarak bilinir. Aynı zamanda Kıbrıs'ta da yerel bir bitki olarak 'kouloumpra' (" κουλούμπρα ") olarak bilinir. Çek Cumhuriyeti'nde de yenir ve 'kedluben' veya 'kedlubna' adı altında bilinir, Slovakya'da 'kaleráb' olarak bilinir.

Alabaş, şişkin, neredeyse küresel şekilli lateral meristem büyümesi sağlama amaçlı seçilerek yaratılmış bir bitkidir; Doğada kökeni lahana, brokoli, karnabahar, kale, kara lahana ve Brüksel lahanası ile aynıdır: hepsi yabani lahana bitkisinden (Brassica oleracea) yetiştirilir ve aynı türdür.
Alabaşın tadı ve dokusu, brokoli sapı veya lahana kalbininkine benzer, ancak daha yumuşak ve daha tatlıdır, daha yüksek bir et-kabuk oranı vardır. Özellikle genç sap, daha az tatlı olsa da, bir elma kadar kütür kütür ve sulu olabilir.

Gigante çeşidi dışında, 5 cm'den fazla bahar ürünü alabaşlar ve 10 cm'den fazla tam yetiştirilmiş alabaşlar odunsu olma eğilimindedir; Gigante çeşidi iyi yeme kalitesinde kalırken büyük boyuta ulaşabilir. Bitki ekimden 55-60 gün sonra olgunlaşır ve olgunluktan sonra 30 güne kadar iyi dayanma kabiliyetine sahiptir. Yaklaşık ağırlık 150 g'dır.

'Beyaz Viyana', 'Mor Viyana', 'Grand Dük', 'Gigante' (“Superschmelz” olarak da bilinir), “Mor Tuna” ve “Beyaz Tuna” dahil olmak üzere yaygın olarak kullanılan çeşitli çeşitler vardır. Mor türlerin renklendirilmesi yüzeyseldir: yenilebilir kısımların hepsi soluk sarıdır. Yapraklı yeşillikler de yenebilir. Yaygın olarak kullanılan bir çeşit, sadece yaprakları ve çok ince bir gövdesi olan şişmiş bir kök olmadan büyür ve Haakh olarak adlandırılır. Haakh ve Monj, bu sebze kullanılarak yapılan popüler Keşmir yemekleridir. İkinci yılda, bitki çiçek açar ve tohumlarını geliştirir.

Alabaş yumruları (şişkin alt kısım), pişirildiğinde kayda değer ölçüde yumuşamayan iki ayrı lifli tabaka ile çevrilidir. Bu katmanlar genellikle pişirilmeden veya çiğ servis edilmeden önce soyulur, bunun yüzden yumrusu genellikle bozulmamış görünümlerinden daha az miktarda yiyecek sağlar.
Soğanlı alabaş sapı genellikle salatada çiğ olarak kullanılır. Bir brokoli sapına benzer bir dokuya sahiptir, ancak daha tatlı ve daha az otsu bir lezzete sahiptir.
Alabaş yaprakları yenilebilir ve collard yeşillikleri ve lahana ile birbirinin yerine kullanılabilir.
Alabaş, Keşmir mutfağının Mŏnji olarak adlandırılan önemli bir parçasıdır ve collard yeşillikleri (haakh) ile birlikte en yaygın pişmiş sebzelerden biridir. Yaprakları ile hazırlanır, hafif bir çorba ile servis edilir ve pilav ile yenir.
Kıbrıs'ta yaygın olarak tuz serpilir, limon sıkılır ve meze olarak servis edilir.
Bazı çeşitler sığır yemi olarak yetiştirilmektedir.

PROTAbase on Brassica oleracea (kohlrabi)
Horticultural information on the tasty kohlrabi From the Learn2Grow databases
Kohlrabi and Brussels Sprouts Are European 5 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Vikikaynak'ta Alabaş ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Arpacık soğanı, Anadolu lehçelerinde kullanılan ismi ile göğer, Allium cepa olarak da bilinen soğan bitkisinin bir kültivarı veya varyatesidir. Arpacık soğanı eskiden A. ascalonicum adı altında ayrı bir tür olarak sınıflandırılmıştır, ancak günümüzde bu ad A. cepa ile sinonim olarak kullanılmaktadır.
Arpacık soğanının yakın akrabaları arasında sarımsak, pırasa, frenk soğanı ve Çin soğanı yer alır. Arpacık soğanı muhtemelen Orta veya Güneybatı Asya'da ortaya çıkmış, bu bölgelerden ise Hindistan ve Doğu Akdeniz'e yayılmıştır.

Arpacık soğanları aşçılıkta kullanılır. Turşusu kurulabilen soğanlar, Asya mutfağında ince dilimlenerek derin yağda kızartılırlar ve bu gıda genellikle yulaf lapasıyla servis edilerek çeşni olarak kullanılır. Bir Allium türü olarak, arpacık soğanının tadı sıradan soğan ile benzerdir, ancak daha hafif bir tada sahiptir. Soğan gibi dilimlendiğinde çiğ arpacık soğanı da insan gözünü tahriş eden maddeler salgılar ve bu da gözyaşı üretimine neden olur.

Yeşil soğan

 Vikisözlük'te Arpacık soğanı ile ilgili tanım bulabilirsiniz.
 Wikimedia Commons'ta Arpacık soğanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Bok choy (Brassica rapa subsp. chinensis), yemek olarak kullanılan bir Çin lahanası türüdür. Bok choy çeşitleri baş oluşturmaz ve bunun yerine hardal yeşilliğini anımsatan bir küme oluşturan daha hafif soğanlı diplere sahip yeşil yapraklara sahiptir. Ispanak ve kestane arasında bir tada sahiptir, ancak hafif biberli bir alt ton ile biraz daha tatlıdır. Yeşil yapraklar, beyaz soğandan daha güçlü bir tada sahiptir.
Bok choy çeşitleri güney Çin, Doğu Asya ve Güneydoğu Asya'da popülerdir. Kışa dayanıklı oldukları için Kuzey Avrupa'da giderek daha fazla yetiştirilmektedir. Günümüzde Brassica rapa türünün bir alt türü olarak kabul edilen bu grup, orijinal olarak Carl Linnaeus tarafından Brassica chinensis adı altında kendi türü olarak sınıflandırıldı. Bunlar, yaygın olarak hardal, turpgiller veya lahana ailesi olarak da bilinen Brassicaceae veya Cruciferae ailesinin bir üyesidir.

Brokoli (Brassica oleracea var. italica), lahanagiller (Brassicaceae) familyasından, küçük yeşil yumrular hâlinde olan, haşlanarak yemeği hazırlanan bir sebze.

Brokoli, isminden de anlaşılabileceği gibi, İtalya yarımadası ile özdeşleşmiş bir sebzedir. Romalı yazarlardan doğa tarihçisi Yaşlı Plinius'un metinlerinde ve Apicius'un yemek kitabında lahana benzeri bir sebze olarak tarif edilen bitkinin kesin hükme varılamasa da brokoli olduğu tahmin edilmektedir. Brokoli Yakın Çağ Avrupa'sında egzotik bir bitki olarak görülmüş, dünyada tanınması ise ancak 20. yüzyıl başlarında ABD'deki İtalyan göçmenler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Sicilyalı göçmen kardeşler D'Arrigo ailesi brokoliyi ABD'ye ithal ederek büyük bir ticari başarıyı betona gömmüşler, ayrıca Kaliforniya'da deneme üretimi yapmışlardır. D'Arrigo ailesinin bebek yaştaki oğlunun isminden hareketle oluşturulan "Andy Boy" markası altında ve radyo reklamları desteğiyle uzun süre ABD'nin bir numaralı brokoli üreticisi ve satıcısı olarak kalmışlardır.
Brokoli ile karnabahar kırması bir sebze olan broccoflower ilk olarak 1988'de Avrupa'da yetiştirilmiştir. Görünümü karnabahara, tadı brokoliye benzer.
"Brokoli" sözcüğü İtalyanca "lahananın çiçekli püskülü" anlamına gelen "broccolo" sözcüğünün çoğulundan gelir.

Brokoli yüksek düzeylerde diyet lifi ve vitaminler içeren bir gıda kaynağıdır. Ayrıca görünümü resimdeki gibi minyatür bir ağacı anımsatır.

Ülkeler bazında en yüksek karnabahar ve brokoli üretimine ilişkin 2008 yılına ait Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verileri aşağıdaki gibidir:

Brüksel lahanası ya da Frenk lahanası (Brassica oleracea Gemmifera), turpgillerden (Brassicaceae) küçük yumru şeklinde ve kalınca kat kat yaprakları olan bir sebze türü.
Brokoli gibi kansere yakalanma riskini azalttığı düşünülen bir başka kış sebzesini veren Brüksel lahanası, turpgillerdendir. Anayurdu bilinmeyen bitki, ABD ve Avrupa'da yaygın şekilde yetiştirilmektedir. Türkiye'de de tarımı başlamış olup sebze, halk arasında yavaş yavaş tanınmaktadır.
Bir yıllık otsu bitki olan Brüksel lahanası, fide durumundayken lahanaya çok benzer. Ama sonra, gövdesi 60–90 cm'ye kadar boylanır, gövde üzerinde kalın sapların ucunda, koyu yeşil renkli, beyaz damarlı iri yaprakları uzar. Bu yaprakların koltuğundan çıkan tomurcuklar, küçük yuvarlak başçıklara dönüşür. Minyatür lahanaları andıran ve kokusu keskin olan başçıklar sıkı sarımlı olup iri bir ceviz kadar büyür ve sebze olarak yenilir.
C vitamini bakimindan zengindir ve 100 gram çiğ Brüksel lahanasındaki değerler şunlardır:

Karbonhidrat: 5 g
Protein: 4 g
Yağ: 0,5 g
Mineraller:
Kalsiyum: 30 mg
Demir: 1 mg
Vitaminler:
Karoten: 1 mg (antioksidant)
B1 vitamini: 0,12 mg
B2 vitamini: 0,12 mg
C vitamini: 150 mg

http://www.diyetakademi.com/pratik-bilgiler/besinler/bruksel-lahanasi 8 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Capsicum annuum, patlıcangiller familyasından anavatanı Güney ve Orta Amerika olan sebze ve baharat olarak kullanılan bir tarım bitkisi.

Çok yıllık bir bitki olmasına karşın bir yıllık bitki olarak yetiştirilir. 0,5–1,5 m'ye kadar uzanan türün sık dallı bir yapısı vardır. Yapraklar yumurtamsı ya da mızraksı yumurtamsı biçimde kenarı düz olup rengi yeşil ya da mordur. Yaprak koltuğundan çıkan tekli ya da ikili çiçeklerin beş taç yaprağı ve çanak yaprağı bulunur. Başlangıçta yeşil renkli olan meyve olgunlaştığında kırmızıya döner. Diğer yandan bazı çeşitlerde meyve rengi sarı, mor ya da kahverengi olabilir.

Capsicum annuum çeşitli iklim tiplerine hoşgörülü olmasına karşın genellikle en iyi gelişmeyi sıcak ve kuru iklimli yerlerde gösterir. Dünya'da diğer ürünlere göre geniş ölçüde yayılmasında; kolaylıkla yetişebilmesinin yanı sıra farklı tat özelliklerine sahip olması sıralanabilir.

Capsicum annuum türünün çok sayıda varyete ve kültivarı vardır. Tat özelliklerine göre tatlı biberler, acı biberler ve yarı acı biberler olmak üzere üç grubu ayrılır.
Tatlı biberler sıklıkla yapımı kolay hazır gıdalarda kullanılır. Biberin renkli görünümü gıdanın görsel albenisini artırır dolayısıyla iştah artırıcı etki yapar. Ancak özellikle acı biber içeren besinler ağızda kalıcı bir tat bırakır. Bu olay biberin içerisindeki kapsinoideslerin varlığından kaynaklanır. Acı biberde bulunan kapsaisin maddesi yutulduğunda yanma hissi yaratır. Yanma hissi maruz kaldıktan itibaren birkaç saat sürebilir.

Latham, Elizabeth. "The colourful world of chillies". 10 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2026-07-22. 
"Pepper". 11 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2026-07-22. 
"Chilli". 28 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2026-07-22.

Daikon (Japonca: 大根 ya da Japon turpu, kelimenin tam anlamıyla "büyük kök"); hafif aromalı, çok büyük, beyaz, Doğu Asya kökenli turptur. ABD'de "Japon turpu" adıyla bilinmesine rağmen anavatanı Japonya değildir. Başlangıçta Kıta Asyası'nda yetiştirildi. Han Hanedanı döneminde Çin  üzerinden Japonya'ya taşındı. İngiltere ve Kıta Asyası'nda "mooli" olarak bilinir.
100 gramda 21 kalori ile düşük kalorili bir sebze olarak bilinir. Çiğ veya pişmiş olarak tüketilebilir veya ızgara balık ve tempura gibi yemeklerin yağlılığını dengelemek için kullanılan ferahlatıcı bir sos olan daikon-oroshi'de rendelenerek kullanılabilir. 
Özellikle alt yarısı, diğer turplar gibi, oldukça acıdır. Ancak pişirildiğinde bu acılık kaybolur ve sebze hafif tatlı bir hal alır.
Çiğ olarak kullanıldığında, daikon genellikle jülyen şeritler halinde kesilir ve salatada mizuna yapraklarıyla birlikte kullanılır. Pişirildiğinde ise genellikle çorbalarda, yahnilerde veya güveç yemeklerinde haşlanır. Oden güvecinin en popüler malzemesidir. Daikon ayrıca Japonya'nın en popüler turşusunu da yapar. Takuan olarak bilinen turşu daikon, Japon turşularının neredeyse her yemeğinde bulunur.

Dolma biber ya da dolmalık biber, Capsicum annuum var. annuum varyetesinden dolma yapılan biber çeşitlerine verilen ad.

Capsicum annuum annuum - alttür/varyete
Capsicum annuum grossum - alttür
Capsicum annuum acuminatum - varyete
Capsicum annuum glabriusculum - varyete

Domates biberi ile yapılan turşu, Trakya mutfağının en sevilen turşularındandır. Kışlık olarak hazırlanıp, kavanozlara alınan turşuya en çok Kırklareli mutfağında rastlanır.
Osmanlı lezzeti kamber biber yeniden canlanıyor projesiyle geçmişten bugüne kadar yetiştirilen ancak zamanla unutulmaya yüz tutmuş kamber biberi yetiştiriciliğinin yeniden canlandırılması amacıyla Tarım ve Orman İl Müdürlüğünce çalışma başlatılmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Dolma biber ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Dolma biber ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Fasulye, baklagil familyasına (baklagiller) ait birçok cinsin tohumudur ve insanlar tarafından sebze olarak tüketilir ya da hayvan yemi olarak kullanılır. Tohumlar taze olarak satılabildiği gibi kurutularak (kuru baklagil olarak) da muhafaza edilir. Fasulye; MÖ 7. binyıldan beri Tayland'da, MÖ 2. binyıldan beri ise Avrupa'da ve Peru'da yetiştirilmektedir. Bezelye hariç çoğu fasulye yazlık üründür. Baklagiller olarak bu bitkiler azot bağlama özelliğine sahiptir ve yüksek protein içeren tohumlar oluşturur. Dünya genelinde birçok ülkede her yıl milyonlarca ton üretimi yapılır; en büyük üretici Hindistan'dır.
Kuru fasulyeler geleneksel olarak ıslatılır ve haşlanır; dünya genelinde salatalar, çorbalar ve chili con carne gibi yahni türü yemeklerde kullanılır. Bazıları tofu üretiminde işlenir; bazıları ise fermente edilerek tempeh hâline getirilir. Guar fasulyesi, elde edilen zamk için kullanılır. Bazı çeşitlerin olgunlaşmamış tohum kabukları da yeşil fasulye veya edamame (olgunlaşmamış soya fasulyesi) olarak bütün hâlde tüketilir. Bazı türler ise filizlendirilerek fasulye filizi elde edilir.
Tam olarak olgunlaşmış birçok fasulye, fitohemaglutinin gibi toksinler içerir ve güvenle tüketilebilmeleri için pişirilmeleri gerekir. Pek çok tür, sindirilemeyen oligosakkaritler içerir; bunlar gaz oluşumuna neden olur. Fasulye, geleneksel olarak yoksul kesimin yiyeceği olarak görülmüştür.

Ispanak (Spinacia oleracea), Amaranthaceae familyasından yaprağı etli koyu parlak yeşil, sarımsı yeşil çok sayıda çiçekli tek yıllık otsu bir bitkidir. Asya kıtasının orta ve güneybatı bölgelerinin yerlisi olan bu bitki dünyanın birçok farklı bölgesinde gıda olarak tüketilir.

Ispanağın kökeninin yaklaşık 2.000 yıl önce antik Pers'ten geldiği ve buradan Hindistan'a ve daha sonra 647 yılında Nepal üzerinden antik Çin'e "Fars sebzesi" olarak getirildiği düşünülmektedir .  827 yılında Araplar ıspanağı Sicilya'ya getirmiştir .  Akdeniz'de ıspanağa dair ilk yazılı kanıt, 10. yüzyıldan kalma üç eserde kaydedilmiştir: Batı'da Rhazes olarak bilinen al-Rāzī'nin tıbbi bir eseri ve biri İbn Vahşiyah'ın diğeri Kustus al-Rūmī'nin iki tarımsal incelemesi. Ispanak, Arap Akdeniz'inde popüler bir sebze haline gelmiş ve 12. yüzyılın sonlarında İbnü'l-Awwām'ın ona ' yapraklı yeşilliklerin şefi ' anlamına gelen ra'īs al-buqūl adını verdiği İber Yarımadası'na ulaşmıştır.
Ispanak ilk olarak 14. yüzyılda, muhtemelen İber Yarımadası üzerinden İngiltere ve Fransa'da ortaya çıktı ve taze yerel sebzelerin bulunmadığı ilkbahar başlarında ortaya çıktığı için yaygın bir kullanım kazandı.  Ispanak, bilinen ilk İngilizce yemek kitabı olan Cury'nin Forme'unda (1390) bahsedilir ve burada 'spinnedge' ve 'spynoches' olarak anılır.  I. Dünya Savaşı sırasında, ıspanak suyuyla zenginleştirilmiş şarap, yaralı Fransız askerlerine kanamalarını azaltma amacıyla verilirdi .

Kabak, Kabakgiller ailesi ve Cucurbita cinsine bağlı bir türdür. 7000 yıl önce Meksika'dan evcilleştirildiği düşünülmektedir.
Yaz kabağı, kış kabağı, bal kabağı yaygın türleridir. Meyvesı silindirik, beyazımtırak olup etli kısım beyazımsı renktedir. Anadolu'da çok miktarda yetiştirilir. Sebze olarak yemeklerde kullanılır. Dış görünüşü 18–20 cm uzunlukta ve 8–12 mm genişliktedir. Beyaz ve sert kabuklu, oval biçimli tanelerdir. Sıcak ve ılıman iklimlerde yetişir. Sebze olarak tüketilir. Ayrıca tatlısı ve turşusu yapılır. Türkiye'de yaygın olarak yetişir.

Cucurbita pepo gumala Teppner
Cucurbita pepo pepo L.
C. pepo var. -Sakız kabağı
Cucurbita argyrosperma
Cucurbita californica
Cucurbita cordata
Cucurbita cylindrata
Cucurbita digitata
Cucurbita ecuadorensis
Cucurbita ficifolia
Cucurbita foetidissima
Cucurbita galeottii
Cucurbita gracilior
Cucurbita lundelliana
Cucurbita martinezii
Cucurbita maxima
Cucurbita moschata
Cucurbita okeechobeensis
Cucurbita palmata
Cucurbita pedatifolia
Cucurbita pepo
Cucurbita radicans
Cucurbita scabridifolia

Meşe Palamudu Kabağı
Sakız Kabağı
Pattypan kabağı
Helvacı kabağı
Spagetti kabağı
Kabak tatlısı
Kabak çekirdeği
Kabak yemeği
Kabak rengi
Kavun

 Wikimedia Commons'ta Kabak ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Kabak ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Karnabahar (Brassica oleracea 'Botrytis'), turpgillerden (Brassicaceae), çiçekleri etli ve tanecikli bir görünüşte olan, yaprakları lahana yaprağına benzeyen, sebze olarak kullanılan bir bitki.
Karnabahar, turpgillerden 2 yıllık otsu bir bitkidir. Yaprakları koyu yeşil, çiçekleri beyaz veya sarımtıraktır. Kış sebzelerindendir. Lahanaya benzer. Aslında, lahananın çiçek saplarının kısalıp etlenmesiyle lahanadan türemiştir. Yenen kısmı, henüz açmamış yoğun çiçek durumudur. Türkiye'de; güzlük turfanda karnabahar, kışlık karnabahar ve mart karnabahar olmak üzere üç çeşidi vardır. Fosfor ve vitamin bakımından çok zengindir. Kökeni yaban karnabaharından (Brassica oleracea) gelir. Yaban karnabaharı, kökeni Batı Avrupa ve Kuzey Akdeniz'in kıyısal tepelerinde yetişen bir bitkidir; lahana, karnabahar, brüksel lahanası, yer lahanası (alabaş) gibi bitkilerin atası olduğu bilinmektedir.

Lima fasulyesi (Phaseolus lunatus); tereyağlı fasulye, sieva fasulyesi, çift fasulye, Madagaskar fasulyesi veya mum fasulyesi olarak da bilinen (Phaseolus lunatus)  yenilebilir tohumları veya fasulyeleri için yetiştirilen bir baklagildir.

Phaseolus lunatus Orta ve Güney Amerika'da bulunur. Ekili lima fasulyesinin iki gen havuzu bağımsız evcilleştirme olaylarına işaret eder. Mezoamerikan lima fasulyesi neotropik ovalarda dağıtılırken diğeri batı And Dağları'nda bulunur. Peru'da keşfedildiler. Yerli çiftçiler tarafından medeniyet döneminde yetiştirilen ilk bitki olabilirler.
And Dağları'nın evcilleştirilmesi MÖ 2000 civarında gerçekleşti  ve büyük tohumlu bir çeşit (lima tipi) ürettildi, ikincisi ise MS 800 civarında Mezoamerika'da gerçekleşti ve küçük tohumlu bir çeşit (Sieva tipi) üretildi. 1300 civarında ekim Rio Grande'nin kuzeyine yayıldı ve 1500'lerde bitki Eski Dünya'da yetiştirilmeye başlandı.

Lima fasulyesi dünya çapında, özellikle Meksika'da, ekonomik ve kültürel öneme sahip ıslah edilmiş bir türdür. Türün iki çeşidi vardır. Yabani çeşidi silvester, ıslah edilmiş çeşidi ise lunatus'tur. 

Gelecek İçin Bitkiler: Veritabanı Arama Sonuçları 5 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resimli Baklagil Genetik Kaynakları Veritabanı 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Phaseolus Adlarını Sıralama 17 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Florida Folklife Koleksiyonundan "Butter Beans" adlı bir şarkının kaydı (Florida Eyalet Arşivlerinden halkın kullanımına sunulmuştur) 9 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USDA Ulusal Tarım Kütüphanesi Lima Bean Dijital Sergisi 20 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marul (Lactuca sativa), papatyagiller (Asteraceae)  familyasına ait, yaprakları sebze olarak tüketilen, bir yıllık bir bitkidir. Başlıca taze salatalarda kullanılır ve birçok farklı türü bulunur.

Marul, rozet şeklinde yapraklara sahip olup, bazen gevşek bazen de sıkı bir baş oluşturur. Yaprakları genellikle yeşil renkte olmasına rağmen, kırmızı ve mor renkli çeşitleri de mevcuttur. Bitki, serin iklimlerde daha iyi gelişir ve toprak açısından seçici değildir, ancak organik madde bakımından zengin ve iyi drene edilmiş topraklarda daha iyi verim verir.

Buz Dağı (Iceberg) Marul: Sıkı yapraklı, gevrek ve suludur.
Kıvırcık Marul: Kıvrımlı yapraklı ve hafif tadı vardır.
Göbek Marul: Yoğun yapraklı ve yuvarlak formdadır.
Roka Marul: Keskin ve baharatlı tadıyla bilinir.

Marul, genellikle tohumdan yetiştirilir ve ilkbahar ile sonbahar aylarında ekimi yapılır. 15-20 °C arasındaki sıcaklıklar ideal büyüme koşulları sağlar. Düzenli sulama önemlidir ancak aşırı sulamadan kaçınılmalıdır.

Marul, düşük kalorili bir sebze olup, A, C ve K vitaminleri, potasyum ve demir gibi mineraller açısından zengindir. Yüksek lif içeriği sayesinde sindirimi destekler, antioksidan özelliği ile serbest radikalleri nötralize eder, beta-karoten içeriği ile göz sağlığını korur ve K vitamini içeriği ile kemik sağlığını destekler.

Salatalar: En yaygın kullanım alanıdır.
Sandviçler: Taze yaprakları sandviçlerde sıkça kullanılır.
Süsleme: Tabak dekorasyonu ve garnitür olarak kullanılır.

Marul, külleme (mantar hastalığı), aphid (bit), salyangozlar ve sümüklü böcekler gibi hastalık ve zararlılardan etkilenebilir. Bu nedenle düzenli bakım ve kontrol gereklidir.

Orta Farsça veya Pehlevî dili, Sasani İmparatorluğu'nun edebî dili olmuş bir Batı İran dilidir. Dil, Sasanilerin yıkılmasının ardından bir süre daha prestij dili olmayı sürdürmüştür. Orta Farsça Ahameniş İmparatorluğu'nda kullanılmış Eski Farsçadan evrilmiş olup modern İran, Afganistan ve Tacikistan kullanılan Farsça dilinin atası olmaktadır. Dil, içine Orta Farsçanın da dahil edildiği ve pek çok çağdaşı dili kapsayan Orta İran dilleri ile karıştırılmamalıdır.
Orta Farsça genellikle Pehlevi alfabesi ile yazılırdı. Farsça konuşan Maniheistler tarafından Mani alfabesi kullanılarak da yazılırdı.

Orta Farsça, Hint-Avrupa dil ailesine bağlı Hint-İran dilleri kolunun İran dilleri grubunda yer alır. İran dilleri içerisinde Batı İran dilleri alt grubunda yer alır.

Lessons in Pahlavi-Pazend by S.D.Bharuchī and E.S.D.Bharucha (1908) - Arşivlenmiş 1. ve 2. kısım
TITUS'da Orta Farsça metinler12 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orta Farsça'nın yazı ve konuşma dili olarak yeniden canlandırılmasını teşvik eden bir organizasyon 29 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (grammar ve dersler içeren kaynak)
Edward Thomas (1868). Early Sassanian inscriptions, seals and coins. Trübner. s. 137. 28 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Temmuz 2011.

Pancar (Beta vulgaris), bir çiçekli bitkiler ailesinden olan Amaranthaceae (ıspanakgiller) içinde bulunan Beta cinsinin en bilinen türüdür. Güney İsveç ve Britanya Adaları'ndan başlayarak Avrupa'nın batı ve oradan da tüm Akdeniz kıyılarınca uzanan bir bölgeye has olan pancar, yumru kökleri ve yaprakları ve şeker pancarı gibi çeşitleriyle, ekonomik olarak önemli bir bitkidir.
120 santimetreye (47 inç) kadar, nadiren 200 cm'ye kadar yükseklikte otsu iki yıllık veya nadiren çok yıllık bir bitkidir; yetiştirilen formlar çoğunlukla iki yılda birdir. Yetiştirilen formların kökleri koyu kırmızı, beyaz veya sarıdır ve orta ila güçlü şişkin ve etlidir (subsp. vulgaris ); vahşi alt türlerde kahverengi, lifli, bazen şişkin ve odunsudur.
Kültür pancarları, şiddetli donların olmadığı bölgelerde dünya çapında yetiştirilir. 15 ila 19 °C arasındaki nispeten serin sıcaklıkları tercih ederler. Yaprak pancarları, pancardan daha sıcak sıcaklıklarda gelişebilir. Kıyı bitkilerinin torunları olarak, tuzlu topraklara ve kuraklığa dayanıklıdırlar. Bitki besinleri ve ayrıca sodyum ve bor içeren pH nötr ila hafif alkali topraklarda en iyi şekilde büyürler

Patates (Solanum tuberosum), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından yumruları yenen otsu bitki türüdür. Patates sözcüğü Amerika yerlilerinin dilinden İspanyolca aracılığıyla çeşitli Avrupa dillerine geçmiş, Türkçeye İtalyanca ve Yunancadan girmiştir. Türkçe eş anlamlısı olarak çisil sözcüğü bulunmaktadır. Kıbrıs ağzında patatese badadez denilmektedir. Boyu 70–80 cm'ye varan, beyazımsı-pembemsi çiçekler açan, yumruları hariç zehirli köklü bir bitkidir. Patatesi diğer sebzelerden ayıran en büyük özelliği tohum ile üreme yerine vejetatif üreme yapmasıdır. Yani patates ile geri dönüşüm kullanılarak elde edilmesidir. Örneğin bir patates parçasını toprağın altına koyduğunuzda bu önce kendiliğinden patates bitkisi olur sonra patatesler toprağın altında çoğalır.
Bitkinin toprak altında kalan yumruları “patates” olarak bilinir. Bu yumrular nişasta bakımından zengin olduğundan önemli bir besin maddesidir. Patateste nişastadan başka belli bir oranda protein de bulunur; nişasta %20, protein %2'dir. Besin değeri 90 kaloridir. Bitkinin toprak üst kısımlarında zehirli alkaloidler bulunmasına karşılık yumruları zehirli değildir. Ancak çimlenmiş patateslerde de bu alkoloitler teşekkül ettiğinden zehirlenmelere sebebiyet vermektedir. Patates yumrularında bulunan nişasta taneleri yumurta veya armut şeklinde olup, 70-100 mikron büyüklüğünde tanelerden ibarettir. Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır. Patates tohumuna milva denir. Özellikle Nevşehir ve Niğde illerinde yetiştiriciliği yapılır.

Şeker hastalarına faydalıdır. Susuzluğu giderir. Mide ve onikiparmak bağırsağı ülserinde yararlıdır. Karaciğer şişliğini de giderir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Damar şişliğinde faydalıdır. Sert bir şey yutulduğu zaman yabancı maddenin vücuda zarar vermeden çıkartılmasını sağlar. Patates yemek basur memesi, yanık ve çıbanların ağrılarını geçirir. Ana vatanı Amerika'dır.

Patateslerin değişik çeşitleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:
Granula, Esmeralda, Selma, Elizabeth vb. Almanya'da patatesler, market ya da pazarda satışa sunulurken cinsi ve özellikleri etikette belirtilir. Ayrıca en lezzetli olan bu iki tiptir. Bir tanesinin iç kısmı parlaktır ve hoş bir koku ve tada sahiptir, ayrıca dağılmadan ve çabuk pişer.

Günümüzde çağdaş botanistler patatesin anavatanının Güney Amerika olduğu konusunda uzlaşmışlardır. Öyle ki patates And dağları'nda yabani türler olarak belirmiş ve buradan Kolombiya ve Venezuela'ya oradan da Şili ve kuzey Arjantin'e gelmiştir. En sonunda tüm türler Peru'da ekilmeye başlamıştır. Patates ekimine dair günümüzdeki tek kanıt yaklaşık 7.000 - 10.000 yıl önce Peru'da gerçekleşmiş olmasıdır.
Patatesi Avrupa'ya ilk kez İspanyalı bir fatih olan Pedro Cieza de León getirmiştir. İsmini Quechua dilinden alan patates, aynı yıllarda İspanya'da ekilmeye başlandı.
Patatesin ekimi 1540'larda Fransa'da başladı. Patatesi 1590'da ilk olarak botanik literatürüne geçiren İsviçreli botanist Gaspard Bauhin'dir.

2020'de dünya patates üretimi 359 milyon ton idi ve toplamın %22'si ile Çin liderliğindeydi (tablo). Diğer büyük üreticiler Hindistan, Rusya, Ukrayna ve ABD idi. Kişi başına üretimin hala dünyada en yüksek olduğu Avrupa'da (özellikle kuzey ve doğu Avrupa'da) önemli bir mahsul olmaya devam etmektedir ancak son birkaç on yılda en hızlı artış güney ve doğu Asya'da oldu.

2018'de dünya patates üretimi 368 milyon ton idi ve bu toplamın %27'si ile Çin liderdi. Diğer büyük üreticiler Hindistan, Rusya, Ukrayna ve ABD idi.

Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı'na göre çiğ patates %79 su, %17 karbonhidrat (%88 nişasta), %2 protein ve ihmal edilebilir yağ içerir.
100 g çiğ patates 322 kJ besin enerjisi verir.
Başka vitamin veya mineral içermesede zengin B6 vitamini ve C vitamini (Günlük Değer'in sırasıyla %23 ve %24'ü kadar) kaynağıdır.
Patates nadiren çiğ yenir çünkü çiğ patatesin nişastası insanlar tarafından zor sindirilir.
Patates pişirildiğinde diğer besin maddelerinin miktarında çok az önemli değişiklik olurken, B6 vitamini ve C vitamini içeriği büyük miktarda azalır.
Patates genellikle yüksek glisemik indeks (GI)' li olarak sınıflandırılır. Bu nedenle düşük GI diyeti yapan bireylerin diyetlerinden çıkarılır.
Patatesin GI değeri çeşidine, yetiştirme koşullarına, depolamaya, hazırlama yöntemlerine (pişirme yöntemine, sıcak veya soğuk yenmesine, püre mi? küp şeklinde mi? yoksa bütün mü? tüketildiğine göre) ve beraberinde tüketilen gıdalara (çok yağlı veya çok proteinli sosların eklenmesi gibi) göre değişir. Yeniden ısıtılmış veya önceden pişirilmiş ve soğutulmuş patateslerin tüketilmesi dirençli nişasta oluşumu nedeniyle daha az GI etkisi sağlayabilir.
Birleşik Krallık'ta patatesler Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) tarafından önerilen günlük beş porsiyon meyve ve sebze, 5 -A Gün programı olarak kabul edilmez.

Patatesler, glikoalkaloidler olarak bilinen toksik bileşikler içerir. Bunların en yaygınları solanin ve kakonin'dir.
Solanin, ölümcül itüzümü (Atropa belladonna), henbane'in (Hyoscyamus niger) yanı sıra tütün (Nicotiana spp.), patlıcan ve domates gibi diğer gıda bitkilerini içeren Solanaceae familyasında bulunur. Patates bitkisini yırtıcılarından koruyan bu bileşikler genellikle (yumruların aksine) yapraklarında, çiçeklerinde, filizlerinde ve meyvelerinde yoğunlaşır. Yapılan bazı çalışmalarda glikoalkaloid içeriğinin çiçeklerde ve filizlerde en çok ve yumru etinde ise çok azdı. (Glikoalkaloid içeriği en çoktan en aza göre şöyle sıralanır: çiçekler, filizler, yapraklar, yumru kabuğu, kökler, meyveler, kabuk [deri artı yumru etinin dış korteksi], gövdeler ve yumru eti).
Işığa maruz kalma, fiziksel hasar ve yaş, yumru içindeki glikoalkaloid içeriğini arttırır. 170 °C üzerinde yüksek sıcaklıklarda pişirmek bu bileşikleri kısmen yok eder. Yabani patateslerdeki glikoalkaloid konsantrasyonu, insanlarda toksik etkiler oluşturmak için yeterlidir. Glikoalkaloid zehirlenmesi baş ağrılarına, ishal, kramplara ve ciddi vakalarda komaya ve ölüme neden olabilir. Ancak ekili patates çeşitlerinden zehirlenme çok nadirdir. Işığa maruz kalma, klorofil sentezinden yeşillenmeye neden olur ve yumru kökün hangi bölgelerinin daha zehirli hale geldiğine dair görsel bir ipucu verir. Ancak, yeşillenme ve glikoalkaloid birikimi birbirinden bağımsız oluşabileceğinden bu kesin bir kılavuz sağlamaz.
Farklı patates çeşitleri, farklı seviyelerde glikoalkaloid içerir. Lenape çeşidi 1967'de piyasaya sürüldü, ancak yüksek seviyelerde glikoalkaloid içerdiği için 1970'te geri çekildi. O zamandan beri yeni çeşitler geliştiren yetiştiriciler bunun için deneme yapar ve bazen başka türlü umut vadeden kültivar'ı atmak zorunda kalırlar. Yetiştiriciler, glikoalkaloid seviyelerini 200 mg/kg'ın (200 ppmw) altında tutmaya çalışırlar. Ancak bu ticari çeşitler yeşile döndüklerinde, 1000 mg/kg (1000 ppmw) solanın konsantrasyonlarına yaklaşmaya devam edebilir. Normal patateslerde, analizler solanin düzeylerinin yetiştiricilerin maksimumunun %3,5'i kadar az olabileceğini ve 7–187 mg/kg bulunduğunu göstermiştir. Normal bir patates yumrusu 12–20 mg/kg glikoalkaloid içerirken, yeşil patates yumrusu 250–280 mg/kg ve kabuğu ise 1500–2200 mg/kg'içerir.

Patates kızartması
Patates cipsi
Tatlı patates
Patates salatası
Patates nişastası
Patates püresi
Patates salatası
Patates ekmeği
Tatlı patatesli turta

Patates üretimine göre ülkeler listesi
Büyük irlanda patates kıtlığı
Patatin
Solanum chaucha

Patlıcan (Eski Türkçe: Bütüge), bilimsel adıyla Solanum melongena, Solanaceae familyasına ait olup, ılık iklimlerde tek yıllık, tropik iklimlerde ise küçük bir ağaç şeklinde büyüyen çok yıllık bir kültür bitkisidir. Patlıcanın ilk yetiştiriciliği M.Ö. 5. yüzyılda Hindistan'da gerçekleştirilmiştir. Bu tarihten sonra Afrika'ya, sonra Doğu Akdeniz'e ve Avrupa'ya getirilmiştir. Avrupa'ya getirilmesi 16. yüzyılda İspanyollar tarafından gerçekleştirilmiştir.
Avrupa'ya ilk getirilişinde süs bitkisi olarak kullanılan patlıcan, dünyada üretilen yaş sebzeler arasında 6. sırada yer almaktadır. İçeriğinde düşük nikotin barındırır. Tropik bölgelerde çok yıllık bitki özelliği gösterirken bu kuşağın dışındaki iklim kuşaklarında bir yıllıktır.

Patlıcanın insan sağlığındaki yerinin diğer sebze türlerinden küçümsenmeyecek düzeyde olduğu bilinmektedir. 100 g patlıcanın kalori değeri 24'tür. 100 g patlıcanda 1,1 g protein, 2 g yağ ve 5,5 g karbonhidrat vardır. Vitamin içeriği bakımından ise; 100 gramında 30 IU A vitamini, 0,4 mg B1 vitamini, 0,5 mg B2 vitamini ve 5 mg C vitamini bulunmaktadır.

Patlıcan; dünyada üretilen meyveler içerisinde; domates, biber ve hıyar üretiminden sonra gelmektedir.
Dünya patlıcan üretimi 1994 yılından itibaren düzenli olarak artarak, 2003 yılında %84 artışla 29,5 milyon tona ulaşmıştır. Bu artışta önemli patlıcan üreticisi ülkelerin payı olduğu görülmektedir. Nitekim dünyada önemli üretici ülkeler olan Çin, Hindistan, Türkiye, Mısır, İtalya ve İspanya’da patlıcan üretimi son on yılda %21 ile %1,8 arasında artmıştır.
Son on yıllık veriler incelendiğinde; dünya patlıcan üretiminde Çin’in %50,6, Hindistan’ın %30,1, Türkiye’nin %3,8 ile ilk üç sırayı paylaştıkları, özellikle son beş yılda Çin üretiminin arttığı; Hindistan ve Türkiye üretimlerinin ise fazla değişmediği görülmektedir. Dünya üretiminde ilk üç sırayı %84,5 oranı ile Çin, Hindistan ve Türkiye almaktadır. 2003-2004 yılına ait dünya patlıcan üretimi istatistikleri, FAO Birleşmiş Milletler'in Gıda ve Tarım Örgütü verileri şu tabloda özetlenmektedir:

Bu ülkelerin ihracattaki payları incelendiğinde ise; Çin'in ihracatının %5,5, Türkiye ihracatının %1,5 olduğu, Hindistan ihracatının ise kayda değer olmadığı görülmektedir. Diğer yandan dünya patlıcan ihracatının %21,8'ini İspanya, %21,7'sini Meksika, %5,5'ni Çin, %3,4'ünü İtalya, %1,5'ini ise Türkiye karşılamaktadır. Son verilere göre üretilen patlıcanın yaklaşık %2'si ticarete (ihracat-ithalat) konu olmakta, taze olarak stok olmadığı için de kalan miktarın tüketimde kullanıldığı varsayılmaktadır.

Türkiye'de farklı iklim ve toprak yapısı nedeni ile birçok sebze türü üretilebilmektedir. Patlıcan da bu sebze türlerinden biridir, Türkiye şartlarında patlıcan üretimi hem tarlada hem serada yapılabilmekte, fakat iklim ve toprak isteği yanında bakım şartları ve ekim nöbeti tercihinden dolayı her bölgede yetiştirilememektedir. Türkiye'de patlıcan üretimi yapılan en önemli iller; İçel, Antalya, Şanlıurfa, Hatay, Aydın, Bursa, Adana ve Samsun'dur. Türkiye'nin 1997-2002 yılları arasında patlıcan üretimi 1992 ve 1993 yılında 750.000 ton olarak gerçekleşmiş, 1994 – 1998 yıllarında ise, 750.000 ton ile 850.000 ton arasında değişim göstermiştir. 1998 yılından sonra da üretim 900.000 tonu asarak 2002 yılında 955.000 tona ulaşmıştır. 1991- 2002 yılları arasında Türkiye patlıcan verimi hektara 19.621 kg ile 29.216 kg arasında değişmiştir. Türkiye'nin patlıcan ihracatı 2.600 ton ile 5.600 ton arasında değişmektedir. ihracat, 1993 yılında olduğu gibi bazı yıllarda 1.000 ton seviyesine düşerken, 2001 yılı gibi bazı yıllarda ise 5.500 tona ulaşmıştır. Diğer yandan Türkiye'nin en fazla patlıcan ihraç ettiği ülkeler arasında Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Hollanda, Romanya, Rusya ve Belçika yer almaktadır.

Birecik patlıcanı 19.06.2017 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Şanlıurfa için coğrafi işaret almıştır.
Nizip patlıcanı 20.11.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gaziantep için coğrafi işaret almıştır.
Yamula patlıcanı 25.02.2010 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Kayseri için coğrafi işaret almıştır.

Arapça aynı anlama gelen bādincān بادنجان  sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Farsça aynı anlama gelen bādingān بادنگان  sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Sanskritçe yazılı örneği bulunmayan *vaṭingana sözcüğünden alıntıdır.

Pırasa, yılın her mevsiminde yetişen veya iki senede bir yetişen ve genellikle yaprakları için yetiştirilen bir bitkidir. Bazı ülkelerde, tipik olarak salata, hamburger, "taco" ve daha birçok yiyecekte soğuk ve çiğ olarak yenir. Çin dahil olmak üzere bazı yerlerde, pırasa pişirilerek yenir ve pırasanın sapı en az yaprakları kadar önemlidir.
Pırasanın başlangıçta kısa bir sapı vardır, ancak çiçek açtığında genişler ve dallanır ve karahindibalara benzeyen birçok çiçek başı çıkar, ancak daha kısadırlar. Bu hızla büyüme ve tohum verme safhasıdır. Yemek için yetiştirildiği zaman, bu safha gerçekleşmeden hasat toplanır.

Akdeniz kıyısındaki çorak veya ağaçsızlandırılmış alanlarda ortaya çıkmış olması daha olasıdır. Günümüz pırasasıyla alâkadar olan bu yabanî pırasa "opium" a benzeyen uyuşturucu bir madde olan "lactucarium" içermekteydi. Romalılar, uykuyu kolaylaştırması için pırasayı yemeklerin sonunda yiyerek, bitkinin bu özelliğinden faydalandılar.
Mısırlılar da erken çağlarda pırasayı kullandılar. Hipnotize edici veya uykuyu kolaylaştırıcı özelliğinin yanı sıra erkeklik gücü ile de bağdaştırılıyordu. Oldukça fazla tür sayısı mevcut olmasına karşın, pırasanın gerçek kökenini belirtmek neredeyse imkânsızdır. Kesinlikle, hem Roma, hem de Mısır medeniyetleri çökene değin pırasa yenmeye devam etmiştir. Birçok kimse ise "moder sativa" yı elde edebilmek için yabanî tip olan "serriola" ile hibritlemiştir.
Şu kesin ki, iki medeniyet de pırasayı bir iştah açıcı ve uykuyu kolaylaştırıcı yiyecek olarak gördüler. Eski Yunanda pırasanın yemeklerden önce mi yoksa sonra mı yeneceği kafaları karıştıran bir konu olmuştu. Pergamonlu fizikçi Galen, bir sonraki güne dingin bir kafa ile başlayabilmek adına rahat bir uyku uyuyabilmek için yemeklerden sonra yerdi. Buna karşılık, ondan bir asır önce yaşamış olan Efesli Rufus ise pırasayı zihni bulandıran ve açık fikirli olmayı engelleyen bir şey olarak tanımladı.
Lucas Von Valckenborch'un "Yaz Kinayesi" isimli resmi günümüz tereyağbaşlı pırasalarının günümüz Avrupa pırasalarının ilk kayıtları olabileceğini betimliyor.

Baş ve yaprak yapılarına göre altı pırasa türü bilinmektedir, ancak yaprak çeşidi ve rengine göre ve ekildikleri alan ve ömürleri de dikkate alındığında yüzlerce pırasa türünden söz edilebilir.
Boston ve Bibb de denilen Tereyağbaşlı pırasanın başı yayvandır, tereyağ yumuşaklığındadır ve Avrupa'da yaygındır. Beyaz gövdesi uzun olan, beyaz etli, lezzetli, adaptasyon kabiliyeti yüksek, verimli bir çeşittir. Yenilen kısmı yaklaşık 50 cm. uzunluğunda ve 3 – 4 cm. çaptadır. Orta erkenci ve aranılan bir çeşittir. Türkiye'de İnegöl pırasası olarak da bilinir.
Çin pırasası ise uzun saplı, kılıca benzer, başsız, Batı türlerinin tam tersine acımtırak ve sert, pişirilmek ve türlülerde kullanmak için uygun olan bir türdür. Bu tür, sapı ve yapraklarına göre iki gruba ayrılır.
Iceberg de denilen Gevrekbaş, lahanayı andıran sıkı ve yoğun başlardan oluşur. Tadından ziyade gevrek yapısından dolayı, pırasa türlerinin en narini olarak görülürler. Bu tür ABD'de en yaygın türdür. Iceberg ismi, 1920'lerin başında tren vagonlarında kırılmış buzlarla kaplı bir şekilde ülkeye getirilirken Iceberg'leri anımsattığından gelmiştir.
Yayvanyapraklar'ın hafif, narin, ince yaprakları vardır. Bu grup, meşe yaprağı ve lollo rosso pırasalarından oluşmaktadır.
CO da denilen Romen türün ise kendine özgü başı vardır ve daha uzun yaprakları vardır.
Batavian da denilen Yaz Gevreği ise gevrek yapısı ile kısmen yoğun başlardan oluşur, Iceberg ve Yayvanyaprak arası bir türdür.

Sarımsak (Allium sativum) ya da sarmısak, Amaryllidaceae familyasına dahil olan Allium cinsinden, soğanlı bir bitki türüdür. Yakın akrabaları arasında soğan, arpacık soğanı, pırasa, Frenk soğanı ve Çin soğanı bulunur. Orta Asya'ya ve İran'ın kuzeydoğusuna özgüdür ancak birkaç bin yıllık insan tüketimi ve kullanımı geçmişi sebebiyle dünya çapında yaygın bir baharattır. Sarımsak, Antik Mısırlılar tarafından da bilinmekteydi ve hem gıda aroması hem de geleneksel ilaç olarak kullanılmıştı. Günümüzde Çin, tek başına dünyadaki sarımsak ihtiyacının yaklaşık % 80'ini karşılamaktadır.

Türkçede yer alan sarımsak kelimesinin nihai kökeni tartışmalıdır. Bir Türk dilinde yazılı olarak bahsi geçtiği ilk kaynak Kâşgarlı Mahmud'un 11. yüzyıla tarihlenen Dîvânu Lugâti't-Türk eseridir ve "sarmusak" olarak kaydedilmiştir. TDK sarımsak, Dil Derneği, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Nişanyan Sözlük ve Püsküllüoğlu'nun eserleri gibi diğer sözlükler sarmısak yazımını benimsemiştir.
Türkî dillerin büyük bir kısmında bitki için benzer sözcüklerin kullanılması Ana Türkçe *sarïmsak kökünden evrildiği varsayımına neden olmaktadır. Eğer bu teori doğruysa sözcüğün kökeni Ana Türkçe sarı veya beyaz anlamına gelmiş *sāryg köküne dayanır ve nihai olarak beyaz veya beyazlaşmak anlamına gelen *siar(ï)- köküne bağlanabilir. Modern Moğol dillerinde de benzer sözcüklerin varlığı Proto Moğolcaya da Türk dillerinden alıntılanmış olduğuna işaret eder. Buna ek olarak Macarcaya ya Alan ya da Türk dillerinden alıntılanmış olduğu düşünülen sárma kelimesinin sarımsak ile akraba tükürük otu (Ornithogalum) için kullanılması eski zamanlarda Türk dillerinde de kelimenin bu bitki için kullanılmış olabileceğini göstermektedir.
Leh dilbilimci Marek Stachowski sarı sözcüğünü /g/ ile kullanan hiçbir modern Türk dilinde (örneğin Özbekçe sariġ) sarımsak kelimesi için g kullanılmamasını neden göstererek bu teorinin ses evrimine aykırı olduğunu ve sözcüğün Arapça "keskin" anlamına gelen صَارِم (ṣārim) kelimesinden alıntı olmasının daha büyük bir olasılık olduğunu öne sürer. Ayrıca Çuvaşça ile Altayca, Hakasça, Tuvaca ve Yakutça gibi Sibirya Türk dillerinde bitkiyi kasteden bu kök ile ilişkili bir kelimenin yer almamasından ötürü kelimenin Ana Türkçe olamayacağı ve Türk dillerine bu diller ayrıştıktan sonra Orta Asya'da girmiş İranî bir alıntı olabileceği teorisine neden olmaktadır. Farsça bitkiye atıfta bulunan سیرمو‎ (sirmu) ve سیر‎ (sir) kelimeleri ile Hotancada kimliği belirlenmemiş soğanlı bir bitkiye atıfta bulunan sarme ve sarmā kelimeleri Türkî kelimeler ile bağlantılı olabilir.
Ananiasz Zajączkowski ve Gerard Clauson sarımsak kelimesinin sarmak fiili ile etimolojik bir bağlantısı olduğu öne sürmüş olmakla birlikte daha sonraki yayımlar bu ilişkinin doğru olmadığına değinmektedir.

Allium sativum, bir soğandan büyüyen çok yıllık çiçekli bir bitkidir. 1 m'ye kadar büyüyen uzun, dik, çiçekli bir gövdesi vardır. Yaprak ayası düz, doğrusal ve sağlamdır ve yaklaşık 1,25–2,5 cm genişliğindedir, sivri bir uçla biter. Bitki, Kuzey yarımkürede Temmuz ve Eylül ayları arasında pembeden mora kadar değişen tonlarda çiçekler üretebilir. Soğanı kokuludur ve sarımsak dişlerini çevreleyen bir iç kılıf ve onu çevreleyen ince bir kılıf ve onu çevreleyen bir dış yaprak katmanını içerir. Soğan genellikle, şekil olarak merkeze en yakın olanlar hariç asimetrik 10 ila 20 diş içerir. Sarımsak doğru zamanda ve derinlikte ekilirse, Alaska kadar kuzeyde dahi yetiştirilebilir. Hermafrodit çiçekler üretir. Arılar, kelebekler, güveler ve diğer böcekler aracılığıyla tozlaşır.

Sıradan sarımsağın yabani atasının tanımlanması, birçok kültivarının verimsizliğinden dolayı zordur, bu verimsizlik yabani akrabalarla çapraz test yapma kabiliyetini sınırlar. Genetik ve morfolojik olarak sarımsak en çok, Orta ve Güneybatı Asya'da yetişen yabani Allium longicuspis türüne benzemektedir. Ancak Allium longicuspis de çoğunlukla verimsiz olduğu için Allium sativum'un atası olduğu şüphelidir. Önerilen diğer adaylar arasında hepsi Orta Doğu'ya özgü olan Allium tuncelianum, Allium macrochaetum ve Allium truncatum türleri yer almaktadır.
Allium sativum, doğallaştırıldığı bölgelerde yabani olarak yetişir. Britanya'da "yabani sarımsak", "karga sarımsağı" ve "tarla sarımsağı" olarak adlandırılan bitkiler sırasıyla Allium ursinum, Allium vineale ve Allium oleraceum türlerinin üyeleridir. Kuzey Amerika'da Allium vineale ("yabani sarımsak" veya "karga sarımsağı" olarak bilinir) ve Allium canadense ("çayır sarımsağı", "yabani sarımsak" veya "yabani soğan" olarak bilinir) tarlalardaki yaygın yabani otlardır. Fil sarımsağı (Allium ampeloprasum) olarak adlandırılan bitki aslında yabani bir pırasadır, gerçek bir sarımsak değildir. Tek diş sarımsak (inci veya yalnız sarımsak olarak da adlandırılır), Çin'in Yunnan eyaletinde doğmuştur.

Bazı sarımsakların Avrupa'da koruma statüsü vardır, bunlar:

A. sativum'un iki alt türü, on ana varyete grubu ve yüzlerce kültivarı veya varyetesi vardır.

A. sativum var. ophioscorodon (Link) Döll, Ophioscorodon veya sert boyunlu sarımsak, porselen sarımsak, rocambole sarımsak, mor çizgili sarımsak. Bazen ayrı bir tür (Allium ophioscorodon G.Don) olarak kabul edilir.
A. sativum var. sativum, yumuşak boyunlu sarımsak, enginar sarımsak, gümüş rengi sarımsak ve kreol sarımsak.
Orta Asya menşeli en az 120 kültivar vardır ve bu da Orta Asya'yı sarımsak biyolojik çeşitliliğinin ana merkezi yapar.

Sarımsak yetiştirmesi kolay bir bitkidir ve ılıman iklimlerde yıl boyunca yetiştirilebilir. Sarımsağın eşeyli olarak çoğaltılması mümkün olsa da, yetiştirilen sarımsağın neredeyse tamamı, toprağa tek tek diş şeklinde ekilerek eşeysiz olarak çoğaltılır. Daha soğuk iklimlerde, dişlerin en iyi ekim zamanı toprak donmadan altı hafta öncesidir. Amaç, sarımsak soğanlarının sadece kök üretmesini sağlamak ve zeminin üzerinde filiz bırakmamaktır. Hasat ilkbaharın sonlarında veya yazın başındadır.
Sarımsak bitkileri, soğanların olgunlaşması için yeterli alan bırakılarak birbirine yakın şekilde yetiştirilebilir ve yeterli derinliğe sahip kaplarda kolayca gelişir. Sarımsak, gevşek, kuru, iyi drene edilmiş topraklarda, güneşli yerlerde iyi sonuç verir ve USDA iklim bölgeleri 4-9 boyunca dayanıklıdır. Dikim için sarımsak seçerken, dişleri ayırabilmek amacıyla büyük soğanlar seçmek önemlidir. Dikim yatağına uygun aralıklarla ekilen büyük dişler de soğan boyutunu artıracaktır. Sarımsak bitkileri organik madde içeriği yüksek bir toprakta büyümeyi tercih ederler ancak çok çeşitli toprak koşullarında ve pH seviyelerinde de büyüyebilirler.
Farklı sarımsak çeşitleri veya alt türleri vardır ancak en önemlileri sert boyunlu sarımsak ve yumuşak boyunlu sarımsaktır. Sarımsağın yetiştiği enlem, sarımsak gün ışığına duyarlı olabileceğinden, tür seçimini etkiler. Sert boyunlu sarımsak genellikle daha soğuk iklimlerde yetiştirilir ve nispeten büyük dişler üretirken, yumuşak boyunlu sarımsak genellikle ekvatora daha yakın yerlerde büyür ve küçük, sıkıca paketlenmiş dişler üretir.
Sarımsağın tüm enerjisini, soğanının büyümesine odaklamak için yeşil kısmı çıkarılır. Bu kısım çiğ veya pişmiş olarak yenebilir.

Sarımsak bitkileri genellikle dayanıklıdır ve birçok zararlıdan veya hastalıktan etkilenmezler. Sarımsak bitkilerinin tavşanları ve köstebekleri uzaklaştırdığı söylenir. Kaliforniya Gıda ve Tarım Bakanlığı (CDFA), yuvarlak solucanların ve Stromatinia cepivora'nın neden olduğu beyaz çürük hastalığından kurtulmayı sağlamak için bir sertifika programı yürütmektedir. Bu iki patojen hem bir ürünü yok edebilir hem de bir kez ortaya çıktığında toprakta sonsuza kadar kalabilir. Sarımsak ayrıca, kökleri yok eden ve onları pembe veya kırmızıya çeviren, tipik olarak ölümcül olmayan bir hastalık olan pembe kökten veya pırasa pasından da muzdarip olabilir. Pırasa güvesinin larvaları, yaprakları veya soğanları kazarak sarımsağa saldırır.

2018'de dünya sarımsak üretimi 28,5 milyon tondu ve Çin tek başına toplamın % 78'ini oluşturuyordu. Çin'i  Hindistan, Bangladeş ve Mısır, İspanya izlemekteydi.
Türkiye 2022 itibarıyla dünya sarımsak üretiminde %0,4 lük bir paya sahiptir. Geleneksel yöntemlerle tarımı yapılan ve  yoğun işgücü isteyen sarımsak, Türkiye'nin birçok yerinde yetiştirilir  ancak üretim, Türkiye'deki toplam yıllık sarımsak üretiminin yaklaşık %20'sinden  fazlasının gerçekleştiren Kastamonu'da yapılmaktadır. Kastamonu ilindeki yıllık toplam sarımsak üretiminin %90'nına yakınını Taşköprü ilçesinden gelir.

Taze veya ezilmiş sarımsak, kükürt içeren bileşikler olan allisin, ajoen, dialil polisülfidler, vinildithiinler, S-allylcysteine ve enzimler, saponinler, flavonoidler ve Maillard reaksiyonu ürünleri içeren bileşikler verir.
Sarımsağın keskin tadından sorumlu olan fitokimyasallar, bitkinin hücreleri zarar gördüğünde üretilir. Bir hücre parçalanarak, çiğnenerek veya ezilerek zarar gördüğünde, hücre boşluklarında depolanan enzimler, hücre sıvılarında depolanan kükürtlü bileşiklerin parçalanmasını tetikler. Ortaya çıkan bileşikler, sarımsağın keskin veya acı tadından ve güçlü kokusundan sorumludurlar. Bazı bileşikler kararsızdır ve zamanla reaksiyona girmeye devam eder. Soğan ailesinin üyeleri arasında sarımsak, en yüksek konsantrasyonlarda ilk reaksiyon ürünlerine sahiptir ve sarımsağı soğan, arpacık veya pırasadan çok daha güçlü yapar. Birçok insan sarımsak tadından hoşlansa da, bu bileşiklerin kuşlar, böcekler ve solucanlar gibi hayvanları bitkiyi yemekten caydıran savunma mekanizmasını çalıştırdığına inanılır. Bu nedenle tarih boyunca insanlar sivrisinek ve sümüklü böcek gibi zararlıları uzak tutmak için sarımsak kullanmıştır.
Çok sayıda kükürt bileşiği sarımsak kokusunu ve tadını etkiler. Çiğ sarımsağın acılığı allisin, bileşiğinden kaynaklanır. Bu kimyasal, gıdalardaki yanma hissinden sorumlu olan termo-geçici reseptör potansiyel kanalları açar. Sarımsağın pişirilmesi allisini uzaklaştırır, böylece bileşiğin sebep olduğu baharatlı tadı yumuşatır. Allisin, ayrışma ürünleri diallil disülfid ve dialil trisülfid ile birlikte, vinildithiin

Semizotu ya da pirpirim (Portulaca oleracea), semizotugiller familyasından bir bitki olup yaprakları salata olarak ya da ıspanak gibi pişirilerek yemeklerde kullanılan bir sebzedir. Kökeni Ortadoğu ve Hindistan olmakla birlikte dünyanın birçok bölgesinde bulunmaktadır.
Sebzeler arasında en fazla miktarda Omega-3 içerdiği anlaşılmıştır.

"Semiz", bilinen ilk Eski Türkçe metin olan Orhun Yazıtları'nda karşılaşılabilen bir kelime olup "şişman; eti yağlı, tav" anlamlarına gelmektedir. "Semizotu" adı ise ilk olarak Yadigâr-ı İbnî Şerif'in yaklaşık 1421 tarihli yazılarında ortaya çıkar.
Nişanyan Sözlük'e göre "pirpirim" adının "nihai kaynağı ve alıntı yönleri açık değildir", ancak orada üç ihtimal verilmiştir. "Pirpirim", aynı bitkiyi ifade eden Ermenice փրփրեմ (prprem), Kürtçe pirpir/pirpar veya Farsça پرپرن/پرپرى (parparan/parparī) kelimelerinin herhangi birisinden türemiş olabilir.

Semizotu ABD gibi bazı ülkelerde çabuk yayılan arsız bir bitki olarak tanınır ve yemeklerde kullanılmaz. Buna karşılık Asya ve Avrupa'da ekşimsi ve tuzlumsu tadı nedeniyle sevilerek yenir. Kullanımı ıspanağa çok benzer. Çiğ olarak salatalara konur. Yoğurtlu olarak yenir. Ya da etli yemeklerde veya böreklerde pişirilerek kullanılır.

Büyük oranda Omega-3 içeren semizotunun 100 gramında şunlar yer alır:

Yakma yöntemi de denilen alevlemeye dayanıklı yabancı ot türleri arasında yer alır.

Soğan (Allium cepa), ayrıca kuru soğan olarak da bilinir, Allium cinsinin en yaygın olarak yetiştirilen bir sebze türüdür. Arpacık soğanı, soğanın bir botanik çeşididir. 2010 yılına kadar arpacık soğanı ayrı bir tür olarak sınıflandırıldı.
Yakın akrabaları arasında sarımsak, kırmızı soğan, yeşil soğan, ada soğanı, pırasa, frenk soğanı ve Çin soğanı vardır.
Bu cins ayrıca çeşitli şekillerde soğan olarak adlandırılan ve yemek için yetiştirilen Japon soğanı (Allium fistulosum), ağaç soğanı (A. ×proliferum) ve Kanada soğanı (Allium canadense). "yabani soğan" adı birkaç "Allium" türüne kullanılır ancak "A. cepa" yalnızca yetiştiricilikten bilinir. Atalarından kalma vahşi orijinal formu bilinmemekle birlikte bazı bölgelerde ekiminden kaçınılır.
Soğan çoğunlukla iki yıllık veya çok yıllık bitki'dir ancak genellikle yıllık olarak işlenir ve ilk büyüme mevsiminde hasat edilir.
Soğan bitkisinin içi boş, mavimsi yeşil yapraklardan oluşan bir yelpaze vardır ve bitkinin tabanındaki soğanı belirli bir gün uzunluğuna ulaştığında şişmeye başlar. Soğanlar, gövdenin ucunda merkezi bir tomurcuğu saran, etli değiştirilmiş ölçek (yapraklar) ile çevrili kısaltılmış, sıkıştırılmış, yeraltı gövdelerinden oluşur. Sonbaharda (veya ilkbaharda, soğanın kışı geçirmesi durumunda) yapraklar ölür ve soğanın dış katmanları daha kuru ve kırılganlaşır. Mahsul hasat edilip kurutulur ve soğanlar kullanıma veya depolanmaya hazır hale gelir. Mahsul, özellikle soğan sineği, soğan yılanbalığı ve çürümeye neden olabilecek çeşitli mantarlar olmak üzere bir dizi zararlı ve hastalık tarafından saldırıya eğilimlidir. Bazı A. cepa, örneğin arpacık soğanları ve patates soğanıları, birden fazla soğan üretir.
Soğan dünya çapında yetiştirilmekte ve kullanılmaktadır. Bir gıda maddesi olarak, genellikle pişmiş olarak, sebze veya hazırlanmış tuzlu bir yemeğin parçası olarak servis edilir ancak çiğ olarak da yenebilir veya Soğan turşusu veya turşu yapmak için de kullanılabilir. Kıyıldıklarında keskin olurlar ve gözleri tahriş edebilecek belirli kimyasal maddeler içerirler.

Allium cepa 45 cm büyüyebilir. Soğanı küreseldir. Yaprakları sarımtırak ila mavimsi yeşil renklerde olabilir. Bunlar etli, içi boş, silindirik ve tek tarafı düzdür. Tohumlar parlak siyah renklidir. Çiçekler hermafrodittir. Haziran ve Temmuz ayları arasında bahçe ve tarlalarda görülür.

Allium türlerinin listesi
Soğan halkası
Allium flavum
Göl soğanı
Allium fistulosum
Allium schoenoprasum
Allium djimilense
Allium peroninianum
Allium olympicum
Allium jubatum
Allium rollovii
Omurilik soğanı

Tatlı patates (Ipomoea batatas; Japonca: さつまいも), kahkahaçiçeğigiller (Convolvulaceae) familyasından anavatanı Orta Amerika olan, yumruları yenen, nişastalı ve tatlı bitki türüdür. Taze yaprakları ve filizleri de yenilebilir. Büyük, nişastalı, tatlı 
yumrulu kökleri kök sebze olarak kullanılır.
Tatlı patates, aynı familyadan ortalama 50 cins ve 1000'den fazla tür içinde kayda değer tek tarım bitkisidir. Diğer pek çok bitki ise zehirlidir.
Tatlı patates, görünümü yüzünden benzer ismi paylaşsa da patates (Solanum tuberosum) ile çok yakın akraba değildir. Tatlı patatesin 10~20 cm uzunluğundaki yaprakları ile uzun dalları arasındaki yaprak köklerinin kabuklarının üzerindeki sert lifleri temizlenerek yenebilirken patatesin yumruları hariç diğer bölümleri yenmez ve zehirlidir.

Daha yumuşak turuncumsu bir çeşidi Amerika'nın bazı yerlerinde yam olarak adlandırılır. Fakat aslında tatlı patates anavatanı Afrika ve Asya olan monocot Dioscoreaceae familyasından yamdan çok farklıdır.

Hermafrodit, beş katlı ve kısa saplı çiçekler, yaprak koltuklarından çıkan ve dik duran saplı, zymöz salkımlarda tek veya az sayıdadır. Bazı çeşitler nadiren çiçek açar veya hiç çiçek açmaz. Küçük çanak yaprak'lar uzar ve bir noktaya kadar incelir. Bu yapraklar dikenli ve 10 ila 15 mm uzunluğunda, genellikle ince tüylü veya sillidir. İç üçü biraz daha uzun. 4 ila 7 cm uzunluğunda, büyümüş ve huni biçimli, katlanmış taç, daha kısa kenarlı, lavanta renk ila mor-lavanta arası renkte olabilir. Boğaz genellikle daha koyu renklidir ancak beyaz taç da görünebilir. Kapalı organlarındaki, beze gibi liflerle eşit olmayan uzunluktadır. İki odacıklı yumurtalık, nispeten kısa bir kalemle üst sabittir. Tohumlar yalnızca çapraz tozlaşmadan üretilir.

Tatlı patates don'a tahammül etmez. 24 °C (75 °F) Ortalama sıcaklık‘ta bol güneş ışıklı gündüzlerde ve ılık gecelerde iyi şekilde büyür. En uygun yağış miktarı yıllık 750-1.000 mm (30-39 in) olup büyüme mevsiminde ise en az 500 mm (20 in)'dir. Ürün ekiminden 50-60 gün sonra yumrular başlarken ürün kuraklığa karşı hassastır. Havalandırma yetersizse yumru çürümesine neden olabileceğinden ve depolama köklerinin büyümesini azaltabileceğinden su birikmesine dayanamaz.

Çeşit ve koşullara bağlı olarak, yumrulu kökler 2 ila 9 ay arasında olgunlaşır. Erken olgunlaşan çeşitler, Doğu Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi ılıman bölgelerde yıllık yaz mahsulü olarak yetiştirilir. Tropik iklimin dışında normal olduğu gibi, gün ışığı 11 saatten uzun olduğunda tatlı patates nadiren çiçek açar.
Tatlı patates, yumrularının köklendirilmesini takiben oluşan filizlerin fide olarak kullanılmasıyla yetiştirilir. Bir yumrudan onlarca fide elde etmek mümkündür. Yumru köklendirmeye Mart ortalarında, sıcak ve bol ışıklı bir yerde özel bir düzenek hazırlanarak başlanmalıdır.
Tohumları sadece üreme için kullanılır.
Birçok tarım koşullarında iyi büyür ve doğal düşmanı azdır; pestisitlere nadiren ihtiyaç duyulur. Tatlı patatesler çeşitli topraklarda yetiştirilir, ancak iyi drene edilmiş, hafif ve orta dokulu, pH'ı 4,5–7,0 arasında olan topraklar bitki için daha uygundur. Az gübre ile fakir topraklarda yetiştirilebilir. Ancak, tatlı patates alüminyum toksisitesine karşı çok hassastır ve bu tip topraklarda ekimde kireç uygulanmazsa bitki ekilmesinden yaklaşık altı hafta sonra ölür. Tohum yerine asma çelikleri ile ekildikleri için, tatlı patateslerin ekilmesi nispeten kolaydır. Hızla büyüyen asmalar yabani otları gölgelediğinden, çok az ayıklamaya ihtiyaç duyulur. Dacthal olarak da bilinen Dimetil tetraklorotereftalat (DCPA), toprağı büyümeye engel olabilecek istenmeyen bitkilerden arındırmak için çok kullanılan bir herbisittir.
Tropiklerde, mahsul toprakta tutulabilir ve pazar veya ev tüketimi için gerektiği gibi hasat edilebilir. Ilıman bölgelerde, tatlı patatesler çoğunlukla daha büyük çiftliklerde yetiştirilir ve ilk donlardan önce hasat edilir.
Tatlı patates büyümelerini desteklemek için yeterli suyun bulunduğu tropikal ve sıcak ılıman bölgelerde yetiştirilir. Tatlı patates gıda olarak Pasifik Okyanusu adaları, Güney Hindistan, Uganda ve diğer Afrika ülkelerinde yaygınlaşmıştır.
Karayipler'de "boniato" adı verilen bir tatlı patates çeşidi yetiştirilir. Boniato'nun eti, diğer çeşitlerde görülen turuncu renk tonunun aksine krem rengidir. "Boniatos", diğer tatlı patatesler kadar tatlı ve nemli değildir ancak yoğunlukları ve narin lezzetleri turuncu renkli tatlı patateslerden farklıdır.
Tatlı patates, Amerika Birleşik Devletleri'nin özellikle güneydoğusunda eskiden beri beslenmenin bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama kişi başına tatlı patates tüketimi 1920'lerde 13 kg (29 lb) iken tüketim azalmış ve yılda artık yalnızca 15-2 kg (33,1-4,4 lb)'dir. "Turuncu tatlı patates (ABD'de en çok görülen tür), sarı veya mor çeşitlere kıyasla daha yüksek görünüm beğeni puanları almıştır." Mor ve sarı tatlı patatesler, tüketiciler tarafından turuncu tatlı patateslere kıyasla "muhtemelen tatlı patateslerle ilişkilendirilen portakal rengine aşinalık nedeniyle" pek sevilmedi.
Depolama, lezzet ve beslenmeyi iyileştirmek ve hasat edilen kökün peridermindeki yaraların iyileşmesini sağlamak için güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nde tatlı patatesler geleneksel olarak kürlenir. Doğru kürleme, taze kazılmış köklerin zeminde iki ila üç saat kurutulmasını, sonra da %90 ila %95 arası bağıl nem ile 29-32 °C (85-90 °F)'de 5-14 gün arasında depolanmasını gerektirir. Kürlenmiş tatlı patatesler, 13-15 °C (55-59 °F)'de >%90 bağıl nemle saklandığında on üç ay saklanabilir. Daha soğuk sıcaklıklar köklere zarar verir.

2020'de, dünya toplamının %55'i ile Çin liderliğindeki küresel tatlı patates üretimi 89 milyon ton oldu (bkz. tablo). İkincil üreticiler Malavi, Tanzanya ve Nijerya idi.

Turp (Raphanus sativus), turpgiller (Brassicaceae) familyasından sebze olarak tüketilen bir bitki türü. Meyvesi etli ve genelde beyaz renktir. Kara turp, beyaz turp, kırmızı turp gibi çeşitleri vardır.
Kırmızı turp ağız kokutmasıyla ünlüdür. Turpun isim kökeni olan Raphanus sativus kelimesi "Kokan Soğan" anlamına gelmektedir. 
Depo gövdeli bir bitkidir. Tüketilen kısmı, bitkinin gövdesidir ve toprak altındadır. Bitkinin meyve ve yaprakları toprak üstünde bulunur.

Turp Helenistik ve Roma dönemlerinde iyi bilinen bir bitkiydi ama daha öncesine ait belirgin bir kanıt yoktur. Turbun yabani formları ve ayrıca akrabaları olan şalgam ve hardalotu türleri Batı Asya ve Avrupa'da sıkça bulunur. Bu da turbun evcilleşmesinin bu bölgelerde olmuş olabileceğini düşündürmektedir.

Turp yuvarlak ya da silindirik olabilir. Uzun köklü tipi pişirme için idealdir. Yuvarlak formu ise salatalarda çiğ olarak yenir. Turp diploid bir türdür ve 18 kromozoma sahiptir.

Turp en iyi tam güneş ve ışık altında, kumlu topraklarda ve 6.5-7'lik pH değerlerinde üretilir. Avrupa ve Japonya'da varyete zenginliğinden dolayı yıl boyunca bulunabilir. Yaz turpları hızla olgunlaşır. 3-7 günde çimlenme 3-4 haftada ise hasat gerçekleşir. 1-2 hafta aralıklarla ekim yapılırsa hasat dönemi uzatılabilir.
Tohumların ekilme derinliği kök büyüklüğünü etkiler. ufak kökler için 1 cm büyük kökler içinse 4 cm'lik ekim derinliği önerilir.

Turp C vitamini, folik asit ve potasyum açısından zengindir. Ayrıca B2 ve B6 vitaminleriyle magnezyum, bakır ve kalsiyum için de iyi bir kaynaktır. 100 gram turpta çoğu karbonhidratlardan gelen 16 kalori vardır.

Yabani havuç (Pastinaca sativa), maydanozgiller (Apiaceae) familyasından havuç ile akraba olan, koni biçimindeki etli kökü için sebze olarak yetiştirilen bir kültür bitkisidir.
Yabani havuç, havucu andırır ancak daha açık renkli ve daha kuvvetli bir tada sahiptir. Havuç gibi onların da anavatanı Avrasya'dır ve burada çok eski zamanlardan beri tüketilmektedir. Zohary ve Hopf yabani havucun kültür bitkisi olarak yetiştirildiğine dair arkeolojik kanıtların hala çok sınırlı olduğunu ve Yunan ve Roma yazılı kaynaklarının ilk kullanıma dair en önemli kaynaklar olduğunu söylerler. Ancak klasik yazılarda yabani havuç ile havucun (Roma zamanında beyaz ve mor idi) her ikisinin de aynı isimle (pastinaca) anılması yüzünden birbirinden ayırt etmenin güçlüğü hakkında uyarırlar. Yine de her iki bitkinin de Roma döneminde kültür bitkisi olarak yetiştirildiği bilinmektedir.

1-1,5 m yüksekliği çıkabilen kalın bir bitkidir. Kökler 30 x 10 cm boyutunda gelişimini tamamladığında dolgun lifsi bir yapıda olur. Dipteki yaprak sapları 13 cm uzunluğunda kılıflıdır. Yapraklar dikdörtgensi-yumurtamsı 20–30 × 10–16 cm, tüysüdür. Yaprakçıklar 5–8 × 2,4–4 cm kadar yine dikdörtgensi-yumurtamsıdır.
Çiçek sapı kalınca 5–12 cm uzunluğundadır. Işınsal dağılım gösteren şemsiye çiçek kurulu 1 cm genişliğinde olup 20 çiçeklidir. Meyve 5–6 × 4–6 mm'dir. Çiçeklenme ve tohumların olgunlaşması Temmuz-Ağustos aylarında gerçekleşir. Kromozom sayısı n = 11'dir.

Pastinaca sativa subsp. sativa
Pastinaca sativa subsp. sylvestris
Pastinaca sativa subsp. urens

Yam  Dioscoreaceae familyasından yumruları yenen, nişastalı bitkilere verilen ortak addır. Afrika, Asya, Avustralya ve Amerika'da yetiştirilen 100'den fazla kültürü vardır.
Yam yumrularının boyu toprak altında 1,5 metreye kadar ağırlığı ise 70 kiloya kadar ulaşabilir. Sert kabukları vardır ancak pişirildiğinde yumuşar. Kabukları koyu kahverengiden açık pembeye varan renkler alabilir. Yumrunun kendisi çok daha yumuşaktır ve renkleri beyaz, mor, sarı, turuncu ve pembe arasında değişir.
Yam oldukça eski bir tarım bitkisidir. Kültür bitkisi olarak yetiştirilmesi Afrika ve Asya'da MÖ 8000 yıllarına kadar uzanır. Bu bölgede insanların hayatta kalabilmesi için çok önem taşıyan bir bitkidir. Yumrular hiçbir soğutmaya gerek kalmadan 6 ay kadar saklanabilir. Yağmur mevsimlerinin başlamasına kadar olan süre içinde insanlara besin kaynağı olur.
Yaygın olarak mangalda, ızgarada, fırında, yağda kızartılarak, kaynatılarak ve tütsülenerek yenir.

Çin marulu (Lactuca sativa var. augustana, angustata veya asparagina), ayrıca kök marul, kereviz marulu  veya kuşkonmaz marulu olarak da adlandırılan, öncelikle kalın sapı veya yaprakları için yetiştirilen bir marul çeşididir. Sebze olarak kullanılır.
Yumuşak olan soluk yeşil yapraklar ve beyaz saplar çiğ (salatalarda) veya pişirilerek yenebilir. Salamura, ızgara, kavrularak veya tavada kızartılarak yenebilir. Hafif dumanlı bir tat ile hafif yiyimlidir. Vitamin içeriği yüksektir.
Popüler kaynaklar Akdeniz bölgesinden geldiğini ve MS 600-900 civarında Tang hanedanlığı sırasında Çin'e getirildiğini söyler.
Tohumdan yetiştirilebilir ve Kuzey Yarımküre'de Nisan'dan Mayıs'a kadar ekilir. Tohumlar bir set yatağına veya geçici bir fidanlık yatağına ekilebilir ve sonrasında yetiştirme alanına nakledilebilirler. Genç (yenilebilir) yapraklar ekimden yaklaşık 4-5 hafta sonra yenilebilir saplar yaklaşık 30 cm boyunda olduğunda hazırdır. Genellikle Temmuz ve Eylül ayları arasında hasat edilirler.
Yaprak biti saldırılarından etkilenebilirler.

Şalgam (Brassica napobrassica syn. Brassica napus var. napobrassica), turpgiller (Brassicaceae) familyasına ait, yaprakları ve etli kökü tüketilebilen bir kültür bitkisidir.

Şalgam, Brassicaceae familyasına ait olan ve sağlık açısından faydaları bulunan bir köksebzedir. Avrupa, Asya ve Doğu Amerika mutfaklarında sıklıkla görülen şalgam, filizleri ve yaprakları yenilebilir bir sebzedir. Yuvarlak ve elma büyüklüğüne sahip olan bu sebze, güneş ışığına maruz kaldığından tepesinde açık mor bir alan belirmektedir. Şalgamın içerisinde yer alan vitamin ve mineraller sağlık açısından fayda sağlamaktadır. Şalgam bağışıklık sistemini güçlendirmekte, enerji vermekte, kilo vermeye ve kalp damar sağlığını korumaya yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda vücuttaki iltihabın azalmasına yardımcı olan şalgam cilt sağlığını da desteklemektedir. Bu yüzden şalgam tüm dünyada yaygın olarak yetiştirilmekte ve besin değerlerinden dolayı mutfaklarda sıklıkla tercih edilmektedir. 
Turpgiller ailesinden olan şalgam, günümüzde hem insanlar hem de hayvanlar için üretilmektedir. İnsan yiyeceği olarak yetiştirilenleri yumuşak etli, hayvan yemi olanları ise sert etlidir. Bu bitki kullanılarak Adana, Osmaniye ve Mersin yöresine ait bir içecek (Şalgam suyu) de üretilmektedir. Şalgam, bazı çorba ve soslara katılmakta, yemeklerde garnitür olarak kullanılmaktadır.
Şalgam Kalori Değeri: Bu besinin 100 gramında 26 kcal kalori, ayrıca besinin 1 Porsiyon (Orta) yani 50 gramlık miktarında Şalgam 13 kalori bulunmaktadır.

Yüzdelik günlük değerler, günlük 2000 kalorilik bir diyeti baz alarak hesaplanmıştır.

Şalgamın bilinen en yaygın faydaları arasında düşük kalorisiyle uzun süre tok tutması ve kilo verilmesine yardımcı olması bulunmaktadır. Bununla birlikte şalgam kabızlığı önlemede etkili olmakta, kan şekerini dengede tutmaya yardımcı olmakta, sindirim sistemi için birçok faydası bulunmaktadır. Şalgam, kalp hastalıkları riskini azaltmakta ve göz sağlığına da iyi gelmektedir.
Şalgam, patates yaygınlaşana değin, çok tüketilen bir sebzeydi. Şalgam, söz konusu besin değerlerinin yanı sıra;

Zengin potasyum içeriğiyle yüksek tansiyonu düşürmektedir.
Ayrıca şalgam, halk hekimliğinde bedene dinçlik sağlayan, mide ve siyatik ağrılarına iyi gelen bir besin olarak bilinmektedir.

Şalgam bitkisi tohumlarından çoğalan bir bitki türüdür. Ekim zamanı, ilkbaharda mart-nisan; sonbaharda ağustos ayı sonları ile eylül aylarıdır. Tohumlama işlemi ya serpme yoluyla ekilip sonra fideler seyreltilerek ya da tohumların sıra halinde 15–25 cm aralıkla ve 1–2 cm derinliğe ekilmesiyle yapılır.

Şalgam, ılık ve serin mevsim bitkisidir. Ancak, soğuklara karşı diğer sebzelerden daha dayanıklı olduğu için, Türkiye'de soğuk bölgelerde de rahatlıkla yetiştirilebilmektedir. Bitki, sıcaktan ve kuraklıktan hiç hoşlanmamaktadır.

Toprak bakımından pek seçici olmayan şalgam bitkisi, çok hafif ve çok ağır topraklar dışında, her tip toprakta yetiştirilebilmektedir. Ama, bitkiden en iyi sonuç derin, geçirgen, organik madde yönünden zengin kumlu-tınlı ya da killi-tınlı topraklarda alınmaktadır. Şalgam bitkisi için gerekli olan toprak hazırlığı ve toprağın işlenmesi havuç bitkisi ile aynıdır.

Şalgam, suyu çok seven bir bitkidir. Yaz mevsiminde havalar sıcak ve kurak gittiği zamanlarda, düzenli olarak sulanması gerekmektedir.

Şalgam bitkisinin, iyi gelişmesi ve bitkiden yüksek ürün verimi sağlanması için iyi yanmış çiftlik gübresi ile azot ve fosfat içeren kompoze fenni gübrelere gereksinimi vardır. Şalgamın potas gereksinimi, diğer kök sebzelerinkinden daha azdır.

Şalgam bitkisi, tohumlarının ekiminden yaklaşık 3-4 ay sonra hasat edilecek duruma gelir. Bitkinin kökleri, elle çekilip çıkarılarak ya da çapayla kazılarak hasat edilir.

Şalgam bitkisine dadanacak zararlılar ve hastalıklarla, uzmanlara danışılarak ve uygun tarım koruma ilaçları kullanılarak eksiksiz, zamanında ve aksatılmadan mücadele sürdürülmelidir.

Şalgam suyu
Rutabaga

Şeker pancarı, etli kökünden şeker elde edilen, ıspanakgiller familyasından 2 yıllık tarım bitkisi. 1 yıl vejetatif organları, 2. yıl ise generatif organları gelişir. Tohumları birleşik halde bulunur.
Boyu yetiştiği yere, iklime ve türüne göre 85–180 cm arasında değişmektedir.
Avrupa Birliği, ABD ve Rusya dünya üretiminde ilk üç sırayı alır. Ticari bir bitkidir. Dünyada şeker üretiminin %30'u şeker pancarından elde edilir.
Şeker pancarının yapısı %4,5 hücre dokusu, %4,5 kimyasal bağlı su, %90,95 öz suyu'ndan oluşmaktadır. Pancar öz suyunun bileşimi ise  %15,18 şeker (sakkaroz), %1,0-1,6 diğer şeker dışı organik maddeler, %0,8 inorganik tuzlardan oluşmaktadır. Türkiye dünya şeker pancarı üretiminde 5. sırada yer almaktadır.
Pancarın kökü %75 su, yaklaşık %20  şeker ve %5 posa içerir .  Kesin şeker içeriği, çeşide ve yetiştirme koşullarına bağlı olarak %12 ile %21 arasında değişebilir. Şeker, şeker pancarının nakit ürün olarak birincil değeridir. Suda çözünmeyen ve esas olarak selüloz, hemiselüloz, lignin ve pektinden oluşan posa, hayvan yeminde kullanılır. Şeker pancarı ürününün posa ve melas gibi yan ürünleri, hasadın değerine %10 daha ekler.

16. yüzyılda Fransız bilim insanı Olivier de Serres, (kırmızı) pancardan şeker şurubu hazırlama sürecini keşfetti. Şöyle yazdı: "Pancar, kaynatıldığında, kırmızı renginden dolayı bakıldığında güzel görünen, şeker şurubuna benzer bir meyve suyu verir"  (1575).  Kristalize şeker kamışı zaten mevcut olduğundan ve daha iyi bir tada sahip olduğundan, bu süreç popüler olmadı.
Modern şeker pancarı, Prusya Kralı Büyük Frederick'in şeker çıkarma süreçlerini geliştirmek için deneylere destek sağladığı 18. yüzyılın ortalarındaki Silezya'ya kadar uzanır.  1747'de, Berlin Bilim Akademisi'nde fizik profesörü olan Andreas Sigismund Marggraf, pancardan şekeri izole etti ve bunları %1,3-1,6 konsantrasyonlarda buldu.  Ayrıca pancardan çıkarılabilen şekerin, kamıştan üretilenle aynı olduğunu gösterdi.  Şeker için bu bitkisel kaynakların en iyisinin beyaz pancar olduğunu buldu.  Marggraf'ın pancardan şekeri izole etmedeki başarısına rağmen, bu ticari şeker üretimine yol açmadı.
Marggraf'ın öğrencisi ve halefi Franz Karl Achard, 1786'da Berlin yakınlarındaki Kaulsdorf'ta şeker pancarı bitki ıslahına başladı .  Achard, şeker içeriği açısından 23 pancar çeşidini değerlendirerek bitki ıslahına başladı.  Sonunda, günümüz Almanya'sının Saksonya-Anhalt bölgesindeki Halberstadt'tan yerel bir suş seçti. Moritz Baron von Koppy ve oğlu, bu suştan beyaz, konik yumrular seçtiler.  Seçim, beyaz Silezya şeker pancarı anlamına gelen weiße schlesische Zuckerrübe olarak adlandırıldı.  Yaklaşık 1800'de, bu çeşit (kuru) ağırlıkça yaklaşık %5-6 sakaroz içeriyordu.  Tüm modern şeker pancarlarının atası olacaktı.  Bitki ıslah süreci o zamandan beri devam etti ve modern çeşitlerde yaklaşık %18'lik bir sakaroz içeriğine yol açtı.
Franz Karl Achard, 1801'de Silezya'daki Kunern'de (şimdiki Konary, Polonya) dünyanın ilk pancar şekeri fabrikasını açtı.  Pancardan şeker üretme fikri kısa sürede Fransa'ya geldi ve buradan Avrupa şeker pancarı endüstrisi hızla genişledi. 1840'a gelindiğinde, dünyadaki şekerin yaklaşık %5'i şeker pancarından elde ediliyordu ve 1880'de bu sayı on kattan fazla artarak %50'nin üzerine çıktı.  Kuzey Amerika'da ilk ticari üretim 1879'da Kaliforniya'daki Alvarado'daki bir çiftlikte başladı .  Şeker pancarı, Şili'ye 1850 civarında Alman yerleşimciler tarafından getirildi.

Şeker pancarından şeker elde edimi15 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abbamele Sardinya'nın kırsal kültüründen gelen bal bazlı bir üründür.
Geleneksel hazırlama yöntemlerine göre bal petekleri ezilerek %20-30 oranında bal içeren balmumu topları uygun kaplarda toplanır. Bal karışımının tamamının çökelmesi beklendikten sonra, kalan petekler sıcak suya (~ 50 °C) batırılır, böylece su, peteklerde mevcut olan tüm balı çözer. Bu noktada kalan balmumu ve polen topakları uygun bir karıştırıcı kullanılarak parçalanır veya elle alınır. Daha sonra kalan mum, içinde kalan sıvının de iyice sıkılması için daha da preslenir. Kalan sıvı, bir bezle en az iki kez daha filtrelenir ve daha sonra uygun, yüksek kapasiteli bir kazana (bazen bakır kazanlar kullanılır) yerleştirilip kaynatılarak yoğunlaştırılır. Bu yoğunlaştırma işlemi sırasında sıvıya ince kesilmiş limon veya portakal kabukları eklenir ve sıvının yüzeyindeki yabancı maddeler uzaklaştırılır. Kazanın içeriği giderek şurup kıvamına gelir. ürünün kazanın dibine yapışmasını ve dumanlı bir tat oluşturmasını önlemek için sürekli karıştırılması gerekir. karışım yavaşça karamelize olarak pekmez kıvamına gelir. Bala benzer bir kıvama geldiğinde ısıtmaya ara verilir ve kazan tenha bir yerde soğumaya bırakılır.
Ortaya çıkan abbamele, konsantre bir bal aromasına sahiptir Peynirle(özellikle ricotto peyniri önerilir), taze meyveyle, hatta makarna veya sebzeyle yenilebilir.

Jerković; et al. (2011). "Contribution to the characterisation of honey-based Sardinian product abbamele: Volatile aroma composition, honey marker compounds and antioxidant activity". Food Chemistry. 124: 401–410. doi:10.1016/j.foodchem.2010.06.047.
Spano; et al. (2008). "Chemical characterization of a traditional honey-based Sardinian product: Abbamele". Food Chemistry. 108: 81–85. doi:10.1016/j.foodchem.2007.10.046.

Akasya balı, dünyadaki en ünlü monofloral bal çeşitlerinden biridir. Beyaz çiçekli yalancı akasya olarak bilinen bir bitkinin nektarından yapılır. Akasya çiçekleri genellikle Mayıs ayında başlar ve yaklaşık on dört gün sürer. Bu süre zarfında arılar tarafından nektar ve polenlerin başarılı bir şekilde toplanması için havanın sıcak ve kuru olması gerekir. Geleneksel bala göre daha uzun süre sıvı halde kalır ve daha yavaş kristalize olur. Bal kepçesi ile kolayca karıştırılır. Akasya balı% 40 fruktoz ve% 36 glikoz içerir.

Akasya balı, taze pompalanmış haliyle oldukça sıvıdır ve rengi, elde edildiği bitki türüne bağlı olarak değişir. Beyaz akasya çiçeklerinden üretilen bal neredeyse şeffaf açık sarı renkteyken, sarı akasya çiçeklerinden elde edilen bal zengin limon sarısı tonlarında olabilir. Balın aroması zengin ve çiçeksi bir kokuya sahiptir; içerisinde yabancı kalıntılar bulunmaz. Tadı ise vanilya notalarıyla tatlıdır ve ağızda kalıcı bir tat bırakmaz.
Akasya balının diğer bal türlerinden en büyük farkı, kristalleşme süresinin oldukça uzun olmasıdır. Balın saflığı ve içindeki yabancı maddelerin varlığına bağlı olarak bu süreç 24 aya kadar uzayabilir. Bu uzun kristalleşme süreci, balın düşük sakkaroz ve yüksek fruktoz içeriği sayesinde gerçekleşir. Kristalleşmiş akasya balı ince taneli bir yapıya sahiptir ve rengi beyaz ya da soluk sarı olabilir.

Akasya balının saklanma koşulları, diğer bal çeşitleriyle aynıdır. Serin, kuru ve karanlık bir yerde, tercihen cam bir kapta saklanmalıdır. Akasya balı doğal koruyucular içerdiğinden, birkaç yıl boyunca tazeliğini ve iyileştirici özelliklerini kaybetmeden saklanabilir. Bal kristalleşirse, yüksek sıcaklıklara maruz bırakmadan su banyosunda eritilmesi önerilir, aksi takdirde balın faydalı özellikleri kaybolabilir.

Provans balı

Akgünlük sakızı, günlük ve sığla isimleriyle de bilinen tütsü ve parfümlerde kullanılan aromatik bir reçinedir. Burseraceae familyasına ait Boswellia cinsine mensup ağaçlardan elde edilir. Gerçek Akgünlük sakızı üreten birkaç Boswellia türü bulunmaktadır: Boswellia sacra, B. frereana, B. serrata ve B. papyrifera. Elde edilen reçine, hasat zamanına bağlı olarak farklı kalite derecelerine ayrılır ve elle tasnif edilir.

Ağaçlar yaklaşık sekiz ila on yaşına geldiklerinde reçine üretmeye başlar. Hasat işlemi yılda iki ila üç kez yapılır ve son hasatlar, daha yüksek aromatik terpen, seskiterpen ve diterpen içeriği nedeniyle en kaliteli reçineyi verir. Genel olarak, daha opak reçineler en yüksek kaliteye sahiptir.

Günümüzde dünya günlük üretiminin %90'ı Afrika Boynuzu'ndan, özellikle Somali-Etiyopya sınırındaki topluluklardan sağlanmaktadır.
Ticaretteki başlıca türler şunlardır:

Boswellia frereana kuzey Somali'de yetişir.
Boswellia occulta: Somali.Somalili toplayıcılar uzun süre Boswellia occulta türünü Boswellia carteri ile aynı tür olarak kabul etti ve şekilleri farklı olmasına rağmen her iki ağacın reçinesini de aynı ürün olarak sattı. Ancak, 2019 yılında yapılan analizler, bu iki türün uçucu yağlarının kimyasal bileşimlerinin tamamen farklı olduğunu ortaya koydu.
Boswellia sacra: Somali, Güney Arabistan
Boswellia serrata: Hindistan.
Boswellia papirifera: Etiyopya, Eritre, Sudan. 
Son araştırmalar, akgünlük ağaçlarının nüfusunun azaldığını ve bunun kısmen aşırı kullanımdan kaynaklandığını göstermektedir. Yoğun şekilde hasat edilen ağaçlar, yalnızca %16 oranında filizlenen tohumlar üretirken, hiç hasat edilmemiş ağaçların tohumları %80'den fazla filizlenme oranına sahiptir. Buna ek olarak, yangınlar, otlatma ve Cerambycidae böceklerinin saldırıları ağaç popülasyonunu azaltmıştır. Akgünlük ormanlarının tarım alanına dönüştürülmek için temizlenmesi de büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Akgünlük sakızında bulunan kimyasal bileşiklerden bazıları şunlardır:

asit reçinesi (% 6), alkolde çözünür ve C20H32O4 formüle sahiptir 
sakız (Arap zamkına benzer) %30–36
3-asetil-beta-boswellik asit (Boswellia sacra)
alfa-boswellik asit (Boswellia sacra)
İnsensol asetat,C21H34O3
Felandrin
olibanik asit
Boswellia cinsine ait çeşitli bitkiler arasında, yalnızca Boswellia sacra, Boswellia serrata ve Boswellia papyrifera türlerinin kayda değer miktarda boswellik asit içerdiği doğrulanmıştır.

Akgünlük, Somali ve Arap Yarımadası'nda 5.000 yıldan fazla bir süredir ticareti yapılan bir üründür. Yunan tarihçi Herodot, Tarihler adlı eserinde, akgünlük reçinesinin güney Arabistan'daki ağaçlardan toplandığını yazmıştır. Reçinenin toplanmasının, ağaçları koruyan kanatlı yılanlar nedeniyle tehlikeli olduğunu belirtmiş ve storaksın dumanının yılanları uzaklaştırdığını ifade etmiştir. Gaius Plinius Secundus da Naturalis Historia adlı eserinde akgünlükten bahsetmiştir.
Hristiyanlığın yayılmasından önce Roma İmparatorluğu'nda kullanılan akgünlük, Batı Avrupa'ya muhtemelen Frank Haçlıları ve diğer Batılılar tarafından Doğu Roma İmparatorluğu'na yaptıkları seyahatler sırasında yeniden tanıtıldı. Doğu Roma'da kilise ayinlerinde yaygın olarak kullanılan bu tütsü, Batı Avrupa'da da benimsendi.
Antik çağlarda Güney Arabistan, akgünlük ihracatının önemli merkezlerinden biriydi ve bu değerli reçine, Çin'e kadar uzanan ticaret yollarında alınıp satılıyordu. 13. yüzyılda Çinli yazar ve gümrük müfettişi Zhao Rukuo, akgünlük reçinesinin Ruxiang veya Xunluxiang olarak bilindiğini ve üç Dashi (Arap) devletinden geldiğini yazmıştır: Maloba (Marbat), Shihe (Şihr) ve Nufa (Zufar).
Bu reçine, uzak dağların derinliklerinde yetişen ağaçlardan elde edilirdi. Ağacın gövdesine balta ile açılan çentiklerden sızan reçine zamanla sertleşir, ardından toplanarak bloklar haline getirilirdi. Akgünlük, önce fillerle Dashi limanlarına taşınır, ardından gemilerle Sanfoqi'ye sevk edilirdi. Bu yüzden Sanfoqi ürünü olarak da anılırdı.
Hristiyan geleneğinde akgünlük, İncil'deki Matta İncili'nde anlatıldığı üzere, Müneccimler tarafından İsa'ya doğumunda sunulan armağanlardan biridir.

Frankincense Toprakları
Mür

 Wikimedia Commons'ta tütsü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikisöz'de Akgünlük sakızı ile ilgili sözler mevcuttur.
 "Frankincense". Encyclopædia Britannica. 11 (11. bas.). 1911.

Alfa-amilaz, (α-amilaz), nişasta ve glikojen gibi alfa bağlantılı büyük polisakkaritlerin alfa bağlarını bunlardan daha kısa zincirler oluşturan dekstrin ve maltoza hidrolize eden bir enzimdir (AT numarası|3.2.1.1).
İnsanlarda ve diğer memelilerde bulunan amilaz'ın ana formudur. Gıda rezervi olarak nişasta içeren tohumlarda da bulunur ve birçok mantar tarafından salgılanır. Glikozit hidrolaz ailesi 13'ün bir üyesidir.
İnsanlarda, tükürük bezleri ve pankreasta salgılanır. Aktif bir enzimdir. Amilaz enzimi sindirim kanalının iki farklı bölgesinde görev yapar.

Birçok dokularda olmasına rağmen, amilaz en çok pankreas suyunda ve tükürük'te belirgindir ve her biri kendi insan a-amilaz izoformu vardır. İzoelektrik odaklama üzerinde farklı davranırlar ve ayrıca özel monoklonal antikorlar kullanılarak deney yaparken ayrılabilirler. İnsanlarda, tüm amilaz izoformları kromozom 1p21'e bağlanır (bkz. AMY1A).

Amilaz tükürükte bulunur ve nişasta'yı maltoz ve dekstrin'e ayırır. İsveçli kimyager Jöns Jakob Berzelius tarafından adlandırılan bu amilaz formuna "ptyalin" de denir. Bu isim, madde tükürükten elde edildiği için Yunanca πτυω (tükürürüm) kelimesinden türetilmiştir. Büyük, çözünmeyen nişasta moleküllerini çözünebilen nişastalara (amilodekstrin, eritrodekstrin ve akrodekstrin) art arda daha küçük nişastalara doğru parçalar ve sonunda maltoz üretir. Ptyalin doğrusal α(1,4) glikosidik bağ'lar üzerinde etki eder ancak bileşik hidroliz, dallı ürünler üzerinde etki eden bir enzim gerektirir. Tükürük amilazı mide'de gastrik asit tarafından etkisizleştirilir. pH 3.3'e ayarlanmış mide suyunda, ptyalin 37 °C'de 20 dakikada tamamen etkisizleşir. Buna karşılık, pH 4.3'te mide suyuna 150 dakika maruz kaldıktan sonra amilaz faaliyetinin %50'si kalır. Hem nişasta, ptyalin için substrat hem de ürün (kısa glikoz zincirleri), onu mide asidinin etkisizleştirmesine karşı kısmen koruyabilir. pH 3.0'da tampona eklenen Ptyalin, 120 dakika içinde tamamen etkisizleştirilir ancak, %0.1 seviyesinde nişasta eklenmesi faaliyetin %10'unun kalmasına neden olur ve %1.0 seviyesinde nişastanın benzer şekilde eklenmesi 120 dakikada yaklaşık faaliyetin %40'ının kalmasına neden olur.

Analiz, karmaşık bir konuyu veya maddeyi daha iyi anlamak için daha küçük parçalara ayırma sürecidir. Teknik, matematik ve mantık çalışmalarında Aristoteles'ten önce uygulanmıştır.

Algoritma analizi, bir algoritmayı çalıştırabilmek için gereken kaynakların miktarının tespiti
Bağımsız bileşen analizi
Dizi analizi, bir DNA veya protein dizisini  bilgisayar kullanarak biyoenformatik metodlarla incelenmesi
Duyarlılık analizi
Hassasiyet analizi
Rekabet analizi (çevrimiçi algoritma)
Sayısal analiz, matematiksel analiz problemlerinin yaklaşık çözümlerinde kullanılan algoritmaları inceleyen bilim dalı
Sentaktik örüntü analizi, cümle kalıplarını analiz ederek veritabanındaki kavramlarla karşılaştıran yapay süreç
Sezgisel analiz, az bilgi ve zamanla doğruluğu kesin olmayan, ama çoğu zaman mümkün görünen bir takım cevaplar oluşturmaya yardımcı olan işlem
Sözcüksel analiz, bilgisayar programındaki ifadelerin anlamlı dizelere dönüştürülmesine verilen isim
Statik program analizi
Veri analizi, faydalı bilgiler bulma, sonuçları bilgilendirme ve karar vermeyi desteklemek için verileri inceleme, temizleme, dönüştürme ve modelleme işlemi
Yapısal sistem analizi ve tasarım yöntemi

Değer zinciri analizi, bir organizasyonun sunduğu servis veya ürünlere belirli bir sırayla uyguladığı işlemlerin bu zincirdeki güçlü ve zayıf yönlerini sistematik olarak ortaya çıkarma ve analiz etme metodu
Ekonomik etki analizi
Fiyat analizi
Hata ağacı analizi, alt seviyedeki bazı olaylarda arzu edilmeyen bir durum için uygulanan, yukarıdan aşağı ve tümdengelim mantığı ile yapılan başarısızlık analizi
İhtiyaç analizi
İş analizi, iş plânı ve iş ihtiyaçlarını tespit ve işteki meseleleri çözümlemek için kullanılan araştırma disiplini
Olasılıksal Risk Analizi, hata modlarının belirlenmesinde ve etkilerinin analizinde kullanılan yapısal araç
Olay ağacı analizi, bir sistemde meydana gelebilecek farklı kaza senaryolarını şekillendirme, hesaplama, sıralama ve analiz etme için kullanılan usul
Portföy analizi
Rekabet analizi (çevrimiçi algoritma)
Risk analizi, bir işletmenin faaliyetleride muhtemel tehlikeleri tanımlayarak bunlarla aalakalı risklerin kıymetlendirilmesiyle beklenen muhtemel risklerle aalakalı kontrol tedbirlerinin alınması esas ve metodları

Finansal analiz
Finansal durum analizi
Mantıksal analiz, veri veya istatistiğin sistematik hesaplamalı analizi
Teknik analiz

Doğrusal ayırma analizi, özelliklerin bir doğrusal birleşimini bularak veriyi sınıflara ayırma usûlü
SWOT analizi, bir projede ya da ticarî girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun veya kişinin güçlü ve zayıf yönlerini belirleyen, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri tespit etmeye yarayan stratejik teknik

Bağlantı kalitesi analizi
Boole analizi
Boşluk analizi
Bowling analizi
Çok değişkenli analiz
Faktör analizi
Fourier analizi, tabiattaki bütün periyodik fonksiyonları birbirine dik iki farklı periodik fonksiyonun artan frekanslardaki değerlerinin dik toplamı şeklinde gösteren analiz
Fraktallar üzerinde analiz
Friedman sıralamalı iki yönlü varyans analizi, örneklerin kaynaklanıp kaynaklanmadığını test etmek için parametrik olmayan bir metod
Kombinatuar analiz, genellikle sonlu soyut cisimleri konu alan soyut matematik dalı
Kruskal-Wallis sıralamalı tek yönlü varyans analizi, bağımsız gruplar arasında popülasyon medyanlarının eşitliğini test etmek için kullanılan parametrik olmayan istatistikî test
Kümeleme analizi, bir cisim kümesini gruplama problemi
Litotik analiz
Matematiksel analiz
Fonksiyonel analiz, matematiksel analizin bir branşı
Gerçel analiz, gerçel sayılar kümesi ile uğraşan bir matematiksel analiz dalı
Karmaşık analiz, karmaşık değişkenli fonksiyonları araştıran bir matematik dalı
Kesirli analiz, türev ve integrasyon işlemcisinin kuvvetlerinin reel veya karmaşık sayı değerleri olabilme ihtimalini inceleyen metod
Mekânsal analiz
Ölçek analizi
Regresyon analizi, iki ya da daha çok nicel değişken arasındaki ilişkiyi ölçmek için kullanılan analiz
Schenker analizi
Sıralı analiz
Temel analiz
Varyans analizi, istatistikte grup ortalamaları ve bunlara bağlı olan işlemleri analiz etmek için kullanılan istatistiksel modeller koleksiyonu
Vektör analizi, iki veya daha çok boyutlu iç çarpım uzaylarındaki vektörlerin çok değişkenli reel analiziyle aalakadâr olan matematik dalı

Sağkalım analizi, biyolojik organizmalarda ölüm ve mekanik sistemlerde başarısızlık ile ilgilenen bir istatistik dalı
Temel bileşen analizi, çok boyutlu uzaydaki bir verinin daha düşük boyutlu bir uzaya izdüşümünü varyansı maksimize edecek şekilde bulma yöntemi

Çapraz etki analizi, geleceği tahmin etmek için geliştirilmiş analitik usul

Bulanık mimarî mekân analizi, mimarî teşkilâtlanma içerisindeki mekân oluşumu ve yoğunluğunu inceleyen mekân analizi modeli

Boyut analizi, fizikî büyüklüklerin farklı çeşitlerinin karışımını içeren fizikî durumları içeren ve sık sık fizik, kimya ve mühendislikte kullanılan kavramsal metoo
Hata türleri ve etkileri analizi, bir sistemin potansiyel hata türlerini analiz etmek için hataları ihtimâllerine ve benzerliklerine göre tasnif eden ürün geliştirme ve operasyon idare prosedürü
Mühendislik analizi

Devre analizi, bir elektrik devresinde bulunan bütün düğüm voltajlarını ve kollardaki akımları bulmak için tercih edilen usûl
Düğüm analizi, bir elektrik devresinde kolların birbirine bağlandığı düğümler arasındaki gerilimleri belirleyen metod
Düğüm Gerilimleri Analizi, elektrik devresindeki düğümlerdeki voltajı dallardaki akımlar cinsinden belirlemeye yarayan metod

Tehlike analizi ve risk bazlı önleyici kontroller, gıda güvenliği sisteminde Tehlike Analizleri ve Kritik Kontrol Noktaları sisteminin devamı vasfındaki sistem.

Yol kalitesi analizi

Tarımsal ekosistem analizi

Politika analizi

İşlem analizi
Protokol analizi
Psikanaliz
Uygulamalı davranış analizi, sosyal öneme sahip davranışı değiştirmek için öğrenme ilkelerine dayalı ampirik tekniklerin uygulanması ile aalakadar olan disiplin
Zekâ analizi

Dizi analizi, bir DNA veya protein dizisini  bilgisayar kullanarak biyoenformatik metodlarla incelenmesi
Sağkalım analizi, biyolojik organizmalarda ölüm ve mekanik sistemlerde başarısızlık ile ilgilenen bir istatistik dalı

Boyut analizi, fizikî büyüklüklerin farklı çeşitlerinin karışımını içeren fizikî durumları içeren ve sık sık fizik, kimya ve mühendislikte kullanılan kavramsal metoo
İzotop analizi

Boyut analizi, fizikî büyüklüklerin farklı çeşitlerinin karışımını içeren fizikî durumları içeren ve sık sık fizik, kimya ve mühendislikte kullanılan kavramsal metoo
Retrosentetik analiz, organik sentezlerin planlanmasındaki problemleri çözmek için kullanılan bir teknik
Volumetrik analiz

Göz analizi
Güç analizi
İdrar analizi
Kan gazı analizi
Kromozom analizi

Felsefî analiz
Meta analiz

Alımlama analizi

Müzik analizi

Analysis
Analitik
Analist
Gerçek zamanlı direkt analiz

Antimikrobiyal ajanlar, mikroorganizmaları öldüren (mikrobisid) veya onların büyümesini engelleyen (bakteriyostatik ajan) maddelerdir. Antimikrobiyal ilaçlar, hedefledikleri mikroorganizma türlerine göre sınıflandırılabilir. Örneğin, antibiyotikler bakterilere, antifungal ilaçlar ise mantarlara karşı etkilidir. Aynı zamanda, tedavi amacıyla antimikrobiyal ilaçların kullanımı antimikrobiyal kemoterapi olarak bilinirken, korunma amacıyla kullanımına antimikrobiyal profilaksi adı verilir.

Antimikrobiyal ajanlar başlıca dezenfektanlar (seçici olmayan ve cansız yüzeylerde mikropları öldürerek bulaşmayı önleyen, örneğin çamaşır suyu gibi), antiseptikler (canlı dokuya uygulanarak cerrahi esnasında enfeksiyonu önlemeye yardımcı olan) ve antibiyotikler (vücut içinde mikroorganizmaları yok eden) olarak sınıflandırılır. Antibiyotik terimi başlangıçta yalnızca canlı mikroorganizmalardan elde edilen formülasyonlar için kullanılsa da, şimdi kimyasal sentez yoluyla üretilmiş ajanları, örneğin sülfonamid ve florokinolonları da kapsamaktadır. Başlangıçta antibakteriyel ajanlarla sınırlı olan terim, günümüzde tüm antimikrobiyal ajanları ifade edecek şekilde genişletilmiştir. Antibakteriyel ajanlar bakterisidal ajanlar (bakterileri öldüren) ve bakteriyostatik ajanlar (bakteri büyümesini engelleyen) olarak ayrılır. Antimikrobiyal teknoloji ilerledikçe, mikrobiyal büyümeyi durdurmanın ötesine geçen ve temasla mikropları öldürebilen gözenekli medya gibi çözümler geliştirilmiştir. Antimikrobiyallerin yanlış ve aşırı kullanımı, özellikle insanlar, hayvanlar ve bitkilerde, ilaç direnci geliştiren patojenlerin çoğalmasında önemli bir rol oynamaktadır. 2019'da bakteriyel antimikrobiyal direnç (AMR) küresel çapta 1,27 milyon doğrudan ölüme ve 4,95 milyon ölüme katkı sağlamıştır. 

Antimikrobiyal ajanların kullanımı en az 2000 yıldır yaygın bir tıbbi uygulamadır. Antik Mısırlılar ve antik Yunanlar, enfeksiyon tedavisinde belirli küf türleri ile bitki özlerinden yararlanmıştır.
19. yüzyılda, Louis Pasteur ve Jules Francois Joubert gibi öncü mikrobiyologlar, bazı bakteriler arasında antagonistik etkileşimleri gözlemleyerek bu etkileşimlerin tıbbi olarak kontrol altına alınmasının potansiyel yararlarını değerlendirmiştir. Pasteur'ün fermantasyon ve kendiliğinden üreme çalışmaları, anaerobik ve aerobik bakteriler arasındaki ayrımın yapılmasına öncülük etmiştir. Elde edilen bu bilgiler, Joseph Lister'in cerrahi aletlerin sterilizasyonu ve yara debridmanı gibi antiseptik yöntemleri cerrahi prosedürlere entegre etmesine olanak sağlamıştır. Bu antiseptik uygulamalar, cerrahi işlemler sırasında görülen enfeksiyon oranını ve dolayısıyla ölüm oranını önemli ölçüde azaltmıştır. Louis Pasteur’ün mikrobiyoloji alanındaki buluşları ayrıca şarbon ve kuduz gibi ölümcül enfeksiyon hastalıklarına karşı aşıların geliştirilmesine zemin hazırlamıştır.
3 Eylül 1928'de Alexander Fleming, tatil dönüşü, Staphylococcus ile dolu bir Petri kabının, antimikrobiyal özellik gösteren Penicillium rubens mantarının varlığıyla kolonilere ayrıldığını keşfetmiştir. Fleming ve ekibi, bu antimikrobiyali izole etmekte güçlük çekmiş; ancak 1929 yılında British Journal of Experimental Pathology dergisinde bu maddeyi terapötik potansiyelini vurgulayarak tanıtmışlardır. 1942 yılında Howard Florey, Ernst Chain ve Edward Abraham, Fleming'in çalışmalarını temel alarak penisilinin saflaştırılmasını ve tıbbi kullanıma sunulmasını sağlamış; bu çalışmalarla 1945 yılında Nobel Tıp Ödülü'nü kazanmışlardır.

Antibakteriyel ajanlar, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılır. Antibiyotikler; beta-laktam, makrolid, kinolon, tetrasiklin ve aminoglikozidler gibi alt gruplara ayrılır. Bu sınıflandırmalar, antimikrobiyal spektrum, farmakodinamik özellikler ve kimyasal yapıya göre yapılmaktadır. Belirli antibakteriyellerin uzun süreli kullanımı, enterik bakterilerin sayısında azalmaya neden olabilir ve bu durum sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Probiyotik tüketimi ve dengeli beslenme, antibiyotiklerin etkisiyle zarar gören bağırsak florasının yeniden oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Uzun süreli antibiyotik tedavisi sonrası iyileşme güçlüğü çeken veya tekrarlayan Clostridioides difficile enfeksiyonları olan hastalarda dışkı nakli tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir.
20. yüzyılda antibakteriyel ajanların keşfi, geliştirilmesi ve kullanımı, bakteriyel enfeksiyonların neden olduğu mortalite oranlarını önemli ölçüde azaltmıştır. Antibiyotik döneminin başlangıcı, 1936 yılında sülfonamid ilaçların terapötik olarak kullanılmaya başlanmasıyla gerçekleşmiş; 1945-1970 yılları arasında, yüksek etkinlik gösteren, yapısal olarak çeşitlenmiş birçok yeni ajanın geliştirildiği bir "altın" keşif dönemi yaşanmıştır. Ancak 1980'den itibaren, yeni antimikrobiyal ajanların klinik kullanıma sunulması, yeni ilaçların geliştirilmesi ve test edilmesinin maliyetinin yüksek olması gibi nedenlerle azalmıştır. Bu duruma paralel olarak, bakteriler, mantarlar, parazitler ve bazı virüslerde mevcut ajanların çoğuna karşı antimikrobiyal dirençte belirgin bir artış gözlenmiştir.
Antibakteriyel ajanlar en yaygın kullanılan ilaçlar arasındadır ve özellikle viral solunum yolu enfeksiyonu gibi yanlış endikasyonlarda sıkça reçete edilmektedir. Antibakteriyellerin geniş ve bilinçsiz kullanımı, antibiyotik dirençli patojenlerin hızla ortaya çıkmasına yol açarak küresel halk sağlığını ciddi tehdit eder hale getirmiştir. Direnç sorununa yanıt olarak, mevcut antibakteriyellere direnç gösteren patojenik bakterilere karşı etkili yeni antibakteriyel ajanların geliştirilmesine yönelik çabaların artırılması gerekmektedir. Bu amaca yönelik olası stratejiler, farklı çevresel örneklerden daha fazla örnekleme yapılmasını, hâlihazırda bilinmeyen ve kültürü yapılamayan mikroorganizmalar tarafından üretilen biyoaktif bileşiklerin tespit edilmesi amacıyla metagenomik tekniklerin kullanımını ve bakteriyel hedefler için özel olarak geliştirilmiş küçük molekül kütüphanelerinin oluşturulmasını içermektedir.

Antifungal ajanlar, mantarları yok etmek veya gelişimlerini engellemek amacıyla kullanılır. Tıpta bu ajanlar, ayak mantarı, dermatofitoz ve pamukçuk gibi mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır ve memeli ile mantar hücreleri arasındaki yapısal farklılıkları hedef alarak etki gösterir. Hem mantar hem de insan hücrelerinin ökaryot olması nedeniyle, antifungal ilaçların konağın hücreleri ile etkileşime girmeden yalnızca mantarları hedef alması daha zor hale gelir. Bu nedenle, bazı antifungal ajanların kullanımı, yan etkilere yol açabilir ve bu yan etkiler uygun kullanım sağlanmazsa yaşamı tehdit edici olabilir.
Tıbbi kullanımlarının yanı sıra, antifungaller nemli veya ıslak ev yüzeylerindeki iç mekan küfünün kontrolü için de sıklıkla kullanılır. Sodyum bikarbonat (karbonat), yüzeylere püskürtüldüğünde antifungal etkiler gösterir. Karbonat uygulamasından sonra veya bu işlemi gerektirmeden, yüzeyi kaplayarak spor salınımını engelleyen ve hidrojen peroksit içeren bir çözüm de uygulanabilir. Yüksek nemli alanlar, örneğin banyolar veya mutfaklar için kullanılan bazı boyalar, eklenmiş antifungal ajanlar içerir. Diğer antifungal yüzey uygulamaları genellikle küf gelişimini baskılayan metal bileşiklerini içerir; örneğin bakır, gümüş veya çinko bazlı pigmentler veya çözeltiler. Bu çözümler, toksisiteleri nedeniyle genel kullanım için genellikle halka sunulmaz.

Antiviral ilaçlar, viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılan özel bir ilaç sınıfını temsil eder. Her antiviral, belirli bir virüse karşı etki göstermek üzere tasarlanmıştır ve vücut dışında virüs partiküllerini inaktive eden virüsitlerden farklılık gösterir.
Antiviral ajanların birçoğu retrovirüs enfeksiyonları, özellikle HIV tedavisi için geliştirilmiştir. Önemli antiretroviral ilaçlar arasında proteaz inhibitörü sınıfı bulunmaktadır. Herpes virüsleri, uçuk ve genital herpes gibi hastalıklara neden olmakta ve genellikle nükleozid analoğu olan asiklovir ile tedavi edilmektedir. Viral hepatit, A-E arasında değişen beş farklı hepatotropik virüsün neden olduğu bir enfeksiyondur ve enfeksiyonun tipine bağlı olarak antiviral ajanlarla tedavi edilebilir. Bazı influenza A ve B virüsleri, oseltamivir gibi nöraminidaz inhibitörüne karşı direnç geliştirmiştir ve bu nedenle yeni antiviral bileşiklerin araştırılması sürmektedir.

Antiparaziter ajanlar, nematod, sestod, trematod ve enfeksiyöz protozoa gibi parazitlerin neden olduğu şark çıbanı, sıtma ve Chagas hastalığı gibi enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Bu ilaçlar arasında metronidazol, iyodoquinol ve albendazol yer almaktadır. Terapötik antimikrobiyal ajanlar gibi, antiparaziterlerin de hedef organizmayı öldürürken konağın hücrelerine ciddi zarar vermemesi esastır.

Geniş spektrumlu terapötik ajanlar, birden çok patojen sınıfına karşı etki gösterir. Pandemilerde acil tedavi gereksinimleri için bu tür ajanların kullanımının potansiyel bir çözüm olabileceği öne sürülmektedir.

Geniş bir yelpazede kimyasal ve doğal bileşikler antimikrobiyal amaçlarla kullanılmaktadır. Organik asitler ve bunların tuzları, laktik asit, sitrik asit ve asetik asit gibi bileşikler gıda ürünlerinde hem içerik maddesi hem de dezenfektan olarak yaygın kullanım alanına sahiptir. Örneğin, Escherichia coli yaygınlığını azaltmak amacıyla sığır karkasları genellikle asitlerle püskürtülür, ardından yıkanır veya buhara tutulur.
Hg2+ ve Pb2+ gibi ağır metal katyonları antimikrobiyal aktiviteye sahiptir ancak toksik etkilere yol açabilirler. Son yıllarda, koordinasyon bileşiklerinin antimikrobiyal etkinlikleri üzerine araştırmalar yoğunlaşmıştır.
Geleneksel bitkisel tedavi uzmanları, enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde bitkilerden faydalanmıştır. Bu bitkilerin birçoğu, antimikrobiyal aktivite açısından bilimsel olarak değerlendirilmiş ve bazı bitki türevlerinin patojenik mikroorganizmaların çoğalmasını inhibe edebildiği ortaya konmuştur. Bu bitkisel ajanların bir kısmının, mevcut antibiyotiklerin yapılarından ve etki mekanizmalarından

Antioksidan veya yükseltgeme önleyici, yağların oksidasyonunu yavaşlatan madde. Canlılarda, kimyasal süreçler, özellikle oksitlenme, erkin radikallerin oluşmasına neden olur. Yüksek derecede ayıraç olan serbest radikaller farklı moleküller ile kolayca tepkimeye girebilir ve böylece hücrelere, canlıya zarar verebilir. Antioksidanlar serbest radikallerle tepkimeye girerek (onlarla bağ kurarak) hücrelere zarar vermelerini önler. Bu özellikleriyle hücrelerin anormalleşme ve sonuç olarak tümör oluşturma risklerini azalttıkları gibi, hücre yıkımını da azalttıkları için, daha sağlıklı ve yaşlılık etkilerinin en az olduğu bir yaşam yaşama şansını yükseltir.

Sentetik antioksidanların gıdalardaki kullanımı 1940'lı yıllarda BHA ve gallik asidin esterlerinin oksidasyonu önlediklerinin anlaşılmasıyla başlamıştır. Demir ve bakır gibi geçiş metallerinin zararlı etkileri sitrik asit (CA), etilendiamintetraasetikasit (EDTA) veya onların türevlerine metal deaktivatör veya şelat ajanı olarak etki ettikleri ondan sonra bulunmuştur. 1954'te ABD'de BHT'nin gıdalarda kullanılmasına müsaade edilmiştir. Tersiyer bütil hidrokinon (TBHQ) 1972'de ticari ölçüde kullanılmaya başlamıştır. Sentetik antioksidanların muhtemel karsinojenik etkileri büyüyen bir tepkiye neden olmaktadır. Böylece Japonya ve çok sayıdaki diğer ülke BHA'nın gıdalarda kullanılmasına izin vermemektedir. TBHQ'nun da Kanada, Japonya ve Avrupa ülkelerinde kullanımına izin verilmemektedir. Bu yüzden sentetik antioksidanların yerine doğal antioksidanların kullanımı için genel bir istek mevcuttur.

Antioksidan özelliği keşfedilen birçok farklı madde vardır. Bu maddelerin bir kısmını diyetimizde (özellikle bitkilerden) alırken, bir kısmını vücut kendisi, serbest radikallere karşı bir savunma sistemi olarak üretir. Vücudun serbest radikallere karşı savunma olarak ürettiği antioksidanlar; katalaz, glutatyon peroksidaz ve SOD (superoksit dismutaz) gibi enzimlerdir.

Alfa tokoferol (E Vitamini) - E vitamini içinde alfa, beta, gama ve delta tokoferolleri bulunur. Bunların içinden özellikle Alfa tokoferol önemli bir antioksidandır. Özellikle buğday, mısır, darı, pirinç gibi tahıllarda çok bulunur. Bunun dışında ayçiçek yağı, mısırözü yağı, pamukyağı gibi yağlarda, ceviz, badem ve yerfıstığı gibi kuru yemişlerde ve yeşil sebzelerde bulunur. E vitamini aynı zamanda pişirmeye ve sıcağa dayanıklıdır, böylece pişirilme esnasında tahrip olmazlar. E vitamini dışında farklı maddelerde bulunan tokoferoller ise rahatça tahrip olabilir. Fakat, yağda kızartma ve tahılların öğütülmesi esnasında E vitaminleri de tahrip olur ve çoğu bozunur. Bu yüzden E vitamini ihtiva eden ürünleri yağda kızartmadan pişirmek ve özellikle beyazlatılmadan geçmemiş tahıl ürünlerini (kepekli ürünler gibi) tüketmek daha akıllıca ve sağlıklı olur.
Askorbik Asit (C Vitamini) - Turunçgiller, domates, yeşil yapraklı sebzeler (brokoli, ıspanak vb.) ve patates gibi sebze ve meyvelerde bulunuyor. Fakat, C vitamini çok çabuk oksidize olduğu için pişirirken ve hazırlarken bulunan C vitamininin çoğu işe yaramaz hale geliyor. Bu yüzden C vitamini ihtiva eden besinlerin hafif pişirilmesi, yenilebiliyorsa çiğ yenmesi ve hazırlarken de kesildikten kısa bir süre sonra tüketilmesi öneriliyor.
Beta-caroten- Vücutta depolanarak A vitaminine de dönüştürülen bu kırmızımsı-turuncu pigment çok güçlü bir antioksidandır. Güçlü bir antioksidandır ve birçok kanser türüne yakalanma riskini azaltmasıyla ünlüdür. Havuç, ıspanak ve brokoli gibi yeşil yapraklı sebzeler ile kayısı ve şeftali gibi meyvelerde fazlasıyla bulunur.
Flavonoid - Birçok meyve ve sebzede yüksek oranlarda bulunan sarı-beyaz pigmentlerdir. Bitkilerin çoğunda bulunan bu antioksidan, yine antioksidan olan C ve E vitamininden çok daha fazla miktarlarda bulunduğu için özellikle meyve ve sebze ağırlıklı bir diyet ile vücuda fazla miktarlarda alınabilir. Elma, çilek, üzüm gibi meyveler, çikolata ve özellikle çay, belli oranlarda flavonoid ihtiva eder.
Koenzim q- Özellikle kanser ve belli nörolojik hastalıklara olan pozitif etkileriyle uzun süredir gündemde olan koenzim q önemli bir antioksidandır. Vücut tarafından üretilir, diyet yoluyla da alınabilir. Her ne kadar ciğer, kalp ve böbrek gibi et ürünlerinde ve balıkta yüksek oranda bulunsa da, diyete takviye amaçlı alınan koenzim q hapları ile vücuda alınması daha etkilidir.
Likopen - Beta-caroten ve lütein ile aynı ailenin üyesi olan likopen birçok meyveye kırmızı rengi veren maddedir. Kardiyovasküler hastalıklar ve kansere karşı etkileri ile bağışıklık sistemine olan pozitif etkileri yüzünden uzun süredir gündemde olan bir maddedir. Antioksidan özelliği kanıtlanmıştır. Özellikle domateste çok büyük miktarlarda bulunmaktadır. Prostat ve kalın bağırsak kanserlerinin risklerini büyük oranda düşürdüğü laboratuvar çalışmalarıyla kanıtlanmıştır.
Vücuda doğal besinlerden alınan antioksidanların dışında, son yıllarda bir antioksidan ihtiva eden çok diyet takviye ürünü ve krem çıkmıştır. Her ne kadar şu ana kadar ciddi yan etkiler, olumsuz sonuçlar veya toksisiteler görülmemiş olsa da uzun dönemde bu tür diyet takviye ürünleri ve kremlerin nasıl sonuçlar veya yan etkiler doğurabileceği kesin değildir. Şu da unutulmamalıdır ki, antioksidanlar kanser ve yaşlılık etkilerinin risklerini azaltmakta önemli de olsalar, "sihirli iksir" değildirler.
Antioksidan, oksit giderici her türlü kimyasal maddeye verilen addır, sadece biyolojik sistemlerde kullanılmazlar. Kimyasal işlemlerde ve endüstride kullanılan birçok farklı antioksidan vardır.

Belirli bir bileşik, bileşiklerin karışımı veya böyle bileşikleri içeren doğal kaynaklı antioksidanların aktivitesi serbest radikalleri tutabilme, onları bozundurabilme veya singlet oksijeni yakalayabilme kabiliyetlerine veya öteki bileşikleri sinerjist veya metal şelatlar olarak etkilemelerine bağlıdır. Doğal kaynaklı antioksidanlar çok defa çok sayıdaki bileşiğin kombinasyonu olarak bir arada bulunur. Böylece doğal kaynaklı antioksidanların elde edildiği kaynağa bağlı olarak etki şekilleri değişik olabilir ve çok sayıda mekanizma iştirak edebilir.

Birçok gıdada ürünü oluşturan bileşikler ile havanın oksijenleri arasında kendiliğinden ortaya çıkan ve otoksidasyon adı verilen tepkimeler oluşur. Her zaman az ya da çok hissedilebilir kalite düşmelerine neden olan bu tür tepkimeler gıda endüstrisi açısından istenmeyen olaylardır. Burada sözü edilen kalite düşmesi renk, koku ve tatta meydana gelen değişmeler ile bazı besin öğelerindeki parçalanmalar ve hatta toksik bileşik oluşturması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Yağ ve yağlı gıdalardaki otoksidasyon olayı, hem beslenme fizyolojisi açısından hem de teknolojik-ekonomik açıdan büyük önem taşımaktadır. Otoksidasyonun fiziksel ve teknolojik yöntemlerle önlenemediği durumlarda antioksidan ve sinerjistler kullanılmaktadır. Sinerjistler antioksidan etkisini arttıran maddelerdir.
Antioksidan grubu katkı maddeleri, sanayide bitkisel ve hayvansal yağ içeren maddelerin üretimi, depolanması, taşınması ve pazarlanması sırasında meydana gelecek otoksidasyondan kaynaklanan zararları önlemede en önemli katkı maddeleridir. Antioksidanlar gıdalarda meydana gelebilecek bozulma ve acımayı da engeller. Bunların önemli özellikleri, ortamda pek az miktarda, binde ve hatta on binde bir oranında bile bulunsalar etkin olmalarıdır. Yağlarda doğal olarak bazı antioksidanlar bulunduğu gibi, yapay olarak elde edilen belirli maddeler de bu işi görür. Doğal antioksidanların en fazla dağılmış ve en iyi bilinenleri tokoferollerdir. En çok kullanılan yapay antioksidanlar ise fenollü olanlardır.
Antioksidanlar, diğer stabilizatörler gibi düşük kaliteli gıda maddesinin kalitesini arttırmaz ve gıdalara herhangi bir yabancı tat ve koku vermez. Ancak bu maddeler, iyi kalitede ham madde, uygun bir imalat tekniği, elverişli ambalajlama ve depolama yöntemleri ile birlikte kullanıldığı ürünün kalitesini korur. Bu maddeler ayrıca, gıdalardaki oksidasyon sorunlarını da ortadan kaldırır. Yağların acılaşmasının bir süre önüne geçen antioksidanlardan başka, yağ bulunmayan besin maddelerinde renk ve kokuları koruyan maddeler de bilinmektedir. Buna karşılık antioksidan özelliği yüksek fakat zehirleyici oluşlarından besin maddelerinde kullanılmayan antioksidanlar da vardır. Bir antioksidanın, besin maddelerinde kullanılmadan önce, sağlığa zararı olmadığı kesin olarak saptanmış olmalıdır. Ayrıca kullanılan antioksidanın adı ve miktarı besin maddesinin etiketinde yazılı olmalıdır.
İyi bir antioksidan aşağıdaki özellikleri taşımalıdır:

Fizyolojik olarak zararsız olmalıdır.
Yağ veya yağlı ürünlerin kokusuna, tadına ve görünüşüne etki etmemelidir.
Yemeklerin pişirilmesi sırasında yağa ve bununla hazırlanmış besinlere etki etmemeli ve aktif kalmalıdır.
Yağda yeter miktarda çözünmeli ve yağla karışabilmelidir.
Küçük derişimlerde etkili olmalıdır.
Kolay elde edilebilmelidir.
Ucuz olmalıdır.
Gıdalardaki oksidasyonu inhibe eden doğal olarak oluşan maddelerin orjinleri bitki esaslı ingredientlerdir. Belki de kimyasal değişmeler sonucunda üretilir (örneğin Maillard reaksiyonunun ürünleridir) veya gıda olmayan ingredientlerden ekstrakte edilir. Tavuk gibi hayvanların kaslarında kelat ve serbest radikalleri tutma özelliğine sahip olan bir dipeptit olan carnosine gibi doğal antioksidanları ihmal etmemek gerekir.
En aktif antioksidanlar fenolik ve polifenolik bileşiklerdir. Gıdalarda bulunan fenolik bileşikler fenilpropanoid sınıfı bileşiklerine aittir ve sinnamik asitten türer. Bu bileşikler fenilalanin ve daha az oranda (bazı bitkilerde) tirosinden fenilalanin liaz ve tirosin liazın etkisiyle oluşur. C6-C3 bileşiklerinin malonil koenzim A ile etkileşmesi chalconların oluşmasına götürür ki akabinde asidik ortamda halka meydana gelmesi ile flavonoidler ve isoflavonoidler meydana gelir.
Tokoferoller, karotenoidler ve vitamin C de bitkilerde olduğu kadar hayvansal dokularda geniş çapta bulunan öteki grup bileşiklerdir. Gıdalardaki antioksidanların rolleri oksidasyonu geciktirmek veya kontrol etmektir. Oksidasyon prosesi ve gıdal

Anzer balı, Anzer Yaylası'nda üretilen heterofloral baldır. İsmini bulunduğu yayladan alan Anzer balı, 16 Şubat 2021 tarihinde coğrafi işaret tescili almıştır. Anzer balı, yüksek besin değeri ve sağlığa olan faydalarından dolayı fonksiyonel bir gıda olarak kabul edilmektedir. Genellikle açık sarı renkte olan Anzer balı, bazen koyu kahverengi renkte de olabilmektedir. Güçlü ve zarif bir kokusu vardır.
Anzer balının yapımında Kafkas arısı ve Kafkas arısı melezi arılar kullanılmaktadır. Anzer balının yapımında kullanılan bitkilerin çoğu Mayıs ayında çiçek vermeye başlar ve Ağustosun başlarına kadar çiçek vermeye devam ederler. Her yıl Ağustos ayının ilk haftasında Anzer Balı ve Yayla Şenlikleri düzenlenmektedir. Anzer Yaylası'nın en geniş yeri 9.5 km ve en dar yeri 4 km olan 13 km uzunluğundaki vadisinde üretilmektedir. Yaylada yetişen 450-500 civarı bitkinin 85-90 kadarı bölgeye endemiktir. Anzer balı, ortalama bir çiçek balından 10 ila 30 kat daha pahalıdır.

Anzer balı, ilk kez Doğu Karadeniz'de botanik araştırmaları yapan Karl Heinrich Koch tarafından kayıt altına alındı. Koch, Rize'de bulunduğu 2 yıllık süre içerisinde Alplerde bulunmayan bitki türlerinin varlığını tespit etti ve Abdülmecid'in sarayına çuvallarca bal ve çiçekle döndü. Bu tarihten sonra Anzer balı, Osmanlı arşivlerinde geçmeye başladı. Koch, aynı zamanda şifalı olduğunu düşündüğü balların bir kısmını o dönemde hasta olan IV. Friedrich Wilhelm'e götürdü.
Bununla beraber Anzer balı ile ilgili başka rivayetler de vardır. Bir rivayete göre kendisinden ümit kesilmiş bir hasta memleketi Rize'ye döner. Rize'de her gün çıplak şekilde Anzer Yaylası'ndaki çiçeklerin üzerinde yuvarlanır ve iyileşir. Sonrasında bu durumu doktoruna anlatınca, doktor kendisinden Anzer balı ister. Farklı bir rivayete göre Mustafa Kemal Atatürk, Rize'ye geldiği zaman Anzerli Mustafa Şişman kendisine Anzer balı armağan eder. Atatürk'ün verdiği talimat sonrası yapılan tahlillerde Anzer balının değerli olduğu tespit edilir. Balla ilgili başka bir söylentiye göre Anzer balı özel bir kayanın üzerindeki kovanlardan toplanır. Bir başka rivayete göre Hatice Turhan Sultan, Ramazan ve Kandil gecelerinde Yeni Cami'deki çeşmelerden Anzer balı akıtılmasını ve bu balın cemaatçe içilmesini istemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Anzer balının okka başına düşen ücreti 1 sarı lira idi. 1973 yılında Anzer balının kilosu 250-300 liraya satılırken, ortalama bir balın kilosu 30 liraya satılıyordu. Temmuz 1991 yılında ise Anzer balının kilosu 800 bin ila 1 milyon TL arasında satılmaktaydı. 2000'li yılların başında yaklaşık 500 kovanda Anzer balı üretimi yapılmaktaydı. Bu dönemde Anzer balı üretimi yıllık 100 ila 500 kilogram arasında değişmekteydi. 2005 yılında yaklaşık 1000 kovanda 500 kg üretilen Anzer balının kilosu 380 TL'den satılmaktaydı. 2004 yılında Hatay'da 207 tüketiciyle yapılan bir ankette bal tüketiminin %2.9'unu Anzer balının oluşturduğu tespit edilmişti.
Bununla beraber sahte Anzer balı da satılmaktadır. 2009 tarihli bir kaynakta üretilen Anzer balı miktarının, Anzer balı adıyla satılan bal miktarının çeyreği olduğu belirtilmişti.
2010 yılında Anzer balının kilosu 300 ila 500 TL arasında satılıyordu. 2016 yılında yaklaşık 200 üreticisi ile 3.000 kovanda üretilen Anzer balı, 2 ton civarında üretilmişti. Aynı tarihte Anzer balının kilo başına ücreti 900 TL civarındaydı. 2019 yılında üretim miktarı 1.500 ton, kilo başına fiyat ise 1000 TL idi. Anzer balı 2022 yılında ilk kez kara kovanda üretilerek kilosu 8.000 liradan satışa sunuldu. Kara kovanda üretilmeyen Anzer balının fiyatı ise 2.500 TL oldu. 2024 yılında Anzer balının kilogram başına satış fiyatı 4.000 TL oldu.
Bölgede yapılan küçükbaş hayvancılık Anzer balı üretimine zarar vermektedir. 1990 yılında kovan başına yaklaşık 5 kilogram Anzer balı üretilirken, 2020 yılında bu sayı kovan başında 2 kilograma düşmüştür.
Anzer balı, 2024 yılında Londra Uluslararası Bal Ödüllerinde Altın Bal ödülünü kazandı.

Halk arasında Rhododendron caucasicum'un (beyaz komar), Anzer balını üreten arıların kullandığı başlıca çiçek olduğu sanılırdı. Bununla beraber 2019 yılında Anzer balı üzerine yapılan melissopalinolojik analiz sonucunda Apiaceae, Asteraceae, Ericaceae, Fabaceae, Lamiaceae, Liliacea ve Rocacea cinsi bitkilerin polenlerinin yüksek seviyede, Cistus, Geranium, Myosotis, Onobrychis, Plantago, Ranunculus, Rhodedendron, Rumex ve Thymus cinsi bitkilerinin polenlerinin ise düşük seviyede olduğu bulundu. Aynı çalışmada flavonoid yapılı hesperidin, krisin ve pinosembrin gibi doğal bileşiklerin Anzer balında yüksek seviyede olduğu ve buna bağlı olarak balın tıbbi değerinin yüksek olduğu tespit edildi. Toplamda 42 polen taksonunun tespit edildiği Anzer balında, Asteraceae cinsi polenler %16, Fabaceae cinsi polenler %14, Lamiaceae cinsi polenler %14 ve Rosaceae cinsi polenler %8'lik oranıyla en çok rastlanan polenlerdi. Anzer balını diğer ballardan ayıran bir diğer fark ise, Anzer balında Myosotis cinsi bitkilerinin polenlerinin oransal olarak daha az olmasıdır. Anzer balında antibakteriyal aktivite ile ilişkilendirilen absisik asit, apigenin, isoramnetin, kaempferol, rutin, sinnamik asit ve şiringik asit değerleri yüksektir.
2014 tarihli bir çalışmada Anzer poleninin antioksidan aktivite değerleri 11,77-105,06 µmol Trolox/g aralığında ölçülmüş olup, iyi bir antioksidan olarak kullanılmasının önerilebileceği saptanmıştır. Aynı çalışmada Anzer balının demir indirgeme potansiyelinin Romanya ve Batı Karadeniz ballarına kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. 2018 tarihli bir çalışmada Anzer balının Doğu Karadeniz'deki çiçek balları arasında en yüksek demir indirgeme (FRAC) potansiyeline sahip olduğu, ama Doğu Karadeniz'deki kestane ballarına kıyasla daha düşük demir indirgeme potansiyeline sahip olduğu bulundu. 2009 tarihli bir çalışmada Anzer balındaki amino asit seviyesinin kestane, okaliptüs, orman gülü, salgı ve pamuk ballarına kıyasla daha yüksek olduğu rapor edildi. Balıkesir, Erzurum, Anzer ve Trabzon polenlerinin incelendiği bir araştırmada, anti-hiyalüronidaz aktivitesi en yüksek polenlerin Balıkesir ve Anzer polenleri olduğu tespit edildi. Gümüşhane, Zara ve Anzer ballarının test edildiği 2020 tarihli bir araştırmada, sadece Anzer balının 500 mg/mL konsantrasyonunda E. coli bakterisine karşı antibakteriyel aktivite gösterdiği belirlenmiştir. Aynı çalışmada 3 balın da S. aureus ve S. cerevisae bakterilerine karşı etkili olduğu gözlemlenmiştir. 2016 tarihli bir çalışmada Anzer balının çam, meşe veya kestane ballarına kıyasla daha düşük biyoaktivite potansiyeline sahip olduğu saptandı. 2010 tarihli bir çalışmada Anzer balı ve Kars balının E. faecalis bakterisine karşı standart antibiyotiklere kıyasla orta seviyede antibakteriyel aktivite sergilediği tespit edilmiştir.
Diğer ballarda gram başına 2 ila 2.5 miligram olan C vitamini, Anzer balında gram başına 62.67 miligramdır. C vitaminine ek olarak a-tokoferol ve flovonoid antioksidanlarını içermektedir. Balların pH değeri 3.4 ila 6.1 arasında değişim gösterirken Anzer balı için bu değerler 3.74 ve 4.08 değerleri arasındadır. Anzer balında en çok bulunan mineraller sırasıyla Potasyum (1265.87-5887.65 mg/kg), Kalsiyum (299.56-854.36 mg/kg), Sodyum (289.41-591.45 mg/kg) ve Magnezyum'dur (41.54-90.54 km/kg). Anzer balının içerdiği Çinko, Demir ve Polifenol miktarı da diğer çiçek ballarından fazladır. Balın içeriğinde Bakır, Fosfor ve Manganez elementlerine de rastlanmıştır. 1999 tarihli bir araştırmada Anzer balının kabin kurutucuda 40-45 °C sıcaklıkta 2.5-3 saat bekletilmesinin aroma, koku, renk ve yapısında olumsuz değişikliklere yol açmadığı ve Anzer balını kurutmak için optimum değerler olduğu belirlenmiştir. Anzer balındaki nem yüzdesi %16.82 ila %19.62 arasında değişmektedir. Anzer balının optik dönme açısı ise -0.70 ve -2.18 arasında değişim göstermektedir. 2019 tarihli araştırmada Anzer balının elektriksel iletkenlik değerinin 0.26 mS/cm ve 0.79 mS/cm arasında değişim gösterdiği bulunmuştur.
Türkiye'de üretilen ballardaki organik asitler üzerine yapılan bir çalışmada, Anzer balında kilogram başına düşen formik asit miktarı 17.30 ± 0.50 mg, glukonik asit miktarı ise 5.52 ± 0.09 mg olarak ölçülmüştür.
2016 yılında yapılan bir araştırmada Anzer balı 1'e 8 oranında toz halindeki zencefil ile karıştırılarak diş minesindeki erken çürük lezyonlarının remineralizasyonunda florürlü diş macunundan daha etkili olmuştu. Araştırmacılar, bu etkinin balın antimikrobiyal özellikleri ve zencefilin biyoaktif bileşenlerinin sinerjisinden kaynaklanabileceğini belirtmiştir.
2022 yılında yapılan bir araştırmada, Anzer balının X-ışını radyasyonunun neden olduğu kromozomal kırılmaları ve mikronükleus (DNA hasar göstergesi) oluşumunu anlamlı derecede azalttığı, buna bağlı olarak radyasyona bağlı DNA hasarına karşı koruyucu bir etkisi olduğu bulunmuştur.
Anzer balı, Trabzon Kestane balı, Çam balı, kekik balı, narenciye balı ve Buzluhan Yayla ballarının test edildiği bir çalışmada, Anzer balı Salmonella typhimurium TA 98 ve TA 100 suş testlerinde Sodyum azid, 2-Aminofluoren ve 4-nitro-o-fenilendiamine mutajenlerine karşı %97.7'li inhibisyon oranıyla kekik balının (%99.5) ardından mutajen etkilerini en çok engelleyen bal olarak tespit edilmişti.

Rize halk kültüründe bronşit tedavisi için Anzer balı ve yayla sütü birlikte kaynatılır, ardından 20 gün boyunca her gece yatmadan önce 1 su bardağı ölçüsünde içilirdi. Bademcik iltihabı, farenjit, ülser ve sıyrıklar da bölge halkının Anzer balını tedavi olarak kullandığı tıbbi durumlardır. Yanık yaralarının tedavisinde merhem gibi kullanılan Anzer balının, yarayı iyileştirmede başarılı sonuçlar verdiği bildirilmiştir. Anzer balı, kestane balı ve Manuka balının test edildiği bir çalışmada, çizik testi yöntemiyle laboratuvar ortamında yara modeli oluşturulmuş ve Anzer balı, hücre çoğalma sürecini en fazla hızlandıran bal olmuştur. Anzer balını yüksek tansiyon, damar hastalıkları ve sertleşme bozukluğuna şifa olması için kullananlar da vardır.
Anzer balı kanser hast

Apiterapi, bal, polen, propolis, arı sütü, arı ekmeği, arı zehri, apilarnil ve balmumu gibi arı ürünleriyle yapılan tedavi yöntemidir. Kelime anlamı olarak bal arısı anlamına gelen apis mellifera ile tedavi anlamına gelen therapia kelimelerinin birleşiminden meydana gelmektedir.

Arı ürünleriyle yapılan tedavinin Eski Mısırlılar, Persler, Çinliler ve Yunanlar tarafından kullandığını gösteren kayıtlar ve bulgular vardır. Apiterapi ile tedavi metodu Hipokrat ve Galen döneminden beri uygulanmaktadır. Modern zamanlarda arı zehiri kullanarak yapılan apiterapi çalışması 1888 yılına dayanmaktadır. Avusturalyalı tıp doktoru Philipp Terč 1888'de arı sokmaları ile romatizmal hastalıklar arasındaki ilişkiye değinen bir makale yazmıştır. 19. yüzyılın başında propolis, bir Fransız kimyager ve eczacı olan Nicolas Louis Vauquelin tarafından çalışılmış ve propoliste bulunan reçine, balmumu ve uçucu yağlar gibi bileşenler analiz edilmiştir. Günümüzde arı zehiri, apilarnil, bal ve propolis gibi arı ürünleriyle yapılan tedavi tüm dünyada etkin bir tedavi modeli olarak kullanılmaktadır.

Bal arıları, doğada başka hiçbir hayvandan, bitkiden elde edilemeyen sayı ve çeşitlilikte biyolojik işleve ve tıbbi öneme sahip doğal ürünler sağlamaktadır. Bal arılarının ve arı ürünlerinin sahip olduğu besin değeri, farmakolojik önem ve biyolojik aktivitelerle sağladıkları etkinlik tıbbi alanda kullanımının önünü açmıştır. Apiterapi, arı zehri, apipunktur uygulaması, yara üzerine doğrudan arı ürünleri uygulaması gibi çeşitli yöntemlerle uygulanmaktadır.
Arı zehri uygulaması; insan vücudunun belirli noktalarına arı zehrinin tamamının veya bir kısmının lokal olarak uygulanmasıdır.
Apipunktur uygulaması; akupunktur yönteminden yararlanılarak yapılan ve insan vücudunun belirli noktalarına arı iğnesi yerleştirilerek uygulanan bir tedavi şeklidir. 
Apiterapi günümüzde alternatif tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda arı zehrinin ve diğer arı ürünlerinin kanser, şeker, romatizma gibi kronik hastalıkları tedavi etme ve önleme etkisi bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.
Türkiye'de 27.10.2014 tarihli ve 29158 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliğinin Ek-3 sayılı listesinde yer alan uygulamalar arasındadır. Uygulamayı sadece tabipler yapabilir. Uygulama yerleri uygulama merkezler ve ünitelerdir. Uygulama merkezleri üniversite hastaneleri ile eğitim ve araştırma hastaneleri bünyesinde kurulur. Üniteler ise devlet hastaneleri, özel hastaneler ve diğer özel sağlık tesisleri bünyesinde kurulur.

Yaşlı Aristaios (Yunanca: Ἀρισταῖος ὁ Πρεσβύτερος; MÖ 370 - 300) konik kesitleri üzerinde çalışan ve Öklid'in çağdaşı olan Yunan matematikçi. 

Aristaios, Menaikhmos'tan sonra yaşadı ve Öklid'in daha yaşlı bir çağdaşı idi. Hayatı hakkında çok az şey biliniyor, ama kesinlikle Iamblikhos'un bahsettiği Pisagor'un damadı değildi. Onunla ilgili ana kaynağımız olan Pappos’un Koleksiyon’unda (Kitap VII) Pappos, ona Yaşlı Aristaios diyor, bu yüzden muhtemelen kendisinden sonra aynı adı taşıyan bir matematikçi daha vardı.

Aristaios'a Pappos tarafından kullanılan ancak kaybolan Cisim yerleri ilgili beş kitap (İngilizce: Five Books Concerning Solid Loci) adlı eser için Pappos’tan büyük övgü aldı. Ayrıca Beş Düzgün Katı Cismin Karşılaştırılması Hakkında (İngilizce: Concerning the Comparison of Five Regular Solids) adlı kitabı da yazmış olabilir. Bu kitap da kayboldu; bunu bugün Yunan matematikçi Hypsikles'ın referansıyla biliyoruz. Pappos ayrıca, Aristaios'un "dar açılı, dik açılı ve geniş açılı koninin kesiti" terimlerini tanıttığını da bildirmektedir.
Hem Aristaios hem de Öklid'in konikler üzerindeki çalışmaları, yaklaşık 200 yıl sonra, Apollonios tarafından daha da geliştirildi. Apollonius'un bu çalışması, Aristaios ve Öklid tarafından geliştirilen konik teorisini geçersiz kıldı.
Heath’in notlarında (1921), İskenderiye'de yaşayan Hypsicles ayrıca Aristaios'un “Beş şeklin karşılaştırılması (İngilizce: Comparison of the five figures)” adlı bir çalışmasında, aynı daire hem on iki yüzlünün beşgenini hem de aynı küre içindeki yirmi yüzlünün üçgenini çevrelediğini kanıtladığını söylemektedir. Ancak bu Aristaios'un Öklid'in en yaşlı çağdaşı ve Cisim Yerleri (İngilizce: Solid Loci) eserinin yazarı Aristaios'uyla aynı olup olmadığını bilmiyoruz.
Rönesans'ta Pappos ve Apollonios'un eserleri yeniden keşfedildiğinde, 17. yüzyılda (Vinzenco Viviani 1645, Gilles Personne de Roberval) ve daha sonra (Hieronymus Zeuthen) Aristaios'un çalışmalarını yeniden inşa etmek için de çalışmalar yapılmıştır.

Vogel, Kurt (1970). "Aristaeus" (PDF). Dictionary of Scientific Biography. 1. New York: Charles Scribner's Sons. ss. 245-246. ISBN 0-684-10114-9. 7 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 16 Şubat 2021. 

"Aristaeus the Elder". 17 Ekim 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2021. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Aristaeus the Elder", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Aromalar, koku veya tat vermek ya da gıdaların sahip olduğu koku veya tadı kuvvetlendirmek ya da değiştirmek amacıyla gıdalara ilave edilen ürünlerdir. Türkçede güzel koku anlamına gelir.
400'e yakın yapay ve 1800 doğala özdeş çeşidi vardır ve gıdalarda sık kullanılan katkı maddelerindendir. Kimyacılar bir aroma bileşenini izole edilmiş bir aroma molekülü olarak adlandırırlar. Aromalar, gıda ve ilaç endüstrilerinde son üründeki istenmeyen tat ve kokuyu maskelemek amacıyla da kullanılmaktadır.
Aromalar çeşitli kimyasal molekül gruplarından oluşur; terpenler, laktonlar, pirazinler, eterler ve diğerleri gibi... Terpenler uçucu yağların karakteristik kokusundan sorumludurlar. Laktonlar, şeftaliye kokusunu veren dekalakton gibi, meyvemsi koku vermeleri ile bilinirler. Pirazinler ısıtılmış gıdaların aroma bileşenleridir. Esterler ise, elmaya karakteristik aromasını veren etil valerat gibi meyvemsi bir özelliğe sahiptir.

Şarabın öznel tatlılığı, sınıflandırılması, yaşlanması ve tadımında da önemli bir unsurdur. Şaraptaki şekerin miktarı ve göreceli alkol, asit ve tanen seviyesi de çeşitli faktörlerin etkileşimiyle belirlenir. Şeker ve alkol şarabın tatlılığını artırır; asitler (ekşilik) verirken acı tanenler buna karşı koyar. Bu ilkeler Émile Peynaud'un The Taste of Wine adlı 1987'deki çalışmasında özetlenmişti.

Hugh Johnson'ın Vintage: the Story of Wine Bağbozumu: Şarabın Öyküsü adlı kitabında tarih boyunca şarabı tatlandırmak için kullanılan birkaç yöntemi anlatır. En yaygın yöntem üzümleri mümkün olduğunca geç hasat etmektir. Bu yöntem Roma döneminde Vergilius ve Martialis tarafından savunuldu. Buna karşılık Eski Yunanlar asitliliğin bir kısmını korumak için üzümleri erken toplar, sonra da onları kurutup şeker konsantre etmelerine imkan vermek için birkaç gün güneşte bırakırlardı. Girit'te benzer bir etki üzümün sapları özsuyundan mahrum etmek için bükülür ve asmada kurumaya bırakılarak elde edilirdi- bu pasumu ve modern İtalyan eşdeğeri passitoyu üreten bir yöntemdir.
Fermantasyonu durdurmak şarabın olası tatlılığını da artırır. Antik çağda bu amforaların kışa kadar soğuk suya batırılmasıyla sağlanırdı.
Şarap ayrıca Süssreserve gibi Alman yöntemi olan fermantasyon tamamlandıktan sonra bir şekilde şeker ilavesiyle tatlandırılabilir. Roma döneminde bu mulsumu (taze yapılmış şarap ve bal karışımı) hazırlarken, taze üzüm bal ve ve baharatlarla tatlandırılarak yapılırdı, aperitif olarak kullanılır ve aynı zamanda benzer içerik maddeleri olan ancak içmeden önce olgunlaştırılıp saklanan conditum (önceden yapılmış ve olgunlaştırılmış şarap, bal ve baharat karışımı) üretimi de yapılırdı.

Şarabın ne kadar tatlı olacağını etkileyen bileşenler arasında artık şeker bulunur. Genellikle bir litre şarap için gram şeker olarak ölçülür ve genellikle g/l veya g/L olarak kısaltılır. Artık şeker genellikle fermantasyon durduktan veya durdurulduktan sonra kalan şekeri belirtir ancak fermente edilmemiş şıranın (Almanya'da uygulanan ve Süssreserve olarak bilinen bir teknik) veya normal sofra şekerinin eklenmesinden de kaynaklanabilir.
En sek şaraplar arasında bile pentoz gibi belirli şeker türlerinin fermente olmamasından dolayı 1 g/L'den daha az seviyeli şaraplar bulmak nadirdir. Bunun tersine 45 g/L'nin üzerindeki herhangi bir şarap tatlı olarak kabul edilir ancak harika tatlı şarapların çoğunun seviyesi bundan çok daha yüksektir. Örneğin Château d'Yquem'in büyük şaraplarında 100 ila 150 g/L arasında artık şeker vardır. Olağanüstü vintage şaraplar 900 g/L'den üzerinde kaydedilirken Tokaji, Eszencia'nın en tatlısı 450 g/L üzerinde şeker içerir. Bu tür şaraplar dikkatlice geliştirilmiş asitlik kullanımıyla onları iğrenç şekilde tatlı hale getirmeyecek şekilde dengelenmiştir. Bu Riesling ve Chenin blanc gibi en iyi tatlı şarapların çok yüksek olgunluk seviyelerinde bile asitliğini koruyan üzüm çeşitlerinden yapıldığı anlamına gelir.
Şarabın tadının ne kadar tatlı olacağı asidite ve alkol seviyeleri, mevcut tanen miktarı ve şarabın köpüklü olup olmadığı gibi faktörlerle de kontrol edilir. Vouvray gibi tatlı bir şarabın tadı yüksek asidite seviyesi nedeniyle aslında sek olabilir. Alkol seviyesi yükseldiğinde sek şarap tatlı olabilir. Orta ve tatlı şaraplar birçok tüketici arasında sek şaraplardan daha düşük kalite algısına sahiptir. Ancak Sauternes (Barsac dahil) veya Tokaj'dan gelenler gibi dünyanın en iyi şaraplarının birçoğu uyumlu bir sonuç elde etmek için ek asiditeyle dikkatlice dengelenen yüksek seviyede artık şeker içerir.

Süssreserve (Almancada tam anlamı "tatlı yedeği" dir) tatlandırma bileşeni olarak şaraba eklenen mikroorganizmasız ve seçkin, mayalanmamış üzüm şırasının bir kısmının adlandırıldığı şarap terimidir. Bu teknik Almanya'da geliştirilmiştir ve yarı tatlı Riesling veya Müller-Thurgau gibi Alman tarzı şaraplarda kullanılır. Teknik sadece şarabın şeker seviyesini yükseltmekle kalmaz aynı zamanda alkol miktarını da düşürür. Alman yasalarına göre son şarabın hacminin yüzde on beşinden fazlası rezerve üzüm suyu olamaz. Bu uygulamaya Alman şarap sınıflandırmasında en yüksek seviye olan Prädikatswein için de izin verilmektedir. Genellikle yarı tatlı Kabinett ve Spätlese için kullanılır ancak daha nadiren Auslese ve üstü için de kullanılır.
Süssreserve kullanımı durdurulmuş fermantasyona kıyasla şarapta farklı bir şeker bileşimi ile sonuçlanır. Üzüm esasen glikoz ve fruktoz şekerleri içerir. Üzüm mayalandığında glikoz fruktozdan daha hızlı mayalanır. Bu nedenle şekerlerin önemli bir kısmının mayalandıktan sonra fermantasyonun durdurulması kalıntı şekerin esasen fruktozdan oluştuğu şarapla sonuçlanırken Süssreserve kullanımı tatlılığın glikoz ve fruktoz karışımından geldiği bir şarapla sonuçlanır.

Amazake - Koji fermente pirinç içeceği - Japonya
Jiuniang/Laozao - Jiuqu fermente pirinç içeceği - Çin
Dansul/Gamju /Sikhye - Nuruk fermente pirinç içeceği - Kore
Cơm rượu - fermente pirinç topları içeceği - Vietnam
Tatlı Mead - fermente bal - Avrasya

753/2002 sayılı, AB yönetmeliğine göre sofralık ve kaliteli şarapların etiketlerinde aşağıdaki terimler kullanılabilir (aşağıdaki liste ayrıca AB yönergesinde belirtilmeyen AB dışı dillere yapılan çevirileri de içerir):

Köpüklü şaraplar 14 Temmuz 2009 tarihli ve 607/2009 sayılı Komisyon yönetmeliğine (EC) göre derecelendirilir: 

58. Madde "şeker içeriğinin ürün etiketinde görünenden litre başına 3 gramdan fazla farklı olamayacağına" belirtir bu nedenle biraz pay vardır. Örneğin bir litre artık şekerli köpüklü şarap daha sek, daha az tatlı, Extra Sert (Brut) sınıflandırması (çünkü litre başına 9-3 = 6 gram) veya Brut'un biraz daha tatlı sınıflandırması veya hatta Ekstra Sek/Ekstra Sek/Ekstra Seco (çünkü litre başına 9 + 3 = 12 gram) olarak etiketlendirilebilir.
14 Temmuz 2009 tarihinden önce etiketler için şu geçerli kurallar vardı: 

Avusturya'da Klosterneuburger Mostwaage (KMW) ölçeği kullanılır. Ölçek Klosterneuburger Zuckergrade (°KMW) olarak bölünmüştür ve Oechsle ölçeğine çok benzer (1 °KMW =~ 5 °Oe). Bununla birlikte KMW şıranın tam şeker içeriğini ölçer.

Kanada'da şarap endüstrisi şarabın tatlılığını 100 gram üzüm suyunda veya şırasında gram sakaroz olarak olarak ölçer veya şıra 20 °C Brix drecesi olmalıdır.

Çek Cumhuriyeti ve Slovakya'da Normalizovaný Moštoměr (°NM) ölçeği kullanılır. Ölçek 100 l şırada kg olarak şekeri ölçer. ČSN ve STN 257621 - 1.3.1987

Fransa'da ara sıra Baumé ölçeği kullanılır. Sélection de Grains Nobles (SGN) "asil meyvelerin seçimi" için Fransızcadır ve asil çürümeden etkilenen üzümlerden yapılan şarapları belirtir. SGN şarapları zengin, konsantre aromalı tatlı şaraplardır. Alsace şarapları 1984'te getirilen yasal tanımla Sélection de Grains Nobles olarak tanımlanan ilk şaraplardı. Bu terim Loire gibi Fransa'nın diğer bazı şarap bölgelerinde de kullanılır. 

Almanya'da şıra/şarap tatlılığı Oechsle ölçeği ile ölçülür ve Riesling beyaz üzümü için aşağıda yazılı bölgelere bağlı olarak en az şıra ağırlık aralıkları vardır.
Kabinett - 67–82 °Oe
Spätlese - 76–90 °Oe
Auslese - 83–100 °Oe
Beerenauslese ve Eiswein - 110–128 °Oe (Eiswein üzümlerin asmada donmasından sonra geç hasat edilerek yapılır ve Beerenauslese'de olduğu gibi asil çürüklük botrytis'ten mutlaka etkilenmez)
Trockenbeerenauslese - 150–154 °Oe (botrytis'ten etkilenir)

Macaristan'da Tokaj şarap bölgesinin (ayrıca Tokaj-Hegyalja şarap bölgesi veya Tokaj-Hegyalja) Tokaji Aszú tatlı şarapları tanımlamakta kullandığı aşağıda yazılan daha kademeli bir terminolojisi vardır: 

İspanya'da Origen Montilla-Moriles ve Jerez-Xérès- Sherry'nin tatlı ve güçlendirilmiş (fortifiye) çeşitleri için geçerli şu kurallar vardır: 

Amerika Birleşik Devletleri'nde şarap endüstrisi şıranın ve şarabın tatlılığını Brix dereceleri ile ölçer.

Şarabın sağlığa etkileri
Şarabın rengi
Yiyecek ve şarap eşleştirmesi
Chaptalization

Arı kovanı, arıcılıkta balarısı kolonilerinin beslenmesi ve bakımı için kullanılan arı yuvasıdır.
Eskiden örme sepet ya da oyma kütük gibi malzemeden yapılmış kara kovan denilen kovanlar kullanılmaktaydı. Bu kara kovanlar, daha çok kestane ya da ıhlamur ağacından yapılır. Günümüzde ise bunların sayısı azalmıştır, daha çok standart ahşap kovanlar kullanılmaktadır.
Standart kovanlarda malzemeler birbirine uygun ve arıcının sürekli kontrol edebileceği şekilde yapılır.
Kovanın üst kısmında açılabilen kapak, içinde temel petek takılan çerçeveler vardır. Arılar bu temel peteği kabartarak çerçevelerin üzerinde yaşarlar. Arıcı bu çerçeveleri dışarı çıkartarak koloninin ihtiyaçlarını kontrol eder ve bakımını yapar. Karakovanda ise arılar peteği rastgele kendileri örerler. Bu tip kovanlarda arılara bakım yapılamaz, sadece petekler kesilerek balı alınır. Karakovanda koloni kendi kendine yetiştiği ve dışarıdan müdahale yapılamadığı için modern arıcılıkta kullanılmazlar.
Modern arıcılıkta Dadant ve Langstroth kovan tipleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca ahşap yerine, ısı yalıtımı sağlayan straphor malzemeden yapılan Langstroth kovanlarda giderek yaygınlaşmaktadır.
Dadant kovanlar çiçeklenme dönemi uzun ve şiddetli kış yaşanan bölgelerde daha kullanışlı olmaktadır. Daha geniş olan gövdesi süzme bal üretimi için de uygundur.
Langstroth kovanlar çok kurak ve florası zayıf bölgelerde kullanılır. Seyyar arıcılıkta bu kovanlar tercih edilmektedir. Hem petekli hem de süzme bal üretimi için uygundur.
Straphor kovanlar ısı yalıtımı sağlayıp koloni gelişimini hızlandırırlar. Arı hastalıklarıyla daha iyi mücadele edilir. Ahşap kovanlara göre daha hafif oldukları için seyyar arıcılıkta kullanışlıdırlar. Bal verimini iki kat arttırdığı için giderek kullanımı artmaktadır.

Arı sakalı, genellikle tarımsal gösterilerde birkaç bin bal arısının yüze kondurulması uygulamasıdır. arılar, çene altına takılan küçük bir kafesteki kraliçe arı tarafından çekilirler.

Antik çağlardan beri arıcılar, böceklerle yakınlıklarını göstermek için arıların vücutlarının üzerinde dinlenmesine izin vermiş olsa da, arıların yüzlerinde toplanması uygulaması, 1830'larda Ukraynalı bir arıcı olan Petro Prokopovych tarafından başlatıldı. Uygulama, 19. yüzyılın sonlarında Rus karnavallarında düzenlenen çeşitli "ucube" gösterilerine yayıldı.

"En ağır arı mantosu" rekoru, Mayıs 2014'te Guinness Dünya Rekorları tarafından yaklaşık 60 kraliçe arı da dahil olmak üzere yaklaşık 63,5 kilogram ağırlığında yaklaşık 637.000 arı giyerek filme alınan Çin vatandaşı Ruan Liangming'e aittir
31 Ağustos 2017 itibarıyla en uzun süre arı sakalı takma rekoru 61 dakikadır.

Frank Sennett, "No. 80: Bee Bearded," 101 Stunts for Principals to Inspire Student Achievement (Corwin Press, 2004), 116-117.

Arı sütü, 5-15 günlük işçi arıların yutak üstü salgı bezlerinden salgıladıkları bir maddedir. Jel halinde akıcı kıvamda, kremsi-beyaz renktedir. Tadı ekşi ve kokusu keskin fenolik yapıdadır. Yoğunluğu 1.1 g/cm³ olup kısmen suda çözünebilmektedir. Memeli hayvanların memesinde oluşan süt ile ilgisi olmadığı halde yavru beslenmesinde kullanılması ve süte benzeyen görünümü sebebiyle Türkçe, Hırvatça (Matična mliječ), Bulgarca (Пчелно млечице) gibi bazı dillerde "süt" olarak adlandırılmaktadır. Başka bazı dillerde ise kraliyete ait jel (İng: Royal jelly) olarak adlandırılmaktadır.
Arı sütü ana arının ve larvaların besini olup, besin değeri oldukça yüksektir. Ana arı ve işçi arılar yumurtadan çıktıklarında aynı genetik yapıya sahip olmalarına rağmen, larva döneminde 6 gün süreyle farklı oranda arı sütüyle beslenmeleri ana arılarının biyolojik yapılarının farklılaşmasına neden olmaktadır, işçi arılarda ise arı sütü ile beslenme süresi 3 gün ile sınırlıdır ve daha düşük kalitede bir arı sütüyle beslenmektedirler. Ortalama olarak işçi arı larvaları 3 mg, erkek arı larvaları 10 mg, ana arı larvaları ise 350 mg arı sütü ile beslenmektedirler.
Sadece 3 günlük bu farklı beslenme sonucunda ana arı hastalıklara direnç kazanmakta, günde kendi ağırlığının iki katı kadar (1500-3000) yumurta üretebilmekte ve 6 yıl kadar yaşamaktadır. Diğer işçi arılar ise kolay hastalanırlar, dişi oldukları halde yumurta bırakamazlar ve sadece 2 ay yaşarlar. İki birey arasındaki bu derece farklılaşma sadece arı sütü ile farklı sürelerde beslenmelerinden kaynaklanmaktadır. Ana arılardaki bu biyolojik farklılığın oluşmasına büyük oranda arı sütündeki panteik asit etki etmektedir.
Arı sütü; yaklaşık %66 su, %14.5 karbonhidrat, %4.5 lipid, %13 aminoasit, B grubu vitaminlerinin tümüne ek olarak A, D, C, E vitaminleri, biyolojik aktif maddeler, önemli bazı mineral maddeler ve bir miktar da tespit edilemeyen maddeler içerir. Ayrıca 10 temel amino asitten (esansiyel) sekizini de (metionin, lösin, lizin, valin, fenil-alanin, treonin, triptofan, izolösin) doğal hormon ve enzimleriyle içermektedir. Metabolizma için çok önemli olan panteik asit (pantheic acid), asetilkolin (acetylcholine), protein, bağışıklık sistemini güçlendiren bir yağ asidi olan 10-HDA (10-Hydroxy-2 Decanoic Acid), sepanin asit (sepanine acid), hastalıkların iyileşme döneminden sonra sindirimi düzenlemek ve iştahı açmak için çok ideal olan oleik asit (oleic acid) içerir.

Arı sütünün etkileri

http://www.pdrhealth.com/drug_info/nmdrugprofiles/nutsupdrugs/roy_0229.shtml 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aslan, A ., A. Bayraktar, 1996. Arı sütlerinin Kimyasal Bileşimi ve Beslenme Açısından Önemi. S:339-349.
Arı sütü standardı

Babassu yağı veya cusi yağı, Güney Amerika'nın Amazon bölgesinde yetişen babassu palmiyesinin (Attalea speciosa) tohumlarından elde edilen, berrak açık sarı bitkisel bir yağdır. Gıdalarda, temizlik maddelerinde ve cilt ürünlerinde kullanılan, kurutucu olmayan bir yağdır. Bu yağ, hindistan cevizi yağına benzer özelliklere sahiptir ve aynı bağlamda kullanılır. Hindistan cevizi yağının alternatifi olarak, giderek daha fazla kullanılmaktadır. Babassu yağı, aşağıdaki oranlarda yaklaşık% 70 lipit'tir:

Lorik ve miristik asitler, insan vücudunun sıcaklığına nispeten yakın erime noktalarına sahiptir, böylece babassu yağı cilde temas halinde eriyen bir katı olarak uygulanabilir. Bu ısı transferi bir soğutma hissi verebilir. Etkili bir nemlendiricidir.
Şubat 2008'de, Virgin Atlantic Airways'in sponsor olduğu bir biyo-yakıt denemesinde, bir Boeing 747'nin bir motoruna kısmen güç sağlamak için, babassu ve hindistan cevizi yağı karışımı kullanılmıştır.

Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı, 1.768 km uzunluğunda, Azerbaycan Bakü yakınlarındaki Sangaçal Terminali'nden gelen petrolü, Türkiye Akdeniz kıyısında Ceyhan deniz terminaline; Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden geçerek taşıyan petrol boru hattı.
Tüm uzunluğu boyunca gömülü olan boru hattının, (toplam uzunluğu 1.768 km), Gürcistan'da 249 km'si, Azerbaycan'da 443 km'si ve Türkiye'de 1.076 km'si yer almaktadır. Boru hattının çapı Azerbaycan ve Türkiye genelinde 42 inç (106,68 santimetre). Gürcistan'da ise 46 inçtir (116,84 santimetre). Türkiye'de Ceyhan Deniz Terminali'ne doğru son bölümünde eğimden dolayı boru hattının çapı azalarak 34 inçe (86,36 santimetre) iner.

Sovyetler Birliği döneminde, özellikle 1920 ve 1930'lu yıllarda izlenen Stalinci politikalar, Sovyetler Birliği genelinde birçok etnik alt grubun ortaya çıkmasına yönelikti. Özellikle Kafkaslar'da bu plan başarıyla uygulandı ve burada meydana getirilen siyasi istikrarsızlıktan faydalanan hep Rusya Cumhuriyeti oldu. Yönetimdeki etkin gücünü kullanan Rusya, enerji konusunda ülke içindeki kaynak kullanımını kendi lehine olacak bir şekilde planlamış ve uygulamıştı. Özellikle Hazar Denizi çevresinde üretilen petrol ve doğalgazın dünya pazarlarına çıkışını sağlayan boru hatları hep Rusya'dan geçiyordu. Böylelikle Rusya; Kafkasya ve Orta Asya'daki devletlerin enerji konusunda bağımsız hareket etme kabiliyetlerini büyük ölçüde sınırlamış oluyordu.
Azerbaycan petrol ve doğalgazının dünya pazarlarına çıkışı için alternatif bir yol aranması da yine Sovyetler Birliği dönemine, 1980'lerin sonuna rastlar. Bu sıralarda Sovyetler Birliği dağılma süreci içerisindedir ve birliği oluşturan ülkelerin her biri kendi yolunu çizmeye çalışmaktadır.

1989 yılında, Ramco adlı İngiliz petrol şirketinin temsilcisi olan Steve Remp'in Bakü'ye gelmesiyle BTC hattının öyküsü de başlamış olur. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (ADPŞ), 1990 yılında Remp'ten Azeri petrollerinin Batı'ya pazarlanması amacıyla büyük petrol şirketleriyle temaslarda bulunmasını talep eder. Remp öncelikle British Petroleum (BP) ile ilişkiye geçer. Hemen 1991 yılının başında Amoco isimli bir diğer petrol devi de devreye girer. Temmuz ayında Amoco firması Azeri isimli petrol sahasıyla ilgili hakları kazanır. Aynı yıl 30 Ağustos'ta Azerbaycan bağımsızlığını ilan eder. Bunun hemen ardından da Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ sebebiyle çatışmalar başlar ve bu yüzden petrol konusundaki ilerlemeler bir süreliğine kesintiye uğrar.
1992 yılının sonuna doğru; ADPŞ, BOTAŞ, BP, Pennzoil ve Amoco arasında, Bakü'den Gürcistan'ın liman kenti Supsa'ya, Rusya'daki Novorosisk'e ve Türkiye'nin Ceyhan ilçesine uzanması muhtemel üç ayrı boru hattı üzerine araştırmalara başlanması konusunda bir anlaşma imzalanır. 1993 yılının 11 Haziran'ında Azerbaycan devlet başkanı Ebulfez Elçibey, Batılı birçok petrol firmasıyla petrol sahalarının geliştirilmesi amacıyla bir anlaşma imzalar. Fakat bundan tam bir hafta sonra 18 Haziran'da, Azerbaycan KGB eski şefi ve Brejnev dönemi Politbüro üyesi Haydar Aliyev tarafından bir darbe yapılır ve Elçibey sürgüne gitmek durumunda kalır.
Haydar Aliyev'in darbeden sonra petrol anlaşmasını iptal eder. Aradan bir yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, Eylül 1994'te, yüzyılın anlaşması olarak adlandırılan petrol anlaşması imzalanır. Bunun ardından, büyük petrol şirketleri kendileri için daha avantajlı olan hatlardan petrol sevkiyatına başlarlar. Bakü – Ceyhan hattı ise uzunca bir süre adeta unutulur.
Ekim 1998'de, ABD, Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan, Kazakistan ve Özbekistan, imzaladıkları Ankara Deklarasyonu ile Bakü - Ceyhan boru hattına olan desteklerini ilan ederler. Bu arada Amerikan hükûmeti BP'ye Bakü – Ceyhan hattı lehine yoğun bir baskı uygulamaya başlar. BP ise ısrarla bu projenin ekonomik olarak uygun olmadığını belirtir. Bu arada, Nisan 1999'da Bakü – Supsa boru hattı hizmete girer. Gürcistan, hattın güvenliğini sağlamak için elindeki bütün imkânları seferber eder. BP, Türkiye ile arasında yaşanan yoğun görüşmelerin ardından, Bakü – Ceyhan hattına destek verdiğini açıklar. Fakat bu hattın jeopolitik değil, ticarî bir proje olması konusunda ısrar eder.
Bakü – Ceyhan ile ilgili en önemli gelişmelerden biri Kasım 1999'da İstanbul'da yapılan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü konferansında yaşanır. Türkmenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan ve Türkiye devletlerinin liderleri, ABD Başkanı Bill Clinton'un da hazır bulunduğu imza töreniyle bu hattın arkasında durduklarını açıklarlar ve hattın ismi Bakü – Tiflis – Ceyhan olarak değiştirilir. Yine aynı konferansta, Bakü'den Erzurum'a uzanacak olan bir doğalgaz hattı konusunda da anlaşmaya varılır. Bu hatla Azerbaycan'a ait Şahdeniz bölgesinden doğalgaz taşınması planlanır.
Bu konferansın ardından BTC hattı ile ilgili konularda bir hızlanma yaşandı. Geçen süre içerisinde, petrol boru hattının yapımında gerekli her türlü ön çalışma yapıldı ve 10 Eylül 2003'te boru hattının inşasına başlandı. 17 Eylül 2002'de de Azerbaycan'ın Sangaçal yöresinde ilgili devletlerin başkanlarının katıldığı bir temel atma töreni yapıldı. 10 Haziran 2003 tarihinde altıncısı yapılan Üç Denizin Hikâyesi adlı konferansta, Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yaptığı konuşmada BTC hattının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgulayarak, bu hatta Kazakistan'ın da dahil edilmesi gerektiğini belirtti.

Azerbaycan bütçesindeki toplam gelirin yaklaşık olarak %50'si petrol ihracından gelmektedir. Azerbaycan'ın toplam ihracatının %90'ı da petrol ve doğalgazdan oluşmaktadır. Petrol ve doğalgaza bu denli bağlı bir ülke için, bu ürünleri taşıyacak boru hatları da son derece önemli. Azerbaycan'ın Ermenistan'la yaşadığı problemler yüzünden, Bakü – Ceyhan boru hattının güzergâhı Gürcistan üzerinden geçerek uzamış ve toplamda 1760 kilometreyi bulmuştur.
Kullanılacak boruların çapları, Azerbaycan'dan başlamak üzere üç ülke içinde sırasıyla; 105, 115 ve 85 santimetre olacaktır. Yıllık 50 milyon ton kapasitesi olması beklenen hattın üzerinde 8 pompalama istasyonu bulunacak. BTC'ın planlanan toplam maliyeti 3 milyar dolar. Fakat bu rakamın 4 milyara kadar çıkabileceği tahmin ediliyor. BTC'ın ortaklarına baktığımızda ise şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. ADPŞ %45, BP Amoco %25, Unocal %7,48, Statoil %6,37, ENI Agip %5 ve TPAO %5 paya sahipler. Ceyhan'dan ilk petrol sevkiyatı, 2006 yılının haziran ayı içinde gerçekleşti.
Hazar bölgesindeki ispatlanmış petrol miktarı yaklaşık 34 milyar varil. Tahmin edilen ise 270 milyar. 2010 yılında bölgede günde 3,7 milyon varil petrol üretimi yapılacağı tahmin ediliyor. Topraklarında pek petrol bulunmayan Gürcistan da transit geçişten pay alarak ekonomisine ciddi katkılarda bulunmayı tasarlıyor. İlk beş yıl için varil başına 12 Cent alacak olan Gürcistan, sonraki 10 yıl için 14, ondan sonraki dönem için ise minimum 17 Cent geçiş ücreti almaya hak kazanacak.

Tıpkı Ortadoğu gibi son derece karışık ve karmaşık bir bölge olduğundan, Kafkasya ile ilgili öngörülerde bulunmak son derece zor ve riskli bir hal alıyor. Kafkasya'da ABD stratejisi Orta Asya planlarından farklılık gösteriyor. Kafkasya'nın en zengin petrol yatakları siyasi ve ekonomik istikrar açısından bölgenin en güçlü devleti Rusya'nın sınırlarında yer alıyor. 2.Dünya Savaşı sonrasında başlayan ABD ve Rusya arasındaki uluslararası güçlülük rekabeti Kafkasya'nın geleceğini Orta Asya'nın durumundan farklı kılacaktır. Petrol ithalatının %50'sini Rusya'dan karşılayan Avrupa ve ABD bu nedenle Rusya'ya olan petrol bağımlılığını azaltabildiği takdirde koşullar değişecektir. Fakat bu konuda dünyanın bugün sahip olduğu en fazla petrol yatakları Latin Amerika'da Venezuela, Orta Asya'da Irak, Kuzeyde ise Rusya'da yer almakta. Bu dağılım ABD'nin Venezuela'da karlı petrol şirketleri kuramaması nedeniyle şimdilik ABD'nin Rusya'yı ikame edebileceği başka bir bölgenin olmaması sonucu ile karşı karşıya bırakıyor. İki bölge arasındaki farklılık Orta Asya'ya da Rusya gibi ABD için karşı güç oluşturabilecek stratejik ve siyasal konuma sahip olan Türkiye'nin bu tanımdan çok uzak olmasıyla açıklanabilir.

BTC petrol boru hattı 2006 yılında tam anlamıyla faaliyete geçti. Böylece hem Azerbaycan çıkarttığı doğal kaynakları satmaya başlayarak petrol gelirlerini arttırmaya başlayacak hem de Rusya'dan başka güçlü bir ihracat kapısı bulmuş olacak. Ayrıca, Azerbaycan petrolü Avrupa pazarına daha kısa bir yolla ulaşacağından, Ortadoğu petrolüyle rekabet eder hale gelecektir. BTC, anlaşma gereği kasasına girecek olan transit geçiş ödemeleri sebebiyle Gürcistan için de çok faydalı olacaktır. Böylece Gürcistan ekonomik açıdan biraz daha bağımsız olacak ve muhtemelen, üzerindeki Rus baskısını hafifleterek daha demokratik ve istikrarlı bir siyasi yapıya kavuşacaktır. BTC hattına ev sahipliği yapan üçüncü ülke Türkiye de bu hattın meyvelerini yemeye başlayacaktır. Gürcistan gibi transit geçiş ücreti alacak olan Türkiye, bunun yanı sıra şu anda tamamen bağımlı olduğu Ortadoğu petrolüne de bir alternatif bulmuş olacaktır. Hazar'daki Azerbaycan kaynaklarına ek olarak, bu boru hatlarına Kazak ve Türkmenistan kaynakları da entegre edilebilirse, 1994 yılında bu hatla ilgili anlaşma imzalandığında konulan ad "Yüzyılın Anlaşması", gerçekten hakkını vermiş olacaktır.
BTC başarıya ulaşması gibi başarısız olma ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Hazar Denizi'nde Azerbaycan'ın payına düşen petrolün tahmin edilenden az çıkması, Kazak ve Türkmen kaynaklarının BTC hattına kanalize edilememesi, petrol fiyatlarında yaşanması muhtemel bir gerileme, Kafkasya'da meydana gelebilecek ciddi bir silahlı çatışma vs, BTC boru hattının verimli ve kârlı çalışmasını engelleyebilir.

Ekonomilerini sadece, hasbelkader topraklarında bulunan petrol, doğalgaz, altın gibi doğal kaynaklardan elde ettikleri gelirlerin üzerine kurmuş olan ülkelerin geneline baktığımızda, gerek toplumsal gerekse siyasi ve iktisadî olarak pek de rahat etmediklerini görüyoruz. Ortadoğu ve Afrika'da bu duruma örnek oluşturabilecek birçok ülke bulun

Apis mellifera veya bal arısı, Apis cinsine bağlı bir arı türüdür. Dünya çapında 7-12 bal arısı türü arasında en yaygın olanıdır. Apis cins adı Latince "arı" anlamına gelir ve mellifera Latince "bal taşıyan" anlamına gelir ve türün bal üretimine atıfta bulunur.

Apis mellifera 1,2 cm uzunluğundadır. Baş ve göğüs bölümü az çok kıllıdır ve genellikle sarı tonlardaki rengi soydan soya değişir. İki büyük bileşik göz ve üç basit göz, başın tepesinde yer alır.

Antarktika hariç tüm dünyada bulunur. Türün, Afrika'dan veya Asya'dan doğal yollarla Afrika, Orta Doğu ve Avrupa'ya yayıldığı düşünülmektedir.

Bal arıları toplu halde yaşayan canlılardır ve kovanda yaşamın devamlılığını sağlamak için hep birlikte çalışırlar.
Erkek arılar, dişilerden iridirler ancak iğneleri ve kendilerine besin toplayabilecek organları yoktur. Ana amaçları kraliçeyi döllemektir ve dölledikten hemen sonra ölürler..

Apitoksin

T.C GIDA,TARIM VE HAYVANCILIK BAKANLIĞI19 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
More Than Honey8 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FAO: Beekeeping explained 29 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FAO: Honeybee anatomy 9 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IFAS: Apis mellifera 28 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sound recordings of Apis mellifera at BioAcoustica 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Başkurt balı (Başkurtça: Башҡорт балы), Rusya'nın Başkurdistan Cumhuriyeti'nde üretilen bal.

"Başkurt balı" adı, korunan bir ticari markadır. Başkurt Arıcılık ve Apiterapi Araştırma Merkezi, 2005 yılından bu yana Rusya'da bal ürünlerini etiketlemek için "Başkurt balı" terimini kullanma hakkına sahip tek kuruluştur.

Başkurt balının tadı uzun zamandır üretilmektedir ve Başkurtlar için millî bir besin olarak görülmektedir. Başkurt balı geleneksel olarak Başkurt çayı ile birlikte tüketilir. Bunun yanı sıra taze köy kreması ve ballı ekmek, Başkurt sofralarında kendisine yer bulmaktadır.

Başkurdistan'da üretilen yıllık ortalama bal miktarı 5-6 bin tondur.

Başkurt balı ve ilgili ürünler Rusya'nın yanı sıra birçok Avrupa ülkesine, ABD'ye, Japonya'ya, Orta Doğu'ya ve Bağımsız Devletler Topluluğu'na ihraç edilmektedir.
2014 yılında Çin'e 3 milyar ruble karşılığında 6.000 ton bal ihracatı konusunda bir anlaşma imzalandı. Ağustos 2014'te Çin'in Szyujian şehrinde Başkurt balı satışı için ilk mağaza açıldı.

Başkurt balı, çeşitli gıda sergi ve fuarlarının katılımcısı ve kazananıdır.

1961 - Erfurt'ta (Almanya) altın madalya.
1965 - Bükreş, Romanya'daki XX. Uluslararası Apimondi Kongresi'nde gümüş madalya.
1971 - Moskova'daki XXIII Uluslararası Apimondi Kongresi'nde altın madalya (SSCB).
2001 - Sankt-Peterburg'da "Rus çiftçi" - "Agrorus" sergi fuarı en büyük ödülü.
2002 - Berlin, Almanya'daki Green Week Uluslararası Fuarı'nda en yüksek ödül.
2002 - Sankt-Peterburg'da "Rus çiftçi" - "Agrorus" sergi fuarı en büyük ödülü.
2003 -  Sankt-Peterburg'da "Rus çiftçi" - "Agrorus" sergi fuarı en büyük ödülü.
2004 -  Sankt-Peterburg'da "Rus çiftçi" - "Agrorus" sergi fuarı en büyük ödülü.

А.14 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. М.14 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ishemgulov "Başkurdistan Cumhuriyeti'nde tarih ve modern arıcılık hali"14 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnsanlar ve arılar. "Bilim ve Yaşam" № 5 200522 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
16.10.2015 tarihli Gazete "Vybor" № 152-155. Makale "Başkurt balı ülkedeki ilk".

Arıcılık ve apiterapi konusunda GU BNITS18 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sofra şekeri, toz şeker veya normal şeker olarak da adlandırılan beyaz şeker, Kuzey Amerika ve Avrupa'da yaygın olarak kullanılan, rafine etme işlemi geçirmiş olan şeker pancarı veya şeker kamışından yapılan şekerdir.  Şeker kamışından üretilen beyaz şeker (ve biraz kahverengi şeker), rafinaj işleminde hala birkaç şeker kamışı rafinerisi tarafından kemik kömürü kullanabilir.  Bu nedenle şeker kamışından beyaz şeker vegan olmayabilir. Pancar şekeri asla kemik kömürü ile işlenmemiştir ve vegandır.
Arıtma işlemi, melası tamamen çıkarır ve beyaz şekeri gerçekten sakaroz yapar (saflığı% 99.7'den daha yüksek) ki bu moleküler formülü C12H22O11'dir.  Bu nedenle üretilen şekerin oriji kimyasal olarak ayırt edilemez (şeker kamışı ya da şeker pancarı): kökenini bir karbon-13 analizi ile tanımlamak mümkündür (arkeolojide kullanılan radyokarbon tarihine benzer).

Biyotin, literatürde, H vitamini veya B7 vitamini olarak da adlandırılan ve güncel haberlerde karşımıza sıklıkla "güzellik vitamini" adıyla çıkan bir vitamindir. Kimyasal formülü C10H16N2O3S olan biyotin, suda çözünen bir B kompleksi vitaminidir. Kalın bağırsaktaki bakteriler tarafından da üretilen biyotin sağlıklı bir yaşam için gerekli olan önemli bir vitamindir.
Yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmalarında koenzimdir. Aynı zamanda hücre gelişimine katkıda bulunur, kanın şeker seviyesini ortalama düzeyde tutmaya yardımcı olur. Özellikle kemik iliği için çok önemli olmasının yanı sıra sağlıklı sinir dokuları için de gereklidir. Biyotinin son zamanlarda "güzellik vitamini" olarak anılmasının en büyük sebebi saçlara ve tırnaklara olan pozitif etkisidir. Bugün bu özelliği yüzünden, biyotin birçok kozmetik ürününde bulunmaktadır.

Biyotin yetersizliği eğer müdahale edilmez ise çok tehlikeli olabilir. Biyotin hem bağırsaktaki bakteriler tarafından üretildiği, hem de genel olarak yiyeceklerde yeterli oranlarda bulunduğu için biyotin yetersizliği, doğuştan gelen bir faktör yoksa, sıklıkla rastlanılan bir durum değildir. Yine de biyotin yetersizliğinin semptomları olarak şunları sıralayabiliriz:

Kuru ve pullaşan deri
Solgunluk
İştahsızlık
Kas ağrıları
Kolayca kopan, kırılan saçlar
Saç dökülmesi, kellik
Eğer zamanında önlem alınmazsa semptomlar artar ve ciddi nörolojik veya müsküler bozukluklara yol açabilir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar biyotin eksikliğinin hafif derecede depresif davranışlara yol açabileceğini kanıtlamıştır.
Çiğ yumurta, içindeki avidin maddesi yüzünden biyotin yetersizliğine sebep olur. Avidin, biyotine tutunur ve onun bağırsaktan geri emilimine engel olur.

Biyotini ortalama bir diyette yeterli oranda almak hiç de zor değildir. Zira biyotin birçok farklı besin maddesinde bulunmaktadır. Başta baklagiller ve et ürünleri olmak üzere, süt ve süt ürünleri, pişmiş yumurta sarısı, balık ve patates gibi gıdalarda bulunur.

[1] 14 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2] 21 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyolojik mücadele, zararlıların popülasyonlarını düşürmek için kimyasal maddeler yerine popülasyonlarını düşürecek diğer canlıların kullanılması. Kültür bitkilerinde zararlılar ve yabancı otlar aleyhine yaşayan organizmaları kullanmak suretiyle zararlı popülasyonu ekonomik zarar eşiği altında tutmak amacıyla yapılan çalışmalardır.

Predatör: Zararlı böcekleri yiyenler.
Parazitoid: Zararlı böceklerin yumurta, larva, pupa ve erginleri üzerine ya da içerisine yumurta bırakan ve ergin öncesi dönemini onların içerisinde beslenmek suretiyle devam ettiren ve böylece ölümlerine neden olan canlılar.
Patojen: Zararlı böcekleri hastalandıranlar.
Vektör: Genel olarak taşıyıcı anlamına gelir. Hastalığın taşınmasını sağlayan böcekler.

Biyolojik mücadele veya biyokontrol, böcekler, maytlar, yabancı otlar ve bitki hastalıkları gibi zararlılarla başka organizmaları kullanarak mücadele yöntemidir. Av-avcı ilişkisi, parazitlik, otoburluk ve diğer doğal mekanizmalara dayanır ama genelde aktif bir insan idare rolünü içerir. Bütünleşik Zararlı Yönetimi programlarının önemli bir bileşeni olabilir.
Biyolojik zararlı mücadelesi ile ilgili üç temel strateji vardır: Klasik (dışarıdan getirme), zararlının doğal bir düşmanı yerleşip kontrolü sağlaması umuduyla salınır; Çoğaltma, hızlı zararlı kontrolü için büyük miktarda doğal düşmanlar üretilir ve salınır; ve koruma, doğada zaten mevcut düşmanların normal süreçlerle yaşamasını sağlayacak önlemler alınır.
Biyolojik mücadele etmenleri olarak da bilinen, zararlı böceklerin doğal düşmanları, avcılar, parazitoitler, patojenler ve rakipleri içerir. Bitki hastalılarının biyolojik mücadele etmenleri genelde "antagonistler" olarak adlandırılır. Yabancı otların biyolojik kontrol ajanları tohum avcıları, otoburlar ve bitki patojenlerini içerir.
Özellikle bir mücadele etmeni, olası sonuçlar tam olarak anlaşılmadan olmadan salınırsa, biyolojik mücadelede kullanılan yöntemin hedef olmayan türlere saldırması gibi biyoçeşitlilik üzerinde yan etkilere neden olabilir.

"Biyolojik mücadele" kavramı, ilk olarak Kaliforniya'da 1919 yılında gerçekleşen Amerikan Ekonomik Entomologlar Birliği toplantısında Harry Scott Smith tarafından ortaya atılmıştır. Hayatı boyunca narenciye bitki zararlıları üzerinde çalışan bir entomolog olan Paul H. DeBach (1914-1993) tarafından daha yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak, aslında bu yöntem yüzyıllardır kullanılmaktadır. Bir zararlı ile mücadele etmek için bir böcek türünün kullanımına ilişkin yayınlanmış ilk rapor Çin Hanedanlığı (265-420) zamanında botanist Ji Han tarafından yazılmış "Güney Bölgelerinin Bitkileri" başlıklı eserdir. Eserde bu durumdan "Jiaozhi halkının ince pamuktan yapılmış zarflar gibi görünen çalıya asılı şekilde, normalden daha büyük kırmızı-sarı karıncaları yuvalarıyla beraber satarlar. Bu tür karıncalar olmadan, güney narenciye meyveleri büyük zarar görecek." şeklinde bahsedilir. Kullanılan karıncalar "huang gan" (huang=sarı, gan=turunçgil) karıncaları olarak bilinir. Uygulama daha sonra Ling Biao Lu Yi (geç Tang hanedanı veya erken Beş hanedanlık) tarafından rapor edildi. Ayrıca,  Zhuang Jisu  (Song hanedanı) tarafından Ji Le Pia'da, Yu Zhen Mu (Ming Hanedanı) tarafından Ağaç Dikme Kitabı'nda, Guangdong Xing Yu (17. yüzyıl) kitabında, Wu Zhen Fang (Qing Hanedanı) tarafından Lingnan'da ve Li Diao Yuan tarafından Nanyue Derlemeler'nde ve diğerlerinde rapor edilmiştir.
Biyolojik kontrol teknikleri bugün bildiğimiz şekliyle 1870'lerde ortaya çıkmaya başladı. Bu on yıl boyunca, ABD'de Missouri Eyalet Entomologu C. V. Riley ve Illinois Eyalet Entomologu W. LeBaron mahsul zararlılarını kontrol etmek için parazitoidlerin eyalet içi yeniden dağıtılmasına başladı. Bir böceğin biyolojik kontrol ajanı olarak ilk uluslararası nakliyesi, 1873'te Charles V. Riley tarafından yapıldı ve Fransa'ya, yırtıcı akar “Tyroglyphus phylloxera” ı, Fransa'daki asma üzümlerini yok eden "asma phylloxera"sı (Daktulosphaira vitifoliae) ile savaşmaya yardımcı olmak için gönderdi. Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı (USDA), 1881'de Entomoloji Anabilim Dalı'nın kurulmasını takiben klasik biyolojik kontrol alanında araştırmalara başlamış ve C. V. Riley Şef olarak görev yapmıştır. 
Parazitoidal arının Amerika Birleşik Devletleri'ne ilk ithalatı, 1883-1884 yıllarında, istilacı lahana beyaz kelebeği Pieris rapae'i kontrol etmek için Avrupa'dan ithal edilen Cotesia glomerata'dır. 1888-1889'da bir uğur böceği olan Rodolia cardinalis, Icerya purchasi (torbalı koşnil) mücadelesi  için Avustralya'dan Kaliforniya'ya getirildi. Bu, Kaliforniya'da yeni gelişen narenciye endüstrisi için büyük bir sorun haline geldi, ancak 1889'un sonunda torbalı koşnil popülasyonu zaten azalmıştı. Bu büyük başarı, ABD'ye faydalı böceklerin tanıtılmasının devamını sağlamıştır.
1905 yılında USDA, ilk geniş çaplı biyolojik kontrol programını başlattı ve çingene güvesi, "Lymantria dispar dispar" ve ağaç ve çalılıkların istilacı zararlısı, kahverengi kuyruklu güve, "Euproctis chrysorrhoea"'nın doğal düşmanlarını aramak üzere Avrupa ve Japonya'ya entomologlar gönderdi. Sonuç olarak, ABD'de dokuz adet çingene güvesinin parazitoidi, yedi kahverengi kuyruklu güve parazitoidi ve iki adet her iki güvenin mücadele etmeni yerleştirildi. Çingene güvesi bu doğal düşmanlar tarafından tam olarak kontrol edilmese de, salgınlarının sıklığı, süresi ve şiddeti azaltılmış ve program başarılı olarak kabul edilmiştir. Bu program aynı zamanda biyolojik kontrol programlarının uygulanması için birçok kavram, ilke ve prosedürün geliştirilmesine de yol açtı.

Opuntia, 1788'den başlayarak Avustralya, Queensland'e süs bitkileri olarak tanıtıldı. Yılda 1 milyon hektar artarak 1920'ye kadar Avustralya'nın 25 milyon hektardan fazlasını kapsayacak şekilde hızla yayıldılar. Kazmak, yakmak ve ezmek tümüyle etkisiz kalmıştı. Bitkinin yayılmasını kontrol etmek için iki kontrol ajanı, kaktüs güvesi Cactoblastis cactorum ve torbalı böcek Dactylopius salımı yapıldı. 1926-1931 yılları arasında Queensland çevresine büyük bir başarı ile on milyonlarca kaktüs güvesi yumurtası dağıtıldı ve 1932 yılına gelindiğinde kaktüslerin çoğu tahrip edildi.
Kanada'da klasik bir biyolojik kontrol girişiminin ilk bildirilen vakası parazitoidal yaban arısı Trichogramma minutum ile ilgilidir. 1882'de etmenler New York Eyaletinden alınıp Ontario bahçelerine saldıran kuş üzümü kurdu Nematus ribesii mücadelesi için eğitimli kimyager ve ilk Dominion Deneysel Çiftlikleri Müdürü William Saunders tarafından serbest bırakıldılar. 1884 ve 1908 arasında, ilk Dominion Entomolog, James Fletcher, Kanada'daki zararlıların kontrolü için diğer parazitoid ve patojenlerin tanıtımına devam etti.

Üç temel biyolojik mücadele stratejisi vardır: dışarıdan getirme (klasik biyolojik kontrol), büyük miktarda zararlı düşmanının üretilip salınması ve konservatif yani doğal düşmanların kalmasını sağlayacak önlemler alınır.

Dışarıdan getirme ya da klasik biyolojik mücadele bir zararlının doğal düşmanlarını normal olarak mevcut olmayan bir yere getirilmesi ile yapılır. İlk denemeler sıklıkla resmi değildi ve araştırmaya dayanmıyordu ve bazı türlerin kendileri ciddi zararlı haline geldi.
Bir haşereyi kontrol etmede en etkili olabilmek, bir biyolojik mücadele etmeninin, zaman ve mekandaki habitat değişikliklerine ayak uydurabilecek şekilde kolonileşme yeteneği olmasını gerektirir. Eğer kontrol etmeni dayanıklı bir tür ise, mücadele en etkili halini alır çünkü hedef türlerin eksikliğinde bile popülasyonu koruyabilir. Aynı şekilde etmen fırsatçı bir tür ise, kısa sürede zararlı popülasyonu kontrol altına alacaktır.
Joseph Nedham portakal ağaçlarının, zararlılara saldırıp öldüren kırmızı-sarı karıncalar tarafından korunduğunu mandarin dilinde açıklayan Hsi Han tarafından yazılmış bir Çin metninden bahseder. Turunçgil karıncası (Oecophylla smaragdina) 20.yüzyılda tekrar keşfedilmiş ve 1958'den beri Çin'de portakal bahçelerini korumak için kullanılmıştır.
En erken elde edilen başarılardan biri Avustralya'da bir tür uğurböceği olan Rodolia cardinalisi kullanarak Icerya purchasinin (torbalı koşnil) kontrol edilmesidir. Aynı başarı Kaliforniya'da, uğurböceği ve bir parazitik sinek olan Cryptochaetum iceryae kullanılarak tekrar edilmiştir. Diğer başarılı sonuçlardan biri 1960'lı yıllarda Teksas ta Antonina graminisin Neodusmetia sangwani kullanılarak kontrol edilmesidir.
Alfalfa da görülen bir buğday biti olan Hypera Postica kaynaklı zarar, doğal düşmanlarının salınması ile büyük oranda azaltılmıştır. Bu mücadele etmenlerinin salınmasından 20 yıl sonra, Kuzeydoğu ABD'de, buğday biti zararlısına karşı ilaçlanan alfalfa ekilen arazi yüzde 75 oranında azalmıştır.

Alternanthera philoxeroides ABD'ye Güney Amerika'dan getirilmiştir. Sığ suda köklenir ve navigasyon, sulama ve su baskını kontrolü işlemlerini olumsuz etkiler. 
Agasicles hygrophila ve iki diğer biyolojik etmenin Florida'da salınması ile bu tür tarafından kaplanmış alan büyük ölçüde azalmıştır. Başka bir suda yaşayan bitki olan Salvinia molesta çok ciddi bir zararlıdır, su yollarını kapatır ve su akışını azaltır yerel türlere zarar verir. Cyrtobagous salviniae ve Samea multiplicalis kullanarak yapılan mücadele ılıman iklimlerde etkilidir, ve Zimbabwe de, iki yıl süre içerisinde zararlı otun % 99 oranında kontrolu gerçekleşmiştir.
Ticari olarak yetiştirilen parazitik yaban arıları  Trichogramma ostriniae, ciddi bir zararlı olan Ostrinia nubilalis'e karşı sınırlı ve düzensiz bir kontrol sağlar. Bacillus thuringiensis bakterisinin dikkatli yapılmış formülasyonları daha etkilidir.
Fiji'de, ciddi bir hindistancevizi zararlısı olan Levuana iridescens güvesi popülasyonu klasik biyolojik kontrol programı ile 1920'li yıllarda kontrol altına alınmıştır.

Büyütme bölgede doğal olarak bulunan popülasyonları artırmak için bölgeye doğal düşmanların ek olarak salınmasını içerir. İnokülatif bırakma, belli aralıklarla küçük miktarlarda mücadele etmeninin bölgede üremeleri için, tamamen tedaviden ziyade önleyici olarak, zararlıları düşük seviyede tu

Biyomimetik veya biyomimikri, insanların karmaşık problemlerini çözmek amacıyla doğadaki modellerin, sistemlerin ve unsurların taklit edilmesidir.
"Biyomimetik" ve "biyomimikri" terimleri Grekçe βίος'dan  türetilmiştir. βίος (bios), yaşam ve μίμησις (mīmēsis), taklit, μιμεῖσθαι (mīmeisthai), taklit etmek, μῖμος (mimos), kelimelerinden gelir. Biyonik ile yakından ilgilidir.
Biyomimikri, hayatı taklit etme. Yunanca “bios” ve “mimesis” kelimelerinden oluşmuştur. Tasarım açısından daha kullanışlı, insan hayatını kolaylaştıran, zamandan tasarruf sağlayan ve sürdürülebilir ürünler oluşturabilmek için doğada var olan tasarımları örnek almayı ifade etmektedir. İnsanoğlu yeni tasarımlar oluşturmayı denerken farklı olanın gerçekten istenen verimi sağlayıp sağlayamayacağı konusunda tedirginlik duymaktadır. Bu deneme sürecinde vakit kaybı, maliyet kaybı, enerji kaybının olması olasıdır. Bunun yanı sıra doğa neyin çalıştığını, neyin uygun olduğunu ve neyin uzun ömürlü olduğunu öğrenmiştir. Doğada her canlı, süreç ve sistem verimlidir ve bu, kaynakların; yani malzeme ve enerjinin en uygun şekilde kullanılmasıyla sağlanmaktadır. Aynı zamanda doğa bu verimliliği, canlıların yapıtaşlarından ekosistemlere kadar tüm ölçeklerde sürdürmektedir. Oldukça karmaşık bir sistem olan doğadaki başarılı stratejilerin etkilerinin tüm sisteme yayılmasını sağlayan ise bütünselliktir. Böylesine büyük bir örnek içerisinde yaşıyorken insanoğlunun buradaki örnekleri taklit etmesi olası hale gelmiştir. Doğadan etkilenme  sayesinde; bir  kent  kurgusundan  bir  bina tasarımına, bir robot yapımından, nefes almaya ya da bir sanat eseri ortaya koymaya kadar insan için ne gerekli ise doğa sayesinde doğru tasarım çözümlerine ulaşmak mümkündür. Oluşturulacak teknolojik ürünlerin tasarımsal anlamda yüksek verimi sağlaması ve evrensel değerlere sahip olması adına tasarımcıların biyomimikriden ve destekleyici bilim dallarından faydalanması gerekmektedir. Çevre ve verimlilik temelli inovatif çalışmalar ile daha kolay ve sürdürülebilir bir hayattan bahsetmek mümkündür. Birçok alan kapsamında destek alınması gereken biyomimikri, günümüzdeki kentleşme ve ekonomik gelişme gibi birçok farklı tasarım ve mimari sorununa kaliteli ve sürdürülebilir çözümler getirmektedir. Kentlerdeki mevcut sorunlara yenilikçi çözümler üretebilmek ve daha sürdürülebilir kentler tasarlayabilmek için biyomimikrinin potansiyeli göz önüne alınmaktadır. Aynı zamanda gelişmekte olan teknolojiden daha fazla verim alınabilmesi sağlayan, insanoğlunun işini daha kolay hale getiren, zamandan ve enerjiden tasarruf sağlayan, doğaya zarar vermeyen teknolojik ürünlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu noktada da biyomimikriden faydalanılması gerekmektedir. Örneğin üretilen uçakların tasarımı, kuşların fiziki yapılarından esinlenilerek yapılmıştır. Kuşların hava direncine karşı havada kolayca ve hızlı bir şekilde ilerleyebilmesi gaga yapısının yüzey alanının oldukça dar olmasıyla bağlantılıdır. Üretilen uçakların baş kısmı da tıpkı kuşların gagaları gibi tasarlanmıştır. Geniş yüzey alanı, hava direnci dolayısıyla hızı olumsuz etkileyecektir.

Biyomimikrinin bir bilim dalı olarak tanınmasının temelini ilk olarak George de Mestral 1940 yılında İsviçre'de atmıştır. Dulavrat otu ile cırt cırt üretimi tarihte bir başlangıç olan biyomimikri örneklerindendir. Terim olarak ilk defa 1997 yılında Janine Benyus tarafından Biomimicry: Innovation Inspired by Nature adlı kitabında kullanılmıştır.

Uçak kanadı tasarımı ve uçuş teknikleri kuşlardan ve yarasalardan ilham alır. Geliştirilmiş Japon yüksek hızlı treni Şinkansen 500 Serisinin modern tasarımının aerodinamiği, yalıçapkını kuşunun gagası örnek alınarak modellenmiştir.
Hızlı trenler ilk üretildiğinde sonik patlama veya tünel patlaması adı verilen bir ses sorunu oluşturmaktaydı. Trenlerin tünel giriş ve çıkışlarında yarattıkları basınç farklılığı nedeniyle ortaya çıkan bu rahatsız edici gürültü, hızlı trenlerin şehir içlerinde kullanılmasının önüne geçiyordu. 1994 yılında Er. Eiji Nakatsu yalı çapkını kuşlarını izleyerek bir çözüm geliştirdi. Yalı çapkını kuşlarının gagalarını suya sokup çıkartırken hiçbir ses çıkarmadıkları gözlemledi. Buradan hareketle hızlı trenlerin baş kısmını tıpkı yalı çapkını kuşlarının gagaları gibi tasarladı. Bu tasarım yalnızca ses sorununu ortadan kaldırmadı. Aynı zamanda %15 oranında daha hızlı hareket imkanı sağladı.

Ördeklerin ayaklarında yer alan parmak arası perdeli yapı, suyun parmak aralarından kayıp gitmesini önlemektedir. Bu durum ördeklerin suda daha rahat hareket etmesini sağlamaktadır. Buradan esinlenerek üretilen yüzme paletleri, suyun daha kolay bir şekilde itilmesini sağlayarak yüzücülerin hareketlerini kolaylaştırmaktadır.

Köpekbalıklarının derilerinde bir çeşit diş yapısı bulunmaktadır. Bu diş yapısı, köpekbalıkları su altında hareket ediyorken düşük basınç bölgesi oluşturmakta ve suda girdaplar meydana getirmektedir. Girdaplar sayesinde köpekbalıkları güçlü bir şekilde ileriye doğru itilmekte ve suda kolayca hız kazanmaktadır. Profesyonel yüzme mayolarında da uygulanan bu yöntem, yüzücülerin çok daha az kas kuvveti kullanarak daha hızlı bir şekilde hareket etmesini sağlamaktadır.

Görme yetileri zayıf olan yarasalar, gece yönlerini bulmak için etraflarına titreşim yayarlar. Yarasaların yaydığı bu titreşimler etraftaki engellere çarparak geri dönmektedir. Bu geri dönmeler yarasaların yönlerini bulmalarını sağlar. Yarasaların bu özelliklerinden esinlenerek radarların çalışma sistemleri geliştirilmiştir.

George de Mastral isimli İsviçreli bir elektrik mühendis 1941 yılında köpeğinin tüylerine yapışan dulavrat otlarını fark etti. Bu otların tüylü yüzeylere yapışabildiğini anladı. Otların yüzeylerini mikroskopta inceledi. Buradan hareketle günlük sıkça kullanılan cırt cırtları icat etti.

Mimari
Mühendislik
Elektronik
Şehircilik

Tersine mühendislik

Brezilya fındığı veya Brezilya cevizi (Bertholletia excelsa), Lecythidaceae familyasından bir Güney Amerika ağacına ve ağacın ticari olarak hasat edilen yenilebilir tohumlarına verilen addır.

Brezilya fındığı boyu 50 metre (160 ft)'ye ulaşan büyük bir ağaçtır. Gövdesi 1 ila 2 metre (3,3 ila 6,6 ft) çapındadır. Çapı 30 metreye yayılan taç kısmı ve 49 metreyi bulan boyu ile Amazon yağmur ormanlarındaki ağaçların en büyükleri arasındadır. Ağacın kalın dallarının uçlarında ise Hindistan cevizine benzeyen 8-18 santimetre çapında kümeler yer alır. Her bir kümede ise 12-24 arasında Brezilya cevizleri vardır. 500 yıl veya daha uzun süre yaşayabilir ve bazı makamlara göre sıklıkla 1000 yaşına ulaşır. Kökü, ağacın yüksekliğinin yarısından fazla, düz ve yaygın dalsızdır.
Yetişkin bir Brezilya cevizi ağacı Ocak ayından Haziran ayına kadar neredeyse 300'ün üzerinde brezilya cevizi kümelerinden üretir. Olgunlaşan kümeler ağacın dalından düşer ve orman tabanından hasat edilerek güneşte kurutulur. Cevizin kahverengi renkli kabuğu oldukça sert ve üç taraflı bir yapıya sahiptir.

Brezilya'da Brezilya fındığı ağacını kesmek yasaktır.    Bunun sonucu olarak, üretim alanlarının dışında, evlerin arka bahçelerinde, yolların ve caddelerin yakınında bulunabilirler. Ağacın meyveleri oldukça ağır ve katıdır. Meyveler düşmeye başladığında, ağacın altından geçen insanlar ve araçlar için ciddi tehdit oluştururlar. Brezilya fındığı meyveleri ağır olduğundan tatlı suda batar, bu da nehir kenarındaki bölgelerde su yollarının tıkanmasına neden olabilir.

Adının Brezilya fındığı olmasına rağmen, Brezilya fındığının en önemli ihracatçısı Bolivya'dır. Brezilya'da bu kuruyemişlere Portekizce: castanhas-do-pará  (kelimenin tam anlamıyla "Pará kestanesi") adı verilir.

2014 yılında, toplam küresel Brezilya fındığı üretimi (kabuklu) 95.000 ton olup, 2009'dan beri bu miktar sabittir.  En büyük üreticiler Bolivya (dünya toplamının % 47'si) ve Brezilya (% 40)'dır. ABD ise Brezilya fındığının % 9'unu üretmesine rağmen dünyadaki en büyük Brezilya fındığı ithalatçısıdır.

Brezilya fındığı ağırlıkça % 14 protein,% 12 karbonhidrat ve % 66 yağdan oluşmaktadır. Kalorilerinin % 85'i yağdan gelir ve 100 gramlık bir miktarda toplam 656 kalori bulunur.  Yağ bileşenleri% 23 doymuş,% 38 tekli doymamış ve% 32 çoklu doymamış.  Çoklu doymamış yağ içeriği, özellikle de omega-6 yağ asitleri nedeniyle, kabuklu Brezilya fındığı hızlıca sertleşebilir.

Carmine, ayrıca kırmız (çıkarıldığı böcek için), kırmız özü, kıpkırmızı göl veya karmin gölü, doğal kırmızı 4, CI 75470 veya E120 , karminik asit'ten türetilen alüminyumdan kompleks elde edilen parlak-kırmızı renkte bir pigment'tir. Aynı zamanda özellikle koyu kırmızı renk için genel bir terimdir.

İngilizce "carmine" kelimesi Fransızca "carmin" (12. yüzyıl), Orta Çağ Latincesi "carminium" kelimesinden, Farsça Arapça: قرمز qirmiz ("kızıl"), kendisi Orta Farsça carmir ("kırmızı, kıpkırmızı") kökünden gelir. 
Farsça "carmir" terimi muhtemelen "krmi" ("solucan, böcek") kökünden Sanskritçe "krimiga" ("böcek tarafından üretilen") ile aynı kökten gelmektedir. 
Farsça "solucan, böcek" kelimesi "kirm"dir ve İran'da (Pers) kırmızı renklendirici karmin, İran Kermes vermilio ve kırmız gibi ölü dişi böceklerin vücutlarından çıkarılmıştır. Terimin biçimi, Latince'de İber kökenli olduğu söylenen "minium" ("kırmızı kurşun cinnabar") tarafından da etkilenmiş olabilir. "Karmin" kelimesi, 1799 gibi erken bir tarihte bir renk adı olarak kullanılmıştır. yoğurt, şeker ve belirli meyve suyu markalarında kullanılan popüler bir gıda rengidir, en dikkat çekici olanları yakut kırmızısı çeşididir.

Pigment, Kırmızıkızıl ölçeği ve belirli "Porphyrophora" türleri (Ermeni kırmız ve Polonya kırmız gibi bazı ölçek böceğilerden ekstrakte edilen karminik asit'ten üretilir. Karmin, yapay çiçekler, boyalar, kırmızı mürekkep, allık ve diğer kozmetik ürünlerin ve bazı ilaçların imalatında kullanılan bir renklendiricidir.
Karmin hazırlamak için, toz halindeki böcek gövdeleri amonyak veya sodyum karbonat solüsyonunda kaynatılır. Çözünmeyen maddeyi ayırdıktan sonra, kırmızı katıyı çökeltmek için ekstrakt alum ile işlenir. Bu çökeltiye "karmin gölü" veya "kızıl göl" denir. Rengin saflığı, demir olmamasıyla sağlanır. Kalay klorür, sitrik asit, boraks veya jelatin çökelmeyi değiştirmek için eklenebilir. Geleneksel kıpkırmızı renk sadece karminik asitten değil, aynı zamanda şelatlayıcı metal tuz iyonunun seçiminden de etkilenir. Morun tonları için, şapa kireç eklenir.

Yansıma spektroskopisi tarafından onaylandığı gibi, karmin çoğunlukla kırmızı ışığı, yani yaklaşık 603 nm'den daha uzun dalga boylarını yansıtır.
Karmin histoloji alanında, "Best's carmine" olarak glikojen boyamak için, asidik mukopolisakkaritleri boyamak için "mucicarmine" ve hücre çekirdeği boyamak için kullanılır. Bu uygulamalarda bir mordant, genellikle Al(III) tuzu ile birlikte uygulanır.
Karmin, antik çağlardan beri tekstillerin boyanmasında ve boyamada kullanılmıştır. Yağlı boyada çok kararlı değildir ve yeni ve daha iyi kırmızı pigmentler bulununca kullanımı durmuştur. Jacopo Tintoretto, Vincenzo Morosini'nin Portresi ve İsa'nın Havarilerin Ayaklarını Yıkaması da dahil olmak üzere birçok resminde karmin kullandı.
Et, sos, meyve preperatları, reçel ve marmelatlar, koruyucular, jelatinli tatlılar, pasta ve fırın ürünleri, dondurmalar, şekerlemeler ve süt ürünlerinde de doğal renklendirici olarak kullanılır.

Ocak 2006'da, Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), karmin içeren gıda ürünlerinin içerik etiketinde adıyla listelenmesini gerektiren bir teklifi değerlendirdi. Ayrıca FDA'nın karminden türetilen renklendiriciler içeren reçeteli ilaçların içerik etiketlerini ayrı olarak gözden geçireceği de açıklandı. Center for Science in the Public Interest'in, karminin böceklerden türetildiğini ve ciddi alerjik reaksiyonlara ve anafilaktik şoka neden olabileceğini açıkça belirtmek için bileşen etiketlerini zorunlu kılmaya çağıran bir talep FDA tarafından reddedildi. Gıda endüstrileri, etikete "böcek bazlı" yazma fikrine şiddetle karşı çıktı ve FDA, "kırmızmız özü" veya "karmine" izin vermeyi kabul etti.

Avrupa Birliği'nde, gıdalarda karmin kullanımı, Avrupa Komisyonu'nun genel olarak gıda katkı maddelerini ve özel olarak gıda boyalarını düzenleyen direktifleri kapsamında düzenlenir ve "Kırmızık", Karminik asit, Karminler, Doğal Kırmızı 4 ve katkı maddesi olarak E 120 AB onaylı gıda katkı maddeleri listesi adı altında listelenir. 
Gıda boyalarını yöneten direktif, karmin kullanımını yalnızca belirli gıda grupları için onaylar ve izin verilen veya kuantum satis ile sınırlayan maksimum miktarı belirtir.
Gıda etiketlemesine ilişkin 2000/13/EC AB Direktifi, karminlerin (tüm gıda katkı maddeleri gibi) katkı kategorisi ve listelenen adı veya katkı numarası ile ürünün satıldığı pazar(lar)ın yerel dil(ler)inde "Gıda boyası carmines" veya "Gıda boyası E 120" olarak gıda ürününün içerik listesine dahil edilmesini zorunlu kılar.
Ocak 2012 itibarıyla EFSA, eczacılık ürünleri için Carmine E120 kullanımına izin verme şeklini değiştirdi. EFSA, British Pharmacopoeia kapsamında kullanıldığında böceklerden türetilen karmine karşı artan sayıda alerjik reaksiyon (E120.360) konusunda endişeleri dile getirmişti. Daha önce böcek türevi karmin içeren eczacılık ürünleri, gıda renklendiricisinin sentezlenmiş bir versiyonu ile değiştirilmiştir. Dahili araştırmalar, popüler bulantı önleyici ve kilo aldıran sıvı ilaçların yeni formülasyonlarının alerjik reaksiyonlar açısından önemli ölçüde daha düşük bir riske sahip olduğunu göstermiştir. Renk derinliğini ölçmek için kalsiyum oksit kullanan yeni formülasyonun bitki kökenli olduğu bilinmektedir.
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Carmine". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 

Greenfield, Amy Butler (2005). A perfect red: Empire, espionage, and the quest for the color of desire. New York: HarperCollins. ISBN 978-0-06-052275-9.

Cheong (청; 淸) Kore mutfağında şurup, marmelat ve meyve konservelerinin çeşitli şekilde tatlandırılan yiyeceklerin adıdır. Cheong kore mutfağında çayın temeli ve yemeğin bal ya da şekerin yerini alır. Ayrıca alternatif tıpta grip ve diğer ufak hastalıklarda kullanılır.
Orijinalinde kraliyet mutfağındaki Korece karşılığında cheong kelimesi bal anlamındadır. Jocheong kelimesinin (조청; 造淸 mullyeot; el yapımı bal)  anlamı el yapımı bal anlamına gelir. Kore'de günümüzde bal cheong'a nadiren kkul(꿀) da kullanılır. Kökeni kraliyet maiyetinin dışında kullanıldı Çin-Korece kökenli değildir.

Jocheong (조청 ;el yapımı bal) ya da mullyeot (물엿): Pirinç şurubu ya da yakın geçmişte mısır şurubudur.
Maesil-cheong (매실청;Prunus mume şurubu)
Mogwa-cheong (모과청;Çin ayvası)
Mucheong (무청;Kore turpu şurubu)
Yuja-cheong (유자청;Yuja marmelatı)

Maesil-cheong (매실청; 梅實淸, Prunus mume şurubu) Prunus mume  ve şeker ile yapılan antimikrobiyal şuruptur. Kore mutfağında maesil-cheong tatlandırıcı ya da çeşni olarak kullanılır. Çay yapımında su ve maesil-cheong karıştılığında ortaya çıkan çeşide maesil-cha adı verilir.
Erik ve şekerin karışımıyla yüz gün bekletilerek yapılabilir. Şurup yaparken fermantasyonu engellemek için eriğin ölçeği 1/1 olmalıdır ayrı takdirde  maesil-ju (Erik şarabı) olur. Erikler yüz günün sonunda çıkarılır. Şurup kullanım için hazırdır ve kullanılabilir isteğe göre daha da olgunlaşması için bir yıl daha bekletilir.

Mogwa-cheong (모과청;Çin ayvası) çin ayvasının şekerlendirilmesiyle yapılır.Şeker ya da bal kullanılarak yapılır. Mogwa-cheong,ayva çayı mogwa-cha yapımında ve mogwa-hwachae (Ayva Punch) ya da sos veya salata malzemesi, tatlandırması için kullanılır.

Yuja-cheong (유자청; 柚子淸 Yuja marmelatı) Yuja meyvesinin soyulup ince dilimlendirilip şekerlendirilerek yapılan marmelattır. Yuja-cha'ya (yuja çayı) da katılır. Yemeklerde bal ya da şekerin yerini alabilir.

Cumhuriyet, Türkiye'de yayımlanan günlük bir gazetedir. 7 Mayıs 1924 tarihinde kurulan gazete, 30 Temmuz-5 Ağustos 2018 tarihleri arasındaki 37.412 adet tirajı ile 24. sırada yer almaktadır.

Cumhuriyet gazetesinin isim babası Atatürk'tür. O sıralarda Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen ilk gazete olan Yeni Gün'ü yayımlamaya devam eden Yunus Nadi (Abalıoğlu), 7 Mayıs 1924 tarihinde Cumhuriyet'i iki ortağı Nebizâde Hamdi ve Zekeriya Sertel ile birlikte -günümüzde Pembe Konak adıyla anılan- eski İttihat ve Terakki Fırkası Genel Merkez binasında kurdu ve gazeteyi yönetmesi için Zekeriya Sertel'i görevlendirdi.
Hüseyin Cahit (Yalçın)'in Tanin'i, Velid Ebüzziya'nın Tasvir-i Efkâr'ı ve Ahmet Emin (Yalman)'ın Vatan'ına karşı yayına başlayan gazete, o dönem için 1 milyona yakın nüfuslu şehirde 7 bin adet satıyordu. Gazetenin adının altında Türkçe yevmi gazete, idare yeri İstanbul, Cağaloğlu yazıyordu. İlk sayıda Yunus Nadi'nin sunuşu ve Mustafa Kemal ile yaptığı röportaj vardı.
Baskı, elle dizilip rotatiflenirdi. İlk defa 1930'da linotip baskıyla beraber resimlerle yayımlandı. Gazetenin başlığının yazı tipi günümüze değin çok az değişti; sadece u harfiyle t harfinde küçük değişiklikler yapıldı. Reklamlara Latin alfabesine geçişle 1928'de çağdaşlaşma hâkim oldu. 1930'da küçük ilan yayımlarına başladı. Aynı yıl ilk renkli ilanı aldı ve ilk renkli fotoğrafı yayımladı. Fotoğrafçılar Namık Görgüç, Selahattin Giz idi.
Dağıtımı 1934'e kadar Artin Efendi yaptı. Ayrıca posta yoluyla abone sistemi vardı. O yıllarda basın İstanbul'da toplanmıştı. Dağıtım ulusal çapta olmadığından bir günün gazetesi Eskişehir'den sonra ertesi gün elde olurdu. Ankara'dan sonra ise bir haftalık gazete okunurdu.
Yunus Nadi 1924'ten 1945'e kadar başyazardı; bazen Zekeriya Sertel, Yakup Kadri, Abidin Daver, M. Nermi, Şükrü Kaya da başyazı yazdı. Yunus Nadi'den sonra 1991'e kadar gazetenin başyazarı oğlu Nadir Nadi oldu, diğer oğlu Doğan Nadi ise fıkra yazıyordu.
İlk sayılarda yazarlar; Ziya Gökalp, Aka Gündüz, Hasan Bedreddin, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Rasim, Peyami Safa, Ahmet Refik, İsmail Habip, Abidin Daver, Cenap Şahabettin, Vedat Nedim Tör, Halit Ziya, Cevat Fehmi Başkut, Mümtaz Faik, Fuad Köprülü, Halit Fahri idi.
1928'den sonra ilk sayfada Ramiz karikatürü yer aldı. İkinci sayfa bilim adamlarının yazılarına ayrılmıştı ve bu gelenek sürdü.
8 sayfalık gazete, II. Dünya Savaşı'ndan kaynaklanan kâğıt kıtlığı nedeniyle 4 sayfaya indi. 10 yıl sonra tirajı 25 bine, 1939'da 62 bine çıktı.
İlk kapatılması 29 Ekim 1934'te 10 gün süreyledir. 1940'ta hükûmetin yayın politikasına aykırılıktan 90 gün kapalı kaldı. 

Özel sayfaları içinde çocuk, kadın, moda, sinema, iktisadiyat, tayyarecilik, askeri bahisler, tarih, spor, ilmî musahabe, mizah, röportaj sayfaları vardı. 1933'te 10. yıl, 1938'de 15. yıl ekleri verdi.
1936'da Mimar Sinan ve Çanakkale özel sayılarını yayımladı.
Haftanın filmleri sayfası 1930'da başladı.
Latin harfli gazeteye geçişte promosyon da başladı, ucuzluk kuponları verildi.
Güzellik ve müzik yarışmaları düzenledi.
1932'de Keriman Halis'in dünya güzeli seçilmesiyle satışı arttı.
En etkin kampanya Menemen'de öldürülen Kubilay içindi (23 Aralık 1930). 1925'te gazetenin Fransızca baskısı La République adıyla çıktı ve 1952'ye dek yayımlandı. Cumhuriyet yayına başlarken kapatılan Yeni Gün 1931'de tekrar çıkarıldı. 1935'te gazete yanında kitap da yayımlandı.
Kuruluşundan II. Dünya Savaşı'na kadar CHP'yi destekledi, Yunus Nadi 1939 seçimleriyle Meclis'e girdi ve 6 dönem İzmir, Menteşe, Muğla Milletvekillikleri yaptı. II. Dünya Savaşı'ndaki tutum sebebiyle Yunus Nadi ve gazete CHP'den Demokrat Parti'yi desteklemeye yönelince, Abidin Daver ile Yunus Nadi 1943 seçimlerinde aday gösterilmediler. 28 Haziran 1945'te Yunus Nadi öldü. Mirası Cumhuriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.'ye geçti.
Çok partili döneme geçişte Demokrat Parti'yi destekledi; Başyazarı Nadir Nadi de 1950'de DP listesinden Bağımsız Milletvekili seçildi. Ancak 1954'ten sonra DP iktidarına karşı sert bir muhalefet yürüttü. 27 Mayıs 1960'tan 12 Mart 1971 dönemine değin genelde asker-sivil aydın kesimin ilerici görüşlerini dile getiren etkili bir yayın organıydı. 12 Mart döneminde bir ara yönetimin el değiştirmesi sonucu tutucu bir gazete görünümü aldı. 1973'te yeniden eski çizgisine döndü.
20 Ağustos 1991'de Nadir Nadi'nin ölmesinden sonra bir yandan ortaya ekonomik sıkıntılar çıktı, bir yandan da Yayın Kurulu içinde anlaşmazlık baş gösterdi. Yayın Yönetmeni Hasan Cemal'in politikasını beğenmeyen ve sermaye çevrelerine yaklaşıldığını ileri süren İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu gibi yayın kurulu üyesi köşe yazarlarıyla onları destekleyen Cüneyt Arcayürek, Ali Sirmen, Ergun Balcı, Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday'ın da aralarında bulunduğu 80 kişi 5 Kasım 1991'de gazeteden ayrıldı. Olayı protesto eden okurların gazete almayı bırakması üzerine günlük satış ortalaması 120 binlerden, Aralık 1991'de 50 binlere kadar düştü. Bu durum üzerine Hasan Cemal ile Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin Cumhuriyet'ten ayrıldı. Bir süre sonra ayrılanların bir bölümü geri döndü. 8 Nisan 1992'de yeni bir Yayın Kurulu oluşturuldu ve İlhan Selçuk ölümüne kadar sürdüreceği başyazarlık görevine başladı.
Selçuk, 21 Mart 2008 tarihinde saat sabah 04.30 sıralarında Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı ve iki gün sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
1 Temmuz 2008 sabahı, iddia edilen Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatıyla Ankara Emniyet Müdürlüğünün Terörle Mücadele Şubesi tarafından gazetenin yeni açılmış Ankara Bürosu aranmış ve Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay da evinden gözaltına alınmıştır. Gazetenin Ankara bürosundaki arama sona ermiş; emniyet güçleri 2 dizüstü bilgisayar, 1 bilgisayar kasası ve Mustafa Balbay'a ait bazı belgelere, savcılığa teslim etmek üzere tutanak tutarak el koymuşlardır.
Gazetenin bir diğer köşe yazarı Erol Manisalı, 13 Nisan 2009 Pazartesi itibarıyla, yine Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Daha sonra mahkemeye sevk edilen Erol Manisalı, üç ay tutuklu kaldı ve sağlık sorunları nedeniyle tahliyesine karar verildi.
Okuyucuları tarafından CUMOK (Cumhuriyet Okurları) adında bir sivil toplum hareketi kurulmuştur.
8 Mart 2015 tarihinde, gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar'ın girişimiyle sayfa düzeni ve tasarımında değişim yapıldı.
7 Eylül 2018'de Cumhuriyet Vakfı'nın başkanlığına Alev Coşkun getirildi, Aykut Küçükkaya ise yeni Genel Yayın Yönetmeni oldu. Küçükkaya 3 Aralık 2021'de gazeteden istifa etti.
6 Aralık 2021'de genel yayın yönetmenliğine vekaleten getirilen Arif Kızılyalın 3 Ocak 2023'e dek görevini sürdürdü.
3 Ocak 2023 - 14 Haziran 2023 arasında genel yayın yönetmenliğini Tuncay Mollaveisoğlu yaptı.
1 Eylül 2023'ten itibaren Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğine Mine Esen getirildi.
Gazete'nin Türkiye'de vakfedilesi bir ilktir. Gazetenin sahibi vakıf yanında aynı zamanda okuyucularından meydana gelen Cumok örgütlenmeleridir.

Cumhuriyet gazetesinin bağlı bulunduğu Vakfın 2 Nisan 2013'te yaptığı seçimle yönetimini değiştirmesine Alev Coşkun ve Mustafa Balbay tarafından yapılan itirazlar sonucu Vakıflar Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet Vakfı'ndaki seçimlerin yenilenmesi gerektiğine karar verdi. 31 Ekim 2016 sabahı İstanbul Başsavcılığı, usûlsüzlük iddiasının yanı sıra “FETÖ ve PKK terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” iddiasıyla Cumhuriyet gazetesine operasyon başlattı, Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu başta olmak üzere çoğu yazar, muhabir ve editörler gözaltına alındı.
18 ay süren dava sonunda 15 kişi hakkında toplam 81 yıl, 45 gün hapis cezası verildi.

Ağustos-Kasım 1930'da, 99 günlük Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) deneyiminde SCF'ye destek verdi.
II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'yı destekleyen yazılar yayımladı. Fakat bunun nedeni ideolojik değil ekonomik idi. Yunus Nadi savaş sırasında bulunması zor olan gazete baskı kağıdını Almanya'da daha ucuz olduğu için oradan ithal ediyordu. Cumhuriyet gazetesi Temmuz 1940'ta çıkan bir makaleden sonra, yurt dışından yardım alıyor ve millî çıkarları desteklemiyor suçlamasıyla üç ay boyunca kapatıldı.
1946'dan 1954'e kadar Demokrat Parti'yi destekledi, 1954'ten sonra DP'ye cephe aldı.
27 Mayıs Darbesi'ni destekledi. 27 Mayıs 1960'taki manşeti: Kahraman Türk ordusu bütün memlekette dün gece sabaha karşı idareyi ele aldı, maksat tarafsız bir idarenin nezaret ve mürakebesi altında süratle yeni seçimlere gitmek ve bu adil seçimler neticesinde hangi taraf kazanırsa idareyi onun ellerine devretmektir. Askeri idare bildiriliyor: Bütün ittifaklarımıza bağlıyız, NATO'ya ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Bakanlar ordumuzun muhafazası altına alındı.
1960'larda gazete Millî Demokratik Devrim çizgisindeydi. 1962'de Vatan'da yazan İlhan Selçuk gazeteye transfer edildi. Şadi Alkılıç'ın sosyalizm yazısı üzerine gazetede tasfiye başladı. Nadir Nadi çekildi. Gazete 1,5 yıl Nadir Nadi'sizdi. Önce Cevat Fehmi Başkut, ardından Ecvet Güresin gazeteyi yönlendirmeye çalıştı. 60'lı yıllar öğrenci hareketleri ve devrimler çağıydı. Cumhuriyet de bu gidişe göre kabuk değiştiriyordu. TİP haberleri başka basında yer almazken Cumhuriyet yer veriyordu.
12 Mart muhtırası ile oluşan askerî darbeyi önce 9 Mart 1971 darbe teşebbüsü ile beklediği Millî Demokratik Devrim zannedip destekledi, sonra muhalif kaldı. 13 Mart 1971 tarihli Cumhuriyet'in manşetinde 'Devrimci Ordu' ifadesi ile birlikte Komutanların ültimatomu üzerine Demirel istifa etti. Ordu şartları uygulanmazsa yönetime el koymaya kararlı olduğunu bildirdi. Demirel: Muhtıra ile anayasa ve hukuk devleti anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir. Ankara'da genel kanı: Yeni başbakan partiler dışından olacak. ifadeleri vardı.
12 Mart döneminde İlhan Selçuk tutuklandı.  Askerler Faruk Gürler-Muhsin Batur ve Cevdet Sunay-Faik Türün kanatlarıyla yönetimde farklı yöntemleri tartışırken gazete içinde de darbe oldu. Nadir Nadi çekil

Cüce palmiye olarak bilinen Serenoa repens, şu anda Serenoa cinsinde sınıflandırılan tek türdür. 2,1–3,0 m (7–10 ft) civarında maksimum yüksekliğe kadar büyüyen küçük bir palmiyedir. Subtropikal Güneydoğu Amerika ülkelerine özgüdür, Yaygın olduğu bölge Güney Atlantik körfez kıyı ovaları ve kum tepeleridir. Kumlu kıyı bölgelerindeki sık ormanlar ve yoğun çalılıklarda yoğun, çam ormanlarında veya  taşlık tropik ormanlarda seyrek biçimdedir.

Sert gövdeli, çok yavaş büyüyen ve uzun ömürlü bir bitkidir. ABD Florida'da 500-700 yaşında olan türleri bulunmaktadır.Cüce palmiye yaklaşık 20 yaprakla çevrilmiş pervane şeklinde bir palmiyedir. Yaprak sapı türe İngilizce adını veren (Saw Palmetto) (Testere Palmiyesi) ince, keskin dikenlerle donanmıştır. Cüce palmiyenin dikenleri cilde kolayca zarar verebilir üzerinde çalışırken koruma ekipmanları kullanılmalıdır. Yaprakları karasal bölgelerde açık yeşil, kıyısal bölgelerde ise gümüşi beyazdır. Yapraklar 1–2 cm uzunluğunda, yaprakçıklar 50–100 cm uzunluğundadır. Sabal cinsinin palmiye yapraklarına benzerler. Çiçekler yaklaşık 5 mm çapında sarımsı beyazdır, 60 cm uzunluğa kadar yoğun bileşik salkımlarda açarlar. Meyvesi büyük kırmızımsı-siyah sert bir meyvedir, yaban hayatı için ve tarihsel olarak insanlar için önemli bir besin kaynağıdır.

Serenoa repens ekstratı prostat kanserli insanların tedavisinde kullanımdı için araştırmalar yapılmıştır. Ancak Amerika Kanser Topluluğu'na göre "mevcut bilimsel çalışmalar" cüce palmiyenin prostat kanserini engellemesi ya da tedavisinde kullanılabileceği iddialarını desteklemiyor. Cochrane Collaboration tarafından yapılan meta-analiz, çift ve üçlü dozlarda bile terapötik olarak verilen palmiye meyvesi ekstraktının, iyi huylu prostat hiperplazisi (BPH) olan erkeklerde, idrar akışını iyileştirmediğini veya prostat bezi boyutunu iyileştirmediğini buldu.

Cüce palmiye elyafları, Wisconsin ve New York'a kadar kuzeydeki yerli halkların malzemeleri arasında bulundu, bu malzemenin Avrupa temasından önce geniş çapta alınıp satıldığını ileri sürülüyor. Yapraklar, birkaç yerli grup tarafından kesme işlemi için kullanılır, bu nedenle yaygın olarak, Alachua County, Florida'daki bir yerin Kanapaha ("palmiye evi") olarak adlandırılması gerekir. Meyve, Seminoles ve Bahamalar tarafından tam olarak bilinmeyen bir balık zehirlenmesi şeklini tedavi etmek için kullanılmış olabilir.

Deli bal, arıların Beyaz ormangülü ve Kafkas ormangülü (Komar - Rhododendron ponticum ve Rhododendron flavum) çiçeklerinden elde ettiği, halk arasında 'bal tutması' denilen olaya (deli bal zehirlemesi) sebep olan arı ürünü. Halk arasında 'tutan bal' da denilir.
Ormangülleri türleri, Türkiye'de Türkiye'de Karadeniz ikliminin görüldüğü yerlerde deniz seviyesinden 0-3000 metre yükseklikte yetişir. Mayıs ayında açan çiçekler yüksek alanlarda yaz süresince açıktır. Dalı, yaprakları, çiçekleri de zehirli olan bitkiye halk arasında kuzu katili, dana katili de denilmektedir.
Deli balı alışkın olmayan kişilerin az miktarda tüketmeleri bile sağlık sorunları oluşmasına neden olmaktadır. Avrupa'da doktor gözetiminde tansiyon düşürücü olarak kullanılmaktadır.
Acı balın içinde yer alan grayanotoksin maddesi zehirlenmeye neden olmaktadır. Belirtileri şunlardır; kalp ritmi bozukluğu, boğazda yanma, deride ve gözde kızarma, bulantı, kusma, ağız ve burunda kaşınma, tükürükte artış, bulanık görme veya geçici körlük, baş ağrısı ve dönmesi, ishal, tansiyon düşüklüğü, bilinç kaybı. Bir kaşık bal tüketilmesiyle genellikle 1-1,5 saat içinde etkileri görülmeye başlanır. Hafif etkiler tıbbi müdahaleye gerek kalmadan 24 saat içinde kendiliğinden geçer.
Kaynatılarak veya uzun süre bekletilerek zehirli etkisi yok olan Deli bal kahverengi renktedir. Deli bal zehirlenmesi, tarihte ilk defa Ksenofon tarafından kaydedilmiştir. Ksenofon, Perslerle girdikleri savaştan dönen 10 bin Yunan askerinin ishal, kusma ve bilinç bulanıklığından şikayetlerini not etmiştir. 10.000 Yunan askerinin zehirlendiği olay, tarihteki ilk kimyasal silahın acı bal olduğunu düşündürmektedir. Ksenofon'a göre, Güney Kolhis Savaşı sırasında deli balı kimyasal silah olarak Yunanlara karşı kullanan toplum Kolhislilerdir.
Halk tıbbında mide ağrısı, bağırsak rahatsızlıklarında şeker ve yüksek tansiyonda kullanılır. Bir çay kaşığından fazla tüketilmemesi tavsiye edilmektedir.
Deli bal zehirlemesi tıbbi müdahale yapılmazsa ölümlere neden olabilmektedir. Deli balın 1983 yılında tibbi olarak tanımlanmasından sonra ölüm vakalarına rastlanmamıştır. Son yıllardaki deli bal zehirlenmelerinin çoğunluğu Türkiye'de görülmektedir.

Durian (Durio zibethinus), Malezya, Tayland ve Endonezya kökenli bir bitkidir.

Kültüre alındığı ülkelerde "meyvelerin kralı" olarak nitelenir. Duriana'ya, "cennet - cehennem" de denir. Cehennem denmesinin nedeni, dikenlerle dolu kabuğunun kötü kokmasıdır. Uzakdoğu'daki bazı ülkelerde bu meyvenin otellere sokulması yasaktır.

Kabuğun içinde 6 bölmeli, sulu, etli bir yapı var. Bu etli kısım, yeşil, gri - sarı, krem - sarı renklerde olabiliyor. Bölmelerin içindeyse, kahverengi - sarı 6 tohum saklı. Bu tohumlar yenildiğinde, soluk alıp verme güçlüğüne neden olabiliyor. 40 metreyi aşan boyuyla çok uzun bir ağaçtır. 5 - 10 yaşları arasına meyve vermeye başlar. Kabuğuyla birlikte her bir meyvesi yaklaşık 2 – 3 kg'dır.
Durian, çok yağlı bir meyvedir.100 gr durianın 153 kalori enerji bulundurur.

Durian, tek parça ya da açılıp bölmeleri ayrılmış halde satışa sunuluyor. Çiğ olarak tüketilecekse, soğutulduktan sonra yenmesi öneriliyor. Şimdilerde, dondurmaya lezzet vermek için de kullanılıyor. Sumatra'nın bir kenti olan Palembang'da, durian'ın etli kısmı, topraktan yapılmış kaplarda mayalanıp tüketiliyor. Bu meyvenin farklı kullanım alanları da var. Örneğin kabuk kısmı, ipeğin beyazlatılmasında kullanılıyor.

Entomologia Carniolica exhibens insecta Carnioliae indigena et distributa in ordines, genera, species, varietates, 1763 yılında Viyana'da yayımlanan Giovanni Antonio Scopoli tarafından kaleme alınmış, sınıflandırma bilimine ait bir eserdir. Yüzlerce yeni tür tanımlanmıştır. Entomologia Carniolica aynı zamanda türlerin biyolojisi üzerine gözlemler de içermekte olup, arı kraliçelerinin kovan dışında çiftleşmesine dair ilk basılı kaydı barındırmaktadır.

Önceki isimler olan Carl Linnaeus ve Johan Christian Fabricius sırasıyla böceklerin kanat yapısını ve ağız parçalarını sınıflandırmanın temel yolu olarak kullanırken, Scopoli daha bütünsel bir yaklaşımı tercih etti.
Scopoli, o zamanlar birçok eklembacaklıyı içeren "böcek" terimi (o dönemde tüm eklembacaklılar için kullanılan bir terim) ile 1153 türü yedi takıma ayırarak tanımlamıştır.

Coleoptera (böcekler ve ortopteroid böcekler) - türler 1-329
Proboscidea (= Hemiptera) – tür 330–418
Lepidoptera - türler 419–676
Neuroptera - türler 677–712
Aculeata (= Hymenoptera) – türler 713–838
Halterata (= Diptera) – türler 839–1024
Pedestria (gümüş balıkları, pireler, akarlar, eklembacaklılar, kabuklular ve çok bacaklılar dahil olmak üzere çeşitli kanatsız hayvanlar) - türler 1025–1153

Entomologia Carniolica'da tanımlanan hayvanlar, o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kontrolünde olan bir bölge olan Carniola Dükü'nde (ayrıca Krain olarak da adlandırılır) bulundu. Günümüzde ise Slovenya'nın batı kısmını oluşturmaktadır.
Scopoli, her tür için daha önce yayınlanmış çizimlere ve binominal adlara referanslar verdi. 1763 yılına kadar binominal nomenklatür kullanan çok az sayıda çalışma yayınlanmıştı; Scopoli tarafından atıfta bulunulanlar arasında Carl Linnaeus'un Systema Naturae'nin 10. baskısı (1758) ve Fauna Suecica (1761) ile Nikolaus Poda von Neuhaus'un Insecta Musei Graecensis (1761) adlı çalışmaları yer almaktadır. Entomologia Carniolica'da Scopoli tarafından listelenen türlerin yarısından fazlası yeni olarak tanımlanmıştır. Bunlar şunları içerir:

15. Scarabæus eremita, şimdi Osmoderma eremita
65. Curculio piger, şimdi Cleonus piger
97. Curculio glaucus, şimdi Phyllobius glaucus
112. Attelabus lilii, şimdi Lilioceris lilii
124. Cantharis fulva, şimdi Rhagonycha fulva
146. Cantharis nobilis, şimdi  Oedemera nobilis
199. Buprestis salicina, şimdi  Smaragdina salicina
264. Carabus catenulatus
408. Aphis fabae
428. Papilio fagi, şimdi Hipparchia fagi
510. Phalaena fulminea, şimdi Catocala fulminea
525. Phalaena rubiginosa, şimdi Conistra rubiginosa
526. Phalaena clavipalpis, şimdi Paradrina clavipalpis
527. Phalaena deceptoria, şimdi Deltote deceptoria
532. Phalaena nebulata, şimdi Euchoeca nebulata
535. Phalaena fimbrialis, şimdi Thalera fimbrialis
537. Phalaena punctinalis, şimdi Hypomecis punctinalis
540. Phalaena lineata, şimdi Siona lineata
542. Phalaena exanthemata, şimdi Cabera exanthemata
545. Phalaena ornata, şimdi Scopula ornata
546. Phalaena sylvata, şimdi Abraxas sylvata
549. Phalaena glaucata, şimdi Cilix glaucata
551. Phalaena chlorosata, şimdi Petrophora chlorosata
561. Phalaena moeniata, şimdi Scotopteryx moeniata
565. Phalaena aurata, şimdi Pyrausta aurata
567. Phalaena ochrata, şimdi Idaea ochrata
571. Phalaena alpinata, şimdi Glacies alpinata
572. Phalaena murinata, şimdi Minoa murinata
575. Phalaena laevigata, şimdi  Idaea laevigata
576. Phalaena inquinata, şimdi Idaea inquinata
577. Phalaena tenebrata, şimdi Panemeria tenebrata
579. Phalaena despicata, şimdi Pyrausta despicata
580. Phalaena nigrata, şimdi Pyrausta nigrata
583. Phalaena podana, şimdi Archips podana
591. Phalaena rufana, şimdi Celypha rufana
595. Phalaena montana, şimdi Macrophya montana
599. Phalaena formosana, şimdi Enarmonia formosana
600. Phalaena rivulana, şimdi Celypha rivulana
607. Phalaena anthracinalis, şimdi  Euplocamus anthracinalis
609. Phalaena citrinalis, şimdi Hypercallia citrinalis
610. Phalaena trabealis, şimdi Emmelia trabealis
612. Phalaena lunalis, şimdi Zanclognatha lunalis
614. Phalaena extimalis, şimdi Evergestis extimalis
615. Phalaena sericealis, şimdi Rivula sericealis
616. Phalaena ruralis, şimdi Pleuroptya ruralis
618. Phalaena nemoralis, şimdi Agrotera nemoralis
620. Phalaena perlella, şimdi Crambus perlella
627. Phalaena craterella, şimdi Chrysocrambus craterellus
628. Phalaena chrysonuchella, şimdi Thisanotia chrysonuchella
636. Phalaena palliatella, şimdi Eilema palliatella
638. Phalaena forficella, şimdi Harpella forficella
643. Phalaena mucronella, şimdi Ypsolopha mucronella
649. Phalaena rufimitrella, şimdi Cauchas rufimitrella
654. Phalaena scalella, şimdi Pseudotelphusa scalella
660. Phalaena aruncella, şimdi Micropterix aruncella
661. Phalaena alchimiella, şimdi Caloptilia alchimiella
662. Phalaena aureatella, şimdi Micropterix aureatella
673. Phalaena bipunctidactyla, şimdi Stenoptilia bipunctidactyla
734. Tenthredo ribesii, şimdi Nematus ribesii
819. Apis pascuorum, şimdi Bombus pascuorum
833. Formica vaga, şimdi Camponotus vagus
870. Musca maculata, şimdi Graphomya maculata
876. Musca tuguriorum, şimdi Phaonia tuguriorum
880. Musca angelicae, şimdi Phaonia angelicae
954. Conops pertinax, şimdi Eristalis pertinax
962. Conops cuprea, şimdi Ferdinandea cuprea
967. Conops aeneus, şimdi Eristalinus aeneus
1134. Oniscus muscorum, şimdi Philoscia muscorum

Entomologia Carniolica, 1763 yılında Viyana'da Johann Thomas von Trattner tarafından yayımlanmıştır. Yayınlanmak üzere kırk üç adet resim hazırlanmış olsa da, bunlar hiçbir zaman satışa sunulmamış ve Entomologia Carniolica'nın sadece birkaç kopyasında bu resimler yer almaktadır. Resimler, Aphis cinsi (396-410 türleri) hariç, 1-815 arasındaki türleri göstermektedir.
Entomologia Carniolica uluslararası birimler standartlaştırılmadan çok önce yayınlandığı için Scopoli, okuyucuların ölçümlerini anlamalarına yardımcı olmak için her biri on iki çizgiye bölünmüş üç Paris inçlik basılı bir ölçek eklemiştir. Ona göre bir inç yaklaşık olarak 26,5 milimetre uzunluğunda olup, her çizgiyi yaklaşık olarak 2,2 mm yapmaktadır.

Entomologia Carniolica, Internet Archive

Erkek arı, arı kolonilerinde tek görevleri ana arıyla (kraliçe) çiftleşmek olan, bal üretmeyen arılardır. Bir kolonide tamamı dişi olan işçi arılara kıyasla az sayıda (genellikle 300-3000) erkek arı bulunur. Erkek arıların iğnesi bulunmaz.
Erkek arılar, diğer arılar tarafından sadece koloni kalabalık olduğunda ve bol miktarda nektar ve polen bulunduğunda yetiştirilirler. Sadece birkaç hafta yaşarlar. Sonbahar geldiğinde veya kolonide uzun süreli sıkıntı yaşandığında işçi arılar tarafından koloniden uzaklaştırılırlar.

Ana arı, erkek arı hücresi denen hücrelere döllenmemiş yumurtalar bırakır. Ana arının çiftleşmesine diğer arılar izin vermiyorsa veya sperm kesesi boşaldıysa ana arı işçi arı hücrelerine de döllenmemiş yumurtalar bırakabilir. Döllenmemiş yumurtaların erkek arılara dönüşme sürecine partenogenez denir. Bazen bir koloni kraliçesiz kalır ve yeni kraliçe yetiştirmekte zorlanır. Bu durumda "yalancı ana" olarak da bilinen bazı işçi arılar erkek arı yumurtası bırakmaya başlarlar. Yalancı anaların oluştuğu bir koloniye gerçek kraliçe yerleştirmek oldukça zordur.

Erkek arıların tek vazifesi kraliçe arı ile çiftleşmektir. Kraliçe, kolonideki genetik çeşitliliği muhafaza etmek için genellikle birden fazla (poliandri) erkek arı ile havada çiftleşir. Bu çiftleşme uçuşları art arda  birkaç gün tekrarlanabilir. Daha sonra kraliçe yumurta bırakmaya başlar ve -yeni bir koloni kurmak amaçlı uçuşlar haricinde- kovanı terk etmez. Normalde kraliçenin döl kesesinde (spermateka) hayatı boyunca bırakacağı tüm yumurtaları dölleyecek kadar sperm bulunur. Erkek arılar çiftleşme esnasında ölürler.

Folik asit (Folat-polisin, C19H19N7O6) B grubundan bir vitamindir (B9). Yeşil yapraklarda yaygın olarak bulunduğundan bu ad verilmiştir. Çünkü Latincede folium yaprak manasındadır. Herschel K. Mitchell ve arkadaşları bu vitamini, 1941 yılında ıspanak yapraklarında keşfettiler.

Kimyaca adı pteroil glutamik asit (PGA)tır. Çünkü "pteridin", "PABA" ve "glutamik asit" bileşiminden oluşmuştur. Bc faktörü de denir. Bu madde suda mızrak şeklinde kristallenen portakal sarısı renginde bir katıdır ısıtılmakla erimez, fakat 250 °C'de esmerleşerek bozunur. Serbest asit halinde az, fakat sodyum tuzu halinde suda çok çözünür. Bazik ve nötr çözeltilerinde ısıya pek dayanıklı değildir.

Eksikliği sonucu megaloblastik anemi meydana getirir. Tropikal bölgelerde çok rastlanır. Bu eksikliğin başlıca sebebi protein-kalori eksikliğine dayanmaktadır. Normal beslenen insanlarda ancak sindirim bozukluğunda ve gebelikte görülebilir. Sarada kullanılan ilaçlar verilirken de bu vitaminin verilmesi gerekir. Bazı antibiyotikler (mesela Trimetoprim + Sulfamid kombinasyonları) bu vitamini yok edebilmektedir. Bira, şarap, rakı vs. fazla içen kimselerde bu vitamin eksikliği oldukça sık görülmektedir.

Bu vitamin, ince bağırsak epitelinde bulunan bir karbonksipeptidaz enziminin yardımıyla, besinlerde bulunan poliglutamil şeklindeki folatlar parçalanarak serbest folat şeklinde ince bağırsakların üst kısımlarından emilir. Bu arada bazı değişikliğe uğrayarak kanda metil tetrahidrofolat şeklinde bulunur. Karaciğerde de bu şekilde depo edilir. Bu depo 5 mg kadardır. Bağırsakta da ayrıca bir miktar üretilir. Bir karbon atomlu köklerin, moleküller arasındaki geçişlerinde önemli rol oynar. Bazı amino asitlerden aldığı köklerin pürin ve pirimidin sentezinde kullanılır. DNA'nın sentezinde vazife alır. Bu vazifeyi yapabilmesi için bu vitaminin 5,10- metiltetrahidrofolat halinde olması gerekir. Bu geçiş ise B12 yokluğunda mümkün olmaz. Buna göre megaloblastik kansızlığa, B12'nin, dolaylı olarak tesiri vardır.
Folik asit, megaloblastik kansızlığın tedavisinde günde 5–10 mg vererek kullanılır. Tedaviye demir de katmak gereklidir. Çocuklara koruyucu olarak 0,5 mg bu vitaminden verenler vardır. Keçi sütü bu vitamin bakımından fakirdir. Bu sütle beslenen çocuklara bu vitamin de ilave edilmelidir. Sara hastalarına bu vitaminin B12 ile birlikte gerektiği zaman verilmesi uygun olur.

Bu vitaminden günlük olarak serbest folat üzerinden 200, toplam folat üzerinden ise 300 mikrograma ihtiyaç vardır. Günde 100 mikrogram olanlarda bile eksiklik görülmemektedir. Gebelikte ihtiyaç % 50 kadar artar. Bu vitamin nebati ve hayvani gıdaların birçoğunda bulunur.

Folat ve onun türevlerinin hücre içinde tek karbon (C1) birimlerinin taşınması, dönüştürülmesi ve yeniden kullanılması süreçlerini kapsar. Bu metabolik yolak, DNA sentezi, metiyonin üretimi, metilasyon tepkimeleri ve hücre bölünmesi gibi yaşamsal süreçlerde kritik rol oynar.
Folat, vücutta aktif formu olan 5-metiltetrahidrofolata (5-MTHF) dönüştürülür. Bu form, homosistein’in metiyonine dönüşümünde metil donörü olarak görev yapar.
Ayrıca timidin ve purin sentezinde rol alarak DNA sentezi için gereklidir.
Folat metabolizması, birbirine bağlı birkaç döngüden oluşur:
Folat döngüsü – Folatın dihidrofolat (DHF) ve tetrahidrofolat (THF) arasında dönüşümünü içerir.
Metiyonin döngüsü – Homosistein’in metiyonine dönüştüğü ve S-adenozilmetiyonin (SAM) üretiminin gerçekleştiği döngüdür.
Transsülfürasyon yolu – Homosistein’in sisteine dönüştüğü alternatif metabolik yoldur.
Bu döngüler, özellikle MTHFR (metilentetrahidrofolat redüktaz) enzimi aracılığıyla birbirine bağlanır.
Folat metabolizmasındaki bozukluklar, hem genetik mutasyonlardan hem de yetersiz folat alımından kaynaklanabilir.
Başlıca sonuçlar:
Hiperhomosisteinemi
Megaloblastik anemi
Nöral tüp defekti
Serebral folat eksikliği
Depresyon ve bilişsel bozukluklar

Folat metabolizması, B12 vitamini ve B6 vitamini ile yakın ilişkilidir. Bu vitaminlerin eksikliği, folat döngüsünün bozulmasına ve metilasyon süreçlerinin aksamasına neden olur.
Ayrıca, MTHFR geninde görülen C677T gibi polimorfizmler, metilasyon kapasitesini azaltarak çeşitli hastalıklara yatkınlık oluşturabilir.
Folat metabolizmasında bozukluk saptanan kişilerde, genellikle aktif folat formu olan Lökoverin (Leucovorin) veya 5-MTHF desteği kullanılır. Bazı durumlarda B12 vitamini ve B6 vitamini ile kombine tedavi önerilir.

Health Canada article about folic acid22 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
US Public Health Service information page on folic acid28 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The primary prevention of birth defects: Multivitamins or folic acid?17 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Biyokimya linkleri
Folate biosynthesis (early stages) (İngilizce)
Folate biosynthesis (later stages) (İngilizce)
Folate coenzymes2 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
C1 metabolism with folate20 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Formylation, hydroxymethylation and methylation using folate16 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
IUPAC nomenclature of folate related compounds6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Formik asit (Formic Acid), HCOOH, tek karbonlu karboksilik asittir. Metanoik asit olarak da bilinir. Formik asit, karbonil karbonuna bağlı alkil grubu içermemesiyle en basit karboksilli asit özelliği taşır. Hem aldehit hem de karboksilik asit özelliğine sahiptir.
Formik asit; su, metanol, etanol, aseton, eter gibi çözücülerde çok iyi çözünür.
Formik asitin diğer bir adı da karınca asididir. Doğada ilk olarak karıncaların salgılarında rastlanmış ve buradan çekilerek elde edilmiştir. Endüstriyel olarak formik asit metanol ve karbonmonoksitin tepkimesinden oluşan metil formatın sodyum metoksit eşliğinde su ile tepkimeye girmesiyle elde edilir.

Doğada birçok karıncada savunma mekanizması olarak formik asit bulunur. Isırgan otunda temas edince deriyi yakan kimyasal formik asittir.

%85'lik derişime sahip formik asit yanıcıdır. Formik asit düşük toksisiteye sahiptir. Konsantre formik asit cildi yakabilir. Formik asit, metil alkol zehirlenmelerinde formaldehit ile birlikte metanolün metabolitidir. Optik sinirleri hasarlayan şey formik asittir.

Formik asitin en büyük kullanım alanı koruyucu ve antibakteriyel ajan olaraktır. 
Tekstilde kullanılır. Dericilikte koyulaştırma amacı ile de kullanılır.

Fragaria vesca, yabani çilek ya da dağ çileği, ormanlık veya çalılık alanlarda yetişen meyve. Mayıs çileği reçeli ve şurubu yapılabildiği gibi, taze toplanıp yenilebilir.
Fragaria vesca, Türkçede yaygın olarak “dağ çileği” veya “yaban çileği” olarak bilinir. Gülgiller (Rosaceae) familyasına ait olan bu çok yıllık otsu bitki, Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'ya özgüdür. Doğal olarak ormanlık alanlarda, çayırlarda ve yarı gölgeli yamaçlarda yetişir.
Fragaria vesca, küçük boyutlu, kırmızı renkli ve hoş aromalı meyveleriyle tanınır. Meyveleri, kültüre alınmış çilek türlerine göre daha küçük olmasına rağmen, yoğun ve belirgin bir lezzete sahiptir. Bitkinin yaprakları da çay yapımında kullanılabilir ve çeşitli tıbbi özellikler taşıdığı düşünülmektedir. Yapraklarından yapılan çay, sindirim sorunlarına karşı geleneksel olarak kullanılmıştır.
Bu bitki, beyaz çiçekler açar ve genellikle ilkbahar sonu ile yaz başında meyve verir. Meyveleri hem insanlar hem de çeşitli yabani hayvanlar için besleyici bir gıda kaynağıdır. Kültürel ve doğal yaşam alanlarında sıklıkla karşılaşılan Fragaria vesca, dayanıklılığı ve kolay yetiştirilebilirliği nedeniyle doğa meraklıları tarafından da tercih edilen bir bitkidir.
Türkiye'de Karadeniz Bölgesi'nde çaylık ve fındıklıklarda da görülür.

Yabani Çilek(Fragaria vesca)17 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fruktoz (en sık izomeri levüloz), birçok besin maddesinde bulunan altı karbonlu bir monosakkarittir. Beyaz katı bir görünüme sahip olan fruktoz, suda çok kolay çözünür. Bal, ağaç meyveleri, kavun ve karpuzun da dahil olduğu familyadaki meyveler, dutsu meyveler (berry) ve bazı kök sebzeleri, kayda değer miktarlarda fruktoz içeren sükroz (çay şekeri) içerir. Sükroz, glukoz ve fruktozun bir araya gelmesiyle meydana gelen bir disakkarittir. Dünya çapında her yıl doğal olarak 240.000 ton fruktozun ototrof canlılar aracılığıyla üretildiği tahmin edilmektedir.
Kristalin fruktoz ve yüksek fruktozlu mısır şurubunun çoğu zaman aynı ürün oldukları yanılgısına düşülür. Kristalin fruktoz, genellikle fruktozca zengin bir tür mısır şurubundan üretilen ve sadece fruktoz içeren bir ürün, yani monosakkarit iken; yüksek fruktozlu mısır şurubu, glukoz ve fruktoz karıştırılarak elde edilir.
Fruktoz sık sık sağlık sorunlarına yol açabildiği iddia edilen bir şekerdir. Öyle ki fruktozun alkol ürünlerinin gösterdiği hasarın bir benzerini insan vücudunda gösterdiği belirtilmektedir. Bunun yanında insan karaciğeri de devamlı olarak fruktozu yağa çevirdiğinden dolayı metabolik sendrom riskini artırmaktadır.

Fruktoz bir altı karbonlu polihidroksiketondur. Glukozun izomeri olan molekülün kimyasal formülü C6H12O6 şeklindedir. Kristalize fruktoz, yarı asetal ve iç hidrojen bağlarından dolayı, halkalı altı üyeli bir yapıya sahiptir. Bu form D-fruktopiranoz olarak adlandırılır. Çözelti halinde fruktoz denge halinde olup, karışımın %70'i fruktopiranoz ve %22'si fruktofuranoz halindedir. Aynı şekilde çözeltilerde halkalı olmayan yapı ile beraber diğer üç form da düşük miktarlarda bulunur.

Fruktoz, çeşitli mayalar ve bakteriler aracılığıyla anaerobik fermantasyona uğrayabilir. Maya enzimleri, şekerleri (glukoz veya fruktoz) etil alkole ve karbon dioksite çevirerek enerji üretir. Bu salınan karbon dioksit, fermantasyon çemberi havaya açık bırakılmadıkça suyla çözünerek karbonik asitle dengede kalır. Çözünmüş karbon dioksit ve karbonik asit, şişelerde mayalanmış içkilerde karbonatlama etkisi gösterir.
Fruktoz, amino asitlerle bir araya geldiğinde Maillard tepkimesi ile karşılaşır. Bu tepkime aslında enzimatik bir kimyasal tepkime olmayıp bir esmerleşmeden ibarettir. Bu tepkimenin gerçekleşmesinin nedeni, fruktozun glukoza göre açık zincir durumunda daha uzun bir hal almasıdır. Maillard tepkimesinin fruktozla gerçekleşen ilk aşamaları, glukoz ile olan ilk aşamalardan daha hızlı gerçekleşir. Bu bağlamda fruktozun besin lezzetine ve aynı şekilde kek yaparken aşırı esmerleşme, hacim ve yumuşaklığı azaltma gibi diğer nutrisyonel etkilere ve mutajenik bileşiklerin formasyonuna potansiyel olarak katkıda bulunabileceği söylenebilir.
Fruktoz kolaylıkla molekül yapısından su çıkararak (dehidrasyon) hidroksimetilfurfural ("HMF") oluşturmaya meyillidir. HMF, karbon nötral sistemiyle petrol ve dizel gibi yakıtların yerini alacak düşük maliyetli potansiyel yeşil sıvı yakıtların habercisidir. Glukoz da önce fruktoza dönüştürülerek bu dehidrasyonu yapmakta kullanılabilir.

Fruktozun ticari amaçlı olarak yiyecek ve içeceklerde kullanılmasının en önemli sebebi, ucuz olmasının yanında rölatif tatlılık oranının yüksek olmasıdır. Öyle ki, tüm doğal karbonhidratlar içinde en tatlısı fruktozdur. Karşılaştırma yapılacak olursa, fruktoz, sükrozdan (çay şekeri) 1,73 katı kadar tatlıdır. Ancak bu durum fruktozun beş halkalı formu için geçerlidir. Altı halkalı formun sükrozdan fazla farkı yoktur. Bu altı halkalı formun elde edilebilmesi için beş halkalı formun ısıtılması yeterlidir. Fruktozun bir özelliği de, tadının dil tarafından sükroz veya dekstroza göre daha erken fark edilebilmesidir. Ancak fruktozun, sükrozdan daha yüksek olan tat zirvesi sükrozdan daha erken söner. Fruktoz ayrıca sistemdeki diğer tatların etkisini arttırabilir.

Fruktoz, farklı tatlandırıcılarla beraber kullanıldığında, sinerjistik tatlılık etkileri sergiler. Fruktoz ile sükroz, aspartam (düşük kalorili tatlandırıcı) veya sakkarin gibi tatlandırıcıların farklı kombinasyonlarda eşit kütledeki karışımı, bu şekerlerin aynı kütlede teker teker gösterdiği etkiden çok daha fazladır.
Fruktoz, diğer bütün doğal şekerlerden ve şeker alkollerinden daha yüksek bir çözünürlüğe sahiptir. Bu nedenle fruktozun sudaki bir çözeltisinden kristalize formunu elde etmek çok zordur. Yine fruktoz içerikli şeker karışımları, -şekerlemeler gibi- fruktozun yüksek çözünürlük özelliğinden dolayı diğer karışımlara göre çok daha yumuşaktır.
Fruktoz, nemi emmede diğer şekerlerden daha hızlıyken; bu nemi doğaya bırakmada diğer şekerlere göre daha yavaştır. Bu şeker türü, ortamdaki nem oranı ne kadar düşük olursa olsun, her halükarda yüksek bir nem tutuculuk özelliği sergilemektedir. Bu nedenle fruktoz, içinde kullanıldığı besin maddelerine kalite, yumuşaklık ve doğal yoldan biraz daha uzun raf ömrü sağlamaktadır.
Diğer birçok disakkarit ve oligosakkaritlere göre donma noktasına daha çok etki eden fruktoz, içinde bulunduğu meyvelerin hücre duvarlarının bütünlüğünü koruyarak onları donmaya karşı daha dayanıklı hale getirmektedir. Ancak bu durum yumuşak veya donmuş olarak servis edilen tatlılarda istenmeyen bir etki uyandırabilir.
Bunların dışında fruktoz, nişastanın viskozitesini yükselterek sükrozdan daha yüksek viskozite değerine ulaştırır. Bunun nedeni, fruktozun nişastayı jelatin kıvamına getirmesi için gereken sıcaklığı daha fazla düşürmesidir.

Fruktozun eser miktarda bulunduğu başlıca besinler meyveler, sebzeler ve baldır. Bu besinlerde başlı başına monosakkarit halde de bulunabilen fruktoz, glukoz ile birleşerek oluşturduğu sükroz adlı disakkaritin içinde de bulunabilir. Fruktoz, glukoz ve sükroz besinlerde karşılaşılması çok olası olan moleküller olup, her besinde farklı oranlarda bulunurlar.
Genel olarak, fruktozu saf olarak içeren besinlerde fruktozun, glukoza oranı yaklaşık 1'dir. Bu bağlamda fruktoz ile glukoz eşit miktarlarda bir besinde yer alır. Ancak yine de bu oranın daha yüksek olduğu elma, armut gibi meyvelerin yanında kayısı gibi bu oranın daha düşük olduğu meyveler de bulunmaktadır.
Elma ve armut gibi meyvelerin suları, içerdiği yüksek fruktoz oranı nedeniyle çocuklarda ishal riskini arttırdığından çocuk doktorlarının ilgi alanındadır. Bunun nedeni, çocukların ince bağırsağında yer alan hücrelerin (enterositler) fruktozun emilimine diğer şekerlerin emilimine oranla göre daha az yatkın olmasıdır. Emilmeyen fruktoz, ince bağırsakta yüksek ozmolariteye neden olarak bağırsak hücrelerindeki suyun bağırsağa dolmasına ve sonuç olarak ishale neden olur.
Besinlere bakıldığında şeker kamışı ve şeker pancarı, içerdiği yüksek sükroz oranı sayesinde ticari saf sükroz üretiminde sıklıkla kullanılır. Kamış veya pancarın suyu çıkarıldıktan sonra pisliklerinden arındırılır. Ardından fazla su atılarak derişim arttırılır. Son ürün olarak ise %99,9 oranında saf sükroz açığa çıkar. Bu son üründen de küp şeker, toz şeker veya esmer şeker üretilir.

Aşağıda çeşitli besinlerin 100 gramında kaç gram şeker içerdikleri verilmiştir:

Fruktoz doğal olarak bulunmasının yanı sıra, yapay olarak üretilmiş tatlandırıcılarda ve yüksek fruktozlu mısır şurubunda (HFCS) kullanılır. Hidrolize uğramış mısır nişastası da HFCS üretiminde kullanılır. Enzimatik işlemlerle, glukoz molekülleri fruktoza dönüştürülebilir. HFCS'in üç türü olup, her birinde farklı oranlarda fruktoz kullanılır. Bunlar, yanlarındaki sayılar fruktozun yüzdesel oranını belirtmek üzere HFCS-42, HFCS-55 ve HFCS-90 şeklindedir. HFCS-90, en yüksek fruktoz derişimine sahip olduğundan ötürü, diğer HFCS ürünlerinin üretiminde kullanılır. HFCS-55, hafif içeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılırken, HFCS-42 de işlenmiş besinlerde ve hamur işlerinde kullanılır.

Şağdaki Tabelada bazı ticari tatlandırıcıların yüzdesel karbonhidrat oranları yer almaktadır:
Yüzyıllar boyunca pancar ve kamış şekerleri, başlıca tatlandırıcı olarak kullanılmış olsa da, HFCS'in geliştirilmesiyle beraber tatlandırıcı tüketiminde değişmeler yaşandı. Ancak yaygın olan kanıya zıt olarak HFCS tüketiminin artması, toplam fruktoz tüketimini fazlaca etkilemedi. Toz şeker, %99,9 saf sükrozdur. Bu da içinde eşit olarak glukoz ve fruktozun bulunduğu anlamına gelir. Yine en sık kullanılan HFCS ürünleri olan 42 ve 55, yine eşite yakın oranlarda bu iki şekeri içerirler.

Fruktoz besinlerde ya monosakkarit olarak (saf fruktoz) veya disakkarit (sükroz) olarak bulunur. Saf fruktoz sindirime uğramaz. Ancak sükroz olarak alındığında üst ince bağırsakta sindirim gerçekleşir. Sükroz ince bağırsağa geldiğinde, sükraz enzimi bu disakkariti katalizleyerek fruktoz ve glukoz olmak üzere temel birimlerine ayrıştırır. Fruktoz, ince bağırsağı görünürde hiçbir değişime uğramadan geçer. Daha sonra kapısal damara gelir ve buradan karaciğere doğru yönlendirilir.
İnce bağırsaktaki fruktoz emilim düzeneğinin nasıl olduğu tam olarak anlaşılamamış durumdadır. Bazı deliller aktif taşımayı işaret eder. Çünkü fruktoz alımının derişim eğimine karşı gerçekleştiği görülmektedir. Ancak birçok bilim çevresi, mukozal dokuda gerçekleşen fruktoz emiliminin GLUT5 taşıma proteinlerinin yardımıyla kolaylaştırılmış difüzyon ile gerçekleştiğini iddia etmektedir. Fruktoz derişiminin lümende daha yüksek olmasından dolayı, fruktoz molekülleri taşıma proteinlerinin de aracılığıyla düşük derişime sahip olan enterositlere akma özelliği gösterir. Fruktoz enterositlerden dışarıya GLUT2 veya GLUT5 proteinleri aracılığıyla bazolateral çeperlerden geçer. GLUT2 proteini bu işlem için daha sıklıkla kullanılır.

Fruktozun monosakkarit haldeki emilim kapasitesi beslenmeye bağlı olarak 5g ilâ 50g arasında değişir. Çalışmalar, glukoz oranının fruktoz oranına eşit veya eşite yakın olduğu durumlarda emilimin ivmeyle arttığını göstermektedir. Fruktoz, sükrozun bir parçası olarak alındığında emilim oranı en yüksek değerini alır. Çünkü bu durumda her iki monosakkaritin oranı birbirine tam eşittir. Bu düzenek ile ilgili önerilen bir olgu, fruktoz emilimi için gereken glukoza bağımlı kot

Ginseng, Panax cinsinden bitkilerin köküne verilen ad. Panax quinquefolius (Amerikan ginsengi), Panax ginseng (Kore ginsengi) gibi türleri vardır. Ginsengin bitki bilimindeki adı olan Panax, Yunanca "tam iyileşme" anlamına gelen "panacea" sözcüğünden türetilmiştir.
Büyük kazık köklü, çok yıllık otsu bir bitkidir. 6-8 yaşındaki bitkilerin köklerinin çapı 10 santimetreyi bulmakta olup, beyaz veya kırmızı renklidir. Bitkinin yaşlı, etli ve çatallı kökleri, ilaç olarak kullanıldığından, Çin, Japonya, Kore gibi Uzakdoğu ülkelerinde yabani olarak bulunmasının yanı sıra, kültürü (yetiştirilmesi) de yapılmaktadır.
Piyasa şartlarında Sibirya ginsengi olarak adlandırılan Eleuterococcus senticocus, bitki bilimi açısından ginseng değildir.
Ginseng geleneksel tıpta yüzyıllardır kullanılagelmiş olsa da tıbbi etkinliğine dair çağdaş bilimsel araştırmalar yetersizdir. Ginsengin herhangi bir tıbbi sorunu iyileştirmede etkili olduğuna dair belirgin bir bulgu yoktur. ABD Gıda ve İlaç Dairesi tarafından reçeteli ilaç olarak kullanımı onaylanmamıştır. Besin takviyesi olarak yaygın kullanılmasına karşın çözümlemeler, üretim uygulamalarındaki tutarsızlıklar nedeniyle ginseng ürünlerinin zehirli metaller veya ilgisiz dolgu bileşikleri ile kirlenmiş olabileceğini göstermiştir. Aşırı kullanımı yan etkilere yol açabilir ve reçeteli ilaçlarla etkileşimlere girebilir.

İngilizce ve Türkçedeki ginseng kelimesi, Çince rénshēn (kısaca: 人参; geleneksel: 人蔘) kelimesinden kökenini alır. Rén "insan" (adam) ve shēn bir tür "ot" anlamındadır; bu şekilde insan ayağına benzeyen çatallı kazık köküne atıf yapılmıştır. "İnsan otu" anlamındadır. İngilizce ve Türkçe söylenişi Kanton Çincesinde jên shên (Jyutping: jan4sam1) ve Hokkien söylenişinde "jîn-sim" olarak yapılan güney Çince söylenişinden gelmektedir.
Botanik/cins adı Panax ise "her şey-iyileştirme" anlamında yunanca bir kelimedir kısaca "her şeyi iyileştiren" demektir. "Panacea" kelimesi ile aynı kökeni taşır; çünkü Linnaeus bu adı koyarken Çin tıbbında bu bitkinin kas gevşetici olarak da kullanıldığının farkındaydı ve bu sebeple bu cinse bu ad konulmuştur
Panax ginseng, yanında pek çok bitki ginseng kökü olarak bilinip karıştırılmaktadır. En bilinen örnekler Xiyangshen, olarak bilinen Panax Ginsengin yakın akrabası ve neredeyse aynı etkilere sahip Amerikan Ginsengi 西洋参 olarak da bilinen Panax quinquefolius dur; bunun yanında Japon ginsengi 东洋参 (Panax japonicus), veliaht prens ginsengi 太子參 (Pseudostellaria heterophylla) ve Sibirya ginsengi 刺五加 Eleutherococcus senticosustur. Hepsinin adı ginseng olsa da bu bitkilerin her biri farklı fonksiyonel yararlara sahiptir. Gerçek ginseng Panax cinsine mensuptur.

Hem Amerikan ginsengi (Panax quinquefolius) hem Asya ginsengi (Panax ginseng) kökleri adaptojen, afrodizyak, besleyici uyarıcı, tip II diyabet tedavisinde ve erkeklerde cinsel iktidarsızlıkta ağızdan alınarak kullanılmaktadır. Kökler çoğunlukla kuru formda bütün veya dilimlenmiş olarak kullanılmaktadır. Ginseng yaprakları, pahalı olmasa da kimi zaman kök gibi kullanılmakta ve çoğu halde kurutulmuş form halinde satılmaktadır. Yapraklarından çay yapılmaktadır.
Ginseng içeriği enerji içeceklerinde ve çoğunlukla "çay" varyetesi olarak klinik dozajın altında kullanılmakla tıbbi etkileri ölçülememiştir. Yine bir kısım kozmetik ürünlerinde kullanılmaktadır ancak bu ürünlerde ginseng kullanımının klinik tıbbi bir etkisi tespit edilmemiştir.

Sports Nutrition FAQ adlı UMass Amherst tarafından basılan esere göre, P. ginseng'in en çok bilinen yan etkisi uykusuzluk, uyuma zorluğudur. Ancak bazı kaynaklar bunun aksi yönde hiçbir uykusuzluk sorununa ginsengin neden olmadığını belirtmektedir. Diğer yan etkiler ise bulantı, ishal, baş ağrısı, epistaxis (burun kanaması), hipertansiyon, düşük tansiyon ve mastalji (meme ağrısı)nı içerir. Ginseng antidepresanlarla birlikte karıştırılarak kullanılırsa, kullanılan depresyon hastalarında mani başlangıcına neden olabilir.

Ginsenge alternatif olan çeşitli benzer adaptojen etkilere sahip bitkiler de bulunmaktadır. Bu bitkilerin ginsenge yanında tercih edilmesinin bir diğer sebebi de ucuzluklarıdır. Ancak her ne kadar insanlarla ginseng diye anılsalar da tamamen ginsengden farklı bitkilerdir. Ayrıca ginsenoit adlı maddeye çoğunda rastlanmaz, sadece Gynostemma pentaphyllum aslı bitkide kısmen ginsenge benzer ginsenoitler bulunur ancak ginseng kadar ginsenoitlerinin tek başına etkisi tespit edilememiştir.Bu ürünlerin her birinin farklı bir kullanım alanları olup, kullanmadan evvel yararlanılacak alan tespit edilip ona göre bu bitkiler seçilmelidir.

Schisandra chinensis (Çin ginsengi)
Gynostemma pentaphyllum (Güney ginsengi, jiaogulan)
Eleuterococcus senticocus (Sibirya ginsengi)
Pseudostellaria heterophylla (Prens ginsengi)
Withania somnifera (Hint ginsengi, ashwagandha)
Pfaffia paniculata (Brezilya ginseng, suma)
Lepidium meyenii (Peru ginsengi, maca, maca turpu)
Oplopanax horridus (Alaska ginsengi)
Bazı aşağıda verilen ginseng diye ifade edilen türlerinde adaptojen etkisi bulunmaktadır. Bu türlerden Panax notoginseng ginseng ailesindendir ancak adaptojen etkisi yoktur.:

Angelica sinensis (kadın ginsengi, dong quai)
Panax notoginseng (san qi, tian qi or tien chi adı ile Çin'de bilinir, Yunnan Bai Yao'adlı ilacın hemostatik içeriği)

 Vikitür'de Panax ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Ginseng ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Gıda işlemede fermantasyon, anaerobik koşullar altında mikroorganizmalar (mayalar veya bakteriler) kullanılarak karbonhidratların alkol veya organik asitlere dönüştürülmesi işlemidir. Fermantasyon genellikle mikroorganizmaların etkisinin gösterilmesi istendiği anlamına gelmektedir. Fermantasyon bilimi, zimoloji veya zimurji olarak bilinmektedir.
Fermantasyon terimi bazen özellikle şekerlerin etanole kimyasal olarak dönüştürülmesini, şarap, bira ve elma şarabı gibi alkollü içeceklerin üretilmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte, benzer işlemler ekmeğin mayalanmasında (maya aktivitesi ile üretilen CO2), lahana turşusu ve yoğurt gibi laktik asit üretimi ile ekşi gıdaların korunmasında gerçekleşmektedir.
Yaygın olarak tüketilen diğer fermente gıdalar arasında sirke, zeytin ve peynir bulunmaktadır. Fermentasyonla hazırlanan daha yerel gıdalar ayrıca fasulye, tahıl, sebze, meyve, bal, süt ürünleri ve balığa dayalı olabilmektedir.

Doğal fermantasyon insanlık tarihinden önce gelmektedir. Eski zamanlardan beri insanlar fermantasyon sürecinden yararlanmışlardır. Fermantasyonun en eski arkeolojik kanıtı, İsrail'de Hayfa yakınlarındaki bir mağarada bulunan, yulaf ezmesi kıvamında bir biranın 13.000 yıllık kalıntılarıdır. Meyve, pirinç ve baldan yapılan bir başka alkollü içecek, Neolitik Çin köyü Jiahu'da MÖ 7000'den 6600'e kadar uzanmaktadır ve şarap yapımı yaklaşık MÖ 6000, Gürcistan'da, Kafkasya bölgesine kadar uzanmaktadır. Son zamanlarda Pennsylvania Üniversitesi'nde sergilenen şarap kalıntılarını içeren yedi bin yıllık kavanozlar İran'daki Zagros Dağları'nda kazı çalışması yapılarak bulunmuştur. Babil'de insanların alkollü içecekleri fermente ettiklerine dair güçlü kanıtlar vardır.
Fransız kimyager Louis Pasteur, 1856'da mayayı fermantasyona bağladığında zimolojiyi kurmuştur. Pasteur, şekerin maya tarafından alkole fermantasyonunu incelerken, fermentasyonun maya hücreleri içinde "fermentler" adı verilen hayati bir güç tarafından katalize edildiği sonucuna varmıştır. "Fermentlerin" yalnızca canlı organizmalarda işlev gördüğü düşünülmektedir. Alkollü fermantasyon, hücrelerin ölümü veya çürümesi ile değil, maya hücrelerinin yaşamı ve organizasyonu ile ilişkili bir eylemdir" diye yazmıştır.
Bununla birlikte, maya ekstraktlarının, canlı maya hücrelerinin yokluğunda bile şekeri fermente edebildiği bilinmektedir. Almanya, Berlin Humboldt Üniversitesi'nden Alman kimyager ve zimolog Eduard Buchner, 1897'de bu süreci incelerken, karışımda canlı maya hücreleri olmasa bile şekerin, maya tarafından salgılanan ve zimaz adını verdiği bir enzim kompleksi tarafından fermente edildiğini bulmuştur. 1907'de "hücresiz fermantasyon" araştırması ve keşfi nedeniyle Nobel Kimya Ödülü'nü almıştır.
Bir yıl önce, 1906'da etanol fermantasyon çalışmaları, NAD+'nın erken keşfine yol açmıştır.

Gıda fermantasyonu, şekerlerin ve diğer karbonhidratların alkole veya koruyucu organik asitlere ve karbondioksite dönüştürülmesidir. Alkol üretiminde, meyve suları şaraba dönüştürüldüğünde, tahıllar biraya dönüştürüldüğünde ve patates gibi nişasta bakımından zengin gıdalar fermente edildiğinde ve daha sonra cin ve votka gibi alkollü içecekler yapmak için damıtıldığında kullanılmaktadır. Karbondioksit üretimi ekmeği mayalamak için kullanılmaktadır. Organik asitlerin üretimi, sebzeleri ve süt ürünlerini korumak ve tatlandırmak için kullanılmaktadır.
Gıda fermantasyonu beş ana amaca hizmet etmektedir: gıda substratlarında çeşitli tatlar, aromalar ve dokular geliştirerek beslenmeyi zenginleştirmek; laktik asit, alkol, asetik asit ve alkali fermentasyonlar yoluyla önemli miktarda gıdayı korumak; gıda substratlarını protein, esansiyel amino asitler ve vitaminlerle zenginleştirmek; antinutrientleri ortadan kaldırmak için; ve pişirme süresini ve buna bağlı yakıt kullanımını azaltmak.

Dünya çapında: alkol (bira, şarap), sirke, zeytin, yoğurt, ekmek, peynir
Asya
Doğu ve Güneydoğu Asya: amazake, atchara, belacan, burong mangga, com ruou, doenjang, douchi, lambanog, kimchi, kombucha, leppet-so, narezushi, miso, nata de coco, nattō, oncom, prahok, ruou nep, sake, soju, soya sosu, kokmuş soya peyniri
Orta Asya: bıyık, kefir,
Güney Asya: achar, appam, dosa, dhokla, yoğurt, idli, karışık turşu, ngari, sinki, tongba, paneer
Africa: garri, injera, laxoox, mageu, ogi, ogiri, iru
Amerika: chicha, çikolata, vanilya, acı sos, tibicos, pulque, muktuk, kiviak, parakari
Orta Doğu: torşi, boza
Avrupa: ekşi mayalı ekmek, mürver şarabı, kombucha, dekapaj, rakfisk, lahana turşusu, salatalık turşusu, surströmming, mead, salam, sucuk, prosciutto, quark, kefir, filmjölk, krema fraîche, smetana, skyr, rakı gibi kültürlü süt ürünleri.
Okyanusya: poi, çürük tavuk

Cheonggukjang, doenjang, fermente soya peyniri, miso, natto, soya sosu, kokmuş soya peyniri, tempeh, oncom, soya fasulyesi ezmesi, Pekin maş fasulyesi sütü, kinama, iru.

Amazake, bira, ekmek, choujiu, gamju, injera, kvas, makgeolli, murri, ogi, rejuvelac, sake, sikhye, ekşi hamur, sowans, pirinç şarabı, malt viski, tahıl viski, idli, dosa, Bangla (içecek)votka, boza ve chicha.

Kimchi, karışık turşu, lahana turşusu, Hint turşusu, gundruk, tursu

Şarap, sirke, elma şarabı, perry, brendi, atchara, nata de coco, burong mangga, asinan, dekapaj, vişinată, çikolata, rakı, aragh sagi, chacha (brendi).

Mead, metheglin

Bazı peynir çeşitleri ayrıca kefir, kımız (kısrak sütü), shubat (deve sütü), quark, filmjölk, crème fraîche, smetana, skyr ve yoğurt gibi kültürlü süt ürünleri.

Bagoong, faseekh, balık sosu, Garum, Hákarl, jeotgal, rakfisk, karides ezmesi, surströmming, shidal.

Chorizo, salam, sucuk, pepperoni, nem chua, som moo, saucisson, fermente sucuk

Pu-erh çayı, Kombucha, Lahpet, Goishicha

Sterilizasyon, gıdaların fermantasyonu sırasında dikkate alınması gereken önemli bir faktördür. Ekipmandan ve saklama kaplarından herhangi bir mikropun tamamen çıkarılmaması, fermentte zararlı organizmaların çoğalmasına ve potansiyel olarak botulizm gibi gıda kaynaklı hastalık risklerinin artmasına neden olabilmektedir. Kötü kokuların oluşması ve renk bozulması, yiyeceklere zararlı bakterilerin bulaşmış olabileceğinin göstergesi olabilmektedir.
Alaska, 1985'ten beri botulizm vakalarında istikrarlı bir artışa tanık olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki diğer tüm eyaletlerden daha fazla botulizm vakası vardır. Bunun nedeni, bütün balık, balık kafaları, deniz aygırı, deniz aslanı ve balina yüzgeçleri, kunduz kuyrukları, fok yağı ve kuşlar gibi hayvansal ürünlerin tüketilmeden önce uzun bir süre fermente edilmesine izin veren geleneksel Eskimo uygulamasıdır. Clostridium botulinum bakterileri plastikteki hava geçirmez muhafaza tarafından oluşturulan anaerobik koşullarda geliştiğinden, bu amaç için eski moda, geleneksel yöntem olan çim kaplı bir delik yerine plastik bir kap kullanıldığında risk daha da artmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü, epidemiyolojik çalışmalara dayanarak salamura gıdaları muhtemelen kanserojen olarak sınıflandırmıştır. Diğer araştırmalar, fermente gıdaların kanserojen bir yan ürün olan etil karbamat (üretan) içerdiğini bulmuştur. "Asya'da yürütülen mevcut çalışmaların 2009 yılındaki bir incelemesi, düzenli olarak salamura sebze yemenin bir kişinin özofagus skuamöz hücreli karsinom riskini kabaca iki katına çıkardığı sonucuna varmıştır."

Hayvansal ürün, bir hayvanın vücudundan elde edilen herhangi bir malzemedir. Örnekler, hayvansal yağ, et, kan, süt, bal, yumurta ve bunların yanında kurutulmuş balık mesanesi ve peynir mayası gibi daha az bilinen ürünlerdir. Hayvansal ürünler gıda ve gıda dışı ürünler olabilir. Temel gıda olarak insan hayatında önemli role sahiptir. 
Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı tarafından tanımlanan "hayvansal yan ürünler", kas eti dışındaki çiftlik hayvanlarından hasat edilen veya üretilen ürünlerdir. Avrupa Birliği ise, hayvan yan ürünlerini, insanların tüketmediği hayvanlardan elde edilen malzemeler olarak biraz daha geniş bir şekilde tanımlanmaktadır. Bu nedenle, insan tüketimi için tavuk yumurtası ABD'de yan ürün olarak kabul edilir, ancak Fransa'da değildir. Oysa hayvan yemi için ayrılan yumurtalar her iki ülkede de hayvansal yan ürünler olarak sınıflandırılır. Bu kendi başına ürünün durumuna, güvenliğine veya "bütünlüğüne" yansımaz.
Hayvan yan ürünleri, mezbahalardan, hayvan barınaklarından, hayvanat bahçelerinden ve veterinerlerden gelen karkas parçaları ve karkas parçaları ve yemek atıkları dahil insan tüketimi için amaçlanmayan hayvansal ürünlerdir. Bu ürünler, kozmetik, boya, temizleyiciler, cilalar, tutkal, sabun ve benzeri ticari ürünler yapmak için satılabilecek insan ve insan dışı gıda maddeleri, yağlar ve diğer malzemeler haline getirilmek üzere bir işlemden geçebilir. mürekkep. Hayvansal yan ürünlerin satışı, et endüstrisinin bitkisel protein kaynakları satan endüstrilerle ekonomik olarak rekabet etmesini sağlar.
Hayvanlar kelimesi Animalia biyolojik alemindeki tüm türleri içerir. Bu durumda böcekler, karides ve istiridye gibi hayvanlar da tanıma örnek gösterilebilir.
Genel olarak, deniz hayvanlarının eski kalıntılarından oluşan petrol gibi fosilleşmiş veya parçalanmış hayvanlardan yapılan ürünler hayvansal ürün olarak kabul edilmez. Hayvan kalıntıları ile döllenmiş toprakta yetiştirilen ürünler, nadiren hayvansal ürün olarak nitelendirilir.
Birkaç popüler diyet modeli, bazı hayvansal ürün kategorilerinin dahil edilmesini yasaklar ve ayrıca diğer hayvansal ürünlere ne zaman izin verilebileceğini sınırlayabilir. Bunun gibi, vejetaryenlik, pesketaryenlik ve paleolitik diyet gibi seküler diyetlerin yanı sıra koşer, helal, mahayana, makrobiyotik ve sattvik gibi dini diyetler de vardır. Vegan-vejetaryen diyetleri ve tüm alt grupları gibi diğer diyetler, hayvansal kökenli herhangi bir materyalin yenmesini kabul etmez. Bilimsel olarak, hayvan kaynaklı gıdalar terimi, bu hayvansal ürünlere ve yan ürünlere topluca atıfta bulunmak için kullanılmıştır.
Uluslararası ticaret mevzuatında, hayvanlardan elde edilen veya onlarla yakın ilişkisi olan gıda ve mallara atıfta bulunmak için hayvansal menşeli terminoloji ürünleri (products of animal origin-POAO) kullanılmaktadır.

Hayvansal lif
Hayvansal psişizm
Bitkisel ürün
Gıda endüstrisi

Haşere, pek çok hayvan ve insan hastalığının nedeni, böcekler ve kemirgenler tarafından taşınan mikroorganizmalardır.
Haşere mücadelesinin önemini, tarih boyunca sıtma, veba gibi haşerelerin taşıdıkları hastalıklardan dolayı, hayatını kaybeden milyonlarca insan ve kaybolan medeniyetler açıklamaktadır.
Dolayısıyla haşere mücadelesi, 6 milyarı aşan dünya nüfusunun beslenmesi, giyimi ve korunması için gereklidir.
Yerel yönetimlerin üzerinde durdukları; uçan ve yürüyen haşereler, sıklıkla karşılaşılan fare türleri ile mücadeledir söz konusu bu vektörlerle mücadele de, Türkiye'de bilinçli veya bilinçsiz olarak kullanılan çeşitli mücadele yöntemleri mevcuttur, Oysa, bu vektörler ile mücadele, halkın sağlığını doğrudan ilgilendiren son derece ciddi bir iştir. Halk sağlığının korunması kapsamında mücadele edilen zararlılardan hamam böceği, sinek, bit, pire, tahtakurusu, örümcek, kırkayak, akrep, karınca, yılan gibi insanlarla ortak yaşam alanı paylaşan canlılardır.
Haşerelerin en büyük ortak özellikleri hızlı bir şekilde çoğalmalarıdır. Her ortama ayak uyduran bu canlıların verdikleri zarardan kurtulmak için haşerelerle iyi bir şekilde mücadele edilmelidir. Haşereleri yürüyen haşere, kemirgenler, uçan haşere gibi sınıflara ayırdığımızda onlarla mücadele etmek biraz kolaylaşmaktadır.

Türkçede kullanılan haşere sözü Arapça حشرة (böcek) kelimesinden gelir.

Hidroliz (Antik Yunancada “hidro” - su ve çözmek için parçalama anlamına gelmektedir.) işlemi suyu oluşturan hidrojen ve oksijen elementlerinin birbirinden ayrılması ile sonuçlanan bir işlemdir. Bazı kaynaklarda hidroliz, moleküllerin su ilavesiyle daha fazla sayıda parçacık oluşturması olarak da geçer. Hidroliz, su ile bir kimyasal bağın parçalanmasıdır yani bir kimyasal reaksiyondur. Hidroliz genel olarak suyun nükleofil (kimyasal bağ oluşturmak için elektrofile bir elektron çifti) olduğu ikame(yer değiştirme reaksiyonu), eliminasyon(organik reaksiyon türü) ve solvasyon (çözme) reaksiyonları için kullanılır.
Genellikle organik kimyada farklı fonksiyonel gruplara dönüştürme işlemi için kullanılırken, biyokimyada pek çok biyolojik işleyişin bu reaksiyona dayanarak gerçekleştiği gözlenmektedir. Bu parçalanma sırasında, parçalanan kısımlardan birine H⁺ iyonu, diğerine ise OH- grubu bağlanır.
Hidroliz işleminin gerçekleşmesi zorlu bir aşamadır. Hidroliz işleminin olabilmesi için su ile bir etkileşimde bulunan kimyasalın bir şekilde suyun içine geçmesi gerekir. Yoksa elektroliz işlemi gibi bir işlem olmayan hidrolizde, suyun parçalanması gibi bir durum mevcut olmayıp, daha çok sıvı fazda oluşan çoğu zaman da dinamik olan bir denge mevcuttur.
Bazı zamanlarda hidroliz işlemi suda çözünme ile tam olarak örtüşür. Bu işlem elektrik enerjisi ile de yapılabilir. Hidroliz işlemi bir asit için uygulanıyorsa suda çözünen asitin iyonlaşma sabiti olan Ka  ve suyun iyonlaşma sabiti olan Ksu yardımıyla bir çözeltinin pH'ı hesaplanabilir.
pH=Ksu/Ka
Eğer çözelti bir baz çözeltisi ise bu çözeltinin Kb iyonlaşma sabitinden yararlanarak pOH hesaplanabilir.
pOH=Ksu/Kb
Biyolojide hidroliz; büyük moleküllerin su kullanılarak küçük moleküllere yani monomerlere ayrıldığı kimyasal reaksiyonlara denir. Hidrolizde monomer sayısının 1 eksiği kadar su harcanır.
hidroliz genellikle suların ayrışmasıyla meydana gelirler bu ayrışma da damıtma yöntemi ile gerçekleşir.Bir karbonhidrat, hidroliz yoluyla bileşen şeker moleküllerine parçalanır (örneğin, sükroz, glikoz ve fruktoza parçalanır),ve bu parçalanma şekere dönüştürme (şekerleşme) olarak kabul edilir.
Hidroliz reaksiyonları, iki molekülün daha büyük bir molekülde birleştiği ve bir su molekülünü fırlattığı bir yoğunlaşma reaksiyonunun da tersi olabilir.Böylece hidroliz, parçalanmak için su ekler, oysa yoğuşma suyu ve diğer çözücüleri uzaklaştırarak oluşur.

Genellikle hidroliz, bir maddeye su molekülünün eklendiği kimyasal bir süreçtir. Bazen bu ekleme hem maddenin hem de su molekülünün ikiye bölünmesine neden olur. Bu tür reaksiyonlarda, hedef molekülün bir parçası (veya ana molekül) hidrojen iyonu kazanır.

Yaygın bir hidroliz türü zayıf bir asit veya zayıf bazın bir tuzu (ya da her ikisi de) suda çözüldüğünde meydana gelir. Su kendiliğinden hidroksit anyonlarına ve hidronyum katyonlarına iyonlaşır. Tuz ayrıca kurucu anyon ve katyonlarına ayrışır. Örneğin, sodyum asetat suda sodyum ve asetat iyonlarına ayrışır. Sodyum iyonları hidroksit iyonlarıyla çok az reaksiyona girerken, asetat iyonları asetik asit üretmek için hidronyum iyonlarıyla birleşir. Bu durumda net sonuç, bazik bir çözelti veren, hidroksit iyonlarının nispi bir fazlalığıdır.
Güçlü asitler de hidrolize uğrar. Örneğin, sülfürik asidin suda çözülmesine hidroliz eşlik ederek sülfürik asidin (H2SO4) eşlenik bazı olan hidronyum ve bisülfatı verir. Böyle bir hidroliz sırasında meydana gelen şey hakkında daha teknik bir tartışma için, Brønsted-Lowry asit- baz teorisine bakınız.

Asit-baz katalizli hidrolizler çok yaygındır; amidlerin veya esterlerin hidrolizi buna örnektir. Amidlerin veya esterlerin hidrolizi; nükleofil (çekirdek arayan aracı, örneğin su veya hidroksil iyonu) esterin veya amidin karbonil grubunun karbonuna saldırdığında meydana gelir. Sulu bir bazda, hidroksil iyonları su gibi polar moleküllerden daha iyi nükleofillerdir (kimyasal bir bağ oluşturmak için bir elektron çifti veren kimyasal bir türdür).Asitlerde karbonil grubu protonlanır ve bu daha kolay bir nükleofilik saldırıya yol açar. Her iki hidrolize yönelik ürünler karboksilik asit gruplarına sahip bileşiklerdir.
Sabunlaşma ticari olarak uygulanan en eski ester hidroliz örneğidir (sabun oluşumu).  Bir trigliseridin (yağ) sodyum hidroksit gibi sulu bir baz ile hidrolizdir (NaOH). İşlem sırasında gliserol oluşur ve yağ asitleri bazla reaksiyona girerek onları tuza dönüştürür. Oluşan tuzlara sabun denir ve evlerde yaygın olarak kullanılır.  Ek olarak, canlı sistemlerinde; çoğu biyokimyasal reaksiyon (ATP hidrolizi dahil) enzimlerin katalizi sırasında gerçekleşir.
Enzimlerin katalitik(kataliz) etkisi, proteinlerin, katı yağların, sıvı yağların ve karbonhidratların hidrolizine izin verir. Örnek olarak, proteazlar (proteinlerdeki peptit bağlarının hidrolizine neden olup sindirime de yardımcı olan enzimlerdir) gösterilebilir. Proteazlar ekzopeptidazların (terminal peptit bağlarının hidrolizini katalizleyen ve her seferinde bir serbest amino asidi serbest bırakan başka bir enzim sınıfı) aksine, peptit zincirlerindeki iç peptit bağlarının hidrolizini katalize ederler.
Bununla birlikte, proteazlar, her tür proteinin hidrolizini katalize etmez. Eylemleri sağlam ve seçicidir: Amid grubunu kataliz için uygun konuma getirmek adına bir tür yönlendirme kuvveti gerektiğinden dolayı bu süreç için yalnızca belirli bir üçüncül yapıya sahip proteinler hedeflenir. Bir enzim ve substratları (kimyasal reaksiyonda gözlemlenen ve bir ürün oluşturmak için bir reaktifle reaksiyona giren kimyasal türdür.  )(proteinleri) arasındaki gerekli temaslar, enzimin substratın sığacağı bir yarık oluşturacak şekilde katlanması nedeniyle yaratılır; yarık ayrıca katalitik grupları da içerir. Bu nedenle, çatlağa sığmayan proteinler hidrolize uğramaz. Bu seçicilik, hormonlar gibi diğer proteinlerin bütünlüğünü korur ve bu nedenle biyolojik sistem normal şekilde işlemeye devam eder.
Hidroliz üzerine, bir amid ve bir karboksilik asit geldiğinde; bir amin veya amonyağa (asit varlığında hemen amonyum tuzlarına dönüştürülür) dönüşür. Karboksilik asit üzerindeki iki oksijen grubundan biri bir su molekülünden türetilir ve amin (veya amonyak) hidrojen iyonunu kazanır. Peptitlerin hidrolizini amino asitler verir. Naylon 6,6 gibi birçok poliamid polimeri, güçlü asitlerin varlığında hidrolize olur. Süreç depolimerizasyona yol açar. Bu nedenle naylon ürünler az miktarda asidik suya maruz kaldıklarında çatlayarak başarısız olurlar.  Ayrıca Polyesterler benzer polimer bozulma reaksiyonlarına karşı hassastır. Sorun çevresel stres çatlağı olarak bilinir.

Hidroliz, enerji metabolizması ve depolanması ile ilgilidir. Tüm canlı hücreler, iki ana amaç için sürekli bir enerji kaynağına ihtiyaç duyar: Bunlar mikro ve makromoleküllerin biyosentezi ve iyonların ve moleküllerin hücre zarları boyunca aktif taşınmasıdır. Besinlerin oksidasyonundan elde edilen enerji doğrudan kullanılmaz, ancak karmaşık ve uzun bir reaksiyon dizisi vasıtasıyla özel  bir enerji depolama molekülü olan adenosin trifosfata (ATP) kanalize edilir. ATP molekülü, gerektiğinde enerjiyi serbest bırakan pirofosfat bağları (iki fosfat birimi bir araya getirildiğinde oluşan bağlar) barındırır. ATP iki şekilde hidrolize uğrayabilir: Birincisi, reaksiyonla birlikte adenozin difosfat (ADP) ve inorganik fosfat oluşturmak için terminal fosfatın uzaklaştırılmasıdır:
ATP + H2O → ADP + Pi
İkincisi ise adenosin monofosfat (AMP) ve pirofosfat elde etmek için bir terminal difosfatın çıkarılması ile olur. İkincisi genellikle iki kurucu fosfata birinci şekle nazaran daha fazla bölünmeye uğrar. Bu bölünme genellikle zincirlerde meydana gelen ve fosfat bağları hidroliz geçirdiğinde sentez yönünde yönlendirilebilen biyosentez reaksiyonlarına neden olur.

Monosakkaritler, hidroliz ile ayrılabilen glikosidik bağlarla birbirine bağlanabilir. Bu şekilde bağlanan iki, üç, birkaç veya birçok monosakarit, sırasıyla disakkaritler, trisakaritler, oligosakaritler veya polisakkaritleri oluşturur. Glikosidik bağları hidrolize eden enzimler "glikozit hidrolazlar" veya "glikosidazlar" olarak adlandırılır.
En iyi bilinen disakkarit sükrozdur (sofra şekeri). Sükrozun hidrolizinden glikoz ve fruktoz ortaya çıkar. İnvertaz, sükrozun invert şeker olarak adlandırılan hidrolizi için endüstriyel olarak kullanılan bir sukrazdır. Laktaz, sütte laktozun sindirim hidrolizi için gereklidir; birçok yetişkin insan laktaz üretmez ve sütteki laktozu sindiremez.
Polisakkaritlerin çözünür şekerlere hidrolizi şekere dönüştürme olarak kabul edilebilir.Arpadan yapılan malt, maya tarafından bira üretmek için kullanılabilen, nişastayı disakkarit maltoza ayırmak için bir-amilaz kaynağı olarak kullanılır. Diğer amilaz enzimleri nişastayı glikoza veya oligosakaritlere dönüştürebilir. Selüloz önce selülaz tarafından selobiyoza hidrolize edilir ve daha sonra selobiyoz beta-glukozidaz tarafından glikoza hidrolize edilir. İnekler gibi geviş getiren hayvanlar selülozu selobiyoza hidrolize edebilir ve sonra selülaz üreten simbiyotik bakteriler sayesinde de glikoza dönüştürülebilir.

Metal iyonları Lewis asitleridir ve sulu çözeltide genel formül M(H2O)nm+ ' nın metal aquo komplekslerini oluştururlar. su iyonları, daha fazla veya daha az ölçüde hidrolize uğrar. Hidrolizin ilk aşaması genel olarak aşağıdaki gibi verilir:
M(H2O)nm+ + H2O ⇌ M(H2O)n−1(OH)(m−1)+ + H3O+
Bu nedenle, su katyonları Brønsted-Lowry asit-baz teorisi açısından asitmiş gibi davranırlar. Bu etki, bağlı bir su molekülünün O-H bağını zayıflatan ve bir protonun serbest bırakılmasını nispeten kolaylaştıran pozitif yüklü metal iyonunun endüktif etkisi göz önüne alındığında kolayca açıklanabilir.
Bu reaksiyon için ayrışma sabiti, pKa, metal iyonunun yük-boyut oranı ile az ya da çok doğrusal olarak ilişkilidir. Na+ gibi düşük yüklere sahip iyonlar, neredeyse algılanamayan hidrolize sahip çok zayıf asitlerdir. Ca2+, Zn2+, Sn2+ ve Pb2+ gibi büyük iki değerlikli iyonlar 6 veya daha fazla pka'ya sahiptir ve normalde asit olarak sınıflandırılmaz, ancak Be2+ gibi küçük

Hindistan cevizi  (Cocos nucifera), palmiyegiller (Arecaceae) familyasından tropik bölgelerde yetişen meyvesi yenen bir palmiye türü.
Tropikal bölgelerde yetişir. Meyvesi yenir. Hindistan cevizi lifi elde edilir. Ayrıca beyaz tanecikler halinde kek ve pastayı süslemek ve tat katmak amacıyla da kullanılmaktadır.
Boyu 20 metreyi aşan Hindistan cevizinin özsuyu mayalanarak bir tür "palmiye şarabı" üretilir. Meyvesinden elde edilen bir sıvı da tıpta kullanılmaktadır. Hindistan cevizi 7-13 yaşları arası meyve vermeye başlar. 60 yıl kadar ürün verir. 90-100 yıl kadar yaşar. Genellikle toz hâlinde satılır, sert kabuğunun altında hindistan cevizi suyu denen yoğun sıvı bulunur.
Hindistan cevizi çok besleyici, güçlendirici ve şişmanlatıcı bir besindir. Yüksek oranda fakat kolayca sindirilebilen yağ içerir. Vücut bu yağdan diğer yağlara nazaran daha kolay yararlanır. Bu yağ hem fiziksel hem de kimyasal özelliği bakımından tereyağına çok benzer. Hindistan cevizi bütün amino asitleri içeren yüksek kalitede protein içeriğine sahiptir. Potasyum, sodyum, magnezyum ve kükürt açısından da zengin bir besindir.
Kurutulmuş hindistan cevizinin enerji değerleri oldukça yüksektir. Olgunlaşmış kuru bir hindistan cevizi midedeki fazla asit problemlerinin tedavisinde de etkilidir ve hastada rahatlama sağlar. Hindistan cevizinin özü sindirim sistemi rahatsızlıklarının tedavisinde oldukça etkilidir. Hazımsızlık, kolit, mide ülseri, ishal, kusma, gaz, dizanteri gibi rahatsızlıklara karşı da oldukça değerli bir besindir. Kusmayı yatıştırmak için diğer metotlar başarısız kaldığında hindistan cevizi kullanılabilir.
Filipinler, Endonezya ve Hindistan, dünyadaki toplam kurutulmuş Hindistan cevizi içi'nin yaklaşık %70'ini üretmektedir, Filipinler ve Endonezya da dünyanın ana Hindistan cevizi yağı ihracatçılarıdır.

Hint cevizi ya da Muskat (Myristica), portakal ağacına benzeyen, anavatanı Banda Adaları olan bir tropik ağaç cinsi ve baharat olarak kullanılan meyvesi. Hindistan cevizi ile ad benzerliği dışında ilgisi yoktur.
Karayipler bölgesinde, özellikle de Grenada'da yetişir. Bitkinin tohumları baharat olarak kullanılır. 2–3 cm uzunlukta, 1–2 cm çapta, oval, cevize benzer tohumlar vardır. Tohumlar sabit yağ, uçucu yağ ve rezin taşır.

Ağacın meyveleri olgunlaştığında kurutulup baharat olarak kullanılır. Bol miktarda rendelenmiş olarak tercihen süt ile birlikte alındığında halüsinasyon görülmesine yol açar. Endonezya'da meyvenin etli dokusu palmiye şekeriyle karıştırılıp güneşte kurutularak besleyici bir tatlı yapılır. Geçmişte reçeli de yapılmıştır. Bebeklerde gaz giderici olduguna dair inanışlar mevcuttur.
Çekirdeği ve içi neredeyse aynı tattadır ama etli kısmı daha tatlıdır ve daha yoğun bir tadı bulunmaktadır. Çekirdeği, safran rengi nedeniyle hafif yemeklerde kullanılır. Peynir sosları için lezzetli bir ek olarak görülür özellikle taze rendelenmiş olarak. Küçük hindistan cevizi, sıcak elma suyu, sıcak şarap ve eggnog için kullanılan geleneksel bir tattır.
Hint mutfağında tatlı olduğu kadar iştah açıcı yemeklerde kullanılır (çoğunlukla Mughlai mutfağında) Hindistan'ın çoğu kesiminde Jaiphal olarak ve Kerala'da Jatipatri ve Jathi olarak bilinir. Ayrıca azıcık da olsa garam masalada kullanılır. Öğütülmüşü Hindistan'da tütsülenerek yenir.
Avrupa'da Hint cevizi ve çekirdeği özellikle patates ve işlenmiş et yemeklerinde kullanılır. Ayrıca çorbalar, soslar ve hamur işlerinde kullanılır. Hollanda'da ise Brüksel lahanası, karnabahar ve çalı fasulyesi gibi sebze yemeklerinde kullanılır.
Ortadoğu mutfağında öğütülmüş Hint cevizi baharat olarak kullanılır. Japonya'da köri  sosu için kullanılan bir malzemedir.
Karayiplerde içeceklerde kullanılır. Genellikle içkinin üstüne küçük bir tutam atılır.

Sütle beraber alınırsa bayıltıcı olabilir. Küçük dozlarda zararsız olsa da yüksek dozlarda delirmeye neden olabilir. Bundan dolayı yüksek dozlarda alınmamalıdır.
Uyuşturucu olarak popüler değildir çünkü yan etkileri vardır. Bunlardan bazıları baş dönmesi, yüz kızarıklığı, ağız kuruluğu, düzensiz kalp atışı, geçici kabızlık, idrar salmakta zorluk, mide bulantısı ve paniktir. Bunlar ilk altı saat içerisinde gözükür ve etkiler 3 güne kadar uzayabilir.
Aşırı miktarda alınması gastrointestinal sistemden yoğun miktarda gaz salınımını takiben ince ince terleme ve geğirme ile kendisini gösterir.

Hortum ya da proboskis (Latince: proboscis)  omurgalı ya da omurgasız  bir hayvanın kafasından uzanan bir organdır. Omurgasızlarda genellikle beslenme ve emme için kullanılan tüp şeklinde uzamış ağız parçasıdır. Omurgalılarda ise uzamış burundur.

En yaygın kullanımı, böcekler (örneğin, güveler, kelebekler ve sivrisinekler), solucanlar (Acanthocephala, Proboscis solucanları dahil) ve gastropod yumuşakçalar gibi belirli omurgasızların boru şeklindeki beslenme ve emme organını ifade etmek içindir.

Acanthocephala, diken başlı solucanlar veya dikenli başlı solucanlar, konakçının bağırsak duvarını delmek ve tutmak için kullandıkları dikenlerle donatılmış, dışa doğru açılabilen bir hortuma sahip olmalarıyla karakterize edilir.

Lepidoptera'nın (kelebekler ve güveler) ağız kısımları çoğunlukla emici türden oluşur; bu kısım hortum veya 'haustellum' olarak bilinir. Hortum, kancalarla bir arada tutulan ve temizlik için ayrılabilen iki tüpten oluşur. Hortumun, çalıştırmak için kasları vardır. Her boru içe doğru çukurdur, böylece nemin emildiği merkezi bir tüp oluşturur. Emme, baştaki bir kesenin kasılması ve genişlemesi nedeniyle gerçekleşir. Hortumun beslenme için kullanıldığına dair belirli bir örnek Deilephila elpenor türünde görülür. Bu türde, güve çiçeğin önünde asılı kalır ve yiyeceğine ulaşmak için uzun hortumunu uzatır.

Adak, herhangi bir dilek yerine geldiğinde karşılığında yapılacağı veya verileceği söylenen şey ve bunun sonucunda insanın kendisini Tanrı'ya karşı yükümlü kıldığı durum. Osmanlıca nezir kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Kutsal varlıklardan yardım dilemek amacıyla kurban kesme, saçı verme, mum yakma, para bağışlama gibi eylemlerde bulunma taahhüdü. Hatta bir şeyden vazgeçme örneğin bir hayvanı doğaya salma (azat etme) bile adağın kapsamına girer. Örneğin Türkçe ile uzak akraba olan Yakut dilinde Adık olarak söylenen bu sözcük bazı nesnelerin yakılmasını ve hayvanların özgür bırakılmasını da ifade eder. Bu yüklenim yerine getirilmediği takdirde kişinin başına olumsuzluklar, hatta felaketler geleceğine inanılır.
Bazı kültürlerde Adak Heykeli kavramına bile rastlanmaktadır. Çünkü bu söz Tanrı'ya karşı verilmiştir. Adak uygulaması ve törenleri hemen her dinde -farklı biçimlerde ve farklı subjelerle olsa da- mevcuttur. Adamak fiili ile de kullanılır. Türk kültüründe en yaygın olan uygulama adak kurbanı ve adak sadakasıdır. Adak orucuna da rastlanır. Bir dilek yerine geldiğinde, önceden adandığı biçime uygun olarak ya kurban kesilir ya da yoksullara para verilir veya oruç tutulur. Ayrıca kendisini bir işe bütünüyle vermek veya o uğurda feda etmek anlamında da kullanılır.

Antik Çağ'da bir istek gerçekleşince tapınaklara yahut kiliselere adaklar verilirdi. Bazen, isteğin gerçekleşmesini ithafen adak steli olarak adlandırılan dikilitaşlar dikilirdi.

Bir olayın olması için adanan ve gerçekleşince de kesilen kurbandır.
Kimsenin ibadet maksadıyla yükümlü olmadığı halde, mübah olan bir işi yapmayı kararlaştırması, kendisine vacip kılması. Kişinin adağını yerine getirmek üzere kestiği hayvan adak kurbanı olur. Adakta herhangi bir nesneye ve bireye kan sürmek sünnilik mezhebine göre mekruhtur, sünni İslam'da bu tür obje ve işaretlemeler yoktur. İnsanların kafasına kurban kanı sürmek İslamiyet öncesi döneme ait olup İslamiyet döneminde Muhammed peygamber tarafından yasaklanmıştır.

Adağı kim kesiyorsa o kişinin anne, babası, dedesi, ninesi, eşi, çocukları ve torunları adak kurbanından et yiyemez. Bir şekilde bu kişilerden birisi kurbandan yerse adak kurbanı kesen kişi, yenilen etin tutarı ne kadarsa o kadar miktarı fukaraya sadaka vermesi gerekir. Et bu kişilerin dışındaki yoksul, ihtiyacı olanlara dağıtılır. Bölgede et dağıtılacak hiç yoksul kişiler yoksa adak kabul olmaz.

Kurbanın geçerli olması için kurbanı kestiren kişiler bakmasa bile kesilirken kurbanın yanında olmalıdır. Eğer kesilen bölgede herkesin maddi durumu iyi ise kurban kabul olmaz, gereksiz tüketimden dolayı israf ve günaha girer. Kurban bayramında kesilen kurban üçe taksim edilir. Üçte biri yoksullara, diğer üçte biri ziyarete gelen eşe, dosta ikram edilir. Geriye kalan kısmı ise kişinin ailesine bırakılır. Kesilen bölgede çok yoksul varsa tamamı fakirlere dağıtılmalıdır. Eğer bölgede kurban eti dağıtacak yoksullar yoksa kurban kesimi günahtır.

Adak Heykelleri20 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayçar
Kurban

Alet, belirli bir işi yapmak için özel olarak üretilmiş, iş sürecinde kullanılan ancak tüketilmeyen nesnedir.
Genellikle el işi yapmakta kullanılan fiziksel nesneler (örneğin çekiç, orak, saban, tırpan vb.) için kullanılmakla birlikte, bir sanatı uygulamakta kullanılan nesneler (örneğin müzik aletleri) ya da bir makine ya da makineyi oluşturan parçaların her biri (örneğin otomobil, tekerlek) de alet sayılır. Alet genellikle fiziksel bir nesne olmakla birlikte, yazılım gibi ürünleri gerçekleştirmek için kullanılmak üzere üretilmiş yardımcı yordamlar ya da yazılımlar (örneğin düzenleme, çizim, test araçları) da alet ya da araç olarak adlandırılır.

Antropologlar alet kullanımının insanın evriminde çok önemli bir aşama olduğu görüşündedir. İnsanın atalarının ilk taş aletleri üretmesi Taş Devrinin başlangıcı sayılır. Bilinen en eski çekirdek aletler Etiyopya'daki (Olduvai) 2,6 milyon yaşlı çökellerde bulunmuştur.

Temel işlevlerine göre aletler şöyle sınıflandırılabilir:

Kesici aletler, örneğin çok çeşitli türlerde bıçak ve makaslar, testere, tırpan ya da orak, ince bir kenar boyunca kesici kuvvet uygulamaya yarar. Kural olarak, kesici aletin kestiği malzemeden daha sert olması istenir. Ama en sert aletlerin bile belli bir süre kullanımdan sonra aşınan ve yıpranan ağızlarının bilenmesi gerekebilir.
Çeşitli nesneleri yerinden oynatmakta kullanılan aletler. Çeşitli levye ve kaldıraçlar kullanıcısına daha az güçle daha büyük iş yapmayı sağlayan mekanik bir avantaj sunar. Kuvvetin etkisini daha küçük bir alanda artıran aletler, örneğin çekiç bir çiviyi çakarken başına, balyoz bir duvarı yıkarken malzemeye, kamçı bir atı yürütürken derisine, kuvveti yoğunlaştırır. Tornavida gibi aletlerde kuvvet daireseldir ve tork olarak adlandırılır. Dolma kalem gibi yazı aletleri mürekkebi kağıda aktarır. Kerpeten, pense, somun ya da boru anahtarı gibi aletler nesneleri kavrayıp döndürebilir. Ayrıca kamyon, roket ve uçaklar daha büyük nesneleri taşıyabilir.
Çakmak ve pürmüz gibi aletler ısı ya da kıvılcım oluşturmakta kulanılır.
Cetvel, gözlük, saat, mikroskop, gibi aletler ölçüm ve inceleme için kullanılır.
Kalıp, mala gibi aletler şekil vermekte kullanılır.
Kaynak makinesi, perçin ya da çivi tabancası, bağlayıcı işlemlerde kullanılır.
Bilgisayar, IDE, kelime işlemci gibi aygıt ve araçlar bilgi işlemekte kullanılır.
Çalar saat gibi bazı aletler yukarıdaki işlevlerden birden fazlasını birleştirebilir.
İş eldiveni, koruma gözlüğü, kulaklık ve can yeleği gibi bazı donanım ve giysiler genel alet tanımının kapsamına girerler ve doğrudan iş yapmasalar da çoğu durumda işin tamamlanabilmesi için zorunludurlar.

Felsefeciler önceleri sadece insanların alet kullanabildiklerini düşünüyorlardı ve "İnsan alet yapan/kullanan hayvandır" sözü hâlen de çok yaygındır. Ancak sonradan pek çok hayvanın da (şempanze, bonobo, orangutan, kapuçin gibi primatlar; bazı kuşlar, ahtopotlar...) işlerini görecek aletlerden faydalanabildiği gözlenmiştir.

Teknoloji
Ergonomi

Alfabe veya abece, her biri dildeki bir sese karşılık gelen harfler dizisidir. "Abece" kelimesi, Türkçedeki ilk üç harfin okunuşundan oluşur. Benzer biçimde Fransızca kökenli "alphabet" kelimesinden Türkçeye geçen "alfabe" sözcüğü, eski Yunancadaki ilk iki harf olan "alfa" ile "beta"nın okunuşundan gelir. İngilizce "alphabet" kelimesi Orta İngilizceye Geç Latincedeki alphabetum kelimesinden, o da Yunanca alphábētos (ἀλφάβητος) sözcüğünden geçmiştir. Yunan harflerinin adları ise Fenike alfabesindeki ilk iki harften türemiştir: 'Öküz' anlamına gelen alef ve 'ev' anlamına gelen bet.
Türk alfabesinde 29 harf bulunur:A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ, H, I, İ, J, K, L, M, N, O, Ö, P, R, S, Ş, T, U, Ü, V, Y, Z

Diller, yazıya geçirilme şekilleri itibarıyla genel olarak iki ana kategoriye ayrılır:

Dünyadaki dillerin büyük çoğunluğu, fonogram kullanarak yazılır. Bu sistemlerde alfabeyi oluşturan her bir elemanın (harfin) genelde tek başına bir anlamı olmaz, sadece çıkarılması gerekli sesi belirtir ve ancak diğer harflerle yan yana geldiğinde belli bir anlam kazanır. "Alfabe" terimi dilbilimciler ve paleograflar tarafından hem geniş hem de dar anlamda kullanılır. Geniş anlamda alfabe, fonem seviyesinde parçalı (segmental) bir yazıdır. Dar anlamda ise "gerçek" alfabeler, diğer parçalı yazı türleri olan ebcedler ve abugidalardan ayrılır. Bu üçü, sesli harfleri nasıl işlediklerine göre farklılık gösterir:

Gerçek Alfabeler: Hem ünsüzlerin hem de ünlülerin ayrı harflerle temsil edildiği sistemlerdir (Örn: Latin alfabesi, Yunan alfabesi, Hangul). Örneğin Yunanca, ünlülerin ünsüzlerden ayrı bağımsız harf formlarına sahip olduğu ilk alfabedir.
Ebcedler (Abjad): Temel olarak sadece ünsüzlerin yazıldığı, ünlülerin ise genelde yazılmadığı veya okuyucu tarafından bağlama göre eklendiği sistemlerdir (Örn: Arap alfabesi, İbrani alfabesi, Fenike alfabesi). "Ebced" terimi, Arap alfabesinin eski sıralaması olan "elif, be, cim, dal" (E-B-C-D) diziliminden gelir.
Abugidalar: Ünsüz harflerin temel alındığı, ancak ünlü seslerin bu temel harfe eklenen diyakritik işaretlerle veya harfin şeklindeki sistematik değişikliklerle belirtildiği sistemlerdir (Örn: Devanagari, Ge'ez, Tay alfabesi).

Resimvarî karakterler kullanılarak yazılan dillerdir. Böyle dillerde genelde her simge, bir nesneyi tanımlar ve görece çok az tanım iki veya fazlası karakterle ifade edilir. Örnek: Çince, Japonca.

Alfabenin doğuşu, yazının doğuşuyla eş zamanlı değildir. Yazının icadı Sümerlere, yani günümüzden 5.000 yıl önceye tarihlenir ve buna çivi yazısı (İngilizce: cuneiform) adı verilir. Çivi yazısına benzer simgelerle Sümerler'i takip eden (Asur, Babil, Elam, Akad, Hitit v.s.) birçok Mezopotamya uygarlığı dillerini kâğıda, taşa, toprağa dökmüşlerdir. Çivi yazısının ardından Eski Mısır'da hiyeroglifler ortaya çıkmıştır. İlk çıkışındaki kullanım özellikleriyle bu sistemler ideogramatik yazı mantığı taşımaktadır.
İlk harfler, Mısır hiyerogliflerini yazmaya yardımcı olmak amacıyla Eski Mısır'da icat edilmiştir; bunlar sözlükbilimciler tarafından "Mısır tek harfli işaretleri" olarak adlandırılır. İlk tam fonemik yazı olan Proto-Sinaitik yazı, Mısır hiyerogliflerinden türetilmiş ve daha sonra Fenike alfabesini oluşturmak üzere değiştirilmiştir.

Modern alfabenin kökeni Fenike alfabesine dayanmaktadır. Bazı araştırmacılara göre Fenikeliler de bu yazı sistemini Mısır hiyerogliflerinden esinlenerek oluşturmuştur. Fenike sistemi ilk "gerçek" alfabe (veya teknik olarak ilk başarılı ebced) olarak kabul edilir ve Arap, Kiril, Yunan, İbrani ve Latin dahil olmak üzere modern alfabelerin çoğunun atasıdır.

Yunan Alfabesi: Fenike alfabesi, Fenikelilerin tüccar olmasıyla Akdeniz çevresine yayılmıştır. Yunanlar bu alfabeyi alırken, dillerinde olmayan sesleri temsil eden harfleri sesli harf (ünlü) olarak kullanmaya başlamışlardır. Bu, ünlülerin bağımsız harf formlarına sahip olduğu ilk alfabedir.
Latin Alfabesi: Yunan alfabesi, Euboea formuyla İtalyan yarımadasına taşınmış ve burada Etrüsk alfabesi gibi alfabelerin doğmasına yol açmıştır. Bunlardan biri, Romalılar cumhuriyetlerini genişlettikçe Avrupa'ya yayılan Latin alfabesi olmuştur.
Bu iki alfabe türü yanında bir de Ege Adaları kökenli, günümüzde hâlâ çözülememiş linear A ile çoğu çözülmüş linear B diye birbirinin devamı iki alfabe ile Maya Uygarlığı kökenli Kolomb öncesi Güney Amerika alfabeleri vardır.

Türkler, ilk olarak ulusal bir alfabe olan 38 harfli Orhun alfabesini kullanmışlardır. Bu alfabe ile yazılan ilk yazı örnekleri MÖ 5. yüzyılda Issıg (Esik) Kurganı'nda bulunmuştur. Daha sonra 9. yüzyıldan sonra kısa bir süre Uygur alfabesi olarak anılacak olan 18 harfli Soğd alfabesini kullandılar.
İslamiyet ile birlikte Arap alfabesi yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Rusya, Orta Asya Türklerinin alfabesini 1926'da Latin alfabesine, 1930'da ise Kiril Alfabesine çevirmiştir. Türkiye, 1928'de Latin alfabesini kullanmaya başlamıştır. Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan gibi Türk ülkeleri bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra Latin alfabesine geçmişlerdir. Ancak Kırgızistan gibi Kiril alfabesini sürdüren ülkeler de bulunmaktadır. Bugün Türkler arasında en yaygın alfabe, Latin ve Kiril alfabeleridir.
Karay Türkleri gibi Yahudi Türk toplumları, İbrani alfabesini de kullanmışlardır. Bunun dışında Ermeni alfabesi, Hint alfabesi, Çin alfabesi gibi alfabeleri kullanan küçük Türk toplulukları da olmuştur.

Bir alfabe belirli bir dil için uyarlandığında, o dilin kelimelerinin nasıl yazılacağını belirleyen kurallar bütününe ortografi adı verilir. Bu kurallar alfabedeki harfleri konuşulan dilin fonemlerine (seslerine) eşler.
Mükemmel bir fonemik imlada, harfler ve fonemler arasında tutarlı bir birebir karşılık bulunur; böylece bir yazar bir kelimenin telaffuzundan yazılışını, bir okuyucu da yazılışından telaffuzunu tahmin edebilir. Ancak bu ideal pratikte nadiren tam olarak sağlanır:

Sığ Ortografi: Türkçe, Fince ve İspanyolca gibi dillerde yazım ile sesletim arasında güçlü bir uyum vardır. Türkçede her harf genel olarak tek bir sese karşılık gelir.
Derin Ortografi: İngilizce ve Fransızca gibi dillerde, "Büyük Ünlü Değişimi" gibi tarihsel ses değişimleri ve alıntı kelimelerin orijinal yazımlarının korunması nedeniyle, yazım ile okunuş arasında büyük farklar oluşmuştur. Örneğin İngilizce telaffuzu büyük ölçüde ezberlenmelidir çünkü yazımla tutarlı bir şekilde eşleşmez.

Yazı
Fonetik
Transkripsiyon

Tablo ile farklı alfabe 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Alıntı kelime veya alıntı sözcük bir dilden başka bir dile çevrilmeden geçmiş sözcüktür. Alıntı sözcükler, ortak bir kökene sahip oldukları için iki veya daha fazla dilde birbirlerine benzer olan soydaş sözcüklerden farklıdır. Ayrıca başka bir dilden geçmiş olan, ancak geçerken o dile çevrilmiş, calque olarak adlandırılan sözcükler de alıntı olarak sınıflandırılmaz.

İngilizce, diğer kültürlerden veya dillerden birçok sözcük ödünç almıştır. Bu sözcüklere örnekler ''Lists of English words by country or language of origin'' ve ''Anglicization'' maddelerinde yer almaktadır.
Bazı İngilizce alıntı sözcükler, İngilizcede alıntı sözcüğün sahip olduğu ses birimi mevcut olmasa bile orijinal fonolojiye nispeten sadık kalmaktadır. un-, -ing ve -ly gibi çoğu İngilizce ek Eski İngilizcede de kullanılmıştır. Bununla birlikte, bazı İngilizce ekler alıntı olmaktadır. Örneğin, -ize (Amerikan İngilizcesi) veya -ise (İngiliz İngilizcesi) son eki Yunanca -ιζειν (-izein) kökenli Latince -izare ekinden alıntı olmaktadır.

600'den fazla yıl boyunca Osmanlılar, imparatorluğun edebi ve yönetimsel dili olarak pek çok Farsça ve Arapça kökenli sözcük içeren, Osmanlı Türkçesi olarak adlandırılan ve dönemin günlük yaşantıda kullanılan Türkçesinden farklı bir Türkçe kullanmıştır. Osmanlıcanın içerdiği pek çok sözcük, imparatorluk coğrafyasında konuşulan Arnavutça, Bulgarca, Yunanca, Macarca, Ladino, Makedonca ve Sırp-Hırvatça gibi diğer dillere alıntı olarak girmiştir.
I. Dünya Savaşı sonrası İmparatorluk yıkıldıktan ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Türk dili yeni kurulan Türk Dil Kurumu liderliğinde geniş çaplı bir dil reformuna tabi tutulmuştur. Bunun sonucunda dönemin Türkçesinde benimsenmiş birçok alıntı sözcük Türki köklerden türetilmiş yeni sözcüklerle değiştirilmiştir. Türkçe aynı zamanda pantolon (Fransızca: pantalon) ve komik (Fransızca: comique) gibi Fransızcadan birçok ödünç sözcük de almıştır.
Modern Türkiye'de sözcük kullanımı politik bir boyut da kazanmıştır. Sağcı yayınlar daha çok Arapça veya Farsça kökenli sözcükler kullanma eğiliminde olurken, solcu muadilleri Avrupa dillerinden daha çok sözcük benimsemekte, merkez görüşlü yayınlar ise daha çok yerli Türkçe kök sözcükleri kullanmaktadır.

Bazı durumlarda, alıntılanmış sözcüğün özgün anlamı, anlambilim açısından kaymaya uğrayabilir. İngilizce bir sözcük olan Viking, Japoncaya "バイキング" (baikingu) olarak geçmiştir, ancak bu sözcük bu dilde "büfe" anlamına gelmektedir. Bunun nedeni Japonya'da bir İskandinav mutfağı geleneği olan smörgåsbord'dan esinlenerek açık büfe tarzında yemekler sunan ilk restoranın "Viking" adı altında açılmış olmasıdır.
"Karo" anlamına gelen Almanca Kachel sözcüğü, Hollandacaya "kachel" olarak girmiştir, ancak bu dilde karo yerine soba anlamına gelmektedir. Bu durum, Almancada özel bir karolu soba çeşidini tanımlayan Kachelofen'ın Hollandacaya kacheloven olarak geçmesi, Hollandalıların ise bu sözcüğü yalnızca kachel olarak kısaltması ile meydana gelmiştir.

İhtira

Dünya Alıntı Kelime Veritabanı (WOLD) 21 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Amerika tarihi ilk insan yerleşimlerinden modern dönemdeki devletlere kadarki dönemi kapsar. İnsanların Bering Boğazı'ndan geçip Sibirya üzerinden Alaska'ya geçişi ile Amerikan tarihi başlar. Buzul çağının bitimi ile birlikte Amerika kıtası diğer kıtalardan izole kalmıştır. Mezoamerikan, Kızılderili ve Eskimo gibi birçok halk ortaya çıkmıştır. 15. yüzyıl'dan itibaren Avrupa kolonizasyonuna uğramıştır. Sonrasında ise bağımsızlık hareketleri ile bağımsız devletler ortaya çıktı.

İlk kez insanlar 10.000 yıl önce bulunan Bering boğazı üzerinden aşağı yukarı 40.000 yıl öncesinde geçtiler. Bundan binlerce yıl sonra günümüz ABD topraklarını vardılar. Buzul çağının bitmesi ile birlikte Amerika kıtasının Asya ile bağlantısı koptu. Bunun sonucunda Amerika kıtası izole oldu. MÖ 14.000 yılında insanlar Güney Amerika'ya ulaştı. Amerika kıtası belli bir süre sonra tarıma geçti.

Kolomb öncesi ilk medeniyet MÖ 3000 yılında günümüzdeki Peru topraklarındaki Caral medeniyetidir.
Orta Amerika'da ise ilk medeniyet Olmekler'dir. Daha sonraları Olmek medeniyeti Maya ve Aztek uygarlıklarına örnek olmuştur. Maya uygarlığı ise Amerika kıtasının en büyük uygarlıklarından biridir. Maya uygarlığı altın çağında tıp, matematik, mimari vb. birçok alanda çok gelişmişti. Kuzey Amerika'da ise ABD topraklarında Missisipi Kültürü ve Kızılderililer vardı. Kanada, Alaska ve Grönland topraklarında Eskimolar vardı. Vikingler, Amerika kıtasına ilk basan Avrupalılar oldular ve Grönland'ı kolonize ettiler. Mezoamerika'da ise Olmek ve Maya uygarlıkları yanında Totmek ve Aztekler de örnek verilebilir.

1492'de başlayan bu süreç 20. yüzyıl'ın ortalarına kadar sürmüştür. Kristof Kolomb, Amerika'yı keşfedince kolonizasyon süreci başladı. İspanyol-Aztek savaşı sonucunda Aztek medeniyeti çöktü. 15. yüzyıl'da İspanyol kolonizasyonu ile başlayıp 16. yüzyıl'da Hollanda, İngiltere, Fransa ve Portekiz devletlerinin kolonizasyonu ile devam etti. Kolonizasyon sayesinde Avrupa kauçuk, çikolata, domates ve patates gibi ürünler ile tanışırken Amerika kıtası ise hastalıklar ve soykırımlar ile uğraştı. Bu kolonizasyon süreci sonucunda Yedi Yıl Savaşları başladı.

Kolomb öncesi Amerika
Amerikan kolonileri

Bu madde ana dili olarak konuşulma sayılarına göre insan dillerini sıralamaktadır. 
Ancak, bütün bu sıralamalar ihtiyatla kullanılmalıdır çünkü bir lehçe sürekliliğinde dilleri ayırt etmek için tutarlı bir dilsel ölçütler geliştirmek mümkün değildir. Örneğin, bir dil genellikle karşılıklı olarak anlaşılabilir bir dizi değişke olarak tanımlanır, ancak bağımsız ulusal standart diller, Türkçe ve Azerice örneğinde olduğu gibi, büyük ölçüde karşılıklı olarak anlaşılabilir olsalar bile ayrı diller olarak kabul edilebilir. Buna karşılık, Almanca, İtalyanca ve İngilizce dahil olmak üzere yaygın olarak kabul gören birçok dil, karşılıklı olarak anlaşılabilir olmayan değişkeleri kapsar. Arapça bazen Fasih Arapça merkezli tek bir dil olarak kabul edilirken diğer yazarlar karşılıklı olarak anlaşılamayan değişkelerini ayrı diller olarak tanımlamaktadır. Benzer şekilde, Çince de ortak kültür ve ortak edebi dil nedeniyle bazen tek bir dil olarak görülmektedir. Ayrıca Mandarin, Wu ve Yue gibi çeşitli Çin lehçe gruplarını dil olarak tanımlamak da yaygındır, ancak bu grupların her biri karşılıklı olarak anlaşılamayan birçok değişkeyi içermektedir.
Nüfus değişimi ve dil değişmesi nedeniyle zaman içinde değişen konuşmacıların güvenilir sayımlarını elde etmekte de zorluklar vardır. Bazı bölgelerde güvenilir nüfus sayımı verileri yoktur, veriler güncel değildir ya da nüfus sayımı konuşulan dilleri kaydetmeyebilir veya belirsiz bir şekilde kaydedebilir. Bazen konuşmacı nüfusları siyasi nedenlerle abartılmakta ya da azınlık dillerini konuşanlar ulusal bir dil lehine eksik bildirilebilmektedir.

Aşağıdaki diller Ethnologue'un 2025 baskısında en az 50 milyon kişinin ana dili olarak konuştuğu dillerin listesidir. Ethnologue tarafından makro diller olarak tanımlanan diller (bütün değişkeleriyle kapsayacak şekilde Arapça, Farsça, Malayca, Peştuca ve Çince gibi) bu bölüme dahil edilmemiştir.

Toplam konuşur sayısına göre dillerin listesi

Ethnologue's most recent list of languages arranged by number of speakers7 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
List of top 100 languages in 13th edition of Ethnologue (1996)
Different lists of the most spoken languages (the Ethnologue list is from a previous, not the 2005, edition).
Ethnologue 18 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - SIL's Ethnologue, widely referenced source for the world's languages
Languages Spoken by More Than 10 Million People29 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Archived 2009-10-31) - Encarta list, based on data from Ethnologue, but some figures (e.g. for Arabic) widely vary from it
Top 30 languages of the world 6 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
30 most widely spoken world languages 7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of World Languages. Download of MP3 audio files in 1600 language combinations. 13 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antarktika coğrafyasında geçen olayların tarihidir. Antarktika'nın tarihi oldukça yenidir. 1820 yılında keşfedilmiştir. Tarihi boyunca birçok devlet hak iddia etmişti taki Antarktika anlaşmasına kadar. Günümüzde sadece bilimsel araştırma için kullanılıyor.

Antarktika uzun süre boyunca sadece bir teoriydi. Aristoteles Dünya'nın iki kutbu olduğunu savunmuştu. Özellikle coğrafi keşifler sırasında birçok kaşifi cezbetmişti. James Cook da dahil olmak üzere birçok denizci kıtayı araştırmış ama bulamamıştır. 17. yüzyıldan itibaren keşif çalışmalarına başlandı.1820 yılında Rus İmparatorluğu donanması kıtayı keşfetti. Kıta karasına ilk defa 1821'de çıkıldı. 1895 yılında ise ilk kez teyit edilen ayak basma gerçekleşti.

1833 yılında Birleşik Krallık hak iddia etmeye başladı. Leopol Amery döneminde kıtanın tamamında hak iddia etmeye çalışılsa da başarısız olundu. 1840 yılında Fransa hak iddia etti. Norveç 1931 yılında Peter I adasında hak iddia etti. Belli bir süreden sonra Norveç sınır ihlali yapıp Birleşik Krallık'tan toprak aldı. Omond House Antarktika'daki ilk kalıcı üs oldu. Üs İskoçya'ya aitti daha sonrasında Arjantin'e devredildi. 1940'larda Arjantin de hak iddia etti. Şili de daha sonraları bu yarışa katıldı.1961 yılındaki Antarktika anlaşması sonucunda Antarktika tarafsız bölge ilan edildi.

Antik Roma'da din, kökenleri büyük ölçüde Antik Yunan ve İtalya Yarımadası'nın pagan geleneklerinden alan, inanç ve kültlerin bileşimidir.
Antik Roma'da din, yüzyıllar boyunca sürekli değişim ve gelişim gösteren, farklı inanç ve dinlerden pek çok kültü içinde barındıran, son derece eklektik ve çok katmanlı bir yapıdır.

Antik Roma'da dinin gelişimini dört ayrı devreye bölmek mümkündür. Prehistorik ilk dönem; MÖ 8. ve 6. yüzyıllar arasındaki arkaik dönem; Etrüsk ve Antik Yunan inanç sistemlerinin hâkim olmaya başladığı cumhuriyet dönemi ve Akdeniz bölgesindeki farklı inançların evliliğinin yaşandığı emperyal dönem.

Roma ve Orta İtalya'nın tarihöncesi  dönemindeki ilkel inanç sisteminin pagan ve şamanik özellikler taşıdığına inanılmaktadır. Bu dönemde kutsal ruh ve varlıklara (Numen) tapınma şeklinde var olan yerel inançlar bölgeye Sabin, Etrüskler ve Yunan kültürel varlıklarının yayılmalarıyla birlikte cisimleşmeye ve birer form kazanmaya başlarlar.

Etrüsk mitolojisindeki çoğu tanrının Romalı ve İtalik denkleriyle olan ilişkisi ve hatta isimlerini bu denklerinden almaları, Etrüsk dininin İtalyan Yarımadası'ndaki diğer milletlerin dinleriyle birlikte aynı zaman diliminde geliştiğinin düşünülmesine yol açmıştır. Genel görüşe göre dini yapı MÖ 1. binyılın başlarında gelişmeye başlamıştır. Etrüsk panteonu Yunan ve Roma panteonları gibi bir ana tanrı barındırır. Zeus ve Jüpiter'e denk olan bu tanrı Tinia veya Tin olarak anılır. İsminin anlamı "parlayan gün" olan bu figür tasvir anlamında büyük oranda Zeus'a benzer. Yunan Hera veya Romalı Juno ile denk olan ve Tinia'nın eşi konumunda olan Uni isimli bir tanrıça bulunmaktadır. Etrüsk mitolojisindeki, Roma benzeri üçleme Tinia, Uni ve Menerva şeklindedir. Menerva, Romalı Minerva'dan köken alan akıl tanrıçasıdır.
Arkaik dönemde ortaya çıkan ilk tanrılar Jüpiter, Mars ve Quirinus olup, Fransız dilbilimci Georges Dumézil tarafından "Hint-Avrupa Üçlüsü" olarak tanımlanmaktadır.
Bunların dışında birçok Yunan mitolojisi kökenli figür, çoğu zaman tüm mitleriyle birlikte, Etrüsk mitolojisine nüfuz etmişlerdir. Örnek olarak Apulu verilebilir. Apulu Yunan tanrısı Apollo'nun dengidir ve gerek isim gerekse tüm mitleriyle Yunanlardan Etrüsklere geçmiştir.

Roma kültüründe pantheon kavramının olmaması, Etrüsk ve özellikle de Yunan tanrılarının kabulünü kolaylaştırılır. Bu dönemde Venüs (Etrüsklerde Turan) kültü Romalılarca kabul edilir. Roma dininin en önemli nitelikleri olan hoşgörü ve asimilasyon yeteneği, Yunan tanrıçası Hera'nın Romalılarda Giunone'ye dönüşmesinde de görülmektedir.

Antik Çin, MÖ 2100'de Xia Hanedanı ile başlayıp MÖ 221 yılında Çin İmparatorluğu'nun kuruluşu ile sona eren Çin tarihi dönemidir. Bu dönemde Çin'de kültürel, sosyal, siyasi ve teknolojik gelişmeler yaşanmıştır.

Antik Çin'in MÖ 2100'de Büyük Yu'nun Xia Hanedanı'nı kurması ile başladığı kabul edilir. Günümüzde Xia Hanedanı'nın varlığına dair kanıtlar çok azdır. Bu sebeple Xia Hanedanı, çoğu tarihçiler tarafından efsanevi ve mitolojik bir hanedan olarak kabul edilir. Xia Hanedanı'nın son hükümdarı Jie döneminde zalim ve baskıcı bir yönetim olduğu için Shang Kabilesi'nin lideri Tang, Hükümdar Jie'yi indirerek başa geçmiştir. Bu olay sonucunda Xia Hanedanı MÖ 1600'de yıkılmıştır.

Shang Kabilesi'nin lideri Tang'ın, MÖ 1600'de Xia Hanedanı'nı devirerek hükümdar olmasıyla Shang Hanedanı Dönemi başladı. Bu dönemde Çin'de ilk kez yazı kullanıldı. Shang Hanedanı, Antik Çin'in ilk arkeolojik ve belgeli kanıtları bulunan hanedanıdır. Shang Hanedanı, MÖ 1046 yılında Wu Wang tarafından yıkılmıştır.

Wu Wang, MÖ 1046'da Shang Hanedanı'na karşı Muye Savaşı'nı kazanarak Zhou Hanedanı'nı kurmuştur. Zhou Hanedanı, Antik Çin'in en uzun süre hüküm süren hanedanıdır. Zhou Hanedanı, Batı Zhou Hanedanı ve Doğu Zhou Hanedanı olmak üzere iki döneme ayrılır.

Batı Zhou Hanedanı, Zhou Hanedanı'nın MÖ 1046 ile MÖ 771 yılları arasındaki ilk dönemidir. Bu dönemde merkezi otorite güçlüydü ve bu dönemde ilk kez Feodal Sistem kullanılmıştır.

Doğu Zhou Hanedanı, Zhou Hanedanı'nın MÖ 770 ile MÖ 256 yılları arasındaki ikinci ve son dönemidir. Bu dönem, başkentin Haojing'den Louyang'a taşınmasından sonra başlamıştır. Bu dönemde merkezi otorite zayıflamıştır.

İlkbahar ve Sonbahar Dönemi, Doğu Zhou Hanedanı döneminde MÖ 770'ten MÖ 476'ya kadar süren dönemdir. Bu dönemde merkezi otorite zayıflamış ve gerçek güç derebeylerine geçmiştir. Bu dönemde Çin'de bir sürü küçük devlet ortaya çıkmıştır.

Savaşan Devletler Dönemi, Doğu Zhou Hanedanı döneminde MÖ 475 'ten MÖ 221'e kadar süren dönemdir. Bu dönem Zhou Hanedanı'nın otoritesinin zayıflaması ile başlamış ve MÖ 221'de Qin Devleti'nin tüm devletleri yenerek Qin Hanedanı'nı kurması ve bunun sonucunda da Çin İmparatorluğu döneminin başlamasıyla sona ermiştir.

Antik Çin'de Zhou Hanedanı'ndan itibaren tüm insanlar Shi, Nong, Gong ve Shang adı verilen 4 sosyal sınıfa ayrılmıştır:

Bu sosyal sınıf, yönetici sosyal sınıftı ve sosyal ölçeğin en üstündeydi. Bu sosyal sınıfta soylular, bilginler ve yetkililer bulunuyordu. İlk zamanlarda Shi sınıfında ki bireyler savaşçı soylulardan oluşurken, daha sonraki dönemlerde bu sınıfı bilginler ve yöneticiler oluşturdu.

Bu sosyal sınıf, köylü çiftçilerden oluşuyordu ve Çin halkının büyük çoğunluğu bu sosyal sınıftaydı. Bu sosyal sınıftakilerin çalıştığı çiftliklerin hepsi Shi sınıfına aitti ve köylülerin askeri koruma karşılığında bu çiftliklerde çalışmaları gerekiyordu. Bu sosyal sınıf Antik Çin'de Shi sınıfından sonra en üstün sınıftı.

Bu sosyal sınıf, zanaatkarlardan ve sanatkarlardan oluşuyordu. Bu gruptaki insanlara zırhçılar, metal işçileri ve marangozlar dahildi. Gong sınıfındaki insanların sayısı Nong sınıfındakilerden daha azdı. Bu sosyal sınıf Antik Çin'deki Shi ve Nong sınıfının altında yer alıyordu.

Bu sosyal sınıf, tüccarlardan ve iş sahiplerinden oluşuyordu. Shang sınıfındaki bireyler, diğer insanlara malzeme ve eşya satarak para kazanıyordu. Bu sosyal sınıf Antik Çin'deki en alt sınıftı.

Antik Çin, Konfüçyüsçülük ve Taoizm gibi önemli düşünce sistemlerinin doğduğu bir medeniyettir. Bu felsefi düşünceler Çin'in sosyal düzeni, yönetim anlayışı ve halkın yaşam tarzı üzerinde büyük etkiler yaratmıştır. Konfüçyüsçülük, toplumdaki ahlaki değerlerin, aile yapısının ve hiyeraşik düzenin korunmasını amaçlamıştır. Konfüçyüs, eğitimin bireyin ahlaki gelişiminde temel bir araç olduğunu savunmuş, bu da Çin'de eğitime değer verilmesini sağlamıştır. Laozi tarafından kurulan Taoizm ise doğayla uyumlu, sade ve dengeli bir yaşam anlayışını geliştirmiştir. Ayrıca Mohizm ve Legalizm gibi diğer düşüncelerde dönemin düşünsel çeşitliliğini artırmıştır. Mohizm, evrensel sevgi ve eşitlik anlayışını ön plana çıkarırken Legalizm ise katı yasalar ve disiplin yoluyla toplumsal düzenin sağlanmasını savunmuştur.
Bu düşünce sistemleri, eğitim ve hukuk gibi alanlarda da etkili olmuş, devlet yönetiminde rehber olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda bu felsefi düşünceler sanat, edebiyat, tıp ve mimari gibi alanlara da etki etmiştir. Bu yönüyle Antik Çin, felsefi alanda insanlık tarihine önemli katkılarda bulunmuştur.

Antik Çin'de bilim ve teknolojide önemli gelişmeler yaşanmıştır. Antik Çin filozofları bilim, teknoloji, matematik ve astronomide büyük gelişmeler gerçekleştirdi. Kuyruklu yıldızların, güneş tutulmalarının ve süpernovaların ilk kaydedilen gözlemleri Çin'de yapıldı. Çinli gökbilimciler, gökyüzü olaylarını sistematik biçimde gözlemleyerek kayıt altına almış, bu gözlemler zamanla takvimlerin hazırlanmasında ve tarım faaliyetlerinin düzenlenmesinde kullanılmıştır. Antik Çin'de bilim ve teknolojideki bu gelişmeler yalnızca kendi döneminin değil, sonraki medeniyetlerinde ilerlemesine katkı sağlamıştır.

Antik Çin'de sanat, özellikle resim, hat sanatı ve heykelcilik gibi alanları kapsar. Fakat Antik Çin'de bu alanların dışında farklı sanatlarda yapılmıştır. Antik Çin sanatı, Doğu Asya'daki komşu toplumların sanatlarını büyük bir şekilde etkilemiştir. Antik Çin'de üretilen sanat eserleri, estetik değerlerin yanı sıra dönemin felsefi ve dini inançlarını da yansıtmaktadır.

Antik Çin, yalnızca Çin toplumunun değil, aynı zamanda Doğu Asya'nın genelinin kültürel ve siyasi yapısının şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu dönemde geliştirilen yazı sistemi, bronz döküm teknolojisi ve takvim anlayışı, sonraki medeniyetler üzerinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Ayrıca Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Legalizm gibi felsefi düşünceler, hem Çin toplumunun düzenini ve kültürünü biçimlendirmiş, hem de çevre bölgelerdeki toplumsal ve siyasal sistemlere yön vermiştir.

Çin tarihi
Xia Hanedanı
Shang Hanedanı
Zhou Hanedanı
İlkbahar ve Sonbahar Dönemi
Savaşan Devletler Dönemi

Apandis veya apendiks (vermiform appendix), insan anatomisinde çekuma bağlı ucu kapalı tüp. Embriyolojik olarak çekumdan gelişir. Latince "vermiform" kelimesi "solucanımsı görünen" anlamına gelir. Çekum karın boşluğundaki ilk kese türü yapıdır.
Apandis, kalın bağırsak ve ince bağırsağın karşılaştığı noktanın hemen yanında kese şeklinde bir yapıdır. Apandis, insan türünde sindirim organı olarak bir işlev görmemektedir ve evrimsel süreçte yavaş yavaş yokolduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte apandisin bağırsaktaki bakteri popülasyonu düzenlediğine dair çalışmalar yapılmıştır. Zengin kan damarları ve özel histolojik yapısından dolayı körelmiş bir organ olarak kabul edilemeyeceği de iddia edilir.

Apandis ortalama 100 mm boyundadır, ancak 20 ila 200 mm arasında değişkenlik gösterebilir. Apandisin çapı genellikle 7 ila 9mm'den küçüktür.
Cerrahi müdahale ile çıkartılmış en uzun apandis, 11 Haziran 2003 tarihinde, Pakistan İslamabad'ta ki Pakistan Tıp Bilimleri Enstitüsü'nde Pakistanlı bir adama aittir ve 235 mm uzunluğundadır.

Apandisin tıkanması, apandisit denilen sancılı ve zaman zaman da tehlikeli rahatsızlığa neden olur.

McBurney noktası
Apandisit

Appendix Isn't Useless At All: It's A Safe House For Good Bacteria 16 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Latinizasyon (Romanizasyon) tabiri genel olarak Latin alfabesi dışındaki ses sistemlerinin Latin alfabesine çevrilmesini ifade eder. Arapçanın Latin alfabesine çevirisi yapılırken bu uygulamaların hiçbirinde (fonetik alfabeler hariç) ortak bir uygulama geliştirilememiştir. Çünkü her ülke kendi harflerini esas alan bir çeviri sistemi benimsemiştir. Fakat yine de ana hatlarıyla genel kabul görmüş bazı sesler ve simgeler tercih edilmeye başlanmıştır. Ortak Türkçe alfabesi esas alınarak yapılan bir işaret sistemi büyük oranda geliştirilmiş durumdadır. Fakat yine de çeşitli ülkelerin, sesleri simgelerken kullandıkları harflerin değişik olması nedeniyle farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Başka bir versiyon ise şu şekildedir:

Alfabede Arapçada yer almayan ancak Farsçada bulunan üç noktalı harflere de yer verilmiştir.
Arapçada üç tane sesli harf vardır: Ä, İ ve U.
Ä Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "A veya E" olarak seslendirilebilmektedir (Tersine bir gösterim de doğrudur; Ä: A+E).
U Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "U veya Ü" olarak seslendirilebilmektedir.
İ Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "I veya İ" olarak seslendirilebilmektedir.
Klasik Arapçada gerçekte "I" ve "Ü" sesleri yoktur. Bunlar farklı ülkelerdeki söyleyişlerde sesli harflere bitişik durumdaki sessiz harflerin kalın ve ince olmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Örneğin; ال-خالق sözcüğünün Arapçadaki doğru telaffuzu Hálik şeklindedir. Ancak Türkçede Hálık olarak yazılıp okunduğuna sıklıkla rastlanır. Yine de bu aksana dayalı ses değişimi Arapça açısından bir aykırılık teşkil etmez. Yani aslında Arapçada böyle bir ayrım bulunmadığı hâlde, kimi ülkelerdeki okuyuşlarda -kesin bir kural olamamakla birlikte- şu durumlarla karşılaşılabilir:
Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler kalın seslere kayar (A, I, U). Bu durum daha çok ana dili Arapça olmayan ülkelerde geçerlidir.
İnce sessiz harflere bitişik sesli harfler ince seslere kayar (E, İ, Ü). Bu durum daha çok ana dili Arapça olmayan ülkelerde geçerlidir.
Arapçada A ve E  için farklı harfler yoktur. Aslında bu sesler arasında fark da bulunmaz. Bu nedenle her iki ses Ä (Æ) harfi ile karşılanır. Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler A'ya kayarken, ince sessiz harflere bitişik sesli harfler E'ye doğru kayar. Ancak bu da kesin bir kural değildir. Örneğin: Sälâ sözcüğü Arapçanın bazı şive ve lehçelerinde Salâ olarak telaffuz edilirken Türkçede Sela olarak söylenir. Aslında her iki kelime de birbirinin aynıdır. Ancak bazı dillerde harfin ses değerini de değiştiren bir göstergedir. Türkçede ise yalnızca eş sesli kelimelerin farklılığını göstermeye yarayan ve aslında etkisiz olan bir işarettir.
Ä harfi aslında A ve E arası bir ses (Kapalı E sesi: "Ə") olmasına ve Klasik Arapçadaki orijinal telaffuz bu şekilde yapılmasına karşın farklı şive ve lehçelerde aksana bağlı olarak E veya A seslerine dönüşebilir (Ä: A+E).
Ayrıca bu seslerin uzun biçimleri de kullanılır: Â, Î ve Û.
Her ne kadar Türkçeye geçen kelimelerde I ve Ü görünse de bu sesler, Türkçe içerisinde dönüşerek ortaya çıkmıştır. Aslında Arapçada bulunmazlar.
Arapçada O ve Ö harfleri yer almaz. Örneğin Ömer ismi gerçekte Umar olarak yazılır ve telaffuz edilir.
Harflerin seslendirilmesi hareke adı verilen işaretler ile yapılır. Fakat harekelerin kullanımı neredeyse sadece Kur'an ve Arapça öğretim kitaplarıyla sınırlıdır. Bunlar gazete ve kitaplarda genellikle kullanılmaz.
Bütün bunlar dikkate alındığında Türkçedeki yazım koşulları göz önünde bulundurularak Arapça sesli harflerin Türkçeye çevirisinde aşağıdaki biçimler tercih edilir.

ث: Peltek T sesidir (Ť). Arapçadaki T harfinin peltek biçimidir. Aslında peltek S sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (T̃ ve S̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Es̃er...
ذ: Peltek D sesidir (Ď). Arapçadaki D harfinin peltek biçimidir. Aslında Peltek Z sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de (D̃ ve Z̃) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Z̃eka...
ص: Vurgulu S sesidir (Ṡ). Bu harfin çeşitli dillerdeki adı Tsad (Tsade) olarak bilinir. Sert ve dolgun bir S sesi verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ṡahib, Ṡadaka, Ṡabır, Ṡabun, Huṡuṡ.
ض: Vurgulu D sesidir (Ḋ). Bu harfin adı Dzad (Dzade) olarak da telaffuz edilir. Sert ve dolgun bir Z ses verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ramaḋan, Kaḋı, Kaḋa, Ḋarb, Ḋarbe, Arḋ...
ح: Ha harfi, boğazın tam ortası sıkılarak gırtlaktan çıkarılır (Ⱨ). Örneğin: Maⱨrem (Mahrem)... Boğazdan gelen gırtlaksı, hafif boğumlu bir H sesidir. Türkçede karşılığı olmayan bu sese en uygun örneklerden birisi de Ⱨacı (Hacı) sözcüğüdür. Türkçede çoğunlukla normal H harfine kayar ve o şekilde seslendirilir.
خ: Hı sesi boğazın gırtlağa yakın bölümünden boğazı hırıldatmak suretiyle çıkarılan bir sestir (X). Türkçedeki Xalı (Halı), Xala (Hala), Xoroz (Horoz) sözcüklerinin bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. Standart H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Örneğin: Bakmak sözcüğü Azericede, ayrıca İç ve Doğu Anadolu'da Baḥmaḥ şeklinde telaffuz edilir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak) gibi...
Ṫ: Arapçadaki Dı/Tı (ط) harfinin karşılığıdır. Türkçede bulunmayan D ve T arası bir sestir. Örneğin: Ṫarık, Ṫarikat... Ancak Anadolu Türkçesinde normal T harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
Ż: Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Türkçede bulunmayan Z ve S arası vızıltılı bir sestir. Örneğin: Żan, Żalim, Żafer... Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
Ayın (ع) gırtlaksı bir ses olup kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. (Tükçede normal A sesi ile farkı ortadan kalkmıştır). Yeryüzündeki bazı dillerde Ayın'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Türkçede ise Arapçadan gelen sözcüklerde çok nadiren kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf, Ăsker, Ărab...
Ayın (ع) harfinin çekimli (harekeli biçimleri) Ŭ ve Ĭ olarak gösterilir. Örneğin: Ŭmum, Ĭtır...
Gayın (غ) hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır. Almanların gırtlaktan çıkan R harfinin taşıdığı ses değerine benzer (Ř). Uniform Türk Alfabesi'nde Ƣ harfi ile gösterilir. Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Doģan (Doğan). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bu nedenle Yumuşak Ğ harfinin aksine Arapçada kelime başında da yer alabilir. Mesela: Ģayb (Gayb)...
Kaf-ı Nûni (ڭ) genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir (Ň, Ñ). Üç noktalı Kef harfidir. Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saňa, Baňa, Deňiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur.
Q: Anadolu Türkçesindeki gırtlağa yakın olarak çıkarılan kalın K harfini gösterir. Örneğin: Qomşu (Komşu)... Bazı Türki dillerde ise yine kalın K sesine yakın olarak gırtlaktan çıkarılan kalın bir G sesini karşılar. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Azeri Türkçesinin resmî harflerinden birisidir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Örneğin: Qadın (Kadın) sözcüğünün okunuşu "Gadın" şeklindedir. Baştaki G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. (Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir.)
ق harfi aslında şive veya lehçeye dayalı aksana bağlı olarak birbirine dönüşebilen iki sesi birden içerir:
ٯ (Noktasız Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir K sesidir.
ڨ (Üç noktalı Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir G sesidir.
Tunus ve Cezayir Arapçasında Türkçedeki gırtlaktan söylenen G harfine benzeyen bir sesi karşılamak için üç noktalı ڨ harfi kullanılır. Bu harf Q ile karşılanır.
Mağrip (Tunus ve Cezayir) Arapçasında kalın K sesini göstermek için noktasız Kaf (ٯ) harfi kullanılır. Bu harf (Ⱪ, Ķ) ile karşılanır.
W: Açık bir V harfidir. Klasik V sesinden kesinlikle farklıdır. V harfinde dudaklar birbirine değerken, bu seste (W harfinde) tıpkı U sesinde olduğu gibi dudakların birbirine değmesi söz konusu değildir. Arapçadaki Vav (و) ve Batı dillerindeki w sesi başlıca örneklerdir. Örneğin: Dawul (Davul), Hawlu (Havlu), Yawaş (Yavaş).
Aynı kaynağa yakın olarak çıkarılan ح (Ⱨ) ve ٯ (Ⱪ) harfleri Türkçede, kendilerine yakın olan diğer seslerden ayrımları en zor yapılan harfler arasındadır. Çünkü hem ses değeri hem de çıktıkları kaynak açısından bakıldığında normal biçimleri ile kalın biçimleri arasında bir yerde duran bu harfler sıklıkla iki yöne doğru kayarak kendilerine yakın seslerden farkları Türkçede ortadan kalkar.
H-Ⱨ-X (Arapça: خ-ح-ه) sıralamasında ortadaki Ⱨ harfi ya normal H'ya ya da kalın hırıltılı X'ya dönüşerek Türkçedeki ayırımı son derece zorlaşır.
K-Ⱪ-Q (Arapça: ق-ٯ-ك) sıralamasında ortadaki Ⱪ harfi ya normal K'ya ya da kalın bir G sesi olan Q'ya dönüşerek Türkçedeki ayırımı son derece zorlaşır.

Düzeltme İmi (ˆ) Türkçede yalnızca sesli harflerin üzerine gelir. Harfin uzun okunmasını sağlar. Örneğin: Hala (babanın kız kardeşi) ve Hâlâ (henüz, sürekli).

Vurgu İmi (´): Sert ve vurgulu bir söyleyiş kazandırır. Vurgu imini tüm sessiz harflere uygulamak mümkündür. Mesela; Ý, Ć, Ś, Ź, Ŕ, Ĺ, Ń, Ḱ, Ẃ, Ḿ, Ṕ harfleri gibi... Türkçede vurgulu okuyuş ancak sessiz harflerde duraklayarak mümkündür. Böylece aslında vurgu iminin birinci işlevi olan vurgulama sağlanmış olur. Örneğin: Hać (Hacc), Haḱ (Hakk)... Böylece sessiz harflerde bir duraksama yaptırır. Örneğin: Aý Han ve Ayhan sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıkta olduğu gibi. Ayrıca Eḱmek ve Ekmek sözcükl

Ardipithecus ("Ardi maymunu"), yaklaşık 5.8 ila 4.4 milyon yıl önce Etiyopya'da (Afar bölgesi) yaşamış erken australopitesin cinsi. Hominina alt oymağının en eski tartışmasız üyesi olduğu kabul edilir. 
Ardipitecus'un iki ayak üzerine yürüyebilen ilk homininlerden olduğu düşünülmektedir. Cins, iki tür barındırır: Ardipithecus ramidus (tip tür) ve Ardipithecus kadabba.

Ardipithecus ramidus'un ayak parmağı ve pelvis yapısı, bazı araştırmacılara göre türün dik yürüdüğünü göstermektedir.
Ardipithecus'un uzunluk ölçüleri, işlevin iyi göstergeleridir, diş izotop verileri ve fosil alanındaki fauna ve flora ile birlikte, Ardipithecus'un esas olarak, yiyeceğinin büyük bir bölümünü yerde toplayan bir karasal dört ayaklı olduğunu gösterir. Ağaçsal davranışları sınırlı olurdu ve dallardan yalnızca kolların askıya alınması nadir olurdu. 2013 yılında modern ve fosil diş minesindeki karbon ve oksijen kararlı izotoplar üzerine yapılan karşılaştırmalı bir çalışma, Ardipithecus'un şempanzelerin aksine hem ağaçta (ağaçlarda) hem de yerde daha açık bir habitatta beslendiğini ortaya koydu.

Parins-Fukuchi ve meslektaşlarının 2019'daki çalışmasına göre oluşturulmuş Hominin kladogramı:

 Vikitür'de Ardipithecus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Ardipithecus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Science Magazine: Ardipithecus special2 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (requires free registration)
The Smithsonian Institution's Human Origins Program:
Ardipithecus kadabba 14 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ardipithecus ramidus 24 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ardipithecus ramidus8 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  Archaeology info
Explore Ardipithecus 24 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at NationalGeographic.com
Ardipithecus ramidus - Science Journal Article 28 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Discovering Ardi - Discovery Channel
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (Ağustor 2016).

Ardipithecus kadabba, iskelet kalıntıları ilk olarak 5,8 ila 5,2 milyon yıl öncesine ve daha sonra 5,77 ila 5,54 milyon yıl öncesine tarihlenen, Etiyopya'da yaşamış bir soyu tükenmiş bir hominid türüdür. İlk tanımlamasına göre fosiller, moleküler biyolojik tahminlere göre gelişim çizgileri 6,5 ila 5,5 milyon yıl önce ayrılan şempanzelerin ve insanların ortak atalarına yakındır.

Ardipithecus yapay bir kelimedir. Cinsin adı kısmen Afar dilinden ("ardi" = topraktan), kısmen Yunancadan ("pithēkos" = antik Yunancada maymun olarak telaffuz edilir) türetilmiştir. Kadabba sıfatı Afar dilinden gelir ve bir ailenin atasını belirtir. Ardipithecus kadabba bu nedenle "maymunların atası" anlamına gelir.

Ardipithecus kadabba'nın holotipi, korunmuş bir azı dişi (M3) ve ALA-VP-2/10 envanter numarasına sahip beş diş veya kök parçasına sahip bir sağ alt çene parçasıdır. 2001 yılına ait ilk tanımlama, 1992'den beri Etiyopya'daki Afar Bölgesi'nde toplam beş bölgede kazılan ve diğer on kişiden gelen diğer kemik buluntularına dayanmaktadır. Ancak Yohannes Haile-Selassie tarafından yapılan ilk tanımlamada, Ardipithecus kadabba Ardipithecus ramidus'un bir alt türü olarak tanımlanmış ve Ardipithecus ramidus kadabba olarak adlandırılmıştır. 2004 yılına kadar bu isim Haile-Selassie ve Ardipithecus ramidus'un kaşifi Tim White tarafından ortak bir yayında revize edilmedi.

Fosil buluntularının bir alt tür olarak ilk atamasının bu düzeltmesi, Ardipithecus kadabba'nın Ardipithecus ramidus türüne atfedilen fosillerden daha "ilkel" özelliklere sahip olması gerçeğiyle doğrulanmıştır. Ardipithecus kadabba böylece aynı zamanda Sahelanthropus ve Orrorin cinsleriyle daha büyük bir benzerlik gösterir. Bu ifadeler, Kasım 2002'de gün ışığına çıkan ve 5,8 ila 5,6 milyon yıl öncesine tarihlenen diğer kemik buluntularına dayanıyordu.
Aynı zamanda, tüm eski buluntulardan bilindiği gibi, sözde honlama yani dişlerde taşlama izlerine dair herhangi bir kanıta rastlanmadığı da vurgulandı. Köpek dişleri ısırırken birbirine sürtündüğünde ortaya çıkarlar ve böylece uçlarını sürekli keskinleştirirler. Bu "honlama" işlemini yapabilmek için, dişlerin her bir köpek dişinin yanında, antagonist çenenin köpek dişlerinin oturduğu bir boşluk (diastema) vardır. Bu özelliğin kaybı, buluntuların daha sonra Australopithecuslara ve nihayet Homo cinsine yol açan büyük insansı maymunların bu gelişim çizgisine atanması için bir argüman olarak kullanılır.
Son olarak, aynı yayında, Ardipithecus, Sahelanthropus ve Orrorin'in aynı form grubuna ait olduğu ve –daha fazla buluntu bulduktan sonra– muhtemelen tek bir cinse atanabileceği belirtilmiştir.
2008'de Bernard Wood ve Nicholas Lonerga, diğer hominin türlerinden önemli ölçüde farklı olan Ardipithecus kadabba'nın diş yapısının özelliklerinin, Hominini'ye atanmasını Ardipithecus ramidus'ta olduğundan daha az temelli gösterdiğine dikkat çekti.

İlk tanımlamaya göre, eşlik eden paleontolojik buluntular, Ardipithecus kadabba'nın Sahelanthropus için de tanımlandığı gibi ormanlar, ağaçlarla çevrili savanlar ve açık sulardan oluşan bir habitatta yaşadığını göstermektedir.

Ardipithecus ramidus, 4.4 milyon yıl önce (Erken Pliyosen) Etiyopya'nın Afar Bölgesi'nde yaşamış bir australopitesin türüdür. A. ramidus, modern hominidlerin aksine, hem iki ayak üzerinde yürüme (iki ayaklılık) hem de ağaçlarda yaşam (ağaçlık) için uyarlamalara sahiptir. Bununla birlikte, insanlar kadar iki ayaklılıkta veya insan olmayan büyük insansı maymunlar kadar ağaçlarda yaşamaya uygun bir anatomiye sahip değildi. Miyosen insansıları ile birlikte keşfi, günümüz şempanze, orangutan ve gorilleri gibi görünen şempanze-insan son ortak atası hakkındaki akademik anlayışı çağdaş bir anatomik kökene sahip olmayan bir canlı haline getirdi.
Yüz anatomisi, A. ramidus erkeklerinin modern şempanzelerinkinden daha az saldırgan olduğunu gösteriyor ki bu da primatlarda artan ebeveyn bakımı ve tek eşlilik ile ilişkilidir. Ayrıca, muhtemelen bir insan bebeği ile aynı seviyede seslendirme yapabilen, bazı proto-dili kullanımının en eski insan ataları arasında olduğu öne sürülmüştür. A. ramidus'un savanlar arasındaki ormanlık ve çalılık arazilerde yaşadığı ve genelleştirilmiş bir omnivor olduğu görülüyor.

İlk kalıntıları 1994 yılında Amerikalı antropolog Tim D. White, Japon paleoantropolog Gen Suwa ve Etiyopyalı paleontolog Berhane Asfaw tarafından tanımlandı. Holotip örneği, ARA-VP-6/1, ilişkili bir 10 diş setinden oluşuyordu; ve ayrıca kafatası ve kol parçalarını koruyan 16 başka paratip tespit edildi. Bunlar 1992'den 1993'e kadar Etiyopya, Aramis'teki Afar bölgesinin 4,4 milyon yıllık (myö) tortularında ortaya çıkarıldı ve onları o zamanlar Australopithecus afarensis'i geride bırakarak en eski hominin kalıntıları haline getirdi. Başlangıçta onu Australopithecus ramidus olarak sınıflandırdılar, tür adı Afar dili ramid ("kök")den türemiştir. 1995'te ayrı bir cins olan Ardipithecus'a ayrılmasını öneren bir düzeltme yaptılar; adı Afar ardi "zemin" veya "düzlük" den kaynaklanmaktadır. 4.4 milyon yaşındaki dişi ARA-VP 6/500 ("Ardi") en eksiksiz örnektir.
Afar, Gona Western Margin, Afar'daki As Duma'da en az dokuz A. ramidus bireyine ait fosiller 1993'ten 2003'e kadar gün yüzüne çıkarıldı. Fosiller 4.32 ila 4.51 milyon yıl öncesine tarihleniyordu.
2001 yılında, Orta Awash'tan gelen 6,5-5,5 milyon yıllık fosiller, Etiyopyalı paleoantropolog Yohannes Haile-Selassie tarafından A. ramidus'un bir alt türü olarak sınıflandırıldı. 2004'te Haile-Selassie, Suwa ve White onu kendi türü olan A. kadabba'ya ayırdı. A. kadabba'nın A. ramidus'un doğrudan atası olduğu düşünülür ve bu da Ardipithecus'u bir kronotür yapar.

Geçim kaynağının öncelikle ağaçlara tırmanmaktan kaynaklandığını varsayarsak, A. ramidus 35-60 kilogram'ı aşmamış olabilir. Daha büyük bir dişi örneği olan "Ardi"nin 117–124 cm boyunda olduğu ve büyük gövdeli dişi insansı maymunlarla yapılan karşılaştırmalara göre 51 kg ağırlığında olduğu tahmin ediliyordu. Daha sonra yaşamış Australopithecus türlerinin aksine –ama şempanzeler ve insanlar gibi– erkekler ve dişiler aşağı yukarı aynı boydaydı.
A. ramidus'un 300-350 cc boyutlarında küçük bir beyni vardı. Bu, modern bir bonobo veya şempanze beyninden biraz daha küçüktür, ancak Australopithecus'un beyninden çok daha küçüktür –yaklaşık 400-550 cc– ve modern insan beyninin kabaca %20'si kadardır. Şempanzeler gibi, A. ramidus'un yüzü de modern insanlardan çok daha belirgindi (prognatik). A. ramidus erkeklerinde üst köpek dişinin boyutu, erkeklerin dişilerden önemli ölçüde daha büyük ve daha keskin üst köpek dişlerine sahip olduğu şempanzelerde gözlenen cinsel dimorfizmin aksine, dişilerinkinden belirgin bir şekilde farklı değildi (sadece %12 daha büyüktü).

A. ramidus erkeklerinde azalan köpek dişi boyutu ve azalan kafatası sağlamlığı (erkek ve dişilerde yaklaşık olarak aynı boyda) tipik olarak azalan erkek-erkek çatışması, artan ebeveyn yatırımı ve tek eşlilik ile ilişkilidir. Bu nedenle A. ramidus'un bonobo ve atelin maymunlarına benzer bir toplumda yaşadığı varsayılmaktadır. (giderek daha uysal hale gelen bu da daha zarif bir yapıya olanak tanır). Benzer bir sürecin daha saldırgan şempanzelerden elde edilen nispeten uysal bonobolarda meydana geldiği düşünüldüğünden, A. ramidus toplumu, atalarına kıyasla anne bakımı ve dişi eş seçiminde bir artış görmüş olabilir. Alternatif olarak, artan erkek boyutunun bazal yerine geliştirilmiş bir özellik olması (daha önce değil daha sonra evrimleşmiştir) ve modern büyük maymunlarda kadınlardan ziyade erkeklerde farklı ve fiziksel olarak daha fazla çaba sarf eden bir yaşam tarzına yanıt olarak özel bir uyarlama olması mümkündür.

Amerikalı primatolog Craig Stanford, A. ramidus'un hem ağaçlarda hem de yerde sık sık yaşayan, çok eşli bir topluma sahip, işbirliği içinde avlanan ve teknolojik olarak en gelişmiş insan olmayan şempanzelere benzer şekilde davrandığını öne sürdü. Ancak Clark ve Henneberg, Ardipithecus'un insanlara çok benzediği için şempanzelerle karşılaştırılamayacağı sonucuna vardı. Fransız paleoprimatolog Jean-Renaud Boisserie'ye göre, Ardipithecus'un elleri, herhangi bir aletle ilişkilendirilmemiş olsa da, temel aletleri kullanmak için yeterince hünerli olurdu.

John Gurche tarafından yeniden yapılanma 11 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Smithsonian Enstitüsü'nün İnsan Kökenleri Programı 24 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ardi'yi Keşfetmek - Discovery Channel
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Asgari endişe (LC), IUCN kırmızı listesinde nesli tehlikede olmayan türleri içine alan bir kategoridir. Yaygın bulunan türlerin çoğunluğu asgari endişe altında olarak sınıflandırılmıştır.
Asgari endişe altındaki türlerin sayısı şöyledir; 14033 hayvan türü, 101 hayvan alttürü ve 1500 bitki taksonu (1410 tür, 55 alttürü ve 35 varyete) bu listededir. Ayrıca iki hayvan populasyonu da asgari endişe altında olarak sınıflandırılmıştır. Hiçbir mantar asgari endişe altında olarak sınıflandırılmamıştır, çünkü sadece 4 mantar IUCN kırmızı listesinde yer alır. 2008 yılı itibarıyla insan türü de IUCN tarafından resmen bu kategoriye dahil edilmiştir.

Yerdomuzu (Orycteropus afer)

Zürafa (Giraffa camelopardalis)
Sığın (Alces alces)
Keseliceylan (Antidorcas marsupialis)
Yaban domuzu (Sus scrofa)

Gri balina (Eschrichtius robustus)
Afalina (Tursiops truncatus)

Puma (Puma concolor)
Yerkurdu (Proteles cristata)
Kurt (Canis lupus)
Kır kurdu (Canis latrans)
Çöl tilkisi (Vulpes zerda)
Kutup tilkisi (Alopex lagopus)
Kakım (Mustela erminea)
Ak burunlu koati (Nasua narica)
Boz ayı (Ursus arctos)
Amerikan kara ayısı (Ursus americanus)
Kaliforniya deniz aslanı (Zalophus californianus)

Sıçan (Rattus rattus)
Kapibara (Hydrochoerus hydrochaeris)

Koala (Phascolarctos cinereus)
Uzun burunlu tavşan kangurusu (Potorous tridactylus)
Kısa kafalı uçan kuskus (Petaurus breviceps)
Oppossum (Didelphis virginiana)

Ornitorenk (Ornithorhynchus anatinus)

Devekuşu (Struthio camelus)
Emu (Dromaius novaehollandiae)

Kahverengi ıslıkçı ördek (Dendrocygna bicolor)
Kara kuğu (Cygnus atratus)

Adelie pengueni (Pygoscelis adeliae)
Küçük penguen (Eudyptula minor)

Tepeli denizpapağanı (Fratercula cirrhata)
Dromas ardeola
Büyük korsan martı (Stercorarius skua)

Bayağı şahin (Buteo buteo)
Salyangoz çaylağı (Rostrhamus sociabilis)
Kel kartal (Haliaeetus leucocephalus)
Bayağı kerkenez (Falco tinnunculus)

Afrika orman baykuşu (Strix woodfordii)
Boobook (Ninox novaeseelandiae)

Ebabil (Apus apus)

Kutsal yalıçapkını (Todiramphus sanctus)

Kaya güvercini (Columba livia)

Başlıklı papağan (Myiopsitta monachus)

Amerika sakası (Carduelis tristis)
Kanarya (Serinus canaria)
Bayağı kiraz kuşu (Emberiza hortulana)
Kır kırlangıcı (Hirundo rustica)
Avustralya kırlangıcı (Hirundo neoxena)
Bülbül (Luscinia megarhynchos)
Ardıç bülbülü (Luscinia luscinia)
Gökgerdan (Luscinia svecica)
Yakutgerdan (Luscinia calliope)
Kızılgerdan (Erithacus rubecula)
Japon kızılgerdanı (Erithacus akahige)
Kızıl kanatlı mavi kuyruk (Tarsiger cyanurus)
Dere kuşu (Cinclus cinclus)
Boz dere kuşu (Cinclus pallasii)
Başlıklı dere kuşu (Cinclus leucocephalus)
Amerika dere kuşu (Cinclus mexicanus)
Darwin kaktüs ispinozu (Geospiza scandens)
Darwin kaktüs ispinozu (Geospiza conirostris)
Darwin yer ispinozu (Geospiza magnirostris)
Darwin yer ispinozu (Geospiza fortis)
Darwin yer ispinozu (Geospiza fuliginosa)
Darwin ağaçkakan ispinozu (Camarhynchus pallidus)
Darwin ötücü ispinozu (Certhidea olivacea)
Darwin iri gagalı ispinozu (Platyspiza crassirostris)
Darwin ağaç ispinozu (Camarhynchus psittacula)
Darwin ağaç ispinozu (Camarhynchus parvulus)
Darwin sivri gagalı ispinozu (Geospiza difficilis)
Galapagos alaycıkuşu (Mimus parvulus)
Vermillion sinekkapanı (Pyrocephalus rubinus)

Xenopus laevis
Batrachyla leptopus
Arap kurbağası (Bufo arabicus)
Polypedates leucomystax

Bayağı su semenderi (Triturus vulgaris)
Lissotriton helveticus

Esox lucius
Esox masquinongy
Micropterus dolomieui
Afrika akciğerli balığı (Protopterus annectens)

Acisoma panorpoides

Adi ardıç (Juniperus communis)
Antep fıstığı (Pistacia vera)
Hint keneviri (Cannabis sativa)

Dikenli camgöz (Squalus acanthias) (Güney Afrika)
Dikenli camgöz (Squalus acanthias) (Endonezya)

IUCN Kırmızı Listesi (İngilizce) 24 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atapuerca Dağları, (İspanyolca: Sierra de Atapuerca), İspanya'nın kuzeyindeki Kastilya ve Leon'daki Atapuerca kasabası yakınlarında yer alan karstik bir tepedir. Hâlen devam etmekte olan kazı çalışmalarında, Batı Avrupa'daki en eski Homo sakinlerine atfedilen yerel mağaralar kompleksinde zengin fosil yatakları ve taş alet toplulukları keşfedildi. Atatuerca Dağları, Homo erectus, Homo antecessor (veya Homo erectus antagonisti) ve Homo heidelbergensis topluluklarının tercih ettiği "olağanüstü veri rezervi", Alt Paleolitik Çağ'da çökelmiştir.
Atapuerca dağlarında bulunan  kafataslarının Homo erectus'unkilerden daha büyük beyin çukurları ve daha modern görünümlü burun ve yanak kemikleri vardı. Paleontologlar da yeni bir türün varlığına Homo antecessor adını verdiler.
Henüz ortaya çıkarılan ve güvenilir bir şekilde tarihlendirilen en eski örnek 1.2 Milyon ile 600.000 yıl arasındaki bir yaşı teyit etmektedir. Site, Atapuerca'nın Arkeolojik Alanı adı altında bir UNESCO Dünya Mirası olarak ilan edildi.

Ateşli silahlar, barut gazının itici gücüyle mermi atan bütün silahların genel adıdır. Ateşli silah denince, genellikle bir kişi tarafından taşınabilen küçük çaplı silahlar akla gelse de ateşli silahlar kategorisi; büyük toplardan askerî tüfeklere, av tüfeğine ve tabancaya kadar her türde ve boyuttaki silahları kapsar.

Ateşli silahların en eski kanıtı Kuzeybatı Çin'de, 10. yüzyıldan kalan ipek bir sancak üzerine yapılmış bir alev makinesinin resmidir. 1132'de, De'an kuşatmasında Çin askerlerinin Jürchenler'e karşı, mızrak başının yanına alev makinelerinin takıldığı kısa mızraklar kullandıklarına ilişkin yazılı kanıtlar da vardır ama kuşkusuz ateş mızrağı çok daha eskidir.

İlk gerçek ateşli silahlar 1100'lerin ilk yarısına tarihlenebilir. Sichuan'daki bir Budist mağara tapınağındaki heykeller bunu kanıtlamaktadır. Bir heykel, ondan çıkan bir gülle ile alevler içinde vazo biçimindeki bombayı tutan bir şeytanı göstermektedir.
Bugüne kalan en eski ateşli silah Mançurya'da bulunan bir tunç toptur. 1288'e ait olduğu söylenebilir.

İlk kez, MS 1250 yıllarında, Çin'de kullanılmıştır. İlk atılan cisimler gülle mermi türleri değil de, oklardı. 14. yüzyıldan sonra, Avrupa'da çeşitli topların kullanıldığını gösteren belgeler bulunmuştur. 1340'ta bazı belgelerde elde tutulup ya da omuza dayanıp ateşlenen silahlardan söz edilmektedir. 'El silahları' terimi, bundan ancak kırk yıl kadar sonra ortaya çıkmıştır. Bunlar, günümüzün el silahlarına pek benzememekle birlikte, süvariler tarafından (bir elleriyle dizginleri tuttuklarından) tek elle kullanılabilecek kadar hafiftir.

1400'lerde ortaya çıkmış ve gelişerek bildiğimiz biçimlerini almıştır. Ateşli silahlar, 17. yüzyıla kadar, savaşlarda etkin bir rol oynamadı. Toplar, söz konusu dönemdeki güçlü kale duvarlarına karşı etkisiz kalmaktaydı. Gemilerde topların metal fişekli toplu tabanca 19. yüzyılda, başarılı bir gelişme sonucu ortaya çıkmalarına kadar, bu tür silahlar süvariler tarafından pek kullanılmadı. 17. yüzyılda piyade kullandı ve süngü de ortaya çıktı. Böylece piyadenin eline, çarklı ateşleme mekanizmasının yapılmasıyla tabanca pratik bir el silahı olarak büyük önem kazandı ve sportif amaçlı atışlarda 17. yüzyıl sonuna kadar kullanıldı. 17. yüzyılın ortalarında ise çakmaklı tüfekler, çarklı tüfeklerin yerini aldı.
Ateşli silahların ortaya çıkışından bu yana hemen her dönemde çok mermi atan toplardan, cep tabancalarına kadar çeşitli silahlar yapıldı. Ancak bunların kullanımları, ateşleme mekanizmasının biçimi ve etkili bir gaz kaçağı önleme sistemi bulunup bulunmaması ile kısıtlı oluyordu. Daha 16. yüzyılda birden fazla namlulu, döner namlulu ya da tek namlusu içine birden fazla mermi konup tek ya da birkaç mekanizma ile ateşlenen çeşitli tipte silahlar denendi. Ama bunlardan sadece çok namlulu silahlar ve özellikle tabanca başarılı oldu. Günümüzde çok mermi atan çeşitli silahlarda ateşli silah yapımının başladığı ilk günlerden itibaren kuyruktan dolma modeller yapılmıştı. Ne var ki çok mermi atan silahlarda olduğu gibi kuyruktan dolma silahlar da ateşleme mekanizmalarının geliştirilip güçlü ve güvenli silahların yapılmasına kadar başarılı olamadı. Bu ancak, 1860'larda ABD ve İngiltere'de merkez-ateşli metal fişeklerin yapılması ile gerçekleşti. O tarihten sonra her türlü kuyruktan dolmalı silahta büyük bir gelişme görüldü ve daha sonraki kırk yıllık bir süre içinde, çeşitli mükerrer atışlı silahlar yapıldı. Mükerrer atışlı (arka arkaya atış yapabilen) tüfekler 1880'lerle 1890'larda hemen hemen tüm ülkelerin silahlı kuvvetleri tarafından benimsendi. Namluda hiçbir kalıntı bırakmayıp mermiye kara baruttan daha yüksek bir hız verebilen yeni tip bir barutun geliştirilmesiyle, mükerrer atışlı ve yarı otomatik silahlar gerçekleştirildi. 1890'larda makinalı yapıldı. I. Dünya Savaşı sırasında ise tetiğe her basılışta hem ateş eden hem de otomatik doluş yapan yarı otomatik silahlarla başarılı deneyler yapıldı. 1920'lerde, hafif makinalı tüfeklerle birlikte tam otomatik tüfekler de gerçekleştirildi, ama otomatik tüfekler ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra silahlı kuvvetler tarafından kabul edildi. Elektrikle çalışan uçak topları da dâhil olmak üzere, bu kadar çeşitli yarı ya da tam otomatik silahın başarısı, hiç kuşkusuz, metal kartuşlu mermilerin yapımıyla gerçekleştirildi. Buna karşılık sportif amaçlarla kullanılan silahlarda, 1890'lardan bu yana büyük bir değişiklik görülmemiştir.

Küçük çaplı ateşli silahlar ile ağır ateşli silahların mermileri farklıdır. Tüfek, tabanca gibi küçük silahların mermisi çarpma etkisiyle hedefi deler. Büyük çaplı, ağır ateşli silahlar olan topların mermileri ise hedefi bulduğunda patlar. Top mermisinin ucunda tapa denilen bir bölüm vardır. Tapa, merminin içindeki patlayıcı maddenin istendiği zamanda patlamasını sağlar. Tapanın türüne göre, bazı top mermiler hedefe çarptığında, bazıları hedefe çarpmadan hemen önce, bazıları da hedefin içine saplandığı anda patlar.
Çelikten yapılmış bir boru olan namlu, ateşli silahların en önemli parçasıdır. Namlunun uç bölümüne namlu ağzı, geri kalan bölümüne ise namlu kuyruğu denir. Namlu kuyruğunun başlangıcında, içine merminin yerleştiği, hazne adı verilen bir bölüm bulunur. Namlu kuyruğu, merminin hazneye sürülebilmesi için açılıp kapatılabilecek biçimde yapılmıştır. Ateşli silahların çoğunda haznenin ön bölümünden namlu ağzına doğru uzanan namlu boşluğunda, yiv ve set denen sarmal girinti ve çıkıntılar vardır.
Ateşli silahların mermisi üç ana bölümden oluşur. Merminin uç bölümüne mermi çekirdeği denir. Silah ateşlenince mermi çekirdeği hedefe doğru fırlar. İkinci bölüm, sevk barutudur. Sevk barutu yandığı zaman meydana getirdiği basınçla mermiyi iterek namludan fırlatır. Üçüncü bölüme mermi kovanı denir. Tek yanı kapalı bir metal silindir olan mermi kovanının içinde sevk barutu bulunur.
Mermi kovanının arka ucunda kapsül denen bir ateşleyici bulunur ve tetik çekilince barutun ateşlenmesini sağlar. Ateşleme iğnesinin çarpmasıyla ya da elektrik akımıyla ateşlenen kapsül kovandaki barutu tutuşturur. Barutun yanmasıyla ortaya çıkan sıcak gazın basıncı mermi çekirdeğini ileriye doğru iter ve çekirdek namlu ağzından büyük bir hızla hedefe doğru fırlar. Küçük çaplı ateşli silahlarda, mermi çekirdeği, mermi kovanı ve sevk barutundan oluşan mermiye fişek denir. Bu parçalar birbirine sıkıca bağlı olduğu için fişek tek parça gibi görünür. Mermi çekirdekleri kurşundan yapıldığı için, hafif silahların mermileri kurşun olarak da adlandırılır. Fişeklerde mermi çekirdeği ile mermi kovanı bir bütündür ve yalnızca sevk barutu ateşlendiğinde birbirinden ayrılır. Oysa top mermilerinde mermi çekirdeği ile kovan birbirinden ayrılabilir ve içindeki barut miktarı hedefin uzaklığına göre ayarlanabilir.
Eski topların namlu kuyruğu kapalı olurdu. Bundan dolayı barut namlu ağzından doldurulup sıkıştırılırdı. Sonra gülle denen taş ya da demirden yapılmış mermi, gene namlu ağzından namluya yerleştirilirdi. Top, namlu kuyruğundaki küçük bir ateşleme deliğinden ateşlenirdi. Çağdaş toplarda ise, namlu kuyruğunda açılıp kapatılabilen ve kama adı verilen kapaklar bulunur. Bu toplar bu bölümden doldurulur. Günümüzde topların mermilerinin içindeki patlayıcı patladığında, metal mermi gövdesi parçalanır. Bu gövdenin şarapnel denen parçaları çevreye saçılarak hedefe zarar verir. Yarı insandır.

Topun, İspanya'yı istila eden Berberiler aracılığıyla Avrupa'ya girdiği sanılır. Topun Avrupa'da ilk kez 1324'te kullanıldığı bilinmektedir. Barutun ana maddesi olan güherçile 13. yüzyıldan önce Avrupa'da bilinmediğine göre, bu tarihten önce topun Avrupa'da kullanılmış olması olanaksızdır. Osmanlılar topu ilk kez I. Kosova Savaşı'nda, 1389'da kullanmışlardır. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un fethinde birinci derecede, toptan yararlanmıştır.
Tunçtan ya da dökme demirden yapılan ilk toplar küçüktü. Çünkü döküm tekniğinin ilkel olmasından dolayı büyük boyutlu toplar yapılamıyordu. Bundan dolayı büyük boyutlu toplar kaynakla birbirine tutturulan ve demir çemberlerle bağlanan demir çubuklardan yapılmaya başlandı. Ne var ki bu toplar çok güçlü silahlar değildi ve ancak hafif taş gülleler atabiliyordu.
Top yapım tekniklerinin gelişmesiyle daha güçlü toplar yapıldı ve taş güllelerin yerini demir ya da kurşundan yapılan ağır gülleler aldı. Deniz ve kara toplarının namlularının içi düzdü, yani namlu boşluğunda yiv denen girinti ve çıkıntılar yoktu. Bu silahlar 800 metreden uzak hedeflerde çok etkili değildi. Bundan dolayı yakın mesafedeki piyade birliklerine ateş açıldığında bile çok sayıda top bir arada kullanılıyordu. Bu dönemde toplar attıkları güllenin ağırlığına göre sınıflandırılırdı.
19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde düz namlulu topların yerini yivli toplar aldı. Bu sayede toplar, atışları daha isabetli silahlar hâline geldi. O zamana kadar kullanılan yuvarlak güllelerin yerini de sivri uçlu uzun mermiler aldı.
Eski toplarda ateşlenen mermi namludan fırlarken, basıncın etkisiyle top da geriye doğru kayıyordu. Geri tepme denen bu olay topun isabetli atışını azaltıyor ve aynı hedefe yeniden ateş etmek gerekiyordu. 1890'larda silahların geri tepmesiyle ilgili önemli bir gelişme oldu. Namlu, bir kızak üzerinde hareket edebilen bir kundak üzerine yerleştirildi ve böylece geri tepme sonucunda topun konumunun bozulması önlendi. Top ateşlenince namluyu taşıyan kundak, kızak üzerinde geriye kayıyor, bu hareketle birlikte gerilen çelik yaylar namluyu hemen eski konumuna getiriyordu. Bu sistem sayesinde her ateşlenişinde topun namlusu önce geriye, sonra ileriye kayıyor, ama topun konumu bozulmuyordu.
Bu dönemde, kara barut yerine dumansız barutun kullanılması da bir başka önemli gelişmeydi.

Bir savaşta farklı türlerde toplar kullanılır. Havadaki hedeflere seri ateş etmesi istenen uçaksavar toplarının isabet gücünün artması için gelişmiş nişan alma sistemleriyle donatılması gerekir. Geniş bir alanda kullanılan hafif sahra toplarının kolayca taşınabilecek biçimde yapılması önem kazanır.
Çağdaş toplar kalibre (namlunun iç çapı) ya da mermi ağırlığına göne sınıfland

Atom Çağı ya da Atom Devri genellikle 16 Temmuz 1945 II. Dünya Savaşı'nda ilk nükleer (atom) patlamasından sonraki tarihi dönemi tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. 1933 yılında nükleer zincir reaksiyonları hipotez olmasına rağmen ve ilk yapay kendi kendini imha edebilen nükleer zincir reaksiyonu (Chicago Pile-1) Aralık 1942 yılında yer almıştı. Trinity testi ve onu takip eden Japonya'daki II. Dünya Savaşı'nı bitiren Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası saldırısı nükleer teknolojinin ilk büyük ölçekli kullanımını temsil eder ve derin sosyo-politik düşünce değişikliklerini ve teknolojinin gelişimini başlatmıştır. Atom gücü ilerlemenin ve modernliğin bir özeti olarak görüldü. Ancak, nükleer rüya vadedildiğinden kısa sürdü çünkü nükleer teknoloji silahlanma yarışından Çernobil reaktör kazası ve Three Mile adası kazası, bomba tesisi temizleme ve bitki atık imhası gibi çözülmemiş bir dizi sosyal sorunlara neden oldu.

1901 yılında Frederick Soddy ve Ernest Rutherford radyoaktivite enerji salınımını içeren atomları bir türden diğerine değiştiren bir sürecin parçası olduğunu keşfettiler. Soddy radyoaktivite enerjisini potansiyel tükenmez enerji kaynağı olduğunu popüler dergilere yazdı. İnsan ihtiyaçlarının karşılanması için küresel, ütopik bir teknoloji olarak nükleer enerjiye sahip olmak atom çağının o zamandan beri yinelenen vaadi olmuştur. Ancak Soddy bu atom enerjisinin tehlikeli yeni silahlar yaratmak için kullanılacağını gördü. Nükleer zincir reaksiyonu kavramı nötron keşfinden hemen sonra, 1933 yılında varsayılmıştır. İlk yapay kendi kendini imha edebilen nükleer zincir reaksiyonu (Chicago Pile-1 ya da CP-1) Aralık 1942 yılında gerçekleşti. Bir bilim yazarı David Dietz, araçların haftada iki ya da üç kez gaz tankı dolumu yerine atom enerjisinin  bir vitamin hapı büyüklüğündeki bir peletle bir yıl seyahat edilebileceğini yazdı. Atom Enerjisi Başkanı Glenn T. Seaborg nükleer güç dünyadan aya yapılan seferler, yapay kalpler, SCUBA dalgıçlar için plütonyum ısıtmalı yüzme havuzları ve çok daha fazlası olacak diye yazdı.

Atom çağı ifadesi New York Times muhabiri, ilk nükleer silahı geliştirdiği Manhattan Projesi için resmi gazeteci olan, William L. Laurence tarafından kullanıldı. Hem Trinity testi hem Nagasaki bombalanmasına tanık oldu ve yeni silahın erdemlerini öven bir yazı dizisi yazmaya devam etti. Bombalama öncesi ve sonrasında yaptığı raporla ABD'de teknoloji bölümü motive gelişiminde ve Sovyetler Birliği'nde nükleer teknolojinin potansiyeli hakkında kamu bilincini destekte yardım etti. Sovyetler Birliği 1949 yılında ilk nükleer silahı test etmeye başladı. 1949 yılında, ABD Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı David Lilienthal atom enerjisi sadece yeni bir enerji için arama değil daha da önemlisi insanın tüm yaşamı canlandırabilecek insanlık tarihinin başlangıcı diye belirtti.

Gelecekte tüm güç jeneratörleri doğada atom olacağına inanılan nükleer iyimserlik duygusu 1950'lerde popülerlik kazandı. Yiyeceklerin korunması için gıda ışınlanmasından nükleer tıpa kadar olumlu ve verimli bir şekilde her şeyin bir tür nükleer güç kaynağı olarak kullanılacağı yönünde genel bir duygu vardı. Atom enerjisi, susamışlar için arıtılmış su, açlar için sulanmış çöl, uzayın derinliklerine yıldızlara seyahat için güç sağlayacağı barış ve bereketli bir çağ olacaktı. Bu kullanım atom çağını ilk tunç ya da demir eritme veya sanayi devriminin başlangıcı gibi teknolojik ilerlemenin önemli bir adımı kılacaktı. Bu arabaları bile içeriyordu, 1958 yılında Ford un liderliğinde halka Ford Nükleon konsept arabaları sergilendi. Ayrıca ABD federal hükûmetinin bile araştırma için 1,5 milyar dolar harcadığı her zaman bulunabilen golf topu ve nükleer güç uçakları vaadi vardı. Nükleer politika neredeyse kolektif bir teknokratik fantezi oldu ya da en azından fantezilerle sürdürüldü. Her atomu parçalama fikri mucitler ve politikacılar üzerinde neredeyse büyülü bir etki yapıyordu. Birisi bu tür şeylerin yapılabileceğini hafif güvenilir bir şekilde söyler söylemez insanlar kendilerini yapabileceklerini çabucak ikna ettiler.

1896 - Henri Becquerel uranyumun fotoğraf filmini karartmak için bilinmeyen radyasyon yaydığını fark eder.
1898 - Marie Curie toryumun benzer bir radyasyon yaydığını keşfeder. Bunu radyoaktivite olarak adlandırır.
1903 - Ernest Rutherford atom enerjisinin olasılığı konuşmaya başlar
1905 - Albert Einstein kütle enerji denkliği gibi radyoaktivite olgularını açıklayan özel görelilik kuramını formüle eder.
1911 - Ernest Rutherford alfa parçacıkları ile yaptığı deneylere dayanarak atom çekirdeğinin yapısı hakkında bir teori formüle eder.
1934 - James Chadwick nötronu keşfeder.
1934 - Enrico Fermi uranyumu yavaş nötronlarla bombardımana başlar; Ida Noddack uranyum çekirdeğinin hızlı nötronlarla bombardıman edilirse kırılacağını tahmin etti.(Fermi bunu izlemez çünkü onun matematiksel tahminleri bu sonuca uygun değildi.)
17 Aralık 1938 - Otto Hahn ve onun asistanı  Fritz Strassmann uranyumu hızlı nötronlarla bombardıman ederek deneysel olarak keşfederler ve radyokimyasal yöntemler ile nükleer fisyonu kanıtlarlar.
6 Ocak 1939 - Otto Hahn ve Fritz Strassmann keşifleriyle ilgili ilk raporu Alman deneme "Die Naturwissenschaften de yayınlarlar.
10 Şubat 1939 - Lise Meitner ve yeğeni Otto Frisch Frish tarafından bahsedilen nükleer fisyon teriminin ilk teorik yorumunu İngiliz deneme Doğa da yayınlarlar
11 Ekim 1939 - Amerika Birleşik Devletleri nin atom bombası inşasından bahseden Einstein–Szilárd mektubu Başkan Franklin Delano Roosevelt teslim edilir. Roosevelt 6 Aralık 1941 tarihinde bir atom bombası inşa emrini imzalar.
26 Şubat 1941 - Glenn Seaborg ve Arthur Wahl tarafından plütonyumun keşfi.
Eylül 1942 - General Leslie Groves Manhattan Projesinden ücret alır.
2 Aralık 1942 - Fermi liderliğinde ilk kendi kendini imha eden nükleer zincir reaksiyonu Amerika Birleşik Devletleri Chicago da  yerini alır.

8 Aralık 1953 - ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, BM Genel Kurul öncesinde yaptığı konuşmada, gelişmekte olan ülkelere nükleer güç sağlamak için barış için atomlar programını duyurur.
21 Ocak 1954 - İlk nükleer denizaltı USS Nautilus (SSN-571), New London yakınlarındaki, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri Thames Nehri'nin içine atılır.
27 Haziran 1954 - ilk nükleer santral Obninsk, SSCB yakınlarında işleme başlar.
17 Eylül 1954 - Lewis L. Strauss, ABD Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı, nükleer enerjinin ölçmek için çok ucuz olacağını belirtiyor.
29 Eylül 1957 - 200+ kişi Çelyabinsk, Sovyetler Birliği'nde Mayak nükleer atık depolama tankı patlaması sonucu öldü. 270.000 kişi tehlikeli radyasyon seviyelerine maruz bırakıldı.
1957'den 1959'a Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ICBM dağıtımına başlar.
1958 - nötron bombası, yani enerjik nötron radyasyonu olarak enerjinin nispeten büyük bir kısmını serbest bırakmak için özel olarak geliştirilen taktik nükleer silah türü, Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı Samuel Cohen tarafından icat edilmiştir.
1960 - Herman Kahn Termonükleer Savaş üzerine kitap yayınlıyor
12 Ekim 1962 - 28 Ekim 1962 - Küba Füze Krizi, dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiriyor.
10 Ekim 1963 - Kısmi Deneme Yasağı Anlaşması, zemin üzerinde nükleer test yasaklanması, yürürlüğe girer.
26 Ağustos 1966 - Julich, Batı Almanya'da İlk çakıl yataklı reaktör hattı üzerine girer. (Bazı nükleer mühendisler çakıl yataklı reaktör tasarımının foratomic güç araçları olarak  adapte edilebilir olduğunu düşündüler.)
27 Ocak 1967 - Outer Space Antlaşması uzayda nükleer silahların dağıtımını yasakladı.

1.^Barış için atomlar başlığı, burada yapılan işlemlerden dolayı konuya uygun olmamasına rağmen tarihsel olarak bu şekilde isimlendirilmiş olduğu için bu isimle yazılmıştır, İngilizce vikipedide de "Atoms for Peace" şeklinde isimlendirilmiştir.

"Presidency in the Nuclear Age"18 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., conference and forum at the JFK Library, Boston, October 12, 2009. Four panels: "The Race to Build the Bomb and the Decision to Use It", "Cuban Missile Crisis and the First Nuclear Test Ban Treaty", "The Cold War and the Nuclear Arms Race", and "Nuclear Weapons, Terrorism, and the Presidency".

Annotated bibliography on the Nuclear Age at the Alsos Digital Library for Nuclear Issues.
Atomic Age Alliance3 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a volunteer group dedicated to preserving Atomic Age culture and architecture.
The Nation in the Nuclear Age 14 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a slideshow by The Nation.

Hominina veya Australopithecina ya da australopitesinler, insanla (Homo) yaşayan diğer herhangi bir insansı maymundan daha yakın akraba olan, iki ayak üzerinde yürüyen (bipedal) insansıları tanımlamak için kullanılan bir hominin alt oymağıdır. "Hominin" veya "hominid" terimleri genellikle australopitesinleri ifade eder. Australopitesinlerin iki ayak üzerinde durabilme yetisi ve kafatası yapısı Homo türlerine (veya insanlara) benzer. Beyinleri ise Homo türlerine (650–1600 cm³) göre oldukça küçüktür – 400–500 cm³ aralığındadır. Gruplama genel olarak Australopithecus cinsine ait türleri içerir. Bununla birlikte bazı yazarlar, Sahelanthropus, Orrorin ve Ardipithecus cinslerini de bu gruplamaya dahil ederler.
Normalde doğrudan bu gruba atanan grupların hiçbiri hayatta kalmamış olsa da, Kenyanthropus, Paranthropus ve Homo cinsleri muhtemelen A. africanus ve/veya A. sediba gibi geç bir Australopithecus türünün kardeş taksonu olarak ortaya çıktıklarından, australopitesinler (canlı torunları olmaması anlamında) kelimenin tam anlamıyla soyu tükenmiş görünmüyor.

Dembo vd. (2016) tarafından yapılan analize göre Hominina/Australopithecina filogenisi:

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Ouranopithecus

 Vikitür'de Hominina ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Hominina ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Australopithecus, Australopitekus ya da Australopitek (Yunanca: güney maymunu), yaklaşık 4.2 milyon yıl öncesinden 1.2 milyon yıl öncesine dek Afrika'da yaşamış, insan benzeri iki ayaklı insansı cinsi. Taşılları, Doğu ve Güney Afrika boyunca dağılmıştır. Australopitekus, hominin olarak değerlendirilen, bilinen en eski insansıdır. Homo cinsini oluşturan insanlara göre; daha kısa bacaklar, dolayısıyla daha kısa bir boy, daha uzun kollar ve el ile ayaklardaki ağaçsıl uyarlanmalar ile ayrılır.

Australopitekus taşılları ilk olarak 1924'te, Güney Afrika'da antropolog Raymond Dart tarafından bulunmuştur. Dart, bir çocuk kafatasını, Güney Afrika'nın Vryburg kenti yakınlarındaki Taung'da bulmuştur - Taung Çocuğu. Dart, Australopithecus africanus diye adlandırdığı bu türün bir hominid (şimdiki tanımıyla hominin) olduğuna inanmıştır ve sözleri söylemiştir: "Yaşayan maymunlar ve insanlar arası bir varlık". Ancak bilim adamlarının büyük çoğunluğu o dönemde, bu taşılın soyu tükenmiş bir maymuna ait olduğu kanısındaydılar. Geçen 35 sene içinde ise elde edilen kanıtlar bu taşılın gerçekten de bir hominide ait olduğunu göstermektedir.
1974'te araştırmacılar, Hadar, Etiyopya'ya bir başka australopitekusun iskeletinin iyi korunmuş bir bölümüne rastlamışlardır. 3.2 milyon yıllık olan bu fosile Lucy adı verilmiştir. Lucy, ayakta yürüyebiliyordu ve bedeniyle orantılı ancak çağdaş insaninkinden daha uzun kollara sahipti. 1978'de Laetoli, Tanzanya'da, 3.6 milyon yıl önce yaşayan bir hominidin ayak izlerinin yanında kemikleri de bulunmuştur. Bilim insanları, Lucy ve Laetoli taşıllarını Australopithecus afarensis diye adlandırmışlardır. 1998'de ise Johannesburg, Güney Afrika yakınlarındaki Sterkfontein'de, bütün bir Australopithecus africanus iskeleti keşfedilmiştir.

Australopithecus cinsi, 4,18 ile yaklaşık 2 milyon yıl öncesi arasındaki zaman dilimini kapsayan hominin türlerinin bir koleksiyonudur. Australopitekuslar, kalın mine kapaklı büyük çiğneme dişleri olan, ancak beyinleri büyük insansı maymunlarınkinden çok az daha büyük olan, karada yaşayan, iki ayaklı, -insan olmayan- insansı maymun benzeri hayvanlardı. Onlar insanların içinde bulunduğu Homo cinsinin bilinen en yakın akrabalarıdır ve büyük olasılıkla bu uyarlanabilir yayınımın parçası olan bir türden Homo türemiştir.
Australopitkuslar, iyi bir ağaç tırmanıcısı olmanın yanında, iki ayak üzerinde dik biçimde yürümüşlerdir. "Dik duruşun ana kanıtları arasında kafatasının dik konumu ve dikey duruşa izin veren eğrilikleri olan bir omurga, iki alt örgen üzerinde itme ve denge için etkili kaldıraç sağlayan kısa, geniş bir pelvis, birlikte ayakları bugün insanlarda olduğu gibi doğrudan dizlerin altına konumlandıran bir uyluksal taşıma açısı ve ayak bileği eklemine dikey olarak yönlendirilmiş bir kaval kemiği, karşı konumlandırılabilir (kavrayan) büyük ayak parmakları olmayan uzunlamasına ve enine kemerli sert ayaklar bulunur." Ayrıca, Tanzanya'da bulunan 3.66 milyon yıllık ayak izleri de iki ayaklılığın doğrudan kanıtıdır.

Australopithecus türleri, çağdaş insan beyninin yaklaşık %35'ine eşdeğer olan ortalama 466 cc'lik bir kafatası oylumuna sahipti. Australopithecus türlerinin çoğu, genellikle 1,2 ile 1,5 metre boyunda ve 30-50 kilogram ağırlığındaydı. Erkeklerin kadınlardan daha büyük olması, yani önemli derecede eşeysel dimorfizm sergilemeleri olanaklıdır. A. Zihlman'a göre, Australopithecus vücut oranları bonoboların (Pan paniscus) vücut oranlarına çok benzemektedir. Orrorin tugenensis gibi daha eski taşıllar, yaklaşık altı milyon yıl önce, genetik çalışmaların gösterdiği insanlarla şempanzeler arasındaki bölünme zamanına yakın bir dönemde, iki ayaklılığa işaret ediyor. Bu, dik, düz bacaklı yürüyüşün ağaçta yaşamaya bir uyarlanma olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Paleoantropologlar, genel olarak 8 Australopithecus türü belirlemişlerdir. 
En yaşlısından en gencine doğru bunlar:

† Australopithecus anamensis,
† Australopithecus afarensis,
† Australopithecus deyiremeda
† Australopithecus africanus,
† Australopithecus aethiopicus (Paranthropus)
† Australopithecus garhi,
† Australopithecus boisei (Paranthropus)
† Australopithecus sediba ve
† Australopithecus robustus (Paranthropus)'tur
Australopitekusların büyük yüz ve azıları olmasına karşın, A. aethiopicus, A. boisei ve A. robustus; diğerlerinden daha büyük çene ve dişlere sahiptir. Bazı paleoantropologlar bu güçlü australopitekusları Paranthropus olarak adlandırılan bir cinse yerleştirirler.

Bir zamanlar Australopithecus'un Homo gibi aletler üretemeyeceği düşünülüyordu, ancak A. garhi'nin taş aletlerle geliştirdiğine dair kanıtlar taşıyan büyük memeli kemikleriyle ilişkili keşfi, durumun böyle olmadığını gösterdi. 1994 yılında keşfedilen bu kanıtlar, A. afarensis'e atfedilen 3.4 myö'ye tarihlenen kesik işaretlerinin 2010 yılında keşfine ve muhtemelen Kenyanthropus'a atfedilen Turkana Gölü'nden 3.3 myö'ye tarihlenen Lomekwi kültürünün 2015'te keşfine dek, o zamanki üretimin en eski kanıtıydı. 2019'da Afar Bölgesi'ndeki Ledi-Geraru'da yaklaşık 2,6 milyon yıl öncesine tarihlenen daha fazla taş alet bulundu, ancak bunlar Homo'ya atfedilebilir.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Homo habilis
Primatların kökeni ve evrimi

 Wikimedia Commons'ta Australopithecus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Australopithecus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Australopithecus anamensis, yaklaşık 4,2 ila 3,8 milyon yıl önce yaşamış bir hominin türüdür, ve en eski Australopithecus türü olarak bilinir.

Australopithecus anamensis, Ardipithecus ramidus ve Australopithecus afarensis arasındaki ara türdür. İnsanlarla ve diğer  hominidlerle birçok ortak özelliğe sahiptir.
A. anamensis'in bilek morfolojisi üzerine yapılan fosil çalışmaları, yürüyüş şeklinin diğer Afrika insansıları ile paylaşılan bir özellik olan quadropedal şeklinde olduğunu göstermektedir. A. anamensis'in eli, sağlam parmak kemiklerini, metakarpal kemikleri ve uzun-orta parmak kemiğini tasvir eder. Bu özellikler, A. anamensis'in muhtemelen ağaçlarda vakit geçirdiğini, ancak Homo türleri ile aynı şekilde olmasa da büyük ölçüde  bipedal yürüdüğünü göstermektedir.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Ardipithecus

Australopithecus garhi; 2,5 milyon yıl önce, Erken Pleyistosen sırasında, Etiyopya'nın Afar Bölgesi'nde yaşamış, Bouri Oluşumundan bir australopitesine türüdür.
Australopithecus garhi, aletler ürettiği öne sürülen ilk Homo öncesi hominiddir (muhtemelen et doğramak için kullanmıştı) ve Homo öncesi taş alet kullanımı için giderek artan kanıtlar arasında sayılabilir. A. garhi muhtemelen daha önce Homo habilis tarafından icat edildiği düşünülen Oldowan alet kültürünü kullanmıştır.

Kalıntılar, argon tarihlemesine göre yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesine (mya) tarihlenmektedir. Keşfedildiklerinde, insan evrimi, 3 ila 2 myö arasındaki kalıntıların azlığı nedeniyle gizlenmişti ve bu zaman aralığındaki tek homininler, Güney Afrika'dan (A. africanus) ve Kenya'daki Turkana Gölü'nden (Paranthropus aethiopicus) tespit edildi. Benzer şekilde, australopithecineler ve Homo erectus öncesi homininlerin sınıflandırılması da çok tartışılan bir konu olmuştur. Orijinal tanımlayıcılar, A. garhi'yi, esas olarak diş benzerliklerine dayanarak, aynı bölgede yaşayan daha önceki A. afarensis'in soyundan biri olarak görüyorlardı. Türü Australopithecus'a atamalarına rağmen, orijinal tanımlayıcılar, Homo'nun bir atası olabileceğine inanıyorlardı, bu durumda muhtemelen H. garhi olarak yeniden sınıflandırılmaya yol açacaktı. A. garhi'nin özellikleri bu aşamada bir insan atası için beklenmedik olduğundan, tür ismi olarak garhi verildi. Garhi, yerel Afar dilinde "sürpriz" anlamına gelir.

A.garhi'nin hominin soy ağacının neresinde yer aldığını belirlemek için yeteri kadar fosil keşfedilmemiş olsa da, A. afarensis'e benzerliği, A.garhi'nin, muhtemelen bu türden evrimleştiğini göstermektedir. A. garhi, Australopithecus ve Homo arasındaki evrimsel bir bağı temsil eden modern insanın doğrudan bir atası olabilir veya bir kardeş taksona ait olabilir.

Diğer australopitesinler gibi, A. garhi'nin de kafatası hacmi yaklaşık 450 cc idi. Türün boy uzunluğu ile ilgili kesin bir bilgi yoktur ve türde eşeysel dimorfizm olduğu düşünülmektedir. BOU-VP-17/1 adlı dişi fosil örneğinin yaklaşık 140 cm  boyunda olduğu varsayılır.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Homo habilis

 Vikitür'de Australopithecus garhi ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Australopithecus garhi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Euder Monteiro tarafından çizilmiş rekonstrüksiyonu 29 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Australopithecus garhi". The Smithsonian Institution's Human Origins Program. 21 Eylül 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2011. 
"Australopithecus garhi". ArchaelogyInfo. 27 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2011. 
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (Ağustos 2016).
"The Earliest Human Ancestors: New Finds, New Interpretations". Science in Africa. 2001. 23 Aralık 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2011.

Australopithecus sediba, İnsanlığın beşiği olan Güney Afrika'daki Malapa Mağarası'nda bulunmuş, soyu tükenmiş bir australopitesin türüdür. Bu mağarada bulunan çocuk iskeleti, Holotip MH1 olarak, yetişkin dişi iskeleti ise paratip MH2 olarak bilinmektedir. Kalıntılar 1.98 milyon yıl öncesine tarihlenirler ve Paranthropus robustus, Homo habilis/H. rudolfensis ve Homo ergaster/H. erectus ile aynı dönemde yaşamışlardır.

Genel olarak, A. sediba'nın kafatası anatomisi en çok A. africanus'a benzerdir. MH1'in kafatası hacmi 336 cc idi.Ancak MH1'in yetişkinlikteki kafatası hacminin yaklaşık 420-440 cc arasında olabileceği düşünülüyor. Bununla birlikte MH1, Australopithecus africanus'a göre daha küçük bir kafatasına, enine göre daha geniş bir kafatası kubbesine, paryetal kemiğin daha dikey olarak eğimli duvarlara ve daha geniş aralıklı temporal çizgilere sahiptir. Homo gibi, kaş çıkıntısı daha az belirgindir, elmacık kemikleri daha az genişlemiştir, yüzü o kadar dışarı çıkmaz (az prognatizm) ve hafif bir çeneye sahiptir.
A. sediba'nın 2021'de tanımlanan omur kemiklerinin –MH2 adlı örneğe atanmıştır– incelemesi, iki ayak üzerinde dik bir şekilde yürüdüğünü buldu. Bununla birlikte, A. sediba ile ilgili daha önceki çalışmalar, ağaç tırmanışı için üst gövdede açık uyarlanmalar bulmuştu ve bu, ağaçta yaşayan insansı maymunlar ile tamamen iki ayaklı insanlar arasında bir geçiş örneği olduğunu düşündürmüştü.

Bulunan MH1 fosilinin insana benzer çok fazla özelliği vardı. Berger vd. 2010 ve 2013'te sunduğu makalelerde, örneğin insana benzer yüze, dişlere ve bazı diğer anatomik özelliklere sahip olduğunu ve A. sediba'nın, Homo erectus'un doğrudan atası olmaya aday bir tür olduğu söylediler. Ancak örneğin 12-13 yaşlarında olduğu düşünülüyor, bu da, bazı anatomik özelliklerin yetişkinlikte kaybolma ihtimalini doğurduğu için, A. sediba'nın Homo cinsine yol açma ihtimalini destekleyecek iyi bir kanıt yoktur. Türün daha çok Australopithecus africanus ile ilişkili olduğu düşünülüyor.

Australopithecus
İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

Av köpekleri ya da avcı köpekleri, çok iyi koku alan ve kuş avı esnasında avcılara istikamet göstererek, avları ürküterek ya da bulup getirerek yardımcı olan köpekler. Av köpekleri dünyadaki bazı önemli köpek kulüpleri tarafından kabul edilen köpek gruplarından birisidir. American Kennel Club'a (AKC) göre av köpeği grubuna örnek olarak pointerler, retrieverler, setterler, spanieller ile vizsla ve Weimaraner gibi bazı diğer ırklar verilebilir. Av köpekleri canlı ve hareketli hayvanlardır, bu nedenle ev köpeği olarak beslenildiklerinde sık ve yorucu egzersizlere gereksinim duyarlar.

Av köpekleri grubunun adlandırılması ülkeden ülkeye fark eder. Örneğin AKC tarafından sporting dogs olarak adlandırılırlar ve grubun 28 üyesi vardır. Sport sözcüğü eskiden İngilizcede özellikle elit sınıflar tarafından eğlence amaçlı avlanmak anlamında kullanılırdı. İngiltere'deki TKC tarafından gundog olarak adlandırılırlar ve grubun 36 üyesi vardır. Merkezi Belçika'da bulunan FCI av köpeklerini 2 farklı şekilde gruplar: Pointerler; Retrieverlar, av ürküten ırklar, su köpekleri. Zaman zaman kuş köpekleri kavramı da av köpekleri grubunu belirtmek için kullanılır.
Avlanmak anlamındaki sporting kelimesi zaman zaman Türkçeye hatalı olarak sportif şeklinde çevrilir ve av köpekleri "sportif köpekler" olarak adlandırılır.

Avrupa saksağanı (Pica pica), kargagiller (Corvidae) familyasından tarlalar, orman kenarları, parklar ve banliyölerde yaygın görülen bir kuş türü. Avrupa'da boydan boya, daha çok Asya'da ve Kuzeybatı Afrika'da üreyen yerleşik bir kuştur.

Kuyruğu uzun ve sivri, tüyleri ise göz alıcı derecede siyah ve beyazdır. Başı, sırtı ve göğsü mat siyah; omuzları ve alt tarafı beyazdır. Kanatları parlak çelik mavisidir; ancak kanatlarını açtığında uçlarının oldukça beyaz olduğu görülür. Kıçı ve kuyruk sokumu siyah, kuyruğu parlak yeşil ve mordur. Güçlü, hızlı ve düzgün kanat çırpışları ile uçuşu süratlidir. Sesi kuvvetlidir ve "çak çak çak çak" diye çıkar.
Ömrünün 30 ilâ 38 yıl olduğu düşünülür. Zeki bir kuş türüdür.

Bir saksağanın doğumundan ölümüne kadar geçen süre çok karmaşık ve uzundur. Yapılan araştırmalarda yavru saksağanların ayaklarına bilezik takılmış ve sonuca göre ilk yıllarda saksağanların hayatta kalma olasılığı %22, ilk yılı atlatanların hayatta kalma olasılığı ise %69'dur, hayatta kalmak için 3.7 yıl kazanmıştır. Kayıtlara geçmiş en uzun saksağan ömrü 21 yıl 8 ay'dır. Saksağanlarda ortalama yuva yapma mevsimi şubat ayının son haftasında veya mart ayının ilk haftasında başlar. Yuvanın dış iskeleti en az kalem kalınlığındaki dallardan; yuvanın iç kısmı ise kuru ot, pamuk, tüy gibi yumuşak malzemelerden oluşur. Son olarak da yuvanın daha sağlam olması ve dalları birbirine yapıştırmak içinde çamur ile yuvalarını sıvarlar. Tokyo'daki kalın gagalı kargaların (Corvus macrorhynchos) yuva yapmak için kıyafet askılıkları çaldıkları ve yuvanın yumuşak malzemesi olarak da bizonların sırtına konup tüylerini yolup kaçtıkları görülmüştür. Avrupa Saksağanı'nda yuva yapımı 30-40 gün sürer. Yuvayı yaptıktan 1 haftaya yakın süre sonra yuvada 4-6 adet yumurta vardır. En az 3, en fazla 10 yumurta olduğu kaydedilmiştir. Kuluçka süresi 21-22 gündür. Dişi kuş günde 1 kere yumurtlar böylelikle yumurtadan çıkan civciv bir öncekine göre hep 1 gün daha küçüktür. Tek eşlidirler; ölene kadar aynı eşle yaşarlar, yavrulama döneminde dişi daha çok yuvada zaman geçirir ve erkek dişiyi besler. Yavrular yumurtadan çıktıktan 7-8 gün sonra gözleri açılır ve görünür şekilde tüyleri vardır; yumurtadan çıktıktan 3-3,5 hafta sonra yuvanın olduğu ağaçta 2 hafta yaşarlar, çok fazla dallara çıkıp uçma antrenmanı yaparlar ve sonrasında ebeveynleri gibi uçma özelliğine sahip olurlar ama uzun mesafe uçamazlar bu şekilde de yerde ve ağaçta 1 hafta geçirirler sürenin sonunda 6-7 haftalığa yakın olurlar ve kendini kurtaracak kadar uçabilirler. Yetişkin olmayan yavru saksağanların kuyruk tüyleri daha kısadır. Tüyleri yetişkinlere nazaran daha az parlaktır, gagasının kenarında ten renginde yumuşak bir doku vardır, ağzının içi kırmızıdır ve gözleri maviye yakındır, büyüdükçe göz rengi koyu kahverengi olur, gagasındaki yumuşak doku yok olur ve ağzının içinin bir kısmı (gaga altı), siyaha döner. 2 aylık olduklarında ebeveynleri ağızdan beslemeyi bırakır ve artık kendileri yemek bulup yemeye başlar ailesiyle birlikte yemek bulup yer. Bu şekilde cinsel olgunluğa ulaşana kadar (3-4) yıl ebeveynleriyle yaşar. Kargalarda; fiziksel, karakter ve zeka gelişimi 1 yılda tamamlanır ama üremeye hazır oldukları yaşa çok çok sonra ulaşırlar. Cinsel olgunluğa ulaştıktan sonra kalıcı olarak ebeveynlerinden, sürüsünden ayrılırlar ve kendi sürüsünü kurar, eş edinir ve yuva yapar. Bu sayede döngü tamamlanmış olur.

Saksağanın Avrupa kültüründe onu çok yönlü hurafelerle çevreleyen ortaklığı vardır. Genellikle konuşulan, kuşun mutsuzluk ve probleme ortaklığıdır. Bu belki de onun çok iyi bilinen huysuzluğu kadar, kaba sesi ve parlak objeleri çalma eğilimindendir. Konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan söylemi tanımlamak için Türkçede "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı!" deyimi kullanılır.

İsveç'te, kuşun büyücülük ile bağlantılı olacağı kabul edilir.
İngiliz adalarında, Devonshire'de saksağanlar kötü talih ile ilişkilendirilir,
İskoçya'da, bir saksağan, evin penceresinin yanında ise ölümden haber verir.
Alman folklorunda saksağan aynı zamanda bir hırsız olarak görülür.
Çin kültüründe, saksağan en popüler kuşlardan biridir. İyi haber ve talihin habercisi olarak görülür. Gerçekte, onun Çincedeki isminin anlamı sevinç kuşudur.

BirdLife International (2004). Pica pica. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 May 2006 tarihinde alınmıştır.
European Magpie videos8 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Aşçılık, besinlerin çeşitli yöntemlerle yemeye hazır duruma getirilmesine denir. Aşçılık olarak da bilinir. Ev ekonomisi'nin temel bileşenlerinden biridir. Şef, aşçı, yardımcı şef, pasta şefi, mutfak şefi, fırıncı, gastronomcu, çikolatacı gibi mesleklerle sıkı ilgilidir. Birçok ülkelerde aşçılık mesleği öğrenmek için aşçılık okulu, aşçılık fakültesi, aşçılık akademileri bulunmaktadır. Aşçılığın en temel yöntemi pişirmedir. Ama "aşçılık" terimi, pişirmenin yanı sıra kurutma, isleme, dondurma ya da salamura gibi başka yöntemleri de kapsar.
Besinler birkaç nedenden dolayı pişirilir. Bazı besinleri çiğ yeme düşüncesinden hoşlanmayız. Belirli besinleri pişirerek yemeye alışık olduğumuzdan, pişirmenin besinlere iyi bir tat kazandırdığına inanırız. Öte yandan pişirildiklerinde besinlerde değişiklikler oluşur ve bu da bazı besinlerin yenmesini ve sindirilmesini kolaylaştırır. Moleküler gastronomi, fizik ve kimya perspektifinden beslenmenin bilimsel yaklaşımıdır.
Besinleri pişirmenin başka nedenleri de vardır. Pişirilen besinler uzun süre bozulmadan saklanabilir. Örneğin besinlerde bulunabilecek birtakım parazit ya da bakteriler pişirmenin etkisiyle ölür ya da etkilerini bir süre yitirir. Ama bunun için gıda sanayinde başka yöntemler de kullanılmaktadır.
Aşçılık bir gerekliliktir, ama yalnızca gereklilikten dolayı yapılmaz. Pek çok kişi, gerek evinde yemek pişirirken, gerek bu işi bir meslek olarak yaparken zevk alır. Aşçılık bilgi gerektirdiği gibi, iyi yiyeceği seçme, hazırlama, sunma ve bunlardan tat alma da bir tür sanattır ve bu sanat gastronomi denir. Daha 18. yüzyılda İskoç yazar James Boswell, canlılar arasında yalnızca insanın yemek pişirebildiğine ve iştah açıcı bir sofra kurabildiğine dikkati çekmiştir. Boswell, yediğine çeşni katan herkesin az çok aşçı olduğunu yazmıştır.
Her ülkenin kendine özgü, geleneksel bir aşçılığı vardır. O ülkede bulunan besinler, iklim, din ve görenekler gibi birçok etmen bu geleneği oluşturmuştur. Bazı ülkelerin mutfakları daha güçlü geleneklerle donanmıştır. Örneğin Fransız mutfağı, 17. yüzyıldan bu yana Batı dünyasının mutfağını etkilemiştir. Bundan dolayı, aşçılıkta Fransızca terimler çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, günümüzde dünyadaki başka mutfaklar da tanınır olmuş ve farklı aşçılık üslupları kaynaşmaya başlamıştır.

Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan, Tarihöncesi'nden kalma çanak çömlek gibi araç gereçler, o çağlarda insanların nasıl yemek pişirdikleri konusunda bize bilgi vermektedir. Henüz pişirmeyi bilmedikleri dönemde insanlar, avcılık ve toplayıcılıkla elde ettikleri besinleri çiğ olarak yiyorlardı. Öte yandan besinleri bozulmadan saklama yöntemlerini bilmedikleri için, neredeyse her gün yiyecek peşinde koşmak zorundaydılar. Ateşten yararlanmayı öğrendikten sonra besinleri pişirmeye başladılar. Ama besinleri ateşte pişirmeyi nasıl buldukları konusunda bilgiye sahip değiliz, bir rastlantı sonucu bulmuş olmaları daha büyük bir olasılıktır.
Pişirmenin en basit yolu, yiyecekleri bir sopaya geçirip ateşin üzerinde kızartmaktır. Eski insanların başlangıçta da böyle yaptığı sanılmaktadır. Besinleri kızgın taşlar üstünde pişirmeyi daha sonra öğrenen insanlar, belki bazı yiyecekleri de yapraklara sararak közde pişiriyorlardı. Çok eski çağlarda insanlar, tahılları lapa haline getirerek kızgın taşlarda bir tür basit ekmek pişirmeyi biliyorlardı. İlk fırınlar taşlar ve kızgın korların döşendiği çukurlardı.
Bir sonraki aşamada insanlar, toprakta çukur açmak yerine toprağın üstünde fırın yapmayı öğrendiler. Bu fırınların, biri dumanın dışarı çıkmasını, öteki havalandırmayı sağlayan iki deliği vardı. Sıcaklığı içeride tutmak için, yiyeceklerin içeri yerleştirildiği delik ise önüne bir taş kapak koyularak kapatılıyordu. İnsanlar açtıkları çukurlara büyük bir hayvan postu döşüyor ve içine koydukları yiyecekleri haşlıyorlardı. Bu çukurlar suyla dolduruluyor ve ateşte kızdırılmış taşlar içine koyularak su kaynama derecesine kadar ısıtılıyordu. Kamış sepetleri, balçıkla sıvayarak sertleştirmeyi de öğrenen insanlar, böylece bir bakıma ilk tencereyi yapmışlardı. Bu kapları, suyla doldurarak ya da susuz olarak ateşin üzerine yerleştiriyorlardı. Böylece, aşçılığın iki ana yöntemi geliştirilmişti: Kuru olarak fırınlama ve suyla haşlama ya da buğulama.
Toprak fırınlar, dünyanın bazı yerlerinde günümüzde de kullanılmaktadır. Örneğin, Papua Yeni Gine'de yaşayan Wola halkı, sebze ve et pişirmek için iki ayrı toprak fırın kullanır. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde ekmek pişirmek için hâlâ kullanılan tandır da bir tür toprak fırındır.

Eski Yunan ve Roma dönemlerinde, neredeyse bütün işleri köleler yapardı. Yunan ve Roma yönetici sınıfın konutlarındaki aşçıbaşı da bir köleydi, ama emrinde çalışan gene köle olan birçok işçi vardı. Aşçıbaşının yönetimindeki öteki köleler, fırıncı, kasap, ateşçi, şaraplardan sorumlu kilerci ve yemeklerin zehirli olmadığından emin olmayı sağlayan çeşnicibaşı gibi kişilerdi. Yemekler demirden ya da topraktan tencereler ve tavalarda pişiriliyor, tabaklardan yeniyordu. O dönemin mutfak araç gereçleri arasında kaşık bulunmakla birlikte, yiyeceklerin bıçakla kesildikten sonra elle yendiği sanılmaktadır. Yunan ve Roma yemekleri günümüzdeki gibi malzemelerle pişirilmiyordu. Örneğin etin ya da balığın genellikle bal ya da meyveyle pişirildiği bilinmektedir. Ziyafetlerde yemeklerin çeşitli değerli taşlarla süslendiği de olurdu. Romalılar besi hayvanlarının yanı sıra deve ve fil eti de yiyorlardı.

Orta Çağ'da Avrupa'daki büyük malikânelerin mutfakları, Eski Yunan ve Roma dönemlerinde olduğu gibi iyi örgütlenmişti. Üstü açık büyük ateş ocaklar vardı. Bu ocaklarda hayvanlar sopaya geçirilerek bir bütün olarak kızartılıyordu. Çorba yapmak ve etleri haşlamak için büyük kazanlar kullanılıyordu. Mutfaklardaki her işin bir sorumlusu vardı ve bunlar aşçıbaşının emrinde çalışırlardı. Örneğin ateşi yakan kişi ile kazanların taşmadan kaynamasını denetleyen kişi ayrı görevlilerdi. Birkaç yardımcı da yemekleri pişmeye hazırlardı.
Orta Çağ mutfaklarında günümüzdeki kadar çok çeşit yemek pişirilmiyordu. Yemekler büyük bir olasılıkla birkaç çeşitten oluşuyordu ve yavandı. Ama bugün de kullandığımız pek çok baharat biliniyor ve yemeklerde kullanılıyordu. Bu baharatın bazılarını kendileri yetiştiriyor, ama biber, karanfil, tarçın gibi baharat çeşitleri Doğu ülkelerinden geliyordu ve bundan dolayı pahalıydı. Etler kurutularak ya da tuzlanarak saklanıyordu. Orta Çağ'da ne gündelik yaşamda, ne de mutfakta günümüzdeki gibi bir temizlik anlayışı yoktu. Çünkü insanlar hastalıkların, mikroplar ve pislikle ilgili olduğunu bilmiyorlardı.
Avrupa'nın doğu ve batısında zamanla ayrı aşçılık yöntemleri gelişti. Bu ayrım asıl olarak, değişen iklim koşullarında farklı ürünlerin yetişmesine bağlanabilir. Öte yandan göçlerin ve fetihlerin, farklı yemek kültürleri olan toplumları ilişkiye geçirmiş olması da bunda önemli bir etkendir. Akdeniz kıyısındaki Güney Avrupa ülkelerinde bolca zeytin ağacı yetişiyordu ve yemeklerin pişirilmesinde zeytinyağı kullanılıyordu. Kış ayları ılıman geçtiği için evleri ısıtmak ve yemek yapmak için küçük ateşler yeterliydi. Bütün yıl boyunca bulunan taze eti ve balığı, çok sıcak kömür ateşinde kısa sürede pişirmek ya da ızgara yapmak mümkün olmuyor.
Kışları uzun ve sert geçen Kuzey Avrupa ülkelerinde ise, kış aylarındaki besin kaynakları, tuzlanıp kurutulmuş et ve balık ile yumru köklerdi. Örneğin bu durumdaki etler daha büyük ateşlerde ve daha uzun sürede pişebiliyordu. Kuzey mutfağında hayvansal yağlar kullanılıyordu ve bu yağlar kavanozlarda saklanıyordu. Kurutulup tuzlanarak saklanan domuz eti ve jambon, Kuzey Avrupa insanlarının temel besiniydi. Orta Çağ'da İngiltere ile Almanya'da et yemekleri ünlüyken, güneydeki ülkelerde yeşil sebzeler ve taze balık seviliyordu. Güneyde 16. yüzyılda Floransalı aşçılar, Avrupa'nın en iyileri olarak kabul ediliyordu. Floransalı aşçıları, Fransızlara yeni yemekler öğrettiler ve çok geçmeden Fransız soylularının mutfaklarında İtalyan usulü yemeklerin pişirilmesi moda oldu. Fransız aşçılar karnabahar, enginar, hamur işleri ve süt danası eti gibi yeni malzemeleri kullanmayı, yumurta ve krema ile sos yapmayı İtalyanlardan öğrendiler.

Fransız mutfağının öne çıkmasında, Antonin Carême'nin (1784-1833) büyük rolü olmuştur. Carême, yemek pişirmeyi ve servis yapmayı bir sanat gibi gören, bunları işini bilerek kaleme alan ilk kişidir. Yoksul bir aileden gelen ve çalışma yaşamına aşçı yamağı olarak başlayan Carême, Avrupa yemeklerinde olduğu kadar, mutfaklarında da köklü değişiklikler gerçekleştirdi. Yiyeceklerin sofraya, bugün bildiğimiz sırayla olmasa da, belirlenmiş bir sıraya göre getirilmesi için kurallar getirdi. Konukların hepsini yemesi söz konusu olmasa da, masada aynı anda pek çok yemek çeşidi bulundurulmasını öneren ve uygulayan da Carême'ydi. 
İngiltere ve Fransa'da, dolayısıyla bütün dünyada aşçılığın gelişmesinde etkili olan iki Fransız daha vardır. Bunlardan biri olan Alexis Soyer (1809-58), İrlanda'da büyük açlık ve sefaletin yaşandığı bir dönemde, halka çorba ve et pişirecek geçici mutfaklar kurdu ve önceki fiyatının yarısına, iyi yiyecekler yapmayı başardı. İngiltere'de, küçük bir ocak yaparak masa üzerinde yemek pişirmeyi geliştirdi. Orduda askerlere verilen haşlanmış etin suyunun döküldüğünü görünce, bütün yararlı özellikleri kaynatıldığı suya çıktığı için etin atılabileceğini, suyunun ise çorba olarak içilmesi gerektiğini belirtti.
Auguste Escoffier ise (1847-1935), "aşçıların kralı ve kralların aşçısı" olarak tanınıyordu. Avrupa'nın o dönemdeki en ünlü otellerinden olan, Londra'daki Savoy Oteli ve ardından Carlton Oteli mutfaklarını yönetti. Avusturyalı büyük opera şarkıcısı Nellie Melba'nın onuruna "peşmelba" adını verdiği şeftalili dondurmayı ve birçok yeni sosu yarattı. Escoffier, İngiltere'de otel ve restoranlardaki aşçılık düzeyini yükselten kişi oldu.
Bu üç Fransız Carême, Soyer ve Escoffier, zengin ve ileri gelen kişilerin mutfaklarında ve restoranlarında önemli yenilikler yarattıkları gibi, halkın mutfak

Bali, Küçük Sunda Adalarının en batısında yer alan, Endonezya'ya bağlı bir adadır. Batıda Cava, doğuda ise Lombok adasının arasında kalır. Başkenti Denpasar'dır.
2020 yılı sayımlarına göre 4.317.404 nüfusa sahip olan adanın %86,9'u Hindu, geri kalan kesimin çoğunluğu ise Müslüman'dır. Bali ayrıca Endonezya'nın en turistik adasıdır. dans, heykelcilik ve resim gibi sanat dalları gelişmiştir.

Bali, milattan önce 2000 yıllarında Tayvan'dan göç eden Avustronezyalılar tarafından yerleşim birimi olarak kullanıldı. Bu nedenle Bali halkı kültür ve dil bağlamında Filipinler ve Okyanusya ile benzerlikler gösterir.
Bali kültürü, milattan sonra 1. yüzyıldan itibaren Hint ve Çin kültürlerinden önemli bir biçimde etkilendi. Özellikle Hinduizmin bölgedeki kültüre güçlü etkileri oldu. "Bali dwipa" (Bali Adası) ismi ilk kez milattan sonra 914 yılında Sri Kesari Warmadewa tarafından yazılan kitabelerde "Walidwipa" olarak geçer. Subak adı verilen ve pirinç yetiştiricliğinde kullanılan kompleks sulama sistemi de bu dönemde geliştirildi. Bugün hala bazı dinî ve kültürel geleneklerde o dönemin izlerine rastlanır. Doğu Cava'da hükümranlık süren Hindu Majapahit İmparatorluğu (1293–1520), 1343 yılında Bali'de bir sömürge kurdu. 15. yüzyılda imparatorluğun düşüşe geçmeye başlamasıyla Cava adasından Bali'ye göç başladı. Bu göçün çoğunluğunu entelektüeller, sanatçılar, din adamları ve müzisyenler oluşturuyordu.

 
Avrupalıların Bali adasına ilk gelişleri 1597 yılında Hollandalı kâşif Cornelis de Houtman tarafından gerçekleştirilir. Bundan önce 1585 yılında bir Portekiz gemisi de Bali adasında karaya oturmuştur. Hollanda sömürgesi 19. yüzyılda bütün Endonezya takımadalarını kontrolü altında tutuyordu. Hollanda'nın Bali üzerindeki ekonomik ve siyasi kontrolü ise 1840'larda adadaki farklı krallıkları birbirlerine düşürmek yoluyla güçlerini azaltma şeklinde başladı. 1890'ların sonlarında adadaki krallıklar Hollanda sömürgesinin kışkırtması ve oyunlarıyla birbirleriyle savaşmaya başladılar.
1906 yılında Hollanda, Bali'nin Sanur bölgesinde büyük deniz ve kara kuvvetleriyle ani bir saldırıya geçti. Bali halkı teslim olmaktansa bu büyük orduya karşı birlik olup savaştılar. Hollanda'nın teslim ol çağrılarını dinlemeyen binlerce Balili işgalcilere karşı ölüme yürüdü. 1908 yılında Klungkung'da benzer bir çatışma ve katliam vuku buldu. Hollanda'ya karşı koyamayan yerel halk sonunda teslim oldu ve Hollanda ada genelinde bir yönetim kurdu. Hollandalıların Bali'ye gelişleri diğer Endonezya adalarına kıyasla daha geç ve daha zor oldu.
1930'larda antropolog Margaret Mead ve Gregory Bateson, sanatçı Miguel Covarrubias ve Walter Spies ile müzikolog Colin McPhee ürettikleri eserlerle Bali'yi Batı turizmiyle tanıştırdılar.
Bali, II. Dünya Savaşı süresince Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Balili generallerden Gusti Ngurah Rai işgale karşı bağımsızlık ordusunu kurdu. Japonların 1945'te Pasifik'te savaşı kaybedip Endonezya'dan geri çekilmelerinin hemen ardından Hollanda, Endonezya'ya ve Bali adasına tekrar geri döndü. Bu geri dönüşe Bali halkı Japonlardan kalan silahlarla karşı koydular. 20 Kasım 1946'da Bali'nin merkezî bölgelerinden Tabanan'da Marga Savaşı gerçekleşti. 29 yaşındaki genç kumandan Gusti Ngurah Rai intihar komandolarını Hollandalıların üzerine gönderdi. Bu savaşta neredeyse bütün Bali ordusu yok edildi.
1963 yılında Agung Yanardağı'nın patlamasıyla binlerce kişi öldü. Bundan dolayı adada büyük bir ekonomik kriz yaşandı ve pek çok Balili başka yerlere göç etmek zorunda kaldı. 1950'lerin sonuna doğru Bali'de kast sisteminin destekçileri ile buna karşı olanlar arasında problemler yaşandı. Politik bir oyun olarak bu problemler; Endonezya Komünist Partisi (PKI) ve Endonezya Milliyetçi Partisi'nin destekçileri tarafından provoke edildi. Tansiyon Endonezya Komünist Partisi'nin toprak reformu programı ile daha da arttı. Cakarta'da hükûmete karşı gerçekleştirilen askerî darbe General Suharto tarafından bertaraf edildi. Darbeden Endonezya Komünist Partisi'ni sorumlu tutan Suharto ve yandaşları ülke genelinde Komünist Parti üyelerine karşı şiddet eylemlerine başladılar. Bunun neticesinde tüm Endonezya genelinde yaklaşık 500.000 kişi öldürüldü. Bali'de yaklaşık 80.000 kişi öldürüldü ki bu rakam ada nüfusunun %5'ine tekabül etmekteydi. Endonezya Milliyetçi Partisi'nin yüksek kastlı toprak sahibi liderleri Endonezya Komünist Partisi üyelerinin öldürülmesinde büyük rol oynadılar.
1965/66 yıllarındaki büyük çalkantıların ardından Suharto, Endonezya'nın 1945'te bağımsızlığını ilan eden ve ilk devlet başkanı olan Sukarno'yu devirip yerine geçti. "Yeni Düzen" adını verdiği hükûmeti, Endonezya'nın batı ülkeleriyle olan ilişkilerini yeniden düzenlemeye başladı. Savaştan önce cennet olarak tasvir edilen Bali, tekrar modern bir hal almaya başladı. Turizmin büyük ölçüde artmasıyla yaşam standartları da arttı. 2002 yılında İslamî bir grup tarafından Bali'nin turistik kesimlerinden Kuta'da patlatılan bomba ile çoğunluğu yabancı olmak üzere 202 kişi öldürüldü. Bu ve daha sonra 2005 yılında gerçekleştirilen başka bir saldırı turizmi ve buna bağlı olarak ada ekonomisini büyük ölçüde etkiledi.

Bali adası, Doğu Cava'ya 3,2 km uzaklıkta ve ekvatorun yaklaşık 8 derece güneyindedir. Bali ve Cava adaları Bali geçidiyle ayrılırlar. 5.632 km² yüz ölçüme sahip ada; doğudan batıya yaklaşık 153 km, kuzeyden güneye ise yaklaşık 112 km uzunluktadır.
1960'te patlayan ve hâlen aktif bir yanardağ olan Agung dağı 3.142 m ile adanın en yüksek noktasıdır. Merkezden doğu kesimlere doğru dağlar yükselir. Adanın en doğusunda da Agung dağı vardır. Batur dağı da (1.717 m) hâlen aktif bir yanardağ olup 30.000 yıl önce patlaması dünya tarihinin en büyük volkanik olaylarından biri olarak kabul edilir. Adanın en uzun nehri yaklaşık 75 km uzunluktaki Ayung nehridir.
Ada mercan kayalıklarla çevrilidir. Güneydeki sahiller beyaz, kuzey ve batı kıyıları ise siyah kumlarla çevrilidir.
Güney kıyılara yakın olan Denpasar adanın en geniş yerleşim bölgesi ve başkentidir. 2002 istatistiklerine göre nüfusu 491,500 civarındadır. Bali'nin ikinci en büyük şehri olan Singaraja, kuzey kıyılarında kurulu ve yaklaşık 100.000 nüfuslu eski sömürge başkentidir. Diğer önemli şehirleri, tatil köyü Kuta ve adanın kültür merkezi olarak bilinen Ubud'dur.
Adanın güneydoğusunda üç tane küçük ada vardır: Nusa Penida, Nusa Lembongan ve Nusa Ceningan. Bu adalar Bali Boğazı ile birbirlerinden ayrılırlar.

Doğuda Lombok geçidi Bali ile Lombok adasını birbirinden ayırır. Bu geçit İndomalayan faunası ile Avustralasya faunasını ayrım noktasıdır. Bu nokta "Wallace Çizgisi" olarak da bilinir.

Bali Wallace Çizgisi'nin batısında kalır. Bundan dolayı Asya faunasına sahiptir. Avustralyasya faunasının etkileri de yer yer görülür. Bali faunasının Lombok'tan ziyade Cava adasıyla pek çok ortak yanı vardır. Avustralyasya faunasına ait sarı ibikli papağan burada da bulunur. Soyu tükenmekte olan Bali sığırcığı (Leucopsar rothschildi) da dahil olmak üzere 200'den fazla kuş çeşidi vardır.
Bali 20. yüzyıla kadar yaban sığırı, leopar ve Bali kaplanı (Panthera tigris balica) gibi pek çok büyük memeliye ev sahipliği yapmıştır. Bali kaplanının soyu tükenmiştir. Bugün bölgedeki en büyük memeliler rusa geyiği (Rusa timorensis) ve Cava yaban domuzu (Sus verrucosus) türleridir.
Adada bol miktarda sincaba rastlanır. Aynı zamanda Kopi Luwak üretiminde kullanılan misk kedilerine de adada bol miktarda mevcuttur. Adada yarasalar da yeterli miktarda bulunur. Özellikle Yarasa Tapınağı adı verilen Goa Lawah mağarasında yarasalar çok sayıda bulunur. Bu mağarada yerel halk yarasalara tapınır. Burası ayrıca turistlerin sık ziyaret ettikleri yerlerden biridir. Ayrıca adada değişik maymun çeşitleri vardır. "Kera" diye bilinen yengeç yiyen maymunlar özellikle tapınak civarlarında yaşarlar. Ubud'daki maymun ormanlarında bolca bulunur. 
Adada kobra ve piton yılanları da bulunur.

Bali adası 8 naiplik ve 1 şehirden oluşur. Bu naipliklerin başkentleri şöyledir: 

3 asır önce Bali ekonomisi genel itibarıyla tarım üzerineydi. Şimdi ise turizm en büyük endüstri ve bunun bir sonucu olarak Bali bugün Endonezya'nın refah seviyesi en yüksek bölgelerinden biridir. Bali ekonomisinin %80'i turizm üzerine kuruludur. 2002 ve 2005 yıllarında yaşanan bombalama olaylarının ardından turizm sekteye uğrasa da şimdilerde tekrar iyileşmektedir.

Batı gorili (Gorilla gorilla); primatlar (Primates) takımının büyük insansı maymunlar (Hominidae) familyasında sınıflandırılan goril (Gorilla) cinsinin doğu gorili (Gorilla beringei) ile birlikte var olan iki türünden biridir. Doğu gorillerinden daha hafif ve küçük, yaşam alanı olarak ise daha geniş bir alana yayılmışlardır. Batı gorili kendi içerisinde iki alt türe ayrılır: Batı ova gorili (Gorilla gorilla gorilla) ve Cross River gorili (Gorilla gorilla diehli). Kayda değer Batı gorili bireylerine Koko ve Harambe örnek verilebilir.

Batı gorilleri, nispeten küçük boyutlarına ek olarak doğu gorillerinden daha açık renkli ve sahip oldukları daha dar göğüs ve daha kısa kafatası ile biraz daha incedirler. Batı ova gorilleri, siyah, koyu gri veya koyu-kahverengi gri renginde kürklere sahip olurlar; alın bölgelerindeki tüyler ise kahverengimsi bir renge sahiptir. Erkekler ortalama olarak 167 santimetre boyunda olurlar, ancak 176 santimetre kadar da uzun olabilirler; bunun yanında erkekler ortalama 168 kilogram, dişiler ise 58 ila 72 kilogram ağırlığındadırlar. Batı gorilinin iki alt türü arasında, kafatası ve diş yapısında farklılıklar görülür.
Batı ile doğu gorillerinin yaşam tarzlarında da farklıklar mevcuttur: Batı gorilleri daha küçük gruplar hâlinde yaşarlar, daha çok meyvelere yönelik bir şekilde beslenirler ve ortalama olarak, yiyecek ararken daha uzun mesafeler kat ederler.

Batı gorilleri, Afrika'nın ortalarındaki Gine Körfezi'nin yakınlarında yaşarlar. Cross River gorilleri ise yalnızca Nijerya ve Kamerun sınırında, Batı ova gorillerinin yaşam alanının yaklaşık 300 kilometre kuzeybatısında yer alırlar.
Yaklaşık 150.000 ila 200.000, bazı tahminlere göre de 360.000 kadar birey ile goril türleri arasında açık ara en kalabalık olanıdır. Bu sayının çoğunluğunu batı ova gorilleri oluşturur. Buna karşılık, Cross River gorillerinin nüfusu sadece birkaç yüz birey kadardır. Özellikle son yıllarda artan avcılık ve yaşam alanı yok olması nedeniyle, tür IUCN tarafından kritik tehlikede sınıfında sınıflandırılır.

Beytülhikme veya Bilgelik Evi (Arapça: بيت الحكمة, romanize: Bayt al-Ḥikmah, anlamı: Hikmetler evi), aynı zamanda Büyük Bağdat Kütüphanesi olarak da bilinen, ya büyük bir Abbasi devlet akademisini ve Bağdat'taki entelektüel merkezini ya da İslam'ın Altın Çağı sırasında Abbasi halifelerine ait büyük bir özel kitaplığı belirtir. Bilgelik Evi, Abbasi Halifeliğinin çöküşünün ardından fiziksel kanıt eksikliği ve bir anlatı oluşturmak için edebi kaynakların doğrulanmasına güvenerek, resmi bir akademi olarak işlevlerine ve varlığına ilişkin aktif bir tartışmanın konusudur. Bilgelik Evi, 8. yüzyılın sonlarında Halife Harun Reşid'in koleksiyonları için bir kütüphane olarak (daha sonra el-Memun döneminde bir devlet akademisine dönüştü) veya  el-Mansur (754-775) tarafından hem Arapça hem de Farsça nadir kitaplara ve şiir koleksiyonlarına ev sahipliği yapmak üzere oluşturulan özel bir koleksiyon olarak kuruldu.
Bilgelik Evi ve içeriği 1258'de Bağdat Kuşatması'nda tahrip edildi ve Bilgelik Evi için arkeolojik kanıtların çok azını bıraktı, öyle ki onun hakkındaki bilgilerin çoğu et-Taberi ve İbnü'n-Nedim gibi dönemin çağdaş bilim adamlarının eserlerinden gelmektedir.

Bilgelik Evi, Abbasi Döneminde, eserleri Yunanca ve Süryanice'den Arapçaya çeviren büyük Tercüme Hareketi'nin bir parçası olarak var oldu, ancak Bilgelik Evi'nin bu tür çalışmaların tek merkezi olarak var olması muhtemel değildir. Kahire ve Şam'daki benzer çabalar, Bilgelik Evi'nin önerilen  kuruluşundan bile önce ortaya çıkmıştır. Bu çeviri hareketi, Yunanca, Farsça ve Hintçe kaynaklardan metinlere erişimi olan İslam dünyasında meydana gelen çok sayıda orijinal araştırmaya ivme kazandırmıştır.
Bilgelik Evi, kentin Abbasi Halifeliğinin başkenti olması nedeniyle Arap, Fars ve İslam dünyasının diğer alimlerinin Bağdat'a tutarlı göçü ile mümkün olmuştur. Bu durum, diğerleri arasında Cahiz, Kindi ve Gazzali gibi 8. ve 13. yüzyıllar arasında Bağdat'ta çalıştığı bilinen çok sayıda bilim insanı tarafından kanıtlanmıştır ve Bağdat'ta resmi bir akademinin varlığına bakılmaksızın çok sayıda önemli eser üreten bu alimlerin hepsi, canlı bir akademik topluluğa katkıda bulunmuş olacaktır. Bilgelik Evi ile ilişkili akademisyenlerin katkıda bulunduğu alanlar arasında, bunlarla sınırlı olmamakla birlikte, felsefe, matematik, tıp, astronomi ve optik yer alır. Kütüphanenin ilk adı Khizanat al-Hikma (kelimenin tam anlamıyla "Bilgelik Deposu"), yıkılıncaya kadar Bilgelik Evi'nin birincil işlevi olan nadir kitapların ve şiirlerin korunması işlevinden türemiştir.

4. ila 7. yüzyıllar boyunca, Arap dillerinde bilimsel çalışma ya yeni başlatılmış ya da Helenistik dönemden itibaren devam etmiştir. Öğrenme ve klasik bilgeliğin aktarım merkezleri arasında Nusaybin (Nisibis) Okulu ve daha sonra Edessa Okulu gibi kolejler ile Cündişapur'un ünlü hastanesi ve tıp akademisi; kütüphaneler arasında İskenderiye Kütüphanesi ve Konstantinopolis İmparatorluk Kütüphanesi ile daha sonra Bağdat olacak olan yerin hemen güneyinde yer alan Merv, Selanik, Nişabur ve Tizpon'da faaliyet gösteren diğer çeviri ve öğrenim merkezleri yer alır.
Emevî döneminde I. Muavi bir kitap koleksiyonu toplamaya başladı. Daha sonra "Beytül-Hikme" olarak anılan bir kütüphane kurdu. Tıp, simya, fizik, matematik, astroloji ve diğer disiplin alanlarında Yunanca, Latince ve Farsça yazılmış kitaplar da o dönemde Müslüman alimler tarafından toplanmış ve tercüme edilmiştir. Emeviler aynı zamanda Çinlilerin kağıt yapım tekniklerini de benimsemişler, yönetimleri altındaki birçok eski entelektüel merkeze katılmışlar ve hem eserleri Arapçaya çevirmek hem de yeni bilgiler geliştirmek için Hristiyan ve Fars alimleri istihdam etmişlerdir. Bunlar, Arap dünyasında bilginin gelişmesine doğrudan katkıda bulunan temel unsurlardı.
750'de Abbasi hanedanı, İslam İmparatorluğu'nun yönetici hanedanı olarak Emevi'lerin yerini aldı. 762'de halife el-Mansur (h. 754-775) Bağdat'ı inşa etti ve Şam yerine devletin başkenti yaptı. Bağdat'ın konumu ve kozmopolit nüfusu, istikrarlı bir ticaret ve entelektüel merkez için Bağdat'ı mükemmel bir yer yaptı. Abbasi hanedanı Farsça için güçlü bir eğilime sahipti ve Sasani İmparatorluğu'ndan pek çok uygulamayı benimsedi. Bu amaçla, el-Mansur, Sasani İmparatorluk Kütüphanesini örnek alarak bir saray kütüphanesi kurmuş ve burada çalışan aydınlara ekonomik ve siyasi destek sağlamıştır. Ayrıca Hindistan'dan ve diğer yerlerden bilim adamlarını, matematik ve astronomi bilgilerini yeni Abbasi hükümdarlığıyla paylaşmaya davet etti.
Abbasi İmparatorluğu'nda pek çok yabancı eser Yunanca, Çince, Sanskritçe, Farsça ve Süryanice'den Arapçaya çevrildi. Tercüme Hareketi, selefi gibi kişisel olarak ilim ve şiirle ilgilenen halife el-Reşid döneminde büyük bir ivme kazandı. Başlangıçta metinler çoğunlukla tıp, matematik ve astronomi ile ilgiliydi; ancak kısa süre sonra diğer disiplinler, özellikle felsefe izledi. Bilgelik Evi'nin doğrudan selefi olan Harun Reşid'in kütüphanesi, Beyt'ül-Hikme veya tarihçi İbnü'l-Kıftî'nin dediği gibi, Khizanat Kutub al-Hikma (Arapça "Bilgelik Kitapları Deposu") olarak da biliniyordu.

Halife el-Memun'un (h. 813-833) himayesinde, Hikmet Evi'nin ekonomik desteği ve genel olarak ilim büyük ölçüde arttı. Dahası, Abbasi toplumu bilginin değerini anladı, takdir etti ve destek tüccarlardan ve ordudan da geldi. Akademisyenler ve çevirmenler için geçimini sağlamak kolaydı ve akademik hayat bir statü simgesiydi; Bilimsel bilgi o kadar değerli görülüyordu ki kitaplar ve eski metinler bazen zenginlik yerine savaş ganimeti olarak tercih ediliyordu. Nitekim, Batlamyus'un Almagest'i, Abbasiler ile Doğu Roma İmparatorluğu arasındaki bir savaştan sonra el-Memun tarafından barış için bir şart olarak iddia edildi.
Bilgelik Evi, toplumun genelinden uzaklaştırılmış bir akademik merkezden çok daha fazlasıydı. Uzmanları Bağdat'ta çeşitli fonksiyonlara hizmetlerde bulundu. Beyt'ül-Hikme'den bilim adamları genellikle büyük inşaat projelerinde mühendis ve mimar olarak iki misli görev aldılar, doğru resmi takvimler tuttular ve devlet memurlarıydılar. Ayrıca sık sık sağlık görevlisi ve danışman olarak çalıştılar.
El-Memun, Bilgelik Evi'nin günlük yaşamına kişisel olarak katılıyor, düzenli olarak alimlerini ziyaret ediyor ve faaliyetleri hakkında bilgi alıyordu. Ayrıca akademik tartışmalara katılır ve hakemlik yapardı. Aristoteles'ten esinlenen el-Memun, kelam uzmanları arasında düzenli olarak düzenli tartışma oturumları ve seminerler başlattı. Kelam, el-Memun'un Farsça hocası Cafer'den sürdürdüğü felsefi tartışma sanatıdır. Tartışma sırasında, bilim adamları temel İslami inançlarını ve doktrinlerini açık bir entelektüel atmosferde tartışacaklardı. Dahası, kendi entelektüel ihtiyaçlarını karşılamak için sık sık Beyt'ül-Hikme'den bilge gruplarını büyük araştırma projelerine dönüştürürdü. Örneğin, dünyanın haritalanması, Almagest'ten gelen verilerin onaylanması ve Dünya'nın gerçek boyutunun çıkarılması için komisyonlar görevlendirdi (Bilgelik Evi'nin ana faaliyetleriyle ilgili bölüme bakın). Ayrıca Mısırbilimi destekledi ve Giza piramitlerinin kazılarına katıldı. El-Memun, Bağdat'ta ilk astronomik gözlemevlerini inşa etti. Aynı zamanda bir akademisyen ve bilim insanı takımından oluşan büyük araştırma projelerinin ilerlemesini finanse eden ve izleyen ilk yöneticiydi. Bilime olan en büyük mirası, "büyük bilime" fon sağlayan ilk yönetici olmasıdır.

Seleflerinin ardından el-Memun, yabancı topraklardan metinler toplamak için Bilgelik Evi'nden bilim adamları seferleri gönderecekti. Hatta Meclisin yöneticilerinden biri de bu amaçla Konstantinopolis'e gönderildi. Bu süre zarfında, İranlı bir şair ve astrolog olan Sehl bin Harun, Beyt'ül-Hikme'nin baş kütüphanecisiydi. Arap Nestüri Hristiyan hekim ve bilim insanı Hunayn ibn Ishak (809–873), Araplar için 116 eser üreten en üretken tercümandı. Bu vakfın korunması Halife el-Memun himayesindeydi. El-Memun, Bilgelik Evi'ni kurdu ve daha sonra Yunanca metinlerin en ünlü tercümanı olan Hunayn ibn İshak'ı sorumlu atadı. "Tercümanların Şeyhi" olarak halife tarafından tercüme işinden sorumlu tutuldu. Hunayn ibn İshak, Galen ve Hipokrat'ın ünlü eserleri de dahil olmak üzere Yunan tıp kitaplarının tüm koleksiyonunu tercüme etti. Sabalı Sabit bin Kurra (826–901) ayrıca Apollonius, Arşimet, Öklid ve Batlamyus'un büyük eserlerini tercüme etti. Yeni Abbasi bilimsel geleneği sürekli daha iyi çeviriler gerektirdiğinden ve çoğu kez çevrilen eski eserlere yeni fikirlerin dahil edilmesine vurgu yapıldığından, bu dönemin çevirileri öncekilerden üstündü. Dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, El-Memun'un Beytül-Hikme'si, dünyadaki en büyük kitap deposuydu ve en parlak Arap ve Fars zihinlerini cezbeden Orta Çağ'ın en büyük entelektüel faaliyet merkezlerinden biri haline geldi. Bilgelik Evi, nihayetinde bir öğrenme merkezi olarak ün kazandı, ancak bildiğimiz haliyle üniversiteler şu anda henüz mevcut değildi - bilgi, herhangi bir kurumsal çevre olmaksızın öğretmenden öğrenciye doğrudan aktarılıyordu. Mektepler çok geçmeden 9. yüzyıldan itibaren şehirde gelişmeye başlamış ve 11. yüzyılda Nizam ül-Mülk, Irak'taki ilk yüksek öğrenim kurumlarından biri olan Bağdat'ın El-Nizamiyye'sini kurmuştur.

Bilgelik Evi, Memun'un halefleri el-Mu'tasım (h. 833-842) ve oğlu Vasik (h. 842-847) altında gelişti, fakat el-Mütevekkil (h. 847–861) hükümdarlığı altında oldukça geriledi. El-Memun, el-Mutasim ve el-Vasik, açık fikirliliği ve bilimsel araştırmayı destekleyen Mu'tezili mezhebini takip etse de, el-Mutavakkil, Kuran ve Hadislerin daha gerçek bir yorumunu onayladı. Halife bilimle ilgilenmedi ve Yunan felsefesinin yayılmasını İslam karşıtı olarak görerek akılcılıktan uzaklaştı.

13 Şubat 1258'de Moğollar, halifelerin şehrine girerek tam bir yağma ve yıkım haftasına başladı.

Bağdat'taki diğer tüm kütüphanelerle birlikte Bilgelik Evi, Bağdat Kuşatması sırasında Hülagu ordusu tarafından yıkıldı. Bağdat'ın kütüphanelerinden gelen kitaplar Dicle Nehri'ne öyle çok miktarda atıldı ki, nehir kitaplardan gelen mürekkeple kar

Ekolojide birincil üretim, atmosferik veya sulu karbondioksitten organik bileşiklerin sentezidir. Temel olarak ışığı enerji kaynağı olarak kullanan fotosentez süreci ile ortaya çıkar, fakat aynı zamanda enerji kaynağı olarak inorganik kimyasal bileşiklerin yükseltgelme veya indirgenmesini kullanan kemosentez yoluyla da meydana gelir.
Dünyadaki hemen her canlı direkt veya dolaylı olarak birincil üretime muhtaçtır. Birincil üretimden sorumlu olan ve besin zincirinin tabanını oluşturan organizmalar birincil üreticiler veya ototroflar olarak bilinir. Karadaki ekolojik bölgelerde bunlar bitkilerken su altı yaşamda algler bu rolde baskındır. Ekologlar birincil üretimi net veya brüt olarak ayırırlar. Net, fotosentezle üretilen; brüt ise üretilen oksijenden hücresel solunum yoluyla eksilen miktarı da içeren toplam değerdir.

Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (The United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs, OCHA) Birleşmiş Milletler bünyesinde etkinlik gösteren, iç savaş ve doğal afet gibi ivedi eylem gerektiren durumlar karşısında nasıl davranılacağının belirlenmesi amacıyla oluşturulmuş örgüttür. 19 Aralık 1991 tarih ve 46/182 sayılı Genel Kurul kararıyla kurulmuş olup merkezi New York ve Cenevre'dedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun gözlemci üyelerinden biridir.
Örgütün başkanlığını Mayıs 2017'den bu yana Mark Lowcock yürütmektedir. 60'ı aşkın ülkede 2.300 çalışanı bulunmaktadır.

Integrated Regional Information Networks 1995'te örgüt bünyesinde kurulmuş haber ve çözümleme organıdır. 1 Ocak 2015'te OCHA'dan ayrılmıştır.

ReliefWeb (1996) küresel kriz ve doğal afetler konusunda güvenilir kaynaklardan haber, video, istatistik ve eşlem derleyen bir kuruluştur.

Vejetatif durum (VD), bitkisel hayat veya koma sonrası tepkisizlik (KST), ciddi beyin hasarı olan hastaların gerçek farkındalıktan ziyade kısmi bir uyarılma durumunda olduğu bir bilinç bozukluğudur. Vejetatif durumda dört hafta kaldıktan sonra hasta kalıcı vejetatif durumda (KVD) olarak sınıflandırılır. Bu tanı, travmatik olmayan bir beyin hasarından birkaç ay sonra (ABD'de üç, Birleşik Krallık'ta altı) veya travmatik bir hasardan bir yıl sonra kalıcı vejetatif durum olarak sınıflandırılır. Alternatif olarak tepkisiz uyanıklık sendromu terimi de kullanılabilir, çünkü "bitkisel hayat" halk arasında bazı olumsuz çağrışımlara sahiptir.

Tıbbi veya meslekten olmayanların kullanımına göre değişen birkaç tanım vardır. Farklı ülkelerde farklı yasal konumlandırmaları vardır.

İngiliz Royal College of Physicians'a göre, kalıcı bir bitkisel durum "birkaç haftadan uzun süren uyanık ama bilinçsiz bir dönemin kalıcı (veya 'devam eden') vejetatif (bitkisel) durumu olarak adlandırılır".

Vejetatif (bitkisel) durum, kronik veya uzun süreli bir durumdur. Bu durum komadan farklıdır. Koma, hem farkındalıktan hem de uyanıklıktan yoksun bir durumdur. Bitkisel hayattaki hastalar komadan çıkmış olabilir, ancak yine de farkındalık kazanmamış olabilir. Bitkisel durumda hastalar ara sıra göz kapaklarını açabilir ve uyku-uyanıklık döngüleri gösterebilir, ancak bilişsel işlevlerden tamamen yoksundur. Bitkisel duruma ayrıca "koma nöbeti" denir. Bitkisel hayatta geçirilen süre arttıkça farkındalığın yeniden kazanılma şansı önemli ölçüde azalır.

Kalıcı bitkisel durum, çok sayıda nörolojik ve diğer testlerden sonra yapılan tıbbi teşhis için standart kullanımdır (Birleşik Krallık hariç), kapsamlı ve geri döndürülemez beyin hasarı nedeniyle bir hastanın bitkisel bir durumun üzerinde daha yüksek işlevler elde etmesi pek olası değildir. Bu teşhis, bir doktorun iyileşmeyi imkansız olarak teşhis ettiği anlamına gelmez, ancak ABD'de yaşam desteğini sona erdirmek için adli bir talep olasılığını açar. Gayri resmi kılavuzlar, bu teşhisin vejetatif bir durumda dört hafta sonra yapılabileceğini belirtmektedir. ABD içtihatları, Terri Schiavo gibi bazı durumlarda, bu tür kararlar yaygın tartışmalara yol açsa da, kalıcı bir bitkisel durum teşhisi konduktan sonra başarılı fesih dilekçelerinin yapıldığını göstermiştir.
Kılavuzlar, dört haftadan fazla vejetatif durumda olan hastalar için sürekli bir bitkisel durum kullanılmasını önermektedir. Kapsamlı testler ve 12 aylık geleneksel gözlemden sonra tıbbi bir teşhis konulursa, kalıcı bir bitkisel durum tıbbi olarak konulabilir. Herhangi bir zihinsel durumun bir daha iyileşmesinin imkansız olduğuna dair tıbbi bir öngörü konulabilir. Bu nedenle, Birleşik Krallık'ta "sürekli bir bitkisel durum" kavramı ABD'de veya başka bir yerde "kalıcı" olarak adlandırılabilir.
Birleşik Krallık'ta "kalıcı" teşhisi için gerçek test kriterleri ABD'deki "kalıcı" teşhisi için kriterlere oldukça benzer olsa da farklılıklar içerebilmektedir. Birleşik Krallık'ta teşhis genellikle sadece statik bir bitkisel durumu gözlemledikten 12 ay sonra yapılır. ABD'de kalıcı bir bitkisel durum teşhisi, genellikle dilekçe sahibinin mahkemede bilgilendirilmiş tıbbi görüşle iyileşmenin imkansız olduğunu kanıtlamasını gerektirir. Birleşik Krallık'ta "kalıcı" teşhis zaten dilekçe sahibine bu varsayımı verir ve yasal süreci daha hızlı hale getirebilir.
Yaygın kullanımda, "kalıcı" ve "kalıcı" tanımlar bazen birleştirilir ve birbirinin yerine kullanılır. Bununla birlikte, "PVD" kısaltmasının, kalıcılık çağrışımları olmaksızın, "kalıcı bir bitkisel durumu" tanımlaması amaçlanmıştır. Başlangıçta "kalıcı bitkisel durum" terimini ortaya atan Bryan Jennett, şimdi The Vegetative State adlı kitabında Birleşik Krallık'ta sürekli ve kalıcı arasındaki ayrımın kullanılmasını tavsiye ederek, "kalıcı" teriminin "... geri dönülmezlik" çağrıştırdığını belirtmiştir.
Avustralya Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırma Konseyi, genel olarak "bitkisel durum" için alternatif bir terim olarak "koma sonrası tepkisizlik" kavramını önerdi.

Beyin ölümünün aksine kalıcı bitkisel durum (PVD), kanunlar tarafından yalnızca çok az sayıda hukuk sisteminde ölüm olarak kabul edilmektedir. ABD'de mahkemeler, yaşam desteğinin sona ermesinden önce bitkisel bir durumda bilişsel işlevlerin iyileşmesinin, yetkili tıbbi makamlarca "imkansız" olarak değerlendirildiğini gösteren raporlar talep etmiştir. İngiltere, Galler ve İskoçya'da, PVD'deki hastalarda klinik destekli beslenme ve hidrasyonun kesilmesine ilişkin yasal emsal, 1989 Hillsborough felaketinde katastrofik anoksik beyin hasarına maruz kalan Tony Bland vakasında 1993 yılında tartışıldı. PVD (veya 'minimal bilinçli') hastalarından beslenme ve hidrasyon kesilmesinden veya ara verilmesinden önce artık mahkemesi'ye başvuru yapılması artık gerekli değildir.
Bu yasal gri alan, PVD'dekilerin ölmesine izin verilmesi gerektiği konusunda tartışılmasına yol açtı. Karşıt görüşlere göre eğer iyileşme mümkünse bakımın devam etmesi gerektiği konusunda kararlıdır. Az sayıda tanı konmuş PVD vakasının iyileşme ile sonuçlanması, iyileşmenin "imkansız" olarak tanımlanmasını hukuki anlamda özellikle zorlaştırmaktadır. Bu yasal ve etik sorun, özerklik, yaşam kalitesi, kaynakların uygun kullanımı, aile üyelerinin istekleri ve mesleki sorumluluklar hakkında sorular ortaya çıkarmaktadır.

Çoğu PVD hastası, dış uyaranlara tepkisizdir ve bilinç durumları farklı seviyelerdedir. Bir düzeyde bilinç farkı, bir kişinin uyarılmaya farklı derecelerde yanıt verebileceği anlamına gelir. Ancak komada olan bir kişi bu şekilde reaksiyon veremez. Ek olarak, PVD hastaları genellikle başkaları tarafından yapılması gereken beslenmeye yanıt olarak gözlerini açarlar ve yutma yeteneğine sahiptirler. Oysa komada olan hastalar gözleri kapalı olarak yaşarlar.
Beyin sapı işlevleri (örn. nefes alma, dolaşımın sürdürülmesi ve hemodinamik stabilite vb.) korunurken serebral kortikal işlev (örn. iletişim, düşünme, amaçlı hareket vb.) kaybolur. Göz açma, ara sıra seslenmeler (örneğin ağlama, gülme), normal uyku düzenini koruma ve spontan amaçsız hareketler gibi bilişsel olmayan üst beyin sapı işlevleri genellikle bozulmadan kalır.
PVD hastalarının gözleri nispeten sabit bir konumda olabilir veya hareketli nesneleri izleyebilir veya uyumsuz (yani tamamen senkronize olmayan) bir şekilde hareket edebilir. Uyku-uyanıklık döngüleri yaşayabilir veya kronik bir uyanıklık durumunda olabilirler. Diş gıcırdatmak, yutkunmak, gülümsemek, gözyaşı dökmek, homurdanmak, inlemek veya herhangi bir dış uyaran olmaksızın çığlık atmak gibi kısmi bilinçten kaynaklandığı anlaşılabilecek bazı davranışlar sergileyebilirler.
PVD'deki bireyler nadiren beslenme tüpü dışında herhangi bir yaşam sürdürme ekipmanı kullanırlar. Çünkü vejetatif fonksiyonların (kalp hızı ve ritmi, solunum ve gastrointestinal aktivite gibi) merkezi olan beyin sapı nispeten sağlamdır.

Birçok insan birkaç hafta içinde bitkisel hayattan kendiliğinden çıkar. İyileşme şansı, beyindeki hasarın boyutuna ve hastanın yaşına bağlıdır ve daha genç hastaların iyileşme şansı, yaşlı hastalara göre daha yüksektir. 1994 tarihli bir rapor, travmadan bir ay sonra vejetatif durumda olanların %54'ünün travmadan bir yıl sonra bilincini yeniden kazandığını, %28'inin öldüğünü ve %18'inin hala bitkisel durumda olduğunu buldu. İnme gibi travmatik olmayan yaralanmaların sadece %14'ü bir yılda bilincini geri kazanmıştı, %47'si ölmüştü ve %39'u hala vejetatifti. İlk olaydan altı ay sonra vejetatif olan hastaların, olaydan bir yıl sonra bilincini geri kazanma olasılıkları, bir ayda basitçe vejetatif olduğu bildirilen hastalara göre çok daha düşüktü. 2000 tarihli bir New Scientist makalesi, kafa travmasından sonraki ilk 12 ay boyunca ve beyni oksijenden yoksun bırakan olaylardan sonra hasta durumundaki değişiklikleri gösteren bir grafik vermektedir. Bir yıl sonra, bir PVD hastasının bilincini yeniden kazanma şansı çok düşüktür ve bilincini geri kazanan çoğu hasta önemli ölçüde sakatlık yaşar. Bir hasta bir PVD'de ne kadar uzun süre kalırsa, sonuçta ortaya çıkan sakatlıkların o kadar şiddetli olması muhtemeldir. Rehabilitasyon iyileşmeye katkıda bulunabilir, ancak birçok hasta asla kendi kendine bakabilecek noktaya gelemez.
Tıbbi literatür ayrıca, soğuk oksijenle yardımcı solunumun çıkarılmasını takiben az sayıda hastanın iyileşmesine ilişkin vaka raporlarını da içerir. Araştırmacılar, birçok bakımevinde ve hastanede, yanıt vermeyen hastalara trakeal entübasyon yoluyla ısıtılmamış oksijen verildiğini buldular. Bu, üst solunum yollarının ısınmasını engeller ve yazarlara göre kişinin tepkisiz durumuna katkıda bulunabileceği bir durum olan aort kanının ve beynin soğumasına neden olur. Araştırmacılar, soğutulmuş oksijenin engellenmesinin ardından PVD'den geri dönüşün takip edildiği az sayıda vakayı tanımlıyor ve oksijenin ısıtılmış bir nebülizör ile ısıtılmasını veya artık ihtiyaç duyulmadığında yardımlı oksijenin çıkarılmasını tavsiye ediyor. Yazarlar ayrıca, bu etkinin iyileşmeyi geciktirip geciktirmediğini veya hatta beyin hasarına katkıda bulunabileceğini belirlemek için ek araştırmalar önermektedir.
Kalıcı bir bitkisel durumdan kurtulmanın iki boyutu vardır: bilincin iyileşmesi ve işlevin iyileşmesi. Bilincin geri kazanılması, benlik ve çevre bilincinin güvenilir kanıtı olarak görsel ve işitsel uyaranlara tutarlı gönüllü davranışsal tepkiler ve başkalarıyla etkileşim ile doğrulanabilir. İşlevin geri kazanılması, iletişim, öğrenme ve uyarlanabilir görevleri yerine getirme, hareketlilik, öz bakım ve eğlence veya mesleki faaliyetlere katılım ile karakterizedir. Bilincin iyileşmesi, işlevsel iyileşme olmadan gerçekleşebilir, ancak işlevsel iyileşme, bilincin iyileşmesi olmadan gerçekleşemez.

PVD'nin (kalıcı bitkisel durum) üç ana nedeni vardır:

Akut travmatik beyin hasarı
Travmatik olmayan: nörodejeneratif bozukluk veya beynin metabolik bozukluğu
Merkezi sinir sisteminin ciddi konjenital anormalliği
PVD'nin olası nedenleri şunlardır:

Menenjit dahil bakteriyel, viral veya mantar

Biyolojik cinsiyet belirleme sistemi, bir canlıdaki cinsel karakteristiklerin gelişimini belirleyen bir biyolojik sistem. Çoğu cinsel (eşeyli) canlı iki biyolojik cinsiyete sahiptir. Zaman zaman, bir veya her iki cinsiyet yerine hermafroditler bulunabilir. Döllenmenin olmadığı bir dişi üreme davranışı olan partenogenez sayesinde, yalnızca tek bir cinsiyetin olduğu türler de bulunabilir.
Birçok türde, cinsiyet belirleme kalıtsaldır: Eriller ve dişiler cinsel morfolojilerini belirleyen farklı alellere ve hatta farklı genlere sahiptirler. Hayvanlarda, buna genellikle XY, ZW, XO, ZO veya haplodiploidy kombinasyonları aracılığıyla, kromozomal farklılıklar eşlik eder. Cinsel farklılaşma, genellikle bir ana gen (bir "cinsiyet lokusu") tarafından tetiklenir ve çok sayıda diğer genler de domino etkisinde bunu izler.
Diğer durumlarda cinsiyet, çevresel değişkenler (sıcaklık gibi) veya toplumsal değişkenler (örneğin, bir canlının popülasyonunun diğer üyelerine oranla boyutları) tarafından belirlenir. Çevresel cinsiyet belirlemesi kuşlar ve memelilerin kalıtsal belirlenen sistemlerinden önce gelir; bir sıcaklığa bağlı amniyotanın cinsiyet kromozomlarına sahip amniyotaların ortak atası olduğu düşünülür.

İkincil cinsiyet özellikleri

Majerus, M. E. N. (2003). Sex wars: genes, bacteria, and biased sex ratios. Princeton University Press. s. 250. ISBN 0-691-00981-3. Erişim tarihi: 4 Kasım 2011. 
Beukeboom, L. & Perrin, N. (2014). The Evolution of Sex Determination 12 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Oxford University Press. Online resources13 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Bonobo (Pan paniscus), Primates (primatlar) takımının Hominidae (büyük insansı maymunlar) familyasına dahil Pan (şempanze) cinsini oluşturan iki türden biridir ve yakın geçmişe dek daha çok "pigme şempanze" ya da "cüce şempanze" adları ile anılmıştır. Pan cinsinin diğer türü olan Pan troglodytes (adi şempanze), iki türün daha iri yapılı olanıdır ve "şempanze" adı daha çok bu türü ifade etmek için kullanılır. Bu maddede ise bu konuda artış göstermekte olan eğilim tercih edilmiş ve "şempanze" terimi Pan cinsini (dolayısıyla da o cinsi oluşturan iki türü birden) ifade edecek şekilde kullanılmıştır.
Bonobo, Belçika'daki Tervuren müzesinde bulunan ve genç bir şempanzeye ait olduğu düşünülen bir kafatası üzerinde çalışan Amerikalı anatomi uzmanı Harold Coolidge tarafından 1928'de keşfedilmiştir. Ancak tür otoritesi olarak, bu konudaki bulguları 1929'da bilimsel yayın haline getiren Alman Ernst Schwarz kabul edilmiştir.
Bu tür, dik duruşu, anaerkil ve eşitlikçi toplum yapısı ve bu toplum içinde de cinsel etkinliğin belirgin rolü gibi özelliklerle dikkat çeker.
Cüce şempanze ya da Bonobo (Pan paniscus), bugün nesillerinin tükenmesi tehlikesi ile karşı karşıya olan yüzlerce canlı türünden biridir. Cüce şempanzelerin ilginç hatta insanın genel bakış açısına göre "uçlarda" yaşam tarzı, kültür kavramının sadece insanlara ait olan bir olgu olmadığını ve yaşamın, sosyal boyutta bile nasıl çeşitlilik gösterebildiğine güzel bir örnek.
Kongo DC sınırları içinde yaşayan cüce şempanzeler diğer bir adıyla Bonobolar, ana erkil toplum yapısına sahipler. Dişiler arasında örgütlenme genel şempanze türünde olduğundan farklı olarak baskın bir özellik göstermekte. Erkekler arasındaki işbirliğinin düzeyi dişilere nazaran oldukça düşük. Öyle ki dişi bireye bir erkek tarafından saldırı olur ise dişilerden oluşan bir grup, erkek saldırganı saf dışı etmekte hiç zorlanmıyor. Fakat erkek bireye yapılan bir saldırıya, erkek şempanzeler tarafından topluca bir karşılık verildiği gözlenmemiş. Bu örneğe bakarak şiddetin bonobolar arasında yaygın olduğunu düşünmeyin tam tersine bonoboların en az şiddete başvuran memeli olduğunu öne süren bilim insanları mevcuttur. Bunun nedenleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Bonobo toplumunda seks, bir üreme aracı olmanın ötesinde sosyal bir davranış özelliği gösterir. Hatta sosyal yaşamın çok önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar cinsellik bizim sosyal yaşantımızda da büyük etkilere neden olan bir olgu olsa da, bonoboların hayatında cinselliğin kullanıldığı boyut insanlardakinden epey farklı, belki de başarılı demek daha doğru olur. Bunun ana nedeni, cinselliğin bizim hayatımızda aşırı bastırılmış içgüdülerin bir tezahürü olarak varolması. Oysa bonobolarda cinsellik, erkek ve dişi arasında sosyal dengelerin kurulmasında önemli rol oynayan sosyal bir davranış özelliği göstermekte.
Bonobolar insanlar gibi yüz yüze çiftleşebiliyor ve yine insanlar gibi seks yapmanın üreme dışında bir anlamı olduğu bonobo sosyal hayatında da gözleniyor. Seksin her varyasyonu bonobolar tarafından uygulanmakta. Seks veya cinsel içerikli hareketler her türlü anlaşmazlığı çözmekte yahut ödüllendirme amacı ile kullanılıyor. Ana-oğul dışında her birey birbiri ile çeşitli boyutlarda cinsel oyun oynayabiliyor.
Genel şempanze gruplarında şiddete başvurulan durumlarda bonobolar birbirine dokunarak hatta seks yaparak barışı sağlıyorlar. Bu yüzden genel şempanze toplumunda görülen şiddet eğilimi Bonobolarda görülmüyor. Araştırmacılar bonobolar ile genel şempanze türü arasındaki farkın şempanze ile insan arasındaki fark kadar olduğunu ileri sürüyorlar. Bonobolar genetik açıdan insana en yakın primat türü olarak kabul ediliyor. Genel şempanze bireylerinden daha kısalar, iskelet ve kas yapıları da farklılık gösteriyor. Özellikle kas ve iskelet sistemi insansı atalarımıza benzer özellikler gösteriyor. Bir şempanze türü olarak kabul edilen Bonobolar hakkında araştırmalar ilerledikçe farklı bir sınıflamaya koyulmaları konusunda daha fazla ikna edici veriler elde ediliyor. Hayvanbilimci Frans B. M. de Waal, insanoğlunun geçmişini anlamak için şempanzeler, bonobolar ve insanın içinde bulunduğu üçlünün araştırılmasının temel olacağını söylemiştir.

Bonobo, DNA verilerine göre Homo sapiens nükleotid yapıları ile yüzde 98.8 oranında benzerlerdir ve -şempanzeler ile birlikte- insanlara gorillerden daha yakın akrabalardır. İnsan ve şempanze genlerinin DNA kritik bölgeleriyle ilgili başka bir çalışmada yüzde 99.4 benzer oldukları bulunmuştur.
En son DNA kanıtları Bonobo ve bayağı şempanze türlerinin birbirlerinden yaklaşık bir milyon yıl kadar önce ayrıldıklarını göstermektedir. Şempanzeler ve bonoboların insanlarla en son ortak atası yaklaşık altı milyon yıl önce yaşamıştır. İnsanın 6 milyon yıl içerisindeki şempanzelerinkinden ayrı atalarından - ve akrabalarından - hiçbir tür yaşamadığı için şempanze ve bonobo türü modern insanın yaşayan en yakın akrabalarıdır.
Bonobo'ların ortalama ömürleri 40 yıldır (doğal ortamlarında ise). Eğer özel bakım evi gibi doğal ortamının dışındaysa 60 yıla kadar yaşayabilirler.

Özel

Genel
Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. s. 47. ISBN 978-605-100-090-9. 
"Bonobo ( 'Pygmy Chimpanzee' ) sex and society". primates.com (İngilizce). 3 Kasım 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Eylül 2021.

Borneo orangutanı (Pongo pygmaeus), Borneo adasına özgü bir orangutan türüdür. Sumatra orangutanı (Pongo abelii) ve Tapanuli orangutanı (Pongo tapanuliensis) ile birlikte, Asya'ya özgü tek büyük insansı maymun cinsi olan Pongo'ya aittir. Diğer büyük insansı maymunlar gibi, orangutanlar da son derece zekidir, vahşi doğada alet kullanımı ve farklı kültürel kalıplar sergiler. Orangutanlar, DNA'larının yaklaşık %97'sini insanlarla paylaşırlar.

Borneo orangutanı, Borneo ovalarında tropikal ve subtropikal nemli geniş yapraklı ormanlarda ve deniz seviyesinden 1.500 metre yüksekliğe kadar dağlık alanlarda yaşar. Bu tür, birincil ve ikincil ormanın gölgeliği boyunca yaşarlar ve meyve veren ağaçları bulmak için büyük mesafeler kat ederler.
Sabah ve Sarawak'ın iki Malezya eyaletinde ve Kalimantan'ın beş Endonezya Eyaletinden dördünde bulunur. Habitat tahribatı nedeniyle, türlerin dağılımı artık ada genelinde oldukça düzensizdir, türler adanın güneydoğusunda ve ayrıca Sarawak'ın merkezindeki Rajang Nehri ile Sabah'ın batısındaki Padas Nehri arasındaki ormanda nadir hale gelmiştir. Keşfedilen ilk tam orangutan iskeleti Vietnam'ın Hoa Binh eyaletindeydi ve geç Pleistosen dönemine ait olduğu düşünülüyordu.
Modern orangutanlardan yalnızca vücudunun kafasına göre orantılı olarak daha küçük olmasıyla farklıdır. Bu fosil ve diğerleri, orangutanların bir zamanlar Güneydoğu Asya kıtasında yaşadığını doğrulamaktadır, ancak şu anda Borneo orangutanları yalnızca Malezya ve Endonezya'da bulunmaktadır.

Borneo orangutanı, gorilden sonra ikinci en büyük insansı maymun ve bugün yaşayan en büyük ağaç (veya ağaçta yaşayan) hayvanıdır. Vücut ağırlıkları, önemli ölçüde daha uzun olan Homo sapiens ile büyük ölçüde örtüşür, ancak homo sapiensler boyut olarak çok daha değişkendir. 

Karşılaştırıldığında, Sumatra orangutanı ile boyut olarak benzerdir, ancak ağırlık ve marjinal olarak daha hafiftir. Vahşi orangutanlar üzerinde yapılan bir araştırma, erkeklerin ortalama 75 kg ağırlığında (50–100 kg) ve 1.2-1.7 m  uzunluğunda; dişiler ortalama 38,5 kg (30–50 kg) ve 1-1,2 m uzunluğundadır. Esaret altındayken orangutanlar, 165 kg'dan fazla, oldukça fazla kilo alabilirler. Esaret altındaki bilinen en ağır erkek orangutan, 1959'da 13 yaşındayken 204 kg olan "Andy" adlı obez bir erkekti.

 Wikimedia Commons'ta Bornea orangutanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Boyun, anatomik olarak kafa ve gövde arasında yer alarak bağlantı görevi gören vücut kısmı.

Materyal bulunmaktadır. Bunun bozukluğu özellikle servikal disk hastalığına (boyun fıtığı) yol açmaktadır. Boyun kısmında beyinden köken alıp vücuda giden sinirler ve kalpten beyne kan taşıyan büyük damarlar yol almaktadır.

Soluk borusu trakea ön kısmında tiroid dokusu bulunmaktadır. Bu borudaki dışarıdan fark edilen çıkıntı ise thyroid kartilaj (Adem elması) olarak bilinmektedir. Boynun her iki yanında güçlü sternocleidomastoid adeleleri bulunmakta ve boyna ait pek çok girişimde bir marker görevi görmektedir. Çenenin arka kısmına doğru ise güçlü bir damar atılışı rahatça hissedilebilmektedir ki bu beyne yoğun bir şekilde kan taşıyan external carotid arterdir.

Hastalar için bel ve boyun ağrısı 2 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20180403174125/https://www.spinehealthlife.com/spine-facts/cervical
Amerikan Baş Boyun Cemiyeti 23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omuz ve Boyun ağrısı

Üriner sistem; böbrekler, üreterler, mesane ve üretradan oluşan, amacı vücuttan atıkları uzaklaştırmak, kan hacmini ve kan basıncını düzenlemek, elektrolit ve metabolit seviyelerini kontrol etmek ve kan pH'ını düzenlemek olan organ sistemidir. İdrar yolu, idrarın nihai olarak uzaklaştırılması için vücudun drenaj sistemidir.
Böbrekler, böbrekleri renal ven yoluyla terk eden renal arterler yoluyla geniş bir kan kaynağına sahiptir. Her böbrek nefron adı verilen fonksiyonel birimlerden oluşur. Kanın filtrelemesi ve daha sonraki işlemlerden sonra atıklar (idrar formunda), idrarı mesaneye doğru iten düz kas liflerinden yapılmış tüpler olan üreterler yoluyla böbrekten çıkar, burada depolanır ve daha sonra işeme yoluyla vücuttan atılır. Kadın ve erkeğin üriner sistemi birbirine çok benzer, yalnızca üretranın uzunluğu farklılık gösterir.
Boşaltım sisteminin vücut dengesinin (homeostasi) sağlanmasında çok önemli bir yeri vardır. İç üretra deliği ve dış üretra deliği'nden oluşur.
Böbrekler, üreterler ve idrar kesesinden oluşan boşaltım sistemi, yapım-yıkım sırasında ortaya çıkan atık maddelerin atılımından sorumludur. Vücut işlevlerinin sürekliliği için hücrelerden atık maddelerin atılması gerekir. Katı ve sıvı atıklar, kan içinde erimiş olarak taşınırlar ve böbreğe ulaştırılarak süzülürler. Bu atıklar üreterler yoluyla idrar kesesine geçerek, belli aralıklarla idrar olarak depolanıp, değişik aralıklarla vücuttan atılırlar.
İdrar, kanın süzülmesiyle böbreklerde oluşur. İdrar daha sonra üreterlerden mesaneye aktarılır ve burada depolanır. İdrar yaparken idrar mesaneden üretra yoluyla vücudun dışına atılır.
Sağlıklı bir insanda normalde her gün 800-2.000 mililitre (mL) idrar üretilir. Bu miktar sıvı alımına ve böbrek fonksiyonuna göre değişir.

Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde 2 tane boşaltım organıdır. 10 cm kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları artmış su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir. Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir. Kanımızda atık maddelerin yanı sıra karbonhidratların yağların ve proteinlerin sindirilmesi sonucu oluşan küçük moleküller, vitaminler ve su gibi yararlı maddelerde bulunur.
Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her bir nefron; malpighi cisimciği, proksimal tüp, Henle kulpu ve distal tüp adı verilen kanalcıklardan oluşur. Ortalama bir insan böbreğinde 1 ila 2 milyon arasında nefron bulunur. Bu nefronlarda süzülme, geri emilim ve salgılama işlemleri gerçekleşir. Böbreklerin içinde bir de havuzcuk bulunur.

Üreterler, böbrek ile idrar torbası (mesane) arasında uzanan, idrarın böbreklerden mesaneye taşınmasını sağlayan kas yapılı tüplerdir. Yaklaşık 25–30 cm uzunluğunda ve 4–7 mm çapındadır. Retroperitoneal yerleşimli olan bu yapılar, böbreklerde üretilen idrarı peristaltik kasılmalar aracılığıyla mesaneye iletir.

Üreterler pars abdominalis ve pars pelvica olmak üzere iki ana bölümde incelenir. Karın boşluğunda böbrek pelvisinden başlayan üreterler, pelvis içine girerek mesanede sonlanır. Üreter boyunca üç fizyolojik darlık bulunur:

Üreteropelvik bileşke (başlangıç bölgesi)
Linea terminalis’in çaprazlandığı nokta
Mesaneye giriş bölgesi (en dar alan)
Bu darlıklar, özellikle böbrek taşlarının (üreterolitiazis) takılma riskinin en yüksek olduğu bölgeler olarak klinik açıdan önemlidir.

Üreter duvarı mukozal tabaka, düz kas tabakası ve adventisyal tabakadan oluşur. Düz kas tabakası, idrarın tek yönlü taşınmasını sağlayan peristaltik hareketleri oluşturur. Bu hareketler otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Üreterlerin temel görevi idrarın böbrekten mesaneye geri kaçış olmadan iletilmesidir.

Üreterlerin kanlanması seyirleri boyunca değişkenlik gösterir ve renal arter, gonadal arter, iliak arter dalları gibi farklı damarlar tarafından sağlanır. Bu segmental kanlanma cerrahi girişimlerde önem taşır. Lenfatik drenaj üst, orta ve alt bölümlerde farklı lenf nodlarına yönelir.

Üreterde en sık görülen patolojik durum böbrek taşlarının üreter boyunca ilerleyemeyip dar bölgelerde tıkanmasıdır. Özellikle üreterin üç fizyolojik darlığı taşların en sık takıldığı bölgeleridir. Klinik olarak şiddetli yan ağrısı (renal kolik), bulantı ve hematüri ile karakterizedir.

Mesaneden üretere doğru idrar geri kaçışı ile karakterize bir durumdur. Genellikle üreterovezikal bileşkedeki kapak mekanizmasının yetersizliğine bağlıdır. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına ve böbrek hasarına yol açabilir.

Üreter lümeninde daralma ile karakterize olup doğuştan veya sonradan (cerrahi, enfeksiyon, travma) gelişebilir. İdrar akışının bozulmasına ve hidronefroz gelişimine neden olabilir.

Üreterde tıkanıklık sonucu böbrekte idrar birikmesi ile karakterizedir. Uzun süreli obstrüksiyon böbrek parankiminde hasara yol açabilir.

Pelvik cerrahiler (özellikle jinekolojik operasyonlar) sırasında üreter yaralanmaları görülebilir. Erken fark edilmezse idrar sızıntısı, fistül ve böbrek fonksiyon kaybına neden olabilir.

Üreter patolojilerinin değerlendirilmesinde ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi (BT ürografi) ve intravenöz piyelografi kullanılmaktadır. Özellikle BT, taşların lokalizasyonunu belirlemede altın standart yöntem olarak kabul edilir.

İdrar kesesi yoğun kas liflerinden oluşmuş, idrarın depolandığı, genişleme özelliği bulunan torba biçiminde bir yapıdır. İdrar torbası dolduğunda kesenin duvarını oluşturan kas lifleri gerilerek idrara çıkma hissi uyandırır ve duvarındaki kasların kasılması ile idrar kesesi boşalır. Kadınlarda pelvis boşluğunun tabanında, erkeklerde rektumun önünde ve prostatın üzerindedir.

İdrarın idrar torbasından alınarak, vücut dışına atıldığı son yerdir. Diğer adı idrar kanalıdır. Prostatik üretra, membranöz üretra, süngerimsi üretra'dan oluşur.

Ana madde: Akciğer
Akciğerler soluk alarak vücuda oksijen dağıtır. Sonra kullanılmış  kirli oksijen (karbondioksit) vücuttan dışarı atılır.

Sindirim atığı olan posayı anüs yoluyla vücuttan dışarı atar.

Vücutta bulunan fazla su, tuzu ve ilaç atıklarını terleme yardımıyla vücuttan atar.

Çok zehirli olan amonyağı daha az zehirli olan üre ve ürik aside dönüştürür. Karaciğerlerde safra kesesi de bulunur.

Cowper bezi
Dış salgı bezi
Bez (biyoloji)
Seminal keseler

Braille alfabesi veya Körler alfabesi; 1821 yılında Louis Braille tarafından geliştirilmiş görme engelli insanların okuyup yazması için kullanılan bir alfabe yöntemidir. İki kolon taşıyan dikdörtgen düzen üzerine dizilmiş altı kabartılmış noktadan oluşur. Her iki kolonda üçer nokta bulunur. Noktalardan her biri 64 farklı kombinasyondan birini oluşturması için farklı şekillerde dizilir.
Bu harfleri isimlendirmek için noktaların bulunduğu her bir pozisyon, yerlerine göre söylenir;

yukarıdan aşağıya, sol yanda 1'den 3'e kadar (temsilî L harfi)
sağ ve sol yandan birinci (temsilî C harfi)
Braille sistemi aslında Charles Barbier'nin Napolyon'un talebi doğrultusunda, askerlerin gece karanlığında ışık olmaksızın anlaşmalarını sağlamak için geliştirildiği sisteme dayanır. Barbier'nin sistemi çok karışık ve öğrenilmesi zordu zira askeriye tarafından da reddedilmişti. 1821 yılında Charles Barbier, Paris Millî Enstitüsünün körler bölümünü ziyaret etti ve Louis Braille ile tanıştı. Braille, Barbier'nin en büyük eksiğinin, alfabesinin sahip olduğu temsilî harflerin insanın parmağını hareket ettirmedikçe anlaşılamaması olduğunu söyledi. Bu buluşta bir sembolden diğerine hızlıca geçilemiyordu. Kendisinin değişikliği, kör alfabesinde devrim yapan 6'lı nokta sistemiydi.

Braille yazım sistemi, karakterleri dünyada ilk kez ikili şema ile gösteren yazı sistemidir. Ana dili Fransızca olan Braille'ın Fransızcadaki aksan harflerini göstermekte kullandığı gibi, Braille yazı sisteminde, Japonca ve Türkçe gibi diğer dillerdeki sesleri göstermek için de yeni semboller oluşturulur. ÖrneğinTürkçe için Ö, Ü, Ğ, Ç, Ş seslerini göstermek için de yeni semboller oluşturulur. Bunun haricinde kullananlarına sadece 64 mümkün seçenek sunan yazım sistemi, matematik ve müzik sembolleri içinde tasarlanan işaretleri kapsayabilir. Ayrıca, öğrenenlere daha hızlı okuma teknikleri de öğretilir.

Türk Braille alfabesi, Türkiye Türkçesinin yazımında kullanılan Braille alfabesidir. Bu Braille alfabesi, uluslararası kullanımı takip etmektedir. Ünlüler içinde /ö/, /ü/ sesleri, Fransız/Alman formuna, Ünsüzlerden /ç/, /ğ/, /ş/ ise İngilizce “ch, gh, sh” formlarına yakın bir forma sahiptir. Bunların dışında, /ı/ ünlüsü, "i”nin aşağı kaydırılması ile gösterilir.

Dillere göre Braille yazım sistemine yapılmış birçok harf eklentisi vardır.
Türkçedeki Ş, Ç, Ğ, Ö, Ü, İ, ı ;
Fransızcadaki Ô, É vb.;
Esperanto'daki Ĉ, Ĝ, Ĥ, Ĵ, Ŝ;
Lehçedeki Ę, Ą, Ń, Ś, Ć, Ź, Ż
gibi harfleri belirtmek için ilgili olduğu harfte küçük değişiklikler yapılır. Örneğin Ŭ harfini göstermek için U sembolünde bulunan birinci nokta ikiye geçer. Bu eklenik harfler her dilde değişiklik gösterebilir.

Braille sistemi Latin harflerini kullanmayan birçok dile de uyarlanmıştır. Rusça, Arapça, Yunanca, Ermenice, İbranice, Japonca ve Çince gibi dillerde harflerin alfabeler içindeki sıralarına değil orijinalde sahip olduğu sese göre eşlendirme yapılır. Örneğin Yunanca harf Γnın Yunan Alfabesi'nde üçüncü sırada yer almasına rağmen C sesini değil G'yi temsil eder.

Yaklaşık 600 yıl önce de Suriyeli seçkin bir Arap profesör olan Zain-Din el Hamidi notlarını tutmak ve kitaplarını yazmak için kendi geliştirdiği bir sistemi kullandı. Doğduktan kısa bir süre sonra görme yetisini kaybeden profesör buna rağmen hukuk ve yabancı diller konusunda kendisini, kendi hazırladığı alfabeye çevirttiği kitapları okuyarak oldukça geliştirdi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 17 Aralık 2018'de aldığı kararla 4 Ocak'ı Dünya Braille Günü ilan etmiştir.

braille.googletoad.com Online Braille Encoding
[1] 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Braille Authority of North America
Braille - American Foundation for the Blind
National Braille Press 1 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - offers a free Braille alphabet card 6 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Braille Bug - an educational site for kids, from the American Foundation for the Blind 29 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Royal National Institute For The Blind 7 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Braille for various scripts
- Braille WithoutBorders - Braille for Tibetans 8 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
On-line Braille Course of University of São Paulo 31 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BRL: Braille Through Remote Learning 28 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Details on Braille cell representation
Free Braille fonts 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Free Unicode Braille TTF font (supports all Braille scripts) 18 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Free Unicode fonts which include braille 29 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert B. Irwin's As I Saw It, 1955, gives a history of the "War of the Dots" that ultimately led to the adoption of the English form of the braille literary code in the United States and the demise of American braille and New York Point, its main competitors.
The National Library for the Blind
Unified (English) Braille Code 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (including information specific to British braille)
English Braille: American Edition 4 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Online Braille Generator
Libraries Australia 13 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - catalog of braille in 800+ Australian libraries
Online Braille Translation 12 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
How Braille Began 2 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—a detailed history of braille's origins and the people who supported and opposed the system.
A braille alphabet card 6 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Braille Greeting Cards
Library of Congress Instructional Manual for Braille Transcribing 18 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
India-Right to Information Act in Braille 8 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
US copyright exemption for Braille 25 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkçeden görme engeliler alfabesine (braille) çevirici 25 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Broca alanı veya Broca bölgesi insansı beynin ses üretimiyle bağlantılı işlevleri yürüten bir bölgesidir.
Ses üretimi, iki hastada meydana gelen bozulmaları Pierre Paul Broca bildirdiğinden beri Broca bölgesiyle ilişkilendirilmektedir. O hastalar, beyinlerinin arka alt frontal girusunda meydana gelen yaralanmadan sonra konuşma yetilerini yitirmişlerdi.  O zamandan beri, tanımlamış olduğu yaklaşık bölge Broca bölgesi ve ses üretimi eksikliği de Broca afazisi diye anıldı. Broca bölgesi şimdi, Brodmann'ın sitoarkitektonik haritasında 44 ve 45 numaralı alanlara karşılık gelen, alt frontal girusun pars opercularis ve pars triangularis kısımları olarak tanımlanmaktadır.  Kronik afazi çalışmaları çeşitli dil ve konuşma işlevlerinde Broca bölgesinin önemli bir rol oynadığını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, işlevsel MRI çalışmaları Broca bölgesindeki çeşitli dil görevleriyle ilişkili aktivasyon dokularını tanımladı. Fakat, beyin tümörleri tarafından Broca bölgesinin yavaş yıkımının konuşma yetilerini nispeten bozulmamış olarak bırakması, bölgenin işlevlerini beynin yakınlardaki bölgelerine kaydırdığını akla getirmektedir.

Broca bölgesi genellikle, beyin topografisinin ya sulki gibi dış yapı işaretleri ya da belirli bir referans alanındaki koordinatlarının belirtilmesi aracılığıyla görsel denetimi ile tanımlanır. Şu an kullanılmakta olan Talairach ve Tournoux atlası Brodmann'ın sitoarkitektonik haritasını bir şablon beyin üzerine yansıtır. Çünkü Brodmann'ın bölümlendirmesi sitoarkitektonik sınırların öznel görsel denetimine dayalıydı ve ayrıca Brodmann yalnızca bir beynin sadece bir yarıküresini analiz etti. Ayrıca, şekil, boyut ve sulkal ve giral yapıya bağlı konum açısından beyinler arasındaki hatırı sayılır çeşitlilik nedeniyle, ortaya çıkan yerelleşme hassasiyeti sınırlıdır.
Bununla beraber sol yarıküredeki Broca bölgesi ve sağ yarıküredeki homologu genellikle alt frontal girusun pars triangularis (PTr) ve pars opercularis (POp) bölümlerini ima etmek için kullanılan isimlerdir. PTr ve POp, yalnızca olasılıksal olarak alt frontal girusu sırasıyla 44 ve 45 numaralı ön ve arka sitoarkitektonik alanlara bölen yapısal işaretler aracılığıyla Brodmann'ın sınıflandırma şemasıyla  tanımlanır.
45 numaralı bölge, motor, bedenduyusal ve alt paryetal bölgelerden daha çok getirici bağlantılar alan 44 numaralı alanla karşılaştırıldığında, prefrontal korteksten, üst temporal girustan ve üst temporal sulkustan daha çok getirici bağlantı alır.
45 ve 44 numaralı alanların hücre mimarileri ve bağlantıları arasındaki farklılıklar bu alanların farklı işlevleri olabileceği izlenimini uyandırmaktadır. Gerçekten de son yapılan beyin görüntüleme çalışmaları gösterdi ki, sırasıyla 45 ve 44 numaralı alanlara karşılık gelen PTr ve Pop, insanda dil algısı ve eylem tanıma/anlama konularında farklı işlevsel roller oynuyor.

Son zamanlarda yapılan bir çalışmada, Leborgne ve Lelong'un (Paul Pierre Broca'nın hastaları) koruma altına alınmış beyinleri yüksek çözünürlükü volumetrik MRI kullanılarak yeniden incelendi. Bu çalışmanın amacı beyinleri üç boyutta incelemek ve kortikal ve subkortikal lezyonların kapsamını daha ayrıntılı tanımlamaktı. Çalışma ayrıca subkortikal ilişkinin ölçüsüyle, frontal lobdaki lezyonun tam bölgesini şimdi Broca bölgesi olarak bilinen bölgeyle ilişkili olarak tespit etmenin yollarını da aradı.

Leborgne, Paul Pierre Broca'nın bir hastasıydı. Herhangi bir sözcük veya söz öbeği oluşturamıyordu. Sürekli üretebildiği sözcük 'tan' kelimesiydi. Ölümünden sonra, sol frontal lobunda bir lezyon keşfedildi.

Lelong, Paul Pierre Broca'nın başka bir hastasıydı. Onun da konuşma üretkenliği azalmıştı. Yalnızca beş kelime söyeleyebiliyordu, bunlar 'yes' (evet), 'no' (hayır), 'three' (üç), 'always' (her zaman) ve 'lelo' (kendi adının yanlış bir şekilde telaffuzu). Otopside, yan frontal lobun Leborgne'dakiyle aynı bölgesinde bir lezyon bulundu. Bu iki durum Paul Pierre Broca'nın konuşmanın bu belirli alanda yerelleştiğine inanmasına yol açtı.

Paul Pierre Broca'nın iki tarihî hastasının beyinlerinin yüksek çözünürlüklü MRI ile muayenesi birçok ilginç bulguyu oluşturdu. İlk olarak MRI bulguları Broca bölgesinin dışında bazı başka bölgelerin de hastaların üretken konuşma yetisinin azalmasında katkısının olabileceği izlenimini uyandırdı. Bu bulgu önemlidir; çünkü Broca bölgesindeki lezyonlar tek başına geçici konuşma bozulmasına sebep olabilirse bile, şiddetli konuşma tutukluğuna neden olmayacağı bulunmuştur. Bu yüzden, Broca ile üretken konuşma yetisinin yokluğu olarak gösterilen afazinin, başka bölgelerdeki lezyonlardan da etkilenmiş olabileceği olasılığı vardır. Başka bir bulgu ise, önceleri Broca tarafından konuşma için kritik olarak dikkate alınan bölgenin, Broca bölgesi olarak bilinen bölgeyle tamamen aynı olmadığıydı. Bu çalışma, dil ve bilişin bir zamanlar düşünüldüğünden çok daha karmaşık olduğuna ve çeşitli beyin bölgesi şebekelerinin katılımıyla gerçekleştiğine daha fazla kanıt sunmaktadır.

Dil yetisini bozmadan Broca bölgesine hasar verilebileceği bilindiğinden konuşma işleminde Broca bölgesinin rolü sürekli sorgulanmıştır. Bir bilgisayar mühendisi olayında yavaş büyüyen bir glioma çıkarıldı. Tümör ve ameliyat sol alt ve orta frontal girusa, kaudat çekirdeğin başına, iç kapsülün anterior (ön) kısmına ve ön odacığa hasar verdi. Kaldırmadan sonraki üç ayda ufak tefek dil sorunları vardı fakat birey profesyonel işine geri döndü. Bu ufak sorunların içinde ikiden fazla özne, çoklu sebep sonuç bağlacı veya dolaylı anlatım içeren karmaşık cümleleri sentetik olarak oluşturamama vardı. Bu sorunlar araştırmacılar tarafından çalışma belleği sorunlarından dolayı olarak açıklandı. Ayrıca sorunların eksikliğini, yanındaki serebral korteksteki sinirsel esneklikle ve sağ yarıküredeki homolog bölgeye bazı işlevlerin kaymasıyla kapsamlı telâfi edici mekanizmalara atfettiler.

Uzun bir süre boyunca Broca bölgesinin rolünün dil algısından çok dil üretimine tahsis edildiği sanılıyordu. Ancak, son kanıtlar Broca bölgesinin aynı zamanda dil anlamada da önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Broca bölgesinde lezyonları bulunan ve gramer kurallarına uymayarak konuşan hastalar, cümlelerin anlamlarını tespit etmek için sözdizimsel bilgi kullanma yeteneğinden de yoksunluk gösterdiler.  Ayrıca, birçok beyin görüntüleme çalışmaları karmaşık cümlelerin işlenmesi sırasında Broca bölgesinin ve özellikle sol alt frontal girusunun pars opercularis bölümünün ilişkisini gösterdi.  Dahası, son zamanlarda fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) deneylerinde fazlaca belirsizlik içeren cümlelerin kurulması sonucunda alt frontal girusun daha etkin bir durumda olduğu bulundu.  Bu nedenle alt frontal girusun etkinlik seviyesi ve sözcüksel belirsizlik düzeyi, yüksek belirsizlik içeren içerikle ilişkili artan geri alım taleplerinden dolayı birbirleriyle doğrudan orantılıdır.

Son deneyler Broca bölgesinin çeşitli bilişsel ve algısal görevlere katıldığını göstermiştir. Bordmann'ın 44 numaralı bölgesinin motorla ilişkili işlemlere yaptığı bir önemli katkısı daha bulunmuştur. Hareket eden hayvanlara benzeyen anlamlı el gölgelerinin gözlemi frontal dil bölgesini etkinleştirir, bu da Broca bölgesinin kuşkusuz başkalarının eylemlerini yorumlamada rol oynadığını göstermektedir.  Kavrama ve manipülasyon eylemleri yürütülürken de Brodmann'ın 44 numaları alanında etkinlik bildirildi.

Konuşma ile ilgili jestlerin sözcüksel veya cümlesel belirsizliği (iki anlamlılığı) azaltabileceğinden, konuşma ile ilgili jestlerin varlığında algının gelişmesi gerektiği tahmin edilmiştir. Gelişmiş algının sonucunda da, Broca bölgesinin katılımı düşürülmeliydi.
Birçok beyin görüntüleme çalışması da anlamlı kol hareketleri gösterildiğinde Broca bölgesinin etkinliğini göstermiştir. Son zamanlarda yapılan bir araştırma sözcük ve jestin, amaç ve gaye gibi belirli jest yönlerinin tercümesi düzeyinde ilişkili olduğuna kanıt oluşturmuştur.  Jest yönlerinin sözcüklerle tercümesinin Broca bölgesinde yapıldığı bulgusu, evrim açısından dilin gelişimini de açıklar. Nitekim, birçok yazar konuşmanın jestlerden oluşan bir ilkel iletişimden evrildiğini önermiştir.  (Aşağıdaki Dilin Evrimi  bölümüne bakın)

Afazi yazma, okuma, konuşma ve dinleme gibi tüm tarzları etkileyen ve beyin hasarı sonucunda oluşan edinilmiş dil bozukluğudur. Genelde kişinin hayatının tüm alanlarında değişiklikler yaratan kronik bir durumdur.

Broca afazisi olan hastalar, "ne söylemek istediklerini bilen ama onları söyleyemeyen" bireylerdir. Kendilerine söylenmekte olan şeyleri anlarlar; ancak akıcı olarak konuşamazlar. Ayrıca akıcı olmayan afazi olarak da bilinir. Diğer semptomlar arasında akıcılık, telaffuz, sözcük bulma, sözcük tekrarı ve üretimi ve karmaşık gramer içeren cümleleri hem konuşurken hem yazarken anlama sorunları bulunabilir.  Bu özellikler onları başka tür afazisi olan bireylerden ayırt eder. Diğer afazi türlerinde kendilerine söyleneni anlamada daha çok zorluk yaşanabilir. Ayrıca okurken ve yazarken Broca afazisi olan bireylerin verdiğinden daha çok mücadele verebilirler. Broca afazisi bulunan bireylerde de kendi dillerinin çıktısını izlemek için iyi bir yetenek olmasına rağmen, diğer afazi türleri kendi dil başarımlarının daha az farkında olabilirler. Ayrıca lezyonun bölgesi (hasarlı beyin alanı) farklı tür afazilerde değişiklik gösterir.

İnsan dilinin kökenini açıklayacak çeşitli modeller sunulmuştur. İnsan dilinin, "bir dizi amaca yönelik el/ağız eylem sunumlarına dayalı, düşük primatlarda zaten bulunan örtük bir iletişim sisteminin evrimsel gelişimi" olarak evrildiği düşünülmektedir.  Anlamlı eylemlerin gözlemi sırasında Broca bölgesinin yer aldığı bulgusu bu düşünceyi desteklemektedir. Motor dizilerinin amaç yönünden yorumlanarak eylemlerin anlamlandırılmasında Broca bölgesinin öncülünün yer aldığı hipotez edildi. Daha sonra da bu yeteneğin evrim sırasında genelleştirilerek bu bölgeye anlamlarla başa çıkma yeteneğinin verildiği savunuldu. Hareket eden hayvanlara benzeyen anlamlı el gölgelerinin gözlemi sırasında etki

Dünyanın başlıca dinleri ve ruhani gelenekleri az sayıda ana grupta sınıflandırılabilir ancak bu tek tip bir uygulama değildir. Bu teori 18. yüzyılda farklı toplumlardaki göreceli nezaket seviyelerini tanımak amacıyla ortaya çıkmıştır ancak bu uygulama o zamandan beri pek çok çağdaş kültürde itibarını kaybetmiştir.

Başlangıçta Hristiyanların dünya inançları arasında basit bir ikilik vardı: Hristiyan uygarlığına karşı yabancı sapkınlık ya da barbarlık. 18. yüzyılda "sapkınlık", Yahudilik ve İslam olarak açıklığa kavuşturuldu; Paganizm paganizmle birlikte bu, John Toland'ın Nazarenus'u ya da Yahudi, Gentile ve Mahometan Hristiyanlığı gibi üç İbrahimi dini dinin kendi içinde farklı "uluslar" ya da mezhepler olarak temsil eden "gerçek tektanrıcılık" gibi eserleri ortaya çıkaran dörtlü bir sınıflandırma yarattı.
Daniel Defoe orijinal tanımı şu şekilde tanımladı: "Din, tam anlamıyla Tanrı'ya verilen İbadettir, ancak aynı zamanda Putlara ve sahte Tanrılara İbadet için de geçerlidir." 19. yüzyılın başında, 1780 ile 1810 arasında, dil önemli ölçüde değişti: "din"in maneviyatla eşanlamlı olması yerine, yazarlar hem Hristiyanlığı hem de diğer ibadet biçimlerini ifade etmek için çoğul "dinler"i kullanmaya başladılar. Bu nedenle, örneğin, Hannah Adams'ın ilk dönem ansiklopedisinin adı An Alphabetical Compendium of the Different Sects...' den A Dictionary of All Religions and Religious Mezhepler olarak değiştirildi.
1838'de, Hristiyanlık, Musevilik, Muhammedilik (İslam'ın eski terimi) ve paganizm'in dörtlü ayrımı, Josiah Conder'in İnsanlık Arasında Günümüze Gelen Tüm Dinlere İlişkin Analitik ve Karşılaştırmalı Görüşü ile önemli ölçüde arttı. Conder'in çalışmaları hâlâ dörtlü sınıflandırmaya bağlıydı, ancak ayrıntılara dikkat ettiğinde, modern Batı imajına benzer bir şey yaratmak için pek çok tarihsel çalışmayı bir araya getiriyor: Dürzileri, Yezidileri, Mandalıları ve Elamlıları içeriyor. muhtemelen tek tanrılı grupların bir listesi altında ve son kategori olan "şirk ve panteizm" altında, Zerdüştlüğü, Hindistan'ın "Vedalar, Puranalar, Tantralar, Reform mezhepleri" ve "Brahminik putperestliği" listeledi.," Budizm, Jainizm, Sihizm, Lamaizm, "Çin ve Japonya dini" ve diğerleri gibi "okuma yazma bilmeyen hurafeler".
Hristiyan olmayanları Hristiyanlarla aynı seviyeye koyan "dünya dini" ifadesinin modern anlamı, Chicago'daki 1893 Dünya Dinleri Parlamentosu ile başladı. Parlamento, insanları dini deneyimlerin çeşitliliği hakkında bilgilendirmek amacıyla özel olarak finanse edilen bir düzine konferansın oluşturulmasını teşvik etti: bu dersler, dünya dinlerinin kamusal anlayışını büyük ölçüde etkileyen William James, DT Suzuki ve Alan Watts gibi araştırmacıları finanse etti.
20. yüzyılın ikinci yarısında, "dünya dini" kategorisi, özellikle çok farklı kültürler arasında paralellikler kurmak ve böylece dinsel ile seküler arasında keyfi bir ayrım yaratmak için ciddi bir sorun haline geldi.

İslam'da Kuran üç kategoriden bahseder: Müslümanlar, Kitap Ehli ve putperestler.

Dini gelenekler, karşılaştırmalı dinde, tarihsel kökene ve karşılıklı etkiye göre düzenlenen süper gruplara ayrılır. Semavi dinler Batı Asya'da, Hint dinleri Hint alt kıtasında (Güney Asya)  ve Doğu Asya dinleri Doğu Asya'da ortaya çıkar. Bölgeler üstü etkiye sahip diğer bir grup, kökenleri Orta ve Batı Afrika'da olan Afro-Amerikan dinidir  .

Orta Doğu dinleri:
Semavi dinler en büyük gruptur ve bunlar esas olarak Yahudilik, Hristiyanlık, İslam ve Bahai İnancından oluşur. İsimlerini ata İbrahim'den alıyorlar ve tektanrıcılık uygulamasıyla birleşiyorlar. Bugün, en az 3.8 milyar insan Semavi dinlerin  takipçisidir ve Doğu ve Güneydoğu Asya bölgeleri dışında tüm dünyaya yayılmıştır. Birkaç Semavi örgüt, güçlü bir şekilde kendi dinini yayma taraftarıdır . Daha az taraftarı olan İbrahimi dinler arasında Baháʼí Dini, Dürzi inancı, Samaritanizm ve Rastafari yer alır.
Kısmen Hint-Avrupa kökenli İran dinleri Zerdüştlük, Yezdânizm, Uatsdin, Yarsanizm, Maniheizm ve Yezidiliği içerir.
Gnostisizm, Orta Doğu'da ve diasporada hala canlı olan Mandeizm'in tarihsel geleneklerini içerir.
Doğu dinleri:
Büyük Hindistan'da ortaya çıkan Hint dinleri ve diğerleri arasında dharma, karma, reenkarnasyon gibi bir dizi anahtar kavramı paylaşma eğilimindedirler. Hindistan alt kıtasında, Doğu Asya'da, Güneydoğu Asya'da ve Rusya'nın izole edilmiş bölgelerinde en fazla etkiye sahipler. Başlıca Hint dinleri Hinduizm, Jainizm, Budizm ve Sihizm'dir.
Doğu Asya dinleri, Tao (Çince), Đạo (Vietnamca) veya Dō (Japonca veya Korece) kavramlarını kullanan birkaç Doğu Asya dininden oluşur. Çin dini düşüncesinden etkilenen birçok Çin halk dinini, Taoizm ve Konfüçyüsçülüğü ve Vietnam, Kore ve Japon dinlerini içerir.
Her kıtada bulunan yerli etnik dinler, artık dünyanın birçok yerinde büyük örgütlü inançlar tarafından marjinalize ediliyor veya büyük dinlerin gizli akımları (halk dinleri ) olarak varlığını sürdürüyor. Geleneksel Afrika dinlerini, Asya şamanizmini, Amerikan yerlilerinin dinlerini, Austronesian ve Avustralya Aborijin geleneklerini, Çin halk dinlerini ve savaş sonrası Şinto'yu içerir. Daha geleneksel listelerde bu, tarihsel çok tanrıcılıkla birlikte "putperestlik" olarak anılır.
Afrika dinleri:
Sahra Altı Afrika'nın kabile halklarının dinleri, ancak eski Orta Doğu'ya ait olduğu düşünülen eski Mısır dini hariç;
Orta ve Batı Afrika'nın geleneksel dinlerine dayanan, 16. ila 18. yüzyıllardaki Atlantik köle ticaretinin bir sonucu olarak ithal edilen, Amerika'da uygulanan Afrika diasporik dinleri .
Yeni dini hareket, 19. yüzyıldan beri ortaya çıkan, genellikle Ayyavazhi, Mormonizm, Ahmediye, Yehova'nın Şahitleri, çok tanrılı yeniden yapılanma ve benzeri gibi eski geleneklerin yönlerini birleştiren, yeniden yorumlayan veya canlandıran herhangi bir dini inanca uygulanan terimdir.

Büyük bir dini tanımlamanın bir yolu da mevcut taraftarlarının sayısıdır. Dinlere göre nüfus sayıları, nüfus sayımı raporları ve nüfus anketlerinin (din verilerinin nüfus sayımında toplanmadığı ülkelerde, örneğin Amerika Birleşik Devletleri veya Fransa) bir kombinasyonu ile hesaplanır, ancak sonuçlar soruların ifade edilme şekline, kullanılan din tanımlarına ve anketi yürüten kurum veya kuruluşların önyargılarına bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir. Gayri resmi veya örgütlenmemiş dinlerin sayılması özellikle zordur.
Dünya nüfusunun dindarlık profilini belirlemek için en iyi metodoloji konusunda araştırmacılar arasında bir fikir birliği yoktur. Bir dizi temel husus çözüme kavuşturulmamıştır:

"Tarihsel olarak baskın olan dini kültür[ler]"in sayılıp sayılmayacağı
Yalnızca belirli bir dini aktif olarak "uygulayan" kişileri sayıp saymamak
Bir "bağlılık" kavramına dayalı olarak sayılıp sayılmayacağı
Yalnızca belirli bir mezheple açıkça kendini tanımlayanların sayılıp sayılmayacağı
İster sadece yetişkinleri sayın, ister çocukları da dahil edin.
Yalnızca devlet tarafından sağlanan resmi istatistiklere güvenilip güvenilmeyeceği
Birden fazla kaynak ve aralık mı yoksa tek bir "en iyi kaynak(lar)" mı kullanılacağı

The World Factbook - CIA'ya göre ülkelere göre dinler
Bölgeye göre din
Afrika'da Din
Asya'da Din
Orta Doğu'da Din
Müslüman dünya (GB Asya ve K Afrika)
Avrupa'da Din
Avrupa Birliği'nde Din
Hristiyan dünyası
Kuzey Amerika'da Din
Okyanusya'da Din
Güney Amerika'da Din

Dinsizlik
Dinlerin ve manevi geleneklerin listesi
Dini toplulukların listesi
Dini dönüşüm
Devlet dini

Cennetin Ejderleri ya da özgün adıyla Dragons of Eden: Speculations on the Evolution of Human Intelligence, Carl Sagan'ın 1977 yılında yayımlanan kitabı. Yazar kitapta antropoloji, evrim, biyoloji, psikoloji ve bilgisayar bilimini bir arada ele alarak, insan zekasının gelişimi hakkında iyi bir bakış açısı sunar.
Kitabın ilginç taraflarından biri, zekanın ölçümünde niceliksel yolların incelenmesidir. Sagan, beyin ağırlığı ile vücut ağırlığı oranının iyi bir gösterge olduğunu belirterek, insanların en yüksek orana, yunusların da ikinci yüksek orana sahip olduklarını paylaşır. 
Kitapta ayrıca insan beynin birbirinden bağımsız 3 ayrı bölümden oluşan bir sisteme sahip olduğu yazılıdır.
Kitapta zeka, insanın kullanabileceği zihinsel kapasiteyi ifade eder.
Sagan, Cennetin Ejderleri yapıtı ile 1978 yılında kurgusal olmayan kitaplar kategorisinde Pulitzer Ödülü'ne layık görülmüştür.

Cinsel ilişki, cinsel birleşme, çiftleşme, vajinal seks veya sadece seks, bir erkeğin sertleşmiş penisinin, uyarılmış bir kadın vajinasının içine girmesini kapsayan, cinsel zevk ya da üreme amaçlı yapılan bedensel ilişkidir. Bunun yanı sıra, diğer penetrasyon tehlikesi içeren anal seks, oral seks, parmaklama, dildo kullanma gibi cinsel aktiviteler de eşcinsel veya heteroseksüel olmasına bakılmaksızın bir cinsel birleşme olarak kabul edilirler.
Cinsel hazzı artırmak için cinsel ilişki öncesi uzun süreli sevişme, diğer adıyla ön sevişme yapılması önerilir. Devamında sertleşmiş penis (veya dildo) vajina içine girer ve genellikle penisin tamamı dışarı çıkartılmadan ileri–geri hareket ettirilir. Çiftler kendilerini ve birbirlerini, çoğunlukla orgazm ve boşalma gerçekleşene veya penis ile dildo olmaksızın birbirlerini oral yoluyla ya da sürtünme yoluyla boşaltana kadar uyarırlar.

Cinsel birleşme, insan soyunu sürdüren üremenin temel yöntemidir. Genelde erkekte orgazm ile aynı anda gerçekleşen boşalma işlemi ile birlikte sperm olarak bilinen erkek gametlerini içeren meni sıvısı, ilgili adalelerin kasılması ile vajinanın içine bırakılır. Buraya boşaltılan spermlerin bir sonraki rotası sırasıyla rahim ağzı, rahim (uterus) ve son olarak da fallop tüpleridir. Her bir boşalma ile birlikte, döllenme şansının yüksek olması için milyonlarca sperm hücresi ortaya çıkar. Kadının orgazm olup olmaması gebe kalmak için bir zorunluluk değil ise de, erkeğin boşalması sırasında ya da sonrasında kadının da orgazm olması ile dişi cinsel organının geçici küçülmesi, vajina içerisine boşaltılmış olan spermlerin fallop tüplerine ulaşmasını hızlandırarak gebeliğe yardımcı olur. Eğer fallop tüplerinde verimli bir yumurta hücresi var ise, erkeğin gametleri ile birleşir ve döllenmenin gerçekleşmesi ile sonuçlanır. Döllenmiş yumurta hücresi rahime ulaştığında ise rahimin iç yüzeyine tutunur ve gebelik başlamış olur. Kısır olmayan bireylerin gerçekleştirdiği cinsel birleşmelerin, doğum kontrol yöntemleri kullanılmadığı sürece hamilelik ile sonuçlanması beklenir.

İnsanlar, yunuslar ve bonobo maymunları cinsel ilişkiye sadece üreme amacı ile girmezler. Cinsel zevk ve tatmin hissi, genelde bu ilişkilerin ana nedenidir. Bu nedenle dişi canlı, yumurtlama yeteneğini kaybetmiş ya da hiç sahip değilse bile bu, çiftlerin ilişkiye girmesine engel değildir. İnsanlar da, yunuslar da, bonobolar da, cinsel ilişkiyi sadece üreme amacıyla yapmazlar. Bu canlılarda seksin yapılış amacı, üremeden çok bazı sosyal ihtiyaçlar ile bazı diğer kişisel gereksinimlerdir. Seks, daha geniş sosyal yapılar oluşturmak ve sosyal hayatta bir yere sahip olmak için bireyler arasındaki samimiyet bağını güçlendirir.
Birçok araştırmacı, seksin insan yaşamında üç önemli avantajı olduğunu düşünür: Üreme, gönül bağının kuvvetlenmesi ve eğlence. 20. yüzyıl ortalarında başlayarak doğum kontrol yöntemlerinin gelişmesi ile insanlar bu üç ögenin ayrımını daha kolay yapabilir hâle geldiler. Örneğin korundukları halde ilişkiye giren yeni evli bir çiftin amacı, sadece cinsel tatmin değil, aynı zamanda da ilişkilerini sağlamlaştırmak, aralarındaki güven duygusunu arttırarak gelecekte bir çocuk sahibi olmaya ön hazırlık yapmaktır.

Cinsel ilişki sırasında penisin uyarılması daha kolaydır. Bu, klitorisin vajinanın tam olarak neresinde bulunduğu ve boyutuna bağlı olarak, vajinanın uyarılmasından çok daha yüksektir. Araştırmalara göre kadınların %70'i ya hiç orgazm olamadıklarını ya da çok nadir olduklarını belirtirler.

Yine araştırmalara göre kadınların birçoğu, ilişki sırasında uyarılmalarına rağmen orgazm olmak için bazı dış yöntemlere başvururlar. Orgazm olamama durumu, cinsel uyarının sağlanmasına rağmen tam doyuma ulaşılamaması durumudur. Bu sendrom kadınlarda, erkeklere oranla çok daha yaygındır. Bu durum birtakım psikolojik rahatsızlıklardan ya da partnerin kimliğine bağlı olarak ilişkiye karşı isteksizlikten kaynaklanabilir. Erkeğin, partnerini cinsel doyuma ulaştırması gerektiği düşüncesi ve ona yeterli gelmemesi endişesi, bu sorunu daha da büyütebilir.
Mastürbasyon, ilişki sırasında orgazm olamama sorununa karşı kadınların vücutlarını keşfetmeleri için iyi bir yöntemdir. Çünkü mastürbasyon, bir partnerin yokluğu, bireyin performans eksikliği ve hata yapma endişesini ortadan kaldırarak kadının eğlenmesine ve rahatlamasına yardımcı olur. İyi iletişim ve sabır, bir kadının orgazm olamaması sorununu çözebilmesi için gerekli olan faktörlerdendir. Birçok kadın orgazm olamamanın bir sorun olduğunu bilmesine rağmen; hayatlarında hiç orgazm olamamış, bunun bir sorun olup olmadığını bilmeyenler de vardır.

Halk arasında iktidarsızlık veya cinsel güç yetersizliği ve tıpta ereksiyon bozukluğu olarak adlandırılan rahatsızlık, bazı psikolojik veya fizyolojik sağlık sorunlarından dolayı ereksiyon (sertleşme) olamama durumudur. Bu durum Viagra® (sildenafil), Cialis® (tadalafil) ve Levitra®(vardenafil) gibi reçete ile satılan bazı ilaçlar ile kısmen ve geçici olarak çözülebilir. Yine de doktorlar, bu tip ilaçların lüzumsuz kullanımlarına karşı uyarılar yapmaktadır. Cinsel güç arttırıcı ilaçlar, genel olarak yüksek kalp krizi riskini beraberinde getirir. Bununla birlikte doktorlar, sorunları ilaç kullanarak etkisiz hâle getirme işlemlerinin, meseleyi sadece maskelediğini ve altında yatan problemleri asla çözmediğini açıklarlar.

Erkeklerde cinsel güç yetersizliğinden de çok rastlanan bir başka problem ise erken boşalmadır. Amerikan Üroloji Örgütü (AUO)'ne göre erken boşalma problemi, erkeklerin %27'si ilâ %34'ünü etkilemektedir. Erken boşalma her ne kadar bir cinsel problem veya yetersizlik gibi görülse de, bir problem olmayıp bir cinsel uyumsuzluktur. Bilimsel makale çalışmalarına göre, ortalama bir seks süresi 7.3 dakikadır. Ancak bu bile, çoğu zaman ulaşılan bir süre değildir. Çiftlerin %43'ünün seks süresi 2 dakika civarındadır. "Erken boşalma" ise, penisin vajinanın içine ilk girişinden sonraki 60 saniye içerisinde boşalması demektir. Bu sınırlar, ülkeler arası verilerden gelen seks sürelerindeki istatistiki dağılıma bakarak belirlenmektedir.

Bunun yanı sıra, kadınlarda alt karın kaslarının istem dışı şekilde kasılarak ilişkiyi sıkıntılı, ağrılı ve bazen de imkânsız hâle getiren vajinismus ve farklı sebeplerden meydana gelebilen disparöni problemi, sık sık görülen cinsel sorunlardır.

Uzmanlara göre düzenli cinsel ilişkinin birçok faydası bulunmaktadır. Seks sonrasında ulaşılan orgazm, kan akışını hızlandırır ve dolaşımı arttırır. Bu sayede beyne giden kan miktarı artar ve kanın taşıdığı oksijen miktarı beyin hücrelerine daha fazla ulaşır. Bunların yanı sıra düzenli seksin bağışıklığı artırma, kalp krizi riskini, felç riskini ve ağrıları azaltma, cildi güzelleştirme, uykuya yardımcı olma gibi diğer faydaları olduğu da söylenir.
Aşırılığa kaçılmadığı sürece düzenli yapılan cinsel ilişkilerin şöyle faydaları olduğu da belirtilir:

Tansiyonu düşürme
Kadınların idrar kontrolünü kuvvetlendirme
Kalp ve damar sağlığına katkı yapma
Stresi azaltma
Daha iyi uyumayı sağlama
Prostat kanseri olasılığını düşürme
Soğuk algınlığına karşı koruma

Birtakım cinsel aktivite ve fanteziler pek çok toplumda tabu olarak yerleşmiş olsa da, cinsel birleşme genellikle insan neslinin devamını sağladığı kabul edildiği için gerek kültürel gerekse dinî açıdan -birkaç istisna dışında- yasak kabul edilmemiştir.
Cinsel birleşmeye müdahale eden kültürlerin birçoğu doğal olarak tükenmiş ve birkaç istisna dışında ayakta durmamaktadır. Örneğin, kendilerine Shakers adını veren, Hristiyanlığın bir mezhebi olan bir grup, doğuma ve cinsel ilişkiye izin vermez. Günümüzde dışarıdan katılmalar ile birkaç yandaşı bulunan bu grubun felsefesine göre eğer bir şekilde çocuk yapıldıysa, çocuk 21 yaşına geldiğinde tarikattan çıkıp bir yuva mı kurmak istediği, yoksa kalarak hayatına aseksüel olarak mı yaşamak istediği sorulur ve bireyin hür iradesi ile verdiği cevaba göre eğer gitmeyi seçerse kişiye karışılmaz.
Dinlerin ya da kültürlerin cinsellik ve cinsel birleşme ile ilgili olgulara ayıp ya da uygun damgasını vurmuş olması tarih boyunca hemen her toplumda görülmüş bir olaydır. Bu kısıtlamaların çoğu genel olarak;

Evlilik öncesi veya evlilik dışı yapılan ilişki (zina),
Taraflardan en az birinin evli olduğu, fakat arada nikâh olmadan yapılan ilişki (aldatma),
Birinci ya da ikinci dereceden (ebeveynler, kardeşler, evlâtlar, torunlar ve yeğenler gibi...) akrabalar ile yapılan ilişki (ensest),
Cinselliği anlamayacak ve anlamlandıramayacak kadar küçük yaştaki insanlarla yapılan ilişki (pedofili)
olarak sıralanabilir.
İslam ve Yahudilik gibi bazı dinler ise kadınların âdet günleri boyunca kadınlarla ilişkiye girmeyi yasaklamıştır ve bu periyot boyunca kocaların karılarına karşı cinsel temasta bulunmamaları beklenir.
Birçok ülkede evlenme ve cinsel ilişkiye girme inisiyatifinin kişinin özgür iradesine bırakılması yaşı, yasalar ile belirlenmiştir. Genel olarak 13 ila 18 arasında olan bu yaş sınırının öncesinde veya sonrasında, karşıdaki kişinin izni olmaksızın zorla ilişkiye girilmesi, tecavüz ya da ırza geçme olarak adlandırılır ve birçok ülkede ciddi suçlar kapsamına girer.

Aralarında nikâh bağı bulunmayan çiftlerin evlilik dışı cinsel ilişkilerini zina olarak adlandıran çeşitli dinler, konuyla ilgili tanım ve yorumlarda farklılaşırlar.

Hinduizm, insanın tüm sorunlarının maddî dünyadan kaynaklandığını söyler. Cinsel tutku ve istekler, bir kişiyi ruhsal bilgelikten uzaklaştıran şeylerdir. Doğru yerde ve doğru zamanda olan cinsellik ise, kişiyi Nirvana'ya ulaştırmak için bir basamak olabilir. Bunun yanında Kama Sutra, kişinin cinsel arzularını bastırmaması, cinsel yaşamını mükemmelleştirerek ilahi seksi tatması için ortaya çıkmıştır.

Budizm inancına göre Sekiz Aşamalı Asil Yol'un beşinci maddesinin gerekleri altında bir kişi ne cinsellikten kopuk olmalıdır, ne de cinselliğe köle olmalıdır. Kişilerin ruhsal gelişmesine aykırı olmadığı sürece cinsellik ile alâkadar olmaları kötü bir davranış olarak kabul edilmez.
Budizmde evlilikten önce birlikte olmak

Cinsel olgunluk, bir canlının üreme yetisini kazandığı yaş ya da döneme verilen addır. Çoğu zaman yetişkinlik terimiyle eşanlamlı olarak kullanılsa da ikisi aslında farklı kavramlardır. İnsanlarda, cinsel olgunluğa ulaşma süreci "ergenlik" olarak adlandırılmaktadır.
Çok hücreli canlıların büyük bir bölümü doğuştan üreme yeteneğine sahip değildir. Türe göre, cinsel olgunluğa ulaşma süresi birkaç gün, birkaç hafta ya da birkaç yıl sürebilir. Cinsel olgunluğa erişmede vücut gelişiminin tamamlanması esastır. Canlıların cinsel olgunluğa erişmesinde birtakım dış etmenler de etkili olabilir. Örneğin kuraklık ya da vücuttaki yağ oranının artması gibi... Bu dış etmenler, vücutta salgılanan doğal hormanlarla karıştırılmamalıdır.
Cinsel olgunluğa, üreme organlarının tümüyle gelişmesi ve gamet üretiminin başlamasıyla ulaşılır. Cinsel olgunluğa erişme sürecinde fiziksel görünümde de değişiklikler görülebilir. Örneğin, ergenlik dönemine kadar hem erkek hem dişi insanlarda göğüsler düzdür. Ancak ergenlik döneminde girildiğinde dişilerde göğüs gelişir.

Thomas Edward McNamara (2004). Evolution, Culture, and Consciousness: The Discovery of the Preconscious Mind. Amerika Üniversitesi Basını. s. 262–263. ISBN 076182765X. 26 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Mart 2020. 
Joseph S. Sanfilippo, Eduardo Lara-Torre, D. Keith Edmonds, Claire Templeman (2008). Clinical Pediatric and Adolescent Gynecology. CRC Press. s. 34. ISBN 978-0203091784.

Cinsiyet rolü olarak da bilinen bir cinsiyet rolü, bir kişinin cinsiyetine bağlı olarak bir kişi için genellikle kabul edilebilir, uygun veya arzu edilir olarak kabul edilen bir dizi davranış ve tutumu kapsayan sosyal bir roldür. İstisnalar ve varyasyonlar olmasına rağmen, toplumsal cinsiyet rolleri genellikle erkeklik ve kadınlık kavramlarına odaklanır.
Bu cinsiyete dayalı beklentilere ilişkin ayrıntılar kültürler arasında farklılık gösterebilirken diğer özellikler çeşitli kültürlerde ortak olabilir. Ek olarak, cinsiyet rolleri (ve algılanan cinsiyet rolleri) bir kişinin ırkına veya etnik kökenine göre değişir.
Cinsiyet rolleri, genellikle bir kişinin giymeyi seçtiği kıyafetler, bir kişinin takip ettiği meslek, bir kişinin girdiği kişisel ilişkiler ve bu ilişkiler içinde nasıl davrandığı dahil olmak üzere çok çeşitli insan davranışını etkiler. Toplumsal cinsiyet rolleri gelişip genişlese de geleneksel olarak kadınları “özel” alanda, erkekleri “kamusal” alanda tutmaktadır.
En başta feminist hareketler olmak üzere çeşitli gruplar, baskıcı, yanlış ve cinsiyetçi olduğuna inandıkları hakim cinsiyet rollerinin yönlerini değiştirme çabalarına öncülük ettiler.

Cinsiyet rolü, bir kişinin cinsiyetine bağlı olarak bir kişi için genellikle kabul edilebilir, uygun veya arzu edilir olarak kabul edilen bir dizi davranış ve tutumu kapsayan sosyal bir roldür .
Cinsiyet sosyalleşmesi, bir kişinin toplumda bir cinsiyet rolünü öğrendiği ve benimsediği süreci tanımlamak için kullanılan kelimedir.
Cinsiyet rolleri kültüre göre değişir; çoğu yalnızca ikisini (erkek/erkek ve kız/kadın) kabul ederken, bazı toplumlar daha fazlasını tanır. Batılı olmayan birçok ülkede erkekler, kadınlar ve üçüncü bir cinsiyet mevcuttur. Endonezya'nın güneybatısındaki Güney Sulawesi'de görülen Bugin kültüründe beş farklı cinsiyet vardır. Kimi zaman androjenlik üçüncü bir cinsiyet olarak öne sürülmüştür. Androjen birey, hem erkek hem de dişi cinsiyete uygun özelliklere sahip olan kişidir. Bazı insanlar kendilerini bir cinsiyete sahip olarak tanımlamıyor bile.

Cro-Magnon, modern Avrupalıların atasıdır. Avrupa'da bulunan en eski Cro-Magnon benzeri insan kalıntılarının radyokarbon tarihleme yöntemi ile 43000-45000 yıl öncesine ait olduğu hesaplanmıştır. Bulunan en eski Cro-Magnon benzeri insan kalıntıları İtalya ve İngiltere'de bulunmuştur. Cro aslında bu eski insanların saklanmaları için kullandıkları Fransa'da bulunan bir mağaradır. Sonraları bilim insanları bu mağaranın adını eski Magnon kabilesinden etkilenip Cro-Magnon olarak değiştirmiştir.
Bugün "Cro-Magnon" terimi normal adlandırma dışında, erken insanlar ve genel anlamda en eski modern insanı tanımlamak için kullanılır. Avrupa da bir süre kalan "Avrupa erken modern insan" (EEMH) yerine de "Cro-Magnon" kullanılır.

Erken Avrupalı modern insanlar ya da Cro-Magnonlar, 40.000 ila 10.000 yıl önce Avrupa'da yaşamışlardır. Üst Paleolitik olarak bilinen bu dönem, Neandertallerle ilişkilendirilen Orta Paleolitik dönemi takip etmiştir.

Cro-Magnonlar Homo sapiens ya da modern insan olarak sınıflandırılır ve Afrika'daki daha önceki insan atalarından evrimleştiklerine inanılır. Avrupa'ya göç eden ilk modern insanlar oldukları ve o dönemde Avrupa'da bulunan Neandertallerin yerini aldıkları düşünülmektedir.

Cro-Magnonların nüfus büyüklüğü tam olarak anlaşılamamıştır, ancak birkaç yüz ila birkaç bin kişi arasında değişen tahminlerle nispeten küçük olduğu düşünülmektedir. Cro-Magnonların küçük gruplar ya da topluluklar halinde yaşadıkları, yüksek derecede hareket kabiliyetine sahip oldukları ve geçimlerini avcılık ve toplayıcılıkla sağladıkları düşünülmektedir.

Cro-Magnonların uzun, ince bir yapı ve büyük bir beyin boyutu da dahil olmak üzere modern insanlara benzer fiziksel özelliklere sahip olduklarına inanılmaktadır. Yüksek derecede fiziksel dayanıklılığa sahip oldukları ve Üst Paleolitik dönemde Avrupa'nın soğuk iklimine iyi adapte oldukları düşünülmektedir.

Genetik çalışmalar Cro-Magnonların ataları hakkında fikir vermiş ve Afrika'dan Avrupa'ya göç eden modern insanların soyundan gelmiş olabileceklerini göstermiştir. Bununla birlikte, Cro-Magnonlar ile Avrupa'daki daha önceki insan popülasyonları arasındaki kesin ilişki hala tam olarak anlaşılamamıştır ve bu ilişkiyi netleştirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Eski çağlardan kalma iki tane Magnon'un Mitokondiriyal DNA araştırma ekibi tarafından bedenleri incelendi. David Caramelli'nin tespiti sonucunda mutasyona uğramış asıl adı Haplotypest olan ama bilim dilindeki adı Haplogroup A olan tek nükleotid poliformizim (SNP) genetiğine rastlandı.

Cro-Magnonlar geçimlerini öncelikle avcılık ve toplayıcılıkla sağlıyorlardı ve avlanmak ve yiyecek toplamak için çok çeşitli araç ve teknolojilerden faydalanıyorlardı. Yetenekli avcılardı ve büyük av hayvanlarını avlamak için mızrak, yay ve ok gibi çeşitli silahlar kullanırlardı. Ayrıca kabuklu yemişler, meyveler ve kökler de dahil olmak üzere bir dizi bitkisel gıda toplamışlardır.

Cro-Magnonların küçük, hareketli gruplar ya da topluluklar halinde, yüksek derecede işbirliği ve sosyal etkileşim içinde yaşadıkları düşünülmektedir.

Cro-Magnonların sosyal sistemlerini nasıl organize ettikleri tam olarak anlaşılamamıştır, ancak farklı sosyal sınıflar arasında çok az farklılaşma olan, nispeten eşitlikçi bir sosyal yapıya sahip olabilecekleri düşünülmektedir.

Cro-Magnonların diğer grup ve topluluklarla ticaret yaptıkları, alet, silah ve hammadde gibi mal ve kaynakları değiş tokuş ettikleri düşünülmektedir.

Cro-Magnonların çadırlar, kulübeler ve hayvan postu ve ahşap gibi malzemelerden yapılmış yarı kalıcı yapılar da dahil olmak üzere çeşitli barınma türlerinde yaşadıkları düşünülmektedir.

Cro-Magnonların köpekleri evcil ve iş hayvanı olarak beslediklerine inanılmaktadır ve köpekleri avlanmalarına ve yiyecek toplamalarına yardımcı olması için kullanmış olabileceklerine dair kanıtlar vardır.

Cro-Magnonlar, mağara resimleri, heykeller ve diğer eserler de dahil olmak üzere figüratif sanatın bilinen en eski örneklerinden bazılarını üretmeleriyle tanınırlar. Bu eserlerin insan yaratıcılığının ve sanatsal ifadenin en eski örnekleri arasında olduğu düşünülmektedir ve Cro-Magnonların ulaştığı yüksek kültürel gelişim seviyesinin bir göstergesidir.

Cro-Magnonların nasıl iletişim kurdukları tam olarak anlaşılamamıştır, ancak jestler, yüz ifadeleri ve seslendirmeler de dahil olmak üzere çeşitli sesli ve sözsüz iletişim araçlarını kullanmış olabilecekleri düşünülmektedir. Cro-Magnonların yazılı bir dile sahip olup olmadıkları bilinmemektedir, ancak bir iletişim biçimi olarak semboller ve işaretler kullanmış olabileceklerine dair kanıtlar vardır.

Cro-Magnonların dini tam olarak anlaşılamamıştır, ancak animizm, doğaya tapınma ve ruhlara ve tanrılara inanmayı içeren ruhani inançlara ve uygulamalara sahip olabilecekleri düşünülmektedir. Cro-Magnonların ölüm ve defin ile ilgili ritüelleri ve törenleri olabileceğine dair kanıtlar vardır ve mezar eşyaları ve mezar yapıları gibi defin eserleri ürettikleri bilinmektedir.

Jeolog Louis Lartet ilk beş Cro-Magnon kemiğini 1868'de keşfetti.
Cro-Magnon mağara, sığınak olarak keşfedildi (Les Eyzies, Dordogne, Fransa). Yaklaşık 28.000 yıl tarihli (BP) (27.680 ± 270 BP). İskeletler zayıf modern insanlar gibi  yüksek alınlı ve dik postürlüdür.

DNA-DNA hibridizasyon, genellikle moleküler biyolojide DNA havuzlarındaki sıraların genetik olarak benzerliklerini ölçmek için kullanılan bir tekniktir.

Genellikle, iki tür arasındaki genetik uzaklığın bulunmasında kullanılır. Ne zaman birkaç tür bu yolla kıyaslansa, benzerlik değerleriyle filogenetik ağaçta yer almalarına izin verir, moleküler sistematikten daha doğru olan bir yöntem günümüzde görülmemektedir.
Charles Sibley ve Jon Alqhuist, tekniğin yapımcıları, DNA-DNA hibridizasyonunu, kuşlar ve primatlar arasındaki filogenetik akrabalıkları sınıflandırmada kullanmışlardır.
Eleştirmenler, tekniğin yakın türlerin akrabalık kıyaslamalarında tam olarak doğru işleyemediğini, doğru dizilerin sıraları arasındaki farklılıkların, bir canlının genomuyla yapılan mantıksız sıralarla, hibridizasyon tarafından baskılandığını savunmuşlardır. DNA sıraları ve dizilerin kıyaslanması, artık günümüzde mikrobiyolojide bakterilerin tanımlanmasında bile kullanılan bir tekniktir.

Yöntem, Sibley ve Ahlquist tarafından geliştirilmiş, örneğin eritilip, tekrar kendini eşlemesi ve bu şekilde çoğaltımı sağlayan bir tekniktir. Yöntemde, iki türün DNA'sı çıkarılır, parçalar küçük baz çiftlerine kesilir, arındırılır sonra kıyaslanabilir. İşaretlenmiş canlı DNA'sı, karıştırılıp, karşısına gelen işaretlenmemiş DNA ile eşleştirilir. Karışımın inkübasyonu, DNA zincirlerinin ayrılıp tekrar birleşmelerine ve hibrit çift zincirli DNA moleküllerinin oluşmasına olanak tanır.
Birbirlerine yüksek oranda benzeyen hibrit sıralar, daha kuvvetli bağlanırlar ve onları ayırmak için daha çok enerjiye gerek duyulur, örneğin; farklı zincirler yüksek sıcaklıklarda ısıtıldıkları zaman, "DNA erimesi" olarak bilinir ve ayrılırlar.
Hibrit DNA'nın profilinin anlanması için, çift zincirli DNA diziler ve karışım küçük adımlarla ısıtılır. Her adımda artıklar yıkanır, eritilen diziler tek zincirli ve artıklarından arınmış hale gelir. Sonuçlar, canlılar arasındanki benzerliklerin anlaşılmasında kullanılır.

Hibridizasyon
PCR
Klon

Graur, D. & Li, W-H. 1991 (2nd ed. 1999). Fundamentals of Molecular Evolution. (a good text on these topics)

Davranışsal modernite, mevcut Homo sapiens'i diğer anatomik olarak modern insanlardan, homininlerden ve primatlardan ayıran bir dizi davranışsal ve bilişsel özelliktir. Bilim insanlarının çoğu, modern insan davranışının diğerlerinin yanı sıra soyut düşünme, planlama derinliği, sembolik davranış (örneğin; sanat, süsleme), müzik ve dans, büyük oyunlardan yararlanma ve bıçak teknolojisi ile karakterize edilebileceği konusunda hemfikirdir. Bu davranışların ve teknolojik yeniliklerin altında, evrimsel ve kültürel antropologlar tarafından deneysel ve etnografik olarak belgelenmiş bilişsel ve kültürel temeller yatar. Bu insan evrensel kalıpları, kümülatif kültürel adaptasyonu, sosyal normları, dili ve yakın akrabaların ötesinde kapsamlı yardım ve işbirliğini içermektedir.
Evrimsel antropoloji geleneği ve ilgili disiplinler içinde modern davranışsal özelliklerin gelişiminin, Son Buzul Dönemi ve Son Buzul Maksimumunun nüfus darboğazlarına neden olan iklim koşullarıyla birlikte dünya çapında Neandertaller, Denisovalılar ve diğer arkaik insanlarla akraba olan Homo sapiens'in evrimsel başarısına katkıda bulunduğu ileri sürülmüştür.
Arkeolojik kayıtlardaki farklılıklardan dolayı anatomik olarak modern insanların davranışsal olarak da modern olup olmadığı konusundaki tartışmalar devam etmektedir. Davranışsal modernitenin evrimi üzerine birçok teori vardır. Bunlar genellikle iki bölüme ayrılır: tedrici ve bilişsel yaklaşımlar. Geç Üst Paleolitik Model, modern insan davranışının yaklaşık 40.000-50.000 yıl önce, Afrika Dışına göç sırasında Afrika'da aniden bilişsel, genetik değişiklikler yoluyla ortaya çıktığını ve modern insanların Afrika'dan ve dünyanın her yerinden hareketini hızlandırdığını öne sürer. Diğer modeller, modern insan davranışının kademeli adımlarla ortaya çıkmış olabileceğine odaklanır ve bu tür davranışların arkeolojik imzaları yalnızca demografik veya geçime dayalı değişiklikler yoluyla görülmektedir. Birçok kanıt daha önce (en az yaklaşık 150.000-75.000 yıl önce ve muhtemelen daha da önce) davranışsal modernitenin kanıtlarını Afrika Orta Taş Devri'nde gösteriyor. Sally McBrearty ve Alison S. Brooks, tedriciliğin kayda değer savunucularıdır ve daha fazla değişikliği Afrika ön tarihini Orta Taş Devri'ne yerleştirerek Avrupa merkezli modellere meydan okurlar.

Steven Mithen (1999), Aklın Tarih Öncesi: Sanat, Din ve Bilimin Bilişsel Kökenleri, Thames & Hudson,978-0-500-28100-0 .
Afrika'daki Eserler Daha Eski Bir Modern İnsanı Öneriyor 1 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Araçlar, insan davranışının Afrika kökenli olduğuna işaret ediyor 15 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kabuklu Deniz Kalıntılarına Bağlı Temel İnsan Özellikleri, her zaman 2007/10/18 1 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Python Mağarası" Bilim Adamlarının Önerdiği En Eski İnsan Ritüelini Ortaya Çıkarıyor 24 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Dağ keçisi (Capra), 9 türü içine alan bir cinstir.
Evcil keçi (Capra aegagrus hircus) diğer bir adıyla yaban keçisinin evcilleştirilmiş bir alt türüdür. Keçiler, geviş getiren hayvanlardır. Bu hayvanların midesi 4 bölümden oluşur. Keçinin erkeği teke, kısır erkeği erkeç, dişisi keçi, yavrusu ise oğlak, bazı yörelerde 1 yaşına kadar çepiç olarak çağrılır. Ak dağ keçisi (Oreamnos americanus), adına rağmen gerçek dağ keçisi değildir.

Yaban keçisi (Capra aegagrus)
Anadolu yaban keçisi (Capra aegagrus aegagrus) Türkiye (T)
Evcil keçi (Capra aegagrus hircus)
Girit yaban keçisi (Capra aegagrus creticus)
Afgan yaban keçisi (Capra aegagrus blythi)
İber dağ keçisi (Capra pyrenaica)
Pirene dağ keçisi (Capra pyrenaica pyrenica)
Portekiz dağ keçisi (Capra pyrenaica lusitanica)
İspanyol dağ keçisi (Capra pyrenaica hispanica)
Alp dağ keçisi (Capra ibex)
Nübye dağ keçisi (Capra nubiana) (T)
Sibiriya dağ keçisi (Capra sibirica)
Habeş dağ keçisi (Capra walie) (T)
Doğu Kafkas dağ keçisi (Capra cylindricornis)
Batı Kafkas dağ keçisi (Capra caucasica) (T)
Burma boynuzlu keçi (Capra falconeri) (T)

Denisova insanları, Homo cinsinden bir insansı olup Neandertaller ve anatomik olarak modern insanın (Homo sapiens) yakın akrabası olmakla birlikte genetik olarak her iki türden ayırt edilebilir. İngiliz literatüründe Denisova hominins ya da kısaca Denisovans olarak adlandırılırlar
Denisova insanları, yaklaşık 40.000 yıl önce Üst Paleolitik çağda Altay Dağları ve Güney Sibirya'da yaşarlardı. Şimdiye kadar bu grubun varlığı, Denisova Mağarası'nde bulunmuş üç küçük fosille ispat edilmiştir: bulunan bir serçe parmağının küçük bir parçasıyla iki arka azı dişinden ibarettir. Parmak kemiği ilk defa bilimsel olarak Mart 2010'da, ilk keşfedilen azı dişi Aralık 2010'da ve ikinci azı dişi Kasım 2015'te tarif edildi. Başta bir Denisova insanına ait olduğu zannedilen bir ayak parmağı kemiğinin 2014'te Neandertal kökenli olduğu tespit edildi.
Leipzig'deki Evrimsel Antropoloji alanında çalışan Max Planck Enstitüsü'nden Johannes Krause ve Svante Pääbo, ilk defa 2010 yılında parmak kemiğinden aldıkları mitokondrilerden (mtDNA) DNA'yı DNA dizileme metoduyla değerlendirebildiler. DNA analizi sonuçlarının duyurulmasıyla fosilin daha önce bilinmeyen ve sadece Neandertaler ve anatomik modern insanla uzaktan akraba bir Homo cinsi olarak yorumlanmasından dolayı Dünya çapında bir sansasyona sebep oldu. Birkaç ay sonra kemikteki hücre çekirdeklerinden yapılan DNA analizi yayınlandı ve bu da Denisova popülasyonunun nisbî ayrılığını onayladı. Buna göre yaklaşık 40.000 sene evvel önceden bilinen olarak Neandertal adamının ve Homo floresiensis popülasyonuna ek olarak uzaktan akraba olup bariz şekilde Homo cinsine ait olan anatomik modern insanın bir akrabasının varlığı ortaya çıktı. Denisova fosillerinin en yakın akrabaları Vindiya ve Mezmaiskaya Mağaralarındaki Neandertal buluntularıdır.

Denisova mağarasındaki buluntuların yeni bir tür veya alt türü olarak tasnifinden 2010'da açıkça vazgeçildi, 2011'de fosiller, "daha önce bilinmeyen bir tür"e atfedilmesine rağmen bu türe yeni bir ad verilmedi.

Denisova Mağarası

Dentisyon, dişlerin gelişimi ve ağızdaki konumlanması ile alakalıdır. Daha teknik şekilde ifade edilirse, belirli bir yaşta belirli bir türün dişlerinin karakteristik düzeni, cinsi, sayısıdır. Başka bir deyişle, bir hayvanın dişlerinin sayısı, tipi ve morfo-fizyolojisi (yani söz konusu dişin şekli ve formu arasındaki ilişki ve buna bağlı fonksiyonu) konularını ele alır.
Birçok memeli olmayan omurgalıda görüldüğü gibi tüm dişleri aynı tipte olan hayvanlara homodont dentisyonu olan hayvanlar, dişleri morfolojik olarak birbirinden farklı olanlara ise heterodont dentisyonu olan hayvanlar denir. Birbirini izleyerek çıkan iki takım dişi (süt, kalıcı) olan hayvanların dentisyonuna difiyodont, yaşamları boyunca tek takım dişi olan hayvanların dentisyonuna monofiyodont denir. Hayatları boyunca sürekli dişleri düşen ve yerine yenisi çıkan hayvanların dentisyonu ise polifiyodont terimi ile ifade edilir.

Omurgalı dentisyonunun evrimsel kökeni çelişkilidir. Günümüzde, dişlerin evrimsel kökeni için "dıştan-içe" veya "içten-dışa" teorileri öne sürülmektedir. Buna göre, odontodlar deri yüzeyden ağzın içine ya da tam tersi yönde hareket ederek dentisyonu oluşturur. Bu tartışmalara rağmen, omurgalı dişlerinin bazal gerçekçenelilerin (ör. kıkırdaklı balıklar) deri yüzeyinde bulunan dermal dentiküllerle homolog olduğu kabul görmüştür. Dişlerin kökeni yaklaşık 450 milyon yıl önceye uzandığı için, omurgalı dentisyonu sürüngenler, iki yaşamlılar ve balıklar gibi farklı sınıflarda çeşitlenmiştir. Ancak bu grupların çoğunda dişler; sürekli yenisi çıkabilecek, farklılaşmamış (homodont), uzun sivri uçlu ya da keskin kenarlı şekildedir. Memelilerde durum tamamen farklıdır. Memelilerin üst ve alt çenedeki dişleri sıkıca kapanacak ve beraber işlev görecek şekilde evrimleşmiştir. "Aralarında oklüzyon vardır, yani, dişlerin çiğneme yüzeyleri öyle dizayn edilmiştir ki arasında bulunan besinlerin kesilmesi, ezilmesi, öğütülmesi ve parçalanması için birbirleriyle harika bir durum içerisinde bulunurlar."
Tek delikliler, xenarthralar, pangolinler ve balinalar dışındaki tüm memelilerin her birinden maksimum sayıda olmak üzere dört farklı tipte dişleri vardır. Bunlar, kesme görevindeki kesiciler, köpek dişi, öğütme görevindeki küçük azılar ve azılardır. Kesiciler üst ve alt çenede ön bölgede yerleşmişlerdir. Normalde düz, keski şekilli dişlerdir ve alt çenenin önde olduğu durumda karşı karşıya gelirler. Besini ağza sığabilecek bir boyuta getirmek için kesmek, bölmek ya da kemirmek görevleri arasındadır. Köpek dişleri, kesicilerin hemen arkasında yerleşir. Birçok memelide, köpek dişleri; ucu sivri, uzun ve diğer dişlerin daha önünde konumlanmasıyla ayırt edilebilir. Etçillerde, bu dişler kurbanlarına karşı en etkili silahlardandır. Bazı primatları da içine alan memelilerde, bunlar sert besinleri bölüp açmak için kullanılır. Küçük azılar ve azılar ağzın gerisinde yer alır. Memeliye ve diyetine bağlı olarak, besini parçalayıp öğüterek yutulmaya hazır parçalar haline getirir. Özelleşmiş dişler—kesiciler, köpek dişleri, küçük azılar ve azılar— her memelide aynı sırada bulunur. Birçok memeli yavrusunda ardından kalıcı dişlerin geleceği, düşen geçici dişler bulunur. Bu dişler süt dişleri, birincil dişler veya bebek dişleri olarak da bilinir. Birbirini izleyen iki diş takımına sahip olan hayvanlara difiyodont denir. Azıların çıkmaması durumu haricinde süt dişler için yazılan diş formülü kalıcı dişlerin formülü ile aynıdır.

Memeli dişleri farklı işlevler için özelleştiğinden, birçok farklı memeli grubu adaptasyon sürecinde ihtiyacı olmayan dişleri kaybetmiştir. Dişlerin şekilleri de belirli bir beslenme şekli ve onun gibi diğer adaptasyonlarla doğal seçilim sürecine girmiştir. Bunun bir sonucu olarak evrimsel modifikasyonla dişlerin şekilleri ortaya çıkmıştır. Zamanla, farklı memeli grupları; çiğneme yüzeyinin genişliği ve şekli, dişlerin tipi ve sayısı bakımından farklı diş özelliklerine sahip olarak şekilde evrimleşmiştir.
Ağzın her bir kenarında ya da çeyreğinde, bulunan diş tiplerinin sayısı diş formülünde gösterilir. Üst ve alt dişler çizgiyle birbirinden ayrılır. Ağzın sağ ve sol tarafındaki dişlerin sayısı aynıdır. Her bir takımda; ilk olarak kesiciler (I) ile, ikinci olarak köpek dişleri (C) ile, üçüncü olarak küçük azılar (P) ile, son olarak azılar (M) ile gösterilir böylece I:C:P:M gösterimi elde edilir. Örneğin üst çene için 2.1.2.3 formülü; üst çenenin bir tarafında 2 kesici diş, 1 köpek dişi, 2 küçük azı, 3 azı dişi var demektir. Süt dişler için küçük harfler kullanılır ve her bir tipin başına d harfi getirilir. Örneğin: di:dc:dp
Bir hayvanın kalıcı veya geçici dentisyonu diş formülü ile ifade edilebilir. Bu formül kesir formunda yazılır ve şöyle gösterilir: I.C.P.MI.C.P.M. Örneğin, aşağıda insanların da dahil olduğu bütün eski dünya maymunlarının süt ve normal kalıcı dentisyonunun formülü gösterilmiştir:

Süt dişleri: 
  
    
      
        (
        d
        
          i
          
            2
          
        
        −
        d
        
          c
          
            1
          
        
        −
        d
        
          m
          
            2
          
        
        )
        
          /
        
        (
        d
        
          i
          
            2
          
        
        −
        d
        
          c
          
            1
          
        
        −
        d
        
          m
          
            2
          
        
        )
        ×
        2
        =
        20.
      
    
    {\displaystyle (di^{2}-dc^{1}-dm^{2})/(di_{2}-dc_{1}-dm_{2})\times 2=20.}
  
 Bu aynı zamanda şu şekilde de yazılabilir: di2.dc1.dm2di2.dc1.dm2. Üstindis ve altindis sırasıyla üst ve alt çenedeki diş sayılarını gösterir. Formüldeki tireler (-) matematiksel operatörler olmayıp ayıraç olarak kullanılmıştır. Üst ve alt dişler için kullanılan 'd' ise geçici dişleri (yani, süt dişleri) temsil etmek için kullanılır. Eğer süt dişlerine ait olduğu açıkça belirtilmişse, başka bir gösterim ise 2.1.0.22.1.0.2 şeklinde olabilir. Buna dair örnekler Cambridge Sözlük, İnsan Biyolojisi ve Evrimi kitabında görülebilir.
Kalıcı dişler: 
  
    
      
        (
        
          I
          
            2
          
        
        −
        
          C
          
            1
          
        
        −
        
          P
          
            2
          
        
        −
        
          M
          
            3
          
        
        )
        
          /
        
        (
        
          I
          
            2
          
        
        −
        
          C
          
            1
          
        
        −
        
          P
          
            2
          
        
        −
        
          M
          
            3
          
        
        )
        ×
        2
        =
        32.
      
    
    {\displaystyle (I^{2}-C^{1}-P^{2}-M^{3})/(I_{2}-C_{1}-P_{2}-M_{3})\times 2=32.}
  
 Ayrıca 2.1.2.32.1.2.3 şeklinde de gösterilebilir. Üst ve alt çene için formüller aynı olduğunda, bazı metinler kesir çizgisinin olmadığı (bu durumda, 2.1.2.3) gösterimi tercih edebilir. Bu yazımda okuyucunun bu formülün alt ve üstte yer alan tüm çeyreklere uygulanacağını bildiği varsayılır. Bu kullanımın örnekleri Cambridge Sözlük İnsan Biyolojisi ve Evrimi kitabında görülebilir.
Plasentalı kara memelileri içinde bilinen en fazla diş sayısı 48'dir ve formülü 3.1.5.33.1.5.3 şeklindedir. Ancak, yaşamakta olan (yok olmamış) herhangi bir plasentalı memelide bu sayıda diş yoktur. Yaşayan plasentalı memeliler içinde bilinen en fazla diş içeren dentisyon formülü: 3.1.4.33.1.4.3'dür. Memeli dişleri genellikle simetriktir, ama istisnai örnekler vardır. Örneğin, ay-ayların diş formülü ... şeklindedir. Böyle bir formülde üst ve alt çeyrekler farklı formülde olduğundan kesir çizgisi kullanılmalıdır.

Dişlerin numaralandırılması her bir grup için 1'den başlar. Böylece insan dişleri I1, I2, C1, P3, P4, M1, M2 ve M3 şeklinde isimlendirilir. (Küçük azı dişi isimlendirme etimolojisi için sonraki paragrafa bakınız.) İnsanlarda, üçüncü azı dişi, yirmi yaş dişi de denir ve bazen sürmeyebilir.
Küçük azı dişler açısından bakılırsa, üçüncü tip süt dişin küçük azı dişi mi (memeli uzmanları arasında genel görüş birliği) yoksa azı dişi mi (insan anatomisi uzmanları arasında genel görüş birliği) olduğu konusunda ihtilaf vardır. Başka bir görüş ayrılığı zooloji ile diş hekimliği arasında terminolojide yaşanır. Çünkü diş hekimliği bakımından ki zamanla galip gelen olmuştur, memeli diş evrimi teorisi göz önünde bulundurulmamıştır. Öyle ki erken memeli çenelerinde kökensel olarak 3 adet küçük azı dişi bulunur. Ancak günümüzde yaşayan primatlar en azından ilk küçük azı dişini kaybetmiştir. "Önmaymunların ve yeni dünya maymunlarının genellikle üç adet küçük azı dişi vardır. Bazı türler ise birden fazla küçük azı dişi kaybetmiştir. Tüm eski dünya maymunlarında ilk iki diş zamanla yok olmuştur. Bu durumda zamanla yok olan dişler ilk ya da ilk iki küçük azı dişi olduğundan doğru bir şekilde yapılacak isimlendirme P2, P3, P4 veya P3, P4 şeklinde olmalıdır. Ancak geleneksel diş hekimliği P1, P2 şeklinde tanımlar."

Dişlerin diş etini delerek ortaya çıkma sırasına diş sürme sırası denir. Şebek, şempanze ve australopithecine gibi antropoid primatlarda sürme sırası M1 I1 I2 M2 P3 P4 C M3 şeklindedir. Anatomik olarak modern insanlarda ise sürme sırası M1 I1 I2 C P3 P4 M2 M3 şeklindedir. Diş sürme süreci ne kadar geç başlarsa, ön dişler (I1–P4) o kadar hızlı ortaya çıkar.

Dil ailesi, birbiriyle aynı kökten gelen akraba dil topluluğuna verilen ad. Yani aynı dil ailesine mensup dillerin, aynı kökenden, belki de aynı ilkel dilden türediği kabul edilir. Çoğu dilin yazılı tarihi çok kısa olduğu için, çok az dilin kesin kökeni bilinmektedir. Dil ailelerinin belirlenmesi, uzun bilimsel çalışmalar sonucunda mümkün olmuştur.
Dil aileleri ağaç şeması olarak gösterildikleri için kendilerine dil ağacı da denir. Bu sebeple alt bölümlerine de dil kolları denir. Bazı diller bulundukları aile içindeki bir alt grubun tek temsilcisi olarak soyutlanmış olabilirler. Örneğin Yunanca, Hint-Avrupa Dil Ailesi içerisinde soyutlanmış bir dildir. Bazı dillerin ise bilinen hiçbir yaşayan akrabası bulunmamaktadır ve bu yüzden bütün dünya dilleri içinde soyutlanmışlardır. Örneğin Baskça tamamen soyutlanmış bir dildir.

Ethnologue 22 (2019), dünyada bilinen 7.111 dilin en az %1'ini içeren aşağıdaki ailelerin listesi:

Nijer-Kongo (1.542 dil) (% 21.7)
Avustronezya (1.257 dil) (% 17.7)
Trans–Yeni Gine (482 dil) (% 6,8)
Çin-Tibet (455 dil) (% 6,4)
Hint-Avrupa (448 dil) (% 6,3)
Avustralya [şüpheli] (381 dil) (% 5,4)
Afro-Asya (377 dil) (% 5,3)
Nil-Sahra [şüpheli] (206 dil) (% 2,9)
Oto-Mange (178 dil) (% 2,5)
Avustroasya (167 dil) (% 2.3)
Tay–Kaday (91 dil) (% 1.3)
Dravid (86 dil) (% 1,2)
Tupi (76 dil) (% 1,1)
Glottolog 4.0 (2019), 8.494 dil arasında en büyük aileler olarak aşağıdakileri listeler:

Atlantik-Kongo (1.432 dil)
Avustronezya (1.275 dil)
Hint-Avrupa (588 dil)
Çin-Tibet (494 dil)
Afro-Asya (373 dil)
Nükleer Trans-Yeni Gine (314 dil)
Pama–Nyungan (248 dil)
Oto-Mange (180 dil)
Avustroasya (159 dil)
Tay–Kaday (94 dil)
Dravid (81 dil)
Aravak (78 dil)
Mande (75 dil)
Tupi (71 dil)
Dil sayıları, neye göre diyalekt olarak kabul edildiğine bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir; örneğin Lyle Campbell Oto-Mange'ye ait saadece 27 tane dilin olduğunu belirtmekte, Ethnologue ve Glottolog'da ailede hangi dillerin yer aldığı konusunda aynı fikirde değiller.

Karaayakça, Şayence, Meskvakice, Mikmak, Krice, Arapahoca, Atsinaca, Şavnice
Bu ailedeki dillerde köken birliği az, yapı birliği çoktur. Bu dil ailesinde tüm diller eklemeli dillerdir. Bu dil ailesinde ünlü uyumu ortak özellik taşımaktadır.

Moğolca (Khalka), Buryatça, Kalmukça.

Kmerce
Mon dili
Viet dilleri: Vietnamca
Munda dilleri: Mundari, Santali, Go, Korkuca

Malaya-Polinezya dilleri
Filipin dilleri: Ilokano, Sebuanca, Varayca, Filipince (Tagalogca), Tausugca
Malaya-Sumbavan dilleri (tartışmalı)
Malayan dilleri: Malayca (Malezyaca, Endonezce)
Sundaca
Balice
Cavaca
Makassarca
Tetum
Malgaşça
Çamorro
Okyanusya dilleri
Fijice
Mikronezya dilleri: Nauruca, Kiribatice
Polinezya dilleri: Maori, Havaice, Tahitice, Samoaca, Tongaca, Rapa Nui
Formoza dilleri

Aymaraca

Asya'daki en büyük dil ailesidir.

Sinik (Çin) dilleri: Mandarin, Wu lehçesi, Fucien (Min) lehçesi, Amoy lehçesi, Kantonca, Hakka lehçesi
Tibet-Birman dilleri:
Tibet Grubu: Tibetçe, Dzongka.
Birman Grubu: Birmanca, Lolo, Moso, Şan, Karence.

Tayca, Karatay, Laoca, Çuang,

Miao-Yao Grubu: Miao dili, Yao dili.

Na-Dene dilleri
Tlingitçe
Eyak-Atabask dilleri:
Eyakça
Atabask dilleri:Ahtnaca, Denağinaca, Değinakça, Holikaçukça, Koyukonca, Kuskokvimce, Aşağı Tananaca, Tanakrosça, Yukarı Tananaca, Kuzey Tuçoncası, Güney Tuçoncası, Guçince, Hanca, Tagişçe, Tahltanca, Kaskaca, Danezaca, Sekanice, Denetaca, Satuca, Tlınçonca, Denesulinece, Tsetsautça, Tsutinaca, Nadoten-Vetsuvetence, Dakelce, Çilkotince, Nikolaca, Hupaca, Ova Apaçicesi, Hikarilaca, Lipanca, Meskalero-Çirikavaca, Batı Apaçicesi, Navahoca
Yenisey dilleri: Ketçe, Yuğca, Kotça, Asanca, Arince, Pumpokolca

Brahui, Gondi, Kannada, Malayalam, Tamilce, Telugu

Aleut dilleri: Aleutça
Eskimo dilleri:
Yupik dilleri: Sibirya Yupikçesi, Yupikçe, Çupikçe, Nunivak Çupikçesi, Supikçe
İnuit dilleri: İnyupikçe, Batı Kanada İnuitçesi, Doğu Kanada İnuitçesi,Grönland İnuitçesi (Grönlandca)

Kaingan

Berber dilleri: Zenet, Kabiliya, Şloh, Şavya, Tuareg (Tamaşek)
Çad dili: Hausaca
Kuşitik diller: Somalice, Afarca, Bece, Odoma, Sidamo
Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili.
Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramice, Habeşçe (Amhara), Tigrece, Tigrina – ölü diller olan Akadca, Babilce, Asurca, Süryanice.

Anadolu dilleri: Hitit dili, Lidya dili, Likya dili, Luvi dili (Bu diller artık kullanılmayan ölü dillerdir.)
Arnavut dilleri: Arnavutça (Gegce, Toskça), Arbereşçe, Arvanitçe
Baltık-Slav dilleri
Slav dilleri
Doğu Slav dilleri: Rusça, Ukraynaca, Beyaz Rusça
Batı Slav dilleri: Lehçe, Slovakça, Çekçe.
Güney Slav dilleri: Sırpça, Hırvatça, Boşnakça, Bulgarca, Makedonca, Slovence
Baltık dilleri: Prusça (ölü), Litvanyaca, Letonca.
Cermen dilleri:
Batı Cermen grubu: İngilizce, Almanca, Yidiş, Felemenkçe, Afrikaans, Flamanca, Frizce, Lüksemburgca.
Kuzey Cermen grubu: İsveççe, Norveççe, Danca, İzlandaca, Faroece
Doğu Cermen grubu: Gotça
Ermenice: Doğu Ermenicesi, Batı Ermenicesi.
Helenik diller: Yunanca
Hint–İran dilleri
Hint-Aryan dilleri: Sanskritçe, Bengalce, Paştu, Çingenece, Hindustânî (Hintçe, Urduca), Nepalce, Gucaratça, Racastanca, Biharca, Paharca, Konkani, Oriya, Seylanca, Assamca, Keşmirce, Sindce, Pencapça.
İrani diller: Farsça, Kürtçe, İskitçe, Osetçe, Zazaca, Beluçça, Mazenderanca, Gilanca.
İtalik diller
Latin dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Galiçya dili, Rumence, Katalanca, Provensal, Ladino, Romanşça. (Bu kolun çıkış dili, Latincedir.)
Kelt dilleri: Bretonca, Galce, İrlandaca, İskoç dili, Kernevekçe (Birleşik Krallık 'nin Cornwall bölgesinde).
Tohar dilleri

Hivaro

Hmong dilleri
Mien dilleri

Mohawk, Çerokice, Kayuga, Seneka, Onandayga

Avrupa: Baskça
Asya: Bruşaski, Aynuca
Amerika: Haydaca, Zunice

Dağıstan dilleri: Avarca, Dargice, Lakça, Tabasaranca, Lezgice, Agulca, Rutulca, Tsahurca.
Kuzeybatı Kafkas dilleri: Abhazca, Abazaca, Ubıhça, Çerkesçe (Bu diller de kendi içlerinde çeşitli lehçelere ayrılırlar)
Nah dilleri: Çeçence, İnguşça, Batsça

Gürcüce, Lazca, Megrelce, Svanca

Aravakça, Garifuna, Karib, Taino

Keçuva

Hottentot dilleri, San (Buşman lehçeleri)

Apalaçian, Çikasovca, Çoktavca, Krikçe

Çolca, Çontalca, Hüsnanimce, Kakçikel, Kekçice, Tzeltalca, Tzotzilce, Yukatekçe

Mişe
Zoke

Dogon dilleri
Atlantik-Kongo dilleri
Delta dilleri: İfifik
Bantu dilleri: Kikongo, Lingala, Kikenya, Svahili, Kirundi, Ruandaca, Fon, Umbundu, Nyanja, Ndebele, Bemba, Şona, Tswana, Zulu, Xhosa, Sotho, Swazi
Nijer dilleri: Volofça, Fulani, Serer, Mandinge, Bambara, Senufo, Eve, Tvi, Yoruba, Ibo, Kpelle, Mande, Mossi, Ga, Aşanti

Nil dilleri: Nubyaca, Masai, Karamajong, Şilluk, Nuer, Dinka
Sahra dilleri: Songayca, Sara

Çinantek dilleri
Mazahua, Mazatek, Mikstekçe, Otomice, Pamece, Tlapanek, Zapotekçe

Çukçice, İtelmence, Koryakça, Nivihçe

Pano dilleri, Takana dilleri

İç Saliş dilleri, Kıyı Saliş dilleri

Apsalokece (Crow), Dakotaca, Lakotaca, Nakotaca, Omahaca

Kaday dilleri: Laçice
Tay dilleri: Tayca, Laoca

Even, Evenki, Golde, Oroç, Lamut.

Guarani, Tupi

Ogur grubu: Çuvaşça.
Kıpçak grubu: Kazakça, Kırgızca, Karakalpakça, Nogayca, Karaçay-Balkarca, Başkurtça, Kumukça, Tatarca .
Oğuz grubu: Türkçe, Azerice, Türkmence,Gagavuzca, Salarca, Kaşkayca, Horasanca, Balkan Türkçesi, Osmanlı Türkçesi.
Karluk grubu (Çağatay grubu): Özbekçe, Uygurca.
Sibirya grubu: Yakutça,Altayca, Tuvaca, Hakasça, Dolganca.
NOT: Kırım Tatarcası ve Urumca aslında bir Kıpçak dili olup, Oğuz dillerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. Kıpçak ve Oğuz grubu arasında bir dil olarak kabul edilir.

Fin-Ugor dilleri:
Baltık-Fin dilleri: Fince, Laponca, Estonca, Marice (Çeremişçe), Komice, Karelce.
Ugor dilleri: Macarca, Hantıca, Mansice
Samoyet dilleri: Samoyet, Nenetsçe

Havasu, Hopice, Huiçol, Komançice, Nahuatl, Pima, Papago, Şoşone, Tarahumara, Tepehuan, Ute, Yaki

Koçimi, Yuma dilleri

İşaret dilleri arasındaki ailevi ilişki araştırma yetersizliğinden ötürü iyi anlaşılmamıştır. Pek çok işaret dili izole dil olmaktadır (cf. Wittmann 1991). Aşağıda bazı işaret dili aileleri listelenmiştir.

Türkçe Dilbilgisi, Tufan Demir s. 22-23

Unilang Topluluğu

Dilin kökeni, (aynı zamanda glottogoni), paleolinguistikte, ampirik önkoşulların eksikliği nedeniyle şu ana kadar tarihlenemeyen, insanoğlunun bir dil veya lisân kullanarak kendini ifade etmeyi öğrendiği devirdir. 
Dilin kökeni, insan evrimiyle ilişkisi ve sonuçları yüzyıllardır araştırma konusu olmuştur. Dilin kökenini araştırmak isteyen bilim adamları, fosiller, arkeolojik kanıtlar ve çağdaş dil çeşitliliği gibi kanıtlardan çıkarımlarda bulunurlar. Ayrıca dil edinimini ve insan dili ile hayvanların iletişim sistemleri (özellikle diğer primatlar) arasındaki karşılaştırmaları da inceleyebilirler. Birçok kişi, dilin kökenleri ile modern insan davranışının kökenleri arasında yakın bir ilişki olduğunu savunur, ancak bu bağlantının gerçekleri ve sonuçları konusunda pek bir fikir birliği yoktur.
Dilin kökeni özellikle 1950 sonrasında yaşanan büyük bilişsel devrim sonrasında çok daha merak edilir oldu. 1866 yılında Paris'te dilin kökeniyle ilgili araştırmaların yasaklanması önerisinde bulunulmuştu ancak 19. yüzyılda Darwin'in biyolojideki devrimi sonrasında canlılar gibi dillerin de kökeni ve çeşitlenmesi araştırılmaya başlandı. Daha öncesinde bilimsel olmayan anlatılar yaygındı:
“Çinlilerde, bir su kaplumbağası, sırtındaki çizgili şekillerde yazının sırrını taşıyarak imparatorun önüne gelip yazıyı öğretmiştir. Babillilerde, yarı balık yarı insan bir deniz canavarı, sudan karaya çıkarak kendilerine yazıyı öğretmiştir…Hintlerde, baş-tanrı Brahma, kendi görünüşlerinden birisi olan ve insan dilinin tanrısı sayılan Vâk aracılığı ile dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmıştır. Mısırlılarda, baş-tanrı Ra, isteklerini, kendi dili ve habercisi saydığı tanrı Tôt aracılığı ile yerine getirmiştir…İbranilerde, tanrı yarattığı canlılara isim vermesi için Adem’i görevlendirir. Adem’in bütün canlıları çağırış şekillerine göre her birisinin ayrı bir ismi olur…Tufan’dan sonra, dünyada tek bir dil vardı. İnsanlar, Tanrı katına erişmek için Babil’de göğe doğru bir kule yapmaya başladılar. Tanrı o zaman insanların dilini karıştırıp hepsini dünyanın dört bucağına dağıttı.”
Avrupa'da da spekülasyona dayalı bazı görüşler dillendiriliyordu. Max Müller bu spekülatif varsayımları (Ding-dong, Bow-wow, Pooh-pooh, Ta-ta, Ye-he-ho) 19. yüzyılda derlemişti. Türkçeye "iş kuramı, yansıma kuramı, ünlem kuramı" gibi isimlerle çevrilen bu varsayımlar, bilimsel verilere dayanmayan sezgisel görüşlerdi. Dilin kökeni ve evrimi incelemeleri özellikle Noam Chomsky'nin 1950 sonrasındaki Evrensel Dilbilgisi (Üretken Dönüşümsel Dilbilgisi) teorisi sonrasında hız kazandı. Chomsky, dilin insana özgü olduğunu ve 100 bin yıl kadar önce tek bir mutasyonla ortaya çıktığını ileri sürdü. Ayrıca dilin kökeni ve evriminde doğal seçilimi yeterli bir açıklama olarak görmüyordu. Bu büyük bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Dil gibi kompleks bir yapının tek bir mutasyonla açıklanamayacağını öne süren pek çok araştırmacı, Chomsky'yi biyoloji, arkeoloji, genetik gibi farklı alanlardan gelen bulgularla eleştirdiler. Noam Chomsky de bu konudaki görüşlerini doğal seçilimle daha uyumlu bir şekilde açıklayan yayınlar yaptı. Bugün dilin kökeni konusunda şu karşıtlıklar devam etmektedir:

Kültür - Biyoloji karşıtlığı: Başını Chomsky'nin çektiği bir gruba göre dil biyolojik bir olgudur ve evriminde çevrenin payı kısıtlıdır. M. Tomasello, M. Corballis gibi isimlere göreyse dil, öncelikle kültürel bir olgudur ve çevresel şartların etkisiyle evrilmiştir.
Erken - Geç karşıtlığı: Chomsky dili 100 bin yıl kadar önceye götürürken karşı gruptaki araştırmacılar dilin milyonlarca yıllık bir evrimin sonucu olduğunu ifade ederler.
Devamlılık - Bir andalık karşıtlığı: Bir anda dilin ortaya çıktığını Chomsky ve çevresi iddia etmektedir. D. Everrett gibi araştırmacılar ise tek bir anda değil, uzun yıllar süren bir devamlılık ile dilin ortaya çıktığını savunur.
Hareket - Ses karşıtlığı: M. Corballis gibi araştırmacılara göre dil, hareketlerden yani jest ve mimiklerden türemiştir. Bir grup araştırmacı ise dilin temelini seslerde arar.
Yalnızca insan - Diğer canlılar karşıtlığı: Noam Chomsky ve çevresine göre dil insana (Homo sapiens) özgüdür ve diğer canlıların iletişim biçimleri bize dilin kökeni ve evrimi için hiçbir fikir vermez. P. Lieberman gibi araştırmacılar ise hayvan iletişim sistemlerinin insan dilinin başlangıç seviyesini gösterme konusunda önemli olduğunu savunurlar.
Dilin kökeni ve evrimi bugün disiplinler arası bir alan olarak gittikçe popüler bir nitelik kazanmıştır. Arkeolojiden, genetiğe pek çok bilim insanı bu alanda çalışmaktadır.

Caner Kerimoğlu, “Dilin Kökeni Arayışları I: Dilin Kökeniyle İlgili Akademik Tartışmalar”, Dil Araştırmaları, 18, 47-84, 2016.
Caner Kerimoğlu, “Dilin Kökeni Arayışları II. Dil Araştırmaları, 21, s. 35-50, 2017.
Caner Kerimoğlu, “Dilin Kökeni Arayışları 3: Hayvan İletişimi-I”. Dil Araştırmaları, 23, s. 23-56, 2018.
Caner Kerimoğlu, “Dilin Kökeni Arayışları 3: Hayvan İletişimi-II”. Dil Araştırmaları, 24, s. 43-73, 2019.
Caner Kerimoğlu, “Dilin Kökeni Arayışları 4: Neandertallerin Dili Var mıydı?-I”. Dil Araştırmaları, 25, s. 7-53, 2019.

Katolik Kilisesi
Ortodoks Kilisesi
Oryantal Ortodoks
Protestanlık
Anabaptizm (Amiş, Hutterit, Mennonit)
Lutheranizm
Kalvinizm (Reformizm)
Presbiteryenizm
Kongregasyonizm
Anglikanizm (Episkopalizm)
Baptizm
Metodizm (Wesleyan)
Adventizm
Pentikostalizm (Karizmatik)
Doğu Süryani Kilisesi
Tartışmalı
Yehova'nın Şahitleri
Mormonluk

Sünnilik
Mâtürîdîlik
Hanefi
Eş'arilik
Hanbeli
Maliki
Şafi
Şia
Zeydîlik
İsmaililik
Caferi
Alevi
Nusayri
İbadilik
Sufizm
Kur'ancılık
Tartışmalı
Ahmedîlik

Muhafazakâr Yahudilik
Ortodoks Yahudilik
Hasidizm
Haredilik
Reformist Yahudilik
Yeniden yapılanmacı Yahudilik

Mani dini
Mitraizm
Zerdüştlük
Yezdânizm

Mahayana
Theravada
Vajrayana (Ezoterik)
Navayana (Yeni)

Vaişnavizm
Şaivizm
Şaktizm
Smartizm

Konfüçyüsçülük
Şinto
Taoizm

Tengricilik

Mormonluk
Tenrikyō
Bahâîlik
Çendoizm
Ahmedîlik
Yehova'nın Şahitleri
Neopaganizm
Kaodaizm
Hòa Hảo
Soka Gakkai
Rastafari
İslam Milleti
Çin Kurtuluş dinleri
Yeni Japon dinleri
Scientology
Moon tarikatı
Ekankar
Falun Gong

Duyularla araçsız olarak gerçekleştirilmiş bilinç olgusu. İzlenim'le algı arasında bulunan bir bilinç olgusudur. Her ikisiyle de karıştırılmamalıdır. Duyu organları yoluyla iç ve dış çevreden gelen uyarıcıların alınarak sinirler yoluyla beyne ulaşmasına duyum denir.
İzlenim duyumdan önce, algı duyumdan sonra gerçekleşir. Duygu teriminden titizlikle ayrılmalıdır: duygu, bir tasarımın; duyum bir etkinin sonucudur. Örneğin sevinç bir duygu, açlık ise bir duyumdur. Bu bakımdan şiirsel tasarımlar dışında duygunun insan bedeninde bir yeri yoktur, ancak duyumun belirli bir yeri vardır; insanın karnı acıkır fakat sevinç belli bir noktada yer almaz. Ek olarak, duyumu olaya göre belli bir kalıba sokabiliriz. Örneğin sıcak su, parlak ışık, büyük top, vb. Duyum, algılayarak bir nesneye sıfat verilebilirken; duygu hissedilebilirdir.
Duyu konusuyla ilgili terimler;
Duyu Organı
Alıcılar
Duyusal Sistem
Duyum
Duyumsama

Dünya siyasi tarihinde, insanların bir araya getirdiği çeşitli siyasi oluşumlar ve bu oluşumlar sonucunda oluşan sınırlar incelenir. Tarih boyunca insanlar, basit özyönetimsel ve monarşik sistemlerden günümüzdeki karmaşık demokratik ve totaliter sistemlere varan bir skalada yönetim şekilleri ürettiler. Buna paralel olarak sınırlar da, eskiden var olan, belirsizliklerden muzdarip hallerinden, günümüzdeki kesin ulusal hatlara evrilmiştir.

Antik zamanlarda, uygarlıkların sınırları şimdilerdekiler gibi keskin değillerdi. İlk dönem Sümer ve Mısır hanedanlıkları, sınırlarını belirli bir kesinlikte tanımlayan ilk devletlerdi. Bir yandan da, yüzbinlerce yıldır, -hatta 20. yüzyıla varan bir süreçte- bazı halklar devlet formundan uzak topluluklar halinde, belki eşitlikçi gruplar ya da kabileler olarak, belki de çeşitli tek adama dayalı ağalık benzeri sistemlerde  yaşadılar.
Uruk ve Tarih öncesi Mısır oluşumlarından, MÖ 3000'li yıllarda Sümer ve Mısır hanedanlıkları, yani ilk devletler ortaya çıkmaya başladı. İlk Mısır hanedanlıkları, Nil Nehri etrafında konuşlanmışlardı ve sınırları civardaki vahalara uzanıyordu. İlk Sümer hanedanlıkları ise Güney Mezopotamya'da konuşlanmışlardı ve sınırları Basra Körfezi ile Fırat, Dicle nehirlerine uzanıyordu.
MÖ 2500 yıllarında, İndus Vadisi Uygarlığı günümüz Pakistan topraklarında, Umman Denizi'nden 600 km içerilere uzanan sınırlarda bir devlet kurmuşlardı.
MÖ 336 yılında  Büyük İskender, o dönemki çeşitli vassal devletleri fethederek, günümüzdeki Yunanistan'dan Hindistan'a varan bir imparatorluk ortaya koymuştu. Bu, bir ucundan bir ucuna yüzlerce km mesafe olan imparatorlukla, Akdeniz halkı ile Orta ve Güney Asya halkı temas eder hale gelmişti.
Roma İmparatorluğu (MÖ 27 - MS 476), Batı dünyasındaki sınırlarını doğru bir şekilde, bazı yerlerde yeterince hassas olmasa da, tanımlamaya çalışan ilk devlet oldu.
Devlet olma konusundaki Roma ve Yunan idealleri günümüz Batı dünyasını da kuvvetli bir şekilde etkilemiştir; günümüz Batı dünyasındaki yönetim şekillerinin temel idealleri, birçok zaman antik Roma ve Yunanistan'da ortaya konmuş sistem ve fikirlere dayanır.

Çin, Sui Hanedanlığı'na geçtiğinde, farklı bayraklar altında yaşayan topluluklar hanedanlık bayrağı altında birleşmiş oldular. Sui mirasını, 626 yılında Çin'i fetheden Liu Yan (Gaozu) ve onun Tang Hanedanlığı daha da ileriye götürdü. Üç yüz yıl süren Tang hükmü, 907 yılında yıkıldı ve belirsiz sınırlı Beş Hanedan On Krallık dönemine girildi. Bu dönemin sonunda tahtı kazanan Song Hanedanlığı, Tang Hanedanlığı kadar güçlü ve geniş sınırlı olamadı.
Orta Çağ'daki en etkin güçlerinden birçoğu İslami devletlerdi. Muhammed'in ölümünden sonra Halifeler Atlas Okyanusu'ndan Orta Asya'ya uzanan topraklarda hüküm sürdüler. Emevi, Abbasi, Fatımi, Gazne, Selçuklu, Safevi, Babür ve Osmanlı gibi devletleri içeren bu silsilede Orta Doğunun hakimi oldular.

Batı ve Orta Avrupa'da ise, Şarlman, oradaki devletleri Karolenj İmparatorluğu çatısına dahil etti. Avrupa'nın ada devletleri ve Norveç birer ulus devlet haline gelmişti.

1299 yılında Aztek İmparatorluğu'nun üç yüz yıl sürecek güney Meksika hakimiyeti başladı. Toprakları 5000 km2 gibi geniş bir alana yayılmıştı.

Ayrıntılar için ilgili maddelere bakınız.
   Modern   Diğer

Dünya tarihindeki birkaç imparatorluk, tanım ve ölçüm şekline bağlı olarak tüm zamanların en büyüğü olmak için mücadele etmiştir. Büyüklüğü ölçebilmek için kullanılan olası yollar, söz konusu imparatorluğun yüzölçümü, nüfusu ve ekonomik gücüdür. Bu yöntemlerden en yaygın olarak kullanılan, imparatorluğun ya da ülkenin yüzölçümü yani karasal alanıdır. Çünkü alanın çok kesin bir tanımı vardır ve yüksek seviyede doğrulukla ölçülebilir. 1978 ve 1997 yılları arasında tarihi imparatorlukların bölgesel boyutları hakkında bir dizi akademik makale yayınlayan Estonyalı siyaset bilimci Rein Taagepera, bir imparatorluğu "bağlıları egemen olmayan nispeten herhangi bir büyük egemen siyasi varlık" olarak tanımladı ve imparatorluğun egemen olduğu bölgedeki askeri ve vergi koyma kabiliyetlerini alan büyüklüklerine dâhil etti. Liste, birkaç imparatorluğun mevcut veri eksikliklerinden dolayı ayrıntılı değildir; bu nedenle ve tahminlerdeki doğal belirsizlikten dolayı herhangi bir sıralama verilmemiştir.

Bu koşulda, öncelikle Antarktika kıtası hariç, Dünya'nın karasal alanının toplamda 134.740.000 km2 olduğunu belirtmekte fayda bulunmaktadır.

Bu listedeki imparatorlukların hükmettikleri alan, imparatorluğun belirtilen yılda kontrol ettiğini iddia ettiği alandan önemli ölçüde farklı olabilen karasal arazi alanı olarak tanımlanmıştır. Örneğin: 1800 yılında, Avrupa'da imparatorluklar toplu hâlde Dünya'nın etkin bir şekilde kontrol etmedikleri karasal yüzeyinin yaklaşık %20'sini kendi güçlerinde tutuyorlardı. Bu nedenlerden dolayı tahminlerin değiştiği yerlerde, girişler en düşük tahmine göre sıralanmıştır. Aynı yüzölçümüne sahip birden fazla imparatorluk varsa, bunlar alfabetik olarak listelenmiştir.

Daha önceki tüm imparatorluklardan daha büyük olduğu kesin olarak söylenebilecek en eski imparatorluk, MÖ 3000'den önce, en büyük uygarlığın on katını kaplayan Yukarı ve Aşağı Mısır'dı.

Zaman içinde artan dünya nüfusu eğilimi nedeniyle, kesin nüfus rakamları, farklı imparatorluklar arasındaki karşılaştırma için o zamanlardaki dünya nüfusundaki paylarına göre daha az alakalıdır. Yaklaşık olarak MÖ 400'den bu yana, çoğu zaman en kalabalık iki imparatorluğun dünya nüfusundaki toplam payı %30 ila 40 arasında olmuştur. Ayrıca genellikle en kalabalık nüfuslara sahip imparatorluklar Çin'de var olmuştur.

Yüzölçümlerine göre ülkeler listesi
Dünya siyasi tarihi

Endemik (Eski Yunanca'dan en: içinde + demos: insanlar), epidemiyolojide bulaşıcı bir hastalığın dışarıdan herhangi bir etki olmadan belli bir popülasyonda varlığını sürdürebilmesi durumunu tanımlar. Endemi ve andemik olarak da anılır. Örneğin İngiltere'de, suçiçeği hastalığı endemik olmasına rağmen (popülasyonda sabit oranda), sıtma endemik değildir. Her yıl, İngiltere'de dışarıdan bulaşan birkaç sıtma vakası görülmesine karşın, popülasyon içinde kalıcı bir şekilde aktarımı mümkün değildir. Çünkü bu hastalığı insandan insana taşıyabilecek Anopheles cinsi sivrisinekler mevcut değildir.
Bulaşıcı bir hastalığın endemik olması için o hastalıktan etkilenen her bir insanın hastalığı ortalama olarak bir kişiye bulaştırması gereklidir. Hastalığa karşı hassas bir popülasyon için, bu hastalığın temel reprodüksiyon sayısının (R0) 1'e eşit olması gereklidir. Hastalığa karşı bağışıklık kazanmış bireyleri de içeren bir popülasyon için, temel reproduksiyon sayısının hastalığa karşı hassas bireylerin oranıyla (S) çarpımı 1'e eşit olmalıdır. Hastalığın endemik sabit halde olması için:

  
    
      
         
        
          
            R
            
              0
            
          
        
        ×
        
          S
        
        =
        
          1
        
      
    
    {\displaystyle \ {R_{0}}\times {S}={1}}
  

Bu şekilde hastalık popülasyondan silinmediği gibi etkilenen insanların oranı da geometrik şekilde artmaz ve bu hastalığın endemik olduğu söylenir. Epidemi(salgın) olarak başlayan bir hastalık, ya belli bir süre sonra etkisini tamamıyla yitirir (İleriki tarihlerde tekrar tekrar ortaya çıkma ihtimali mevcuttur.) ya da endemik hale gelir. Sonucun nasıl olacağı hastalığın ölümcüllüğü ve bulaşma yolları gibi çeşitli etmenlere bağlıdır.
AIDS hastalığının Afrika'da endemik olduğu ifadesi daha çok sözün gelişiyle kullanılmaktadır ve AIDS'in bu bölgede bulunduğu ima edilmektedir. Afrika'daki AIDS vakalarının halen daha artması nedeniyle, bu hastalığın endemik değil ancak epidemik olduğunu söylenebilir.

Epizodik bellek, açıkça belirtilebilen veya bir araya getirilebilen günlük olayların (örneğin zaman, konum coğrafyası, ilişkili duygular ve diğer bağlamsal bilgiler) hafızasıdır. Belirli zamanlarda ve yerlerde meydana gelen geçmiş kişisel deneyimlerin toplanmasıdır; örneğin, kişinin 7. doğum günündeki parti gibi. Semantik bellek ile birlikte, uzun süreli hafızanın iki ana bölümünden biri olan açık belleği oluşturur(diğeri örtük bellek).
"Epizodik bellek" terimi, 1972 yılında Endel Tulving tarafından üretildi, bilme ve hatırlama arasındaki farka dikkat çek çekti: bilmek olgusal birikimleri esas alır (anlamsal), hatırlama ise geçmiş olaylardan temel alan bir histir. (epizodik).
Epizodik belleğin ana bileşenlerinden biri, meydana gelen belirli bir olaya veya deneyime ilişkin bağlamsal bilgileri açığa çıkaran hatırlama sürecidir. Tulving ufuk açıcı bir şekilde epizodik bellek hatırlamasının üç temel özelliğini şöyle tanımlamıştır:

Öznel bir zaman algısı (veya zihinsel zaman yolculuğu)
Benlikle bağlantı
Otonoetik bilinç, hatırlama eylemine eşlik eden özel bir bilinç türü, bireyin öznel bir zamanda benliğin farkında olmasını sağlar.
Tulving'in yanı sıra, diğer araştırmacılar görsel canlandırma, anlatı yapısı, semantik bilgilerin elde edilmesi ve aşinalık hisleri de dahil olmak üzere hatırlamanın ek yönlerini adlandırdı.
Epizodik belleğe kaydedilen olaylar, epizodik öğrenmeyi tetikleyebilir, mesela bir olayın sonucu olarak ortaya çıkan davranış değişikliği, köpek tarafından ısırıldıktan sonra köpeklerden korkma davranışının tetiklenmesi gibi.

Epizodik belleğin, onu diğer bellek türlerinden ayıran dokuz temel özelliği vardır. Diğer bellek türleri bu özelliklerin birkaçını gösterebilir; ancak sadece epizodik bellek bu dokuz özelliğin hepsine sahiptir:

Duyusal-algısal-kavramsal-duyuşsal işlemin özet kayıtlarını içerir.
Aktivasyon / inhibisyon modellerini uzun süre korur.
Genellikle (görsel) görüntüler şeklinde temsil edilir.
Her zaman bir perspektifi vardır (alan veya gözlemci).
Başa gelen olayın (deneyimin) kısa zaman dilimlerini temsil eder.
Anılar, zamansal bir boyutta kabaca meydana gelme sırasına göre temsil edilirler.
Hızlı unutmaya tabidirler.
Otobiyografik hatırlamayı kendine özgü kılar.
Erişildiğinde hatırlanabilir bir şekilde tecrübe edilirler.

Yeni epizodik anıların oluşumunda, hipokampusu da içine alan bir yapı olan medial temporal lob gereklidir. Medial temporal lob olmadan, yeni prosedürel anılar oluşturabilir (piyano çalmak gibi); ancak gerçekleştikleri olaylar hatırlanamaz (Hipokampus ve hafızaya bakın).
Prefrontal korteks (ve özellikle sağ yarım küre) yeni epizodik anıların (epizodik kodlama olarak da bilinir) oluşumunda rol oynar. Prefrontal korteksi zarar görmüş hastalar yeni bilgiler öğrenebilir; ancak bunu düzensiz bir şekilde yapma eğilimindedirler. Örneğin, geçmişte gördükleri bir nesneyi tanıyabilirler; ancak ne zaman veya nerede gördüklerini hatırlayamazlar. Bazı araştırmacılar prefrontal korteksin yürütücü işlevdeki rolünden yararlanarak daha verimli depolama için bilgilerin düzenlenmesine yardımcı olduğuna inanmaktadır. Diğerleri ise prefrontal korteksin, çalışma materyalinin anlamını düşünmek veya çalışma belleğinde tekrar etmek gibi kodlamayı geliştiren semantik stratejilerin temelini oluşturduğuna inanır.
Diğer çalışmalar, alt parietal lobun bölümlerinin epizodik bellekte rol oynadığını, potansiyel olarak bir şeyin “eski” olduğu öznel hissini desteklemek için bir akümülatör olarak rol oynadığını veya belki de anıların canlılığını hissetmenizi sağlayan zihinsel görüntüleri desteklediğini göstermiştir. Aslında, alt parietal lobda çift yönlü hasar sonucu epizodik hafıza büyük ölçüde sağlam olsa da ayrıntılardan yoksundur ve lezyon hastaları anılarına düşük düzeyde güven duyduklarını bildirmektedir.
Araştırmacılar, epizodik anıların hipokampusta ne kadar süre saklandığı konusunda bir anlaşmaya varamamaktadır. Bazı araştırmacılar, epizodik anıların her zaman hipokampusa bağlı olduğuna inanıyor. Diğerleri ise, hipokampüsün epizodik anıları sadece kısa bir süre için sakladığına, daha sonra anıların neokortekste birleştirildiğine inanıyor. İkinci görüş, yetişkin hipokampusundaki nörojenezin eski anıların temizlenmesini kolaylaştırabileceği ve yeni anıların oluşturulmasının verimliliğini artırabileceğine dair son kanıtlarla güçlendirilmiştir.

Endel Tulving aslen epizodik hafızayı bir insanın geçici tarihe sahip bilgiyi ve mekansal-zamansal bilgiyi tutan deneyimi olarak tanımladı. Tulving'in daha sonra üzerinde durduğu epizodik hafızanın bir özelliği de öznenin hayali olarak zamanda yolculuk etmesine olanak sağlamasıydı. Mevcut durum önceki olaylara tetikleyici olabilir, böylece geçmiş olaylara renk katan içerik o anda deneyimlenir. Özne, içinde bulunduğu durumu geçmiş duygularla bağdaştırmış olur. Buna karşılık Anlamsal bellek gerçeklerin, olguların ve edinilmiş yeteneklerin yapısal kaydıdır. Anlamsal bilgi, birikmiş epizodik bellekten türetilir. Epizodik bellek, anlamsal bellekteki öğeleri birbirine bağlayan bir "harita" olarak düşünülebilir. Örneğin, bir "köpeğin" nasıl göründüğü ve sesinin nasıl duyulduğu, o kelimenin anlamsal temsilini oluşturacaktır. Bir köpekle ilgili tüm epizodik anılar, "köpek" in bu tek anlamsal temsiline atıfta bulunacak ve benzer şekilde, köpekle ilgili tüm yeni deneyimler, o köpeğin tek anlamsal temsilini değiştirecektir.
Anlamsal ve epizodik bellek birlikte bildirimsel belleğimizi oluşturur. Her biri, tam bir resim oluşturmak için farklı içeriklerin bölümlerini temsil eder. Bu nedenle, epizodik belleği etkileyen bir şey anlamsal belleği de etkileyebilir. Örneğin, medial temporal lobun hasar görmesi nedeniyle anterograd amnezi yaşanması, hem epizodik hem de analmsal bellek operasyonlarını etkileyen bildirimsel bellek bozukluğudur. Başlangıçta Tulving, epizodik ve anlamsal belleğin eski bilgiye erişimde birbiriyle rekabet eden ayrı sistemler olduğunu öne sürdü. Ancak bu teori, Howard ve Kahana aksini destekleyen örtük anlamsal analiz (latent semantic analysis)(LSA) deneylerini tamamladıklarında reddedildi. Zamansal ilişkilerin gücünde bir azalma olduğunda anlamsal benzerlikteki bir artış yerine, ikisi birlikte çalıştıklarından, epizodik işaretler güçlü olduğunda anlamsal işaretler de en güçlü halini alır.

Epizodik bellek yaklaşık 3 ila 4 yaşlarında ortaya çıkar. Epizodik hafızada geri çağırmaya takiben belirli beyin bölgelerinin (çoğunlukla hipokampus) aktivasyonu, genç (23-39 yaş) ve yaşlı insanlar (67-80 yaş) arasında farklılıklar göstermektedir. Yaşlı insanlar hem sol hem de sağ hipokampüslerini aktive etme eğilimindeyken, genç insanlar sadece sol olanı aktive ederler.

Duygu ve hafıza arasındaki ilişki karmaşıktır; ancak genellikle duygu, bir olayın daha sonradan ve net olarak hatırlanma olasılığını artırma eğilimindedir. Flashbulb belleği bunun bir örneğidir. Bunun bir örneği, yakın bir aile üyesinin ölmesi ya da çocukken tam olarak istediğiniz oyuncağın hediye olarak alınması olabilir. Yaşanan olay o kadar duygusal öneme sahiptir ki, son derece canlı, neredeyse mükemmel bir anı olarak kodlanmıştır. Ancak, flashbulb belleğinin canlılığının, duygusal deneyime bağlı olarak ortaya çıkan sanal bir "flaş" dan kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışma konusuydu. Flashbulb belleği, bizim anılarımızı tekrar anma ve tekrar anlatma eğilimimizden, dolayısıyla belleğimizi bu anıyla ilgili sağlam tutmamızdan dolayı oluşuyor olabilir.

Sağlıklı yetişkinlerde, uzun süreli görsel epizodik bellek, Asetilkolin esteraz inhibitörü Donepezil'in uygulanmasıyla arttırılabilir. Sözel epizodik bellek ise, CNS penetran spesifiği katekolamin-O-metiltransferaz inhibitörü Tolcapone. uygulanması yoluyla val158met polimorfizminin val / val genotipi olan kişilerde geliştirilebilir. Ayrıca, epizodik bellek, Targacept şirketi tarafından geliştirilen nöronal alfa4beta2 nikotinik reseptöründe seçici bir agonist olanAZD3480 ile de geliştirilibilir. Şu anda, epizodik hafızayı geliştirmeyi amaçlayan, daha az yan etkiye sahip yeni katekolamin-O-metiltransferaz inhibitörleri de dahil olmak üzere birçok şirket tarafından geliştirilen başka ürünler de vardır. Son zamanlarda yapılan plasebo kontrollü bir çalışma, fonksiyonel bir kortizol antagonisti olan DHEA'nın sağlıklı genç erkeklerde epizodik belleği geliştirdiğini bulmuştur (Alhaj ve ark.2006).
2015 yılında yapılan bir çalışmada, normal sağlıklı yetişkinlerde amfetamin ve metilfenidatın terapötik dozlarının çalışma belleği, epizodik bellek ve inhibitör kontrol (inhibitory control)testlerindeki performansı artırdığı tatmin edici ve yeterli kanıtlarla desteklendi.

Davranış çalışmalarının gözden geçirilmesine dayanarak, otizmli bazı insanlarda limbik-prefrontal epizodik bellek sisteminde seçici hasar olabileceği öne sürülmektedir. Bir başka çalışma da bireyin deneyimlediği olayların bilinçli bellek ve epizodik bellekteki otistik zararlarına işaret etmiştir.
" Amnezi" etiketi çoğunlukla epizodik hafızada eksiklikleri olan hastalara verilir.
Alzheimer hastalığı, diğer beyin bölgelerinden önce hipokampusa zarar verme eğilimindedir.
Amnezik kabuklu deniz hayvanı zehirlenmesi (amnesic shellfish poisoning) veya "ASP" olarak adlandırılan nadir bir kabuklu deniz hayvanı zehirlenmesi, hipokampusa oldukça etkili ve geri döndürülemez şekilde zarar vererek bir kişiyi amnezik hale getirebilir.
Korsakoff sendromuna, gıdalara kıyasla aşırı alkol tüketimi ile tetiklenebilen bir tür beslenme bozukluğu olan tiamin (B 1 vitamini) eksikliği neden olur.
Akut bir kortizol seviyesinin (enjeksiyonla) depresyonda gözlenen bellek eksikliklerine sebep olabilecek otobiyografik anıların hatırlanmasını önemli ölçüde engellediği bulunmuştur.
MDMA ("Ecstasy") kullanımının epizodik hafızada kalıcı hasarlara yol açabileceği bulunmuştur.

Tulving (1983), epizodik hafıza kriterini karşılamak için bilinçli hatırlama delili sağlanması gerektiğini öne sürmüştür. Lisan yokluğunda ve dolayısıyla insan olmayan hayvanlarda epizodik bellek göstermek imkansızdır; çünkü bilişsel deneyimin dildışı dav

Eriha (Osm. Riha ya da İbr. Yeriho) Filistin Ulusal Yönetimi'nin Batı Şeria bölümünde Ürdün Nehri yanında yer alan bir yerleşim yeridir. Eriha valiliği'nin merkezidir ve Fetih partisi tarafından yönetilir. 2007 yılı itibarıyla 18,346 nüfusa sahiptir. 1517-1918 yılları arasında Osmanlı hakimiyeti altında olan şehir, 1949'dan 1967'ye kadar Ürdün tarafından işgal edildi ve 1967'den itibaren İsrail işgali altında tutuldu; 1994 yılında idari kontrol Filistin Yönetimi'ne verildi. Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olduğuna inanılmaktadır ve dünyanın bilinen en eski koruyucu duvarına sahip şehridir. Şehrin, dünyanın en eski taş kulesine sahip olduğu da düşünüldü, ancak Tel Karamel, Suriye'deki kazılarda daha eski taş kuleler keşfedildi.
Arkeologlar Eriha'da 20'den fazla ardışık yerleşimin kalıntılarını ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan ilki 11.000 yıl öncesine (MÖ 9000), neredeyse Dünya tarihinin Holosen döneminin başlangıcına dayanmaktadır.
Şehir ve çevresindeki verimli kaynaklar binlerce yıldır insanları şehre çekmektedir. Eriha, Tanah'ta "Palmiye Ağaçları'nın Şehri" olarak tanımlanmaktadır.

Eriha'nın İbranicedeki ismi olan Yeriẖo kelimesinin genellikle Kenanca reaẖ ("kokulu") kelimesinden türetildiği düşünülmektedir. Ancak diğer teoriler Eriha'nın Kenanca "ay" anlamına gelen Yareaẖ kelimesinden ya da "Ay Tanrısı" olduğuna ve şehrin ona eski bir ibadet merkezi olarak adandığına inanılan Yarikh kelimesinden geldiğini savunmaktadır.
Eriha'nın Arapça adı, ʼArīḥā, "kokulu" anlamına gelir.

Yerleşim yerinin ilk kazıları 1868 yılında Charles Warren tarafından yapılmıştır. Ernst Sellin ve Carl Watzinger 1907 ve 1909 yılları arasında, John Garstang ise 1930-1936 yılları arasında Tel es-Sultan ve Tulul Ebu el-'Alayik'te kazılar yapmışlardır. Daha modern teknikler kullanılarak yapılan araştırmalar, 1952 ve 1958 yılları arasında Kathleen Kenyon tarafından yapılmıştır. Lorenzo Nigro ve Nicolò Marchetti 1997–2000 yıllarında kazılar gerçekleştirmiştir. 2009'dan beri yürütülen İtalya-Filistin ortak arkeolojik kazı ve restorasyon çalışması, 2015 yılından itibaren Lorenzo Nigro, Hamdan Taha ve Jehad Yasine yönetiminde Roma "La Sapienza" Üniversitesi ve Filistinli MOTA-DACH tarafından yeniden başlatılmıştır. İtalya-Filistin Ortak Kazı Çalışmaları 20 senede (1997-2017) 13 kez gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte; Orta Tunç Çağı'na bakan A1 Kulesi ile Erken Tunç III döneminden kalma güneydeki Aşağı Kasaba ve Bahar Tepesi'nin doğu tarafındaki G Sarayı gibi bazı önemli keşifler yapılmıştır.

En eski yerleşim yeri günümüzdeki Tel es-Sultan (ya da Sultan Tepesi) şehrinden birkaç kilometre uzaklıkta bulunuyordu. Hem Arapça hem de İbranicede, Orta Doğu ve Anadolu'daki antik yerleşim yerlerinde olduğu gibi; tel, zaman içinde ardışık tabakalar üzerine inşa edilmiş "höyük" anlamına gelmektedir. Eriha, Çanak Çömleksiz Neolitik A (Pre-Pottery Neolithic A, PPNA) ve Çanak Çömleksiz Neolitik B (Pre-Pottery Neolithic B, PPNB) dönemlerini yansıtan bir tip yerleşim yeridir.

Sahadaki epipaleolitik yapı, jeolojik tarihte Holosen döneminin başlangıcı olan, MÖ 9000'den daha erken başlayan Natuf kültürü yapılarının inşasıyla; tarımın icadından daha erken bir tarihe denk gelmektedir.
Eriha yerleşim yerinin MÖ 10.000 yıllarına dayandığına dair kanıt bulunmaktadır. Genç Dryas'ın soğuk ve kurak dönemlerinde, herhangi bir yere kalıcı olarak yerleşmek imkânsızdı. Ancak, Ayn es-Sultan'ın Natuf avcı-toplayıcı grupları için popüler bir kamp alanı olduğu zamanlarda, bu gruplar arkalarında hilal şeklinde mikrolit aletler bıraktılar. MÖ 9600 civarında, Genç Dryas stadialinin kuraklık ve soğukluğu sona ermişti; bu da, Natuf gruplarının kalış sürelerinin uzamasına ve sonunda da yıl boyu süren yerleşim ve kalıcı yerleşim yerine yol açtı. Ocaklar ise evlerin hem içinde hem de dışında yer alıyordu.

Eriha sahasındaki ilk kalıcı yerleşim, MÖ 9.500 ila 9.000 yılları arasında Ein es-Sultan'ın yakınında şekillenmiştir. Dünya ısındıkça, arkeologların "Çanak Çömleksiz Neolitik A" (Pre-Pottery Neolithic A, kısaltılmış hali PPNA) olarak adlandırdıkları tarım ve yerleşik ikamete dayalı yeni bir kültür ortaya çıktı. Kültürleri çömlekçilikten yoksun, ancak şu özelliklere sahipti:

küçük dairesel evler
ölülerin binanın altına gömülmesi
vahşi hayvanların avlanması
yabani veya evcil tahılların yetiştirilmesi
Eriha'da dairesel konutlar; çamur harcıyla birlikte sıvanmış, güneşte kurumaya bırakılmış kil ve saman tuğlalardan yapılmıştı. Her evin yaklaşık 5 metre çapında olduğu ölçülmüş ve üstleriyse çamurlu fırçalarla kapatılmıştı. Ocaklar ise hem evlerin içinde hem de dışında yer alıyordu.
MÖ 9400 yılına gelindiğinde kasabada 70'ten fazla orta büyüklükte yerleşim yeri bulunuyordu.
Bu alan, içinde bir taş kulesi olan 3,6 metre yüksekliğinde ve 1,8 metre genişliğinde geniş bir taş duvarla çevrili 40.000 metrekarelik bir yerleşim yeridir. Aynı zamanda höyüğün batı tarafının ortasına yerleştirilmiş, 8,5 metre yüksekliğinde ve 22 taş basamaklı bir iç merdiven içermektedir. Bu kule ve hatta Suriye Tel Karamel'deki kazılarda ortaya çıkarılan daha eski kuleler şimdiye kadar keşfedilen en eski kulelerdir. Kulenin tören amacıyla kullanıldığı, duvarın ise su taşkınına karşı savunma amaçlı kullanıldığı düşünülmektedir. Duvar ve kule, MÖ 8000 civarında Çanak Çömleksiz Neolitik A (PPNA) döneminde inşa edilmiştir. Kule için 1981 ve 1983'te yayımlanan karbon tarihleri, kulenin MÖ 8300 civarında inşa edildiğini ve MÖ 7800 yılına kadar kullanımda kaldığını göstermektedir. Duvar ve kulenin, yüz insanla yüzden fazla günde inşa edildiği düşünülmekte; bu da iyi bir sosyal organizasyona işaret etmektedir. Kasabada yuvarlak kerpiç evler olmakla birlikte, sokak planlamasının olmadığı bilinmektedir. PPNA dönemi boyunca Eriha'da yaşayanların kimliği ve sayısı halen tartışmalı olup, tahminler 2.000–3.000'e kadar çıkmakta ve 200-300'e kadar düşmektedir. Bu nüfusun emmer buğdayı, arpa ve baklagilleri evcilleştirdiği ve vahşi hayvanları avladığı bilinmektedir.

MÖ 7220 ve 5850 yılları arasındaki Çanak Çömleksiz Neolitik B döneminin (karbon-14 tarihleri az ve eski olsa da) kültürel özellikleri şunlardır:

Daha fazla evcilleştirilmiş bitki çeşitleri
Muhtemelen koyunların evcilleştirilmesi
Alçı kullanılarak yeniden yapılandırılan yüz özellikleri ve dışı kaplanan gözler gibi insan kafatasının korunması dahil bazı dini uygulamalar
Kurulumundan birkaç yüzyıl sonra ilk yerleşim yeri terkedilmiştir. PPNA yerleşim evresinden sonra birkaç yüzyıllık bir yerleşim boşluğu oluşmuş, daha sonra PPNB yerleşim yeri kalıntıların aşınmış yüzeyi üzerinde kurulmuştur. MÖ 6800 yılında kurulan bu ikinci yerleşim, belki de bölge yerlilerini kendi egemen kültürlerine çeken istilacı insanların çalışmalarını temsil etmektedir. Bu dönemden kalma eserler arasında, insanların yüz hatlarını yeniden oluşturacak şekilde boyanmış on tane alçılanmış insan kafatası bulunmaktadır. Cenazeler gömüldüğünde insanların bu kafataslarını evlerinde tuttukları düşünülmektedir.
Mimari tasarım, taş temeller üzerinde kerpiçten yapılmış doğrusal binaları içermektedir. Kerpiçlerin yapışmasını kolaylaştırmak için derin parmak izleriyle somun şekli verilmiştir. Bütünüyle bir bina kazılmamıştır. Genellikle, odalar merkezi bir avlu etrafında kümelenmiştir. Odalar kireçten yapılmış kırmızı veya pembemsi terrazzo zeminlere sahiptir. Kamış veya sazlardan yapılmış olan bazı hasırların baskıları korunmuştur. Avlular ise toprak bir zemine sahiptir.
Kathleen Kenyon bu yapıyı bir türbe olarak yorumlamıştır. Türbenin duvarında bir oyuk bulunmaktadır. Yakınlarda bulunan bir volkanik taştan yapılmış bir yontma sütunun bu oyuğa yerleştirilmiş olduğu düşünülmektedir.
Ölüler, zeminlerin altına veya terk edilmiş binaların moloz dolgularına gömülmüştür. Birçok toplu mezar bulunmaktadır. Bütün iskeletler tamamen gömülmemiştir, bu da gömülmeden önce bir bekletme süresi olabileceğine işaret etmektedir. Bir saklama alanı 7 kafatası içermektedir. Çeneler çıkarılmış, yüzler alçıyla kaplanmış ve gözlerin yerine taş böcekleri kullanılmıştır. Toplam on kafatası bulunmuştur. Kalıplanmış kafatasları Tel Ramad ve Beysamun'da da bulunmuştur.
Diğer buluntular arasında ok başları (saplı veya yanları çentikli), ince dişli orak bıçakları, keskiler, raspalar, birkaç trançet balta, obsidyen, bilinmeyen bir kaynaktan gelen yeşil obsidyen gibi taşlar yer almaktadır. Ayrıca değirmen taşları, çakıltaşları ve yeşiltaştan yapılmış birkaç öğütülmüş taş baltası bulunmuştur. Keşfedilen diğer parçalar arasında yumuşak kireçtaşından yapılmış çanak ve kaseler, taştan yapılmış mil halkaları ve muhtemel tezgah tartıları, spatula ve matkaplar, stilize edilmiş insan biçiminde alçı şekilleri, neredeyse doğal ölçülerinde insan biçiminde ve teryomorfik heykelciklerin yanı sıra kabuk ve malahit boncuklar yer almaktadır.

Bir dizi yerleşim MÖ 4500 yılından itibaren devam etmiştir.

Erken Bronz IIIA'da (c. MÖ 2700 – 2500/2450; SultanIIIC1), yerleşim en geniş alanına MÖ 2600'lerde ulaşmıştır.
Erken Bronz IIIB (c. MÖ 2500/2450–2350; SultanIIIC2) döneminde Bahar Tepesi üzerinde G Sarayı ve şehir duvarları bulunmaktadır.

Orta Tunç Çağı'nda sürekli olarak yaşanılan bir yer olan Eriha; Geç Tunç Çağı'nda yıkılmış, bundan sonra artık bir kent merkezi olarak hizmet etmemiştir. Kent, dikdörtgen kulelerle güçlendirilmiş, geniş savunma duvarları ile çevrilmiş ve dikey şaft mezarları ve yer altı mezar odalarına sahip geniş bir mezarlığa sahipti; bunlardan bazılarındaki ayrıntılı cenaze sunakları, bölgede yaşayan kralların mezarları olabilir.
Orta Tunç Çağı boyunca Eriha; MÖ 1700'den 1550'ye kadar olan dönemde Tunç Çağı'ndaki en büyük genişliğine ulaşmıştı ve Kenan bölgesinin önde gelen küçük bir şehriydi. O dönemde bölgede büyük şehirleşme görülmüştür ve bu şehirleşme, Mitanni devletinin kuzeye doğru genişlemesiyle bağlantısı olan ve savaş arabası kullanan bir aristokratlar sınıfı olan Maryannu'nun yükselişi ile bağlantılıdır. Kathleen Kenyon, o dönemle ilgili şunları söylemiştir: "Orta Bronz Çağı, tüm Kenan tarihinin belki de en müre

Eril (♂), canlı, sperm üreten fizyolojik bir biyolojik cinsiyet. Her sperm hücresi döllenme işlemi sırasında daha büyük bir dişi gameti (yumurta hücresi) ile kaynaşabilir. Bir erilin cinsel yolla üremeyi gerçekleştirmesi için dişiye ait en az bir yumurta hücresine ulaşması gerekir, fakat bazı canlılar eşeyli üreyebildikleri gibi eşeysiz olarak da üreyebilir. Eril insanların (erkeklerin) da içinde bulunduğu birçok eril memeli türünde Y kromozomu bulunurken eril kuşlar ve bazı eril sürüngenlerde ise z kromozomu bulunur; bu kromozomlar eril üreme organlarının gelişmesi için gerekli olan daha fazla miktarda testosteronun üretilmesini sağlar.
Türlerin tamamı tek bir ortak biyolojik cinsiyet belirleme sistemini kullanmaz. İnsanlar da dahil birçok canlı türünde cinsiyetler genetik olarak belirlense de bazı türlerde sosyal, çevresel veya diğer etmenler de bu belirlemede etkili olabilir. Örneğin, Cymothoa exigua çevredeki mevcut dişi sayısına bağlı olarak cinsiyet değiştirir.

Eril cinsiyeti temsil etmek için yaygın olarak kullanılan simge Mars simgesidir, ♂ (Unicode: U+2642 Alt codes: Alt+11)—içinde kuzeydoğuyu gösteren bir okun bulunduğu bir çember. Bu simge Mars'ın gezegen simgesi ile özdeştir. Cinsiyet belirtmek için ilk olarak 1751'de Carolus Linnaeus tarafından kullanılmıştır. Simge sıklıkla, Roma tanrısı Mars'ın kalkan ve mızrağının bir temsili gösterimi olarak anılmaktadır. Ancak Stearn'e göre, tüm tarihsel kanıtlar Thouros gezegeninin Yunancadaki adının kısaltması olan θρ den türediğini desteklemektedir.

Belirli bir canlının cinsiyeti bir dizi etmen tarafından belirlenmiş olabilir. Bunlar genetik veya çevresel olabildiği gibi, bir canlının yaşam seyri sırasında doğal olarak değişmiş de olabilir. Dişi ve eril cinsiyetlerin olduğu pek çok türde dişi veya eril bireyler bulunurken solucanlar gibi erdişi hayvanlarda hem dişi hem de eril üreme organları bulunabilir.

İnsanlar da dahil olmak üzere pek çok memeli türünde cinsiyetler genetik olarak XY biyolojik cinsiyet belirleme sistemi tarafından belirlenir; bu cinsiyet belirleme sisteminde eriller bir XY kromozomuna sahipken dişiler ise XX kromozomuna sahiptir. Ayrıca insanlar dahil çeşitli türlerde XXY olma veya diğer interseks/erdişi niteliklere sahip olma mümkündür. Bu niteliklerin kızıl saçlılık (popülasyonun yaklaşık %2'si) kadar yaygın olduğu geniş ölçüde kaydedilmiştir. Üreme sırasında, bir eril X spermi veya Y sperminden birini verebilirken bir dişi ise yalnızca X yumurtası verebilir. Bir Y spermi ve bir X yumurtasının bir araya gelmesiyle bir eril bireyi oluşurken, bir X spermi ve X yumurtasının bir araya gelmesi sonucu bir dişi bireyi oluşur.
Y kromozomun erillikten sorumlu parçası, Y kromozomunun cinsiyet belirleyici bölgesidir. Bu bölge, gonadlarda FGF9 ve PGD2'nin olduğu ileri beslemeli döngüleri oluşturan Sox9'u etkinleştirir; eril gelişimin gerçekleşmesi için bu genlerin seviyesinin gereken seviyede kalmasını sağlar; örneğin, Fgf9 her ikisi de eril cinsel gelişimi için çok önem taşıyan spermatik kordların gelişmesi ve Sertoli hücrelerin çoğalmasından sorumludur.
Erillerde ZZ, dişilerde ise ZW kromozomunun bulunduğu ZW biyolojik cinsiyet belirleme sistemi, kuşlar ve bazı böcekler (çoğunlukla kelebekler ve güveler) ve diğer canlılarda bulunabilir. Karıncalar ve arılar gibi Zarkanatlı böcek sınıfı üyelerinde cinsiyet genelde tek-çift kromozomluluk tarafından belirlenir; bu sistemde erillerin çoğu tek kromozomlu iken, dişiler ve kısır eriller ise çift kromozomludur.

Alligatorlar dahil bazı sürüngen türlerinde, cinsiyet yumurtanın kuluçkaya yatıldığı sıcaklığa göre belirlenir. Bazı salyangozlar gibi diğer türlerde, pratik cinsiyet değişimi: Yetişkinler eril olarak başlar, sonra dişi olurlar. Tropik palyaço balıklarında, bir gruptaki baskın birey dişi olurken diğerleri erildir.
Bazı eklembacaklılarda, cinsiyet bulaşmaya göre belirlenir. Wolbachia türünde bir bakteri cinselliğini değiştirir; bazı türler Wolbachia'nın varlığına göre cinsiyetin belirlendiği tamamen ZZ bireylerinden oluşur.

İki cinsiyetli bu türlerde, eriller sperm hücresi üretimi dışında  dişilerden farklılık gösterebilir. Çok sayıda böcek ve balıklarda eril dişiden daha küçüktür. Nesil ardalanması gösteren tohumlu bitkilerde, dişi ve eril parçalar tek bir canlının sporofit cinsiyet organı içinde bulunur. Memelilerde, insanlar dahil, eriller genellikle dişilerden daha büyüktür. Kuşlarda, erkek sıklıkla dişileri etkileyen renkli bir tüy bulundurur.

Oğlan
Dişi
Cinsiyet
Erkek
Erillik

Et, hayvanlarda deri ile kemik arasındaki kas ve yağdan oluşan tabakaya, kasaplıkta ise hayvanlardan sağlanan kaslardan oluşmuş besin maddesine denir.
Et, hayvansal ürün olarak protein bakımından oldukça zengin olduğundan ve damak zevkine uyduğundan dünyada sıkça tüketilen bir besin kaynağıdır. Sığır eti ve Koyun eti en çok tüketilen et türü olsa da yavruları olan dana ve kuzu da oldukça rağbet görmektedir. Yine bu gruba giren Keçi, Deve ve Geyik gibi etler ise gerek ekonomik koşullar, gerekse geleneksel alışkanlıklar nedeniyle fazla tercih edilmez. Kırmızı et grubuna giren bu etler dışında tavuk ve balık eti tüketimi de oldukça yaygındır. Son yıllarda ülke çapında hindi, deve kuşu ve off-shore yetiştirilen kültür balıkları gibi alternatif beyaz et türevleri de ciddi anlamda pazar bulmaya başlamıştır.
Et üretimi hayvan kesimi ve hayvan avlanmasından başlar. Av hayvanı, çiftlik hayvanları ve kümes hayvanları'n, nadiren vahşi hayvanlar ve evcil hayvanlar'ın etleri yenir.
Et esas olarak su, protein ve yağdan oluşur. Çiğ olarak yenilebilir, ancak normalde çeşitli şekillerde pişirilip baharatlandıktan veya işlendikten sonra yenir. İşlenmemiş et, bakteri ve mantarlarla enfeksiyon ve bunların ayrışması sonucunda saatler veya günler içinde bozulur veya çürür. Etin raf ömrü ve son kullanma tarihi düşük olduğundan özellikle buzdolabı ve dondurucuda taşınması ve saklanması gerekir.
Et, dünyadaki gıda endüstrisi, ekonomiler ve kültürler için önemlidir. Yine de tat tercihleri, etik, çevresel kaygılar, sağlık kaygıları veya dini beslenme kuralları gibi nedenlerle et (vejetaryenler) veya herhangi bir hayvansal ürünü (veganlar) yememeyi seçen insanlar var.

Et ürünleri, hem antik çağlarda ilkel şekilde tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlar hem de modern toplum için en arzulanan besin maddelerinden olmuştur. Örneğin; Cömertlik ve misafirperverliğe çokça önem vermekle övünen eski Araplar, konuklarına et ikram etmeyi bir iftihar vesilesi olarak görmüşlerdir. Öyle ki ziyafetlerinde et ikram ediyor olmaları dolayısıyla diğer milletlere karşı övünmüşlerdir. Eski Arapların et ikramı konusunda aşırıya kaçmasının, kimi zaman onları ekonomik açıdan sıkıntıya soktuğu da anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, "Erkek milletini iki kırmızı helak etmiştir: Et ve şarap" şeklinde bir atasözünün dahi kullanıldığı gözlemlenmektedir. Eski Arapların eti helak olmaya yol açan bir olgu olarak değerlendirmelerinin nedeni ise aşırı et ikramının maddi açıdan insanları darboğaza sokmasıdır.
İslam kültüründe et, ayrıcalıklı bir konuma sahip olan bir tüketim maddesidir. İslam Peygamberi Muhammed'in, eti "Dünya ve ahirette katıkların efendisi" şeklinde tanımlayarak yücelttiği rivayet edilmektedir.Ayrıca et kurban bayramların dada yenmektedir.

Et hakkında 16 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USDA Ulusal beslenme kataloğu 22 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etçiller ya da yırtıcı memeliler (Latince: Carnivora), memeliler sınıfına ait bir takımdır.
Latince "Carnivora": caro, carnis (et) ve vorare (yutmak); yani "Et yutanlar" anlamına gelir. Ama aslında etçil beslenme takımın bütün üyeleri için en önemli beslenme değildir. Etçiller takımı iki alt takıma ayrılır: köpeğimsiler ve kedimsiler. Eski sınıflandırmalara göre karasal- ve sucul yırtıcılar iki ayrı takıma konulurdu. Günümüzün biliminde bu iki takım birleştirilmiş ve sucul yırtıcılar etçillerin köpeğimsi alt takımı içerisinde yer almıştır.

Bu takımın bilimsel adı "Carnivora" diğer bir bilimsel terim olan "Karnivor" (etobur)'a benzemektedir. Bu iki ayrı adın anlamları karıştırılmaması gerekir. Etobur (Karnivor) bütün canlıların et ile beslenenleri için kullanılır, ama Carnivora sadece memeliler sınıfının belli bir takımıdır.

Etçiller takımının üyeleri çok çeşitlidir ve örneğin kuyruksüren ile mors gibi birbirlerine hiç benzemeyen türleri kapsar. Suda yaşayan fokgiller ve diğer sucul memeliler, karada yaşayan bütün büyük etçil memeliler ve çeşitli orta ve küçük boyda yırtıcı memeliler bu takıma aittir. Takımdaki çeşitlilik kaba ve çevik yapılı ayılardan, zarif yapılı kedilere kadar uzanır. Ölçülerin arasındaki en büyük fark, takımın en küçük üyesi olan ve sadece 35-70 gram ağırlığa varan fare gelinciği'nden ağırlığı 4 tona kadar varabilen ve en büyük memelilerden birisi olan deniz fili'nin arasındadır.

En modern sınıflandırmalarda etçiller ilk başta kedimsiler ve köpeğimsiler olarak iki alt takıma ayrılarak şu şekilde sınıflandırılırlar:
Etçiller (Carnivora)

 ├─  ?Miacidae †
 ├─ Köpeğimsiler (Caniformia) 
 │ ├─ Amphicyonidae †
 │ ├─ Köpekgiller (Canidae)  
 │ └─ Arctoidea
 │  ├─ Ayıgiller (Ursidae)
 │  └─ N. N.
 │    ├─ Yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) 
 │    │ ├─ Fokgiller (Phocidae)  
 │    │ └─ N. N.
 │    │   ├─ Denizaslanıgiller (Otariidae)      
 │    │   └─ Morslar (Odobenidae) 
 │    │ 
 │    └─ Musteloidea
 │       ├─ Küçük pandalar    
 │       └─ N. N.
 │         ├─ Kokarcagiller (Mephitidae)     
 │         └─ N. N.
 │           ├─ Rakungiller (Procyonidae)     
 │           └─ Sansargiller (Mustelidae) 
 │
 └─ Kedimsiler (Feliformia) 
    ├─ Nimravidae †
    ├─ Afrika palmiye misk kedisi (Nandiniidae)
    └─ N. N.
      ├─ Misk kedisigiller (Viverridae)
      ├─ Kedigiller (Felidae) 
      └─ N. N.
        ├─ Sırtlangiller (Hyaenidae) 
        └─ N. N.
          ├─ Kuyruksürengiller (Herpestidae)
          └─ Madagaskar etçilleri (Eupleridae)

Popülasyona göre etçiller listesi
Canlılarda beslenme
Etoburlar
Otoburlar

Ahtapot; yumuşak gövdeli, sekiz kollu, Octopoda takımında sınıflandırılan yumuşakçaların genel adı. Kabul görmüş 300 civarında türü bulunan ahtapotlar kalamarlar, mürekkep balıkları ve nautiloidler ile birlikte kafadan bacaklılar (Cephalopoda) sınıfında gruplandırılırlar. Diğer kafadan bacaklılar gibi ahtapot bilateral simetrik, iki gözlü ve tek gagalıdır. Ağzı kollarının ortasında yer alır. Çok hızlı şekil değiştirebilen yumuşak gövdesi sayesinde küçük deliklerden gövdesini sıkıştırarak geçebilir. Yüzerken sekiz kolu arkasından uzanır. Sifon hem solunum hem de su jeti fışkırtmak vasıtasıyla hareket için kullanılır. Karmaşık bir sinir sistemine ve mükemmel bir görme duyusuna sahip olan ahtapotlar omurgasızlar içerisinde en zeki ve davranışsal olarak en büyük farklılıkları gösteren hayvanlar arasındadırlar.
Ahtapotlar aralarında mercan resiflerinin, pelajik bölgenin ve deniz yatağının da bulunduğu okyanusun farklı katmanlarında yaşarlar. Bazıları gelgit bölgesinde görülürken diğerleri abisal bölgede bulunur. Türlerin çoğu hızlı büyür, erginliğe erken girer ve kısa yaşamlıdır. Çiftleşme sırasında erkek özel olarak adaptasyon geçirmiş bir kolu yardımıyla dişinin manto boşluğuna bir demet sperm gönderir. Çiftleşmeden sonra hücre yaşlanması geçiren erkek ahtapot ölür. Dişi ahtapot döllenmiş yumurtaları bir kovuğa bıraktıktan sonra yumurtalar çatlayana kadar bekler ve sonrasında o da ölür.
Kendilerini avcılara karşı koruma stratejileri arasında mürekkep fışkırtma, kamuflaj kullanımı ve tehditkâr davranışlar, su içinde çok hızlı hareket edebilme ve saklanma yetenekleri sayılabilir. Tüm ahtapotlar zehirlidir ama yalnızca mavi halkalı ahtapotlar insan için ölümcül zehir taşırlar.
Ahtapotlar mitolojide ve folklorda deniz canavarları olarak tasvir edilmiştir. İskandinav mitolojisinde Kraken, Aynu folklorunda Akkorokamui ve hatta Antik Yunanistan'da Gorgonlar bu tasvirlere örnek olarak gösterilebilir. Victor Hugo'nun Deniz İşçileri romanında bir ahtapotla olan çarpışma sahnesi Ian Fleming'in Ahtapot eseri gibi başka eserlere de esin kaynağı olmuştur. Ahtapotlara Japon erotik sanatı shunga'da da rastlanır. Özellikle Akdeniz ve Asya'da olmak üzere dünyanın çoğu yerinde ahtapot eti yenmektedir.

Bilimsel cins adı Yeni Latince octopus, Grekçe ὀκτώπους ya da Grekçe "sekiz" anlamına gelen ὀκτώ ve "ayak" anlamına gelen πούς sözcüklerinin bileşiminden gelmektedir; Trallesli Aleksandr bu sözcüğü ahtapot için kullanmıştır. Türkçeye "ahtapot" sözcüğü Yunanca οχτοπόδιον sözcüğünden geçmiştir ve yazılı olarak ilk geçtiği kaynak Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'sidir.

Octopoda bilimsel adı ilk olarak 1818'de, ahtapotlar takımı için William Elford Leach tarafından kullanılmıştır. Leach, 1817'de aynı takımın sınıflandırmasında Octopoida adını kullanmıştı. Yaklaşık 300 bilinen türü barındıran takım, tarihsel olarak Incirrata ve Cirrina olmak üzere iki alt takıma ayrılmaktaydı. Incirrata alt takımında yer alan türlerin çoğunda Cirrina takımında görülen çift yüzgeçler ve siller yoktu. Ayrıca Incirrata üyelerinin iç kabukları ya hiç yoktur ya da bir çift stile şeklindeydi. Ancak Cirrina günümüzde, en temel seviyedeki türler olarak kabul edildiğinden ayrı bir klad olarak düşünülmemektedir.

Takım Octopoda
Cins †Keuppia (incertae sedis)
Cins †Palaeoctopus (incertae sedis)
Cins †Paleocirroteuthis (incertae sedis)
Cins †Pohlsepia (incertae sedis)
Cins †Proteroctopus (incertae sedis)
Cins †Styletoctopus (incertae sedis)
Alt takım Cirrina - Yüzgeçli derin deniz ahtapotları
Familya Opisthoteuthidae
Familya Cirroctopodidae
Familya Cirroteuthidae
Familya Stauroteuthidae
Alt takım Incirrata
Üst familya Octopodoidea
Familya Amphitretidae
Familya Bathypolypodidae
Familya Eledonidae
Familya Enteroctopodidae
Familya Megaleledonidae
Familya Octopodidae
Üst familya Argonautoidea
Familya Alloposidae - yedi kollu ahtapot
Familya Argonautidae - argonotlar
Familya Ocythoidae
Familya Tremoctopodidae - battaniye ahtapotu

Kafadan bacaklılar 500 milyon yıldır varlığını sürdürürken ahtapotun ataları ise 300 milyon yıl önce Karbonifer dönemine, denizlerde yaşamaktaydı. Bilinen en eski ahtapot fosili, günümüzden 296 milyon yıl önce yaşamış olan Pohlsepia'ya aittir. Bu fosilde sekiz kol, iki göz ve muhtemelen bir mürekkep kesesi izleri tespit edilmiştir. Ahtapotlar çoğunlukla yumuşak doku içerdikleri için fosil kayıtları göreceli olarak nadirdir. Ahtapotlar, kalamarlar ve mürekkep balıkları; Coleoidea kladında yer alırlar. "Yumuşak gövdeli" kafadan bacaklılar olarak bilinen bu alt sınıf üyelerinin çoğu, kabuklular ile nautiloidler ile soyu tükenmiş Ammonoidea alt sınıfı üyeleri gibi kafadan bacaklıların aksine dış kabuklara sahip değildir. Ahtapotlar, kendi Coleoidea alt sınıfındaki diğer hayvanlar gibi sekiz kolludur, ancak diğer üyelerde görülen ve tentakül olarak bilinen diğer kollarından daha ince ve uzun olan ve yalnızca uçlarında vantuzları olan tentakül olarak adlandırılmış özelleşmiş beslenme kolları yoktur. Vampyroteuthis cinsinin de tentakülleri yoktur, ancak algısal uzantıları vardır.
Aşağıdaki kladogramlar 2018 yılında Sanchez vd. tarafından 2018 yılında mitokondri ve nükleer DNA işaret dizileri temel alınan moleküler filojeni baz alınarak oluşturulmuştur.

Kladogram 1

Ahtapotların moleküler analizi Cirrina (Cirromorphida) alt takımının ve Argonautoidea üst familyasının parafiletik olduğunu ve ayrıldıklarını gösterir; bu isimler kladogramda soru işareti ve italiklerle gösterilmiştir.

Kladogram 2

Ahtapotlar ve diğer koleoid kafadan bacaklılar diğer tüm organizmalardan çok daha fazla RNA düzeltme kapasitesine sahiptir. RNA düzeltmesi, RNA moleküllerinin primer transkriptlerinin nükleik asid sekanslarında değişiklikleri içerir. Düzeltme sinir sisteminde odaklanmıştır; nöral uyarılabilirlik ve nöral morfoloji ile ilgili proteinler üzerinde gerçekleşir. Koleoidlerin beyninde RNA transkriptlerinin %60'ından fazlasının düzeltme ile yeniden kodlanır. İnsanda ve meyve sineğinde bu oran %1'i aşmaz. Koleoidler düzeltme için büyük çift sarmallı RNA yapılarına ihtiyaç duyan ADAR enzimlerinden yararlanırlar. Hem bu büyük yapılar hem de düzeltme bölgeleri koleoidlerin genomunda saklanır ve bunların mutasyon oranları oldukça düşüktür. Dolayısıyla daha büyük bir traskriptom esnekliğinin bedeli çok daha yavaş bir genom evrimi olmuştur. Koleoidler dışındaki kafadan bacaklılarda ve diğer yumuşakçalarda bu kadar yüksek oranda RNA düzeltme görülmez.

Kuzey Pasifik dev ahtapotu (Enteroctopus dofleini) sıklıkla bilinen en büyük ahtapot türü olarak gösterilmektedir. Erişkinler genellikle 15 kg civarında bir ağırlığa ve 4,3 m uzunluğunda bir kol açıklığına sahiptirler. Bu türün bilimsel olarak kaydedilmiş en büyük örneği 71 kg ağırlığındaydı. Daha da büyük örneklerine rastlandığı iddia edilmiştir: 272 kg ağırlığında ve 9 m kol açıklığına sahip bir örnek kaydedilmiştir. 
Bulunan bir yedi kollu ahtapot, Haliphron atlanticus ölüsü 61 kg ağırlığındaydı ve yaşarken 75 kg ağırlığında olduğu tahmin edilmiştir.
En küçük türü olarak kabul edilen Octopus wolfi ise yaklaşık 2,5 cm boyundadır ve ağırlığı 1 g'dan azdır.

Ahtapot sırt-karın ekseni boyunca bilateral simetriktir; kafası ve ayakları uzun gövdesinin bir tarafındadır ve hayvanın önünü oluştururlar. Ağzı ve beyni de kafasındadır. Bacaklar bir dizi esnek ve kavrama yeteneğine sahip organlara evrimleşmiştir. Kol olarak bilinen bacaklar ağzı çevreler ve birbirleriyle perde gibi bir yapıyla bağlıdırlar. Kollar bulundukları yere ve konum sıralarına göre adlandırılırlar (L1, R1, L2, R2 gibi) ve dört çift olarak değerlendirilirler. İki arka kol genellikle deniz tabanında yürümek için kullanılırken diğer altı kol yiyecek aramak için kullanılır; bu yüzden bazı biyologlar ahtapotları altı "kollu" ve iki "bacaklı" olarak tanımlamaktadır. Bombeli ve içi boşluklu manto kafanın arkasına kaynaşmıştır ve viseral kambur olarak bilinir; yaşamsal organların çoğu mantonun içindedir. Manto boşluğu kaslı cidarlara sahiptir ve solungaçları barındırır; dışarıya bir kanal ya da sifon ile bağlıdır. Ahtapotun kollarının altında yer alan ağzında keskin ve sert bir gaga bulunur.

Deri muköz hücreler ve duyusal hücrelerden ibaret ince bir dış epidermis ile çoğu kollajen lifler ve renk değişikliğine izin veren çeşitli hücrelerden ibaret bağ doku dermisten oluşur. Gövdenin çoğu uzamaya, kasılmaya ve bükülmeye izin veren yumuşak dokudan ibarettir. Ahtapot çok dar boşluklardan bile geçebilir; en büyük türleri bile 2,5 cm çapında deliklerden geçebilir. İskelet desteği olmaması nedeniyle kollar kassal hidrostat olarak görev yapar ve merkezî eksenel bir sinirin çevresinde yer alan boylamasına, enine ve dairesel kaslar içerir. Kollar uzanıp kasılabilir, sola ya da sağa bükülebilir, herhangi bir yöne herhangi bir yerinden bükülebilir ya da sertleşebilir.
Kolların iç yüzleri dairesel, yapışkan vantuzlarla kaplıdır. Vantuzlar ahtapotun bir yere tutunmasına ve nesneleri kullanmasına olanak verir. Her bir vantuz genellikle dairesel ve kase biçimindedir. Vantuzlar infundibulum adı verilen dış kısımda yüzeysel bir boşluk ile asetabulum adı verilen merkezi oyuk boşluktan ibarettirler. Bu iki bölüm de koruyucu kitin epidermis ile kaplı sıkı kaslardan oluşur. Vantuz bir yüzeye tutunduğunda bu iki yapı arasındaki açıklık kapanır. İnfundibulum yapışmayı sağlarken asetabulum serbest konumdadır ve kasların kasılmasıyla tutunma ve ayrılma sağlanır.
Ahtapotun gözleri büyüktür ve kafasının üstünde yer alır. Yapı olarak balıkların gözüne benzer ve kranyuma kaynaşmış kıkırdak bir kapsül içindedir. Kornea saydam bir epidermal katmandan oluşmuştur. Yarık şeklindeki göz bebeği iriste bir delik oluşturur ve hemen arkasında yer alır. Göz merceği göz bebeğinin arkasında asılıdır ve gözün arka çeperi ışığa duyarlı retina hücreleri ile kaplıdır. Göz bebeğinin büyüklüğü değişebilir ve parlak ışıklı ortamlarda bir retina pigmenti gelen ışığa karşı koruma sağlar.
Bazı türlerin vücut şekilleri tipik ahtapot şeklinden farklılık gösterir. Cirrina alt takımının üyeleri tıknaz jelatinimsi bir gövdeye sah

Akson (Yunanca, axis), bir sinir lifi olarak da bilinir, bir sinir hücresinin (nöronun) ince, uzun bir çıkıntısıdır. Sinir hücresinin gövdesindeki elektriksel uyarıları uzağa iletir. Aksonun işlevi bilgiyi farklı sinir hücrelerine, kaslara, bezlere iletmektir. Dokunmak ve sıcaklık algılama işlemlerini gerçekleştiren Pseudounipolar nöronlar gibi bazı duyu nöronlarında, elektriksel uyarılar, aksonun çeperinden hücrenin gövdesine doğru, oradan da aynı aksonun başka dalları vasıtasıyla omuriliğe gönderilir. Akson uyumsuzluğu, kalıtsal ve edinsel nörolojik hastalıklara neden olabilir. Bu hastalıklar hem merkezi hem de çevresel sinir sistemlerindeki nöronları etkileyebilir.
Akson, nöronun hücre gövdesinden çıkan iki protoplazma çıkıntısından uzun biridir ve diğerinden daha uzundur. Diğer çıkıntı dendrittir ve aksondan daha kısadır. Aksonlar, şekilleri (dendritler daha çok koniksel yapıya sahipken, aksonlar genellikle sabit bir yarıçapa sahiptir), uzunluk (dendritler hücre gövdesinin küçük bir bölümünde sıkışmışken, aksonlar daha uzun olabilir) ve işlev (dendritler genellikle sinyalleri alırken, aksonlar onları iletir) gibi bazı özelliğinden dolayı dendritlerden daha seçkindirler. Tüm bu özellikleren bazı istisnaları da vardır.
Bazı tür nöronlarda akson yoktur ve dendritlerindeki sinyalleri kendileri iletir. Bir aksondan daha fazla nöron olmazsa bile, böcekler gibi bazı omurgasızlarda akson bazen birbirlerinden bağımsız işleyen birkaç bölgeden oluşur. Çoğu aksonlar dallanır, bazı durumlarda da aşırı dallanır.
Aksonlar, (çoğunlukla diğer nöronlar, bazen de kas ve bezeler gibi) diğer hücrelerle bağlantı sağlar. Bu bağlantı noktalarına sinaps denir. Bir sinapsta akson zarı, hedef hücre zarını ile yan yanadır. Özel moleküler yapıları elektriksel ve elektrokimyasal sinyalleri boşluğun karşısına iletmeyi sağlar.

Aksonlar sinir sisteminin birincil iletim hatlarıdır. Bazı aksonlar bir metreden daha uzun olabilirken, bazıları bir milimetreden daha kısadır. İnsan vücudundaki en uzun aksonlar, omurilikten ayakların başparmağına kadar uzanan siyatik sinirde bulunur. Aksonların çapı değişir. En özel aksonlar mikroskopik (yaklaşık 1 mikron) çapa sahiptirler. Memelilerdeki en büyük akson 20 mikrondan daha büyük çapa ulaşabilir. Sinyalleri çok hızlı iletmesi ile özelleşen Kalamar aksonu yaklaşık 1 milimetre çapındadır. Bu da küçük bir kalem ucu kadardır. Merkezi sinir sistemindeki aksonlar, birçok dala sahip karmaşık ağaçlar gibi görülür. Karşılaştırmada beyinciğin granül hücre aksonu basit bir T şekli ile özelleşmiştir.
Merkezi ve çevresel sinir sistemlerindeki, sinir hücresinin aksonunu çevreleyen, tabaka biçimindeki yalıtkan malzemeye miyelin denir. Miyelin nöroglianın bir çıkıntısıdır. Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemindeki nöronları oluşturur. Miyelinli sinir lifleri boyunca miyelin kılıftaki boşluklar (Ranvier boğumları) her bir boşluktan sonra ortaya çıkar. Miyelin kılıfın oluşmasına miyelinleşme veya miyelinizasyon denir. Miyelinleşme, elektriksel tepkinin daha hızlı yayılmasını sağlar. Miyelin tabakanın ortadan kalkması (demiyelinizasyon) Multipl skleroz hastalığına neden olur.

bir omurgalıdaki beyin eğer açılır ve ince kesitlere dilimlenirse, her bir kesitteki bazı parçalar koyu olurken diğer parçalar daha açık renkli olur. Koyu parçalar gri madde olarak ve açık renkli parçalar da beyaz madde olarak bilinir. Beyaz madde rengini aksonların oradan yoğun olarak geçmesinden dolayı alır. Serebral korteks, yüzeyinde gri madde bulunan bir mürekkep tabakaya sahiptir. Bu tabakanın altında da çok miktarda beyaz madde vardır. Bunun anlamı, yüzeydeki tabakanın büyük bir kısmı, nöron hücre gövdeleri ile doldurulurken, alt tabakanın büyük bir kısmı da miyelinli aksonlarla doldurulur.

Akson başlangıç segmenti — aksonun doğrudan hücre gövdesine bağlanan segmentidir — özelleşmiş karmaşık proteinlerden oluşur.. Miyelinlidir ve yaklaşık 25 µm uzunluğuna sahiptir ve aksiyon potansiyel başlatma işlevlerini gerçekleştirir. Kalınlık bir tarafa bırakılırsa, hücre gövdesine (soma) bağlanan aksonun miyelinli parçasındaki başlangıç segmentinde çok miktarda sodyum ve potasyum kanalları vardır. Aksonun başlangıç segmentindeki sodyum kanallarının anma gerilim yoğunluğu, akson tepeciği hariç, geri kalan aksonlarınkinden veya bitişik hücre gövdesindekinden daha fazladır.

Önem derecesine göre bir sinirdeki hasar nöropraksi, aksonotmezis veya nörotemezis ile açıklanır.

İnsan çevresel sinir sistemindeki sinirleri oluşturan aksonlar, fiziksel ve sinyal iletim özelliklerine göre sınıflandırılabilirler.

Alt motor nöronlarda iki tür lif vardır:

Sinir lifi
Sinir hücresi (nöron)
Dendrit
Sinaps
Akson sevketme
Pioneer akson
Elektrofizyoloji

- Bialowas, Andrzej, Carlier, Edmond, Campanac, Emilie, Debanne, Dominique, Alcaraz. Axon Physiology, GisèlePHYSIOLOGICAL REVIEWS, V. 91 (2), 04/2011, p. 555-602.

Arka beyin, Art beyin ya da rombensefalon, omurgalılarda merkezi sinir sisteminin gelişimsel sınıflandırılmasında yer alan bir bölgedir. Rombomer adı verilen transvers çıkıntılara sahiptir. İnsan embriyosunda, en üstteki istmus ve onun altındaki Rh1- Rh7 dizisinden oluşan toplam 8 rombomer vardır. Rombensefalonun alt kısmı nöral tüp kapanmasının başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Rh4-Rh7 arasındaki rombomerler myelensefalonu oluşturur. Erişkin beyninde burası medulla oblongatadır. Parçaları şunlardır:

4. ventrikülün bir parçası
glossofaringeal sinir
nervus vagus
aksesuar sinir
hipoglossal sinir
vestibülokohlear sinirin bir parçası.

Rh1-Rh3 arası rombomerler metensefalonu oluşturur. Pons ve serebellumu içerir. Parçaları şunlardır:

4. ventrikülün bir parçası
trigeminal sinir
nervus abdusens
fasial sinir
nervus vestibülokohlearisin bir parçası.

İnsan beyninde dört lob bulunur. Bunlar:

Frontal lob—Akıl yürütme, problem çözme, karar verme, plan yapma, davranış ketleme, dikkati yönlendirme, kendini izleme, duyguları kontrol etme, motor beceriler; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.
Parietal lob—Duyuları işleme, şekil ve renkleri algılama, uzaysal algı, görme algısı ve aritmetik yetenekleri kontrol eder.
Oksipital lob—Görsel bilgiyi işleyen lobdur. Ayrıca okuma da bu lob kontrolü altında gerçekleşir. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur.
Temporal lob—Ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır. Uzun süreli bellek, işitsel öğrenme (örn; çok fazla müzik dinlediğinde şakaklarının ağrıması), müzik farkındalığı, konuşma ve duyma, kelimeleri yeniden düzenleme ve dili anlama burada kontrol edilir.
Yukarıda listelenen her bir lob, beynin her iki yarımküresinde de bulunur. Serebellum dışında bu lobların hepsi telensefalonun parçasıdır.

Beyin zarları veya meninksler (Latince: tek. meninx, çoğ. meninges), beyin ve omuriliği sarmalayan üç zara verilen isimdir. Memelilerde beyin zarları sert zar (dura mater), örümceksi zar (araknoid mater) ve ince zar (pia mater) bölümlerinden oluşur. Beyin omurilik sıvısı, araknoid mater ile pia mater arasındaki subaraknoid boşlukta bulunur. Bu zarların temel işlevi, merkezi sinir sistemini korumaktır.

Dura mater, kafatasına ve omurlara en yakın olan kalın ve dayanıklı bir zardır. En dıştaki kısım olan dura mater, çoklu düzenlenmiş hücre süreçleri, hücre dışı kollajen içermeyen ve önemli hücre dışı boşluklarla karakterize gevşek şekilde düzenlenmiş, fibroelastik bir hücre tabakasıdır. Orta bölge çoğunlukla lifli bir kısımdır. Kafatasına en yakın olan endosteal tabaka ve beyne daha yakın kalan iç meningeal tabaka olmak üzere iki katmandan oluşur. Pia mater'deki kılcal damarlara yol olan daha büyük kan damarlarını içerir. Yoğun lifli dokudan oluşur ve iç yüzeyi pia mater ve araknoid mater yüzeylerinde bulunanlar gibi düzleştirilmiş hücrelerle kaplıdır. Dura mater, araknoid materi sarar ve beyinden kalbe doğru kan taşıyan büyük dural sinüsleri çevreler.

Araknoid ve pia mater bazen birlikte Grekçede "ince beyin zarları" manasına gelen leptomeninges olarak adlandırılırlar. Bu ortak sınıflandırmada araknoid materin pia matere örümcek ağı benzeri iplikçikler ile bağlı olmasının ve dolayısıyla yapısal olarak bir devamlılık oluşturmalarının payı vardır. Yapılar, ana bir beyin omurilik sıvısı proteini olan prostaglandin D2 sentaz üretiminden sorumludur.

Meninksin orta öğesi örümcek ağına benzeyen görünümünden dolayı araknoid mater olarak adlandırılan kısımdır ve merkezi sinir sistemini sarmalar. Bu ince, şeffaf zar, lifli dokudan oluşur ve pia mater gibi, sıvı geçirmediği düşünülen düz hücreler ile kaplanmıştır.
Araknoid materin şekli, beyin yüzeyinin kıvrımlarına uymaz ve gevşek bir keseye benzer.

Tüm beyin hatlarını (gyri ve sulci) takip ederek beyin ve omuriliğin yüzeyine sıkıca yapışmış bir meningeal zarf olan pia mater çok hassas bir zardır. Dış yüzeyinde, sıvı geçirmez olduğu düşünülen bir düz hücre tabakası ile kaplanmış lifli dokudan oluşan çok ince bir yapıya sahiptir. Kan damarları pia mater içinden geçerek beyne ve omuriliğe kılcal damarlar yolu ile besin gönderir.

Subaraknoid mesafe, normalde araknoid ile beyin omurilik sıvısı ile dolu pia mater arasında var olan ve omuriliğe doğru devam eden boşluktur. Boşluklar, subaraknoid boşluk boyunca farklı noktalardaki açıklıklardan oluşur ve içleri beyin omurilik sıvısı ile doludur.

 Wikimedia Commons'ta Beyin Zarı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Beyin ölümü, tüm beyin fonksiyonlarının geri dönüşsüz kaybıdır. İlk olarak 1968 yılında Harvard'da tanımlanmış ve beyin ölümü kriterleri Harvard Kriterleri olarak yerleşmiştir. Bu nedenle Beyin ölümü tanısı dünyanın her yerinde aynı standartlarda konur.
Travma ya da hastalık nedeniyle, beyin ödemi ya da hipoksi (dokuların oksijensiz kalması) sonucu beyninin nekrozu (hücre ölümü) halinde, beyin fonskiyonlarını yapamaz hale gelir.
Bu durumda bilinç kaybolur, refleksler büyük oranda kaybolur ve ek olarak beyin sapının da hasarı ile kendiliğinden solunum durur, göz bebekleri büyür ve EEG aktivite kaybı görülür. Genel olarak baş ya da kalp gibi hayati organlara gelen ağır darbeler, yaralanmalar, kan kaybı, şok, oksijensizlik, ödem vb. durumlarda gerçekleşir.
Beyin ölümü tanısını esas olarak 4 branştan oluşan beyin ölümü tespit kurulu koyar. Kurul nöroloji, nöroşirürji, anestezi ve kardiyoloji uzmanlarından oluşur. Bu tanının konması, geri dönüşü mümkün olmayan bir ölüm sürecinin başladığı anlamına gelir. O sırada kalp çarpıyor, solunum makineler yardımıyla sürdürülüyor olsa bile beynin kalıcı hasar gördüğü ve kişinin yaşama geri dönme olasılığının kalmadığı kabul edilmiş olur. Eğer yakınlarının da itirazı yoksa organları başka bir insana nakledilebilir.Ayrıca beyin ölümü esnasında lazarus refleksi görülür.
Beyin ölümü tanısı ve buna bağlı olarak organ bağışı birçok ülkede yasalarla standardize edilmiş, kesin kurallara kanıtlara dayalı kurul kararlarına bağlanmıştır. Fakat halk arasında konu iyi bilinmedigi için birçok spekülasyon ortaya çıkmaktadır. Oysa tamamen bilim dünyasının, bilim adamlarının belirledigi prensiplere bağlı olarak işleyen bir tanı süreci söz konusudur. Beyin ölümü kişinin artık yaşama dair neredeyse hiç fonksiyonunun kalmadığına dair bir belirteçtir. Kalp durmasa bile kişinin tekrar hayata döndürülmesi imkânsızdır.

Türkiye'de organ ve doku nakli hizmetleri yönetmeliğine göre beyin ölümü tanısı;

Komanın nedeninin belirlenmiş olması
Beyin hasarının yaygın ve geri dönüşüsüz olduğunun belirlenmiş olması,
Santral vücut sıcaklığının ≥ 32 °C olması,
Hipotansif şok tablosu olmaması,
Komadan geriye dönüşüm sağlanabilecek ilaç etkileri ve intoksikasyonların dışlanmış olması,
Beyin hasarından bağımsız şekilde klinik tabloyu açıklayabilecek metabolik, elektrolit ve asit-baz bozukluklarının olmaması.
Birinci fıkrada yer alan tüm koşulların tespiti halinde beyin ölümü tanısı için aşağıdaki hususlar aranır:

Derin komanın olması (Tam yanıtsızlık hali; Santral ağrılı uyaranlara motor cevap alınamaması),
Beyin sapı reflekslerinin alınmaması;
Pupiller parlak ışığa yanıtsız, orta hatta ve dilatedir (4–9 mm),
Okülosefalik ve okülovestibuler refleks muayenesinde göz hareketlerinin yokluğu,
Kornea refleksi yokluğu,
Faringeal ve trakeal reflekslerin yokluğu.
Spontan solunum çabasının bulunmaması ve apne testinin pozitif olması.
Apne testi yapılabilmesi için normotermi, normotansiyon ve normovolemi ön koşulları sağlanır. Bu
koşullarda hastaya uygun mekanik ventilasyon yaklaşımı ile PaCO2'nin 35-45mmHg ve PaO2'nin 200mmHg
üzerinde olması sağlanmalıdır. Bu koşullar sağlandıktan sonra hasta mekanik solunum desteğinden ayrılarak intratrakeal oksijen uygulanmalıdır. Test sonunda PaCO2 ≥60mmHg ve/veya PaCO2 bazal değerine göre 20mmHg veya daha fazla yükselmesine rağmen spontan solunumu yoksa apne testi pozitiftir.
Pnömotoraks, pnömomediastinum gibi apne testinin yapılmasının mümkün olmadığı tıbbi durumlarda, hekimler kurulunun belirleyeceği beyin dolaşımının durduğunu değerlendiren bir destekleyici test yapılır ve test sonucu beyin ölümü tanısı ile uyumlu ise beyin ölümü tespiti tamamlanır.

Elektrofizyolojik testler: EEG, Uyarılmış potansiyeller (BAEP, SEP)
Serebral kan akımına yönelik testler: Transkranialdopler, Sintigrafi, Konvansiyonel anjiografi, MR anjiografi, BT anjiografi.

Derin tendon reflekslerinin alınması,
Yüzeyel reflekslerin alınması,
Babinski işaretinin bulunması,
Spinal refleks ve otomatizmaların olması,
Terleme, kızarma, ateş ve taşikardi bulunması,
Diabetesinsipitus olmaması.

Beyin ölümü tanısının konulduğu birinci nörolojik muayenedeki klinik tablonun; yeni doğanda (2 aydan küçük) 48 saat, 2 ay-1 yaş arası 24 saat, 1 yaş ve üzerindeki çocuklarda ve yetişkinlerde 12 saat ve anoksik beyin ölümlerinde 24 saat sonra yapılan ikinci nörolojik muayenede de değişmeden devam ettiği gözlenmelidir.
Klinik beyin ölümü tanısı almış vakalarda, yeni doğan (2 aydan küçük) grubunda iki adet destekleyici test, 2 ay ve üzerindeki diğer vakalarda ise hekimler kurulunun uygun göreceği bir laboratuvar yöntemi ile beyin ölümü tanısı teyit edilir.
Klinik olarak beyin ölümü tanısı konulan vakalar için beyin dolaşımını değerlendiren bir destekleyici test yapılmış ve yapılan bu test beyin ölümü ile uyumlu ise ikinci nörolojik muayene için beklemeye gerek kalmaz.

Beyincik ya da serebellum (Latince: cerebellum), tüm omurgalıların arka beyin bölgesinde yer alan ve sinir sisteminde önemli işlevler üstlenen bir yapıdır. Beyine oranla genellikle daha küçük bir yapıdayken, mormyridae balıkları gibi belirli türlerde beyincik beyin boyutuna yaklaşabilir ya da onu aşabilir. İnsanlarda beyincik, motor kontrol mekanizmaları ve bilişsel işlevler (örneğin dikkat, dil) ile duygusal kontrol (örneğin korku ve haz tepkilerinin düzenlenmesi) süreçlerinde kritik rol oynar. Beyinciğin hareketle ilişkili işlevleri daha belirgin olarak tanımlanmıştır; doğrudan hareket başlatıcı bir merkez olmaktan ziyade, motor koordinasyon, hareketin doğruluğu ve zamanlaması gibi faktörlerin düzenlenmesinde etkindir. Omurilikten ve diğer beyin bölgelerinden gelen duyu sistemi bilgilerini alarak motor aktiviteyi hassas bir şekilde ayarlar. Beyincik hasarı insanlarda narin motor beceri, denge, duruş ve motor öğrenme gibi fonksiyonlarda bozulmalara neden olur.
Anatomik olarak, insan beyinciği, beynin tabanına bağlı ve beyin yarıkürelerinin altında konumlanmış bağımsız bir yapı görünümündedir. Beyinciğin kortikal yüzeyi, beyin korteksinin geniş ve düzensiz kıvrımlarına tezat oluşturan, ince ve paralel oluklarla kaplıdır. Bu paralel oluklar, beyincik korteksinin aslında sıkıca katlanmış, sürekli bir ince doku tabakası olduğu gerçeğini gizler. Bu ince tabaka içinde oldukça düzenli bir şekilde yerleşmiş olan çeşitli nöron tipleri bulunur; bunlardan en önemlileri Purkinje hücreleri ve granül hücreleridir. Bu kompleks sinirsel yapı, beyinciğe büyük bir sinyal işleme kapasitesi kazandırır; fakat beyincik korteksinin çıkış sinyalleri, çoğunlukla beyinciğin beyaz madde iç kısmında yer alan bir grup derin çekirdekler (İng. deep cerebellar nuclei) aracılığıyla iletilir.
Motor kontrolün ötesinde, beyincik belirli motor öğrenme türleri, özellikle duyu-motor ilişkisindeki değişikliklere uyum sağlama becerisinin kazanımı için gereklidir. Beyinciğin içindeki sinaptik plastisite üzerinden duyusal-motor kalibrasyonunu açıklamak amacıyla çeşitli teorik modeller geliştirilmiştir. Bu modeller, her bir Purkinje hücresinin iki ana türde sinyal aldığı gözlemine dayanarak David Marr ve James Albus tarafından öne sürülen modellere dayanmaktadır: biri, granül hücrelerden gelen binlerce zayıf paralel lif girdisi; diğeri ise güçlü bir tekil tırmanıcı lif (İng. climbing fiber) girdisidir. Marr–Albus teorisinin ana fikri, tırmanıcı lifin "öğretici sinyal" olarak işlev gördüğü ve paralel lif girişlerinin gücünde kalıcı bir değişikliğe yol açtığıdır. Paralel lif girişlerinde gözlenen uzun süreli depresyon, bu tür teorilere destek sağlasa da, geçerlilikleri hâlâ tartışma konusudur.

Makroskopik anatomi açısından, beyincik, altındaki beyaz madde tabakası ve tabanında bulunan sıvı dolu bir ventrikül ile birlikte sıkıca katlanmış bir kortikal tabakadan oluşur. Beyaz madde içerisine gömülü dört derin beyincik çekirdeği bulunmaktadır. Korteksin her bir bölümü, belirgin bir geometrik düzen içinde konumlanmış aynı küçük nöronel elemanları içerir. Beyincik ve ilgili yapıları orta düzeyde, “mikrozonal” veya “mikrokompartman” olarak adlandırılan bağımsız işlev gören yüzlerce ya da binlerce modüle ayrılabilir.

Beyincik, arka kranial fossa (İng. posterior cranial fossa) içinde konumlanmıştır. Dördüncü ventrikül, pons ve medulla beyinciğin önünde yer alır. Beyinciğin üzerindeki beyin ile arasında, sert bir katman olan dura materden oluşan beyincik tentoriyumu bulunur; beyinciğin beyin ile bağlantıları pons üzerinden sağlanır. Anatomik olarak beyincik, pons ile birlikte metensefalonun bir parçası olarak kabul edilir ve metensefalon rombensefalonun (arka beyin) üst kısmını oluşturur. Beyin korteksine benzer şekilde beyincik, iki beyincik yarıküresine bölünmüştür; ayrıca, vermis olarak bilinen dar bir orta hat bölgesine sahiptir. Büyük kıvrımlar, yapının genel olarak 10 küçük “lobül”e ayrılmasını sağlar. Küçük granül hücrelerinin yüksek sayısı sayesinde beyincik, diğer tüm beyin kısımlarının toplamından daha fazla nöron içerirken, beyin hacminin yalnızca %10'unu kaplar. Beyincikteki nöron sayısı, neokorteksteki nöron sayısıyla orantılıdır. Beyincikte neokortekse oranla yaklaşık 3,6 kat daha fazla nöron bulunur ve bu oran birçok farklı memeli türünde korunmaktadır.
Beyinciğin alışılmadık yüzey görünümü, yapısının büyük kısmının yoğun bir şekilde katlanmış gri madde tabakasından, yani beyincik korteksinden oluştuğunu gizler. Bu tabakadaki her çıkıntıya folium denir. Yüksek çözünürlüklü MRG, yetişkin insan beyincik korteksinin yaklaşık 730 cm² bir yüzey alanına sahip olduğunu, ve 6 cm × 5 cm × 10 cm boyutlarında bir hacme sıkıştırıldığını göstermektedir. Korteksin gri maddesinin altında, çoğunlukla kortekse gidip gelen miyelinli sinir liflerinden oluşan beyaz madde tabakası bulunur. Enine kesitte dallı ve ağaç benzeri görünümü nedeniyle bazen “arbor vitae” (hayat ağacı) olarak adlandırılan beyaz madde içinde gri maddeden oluşan dört derin beyincik çekirdeği yer alır.
Beyinciği merkezi sinir sisteminin çeşitli bölümlerine bağlayan üç çift beyincik pedinkülü (sap) mevcuttur: üst beyincik pedinkülü, orta beyincik pedinkülü ve alt beyincik pedinkülü. Bu yapılar, vermise göre konumları esas alınarak isimlendirilmiştir. Üst beyincik pedinkülü, esas olarak beyin korteksine bir çıkış yolu oluşturur; derin beyincik çekirdeklerinden çıkan efferent (bir organdan dönen veya iletilen; götürgen) lifler, talamik çekirdekler aracılığıyla üst motor nöronlara ulaşır. Orta beyincik pedinkülü, ponsa bağlıdır ve tüm girdisini ponstan, ağırlıklı olarak pons çekirdeklerinden alır. Beyin korteksinden gelen girdiler, pons çekirdeklerinden geçen enine pons lifleri ile beyinciğe iletilir. Üç pedinkül arasında en büyük olan orta pedinkülün afferent (getirgen) lifleri, beyinciğin farklı bölgelerine yönlendirilen üç ayrı fasikül hâlinde düzenlenmiştir. Alt beyincik pedinkülü ise vestibüler çekirdekler, omurilik ve tegmentumdan gelen afferent (getirgen) lifler aracılığıyla giriş alır; çıkan efferent lifler, vestibüler çekirdekler ve retiküler formasyona iletilir. Tüm beyincik, alt beyincik pedinkülü üzerinden alt oliver çekirdeğinden modülatör sinyaller alır.

Beyincik yüzey görünümüne göre üç loba ayrılabilir: ön lob, arka lob ve flokkülonodüler lob. Ön lob, birincil fissürün üstünde, arka lob ise birincil fissürün altındadır. Flokkülonodüler lob, arka fissürün altında yer alır. İşlevsel açıdan, medialden laterale doğru daha belirgin bir ayrım söz konusudur. Beyinciğin bağlantı ve işlev açısından farklı olan flokkülonodüler lobu hariç tutulduğunda, beyincik işlevsel olarak spinobeyincik olarak adlandırılan medial bir sektöre ve serebrobeyincik olarak adlandırılan daha geniş bir lateral sektöre ayrılabilir. Beyinciğin ortasında uzanan ve çıkıntı yapan dar bir doku bölgesi vermis olarak bilinir (Latince "solucan" anlamına gelen vermis kelimesinden türetilmiştir).
Evrimsel olarak en eski bölüm olan ve genellikle vestibülobeyincik olarak adlandırılan flokkülonodüler lob, denge ve mekânsal oryantasyonda kritik rol oynar. Birincil bağlantıları vestibüler çekirdekler ile olup, görsel ve diğer duyusal girdiler de alır. Bu bölgenin hasarı, denge sorunları ve yürüyüş bozuklukları ile ilişkilidir.
Ön ve arka lobların medial bölgesi, paleobeyincik olarak da adlandırılan spinobeyinciği oluşturur. Bu alan, vücut ve uzuv hareketlerini ince ayar yapmak için önemli bir işleve sahiptir. Omurilikten (dorsal kolonlar ve spinobeyincik traktı dahil) ve kraniyal trigeminal sinirden, ayrıca görsel ve işitsel sistemlerden propriyoseptif girdiler alır. Derin beyincik çekirdeklerine lifler göndererek, bu çekirdekler aracılığıyla beyin korteksine ve beyin sapına projeksiyonlar sağlar ve inen motor sistemleri modüle eder.
İnsan beyninde lateral bölge, serebrobeyinciğin ana bölümünü oluşturur ve neobeyincik olarak da adlandırılır. Bu bölge, yalnızca beyin korteksinden gelen girdileri alır; bu özellikle paryetal lobdan pons çekirdekleri aracılığıyla sağlanır ve kortiko-ponto-beyincik yollarını oluşturur. Serebrobeyincikten çıkan sinyaller çoğunlukla talamusun ventrolateraline iletilir ve bu da premotor korteks ve birincil motor alan gibi motor alanlarla bağlantılıdır; ek olarak kırmızı çekirdek ile de bağlantı kurar. Lateral beyinciğin işlevleri konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır: Bu bölgenin gerçekleşmek üzere olan hareketlerin planlanmasında, duyusal bilgilerin eylem sürecinde değerlendirilmesinde ve bazı bilişsel işlevlerde (örneğin, belirli bir isimle en uyumlu fiili seçme gibi, "sandalye" için "oturmak") rol oynadığı düşünülmektedir.
Beyincik devresinde iki ana nöron tipi belirleyici rol oynar: Purkinje hücreleri ve granül hücreleri. Bu devrede ayrıca üç ana akson türü etkin rol oynar: beyinciğe dışarıdan giren yosunsu lifler ve tırmanıcı lifler ile granül hücrelerinin aksonları olan paralel lifler. Beyincikte iki ana yol bulunur; bu yollar yosunsu ve tırmanıcı liflerden başlar ve nihayetinde derin beyincik çekirdeklerinde sonlanır.
Yosunsu lifler, doğrudan derin çekirdeklere projekte olur, ayrıca şu yolla ilerler: yosunsu lifler → granül hücreleri → paralel lifler → Purkinje hücreleri → derin çekirdekler. Tırmanıcı lifler ise doğrudan Purkinje hücrelerine projekte olup aynı zamanda doğrudan derin çekirdeklere kollateraller gönderir. Yosunsu ve tırmanıcı liflerden her biri kendine özgü bilgileri taşır; beyincik ayrıca dopaminerjik, serotonerjik, noradrenerjik ve kolinerjik sistemlerden modülasyon işlevi gören sinyaller alır.
Beyincik korteksi üç temel katmandan oluşur. En alt katman, granül hücreleri ve yoğun olarak Golgi hücresi içeren, aynı zamanda Lugaro hücresi ve unipolar fırça hücresi gibi interneuronları barındıran kalın granüler katmandır. Orta katman, Purkinje hücre gövdelerinin ve Bergmann glial hücresinin bulunduğu dar Purkinje katmanıdır. Üst katman, Purkinje hücrelerinin yassılaşmış dendritik ağlarını içeren moleküler katmandır ve bu katman Purkinje hücrelerinin dendritik ağaçlarını dik açılar

Olfaktör bulbus (Latince : bulbus olfactorius) omurgalı ön beyninde koku almada görevli  sinir yapısıdır. Koku bilgilerini işlenmek üzere duygu, hafıza ve öğrenmede rol oynayan amigdala, orbitofrontal korteks (OFC) ve hipokampusa gönderir. Bulbus ana koku alma bulbusu ve yardımcı koku alma bulbusu olmak üzere iki ayrı yapıya bölünmüştür.
Bu oval yapı olfaktör hücrelerin sinapslar aracılığıyla ikincil nöronlar ile bağlantı kuruduğu yapıdır. Çok değişik tipte sinir hücresi bulundurur. Bu sinir hücrelerinin büyük bir kısmını mitral hücreler oluşturur. Nervus olfactorius'un lifleri mitral hücrelerin dendritleri ile sinaps yaparak, sinaptik glomerulus olarak bilinen yuvarlak alanları oluştururlar. Küçük sinir hücreleri olan püskül hücreleri ve granüler hücreler de, mitral hücreler ile sinaps yapar.
Bulbus olfactorius daha sonra traktus olfactorius ile yoluna devam eder.

Snell Klinik Nöroanatomi 7.Basım / Richard S. Snell
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi (2010-2020) 2. Sınıf Nöranatomi Arşivi

Sert zar veya kalın zar, beyin dokusunu ve omuriliği çevreleyen beyin zarlarının en kalın ve en dıştaki katmanıdır. Mezoderm tabakasından köken almaktadır. Pia mater ve araknoid zarın arasında bulunan beyin-omurilik sıvısının korunmasından sorumludur.
İki kat halinde bulunmaktadır;

Superficial (Yüzeyel) kat
Derin kat.
Dura mater iki yerde beyini bölümlere ayırarak da bir vazife görmektedir. Biri her iki serebral hemisferin ayrıldığı falx cerebri ve diğeri de oksipital lob ve cerebellumun (beyincik) ayrıldığı tentorium cerebri.
Duranın her iki katı nöral dokunun hemen hemen tamamı boyunca beraber seyretmektedirler. Bazı yerlerde iki kat arasında beynin venöz drenajını (kirli kanın geri dönmek için toplandığı alanlar) sağlayan yapılar yer almaktadır ki bunlara venöz sinüsler denmektedir.
Erişkinlerde 1. sakral vertebra seviyesinde son bulur.

Eric Richard Kandel, (d. 7 Kasım 1929, Viyana, Avusturya), Avusturya asıllı Amerikalı psikiyatrist, nörolog, fizyolog, davranış biyoloğu, biyokimyager. 2000 yılında nöronlarda hafıza fizyolojisi ile ilgili yaptığı çalışmalarla Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazandı. Aynı yıl ödülü Arvid Carlsson ve Paul Greengard ile paylaştı.

Eric Kandel, oyuncakçı Hermann Kandel ile karısı Charlotte Kandel'in ikinci çocuğu olarak Viyana'da doğdu. Avusturya'nın Naziler tarafından ilhak edilmesinden sonra, tüm Yahudiler gibi, Kandel Ailesi'nin günlük hayatı zorlaştı. Örneğin mahallede, okulda hiç kimse Yahudi oldukları için aile üyeleri ile konuşmuyordu. Yahudi düşmanlığı hayatî tehlike arz etmeye başlayınca, Kandel Ailesi 1939 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. 

Interview with Kandel June 2006 in German 22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eric Kandel’s Faculty Profile in the Department of Psychiatry at Columbia University30 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eric Kandel's Columbia University website
Autobiography at the Nobel Prize website
NPR interview 16 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eric Kandel - A Nobel's Life
Eric R. Kandel's United States Patents
The Kavli Prize Prize Committee Member for neuroscience
Explains a bit about the textbook Kandel wrote 14 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gama aminobütirik asit veya γ-aminobütirik asit veya kısaca GABA merkezi sinir sisteminde inhibitör olarak aktif rol olan önemli bir nörotransmiterdir. yani kısaca diğer sinir hücrelerine kimyasal mesaj alma, oluşturma veya gönderme yeteneğini azaltarak beyindeki uyarılmayı azaltır. ayrıca yaygın olarak tüketilen alkollü içkiler GABA kimyasalının aktivitesini artırır ve glutamat, asetilkolin gibi uyarıcı nörotransmitterlerin etkisini azaltarak merkezi sinir sisteminde depresan etki gösterir.
Beyindeki major inhibitör nörotransmitterdır.
Bu basit amino asit bazı hayvanlarda periferik bir nöronal iletici ve insanlarda muhtemelen bir beyin ileticisidir. Etkisi her zaman inhibitördür. Etkisinin blokajı konvülsiyonlara yol açar. Glütamattan, ko-faktörü piridoksin olan bir enzim aracılığıyla, dekarboksilasyon yoluyla oluşur. Bu husus, piridoksin yetersizliğine bağlı epilepsilerle, özellikle çocukluk dönemindeki epilepsilerle ilgili olabilir. GABA-A üzerinden etki eden bazı ilaçlar anksiyolitik etki gösterirler. Bkz. Akıl hastalıklarının biokimyasal ve nörofizyolojik temelleri.

Anatomide "gangliyon", biyolojik zar kütlesi, genel olarak sinir hücresi grupları olarak tanımlanabilir. Gangliyonda bulunan hücrelere gangliyon hücreleri denir. Bu terim aynı zamanda, özellikle retinal gangliyon hücreleri olarak da kullanılır. Daha az yaygın kullanımı ise gangliyon kistleridir (sinir hücresi olmadığı düşünülen, genellikle el ve ayakta bulunan yumru, şişlikler)
Nörolojik bağlamda gangliyonlar ise, soma ve dendritik yapıların birleşiminden oluşan yapılardır.
Gangliyonlar, genellikle diğer gangliyonlarla birlikte Plexus denilen, daha kompleks gangliyonlar oluşturmak için bağlantı içindedir. Gangliyonlar çevresel ve merkezi sinir sistemleri gibi farklı nörolojik yapılarda aktarma ve ara bağlantı noktaları sağlar.
Genel olarak iki ana gruba ayrılırlar;

Dorsal Kök Gangliyonlar(Spinal Gangliyonlar), duyusal sinir hücreleri grupları içerir.
Otonom Gangliyonlar, otonom sinir hücreleri gruplarından oluşur
Otonom sinir sisteminde, merkezi sinir sisteminden gangliyonlara gelen ağlar, pregangliyonik ağlar, o gangliyonlardan ilgili organa giden ağlar postgangliyonik ağlar olarak tanımlanır.
Beyinde, bazal gangliyonlar motor kontrol, kavrama, duygular ve öğrenme ile ilişkilendirilmiş olan serebral korteks, talamus ve beyinsapı ile ilişki içinde bulunan çekirdeklerdir (genellikle bazal gangliyon yerine bazal çekirdek terimi daha yaygın olarak kullanılır).

http://embryology.med.unsw.edu.au/Notes/Index/G.htm 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boz madde, merkezî sinir sisteminin başlıca bileşenlerinden biridir. Büyük çoğunluğu sinir hücresi gövdelerinden, dendritlerden (kısa gövde uzantıları) ve glia hücrelerinden meydana gelmektedir.
Boz madde; merkezî sinir sistemindeki nöronların ve diğer hücrelerin, miyelin (ak maddeye adını veren yapı) bulundurmayan kısımlarını ifade eder. Uç beynin dış kısmını (serebral korteks) oluşturduğu gibi, ara beynin ve beyin sapının iç bölümlerinde bulunur. Ayrıca omuriliğin iç kısmındaki H biçimindeki hattı da boz madde oluşturur. Ara nöronlar (internöronlar) da yine bu hat içerisinde yer almaktadır.
İstemli kas hareketleri, hafıza, görme, koklama, işitme, konuşma, karar verme ve çevresel değişimleri idrak etme gibi çeşitli olayları yöneten beyin bölümleri boz maddeden oluşmuştur.

Ak madde
Nöropil

Nöroanatomide, bir girus (Latince: tek. gyrus, çoğ. gyri), beyin korteksindeki kıvrımların çıkıntılı kısmıdır. Genellikle bir veya daha fazla sulki ile çevrilidir. Gyri ve sulci, insan ve diğer memeli beyinlerine kıvrımlı şeklini verir.

Gyri, insan beyni ve diğer memeli beyinleri için daha geniş bir yüzey alanı oluşturan kıvrım sisteminin bir parçasıdır. Beyin kafatasına sınırlı olduğundan, beyin büyüklüğü bu yapı içinde sınırlıdır. Çıkıntılar ve çöküntüler, daha büyük bir kortikal yüzey alanının ve daha gelişmiş bilişsel işlevlerin, daha küçük bir kafatası içinde bulunmasına izin veren katlar yaratır.

İnsanlarda fetal ve neonatal gelişim sırasında beyin kıvrımlaşmaya başlar. Embriyonik gelişimde tüm memeli beyinleri, nöral tüpten çıkmış pürüzsüz yapılar olarak başlarlar. Yüzeyinde kıvrımlaşma görülmeyen bir beyin korteksi durumu için “pürüzsüz beyinlilik” anlamına gelen lizensefali kelimesi kullanılır. Gelişme devam ettikçe, gyri ve sulci cenin beyninde şekillenmeye başlar ve korteks yüzeyinde derinleşen girintiler ve çıkıntılar oluşur.

Güve, kelebek olmayan tüm lepidoptera (pul kanatlılar) takımının üyelerini içeren bir böcek grubudur. Halk arasında buğday, odun, kumaş ve kürk gibi şeylere musallat olmaları ile bilinirler.
Kelebekler monofiletik bir grup oluştururken, Lepidoptera'nın geri kalanını oluşturan güveler oluşturmaz. Lepidoptera'nın üst familyalarını doğal gruplar halinde gruplamak için birçok girişimde bulunulmuştur; bunların çoğu, iki gruptan biri monofiletik olmadığı için başarısız olmuştur: Microlepidoptera ve Macrolepidoptera, Heterocera ve Rhopalocera, Jugatae ve Frenatae, Monotrysia ve Ditrysia.
Güveleri kelebeklerden ayırt etme kuralları tam olarak belirlenmemiş olsa da, çok iyi bir yol gösterici ilke, diğer kelebeklerin ince antenlere sahip olması ve (Hedylidae familyası dışında) antenlerinin ucunda küçük topların veya sopaların olmasıdır. Güve antenleri genellikle tüylüdür ve sonunda top yoktur. Bölümler bu ilkeye göre adlandırılır: "kulüp-antenliler" (Rhopalocera) veya "çeşitli antenliler" (Heterocera). Lepidoptera, Orta Triyas'ta çiçekli bitkilerden nektar elde etmelerine izin veren tüp benzeri hortuma sahip olma gibi özel bir özelliği geliştirmesi nedeniyle kelebekler ve diğer canlılar arasında farklılık gösterir.
Dünyanın her yerinde bulunan buğday güvesi (Syringopais temperatella) tarla ve ambarlardaki buğday ve mısıra dadanır. Dişi kelebekler haziran ortasında yumurtalarını başakların üstüne bırakır, yumurtadan çıkan tırtıllar, daha olgunlaşmamış tanelere girerek içten yemeye başlar. Tahıllar hasat edilince, gelişmiş olan tırtılların verdiği ikinci döl ambardaki tanelere yerleşir. Bu böceklerle mücadelede, sülfür buharı veya karbon tetraklorür ile karıştırılmış karbonsülfür kullanılır.

 Wikimedia Commons'ta Güve ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Güve ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kafadan bacaklılar (Cephalopoda), çok hücreli omurgasız hayvanların yumuşakçalar (Mollusca) şubesinin en gelişmiş sınıfı. Başları büyük olup gözleri ve sinir sistemleri iyi gelişmiştir. Başlarının ön kısmından çekmenli veya çengelli kollar uzanır. Bunlarla avlarını yakalar ve sürünebilirler.
Açık denizlerde sürüler halinde veya diplerde yaşayan deniz yumuşakçalarıdır. Mürekkepbalığı, kalamar, ahtapot, notilus (sedefli deniz helezonu) en çok bilinen kafadan bacaklılardır. Notilusta, helezon şekilli kalkerli bir dış kabuk bulunur. Mürekkep balıklarında derinin salgısı olan boynuzumsu ince ve küçük kabuk, gövdenin içine gömülmüştür. Ahtapotlarda ise hiç kabuk bulunmaz. Çok çeşitli renkte olanları olduğu gibi, renk değiştirebilme özelliğine sahip olanları da vardır. Ahtapotlara bu özelliklerinden dolayı "deniz bukalemunları" denir. Manto boşluğuna alınan suyun huni şeklindeki sifondan dışarı atılmasıyla bir su akımı meydana gelir. Hayvan, su akışının tersine olarak geri geri gider (Newton'un üçüncü yasası). Sifonu çevirerek öne veya arkaya doğru giderek avlarını rahatça takip eder ve düşmanlarından kaçabilirler. Kol ve dokunaçlarını kürek şeklinde kullanarak hızlarını arttırırlar. Yüzgeçlerinin yardımıyla yön değiştirir, öne ve arkaya doğru ağır ağır yüzebilirler.

Notilus dışında hepsinde mürekkep kesesi vardır. Deniz hayvanlarına yem olmamak için tehlike anında mürekkep salarak etrafı bulandırır ve oradan uzaklaşırlar. Mürekkep kesesi hareketi sağlayan sifona açılır. Avlarını kollarıyla yakalar, papağan gagası biçimindeki çeneleriyle ve törpülü dilleriyle parçalar. Ağızlarındaki bir çift zehirli tükürük bezleriyle felce uğratır.
Ahtapot ısırığı tehlikelidir. Yengeç, ıstakoz, balık, midye ve diğer yumuşakçalarla beslenirler. Ahtapot, Octopoda (sekiz kollular) grubunun tipik bir çeşididir. Mağara ve kayalar arasında gizlenerek avlanır. Bir çift solungacı, 2–3 cm'den 9 metreye kadar değişik boyda 50'den fazla türü vardır.
Mürekkepbalığı, Decapodiformes (on kollular) grubunun tanınan en gelişmiş grubudur. Sekiz kolu ve iki adet dokunacı bulunur. Bir çift solungaca sahiptir. Boyları 20 cm ile 18 metre arasında değişen türleri vardır. Mürekkep balığı genellikle balıkçılar tarafından balık avlamak için yem olarak kullanılır.

Kafadan bacaklılar (Cephalopoda) sınıfının alt sınıf ve takımlarına ilişkin ayrıntılı sınıflandırma aşağıda sunulmuştur ( st soyu tükenmiş):

Sınıf: Cephalopoda
Alt sınıf : Ammonoidea st
Takım : Ammonitida
Takım : Ceratitida
Takım : Goniatitida
Alt sınıf : Coleoidea
Belemnoidea st (üst grup)
Takım : Aulacocerida
Takım : Belemnitida
Takım : Belemnoteuthina
Takım : Diplobelida
Takım : Phragmoteuthida
Neocoleoidea (üst grup) - varlığını sürdüren kafadan bacaklıların çoğu
Takım : Octopoda - Ahtapotlar
Takım : Sepiida - Mürekkep balıkları
Takım : Sepiolida
Takım : Spirulida
Takım : Teuthida - Kalamarlar
Takım : Vampyromorphida
Alt sınıf : Nautiloidea
Takım : Nautilida - Nautiluslar
Takım : Actinocerida st
Takım : Ascocerida st
Takım : Bactritida st
Takım : Discosorida st
Takım : Ellesmerocerida st
Takım : Endocerida st
Takım : Oncocerida st
Takım : Plectronocerida st
Takım : Pseudorthocerida st
Takım : Tarphycerida st
Takım : Orthocerida st

Kafadanbacaklıların evrimi
Yumuşakçaların evrimi
Kafadan bacaklı kolu
Kafadan bacaklı gözü
Kafadan bacaklı gagası
Kafadan bacaklı mürekkebi
Kafadan bacaklı zekâsı
Kafadan bacaklı boyutları
Kafadan bacaklı saldırıları

 Wikimedia Commons'ta Kafadan bacaklılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Cephalopoda ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kafatası, omurgalılarda başı oluşturan kemik bir yapıdır. Yüzün yapılarını destekler ve beyin için koruyucu bir boşluk sağlar. Kafatası iki bölümden oluşur: kranyum ve mandibula. İnsanlarda bu iki kısım, nörokranyum ve en büyük kemiği olarak mandibulayı içeren viscerocranium'dur (yüz iskeleti). Kafatası, iskeletin en ön kısmını oluşturur ve bir sefalizasyon ürünüdür - beyni ve gözler, kulaklar, burun ve ağız gibi çeşitli duyusal yapıları barındırır. İnsanlarda bu duyusal yapılar yüz iskeletinin bir parçasıdır.
Kafatasının işlevleri arasında beynin korunması, stereoskopik görüşe izin vermek için gözler arasındaki mesafenin sabitlenmesi ve seslerin yönünün ve mesafesinin sesin lokalize edilmesini sağlamak için kulakların konumunun sabitlenmesi yer alır. Boynuzlu toynaklılar (toynaklı memeliler) gibi bazı hayvanlarda, kafatası, boynuzlar için binek (ön kemikte) sağlayarak savunma işlevi görür.

Kafatası bir dizi kaynaşmış yassı kemikten oluşur ve birçok foramen, fossa, süreç ve birkaç boşluk veya sinüs içeriri. Zoolojide kafatasında fenestrae adı verilen açıklıklar vardır.

İnsan kafatası, insan iskeletinde başı oluşturan kemik yapısıdır. Yüzün yapılarını destekler ve beyin için bir boşluk oluşturur. Diğer omurgalıların kafatasları gibi, beyni yaralanmalardan korur.
Kafatası, üç parçadan oluşur, farklı embriyolojik kökenli- neurocranium, ameliyat dikiş iplikleri ve Yüz iskeleti (aynı zamanda membranöz Viscerocranium olarak adlandırılır). Neurocranium (veya beyin kılıfı), beyni ve beyin sapını çevreleyen ve barındıran koruyucu kraniyal boşluğu oluşturur. Kafatası kemiklerinin üst kısımları kalvariyi (kafatası) oluşturur. Membranöz viscerocranium, mandibulayı içerir.
Dikişler, nörokranyumun kemikleri arasındaki oldukça sert eklemlerdir.
Yüz iskeleti, yüzü destekleyen kemiklerden oluşur.

Temporal fenestra, temporal kemikte bilateral simetrik delikler (fenestrae) ile karakterize edilen çeşitli amniyot tiplerinin kafataslarının anatomik özellikleridir. Belirli bir hayvanın soyuna bağlı olarak, postorbital ve skuamozal kemiklerin üstünde veya altında iki ya da bir çift temporal fenestra bulunabilir veya hiçbir çift temporal fenestra bulunmayabilir. Üst temporal fenestra, supratemporal fenestra olarak da bilinir ve alt temporal fenestra, infratemporal fenestra olarak da bilinir. Temporal fenestranın varlığı ve morfolojisi, memelilerin bir parçası olduğu sinapsidlerin taksonomik sınıflandırması için kritik öneme sahiptir.
Fizyolojik spekülasyon, bunu metabolik hızlardaki artış ve çene kaslarındaki artışla ilişkilendirir. Karboniferin önceki amniyotlarında temporal fenestra yoktu ama iki daha gruba evrimleştiler: sinapsidler (sürüngenler memeli benzeri) ve diapsidler (çoğu sürüngenler ve daha sonra kuşlar). Zaman geçtikçe, diapsidlerin ve sinapsidlerin temporal fenestraları daha güçlü ısırıklar ve daha fazla çene kası yapmak için daha fazla değişikliğe uğradı ve büyüdü. Diapsid olan dinozorların geniş gelişmiş açıklıkları vardır ve onların soyundan gelen kuşlar, geliştirilmiş temporal fenestralara sahiptir. Sinapsid olan memeliler, göz çukurlarının arkasında yer alan kafatasında bir fenestral açıklığa sahiptir.

Kafatası Modülü (California Eyalet Üniversitesi Antoloji Bölümü)
Kafatası Anatomisi Eğitimi. (GateWay Topluluk Koleji)
Kuş Kafatası Koleksiyonu 21 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Çok geniş kafatasları koleksiyonuna sahip kuş kafatası veritabanı (Wageningen Tarım Üniversitesi)
İnsan kafatası tabanı 23 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
İnsan Kafatasları / Antropolojik Kafatasları / Omurgalıların Kafataslarının Karşılaştırılması (PDF; 502 kB)

Kas, yumuşak bir doku olup, dört temel hayvan doku türünden biridir. Kas dokusu iskelet kaslarına kasılma yeteneği verir. Kas, embriyonik gelişim sırasında, miyogenez denilen süreçte oluşur. Kas dokusu, hareket sağlamak için etkileşen aktin ve miyozin adlı özel kasılma proteinleri içerir. Mevcut diğer birçok kas proteini arasında iki düzenleyici protein, troponin ve tropomiyosin bulunur.

Kas, vücutta bulunan, gelişmekte olan asıl hücreciklerin mezodermal tabakalarından oluşan, büzülebilen bir dokudur. Kas hücrelerinden oluşur. Vücuttaki görevi güç oluşumu ve (dış veya iç arası) hareket sağlamaktır.
Kas hareketlerinin büyük çoğunluğu bilinç dışında gerçekleşir ve yaşam için gerekli fonksiyonların gerçekleşmesi için büyük önem taşır (kalbin kasılarak kan pompalaması gibi). İstemli kas hareketleri vücudun hareket etmesi için kullanılır.
Kaslar, iskeletle beraber canlıya hem destek olur hem de iskelet hareketini sağlar. İskeletin dikliği ve organizmanın şekil alması kaslar sayesindedir. Omurgalılarda kaslar, eklemlerle birbirine bağlanmış olan iskeleti, kasılıp gevşeme ile hareket etmesini sağlar. Ayrıca omurgalılarda iç organların yapısındaki kaslar bu organlarda da hareketi sağlar. Örneğin sindirim sistemimizdeki kasların kasılması besini sindirim borusunda ilerletir. 

Kas dokusu vücuttaki işlevine ve konumuna göre değişir. Omurgalılarda, iskelet veya çizgili kas; düz kas (çizgisiz); ve kalp kası olmak üzere üç tip kas vardır.
İskelet kas dokusu, kas lifleri denilen uzun, çok çekirdekli kas hücrelerinden oluşur ve vücudun hareketlerinden sorumludur. Tendonlar ve perimisyumlar iskelet kasındaki diğer dokulardır.
Düz kas ve kalp kası bilinçli bir müdahale olmaksızın istemsiz olarak kasılır. Bu kas tipleri hem merkezi sinir sisteminin etkileşimi yoluyla hem de periferik pleksustan innervasyon veya endokrin (hormonal) faaliyet alarak etkinleştirilir. Çizgili veya iskelet kası, merkezi sinir sisteminin etkisiyle yalnızca istemli olarak kasılır. Refleksler, iskelet kaslarının bilinçsiz çalışma şeklidir, ancak yine de merkezi sinir sisteminin etkinleştirilmesiyle ortaya çıkarlar, ancak kasılma meydana gelene kadar kortikal yapılarla etkileşime girmezler.
Çizgili kaslar, isteğimiz doğrultusunda çalışan kaslardır. Düz kaslar isteğimiz dışında çalışır. Kalp kası da çizgili kas olmasına rağmen, isteğimiz dışında çalıştığı için kalp kası denilmiştir.
İskelet kasları, somatik sinir sisteminin kontrolü altındaki gönüllü kaslardır. Diğer kas türleri, yine çizgili olan kalp kası ve çizgisiz olan düz kas'tır. Bu tip kas dokularının her ikisi de istemsiz veya otonom sinir sisteminin kontrolü altında olarak sınıflandırılır.
Farklı kas tiplerinin, kas tipine ve kasın tam konumuna bağlı olarak asetilkolin, noradrenalin, adrenalin ve nitrik oksit gibi nörotransmitterlere ve hormonlara verdikleri tepkiler farklıdır.
Diğerlerinin yanı sıra miyoglobin, mitokondri ve miyozin ATPaz içeriğine bağlı olarak kas dokusunun alt sınıflandırılması da mümkündür.
Bir iskelet kası birden fazla fasikül – kas lifi demetleri içerir. Her bir lif ve her kas bir tür bağ dokusu fasya tabakasıyla çevrilidir. Kas lifleri, uzun çok çekirdekli hücrelerle sonuçlanan miyogenez olarak bilinen süreçte gelişimsel miyoblastların hücre füzyonundan oluşturulur. Bu hücrelerde "miyonükleus" olarak adlandırılan çekirdek hücre zarı'nın iç kısmındadır. Kas lifleri ayrıca enerji ihtiyaçlarını karşılamak için birden fazla mitokondri içerir.

Omurgalılarda üç tip kas dokusu vardır: iskelet, kalp ve düz. İskelet ve kalp kası çizgili kas doku türleridir. Düz kas çizgili değildir.
Omurgasızlarda çizgilenme düzenine bağlı olarak üç tip kas dokusu vardır: enine çizgili, eğik çizgili ve düz kas. Eklembacaklılarda düz kas yoktur. Enine çizgili tip, omurgalılardaki iskelet kasına en çok benzeyen türdür.
Omurgalı iskelet kası dokusu, liflerin genişliği üç ila sekiz mikrometre ve uzunluğu 18 ila 200 mikrometre arasında değişen uzun çizgili bir kas dokusudur. Hamilelik sırasında rahim duvarında uzunlukları 70 ila 500 mikrometreye kadar büyürler. Çizgili iskelet kası dokusu, dokuya çizgili (çizgili) görünümünü veren, sarkomerler denen birçok kasılma birimini içeren düzenli, paralel miyofibril demetleri halinde düzenlenmiştir. İskelet kası, tendonlarla veya bazen aponörozlarla kemiklere bağlanan gönüllü kastır ve hareket gibi iskelet hareketlerini etkilemek ve duruşu korumak için kullanılır. Postüral kontrol genellikle bilinçsiz refleks olarak sağlanır, ancak sorumlu kaslar aynı zamanda bilinçli kontrole de tepki verebilir. Ortalama yetişkin bir erkeğin vücut kütlesinin yüzdesi olarak iskelet kaslarının %42'si, ortalama yetişkin bir kadının ise %36'sı iskelet kasından oluşur.
Kalp kası dokusu, miyokard olarak sadece kalbin duvarlarında bulunan ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilen istemsiz bir kastır. Kalp kası dokusu iskelet kası gibi çizgilidir ve son derece düzenli demet düzenleri halinde sarkomer denen kasılabilir birimler içerir. İskelet kasları düzenli, paralel demetler halinde düzenlenirken, kalp kası interkale diskler denen dallanma ve düzensiz açılarla bağlanır.
Düz kas dokusu çizgili değildir ve istemsizdir. Düz kas, yemek borusu, mide, bağırsaklar, bronşlar, rahim, üretra, mesane, kan damarları gibi organ ve yapıların duvarlarında ve vücut kıllarının ereksiyonunu kontrol eden ciltteki arrector pili'de bulunur.

İskelet kası genel olarak Tip I yavaş kasılan kas ve Tip II hızlı kasılan kas olarak iki lif tipine ayrılır.

Tip I, yavaş kasılan, yavaş oksidatif veya kırmızı kas, kılcal damarlarla yoğundur ve kas dokusuna karakteristik kırmızı rengini veren mitokondri ve miyoglobin açısından zengindir. Daha fazla oksijen taşıyabilir ve aerobik aktiviteyi sürdürebilir.
Tip II, hızlı kasılan kasın, kasılma hızını artırma sırasına göre üç ana türü vardır:
Yavaş bir kas gibi aerobik olan Tip IIa, mitokondri ve kılcal damarlar açısından zengindir ve oksijensiz kaldığında kırmızı görünür.
Mitokondri ve miyoglobinde daha az yoğun olanTip IIx (tip IId de denir). Bu, insanlarda en hızlı kas türüdür. Oksidatif kastan daha hızlı ve daha fazla kuvvetle kasılabilir, ancak kas kasılması ağrılı hale gelmeden önce yalnızca kısa, anaerobik aktivite patlamalarını sürdürebilir (genellikle yanlış bir şekilde laktik asit birikmesine atfedilir). N.B. Bazı kitap ve makalelerde insandaki bu kas, kafa karıştırıcı bir şekilde tip IIB olarak adlandırılıyordu.
Tip IIb, anaerobik, glikolitik, mitokondri ve miyoglobin bakımından daha az yoğun olan "beyaz" kastır. Kemirgenler gibi küçük hayvanlarda bu, etlerinin soluk rengini açıklayan başlıca hızlı kas türüdür.
Memeli iskelet kas dokusunun yoğunluğu yaklaşık 1,06 kg/litredir. Bu, 0,9196 kg/litre olan yağ dokusunun (yağ) yoğunluğuyla tezat teşkil edebilir. Bu, kas dokusunu yağ dokusundan yaklaşık %15 daha yoğun hale getirir.
İskelet kası oldukça oksijen tüketen bir dokudur ve reaktif oksijen türlerinin neden olduğu oksidatif DNA hasarı yaşla birlikte birikme eğilimindedir. Oksidatif DNA hasarı 8-OHdG, hem fare hem de sıçanlarda yaşla birlikte kalp ve iskelet kaslarında birikir. Ayrıca, farelerin iskelet kaslarında yaşla birlikte DNA çift sarmal kırılmaları birikir.

Düz kas istemsizdir ve çizgili değildir. Düz kas, tek üniteli (üniter) ve çok üniteli düz kas olarak iki alt gruba ayrılır. Tek birimli hücrelerde, tüm paket veya tabaka bir sinsityum (yani hücrelere ayrılmayan çok çekirdekli bir sitoplazma kütlesi) olarak büzülür. Çok birimli düz kas dokuları bireysel hücreleri innerve eder; bu nedenle, iskelet kasındaki motor ünitelerin görevlendirilmesine benzer şekilde, hassas kontrole ve kademeli tepkilere izin verirler.
Düz kas, büyük (aort) ve küçük arterlerin, arteriyollerin ve toplardamarların tunika medya tabakası gibi kan damarlarının duvarlarında (bu tür düz kaslara özellikle vasküler düz kas denir) bulunur. Düz kas aynı zamanda lenfatik damarlarda, mesanede, uterusta (uterus düz kası olarak adlandırılır), erkek ve dişi üreme yollarında, gastrointestinal sistemde, solunum yollarında, cildin arrektör pilisinde, siliyer kasta ve gözün irisininde de bulunur. Farklı organlardaki düz kas hücrelerinin yapı ve işlevi temel olarak aynıdır, ancak vücutta belirli zamanlarda bireysel eylemleri gerçekleştirmek için tetikleyici uyaranlar büyük ölçüde farklılık gösterir. Ayrıca böbrek glomerülleri mesanjiyal hücreler adı verilen düz kas benzeri hücreler içerir.

Kalp kası, duvarlarda ve kalbin histolojik esasında, özellikle de miyokartdaki, istemsiz, çizgili bir kastır. Kalp kas hücreleri  (ayrıca kardiyomiyositler veya miyokardiyositler olarak da adlandırılır), çoğunlukla yalnızca bir çekirdeklidir, ancak iki ila dört çekirdekli nüfuslar da vardır.
Miyokard, kalbin kas dokusudur ve dış epikardiyum tabakası ile iç endokardiyum tabakası arasında kalın bir orta tabaka oluşturur.
Kalpteki kalp kas hücrelerinin koordineli kasılmaları, kanı kulakçıklardan ve karıncıklardan sol/vücut/sistemik ve sağ/akciğerler/pulmoner dolaşım sistemlerindeki kan damarlarına doğru iter. Bu karmaşık mekanizma kalbin sistolünü gösterir.
Kalp kası hücreleri, vücuttaki diğer birçok dokudan farklı olarak, oksijen ve besin sağlamak ve karbondioksit gibi atık ürünleri uzaklaştırmak için mevcut kan ve elektrik kaynağına dayanır. Koroner arterler bu işlevin yerine getirilmesine yardımcı olur.

Tüm kaslar paraksiyel mezodermden türetilir. Paraksiyal mezoderm, embriyonun uzunluğu boyunca, vücudun segmentasyonuna karşılık gelen somitlere bölünmüştür (en açık şekilde vertebral kolonda görülür). Her somitin üç bölümü vardır; sklerotom (omurları oluşturur), dermatom (deriyi oluşturur) ve miyotom (kas oluşturur). Miyotom, sırasıyla epaksiyal ve hipaksiyel kasları oluşturan epimer ve hipomer olmak üzere iki bölüme ayrılır. İnsanlardaki tek epaksiyal kaslar, erektör spina ve küçük intervertebral kaslardır ve omurilik sinirlerinin dorsal dalları tarafından innerve edilirler. Omurilik sinirlerinin dorsal dalları, bacak kasları da dahil olmak üzere tüm diğer kaslar hipaksiyeldir ve omurilik sinirler

Knidliler, Sölenterler veya Haşlamlılar (Cnidaria) (/nɪˈdɛəriə, naɪ-/ ), hem tatlı su hem de deniz ortamlarında bulunan 11.000'den fazla tür içeren Animalia krallığı altındaki bir filumdur, Genelde biyoloji konularında Porifera şubesinden sonra bahsedilen şubedir.
Ayırt edici özellikleri, esas olarak avlarını yakalamak için kullandıkları özelleşmiş hücreler olan cnidosit hücreleridir Vücutları, çoğunlukla bir hücre kalınlığında olan iki epitel tabakası arasına sıkıştırılmış, cansız, jöle benzeri bir madde olan mesoglea maddesinden oluşur.
Knidliler çoğunlukla iki temel vücut formuna sahiptir: her ikisi de cnidositler taşıyan dokunaçlarla çevrili ağızlarla radyal olarak simetrik olan yüzen medusa ve sapsız polipler. Her iki formun da sindirim ve solunum için kullanılan tek bir deliği ve vücut boşluğu vardır. Birçok cnidarian türü, medusa benzeri veya polip benzeri zooid veya her ikisinden oluşan tek organizmalar olan koloniler üretir. Knidliler'in faaliyetleri, merkezi olmayan bir sinir ağı ve basit alıcılar tarafından koordine edilir. Birkaç serbest yüzen Cubozoa ve Scyphozoa türü denge algılayan statokistlere sahiptir ve bazılarının basit göz yapıları vardır. Tüm knidliler cinsel olarak üremez, ancak birçok türün aseksüel polip evreleri ve cinsel medusa evrelerinden oluşan karmaşık yaşam döngüleri vardır. Bununla birlikte bazıları, polip veya medusa aşamasını atlar ve parazitik sınıflar, hiçbir forma sahip olmayacak şekilde gelişti.
Knidliler, daha önce Coelenterata filumundaki ktenoforlarla gruplandırılmıştı, ancak farklılıklarının artan farkındalığı, onların ayrı filumlara yerleştirilmesine neden oldu. Knidliler dört ana gruba ayrılır: neredeyse tamamen sapsız Anthozoa (deniz şakayıkları, mercanlar, deniz ağılları ); yüzme Scyphozoa (denizanası ); Cubozoa (kutu jöleleri); ve Hydrozoa (tüm tatlı su Knidlileri ve birçok deniz formunu içeren ve hem Hydra gibi sapsız üyelere hem de Portekiz Şavaşçısı gibi kolonyal yüzücülere sahip çeşitli bir grup). Staurozoa son zamanlarda Scyphozoa'nın bir alt grubu yerine kendi başına bir sınıf olarak kabul edildi ve yüksek oranda türetilmiş parazitik Myxozoa ve Polypodiozoa, 2007'de kesin olarak cnidarians olarak kabul edildi.
Son filogenetik analizler, knidliler'ın monofili durumu yanı sıra knidliler'ın bilaterilerin kardeş grubu olarak konumunu desteklemektedir. Fosil knidliler şubesi üyeleri, yaklaşık 580 milyon yıl önce oluşan kayalarda bulundu.580 milyon yıl önce ve diğer fosiller mercanların 490 milyon yıl önce kısa bir süre önce var olabileceğini gösteriyor.490 milyon yıl önce ve birkaç milyon yıl sonra çeşitlendi. Bununla birlikte, mitokondriyal genlerin moleküler saat analizi, 741 milyon yıl önce civarında tahmin edilen cnidarians taç grubu için çok daha büyük bir yaş olduğunu göstermektedir. 741 milyon yıl önce, yani Kambriyen döneminden yaklaşık 200 milyon yıl öncesine kadar herhangi bir fosil bulunamamıştır.

Cnidaria (knidliler) şubesi, polifera (süngerler) şubesinden daha karmaşık, yaklaşık olarak ktenoforlar (tarak jöleleri) şubesi üyeleri kadar karmaşık ve neredeyse tüm diğer hayvanları içeren bilaterianlardan daha az karmaşık olan bir hayvan filumu oluşturur. Hücreler arası bağlantılar ve halı benzeri taban zarları ile bağlanmış hücreler; kaslar; sinir sistemleri; ve bazılarının duyu organları vardır. Cnidarians, zıpkın benzeri yapıları ateşleyen ve genellikle esas olarak av yakalamak için kullanılan cnidositlere sahip olmasıyla diğer tüm hayvanlardan ayrılır. Bazı türlerde cnidositler de çapa olarak kullanılabilir. Knidliler ayrıca vücutlarında yutma ve boşaltım için tek bir açıklığa sahip olmaları, yani ayrı bir ağızları ve anüsleri olmaması gerçeğiyle de ayırt edilirler.
Süngerler ve ktenoforlar gibi, knidliler'in de, knidliler'de mezoglea olarak adlandırılan, jöle benzeri bir malzemenin orta tabakasını sıkıştıran iki ana hücre katmanı vardır; daha karmaşık hayvanlarda üç ana hücre katmanı vardır ve ara jöle benzeri katman yoktur. Bu nedenle, cnidarians ve ktenoforlar geleneksel olarak süngerlerle birlikte diploblastik olarak etiketlenmiştir. Bununla birlikte, hem cnidarians hem de ktenoforlar, daha karmaşık hayvanlarda orta hücre tabakasından kaynaklanan bir kas tipine sahiptir. Sonuç olarak, bazı yeni ders kitapları ktenoforları triploblastik olarak sınıflandırır ve cnidaria şubesi üyelerinin triploblastik atalardan evrimleştiği öne sürüldü.

Çoğu yetişkin knidliler şubesi üyesi, serbest yüzen medusa veya sapsız polipler olarak görünür ve birçok hidrozoa türünün iki form arasında geçiş yaptığı bilinmektedir. Her iki formda sırasıyla tekerlek ve boru gibi radyal olarak simetriktir. Bu hayvanların başları olmadığı için uçları "oral" (ağza en yakın) ve "aboral" (ağza en uzak) olarak tanımlanır. Çoğunun kenarlarında cnidositlerle donatılmış dokunaç saçakları vardır ve medusaların genellikle ağız çevresinde bir iç dokunaç halkası vardır. Bazı hidroidler, savunma, üreme ve av yakalama gibi farklı amaçlara hizmet eden zooid kolonilerinden oluşabilir. Poliplerin mezogleası genellikle ince ve genellikle yumuşaktır, ancak medusalarınki genellikle kalın ve esnektir, böylece kenarlardaki kaslar suyu dışarı atmak için kasıldıktan sonra orijinal şekline geri döner ve medusaların bir tür "jet itişi" ile yüzmesini sağlar.

Medusa'da tek destekleyici yapı mesoglea'dır. Hidra ve deniz şakayıklarının çoğu beslenmedikleri zaman ağızlarını kapatırlar ve sindirim boşluğundaki su daha sonra su dolu bir balon gibi hidrostatik bir iskelet görevi görür. Tubularia gibi diğer polipler, destek için su dolu hücre sütunlarını kullanır. Deniz kalemleri, süngerler gibi kalsiyum karbonat spikülleri ve sert lifli proteinlerle mezogleayı sertleştirir. Bazı kolonyal poliplerde, kitinli bir periderm, bağlantı bölümlerine ve bireysel poliplerin alt kısımlarına destek ve biraz koruma sağlar. Taşlı mercanlar, büyük kalsiyum karbonat dış iskeletleri salgılarlar. Birkaç polip, dışlarına yapıştırdıkları kum taneleri ve kabuk parçaları gibi malzemeleri toplar. Bazı kolonyal deniz şakayıkları mesogleayı tortu parçacıklarıyla sertleştirir.

Knidliler diploblastik hayvanlardır; başka bir deyişle, iki ana hücre katmanına sahipken, daha karmaşık hayvanlar üç ana katmana sahip triploblastlardır . Cnidarians'ın iki ana hücre tabakası, çoğunlukla bir hücre kalınlığında olan ve salgıladıkları fibröz bir bazal membrana bağlı olan epitel oluşturur. Ayrıca katmanları ayıran jöle benzeri mezogleayı da salgılarlar. Ektoderm ("dış deri") olarak bilinen dışa bakan tabaka genellikle aşağıdaki hücre türlerini içerir:

Gövdeleri epitelyumun bir parçasını oluşturan, ancak tabanları paralel sıralar halinde kas lifleri oluşturacak şekilde uzanan epitelyum-kas hücreleri. Dışa bakan hücre tabakasının lifleri genellikle içe bakanın liflerine dik açılarda uzanır. Anthozoa (anemonlar, mercanlar vb.) ve Scyphozoa'da (denizanası) mesoglea ayrıca bazı kas hücreleri içerir.
Cnidaria şubesine adını veren zıpkın benzeri "ısırgan otu hücreleri" olan Cnidositler. Bunlar kas hücrelerinin arasında veya bazen üzerinde görülür.
Sinir hücreleri. Duyusal hücreler, kas hücrelerinin arasında veya bazen üzerinde görünür ve çoğunlukla kas hücrelerinin tabanları arasında yer alan motor sinir hücreleri ile sinapslar (kimyasal sinyallerin aktığı boşluklar) aracılığıyla iletişim kurar. Bazıları basit bir sinir ağı oluşturur.
Uzmanlaşmamış ve uygun tiplere dönüşerek kaybolan veya hasar görmüş hücrelerin yerini alabilen interstisyel hücreler. Bunlar kas hücrelerinin bazları arasında bulunur.
İçe bakan gastroderm ("mide derisi"), epitelyo-kas, sinir ve interstisyel hücrelere ek olarak, sindirim enzimlerini salgılayan bez hücreleri içerir. Bazı türlerde, hala mücadele eden avı bastırmak için kullanılan düşük konsantrasyonlarda cnidositler de içerir. Mesoglea, bazı türlerde az sayıda amip benzeri hücre ve kas hücresi içerir. Ancak orta tabaka hücre sayısı ve türleri süngerlere göre çok daha azdır.

Nematokistler avın içine zehir enjekte eder ve genellikle onları kurbanların içine gömmek için dikenlere sahiptir. Çoğu türün nematokistleri vardır.
Spirokistler kurbana nüfuz etmez veya zehir enjekte etmez, ancak ipliğin üzerindeki küçük yapışkan kıllar aracılığıyla onu dolaştırır.
Ptikokistler av yakalamak için kullanılmaz - bunun yerine, boşaltılan ptikokistlerin iplikleri, sahiplerinin yaşadığı koruyucu tüpler oluşturmak için kullanılır. Ptikokistler sadece Ceriantharia takımında bulunur.

Medusalar bir tür jet itme gücüyle yüzerler: kaslar, özellikle çanın kenarının içinde, çanın içindeki boşluktan suyu sıkıştırır ve mesoglea'nın yaylılığı iyileşme vuruşunu güçlendirir. Doku katmanları çok ince olduğundan, akıntılara karşı yüzmek için çok az güç sağlarlar ve akıntılar içindeki hareketi kontrol etmek için yeterlidirler.

Hidralar ve bazı deniz şakayıkları çeşitli yollarla kayaların ve deniz ya da nehir yataklarının üzerinde yavaşça hareket edebilirler: salyangoz gibi sürünerek, solucanlar gibi sürünerek ya da takla atarak. Birkaçı tabanlarını sallayarak beceriksizce yüzebilir.

Knidliler genellikle beyinleri ve hatta merkezi sinir sistemleri olmadığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, bir tür merkezileştirme olarak kabul edilebilecek bütünleştirici nöral doku alanlarına sahiptirler. Vücutlarının çoğu, yüzme kaslarını kontrol eden ve duyusal yapılarla bağlantı kuran merkezi olmayan sinir ağları tarafından innerve edilir, ancak her sınıfın biraz farklı yapıları vardır. Genellikle rhopalia olarak adlandırılan bu duyusal yapılar, ışık, basınç ve çok daha fazlası gibi çeşitli uyaran türlerine yanıt olarak sinyaller üretebilir. Medusa'da genellikle, yüzme kaslarını doğrudan innerve eden motor sinir ağını kontrol etmek için birlikte çalışan zilin kenarında birkaç tane bulunur. Çoğu Cnidarians'ın da paralel bir sistemi vardır. Sifozoanlarda bu, sinir sistemi üzerinde modülatör etkileri olan yaygın bir sinir ağı şeklini alır. Sinir ağındaki ara nöronlar, duyu nöronları ve motor nöronlar arasında "sinyal kabloları" oluşturmanın yanı sıra, yerel koordinasyon me

Kraniyal sinirler, kafa çiftleri veya kafatası sinirleri (Latince: nervi craniales), merkezî sinir sisteminden çıkarak çevreye dağılan, çevresel sinir sisteminin beyinden çıkan (encephalic) bölümüdür.
İnsandaki kraniyal sinirleri toplam 12 sinirden oluşur. Tümü beyin tabanından çıkarak kafatasındaki deliklerden geçerler. Birinci ve ikinci çiftler serebrumdan yayılır. Geri kalan on çift beyinsapından yayılır.

İnsandaki kraniyal sinirleri, diğer tüm omurgalılardakine benzer. Amniyotlara kadarki diğer türlerde bulunan XI. ve XII. kraniyal sinirler değişiktir. Mahmuzlu camgöz köpek balığı (Squalus acanthias) gibi bazı ilkel kıkırdaklı balıklarda sıfır olarak numaralandırılan son bir sinir bulunur. Bu sinir, ilk kraniyal sinirden daha önce gelir. Bunlar beyinsapından çıkar, omurgaya girer.

Nervus olfactorius: Koku sinirleri
Nervus opticus: Görme siniri
Nervus oculomotorius: Gözün hareketlerini yapan (somatik efferent ve otonom) sinirleri.
Nervus trochlearis: Orbita daki M. obliquus superior'u innerve eder.
Nervus trigeminus: (üçüz sinir): 1. yutak kavsinin siniri olup çiğneme kasları, dişler, alt göz kapağı, burun mukozası, yanaklar, ağız tabanı, çene ucu, yüzün bir kısmı, dudaklar, alt ve üst çene mukozası gibi geniş bir alanı innerve eder.
Nervus abducens: Orbita'da M. rectus lateralis'i innerve eder.
Nervus facialis: (N. intermedio facialis) 2. yutak kavsinin siniri olup mimik kasları (yüz ifadelerini veren kaslar) innerve eder.
Nervus vestibulocochlearis: Kulak, duyma ve denge siniri.
Nervus glossopharyngeus: 3. yutak kavsinin siniri. Tonsillalar, dilin 1/3 arka kısmı (tat duyusu).
Nervus vagus: 4. ve 5. yutak kavsi siniri. Duyu, motor ve parasempatik karakterli mikst bir sinir. Thorax ve abdomendeki visseral yapıların innervasyonunu sağlar.
Nervus accessorius: Efferent bir sinirdir. Cranial ve spinal iki kökten oluşur. Başlıca M. trapezius, M. sternocleidomastoideus'un motor innervasyonu.
Nervus hypoglossus: Dilin efferent siniri. Dil hareketlerini yaptırır, dil kasları′nı innerve eder.

Dolaşımda kraniyal sinirlerin adlarını ve sırasını hatırlamaya yardımcı birçok mnemonik cihaz vardır. Çünkü zihin kafiyeli ifadeleri iyi çağırır. En iyi yöntem kafiye düzenini kullanmaktır. Tıp öğrencileri oküp tkare afv'ye giremedim vah şeklinde sırayı ve baş harfleri ezberlerler.

Merkezî sinir sistemi (MSS, zaman zaman İngilizce kısaltmasıyla: CNS yani "Central nervous system") sinir sisteminin en büyük bölümünü teşkil eder. Beyin ve omurilikten oluşur. Bazı sınıflandırmalarda retina ve kraniyal sinirler de MSS'ye dâhil edilir. Çevresel sinir sistemi ile birlikte davranış kontrolünde temel bir göreve sahip olan merkezî sinir sistemini çevresel sinir sisteminden ayıran belirgin bir sınır olmayıp ayrım keyfîdir. MSS, vücut boşluğunda, kraniyal boşluktaki beyni ve spinal boşluktaki omuriliği kapsar. Omurgalılarda beyin kafatası ile korunurken, omurilik de omurga ile korunur. Bunların her ikisi de, meninskler (beyin ve omurilik zarı) ile çevrilmiştir. Şekilde kırmızı ile gösterilenler MSS'ye ait ana sinirlerdir.

Omurgalıların embriyosunun ilk gelişimi esnasında nöral tabakadaki dikey oyuk gittikçe derinleşir ve büyüme her yöne doğru olur. İnsan embriyosunda altı hafta içinde ön beyin, serebrum ve ara beyin olarak bölünürken, art beyin, metensefalon ve myelensefalon olarak bölünür.

Merkezî sinir sisteminin birçok hastalığı vardır. Bunlara, ensefalit gibi merkezî sinir sistemi enfeksiyonu; çocuk felci, nöron dejenerasyonu gibi Alzheimer hastalığı ve amyotrofik lateral skleroz, otoimmün hastalığı ve iltihap hastalıkları  gibi multipl skleroz örnek verilebilir. Sonuçta merkezî sinir sistemi kanserleri, şiddetli rahatsızlıklara neden olur, bazı durumlarda beyin tümörü meydana gelir ve bu da büyük oranda ölümle sonuçlanır.
İlaç üretimi yapan bazı kuruluşlar, beynin nörolojik yapısının, rutin taramaya değil de yalnızca özel bir klinik soruya yanıt verebileceğini düşünüyor.

Beyin: Duyu organları, hafıza ve düşünce merkezidir. Kan basıncını ve hormonları düzenleme, açlık, susuzluk, uykusuzluk, uyku denetleme ve istemli çalışan organları kontrol etmekle görevlidir. Bu görevler üç kategoride toplanır:

Canlının içinden veya dışından gelen bütün uyarımları birleştirmek
Canlının koordinasyonu
Organlararası ve organ içi düzenlemeler

Nörolojide motor nöron terimi merkezi sinir sisteminde (MSS) bulunan sinir hücrelerini (nöron) sınıflandırır ve kasları doğrudan veya dolaylı olarak kontrol eder. MSS'deki aksonlar bilgiyi diğer sinir hücrelerine iletir. Motor nöronlar, hareketi gerçekleştirmek için omurilikten kaslara sinyal iletirler.

Görevlerine göre motor nöronlar üç kategoriye ayrılır:

MSS'deki somatik motor nöronlar aksonlarını hedef dokularla ilişkilendirirler. Bu dokular yalnızca çizgili kastır. Çizgili kaslar hareketle ilgilidir. Karın kasları ve interkostal kaslar
çizgili kaslara örnektir.

Brakial motor nöronlar olarak da adlandırılan özel visseral motor nöronlar, brakial kasları doğrudan sinirle donatırlar. Bu kaslar balıkların solungaçlarında ve karada yaşayan omurgalıların yüzlerinde bulunur.

Kısaca visseral motor nöronlar olarak da adlandırılırlar. Kalp kasını ve düz kası gibi atardamarların kaslarını dolaylı olarak sinirler donatırlar. Otonom sinir sistemindeki sinir hücrelerinin gangliyonlarında bulunan sinapslar, doğrudan visseral kasları (ve bazı [[beze [biyoloji)|bezeleri]] sinirler donatırlar.
Parasempatik sinir sistemi veya sempatik sinir sistemindeki gangliyonik nöronlar (ki bunlar gerçek motor nörondur), visseral kasları doğrudan donatırlar.
Tüm omurgalılardaki motor nöronlar, asetilkolin nörotransmitterini serbest bırakan kolinerjiktir. Parasempatik gangliyonik nöronlar da kolinerjik iken, sempatik gangliyonik motor nöronlar, noradrenalin nörotransmitterini serbest bırakan noradrenerjiktir.

Bir motor nöron ile kas lifi arasındaki bağlantı, nöromüsküler kavşak olarak adlandırılan özel bir sinapstır. Adaptasyon stimulasyonuna bağlı olarak motor nöron, sinaptik reseptörü tutan nörotransmitter taşkınına ve kas lifinin titreyerek tepki vermesine neden olur.

Omurgasızlarda, serbest bırakılan nörotransmittere ve tutulan reseptör türüne bağlı olarak, kas lifindeki tepki ya uyarıcı ya da engelleyicidir.
Omurgalılarda kas lifinin bir nörotransmittere karşı tepkisi yalnızca uyarıcı niteliğindedir. Yani kas kasılır. Kas gevşemesi ve kas kasılmasının engellenmesi, yalnızca motor nöronun kendisi tarafından engellenir. Yine de kasın sinirle donatılması, motor aktivitelerinin gelişmesinde son sözü söyler. Kas gevşeticiler, kasların elektrofizyolojik aktivitelerini azaltan ve kasları sinirle donatan motor nöronlarda veya kasların kendilerinden ziyade kolinerjik nöromüsküler kavşakta çalışır.

Somatik motor nöronlar, iki türe ayrılır: alfa motor nöronlar ve gama motor nöronlar. Merkezi sinir sisteminden çevresel sinir sistemine yapılan sinyal iletimi ifade etmesi için bunlara motor denir.

Alfa motor nöron, kas boyunca uzanan ekstrafusal kas lifini donatır.
Gama motor nöron, intrafusal kas lifini donatır.

Tek bir motor nöron, bir veya daha fazla kas lifi ile bağlantı kurabilir. Motor nöron ile bağlı olduğu kas lifleri bir motor birimdir. Motor birimleri 3 kategoriye ayrılır: yavaş motor birimleri, çabuk yorulan motor birimleri, çabuk yorulmaya dayanıklı motor birimleri.

Alfa motor nöron
Gama motor nöron
Beta motor nöron
Sinir lifi
Nöromüsküler kavşak
Motor birim
Amyotrofik lateral skleroz (Motor nöron hastalığı)
Motor sinir lifi
Sinir

Mürekkepbalığı, Kafadanbacaklılar (Cephalopoda) sınıfının, Onkollular (Decapodiformes) grubundan denizlerde yaşayan bir yumuşakça. Hepsi ayrı eşeylidir. Diğer adı Sübye'dir.Solungaç solunumu yaparlar. Ağız bölgesinden çıkan 10 adet kolları vardır. İki kolu diğerlerinden daha uzundur. Dinlenme halinde içe çekilmiş olan bu kollarını avlarını yakalamak veya korunmak amacıyla ileri doğru fırlatırlar. Kollarının iç yüzeylerinde çok sayıda vantuz (emeç) bulunur. Vantuzların içleri dişli boynuzsu yapılarla bezenmiştir. Ilıman ve sıcak denizlerin kıyı sularında bol rastlanırlar. Boyları 17 cm ile 17 metre arasında değişen türleri vardır. Çoğu 50–60 cm arasındadır. Türkiye'de Akdeniz kıyılarında avlanırlar. Yırtıcı hayvanlardır. Balık, karides, yengeç ve diğer yumuşakçalarla beslenirler. Bazen balık sürülerine dalar veya ufak mürekkepbalığı kolonilerini takip edip karınlarını doyururlar. Mürekkepbalığı, avına arkasından yaklaşıp omuriliğini ısırarak kopartır ve felç etmek suretiyle öldürür. Bazen her avdan sadece bir ısırık alıp dinlenmeye çekilir. Vantuzlu dokunaçlarıyla avlarını yakalar, kollarıyla da ağza götürürler.
Mürekkepbalıkları olağanüstü bir beyin, heyecan hissi, hassas bir koku alma duyusu, oburluğa varan bir tat alma duyusu ve çok hassas gözlere sahiptir. İri gözlerinde 70 milyon görme hücresi vardır. Görüş alanları 360 dereceyi bulur. Arkalarını da rahatça görebilirler. Karanlık sularda koku alma duyusuyla avlarını tespit ederler. Sinir sistemleri tarafından kontrol edilen ve kromatofor denen renk değiştirme hücreleriyle her ortama kamufle olurlar. İridosit denen deri hücreler de ışığı yansıtarak renk değiştirmeye yardımcı olurlar.Pusuya yattıklarında kuma gömülerek kendilerini gizlerler.
Yanlarından bir av geçtiği zaman, uzun iki dokunacını ileri fırlatarak vantuzlu uçlarıyla avını yakalar, diğer kollarıyla da ağızlarına götürürler. Ağızlarında papağan gagasına benzeyen güçlü öğütücüleriyle bir yengeç kabuğunu veya balık kafasını rahatça öğütürler. Büyük bir mürekkepbalığı, sert ve sağlam gagasıyla kalın çelik telleri bile ısırıp koparabilir. Tükürüğü bazı hayvanlar için öldürücü zehir tesiri yapar.
Sırt derilerinin altında küçük boynuzsu bir kabuk bulunur. Gözenekli olan bu kabuğun içi hava ile doludur. Özgül ağırlığı sudan azdır. Bunun sayesinde suda alçalıp yükselirler. Ayrıca vücuda destek ve hafiflik sağlar. Kaslar için de önemli bir bağlanma alanıdır. Kan dolaşım sistemleri kapalıdır. Solungaçları manto boşluğundadır. Bütün gövdeleri tek bir yüzgeçle çevrilidir. Yüzgeçlerinin yardımıyla ağır ağır yüzer ve gövdelerini döndürebilirler. Etki ve tepki sistemiyle de hareket edebilirler. Bunun için, manto boşluğuna alınan suyu, ağzı öne doğru olan karın kısmındaki huniden dışarı doğru fışkırtırlar. Suyun huniden dışarı itilmesiyle meydana gelen tepkiyle, hızla ileri-geri kaçarlar. Su püskürttüklerinde 37 km hıza ulaşırlar.
Mürekkepbalığı saldırıya uğradığı zaman, mürekkep kesesinden suda dağılmayan ve ana hatlarıyla mürekkepbalığının vücut şeklini andıran koyu renkli bir sıvı püskürtür. Aynı zamanda mürekkepbalığının rengi açık bir hal alır. Böylece hayvanın püskürttüğü ve kendi şeklini alan mürekkep bulutu kendisinden daha fazla görünerek hasmını aldatır. O sırada da kendisi jet sistemiyle hızla oradan kaçar.
Mürekkepbalıkları bazen de suda hızla yayılan ve hiçbir şey görünemeyecek şekilde bir duman bulutu oluşturan bir çeşit mürekkep fışkırtırlar. Askeri tabirle, kendileriyle hasımları arasında bir sis perdesi oluştururlar. Saldırgan bu durumda hiçbir şey göremez. Aynı zamanda koku duyusunda da kısmi bir felç olur. Mürekkepbalığı bu kargaşada hızla oradan uzaklaşır. Mürekkep kesesi bazı türlerde, içleri ışık verici bakterilerle dolu keseciklerle beraber çalışır. Böyle olanlarında dışarı püskürtülen mürekkep bir ışık patlaması gibi olacağından hasmının gözü kamaşır. En büyük düşmanları kedibalığı, köpekbalığı, foklar ve balinalardır.
Mürekkepbalıkları yumurta ile çoğalırlar. Üreme dönemlerinde vücutları zebra gibi koyu çizgilerle süslenir. Eşler birbirlerine sarılarak saatlerce suda sürüklenir. Yumurtaların döllenmesi dişinin manto boşluğunda olur. Döllenmiş kapsüllü yumurtalar, tek tek veya mukusla örtülü kümeler halinde dişi tarafından bir yere yapıştırılır. Yaz aylarında kıyılara kadar yaklaşıp, yumurtalarını taşların, yosunların arasına bırakırlar. Bunları, çıkardığı mürekkeple siyaha boyar ve kara üzüm salkımını andırır şekilde çoğunlukla bir araya getirirler. Bu yumurta topluluklarına deniz üzümü de denir. Gelişme metamorfozsuzdur. Yumurtadan çıkan 12 mm boyundaki yavrular ergine benzerler. Doğar doğmaz mürekkep salabilirler, kuma gömülüp avlanabilirler.
Derin deniz diplerinin daimi karanlıklarında ışıldayan mürekkepbalıkları da mevcuttur. Işık üreten organları fener görevi yaparlar.
En küçük yetişkin mürekkepbalığının boyu 1 cm kadardır. Şimdiye kadar ölçülmüş olan en büyük mürekkepbalığı ise 1888'de Yeni Zelanda'da karaya vurmuş olan 19 metre uzunlukta bulunan ve ağırlığı bir tonu aşan bir mürekkepbalığıdır. Boyunun % 90'ını kolları meydana getirmektedir. Dev mürekkepbalıkları tam bilinmeyen yaratıklardır. Çünkü zamanlarının çoğunu derin ve karanlık sularda geçirirler. Derinlerde, Yeni Zelanda'da yakalanandan daha büyüklerinin bulunduğuna dair bazı ipuçları mevcuttur. İspermeçet balinaları mürekkepbalıklarına çok düşkündür. Balina gemileriyle avlanan bazı İspermeçet balinalarının vücutlarında vantuz yaraları görülmüştür. 15 metrelik bir mürekkepbalığı mücadele anında 10 cm çapında vantuz yarası bırakır. Halbuki balinalarda 26 cm çapında vantuz yaralarına rastlanmıştır.
Mürekkepbalıklarının mürekkepleri yüzyıllarca sanatkarlar tarafından yazı ve çizimde kullanılmıştır.

Familyası
Mürekkepbalıkları (Coleoidea)
Yaşadığı yerler
Sıcak ve ılık denizlerde bulunur; Türkiye'de Akdeniz'de avlanır
Özellikleri
Tehlike anında karşısındakine karın boşluğundaki bir keseden siyah bir boya fışkırtır.

Ahtapot
Kalamar

Rehber Ansiklopedisi

 Wikimedia Commons'ta Mürekkepbalığı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Neokorteks, diğer adlarıyla neopalyum ya da izokorteks, memeli beyninin bir parçasıdır. Beyin hemisferlerinin en dış tabakasını oluşturur ve I. en dışta, VI. en içte olmak üzere 6 tabakadan meydana gelir. Beyin korteksinin bir parçasıdır (limbik sistemin kortikal parçaları olan arkikorteks ile paleokorteks de diğer parçalardır). Biliş, duyu algısı ve gelişmiş motor kontrolü de dahil olmak üzere üst düzey beyin etkinliklerinin düzenlenmesinden sorumludur.
Neokorteks insan beyninin kütlesinin yaklaşık %76'sını oluşturur. Diğer hayvanlara göre çok daha büyük neokorteksi olan insan, daha ilkel türler ile benzer nöroanatomisi olmasına rağmen benzersiz zihinsel kapasiteye sahiptir. Uyaranlara karşı insanı uyaran, çevredeki olayların farkına varmasını sağlayan ve homeostazı sürdüren temel sistemler basit omurgalılar ile benzerdir. İnsan bilinci modern neokorteksin genişlemiş kapasitesi kadar beyin sapının gelişmiş yapıları üzerine de kurulmuştur.

Neokorteks, gri maddeden, yani sinir hücresi gövdelerinden ve myelinsiz sinir liflerinden oluşur. Bu tabaka altındaki myelinli sinir liflerinden oluşan beyaz maddeyi kuşatmaktadır. Küçük hayvanlarda düz bir yüzeye sahipken büyük memelilerde çok sayıda kıvrım ve oyuk içerir. Böylece hacim artmadan yüzey önemli ölçüde genişler.
Neokorteks iki tip nörondan oluşur: uyarıcı özellikteki piramidal nöronlar (%80) ve inhibe edici aranöronlar (%20). Hücre tipi ve sinir bağlantılarına göre 6 tabakadan oluşsa da istisnai sahalar da vardır. Örneğin motor kortekste VI. katman yoktur. II. ve III. tabakaların aksonları neokorteksin diğer bölgelerine uzanırken, derindeki V. ve VI. tabaka aksonları talamus, beyin sapı ve medulla gibi korteks dışı yapılarla bağlantı kurar. IV. tabaka nöronları çoğu talamustan olmak üzere dış yapılardan bilgi alırken kısa bağlantılarla korteksin diğer kısımlarına iletiler gönderir.
Neokorteks, her biri değişik fonksiyonlara sahip temporal, frontal, paryetal ve oksipital loblardan oluşur. Örneğin oksipital lob, primer görme korteksini barındırırken, primer işitme merkezi temporal lobtadır. Frontal lob, insanlarda türümüze özgü görevlerle donatılmıştır. Örneğin dil ile ilgili işlemler ventrolateral frontal korteksteki Broca alanında gerçekleşir. Sosyal ve duygusal işlevlerse orbitofrontal kortekste lokalizedir.

Nörogliya, gliyal hücreler, yalnızca gliya ya da tutkal, merkezi ve çevresel sinir sisteminde yer alan hücrelerin çoğunluğunu oluşturan ve sinir hücresi olmayan hücreler. Miyelin üretimi ile beyin ve sinir sisteminin, otonom sinir sistemi gibi diğer bölümlerindeki sinir hücreleri için destek, koruma ve homeostaz sağlarlar.
Glia hücreleri çoğunlukla sinir sisteminin tutkalı olarak bilinirler. Fakat bu kesin değildir. Günümüzde nörobilim glia hücreleri için dört ana işlev tanımlamıştır: sinir hücrelerini sarmak ve onları bir arada tutmak, sinir hücreleri için besin ve oksijen sağlamak, bir sinir hücresini diğerlerinden ayırmak, patojenleri imha etmek ve ölü sinir hücrelerini kaldırmak. Yüzyıldan daha uzun bir süreden beri sinir iletiminde hiçbir rolünün olmadığı düşünülüyordu. Her ne kadar iyi olarak anlaşılabilir olmasa bile, nöroglialar sinir iletimini ayarlar. Böylece sinir iletiminde rollerinin olmadığı düşüncesi geçerliliğini kaybetti.

Mikrogliya, merkezi sinir sisteminin (MSS) sinir hücrelerini koruyan makrofajların fagositoz yapabilen hücreleridir. Germ tabaka dokusu yerine hematopoietik öncüllerden türetilirler. Genellikle sinir hücrelerindeki rollerine göre kategorize edilirler.
Bu hücreler, merkezi sinir sistemi hücrelerinin yaklaşık olarak %15'ini oluştururlar. Beyin ve omuriliğin tüm bölgelerinde bulunurlar. Mikrogliya hücreleri, makrogliya hücrelerine göre daha küçüktür, şekilleri değişebilir ve dikdörtgen çekirdeklidirler. Beynin içinde dolaşırlar ve beyin hasar gördüğünde çoğalırlar. Sağlıklı merkezi sinir sistemindeki mikrogliya, sinir hücreleri, makrogliya ve kan damarları gibi ortamlarda bulunurlar. Buralarda tüm yönlere doğru sürekli dolaşarak gerektiğinde hasar tamir işlemi yaparlar.

Astrositler, beyin ve omurilikte bulunan yıldız şeklindeki glia hücreleridir. Beynin farklı bölgelerinde değişmekle birlikte, genel olarak astrositlerin toplam glial hücrelerinin %20'si ile %40'ını oluşturduğu tespit edilmiştir. İşlevleri arasında endotel hücrelere biyokimyasal olarak destek olup kan-beyin bariyerinin oluşturulmasına katkıda bulunması, sinir dokusuna besin sağlanması ve hücre dışı iyonik dengenin korunması yer alır. Travmatik yaralanmalar sonrası beyin ve omurilik dokusu tamiri sırasında, işlevi tartışmalı olan bir glial skar dokusunun oluşturulmasını sağlar.

Oligodendrositler, MSS'de yer alan aksonları, özelleşmiş hücre zarları ile bir miyelin kılıfı için sararak aksonun yalıtılmasını ve elektrik sinyalinin daha verimli iletilmesine olanak tanırlar.

Ependim hücreleri, beyinde yer alan ventriküler sistem ile omurilikte bulunan canalis centralisi çevreleyen ince bir nöroepitel astardır. Ependim hücrelerinin beyin-omurilik sıvısı üretiminde rol aldığı ve nörorejenerasyon için bir rezarvuar niteliği taşıdığı kaydedilmiştir.

Schwann hücreleri, çevresel sinir sistemi (ÇSS) için miyelin oluşturur. İki tür Schwann hücresi vardır; miyelinli ve miyelinsiz. Miyelinli hücreler, etrafı Schwann hücreleri tarafından sarılan aksonları tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

Satellit veya uydu hücreleri, duyusal, sempatik veya parasempatik gangliyaların etrafını saran küçük hücrelerdir. Dış ortamın kimyasal yapısını regüle eden hücreler, astrositler gibi gap junctionlar aracılığıyla birbirlerine bağlı bulunmaktadır. Uydu hücreleri ATP'ye hücre içi kalsiyum iyon konsantrasyonunu yükselterek tepki verirler.

Enterik glia sindirim sistemi içerisinde yer alan gangliyalarda bulunmaktadır. Enterik glianın homeostaz ile kaslara bağlı sindirimde rolleri olduğu düşünülmektedir.

Nörolojik bozukluk, sinir sisteminde meydana gelen herhangi bir bozukluktur. Beyin, omurilik ya da diğer sinirlerde görülen yapısal, biyokimyasal ya da elektriksel anormallikler belirtilere dahildir. Bu belirtilerden bazıları felç, kas zayıflığı, zayıf motor koordinasyonu, hissiyat kaybı, nöbetler, konfüzyon, ağrı ve şuur değişikliğidir.

The Merck Manual; beyin, omurilik ve sinir bozukluklarını şu şekilde kategorize etmektedir:

Beyin:
Beyin hasarı (loblara göre):
Frontal lob hasarı
Parietal lob hasarı
Temporal lob hasarı
Pksipital lob hasarı
Türe göre beyin işlevi bozukluğu:
Afazi (dil)
Disgrafi (yazma)
Dizartri (konuşma)
Apraksi (hareket)
Agnozi (kişileri ya da nesneleri tanımlama)
Amnezi (hafıza)
Omurilik rahatsızlıkları (omurilik patolojisi, sakatlığı, enflamasyonuna bakınız)
Periferik nöropati ve diğer periferik sinis sistemi bozuklukları
Kafatası siniri rahatsızlıkları (trigeminal nevralji gibi)
Otonom sinir sistemi rahatsızlıkları (disotonomi gibi)
Nöbet rahatsızlıkları (epilepsi gibi)
Merkezî ve periferik sinir sistemin hareket bozuklukları (Parkinson hastalığı, temel titreme, amyotrofik lateral skleroz, Tourette sendromu, multipl skleroz ve bazı periferik nöropati türleri)
Uyku bozuklukları (narkolepsi gibi)
Migrenler ve diğer baş ağrısı türleri (küme baş ağrısı gibi)
Sırt ve boyun ağrıları (sırt ağrısına bakınız)
Merkezî nöropati (nöropatik ağrıya bakınız)
Nöropsikiyatrik hastalıklar

Bu listede önemli ve sık görülen nörolojik bozukluklar (Alzheimer hastalığı gibi), semptomlar (sırt ağrısı gibi), bulgular (afazi gibi) ve sendromlar (Aicardi sendromu gibi) alfabetik olarak sıralanmıştır.

Abarognosis
Adrenolökodistrofi
Afantaz
Afazi
Agnozi
Aicardi sendromu
 AIDS Nörolojik belirtiler
Ailevi spastik felç
Akatizi
Akut dissemine ensefalomiyelit
Alexander hastalığı
Allochiria
Alpers hastalığı
Alternan hemipleji
Alzheimer hastalığı
Amyotrofik lateral skleroz (Motor nöron hastalığı)
Anensefali
Angelman sendromu
Anjiomatozis
Apraksi
Araknoid kist
Araknoidit
Arnold-Chiari malformasyonu
Arteriovenöz malformasyon
Ataksi Telanjiektazi
Aşırı sendromu ?

Bart Congenita
Batten hastalığı
Bayılma
Bağışıklık-Aracılı ensefalomiyelit
Baş ağrısı
Bebeklerin Miyoklonik Ensefalopatisi
Behçet hastalığı
Bell paralizisi
Benign Esansiyel Blefarospazm
Benign İntrakranial Hipertansiyon
Beyin apsesi
Beyin hasarı
Beyin tümörü
Bilateral frontoparyetal polimikrogri
Binswanger hastalığı
Blefarospazm
Bloch-Sulzberger sendromu
Boş sella sendromu
Brakial pleksus yaralanması
Brown-Sequard sendromu
Bulaşıcı Süngerimsi Ensefalopatiler

Canavan hastalığı
Centronuclear miyopati
Charcot-Marie-Tooth hastalığı
Chiari malformasyonu
Coffin-Lowry sendromu
Creutzfeldt-Jakob hastalığı
Cushing sendromu

Çocukluk çağı alternan hemipleji

Dandy-Walker sendromu
Dawson hastalığı
De Morsier sendromu
Dejerine-Klumpke felci
Dejerine-Sottas hastalığı
Demans
Dermatomiyozit
Dev hücreli arterit
Dev hücreli inklüzyon hastalığı
Diffüz skleroz
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu
Disgrafi
Diskalkuli
Disleksi
Disotonomi
Distoni
Diyabetik nöropati
Dravet sendromu
Duyusal entegrasyon bozukluğu

Encephalotrigeminal anjiomatozis
Enkoprezis
Ensefalit
Ensefalosel
Epilepsi
Erb paralizisi
Eritromelalji
Esansiyel tremor

Fabry hastalığı
Fahr sendromu
Febril konvulsiyon
Fibromiyalji
Fisher sendromu
Fitanik asit depo hastalığı
Fotik hapşırma refleksi
Foville sendromu
Friedreich Ataksisi

Gaucher hastalığı
Geç diskinezi
Geçici iskemik atak
Gecikmiş uyku faz sendromu
Gelişimsel dispraksi
Gergin omurilik sendromu
Gerstmann sendromu
Globoid Hücre Lökodistrofi
Gri madde heterotopi
Guillain-Barré sendromu

Hallervorden-Spatz hastalığı
Hemifasiyal spazm
Herediter Spastik Parapleji
Heredopathia atactica polyneuritiformis
Herpes zoster
Herpes zoster otikus
Hidranensefali
Hidrosefali
Hiperkortizolizm
Hipofiz tümörleri
Hipoksi
Hirayama sendromu
Holoprosensefali
HTLV-1 miyelopatisi
Huntington hastalığı
Huzursuz bacak sendromu

İnklüzyon cisimciği miyoziti
İncontinentia pigmenti
İnfantil fitanik asit depo hastalığı
İnfantil Refsum hastalığı
İnfantil spazm
İnflamatuar miyopati
İntrakranial hipertansiyon
İntrakranial kist
İşitsel işleme bozukluğu

Joubert sendromu

Kafa travması
Karak sendromu
Karpal tünel sendromu
Kazanılmış epileptiform afazi
Kearns-Sayre sendromu
Kennedy hastalığı
Kinsbourne sendromu
Klippel Feil sendromu
Koma
Kompleks bölgesel ağrı sendromu
Kompresyon nöropatisi
Konjenital fasiyal dipleji
Kore
Korpus kallosum agenezisi
Kortikobazal dejenerasyonu
Kozalji
Krabbe hastalığı
Kranial arterit
Kraniosinostosis
Kronik ağrı
Kronik inflamatuar demiyelinizan polinöropati (CIDP)
Kronik yorgunluk sendromu
Kuduz
Kugelberg-Welander hastalığı
Kümülatif travma bozuklukları
Kuru hastalığı

Lafora hastalığı
Lambert-Eaton miyastenik sendromu
Landau-Kleffner sendromu
Lateral medüller (Wallenberg) sendromu
Leigh hastalığı
Lennox-Gastaut sendromu
Lesch-Nyhan sendromu
Lewy cismi demansı
Lizensefali
Locked-in sendromu
Lökodistrofi
Lomber disk hastalığı
Lomber spinal stenoz
Lou Gehrig hastalığı (Motor nöron hastalığı)
Lupus nörolojik sekelleri
 Lyme hastalığı - Nörolojik sekeli

Machado-Joseph hastalığı (Spinoserebellar ataksi tip 3)
Makrensefali
Macropsia
Megalensefali
Melkersson-Rosenthal sendromu
Menenjit
Meniere hastalığı
Menkes hastalığı
Merkez ağrı sendromu
Metakromatik lökodistrofi
Migren
Mikropsi
Mikrosefali
Miller Fisher sendromu
Mini-inme (geçici iskemik atak)
Misophonia
Mitokondriyal miyopati
Miyoklonus
Miyopati
Miyotoni konjenita
Mobius sendromu
Monomelik amyotrofi
Motor beceriler bozukluğu
Motor nöron hastalığı
Moyamoya hastalığı
Mucopolysaccharidoses
Multi-infarkt demans
Multifokal motor nöropati
Multipl sistem atrofisi
Multipl skleroz
Müsküler distrofi
Myaljik ensefalomyelit
Myastenia gravis
Myelinoklastik diffüz skleroz
Myotubular miyopati

Narkolepsi
Niemann-Pick hastalığı
Nörofibromatozis
Nöroleptik malign sendrom
Nöromyotoni
Nöronal Hepatik ensefalopati lipofuscinosis
Nöronal migrasyon bozuklukları

O'Sullivan-McLeod sendromu
Ohtahara sendromu
Oksipital nevralji
Okült Spinal disrafizm Sekansı
Olivopontocerebellar atrofi
 Omurilik tümörleri
 Omurilik yaralanması
Opsoklonus myoklonus sendromu
Optik nevrit
Ortostatik Hipotansiyon
Otizm
Otonomik Disfonksiyon
Öğrenme güçlüğü

Palinopsi
Panik Bozukluk
Paraneoplastik hastalıklar
Parestezi
Parkinson hastalığı
Paroksismal ataklar
Parry-Romberg sendromu
Pelizaeus-Merzbacher hastalığı
Periferik nöropati
Periyodik Paralizi
Pick hastalığı
PMG
Polimikrogri
Polimiyozit
Polio
Porensefali
Post-Polio Sendromu
Postherpetik Nevralji (PHN)
Postural hipotansiyon
Prader-Willi sendromu
Primer Lateral Skleroz
 Prion hastalıkları
Progresif hemifasiyal atrofi
Progresif multifokal lökoensefalopati
Progresif Supranükleer Felç
Psödotümör serebri

Ramsay Hunt sendromu tip I
Ramsay Hunt sendromu tip II
Ramsay Hunt sendromu tip III - Ramsay-Hunt sendromu bakınız
Rasmussen ensefaliti
Refleks nörovasküler distrofi
Refsum hastalığı
Retrovirus-ilişkili miyelopati
Rett sendromu
Reye sendromu
Ritmik Hareket Bozukluğu
Romberg sendromu

Saint Vitus dans
Sandhoff hastalığı
Santral pontin miyelinolizis
Sarsılmış bebek sendromu
Schilder hastalığı
Sefalik bozukluğu
Senkop
Septo-optik displazi
Serebral anevrizma
Serebral arteriyoskleroz
Serebral atrofi
Serebral gigantism
Serebral palsi
Serebral vaskülit
Servikal spinal stenoz
Shy-Drager sendromu
Sinestezi
Sinir sıkışması
Siringomyeli
Sitomegalik inklüzyon body hastalığı (CIBD)
Sitomegalovirus Enfeksiyonu
Sjögren sendromu
Snatiation
Sotos sendromu
Sözsüz öğrenme bozukluğu
Spastisite
Spina bifida
Spinal müsküler atrofi
Spinoserebellar ataksi
Steele-Richardson-Olszewski sendromu
Stiff-person sendromu
Stroke
Sturge-Weber sendromu
Subakut sklerozan panensefalit
Subkortikal aterosklerotik ensefalopati
Sydenham koresi
Sırt ağrısı

Tardif dysphrenia
Tarlov kisti
Tarsal tünel sendromu
Tay-Sachs hastalığı
Tekrarlayan stres yaralanma
Temporal arterit
Tetanos
Thomsen hastalığı
Tic Douloureux
Todd felci
Toksik ensefalopati
Torasik outlet sendromu
Tourette sendromu
Transvers miyelit
Travmatik beyin hasarı
Tremor
Trigeminal nevralji
Tropikal spastik paraparezi
Trypanosomiasis
Tuberoskleroz
Uyku apnesi
Uyku hastalığı

Viliuisk encephalomyelitis (VE)
Von Hippel-Lindau hastalığı (VHL)

Wallenberg sendromu
Werdnig-Hoffman hastalığı
West sendromu
Whiplash
Williams sendromu
Wilson hastalığı
Yabancı el sendromu
Yaygın gelişimsel bozukluk
Yüzeysel sideroz

Zellweger sendromu
Zona
Şizensefali
Şizofreni

Listenin orijinal versiyonu; NINDS, kamu malı, National Institute of Neurological Disorders and Stroke

Sinir hücresi ya da nöron sinir sisteminin temel fonksiyonel birimidir. Başlıca işlevi bilgi transferini gerçekleştirmektir. İnsan sinir sisteminde yaklaşık olarak 100 milyar nöron olduğu tahmin edilmektedir. Normal bir sinir hücresi 50.000'den 250.000'e kadar başka nöronlarla bağlantılıdır. Yaptıkları özelleşmiş işlere bağlı olarak farklı şekillerde ve çeşitlerde olabilirler. Nöronların büyük çoğunluğu dört farklı yapıya sahiptir: Soma, dendritler, akson ve terminal butonlar.
Soma bölgesinde çekirdek (nucleus) ve hücrenin yaşamsal işlevlerini sağlayan mekanizma bulunur. Dendiritler ise isimlerini Yunanca bir sözcük olan dendrondan almışlardır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şekillerinin bir ağaca benzemesidir. Dendiritler nöral iletişimin önemli alıcılarıdır. Bir nörondan diğerine geçen mesajlar, mesajı yollayan hücrenin terminal butonlarıyla mesajı alan hücrenin dendirit membranı ya da soma (hücre gövdesi) bölümü arasındaki birleşme yerleri olan sinapslar aracılığıyla iletilir/transfer edilir. Sinapslar işlevlerinden yola çıkılarak isimlerini Yunancada "bir araya gelmek" anlamındaki sunaptein sözcüğünden almışlardır. Sinapstaki iletişim terminal butondan öteki hücrenin membranına kadar olmak üzere tek yönlü bir şekilde gerçekleşir. Nöronun bir diğer bölümü olan akson, çoğu kez miyelin kılıfı ile kaplı uzun ve ince bir tüp şeklindedir. Aksonun temel işlevi bilgiyi hücre gövdesinden terminal butonlara taşımaktır. Aksonun taşıdığı bu temel mesaj aksiyon potansiyeli olarak adlandırılır. Aksiyon potansiyeli, kısa bir nabız atışına benzeyen elektriksel/kimyasal bir olaydır. Bütün aksonlardaki aksiyon potansiyeli her zaman aynı ölçüde ve hızdadır. Aksiyon potansiyeli aksonun dallarına ulaştığında bölünmesine rağmen ölçüsünü kaybetmez. Başka bir deyişle her akson dalı tam gücüyle bir aksiyon potansiyeli alır. 
Nöronlar aksonların ve dendiritlerin somadan çıkışlarına göre üçe ayrılır. Bunlardan multipolar nöron merkezi sinir sisteminde en çok bulunan bilindik nöron tipidir. Bu tip nöronlar sadece bir akson çıkışına sahipken çok sayıda dendirite sahiptir. Bipolar nöronlar bir akson ve bir dendirit ağacına sahiptir. Duyusal nöronlar genellikle bipolar nöronlardır. Bipolar nöronların dendiritleri duyusal verileri merkezi sinir sistemine iletirler. Diğer tip sinir hücreleri ise unipolar nöronlardır. Bu nöronların hücre gövdesinden çıkan ve kısa mesafede ayrılan tek bir sapı vardır. Unipolar nöronlar da bipolar nöronların yaptığı gibi duyusal verileri merkezi sinir sistemine taşımakla görevlidir (birçoğunun dendiritleri deriyi etkileyen duyusal olayları saptarken diğerleri kaslar, eklem yerleri ve iç organlardaki olayları saptamakla görevlidir). Terminal butonlar aksonların ince dallarının ucunda bulunan küçük yumrulardır. Terminal butonlar bir aksiyon potansiyeli onlara ulaştığında, nörotransmitter adı verilen kimyasalları salıverir. Nörotransmitterler alıcı hücreyi uyarır (excitation) veya engeller (inhibition). Bu şekilde diğer hücrenin aksonunda bir aksiyon potansiyeli oluşup oluşmayacağını belirler.

Çift katmanlı lipit moleküllerinden meydana gelen ve içinde özel fonksiyonlara sahip çeşitli protein molekülleri bulunan membran nöronun sınırını oluşturur. Membranda bulunan proteinler bilginin iletimi açısından önemlidir. 
Hücre, içinde özelleşmiş küçük yapıları barındıran jölemsi bir maddeyle doludur. Bu maddeye sitoplazma denir. Sitoplazmanın içindeki özelleşmiş küçük yapılardan olan mitokondri, glikoz gibi besinleri parçalar ve böylelikle hücrenin işlevlerini gerçekleştirmesi için gereken enerji sağlanmış olur. Mitokondri, adenozin trifosfat (ATP) denilen kimyasalı üretir. Hücrenin iç kısmında çekirdek (nucleus) bulunur. Adını Latincede "kabuklu yemiş" anlamına gelen nucleustan alan çekirdek, içinde kromozomları barındırır. Kromozomlar uzun DNA dizilerinden oluşur ve protein yapmak için gerekli reçeteleri içermek gibi çok önemli bir işleve sahiptirler. Her bir protein için reçeteye sahip olan kromozom kısımlarına gen denilmektedir. Proteinler, hücrenin yapısını oluşturmanın dışında enzim olarak da görev yaparlar. Enzimler belli molekülleri birleştirir ya da ayırırlar. Proteinler, hücre içi madde naklinde de devreye girerek mikrotübül adı verilen uzun protein dizileri vasıtasıyla maddelerin aksonun bir ucundan diğerine sevk edilmesini gerektiren aktif bir süreç olan aksoplazmik taşımayı sağlarlar.

Üçe ayrılırlar: Duyusal nöronlar, motor nöronlar ve internöronlar (ara nöronlar). Duyusal nöronlar denilen özelleşmiş hücreler çevreden koku, tat, dokunma ve ses vasıtasıyla aldıkları bilgiyi beyne iletir. Motor nöronlar kasların kasılmasını kontrol ederek hareketi sağlar. Tamamen sinir sistemi içinde bulunan internöronlar (ara nöronlar) ise yanlarındaki nöronların yanında circuit (döngü) oluşturur (circuit lokal internöronlar tarafından gerçekleştirilir). Nakilci internöronlar ise beynin bir bölgesinde bulunan lokal internöronun oluşturduğu döngüyü (circuit) başka bir yerdeki döngüye bağlar. Beyindeki nöron döngüleri bu bağlantılardan yararlanarak öğrenme, algı için gereken işlevleri gerçekleştirir.

 Neuron Resting Potential 8 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Neuron Synapse 3 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 How Neurotransmission Works 11 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 The Action Potential 14 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nöronlar arasında veya bir nöron ile başka tür bir hücre arasında iletişimi sağlayan kimyasallara nörotransmitter veya nörotransmiter denir. Sinir sistemi boyunca sinirsel sinyaller bu kimyasal taşıyıcılar yardımıyla iletilir.
Sinir hücrelerinin taşıdığı sinyaller nöronlar üzerinde son derece hızlı ilerler. Bu hız sinir hücresini türüne göre 1 m/sn ile 12 m/sn arasında değişir. Sinir hücreleri arasındaki bağlantı ve sinyal aktarımını ise sinaps denilen ve iki sinir hücresi arasında bulunan bölgelerce sağlar. Bu bağlantı bölgelerinde sinyalin geldiği nörondan salgılanan nörotransmitterler, karşıdaki nöronun hücre yüzeyinde bulunan protein reseptörlerce algılanarak sinyalin bu hücreye aktarılmasını sağlarlar. Post-sinaptik protein reseptörlerle iletişim yolu çoğu sinir ileticisi için geçerli olmakla beraber gaz formunda bir sinir ileticisi olan nitrik oksit post-sinaptik membranı aşarak intrasellüler cGMP düzeyi üzerinden etkisini gösterir. Günümüzde ATP de sinir ileticisi olarak kabul edilmektedir ve etkilerinin bir kısmı için pürinerjik post-sinaptik reseptöre ihtiyaç duymaz.
Sinapslarda iki hücre arasındaki mesafe son derece azdır (yaklaşık olarak 20 nm). Bu durum fizyolojik sıcaklıklarda ve ortam koşullarındaki difüzyon hızı ile birlikte ele alındığında, bir hücreden salınan nörotransmitter maddenin diğerine varış zamanının neredeyse anlık olacak şekilde çok kısa olmasına neden olur.
Temel olarak iki grup nörotransmitter madde bulunur. Bunlar eksite edici (uyarıcı, agonist) ve inhibe edici (engelleyici, antagonist) maddelerdir. Sinir istemindeki sinyallerin işlenip bunların bilgiye dönüştüğü yer olan sinapslarda bu iki farklı grup nörotransmitter madde sayesinde bazı sinyaller artırılırken bazıları azaltılmış olur. Bu özellik, sinir dokuların sinyal işleme yetisinin temel bileşenlerinden biridir.

Asetilkolin
Dopamin
Serotonin
GABA
L-DOPA (Levodopa)
Taurin
Histamin
Noradrenalin (Norepinefrin)
Asetilkolin (ACh)
Glikin

Nöropsikofarmakoloji
Sinir sistemi

Molecular Expressions Photo Gallery: The Neurotransmitter Collection 8 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brain Neurotransmitters7 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Endogenous Neuroactive Extracellular Signal Transducers 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Medical Subject Headings Neurotransmitter
neuroscience for kids website18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
brain explorer website 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
wikibooks cellular neurobiology 19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Omurilik, omurga denilen kemik bir yapının içinde boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan ve ortasında yine boydan boya bir kanal içeren merkezî sinir sisteminin bir parçasıdır.
İlk lumbar, omurun alt kenarına kadar devam eder. Buradan itibaren sinirler atkuyruğu şeklinde yayılır. Yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm, erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Omurilik soğanından gelen refleksleri kontrol eder ve tam olarak beyinde başlar.
Omurilik, dışta ak madde ve içte H şeklinde bir boz maddeden oluşur. Ak madde miyelinli sinirlerden, boz madde ise sinir hücrelerinin gövde kısımlarından ve miyelinsiz sinirlerden oluşur. Omuriliğin dorsal boynuzu duyusal sinirleri alır, ventral boynuzu ise motorik sinirleri alır.
Omurilik, vücutta istemsiz davranışları ve refleksleri kontrol eder. Vücuttan beyne gelen sinirler omurilikte çapraz yaparak gelir. Bu sayede vücudun sol tarafını beynin sağ lobu, vücudun sağ tarafını ise beynin sol lobu kontrol eder.
Omurilikte sinir, dokunun en ilkel diziliş şekli korunmuştur. 33 omurdan meydana gelmiş olan omuriliğin üzeri beyin gibi üç katlı zarla çevrilidir. Bunların arasında da omuriliği sarsıntı ve darbelerden koruyan beyin-omurilik sıvısı (BOS) bulunur.
Omuriliğin sağından ve solundan düzenli sıralanmış 31 çift duyu ve motor siniri çıkar. İç kısımda gri maddeden (perikaryonlardan veya sinir hücre gövdelerinden), dış kısımda ise sinir liflerinden (aksonlardan veya ak maddelerden) meydana gelmiştir. Boz madde, ak madde içerisinde kelebeğe benzer bir yapıya sahiptir. Ak maddenin beyaz görünmesinin nedeni, aksonun içerdiği miyelin kılıfdandır. Boz maddenin sağ ve sol yanlarında yan, ön ve arka boynuzcuk olarak isimlendirilen üç kısım bulunur. Bu boynuzcukların görevleri şunlardır:

Yan boynuzcuk, otonom sinir sisteminin merkezlerini içerir.
Ön boynuzcuk (ventral kök), motor nöronları içerir.
Arka boynuzcuk (dorsal kök), duyu nöronlarını içerir.

Refleks yayı

Omurilik soğanı veya medulla oblongata, ya da basitçe medulla beyin sapının ayrılmaz bir parçasıdır. Beyin sapının alt segmenti olarak konumlanmış olup, beyinciğin önünde ve biraz altında yer alır. Koni şeklindeki bu nöron kümesi, çeşitli otonom (istemsiz) bedensel işlevler için çok önemlidir. Bunlar kusma, hapşırma ve daha fazlası gibi refleks eylemleri içerir.
Dahili olarak medulla, kalp merkezi (kalp atış hızını düzenleyen), solunum merkezi (nefes almayı denetleyen), kusma merkezi ve vazomotor merkezi (kan basıncını düzenleyen) gibi hayati merkezleri barındırır. Dahası, uyku-uyanıklık döngüsünün yönetilmesinde çok önemli bir rol oynar ve vücudun dinlenme ile aktivite arasında sorunsuz geçişini sağlar.
Embriyonik gelişim sürecinde, medulla oblongata miyelensefalondan ortaya çıkar. Miyelensefalonun kendisi, genellikle arka beyin olarak adlandırılan rhombensefalonun olgunlaşma sürecinin bir ürünüdür.
Tarihsel olarak "bulb" terimi medulla oblongata'yı ifade etmek için kullanılmıştır. Bu terim artık geçerliliğini yitirmiş olsa da, türevi olan "bulbar" çağdaş tıp terminolojisinde yerini korumaktadır. Örneğin, "bulbar palsi" medulla oblongata ile ilişkili bir durumu ifade eder. Ayrıca, "bulbar" tanımlaması medulla ile doğrudan bağlantısı olan sinirlere ve yollara da uygulanabilir. Buna ek olarak, dil, farinks ve larinks de dahil olmak üzere bu yollar tarafından innerve edilen kaslarla da ilişkilidir.

Beyin sapının bir parçası olan medulla iki ayrı bölüme ayrılabilir:
1. Üst Kısım : Bu bölge, sırt yüzeyinin beyinde sıvı dolu bir boşluk olan dördüncü ventrikülün varlığıyla şekillendiği medullanın üst kısmını oluşturur.
2. Alt Bölüm : Bu bölümde dördüncü ventrikül, medullanın kaudalinde (kuyruğa doğru) yer alan obeks adı verilen bir noktada daralır. Burada, beyin içindeki bir diğer sıvı dolu kanal olan merkezi kanalın bir kısmını çevreler.

Medullanın anterior median fissürü, uzunluğu boyunca uzanan ve pia mater adı verilen bir doku kıvrımı içeren bir oluktur. Ponsun alt sınırında sonlanır ve foramen çekum olarak bilinen küçük üçgen bir alan oluşturur. Bu fissürün her iki yanında medüller piramitler adı verilen yükseltilmiş alanlar bulunur. Bu piramitler sinir sisteminin kortikospinal ve kortikobulber yolları gibi önemli sinir yollarını barındırır. Medullanın kaudal (alt) kısmına doğru, bu nöral yollar piramitlerin dekussasyonu adı verilen ve bu noktada fissürü gizleyen bir yapıda kesişir. Ek olarak, piramitlerin dekussasyonunun üzerindeki anterior median fissürden kaynaklanan ve pons yüzeyi boyunca lateral olarak uzanan başka lifler de vardır; bunlar anterior eksternal arkuat lifler olarak bilinir.
Medullanın üst kısmına, anterolateral ve posterolateral sulkuslar (oluklar) arasına doğru ilerlediğinizde, olivary cisimler veya zeytinler olarak adlandırılan bir çift şişlik vardır. Bunlar, olivary cisimcikler içindeki inferior olivary çekirdekler olarak bilinen en büyük çekirdeklerden kaynaklanır.
Medullanın arka kısmında, posterior median sulkus ile posterolateral sulkus arasında, omuriliğin posterior funikulusundan giren yollar vardır. Bu yollar gracile fasciculus (medialde bulunur) ve cuneate fasciculus'u (lateralde bulunur) içerir. Bu fasiküller, grasil çekirdek ve kuneat çekirdek olarak bilinen gri madde kütlelerinin neden olduğu grasil ve kuneat tüberküller olarak bilinen yuvarlak yükseltiler ile sonlanır. Bu çekirdeklerdeki nöronlar arka kolon-medial lemniskus yolunun bir parçasıdır ve iç kavisli lifler veya fasiküller olarak bilinen aksonları medullanın bir tarafından diğer tarafına geçerek medial lemniskusu oluşturur.
Bu tüberküllerin hemen üzerinde, medullanın arka tarafında, dördüncü ventrikül tabanının alt kısmını oluşturan üçgen bir fossa bulunur. Bu fossa, medullayı serebelluma bağlayan inferior serebellar pedinkül tarafından her iki taraftan kuşatılmıştır.

Anterior Spinal Arter: Bu arter medulla oblongata'nın tüm iç kısmına kan sağlar.
Posterior İnferior Serebellar Arter: Vertebral arterin önemli bir dalı olan bu arter, önemli duyusal yolların bulunduğu medullanın arka ve yan kısımlarını besler. Ayrıca beyinciğin bir kısmına da hizmet eder.
Vertebral Arterin Doğrudan Dalları: Vertebral arter, anterior spinal ve posterior inferior serebellar arterler arasında yer alan bir bölgeyi besler. Bu bölge soliter çekirdeği ve diğer duyusal çekirdekleri ve lifleri içerir.
Posterior Spinal Arter: Bu arter kapalı medulla içindeki fasciculus gracilis, gracile nucleus, fasciculus cuneatus ve cuneate nucleus'u içeren dorsal kolonu besler.

Bu seviyede nöral tüpün alar plakasındaki özelleşmiş hücreler olan nöroblastlar, medullanın duyusal çekirdeklerini meydana getirir. Bu arada, bazal plakadaki nöroblastlar motor çekirdekleri meydana getirir.
Alar plakadaki nöroblastlar şunlara yol açar:

Tat dahil genel visseral duyudan sorumlu lifleri içeren soliter çekirdek ve özel visseral duyu kolonu.
Genel somatik duyusal fonksiyonları barındıran spinal trigeminal sinir çekirdekleri.
Özel somatik duyulardan sorumlu koklear ve vestibüler çekirdekler.
Sinyalleri beyinciğe ileten inferior olivary çekirdek.
Gracile ve cuneate çekirdeklerini barındıran dorsal kolon çekirdekleri.
Bazal plakadaki nöroblastlar şunlara yol açar:

Hipoglossal çekirdek, genel somatik motor fonksiyonlardan sorumludur.
Nucleus ambiguus, özel visseral motor fonksiyonlarla ilgilidir.
Vagus sinirinin dorsal çekirdeği ve her ikisi de genel visseral motor fonksiyonlara hizmet eden inferior tükürük çekirdeği.

1. Solunum Kontrolü: Medulla oblongata, öncelikle karotis ve aortik kemoreseptörler aracılığıyla kanın asiditesindeki kimyasal değişiklikleri izleyerek solunumu düzenler. Kanın asitliği değiştiğinde, medulla oblongata göğüs kafesi (interkostal) ve diyaframı (frenik) çevreleyen kaslar gibi kaslara elektrik sinyalleri gönderir. Bu sinyal, bu kasların daha sık kasılmasını sağlayarak kanın oksijenlenmesini artırır. Bu sürece dahil olan kilit nöronal gruplar arasında ventral solunum grubu, dorsal solunum grubu ve pre-Bötzinger kompleksi bulunur.
2. Kardiyovasküler Düzenleme: Medulla oblongata, sinir sisteminin hem sempatik hem de parasempatik dallarını yöneterek kardiyovasküler sistemin kontrolünde çok önemli bir rol oynar. Bu kontrol merkezi, kan basıncındaki değişiklikleri tespit eden baroreseptörlerden gelen girdilere yanıt verir.
3. Refleks Merkezleri: Medulla oblongata kusma, öksürme, hapşırma ve yutma gibi temel bedensel eylemleri düzenleyen refleks merkezlerini barındırır. Faringeal refleks, yutma refleksi (damak refleksi olarak da adlandırılır) ve masseter refleksi dahil olmak üzere bu refleksler topluca bulber refleksler olarak adlandırılır.

Beyin sapının önemli bir parçası olan medulla oblongata, çeşitli tıbbi durumlara dahil olması nedeniyle klinik öneme sahiptir. İnmede olduğu gibi bir kan damarı tıkandığında, piramidal yol, medial lemniskus ve hipoglossal çekirdek dahil olmak üzere medulla oblongata içindeki önemli yapılarda hasara neden olabilir. Bu durum "medial medüller sendrom" olarak bilinen özel bir tıbbi duruma yol açar.
"Lateral medüller sendrom" olarak bilinen bir başka durum da posterior inferior serebellar arter veya vertebral arterlerde tıkanıklık olduğunda gelişebilir.
Ayrıca, yutma ve konuşma gibi işlevlerden sorumlu bulber kasları besleyen sinirleri etkileyen "ilerleyici bulber palsi (PBP)" adı verilen bir hastalık vardır. Çocuklarda bu durum "infantil progresif bulber palsi" olarak adlandırılır. Bu koşullar, medulla oblongata'nın çeşitli nörolojik bozukluklardaki kritik rolünü vurgulamaktadır.

BrainMaps (Beyin haritası veri tabanı) medulla

Orta beyin ya da mesencephalon (Grekçe: μέσος (mésos) - orta, ἐγκέφαλος (enképhălos) - beyin), merkezi sinir sisteminin; görme, işitme, motor kontrol, uyku/uyanma, uyarılm) ve sıcaklık regülasyonu ile ilgili bir parçasıdır.
Anatomik olarak, tektum (veya corpora quadrigemina), tegmentum, aqueductus mesencephali ve pedunculi cerebri isimli oluşumları; ayrıca birkaç çekirdek ve sinir demeti içerir. Aşağı doğru ponsa, yukarı doğru ara beyne katılır. Orta beyin beyin kabuğunun altında ve art beynin üstünde bulunur, bu yüzden beynin ortasına yakındır.

Embriyonik gelişim döneminde, orta beyin nöral tüpün ikinci keseciği olan, kendi ismiyle aynı, mesencephalon'dan gelişir. Mesencephalon; prosencephalon ve rhombencephalon'dan farklı olarak, nöral gelişim süresince tek parça olarak kalır.
Embriyonik gelişim boyunca, orta beyin'deki hücreler devamlı çoğalıp, oluşumu süren aquaeductus mesencephali'yi (diğer adıyla aquaeductus Sylvii) sıkıştırır. Gelişim sırasında aquaeductus mesencephali'nin kısmi veya tümden tıkanıklığı, konjenital hidrosefali'ye neden olabilir.

Orta beyin, beyin sapının bölümlerinden biridir. Substantia nigra'sı, basal ganglia'nın motor sistem yolakları ile yakından ilgilidir. İnsan orta beyni, kökensel olarak archipallian'dır, yani genel yapı itibarıyla en eski omurgalılarla benzerlik taşır. Substantia nigra'da ve area tegmentalis ventralis'te üretilen dopamin; insanlardan, böcekler gibi en ilkel hayvanlara kadar pek çok türde; motivasyon ve habituasyonda rol oynar.

Bunlar serebral akuaduktusun arka tarafında yer alan dört adet solid yapıdır. Üsttekilere süperior kollikulus, alttakilere ise inferior kollikulus adı verilir. Bu loblar, optik sinirin bazı liflerinin burada çaprazlama yapmasına yardımcı olur. Bu arada bazı lifler de çaprazlama yapmadan geçer. Üst kollikuluslar sıçrayıcı göz hareketleriyle ilgiliyken alttakiler ses duyusunun iletilmesinde bir sinaps noktası olarak görev yapar.

Serebral akuaduktusun ön tarafında çiftler halinde bulunurlar. Tegmentumu ve kristayı da taşırlar. Bu yapılar, spinotalamik sinir liflerinin geçişini sağlamaktadır. Serebral pedünküllerin orta kısmında bir çeşit bazal çekirdek olan substansiya nigra yer alır. Burası, beynin melanin pigmenti taşıyan tek bölgesidir.

Otonom sinir sistemi ya da özerk sinir sistemi, periferik sinir sisteminin, istemsiz yapılan hareketleri ve organ fonksiyonlarının kontrolünü gerçekleştiren bölümüdür. Kalp hızı, sindirim, solunum, tükürük salgılanması, terleme, işeme fonksiyonu, cinsel uyarılma gibi durumlarda istem dışı etkilidir. Visseral sinir sistemi veya vejetatif sinir sistemi olarak da bilinir. Parasempatik sinir sistemi ve sempatik sinir sistemi olarak ikiye ayrılır.
Otonom sinir sistemine biyolojik yaşamla yakınlığından dolayı Vejetatif (bitkisel) sinir sistemi denir. Organlarla ilgili olmasından  Visseral sinir sistemi denir. Otonom sinir sistemi, sinir sistemini kalp kası, damarlar, akciğerler ve organların düz kasları ile dış salgı bezleri gibi isteğimiz dışında çalışan organları innerve eden bölümdür.

Sempatik sistem doku ve organlara gönderdiği sinyallerle genel olarak vücudun aktivitesini, enerji tüketimini artırıcı yönde hareket eder. Örneğin sempatik sinirler kalbin çalışma hızını ve atardamarlardaki kan basıncını artırır.
Sempatik sistem aynı zamanda organizmanın korku, öfke, dehşet, heyecan ve şiddetli ağrı gibi stres yaratan durumlarda tepki oluşturmasını sağlar. Örneğin kas aktivitesi gerektiren stres durumlarında, hipotalamusun uyarılmasıyla sempatik sistem organizmada bazı değişikliklere yol açar. Bunlardan bazıları kandaki glikoz yoğunluğunun artışı, atardamarlarda kan basıncının yükselmesi ve kas gücünün artmasıdır. Bu değişiklikler organizmanın stresle baş etmesinde etkili olur.
Sempatik sinir sistemi nöronları, medulla spinalisin torakal ve lumbal bölgesindeki ön ve arka boynuzunda bulunur. Sempatik nöronlardan çıkan sinir lifleri, spinal sinirin ön kökleri içerisinde medulla spinalisi terk ederek spinal sinirin yapısına katılırlar. Bu lifler, vertebraların her iki tarafında bulunan truncus sympathicusa gelirler. Burada bulunan ganglionlara gelen sinir liflerinin bazıları buradaki nöronlarla sinaps yaparlar. Bazıları ise doğrudan organa giderler.

Parasempatik sinir sistemi hareketlerimizi yavaşlatır. Parasempatik sistem doku ve organlara gönderdiği sinyallerle genel olarak vücutta enerjinin korunmasını sağlayacak yönde etki eder. Örneğin: kalp atışının yavaşlaması, sindirimin artması gibi.

Receptors of the heart: Mnemonic
Overview at arizona.edu
ANS Medical Notes on rahulgladwin.com28 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Explanations on the ANS by Dyansys, Inc.

Parasempatik sinir sistemi, sempatik sinir sistemi ile birlikte periferik sinir sisteminin bir parçası olan otonom sinir sistemini oluşturan anatomik yapıdır. (Enterik sinir sistemi artık kendi bağımsız refleks aktivitesi nedeniyle otonom sinir sisteminden ayrı düşünülmektedir.) Otonom sinir sistemi, vücudun bilinçsiz hareketlerini düzenlemekten sorumludur. Parasempatik sistem, vücut dinlenirken; özellikle cinsel uyarılma, tükürük salgılama, gözyaşı salgılama, idrara çıkma, sindirim ve dışkılama dahil olmak üzere yemekten sonra meydana gelen "dinlen ve sindir" veya "beslen ve üre" faaliyetlerinin uyarılmasından sorumludur. Eylemleri, "savaş ya da kaç" tepkisi ile ilişkili aktiviteleri uyarmaktan sorumlu olan sempatik sinir sistemine tamamlayıcı olarak tanımlanmaktadır.

Parasempatik sinir sisteminin sinir lifleri, merkezi sinir sisteminden kaynaklanır. Spesifik sinirler arasında birkaç kraniyal sinir, özellikle okülomotor sinir, fasiyal sinir, glossofaringeal sinir ve vagus siniri bulunur. Genellikle pelvik splanknik sinirler olarak adlandırılan sakrumdaki üç spinal sinir (S2-4) de parasempatik sinirler olarak işlev görür.
Konumu nedeniyle parasempatik sistem, genellikle "torako-lomber çıkışlı" olduğu söylenen sempatik sinir sisteminin aksine "kranio-sakral çıkışlı" olarak adlandırılır.

Parasempatik sinir sisteminin nörotransmitteri asetilkolindir (ACh). Parasempatik sinir sistemi vücut hareketsiz halde iken devreye girer. Bu evrede aktif durumdadır. Sinir-kas kavşağında kasın uyarıyı alması için ACh salınır. Salınan ACh kastaki nikotinik reseptörü uyararak, uyarıyı aktif duruma getirecek olayları tetikler (Ca salınımını artırmak, kastaki mitokondriyi çalıstırmak gibi) böylece kas innerve edilir (uyarılır).
Vücut olaylarında yavaşlatıcı etkiye sahiptir. Kan basıncını, kalp atış hızını, kan şekerini düşürür. İdrar kesesini daraltır. Gözbebeğini küçültür. Akciğer alveollerini daraltır.Tükürük ve bağırsak salgıları ile bağırsak hareketlerini artırır. Diğer vücut salgılarında olduğu gibi tükürük salgısını artırır.

Pons, ön beyin, beyincik ve omurilik soğanı arasında yer alan bu yapı enine sinir tellerinden oluşur. Varoli köprüsü de denilen bu yapı beyinciğin iki yarım küresi arasındaki impuls iletimini sağlar. Boyutu ortalama 2,5 cm dir. Pons her iki serebral hemisferi birbirine bağlar. Bu yüzden Latince "köprü" anlamına gelen "Pons" ismini almıştır. Medulla oblongatanın üstünde, orta beynin altında ve beyinciğin önünde yer alır. Pons ön ve arka olarak iki bölümde incelenir; ön bölümde çoğunlukla lifler bulunur. Arka kısımda ise çekirdekler vardır. Beyaz cevheri beyinden beyincik ve medullaya bilgi gönderen yolları ve talamusa duyu sinyali taşıyan yolları içerir. Solunumla ilgili önemli bir merkez de yine buradadır. Vücuttaki aynı tür kasları, aynı anda farklı işler için kullanabilmemizi sağlar.

Embriyonik metensefalon gelişim sırasında iki yapıya dönüşür: Pons ve beyincik.

N. trigeminalis (V.), N. abdusens (VI.), N. fasialis (VII.) ve N. vestibülokoklearise (VIII.) ait önemli çekirdekler ponstadır. Bu dört sinire ait bazı önemli fonksiyonlar işitme, denge, tat alma, yüzün dokunma ve ağrı duyuları, göz hareketleri, çiğneme, mimik kaslarının çalışması, yutma, tükürük salınımıdır.

Diagram at UCC
BrainMaps (Beyin haritası veri tabanı) Pons

Refleks ya da tepki, dıştan gelen bir uyarı sonucunda refleks yayı aracılığıyla doğan ve devinim, iç salgı gibi iç tepkilere yol açan istem dışı sinir etkinliğidir.
Vücudumuzun dışarıdan gelen ışık ses gibi bir uyarıda ani ve hızlı bir hareketle tepki göstermesine refleks denir. Refleks sözcüğü, Latince "yansımak" anlamına gelen "reflectere" sözcüğünden türetilmiştir. Belirli bir uyarı etkisiyle düşünme sürecinden önce oluşan refleks, sinir sisteminin bir olayıdır. Merkezi sinir sisteminin işleyiş yasalarına göre refleksin ana özelliği aynı türden uyarılara hep aynı tepkinin verilmesidir ancak uyarının şiddetine göre refleksin oluşma süresinde ve sürmesinde farklılıklar olur. Refleks, sinir sisteminin işleyişinde büyük öneme sahip bir etkinliktir. Refleksleri olmayan canlı organizmaların, dış etkilere karşı yeterince hızlı tepki verememeleri nedeniyle, yaşamlarını sürdürme olanakları azalır. Refleks mekanizması  omurilik tarafından yönetilir.
Omurilik refleksleri kalıtsaldır ve ikiye ayrılır:

Doğuştan gelen refleks
Sonradan kazanılan refleks
Doğuştan (Kalıtsal) Refleks

Doğuştan gelir, sonradan kazanılmaz.
Aynı türün bireylerinde görülür.
Bu refleksler omuriliğin kontrolündedir.
Öksürme, hapşırma, göz kapağının kırpılması, çocuktaki emme davranışı, hapşırınca gözün kapanması.
Sonradan(Şartlı) Refleks

Sonradan öğrenmeyle oluşur.
Bireyden bireye farklılık gösterebilir.
Örneğin bisikleti sürmeyi öğrenirken, öğrenme işlevi beynin kontrolündedir. Ancak her gün bisiklet sürerek bu davranışı alışkanlık haline getiririz. O zaman davranış omuriliğin kontrolüne geçer.
Araba sürme, örgü örme, limon görüldüğünde ağzın sulanması, yutkunmak, bisiklet sürme, Pavlov'un köpeğinin zil çalınca ağzının sulanması, yüzmek, kar topu oynamak.
Pavlov'un köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneyleri ünlüdür; Köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Köpek  buna tepki vermez. Sonradan zil çalınır ve et verilir. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin salya salgıladığı görülür. Şartlı ya da şartlandırılmış refleks denen olay da budur.
Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, enstruman çalmak vb. refleks davranışlar olmayıp motor davranış veya beceridir.

Kaba motor becerileri, yürümek, dengede durmak, emeklemek gibi bir iş yapmak için büyük kas gruplarını kullanmak gerekir.

İnce motor becerileri, piyano çalmak, video oyunları oynamak gibi bir iş yapmak için küçük kas gruplarını kullanmak gerekir.

Refleks yayı
İlkel refleksler

Serebral korteks veya beyin korteksi, insan ve diğer memeli beyinlerindeki serebrumun sinir dokusundan oluşan dış tabakasıdır. Beynin diğer kısımlarının çoğunun beyaz renkte olmasını sağlayan yalıtımın kortekste (ince doku katmanı) bulunmamasından dolayı rengi gridir. Korteks serebrum ve serebellumun dış kısımlarını örter ve kalınlığı 1,5-5,0 mm arasında değişir. Korteksin serebrumu örten kısmı serebral korteks olarak adlandırılmaktadır.
Serebral korteks sağ ve sol yarım küre olmak üzere iki yapısal kısma ayrılmaktadır. Ağırlık bakımından beynin 3'te 2'sini teşkil etmekte ve beynin neredeyse tüm yapılarının üzerini örtmektedir. İnsan beyninin en gelişmiş kısmıdır. Düşünme, algı ve dil gibi işlevlerden sorumludur. İşlevsellik bakımından prefrontal korteks, birincil motor korteks, birincil somatosensory korteks, görsel korteks, Wernicke kısmı ve işitsel korteks gibi kısımlara ayrılmaktadır. Eskiden her ne kadar 4 lobtan oluştuğu varsayılsa da günümüzde yapısal olarak Frontal lob, Oksipital lob, Parietal lob, Temporal lob, İnsular lob Limbik lob olmak üzere 6 kısma ayrıldığı belirtilir.

Yapısal olarak 4 ana lobdan (frontal, temporal, oksipital ve parietal) ve insular lobdan oluşmaktadır. 

Frontal lob, serebral loblar içerisinde en büyük olanıdır. Merkezi Sulcus'a rostral vaziyette bulunmaktadır. Frontal lob'da bulunan önemli yapılardan biri birincil motor korteksdir. Anterior (ön) kısmı prefrontal korteks olarak adlandırılmaktadır. Prefrontal korteksin algılamada ve kişilik oluşumunda önemli rol oynadığı iddia edilmektedir. Frontal lobun posterior (arka) bölgesi iki kısımdan oluşmaktadır. Bunlar premotor ve motor bölgelerdir. Motor bölge hareket işlevlerinin gerçekleştirilmesiyle, premotor ise bu hareketlerin değiştirilmesiyle ilişkilidir.
Frontal lobun ilgili olduğu düşünülen işlevleri:

Motor işlevler
Yüksek mertebe beyin işlevleri
Planlama
Muhakeme
Karar verme
Dürtü kontrolü
Hafıza (Limbik sistem)
Duygu ve ödül kontrolü
İstemli hareket koordinasyonu
Dikkat düzenlenmesi ve odaklanma

Oksipital lob, Temporal lob'a posterior (arka), Parietal lob'a inferior (aşağı) vaziyette bulunmaktadır. Serebral korteks'in 4 ana lobundan birisidir. Serebral korteks'in arka kısmında bulunmakta ve görsel işlevlerle ilişkilidir. Oksipital lobların yanı sıra parietal ve temporal lobların posterior kısımları da görsel işlevlerde rol oynamaktadır. Birincil görsel korteks, beynin retinadan gelen görsel iletileri karşıladığı kısım, oksipital loblarda yer almaktadır. Bu iletiler oksipital loblarda işlenmektedir.
Oksipital loblar bulundukları yer itibarıyla travmalara savunmasız değildirler fakat bu bölgede olabilecek en ufak bir travma görsel-algılama sisteminde büyük değişiklilere, görsel kusurlar ve Scotoma gibi sorunlara, yol açmaktadır. Peristrate bölge görsel-uzay, hareket algılanması ve renk ayrımı gibi işlevlerle ilgili kısımdır. Oksipital loblarda meydana gelebilecek rahatsızlıklar görsel halüsinasyonlara (dış uyaran olmadan görülen görüntüler) ve görsel ilüzyonlara (nesnelerin olduğundan farklı, küçük ya da büyük gibi görülmesi) yol açabilmektedir.
Oksipital lobların ilgili olduğu beyin işlevleri;

Görsel algılama
Renk ayrımı

Parietal lob oksipital loblara superior (üst), merkezi sulcus ve frontal loblara posterior (arka) vaziyette bulunmaktadır.
Parietal loblar iki işlevsel kısma ayrılmaktadır. İlki duyular ve algılama ile ilgili diğeri ise duyusal iletilerin, özellikle görsel, bütünleştirilmesiyle ilgilidir. İlk işlev duyusal bilgiyi bütünleştirmekte ve bunlardan tek bir algı oluşturmaktadır. İkinci işlev çevreyi temsil edici uzaysal koordinat kurmaktadır.
Sol parietal lob'da meydana gelebilecek hasar Gerstmann sendromuna yol açabilmektedir. Bu durum sağ ve sol tarafın birbirine karıştırılması, Agrafia (yazı yazma problemi) ve akalkuliya (matematikte zorlanma) gibi güçlüklere yol açmaktadır.
Sağ parietal lob'da meydana gelebilecek hasarlar vücudun bir tarafının ya da görsel uzayın sağ ya da sol tarafının ihmal edilmesine (İhmal etme sendromu) 
yol açmaktadır. Bu durum hastalarda karşılarındaki uyaranları fark etmeme, kendi pozisyonlarını algılayamama ya da uyaranlara yanıt vermeme gibi güçlüklere yol açmaktadır.
İki tarafta meydana gelebilecek bir hasar Balint sendromuna (görsel ve motor sendromu) yol açabilmektedir. Bu durum göz hareketlerinin yeterince yerine getirilememe, görme el koordinasyonu bozukluğu, merkezi ve çevresel görmenin bütünleştirilememesi gibi zorluklara yol açmaktadır.
Parietal lobun ilgili olduğu işlevler;

Algılama
Bilgi işlenmesi
Acı ve dokunma hissi
Konuşma
Mekansal yön belirleme
Görsel algılama

Temporal lob, oksipital lob'a anterior, frontal ve parietal loblara inferior ve Lateral sulcus'a lateral vaziyette bulunmaktadır. Serebral korteks'in 4 ana lobundan biridir. Limbik sistem yapıları, olfaktör korteks, amigdala ve hipokampus temporal lob'da yer almaktadırlar. Temporal loblar, duyusal girdilerin organize edilmesinde, işitsel algılamada, dil ve konuşma işlevlerinde ve ayrıca hafıza ilişkilendirilmesi ve oluşturulmasında önemli rol oynamaktadır.
Temporal lob'da meydana gelebilecek hasar, işitsel duyu ve algılama sorunlarına, görsel ve işitsel seçici dikkat bozukluklarına, görsel algılama sorunlarına, konuşma sorunlarına, dil anlama bozukluklarına, uzun dönem hafızasında sorunlara, davranışsal ve kişiliksel değişikliklere ve cinsel davranışlarda değişikliklere yol açabilmektedir.
Temporal lob'la ilişkili işlevler;

Hafıza
Konuşma
Duygusal tepki
Görsel algılama

İnsular lob serebral korteks'de frontal, parietal ve temporal opercula'nın altında yer almaktadır. Disekte edilmemiş beynin insular lobu dışarıdan görülememektedir. Ancak, frontal ve parietal loblar beyinden ayrıldıklarında görülebilirler. otonom sinir sistemi, duyusal işlevler ve tat almayla ilişkilendirilmektedir.
İnsular lob'la ilişkili işlevler;

Otonom sinir sistemi işlevleri
Otonom(Özerk) bilgi bütünleştirilmesi

Limbik lob, memeli beyninin her serebral hemisferinin medial yüzeyindeki korteksin yay şeklinde bir bölgesidir. Limbik lob, eskiden frontal, parietal ve temporal loblara ait olduğu düşünülen kısımlardan oluşmuştur. Limbik lob sözcüğü bazı yazarlara göre belirsizdir[kim?], terim belirsizdir; bazı yazarlar arasında paraterminal girus, subkallozal alan, singulat girus, parahipokampal girus, dentat girus, hipokampus ve subikulum yer alır; Terminologia Anatomica'nın tanımına göre ise singulat sulkus, singulat girus, singulat girusunkıstağı, fasiolar girus, parahipokampal girus, parahippokampal sulkus, dentat girus, fimbrodentat sulkus, hipokampusun fimbriaları, kollateral sulkus ve rhinal sulkus ve hipokampus dahil değildir.

Prefrontal korteks, alının hemen arkasında frontal lob içerisinde bulunmaktadır. Algısal analiz, soyut düşünme ve sosyal davranış yetkinlikleriyle ilişkilindirilmektedir. Prefrontal korteks tüm duyulardan iletilen bilgileri düzenlemekte ve organize etmektedir. Beyin en geç olgunluğa ulaşan kısımlarından biridir. Prefrontal korteks ile ilişkilendirilen beyin işlevleri;

Dikkat odaklanması
Düşünce düzenlenmesi ve problem çözme yetisi
Farklı durumlara göre davranış uyarlanması
Planlama ve strateji oluşturma
Duyu kontrolü ve haz erteleme
Yoğun duyguların kontrolü
Uygunsuz davranışların bastırılması ve uygun davranış gösterme
Eş zamanlı çoklu bilgilerin işlenmesi.
Beynin bu kısmı kişiye yargılama yetisi kazandırmaktadır. Ortalama bir beynin gelişimini normal olarak kişinin 25 yaşına erişimine kadar tamamlamaması prefrontal korteks'in gelişimini geç tamamlamasına dayandırılmaktadır.
MRI çalışmaları beynin gelişiminin arkadan öne doğru olduğunu, diğer bir ifadeyle önce arka kısımların sonrasında da önkısımların gelişimini tamamladığını göstermektedir.

Motor korteks frontal lob'un arka kısmında, frontal lob ve parietal lob'u ayıran merkezi sulkus'un hemen ön kısmında yer almaktadır. Motor korteks iki ana kısma ayrılmaktadır. Bunlar Alan 6 (motor ilişkilendirme korteksi) ve Alan 4 (birincil motor korteks)dır.

Birincil motor korteks precentral gyrus'da bulunmaktadır. Omuriliğe doğrudan bağlantılı sinir hücreleri
içermektedir. Bu sinir hücreleri kol, bacak ve gövdenin istemli hareketleriyle ilgili motor sinir hücrelerini etkinleştirmektedirler.
Birincil motor korteks tek tek kasları doğrudan kontrol etmekten ziyade birçok kas grubunun dahil olduğu hareketleri ve hareket serilerini kontrol etmektedir. Omurilikte bulunan alfa motor nöronlar ise birincil motor korteksten gelen iletilere karşılık kas liflerinin kasılma kuvvetlerini hız ve nitelik prensiplerini kullanarak kodlandırırlar. Birincil motor korteks sinir hücreleri, motor buyrukları alfa motor nöronlara naklederler ve alfa motor nöronlar vasıtasıyla kas kasılması gerçekleşir
Birincil motor korteks bir hareket için gerekli kuvveti kodlamaktadır. Örneğin bir kolun ağırlık taşırken ya da el boşken hareket ettirilmesinde farklı miktarda kuvvet uygulanmalıdır. Birinci motor korteksteki sinir hücreleri bu gibi durumlarda hareketi yeri getirebilmek için gerekli kuvveti kodlarlar. Bu sinir hücrelerinin büyük çoğunluğu bu kodlamayı hangi kasın etkin olduğuyla ilişkilendirmeden yaparken azınlık bir kısmı bu kodlamaya belirli bir kasa özel yapar. Alfa motor nöronlar ise birincil motor korteksten gelen buyruklara göre kasları kontrol ederler. Birincil motor korteks ayrıca hareketlerin yönlerine de tayin ederler.

Birincil somatosensory korteks, insan beyninin Brodman 3, 1 ve 2 alanlarından oluşmaktadır (parietal lob, postcentral gyrus). 
Somatosensory sistem, dokunma, sıcaklık, vücut pozisyonu, acı hissi gibi duyuları üreten reseptörler ve işlem merkezlerinden oluşan duyusal bir sistemdir. Birincil somatosensory korkteksin işlevleri ise deri, kas ve eklemlerde bulunan mekanoreseptörlerden gelen uyarılarla ilgilidir. Bu uyarıların şiddetini ve yerini tespit ederler.

Somatik duyusal alan I'in arkasında bulunmaktadır (alan 5 ve 7). Somatosensory alandan, ventromedial talamus çekirdeğinden, talamus'un diğer bölümlerinden, görsel ve işitsel korteksten sinyal almaktadır. Bu ala

Sinaps, nöronların (sinir hücrelerinin) diğer nöronlara ya da kas veya salgı bezleri gibi nöron olmayan hücrelere mesaj iletmesine olanak tanıyan özelleşmiş bağlantı noktaları. Bir motor nöron ile kas hücresi arasındaki kimyasal sinaps, aynı zamanda neuromuscular junction nöromusküler bağlantı olarak adlandırılır.
Kimyasal sinapslar sayesinde merkezi sinir sistemindeki nöronlar birbirleriyle nöral devreleri içeren bir sinir ağı oluşturabilirler. Bundan dolayı, algılama ve düşünme gibi zihinsel işlevlere temel teşkil eden biyolojik kompütasyonda sinapslar temel bir rol üstlenmektedirler. Ayrıca sinir sisteminin vücudun diğer organlarıyla iletişim kurması da sinapsların varlığına bağlıdır.
İnsan beyninde muazzam sayıda kimyasal sinaps bulunur. Küçük çocuklar 1016(10.000 trilyon) sinapsa sahipken, bu rakam yaş artışıyla ters orantılı olarak azalır ve yetişkinlerde stabilize olur. Bir yetişkinin sahip olduğu sinaps sayısı tahmini olarak 1015 ile 5x1015 (1.000 den 5.000 trilyona kadar) arasındadır.
Sinaps sayısının zamanla düşmesi bir kayıp olarak düşünülmemelidir. Bu, elektronikteki ROM programlamaya benzetilebilir. Bu cihazlar fabrikadan bütün cell'leri birbirine bağlı gelir ve cihazın secilen bazı hücreleri arasındaki bağlantıların bilinçli olarak koparılması yoluyla programlanır. Bu anlamda insan gelişimi sırasında bazı sinir hücreleri arasındaki sinapslar koparılarak beyin gelişir, programlanır.
Sinaps terimi, Sir Charles Scott Sherrington ve meslektaşları tarafından Yunanca "syn-" (beraber, birlikte) ve "haptein" (kucaklaşma) kelimeleri birleştirilerek türetilmiştir. Kimyasal sinapslar, var olan yegane biyolojik sinaps türü değildir, elektrik sinapslar ve immunolojik sinapslar da mevcuttur. Yine de yaygın kullanımıyla sinaps denildiğinde, çoğunlukla kimyasal sinaps ima edilmektedir.

Diptera veya Sinek, Holometabola üsttakımına bağlı bir hayvan takımıdır.
İki kanatlılar takımında yer alan sinekler arasında sivrisinek, tatarcık, karasinek adıyla ön plana çıkarlar ve başkalaşım geçirirler.

Vücutları çok fazla kitin içermediği için yumuşaktırlar. Yapı bakımından iki büyük gruba ayrılır: 

Nematocera (sivrisinekler) alt takımından iki kanatlıların vücudu zarif, ince yapılı, uzun üyeli ve çoğu diğer alt takımdan daha küçüktür.
Brachycera (sinekler ya da karasinekler) alt takımından iki kanatlıların vücudu tıknaz, kuvvetli yapılı, kısa üyeli ve çoğu diğer alt takımdan daha büyüktür.
Hepsi delici-emici ya da yalayıcı-emici ağız tipine sahiptir. Tam başkalaşımlı (holometabol) olduklarından larvaları (kurt ya da kurtçuk) hem görünüş hem de yaşam tarzı bakımından erginlerinden oldukça farklıdır. Sarı, kahverengi, yeşil ya da siyah renkler, yapı ve pigment renklerdir.
Cyclorrhapha grubundan sinekler duyargalarının üst kısmında yarım daire şeklinde bir yarık taşımasıyla tanınırlar. Puptan çıkmaya hazırlanırken, bu yarıktan vücut sıvısıyla dolmuş bir kese dışarıya doğru şişirilerek pupun patlatılması sağlanır. Başkalaşımdan sonra bu kese tekrar başın içine çekilir ve yerinde sadece kavisli bir iz kalır. Taksonomide bu iz çok önemlidir.

İki kanatlılar takımını diğer böcek takımlarından ayıran en önemli farkı yapı, arka kanatların değişime uğramasıyla oluşan ve denge görevi gören (halter) adlı ucu topuzlu yapıdır. Bu yapı ayrıca biraz farklı biçimde Strepsiptera takımında da bulunur.

Sinek takımına bağlı alttakımlar (2023):

Birçoğunda gözler büyüyerek başın büyük bir kısmını kaplamıştır. Gözlerin büyüklüğü ve yeri, familyaya ve eşeylere göre farklıdır. Dişilerin birleşik gözleri alında oldukça ayrı kalmasına karşın, erkeklerinde birbirine değer. Gözlerin yaygın rengi kırmızıdan koyu kahverengine kadar değişir ve bu renkler, bordo, koyu yeşil, kırmızı bantlarla bölünerek, göze çok güzel bir renklenme verirler. Mağaralarda yaşayanlarında gözler körelmiştir. Üçgen şeklinde dizilmiş üç nokta göz sadece ışığın algılanmasından sorumludur; fakat şekil göremezler.
Karasineğin (Musca domestica) duyu organlarının en hayret verici ve göz kamaştırıcı olanı, karmaşık bir yapıya sahip olan gözleridir. Karasineğin başındaki altı göz, ortalama 400 bin ommatidden (gözcük) meydana gelen gelişmiş bir görme sistemidir. Her bir gözcük ayrı bir noktayı gördüğünden, görüntü beyinde bir araya getirildikten sonra bir mana çıkartılır. Yani her gözcük bir gözün bütün özelliklerine sahiptir. Hatta bu özelliği sayesinde arkasını da görebilir. Küçük olduklarından ve 2 mm yakınındaki bir cismi net olarak görebildiğinden, ayrı bir merceğe ihtiyaç yoktur. Bu gözlerin bir üstünlüğü de görme hızından gelir. İnsan gözü saniyede 20 ilâ 50 açık- koyu renk değişimini fark edebilirken, karasinekte bu, saniyede yaklaşık 200 defaya çıkar.

Üzüm salkımı ya da saçak şeklinde olan yumurtalıklarında meydana gelen, uzun-oval, çok defa üzerinde yapılaşmalar olan yumurtalarını tek tek ya da topluca bırakırlar.
Bazı sinekler, özellikle asalak olanlar, larva doğururlar (larvipar) ve dışarı çıkan larvalar hemen pup olur.
Larvalar başkalaşım gösteren bütün böceklerde olduğu gibi, erginlerine hiç benzemezler. Kural olarak sinek larvalarının ("kurt ya da kurtçuk") gelişmesinde birbirlerinden deri değiştirme ile ayrılan 3-4 evre vardır.
Pup evresi sivrisineklerde ve ilkel sineklerde mumya pup tipidir. Buna karşılık Cyclorrhapha grubundan sineklerde, puplar sondan bir önceki, yani üçüncü devrede meydana gelen bir pup derisi (puparium) içinde bulunur ve bu tipe çıngıraklı pup denir.

Trake sistemi erginlerde iyi gelişmiştir. Karasinek (Musca domestica), kanatlarını saniyede 200 defa çırparken, dinlenme esnasında harcadığı enerjinin yaklaşık 100 katı bir enerji harcar. Aktif uçuş, çok enerji gerektiren bir fiil ve ancak düzenli oksijen temini ile mümkün olabilir. Karın bölgesine dizilen düzinelerce açıklıktan (stigma) rahatlıkla nefes alıp verebilir. Bu gözeneklerden giren hava, daha küçük kanalcıklara ayrılan borularla hücrelere muntazam bir şekilde iletilir. Sinek, bir yere konduğu zaman, karın kaslarını kasarak, içeriye hava pompalar. Uçma esnasında buna gerek duymaz. Çünkü, saniyede 200 defa çırpılan kanatlar, zaten kâfi miktarda hava girmesini sağlarlar. Böylece sinek, nefes alıp vermek için ayrı bir enerji sarf etmez.

Besin olarak sıvı maddeleri alırlar. Sıvının emilmesi, besin kanalının ön kısmında bulunan iki emme pompası ile gerçekleşir. Genellikle besinler yemek borusuna ince bir kanalla bağlı olan büyük hacimli kursakta depolanır.
Saprofaj beslenmeden iç asalaklık (endoparazitizm)'a kadar bütün geçiş kademesini gösteren türleri vardır.

Sinekler uçuş için yön tayini ve kontrolünde belirleyici rol oynayan organlarını büyük bir titizlikle son bir defa gözden geçirir. Sonra sanki uçuş takımlarının son kontrolünü yaparak uçuşa geçecek pilot gibi, ön tarafındaki denge organlarını (halter) ayarlar ve uçuş pozisyonunu alır. Son olarak, antenlerinin ucundaki alıcılar (reseptör) vasıtasıyla, rüzgârın şiddetine ve yönüne göre kalkış açı ve hızını ayarlar ve nihayet havalanır. Bu hazırlıklar çok çok kısa bir zamanda cereyan eder. Uçuşa geçer geçmez kısa sürede hızlanabilir ve giderek yaklaşık saatte 10 km gibi bir hıza erişir.
Kısa antenli, iri gözlü, 6– 8 mm kadar boya sahip olan karasineğin (Musca domestica) ağzı küt uçlu hortuma benzer. Hortumun ucu süngerimsi bir yastık şeklinde olup, üzerinde ince kanalcıklar halinde birçok delik bulunur. Göğüs kısmının iki yanında yer alan ve bir bölümü vücudun içine gömülü olan bu kanatlar, sinirlerle bölünmüş, çok ince bir zardan meydana gelir. Bunlar birbirinden bağımsız da hareket edebilir. Ancak uçuş esnası hariç. Uçuş esnasında, tek kanatlı uçaklarda görüldüğü gibi, tek bir eksen üzerinde gidip gelirler. Bu kanatların hareketini sağlayan kaslar, sinek uçmaya başlar başlamaz kasılır, inişe geçtiğinde de gevşer. Uçuşa geçerken, sinirlerin denetimindeki bu kas ve kanat hareketleri, bir zaman sonra otomatik hale gelir. Karasinek kanatlarını son derece hızlı çırpar. Bu çırpış ona, uçuşta kararlılık sağlar.

 Wikimedia Commons'ta Sinek ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Sinek ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Özel

Genel
Prof. Dr. Ali Demirsoy (1992), Yaşamın Temel Kuralları (Entomoloji)

Somatik sinir sistemi (SSS), çevresel sinir sisteminin bir bölümüdür. Vücut hareketinin çizgili kas vasıtasıyla istemli kontrolünü sağlar. SSS, kas kasılmasını uyarmak için motor sinir lifinden oluşur. Bunlara iskelet kaslarına ve deriye bağlanan, duyusal olmayan sinir hücreleri de dahildir.
Somatik sinir sistemi motor ve duyu sinirlerinden oluşur. Bu sinirlerin hücre gövdeleri beyin ve omurilikte bulunur. Aksonlar ise doğrudan iskelet kaslarına gider. Koşmak, yazı yazmak, resim yapmak ve şarkı söylemek gibi beynin kontrölünde olan hareket ve davranışlar bu sistemle sağlanır. Somatik sinir sistemine ait olaylar, bilinç dahilinde meydana gelir. SSS, duyusal ve motor bölümlerinden oluşur. Duyusal (afferent), kas, eklem, tendon gibi bölgelerden uyarıları alırken, motor (efferent) bölüm ise bu uyarıları değerlendirir.

İnsan vücudunda 43 sinir segmenti vardır. Her bir segmentte bir çift duyu ve motor sinirleri bulunur. 31 sinir segmenti omurilikte ve 12 sinir segmenti beyinsapındadır.
Bunlardan başka, vücutta binlerce ortak sinir vardır.
Somatik sinir sistemi üç bölümden oluşur:
i) Spinal sinirler: Omurilikteki duyusal bilgisi ve motor komutlarını taşıyan çevresel sinirlerdir.
ii) Kraniyal sinirler: Beyinsapı dışındaki bilgiyi taşıyan sinir fiberleridir. Bunlara koklama, görme, duyma, tatma da dahildir.
iii) Ortak sinirler: Bu sinirler duyusal girişi ve motor çıkışlarının binlercesinin birleşimidir.

Somatik sinir sistemi, refleks hareketi hariç, vücuttaki tüm çizgili kasları kontrol eder.
Somatik sinir sisteminin motor sinir lifindeki sinir sinyallerinin temel rotası, Brodmann alanı 4 içindeki motor nöronlarının üst hücre gövdesinden (üst motor nöronları) (yaklaşık olarak primer motor korteksinden) başlar.
Üst motor nöronları, alfa motor nöronlarının nikotinik reseptörleri tarafından alınan kendi akson ucu tepelerindeki nörotransmitter, asetilkolini serbest bırakır. Dönüşte alfa motor nöronları, omuriliğin spinal sinir anterior kökü tarafından alınan aksonları stimuli ile değiştirir. Ardından bu sinyaller, iskelet kaslarının nöromüsküler kavşaklarını sürdürür.

Omurgalılarda, bırakılan nörotransmittere ve tutulan reseptörün türüne bağlı olarak, kas fiberindeki tepki, hem  uyarıcı hem de engelleyici olabilir. Omurgasızlarda, bir kas fiberinden nörotransmittere (Örn, asetilkoline (ACh)) yapılan tepki yalnızca uyarıcı olabilir.

Refleks hareketi, bir duyu girdisi ile belirli bir motor çıktısı arasında çok veya az bağlantı oluşturan sinirsel bir devredir. Rekleks devreleri çeşitli karmaşık yapılara sahiptirler. En basit spinal refleksler, omurilikteki internöronu etkinleştiren, duyu nöronları ile başlayan üçlü element zinciri tarafından oluşturulurlar. Sıcak bir yüzeye dokunduktan sonra eli hızla çekme gibi bazı refleks tepkileri koruyucu iken, diz kapağı kirişine vurulduğunda, bacağın hareket etmesi gibi diz kapağı refleksi sıradan bir davranıştır.

Sinir sistemi
Otonom sinir sistemi
Enterik sinir sistemi

Spinal sinir diğer adıyla omurilik siniri, omurilik ile vücut arasında motor, duyu ve otonomik sinyalleri taşıyan karışık bir sinirdir. İnsan vücudunda omurganın iki yanında birer tane 31 çift omurilik siniri vardır. Bunlar omurganın ilgili servikal, torasik, bel, sakral ve koksigeal bölgelerine göre gruplandırılmıştır. Sekiz çift servikal sinir, on iki çift torasik sinir, beş çift bel siniri, beş çift sakral sinir ve bir çift koksigeal sinir vardır. Omurilik sinirleri çevresel sinir sisteminin parçasıdır.

Her omurilik siniri, sırt (dorsal) ve karın (ventral) köklerden gelen sinir kök liflerinin birleşiminden oluşan karışık bir sinirdir. Sırt kökü afferent duyusal köktür ve duyusal bilgiyi beyne taşır. Ventral kök, efferent motor köküdür ve beyinden motor bilgilerini taşır. Omurilik siniri bitişik omurlar arasındaki açıklıktan (intervertebral foramen) geçerek omurgadan çıkar. Bu, oksipital kemik ile atlas (ilk omur) arasında ortaya çıkan ilk omurilik sinir çifti (C1) hariç tüm omurilik sinirleri için geçerlidir. Dolayısıyla servikal sinirler, C7 omurunun altında ve T1 omurunun üzerindeki C8 omurilik siniri hariç aşağıdaki omur tarafından numaralandırılır. Torasik, lomber ve sakral sinirler daha sonra yukarıdaki omur tarafından numaralandırılır. Lomberleştirilmiş S1 omurları (L6 olarak da bilinir) veya sakralize L5 omurları durumunda, sinirler genellikle hala L5'e ve bir sonraki sinire kadar sayılır S1'dir.

Omurganın dışında sinir dallara ayrılır. Dorsal ramus, deriye ve deriden visseral motor, somatik motor ve somatik duyusal bilgileri sırtın derisine ve kaslarına (epaksiyel kaslar) taşıyan ve gövdenin arka kısımlarına hizmet eden sinirleri kapsar. Ventral ramus, gövdenin geri kalan ön kısımlarına ve el ve ayaklara (hipaksiyal kaslar) hizmet eden ve ventrolateral vücut yüzeyine, vücut duvarındaki yapılara ve uzuvlara ve bu yüzeylerden, visseral motor, somatik motor ve duyusal bilgileri taşıyan sinirleri içerir. Meningeal dallar (tekrarlayan meningeal veya sinuvertebral sinirler) omurilik sinirinden ayrılır ve omurlararası foramenlere tekrar girerek bağlara, duraya, kan damarlarına, omurlararası disklere, faset eklemlere ve omurların periostuna (kemik zarı) hizmet eder. Dal iletişimleri, iç organlara ve iç organlardan iç motor ve duyusal bilgileri taşıyan iç organ işlevlerine hizmet eden otonom sinirler içerir.
Bazı ön dallar birbirine bağlanan sinirlerden oluşan bir ağ olan sinir pleksusunu oluşturmak için bitişik ön dallarla birleşir. Bir pleksustan çıkan sinirler, çeşitli omurilik sinirlerinden gelen lifleri içerir ve bunlar artık birlikte belirli bir hedef konuma taşınır. Ana pleksuslar servikal, brakiyal, lomber ve sakral pleksusları içerir.

Servikal sinirler omuriliğin servikal segmentindeki servikal omurlardan gelen omurilik sinirleridir. Yedi servikal omur (C1-C7) olmasına rağmen sekiz C1-C8 servikal sinir vardır. C1-C7 karşılık gelen omurların üstünden çıkarken C8, C7 omurunun altından çıkar. Omurganın diğer her yerinde omurun altından aynı adlı sinir çıkar.
Arka dağılım altoksipital siniri (C1), büyük oksipital siniri (C2) ve üçüncü oksipital siniri (C3) içerir.
Ön dağılım servikal pleksusu (C1-C4) ve brakiyal pleksusu (C5-T1) içerir.
Servikal sinirler sternohyoid, sternotiroid ve omohyoid kasları sinir sistemine bağlar.
Ansa servikalis denilen sinir döngüsü servikal pleksusun bir parçasıdır.

Torasik sinirler torasik omurlardan çıkan on iki omurga siniridir. Her torasik sinir T1 – T12, karşılık gelen her bir torasik omurun altından çıkar. Dallar ayrıca omurgadan gelip doğrudan otonom sinir sisteminin paravertebral gangliyonlarına giderler. Burada baş, boyun, göğüs kafesi ve karın bölgesindeki organ ve bezlerin çalışmalarında rol oynarlar.

Kaburgalar arası sinirler T1-T11 torasik sinirlerden gelir ve kaburgaların arasından geçerler. T2 ve T3'te diğer dallar kaburgalararası (interkostobrakiyal) siniri oluşturur. Alt kaburga siniri T12 sinirinden gelir ve on ikinci kaburganın altından geçer.

Üst alt torasik sinirin arka orta dalları (ramus medialis), besledikleri semispinalis dorsi ve multifidus arasında uzanır. Daha sonra eşkenar dörtgen ve trapezius kaslarını geçip dikenli çıkıntıların yanlarından cilde ulaşırlar. Bu hassas dala medial kutanöz ramus denir.
Alt altı dalın medial dalları esasen multifidus ve longissimus dorsiye dağılır ve ara sıra orta çizgiye yakın cilde lifler verirler. Bu hassas dala posterior kutanöz ramus denir.

Bel sinirleri lomber omurlardan çıkan beş omurilik siniridir. Arka ve ön bölümlere ayrılırlar.

Bel sinirlerin arka bölümlerinin medial dalları omurların eklem çıkıntılarının yakınında uzanır ve multifidus kası ile sonlanır.
Yanallar erektör spinae kaslarını besler.
Üstteki üçü, erector spinae kaslarının yanal sınırında latissimus dorsinin aponevrozundan geçen kutanöz sinirlerini verir ve iliak tepenin arka kısmı boyunca kalça derisine iner ve dallarından bazıları büyük trokanter seviyesine kadar uzanır.

Lomber sinirlerin (rami anterior) ön bölümlerinin boyutu yukarıdan aşağıya doğru artar. Sempatik gövdenin lomber gangliyonlarından gelen gri dal iletişimcileri tarafından, kökenlerine yakın bir yerde birleşirler. Bu dallar psoas majorun altında, omur gövdelerinin yanlarındaki lomber arterlere eşlik eden uzun ve ince dallardan oluşur. Düzenlemeleri biraz düzensizdir: bir ganglion iki lomber sinire dal verebilir veya bir lomber sinir iki gangliondan dal alabilir.
Birinci ve ikinci, bazen de üçüncü ve dördüncü bel sinirlerinin her biri sempatik gövdenin bel kısmına beyaz ramus iletişimcileri ile bağlanır.
Sinirler psoas majorun arkasından veya fasiküllerin arasından eğik şekilde dışarı doğru geçerek filamanları ona ve kuadratus lumboruma dağıtır. Bu durumda ilk üçü ve dördüncünün büyük kısmı anastomoz halkaları ile birbirine bağlanır ve lomber pleksusu oluşturur.
Dördüncünün daha küçük kısmı beşinci ile birleşerek sakral pleksusun oluşumuna yardımcı olan lumbosakral gövdeyi oluşturur. Dördüncü sinir iki pleksus arasında bölünmüş olduğundan furkal sinir adını almıştır.

Sakral sinirler, omurganın alt ucundaki sakrumdan çıkan beş çift omurilik siniridir. Bu sinirlerin kökleri omur kolonun içinde, kauda ekuina'nın başladığı L1 omur seviyesinde başlar ve sonra sakruma doğru iner.
Beş tane eşleştirilmiş sakral sinir vardır; bunların yarısı sol taraftaki sakrumdan diğer yarısı ise sağ taraftan çıkar. Her sinir iki bölüme ayrılır: bir bölümü ön sakral foramen yoluyla ve diğeri arka sakral foramina aracılığıyla bölümlenir.
Sinirler dallara ayrılır ve farklı sinirlerin dalları birbirleriyle birleşir, bazıları lomber veya koksigeal sinir dallarıyla da birleşir. Sinirlerin bu anastomozları sakral pleksus ve lumbosakral pleksusu oluşturur. Bu pleksusun dalları kalça, uyluk, bacak ve ayağın çoğunu besleyen sinirlere gider.
Sakral sinirler hem getiren (afferent) hem de götüren liflere sahiptir, dolayısıyla duyusal algının bir kısmından ve insan vücudunun el ve ayak hareketlerinden sorumludurlar. S2, S3 ve S4'ten pudendal sinir ve elektrik potansiyeli inen kolon ve rektumu idrar kesesini ve cinsel organları besleyen parasempatik lifler olarak ortaya çıkar. S2, S3 ve S4'ten pudendal sinir ve elektrik potansiyeli inen kolon ve rektumu, idrar kesesini ve genital organları besleyen parasempatik lifler ortaya çıkar. Bu yollar hem getiren hem de götüren liflidir ve bu şekilde bu pelvik organlardan merkezi sinir sistemine (MSS) duyusal bilgilerin iletilmesinden ve pelvik organların hareketlerini kontrol eden MSS'den pelvise motor uyarıların iletilmesinden sorumludurlar.

İki taraflı kuyruk sokumu kemik sinirleri, Co, omurilik sinirlerinin 31. çiftidir. Konus medullaristen doğar ve ventral ramusu kuyruk sokumu kemik pleksusunun oluşmasına yardımcı olur. Orta ve yan dallara bölünmez. Lifleri, koksigeal sinir pleksusunun anokoksigeal siniri yoluyla kuyruk sokumu kemiğinin yüzeysel ve arka kısmındaki cilde dağıtılır.

Belirli bir omurga kökünün beslediği kaslar o sinirin miyotomudur ve dermatomeler, her bir omurilik siniri için cilt üzerindeki duyusal innervasyon alanlarıdır. Bir veya daha fazla sinir kök lezyonu, sorumlu lezyonun yerelleşmesine izin veren tipik nörolojik kusur modelleriyle (kas zayıflığı, anormal duyum, reflekslerde değişikliklerle) sonuçlanır.
İlgili çeşitli bozuklukların tedavisi için sakral sinir stimülasyonunda kullanılan çeşitli yöntemler vardır.
Siyatik genellikle lomber sinirler L4 veya L5'in veya sakral sinirler S1, S2 veya S3'ün sıkışmasından veya siyatik sinirin kendisinin sıkışmasından kaynaklanır

Brakial pleksus
Kraniyal sinir

Blumenfeld H. 'Neuroanatomy Through Clinical Cases'. Sunderland, Mass: Sinauer Associates; 2002.
Drake RL, Vogl W, Mitchell AWM. 'Gray's Anatomy for Students'. New York: Elsevier; 2005:69-70.
Ropper AH, Samuels MA. 'Adams and Victor's Principles of Neurology'. Ninth Edition. New York: McGraw Hill; 2009.

Süngerler [Porifera; Latince, porus (delik) ve ferre (taşımak)], omurgasız hayvanlar şubesi. Eumetazoa'nın kardeş grubudur. okyanuslarda sığ sularda yüzlerce metrelik deniz diplerine kadar farklı ortamlarda yaşayabilen basit yapılı canlılardır. Süngerler suyu içine alıp filtre eder, böylece suyu temizler ve filtreledikleri suda bulunan mikroorganizmalar ile beslenir. Gelişmiş sistemleri yoktur. Dolaşım sisteminin görevini vücut içinde bulunan delikler arasından geçen su akıntıları ile gerçekleşir. Sindirim vücut arasından dolaşan küçük parçacıkları her hücrenin kendi yakalaması ile olur. Boşaltımda bu aradan geçen akıntıda her hücrenin çevreye salgıladığı atıklar vasıtasıyla olur. Kısacası tek başına hayatta kalabilecek ökaryot hücrelerin belli bir simetriyle yığın oluşturması olarak özetlenebilir. Yani kısaca özelleşmiş bir organ sistemi yoktur ama her hücresinde sistemlerin işlevini basit bir şekilde yapacak durumdadır.

Süngerler, çok hücreli olmaları, heterotrofik olmaları, hücre duvarlarından yoksun olmaları ve sperm hücreleri üretmeleri bakımından diğer hayvanlara benzerdir. Diğer hayvanlardan farklı olarak, gerçek dokulardan ve organlardan yoksundurlar. Tüm süngerler, suda yaşayan hayvanlardır. Su altı yüzeyine yapışır ve yerinde sabit kalırlar (yani seyahat etmezler). Tatlı su türleri olmasına rağmen, büyük çoğunluğu deniz (tuzlu su) türleridir ve habitatları gelgit bölgelerinden 8800 m'yi (5,5 mil) aşan derinliklere kadar değişir. Bilinen yaklaşık 5.000-10.000 sünger türünün çoğu sudaki bakteriler ve diğer mikroskobik yiyeceklerle beslenmesine rağmen, bazıları fotosentez yapan mikroorganizmaları endosembiyoz olarak barındırır ve bu ittifaklar genellikle tükettiklerinden daha fazla yiyecek ve oksijen üretir. Besin açısından fakir ortamlarda yaşayan birkaç sünger türü, esas olarak küçük kabukluları avlayan etoburlar olarak evrimleşmiştir. Çoğu tür, bazı türlerde salınan ve diğerlerinde "anne" tarafından tutulan yumurtayı döllemek için sperm hücrelerini suya bırakarak cinsel üremeyi kullanır. Döllenmiş yumurtalar, yerleşecek yer bulmak için yüzen larvalara dönüşür. Süngerlerin kırılan parçalardan yenilendiği çoğu görece ilkel türde olduğu gibi belirgin bir özelliktir ancak, bu yalnızca parçalar doğru hücre türlerini içeriyorsa işe yarar. Birkaç tür tomurcuklanarak çoğalır. Örneğin sıcaklıklar düştüğünde, çevresel koşullar süngerler için daha az misafirperver hale geldiğinde, birçok tatlı su türü ve birkaç deniz canlısı gemmul yani süngerlerde bulunan iç tomurcuk yapılar olan, eşeysiz üreme ile ilgili kısımlar üretir. Bu gemmullar, bir organizmaya, yani yetişkin bir süngere dönüşebilen, eşeysiz olarak çoğalan bir hücre kütlesidir. Koşullar iyileşene kadar hareketsiz kalan özelleşmemiş hücrelerin "hayatta kalma bölmeleri"; daha sonra ya tamamen yeni süngerler oluştururlar ya da ebeveynlerinin iskeletlerini yeniden kolonize ederler.

Çoğu süngerde, mezohyl adı verilen bir iç jelatinimsi matris, bir iç iskelet işlevi görür ve yumuşak süngerlerdeki kayalar gibi sert yüzeyleri kaplayan tek iskelettir. Daha yaygın olarak, mezohil mineral spiküller, sünger lifler veya her ikisi ile sertleştirilir. Demospongiae sınıfında karşımıza çıkan özelliklerdendir; birçok türün silika dikenleri vardır, oysa bazı türlerin kalsiyum karbonat dış iskeletleri vardır. Bu sınıf tüm tatlı su türleri dahil, bilinen tüm sünger türlerinin yaklaşık %90'ını oluşturur ve en geniş habitat yelpazesine sahiptirler. Calcarea sınıfının yani Türkçe taksonomi sınıflandırmasında "kalkerli süngerler" sınıfı, kalsiyum karbonat (CaCO3) spiküllerine yani iskelet görünümlü iğne şeklindeki mineral temelli yapılara ve bazı türlerde kalsiyum karbonat dış iskeletlerine sahip bu canlıların yaşam alanı kalsiyum karbonat üretiminin en kolay olduğu nispeten sığ deniz sularıyla sınırlıdır. Bazı uzmanlara göre en uzun ömürlü hayvanlardan olan ve kırılgan bir spikül bazlı bir "iskelet" benzeri yapı içeren kırılgan Hexactinellida ya da Türkçede bilinen adıyla "cam süngerleri" sınıfı, yırtıcıların nadir olduğu kutup bölgeleri ve okyanus derinlikleriyle sınırlıdır. Bu yüzden cam süngerleri nispeten nadirdir ve çoğunlukla deniz seviyesinden 450 ila 900 metre arasındaki derinliklerde bulunur. Bu duruma tek isnisna Oopsacas minuta türü sığ suda bulunmuş olsa da, diğerleri çok daha derinlerde bulunmuştur. Özellikle Antarktika ve Kuzey Pasifik sularında yaygın olmalarına rağmen, dünyanın tüm okyanuslarında bulunurlar. 580 milyon yıl öncesine tarihlenen kayaçlarda bu tür fosillerin örneklerine rastlanmıştır. Ayrıca 530-490 milyon yıl önce fosilleri kayalarda yaygın olan Archaeocyathidler günümüzde bir sünger türü olarak kabul edilmektedir. Archaeocyatha taksomu üyeleri ya da bazı amatör Türk biyoloji meraklılarının verdiği ismi ile "Kadim Kupa Süngerleri" Kambriyen Dönemi'nde sıcak tropik ve subtropikal sularda yaşayan soyu tükenmiş, sapsız, resif inşa eden deniz süngerlerini tanımlamak için kullanılır.
Tek hücreli ökaryot, Choanoflagellatea sınıfı ya da Türkçe isimleri ile koanoflagellatlar(yakalı kamçılılar), su akış sistemlerini çalıştırmak ve yiyeceklerinin çoğunu yakalamak için kullanılan süngerlerin koanosit hücrelerine benzer. Bu, ribozomal moleküllerin filogenetik çalışmalarıyla birlikte süngerlerin diğer hayvanlarla kardeş grup olduğunu öne sürmek için morfolojik kanıt olarak kullanılmıştır. Bazı araştırmalar süngerlerin monofiletik bir grup oluşturmadığını, başka bir deyişle ortak bir atadan gelenlerin tümünü ve yalnızca torunlarını içermediğini göstermiştir. Son filogenetik analizler, süngerlerden ziyade taraklıların yani Ctenophora şubesinin diğer hayvanların kardeş grubu olduğunu ileri sürmüştür.

Süngerler, diğer birçok hayvanın karmaşık bağışıklık sistemlerine sahip değildir. Bununla birlikte, diğer türlerden gelen aşıları reddederler, ancak onları kendi türlerinin diğer üyelerinden kabul ederler. Birkaç deniz türünde gri hücreler, yabancı maddelerin reddedilmesinde başrolü oynar. İşgal edildiklerinde, etkilenen bölgedeki diğer hücrelerin hareketini durduran ve böylece davetsiz misafirin süngerin iç taşıma sistemlerini kullanmasını engelleyen bir kimyasal üretirler. İzinsiz giriş devam ederse, gri hücreler bölgede yoğunlaşır ve bölgedeki tüm hücreleri öldüren toksinleri serbest bırakır. "Bağışıklık" sistemi bu aktif durumda üç haftaya kadar kalabilir. Bu tarz bağışıklık sistemleri hayvanlar aleminin en temel bağışıklık sistemlerinden biri sayılabilir.

Süngerlerin gonadları yani üreme organları olmamasına rağmen, süngerlerin çoğu hermafrodit yani aynı anda her iki cinsiyete sahip canlılardır. Süngerler eşeyli ya da eşeysiz üreyebilirler.

Eşeyli üremede mazenşimatil tabaka içinde yumurta ve spermatozoitler meydana gelir. Her iki çeşit üreme hücresi de aynı vey ayrı ayrı hayvanlarda bulunabilir. Döllenme vücut içerisinde gerçekleşir. Yan deliklerden suyla giren spermatozoonlar, göçmen hücreler tarafından taşınarak yumurtayı döllerler. Birkaç tür, döllenmiş yumurtaları suya bırakır, ancak çoğu yumurtaları yumurtadan çıkana kadar tutar. Dört tür larva vardır, ancak hepsi, kamçıları veya kirpikleri larvaların hareket etmesini sağlayan bir dış hücre katmanına sahip hücre toplarıdır. Birkaç gün yüzdükten sonra larvalar batar ve yerleşecek bir yer bulana kadar sürünür. Hücrelerin çoğu, önce minyatür bir yetişkin süngere ve daha sonra bulundukları yere uygun olacak tiplere dönüşürler.

Eşeysiz üreme vücudun yanlarındaki tomurcuklarla meydana gelir. Tomurcuk ana hayvandan ayrılarak yeni bir sünger meydana getirir. Ayrılmadığı takdirde sünger kolonisi meydana gelmiş olur.
Tatlı su süngerlerinde sert iklimlere karşı "gemulla" denilen bir üreme şekli görülür. Sonbahara doğru mezenşim tabakası içinde toplu iğne başı boyutunda renkli kürecikler meydana gelir. Bunlar bol besinli embriyonal hücrelerdir. Gemulla denen bu küreler iki katlı bir zarla çevrilidirler. Ana hayvan öldükten sonra bunlar çok soğuklarda dahi hayatlarını sürdürebilirler. İlkbaharda gemulla içindeki üreme hücreleri etrafındaki deliklerinden çıkarak yeni süngerleri meydana getirirler.

Ilıman bölgelerdeki süngerler en fazla birkaç yıl yaşar, ancak bazı tropikal türler ve belki de bazı derin okyanus türleri 200 yıl veya daha fazla yaşayabilir. Bazı kalkerli süngerler yılda yalnızca 0,2 mm (0,0079 inç) büyür ve bu oran sabitse, 1 m (3,3 ft) genişliğindeki numuneler yaklaşık 5.000 yaşında olmalıdır. Bazı süngerler sadece birkaç haftalıkken cinsel üremeye başlarken diğerleri birkaç yaşına kadar bekler.

Yetişkin süngerler, nöron hücresinden ve bunla bağlantılı olarak herhangi bir sinir dokusundan yoksundur.

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 352-353. ISBN 978-605-100-090-9. 

 Wikimedia Commons'ta süngerler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Sürüngenler (Latince: Reptilia), omurgalıların soğukkanlı, yumurtlayarak çoğalan, büyük bir sınıftır. Basitçe yılanlar, kertenkeleler, kaplumbağalar, timsahlar ve tuataralardan oluşur.
Değişkensıcaklı (heterotermi veya soğukkanlı) omurgalılardan olan sürüngenler, evrimsel olarak amfibiyenlerle sabitsıcaklı (homeotermi veya sıcakkanlı) hayvanlar (kuşlar ve memeliler) arasındaki geçiş sürecini ve denizden karaya kalıcı geçişi temsil ederler. Vücutlarının pul ya da benzer levhalarla kaplı olması nem kaybını en az düzeyde tutmalarını sağlar, bu sayede kurak ortamlara oldukça iyi uyum sağlarlar.
Vücut sıcaklıklarını sabit tutacak metabolizmik mekanizmalara sahip olmadıkları için, vücut ısıları dış ortamın ısısına bağlı olarak değişkendir. Bu nedenle; sürüngen türlerinin çok büyük bir kısmı dünyanın ılıman iklim kuşaklarında yaşamlarını sürdürür, dolayısıyla daha çok yazın görünürler. Aynı nedenle kasları enerji tasarrufu yapar. Kaslarının güç potansiyeli memelilere oranla 4, kuşlara oranla 2 kat daha fazladır.
Tümü akciğerleriyle solunum yapan sürüngenler, yumurtlayarak ürerler. Bazı türlerde yavruların yumurtadan çıkması, dişinin içinde gerçekleşir.
En eski sürüngen fosillerine Karbonifer döneme tarihlenen kayaçlarda rastlanır. Karbonifer Dönemi izleyen Permiyen Dönem ve tüm Mezozoik Zaman boyunca, tür çeşitliliği yönünden hızlı bir evrimleşme göstermişler, Mezozoik Zaman'da karalardaki hakim türleri oluşturmuşlardır. Kretase Döneminin sonunda gerçekleşen (65 milyon yıl önce) Kretase-Tersiyer yok oluşu sonucunda sürüngen türlerinin büyük bir bölümü yok olmuşsa da Senozoyik'te yeniden çeşitlenmişlerdir. Günümüzde yaklaşık 10.000 kadar sürüngen türü yaşamaktadır – tür sayısı, diğer kara omurgalılarından memeliler ve amfibiyenlere göre (her ikisi de yaklaşık 6000 tür içerir) fazla olup, kuşlarla yaklaşık olarak aynıdır.

Sınıf Reptilia (kladistik olarak Sauropsida)
Familya † Captorhinidae
Familya † Protorothyrididae veya Hylonomus
Alt sınıf Anapsida
Familya † Mesosauridae
Takım † Procolophonida
Takım Testudines — Kaplumbağalar
Alt sınıf Diapsida
Üst takım † Ichthyopterygia
Infra sınıf Lepidosauromorpha
Üst takım † Sauropterygia
Üst takım Lepidosauria
Takım Rhynchocephalia — Tuatara
Takım Squamata — Pullular
Alt takım Serpentes — Yılanlar
İnfra sınıf Archosauromorpha
Takım Crocodilia — Timsahlar
Takım † Pterosauria
Üst takım Dinosauria — Dinozorlar (kuşları içerir)

Sauropsida

 Wikimedia Commons'ta Sürüngenler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Reptilia ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Çevresel sinir sistemi (ÇSS), beyin ve omurilik haricindeki sinirler ve gangliyondan oluşur. ÇSS'nin ana işlevi, merkezi sinir sistemi (MSS) ile organ ve uzuvlar arasındaki iletişimi (bağlantıyı) sağlamaktır. Omurga ve kafatası gibi kemiklerle veya kan-beyin bariyeri ile korunan MSS'nin aksine ÇSS'nin koruması yoktur. Bu yüzden toksinler ve mekaniksel hasarlara maruz kalabilir. Çevresel sinir sistemi, somatik sinir sistemi ve otonom sinir sistemine ayrılır. Bazı yazılı medyada bunlara duyu sistemi de dahil edilir. Şekilde mavi ile gösterilenler ÇSS'e ait ana sinirlerdir. Ayrıca ÇSS, sinir sisteminin büyük bir bölümünü oluşturur.
Optik (Optic) olarak adlandırılan II. kraniyal sinir  hariç diğer kraniyal sinirler ÇSS'nin bir bölümünü oluşturur. İkinci kraniyal sinir, tam bir çevresel sinir değildir, fakat ara beynin bir parçasıdır. Kraniyal sinir gangliyonu MSS'de başlar. Bununla birlikte geri kalan on bir kraniyal sinir aksonları beyne uzanır. Bu yüzden bunlar ÇSS'nin bir bölümüdür.
Sinirleri telefon kablolarına benzetebiliriz. Sinirler vücudumuzdan aldıkları mesajları beyne taşır. Vücudun içinde veya çevrede meydana gelen ve vücutta belirli bir tepkiye sebep olan fiziksel, kimyasal veya biyolojik etkilere uyarı denir. Uyarılar duyularımızda bulunan özel hücrelerle alınır. Alınan uyarı, sinirlerle merkezi sinir sistemine taşınır. Uyarılar sinir hücrelerinde kimyasal veya elektriksel değişikliğe yol açar. Bu değişikliğe uyartı mesajı denir. Uyartı mesajı merkezi sinir sistemine iletilir. Mesaj için oluşan cevap kaslara, organlara ve salgı bezlerine sinirler ile iletilir. Uyartı mesajı beyinde değerlendirilir ve uyarıya karşı bir cevap oluşur. Oluşan cevap yine sinirlerle organ veya yapılara iletilerek uyarıya tepki verir.

Beyinsapından başlayan on iki kraniyal sinirden onu, bazı istisnalar olsa bile başın anatomik yapısının işlevlerinin (fonksiyonlarının) ana kontrolünü sağlar.
I ve II. kraniyal sinirler, sırasıyla beynin önüne ve göz sinir ucu olan talamusa uzanır ve bu yüzden tam kraniyal sinir olarak dikkate alınmazlar. CN X (10), göğüs ve karındaki iç organ duyu bilgisini alırken, CN XI (11), sinirli donatılan sternocleidomastoid kas ve trapezius kaslarını uyarır. Bunun için, hangisinin başta olduğuna bakmaz.
Spinal sinirler, omurilikten başlar. Vücutun diğer işlevlerini kontrol eder. İnsanda 31 çift spinal sinir bulunur: 8 servikal, 12 thoracic, 5 lumbar, 5 sakral ve 1 coccygeal. 
Servikal bölgedeki spinal sinir köklerinde ilgili vertebrae'e yukarıdan ortaya çıkar. Örneğin kafatası ile 1. servikal vertebrae arasındaki sinir kökü C1 spinal sinir olarak adlandırılır.
Thoracic bölgeden coccygeal bölgeye kadar olan spinal sinir köklerinde ilgili vertebrae'e aşağıdan ortaya çıkar. C7 ile T1 arasındaki spinal sinir kökünü adlandırırken bunun bir problem oluşturabileceğine unutulmamalıdır. Bu yüzden T1, C8 olarak adlandırılır.
Lumbar ve sakral bölgesindeki spinal sinir kökleri değişmez kese içinde ve L2 kademesinden aşağı doğru dolaşır.

C1 ile C4 arasındaki ilk 4 servikal spinal sinir, ayrılıp tekrar birleşerek boyun ve başın arkasındaki çeşitli sinirleri oluştururlar.

C5 ile C8 arasındaki son dört servikal spinal sinir ve T1 ilk thoracic spinal sinir, brakial pleksusu (Latince plexus brachialis) meydana getirir. Bunlar, ayrılarak, bölünerek ve birleşerek üst kol ve üst arkadaki sinirleri oluştururlar. Brakial pleksus zedelenmesine bakın.

Lumbar sinirler, sakral sinirler ve koksigeal sinir, lumbosakral pleksusu oluşturur. İlk lumbar siniri, sık sık on ikinci thoracicteki bir dal ile birleştirilir. Bu pleksusu (sinir ağını) daha kolay açıklamak için genellikle üç dala ayrılır:

Lumbar pleksus, sakral pleksus ve pudental pleksus.

Çevresel sinir sistemlerinin ana nörotransmitterleri, asetilkolin ve noradrenalindir. Bununla birlikte, birkaç başka nörotransmitter de vardır.

Kraniyal sinirler
Otonom sinir sistemi
Sinir dokusu

Yemek borusu (özofagus, oesophagus, esophagus), yenilen yiyeceklerin ağız ve yutaktan sonraki geçiş bölgesidir.
İçten dışa doğru örtü epiteli, düz kas ve bağ dokudan oluşmuştur. Boyu insanlarda yaklaşık 25 cm, çapı 2 cm kadardır. Besinler yemek borusundan geçerken yemek borusu peristaltik hareketler yapar. Yemek borusunda sindirim gerçekleşmez. Besinler yemek borusundan mideye geçiş yapar. Yemek borusu ağız ve mideyi birleştirir. Besinler yemek borusundan geçerek mideye ulaşır. Yemek borusunda sindirim yoktur fakat kasılıp gevşeme hareketleri yaparak az da olsa mekanik sindirime katkıda bulunur.
Yemek borusunun başlangıcındaki kaslar çizgili kaslardır, bu nedenle yutma olayı istemli başlar. Daha sonra yemek borusunun alt kısmındaki istemsiz çalışan kasların peristaltik hareketi ile besinler mideye ilerler.
Hayvanlarda yemek borusu işleyiş bakımından insanlarınkine benzerdir. Lakin uzunluğu hayvan türlerine göre değişiklik göstermektedir. Atta yaklaşık 120,150 cm., sığırda 90–105 cm. civarında, koyun ve keçide 45–50 cm. aralığında, köpekte 20 cm., kedide ise yaklaşık olarak 12–15 cm. civarındadır. Yutağın kaidesinden başlar. İlk başta nefes borusunun üstünden ilerlerken boyun omurlarının ilk 1/3 lük kesimini geçtiğinde nefes borusunun soluna geçer. Göğüs boşluğu girişine kadar nefes borusunun solundan ilerler. Göğüs boşluğu girişine geldiğinde tekrar nefes borusunun üst kesimine geçer ve bu şekilde mideye kadar ilerler. Diyaframa geldikten sonra, diyafram üzerinde hiatus esophagus'tan (yemek borusunun karın boşluğuna geçişi için özel olarak oluşmuş açıklık) geçerek karın boşluğuna girer. Burada da midenin girişine (bkz. kardia) açılarak sonlanır.

Kanatlılarda durum biraz daha farklıdır. Kanatlı hayvanlarda yemek borusu memelilerdeki gibi nefes borusunun üstünden seyreder, ancak boyun omurlarının 1/2 lik kesimi geçtikten sonra memelilerden farklı olarak nefes borusunun soluna değil sağına geçer ve bu şekilde göğüs boşluğuna ilerler. Göğüs boşluğu girişinde tekrar üste geçerek mideye kadar ilerler. Kanatlılarda diyafram bulunmadığı için, karın boşluğuna geçerken herhangi bir açıklık kullanmaz.

İnsan beyni, insan sinir sisteminin merkezi organıdır ve omurilikle birlikte merkezi sinir sistemini oluşturur.
İnsan beyni, kraniyal sinirler ve omurilik sayesinde merkezî sinir sistemini kontrol eder, çevresel sinir sistemini yönetir ve hemen hemen insanın tüm işlevlerini düzenler. Kalp atışı, soluk alma ve sindirim gibi istemsiz eylemler, otonom sinir sistemi yoluyla farkına varmadan beyin tarafından yönetilir. Düşünce, mantık ve soyutlama gibi daha karmaşık zihinsel eylemler ise bilinçli olarak beyin tarafından yönetilir.
Beyin, serebrum, beyinsapı ve beyincikten oluşur. Vücudun çoğu aktivitesini kontrol eder, duyu organlarından aldığı bilgileri işler, bütünleştirir ve koordine eder ve vücudun geri kalanına gönderilen talimatlara ilişkin kararlar alır. Beyin, kafatası içindedir ve kafatası kemikleri tarafından korunur.
İnsan beyninin en büyük kısmı olan serebrum, iki serebral yarım küreden oluşur. Her yarım kürenin beyaz maddeden oluşan bir iç çekirdeği ve boz maddeden oluşan bir dış yüzeyi (serebral korteks) vardır. Korteksin dış katmanı neokorteks ve iç allokortekstir. Neokorteks altı nöronal katmandan oluşurken, allokorteks üç veya dört katmandan oluşur. Her yarım küre dört loba ayrılır - frontal, temporal, parietal ve oksipital loblar. Frontal lob, özdenetim, planlama, muhakeme ve soyut düşünme gibi yönetici işlevlerle ilişkilendirilirken, oksipital lob görmeyle ilişkilendirilir. Her lobda, kortikal alanlar duyusal, motor ve ilişki bölgeleri gibi belirli işlevlerle ilişkilendirilir. Sol ve sağ yarım küreler şekil ve işlev olarak genel olarak benzer olsa da, bazı işlevler bir tarafla ilişkilendirilir, örneğin solda dil ve sağda görsel-mekansal yetenek gibi. Yarım küreler, en büyüğü corpus callosum olan komissural sinir yollarıyla birbirine bağlanır.
Beyin, beyin sapı ile omuriliğe bağlıdır. Beyin sapı, orta beyin, pons ve medulla oblongata'dan oluşur. Beyincik, beyin sapına serebellar pedinküller adı verilen üç çift sinir yolu ile bağlıdır. Serebrumun içinde, beyin omurilik sıvısının üretildiği ve dolaştırıldığı dört birbirine bağlı ventrikülden oluşan ventriküler sistem bulunur. Serebral korteksin altında talamus, epitalamus, epifiz bezi, hipotalamus, hipofiz bezi ve subtalamus gibi birkaç önemli yapı; amigdala ve hipokampus gibi limbik yapılar, klaustrum, bazal ganglionların çeşitli çekirdekleri, bazal ön beyin yapıları ve üç sirkumventriküler organ bulunur. Orta planda olmayan beyin yapıları örneğin iki hipokampus ve iki amigdala, çiftler halindedir. Beyin hücreleri nöronları ve destekleyici glial hücreleri içerir. Beyinde 86 milyardan fazla nöron ve az çok eşit sayıda başka hücre vardır. Beyin aktivitesi nöronların birbirine bağlanması ve sinir uyarılarına yanıt olarak nörotransmitter salınımı ile mümkün olur. Nöronlar sinir yolları, sinir devreleri ve ayrıntılı ağ sistemleri oluşturmak için bağlanır. Tüm devre nörotransmisyon süreci tarafından yönlendirilir.
Beyin, kafatası tarafından korunur, beyin omurilik sıvısında asılı kalır ve kan-beyin bariyeri tarafından kan dolaşımından yalıtılır. Ancak beyin hala hasara, hastalığa ve enfeksiyona karşı hassastır. Hasar travmadan veya felç denilen kan akışının kaybından kaynaklanabilir. Beyin, Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere bunamalar ve multipl skleroz gibi dejeneratif bozukluklara karşı hassastır. Şizofreni ve klinik depresyon gibi psikiyatrik durumların beyin işlev bozukluklarıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Beyin ayrıca hem iyi huylu hem de kötü huylu tümörlerin yeri olabilir; bunlar çoğunlukla vücuttaki diğer yerlerden kaynaklanır.
Beynin anatomisinin incelenmesi nöroanatomi iken, işlevinin incelenmesi nörobilimdir. Beyni incelemek için çok sayıda teknik kullanılır. Mikroskobik olarak incelenebilen diğer hayvanlardan alınan örnekler geleneksel olarak çok fazla bilgi sağlamıştır. Fonksiyonel nörogörüntüleme ve elektroensefalografi (EEG) kayıtları gibi tıbbi görüntüleme teknolojileri beynin incelenmesinde önemlidir. Beyin hasarı olan kişilerin tıbbi geçmişi, beynin her bir bölümünün işlevine dair içgörü sağlamıştır. Nörobilim araştırmaları önemli ölçüde genişlemiştir ve araştırmalar devam etmektedir.
Kültürde, zihin felsefesi yüzyıllardır bilincin doğası ve zihin-beden problemi sorusunu ele almaya çalışmıştır. Frenolojinin sözdebilimi, 19. yüzyılda kişilik özelliklerini korteksin bölgelerine yerleştirmeye çalışmıştır. Bilimkurguda, beyin nakilleri 1942 Donovan'ın Beyni gibi hikâyelerde hayal edilmektedir.

Yetişkin insan beyni ortalama olarak yaklaşık 1,2-1,4 kg ağırlığındadır. Bu da toplam vücut ağırlığının yaklaşık %2'sine denk gelir ve erkeklerde yaklaşık 1260 cm3, kadınlarda ise 1130 cm3'lük hacmındadır. Önemli bireysel farklılıklar vardır, erkekler için standart referans aralığı 1180-1620 g ve kadınlar için 1030-1400 g.'dır.
Serebral yarım kürelerden oluşan serebrum, beynin en büyük kısmıdır ve diğer beyin yapılarını örter. Yarım kürelerin dış bölgesi olan serebral korteks, nöronların kortikal katmanlarından oluşan boz maddedir. Her yarım küre dört ana loba ayrılır - frontal lob, parietal lob, temporal lob ve oksipital lob. Bazı kaynaklara göre merkezi lob, limbik lob ve insular lob olmak üzere üç lob daha dahil edilmiştir. Merkezi lob, precentral girus ve postcentral girustan oluşur ve belirgin bir işlevsel rol oluşturduğu için dahil edilmiştir.
İnsan beyninde yaklaşık 86 milyar nöron vardır.
Beyin canlı iken yani kan dolaşımına sahipken oldukça yumuşak yapıdadır. Boz maddeden oluşur.

İnsan beyninde beş ana lob bulunur. Bunlar:

Frontal lob--bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.
Parietal lob--çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde (visuospatial processing) parietal lobun kimi bölümleri rol alır.
Oksipital lob--görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur.
Temporal lob--ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır.
Serebellum--duyu organlarından gelen bilgilerle hareketi ilişkilendirir. Bu lob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar.
Yukarıda listelenen her bir lob, beynin her iki yarımküresinde de bulunur. Serebellum dışında bu lobların hepsi telensefalonun parçasıdır.

Anatomik olarak beyin üçe ayrılır: ön beyin, orta beyin ve art beyin; ön beyinde üst düzey işlevleri kontrol eden serebral korteksin çeşitli lobları bulunur, orta ve art beyin ise daha çok bilinçdışı, otonom işlevler ile ilgilidir.

İç karotid arterler beynin ön tarafına oksijenli kan, vertebral arterler ise beynin arka tarafına kan sağlar. Bu iki dolaşım, orta beyin ile pons arasındaki interpedinküler sıvı kesesinde bulunan bağlı arterlerden oluşan bir halka olan Willis çemberinde birleşir.
İç karotid arterler, ortak karotid arterlerin dallarıdır. Kraniuma karotid kanalından girerler, kavernöz sinüsten geçerler ve subaraknoid boşluğa girerler. Daha sonra iki dalı olan ön serebral arterler ortaya çıkarak Willis çemberine girerler. Bu dallar uzunlamasına çatlak boyunca ileriye ve yukarıya doğru ilerler ve beynin ön ve orta hat kısımlarını besler. Bir veya daha çok küçük ön iletişim atardamarı, dallar olarak ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra iki ön serebral atardamarı birleştirir. İç karotid arterler orta serebral arterler olarak ileriye doğru devam eder. Göz yuvasının sfenoid kemiği boyunca yanlara doğru, sonra insula korteksinden yukarı doğru hareket ederler ve burada son dallar ortaya çıkarlar. Orta serebral arterler uzunlukları boyunca dallar gönderir.
Poligonda yer alan ana damarlar şu şekilde listelenebilir:

Anterior serebral arter (sol ve sağ)
Anterior komünikan arter
İnternal karotid arter (sol ve sağ)
Posterior serebral arter (sol ve sağ)
Posterior komünikan arter (sol ve sağ)
Beyni besleyen medial serebral arterler genellikle poligonun bir parçası olarak kabul edilmezler. Poligonun veya poligonu besleyen arterlerin bir kısmı tıkanır veya daralırsa, diğer kan damarlarından sağlanan kan akışı, serebral perfüzyonu yeterli düzeyde sağlayarak iskemi semptomlarını önleyebilir.

Beyin, insan vücudunun kullandığı enerjinin %20'sine kadarını tüketir; bu diğer tüm organlardan daha fazladır.
İnsanlarda kan şekeri, çoğu hücre için birincil enerji kaynağıdır ve beyin de dahil olmak üzere birçok dokuda normal işlev için kritik önemi vardır. İnsan beyni, aç ve hareketsiz kişilerde kan şekerinin yaklaşık %60'ını tüketir. Beyin metabolizması normalde enerji kaynağı olarak kan şekerine dayanır; ancak az glikoz zamanlarında (oruç, dayanıklılık egzersizi veya sınırlı karbonhidrat alımı gibi) beyin, daha az glikoz ihtiyacıyla yakıt olarak keton cisimciklerini kullanır. Beyin egzersiz sırasında laktat da kullanabilir. Beyin, glikozu glikojen formunda depolar, ancak karaciğer veya iskelet kasındaki miktardan önemli ölçüde daha az miktarlardadır.
Uzun zincirli yağ asitleri kan-beyin bariyerini geçemez, ancak karaciğer bunları parçalayarak keton cisimcikleri üretebilir. Ancak kısa zincirli yağ asitleri (örneğin, bütirik asit, propiyonik asit ve asetik asit) ve orta zincirli yağ asitleri, oktanoik asit ve heptanoik asit, kan-beyin bariyerini geçebilir ve beyin hücreleri tarafından metabolize edilebilir.
İnsan beyni vücut ağırlığının yalnızca %2'sini oluşturmasına rağmen, kardiyak çıktının %15'ini, toplam vücut oksijen tüketiminin %20'sini ve toplam vücut glikoz kullanımının %25'ini alır. Beyin çoğunlukla enerji için glikoz kullanır ve hipoglisemi durumunda olabileceği gibi glikoz eksikliği bilinç kaybına neden olabilir. Beynin enerji tüketimi zamanla büyük ölçüde değişmez, ancak korteksin aktif bölgeleri, inaktif bölgelere göre biraz daha fazla enerji tüketir ve bu da PET ve fMRI'nin işlevsel nörogörüntüleme yöntemlerinin temelini oluşturur. Bu teknikler, metabolik aktivitenin üç boyutlu bir görüntüsünü verir. Bir ön çalışma, insanlarda beyin metabolik gereksinimlerinin ya

Şempanze (Pan troglodytes), primatlar (Primates) takımının büyük insansı maymunlar (Hominidae) familyasına dahil ''Pan'' (şempanze) cinsini oluşturan iki türün daha iri yapılı olanıdır. "Şempanze" adı daha çok bu türü ifade etmek için kullanılsa da bu durum teknik açıdan hatalıdır. Yakın geçmişe dek daha çok "pigme şempanze" ya da "cüce şempanze" adları ile anılmış olan bonobo (Pan paniscus), Pan cinsinin diğer türüdür.

Ağırlıkları 45–50 kg kadardır. Boyları 1.5 metreyi pek geçmez. Başparmaklarının yapısından dolayı elleri cisimleri kavramada – insan kadar iyi olmasa da – elverişlidir. Kolları – aynı bonobolardaki gibi – bonobolardan sonraki en yakın akrabaları olan insana göre oldukça uzundur.

Sürüler halinde hiyerarşik bir biçimde yaşarlar. Genellikle meyve ve sebzelerle beslenirler. Hamilelik süreleri 9 aydır. 10-12 yaşlarında olgunluğa ulaşırlar.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin ormanlarıyla sınırlı bir dağılım alanı olan bonobonun aksine, bayağı şempanzenin Batı ve Orta Afrika'da daha geniş bir dağılım alanı vardır ve bu dağılım alanları içinde ayrı bölgelerde izlenen dört alt türü bulunur. Bu alt türler şöyle sıralanabilir:

Pan troglodytes schweinfurthii (Doğu şempanzesi)
Pan troglodytes troglodytes (Merkezî şempanze)
Pan troglodytes vellerosus (Nijerya şempanzesi)
Pan troglodytes verus (Batı Afrika şempanzesi)

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. s. 177-178. ISBN 978-605-100-090-9. 

 Wikimedia Commons'ta Bayağı şempanze ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Pan troglodytes ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
DiscoverChimpanzees.org
Şempanze Genom kaynağı 20 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Primate Info Net Pan troglodytes Factsheets 13 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Fish & Wildlife Service Species Profile 2 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayağı şempanze genomu 30 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ensembl
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (Ağustos 2016).

Adrenalin veya epinefrin, böbrek üstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur.
Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır. Etkisini, nabzın atışı, kanın iç organlar ve deriden kaslara sevk edilmesi, karaciğerdeki glikojenin glikoza değişmesi ve böylelikle, acil bir enerji kaynağı sağlanması şeklinde gösterir.
Heyecan ve korku durumunda adrenalin salgılanması artar. Kan damarlarını daraltarak kan basıncını yükseltir. Acı hissini azaltır. Göz bebeklerinin büyümesiyle göze alınan ışık artar, daha net ve hızlı görüş sağlanır. Algılanan tehlike karşısında kalp atımını hızlandırır. Adrenalin ayrıca sindirim sistemi faaliyetlerini yavaşlatır. Adrenalin hormonunun yarılanma ömrü iki dakikadır.
Adrenalinin salgılanması sırasında:

İskelet kaslarına ait atardamarlarda genişleme, düz kas ve sindirim sistemine ait atardamarlarda daralma meydana getirir.
Koroner arterler genişler,
Kan basıncı yükselir,
Kalp atış hızı artar,
Göz bebekleri (pupilla) büyür,
Kan şekeri (glisemi) yükselir.

Anaflaktik şok ve şiddetli alerjik reaksiyonlar
Akut astım krizi
Lokal anesteziklerin etki süresini uzatmak için
Bazı glokom çeşitlerinde (kronik açılı glokom)
Kardiak arrest (kalp aktivitesinin tamamen durması)
Bradiaritmi

"U.S. National Library of Medicine: Drug Information Portal - Epinephrine". National Library of Medicine. 3 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Alveoller, akciğerlerin içinde bulunur. Kılcal damarlardaki karbondioksiti alırlar ve kılcal damarlara içlerinde olan oksijeni verirler. Buna gaz alışverişi denir. Alveoller kan dolaşımında da görevlidir. Nefes aldığımızda hava; burun, yutak, gırtlak, soluk borusu, akciğerler, bronşlar, bronşçuklar ve alveoller yolunu izler. Alveoller de havayı temizleyip, kılcal damarlara verir. Damarlar tüm vücuda dağıtır. Kirlenen kan kılcal damarlar ile yeniden alveollere gelir. Alveoller karbondioksidi alır, bronşlara verir, bronşlar soluk borusuna, soluk borusu burna verir. Burundan da dışarı atılır. Alveoller difüzyon ile gaz alış-verişini yapar, tip 2 alveol epitel hücreleri tarafından salgılanan, yüzey aktif bir lipoprotein kompleksi olan surfaktan maddesi ile, yüzey gerilimleri azalır ve büzülmeleri engellenmiş olur. Ayrıca surfaktanın hidrofobik tarafı sayesinde alveole su geçişi engellenir.

Ana toplardamarlar(Latince: venae cavae), üst ve alt olmak üzere ikiye ayrılan, vücuttan dönen oksijence kirli kanı kalbe getiren toplardamarlardır. İkisi de sağ kulakçığa açılır.
Alt ana toplardamar karınsal aort ile yan yana bulunur ve vücudun alt kısmından topladığı kanı yukarı taşır. Vücuttaki en büyük toplardamardır. Yaklaşık 10-12 uzunluğunda, 20–30 mm çapındadır.
Üst ana toplardamar kalbin üstünde bulunur ve kafadan ve kollardan kan getiren sağ ve sol brakiyosefalik toplardamarlar ile birleşme noktası oluşturur. Yaklaşık 6–8 cm uzunluğunda olup, 20 mm çapındadır. Toplardamarların damar duvarları atardamarlara kıyasla daha incedir; çünkü kan basıncı daha düşüktür.
Toplardamarlarda bağ dokusu lifleri azdır, elastik lif oranı daha düşüktür.Üst ve alt ana toplardamarların çapları, dallanarak gelen venlerin toplam hacmini taşıyacak şekilde geniştir.

Anjina pektoris (anjina olarak da bilinir), genellikle kalp kasındaki iskemi veya koroner arter spazmı nedeniyle oluşan göğüste ağrı, sıkışma ve baskı hissi. Anjinanın ana sebebi olan koroner arter hastalığı, kardiyak arterlerin ateroskleroza uğramasından kaynaklanır. Anjina pektoris terimi Latince angina (boğaz enfeksiyonu), Yunanca ἀγχόνη ankhonē (boğulma) ve Latince pectus (göğüs) kelimelerinden türemiştir. Böylece "göğüste boğumlanma, sıkışma hissi" olarak Türkçeye çevrilebilir.
Ağrının şiddeti ve kalp kasındaki oksijen yoksunluğunun derecesi arasında zayıf bir ilişki vardır. (Örneğin, kalp krizi riski az veya hiç olmadığı halde şiddetli ağrı hissedilebilir ve kalp krizi hiç ağrısız meydana gelebilir.)
Kötüye giden anjina atakları, dinlenme halinde aniden başlayan anjinalar ve 15 dakikadan fazla süren anjinalar değişken anjina semptomlarıdır. Bunlar miyokard enfarktüsünün (kalp krizi) habercisi olabilir, acil tıbbi yardım gerektirir ve genellikle kalp krizi olarak kabul edilerek tedavi edilir.

"Kararlı anjina" olarak da bilinir. Kararlı anjinanın tipik göstergeleri göğüste rahatsızlık ve bazı aktivitelerle (koşma-yürüme vs.) hızlanan ilişkili semptomlarla karakterizedir. Dinlenme esnasında minimal veya var olmayan semptomlar da olabilir. Semptomlar tipik olarak hızlandırıcı aktiviteler durduğunda birkaç dakika içinde azalmaya başlar ve aktivite devamında tekrar ortaya çıkar. Bu şekilde kararlı anjina kramp semptomlarına benzemektedir.

Değişken anjina (akut koroner sendromun bir çeşididir) değişken ve kötüleşen anjina pektoris olarak tanımlanır.
Şu üç özellikten en az birine sahiptir:

Dinlenme durumunda veya minimum eforla ortaya çıkması (genellikle 10 dakikadan uzun sürer)
İlk kez olması veya son 2 ay içerisinde gerçekleşmesi
Şiddeti/sıklığının sürekli artması (öncekilerden daha şiddetli, daha uzun ve sık olması ve geçmesi için giderek daha fazla ilaç gerekmesi)

Anjina, kalbin oksijen ihtiyacıyla bu ihtiyacın karşılanması arasındaki dengesizlikten kaynaklanır. Bu denge sorunu, oksijen yoksunluğu arttığı durumlardan (örn: egzersiz sırasında) veya oksijen sağlanmasında orantılı artış olmamasından (örn: koroner damarların kasılması ya da ateroskleroz durumunda) kaynaklanabilir.

Anjina tedavisi için en özel ilaç nitrogliserindir. Nitrogliserin kalp kasına daha çok oksijen alımını sağlayan kuvvetli bir vazodilatördür. Beta blokörler ve kalsiyum kanal blokörleri kalp iş yükünü azaltmak ve böylece oksijen gereksinimini azaltmak için kullanılır. Nitrogliserin ve sildenafil birlikte alınması hipotansif etkiyi artırır.

Aort, insan vücudundaki en büyük arterdir. Sol ventrikülden çıkar ve karnın aşağısına doğru uzanır ve sonra daha küçük damarlara dallanır. Aort oksijenlenmiş kanı tüm vücut parçalarına sistemik dolaşımla ulaştırır.

Aort genellikle beş segment veya parçaya bölünür.

Asendan aort: Aort ark'ı ile kalp arasındaki bölümdür.
Aort arkı: Ters U gibi görünen zirve noktasıdır.
Desandan aort: İliyak arterlere bölünen aort arkından bir bölümdür.
Torasik aort: Diyaframın üstündeki desandan aortun yarısıdır.
Abdominal aort: Diyaframın altındaki desandan aortun yarısıdır.

Tüm amniotların bir dizi bireysel farklılıklar olsa da, insanlarla genel olarak benzer bir düzeni vardır. Balıklarda, aort diye adlandırılan ve ikiye ayrılan damarlar vardır. Ventral aort kirlenmiş kanı solungaçlara götürür. Bu damar tetrapodlarda asendan aortu oluşturur (geri kalanı pulmoner arter oluşturur). İkincisi, dorsal aort solungaçlardan temizlenmiş kanı taşır ve tetrapodlardaki desandan aortla homologtur. Bu iki aort her iki solungaç vasıtasıyla geçen bir damarla birbirine bağlanır. Amfibiyanlar beştane bağlı damarla tutunur. Bu yüzden aort iki tane paralel arka sahiptir.

Memeli ve avian embriyolojik gelişimlerinde faringeal ark (aortik ark) arterlerinin normal arterlere benzer örnekleri vardır. Dördüncü aortik ark damarı aort arkı olarak bu vertebralarda hayatta kalır. Üçüncü aort ark damarı brakiosefalik arter veya internal karotid arterin kökü olarak devam eder. Altı ark ise pulmoner arterler katılır. Büyük arterin düz kası ve aortapulmoner septumdaki hücre topluluğu, kardiyak nöral krest sebebiyle aort ve pulmoner arterlere yarılırlar. Bu nöral krestin büyük artere düz kasın katılımı, birçok düz kasın mezodermin türetilmiş olarak nadirdir. Gerçekte düz kas abdominal aort ile mezodermden türetilir ve sadece semilunar valfler yukarıda ortaya çıkan, koroner arterlerin düz kasın mezodermal kökenine sahiptir. Aortikopulmoner septumun büyük damarlara bölünmesinin eksikliği persistan trunkus arteriozusa sebep olur.

Atardamar veya diğer adıyla arter, kalpten vücuda kan taşıyan damarlardandır. Pulmoner arter ve umblikal arterler dışında oksijenlenmiş kanı taşırlar.
Memeli canlılarda dolaşım sistemi olmazsa yaşam mümkün değildir. Tam olarak hücrelere oksijen ve besin taşınması fonksiyonun yanı sıra, karbondioksit ve atık ürünlerin taşınması, pH düzeyinin düzenlenmesi ve plazma, protein ve immün sistem akışkanlığının sağlanması vb. fonksiyonlarını yerine getirir. Gelişmiş ülkelerde, başlıca iki ölüm sebebinden biri miyokard infarktüs ve kardiyak arresttir. Her ikisi de damar sisteminin bozulması sonucu oluşan durumdur. (Bkz Arterioskleroz)

Arter sistemi, dolaşım sisteminde yüksek basınç ile çalışan sistemdir. Arter basıncı kalp atışları sırasında değişiklik gösterir. Maksimum basınca sistolik basınç, minimum  basınca ise diyastolik basınç denir. Basınç değişikliği herhangi bir atardamarın baskılanmasıyla hissedilebilir. Arterler aynı zamanda kanın pompalanmasına yardım ederler. Arterler kanı kalpten vücuda taşırlar. Oksijenlenme için kanı akciğerlere taşıyan pulmoner arterler hariç, tüm arterler gerekli okisjeni kalpten dokulara doğru taşır.

Arterlerin anatomisi makroskopik anatomide, makroskopik seviyesinde ve mikroskop yardımıyla öğretilen mikroskopik olarak ayrılabilir.

İnsan vücudunun arter sistemi; sistemik ve pulmoner olarak ayrılır.

Sistemik arterler oksijenlenmiş kanı kalpten vücuda taşıyan ve deoksijene kanı da kalbe taşıyan, kardiyovasküler sistemin bir parçasıdır.

Pulmoner arterler, kardiyovasküler sistemin parçası olan, deoksijene kanı kalpten alan ve oksijenlenmiş kanı kalbe geri gönderen pulmoner dolaşımın arterlerindendir.

Tunica externa olarak bilinen en dış katmanı bağdokudan oluşur. Katmanın içi olan  tunica media, düz kas ve elsatik dokudan oluşur. En içteki tabaka endotel hücrelerinden oluşmuştur. Kanın aktığı boşluğa lümen denir.

Pulmoner arterler vücuttan kalbe dönen kirli kanı oksijenlenmesi için akciğerlere taşıyan atardamarlardır.

Elestik rölatif bileşenlerine göre ve müsküler doku içinde olan tunica media yanı sıra büyüklüğü ve iç ve dış elastik lamina meydana getiren sistemik arterler müsküler ve elastik olarak iki alt kısma ayrılabilirler. Daha büyük arterler (10>mm çapında) genellikle elastiktir ve(0,1–10 mm) den küçük olanlar kas yapısında olma eğilimindedirler. Sistemik arterler kanı  besin alışverişi ve gaz değişimi için arteriollere ve sonra da kaplliere gönderir.

Aort temel sistemik arterdir. Valf kapağı üzerinde kalbin sol ventrikülünden direkt olarak kanı alır. Sırayla aortun dallarının ve arterlerin dallarının çapları art arda arteriollere dogru küçülür. Aortun ilk kalpalı dalları, kalp kası için kan sağlayan koroner arterlerdir. Bu aortik ark, yani brakiyosefalik atardamar, sol karotis ve sol subklavyen arterlerin kapalı dalları tarafından takip edilmektedir.

Arterioller arterlerin en küçük birimidir. Kalp kasının duvarındaki değişken kasılmayla kan basıncının ayarlanmasına yardımcı olurlar ve kanı kapillere taşırlar.

Kapiller dolaşım sisteminde değişimin olduğu  önemli yerlerden biridir. Kapiller, gaz, şeker ve diğer besin çevre dokulara hızlı ve kolay difüzyon yardım etmek için küçük tek hücre çapındadırlar.

Kapillerin etrafında düz kas yoktur ve çaplar kırmızı kan hücrelerin çaplarından daha dardır. Bir kırmızı kan hücresi yaklaşık 7 mikrometre çapındadır ve kapiller ise sadece 5 mikrometere çapındadırlar. Bu yüzden kırmızı kan hücreleri kapillerden geçebilmeleri için bükülmek zorundadırlar.
Bu kapillerin küçük çapları, gaz ve besin değişimi için daha büyük yüzey alanı sağlar.

Akciğerde, oksijen karbondioksit değişimi
Dokularda, oksijen, karbondioksit, besin ve atık ürün değişimi
Böbreklerde, atıkların atılması ve geri emilim
Bağırsaklarda, besin emilimi, atık ürün atılımı

Sistemik arter basıncı, kalbin sol ventrikülünün kuvvetli kasılmasıyla elde edilir. (Bkz. Kan basıncı)
Sağlıklı dinlenme durumundaki kan basıncı genellikle düşüktür. Bunun anlamı sistemik basınç genellikle 100mmHg'nin altındadır.
Atmosfer basıncına dayanmak ve adabte olmak için, arterler çeşitli kalınlıktaki düz kaslarla çevrelenmişlerdir. Bu kaslar uzayan elastik yapıda ve elastik olmayan bağ dokusuya çevrelenmşitir.
Atım basıncı, yani Sistolik ve Diyastolik basınç arasındaki fark, öncelikle, her kalp atışı, atım hacmi, karşı hacmi ve büyük arterlerin elastikiyetini tarafından çıkarılır ve kan miktarı tarafından belirlenir.
Zamanla, yüksek arteryel kan şekeri (Diabetes Mellitus), lipoprotein kolesterol ve basıncı, sigara kullanımı ve diğer faktörler, endotel ve damar duvarları bozulmasına yol açıyor ve ateroskleroza sebep oluyor.

Arter duvarındaki bir aterom ya da plak, lipit (kolesterol ve yağ asitleri), kalsiyum ve değişken miktarda lifli bağ dokusu içeren hücre enkazlarının aşırı dercede birikmesidir.

Antik Yunanlar arasında, arterler trakea ya bağlı olan ve dokulara hava taşıması sorlumlulğunda olan hava tutucular olarak düşünülüyordu. Bu arterlerin boş bulunması ölüm sebebiydi.
Orta Çağ'da, arterlerin "ruhani kan" veya " yaşamsal ruh" diye adlandırılan sıvı taşıdığı gözlemlenmiş ve venlerin içeriklerinden farklı olduğu düşünülmüştür. Bu teori Galen'e geri döndü Orta Çağ'ın sonlarında, trakea ve ligamentler de "arter" olarak tanımlandı.
17. yüzyılda William Harvey dolaşım sisteminin modern konseptini, arter ve venlerin rolünü tanımladı ve basite indirgedi.
20. yüzyılın başlarında Alex Carrel ilk olarak vasküler dikiş tekniğini, anastomoz ve birçok hayvandaki başarılı organ transplantasyonunu tanımladı. Ve böylece, daha önce damarların kalıcı ligasyonu ile sınırlı olan modern vasküler cerrahiye yeni bir kapı aralardı.

Arteriyoller veya atardamarcıklar arterlerin (atardamar) daha küçük dalları olan ve kendileri de kılcal damarlar diye adlandırılan daha küçük dallara ayrılan kan damarlarıdır.
Arteriyol ismi Fransızca, aynı anlamlı, artériole sözcüğünden gelmektedir. Arteriyoller, besledikleri dokuların kan akımı içim olan ihtiyaçlarını giderme amacıyla daralma veya genişlemelerini sağlayan kas oluşumunda duvar ve sinirlere sahiptirler.

Vücudun ölçeğinde genel çevresel direnç, kalbin inme hacmi ile birlikte arteriyel basıncı belirleyen arteriyollerin tonuna bağlıdır. Sonuç olarak, fonksiyonel sınıflandırmaya göre, arteriyoller dirençli damarlara refere edilir. Ek olarak, arteriyol tonu belirli bir organ veya dokuda lokal olarak değişebilir. Toplam periferik direnç üzerinde gözle görülür bir etkiye sahip olmayan arteriyol tonundaki yerel bir değişiklik, bu organdaki kan akış miktarını belirleyecektir. Böylece, arteriyol tonu çalışma kaslarında belirgin şekilde azalır, bu da kan dolaşımında bir artışa yol açar.

Beyinsapı, beynin alt kısmıdır ve yapısal olarak medulla spinalis olarak devam eder. Kafa sinirleri yolu ile yüz ve boynun motor ve duyusal inervasyonunu sağlar. Beyinsapı küçük olmakla birlikte, beyin ile vücudun geri kalan kısmı arasındaki bütün sinir bağlantısı buradan geçtiğinden hayati öneme sahip bir bölgedir. Buradan geçen yollar, kortikospinal yol (motor), arka kolon-medial lemniskus yolu (dokunma, vibrasyon ve propriyosepsiyon) ve spinotalamik yoldur (ağrı, kaşınma, sıcaklık ve kaba dokunma). Beyinsapı, kalp ve solunum sisteminin çalışmasının düzenlenmesinde de önemli rol oynar. Merkezi sinir sistemini de düzenler ve bilincin oluşmasında ve uyku düzeninde anahtar görevi yapar.
Beyinsapı genellikle orta beyin (mezensefalon), pons (metensefalon) ve Omurilik Soğanı (medulla oblongatanın) bileşimi olarak tanımlanır. Nadiren diensefalonun bazı parçaları da bu tanıma girer.

Medullanın en ortadaki kısmı ön median fissürdür. Yana kayınca her iki tarafta piramitler bulunur. Piramitler kortikospinal yolun liflerini taşır. Bu lifler üst motor nöronların aksonlarıdır ve medulla spinalisin ön boynuzunda devam ederler. Hemen yanda anterolateral sulkus yer alır ve buradan hipoglossal sinir çıkar. Biraz daha lateralde glossofaringeal ve vagal sinirlerin kökleri yer alır. Piramitler pontomedüller bileşkede sona erer ve burada bazal pons yer alır. 
Bu bölgeden nervus abdusens, nervus fasialis ve nervus vestibülokohlearis çıkar. Ponsun ortasından ise büyük trigeminal sinir çıkar.

Medullanın bu taraftan en ortasında posterior median fissür yer alır. Hemen yanda her iki tarafta fasciculus gracilis ve fasciculus cuneatus, bunların üzerinde de bazı çekirdekler ve obeks vardır. Obeks, 4. ventrikülün bitip santral kanalın başladığı noktayı işaretler. Bunun üzerinde vagal ve hipoglossal trigonlar görülür. Altlarında ilgili sinirlerin motor çekirdekleri vardır. Bunların üzerinde fasiyal kollikulus ve medial motor sinirleri lateral duyusal sinirlerden ayıran sulkus limitans yer alır. Sulkus limitansın hemen lateralinde özel duyusal görevi olan vestibüler bölge yerleşmiştir. Yukarıda, beyinciği orta beyne bağlayan üst, orta ve alt pedünküller bulunur. Üst pedünkülün hemen üzerinde medüller velum ve iki troklear sinir yer alır.

Üç parçaya ayrılır. İlki Latince çatı anlamına gelen tektumdur. Tektum alt ve üst kollikulusları içerir ve serebral akuaduktun arka duvarını yapar. Alt kollikulus işitmede görevlidir ve diensefalonun medial genikülat çekirdeğiyle bağlantıdadır. Üst kollikulus ise görmede rol alır ve lateral genikülat çekirdekle ilişkilidir. İkinci kısım öndeki tegmentumdur. Sonuncu ise çiftler halinde yer alan serebral pedünküllerdir.

İnsanda beyinsapı, nöral tüpten oluşan üç primer vezikülün ikisinden gelişir. Mezensefalon bu üç vezikülden ikincisidir ve sekonder vezikülleşme göstermez. Bu, orta beyni oluşturacaktır. Üçüncü primer vezikül olan rombensefalon, metensefalon ve myelensefalon adı verilen iki sekonder veziküle dönüşür. Metensefalon pons ve beyinciği yaparken myelensefalon medullayı meydana getirecektir.

Birçok türün canlıları her biri cinsiyet veya eşey olarak bilinen dişi ve eril çeşitlerine özelleşmiştir. Eşeyli üreme genetik özelliklerin karışımı ve birleşimini içerir: Gamet olarak bilinen özelleşmiş bu hücreler her bir ebeveynden özelliklerini kalıtsal yolla alan yavrular oluşturmak için birleşir. Gametler form ve fonksiyonda  özdeş (izogami) olabilir, fakat birçok durumda iki cinsiyete özgü gamet (heterogamet) tiplerinin oluşması (anizogami) gibi bir asimetri evrilebilir. Eril gametleri küçüktür, hareket edebilirler ve genetik bilgilerini bir mesafe boyunca taşıyabilmeye uyum sağlamışlardır; dişi gametleri ise büyüktür, hareket edemezler ve genç canlının ilk gelişimi için gerekli olan besini barındırırlar. İnsanlar ve diğer memeliler arasında, eriller genellikle XY kromozomlarını taşırken, dişiler ise genellikle XX kromozomlarını taşırlar ve XY cinsiyet belirleme sisteminin bir parçasıdır.
Bir canlı tarafından üretilen gamet onun cinsiyetini belirler: Eriller eril gametlerini (hayvanlarda sperm veya sperm hücresi, bitkilerde polen) üretirken dişiler ise dişi gametlerini (ova veya yumurta hücreleri) üretirler; hem eril hem de dişi gametlerini üreten canlılar ise erdişi terimiyle adlandırılır. Çoğunlukla, fiziksel farklılıklar farklı canlı cinsiyetleriyle ilişkilendirilir; bu Eşeysel dimorfizm cinsiyetlerin yaşadığı farklı üreme baskılarını yansıtabilir.

Eşeyli üremenin ilk olarak yaklaşık bir milyar yıl önce görüldüğü ve atasal tek hücreli ökaryotlardan evrildiği düşünülmektedir. Cinsiyetin ilk evrim gerekçesi ve günümüze kadar hayatta kalma gerekçeleri halen tartışma konusudur. Birçok akla yatkın teoriden birkaçı: Cinsiyetin yavrular arasında çeşitlilik oluşturduğu; yararlı özelliklerin yayılmasında, zararlı özelliklerin ise yok olmasında yardımcı olduğudur.
Eşeyli üreme ökaryotlara, yani hücrelerinde bir çekirdek ve mitokondrisi bulunan canlılara, özgül bir işlemdir. Hayvanlara, bitkilere ve mantarlara ek olarak, diğer okaryotlar (örn. malaria paraziti) da eşeyli üremede bulunabilir. Bazı bakteriler hücreler arası genetik madde aktarmak için konjugasyon kullanır; eşeyli üreme ile aynı olmamakla birlikte bu da genetik özelliklerin karışımı ile sonuçlanır.
Ökaryotlardaki eşeyli üreme tanımlamasında düşünülen şey gametler ile döllenmenin ikili doğası arasındaki farktır. Bir tür içerisindeki gamet tiplerinin çoğulluğu yine de bir eşeyli üreme biçimi olarak düşünülecektir. Ancak üçüncü bir gamet tipi çok hücreli hayvanlarda bilinmemektedir.
Cinsiyetin evrimi prokaryot veya erken ökaryot evresine kadar uzanırken, kromozomal cinsiyet belirlemenin kökeni ökaryotlarda oldukça erken olabilir. ZW cinsiyet belirleme sistemi kuşlar, bazı balıklar ve bazı kabuklular tarafından paylaşılmaktadır. Memelilerin çoğunun yanı sıra bazı böcekler (Drosophila) ve bitkiler (Ginkgo) XY cinsiyet belirleme sistemini kullanır. X0 cinsiyet belirleme ise bazı böceklerde bulunmaktadır.
Kuş ZW ve memeli XY kromozomları arasında hiçbir gen paylaşılmamaktadır ve tavuk ile insan arasında yapılan bir karşılaştırmada, Z kromozomunun X veya Y'den ziyade insandaki otozomal kromozom 9'a benzediği görülmüştür, bu da ZW ve XY cinsiyet belirleme sistemlerinin bir kökeni paylaşmadığını, ancak cinsiyet kromozomlarının kuşların ve memelilerin ortak atasındaki otozomal kromozomlardan türediğini düşündürmektedir. 2004 tarihli bir makale tavuk Z kromozomu ile platypus X kromozomlarını karşılaştırmış ve iki sistemin ilişkili olduğunu öne sürmüştür.

En basit cinsel sistem tüm canlıların hermafrodit olduğu, yani hem eril hem de dişi gametlerinin üretildiğidir. Bu durum bazı hayvanlarda (örn. salyangozlar) ve çiçekli bitkilerin büyük çoğunluğunda geçerlidir. Birçok durumda, ancak cinsiyetin özelleşmesi bazı canlıların yalnızca eril veya yalnızca dişi gametlerini üretmesi gibi evrilmiştir. Bir canlının bir cinsiyette veya diğerinde gelişmesinin biyolojik nedeni cinsiyet belirlemesi olarak adlandırılır.
Cinsiyet özelleşmesinin olduğu türlerin büyük çoğunluğunda, canlılar ya er (yalnızca eril gametlerini üreten) ya da dişidir (yalnızca dişi gametlerini üreten). İstisnalar yaygındır —örneğin, C. elegans yuvarlak solucanında cinsiyetler erdişi ve erildir (androdioecy denilen bir sistem).
Bazen bir canlının gelişimi dişi ile eril arasındadır, bu duruma interseks denir. Bazen interseks bireyler "erdişi" olarak adlandırılır; fakat biyolojik erdişilerden farklı olarak, interseks bireyler alışılmadık durumlardır ve hem dişi hem de eril açısından genellikle doğurgan değildir.

Konjugasyon çeşitleri

P. C. Sizonenko'dan Human Sexual Differentiation9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Difüzyon (Geçişme veya yayılma olarak da bilinir.), maddelerin çok yoğun ortamdan, az yoğun ortama doğru kendiliğinden yayılmasıdır. Fiziksel kimyada ise moleküllerin kinetik enerjilerine bağlı olarak rastgele hareketlerine denir.
Difüzyona olanak sağlayan kuvvet yoğunluk farkı olduğundan, difüzyon geçişi iki ortamın yoğunlukları eşitleninceye kadar devam eder.
Mürekkebin suda, kolonyanın havada, şekerin çayda, parfüm kokusunun oda içinde yayılması difüzyona örnektir.
Difüzyon, maddenin bütün hallerinde farklı hızda ve özellikte görülür.
Difüzyon, hayvan ve bitkilerde gerçekleşen birçok doğal olayda büyük önem taşır. Kandaki alyuvarlar, saf suya konulacak olursa, su hücre çeperinden alyuvarın içine dolarak hücrenin şişmesine ve patlamasına yol açar. Bu olaya hemoliz denir. Bitkilerin köklerinin suyu emmesi ve böbreklerde idrar oluşumu da difüzyon olayı sayesinde gerçekleşir. Bitki hücrelerinin şişliği, hücre zarının iki yanındaki basınç farkı (turgor basıncı) sebebi yoğunluğu yüksek olan hücrenin içine dolan su, hücrenin şişmesine neden olur.
Difüzyondan, ciddi böbrek hastalıklarında kullanılan diyaliz makinesinde yaygın biçimde yararlanılır.
Difüzyonun temel düşüncelerinden birini oluşturan rastgele hareket etme ilk olarak kendi adını verdiği Brown Hareketi olarak ileri sürülmüştür. Onun bu rastgele hareketi için en iyi örnek, bir futbol sahasına doldurulan coşkulu insanların üzerlerine gönderilen bir topu elleriyle havaya doğru atmalarıdır. Topun yapacağı hareket tamamen rastgele ve çeşitli yönlerde olacaktır.
Difüzyon pasif bir olay olduğundan enerji (ATP) harcanmaz.
Difüzyon, kolaylaştırılmış ve basit olmak üzere ikiye ayrılır.

Moleküllerin çok yoğun oldukları ortamdan, az yoğun oldukları ortama, taşıyıcı bir proteine ihtiyaç duymadan, kendiliğinden geçmesine denir.
Tüm hücrelerde (canlı ve cansız) gerçekleşir. Enerji harcanmaz.
İki yolla gerçekleşir:
1. Yağda eriyen maddeler çift katlı lipit tabakasından geçer. (oksijen, karbondioksit, azot, yağ asitleri, steroid hormonlar, A vitamini, D vitamini, E vitamini, K vitamini)
2. Yağda erimeyen yeteri kadar küçük maddeler taşıyıcı proteinlerin su dolu kanallarından geçer. (üre, gliserol)
Basit difüzyonda, difüze olan maddenin yoğunluğu arttıkça difüzyon hızı da artar.
Difüzyon hızı bazı faktörlere bağlıdır:
1. Maddenin gaz ya da sıvı olması. Gazlar daha hızlı difüzyona uğrarlar.
2. Ortam sıcaklığı arttıkça moleküllerin ortalama kinetik enerjisi de artacağından difüzyon hızı da artar.
3. Molekül büyüklüğü. Küçük moleküller büyük moleküllere göre daha hızlı difüzyona uğrarlar.
4. Difüzyon alanı. Difüzyonun gerçekleştiği zar alanı arttıkça difüzyon hızı da artar.
5. Difüzyon mesafesi. Zar kalınlığı arttıkça difüzyon hızı da azalır.

Moleküllerin hücre zarından çok yoğun oldukları ortamdan, az yoğun oldukları ortama doğru bir taşıyıcı yardımıyla geçmesine kolaylaştırılmış difüzyon denir. Su ve suda çözünen bazı maddeler, glukoz, (permeaz taşıyıcı proteini ile) aminoasit, fruktoz, B ve C vitaminleri, tuzlar, bazı iyonlar bu şekilde geçer.
Canlı hücrelerde gerçekleşebilir. Enerji harcanmaz. Gerçekleşmesi için taşıyıcı proteinler kullanılır. Amaç difüzyonun daha hızlı gerçekleşmesini sağlamaktır.
Kolaylaştırılmış difüzyonda, difüzyon hızı maksimum bir değere ulaşır ve daha fazla artmaz, sınırlıdır. Bunun sebebi taşınan maddelerin taşıyıcı proteine bağlanma, şekil değiştirme ve bırakma olaylarının belli bir zaman almasıdır.

Osmoz
Difüzyon basıncı
Turgor basıncı
Endositoz
Ekzositoz
Fagositoz
Pinositoz
Ambipolar difüzyon

Prof.Dr. Mustafa CEBE, Fizikokimya-1 (1987)
Çağdaş AKSOY, Fizikokimya Ders Notları (2006)

Diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kasa verilen isimdir.

Kas-kiriş karışımı bir organ olan diyafram, göğüs kafesine bağlıdır. Solunumda görev alır ve çalışması beynin iki diyafram siniri aracılığıyla yönlendirilir. Diyafram, üç delikle yemek borusuna, aorta ve alt ana toplardamara açılır. Diyafram, nefes aldığımızda kasılır ve düzleşir. Nefes verdiğimizde ise gevşer ve kubbeleşir.
Göğüs ve karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframın diğer bir adı da karın kasıdır.
Soluk verirken; diyafram kası yukarı doğru kubbeleşir, göğüs kafesinin hacmi azalır, iç basınç artar ve karbondioksit dışarı verilir.
Soluk alırken; diyafram kası düzleşir, göğüs boşluğunun hacmi artar, iç basınç düşer ve akciğere hava dolar.
Her nefes alıp verdiğimizde diyafram ile birlikte göğüs boşluğu da hareket eder.
Ayrıca diyafram kası çizgili bir kas çeşididir.

Diyafram kası kasıldığında göğüs genişler göğüs boşluğu bir vakum gibi işlev görerek akciğerlere hava dolmasını sağlar. İkinci derecedeki yardımcı kaslar olan omurgalar arasındaki kaslarda genişleyerek ve kasılarak bu nefes alıp verişe yardımcı olurlar. Ayrıca boyun kaslarının da bu fonksiyonda az derece payları vardır. Sadece göğsün üst kısmından akciğerleri çok zorlayarak nefes alıp vermek enerjiyi verimli kullanmada çok sıkıntılı durumlar yaratır. Akciğerlerin kapasitesi tam olarak kullanılamaz. Bu şekilde bir nefes almada 500 -700 cc hava akciğerlere dolar. Diyafram kası, omurga kasları ve boyun kasları tam fonksiyonel kullanıldığında akciğerlere 2500cc - 3000cc hava doldurulur. Bu da akciğerlerin alabildiği en yüksek hava miktarıdır.

Diyastol, (DIA) kalp odacıklarının kanla dolduğu kalp döngüsünün gevşeme aşamasıdır. Kontrast faz, kalp odacıklarının kasıldığı sistol aşamasıdır. Atriyal diyastol atriyumların gevşemesidir ve ventriküler diyastol ventriküllerin gevşemesidir.
Terim, Yunanca "genişleme" anlamına gelen Grekçe: διαστολή (diastolē), kelimesinden gelir;, Grekçe: διά (diá, "ayrı") + Grekçe: στέλλειν (stéllein, "göndermek") birleşiminden oluşur.
Diyastol esnasında ikinci kalp sesi duyulur.

Tipik bir kalp atış hızı dakikada 75 atıştır (bpm), bu ise kalp döngüsünün kalp atışının bir saniyeden daha kısa sürmesi demektir.
Döngü, ventriküler sistolde (kasılma)-0,3 saniye iki ventrikülden tüm vücut sistemlerine kan pompalanarak; ve 0,5 saniye diyastolde (genişleme), kalbin dört odasını yeniden doldurarak, toplam 0,8 saniyede tamamlanır.

Erken ventriküler diyastol sırasında, iki ventriküldeki basınç, sistol sırasında ulaşılan zirveden düşmeye başlar. Sol ventriküldeki basınç sol atriyumdaki basıncın altına düştüğünde, iki odacık arasındaki negatif basınç farkı (emme) nedeniyle mitral kapak açılır. Açık mitral kapak, atriyumdaki kanın (atriyal diyastol sırasında biriken) ventriküle akmasını sağlar (üstteki grafiğe bakınız). Benzer şekilde, aynı olay triküspit kapak aracılığıyla sağ ventrikül ve sağ atriyumda eş zamanlı olarak gerçekleşir.
Ventriküler dolum akışı (veya atriyumlardan ventriküllere akış), ventriküler emmenin neden olduğu bir erken (E) diyastolik bileşene ve daha sonra atriyal sistol (A) tarafından oluşturulan geç bir diyastolik bileşene sahiptir. E/A oranı, azalması olası diyastolik fonksiyon bozukluğunu gösterdiğinden tanısal bir ölçü olarak kullanılır, ancak bu tek başına değil, diğer klinik özelliklerle birlikte kullanılmalıdır.

Erken diyastol, atriyal ve ventriküler odacıklar arasındaki emme mekanizmasıdır. Daha sonra geç ventriküler diyastolde, iki atriyal odacık kasılır (atriyal sistol), her iki atriyumdaki kan basıncının artmasına neden olur ve ventriküllere ilave kan akışını zorlar. Atriyal sistolün bu başlangıcına atriyal vuruş denir; Wiggers diyagramına bakınız. Aktif emme periyodunda toplanan kan hacminin yaklaşık yüzde 80'i ventriküllere aktığından, atriyal vuruş (kardiyak döngü sırasında) daha büyük miktarda akış sağlamaz.

Sistol
Asistol

Dopamin (DA, 3,4-dihidroksifeniletilamin), hücrelerde ve canlılarda önemli rol oynayan nöromodülatör bir moleküldür. Çoğu hayvanda ve bazı bitkilerde sentezlenir. Katekolamin ve feniletilamin familyasından olan bir organik bileşiktir. Beyin ve böbreklerde sentezlenen L-DOPA molekülünden bir adet karboksil grubunun çıkarılmasıyla sentezlenen bir amindir. Dopamin, merkezi sinir sisteminde nörotransmiter olarak görev yapar. Nörotransmitterler beynin belirli bölgelerinde sentezlenir, ancak sistemsel olarak birçok bölgeyi etkilerler. Beyin, biri ödül sisteminde önemli bir rol oynayan birkaç farklı dopamin yolağı içerir. Hafıza, hareket, motivasyon, ruh hali ve dikkat süresi dahil olmak üzere birçok vücut fonksiyonunda rol oynar. Genellikle yapılması durumunda sonucunda ödül beklenen eylemler ve aktiviteler, beyindeki dopamin seviyesini artırır. Birçok bağımlılık yapan ilaç dopamin seviyelerini arttırarak çalışır.
Popüler kültürde ve medyada, dopamin genellikle "mutluluk hormonu" olarak tasvir edilir. Ancak farmakolojideki mevcut görüş, dopaminin sonucunda ödül beklenen aktiviteler için motivasyon hissiyatında (arzu etme) rol oynadığıdır. Eğer yapılması düşünülen eylem sonucunda ödül getirmiyor ise veya eylemin sonucu canlı için öneme sahip değilse dopamin salgısında azalma, eğer eylemin sonucunda beklenen bir ödül (örnek; yemek pişiren bir kişi, yemeği yeme ödülü ile motive olarak hareket eder) var ise dopamin salgısında artış görülür.
Merkezi sinir sisteminin dışında, dopamin temel olarak hücrelerin iletişiminde rol oynar. Kan damarlarında norepinefrin salınımını inhibe eder ve vazodilatör görevi görür; böbreklerde sodyum atılımını ve idrar çıkışını artırır; pankreasta insülin üretimini azaltır; sindirim sisteminde gastrointestinal motiliteyi (içeriğin sindirim sistemi boyunca hareket etme hızı) azaltır ve bağırsak mukozasını korur; bağışıklık sisteminde lenfositlerin aktivitesini azaltır.
Sinir sisteminin bazı hastalıkları, dopamin sisteminin işlev bozuklukları ile ilişkilidir. Bu hastalıkları tedavi etmek için kullanılan bazı temel ilaçlar, dopaminin etkilerini değiştirerek çalışır. Parkinson hastalığı (PD), Huntington hastalığı, fibromiyalji, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), huzursuz bacak sendromu, madde kullanım bozuklukları, bipolar bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk (OKB), majör depresif bozukluk ve şizofreni dopamin sistemi bozuklukları ile ilişkilendirilmiştir.

Dopamin, etkilerini hücre yüzeyi reseptörlerine bağlanarak ve aktive ederek gösterir. Ayrıca insalarda dopamin, TAAR1 reseptörü için yüksek bir afiniyete sahiptir. Memelilerde, D1'den D5'e kadar beş alt tip dopamin reseptörü tanımlanmıştır. Dopaminin kendisini stimülan veya inhibitör olarak tanımlamak yanlıştır. Dopaminin bir hedef nöron üzerindeki etkisi, o nöronun zarında hangi tip reseptörlerin bulunduğuna ve o nöronun ikinci haberci cAMP'ye verdiği iç tepkilere bağlıdır.

Beynin içinde, dopamin bir nörotransmitter ve nöromodülatör olarak işlev görür ve tüm monoamin nörotransmiterlerinde ortak olan bir dizi mekanizmalar tarafından kontrol edilir. Sentezlendikten sonra dopamin, hücre içi sıvıdan (sitozol) sinaptik veziküle bir tür veziküler monoamin taşıyıcı olan VMAT2 tarafından taşınır. Dopamin, sinaptik boşluğa atılana kadar bu veziküllerde depolanır. Genellikle, dopamin salınımı, aksiyon potansiyelinin neden olduğu ekzositoz adı verilen bir süreç yoluyla gerçekleşir, ancak hücre içi TAAR1 aktivitesi de dopamin salınımını tetikleyebilir.
Sinapsa girdikten sonra dopamin, dopamin reseptörlerine bağlanır ve onları aktive eder. Bu aktive edilen reseptörler, dendritlerde (postsinaptik nöron) bulunan postsinaptik dopamin reseptörleri veya bir akson terminalinin (presinaptik nöron) zarında bulunan presinaptik otoreseptörler'den (örneğin, D2sh ve presinaptik D3 reseptörleri) biri olabilir. Postsinaptik nöron bir aksiyon potansiyeli ortaya çıkardıktan sonra, dopamin molekülleri hızla reseptörlerinden bağımsız hale gelir. Daha sonra ya dopamin taşıyıcısı ya da plazma membranı monoamin taşıyıcısı tarafından aracılık edilen geri alım yoluyla presinaptik hücreye geri emilirler. Sitozole geri döndüğünde dopamin, monoamin oksidaz tarafından katalize edilebilir veya VMAT2 tarafından veziküllere geri taşınarak tekrar kullanılabilir.

Merkezi sinir sisteminde (MSS) dopamin; hareket, bilişsellik, duygulanım ve nöroendokrin salgılanımının kontrolünde rol oynar. "Dopaminerjik" hücre grupları ve yolakları, bir tür nöromodülatör olan dopamin sistemini oluşturur. Bu dopaminerjik hücre grupları ilk olarak 1964'te Annica Dahlström ve Kjell Fuxe tarafından şema haline getirilmiştir. Bu gurplara "A" harfi ile başlayan etiketler verilmiştir. Şemalarında, A1'den A7'ye kadar olan alanlar noradrenalin yolaklarını içerirken, A8'den A14'e kadar olan alanlar dopamin yolaklarını içerir.
Dopaminerjik nöronlar (dopamin üreten sinir hücreleri) nispeten az bir miktarda bulunur. İnsan beyninde toplamda 400.000 civarında dopaminerjik nöron bulunur. Ancak bu nöronların aksonları beynin diğer birçok bölgesine uzanır ve hedefleri üzerinde güçlü etkiler gösterirler. Günümüzde bilim adamlarının tanımladığı dopaminerjik alanlar, substantia nigra (kara madde, A8 ve 19), ventral tegmental alan (A10), arka hipotalamus (A11), arkuat nukleus (yaysı nukleus, A12), zona incerta (A13) ve periventriküler nukleus (A14)'tur.

Substantia nigra, bazal ganglionun bir parçası olan küçük bir orta beyin bölgesidir. Substantia nigra, pars kompakta ve pars reticulata olmak üzere ikiye ayrılır. Dopaminerjik nöronlar esas olarak pars kompaktada (A8) ve pars kompaktanın yakınlarında (A9) bulunur. İnsanlarda, dopaminerjik nöronların pars kompaktadan dorsal striatuma projeksiyonu (nigrostriatal yolak), motor fonksiyonlarının kontrolünde ve yeni motor becerilerin öğrenilmesinde önemli bir rol oynar.

Ventral tegmental alan (VTA), bir orta beyin bölgesidir. VTA dopaminerjik nöronların en belirgin grubu mezokortikal yolak aracılığıyla prefrontal kortekse projekte olur. Başka bir küçük grup ise mezolimbik yolak aracılığıyla nükleus akumbense projekte olur. Birlikte, bu iki yolak mezokortikolimbik projeksiyon olarak adlandırılır. VTA ayrıca amigdala, singulat korteks, hipokampus ve olfaktör bulbusa dopaminerjik projeksiyonlar gönderir. Mezokortikolimbik nöronlar, ödül sisteminde merkezi bir rol oynar. Günümüzdeki araştırmalar, dopaminin bir dizi beyin bölgesi üzerindeki etkileri sayesinde itici uyaranlara karşı koşullanmada (deneyim yolu ile zararlı olduğu öğrenilmiş aktivitelerden uzak durma) çok önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

Arka hipotalamusta omuriliğe sinyal gönderen dopaminerjik nöronlar vardır, fakat dopaminin bu bölgedeki işlevi tam olarak bilinmemektedir. Bu alandaki patolojinin huzursuz bacak sendromunda rol oynadığına dair bazı kanıtlar vardır.
Hipotalamusta bulunan arkuat nukleus ve periventriküler nukleus, dopaminerjik bir yolak olan tuberoinfundibular yolak aracılığı ile hipofiz bezine giderek prolaktin hormonunun salgılanmasını inhibe eder. Dopamin, prolaktin salgılanmasının birincil nöroendokrin inhibitörüdür. Prolaktin sekresyonunu inhibe etmesi bağlamında, dopamin, bazen prolaktin inhibe edici faktör, prolaktin inhibe edici hormon veya prolaktostatin olarak adlandırılır.
Arkuat ve periventriküler nukleus arasında gruplanan zona incerta, hipotalamusun çeşitli bölgelerine sinyal gönderir. Ergenlik döneminde erkek ve dişi üreme sistemlerinin gelişimini aktive etmek için gerekli olan gonadotropin salgılatıcı hormonun (GnRH) salınımını kontrol eder.

Omurgalıların beynindeki en büyük ve en önemli dopamin kaynakları, substantia nigra ve ventral tegmental bölgedir. Bu yapılar birbirleriyle yakından ilişkilidir ve birçok yönden işlevsel olarak benzerdirler. Her ikisi de orta beyinde yer alır. Bazal gangliyonun en büyük bileşeni striatumdur. Substantia nigra, dorsal striatuma dopaminerjik sinyal gönderirken ventral tegmental alan, ventral striatuma benzer tipte bir dopaminerjik sinyal gönderir.
Bazal ganglionun işlevleri günümüzde henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Genel olarak kabul gören en popüler hipotezler, bazal ganglionun eylem seçiminde temel bir rol oynadığını öne sürer. Eylem seçilim teorisi, en basit haliyle, bir canlının birkaç davranışın mümkün olduğu bir durumda olduğunda, bazal ganglionun bu davranışlardan hangisinin gerçekleştirileceğini belirlediğini öne sürer. Bu teoriye göre bazal ganglion, davranışları başlatmaktan sorumludur. Ancak bu davranışların eyleme nasıl geçirileceğinin ayrıntılarını belirlemekten sorumlu değildir. Başka bir deyişle, bazal ganglion, esasen bir karar verme sistemi oluşturur.
Bazal ganglion birkaç bölüme ayrılabilir. Bu bölümlerden her biri belirli türdeki eylemlerin kontrolünde yer alır. Bazal ganglionun ventral bölümü (ventral striatum ve ventral tegmental alanı içerir), tüm organizma düzeyinde eylemleri seçerek hiyerarşinin en üst düzeyinde çalışır. Dorsal bölümler (dorsal striatum ve substantia nigra'yı içerir) belirli bir davranış kalıbını uygulamak için kullanılan belirli kasları ve hareketleri seçerek daha düşük bir hiyerarşide çalışır.
Dopamin, eylem seçim sürecine iki önemli yolla katkıda bulunur. İlk olarak, eylemleri başlatmak için "eşiği" belirler. Dopamin aktivitesinin seviyesi ne kadar yüksekse, belirli bir davranışı uyandırmak için gereken itici güç o kadar düşük olur. Sonuç olarak, yüksek düzeyde dopamin, hiperrefleksiye ve dürtüsel (impulsif) davranışa yol açar; düşük dopamin seviyeleri uyuşukluk ve yavaşlamış yanıtlara yol açar. Parkinson hastalığı, substantia nigra devresindeki dopamin seviyelerinin büyük ölçüde azalmasına sebep olur. Bu hastalığı taşıyan kişilerde fiziksel olarak harekete geçmekte zorluk görülür. Ancak, hastalığı olan kişiler ciddi bir tehdit gibi güçlü uyaranlarla karşı karşıya kaldıklarında, tepkileri sağlıklı bir insanınkı kadar şiddetli olabilir. Zıt olarak, metilfenidat veya amfetamin gibi dopamin salınımını artıran ilaçlar, yüksek aktivite seviyeleri üretebilir. Yüksek dozlarda bu ilaçlar, p

Ekokardiyografi veya Ekokardiyogram, ultrasonik ses dalgalarıyla, kalbin değişik yapılarını inceleme imkânı veren bir teşhis ve araştırma metodudur.
Ultrason, frekansı saniyede 20.000'in üzerinde olan seslerdir ve kulağın işitebileceği sınırın üstündedir. Tıp dünyasında bugün için kullanılmakta olan ultrasonik ses titreşimleri, saniyede milyonlar civarında frekansı olan ses dalgalarıdır. Ultrasonik ses dalgaları, vücut dokularında belirli istikametlerde ortalama olarak saniyede 5140 metre hızla ilerler. Bu ilerleme sırasında rastladıkları dokuların hususiyetlerine göre yansıma ve kırılmalara uğrarlar. Kalbin değişik yapılarında yansıyan bu ses dalgaları özel alıcılarla (piezoelektrik transducer) alınıp elektriksel işaretlere çevrilir. Bu işaretler resme dönüştürülerek, ekrana yansıtılarak veya kağıda kaydedilerek ultrasonik dalgaların yansımaya uğradığı, kalpteki çeşitli faaliyetlerin yeri, yapısı ve çalışma durumu hakkında bilgiler elde edilir. Eş zamanlı (real-time) ekokardiyograflar (ekokardiyografi aleti), kalbi hareket halinde, bir film gibi renkli olarak gösterebilir. M-mode tipi ise kalp atımlarını kaydeder. Kalbe takılan suni kapakçıkların yapı ve işlerlik durumları da ekokardiyografi ile incelenebilir. Ekokardiyografi ile ventrikül (kalp karıncığı) duvarının hareketleri ve boşluğu, kalp kası büyümeleri ve kalp kapakları incelenebilmektedir.
Bu işlemin hastaya hiçbir zararı söz konusu değildir. Yapılması da oldukça basittir. Fakat değerlendirilmesini yapabilmek için tecrübe sahibi olmak gerekir.

Ekokardiyografi aleti elde edilen görüntülerin izlendiği bir ekrana sahip olan bir bölüme kablo ile bağlı adına "probe" denen bir uçtan ibarettir. Probe hastanın göğsünde, kalbe denk gelen bölgeye tutulur. Bu Probe'dan çıkan "ultrasound" dediğimiz kulağımızla duyamayacağımız kadar yüksek frekansta ses dalgaları hastanın göğüs duvarı, sonra da kalbin kas ve boşlukları boyunca ilerler. Her katmanda ses dalgalarının bir kısmı katmanı geçip ilerlerken, bir kısmı da geri yansır. Her katmanda yansıyan dalgalar tekrar probe tarafından toplanır. Probe'yi ana alete bağlayan kablodan ilerler ve ana alet bu dalgaları bir görüntü haline getirir. Bu görüntüde kalbin dört boşluğunu, kapakçıkların durumunu, aortun ve aort kapağının durumunu, kapakçıklar boyunca kanın hareketini ve kapakçıklardaki geri kaçmaları gözlemlemek mümkündür. Hatta tecrübeli hekimler ekokardiyografi ile koroner arterlerin durumunu bile görüntüleyebilir.

4 çeşit eko kardiyografi yöntemi vardır. Bunlar;

Transtorasik (Yüzeysel) Eko Kardiyografi: Bu yöntemde, sonografi cihazına (dönüştürücü) jel sürülür. Sonografi cihazı, hastanın kalbinin değişik bölgelerine bastırılarak gezdirilir. Bu uygulamada röntgensel ışıklar kullanılmaz. Dönüştürücü cihaz kalpteki sesleri kaydederek görüntüleri ekrana yansıtır.
Transözofajiyal Eko Kardiyografi: Doktor, daha fazla ayrıntı ve net bir görüntü isteyebilir. Bu durumda transözofajiyal eko kardiyografi önerilir. Hastanın boğaz yoluna anestezik ilaçlar verilerek uyuşması ve rahatlaması sağlanır. Esnek bir tüp, boğaz yoluna yerleştirilerek yemek borusuna ulaşması sağlanır. Dönüştürücü, kalpteki ses dalgalarını kaydederek, ayrıntılı olarak görüntüyü ekrana verir.
Doppler Eko Kardiyografi: Doppler ultrason yöntemi olarak da bilinen bu yöntem, kalbin kasılma ve çeşitli gevşeme hareketlerini en doğru ve sağlıklı olarak ölçmek için kullanılır. En hassas ve yeni teknolojik yöntemdir. Bu yöntemde elde edilen görüntüler renkli ve ayrıntılıdır.
Stres Eko Kardiyografi: Bazı kalp problemleri, özellikle de koroner arterlere kan sağlayan kaslar, sadece fiziksel aktivite zamanında ortaya çıkar. Stress eko kardiyografi de, koroner arter problemleri için kullanılır. Hastaya, egzersiz yöntemi veya kalp atımını hızlandıracak ilaçlar verilir. Hastanın kalbinin her hareketi bu yöntemle kayıt altına alınır.

Günümüzde Türkiye'nin birçok yerinde ekokardiyografi çok sık olarak kullanılmaktadır. Türkiye'ye ilk ekokardiyografi cihazını getiren kişi Hacettepe Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Sırrı Kes'dir. Bir dönem Kastamonu Tıp Fakültesi'nde dekanlık görevini de yapan Sırrı Kes, uzun uğraşları sonucu Avrupa'dan ekokardiyografi cihazını getirterek Türkiye'de ilk defa Hacettepe Tıp Fakültesi'nde kullanmıştır.

Sağlık toplumları, hastanın klinik durumunda bir değişiklik meydana geldiğinde ve ekokardiyogramdan yeni bir veri alındığında hekimin hastanın bakımını değiştirmesine yol açacağı zaman ilk tanı için ekokardiyografinin kullanılmasını önerir. [3] Sağlık toplumları, hastanın klinik durumunda bir değişiklik olmadığında veya bir doktorun, test sonuçlarına dayanarak hasta için bakımını değiştirmesi muhtemel olmadığı durumlarda rutin test yapılmasını önermez.

Üç boyutlu ekokardiyografi (resim hareket ederken dört boyutlu ekokardiyografi olarak da bilinir) artık bir matris dizisi ultrason probu ve uygun bir işleme sistemi kullanılarak mümkün. Bu, kalp patolojisinin, özellikle kapak defektlerinin, ve kardiyomiyopatilerin ayrıntılı anatomik değerlendirmesini sağlar. Sanal kalbi sonsuz düzlemlerde anatomik olarak uygun bir şekilde dilimleme ve anatomik yapıların üç boyutlu görüntülerini yeniden oluşturma yeteneği, doğuştan biçimlendirilmiş kalbin anlaşılması için eşsiz kılar. Gerçek zamanlı üç boyutlu ekokardiyografi, sağ ventrikül endomiyokardiyal biyopsileri, kateterle iletilen valvüler cihazların yerleştirilmesi ve diğer birçok intraoperatif değerlendirmelerde biyoptomların yerini yönlendirmek için kullanılabilir.

Elektrokardiyografi (EKG), kalp kasının ve sinirsel iletim sisteminin çalışmasını incelemek üzere kalpte meydana gelen elektriksel faaliyetin kaydedilmesi işlemidir. Bu kayıt ile elde edilen grafiğe elektrokardiyogram (EKG), kullanılan alete de elektrokardiyograf denir. Bir akım yükselteci (amplifikatör) tarafından yükseltilen gerilimler genellikle ısıya duyarlı kâğıt üzerine kaydedilir.

İlk elektrokardiyografi cihazını bir galvanometreden 1900 yılında geliştiren Hollandalı fizyolog Willem Einthoven bu keşfiyle Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü kazandı. Geliştirilen bu ilk cihaz 270 kg ağırlığındaydı. Elektrokardiyografi cihazı geliştirildikçe küçüldü. Bugün artık elle taşınabilen EKG cihazlarının ağırlığı 1 kg'ın altına inmiştir. Ayrıca daha ileri özel kayıt cihazları da mevcuttur. Bu cihazların çalışma prensipleri de Einthoven'in ilk cihazındakine benzer. Son zamanlarda bu sahaya bilgisayarlar da girmiş bulunmaktadır. Ayrıca EKG'yi aynı anda hem kağıda kaydetmek hem de görüntülemek (bir ekranda) mümkündür. Elde edilen bilgileri anında değerlendirip rapor veren cihazlar da mevcuttur.

Kalp kası (miyokard) kendi başına kasılma özelliğine sahiptir. Kalbin sinüs düğümü adı verilen noktasından çıkan düzenli tembihler (uyarılar) özel bir iletim yoluyla adale hücrelerine varır. Dinlenmekteyken elektrik bakımından sakin (polarize) durumda olan hücreler, gelen tembihle uyarılarak (depolarize olarak) kasılırlar ve boyları kısalır. Böylece kalp odacıklarını çevreleyen myokardın bütünü büzüşerek içindeki kanı büyük ve küçük dolaşıma gönderir. Buna kalp kasılması (sistolü) denir. Myokard hücreleri çok kısa süren bu kasılma döneminden sonra hemen eski elektrik yüklerini kazanarak tekrar sakin (polarize) duruma geçerler. Bu olay nabız sayısı kadar tekrarlanır. Nabız sayısı 60 olan kişide bu Depolarizasyon-Repolarizasyon olayı dakikada 60 defa tekrarlanır. Kalbin elektrik faaliyeti ile meydana gelen potansiyel değişiklikleri, kalp çevresindeki dokuların ve bilhassa kanın yardımı ile bütün vücuda aynı anda yayılır. Vücudun çeşitli yerlerine konan iletici uçlar (elektrotlar) vasıtasıyla ortaya çıkan elektrik değişiklikleri yükseltilerek kaydedilir. Vücudun çeşitli noktaları arasındaki potansiyel farkları kaydedilir ve o bölgeye göre adlar verilir. Her bir değişik bölge için çizdirilen elektrokardiyogram eğrisine derivasyon denmektedir. Normal EKG'de 12 ayrı derivasyonun kaydı yapılır.

Önce hastanın kol ve bacaklarına elektrotlar bağlanır. 1. derivasyon, sol kol-sağ kol arasındaki farkı; 2. derivasyon, sağ kol-sol bacak arasındaki farkı; 3. derivasyon, sol kol-sol bacak arasındaki farkı gösterir. Bunlara standart derivasyonlar denir. Ayrıca yükseltilmiş (augmented) derivasyonlar vardır ki bunlarda vücudun üç elemanından (kol ve bacakların üçünden) gelen akımlar sıfıra indirgenip dördüncüsünden gelen akım kaydedilir. Bunlar da üç tanedir. aVR (sağ kol), aVL (sol kol) ve aVF (sol bacak). Vücut üyelerinden kaydedilen derivasyonlardan başka göğüs çevresinden alınan 6 çeşit derivasyon daha vardır (V1, V2, V3, V4, V5 ve V6). Bu şekilde kaydedilen 12 derivasyon sırasıyla kâğıt üzerine geçirilir. Kalbin çeşitli bölgelerinin rahatsızlıkları değişik derivasyonlarda belli değişiklikler meydana getirirler ve hekimin kalp rahatsızlığının cinsini ve bölgesini teşhiste yardımcı olurlar.
Elektrokardiyogram denilen bu yüzeysel kayıt işleminden başka, kalbe kadar sokulan ve miyokarda değdirilen kateter yardımıyla yapılan elektrokardiyogramlar da vardır. Bu işlem kalp adalesi ve onun fonksiyon bozukluğu hakkında daha doğru ve etraflı bilgi verir.
Elektrokardiyograf aleti, prensip olarak elektrik gerilimini ölçen hassas bir voltmetre ve bu gerilimi yükselten tertibattan ibarettir. Belli bir hızda geçen EKG kağıdına gerilim değişiklikleri anında yazdırılmaktadır. EKG kâğıtlarının çoğu sıcaklık karşısında siyahlaşan bir özelliğe sahip olarak imal edilir. Yazıcı çubuk da sıcak bir metalden ibarettir.

Normal bir EKG'de p, QRS ve T diye adlandırılan 3 dalga ve bunlar arasında düz çizgiler vardır. Bu dalga ve çizgilerdeki değişiklikler normalden sapmaları gösterir. P dalgası kulakçıkların tembih ile kasılmasını, QRS dalgası karıncıklara geçen tembihin bunları kasmasını, T dalgası karıncıkların polarize (sakin) hale gelmesini gösterir. Dalgalar arasındaki mesafeler dalgaların süresi yükseklikleri (voltajları), şekilleri, düzenli olarak birbirlerini takip etmelerindeki değişiklikler kalpte olabilecek yapı değişikliğini veya hastalığı gösterebilir.
EKG bugün hekimlere yardımcı olan modern bir tetkik metodudur. Bununla beraber EKG kalpteki rahatsızlıkları tam bir doğrulukla göstermeyebilir. Çünkü EKG kayıtlarının normal sınırları çok geniştir. Ayrıca bir kalp hastasının EKG'si normal görünebileceği gibi EKG'si bozuk gibi görünen kişinin kalbi sağlam olabilir. EKG kalp hastalıklarının teşhisinde hekimin muayenede bulduğu araz ve belirtiler ile birlikte değerlendiğinde ve diğer tahlil ve filmler de göz önünde bulundurulduğunda yardımcı olur. Aksi takdirde EKG yanıltıcı da olabilir. En hassas Elektrokardiyograflar  SQUİDlerde bulunur.
Eforlu EKG: Hastanın bir merdiven çıkıp inmesi veya yürüyen bir zemin üzerinde yürütülerek yorulması esnasında çekilen EKG olup, bilhassa başlangıç halindeki kalp damar sertliğinin teşhisinde kullanılır.

İntraoperatif EKG
Aritminin tanınmasını ve supraventriküler - ventriküler aritminin ayırt edilmesini sağlar.
İskeminin, özellikle ciddi koroner arter hastalığı olduğunu bildiğimiz hastada tanınmasını sağlar.
Elektrolit değişikliklerinin (ki anestezi ve mekanik ventilasyon sırasında sıklıkla ortaya çıkar) tanınmasını sağlar.
Kalıcı kalp pili (pacemaker) taşıyan hastalarda cerrahi girişim süresince izlenmesi gereklidir. Girişim pilin telinin veya ppilin kendisinin yakınında olabileceği gibi elektrokoter kullanımı da pilin fonksiyonunu etkileyebilir.
Postoperatif EKG
Postoperatif devrede kan gazlarındaki veya elektrolit dengesindeki değişiklikler ile beraber olan aritmiler anestezik girişimin bir sonucu olabilir.
Postoperatif devrede gelişen miyokard iskemisinin veya infarktüsünün tanınmasını sağlar.
 Wikimedia Commons'ta Elektrokardiyografi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

EEG

Rehber Ansiklopedisi
Photographic guide to 12-lead ECG electrode placement on males & females
Electrocardiogram, EKG, or ECG 23 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Maryland School of Medicine Emergency Medicine Interest Group
ECG in 100 steps: Slideshow
ECG Lead Placement 6 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECGpedia: Course for interpretation of ECG 24 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
12-lead ECG library 15 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Simulation tool to demonstrate and study the relation between the electric activity of the heart and the ECG 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Minnesota ECG Code
openECGproject - help develop an open ECG solution
EKG Review: Arrhythmias
AME ECG - Advanced PC Based Electrocardiograph solution 19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Endotelinler, 21 amino asitten oluşan vazokonstriktör peptidlerdir. Başlıca endotelde üretilirler ve damarların homeostazının (iç denge) düzenlenmesinde anahtar rol oynarlar. En güçlü vazokonstriktörlerden olan endotelinler, kalp, beyin ve genel kan dolaşımı dahil olmak üzere birçok organ ve sistemin hastalığında etkendirler.

Endotelinlerin, salgılanma yerlerine göre değişen Endotelin-1, Endotelin-2 ve Endotelin-3 olarak adlandırılan 3 izoformu ve ETA ve ETB olmak üzere iki tip reseptörü vardır.

ETA reseptörleri, damarların düz kas dokusunda bulunurlar. Endotelinin ETA reseptörüne bağlanması, vazokonstriksiyona ve sodyum geri emilimine sebep olur. Bu da kan basıncının artmasını sağlar.
ETB reseptörleri ise damarların iç yüzünü döşeyen endotelde bulunurlar. Endotelin ETB reseptörüne bağlandığında, natriürezde (idrarla sodyum atılımı) ve diürezde (idrar atılımı) artış olur. Ayrıca endotel hücrelerinden NO salınımı artar. Tüm bunlar kan basıncının düşmesini sağlar.
Her iki reseptör tipi, sinirsel ileti (nörotransmisyon) ve vasküler (damara ait) fonksiyonları düzenleyebildikleri sinir sisteminde de bulunur.

Tüm vücutta yayılmış olan endotelin reseptörleri, kan damarlarında, beyin hücrelerinde, plexus choroideus'ta ve periferik (çevresel) sinirlerde bulunurlar. Deneysel bir inme (stroke) yaratmak amacıyla sıçanların beyinlerine pikomolar (bir molün trilyonda biri) düzeylerde endotelin-1 enjekte edildiğinde, beynin bu bölümlerinde metabolizmanın tetiklenmesi(1) ile kan akışının azalmasıyla birlikte nöbetler(2) görülmüştür. Bu iki etki de kalsiyum kanalları aracılığıyla olur. Endotelin-1'in benzer bir etkisi, sıçanlarda çevresel sinir hasarında da gösterilmiştir.

Sağlıklı bir bireyde, vazokonstriksiyon ve vazodilatasyon arasındaki denge, bir yanda endotelinler ve diğer vazokonstriktörler ile diğer yanda nitrik oksit, prostasiklin gibi vazodilatatörler sayesinde korunur.
Akciğerlerde çok fazla endotelin salınması pulmoner hipertansiyona neden olabilir. Bazen bosentan ve sitaxsentan gibi reseptör antagonistleri (reseptörlere bağlanarak endotelinin bağlanmasını engelleyen maddeler) tedavi amacıyla kullanılabilir. Sitaxsentan, Endotelin A (ETA)reseptörlerine bağlanarak Endotelin B reseptörünün daha fazla uyarılmasını sağlar ve böylece NO salınması gibi etkilerle vazodilatasyona destek olur.

Göğüs ya da toraks, insan ve çeşitli diğer hayvanların anatomik bir parçasıdır. Hayvan ve insanlarda vücudun bir parçası, baş ve abdomen arasında yer alır. Memelilerde sternum, torakal vertebralar ve kaburgalar ile çevrilen ve göğüs boşluğu (torasik kavite) olarak adlandırılan vücut bölümüdür. Boyundan diyaframa kadar uzanır. Kalp, aortun bir bölümü, timus ve akciğerler torasik kavitede yer alır. Torakal kavitede yer alan iç organlar sternum ve kaburgaların oluşturduğu kafeins (göğüs kafesi)  koruması altındadır.

İnsanda,göğüs iç organları ve diğer içeriği ile birlikte vücudun boyun ile karın arasında kalan bölümüdür.Göğüs kafesi, omurga ve omuz kuşağı tarafından sarılmış ve çevrelenmiştir. Göğüsün içeriğinde şunlar bulunur:

Organlar
kalp
akciğerler
Kaslar
Majör pektoral kas ve Minör pektoral kas pektoral kaslar
trapezius kası ve boyun
iç yapıdakiler
diyafram
özofagus
trakea
xiphoid işlemi
arter ve venler
aort
vena cava superior
vena cava inferior
pulmoner arter

kemikler
Humerusun üst kısmını da kapsayacak şekilde omuz yuvası
skapula
sternum
Thoraks omurları
gerdan kemiği
göğüs kafesi
yüzeydeki kaburgalar
dışardaki yapılar
meme ucu
süt bezleri
toraks karın bölgesi (mide, böbrek,pankreas, dalak ve alt özofagus)
İnsanlarda, göğüsün göğüs kafesi ile korunan bölgesine aynı zamanda toraks da denir. Göğüs ve toraks kelimeleri zaman zaman hatalı olarak birbirinin yerine kullanılır.

Dört bacaklı memelilerde, süt bezleri ve meme uçları arka bacaklara yakın konumlanmıştır ve dolayısıyla göğüsün bir parçası değildir. Başka bir deyişle göğüs anatomisinde benzer iç organlar vardır ancak değişik şekilde konumlanmışlardır.

Göğüs yaralanmaları (aynı zamanda şu şekilde de geçer:göğüs travması, toraksa ait yaralanma, toraks travması) Birleşik Devletlerdeki fiziksel travmalardan ölümle sonuçlananlarının ¼'üne tekabül eder.
İnsan vücudunda, göğüs boyun ve diyafram arasında kalan ön bölgedir. Göğüs bölgesinde çok önemli iç organlar bulunur ve göğüs kafesi ile korunurlar.

Hücrelerin ve dokuların yaşamı ve homeostazis olgusu kan dolaşımının düzenine ve doku sıvılarının niteliğine bağlıdır. Kan dolaşımını bozan engeller, doku aralıklarına sızan sıvının niteliğini ve niceliğini de değiştirir. Hücrelerin ve dokuların homeostazis durumunu sürdürebilmeleri için 3 önemli koşul vardır. Önem sırasına göre;

Dokulara ve hücrelere yeterince kan gelmesi (oksijen ve besin maddelerinin iletilmesi),
Metabolizma ürünlerinin temizlenmesi (indirgenmesi ya da atılması),
Sıvı ve elektrolit homeostazisi.
Bu koşullara göre; doku ve hücrelerin oksijenlenmesindeki yetersizlik, enerji üretimi için gereken maddelerin eksikliği, elektrolit dengesinin bozulması, metabolizma artıklarının taşınamaması, vb aksaklıklar nekrozlara dek varabilen olumsuzluklara yol açar.

Kalbin kanı pompalama gücü iki yönlü çalışır: sağ kalp kanı akciğerlere pompalar (pulmoner dolaşım), sol kalp ise tüm organlara (sistemik dolaşım). Bu işlevin eksiksiz yerine getirildiğini kanıtlayan 3 önemli hemodinamik gösterge vardır:
a.  Kardiyak atım: kalbin 1 dakikada pompalayabildiği total kanın hacmidir (total kan hacmi=pulmoner dolaşım hacmi + sistemik dolaşım hacmi). Kardiyak atım kalbin sistol sayısı ve her sistolde pompaladığı kan miktarıyla ilişkilidir. Ventrikül fonksiyonunun ölçümü için kardiyak atım ile bireyin vücut yüzey genişliğinin birlikte değerlendirildiği “kardiyak indeks” kullanılır.
b.  Perfüzyon basıncı: kan ve doku sıvılarının değişimini sağlayan bir arteryel basınç türüdür. Organların kendi iç dinamikleri nedeniyle farklılıklar gösterebilir. Metabolik, hormonal, emosyonel faktörler ve organa özgü hemodinamik özellikler perfüzyon basıncındaki farklılıkları belirleyen önemli değişkenlerdir.
c.  Periferik damar direnci: çoğunlukla arteriollerin denetimindedir. Organlara özgü kan debisini düzenler. Hemodinamik değişiklikler yerel ya da sistemik nitelik gösterebilir. Genellikle birkaçı birliktedir. En düşük düzeyli hemodinamik değişiklik hiperemidir. Şok olgusu bu yelpazenin tepe noktasında yer alır.

Hemodinamik sistemin işlevlerindeki aksamaların patofizyolojisini ve sonuçlarını açıklayan bir bilim alanıdır. Hemodinamik Sistem Patolojisi'nin ana başlıkları şunlardır:

Hiperemi-Konjesyon
Ödem
Ateroskleroz
Tromboz
Embolizm
İskemi
İnfarkt
Kanama
Şok
Hipertansiyon

Yüksek tansiyon da denilen hipertansiyon, atardamarlardaki kan basıncının sürekli yükseldiği uzun süreli tıbbi bir durumdur. Yüksek tansiyon genellikle semptomlara neden olmaz. Ancak felç, koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, atriyal fibrilasyon, periferik arter hastalığı, görme kaybı, kronik böbrek hastalığı ve demans için önemli risk faktörüdür.
Hipertansiyon dünyada önemli bir erken ölüm nedenidir.
Yüksek tansiyon, birincil (sürekli) hipertansiyon veya ikincil hipertansiyon olarak sınıflandırılır. Vakaların yaklaşık %90-95'i "birincil hipertansiyon" olup, altta yatan herhangi belirli sebep olmadan kan basıncının yüksek olması ve genetik faktörlerden kaynaklanan yüksek tansiyon olarak tanımlanır. Riski artıran yaşam tarzı faktörleri arasında diyette aşırı tuz, aşırı vücut ağırlığı, sigara içme, fiziksel hareketsizlik ve alkol kullanımı vardır. Vakaların geri kalan %5-10'u, kronik böbrek hastalığı, böbrek arterlerinin daralması, endokrin bozukluğu veya doğum kontrol haplarının kullanılması gibi net tanımlanabilir bir nedene bağlı yüksek tansiyon olarak tanımlanan ikincil yüksek tansiyon olarak sınıflandırılır.
Kan basıncı sistolik sistol (büyük tansiyon) ve diyastolik diyastol (küçük tansiyon) basınçları olarak iki ölçüme göre sınıflandırılır. Çoğu yetişkin için istirahat halindeki normal kan basıncı sistolik 100-130 milimetre cıva (mmHg) ve diyastolik 60-80 mmHg aralığındadır. Yetişkinlerin çoğunda dinlenme halindeki kan basıncı sürekli olarak 130/80 veya 140/90 mmHg veya üzerindeyse yüksek tansiyon vardır. Çocuklar için farklı rakamlar geçerlidir. 24 saatlik bir süre boyunca ayaktan kan basıncı izlemesi, ofis esaslı kan basıncı ölçümünden daha doğru görünmektedir.
Hipertansiyon diyabetiklerde yaklaşık iki kat daha yaygındır.
Kan basıncının artışıyla, kalp kanın damarlarda dolaşımını sağlamak için normalden daha fazla çalışmak zorunda kalır. Kan basıncı, kalp kaslarının kalp atışları arasında kasılması (büyük tansiyon) veya gevşemesine (küçük tansiyon) göre değişir.
Atardamarda kan basıncının azıcık artışı bile ortalama yaşam süresinin kısalması ile bağlantılıdır. Beslenme ve yaşam şeklindeki değişiklikler tansiyon kontrolünü iyileştirebilir ve ilgili sağlık komplikasyon risklerini azaltabilir. Ancak, yaşam şeklindeki değişikliklerin etkili olmadığı veya yetersiz kaldığı kişiler için genelde ilaçla tedavi gereklidir. Yüksek tansiyon sonucu beyin kanaması gerçekleşmesi oranı oldukça yüksektir.

Hipertansiyona nadiren semptomlar eşlik eder ve teşhisi genellikle sağlık taramasıyla veya ilgisiz bir sorun için sağlık hizmeti aranırken yapılır. Yüksek tansiyonlu bazı kişiler baş ağrılarının (özellikle başın arkasında ve sabahları) yanı sıra baş dönmesi, vertigo, kulak çınlaması (kulaklarda uğultu veya tıslama), görme bozukluğu veya bayılma şikayetlerinde bulunur. Ancak bu semptomlar yüksek tansiyonun kendisinden ziyade kaygıya bağlı olabilir.
Fizik muayenede hipertansiyon, oftalmoskopi ile görülen optik fundustaki değişikliklerin varlığıyla ilişkili olabilir. Hipertansif retinopatiye özgü değişikliklerin şiddeti I–IV arasında sınıflandırılmış olmakla beraber daha az şiddetli türlerin birbirinden ayırt edilmesi zor olabilir. Retinopatinin ciddiyeti, kabaca hipertansiyonun süresi veya ciddiyeti ile ilişkilidir.
Uzun süredir tedavi edilmeyen hipertansiyon, oftalmoskopi ile görülen optik fundustaki değişiklikler gibi belirtilerle organ hasarına neden olabilir. Hipertansif retinopatinin şiddeti, kabaca hipertansiyonun süresi veya şiddetiyle ilişkilidir. Hipertansiyonun neden olduğu diğer organ hasarları, kronik böbrek hastalığı ve kalp kasının kalınlaşmasıdır.

İkincil hipertansiyon, tanımlanabilir bir nedenden kaynaklanan hipertansiyondur ve bazı spesifik ek belirti ve semptomlara neden olabilir. Örneğin Cushing sendromu, yüksek tansiyona neden olmasının yanı sıra sıksık obezite, glikoz intoleransı, ay yüzü, boyun ve omuzların arkasında yağ tümseği (bufalo tümseği denir) ve mor karın çatlaklarına neden olur.
Hipertiroidizm sıklıkla iştah artışı, hızlı kalp atış hızı, şişkin gözler ve titreme ile birlikte kilo kaybına neden olur.
Tiroid hastalığı ve akromegali de hipertansiyona neden olabilir ve karakteristik semptomları ve belirtileri vardır.
Renal arter stenozu (RAS, böbreği besleyen arterlerde daralma), orta hattın solunda veya sağında (tek taraflı RAS) veya her iki yerde (iki taraflı RAS) lokalize abdominal üfürüm ile ilişkili olabilir.
Aort koarktasyonu (aort damarının kalbi terk ettikten hemen sonra daralması) sıklıkla bacaklarda kollara göre kan basıncının azalmasına veya femoral arter nabzının gecikmesine veya kaybolmasına neden olur. Feokromasitoma, baş ağrısı, çarpıntı, solgun görünüm ve aşırı terlemenin eşlik ettiği ani hipertansiyon ataklarına neden olabilir.

Şiddetli derecede yüksek kan basıncı (sistolik 180'e veya diyastolik 120'ye eşit veya daha yüksek) hipertansif kriz denilir. Bu düzeylerin üstündeki kan basıncı yüksek komplikasyon riski gösterir. Bu aralıkta tansiyonlu kişilerde herhangi bir semptom bulunmayabilir, ancak bu kişilerde baş ağrısı (vakaların %22'si) ve baş dönmesi şikayetlerinin olması genel nüfusa göre daha olasıdır.
Hipertansif krizin diğer semptomları, görme bozukluğu veya kalp yetmezliğine bağlı nefes darlığı veya böbrek yetmezliğine bağlı genel halsizliktir.
Hipertansif kriz yaşayan kişilerin çoğunda yüksek tansiyon olduğu bilinir ancak ilave tetikleyiciler ani tansiyon yükselmesine neden olmuş olabilir.
Hipertansif kriz, uç organ hasarının yokluğuna veya varlığına göre sırasıyla hipertansif aciliyet veya hipertansif acil durum olarak sınıflandırılır.
Hedef organ hasarına ait herhangi bir kanıtın bulunmadığı hipertansif acil durumlarda kan basıncının hızla düşürülmesi gerektiğine dair kanıt yoktur. 24 ila 48 saat içinde kademeli kan basıncını düşürmek için hipertansif acil durumlarda ağızdan ilaç kullanımı tavsiye edilir.
Hipertansif acil durumlarda, bir veya daha çok organın doğrudan hasar gördüğüne dair kanıtlar vardır. En çok etkilenen organlar beyin, böbrek, kalp ve akciğerlerdir.
Hipertansif kriz, kafa karışıklığı, uyuşukluk, göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi semptomlara neden olur.
Hipertansif acil durumlarda, devam eden organ hasarını durdurmak için kan basıncının daha hızlı düşürülmesi gerekir. Ancak bu yaklaşım için rastgele kontrollü çalışma kanıt eksikliği vardır.
Hipertansif tehlike, aşırı artan kan basıncı sonucunda bir veya daha çok organda doğrudan hasar gözlemlendiğinde olur. Bu hasar, beyin tümörü ve fonksiyon bozukluğunun neden olduğu hipertansif ensefalopatiyi ortaya çıkarabilir ve baş ağrısı bozulmuş bilinç düzeyi (kafa karışıklığı veya sersemlik) ile karakterizedir. Retinal göz diski ödemi ve fundus kanama ve eksüda, hedef organ hasarının diğer belirtileridir.
Göğüs ağrısı, kalp kas hasarının (Kalp krizine yol açabilir) veya bazen aort iç çeperinin parçalanması anlamına gelen aort diseksiyonunun belirtisi olabilir.
Nefes darlığı, öksürme ve kanlı balgam çıkarma akciğer ödeminin karakteristik işaretleridir. Bu durum, kalbin sol karıncık kısmının, kanı akciğerlerden atardamar sistemine yeterli olarak pompalayamaması demek olan sol karıncık yetmezliğine bağlı akciğer doku şişmesidir.
Böbrek işlevlerinin hızla bozulması (akut böbrek yetmezliği) ve mikroanjiyopatik hemolitik anemi de (kan hücrelerinin yok olması) olabilir.

Hamileliklerin %8-10'unda hipertansiyon görülmektedir. Hamilelikte hipertansiyon sorunu yaşayan kadınların çoğunda önceden primer hipertansiyon vardır.
Hamilelikte yüksek tansiyon, hamileliğin ikinci yarısında ve doğumdan sonraki birkaç hafta için ciddi bir durum teşkil eden preklamsinin ilk belirtisi olabilir.
Tansiyonun yükselmesi ve idrarda protein bulunması, preklamsi teşhisine neden olur. Preklamsi, hamileliklerin %5'inde görülür ve dünyada gebelikte anne ölümlerinin yaklaşık %16'sından sorumludur. Preklamsi aynı zamanda bebek ölümü riskini de ikiye katlar. Preklamside genellikle hiçbir semptom görülmez ve düzenli taramalarda ortaya çıkar.
Preklamsi semptomları belirirse, en yaygın olanları baş ağrısı, görme bozukluğu (genellikle “ışık çakması” şeklinde), kusma, epigastrik ağrı ve ödem (şişme)'dir. Preklamsi bazen hayati tehlike yaratan eklampsi halini alabilir.
Eklamsi hipertensif acil durum olup çeşitli ciddi rahatsızlıkları vardır. Eklamsiden kaynaklanan rahatsızlıklar görme kaybı, beyinde ödem, nöbetler veya konvülsiyon, böbrek yetmezliği, akciğer ödemi ya da yaygın damar içi pıhtılaşmasıdır.

Büyüme geriliği, nöbetler, irritabilite, enerji azlığı ve solunum güçlüğü yeni doğanlarda ve 0-6 aylık bebeklerde hipertansiyon ile ilişkilendirilebilir. 6-12 aylık bebeklerde ve çocuklarda, hipertansiyon baş ağrısı, açıklanamayan irritabilite, hâlsizlik, büyüme geriliği, bulanık görme, burun kanaması ve yüz felcine neden olabilir.

Hipertansiyon dünya genelinde erken ölümlerde önlenebilir risk faktörlerinden en önemlisidir.
İskemik kalp hastalığı felç, periferik vasküler hastalık, ve kalp yetmezliği, aort anevrizması, difüz damar sertliği ve akciğer ambolisi gibi diğer kardiyovasküler hastalıkların riskini artırır.
Hipertansiyon, kognitif yetersizlik, demans ve kronik böbrek hastalığı için de risk faktörü oluşturur. Diğer komplikasyonlar şunlardır:

Gözler (Hipertansif retinopati)
Böbrekler: Özellikle kötü huylu hipertansiyonda büyük zarar görürler (Hipertansif nefropati)
Kalp: Ventrikül (özellikle sol ventrikül) hipertrofisi, ilerlerse dila­tasyon ve kalp yetmezliği oluşur. Buna hipertansif kardiyomyopati denir.
Arterler: Aterosklerozu tetikler. Akut koroner arter daralmalarına/tıkanmalarına bağlı myokard infarktları sık görülür.
Santral Sinir Sistemi: serebral tromboz, infarkt ve kanama ile bunlara bağlı ölümler sıktır.
Kanama: Kalp tamponadı, beyin kanaması ve aorta anevrizması yırtılmasına bağlı kanamaların %75'inde hipertansiyon öyküsü vardır.

Hipertansiyon, genlerin ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşiminden kaynaklanır. Kan basıncı üzerinde küçük etkileri olan çok sayıda yaygın genetik varyantın yanı sıra, kan basıncı üzerinde 

Kalp ya da yürek, çoğunlukla omurgalılarda bulunan kaslı bir dolaşım sistemi organıdır. Omurgalılar gibi gelişmiş canlılar, zamanla dolaşım sistemleriyle vücutlarının her bir yanına kan taşımak için bir araca gereksinim duymuş, bu da evrimsel süreçte yürek gibi bir yapının oluşumunu sağlamıştır.
Omurgasız hayvanlar, insan kalbinin öncüsü olan çok basit dolaşım sistemlerine sahiptir. Birçoğunun kalbi ya da kanı yoktur, çünkü vücut hücrelerine besin almak için bir yola gereksinim duyacak kadar karmaşık değildirler. Hücreleri, besinleri derilerinden ya da diğer hücrelerden emebilir. Omurgasızlar biraz daha karmaşık hale geldikçe açık dolaşım sistemi kullanırlar. Bu tür dolaşım sisteminde kan damarı yoktur veya çok azdır. Kan, dokular boyunca pompalanır ve pompalama mekanizmasına geri süzülür. Solucanlarda olduğu gibi, bu tür dolaşım sistemi gerçek bir kalp kullanmaz. Kanı kasıp itebilen ve daha sonra geri süzülürken yeniden emebilen bir veya daha çok küçük kas alanına sahiptir.

Omurgalı hayvanlar arasında, balık en basit yürek türüne sahiptir ve evrim zincirinin bir omurgasızlardan sonraki adımı olarak kabul edilir. Kapalı bir dolaşım sistemi olmasına karşın, yüreğinin yalnızca iki odası vardır. Üstteki odaya kulakçık, alttaki odaya karıncık denir. Oksijen almak için kanı solungaçlarla besleyen ve daha sonra onu balığın vücuduna taşıyan tek büyük bir damarı vardır.

Balıklar yalnızca okyanuslarda yaşarken, kurbağa gibi iki yaşamlıların, balıklar ile kara omurgalıları arasındaki bağlantı olduğu düşünülmektedir. Kurbağaların üç odacıklı bir yüreği vardır. Kurbağalar, bir yerine iki kulakçığa sahip olacak biçimde evrimleşmiştir ancak yine de sadece bir karıncığa sahiptir. Kulakçıkların ayrılması, kurbağaların kalbe girerken oksijenli ve oksijensiz kanı ayrı tutmasını sağlar. Tek karıncık çok büyük ve çok kaslıdır, bu nedenle oksijenli kanı vücuttaki çeşitli kan damarlarına pompalayabilir.

Evrim zincirinde bir sonraki adım sürüngenlerdir. Kaplumbağalar gibi kimi sürüngenlerin, aslında bir tür üç buçuk odacıklı bir yüreği vardır. Karıncığın yaklaşık yarısına kadar uzanan küçük bir septum vardır. Kan hala karıncıkta karışabilir, ancak karıncıktaki pompalama zamanlaması kanın karışmasını en aza indirir.

Memeli yüreği gibi kuş yüreği de iki kan akışını kalıcı olarak ayrı tutar. Ancak bilim adamları, günümüzdeki tek temsilcileri timsahlar ve kuşlar olan arkozorların yüreğinin ayrı ayrı evrimleştiğini düşünüyorlar. Timsahların durumunda, atardamar gövdesinin tabanındaki küçük bir açıklık, su altında dalış yaparken bir miktar karışmanın oluşmasına gelmesine izin verir.

İnsan yüreği, diğer memelilerle birlikte en karmaşık olanıdır, dört odacıklıdır. Memeli yüreği, hem kulakçıkları hem de karıncıkları ayıran bütünüyle evrimleşmiş bir septuma sahiptir. Kulakçıklar karıncıkların üzerine oturur. Sağ kulakçık, vücudun çeşitli bölgelerinden gelen oksijeni giderilmiş (kirli) kan alır. Bu kan daha sonra kanı akciğer atardamarı yoluyla akciğerlere pompalayan sağ karıncığa verilir. Kan oksijenlenir ve daha sonra akciğer toplardamarı yoluyla sol kulakçığa geri döner. Oksijenli kan daha sonra sol karıncığa gider ve vücuttaki en büyük atardamar olan aort yoluyla vücuda pompalanır.

İnsanın evrimi
Gözün evrimi
Sinir sisteminin evrimi
Akciğerin evrimi

Kalp döngüsü, kalp kasının kasılması (sistol) ve gevşemesi (diyastol) süreçlerini kapsayan bir olaylar dizisidir. Bu döngü, kalbin bir atımını tamamlaması için geçen süreyi ifade eder.

Kalp döngüsü iki ana evreden oluşur: sistol (kasılma) ve diyastol (gevşeme). Her iki evre de kendi içinde birkaç alt aşamaya ayrılır.

İzovolümetrik kasılma: Kalp kası kasılmaya başlar, ancak ventrikül hacmi değişmez. Bu sırada atriyoventriküler kapaklar (AV kapaklar) ve semilunar kapaklar kapalıdır.
Hızlı fırlatma: Ventrikül basıncı, aort ve pulmoner arter basıncını aşar. AV kapaklar kapanır, semilunar kapaklar açılır ve kan hızla damarlara pompalanır.
Yavaş fırlatma: Kanın büyük kısmı vücuda gönderildikten sonra pompalama hızı azalır. Bu evrenin sonunda ventriküllerdeki kan miktarı minimum seviyeye iner.

İzovolümetrik gevşeme: Ventriküller gevşemeye başlar, ancak hacim sabit kalır. Hem AV hem de semilunar kapaklar kapalıdır.
Hızlı doluş: Atriyum basıncı, ventrikül basıncını aştığında AV kapaklar açılır. Kan hızla ventriküllere dolar.
Yavaş doluş: Doluş hızı azalır, ventriküller yavaşça genişlemeye devam eder.
Atriyal sistol: Atriyum kasılması gerçekleşir ve ventriküller tamamen dolar. Bu aşamanın sonunda yeni bir izovolümetrik kasılma başlar ve döngü tekrarlanır.
Toplamda bir kalp döngüsü yaklaşık 0,8 saniye sürer; bunun 0,3 saniyesi sistol, 0,5 saniyesi diyastol evresinde geçer.

Kalp kası (miyokardiyum da denir) omurgalılar'ın üç tip kas dokusundan biridir; diğer ikisi iskelet kası ve düz kas'tır. Kalp duvarı'nın ana dokusunu oluşturan istemsiz, çizgili bir kas'tır. Kalp kası (miyokard), kalp duvarının dış tabakası (perikard) ile iç tabaka (endokardiyum) arasında, koroner dolaşım yoluyla kanın sağlandığı kalın orta tabakayı oluşturur. Interkalatlı disklerle birleştirilen ve hücre dışı matrisi oluşturan kollajen lifleri ve diğer maddelerle kaplanan bireysel kalp kas hücrelerinden oluşur.
Kalp kası, bazı önemli farklılıklarla birlikte, iskelet kası'na benzer şekilde kasılır. Kardiyak aksiyon potansiyeli şeklindeki elektriksel uyarı, hücrenin dahili kalsiyum deposu olan sarkoplazmik retikulumdan kalsiyumun salınmasını tetikler. Kalsiyumdaki artış, uyarılma-kasılma eşleşmesi denilen süreçte hücrenin miyofilament'lerinin birbirinin üzerinden kaymasına neden olur. Bunlar anjina ve miyokard enfarktüsü gibi kaslara sınırlı kan akışının neden olduğu iskemik durumları içerir.
İstemsiz kasılma kalbin iç uyarımı sayesinde olmakta ve bu uyarımın esas iki öğesi bulunmaktadır. Bunlar atrio-ventrikuler ve sinoatriyal düğümlerdir. Kalp kasılma gücü ve kalp atım hızı otonom sistem tarafınca kontrol edilmektedir. Bu sistem ise nörohumoral bir mekanizmadır. Hormonların da kalp atımı üzerine olan etkisi otonom sinir sistemi tarafından regüle edildiği gibi, epinefrin gibi hormonlar direkt olarak kalbin frekansını artırabilir.
Kasın çalışmasını kontrol eden sinirler kalp kası içerisine yerleşmiş Purkinje telleridir. Sinirlerdeki bozulma kasta (myocardium) felce yol açar.
Kas dokusu vücudun hareketini sağladığı için diğer dokulara oranla daha fazla oksijen ve enerjiye ihtiyaç duyar. Kalp kasında çekirdekler ortadadır ve her kalp kası hücresi arasında interkale diskler bulunur.
Kas lifleri iskelet kasındaki gibi düz lifler şeklinde olmasına karşın bazen çatallanma yapar. Kalp kası fizyolojik tetanosa (kramp) uğramaz. Kalp kası kendi impulsunu kendi üretir. (Diğer kaslardan ayıran en önemli özelliktir.)

Kalp kas dokusu veya miyokard kalbin büyük kısmını oluşturur. Kalp duvarı, iç endokardiyum ve dış epikardiyum (aynı zamanda visseral perikard da denir) arasına sıkıştırılmış kalın bir miyokard tabakasından oluşan üç katmanlı bir yapıdır. İç endokardiyum kalp odacıklarını kaplar, kalp kapakçıkları kaplar ve kalbe bağlanan kan damarlarını kaplayan endotel ile birleşir. Miyokardın dış tarafında kalbi çevreleyen, koruyan ve yağlayan perikardiyal kesenin bir kısmını oluşturan epikardiyum bulunur.
Miyokardın içinde birkaç kalp kas hücresi veya kardiyomiyosit tabakası vardır. Endokardiyuma en yakın olan sol ventrikülün etrafını saran kas tabakaları, epikardiyuma en yakın olanlara dik olarak yönlendirilmiştir.
Bu tabakalar koordineli şekilde kasıldığında, her kalp atışında kalpten mümkün olan maksimum miktarda kanı dışarı atmak için ventrikülün aynı anda uzunlamasına (tepeden tabana doğru kısalır), radyal (bir yandan diğer yana daralır) ve bükülme hareketiyle (nemli bir bezi sıkmaya benzer şekilde) birkaç yönde sıkışmasını sağlar.
Kasılan kalp kası çok fazla enerji harcar ve bu nedenle oksijen ve besin sağlamak için sürekli kan akışına ihtiyaç duyar. Kan, koroner arterler aracılığıyla miyokardiyuma getirilir. Bunlar aort kökünden kaynaklanır ve kalbin dış veya epikardiyal yüzeyinde bulunur. Kan daha sonra koroner damarlar tarafından sağ kulakçığa boşaltılır.

Kardiyomiyositler de denilen kalp kas hücreleri, kalp kasının kasılabilen miyosit'leridir. Hücreler, destekleyici fibroblast hücreleri tarafından üretilen hücre dışı matris ile çevrilidir. Kalp pili hücreleri denilen özel olarak değiştirilmiş kardiyomiyositler, kalp kasılma ritmini ayarlar. Kalp pili hücreleri sarkomerler olmadan yalnızca zayıf bir şekilde kasılabilir ve komşu kasılabilir hücrelere boşluk bağlantıları yoluyla bağlanır. Sağ atriyum'un duvarında, süperior vena kava'nın girişine yakın bir yerde bulunan sinoatriyal düğüm'de (birincil kalp pili) bulunurlar. Diğer kalp pili hücreleri atriyoventriküler düğümde (ikincil kalp pili) bulunur.
Kalp pili hücreleri, kalbin atışından sorumlu olan uyarıları taşır. Kalbin her yerine dağılmış olup çeşitli işlevlerden sorumludurlar. Birincisi, kendiliğinden elektriksel uyarılar üretip gönderebilmekten sorumludurlar. Ayrıca beyinden gelen elektriksel uyarıları alıp yanıt verebilmelidirler. Son olarak elektriksel uyarıları hücreden hücreye aktarabilmeleri gerekir. Sinoatriyal düğümdeki ve atriyoventriküler düğümdeki kalp pili hücreleri daha küçüktür ve hücreler arasında nispeten yavaş hızda iletim yapar. His demetindeki ve Purkinje liflerindeki özel iletken hücrelerin çapı daha büyüktür ve sinyalleri hızlı şekilde iletir.
Purkinje lifleri, besinleri kas hücrelerine taşımak için koroner arterlere ve atık ürünleri uzaklaştırmak için damarlara ve kılcal ağa elektrik sinyallerini hızla iletir.
Kalp kas hücreleri, kalbin pompalanmasını sağlayan kasılan hücrelerdir. Her kardiyomiyosit, kalpten etkili şekilde kanı pompalamak için fonksiyonel sinsityum olarak bilinen komşu hücrelerle koordineli şekilde kasılmalıdır. Eğer bu koordinasyon bozulursa, o zaman tek tek hücrelerin kasılmasına rağmen, ventriküler fibrilasyon gibi anormal kalp ritimleri meydana gelebileceği gibi kalp hiç kan pompalamayabilir.
Mikroskopla bakıldığında, kalp kas hücreleri kabaca dikdörtgen şeklindedir ve 100–150μm x 30–40μm ölçülerindedir. Herbir kalp kas hücresi uzun lifler oluşturacak şekilde uçlarından interkale disklerle birleştirilir. Her hücre, birbirinin üzerinden kayan aktin ve miyozin'den oluşan özel protein kasılma lifleri olan miyofibril'leri içerir. Bunlar kas hücrelerinin temel kasılma birimleri olan sarkomer'ler halinde düzenlenir. Miyofibrillerin sarkomerler halinde düzenli organizasyonu, kalp kas hücrelerine mikroskopla bakıldığında iskelet kasına benzer şekilde çizgi çizgi veya çizgili bir görünüm kazandırır. Bu çizgilere esasen aktin'den oluşan açık renkli I bantlarına ve miyozinden oluşan koyu renkli A bantlarına neden olur.
Kardiyomiyositler, hücre yüzeyinden hücrenin iç kısmına doğru uzanan ve kasılma verimliliğini artırmaya yardımcı olan hücre zar keseleri olan T-tübüllerini içerir. Bu hücrelerin çoğunluğu, çok sayıda çekirdekli iskelet kas hücrelerinin aksine, yalnızca bir çekirdek içerir (bazılarının iki merkezi çekirdeği olabilir). Kalp kas hücreleri, hücre için gereken enerjiyi adenozin trifosfat (ATP) formunda sağlayan çok sayıda mitokondri içerir ve bu ise onları yorgunluğa karşı oldukça dirençli yapar.

T-tübülleri, hücre yüzeyinden hücrenin derinliklerine kadar uzanan mikroskobik tüplerdir. Hücre zarı ile devamlıdırlar, aynı fosfolipid çift katmanı'ndan oluşurlar ve hücre yüzeyinde hücreyi çevreleyen hücre dışı sıvıya açıktırlar. Kalp kasındaki T tübülleri iskelet kası'ndakilerden daha büyük ve geniştir ancak sayıları daha azdır. Hücrenin merkezinde birleşerek hücrenin içine ve hücre boyunca çapraz eksenel bir ağ halinde ilerlerler. Hücrenin içinde, hücrenin iç kalsiyum deposu olan sarkoplazmik retikulumun yakınında bulunurlar. Burada tek bir tübül, diad adlı bir kombinasyonla terminal sarnıç denilen sarkoplazmik retikulumun bir kısmıyla eşleşir.
T-tübüllerinin işlevleri, aksiyon potansiyelleri denilen elektriksel uyarıları hücre yüzeyinden hücrenin çekirdeğine hızla iletmeyi ve uyarılma-büzülme eşleşmesi adlı işlemle hücredeki kalsiyum konsantrasyonunun düzenlenmesine yardımcı olmayı kapsar. Ayrıca hücre kasılmasının neden olduğu T-tübüler içerik değişiminden (adveksiyon destekli difüzyon) açıkça görüldüğü gibi, mekano-elektrik geri bildiriminde de yer alırlar. Bu, konfokal ve 3D elektron tomografi gözlemleriyle doğrulanmıştır.

Kardiyak sinsityum, elektriksel uyarıların ağ üzerinden hızlı şekilde iletilmesini sağlayan, sinsityumun miyokardın koordineli kasılmasında hareket etmesini sağlayan, ara disklerle birbirine bağlanan bir kardiyomiyosit ağıdır. Kalp bağlantı lifleriyle birbirine bağlanan atriyal sinsityum ve ventriküler sinsityum vardır. Ara katlanmış disklerin elektriksel direnci çok azdır dolayısıyla iyonların serbest yayılmasına izin verir. Kalp kası liflerinin eksenleri boyunca iyon hareketinin kolaylığı, aksiyon potansiyellerinin bir kalp kası hücresinden diğerine yalnızca hafif dirençle karşılaşarak seyahat edebilmesini sağlayacak şekildedir. Her sinsityum ya hep ya hiç yasasına uyar.
Birleştirilmiş diskler, tek kardiyomiyositleri elektrokimyasal sinsityuma (embriyonik gelişim sırasında çok hücreli bir sinsisyum haline gelen iskelet kasının aksine) bağlayan karmaşık yapışkan yapılardır. Diskler esasen kas kasılması sırasında kuvvet aktarımından sorumludur. Birleştirilmiş diskler üç farklı tipte hücre-hücre bağlantılarından oluşur: fasyayı sabitleyen aktin filamentini, bağlantı noktalarını, ara filamenti sabitleyen desmozomları ve boşluk bağlantılarını içerir. İyonların hücreler arasında geçişine izin vererek kalp kasının depolarizasyonunu sağlayarak aksiyon potansiyellerinin kalp hücreleri arasında yayılmasına izin verirler. Üç bağlantı türü, tek bir alan bileşimi olarak birlikte hareket eder.
Işık mikroskobu altında, interkalat diskler, bitişik kalp kası hücrelerini bölen ince, genellikle koyu lekeli çizgiler olarak görünür. Interkale diskler kas liflerinin yönüne dik olarak uzanır. Elektron mikroskobu altında ara katmanlar halindeki bir diskin yolu daha karmaşık görünür. Az ölçekli büyütmede bu, gizlenmiş Z çizgisinin konumunun üzerinde yer alan kıvrımlı elektron yoğun bir yapı olarak görünebilir. Büyük ölçekli büyütmede, interkale disk yolu hem uzunlamasına hem de enine alanlar uzunlamasına kesitte daha da karmaşık görünür.

Kardiyak fibroblastlar, kalp kasındaki hayati destek hücreleridir. Kardiyomiyositler gibi güçlü kasılmalar sağlayamazlar, ancak bunun yerine kardiyomiyositleri çevreleyen hücre dışı matrisin yapımından ve korunmasından büyük ölçüde sorumludurlar. Fibroblastlar, miyokard enfarktüsü gibi yaralanmalara yanıt vermede çok önemli rol oynar. Yaralanmanın ardından fibroblastlar etkinleşebilir

Kalp krizi, kalp enfarktüsü ya da akut miyokard enfarktüsü (Sıklıkla MI (miyokard enfarktüsü) veya AMI (akut miyokard enfarktüsü) şeklinde kısaltılır), kan akımının azalması veya durması sonucunda koroner arterlerden birinde meydana gelen enfarktüs (doku ölümü) ile karakterize edilir. Tipik belirtiler arasında, sıklıkla sol omuz, kol veya çeneye yayılan, göğüs kemiğinin arkasında (retrosternal) göğüs ağrısı veya rahatsızlığı bulunur. Bu ağrı, bazen mide yanması gibi algılanabilir.
Ek olarak, nefes darlığı, bulantı, bayılma hissi, soğuk terleme, yorgunluk ve bilinç düzeyinde azalma gibi belirtiler de gözlemlenebilir. Vakaların yaklaşık %30'unda alışılmamış belirtiler izlenmektedir. Kadınlarda, genellikle göğüs ağrısı olmadan boyun ağrısı, kol ağrısı veya yorgunluk gibi şikayetlerle karşılaşılır. 75 yaşın üzerindeki hastalarda, %5 oranında, belirgin belirti olmaksızın MI öyküsü saptanmıştır. MI, kalp yetmezliği, düzensiz kalp ritmi, kardiyojenik şok veya kalp durması gibi komplikasyonlara yol açabilir.
Çoğu miyokard enfarktüsü (MI), koroner arter hastalığına bağlı olarak gelişmektedir. Risk etmenleri arasında arteriyel hipertansiyon, sigara tüketimi, diabet, egzersiz eksikliği, obezite, hiperkolesterolemi (kanda aşırı kolesterol bulunuşu), dengesiz beslenme ve aşırı alkol tüketimi sayılabilir. Genellikle, bir aterosklerotik plağın yırtılması sonucunda koroner arterde oluşan tam tıkanma, MI'nın temel patofizyolojik mekanizmasını oluşturmaktadır. MI'lar daha nadir olarak koroner vazospazm (kalbi besleyen damarlarda ani büzülme (vazospazm) sonucu ortaya çıkan geçici kalp damar tıkanması) nedeniyle ortaya çıkar; bu spazmlar, kokain kullanımı, yoğun duygusal stres (genellikle Takotsubo sendromu veya "kırık kalp sendromu" olarak bilinir) ve aşırı soğuk maruziyeti gibi faktörlerden kaynaklanabilir. Tanıya yardımcı olabilecek birçok test bulunmaktadır, bunlar arasında elektrokardiyogram (EKG), kan biyoişaretçileri ve koroner anjiyografi yer alır. Kalbin elektriksel aktivitesini kaydeden EKG'de, ST yükselmesi saptanırsa ST yükselmeli MI (STEMI) tanısını doğrulayabilir. Yaygın olarak kullanılan kan biyoişaretçileri arasında troponin ve daha nadiren kreatin kinaz MB bulunur.
Miyokard enfarktüsünün (MI) tedavisi, zaman açısından kritik bir öneme sahiptir. Şüpheli MI durumlarında acil tedavi olarak aspirin kullanımı uygundur. Göğüs ağrısını hafifletmek amacıyla nitrogliserin veya opioidler kullanılabilir; ancak, bu maddeler hastalığın genel öntanısını iyileştirmez. Ek oksijen tedavisi, düşük oksijen satürasyonu veya nefes darlığı olan hastalarda önerilmektedir. STEMI durumunda, tedavi stratejileri kalbe kan akımını yeniden sağlama hedefindedir ve bu kapsamda perkütan koroner girişim (PCI, İng. percutaneous coronary intervention) uygulanarak arterler açılabilir ve stent yerleştirilebilir ya da tromboliz (pıhtı çözülmesi) yöntemi ile tıkanıklık ilaçlar aracılığıyla giderilebilir. Non-ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (NSTEMI) olan hastalarda ise genellikle heparin gibi antikoagülanlar (kanın pıhtılaşmasını önleyen ilaçlar) kullanılmakta, yüksek riskli olgularda ise ek olarak PCI önerilmektedir. Çok sayıda koroner arter tıkanıklığına sahip ve diyabetik hastalarda, koroner arter baypas cerrahisi (KABG), anjiyoplastiye kıyasla daha uygun bir seçenek olabilir. MI sonrasında, yaşam tarzı değişiklikleri ile birlikte uzun süreli aspirin, beta blokerler ve statin tedavisi standart olarak önerilmektedir.
2015 yılında dünya genelinde yaklaşık 15,9 milyon miyokard enfarktüsü vakası rapor edilmiştir. 3 milyondan fazla hastada ST yükselmeli MI, 4 milyondan fazla hastada ise NSTEMI tanısı konulmuştur. STEMI yaygınlık oranı, erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık iki kat daha fazladır. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık bir milyon kişinin MI geçirdiği tahmin edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde STEMI geçiren hastalarda ölüm riski yaklaşık %10 olarak bildirilmektedir. 1990-2010 yılları arasında, belirli bir yaş grubunda MI oranları küresel olarak düşüş göstermiştir. 2011 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nde MI, hastane yatışlarında en maliyetli beş durum arasında yer almış ve 612.000 hastane yatışı için yaklaşık 11,5 milyar dolarlık bir maliyet oluşturmuştur.

Miyokard enfarktüsü (MI), koroner arter hastalığı sonucunda miyokard dokusunda meydana gelen nekroz (doku ölümü) durumudur. Bu olay, kalbe giden kan akışındaki ani veya kısa süreli değişiklikleri tanımlayan bir akut koroner sendrom türüdür. Kararsız anginanın (kalp damarlarının tıkanması veya daralması sonucu kalbe yeterli oksijenin gitmemesiyle ortaya çıkan göğüs ağrısı) aksine, miyokard enfarktüsü, hücresel düzeyde ölümle sonuçlanır ve bu süreç biyoişaretçiler (kalp proteini troponin) ile yapılan bir kan testi aracılığıyla tespit edilebilir. Bir MI varlığı tespit edildiğinde, EKG bulgularına dayanarak ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (STEMI) veya Non-ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (NSTEMI) olarak sınıflandırılabilir.
"Kalp krizi" terimi, genellikle miyokard enfarktüsüne atıfta bulunmak amacıyla belirsiz bir şekilde kullanılmaktadır. MI, kalp durmasından farklı bir durumdur, ancak kalp durmasına yol açabilir; bu durumda kalp ya tamamen kasılmaz ya da yeterli düzeyde kasılamaz, bu da tüm hayati organların işlevini durdurmasına ve sonuçta ölüme neden olur. Ayrıca MI, kalbin pompalama kapasitesinin bozulduğu kalp yetmezliğinden farklıdır; ancak, bir MI gelişmesi kalp yetmezliğine sebep olabilir.

Miyokard enfarktüsünün en karakteristik ve klinik açıdan en önemli belirtisi, vücudun diğer bölgelerine yayılabilen veya yayılmayabilen göğüs ağrısıdır. Bu ağrı genellikle terleme gibi ek belirtilerle birlikte ortaya çıkabilir.

Göğüs ağrısı, akut miyokard enfarktüsünün en yaygın belirtilerinden biridir ve genellikle sıkışma, basınç veya ezilme hissi olarak tanımlanır. Ağrı çoğunlukla sol kola yayılmakla birlikte, alt çene, boyun, sağ kol, sırt ve üst karın bölgesine de yayılabilir. Akut MI'yi en fazla akla getiren ve en yüksek olasılık oranına (İng. likelihood function) sahip ağrı, sağ kol ve omuza yayılan ağrıdır. Benzer şekilde, önceki bir kalp krizine benzeyen göğüs ağrısı da MI'yı düşündürür. MI ile ilişkili ağrı genellikle yaygındır, pozisyonla değişmez ve 20 dakikadan uzun sürer. Bu ağrı, basınç, sıkışma, bıçak saplanır gibi, yırtılma ya da yanma hissi olarak tanımlanabilir (bu hisler başka hastalıklarda da görülebilir). Ayrıca açıklanamayan bir kaygı hissi olarak algılanabilir ve ağrı hiç olmayabilir. Bir kişinin göğüs kemiğinin üzerine bir veya iki yumruğunu sıkıca bastırarak göğüs ağrısını lokalize ettiği Levine belirtisi, klasik olarak kardiyak göğüs ağrısının öngörücüsü olarak kabul edilir, ancak bir prospektif (ileriye yönelik çalışma) gözlemsel çalışma bu işaretin zayıf bir pozitif belirleyicilik değerine (İng. positive predictive values) sahip olduğunu göstermiştir.
İskemik (dokunun yeterince kan alamaması durumu) kaynaklı göğüs ağrısı, ister kararsız angina ister miyokard enfarktüsü olsun, nitrogliserin kullanımı ile hafifleyebilir, ancak nitrogliserin, kardiyak olmayan nedenlerden kaynaklanan göğüs ağrısını da hafifletebilir.

Göğüs ağrısına terleme, bulantı veya kusma ve bayılma eşlik edebilir, ve bu belirtiler, herhangi bir ağrı olmaksızın da ortaya çıkabilir. Baş dönmesi veya sersemlik hissi yaygındır ve beyine giden oksijen ve kan akışındaki azalma sonucunda meydana gelir. Kadınlarda miyokard enfarktüsünün en yaygın belirtileri arasında nefes darlığı, halsizlik ve yorgunluk bulunur. Kadınlarda, erkeklere göre olağandışı veya açıklanamayan yorgunluk, bulantı veya kusma gibi belirtiler daha sık görülür. Kadınlarda kalp krizi sırasında çarpıntı, sırt ağrısı, nefes darlığı, kusma ve sol kol ağrısı gibi belirtiler erkeklere göre daha yaygındır, ancak bu farklılıkları gösteren çalışmalar arasında yüksek bir değişkenlik söz konusudur. Kadınlar, kalp krizi sırasında göğüs ağrısını daha az bildirirken, bulantı, çene ağrısı, boyun ağrısı, öksürük ve yorgunluk gibi belirtileri daha sık bildirmektedir, ancak bu bulgular çalışmalar arasında tutarsızlık göstermektedir. Miyokard enfarktüsü geçiren kadınlarda ayrıca hazımsızlık, baş dönmesi, iştahsızlık ve bilinç kaybı gibi belirtiler daha yaygın olarak bildirilmiştir. Nefes darlığı, sol sol karıncık çıkış gücünün sınırlanması sonucunda, kalp hasarına bağlı olarak ortaya çıkan yaygın ve bazen tek belirti olabilir; bu nefes darlığı ya kandaki düşük oksijen seviyesinden ya da akciğer ödeminden kaynaklanabilir.
Diğer daha az yaygın belirtiler arasında halsizlik, baş dönmesi, çarpıntı ve kalp atış hızı veya kan basıncındaki anormallikler yer alır. Bu belirtiler, genellikle ağrıya ve mevcutsa düşük kan basıncına yanıt olarak sempatik sinir sistemi aracılığıyla büyük bir katekolamin salınımı sonucunda ortaya çıkar. Bilinç kaybı, beyne yeterli kan akışının sağlanamaması ve kardiyojenik şok nedeniyle miyokard enfarktüslerinde görülebilir ve sıklıkla ventriküler fibrilasyon gelişimi sonucu ani kardiyak ölüm meydana gelebilir. Beyin, miyokard enfarktüsü nedeniyle uzun süre oksijensiz kalırsa, koma ve kalıcı bitkisel durum gelişebilir. Kalp durması ve çarpıntı gibi yaygın olmayan belirtiler, kadınlarda, yaşlılarda, diyabetik hastalarda, yeni ameliyat geçirenlerde ve kritik hastalarda daha sık gözlemlenir.

"Sessiz" miyokard enfarktüsleri, herhangi bir belirti olmaksızın meydana gelebilir. Bu vakalar, daha sonra yapılan elektrokardiyogramlar, kan enzim testleri veya ölüm sonrası otopsi sırasında keşfedilebilir. Sessiz miyokard enfarktüsleri, tüm enfarktüslerin %22 ile %64'ünü oluşturmakta olup, bu durum özellikle yaşlı bireylerde, diyabeti olan hastalarda ve kalp nakli sonrasında daha yaygın olarak görülmektedir. Diyabetli hastalarda, belirtilerin yokluğuna ilişkin olası açıklamalar arasında ağrı eşiği, otonom nöropati ve psikolojik faktörlerdeki farklılıklar yer almaktadır. Kalp nakli hastalarında, donör kalp, alıcının sinir sistemi tarafından tam olarak sinirle donatılmış olmadığı için sessiz enfarktüsler daha sık görülebilir.

Miyok

Kalp ritim bozuklukları, kesin tedavisinin olmamasına karşın günümüzde aşırı kirlilik yoğun stres gibi durumların bu tür rahatsızlıkları önemli ölçüde artırdığı görülmüştür.
Kalpte oluşan düzensiz hareketler özellikle dolaşım sistemini önemli ölçüde etkilemekte ve tansiyonda bozukluklar görülmektedir. Bu rahatsızlığın giderilmesinde stresten uzak ve bol oksijenli havalarda dolaşılması sigara, alkol, uyuşturucu gibi alışkanlıklardan şiddetle kaçınılması gerekmektedir. Bu rahatsızlar hastalarda önemli ölçüde psikolojik rahatsızlıkları da getirmektedir. Bunların başında panik atak kalbin aniden durabileceği ve ölüm korkusu gibi ruhsal bozuklukları da tetiklemektedir.
Kalp ritmi bozukluğu görülen hastaların kendilerini rahatlatıcı ortamlarda bulunması ve açık havaları tercih etmeleri tavsiye edilir.

Kalp yetmezliği, kalbin sağ, sol veya her iki karıncığının içindeki kanı, her vuruşunda damarlara yeterli miktarda gönderememesi sonucu oluşur.
Kalp yetmezliği tanısında ve sınıflamasında kullanılan en önemli yöntem ejeksiyon fraksiyonudur.
Üç şekilde görülür:

Kalbin sol tarafı oksijen açısından zengin kanı akciğerlerden alır ve bunu vücuttaki dolaşım sistemi’nin geri kalan kısmına (Küçük kan dolaşımı hariç) pompalar. Kalbin sol tarafının yetmezliği, kanın akciğerlere geri dönmesine neden olur ve oksijenli kanın yetersiz olması nedeniyle nefes alma güçlüklerine ve yorgunluğa neden olur. Yaygın solunum belirtileri artan solunum hızı ve zor nefes almadır.
Başlangıçta akciğer tabanlarında duyulan ve şiddetli olduğunda tüm akciğer alanları’nda duyulan raller veya çıtırtılar, akciğer ödemi (alveoller’de sıvı) gelişimi görülür.
Kandaki oksijen eksikliği’ni gösteren siyanoz, aşırı şiddetli akciğer ödeminin geç belirtisidir.
Sol ventrikül yetmezliğinin diğer belirtileri arasında, kan akışının arttığının veya kalp içi basıncın arttığının bir işareti olarak duyulabilen, yana doğru yer değiştirmiş tepe atımı (kalp büyüdüğünde ortaya çıkar) ve dörtnala ritm (ilave kalp sesleri) vardır.
Kalp üfürüm’leri, kalp yetmezliğinin bir nedeni (örneğin, aort stenozu) veya bir sonucu (örneğin, mitral yetersizliği) olarak kalp kapak hastalığının varlığına işaret edebilir.
Sol ventrikülün "ters" yetersizliği akciğerlerdeki kan damarlarında tıkanıklığa neden olur, dolayısıyla semptomlar ağırlıklı olarak solunumla ilgili olur. Ters yetmezlik, sol devre içindeki sol atriyumun, sol ventrikülün veya her ikisinin de yetersizliğine bölünebilir. Hastalar efor sırasında nefes darlığı ve ciddi vakalarda istirahatte nefes darlığı çeker.
Ortopne denilen, uzanırken artan nefes darlığı da ortaya çıkar. Hastayı oturarak uyumaya zorlayan aşırı ortopne vakalarında, rahatça yatmak için gereken yastık sayısıyla ölçülebilir.
Kalp yetmezliğinin başka bir belirtisi de genellikle uykuya daldıktan birkaç saat sonra ortaya çıkan, şiddetli nefes darlığıyla oluşan ani gece atağı olan paroksismal gece nefes darlığı’dır.
"Kardiyak astım" veya hırıltı olabilir. Sol ventriküler "ileri" fonksiyonun bozulması, baş dönmesi, konfüzyon ve istirahat halinde eller ve ayakların soğuması gibi zayıf sistemik perfüzyon semptomlarına yol açabilir. Beyne kan akışının kesilmesi nedeniyle bilinç kaybı da meydana gelebilir.
Sol kalp yetmezliğinde kuru öksürük de vardır. Geceleri daha zor nefes alır. Çarpıntı, baygınlık ve terleme görülebilir.
Sol kalp yetmezliğinin nedenleri: İskemik kalp hastalığı, Hipertansiyon, Aort/Mitral kapak patolojileri, Konjenital kalp hastalıkları, Kardiyomyopatiler (myokardit, hipertrofi), Anemi, Hipertiroidizm, Yüksek ateş, Arteiovenöz şant varlığı, Beriberi.
Sol kalp yetmezliğine özgü bulgular: Akciğer ödemi, akciğer alveollerinde “kalp kusuru hücreleri”; Hipoksik ensefalopati; Ödem (hipernatremi); Fibrilasyon sonrası felç; İskemik akut tubuler nekroz ve prerenal azotemi.

Hastanın ayaklarında ve ayak bileklerinde ödem oluşur; parmakla bastırılınca bir süre çukur (gode) kalır. En önemli bulgusu pozitif venöz dolgunluktur; el, ayak ve yüzde morarmalar (siyanoz), hazımsızlık ve iştahsızlık görülür. Nedeni, cor pulmonale olarak adlandırılan ve temelinde akciğerler ile ilgili sorunların bulunduğu klinik tablodur. Uzun süren sağ kalp yetmezliklerine bir süre sonra sol kalp yetmezliği de eklenir ve konjestif kalp yetmezliği süreci başlar.Sağ kalp yetmezliğinin nedenleri: Sol kalp yetmezliği, Kronik pulmoner hipertansiyon. Sağ kalp yetmezliğine özgü bulgular: Sağ kalp dilatasyonu ve hipertrofisi (kardiyomyopati); Karaciğerde kronik pasif konjesyon, santral nekroz, kardiak siroz; Böbreklerde kronik pasif konjesyon, perfüzyonda azalma, azotemi (üremi); Splenomegali (konjesyon); Batında sıvı birikmesi (ascites); Ayak bileklerinde ödem, ileri olgularda yaygın ödem (anasarca); Plevral effüzyon; Hipoksik ensefalopati.

Sağ ve sol kalp yetersizliği bir arada olduğu zaman görülür. Nedeni aort veya mitral kapaklarının patolojisi, mitral stenoz, KOAH, akciğer tromboembolizmi, romatizma ve tiroid hastalıklarıdır.

Kalp yetmezliğinin (KY) evresini ve fonksiyonel durumlarına göre değerlendirir. Kalp yetmezliği için verilen engel oranları şu şekildedir.

Tedavi semptomları iyileştirmeye ve hastalığın ilerlemesini önlemeye odaklanır. Kalp yetmezliğinin geri döndürülebilir nedenlerinin de ele alınması gerekir (örn. enfeksiyon, alkol alımı, anemi, tirotoksikoz, aritmi ve hipertansiyon). Tedaviler arasında yaşam tarzı ve farmakolojik yöntemler ve bazen de çeşitli cihaz tedavisi biçimleri yer alır. Nadiren kalp yetmezliği son aşamaya ulaştığında kalp nakli etkili bir tedavi olarak kullanılır.

Palpitasyon kişinin kalp atışını hissetmesine yol açan bir kalp atışı anormalliğidir. Bu durumda kalp atışı çok hızlı, çok yavaş, düzensiz ya da normal olabilir. Ektopik atım sonucunda olabilir, ancak ektopik atımla karıştırılmamalıdır. Neredeyse herkes nadiren de olsa palpitasyon tecrübesi yaşar, ancak sıklıkla oluyorsa bir problemin işaretçisidir. Çoğunlukla sinirsel bir durumdur; kişinin ya kalp hastalığı korkusuyla ya da duygusal bozukluklar sonucu, kendi kalp etkinliğiyle aşırı ilgilenmesi sonucu ortaya çıkar.
Kalp çarpıntısı, kalp ve tiroit bezi gibi başka organlara ait farklı hastalıkların belirtisi de olabilir. Sinüs taşikardisi, kalbin dakikada 100'den çok atmasıyla nitelendirilen bir bozukluktur. Genellikle aşamalı olarak ortaya çıkar. Erken karıncık kasılması, kalbin sektiği biçiminde asılsız bir vuruş duygusu uyandırır. Bunun nedeni, kalp karıncıklarının önceki kasılmanın ardından, vaktinden önce kasıldıklarında, ikinci bir kasılmadan önce uzun bir ödünleyici duraklama olmasıdır. Paroksismal kulakçık fibrilasyonuysa, kalp kulakçıklarında geçici ritm yitimi nedeniyle ortaya çıkan hızlı, düzensiz çarpıntıdır.

Çoğu zaman palpitasyon yaşayan kişi anormal kalp atışı dışında bir şey hissetmez. Göğüste baskı, soluk darlığı, baş dönmesi ve bayılma hissi palpitasyona eşlik edebilir. Ritim probleminin türüne bağlı olarak bu semptomlar anlık veya uzatmalı olabilir.
Genellikle çarpıntının çok rastlanan üç hali şunlardır:
1) atriyum veya ventrikülün erken kasılmasının neden olduğu, kasılmayı takip eden duraklamadan "durma" ve sonraki güçlü kasılmadan "başlama" olarak algılanan "flip-flopping" (veya "durma ve başlama" hali), 
2) düzenli "çarpıntı" ile supraventriküler veya ventriküler aritmiler (sinüs taşikardisi dahil) ile birlikte "göğüste hızlı çarpıntı" ve atriyal fibrilasyon, atriyal çarpıntı veya değişken bloklu taşikardiyi düşündüren düzensiz "çarpıntı", 
3) genellikle juguler venözdeki A topu dalgaları nedeniyle sağ atriyum kapalı bir triküspid kapakçığı karşısında kasıldığında meydana gelen çarpıntı.
Göğüs ağrısı ile ilişkili çarpıntı koroner arter hastalığını düşündürür veya göğüs ağrısı öne doğru eğilerek geçerse perikardiyal hastalıktan şüphelenilir. Baş dönmesi, bayılma veya bayılmaya yakın sersemlikle ile ilişkili çarpıntı, düşük kan basıncı anlamına gelir ve yaşamı tehdit eden anormal kalp ritmi anlamına gelebilir.
Egzersizle düzenli olarak ortaya çıkan çarpıntı, hıza bağlı bir baypas yolunu veya hipertrofik kardiyomiyopati düşündürür. Hastaneye ilk gidişte bu belirtiler için iyi huylu bir neden bulunamazsa, hastanede ayakta izleme veya uzun süreli kalbin izlemesi yapılabilir. Çarpıntıların nedeni metabolik veya iltihaplı bir duruma tepki veren normal bir kalp de olabileceğinden, kardiyak olmayan belirtiler de ortaya çıkarılmalıdır.
Kilo kaybı, tiroid bezinin aşırı çalışması hastalığı olan hipertiroidizmiyi düşündürür. Çarpıntı, kusma veya elektrolit bozukluklarına ve hipovolemiye yol açan ishal ile hızlandırılabilir. Çarpıntıların nedeni kaygı veya panik bozukluğu olduğunda hiperventilasyon (yani gerekenden daha hızlı ve/veya daha derin nefes alma durumu), ellerde karıncalanma ve sinirlilik sık görülür.

Kalp atışının algılanmasından sorumlu olan sinir yollarına ilişkin mevcut bilgiler net şekilde açıklanamamıştır. Bu yolların hem kalp içi hem de kalp dışı seviyede bulunan farklı yapıları içerdiği varsayılmıştır. Çarpıntı, özellikle yapısal kalp hastalığından etkilenen deneklerde çok görülen bir şikayettir. Çarpıntı etiyolojilerinin listesi uzundur ve bazı vakalarda etiyoloji belirlenemez. Çarpıntıların etiyolojisini bildiren bir çalışmada %43'ünün kardiyak etiyoloji, %31'inin psikiyatrik etiyoloji ve yaklaşık %10'unun muhtelif (ilaç kaynaklı, tirotoksikoz, kafein, kokain, kansızlık, amfetamin, mastositoz) olarak sınıflandırıldığı raporlanmıştır.
Çarpıntıların kardiyak etiyolojileri yaşamı en çok tehdit eden nedenlerdir ve ventriküler kaynakları (prematür ventriküler kasılmalar (PVC), ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon), atriyal kaynakları (atriyal fibrilasyon, atriyal çarpıntı) yüksek çıktı durumları (kansızlık, AV fistül, Paget hastalığı veya gebelik), yapısal anormallikler (doğuştan kalp hastalığı, kardiyomegali, aort anevrizması veya akut sol ventrikül yetmezliği) ve çeşitli kaynaklar (postural ortostatik taşikardi sendromu, (POTS), Brugada sendromu ve sinüs taşikardisi)'dir.
Çarpıntı dört ana nedenden birine bağlanabilir:

Sempatik sinir sisteminin ekstra kardiyak stimülasyonu (glukokortikoidler ve katekolaminlerdeki akut veya kronik yükselmelere bağlı stresten ve endişeden kaynaklanabilen sempatik ve parasempatik sistemin, özellikle vagus siniri'nin (kalbi sinir sistemine bağlayan) uygunsuz uyarımı. Şişkinlik veya hazımsızlık mide ve bağırsak rahatsızlıkları, kas dengesizlikleri ve kötü duruşla birlikte vagus sinirini tahriş ederek çarpıntıya neden olabilir)
Sempatik aşırı yükleme (panik bozukluk, düşük kan şekeri, hipoksi, antihistaminikler (levosetirizin), düşük alyuvar sayımı, kalp yetmezliği, mitral kapak prolapsusu).
Hiperdinamik dolaşım (kapak yetersizliği, tirotoksikoz, hiperkapni, yüksek vücut ısısı, düşük alyuvar sayısı, gebelik).
Anormal kalp ritimleri (ektopik atım, erken atriyal kasılma, kavşak kaçış vuruşu (ing: junctional escape beat), erken ventriküler kasılması, atriyal fibrilasyon, supraventriküler taşikardi, ventriküler taşikardi, ventriküler fibrilasyon, kalp bloğu).
Çarpıntı, egzersiz veya stres zamanları gibi katekolamin fazlalığı zamanlarında ortaya çıkabilir.  Bu koşullarda çarpıntı nedeni genellikle sürekli bir supraventriküler taşikardi veya ventriküler taşiaritmidir. Supraventriküler taşikardiler, katekolaminlerin geri çekilmesi vagal ton ile birleştiğinde egzersizin sonlandırılması sırasında da uyarılabilir. Katekolamin fazlalığına sekonder çarpıntılar, özellikle uzun QT sendromu olan hastalarda duygusal ürkütücü deneyimlerde de olabilir.

Endişe ve stres vücudun kortizol ve adrenalin seviyesini yükselterek parasempatik sinir sisteminin normal işleyişine müdahale ederek vagus sinirinin aşırı uyarılmasına neden olabilir. Vagus sinirinin neden olduğu çarpıntı, vagus sinirinin kalbin normal ritmi sırasında hangi noktada uyarıldığına bağlı olarak gümleme, içi boş çarpıntı hissi veya atlanan bir atım olarak hissedilir. Çoğu durumda çarpıntı yaşama kaygısı ve paniği hastanın daha fazla kaygı yaşamasına ve vagus siniri uyarım artışına neden olur. Endişe ve çarpıntı arasındaki bağlantı, birçok panik atağın neden yaklaşan bir kalp durması hissini hissettiğini de açıklayabilir. Benzer şekilde fiziksel ve zihinsel stres, muhtemelen sağlıklı psikolojik ve fizyolojik işlevin sürdürülmesinde rol oynayan belirli mikrobesinlerin tükenmesinden dolayı çarpıntı oluşumuna neden olabilir. Midebağırsak şişkinliği, hazımsızlık ve hıçkırık vagus sinirinin midebağırsak (GI) yolunu, diyaframı ve akciğerleri sinir sistemine bağlayan dalları nedeniyle çarpıntıya neden olan vagus sinirinin aşırı uyarılmasıyla da ilişkilendirilir.
Depresyon, endişe bozukluğu, panik atak ve somatizasyon gibi birçok psikiyatrik durum çarpıntıya neden olabilir. Ancak yapılan bir çalışma, akıl sağlığı sorunu teşhisi konan hastaların %67'sine kadarının altta yatan  aritmisi olduğunu belirledi.
Hipertiroidi, hipoglisemi, hipokalsemi, hiperkalemi, hipokalemi, hipermagnezemi, hipomagnezemi ve feokromositoma dahil olmak üzere çarpıntıya neden olabilecek birçok metabolik durum vardır.

Çarpıntıya neden olma olasılığı yüksek olan ilaçlar arasında Sempatomimetik ilaçlar, antikolinerjik ilaçlar, vazodilatörlerin kullanımı ve ayrıca beta blokör ilaçların kullanımının bırakılması vardır.
Yaygın etiyolojiler ayrıca aşırı kafein veya esrar kullanımını kapsar. Kokain, amfetaminler, 3-4 metilendioksimetamfetamin (Ekstazi veya MDMA) de çarpıntıya neden olabilir.

Kalp karıncığı veya ventrikül, atriyumdan alınan kanı vücuda ve akciğerlere doğru ileten, kalbin alt kısmında bulunan iki büyük odacıktan biridir. İnsanların da aralarında bulunduğu dört odacıklı kalbi olan canlıların dolaşım sistemlerinde iki ventrikül vardır. Sağ ventrikül kanı akciğerlere pompalayarak akciğer dolaşımına olanak sağlarken, sol ventrikül kanı vücut dolaşımı için aorta pompalar.

Ventriküller atriyuma kıyasla daha kalın duvarlıdır ve daha yüksek kan basıncı oluşturur. Ventriküller üzerindeki fizyolojik yük, kanın vücuda ve akciğerlere pompalanmasını gerektirir ve atriyumların ventrikülleri doldurmak için ürettiği basınçtan çok daha fazladır. Dahası, sol ventrikül sağ ventrikülden daha kalın duvarlıdır çünkü vücudun çoğuna kan pompalaması gerekirken sağ ventrikül sadece akciğerleri doldurur.
Ventriküllerin iç duvarlarında trabeculae carneae denilen düzensiz kaslı sütunlar vardır ve sağ ventriküldeki conus arteriosus hariç tüm iç ventriküler yüzeyleri kaplar. Bu kasların üç türü vardır. Üçüncü tür olan papiller kaslar, uçlarında triküspit kapağın uçlarına ve mitral kapağa bağlanan chordae tendinae'ye köken verir.
Sol ventrikülün kütlesi, manyetik rezonans görüntüleme ile tahmin edildiğinde, ortalama 143 g ± 38,4 g olup, 87-224 g aralığındadır.
Sağ ventrikül sol ventriküle eşit büyüklüktedir ve yetişkinde yaklaşık 85 mililitre (3 imp fl oz; 3 US fl oz) hacmindedir. Üst ön yüzeyi dairesel ve dışbükeydir ve kalbin sternocostal yüzeyinin çoğunu oluşturur. Alt yüzeyi düzleşmiştir ve diyaframın üzerinde duran kalbin diyaframatik yüzeyinin bir kısmını oluşturur.
Arka duvarı, sağ ventriküle doğru çıkıntı yapan ventriküler septum tarafından oluşturulur ve boşluğun enine kesiti yarım ay şeklindedir. Üst ve sol köşesi, pulmoner arterin çıktığı konik bir kese olan conus arteriosusu oluşturur. Konus arteriosus tendonu denilen tendinöz bir bant, sağ atrioventriküler fibröz halkadan yukarı doğru uzanır ve konus arteriosus'un arka yüzeyini aorta bağlar.

Aritmi, ventriküllerde veya kulakçıklarda oluşabilecek düzensiz kalp atışıdır. Normalde kalp atışı, atriyumun SA düğümü'nde başlatılır ancak ventriküler ekstra atım da denilen erken ventriküler kasılmalara yol açan ventriküllerin Purkinje liflerinde de oluşabilir. Bu atımlar gruplandırıldığında oluşan durum ventriküler taşikardidir.
Aritminin başka bir şekli de ventriküler kaçış atım aritmisidir. Bu, SA düğümünden gelen iletim sisteminde bir sorun olduğunda telafi edici mekanizma olarak gerçekleşebilir.
Aritminin en şiddetli biçimi, kalp durması ve ardından gelen ani ölümün en yaygın nedeni olan ventriküler fibrilasyon'dur.

Ventriküler septal defekt
Atrioventriküler septal defekt

Kalp diseksiyonu- uc.edu17 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sol Ventrikül 2 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Cell Centered Database

Kas kasılması veya kontraksiyon, kas dokusunda bulunan aktin ve miyozin arasındaki çapraz köprülerin kullanılması ile bir gerginlik yaratılması. Bu gerginlik durumunda, kas uzama, kısalma gösterdiği gibi boyutu değişmeyebilir. İsteğe bağlı kasılma merkezi sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Beyinde oluşturulan aksiyon potansiyeli birçok kas fiberi ile  bağlantı kurmuş motor nöron ile kasa aktarılır. Bazı refleks durumlarında ise kasılma sinyali omurilikten gelebilir. kalp kası veya düz kaslarda gözlemlenen istemsiz kasılmalar, kasın kendi kendini uyarması ile meydana gelir.

MSS nde doğan aksiyon potansiyeli alfa motor nöron ile taşınır.
Aksiyon potansiyeli, akson boyunca sinaptik boşluğa doğru iletilir. Sonunda motor nöronun sonuna ulaşan aksiyon potansiyeli kalsiyum bağlı kanallardan ortama kalsiyum salınmasını sağlar.
Ortama salınan kalsiyum asetilkolin nörotransmitteri taşıyan veziküllerin hücre zarı ile birleşmesini sağlar. Hücre zarı ile birleşen vezikül içindeki asetilkolin sinaps boşluğuna salınır.
Boşluktaki asetilkolin motor uç plağındaki nikotinik asetilkolin reseptörüne bağlanır ve onu aktifleştirir. Reseptörün aktifleştirilmesi ile ona bağlı sodyum ve potasyum kanalları açılır. Sodyum iyonları hücre içine, potasyum iyonları ise hücre dışına geçmeye başlar. Sodyum kanalları daha geçirgen olduğundan kas fiberinin zarı daha pozitif olur ve bir aksiyon potansiyelinin başlaması tetiklenir.
Aksiyon potensiyeli T tübül sistemi sayesinde kas fiberi boyunca yayılır ve kasın iç bölümü depolarize olur.
Depolarizasyon, T tübül zarındaki L tipi voltaj bağımlı kalsiyum kanallarını (dihydropyridine reseptörü) açar. Bu kanallar sarkoplazmik retikulumdaki kalsiyum kanalları (ryanodine reseptörü) ile ilişkilidir.
T tübülündeki kalsiyum L tipi voltaj bağımlı kalsiyum kanalları ile sarkoplazmik retikulumdaki ryanodine reseptörüne bağlanarak ona bağlı kanalların açılmasını ve hücre içine kalsiyum saçılmasını sağlar.
Kalsiyum kas fibrillerinden aktin üzerinde olan troponin C ye bağlanır. Troponin allosterik olarak tropomiyozini düzenler. Normal olarak tropomiyozin miyozinin aktine bağlanmasını engeller. Kalsiyuma bağlanan troponin C, tüm troponin kompleks proteininin şeklinin değişmesine yol açar. Böylece troponin T de tropomiyozinin hareketine ve aktinin miyozine bağlanma yerinin açılmasına sebep olur.
ATP ile aktifleştirilmiş olan miyozin aktinin bağlanma yeri serbest kalınca aktine bağlanır. Miyozinden ADP ve P'nin ayrılması ile miyozinin baş kısmı aktin filamentlerini kaydırır.
Son olarak ATP miyozine bağlanarak aktinin ayrılmasını sağlar. ATP eksikliğinde miyozin-aktin ayrılması olmaz ve kas kasılı kalır. Bu durum ölüm sertiliğine (rigor mortis) de yol açar.
9. ve 10. adımlar ATP ve kalsiyum iyonlarının varlığında sürekli tekrarlanır.
Kasın gevşemesi için kalsiyum iyonları sarkoplazmik retikuluma geri depolanır. Ortamda kalsiyum iyonu kalmadığında troponin, tropomiyozin ilk hallerini alır ve miyozinin aktine bağlanması engellenir.

Koroner dolaşım, kalp kası'nı (miyokard) besleyen atardamarlardaki ve toplardamarlardaki kan dolaşımı'dır. Koroner arterler kalp kasına oksijenli kan sağlar. Toplardamarlar (kardiyak ven) oksijeni alındıktan sonra kanı boşaltır. Vücudun geri kalanı ve özellikle de beyin, en ufak bir kesinti dışında sürekli olarak oksijenli kana ihtiyaç duyduğundan kalbin sürekli çalışması gereklidir. Dolayısıyla dolaşımı sadece kendi dokuları için değil tüm vücut için, hatta beynin bilinç düzeyi için de an be an büyük önem taşır.
Koroner dolaşımın kesintiye uğraması, kalp kasının oksijen açlığı nedeniyle hasar gördüğü (miyokard enfarktüsü) neden olur. Bu tür kesintiler genellikle koroner arter hastalığı'na bağlı koroner iskemiden ve bazen de damarlardaki kan akışının tıkanması gibi diğer nedenlerden kaynaklanan emboli'den kaynaklanır.
Kalbin kas dokusu (miyokard) o kadar kalındır ki, kalp kanla dolu olmasına rağmen kanın kas dokusunun derinliklerine ulaşması için koroner damarlara gerek vardır. Kalbin yüzeyinden giden koroner arterler epikardiyal koroner arterlerdir. Bu arterler, sağlıklı iken, miyokardın ihtiyacına yetecek kadar koroner kan akışı sağlayacak şekilde kendilerini düzenler. Göreli olarak dar olan bu damarlar sıkça ateroskleroz'dan etkilenip tıkanabilir, bunun sonucunda anjina veya kalp krizi olur.
Miyokardın içinden giden koroner arterler ise subendokardiyal koroner arterlerdir.
Vücudun diğer dokularından farklı olarak miyokard kanlanmasında artıklık yoktur, bu yüzden koroner arterlerin tıkanması çok kritik olabilir.

Koroner arterler miyokardiyuma ve kalbin diğer bileşenlerine kan sağlar. İki koroner arter başlangıçta kalbin sol tarafındaki sol ventrikül'den çıkar. Aort duvarında, aort yarım ay kapağının hemen üstünde üç aort sinüsü vardır. Bunlardan ikisi, sol arka aort sinüsü ve ön aort sinüsü sırasıyla sol ve sağ koroner arter'leri oluşturur. Üçüncü sinüs olan sağ posterior aort sinüsü tipik olarak damar oluşturmaz. Kalbin yüzeyinde kalan ve kalbin sulkuslarını takip eden koroner damar dallarına epikardiyal koroner arterler denir.
Sol koroner arter kanı kalbin sol tarafına, sol atriyuma ve ventriküle ve interventriküler septuma dağıtır. Sirkumfleks arter sol koroner arterden kaynaklanır ve koroner sulkusu sola doğru takip eder. Sonunda sağ koroner arterin küçük dallarıyla birleşir.
Büyük sol ön inen arter (LAD), sol koroner arterden çıkan ikinci ana daldır. Pulmoner gövde etrafındaki anterior interventriküler sulkusu takip eder. Yol boyunca, posterior interventriküler arterin dalları ile birbirine bağlanan ve anastomoz oluşturan çok sayıda küçük dalın ortaya çıkmasına neden olur. Anastomoz, başka bir dalda kısmi tıkanıklık olsa bile normalde kanın bir bölgeye dolaşmasına izin veren ara bağlantıları oluşturmak üzere damarların birleştiği bir alandır. Kalpteki anastomozlar çok küçüktür. Bu nedenle kalpte bu yetenek bir miktar sınırlıdır bu nedenle koroner arter tıkanıklığı sıklıkla miyokard enfarktüsü ile sonuçlanır ve söz konusu damar tarafından beslenen hücrelerin ölümü'ne neden olur.
Sağ koroner arter, koroner sulkus boyunca ilerler ve kanı sağ atriyuma, her iki karıncığın bazı kısımlarına ve kalp iletim sistemine dağıtır. Normalde bir veya daha çok marjinal arter sağ atriyumun altından sağ koroner arterden çıkar. Marjinal arterler sağ karıncığın yüzeysel kısımlarına kan verir. Kalbin arka yüzeyinde, sağ koroner arter, arka inen arter de denilen arka interventriküler artere yol açar. İnterventriküler sulkusun arka kısmı boyunca kalbin apeksine doğru ilerleyerek interventriküler septumu ve her iki karıncığın bölümlerini besleyen dallara yol açar.

Oksijeni alınmış kan'ı kalp kasından uzaklaştıran damarlar kalbin toplardamar'larıdır. Bunlar büyük kalp damarı, orta kalp damarı, küçük kalp damarı, en küçük kalp damarları ve ön kalp damarlarıdır.
Kalp damarları miyokard'dan sağ atriyum'a kadar oksijen seviyesi az kanı taşır.
Koroner damarlardaki kanın çoğu koroner sinüs yoluyla geri döner. Kalp damarlarının anatomi'si çok değişkendir ancak genel olarak şu damarlardan oluşur:
Koroner sinüse giden kalp damarları: Büyük kalp damarı, orta kalp toplardamarı, küçük kalp toplardamarı, sol ventrikül arka damarı ve Marshall eğik damarı.
Doğrudan sağ kulakçığa giden kalp damarları: Ön kalp damarları, en küçük kalp damarları (Thebes damarları).

İki koroner arterin dalları arasında bazı anastomozlar vardır. Ancak, koroner arterler işlevsel olarak son arterlerdir ve bu nedenle bu buluşmalara, avuç içi gibi gerçek anastomozların aksine işlevden yoksun olan olası anastomoz'lar denir. Bunun nedeni koroner arterlerden birinin tıkanmasının, diğer daldan yeterli kan gelmemesi nedeniyle genellikle kalp dokusunun ölümüyle sonuçlanmasıdır.
İki arter veya dalları birleştiğinde miyokard bölgesi ikili kan desteği alır. Bu bağlantı noktalarına anastomoz denir. Eğer bir koroner arter aterom nedeniyle tıkanırsa, ikinci arter hala miyokardiyuma oksijenli kan verebilir. Ancak bu yalnızca ateromun yavaş ilerlemesi ve anastomozların çoğalmasına fırsat vermesi durumunda gerçekleşebilir.
Koroner arterlerin yapısında üç anastomoz alanı vardır. Sol koronerin LAD (sol ön inen/ön interventriküler) dalın küçük dalları, karıncıklararası sulkusta (oluk) sağ koronerin posterior interventriküler dalının dallarıyla birleşir. Daha üstte, sirkumfleks arter (sol koroner arterin bir dalı) ile atriyoventriküler oluktaki sağ koroner arterin arasında bir anastomoz vardır.
İnterventriküler septumdaki iki koroner arterin septal dalları arasında da anastomoz vardır. Fotoğrafta, sağ ve sol koroner arterlerin beslediği kalp alanı gösterilmektedir.

Sol ve sağ koroner arterler bazen ortak bir gövdeden çıkar veya sayıları üçe kadar çıkarılabilir. İnsanların yakl. % 4'ünde posterior koroner arter denilen üçüncü koroner arter vardır.
Bazen bir koroner arter ikili bir yapı halindedir (yani normalde bir tane olması gereken yerde birbirine paralel iki arter vardır).

İnterventriküler septumun arka üçte birlik kısmını besleyen arter yani arka inen arter (PDA) koroner baskınlığı belirler.

Posterior inen arter sağ koroner arter (RCA) tarafından besleniyorsa, koroner dolaşıma "sağ baskın" denir.
Posterior inen arter, sol arterin bir dalı olan sirkumfleks arter (CX) tarafından besleniyorsa koroner dolaşıma "sol baskın" denir.
Posterior inen arter hem sağ koroner arter hem de sirkumfleks arter tarafından besleniyorsa, o zaman koroner dolaşıma "eşdominant" denir.
Genel nüfusun %60'ı sağ-baskın, %25 eş-baskın, %15 ise sol-baskındır. Baskınlığın kesin anatomik tanımı AV düğümüne, yani AV düğüm arterine besleme sağlayan arter olur. Çoğu zaman bu sağ koroner arterdir.

Papiller kaslar mitral kapağı (sol atriyum ile sol ventrikül arasındaki kapak) ve triküspit kapağı (sağ atriyum ile sağ ventrikül arasındaki kapak) kalbin duvarına bağlar. Papiller kaslar düzgün çalışmıyorsa sol karıncığın kasılması sırasında mitral kapakta sızıntı olabilir. Bu, kanın bir kısmının aorta ve vücudun geri kalanına doğru ilerlemek yerine sol ventrikülden sol atriyuma "tersine" gitmesine neden olur. Sol atriyuma bu kan sızıntısına mitral yetersizliği denir. Benzer şekilde sağ ventrikülden triküspit kapaktan geçerek sağ atriyuma kan sızması da meydana gelebilir ve bu durum triküspit yetmezliği veya triküspit yetersizliği olarak tanımlanır.
Anterolateral papiller kas, kanı iki kaynaktan alır: sol ön inen arter (LAD) ve sol sirkumfleks arter (LCX). Bu nedenle koroner iskemiye (oksijenden zengin kanın yetersizliği) karşı daha sık dirençlidir.
Posteromedial papiller kas, yalnızca PDA tarafından beslenir. Bu, posteromedial papiller kası iskemi'ye çok duyarlı hale getirir. Bunun klinik önemi, PDA'yı içeren miyokart enfarktüsünün mitral yetersizliğine neden olma ihtimalinin daha yüksek olmasıdır.

ventriküler miyokardın (sistol) kasılması sırasında, subendokardiyal koroner damarlar (miyokarda giren damarlar) yüksek ventriküler basınç nedeniyle sıkıştırılır. Bu sıkışma anlık retrograd kan akışına (yani kanın aorta doğru geriye doğru akmasına) neden olur ve bu da sistol sırasında miyokardın perfüzyonunu daha da engeller. Ancak epikardiyal koroner damarlar (kalbin dış yüzeyi boyunca uzanan damarlar) açık kalır. Bu nedenle ventriküler kasılma sırasında subendokardiyumdaki kan akışı durur. Sonuçta, miyokard perfüzyonunun çoğu, subendokardiyal koroner damarların açık ve düşük basınç altında olduğu kalp gevşemesi (diyastol) sırasında olur. Sağ koroner arterde sağ ventrikül basıncı diyastolik kan basıncından az olduğundan akım hiçbir zaman sıfıra düşmez.

Kalp, kalbin oksijen ihtiyacına bağlı olarak koroner arterlerin vazodilatasyon miktarını veya damar daralmasını düzenler. Bu da koroner arterlerin dolum zorluklarını etkiler. Sıkıştırma aynı kalır. Kalbin artan oksijen ihtiyacı karşısında kan akışının azalması nedeniyle oksijen iletiminin yetersiz olması, oksijen eksikliği durumu olan doku iskemi’sine neden olur. Kısa iskemi, anjina denilen yoğun göğüs ağrısıyla ilişkilidir. Şiddetli iskemi, kalp kasının, örneğin miyokard enfarktüsü sırasında hipoksiden ölmesine neden olabilir. Kronik orta dereceli iskemi, miyokardiyal hibernasyon denen, kalbin kasılmasının zayıflamasına neden olur
Metabolizmanın yanı sıra koroner dolaşımın benzersiz farmakolojik özellikleri de vardır. Bunlar arasında öne çıkan, adrenerjik uyarıma karşı reaktivitesidir.

Sağ dominant kalpte koroner dolaşımın dalları aşağıdaki gibi adlandırılmıştır:

Aort
Sol koroner arter/ Sol ana koroner arter
Sol koroner arterin sirkumfleks dalı
Sol marjinal arter
Sol marjinal arter
Sol ön inen arter
Çapraz arter
Çapraz arter
Sağ koroner arter
Atriyoventriküler düğüm dalı
Sağ marjinal arter
Arka inen arter
Arka yanal arter
Arka yanal arter

Oksijen’ce zengin kanı miyokardiyum’a taşıyan damarlar koroner arterler’dir. Atardamar’lar sağlıklı olduğunda koroner kan akışını kalp kası’nın ihtiyaçlarına uygun seviyede tutmak için kendilerini otomatik olarak düzenleme yeteneğine sahiptir.
Nispeten dar olan koroner arterler genellikle aterosklerozdan etkilenir ve tıkanarak anjin

Kalp kulakçığı veya atriyum (Latince: ātrium, “giriş holü”), kalbin karıncıklarına kanın girdiği üst odacıktır. İnsan kalbinde iki atriyum vardır. Sol atriyum, pulmoner (akciğer) dolaşımdan, sağ atriyum ana toplardamardan (venöz dolaşım) kan alır. Kulakçıklar rahatken kanı içlerine alır (diyastol) ve daha sonra kanı karıncıklara taşımak için kasılırlar (sistol). Kapalı dolaşım sistemine sahip bütün hayvanlar en az bir atriyuma sahiptir. İnsanlarda iki adet atriya bulunur.

İnsanlarda sağ atriyum, sol atriyum, sağ ventrikül ve sol ventrikülden oluşan dört odacıklı bir kalp vardır. Atriyum iki üst odayı oluşturur. Sağ atriyum, superior vena kava, inferior vena kava, anterior kardiyak toplardamarlar, koroner sinüs ve en küçük kardiyak toplardamarlardan gelen oksijen yoksunu kanı triküspid kapaktan geçirerek sağ ventriküle (karıncığa) taşır. Bu kan daha sonra gönderildiği sağ ventrikülden küçük kan dolaşımı için pulmoner artere doğru yollanır. Pulmoner venlerden oksijenli kanı alan sol atriyum, aort ile büyük kan dolaşımına kazandırılacak oksijen zengini kanı sol ventriküle (mitral kapaktan) pompalar.

Sağ atriyum ve sağ ventrikül genellikle sağ kalp olarak adlandırılır; Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventrikül de genellikle sol kalp olarak adlandırılır. Atriya girişlerinde kapak yoktur. Bunun sonucunda venöz nabız normaldir ve juguler ven içerisinde juguler venöz basınç olarak tespit edilebilir.
Dahili olarak, sert pektinat kasları ve krista terminalis, atriyum ve sağ atriyumda yer alan düz duvarlı sinus venarum arasında bir sınır işlevi görür. Sinus venarum, sinüs venözünün bir kalıntısıdır ve vena kava ve koroner sinüsün açıklıklarını çevreler.
Sağ atriyuma bağlı sağ atriyal apandis pektinat kaslarının kese benzeri bir uzantısıdır. Interatriyal septum, sağ atriyumu sol atriyumdan ayırır ve bu sağ atriyumda yer alan bir depresyon olan fossa ovalis ile işaretlenmiştir. Atriya kalsiyum ile depolarize edilir.

Pulmoner dolaşım ya da Küçük kan dolaşımı, oksijen yoksunu kanı kalpten akciğerlere taşıyan ve buradan da oksijenlenmiş kanı geri kalbe taşıyan dolaşım sistemi bölümüdür. Pulmoner dolaşım, kalbin sağ karıncık kısmından çıkan kirli kanın akciğer atar damarını izleyerek akciğere gelmesi ve akciğerlerde temizlenmesi sonucunda kalbin sol kulakçık bölümüne dökülmesi olayına denir.
Küçük kan dolaşımı sağ karıncıkta (Ventriculus dexter) başlar ve sağ karıncıktan gelen kirli kan yani karbondioksitçe zengin kan, akciğer atardamarına (arteria pulmonalis) gider. Akciğer atardamarındaki kirli kan akciğerlere gider ve akciğerde temizlenerek oksijence zengin bir hâle gelir. Ardından pulmoner venler yani akciğer toplardamarları ise temizlenen bu kanı atrium sinistruma yani kalbin sol kulakçığına getirir. Ardından sol kulakçık sistol (kasılma) durumuna geçerken ventriculus sinistra (sol karıncık) ile aralarında bulunan valva mitralis (mitral kapak/biküspit) açılarak buradaki kan sol karıncığa geçmiş olur ve mitral kapak kapanır ki kan, sol kulakçığa geri kaçmasın. Ve daha sonra sol karıncık kasılır ve aort kapağı (yarım ay kapakları) açılır. Temiz kan buradan arteria aortaya (aort atardamarı) geçer ve aort ise temiz kanın tamamını vücuda pompalamış olur. Akciğer atardamarları 2 adettir, kalbin arka kısmında bulunurlar ve sağ karıncıkla bağlantılıdır. Solda bulunan akciğer atardamarına “Arteria pulmonalis sinistra” adı verilirken, sağda bulunan atardamara “Arteria pulmonalis dextra” adı verilir. Akciğer toplardamarları ise 4 adettir. Sol üst taraftakine vena pulmonalis sinistra superior, sol alttakine v. pulmonalis sinistra inferior, sağ üsttekine v. p. dextra superior ve sağ alttakine ise v. p. dextra inferior adı verilir. Ufak bir bilgi: Kalp anatomisinde sol taraf için genellikle sinistrum/sinistra/sinister gibi kelimeler kullanılırken, sağ taraf için dextrum/dextra/dexter gibi kelimeler kullanılır. Alt kısımda bulunan damarlar için inferior, üst taraftakiler için ise superior kelimeleri kullanılmaktadır.
Karşıtı olan ve dolaşımın diğer büyük bölümünü oluşturan sistemik dolaşımdır ki sistemik dolaşımda oksijenlenmiş kan kalpten vücudun farklı bölgelerine taşınır, buralardan da oksijen yoksunu kan geri kalbe taşınır.

Vücuttan vena cava inferior ve vena cava superior ile atrium dextruma (sağ kulakçık) gelen kan kirli kan (CO₂’ce zengin kan) valva tricuspidalisten (Triküspit kapakçık) geçerek hemen aşağısındaki ventriculus dextere (sağ karıncık) geçer. Sağ karıncık bu kanı valva trunci pulmonalis (Pulmoner kapak) aracılığıyla akciğer atardamarına pompalar. Bu kan, akciğerde temizlenerek O₂'ce zenginleşir. O₂'ce zenginleşen bu kan daha sonrasında venae pulmonalis (Akciğer toplardamarları) tarafından kalbin sol kulakçığına (Atrium sinistrum) getirilir. Kalpte kan dolaşımı çapraz bir biçimde gerçekleşir. Sağ karıncıktan çıkan karbondioksitçe zengin kan akciğerlerde oksijence zengin bir hâle geldikten sonra akciğer toplardamarları tarafından kalbin sol kulakçığına getirilir. Kalbin sol karıncığından çıkan oksijence zengin kan ise Aort tarafından tüm vücuda pompalanır ve bu kan bir süre sonra ise vücutta oksijence fakir, karbondioksitçe zengin bir hâle gelir. Ardından üst ve alt ana toplardamarlarımız ise bu kanı kalbin sağ kulakçığına geri getirir. Ve bu döngü ise kalbin çapraz bir biçimde çalıştığının kanıtıdır. Sağ kulakçık, sol karıncıkla; sağ karıncık, sol kulakçıkla koordineli bir şekilde çalışır.

Pulmoner dolaşım ilk kez İbn Nefis tarafından keşfedilmiş ve 1242 yılı tarihli İbn-i Sina'nın Kanunu'ndaki Anatomi Üzerine Yorumlar isimli eserinde açıklanmıştır ki bu sebeple İbn Nefis dolaşımsal fizyolojinin babası olarak görülür. Keşif daha sonra Michael Servetus'un Christianismi Restitutio isimli eserinde 1553 senesinde yayımlansa da eser bir teoloji kitabı olduğu için pek ses getirmemiş ve büyük oranda duyulmamıştır. Nitekim pulmoner dolaşım daha sonra William Harvey tarafından 1616'da tekrar keşfedilmiş ve ancak bu tarihten sonra yaygın bir şekilde anlaşılmıştır.

Pulmoner yüksek tansiyon
Pulmoner kapak darlığı
Pulmoner kapak yetmezliği
Pulmoner Emboli: Derin venlerde meydana gelen pıhtı oluşumu (Derin ven trombozu, DVT) sonrasında trombozdan (kan pıhtısı) kopan parça, derin venlerden yola çıkarak Vena cava inferiora (Eğer pıhtı bacaktaki venlerde oluştuysa v. c. inferiordan geçer) ya da vena cava superiora (Eğer pıhtı kollardaki venlerde oluştuysa v. c. superiordan geçer) ulaşır ve buradan kalbin sağ kulakçığına geçer. Daha sonrasında ise kulakçıkların kasılmasıyla birlikte bu pıhtı, sağ kulakçık ve sağ karıncık arasında bulunan ostium atrioventriculare dextradan geçerek sağ karıncığa ulaşır. Sağ karıncığın da kasılmasıyla birlikte bu pıhtı akciğer atardamarından (Pulmoner arter) akciğerlere geçiş yaparak akciğer damarlarının tıkanmasına yol açar ve bu durum pulmoner emboli olarak adlandırılır. Pulmoner embolinin en büyük etkeni derin ven trombozudur. DVT'ye yol açan etkenler ise şunlardır; Hareketsiz yaşam, K vitamini ve kalsiyum yüksekliği (Kanın pıhtılaşmasında rol oynarlar ve yüksekliklerinde tromboz meydana gelebilir), hemoglobin (HGB) yüksekliği, sağlıksız beslenme, kronik stres, alkol ve tütün ürünleri kullanımı gibi etkenleri vardır. DVT genellikle bacakta bulunan tibial venlerde oluşur. Fakat bazı nadir durumlarda vücudun diğer bölgelerinde bulunan toplardamarlarda (özellikle kollarda) oluşabilir.

Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.
Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 9.000-19.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.
Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.
Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.

Kan, kalpten arterler vasıtasıyla akar, bu arterler arteriollere daralarak dallanır ve daha sonra kılcal damarlara dallanarak besin maddeleri ve atıkların değiş tokuşunu gerçekleştirir. Kılcal damarlar daha sonra birleşir ve venüllere genişleyerek dönüş yapar. Bunlar da genişler ve venler haline gelerek kanı venae cavae aracılığıyla kalbe geri gönderir. Mezenterde, metarterioller arterioller ve kılcal damarlar arasında ek bir aşama oluşturur.
Tekil kılcal damarlar, dokulara ve organlara kılcal damar sağlayan kılcal damar yatağının bir parçasıdır. Bir dokunun ne kadar metabolik olarak aktif olduğuna bağlı olarak, metabolizmanın ürünlerini taşımak ve besin maddelerini sağlamak için daha fazla kılcal damara ihtiyaç vardır. İki tür kılcal damar vardır: gerçek kılcal damarlar, dokular ile kılcal kan arasında değişim sağlayan arteriollerdan dallananlar ve karaciğer, kemik iliği, ön hipofiz bez ve beyin circumventricular organlarında bulunan açık gözenekli kılcal damar türü olan sinusoidler. Kılcal damarlar ve sinusoidler, yatakların zıt uçlarındaki arterioller ve venülleri doğrudan bağlayan kısa damarlardır. Metarterioller öncelikle mezenterik mikrosirkülasyonda bulunur.
Lenfatik kılcal damarlar, kan kılcal damarlarından biraz daha büyük çapa sahiptir ve bir uçları arteriollere diğer uçları venüllere açık olan kan kılcal damarlarının aksine kapalı uçlara sahiptir. Bu yapı, interstisyel sıvının onlara akmasına izin verir, ancak dışarı akmasına izin vermez. Lenf kılcal damarlarının iç onkotik basınçı, lenfteki plazma proteinlerinin daha büyük konsantrasyonu nedeniyle kan kılcal damarlarından daha yüksektir.

Kan kılcal damarları üç türe ayrılır: sürekli, fenestreli ve sinusoidal (veya 'kesintili' olarak da bilinir).

Sürekli kapillerler, endotel hücrelerinin kesintisiz bir doku sağladığı ve yalnızca su ve iyon gibi daha küçük moleküllerin hücrelerarası boşluklarından geçmelerine izin verdiği anlamında sürekli olarak kabul edilir. Lipit çözünür moleküller, konsantrasyon gradyanları boyunca pasif olarak endotel hücre zarlarından difüzyona uğrayabilir. Sürekli kapillerler iki alt tipe ayrılabilir:

Taşıma vezikülleri açısından zengin olanlar, öncelikle iskelet kasılarında, parmaklarda, gonadlarda ve ciltte bulunur.
Vezikül sayısı az olanlar, öncelikle merkezi sinir sisteminde bulunur. Bu kapillerler kan-beyin bariyerinin bir bileşenidir.

Fenestreli kapillerler, endotel hücrelerinde fenestre (Pencereler anlamında Latince) olarak bilinen 60-80 nanometre (nm) çapında gözeneklere sahiptir. Radial olarak yönlendirilmiş fibrillerin oluşturduğu bir diyafram tarafından kaplanır ve bu diyafram, küçük moleküllerin ve sınırlı protein miktarlarının difüzyona uğramasına izin verir. böbrek glomerülüsünde, diyaframsız hücreler vardır ve bu hücrelere podosit ayak süreçleri veya pedicel denir; bu hücreler, kapillerlerin diyaframıyla benzer bir işlevi olan yarık gözeneklere sahiptir. Her iki kan damarı tipinin de sürekli bazal laminaleri vardır ve öncelikle endokrin bezlerde, bağırsaklarda, pankreasta ve böbreğin glomerüllerinde bulunurlar.

Sinüzoidal kapillerler veya diskontinü kapillerler özel bir açık gözenek kapiller tipidir, ayrıca bir sinüzoid olarak da bilinir ve öncelikle karaciğer, dalak, kemik iliği ve timus gibi bazı organlarda bulunurlar. Sinüzoidal kapillerler, genişleyen lümeni ve yarı geçirgen duvarıyla diğer kapiller tiplerinden farklılık gösterir. Bunlar, sürekli ve fenestreli kapillerlerden daha büyük, daha geniş ve daha kavislidirler. Endotel hücreleri, yarık gözeneklerle kesintiye uğrar ve bazal laminanın altında makrofajlar gibi hücreleri barındırabilir. Fenestrelerin çapı, genellikle 100–150 nm arasında değişir ve çoğu diyaframsızdır. Bazal lamina, sinüzoidal kapillerlerin birçoğunda eksiktir ya da kesintilidir. Sinüzoidal kapillerlerin duvarları, endotel hücreleri, perisinusoidal hücreler (Ito hücreleri veya stellat hücreler olarak da bilinir) ve fibroblastları içerir. Kupffer hücreleri, karaciğerde bulunan özelleşmiş makrofajlardır ve sinüzoidlerin endoteline yerleştirilmiş olarak bulunurlar.

Arter
Ven
Dolaşım sistemi

Lenf damarları, lenf adı verilen sıvı, kılcal damarlarla hücreler arasında bağlantı kurar. Sürekli hareket halinde olan lenften hücreler gerekli maddeleri alırlar ve artık maddeleri lenfe bırakırlar. Sonra lenf, giderek birleşip kalınlaşan özel kanallarla (lenf kanalları) toplanır. Lenfi alan ince lenf damarları birleşerek göğüs ve karın boşluğunda yer alan göğüs lenf kanalını oluşturur. Göğüs lenf kanalı, omurga boyunca gider ve içindeki lenfi sol köprücük kemiği altı toplar damarına döker. Baş ve boynun sağ tarafı ile sağ kol ve göğsün yukarı bölümlerinden lenfi toplayan ikinci bir kısa lenf damarı olan büyük lenf kanalı daha vardır. Bu damar da lenfi sağ köprücük altı toplardamarına döker. Lenf için ikinci bir kaynak da, bağırsaklarda sindirimden oluşan sıvıdır.
Bağırsak tümürlerindeki lenf damarları sindirilmiş yağları alarak göğüs lenf kanalına verirler. Bu nedenden ötürü, özellikle fazla yağlı yemekler yenildiğinde, lenfte yağ damlacıkları çok olduğundan, göğüs kanalındaki lenf, süt gibi beyaz olur. Kasların çalışması, solunum hareketleri vb. lenf damarlarına değişik ölçülerde basınç yapar ve bu basınçlar aracılığıyla lenf damarları içindeki lenf ileri doğru süzülür. Lenf damarlarında bulunan kapakçıklar toplardamarlarda olduğu gibi, lenfin geri akmasını engeller.
Lenf damarları, yolları üzerinde bulunan lenf düğümlerine uğrarlar. Bu lenf düğümlerine, lenf bezleri adı da verilebilir. Lenfi getiren küçük birçok lenf damarı lenf düğümünün içine girdiği halde, lenf sıvısı ancak büyük tek bir damarla düğümden çıkar. Lenf düğümlerine gelen lenf, düğümdeki sayısız hücrelerin arasından geçerken içinde bulunan tüm zehirli maddeleri bu hücrelere bırakır. Zehirli maddeleri alan hücreler bunları zararsız bir hale sokar. Böylece lenf düğümleri vücudun filtreleri görevini yapar. Lenf düğümleri zehirli maddeler ve bakterilerin etkisiyle iltihaplanır ve şişer. Koltuk altında, kasıkta ve boyundaki lenf düğümleri elle dokunulduğu zaman hissedilebilir. Lenf düğümlerinde bulunan lenf hücrelerini üretmek görevi dalağındır. Lenf hücreleri, akyuvarların özel bir şekli sayılabilir. Bazı durumlarda lenf düğümleri şişip patlayarak dışarıya iltihap akıtır.

Lenfadenit, lenf bezlerinin iltihabıdır. Mikroplara karşı bir süzgeç görevi yaptığı için kendi bölgelerindeki iltihaplar sonucu şişerler ve iltihabın şiddetine uyarak patlayıp iltihap akıtabilirler. Lenfanjit, lenf damarlarının iltihabıdır. İltihaplanmış yaralardan ya da el ve ayak parmaklarındaki iltihap kaynaklarından başlayarak kol boyunca yukarı uzanan kırmızı çizgiler halinde belirlenirler.

Medical Subject Headings ("Tıbbi konu başlıkları") veya MeSH, İngilizce tıbbi ve biyolojik makalelerin indekslenmesi için kullanılan bir kontrollu vokabülerdir (veya metaveri sistemi). ABD Millî Sağlık Kütüphanesi National Library of Medicine (NLM) tarafından yaratılmıştır ve başlıca MEDLINE/PubMed makale veritabanı ve NLM'in kitaplarının sınıflandırılması için kullanılır. MeSH internet üzerinden incelenebilir veya indirilebilir.
MEDLINE/PubMed'de her makale 10-15 MeSH başlığı veya altbaşlığı ile indekslenir, bunlardan bir veya ikisinin yanında bir yıldız bulunur, böylece bunların ana başlıklar olduğu belirtilir. MeSH başlıkları kullanarak arama yapıldığında verilen terimin altında yer alan tüm terimlerde otomatik olarak aramaya dahil edilir.
2005 yılı itibarıyla MeSH'de 22.568 konu başlığı bulunmaktaydı. Bir belirteç, hiyerarşik bir ağaç içinde birden çok yerde bulunabilir. Ağaçtaki konumların alfanümerik kodlarla ("ağaç numarası" ile) belirtilen sistematik etiketleri vardır ve bir belirtecin birden çok numarası olabilir. Örneğin, yandaki şekilde görüldüğü gibi, "mide kanseri", hem sindirim sistemi hastalıkların oluşturduğu ağaçta, hem de kanserlerin oluşturduğu ağaçta yer alır, bu iki ağaç birbiriyle kesiştiği için bu terim dört farklı numaraya sahiptir.

Medical Subject Heading Web sitesi 8 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABD Millî Sağlık Kütüphanesi National Library of Medicine
MeSH araştırması için: **Entrez16 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metabolik atıklar veya dışkılar, metabolik süreçlerden (hücresel solunum gibi) arta kalan ve organizma tarafından kullanılamayan (fazla miktarda veya toksiktirler) ve bu nedenle atılması gereken maddelerdir. Buna Azot bileşikleri, su, CO2, fosfatlar, sülfatlar vb. dahildir. Hayvanlar bu bileşikleri atık olarak ele alır. Bitkiler, bazılarını (öncelikle azot bileşiklerini) faydalı maddelere dönüştüren kimyasal "mekanizmalara" sahiptir.
Tüm metabolik atıklar, akciğerler boyunca su buharı ile birlikte atılan CO2 hariç, boşaltım organları ( nefridia, Malpighian tübülleri, böbrekler ) yoluyla suda çözünen maddeler şeklinde atılır. Bu bileşiklerin ortadan kaldırılması organizmanın kimyasal homeostazını sağlar.

Fazla azotu organizmalardan uzaklaştıran nitrojen bileşikleri, nitrojenli atıklar (/naɪˈtrɒdʒɪnəs/) veya nitrojen atıkları olarak adlandırılır. Bunlar amonyak, üre, ürik asit ve kreatinindir. Bu maddelerin tümü protein metabolizmasından üretilir. Birçok hayvanda idrar, bu tür atıkların ana atılım yoludur; bazılarında dışkıdır .

Amonyağın vücut için zehirli etkileri bulunmaktadır ve çözünürlüğü yüksek bir bileşiktir, atılımı için gereken su sarfiyatı da yüksektir. Bu nedenle, deniz organizmaları amonyağı doğrudan suya salgılar ve ammonotelik olarak adlandırılır. Ammonotelik hayvanlar arasında kabuklular, yassı solucanlar, knidliler, sürüngenler, derisidikenliler ve diğer suda yaşayan omurgasızlar bulunur.

Üre atılımına üreotelizm denir. Kara hayvanları, özellikle amfibiler ve memeliler, amonyağı karaciğer ve böbrekte meydana gelen bir süreç ile üreye dönüştürür. Bu hayvanlara üreolik denir. Üre, amonyaktan daha az zehirli bir bileşiktir; içinden iki nitrojen atomu atılır ve atılımı için daha az su gerekir. 1 g nitrojeni atmak için 0,05 L su gerekir; bu, ammonotel organizmalarda gerekli olanın yaklaşık %10'u kadardır.

Ürikotelizm, fazla azotun ürik asit şeklinde atılımıdır. Ürikotelik hayvanlar arasında böcekler, kuşlar ve çoğu sürüngen bulunur. Üreden daha fazla metabolik enerji gerektirmesine rağmen, ürik asidin sudaki düşük toksisitesi ve düşük çözünürlüğü, memelilerin sıvı idrarına kıyasla küçük hacimli macunsu beyaz süspansiyona konsantre bir atığın oluşmasını sağlar.

Bu bileşikler, kondenzasyon reaksiyonlarında karbonhidratların ve lipidlerin katabolizması sırasında ve amino asitlerin diğer bazı metabolik reaksiyonlarında oluşur. Oksijen, bitkiler ve bazı bakteriler tarafından fotosentezde üretilirken, CO2 tüm hayvanların ve bitkilerin atık ürünüdür. Azot gazları, bakterilerin denitrifikasyonu ile atık ürün olarak üretilir ve çürüyen bakteriler, çoğu omurgasız ve omurgalı gibi çevreye amonyak salar. Su, hayvanlardan ve fotosentez yapan bitkilerden gelen tek sıvı atıktır.

Nitratlar ve nitritler, kükürt indirgeyen bakteriler ve sülfat indirgeyen bakteriler tarafından kükürt ve sülfatların üretilmesi gibi, nitrifikasyon bakterileri tarafından üretilen atıklardır. Çözünmeyen demir atıkları, çözünebilir formlar kullanılarak demir bakterileri tarafından açığa çıkarılabilir. Bitkilerde reçineler, yağlar, mumlar ve karmaşık organik kimyasallar bitkilerden, örneğin kauçuk ağaçlarından ve süt otlarından gelen lateks gibi salgılanır. Katı atık ürünler, hemoglobin gibi pigmentlerin parçalanmasından türetilen organik pigmentler olarak üretilebilir ve karbonatlar, bikarbonatlar ve fosfat gibi inorganik tuzlar, ister iyonik ister moleküler biçimde olsun, katılar olarak atılır.
Hayvanlar katı atıkları dışkı olarak atarlar.

Amonyak zehirlenmesi
Deaminasyon

Microsoft Academic, Microsoft Research tarafından 2016 yılında akademik araştırmaları taramak amacıyla geliştirilmiş ücretsiz bir arama motorudur. Araç, anlambilim (semantik) temellerine dayalı tamamen yeni bir veri yapısı ve arama motoruna sahiptir. Şu anda 234 milyondan fazla içerik indekslenmiştir. ''Akademik Bilgi Arayüzü'' (Academic knowladge API) ile ileri seviye veri tarama hizmeti sunmaktadır.
Microsoft daha önce kullanılan ve geliştirilmesine 2012 yılında son verilen Microsoft Academic Search'in yerine hizmete sunulmuştur.
Değerlendirmeler Microsoft Academic Search'ün akademik tarama amacıyla, Google Akademik, Web of Science, Scopus gibi akademik arama motorlarına rakip olacağı yönündedir.
4 Mayıs 2021'de Microsoft, Microsoft Akademic'in yıl sonunda kapatılacağını duyurdu. 31 Aralık 2021 itibarıyla kapatıldı.

Microsoft Academic website24 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Project description on Microsoft Research website2 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Miyofibriller, kas dokuda bulunan ve kas dokunun en önemli özelliği olan kasıp gevşemeyi sağlayan protein iplikçiklerdir. Çizgili (iskelet) kaslarda ve kalp kasında düzgün diziliminden dolayı bu kaslar mikroskop altında çizgili görünürler.

Miyofibrillerin filamentleri, yani miyoflamentler, iki tipten oluşur: kalın ve ince.

İnce filamentler başlıca aktin proteininden oluşur ve nebulin filamentleriyle sarmalanmıştır.
Kalın filamentler başlıca miyozin proteininden oluşur ve titin filamentleri sayesinde sabitlenirler.
Aktin ve miyozinden oluşan protein kompleksine zaman zaman "aktomiyozin" de denir.
Çizgili kasta aktin ve miyozin filamentlerinin her biri belirli ve sabit, birkaç mikrometrelik bir uzunluğa sahiptir ki bu uzatılmış bir kas hücresinin uzunluğundan (örneğin insan iskelet kası hücrelerinde birkaç milimetrelik) çok daha küçüktür. Filamentler tekrar eden alt-birimler şeklinde miyofibril boyunca yer alırlar. Bu alt-birimlere sarkomer denir. Kas hücresi, hücrenin uzun ekseninde birbirine paralel olarak giden miyofibrillerle -neredeyse- doludur. Bir miyofibril sarkomerik alt-birimleri, bir sonraki miyofibrilinkilerle neredeyse mükemmel bir şekilde hizalanmıştır. Bu hizalanma hücrenin çizgili görünmesine yol açan belirli optik özelliklere neden olur. Düz kas hücrelerinde bu hizalanma yer almaz; böylece de çizgili bir görünüm oluşmaz.
Sarkomerin çeşitli alt-bölgelerinin isimleri bu bölgelerin ışık mikroskopu altındaki birbirine oranla daha açık veya daha koyu görünümlerinden gelir. Her sarkomer iki çok koyu renkli bantlarla (çizgilerle) ile sınırlandırılmıştır; bunlara Z diski veya Z bandı denir. İsim Almanca "arasında" anlamına gelen zwischen sözcüğünden gelmektedir. Z diskleri yoğun protein diskleridir ve ışığı kolayca geçirmezler. Bu Z disklerinin arasındaki alan da ayrıca her ucundan iki daha açık renkli banda bölünür ve bunlara da I bandı denir. Ayrıca ortada bulunan ve daha koyu, grimsi renkte olan banda da A bandı adı verilir.
Sarkormerin I bandlarının bulunduğu bölümü başlıca ince aktin filamentlerini içerir ve bunların küçük çapları da aralarından ışığın geçmesine olanak tanır; bu sebeple I bandları daha açık renkli gözükmektedir. Oysa A bandı başlıca miyozin filamentlerini içerir ve bunların büyük çapları ışığın geçmesini kısıtlar. Bu iki band isimlerini ışıkla ilgili özelliklerinden almıştırlar: A bandı anizotrop, I bandı ise izotroptur.
A bandının I bandlarına dayanan kısımları hem aktin hem de miyozin filamentlerini barındırır. Yine A bandında yer alan, nispeten daha parlak orta bölgeye H bandı (veya H bölgesi) denmektedir. İsmini Almanca "parlak" anlamına gelen helle sözcüğünden alan bu bandda, kasın gevşemede olduğu durumda, aktin-miyozin çakışması bulunmaz. Son olarak A bandı ortadan ikiye koyu, merkezi bir çizgi ile bölünür ve bu çizgiye M bandı (veya M hattı) denir ki bu band da ismini Almanca "orta" anlamına gelen mittel sözcüğünden almaktadır.

Aktin
Kas
Miyozin
Motor protein

Kas hücresindeki proteinleri anlatan bir TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi resmî web sitesi sayfası.
Açıköğretim Sistemi web sitesinden: Ünite 8 - Kas dokusu
NISMAT Exercise Physiology Corner: Muscle Physiology Primer

Noradrenalin (kısaca NE) ya da norepinefrin, vücutta doğal olarak sinir uçlarında oluşturulan savaş ya da kaç tepkisinden rol oynayan stres hormonu ya da nörotransmitter olarak görev yapan katekolamin ailesine ait organik bir kimyasaldır.
epinefrin, dopamin β-hidroksilaz enzimi tarafından dopaminden sentezlenir. Böbrek üstü bezlerinin medulla kısmından kana hormon olarak salınır. Ayrıca noradrenerjik nöronlardan salındığında merkezi sinir sistemi ve sempatik sinir sisteminde bir nörotransmitter olarak görev yapar. Norepinefrin, adrenerjik reseptörlere bağlanarak etkilerini gösterir.
Norepinefrin, beynin dikkat ve çevreye yanıt verme ile ilgili bölümlerini etkilerler. Epinefrin ile birlikte norepinefrin, kalp atış hızını, depolardan glikoz salınımını ve iskelet kaslarına giden kan akımını artırarak "kaç ya da savaş" (flight or fight) yanıtının temelini oluşturur.
Noradrenalin ve Norepinefrin aynı anlamlara gelmektedir veya gelmemektedir diye bir görüş ayrılığı vardır. Görüşlere göre farklılıklarının sebebi birisi Latince, diğeri Yunanca olarak kullanılmasıdır. Ad/renal latince, epi/nefrin yunancadır.

Perikard, perikardiyum veya perikart, kalbin etrafını saran ve kalp ile birlikte ana damarların (aort, vena kava vs.) kökünü kapsayan çift duvarlı kese.

Perikardiyal kese iki tabaka, fibröz perikardiyum ve seröz perikardiyumdan oluşur ki seröz perikardiyum kendi içinde de iki tabakaya ayrılır: pariyetal perikardiyum ve viseral perikardiyum. Fibröz (sert, kemiksi) perikardiyum kalbi dış organlardan korur; seröz perikardiyumun pariyetal perikardiyum tabakası da fibröz ve ince bir tabakadır ve fibröz perikardiyumla ayrılamaz bir biçimde kaynaşıktır. Viseral perikardiyum ise, kalp kasının (yani miyokardiyumun) hemen sonrasındaki tabaka olan epikardiyumun bir parçasıdır.
Pariyetal perikardiyum ve viseral perikardiyum katmanları arasında perikardiyal boşluk olarak anılan bir boşluk bulunmaktadır. Bu bölge normal şartlarda genellikle 15 ml seviyesindeki bir perikardiyal sıvı ile kaygandır. Bölgedeki bu sıvı eğer çok fazla birikme yaparsa perikardiyal tamponad olarak adlandırılan bir duruma yol açarki bu durumda kalp perikardiyal kese içerisinde sıkışır (intraperikardiyal basınç artar), kalp debisi düşer. Bu durumda fazla sıvının perikardiyosentez işlemi ile invaziv olarak emilmesi gerekir.

Perikardit; perikardiyal sürtünmeye yol açar.
Perikardiyal efüzyon; kardiyak tamponada yol açabilir.

Perikardiyum çeşitli tarihî kültürel ve dinî eserlerde sembolizme konu olmuştur. Örneğin, 10. yüzyılda yaşamış olan sufi Hallac-ı Mansur Tanrı'dan bahsederken şöyle bir sembolizm kullanmıştır: "[O Tanrı] ki perikardiyum ile kalp arasında akar, göz yaşlarının göz kapaklarından akması gibi."

T.C. M.E.B. Ortaöğretim Projesi: Sağlık: Dolaşım sistemi. (Türkçe)
Pericardium and Pericarditis12 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Potasyum, bir kimyasal elementtir. Simgesi K (Arapça: al qalija → Latince: kalium) ve atom numarası 19 dur. Potasyum adını izole edildiği Potas olarak da bilinen potasyum karbonattan almıştır. Potasyum yumuşak, gümüş-beyaz renkli alkali bir metaldir. Doğada deniz suyunda ve pek çok mineralde diğer elementlere bağlı olarak bulunur. Havada hızla oksitlenir ve suya karşı da çok aktiftir. Potasyum, pek çok açıdan sodyuma kimyasal olarak benzese de yaşayan organizmalarda, özellikle de hayvan hücrelerinde, sodyumdan farklı muamele görür. Kandaki seviyesinin düşük olmasına hipokalemi, yüksek olmasına hiperkalemi denir.

Potasyum bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktır. Taze kesilen potasyumun parlak yüzeyi havayla temas ettiğinde matlaşır. Potasyum, metal oksit oluşumu ve hidroksit korozyonunun önlenmesi için havasız ortamlarda saklanmalıdır. Bu nedenle potasyum örnekleri genelde kerosen gibi indirgen ortamlarda depolanır. 
Potasyum, diğer alkali metaller gibi su ile şiddetli reaksiyona girip hidrojen gazı açığa çıkarır. Potasyumun su ile reaksiyonu lityum ve sodyumun su ile reaksiyonundan daha da şiddetlidir, öyle ki bu reaksiyondan açığa çıkan ısı hidrojen gazının yanmasına yetecek kadar ısı sağlar.
2 K (k) + 2 H2O (s) → H2 (g) + 2 KOH (k)
Potasyum eser msu ile hızla reaksiyona girdiğinden, NaK alaşımı kuru çözücü elde etmek amacıyla yapılan damıtma işleminden önce kurutucu olarak kullanılır.
Potasyum ve bileşikleri alevde viole renk verir. Bu özelliği örneklerde potasyum olup olmadığını kontrol etmek için alev testlerinde kullanılır.
Potasyumun su içindeki yüksek çözünürlüğünü K+ iyonunun sudaki yüksek çözünme enerjisine borçludur. Su içindeki potasyum iyonları renksizdir. Sudaki potasyum tadı nedeniyle tespit edilebilir; seyreltik çözeltileri tatlı, derişik çözeltileri ise ekşi, bazik veya tuzludur.
Bir çözeltideki potasyum derişimi alev fotometresi, atomik absorbsiyon spektroskopisi, ICP veya iyon seçici elektrotlarla tayin edilebilir. Ayrıca potasyumun ayırma veya çöktürme ile tayininde sodyum tetrafenil, dihidrojen hexakloroplatinat (IV) hekzahidrat ve sodyum kobaltnitrit kullanılır.

Potasyum klorür sülfajta kullanılır.
Potasyum hidroksit endüstride kuvvetli baz olarak kullanılır.
Potasyum nitrat barut yapımında kullanılır.
Potasyum karbonat, potas, cam yapımında kullanılır.
Potasyumla işlenen cam normal camdan daha sağlamdır.
Potasyum buharı manyetik metrelerde kullanılır.
NaK oda sıcaklığında sıvı olan bir sodyum-potasyum alaşımı, ısı iletimi için kullanılır. Ayrıca havasız kuru çözücü üretiminde kurutucu olarak kullanılır.
Potasyum bitkilerin büyümesi için toprakta bulunması gereken bir maddedir.
Potasyum iyonları hayvan hücrelerinde hayati öneme sahiptirler (Na-K pompası).
Potasyum klorür sofra tuzu -NaCl- yerine veya kalbi durdurmak için kullanılır (kalp ameliyatları veya iğneyle idam).
Superoksit KO2 taşınabilir oksijen kaynağı veya karbondioksit tutucu olarak kullanılır.
Potasyum bisülfit (KHSO3) gıda katkısı olarak kullanılır.
Potasyum bromür (KBr) fotoğrafik film ve kabartmalarda kullanılır.
Potasyum kromat (K2CrO4) havai fişek, patlayıcı, kibrit, deri işlemede renk verici (parlak sarı-kırmızı renk) olarak kullanılır.
Potasyum florosilikat (K2SiF6) özel cam ve seramik yapımında ve böcek öldürücü olarak kullanılır.
Potasyum pirofosfat (K2P207) sabun ve deterjanlarda kullanılır.
Potasyum sodyum tartarat, Rochelle tuzu, (KNaC4H4O6)kabartma tozu, ilaç ve ayna yapımında kullanılır.
Potasyum temizlik malzemesi olan sabunda da kullanılır.
Potasyum balık, tavuk, taze et, birçok sebze ve özellikle meyvelerde bulunur.
Önemli potasyum tuzları şunlardır: potasyum bromür, potasyum karbonat, potasyum klorat, potasyum kromat, potasyum siyanür, potasyum bikromat, potasyum iyodür, potasyum nitrat, potasyum sulfat...

Potasyum 1807 yılında Sir Humphrey Davy tarafından kostik (KOH) potastan elde edilmiştir. Potasyum elektroliz yöntemiyle elde edilen ilk metaldir. 
Potasyum Roma zamanında bilinmediği için, ismi klasik latince değil, neo-latincedir. 

Kalium ismi arapça al qalīy, kelimesinden gelen alkali kelimesinden alınmıştır.
Potasyum ismi İngilizcedeki potas kelimesinden gelmektedir. Potas kelimesi ise orijinal olarak yanmış ağaç, ağaç yaprağı küllerinden elde edilen alkali anlamına gelir.

Potasyum dünya yerkabuğunun ağırlıkça %2,4 oluşturur ve bu oranıyla en çok bulunan yedinci elementtir. Çok elektropozitif olduğundan diğer minerallerden elde etmek oldukça zordur. Carnallite, langbeinite, polyhalite ve sylvite gibi potasyum tuzları eski göl ve deniz yataklarında bulunur. Potasyumun elde edildiği en önemli kaynak, Potas, Saskatchewan, Kaliforniya, Almanya, New Mexico, Utah ve dünyanın diğer yerlerinden çıkarılır. 1960 yılından beri faaliyette bulunan Saskatchewan madenleri dünyanın en büyük rezervlerine sahiptir. Öte yandan okyanuslar da diğer önemli potasyum kaynağıdır. 
Potasyum, KOH'den Davy prosesine göre elektrolizle ayrıştırılır. Ayrıca ısı metotlarıyla da potasyum klorürden potasyum üretimi mümkündür. Potasyum saydam bir maddedir.

Katı potasyum suyla şiddetli reaksiyon verir. Bu nedenle dikkatli bir şekilde kullanılmalı, gaz yağı gibi mineral yağ altında saklanmalıdır. Lityum ve sodyumdan farklı olarak potasyum yağ altında uzun süreler saklanamaz. Altı aydan uzun sürelerde saklanılan potasyumun metal yüzeyinde ve kabın kapağında şoka duyarlı peroksit oluşabilir. Bu kapağın açılmasıyla peroksitler patlayabilir. Bu nedenle Potasyum, Rubidyum veya Sezyumun üç aydan fazla depolanacaksa oksijensiz veya vakum ortamında depolanması gerekir.
Potasyumun hava nemine temasından sonra yüzeyinde oluşan alkali potasyum hidroksit (KOH) bazik bir tehlikedir. Ciltle temasında sodyum metali gibi potasyum metali de sabunsu bir his bırakır. Bu ciltteki yağların yumuşak potasyumla olan bazik bozunma reaksiyonu sonucudur. Potasyumla çalışırken dikkatli olunmalı, cilt ve gözler korunmalıdır.
Potasyum yangınları suyla söndürülemez. Bu tür yangınları söndürmekte çok az kuru kimyasal etkili olabilir.

Potasyum beslenmede hayati bir mineraldir. Hayvan hücrelerindeki asıl pozitif katyon olduğundan, vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesini sağlamak için önemlidir.
Potasyum, ayrıca hayvanlarda kas kasılması ve sinir akımı gönderimi için önemlidir.
Vücut sıvısındaki potasyum eksikliği ishal ve kusmaya yol açar, ölümcül olabilir (hypokalemia). Potasyum eksikliği sonucu kas güçsüzlüğü, kalp atışı anormallikleri ve dolaşım bozukluğu, refleks yavaşlaması ve nefes almada güçlük, halsizlik görülebilir.
Yeterli miktarda potasyum almanın en iyi yolu değişik türde yemekler yemektir. Düzenli beslenen insanlar genelde potasyum katkısına ihtiyaç duymazlar. Potasyumca zengin besin maddeleri; Lahana, brokoli, pazı gibi yeşil yapraklı sebzeler, zeytin, balık, portakal suyu, patates, muz, hurma, incir, avokado, kayısı, badem, fındık ve süt ürünleridir. Araştırmalar yüksek potasyum içeren besinlerle beslenmenin hipertansiyon riskini düşürdüğünü göstermektedir.
Günlük potasyum tüketim miktarı yetişkinler için 2000–3000 mg arasında olmalıdır. (Potasyumun kandaki seviyesinin 3.5 - 5 arasında olması gerekir.)

PubMed Central (PMC), biyomedikal ve yaşam bilimleri dergilerinde yayınlanan açık erişimli tam metin bilimsel makaleleri arşivleyen ücretsiz bir dijital depodur. Ulusal Biyoteknoloji Bilgi Merkezi (NCBI) tarafından geliştirilen başlıca araştırma veri tabanlarından biri olan PubMed Central, bir belge deposundan daha fazlasıdır. PMC'ye yapılan başvurular, her makale için XML yapılandırılmış verileri zenginleştiren gelişmiş metaveriler, tıbbi ontoloji ve benzersiz tanımlayıcılar için indekslenir ve biçimlendirilir. PMC'deki içerik diğer NCBI veritabanlarına bağlanabilir ve Entrez arama ve erişim sistemleri aracılığıyla erişilebilir, bu da halkın biyomedikal bilgisini keşfetme, okuma ve geliştirme yeteneğini daha da geliştirir.
PubMed Central, PubMed'den farklıdır. PubMed Central, bir web tarayıcısı aracılığıyla (yeniden kullanım için çeşitli hükümlerle) herhangi bir yerden herkesin erişebileceği, tam makalelerin ücretsiz bir dijital arşividir. Tersine, PubMed biyomedikal alıntıların ve özetlerin aranabilir bir veritabanı olmasına rağmen, tam metin makale başka bir yerde (basılı veya çevrimiçi, ücretsiz veya abone ödeme duvarının arkasında) bulunur.
Aralık 2018 itibarıyla PMC arşivi, NIH Kamu Erişim Politikası uyarınca yayıncılardan veya makalelerini depoya yatıran yazarlardan gelen katkılarla 5,2 milyondan fazla makale içeriyordu. Daha önceki veriler, Ocak 2013'ten Ocak 2014'e kadar yazar tarafından başlatılan birikimlerin 12 aylık bir dönemde 103.000 makaleyi aştığını göstermektedir. PMC, yayınlanmış içeriklerini PMC deposuna yatırmak için bazı kapasitelerde katılan yaklaşık 4.000 dergi tanımlamaktadır. Bazı yayıncılar, makalelerinin PubMed Central'da yayınlanmasını, dergiye bağlı olarak birkaç aydan birkaç yıla kadar değişen ve "ambargo süresi" olarak adlandırılan belirli bir süre için geciktirmektedir. (Altı ila on iki aylık ambargolar en yaygın olanlarıdır.) PubMed Central, birçok yayıncının katılımcı sözleşmeleri tarafından hala yasaklanmış olan "üçüncü bir tarafça sistematik harici dağıtım" için önemli bir örnektir.

Şubat 2000'de başlatılan NIH Kamu Erişim Politikası, Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) tarafından finanse edilen tüm araştırmaların herkes tarafından serbestçe erişilebilir olmasını sağlamak üzere tasarlandığından ve buna ek olarak birçok yayıncı, çalışmalarına ücretsiz erişim sağlamak için NIH ile işbirliği içinde çalıştığından, depo hızla büyümüştür. 2007 yılının sonlarında, 2008 Konsolide Ödenek Yasası (H.R. 2764) yasalaştı ve NIH'in politikalarını değiştirmesini ve hakemli araştırmalarının ve NIH tarafından finanse edilen araştırmalardan elde edilen bulguların tam elektronik kopyalarının PubMed Central'a dahil edilmesini gerektiren bir hüküm içeriyordu. Bu makalelerin yayınlandıktan sonraki 12 ay içinde dahil edilmesi gerekmektedir. Bu, ABD hükûmetinin ilk kez bir kurumdan araştırmalara açık erişim sağlamasını talep ettiği ve NIH'in araştırmacılardan araştırmalarını gönüllü olarak PubMed Central'a eklemelerini istediği 2005 politikasından bir evrimdir.
PubMed Central sisteminin Birleşik Krallık versiyonu olan UK PubMed Central (UKPMC), Wellcome Trust ve British Library tarafından Birleşik Krallık araştırma fonlayıcılarından oluşan dokuz kişilik bir grubun parçası olarak geliştirilmiştir. Bu sistem Ocak 2007'de hayata geçirilmiştir. 1 Kasım 2012 tarihinde Europe PubMed Central adını almıştır. PubMed Central International ağının Kanadalı üyesi PubMed Central Canada, Ekim 2009'da faaliyete geçmiştir.
Ulusal Tıp Kütüphanesi "NLM Journal Publishing Tag Set" dergi makalesi işaretleme dili ücretsiz olarak kullanılabilir. Öğrenilmiş ve Profesyonel Toplum Yayıncıları Birliği, "hem kitaplar hem de dergiler için bilimsel içerik hazırlamada standart haline gelmesi muhtemeldir" yorumunu yapmaktadır. Kitaplar için ilgili bir DTD mevcuttur. Kongre Kütüphanesi ve Britanya Kütüphanesi NLM DTD'yi desteklediklerini açıklamışlardır. Dergi hizmet sağlayıcıları arasında da popüler olmuştur.
NIH'in ötesinde birçok kurum için kamu erişim planlarının yayınlanmasıyla birlikte PMC, daha geniş bir makale yelpazesi için depo olma sürecine girmiştir. Buna, arayüzü "PubSpace" olarak markalanan NASA içeriği de dahildir.

Makaleler, yayıncılar tarafından çeşitli makale DTD'leri kullanılarak XML veya SGML olarak PubMed Central'a gönderilir. Daha eski ve büyük yayıncıların kendi kurum içi DTD'leri olabilir, ancak birçok yayıncı NLM Journal Publishing DTD'sini kullanır (yukarıya bakın).
Alınan makaleler XSLT aracılığıyla çok benzer NLM Arşivleme ve Değişim DTD'sine dönüştürülür. Bu işlem, düzeltilmesi için yayıncıya geri bildirilen hataları ortaya çıkarabilir. Grafikler de standart formatlara ve boyutlara dönüştürülür. Orijinal ve dönüştürülmüş formlar arşivlenir. Dönüştürülen form, grafikler, multimedya veya diğer ilişkili veriler için ilişkili dosyalarla birlikte ilişkisel bir veritabanına taşınır. Birçok yayıncı makalelerinin PDF'lerini de sağlar ve bunlar değiştirilmeden kullanıma sunulur.
Bibliyografik atıflar ayrıştırılır ve otomatik olarak PubMed'deki ilgili özetlere, PubMed Central'daki makalelere ve yayıncıların web sitelerindeki kaynaklara bağlanır. PubMed bağlantıları da PubMed Central'a yönlendirir. Bu kaynaklardan birinde henüz mevcut olmayan dergiler veya belirli makaleler gibi çözülemeyen referanslar veritabanında izlenir ve kaynaklar mevcut olduğunda otomatik olarak "canlı" hale gelir.
Kurum içi bir indeksleme sistemi arama kabiliyeti sağlar ve jenerik ve tescilli ilaç isimleri ve organizmalar, hastalıklar ve anatomik parçalar için alternatif isimler gibi biyolojik ve tıbbi terminolojinin farkındadır.
Bir kullanıcı bir dergi sayısına eriştiğinde, o sayı için tüm makaleler, mektuplar, başyazılar vb. alınarak otomatik olarak bir içindekiler tablosu oluşturulur. Makale gibi gerçek bir öğeye ulaşıldığında, PubMed Central NLM işaretlemesini teslimat için HTML'ye dönüştürür ve ilgili veri nesnelerine bağlantılar sağlar. Bu mümkün olmaktadır çünkü gelen veri çeşitliliği öncelikle standart DTD'lere ve grafik formatlarına dönüştürülmüştür.
Ayrı bir gönderim akışında, NIH tarafından finanse edilen yazarlar, NIH Makale Gönderimini (NIHMS) kullanarak PubMed Central'a makale gönderebilirler. Bu şekilde gönderilen makaleler genellikle NLM DTD'ye dönüştürülmek üzere XML işaretlemesinden geçer.

Akademik yayıncılık camiasında PubMed Central'a yönelik tepkiler, bazılarının gerçek bir coşku, bazılarının ise temkinli bir endişe duyması arasında değişmektedir.
PMC, biyomedikal bilginin keşfini ve yayılmasını artırma becerisiyle açık erişim yayıncıları için memnuniyet verici bir ortak olsa da aynı gerçek, diğerlerinin trafiğin kaydın yayınlanmış versiyonundan saptırılması, daha az okuyucunun ekonomik sonuçları ve öğrenilmiş toplumlar içinde bir akademisyen topluluğunun sürdürülmesi üzerindeki etkisi konusunda endişelenmesine neden olmaktadır. 2013 yılında yapılan bir analiz, yayınlanan makalelerin kamuya açık havuzlarının "önemli sayıda okuyucuyu dergi web sitelerinden uzaklaştırmaktan" sorumlu olduğuna ve "PMC'nin etkisinin zaman içinde arttığına" dair güçlü kanıtlar bulmuştur.
Kütüphaneler, üniversiteler, açık erişim destekçileri, tüketici sağlığı savunma grupları ve hasta hakları örgütleri PubMed Central'ı beğendiler ve vergi mükelleflerinin desteğinin sonucu olan tüm araştırma yayınlarını özgürce paylaşmak için diğer federal finansman kurumları tarafından geliştirilen benzer kamu erişim havuzlarını görmeyi umuyorlar.
Açık erişim yayıncılığına ilişkin Antelman çalışması, felsefe, siyaset bilimi, elektrik ve elektronik mühendisliği ve matematik alanlarında açık erişim makalelerinin daha büyük bir araştırma etkisine sahip olduğunu ortaya koymuştur. Randomize bir çalışma, açık erişim makalelerinin içerik indirmelerinde bir artış olduğunu, ancak yayından bir yıl sonra abonelik erişimine göre atıf avantajı olmadığını ortaya koymuştur.
NIH politikası ve açık erişim deposu çalışması, diğer federal kurumlarda da harekete geçilmesine yol açan 2013 tarihli bir başkanlık direktifine ilham verdi.
Mart 2020'de PubMed Central, koronavirüsle ilgili yayınların tam metni için para yatırma prosedürlerini hızlandırdı. NLM bunu, Beyaz Saray Bilim ve Teknoloji Politikası Ofisi ve uluslararası bilim insanlarından gelen talep üzerine, bilim insanlarının, sağlık hizmeti sağlayıcılarının, veri madenciliği yenilikçilerinin, yapay zeka sağlık araştırmacılarının ve genel halkın erişimini iyileştirmek için yaptı.

PMC referans numarası olarak da bilinen PMCID (PubMed Central identifier), PubMed Central açık erişim veritabanı için bir bibliyografik tanımlayıcıdır, tıpkı PMID'nin PubMed veritabanı için bibliyografik tanımlayıcı olması gibi. Ancak bu iki tanımlayıcı birbirinden farklıdır. "PMC" ve ardından yedi rakamdan oluşan bir dizeden oluşur. Format şöyledir:

PMCID: PMC1852221
NIH ödülleri için başvuran yazarlar, PMCID'yi başvurularına dahil etmelidirler.

MEDLINE, yaşam bilimleri ve biyomedikal bilgilerden oluşan uluslararası bir literatür veritabanı
PMID (PubMed tanımlayıcısı)

Resmî site

Kalbin kanlanmasını sağlayan sağ koroner arter (RCA), kalp'teki sağ aort sinüsünde, aort kapağının sağ çıkıntısının üstünden çıkan bir arter'dir. Sağ koroner sulkustan kalbin merkezine doğru ilerler. Sinoatriyal nodal arter, sağ marjinal arter, posterior interventriküler arter, konus arteri  ve atriyoventriküler düğüm dalı dahil olmak üzere birçok dal verir. Kalbin sağ tarafına ve interventriküler septumun bazı kısımlarına katkıda bulunur.

Sağ koroner arter, aort kapağının üzerinde sağ aort sinüsünün üzerinden kaynaklanır. Sağ koroner sulkus (sağ atriyoventriküler oluk) boyunca kalbin merkezine doğru geçer.

Proksimal: RCA başlangıcından başlayarak, akut kenar boşluğuna kadar olan mesafenin yarısını kapsayan
Orta: proksimal segmentten akut kenara kadar 
Distal: orta segmentten posterior interventriküler arterin başlangıç noktasına kadar, burada arka interventriküler oluk kalp tabanındaki atriyoventriküler oluk ile birleşir.

Hastaların yaklaşık %80'inde (sağ dominant), RCA posterior inen arteri (PDA) verir. Vakaların diğer %20'sinde (sol dominant veya kodominant), PDA sol sirkumfleks arterden kaynaklanır veya hem sağ koroner arter hem de sol sirkumfleks tarafından beslenir. PDA alt duvarı, ventriküler septumu ve posteromedial papiller kası besler.
RCA ayrıca insanların %60'ında SA düğüm arterini de besler. Zamanın diğer %40'ında SA nodal arter sol sirkumfleks arter tarafından beslenir.
Nadir de olsa, sol aortik sinüsten köken alan sağ koroner arterin birçok anormal seyri tanımlanmıştır. 

Sağ koroner arter, sağ atriyum'a, sağ ventrikül'e ve interventriküler septumun arka üçüncü ve alt ucuna oksijenli kan sağlar. Ayrıca sol ventrikülün (LV) %25 ila %35'ini de sağlayabilir.
Koroner arterlerin önemli miktarda örtüşme beslenmesi vardır. Sağ koroner arter %50 oranında sol koroner artere baskındır, %20 oranında ona eşittir ve %30 oranında sol koroner arterden daha az belirgindir.

Genel bakış Cleveland Klini'ğinden genel bakış

Sinoatriyal düğüm (SA düğümü veya sinüs düğümü), kalbin sağ kulakçığında yer alan vuru üretici (İngilizce: pacemaker) dokudur. Normal haldeki sinüs ritminin ortaya çıkışını sağlar. Sinoatriyal düğüm sağ kulakçık duvarında üst anatoplardamar girişine yakın bölgede yerleşik bir hücre grubudur. Bu hücreler kalpteki miyositlerin özelleşmiş biçimidir. Kendi oluşturduğu uyaran odağı potansiyellerini aksiyon potansiyellerine dönüştürerek; AV, His demetleri, Purkinje lifleri gibi yapılara iletilmesini sağlar. En son ventrikül kasına iletilir ve kasılmasını sağlar. Sinoatriyal düğüm, parasempatik ve sempatik girdilerden bilgi alarak oluşturduğu potansiyelde değişiklik yapabilir. AV düğümüne göre daha hızlı eşik değeri geçerek aksiyon potansiyelini oluşturabilir.
Sinoatriyal düğüm ilk olarak 1907 yılında Arthur Keith ve Martin Flack tarafından ortaya konmuştur.

Sodyum, periyodik cetvelde Na (Latince natrium sözcüğünden) simgesi ile gösterilen ve atom numarası 11 olan element. Sodyum yumuşak ve kaygan bir metal olup alkali metaller grubuna aittir. Doğal bileşiklerin içinde (özellikle NaCl) bol miktarda bulunur. Yüksek oranda reaktiftir, sarı bir alevle yanar, su ile şiddetli reaksiyon verir ve havada hızla oksitlenir. Dolayısıyla, vazelin, gazyağı gibi hava ve su ile temasını kesecek bir ortamda saklanması gerekir.

Diğer alkali metaller gibi sodyum da hafif, yumuşak, gümüşümsü beyaz renkte ve reaktif bir metaldir. Yüksek reaktif özelliğinden dolayı, doğada hiçbir zaman saf ve elementel halde bulunmaz. Sodyum metali suda yüzer; şiddetli bir şekilde reaksiyona girerek ısı çıkışına, yanıcı hidrojen gazı çıkışına ve kostik (NaOH) çözeltisi oluşumuna yol açar.
Kan ve vücut sıvılarının sinir uyarılarının nakli, kalp faaliyetleri ve bazı metabolizma fonksiyonlarının düzenlenmesi için sodyum iyonları gereklidir. Pek çok insanın sodyumu, (sodyum klorür: NaCl) mutfak tuzu formunda gereğinden fazla tükettiği ve bunun da sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğu düşüncesi oldukça yaygındır. Çok kolay yükseltgendiği için ametallerin birçoğuyla, özellikle hidrojenle, halojenlerle, kükürtle birleşir. Bileşiklerinde +1 değerlik alır. İçinde belirli birçok bileşiğin bulunabildiği bir malgama vererek cıva içinde çözünür.
Ayrıca ECF'da bol miktarda bulunur ve Impuls iletiminde en etkin elementlerden biridir.

Kaya tuzunda sodyum klorür halinde, bazen nitrat halinde (NaNO3) veya deniz bitkilerinde organik asitlerle birleşmiş halde çok yaygın olarak bulunur.
Meterol. Sodyum bulutu, çok yükseklerdeki rüzgarları, belli bir yükseltide bir füze tarafından yayılan sodyum kütlesinden yararlanılarak ölçme metodu; yayılan sodyum kütlesi flüorışıl hale gelir; bunların yer tarafından izlenen evrimi, atmosferi yer tarafından izlenen evrimi, atmosferin en yüksek bölgelerindeki rüzgarların veya iyonosfer rüzgarlarının evrimini incelenmesini sağlar. (Bu usulle ancak alaca karanlıkta ölçüler yapılabilir. İyonosfer rüzgarlarının ölçülmesi için 1964'te ortaya çıkartılan yeni bir usul, ölçümleri “Centaure” füzeleri tarafından püskürtülen trimetil alüminyum yardımıyla, gece yapılmasını sağlamıştır.)

Çok kolay yükseldiğinden ametallerin birçoğuyla, özellikle hidrojenle, halojenlerle, kükürtle birleşir. Güçlü bir indirgendir: soğukta, hidrojen ve sodyum hidroksit vererek suyu ve birçok oksijenli ve halojenli bileşiği ayrıştırır. İçinde belirli birçok bileşiğin bulunabildiği bir amalgam vererek cıva içinde çözünür.
Ergemiş sodyum klorürün veya sodyum hidroksitin elektrolizinden veya sodyum karbonatın kömürle indirgenmesinden elde edilir. Sodyum, indirgen olarak kullanılır, mesela silisyum ve borun hazırlanmasını sağlar ve organik kimyada birçok uygulaması vardır. Ayrıca sodyum peroksitin (oksilit) üretiminde de kullanılır. Malgaması hidrojenleyici olarak işe yarar.
Sodyum bileşikleri. Sodyum, oksijenle birleşerek Na2O oksitini ve Na2O2 peroksitini verir. Sodyum oksit suyla tepkimeye girdiğinde NaOH (kostik soda veya sud kostik) veren bazik bir oksittir. Sodyum peroksit oksijen vererek su etkisi ile ayrışır (Bk. Oksilit) ve asitlerle oksijenli su (Hidrojen peroksit) verir. 
Sodyum hidroksit veya kostik soda (sud kostik) NaOH 320 °C'te a eriyen beyaz bir katıdır; akkor derecede uçucudur, suda ısı yayarak çözünür ve nem kaparak bozunur. Potasyum hidroksitle aynı özellikleri gösteren fakat ondan daha az yakıcı olan güçlü bir bazdır. Sodyum klorür çözeltisinin elektrolizi ile elde edilen, maddelerin birbirine etki etmesinden sakınarak, klor ile birlikte hazırlanır. Kirecin sodyum karbonata etkilemesiyle de elde edilebilir.
Günümüzde kullanılan solvey usulünde, derişik sodyum klorür çözeltisi amonyum hidrojen karbonatla (veya bileşenleri olan karbon dioksit veya amonyakla) birleşerek erimiş amonyum klorür ve çözünürlüğü az olan sodyum bikarbonat verir; dibe çökelen sodyum bikarbonat kavrularak nötr karbonat halinde dönüşür. Bu tepkimeler formülle şöyle gösterilebilir.
NaCl + CO2 + H2O + NH3 → NaHCO3 + NH4Cl
2NaHCO3 → Na2CO3 +H2O + CO2
Amonyum klorürü kireçle işleyerek amonyağı toplamak mümkündür. Kireç, işlem için karbon dioksit gerektiği zaman, kireç taşının kavrulması ile elde edilebilir.
Sodyum karbonat 10 mol su alarak, havada çiçeklenen klinorombik prizmalar halinde billurlaşır. Ayrışmadan erir. Sudaki çözeltisi güçlü bir alkali tepkime verir. Ayrıca sodyum karbonat, sanayide daha pahalı olan sodyum hidroksidin yerini almıştır. Camcılıkta ve birçok sodyum bileşiğinin üretiminde, çamaşırcılıkta, boyacılıkta, suların hazırlanmasında kullanılır. Sodyum hidrojen karbonat veya bikarbonat'a NaHCO3 “Vichy tuzu” da denir. Ve karbon dioksidin nötr sodyum karbonata etkimesi ile hazırlanır. Isıtılınca nötr sodyum karbonat ile karbon dioksidin ayrışır. Tıpta ve seltz hazırlanmasında kullanılır.
Nötür sodyum sülfür NaS ve asit sodyum sülfür Na HS, kükürtlü hidrojenin sodyum hidrokside etkimesi ile meydana gelir. Kükürt ile ısıtılınca, suni kükürt banyolarının hazırlanmasında kullanılan polisülfürleri verir.
Sodyum sülfata NaSO bazı inorganik kaynaklarda rastlanır. 10 mol su alarak renksiz ve hacimli klinorombik prizmalar halinde (Glauber tuzu) billurlaşır ve havada çiçeklenir ayrışmadan erir. Pencere camlarının hazırlanmasında kullanılır; tıpta mushil olarak da kullanılır. Sülfüroz asit gibi, bu bileşiklerde indirgen ve renk gidericidir. Sodyum hidrit NaNO sodyum nitrattan hazırlanır ve 217 derece C'te eriyen renksiz bir katıdır. Diazon boyar maddelerinin hazırlanmasında kullanılır. Boratlar arasında, en önemlisi borakstır. NaBO.
Sodyum tuzlarının özellikleri. Hemen hemen hepsi suda çözünür; az çözümlenenler arasında, ancak periyodat ile proantimonyat sayılabilir. Hepsi Bunsen bekinin alevini sarıya boyar.
Biyokim. Sodyum, hücrelerde ve dokulardaki su metobolizmasında ve organik sıvıların asit-bas dengesini sağlamakta önemli bir rol oynar. Dokulardakine yakın bir derişilikte, böbrekler tarafından organizmadan atılır. Potasyum iyonları ile sodyum iyonları arasında bir denge vardır ve bu denge sayesinde potasyum sodyumu etkisiz hale getirir ve sodyumun dışarı atılmasını yol açar: bu sidik söktürünce etkiden, birçok hastalığın tedavisinde veya bazı ilaç tedavileri sırasında yararlanılır.
Ecz.. Tedavide birçok sodyum tuzu kullanılır.
Zayıf asitlerin sodyum tuzları (bikarbonat, karbonat, borat) alkalidir ve alkali oldukları oranda kullanılır. Öbür sodyum tuzlarının tıpta kullanılma özellikleri asit köklerine bağlıdır boptik. (L)(Y)

Sodyum, 1807'de Sir Humphry Davy'nin kostik sodayı elektroliz ederek elementel formda ayrıştırmasına kadar uzun süre bileşikleri halinde kullanılmıştı. Orta Çağ Avrupa'sında bir sodyum bileşiği (Latince adıyla sodanum) baş ağrısı ilacı olarak kullanılmaktaydı. Sodyumun simgesi, Na, yeni Latince natrium adı verilen bir sodyum bileşiğinden gelmektedir. O da Yunanca doğal bir tuza verilen nítron adından gelmiştir.

Sodyum yerkabuğunun ağırlıkça %2,6'sını oluşturur ve bu oranıyla en çok bulunan dördüncü element ve en çok bulunan birinci alkali metaldir.
19. yüzyılın sonlarında, sodyum; sodyum karbonat ile karbonun birlikte 1100 °C ye ısıtılması ile kimyasal olarak elde edilmiştir.

Na2CO3 (sıvı) + 2 C (katı, kok) → 2 Na (buhar) + 3 CO (gaz).
Günümüzde sodyum ticari olarak, sıvı sodyum klorürün elektrolizi yoluyla üretilmektedir. İşlem Down hücresi içinde gerçekleşir ve NaCl, erime sıcaklığının 700 °C nin altına düşürülmesi için kalsiyum klorürle (CaCl2) karıştırılır. Kalsiyum, sodyumdan daha elektro-pozitif olduğu için, katotta kalsiyum toplanmaz. Bu metot, yukarıda bahsedilen sodyum hidroksitin elektrolizi metoduna göre daha ekonomiktir.

Sodyum, oksijenle birleşerek Na2O protoksit ve Na2O2 peroksit verir. Sodyum protoksit, su ile birleşerek sodyum hidroksit (veya sud kostik, NaOH) veren bazik bir oksittir. Sodyum peroksit su etkisiyle oksijen vererek ayrışır ve asitlerle oksijenli su (hidrojen peroksit) verir.
Sodyum sülfat'a (Na2SO4) bazı inorganik kaynaklarda rastlanır. Tuzlu bataklıkların kristalleşmiş kısımlarından çıkarılır. Yapay olarak sülfürik asitin sodyum klorüre etkimesiyle de hazırlanır, tepkimede hidroklorik asit de oluşur. 10 mol su alarak renksiz ve hacimli klinorombik prizmalar halinde (Glauber tuzu) kristalleşir.
Sodyum nitrat (NaNO3) şili güherçilesini meydana getirir. Susuz romboedr'ler halinde kristalleşir, fakat nemli havada su alarak bozulur. Isıtılınca, önce oksijen ve nitrit, sonra azot, oksijen ve sodyum oksit halinde ayrışır. Gübre olarak kullanılır; ayrıca nitrik asit ve diğer nitratlar ile nitritlerin hazırlanmasında da kullanılır.
Sodyum nitrit (NaNO2), sodyum nitrattan hazırlanır ve 217 °C'ta ergiyen renksiz bir katıdır. Diazo boyar maddelerinin hazırlanmasında kullanılır.
Sodyum bileşikleri; kimya, cam, metal, kâğıt, petrol, sabun ve tekstil ensüstrisinin vazgeçilmez ögeleridir.

Sodyum, esterlerin ve organik bileşiklerin yapımında kullanılır. Bu alkali metal, yaşam için gerekli olan tuzun (sodyum klorür, NaCl) bileşenidir. Diğer kullanım alanları:

Yapılarını geliştirmek için bazı alaşımlarda,
Yağlı asitlerle birlikte sabunlarda,
Metallerin yüzeyini temizleyip düzgünleştirme amacıyla,
Erimiş tuzları saflaştırmada,
Sodyum buharlı lambalarda aydınlatma amacıyla ve
Bazı nükleer reaktörlerde ısı transfer akışkanı olarak ve yüksek performanslı, içten yanmalı motorlarda içi boşluklu valflerde kullanılır.

Sodyumun bilinen 13 izotopu vardır. En kararlı olanı 23Na dur. İki adet radyo-izotopu vardır: 22Na (yarılanma ömrü = 2 bin 605 yıl) ve 24Na (yarılanma ömrü yaklaşık 15 saat).

β-galaktozidaz, α-amilaz enzimlerinin aktivatörüdür. 3,2 mg plazmada, 0,2 mg Eritrositlerde normal halde bulunur. Günlük ihtiyaç 4-6 g kadardır. Hücre dışı sıvılarında bulunur.
Sodyum metabolizması, böbrek üstü bezinin korteks hormonları tarafından düzenlenir. İdrar yolu ile uzaklaştırılır.

Kronik böbrek hastalıkları
Yanık olayları, terleme
İshal, kusma, bağırsak tıkanmasında sodyum düzeyi azalır.
Deh

Stenoz (Antik Yunanca'da "στενός", "dar" anlamında), bir kan damarında veya foramina ve kanallar gibi oluşuma sahip diğer tübüler organda veya yapılarda anormal bir daralmadır. Bazen darlık olarak da adlandırılır (üretral darlıkta olduğu gibi).
Bir terim olarak striktür genellikle daralmanın düz kas kasılmasından kaynaklandığı durumlarda kullanılır (örn. akalazya, prinzmetal anjina gibi). Stenoz ise genellikle, daralmanın lümen boşluğunu azaltan lezyondan kaynaklandığı durumlarda kullanılır (örn. ateroskleroz). Koarktasyon terimi başka bir eşanlamlıdır. Ancak yaygın olarak yalnızca aort koarktasyonu bağlamında kullanılır.
Restenoz, bir işlemden sonra darlığın tekrarlamasıdır.

Ortaya çıkan sendrom, etkilenen yapıya bağlıdır.
Vasküler stenotik lezyon örnekleri arasında şunlar vardır:

Aralıklı topallama (İntermiten Klaudikasyo) (periferik arter stenozu)
Angina (koroner arter stenozu )
Karotis arter darlığı (felç ve geçici iskemik ataklar )
Renal arter darlığı
Kalp kapakçıklarındaki darlık türleri şunlardır:

Pulmoner kapağın kalınlaşması ve dolayısıyla daralmaya neden olan pulmoner kapak darlığı
Mitral kapağın (sol kalp) kalınlaşması olan mitral kapak darlığı,
Triküspit kapağın (sağ kalp) kalınlaşması olan triküspit kapak darlığı,
Aort kapağının kalınlaşması ve dolayısıyla daralmaya neden olan aort kapak stenozu
Diğer vücut yapılarının/organlarının darlıkları/darlıkları şunları içerir:

Pilor stenozu (mide çıkışı obstrüksiyonu)
Lomber, servikal veya torasik spinal stenoz
Subglottik stenoz (SGS)
Trakeal stenoz
Tıkanma sarılığı (safra yolu darlığı)
Bağırsak tıkanıklığı
Fimozis
Akuaduktal stenoz nedeniyle non komunike hidrosefali
Stenozan tenosinovit
Ateroskleroz
Yemek borusu darlığı
Akalazya
Prinzmetal anjina
Vajinal stenoz
Meatal stenoz

alkol
ateroskleroz, arterlerde stenotik lezyonlara neden olur.
doğum kusurları
kireçlenme
şeker hastalığı
kafa sallama - Dave Mustaine örneğinde olduğu gibi
iyatrojenik; örneğin radyasyon tedavisine ikincil olarak
enfeksiyon
iltihap
iskemi
neoplazm – bu gibi durumlarda, stenozun genellikle " kötü huylu " veya " iyi huylu " olduğu söylenir, ancak bu nitelik aslında neoplazmanın kendisine atıfta bulunur.
sigara içmek
üreter
üretral

Vasküler tipteki stenozlar genellikle daralmış kan damarı üzerindeki türbülanslı akıştan kaynaklanan olağandışı kan sesleriyle ilişkilidir. Bu ses bir stetoskopla duyulabilir, ancak teşhis genellikle bir tür tıbbi görüntüleme ile yapılır veya onaylanır.

Atrezi

"Tracheal Stenosis Audio and Video". 12 Ocak 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Symptoms of Urethral Stricture" (İngilizce). 20 Mayıs 2011. 17 Temmuz 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Stetoskop, vücut içinde oluşan sesleri dinlemek için kullanılan tıbbi bir cihazdır. Stetoskop genelde üç ana kısımdan meydana gelir:

Diyafram,
Tüp (elastik boru şeklinde)
Kulaklık
Bazı stetoskoplarda ayrıca çan denilen ve alçak perdeden sesleri yükseltmeye yarayan bir kısım da bulunur. Diyafram, stetoskobun tüp kısmının ucunda bulunan ve dinlenmek istenen bölgeye değdirilen yassı koni şeklinde bir parçadır. Bu parçanın içinde ortamdan yalıtılmış bir zar vardır. Yüzeydeki sesle titreyen zar konik parça içindeki havaya basınç uygular ve bu basınç tüp içinden kulaklığa kadar ulaşır ve uygun yapıdaki kulaklık parçaları, sesi kulak içine yayar. Basit bir mantıkla çalışan stetoskop, bir nevi mekanik yükselticidir.
Stetoskopla en çok dinlenen sesler şunlardır:

Kalbin atışı
Akciğerlerin çıkardığı sesler
Bağırsaklarda ve midede ortaya çıkan sesler
Nabız
Ayrıca kan basıncını ölçmek için de kullanılır.
Stetoskop ile vücuttaki sesleri dinleme işine oskültasyon (auscultation) denir. Oskültasyon, tecrübe gerektiren bir teşhis yöntemidir. Stetoskop ile kulağa ulaşan sesin normal olup olmadığını anlamak, eğitim ve deneyim gerektirir. Kalpten yayılan birçok ses vardır ve bu seslerin bazısı insandan insana farklılık gösterebilir.

MÖ 400 yılında Hipokrat, kalpten gelen sesleri, göğüs kafesinin içinde kaynayan sirkeye benzetmişti. 2000 yıl sonra, 17. yüzyılda William Harvey, bu sesi akan suyun çıkardığı şırıltı olarak açıkladı.
1816 yılında Rene Theophile Hyancinthe Laennec, kağıdı rulo yaparak bir ucunu hastanın kalbine diğer ucunu kulağına dayayıp kalp sesini dinledi. Kısa süre sonra rulo kağıdın yerini bir tüp aldı ve bu da stetoskobun başlangıcı oldu. Yunanca bir kelime olan stetoskop; stetos (göğüs) ve skopein (bakmak) kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Günümüzdeki haline gelmesi için çeşitli malzemelerle deneyler yapıldı. En iyi ses iletimi, 30 cm.lik tahta silindirden elde edildi. Bu alet ile kalp sesleri daha net ayrıştırılmaya başlandı.
1829'da, Dr. Charles Williams, Laennec stetoskobunu iki parçaya bölerek geliştirdi ve değişik açılara bükülüp katlanabilen bir cihaz haline getirdi. 1830 ve 1840 yıllarında tek kulaktan dinlemeli ve dayanıklı kauçuktan, doktorların kalp ve akciğer dinlemelerine açısal hareketlerle kullanım kolaylığı sağlayan stetoskoplar geliştirildi. 1852'de ilk çift kulaklıklı stetoskoplar kullanıldı. Amerika'dan P. Camman ve İngiltere'den Alfred Leared, aynı zamanlarda bu aleti değişik biçimlerde ortaya çıkardı. Camman tarafından üretilen cihaz; 1 inç'lik ahşap çan bağlı tüplere doğru incelen spiral telli, yayla metal dinleme tüplerine bağlı, kullanımı kolay ve konforlu idi. Sonraki 40 yılda stetoskop tasarımı çok az değişime uğradı.
1894'te İtalyan Bianchi ile Amerikalı mühendis R.C.M. Bowles'ın çalışmaları, göğüs kafesi için kullanıldı. Bunları diyafram ve çanın yararları üzerine tartışmalar izledi. Çan ve diyaframa olan ihtiyaç artışı ile 1926'da Lad Howard Sprague ilk çan ve diyafram birleşimini bugünkü şekline getirdi.
1940'ta Sprague, Maurice Rappaport ile birlikte çalışarak stetoskobun bilimsel fizik prensiplerini belirledi.
1958'de İngiliz kardiyolog Dr. Aulrey Leatham'ın stetoskobu, sadece çan ve diyafram birleşimi olmayıp, ilkinin içinde ikinci en küçük çanı içeriyordu. Bir manivela sayesinde çocuklar için kullanıma imkân sağlıyordu.
1961'de Amplivex tarafından elektronik stetoskop geliştirildi. Bu cihaz vakumlu tüp teknolojisi ile avantaj sağlıyordu. Uygun ağırlığı ve uygun boyu ile kullanıma elverişli bir cihaz oldu.

Mekanik stetoskoplar hafif ve taşınabilir oldukları için kullanımları kolaydır ancak sadece uzman kişiler tarafından yorumlanabilecek veri sunar. Elektronik stetoskoplar ise elde edilen veriyi kullanıcıya yorumlanmış bir şekilde sunabilmektedir.
Elektronik stetoskoplar fazla yaygınlaşmamıştır, gelişmekte olan bir teknolojidir ve pahalıdır. Doktorlar mekanik stetoskopları tercih etmektedir.
Elektronik stetoskopların çalışma prensipleri
Elektronik stetoskop, sesi öncelikle bir dönüştürücü yardımıyla elektriksel bir niceliğe dönüştürür. Havanın titreşimini elektrik işaretlere dönüştüren basınç algılayıcıları kullanılarak vücuttaki sesler elektronik ortama aktarılır. Bu iş için mikrofonlar kullanılır. Kullanılan mikrofonların yalıtılmış olmaları gerekir, çünkü ortamdaki sesler vücuttan gelen sese eklenerek çıktıyı bozar.
Mikrofonla gerilime dönüştürülen ses çok zayıf ve gürültülüdür. Çeşitli filtre ve yükselteç devreleriyle iyileştirilen işaret (sinyal) daha sonra çıktı (ses, görüntü, teşhis sonuçları vs.) olarak sunulmak için örneksel (analog) veya sayısal (dijital) bir sisteme aktarılır. Sayısal verinin işlenmesi daha kolay olduğu için elektronik stetoskoplar genelde sayısal olarak tasarlanır. İyileştirilmiş işaret önce örneksel-sayısal çeviriciyle sayısal değerlere dönüştürülür ve daha sonra da bir işlemci tarafından işlenerek çıktı halini alır.
İşaret çözümlemesinde sayısal işaret işleyicilerden (İng. Digital Signal Processor) yararlanılması çıktının kalitesini artırır. Sayısal işaret işleyici yardımı ile veriler üzerinde filtreleme-yorumlama vs. her türlü işlem kolayca yapılabilmektedir.

Tek katlı yassı epitel, organizmadaki en dayanıksız epiteldir. Travmalara, basınca ve mekanik olaylara duyarlıdır. Hücreler birbirine çok sıkı bağlıdır. Bu nedenle organizmada bariyerlerin olduğu yerlerde bulunurlar. Akciğer, beyin ve retina gibi bölgelerde özel yapılarla bariyer oluşumu vardır. Burada tek katlı yassı epitel birbirine sıkı bağlarla bağlıdır ve kandan dokulara zararlı maddelerin geçişini engeller. Atardamar, toplardamar ve lenf gibi tüm damarları döşeyen epiteldir. Damarları döşeyen tek katlı yassı epitele endotel denir. Böbrekte bowman kapsülünün paryetal yaprağını oluşturur. Akciğerde alveol keseleri ve akciğer kapillerleri bu epitel ile döşelidir. Plevra, periton ve perikart boşluklarını çevreler. Burada mezotel adını alır. Böbreğin henle ansı denilen bölgesi ve sertoli hücreleri de tek katlı yassı epitel ile döşelidir.

Epitel doku
Örtü epiteli
Tek katlı yassı epitel
Tek katlı kübik epitel
Tek katlı prizmatik epitel
Yalancı çok katlı epitel
Çok katlı yassı epitel
Çok katlı kübik epitel
Çok katlı prizmatik epitel
Çok katlı değişici epitel

Venler veya toplardamarlar kanı kalbe taşıyan kan damarlarıdır. Venler dolaşım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Oksijen bakımından fakir, metabolizma artıklarını taşıyan, kirli kanın kalbe dönüşünü sağlayan damardır. Derinde bulunan toplardamarlar, kasların arasından geçer. Bu damarlar ve yüzeysel toplardamarlar arasında köprüler bulunmaktadır. Bu oluşumda dolaşımın en fazla zorlandığı bölge bacaklardır.
Toplardamarların genişlemesi, uzaması veya herhangi bir nedenden dolayı tıkanması birer hastalık sebebi olarak sıralanabilir. Tıkanma; pıhtı veya iltihap gibi nedenlerden oluşabildiği (tromboflebit hastalığı) gibi, ur gibi bir oluşumla dışarıdan bir baskı nedeniyle de görülebilir. Genişleme ve uzama; bacak, yemek borusu, erkekte üreme kordonu ve makattaki toplardamarlarda oluşabilir. Bunlara genelce varis denmektedir. Ayrıca toplardamarların içerisinde kanın geriye kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunmaktadır.
Ayakta duran bir insanda bacaklardaki toplardamar basıncı en yüksek seviyededir, bacak yukarı kaldırıldığında ise en düşük seviyeye ulaşır. Normal bir durumda, yürümekte olan birisinde basınç başlangıçta hafif bir yükselmeden sonra hemen düşer. Hareket hâli de toplardamarların boşalmasında önemli bir etkendir.

Vücuttan toplanan kanı kalbe taşırlar.
Karbondioksit bakımından zengin kan taşırlar. (akciğer toplardamarı hariç)
Vücudun alt kısmındaki toplar damarlarda kanın geri dönüşünü engelleyen tek yönde açılan kapakçıklar bulunur.

Troponin veya troponin kompleksi, düz kas dışında iskelet kası ve kalp kasında kas kasılmasının bir ögesi olan üç düzenleyici protein (troponin C, troponin I ve troponin T ) kompleksidir. Duyarlılığı düşük olmasına karşın kan troponin düzeyleri inmede tanı belirteci olarak kullanılabilir. Kardiyak spesifik troponin I ve T tetkikleri miyokard enfarktüsü ve akut koroner sendromun yönetiminde tanısal ve prognostik göstergeler olarak yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Troponin, tropomiyozin proteinine bağlanmıştır ve kas dokusundaki aktin filamanları arasındaki oluk içerisinde yer almaktadır. Gevşemiş bir kasta tropomiyozin, miyozin çapraz köprüsü için bağlanma bölgesini bloke eder, böylelikle kasılmayı önler. Kas hücresi bir aksiyon potansiyeli ile kasılmak için uyarıldığında, sarkoplazmik zarda kalsiyum kanalları açılır ve sarkoplazmaya kalsiyum salınır. Kalsiyumun bir bölümü troponine bağlanır, bu da şekil değişimine neden olur ve aktin filamentlerindeki miyozin bağlanma yerlerini (aktif bölgeler) açığa çıkarır. Miyosinin aktine bağlanması çapraz köprü oluşumuna neden olur ve kas kasılımı başlar. Troponin hem iskelet kasında hem de kalp kasında bulunur, ancak troponinin özgül türevleri kas türleri arasında farklılık gösterir. Başlıca farklılık, iskelet kasındaki troponinin TnC alt biriminin dört kalsiyum iyonu bağlanma bölgesine sahip olması, kardiyak kasta ise yalnızca üç tane olmasıdır. Troponine bağlanan gerçek kalsiyum miktarı kesin olarak belirlenememiştir.

Kalp ve iskelet kaslarında, kas gücü üretimi öncelikle hücre içi kalsiyum yoğunluğu değişiklikleriyle düzenlenir. Genel olarak, kalsiyum yükseldiğinde kaslar kasılır ve kalsiyum düştüğünde kaslar gevşer. Troponin, ince filamentlerin (aktin ve tropomiyosin ile birlikte) bir bileşenidir ve kas gücü üretimini tetiklemek için kalsiyumun  bağlandığı protein kompleksidir. Troponinin kendisinin üç alt birimi vardır, TnC, TnI ve TnT; bunların her biri gücün düzenlemesinde görev almaktadır. Dinlenme döneminde hücre içi kalsiyum düzeyleri, tropomyosin, kuvvet üretmek için miyozinin (kalın kas filamentlerinde düzenlenmiş moleküler bir motor) bağlandığı aktin üzerindeki aktif yerleri kapsar. Kalsiyum TnC'nin N bölgesinde özgül bölgelere bağlandığında, bir dizi proteinde yapısal değişiklikler meydana gelir, öyle ki tropomiyozinin aktin üzerindeki miyozin bağlanma yerlerinden uzaklaştırılması, miyozinin ince filamente yapışmasına, kuvvet üretmesine ve sarkomerin kısalmasına izin verir. Kendi başına alt birimler farklı işlevlere sahiptir: 

Troponin C, TnI'de üç boyutlu yapısal bir değişiklik üretmek için kalsiyum iyonlarına bağlanır
Troponin T, tropomiyozine bağlanır, troponin-tropomiyozin kompleksi oluşturmak için birbirine kenetlenir
Troponin I, troponin-tropomiyozin kompleksini yerinde tutmak için ince miyofilamentlerde aktine bağlanır
Düz kas troponin içermez.

TnT, troponin kompleksinin ince filamentlerle etkileşimini düzenleyen tropomiyosin bağlayıcı bir alt birimdir; TnI, akto-miyozinin ATP-az etkinliğini inhibe eder; TnC, Ca+2 bağımlı kas kasılımını düzenlemede büyük rolü olan bir Ca+2 bağlayıcı bir alt birimidir.
Kalp kasındaki TnT ve TnI, iskelet kaslarındakinden farklı bir yapı sergiler. İnsan iskelet kası dokusunda (skTnI ve skTnT), iki TnI izoformu ve iki TnT izoformu eksprese edilir. Kardiyak kas dokusu (cTnI) için yalnızca bir dokuya özgü TnI izoformu tanımlanmışken, literatürde birkaç kardiyak spesifik TnT (cTnT) izoformunun varlığı tanımlanmaktadır. İnsan TnC'si için kardiyak spesifik izoformlar bilinmemektedir. İnsan kalp kası dokusundaki TnC, yavaş iskelet kası için tipik bir izoform ile sunulur. Başka bir TnC formu, hızlı iskelet TnC izoformu, hızlı iskelet kasları için daha tipiktir. cTnI sadece miyokardda ifade edilir. Sağlıklı veya yaralı iskelet kasında veya diğer doku tiplerinde cTnI ekspresyonu örneği bilinmemektedir. cTnT olasılıkla daha az kardiyak spesifiktir. Kronik iskelet kası yaralanması olan hastaların iskelet dokusunda cTnT ekspresyonu tanımlanmıştır.
Kardiyak troponin kompleksi içinde cTnI-TnC ikili kompleksi için moleküller arasındaki en güçlü etkileşimin özellikle Ca+2 (KA = 1.5x10 −8 M = 1 ) varlığında olduğu gösterilmiştir. cTnI ile bir kompleks oluşturan TnC, cTnI molekülünün üç boyutlu yapısını değiştirir ve yüzeyinin bir bölümünü kaplar. En son verilere göre cTnI; TnC ile ikili kompleks veya cTnT ve TnC ile üçlü kompleks biçiminde hastanın kan dolaşımına salınır. cTnI-TnC kompleks oluşumu, cTnI bileşiğinin kararlılığının geliştirilmesinde olumlu yönde önemli bir rol oynar. Serbest formunda son derece kararsız olan cTnI, TnC ile kompleksinde veya üçlü cTnI-cTnT-TnC kompleksinde önemli ölçüde daha iyi kararlılık gösterir. Bölgesel kompleks içindeki cTnI kararlılığının, proteinin saflaştırılmış formunun kararlılığından veya saflaştırılmış proteinlerden birleştirilmiş yapay troponin komplekslerindeki cTnI'nin kararlılığından önemli ölçüde daha iyi olduğu gösterilmiştir.

Bazı troponin alt tipleri (kardiyak I ve T), kalp kası (miyokard) hasarının duyarlı ve özgül göstergeleridir. Bunlar, göğüs ağrısı veya akut koroner sendromlu kişilerde kararsız angina ve miyokard enfarktüsü (kalp krizi) arasında ayrım yapmak için kanda ölçülür. Son zamanlarda miyokard enfarktüsü geçiren bir kişinin, hasarlı kalp kası alanı vardır ve kandaki kardiyak troponin düzeyleri yüksektir. Bu, kalp kan damarlarının ciddi daralmasını kapsayan bir tür miyokard enfarktüsü olan koroner vazospazmı olan kişilerde de ortaya çıkabilir. Miyokard enfarktüsü sonrası troponinler 2 haftaya değin yüksek kalabilir.
Kardiyak troponinler, yalnızca kalp rahatsızlığının en şiddetli formu olan miyokard enfarktüsünün değil, bütün kalp kası bozukluklarının bir belirtecidir. Bununla birlikte, miyokard enfarktüsünün göstergesi olan yükselmiş troponine yönelik tanı ölçütleri şu anda DSÖ (WHO) tarafından 2 μg veya daha yüksek eşik değerinde karar kılınmıştır. Kreatin kinaz gibi diğer kardiyak biyobelirteçlerin kritik düzeyleri de önemlidir. Doğrudan veya dolaylı olarak kalp kası hasarı ve ölümüne yol açan böbrek yetmezliği gibi başka koşullar da troponin düzeylerini arttırabilir. Normal koroner arterleri olan bir kişide şiddetli taşikardi (örneğin supraventriküler taşikardi nedeniyle) de troponin artışına yol açabilir, bunun artan oksijen talebi ve oksijenin kalp kasına yetersiz ulaştırılması nedeniyle geliştiği varsayılır.
Troponinler ayrıca kalp yetmezliği olan hastalarda, mortaliteyi ve ventriküler ritim anormalliklerini de öngörmek üzere, artmıştır. Kalp kası tutulumu olan miyokardit ve perikardit gibi enflamatuvar koşullarda yükselebilir (bu miyoperikardit olarak adlandırılır). Troponinler ayrıca dilate kardiyomiyopati, hipertrofik kardiyomiyopati veya (sol) ventriküler hipertrofi, peripartum kardiyomiyopati, Takotsubo kardiyomiyopatisi veya kardiyak amiloidoz gibi infiltratif bozukluklar gibi çeşitli kardiyomiyopati biçimlerine işaret edebilir. Artmış troponinlerle birlikte kalp hasarı; kardiyak kontüzyon, defibrilasyon ve iç veya dış kardiyoversiyonda da görülür. Troponinler; kalp cerrahisi ve kalp nakli, atriyal septal defektlerin kapatılması, perkütan koroner girişim veya radyofrekans ablasyonu gibi çeşitli işlemlerde yaygın olarak artar.

Kardiyak ve kardiyak olmayan durumlar arasındaki ayrım biraz yapaydır; aşağıda listelenen durumlar birincil kalp hastalıkları değildir, ancak bunlar kalp kası üzerinde dolaylı etkiler gösterir.
Sepsis gibi durumu kritik olan hastaların yaklaşık %40'ında troponinler artmıştır. Bu hastalarda mortalite ve yoğun bakım ünitesinde bekleme süresi artmıştır. Ayrıca, şiddetli gastrointestinal kanamada, miyokardın oksijen isteği ile oksijenin miyokarda sağlanması arasında bir uyumsuzluk yaşanabilmektedir.
Kemoterapi ajanları kalp üzerinde toksik etkiler gösterebilir (örnekler arasında antrasiklin, siklofosfamid, 5-florourasil ve sisplatin bulunur). Birkaç toksin ve zehir de kalp kası hasarına yol açabilir (akrep zehri, yılan zehri ve denizanası ile kırkayak zehri). Hipoksik kardiyotoksik etkiler nedeniyle karbonmonoksit zehirlenmesi veya siyanür zehirlenmesine troponinlerin salınması da eşlik edebilir. Şiddetli CO zehirlenmesi olgularının yaklaşık üçte birinde kalp hasarı meydana gelir ve bu hastalarda troponin taraması uygun düşer.
Her iki primer pulmoner hipertansiyon, pulmoner emboli ve kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) akut alevlenmelerinde, sağ ventrikül zorlanma duvar gerginliğinde artışa neden olur ve iskemiye gelişebilir. Kuşkusuz, KOAH alevlenmesi olan hastalarda aynı zamanda miyokard enfarktüsü veya pulmoner emboli de olabilir, bu nedenle artmış troponin düzeyi nedenini KOAH'a bağlarken dikkatli olunmalıdır.
Son dönem böbrek hastalığı olan kişilerde, daha kötü prognoza bağlı kronik olarak troponin T düzeyinde yükselme görülebilir. Troponin I'nin yalancı yüksekliği olasılığı daha düşüktür.
Maraton veya triatlon gibi zorlu dayanıklılık egzersizleri, deneklerin üçte birine kadarında troponin düzeylerinde artışa neden olabilir; ancak bu, yarışçılarda olumsuz sağlık etkileriyle bağlantılı değildir. Polimiyozit veya dermatomiyozit gibi enflamatuvar kas hastalıkları olan hastalarda da yüksek troponin T düzeyleri bildirilmiştir. Rabdomiyolizde de troponinler artar.
Preeklampsi gibi hipertansif gebelik bozukluklarında, yüksek troponin düzeyleri bir dereceye kadar miyofibriler hasarı gösterir.
Kardiyak troponin T ve I, ilaca ve toksine bağlı kardiyomiyosit toksisitesini izlemek için kullanılabilir.

Yüksek troponin düzeyleri tanı için kullanıldıkları koşulların çoğunda prognostik olarak önemlidir.
Sessiz kardiyak hasarın önemini gösteren toplum tabanlı bir kohort çalışmasında troponin I'in başlangıçta kardiyovasküler hastalık bulunmayan erkeklerde mortalitenin ve ilk koroner kalp hastalığı olayının öngörüldüğü gösterilmiştir. İnmeli kişilerde, yüksek kan troponin düzeyleri durumu saptamak için yararlı bir belirteç değildir.

İlk olarak cTnI ve daha sonra cTnT başlangıçta kardiyak hücre ölümü için belirteç olarak kullanılmıştı. Her ik

Çizgili kas, diğer kas türü olan düz kasın aksine, tekrarlayan işlevsel birimler olan sarkomerler içeren kas dokusu türü. Kaslar ve ona ait bazı yapılar hareket sisteminin aktif unsurlarıdır. Çizgili kaslar isteğimizle çalışır ve içerisinde çok çekirdekli ve kırmızı renkli hücreler vardır.
Bu kaslara çizgili görünümü veren aktin ve miyozin filamentlerinin dizilişidir. Sarkomer üzerinde, yalnızca aktin filamentlerin bulunduğu bölge "I bandı" adını alır ve ışık mikroskobunda açık renk görüntü verir. Öte yandan aktin ve miyozin filamentlerinin birlikte yer aldığı kısımlar daha koyu renk görülürler. Bu bölgeler "A bandı" olarak isimlendirilirler. A bandının ortasında aktinin ulaşamadığı ve yalnızca miyozinden oluşan bir alan vardır. "H bölgesi" olarak adlandırılan bu bölge I bandından daha koyu, A bandından ise daha açık renkte görülecektir. I bandı ortasında dikey olarak uzanan "Z çizgisi" bulunur. Böylece, dinlenim durumunda, iki Z çizgisi arasında H bölgesini saymazsak sırasıyla I-A-I bantları yer almış olur. Z çizgileri bir bir miyofibrilin uzunluğu boyunca içindeki sarkomerleri  birbirine bağlarlar. İki Z çizgisi arasında kalan  bölgeye sarkomer adı verilir. Sarkomer kas kasılmasında kısalma ve uzamanın gerçekleştiği bölümdür.

İyon kanalları hücre zarında gözenek oluşturan, fonksiyonları istirahat membran potansiyeli oluşturmak, aksiyon potansiyelini şekillendirme ve diğer elektriksel sinyalleri iletmek olan membran proteinleridir. Ayrıca hücre hacmini kontrol etmek amacıyla salgı ve epitel hücrelerinde iyonların hücre membranı boyunca akışını düzenleyici rolleri vardır. Tüm hücrelerin  hücre zarında iyon kanalı bulunur. İyon kanalları iyonofor proteinlerin iki geleneksel sınıfından biri kabul edilir. Diğer sınıf olan iyon taşıyıcı proteinler ise sodyum-potasyum pompası, sodyum -kalsiyum değiştiricisi ve sodyum-glukoz nakil proteinleri olarak sayılabilir.
İyon kanalları genellikle biyofizik ve elektrofizyoloji çalışmalarıyla gerilim kelepçe, yama kelepçe, immünhistokimya ve RT-PCR teknikleri kullanılarak incelenmektedir.

"Voltage-Gated Ion Channels". IUPHAR Database of Receptors and Ion Channels. International Union of Basic and Clinical Pharmacology. 25 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"TRIP Database". a manually curated database of protein-protein interactions for mammalian TRP channels. 10 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
AurSCOPE Ion Channels Database

Ablepharon makrostomi sendromu (AMS), baş ve yüzün yanı sıra kafatası, deri, parmaklar ve genital organları etkileyen anormal fenotipik görünümlerle karakterize edilen son derece nadir bir otozomal dominant genetik bozukluktur. AMS, genellikle anormal ektoderm türevli yapılarla sonuçlanır. En belirgin anormallik, göz kapaklarının az gelişmişliği (mikroblefaron) veya yokluğu (ablepharon) ve geniş, balık benzeri bir ağız (makrostomi) olarak tanımlanır. Son zamanlardaki araştırmacılar ve cerrahlar, yapılan son incelemeler ve histolojik çalışmaların en azından bir miktar göz kapağı dokusu bulunduğunu gösteren tutarlı kanıtlar nedeniyle, hastalığın "Ablepharon" olarak adlandırılmasını sorgulamaktadır. AMS ile doğan bebeklerde ayrıca karın duvarı ve meme başı malformasyonları da görülebilir. AMS'li çocuklar, öğrenme gelişimi, dil zorlukları ve bilişsel engeller gibi sorunlar da yaşayabilirler.
AMS, diğerlerinin yanı sıra TWIST2 genindeki mutasyonlardan kaynaklanır. Fenotipik anormallikler açısından Barber–Say sendromu ile yakından ilişkilidir.

AMS, genellikle cilt, gözler, parmaklar, genital organlar, baş ve yüzün anormal görünümleri ile karakterize edilir. AMS'li bebeklerde ince, aşırı kırışmış cilt ve yüzde aşırı kırışıklıklar gözlenir; geniş aralıklı gözler, eksik veya ciddi şekilde gelişmemiş göz kapakları ve aşağıya doğru kıvrılmış alt göz kapakları; ve köşelerinden birleşik olabilen geniş, balık benzeri bir ağız. Yüz ve başın diğer görünümleri arasında: geniş burun köprüsü, geniş, açılmış burun delikleri ve kalın ve geniş burun kanatları (burun deliklerinin kenarları) bulunur.
Anomaliler ellerde ve parmaklarda da görülebilir, çünkü AMS'li bebeklerin parmakları perdeyle birleşmiş olacak ve parmakları bükme ve uzatma yetenekleri sınırlı olacaktır. AMS'li bebeklerde ayrıca kafatasında olağandışı derecede düşük yerleşimli küçük, gelişmemiş kulaklar bulunur. Zigomatik kemik eksikliği de mümkündür. Cilt kuru ve kaba olabilir, yüzde aşırı kırışmış ve ellerde gevşek, ancak parmak eklemleri etrafında sıkı olabilir, bu da parmakların kullanımının azalmasına yol açar.

Barber–Say sendromunda olduğu gibi, AMS, TWIST2 (twist-related protein 2) olarak bilinen genin yüksek derecede korunan bir kalıntısını etkileyen mutasyonlar nedeniyle oluşur. TWIST2, E-box DNA motiflerine (5'-CANNTG-3') heterodimer olarak bağlanan ve transkripsiyon aktivasyonunu engelleyen bir basic helix-loop-helix transkripsiyon faktörüdür. TWIST2'nin mezenkimal kök hücre farklılaşmasını düzenlemesi ve erken veya ektopik osteoblast farklılaşmasını önlemesi nedeniyle, TWIST2'deki DNA bağlanma aktivitesini değiştiren mutasyonlar, AMS'nin birçok fenotipini açıklayabilir. Mevcut araştırmalar, TWIST2 kalıntısındaki 75. pozisyonda yer alan yabani tip amino asitin lizin ile değiştirilmesinin, AMS'nin önemli bir genetik nedeni olduğunu göstermektedir.
AMS, otozomal dominant bir şekilde kalıtılır; bu durumda, hastalığı ifade etmek için etkilenen bireyin mutant alelin yalnızca bir kopyasına sahip olması yeterlidir.

Mezenşim, embriyonik gelişim sırasında farklı dokulara dönüşebilen bir mezodermal embriyonik dokudur. Mezenşim, kan, kıkırdak ve zarlar gibi dokulara dönüşebilir. Normal bir bireyde, TWIST2 embriyonik gelişim sırasında, özellikle kraniofasiyal gelişim ve kondrogenezde yüksek düzeyde eksprese edilir. TWIST2, kıkırdak ve kemik oluşturacak hücreler olan kondrojenik hücrelerin ve osteoblastların erken olgunlaşmasını önlemeye çalışır. TWIST2'deki baskın mutasyon, kondrojenik ve osteoblastik hücrelerin erken olgunlaşmasına yol açar. Bu durum, AMS hastalarında görülen birincil kraniofasiyal deformitelere neden olur.

Ablepharon makrostomi sendromu, doğumda karakteristik fiziksel bulguların tespiti, klinik değerlendirme ve BT taramaları gibi özel görüntüleme teknikleri kullanılarak teşhis edilebilir.

Birincil tedavi, gözlerin yağlanması gibi acil belirtilerin giderilmesine odaklanır; bu, ağrı ve kuruluğu hafifletir. Enfeksiyonları ve iltihapları önlemek için antibiyotikler de reçete edilebilir. Cerrahi önlemler alınabilir ve plastik cerrahlar, rekonstrüktif cerrahi ile göz kapaklarının eksikliğini düzeltebilir. Yenidoğan döneminde göz kapaklarının cerrahi olarak düzeltilmesi, korneayı kurumasını önlemek ve optimal görsel ve yüz estetiğini korumak için kritik işlevleri yerine getirdiklerinden cerrahi bir acil durum olarak kabul edilir. Mevcut göz kapağı rekonstrüksiyonu yaklaşımları, levator aponevrozunu geriletmeyi, bu hastaların göz kapaklarında görülen kısalmış septumu genişletmeyi ve ardından cilt greftleri kullanmadan önce kapak kenarını fissür üzerine indirmeyi içerir.
Ağız, kulaklar, genital organlar, parmaklar ve ciltteki malformasyonları düzeltmek için de cerrahi işlemler gerekirse yapılabilir. Geniş, balık benzeri ağız olan makrostomi, maksillofasiyal cerrah tarafından düzeltilebilir. Cilt, kuruluk ve kabalığı hafifletmek için kremlerle tedavi edilebilir; belirli durumlarda, genel görünümü iyileştirmek için botulinum toksini ve cilt greftleri kullanılmıştır. Hastaların tedavi süreci boyunca pediatrik psikologların yardımını almaları şiddetle tavsiye edilir.

AMS için bir tedavi olmamakla birlikte, hekimler tarafından sağlanan tedavi planları, gelişimi, genel yaşam kalitesini ve fiziksel görünümü iyileştirebilir. Fiziksel görünüm "normale" döndürülemez, ancak AMS tanısı konulan hastaların yaşam beklentisi normaldir.

AMS ile ilgili mevcut araştırmalar, hem hastalığın temel nedenlerine hem de cerrahi tedavi yöntemlerine odaklanmaktadır. Tokyo, Japonya'da yürütülen bir çalışma, AMS gelişiminde diğer TWIST genlerinin, özellikle TWIST1'in ve bu genin mutasyona uğraması için gereken amino asit değişiminin rolünü araştırmaktadır. TWIST1 mutasyonlarının kraniosinostoz ve ablefarona yol açtığına inanılmaktadır.
Klinik araştırmalar, AMS'nin ablefaron yönünü tedavi etmek için kullanılan farklı cerrahi tekniklere odaklanmaktadır. Bu tür araştırmaların birincil amacı, gereksiz yere karmaşık olmadan hasta için en etkili yöntemleri belirlemektir. São Paulo ve Lima, Peru'daki oftalmoloji departmanları tarafından yapılan bir çalışmaya göre, tam kalınlıkta deri greftlerinin, karmaşık ameliyatlara gerek kalmadan AMS'li hastalarda mikroblefaronu etkili bir şekilde tedavi ettiği gösterilmiştir.

Ambliyopi, halk arasında göz tembelliği olarak da bilinen göz hastalığıdır. Çocukluğun erken döneminde beklenen sağlıklı görme gelişiminin sağlanamaması durumudur. Küçük yaşlarda ortaya çıkan, gözün bir tanesinin net görememesinden kaynaklanan bir hastalıktır. Günümüzde 55 yaşa kadar tedavisi mümkündür. İki göz arasındaki numara farkı veya ışığın ağ tabakaya (retinaya) düşmesini engelleyen herhangi bir neden gözün sağlıklı görme gelişimine engel olur. Bir göz iyi görürken diğeri aynı kalitede göremez. Bu durumda az gören göze ambliyopik göz (tembel göz) adı verilir. Ambliyopi genelde tek gözde görülür.

Ambliyopiyi fark etmek çok kolay değildir. Çocuk bir gözünün güçlü diğerinin ise zayıf olduğunun farkında olmayabilir. Aile de çocuğun gözünde şaşılık ya da bariz bir anormallik yoksa bozukluğu anlayamaz. Bu nedenle çocukluk çağında rutin göz muayenesi son derece önemlidir.

Ambliyopi her iki gözün test edilmesiyle ve iki göz arasında görme farkının bulunmasıyla teşhis edilir. Küçük çocuklarda görmeyi değerlendirmek zor olduğundan, doktor çocuğun bir gözü kapalıyken diğer gözüyle nesneleri nasıl takip ettiğini değerlendirir. Göz doktoru bebeğin bir gözü kapalıyken nesnelere verdiği tepkileri ölçen farklı testler kullanır.

Tedavide yapılması gereken numaralı gözlüklerle çocuktaki odaklanma hatasını yani kırma kusurunu (eğer mevcut ise) düzeltmektir. Çoğunlukla gözlük tek başına yeterli olmaz; beraberinde kapama tedavisi uygulanır. Burada amaç çocuğun ambliyopik gözünü mutlaka kullanmasını ve fiksasyona zorlamasını sağlatmaktır. Bu farklı yollarla sağlanabilir. En yaygın ambliyopi tedavisi çocuğun güçlü olan gözünü belli saat periyodlarında kapatarak diğerini kullanmaya teşvik edilmesidir. Kapama süresi ve kapama tedavisinin uzunluğu doktor tarafından belirlenir ve bazen bu tedavi yıllarca sürebilir. Ambliyopi ayrıca özel atropin içeren göz damlaları damlatarak veya gözlük uygulayarak sağlam gözde bulanık görme oluşturularak tedavi edilebilir.

Arpacık, göz silleri enfeksiyonlarından biridir. Hastalık, 1-2 gün içerisinde oluşur ve gözdeki batma, gözkapağındaki gerilmelerle beraber kendini gösterir. Başta bir nokta halinde olan bozulum, 1-2 gün içinde ağızlaşma (püstül) durumuna geçer. Göz kapaklarındaki dış gözyaşı bezlerinin iltihabı sonucu dış arpacık, iç gözyaşı bezlerinin iltihabı sonucu iç arpacık ortaya çıkar.

Arpacık genellikle herhangi bir özel tedavi olmaksızın birkaç gün veya hafta içinde kaybolur.
Erken teşhiste damlalar, antibiyotikler ve merhemler arpacık oluşumunun önüne geçebilirken, tanıların genelde 1-2 günü aşması nedeniyle, hastalık daha geç düzelmektedir. Arpacıklı hastalar, ışık korkusu (fotofobi) barındırmaktadır; ışığa bakan arpacıklı gözde yaşarmalar meydana gelmektedir. 
Bu aşamada, hasta göze sıcak kompres yaparak arpacığın yayılmasını önleyebilir. Sıcak kompres iyileşmeyi hızlandırır. Göz kapağının dışı veya içi etkilenebilir. Birincil tedavi sıcak kompreslerin uygulanmasıdır. Evde kendi kendine bakımın bir parçası olarak, insanlar etkilenen göz kapağını musluk suyuyla veya hafif, tahriş edici olmayan bir sabun veya şampuan (bebek şampuanı gibi) ile temizleyebilir. Göz yaralanmalarını önlemek için temizlik nazikçe ve gözler kapalıyken yapılmalıdır. Arpacık olan kişiler, enfeksiyonu ağırlaştırıp (bazen korneaya) yayabileceğinden göz makyajı (örneğin göz kalemi), losyonlar ve kontakt lens kullanmaktan kaçınmalıdır. Ciddi enfeksiyon oluşabileceğinden, insanlara arpacığı kendileri delmemeleri tavsiye edilir. asetaminofen gibi ağrı kesiciler kullanılabilir.
Bir kaşığa sarılı pamuk, gözü acıtmayacak kadar sıcak bir suya batırılarak gözde 10 dakikalık aralarla tutulduğunda, arpacığın sebebi olan mikroorganizmaların, bulundukları yağ keseciklerinden dışarı çıkmasına yardımcı olmaktadır.
Ara sıra antibiyotik göz merhemi önerilir. Bu önlemler sıklıkla tavsiye edilirken, iç arpacıklarda kullanım için çok az kanıt vardır.

Antibiyotik göz merheminin kullanımını destekleyen kanıtlar yetersizdir. Ara sıra eritromisin oftalmik merhem önerilir. kloramfenikol veya amoksisilin gibi diğer antibiyotikler de kullanılabilir. Kloramfenikol dünyanın birçok yerinde başarıyla kullanılır ancak aplastik anemi ile ilgili endişeler nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri'nde bir kara kutu uyarısı içerir ve bu durum nadiren ölümcül olabilir.
Antibiyotikler normalde birden fazla arpacığı olan veya iyileşmeyen arpacıkları olan kişilere ve blefarit veya rosacea hastalarına verilir.

Sıcak kompresler başladıktan sonraki 48 saat içinde rezolüsyon başlamazsa kesi ve drenaj yapılır. Tıp uzmanları bazen özellikle inatçı veya tahriş edici bir arpacığın boşalmasını hızlandırmak için bir iğne ile mızrak gibi vururlar. Arpacık tedavisinde cerrahi son çaredir. Herhangi bir tedaviye yanıt vermeyen arpacıklar genellikle cerrahi olarak çıkarılır. Arpacık ameliyatı bir göz doktoru tarafından ve genellikle lokal anestezi altında yapılır. İşlem, arpacığın dışa dönük olup olmamasına bağlı olarak göz kapağının iç veya dış yüzeyinde küçük bir kesi yapılmasından ibarettir. Kesi yapıldıktan sonra, irin bezden boşaltılır ve lezyonu kapatmak için çok küçük dikişler kullanılır. Bazen çıkarılan arpacık cilt kanseri olasılığını araştırmak için histopatolojik inceleme için gönderilir.

2017 Cochrane incelemesi, akupunkturun antibiyotikler veya sıcak kompreslere kıyasla hordeolumda yardımcı olduğuna dair düşük kesinlikte kanıt buldu. Akupunktur artı olağan tedavinin hordeolumun iyileşme şansını artırabileceğine dair düşük kesinlikte kanıt vardı ancak gözden geçirilen çalışmalarda ya pozitif kontrol olmadığından, körleştirilmediğinden ya da her ikisi birden olduğundan, plasebo ya da gözlemci etkisini dışlayamadılar.
Halk arasında olgun dış arpacık tedavisinde sarımsak da kullanılır. Bir diş sarımsak ortadan kesilerek, etli kısmı arpacık olan bölgeye sabah akşam ovularak uygulanır. Sarımsak her bünyeye iyi gelmeyebilir. Uzman bir göz doktoruna muayene olmak gerekir.
Bazen arpacık kronikleşerek geç dönemde şalazyona (halk arasında it dirseği denir) dönebilir.
Arpacıkların ortaya çıkma sıklığı belirsizdir ancak her yaşta ortaya çıkabilirler.

Arpacık nedeni genellikle Staphylococcus aureus 'nun neden olduğu bakteri enfeksiyonudur. Dahili olanlar meibomian bezi enfeksiyonundan kaynaklanırken harici olanlar Zeis bezi enfeksiyonundan kaynaklanır. Şalazyon genelde göz kapağının ortasında ve ağrısızdır.
Arpacık bakteriyel enfeksiyondan kaynaklanır. Vakaların yaklaşık %95'inde bakteri Staphylococcus aureus'tur. Enfeksiyon, kirpik tabanında yağ bezinin tıkanmasına neden olur.
Arpacık her yaştan insanda görülebilir. Arpacıklar yetersiz beslenme, uykusuzluk, hijyen eksikliği, su eksikliği ve gözlerin ovuşturulması tarafından tetiklenebilir. Arpacıklar blefarit'e veya immünoglobulin eksikliğine ikincil olabilir.

Arpacığın ilk belirtisi, yumrunun merkezinde pus olarak gelişen ve bölgede genişleyen küçük, sarımsı bir noktadır.
Arpacığın diğer belirtileri şunlardır:

Üstte veya altta bir yumru göz kapağı
Göz kapağında yerel şişlik
Yerel acı
Göz kapağında kızarılıklık
Hassasiyet
Göz kapağı kenarlarında kabuklanma
Gözde yanma
Göz kapağı düşüklüğü
Göz küresi üzerinde kaşınma hissi (kaşıntı)
Bulanık görüş
Gözde mukus akıntısı
Göz tahrişi
Işık hassaslığı
Yırtılma
Göz açıp kapatma (İngilizce: blinking) sırasında rahatsızlık
Gözde yabancı cisim hissi

Arpacık komplikasyonları çok nadir durumlarda ortaya çıkar. Bununla birlikte, arpacıkların en sık görülen komplikasyonu, kozmetik deformiteye, kornea tahrişine neden olan ve genellikle cerrahi olarak çıkarılmasını gerektiren bir şalazyona ilerlemesidir. Komplikasyonlar ayrıca uygun olmayan cerrahi delme işleminden de kaynaklanabilir ve esasen kirpik büyümesinin bozulması, kapak deformitesi veya kapak fistül içerir. Büyük arpacıklar kişinin görüşünü etkileyebilir.
Göz kapağı selüliti, göz kapak enfeksiyonu olan göz arpacığının başka olası rahatsızlığıdır. Arpacığın sistemik enfeksiyona (vücuda yayılan) ilerlemesi son derece nadirdir ve bu tür yayılmanın yalnızca birkaç örneği kaydedildi.

Arpacık çıkmasının önlenmesi uygun hijyen ile yakından ilgilidir. Doğru el yıkama sadece arpacık değil, aynı zamanda birçok başka enfeksiyon türünün gelişme riskini de azaltabilir.
Uyandıktan sonra, göz kapaklarına bir ila iki dakika ılık bir bez uygulanması, göz kapağının yağ bezleri içeriğini sıvılaştırarak arpacık oluşumunu azaltır böylece tıkanmayı önlemeye faydası olabilir.
Arpacığı önlemek için kozmetik maddeleri ve kozmetik göz aletleri insanlar arasında paylaşılmamalıdır. Tüm enfeksiyonlarda olduğu gibi, düzenli el yıkama esastır ve temiz olmayan ellerle gözler ovuşturulmamalı veya dokunulmamalıdır. Kişiler arasında enfeksiyonun yayılmasını önlemek için kirli göz makyajı atılmalı ve el bezlerinin veya yüz havlularının paylaşımı azaltılmalıdır. Arpacıkları kırmak, irin içindeki bakterileri yayabilir ve bundan kaçınılmalıdır.

Arpacık çoğu durumda zararsız olmasına ve komplikasyonlar çok nadir olmasına rağmen, arpacık sıklıkla tekrarlar. Göz içi hasara neden olmazlar, yani gözü etkilemezler. Arpacık normalde birkaç gün ila bir hafta içinde yırtılarak semptomların hafiflemesine neden olarak kendi kendine iyileşir ancak iki hafta içinde düzelmezse veya kötüleşirse bir doktor görüşü alınmalıdır. Arpacık tedavisinin parçası olarak çok az insan ameliyat gerektirir. Yeterli tedavi ile arpacıklar hızlı ve komplikasyonsuz iyileşme eğilimindedir.
Enfeksiyon bitişik dokulara yayılabileceğinden, arpacık sıkılmaya veya delinmeye çalışılmazsa prognoz daha iyidir. Ayrıca hastaların görme sorunları yaşamaları, göz kapağı şişkinliği çok ağrılı olması, arpacık kanaması veya tekrarlaması, göz kapağı veya gözlerin kızarması durumunda doktora başvurmaları önerilir.

Merck Manual 19 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"NIH - StatPearls - Stye". 14 Aralık 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Astigmatizma, gözün kırma gücündeki dönme asimetrisinden kaynaklanan bir tür kırma hatasıdır. Bu, herhangi bir mesafede görmenin bozulmasına veya bulanıklaşmasına neden olur. Diğer semptomlar arasında göz yorgunluğu, baş ağrısı ve gece araba kullanma zorluğu sayılabilir. Astigmatizma sıklıkla doğumda ortaya çıkar ve yaşamın ilerleyen dönemlerinde değişebilir veya gelişebilir. Yaşamın erken dönemlerinde ortaya çıkar ve tedavi edilmezse ambliyopiye neden olabilir.

Astigmatizma korneanın şeklinde bir bozukluk nedeniyle oluşan, sık rastlanan bir görme problemidir.
Astigmatın nedeni belirsizdir; ancak bunun kısmen genetik faktörlerle ilişkili olduğuna inanılmaktadır. Bunun altında yatan mekanizma, korneanın düzensiz bir eğriliğini ve lens astigmatizması adı verilen ve konaklama spazmıyla aynı mekanizmaya sahip olan göz merceğindeki koruyucu reaksiyon değişikliklerini içerir. Tanı, otorefraktör keratometri (objektif, astigmatizmanın lens ve kornea bileşenlerinin görülmesini sağlar) adı verilen göz muayenesi ve subjektif kırılma ile konur.
Üç tedavi seçeneği mevcuttur: gözlük, kontak lens ve ameliyat. Gözlükler en basit olanıdır.
Kontakt lensler, çift asferik lenslere göre bile daha geniş bir görüş alanı ve daha az artefakt sağlayabilir. Refraktif cerrahi, gözün şeklini kalıcı olarak değiştirerek astigmatizmayı iyileştirmeyi amaçlamar.
Avrupa ve Asya'da astigmat yetişkinlerin %30 ila %60'ını etkilemektedir. Her yaştan insan astigmattan etkilenebilir.
Astigmatizma ilk kez 1801'de Thomas Young tarafından rapor edildi.

Gözün en ön tabakası olan korneanın şeklinin bozularak, ışığı doğru biçimde kıramamasıyla, görüntünün retinada bulanık olarak oluşmasına sebep olan görme bozukluğudur. Işığın retinaya geçme şeklini veya kırılmasını etkileyebilir. Bu durum bozuk görmeye veya net olmayan, bulanık görmeye yol açar.

Astigmatizma genetik kökenli ya da doğumsal nedenlerle olabilir. Doğumsal olabileceği gibi kornea tabakasında değişime yol açabilen hastalıklar, enfeksiyonlar ve travmalar sonucu da oluşabilmektedir.

Düzenli astigmat - ana meridyenler diktir. (Gözün en dik ve en düz meridyenlerine ana meridyenler denir.)
Kurallı astigmatizma - dikey meridyen en diktir (yan tarafında yatan bir rugby topu veya Amerikan futbolu gibi).
Kurala aykırı astigmatizma - yatay meridyen en diktir (Bir ucunda duran Amerikan futbol topu gibi).
Eğik astigmatizma – en dik eğri 120 ile 150 derece ve 30 ile 60 derece arasındadır.
Düzensiz astigmatizma – ana meridyenler dik değildir.

Astigmatizma, düzenli ve düzensiz olmak üzere ikiye ayrılır.

Korneanın incelip dikleşmesiyle kendini gösteren astigmatizma tipidir. Birbirine dik iki meridyen yerine çok sayıda odaklaşma çizgilerinin olduğu durumdur. Bu nedenle görme keskinliği ileri derecede düşmüştür. Gözlüklerle tam düzeltilemez.

Düzenli astigmatizmada görüntü, iki ayrı düzlemde birbirine dik iki çizgi şeklinde oluşur. Bu iki dikey çizgi astigmatizmanın meridyenlerini oluşturur. Düzenli astigmatizma silindirik merceklerle düzeltilebilir. Astigmatizma mevcut optik duruma göre 5 gruba ayrılır.

Basit hipermetrop astigmatizma
Bir meridyen emmetrop, diğeri hipermetroptur.

Basit miyopik astigmatizma
Bir meridyen emmetrop, diğeri miyoptur.

Bileşik hipermetrop astigmatizma
Her iki meridyen de hipermetroptur, fakat dereceleri farklıdır.

Bileşik miyopik astigmatizma
Her iki meridyen de miyoptur, fakat dereceleri farklıdır.

Mikst (karışık) astigmatizma
Bir meridyenin hipermetrop, diğerinin ise miyop olması durumudur.

Astigmatizma belirtileri herkeste farklı olabilir. Bazı kişilerde belirti görülmez. Astigmatizması olan kişilerin uzak ya da yakın mesafe görüşü bulanık ya da gölgeli olur. Görüntüler hiçbir zaman net değildir. Bulanık görme, bozuk görme, gece görme zorluğu, göz yorgunluğu, gözleri kısma, göz tahrişi ve baş ağrıları astigmatizma belirtilerine örnektir. Bazı belirtilerin nedeni başka sağlık veya görme problemleri olabilir.

Astigmatizma tanısı, göz doktorunun yapacağı muayene sonucunda kesinleşir. göz doktorlarının astigmatizma tanısı için kullanabileceği testler arasında Refraktometre, GKDT ve Keratometri bulunur.

Optik refraktometre denilen bir makine ile yapılır. Makinede çeşitli güçlerde düzeltici cam lensler vardır. Göz doktoru, optik refraktometre üzerinde farklı güçte lensler içinden bakarken, hastanın görmesini uygun şekilde düzelten bir lens buluncaya kadar eşeli okumasını ister. 

Bu test sırasında göz doktoru, hastanın harfleri ne kadar iyi görebildiğini saptamak üzere, belirli bir mesafeden eşeldeki harfleri okumasını ister.

Keratometri muayenesi sırasında göz doktoru, hastanın gözüne bir keratoskop makinesi ile bakıp korneasının kavsini saptar ve ölçer.

Astigmatizma gözlük, kontak lens ya da refraktif cerrahi ile tedavi edilebilir. Tüm şiddetli astigmatizma vakaları için doktorlar refraktif cerrahi önerebilir. Bu tür cerrahide astigmatizmayı kalıcı olarak düzeltmek için korneayı tekrar şekillendirmek üzere lazerler veya küçük bıçaklar kullanılır. Astigmatizma için sık kullanılan üç cerrahi tipi, LASIK, PRK ve RK'dir. Tüm cerrahilerde bazı riskler vardır.

Ayak, birçok omurgalıda bulunan anatomik bir yapıdır. Ağırlık taşıyan ve hareket etmeye olanak sağlayan bir uzvun terminal kısmıdır. Ayakları olan birçok hayvanda, ayak, bacağın terminal kısmında, genellikle pençeler veya tırnaklar da dahil olmak üzere bir veya daha fazla segment veya kemikten oluşan ayrı bir organdır.

İnsan ayağı, 26 kemik, 33 eklem (20'si aktif olarak eklemlidir) ve yüzlerce kas, tendon ve bağ içeren güçlü ve karmaşık bir mekanik yapıdır. Ayak eklemleri, ayak bileği ve subtalar eklem ve ayağın interfalangeal eklemleridir. 1197 Kuzey Amerikalı yetişkin Kafkasyalı erkek (yaş ortalamaları 35,5 yıl) üzerinde yapılan antropometrik bir çalışmada, erkeğin ayak uzunluğunun 1,2 cm standart sapma ile 26,3 cm ve olduğu bulundu.
Ayak, arka ayak, orta ayak ve ön ayak olarak alt bölümlere ayrılabilir:
Arka ayak, aşık kemiği (veya ayak bileği kemiği) ve Kalkaneusndan (veya topuk kemiği) oluşur. Alt bacağın iki uzun kemiği olan kaval kemiği (tibia) ve fibula, ayak bileğini oluşturmak için talusun tepesine bağlanır. Subtalar eklemde talusa bağlanan, ayağın en büyük kemiği olan kalkaneus, altında bir yağ tabakasıyla yastıklanır.
Orta ayakın beş düzensiz kemiği, küboid, naviküler ve üç küneiform kemik, şok emici görevi gören ayak kemerlerini oluşturur. Orta ayak, kaslar ve plantar fasya ile arka ve ön ayağa bağlanır.
Ön ayak beş ayak parmağından ve metatarsusu oluşturan beş proksimal uzun kemikten oluşur. El parmaklarına benzer şekilde, ayak parmaklarının kemiklerine falanks denir ve baş parmağın iki falanksı varken diğer dört parmağın her birinin üç falanksı vardır. Falankslar arasındaki eklemlere interfalangeal, metatars ve falankslar arasındaki eklemlere ise metatarsofalangeal (MTP) denir.
Hem orta ayak hem de ön ayak, dorsumu (ayakta dururken yukarı bakan alan) ve planumu (ayakta dururken aşağı bakan alan) oluşturur.
Ayak tarağı, ayak parmakları ile ayak bileği arasındaki ayağın üst kısmının kemerli kısmıdır.

kaval kemiği, fibula (baldır kemiği)
tarsus (7): talus, topuk kemiği, cuneiformes (3), küboid ve naviküler
metatarsus (5): birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci metatarsal kemik
parmak kemikleri (14)
Metatarsofalangeal eklemlerin yakınında birçok susamsı kemik bulunabilir, ancak bunlar yalnızca birinci metatarsal kemiğin distal kısmında düzenli olarak bulunur.

İnsan ayağının iki uzunlamasına kemeri ve ayak kemiklerinin birbirine geçen şekilleri, güçlü bağlar ve aktivite sırasında çekme kasları tarafından korunan bir enine kemeri vardır. Ağırlığın ayağa uygulandığı ve kaldırıldığı durumlarda bu kemerlerin hafif hareketliliği, yürümeyi ve koşmayı enerji açısından daha ekonomik yapar. Ayak izinde incelenebileceği gibi, medial uzunlamasına kemer yerden yukarıda kıvrılır. Bu kemer topuk kemiğinden "kilit taşı" ayak bileği kemiğinin üzerinden üç medial metatarsa kadar uzanır. Buna karşılık, lateral uzunlamasına kemer çok alçaktır. Küboidin kilit taşı olarak hizmet etmesiyle, ağırlığın bir kısmını kalkaneusa ve beşinci metatarsın distal ucuna yeniden dağıtır. İki uzunlamasına kemer, tarsometatarsal eklemler boyunca eğik olarak uzanan enine kemer için sütun görevi görür. Ayak tendon ve bağlarına aşırı yük binmesi, ayak kemerinin inmesine veya düztabanlığa neden olabilir.

Ayağa etki eden kaslar, alt bacağın ön veya arka kısmından kaynaklanan dışsal kaslar ve ayağın dorsal (üst) veya plantar (taban) kısımlarından kaynaklanan içsel kaslar olarak sınıflandırılabilir.

Popliteus kası hariç alt bacaktan kaynaklanan tüm kaslar ayağın kemiklerine bağlıdır. Tibia ve fibula ve interosseöz zar bu kasları ön ve arka gruplara ayırır, bunlar da alt gruplara ve katmanlara ayrılır.

Ekstansör grup: tibialis anterior tibianın proksimal yarısından ve interosseöz membran'ndan kaynaklanır ve birinci parmağın tarsometatarsal eklemi yakınındadır. Ağırlık taşımayan bacakta, tibialis anterior ayağı dorsifleksiyona getirir ve medial kenarını kaldırır (supinasyon). Ağırlık taşıyan bacakta, hızlı yürüyüşte olduğu gibi bacağı ayağın arkasına doğru getirir. Ekstansör digitorum longus lateral tibial kondilde ve fibula boyunca ortaya çıkar ve ikinci ila beşinci parmaklara ve proksimal olarak beşinci metatarsal üzerine yerleştirilir. Extensor digitorum longus, tibialis anterior'a benzer şekilde hareket eder, ancak parmakları da dorsifleksiyona sokar. extensor hallucis longus fibula üzerinde medial olarak başlar ve ilk parmağa yerleştirilir. Baş parmağı dorsifleksiyona sokar ve ayrıca gerilmemiş bacakta ayak bileği üzerinde de hareket eder. Ağırlık taşıyan bacakta, tibialis anterior'a benzer şekilde hareket eder.
Peroneal grup: peroneus longus fibulanın proksimal kısmından, peroneus brevis ise onun altından çıkar. Birlikte, tendonları lateral malleolusun arkasından geçer. Distal olarak, peroneus longus ayağın plantar tarafını geçerek birinci tarsometatarsal eklemdeki insersiyonuna ulaşırken, peroneus brevis beşinci metatarsalın proksimal kısmına ulaşır. Bu iki kas en güçlü pronatörlerdir ve plantar fleksiyona yardımcı olur. Peroneus longus ayrıca ayağın enine kemerini destekleyen bir yay kirişi gibi davranır.

Arka bacak kaslarının yüzeysel tabakası triceps surae ve plantaris tarafından oluşturulur. Triceps surae, soleus ve gastrocnemius'un iki başından oluşur Gastroknemius başları, kondillerin proksimalinde femur üzerinde ortaya çıkar ve soleus, tibia ve fibula'nın proksimal dorsal kısımlarında ortaya çıkar. Bu kasların tendonları, kalkaneus üzerine Aşil tendonu olarak yerleşmek üzere birleşir. Plantaris, gastroknemiusun lateral başının proksimalinde femur üzerinde ortaya çıkar ve uzun tendonu medial olarak Aşil tendonuna gömülüdür. Triceps surae birincil plantar fleksördür. Gücü bale dansı sırasında en belirgin hale gelir. Sadece diz uzatıldığında tam olarak aktifleşir, çünkü gastroknemius diz fleksiyonu sırasında kısalır. Yürüme sırasında sadece topuğu kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda plantaris tarafından desteklenerek dizi de büker.
Arka kasların derin tabakasında, tibialis posterior proksimal olarak interosseöz membran ve bitişik kemiklerin arkasında ortaya çıkar ve ayak tabanında tarsusa bağlanmak için iki parçaya ayrılır. Ağırlık taşımayan bacakta, plantar fleksiyon ve supinasyon üretir ve ağırlık taşıyan bacakta, topuğu baldıra yaklaştırır. Fleksör hallucis longus, fibulanın arkasında yan tarafta ortaya çıkar ve nispeten kalın kas karnı, distal olarak fleksör retinakuluma kadar uzanır ve burada medial tarafa geçerek taban boyunca birinci parmağın distal falanksına kadar uzanır. Popliteus da bu grubun bir parçasıdır, ancak dizin arkası boyunca eğik seyriyle ayak üzerinde etkili olmaz.

Ayağın üst kısmında, extensor digitorum brevis ve extensor hallucis brevis tendonları uzun dışsal ekstansör tendonlar sisteminin derinliklerinde yer alır. Her ikisi de kalkaneusta ortaya çıkar ve birinci ila dördüncü parmakların dorsal aponörozuna, sondan bir önceki eklemlerin hemen ötesine kadar uzanır. Parmakları dorsifleksiyona getirmek için hareket ederler. Elin içsel kaslarına benzer şekilde, ayak tabanında ilk ve son parmakların kasları ve merkezi bir grup olarak üç grup kas vardır.

Ayak başparmağının kasları: Abdüktör hallucis, kalkaneustan birinci parmağa kadar tabanın sınırı boyunca ortada uzanır. Tendonunun altında, uzun fleksörlerin tendonları tarsal kanaldan geçer. Abdüktör hallucis bir abdüktör ve zayıf bir fleksördür ve ayrıca ayağın kemerini korumaya yardımcı olur. Fleksör hallucis brevis, medial küneiform kemik ve ilgili bağlar ve tendonlardan kaynaklanır. Önemli bir plantar fleksör olan bu kas, bale dansı için çok önemlidir. Bu iki kas da, birinci metatarsofalangeal ekleme proksimal ve distal olarak iki baş ile yerleştirilir. Adduktor hallucis bu grubun bir parçasıdır, ancak başlangıçta ayrı bir sistem oluşturmuştur (bkz. contrahens). İki başı vardır, eğik baş orta ayağın merkezi kısmından eğik olarak başlar ve enine baş beş ila üç numaralı parmakların metatarsofalangeal eklemlerinin yakınından başlar. Her iki baş da birinci parmağın lateral susamoid kemiğine yerleştirilir. Adductor hallucis, plantar kemerlerin tensörü olarak işlev görür ve ayrıca ayak başparmağını yakınlaştırır ve proksimal falanksı plantar fleksiyona sokabilir.
Küçük ayak parmağının kasları: Kalkaneustan beşinci parmağın proksimal parmak kemiğine kadar yanlamasına uzanan abductor digiti minimi, ayağın yan kenarını oluşturur ve beşinci parmağın en büyük kaslarıdır. Beşinci metatarsalın tabanından kaynaklanan fleksör digiti minimi, abductor ile birlikte birinci parmak kemiği üzerine yerleştirilir. Genellikle bulunmayan opponens digiti minimi, küboid kemiğin yakınından kaynaklanır ve beşinci metatarsal kemiğe yerleştirilir. Bu üç kas, ayağın kemerini desteklemek ve beşinci parmağı taban bükümüne getirmek için hareket eder.

Merkezi kas grubu: Dört lumbrikal kas, flexor digitorum longus tendonlarının ortasında ortaya çıkar ve proksimal parmak kemiklerin orta kenarlarına yerleştirilir. Quadratus plantae, kalkaneusun yan ve orta kenarlarından iki kayma ile başlar ve flexor digitorum tendonunun yan kenarına yerleştirilir. Ayrıca flexor accessorius olarak da bilinir. Flexor digitorum brevis, kalkaneusun altından ortaya çıkar ve üç tendonu iki ila dört numaralı parmakların orta parmak kemiklerine (bazen beşinci parmaklara da) yerleştirilir. Bu tendonlar, yerleşmelerinden önce bölünür ve flexor digitorum longus tendonları bu bölümlerden geçer. Flexor digitorum brevis, orta parmak kemiklerini büker. Bazen yoktur. Ayak parmakları arasında, sırt ve taban interossei, metatarsallardan iki ila beş numaralı parmakların proksimal parmak kemiklerine kadar uzanır. Taban interossei addukt ve sırt interossei bu parmakları yakınlaştırır ve aynı zamanda metatarsofalangeal eklemlerde taban bükücüdür.

Ayaklar, pozisyonları ve işlevleri nedeniyle ayak mantarı, başparmak çıkıntısı, batık ayak tırnakları, Morton nöroması, plantar fasiit, plantar siğiller ve stres kırıkları gibi çeşitli olası enfeksiyonlara ve yaralanmalara maruz kalır. Ayrıca, doğuştan çarpık ayak veya düztabanlık g

Bağ doku; mezenşimal kökenli, dokulararası alanları dolduran en temel dokulardandır. Bağ doku, hücrelerarası boşlukları doldurur, hücreleri birbirlerine bağlar, enfeksiyonlara karşı koruma sağlar ve hasarlanmaları durumunda onarılmalarını gerçekleştirir. Epitel dokusunun hemen altında bulunur. Bağ doku, hücrelerarası madde (interselüler madde, zemin maddesi, matriks), bağ dokusu hücreleri ve fibrillerden oluşur.

Bağ dokusunu oluşturan hücreler, zemin maddesi ve fibriller vücutta değişik şekilde gevşek ya da sıkı şekilde yerleşmelerine göre sınıflara ayrılır:

Embriyonik bağ dokusu
Mezenşimal bağ doku
Muköz bağ doku
Erişkin bağ dokusu
Genel bağ doku
Gevşek bağ dokusu
Sıkı bağ dokusu
Düzenli sıkı bağ dokusu
Düzensiz sıkı bağ dokusu
Özel bağ doku
Elastik bağ doku
Retiküler bağ doku
Pigment doku
Yağ doku

Belirti ve semptomlar, bir hastalık, yaralanma veya durumun gözlenen veya tespit edilebilen belirtileri ve yaşanan semptomlarıdır.
Belirtiler nesnel ve dışarıdan gözlemlenebilir; semptomlar ise kişinin rapor ettiği öznel deneyimlerdir. Örneğin bir belirti normalden yüksek veya düşük ateş, yüksek veya düşük kan basıncı veya tıbbi taramada görülen bir anormallik olabilir. Semptom ise ateş, baş ağrısı ya da vücuttaki diğer ağrılar gibi bireyin deneyimlediği olağan dışı durumlardır.

Tıbbi belirti, fiziksel muayene sırasında tespit edilebilen bir hastalık, yaralanma veya tıbbi durumun objektif olarak gözlemlenebilir bir göstergesidir. Bu belirtiler kızarıklık veya bere gibi gözle görülebilir veya stetoskop kullanarak ya da tansiyon ölçerek tespit edilebilir. Tıbbi belirtiler, semptomlarla birlikte tanı konulmasına yardımcı olur. Bazı belirti örnekleri el veya ayak tırnaklarında çomaklaşma, anormal yürüyüş ve göz irisinin etrafında koyulaşmış bir halka olan limbal halkadır.

Bir belirti, belirli bir tedaviyi kullanmak için özel bir neden olan "endikasyon"dan - bir durumun bir çareye "işaret etmesi" (dolayısıyla "göstermesi"), tersi değil (yani, bir duruma "işaret eden" bir çare değildir) - farklıdır.

Semptom, ağrı veya baş dönmesi gibi hissedilen veya deneyimlenen bir şeydir. Belirtiler ve semptomlar birbirini dışlamaz, örneğin öznel bir ateş hissi, yüksek bir okuma kaydeden bir termometre kullanılarak belirti olarak not edilebilir. CDC, yüksek ateş, konjonktivit ve öksürüğün ardından birkaç gün sonra kızamık döküntüsünün görülmesi gibi çeşitli hastalıkları belirti ve semptomlarına göre listelemektedir.

Kardinal belirtiler ve semptomlar patognomonik olma noktasına kadar spesifiktir. Kardinal bir belirti veya kardinal bir semptom, bir hastalığın ana belirtisi veya semptomu anlamına da gelebilir. Anormal refleksler sinir sistemi ile ilgili sorunlara işaret edebilir. Belirti ve semptomlar, hamilelik belirti ve semptomları veya dehidrasyon semptomları gibi hastalık bağlamı dışındaki fizyolojik durumlara da uygulanır. Bazen bir hastalık, asemptomatik olarak bilindiğinde herhangi bir belirti veya semptom göstermeden mevcut olabilir. Hastalık, taramalar da dahil olmak üzere testler yoluyla keşfedilebilir. Bir enfeksiyon asemptomatik olabilir ancak yine de bulaşıcı olabilir.

Belirti ve semptomlar genellikle spesifik değildir, ancak bazı kombinasyonlar belirli tanıları düşündürerek neyin yanlış olabileceğini daraltmaya yardımcı olabilir. Bir bozuklukla ilişkilendirilebilecek belirli bir dizi karakteristik belirti ve semptom, sendrom olarak bilinir. Altta yatan nedenin bilindiği durumlarda sendrom, Down sendromu ve Noonan sendromu gibi adlandırılır. Akut koroner sendrom gibi diğer sendromların bir dizi olası nedeni olabilir.

Bir hastalık semptomlarla kendini gösterdiğinde semptomatik olarak bilinir. Subklinik enfeksiyonlar da dahil olmak üzere hiçbir belirti göstermeyen birçok durum vardır ve bunlar asemptomatik olarak adlandırılır. Belirti ve semptomlar hafif ya da şiddetli, kısa ya da uzun süreli olabilir, azalabilir (remisyon) ya da alevlenme olarak bilinen tekrarlayabilir (relaps ya da nüksetme). Bir alevlenme daha şiddetli belirtiler gösterebilir.
Başlıca şikayet terimi, aynı zamanda "mevcut sorun", bir bireyin tıbbi yardım ararken ilk endişesini tanımlamak için kullanılır ve bu açıkça not edildiğinde mevcut hastalığın öyküsü alınabilir. Nihai olarak bir tanıya yol açan semptom, kardinal semptom olarak adlandırılır. Bazı semptomlar yansıyan ağrı nedeniyle yanıltıcı olabilir; örneğin sağ omuzdaki bir ağrı, kas gerginliğinden değil safra kesesi iltihabından kaynaklanıyor olabilir.

Pek çok hastalığın, daha spesifik semptomlar ortaya çıkmadan önce birkaç belirti ve semptomun bir hastalığın varlığına işaret edebileceği erken bir prodromal aşaması vardır. Örneğin kızamığın öksürük, ateş ve ağızda Koplik lekelerini içeren bir prodromal sunumu vardır. Migren ataklarının yarısından fazlası prodromal bir evreye sahiptir. Şizofreni de demans gibi kayda değer bir prodromal evreye sahiptir.

Bazı semptomlar spesifiktir, yani tek bir spesifik tıbbi durumla ilişkilidir.
Bazen belirsiz semptomlar olarak da adlandırılan spesifik olmayan semptomlar, belirli bir duruma özgü değildir. Bunlar arasında açıklanamayan kilo kaybı, baş ağrısı, ağrı, yorgunluk, iştahsızlık, gece terlemesi ve halsizlik sayılabilir. Altı aylık bir süre boyunca ateş, gece terlemesi ve kilo kaybı gibi üç spesifik olmayan semptomdan oluşan bir grup, lenfoma ile ilişkili B semptomları olarak adlandırılır ve kötü prognoza işaret eder.
Semptomların diğer alt tipleri şunlardır:

konstitüsyonel veya genel semptomlar; ateş gibi genel sağlığı veya tüm vücudu etkileyen semptomlar;
Birincil semptomla aynı anda ortaya çıkan semptomlar olan eşlik eden semptomlar;
prodromal semptomlar, bunlar daha büyük bir dizi sorunun ilk belirtileridir;
tetikleyiciden bir süre sonra ortaya çıkan gecikmiş semptomlar;
objektif semptomlar, varlığı bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından gözlemlenebilen ve teyit edilebilen semptomlardır

Hayati belirtiler, vücudun genel işleyişi ve sağlık durumunun anında ölçülmesini sağlayan dört belirtidir. Bunlar ateş, kalp atış hızı, solunum hızı ve kan basıncıdır. Bu ölçümlerin aralıkları yaşa, kiloya, cinsiyete ve genel sağlık durumuna göre değişir.
Klinik ortamlarda kullanılmak üzere, sadece bir akıllı telefon kullanarak üç yaşamsal belirtiyi (ateşi değil) ölçen dijital bir uygulama geliştirilmiş ve NHS England tarafından onaylanmıştır. Uygulama Lifelight First olarak tescil edilmiştir ve Lifelight Home, insanların akıllı telefon veya tabletlerindeki kamerayı kullanarak evde izleme amaçlı kullanımı için geliştirilme aşamasındadır (2020). Bu uygulama ayrıca oksijen satürasyonunu ve atriyal fibrilasyonu da ölçecektir. Bu durumda başka cihazlara gerek kalmayacaktır.

Birçok durum, bilinen bir grup belirti veya belirti ve semptomla gösterilir. Bunlar triad olarak bilinen üçlü bir grup; dörtlü bir grup ("tetrad"); veya beşli bir grup ("pentad") olabilir.
Meltzer üçlüsüne örnek olarak purpura döküntüsü, artralji ağrılı eklemler ve miyalji ağrılı ve zayıf kaslar verilebilir. Meltzer üçlüsü kriyoglobulinemi durumunu gösterir. Huntington hastalığı, motor, bilişsel ve psikiyatrik belirti ve semptomlardan oluşan bir üçlü ile karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır. Belirli bir hastalığın karakteristiği olabilen bu grupların büyük bir kısmı sendrom olarak bilinir. Örneğin Noonan sendromu, benzersiz yüz ve kas-iskelet sistemi özelliklerinden oluşan bir tanı setine sahiptir. Nefrotik sendrom gibi bazı sendromların, hepsi böbrekleri etkileyen hastalıklarla ilgili olan bir dizi altta yatan nedeni olabilir.
Bazen bir çocuk veya genç yetişkin, genetik testlerden sonra bile tanımlanamayan genetik bir bozukluğu düşündüren semptomlara sahip olabilir. Bu gibi durumlarda SWAN (isimsiz sendrom) terimi kullanılabilir. Genellikle ileride daha spesifik semptomlar ortaya çıktığında tanı konulabilir ancak birçok vaka tanı konulmadan kalabilir. Tanı konulamaması, semptomların benzersiz bir kombinasyonundan veya koşulların örtüşmesinden ya da semptomların bilinen bir bozukluk için atipik olmasından veya bozukluğun son derece nadir olmasından kaynaklanabilir.
Belirli bir sendroma sahip bir kişinin, bir sendromu oluşturan/tanımlayan belirti ve/veya semptomların her birini göstermemesinin mümkün olduğunu unutmamak önemlidir.

Duyusal semptomlar, semptomun karıncalanma veya kaşıntı gibi anormal şekilde mevcut olmasına veya koku kaybı gibi anormal şekilde yok olmasına bağlı olarak pozitif semptomlar veya negatif semptomlar olarak da tanımlanabilir. Negatif semptomlar için aşağıdaki terimler kullanılır - hipoestezi, basınç, dokunma, sıcaklık, soğuk gibi orta dereceli uyaranlara karşı kısmi bir hassasiyet kaybıdır. Anestezi, iğne batması gibi daha güçlü uyaranlara karşı duyarlılığın tamamen kaybolmasıdır. Hipoaljezi (analjezi) ağrılı uyaranlara karşı duyu kaybıdır.
Şizofreni gibi bazı ruhsal bozukluklar için de semptomlar negatif ve pozitif olarak gruplandırılır.
Pozitif semptomlar, bozuklukta mevcut olan ve normalde çoğu birey tarafından deneyimlenmeyen ve normal işlevlerin aşırılığını veya çarpıklığını yansıtan semptomlardır. Örnekler halüsinasyonlar, sanrılar ve tuhaf davranışlardır.
Negatif belirtiler, normalde bulunan ancak azalmış veya yok olan işlevlerdir; örneğin, şizofreninin negatif belirtileri arasında apati ve anhedoni yer alır.

Dinamik semptomlar koşullara bağlı olarak değişebilirken, statik semptomlar koşullardan bağımsız olarak sabit veya değişmezdir. Örneğin, egzersiz intoleransı semptomları egzersizle ortaya çıktığı için dinamiktir, ancak dinlenme sırasında hafifler. Sabit kas güçsüzlüğü, egzersiz veya dinlenmeden bağımsız olarak kas zayıf olacağından statik bir semptomdur.
Metabolik miyopatisi olan hastaların çoğunda statik değil dinamik bulgular vardır ve tipik olarak egzersiz intoleransı, kas ağrısı ve sabit güçsüzlük yerine egzersizle birlikte kramplar görülür. McArdle hastalığının (GSD-V) metabolik miyopatisi ve fosfoglukomutaz eksikliği (CDG1T/GSD-XIV) olan bazı bireyler başlangıçta hafif-orta şiddette aerobik egzersiz sırasında egzersiz intoleransı yaşar, ancak semptomlar "ikinci rüzgar" olarak bilinen 6-10 dakika sonra hafifler.

Nöropsikiyatrik semptomlar, demans ve Parkinson hastalığı da dahil olmak üzere birçok dejeneratif bozuklukta mevcuttur. Belirtiler genellikle ilgisizlik, anksiyete ve depresyonu içerir. Nörolojik ve psikiyatrik semptomlar Wilson hastalığı gibi bazı genetik bozukluklarda da mevcuttur. Yönetici işlev bozukluğu belirtileri genellikle şizofreni ve DEHB dahil olmak üzere birçok bozuklukta bulunur.

Radyolojik belirtiler, görüntüleme taramasında görülen anormal tıbbi bulgulardır. Bunlara Miki Fare belirtisi ve Golden'in S işareti dahildir. Bir şikayetin nedenini bulmak için görüntüleme kullanıldığında, tesadüfi bulgu olarak bilinen ilgisiz başka bir bulgu bulunabilir.

Kardinal belirti ve semptomlar, tanı koydurucu ve patognomonik - kesi

Misket, (bilye, cicoz, mile, cilli), çocukların oyuncak olarak kullandığı, genellikle kemik, cam veya demirden yapılan küçük, sert, küre biçimindeki toplara denir.
Oyun amaçlı kullanılan misketlerin yanı sıra, reflektörlü lambalarda, süpürge sapı gibi ev eşyalarında, mobilya ayaklarında, oy sandıklarında, mücevher kutularında ve lamba süslemelerinde, boya kutularında ve oyuncak bebek ve peluş oyuncak gözlerinde de misket kullanılmaktadır.

Misket oyununun mağara insanlarının küçük yuvarlak çakıl taşları veya doğal kilden yapılmış toplarla oynamasıyla başladığına inanılır. Kil topları Mısır mezarlarında, Kızılderili mezarlıklarında ve antik Aztek piramitlerinde bulunmuştur. 
1588'de ilk Dünya Misket Şampiyonası turnuvası İngiltere'de  Batı Sussex'teki Tinsley Green'de düzenlendi. Büyük ödül, Joan adında genç bir sütçü kızın elini tutmaktı. Günümüzde ödül değişmiş olsa da, aynı köyde her yıl  bu yarışma sürdürülmektedir.
17. yüzyılda Almanya'da su değirmenlerinde mermer, alçıtaşı, akik, kireçtaşı, pirinç ve değerli taşlardan misket üretilmeye başlandı ve bu da Almanya'yı birkaç yüzyıl boyunca misket üretiminin merkezi haline getirdi. Ancak aynı yüzyıl, misket oyunları kumarla ilişkilendirildi ve çocukların bu oyunlara katılmaları engellendi. O dönemde misket oyununun kötü algılandığı, Shakespeare'in  On İkinci Gece oyununda Sir Toby adlı karakterin ağzından ifade edilen sözlerden de anlaşılmaktadır:

Ne yani, adamım, şeytanla kiraz çekirdeği oyunu oynamak ciddiyete yakışmaz
Bu sözlerle, saygın birinin, şeytan kadar kötü biriyle çocukça oyunlar (misketle oynanan kiraz çekirdeği oyunu) oynamasının uygun olmadığı anlatılır.
1815 yılında İngiltere'de misketler üzerine ilk kitap yayınlandı. Kitapta o dönemin misketlerinin porselen, kil, cam veya  mermerden yapıldığı yazmaktadır.
1840'larda Alman cam üfleme ustaları, misket makasını (marbelschere) icat etti.  Bu makası kullanarak gün sonu cam artıklarından bilyeler ürettiler. Makas, misket yapım sürecinde devrim yarattı.
1872'de Hiram Codd adlı bir mühendis, gazlı içecekleri kapatmak için içine bilye yerleştirilmiş cam bir şişe icat etti.

1890'da ilk makine yapımı misketler Almanya'da ve daha sonra aynı yıl ABD'de üretildi. 
1920ler ve 30lar misket, ABD'de altın çağını yaşadı. Misket kullanılan pek çok oyun, bulmaca, etkinlik düzenlendi. 1922'de New Jersey'de Ulusal Misket Şampiyonası düzenlemeye başlandı.  1948 yılına kadar bu yarışmalara sadece erkek çocukları katılabiliyordu.  Ayrıca 1920'lerde "dur işareti bilyeleri", diğer adıyla kedi gözü bilyeleri veya katafotlar, sokak işaretlerinin görünürlüğünü artırmak için kullanıldı. 
1950'lerde misket yapımında gelişmeler oldu. İlk olarak, Japonya'da, normal miskete renkli cam enjekte edilerek görece ucuz olarak kedi gözü misketi üretildi. Bu Japon malı misketler tüm piyasaya hakim olup ABD'deki misket üretiminin durmasına yol açtı. Daha sonra ABD'de misketlerin soğumadan önce fırınlanırsa çatlak bir etki elde edileceği keşfedildi.
1960 yılında aya ilk ayak basan insan olan Neil Armstrong'un uzay gemisinin penceresinden Dünya'yı "büyük mavi bir misket" olarak tanımlaması, misket tarihiçesindeki çok önemli olaylardan biri oldu. 1980'lerde manyetik misketler, "Uzaydaki Oyuncaklar" programı nedeniyle büyük bir sansasyon yarattı.

Eskiden yuvarlak çakıllar ya da meyve çekirdekleri bilye olarak kullanılırken, 18. yüzyılda mermer bilyeler yapıldı. Bilye oyunlarının adı ve kuralları oynandığı ülkeye göre değişiklik gösterir. Türkiye'de renkli cam bilyelere "misket" denir. En çok oynanan bilye oyunları ise “tumba”, “kuyu” ve “Üçgen”dir.
Bilye oyunlarında ortak nokta, bilyeyi yuvarlayarak başka bir bilyeye çarptırmak ve onu kazanmaktır. Bilye, kıvrılan işaret parmağının içine oturtulur ve başparmakla itilerek atılır. "Kaptan Oyunu"nda, bilyeler yerde açılan belirli sayıda çukura önceden saptanmış bir sıraya göre sokulmaya çalışılır. Bunu başaran oyuncu, rakibinin bilyesine atış yapma hakkı kazanır.
Genellikle cam veya demir bilyelerle oynanan oyunlardır. Çok değişik kurallarla oynanan çeşitleri vardır.
Misket, Bursa'da cilli olarak adlandırılır. Bilye (İtalyanca: (biglia)“bilya” okunur), misket dışında Ege yöresinde meşe, Balıkesir'in Susurluk, Bandırma ve Erdek gibi Güney Marmara ilçelerinde "garit" olarak da adlandırılmaktadır. Sivas bölgesinde de "cıncık" ismini alır.

Eldeş (kondik, ellik, gaflik, başlık, Eneke): Atış yapılan misket.
Kemik: Kemik misket mermerimsi yapıda beyaz ve üzerinde desenler olan miskete denir.
Baş: Sağ veya solda bulunan en kenardaki miskettir. Vurunca bütün misketler alınır.
Baş altı: Başın hemen yanındaki miskettir.
Baş altının altı: Baş altının yanındaki miskettir.
Öbür: Başın olmadığı diğer kenardaki miskettir.

Şap oyunu istenildiği kadar kişi ile oynanabilir bunu oyunu kuran oyuncu belirler.Misketler şap denen yuvarlağın içine kaçlık oynanıyorsa o kadar dizilir.Birincilik için duvar kenarına misketleri atarlar kimin misketi daha öndeyse o kişi birinci olur. Sonuncu olan oyuncu ise şapın kaç oldugunu ve yenmenin ne zaman olduğunu belirler.Özetle şapın kaç olduğu şöyle açıklanabilir: Yuvarlağın içine bir kez girerildiğinde oyun kaybedilir. Normal şartlarda bu bir olur ancak bunu sonuncu yükseltebilir. Yeme sonlu başlı denirse oyundaki oyuncu yerden misket çıkarırsa diğer oyuncuyu vurur ve yerdekiler o oyuncunun olur. Yeme son derse oyunun içinde misket çıkarsa bile oyunun sonunu beklemelidir ve o zaman yerden misketi son çıkaran oyuncu rakibini vurmaya çalışır. Vurduğu takdirde rakibinin yerden çıkardığı misketi alır.Birde en başta hiç kimse yerden misket çıkartmadan birbirini vurursa kaynaşma olur.Bu durumda misketler ebeden yeniden atılır.

Çukur oyununda oyuncular çukura misketlerini koyarlar. Oyun başladıktan sonra çukura ilk misketini sokan oyuncu tüm misketleri alır ve oyun yeniden kurulur.

Genişçe ve düz bir alanda 2 ya da daha fazla oyuncu ile oynanır. İlk oyuncu misketini genellikle çok uzak veya çok yakın olmayacak şekilde ileriye doğru atar. Onu takip eden oyuncu, diğer oyuncunun attığı miskete vurmaya veya en azından 1 karış mesafesi kadar yaklaşmaya çalışır. Genelde vurmak amaçtır. Çünkü eğer vurulamaz ise yahut karış mesafesine gelinemezse bir sonraki elde diğer oyuncu yakında bulunan oyuncunun misketini kolaylıkla vurur. Oyun bu şekilde sırayla belirlenen alan içinde misketlerle gezilerek oynanır. Oyun başlamadan ödül miktarı kararlaştırılır. Örneğin vuruş 2 karış 1 misket gibi. Bu durumda bir oyuncu diğer oyuncunun misketini vurduğunda, vurduğu kişiden 2 misket alır. Şayet karış açmışsa (kendi karışıyla bir karış mesafeye yaklaşmışsa) 1 misket alır. Vurma ya da karış açma eyleminden sonra o anda bulunulan noktadan oyun tekrar açılır. Genelde vurulan kişi son açılır. Oyun karışsız da oynanabilir.

Genişçe ve düz bir alanda 2 ya da daha fazla oyuncu ile oynanır. Yere belirli bir sayıda (mesela. 2 ünite) misket dikilir ve dik olmalıdır. İlk atan oyuncu baş tarafı söyler. Ve başı vuran oyuncu ondan sonraki bütün misketi alır. Hangisini vurduysa oradan baş tarafa doğru değil de diğer taraftaki bütün bilyeleri alır. Eğer 2 bilyeye birden değerse tık olur ve tekrar dener. Ama hem baş tarafa deyip hem de başka bir miskete değerse tık olmaz oyuncu bütün bilyeleri alır.

Tumba Oyunun bir alt versiyonudur. Tumba oyunu arasında söylenebilir.Dizilen misketlerden sonra ilk atan oyuncu cımbız diyebilir. Cımbız'ın tumba'dan tek farkı dizilen her bilye baş özelliği taşımasıdır. Yani dizilen bilyeleren herhangi birini dakkanız ile vurursanız dizilmiş bütün bilyelere sahip olursunuz.

Bir diğer adı mors olan üçgen Genelde iki ve daha fazla oyuncuyla daha çok toprak zeminde oynanan bu oyunda  yere bir üçgen çizilir. Kaçar oynandığına karar verildikten sonra misketler, üçgenin köşelerine birer adet koyulur. Artan misketlerde üçgenin içerisine gelişigüzel koyulur. Üçgenden 3-4 metre uzağa atış çizgisi çizilir. Üçgenin olduğu bölgeden atış çizgisine doğru oyuncular dakkalarını (kafliklerini) fırlatır. Atış çizgisine en yakın olan oyuncu ilk atış hakkını kazanır. Sıralama çizgiye yakınlığa göre belirlenir. Amaç oyuncunun misketleri üçgenin içerisinden çıkararak bilye hazinesini arttırmasıdır. Çıkarttığınız her bilye sizindir. Kural olarak atış çizgisinden yapılan ilk atış dışındaki diğer tüm atışlarda “mumdirek tekniği” kullanılarak atış yapılması esastır.

Yere önce bir üçgen çizilir. Her oyuncu bu üçgenin içine kendi misketlerini diker. Oyuncular ayrıca, ellerine iyi oturan çocuk argosunda kaflik adı verilen bir oyun misketi kullanırlar ve başlangıçta bu kafliği üçgenden uzak bir yere atarlar. Oyuna ilk olarak, üçgenden en uzağa kafliğini atan oyuncu başlar. Amaç, bu misketle üçgen içindeki misketlere vurarak üçgen dışına çıkarmak ve bu çıkardığı misketleri kazanmaktır. Çocuk argosunda misket kazanmaya ise ütmek adı verilir. Eğer oyuncunun misketi ya da başka bir deyişle kafliği bu üçgenin içine oturursa oyuncu üçgene dikili misketi vurmuş ve dışarı çıkarmış olsa da kaybeder ve diskalifiye olur. Ayrıca bir oyuncu diğer oyuncunub kafliğine vurursa, vurduğu oyuncu diskalifiye olur ve oyunu kaybeder. Bazen, üçgendeki misketlerin önüne madeni para da dikilir ve bu para da vurularak üçgen dışına itilmeye ve kazanılmaya çalışılır.
Mors oyununun yine aynı kurallarla oynanan üsküpden farkı, oyuncunun misketinin üçgen içine ilk oturuşta diskalifiye olmasıdır. Üsküpde ise ikinci oturuşta elenir.

Yere önce bir üçgen çizilir. Her oyuncu bu üçgenin içine kendi misketlerini diker. Oyuncular ayrıca, ellerine iyi oturan çocuk argosunda kaflik adı verilen bir oyun misketi kullanırlar ve başlangıçta bu kafliği üçgenden uzak bir yere atarlar. Oyuna ilk olarak, üçgenden en uzağa kafliğini atan oyuncu başlar. Amaç, bu misketle üçgen içindeki misketlere vurarak üçgen dışına çıkarmak ve bu çıkardığı misketleri kazanmaktır, başka bir deyişle ütmektir. Eğer oyuncunun misketi ya da başka bir deyişle kafliği bu üçgenin içine oturursa oyuncu üçgene dikili misketi vurmuş ve dışarı çıkarmış olsa da atışı sayılmaz ve atışını yinel

Blefaroplasti göz kapağı'nın cerrahi modifikasyonudur. Deri veya yağ gibi aşırı doku çıkarılır veya yeri değiştirilir ve çevreleyen kas ve tendonlara desteklenebilir. Fonksiyonel veya kozmetik amaçlı olabilir.
Blefaroplasti çoğu zaman kozmetik nedenle yapılan elektif bir cerrahi işlemdir. Alt göz kapağı blefaroplastisi hemen hep kozmetik nedenle yapılır, alt göz kapaklarındaki "torba"ları gidermek ve deri buruşukluğunu azaltmak için.
Estetik blefaroplasti ya da göz kapağı estetik ameliyatı en yaygın yapılan girişimlerden biridir. Göz kapaklarının altında zamanla yağ dokusu dışarı doğru bir çeşit fıtıklaşma yapar. Göz çevresindeki cildin esnekliğinin zamanla azalması ile bu durum daha belirginleşir.
Yorgunluk, stres ve ilerleyen yaş göz kapaklarında kabarık ve pörsümüş görünüme neden olur. Göz altlarında belirgin torbalanmalar olduğu durumlarda bu yağ dokusunun çıkartılması yapılabilir, ancak genellikle de bu yağ torbalarının çoğunun korunup dışarı doğru sarkan yağ dokusu normal yerine getirilir. Genç yaştaki kişilerde de alt göz kapaklarında torbalanmalar olabilir. Göz kapağı estetiğinde ameliyat lokal anestezi altında yapılır. Kesiler alt göz kapağı kirpiklerinin hemen altından yapılır ve iyileştiğinde hemen hemen görünmez hale gelir. Belirgin torbalanma varsa yağ dokusu da çıkarılır veya normal yerine getirilir. Fazla deri bu kesi yerinden çıkarılır. Kesi ince dikişlerle kapatılır, dikişler 4-5 günde alınır veya kendiliğinden kaybolur.
İşlem ortalama 30-45 dakika sürmektedir. İhtiyaç halinde göz kapağı cerrahisine alın germe, yüz germe, gözaltı ışık dolgusu, dolgu uygulamaları, gençlik aşısı, PRP uygulaması ile kombine ederek daha iyi sonuç alınır.
Bu ameliyat badem göz gibi operasyonlardan farklı bir işlem olup daha çok göz kapağı düşüklüğü için yapılmaktadır.
Bazen fonksiyonel nedenlerle de gerekli olabilir. Eğer üst gözkapağında aşırı miktarda deri olursa, deri kirpiklerden öne çıkıp periferal görme azalmasına neden olabilir. Genelde görüş alanının yan ve üst kısımları bundan etkilenir, bunun sonucu araba kullanmak veya okumakta zorluk meydana gelebilir. Bu durumda, üst göz kapağı blefaroplasti uygulanır.

Boğaz, kafatası alt kısmından başlayıp alt gırtlak kıkırdağı hizasında yemek borusu ile birleşen, duvarlarını kasların teşkil ettiği sindirim sisteminin ağızdan sonraki ikinci ünitesi.
Boğaz, yaklaşık 12 cm uzunluktadır. Arka boğaz duvarı yassı ve dik biçimdedir. Buraya hiçbir kanal açılmaz. Boğaz; ön yukarı kısımda burun boşluklarının arka kısmına, ön ortada ağız boşluğuna, en aşağı kısımda da gırtlak boşluğuna açılır.
Boğazın ağız boşluğu ile birleştiği yerde bademcikler bulunur. Yine boğazın çatısında boğaz adenoitleri denilen küçük ve bademcik yapısındaki bezler vardır. Boğazın üst kısmında yan duvarlarda, orta kulağa açılan bir boru bulunur. Burun ve ağız kapatılıp akciğerler zorlanarak hava dışarı verilmek istendiğinde hava bu kanaldan geçip kulak zarına tazyik yapabilir. Kulağa damlatılan ilaçlar bu kanaldan (östaki borusu) boğaza akabilir.
Boğazın orta kısmında solunum yolu ile yemek yolu kesişmektedir. Yeni doğan bir çocukta gırtlak dil kökünden daha yukarıda olduğu için bebek süt emerken bir taraftan da nefes alabilir. Çünkü içilen süt, gırtlak kıkırdağı örtüsünün yan kısmından geçip yemek borusuna ulaşmakta ve böylece hava yollarına gitme tehlikesi olmamaktadır. Erişkinlerde ise gelişme ilerledikçe gırtlak da aşağıya inmekte, böylece yemek yoluyla hava yolu kesişmektedir. Erişkinlerde yemeğin hava yollarına gitmemesi için bazı refleksler harekete geçer ve yemeğin hava borusuna gitmesini önler.

Yumuşak damak yukarı kalkar, geriler ve boğaz arka duvarına dayanarak yukarı hava yollarıyle yemek yollarını birbirinden ayırır. Bu refleks sayesinde yenilen yemek ve içilen sıvıların burundan gelmesi önlenmiş olur.
Ağız kökü kasları kasılarak gırtlak iskeleti yukarı çekilir. Böylece bebeklerde olduğu gibi yenilenler gırtlak örtüsünün yanlarından geçer.
Gırtlak örtüsü gırtlak ağzını kapatarak aşağı hava yollarıyla yemek yolunu tamamıyla ayırır.

Boğazın, solunum sistemiyle ilgili hastalıkları mühimdir. Bazı enfeksiyon ajanlarına bağlı olarak ortaya çıkan boğaz ve ses telleri iltihaplarından gırtlak kanserine kadar ortaya çıkan ekseri hastalık tablosunun en dikkati çeken belirtisi ise, ses kısıklığıdır. Ses kısıklığı olan kimselerde özellikle tedaviye direnç gösteren vakalarda çok dikkatli muayene ve tetkik yapılmalıdır.
Sindirim sistemini ilgilendiren boğaz hastalıklarında en mühim bulgu yutma zorluğudur. Yutma zorluğunda, yakın temas dolayısıyla solunum sisteminin üst kısmını ilgilendiren hastalıklar da akla gelebilir. Yutma zorluğu, boğaz ağrısıyla birlikte olabilir veya sadece ağrısız mekanik bir zorluk hissedilebilir. Bunlar arasındaki ayrımı hekime bırakmalı ve hasta tetkikten kaçmamalıdır.

Brakial pleksus veya Latince ismi ile plexus brachialis, C5, C6, C7, C8 ve T1 spinal sinirlerinin anterior ramusları tarafından oluşturulan  bir sinir ağı. Göğüs, omuz, kol, önkol ve el bölgelerinin affarent ve efferent innervasyonunda rol oynar.

Omuz ve boyun üzerine düşmeler, plexus brachialis'e komşu kemik kırıkları, ateşli silah yaralanmaları ve delici-kesici alet yaralanmaları plexus brachialis'de zedelenmeye neden olmaktadır. Günümüzde hızla artmakta olan trafik ve iş kazaları ile ateşli silah yaralanmaları nedenleriyle periferik sinir yaralanmaları da artış göstermektedir. Plexus brachialis doğum, motosiklet, kayak, dağcılık kazaları, kolun bir yerde asılı kalması ve koldan çekilerek sürüklenme ile de zedelenebilir. Erişkinlerde emniyet kemeri, çocuklarda ve askerlerde ağır sırt çantasının uzun kullanımı plexus brachialis lezyonlarına neden olabilmektedir.
Boyun tümörleri ve primer plexus brachialis tümörlerinin çıkarılması sırasında plexus brachialis her zaman risk altındadır. Brakial pleksusun anatomisi ve varyasyonlarının bilinmesi boyun, omuz ve aksiller bölgeye yapılacak cerrahi girişimlerde sinirlerin zedelenme oranını düşürür.

Bronş, soluk borusunun (trachea) ikiye ayrılması ile başlayıp akciğerlere kadar giden kısımlarından birine verilen ad. Sağ ve sol akciğere gitmesine göre sağ bronş, sol bronş adını alır. Sağ bronş sol bronşa göre daha kısadır. (Sağ bronş 3 cm, sol bronş 4,5 cm.)
Akciğerin yarı içinde yarı dışında bulunan bölümleri, akciğer içerisinde ilerledikçe ince bronşçuklara (bronchulus) ayrılır. En son kısmı 1 mm çapında olan bronşçukların her biri bir alveolde ile sona erer. Bronşların yapısı, soluk borusundaki gibidir. Kıkırdak iskeletle, elâstik bağ dokusundan ve düz kaslardan meydana gelmiştir. İçleri epitel hücreleri ile örtülmüştür. Mukoza içerisinde salgı veren bezler vardır. Bronşcuklar çok ince borucuklarla akciğeri oluşturan alveollere açılır.
Bronş hastalıkları genel olarak bronşit adı ile bilinir.

Böbrek üstü bezleri (adrenal bezler, suprarenal bezler, sürrenal bezler), üçgen biçimini andıran iç salgı (endokrin) bezleridir. Anatomik olarak böbreklerin hemen üstlerinde bulunduklarından bu adı almışlardır. Kabuk (korteks) ve öz (medulla) olarak anılan iki ayrı katmandan oluşan bezlerin temel işlevi fizyolojik gerilim (stres) karşısında kortikosteroid (kabuk katmanı) ve katekolamin (öz katman) bireşimleyip kana salgılamaktır. Adrenalin ve nöradrenalin salgılarlar.

Anatomik olarak, böbrek üstü bezleri, karnın karın zarı arkası (retroperitonal) bölgesinde bulunup, böbreklere göre ön-üst (anterosüperior) konumdadırlar. Bütünüyle yağ dokusuyla çevrelenmişlerdir ve bu yağ dokusu da böbrek zarı (renal fasiya) ile çevrelenir. Böbrek üstü bezleri, kabuk (korteks) ve öz (medulla) olmak üzere iki ayrı katmana ayrılır.

Bezlere giden ve bezlerden ayrılan atar ve toplar damar öbekleri her ne kadar kişiden kişiye değişkenlik gösterse de atar damarlar genellikle üçe ayrılır:

Üst böbrek üstü atar damarı, (alt diyafram atardamarından ayrılır.)
Orta böbrek üstü atar damarı, (karın bölgesi aorttan ayrılır.)
Alt böbrek üstü atar damarı (böbrek atardamarından ayrılır.)
Bezlerden gelen kanı toplayan damarlar ise birleştiği damar bakımından sağda ve soldaki bezlerde değişiklik gösterir:

Sağ böbrek üstü toplar damarı alt ana toplar damara,
Sol böbrek üstü toplar damarı ise alt diyafram toplar damarına ya da böbrek toplardamarına bağlanır.
Tiroid bezi gibi böbrek üstü bezleri de gram başına en çok kan alan bölgelerdir. Bu da evrimleşmenin doğal bir sonucudur, çünkü bu tür endokrin organlar, bir canlının fizyolojik gerilim karşısında vücut dengesinin (homeostaz) bozulmadan işlevini sürdürebilmesi için çok önemlidir.
Tıpkı öbür endokrin bezlerde olduğu gibi, bu bezlerin toplardamarlarında hormonlar çok derişiktir. Tıpta bu durumdan yararlanılarak, bu hormon düzeylerinin dengesizliklerinden kuşkulanıldığı durumlarda böbrek toplardamarındaki hormonların derişimi ölçülüp, bu incelemeler tanı konulmasında yardımcı nitelikte olabilir.

İki ayrı katmana ayrılan böbrek üstü bezlerinin bu katmanlarında da alt katmanlar söz konusudur:
Kabuk bölgesi üç katmandan oluşur. Bunlar dıştan içe sırasıyla:

Zona glomerulosa: Latince'de "yumakçık bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla aldosteron salgılar.
Zona fasciculata: Latincede "demet bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla kortizol salgılar.
Zona reticularis: Latincede "ağ bölgesi" anlamına gelir ve çoğunlukla seks hormonlarını (dihidroepiandrosteron (DHEA) ve androstenedion) salgılar. Bu hormonlar öbeğine androjenler denilmektedir.
Öz bölge ise, kabuk bölgesinin aksine, tek bölgeden oluşmaktadır ve buradaki gözelere Kromafin gözeleri denir. Kromafin, Yunancada "renke ilgi" anlamına gelir. Böyle adlandırılmasının nedeni, Krom tuzlarıyla boyandığında, bu gözelerin içindeki katekolaminlerin yükseltgenip, çoklu bileşik (polimer) haline dönüşmesi ve elde edilen bileşiğin kahverengi olmasıdır.

Burada, bezlerin kabuk ve öz katmanlarının işlevleri ayrı ayrı açıklanacaktır.

Kabuk bölgesi, bezin yaşamsal önem taşıyan katmanıdır. Bu yapıdan hipofiz bezinden salgılanan adenokortikotropik hormon (ACTH) hormonunun etkisiyle başta kortizol olmak üzere çok sayıda hormon salgılanır. Kortizol salgılanma düzeni gün içinde gösterdiği değişiklikler açısından ilginç bir özellik taşır. Gün boyunca değişen derişimlerle kana salgılanan kortizol, akşam sıralarında ve uykuya dalıştan hemen sonraki saatlerde en az düzeydeyken, sabah kalkmadan önceki saatlerde ise en yüksek düzeydedir. Böbrek üstü bezlerinden salgılanan öteki kabuk hormonları da kortizole benzer değişiklikler gösterir. Bu değişkenliğin nedeni, hipotalamustaki CRH salgılanmasına bağlı olan ACTH salgılanımının, aydınlık/karanlık döngüsüne ilişkin bilginin retinadan hipotalamusta bulunan çifte çekirdeklere (suprachiasmatic nuclei) iletilmesine bağlı olmasıdır. Ön görülebileceği gibi, koma, körlük ya da sürekli ışığa ya da karanlığa maruz kalma durumlarında bu değişkenlik de ortadan kalkar.

İlgili madde: Kortizol
Zona Fasciculata bölgesinden salgılanan kortizolun (ana glukokortikoid) çok yönlü etkileri vardır. Tıpkı öbür steroid bileşikleri gibi, kortizol, etkisini erek gözenin çekirdeğine girerek, DNA'nın kalıt yazımından mesajcı RNA'yı bireşimleyerek ve bundan da yeni protein bireşimleterek gösterir. Yukarıda da açıklandığı gibi Glukokortikoidler yaşamsal önem taşır. Glukokortikoidler etkilerini, şeker üretimi (glukoneojenez), damarların katekolaminlere yanıt vermeleri, yangının ve bağışıklık sisteminin baskılanması ve merkezi sinir sisteminin düzenlenmesi biçiminde gösterir.

Glukoneojenezin uyarımı: Kortizolun en önemli etkinliklerinden ikisi glikojen depolanması ve glukoneojenezdir. Genel olarak, kortizol etkileri yıkıma (katabolizma) ağırlık verir. Kortizol, protein, yağ ve karbonhidrat yapım-yıkımını eş güdümlü bir biçimde şeker üretimini arttıracak şekilde düzenler: kaslardaki protein yıkımını arttırıp, yeni protein bireşimlenmesini baskılar ve böylece karaciğerin şekere dönüştürmesi için serumda amino asit sağlamış olur. Benzer bir biçimde yağ yıkımını da arttırıp, karaciğerin şekere dönüştürmesi için serumda gliserol bileşiğini de sağlar. Son olarak, kortizol, şekerin dokularca kullanımını ve yakılmasını da engelleyip, yağ gözelerinin (adipoz) insüline olan duyarlılığını da azaltır. Tüm bunlardan dolayı, açlık sırasında yaşamda kalabilmek için glukokortikoidler çok önemlidir; beyin kandaki şekerden dolayı işlevini sürdürebilir. Kortizolun olağan düzeyinden düşük olduğu durumlarda kan şekeri düşer (hipoglisemi) ve yüksek olduğu durumlarda da kan şekeri artar (hiperglisemi).
Yangıyı baskılayıcı etkileri: Kortizol bunu üç yolla gerçekleştirir:
Lipokortinin bireşimlenmesini uyarır. Fosfolipaz A2 enzimini baskılayan lipokortin, bundan dolayı arachidonic asitin zar fosfoyağlardan serbest bırakılmasını önler. Arachidonic asit, yangıyı tetikleyen etmenlerin bireşimlenmesinde kullanılan önemli bir bileşiktir. Bu dolaylı yol ile kortizol, yangıyı baskılar.
Kortizol, interlükin 2 (IL-2)'nin üretilmesini ve T lenfositlerinin çoğalmasını engeller.
Kortizol mastositlerden histaminin, pıhtı gözelerinden (trombosit) serotonin salgılanmasını baskılar.
Bağışıklık sisteminin baskılanması: yukarıda da açıklandığı gibi, kortizol interlükin 2 (IL-2)'nin üretilmesini ve T lenfositlerinin çoğalmasını engeller. Organ nakli gerçekleşmiş olan hastalarda organ reddini önlemek için glukokortikoidler ilaç olarak verilir.
Damarların katekolaminlere yanıtını olanaklı kılar: Kortizol kan basıncının olağan değerlerde izlemesi için gereklidir, bunu damarcıklardaki (arteriyol) alfa-1 katekolamin alıcılarının etkinliğini arttırarak yapar. Böylece, kortizol damarcıkların büzülmesinde ve kan basıncının artmasında önemli rol oynar. Kortizol düzeyi olağanın altında olduğunda, hipotansiyon, olağan düzeyinin üstünde seyrettiğinde ise hipertansiyon gerçekleşir.
Kemik oluşumunu baskılar: Bunu kemiklerde bulunan 1. tip kollajenin (bağ dokunun yapı maddesi) bireşimlemesini engelleyerek, kemik gözelerinin (osteoblast) çoğalmalarını engelleyerek ve bağırsaktan kalsiyum emilimini azalatarak gerçekleştirir.
Glomerüler süzme hızını (GFR) azaltmak: Kortizol, nefronlardaki getirici damarcıkları genişleterek böbreğe giden kan akışını ve GFR'yi artırır.
Merkezi sinir sistemine etkisi: Özellikle limbik sistemde olmak üzere, merkezi sinir sisteminde glukokortikoid alıcıları bulunmaktadır. Glukokortikoidler, REM uykusununu azaltır, yavaş-dalgalı uyku evresini artırır ve genel olarak uyku zamanını azaltır.

İlgili madde: Aldosteron
İnsanlarda en çok bireşimlenen mineralokortikoid Aldosteron'dur. Yalnızca Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan hormon, tıpkı Zona Fasciculata'dan salgılanan kortizol gibi kolesterol molekülünden bireşimlenir ve bu tepkimeler dizisindeki enzimler aynıdır. Zona Glomerulosa'da ek olarak Aldosteron sentaz adlı enzim bulunduğundan Aldosteron yalnızca bu bölgede bireşimlenir. Ancak, Zona Glomerulosa kortizol üretmez. Bunun nedeni, Zona Glomerulosa'da progesterondan kortizol bireşimlemesini sağlayan 17-alfa-hidroksilaz enziminin bulunmamasıdır.
Aldosteron mineralokortikoid özelliği gösteren tek steroid değildir; 11-deoksikortikosteron (DOC) ve kortikosteron bileşikleri de mineralokortikoid kimyasal davranışlarını sergilerler. Bundan dolayı, mineralokortikoid bireşimlenmesindeki tepkiler dizisinde DOC'den sonraki bir aşamada eksiklik olursa (11-beta-hidroksilaz ya da aldosteron sentetaz enzimlerinde eksiklik), mineralokortikoid etkinliğinde bir azalma olmaz. Ancak tepkiler dizinde DOC'den önceki bir aşamada bir aksaklık çıkarsa (21-beta-hidroksilaz eksikliği), o zaman mineralokortikoid etkinliğinde azalma gerçekleşir.
Mineralokortikoidler, etkilerini böbreklerin nefron yapısındaki uç borucuklarda (distal tubül) ve toplayıcı kanallarda gösterir: Na+ (sodyum) geri emilimini arttırıp, K+ (potasyum) atılımını ve H+ (proton) atılımını artırır. Na+ geri emilimini ve K+ atılımını prinsipal gözelerde, H+ atılımını ise alfa-aracık gözelerinde gerçekleştirir. Bu sodyum geri emilimi ve potasyum ve proton atılımı sonucu göze-dışı (ekstraselüler)hacim artıp, hipertansiyon, potasyum düzeyi düşüklüğü (hipokalemi) ve metabolik alkaloz gerçekleşir. Aldosteron düzeyi düştüğünde ise (örneğin böbrek üstü yetmezliğinde) Na+ geri emilimi azalıp, K+ ve H+ atılımı da azalır. Bu durumda ise göze-dışı hacim azalıp, potasyum düzeyi yükselir (hiperkalemi) ve metabolik asidoz oluşur.
Her ne kadar kortizolun da mineralokortkoid etkinliği olsa da (kortizol mineralokortikoid alıcılarına aldosteron'la aynı düzeyde ilgiyle bağlanabilir), böbrekte Aldosteron'un etki ettiği erek gözeler (prinsipal gözeler ve alfa-aracık gözeleri), kansıvındaki (plazma) kortizole "aldanmazlar." Bunun nedeni, bu gözelerde 11-beta-hidroksisteroid dihidrojenaz enzimi bulunmasıdır: bu enzim, kortizol'u kortizon'a dönüştürmekte ve kortizol'un aksine, kortizon'un mineralokortikoid etkinliği yoktur. Bundan dolayı, kortizolun yüksek izlediği 

Cinsel organ veya üreme organı, bir hayvan vücudunun cinsel üreme ile ilgili herhangi bir parçasıdır. Üreme organları birlikte üreme sistemini oluşturur. Erkekte testis ve dişilerde yumurtalık, birincil cinsel organlar olarak adlandırılır. Kalan kısımlar ise ikincil cinsel organlardır ve bunlar, dış cinsel organlar ve iç cinsel organlar içinde yer alır. Yosunlar, eğrelti otları ve bazı benzer bitkiler, gametofitin bir parçası olan üreme organları için gametangia'ya sahiptir. Çiçekli bitkilerin çiçekleri polen ve yumurta hücreleri üretir ancak cinsel organlarının kendileri polen ve ovül içindeki gametofitlerin içindedir.

Penis, erkek cinsel organı. Latincede "kuyruk" anlamına gelir. Penis uyarıldığında damarlar kanla dolarak büyür ve sertleşir. Buna sertleşme (ereksiyon) denir. Sertleşen penis içindeki meninin dışarı atılmasına boşalma (ejakülasyon) denir.

Vajina ya da vajen, kadın cinsel organı. Vajina girişi ile başlayan ve uç kısmında rahim ağzının yer aldığı içi boş silindir şeklinde ve normal halde yaklaşık 7-10 santimetre uzunluğunda, 3 santimetre genişliğinde bir yapıdır.

Dalak, hemen hemen tüm omurgalılarda bulunan bir organdır. Yapısında büyük bir lenf noduna (lenf düğümü) benzer şekilde, öncelikle bir kan filtresi görevi görür. Dalak kelimesi Eski Türkçe 'sevda, melankoli' ve 'bir organ, dalak' anlamlarına gelen talak kelimesinden türemiştir.
Dalak, kırmızı kan hücreleri (eritrositler) ve bağışıklık sistemi açısından önemli roller oynar. Bu eski kırmızı kan hücrelerini çıkarır ve hemorajik şok durumunda değerli olabilecek kan rezervini tutar ve aynı zamanda demiri geri dönüştürür. Mononükleer fagosit sisteminin bir parçası olarak, yaşlanan kırmızı kan hücrelerinden (eritrositler) alınan hemoglobini metabolize eder. Hemoglobinin globin kısmı, oluşturucu amino asitlerine indirgenir ve hem kısmı, karaciğerde çıkan bilirübine metabolize edilir.

Ömrünü doldurmuş kırmızı kan hücrelerini ortadan kaldırarak, içlerindeki demiri yeniden kullanıma verir. Görevlerinin birçoğunu, aslında başka organlar da görmektedir.
Eskiden, dalağın melankolinin kaynağı olduğuna inanılırdı.
Diyaframın altında, karın boşluğunda, yaklaşık bir yumruk büyüklüğünde yumuşak bir organdır. Dalak, dolaşım sistemine bağlı bir çıkmaz sokağa benzetilebilir. Kan, dalak içerisindeki geniş kanallar ve damarlar sisteminde yol alırken, dalak hücreleri ile muhatap olur. Dalak, kan fizyolojisi ile yakından alakalıdır. Dalağın vücut savunmasında aldığı rol büyüktür. Dalağı alınan bir insan normal yaşantısına devam edebilir.

Kırmızı kan hücreleri yapımı
Anne karnındaki fetusda alyuvarların yapıldığı yer dalaktır. Normalde doğumdan sonra kemik iliği bu görevi dalaktan devralır. Kemik iliğinin çalışmadığı veya başka dokularla (kanser dokusu) istila edildiği durumlarda dalakta yeniden alyuvar yapım görevi başlayabilir.
Kan temizleyicisi olarak dalak
Vücudun savunma sisteminin işine paralel olarak dalak da  vücudun mikroplara karşı koymasında rol oynayan hücreler yapar. Ayrıca mikroorganizmalara karşı koyacak özel maddelerin, yani antikorların yapımında da dalağın vazifeleri vardır.
Akyuvar yapımı
Dalak, akyuvarların bir çeşidi olan lenfositleri yapar. Ayrıca dalak akyuvar yapımını akşamları yapamaz.
Kırmızı hücrelerin yıkımı
Yaşlanan alyuvarlar ve şekilleri normalin dışında olanlar, büyük dalak hücreleri tarafından alınır ve parçalanır.
Kan deposu olarak dalak
Kediler, köpekler ve diğer memelilerde dalak, kırmızı kan hücrelerini depolar. Büyük enerji gerektiren durumlarda, büyük kanamalarda dalak kasılarak dolaşım sistemine bol miktarda kan verilir. İnsanlarda da dalağın bu görevi yaptığı yıllarca söylenmiş olmasına rağmen bugün bunun gerçek olmadığı bilinmektedir.
Hastalıklarda dalak
Büyük bir dalak birçok hastalığın seyrinde görülür. Kan hastalıkları, doğum metabolizma hastalıkları, sıtma gibi bazı enfeksiyon hastalıkları ve daha birçok hastalık dalağı büyütür. Sıtmada dalak büyüklüğü o derece karakteristiktir ki, bir bölgede sıtma yaygınlığını ölçmede dalak büyüklüğü ölçü olarak kullanılabilir.
Dalak çıkarılırsa kişi ölmemektedir, yani dalaksızlık hayatla bağdaşan bir durumdur. Kan hücrelerinin aşırı derecede azaldığı durumlarda, büyüyen dalağın hastayı çok rahatsız ettiği bazı hastalıklarda dalak çıkarılarak hastanın rahatlaması sağlanabilir.

Çift olan kafatası kemiklerinden olan damak kemiği os palatinum, üst çene kemiğinin arkasında ve temel kemiğin os sphenoidale nin altında yer alır.Göz çukuru, burun boşluğu, fossa pterygopalatina ve ağız boşluğunun oluşturulmasını sağlayan bu kemiğin iki laminası vardır.

Burun boşluklarının dış yan duvarlarının arka bölümünü yapar.
Yüz üzerinde iki adet yatay doğrultulu ibik bulunur.
Üstteki ibik crista ethmoidalis, alttaki ibik crista conchalis adını almaktadır.
Crista ethmoidalis 'e os ethmoidale 'nin concha nasalis media 'sı tutunur.
Crista conchalis 'e ise concha nasalis inferior tutunur.

Bu yüz çok pürtüklüdür.
Maxilla 'nın arka kenarıyla ve processus pterygoideus 'un ön yüzü ile eklem yapar.
Arka kenara yakın bir oluk vardır: sulcus pterygopalatinus.
Bu oluk temel kemik "os sphenoidale" ve üst çene kemiği "os maxillae" de yer alan aynı isimli oluklarla birleşerek canalis pterygoplatinus'u yapar.
Oluğun önünde yer alan düz kemik yüzü de pterigopalatin çukurun fossa pterygopalatina iç yan duvarının oluşturulmasına katkıda bulunur.

Üst çene kemiği
Corpus maxillae

Dev hücreli arterit veya temporal arterit, spesifik olarak başa, gözlere ve optik sinirlere kan taşıyan damarların, özellikle temporal arterin enflamasyonudur (iltihaplanması).
Optik sinirlere giden kan akışını tıkayıp, görme kaybı oluşmasına neden olabilir. Ayrıca vücudun diğer bölümlerine yayılabilir. Kadınlarda erkeklere oranla 4 kat daha yaygın rastlanır. 50 yaşın altındaki kişilerde nadir olarak görülür.

Oluşabilecek semptomlardan bazıları:

Baş ağrısı
Görme bozuklukları - çift görme, bulanık görme gibi
Baş bölgesinde hassasiyet (duyarlılık)
Yorgunluk ve sersemlik
Depresyon
Kilo kaybı
İştahsızlık
Çene Kladikasyosu
Terleme
Öksürük
Kas ağrısı
Baş ağrısı en yaygın semptomudur. Hastaların yaklaşık %70-80'inde görülmüştür, ağrı şiddeti değişik derecelerde olsa da çoğunlukla şiddetlidir. Genellikle şakak bölgesinde görülen ağrı, şiddetli ve zonklayıcıdır. Yorgunluk, depresyon, kilo kaybı ve iştahsızlık gibi semptomlarsa hastaların yaklaşık %50'sinde görülür. 
Kanın Sedimentasyon değerini 100'ün üstüne çıkarabilir.
Tanı, temporal arter biyopsisi (2–3 cm) ile konur.

Dil, tipik bir tetrapodun ağzında bulunan kaslı bir organdır. Sindirim sürecinin bir parçası olarak çiğneme ve yutma için yiyecekleri manipüle eder ve birincil tat alma organıdır. Dilin üst yüzeyi (dorsum) çok sayıda lingual papilla içinde yer alan tat tomurcukları ile kaplıdır. Tükürük tarafından hassas ve nemli tutulur ve zengin bir şekilde sinir ve kan damarlarıyla beslenir. Dil aynı zamanda dişleri temizlemek için doğal bir araç görevi görür. Dilin en önemli işlevlerinden biri insanlarda konuşmayı, diğer hayvanlarda ise ses çıkarmayı sağlamaktır.

Corpus lingua: Dilin ucuyla kökü arasında kalan dil gövdesi.
Radix lingua: Dil kökü. Gırtlak kapağının önünde yer alan ve tonsilla linualis'i (folliculi linguales) taşıyan dil tabanı.
Dorsum lingua: Dil papillerini (papillae linguales) taşıyan dil sırtı.
Margo lingua: Dilin dişlere değen yan kenarları.
Apex lingua: Dil ucu.
Tunica mucosa lingualis: Anat, sümükdokusu

Dile pürüzlü bir görünüm veren, dilin üst yüzeyinde ve yanlarında yer alan minik çıkıntılara verilen isimdir. İçlerinde tat tomurcukları bulundururlar. Bu tomurcuklar içerisinde ise tat hücreleri vardır.

Papillae filiformes: İpliksi papiller. Daha uzunca ve kalın olanına papillae conicae denir.
Papillae fungiformes: Mantar şeklindeki papil türü.
Papillae vallatae: Kısa ve daha geniş fungiform (mantar şekilli) papilla
Papillae lentiformes
Papillae foliatae: Dilin arka yan kenarında bulunan, tat tomurcuklarını içeren paralel yerleşimli çok sayıda yapraksı mukoza kıvrımı.
Tat tomurcuklar içerenler:
Dilin ön bölümlerinde bulunan mantarsı papillalar (Özellikle süt içtikten sonra daha da görünür hale gelirler)
Diğerlerine göre daha büyük ve daha az sayıda olan çanaksı papillala: Dilin arkasında ters bir V harfi biçiminde dizilmişlerdir.
Yapraksı papillalar: Dilin arka yanlarındadır. Mantarsı, çanaksı ve yapraksıdırlar.
Tat tomurcuğu içermeyenler:
Sayıca en çok olan ipliksi papillalar (papillae filiformes): Neredeyse dilin tüm yüzeyini kaplarlar ve dokunma duyusuyla ilgili olarak görev yaparlar.
Folliculi linguales: Dil kümeleri. Dil mukozasının altındaki tonsillaların meydana getirdiği tepemsi çıkıntılar. Ortalarında birer oyuk/kanal bulunur.

XII. Kafa çifti olan N.hypoglossus tarafından innerve edilen sekiz adet dil kası. İntrinsik kaslar dilin içinde yer alır. Ekstrinsik kaslar ise, dil kemiği (os hyoideum) dan başlayıp dilde sona ererler ve yine dilin hareketlerinden sorumludurlar.

M. genioglossus
M. hyoglossus
M. palataglossus
M. styloglossus
M. chondroglossus

M. longitidinalis superior
M. longitidinalis inferior
M. transversus linguae
M. verticalis linguae

Fonasyon. Konuşma seslerinin diğer fonasyon organlarıyla birlikte oluşturmaya yardımcı olur.
Tat alma: İnsan dilinin her yeri farklı tatları hisseder. Dil ucu "tatlı", ucun hemen arkası "tuzlu", dilin yanları "ekşi" ve arkası "acı" tatlarını hisseden algılayıcılar barındırır.
Besinleri ağızda çevirerek çiğnemeye yardımcı olur.
Besinleri yutulmak üzere boğaza gönderir.

Diyafram (İngilizceː diaphragm veya "diyafram açıklığı"nın karşılığı olarak aperture) fotoğraf makinelerinde, objektif içinden geçen ışığın, yeğinliğini ayarlamak için kullanılan ve çoğunlukla objektif içine yerleştirilmiş olan metal düzenek.
Diyafram, özü itibarıyla objektif içinden geçen ışığın, ışık aralığını dolayısı ile netlik derinliğini ayarlamak için geliştirilmiştir. Çünkü resmin göze net gibi görünen kısmı, ışık düzengeci yardımı ile ayarlanan ışık aralığı ile belirlenir.
Eğer fotoğrafçılıkta kullanılan objektif bir göze benzetilecek olursa diyafram da gözbebeğine benzetilebilir. Bu düzenek, objektif içinden geçerek film/sensör üzerine düşen ışığın yeğinliğini (miktarını/şiddetini) düzenlemek için kullanılır. Ancak gözbebeği gibi, ışığı otomatik olarak ayarlayamaz. Işık aralığı denilen, bu aralığın kullanıcı tarafından belirlenmesi gerekir.
Işık aralığı ayarı, kullanılan film/sensör duyarlığına ve seçilen ışıklama süresine bağlı olarak, objektif bileziği üzerine kazınmış olan değerlerden biri seçilerek ya da fotoğraf makinesinin gövdesi üzerinden belirlenir.
Objektif bileziği üzerinde bulunan ve ilk bakışta pek de simetrik görünmeyen ışık aralığı değerleri bir basamak şeklinde düzenlenmiştir. Basamak oluşturan değerlerden her biri, bir sonraki (ya da bir önceki) sayısal değerin tam iki katı ışık aralığına işaret eder ve objektifin odak uzaklığının, ışık aralığının çapına bölünmesi ile elde edilir.

Alan derinliği
Fotoğrafçılık

Diz, uyluk kemiği (femur) ile kaval kemiği (tibia) arasındaki menteşe biçimli bir eklemdir. Eklem iç ve dış olmak üzere iki bölümlüdür. Eklem ön taraftan diz kapağı ile korunur.
Eklem içindeki tüm kemik yüzeyler eklem kıkırdağı ile örtülmüştür.
Femur ve tibia arasındaki yük taşıyan kıkırdak yüzeyler, menisküs denilen iki esnek kıkırdaktan yapı ile korunur ve desteklenir. Menisküsler "C" harfi biçimli ve kuş yuvası biçiminde kenarları yüksek ortası ince bir yapıdadır. Bu yapı yuvarlak femur ile düz tibianın yapısal uyumunu sağlar, binen yükün tüm eklem yüzeyine dağılmasını sağlar, gelen darbeleri emer, eklemin sabitliğine yardımcı olur.
Bağlar diz eklemini sabitleyen ana yapılardır. Birbirlerinden tamamen ayrı yapılar olan bağlarla tendonları karıştırmamak gerekir. Bağlar her iki ucu kemiğe yapışan sabit yapılardır, sınırlı esneklikleri vardır. Tendonlar ise bir uçları kemiğe yapışan, diğer uçları adeleyle devam eden, adelenin hareketini kemiğe ileten yapılardır.
Yan bağlar dizin iç ve dış yanlarında bulunur ve dizin her iki yana açılmasını önler. Dış yan bağ dışında dizin dışa açılmasını engelleyen dizin arka-dış köşesinde bağlar ve popliteus tendonundan oluşan posterolateral kompleks denilen bir ek yapı vardır. Bu yapının zedelenmesine ait bulgular ve tedavi gözden kaçabilir. Ön çapraz bağ - ACL- tibia ile femuru tam orta noktadan birbirine bağlar. Fonksiyonu dizin dönme hareketlerini kısıtlamak ve tibianın öne hareketini engellemektir. Arka çapraz bağ - PCL- tibianın arkaya hareketini önler.
Dizin tüm bu anatomik yapıları boyunca kaslar uzanır ve birlikte çalışarak dizin koşmak, yürümek gibi hareketlerini yönetirler. Kaslar ayrıca sabitliği sağlayan oluşumlara destek sağlar, korurlar. Dizi yöneten iki ana grup kas vardır. Ön uyluğun 4 başlı kası (quadriceps) Leğen kemiğinden uyluğun ön yüzü boyunca uzanır, diz kapağı üzerinden tendonlaşarak devam eder ve tibianın üst-ön tarafına yapışır. Dizin doğrultulması-düzleştirilmesi hareketini yaptırır. Aynı zamanda diz kapağı kemiğinin üst, iç ve dışına yapışan ayrı başları ile diz kapağının dengesini sağlar. Dizin dönme hareketlerini kısıtlayarak ACL ye, tibianın arkaya hareketini kısıtlayarak PCL ye yardımcı olur. Uyluğun arkasında ikisi tibianın dışına, ikisi içine yapışan hamsring adeleleri vardır. Hamsringler dönme hareketini ve tibianın öne hareketini kısıtlıyarak ACL e yardımcı olur.

Ektopia lentis, gözün kristal merceğinin normal konumundan yer değiştirmesi veya yanlış yerleştirilmesidir. Bir lensin kısmi çıkığı, lens çıkığı veya sublukse lens olarak adlandırılır; Bir merceğin tamamen yerinden çıkması, mercek lüksü veya lüks mercek olarak adlandırılır.

Ektopia lentis insanlarda ve kedilerde görülmesine rağmen en sık köpeklerde görülür. Siliyer zonüller normalde lensi yerinde tutar. Bu zonüllerin anormal gelişimi, genellikle iki taraflı bir durum olan birincil ektopia lentise yol açabilir. Çıkık ayrıca travma, katarakt oluşumu (lens çapındaki azalma zonülleri gerebilir ve kırabilir) veya glokom (glokomun genişlemesi zonülleri gerer) nedeniyle ikincil bir durum olabilir. Steroid uygulaması zonülleri zayıflatır ve çıkığa da yol açabilir. Kedilerde lens luksasyonu, ön üveite (gözün iç kısmının iltihabı) bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Ön lens çıkığı ile lens, irisin içine doğru iter veya aslında gözün ön odasına girer. Bu, glokom, üveit veya korneada hasara neden olabilir. Üveit (göz iltihabı), göz bebeğinin daralmasına (miyozis) ve merceği ön kamarada tutmasına neden olarak, aköz hümör çıkışının tıkanmasına ve ardından oküler basıncın (glokom) artmasına neden olur. İkincil glokom başlangıcından önce yapıldığında lens yeniden yerleştirme cerrahisinde (koruyan görme ve normal göz içi basıncı) daha iyi prognoz değerlidir. Ön lens luksasyonuna ikincil glokom, doğal olarak daha derin olan ön kamaraları ve kronik iltihaplanmaya ikincil vitreus salgısının sıvılaşması nedeniyle kedilerde köpeklerden daha az yaygındır. Ön lens çıkığı oftalmolojik bir acil durum olarak kabul edilir.

Gerideki lens çıkığı ile mercek, vitreus salgısına geri düşer ve gözün tabanında yatar. Glokom veya oküler iltihaplanma oluşabilmesine rağmen, bu tip ön mercek çıkığından daha az soruna neden olur. Önemli belirtileri olan köpekleri tedavi etmek için cerrahi kullanılır. Lensin ön kamaraya gitmeden önce çıkarılması sekonder glokomu önleyebilir.

Mercek çıkığı köpeklerde de görülür ve lensin kısmi yer değiştirmesi ile karakterizedir. İrisin (iridodonez) veya mercek (fakodonez) titremesi ve afakik bir hilalin (gözbebeğinin merceğin olmadığı bir alanı) varlığı ile tanınabilir. Mercekçıkığının diğer belirtileri arasında hafif konjonktival kızarıklık, camsı salgı bozulma, vitreusun ön kamaraya sarkması ve ön kamara derinliğinde artış veya azalma sayılabilir. Merceğin ön kamaraya tamamen çıkmadan önce çıkarılması sekonder glokomu önleyebilir. Lensin göz küresinden dışarı çıktığı ve Tenon kapsülü veya konjonktivasının altında sıkışıp kaldığı aşırı derecede merceğin lüksleşmesine "lentisel" denir. Cerrahi olmayan bir alternatif tedavi, göz bebeğini daraltmak ve merceğin ön kamaraya çıkmasını önlemek için bir miyotik kullanımını içerir.

Teriyer ırkları mercek çıkığına yatkındır ve muhtemelen Sealyham Teriyer, Jack Russell Teriyer, Wirehaired Fox Teriyer, Sıçan Teriyer, Teddy Roosevelt Teriyer, Tibet Teriyeri, Minyatür Bull Teriyer, Shar Pei ve Border Collie'de kalıtsaldır. Tibet Teriyeri ve Shar Pei'deki kalıtım şekli muhtemelen otozomal çekinik tir. Labrador Retrieverleri ve Avustralya Sığır Köpekleri de yatkındır.

İnsanlarda ektopia lentis ile ilişkili bir dizivucutsal vardır:
Daha yaygın:

Marfan sendromu (yukarı ve dışa doğru)
Homosistinüri (aşağı ve içe doğru)
Weill-Marchesani sendromu
Sülfit oksidaz eksikliği
Molibden kofaktör eksikliği
hiperlizinemi
Daha az yaygın:

Ehlers-Danlos sendromu
Crouzon hastalığı
Refsum sendromu
Kniest sendromu
Mandibulofasiyal dizostoz
Sturge-Weber sendromu
konradi sendromu
Pfaundler sendromu
Pierre Robin sendromu
Wildervanck sendromu
Sprengel deformitesi

ADAMTSL4 ile İlişkili Göz Bozuklukları, Otozomal Çekinik İzole Ektopia Lentis, Ektopia Lentis ve Pupillae üzerine GeneReviews/NCBI/NIH/UW girişi 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eklem, iki veya daha fazla kemiğin, vücut bölümlerinin hareket edebilmesini sağlamak maksadıyla birleştiği kısma verilen ad.

Eklemler yapısal ve fonksiyonel olmak üzere iki tip sınıflandırmaya tabi tutulurlar.

Eklemi oluşturan kemikler birbirine fibriz bir doku aracılığıyla bağlanmıştır. Yapısal özellikleri nedeniyle bu gruba dahil edilen syndesmosis tipi eklemler dışındakiler hareketi olmayan eklemlerdir.

Sutura: Yalnız kafatasında görülen eklemlerdir. Kemiklerin ekleme katılan kenarları arasında ince fibröz bir ligament yer alır yenidoğan bebeklerde henüz kafatasını oluşturan kemikler tam temas halinde olmadığından, kemikler arasında fibröz bağlarla örtülmüş yumuşak alanlar kolaylıkla hissedilebilir. Halk arasında bıngıldak ya da yumuşak nokta olarak bilinen bu yapılara biz anatomide fonticulus adı veriyoruz. Sutura tipi eklemler, eklemi oluşturan kemikler arasındaki diş şekillerine göre farklı adlar alırlar.
Eğer kemik kenarları testere dişi şeklinde sivri ise bu sutura tipine sutura serrata adı verilir. Sutura sagittalis'i buna örnek olarak verebiliriz.
Eğer kemik kenarlarındaki uzantılar diş şeklinde ise buna sutura denticulata adı verilir. Örneğin sutura lambdoidea'nın büyük bir bölümü böyledir.
Eğer kemik kenarları parietal kemik ve temporal kemiğin pars squamosa'sında olduğu gibi birbirlerinin üzerlerine oturuyorlarsa buna sutura squamosa adı verilir. Sutura squamosa'nın kenarları testere dişi şeklinde olduğunda sutura libbosa adı verilmektedir.
Palatin kemikler arasında ya da palatin kemikler ile maxilla arasında olduğu gibi kemiklerin yan yana gelmiş eklem yüzleri birbirini tamamlar şekilde kabaca birleştikleri sutura tipine ise sutura plana adı verilmektedir.
Son olarak schindylesis çıkıntılı bir kemiğin diğer kemik üzerinde bulunan yarığa girmesi ile oluşan özel bir sutura tipidir ki buna ala vomeris'deki yarığa giren rostrum sphenoidale örnek olarak verilebilir.
Gomphosis: Mandibula ve maxilla'daki alveollerle dişler arasında görülen özel bir fibröz eklem tipidir. Lig. periodontale adı verilen fibröz doku diş kökünü sıkıca bağlar. Bu eklemin hareketli olması tahmin edersiniz ki patolojik bir durumdur ve dişinizi yakında kaybedeceksiniz anlamına gelir.
Syndesmosis: Bu fibröz eklem tipinde kemikler birbirlerine fibröz ligamentler veya membranlar aracılığıyla bağlanmışlardır. Bu eklem tipine art. radioulnaris'i ve art. tibiofibulare'yi örnek olarak verebiliriz. Art. radioulnaris'te radius ve ulna membrana interossea antebrachii, art. tibiofibulare'de ise tibia ve fibula membrana interossea cruris aracılığıyla birbirine sıkıca bağlanmış durumdadır. Örneğin membrana interossea antebrachii önkolun pronasyon ve supinasyon hareketlerine izin verebilecek kadar geniştir. Art. sacroiliaca'nın arka bölümünde çoğu kaynakta, kemikler arasında yer alan fibröz interosseous ligament ve kısıtlı hareket kabiliyeti nedeniyle syndesmosis tipi eklem olarak kabul edilmektedir.

Eklem yüzleri kıkırdakla örtülü olup sınırlı hareketler yapabilen bu eklemler içerdikleri kıkırdak tipine göre ikiye ayrılırlar.

Synchondrosis: Kemiklerin hyalin kıkırdakla birleştiği bu eklem tipi yaygın olarak primer kartilaginöz eklem olarak da adlandırılır. Bu eklemlerin büyük bir kısmı gelişme döneminde görülen erişkin dönemde ise kemikleşen eklemlerdir. Bu eklemlere örnek olarak uzun kemiklerin epifiz ve diafiz bölümleri arasında yer alan ve kemiğin büyümesine olanak tanıyan katilaginöz epifiz plağını örnek olarak verebiliriz. Kemik büyümesi tamamlandığında epifiz plağı kemikleşir. Vücutta sınırlı sayıda kalıcı olan synchondrosis'de bulunur ve 1. kaburgayı sternuma bağlayan cartilago costalis buna örnek olarak verilebilir.
Symphysis: Sekonder kartilaginöz eklem olarak da bilinen bu eklem tipinde kemikler fibröz doku ve-veya fibröz kıkırdak aracılığıyla birbirine kuvvetli bir şekilde bağlanmışlardır. Bu eklem tipi için en tipik örnek discus intervertebralisler aracılığıyla birbirine bağlanmış olan columna vertebralis'tir. Ossis pubis arasında bulunan symphysis pubis art. manibriosternalis ve yeni doğan bebeklerde mandibulanın sağ ve sol yarımlarının birleştiği symphysis menti bu grup eklemlere verilebilecek diğer örneklerdir.

Synovial eklemler vücuttaki eklemlerin büyük bir bölümünü oluşturan ve fonksiyonel olarak en önemli olan tam hareketli eklemlerdir. Omuz ekleminde olduğu gibi sadece basitçe karşı karşıya gelen iki kemikten oluşan synovial eklemlere art. simplex adı verilir. Dirsek ekleminde olduğu gibi ikiden fazla kemiğin oluşturduğu ya da meniscus, discus gibi yapıların eklemin yapısına katıldığı synovial eklemlere ise art. composita (complexa) adı verilmektedir.

Gingylimus: Dışbükey eklem (konveks) yüzü makara, içbükey (konkav) eklem yüzü ise makarayı içine alacak şekilde olup eklem yüzleri birbirine uygunluk gösterir. Bu grup eklemler yalnızca transvers eksen etrafında flexion-extansion hareketleri yapabildiklerinden menteşe şeklinde eklemler olarak da bilinirler. Hareketin görüldüğü yerlerde bu eklemlerin eklem kapsülü ince ve gevşektir, ancak eklem güçlü yan bağlarla güçlendirilmiştir. Bu tip ekleme art. humeroulnaris ve art. interphalangea örnek olarak verilebilir.
Art. Sellaris: Her iki eklem yüzü birbirini saran eyer şeklinde olduğundan bu isim verilmiştir. Transvers ve sagittal olmak üzere iki ekseni vardır. Transvers eksen etrafında flexion-extansiyon, sagittal eksen etrafında ise abduction-adduction yaptırırlar. Bu iki ekseni birlikte kullanarak sınırlı bir sirkumdiksion da yapabilirler. Art. carpometacarpea pollicis ve art. calcaneocuboidea bu eklem tipi için en tipik örneklerdir.
Art. Trachoidea: Dış bükey eklem yüzü silindir, iç bükey eklem yüzü ise osteofibroz bir halka şeklindedir. Dışbükey yüzü tamamen içine alabilecek bir içbükey yüz bulunmadığından dış bükey yüzün bir kısmı bir bağ aracığıyla sarılır. Bu eklemler tek eksenli olup, yalnızca vertical eksen etrafında rotasyon hareketleri yapabilirler. Bu eklem tipine örnek olarak art. radioulnaris proximalis ve distalis, art. atlantoaxialis mediana örnek gösterilebilir. Art. atlantoaxialis mediana'da dens axis, atlasın arcus anteriorunun arkasındaki yer alan fovea dentis ile lig. transversum atlantis'in oluşturduğu halka içerisinde rotasyon hareketleri yapar.
Art. Ellipsoidea (condylaris): Dışbükey eklem yüzü ortadan ikiye bölünmüş bir yumurta, içbükey eklem yüzü ise, bunu içine kısmen alacak oval çukur şeklindedir. Transvers ve sagittal olmak üzere iki ekseni vardır. Daha uzun olan transvers eksen etrafında yapılan flexion-extansion hareketlerinin açısı, daha kısa sagittal eksen etrafında yapılan abduction-adduction hareketlerinden geniştir. Sınırlı circumduction da yapılabilir. Art. radiocarpea ve art.metacarpophalangeales bu eklem tipine örnek olarak gösterilebilir.
Art. Bicondylaris: Dış bükey eklem yüzü iki kondil, içbükey eklem yüzü ise sığ çukur şeklinde olan eklemlerdir. Art. genus bu eklem tipinin tipik örneğidir. Hareket bakımından menteşe şeklinde ekleme (ginglymus) benzer ancak flexion-extansiyon dışında, bazı pozisyonlarda çok az da olsa rotasyon ve yan tarafa kayma hareketleri yapabilir. Bir diğer örnek; art. talocruralis'dir.
Art. Spheroidea (cotylica): Dışbükey eklem yüzü bir küre, içbükey eklem yüzü ise bu küreyi kısmen içine alan yuvarlak bir çukur şeklindedir. Sagittal, transvers ve vertical olmak üzere üç ana eksende sırasıyla, abduction-adduction, flexion-extension ve rotasyon hareketleri yapabilirler. Ayrıca eksenlerin tümünü kullanarak circumduction hareketi de yaparlar. Genellikle bu tip eklemlerde, proximaldeki kemik hareketsiz, distaldeki hareketlidir. Ancak distaldeki kemik tespit edilirse, proximaldeki kemik daha hareketli olabilir. Art. humeri ve art. coxae bu tür eklemin en güzel örnekleridir.
Art. Plana: Eklem yüzlerinden biri düz, çok hafif içbükey ya da çok hafif dışbükeydir. Diğer eklem de buna uyacak şekildedir. Eklem yüzleri düz olduğundan belirli bir eklem söylemek mümkün değildir ve eklem yüzlerinin bulunduğu düzlemlerde sınırlı kayma hareketleri yapabilir. Art acromioclavicularis, artt. Intermetatarsea, artt. intercarpea, art. atlantoaxialis lateralis ve art. zygapophysialis (omurların proc. articularisleri arasındaki eklemler) bu eklem tipine örnek olarak gösterilebilir.

Oynar eklemler: Kol ve bacak kemikleri bağlantı yerlerindeki eklemler oynar eklemlerdir. Bunlar iki bağlantı kemiğinin, eklem yerlerinde istenen hareketi verecek şekilde oynayabilmesini sağlamış olurlar. Böylece bu eklemlerin bulunduğu kemikler, çeşitli hareket yeteneğine sahip eklemler özelliğini kazanmış olurlar.
Oynar eklemlerdeki kemiklerden birinin başı, öbür kemiğin çukuruna girmiş şekildedir. İki kemik, birbirlerine eklem bağları ile bağlanmıştır. Kemiklerin birbirlerine sürtünmeleri sırasında aşınmaları önlemek için, bu eklem yüzlerinde kıkırdak yastıkları ve buraları yumurta akı bir madde ile sıvayarak kaygan hale getiren eklem kesecikleri bulunur. Eklem aralığındaki bu sıvının korunması ve her iki kemiğin hareket kabiliyetinin sağlanması görevi de eklem kapsülüne aittir. Oynar eklemlerin etrafında bir de hareketleri sağlayan ve eklem kapsülünü koruyan ligamentler vardır. Kasların bitiş noktalarını oluşturan ligamentler aynı zamanda eklemin hareketlerinin yönlerini belirler. Bazı oynar eklemlerin iç kısmında yani kapsülün içinde kalacak şekilde menisküs denilen yapılar ve iç ligamentler bulunur.

Oynamaz eklemler: Kafatası kemiklerinin birbirlerine eklendikleri yerlerdeki eklemlerdir. Buradaki eklem yerleri, bir testerenin dişleri gibi birbirlerine geçme şeklindedir. Kemikler, bu girinti ve çıkıntılarla birbirlerine oynamayacak şekilde eklenmiş durumdadırlar.
Yarı oynar eklemler: Omurgayı meydana getiren omurların birbirlerine olan eklemlerindeki eklemlerdir. Bunlar sınırlı olarak hareket ederler.

El, şempanze, maki ve insan gibi primatlarda birden fazla parmağı barındıran, kolun bilekten parmak uçlarına kadar olan bölümünü tanımlar. Pek çok primat elleri sayesinde tutunma ve tırmanma gibi özelliklere sahiptir. Başparmağın diğer parmaklarla karşılıklı iş görmesi, ufak nesneleri ele alabilme yeteneğini sağlar. Bu özellik sayesinde el, alet kullanımı gibi hassas ve karışık işleri görebilir. Primatların beyninde eli temsil eden alan, diğer hayvanlarınkinden çok daha geniştir. Bu yüzden beyindeki bazı bozuklukların ilk belirtilerinden biri de el parmak hareketinin zarar görmesidir.
Baş parmağa sahip olmayan hayvanların elleri genellikle pati veya pençe olarak adlandırılır. Primatlar dışında, başparmağa sahip ellere koalalar da sahiptir. Rakunların her ne kadar gelişmiş patileri olsa da, bu organları başparmaksız olduğundan el olarak sınıflandırılmamaktadır.

Her türlü hareketi rahatlıkla yapabilmek için, elde irili ufaklı yirmi yedi tane kemik vardır. Bilekte, dörder kemiğin düzensiz gibi görülen bir şekilde iki sıra teşkil etmesiyle sekiz kemik bulunur ki, bunlara el bileği kemikleri denir. Avuçta da beş tane metakarpal denen el tarak kemikleri vardır. Parmaklarda ise on dört tane falanks kemikleri de denen el parmak kemikleri bulunup, başparmakta iki falanks, diğer parmaklarda ise üçer falanks bulunur. Önkol (dirsek ile bilek arasındaki kısım) kaslarından uzanan on iki kiriş (tendon) bileğin ön yüzündeki bir bağın (ligamentin) altından geçip, bir kılıf içinde parmaklara varır ve parmaklarda içe doğru bükülmeyi (flexion) sağlar. Bileğin arkasında ise dışa doğru bükülmeyi (extension) sağlar. Avucun aşağı dönmesine pranosyan, yukarı dönmesine supinasyon denir ki, supinasyon hareketi en fazla insanda gelişmiştir.
Başparmak ve beşinci parmak köklerinin altında bulunan iki kabartıyı teşkil eden ve el tarak kemikleri arasındaki boşlukları dolduran kaslar, parmakların birbirlerine yaklaşıp, uzaklaşmalarını ve el içi oynaklarındaki hareketleri sağlar.
Ele kan, iki atardamarla (arter) gelir. Bunlara ulnar ve radial arterler denir. Ulnar arter kolun iç tarafından, radial ise başparmağın bulunduğu taraftan ilerler. Bu atardamarlar avuç dokuları içerisinde birleşerek bir derin, bir de sathi olmak üzere iki kemer yapar ve bunlardan ayrılan dallar, her parmağın iç ve dış yanlarına uzanır. Ulnar sinir, ufak parmağın ve dördüncü parmağın iç yarısının ön yüzlerinde deri hissini sağlar ve ayrıca beşinciyle dördüncü parmağın ve ortaparmağın yarısının arka yüzünün hissi siniridir. Median sinir ise, ön yüzde diğer parmaklara gider ve bütün arkadaki uçlarını sinirlendirir. Radial sinir de elin arka yüzünde geri kalan bölgelere dallar verir.

Tıp açısından, elin ve parmakların şekli, büyüklüğü çok önemlidir. Birçok hastalığın belirtilerini elde görmek mümkündür. Mesela akromegali (ve gigantizm) denilen devlik hastalığında, hastanın elleri fazla büyüktür. Ulnar sinirin felcinde pençe eli, tetanide, paralysis agitans ve diğer sinir sistemi hastalıklarında ebe eli (başparmakla diğer parmakların bir arada bir koni teşkil etmesi), müzmin kalp ve akciğer hastalıklarında parmak uçlarının şişkinliği, nekris hastalığında el yumrular, romatoid artrit denen bir çeşit romatizmada şişmiş eklemler tipiktir. Bunlardan başka alkoliklerdeki tipik tremor (elin ince ince titremesi) ki bunlarda bazen bilek düşüklüğü de vardır. Organik hastalıklar veya basit sinirlenmelerde görülen tremor, karaciğer sirozunda avucun (kızarması), bazı dolaşım hastalıklarında görülen beyaz veya mor parmaklar, syringomyelia denen sinir sistemi hastalığında ağrı hissinin yok olması da tıp yönünden önemli belirtilerdir. Ancak bütün saydığımız bu belirtiler, hastalığın diğer bulgularının da iştirak etmesiyle teşhisi koydurur. Yani, sadece eldeki belirtilere bakılarak kesin teşhis konulamaz.

Rehber Ansiklopedisi

El bileği, İnsan anatomisinde önkol ile el arasında bulunan esnek ve daha dar bir bağdır. El bileği temel olarak karpallar denilen ve birbiri üzerine sarılarak şekil verilebilir bir menteşe oluşturan, çift sıra kısa kemiklerden oluşur.
El bileği eklemi (articulatio radiocarpea) oval eklemdir.

Eklemi oluşturan yapılar yukarıda radiusun distal ucu ve eklem diskinin alt yüzeyi; aşağıda skafoideum, lunatum ve triquetrum kemikleridir.
Radiusun eklem yüzeyi ve eklem diskinin alt yüzeyi birlikte enine oval konkav bir yüzey oluşturur. Skafoideum, lunatum ve triquetrumun superior eklem yüzeyleri de düz konveks bir yüzey oluşturur. Bu konveks yapı, konkav yüzeyin içine oturarak eklemi oluşturur.

Karmaşık yapısından dolayı el bileği incinmeleri ve fonksiyon bozukluklarının tedavisi zordur. Bilgisayar çağının getirileriyle beraber el ve bilek ağrıları, en yaygın üst ekstremite şikayetlerinden biri haline gelmiştir.

Eklem, kapsülle çevrilidir ve aşağıda belirtilen ligamentlerce de kuvvetlendirilir:

Palmar radiokalpar ligament
Dorsal radiokalpar ligament
Ulnar kollateral ligament (başparmak)
Radial kollateral ligament (başparmak)
Belirtilen ligamentlerin derin yüzeyini, radiusun distal ucunun kenarından ve eklem diskinden karpal kemiklerin eklem yüzeylerinin kenarına kadar sinoviyal zar kaplar. Gevşek, serbest durur ve sayısız kıvrım oluşturur, özellikle de arka tarafta.

Bu eklemin izin verdiği hareketler fleksiyon (bükme), ekstensiyon (germe), addüksiyon (orta hata yaklaştırma) ve abdüksiyondur (orta hattan uzaklaştırma). Birleşmiş karpal kemikleri sayesinde bu hareketler gerçekleşir.

University of Pennsylvania Health System 6 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
eMedicine Sözlük 15 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
University of Kansas (İngilizce)
Sporakademisi.com 15 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Elektrookülografi (EOG), retina tabakalarından biri olan retina pigment epitelinin fonksiyonel durumunu değerlendirmek için kullanılan elektrofizyolojik bir testtir. Kornea ile retina arasındaki elektriksel potansiyeli kaydetme yöntemidir. Elektrookülograf, bir deneğin yüzüne yerleştirilen iki elektrot arasındaki voltajı ölçen bir cihaz olarak göz hareketini algılayabilmektedir.
Göz takibi, insanların baktığı veya hareketi takip ettiği noktayı elektronik olarak bulma sürecidir. Göz kırpma, göz kaslarının kasılmasıdır ve göz kapağı kaslarının elektriksel aktivasyonunu sağlar. Böyle bir sinyalin süresi birkaç saniye sürer. Göz kırpma, refleks yanıp sönme, istemli göz kırpma ve istem dışı göz kırpma olarak ayrılabilir. Yanıp sönmeler için frekans aralığı 1 Hz ile 10 Hz arasındadır. Göz hareketleriyle ilgili diğer önemli terimler seğirmeler ve fiksasyondur. Her iki gözün aynı yönde eş zamanlı hareketlerine sakkad denir. Fiksasyon, gözlerin nispeten hareketsiz olduğu iki sakkad arasındaki zaman olarak adlandırılır.
EOG sinyalinin yatay ve dikey kanalları ile göz küresinin karşılık gelen hareketi arasındaki ilişki oldukça önemlidir ve bu da belirli bir hareketin tanımlanmasına yardımcı olur. Merkezi konumun her iki tarafında 45 derece içinde göz küresinin açısal yer değiştirmesi için, EOG voltajı açı ile doğrusal olarak değişir.
Göz hareketini ölçmek için, elektrot çiftleri tipik olarak gözün üstüne ve altına veya gözün soluna ve sağına yerleştirilir. Göz merkezden iki elektrottan birine doğru hareket ederse, bu elektrot retinanın pozitif tarafını "görür" ve karşı elektrot retinanın negatif tarafını "görür". Sonuç olarak, elektrotlar arasında potansiyel bir fark oluşur. Dinlenme potansiyelinin sabit olduğu varsayıldığında, kaydedilen potansiyel gözün pozisyonunun bir ölçüsüdür.

Hasta en az 30 dakika boyunca iyi aydınlatılmış bir odada ışığa uyum sağlamalı ve gözleri dilate edilmelidir. Bazı programlar, teste başlamadan önce 10 dakikalık daha parlak bir ışık adaptasyon periyoduna sahiptir. Elektrotlar takıldıktan sonra prosedür açıklanır ve hastadan temel veriler kaydedilirken birkaç kez pratik yapması istenir.

Hasta iki kırmızı LED ışığı arasında geçiş yaparak gözlerini ileri geri hareket ettirirken başını sabit tutar.
Gözlerin hareketi, gözün her iki tarafındaki elektrotlar arasında yaklaşık 2–5 mV'luk bir voltaj dalgalanması üretir ve grafiğe dökülür.
Işık adaptasyonu ve eğitimden sonra ışıklar kapatılır.
Hasta iki ışık arasında ileri geri bakarken yaklaşık her dakika 10 saniyelik bir göz hareketi örneği alınır.
Karanlıkta 12–15 dakika sonra ışıklar açılır ve hasta yaklaşık dakikada bir kez gözlerini yaklaşık 10 saniye ileri geri hareket ettirir.
12–15 dakika karanlık adaptasyon ve parlak ışıkta 15 dakikaya kadar gözdeki voltaj değişimini grafiklendirir.
Voltaj karanlıkta biraz azalır ve daha önce bahsedildiği gibi karanlık çukur denen yaklaşık 8-12 dakika sonra en düşük potansiyeline ulaşır.
Işıklar açıldığında, potansiyel yükselir ve yaklaşık 10 dakika içinde zirveye (pik değere) ulaşır.
Işık pik değerinin maksimumu karanlık çukurdaki düşük amplitüd ile karşılaştırıldığında, normal nispi oran yaklaşık 2:1 veya daha büyüktür. Işık pik değeri, 60 yaş altındaki bireylerde 1.8'den, 60 yaşın üzerinde 1.7'den az olduğu durumda anormal kabul edilir.

EOG, pigment epitelinin işlevini değerlendirmek için kullanılır.
Özellikle Best hastalığı (maküler distrofi) olmak üzere, makulada bir işlev bozukluğundan şüphelenildiğinde yapılır.
Anormal EOG üreten retina hastalıkları da genellikle anormal bir elektroretinogram değerine sahiptir. EOG ayrıca nörolojik bozukluklarda göz hareketlerini izlemek için kullanılır.
Göz hareketleri ayrıca görsel hafıza, öğrenme veya dikkat gibi görsel algının bilişsel süreçleri hakkında bilgi verir. Kişinin bilişsel durumunu algılayabilen ve ona uyum sağlayabilen bilişsel farkındalık sistemleri olarak EOG uygulanabilir.

Epifiz, omurgalıların beyninde yer alan mercimek tanesi büyüklüğünde bir bezdir. Uyku paternini ve mevsimsel fotoperiyotları düzenleyen melatonini ve DMT salgılar. Diğer ismi pineal bezdir.

İki hemisferin arasında talamus cisimlerinin birleştiği noktada yer alır. Kırmızı-gri renkte ve 5–8 mm uzunluğundadır. Kafa filmlerinde sıklıkla görülebilir ve genellikle kalsifiyedir.

Epifiz, lobüler yapıdaki pinealosit kümeleri ve bunları çevreleyen bağ dokusundan oluşur. Piameterin uzantısı olan bir kapsülle çevrilidir. Ana  hücre tipi pinealosit olmakla birlikte 4 tip hücre daha vardır. Özellikleri:

Pinealositler: 4-6 adet çıkıntı içerirler. Melatonin salgılarlar.
İnterstsiyel hücreler: Pinealositlerin arasında yer alırlar.
Perivasküler makrofajlar: Damarların çevresinde yer alan antijen sunucu hücrelerdir.
Pineal nöronlar
Peptiderjik nöron benzeri hücreler: Parakrin fonksiyon görürler.
Epifize, süperior servikal gangliondan sempatik uyaranlar gelir. Sfenopalatin ve otik gangliyonlardan da parasempatik lifler ulaşır. Yaşla birlikte epifizin kalsiyum, fosfor ve flor içeriği artmaktadır.
Pinealositler gözdeki fotoreseptörlerle büyük benzerlik gösterir. Bu durum, epifizle gözün ortak bir embriyolojik kökten geldiğini düşündürmüştür.
Beynin pek çok bölgesinin aksine, epifiz bezi kan-beyin bariyerinin dışında kalmaktadır.
Sirkadyen ritmi oluşturan ışık uyaranları, gözden retinohipotalamik yol ile suprakiyazmatik nükleusa ve epifize ulaşır.

Eskiden, epifizin, büyük bir organın işlevini kaybetmiş kalıntısı olduğu düşünülürdü. 1886′da iki mikro anatomi uzmanı, H.W. De Graff ve E. Baldwin Spencer, birbirlerinden bağımsız olarak epifizin, küresel bir lens ile dolu içsel bir odayı çevreleyen pigmentli retina hücreleri olan dışsal gözlerin tüm önemli özelliklerine sahip olan, dumura uğramış bir göz olduğunu keşfetti. Daha sonraki araştırma bezin aslında hem direkt olarak hem de dışsal gözden gelen sinir yolları vasıtasıyla çevresel ışığa tepkiler verdiğini kanıtladı. 1917'de inek epifiz ekstrelerinin kurbağa derisinin rengini açtığı bulundu. 1958'de Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar deri hastalarında kullanmak üzere epifiz ekstreleri elde ettiler ve melatonin hormonunu izole ettiler. Bu madde belki başta planlanan etkiyi sağlamadı ama pek çok başka gizemin çözülmesine katkı yaptı. Örneğin, farelerde epifizin çıkartılması yumurtalıklarda büyümeye neden oluyordu, düzenli ışık altında tutulan hayvanlarda epifiz ağırlıkları azalıyordu ve aynı zamanda overler büyüyordu.
Melatonin, triptofan isimli amino asitten elde edilir. Üretim karanlıkta artar, aydınlıkta azalır. İnsandaki fonksiyonu tam bilinmemekle birlikte sirkadyen ritim uyku bozukluklarında sıklıkla reçete edilir.
İnsan epifizi 1-2 yaşına kadar büyür, ondan sonra sabit kalır. Çocuklardaki yüksek melatonin düzeylerinin cinsel olgunlaşmayı inhibe ettiği düşünülür. Epifiz tümörleri erken cinsel olgunlaşmaya yol açar. Ergenlik dönemi gelince melatonin üretimi düşer. Erişkinlerde, epifizin kalsifiye olması tipiktir.

BrainMaps (Beyin haritası veri tabanı) pineal%20gland
NeuroNames hier-280
Histology at BU: Endocrine System: pineal gland (illustration)12 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anatomy Atlases, Microscopic atlas: Pineal gland19 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MedPix: Images of Pineal region
Ancient Brain Mapping and Origins of the Eye of Horus: Egyptian Study of the Pineal Gland

Epikantus ya da epikantal kıvrım, göz çevresinde bulunan kıvrılmış deri parçasıdır. Türüne göre gözün altında veya üstünde bulunabilir.  
Epikantal kıvrımı gözün kendi derisiyle birleştiren deriye epiblefaron adı verilir. Kıvrımın kirpikleri içe döndürüp göze zarar vermeye başladığı durumlarda tedavi edilir. Tedavi edilmemesi durumda başka hastalıklara sebebiyet verebilir.
Epikantal kıvrım Avrupa'da sıklıkla Down sendromu ve Blefarofimoz sendromuna bağlı olarak gelişebilen bir hastalık olarak görülürken Asya'da çoğu zaman normal karşılanmaktadır ve hastalık olarak görülmez.

Türüne göre supraciliaris, palpebralis, tarsalis ve inversus olarak sınıflandırılmışlardır.

Kaşın ortasından başlayıp burun deliğinin yanından aşağıya doğru iner.

Epikantus supraciliaris ile benzerdir. Kıvrım üst göz kapağının tarsal bölgesinden aşağı doğru çıkar ve ön lakrimal tepe bölgesinde sona eren medial kantal bölge üzerinden aşağı iner.

Asyalılarda görülür. Epikantal kıvrım üst göz kapağı boyunca uzanır, kirpiklerin köklerini gizler ve medial kantusta bir kıvrılma ile biter.

Belirgin bir durumdur ve kıvrım alt göz kapağında orta gözbebeklerin bölgesinde ortaya çıktığında ve yukarı doğru uzandığında, medial kantal açıyı kapatır. Etkilenebilen veya etkilenemeyen üst göz kapağında sona erdiğinde ortaya çıkar. Elips yerine dörtgendir.

Epikantal kıvrım yeni doğan bebeklerde bulunur ama genellikle çocuklar ergenlik çağına geldiklerinde kıvrım çoktan yitmiştir. Fakat bazen çocuklar epikantal kıvrımlarını yitirmez. Bu durum Asya'da yaygındır. Asya'da çocuklarda daima epikantal kıvrım bulunur. Kıvrımın sıklığı yaşla birlikte azalır ve çok daha geç yaşlarda kendini yitirir. Kızılderililerde yitme yaşı 20'yi geçincedir. Epikantal kıvrım Doğu Asya halklarında belirgin olup Asya'da görülme sıklığı %40 ila %90 arasında değişmektedir. Asyalı olmayan bireylerde epikantal kıvrım görülse de toplam nüfusun yalnızca %2 ila %5'inde mevcuttur. Tüm dünyada 3 ila 6 aylık anne karnındaki tüm bebeklerde eksiksiz vardır.
Kıvrımın yitmesinin sebebi burun köprüsünün büyümesidir. Fakat burun köprüsünden dolayı epikantus oluşmaz, anomalinin kum fırtınalarından ve aşırı soğuktan geliştiği varsayılır. Dolayısıyla ılıman ve subtropikal bir bölgede oluştuğu öne sürülür. Epikantus, üstündeki göz kapağının derisinin altındaki yağ tabakasının kalınlığıyla da ilişkililendirilir. Ayrıca epikantal kıvrımın ekstrem soğuklarda belirginleştiği görülmektedir.

Türk halklarında da kalıcı epikantal kıvrıma rastlanmaktadır. Kırgız erkeklerinin %51'i, Kazak erkeklerinin %22'si, Özbek erkeklerinin %11'i, Türkmen erkeklerinin %6'sı, Azerbaycan erkeklerinin %2'den azı ve Kırgız kadınlarının %83'ü, Kazak kadınlarının %53'ü, Özbek kadınlarının %18'i, Türkmen kadınlarının %10'u bu göz kıvrımına sahiptir. Igor M. Diakonoff'a göre Anadolu Türklerinde bu oran sıfıra yakındır. Başka bir kaynakta Altaylılar, Yakutlar, Kırgızlar, Tomsk Tatarları arasında %70, Kırım Tatarları arasında %15, Nogaylar arasında %25 oranında epikantus bulunduğu belirtilmektedir.Bazen gözde çift katlanma, yani çift kıvrım, gerçekleşir. Kore'de yapılan bir araştırmada çift kıvrım insidansının erkek deneklerde %20-35,6 ve kadın deneklerde %20,5-50 arasında olduğu kaydedilmiştir.
Moğollar, Limbular, Çinliler, Japonlar, Kızılderililer ve bazı Afrika halkları (Buşmanlar) erken yitmeyen epikantal kıvrımın sık rastlandığı diğer halklardır.

Erkek üreme sistemi, insan üremesi sürecinde rol oynayan birkaç cinsel organdan oluşur. Bu organlar vücudun dışında ve pelvisin içinde bulunur.

Penis erkek intromittent organdır. Uzun bir şafta ve sünnet derisi tarafından desteklenen ve korunan penis ucu olarak adlandırılan genişlemiş ampul şeklindeki bir uca sahiptir. Erkek cinsel olarak uyarıldığında, penis erekte olur ve cinsel etkinlik için hazır hale gelir. Ereksiyon, penisin erektil dokusu içindeki sinüslerin kanla dolması sonucu meydana gelir. Damarlar sıkıştırılırken penis arterleri genişler böylece kan basınç altında erektil kıkırdağa doğru akar. Penis pudendal arter tarafından desteklenir.

Testis torbası (veya skrotum), penisin arkasında asılı duran kese benzeri bir yapıdır. Testisleri tutar ve korur. Ayrıca birçok sinir ve kan damarı içerir. Daha düşük sıcaklık zamanlarında, the Cremaster kas kasılır ve testis torbasını vücuda yakınlaştıracak şekilde çekerken Dartos kası da kırışık bir görünüm verir; sıcaklık arttığında Cremaster ve Dartos kasları, testis torbasını vücuttan uzaklaştırmak ve sonrasında kırışmaları gidermek üzere gevşer.

Erkeğin dış cinsel organı, dokuzuncu haftanın sonu itibarıyla dişininkinden farklıdır. Bundan önce, her iki cinsiyetteki genital yumru bir fallustur. Dış genital bölgenin farklılaşması sırasında, gelişimin başlarında üretral oluk fallusun ventral yüzeyinde oluşur. Buna, testis tarafından üretilen ve salınan androjenler neden olur. Androjen kaynaklı gelişme fallusun uzayarak bir penise doğru farklılaşmasına, penisin ventral yüzeyi boyunca üretral oluğu çevreleyen ürogenital kıvrımların birleşimine ve labioscrotal kıvrımların orta hat kapanışına neden olur. Bu kapanış, dış cinsel organ skrotumun duvarını oluşturur. 12. haftanın sonu itibarıyla, dış cinsel organ oluşumunu tamamlar.
Doğumda, ergenlik öncesi erkek üreme sisteminin gelişimi tamamlanır. Gebeliğin ikinci üç aylık döneminde, erkekte testosteron salgısı düşer böylece doğumda testis inaktif olur Gonadotropin salgısı ergenlik başlamasına kadar düşüktür.

Erkek üreme sisteminin çoğu vücut dışında yer almaktadır. Erkek üreme sisteminin dış yapıları; penis, skrotum ve testislerdir.

Penis, cinsel ilişki esnasında kadın vajinasına girerek spermi kadın vücuduna iletmek için gereken, erişkin bir erkekte 5-9 santimetre uzunluğunda, 3-5 santimetre çapında silindir şeklinde bir organdır. Aynı zamanda ortasından geçen üretra yoluyla idrarın vücuttan atılmasını sağlar.
Silindirik bir yapıda olan penis üç bölümden oluşur: Karın duvarına bağlanan kök kısmı; gövde kısmı ve koni şekilli penis başı (glans penis).
Penis başı, sünnet derisi adı verilen gevşek bir deri tabakası ile kaplıdır. (Sünnet ile bu deri tabakası alınmaktadır). İdrar ve meniyi taşıyan kanal ve üretra olarak adlandırılan kanalın ucu penis başına açılır. Penis başı erkeğin en hassas bölgelerinden biridir ve içerdiği çok sayıda sinir ucu sayesinde erkek orgazmında en önemli rolü oynar.
Penis gövdesi silindir şeklinde olan üç iç odadan oluşur (2 adet corpus cavernosum ve bir adet corpus spongiosa). Özel süngerimsi erektil dokulardan oluşan bu odalar cinsel uyarı olduğunda kan ile dolan binlerce boşluk içerir. Ereksiyon penisin kanla dolarak, sertleşip dikleşmesidir. Penisin derisi ereksiyon sırasında penisin büyümesine izin verebilmek için gevşek ve elastiktir.
Sperm içeren meni, erkek cinsel doruğa (orgazm) ulaştığında penisin ucundan (ejakulasyon) atılır. Penis erekte olduğunda, sadece ejakülasyona izin verir ve idrar akışı engellenir.

Skrotum penisin alt-arkasında asılı gevşek deri ve kastan oluşan keseye verilen addır. Skrotum içerisinde testislerin yanı sıra çok sayıda sinir ve kan damarları barındırır. Testisleri korur ve bir ısı kontrol sistemi görevi görür. (Normal sperm gelişimi için, testisler vücut sıcaklığından biraz soğuk olmalıdır.) Skrotum duvarındaki özel kaslar ısı ayarını yapabilmek için zaman zaman testisleri yukarı çekerek vücuda yaklaştırır, zaman zaman ise gevşeyerek vücuttan uzaklaştırır.

Testisler skrotumun içinde saklanan, spermatik kordon ve cremaster kası ile karına bağlı olan, sperm ve testosteron üretiminden sorumlu bir çift erkek üreme organıdır. Testisler oval-şekilli olup, uzunluğu yaklaşık 5 cm uzunluğunda, 3 cm çapındadırlar. Testosteron gibi birincil erkek cinsiyet hormonları ürettikleri için aynı zamanda endokrin sistemin bir parçasıdırlar. Testosteron erkeklerde ergenlik döneminin önemli bir unsurudur. Testosteron ses kalınlaşması, kaslarda irileşme ve erkek tipi saç-sakallanmaya neden olur ve aynı zamanda sperm üretimini uyaran hormondur.
Testislerin içi lobül adı verilen küçük bölmelere ayrılmıştır. Her lobül epitel hücreleri ile kaplı seminifer tübül adlı 1-4 kanal içerir. Bu tübüller spermatogenez olarak adlandırılan bir süreçte sperm hücreleri üretiminden sorumludur.

Epididim, her bir testisin arka-üst bölümü üzerinde yerleşmiş 5–6 cm. uzunluğunda, üst bölümü geniş aşağıya doğru giderek daralan tüp benzeri yapılardır. Testislerde üretilen sperm hücrelerinin taşınması, olgunlaşma ve depolama yeri olarak görev yapar.
Testislerden gelen henüz olgunlaşmamış spermler, epididim kanalı içindeki asit ortamda 18-20 saat ile 3 haftada ovumu dölleyebilecek olgunluğa erişirler. Cinsel uyarılma sırasında oluşan kasılmalar spermi vas deferens içine girmesi için zorlar.

Aksesuar organlar olarak da adlandırılan erkek üreme sisteminin iç organları; vas deferens, ejakülatör kanallar, üretra, seminal veziküller, prostat bezi, bulbourethral bezlerdir.

Vas deferens epididimin kuyruk bölümünün ucundan başlayıp epididim kanalının devamı şeklinde uzanan, 40–50 cm uzunluğunda kalın kassal bir borudur. Ana sperm iletim kanalıdır. Mesaneye ulaşmadan önce üreteri önden çaprazlayıp rectum ile mesane arasına sokulur. Burada, prostatın tabanına doğru ilerleyen vas deferens, vesicula seminalisin boşaltma kanalı ile birleşerek ejakulator kanalının oluşumuna katılır. Vas deferensin ejakulator kanal oluşumuna katılmadan önceki 5 cm. lik bölümü oldukça geniştir. Yaklaşık 1 cm. kalınlıktaki bu genişlemiş bölüme ampulla denir. Ampulla, spermiumlar için bir depolama yeri olarak da fonksiyon görür.

Yaklaşık 2 cm uzunluğunda vas deferensin boşaltma kanalı ile birleşmesinden sonraki bölümüdür. Prostat bezi içerisinde aşağıya-öne doğru seyrederek üretranın prostatik parçası içine açılır. Prostat bezi içerisinde daralarak giden ejakulator kanal, ductus deferens içeriği ile vesicula seminalis salgısının karıştırılması ve lümen içeriğinin atılmasını sağlar.

Üretra mesaneden vücudun dışına idrarı taşıyan tüptür. Orgazm esnasında semenin vücut dışına atılımı da uretra yolu ile olur. Penis cinsel ilişki sırasında dikleştiğinde, uretra sadece ejekulasyona izin vererek, idrar akışını engeller.

5–7 cm uzunluğunda 2-2.5 cm. genişlikte mesane tabanı ile rectum arasında yerleşmiş, kesecikler içeren bezlerdir. Bezin içinde 10–15 cm uzunluğunda kıvrımlı bir kanal vardır. Seminal vesiküller tarafından protein ve mukus içeren ve spermin vajinanın asidik ortamında hayatta kalabilmesini sağlayan alkali PH lı bir sıvı salgılanır. Bu sıvı ayrıca spermlerin oositi dölleyinceye kadar hayatta kalabilmesi için beslenmesini sağlayan fruktoz içerir ve salınımı testosteron ile düzenlenir. Salgı ductus deferens ile ductus ejakulatorius la birleşen bir kanal ile boşalır ve ejakulasyon sıvısı (meni) nin büyük kısmını (%60'ını) oluşturur.

Prostat bezi rektumun önünde mesanenin altında bulunan ceviz büyüklüğünde bir yapıdır. Prostat süt gibi beyaz renkte ve boşalma sırasında spermi destekleyen ve koruyan, enzimler, proteinler ve diğer kimyasalları içeren bir sıvı salgılar. Bu sıvı meninin % 20 sini oluşturur. Uretra prostat bezinin merkezinden geçer.

Bulbourethral bezler veya Cowper bezleri, prostat bezinin altında üretranın tarafında bulunan bezelye büyüklüğünde yapılardır. Bu bezler üretra içine doğrudan boşalan berrak, kaygan, alkali bir sıvı üretir. Bu sıvı idrar yaptıktan sonra üretrada kalan idrar asidini nötralize eder. Üretrayı meni akışına hazırlamak için boşalma öncesi, cinsel uyarılma ile üretraya girer.

Ergenlik sırasında artan gonadotropin salgısı, testislerdeki eşey steroidleri oluşumunda artışı teşvik eder. Ergenlik sırasında testislerden artan testosteron salgısı, dışarıdan görülecek olan erkek ikincil cinsiyet özelliklerine neden olur.
İkincil cinsiyet özelliklerinin dışarıdan görülmesi şunların büyümesini kapsar:

testis
kasık kılı
tüm vücut
penis
gırtlak
yüz ve koltuk altı kılı
İkincil gelişim, testis torbasının cildinde oluşan koyulaşmanın yanı sıra ekrin ter bezleri ve yağ bezlerinin etkinlik artışını da kapsar.

Kitaplar
Van De Graaff, Kent M.; Fox, Stuart Ira (1989). Concepts of Human Anatomy and Physiology. Dubuque, Iowa: William C. Brown Publishers. ISBN 0697056759. 
Elson, Lawrence; Kapit, Wynn (1977). The Anatomy Coloring. New York, New York: Harper & Row. ISBN 0064539148. 
"Gross Anatomy Image". Medical Gross Anatomy Atlas Images. University of Michigan Medical School. 1997. 19 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Şubat 2015. 
Berkow, MD, editor, Robert (1977). The Merck Manual of Medical Information; Home Edition. Whitehouse Station, New Jersey: Merck Research Laboratories. ISBN 0911910875. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) 
Fauci, Anthony S.; Braunwald, Eugene; Kasper, Dennis L.; Hauser, Stephen L.; Longo, Dan L.; Jameson, J. Larry; Loscalzo, Joseph (2008). Harrison's Principles of Internal Medicine (17. bas.). McGraw-Hill Medical. ss. 2339-2346. ISBN 9780071466332. 

Kadın üreme organları
Üreme sistemi

Etmoid kemik ya da kalbursu kemik, burun boşluğunu beyinden ayıran, kafatasında bulunan bir kemiktir. Burunun üst kısmında ve yörüngemsilerin arasında bulunur. Bu küpsel kemik süngerimsi yapıda olduğu için hafiftir. Etmoid kemik, göz çukurlarını oluşturan kemiklerden biridir.

Etmoid kemik on beş kemikle eklem yapar. 

Dört tanesi sinirsel kafatasıyla (nörokraniyum):
alın kemiği (frontal)
temel kemiği (sfenoid)
On bir tanesi yüz kemikleri ile:
ikisi burun kemiğiyle
ikisi üst çene kemiğiyle
iki tanesi gözyaşı kemiğiyle
ikisi damak kemiğiyle
ikisi alt burun boynuzcuğu ve sapan kemiği ile eklem yapar.

Kağıtsı tabaka'nın (lamina papyracea) kırılması, etmoid kemiğin yanal tabakası, burun oyuğu ve eş taraflı yörünge arasında alt-orta yörünge duvarı boyunca hava kalmasıyla (amfizem) sonuçlanır. Burun oyuğunda basıncın artması, örneğin hapşırma sırasında görülmesi gibi, geçici göz fırlamasına (egsotalmi) kadar gider.

Bazı kuşlar ve göç eden hayvanların etmoid kemiklerinde, Dünya'nın yerçekimi yönlerini bulmaya izin veren bir manyetik katman vardır. İnsanlar da bunun gibi bir katmana sahiptirler, fakat bu katmanın işlevini yitirdiğine inanılır.

Fakoemülsifikasyon veya fako, gözün iç lensinin ultrasonik bir el aygıtı ile emülsiyon haline getirildiği ve gözden aspire edildiği (emildiği) modern bir katarakt cerrahisidir. Emilen sıvılar, ön kamarayı (anterior kamara) korumak için dengeli tuz çözeltisi ile sulanarak (irrigasyonla) değiştirilir.

"Fako- (Yunanca, Phakós > phako-, mercimek) + "emülsifikasyon" sözcüklerinin birleştirilmesinden köken almaktadır.

Oküler cerrahi için uygun anestezi bir gerekliliktir. En yaygın olarak topikal anestezi, tipik olarak tetrakain veya lidokain gibi lokal bir anestezik maddenin damlatılmasıyla kullanılır. Başka bir seçenek olarak lidokain ve/veya daha uzun süre etkili bupivakain anestezisi, ekstraoküler kasları daha çok hareketsiz hale getirmek ve ağrı duyusunu en aza indirmek için göz kası konisini çevreleyen alana (peribulbar blok) veya göz kası konisinin arkasına (retrobulbar blok) enjekte edilebilir. Göz kapağı sıkışmasını azaltmak için ara sıra lidokain ve bupivakain kullanarak yüz siniri bloğu yapılabilir. Genel anestezi; çocuklar, kataraktlı travmatik göz yaralanmaları, çok endişeli veya iş birliğine yanaşmayan (non-koopere) hastalar ve hayvanlar için önerilir. Lokal anestezide kardiyovasküler izlem yeğlenir, genel anestezi ortamında zorunludur. Povidon-iyot gibi antiseptiklerin kullanımı da içinde olmak üzere alanı ameliyata hazırlamak için uygun steril önlemler alınır. Steril örtüler, önlükler ve eldivenler kullanılır. Bir kap ile plastik bir örtü fakoemülsifikasyon sırasında sıvıların toplanmasına yardımcı olur. Göz kapaklarını açık tutmak için bir göz spekulumu yerleştirilir.

Fakoemülsifikasyon yapılmadan önce, cerrahi araçların girmesine olanak sağlamak için gözde bir veya birden çok insizyon (kesi) yapılır. Cerrah daha sonra, gözün içindeki lensi saran kapsülün ön yüzünü kaldırır. Fakoemülsifikasyon cerrahisi, mikroişlemci kontrollü sıvı dinamiği olan bir makinenin kullanılmasını da kapsamaktadır. Bunlar peristaltik veya venturi tipi bir pompa temelli olabilir.
Fako probu, titanyum veya çelik iğneli ultrasonik bir el aygıtıdır. Pompa, parçacıkları ucundan emerken, kataraktı yontmak ve emülsifiye etmek için iğnenin ucu ultrasonik frekansta titreşir. Bazı tekniklerde, çekirdeği daha küçük parçalara ayırmaya yardımcı olmak için bir yan açıklıktan "dilici, doğrayıcı (chopper)" adı verilen ikinci bir ince çelik aygıt kullanılır. Katarakt genellikle iki veya dört parçaya bölünür, her parça emülsiyon haline getirilir ve emilerek aspire edilir. Çekirdek emülsifikasyonu, parçacıkları aspire etmeyi kolaylaştırır. Fakoemülsifikasyon ile sert merkezî lens çekirdeği bütünüyle çıkarıldıktan sonra, daha yumuşak dış lens korteksi yalnızca emme ile çıkarılır.
Posterior kapsülü olduğu gibi bırakırken, kalan periferik kortikal maddeyi aspire etmek için bir irrigasyon-aspirasyon probu veya iki elli (bimanüel) sistem kullanılır. Diğer katarakt çıkarma işlemlerinde olduğu gibi, kalan lens kapsülüne bir göz içi lens implantı (GİL; intraoküler lens implantı, İOL) yerleştirilir. Bir poli(metil metakrilat) GİL implante etmek için kesi genişletilmelidir. Katlanabilir bir GİL implante etmek için kesinin genişletilmesi gerekmez. Uygun güce sahip silikon veya akrilikten katlanabilir GİL, bir tutucu/katlayıcı veya GİL ile birlikte sağlanan özel bir yerleştirme cihazı kullanılarak katlanır.
GİL, daha sonra sokulur ve kapsüler paket içindeki arka kamaraya yerleştirilir (paket içi implantasyon). Bazen arka kapsüler yırtıklar veya zonüler diyaliz nedeniyle siliyer sulkus implantasyonu gerekebilir. Daha küçük bir insizyon gerektiğinden, çok az dikiş gerekir veya hiç dikiş gerekmez ve katlanabilir GİL kullanıldığında hastanın iyileşme süresi genellikle daha kısadır.

Charles Kelman, kendi diş hekiminin ultrasonik probundan ilham aldıktan sonra 1967'de fakoemülsifikasyonu tanıttı.

Fakoemülsifikasyonda ultrason kullanımı; kornea ödemi ve ameliyattan sonra maküler ödem gibi etkilere neden olabilir. Bununla birlikte, kimi durumlarda, ultrason enerjisi kullanımı maküler ödem üretmez. Fakoemülsifikasyonda maküler ödemin nedeni, ameliyat sırasında göz içi basıncının dalgalanmasıdır. Göz içi dalgalanması, mikro kabarcıklar oluşturabilir ve maküler damarlarda retina sinir lifi tabakasında mikro iskemiye neden olabilecek mikro emboli oluşturabilir.
Fakoemülsifikasyon yoluyla katarakt cerrahisi ile kombine glokom cerrahisinin tek başına katarakt cerrahisine (fakoemülsifikasyon yoluyla) göre herhangi bir avantajı olup olmadığını belirlemeye çalışan bir Cochrane incelemesi; tek başına fakoemülsifikasyon katarakt ameliyatı geçiren gözlerle karşılaştırıldığında, kombine (glokom ve fakoemülsifikasyon) ameliyat geçiren gözlerin önemli ölçüde daha düşük göz içi basıncına (-1.62 mmHg) sahip olduğunu buldu. Yazarlar, incelenen çalışmaların pek çok farklılığa ve yetersiz bildiri sonuçlarına sahip olduğu için bu bulgunun kesin olmadığını belirtmiştir.
Lazer destekli katarakt cerrahisinin etkinliğini standart ultrason fakoemülsifikasyonu ile karşılaştırmak isteyen 16 çalışmanın gözden geçirilmesi, bir prosedürün diğerine göre yararlarını gösteren belirsiz kanıtlar bulmuştur. 14500'den fazla gözün ve 37 çalışmanın meta-analizi sonucu, iki teknik arasında görsel veya kırılgan sonuçlar veya genel komplikasyonlar açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Postoperatif göz iltihabı tedavisinde NSAİİ'leri kortikosteroidlerle karşılaştıran klinik çalışmalar belirsizdi, ancak NSAİİ'lerle tedavi edilen hastaların sistoid maküler ödem geliştirme olasılığının daha düşük olduğuna ilişkin bazı kanıtlar bulunmaktaydı.

Afrika Katarakt Projesi
Göz Ameliyatı
Hidrodiseksiyon

Femur veya uyluk kemiği, memelilerin vücutlarındaki en uzun, en hacimli ve en güçlü kemiktir. Kalçanın ve dizin bir bölümünü oluşturur.
Femur sözcüğü, uyluk sözcüğünün Latincesidir. Femur kemiği olarak kullanım femurdan daha düzgündür, çünkü femur uyluğa karşılık geldiğinden femur kemiği, uyluğun içindeki kemiği nitelemektedir. Kemiğin kendisinin adı os femoristen gelir, fakat çağdaş, tıbbi kullanımında femur terimine çoğunlukla uyluğa değil kemiğe karşılık başvurulmaktadır. Tıbbi Latincedeki hali her zaman femoristir ancak klasik Latincedeki hali genelde feministir ve kadın anlamına gelen femina ile karıştırılmamalıdır.

Uyluk kemiği kırıkları, sürekli sakatlığa neden olur çünkü uyluk kasları, kırıkları birbiri üzerine binecek şekilde çeker ve kırıklar yanlış birleşir. Bunu önlemek için, femur kırığı olan hastalar, kırık parçaları düzgünce aynı hizaya getiren traksiyona konulmalıdır. Modern tıp yöntemleriyle de (Antegrade [kalçadan] veya Retrograde [dizden] femoral sisleme) ameliyat yoluyla parçaları birbirine eklemek mümkün. Femur kırığı mağdurları artık tamamen iyileşmeyi, kemiğin boyutuna göre 3 aydan 6 aya kadar değişse de, genel olarak umabilir. Hastalar, iyileşme sürecini uzatmamak için ortopedi cerrahının izni olmadan bacaklarının üzerine ağırlık yüklememelidirler. Uyluk genelde alçıya alınmaz çünkü cerrahi donanım, kemiği düzleştirme ve kırıkları iyileşirken bir arada tutma işini yapmaktadır. Bu yöntemin sürekli komplikasyonları eklem-içi sepsis, artrit (mafsal iltihabı) ve dizde sertleşme riski taşır. Kemik iyileştikten sonra, donanıma daha fazla gerek kalmaz fakat bazı hastalarda devamlı olarak bırakıldığı durumlarda ve bunların arasından hareketli bir hayat tarzı olanlarda, donanımın diz kasına çıkıntı yaptığı yerde rahatsızlık meydana gelir, böyle durumlarda donanım hastane dışı cerrahi ile çıkarılır. 

Eğer kemik zayıflarsa, femur kemiğinin kalça eklemine yakın olan proksimal ucu kırılganlaşır. En çok risk Avrupalı ırklarda, menopoz sonrası kadınlarda görülür ve osteoporoz, bu riski aşırı oranda arttırır. İskeletteki bütün kemiklerin arasından femur, iyileşme süreci en uzun olandır. Bu kemik, insan vücudunun en uzun ve en güçlü kemiğidir. Gücüne örnek olarak, ortalama bir insan zıpladığı zaman bu kemik yarım tonluk bir kuvvete dayanır.

Fossa intercondylaris (kondiller arası çukur), femurun distal ucunda, iki kondil arasında bulunur. Tibial düzlükteki e. intercondylarise (kondiller arası tümsek) ek olarak, ligamentum cruciatum anterius ve ligamentum cruciatum posteriusun tutunması için sırasıyla fossa intercondylaris anterius ve posterius bulunmaktadır.

Aynı isimli paralel yapılar kompleks hayvanlarda da bulunmaktadır. Femur ismi ayrıca, eklembacaklıların bacağının en proksimal, tam uzunlukta eklemli parçasına da verilmiştir.

Fibula veya baldır kemiği kaval kemiğinin (tibia) lateral tarafında bulunan ve tibiaya hem aşağıdan hem de yukarıdan bağlanan kemiktir. Fibula, tibiadan boyca küçüktür ve tüm uzun kemiklerin çoğundan daha incedir. Üst kısmı büyüktür, tibianın kafasının arka kısmı diz ekleminin altına yerleşir ve bu eklemin oluşumunun dışındadır. Alt kısmı biraz öne eğilir, böylece üst ucuna göre daha önde durur; tibianın altında çıkıntı yapar ve ayak bileği ekleminin lateral kısmını oluşturur.

Kemik, şu bileşenlere sahiptir:

Capitulum fibulae
Corpus fibulae
Malleolus lateralis
Membrana interossea cruris, fibulayı tibiaya bağlar.

Kanı temin etmesi, serbest doku transferi için önemlidir çünkü fibula genelde mandibulayı yeniden yapmak için kullanılır. Gövdesi, arteria peroneadan gelen, büyük bir besin damarı ile beslenir. Ayrıca arteria peroneanın birçok küçük dalını alan periosteum ile sarmalanmıştır. Proksimal ve distal başları arteria tibialis anteriornin bir dalı ile beslenir. Kemiğin kesilmesi söz konusu olduğunda gövde kısmı alınır ve uçlar korunur (proksimalden 4 cm ve distalden 6 cm).

Fibula, biri gövde diğer ikisi de uçlar olmak üzere üç merkezden kemikleşir. Kemikleşme ceninin sekizinci haftasında ortadan başlar ve uçlara doğru uzanır. Doğumda uçlar kıkırdak yapıdadır.
Kemikleşme, ikinci yılda, alt uçtan ve yaklaşık olarak dördüncü yılda üst uçtan başlar. İlk kemikleşen alt epifiz vücutla, yaklaşık olarak yirminci yılda birleşir; üst epifiz ise yaklaşık yirmi beşinci yılda katılır.

Fotoreseptör hücre retinada bulunan ve ışığı elektrik sinyallerine dönüştürebilen özelleşmiş bir nöron tipidir. Fotoreseptör hücrelerin biyolojik olarak önemi ışığı yani görülebilir elektromanyetik radyasyonu çevirdikleri sinyallerle biyolojik süreçleri harekete geçirebilmeleridir. Hücrede bulunan fotoreseptör proteinler fotonları soğurarak hücrenin zar potansiyelinde bir değişiklik meydana getirirler.
İki klasik fotoreseptör hücre tipi koni ve çomak hücrelerdir. Bu hücrelerin sağladığı bilgileri kullanan vizüel sistem görünen dünyanın bir suretini oluşturur yani görmeyi sağlar. Çomak hücreler koni hücrelerden daha dardır ve retina üzerinde dağılımları farklıdır ancak ışığın sinyale çevrilmesini sağlayan kimyasal süreç aynıdır. Üçüncü bir tip fotoreseptör hücre 1990'larda keşfedilmiştir: fotosensitif gangliyon hücreler. Bu hücreler doğrudan görme sürecine yardımcı olmazlar ancak biyolojik saat ile göz bebeği refleksini destekledikleri düşünülmektedir.
Koni ve çomak hücreler arasında önemli işlevsel farklılıklar vardır. Çomak hücreler oldukça duyarlıdır ve 6 kadar az sayıda fotonla bile uyarılabilirler. Çok düşük ışık düzeylerinde görme yalnızca çomak hücrelerden gelen sinyallerle sağlanır. Çok düşük ışıkta yalnızca tek tip fotoreseptör hücrenin aktif olması nedeniyle de renkler görülemez.
Koni hücreler ise sinyal üretebilmek için daha parlak ışığa yani daha çok fotona gerek duyar. İnsanda ışığın farklı dalgaboylarına verdikleri tepki ile ayrılan üç çeşit koni hücre vardır. Renk bu üç farklı sinyal sayesinde fark edilebilmektedir. Bu üç çeşit koni hücre kısa, orta ve uzun dalgaboyuna sahip ışığa tepki verirler.
İnsan retinasında yaklaşık 91 milyon çomak hücre ve 4,5 milyon koni hücre bulunur. Türler arasında çomak ve koni hücre sayıları ve oranı hayvanın gündüzcül ya da gececil olmasına bağlı olarak çeşitlilik gösterir. Alaca baykuş gibi bazı baykuşların retinasında muazzam sayıda çomak hücre bulunur. Bunların dışında insan vizüel sisteminde yaklaşık 1,5 milyon gangliyon hücre de bulunur ancak bunların %1 ila %2'si ışığa karşı duyarlıdır.

Retinitis pigmentosa (RP), halk arasında tavuk karası ve gece körlüğü adlarıyla bilinen ve görme kaybına neden olan genetik bir göz hastalığıdır. Her 4.000 kişide 1'i etkilediği tahmin edilmektedir.
Belirtileri arasında gece görmede güçlük, azalan periferik görüş (yanal ve üst veya alt görsel alan), çevresel (periferik) görüşte azalma ile gelebilen "tünel görüşü" mevcuttur. Tam körlük nadirdir. Belirtilerin başlangıcı çoğunlukla yavaştır ve genellikle çocuklukta başlar.
Retinitis pigmentosa genellikle bir veya her iki ebeveynden kalıtsal olarak geçer. Neredeyse 100 gendeki genetik varyantlar tarafından oluşturulur. Hastalığın oluşma mekanizması, göz küresinin retinasını kaplayan çubuk fotoreseptör hücrelerinin kademeli olarak kaybını içerir. Çubuk hücreleri, koni hücrelerini hücre ölümünden (apoptoz) koruyan nöroprotektif bir madde (Çubuk kaynaklı koni canlılık faktörü, RdCVF) salgılar. Ancak çubuk hücreleri öldüğünde, bu madde artık sağlanmaz. Bu durumu genellikle koni fotoreseptör hücrelerinin ölümü izler. Teşhis, retinaya göz muayenesi ile yapılır. Bu muayenede, altta yatan retinal pigment epitel (RPE) hücrelerinin yırtılmasıyla oluşan koyu pigment birikintileri görülür. Çünkü bu hücreler melanin adı verilen bir pigment içerir. Diğer destekleyici testler elektroretinogram (ERG), görme alanı testi (VFT), optik koherens tomografi (OCT) ve kişinin belirli RP tipinden sorumlu geni belirlemek için DNA testi içerebilir.
Retinitis pigmentosa için şu anda bir tedavi yoktur. Görmede yaşanan sorunları yönetme çabaları; büyüteç gibi düşük görme yardımcıları, taşınabilir aydınlatma, oryantasyon ve mobilite eğitimi kullanımı gibi yöntemler içerebilir. A vitamini (Retinil) palmitat takviyeleri kötüleşmeyi yavaşlatmada faydalı olabilir. Ciddi vakaları olan bazı kişiler için yapay retina gibi protezler bir seçenek olabilir.
Şu anda ticari olarak yalnızca tip 2 LCA sahibi RP hastalarına sunulan bir FDA onaylı gen tedavisi vardır. Bu tedavi, retinal pigment epitel (RPE) hücreleri içinde üretilen hatalı kodlanmış RPE65 proteinini değiştirir. Tedaviyi alan hastaların yaklaşık %50'sinde etkili bir şekilde çalıştığı görülmüştür. Hasta, tercihen çocukluk döneminde, RPE65 tedavisini ne kadar erken alırsa olumlu sonuç alma şansı o kadar artar. Şu anda araştırılan birçok başka tedavi vardır ve bunların önümüzdeki birkaç yıl içinde onaylanması hedeflenmektedir.

Retinitis pigmentosanın başlangıç semptomları, azalmış gece görüşü (niktalopi) ve orta-çevresel görüş alanının kaybı ile tanınmaktadır. Düşük ışıkta görme yeteneğinden sorumlu ve çoğunlukla retinal periferde bulunan çubuk (rod) fotoreseptör hücreleri, bu hastalığın non-sendromik (başka sağlık sorunları olmayan) formlarında ilk etkilenen retinal yapılardır. Görme kaybı, çevresel görüş alanından merkeze doğru ilerler ve sonunda tünel görüşü arttıkça merkezi görüş alanına kadar uzanır. Çubuk fotoreseptör hücrelerinin kaybına eşlik edecek şekilde koni fotoreseptör hücrelerinin kaybı, bu nedenle de renkli görme ve görüş keskinliği bozulabilir. Hastalığın seyri genelde her iki gözde benzer şekilde ancak birebir aynı olmayacak şekilde gerçekleşir. Retinitis pigmentosa, başlangıçtaki çubuk fotoreseptör dejenerasyonunun ve daha sonraki koni fotoreseptör kaybının etkileriyle birlikte çeşitli dolaylı semptomlarla tanımlanmaktadır. Normal seviyelerdeki ışığın yoğun bir parlama olarak algılandığı fotofobi ve görüş alanında yanıp sönen, dönen veya parıldayan ışıklar görülen fotopsi gibi olgular genellikle RP'nin daha ileri aşamalarında ortaya çıkar.
Non-sendromik RP (RP başka eşlik eden hastalıklar olmadan tek başına ortaya çıkar) genellikle aşağıdaki semptomlardan birçoğunu gösterir:

Gece körlüğü
Tünel görüş (çevresel görüş kaybına bağlı)
Derinlik algısı kaybı (perspektif algısında bozulma)
Fotopsi (Görüş alanında yanıp sönen/titreşen/dönen/parıldayan ışıklar oluşması)
Fotofobi (Parlak ışığa karşı aşırı hassasiyet)
Karanlık ortamlardan aydınlık ortamlara ve tersi geçişlerde yavaş adapte olma
Görme bulanıklığı
Zayıf renk ayrımı
Merkezi görme kaybı en son meydana gelir, çünkü bu bir çubuk fotoreseptör hastalığıdır ve merkezi görme bölgesinde en çok bulunan koni fotoreseptörleri daha az etkiler.
Resmi körlük. Hastaların çoğu tamamen kör olmaz ve genellikle sınırlı veya işlevsel olmayan görme yeteneğini korur.

Retinitis Pigmentosa üç şekilde ortaya çıkabilir:

Tek başına (Non-sendromik): RP başka herhangi bir klinik bulgu olmadan tek başına ortaya çıkar.
Diğer rahatsızlıklarla birlikte (Sendromik): RP; işitme kaybı, nörolojik bozukluklar, gelişimsel anomaliler veya başka karmaşık klinik bulgular ile birlikte görülebilir.
Diğer sistemik hastalıklara bağlı (Sekonder): RP, başka bir sistemik hastalığın bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.
RP ile birlikte görülebilen bazı hastalıklar:

Usher sendromu: RP ve doğuştan sağırlık veya ilerleyici sağırlığın birlikte görülmesidir.
Alport sendromu: RP, böbrek sorunlarına yol açan anormal bir glomerüler bazal membran sebepli oluşan nefrotik sendrom ile birlikte görülür. X'e bağlı dominant olarak kalıtılır.
Kearns-Sayre sendromu (KSS): RP; göz hareketlerinde kısıtlılık (oftalmopleji), göz kapağı düşüklüğü ve kardiyak ileti sisteminde bozukluklar ile birlikte görülür. Mitokondriyal DNA silinmesine (delesyon) bağlı bir bozukluktur.
Abetalipoproteinemi: RP; yağ ve yağda eriyen vitaminlerin (A, D, E, K) emiliminde bozukluk, denge ve hareket bozukluğu içeren ataksi, steatore (yağlı dışkı) ve akantoz (yıldız şekilli     alyuvarlar) ile birlikte görülür.
McLeod sendromu: RP, kas distrofisi ve kronik granulomatoz hastalığı gibi diğer nadir genetik hastalıklarla birlikte görülebilir. X'e bağlı resesif kalıtılan bir hastalıktır.
Bardet-Biedl sendromu: RP, hipogonadizm (testis ve yumurtalıklarda hormon üretim bozukluğu) ve gelişimsel gecikme ile birlikte görülür. Otozomal resesif olarak kalıtılır.
Diğer bazı durumlar nörosifiliz, toksoplazmoz ve Refsum hastalığı'dır.
RP'ye benzer oftalmoskopik bulgulara sahip bazı kazanılmış hastalıkların sebepleri arasında erken yaşta geçirilen enfeksiyonlar ile ilişkili göz iltihabı, otoimmün paraneoplastik retinopati, ilaç toksisitesi ve göz travması bulunmaktadır. Bu hastalıklar unilateral (tek gözde) veya bilateral (her iki gözde) olabilir, ilerlemesi durabilir veya devam edebilir.

Retinitis Pigmentosa (RP) kalıtsal retina bozukluklarının (IRD) en yaygın şekillerinden biridir. Görsel yolda ihtiyaç duyulan proteinleri kodlayan pek çok gen vardır ve bu genlerdeki mutasyonlar RP fenotipine neden olabilir. RP'nin kalıtım biçimleri otozomal dominant, otozomal resesif, X'e bağlı ve maternal (mitokondriyal) olarak tanımlanmıştır ve bunlar ebeveyn neslindeki spesifik gen mutasyonlarına bağlıdır.
1989 yılında, düşük ışık koşullarında görmeyi sağlayan görsel transdüksiyon çağlayanında (cascade) önemli bir rol oynayan bir pigment olan rodopsin geni için bir mutasyon tanımlanmıştır. Rodopsin geni, fotoreseptör dış segmentlerinin başlıca bir proteinini kodlar. Bu gendeki mutasyonlar en sık olarak anlamsız (nonsense) mutasyonlardır. Bazı durumlar ise rodopsin proteininin yanlış katlanması sonucu görülür. Rodopsin geninin keşfinden bu yana, tüm retina dejenerasyonu tiplerinin %15'ini ve otozomal dominant RP formlarının yaklaşık %25'ini oluşturan 100'den fazla RHO mutasyonu tanımlanmıştır.
RP'nin otozomal resesif kalıtım biçimleri en az 45 gende tanımlanmıştır. Bu, aynı RP'yi tetikleyen gen mutasyonunun diallelik formunda taşıyıcı olan iki etkilenmemiş bireyin RP fenotipli çocukları olabileceği anlamına gelir. USH2A genindeki bir mutasyonun, otozomal resesif biçimde kalıtıldığında Usher Sendromu olarak bilinen sendromik bir RP'nin %10-15'ine neden olduğu bilinmektedir.
Dört pre-mRNA splice faktöründeki mutasyonların otozomal dominant RP'ye neden olduğu bilinmektedir. Bunlar PRPF3 (insan PRPF3 HPRPF3'tür; ayrıca PRP3), PRPF8, PRPF31 ve PAP1'dir. Bu faktörler her yerde ifade edilir ve evrensel bir faktördeki (her yerde ifade edilen bir protein) kusurların sadece retinada hastalığa neden olacağı öne sürülmektedir, çünkü retina fotoreseptör hücreleri diğer hücre tiplerine göre çok daha fazla protein (rodopsin) işleme ihtiyacı duyar.
RP'nin somatik veya X'e bağlı kalıtım biçimleri şu anda altı genin mutasyonları ile tanımlanmaktadır, en yaygın olarak RPGR ve RP2 genlerindeki belirli lokuslarda meydana gelmektedir.

Retinitis pigmentosa için doğru tanı, fotoreseptör hücre fonksiyonunun ilerleyici kaybının belgelenmesine dayanır. Görme alanı ve görme keskinliği testleri, optik koherens tomografi (OCT) ve elektroretinografi (ERG) ile birlikte hastalığın varlığı doğrulanır.
Görme alanı ve keskinliği testleri, hastanın görme alanının büyüklüğünü ve görsel algısının netliğini sağlıklı 20/20 görme ile karşılaştırır. RP'ye işaret eden tanısal özellikler, görme alanı testinde küçük ve giderek azalan bir görme alanı ve görme keskinliği testi sırasında ölçülen netlikteki bozulmadır. Fundus ve retinal (optik koherens) görüntüleme gibi optik tomografi teknikleri RP tanısı koyarken kullanılabilir. Fotoreseptör kalınlığı, retina tabakası morfolojisi ve retinal pigment epitel fizyolojisi hakkında fikir veren optik koherens tomografisi ile kesit görüntüleme ve bununla birlikte fundus görüntüleme; RP'nin ilerleyiş durumunu belirlemeye yardımcı olabilir.
Görme alanı ve keskinliği testi sonuçları, retinal görüntüleme ile birlikte retinitis pigmentosa tanısını desteklemektedir. Ancak hastalığın diğer patolojik özelliklerini doğrulamak için ek testler gereklidir. Elektroretinografi (ERG), fotoreseptör dejenerasyonunun işlevsel yönlerini değerlendirerek RP tanısını doğrular ve semptomların ortaya çıkmasından önce fizyolojik anormallikleri tespit edebilir. Farklı hızlardaki ışık darbelerine fotoreseptör hücrelerin yanıtı ölçülürken göz üzerine bir elektrot lens uygulanır. RP fenotipini gösteren hastalar, çubuk fotoreseptörlerde azalmış veya gecikmiş elektriksel yanıtın yanı sıra muhtemelen bozulmuş koni fotoreseptör hücre yanıtı gösterirler.
Retinitis pigmentosanın gene

Glokom, göziçi sıvısının iyi boşalmaması yüzünden göz tansiyonunun artmasıdır.
Halk arasında göz tansiyonu ve karasu adlarıyla bilinen glokom, milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir
göz hastalığıdır.
Tedavi edilmezse görme kaybına neden olabilir. Glokomda, göz içindeki sıvı basıncı, görme yeteneği için gerekli olan göz sinirine zarar verecek düzeyde yüksektir. Glokom tüm dünyada en sık kalıcı görme kaybı nedenidir. Kırk yaşın üzerinde yaklaşık olarak her 40 kişiden 1'inde görülür ve hastalığın ortaya çıktığı 20 kişiden 1'inde her iki gözde kalıcı görme kaybına, yani total körlüğe neden olur. Bu hastalık iki türlü gerçekleşir: kalıcı glokom ve süreksiz glokom. Kalıcı glokom ömür boyu devam eder ama süreksiz glokom yorgun anlarda belirmeye başlar.

Normalde göz içi oluşumların beslenmesi için göz içerisinde sürekli olarak bir sıvı mevcuttur. Bu göz içi sıvı, aynı zamanda sürekli olarak bazı kanallarla göz dışına atılır. Glokom, göziçi sıvısını dışarı boşaltan bu kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması veya sonradan bazı hastalıklar nedeniyle ortaya çıkar. Göziçi sıvısının yeterli boşalamamasına bağlı olarak göz içinde basınç yükselir ve yükselen göziçi basıncı da görmeyi sağlayan göz siniri hücrelerinin beslenmesini engeller. Göz siniri hücreleri yükselen göziçi basıncı nedeniyle hasar görerek yavaş yavaş öldükçe çevreden merkeze doğru görme kaybı ortaya çıkar. Hücrelerin tümü öldüğü zaman kalıcı total görme kaybı oluşur.

Glokom dünyada milyonlarca kişide görülen ve her insanda ortaya çıkabilecek bir hastalıktır.
Bununla birlikte bazı faktörler hastalığın ortaya çıkma riskini arttırabilir. Toplumda 40 yaş
üzerinde %2, 60 yaş üzerinde %10 oranında görülür. Glokom herkeste ve her yaşta görülebilir. Ancak 40 yaşın üzerinde olanlar, ailesinde glokom bulunan kişiler, şeker hastalığı, hipertansiyonu, yüksek miyopisi ve damar hastalığı bulunanlar glokomun daha sık görüldüğü grupta yer alırlar. Özellikle glokom hastalığının ailesel geçişinin önemli olduğu ve ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerin bu hastalığın görülmesi açısından normale göre 8 kat daha fazla risk altında olduğu göz önünde tutulmalıdır.

- İlerleyen yaş, ailede glokom geçmişi (genetik yatkınlık)
- Sigara, şeker hastalığı, migren
- Miyopi, yüksek düşük kan basıncı
- Uzun süreli kortizon tedavisi
- Göz yaralanmaları
Bu özelliklere sahip kişilerin glokom yönünden göz muayenelerini yaptırmaları uygun olur.

Hastalık herhangi bir belirti vermediğinden ve oluşan görme kaybı geri döndürülemediğinden glokomda erken tanı çok önemlidir. Hastalık ne kadar erken tespit edilirse, görme kaybı da o derece az olacaktır. Glokom tanısında konunun uzmanı göz hekimi tarafından yapılan detaylı bir göz muayenesi çok önemlidir. Bu muayenede görme keskinliğinin belirlenmesinin ve rutin göz kontrollerinin yanı sıra göziçi basıncının yani göz tansiyonunun ölçümü, göziçi sıvısının dışa boşaldığı kanalların yer aldığı bölgenin kontrolü ve göz sinirinin durumunun değerlendirilmesi yapılır. Gerektiği takdirde bilgisayarlı görme alanı ve göz siniri analiz yöntemleri tanıda önemli rol oynar. Göz tansiyonu 21 mmhg'ya kadar normal kabul edilir ve bunun üzerindeki değerler yüksek göz tansiyonu olarak değerlendirilir. Her hastada göz tansiyonu için uygun değer; hastanın genel durumu, kornea kalınlığı, glokom dışı göz hastalıklarının varlığı ve genel göz yapısıyla ilişkili olarak hastadan hastaya değişiklik gösterir. Buna karşın göz tansiyonu tek kriter değildir ve göz tansiyonu normal ölçülen ve göz siniri hassas olan kişilerde de glokom hastalığı görülebilir. Göz tansiyonunun normalden yüksek olduğu veya normal olduğu halde göz sinirinin hasar gördüğünden şüphelenilen olgularda bilgisayarlı görme alanı ve göz siniri analiz tetkikleri göz sinirinin hasarının varlığının ve derecesinin belirlenmesinde, zaman içindeki değişimin saptanmasında önemlidir.

Glokom hastalığının tanısı konulduktan sonra bugün için tedavide amaç göz tansiyonunu düşürerek göz sinirinin hasarını durdurmak ve görme kaybının ilerlemesini engellemektir. Bu amaçla uygulanabilecek yöntemler ilaç tedavisi, laser tedavisi ve cerrahi tedavi olarak üçe ayrılabilir. Bugün için genelde tanı sonrası ilk seçilen yöntemin ilaç tedavisi olmasına, ilaç tedavisine yeterli derecede yanıt vermeyen hastalarda laser tedavisinin ya da cerrahi tedavi yöntemlerinin uygulanmasına karşın, özellikle geç dönemde tanı konulan ya da sürekli ilaç kullanımının uygun olmadığı olgularda doğrudan laser girişimleri ya da cerrahi yöntemler de kullanılabilir. Glokomda ilaç tedavisinde son yıllarda önemli gelişmeler sağlanmış, etkili yeni ilaçlar tedavinin başarısını büyük ölçüde artırmıştır. İlaç tedavisinde önemli olan hastanın ilaçları sürekli olarak düzenli kullanmasıdır. İlaç kullandırılmayan veya ilaç tedavisine yanıt vermeyen olgularda kullanılan cerrahi yöntemler de son yıllarda giderek artan oranda başarılı olmakta, sürekli ilaç kullanım zorunluluğunu da ortadan kaldırarak etkili tedavi sağlayabilmektedir.
Glokom hastalığına karşı geliştirilen yeni bir ilacın “yan etki” olarak kirpikleri uzattığı saptandı. Miami Üniversitesi'nde yapılan bir deneyde de söz konusu ilaç bir jelle karıştırıldı. Araştırmaya katılanlardan bir gruba ilacın etken maddesinin bulunduğu jel verilirken diğer gruba bu maddenin bulunmadığı bir jel verildi. Deneklerden jeli her iki göze de düzenli olarak uygulamaları istendi.
İlacın bulunduğu jeli tatbik edenlerin kirpikleri 6 haftada 2 milimetre uzadı. Bu kişilerin kirpiklerinin, içinde ilacın bulunmadığı jel sürenlerinkinden iki kat hızlı uzadığı tespit edildi. Ancak ilacın kirpikleri nasıl uzattığı henüz bilinmiyor.

Enjeksiyon
Glokom iğnesi, aslında glokom tedavisi için kullanılan bir ilaç enjeksiyonudur. Bu tedavi yöntemi, özellikle göz içi basıncını düşürmeye yönelik ilaçların yeterli etki göstermediği veya hasta tarafından düzenli kullanılmasının zor olduğu durumlarda uygulanabilir. İğne ile uygulanan ilaçlar, göz içi basıncını düşürerek optik sinire zarar verme riskini azaltmaya yardımcı olur.
Glokom iğnesi, genellikle göz doktoru tarafından steril bir ortamda uygulanır. İğne uygulamasından önce göz, lokal anestezi ile uyuşturulur ve ardından ilaç gözün ön veya arka kısmına enjekte edilir. İşlem sırasında hasta genellikle çok az ağrı veya rahatsızlık hisseder.
Glokom iğnesi tedavisi, başka glokom tedavi yöntemlerine ek olarak veya onların yerine kullanılabilir. Bu tedavi yöntemi, göz içi basıncını etkili bir şekilde düşürmeye yardımcı olabilir, ancak her hastanın bireysel durumuna ve tedaviye verdiği yanıta bağlı olarak sonuçlar değişebilir. İğne uygulamasının ne sıklıkla yapılması gerektiği, hastanın durumuna ve göz doktorunun önerilerine bağlıdır.

Türk Oftalmoloji Derneği Resmi Glokom Bilgilendirme Sayfası

Görme sistemi (Vizüel sistem) organizmaların görmesini sağlayan merkezi sinir sistemi parçasıdır. Vücudu çevreleyen dünyanın bir temsilini oluşturmak için görünür ışıktan gelen bilgileri yorumlamaktadır. Görme sisteminin dünyanın iki boyutlu bir projeksiyonundan, üç boyutlu bir dünyayı yeniden kurma gibi karmaşık bir görevi vardır. Görsel bilgilerin psikolojik tezahürü görsel algı olarak bilinir.

Bu makale daha ziyade memelilerin görsel sistemi anlatılmaktadır. Diğer "yüksek" hayvanlar benzer görsel sistemlere sahiptirler. Bu durumda, görsel sistem şunlardan oluşur:

Göz, özellikle de retina
Optik sinir
Optik kiazma
Optik traktus
Lateral genikulat çekirdek
Optik radyasyon
Görsel korteks
Görsel ilişki korteksi
Farklı türler ışık spektrumunun farklı bölümlerini görebilirler, örneğin; arılar ultraviyole ışığı görebilirler, engerek yılanı kızılötesi görüntüleme sensörleri ile avlarını hedefleyebilirler.

David H. Hubel 1989. Eye, Brain and Vision. New York: Scientific American Library.
David Marr 1982. Vision: A Computational Investigation into the Human Representation and Processing of Visual Information. San Francisco: Freeman.
R.W. Rodiek 1988. The Primate Retina. In Comparative Primate Biology. vol 4 of Neurosciences. eds H.D. Steklis and J. Erwin. pp. 203–278. New York: A.R. Liss.
Matthew Schmolesky, The Primary Visual Cortex
Martin J. Tovée 1996. An introduction to the visual system. Cambridge University Press. ISBN 0-521-48339-5
Andreas Vesalius 1543. De Humani Corporis Fabrica (On the Workings of the Human Body)
Torsten Wiesel and David H. Hubel 1963. The effects of visual deprivation on the morphology and physiology of cell's lateral geniculate body. Journal of Neurophysiology 26, 978-993.

"Webvision: The Organization of the Retina and Visual System" 2 Nisan 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - John Moran Eye Center at University of Utah
VisionScience.com 11 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - An online resource for researchers in vision science.
Journal of Vision 28 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - An online, open access journal of vision science.

Göz damlası, genellikle tek bir damla veya birkaç damla gibi küçük miktarlarda doğrudan gözün yüzeyine uygulanan sıvı damlalardır. Göz damlaları genellikle gözün tuzluluğuna uygun tuzlu su içerir. Yalnızca tuzlu su ve bazen bir kayganlaştırıcı içeren damlalar, genellikle kuru göz veya kaşıntı veya kızarıklık gibi basit göz tahrişlerini tedavi etmek için yapay gözyaşı olarak kullanılır. Göz damlaları ayrıca çok çeşitli göz hastalıklarını tedavi etmek için bir veya daha fazla ilaç içerebilir. Tedavi edilen duruma bağlı olarak, steroidler, antihistaminikler, sempatomimetikler, beta reseptör blokerleri, parasempatomimetikler, parasempatolitikler, prostaglandinler, nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar (NSAID'ler), antibiyotikler, antifungaller veya topikal anestezikler içerebilirler.
Göz damlalarının ağızdan alınan ilaçlara göre daha az yan etki riski vardır.

 Wikimedia Commons'ta Göz damlası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Konjonktivit, konjonktiva adı verilen gözün en dış tabakası ve/veya göz kapaklarının iç yüzeyini saran zar tabakanın iltihaplanmasından ileri gelen tıbbi bir durum, bir hastalıktır.
Genellikle en yaygın olarak bir enfeksiyona (özellikle viral, bazen bakteriyel) bağlı olarak, bazen de alerjik bir reaksiyon sonucu oluşur. Göz gribi veya nezlesi olarak da bilinmektedir.
Göz kapağının içini kaplayan bir astar olan konjonktiva içerisinde oluşan enfeksiyondur. Bu enfeksiyona bakteri, virüs veya alerji neden olabilir. Teşhisini ancak hekim ortaya koyabilir.

Gözde;

Kızarıklık
Göz kapaklarının şişmesi
Yanma hissi
Kaşınma

1. TDK'nın belirlediği anlamı;
Göz yangısı.
2. Diğer sözlük anlamı;
Gözün korneaya kadar olan ön kısmını ve göz kapaklarının iç yüzeylerini kaplayan, çok sayıda goblet hücresi içeren çok tabakalı silindirik epitelden oluşmuş, ince şeffaf mukoz bir tabaka.

Alerjik konjonktivit
Bakteriyel konjonktivit
Viral konjonktivit
Kimyasal konjonktivit
Neonatal konjonktivit

Conjunctivitis – causes, symptoms and treatment 11 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Facts About the Cornea and Corneal Disease The National Eye Institute (NEI).
Eye burning - itching and discharge. 18 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. U.S. National Library of Medicine
Conjunctivitis: Do antibiotics make a difference? 18 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. U.S. National Library of Medicine
Conjunctivitis 15 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Mayo Clinic website.
Comparison of symptoms of Conjunctivitis versus Orbital Cellulitis 18 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tıbbi notlar ve fotoğraflar
Differentiating Viral and Bacterial conjunctivitis 1 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Medscape makalesi.
Bacterial conjunctivitis: A review for internists

alerjik konjonktivit

Göz hareketi, gözlerin bir uyarıcıyı takip etmek amacıyla istençli ya da istençdışı hareket ettirilmesi ve takip işleminin sonunda sabitlenmesine verilen addır. Göz hareketi bu tanımın hâricinde uykunun en derin olduğu aralıkta da gerçekleştirilebiliyor olup uykunun bu evresine hızlı göz hareketi adı verilmektedir.
Göz, canlıların görmeyi sağlamasına imkân veren organları olup sayısı altı olan göz dışı kaslarınca hareket ettirilmektedir. Gözlerin ışığı algılaması fotoreseptör vasıtasıyla retina tarafından gerçekleştirilir. Fotoreseptör hücreleri ışığı elektrokimyasal sinyale dönüştürür, bu sinyaller optik sinir lifleri boyunca görme merkezine ulaşır ve buradan beyne giderek görme işlemini sağlarlar.
Primatlar ve diğer birçok omurgalı uyarıcıyı takip etmek için üç tür istençli göz hareketi kullanır: Düzgün takip, vergens refleksi ve seğirme. Bu tür hareketler beynin frontal lobundaki küçük bir kortikal bölge tarafından tetiklenir.

Oftalmoloji, görme yolları hastalıkları ve cerrahisiyle ilgilenen bir tıp bilim dalıdır. Kelimenin kökeni Yunanca ophthalmos (göz) ve logos (kelime)'den gelmektedir. Ayrıca bir disiplin olarak hayvan gözlerini de içerir çünkü insan gözüyle aralarında son derece az fark vardır. Bu farklar ise sadece prevelans ve anatomiye bağlıdır, hastalıklara bağlı değildir. Oftalmolog ise sadece tıbbi yeterliliklerini almış uzmanlara verilen unvandır ve göz operasyonları yapabildikleri için cerrah olarak sınıflandırılırlar.

Suşruta, yaklaşık 5. yüzyılda Hindistan'da yazdığı Suşruta Samhita adlı kitabında gözle ilgili 72 hastalık, oftalmolojik cerrahi aletleri ve göz cerrahisini anlatmaktadır ve katarakt ameliyatı yapan ilk cerrah olarak kabul edilir.
Arap bilim adamları, göz anatomisi hakkında ilk yazan ve çizimlerini yapanlardandır. Bilinen en eski şekil Hunain ibn İshak'ın Göz Üzerine On İncelemenin Kitabı'ndadır. Daha eski ama günümüze kadar gelememiş şekillere atıfta bulunan yazılar da bulunmaktadır.
Eski Yunanların ve Romalıların ne kadar bildiklerini ise yazıların çoğunda şekiller bulunmadığı için anlayamıyoruz. Dolayısıyla; yazılardan hangi yapıdan bahsettikleri ve ne amaçları olduğunu anlamak mümkün değildir.

Göz kapağı, gözü kapatan ve koruyan ince bir deri kıvrımdır. Göz kapağının temel işlevi, korneanın sürekli nemli olmasını sağlamak için göz yüzeyindeki gözyaşı ve diğer salgıları düzenli olarak göze yaymaktır. Uyurken gözlerinin kurumasını da önleyen göz kapağı, göz kırpma refleksi ile gözü yabancı cisimlerden korur. Levator palpebra superioris kası, göz kapağını geri çekerek korneayı dışarıya maruz bırakır ve görüşü sağlar. Bu hareket istemli ya da istemsiz gerçekleşebilir.Tıp literatüründe "palpebral" ve "blefaral" göz kapakları ile ilgili anlamında kullanılır. 

İnsan üst göz kapağının görünümü genellikle farklı popülasyonlar arasında değişkenlik gösterir. Gözün iç köşesini kaplayan epikantal katlantının yaygınlığı Doğu Asya ve Güneydoğu Asya popülasyonlarında %90'a kadar çıkabilir ve diğerler nüfus gruplarında da farklı derece ve oranlarda bulunur.
İnsan göz kapağında, göz kapağının tozdan ve yabancı döküntülerden ve terden korunmasını artırmaya yarayan göz kapağı kenarı boyunca bir dizi kirpik bulunur. Göz kapakları insan dışı diğer hayvanlarda da bulunur. Bazı hayvanlar üçüncü göz kapağı olarak da adlandırılan niktitatif membrana sahip olabilir.

Selülit - cildin iç katmanlarında meydana gelen bakteriyel bir enfeksiyon
Üçüncü göz kapağı - bazı hayvanlarda bulunan üçüncü bir göz kapağı
Arpacık - göz kapağı yağ bezlerinin iltihabı
Blefarit - göz kapağı iltihabı
Blefaroplasti - göz kapağı estetiği ameliyatı

Göz kuruluğu (veya kuru göz sendromu), gözyaşının gözleri yağlamak için yetersiz olması durumudur. Göz kuruluğunun en yaygın nedeni yetersiz gözyaşımı üretime olsa da bazen gözyaşlarının buharlaşması da göz kuruluğuna neden olabilir. Gözyaşı, göz sağlığı için oldukça önemlidir, bu yüzden uzun süreli göz kuruluğu uzun vadede ciddi göz rahatsızlıklarına neden olabilir.

Çeşitli göz ilaçlarına karşı alerji geliştirmek
Göz kırpma reflekslerinde azalma
Rüzgâr, duman, uzun süre güneşe maruz kalma ve kapalı mekanlarda ısıtma yöntemleri gibi çevresel faktörler,
Çeşitli göz rahatsızlıkları nedeniyle göz kapaklarındaki bezlerde oluşan değişiklikler
Göz kapağında oluşan iltihabi hastalıklar (blefarit gibi)
Ektropion (göz kapağı sarkması)
Göz kapağının içe doğru dönmesi
Bilgisayar-tablet-cep telefonu kullanımı sırasında yeteri kadar göz kırpmama
Anti alerjik ilaçlar, tansiyon antidepresan ve uyku ilaçlarının uzun süreli kullanımı
Vücuttaki hormonal mekanizmalar
Bağışıklık sistemi hastalıkları
Aşırı alkol veya sigara tüketmek

Gözlerde bir şey varmış hissi
Gözlerde yanma hissi
Gözlerde kaşıntı hissi
Rüzgâr ve duman gibi etkilere karşı aşırı hassasiyet
Lens kullanma zorlukları
Özellikle bir şey okurken gözlerin çabuk yorulması
Uyandıktan sonra gözleri açmada zorluk

Nadiren veya hafif göz kuruluğu semptomları olan çoğu insan için, doktorlar yapay gözyaşı olarak da adlandırılan göz damlaları reçete edebilir. Semptomlar kalıcı ve daha ciddi ise, başka seçenekler de vardır. Göz kuruluğunun ana tedavisi, göz kuruluğuna neyin tetiklediğine bağlı olarak değişecektir.
Bazı tedaviler, göz kuruluğuna neden olan bir durumu veya faktörü tersine çevirmeye veya yönetmeye odaklanır. Diğer tedaviler gözyaşı kalitesini artırabilir veya gözyaşlarının gözlerinizden hızla akmasını engelleyebilir.

Dry Eye (English) https://www.nei.nih.gov/learn-about-eye-health/eye-conditions-and-diseases/dry-eye 31 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dry Eye Syndrome (English) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK470411/ 30 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Pathophysiology, Diagnosis, and Treatment of Dry Eye Disease (English) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4335585/ 22 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göz Kuruluğu Nedir? Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi Nelerdir? (Türkçe) https://medikalrehber.com/goz-kurulugu/ 20 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Göz muayenesi, görme ve nesnelere odaklanma ve bunları ayırt etme yeteneğini değerlendirmek için yapılan bir dizi testtir. Gözle ilgili diğer teşhis ve tedavileri de kapsar. Göz muayeneleri öncelikle bir optometrist, oftalmolog veya bir optisyen tarafından yapılır. Sağlık uzmanları, özellikle birçok göz hastalığı asemptomatik olduğundan, rutin birinci basamak bakımın bir parçası olarak tüm insanların periyodik ve kapsamlı göz muayenelerinden geçmesini tavsiye eder.
Göz muayeneleri, potansiyel olarak tedavi edilebilir kör edici göz hastalıklarını, sistemik hastalığın oküler belirtilerini, tümör belirtilerini ve beyindeki diğer anomalileri saptayabilir.
Tam bir göz muayenesi, dış muayeneyi takiben görme keskinliği, göz bebeği işlevi, göz dışı kas hareketliliği, görme alanları, göz içi basıncı tetkiklerinin yanı sıra dilate bir göz bebeği aracılığıyla oftalmoskopi için uygulanan özel testlerden oluşur.

Miyopi
Hipermetropluk
Presbiyopi
Ambliyopi
Diplopi
Astigmat
Şaşılık

Göze renk veren anatomik yapı iristir. Gözde bulunan ışığı kırarak renkli gösteren proteinleri içeren bu katman, gözün ana dış rengini belirlemektedir. Üremede DNA yoluyla aktarılan özelliklerden bir tanesidir.

İlk önce gözün 3 ana dokusu vardır. Dokuları dıştan içe doğru bunlardır:

Sklera
Koroid
Retina
Sklera bir bağ dokusudur. Stroması beyazdır, fakat gözün ön kısmında şeffaftır ve bundan dolayı ışığın gözün içine girmesini sağlar. Bu şeffaf skleraya kornea adı verilir. Patolojide kornea şeffaflığını kaybedip göz rengini değiştirebilir ve skleranın rengi gibi beyazlaşma olur. Koroid bol pigment içeren bir damar tabaka dokusudur. Retina ise pigmentli bir epiteldir. İris iki dokudan oluşur. Bunlar koroid ve retinadır. Koroid ön tarafa doğru bakar ve retina arkaya doğru. Bundan dolayı göze rengini veren koroid dokusudur. Koroid ne kadar pigment içerirse gözün rengi o kadar siyaha döner ve ne kadar az pigment içerirse o kadar da açık renge döner (mavi). Bu akşınlığın neden göze kırmızı renk verdiğini açıklar. Akşınlık hastalığında melanosit hücrelerin ürettikleri melanin pigmentleri dışa dökmüyorlar. Böylelikle keratinosit hücreleri melanini alamıyorlar. Bu sitolojik bozukluk pigmentlerin epitelde yayılamamalarına ve dokunun çok açık renge sahip olmasına neden olur. Ama koroid bir damar tabakası olduğu için pigmentlerin renginin yerini kan rengi alır ve koroid, yani göz kırmızı renkte görünür. Hatta bazı fotoğraflarda sağlıklı gözlerin kırmızı olmalarının nedeni kan renginin yansımasıdır.

Açık kahverengi göz: Kahverenginin açık tonuna sahip göz rengi.

Kahverengi göz: Koyu kahverengi göze göre çok daha az görülen göz rengidir.

Koyu kahverengi göz ya da Kapalı kahverengi göz: Bol pigment içerir ve çaprazlamada her zaman baskın çıkar. Koyu kahverengi en sık görülen göz rengidir. Siyah ile karıştırılabilse de irisin tamamen siyah olması mümkün değildir.

Mavi göz: Bu renk yeni bir mutasyona dayanır. Yaklaşık beş bin yıllık bir genden kaynaklanır. İris melanin az içerdiğinden dolayı gözler mavidir. Bazı maviler çok parlak, hatta parlement mavisi kadar kontrastlı olabilirken bazılarıysa buğulu ve soluk olabilir.

Yeşil göz: Tıpkı mavi göz gibi az pigment barındırır pigmentin yapısında yağ da bulunur, zeytin yeşili, zümrüt yeşili, orman yeşili gibi yeşilin tonları bunların karışımı veya desenleri olabilir.

Ela göz: Kehribar ile yeşil veya mavi ile yeşil ya da mavi ile kehribar çaprazlamalarından doğan melezdir. İrisin merkezine doğru renk yeşile veya kehribara döner, dışı mavi veya yeşil olabilir. Ayrıca her çeşit ela gözde mavi ve yeşil gibi az pigment barındırır.

Kehribar göz: Sarı, açık kahverengi, turuncu, altın rengi, gibi sarı tonlarını barındırır. Kırmızı sarı karışımı gibi kahverengin bir tonuna benzer. Kehribar tonu göz renklerini lipokrom pigmenti oluşturur.

Gri göz: Çok ender rastlanır. Gümüşî gri olabildiği gibi hafif yeşil desenleri de bulunabilir.

Kırmızı göz: Akşınların göz rengidir. Hiç pigment yoktur, ışığa çok hassastır ve göz bebekleri de kırmızıdır.

 Bir diğer renk ise kahverengi ve mavidir. 
Heterokromiya iridis: İnsan ya da çift gözlü canlılarda, iki gözün irislerinin birbirinden farklı renkte olması durumudur.

Bunların dışında istisna olarak karma renklerde göze sahip olanlar olabilir, örneğin gri-yeşil, turkuaz, gri-yeşil-mavi, ... gibi.

Dünya çapında tüm insanların yaklaşık %90'ında kahverengi tonlarında gözleri vardır, çoğunluğu koyu kahverengidir. Kalan %10'u mavi, yeşil, gri ve yeşil-mavi göz renklerini taşımaktadır.

Gözlük, çerçeveli mercek ya da lenslerden oluşan bir aksesuar, bir araçtır.
Türk Dil Kurumu, gözlüğü şu şekilde tanımlar: "Görme bozukluğu olan bir kimsenin gözlerinin daha iyi görmesine veya gözleri korumaya yarayan, bir çerçeveye yerleştirilmiş çift camdan oluşan araç".
Gözlüğün kullanım amacı, görme bozukluğunu gidermek ya da gözleri dış etkenlerden korumaktır. Miyop, hipermetrop ya da astigmat gibi göz bozukluklarında, duruma göre yakını ya da uzağı görmeyi sağlayan gözlük, aynı zamanda güneş ışığı parlaklığı, UV gibi Elektromanyetik ışınımlardan koruma amaçlı, kişisel koruyucu ekipman ya da bir aksesuar olarak kullanılmaktadır.
Gözlük, plastik ya da metal vb. bir çerçeve içine oturtulmuş, cam, plastik ya da cam ve plastik karışımı malzemeden özel olarak yapılır. Kaynakçı ya da dalgıç gözlüğü gibi özel amaçlı kullanılanları da bulunan bu araç, bir göz doktoru tarafından yapılan ölçüm ve araştırma sonucunda, yazılan reçeteye göre, konunun uzmanı olan yetkin kişilerce (optisyen) bilimsel yöntemlerle kişiye özel olarak hazırlanır.

8. yy. Mısır hiyeroglifleri'nde elde edilen bulgulara göre "basit cam mercekler"den sözedilmekteydi. Görme bozukluğunu giderme amaçlı gözlüklerin ise, 12 yy. sonları ve 13. yy başında cam endüstrisi gelişmiş olan Venedik'te kullanıldığı, bugünkü kullanım şekline en yakın halinin ingiliz bilim insanı ve filozof Roger Bacon tarafından yapıldığı bilinmektedir. İlk başlarda gözlük, elle tutulan "lorgnette" denen modeldeyken, daha sonra "kelebek" adı verilen, gözlerin önüne, burun üstüne oturtulan model geliştirildi. "Monokl" denen ve tek gözde, göz çevresi kaslarıyla sıkıştırılarak kullanılan modeller gibi aşamalar geçiren gözlük, 1727 yılında Londra'da Edward Scarlett'in gözlük sapını bulmasıyla bugünkü şekline kavuştu. İlk gözlükçü dükkânı 1783'te Philadelphia'da açıldı. Önceleri elde üretilen gözlük, daha sonra fabrikasyon üretime geçerek maliyetlerinin de düşmesiyle çoğalarak yaygınlaştı. Yaşam kalitesini artırarak görme bozukluklarını gidermesi açısından gözlüğün insanlığın gelişimine oldukça önemli bir katkısı vardır.

Koruma gözlüğü
Güneş gözlüğü
Yüzücü gözlüğü
Kaynakçı gözlüğü
Dalgıç gözlüğü
At gözlüğü
3 boyutlu film gözlüğü
Lazer gözlüğü
Lenssiz gözlük
Bug-eye gözlüğü
Eskimo kar gözlüğü
Düzeltici lens
Lorgnette
Tek gözlük
Pins-nez
Makas-gözlük
Browline gözlükleri
Aktif shutter 3D sistemi
Kedi gözü gözlüğü
GI gözlük
Boynuz çerçeveli gözlük
Çerçevesiz gözlük
Aviator gözlük
Kemik gözlük
Sanal gerçeklik gözlüğü
Akıllı gözlük
Kar gözlüğü
Aynalı güneş gözlüğü
Güneş görüntüleyici
Deklanşör tonları
Ray-Ban Wayfarer

Kontak lens
Düzeltici lens
Optik
Mercek
Büyüteç
Dürbün

Gözün evrimi, taksonlarda geniş ölçekte rastlanan özel bir homolog organ örneği olarak anlamlı bir çalışma konusudur. Gözün görsel pigmentler gibi bazı bileşenleri ortak bir atadan geliyor gibidir. Yani bu pigmentler, hayvanlar farklı dallara ayrılmadan evvel evrimlerini tamamlamıştır. Bununla birlikte görüntü oluşturma yeteneğine sahip, karmaşık gözler, aynı proteinler ve genetik malzeme kullanılarak birbirinden bağımsız olarak 50 ila 100 kere evrimleşmiştir.
Karmaşık gözler ilk kez 542 milyon yıl önce Kambriyen patlaması olarak adlandırılan süratli türleşme döneminde evrilmiş görünmektedir. Kambriyen öncesinde gözlerin varlığına dair herhangi bir kanıt yoktur ancak Orta Kambriyen devrinde Burgess shale olarak bilinen fosil yatağında geniş bir çeşitlilik gözlendiği açıktır.
Gözler, ait oldukları organizmaların ihtiyaçlarını karşılayan çok sayıda adaptasyon sergiler. Keskinlikleri, tespit edebildikleri dalgaboyu aralığı, az ışık seviyelerindeki hassasiyetleri, hareketi yakalama, nesneleri seçebilme ve renkleri ayırt etme becerileri bakımından farklılıklar gösterebilir.

1802 yılından bu yana, göz gibi karmaşık bir yapının doğal seçilim yoluyla evrimini izah etmenin zor olduğu söylenegelmektedir. Charles Darwin de, Türlerin Kökeni’nde, doğal seçilim yoluyla gözün evriminin ilk bakışta son derece saçma geldiğini yazar. Ancak yine de bunu hayal etmenin güçlüğüne rağmen açıklamaya girişir, ki bu açıklama son derece makuldur:

...kusursuz ve karmaşık bir göz ile kusurlu ve basit bir göz arasında, her biri sahibine yarar sağlayan sayısız aşama bulunduğu; dahası gözün çok az bile olsa değiştiği ve bu değişimler sonraki kuşaklara miras kaldığı, ki zaten durum budur ve organdaki herhangi bir değişim ya da modifikasyonun değişen yaşam koşulları altındaki bir hayvana fayda sağladığı gösterilirse, hayal gücümüz kabul etmekte ne kadar zorlanırsa zorlansın, kusursuz ve karmaşık bir gözün doğal seçilim tarafından biçimlendirilmiş olabileceğine inanmaktaki güçlük, geçerliliğini yitirir.
Halen mevcut olan ara evrim basamaklarından örnekler vererek “başka herhangi bir düzenek içermeyen, yalnızca pigmentle kaplı bir optik sinir”den “az çok yüksek bir kusursuzluk düzeyine” doğru bir değişim olduğunu ileri sürer.
Darwin'in düşüncesi bir süre sonra doğrulanır. Mevcut çalışmalar, gözün gelişimi ve evriminden sorumlu genetik mekanizmaların araştırılması üzerinedir.

İlk göz fosilleri, bundan yaklaşık 540 milyon yıl önce, Kambriyen Devri'nin başlarında ortaya çıktı. Bu devirde, Kambriyen patlaması olarak adlandırılan gözle görünür hızlı bir evrimleşme süreci yaşandı. Bu çeşitlenmenin “nedenleri” için ileri sürülen pek çok hipotezden birisi de Andrew Parker’ın “Elektrik düğmesi” teorisidir. Bu teoriye göre gözün evrimi canlılar arasında bir silahlanma yarışını tetiklemiş, bu da hızlı bir evrimleşme sürecinin önünü açmıştır. Bundan önce organizmalar ışığa karşı duyarlılıktan yararlanmış olabilirler ancak görme duyusunu hızlı hareket ve yön bulma için kullandıklarına dair bir kanıt yoktur.
Kambriyen Deviri'nin ilk dönemine dair fosil kayıtları son derece zayıf olduğu için gözün evrim hızını belirlemek zordur. Doğal seçilime maruz kalan küçük mutasyonlardan başka bir şey gerektirmeyen basit (bir) modelleme ilkel bir optik duyu organından insandaki gibi karmaşık bir gözün, birkaç yüz bin yılda evrilebileceğini göstermektedir.

Gözün bir kerede mi, yoksa birbirinden bağımsız birçok soyoluş dalında mı evrildiği tartışma konusudur. Gözün gelişimine katılan genetik mekanizma göze sahip bütün organizmalarda ortaktır. Görme duyusu için organizmada hazır bulunması gereken tek şey görme pigmentindeki A vitaminine bağlı kromoforlardır ve bu molekül parçaları bakterilerde de bulunur. Fotoreseptör hücreler de, moleküler açıdan benzer kemoreseptörler ve muhtemelen Kambriyen patlamasından çok önceleri de var olan ışığa duyarlı hücrelerden birden fazla kere evrimleşmiş olabilir.
Işığa duyarlı bütün organlar, opsinler olarak adlandırılan bir protein grubunu kullanan fotoreseptör sistemlerine dayalı olarak çalışır. Yedi opsin alt grubunun tümü, hayvanların son ortak atasında zaten bulunuyordu. Dahası, gözleri konumlandıran genetik malzeme bütün hayvanlarda ortaktır: Farelerden tutun insanlara ve meyve sineklerine varıncaya kadar bütün gözlü organizmalarda gözün gelişeceği yeri PAX6 geni kontrol eder. Bununla birlikte bu ana kontrol genleri, modern hayvanlarda kontrol ettikleri yapıların çoğundan çok daha eski olsalar gerektir ve muhtemelen başka bir amaç için seçilmiştir.
Duyu organları muhtemelen beyinden daha önce evrildi. Çünkü işleyecek bilgi olmadan bu bilgiyi işleyecek bir organa gerek yoktur.

Gözün en erken atası, tekhücreli organizmalarda bile bulunan gözbeneği denilen ışığa duyarlı fotoreseptör proteinlerdi. Gözbenekleri yalnızca çevredeki parlaklığı hissedebilir: Işığı karanlıktan ayırt edebilirler ki bu fotoperiyodizm ve 24 saatlik tempoya bağlı günlük senkronizasyon için yeterlidir. Ancak şekilleri ayırt edemedikleri ve ışığın yönünü belirleyemedikleri için görme duyusu oluşturmakta yetersizdirler. Gözbenekleri hemen hemen tüm büyük hayvan gruplarında bulunur ve öglena dahil, tekhücreli organizmalarda ortaktır. Öglenanın göz bebeğine stigma denir ve hücrenin ön tarafında bulunur. Bu, bir dizi ışığa duyarlı kristalin üzerini örten kırmızı pigment içeren küçük bir benektir. Hareketi sağlayan kamçıyla birlikte gözbeneği, organizmanın ışığa göre konum alabilmesine olanak verir. Bu, genelde, fotosentezi kolaylaştımak için ışığa yönelim şeklindedir. Gözbeneği gece ve gündüzü ayırt eder ki bu 24 saatlik yaşam ritmi oluşturmadaki temel işlevdir. Daha karmaşık organizmalarda görsel pigmentler beyindedir ve yumurtlamayı ayın çevrimleriyle senkronize etmekte rol oynadıkları sanılmaktadır. Organizmalar, üreme oranını en üst düzeye çekebilmek için, sperm ve yumurta salımını gece vakti ışık miktarındaki küçük değişimleri tespit ederek senkronize ediyor olabilir.
Görme duyusu, bütün gözlerde ortak olan temel bir biyokimyasal sürece dayanır. Bununla birlikte bir organizmanın çevresel özelliklerini yorumlamak için bu biyokimyasal mekanizmanın kullanılış biçimleri büyük farklılıklar gösterir: Gözler son derece farklı yapılarda ve farklı biçimlerdedir. Hepsi de mekanizmanın temelini oluşturan protein ve moleküllere kıyasla oldukça geç evrimleşmiştir.
Hücresel düzeyde bakıldığında iki temel göz “tasarımı” var gibidir: ilkin ağızlıların (yumuşakçalar, halkalı solucanlar ve eklem bacaklılar) gözleri ve ikincil ağızlıların (omurgalılar ve derisi dikenliler) gözleri.
Gözün işlevsel birimi, opsin proteinleri içeren ve sinirsel bir impuls başlatarak ışığa tepki veren reseptör hücredir. Işığa duyarlı opsinler, yüzey alanını maksimuma çıkarmak için tüysü bir katman üzerine borne. Bu “tüylerin” doğası üst şubelere göre farklılık gösterir: İlkin ağızlılarda hücre duvarının uzantısı, mikrovilüs şeklindedirler. Ancak ikincil ağızlılarda, bağımsız yapılar olan sillerden türemişlerdir.
Bu bir tür sadeleşmeye benzemektedir zira bazı mikrovilüsler, sil benzeri oluşumlara sahiptir. Ancak başka gözlemler, ilkin ağızlılarla ikincil ağızlılar arasında kökten bir fark olduğu fikrini desteklemektedir. Bu hususlar hücrelerin ışığa verdiği tepki üzerine odaklanmaktadır. Sinirsel impulsu oluşturacak elektrik sinyalini tetiklemek için bazılarında sodyum, bazılarında da potasyum kullanmaktadır. Dahası, ilkin ağızlılar genel olarak, hücre duvarlarından daha fazla sodyumun geçmesine izin vererek sinyal oluşturur. İkincil ağızlılarsa daha azını geçirerek sinyal oluşturur.
Buna göre, Prekambriyen devrinde iki dal birbirinden ayrıldığında, birbirinden bağımsız olarak daha karmaşık gözlere doğru gelişen son derece ilkel ışık reseptörlerine sahiplerdi.

Gözün temel ışık işleme birimi, ince bir zar içinde iki molekül barındıran özelleşmiş bir fotoreseptör hücredir. Bu moleküller kromoforu çevreleyen, ışığa duyarlı opsin proteini ve renkleri ayırt eden bir pigmenttir. Bu tip hücre gruplarına “gözbeneği” denir ve bu hücre grupları 40 ila 65 arası bir sayıyla ifade edilebilecek kere birbirlerinden bağımsız olarak evrimleşmiştir. Bu gözbenekleri, hayvanların, ışığın yönünü ve şiddetini son derece basit bir düzeyde algılamalarına imkân tanır. Bu algı, bir mağaranın içinde, güvende olduklarını bilmelerine yetecek, ancak nesneleri çevrelerinden ayırt etmeye yetmeyecek düzeydedir.
Işığın yönünü yaklaşık olarak ayırt edebilecek optik bir sistem geliştirmek, çok daha zordur ve otuz küsur şubenin sadece altısında bu tip bir sistem vardır. Bununla birlikte, bu şubeler yaşayan canlıların % 96'sına karşılık gelir.

Bu karmaşık optik sistemler, çokhücreli göz lekeleri olarak yolculuklarına başlamış, daha sonra adım adım çanak şekli alacak biçimde içe göçmüştür. Bu sayede öncelikle parlaklığın yönünü belirleyebilme becerisini kazanmışlardır. Sonraları çukur derinleştikçe bu beceri gittikçe daha da sofistike hâle gelmiştir. Düz göz lekeleri ışığın yönünü belirlemede yetersizdi, zira bir ışık ışını, hangi yönden gelirse gelsin, aynı ışığa duyarlı hücre grubunu aktive edecektir. Öte yandan çukurlu gözlerin çanağa benzeyen biçimi, geliş açısına göre ışığın, üzerine düştüğü hücrelerin farklı olması sayesinde sınırlı da olsa yön tayini yapmaya izin verecekti. Kambriyen devrinde ortaya çıkan çukurlu gözler, o dönemki salyangozlarda görülmekteydi. Hâlâ varlıklarını sürdüren bazı salyangozlarda ve planaryalar gibi omurgasızlarda da mevcuttur. Planarya, çanak biçimindeki, bol pigmentli retina hücreleri yüzünden, ışın yönünü ve şiddetini çok az belirleyebilir. Bu hücreler, ışığın girmesi için sadece bir açıklık bırakacak şekilde ışığa duyarlı hücrelerin önünü kapatır. Bununla birlikte, bu proto-göz, daha çok ışığın yönünden ziyade varlığını ya da yokluğunu tespit etmede yararlıdır. Göz çukuru derinleşip fotoreseptör hücrelerin sayısı arttıkça bu durum daha kusursuz görsel bilgi elde etmeye doğru adım adım değişir.

Bir foton, kromofor tarafından emildiğinde, kimyasal bir reaksiyon, fotonun enerjisinin elektrik enerjisine 

Göğüs kafesi, kalp, akciğerler ve büyük damarlar gibi hayati organları çevreleyen ve koruyan çoğu omurgalının göğüs kafesinde vertebral kolona ve sternuma bağlı kaburgaların düzenlenmesidir.
12 omur, 12 çift kaburga, göğüs kemiği ve bunlara bağlı kaslar ile kas kılıflarından oluşan göğüs kafesi, karın boşluğundan diyafram aracılığıyla ayrılır. Solunum sisteminin başlıca organları ve dolaşım sistemi ile sindirim sisteminin bazı bölümleri göğüs boşluğu içinde yer alırlar. Akciğerler, göğüs boşluğunun yan bölümlerinde, kalp ve yemek borusuysa "mediyastin" adı verilen kendi içinde kapalı bir bölüm içinde bulunurlar (mediyastin, bu organlardan başka, kalpten çıkan büyük damarları soluk borusunu, timüs bezini ve bazı sinirleri de içine alır).

İçinde bulunan organları korumak
Omuz kemerini oluşturan kemiklere ve kollara destek olmak
Solunum sırasında göğüs boşluğunun kasılıp gevşemesini sağlamak

Hipermetropi, kelime köken anlamı, aşırı görme olan bir göz kusurudur. Hafif hipermetropların uzağı çok iyi görmeleri nedeniyle halk arasında böyle isimlendirildiği düşünülmektedir.
Göz ya normalden daha kısa ya da korneası daha düz (kırıcılığı normalden daha az) olduğu için göze yakın cisimlerden gelen diverjan, birbirinden uzaklaşan ışınlar retinanın arkasında sanal bir noktada odaklanır. Bu durumda retina üzerinde oluşan görüntü bulanıktır.

Düşük derecede hipermetropisi olan kişilerin, yakın iş yaptıklarında gözleri yorulur ve yakını net göremezler, eğer hipermetropi miktarı yüksekse hem yakında hem de uzakta net göremezler. Akomodasyon gücü ve hipermetropi derecesi görme kusuru ile ilişkilidir. Akomodasyon ile telafi edilebilen hipermetropi miktarına bağlı olarak kişilerin görmesi uzakta net olabilir, bunun için normalde yalnızca yakına bakarken kullanılan akomodasyon hipermetrop kişi tarafından uzak bakış için kullanılmaktadır. Ancak hipermetropi miktarı akomodasyon gücünden fazla ise hem yakında hem uzakta görme bulanıktır.
Hipermetropi yaşla birlikte artış gösterir, bunun nedeni yaşla beraber akomodasyon gücünde meydana gelen ilerleyici azalmadır.Hipermetrop görüntünün retina arkasında odaklanması sonucunda bulanık görme yaratır. Bunun sebebi gözün ön-arka boyunun kısa olması, daha ender olarak da korneanın veya göz merceğinin kırma kuvvetinin az olmasıdır. Hipermetropun derecesi ve kişinin yaşına bağlı olarak bazı hipermetroplar uzağı ve bazen de hem uzak hem yakını iyi görebilirler. Bu nun sebebi uyum gücünün genç yaşlardaki kuvvetidir. Fakat bu yorgunluk ve ağrı verebilir ve yaşla kuvvet gittikçe azalır. Toplumun %10 unudan fazlası gözlük veya başka bir şekilde düzeltmeye ihtiyaç duyan hipermetroplardır. (Toplam %30)
Hipermetropların miyopun tam tersi olarak uzağı iyi gören fakat yakını göremeyen olduğu sanılır. Uyum gücünün fazla olduğu genç yaşlarda böyle gibi görünebilir hatta yakında bile şikayet olmayabilir fakat yaş ilerledikçe uyum gücü azalır ve belirtiler önce yakında daha sonra uzakta da ortaya çıkar. Aslında bir hipermetrop ne yakını ne uzağı eforsuz göremeyen kişidir ve bir miyop her yaşta yakını iyi görebilirken uyum gücünü kaybetmiş 50 yaş üstü bir hipermetrop hem uzak hem yakın içi düzeltme ihtiyacı hissedecektir.

Kırma kusurlarının en yaygın tedavisi gözlük kullanılmasıdır. Hipermetrop kişilerin gözlük camları, ışığın retinada odaklanmasını sağlayan ve gözün kırma gücünü arttıran ince kenarlı –dışbükey- merceklerdir. Aynı optik özelliklere sahip kontakt lensler de kırma kusurunu düzeltmek için kullanılabilir. Kornea üzerine yapılan fotorefraktif keratektomi (photorefractive keratectomy, PRK) ve lazer eşlikli in situ keratomileusis (Laser Assisted In Situ Keratomileusis, LASIK), kondüktif keratoplasti(Conductive keratoplasty) veya gene kornea üzerine uygulanan diğer bazı cerrahi yöntemler de tedavi amaçlı olarak araştırılmaktadır, ancak hipermetropinin refraktif cerrahisi henüz miyopi kadar başarılı değildir.

Miyopi
Mercek
Göz

Hipofiz bezi veya diğer adıyla Pitüiter bez, bir fasulye tanesi büyüklüğünde yaklaşık 0,5 gram ağırlığında bir endokrin bezdir. Beyin tabanında, hipotalamusun altında bir çıkıntı şeklinde uzanır. Beyni örten dura mater (sert zar) ile çevrilmiştir. Hipofiz hormonu üretip salgılayarak Homeostasiyi düzenler. Bunu bütün iç salgı bezlerini (endokrin bezleri) denetleyerek yapar. Bu anlamda hipofiz, endokrin sistem ve sinir sistemi arasındaki en büyük organizasyon ağını kontrol eder. Hipotalamusun salgısı olan RF, kan yoluyla hipofizi uyarır ve hipofizin hedef organının uyarılmasını sağlayan hormonu üretmesini sağlar. Hipofiz bezi ön, orta ve arka lop olmak üzere üç parçalıdır. Ara lob insan embriyosunda görüldüğü halde, ergin insanda körelmiştir.
Hipofiz bezi, düzenleme amaçlı homeostatik ve stimulasyon amaçlı trofik hormonlar salgılamaktadır. Fonksiyonu hipotalamus uyarımı aracılığı ile olmaktadır.
Hipofiz bezinden salgılanan hormonlar, büyüme, kan basıncı, enerji yönetimi, cinsel organların tüm fonksiyonları, tiroid bezleri ve metabolizmanın yanı sıra gebeliğin bazı yönlerini, doğumu, emzirmeyi, böbreklerdeki su/tuz konsantrasyonunu, sıcaklığın düzenlenmesini ve ağrıyı gidermeyi kontrol etmeye yardımcı olur.

Hipofiz bezi üç ana bölümden oluşmaktadır. Ön lob (adenohipofiz) arka lob (nörohipofiz) yan lob. Her üç lob da hipotalamus ile bağlantılıdır ve hipotalamusun kontrolündedir. Hipofizin ön lobu epitel doku, arka lobu sinir hücrelerinden oluşmuştur. Ara lob insan embriyosunda görüldüğü halde, ergin insanda körelmiştir.

Ön lobda sentezlenen ve salgılanan hormonlar vardır bunlar;

Adrenokortikotropik hormon (ACTH)
Tiroid uyarıcı hormon ya da "tiroid stimule edici hormon" (TSH)
Büyüme hormonu ya da "somatotropin" (STH)
Prolaktin (PRL) ya da "luteotropik hormon" (LTH)
Endorfin
Melanosit uyarıcı hormon ya da "melanosit stimule edici hormon" (MSH)
Eşey hormonları (gonadotropinler):

Luteinleştirici hormon (LH)
Folikül uyarıcı hormon ya da "folikül stimule edici hormon" (FSH)

Arka lobda hormon üretimi yoktur. Buradan salgılanan hormonlar hipotalamusta üretilir ve burada depolanır. Hipofiz arka lobundan salgılanan hormonlar:

Oksitosin
Vasopressin ya da "antidiüretik hormon" (ADH)

Çoğu canlının hipofizinde bir de ara lob bulunmaktadır. Yetişkin insanlarda ön lob ile arka lob arasında çok ince bir hücre katmanı şeklindedir. Kesin olmamakla birlikte, bu işlev ön loba ait olmasına rağmen MSH üretimi yapar.
İnsanlarda ilkel olmasına rağmen (ve genellikle ön hipofizin bir parçası olarak kabul edilir), ön ve arka hipofiz arasında bulunan ara lob birçok hayvan için önemlidir. Örneğin, balıklarda fizyolojik renk değişimini kontrol ettiğine inanılmaktadır. Yetişkin insanlarda, ön ve arka hipofiz arasındaki ince bir hücre tabakasıdır. Ara lob, melanosit uyarıcı hormon (MSH) üretir, ancak bu işlev genellikle (kesin olmayan) ön hipofize atfedilir.
Ara lob, genel olarak, tetrapodlarda iyi gelişmemiştir ve kuşlarda tamamen yoktur.

İnsanlarda hipofiz bezi oval şekillidir ve sella turcica adı verilen koruyucu kemikli bir muhafazada oturan bezelye büyüklüğünde bir bezdir. İki lobdan oluşur: ön ve arka, iki bölgeyi birleştiren ara lob ile.  Birçok hayvanda bu üç lob farklıdır. Ara madde avaskülerdir ve insanlarda neredeyse yoktur. Ara lob, birçok hayvan türünde, özellikle de hipofiz gelişimini ve işlevini incelemek için yaygın olarak kullanılan kemirgenlerde, farelerde ve sıçanlarda bulunur.  Tüm hayvanlarda, etli, glandüler ön hipofiz, hipotalamusun bir uzantısı olan arka hipofizin nöral bileşiminden farklıdır. 
Hipofiz bezinin histolojisi
Hipofiz bezinin yüksekliği 5.3 ila 7.0 mm arasında değişmektedir. Hipofiz bezinin hacmi 200 ila 440mm3 arasında değişmektedir.

Ana madde: Ön hipofiz
Ön hipofiz, oral ektodermin (Rathke'nin kesesi) invaginasyonundan kaynaklanır. Bu, nöroektodermden kaynaklanan posterior hipofiz ile tezat oluşturur.
Ön hipofizin endokrin hücreleri, hipotalamik kılcal damarlardaki parvosellüler nörosekretuar hücreler tarafından salınan düzenleyici hormonlar tarafından kontrol edilir ve bu da infundibuler kan damarlarına yol açar ve bu da ön hipofizde ikinci bir kılcal yatağa yol açar. Bu vasküler ilişki hipotalamo-hipofizyal portal sistemi oluşturur. İkinci kılcal yataktan dışarı yayılan hipotalamik salgılayan hormonlar daha sonra ön hipofiz endokrin hücrelerine bağlanır ve hormon salınımlarını yukarı veya aşağı regüle eder.
Hipofizin ön lobu, bezin ~% 80'ini oluşturan pars tuberalis (pars infundibularis) ve pars distalis (pars glandularis) olarak ayrılabilir. Pars intermedia (ara lob), pars distalis ve pars tuberalis arasında yer alır ve diğer türlerde daha gelişmiş olmasına rağmen, insanda ilkeldir.  Rathke'nin kesesi olarak bilinen farenksin (stomal kısım) sırt duvarındaki bir depresyondan gelişir.
Ön hipofiz, hormonları sentezleyen ve salgılayan birkaç farklı hücre tipi içerir. Genellikle ön hipofizde oluşan her majör hormon için bir hücre tipi vardır. Ayırt edici hormonla bağlanan yüksek afiniteli antikorlara bağlı özel lekelerle, en az 5 tip hücre ayırt edilebilir.

Ana madde: Arka hipofiz
Arka lob, üçüncü ventrikülün tabanından hipotalamusun bir uzantısı olarak gelişir. Arka hipofiz hormonları, hipotalamusta hücre cisimleri tarafından sentezlenir. Hipotalamusta bulunan supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerin magnosellüler nörosekretuar hücreleri, aksonları infundibulumdan posterior hipofizdeki terminallere yansıtır. Bu basit düzenleme, hipotalamustan gelişmeyen bitişik ön hipofizden keskin bir şekilde farklıdır.
Hipofiz hormonlarının hem ön hem de arka loblar tarafından salınması, farklı şekillerde de olsa hipotalamusun kontrolü altındadır.

Ön hipofiz hormonları sentezler ve salgılar. Bahsedilen tüm salgılayıcı hormonlar (-RH), salınım faktörleri (-RF) olarak da adlandırılabilir.
Somatotroplar:

'Büyüme hormonu' (GH) ve ayrıca somatotropin olarak da adlandırılan insan büyüme hormonu (HGH), hipotalamik büyüme hormonu salgılayan hormonun (GHRH) etkisi altında salınır ve hipotalamik somatostatin tarafından inhibe edilir.
Kortikotroplar:

Öncü proopiomelanokortin proteininden ayrılır ve adrenokortikotropik hormon (ACTH) ve beta-endorfin içerir ve melanosit uyarıcı hormon, hipotalamik kortikotropin salgılayan hormonun (CRH) etkisi altında salınır. []
Tirotroplar:

Tiroid stimüle edici hormon (TSH), hipotalamik tirotropin salgılayan hormonun (TRH) etkisi altında salınır ve somatostatin tarafından inhibe edilir.
Gonadotroplar:

Luteinize edici hormon (LH).
Her ikisi de Gonadotropin salgılayan Hormonun (GnRH) etkisi altında salınan folikül uyarıcı hormon (FSH)
Laktotroplar:

Prolaktin (PRL), salınımı hipotalamik TRH, oksitosin, vazopressin, vazoaktif intestinal peptid, anjiyotensin II, nöropeptit Y, galanin, madde P, bombesin benzeri peptitler (gastrin salgılayan peptid, nöromedin B ve C) ve nörotensin tarafından tutarsız bir şekilde uyarılır ve hipotalamik dopamin tarafından inhibe edilir.
Bu hormonlar, hipotalamusun etkisi altında ön hipofizden salınır. Hipotalamik hormonlar, hipotalamik-hipofiziyal portal sistem adı verilen özel bir kılcal sistem yoluyla ön loba salgılanır.
Ayrıca folikülostellat hücreler adı verilen endokrin olmayan bir hücre popülasyonu da vardır.

Ara lob, aşağıdaki önemli endokrin hormonu sentezler ve salgılar:

Melanosit uyarıcı hormon (MSH). Bu aynı zamanda ön lobda da üretilir.  Ara lobda üretildiğinde, MSH'lere bazen "ara medyumlar" denir.

Arka hipofiz aşağıdaki önemli endokrin hormonları depolar ve salgılar (ancak sentezlemez):
Magnosellüler nöronlar:

Antidiüretik hormon (ADH, vazopressin ve arginin vazopressin AVP olarak da bilinir), çoğunluğu hipotalamustaki supraoptik çekirdekten salınır.
Çoğu hipotalamustaki paraventriküler çekirdekten salınan oksitosin. Oksitosin, olumlu bir geri besleme döngüsü yaratan birkaç hormondan biridir. Örneğin, uterus kasılmaları, oksitosin salınımını arka hipofizden uyarır ve bu da uterus kasılmalarını arttırır. Bu olumlu geri bildirim döngüsü emek boyunca devam eder.

Hipofiz bezinden salgılanan hormonlar, aşağıdaki vücut süreçlerini kontrol etmeye yardımcı olur:

Büyüme (GH)
Tansiyon
Rahim kasılmalarının uyarılması da dahil olmak üzere hamilelik ve doğumun bazı yönleri
Anne sütü üretimi
Her iki cinsiyette de cinsel organ fonksiyonları
Tiroid bezi fonksiyonu
Gıdaların metabolik olarak enerjiye dönüştürülmesi
Vücutta su ve ozmolarite regülasyonu
Suyun böbrekler tarafından yeniden emiliminin kontrolü ile su dengesi
Sıcaklık regülasyonu
Ağrı kesici

Normal büyüklükte bir el (solda) ve akromegali hastası birinin genişlemiş eli (sağda)
Ana madde: Hipofiz hastalığı
Hipofiz bezini tutan hastalıklardan bazıları şunlardır:

Vazopressin eksikliğinden kaynaklanan santral diabetes insipidus
Sırasıyla çocukluk ve yetişkinlikte aşırı büyüme hormonunun neden olduğu gigantizm ve akromegali
Tiroid uyarıcı hormon eksikliğinden kaynaklanan hipotiroidizm
Hiperpituitarizm, normalde hipofiz bezi tarafından üretilen hormonların bir veya daha fazlasının artmış (hiper) salgılanması
Hipopituitarizm, normalde hipofiz bezi tarafından üretilen hormonların bir veya daha fazlasının azalmış (hipo) sekresyonu
Panhipopituitarizm hipofiz hormonlarının çoğunun salgılanmasının azalması
Hipofiz tümörleri
Hipofiz adenomları, hipofiz bezinde meydana gelen kanserli olmayan tümörler
Hipofiz bezinin tüm fonksiyonları, ilişkili hormonların aşırı veya az üretiminden olumsuz etkilenebilir.
Hipofiz bezi, hipotalamik-hipofiz-adrenal eksen (HPA ekseni) yoluyla stres yanıtına aracılık etmek için önemlidir Kritik olarak, ergenlik döneminde hipofiz bezi büyümesi, çocukluk çağı kötü muamelesi veya maternal disforik davranış gibi erken yaşam stresi ile değiştirilebilir.
Yaş, cinsiyet ve VKİ'yi kontrol ettikten sonra, daha büyük miktarlarda DHEA ve DHEA-S'nin daha büyük hipofiz hacmine bağlanma eğiliminde olduğu gösterilmiştir.  Ek olarak, hipofiz bezi hacmi ile Sosyal Anksiyete alt ölçek puanları arasında arabuluculuğun araştırılmasında temel oluşturan bir korelasyon tespit edilmiştir. Yine yaş, cins

Akciğer embolisi veya akciğer embolizmi ya da bilimsel adıyla Pulmoner embolizm, genellikle venöz tromboemolizmin en önemli komplikasyonudur. Klinik acillerinde ve otopsilerde çok sık rastlanan bir olgudur. Postoperatif akciğer embolizmi özellikle 40 yaş üzeri hastalarda izlenir. Önceden bulunan bir vena patolojisi (varis), şişmanlık, operasyon süresi, postoperatif infeksiyonlar, kanserler akciğer embolizmi riskini arttırırlar. Embolusların %90'ı alt ekstremitelerdeki derin ven trombozundan kökenlidir (derin ven trombozu olgularının ½’si sessizdir). Kalan %10'luk bölümünde pelvis venalarından, sağ kalpten ve damar yolu açılan venalardan kökenli emboluslar rol oynar. En tehlikeli olanlar kasık (iliofemoral), uterus ve prostat çevresi venalarından kopan emboluslardır. Klinik bulgular embolusun çapıyla ve olayın süresiyle ilgilidir. Akut akciğer embolizminde çok küçük çaplı bir embolus hiçbir belirti vermez (asemptomatik). Embolusun çapı büyüdükçe sonuçları da büyür:

Küçük embolus: geçici bir dispne ve takipne,
Orta çaplı bir embolus: akciğer infarktı (plevra ağrısı, hemoptizi, plevral efüzyon),
Büyükçe bir embolus: kardiyovasküler arreste (kalp durması) bağlı ansızın ölüm.
Ansızın beliren kollaps ve ölüm olgularında suçlanan “massif akciğer embolizmi” kasık (iliofemoral) venalarından gelen büyükçe bir embolusun sonucudur. Özellikle ortopedik cerrahide postoperatif dönemde ve doğumdan sonra yataktan ilk kez kalkan ve yürüyen hastalarda venalar çevresindeki kasların kasılmalarıyla yerinden koparak dolaşıma giren trombuslar çok önemlidir. Kronik kalp ya da akciğer hastalığı nedeniyle uzun süre yatmak zorunda kalan hastalar ile uzun süren yolculuklarda hareketsiz kalan yaşlılar için de massif akciğer embolizmi riski vardır.
Büyükçe bir embolus arteria pulmonalis'in ana dalındaki bifürkasyon yerine oturursa her iki akciğer kan dolaşımı engellenir. Orta çaplı çok sayıda embolus varlığında da benzer sonuçla karşılaşılır. Massif akciğer embolizmi olgularındaki akut süreç güçlü bir hipotansiyon ve şok ile hastanın birkaç dakika içinde ölümüne neden olur. Ayrıntılı olarak incelersek massif akciğer embolizmi nedeniyle akciğerin kan dolaşımı engellenir. Bu sonuç akut sağ kalp yetmezliğine yol açarken sol ventriküle gelen kan azalır. Sol ventriküle gelen kanın azalması sistemik dolaşıma gönderilmek üzere aortaya atılan kan miktarının eksilmesine neden olur. Sonuç hipotansiyon ve şoktur.
Kronik akciğer embolizminde çok küçük çaplı bir emboluslar vardır. A.pulmonalis'in çok küçük dallarını tıkarlar. Uzunca bir süre sonra pulmoner hipertansiyon ve onu izleyen sağ kalp yetmezliği (cor pulmonale) belirtileri başlar.

Akdeniz anemisi, Akdeniz kansızlığı ya da tıptaki adıyla Talasemi; Akdeniz ülkelerindeki toplumlarda görülen, doğacak çocuğa anne-babasından ”Beta Talasemi” geninin kalıtımsal olarak geçen bir tür “kansızlık” hastalığıdır.
Anemi (kansızlık) oluşmasına neden olan etmen, kanda alyuvarların yapısında yer alan “hemoglobin” molekülünün yapısındaki bozukluktur. Erkek ve kadınlar benzer hastalık oranlarına sahiptir.
Hastalığın iki apayrı biçimi vardır: Talasemi Major ile Talasemi Minör.

Talasemi minör, major'a göre çok daha hafif izler. Bireylerdeki tek bulgu yalnızca kansızlık ve buna bağlı halsizliktir. Üstelik, kimi hastalar evlenme işlemlerinde yapılan zorunlu kan incelemelerine dek taşıyıcı olduklarını hiç bilmeyebilirler. Bu hastalarda yapılan incelemede, serum demir düzeyi olağan ya da artmıştır. En çok görülen kansızlık türü olan ve bu hastalıkla en çok karıştırılan Demir eksikliği anemisi’nde ise demir azalmıştır.
Tanı, “Hemoglobin Elektroforezi” ile konur. Bu hastalığın anlaşılmasında işe yarayan en önemli inceleme ölçütlerinden biri olan HbA2 (kanda oksijenin taşınmasını sağlayan hemoglobin molekülünün küçük bir oranı) normal kişilerde %3,4 iken bu hastalıkta % 7 ye yükselmiştir; HbF ise küçük bir düzeyde (%2-6) artmıştır. T. Minor'ün asıl önemi bu hastalığın evli çiftin her iki bireyinde de olmasında ortaya çıkar; çocuğun %25 T. Major, yani hastalığın ağır ve ölümcül seyreden biçiminden olma olasılığı vardır.
Anne ve babadan yalnızca biri Akdeniz Anemisi taşıyıcısı (Talasemi Minör) ise doğacak çocuklarının taşıyıcı olma olasılığı % 50'dir. Talasemi major olma olasılıkları ise yoktur.

Talasemi Major hastalığın ağır izleyen biçimidir ve bir öbür adı da Cooley anemisidir.
Sağlıklı insanlarda iki alfa ve iki beta altbirimlerinden oluşan hemoglobin molekülünün aksine, Cooley anemisi olan hastada beta birimleri düzgün oluşamadığı için, sorunsuz oluşan alfa altbirimleri beta altbirimleri olmadan hücre içinde çöker ve alyuvarların yaklaşık %90'ı daha olgunlaşmadan ilik içinde ölür. Buna etkisiz kan üretimi (inefektif hematopoez) denir.
Çoğunlukla bebek daha 6 aylıkken birdenbire başlayan ağır kansızlık sonucu kalp yetmezliği gelişir. Bunun olmaması için düzenli olarak sık sık kan nakli yapılmalıdır. Kan nakli yapılmazsa hasta birkaç yılda ölür. Kan nakli yetersiz yapılırsa, kan eksikliğini karşılamak için normalde kan yapımının gerçekleşmediği organlarda da (karaciğer, dalak, yassı kemikler (özellikle kafatası kemiklerinde)) ilik doku gelişmeye başlar ve bu kemiklerin kırılmalarına neden olup, aynı zamanda çocuğun yüz şeklinde belirgin değişikliklere yol açabilir. Kan yapımındaki tüm bu çabalara karşın, üretilen alyuvarların hemoglobinin yapısındaki bozukluk bu üretimi etkisiz kılar.
Yüz şeklinin değişmesi şu biçimdedir: Burun kökü çökük, alın ve elmacık kemikleri çıkıktır. Üst dişler öne fırlamıştır. Baş dört köşe şeklini alır. Dalak ve karaciğer büyür. Boy kısa kalır. Çocuk ergenlik çağına giremez. Kan nakilleriyle vücutta biriken aşırı demirin yol açtığı kalp sorunları (myokardit, kalp yetmezliği vs.) ileri yaşlarda çoğunlukla ölüm nedenidir. Hemoglobin elektroforezi incelemesinde; normal yetişkin insanlarda bulunmayan, ancak bu hastalıkta % 50-90 vakada görülen ve bir tür hemoglobin olan HbF'in kanda bulunması tanı koydurucudur.
Anne ile babanın ikisi de Akdeniz anemisi taşıyıcısı (Talasemi Minör) ise doğacak çocukların Talasemi Major olma olasılığı % 25, taşıyıcı olma olasılığı % 50 olacaktır. Ancak % 25 olasılıkla çocuk normal olacaktır.

Talasemi engel oranı, hastalığı şiddeti ve alt tipine bağlıdır, ancak şunları içerebilir: Engellilik değerlendirme tablosuna göre talasemi engel oranı şekildedir;

Tedavide kan nakillerinin yanı sıra nakledilen kan nedeniyle vücutta biriken fazla demirin idrarla atılımını sağlayan “Desferoksamin” ve “C vitamini” verilir. Aşırı büyümüş dalak ameliyatla alınır. Dalak ameliyatı öncesi pnömokok aşısı yapılır sonrasında da depo penisilin koruma tedavisi önerilir. Özellikle erken yaşta (henüz kan nakilleri fazlaca yapılmadan) kemik iliği nakli ile bu hastalar %70-80 tam olarak sağlıklarına kavuşabilmektedir.
Türkiye'nin de bir Akdeniz ülkesi olması nedeniyle bu hastalığın taşınma riski vardır. Türkiye nüfusunun yaklaşık % 2,1 i taşıyıcıdır. Bu oran Antalya, Antakya, Mersin gibi bölgelerde % 12 lere kadar çıkabilmektedir. Bunun için her çifte evlenmeden önce mecburi yapılan tahliller içinde Hemoglobin (Hemogram dahilinde) ve Hemoglobin Elektroforezi tahlilleri de yer alır.

http://www.xprodoksit.com/yazi/talasemi-nedir-tedavi-yontemleri-nelerdir5 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amonyum klorür ya da daha çok bilinen adıyla Nişadır, formülü NH4Cl olan bir kimyasal bileşiktir. Suda yüksek oranda çözünen, beyaz kristallere sahip bir tuzdur. Amonyum klorür çözeltileri hafif asidiktir. Doğada mineral halde bazı volkan bacalarının etrafında bulunan haline sal amonyak denir. Bazı tür meyan ballarında bir aroma maddesi olarak kullanılır. Nişadır, hidroklorik asit ve amonyak arasında gerçekleşen reaksiyonla sonucu oluşur.

Nişadır, Sodyum karbonat üretmek için kullanılan solvay işleminin bir ürünü olarak ortaya çıkar:

CO2 + 2 NH3 + 2 NaCl + H2O → 2 NH4Cl + Na2CO3
Bu yöntem yalnızca nişadır üretimi için temel yöntem olmakla kalmaz, aynı zamanda bazı endüstriyel işlemlerde amonyak salınımını en aza indirmek için de kullanılır.
Amonyum klorür ticari olarak amonyak (NH3)'un hidrojen klorür (gaz) veya hidroklorik asit (su çözeltisi) ile birleştirilmesiyle hazırlanır:

NH3 + HCl → NH4Cl
Amonyum klorür, volkanik bölgelerde doğal olarak da oluşur ve duman salan deliklerin (fümerol) yakınındaki volkanik kayalar üzerinde oluşur. Kristaller doğrudan gaz halinde birikir ve suda kolaylıkla çözündükleri için kısa ömürlü olma eğilimindedirler. Doğada mineral halinde bulunan amonyum klorüre sal amonyak adı verilir.

Amonyum klorür ısıtıldığında süblim görünür, ancak gerçekte geri dönüşümlü olarak ayrışarak amonyak ve hidrojen klorür gazına dönüşür:

NH4Cl  NH3 + HCl
Amonyum klorür, amonyak gazı açığa çıkarmak için sodyum hidroksit gibi güçlü bir bazla reaksiyona girer:

NH4Cl + NaOH → NH3 + NaCl + H2O
Benzer şekilde, amonyum klorür de yüksek sıcaklıklarda alkali metal karbonatlarla reaksiyona girerek amonyak ve alkali metal klorür verir:

2 NH4Cl + Na2CO3 → 2 NaCl + CO2 + H2 O + 2 NH3
Sudaki kütlece %5 amonyum klorür çözeltisinin pH değeri 4,6 ila 6,0 aralığındadır.
Amonyum klorürün diğer kimyasallarla olan bazı reaksiyonları, örneğin baryum hidroksit ile reaksiyonu ve suda çözünmesi gibi, endotermiktir.

Amonyum klorürün baskın uygulaması, kloroamonyum fosfat gibi gübrelerde (dünya amonyum klorür üretiminin %90'ına karşılık gelir) bir nitrojen kaynağı olarak kullanılır. Bu şekilde döllenen ana mahsullar, Asya'daki pirinç ve buğday'dır.
18. yüzyılda piroteknikte amonyum klorür kullanılmış ancak yerini daha güvenli ve daha az higroskopik kimyasallar almıştır. Amacı, alevdeki bakır iyonlarından yeşil ve mavi renkleri zenginleştirecek bir klor donörü sağlamaktı.
Beyaz duman sağlamak için ikincil bir kullanımı vardı, ancak son derece kararsız amonyum klorat üreten potasyum klorat ile hazır çift ayrışma reaksiyonu, kullanımını çok tehlikeli hale getirdi.

Nişadır, kalay kaplanacak, galvanizlenecek veya lehimlenecek metallerin hazırlanmasında "flux" olarak kullanılır. Uçucu bir metal klorür oluşturmak için yüzeydeki metal oksitlerle reaksiyona girerek iş parçalarının yüzeyini temizleyerek bir akı olarak çalışır. Bu amaçla, bir havya ucunun temizlenmesinde kullanılmak üzere hırdavatçılarda bloklar halinde satılır ve ayrıca lehime flaks olarak da katılabilir.

Amonyum klorür öksürük ilaçlarında balgam söktürücü olarak kullanılır. Balgam söktürücü etkisi, bronşiyal mukoza üzerindeki tahriş edici etkiden kaynaklanır, bu da muhtemelen öksürmeyi kolaylaştıran aşırı solunum yolu sıvısının üretilmesine neden olur. Amonyum tuzları mide mukozası için tahriş edicidir, bunun sonucunda bulantı ve kusmaya neden olabilir.
Amonyum klorür, şiddetli metabolik alkaloz tedavisinde, distal renal tübüler asidozu teşhis etmek için oral asit yükleme testinde, bazı idrar yolu bozukluklarının tedavisinde idrarın pH'ını asit seviyesinde tutmak için sistemik bir asitleştirici ajan olarak kullanılır.

Amonyum klorür, sal amonyak veya salmiak adı altında E numarası koduyla gıda katkı maddesi olarak kullanılır. E510, ekmek yapımında maya besleyici ve asitleştirici olarak kullanılır. Sığırlar için bir yem takviyesi; mayalar ve birçok mikroorganizma için besleyici ortamda bir bileşendir.
Amonyum klorür, tuzlu meyankökü (İskandinav ülkeleri, Benelüks ve kuzey Almanya'da popüler) adı verilen koyu renkli tatlıları tatlandırmak için kullanılır, kurabiyelere çok gevrek bir doku vermek için fırıncılıkta ve tatlandırmak için Salmiakki Koskenkorva liköründe de kullanılır. İran, Tacikistan, Hindistan, Pakistan ve Arap ülkelerinde "noshader" olarak adlandırılır ve samosas ve jalebi gibi atıştırmalıkların gevrekliğini artırmak için kullanılır.
Türkiye'de daha çok piyasa adıyla nişadır olarak bilinir.

Amonyum klorür tarihsel olarak soğutma banyolarında düşük sıcaklıklar üretmek için kullanılmıştır. 
Amonyak içeren amonyum klorür çözeltileri, ACK (Amonyum-Klorür-Potasyum) lizis tamponu dahil olmak üzere tampon çözelti olarak kullanılır.
Paleontolojide, amonyum klorür buharı fosillerin üzerine depoze edilir, burada madde parlak beyaz, kolayca çıkarılabilen ve fosilin sahip olabileceği herhangi bir renklenmeyi örten küçük kristallerden oluşan oldukça zararsız ve inert bir tabaka oluşturur ve bir açıyla aydınlatılırsa üç boyutlu örneklerin fotoğrafik dokümantasyonunda kontrastı oldukça artırır. Aynı teknik arkeolojide fotoğrafçılıkta cam ve benzeri numuneler üzerindeki yansımayı ortadan kaldırmak için uygulanmaktadır.
Organik sentezde doymuş NH4Cl çözeltisi tipik olarak reaksiyon karışımlarını söndürmek için kullanılır.
242,8 binde ve sıfır basınçta lambda geçişi ("λ" yoğun madde fiziğinde bir grup olan evrensellik sınıfıdır) olur.

Doğada mineral halde bulunan sal amonyak

Arjinin (Arg, R) bir α-aminoasittir. L-arjinin, doğada bulunan proteinlerin yapısını oluşturan 20 aminoasitten biridir. Memeli hayvanlarda, arjinin temel aminoasitlerden biri olarak kabul edilmektedir. Organizmanın gelişim safhasına ve sağlık durumuna göre dışarıdan beslenme yoluyla temin edilmesi zorunlu olabilmektedir.
Diğer birçok amino asitte olduğu gibi bu amino asidin de hem L- hem de D- isomeri vardır. Biyolojik olarak aktif, diğer bir deyişle doğada var olan isomeri L-arjinindir. Bu yazıda ya da bilimsel makalelerde arjinin L- ya da D ön eklerinden hiçbirini almayıp sadece "arjinin" diye söylenmişse, L-arjinin kastedilmiştir.

Tarihte ilk defa L-arjinin boynuzun hidrolizik parçalanması sonucunda elde edilmiştir.

Arginin, hücre bölünmesi, yaranın iyileşmesi, vücuttan amonyağın uzaklaştırılması, bağışıklık fonksiyonu ve hormon salınımında önemli bir rol oynar. Azot monoksit (NO) sentezinin öncüsüdür, bu da onu kan basıncının düzenlenmesinde önemli hale getirir. Arginin, T hücrelerinin vücutta işlev görmesi için gereklidir ve tükendiğinde düzensizliğe yol açabilir.

Arginin bazik özellik taşıyan aminoasitlerden biridir. Uzun yan zinciri hidrofobik özellik taşımasına rağmen bu yan zincirin ucunda bir guanidyum grubu bulunmaktadır. pKa değeri 12.48 olan bu grup bazik, nötr ve hatta hafif asidik ortamlarda pozitif yük taşımaktadır. Çift bağ elektronları ve nitrojenlerdeki yalnız elektron çiftleri arasındaki konjugasyon nedeniyle pozitif yük delokalize olabilmektedir. Guanidyum grubu ayrıca birden fazla hidrojen bağı da yapabilir.

Hiperornitemi tip 1, transaminaz eksikliği ve ornitin birikimi ile tanınır. Girat atrofi görülür. Bu hastaların diyetinden arginin çıkarılır. Hiperornitemi-hiperammonyemi, ornitinin mitokondrisel taşınım bozukluğuna bağlı olarak üre sentezi bozukluğudur.

Derin ven trombozu (DVT), çoğunlukla bacaklarda veya pelviste olmak üzere derin bir toplardamarda kan pıhtısı oluşumunu içeren bir venöz tromboz türüdür. DVT'lerin az bir kısmı kollarda meydana gelir. Belirtiler arasında etkilenen bölgede ağrı, şişme, kızarıklık ve genişlemiş damarlar yer alabilir, ancak bazı DVT'lerin hiçbir belirtisi yoktur.
DVT ile ilgili hayatı tehdit eden en yaygın endişe, bir pıhtının embolize olma (damarlardan ayrılma), bir emboli olarak kalbin sağ tarafına doğru ilerleme ve akciğerlere kan sağlayan bir pulmoner arterde yerleşme potansiyelidir. Buna pulmoner emboli (PE) adı verilir. DVT ve PE, venöz tromboembolizm (VTE) kardiyovasküler hastalığını oluşturur.
VTE'nin yaklaşık üçte ikisi yalnızca DVT olarak, üçte biri ise DVT ile birlikte veya DVT olmaksızın PE olarak ortaya çıkmaktadır. En sık görülen uzun vadeli DVT komplikasyonu ağrı, şişlik, ağırlık hissi, kaşıntı ve ciddi vakalarda ülserlere neden olabilen post-trombotik sendromdur. Tekrarlayan VTE, ilk VTE'yi takip eden on yıl içinde hastaların yaklaşık %30'unda görülür.
DVT oluşumunun arkasındaki mekanizma tipik olarak kan akışının azalması, pıhtılaşma eğiliminin artması, kan damarı duvarındaki değişiklikler ve iltihaplanmanın bir kombinasyonunu içerir. Risk faktörleri arasında yakın zamanda geçirilmiş ameliyat, ileri yaş, aktif kanser, obezite, enfeksiyon, enflamatuar hastalıklar, antifosfolipid sendromu, kişisel öykü ve ailede VTE öyküsü, travma, yaralanmalar, hareket eksikliği, hormonal doğum kontrolü, hamilelik ve doğumdan sonraki dönem yer almaktadır. VTE'nin güçlü bir genetik bileşeni vardır ve VTE oranlarındaki değişkenliğin yaklaşık %50 ila 60'ından sorumludur. Genetik faktörler arasında 0 olmayan kan grubu, antitrombin, protein C ve protein S eksiklikleri ile faktör V Leiden ve protrombin G20210A mutasyonları yer almaktadır. Toplamda düzinelerce genetik risk faktörü tanımlanmıştır.
DVT olduğundan şüphelenilen kişiler Wells skoru gibi bir tahmin kuralı kullanılarak değerlendirilebilir. D-dimer testi de tanının dışlanmasına yardımcı olmak veya ileri test ihtiyacını işaret etmek için kullanılabilir. Tanı en yaygın olarak şüphelenilen damarların ultrasonu ile doğrulanır. VTE yaşla birlikte çok daha yaygın hale gelir. Bu durum çocuklarda nadirdir, ancak her yıl 85 yaş üstü kişilerin neredeyse %1'inde görülür. Asyalı, Asyalı-Amerikalı, Amerikan yerlisi ve Hispanik bireylerin VTE riski Beyazlar veya Siyahlara göre daha düşüktür. Asya'daki popülasyonlarda VTE oranları Batı ülkelerinde görülenin %15 ila 20'si kadardır.
Kan sulandırıcı ilaçların kullanılması standart tedavidir. Tipik ilaçlar arasında rivaroksaban, apiksaban ve varfarin bulunmaktadır. Varfarin tedavisine başlamak, genellikle heparin enjeksiyonları olmak üzere ilave bir oral olmayan antikoagülan gerektirir.
Genel nüfus için VTE'nin önlenmesi, obeziteden kaçınmayı ve aktif bir yaşam tarzını sürdürmeyi içerir. Düşük riskli cerrahiyi takiben önleyici çabalar arasında erken ve sık yürüyüş yer almaktadır. Daha riskli ameliyatlar genellikle kan sulandırıcı veya aspirin ile birlikte aralıklı pnömatik kompresyon ile VTE'yi önler.

Semptomlar klasik olarak bir bacağı etkiler ve tipik olarak saatler veya günler içinde gelişir, ancak aniden veya birkaç hafta içinde de gelişebilir. DVT'nin %4-10'u kollarda görülmekle birlikte öncelikle bacaklar etkilenmektedir. Belirti ve semptomlar oldukça değişken olmakla birlikte, tipik semptomlar ağrı, şişme ve kızarıklıktır. Ancak bu belirtiler yürüyemeyen kişilerin alt uzuvlarında ortaya çıkmayabilir. Yürüyebilen kişilerde ise DVT kişinin yürüme kabiliyetini azaltabilir. Ağrı zonklama olarak tanımlanabilir ve ağırlık taşıma ile daha da kötüleşerek kişiyi etkilenmemiş bacakla daha fazla ağırlık taşımaya sevk edebilir.
Ek belirti ve semptomlar arasında hassasiyet, çukur ödemi, yüzey damarlarında genişleme, sıcaklık, renk değişikliği, "çekme hissi" ve hatta ateşle birlikte siyanoz (mavi veya morumsu renk değişikliği) yer alır. DVT herhangi bir belirtiye yol açmadan da var olabilir. Belirti ve semptomlar DVT olasılığını belirlemede yardımcı olur, ancak tanı için tek başlarına kullanılmazlar.
Bazen DVT, bilateral DVT'de olduğu gibi her iki kolda veya her iki bacakta semptomlara neden olabilir. Nadiren, inferior vena kavadaki bir pıhtı her iki bacağın şişmesine neden olabilir. Yüzeysel tromboflebit olarak da bilinen yüzeysel ven trombozu, cilde yakın bir damarda kan pıhtısı (trombüs) oluşmasıdır. DVT ile birlikte ortaya çıkabilir ve "ele gelen bir kordon" olarak hissedilebilir. Göçmen tromboflebiti (Trousseau sendromu) pankreas kanseri olanlarda görülen bir bulgudur ve DVT ile ilişkilidir.

Pulmoner emboli (PE), derin bir toplardamardan (DVT) gelen bir kan pıhtısının bir toplardamardan ayrılması (embolize olması), kalbin sağ tarafından geçmesi ve oksijenlenmek üzere akciğerlere oksijeni alınmış kan sağlayan pulmoner arterde bir emboli olarak yerleşmesiyle oluşur. PE vakalarının dörtte birinin ani ölümle sonuçlandığı düşünülmektedir. Ölümcül olmadığında, PE ani başlayan nefes darlığı veya göğüs ağrısı, kan öksürme (hemoptizi) ve bayılma (senkop) gibi semptomlara neden olabilir. Göğüs ağrısı plöritik (derin nefes almakla kötüleşen) olabilir ve embolinin akciğerlerde nereye yerleştiğine bağlı olarak değişebilir. PE'si olanların tahmini %30-50'sinde kompresyon ultrasonu ile saptanabilir DVT vardır.
Önemli tıkanıklığa ve renk değişikliğine (siyanoz dahil) neden olan nadir ve büyük bir DVT, phlegmasia cerulea dolens'tir. Hayatı tehdit eder, uzuvları tehdit eder ve venöz kangren riski taşır. Phlegmasia cerulea dolens kolda ortaya çıkabilir ancak daha yaygın olarak bacağı etkiler. Akut kompartman sendromu ortamında tespit edilirse uzvu korumak için acil bir fasyotomi yapılması gerekir. Superior vena kava sendromu kol DVT'sinin nadir bir komplikasyonudur.

DVT'nin bir kalp defekti varlığında inmeye neden olabileceği düşünülmektedir. Buna paradoksal emboli denir çünkü pıhtı kalbin içindeyken anormal bir şekilde pulmoner devreden sistemik devreye geçer. Patent foramen ovale defektinin pıhtıların interatriyal septumdan geçerek sağ atriyumdan sol atriyuma gitmesine izin verdiği düşünülmektedir.Şüpheli vakaların çoğunda, değerlendirme sonrasında DVT ekarte edilir. Selülit, ağrı, şişlik ve kızarıklık üçlüsüyle DVT'nin sık görülen bir taklididir. DVT ile ilgili semptomlar daha çok selülit, rüptüre Baker kisti, hematom, lenfödem ve kronik venöz yetmezlik gibi diğer nedenlere bağlıdır. Diğer ayırıcı tanılar arasında tümörler, venöz veya arteriyel anevrizmalar, bağ dokusu bozuklukları, yüzeysel ven trombozu, kas ven trombozu ve varisler yer alır.

DVT ve PE, kardiyovasküler hastalık venöz tromboembolizmin (VTE) iki belirtisidir. VTE sadece DVT, PE ile birlikte DVT veya sadece PE olarak ortaya çıkabilir. VTE'nin yaklaşık üçte ikisi sadece DVT olarak ortaya çıkarken, üçte biri DVT ile birlikte veya DVT olmadan PE olarak ortaya çıkar. VTE, yüzeysel ven trombozu ile birlikte yaygın venöz tromboz türleridir.
DVT, pıhtıların gelişmekte olduğu veya yeni geliştiği durumlarda akut olarak sınıflandırılırken, kronik DVT 28 günden daha uzun süre devam eder. Bu iki DVT türü arasındaki farklar ultrason ile görülebilir. İlk VTE'den sonraki bir VTE atağı tekrarlayan olarak sınıflandırılır. Bilateral DVT her iki uzuvdaki pıhtıları ifade ederken, unilateral sadece tek bir uzvun etkilendiği anlamına gelir.
Dizin üstündeki bir bacakta görülen DVT, proksimal DVT (proksimal) olarak adlandırılır. Dizin altındaki bir bacakta görülen DVT, distal DVT (distal) olarak adlandırılır, baldırı etkilediğinde baldır DVT'si olarak da adlandırılır ve proksimal DVT'ye kıyasla sınırlı klinik öneme sahiptir. Baldır DVT'si DVT'lerin yaklaşık yarısını oluşturur. İliofemoral DVT, ya iliyak ya da ortak femoral veni içerecek şekilde tanımlanır; başka yerlerde, en azından pelvisin üst kısmına yakın olan ortak iliak veni içerecek şekilde tanımlanmıştır.
DVT, provoke edilmiş ve provoke edilmemiş kategoriler olarak sınıflandırılabilir. Örneğin, kanser veya ameliyatla ilişkili olarak ortaya çıkan DVT provoke edilmiş olarak sınıflandırılabilir. Bununla birlikte, 2019 yılında Avrupa Kardiyoloji Derneği, tekrarlayan VTE için daha kişiselleştirilmiş risk değerlendirmelerini teşvik etmek amacıyla bu ikiliğin terk edilmesi çağrısında bulunmuştur. Bu kategoriler arasındaki ayrım her zaman net değildir.

Geleneksel olarak, Virchow üçlüsünün üç faktörü - venöz staz, hiperkoagülabilite ve endotelyal kan damarı astarındaki değişiklikler- VTE'ye katkıda bulunur ve oluşumunu açıklamak için kullanılır. Daha yakın zamanlarda, enflamasyonun açık bir nedensel rol oynadığı tespit edilmiştir. Diğer ilgili nedenler arasında bağışıklık sistemi bileşenlerinin aktivasyonu, kandaki mikropartiküllerin durumu, oksijen konsantrasyonu ve olası trombosit aktivasyonu yer almaktadır. Genetik ve çevresel faktörler de dahil olmak üzere çeşitli risk faktörleri VTE'ye katkıda bulunur, ancak birden fazla risk faktörüne sahip birçok kişide VTE asla gelişmez.
Edinilmiş risk faktörleri arasında kan bileşimini pıhtılaşmayı destekleyecek şekilde değiştiren ileri yaş gibi güçlü bir risk faktörü bulunmaktadır. Önceki VTE, özellikle de provoke edilmemiş VTE, güçlü bir risk faktörüdür. Önceki bir DVT'den kalan pıhtı, sonraki bir DVT riskini artırır. Büyük cerrahi ve travma, damar sistemi dışından gelen doku faktörünün kana karışması nedeniyle riski artırır. Küçük yaralanmalar, alt ekstremite amputasyonu, kalça kırığı ve uzun kemik kırıkları da risk oluşturmaktadır. Ortopedik cerrahide, işlemin bir parçası olarak kan akışının kesilmesiyle venöz staz geçici olarak tetiklenebilir. Hareketsizlik ve immobilizasyon, ortopedik alçılar, felç, oturma, uzun mesafeli seyahat, yatak istirahati, hastaneye yatış, katatoni ve akut inmeden kurtulanlarda olduğu gibi venöz staza katkıda bulunur. Damarlarda kan akışının tehlikeye girdiği durumlar arasında pelvis damarlarından birinin sıkıştığı May-Thurner sendromu ve boyun tabanı yakınında sıkışmanın meydana geldiği Paget-Sc

Elektroforez, bir elektrik alanın etkisi altında yüklü parçacıkların (iyonların) göçünü ve ayrılmasını tanımlayan genel bir terimdir. Bu teknoloji, nükleik asitlerin ayrıştırılması ve analizi için önem taşımaktadır. Nükleik asitlerin elektroforezi, klonlanmış DNA fragmanlarının izolasyonu ve manipülasyonu için laboratuvar tezgahında rutin olarak kullanılmaktadır. Ek olarak, nükleik asitlerin hücrelerdeki ve dokulardaki rolünü ve etkileşimini değerlendiren birçok moleküler biyoloji protokolünün kritik bir bileşenidir. Nükleik asit elektroforezi, mevcut genom dizileme çağında özel bir önem kazanmıştır. Bu uygulama, nükleik asit analizinin hızı ve doğruluğunu yansıtacak şekilde gelişmiştir.

Elektroforez, proteinlerin, DNA karbonhidratlarının ve diğer biyomoleküllerin ayrılması ve analizi için önemli bir analitik tekniktir. Moleküler biyolojide kullanılan birçok teknik için temel bir önkoşuldur ve kromatografi ve spektroskopinin yanı sıra laboratuvarda temel bir prosedürdür. Bununla birlikte, halihazırda oldukça karmaşık ve otomatik olan bu diğer iki tekniğin aksine, elektroforez manuel ve yoğun emek gerektirir.

Elektrokinetik elektroforez fenomeni ilk kez 1807'de Moskova Üniversitesi'nden Rus profesörler Peter Ivanovich Strakhov ve Ferdinand Frederic Reuss tarafından gözlemlenmiştir. Sabit bir elektrik alanı uygulamasının suda dağılmış kil parçacıklarının göç etmesine neden olduğunu fark etmişler. Bu nedenle de molekülleri boyut, yük veya bağlanma afinitesine göre ayırmak için bu tekniğin temelini koymuşlar. Moleküler ayırma ve kimyasal analiz için kullanılan elektroforez tekniğinin tarihi, 1931'de Arne Tiselius'un çalışmasıyla başlarken, 21. yüzyılda elektroforeze dayalı yeni ayırma süreçleri ve kimyasal analiz teknikleri geliştirilmeye devam ediyor. Rockefeller Vakfı'nın desteğiyle Tiselius, 1937'de tanınmış "Kolloidal Karışımların Elektroforetik Analizi için Yeni Bir Cihaz" adlı makalede açıklanan sınır elektroforezini hareket ettirmek için "Tiselius aparatını" geliştirdi. Yöntem, destekleyici ortam olarak filtre kağıdı veya jellerin kullanıldığı 1940'larda ve 1950'lerde etkili bölge elektroforez yöntemlerinin ortaya çıkmasına kadar yavaşça yayıldı. 1960'lara gelindiğinde, giderek daha karmaşık hale gelen jel elektroforez yöntemleri, biyolojik molekülleri en küçük fiziksel ve kimyasal farklılıklara göre ayırmayı mümkün kılarak moleküler biyolojinin yükselişine yardımcı oldu.

Bir elektroforetik sistem, elektrolit adı verilen iletken bir ortamla birbirine bağlanan iki zıt yüklü elektrottan (anot, katot) oluşmaktadır. İyonik parçacıklar üzerindeki ayırma etkisi, parçacığın hareketliliğinin (m) ve alan kuvvetinin (E) ürünü olan hızlarındaki (v) farklılıklardan kaynaklanır: v=mE. Bir iyonik partikülün hareketliliği (m), partikül boyutu, şekli, yükü ve ayırma sırasındaki sıcaklık ile belirlenmektedir. İyonik partikülün hareketliliği, sürekli olarak tanımlanan elektroforetik koşullar altındadır. Elektroforetik koşullar, elektriksel parametreler (akım, voltaj, güç) ve iyonik kuvvet, pH değeri, viskozite, gözenek boyutu gibi faktörlerle karakterize edilir. Bu faktörler, partiküllerin içinde hareket ettiği ortamı tanımlamaktadır. Örneğin, DNA, negatif yüklü bir moleküldür ve bu nedenle, bir elektrolit çözeltisindeki bir elektrik alanı varlığında pozitif anoda doğru hareket eder ve diferansiyel hareketlilik, boyuta göre belirlenmektedir.

Elektroforez, enzim polimorfizmlerinin tek boyutlu elektroforezinden, insan genomu projesinde DNA elektroforezinin kullanımına kadar, tüm insan genomunun dizilenmesiyle sonuçlanan genetik çalışmasında önemli gelişmeleri kolaylaştırmıştır. DNA fragmanlarının jel elektroforezi günümüzde insan sağlığını etkileyen genetik kusurların araştırılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır ve moleküler düzeyde kalıtsal hastalığın anlaşılmasında önemli gelişmelere yol açmıştır. Baz dizisindeki mutasyonlar ayrıca sınırlama nükleazları tarafından bozunmada oluşan fragmanların boyutunda değişikliklere yol açabilir. Uygun olduğunda, spesifik genler (DNA fragmanları), polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) 15 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile hedeflenebilir ve amplifiye edilebilir.
Proteinlerin elektroforetik olarak ayrılması (gen ürünleri ve bunların translasyon sonrası modifikasyonları), genetik polimorfizmler ve kalıtsal hastalıkların incelenmesinde önemli bir araç olmaya devam etmektedir. İlgi konusu proteinler için saptama yöntemleri arasında protein boyama, zimogramlar, Western blotlama ve izotopik etiketleme yer almaktadır. Çoğu durumda, mutant genin ürünü bilinmemektedir. Bu gibi durumlarda, ilgili geni klonlamak ve ürününü, yani "gruplanmış" olarak karakterize etmek artık mümkündür.

Glisin (kısaltılmışı Gly ya da G) formülü NH2CH2COOH olan apolar bir aminoasittir. Glisin kodonları GGU, GGC, GGA, GGG cf. genetik koddur. Yapısal olarak proteinlerde bulunan 20 aminoasit arasında en basit olanıdır. Yan zinciri sadece bir hidrojen atomundan ibarettir. Glisindeki α-karbon atomu da bir hidrojene bağlı olduğu için, glisin optik olarak aktif değildir, diğer bir deyişle optik izomeri bulunmamaktadır.

Yan zincirinin olmamasından dolayı iki polipeptid ana zincirinin (veya aynı polipeptid segmentinin) birbirlerina oldukça yakınlaşabilecekleri bölümleri oluştururlar. Ayrıca glisin, diğer amino asitlerden çok daha fazla esnektir, bu sayede ana zincirin hareket ettiği ve hatta kırıldığı bölümlerdir.
Glisin en küçük aminoasit olması nedeniyle diğer aminoasitlerin sığamadığı birçok yere sığabilmektedir. Örnek olarak, kollajen heliksinin içinde aminoasitlerden sadece glisin bulunabilmektedir.
Glisin, evrimsel olarak bazı proteinlerin belli pozisyonlarında sürekli olarak korunmuştur (örnek olarak, sitokrom C, miyoglobin ve hemoglobin). Bunun nedeni glisin çok küçük olduğundan o noktalara gelecek diğer amino asitlerin proteinin yapısını bozmasıdır.
Glisin renksiz, tatlımsı kristal bir katıdır. Proteinler genellikle az sayıda glisin yapıtaşı içerse de üçte biri glisinden oluşan kollajen bu kurala istisnadır.

Glisin 1820 yılında, Henri Braconnot tarafından jelatinin sülfürik asit içerisinde kaynatılmasıyla keşfedildi.

Glisin endüstriyel olarak kloroasetik asitin amonyakla reaksiyonundan üretilmektedir:

ClCH2COOH + 2 NH3 → H2NCH2COOH + NH4Cl
Yılda yaklaşık 15 milyon kg glisin bu şekilde üretilmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri (GEO Specialty Chemicals, Inc.) ve Japonya (Showa Denko firması)'da, glisin Strecker amino asit sentezi yoluyla üretilmektedir.
Glisinin pKA değeri 2.35 ile 9.78 arasında olur. pH 9.78 üstünde ise glisinin büyük bölümü anyonik amin (H2NCH2CO2-) şeklindedir. pH 2.35 altında, glisin çözeltisi çoğunlukla katyonik karboksilik asit (H3N+CH2CO2H) içerir. Glisinin izoelektrik noktası 6.06 dır.
Glisin çözelti halinde zwitteriyon halinde bulunur. Bu halde iken, Gasteiger yük yöntemi kullanılarak belirlenmiş farklı atomlardaki kısmi yükler şu şekilde verilmiştir: N (+0.2358), H (N atomuna bağlı) (+0.1964), alfa-C (+0.001853), H (alfa-C atomuna bağlı) (+0.08799), karbonil C (+0.085) ve karbonil O (-0.5445).

Glisin, çeşitli kimyasal ürünlerin sentezinde kullanılan bir ara üründür. Glifosat etkili maddeli herbisit üretiminde kullanılır. Glifosat, yabancı otları öldürmeye yarayan seçici olmayan sistemik bir herbisittir. Özellikle tohumlu ve çok yıllık ya da kesilmiş ağaçların toprak altında kalan bölümünü kurutmak için bir orman herbisiti olarak kullanılır. Glifosat, ilk olarak Roundup ticari markası altında Monsanto tarafından satılmış, patentin süresi dolunca da birçok firma tarafından piyasaya sunulmuştur.

Glisin, merkezi sinir sisteminde, özellikle omurilik, beyin kökü ve retinada olmak üzere inhibitör (sinir iletişimini engelleyici) bir nörotransmiterdir. Nöronlar üzerindeki glisin reseptörleri glisin tarafından uyarıldığında, nöronun içine iyonotropik reseptörler vasıtasıyla Cl- akışı gerçeklesir. Negatif yüklü iyonların nöron içerisinde birikmesi inhibitör postsinaptik potansiyele neden olur. Nöronun uyarılması daha da zorlaşır. Strychnine iyonotropik glisin reseptörleri üzerinde etkili bir antagonisttir.
Glisin insan vücudundaki hücreler tarafından fizyolojik ihtiyaçları karşılayacak miktarda sentezlenebildiği için beslenme yoluyla dışarıdan alımı şart değildir.

Safra tuzu sentezi
Pürin sentezi
Hippurat sentezi (Sodyum benzoat ile oluşturduğu yapı)
Sarkozin
(N-metil glisin) sentezi
Kreatin sentezi
Porfirin sentezi
Glutatyon sentezi

Glisinüri Plazma glisin düzeyi normal glisinin yanı sıra prolin ve hidroksiprolinin renal tübüler geri emilimi bozuktur.
Primer hiperoksalüri Glisinin glioksalata oksidasyonunda artış bulunur ve glioksalat katabolizması bozulduğundan oksalata oksidasyon artar.Oksalat taşı, tekrarlayıcı idrar yolu enfeksiyonları, renal yetersizlik, hipertansiyon gözlenir.
Hiperglisinemi Glisin yıkımında yer alan glisin yarılma enzim yapılarındaki hataya bağlı olarak görülen kalıtsal bir hastalıktır. Zeka geriliği ve nöbetler ile tanınır. Propiyonik asidemili hastalarda gözlenir. Non-ketotik hiperglisinemi de denir. Tedavide sodyum benzoat kullanılır.

Hematoloji ya da kan bilimi. Kan hastalıkları ile ilgililenen tıp yan dalıdır.
Hematoloji, altı ana alandaki hastalıkların tanı ve tedavisini yapmaktadır. Bunlar iyi huylu hastalıkların tedavisinin yapıldığı benign hematoloji, hematolojik kanserlerin tedavisinin yapıldığı malign hematoloji, pıhtılaşma bozukluklarının tedavi edildiği hemostaz/tromboz, kemik iliği nakli, kanın sıvı kısımının değiştirildiği plazmaferez tedavisi ve kan bankacılığıdır.

Benign hematoloji,
Anemiler
Hemoglobinopatiler, Talasemi ve orak hücreli anemi
Nötropeni
Trombositopeni veya immün trombositopenik purpurar
Kan bankası veya transfüzyon tıbbı
Aferez veya plazmaferez tedavisi
Malign hematoloji
Lösemiler
Miyeloproliferatif hastalıklar
Miyelodisplastik sendrom
Lenfoma ve lenfoproliferatif hastalıklar
Multipl miyelom
Hemostaz/tromboz
koagülasyon (pıhtılaşma)
Kanama ve koagülasyon bozuklukları, hemofililer
Yinelenen tromboz
Kemik iliği nakli veya kök hücre nakli
Otolog kök hücre nakli
Allojenik Kök hücre nakli
Haploidentik kök hücrenakli
Akraba dışından kök hücre nakli
Hematoloji uzmanı olmak için iç hastalıkları veya pediatri ihtisası üzerine yan dal eğitimi alınması gerekmektedir.

Hemofili çoğunlukla genetik geçiş gösteren, vücutta kanın pıhtılaşma sisteminde rol alan ve pıhtılaşma faktörleri olarak adlandırılan proteinlerin eksikliği veya yokluğu nedeniyle ortaya çıkan, pıhtılaşma bozukluğu yaratan ve X kromozomundaki çekinik bir gen ile taşınan bir tür kanın pıhtılaşamaması hastalığıdır.
Kanın vücutta dolaşmasını sağlayan kan damarları atar, toplar ve kılcal damarlardan oluşur. Bu damarlar tiplerinden herhangi birinde hasar meydana gelmesi durumunda iç kanama meydana gelebilir. Normal şartlarda kan damarı hasar gördükten hemen sonra travmanın damar üzerine etkisiyle damar duvarı kasılır ve "Trombosit" adı verilen kan hücreleri devreye girerek hasarlı bölgede "Trombosit Tıkacı" adı verilen geçici bir tıkaç oluşturur. Damardaki yırtılma küçükse, bu tıkaç kan kaybını tek başına durdurabilir, fakat delik büyükse kanamayı durdurmak için Trombosit tıkacına ek olarak kanın pıhtılaşması da gerekmektedir. Bu aşamada, pıhtılaşma faktörlerine ihtiyaç vardır. Pıhtılaşma faktörlerinin devreye girmesiyle oluşan Fibrin İplikçikleri, Trombositleri, kan hücrelerini ve plazmayı da içine alarak kan pıhtısını oluşturur.
Hemofili'de ise yeterince güçlü bir kan pıhtısı oluşamamaktadır. Bu nedenle bir Hemofili hastasında vücut içi veya vücut dışı ciddi bir travma meydana gelirse, hastaya genellikle pıhtılaşmanın sağlanması için tıbbi müdahale gerekir. Hemofili hastalarının kanamaları normal bir insandan daha hızlı kanamaz, fakat kan kaybının süresi uzundur.

Eklem içi kanamalar
Eklem içi kanamalar en sık ayak, el bileklerinde ve dizlerde görülür. Bunun nedeni, bu bölgelerin hareket anında en fazla yüklenilen, hareket eden ve darbelere maruz kalan bölümler olmalarıdır. Bu kanama türünde oluşan basınç nedeniyle hastalarda şiddetli ağrılar görülür. Zamanında tedavi edilmeyen eklem içi kanamalar kalıcı hasarlar bırakabilirler. Bu kanamaların en önemli belirtileri eklemlerde hareket sırasında ağrı ve ısı artışıdır.
Kas içi kanamalar
Travma veya burkulmaya bağlı kas içi kanamalar da en sık ortaya çıkan kanamalardır. Bu tür kanamalar belli bir nedene bağlı olmaksızın da gerçekleşebilir. Bu kanamaların en önemli belirtileri kol veya bacaklarda hareket zorluğu, hareket sırasında ağrı ve söz konusu bölgelerde ısı artışıdır.
Doku içi kanamalar
Doku içi kanamalar özellikle hemofili hastalarının ilk teşhisleri aşamasında önemli bir ipucudur. Bunlar genellikle yüzeysel deri kanamaları olduklarından ve morartı, çürük gibi belirtilerle kendilerini gösterirler. Birkaç gün içinde kendiliklerinden düzeldikleri için genellikle özel bir tedavi gerektirmezler. Başta koyu mavi veya mor olup zamanla yeşil, kahverengi ve sarıya dönüşerek yok olan ezik ve çürükler eğer büyümeye devam eder ve renkleri gittikçe koyulaşırsa en kısa zamanda bir hekime başvurulmalıdır.
Orta şiddette kanamalar görüldüğünde travma veya kanama bölgesi gözlem altında tutulmalıdır. Eğer bu alanda kötüleşme görülürse yine en kısa zamanda bir hekime başvurulmalıdır.

Burun kanamaları
Kısa süreli burun kanamaları burunun soğuk suyla yıkanması veya oturur durumda olan hastanın 5-10 dakika parmakla burun kanatlarını sıkıca sıkarak tampon etmesiyle genellikle durdurulabilir.
Hafif kesik ve sıyrıklar
Herhangi bir travmaya bağlı olarak deride sıyrık oluştuğunda veya deri hafifçe kesildiğinde sızıntı tarzında kanama varsa yarayı temizleyip 10 dakika kadar temiz bir sargı beziyle tampon etmek genellikle yeterlidir.
Hemofili hastalarının günlük hayatının bir parçası olan ve genelde faktör 8 uygulaması gerektirmeyen bu kanamalarda eğer kanama durdurulamazsa en kısa zamanda bir hekime başvurulmalıdır.
Bariton sesli insanlarda hemofili görülme olasılığı düşük olmakla beraber, larinks bölgesi kaslarında sigara içilmesine bağlı olarak atrofi ve ses tellerinde partiküller gözlenebilir.

https://web.archive.org/web/20120603162532/http://www.wfh.org/index.asp?lang=EN Dünya Hemofili Federasyonu Resmi Web Sitesi
https://web.archive.org/web/20070217204612/http://www.hedef-tr.org/ HEDEF Hemofili Dernekleri Federasyonu (Türkiye)
http://www.turkhemoder.org.tr/ 23 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Türkiye Hemofili Derneği Resmi Web Sitesi
Curlie'de Hemofili (DMOZ tabanlı)
Hemophilia.ca 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hemophilia A & B information, Canadian Hemophilia Society
Hemophilia.org 26 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Types of Bleeding Disorders], UK Haemophilia Society
Haemophilia.org.uk, An Introduction to Haemophilia, UK Haemophilia Society
History of Heamophilia Research 4 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hemophilia Magazine 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., National Hemophilia Foundation

Hemoglobin, solunum organından dokulara oksijen, dokulardan solunum organına ise karbondioksit ve proton taşıyan protein. Eritrositlerin içerisinde bulunur. Oksijeni +2 değerlikli demir içeren hem molekülleri ile bağlar. Başlıca sentez yeri eritrosit üretimi sırasında kemik iliğidir. Yaş, cinsiyet ve türe göre küçük farklılıklarla da olsa kanda belli bir değerin altında bulunmasına Anemi, yüksek miktarda bulunmasına ise polisitemi denir. Hemoglobinin prostetik grubu hem, proteiniyse globulindir.

Hemoglobin, bir oligometaloproteindir. Yapısında 4 hem halkası olduğundan (4 tane) demir atomu bulunur. Bu demir miktarı hemoglobinin %0,33'üne karşılık gelir ama yine de bu oran az olsa da fark edebilir. Yapısında bazik aminoasitler -özellikle histidin- bulunur. Hemoglobin; α (alfa), β (beta), ɣ (gama) ve δ (delta) olmak üzere birbirine kovalent olmayan bağlarla bir arada tutunmuş 4 polipeptid zinciri içerir. Yetişkin bir insanın hemoglobini, hemoglobin A olarak adlandırılır ve %97,5 (α2β2), %2,5 (α2δ2)'den ibaret bir polipeptid zinciridir. α zinciri 141, β, ɣ ve δ zincirleri 146 aminoasidden oluşmuştur. Fetustaki hemoglobin olan hemoglobin F ise α2ɣ2 zincirlerinden oluşur. α ve β zincirlerindeki hatalı bir sentez çeşitli hastalıklara neden olur. Örneğin; β zincirinin altıncı durumundaki glutamik asit yerine valinin geçmesiyle hücreler orak şeklinde kıvrılır ve oksijeni yeterli miktarda bağlayamaz. Böylece hemoglobinin dalakta çok hızlı olarak yıkılmasıyla Anemizma oluşur. Fetus hemoglobinindeki ɣ zincirinin doğumdan sonra β zinciri şekline dönüşmesi gerekir. ɣ zincirinin β zinciri şekline dönüşememesi Akdeniz anemisi (β-talasemi) meydana getirir.

Hemoglobin O2 taşınmasında görevlidir ve vücudun en önemli tamponudur. Hemoglobindeki Fe2+'in koordinasyon sayısı 6 olup bu koordinasyon yerlerinden dördüne pirol halkasının azotu, beşincisine globin molekülünün histidininin imidozol grubunun azotu, altıncısına ise su molekülü bağlanarak hemoglobin teşekkül eder. Suyun yerine O2 geçerse bu hemoglobine oksihemoglobin adı verilir. Hemoglobin molekülünde dört hem grubu bulunduğuna göre oksijen için dört birleşme yeri vardır. Hemoglobinin oksijen yerine CO2 ile birleşmesine karbaminohemoglobin (karbhemoglobin) adı verilir. Dayanıksız bir bileşiktir. Hemoglobinin altıncı koordinasyon yerine CO gelirse buna da karboksihemoglobin adı verilir. Hemoglobinin CO'e ilgisi O2'den daha fazladır. Hemoglobindeki demirin Fe3+ haline yükseltgenmesiyle elde edilen maddeye hemin adı verilir ve bu hemoglobin çeşidine de methemoglobin adı verilir. Hemoglobindeki altıncı koordinasyon yerine CN- bağlanırsa buna da siyanohemoglobin adı verilir ve bu tür zehirlenme gören kimselere sodyum tiyosülfat acil olarak verilmelidir.

Vücutta her gün yıkıma uğrayan hemoglobin miktarını yerine koymak üzere yaklaşık 5-6 gram kadar hemoglobin sentez edilir. Hemoglobin sentezi hücrenin mitokondri ve sitoplazmasında olur. Hemoglobin sentezi için protoporfirin IX, Fe2+ ve globuline ihtiyaç vardır. Pantotenik asit, piridoksal fosfat, B12 vitamini ve intrinsik faktör bu sentez için gereklidir. Proeritroblastlar hemoglobin sentezinin önemli kısmını gerçekleştirirler; retikülositte hemoglobin sentez etme oldukça düşmüştür. Olgun Eritrositler, hemoglobin sentez edemezler. Hemoglobin sentezi için protoporfirin IX endojen olarak vücutta sentez edilir. Eğer organizmaya protoporfirin şırınga edilirse veya besinlerle eksojen olarak verilirse organizma bundan yararlanamaz. Dışkı ve idrarla dışarı atar. Hemoglobin retiküloendeteryal sistemin ribozomlarında sentez edilir.

Hemoglobin Eritrositlerin kemik iliğinden dolaşıma geçişinin 120-130. günü retiküloendeteryal sistem hücrelerini ihtiva eden dalak, karaciğer ve kemik iliğinde yıkılıma uğrar. Hemoglobinin iki yolla yıkıma uğradığı düşünülmektedir.

Hem + globin
Verdoglobin

Fetus hemoglobini erişkin insan hemoglobininden farklıdır. Fetusta hemoglobin sentezi proeritroblast, normoblast ve retikülositlerde olur. 12. haftadan önceki hemoglobin gower tip 1 ve gower tip 2 ve Hb Portland'dır. 2. ve 3. trimestır boyunca fetuste ana hemoglobinolarak HbF bulunurur. HbF iki alfa ve iki gama alt zincirinden oluşur. HbF'in oksijene aflinitesi erişkin tip hemoglobinden yani HbA'dan %50 daha fazladır.

Hemoglobinopati, hemoglobin molekülündeki globin zincirlerinden birinin yapısında anormalliğe yol açan bir genetik bozukluktur. Birçok hastalığı içinde barındırır, buna orak hücre anemisi örnek verilebilir. Bunun aksine Talasemi abnormal  hemoglobin üretiminden dolayı  değil, globin zinciri sentezinin az olmasına ya da hiç olmamasına bağlı olarak gelişir. Farklı hastalıklarda semptomlar da farklılık gösterir: orak hücre anemisinde eritrositler (alyuvarlar) anaerobik durumlarda farklı şekillere dönüşüp, dolaşım sorunlarına ve bazı organlarda hasara neden olurken, talasemide eritrositlerin (alyuvarların) üretiminde sorun vardır (etkisiz eritropoiez).
Bazı hemoglobinopatilerin (ve ilgili hastalıkların), sıtmanın yaygın olduğu yerlerde, özellikle heterozigot formda, bireylere evrimsel bir yarar sağladığı söylenebilir. Zira, sıtma paraziti eritrositlerin (alyuvarların) içinde yaşar ve hücrenin normal görevini yapmasına müdahale eder. Sağlıksız eritrositlerde (örneğin; orak hücre anemisi) veya hızla kaybolmaya yatkın eritrositlerde, hastalık bulaşmış hücreler erkenden yok edilmiş olurlar.
Sıtma bağlantısına karşın, farklı ırklardan birçok insanda hemoglobinopatiler görülebilmektedir. Örneğin, talasemi özellikle Akdeniz ülkelerinde ortaya çıkar ve bu nedenle akdeniz anemisi olarak da anılır.

Genetik tanı merkezi

Uzm. Dr. Hilmi Apak - "Hemoglobinopatiler ve Talasemiler", İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri, Anemiler Sempozyumu, 19-20 Nisan 2001, İstanbul, s.149-162 10 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hemokromatoz (Hemakromatozis; Herediter hemosiderozis): Hemosiderozun yaygın olduğu ve hemosiderinin birçok dokuya biriktiği kalıtsal bir hastalıktır. Besinlerle alınan demir duodenumdan emilir. Normalde demirin duodenumdan fazla emilimine engel olan düzenleyici bir mekanizma vardır. Demir emilimi mekanizması bozuk olduğunda normalin 8 katına varan demir emilimi olur. Vücuttaki total demir miktarı artınca dokulara hemosiderin birikir, zamanla fibrozis oluşur. Hastaların büyük bölümü erkektir; orta ve ileri yaşlarda sıktır. Kadınlarda az görülmesi menstrüasyonda kan yitirilmesiyle açıklanmaktadır. Demir birikimi yıllarca sürer ve ilk belirtiler 40 yaşlarında görülür.
Hemokromatoziste değişik yerlere biriken 3 pigment türü vardır;

Hemosiderin: Epitel hücreleri (karaciğer, böbrek tubulus, salgı bezleri) ile mezenkimal hücrelere (bağ dokusu, myokard, RES hücreleri) birikir.
Lipofuscin: Myokard, damarlar, salgı bezlerinin duktuslarındaki düz kas hücreleri başlıca birikme yerleridir,
Melanin: Epidermisin bazal hücrelerinde bol melanin vardır.

Hemosiderinin biriktiği organlarda, özellikle karaciğer ve pankreasta önemli bozukluklar ortaya çıkar.

Karaciğer: Hemokromatozda demirin en fazla biriktiği organ karaciğerdir. Hemosiderin lobulusların periferisindeki parenkim hücrelerindedir ve zamanla fibrozis ve zamanla siroz tablosu gelişir (pigment sirozu). Olguların %10'unda sirozdan kökenli primer karaciğer karsinomu oluşur. Hemosiderin en fazla Kupffer hücrelerinde birikir.
Pankreas: Pankreas büyür; katı ve kahverengimsidir. Fibrozis sonrası diabet oluşur (bronz DİABET).
Deri: Deride biriken demir pigmenti, melanositlerin pigment (melanin) üretimini kamçılar. Melanin pigmentinin artmasıyla birlikte derinin rengi koyulaşır. Derideki bronzlaşma ve diabeitn birlikte olduğu bu tabloya BRONZ diabet nitelemesi yapılır. Sürrenal korteksinde hemosiderin birkmesinden kaynaklı korteks hormonları yetmezliği de melanin üretimini arttırır.
Başkaca organlar: Böbreklerde, kalpte ve öteki endokrin organlarda da hemosiderin birikir.
Hemakromatozda, birikme yerlerindeki etkileri göz önüne alındığında klasik üçlem (triad) olduğu görülür:

Deri pigmentasyonu (olguların 2/3’ünde),
Diabetes mellitus (olguların 2/3’ünde),
Karaciğer sirozu (bazen hafif düzeyde).

Siroz kökenli karaciğer yetmezliği  ve sirozdan kökenli primer karaciğer karsinomu (hepatosellüler karsinom)
Pakreasta hemosiderin biirikmesi ve fibrozis sonucu diabetes mellitus
Kalp kasında hemosiderin birikmesi ve fibrozisin neden olduğu kalp yetmezliği
Adrenal bez birikmelerinin neden olduğu adrenal korteks yetmezliği
Eklem sorunları (poliartropati)
Siderofil (demir varlığında çoğalabilen) canlı etkenlerin neden olduğu enfeksiyon hastalıkları: Yara enfeksiyonu yapan ya da deniz ürünlerinin tüketilmesiyle bulaşan Vibrio vulnificus; Yersinia enterocolica; Salmonella enterica; Escherichia coli; Klebsiella pneumoniae; Listeria monocytogenes; Mucor; Aspergillus fumigatus; CMV (Cytomegalovirus); Hepatit virüsleri (HBV ve HCV)

Hemoliz Eritrositlerin (alyuvarların) büyük boyutlarda yıkımı. Hemoliz sonucu bir tür Anemi olan hemolitik anemi oluşur.
Hemoliz daha detaylı bir tanımla, Eritrositlerin hücre zarının parçalanması sonucu hemoglobin molekülünün dışarı çıkmasına verilen isimdir. Çeşitli nedenleri olabilir. Ortaya çıkış nedenleri bakımından iki farklı hemoliz tipi tanımlanmıştır: Ozmotik hemoliz ve hemositoliz.

Başka bir dış etken olmaksızın (ozmoz nedeniyle) eritrosit hücrelerinin fazla su almaları sonucu oluşan hemolize, ozmotik hemoliz denir. Eritrosit hücreleri içlerindeki sıvıya oranla daha hipotonik olan bir sıvıya konulduklarında içeri giren yoğun su miktarı dolayısıyla şişmeye başlarlar. Bu şişme sonucu hücre zarı üstünde oluşan yüksek basınç nedeniyle zarın yırtılmasına ve hemoglobin molekülünün dışarı çıkmasına yol açar. Normal, sağlıklı eritrositler %.0,4'lük bir tuz (NaCl) çözeltisine kadar hemolize uğramadan dayanabilir. Fakat çözeltinin konsantrasyonu %0.4'ten aşağı düştüğünde Eritrositler de hemoliz görülür. 
Ayrıca bazı Anemi tiplerinde eritrositlerin zarının esnekleği azalır. Bu nedenle hücrenin su alıp şişebilme kapasitesi de düşer ve hipotonik ortama karşı direnci azalır. Bunun sonucu eritrositler %0.7'lik bir tuz çözeltisinde de bile hemolize uğrayabilirler. Bu Anemi tipine örnek olarak herediter sferositoz verilebilir.

Çeşitli kimyasal, fiziki veya mekanik faktörler dolayısıyla Eritrositlerin hücre zarlarındaki lipid tabakasının erimesi sonucu oluşan hemolize hemositoliz denir. Çeşitli hayvanların (örneğin bazı akrep ve yılanların) zehirleri, bazı bakterilerin toksinleri, çeşitli kimyasal maddeler, donma ve yüksek sıcaklık hemositolize yol açan faktörlere örnek olarak verilebilir.

Hidroklorik asit (veya Klorhidrik asit), hidrojen ve klor elementlerinden oluşan, oda sıcaklığı ve normal basınçta gaz hâlinde olan hidrojen klorürün sulu çözeltisine verilen ad. Halk arasında tuz ruhu olarak da bilinir. 9. yüzyılda simyacı Câbir bin Hayyân tarafından keşfedildi ve sonrasında Simya alanında kullanıldı. Sanayi Devrimi sırasında, sanayideki önemi keşfedilen asit, önce Leblanc işlemi, sonrasında Solvay işlemi ile sanayi alanında üretilmeye başladı. Hidroklorik asit, tarihte yeni kolaylıkların keşfinde önemli roller üstlendi. Günümüzde PVC'den demir-çeliğe, organik madde üretiminden gıda sektörüne kadar hemen hemen tüm alanlarda hidroklorik asit kullanılmaktadır.
Hidroklorik asit, sağladığı kolaylıkların yanında, zehirli bir maddedir ve insan dokuları başta olmak üzere çoğu yüzeye büyük tahribat verir. Bu nedenle bu asit ile çalışılırken güvenlik önlemleri en üst düzeyde tutulmalıdır. Asit, toksik olmasının yanında, gözler ve deri için tahriş edicidir, deride yanıklara neden olmaktadır ve solunum sistemi için tahriş edici özellik taşımaktadır. Hidroklorik asidi elde edebilmek için öncelikle hidrojen klorür gazınının elde edilmesi gerekir.

Hidroklorik asit, ilk defa MS 800'lerde Cabir bin Hayyan adlı simyacı tarafından, sofra tuzunun sülfürik asit ("vitriol") ile karıştırılmasıyla elde edildi. Cabir, keşfettiklerini derleyerek daha sonraları 20 farklı kitapta topladı. Bu 20 kitap, yüzyıllar boyunca hem simyanın hem de asitlerin temel kitapları arasında yer aldı. Cabir'ın keşiflerinden biri de, hidroklorik asit ve nitrik asitin karışımıyla hazırlanan kral suyudur. Kral suyu, uzun yıllar boyunca, simyada önemli bir yer edindi.
Orta Çağ'da hidroklorik asit, Avrupa'da acidum salis veya tuz ruhu adıyla bilinmekteydi. Türkiye'de de kullanılan tuz ruhu tabiri bugün sadece temizlik amaçlı alanlarda kullanılır. Yine Avrupa'da kullanılan bir başka kullanım olan muryatik asit terimi, (muriatic İngilizcede; salamura veya tuz ile ilgili olan anlamına gelmektedir) günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. 17. yüzyılda Johann Rudolf Glauber adlı Alman kimyacı, Mannheim işlemi'nde sodyum klorür tuzunu ve sülfürik asiti kullanarak sodyum sülfat ve hidrojen klorür gazı çıkarmayı başardı. İngiliz bilim insanı Joseph Priestley de 1772 yılında saf hidrojen klorür elde etmeyi başardı. Yine bir başka İngiliz kimyacı Humphry Davy, asit özelliğinin hidrojenin varlığından ileri geldiğini saptayarak asitlerle anhidritlerin farklı olduğu sonucuna vardı.
Sanayi Devrimi sürecinde, sodyum karbonat (soda) gibi alkaliler ve yan ürünlerine olan talebin sonucu Nicolas Leblanc adındaki Fransız kimyacı, bu alandaki sanayi dalları için girişimde bulundu. Leblanc işlemine göre kireç taşı, kömür ve sülfürik asit kullanarak tuzun alkali olabileceği söz konusuydu. 1863'teki Alkali Yasası'na ve başka Avrupa ülkelerindeki bilim adamlarınca ilan edilen benzer yasalara göre, tepkimeye giren aşırı hidrojen klorür, havaya karışmaktaydı.
20. yüzyılın başında Leblanc işlemi, yerini hidroklorik asit yan ürünleri olmaksızın Solvay işlemi'ne bıraktı. Bu işlem, Leblanc işlemine göre çok daha ucuz ve çok daha kolay elde edilebilir bir yöntemdi. Başta 20. yüzyıldaki sanayi dallarında görülen aşırı talep artışı olmak üzere, zamanla hidroklorik asit, sanayinin birçok alanında önemli yer edinmeye başladı. 1988'den beri hidroklorik asit, Birleşmiş Milletler'in Narkotik örgütleri tarafından 2. Tablo göstergeci olarak, narkotik teşhislerinde kullanılmaktadır.

Hidroklorik asit, güçlü bir asittir. Moleküler yapısı oldukça basit olan hidrojen klorür, bir klor atomu ile bir hidrojen atomundan meydana gelir ve formülü HCl'dir. Hidrojen klorür, oda sıcaklığında bir litre suda, yaklaşık 450 litre gibi çok yüksek oranda çözünür. Diğer asitler gibi, renkli ayıraçla "asit rengi" denilen bir renk verir; sözgelimi turnusolu kırmızıya, heliantini pembeye, bromofenolü sarıya boyar ve fenolftaleinle renksiz bir sıvı verir. Sodyum karbonat ve amonyak gibi bazlara, belirgin bir etki yapar. Belirli hacimde hidroklorik asit bulunan bir cam tüpe, bir sodyum karbonat çözeltisi azar azar döküldüğünde, tüpe daldırılacak bir termometre, sıcaklığın hızla yükseldiğini gösterir; çözelti, su bütünüyle yok oluncaya kadar ısıtılırsa, sodyum klorür (sofra tuzu) katı hâlde çöker. İçinde amonyak bulunan bir şişenin ağzına hidroklorik asit taşıyan bir şişe yaklaştırılırsa, beyaz renkte ve bol miktarda amonyum klorür dumanları oluşur. Bu tepkimeyle, bir ortamda söz konusu maddelerin bulunup bulunmadığı belirlenir. Hidroklorik asit veya hidrojen klorür, suya eklendiğinde H+ iyonu vererek hidronyum ve klorür iyonlarına ayrışır.
Hidroklorik asit tipik bir asit özelliği olarak çinko, demir, magnezyum ya da alüminyum gibi birçok metale etki ederek, hidrojen gazı açığa çıkarır. Bakır, hidroklorik asitle doğrudan tepkime vermez çünkü standart indirgenme potansiyeli yüksektir. Havanın oksijeni ile oluşan oksitlenmiş yüzey, zamanla asitle etkileşebilir ama hidrojen gazı açığa çıkmaz. Altın ve platin hidroklorik asitle tepkimeye girmezlerse de, aşağı yukarı bütün metallere etki eden kral suyu (3 mol hidroklorik asit - 1 mol nitrik asit) karışımında çözünürler. Metal oksitler genellikle hidroklorik asitte çözünmeye uğrarlar. Hidroklorik asidin pas giderici rolü, bu olaya dayanır.
Karbonatlar, hidroklorik asitle şiddetli bir tepkime gerçekleştirirler ve karbondioksit açığa çıkar. Öbür tuzlar hidroklorik asitle tepkimeye girerler; sözgelimi gümüş nitrat, hidroklorik asitle tepkimeye girdiğinde, beyaz renkte gümüş klorür çökeleği verir; çökelek, ışık aldığında morarır (bu tepkimeden, kimyasal çözümlemeyle söz konusu maddelerin tanınmasında yararlanılır).

Hidroklorik asit, pas giderici olarak kullanılmasının yanı sıra, organik bileşiklere etki ettirilerek klorlu ürünlerin (çözücüler, plastik maddeler) elde edilmesinde yararlanılır.

Hidroklorik asidin kaynama sıcaklığı, erime sıcaklığı, yoğunluğu ve pH değeri gibi fiziksel özellikleri, asit çözeltisindeki hidrojen klorürün konsantrasyonu veya molaritesine bağlıdır.

Yukarıdaki sıcaklık ve basınç değerleri 20 °C ve 1 atmosfer basıncına göre (101.325 kPa) esas alınmıştır.

Hidroklorik asit, hidrojen klorür adlı maddenin, suda çözülmesiyle elde edilir. Aynı doğrultuda, hidrojen klorürün elde edilmesi de birkaç farklı yöntemle gerçekleşebilir. Özellikle büyük ölçekli hidrojen klorür üretimlerinde, hemen hemen her zaman, madde başka maddelerle karıştırılarak elde edilir.

AlCl3 + 3HClO  →  Al(ClO4)3 + 3HCl

Hidroklorik asit, kütlece %38 oranında HCl içeren çözeltiler içinde elde edilir. Kimyasal olarak 40%'a kadarlık bir derişimde üretim yapmak söz konusudur. Ancak böyle durumlarda buharlaşma oranı yüksek olacağından, asidin depolanması ve saklanması fazladan paraya mal olmaktadır. Ayrıca böyle depo ortamlarının sağlanması için uygun basınç ve sıcaklık değerlerinin sağlanması gerekmektedir. Günümüzde en uygun solüsyon derişimi %30 ile %34 arasında olanıdır. Böylelikle düşük taşıma ve düşük depolama ücretleri ortaya çıkmaktadır. Ev ortamında, -özellikle temizlik amaçlı- hidroklorik asit üretiminde ortalama derişim %10 - 12 arasındadır. Ancak buna rağmen kullanmadan önce asidin bulunduğu temizlik gerecinin su aracılığıyla seyreltilmesi gerekmektedir. Tuz ruhu adıyla satışı gerçekleştiren İngiltere'de ve birçok Avrupa ülkesinde, asidin kullanımı evdeki temizlik dışına çıkmamaktadır.
Dünyanın en büyük hidroklorik asit üreticilerinden Dow Chemical'ın yıllık asit üretimi 2 milyon tonu bulmaktadır. FMC, Georgia Gulf Corporation, Tosoh Corporation, Akzo Nobel ve Tessenderlo Total gibi diğer önemli şirketler, yıllık 0.5 ila 1.5 milyon tonluk asit üretmektedir. Dünyada hidroklorik asidin açık pazarı yaklaşık olarak 5 milyon ton olarak belirlenmiştir.

Hidroklorik asit, çeşitli farklı iş alanlarında kullanımı bulunan bir tür inorganik asittir. Asidin derişimi, kullanıldığı iş sahasına göre değişkenlik göstermektedir. Hidroklorik asit, çeliğin dekapajı, organik bileşiklerin oluşturulması, inorganik maddelerin sanayi dallarında üretimi ve pH dengesinin sağlanması için birçok sanayi alt dalında kullanılmaktadır.

Hidroklorik asidin en önemli işlevlerinden birisi, çeliğin temizlenmesi amacıyla yapılan dekapaj işlemidir. Bu işlem öncesinde, diğer aşamalar için demir üzerindeki pas alınır. %18 derişimineki hidroklorik asit, demir üzerindeki karbonu ve pası almak için yeterlidir. Aşağıda bu işlemin formüle dökülmüş hali yer almaktadır.

Fe2O3 + Fe + 6HCl → 3FeCl2 + 3H2O
Çelik dekapaj endüstrisi, kullanılmış dekapaj çözeltilerinden HCl'in geri kazanımını sağlayan; püskürtmeli kavurucu veya akışkan yataklı yenileme işlemi gibi teknikler geliştirmiştir. En çok bilinen yenileme işlemi, aşağıdaki formülle ifade edilebilen piro-hidroliz işlemidir:

4FeCl2 + 4H2O + O2 → 8HCl + 2Fe2O3

Hidroklorik asidin kullanım alanlarından birisi de, PVC adlı madde için üretilen vinil klorür gibi organik bileşikler üretmektir. Bu alanda üretilen asitler asla satışa sunulmazlar. Kapalı bir sanayi içinde sadece organik bileşik üretimi için kullanılırlar. Hidroklorik asit aracılığıyla Bisfenol A, polikarbonatlar, aktif karbon ve askorbik asit gibi önemli kullanım alanları olan organik bileşikler üretilebilmektedir. Özellikle farmakoloji alanında kullanılacak bileşik ve ilaçların eldesinde ve teflonun üretiminde hidroklorik asidin önemli bir yeri bulunmaktadır.

Birçok inorganik bileşik, asit-baz tepkimeleri aracılığıyla üretilmektedir. Bu tepkimede yer alan asitlerde hidroklorik asidin yeri çok büyüktür. Demir klorür veya polialüminyum klorür gibi maddeler, bu sayede, sudan ayrışabilmektedir. Bu sayede, su arıtma tesislerinde pis sular temizlenebilmektedir. Demir klorit ve polialüminyum klorit maddeleri, su dezenfektesi dışında, kâğıt üretimininde de önemli bir görev üstlenmektedir. Ayrıca pil, akü gibi ekipmanların üretilmesine bu asidin büyük bir yeri bulunmaktadır.

Fe2O3 + 6HCl → 2FeCl3 + 3H2O

Hidroklorik asit, bir solüsyondaki bazik (pH) değeri düşürmek için kullanılabilmektedir. Örneğin; içinde OH- iyon

Hodgkin dışı lenfoma (HDL) veya non-Hodgkin lenfoma (NHL), Hodgkin lenfomaları dışında her tür lenfomayı içeren çeşitli bir grup kan kanseridir. HDL türlerinin seyri yavaştan çok agresife kadar önemli ölçüde değişir.
2010 yılında dünya çapında 210.000 kişi HDL'den öldü. Bu oran 1990 yılında 143.000 civarındaydı.

Hodgkin dışı lenfomanın belirti  vücuttaki konumuna bağlı olarak değişir. Semptomlar arasında genişlemiş lenf düğümleri, ateş, gece terlemesi, kilo kaybı ve yorgunluk yer alır. Diğer semptomlar kemik ağrısı, göğüs ağrısı veya kaşıntıyı içerebilir. Büyümüş lenf düğümleri, vücut yüzeyine yakın olduklarında deri altında şişliklerin hissedilmesine neden olabilir. Derideki lenfomalar ayrıca genellikle kaşıntılı, kırmızı veya mor renkte şişliklere neden olabilir. Beyindeki lenfomalar hâlsizliğe, nöbetlere, düşünme sorunlarına ve kişilik değişikliklerine neden olabilir.

Hodgkin dışı lenfoma için yapılan testler arasında şunlar bulunur;

Tam kan sayımı (Hemogram),
Kan testleri,
Hepatit B ve hepatit C testi,
HIV testi,
CT taraması,
PET taraması,
Kemik iliği biyopsisi.

Hodgkin dışı lenfoma hızlı seyreden tipleri:

Merkezî sinir sistemi lenfoması
Anaplastik büyük hücreli lenfoma
Prekürsör B- ve T-hücreli lenfoma/lösemi
Erişkinin akut T-hücreli lenfoması
Burkitt lenfoma
Mantle hücreli lenfoma
Diffüz büyük B-hücreli lenfoma (en sık görülendir)
AIDS ile ilişkili lenfoma
Lenfoblastik lenfoma
Hodgkin dışı lenfoma yavaş seyreden tipleri:

Foliküler lenfoma
Mukozayla ilişkili lenfoid doku lenfoması
Derinin T-hücreli Lenfoması
Küçük hücreli lenfositik lenfoma/Kronik lenfositik lösemi (KLL)
Lenfoplazmositik lenfoma ve Waldenström Makroglobulinemisi
Nodal Marginal Zone B-hücreli lenfoma

Kemoterapi
CHOP

Hodgkin hastalığı veya Hodgkin lenfoma (İngilizce: Hodgkin's lymphoma), lenf nodüllerinde tümöral büyüme biçiminde başlayarak gelişen hastalık. 1832'de Thomas Hodgkin tarafından tanımlandığı için onun adıyla anılır. Ayrıca lenfogranülamatoz; lenfadenom, malin granuloma gibi adlarla da tanımlanır. Nedeni bilinmemektedir. En sık genç erişkinlerde (15-35 yaş) ve 55 yaş üzerinde görülür. Hodgkin lenfomada hastanın yaşı, cinsiyeti ve hastalığın evresi, tümör yükü, histopatolojik alt tipine bağlı olarak radyoterapi, kemoterapi ya da hematopoietik kök hücre nakli tedavi için uygulanabilir. Hodgkin lenfoma, bir lenf nodu grubundan diğerine sırayla yayılır ve sistemik belirtilerin gelişmesiyle hastalık ilerler. Hodgkin hücreleri mikroskopla incelendiğinde, histopatolojik bulgu olarak karakteristik çok çekirdekli Reed-Sternberg hücreleri görülür. Geçmişinde, Epstein-Barr virüsünün neden olduğu Enfeksiyöz Mononükleoz hastalığı bulunanların Hodgkin lenfomaya yakalanma riski artmıştır.

Hodgkin lenfoma insidansı bölgeden bölgeye değişmekle birlikte 100000'de 2,7 civarındadır. Erkeklerde kadınlardan bir miktar daha fazla görülür.

Hodgkin lenfomanın kesin nedeni henüz bilinmemektedir. Serolojik ve moleküler biyolojik araştırmalar enfeksiyöz mononükleozus etkeni olan Epstein-Barr (EBV) virüsünün rolü olabileceğini düşündürmektedir.

Diğer tümörlerden farklı olarak Hodgkin hastalığında tümör dokusunun çoğunluğunu normal hücreler oluşturur. Neoplastik hücreler ise Reed-Sternberg hücresi adı verilen kökeni belirsiz iki veya daha fazla çekirdeğe ve belirgin çekirdek membranına sahip, geniş hafif bazofilik sitoplazmalı, belirgin tek eozinofilik nükleoluslu hücrelerdir. Çekirdeğin tipik görünüşü baykuş gözüne benzetilir. Bu hücrenin tek çekirdekli varyantları Hodgkin hücresi olarak adlandırılır. Yoğun sitoplazma ve piknotik çekirdek içeren hücreler mumsu hücreler(mummified cells) olarak adlandırılır. Laküner hücre varyantı karakteristik olarak nodüler sklerozan Hodgkin hastalığında bulunur. Nodüler lenfosit predominant Hodgkin lenfomada ise patlamış mısır (popcorn) hücreleri izlenir. Reed-Sternberg hücreleri immunohistokimyasal olarak neredeyse tüm vakalarda CD30 ve çoğu vakada CD15 pozitifliği gösterirler.

Hodgkin lenfoma(HL) "Nodüler lenfosit predominant HL" ve klasik HL olarak 2 ana gruba ayrılır. Klasik HL kendi arasında nodüler sklerozan HL, miks sellüler HL, lenfositten zengin HL ve lenfositten fakir HL olarak 4'e ayrılır.

Boyundaki lenf bezlerinin ağrısız şişmesi ile ilk belirtiler başlayabilir. Zamanla komşu lenf bezlerinde de şişmeler görülür. Lenf bezleri orta sertlikte ve lastik kıvamındadır. Ateş, gece terlemesi, zayıflama gibi sistemik belirtiler olabilir. Kaşıntı genellikle ilerlemiş olgularda görülür. Dalak ve karaciğer de şişerek karında rahatsızlık duygusu yaratabilir.

Ann Arbor evrelemesinin Cotswold revizyonuna göre:
Evre 1: Tek lenf nodu bölgesi ya da lenfoid yapı tutulumu (Dalak, timüs, Waldeyer halkası gibi)
Evre 2: Diyafragmanın aynı tarafında 2 ya da daha fazla lenf nodu bölgesinin tutulumu
Evre 3: Diyafragmanın her iki tarafında 2 ya da daha fazla lenf nodu bölgesinin ya da yapısının tutulumu
Evre 4: Ekstranodal tutulum (Örneğin kemik iliği tutulumu)
Not: Evre 3 kendi içinde 2'ye ayrılır. Evreler A, B, X, E, kısaltmaları ile kendi içlerinde ayrıca gruplandırılırlar. Patolojik evreleme PS, klinik evreleme CS kısaltmasıyla belirtilir.

Tanı dokudan yapılacak biyopsi incelemesi ile konulur.

Hastaların doğru evreleme ve doğru tanı ile tam iyileşme şansları bulunmaktadır. Hastalığın evresine göre radyoterapi ve kemoterapi birlikte ya da tek başlarına uygulanabilir. ABVD tedavisi, Hodgkin hastalığının tedavisinde kullanılır. Tedavinin amacı, kanser hücrelerinin bölünmesini ve çoğalmasını engelleyerek, sonunda bu hücrelerin küçülmesine ve ölmesine yol açmaktır.

Hastalığın histolojik tipinin prognoz üzerinde etkisi vardır. En kötü prognoz lenfositten fakir HL alt tipindedir. Evre, tümör kitlesinin büyüklüğü, ileri yaş, B semptomlarının varlığı gibi durumlar hastalığın gidişatını belirler. Günümüzde 10 yıllık sağkalım %70'leri geçmiştir.

Kan basıncı veya tansiyon, dolaşım sistemi atardamarları içindeki kanın basıncıdır. Kan basıncı ölçümü tansiyon aleti yardımıyla yapılır.
Kan basıncı, kanın kalpten pompalanmasına, ara damarcıkların direncine ve atardamar çeperlerinin esnekliğine bağlıdır.
Kan basıncı (ya da tansiyon), yerleşmiş uygulamaya göre, önce kasılma basıncı (sistolik basınç), sonra gevşeme basıncı (diastolik basınç) olarak yazılır. Kasılma basıncı, kalbin kasılması sırasında oluşan en büyük kan basıncıdır (büyük tansiyon); gevşeme basıncı, kalbin gevşeme ya da dinlenme durumunda ölçülen en düşük basınçtır (küçük tansiyon). Gevşeme basıncı (diastolik basınç) yükselirse kalbin beslenmesi azalır.
Normal kan basıncı, hayvan türleri arasında, bir türün kendi içinde ve bireyden bireye göre büyük ölçüde değişir. Erişkin bir insanın dinlenme durumunda kol atardamarlarındaki ortalama basınç, 120–80 mm cıvadır (Hg). Zürafada, beyne kanın gönderilebilmesi için 260 mmHg kadar yüksek kasılma basınçları gerekir.
İnsanlarda normal ve yüksek kan basıncı düzeylerini neyin oluşturduğu çeşitli tartışmalara konu olmuştur. 50 yaşın altındaki erişkinlerde, 130-90 mmHg, üst normal sınır sayılır. Kan basıncı normal olarak yaşla artar. Bunun nedeni genellikle atardamarların esnekliklerinin azalmasıdır. Fiziksel etkinlik ve duygusal stres, kan basıncını geçici olarak yükseltebilir.

Yüksek tansiyon
Düşük tansiyon

Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 9.000-19.000 km kadardır.

Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.

Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:

Arterler/Atardamarlar
Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)
Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.
Arteriyoller/Atardamarcıklar
Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)
Venüller/Toplardamarcıklar
Venler/Toplardamarlar
Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.
Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)
Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.

Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.
Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)
Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.
Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.

Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.
Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.
Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur.

Dolaşım sistemi
Kalp
Damar cerrahisi
Lenf

Kan gazı analizi, esas olarak kanda bulunan oksijen ve karbondioksit gibi gazların kısmi basınçlarının ve bunun yanında kan pH'sının ölçümü ile bikarbonat değerinin ve oksijen saturasyonunun hesaplanması ve böylece hastada hipoksemi, asidoz veya alkalozun olup olmadığının anlaşılmasında kullanılan bir testtir.

pH   : (7.35 - 7.45 )  Power of hydrogen. Hidrojen iyonu konsantrasyonunun negatif logaritması.
PCO2 : (35 - 45 mmHg ) Partial pressure of carbon dioxide. Karbondioksitin kısmi basıncı.
PO2  : (75 - 100 mmHg venöz;30-40 mmHg ) Partial pressure of oxygen. Oksijenin kısmi basıncı.
Htc  : (38 - 48 % )        Hematokrit yüzdesi
Na   : (133 - 146 mmol/L)  Sodyum
K    : (3.5 - 5 mmol/L)    Potasyum
iCa  : (1.1 - 1.3 mmol/L ) İyonize kalsiyum
Hesaplanan Değerler

HCO3- : (22 - 26 meq/L )   Bicarbonate.(Bikarbonat konsantrasyonu., aktüel ve standart normal değerleri aynı)
TCO2  : (23 - 30 )        Total carbon dioxide. Total karbondioksit
BE    : (-3 - +3 )        Base excess. (BEb; blood, BEecf, extrasellüler fluıd) Baz fazlalığı veya eksikliği.
O2 Sat: (% 95 - 100, venöz yaklaşık %75 ) Oksijen satürasyonu
tHb   : (12 - 18 )
AnGap: Anion gap. Anyon Açığı.

Kan gazı sonuçlarının online yorumlanması 19 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kan Gazı Analizi
Kan Gazı Analizi

Kan grubu (veya kan sınıfı), eritrositlerin yüzeyindeki kalıtsal antijenler ile plazmadaki ilgili antikorların varlığı ya da yokluğuna dayanarak Kanın özelliğini belirtmek için oluşturulmuş sınıflandırma sistemidir. İnsanlarda A, B, AB ve 0 türleri vardır. Bundan bağımsız olarak, Rh değeri + ya da - değerinde olabilir. Bu üç sistemin birleşiminden 8'li kan grubu tablosu oluşmuştur. Türkiye'de iki sistem yan yana yazılarak belirtilir. Örneğin; A türü kanda Rh değeri negatif ise, o kan için A Rh(-) grubu denir. Türkiye'de Kızılay'ın verilerine göre en çok bulunan ve en çok gereksinilen grup A Rh(+)'dir. Rh etkeni, Hint şebeğinin (İngilizce: rhesus macaque) kanındaki antikorların var olup olmaması anlamına gelir.

Her ne kadar aşağıdaki tablo genel olarak doğruysa da uzun dönem kan aktarımı gerektiren kişilere kendi kan gruplarının aynısının verilmesi zorunludur. Çok ama çok acil durumlarda Rh(-), Rh(+)'ye kan verebilir.

Kan grubunu belirleyen A ve B genleri, kanda bulunan alyuvarların zarlarında A ve B türü proteinlerden hangisinin yer alacağını belirlerler. Birinin kan grubu A ise, alyuvarlarının zarında yalnızca A türü protein; B ise, yalnızca B türü protein, AB ise her ikisinden de vardır demektir. 0 ise alyuvarların zarında her ikisi de yoktur demektir. Alyuvar çeperinde bulunan ve kan grubunu belirleyen bu proteinlere aglütinojen denir. Ancak kanda, kendinizinkinden ayrı bir kan grubuna ait alyuvar hücrelerinin vücudunuza girmemesini sağlayarak sizi koruyan aglütinin adlı antikorlar bulunur. Protein yapısında olan aglütininler de tıpkı aglütinojenler gibi A ve B türümde olurlar.

Kan aktarımlarının, kan grupları konusunda hiçbir bilginin olmadığı halde önceleri başarıyla sürdürülebilmesi dikkat çekicidir. Landois 1875'te köpek kanının başka bir cinsin kanı ile karıştırıldığında 2 dakika içerisinde sürekli lizise (hücre parçalanması) neden olduğunu bildirmiştir. Bu çalışmayı bilen Karl Landsteiner, 22 kişide yaptığı çalışmada alyuvar ve serum arasındaki tepkimeleri tanımlayarak 1901'de sonuçlarını yayınlamıştır. Landsteiner önceleri A, B, C olmak üzere üç kan grubu tanımladı. Sonraki yıl öğrencileri olan DeCastello ve Sturli 155 kişiyi kapsayan daha geniş bir çalışma ile kan grup sistemini A, B, O, AB olarak tanımladılar (1902). 1922'de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden Landsteiner 1930 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görülmüştür.
Diğer kan grup sistemleri tanımlanmadan neredeyse yarım yüzyıllık bir zaman geçmiş ve 1939'da Philip Levine tarafından sunulan bir olgu ile Rhesus (Rh etkeninin bulunduğu maymunun adı) etkeninin varlığına dikkat çekilmiştir. Sonraki birkaç yıl içerisinde yapılan benzer çalışmalarla yeni antijen sistemleri tanımlanmıştır.

İnsanlardaki ABO kan grubu sistemlerinin kalıtımsal açıklaması şu şekildedir:

Lösemi ya da kan kanseri, kan hücrelerinin özellikle de akyuvarların normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türüdür.
Yüksek sayıdaki olgunlaşmamış ve malignite hücrelerin normal ilik hücrelerinin yerini alması ile iliklerde hasar meydana gelir. Böylece kan pıhtılaşmasında rol oynayan plateletler ve savunmada rol oynayan lökositlerin sayısı azalmaya başlar. Bu da lösemi hastalarında zedelenmelerin ve kanamaların yoğun görülmesine, hastaların kolay enfeksiyon kapmasına neden olur. Savunma mekanizması zayıflar. İleri aşamalarda kırmızı kan hücresi eksikliği anemiye, nefes darlığına neden olabilir. Bunun dışında zayıflık ve hâlsizlik, ateş, bazı nörolojik semptomlar, diş etlerinde şişkinlik ve kanamalar gibi belirtileri de vardır.
Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir. Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler.
Kan kanserinin hücre tipine göre (myeloit, lenfoit gibi) ve hastalığın süresine göre (müzmin ve had) çeşitleri vardır. Bazı tipler daha hızlı ve kötü bir gidiş gösterir. Çocukluk çağında lösemi tipleri diğer kanser tiplerine göre daha sık görülmektedir.
Kesin nedenleri bilinmemekle birlikte hem genetik hem de çevresel faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Somatik hücrelerdeki DNA'larda meydana gelen mutasyonlar onkogenlerin aktive olması ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktive olmasına neden olur. Böylece hücre ölümünün ve bölünmesinin regülasyonu hasara uğrar. Bu hasara genetik sebeplerin dışında, petrokimyasalların, radyasyonun, kanserojen maddelerin ve bazı virüslerin (örn. HIV) neden olduğu düşünülmektedir.

Akut lösemide, sürekli kan hücresi artışı yaşanmaktadır ve sonuçta sağlıklı-normal kan hücrelerinden sayıca daha fazla hale gelmektedirler. Bu anormal hücreler diğer organlara da yayılarak, organı fonksiyonlarını yapamaz hale getirebilirler. Akut lösemilerin sınıflandırılması temel olarak olgunlaşmayan hücrelerin tipleri esas alınarak yapılır:

Akut Lenfoid Lösemi (ALL) : Normalde lenfosit adı verilen olgun kan hücresi tipine dönüşmesi gereken lenfoblast isimli olgunlaşmamış kan hücrelerin artması ile karakterizedir. Bu lenfoblastlarin sayıları çok miktarda artar ve genelde lenf düğümlerinde birikirek şişliklere neden olurlar. ALL, en sık gözlenen çocukluk çağı kanseridir ve 15 yaş altındaki çocuklarda gözlenen lösemilerin %80'i ALL dir. Bazen yetişkinlerde de görülebilmekle birlikte, 50 yaşın üzerinde ALL son derece nadirdir.
Akut Myeloid Lösemi (AML) : Myeloblast adı verilen ve normal kan hücrelerine (kırmızı kan hücrelerine, trombositlere) dönüşmesi gereken kök hücrelerde anemi (kansızlık - kırmızı kan hücresi üretiminde azalma) ve sık enfeksiyona yakalanma (beyaz kan hücresi üretiminde azalma) durumu ortaya çıkabilir. Ergenlik çağında ve 20'li yaşlarda saptanan lösemilerin %50'sini, yetişkinlerdeki lösemilerin de %20'sini AML oluşturur.

Kronik lösemi, görünüşte olgun ancak normal olgun kan hücrelerinin yaptıklarını yapamayan kan hücrelerinin aşırı üretimi ile karakterizedir. Kronik lösemi daha yavaş ilerler ve sonuçları daha az dramatiktir. Temel olarak iki alt grubu vardır:

Kronik Lenfoid Lösemi (KLL): Olgun görünüşe sahip lenfositlerin kemik iliğinde aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu anormal hücreler tam olarak olgunlaşmış normal lenfositler gibi görülürler, ancak normal lenfositler gibi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyamazlar. KLL'de, kanser hücreleri kemik iliğinde, kanda ve lenf nodlarında bulunurlar ve lenf düğümlerinde şişmeler meydana gelir. KLL tüm lösemilerin %30'unu oluşturur. 30 yaşın altında nadiren görülürler, ancak görülme sıklığı yaşla birlikte artar ve en sık olarak 60-70 yaş arasında gözlenir. Saçlı (Hairy) hücreli lösemi; lenfosit kaynaklı bir kronik lösemidir ancak KLL'den farklıdır. KLL'den farklı olarak, saçlı hücreli lösemi ilaç tedavisi ile sıklıkla tedavi edilebilmektedir.
Kronik Myeloid Lösemi (KML): Bu lösemi, olgun görünüşlü ancak fonksiyon kaybı bulunan myeloid hücrelerin (beyaz kan hücreleri gibi) aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu aşırı üretim hiç normal hücre kalmayana kadar devam eder. KML hastası olanlarda sıklıkla Philadelphia kromozomu denilen kromozom anomalisi ortaya çıkar. Bu kromozom anomalisinde bu hastalığa neden olan bir enzimin üretilmesine neden olan bir genin olduğu düşünülmektedir. KML yetişkinlerde gözlenen lösemilerin %20-30'unu meydana getirir ve 25-60 yaşları arasında gözlenir. Bazı hastalarda kemik iliği nakli ile bu hastalık tedavi edilebilir.
Genel olarak lösemiler tüm kanserlerin %2'sini oluştururlar. Erkeklerde lösemi daha sık gözlenmektedir. Ayrıca beyaz ırkta da daha sıktır. Yetişkinlerde lösemi tanısı konma sıklığı çocuklardan 10 kat daha fazladır ve risk yaşla birlikte artar. Çocuklar arasında ise 4 yaş altında daha sık gözlenir.
Löseminin kısmen de olsa ailevi olabileceğine dair bulgular vardır; özellikle KLL gibi belirli türlerinde, bazı ailelerde yoğunlaşma gözlenmektedir. Belirli genetik hastalıklarda (Down sendromu gibi) da bazı lösemi tiplerinin daha sık gözlendiği bilinmektedir. Bununla birlikte, kesin bir genetik ve ailevi risk henüz saptanmamıştır. Myeloid lösemi olgularında, iyonize edici radyasyona ve benzine (kurşunsuz benzinde bulunur) maruziyetin hastalığın gelişmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır.

İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir. Ciltte sık sık çürükler meydana gelir veya kesik oluştuğunda kanama güçlükle durdurulur.
Ayrıca, hastalığın diğer bazı bulguları da habis hücrelerin bazı organları işgal etmesine ve çeşitli kimyevi maddeler salgılamasına bağlanır. Bütün bu hızlı hücre yapım ve yıkımı, kilo kaybı ve terlemeye de yol açar. Hastalarda dalak genellikle büyümüştür ve lenf düğümlerinde de şişlikler tespit edilir. Karında şişkinlik hissi vardır.
Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır, çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer. (Halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar, saç dökülmesi)

Öncelikle hastanın şikayetlerinden ve muayene bulgularından şüphelenilmesi gerekir ve kan testleri ile tanı netleştirilebilir. Daha sonra kemik iliği biyopsisi, özel kan testleri ve genetik testler yapılır.
Genel olarak, kronik lösemi, akut lösemiden daha yavaş ilerler. KML hastaları tipik olarak 3-5 yıl boyunca normaldirler. Daha sonra AML benzeri bir tablo meydana gelir.
Şu an için lösemiden korunmanın kesin bir yöntemi bilinmemektedir. Ancak ileriki yıllarda genetik testler, lösemi gelişme riski yüksek kişileri belirlemede kullanılabilir. O döneme kadar lösemi hastalarının birinci derece akrabaları düzenli olarak doktorlarına muayene olmalı ve kan testi yaptırmalıdırlar.

Hastalığın tedavisinde, son yıllarda oldukça önemli adımlar atılmışsa da sebepler bilinemediği için sebebe yönelik tedavi yapılamamaktadır. Günümüzde tatbik edilen tedavilerin temel amacı, habis hücreleri ortadan kaldırmaktır. Tedavi şemaları hastalığın tiplerine ve safhalarına göre değişiklik gösterir. Radyasyon (şua) tedavisi, çeşitli kanser ilaçlarının tatbiki, bağışıklama (veya bağışıklık sistemini güçlendirme) tedavisi (immünoterapi) ve kemik iliği nakli başlıca tedavi şekilleridir. Kemik iliği nakli, kriz (atak) atlatıldığı zamanda kişinin kendi hücrelerinin (ototransplantasyon) veya uygun bir vericinin hücrelerinin (allotransplantasyon) verilmesi ile olabilmektedir. Bu tedavi şekillerine ek olarak birçok yeni metot deneme safhasında olup, müspet neticeler vermektedir. Hastaların kaybedilmelerinin en önemli sebepleri, aşırı zayıflık, mikrobik hastalıklar, kanama ve işgale bağlı organ yetmezlikleridir.
Tatbik edilen tedavilerle hastalık krizi (atağı) atlatılabilmektedir. Ancak bazen kısa bazen de yıllarca süren aralardan sonra hastalık yeniden ortaya çıkabilmektedir.

Kan kültürü, insan kanında bulunan bakteri veya mantarları tespit etmek amacıyla klinik laboratuvarlarda kullanılan bir testtir. Kan normal şartlar altında mikroorganizma içermez, yani sterildir. Kanda mikroorganizmaların bulunması, bakteriyemi ya da fungemi diye adlandırabileceğimiz kan enfeksiyonunu işaret eder ki bu durum sepsis gibi ciddi durumlara neden olabilir. Kan kültüre edilerek mikroplar ve ayrıca mikropların antibiyotiklere direnci tespit edilir ki bu olay klinisyenin doğru ve efektif tedaviye yönlenmesine yardım eder.
Testi yapmak için, mikroorganizmaların üremesini artıran bir sıvı içeren tüpe kan alınır. Genelde tek kan alımında, oksijene ihtiyaç duyan ve duymayan organizmaları tespit etmek amacıyla iki farklı tüp kullanılır. Bu tüplere kültür seti adı verilir. Bazen tek yerden kan almak yerine çift yerden kan alınması tercih edilir. Yalnız birinde olan üreme bize bu mikroorganizmaların kandan değil deriden kontaminasyon ile geldiğini düşündürür. Test öncesinde antibiyotik kullanımına devam eden hastalarda veya yeteri kadar kan alınamayan hastalarda yanlış negatiflikler gözlenebilir. Bazı mikroorganizmalar ise kanda üreyemez ve özel besiyerlerine ihtiyaç duyarlar.
Tüpler, organizmaların üreyebilmesi için gerekli ortamı sağlayan inkübasyon cihazına yerleştirilir ve birkaç gün beklenir. Mikrobiyal bir büyüme gözlenmesi durumunda, mikroorganizmaların hakkında ön bilgi edinmek ve kimlikliklerini tespit etmek amacıyla gram boyama uygulanır. Koloni ayrımı yaparak tam bir kimlik ayrımı yapmak ve antimikrobiyal testleri uygulamak amacıyla agar plağa yeniden ekim yapılır. Kan enfeksiyonlarında acil tanı ve tedavi endikasyonu olduğu için PCR ve MALDI-TOF MS testleri de kullanılır.
Kan kültürü prosedürleri ilk kez 19. yüzyılın ortalarında yayımlandı ancak bu ilk teknikler yoğun emek isteyen ve günümüz teknikleriyle az benzerliği olan tekniklerdi. Mikrobiyal büyümenin tespit edilmesi, 1970lerde kullanıma sunulan ve mikroorganizmaların ürettikleri gazları tespit eden otomatize sistemlerden önce, yalnızca kültür şişelerinin izlenmesi ile gerçekleştiriliyordu. Bu otomatize sistemler gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde ilkel sistemlerin yerini almıştır.

Kan normal şartlar altında sterildir. Kanda bakterilerin varlığı bakteriyemi, mantarların varlığı fungemi diye adlandırılır. Bakteriler, diş fırçalama veya defekasyon gibi durumlar sırasında deri ve muköz membranlardaki küçük sıyrıklardan kana karışabilir ancak bu bakteriler bağışıklık ve retiküloendotelial sistem elemanları tarafından hemen tespit edilir ve yok edilir. Bu yüzden kan kültüründe kana bu ufak bakteri karışmalarının tespit edilmesi nadirdir. Bakteriler kana selülit, üriner sistem enfeksiyonları, pnömoni gibi durumlar sonucunda geçebilirler. Ayrıca vasküler sistemi de içerebilen bakteriyel endokardit ya da intravenöz çizgilenme ile ilişkili enfeksiyonlar da daimi bir bakteriyemiye yol açabilir. Fungemi insanlarda daha çok immün sistemin düzgün işlemediği durumlarda gözlenir. Eğer bakteriler veya mantarlar kandan temizlenemez ise bu mikroorganizmalar diğer organlara ve dokulara yayılabilir ve hatta immün yanıtın uyarması ile hayatı tehdit eden, sistemik inflamatuvar bir durum olan sepsis’e yol açabilir.
Hastada sepsis tespit edildiği takdirde, kültür hazırlayıp mikroorganizmayı tespit etmek ve gerekli antimikrobiyal tedaviyi uygulamak şarttır. Hastaneye yatan ve ateş, düşük vücut ısısı gibi semptomlar, löksitoz veya granülosit sayısı azlığı gibi bulgular kandaki olası bir enfeksiyon riskine karşı kültüre edilir. Kan kültürü aynı zamanda kemoterapi uygulamasının bir komplikasyonu olan febril nötropeni (nötrofil sayısının azlığı ile seyreden ateş) durumunda da uygulanır.Menenjit, septik artrit ve epidural apse durumunda bakterilerin kana geçme olasılığı çok yüksek olduğundan mutlaka ama mutlaka kültür yapılmalıdır. Enfeksiyonun ana oluşum yerinden kültür yapılamadığı durumlarda veya kana geçme riski ve oranı az olsa bile intravasküler enfeksiyonların önlenmesi amacıyla kan kültürü yine yapılmalıdır Nedeni bilinmeyen ateş ve endokardit altında yatan nedenler de kan kültürü yapılarak açığa çıkartılabilir.
Kandan izole edilen mikroorganizmalar genelde bu mikroorganizmalardır :

Staphylococcus aureus
Escherichia coli
Enterobactericeae ailesinin üyeleri
Entereokok türleri
Pseudomonas aeruginosa
Candida albicans
Koagülaz negatif stafilokoklara da sıklıkla kanda rastlanabilir ancak normal deri florasının elamanı olan bu mikroorganizmaların kontaminant veya gerçek patojen olup olmadığını ayırt etmek zordur. Yeni doğanlardan ve çocuklardan izole edilen koagülaz negatif stafilokoklar önemli enfeksiyonları işaret edebilir. Kan enfeksiyonlarının epidemiyolojisi mekan ve zamana göre farklılık gösterir; örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1980'ler ve 1990'lar süresince bakteriyemi nedeni olarak gram positif mikroorganizmalar gram negatif mikroorganizmalardan baskın konuma geçmiştir. Ayrıca kemoterapi gibi immünsupresif tedavi alan insan popülasyonun artmasıyla fungemi oranları da ciddi şekilde yükselmiştir. Gram negatif mikroorganizma kaynaklı sepsis Güney Amerika, Doğu Avrupa ve Asya'da; Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'dan daha fazladır. Afrika'daki başlıca sepsis kaynağı ise Salmonella enterica'dır.

Kan kültürüne alınan kan, damar yoluna direkt iğne ile girilerek tüpe çekilir. Yüksek kontaminasyon riski nedeniyle halihazırda bulunan intravenöz kateterler işlem için tercih edilmez. Yalnızca kateter ilişkili kontaminasyonun tespiti için her iki şekilde alınıp karşılaştırılabilir. Kan tüpe çekilmeden önce kontaminasyonu engellemek için tüpün ağzı alkolle silinir. Daha Sonrasında kanın alınacağı bölgedeki deri dezenfekte edilir ve kurumaya bırakılır. Bu işlem için alkol bazı antiseptikle beraber klorheksidin veya iyodin bazlı solüsyonlar önerilmektedir. Eğer kültür testleriyle beraber başka kan testlerinin de uygulanması gerekiyorsa kontaminasyonu en aza indirmek için önce kültür şişeleri doldurulur. Antimikrobiyal tedavilerin mirkoorganizmaların büyümesi yönünden yanlış negatifliklere yol açtığı bilindiğinden, testlerin tedaviye başlanmadan yapılması önerilir. Tabii bu durum kritik hastalar için önemsenmeyebilir.
Tipik bir kan kültürü iki şişeden oluşur ve bu iki şişeye birden kan kültürü seti adı verilir. Bir tüp aerobik mikroorganizmaları, diğer tüp ise anaerobik mikroorganizmaları tespit  etmek için kullanılır. Çocuklarda anaerobik bakteriler ile enfeksiyon nadir görüldüğü için alınan kanı minimalize etmek amacıyla tek tüpte kültür yapılabilir. Doğru sonuçlar alabilmek için iki farklı damar yolundan iki farklı kültür seti yapılması önerilir. Bu uygulama enfeksiyonu kontaminasyondan ayırt etmek için kullanılır. Buna ilaveten ne kadar fazla miktarda kan tüpe alınırsa enfeksiyonu saptama imkanı o kadar artar.
Kan kültür şişeleri mikroorganizmaların üremelerini tetikleyen bir besi yeri ve kanın tüp içinde pıhtılaşmasını önleyen antikoagülan içerirler. Mikroorganizmaların büyümesine etki etmemesinden dolayı antikoagülan olarak daha çok Sodium Polietanol Sulfonat (SNS) tercih edilir. Tüplerde kullanılan besi yerleri çeşitlilik gösterebilir. Aerobik şişeler daha çok kalp-beyin infüzyon ve triptik soya suyu gibi besi yeri elemanlarıyla zenginleştirilir ve ayrıca çoğunlukla indirgeyici olarak tioglikolat içerirler. Anaerobik tüplerdeki boş alan oksijen içermeyen bir gaz ile doldurulur.
Çoğu ticari amaçla imal edilmiş kültür şişeleri, mikroorganizmaların büyümesi üzerindeki olumsuz etkilerin önüne geçebilmek amacıyla antibiyotiklerin etkinliğini azaltan reçine içerir. Pediatrik amaçla tasarlanmış şişeler ise daha çok çocuklarda görülen mikroorganizmaların büyümesini destekleyecek ve daha az kan alınarak uygulanabilecek şekilde tasarlanmıştır. Mikobakterileri ve mantarları tespit etmek amacıyla da özelleşmiş başka şişeler kullanılabilir. Gelişmişlik seviyesi düşük ve maddi açıdan daha alt gelir seviyesindeki ülkelerde hazır kültür şişeleri pahalı olduğu için şişeler elle hazırlanmaktadır. Bazı ülkelerde ise kültür şişesi oluşturmak için gerekli olan maddelere hiç ulaşılamadığından kan kültürü yapılması mümkün değildir.
Tüplere ne kadar kan çekildiği önem taşımaktadır. Az ya da çok kan çekilmemelidir. Az kan çekince, kan kültüründe üreyecek mikroorganizma sayısı da az olduğundan yanlış negatiflikler gözlenebilir. Tüpe çok kan çekmek de, besiyeri ile kan miktarı arasındaki oran uyuşmayacağından mikroorganizmaların büyümesi için gerekli olan besinlere ulaşmasını engelleyecektir. İdeal büyüme için kanın kültüre oranı 1:5’ten 1:10’a kadar olmalıdır. Klinik Laboratuvar Standartları Enstitüsü yetişkinlerdeki rutin kültür uygulamaları için iki farklı tüp için iki farklı yerden, 20-30 ml kan alınmasını önermektedir. Çocuklarda ise alınacak kan miktarı çocuğun yaşına ve ağırlığına göre belirlenir. Endokardit şüphesi ver ise 6 tüple kültür de yapılabilir.

Kan tüpe çekildikten sonra mikroorganizmaların daha iyi üreyebilmesi için vücut ısısında beklemeye bırakılır. Kültür otomatize sistemlerde genelde 4-5 gün beklemeye bırakılır ama aslında kanda en sık karşılaşılan patojenler 2 gün içinde tespit edilebilmektedir. Mikroorganizma yavaş büyüyen bir tür -mesela endokardit etkeni bakteriler- ise veya otomatik olmayan metotlar kullanılıyor ise bekleme süresi daha da uzatılabilir. Otomatik olamayan sistemlerde mikroorganizmaların büyümesi çıplak gözle takip edilir. Açığa çıkan gaz, tüpün içinde buğu yapabilir ya da hemoliz dediğimiz eritrositlerin sindirilmesi olayı ile tüpte renk değişimi gözlenebilir. Bazı manuel sistemler büyümenin teşvik edilmesi için gazların üretildiği bölgeye sıvı dolduran kompartmanlara veya periyodik olarak şişeye damlayan agar plaklara sahiptir. İnkübasyon periyodunun sonunda pozitif kültürlerdeki büyümenin atlanmaması amacıyla bir de agar plağa ekilir yani subkültüre edilir.
Gelişmiş ülkelerde bu manuel kültür sistemlerinin yerini devamlı bilgisayar aracılı denetim yapan otomatik sistemler almıştır. BACTEC, BacT/ALERT ve VersaTrek gibi otomatik sistemler kültür şiş

Kan nakli ya da tıbbi kullanımı ile kan transfüzyonu, kan veya bir kan ürününün doğrudan bir canlının dolaşım sistemine verilmesidir. 18-65 yaş arasında ve vücut ağırlığı 50 kg'ın üzerinde olan gönüllü ve sağlıklı kişiler kan verebilir. Erkekler en sık 3 ayda bir olmak üzere yılda en çok 4 kez; kadınlar ise en sık 4 ayda bir olmak üzere yılda en çok 3 defa kan verebilirler. İnsan vücudunda yaklaşık 5000-6000 ml kan vardır ve kan bağışında bulunan kişiden bir defada 450 mL kan alınır. Eksilen hacim, insan vücudunda saatler içinde tamamlanabilmektedir. Kan bağışı uygun kişilerden uygun koşullarda yapıldığında sağlık açısından herhangi bir risk taşımaz. Kan bağışı, kan hücrelerinin yenilenmesini sağlar. Kalp, damar ve karaciğer sağlığını olumlu etkiler. Baş ağrısını önler. Stresi azaltıp depresyona iyi gelir. Yüksek tansiyonu düşürür. Kanser riskini azaltır.
Kan bağışı yapabilmek için kişinin yaşı, kilosu, sağlık durumu, hemoglobin düzeyi başta olmak üzere pek çok kriter mevcuttur. Bağışçılar, bu kriterlere göre kan merkezi hekimi tarafından değerlendirilirler. Kan koldaki uygun damara yerleştirilen özel bir iğneyle plastik bir torbaya alınır.
Bağış olarak alınan her kan HIV, HCV, HBV ve sifiliz açısından test edilir. Ayrıca kan grubu açısından da kontrol edilir.
Rus bilim insanı Aleksandr Bogdanov, kan nakli üzerine en ciddi çalışmaları yapanlardandır.

Trombosit veya kan pulcukları, kan pıhtılarının oluşumunda görev alan hücre parçalarına verilen isimdir. Platelet olarak da adlandırılır. Düşük trombosit seviyeleri veya fonksiyon anormallikleri (disfonksiyon) kanamaya yatkınlığı artırırken, yüksek trombosit seviyeleri -çoğunlukla asemptomatik- tromboz (damarda kanın pıhtılaşması) riskini yükseltir.

Kan pulcukları çok sayıda granül içeren renksiz hücre parçalarıdır. Çapları 1,5-3,0 μm arasında değişir. İnsanlarda eritrositler (alyuvarlar) gibi, anükleer (çekirdeksiz) ve disk şeklindedirler (diskoid). Hücre zarının sitoplazma içine doğru parmak şeklinde girmesi sonucu oluşan ve yüzeye açılan bir kanal sistemine sahiptirler. Bu kanal sistemine kanaliküler sistem adı verilir. Ayrıca RNA ve birkaç farklı granül tipi içerirler.

Kan pulcukları lizozomları veya Lambda granülleri: asit hidrolazlar içeren, 175-200 nm çapındaki granüller.

Delta granülleri: ADP, ATP, kalsiyum iyonları, pirofosfat ve serotonin (plazmadaki serotonini alarak depolarlar) içeren, 250-300 nm çapındaki granüller.
Alfa granülleri: fibrinojen, faktör V, vitronektin, trombospondin ve von Willebrand faktörü içeren, 300-500 nm çapındaki granüller.
Granüllerin içerdikleri maddeler iltihaplara verilen tepkide ve hemostazda rol alırlar.

Kan pulcukları, iliğin megakaryosit diye adlandırılan büyük ve multinükleer olan hücrelerinin parçalarından oluşur. Megakaryosit parçaları sistemik dolaşıma girince kan pulcukları olarak adlandırılırlar.
Başlıca karaciğer tarafından üretilen trombopoietin hormonu kan pulcukları yapımını uyarır ve çoğalmasını kontrol eder.

Kan pulcuklarının dolaşımdaki ömrü 9-10 gündür. Daha sonra dalakta ayrıştırılır. Hiposplenizm (dalağın fonksiyonunda azalma veya yok olma) yüksek kan pulcukları sayımlarına, hiperslepnizm (dalağın aktivitesinde anormal artış) düşük trombosit sayımlarına neden olabilir.

Kan pulcukları kollajen ile temas ettiklerinde aktive olurlar. Damarın içindeki endotel bir şekilde hasar gördüğünde altındaki kollajen (bağ dokusu) açığa çıkar, aktive olan kan pulcukları kollajene bağlanır. Hasarlı bölge üzerine kan pulcukları kümelenir ve trombotik tıkaç oluştururlar. Bunun (oluşan tıkacın) sonucu olarak da ihtiva ettikleri granüllerin içeriğini ortama boşaltırlar. Ortama boşaltılan bazı maddeler yüzünden kan pulcukları birbirlerine bağlanırlar, yeni gelen kan pulcukları hasarlı yüzeye bağlanmış kan pulcukları bağlanır. Ayrıca granüllerin içeriği ortama boşaldığında ortaya çıkan serotonin salınımı damar duvarındaki düz kasların kasılmasına neden olarak hasarlanmış bölümden kan akımını engeller. Bunun nedeni serotoninin vazokonstrüktör olmasıdır. Ayrıca agregasyon sırasında kan pulcuklarında yüksek oranda bulunan miyozin ve aktin filamentleri kasılarak oluşan tıkacı güçlendirirler. Kan pulcukları plazmada bulunan fibrinojene ilave olarak fibrinojen salgılar. Bunun sonucu olarak pıhtılaşma sırasında daha çok fibrinojen fibrine dönüşerek, daha çok (trombosit ve diğer) kan hücrelerinin tutunacağı fibröz ağ oluşturur.
von Willebrand faktörü hasarlı damar duvarına yapışarak kan pulcuklarının buraya tutunmasını kolaylaştırır. Bu nedenle koagülasyon için önemlidir ve von Willebrand faktörü eksikliği veya bozukluğunda koagülasyon bozuklukları görülür. von Willebrand faktörünün eksikliğinden kaynaklanan hastalığa von Willebrand hastalığı denmektedir.
Damar duvarı prostasiklin (PGI2) isimli, kuvvetli bir trombosit agregasyon inhibitörü (engelleyici) sentezler. Böylece kan pulcukları tıkacı sadece hasarlı bölgede oluşur, yayılamaz.

Bilinen birçok kan pulcukları aktivatörü (etkinleştirici) vardır. Bunlardan bazıları:

Kollajen, özellikle von Willebrand faktörü ile beraber
Trombin
Tromboksan A2
ADP
Konvulksin

Prostasiklin
Nitrik oksit

Sağlıklı bir insandaki trombosit sayımı 250-500 x 109/L kan arasındadır.
Trombositopeni (düşük trombosit sayımı) ve trombositoz (yüksek trombosit sayımı) koagülasyon problemlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Kaba bir anlatımla, düşük trombosit sayımı kanama riskini yükseltirken, yüksek trombosit sayımı tromboz riskini yükseltir.

Düşük trombosit sayımına neden olabilecek bazı bozukluklar:
Trombositopeni
İdiopatik trombositopenik purpura
Trombotik trombositopenik purpura
İlaçlara bağlı oluşan trombositopeni, örneğin: heparine bağlı trombositopeni (HIT)
Gaucher hastalığı
Aplastik anemi
Trombosit disfonksiyonuna (fonksiyonda azalma veya yok olma) veya düşük sayıma neden olabilecek bazı bozukluklar:
HELLP sendromu
Hemolitik-üremik sendrom
Kemoterapi
Yüksek trombosit sayımına neden olabilecek bazı bozukluklar:
Trombositoz
Trombosit adezyon (bağlanma-yapışma) veya agregasyonu (kümelenme) bozukluklarından bazıları:
Bernard-Soulier sendromu
Glanzmann trombastenisi
Scott sendromu
von Willebrand hastalığı
Trombosit metabolizması bozukluklarından bazıları:
Düşük siklooksigenaz aktivite, konjenital (doğuştan) veya ilaca bağlı olabilir.

Hemostaz
Koagülasyon
Troamkasyon

Trombositler, yapısı ve görevleri, şemalar - uludag.edu.tr - Doç. Dr. İlkin Çavuşoğlu21 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Kan fizyolojisi üzerine genel bilgi, trombosit tanımı ve kan pıhtılaşması mekanizmasının detaylı anlatımı - aof.edu.tr (Türkçe)
Platelet Disorder Support Association2 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Platelet Disorders - clevelandchlinicmeded.com - Rachied Baz, MD & Tarek Mekhail, MD3 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kan şekeri seviyesi, kan şekeri konsantrasyonu veya kan glukoz seviyesi, insanların ve hayvanların kanında bulunan glukoz miktarıdır. Glukoz basit bir şekerdir ve her zaman 70 kilogram ağırlığında bir insanın kanında yaklaşık 4 gram glukoz bulunur. Vücut, metabolik homeostazın bir parçası olarak, başta  karaciğer ve pankreas ve bunların yanında ekstrahepatik dokular ve birkaç hormonun rol oynadığı, çok duyarlı homeostatik bir mekanizma ile kan glukoz seviyelerini sıkı bir şekilde düzenler. Glukoz, iskelet kası ve karaciğer hücrelerinde glikojen formunda depolanır. Aç kalan bireylerde, kan glukozu karaciğer ve iskelet kasındaki glikojen depoları harcanarak sabit seviyede tutulur.
İnsanlarda glukoz birincil enerji kaynağıdır. İnsanlarda, 4 gramlık bir kan şekeri seviyesi veya yaklaşık bir çay kaşığı, birçok dokuda normal fonksiyon için önemlidir. İnsan beyni, aç kalmış, hareketsiz bireylerde kan şekerinin yaklaşık %60'ını tüketir.
Kan şekerinde kalıcı bir artış glikoz toksisitesine yol açar, bu ise hücre işlev bozukluğuna ve diyabet komplikasyonları olarak gruplanan patolojiye katkı yapar.
Glikoz, bağırsaklardan veya karaciğerden kan dolaşımı yoluyla vücuttaki diğer dokulara taşınabilir.
Glukozun hücre içerisine alımı ise esasen pankreas tarafından üretilen bir hormon olan insülin ile düzenlenir. İnsülin karaciğer dışındaki dokularda glukozun hücre içine girişindeki kontrol mekanizmasında görev alır.
Glukoz seviyeleri, genellikle sabahları günün ilk öğünden önce en düşüktür ve öğünlerden sonra bir veya iki saat boyunca birkaç milimol yükselir. Normal aralıklar dışındaki kan şekeri seviyeleri, tıbbi bir durumun göstergesi olabilir. Sürekli yüksek bir seviyeye hiperglisemi denir; Düşük seviyeler hipoglisemi olarak adlandırılır. Diyabetes mellitus, çeşitli nedenlerden herhangi birinden kalıcı hiperglisemi ile karakterizedir ve kan şekeri regülasyonunun başarısızlığı ile ilgili en önemli hastalıktır. Kan şekeri düzeylerini test etmek ve ölçmek için farklı yöntemler vardır.
Alkol alımı başlangıçta kan şekerinde bir artışa neden olur ve daha sonra seviyelerin düşmesine neden olma eğilimindedir. Ayrıca, bazı ilaçlar glukoz seviyelerini artırabilir veya azaltabilir.

Kan şekeri düzeylerini ölçmenin iki yolu vardır: 
Birleşik Krallık'ta ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde (Avustralya, Kanada, Hindistan, vb.) ve eski SSCB ülkelerinde molar konsantrasyon, mmol/L (milimol/litre veya milimolar), kısaltılmış olarak mM) cinsinden ölçülür.
Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Japonya ve diğer birçok ülkede kütle konsantrasyonu mg/dL (desilitre başına miligram) cinsinden ölçülür.
C6H12O6 glikozunun molekül ağırlığı 180 olduğundan iki birim arasındaki fark 18 faktördür yani 1 mmol/L glikoz 18 mg/dL'ye eşdeğerdir.

Kan şekeri seviyesinin normal değer aralıkları farklı laboratuvarlar arasında kısmen farklılık gösterebilir. Birçok faktör kişinin kan şeker seviyesini etkiler. Vücudun kan şekeri ayarlamasının homeostatik mekanizması (glukoz homeostazisi olarak da bilinir), normal  çalışırken kan şekeri seviyesini yaklaşık 4,4 ila 6,1 mmol/L (79 ila 110 mg/dL) gibi dar bir aralıkta tutar. (açlık kan şekeri ölçüm değerlerine göre)
Diyabetik olmayanlar için normal kan şekeri seviyesi (açlık sonrasında test edilen), 3,9 ve 7,1 mmol/L (70 ila 130 mg/dL) arasında olmalıdır. İnsanlarda ortalama normal kan glukoz seviyesi yaklaşık 5,5 mmol/L'dir (100 mg/dL); Ancak bu seviye gün boyunca dalgalanır. Diyabetli olmayan ve aç olmayanlar için kan şekeri düzeyleri 6,9 mmol/L'nin (125 mg/dL) altında olmalıdır. Amerikan Diyabet Birliği'ne göre, diyabetikler için kan şekeri hedef aralığı, yemeklerden önce 5,0-7,2 mmol/L (90–130 mg/dL) ve yemeklerden sonra 10 mmol/L'den (180 mg/dL) az olmalıdır (kan şekeri monitörü-glukometre ile ölçülen değer)
Her ne kadar öğünler arasındaki aralıkta ve yüksek karbonhidrat içeriğine sahip yemeklerin zaman zaman tüketilmesi sonrasında geniş çaplı değişiklikler göstermesine karşın, insan kan şekeri seviyeleri normal aralıklar arasında kalmaya eğilimlidir. Ancak, yemekten kısa bir süre sonra, kan şekeri seviyesi diyabetik olmayanlarda geçici olarak 7,8 mmol/L (140 mg/dL) veya biraz daha fazla yükselebilir. Diyabetli bireylerin 'sıkı diyabet kontrolünü' muhafaza etmeleri için, Amerikan Diyabet Birliği, yemek sonrası glikoz seviyesini 10 mmol/L'den (180 mg/dL) az ve açlık plazma glukozunu ise 3,9 ila 7,2 mmol/L (70–130 mg/dL) arasinda olmasini tavsiye eder.
Kandaki ve vücut sıvılarındaki gerçek glukoz miktarı çok azdır. 5 litrelik kan hacmine sahip, 75 kg'lık sağlıklı bir yetişkin erkekte 5,5 mmol/L (100 mg/dL) lik kan şekeri seviyesi 5 g'dır ve yaklaşık bir çay kaşığı şekere eşdeğerdir. Bu miktarın bu kadar küçük olmasının nedeninin bir parçası, glukozun hücrelere girmesini sağlamak için enzimler tarafından glukoza fosfat veya başka gruplar ekleyerek glukozu değiştirmesidir.

Genel olarak, evcil geviş getiren hayvanlarda kan şeker aralıkları birçok monogastrik memelilerden daha azdır. Ancak bu genelleme yabani geviş getiren hayvanları veya devegilleri kapsamaz. mg/dL birimiyle serum glukozunun referans aralıkları inekler için 42 ila 75, koyunlar için 44 ila 81, keçiler için 48 ila 76, kediler için 61 ila 124, köpekler için 62 ila 108, atlar için 62 ila 114, domuzlar için 66 ila 116, tavşanlar için 75 ila 155 ve lamalar için 90 ila 140 arasında olduğu bildirilmiştir. Yakalanan dağ keçileri (Oreamnos americanus) için 26 ila 181 mg/dL serum glukozu için yüzde 90'lık bir referans aralığı bildirilmiştir. Beluga balinaları için serum glukozunun yüzde 25-75 aralığının 94 ila 115 mg / dL olduğu tahmin edilmektedir.  Beyaz gergedanlar için bir çalışma yüzde 95 aralığının 28 ila 140 mg/dL olduğunu göstermiştir. Grönland fokları için, 4.9 ila 12.1 mmol/L'lik bir serum glukoz aralığı [ör. 88 ila 218 mg/dL] rapor edilmiştir; balonlu foklar için, 7.5 ila 15.7 mmol/L arasında bir aralıkta [ör. yaklaşık 135 ila 283 mg/dL] bildirilmiştir.

Vücudun homeostatik mekanizması, kan glukoz seviyelerini dar bir aralıkta tutar. Bu mekanizma, hormonal regülasyonunun en önemli olduğu, birbiriyle etkileşen pek çok sistemden oluşur.
Kan glukoz seviyelerini etkileyen iki tip karşılıklı karşıt metabolik hormon vardır:

kan şekerini arttıran katabolik hormonlar (glukagon, kortizol ve katekolaminler gibi);
ve kan glukozunu azaltan bir anabolik hormon (insülin).
Bu hormonlar, endokrin doku toplulukları olan pankreatik adacıklardan salgılanır. Dört tip pankreatik adacık, alfa (A) hücreleri, beta (B) hücreleri, Delta (D) hücreleri ve F hücreleri vardır. Glukagon, alfa hücrelerden salgılanırken, insülin, beta hücreleri tarafından salgılanır. Bu iki hormon birlikte, bir reaksiyonun son ürününün başka bir reaksiyonun başlangıcını uyardığı bir süreçte negatif geri besleme yoluyla kan glukoz seviyelerini düzenlerler. Yüksek kan glukoz seviyelerinde, insülin kandaki glukoz konsantrasyonunu düşürür. Düşük kan-glikoz seviyesinde (insülin sekresyonunun bir sonucu oluşan) glukagonun salgılanmasını tetikler ve döngüyü tekrarlar.
İnsülin hiperglisemiye yanıt olarak pankreastan direkt kan içine salgılanır. Aminoasit, serbest yağ asitleri, glukagon hormonu insülin salgılanmasını olumlu yönde, epinefrin (adrenalin) ve norepinefrininsülin salgılanmasını ise olumsuz etkiler. Ön hipofizden salgılanan STH ve ACTH homonları kan glikozunu yükseltme eğilimindedir.
Kan glukozunun stabil kalması için insülin, glukagon, epinefrin ve kortizol modifikasyonları yapılır. Bu hormonların her birinin kan şekerini düzenleyen farklı bir sorumluluğu vardır; Kan şekeri çok yüksek olduğunda, insülin, kaslara fazla glukozu depolamak üzere almasını söyler. Glukagon kan glukoz seviyesinin çok fazla düşmesine yanıt verir; Daha fazla glukoz üretmek için dokuyu bilgilendirir. Epinefrin, "kaç ya da kavga et" yanıtı durumundaki faaliyet için kasları ve solunum sistemini hazırlar. Son olarak, kortizol vücudu ağır stres zamanlarında yakıtla besler.

Kan şekeri düzeyleri çok yüksek kalırsa vücut kısa vadede iştahı bastırır. Uzun süreli hiperglisemi, kalp hastalığı, kanser[22][16][./Blood_sugar_level#cite_note-20 [20]], göz, böbrek ve sinir hasarı gibi birçok uzun vadeli sağlık sorunlarına neden olur.
300 mg/dL'nin üzerindeki kan şekeri seviyeleri ölümcül reaksiyonlara neden olabilir. Ketonlar çok yüksek (çok düşük karbonhidratlı bir diyet yedikten sonra oluşandan daha yüksek) olduğunda, ketoasidozu başlatacaktır.
Hipergliseminin en yaygın nedeni şeker hastalığıdır. Diyabet bir sorun  olduğunda, doktorlar genellikle tedavi olarak bir anti-diyabetik ilaç önerirler. Hastaların çoğunluğunun bakış açısına göre, metformin gibi eski, iyi anlaşılmış bir diyabet ilacı ile tedavi, bu durumu yönetmek için en güvenli, en etkili, ucuz ve en konforlu yol olacaktır. Diyet değişiklikleri ve egzersiz uygulaması da diyabet için bir tedavi planının bir parçası olabilir.
Sağlıklı deneklerin çoğunda Açlık kan şekeri seviyeleri, yemek sonrası kan şekerinden daha yüksek olabilir. Bu bireylerin fizyolojik insülin direncine sahip oldukları söylenebilir ve uzun süreli bir komplikasyon olarak diabet gelişebilir. Klinik ve laboratuvar uygulamalarında, çoğu zaman sağlıklı bir normal denek, yemek sonrası kan şekeri değerinden daha yüksek bir açlık kan şekeri değeri sergilemektedir. Bu, kanda, yemek sonrası glukoz seviyesinin açlık glukoz seviyesinden daha yüksek olması gerektiği yönünde ortak bir algı bulunduğundan, karışıklık yaratır. Ama bu bireylerde tekrarlanan ölçümler, daha sonra da benzer bir sonuç verir.

Kan şekeri seviyeleri çok düşerse, hipoglisemi adı verilen potansiyel olarak ölümcül bir durum gelişir. Semptomlar uyuşukluk, zihinsel işlev bozukluğu; sinirlilik; kol ve bacak kaslarında titreme, seğirme, halsizlik; soluk ten rengi; terleme; bilinç kaybı'nı içerebilir.
Aşırı hipoglisemiden (2,2 mmol/L veya 40 mg/dL'nin altında) sonra tatmin edici kan şekeri düzeylerini geri kazandıran mekanizmalar, karışıklık veya dengesizlik ve aşırı durumlarda (0,8 mmol/L'nin altında) veya 15 mg/dL) bilinç kaybı ve nöbetler gibi ye

Kanama (hemoraji; hemorrhagia), canlı bir organizmada kanın kalp ve damar boşluğu (lümeni) dışına çıkmasıdır.

Mekanizmaları açısından 2 tür kanama vardır:
Damar yırtılmasına bağlı kanamalar (hemorrhagia per rhexian/rhexin),
Damar yırtılmasına bağlı olmayan kanamalar (hemorrhagia per diapedesin).

Damar ve kalp yırtılmasına bağlı kanamalardır. Arter kanamaları açık kırmızı renklidir ve her sistole uygun olarak fışkırır. Venalar kesildiğinde kırmızı-mor renkli ve sürekli kan akar, akan kanın basıncı yüksek değildir. Bir doku kesildiğinde kesit yüzeyindeki kapillerlerden sızma biçiminde kanama olur. Kalp ve damarlar iki biçimde yırtılır; travmatik rüptür, spontan rüptür.
Travmatik rüptür:Sağlam olan bir damarın ya da kalp duvarının travma nedeniyle yırtılma­sıdır. Kanamaların çoğu kesici-delici alet ve cisim yaraları, mermi çekirdeklerinin oluşturduğu zararlar, kemik kırıklarında kırık uçlarının kesici etkisi ile oluşur.
Spontan rüptür: Kan basıncının yükseldiği durumlarda doğal yapıda olan bir damar çeperi ya da kalp duvarı yırtılmaz. Kalp ve damar çeperlerini zayıflatan bir durumda normal kan basıncı bile incelmiş çeperi yırtabilir.
Kalp ve damarların kendi hastalıkları: myokard infarktı, ateroskleroz, periarteritis nodosa, anevrizmalar, flebitler, varisler.
Diabrozis kanamalar (hemorrhagia per diabrosin): Çevre dokulardaki yangı, tümör vb hastalıkların damar çeperine ilerleyerek çeperi inceltmesi ve buradan yırtılmasına bağlı kanamalardır. Mide ülserleri ve akciğer tüber­küloz kavernlerinin kanamaları başlıca örneklerdir.

Kapillerlerde ve venüllerde görülür. Damar çeperinde yırtılma yoktur, damar geçirgenliği artmıştır. Kanamalar genel­likle küçük odaklar biçimindedir. Kimi olgularda küçük odaklar bir­leşir ve massif kanamaları anımsatan gölcüklere dönüşür. Örnekler:

İnfeksiyon hastalıkları (tifüs, çiçek, meningokoksemi, bazı virüsler),
Aşırıduyarlık tepkileri (Henoch-Schönlein purpurası),
Vitamin eksikliği (C ve K vitaminleri),
Kimyasallar (arsenik ve fosfor),
Kan hastalıkları (trombositopeniler, lösemi, hemofili, afibrinojenemi, vb).

İnsan vücudunda yaklaşık 4-6 litre arasında kan bulunur. %33 üzerindeki akut kan kaybı hipovolemik şok nedeniyle ölüme neden olabilir. Kanamanın olay yerinde durdurulmaya çalışılması hasta için hayati önem taşır. Acil olarak kanı durdurma, konuyu bilen kişiler tarafından yapılabilir. İlk yardım uygulaması yapıldıktan sonra hasta en yakın sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Genel olarak kanamalar, mekanik olarak veya ilaçlar ile durdurulabilir. Mekanik olarak durdurmalar başlıca; burma (torsion), garo uygulama, Esmarch yöntemi, yabancı cisimle tıkama olarak isimlendirilebilir. Parmakla basınç yapmak, eğer yara küçükse ve kanama az ise yaranın üzeri gazlı bez veya temiz bir bezle bastırımak suretiyle gerçekleştirilir. 5-20 dakika kadar bastırma işlemine devam edilebilir. Kanama durduktan sonra yaranın üzerinde oluşan pıhtı silinmemelidir. Aksi halde kanama tekrar başlayabilir. Damar üzerine basınç yaparak da kanamalar durdurulabilir. Genelde atardamarlar vücudun iç kısımlarındadır. Şakak, kol, bacak, baş gibi bazı bölgelerde atardamarlar derinin hemen altından geçer. Aynı zamanda bu bölgelerde damar altında kemikler vardır. Bunlardan yararlanarak kanayan yere kan götüren atardamara deri ile kemik arasında elle basınç yapılarak damar sıkıştırılır. Böylece kan kaybı durdurulabilir veya azaltılabilir.
Kol ve bacaklardaki büyük kanamalarda, atardamarın deri ile kemik arasına sıkıştırılarak kanamanın durdurulmasına turnike denir. Turnike kollarda dirsekle omuz arasında, bacaklarda diz ile kalça arasında uygulanır. Tek kemikler üzerinde bilinçli bir şekilde uygulanması gereken bir yöntemdir. Yeni şekillenen tıbbi görüşlerde rutinde (özellikle bilinçsiz yapılan) turnike uygulaması önerilmemektedir. Nedenlerinin başında neden olduğu komplikasyonlar yer almaktadır. Kanayan bölgenin kalp seviyesinden yukarıda tutulması da kanamayı azaltabilir, hatta durdurabilir.
Organizmanın kan kaybını önleme çabaları ise şunlardır:

Damar kontraksiyonu: Damarın tümüyle kesildiği durumlarda mediadaki düz kasların kontrak­siyonu ile lümen kapanır ve kanama durur. Damarın tam kesilmediği olgu­larda kontraksiyon yetersiz kalır ve kanama devam eder.
Tromboz: Pıhtılaşma mekanizması tetiklenir ve kesilen damar ağzında oluşan trombus tıkacı kanamayı durdurur. Olaya infeksiyon karışırsa trombusun organizasyonu önlenir. Trombus bozulur ve yeni kanama olur (sekonder kanama). Kanın pıhtılaşmasını bozan hastalıklarda trombus oluşamaz ve kanama sürer.
Hipotansiyon: Ağır kanamalarda hipovolemi oluşur ve kan basıncı düşer. Hipotansiyon kanamayı tümüyle durdurmasa bile hızının azalmasına neden olur. Kanamanın sürmesi hipovolemik şok ile sonlanır.
Hematom: Doku içine olan kanamalarda hematom oluşur. Buradaki kanın basıncı damar içi basıncına eşit duruma gelince kanama durur. Beyindeki hematom kitlesi herniasyonlara yol açar.
Organlara özgü kontraksiyon: Doğumda plasenta yerinden ayrılınca uterus kasılır ve açıkta kalan da­mar ağızlarını sıkıştırarak kanamayı öder. Uterus atonisinde kasılma olmaz ve kanama sürer. Bu durumu önlemek için histerektomi gerekebilir.

Kan yitirilmesi vücut tarafından üç mekanizmayla kompanze edilmeye ve şok engellenmeye çalışılır.

Arter daralması (vazokonstriksiyon): arteriol kontraksiyonu ile periferik direnç artar ve kan basıncının düş­mesi önlenir. Vazokonstriksiyon genellikle iç organlarda olur. Yaşamsal açısından önemli organlarda (kalp, beyin, iskelet kasları) kontraksi­yon olmaz. Deri soluktur, ağız kurur, susuzluk duyulur.
Dokulardan sıvı çekilmesi: arteriol kontraksiyonu olan yerlerde kapillerlerin hidrostatik basıncı azalır ve doku sıvıları kana çekilir. Yitirilen kan sıvısı yerine konmaya çalışılır. Buna kan sulanması (hemodilution) denir.
Kan hücresi sağlanması: hematopoietik organlardaki yedek kan hücreleri periferik kana dökülür ve yenileri üretilir.

Kanamaların bulundukları yere, boyutlarına göre değişik isimler verilir.
Deri, mukoza, seröz zarlar

Peteşi (petechia): çapı=1–2 mm
Purpura: çapı=3–10 mm
Ekimoz (ecchymosis): çapı >10 mm
Doku/Organ içinde kitle yapan kanama

Hematom (hematoma)
Sindirim sistemi

Hematemez (hematemesis): kusmukla kan gelmesi
Melena: dışkı sindirilmiş kan görülmesi
Hematochezia: dışkıda taze kan varlığı
Solunum sistemi

Epistaksis (epistaxis): burun kanaması
Hemoptizi (hemoptysis): akciğerlerden ve solunum yollarından kanama (ağızdan gelen açık kırmızı renkli ve köpüklü kan)
Üriner sistem

Hematüri (hematuria): idrarda eritrosit bulunması
Doğal boşluklara kan dolması

Hemotoraks: plevra boşluğuna
Hemoperikardium: perikard boşluğuna
Hemoperitoneum: periton boşluğuna
Hemartroz: eklem boşluğuna
Hematosel: testiste tunica vaginalis'e

Kanamaların sonuçlarını ve komplikasyonlarını yönlendiren 3 önemli faktör vardır: nicelik, hız, yer.
Hipovolemik şok (kanamanın niceliği ve hızı etkendir): Kanın %20'sinin kaybı önemli bir zarar vermez. Akut olarak %33'ünün kaybı öldürücüdür. Kanama yavaşsa örne­ğin 24 saatlik bir sürede kanın %50'si kaybedilirse öldürücü olmayabilir ama tehlikelidir.
Mekanik basınç: Genellikle iç kanamalarda önem taşır.Hipertansiyonda ya da Willis poligonu anevrizmasında oluşan spontan arter rüptürüne bağlı intrakraniyal kanama kafa içi basıncını kısa sürede arttırarak ölüme yol açabilir. Beyin sapındaki (pons ve bulbus) çok küçük bir kanamanın basıncı bile dolaşım ve solunum merkezlerine yaptığı bası ile ölüme neden olabilir. Akut myokard infarktında görülen myokard yırtılmasıyla oluşan ka­namalar yavaşsa ve perikard genişleyerek durumu kompanze edebiliyorsa öldürücü olmayabilir. Kanama kısa sürede ve çok miktarda ise kalp tamponadı gelişir.
Hipokrom anemi: Kronik GIS kanamaları ve aşırı menstrüel kanama gibi vücut dışına olan kanamalarda demir eksikliğine bağlı anemiler görülür. İç kanamalarda hemoglobinin yıkılmasından sonra açığa çıkan demirden yeniden yararlanılır (recycling).
Asfiksi: Lösemili hastalarda uykuda oluşan burun kanamaları larinkse kadar inebilir, pıhtılaşarak larinksi tıkar, asfiksiye ve ölüme neden olabilir.
Organizasyona bağlı fonksiyon bozuklukları: deride, mukozalarda ve seröz zarlarda oluşan küçük kanamalar (peteşi, purpura, ekimoz) genellikle rezorbe olur, yerinde iz bırakmaz. Seröz boşluklara oluşan büyük kanamalar (hemothorax, hemopericardium, hemoperitoneum) organize olursa plevra, perikard ve periton yaprakları arasında yapışıklıklar oluşur. Doku aralıklarında kitle yapan kanamalar (hematom) büyükse rezorbe olmayabilir. Kan kitlesi içine doğru gelişen granülasyon dokusu daha sonra fibröz dokuya dönüşür (organizasyon). Büyük hematomlarda granülasyon dokusu orta kesimlere ulaşamaz, buradaki eritrositler hemolize olur. Fibröz çeperle kuşatılmış ve sarı-saydam bir sıvıyla dolu kistik boşluk oluşur (psödokist).

Anemi, yani halk arasında bilinen adıyla "kansızlık", toplam kırmızı kan hücresi/alyuvar/Eritrosit sayısının azalması veya eritrositlerin içindeki hemoglobin miktarının azalması veya her ikisinin birlikte olması sonucu oluşan bir hastalıktır. Anemi ismi Grekçe: ἀναιμία Grekçe: anaimia, ἀν- an-, "-sız" + αἷμα haima, "kan" kelimelerinden türetilmiştir. Eritrositlerin içinde bulunan hemoglobinin, oksijeni akciğerlerden kapiller arterlere (kılcal damarlar) taşıması nedeniyle anemi hücre, doku ve organlarda hipoksiye (oksijen azlığı) neden olabilir. Oksijenin hücre canlılığı için elzem olması nedeniyle eksikliği pek çok klinik sonuca neden olur.
Kan hastalıkları içinde en sık görülen hastalık anemidir. Anemi tipleri ve nedenleri oldukça fazladır. Sınıflandırma daha çok eritrosit morfolojisi ya da etyoloji şeklinde yapılır. Morfolojik sınıflamada MCV (ortalama eritrosit hacmi) kullanılır.
Eritrositler için demir, folik asit ve B12 vitamini çok önemlidir. Demir eksikliğinde demir eksikliği anemisi oluşabilir. Bu durumda eritrositler normalden daha küçük olurlar ve görevlerini tam ve başarıyla yerine getiremezler. Folik asit ve B12 vitamini eksikliğinde ise eritrositler normalden daha büyük olur ve görevlerini yerine getiremezler, bu durum megaloblastik anemi olarak adlandırılır. Demir eksikliğinde görülen eritrositler hipokrom mikrositer görünümdedir.
Folik asit ve vitamin B12 DNA yapımına katıldığından eksikliklerinde eritrosit boyutları daha büyük olur.

Pek çok hasta anemik olduğunun farkında değildir. Semptomlar da oldukça belirsiz olabilir.
Anemi hastaları genelde halsizlik, yorgunluk, güçsüzlük tarif ederler. Buna dispne (nefes darlığı) ve çarpıntı da eşlik edebilir.
Fizik muayenede ciltte solukluk izlenir. Bu solukluk dudaklarda ya da tırnak yataklarında da izlenebilir.
Bunun dışında farklı anemi alt tiplerinde farklı semptomlar izlenir. Örneğin demir eksikliği anemisinde pica(toprak, buz yeme), orak hücreli anemide bacaklarda ülserler izlenebilir.

Anemiler etyolojik yani nedenlerine bağlı olarak kabaca eritrosit üretimindeki bozukluklar, eritrosit yıkım artışı ile giden durumlar(hemolitik anemiler), kan kaybı ve sıvı yüklenmesine (hipervolemi) bağlı nedenler olarak sınıflandırılabilir.
Demir eksikliği anemisi dünya üzerinde en sık görülen anemi nedenidir.

Kök hücre proliferasyon ve diferansiasyon bozuklukları
Saf eritrosit aplazisi
Aplastik anemi bütün kan hücrelerini etkiler. Fanconi anemisi aplastik anemi ve diğer pek çok anormalliğe sebep olan kalıtsal bir hastalıktır.
Böbrek yetmezliği anemisieritropoietin üretimindeki yetersizlik nedeniyle
Endokrin hastalık anemisi
Eritroblast proliferasyon ve maturasyon bozuklukları
Pernisyöz anemi megaloblastik aneminin vitamin B12 emiliminin azlığına bağlı ortaya çıkan eksikliğidir. Diyetle alınan B12'nin eksikliği non-pernisyöz megaloblastik anemiye neden olur.
Folik asit eksikliğine bağlı anemi, vitamin B12 eksiklği gibi megaloblastik anemiye sebep olur.
Prematür anemisi, genelde 2-6 hafta arası prematür infantlarda laboratuvar testleri için alınan kan örnekleri ve azalmış eritropoietin cevabı nedeniyle.
Demir eksikliği anemisi, hemoglobinin hem bölümündeki sentez eksikliği nedeniyle
Talasemiler, hemoglobinin globin bölümündeki sentez eksikliği nedeniyle
Böbrek yetmezliği anemisi (kök hücre disfonksiyonuna ilaveten)
Bilinmeyen ya da multipl mekanizması olanlar
Myelofitizik anemi ya da myelofitizis, malign tümör, granülomatöz hastalıklar gibi nedenlerle kemik iliğindeki üretim azlığı
Myelodisplastik sendrom
Kronik infeksiyonlarda görülen anemiler

İntrinsik (intrakorpusküler) anormallikler Paroksismal nokturnal hemoglobinüri hariç tamamı kalıtsal, genetik hastalıklardır.
Herediter sferositoz eritrosit membran defekti nedeniyle kırmızı kan hücreleri dalakta yıkılırlar.
Herediter eliptositoz, membran iskelet defekti nedeniyle.
Abetalipoproteinemi, membran lipidlerinde bozukluğa neden olmasıyla.
Enzim eksiklikleri
Piruvat kinaz ve hekzokinaz eksiklikleri, glikoliz defekti nedeniyle
Glikoz-6-fosfat dehidrogenaz ve glutatyon sentetaz eksikliği, artmış oksidatif stres nedeniyle
Hemoglobinopatiler
Orak hücreli anemi
Anstabil hemoglobine neden olan hemoglobinopatiler
Paroksismal nokturnal hemoglobinüri, edinsel membran defekti nedeniyle
Ekstrinsik (ekstrakorpusküler) anormallikler
Antikor aracılı
Sıcak otoimmün hemolitik anemi; IgG aracılığı ile. Otoimmün hemolitik anemilerin en sık formudur. İdiopatik, olabileceği gibi ilaç, Sistemik lupus eritematozus ya da kronik lenfosittik lösemi gibi hastalıklara bağlı olabilir.
Soğuk aglütinin hemolitik anemi; IgM aracılığı ile.
Eritroblastozis fetalis, Rh hastalığı, yenidoğanlarda
Transfüzyon reaksiyonları: Kan transfüzyonu nedeniyle
Eritrositlere mekanik travma
Mikroanjiopatik hemolitik anemiler: Trombotik trombositopenik purpura ve dissemine intravasküler koagülasyon(DIC)
İnfeksiyonlar: Sıtma
Kalp ameliyatları
Hemodiyaliz

Prematür anemisi laboratuvar testleri nedeniyle fazla kan alımı sonucu
Fiziksel travma ya da cerrahi, akut kan kaybı nedeniyle
Gastrointestinal sistem lezyonları, ülser, anjiodisplazi, tümör gibi nedenlerle akut ve kronik kan kaybı
Jinekolojik hastalıklar, endometrial polip, düşük gibi nedenlerle akut ve kronik kan kaybı
Menstruasyon, adet gören kadınlarda aşırı ya da uzun süren kanama nedeniyle

Hipervolemi hemoglobin konsantrasyonunda azalmaya sebep olur.

Aşırı su ve sodyum alımı.
Gebelikte görülen anemi.

Temel olarak MCV değerine göre yapılır. Bir anemi birden çok alt sınıfta yer alabilir. MCV değerine göre anemilerin şematik bir gösterimi:

Makrositer anemiler arasında megaloblastik anemiler, hipokrom mikrositer anemiler içinde demir eksikliği anemisi, normokrom normositik anemiler arasında akut kan kaybı sayılabilir.

Kan değerlerinin laboratuvar incelemesi ile tanı konulur. İlk basamakta Hb/hemoglobin, eritrosit sayısı/RBC, hematokrit/HCT, retikülosit sayısı, ortalama eritrosit hacmi/MCV, eritrosit dağılım genişliği/RDW gibi değerlere bakılır. Hb, HCT ve RBC düşüklüğü ile anemi tespit edildikten sonra aneminin nedeni tespit edilmelidir. MCV kullanılarak yapılan eritrosit morfolojisinden de yararlanılarak ayırıcı tanıya gidilir. Kan yaymalarındaki eritrosit şekil ve boyut farklılıkları etyoloji konusunda ipucu verir. Hemoglobinopatilerden kuşkulanıldığında elektroforez, immünolojik bir sebepten kuşkulanıldığında Coombs testi, megaloblastik anemilerden şüphelenilirse folik asit ve B12 vitamini değerlerine bakılır. Kronik bir kan kaybından şüphelenildiğinde endoskopi, kolonoskopi gibi tetkiklerle gastrointestinal sistem incelenebilir. Demir eksikliği anemisi ve ayırıcı tanısında serum demir düzeyi, serum demir bağlama kapasitesi, serum ferritin düzeyi, transferrin saturasyonu incelenir.

Tedaviye başlamadan önce altta yatan durumun tespiti ve bu durumun ortadan kaldırılması çok önemlidir.
Vitamin ve demir eksikliklerinde eksik olan vitamin ve elementler oral ya da injeksiyon şeklinde replase edilir.
Normal şartlarda kan hemoglobininin 7 g/dl'nin altına düşmediği durumlarda kan transfüzyonu önerilmez.
Eritropoezi stimule eden ajanlar (örneğin eritropoietin) kronik böbrek yetmezliğinin ileri evrelerinde kullanılabilir.

Demir eksikliği anemisi

Klorheksidin, ameliyat öncesi cilt dezenfeksiyonu ve cerrahi aletlerin sterilize edilmesi için kullanılan bir dezenfektan ve antiseptiktir. Hem hastanın cildini hem de sağlık çalışanlarının ellerini dezenfekte etmek amacıyla kullanılabilir. Ayrıca yaraları temizlemek, diş plağını önlemek, ağızdaki mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek ve idrar kateterlerinin tıkanmasını önlemek için de sıvı veya toz olarak kullanılabilmektedir.
Yan etkileri cilt tahrişi, dişlerde renk değişikliği ve alerjik reaksiyonlardır. Doğrudan temas halinde göz problemlerine neden olabilmektedir. Hamilelikte kullanımı güvenli görünmektedir. Klorheksidin alkol, su veya yüzey aktif madde çözeltisiyle karıştırılmış olarak bulunabilir. Bir dizi mikroorganizmaya karşı etkilidir, ancak sporlara etki etmez.
Klorheksidin, tıbbi olarak 1950'lerde kullanılmaya başlandı. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde reçetesiz satılmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde toptan satış maliyeti litre başına yaklaşık 2,20-4,10 ABD dolarıdır. Birleşik Krallık'ta bu tutarın NHS'ye maliyeti yaklaşık 4,80 £'dur. 2017 yılında, bir milyondan fazla reçeteyle Amerika Birleşik Devletleri'nde en sık reçete edilen 286. ilaç olmuştur.

Kolloid, gerçek çözelti ile heterojen karışımlar arasında yer alan ara karışımların adıdır. Burada dağılan fazın  tanecik boyutu, yaklaşık 1-1000 nm dolayındadır (Petrucci, Genel Kimya). 1861'de İskoçyalı bilim insanı Thomas Graham, değişik maddelerin parşömen zarından geçişlerini incelemiş ve bunlardan bazılarının hızlı, bazılarının yavaş hareket ettiklerini gözlemlemiştir. Örneğin albümin, jelatin, arap zamkı gibi maddeler yavaş hareket ederken, şeker, potasyum hidroksit, sodyum klorür gibi maddelerin zardan çok hızlı geçtiklerini tespit etmiştir. Buna göre Graham, çözünmüş maddeleri zardan geçişlerine göre kristaloidler ve kolloidler olarak ikiye ayırmıştır. Kolloidler, büyük moleküllü oldukları için zardan geçememiştir. Sonunda nişasta, jelatin gibi maddeler zamk ile aynı özellikleri gösterdiği için Yunancada zamk anlamına gelen kola kelimesinden türeyen kolloid sözcüğü ile adlandırılmıştır. Ancak bilimsel gelişmeler sonucunda Graham'ın kolloid olarak nitelendirdiği protein gibi maddeleri kristallendirmek ve kristaloid olarak nitelendirdiği kükürdün kolloidal çözeltisini hazırlamak mümkün olmuştur ve bu nedenle Graham'ın bu sınıflandırması önemini yitirmiştir.
Yeni tanıma göre; bir maddenin kendisi için çözücü olmayan bir ortamda 10−5-10−7 cm boyutlarında dağılmasıyla oluşan çözeltiye kolloidal çözelti denir. Örneğin kükürdün, kilin, sabunun suda dağılmasıyla kolloidal çözelti oluşur. Yine, süt, kan serumu ve zamkın sudaki çözeltileri ve çeşitli polimer maddelerin kendilerine uygun çözücülerdeki çözeltileri kolloidal çözeltilerdir. Kolloitler, ilgili fazlara bağlı olarak üç genel ad altında toplanabilir. Soller, aeorosoller ve emülsiyonlar. Soller, bir sıvıda bir katının ya da bir katıda bir başka katının dağılmasıyla oluşan kolloitlerdir. Su içinde dağılmış  altın kümeleri, suda dağılmış kil solleri, kolloidal silika(kum) sol örnekleridir. Aeorosol, bir gaz ortamında sıvının ya da katını dağılmasıyla oluşmuş kolloitlerdir. Duman, sis, pus, kirli hava, birçok sprey aerosol örneğidir. Emülsiyon, sıvıda sıvı dağılmasıyla oluşmuş kolloitlerdir. Genellikle iki sıvının çalkalanmasıyla oluşmuştur.

Kolloidal çözeltiler, dağılma fazı ve dağılan faz olmak üzere iki fazdan oluşur. Dağılma fazı homojen bir ortamdır. Bu ortam katı, sıvı veya gaz halde olabilir. Dağılan fazı oluşturan tanecikler ise çok sayıda atom veya atom gruplarından oluşmuş olup bu tanecikler ışık mikroskobunda görülmez, ancak elektron mikroskobunda görülebilir. Kolloidal çözeltileri diğer çözeltilerden ayıran başlıca özellik bu taneciklerin büyüklüğüdür. Taneciklerin büyüklüğü 10−5 cm'den büyük ise çözelti, süspansiyon adını alır. Taneciklerin büyüklüğü 10−7 cm'den küçük ise çözelti, gerçek çözeltidir.
Kolloidal sistemler dağılma ve dağılan fazın katı, sıvı ve gaz halde olmasına göre 8 tipte incelenebilir:
|}
 Kolloidal sistem katılaştığında jel adını alır.

1857'de Faraday, altının kolloidal çözeltisini hazırlamayı başarmış ve bu çözeltinin optik özelliklerini incelemiştir. Bir altın solü kuvvetli bir ışık ile aydınlatıldığında sole yandan bakılırsa beyaz bir yol halinde bir ışık demeti görülür. Faraday, bu olayı, altın tanecikleri üzerinde ışığın saçılması olarak açıklamıştır. Aynı olayı inceleyen Tyndall 1860'ta saçılan ışığın polarize olduğunu bulmuştur. Daha sonra ultra mikroskobun bulunmasıyla taneciklerin boyutunu saptamak mümkün olmuştur. Kolloidal taneciklerin boyutunu saptamak için mikroskop yönteminden başka ultra santrifüj, osmotik basınç, türbidite, viskozite gibi yöntemlerden de yararlanılır. Bütün bu uygulamaların sonunda kolloidal taneciklerin atom ve moleküllerden büyük tanecikler olduğu anlaşılmıştır.

Anorganik Kolloidler
Oksit solleri
Hidroksit solleri
Tuz solleri
Organik Kolloidler
Homopolar soller
Heteropolar soller
Hidroksi soller

Küresel Kolloidler
Lineer veya Küresel Olmayan Kolloidler

Misel Tipi Kolloidler
Moleküler Kolloidler

Liyofob Kolloidler (Ortamın sıvısı su ise hidrofob adını alır.)
Liyofil Kolloidler (Ortamın sıvısı su ise hidrofil adını alır.)

Kuyruksuz kurbağalar (Latince: Anura), Yunancadaki "yokluk" ön eki olan ἀ(ν)- an- ile yine Yunancada "kuyruk" anlamına gelen οὐρά ourá sözcüklerinden yapay türetilmiş bir terimdir ve "kuyruksuz" demektir.
Erişkinlerinin uzun arka bacaklar, tıknaz gövde, araları zarlı parmaklar, çıkık gözler ve kuyruksuzluk gibi özellikleri bulunan kurbağaların büyük çoğunluğu yarı sucul bir yaşam sürer ama tırmanarak ya da zıplayarak karada da rahatça hareket edebilirler.
Özellikle çiftleşme döneminde belirginleşen ve halk arasında "vıraklama" olarak anılan seslenişleriyle dikkat çeken kurbağalar, ekvatordan subarktik bölgelere kadar olan geniş bir yayılım alanında bulunurlar. Çoğunluğu tropik yağmur ormanlarında olmak üzere, toplam 33 familyaya dağılmış yaklaşık 5250 türü bulunan bu canlılar, çeşitliliği en fazla olan omurgalılardandır. Ancak, kimi kurbağa türlerinin giderek azalan sayıları da dikkat çekmektedir. Kurbağalar yazın toprağın altında kurur.

Birçoklarını yaşam alanları tehlike altındadır. Kolombiya'ya özgü endemik bir tür olan Eleutherodactylus taciturnus da bunlardan biridir.

Takım : Anura — Kuyruksuz kurbağalar
Alt takım : Archaeobatrachia
Familya : Alytidae — Disk dilli kurbağalar
Familya : Bombinatoridae — Kızılca kurbağagiller
Familya : Leiopelmatidae
Alt takım : Mesobatrachia
Familya : Megophryidae
Familya : †Palaeobatrachidae
Familya : Pelobatidae — Sarmısaklı kurbağagiller
Familya : Pelodytidae
Familya : Pipidae — Tırnaklı kurbağalar
Familya : Rhinophrynidae
Familya : Scaphiopodidae
Alt takım : Neobatrachia
Familya : Allophrynidae
Familya : Amphignathodontidae
Familya : Aromobatidae
Familya : Arthroleptidae
Familya : Brachycephalidae
Familya : Brevicipitidae
Familya : Bufonidae — Kara kurbağasıgiller
Familya : Calyptocephalellidae
Familya : Centrolenidae
Familya : Ceratobatrachidae
Familya : Ceratophryidae
Familya : Craugastoridae
Familya : Cryptobatrachidae
Familya : Cycloramphidae
Familya : Dendrobatidae
Familya : Dicroglossidae
Familya : Eleutherodactylidae
Familya : Heleophrynidae
Familya : Hemiphractidae
Familya : Hemisotidae
Familya : Hylidae — Ağaç kurbağasıgiller
Familya : Hylodidae
Familya : Hyperoliidae
Familya : Leiuperidae
Familya : Leptodactylidae — Zehirli ok kurbağaları
Familya : Limnodynastidae
Familya : Mantellidae
Familya : Micrixalidae
Familya : Microhylidae
Familya : Myobatrachidae
Familya : Nasikabatrachidae
Familya : Nyctibatrachidae
Familya : Petropedetidae
Familya : Phrynobatrachidae
Familya : Pseudidae
Familya : Ptychadenidae
Familya : Pyxicephalidae
Familya : Ranidae — Su kurbağasıgiller
Familya : Ranixalidae
Familya : Rhacophoridae
Familya : Rheobatrachidae
Familya : Rhinodermatidae
Familya : Sooglossidae
Familya : Strabomantidae

Türkiye'de kurbağaların 6 familyada (Bombinatoridae, Pelobatidae, Pelodytidae, Bufonidae, Hylidae, Ranidae) toplamda 17 türü bulunur.

Kızılca kurbağa (Bombina bombina)
Toprak kurbağası (Pelobates syriacus)
Kafkas kurbağası (Pelodytes caucasicus)
Siğilli kurbağa (Bufo bufo)
Kafkas siğilli kurbağası (Bufo verrucosissimus)
Gece kurbağası (Pseudepidalea viridis)
Değişken desenli gece kurbağası (Pseudepidalea variabilis)
Yeşil kurbağa (Hyla savignyi)
Ağaç kurbağası (Hyla arborea)
Çevik kurbağa (Rana dalmatina)
Toros kurbağası (Rana holtzi) endemik
Uludağ kurbağası (Rana macrocnemis)
Şeritli kurbağa (Rana camerani) kimilerine göre R. macrocnemis türünün sinonimidir
Tavas kurbağası (Rana tavasensis) endemik
Ova kurbağası (Pelophylax ridibundus)
Anadolu kurbağası (Pelophylax caralitanus) endemik
Levanten ova kurbağası (Pelophylax bedriagae)

Kök hücre, mitoz bölünmeyle özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilen ve daha fazla kök hücre üretmek için kendini yenileme yeteneğine sahip olan, bütün çok hücreli canlıların doku ve organlarını oluşturan ana hücre türleridir.
Memelilerde kök hücrelerin iki yaygın tipi bulunur; blastokist evresinin iç tabakasından elde edilebilen embriyonik kök hücreler ve çeşitli dokularda bulunan yetişkin kök hücreleri.
Yetişkinlerdeki kök ve öncül (progenitör) hücreler vücudun onarımında görev alıp, erişkin dokuları yenileyebilme yetisine sahiplerdir. Gelişen bir embriyoda, kök hücreler özelleşmiş hücrelerin tümüne-ektoderm, mezoderm, endoderm-farklılaşabilirler (bkz. pluripotent hücreler denir) ve ayrıca kan, deri, sindirim organları gibi organların da yenilenmesini sürekli kılarlar.
İnsanlarda günümüzde bilinen otolog erişkin kök hücre kaynakları şu şekildedir;

Kemik iliği kök hücreleri Kemikten (tipik olarak femur veya iliak krestden) mekanik bir işlemle ayrımları yapılabilir.
Yağ (adipoz) doku; liposakşın ile alınması ve saflaştırmaları gerekir.
Kan, donörden alıcıya kan bağışına benzer şekilde kanın içinden geçtiği ve kök hücrelerin süzüldüğü "ferez" aracılığıyla saflaştırmayla yapılarak elde edilir.
Kök hücreler ayrıca doğumdan hemen sonra umbilikal kord kanından da elde edilebilir. Bütün kök hücre tiplerinde kendinden (otolog) elde en az riski taşır ve bankalarda saklanılarak sonrası için kullanılabilirler. Ancak son çalışmalar kanser tedavilerinde otolog kök hücre kullanımının riskli olabilceğini de göstermektedir.
Günümüzde yüksek oranda değişkenlik gösterebilen kök hücreler, kemik iliği nakilleri gibi tıbbi tedavilerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun için hücre kültür ortamlarında yapay olarak yetiştirilmeleri ve bu ortamlarda kullanılacak hücre tipine göre (kas, sinir vb.) farklılaştırılmaları gerekmektedir. Embriyonik hücre hatları ve otolog embriyonik kök hücreler ise; terapötik klonlamayla oluşturulmakta ve gelecekteki tedavi yöntemleri için umut oluşturmaktadır. Kök hücreler hakkındaki araştırma ve bulgular 1960'larda Toronto Üniversitesindeki Ernest A. McCulloch ve James E. Till tarafından sağlanmıştır.

Bir hücrenin kök hücre olabilmesi için şu iki özelliği bulundurması gerekir:

Kendini-yenileme: farklılaşmamış safhasını sürdürerek, çok sayıda hücre bölünmesi yapabilme.
Yetkinlik: özelleşmiş hücre tiplerine farklılaşabilme yetisi. Bu kuralcı açı; multipotent ya da unipotent öncül hücreler de bazen kök hücreyi tanımlasa da, kök hücrelerin herhangi bir olgun hücre tipine değişme yeteneği veren multipotent ya da unipotent özellikte olmalarını gerekmektedir. Bundan bağımsız olarak; kök hücre işlevinin bir geri-besleme mekanizmasıyla düzenlendiği de söylenmektedir.

Bir kök hücre populasyonun var olmasını sağlayan 2 mekanizma vardır: 

Asimetrik hücre bölünmesi (zorunlu asimetrik replikasyon) : bir kök hücre, kendiyle özdeş olan bir ana hücreye bölünür, diğer yavru hücre ise farklılaşır.
Stokastik farklılaşma: bir kök hücre iki farklı oğul hücreye bölündüğünde, başka bir kök hücre mitoza gider ve ana hücreye özdeş iki kök hücreyi üretir.

Yetkinlik kök hücrenin diğer hücrelere (farklı hücre tiplerine) farklılaşma potansiyelini belirtir.

Totipotent (ya da omnipotent); embriyonik ya da ekstraembriyonik hücre tiplerine farklılaşabilen kök hücrelerdir. Bu hücreler, tüm ve yaşayan bir organizmayı oluşturabilirler. sınırsız sayıda farklılaşma yeteneği vardır. Yumurta ve sperm hücrelerinin kaynaşmasıyla oluşurlar. Döllenmiş yumurtanın ilk birkaç bölünmesiyle meydana gelen hücreler de totipotenttir.
Pluripotent kök hücreler; totipotent hücrelerin soyundan gelirler ve üç germ tabakasından meydana gelen neredeyse tüm hücrelere farklılaşabilirler.
Multipotent kök hücreler; bir miktar hücreye farklılaşabilirler; bu hücrelerin bir miktarıyla yakından akrabadır.
Oligopotent kök hücreler lenfoid ya da miyeloid kök hücreler gibi sadece birkaç hücre tipine farklılaşabilirler.
Unipotent hücreler sadece bir hücre tipini, kendilerini üretebilirler. Fakat onları kök-hücre olmayan hücrelerden (örn. kas kök hücreleri) ayırt eden kendini-yenileme yeteneğine sahiplerdir.

Bir kök hücrenin pratikteki tanımı, işlevselliğidir; bir ömür boyu dokuları yenileme yeteneğine sahip hücreyi tanımlar. Örneğin, kemik iliği ya da hematopoetik kök hücreyi (HKH) tanımlayan bir deney, hücrenin naklini ve HKH'ler olmaksızın canlının korumasını belirleme yetisindedir. Bu durumda, bir kök hücre, yetkinliğini gösterir şekilde, yeni kan hücrelerini ve uzun vadede bağışıklık hücrelerini üretebilme yeteneğindedir. 
Ayrıca, nakil olan bir canlıdan, kök hücrelerin tekrar saflaştırılması mümkündür. Kök hücrelerin kendilerini-yenileme yeteneğini, HKH'ler olmaksızın yapılan nakiller göstermektedir.
Kök hücrelerin özellikleri, her bir hücrenin kendisini yenileme ve farklılaşma yeteneğine göre değerlendirildiği klonojenik test gibi in vitro yöntemlerle gösterilebilir
Kök hücreler ayrıca, bulundurdukları özgül hücre yüzey belirteçlerine göre de saflaştırılabilirler. Ancak, in vitro hücre kültür ortamları, hücrenin aynı tutumu sergileyip sergilemeyeceğini belirsiz hale getiren şekilde hücrenin davranışını değiştirebilmektedir. Bu durumda, önerilen ergin hücre populasyonlarının gerçekten kök hücreler olup olmadığı konusunda önemli tartışmalar bulunmaktadır.

Embriyonik kök hücre (EKH) hatları, embriyonun blaskokist ya da morulanın daha erken evrelerinde en iç hücre kümesinden köken alan epiblastlardan elde edilen kültürlerdir.
Blastokist, 50-150 hücreden meydana gelen ve insan embriyosunun yaklaşık 4-5 günlük ilk evrelerindendir. EKH'ler, pluripotenttir ve üç ilkel tabakanın (ektoderm, mezoderm ve endoderm) tümüne de farklılaşabilir. Başka bir deyişle pluripotent hücreler; özgül bir hücre tipi için verilen yeterli ve gereken uyarı verildiğinde, 200'den fazla insan hücresinin tümünü oluşturabilir.
Pluripotent hücreler, embriyo-dışı membranlar ya da plasentanın oluşumuna katılmazlar. Endoderm, bütün akciğerleri ve sindirim biyotasını oluştururken, ektoderm sinir sistemi ve deriyi; mezoderm ise, kaslar, kemik, kan yani endoderm ve ektoderm arasındaki her şeyi birleştiren kısmı oluşturan katmanlardır.
Günümüze kadar olan neredeyse bütün araştırmalar, fare (mEKH) ve insan (iEKH) embriyonik kök hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin her ikisi de, farklılaşmamış bir evrede kalmak için çok farklı çevrelere ihtiyaç duysalar da, gerekli kök hücre özelliklerini taşırlar.
Fare kök hücreleri (mEKH) iskelet görevi için hücrelerarası madde (matriks) gibi görev gören jelatine ve lösemi baskılayıcı faktör (LIF) gibi ajanlara ihtiyaç duymaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri ise; fare embriyonik fibroblastlarından elde edilen besleyici bir tabakaya ve temel hücre büyüme faktörüne (bFGF ya da FGF-2) ihtiyaç duymaktadırlar.
Genetik uygulama ya da en uygun kültür şartları olmaksızın; embriyonik kök hücreler hızlıca farklılaşmaktadırlar.
Bir insan embriyonik kök hücresi, ayrıca bazı transkripsiyon faktörleri ve hücre yüzey proteinleri olarak da tanımlanabilir.
Transkripsiyon faktörlerinden Oct-4, Nanog ve Sox2, pluripotensinin devamını ve farklılaşmayı sağlayan genlerin baskılanmasını sağlayan, çekirdek düzenleyici ağdan meydana gelmektedir.
Çoğunlukla insan embriyonik kök hücrelerini tanımlamak için kullanılan hücre yüzeyi antijenleri, glikolipidlerdir (evreye özgü embriyonik antijen 3 ve 4 ve keratan sülfat antijenleri Tra-1-60 ve Tra-1-81'dir.
Kök hücrelerin moleküler tanımlaması, bazı proteinleri ve devam eden araştırmaların bir konusuna karşılık gelmektedir denebilir.
Günümüzde embriyonik kök hücrelerin kullanılarak yapıldığı onaylanmış herhangi bir tedavi bulunmamaktadır.
İlk insan denemesi Haziran 2009'da ABD Gıda ve İlaç Yönetimi tarafından uygulamaya kondu. Ancak, bu insan deneyi, Atlanta'da 13 Ekim 2010 tarihindeki omurilik hasarlı kurbanlara kadar kabul edilmemiştir. 14 Kasım 2011'de deneyi uygulayan şirket, kök hücre tedavi uygulamalarına devam etmeyeceğini açıklamıştır.
Pluripotent olan embriyonik kök hücreler, doğru farklılaşma için özgül sinyallere ihtiyaç duymaktadırlar; eğer bir vücuttan diğerine doğrudan verilirlerse, bu kök hücreler teratomaya da yol açabilen birçok farklı hücreye farklılaşabilirler.
Teorikte nakil reddini engellemede kullanılması mümkün olan ve uygun hücrelere farklılaşma yeteneğindeki EKH'ler, araştırmacıların hala yüzleşmekte olduğu bazı engelleri de bulundururlar.
Günümüzde bazı uluslar, EKH'lerin araştırma ya da yeni EKH üretme konuları üzerine moratoryumları bulunmaktadır.
Embriyonik kök hücreler, sınırsız genişleme ve pluripotensi yeteneklerinin birleşimlerinden dolayı, teorik olarak yenileyici tıp ve hastalık sonrası doku onarımı için olası kaynaklardır.
Henüz farklılaşmamış olan bu hücreler sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme, organ ve dokulara dönüşebilme yeteneğine sahiptir. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler.
Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda Kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir.

Fetüslerin organlarında bulunan birincil kök hücreler fetal kök hücreler olarak adlandırılır. Fetal kök hücrelerin alınması ve kullanımı ciddi etiksel sorunlara yol açabilmektedir. Kaynağı genellikle düşük yapanların bağışladığı fetüslerdir. Günümüzde FKH'ler ile yapılan çalışmalar kök hücre kaynağı yetersizliğinden dolayı yavaşlamıştır.

Yetişkin kök hücresi, somatik (vücut) kök hücreleri ve üreme hattı (germ) kök hücreleri olarak da bilinen, yetişkinler kadar çocuklarda da bulunan hücrelerdir. Pluripotent yetişkin kök hücreler seyrek ve umbilical kord

Lenfomalar bağışıklık sisteminin urlarıdır. Lenf düğümlerinde çıkan ve lenfositlerden oluşan urların tümüne lenfoma denir. Son geçen yüzyılda ve günümüzde bağışıklık sistemi üzerine süren çalışmalar bu kötücül urların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Lenfomaların yalnızca altında yatan nedenleri ve oluşma süreçleri değil, aynı zamanda sağaltımları konusunda da önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Günümüzde Hodgkin dışı lenfoma olan her hasta için uygun bir sağaltım yöntemi bulunmaktadır.
Bu urlar yukarıda da açıklandığı gibi lenf düğümlerinde çıkmakta ve bu düğümlerin şişmesiyle kendilerini belli etmektedirler. Lenfomalar, lösemi ile yakından ilgilidirler; bir kişide iki durum birlikte de görülebilir ya da öbürü olmadan yalnız biri de olabilir. Lenfomaların çok türü bulunmaktadır ve lösemilerle birlikte tümü kan kanserleri adı altında toplanmaktadır.
1832 yılında Thomas Hodgkin, lenfomanın ilk tanımını yapıp kendi adını verdiği Hodgkin lenfoması hastalığını açıklamıştır. Hodgkin lenfoması dışında da birçok türde lenfoma günümüze değin tanımlandığı için, 1982 yılında yetkeler, lenfomaları Hodgkin lenfoması ve Hodgkin dışı lenfoma olarak ikiye ayırmıştır. Hodgkin dışı lenfoma çatısı altında 16 değişik lenfoma bulunmaktadır. Ancak bu 16 tür lenfoma kendi aralarında da büyük ayrılıklar gösterdiği için, Hodgkin dışı lenfoma tanımı pek doğru bir yaklaşım olmaktan çıkmış, bunun yerine yalnızca genel bir ad niteliğinde kalmıştır.
Lenfomaların kimi türleri süreğen olup, en az belirtiyle ilerleyebilir (örneğin, küçük lenfositik lenfoma) ve yaşam süresinin kısalmasına neden olmaz. Ancak, bu yelpazenin öbür ucunda, çok çabuk gelişen ve hızlı ilerleyen lenfomalar da bulunmaktadır (Burkitt lenfoması). Bundan dolayı, hastalığın patologlarca doğru tanısının konulması çok önemli olup, sağaltım yöntemini ve beklenen gidişi etkilemektedir.

Lenfoma belirli genel semptomlarla ortaya çıkabilir; semptomlar kalıcıysa, olası lenfoma da dahil olmak üzere nedenlerini belirlemek için bir değerlendirme yapılmalıdır.
Lenfoma belirli genel semptomlarla ortaya çıkabilir; semptomlar kalıcıysa, olası lenfoma da dahil olmak üzere nedenlerini belirlemek için bir değerlendirme yapılmalıdır.

Lenfadenopati veya lenf düğümlerinin şişmesi, lenfomada birincil gösterimdir. Genelde ağrısızdır.
B semptomları (sistemik semptomlar) – hem Hodgkin lenfoma hem de Hodgkin olmayan lenfoma ile ilişkili olabilir. Şunlardan oluşurlar:
Ateş
Gece terlemeleri
Kilo kaybı
Diğer belirtiler:
Anemi, kanama, enfeksiyonlara duyarlılığı artırır
İştah kaybı veya anoreksiya
Yorgunluk
Solunum sıkıntısı veya dispne
Kaşıntı

Asemptomatik, ülsere olabilen veya olmayabilen yumuşak şişlik, öncelikle bademcikler, yanak mukozası, damak, diş etleri, tükürük bezleri, dil, ağız tabanı ve retromolar bölgede görülür.

Lenfoma kesin olarak bir lenf nodu biyopsisi ile teşhis edilir, yani mikroskop altında incelenen bir lenf düğümünün kısmi veya tam eksizyonudur.
Bu inceleme, lenfomaya işaret edebilecek histopatolojik özellikleri ortaya çıkarır. Lenfoma teşhisi konulduktan sonra, farklı lenfoma türlerinin karakteristik özelliklerini araştırmak için çeşitli testler yapılabilir. Bunlar şunları içerir:

İmmünofenotipleme
Akış sitometrisi
Floresan in situ hibridizasyon testi

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, lenfoma sınıflandırması, neoplazmın hangi lenfosit popülasyonunda ortaya çıktığını yansıtmalıdır. Böylece öncü lenfoid hücrelerden kaynaklanan neoplazmalar, olgun lenfoid hücrelerden kaynaklananlardan ayırt edilir. Çoğu matür lenfoid neoplazma, Hodgkin olmayan lenfomaları içerir. Tarihsel olarak, olgun histiositik ve dendritik hücreli (HDC) neoplazmalar, genellikle lenfoid dokuyu içerdiğinden, olgun lenfoid neoplazmalar olarak kabul edilmiştir.
Lenfoma ayrıca lenfomatöz menenjit (LM) olarak bilinen meninksler içindeki beyin çevresine merkezî sinir sistemine de yayılabilir.

1990'lı yıllarda REAL (ing. Revised European-American Lymphoma Classification), türlü Hodgkin dışı lenfomaları dışyapılarına (fenotip) ve kalıtyapılarına (genotip) göre sınıflandırmıştır.

Dünya sağlık örgütü (DSÖ), REAL sınıflandırmasına dayanarak, lenfomaları en çok benzedikleri göze türüne göre bölümlendirmiştir. Lenfomalar üç genel öbek olarak adlandırılırlar: B gözesi, T gözesi ve doğal öldürücü hücre. Bu bölümlendirmede Hodgkin lenfoması da ayrı bir öbek olarak bulunmaktadır.

Yukarıda da açıklandığı gibi, lenfomalar:

Hodgkin lenfoması,
Hodgkin dışı lenfoma olarak ikiye ayrılırlar.

Bu lenfoma şu alt türlere ayrılmaktadır:

Düğümsel skleroz,
Karışık gözeli,
Lenfositten zengin tip,
Lenfositten fakir tip,
Düğümde lenfosit baskınlığı olan.

Olgun B gözeleri lenfomaları:

Süreğen lenfositik lösemi/küçük lenfositik lenfoma,
B gözesi prolenfositik lösemisi,
Lenfoplazmasitik lenfoma (öbür adı Waldenström makroglobulinemidir),
Dalak kenar bölgesi lenfoması,
Düğümdışı kenar bölgesi B gözesi lenfoması.(İngilizce, Extranodal marginal zone B cell lymphoma, MALT kısaltmasıyla da anılır),
Düğümsel kenar bölgesi B gözesi lenfoması,
Foliküler lenfoma,
Kabuk gözesi lenfoması,
Yaygın büyük B gözesi lenfoması,
Mediastinal büyük B gözesi lenfoması,
Birincil sıvısızımı lenfoması,
Burkitt lenfoması.
Olgun T gözeleri ve doğal öldürücü göze (NK) lenfomaları:

T gözesi prolenfositik lösemi,
T gözesi büyük tanecikli lenfositik lösemi,
Saldırgan NK gözesi lösemisi,
Yetişkin T gözesi lösemisi/lenfoması,
Düğüm dışı NK/T gözesi lenfoması (burunda),
Sindirim sisteminde T gözesi lenfoması,
Karaciğer-Dalak T gözesi lenfoması,
NK gözesi öncüsü (blast) lenfoması,
Mikosis fungoides/Sezary sendromu,
Bağışıklık yetmezliğiyle ilgili lenfosit çoğalım düzensizlikleri:

Birincil bağışıklık yetmezliğiyle ilgili lenfosit çoğalmaları,
Edinilmiş bağışıklık yetmezliği belirgisiyle ilgili lenfomalar,
Organ-nakli sonrası gelişen lenfomalar.

Lenfoma: Tanı ve Tedavi Kılavuzu (Türk Hematoloji Derneği) 13 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lizin (Lys, K) proteinlerde bulunan 22 aminoasitten biridir. 4-aminobütil (birincil amin) yan zinciri nedeniyle, histidin ve arginin gibi bazik aminoasitler grubuna dahildir.
Diğer birçok amino asitte olduğu gibi bu amino asitin hem L- hem de D- isomeri vardır. Aber aktiv olan diğer bir deyişle doğada var olan isomeri L- Lizin'dir. Bu yüzden bu yazıda ya da bilimsel makalelerde Lizin L- ya da D- olarak hiçbir ön ek almayarak sadece Lizin diye bahsedilmişse, burada bahse geçen L- Lizin'dir
Insanlarin besinler yoluyla alması gerekli temel aminoasitlerden biridir. Günlük lizin ihtiyacımız 1-1.5 gr arasındadır. Bir besin olarak HSV enfeksiyonuna karşı faydalı olabildiği iddia edilmesine karşın yararlarına ilişkin bilimsel kanıtlar tam oturmamıştır.

Lizin kalsiyum emilimi, kas proteinlerinin inşası, ameliyat sonrası ve spor yaralanmaları sonrası iyileşme sürecinde, vücut tarafından hormonların, antikorların ve enzimlerin sentezlenişinde önemli role sahiptir.

Magnezyum klorür, MgCl2 formülüne sahip kimyasal bileşiğin adıdır. Susuz şekline ek olarak, MgCl2 çeşitli hidratlar MgCl2·nH2O şeklinde olur. Bu tuzlar, suda oldukça çözünür olan tipik iyonik halojenürlerdir. Magnezyum klorür tuzlu su veya deniz suyundan ekstrakte edilebilir. Kuzey Amerikada, magnezyum klorür esas olarak Büyük Tuz Gölü tuzlu suyundan üretilir. Ürdün Vadisi'ndeki Lut Gölü'nden benzer bir işlemle çıkarılır. Mineral bişofit olarak magnezyum klorür de (çözelti madenciliği ile) eski deniz yataklarından, örneğin kuzeybatı Avrupa'daki Zechstein deniz yatağından çıkarılır. Bu, ilk okyanustaki yüksek magnezyum klorür içeriği ile açıklanabilir. Bazı magnezyum klorür deniz suyunun buharlaşmasından yapılır. Susuz magnezyum klorür, büyük ölçekte üretilen magnezyum metalinin başlıca öncüsüdür. Hidratlı magnezyum klorür en kolay bulunabilen formdur.

MgCl2, oktahedral Mg merkezlerine sahip kadmiyum klorür CdCl2 motifinde kristalleşir. MgCl2·nH2O formülüne sahip birkaç hidrat bilinmektedir ve her biri ısıtıldığında su kaybeder: n = 12 (−16.4 °C), 8 (−3.4 °C), 6 (116.7 °C), 4 (181 °C), 2 (yaklaşık 300 °C). Hekzahidratta, the Mg2+ da oktahedraldır. Ancak, altı su ligandıyla koordinelidir. MgCl2·nH2O (n = 6, 12) hidratlarının termal dehidrasyonu doğrudan gerçekleşmez. Susuz MgCl2, endüstriyel olarak hekzamin kompleksi [Mg(NH3)6]2+ klorür tuzunun ısıtılmasıyla üretilir.
Bazı hidratların varlığından da anlaşılacağı gibi, susuz MgCl2 zayıf olmasına rağmen bir Lewis asittir.
Dow işleminde, magnezyum klorür hidroklorik asit kullanılarak magnezyum hidroksitten yeniden üretilir::

Mg(OH)2(k) + 2 HCl(aq) → MgCl2(aq) + 2 H2O(s)
Benzer bir reaksiyonla magnezyum karbonattan da hazırlanabilir.
Tetrahedral Mg2+ içeren türevler daha az yaygındır. Örnekler, tetraetilamonyum tetrakloromagnezat [N(CH2CH3)4]2[MgCl4] gibi tuzları ve MgCl2(TMEDA) gibi eklenme ürünlerini içerir.

Susuz MgCl2 metalik magnezyumun ana öncü maddesidir. Mg2+nın metalik Mg'ye indirgenmesi, ergimiş tuz içinde  elektroliz ile gerçekleştirilir. Alüminyum için de söz konusu olduğu gibi, üretilen metalik magnezyum hemen su ile reaksiyona gireceğinden veya başka bir deyişle su H+'nın Mg indirgemesi meydana gelmeden önce gaz H2'ye indirgeneceğinden sulu çözeltide elektroliz mümkün değildir. Bu nedenle, suyun yokluğunda ergimiş MgCl2'nin doğrudan elektrolizi gereklidir, çünkü Mg elde etmek için indirgeme potansiyeli bir Eh–pH grafiğinde (Pourbaix diyagramı) suyun stabilite alanından daha düşüktür. 

MgCl2 → Mg + Cl2
Katotta metalik magnezyum üretimine (indirgeme reaksiyonu), anottaki klorür anyonlarının oksidasyonu ve gaz halindeki klorun salınması eşlik eder. Bu işlem büyük bir endüstriyel ölçekte geliştirilmiştir.

Magnezyum klorür, toz kontrolü, zemin stabilizasyonu ve rüzgar erozyonunun azaltılması için kullanılan birçok maddeden biridir. Yollara ve çıplak toprak alanlara magnezyum klorür uygulandığında, birçok uygulama faktörüne bağlı olarak hem olumlu hem de olumsuz performans sorunları ortaya çıkar.

Ticari olarak poliolefinleri üretmek için kullanılan Ziegler-Natta katalizörleri, katalizör desteği olarak MgCl2 içerir. MgCl2 desteklerinin tanıtılması, geleneksel katalizörlerin aktivitesini arttırır ve polipropilen üretimi için oldukça stereospesifik katalizörlerin geliştirilmesine izin verdi.

Magnezyum klorür düşük sıcaklıklarda otoyollar, yaya kaldırımı ve otoparkların buzunun çözülmesi için kullanılır. Otoyollar buzlu koşullar nedeniyle tehlikeli olduğunda, magnezyum klorür, buzun kaldırıma yapışmasını önlemeye yardımcı olur ve kar küreme makinelerinin yolları daha verimli bir şekilde temizlemesini sağlar.
Magnezyum klorür, kaldırımda buz kontrolü için üç şekilde kullanılır: Buzlanma önleyici, bakım uzmanlarının karın yapışmasını ve buzun oluşmasını önlemek için kar fırtınasından önce yollara yaydıklarında; ön ıslatma, yani sıvı bir magnezyum klorür formülasyonu, karayolu kaplamasına yayılırken doğrudan tuz üzerine püskürtülür, tuzun yola yapışması için ıslatılır; ve ön işlem, magnezyum klorür ve tuz kamyonlara yüklenmeden ve asfalt yollara yayılmadan önce karıştırıldığında. Kalsiyum klorür betona magnezyum klorürden iki kat daha hızlı zarar verir. Çevre kirliliğine neden olabileceğinden, buz çözme için kullanıldığında magnezyum klorür miktarının kontrol edilmesi gerekir.

Magnezyum klorür, nutrasötik ve farmasötik preparatlarda kullanılır.

Magnezyum klorür (E511), soya sütünden tofu hazırlanmasında kullanılan önemli bir pıhtılaştırıcıdır.
Japonya'da nigari (にがり, Japonca "acı" kelimesinden türetilmiştir), sodyum klorür çıkarıldıktan ve su buharlaştırıldıktan sonra deniz suyundan üretilen beyaz bir toz olarak satılmaktadır. Çin'de buna luşui (卤水) denir.
Nigari veya Iuşui aslında doğal magnezyum klorürdür, yani tamamen rafine edilmemiştir (%5'e kadar magnezyum sülfat ve çeşitli mineraller içerir). Kristaller, Çin'in Çinghay eyaletindeki göllerden gelip ve daha sonra Japonya'da yeniden işlenmektedir. Milyonlarca yıl önce bu bölge, yavaş yavaş kurumuş antik bir okyanusa ev sahipliği yapıyordu ve günümüzde sadece magnezyum klorürün kristalleştiği, tuzla doyurulmuş acı suları olan tuzlu göller kalmıştır.
Magnezyum sağlayan ucuz bir besin takviyesidir, bu nedenle mevcut tüketimimizde genel bir eksiklik göz önüne alındığında ilgisi vardır (tam sağlıklı olmak için insan vücudunun özellikle kalsiyum ve magnezyum arasındaki dengeden faydalanması gerekir). Aynı zamanda bebek maması sütünün bir bileşenidir.

Magnezyum hareketli bir besin olduğundan, magnezyum klorür, yapraktan beslenme yoluyla bitkilerde magnezyum eksikliğinin düzeltilmesine yardımcı olmak için magnezyum sülfat (Epsom tuzu) yerine etkili bir şekilde kullanılabilir. Önerilen magnezyum klorür dozu, önerilen magnezyum sülfat dozundan (20 g/L) daha küçüktür. Bu durum, öncelikle magnezyum klorürde bulunan ve aşırı uygulandığında veya çok sık uygulandığında toksik seviyelere kolayca ulaşabilen klordan kaynaklanmaktadır.
Domates ve bazı biber bitkilerinde daha yüksek magnezyum konsantrasyonlarının, onları Xanthomonas campestris bakterisinin enfeksiyonunun neden olduğu hastalıklara karşı daha duyarlı hale getirebildiği bulunmuştur, çünkü magnezyum bakteriyel büyüme için gereklidir.

Doğal deniz suyundaki magnezyum konsantrasyonları, toplam deniz suyu mineral içeriğinin yaklaşık %3,7'si olan 1250 ile 1350 mg/L arasındadır. Lut Gölü mineralleri, %50,8 gibi önemli ölçüde daha yüksek bir magnezyum klorür oranı içerir. Karbonatlar ve kalsiyum, koralların, koral alglarının, deniz tarağı ve omurgasızlarların tüm büyümesi için gereklidir. Magnezyum, mangrov bitkileri ve aşırı kireçli su kullanımı veya doğal kalsiyum, alkalilik ve pH değerlerinin ötesine geçilerek tüketilebilir. Magnezyum klorürün en yaygın mineral formu hekzahidrat, bişofittir. Susuz bileşik, kloromangezit olarak çok nadiren oluşur. Magnezyum klorür-hidroksitler, korşunovskit ve nepskoeit de çok nadirdir.

Magnezyum iyonları acıdır ve magnezyum klorür çözeltileri konsantrasyona bağlı olarak değişen derecelerde acıdır.
Magnezyum tuzlarından kaynaklanan magnezyum toksisitesi, normal bir diyetle sağlıklı bireylerde nadirdir, çünkü fazla magnezyum  böbrekler tarafından idrarla kolayca atılır. Büyük miktarlarda magnezyum tuzları alan normal böbrek fonksiyonu olan kişilerde birkaç oral magnezyum toksisitesi vakası tanımlanmıştır, ancak bu nadirdir. Çok miktarda magnezyum klorür yenirse, magnezyum sülfata benzer etkileri olur ve ishale neden olur, ancak sülfat magnezyum sülfattaki müshil etkisine de katkıda bulunur, bu nedenle klorürün etkisi o kadar şiddetli değildir.

Klorür (Cl−) ve magnezyum (Mg2+), normal bitki büyümesi için önemli olan temel besinlerdir. Yapraktaki klorür konsantrasyonları, magnezyumdan ziyade yaprak hasarı ile daha güçlü bir şekilde ilişkili olmasına rağmen, her iki besinden de çok fazlası bir bitkiye zarar verebilir. Topraktaki yüksek konsantrasyonlarda MgCl2 iyonları toksik olabilir veya su ilişkilerini bitkinin su ve besin maddelerini kolayca biriktiremeyeceği şekilde değiştirebilir. Bitkinin içine girdikten sonra, klorür su ileten sistem boyunca hareket eder ve ilk olarak geri ölümün meydana geldiği yaprak veya iğne kenarlarında birikir. Yapraklar zayıflar veya ölür, bu da ağacın ölümüne yol açabilir.

Trans Avustralya Demiryolundaki lokomotif kazanlarında kullanılan kuyu suyunda (kuyu suyu) çözünmüş magnezyum klorür bulunması buhar döneminde ciddi ve pahalı bakım sorunlarına neden olmuştur. Hattın hiçbir noktasında tatlı su olmadığı için, sondaj suyuna güvenilmesi gerekiyordu. Yüksek oranda mineralli su için ucuz bir arıtma mevcut değildi ve lokomotif kazanları normalde beklenen sürenin dörtte birinden daha az dayanıyordu. Buharlı hareket günlerinde, toplam tren yükünün yaklaşık yarısı motor için suydu. Hattın operatörü Commonwealth Railways, dizel-elektrik lokomotifi ilk benimseyenlerdendi.

Günlük Kabul Edilebilir Alım Miktarı
Magnezyum yağı

Notlar

Kaynakça
Handbook of Chemistry and Physics, 71st edition, CRC Press, Ann Arbor, Michigan, 1990.

Magnesium Chloride as a De-Icing Agent
MSDS file for Magnesium Chloride Hexahydrate

Magnezyum sitrat sitrik asidin 1:1 oranında (1 magnezyum atom başına sitrat molekülü) karıştırılmasıyla oluşturulan tuz formunda bir magnezyum karışımdır. "Magnezyum sitrat" adı bazen başka tuzlar için de kullanılabilir, örneğin magnezyum sitrat oranı 3:2 olan trimagnezyum sitrat.
Magnezyum sitrat tıbbi olarak büyük bir ameliyat ya da kolonoskopi öncesi bağırsağı boşaltmak amacıyla tuzlu müshil olarak kullanılır. Reçetesiz olarak temin edilebilir. Magnezyum besin takviyesi olarak hap formunda kullanılabilir ve ağırlıkça %11.23 magnezyum içerir. Trimagnezyum sitrata göre, suda çözünürlüğü çok daha fazladır, daha az alkalidir ve daha az magnezyum içerir.
Bir gıda katkı maddesi olarak magnezyum sitrat, asitlik düzenleyici olarak kullanılır (E numarası E345).

Magnezyum sitrat, osmoz etkisiyle suyu dokulara çeker. Bağırsağa geldiğinde, yeterli suyu çekerek dışkılamayı teşvik eder. Ek su bağırsak hareketliliğini uyarır. Böylece rektal ve kolon sorunları tedavi etmek için kullanılabilir. Magnezyum sitrat en iyi aç karnına çalışır ve her zaman ardından tam bir bardak (25 cl) su veya meyve suyu içilmelidir, böylece magnezyum sitrat tam olarak emilebilir ve komplikasyonlar engellenir. Magnezyum sitrat çözeltileri genellikle bir ile üç buçuk saat içinde bağırsak hareketi sağlar.

Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH)'ne göre üst tolerans sınırı (idrar yolu enfeksiyonu) için magnezyum takviyesi formu yetişkinlerde günde 350 mg elemental magnezyumdur. Ayrıca, NIH'e göre, tüm kaynaklardan alınan toplam beslenme gereksinimleri (yani, gıda ve takviyeleri) günde 320–420 mg elementel magnezyumdur.
Ons başına 1.745 g magnezyum sitrat konsantrasyonuna sahip bir müshil şurubunda, yetişkinler ve 12 yaş üstü çocuklar için 7 ve 10 ABD sıvı ons (210 ve 3007 ve 10 ABD sıvı onsu (210 ve 300 ml; 7,3 ve 10,4 imp fl oz), ardından bir tam 8 ABD sıvı ons (2408 ABD sıvı onsu (240 ml; 8,3 imp fl oz) bardak su ile içilmelidir. Bir yetişkin dozu olan 10 oz müshil şurubunun içilmesi (@ 1.745 g/oz) 17.45 g magnezyum sitrat yani 2.0 g elemental magnezyumun tek bir dozda alınması anlamına gelir. Bu müshil dozunun önerilen beslenme dozunun beş katı magnezyum içerdiği göz önünde bulundurularak, uzun süreli kullanımına (beş günden fazla) dikkat edilmeli ve üreticinin talimatları kesinlikle takip edilmedir. 3-12 yaş arası çocuklar için, normal doz doktor tavsiyesi üzerine bu miktarın yarısıdır. Magnezyum sitrat 2 yaş ve altı çocuklar ve bebekler için önerilmez.
Magnezyum takviyesi çoğunlukla sitrat formunda alınır çünkü diğer formlarına göre (örn. magnezyum oksit) biyolojik olarak daha fazla kullanılabilir olduğu düşünülmektedir. Ancak, bir çalışmaya göre, magnezyum glukonat, magnezyum sitrata göre biyolojik olarak çok daha fazla kullanılabilir.
Magnezyum sitrat, besin takviyesi formunda, böbrek taşlarını önlemede yararlıdır.

Magnezyum sitrat genellikle zararlı bir madde değildir, ancak herhangi bir olumsuz sağlık sorununda veya şüpheli bir durumda deneyimli bir sağlık profesyoneline danışılmalıdır. Her zaman doğru reçete dozunu takip etmek önemlidir; aşırı magnezyum doz aşımı yavaş kalp atışı, düşük kan basıncı, mide bulantısı, baş dönmesi, vb gibi ciddi bir komplikasyona neden olabilir. Eğer yeterince şiddetli ise aşırı doz, koma ve hatta ölüme neden olabilir. Ancak, ılımlı bir doz aşımı ciddi böbrek sorunları olmadığı sürece böbrekler yoluyla atılabilir. Kullandıktan sonra rektal kanama veya bağırsak hareketinin olmaması daha ciddi bir durumun belirtisi olabilir.

ATC kod A12
Magnezyum aspartat
Magnezyum oksit

Tuz müshiller8 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. MedicineNet.
Magnezyum sitrat hasta tavsiyesi1 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Drugs.com.

Magnezyum sülfat kimyasal formülü MgSO4 olan, magnezyum, kükürt ve oksijen ihtiva eden bir inorganik tuz. Genellikle heptahidrat (MgSO4·7H2O) formunda sülfat minerali olan Epsomit ya da diğer adıyla Epsom tuzu (İngiliz tuzu) hâlinde bulunur. Epsom adını İngiltere'deki bir yerleşim yerinden almıştır. Monohidrat formu olan kieseritin (MgSO4·H2O)  1970'lerin ortalarında genel küresel yıllık kullanımı 2.3 milyon ton civarındaydı ve bunun büyük çoğunluğu tarımda kullanılmıştır.
Anhidröz magnezyum sülfat, bir kurutma maddesi olarak kullanılır. Susuz form higroskopik (kolaylıkla havadan su absorbe edebilen) olduğundan doğru bir şekilde tartılması zordur. Bu nedenle örneğin tıbbi preparatlar hazırlanırken çoğu zaman hidratlı formlar tercih edilir. İngiliz tuzu geleneksel banyo tuzlarının bir bileşeni olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda bir güzellik ürünü olarak da kullanılabilir. Bahçıvanlar tarafından bitkileri geliştirmek için ve sporcular tarafından boğaz kaslarını rahatlatmak için kullanılır. Bu kullanımlarının yanı sıra medikal alanda da yoğun olarak kullanılmaktadır.

International Chemical Safety Cards - Magnesium Sulfate

Mannitol, tatlandırıcı ve ilaç olarak kullanılan bir tür şeker alkolüdür. Tatlandırıcı olarak bağırsaklar tarafından zayıf emildiği için diyabetik gıdalarda kullanılır. İlaç olarak, glokomda olduğu gibi gözlerdeki basıncı düşürmek ve artmış kafa içi basıncını azaltmak için kullanılır. Tıbbi olarak enjeksiyon yoluyla verilir. Etkiler genellikle 15 dakika içinde başlar ve 8 saate kadar sürer.
Tıbbi kullanımdan kaynaklanan yaygın yan etkiler arasında elektrolit sorunları ve dehidratasyon bulunur. Kalp yetmezliğinin ve böbrek sorunlarının kötüleşmesine sebep olabilir. Gebelikte kullanımının güvenli olup olmadığı belirsizdir. Mannitol, ozmotik diüretik ilaç ailesine aittir ve beyinden ve gözlerden sıvı çekerek etki gösterir.
Mannitolün keşfi 1806 yılında Joseph Louis Proust'a atfedilir. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer alan ilacın, gelişmekte olan ülkelerde toptan satış maliyeti doz başına yaklaşık 1,12 ila 5,80 ABD doları arasındadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde bir tedavi seansının maliyeti 25 ila 50 dolar arasındadır. Başlangıçta çiçek açan dişbudak ağacından yapılan ilaç, İncil'deki yiyeceğe benzediği düşünüldüğü için manna olarak adlandırılıyordu. 
Mannitol, diğer ilaçların etkisini maskeleyebileceği endişesi nedeniyle Dünya Anti-Doping Ajansı'nın yasaklı ilaçlar listesinde yer almaktadır.

Mikrogliya ya da mikroglia, glial hücrelerden merkezî sinir sisteminde bulunan makrofajlardır.
Kökenlerini, pia mater'in mezoderm tabakasından alırlar. Kan damarları yoluyla merkezî sinir sistemine girerler. Mezoderm kökenli nöroglia hücrelerinin yaklaşık %5'ini oluştururlar. Nöroglia hücrelerinin en küçüğü olup, çok dallı uzantılara sahiplerdir. Gövdeleri küçük ve silindirik yapıdadır. Bu gövdeye uygun oval bir çekirdekleri vardır.
Fagositik hücrelerdir. Merkezî sinir sisteminde sayıları çok olmamakla beraber, hem ak, hem boz maddede yer alırlar. Koruyucu hücrelerdendir, parçalanmış hücreleri, atık ürünleri ve patojenleri fagositozla ortadan kaldırırlar. Sitoplazmalarında, çok sayıda lizozom ve fagositik kesecikler bulunur. Gelişmemiş endoplazmik retikulum, mitokondri ve aktin de mikroglia sitoplazmasında yer alır.

Mikroglialar 15 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Monosit akyuvar (lökosit) türü.
Monositler vücuttaki akyuvarların yaklaşık %7'sini oluştururlar. 12-20 μm çapındadırlar. Kemik iliğinde yapıldıktan sonra kan dolaşımına geçerler. Yaklaşık birkaç saat içinde kan dolaşımından çıkıp dokulara girerler. Dokularda bu monositler ayrı makrofaj türlerine olgunlaşırlar. Makrofaj dokularda bulunan monositlere verilen addır; her tür dokunun kendine özgü makrofajları vardır. Mikroskopik incelemede normal şartlarda, tipik at nalı benzeri çekirdekli görünürler. Fagositoz yetenekleri mevcuttur. Fakat bu özellikleri makrofajlara dönüştüklerinde daha güçlü olur.
Monositler ayrıca, enfekte edilmiş vücut hücrelerini bağışanların yardımıyla imha edebilirler; buna antikora bağımlı hücresel sitotoksisite (ADCC) denir.Yangı fizyopatolojisinde oldukça önemli rolleri vardır.

Neomisin, Streptomyces fradiae isimli bakteri tarafından doğal olarak üretilen bir antibiyotiktir. İlk kez 1949 yılında mikrobiyolog Selman Waksman tarafından keşfedilen neomisin, bir aminoglikozid antibiyotiğidir.

Diğer aminoglikozit antibiyotikler gibi bakteri ribozomlarının 30S ve 50 S alt birimine bağlanır, protein sentezini inhibe eder (engeller). Hızlı ve güçlü bir bakterisid etkiye yol açar.

Gastrointestinal yoldan emilemez. Bu nedenle oral veya lokal kolorektal cerrahi profilaksisinde yaygın olarak kullanılır. Neomisin ototoksik ve nefrotoksik etkileri en yüksek olan aminoglikozid antibiyotiğidir. Ototoksik etkisi yüzünden işitme fonksiyonuna zarar verebilir. Ayrıca çizgili kaslarda nöromüsküler blok yaptığı bilinmektedir. Nörotoksik etkisi en yüksek olan aminoglikozid de yine neomisindir. Çoğunlukla diğer antibiyotiklerle (örneğin eritromisin ile) beraber kullanılır.
Neomisin sadece Gram (-) Aerop bakteriler üzerine etkilidir. Bu yüzden lokal olarak gastrointestinal sistemde ve mesaneyi yıkama amaçlı kullanılabilir. Fakat yüksek toksisite potansiyeli yüzünden insanlarda kullanımı kısıtlıdır. Ayrıca bazı insanların neomisine karşı alerjik reaksiyonlar gösterdikleri bilinmektedir.

Nötrofil polimorflar, bakterilerin ve yabancı cisimlerin ortadan kaldırılmasında etkili akyuvarlardır. İnsan vücudunda 100 milyar nötrofil polimorf vardır. Kemik iliğinin yarısı nötrofil polimorflardan oluşur; kırmızı kemik iliğindeki ana hücrelerin (myeloblast) olgunlaşmasıyla meydana gelirler ve fazlası orada depolanır. Bölünerek çoğalamazlar. Kan dolaşımına giren bir nötrofil polimorf 20. saatten sonra ölür, yerini genç bir nötrofil alır. Çekirdekleri, birbirlerine ince köprücüklerle bağlanan 2-4 topuzcuktan oluşur. H+E boyamalarında, sitoplazmaları uçuk mavi renkli granüller içerir.
Normal dolaşım kanının 1 mm3' ünde ortalama 5-8 bin lökosit vardır; bunun %50-70'i nötrofildir. Akut yangılarda bu sayı 12-35 bine çıkar (leucocytosis; lökositoz) ve nötrofil oranı %85-90 olur. Normal kandaki genç nötrofil ora­nı % 3 - 6 iken, akut yangılarda %20'ye çıkabilir; buna lökosit formülünde “sola kayma”  denir. Bazı enfeksiyonlarda kandaki lökosit sayısı normalin altına iner (leucopenia; lökopeni).
Akut yangının en önemli hücresel bileşeni nötrofil polimorflar, ilk 24 saatte yangı yöresindeki en yoğun lökosit türüdür. Nötrofil polimorflar nötr ve alkalin ortamda etkilidir; pH 6.8'in altında yaşayamazlar. Yangılı dokuda yaşa­ma süresi 1-4 gün kadardır. Makrofajların yaşama süreleri çok uzundur. Akut yangıların en alevli olduğu dönemlerde, ortamda yoğun nötrofil polimorf vardır. Biraz uzayan akut yangılarda bir süre sonra oran tersine döner, makrofajlar ön plana geçer.
Sitokinler (TNF-α), kemotaktik medyatörler (IL-8), arachidonic acid metabolitleri (LTB4), antijen-antikor kompleksleri, IgG ve IgM (Fc parçası), kompleman komponentleri (C5a, C3b), gibi uyaranlar nötrofil polimorf reseptörlerine yapışarak onları aktive ederler.
Dokulardaki kimyasal uyaranlara en fazla tepki veren (kemotropizm) hücrelerdir. Yangı yöresinde dokulara çıkan bir nötrofil polimorf tekrar kana dönemez. Nötrofil polimorflar için çekici olan (kemotaktik etki) faktörler genellikle kimyasal yönleriyle öne çıkarlar;

Komplemanın C5a komponenti,
Bakteri ve hücre ürünleri/artıkları (özellikle bazı küçük moleküllü peptidler),
Arachidonic acid metabolitleri (özellikle LTB4),
Kemokinler.
Yangı bölgesine doğru hareketlenen nötrofil polimorflar, özgün yüzey reseptörleri ile kendilerini yangı bölgesine çeken kimyasal maddelere (medyatörler) ve moleküllere bağlanırlar. Geçirgenliği artmış olan hiperemik damarlardan çıkarak dokulara giren nötrofil polimorflar ve monositler hızla hareket ederek en kestirme yoldan yangı bölgesine göç ederler (migrasyon). Damardaki bir nötrofil polimorf kimyasal uyaranların (kemokin) yoğun olduğu bölgeye gelince damar endoteline yapışır; bu olguya kenarda yer alma anlamına margi­nasyon denir. Daha sonra damar dışına çıkma (diapedesis) süreci başlar; nötrofil polimorflar çeşitli yönlere sitoplazmik uzantılar (yalancı ayak; psödopod) gönderir. Histaminin etkisiyle endotel hücre­leri arasında oluşan geniş bir yarık bulan nötrofilin ayakları dışarı doğru uzanır (bu arada önüne çıkan bazal membranı da özel enzimleriyle deler). Yavaş yavaş kendini damar dışına çeken bir nötrofil polimorfun (lökosit diapedesisi) damar lümeninden çıkışı 2-9 dakika kadar sürer.
Damar dışına çıkan lökositlerin aktif hareketlerle yangı odağına göç etmesine (migrasyon; migration) denir. Etkenden ve etkilene hücrelerden çıkan bazı maddeler (kemotaktik faktörler) polimorfları ve monositleri kendisine çeker; bu olguya chemotropism denir. Kemotropizm olduğunda lökositler doku içinde gelişigüzel dağılmaz, en kes­tirme yoldan yangı odağına giderler (chemotaxis), lökositler doku içinde günde ortalama 4–7 mm hızla ilerler. Ödem sıvısında yer değiştiremezler.
Nötrofil polimorfların sitoplazma granülleri, bakterileri ve doku artıklarını eritme gücü olan çeşitli enzimleri içermektedir; bakterileri fagosite edip sindirirler. Bu aşamada fagolizozomlarda bulunan ve bakterileri yok etme işlevi olan maddeler (lizozimler, oksidatif etkili ürünler, arachidonic acid metabolitleri, vb) etkili olmaya başlar. Zarar gören ya da parçalanan nötrofillerden çevreye dağılan bu tür maddeler yangısal tepkiyi abartarak sürdürür. Eğer etken güçlü bir bakteriyse lökositin hareketleri durur ve ölür. Abartılmış tepkilerde nötrofil polimorfların neden olduğu doku zararları (absedeki doku erimesi gibi) izlenir.

Orak hücreli anemi, alyuvarlardaki oksijen taşıyıcı protein olan hemoglobinin anormalliği sonucu alyuvarların orak şeklini almasıyla oluşan otozomal resesif kalıtılan genetik bir hastalıktır.
Solunumla aldığımız oksijen akciğerlerden kana geçerek alyuvarlarda bulunan hemoglobin proteinine bağlanır. Orak hücre hastalarındaki hemoglobin şekli sağlıklı kişilere göre farklıdır. Bu kişilerde S tipi Hemoglobin (HbS) mevcuttur. Bu kişilerin alyuvarları ortamda oksijen miktarı az olduğu zaman şekil değişikliğine uğrayarak orak şeklini alırlar. Kan üzerindeki alyuvarların orak şeklini alması olarak tanımlanabilir. Hemoglobin genindeki bir değişimden kaynaklanmaktadır. Vücuda oksijen taşımak ve karbondioksiti akciğerlere taşımakla görevli alyuvarlar orak şeklini aldıkları için yeterince oksijen taşıyamazlar.
Alyuvar hücreleri orak şeklinde olduğundan damarları tıkayabilir. Hastalık yüzünden kanda pıhtılaşma sorunu yaşanır. Beta zincir geninin DNA'sında bir nükleotid mutasyonu (nokta mutasyonu) sonucu 6. sıradaki glutamik asidin bağlanmasından sorumlu olan GAA (guanin-adenozin-adenozin) üçlüsünün, valine özgü GUA (guanin-urasil-adenozin) üçlüsüne dönüşmesi hastalığın sebebidir. Bu hastalığa sahip bireyler her ay kontrole giderek ve kanına gerekli maddeleri alarak normal yaşantısına devam edebilir. Hastalığın belirtilerinden bazıları ağrılı kriz, hematolojik kriz, ani akciğer solunumu, priapizm, dalak sekestrasyonudur. Uzun süreli sonuçları ise büyüme ve gelişmede sorunlar, kemik ve eklem hastalığı, santral sinir sistemi ile ilgili bozukluk, kalp-damar hastalıkları, solunum sistemi hastalıkları, sindirim sistemi hastalıkları, göz problemleri ve bacak ülseridir.
Hastalık en sık Afrika'da görülür. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre yılda doğan Orak Hücre hastası sayısı 275.000'dir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre orak hücre hastalığı en sık Mersin (%13,6), Hatay (%10,6) ve Adana (%10) illerindedir.
Orak hücre hastalığı genetik bir hastalık olduğu için kalıtım yoluyla nesilden nesile geçmektedir. Bireylerde orak hücre geni normal hemoglobin geni ile birlikte ise taşıyıcılıktan söz edilir. Anne ve babanın her ikisinin de taşıyıcı ya da birinin taşıyıcı diğerinin hasta olması durumunda ise doğacak çocukların hasta olma olasılığı vardır. Orak hücre anemisi bulaşıcı bir hastalık değildir. Orak hücre anemili hastadan alınan kanla da hastalık geçmez.
Orak hücre anemili bir hastada anemiye bağlı halsizlik-solukluk, dolaşım bozukluğuna bağlı vücutta şiddetli ağrılar, kırmızı kürelerin dalakta parçalanmasına bağlı sarılık, sık geçirilen enfeksiyonlara bağlı yüksek ateş gibi şikâyetlere sık rastlanır.
Orak hücreli anemi hastaları enfeksiyonlara karşı önlem almalı: çocuklarda koruyucu antibiyotik kullanılması, aşılama programına pnömokok-hemophilus influenza-influenza-meningokok aşılarının eklenmesi, bunun yanında bol sıvı alınması, folik asit ve çinko takviyesinin yapılması, diş sağlığına dikkat edilmesi, belirli aralıklarla çocuk kan hastalıkları hekimi tarafından muayene ve tetkiklerinin yapılması şarttır. Hastalığın kesin tedavisi ancak belli kriterlere uyan hastalara yapılan kök hücre naklidir. Hastalığın dolaşım bozukluğuna yol açması nedeniyle ozon tedavisi bu dolaşım bozukluğunun tedavisinde destekleyici ve önemli bir yere sahiptir.

Çözelti seviyesinin yükselmesiyle yükselen sıvının yaptığı hidrostatik basınçtan dolayı çözünenin tarafına geçiş hızı azalırken çözücünün tarafına geçiş hızı artar ve sonuçta her iki hız da birbirine eşit olduğunda dinamik bir denge kurulur. Dinamik dengenin kurulduğu anda sıvı seviyeleri sabit kalır ve yükselen çözeltinin yaptığı hidrostatik basınca osmotik basınç denir.
Osmotik basınç, hücrenin içindeki çözünmüş maddelerin oluşturduğu su alma isteğidir.
Yoğunluğu bulunan, yani içinde çözünmüş madde bulunan, her çözeltinin suyla karşılaştığında sahip olduğu saf suyu emme kabiliyeti vardır. Çözeltinin bu kabiliyeti, sitoplazma yoğunluğundan kaynaklanmaktadır.
Çözeltinin sitoplazma yoğunluğunun artması, osmotik basınç değerini de artırır. Osmotik basınç değeri yükselen çözelti, daha güçlü bir emme yeteneği kazanır. Osmotik basınç, osmoz olaylarının ana elemanıdır.

Osmotik basıncın hücrelerin madde alışverişinde önemli bir yeri vardır. Osmotik basınç arttıkça turgor basıncı azalır, emme kuvveti artar. Bitkilerin topraktaki suyu emmesi köklerindeki osmotik basınç sayesindedir. Kurak bölgelerde yaşayan bitkiler ortamda az bulunan suyu bu kuvvet yardımıyla emer.

Osmoz
Difüzyon
Turgor Basıncı
Harmon Northrop Morse
Jacobus Henricus van 't Hoff

Osmotik basınç

Osteoklast, kemik matriksini yok ederek kemik dokusunu ortadan kaldıran bir çeşit kemik hücresi. Bu işleme kemik rezorpsiyonu denir. Osteoklast monosit ya da monosit benzeri hücre kaynaklı çok çekirdekli fagositik hücredir. Normal kemik dokusunda osteoblast ve osteoklast denge halindedir.150 mikron büyüklüğünde iri hücrelerdir. kemik dokusunu yıkıma uğratır. mononükleer fagositik sistemin üyesidir. kemik yapımı sırasında trabeküllerin yüzeyinde ya da kompakt kısımlarının iç yüzeylerinde yerleşerek buraları eritir.Yikim sırasında enzimatik aktivite ile açılan Hawship lakünası adı verilen çukurcuklara yerleşirler.Osteoklastlar genelde kemiğin yeniden şekillendiği bolgelerde fazladır. Osteoklast etkisi paratroid ve kalsitonin etkisi altındadır.Paratroid aktiviteyi artırırken kalsitonin azaltır.

Periton diyalizi, hastanın karın boşluğuna küçük bir ameliyat ile yerleştirilen, ince, yumuşak, silikondan yapılmış kalıcı bir tüp (kateter) aracılığı ile verilen özel olarak hazırlanmış bir solüsyon ile, hastanın kendi karın zarı (periton) kullanılarak hastanın kanının zararlı maddelerden arındırılması ve vücuttaki sıvı dengesinin sağlanması işlemidir.
Periton diyalizi esnasında hazırlanmış olan bu özel solüsyon karın boşluğunda 4 ila 6 saat arası bekletildikten sonra yeni ve temiz solüsyonla değiştirilir. Bu bekleme süresi boyunca hastanın kanında bulunan üre, kreatin gibi vücuttan atılması gereken maddeler ve vücutta biriken fazla sıvı solüsyona geçer. Bu solüsyonun karın boşluğu içine verilmesi ve tekrar geri alınması işlemi herhangi bir makine aracılığı ile değil yer çekimi kuvveti kullanılarak yapılır. Bu tip diyaliz işlemine sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) denir.

Plazma hücreleri, plazma B hücreleri ya da plazmositler, organizmanın sıvısal dirençliliğinde çok önemli rol oynayan, antikorları salgılayan immün sistem hücreleri
Poligonal, oval veya yuvarlak şekilli, 10-20 mikron büyüklüğünde, koyu bazofilik sitoplazmalı hücrelerdir. Çekirdekleri küreseldir, çekirdekteki kromatin dağılımı tipiktir. Merkezden çevreye doğru yayılan kalın ökromatin bölge plazmosite özgü çekirdek görünümünü kazandırır. Çekirdeğin yanında büyük bir golgi kompleksi bulunur. Sitoplazmanın geri kalanı granüllü endoplazmik retikulum ile kaplıdır. Bu durum sitoplazmaya bazofilik özellik kazandırır.
B lenfositleri kökenleridir. Lenf düğümleri ve dalakta çok bulunan hücrelerdir.
Doğuştan çok fazla veya çok az sayıda olabilirler. Hiperglobulinemia, kişilerin dokularında fazla sayıda plazma hücresi ve kanlarında yoğun antikor bulunmasına; agammaglobulinemia, kişilerin antijene karşı hiç antikor üretememesi, yani plazma hücrelerinin vücutta hiç bulunmamasına denir.

Retikülosit, genç, olgunlaşmamış eritrositlerdir. İnsan vücudunda alyuvar olarak da bilinen eritrositlerin yaklaşık %1'ini oluştururlar. Eritropoez esnasında kemik iliğinde normoblastlardan oluşur ve olgunlaşırlar.
Çeşitli boyalarla boyandığında mikroskop altında belirginleşen, çekirdek artığı olduğu sanılan, retiküler (ağımsı) bir RNA ağına sahiptirler. Retikülosit olarak adlandırılmalarının nedeni budur. Olgun eritrositlerde çekirdek yoktur. Normal Romanowsky boyaları ile boyandığında diğer eritrositlere oranla daha mavimsi gözükürler. Ayrıca retikülositler diğer eritrositlere oranla biraz daha büyüktürler.
Kandaki normal retikülosit yüzdesi %0.2-%2.0 arasında değişir. Retikülosit sayısı kemik iliği etkinliğine dair bir gösterge olabilir. Eritrosit üretiminin arttığı durumlarda retikülosit sayısı ve yüzdesi artar. Örneğin hemolitik anemi veya orak hücre anemisinde. Retikülositlerdeki artışa retikülositoz denir.
Kemoterapi, aplastik anemi ve pernisyöz anemide ise retikülositlerde düşüş görülür.

Sistemik dolaşım, oksijenli kanı kalpten vücuda götürür ve dönüşte kirli kanı kalbe taşır. Dolaşım sisteminin bir parçasıdır. Dolaşımın fizyolojik teorisi ilk olarak William Harvey tarafından 1628'de tanımlanmıştır.

Sistemik dolaşım kardiyovasküler sistemin bir parçası olarak adlandırılır. Kan bu sistemle vücut hücrelerine taşınır ve kalbe geri döner. Kan sol ventrikülden vücudun en büyük damarı olan aorta gider. Aort kendinden daha küçük olan arterlere ve arteriollere son olarak da kapillere dallanır. Karbondioksit ve diğer atıklar difüzyon ile hücreden kana geçerken kandaki oksijen ve besin monomerleri hücreye taşınır. Atık ürün ve karbondioksit difüzyon ile oksijen ve besinle yer değiştirir. Sonra kan venöz kapiller ve sonra da inferior vena kava veya superiora gider. Son olarak da sağ atriuma geri döner.

Oksijenlenmiş kan aort kapağı içinden sol ventrikülden ayrıldıgında sistemik dolaşıma girer. Sistemik dolaşımın ilk bölümü aorttur. Büyük ve kalın duvarlı bir damar yapısındadır. Aort diyaframdan üstünden geçen majör arterlere dallanır.

Vücut dokularına geçişlerinden sonra, kapiller venüllerle birleşir. Son olarak da venöz sistem, inferior vena kava gibi büyük ven damarlarıyla birleşirler. Bu iki büyük damar kanı sağ atriuma boşaltırlar.

Kalp kendini küçük bir sistem yardımıyla besin ve oksijen yönünden destekler.

Arterlerin küçük damarlar hâline uzamış kollarıdır. Kılcal damarlar, venöz sisteme kan getirmek için birleşir.

Genel kural, kalpten çıkan arterlerin arteriol ve capillere ayrılması venlerin ise geri kalbe götürmesidir. Portal venlerde bir istisna vardır. İnsanlarda en önemli örnek hepatik vendir. Hepatik portal ven kapiller damarlar bağırsağın etrafını sararak kan emilimini ve besin emilimini sağlamasından ziyade direkt olarak kalbe gider. Hepatik portal venler, karaciğerde ikinci kez kapillere ayrılır.

Pulmoner dolaşım

Sodyum bikarbonat ya da soda kimyasal formülü NaHCO3 olan bir kimyasal bileşiktir. Kabartma tozu olarak da bilinir. Sodyum tuzlarından birisidir. Antiasit özelliği vardır. Kabartma tozu olarak da kullanılır. Suda çözünür. Beyaz katı kristal tozdur. Sodyum karbonat'ı andıran hafif alkali tadı vardır. Salin solüsyonu bileşiminde de kullanılır.

Eski Mısır’da doğal Natron çökeltileri, en çok sodyum karbonat dekahidrat ve sodyum bikarbonat içeren bir karışımdan oluşurdu. Natron hiyeroglif yazılar için boya olarak kullanılırdı.
1791 yılında fransız kimyager, Nicolas Leblanc soda olarak bilinen sodyum karbonatı üretti. 1846 yılında New York’lu iki fırıncı, John Dwink ve Austin Church sodyum karbonat ve karbondioksitten kabartma tozu üreten ilk fabrikayı kurdu.
Bu bileşik 1800'lü yıllarda Roman kaptan, Rudyard Kipling tarafından balıkları taze tutmak amacıyla kullanılmış ve o günden sonra ‘saleratus’ olarak anılmıştır.

Sodyum bikarbonat, sodalı kumlama adı verilen boya ve korozyon giderme işleminde kullanılır. Bir kumlama aracı olarak sodyum bikarbonat, silika kumu gibi aşındırıcı temizlik malzemelerinden zarar görebilecek alüminyum, bakır veya kereste gibi daha yumuşak ve daha az esnek maddeler üzerinde yüzey kirliliğini gidermek için kullanılır.
Hafif bir ovma tozu olarak az miktarda su ile kabartma tozundan yapılmış bir macun yüzey pasının giderilmesinde faydalı olabilir, çünkü pas konsantre bir alkali çözeltide suda çözünür bir bileşik oluşturur. Sıcak su çözeltileri çeliği aşındırabileceğinden soğuk su kullanılmalıdır. Sodyum bikarbonat alüminyum üzerinde oluşan ince koruyucu oksit tabakasına saldırır bu yüzden bu metali temizlemek için uygun değildir. Ilık sudaki bir çözelti, gümüş bir parça alüminyum folyo ile temas ettiğinde gümüşteki kararmayı giderecektir. Karbonat genellikle çamaşır makinelerine su yumuşatıcı yerine ve giysilerdeki kokuları gidermek için eklenir. Ayrıca ılık suyla seyreltildiğinde fincanlardaki ağır çay ve kahve lekelerini çıkarmada neredeyse sodyum hidroksit kadar etkilidir.

Sodyum bikarbonat yapraklara uygulandığında mantarların büyümesini önleyebilir, ancak mantarı öldürmez. Aşırı miktarda sodyum bikarbonat meyvelerin renginin solmasına ve kloroza neden olabilir.

Sodyum karbonat, sodyum hidroksitin sulu çözeltisi ile karbon dioksitin reaksiyonu ile elde edilebilir.
CO2 + 2 NaOH --> Na2CO3 + H2O
Sodyum bikarbonat ise yeterince yüksek yoğunlukta karbondioksit ve su tepkimesi ile elde edilebilir. Sodyum bikarbonat bu yöntemde katı olarak çökelir. Kabartma tozu ticari miktarda benzer bir yöntem ile üretilmektedir.
Na2CO3 + CO2 + H2O --> 2 NaHCO3

Yüzde 1,3'lük çözeltisi izotonik özelliktedir.
Veteriner hekimlikte asidozis'in sağaltımında önem taşır.
Hiponatremi'nin sağaltımında kullanılır.

 Wikimedia Commons'ta Sodyum bikarbonat ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Sodyum klorür, yaygın olarak 'tuz' ismi ile bilinen (deniz tuzu, aynı zamanda diğer kimyasal tuzları da içerir) kimyasal formülü NaCl; 1/1 oranında sodyum ve klorür iyonları olan iyonik bileşik. Molar kütleleri sırasıyla 22.99 ve 35.45 g/moldur. 100 g NaCl, 39.34 g Na ve 60.66 g Cl içerir. Sodyum klorür, deniz suyunun tuzluluğundan ve birçok çok hücreli organizmanın hücre dışı sıvısından en çok sorumlu olan tuzdur . Yenilebilir sofra tuzu biçiminde yaygın olarak bir çeşni ve gıda koruyucusu olarak kullanılır. Birçok endüstriyel proseste büyük miktarlarda sodyum klorür kullanılır ve daha ileri kimyasal sentezler için hammadde olarak kullanılan sodyum ve klor bileşiklerinin ana kaynağıdır. Sodyum klorürün ikinci bir ana uygulaması donma sıcaklığı altındaki havalarda yolların buzunun çözülmesidir.

Tuzun bilinen ev içi kullanımlarına ek olarak, yılda yaklaşık 250 milyon ton üretimin (2008 verisi) daha baskın uygulamaları arasında kimyasallar ve buz çözme yer almaktadır.

Dünya üretiminin çoğunu tüketen birçok kimyasalın üretiminde doğrudan veya dolaylı olarak tuz kullanılmaktadır.

Kimyasal denkleme göre klor ve sodyum hidroksit üretmek için endüstriyel işlem olan kloralkali işleminin başlangıç noktasıdır.

  
    
      
        
          2
          
          NaCl
          +
          2
          
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
          
            
              →
              
                e
                l
                e
                k
                t
                r
                o
                l
                i
                z
              
            
          
          
            Cl
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          2
          
          NaOH
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2 NaCl + 2 H2O ->[elektroliz] Cl2 + H2 + 2 NaOH}}}
  

Bu elektroliz ya bir cıva hücresinde, bir diyafram hücresinde ya da bir membran hücresinde gerçekleştirilir. Bunların her biri, kloru sodyum hidroksitten ayırmak için farklı bir yöntem kullanır. Elektrolizin yüksek enerji tüketimi nedeniyle diğer teknolojiler geliştirilmektedir, bu sayede verimlilikteki küçük iyileştirmeler büyük ekonomik geri ödemelere sahip olabilir. Bazı klor uygulamaları PVC termoplastiklerin üretimi, dezenfektanlar ve çözücüleri içerir.
Sodyum hidroksit, kağıt, sabun ve alüminyum vb. üretimi sağlayan birçok farklı endüstride yaygın olarak kullanılmaktadır.

Sodyum klorür, Solvay işleminde sodyum karbonat ve kalsiyum klorür üretmek için kullanılır. Sodyum karbonat ise cam, sodyum bikarbonat ve boyar maddelerin yanı sıra sayısız başka kimyasal madde üretmek için kullanılır. Mannheim işleminde, sodyum sülfat ve hidroklorik asit üretimi için sodyum klorür kullanılır.

Sodyum klorür, ASTM International tarafından oluşturulmuş uluslararası bir standarda sahiptir. Standart, ASTM E534-13 olarak adlandırılır ve sodyum klorürün kimyasal analizi için standart test yöntemleridir. Listelenen bu yöntemler, amaçlanan kullanım ve uygulama için uygun olup olmadığını belirlemek için sodyum klorürü analiz etmeye yönelik prosedürler sağlar.

Sodyum klorür yoğun olarak kullanılır, bu nedenle nispeten küçük uygulamalar bile büyük miktarlarda tüketebilir. Petrol ve gaz aramalarında tuz, kuyu sondajında sondaj sıvılarının önemli bir bileşenidir. Yüksek kuyu içi gaz basınçlarının üstesinden gelmek için sondaj sıvısının yoğunluğunu pıhtılaştırmak ve artırmak için kullanılır. Matkap bir tuz oluşumuna çarptığında, tuz tabakası içindeki çözünmeyi en aza indirmek ve çözeltiyi doyurmak için sondaj sıvısına tuz eklenir. Tuz ayrıca çimentolu kaplamalarda betonun kürünü artırmak için de kullanılır.
Tekstil ve boyamada tuz, organik kirleticileri ayırmak, boyarmadde çökeltilerinin "tuzlanmasını" desteklemek ve bunları standardize etmek için konsantre boyalarla karıştırmak için tuzlu su durulaması olarak kullanılır. Ana rollerinden biri, negatif yüklü boya iyonlarının emilimini teşvik etmek için pozitif iyon yükünü sağlamaktır.
Ayrıca alüminyum, berilyum, bakır, çelik ve vanadyum işlemede de kullanılır. Kağıt endüstrisinde, odun hamurunu ağartmak için tuz kullanılır. Aynı zamanda, mükemmel bir oksijen bazlı ağartma kimyasalı olan klor dioksit üretmek için sülfürik asit ve su ile birlikte eklenen sodyum klorat yapmak için de kullanılır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da ortaya çıkan klor dioksit işlemi, klorlu ağartma bileşiklerini azaltmak veya ortadan kaldırmak için çevresel baskılar nedeniyle daha popüler hale geliyor. Tabaklama ve deri işlemede, derilerin alt kısmındaki mikrobiyal aktiviteyi engellemek ve nemi deriye geri çekmek için hayvan derilerine tuz eklenir.
Kauçuk imalatında buna, neopren ve beyaz kauçuk çeşitlerini yapmak için tuz kullanılmaktadır. Tuzlu su ve sülfürik asit, klorlu bütadien'den yapılmış emülsifiye edilmiş bir lateksi pıhtılaştırmak için kullanılır.
Toprağı sabitlemek ve karayollarının yapıldığı temele sağlamlık sağlamak için de tuz eklenir. Tuz, nem ve trafik yükündeki değişiklikler nedeniyle yüzeyde meydana gelen kaymanın etkilerini en aza indirecek şekilde hareket eder.
Sodyum klorür, higroskopik özellikleri nedeniyle bazen ucuz ve güvenli bir kurutucu olarak kullanılır, bu da tuzlamayı tarihsel olarak etkili bir gıda koruma yöntemi haline getirir; tuz, osmotik basınç yoluyla bakterilerden suyu çekerek, gıda bozulmasının önemli bir kaynağı olan üremesini engeller. Daha etkili kurutucular mevcut olsa da, çok azı insanların yutması için güvenlidir.

Sert su, sabunun hareketine müdahale eden ve ev ve endüstriyel ekipman ve borularda bir alkali mineral tortusu tabakası veya tabakasının oluşmasına katkıda bulunan kalsiyum ve magnezyum iyonları içerir. Ticari ve konut su yumuşatma üniteleri, sertliğe neden olan iyonları gidermek için  iyon değiştirici reçineler kullanır. Bu reçineler, sodyum klorür kullanılarak üretilir ve rejenere edilir.

Tuzun ikinci büyük uygulaması, hem kum kutularında hem de kış servis araçları tarafından yayılması yoluyla, yolların buzunu çözmek ve buzlanmayı önlemek içindir. Kar yağışı beklentisiyle, yollar tuzlu su (sudaki konsantre tuz çözeltisi) ile optimal olarak "buzlanmaz", bu da kar-buzu ile yol yüzeyi arasında yapışmayı önler. Bu işlem, kar yağışından sonra yoğun tuz kullanımını ortadan kaldırır. Buz çözme için, bazen kalsiyum klorür ve/veya magnezyum klorür gibi ek maddelerle birlikte, tuzlu su ve tuz karışımları kullanılır. -10 °C'nin altında tuz veya tuzlu su kullanımı etkisiz hale gelir.

Birleşik Krallık'ta buz çözme tuzu ağırlıklı olarak Winsford, Cheshire'daki tek bir madenden gelir. Dağıtımdan önce topaklanmayı önleyici madde olarak <100 ppm sodyum ferrosiyanür ile karıştırılır, bu da kullanımdan önce stoklanmasına rağmen kaya tuzunun kumlama araçlarından serbestçe akmasını sağlar. Son yıllarda bu katkı sofra tuzunda da kullanılmaktadır. Toplam maliyeti azaltmak için yol tuzunda başka katkı maddeleri kullanılmıştır. Örneğin, ABD'de şeker pancarı işlemesinden elde edilen bir yan ürün karbonhidrat çözeltisi kaya tuzu ile karıştırıldı ve yol yüzeylerine tek başına gevşek kaya tuzundan yaklaşık %40 daha iyi yapıştırıldı. Yolda daha uzun süre kaldığı için uygulamanın birkaç kez tekrarlanması gerekmedi, zamandan ve paradan tasarruf sağlandı.
Fiziksel kimyanın teknik terimleriyle, bir su-tuz karışımının minimum donma noktası, tuzun ağırlıkça %23.31'i için -21.12 °C'dir. Ancak bu konsantrasyonun yakınında donma o kadar yavaştır ki, -22.4 °C'lik ötektik noktaya tuz ağırlığının yaklaşık %25'i ile ulaşılabilir.

Yol tuzu tatlı su kütlelerinde son bulur ve sudaki bitkilerin ve hayvanların osmoregülasyon yeteneklerini bozarak zarar verebilir. Tuzun her yerde bulunması, herhangi bir kıyı kaplama uygulamasında bir sorun teşkil eder, çünkü hapsedilmiş tuzlar yapışmada büyük sorunlara neden olur. Deniz yetkilileri ve gemi yapımcıları, inşaat sırasında yüzeylerdeki tuz konsantrasyonlarını izler. Yüzeylerdeki maksimum tuz konsantrasyonları, otoriteye ve uygulamaya bağlıdır. IMO yönetmeliği çoğunlukla kullanılır ve tuz seviyelerini sodyum klorür olarak ölçülen maksimum 50 mg/m2 çözünür tuzlara ayarlar. Bu ölçümler Bresle testi ile yapılır. Tuzlanma (artan tuzluluk, diğer adıyla tatlı su tuzlanması sendromu) ve ardından artan metal sızıntısı, Kuzey Amerika ve Avrupa tatlı su yollarında devam eden bir sorundur.
Karayolu buz çözmede tuz, köprü tabliyelerinde, motorlu taşıtlarda, donatı demiri ve tellerinde ve yol yapımında kullanılan korumasız çelik yapıların  korozyonu ile ilişkilendirilmektedir. Yüzey akışı, araç püskürtme ve rüzgarla savrulan eylemler ayrıca toprağı, yol kenarındaki bitki örtüsünü ve yerel yüzey suyu ve yeraltı suyu kaynaklarını da etkiler. Pik kullanım sırasında tuzun çevresel yüklenmesine dair kanıtlar bulunmasına rağmen, ilkbahar yağmurları ve çözülmeleri genellikle tuzun uygulandığı alandaki sodyum konsantrasyonlarını seyreltir. 2009 yılında yapılan bir araştırma, Minneapolis-St Paul metro alanında uygulanan yol tuzunun yaklaşık %70'inin yerel su havzasında tutulduğunu buldu.

Bazı kurumlar yol tuzu yerine bira, melas ve pancar şerbeti kullanırlar. Havayolları buz çözme için tuz bazlı çözümler yerine daha çok glikol ve şeker kullanır.

Birçok mikroorganizma tuzlu bir ortamda yaşayamaz: osmosis yoluyla  hücrelerinden su çekilir. Bu nedenle tuz, pastırma, balık veya lahana gibi bazı yiyecekleri korumak için kullanılır.
Gıdaya, gıda üreticisi veya tüketici tarafından lezzet arttırıcı, koruyucu, bağlayıcı, fermentasyon kontrol katkı maddesi, doku kontrol maddesi ve renk geliştirici olarak tuz eklenir. Gıda endüstrisindeki tuz tüketimi, azalan tüketim sırasına göre diğer gıda işleme, et paketleyiciler, konserve, fırıncılık, süt ve tahıl değirmeni ürünlerine bölünmüştür

Sorbitol, insan vücudunun yavaş metabolize ettiği, tatlı bir tada sahip şeker alkolü. E420 katkı maddesi koduyla bilinir.. Yüksek dozda kullanımı laksatif etki gösterebilir (kullanıcının yaş, kilo ve metabolizmasına bağlı olarak). Dişte plaka oluşumuna sebep vermediğinden diş dostu olarak kullanılabilir. Çözünme entalpisi ekzotermik olduğundan ağızda ferahlık hissi vermektedir.

Elma, kuru erik, kiraz ve üzüm gibi taneli ve tanesiz birçok meyvede bulunan doğal bir karbonhidrat alkolüdür. Ticari olarak glukozdan (dekstrozdan) üretilir. Dekstrozun katalitik hidrojenasyonu ile elde edilen bir poliol (şeker alkolu) dür.

Katalitik hidrojenasyon, elektrokatalitik hidrojenasyon, enzimatik olmak üzere 3 kategoridir. Ekonomik durum söz konusu olduğunda katalitik hidrojenasyon su an için en kabul görenidir. Dekztrozun yüksek basınç (40-100 bar) ve yüksek sıcaklıkta (100-170 °C) de Raney nikeli veya rutenyum katalizörü eşliğinde hidrojenle doyurulması ile sorbitol elde edilebilir. 2.6 kcal/gr kaloriye sahiptir

Stabilizör, düşük kalorili tatlandırıcı ve hacim arttırıcı özelliktedir. Birçok unlu mamüllerde ve şekerleme ürünlerinde kullanılır.

E420'nin alımı ile ilgili herhangi bir sınırlama yoktur; ancak, 1 yaşından daha küçük bebekler için kullanımına izin verilmez, çünkü şiddetli bir ishale neden olabilir.
Sorbitol, yalnızca et yemeyen vejeteryenler ve etin yanı sıra süt ve süt ürünleri de yemeyen vejeteryenler tarafından tüketilebilir. 

Sorbitol, vücut tarafından kısmen emilir ve fruktoz gibi metabolize edilir; kalan bölümü ise kalın bağırsakta fermente edilir. Fermantasyon boyunca üretilen gazlar, midede gaz toplanmasına ve şişmeye neden olur. Sorbitolü tolere edemeyen insanlarda müshil etkisi görülebilir. Normal olarak kullanılan konsantrasyonlarında herhangi bir yan etkisi yoktur; fakat sorbitolü tolere edemeyen insanlarda, 5 gram alımında dahi gaz oluşumu görülür. Yan etkiler normal olarak tek bir dozda 25- 30 gram sorbitol alımından sonra meydana gelir. Bu miktar, yukarıda sözü geçen gıdalar (unlu mamül, şekerleme) için kullanılan normal miktardan çok yüksektir.

T hücreleri, lenfositlerin bir alt kümesini oluşturur ve bağışıklık yanıtında önemli bir yere sahiptir. 'T' kısaltması timüsden gelmektedir ki timüs bu hücrelerin son olgunlaşma evrelerinin geçtiği organdır.

Sitotoksik T hücreleri (CD8+) enfekte hücreleri, tümör hücrelerini ve organ nakli ile gelen hücreleri yok eder. Bu hücreler 'öldürücü' veya sitotoksik hücrelerdir, zira tanıdıkları antijenler gösteren belirli hücreleri hedef alır, yok ederler.
Yardımcı T hücreleri (CD4+) bağışıklık yanıtında 'aracı' hücrelerdir. Etkinleştirildiklerinde, hızla çoğalıp sitokinler salarlar ki bu sitokinler efektör lenfosit fonksiyonunu düzenler veya 'yardım eder'. HIV enfeksiyonunun hedeflerinden biri olarak tanınırlar ve CD4+ T hücrelerinindeki azalma AIDS'e yol açar. Bazı yardımcı T hücreleri, bir antijen vücuttan çıkarıldığında, bağışıklık yanıtını kapatan sitokinler salgılarlar.
Düzenleyici T hücreleri (CD4+CD25+), supresör T hücreleri olarak da bilinirler. Bu hücreler bağışıklık sisteminin etkinleşmesini bastırır ve bağışıklık sistemi homeostazını korurlar. Düzenleyici T hücrelerinin uygun biçimde görev yapamamaları durumunda otoimmün hastalıkları oluşabilir.
T bellek hücreleri: Hastalıkları bir kere geçirdikten sonra o hastalıkla tekrar karşılaşılması durumunda antikorların hızlı üretilmesini sağlar.

Kemik iliğindeki plouripotent kök hücrelerden yani hemositoblast'lardan farklılaşan Pre-T Lenfosit'ler, dolaşım yoluyla Thymus'un korteksine geçerler. Burada hızla çoğalırlar. Kortekste, membranlarında TCR (T hücre antijen reseptörü) ve CD (Yüzey farklılaşma antijenleri) gibi spesifik yüzey reseptör moleküllerini kazanırlar ve spesifik immun yanıtı meydana getirme yeteneğine sahip T Lenfositler halini alırlar. T lenfosit'ler medullaya gelince ise CD'ler iki farklı yapı gösterir. Bunlar; CD4+,8- yapısı gösterenler Yardımcı T hücreleri, CD4_,8+ yapısı gösterenler ise Sitotoksik T hücrelerini şekillendirir. Bu ufak değişim oluşacak T lenfositlerin görevlerini ise oldukça değiştirir. T lenfosit'ler Thymus'ta bu gelişmenin yanı sıra önemli bir özellik daha kazanırlar ki bu, kendilerinden olan ile kendilerinden olmayan antijenik moleküllerin ayırtedebilme kabiliyetidir. Aksi halde bu savunma hücreleri organizmadaki mevcut tüm antijenlere saldırırlardı. Kendine ait MHC moleküllerini tanıyan ve onlara karşı reaksiyon gösteren hücreler negatif seleksiyona uğrarlar, çünkü bu durum başarısızlıktır. Seleksiyon sonucu Tyhmus korteks'indeki birçok immature lenfosit ölür. Zira bu çok ciddi bir orandır çünkü söz edilen immature lenfosit oranı yaklaşık %90'dır. Vücuda ait MHC molekülleri ile bağlanmış olan yabancı protein yapısındaki antijenleri tanıma yeteneği kazanılmasına da pozitif seleksiyon denir. Pozitif seleksiyona uğrayan T Lenfosit'ler ise medulladan dolaşıma geçer.
T hücre farklılaşmasındaki bu olaylar zinciri Thymus'un lenfosti dışındaki hücreleri ve mikro çevreye bağlıdır. Stromal epithelial hücrelerin timik hormonlar olarak da bilinen peptid yapısındaki salgılanan maddeleri thymus'ta kısa alan etkileşimlerine aracılık eder. Bunlardan birisi olan Timulin, olgunlaşmamış lenfositler üzerindeki reseptörlere bağlanarak T Lenfosit yüzey moleküllerinin sentezini uyarır. THF (timik humoral faktör) T Lenfosit'lerin klonal yayılması ve diferansiyasyonunda (farklılaşmasında) rol oynar. Timopoetin'in de timosit farklılaşmasını hızlandırıcı etkisi vardır. Diğer bir peptid olan timozin ise T Lenfosit farklılaşmasını hızlandırır. Timus'ta bulunan makrofajlar da T Lenfosit olgunlaşması ve klonal proliferasyonda etkili olan bazı sitokinleri salgılar. Ayrıca tiroid, hipofiz, adren ve gonadların sahip oldukları bazı hormonların T Lenfosit olgunlaşması üzerine etkileri vardır. Bunlardan adenokortikosteroid'ler, timik korteks'te T Lenfosit sayısını azaltıcı, tiroksin kortikal epiteliyal retiküler hücrelerde timulin üretimini stimule edici ve somatotropin ise timik korteks'te T Lenfosit gelişimini artırıcı etkiye sahiptir.
Timus'ta olgunlaşan T Lenfosit'ler periferal kana geçer ve dalak, lenf düğümleri, Peyer plakları, tonsiller ve sekonder lenfoid organ görevi gören diğer mukoza ile ilişkili lenfoid dokulara giderek kendilerine ait bölgelere yerleşirler. Dalakta, beyaz pulpa'nın arterleri saran bölgelerine (periarteriyel lenfatik kılıf), lenf düğümlerinde korteks'in medulla'ya bakan yarımı (parakortikal bölge) ve interfolliküler bölgeye, Peyer plaklarında ise özellikle interfolliküler bölgelere ve corona bölgesine yerleşerek burada aylarca hatta yıllarca yaşamlarını sürdürebilirler.
Etkili her bağışıklık yanıtı T hücrelerinin etkinleştirilmesini içerir; yine de T hücreleri özellikle, tümör hücrelerine ve vücut hücrelerinin içindeki patojenik organizmalara karşı savunma olan, hücre-aracılıklı bağışıklıkta önemlidirler.
CD4 ve CD8, T lenfositlerinin farklı alt-tiplerinin yüzeyinde bulunan karakteristik antijenlerden gelir.

Taramalı elektron mikroskobu veya SEM (scanning electron microscope), odaklanmış bir elektron demeti ile numune yüzeyini tarayarak görüntü elde eden bir elektron mikroskobu tipidir. Elektronlar numunedeki atomlarla etkileşerek numune yüzeyindeki topografi ve kompozisyon hakkında bilgiler içeren farklı sinyaller üretir. Elektron demeti raster tarama ile yüzeyi tarar ve demetin konumu, algılanan sinyalle eşleştirilerek görüntü oluşturulur. SEM ile 1 nanometreden daha yüksek çözünürlüğe ulaşılabilir. Standart SEM cihazları yüksek vakumda, kuru ve iletken yüzeyleri incelemek için uygundur. Ancak düşük vakumda, nemli koşullarda (çevresel taramalı elektron mikroskobu), çok düşük sıcaklıklardan yüksek sıcaklıklara değişen koşullarda çalışabilen özelleşmiş cihazlar da mevcuttur.
SEM'de görüntü oluşturmak için en çok, elektron demeti tarafından uyarılan numune atomlarının yaydığı ikincil elektronlardan (SE) faydalanılır. Numunenin farklı bölgelerinden kopan ikincil elektronların sayısındaki değişim öncelikle demetin yüzeyle buluşma açısına, yani yüzeyin topografisine bağlıdır. İkincil elektronların yanında geri saçılan elektronlar (BSE), karakteristik X-ışınları, ışık (elektron demeti) (CL), numune akımı ve aktarılan elektronlarla da numuneden çeşitli sinyaller elde edilerek amaca uygun topografi ve kompozisyon analizleri yapılır.

SEM'in erken tarihi McMullan tarafından aktarılmıştır. İlk elektromanyetik lens 1926'da Hans Busch tarafından geliştirdi. Bir takım başarısız denemelerin ardından 1931'de Alman fizikçi Ernst Ruska ve elektrik mühendisi Max Knoll X400 büyütme gücüne sahip bir elektron mikroskobu prototipi oluşturdular. Bu cihaz elektron mikroskobunun temel prensiplerini ortaya koydu. 1933'te ise Ruska ışık mikroskobu ile elde edilebilen çözünürlüğü aşan bir elektron mikroskobu üretti. Daha sonra Knoll, elektron demeti taraması kullanarak 50 mm objektif alan genişliğine sahip, kanallama kontrastı gösteren bir fotoğraf çekti. Tüm bu gelişmelerin ardından 1937'de Manfred von Ardenne, daraltılmış ve iyi odaklanmış bir elektron demeti ile çok küçük bir alanı tarayarak, yüksek çözünürlüklü gerçek bir taramalı elektron mikroskobu icat etmeyi başardı. Ardenne tarama prensibini hem yüksek büyütmeye ulaşmak için, hem de elektron mikroskobunun doğasında bulunan kromatik sapıncı engellemek için uygulamıştır. Ayrıca farklı görüntüleme modları ve SEM teorisi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. SEM cihazları yıllar içinde Zworykin grubu ve Charles Oatley yönetimindeki Cambridge grubu tarafından geliştirilmeye devam edilmiş ve ilk ticari cihaz "Stereoscan" adı ile 1965 yılında Cambridge Scientific Instrument Company tarafından DuPont firmasına satılmıştır.

Yüksek enerjili demet elektronları numune atomlarının dış yörünge elektronları ile elastik olmayan girişimi sonucunda düşük enerjili Auger elektronları oluşur. Bu elektronlar numune yüzeyi hakkında bilgi taşır ve Auger spektroskopisinin çalışma prensibini oluşturur. Yine yörünge elektronları ile olan girişimler sonucunda yörüngelerinden atılan veya enerjisi azalan demet elektronları numune yüzeyine doğru hareket ederek yüzeyde toplanırlar. Bu elektronlar ikincil elektron olarak tanımlanır. İkincil elektronlar numune odasında bulunan sintilatörde toplanarak ikincil elektron görüntüsü sinyaline çevrilir. İkincil elektronlar numune yüzeyinin 10 nm veya daha düşük derinlikten geldiği için numunenin yüksek çözünürlüğe sahip topoğrafik görüntüsünün elde edilmesinde kullanılır

Uygulanan Voltaj (keV )
Çalışma Aralığı (mm )
Objektif Açıklığı (µm )

Taramalı Elektron Mikroskobu ile ilgili bilgiler (İngilizce)
Taramalı Elektron Mikroskobu hakkında detaylı anlatım (Türkçe)

Trombositopeni veya trombopeni kandaki trombosit sayısının azlığına verilen isimdir. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi trombositopeni bir hastalıktan öte bir durum, bulgudur.
Genel olarak sağlıklı bir insanın trombosit sayımı 150.000 - 350.000 mm3 arasında değişir. Trombosit sayısının 150.000/mm3'den az olması trombositopeni olarak tanımlanır.

Trombositopeni çoğunlukla belirgin semptom göstermez. Bazen bereler ve burun kanamaları görülebilir. Trombositopeniye rastlandığında dikkat edilmesi ve yapılması gerekenlerden bazıları; diğer kan hücrelerinin (Eritrosit ve lökositlerin) sayısında da bir azalma olup olmadığı, trombositopeni yapabilecek hastalıkların semptom ve bulgularının var olup olmadığı, ilaç kullanımının sorgulanması ve aile öyküsüdür (konjenital trombositopeni nedenler için). Her ne kadar kaba bir anlayışla trombositpeninin sadece sık kanamaya yol açtığı düşünülse de bu düşünce pek doğru değildir. Trombositopenili hastalarda sadece kanama olmayıp, ayrıca trombositopeni tipine göre (örneğin heparine bağlı trombositopeni gibi) tromboza bile rastlanabilir.

Trombositopeninin birçok nedeni vardır. Patofizyolojik olarak trombositopeninin nedenlerini üç ana başlıkta toplanabilir: yapım azlığı, yıkım artışı ve trombosit dağılımında bozukluk.

Megakaryositlerin (trombosit öncülleri) yetersiz gelişimi (hipoplazisi) veya baskılanması
Kimyasal ve fiziksel ajanlar (alkol, infeksiyon vb.)
Aplastik anemi gibi primer kemik iliği hastalıkları
Miyeloftisiz (lösemiler, metastaz, miyelofibrozis)
İneffektif (etkisiz) trombopoiez
Megaloblastik anemi
Paroksismal noktürnal hemoglobinuri
Miyelodisplazi
Kalıtsal trombositopeniler
Wiskott-Aldrich sendromu
May-Hegglinn anomalisi

İmmünolojik (bağışıklık sistemiyle ilgili)
İmmün trombositopeni (yani İdiopatik trombositopenik purpura)
İlaçlar (heparin, kinin, kinidin, sulfamidler vs.)
Sistemik otoimmün hastalıklar (SLE, PAN vs.)
Lenfoproliferatif hastalıklar (KLL, lenfomalar) ve solid tümörler
İnfeksiyonlar
Transfüzyon sonrası purpura
Kemik iliği nakli sonrası
Nonimmünolojik (bağışıklık sistemiyle ilgisiz)
Yaygın damar içi pıhtılaşma
Obstetrik komplikasyonlar
Kanser ve lösemiler
Kasabach-Merritt sendromu
İnfeksiyonlar
Trombotik trombositopenik purpura
Hemolitik-üremik sendrom
Diğer
Masif transfüzyon
Ekstrakorperal dolaşım

Hipersplenizm
Hipotermik anestezi

Düşük trombosit sayımları genel olarak tedavi gerektirmez. Ancak, (sıklıkla) kanamanın ve/veya çok düşük sayımın olduğu durumlarda tedavi gerekebilir. Ağır kanamalarda trombosit transfüzyonu gerekebilir. Splenektomi (dalağın cerrahi operasyonla çıkarılması) de sıklıkla yararlı ve bazen de tamamen tedavi edicidir.
Kanama bozuklukları intranasal (burun içi) desmopressin (ddAVP) ile tedavi edilebilir. Desmopressin faktör VIII ve von Willebrand faktörünün, plazmadaki seviyelerini yükselten bir ilaçtır.

Hematoloji Uzmanlık Derneği14 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Trombositoz, kanda trombositlerin yüksek olması durumudur. Trombositoz, esansiyel (primer) veya reaktif (sekonder) şekilde ortaya çıkabilir. Genellikle semptomsuz olmasına rağmen, bazı hastalarda trombozise dönüşebilir.
İnsanda, normal trombosit (platelet) değeri 1mm³'te 150.000-450.000 (150-400 x 10^9 / 1L) arasıdır. Bu aralıklardan bir sapma kesin hastalık olduğu anlamına gelmez. Fakat, bir milimetreküpte 750.000'den fazla ise ve bilhassa 1.000.000'dan fazla ise hastanın incelemeye alınması gerekir.

Plateletlerin yüksek çıkması birçok hastalık süreciyle ilgili olabilir.
Esansiyel (Primer) myeloproliferatif bir hastalıktır. Diğer Myeloproliferatif hastalıklarla da ilgili olabilir; kronik myelojeni lökemia (chronic myelogenous leukemia), poliketami vera (polycythemia vera), myelofibroz (myelofibrosis)
Hastalık reaktif ise aşağıdakilerle ilgili olabilir;

İnflamasyon
Cerrahi (yine inflamasyon)
Hipoplenizm (Hyposplenism), dalak fonksiyonunun azalması sebebiyle platelet yıkımlarının azalması
Hemorrhage ve/veya demir eksikliği
Bununla birlikte hastalık kongenital nedenlerle de meydana gelebilir.

Yüksek platelet seviyeleri kesin bir klinik bir problem olduğu anlamına gelmez ama yine de bu yüksek değerlerin ikincil bir prosesin sonucu olup olmadığını anlamak için hastanın tıbbi tarihine de bakmak gerekir. Zira genellikle inflamasyon durumlarında platelet seviyeleri artar, çünkü inflamasyon durumları akut faz döneminde platelet üretiminin (yani thrombopoietin'in) ana stimulantıdır.
Yüksek platelet değerleri polisitemia vera hastalığı (yüksek alyuvar sayısı) olanlarda da meydana gelebilir ve bu durumda ilaveten bir risk yaratmış olur.
Trombositoz hastalarının çok azı eritromelalgia belirtileri (yanma hissi ve soğuk ve/veya aspirin kullanımına bağlı olarak çıkıntılarda kırmızılık) göstermiştir.

Trombositozun teşhisinde tam kan sayımı, karaciğer enzimleri, bağırsak fonksiyonu ve eritrosit çökelmesi gibi laboratuvar testleri kullanılmaktadır. Yüksek platelet sayısıyla ilgili net bir sonucu varılamadıysa, kemik iliği biyopsisi alınmalıdır, zaten trombositozun reaktif mi esansiyel mi olduğunu anlamak için de kemik iliği biyopsisi gerektiği için genellikle alınır.

Genellikle, sekonder trombositoz için bir tedavi gerekmez. Ama primer trombositozda, eğer platelet sayısı 750.000 veya 1.000.000'dan fazla ise ve özellikle hasta trombosis için başka risk faktörleri taşıyorsa, düşük dozlarda aspirinin koruyucu olacağı düşünülmektedir. Ekstrem durumlarda hydroxyurea verilebilir. Yeni bir ajan olan anagrelide (Agrylin) de esansiyel trombositozun tedavisi için kullanılmaktadır. Fakat, yakın zamada yapılan çalışmalarda anegrilide'in geleneksel olarak kullanılan hidroksiürea'dan daha etkili olmadığı gösterilmiştir.
Bununla birlikte düşük doz aspirinin yararlı olduğuna dair kaynaklar mevcuttur.

Trombotik trombositopenik purpura (TTP ya da Moschcowitz sendromu), kanın pıhtılaşmasına ilişkin nadir görülen bir hastalıktır. Vücut genelinde küçük damarlarda mikroskobik ve yoğun kan pıhtılaşmasıyla kendisini gösterir.
TTP vakalarının çoğu ADAMTS13 enziminin inhibisyonundan ileri gelir. Rahatsızlığın seyrek görülen bir türü, ADAMTS13'ün işlev bozukluğunun nesilden nesile geçmesiyle ortaya çıkar. Eğer geniş von Willebrand faktör (vWF) multimerleri dirençliyse, pıhtılaşmada artış eğilimi vardır.

von Willebrand faktör (vWF), damar yüzeyinde bulunup koagulasyon (pıhtılaşma) kaskadındaki Faktör 8'i aktive eder. ADAMTS13 ise normal durumlarda vWF'ün bu işlevini durdurarak aşırı pıhtılaşmayı önler. ADAMTS13 enzimindeki işlev bozukluğunda ise vWF aşırı aktive olarak Faktör 8 spontan olarak uyarılır. Böylece başlayan pıhtılaşma kaskadı damar çeperinde trombositlerin pıhtı oluşturmasına neden olacaktır.
Mikroskobik pıhtılardan geçen kırmızı kan hücreleri, zarlarına zarar veren ve damar içi hemoliz ile hücrelerde bölünmeye yol açan kayma gerilimine maruz kalır. Kan akışında tromboza ve hücresel hasara bağlı olarak oluşan azalma, hedef organ hasarı ile sonuçlanır. Tedavi şu anda desteğe ve plazmafereze dayanır. Böylece ADAMTS13'e karşı dolaşan antikor sayısının azaltılması ve enzimin kan düzeyinin tazelenmesi hedeflenir.

Tromboz (thrombosis), canlı organizmada kan elemanlarının (fibrin, trombosit, eritrosit, lökosit) kalp ve damar iç yüzüne kitle (pıhtı) ha­linde yapışması olgusudur; oluşan pıhtı kitlesine trombüs ya da trombus (thrombus) adı verilir. Trombozun yaşam kurtarıcı (fizyolojik) ve öldürücü (patolojik) sonuçları vardır. Tromboz olgusu genellikle damarlara yönelik olumsuzluklarda görülür. Endotel zararıyla birlikte pıhtılaşma (hemostaz) mekanizması çalışmaya başlar. Önce trombin aktive olur, sonra da fibrinojen fibrine dönüşür. Fibrin, pıhtının ana elemanıdır. Ayrıca, genel bir tanım olarak herhangi bir damardaki trombustan kopan pıhtı parçasının başka bir bölge damarını tıkamasına tromboembolizm denir.

Damar kesiklerinde kan yitirilmesini önlemek amacıyla kesik ağızlarında tıkayıcı trombuslar oluşur (hemostaz). Trombusun görevi tamamlandığında fibrinolitik aktivite başlar ve trombus eritilir. Hemostazda ve trombus oluşumunda trombositler (plaketler) çok önemlidir. Çekirdeksiz bir disk biçiminde olan trombositler normalde çevreye ve birbirlerine yapışmazlar. Trombositleri aktive ederek yapışkan nitelik kazanmasına ve bir yığın kimyasal ürünün (medyatör) salgılamasına neden olabilecek bir uyaran gerekir. Bu uyaran genellikle doku zararı ile açığa çıkan kollagen dokudur: kollagen dokuya temas eden trombositler aktive olur. Aktive olan trombositler birbirlerine ve endotele yapışarak kümeler oluştururlar. Çok kısa bir süre sonra salınan trombosit kökenli medyatörler (trombin ve ADP) yine kendilerini -trombositleri- kamçılar. Trombin bir yandan da fibrinojeni fibrine dönüştürür. Bu bilgilere göre hemostaz olgusunda 3 önemli faktörün katkısı vardır;

Endotel ve subendotelyal bağ dokusu
Trombositler
Pıhtılaşma mekanizması
Bir kesik yarasındaki kanamayı durduran hemostaz ile trombus oluşumu arasında ilkesel fark yoktur. Kesik yarasını örnek alırsak kanamanın durdurulması (hemostaz) süreci şöyledir:

Kan ile bağ dokusu birbirine temas eder
Kollagen doku trombini, Hageman faktörünü ve trombositleri aktive eder
Kollagen üzerinde trombosit agregasyonu başlar
Hageman faktörü pıhtılaşmayı tetikler
Trombositler pıhtılaşmayı hızlandırır
Fibrinojen fibrine dönüşür
Kesik damar uçlarında büzüşme (kontraksiyon) olur
Fibrin ve trombositler kesik damar uçlarında tıkaç oluşturur, kanama kesilir.
Hemostaz sürecinin başlamasıyla birlikte fibrinolitik aktivite de tetiklenir; gereksiz fibrin yığınları temizlenir. Fibrinolitik aktivite işlevindeki süreç şöyledir:

Kan ile bağ dokusu birbirine temas eder
Kollagen doku Hageman faktörünü aktive eder ve fibrin oluşur
Hageman faktörünün ikinci işlevi olan fibrinolitik etkisi başlar
Fibrin plazminojeni ve doku plazmin aktivatörünü (tPA) tetikler
Plazminojenden plazmin oluşur
Hageman faktörü ve plazmin birlikte fibrini eritirler.

Trombuslar dolaşım sisteminin her yerinde oluşabilir: kalp boşluklarında, arterlerde, venalarda, kapillerlerde. Tromboz sürecinin başlaması için Virchow'un tanımladığı üç faktör (Virchow triadı) gereklidir:

Endokard ve endotel bozukluğu,
Kan akımında bozukluk,
Kanın pıhtılaşma eğiliminin artması.

endotel zararı endokarddaki ve damarlardaki trombusların oluşumunda rol alan en önemli faktördür. Endotel örtüsü yitirildiğinde açığa çıkan subendotelyal bağ dokusu trombositleri aktive eder ve pıhtılaşma sürecinin başlamasını tetikler. Tek sıra dizilen endotel hücrelerinin oluşturduğu katman pıhtılaşma mekanizmasını dengede tutan önemli faktörlerden biridir:
Normal koşullarda endotel hücreleri trombositlerin yapışmasını ve kümeleşmesini engeller, ürettikleri medyatörleri etkisizleştirir. Trombin, trombosit kümeleşmesini tetikleyen önemli bir medyatördür. Endotel hücreleri trombin varlığını algıladığı anda prostasiklin (PGI2) üreterek trombosit kümeleşmesini engeller. PG I2‘nin ikinci bir işlevi de damarları genişletmesidir (vazodilatasyon). Vazodilatasyonla genişleyen damarlardan hızla akan kan yörede toplanan trombositleri uzaklaştırır. Ortamda beliren ve trombosit kümeleşmesini uyaran adenozin difosfat (ADP) endotel hücreleri tarafından adenin nükleotidlere dönüştürülür. Adenin nükleotidler trombosit kümeleşmesini engeller.
Endotel hücreleri ürettikleri α2-makroglobulin, heparin etkili maddeler ve trombomodulin gibi kimyasallarla kanın pıhtılaşmasını inhibe ederler. Doku plazmin aktivatörü ve ürokin gibi ürünleriyle de fibrinolitik aktiviteyi tetiklerler. Endotel örtüsünün yitirilmesiyle doğal engel de ortadan kalkar. Damar içyüzünün kayganlığı bozulur: bağ dokusu açığa çıkar, pürtüklü bir nitelik kazanır, elektrik yükü değişir, aktive olan trombositlerin tutunması kolaylaşır.
Endotel hücrelerinin düzenini bozan etken­ler:

Dejeneratif damar hastalıkları (aterom plakları ve ülserleri)
Yangısal hastalıklar (periarteritis nodosa, Bürger hastalığı, trom­boflebit, myokarditler)
Habis tümörler (damar çeperlerinin infiltrasyonu)
Fiziksel etkiler (kalp-damar cerrahisi, kalp kapak protezleri, donma, yanma, iyonlaştırıcı radyasyon, travma, elektrik akımı)
Nekroz (özellikle myokard infarktı)
Kimyasal maddeler (tütün dumanı, hiperkolesterolemi, homosistin, bakteri toksinleri, immun kompleksler, vb).

Kalpte ve arterlerde oluşan anaforlar ile venalarda izlenen duraklamalar (staz) tromboz oluşumunda etkilidir. Doğal koşullarda, kan akımında en büyük partiküller olan lökositler en içte, bunun dışında daha küçük partikül olan eritrositler ve en dışta en kü­çük partikülleri içeren plazma yer alır. Böyle bir akıma laminer akım ya da aksial akım adı verilir. Damar lümeninde daralma ya da genişleme olan kesimlerde çapraz akımlar ve anaforlar oluşur. En dışta yer alan plazma tabakası bozulursa önce trombositler sonra da lökositler damar içyüzüne dokunur ve yapışırlar.
Laminer akımı bozan başlıca nedenler:

Genel faktörler: staza neden olan kalp yetmezliği, kanın viskozitesinde artma (polisitemi, dehidratasyon), şok gibi faktörlerdir.
Yerel faktörler: damar lümeninin anevrizma ya da varis nedeniyle genişlemesi önemli bir tromboz nedenidir. Aterom plakları, ameliyat dikişleri, tümör, gebe uterus ya da kemik kırığı gibi nedenler damar lümenini daraltarak kan akımını yavaşlatır. Lümen daralması ya da genişlemesi olan kesimlerde çapraz akımlar ve anaforlar oluşur. Romatizmal kalp hastalığında sıkça görülen atrial fibrilasyonlarda atrial ve auriküler trombuslar oluşur.

Pıhtılaşma eğiliminin artması tromboz etyolojisinde geri planda kalan bir faktördür. Kanın pıhtılaşma eğilimi şu durumlarda artar;

Trombosit sayısının ve yapışkanlıklarının artması,
Eritrositlerin artması ve biçimlerindeki bozukluklar,
Doğal antikoagülanların yetersizliği.
Kanın pıhtılaşma eğiliminde trombosit sayısı önemlidir: ameliyat, doğum, ağır kanama ve travma sonrasında geçici olarak yükselir. Ameliyat sonrası (post-op) dönemde, hiperlipidemide, multipl sklerozda (MS), ADP (adenosine diphosphat) ve noradrenalinin bulunduğu ortamlarda trombositlerin yapışkanlıkları artar. Genç plaketlerin yapışma güçleri daha fazladır. Afibrino­genemide plaketlerde kümeleşme görülür. Trombosit yapışkanlıklarının artması ile fibrinojen düzeyinin yükselmesi venöz trombozlarda çok önemlidir. Amnion sıvısı, yılan zehri ve pankreas karsinomu hücrelerinin ürettiği müsin gibi tromboplastik maddelerin dolaşıma girmesi yaygın koagülasyona (tromboza) yol açar. Nefrotik sendrom, güçlü travmalar, geniş yanıklar, kalp yetmezliği, kanserin terminal dönemi, oral kontraseptif kullanımı, perinatal dönem, yaşlılık (senilite), tütün kullanma ve obezite pıhtılaşma eğiliminin arttığı süreçlerdir. Eritrositlerin artışı tek başına trombus oluşmasında etkili değildir. Polisitemi olgularında eritrositler birbir­lerine yapışarak büyük kümeler oluşturur. Eritrosit kümeleri laminer akımı bozarak ve kan akımını ya­vaşlatarak trombus oluşumuna yol açar. Plazmada kanın pıhtılaşmasını engelleyen çeşitli maddeler vardır; bunlara doğal antikoagülanlar adı verilir. Başlıcaları şunlardır:

Antitrombin III (heparin yardımcı faktörü)
Protein C
Alfa-makroglobulin
Alfa1-antitripsin
Beta-plazmin inhibitörü
Heparan sülfat
C1 esteraze inhibitörü
Doğal koşullarda kanın sıvı kalmasını sağlayan bu faktörlerin yetersizliği trombus oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Eğer bir süre sonra denge yeniden düzelir ve doğal antikoagülanlar yeterli düzeye ulaşırsa trombus oluşumu durur. Fiziksel aktivitenin doğal antikoagülanların kandaki düzeyini yükselttiği ve tromboz oluşumunu engellediği bilinmektedir. Buna karşın önemli cerrahi girişimlerden hemen sonra (1 hafta kadar bir süreyle) azaldıkları izlenir.

Tromboz, trombositlerin (plaketlerin) damar iç yüzüne yapışmasıyla ve kümeleşmesi (agregasyon) başlar. Yalnızca trombositlerden ve çok az fibrinden oluşan bu trombusa primer plaket trombusu adı verilir. Primer plaket trombusu ışık mikros­kopuyla amorf bir kitle biçiminde görülür. Elektron mikroskopunda trombositlerde şekil bozukluğu saptanmaz. Olayın ilerlemesi iki şekilde önlenebilir:

Plaket trombusunun üzeri endotelle örtülür,
Kanın fibrinolitik aktivitesi ile trombus eritilir.
Bu iki sistemin yetersiz kaldığı durumlarda fibrin çöküşü hızlanır, lökositler ile eritrositler bu ağın içine tutunurlar. Trombus giderek büyür.

Primer plaket trombusu üzerine fibrin, eritrosit, lökosit ve plaketlerin tabakalar halinde çökmesiyle olur. Kalp boşluklarında ve aortada oluşan trombusların kesitlerinde farklı kan elemanlarının yoğunlaştığı değişik renklerde tabakalaşmalar izlenir. Tabakalaşmalar kanın akış yönüne dik ya da obliktir. Tabakalaşmaların kesitlerinde çizgilenmeler izlenir. Bunlara Zhan çizgileri denir. Bu durumdaki bir trombusun üzeri endotelle örtülürse olay durur. Damar lümeni tam kapanmamıştır (mural trombus). Olay ilerler ve üzerine yeni tabakalar çökerse damar lümeni tümüyle tıkanabilir; oklüzif (tıkayıcı) trombus mey­dana gelir. Lümen tümüyle kapanıp kan akımı durduğunda bunun arkasında kan pıhtısı birikir ve trombus kitlesi 50 cm'ye dek uzanabilir (uzayan trombus). Kan akımı yönünde trombusun kuyruğu damara yapışık değildir, gevşek yapıdadır ve kopması kolaydır (embolizm).

Renklerine göre

Bey

Çinko klorür, ZnCl2·nH2O formülüne sahip, n değeri 0 ila 4,5 arasında değişen hidratlar oluşturan inorganik bir kimyasal bileşiktir. Susuz çinko klorür ve hidratları renksiz veya beyaz kristal katılardır ve suda oldukça çözünür. Beş çinko klorür hidratının yanı sıra dört susuz çinko klorür formu bilinmektedir. Çinko klorürün tüm formları nem çeker. Çinko klorür tekstil işlemede, metalurjik akılarda ve kimyasal sentezde geniş uygulama alanı bulur.

Diğer metal dihalojenürlere göre çinko diklorürün çeşitli kristal formlar (polimorflar) oluşturması alışılmadık bir durumdur. Dört tanesi bilinmektedir: α, β, γ ve δ. Her durumda Zn2+ tetrahedral merkezleri bulunur.

Burada a, b ve c kafes sabitleridir, Z birim hücre başına yapı birimi sayısıdır ve ρ yapı parametrelerinden hesaplanan yoğunluktur.
Ortorombik form (δ), atmosfere maruz kaldığında hızla diğer formlardan birine dönüşür. Erimiş maddenin hızlı soğutulması bir  cam verir.

Tarihte çinko klorürler, hidroklorik asidin çinko metali veya çinko oksit ile reaksiyonundan hazırlanırdı. Sulu asitler susuz çinko klorür üretmek için kullanılamaz. Eski bir prosedüre göre, dietil eter içindeki toz hâldeki çinko süspansiyonu hidrojen klorür ile işlenir ve ardından kurutulur. Genel yöntem çözücü olmadan hâlâ endüstride kullanılır:

Zn + 2 HCl → ZnCl2 + H2
Sulu çözeltiler, Zn metali, çinko karbonat, çinko oksit ve çinko sülfürün hidroklorik asit ile işlenmesiyle benzer şekilde kolayca hazırlanabilir:

ZnS + 2 HCl + 4 H2O → ZnCl2(H2O)4 + H2S

Çinko klorür, sıklıkla bir Lewis asidi olarak kullanılan bir laboratuvar reaktifidir. Dramatik bir örnek, çözücü ve katalizör olarak çinko klorür kullanılarak metanolün hekzametilbenzene dönüştürülmesidir:

15 CH3OH → C6(CH3)6 + 3 CH4 + 15 H2O
Lewis asidi olarak çinko klorür örnekleri arasında Fischer indol sentezi yer alır:

Çinko klorür ayrıca benzilik ve alilik halojenürleri, alkenler gibi zayıf nükleofillerin eklenmesine yönelik olarak aktive eder:

Çinko klorür, endüstriyel ölçekte gerçekleştirilen çeşitli reaksiyonlarda katalizör veya reaktif olarak kullanılır. Batılı ülkelerde yılda 20.000 ton üretilen benzaldehit, çinko diklorürün katalitik özelliklerinden yararlanılarak, nispeten ucuz olan toluenden üretilmektedir. Bu işlem, benzal klorür vermek üzere toluenin klorlanmasıyla başlar. Az miktarda susuz çinko klorür varlığında, benzal klorür karışımı aşağıdaki stokiyometriye göre sürekli olarak su ile işlenir:

C6H5CHCl2  +  H2O   →   C6H5CHO  +  2 HCl
Benzer şekilde çinko klorür, benzoil klorüre giden ana yol olan benzotriklorürün hidrolizinde kullanılır. Metilen-bis(ditiyokarbamat) üretimi için katalizör görevi görür.

Çinko klorürün bir akı maddesi olarak, bazen amonyum klorür ile bir karışım hâlinde kullanılması (ayrıca bkz. Çinko amonyum klorür ), HCl'nin üretimini ve bunun yüzey oksitleri ile müteakip reaksiyonunu içerir.
Çinko klorür, amonyum klorür ile iki tuz oluşturur: [NH4]2[ZnCl4] ve[NH4]3[ZnCl4]Cl, tıpkı çinko klorür hidratın yaptığı gibi, ısıtıldığında ayrışarak HCl salar. Örneğin sıcak daldırmalı galvanizleme işleminde çinko klorür/amonyum klorür akılarının etkisi, H2 ve amonyak gazı üretir.

Çinko klorür uzun süredir bilinmekteydi, ancak şu anda kullanıldığı endüstriyel uygulamaların tümü 20. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilmiştir.

Çinko ve klorür yaşam için gereklidir. Zn2 + çeşitli enzimlerin, örneğin karboksipeptidaz ve karbonik anhidrazın bir bileşenidir. Bu nedenle çinko klorürlerin sulu çözeltileri nadiren akut zehirlenmelere neden olur. Ancak susuz çinko klorür cildi ve diğer dokuları yakabilen agresif bir Lewis asididir. Çoğunlukla lehim akısından kaynaklanan çinko klorürün yutulması endoskopik kontrol gerektirir. Çinko klorürün başka bir kaynağı da sis bombalarında kullanılan çinko klorür duman karışımıdır ("HC"). Çinko oksit, hekzakloroetan ve alüminyum tozu içeren çinko klorür, karbon ve alüminyum oksit dumanı yayarak etkili bir sis perdesi oluşturur. Bu tür sis perdeleri ölümlere yol açabilir.

Çinko Klorürün Sınıfları ve Uygulamaları
PubChem ZnCl 2 özeti .

Üre (Latince Urea Pura), organik bir bileşik. Formülü H2N-CO-NH2'dir. Karbonik asidin diamidi olan üre aynı zamanda karbamik asidin de amidi olduğundan karbamid adı ile de bilinir.
Ürenin ilk defa 1773 yılında keşfedildiği bilinir. Ancak şüpheden uzak kesin sentezi 1828'de Wöhler tarafından başarılmıştır. Keşfinden bu yana 50'den fazla tepkimede üre bir ürün olarak elde edilmiştir.

Amonyum karbonatın 150-200 °C'ye kadar ısıtılmasından üre elde edilir ki bu teknik bir metoddur. Wöhler sentezi olarak bilinen reaksiyonda ise; önce KCN ile PbO2 karışımı ısıtılarak KCNO elde edilir. KCNO nun amonyum sülfat ile muamelesi sonucu hazırlanan amonyum siyanatın kızdırılmasıyla da üre elde edilir. Üre 132 °C'de eriyen rombik prizmalar veya iğne şeklinde renksiz kristaller verir. Su ve alkolde iyi çözünür. Kloroform, eter veya etil asetatta çözünmez. 132 °C'nin üstünde amonyak, siyanür asidi gibi ürünler vererek bozunur. Nitrik asit, sodyum hipoklorit veya sodyum hipobromit gibi bileşiklerin etkisiyle azot, su ve karbondiokside ayrışır. Seyreltik asit veya alkalilerle ısıtıldığında amonyak ve karbondioksite bozunur.
En çok gübre ve hayvan yemi olarak kullanılan üreden ilaç ve plastik yapımında da faydalanılır. Üre asit ve tuzlarla bir takım katılma bileşikleri, bazı asitlerle de kondensasyon ürünleri veya üreidleri verir. Naftalinin türevleriyle verdiği bileşikleri terapide kullanılır. Boya üretiminde de kullanılan üre aynı zamanda bitkiler için bir besin kaynağıdır. Nitrik asitle gübre ve patlayıcı madde olarak kullanılan üre nitrat adı verilen bir tuz oluşturur.

Üre, fizyolojik önemi bulunan bir bileşiktir. Memelilerin vücudunda protein maddelerinin yakılması sonucu meydana gelen amonyak, karaciğerde karbondioksitle üreye dönüşür. Kana geçen üre, idrarla dışarıya atılır. Üre ayrıca az miktarda ter, süt ve gözyaşında da bulunur. Yetişkin bir insan günde 25-30 gram üreyi idrarla atar. İnsan kanındaki üre miktarı normalde % 50 mg civarındadır. % 50 mg'ın üstü anormaldir. Fakat vücut yaşlandıkça, böbreklerin üreyi vücuttan atma kabiliyeti de her geçen yıl bir parça daha azalacaktır. 40 yaşından itibaren, her yıl böbreklerin süzme kabiliyeti % 1 oranında azalmaktadır. Bu yüzden 75-80 yaşındaki bir kişide kandaki üre miktarının % 65–75 mg bulunmasını normal olarak kabul etmek gerekir. Kandaki üre miktarının beklenen normal değerin üzerinde olması haline üremi adı verilir.
Üre testleri (BUN) başta böbrek fonksiyonları olmak üzere dehidrasyon, yüksek protein diyetleri veya diğer tıbbi koşullar gibi çeşitli durumları belirlemek için kullanılır. Bu testlerle kandaki üre miktarı ölçülür ve sonuçlar çeşitli hastalıkları belirlemeye yardımcı olur.

Üre Güvenlik Bilgi Formu

İdyopatik veya immün trombositopenik purpura (Latince:Idiopathic thrombocytopenic purpura) kısa adı İTP. İmmün trombositopenik purpura  İnsan vücudu savunma sisteminin trombositleri zarar verici etki olarak kabul edip işaretlenmesi ve imha edilmesi ile oluşan bir hastalıktır.

İnsan kanının 1 milimetre küpünde (mm3) 130.000-400.000 adet arası trombosit bulunmaktadır, bu aralıktaki değerler normal kabul edilmektedir. Sayı 50.000/mm3 altına düşmedikçe hastalık genellikle bir belirti vermemektedir. Değerin 30.000/mm3 altına inmesi halinde diş eti ve burunda kanamalar ortaya çıkabilir. 10.000/mm3 altına düşmesi durumunda ise ciltte kendiliğinden deri altı kanamaları nedeniyle nokta şeklinde veya geniş morartılar görülebilir ve pıhtılaşma olmadığı için darbe, yaralanma vb. sonrası oluşan kanamalardan dolayı hayati risk söz konusu olabilir.

Hastalığın nedeni tam olarak bilinmemektedir. Bağışıklık sistemi tarafından trombositler bir sebepten ötürü düşman kabul edilir ve antikor adı verilen moleküller trombositlerin üzerine bağlanır ve trombositlerin parçalanmasına neden olur. Hastalık kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülür. Genel olarak hamilelikte İTP daha sık yaşanır. İTP tanısı bilinen kadınlarda hamilelik devamında trombositlerin çok daha fazla azaldığı görülebilir. Bu sebeple İTP hastalığı olan kadınlar hamilelikleri boyunca yakından doktor tarafından izlenmelidir. Çocuk ve bebeklerde de kısa süreli veya kronik olarak İTP görülebilir, ancak yetişkinlere nazaran daha farklı tedavi edilmektedirler. Ancak yetişkin hastalarda hastalık akut veya kronik olma eğilimindedir.

Hekim tarafından yapılan fizik muayenede çıkan bulgular, kan sayımı ve periferik yaymanın incelenmesi ile ITP ön tanısı konulabilir. Kesin tanı koyabilmek için trombositopeniye neden olan hastalıkların (kemik iliği kanserleri, dalakta büyümeye neden olan hastalıklar, hepatit türleri) olmadığının saptanması gerekir. Kemik iliği aspirasyonu ve batın ultrasonografisi testleri yapılır. ITP öntanısı ile şüphelenilen kişilerde  viral enfeksiyonlar açısından gerekli kan testleri  de yapılabilir. Başka bir hastalık bulunamayan bir kişide kanda trombosit oranı düşük olduğu halde, kemik iliğinde anormal hücreler görülmemesi ve megakaryositlerin bulunması ile ITP tanısı konur.

Bağışıklık sistemi

The ITP Foundation (İngilizce)
Trombosit hastalıkları destek derneği2 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
ITP destek derneği28 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

İntravenöz tedavi veya Damar içi tedavi, herhangi bir sıvı, ilaç veya besin kaynağının doğrudan kişinin damarına uygulayan tıbbi bir tekniktir. Damar içi tedavi özellikle rehidrasyon veya bireyin akli denge kaybı gibi herhangi bir sebepten ötürü, ağızdan sıvı veya yiyecek alamaması durumunda sıkça kullanılan bir yöntemdir. Ayrıca elektrolit dengesizliğini düzeltmek veya ilaç, kan bağışı ve elektrolit gibi tedavileri uygulamak için de kullanılabilir.
Damar içi tedavi yolu, özellikle sıvı resüsitasyonu ve ilaçları vücuda aktarmanın en hızlı yoludur. Çünkü bunlar doğrudan dolaşım sistemine verilir ve böylece hızlı bir şekilde dağıtılır. Ayrıca zevk için kullanılan tıbbi madde kullanımında da bu yöntem kullanılmaktadır. Birçok tedavi "bolus" veya bir kerelik doz olarak uygulanır, ancak uzun süreli infüzyon veya damla olarak da uygulanabilirler. Bir tedavinin, damar içi tedavi yolu ile gerçekleşmesi veya daha sonra kullanılmak üzere bir intravenöz hattın yerleştirilmesi işlemi, yalnızca deneyimli kişilerce veya sağlık personeli tarafından yapılmalıdır. En sık tercih edilen damar içi hattı oluşturma veya damar içi erişimi bir iğnenin cildi delmesi ve bir şırıngaya veya harici bir tüpe bağlanan bir damara girmesinden oluşur. Bu yapılacak olan tedaviyi uygulamak için kullanılır. Bir hastanın kısa sürede bu tür birçok müdahale alması muhtemel olduğu durumlarda, normal uygulama genellikle bir ucunu damara bırakan bir kanül yerleştirmektir ve sonraki tedaviler, diğer ucundaki tüp yoluyla kolayca uygulanabilir. Bazı durumlarda, aynı damar içi hattı üzerinden birden fazla ilaç veya tedavi uygulanır.
Damar içi tedavi için oluşturulan hat sonrası, derinin delinmesine bağlı ağrı mevcut olabilir. Ayrıca damar içi tedavi hattı sonrasında enfeksiyonlar ve iltihaplanma gibi yan etkiler sıkça olabilmektedir. Aynı damar, intravenöz erişimi için tekrar tekrar kullanılırsa iltihaplanma olasılığı daha yüksek olabilir ve sonunda damar içi erişimi için uygun olmayan sert bir kordona dönüşebilir. Ekstravazasyon veya infiltrasyon olarak adlandırılan bir tedavinin damar dışından kasıtsız olarak uygulanması başka yan etkilere neden olabilir.

Özellikle hızlı dağıtım istendiğinde, vücuda dağıtılması gereken ilaçları ve sıvı replasmanını uygulamak için damar içi tedavi kullanılır. Bu yöntemin ayrıca karaciğerde ilk geçiş metabolizmasının önlenmesinden de kullanılmaktadır. İntravenöz olarak infüze edilebilen maddeler arasında hacim genişleticiler, kan ürünleri, yapay kan, ilaçlar ve besinler bulunur.

Sıvılar, intravenöz yolla "hacim genişletmenin" veya sıvı replasmanının bir parçası olarak uygulanabilir. Hacim genişletme, vücudun daha fazla suya ihtiyaç duyan belirli bölgelerini hedef almak üzere tasarlanmış sıvı bazlı solüsyonların veya süspansiyonların uygulanmasından oluşur. İki ana hacim genişletici türü vardır: kristaloidler ve kolloidler. Kristalloidler, mineral tuzlarının veya diğer suda çözünebilen moleküllerin sulu çözeltileridir. Kolloidler jelatin gibi daha büyük çözünmeyen moleküller içerir. Kanın kendisi kolloid olarak kabul edilir.
En yaygın kullanılan kristaloid sıvı, kanla izotonik olan% 0.9 konsantrasyonda bir sodyum klorür çözeltisi olan normal salindir. Laktatlı Ringer (Ringer laktatı olarak da bilinir) ve yakından ilişkili Ringer asetatı, önemli yanıkları olanlarda sıklıkla kullanılan hafif hipotonik çözeltilerdir. Kolloidler kanda yüksek bir kolloid ozmotik basıncı korurken, bu parametre hemodilüsyona bağlı kristaloidler tarafından azaltılır. Kristaloidler genellikle kolloidlerden çok daha ucuzdur.
Asidoz veya alkalozu düzeltmek için kullanılan tampon çözeltiler de intravenöz erişim yoluyla uygulanır. İlaçların eklendiği sıvı genişletici veya baz çözelti olarak kullanılan laktatlı Ringer çözeltisinin de bir miktar tamponlama etkisi vardır. Tamponlama çözeltisi olarak intravenöz olarak uygulanan başka bir çözelti sodyum bikarbonattır.

İntramüsküler enjeksiyon
İntradermal enjeksiyon

İnfüzyon Seti Teknik Özellikleri ve Kullanım Bilgisi - Sier Sağlık

Apoptozis veya Apoptoz, (Yunanca: apoptōsis yani "(ayrılarak) düşmek", apo="-den/-dan" ve ptosis="düşmek") programlanmış hücre ölümünün ana tiplerinden biridir; genetik sistemde kodlanmış kendi kendini yok etme (özkıyım; intihar; suicide) programını içeren mekanizmanın aktifleşmesiyle tetiklenir. Çoğu hücrede bulunan “intihar” programının en önemli amacı, streslerden onarılması olanaksız zararlar gören, vücutta ihtiyaç duyulmayan veya anormalleşmiş hücrelerden kurtulmanın normal yoludur. Böylece ileride ortaya çıkabilecek komplikasyonlar önlenir.
Bu tip, Akut hücresel zarar sonucu olan hücre ölümü tipi nekrozdan farklı olarak apoptoz belirli bir moleküler işlemler serisinin (sırasının) sonunda hücrenin ölümünü sağlar ve aynı zamanda organizmanın yaşam döngüsü için gerekli ve yararlıdır. Örneğin gelişen bir embriyoda insan parmaklarının farklılaşması parmaklar arasındaki hücrelerin apoptoz başlatması gerekir ki parmaklar birbirinden ayrılabilsin. Nekrozdan farklı olarak, apoptoza uğrayan bir hücre küçülerek ölür. Evrimsel açıdan insandan nematoda kadar tüm canlılar arasında korunmuş bir programlanmış hücre ölüm mekanizmasından, yani apoptozdan söz etmek mümkündür.
Apoptoz sinyali alan bir hücrenin kromatini yoğunlaşmaya başlar. Benzer bir şekilde sitoplazma da yoğunlaşır ve hücrenin boyutları küçülmeye başlar, hücre membranı bozulmaz. Bir süre sonra hücre apoptotik cisimcik olarak adlandırılan daha küçük parçalara bölünür. Bu parçalara apoptotik cisimcikler de denilir. Apoptotik cisimcikler; yüzeylerinde yeni sinyal verici yapıları ortaya çıkarır ve bu sinyalin uyarısı ile yakınlarındaki hücre tarafından (bunlar genelde histiyositlerdir) fagosite edilerek ortadan kaldırılır. Küçük parçalara ayrılan ve hızla fagosite edilen ölü hücre çevre dokularda yangısal tepkiye neden olmaz (nekrozdan fark). Nekrozda hücre membranı bozulur, hücre dışına çıkan maddeler yangısal tepki uyandırır ve nekrotik hücreler fagositlerin ürettiği enzimlerle eritilirler.

Organizmadaki temel işlevlerine göre 2 tür apoptoz vardır:
1. Fizyolojik apoptoz

Embriyogenezis (insanlarda parmak aralarının şekillenmesi ya da göz kapakları arasındaki boşluğun şekillenmesi)
Hormon kökenli involüsyon (kadınlarda menstrüel siklusta uterusun iç katmanındaki endometriyal hücrelerin yıkımı)
Hücre yenilenmeleri (intestinal epitel)
Saldırgan lenfositlerin eliminasyonu
İnvolüsyon (fizyolojik atrofidir: ductus thyroglossus involüsyonu, timus involüsyonu)
2. Patolojik apoptoz

DNA hasarı alan hücrelerin yıkımı (hipoksi, radyasyon, sitotoksik ilaçlar)
Bozuk yapıdaki (misfolded) proteinlerin birikmesi (nörodejeneratif hastalıklar)*
Virüs ile enfekte olmuş hücrelerin ortadan kaldırılması (hepatit)
Tümör hücrelerinin ortadan kaldırılması
Doku/organ reddi
Basınç atrofisi (pankreas, tükürük bezi, böbrek taşları)
* Bozuk yapıdaki (misfolded) proteinlerin birikmesi için seçilmiş örnekler:

α-1-antitripsin eksikliği: işlevsiz proteinlerin hepatositlerde birikerek apoptoza neden olmaları,
Creutzfeld-Jacobs hastalığı: anormal PrPsc proteinlerinin nöronlarda apoptoza neden olması,
Alzheimer hastalığı: anormal Abeta peptidlerin nöronlarda apoptoza neden olması.

(1) Kanserler: p53 mutasyonları, hormon-kökenli tümörler (meme, prostat, ovaryum)
(2) Otoimmun hastalıklar: otoreaktif lenfositlerde apoptoz gerçekleşmediğinde
(3) Dudak ve damak yarıkları
(4) Sindaktili: yapışık parmaklar

(1) Nörodejeneratif hastalıklar: nöronlardaki gereksiz apoptozis
(2) İskemik zararlar: miyokard infarktı, serebrovasküler atak (felç; stroke)
(3) Virüsle enfekte hücrelerin ölümü: hepatit, AIDS

Kaspazlar apoptoz esnasında önemli rol oynayan sistein-proteaz grubu enzimlerdir. Açılımı "Cysteine Aspartate Specific ProteASEs-CASPASE" şeklindedir. Öncelikli olarak inaktif proteinler olarak sentezlenen bu enzimler çeşitli yollarla aktive edilirler. Daha sonra hücresel hedeflerdeki tetrapeptit motifleri tanır ve mevcut substratı bir karboksil tarafından ayırır. Hücre ölümü sırasında meydana gelen pek çok hücresel ve şekilsel değişimler, bu enzimlerin rol oynadığı birtakım süreçler neticesinde gelişir. Memelilerde yaklaşık 14 kaspaz tanımlanmıştır. Filogenetik analiz sonucunda gen ailesinin ICE (kaspaz-1) ile ilişkili ve CED-3 benzeri olmak üzere iki altgrubu vardır. Alternatif olarak bu proteazlar, substrat özelliklerine göre de gruplandırılabilirler.

^ Merriam-Webster Collegiate Dictionary, 2005; apoptosis.

Biyolojik sistem, biyolojik olarak ilgili çeşitli varlıkları birbirine bağlayan karmaşık bir ağdır. Biyolojik organizasyon çeşitli ölçeklere yayılır ve sistemin ne olduğuna bağlı olarak farklı yapılar temelinde belirlenir. Makro ölçekteki biyolojik sistemlere örnek olarak organizma popülasyonları verilebilir. Memeliler ve diğer hayvanlardaki organ ve doku ölçeğinde ise dolaşım sistemi, solunum sistemi ve sinir sistemi örnek olarak verilebilir. Mikro ölçekten nanoskopik ölçeğe kadar biyolojik sistemlere örnek olarak hücreler, organeller, makromoleküler kompleksler ve düzenleyici yollar verilebilir. Biyolojik bir sistem, canlı bir organizma gibi yaşayan bir sistemle karıştırılmamalıdır.

Bu spesifik sistemler insan anatomisinde yaygın olarak çalışılmaktadır ve diğer birçok hayvanda da mevcuttur.
Solunum sistemi: nefes almak için kullanılan organlar, yutak, gırtlak, bronşlar, akciğerler ve diyafram.
Sindirim sistemi: tükürük bezleri, yemek borusu, mide, karaciğer, safra kesesi, pankreas, bağırsaklar, rektum ve anüs ile yiyeceklerin sindirimi ve işlenmesi.
Kardiyovasküler sistem (kalp ve dolaşım sistemi): kalp, kan ve kan damarları ile kanın vücuda ve akciğerlere pompalanması ve yönlendirilmesi.
Üriner sistem: sıvı dengesi, elektrolit dengesi ve idrar atılımı ile ilgili böbrekler, üreterler, mesane ve üretra.
Entegümenter sistem: deri, kıl, yağ ve tırnaklar.
İskelet sistemi: kemikler, kıkırdak, bağlar ve tendonlarla yapısal destek ve koruma.
Endokrin sistem: hipotalamus, hipofiz bezi, epifiz bezi, tiroid, paratiroid ve adrenal bezler gibi endokrin bezler tarafından üretilen hormonları kullanarak vücut içindeki iletişim.
Lenfatik sistem: dokular ve kan dolaşımı arasında lenf transferiyle ilgili yapılar; lenf, lenf düğümleri ve lenf damarlarını içerir. Lenfatik sistem, bağışıklık tepkileri ve antikor gelişimi gibi işlevleri içerir.
Bağışıklık sistemi: organizmayı yabancı cisimlerden korur.
Sinir sistemi: beyin, omurilik, periferik sinir sistemi ve duyu organları ile bilginin toplanması, aktarılması ve işlenmesi.
Duyusal sistemler: görme sistemi, işitsel sistem, koku alma sistemi, tat alma sistemi, somatosensoriyel sistem, vestibüler sistem.
Kas sistemi: çevrenin manipülasyonunu sağlar, hareket sağlar, duruşu korur ve ısı üretir. İskelet kasları, düz kaslar ve kalp kasını içerir.
Üreme sistemi: yumurtalıklar, fallop tüpleri, uterus, vajina, meme bezleri, testisler, vas deferens, seminal keseler ve prostat gibi cinsel organlar.

Sistem (ya da aygıt) kavramı, yaşamsal ya da organik işlev kavramına dayanır: bir sistem, belirli bir işlevi olan bir organlar kümesidir. Bu fikir Klasik Antik Çağ'da zaten mevcuttu (Galen, Aristoteles), ancak "sistem" teriminin uygulanması daha yenidir. Örneğin, sinir sistemi Monro (1783) tarafından adlandırılmıştır, ancak Efesli Rufus (yaklaşık 90-120), beyin, omurilik ve kraniyospinal sinirleri ilk kez açıkça anatomik bir birim olarak görmüştür, ancak işlevi hakkında çok az şey yazmış ve bu birime bir isim vermemiştir.
Temel işlevlerin - ve dolayısıyla sistemlerin - sayımı Antik Çağ'dan bu yana neredeyse aynı kalmıştır, ancak bunların sınıflandırılması çok çeşitli olmuştur, örneğin Aristoteles, Bichat, Cuvier ile karşılaştırın.
1820'lerde Fransız fizyolog Henri Milne-Edwards tarafından ortaya atılan fizyolojik iş bölümü kavramı, "canlıları insan endüstrisi tarafından yaratılmış makinelermiş gibi karşılaştırmaya ve incelemeye" olanak tanımıştır. Adam Smith'in çalışmalarından esinlenen Milne-Edwards, "ister hayvan ister bitki olsun, tüm canlı varlıkların vücudunun bir fabrikaya benzediğini... burada işçilere benzeyen organların, bireyin yaşamını oluşturan olguları üretmek için durmaksızın çalıştığını" yazmıştır. Daha farklılaşmış organizmalarda, işlevsel emek farklı araçlar veya sistemler (onun tarafından appareils olarak adlandırılır) arasında paylaştırılabilir.

Bir hücrenin tam bileşenleri, hücrenin ökaryot ya da prokaryot olmasına göre belirlenir.

Çekirdek (sadece ökaryotik): genetik materyalin depolanması; hücrenin kontrol merkezi.
Sitozol: içinde organellerin asılı olduğu jöle benzeri sıvıdan oluşan sitoplazmanın bileşeni
Hücre zarı (plazma zarı):
Endoplazmik retikulum: taşıma için kullanılan sürekli bir kanal oluşturan nükleer zarfın dış kısmı; kaba endoplazmik retikulum ve düz endoplazmik retikulumdan oluşur
Kaba endoplazmik retikulum (KER): kanallara bağlı ribozomlar nedeniyle "kaba" olarak kabul edilir; protein üretimine izin veren sisternalardan oluşur
Düz endoplazmik retikulum (SER): lipitlerin ve steroid hormonların depolanması ve sentezinin yanı sıra detoksifikasyon
Ribozom: iç faaliyet için gerekli olan ve diğer organlarda yeniden üretilemeyen biyolojik protein sentezi bölgesi
Mitokondri: hücrenin güç merkezi; ATP (adenozin trifosfat) üreten hücresel solunum bölgesi
Lizozom: hücre içinde istenmeyen/gereksiz maddelerin parçalandığı merkez
Peroksizom: H2O2 (hidrojen peroksit) gibi içerdiği sindirim enzimlerinden gelen toksik maddeleri parçalar
Golgi aygıtı (sadece ökaryotik): modifikasyon, taşıma ve salgılama ile ilgili katlanmış ağ
Kloroplast: fotosentez bölgesi; klorofil deposu

E2F, yüksek ökaryotlarda bir transkripsiyon faktörleri (TF) ailesini kodlayan gen grubudur. Bunlardan üçü aktivatör olarak görev yapar: E2F1, E2F2 ve E2F3a. Altı tanesi ise baskılayıcı (repressör) olarak işlev görür: E2F3b ve E2F4–E2F8. Bu proteinlerin tümü, memeli hücrelerinde hücre döngüsünün düzenlenmesi ve DNA sentezi süreçlerinde rol alır.
Transkripsiyon faktörleri olarak E2F'ler, hedef promotör dizilerinde yer alan TTTCCCGC (ya da bu dizinin küçük varyasyonları) konsensus bağlanma bölgesine bağlanırlar.

E2F ailesi üyelerinin amino asit dizilerinin şematik diyagramı
(N ucu solda, C ucu sağda olacak şekilde), her bir üye içinde yer alan fonksiyonel bölgelerin göreli konumlarını vurgulayacak biçimde gösterilmiştir:

İnsanlardaki E2F genleri şunları içerir:

E2F1, E2F2, E2F3A, E2F4
E2F5, E2F6, E2F7, E2F8

X-ışını kristalografik analizleri, E2F transkripsiyon faktörleri ailesinin, kanatlı heliks DNA bağlanma motifine benzer bir katlanma yapısına sahip olduğunu göstermiştir.

E2F ailesi üyeleri, memeli ve bitki hücre döngüsünde G1/S geçişi sırasında önemli bir rol oynar (bkz. KEGG hücre döngüsü yolu). DNA mikrodizin analizleri, E2F ailesi üyeleri arasında özgün hedef promotör kümeleri bulunduğunu ortaya koymakta ve her bir proteinin hücre döngüsünde kendine özgü bir rolü olduğunu düşündürmektedir. E2F'nin transkripsiyonel hedefleri arasında siklinler, CDK'lar, kontrol noktası düzenleyicileri, DNA onarımı ve DNA replikasyonunda görev alan proteinler yer alır. Bununla birlikte, aile üyeleri arasında kayda değer bir işlevsel örtüşme (redundans) da bulunmaktadır. E2F1, E2F2 ve E2F3 izoformlarından birini eksik olan fare embriyoları, E2F3a ya da E2F3b'den herhangi biri ifade edildiğinde normal şekilde gelişebilmektedir.
E2F ailesi, işlevlerine göre genel olarak iki gruba ayrılır: transkripsiyonel aktivatörler ve baskılayıcılar. E2F1, E2F2 ve E2F3a gibi aktivatörler hücre döngüsünü teşvik eder ve ilerlemesine katkı sağlar, baskılayıcılar ise hücre döngüsünü inhibe eder. Buna karşın her iki E2F grubunun da benzer yapısal bölgeleri vardır. E2F1–E2F6, DP1/DP2 heterodimerizasyon bölgesine sahiptir; bu bölge, E2F'lerin E2F'ye uzak akraba olan DP1 veya DP2 proteinlerine bağlanmasını sağlar. DP1/DP2 ile bağlanma, ikinci bir DNA bağlanma bölgesi kazandırarak E2F'nin DNA'ya bağlanma stabilitesini artırır. Çoğu E2F'de ayrıca bir cep protein bağlanma alanı bulunur. pRB ile ilişkili p107 ve p130 gibi cep proteinleri, hipofosforile olduklarında E2F'ye bağlanabilir. Aktivatör E2F'lerde, pRB ile E2F bağlanmasının, transkripsiyon aktivasyonundan sorumlu transaktivasyon alanını maskelediği gösterilmiştir. Baskılayıcı E2F4 ve E2F5'te ise cep proteinlerine (çoğunlukla p107 ve p130, pRB'den daha sık) bağlanma, hedef genleri susturmak üzere baskılayıcı komplekslerin toplanmasını sağlar. E2F6, E2F7 ve E2F8'de cep protein bağlanma bölgeleri yoktur; bu proteinlerin gen susturma mekanizmaları henüz net değildir. CDK4(6)/siklin D ve CDK2/siklin E, pRB ve ilişkili cep proteinlerini fosforile ederek onların E2F'den ayrılmasını sağlar. Böylece aktivatör E2F proteinleri, S fazını teşvik eden genlerin transkripsiyonunu başlatabilir. REF52 hücrelerinde, aktivatör E2F1'in aşırı ekspresyonunun, durgun (quiescent) hücreleri S fazına itebildiği gösterilmiştir. Buna karşılık baskılayıcı E2F4 ve E2F5, hücre proliferasyonunu değiştirmese de G1 duraklamasını  aracılar.

Rb tümör baskılayıcı proteini (pRb), E2F1 transkripsiyon faktörüne bağlanarak onun hücrenin transkripsiyon makinesiyle etkileşmesini engeller. pRb'nin yokluğunda, E2F1 (bağlanma ortağı DP1 ile birlikte), G1/S geçişini ve S fazını kolaylaştıran E2F1 hedef genlerinin transaktivasyonunu gerçekleştirir. E2F; DNA replikasyonunda görev alan proteinleri (örneğin DNA polimeraz, timidin kinaz, dihidrofolat redüktaz ve cdc6) ve kromozomal replikasyonda rol alan proteinleri (replikasyon başlangıç bölgesi bağlanma proteini HsOrc1 ve MCM5) kodlayan genleri hedefler. Hücreler proliferasyonda olmadığında, E2F'nin DNA bağlanma bölgeleri transkripsiyonel baskılanmaya katkıda bulunur. Cdc2 ve B-myb promotörleri üzerinde yapılan in vivo ayakizi analizi deneyleri, G0 ve erken G1 evrelerinde—E2F'nin cep proteinleriyle birlikte transkripsiyonel baskılayıcı kompleksler içinde bulunduğu sırada—E2F DNA bağlanma bölgelerinin işgal edildiğini göstermiştir.
pRb, onkojenik insan papilloma virüsü (HPV) E7 proteini ile insan adenovirüsü E1A proteininin hedeflerinden biridir. Bu proteinler pRb'ye bağlanarak, E2F transkripsiyon faktörlerinin düzenlenmesini durdurur ve virüs genomunun replikasyonunu mümkün kılmak için hücre döngüsünü ileri doğru zorlar.

Aktivatörler, G1 fazının sonlarında en yüksek düzeyde eksprese edilir ve G1/S geçişi sırasında E2F tarafından düzenlenen promotörlerle ilişkili olarak bulunabilir. E2F-3a genlerinin aktivasyonu, büyüme faktörü uyarımı ve bunu izleyen E2F inhibitörü retinoblastoma proteini (pRB)’nin fosforilasyonu sonrasında gerçekleşir. pRB'nin fosforilasyonu, siklin D/CDK4 ve CDK6 kompleksleri tarafından başlatılır ve siklin E/CDK2 tarafından sürdürülür. Siklin D/CDK4,6 kompleksinin aktivasyonu ise MAPK sinyal yolağı tarafından sağlanır.
pRb, E2F-3a'ya bağlandığında, promotöre kromatin yeniden düzenleyici kompleksleri ve histon modifiye edici aktiviteleri (örneğin histon deasetilaz, HDAC) çekerek E2F-3a hedef genlerini doğrudan baskılayabilir.

E2F3b, E2F4 ve E2F5, durgun hücrelerde eksprese edilir ve G0 fazı sırasında E2F hedef promotörlerindeki E2F-bağlanma elemanlarıyla ilişkili olarak bulunabilir. E2F4 ve E2F5, tercihen p107/p130 ile bağlanır.
E2F-6, farklı ve cep (pocket) proteinlerinden bağımsız bir mekanizma aracılığıyla transkripsiyonel baskılayıcı olarak görev yapar. E2F-6, polikomb grubu proteinlerine doğrudan bağlanarak ya da Mga ve Max proteinlerini içeren büyük, multimerik bir kompleks oluşturarak baskılamayı gerçekleştirir.
Kromozom 7 üzerinde yer alan baskılayıcı genler E2F7/E2F8, protein kodlayan hücre döngüsü düzenlenmesinden sorumlu transkripsiyon faktörleridir. Birlikte, embriyonik gelişim sırasında bütünlüğü olan, organize ve işlevsel bir plasental yapının oluşumu için gereklidirler. Spesifik moleküler yolaklar henüz bilinmemekle birlikte, araştırmacılar sinerjik E2F7 ve E2F8 genlerinin işlevlerini belirlemek için plasenta ve fetal soy özgül cre fare modellerini kullanmıştır. E2F7 ve E2F8'den yoksun bırakılan knockout farelerde, artmış hücresel apoptoz ile birlikte anormal trofoblastik proliferasyon gözlenmiştir. Fenotipik olarak plasenta, maternal deciduaya invaze olmayı başaramamış, farklılaşmamış trofoblastik hücrelerden oluşan büyük kümeleri de içerecek şekilde hücresel mimaride bozulmalar sergilemektedir. E2F7 ve E2F8 proteinleri, DP etkileşiminden bağımsız olarak baskılayıcı işlev görebilir. Korunmuş E2F-benzeri DNA bağlanma domeninin duplike olması ve DP1/2 dimerizasyon domeninden yoksun olmaları bakımından benzersizdirler. Ayrıca vasküler endotelyal büyüme faktörü A'nın aktivasyonu yoluyla anjiyogenezde de rol oynadıkları düşünülmektedir. Zebra balığı kullanılarak yapılan çalışmalarda, E2F7 ve E2F8'den yoksun bırakılan hayvanlarda baş ve somatik damarlarda ciddi vasküler defektler saptanmıştır. E2F3a tarafından antagonize edilen ve E2F ailesindeki çok sayıda genin koordinasyonu yoluyla işlev gören bir transkripsiyonel programın, plasentanın uygun gelişimini sağladığı ortaya konmuştur.

Hücre döngüsü: CCNA1,2; CCND1,2; CDK2; MYB; E2F1,2,3; TFDP1; CDC25A
Negatif düzenleyiciler: E2F7; RB1; TP107; TP21
Kontrol noktaları: TP53; BRCA1,2; BUB1
Apoptoz: TP73; APAF1; CASP3,7,8; MAP3K5,14
Nükleotid sentezi: timidin kinaz (tk), timidilat sentaz (ts), DHFR
DNA onarımı: BARD1; RAD51; UNG1,2; FANCA; FANCC; FANCJ
DNA replikasyonu: PCNA; histon H2A; DNA polimeraz α ve δ; RPA1,2,3; CDC6; MCM2,3,4,5,6,7

Transkripsiyon faktörü DP
Tip 3c (Pankreatojenik) Diyabet

Ekzositoz, hücre içindeki büyük moleküllerin hücre dışına atılmasını sağlayan taşıma şeklidir. Hücre içindeki moleküllerin sindirilemeyen atıkları, koful içinde hücre zarına getirilip, koful zarı ve hücre zarının birleşmesi yoluyla atılır. Koful zarı, birleşim yerinden açılarak atık maddeleri dışarı atar. Enerji harcanması, kofulların kullanılması ve enzimlerin kullanılması nedeniyle aktif taşımaya dahil edilir. ATP enerjisi harcanır, hücre yüzeyi artar. Taşıyıcı protein kullanılmaz. Çeperli, çepersiz her türlü canlı hücrede gerçekleşebilir. (Endositoz ise çeperli olanlarda görülmez). Solunum yollarındaki mukus salgısı üreten hücreler hazırlanan mukusu dışarı verir. Ekzositoz hücrelerin koful içindeki maddeleri hücre dışına  vermesi olayıdır. Prokaryotik canlılar (bakteri ve arke) zarlı organel bulundurmadığından ve koful oluşturamadıklarından ekzositoz olayını gerçektiremezler.
Hücre zarından geçemeyen maddeler ekzositozla hücre dışına atılır. Meme bezlerinden salgılanan süt, ağız içine salgılanan tükürük, mide hücrelerinden salgılanan sindirim enzimleri, çiçeklerden salgılanan nektar ve hormonların hücre dışına salgılanması ekzositoza örnek olarak verilebilir.

Epitel doku, Epitelyum ya da Örtü doku, vücudun iç ve dış yüzeyini örten, araları çok sıkı olan epitel hücrelerinden oluşmuş, altlarında bazal lamina denilen bir tabaka bulunduran, özelleşmiş bir dokudur.
Epitel terimi Yunanca ἐπί epi (üstte, üzerinde) ve theleos (örtü) sözcüklerinden oluşmuştur. Epitel dokuyu oluşturan hücrelere epitel hücreleri denir. Epitel hücreleri, gelişmekte olan embriyonun üç germinatif tabakası olan ektoderm, endoderm ve mezodermden köken alır ve epitel hücrelerde mitoz bölünme görülür.
Epitel hücrelerinin şekil ve boyutları çeşitlidir. Yüksek prizmatikten kübik epitele ve alçak yassı epitele değişirken bütün ara formları da değişir. Hücre çekirdeklerinin şekli, kabaca hücre şekline uyar. Kübik hücreler yuvarlak çekirdeklere, yassı hücreler düzleşmiş eliptik çekirdeklere sahiptirler. Çekirdeğin uzun ekseni daima hücrenin esas eksenine paraleldir.
Epitel doku, organizmada yaygın bir dağılış gösterir. Vücudun tüm yüzeylerinin içini ve dışını döşer, salgı bezlerinin büyük çoğunluğunu oluşturur.
Ektoderm ve endoderm, epitel özelliktedir ve vücudun epitel kökenli organlarının çoğu da bu tabakadan köken alır. Örneğin, vücudun her tarafını örten derinin epidermisi ve kornea epiteli ektodermden gelişir. Epitelin içeri çöküp (invaginasyon) çoğalmasıyla (proliferasyon) derinin bez yapıları (terbezi, yağbezi, sütbezi) oluşur. Sindirim kanalı, karaciğer, pankreas, mide bezleri ve bağırsak bezleri, embriyoda invaginasyon, proliferasyon ve ilkin bağırsak örtüsünün epitel çıkıntılarının özelleşmesiyle oluşur. Erginlerdeki her bir ekzokrin bez bir iç boşluk veya dış yüzeyle, embriyonik yaşam sırasında oluştuğu dış ve iç yüzey tabakanın epiteline açılan kanallar yoluyla ilişki kurar. Endokrin bezler ise, köken aldıkları yüzey epiteli ile ilişkilerini çoğu zaman kaybederler. Mezodermden köken alan epitelden oluşmuş organlar; böbrek, erkek ve dişi üreme kanallarının örtüsüdür. Periton, pleura, perikart boşluklarının örtüsü, kan ve lenf damarlarının örtüsü de mezoderm kökenlidir. Bu tipik epitellerden kan ve lenf damarlarının örtüsüne endotel(yum), seröz boşlukların (periton, pleura, perikart) örtülerine ise; mezotel(yum) denir.
Epitel doku, birbirine bitişik hücrelerden yapılmıştır ve hücreler arasında çok az madde vardır. Bu doku mitoz yeteneği ile çoğalabilir. Kan damarı bulundurmaz, bu yüzden difüzyon aracılığıyla beslenir.

Epitel doku, işlevlerine ve yapılarına göre çeşitlenir:

Örtü epiteli
Tek katlı yassı epitel
Tek katlı kübik epitel
Tek katlı prizmatik epitel
Yalancı çok katlı epitel
Çok katlı yassı epitel
Çok katlı kübik epitel
Çok katlı prizmatik epitel
Çok katlı değişici epitel
Duyu epiteli
Kassal epitel
Bez epiteli
Solunum epiteli

Golgi aygıtı (ayrıca Golgi cisimciği veya Golgi kompleksi), çoğu ökaryotik hücrede bulunan bir organeldir. 1897'de, Golgi aygıtı isminin kaynağı olan, İtalyan tabip Camillo Golgi tarafından keşfedilmiştir.
Proteinler sentezlenip hedef noktalarına gitmeden önce golgi tarafından işlenir ve paketlenir; bu özellikle sekresyon için işlenen proteinlerde önemidir. Golgi aygıtı hücresel endomembran sisteminin bir bölümünü oluşturur.

Oldukça büyük boyutundan dolayı, golgi aygıtı keşfedilip ayrıntılarıyla incelenen ilk organellerden biridir. Bu aygıt ilk defa 1897 yılında İtalyan tabip Camillo Golgi tarafından sinir sistemi üzerinde yapılan bir inceleme sonucu keşfedilmiştir. Bu organeli kendi mikroskobunda ilk keşfinde yapıyı apparato reticolare interno (Türkçe: dahili ağsı aygıt) olarak adlandırdı. Bu yapının adı, keşfinden 1 yıl sonra Camillo Golgi'nin soyadıyla yeniden adlandırıldı. Ancak bazıları ilk başlarda keşiften şüphe duydu, bu yapının aslında sadece Golgi'nin gözlem tekniğinden kaynaklanan bir optik yanılsama olduğu iddia edildi. 20. yüzyılda modern mikroskopların gelişmesiyle keşif doğrulandı.

Hem bitkisel hem hayvansal hücrelerde bulunan golgi, sisterna olarak bilinen kıvrımlı zar kümelerinden oluşur. Özellikle bitki hücrelerinde bulunan diktozom adlı (Yunanca, dictyon: ağ + soma: cisim) özgün bir küme bulunur. Bir memeli hücresinde genellikle 40'tan 100'e kadar küme gözlenir. Bir kümede genellikle dört veya sekiz sisterna bulunur.; ancak bazı Protistalarda sisternaların altmışa kadar çıktığı gözlenmiştir. Her sisterna, onu boydan boya geçen kargo proteinlerine yardım eden veya onlara yardım eden özel golgi enzimlerini içeren yassı, etrafı zarlarla çevrili disklerden oluşur.
Sisterna kümesinin dört işlevsel bölgesi vardır: cisim golgi ağı, medial golgi, endo golgi ve trans golgi ağı. Endoplazmik retikulumden veziküler tübüler küme aracılığıyla gelen veziküller, ağ örgüsüyle kaynaşır ve daha sonra paketlenip hedef noktalara gönderildikleri trans golgi ağı boyunca işlenir. Her bölge, bulundukları yere göre içerikleri seçici olarak modifiye eden farklı enzimler içerir. Sisternalar aynı zamanda kendi onarımları için gereken yapısal proteinler taşır.

Hücreler büyük miktarlarda değişik makromolekül sentezler. Golgi aygıtı bu makromoleküllerin hücre sekresyonu (Ekzositoz) veya hücre içi kullanım için paketlenmesinde, türlerine göre ayrılmasında ve modifiye edilmesinde bütünleyici bir göreve sahiptir. Golgi aygıtı öncelikli olarak granüllü endoplazmik retikulumdan gelen proteinleri modifiye eder ve aynı zamanda lipitlerin hücre içinde taşınmasını ve lizozomun oluşumunda görev alır. Bu bakımdan postaneye benzetilebilir; daha sonradan hücrenin çeşitli yerlerine yollayacağı materyalleri paketler ve etiketler.
Sisternada bulunan enzimler karbonhidrat (Glikozilasyon) veya fosfat (Fosforilasyon) ilavesi ile proteinleri modifiye edebilir. Bunu yapabilmek için sitozolden nükleotid şekerler gibi materyalleri içe aktarır. Bu modifikasyonlar aynı zamanda proteinin son varış noktasını belirleyecek olan sinyal sekansını oluşturabilir. Örneğin golgi aygıtı, lizozomlara gidecek olan proteinleri mannoz-6-fosfat ile etiketler

Hayvan hücrelerinde, mitozun başlangıcından sonra ayrışır ve kaybolur. Mitozun telofaz evresi esnasında tekrar ortaya çıkar; ancak bunun nasıl olduğu konusunda hala kesin bir kanıya varılamamıştır.
Yanıltıcı bir şekilde bitkilerin veya mayaların hücrelerindeki golgi aygıtlarının hücre döngüsü boyunca bozulmadan durduğu gözlenmiştir. Bu farklılığın nedeni bilinmemekle birlikte kısmen golgi proteinlerinin farkından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Diktiyozom
Mitokondri

Harris E, Cardelli J. "Golgi". Biyoloji Ansiklopedisi (İngilizce). 10 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Hücre bölünmesi, tek hücreli canlıların çoğalması, çok hücreli canlıların büyümesi, erkek ve dişi eşey hücrelerinin meydana gelmesi için gerekli biyolojik olaydır. Bir hücrenin bölünebilmesi için belirli bir büyüklüğe ulaşması ve nükleik asitlere sahip olması gerekmektedir. Canlılar dünyasında,

Amitoz (Amitozis)
Mitoz (Mitozis)
Mayoz (Meiosis)
olmak üzere üç farklı tip bölünme vardır. Tek hücreli canlılarda bölünme genellikle amitoz, çok hücrelilerde ise mitoz ve mayoz ile görülür.

Genellikle tek hücrelilerde görülen bu bölünme ile o türe ait birey sayısı artar. Amitoz bölünme yapan hücrelerin önce çekirdeği uzar, çekirdeğin uzamasıyla çekirdekçik de uzayıp boğumlanarak ikiye ayrılır. Bunu sitoplazma bölünmesi takip ederek, bir hücreden iki yeni yavru oluşacak şekilde bölünme gerçekleşir. Amitozda çekirdek zarı kaybolmaz, kromozomlar belirmez, sentriyoller ve iğ iplikleri oluşmaz. 
Tek hücreliler dışında bazı özel hallerde yüksek yapılı organizma hücrelerinde de amitoz görülebilir. Bu durumda çoğu kez hücreler ölüme mahkûm olur, çünkü tekrar mitoz bölünme yapamazlar. Amitoz bölünme bu organizmalarda bazen açlık nedeniyle dejenere olan hücrelerde, bazı yaşlı kıkırdak hücrelerinde, ayrıca hızla çoğalan kuş embriyosunun blastoderm hücrelerinde görülebilir. Gametlerde genellikle amitoz bölünme görülmez.

Zigot oluştuktan sonra başlayan mitoz bölünme, organizma belli bir büyüklüğe erişinceye kadar çoğu soma hücresinde (ör sinir hücrelerinde bölünme yoktur) ve bazı hücrelerde (kemik iliği vb.) hayat boyu devam eder. Mitozda her hücrenin çekirdeğinde kromozomlar kendini eşler. Eşler, ana hücrenin bölünmesiyle oluşan iki yavru hücreye verilir. Böylece ana hücreye benzeyen, diploid sayıda (2n) kromozomlu iki yavru hücre meydana gelir.Yavru hücrelerin kromozomlarının 23 tanesi anneden 23 tanesi babadan gelir.Bu kromozomların 44 tanesi vücut özelliklerini diğer ikisi cinsiyeti gösterir. Mitoz da çekirdek bölünmesi karyokinez, sitoplazma bölünmesi sitokinez olarak tanımlanır. Karyokinez başlangıçta interfaz ve sonrasında gerçek bölünme evreleri olan profaz, metafaz, anafaz ve telofaz olarak görülür. Tek hücreli bir hücrede çoğalma (üreme), mitoz hücre bölünmesi ile sağlanır.

Eşeyli olarak çoğalan canlılarda zigotu oluşturacak gamet hücrelerinin yapılması (gametogenez) mayoz ile gerçekleşir.Üreme ana hücrelerinde kromozom sayısının yarıya inmesi olayı mayoz ile gerçekleşir.Sonuçta oluşan hücrelere üreme hücresi (gamet) denir. Mayoz bölünme I. ve II. mayoz bölünme şeklinde olup, bunların her biri aslında birbirini izleyen iki bölünmeden ibarettir. I.mayoz bölünme diploid kromozomlu ana hücreden kromozom sayıları yarı yarıya, yani haploid duruma inmiş (redüksiyon) iki yavru hücre meydana gelir. Fakat I. mayoz sonunda henüz kromozomdaki kromatidler tam olarak ayrılmamıştır. II. mayozda kromozomlar tam olarak uzunlamasına bölünür ve kromatidler ayrılarak yavru hücreler gider, böylece bölünme tamamlanmış olur. Mayoz bölünmedeki interfaz evresi (G1,S, G2) I.mayozun başında geçer, II. mayozda tekrarlanmaz. I. mayoz; profaz I, metafaz I, anafaz I, telofaz I evrelerinden sonra sitoplazma bölünmesi (sitokinez) gerçekleşir; II. mayoz; profaz II, metafaz II, anafaz II, telofaz II evrelerinden oluşur.

How Cells Divide: Mitosis vs. Meiosis 17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hücre duvarı veya Hücre çeperi hücre zarının hemen dışındaki bazı hücre tiplerini çevreleyen yapısal bir tabakadır. Esnek ve sert olabilir (bazı mantar ve bakteri hücrelerinde). Hücreye hem yapısal destek hem de koruma sağlar ve aynı zamanda bir filtreleme mekanizması görevi görür. Hücre duvarları hayvanlarda yoktur, ancak algler, mantarlar ve bitkiler de dahil olmak üzere diğer ökaryotların çoğunda ve çoğu prokaryotta (molliküt bakteriler hariç) bulunur.
Fotosentez yapmamalarına rağmen çok hücreli mantarlarda da hücre duvarı görülür. Cansızdır ve hücre zarı gibi seçici geçirgen değildir. Ayrıca hücre içi ve hücre dıșı alıșveriși sağlar.
Bitki hücre duvarı ilk kez 1665 yılında Robert Hooke tarafından gözlemlenmiş ve adlandırılmıştır (sadece “duvar” olarak). Ancak, “canlı protoplastın ölü atılım ürünü” neredeyse üç yüzyıl boyunca unutulmuş, esas olarak endüstriyel işleme için bir kaynak olarak veya hayvan veya insan sağlığı ile ilgili olarak bilimsel ilgi konusu olmuştur.
1980'lere gelindiğinde bazı yazarlar, özellikle bitkiler için kullanılan “hücre duvarı” teriminin, hayvan hücreleri için kullanılan daha kesin bir terim olan “hücre dışı matris” ile değiştirilmesini önermiştir ancak diğerler yazarlar eski terimi tercih etmiştir.

Cansızdır.
Hücreyi dış etkenlerden korur.
Tam geçirgendir.
Bitki hücrelerinde selüloz, mantar hücrelerinde selüloz veya kitin, bakteri hücrelerinde peptidoglikan, arkelerde ise pseupeptidoglikandan yapılmıştır.
Hücreye destek ve dayanıklılık sağlar.
Canlının aktif hareket etmesini engeller.
Hücre duvarı bitki hücrelerinde görülmesine rağmen, bitkilerin eşey hücrelerinde bulunmaz. Onlar da hayvan hücresi gibi plazmalema vardır. Ancak döllenmenin akabinde, hücre, yüzeyine ince ve jelimsi bir madde salgılar. Bu madde "primordial duvarı" (ilksel çeper) oluşturur ve içinde pektin bulunur. Pektinler, birbirleri ile iyonlarla bağlanan, uzun zincirli karbonhidrat moleküllerinden meydana gelir. Hücre bölünmesinde oluşan yeni hücreleri birbirinden ayıran bu ilksel duvar, iki hücreyi yan yana tutan orta lameldir. Pektinlerin temel yapıtaşı galakturon asididir. Pektin asidi çok zayıftır ve kolayca şişebilir. Hücre duvarındaki diğer madde hemiselülözdür. Bunlar hücre duvarının yapısına katıldıkları gibi, depo maddesi olarak işlev yapar.

Her oğul hücre, yeni duvar materyalini ilk duvara yığmaya başlar. Bu yığım sonucunda birincil duvar (primer duvar) oluşur. Bu duvarda pektinlerin meydana getirdiği ana madde içinde dağılan, düzensiz mikrofibriller yer alır. Birincil duvarın bu yapısına dağınık yapı (dağınık tekstür) denir.
Mikrofibriller selüloz'dan yapılmıştır. Bir selüloz molekülü, birbirine bağlı 10.000 glikoz molekülünden oluşur. Böyle bir iplik molekülü 4 um uzunluğa ulaşabilir. Yaklaşık 2.000 ipliğimsi selüloz molekülü, bir mikrofibril demeti yapar. Bu demetler bitki hücre duvarının yapı birimidir. Selülozun zincir veya iplik molekülleri doğada serbest olarak hiç bulunmaz ve zincirde ağ demeti seklindedir. Bu birliğin çoğu kısmı kristalindir. Mantar hücre duvarında yapı maddesi olarak ya selüloz ya da kitin vardır.
Oğul hücreler büyüyünce elastik olan birincil duvar da genişler. Birincil duvar bu genişlemede incelemez; zira sürekli yeni mikrofibril tabakaları birikir. Kesin hücre büyüklüğüne ulaşılınca, hücre duvarının enine büyümesi de durur. Birincil duvarın üzerine ikincil (sekonder) duvar oturur. Bu duvardaki mikrofibrillerin birikimi tabaka şeklindedir ve ışık mikroskobu ile izlenir. Burada mikrofibriller paralel olduğundan paralel yapıdan (paralel tekstür) sözedilir. Enine büyüme sırasında lignin veya suberin gibi maddeler ikincil duvara birikir. Odunlaşan hücre duvarları, yüksek basınç ve çekmeye karşı dayanıklılık kazanır. Kuvvetli olan ikincil duvar, hücre içine doğru genelde ince bir tabaka ile sarılır. Bu tabakaya üçüncül (tersiyer) duvar denir. Birincil duvar gibi pektin temel maddesinden oluşur. Bunların içinde fibriller vardır. Birincil duvarın tersine fibriller burada paraleldir. Yani ikincil duvar gibi paralel yapı gösterirler. Tersiyer duvarın, ikincil duvar lamellerinin oluştuğu yer olması olasıdır.

Hücre çekirdeği ya da nükleus, ökaryot hücrelerin hepsinde bulunan zarla kaplı bir organeldir. Hücrenin genetik bilgilerinin çoğu, hücre çekirdeğinin içinde katlı uzun doğrusal DNA molekülleri ile histon gibi birçok proteinin bir araya gelerek oluşturduğu kromozomlarda bulunur. Bu kromozomların içindeki genler hücrenin çekirdek genomunu oluşturur. Hücre çekirdeğinin işlevi bu genlerin bütünlüğünü devam ettirmek ve gen ekspresyonunu düzenleyerek hücre işlevlerini kontrol altında tutmaktır. Çekirdeği çıkarılan her hücre bir süre sonra ölür.
Çekirdeğin ana yapı elemanları, organelin tamamını kaplayan çift katmanlı bir zar olan ve içindekileri hücre sitoplazmasından ayrı tutan çekirdek kılıfı ile hücrenin tamamına destek sağlayan hücre iskeletine benzer ve çekirdeğe mekanik destek sağlayan ağ yapısındaki hücre lâminasıdır. Birçok molekülün çekirdek kılıfından geçememesi nedeniyle, moleküllerin hareketini sağlamak için çekirdek gözenekleri gerekir. Bu gözenekler çekirdek kılıfının her iki katmanını da geçer ve küçük moleküller ile iyonların serbest dolaşmasını sağlayan bir kanal oluştururlar. Proteinler gibi daha büyük moleküllerin hareketi daha kontrollüdür ve taşıyıcı proteinler tarafından kolaylaştırılan etkin bir taşıma işlemi gerektirir. Gözenekler sayesinde olan hareket hem gen ekspresyonu hem de kromozom sürekliliği için gerekli olduğundan çekirdek taşınımı hücre işlevi için çok büyük önem taşır.
Her ne kadar hücre çekirdeği içinde zarla kaplı cisimler bulunmasa da içindekiler aynı yapıda değildir ve özgün proteinler, RNA molekülleri ve DNA kümeleri gibi daha küçük cisimler bulunur. Bu cisimlerin içinde en çok bilineni ribozomların birleşmesinde görev alan çekirdekçiktir. Ribozomlar, çekirdekte üretildikten sonra sitoplazmaya taşınır ve orada mRNA'yı dönüştürürler.

Hücre çekirdeği bulunan ilk organeldir ve 1802'de Franz Bauer tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra 1831 yılında İskoçyalı botanikçi Robert Brown tarafından Linnean Society of London'da yapılan bir konuşmada daha ayrıntılı olarak tanımlanmıştır. Mikroskopla orkideleri inceleyen Brown çiçeğin dış katmanlarındaki hücrelerde gözlemlediği donuk alana areola ya da nükleus (çekirdek) adını vermiştir. Ancak olası bir işlev önermemiştir. 1838 yılında Matthias Schleiden hücre çekirdeğinin hücrelerin oluşmasında rol aldığını önererek hücre kurucu anlamına gelen sitoblast adını kullanmaya başladı. Sitoblastların etrafında yeni hücrelerin biriktiğini gözlemlediğine inandı. Hücrelerin bölünerek çoğaldığını göstermiş olan ve pek çok hücre tipinde çekirdek olmadığına inanan Franz Meyen bu görüşe şiddetle karşı çıkıyordu. Hücrelerin sitoblast ya da başka yolla baştan oluşması düşüncesi, hücrelerin yalnızca hücreler meydana geldiği paradigmasını (Omnis cellula e cellula) yayan Robert Remak (1852) ve Rudolf Virchow'un (1855) çalışmaları ile tezat oluşturuyordu. Hücre çekirdeğinin işlevi belirsiz olarak kaldı.
1876 ve 1878 yılları arasında Oscar Hertwig, denizkestanesi yumurtalarının döllenmesi üzerine yayımladığı çeşitli çalışmalarında sperm çekirdeğinin oosit içine girerek çekirdeğiyle kaynaştığını gösterdi. Bireyin tek çekirdekli bir hücreden gelişebileceği bu çalışmalar ile ilk defa olarak önerilmiştir. Bu teori Ernst Haeckelin, bir türün tüm soyoluşunun (phylogeny) embriyo gelişmesi sırasında tekrarlandığını ve bu süreçte ilk çekirdekli hücrenin de Monerula adı verilen yapısız öncül mukus kütlesinden (Urschleim) yeniden oluştuğu teorisi ile çelişiyordu. Bu nedenle döllenme için sperm çekirdeğinin gerekliliği uzun bir süre tartışılmıştır. Ancak Hertwig gözlemlerini amfibyumlar ve yumuşakçalar gibi diğer hayvan grupları üzerinde de doğruladı. Eduard Strasburger de aynı sonuçlara bitkiler için ulaştı (1884). Bu çalışmalar hücre çekirdeğine kalıtımda önemli bir görev verilmesi fikrine yol açmıştır. 1873 yılında August Weismann kalıtımda ana ve baba eşey hücrelerinin eşdeğerde olduklarını koyutunu ileri sürdü. Hücre çekirdeğinin genetik bilgiyi taşıma işlevi ancak daha sonraları, mitoz bölünmenin keşfinden ve Mendel yasasının 20. yüzyılın başlarında tekrar bulunarak kalıtımda kromozom teorisinin oluşturulmasından sonra açığa kavuşmuştur.

Hücrelerin evrimi, hücrelerin evrimsel kökenini ve daha sonraki evrimsel gelişimini ifade eder. Hücreler ilk olarak en az 3,8 milyar yıl önce, dünya oluştuktan yaklaşık 750 milyon yıl sonra ortaya çıktı.

Hücrelerin kökeni, Dünya'daki yaşamın evriminde en önemli adımdı. Hücrenin doğuşu, prebiyotik kimyadan modern hücrelere benzeyen bölünmüş birimlere geçişi işaret ediyordu. Modern hücrelerin tüm tanımlarını yerine getiren canlı varlıklara nihai geçiş, doğal seleksiyonla etkin bir şekilde evrimleşme yeteneğine bağlıydı. Bu geçişe Darwinci geçiş adı verilmiştir.

Hayata kopyalayıcı moleküller açısından bakıldığında, hücreler iki temel koşulu yerine getirir: dış ortamdan korunma ve biyokimyasal aktivitenin sınırlandırılması. İlk koşul, karmaşık molekülleri değişen ve bazen agresif bir ortamda kararlı tutmak için gereklidir; ikincisi biyolojik karmaşıklığın evrimi için temeldir. Enzimleri kodlayan serbestçe yüzen moleküller hücreler içinde değilse, enzimler otomatik olarak komşu kopyalayıcı moleküllere fayda sağlayacaktır.Bölünmemiş yaşam formlarında yayılmanın sonuçları "varsayılan olarak parazitlik" olarak görülebilir. Bu nedenle, daha iyi enzimi üreten 'şanslı' molekülün yakın komşularına göre kesin bir avantajı olmadığından, kopyalayıcı moleküller üzerindeki seçim baskısı daha düşük olacaktır. Molekül bir hücre zarı ile çevriliyse, kodlanan enzimler sadece kopyalayıcı molekülün kendisi tarafından kullanılabilir olacaktır. Bu molekül, kodladığı enzimlerden benzersiz bir şekilde faydalanacak, bireyselliği artıracak ve böylece doğal seçilimi hızlandıracaktır.Bölünme, amino asitlerin katalizör olarak fosforik asitle ısıtılmasıyla gözlemlenen proteinoidler tarafından oluşturulan hücre benzeri sferoidlerden başlamış olabilir. Hücre zarlarının sağladığı temel özelliklerin çoğunu taşırlar. RNA moleküllerini çevreleyen proteinoid bazlı protohücreler, Dünya'daki ilk hücresel yaşam formları olabilirdi.
Bir başka olasılık da, antik kıyı sularının kıyılarının, ilk hücreyi meydana getirmek için gerekli sayısız deneye yardımcı olan bir mamut laboratuvarı olarak hizmet etmiş olabileceğidir. Kıyıda kırılan dalgalar, kabarcıklardan oluşan narin bir köpük oluşturur. Sığ kıyı suları da daha sıcak olma eğilimindedir, bu da molekülleri buharlaşma yoluyla daha da yoğunlaştırır. Çoğunlukla sudan oluşan baloncuklar hızlı patlama eğilimindeyken, yağlı baloncuklar çok daha kararlıdır ve bu önemli deneyleri gerçekleştirmek için belirli balona daha fazla zaman kazandırır. Fosfolipid, prebiyotik denizlerde yaygın olan yaygın bir yağlı bileşiğe iyi bir örnektir.
Bu seçeneklerin her ikisi de hücre oluşturmak için çok miktarda kimyasal ve organik materyalin varlığını gerektirir. Bu büyük malzeme topluluğu, büyük olasılıkla bilim adamlarının şimdilerde prebiyotik çorba dediği şeyden geldi. Prebiyotik çorba, oluştuktan sonra yeryüzünde ortaya çıkan her organik bileşiğin toplanmasını ifade eder. Bu çorba, büyük olasılıkla erken hücreler oluşturmak için gerekli bileşikleri içeriyordu.
Fosfolipitler, bir ucunda hidrofilik bir baş ve diğer ucunda hidrofobik bir kuyruktan oluşur. Hücre zarlarının yapımı için önemli bir özelliğe sahiptirler; iki katmanlı bir zar oluşturmak için bir araya gelebilirler. Tek katmanlı bir lipit kabarcığı yalnızca yağ içerebilir ve suda çözünür organik molekülleri barındırmaya elverişli değildir, ancak iki katmanlı bir lipit kabarcığı [1] su içerebilir ve modern hücre zarının muhtemel bir öncüsüdür. Eğer ana balonunun bütünlüğünü artıran bir protein ortaya çıkarsa, o balonun bir avantajı vardı. Baloncuklar patladığında ve deney sonuçlarını çevreleyen ortama saldığında ilkel üreme gerçekleşmiş olabilir. Ortama yeterli miktarda doğru bileşik salındığında, ilk prokaryotların, ökaryotların ve çok hücreli organizmaların gelişimi sağlanabilir.

Şu anda var olan hücresel soyların (ökaryotlar, bakteriler ve arkeler) ortak atası, bileşenleri ve genleri kolayca değiş tokuş eden bir organizmalar topluluğu olabilir. Şunları içerirdi:

Ototroflar ya fotosentetik veya inorganik kimyasal reaksiyonlarla, CO 2 organik bileşikler üretilmiştir;
Diğer organizmalardan sızarak organik elde eden heterotroflar
Çürüyen organizmalardan besinleri emen saprotroflar
Diğer organizmalar da dahil olmak üzere parçacıklı besinleri sarmak ve sindirmek için yeterince karmaşık olan fagotroflar.
Ökaryotik hücre, simbiyotik bir prokaryotik hücreler topluluğundan evrimleşmiş gibi görünüyor. Mitokondri ve kloroplastlar gibi DNA taşıyan organeller, sırasıyla, hücrenin geri kalanının en azından bir kısmının atadan kalma bir arke prokaryot hücresinden türetilmiş olabileceği, eski simbiyotik oksijen soluyan bakterilerin ve siyanobakterilerin kalıntılarıdır. Bu kavram genellikle endosimbiyotik teori olarak adlandırılır. Hidrojenozom gibi organellerin mitokondrinin kökeninden önce mi yoksa tam tersi mi olduğu konusunda hala tartışmalar var: ökaryotik hücrelerin kökeni için hidrojen hipotezine bakın.
Bu varsayılan topluluktan mevcut mikrop soylarının nasıl evrimleştiği şu anda çözülmemiştir, ancak genom bilimindeki büyük yeni keşif akışıyla teşvik edilen biyologlar tarafından yoğun araştırmalara tabidir.

Modern kanıtlar, erken hücresel evrimin modern biyolojiden kökten farklı bir biyolojik alanda meydana geldiğini göstermektedir. Bu antik alemde, DNA'nın şu anki genetik rolünün büyük ölçüde RNA tarafından doldurulduğu ve katalizin de büyük ölçüde RNA (yani enzimlerin ribozim karşılıkları tarafından) aracılık ettiği düşünülmektedir. Bu kavram RNA dünyası hipotezi olarak bilinir.
Bu hipoteze göre, antik RNA dünyası, protein sentezinin evrimi ve ardından birçok hücresel ribozim katalizörünün protein bazlı enzimlerle değiştirilmesi yoluyla modern hücresel dünyaya geçiş yaptı. Proteinler, farklı kimyasal özelliklere sahip çeşitli amino asit yan zincirlerinin varlığından dolayı katalizde RNA'dan çok daha esnektir. Mevcut hücrelerdeki RNA kaydı, bu RNA dünyasından bazı 'moleküler fosilleri' koruyor gibi görünüyor. Bu RNA fosilleri, ribozomun kendisini (burada RNA peptit bağı oluşumunu katalize eder), modern ribozim katalizörü RNase P'yi ve RNA'ları içerir.
Neredeyse evrensel genetik kod, RNA dünyası için bazı kanıtları korur. Örneğin, transfer RNA'ları, onları amino asitlerle yükleyen enzimler (protein sentezindeki ilk adım) ve bu bileşenlerin genetik kodu tanıma ve kullanma biçimleriyle ilgili son çalışmalar, evrensel genetik kodun, evrensel genetik kodun, evrimden önce ortaya çıktığını önermek için kullanılmıştır. protein sentezi için modern amino asit aktivasyon yönteminin evrimi.

Eşeyli üremenin evrimi, tek hücreli ökaryotlar dahil ökaryotların ilkel ve temel bir özelliği olabilir. Bir filogenetik analize dayanarak, Dacks ve Roger, tüm ökaryotların ortak atasında fakültatif cinsiyetin mevcut olduğunu öne sürdüler. Hofstatter ve Lehr, aksi kanıtlanmadıkça tüm ökaryotların cinsel olarak kabul edilebileceği hipotezini destekleyen kanıtları gözden geçirdi. Eşeyli üreme, RNA genomlu (RNA dünyası) erken protohücrelerde ortaya çıkmış olabilir. Başlangıçta, her bir protohücre muhtemelen bir RNA genomu (birden fazla değil) içerirdi çünkü bu, büyüme oranını maksimize eder. Bununla birlikte, RNA replikasyonunu bloke eden veya ribozim fonksiyonuna müdahale eden RNA'da hasarların meydana gelmesi, üreme kabiliyetini geri kazanmak için başka bir protohücre ile periyodik olarak kaynaşmayı avantajlı hale getirecektir. Bu erken, basit genetik iyileşme biçimi, mevcut segmentli tek sarmallı RNA virüslerinde meydana gelene benzer (bkz. influenza A virüsü). Dubleks DNA, genetik materyalin baskın formu haline geldikçe, genetik iyileşme mekanizması, günümüzde çoğu türde bulunan daha karmaşık özyozlaşma rekombinasyonu sürecine dönüştü. Bu nedenle, eşeyli üreme, hücrelerin evriminin erken dönemlerinde ortaya çıkmış ve sürekli bir evrimsel geçmişe sahip olmuş gibi görünmektedir.

Modern hücrelerin ana soylarının evrimsel kökenleri tartışılsa da, hücresel yaşamın üç ana soyu (domain adı verilen) arasındaki birincil ayrımlar kesin olarak belirlenmiştir.
Bu üç alanın her birinde, DNA replikasyonu, transkripsiyon ve translasyon, ayırt edici özellikler gösterir. Ribozomal RNA'ların üç versiyonu ve genellikle her ribozomal proteinin, yaşamın her alanı için bir tane olmak üzere üç versiyonu vardır. Protein sentezi cihazında Bu üç versiyonu kanonik desen olarak adlandırılır ve bu kanonik desen varlığı üç etki bir tanımlama için temel teşkil etmektedir - Bakteriler, Archaea ve ökaryotlarının (veya Eukaryota) - şu anda var olan hücre.

Erken evrimi yeniden yapılandırmak için küçük alt birimli ribozomal RNA (SSU rRNA) geni gibi tek bir gene veya birkaç gene güvenmek yerine, bilimsel çaba tam genom dizilerini analiz etmeye kaydı.
Yalnızca SSU rRNA'ya dayanan evrim ağaçları, erken ökaryot evriminin olaylarını doğru bir şekilde yakalamaz ve ilk çekirdekli hücrelerin ataları hala belirsizdir. Örneğin, ökaryot mayanın tam genomunun analizi, genlerinin çoğunun bakteriyel genlerle arkelerden daha yakından ilişkili olduğunu gösterir ve şimdi arkelerin ökaryotların basit progenitörleri olmadığı açıktır. SSU rRNA'ya ve diğer genlerin sınırlı örneklerine dayanan önceki bulgular.
Bir hipotez, ilk çekirdekli hücrenin, metabolizmanın farklı yönlerini yürütmek için birbirleriyle simbiyotik bir ilişki kurmuş olan, belirgin biçimde farklı iki antik prokaryotik (çekirdeksiz) türden ortaya çıktığıdır. Bu simbiyozun bir ortağının bir bakteri hücresi, diğerinin ise bir arke hücresi olduğu ileri sürülmektedir. Bu simbiyotik ortaklığın, çekirdeğin öncüsü olan zara bağlı bir iç yapıya sahip bir kimerik veya hibrit hücre oluşturmak için ortakların hücresel füzyonu yoluyla ilerlediği varsayılmaktadır. Bu şemadaki bir sonraki aşama, her iki ortak genomun çekirdeğe aktarılması ve birbirleriyle füzyonuydu. Çekirdekli hücrelerin kökeni için bu hipotezin çeşitli varyasyonları önerilmiştir. Diğer biyologlar bu kavrama karşı çıkıyor ve topluluk metabolizması temasını, erken yaşayan toplulukların mevcut hücrelere birçok farklı varlıktan ol

Krebs döngüsü, trikarboksilik asit döngüsü veya sitrik asit döngüsü, canlı hücrelerin besinleri yükseltgeyerek enerji elde etmesini sağlayan ve bütün yaşam biçimlerinde önemli bir yer tutan kimyasal süreçlerin son aşamasıdır. TCA devri olarak da bilinir. 1937'de Hans Adolf Krebs tarafından açıklığa kavuşturulan tepkimelerin hayvan, bitki, mikroorganizma ve mantar gibi birçok hücre türünde oluştuğu saptanmıştır.
Krebs döngüsü, hücresel oksijenli solunumun, glikoliz evresinden sonra gelen ikinci aşamasıdır. Enzimatik bir reaksiyondur. Bunun için ısı, sıcaklık, ph değeri gibi dış etmenlerden kolayca etkilenebilir. Bu evre oksijen varlığında gerçekleşir. Glikozdan başka diğer organik moleküller bu evrede solunuma katılır.
Krebs döngüsü, ökaryot hücre yapısına sahip canlıların mitokondrisindeki matriks sıvısında, prokaryot hücre yapısına sahip canlıların sitoplazmasında gerçekleşir. Ökaryot hücre yapısına sahip canlılarda reaksiyonlar başlamadan önce glikoliz tepkimelerinde oluşan 2 molekül pirüvik asit mitokondriye geçer. Burada bir dizi tepkime sonucu Asitin CoA'ya dönüşür. Bu sırada 2 mol pirüvik asitten 2 CO2 ve 2NADH açığa çıkar. Bu tepkime Krebs'e hazırlık evresini oluşturur.
Asitin CoA'lar Krebs döngüsüne katılmak için oksaloasetik asit ile birleşerek sitrik asite dönüşür. Sitrik asit bir dizi reaksiyonun ardından tekrar oksaloasetik asite dönüşür. Bu olayın sürekliliği yüzünden döngü ya da çember olarak ifade edilir.
Krebs döngüsü sonrası 2 mol pirüvik asitten 2 ATP, 4 CO2, 6 NADH ve 2 FADH2 oluşur.Döngüde basamaklarda oluşan her NADH ve FADH2, Elektron Taşıma Sistemi'ne aktarılır.
Krebs döngüsüne dikarboksil ve trikarboksil asitler katılır. Döngü 8 reaksiyondan oluşur:

reaksiyon oksalik asitten sitratin sentezi
reaksiyon sitrattan izositrata geri dönüşümü
reaksiyon oksitlenme
reaksiyon yine oksitlenme
reaksiyon substrat fosforlanması
reaksiyon çift bağ kurulumu ile oksitlenme
reaksiyon çift bağın hidrasyonunda bulunan bir molekül suyun bağa doğru birleşmesi
reaksiyon tekrar oksitlenme

Animasyon 26 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Smith College
TCA varyantları9 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi MetaCyc
Pathways connected to the citric acid cycle 26 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Kyoto Encyclopedia of Genes and Genomes

Kromozom, (Yunanca, chromos (renk), soma (vücut)); DNA'nın "histon" proteinleri etrafına sarılmasıyla, yoğunlaşarak oluşturduğu, canlılarda kalıtımı sağlayan genetik birimlerdir. Kromozomlar mikrometre boyutunda olup hücre bölünmesinin metafaz aşamasında ışık mikroskobu ile görüntülenebilmektedirler.
Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. (Prokaryot canlılar hariç) Kromozomlar hücre çekirdeği içinde bulunurlar ve ipliksi yapıdadırlar. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA (deoksiribo nükleik asit) zinciri ile histon denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli gen adı verilen birimlerden oluşur.

Karyokinez bölümü sırasında mitoz bölünmenin interfaz evresinde kromatin ağı şeklinde bulunan DNA, profaz evresinde kısalıp kalınlaşmaya başlar ve metafaz evresinde en kısa duruma gelir. Yaklaşık 10.000 kat kısalmış haliyle ışık mikroskobunda 100'lük objektifte incelenebilir. Kromozomlar, İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türlerinde değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder. Eşey kromozomları kadınlarda XX, erkeklerde XY dir. 
Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. İşte bu 46 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 30 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pek çok şeyi programlar. Bu genetik programlar, nükleotit denen (A, T, C, G) yapıların farklı dizilimleriyle şifrelenir.
Kromozomların mikroskop altında incelendiği bilim dalına "Sitogenetik" adı verilir. Bu şekilde kromozom sayısında (ör. Down sendromunda 47, Turner sendromunda 45) veya yapısındaki (delesyon veya translokasyon vb.) değişiklikler bu şekilde saptanabilir. Ancak kromozomlardaki bir değişikliğin mikroskopta görülebilmesi için en az 3 milyon nükleotitlik bir kısmın değişmesi gerekir, daha küçük değişiklikler ancak moleküler genetik yöntemlerle incelenebilir.

Hücrede bölünme zamanının dışındaki dönemlerde  uzun ve ipliksi şekil alır. Bu şekle "kromatin ağ" denir. Bölünme esnasında kromatin ağ kısalır ve kalınlaşır. Böylece kromozomu oluşturur. Kromozomun yapısında DNA ve protein vardır. Kromozomların şekli, büyüklüğü ve sayısı her tür için farklı ve sabittir. Aynı kromozom sayısına sahip olma iki canlının birbirine benzemesini gerektirmez. Canlıların benzerliği farklılık ve gelişmişlik kromozom sayısına değil DNA'daki bazı dizilişlere bağlıdır.
İnsan hücresinde
46 adet kromozom bulunur. Bunların içerdiği baz sayıları şöyledir:

Nettie Stevens
Mitoz
Eşey kromozomları
Somatik kromozomlar
Hücre bölünmesi

[1]21 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Primatların kromozom yapıları ve ortak ata sorunu (konferans)

Lipoproteinler, hem protein hem lipitlerden oluşan biyokimyasal bileşimlerdir. Bu proteinler bir bütünün parçası olmalarından dolayı apolipoprotein diye adlandırılırlar.
Kan plazmasındaki lipoproteinler, suda çözünürlüğü düşük olan lipid moleküllerini kan dolaşım sistemi aracılığıyla vücut içinde taşırlar. Taşıyıcı özelliklerinin yanı sıra, lipit metabolizmasında yer alan çeşitli enzimlerin, taşınan lipitleri birbirine dönüştürdüğü kimyasal reaksiyon platformları olarak da işlev görürler. Apolipoproteinlerin yapısal veya katalitik işlevleri olabilir. Bir lipoprotinin üzerindeki apolipoproteinlerin birbirleriyle, başka kan proteinleriyle ve hücre membranlarında bulunan reseptörlerle etkileşimi, belli bir lipit türünün bu lipoproteine eklenmesini ve ondan çıkartılmasını belirler.

Lipoproteini oluşturan protein ve lipitlerin suyu seven (hidrofilik) kısımları lipoproteinin dış yüzeyini kaplarken, suyu sevmeyen (hidrofobik), yani yağlı kısımları onun iç kısmında gömülüdürler. Bu yüzden plazma lipoproteinlerinin en dış tabakasında bulunan lipid türleri polar lipitler olarak nitelendirilirler. Polar lipitler arasında başlıca sfingomiyelin türleri, fosfolipitler ve kolesterol gelir, bu moleküllerin her birinin bir ucu sulu ortamda olmaya daha müsaittir. Lipoproteinlerin ortasında ise başlıca, nötral lipitler tabir edilen, kolesterol esterleri ve trigliseritler bulunur.

Çeşitli enzim ve taşıma proteinin etkisiyle lipoproteinlerin içerdiği lipitlerin oranları değişebilir. Örneğin, LCAT enzimi dış yüzeyde bulunan bir kolesterolle bir fosfolipidi birleştirip lipoproteinin iç kısmında yer almayı tercih edecek bir kolesteril ester molekülü oluşturur. Bu tür değişiklikler lipoproteinin yüzeyi ile hacmi arasındaki oranın değişmesine yol açarlar. İç kısmında hemen hiç nötral lipid bulundurmayan lipoproteinler bir madeni para gibi yuvarlak ve yassıdırlar; içleri nötral lipit dolu olanlar ise küreseldirler. Başka reaksiyonlar sonucunda lipoprotein büyüyebilir veya küçülebilir, onlara yeni apolipoproteinler eklenebilir veya eksilebilir. Bu süreçler yüzünden lipoproteinlerin boyutları, biçimleri ve içerikleri sürekli değişir. Ayrıntılar aşağıda listelenmiş lipoproteinler hakkındaki maddelerde verilmiştir.

Tıpta en yaygın olarak kullanılan gruplandırma, lipoproteinlerin yoğunluğuna göre yapılır. (Ancak yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı bu gruplar homojen değildirler.) En hafifinden (yani en cok lipit, en az protein içereninden) en yoğununa doğru sıralama şöyledir:

Şilomikronlar - İnce bağırsaktan karaciğere trigliseritleri taşırlar.
Çok düşük yoğunluklu lipoproteinler (İngilizce Very Low Density Lipoproteins, VLDL) - yeni sentezlenmiş trigliseritleri karaciğerden yağ dokularına taşırlar.
Ara yoğunluklu lipoproteinler (İngilizce Intermediate Density Lipoproteins, IDL) - yoğunluk olarak VLDL ile LDL arasındadırlar. Kanda genelde görülmezler.
Düşük yoğunluklu lipoproteinler (İngilizce Low Density Lipoproteins, LDL) - karaciğerden diğer dokulara kolesterol taşırlar. Bazen "kötü kolesterol" diye de adlandırılırlar.
Yüksek yoğunluklu lipoproteinler (İngilizce High Density Lipoproteins, HDL) - diğer dokulardan kolesterol toplayıp karaciğere geri getirirler. Bazen "iyi kolesterol" olarak adlandırılırlar.

Serum protein elektroforez tekniği ile serum proteinlerin sınıflandırılmasında olduğu gibi, lipoproteinler de "alfa" ve "beta" olarak sınıflandırılabilirler. Bazı lipit bozuklukları, abetalipoproteinemia gibi, bu terminolojiye göre adlandırılırlar.

Lizozom, ökaryotik hücrelerin sitoplazmasında bulunan, zarla çevrili, genellikle küçük, yuvarlak ve çapları 0,2-0,8 mikron arasında değişen yapılardır. İçerikleri asidiktir ve çeşitli sindirici enzimler içerirler.
Lizozomun görevleri;

Lizozomların en önemli görevi, hücre içindeki maddeleri sindirmektir.
Hücrenin savunmasına karşı bir görev üstlenir.
Enzimleri yaşlanmış olan molekül ve organelleri parçalar.
Lizozom spermin baş kısmında bulunup yumurtanın delinmesini sağlar

Lizozomlar Christian de Duve tarafından, hücrenin elektron mikroskobuyla incelenmesi sonucu bulunmuştur. De Duve, lizozomları tek kat zarla çevrelenmiş, içi homojen olmayan yoğun materyalle dolu oluşumlar olarak tanımladı. Araştırmalarla bunların içinde asit pH'de etkili 10-12 çeşit hidrolitik enzimler bulunmuştur. Bunlar arasında asit fosfataz, asit ribonukleaz, asit lipaz, kollagenaz vb. enzimler vardır. Lizozomlar, Eritrositler dışındaki tüm memeli hücrelerinde görülürler. Bitki ve mantar türlerinde lizozomların işlevleri litik kofullar tarafından görülür. Lizozomlar, hücre içinde Golgi aygıtına çok yakın bölgede granüller biçiminde belirir ve birim zarla kuşatılır, çünkü enzimleri Golgi aygıtı tarafından üretilir. Bunların endoplazmik retikulumu ya da Golgi aygıtında meydana geldiği saptanmıştır. Herhangi bir nedenden dolayı lizozom zarı yırtılırsa içindeki sindirim enzimleri sitoplazmaya dağılır ve hücre sindirilir. Bu olaya otoliz ve lizozomun dokuyu sindirmesine de histoliz denir.
Lizozom zarı hidrojen iyonlarını sitozolden lizozom lümenine pompalayarak, içerideki pH'nın pH 5'te tutulmasını sağlar.
Lizozomlar yaklaşık olarak 0,5 mikron çapında lipoprotein yapıda bir zarla çevrilidir. İçerisinde genellikle sindirimde kullanılan bazı enzimler vardır. İlk olarak bir farenin karaciğerinde keşfedilmiş, daha sonra alyuvarlar hariç diğer bütün hayvan hücrelerinde, özellikle vücut savunmasında görev alan akyuvarlarda ve de makrofajların içerisinde daha çok sayıda bulunduğu gözlenmiştir. Böyle olmasının sebebi makrofajların ve de akyuvarların vücut içerisinde karşılaştıkları yabancı maddeleri fagositoz yoluyla içlerine alıp sindirmelerinden kaynaklanır. Bunların dışında mantarlarda ve de mayalarda da benzeri organellerin olduğu saptanmıştır. Bakterilerdeyse lizozoma rastlanmamaktadır. Ancak içlerinde bazı sindirim enzimlerine rastlanmıştır.
Lizozomlar hücre içindeki sindirimden sorumludurlar. İçlerindeki enzimler çok etkili parçalayıcıdırlar. Eğer lizozomun zarı delinir ya da yırtılırsa lizozom otoliz olarak adlandırılan bir süreçle hücreyi sindirmeye başlar. Lizozom enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya endoplazmik retikulum aracılığıyla doğrudan doğruya ya da golgi aygıtı aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplazmaya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilirler.
Lizozomlar hücre içinde yaşlanmış, yıpranmış ya da işlevini yitirmiş organelleri sindirirler. Bu olayın nasıl gerçekleştiği henüz çözümlenememiştir. Ancak bazı hücrelerin sindirim kofullarının içerisinde ribozom ve mitokondrilere rastlanmıştır. Fazla A vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerini serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kolay kırılır bir duruma geçirdiği; fakat yeterli miktarlarda da yaşlı hücreleri yok etmeyi sağladığı için genç kalmada yardımcı olduğu saptanmıştır.
Lizozom sürekli hareket içerisindedir. Kimi hücrelerin içerisinde sindirim yapar, kimisinin içerisinde işlevini yitirmiş organelleri yok eder, kimisinin de içerisine girmiş olan yabancı ve de zararlı mikroorganizmaları yok eder.

Lizozomların görevlerinin en önemlisi, hücre içi ve dışı kökenli maddelerin sindirimidir. Ayrıca intihar kesecikleri olarak bilinir. Enzimleri, yaşlanmış molekül ve organelleri parçalar.
Kurbağa larvasının kuyruğunun yok olması, hareketsiz kalan kasların erimesi, yaşlı dokuların, alyuvarların ve mikropların yok edilmesinde lizozom ve golgi aparatının enzimleri etkilidir.

Makromolekül, küçük yapıtaşlarının yani monomerlerin polimerleşmesiyle (kovalent bağ ile bağlanmasıyla) oluşmuş çok büyük moleküler yapılardır.Örneğin amino asitlerin polimerleşmesiyle proteinler; şeker, fosfat asidi ve azot içeren heterosiklik baz (purin/pirimidin) polimerleşmesiyle nükleik asitler oluşur.Makromolekül terimi biyokimyada üç büyük yapı olan nükleik asit, protein, karbonhidrat için kullanılır. Lipitler makromolekül sınıfına girmez, biyomolekül olarak tanımlanır. Makromolekül tanımı sentetik polimerler (örn. plastik) ve polimer olmayan büyük kütleli moleküller için de kullanılabilir (örn. makro halkalar).

Makromoleküllerin küçük moleküllerde olmayan özelliklerinden biri su ve benzeri çözücülerde görece düşük çözünürlükleridir. Suda çözünmelerini ortamda bulunan tuz ve iyonlar kolaylaştırabilir. Makromoleküller, içinde yüksek konsantrasyonda bulundukları çözeltide çözünen diğer makromoleküllerin denge sabitini ve reaksiyon hızını değişebilir; buna makromoleküler kalabalıklaşma etkisi adı verilir.
Makromoleküller içinde bulundukları çözeltinin viskozitesini arttırabilir çünkü çözücünün hareketini etkilerler.

Organik makromoleküllere biyopolimerler (DNA, RNA, Proteinler, lipitler, karbonhidratlar) ve sentetik polimerler (plastik, sentetik kauçuk) örnek verilebilir. İnorganik makromoleküllere örnek olarak grafen ve karbon nanotüpler verilebilir.

Metafaz evresinde kromozomlar sentromerleri ile iğ ipliklerine tutunarak hücrenin ekvator düzleminde tek sıra halinde dizilirler.

Metafaz hücre bölünmesindeki ikinci evredir.
Kromozomlar artık sentrozomlar arasında oluşan iğ ipliklerine, ekvator düzlemine yerleşir.
Sentromerler iğ ipliklerinde tam bir hiza ile durduğu için kardeş kromatitler ayrılmaya tam olarak hazır olur.
Kromozomlar iğ ipliklerine dik olan metafaz düzlemine toplanırlar. Kromozomlar en iyi bu evrede görülür. Kromozomlar sentromerlerinden büküldüklerinden V ve L şeklini alır. Küçük kromozomlar ortada, büyük olanlar çevrede bulunur. İki eş kromatitten oluşan her kromozomun sentromeri tamamen birbirinden ayrılır. Karşı kutuplara ait iğ iplikleri kromozomlara doğru ilerleyerek, bir kromozomun eş kromatitlerini ayrı kutuplara çekecek şekilde sentromerlerine bağlanır.

Mikroskop (Yunanca: μικρός mikrós, "küçük"; σκοπεῖν skopeîn, "görüntü"), çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük cisimlerin birkaç çeşit mercek yardımıyla büyütülerek görüntüsünün incelenmesini sağlayan bir alettir. Öncelikle adından da anlaşılacağı üzere, mikro, yani çok küçük hücrelerin incelenmesinin yanı sıra, sanayi, menakür, genetik, jeoloji, arkeoloji ve kriminalistik alanında da büyük hizmetler görmektedir.
Mikroskobu, ilk önce Hollandalı Zacharias Janssen'in, 1590 dolaylarında bir teleskobu tadil etmek suretiyle meydana getirdiği kabul edilmektedir. Ancak bu sıralarda başka Hollandalı, Alman, İngiliz ve İtalyan bilginleri de, mercek sistemi tersine çevrilmiş bir teleskobun, cisimleri büyütmek için kullanılabileceğinin farkına varmışlardır.
Nitekim dünyanın güneş etrafında döndüğünü açıkladığı için, engizisyon işkencesine tâbi tutulan ve dünyayı güneş etrafında döndüğünü iddia etmekten vazgeçmesi şartıyla Papa tarafından serbest bırakılan meşhur İtalyan bilgini Galilei Galileo (1564-1642) iki mercek kullanarak bazı tecrübelerde bulunmuştu. Bugünkü mikroskobun ana prensiplerini ise 17. asırda Hollandalı Anton van Leeuwenhoek ve İngiliz Robert Hooke bulmuşlardır.
İnsan gözü doğal bir mikroskoptur. Uzaktaki cisimler ufak gözükürler. Cisimler yaklaştıkça teferruatı daha iyi seçilmeye başlanır. Göz, sonsuz bir uyum özelliğine sahip olsaydı mikroskoba ihtiyaç olmazdı.
Genel olarak mikroskop iki büyük kısma ayrılarak incelenir: mekanik kısım ve optik kısım.

Cisimlerin üç boyutlu görüntülerini temin etmek maksadıyla stereoskopik mikroskoplar yapılmıştır. İki mikroskop optik sisteminin bir dürbün şeklinde bir sehpa üstüne montesinden ibarettir. Bu mikroskoplar biyoloji laboratuvarları için elverişlidir. Objeyi inceleyebilme ve diseksiyon yapma imkânı verebilen, iki gözle bakılarak üç boyutlu görüntü sağlanan mikroskoplardır. Bir Carl-Zeiss stereomikroskopta bulunan x6,3 büyütmeli objektif ve x10 büyütmeli oküler ile örneği 63 kez büyüterek dıştan, total olarak incelemek mümkündür.

Döner bir tabla ile iki nicol prizma veya iki polarıcı çuhayla donatılmış bir optik mikroskoptur. Tablanın altına yerleştirilen polarıcı nicol, cismin üzerine polarılmış ışık gönderir; analizleyici nicol ise, objektifin biraz üzerine yerleştirilmiştir. Bu iki prizma karşılaştığı zaman, belli bir devranı gücü olan maddelerin veya çift kırılımlı maddelerin bulunduğu bölgeler hariç, mikroskobun alanı karanlık olarak gözükür. Canlı incelemeye uygun olan bu mikroskop hücre ve dokuların bazı kısımlarını polarize ışığa gösterdikleri özel tepkilerden hareketle geliştirilmiştir. Önemli olan polarize bir ışığın bulunması olayıdır. Kaynakla kondansör arasına konulan polarlayıcı levha ışık demetinin ikiye ayrılmasını sağlar. Işık demetlerinden biri objeden diğeri ise kırılarak obje dışından geçer ve tekrar birleşirler. Siller, keratin, kristal, sinir ve kas fibrilleri, nişasta gibi hücre yapıları ve bölünmedeki mitotik yapı gibi birçok moleküler düzleştiricilerin gösterilmesinde görevli mikroskoplardır.

Genellikle boyanmamış ve canlı hücrelerde çalışılma zorluğundan tercih sebebi olmaktadırlar. Görünen ışığın şeffaf objeden geçişinde, hücre içindeki yapıların ışığı kırma indisleri farkından yararlan ve farklı yapıları ayırt etme prensibinde çalışır. Işık dalgaları canlı hücreyi katederken bir organelle karşılaşır ve yansır. Bunun sonucunda ışık dalgaları hücrelerden ayrı fazlarda veya ayrı zamanlarda çıkarlar. Hava ile temas eden bir ışık dalgası göze gelen görüntüdeki hücre kısımları farklı olarak ayırt edilebilir. Objektif ve kondansör mercekleri amplitüd farklarını ortaya koyan optik yüzeyler bulundurduklarından parlaklıkları indirgenir, ışık dalgası örneği katederken bütün noktalarda olan farklılıkları çıkartır ve obje ışık mikroskobunda görülemezken, burada sağlanmış olan kontrastlık sayesinde detaylı incelenebilir. Canlı materyal, hücre sitoplazması bu mikroskop ile iyi gösterilmektedir.

Faz kontras mikroskobunun iyi bir versiyonudur. Aralarında bulunan tek fark ışık demetinin kullanımdan kaynaklanır. Bir ışık demeti örnekten geçerken diğeri ise ışıktan geçemeyen ışık demetidir, değişik bölgelerin farklı yoğunlukları sayesinde kırılma indisleri ile farklılıkları ortaya koyar ve renkli bir görüntü oluşumunu sağlar. Diferansiyel İnterferens mikroskop: Hücre yüzeyinin daha iyi gösterilmesini sağlar ve benzer bir mikroskoptur.

Maden parçaları ışığı geçirmediği için mikroskoba kuvvetli bir ışık kaynağı ilave edilmiştir. Kaynaktan gelen ışık incelenecek cisme çarptırılarak objektife yansıyan ışıklardan inceleme yapılır.

Elektron mikroskobu genel olarak cisimden saçılan elektronların görüntülenmesi üzerine kuruludur. Maddeyle etkileşen elektronların dalgaboyu bu görüntülemenin nanometre boyutlarında yapılmasına olanak sağlar. Bu tip mikroskoplar, elektron enerjisine ve ölçüm aletinin çalışma moduna göre, geçirimli elektron mikroskobu, taramalı elektron mikroskobu, düşük enerjili elektron mikroskobu gibi farklı sınıflara ayrılır. Kullanım alanları temel bilimlerden (başta katı hal fiziği olmak üzere jeoloji, biyoloji gibi birçok dalı içine alarak), tıbbi ve diğer teknolojik uygulamalara kadar geniş bir yelpazeyi kapsar.

Tamamı ile saydam olan objelerine incelenmesi amacı ile kullanılır. Karanlık Alanda özel bir kondansör yardımı ile ışıklı bir görüntü oluşturmaktadır. Otradyografide gümüşlenen kısımların ayırt edilmesini sağlar. Tıpta spiroket gibi bakterilerin ayırt edilmesinde önemli yer tutar.

Aydınlanmasında güçlü kaynaklar kullanan (ultra viole ışınları yayan, cıva veya xenon yakan ark lambaları) bir mikroskop çeşididir. Bazı modellerinde lazer kullanımında gözlenen mikroskopta obje ışığı absorbe eden moleküller içeriyorsa onu farklı renklerde yayar. İnceleme yapılacak materyalde özel boyalar ve özel inceleme işlemleri kullanılır. Parazitoloji ve bakteriolojide önemli yer tutarlar.

Işıkların, rastladıkları partiküllerle çarpışmaları sonucu yönlerini değiştirmeleri sonucu merceklerde bir görüntü oluşur ve bu prensipte çalışır. Bu kırınıma uğrayan x ışınları, merceklerin özelliği sayesinde kaynak haline getirerek obje yansıtılır, buradan ince grenli fotoğraf plağına veya ekrana gelen görüntünün yapısal özelliği, konsantrik çizgi ve noktalardan oluşmasıdır.

Işık kaynağı lazer olan optik mikroskoplarla Scanning Elektron mikroskop arasında bir mikroskop çeşididir. Fluoresens işaretleyicilerle işaretlenen nükleik asit dizileri bu mikroskopla incelenmektedir.

Metal veya yarı iletkenlerin yüzey görüntülerinden kristal yapılarını incelemek için, saha emisyon mikroskopları kullanılır. Çok yeni bir teknik olan bu mikroskopları elektron ve optik mikroskoplardan ayıran özellik, cisimden ışık veya foton geçirmek yerine cismin kendisinden elektron veya iyon koparma (emisyon) olayıdır. Emisyon elektrik sahası ile sağlanır.

Atomik kuvvet mikroskobu (AFM) kullanılarak atomik boyutta görüntüler elde edilerek yüzey çalışmaları yapılmaktadır. Radyasyon malzeme etkileşimleri açısından büyük öneme sahip olan polimerlerin ve ileri teknoloji ürünü süper iletkenlerin yapımı ve karakterizasyon çalışmaları da yapılmaktadır.

Bir polarizan mikroskop çeşididir. Normal polarizan mikroskoptan farklı olarak ışık üstten verilerek görüntü sağlanmaktadır. Cevher minerallerinin göstermiş oldukları dokusal ilişkilerin yorumlanması, maden yataklarının ekonomik potansiyelinin belirlenmesinde ve cevher hazırlama süreçleri öncesinde büyük önem taşır.

Mikroskobun elektrik bağlantısı yapıldı mı?
Mikroskobun ışık ayarı yapıldı mı?
Objektif ve oküler yerine düzgün yerleştirildi mi?
Oküler mesafe ve netlik ayarı yapıldı mı?
Preparat, mikroskop tablasına düzgün yerleştirildi mi?

Milestones in Light Microscopy 3 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nature Publishing
FAQ on Optical Microscopes
Nikon MicroscopyU, tutorials from Nikon27 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Molecular Expressions : Exploring the World of Optics and Microscopy, Florida State University.14 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Microscopes made from bamboo 29 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Nature.com
Audio microscope glossary 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mitokondri, hücre organellerinden biridir. Yunanca mitos (iplik) ve khondrion (tane) sözcüklerinden türetilmiştir. Boyları 0,2-5 mikron arasında değişir. Şekilleri ise ovalden çubuğa kadar değişkenlik göstermektedir. Bazı hücreler tek bir büyük mitokondri içerebilse de mitokondriler hücrelerde çoğunlukla fazla sayılardadır. Sayıları hücrenin enerji ihtiyacına göre değişir. Özellikle kas ve sinir hücreleri gibi enerji ihtiyacı fazla olan hücrelerde çok sayıda mitokondri bulunur. Bir karaciğer hücresinde sayıları 2500 civarına ulaşabilir.

Bölünüp çoğalma özelliğine sahiptirler.
Solunum sırasında monomer organik besinler, inorganik besinlere dönüşürler.
Görevi: Oksijenli solunum ile ATP sentezini gerçekleştirmek
Mitokondriler, oksijenli solunum yapan ökaryotik hücrelerde bulunur. Prokaryotik hücrelerde ve memelilerin alyuvarlarında bulunmaz.
Mitokondri hücrede enerji üreten organeldir.
Mitokondrilerin büyüklük ve şekilleri bakterilerinkiyle benzerlik gösterir.
Kendilerine ait ribozom, DNA ve RNA'ları vardır. Mitokondriyal DNA bakterilerde olduğu gibi daireseldir ve 16,569 baz çiftinden oluşur. Mitokondri ribozomları yaklaşık olarak bakteri ribozomlarının büyüklüğündedir. Tüm bunlar Endosimbiyoz Kuramını desteklemektedir. Endosimbiyoz Kuramına göre mitokondri bir aerob prokaryotun ökaryotik hücre içine girerek simbiyotik olarak yaşamaya başlaması sonucu gelişmiş bir organeldir.
Mitokondriler kloroplastlar gibi çift zara sahip organellerdir.
Mitokondride 4 kısım vardır. Bunlar dış zar, iç zar, zarlararası (periferal) bölge ve matriksdir. Dış zar iç zara göre daha kalındır ve porin denilen taşıyıcı proteinler bulundururlar. Mitokondri içerisine girecek maddeler porinlerle alınırlar. İç zar dış zara göre daha seçici geçirgen yapıdadır. Dış ve iç zar arasındaki bölgeye periferal bölge adı verilir. İç zar mitokondri matriksine doğru girintiler yaparak krista denilen yapıları oluşturur. Kristalar kese, boru, tüpçük, zigzag gibi çeşitli şekillerde olabilirler. Kristaların mitokondri eksenine uzanma biçimleri genelde enine olmakla birlikte, boyuna ve çapraz olarak da olabilir. İç zar üzerinde solunumda görev alan ETS proteinleri bulunur. Bu sebeple enerji ihtiyacı fazla olan hücrelerin mitokondrilerindeki krista sayısı daha fazladır. İç zar üzerinde elementer partikül (Racker partikülü) denilen yapılar vardır. Bu yapıların iç zarla bağlantılı olan bir sap bölgesi ve buna bağlı baş bölgesi vardır. Baş bölgesinde kimyasal enerjiden ATP sentezi gerçekleştiğinden bu bölgeye ATPozom ismi verilmektedir. Matrikste organel proteinlerinin 2/3'ü bulunur.
Endosimbiyoz kuramına göre mitokondriler, uzun zaman önce, büyük hücrelere geçebilen tek canlı organizmalardı. Fakat hücre içindekilere göre enerjiyi daha verimli ayrıştırabildiklerinden dolayı içine geçtikleri hücrelere çok fayda sağladılar ve zamanla hücrelerin kalıcı birer parçası haline dönüştüler. Buna rağmen, kendi genetik bilgilerini taşır ve içinde bulundukları hücrelerden bağımsız bir şekilde bölünürler. Yani mitokondri, kendini çekirdek bilgisi dahilinde eşleyebilir.
Mitokondriler kalıtımsal olarak yavruya annesinden geçer, babadan az sayıda sperm çocuklara geçebilir ancak genel kabul anneden aktarım olduğudur. Mitokondri DNA'sında meydana gelen ve mitokondri fonksiyonunu etkileyerek kas ve sinir sistemi üzerinde tutulum sergileyen birçok hastalık bulunmaktadır. Mitokondriyal sitopatiler olarak da adlandırılan bu hastalıkların Avrupa'da görülme sıklığının 1:2000 olduğu bilinmektedir ki bu sayı yaklaşık 400.000 insanın mitokondriyal sitopati ile yaşadığını göstermektedir.

İlk bu organeli inceleme işlemleri 1840'larda yapılmıştı. Richard Altmann, 1894 yılında bu organeli keşfetti ve "bioblasts" adını verdi. "Mitokondri" terimi ise 1898 yılında Carl Benda tarafından kullanılarak literatüre geçti. Leonor Michaelis, Janus yeşili boyasını keşfetmesiyle supravital boyama yöntemiyle 1900'de mitokondriyi ayrıntılı inceledi. Friedrich Meves, 1904'te bitkilerdeki ilk mitokondri(Nymphaea alba) kaydını yaptı. 1908 yılında Claudius Regaud bu organelin protein ve lipit içerdiğini destekledi. 1925 yılında David Keilin'in sitokromları keşfedene kadar solunum reaksiyonları açıklanamadı.
1941'de hücresel metabolizmada ATP fosfat bağlarınından enerji elde edildiği Fritz Albert Lipmann tarafından keşfedildi. Bu yılları takiben, bu olayın hücresel solunumdaki önemi araştırıldı ancak mitokondrinin etkisi bilinmiyordu. Albert Claude, doku fraksiyonasyonu ile mitokondriyi diğer hücrelerden izole etti. Bu deneyde zamanla solunumda mitokondrinin etkisi görülmüştür.
İlk yüksek çözünürlüklü mikrograflar 1952 yılında oluşturuldu. Bu yöntem, Janus Yeşili boyama yönteminin yerini alarak mitokondri incelemesinin tercih edilen yöntemi olmuştur. Bu yolla mitokondrinin hücreden hücreye değişmekte olduğu anlaşılmıştır.
Popüler bir terim olan "hücrenin güçevi", Philip Siekevitz tarafından 1957'de ortaya çıkmıştır.
1967'de, mitokondrinin ribozomlar içerdiği ortaya çıkmış; 1968'de mitokondri gen haritası metotları keşfedilmiş ve 1976'da ise mitokondri gen haritası tamamlanmıştır.

p53 ya da diğer adıyla tümör protein 53 (TP53), Genom Gardiyanı, tümör önleyici p53, hücre döngüsünü düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür. Birçok organizmada kanseri baskılamak için çok önemli bir proteindir. Çok hücreli omurgalılarda kanser oluşumunu önlediği ve tümör baskılayıcı fonskiyon gösterdiği için kritiktir. TP53, genomda mutasyon olmasını önleyerek genom stabilitesini korur. Mutasyonu önleyerek genomun bozulmasını veya değişmesini önlediği için de "genom gardiyanı" olarak da anılır. p53, hücre içerisinde dörtlü (tetramer) bağ yapmış halde işlevseldir.
TP53 geni boyutları 3.5 kDa'dan 43.7 kDa'a kadar değişen en az 15 protein izoformu kodlar. Tüm bu p53 proteinlerine p53 izoformları denir. TP53 geni insan kanserlerinde en sık mutasyona uğrayan gendir ki bu kanser gelişmesini önlemede p53 geninin kritik öneme sahip olduğuna işarettir.
Kanser önleyici birçok işlevi vardır;

DNA zarar gördüğünde DNA tamir proteinlerini harekete geçirir.
DNA tamir edilemeyecek kadar zarar gördüğünde "apoptoz"u (programlanmış hücre ölümü) başlatır.

Bu gen insanların 17. kromozomunda(17p13.1) bulunur. İnsanlarda kodon pozisyonu 72'de prolinin yerine arginin bulunması yaygın bir polimorfizmdir. Pek çok çalışma bu değişimin kanser duyarlılığıyla bir bağlantısı olduğunu incelese de ortaya çıkan sonuçlar tartışmalı niteliktedir ve net bir karara varılamamıştır. 2009'da yapılan bir meta-analizde rahim ağzı için böyle bir bağlantı gösterilemedi. 2011'de yapılan bir çalışmada ise TP53 prolin mutasyonunun erkek pankreas kanseri riskine derin bir etki yapmış olduğu bulundu. Arap kadınları üzerinde yapılan bir araştırmada ise prolin homozigotluğunun meme kanseri riskini düşürdüğü belirtildi. Başka bir çalışmada ise topluca TP53 kodon 72 polimorfizmi, MDM2 SNP309 ve A2164G orofaringeal olmayan kansere duyarlılıkla ilişkili olabileceğini ve MDM2 SNP309 ve TP53 kodon 72'nin orofaringeal olmayan kanserlerin riskini arttırdığı öne sürülmüştür. Yine 2011 yılında yapılan bir araştırmada kodon 72 polimorfizminin akciğer kanseri riskinin artması ile ilişkili olduğu çıkartılmıştır.
2011'de yapılan meta-analizlerde TP53 kodon 72 polimorfizmi ile hem kolorektal kanser riski hem de endometrium kanser riski arasında kayda değer bir ilişki bulunamadı.

TP53 geni, hücre döngüsünü düzenleyen ve DNA hasarını tespit ederek onarım veya apoptoz (programlı hücre ölümü) süreçlerini başlatan bir tümör baskılayıcı gendir. Bu genin ürettiği p53 proteini, kanser gelişimini önleyen başlıca moleküllerden biridir. Bu nedenle, TP53 sıklıkla "genetik koruyucu" olarak adlandırılır.

TP53 mutasyonları, çeşitli kanser türlerinin gelişmesinde rol oynamaktadır. Bu mutasyonlar doğuştan olabilir ve Li-Fraumeni sendromu gibi kalıtsal hastalıklara yol açabilir. Bu sendrom, çok sayıda farklı kanser türünün erken yaşlarda ortaya çıkmasına neden olur.

TP53 gen analizi, bireylere özgü tedavi stratejilerinin belirlenmesinde kullanılabilir. Özellikle radyoterapi alan bireylerde TP53 mutasyonu varsa ikincil kanser gelişme riski yüksektir. Bu nedenle kişiye özel izlem ve önlem stratejileri önerilmektedir.

p53 birkaç farklı mekanizma ile hücre döngüsü, apopitozis ve genom sağlamlığı üzerinden ilerlemeyi veya düzenlemeyi kontrol eder:

DNA devamlı hasar aldığında DNA onarım proteinlerini aktifleştirir. Yaşlanmada önemli bir faktör olabilir.
DNA hasarı olduğu anlaşıldığında hücre döngüsünü, G1/S kontrol noktasında duraklatabilir. Bu noktada yeterli süre beklenirse DNA onarım proteinleri hasarı düzeltebilecektir ve hasar ortadan kalktığında hücre döngüsünün durdurulması sonlanır ve devam eder.
Eğer DNA hasarı onarılamayacak bir durumdaysa apopitozisi başlatabilir.
Hücre yaşlanmasının kısa telomerlere tepkisinde gereklidir.
WAF1/CIP1 p21 ve daha yüzlerce engelleyici/aşağı-düzenleyici/aktivite-azaltıcı protein üretir. p21, G1-S/CDK (CDK4/CDK6, CDK2, CDK1) kompleksine (hücre döngüsünde G1 aşamasından S'e geçişte önemli moleküller) bağlanır ve aktivitesini engeller. p21, CDK2 ile birleştiğinde hücre, bir sonraki hücre döngüsü aşamasına geçiş yapamaz. Mutasyon geçirmiş bir p53 DNA'ya etkili bir şekilde bağlanamaz ve bunun sonucu olarak, p21 proteini bundan sonra 'dur' sinyali olarak kullanılamayacaktır. p53'ün olmayışı ve dolayısıyla p21'e de istenilen işleri yaptıramamanın sonucu olarak kanser gelişimi görülebilir.
p53 ekspresyonu, DNA hasarına sebep olan UV ışınları neticesinde uyarılabilir. Bu durumda bronzlaşmayı başlatan olaylar gelişir.
Başka hayvanlarda da görülür;

Fare - 11. kromozom
Sıçan - 10. kromozom
Köpek - 5. kromozom
Domuz 12. kromozom

Peroksizom, hemen hemen tüm ökaryotik hücrelerde bulunan bir organeldir. Çok uzun zincirli yağ asitlerinin, dallı zincirli yağ asitlerinin, D amino asitlerinin, poliaminlerin katabolizmasında ve memelilerin beyin ve akciğerlerinin normal fonksiyonu için önem taşıyan bir eterfosfolipid olan  plazmalojenlerin biyosentezi için gereklidir. Ayrıca enerji metabolizması için önemli olan pentoz fosfat yolundaki iki enzimin toplam aktivitesinin yaklaşık olarak %10'unu içerir. Peroksizomların, hayvanlardaki izoprenoid veya kolesterol senteziyle ilişkili olup olmadığı tartışılmaktadır. Filizlenen tohumlardaki glioksilat döngüsü ("glioksizom"), yapraklardaki fotosolunum, tripanazomatidlerdeki glikoliz ("glikozom") ve bazı mayalardaki metanol veya amin oksidasyonu ile asimilasyonu bilinen diğer peroksizomal işlevlerdir.
Peroksizom 1954'te İsveçli doktora öğrencisi J. Rhodin tarafından tanımlanmıştır ve 1967'de Belçikalı sitolog Christian de Duve tarafından organel sınıfına konulmuştur.

0.3-0.5 mikron çapında ve tek kat zar ile çevrili olan peroksizomlar metabolik aktivitesi fazla olan, karaciğer, böbrek ve kalp kası gibi hücrelerde fazla bulunurlar. Bunlar katalaz, ürik asit, oksidaz ve d-aminoasit
Hücrede zehir etkisi yapan hidrojen peroksiti (H2O2); H2O ve ½ O2'ye dönüştüren katalaz enzimini taşıyan organeldir.
Protistalarda, mantarlarda, yüksek yapılı bitkilerin hücrelerinde, hayvanlarda özellikle karaciğer, kalp, kas ve böbrek hücrelerinde bulunur.

Proteinler seçilmiş bir biçimde peroksizomlara aktarılırlar. Peroksizom içerisinde DNA ya da ribozom barındırmadığı için tüm proteinlerini zarından nakille alır. Temel proteinlerin oluşum esansında endoplazmik retikulumdan nakledildiği sanılmaktadır.

Peroksizomal hastalıklar lipid metabolizması bozukluklarına yol açarlar.En bilinen örnek Zellweger Sendromu.
Peroksizom matriksinin proteinleri sitozolde serbest ribozomlarda sentez edilmektedir.

Peroksizom proteinlerini sentezleyen genler aşağıdadır.

PEX1
PEX2 - PXMP3
PEX3
PEX5
PEX6
PEX7
PEX10
PEX11A, PEX11B, PEX11G
PEX12
PEX13
PEX14
PEX16
PEX19
PEX26

PeroxisomeDB: Peroxisome-Database19 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pigment ya da boyar madde, suda tamamen veya hemen hemen çözünmeyen renkli bir malzemedir. Bunun tersine, boyalar genelde, en azından kullanımlarının bir aşamasında çözünürdür. Boyalar genellikle organik bileşik pigmentler ise genellikle inorganik bileşikdir. Tarih öncesi ve tarihi değeri olan pigmentler arasında koyu sarı, odun kömürü ve lapis lazuli bulunur. Sanayide olduğu kadar sanatta da kalıcılık ve istikrar istenen özelliklerdir. Kalıcı olmayan pigmentler kaçak olarak adlandırılır. Kaçak pigmentler zamanla veya ışığa maruz kaldıkça solarken bazıları sonunda kararır. Pigmentler boya, mürekkep, plastik, kumaş, kozmetik, gıda ve diğer malzemeleri renklendirmede kullanılır. İmalat ve görsel sanatlarda kullanılan çoğu pigment kuru renklendiricidir ve genellikle ince bir toz hâlinde öğütülür. Boyada kullanım için bu toz, pigmenti askıya alan görece nötr veya renksiz bir malzeme olan bağlayıcıya (veya araca) eklenir ve boyaya yapışkanlık verir. Genellikle aracında çözünmez olan (bir süspansiyonla sonuçlanan) bir pigment ile kendisi bir sıvı olan veya aracında çözünen boya arasında bir ayrım yapılır (bir solüsyonla sonuçlanır). Renklendirici, ilgili araca bağlı olarak bir pigment veya bir boya görevi görebilir. Bazı durumlarda pigment, bir metalik tuzla çözülebilir bir boyanın çökeltmesi ile boyadan üretilebilir. Oluşan pigmente göl pigmenti denir. Biyolojik pigment terimi, çözünürlüklerinden bağımsız olarak tüm renkli maddeler için kullanılır.

2006'da dünya'da yaklaşık 7,4 milyon ton inorganik, organik ve özel pigmentler pazarlandı. 2018'de yaklaşık 14,86 milyar ABD doları olarak ve 2019'dan 2026'ya %4,9'un üzerinde YBBO ile artacağı tahmin edildi. Pigmentlere yönelik küresel talep 2009'da kabaca 20,5 milyar ABD dolarıydı. Bloomberg Businessweek tarafından hazırlanan Nisan 2018 raporuna göre, pigment endüstrisinin küresel olarak tahmini değeri 30 milyar dolardır. Birçok ürünün beyaz parlaklığını artırmak için kullanılan Titanyum dioksit - yıllık 13,2 milyar $ değerindeyken, her yıl kullanılan Ferrari rengi 300 milyon $ değerindedir.

Tüm malzemeler gibi pigmentlerin rengi de görünür ışığın yalnızca belirli dalga boylarını emdikleri için ortaya çıkar. Malzemenin bağlanma özellikleri ışık emiliminin dalga boyunu ve etkinliğini belirler. Diğer dalga boylarındaki ışık yansıtılır veya dağılır. Yansıyan ışık spektrumu rengi tanımlar.
Pigmentlerin görünümü kaynak ışığına duyarlıdır. Güneş ışığının yüksek renk sıcaklığı ve oldukça homojen spektrumu vardır. Güneş ışığı, beyaz ışık için standart olarak kabul edilir. Yapay ışık kaynakları daha az tekdüzedir.
Renkleri sayısal olarak temsil etmek için kullanılan renk uzayları, ışık kaynaklarını belirtmelidir. Lab rengi ölçümleri, aksi belirtilmedikçe ölçümün bir D65 ışık kaynağı veya kabaca güneş ışığının renk sıcaklığı olan "Daylight 6500 K" altında kaydedildiğini varsayar.

Bir rengin doygunluk veya hafiflik gibi diğer özellikleri, pigmentlere eşlik eden diğer maddeler tarafından belirlenebilir. Bağlayıcılar ve dolgular rengi etkileyebilir.
Pigment moleküllerinin harekete geçmesi için belirli bir enerji gereklidir. Renklerin oluşmasındaki diğer tüm aşamalarda olduğu gibi, pigmentlerle ışık arasında da ilişki vardır; dünyaya ulaşan güneş ışığı canlılarda renk molekülü olarak bilinen söz konusu pigment molekülleri için önemli rol oynar.
Gözün retinasında bulunan koni hücrelerinin üç ana rengi (kırmızı (%60), yeşil (%30) ve mavi (%10)) algılamasının nedeni de içlerinde bulunan özel pigment molekülleridir. Pigmentlerin renkler için gerçekleştirdikleri en hayati işlem, kendilerine gelen ışığın renk enerjisini elektrik sinyaline çevirmeleridir; insan gözünde renk diye tanımlanan olgular aslında gözde bulunan pigmentlerin kendilerine gelen ışığın dalga boyunu elektrik sinyali olarak beyine iletmeleridir. Görünür ışığın sahip olduğu enerji düzeyi, canlıların derilerinde, derilerini kaplayan pullarında, tüylerinde veya kürklerinde bulunan pigment moleküllerini harekete geçirmek için gereken enerji düzeyine eşittir. Görünür ışığın aralığı içinde olan ve belirli renklere karşılık gelen dalga boyları bu pigmentleri harekete geçirerek canlıların renklerini oluşturur. Çiçeklerin yapraklarındaki renk çeşitliliğinin nedeni ise yapılarında bulunan pigment moleküllerinin ışığa karşı verdikleri tepkidir.
Canlılarda bulunan pigmentlerin (biyolojik pigmentler) bazıları doğaldır. Birkaçı zehirlidir, bir bölümü hücrelerde dejenerasyon ve sonunda fibrozis yapar. Pigmentlerin bir bölümü çevre kirliliğinin sonucudur, birkaçı da ölen hücrelerin kalıntılarıdır.

Biyolojide pigment, bitki veya hayvan hücrelerinin herhangi bir renk malzemesidir. Cilt, gözler, kürk ve saç gibi birçok biyolojik yapı pigmentler (melanin gibi) içerir.
Hayvan derisinin renklendirilmesi, genellikle ahtapot ve bukalemun gibi hayvanların kendi rengini değiştirmek için kontrol edebildiği kromatoforlar adlı özel hücrelerle olur.
Birçok şartlar, bitki, hayvan, bazı protista veya mantar hücrelerindeki pigmentlerin seviyelerini veya doğasını etkiler. Örneğin albinizm adı verilen bozukluk hayvanlarda melanin üretim düzeyini etkiler.
Organizmalarda renk değiştirme, kamuflaj, taklit, aposematizm (uyarı), cinsel seçilim ve sinyal verme'nin diğer formları, fotosentez (bitkilerde) ve güneş yanığından korunma gibi temel fiziksel amaçlar dahil olmak üzere birçok biyolojik amaca hizmet eder.
Pigment rengi yapısal renkden farklıdır çünkü pigment rengi tüm bakış açılarında aynıdır oysa yapısal renk, genellikle çok katmanlı yapılar nedeniyle seçici yansımanın veya yanardönerliğin sonucudur. Örneğin, kelebek kanatları genellikle yapısal renk içerir ancak birçok kelebeğin pigment içeren hücreleri de vardır.

Kadmiyum pigmentleri: kadmiyum sarısı, kadmiyum kırmızısı, kadmiyum yeşili, kadmiyum turuncu, kadmiyum sülfoselenit
Krom pigmentleri: krom sarısı ve krom yeşili (viridian)
Kobalt pigmentleri: kobalt menekşe, kobalt mavisi, gök mavisi, ayçiçek sarısı (kobalt sarısı)
Bakır pigmentleri: Azurit, Han moru, Han mavisi, Mısır mavisi, Malakit, Paris yeşili, Ftalosiyanin Mavisi BN, Ftalosiyanin Yeşil G, verdigris
Demir oksit pigmentleri: sanguine, caput mortuum, oksit kırmızısı, kırmızı aşı boyası, sarı aşı boyası, Venedik kırmızısı, Prusya mavisi, ham sienna, yanmış sienna, ham kereste, yanmış kereste
Kurşun pigmentleri: kurşun beyazı, krem beyazı, Napoli sarısı, kırmızı kurşun, kurşun-sarı
Manganez pigmentleri: mangan moru, YInMn blue
Cıva pigmentleri: vermilyon
Titanyum pigmentleri: titanyum sarısı, titanyum bej, titanyum beyazı, titanyum siyah
Çinko pigmentleri: çinko beyaz, çinko ferrit, çinko sarısı
Alüminyum pigmenti: Alüminyum tozu
Karbon pigmentleri: karbon siyahı (asma siyahı, lamba siyahı dahil), fildişi siyahı (kemik kömürü)
Ultramarin pigmentleri (sülfüre dayalı): ultramarin, ultramarin yeşil tonu

Biyolojik kökenler: alizarin, gamboge, cochineal red, gül madder, indigo, Indian yellow, Tyrian purple
Biyolojik olmayan organik: kinakridon, macenta, ftalo yeşili, ftalo mavisi, pigment kırmızısı 170, diarlit sarı

Arsenik pigmentleri: Paris yeşili
Karbon pigmentleri: Karbon Siyah

1800'ler, Gregoryen takvimine göre 1 Ocak 1800'de başlayıp 31 Aralık 1809'da sona eren onyıldır. 1800'ler büyük değişimlerin onyılıydı. Son 30 yıldaki teknolojik gelişmeler Sanayi Devrimini küresel bir hareket olmasını sağladı. Bütün savaşların yeni geliştirilmiş silahlarla olması Afrika ve Asya'da daha sonra Latin Amerika'da süregelen Emperyalist kampanyalara bir ivme kazandırdı.

1801'de Jakar'ın İcadı
1801'de Morötesi radyasyonu Johann Wilhelm Ritter tarafından keşfedildi.
Semafor, dünyadaki birçok donanma tarafından kullanılmaya başlandı
1804 yılında Morfin, ilk defa afyondan ayrıştırıldı.
Nicolas François Appert, 1809 yılında yiyecekleri konserveleyerek saklayabilmenin yolunu keşfetti.
John Dalton, atom teorisini 1803 yılında yayınladı.

Bilinen ilk göktaşları bu onyılda keşfedildi:
Ceres (1 Ocak 1801), Ceres 2006 yılında bir cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırıldı
Pallas (28 Mart 1802)
Juno (9 Ocak 1804)
Vesta (29 Mart 1807)

Amerika Birleşik Devletleri ile Kuzey Afrika'daki Berberi devletleri arasındaki Birinci Berberi Savaşı başladı.
Napolyon Savaşları (1803-1815) başladı.
Quasi Savaşı'nın sonu (1800).
1801 yılında Büyük Britanya Krallığı ve İrlanda Krallığı birleşti.
1803 yılında ABD, Fransa'dan Lousiana Topraklarını satın aldı.
Haiti 1 Ocak 1804 yılında Fransa'dan bağımsızlığını ilan eder ve ilk Siyahi Cumhuriyet olur.
1804 ve 1810 yılları arasında bugünkü Nijerya ve Kamerun'da Fulani Savaşı gerçekleşti.
1803 yılında İlk Sırp İsyanı başladı
Fransız Devrim Savaşları (1792-1802) sona erer.
Rus İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 93 Harbi veya Osmanlı-Rus Savaşı başlar.

Acil sağlık hizmetleri, ciddi hastalık ve yaralanmalar için hastane öncesi acil tedavi ve stabilizasyon ve kesin bakıma nakil sağlayan acil servislerdir.
Çoğu yerde acil sağlık hizmetleri, halk tarafından bir acil telefon numarası aracılığıyla çağrılabilir ve bu onları bir kontrol tesisiyle temasa geçirir ve daha sonra durum için uygun bir kaynak gönderir. Ambulanslar, acil sağlık hizmetleri teslim etmek için birincil araçlardır, ancak bazıları ekip arabaları, motosikletler, uçaklar veya tekneler de kullanır. Acil tıbbi hizmet kurumları ayrıca acil olmayan bir hasta taşıma hizmeti de yürütebilir ve bazılarının teknik kurtarma hizmetleri sağlamak için kurtarma ekipleri bulunmaktadır.

Curlie'de Emergency Medical Services (DMOZ tabanlı)
"Emergency Medical Services in the European Union: report of an assessment project co-ordinated by the European Union" 24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Health Organization: Department of Violence and Injury Prevention "Prehospital Trauma Care Systems"

Acil tıp, insan sağlığının hayati derecede etkilendiği durumlardan en hızlı şekilde normale dönme amacıyla tanı, tedavi ve yönetimiyle ilgilenen tıp dalıdır. Acil tıp hizmetleri hastanelerin acil servislerinde ve mobil ekipler vasıtasıyla hastane dışında verilir.

Bugünkü bilinen anlamıyla acil tıp ilk olarak 1960'larda başlamıştır. İlk olarak ABD'de ayrı bir uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmış ve dünyadaki gelişimi de buna parerlel olmuştur. 1966'da Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'nin yayınladığı Kazalarda Ölüm ve Sakatlıklar: Modern Toplumun İhmal Edilmiş Hastalığı yazısı çok ses getirmiştir, bu yazıda Vietnam'da yaralanan bir askerin New York'ta vurulan bir sivilden daha çok yaşama şansı olduğundan bahsedilmiştir. Bu yazıyla beraber acil tıp hizmetleri yeniden ele alındı ve otoyol güvenliği yasası çıktı. O zamana kadar acil servisleri personle ve ekipman bakımından yetersiz ve kontrolsüz birimlerdi. İlk kez Cincinnati Üniversitesinde 1970'te Acil Tıp Ana Bilim Dalı kuruldu ve birçok uzman yetiştirdi.  

Türkiye'de ilk kez Sağlık Bakanlığı tarafından 1985 yılında da 077 Hızır Acil Servis olarak Ankara, İstanbul ve İzmir büyükşehir belediyelerinin ambulans, teknik alt yapı, şoför ve maddi destek vermesi, Sağlık Bakanlığının hekim ve tıbbi malzeme desteği ile Türkiye'de kullanılmış ve şimdiki acil sağlık hizmetlerinin temelleri atılmıştır.

Türkiye'de acil tıbbın gelişimi gerçek anlamda 1988 yılında Sağlık Bakanlığı'nın  ile ilgili kapsamlı proje çalışmaları ile başlamıştır. 1990 yılında Acil hizmetler ile ilgili Acil Yardım ve Kurtarma Hizmetleri başlığı altında 40 proje Sağlık Bakanlığı bütçe kitabında yayınlandı. Öncelikle 3.100 Acil yardım Ambulansı temini, Hızır Acil Servislerin kapatılarak yerine 112 Acil Servislerin kurulması, Acil Servislerin modernizasyonu ve yataklı servislerin oluşturulması, Afet Acil Müdahale ekiplerinin kurulması ve görevlendirilmeleri, ilk yolcu ucağının Acil Müdahale Uçağı donanımı ile donatılarak yurt dışı müdahale görevi, Karayolları ve Turizm bölgelerinde müdahale ekiplerinin konuşlandırılması, Acil hizmet personeli eğitim kurs programları, Acil Tıp Uzmanlık Eğitimi Planlamaları ile çok sayıda projenin yürürlüğe girmesi ve projelerin pilot uygulamaları 1989-1993 yılları arasında gerçekleşti. Dr. Yıldırım Aktuna'nın Sağlık Bakanı olduğu Süleyman Demirel Başbakanlığındaki Bakanlar Kurulunun 12 Nisan 1993 tarihli kararı, 30 Nisan 1993 tarih ve 21567 sayılı Resmi Gazete'de 93/4270 karar sayısı ile yayınlanmış ve İlk ve Acil Yardım adıyla bir anadal olarak kurulmuştur. Kuruluşunda 3 yıllık bir ana dal olarak tanımlanan İlk ve Acil Yardım 24 ay ana dal 18 ay rotasyon şeklinde planlanmıştır. Aynı yıl Türkiye'de iki Acil Tıp Anabilim Dalı kurulmuştur (Dokuz Eylül Üniversitesi ve Fırat Üniversitesi). Bu Anabilim Dalları 1994 yılında ilk asistanlarını alarak eğitime başlamışlardır. Türkiye'de 2015 itibarıyla 42 Üniversite, 27 EAH, 8 EAH ile Afiliye Üniversite, 7 Özel Hastane Afiliye Vakıf Üniversitesi ve 2 EAH Afiliye Vakıf Üniversitesi ile toplam 86 klinik ile ihtisas verilmektedir (bkz. aşağıdaki Tablo).

1993: Dr. Yıldırım Aktuna'nın Sağlık Bakanı olduğu Süleyman Demirel Başbakanlığındaki Bakanlar Kurulunun 12 Nisan 1993 tarihli kararı, 30 Nisan 1993 tarih ve 21567 sayılı Resmi Gazete'de 93/4270 karar sayısı ile yayınlanarak İlk ve Acil Yardım yeni bir uzmanlık dalı oldu. İhtisas süresi olarak ise yurt dışı denkleriyle uyumsuz olan 3 yıl belirlenmişti.
1993: Acil tıp teknikeri eğitim programı başladı.
1994: Nisan 1994 Tıpta Uzmanlık Sınavında (TUS) Dokuz Eylül Üniversitesi 4, Fırat Üniversitesi 2 asistan kadrosu ilan etti; Dokuz Eylül'e 2, Fırat'a 1 asistan başladı.
1991: Hastane öncesi hizmetlerde 077 Hızır Acil'den “112 Acil Yardım ve Kurtarma”ya geçildi.
1991-1993: İstanbul, Ankara ve İzmir' başta olmak üzere bütün il ve ilçe merkezlerinde 112 ekipleri kuruldu. Ambulans ekiplerinde pratisyen hekimler, sağlık memurları, ebeler, hemşireler ve şoförler  görev yapmaktaydı.
1995: 25 Mayıs 1995 tarihinde Türkiye Acil Tıp Derneği (TATD) kuruldu.
1996: Sağlık Bakanlığına bağlı okullarda ilk yardım ve acil bakım teknisyenliği bölümü açıldı.
1998: 30 Nisan 1998 tarihinde Türkiye'nin ilk “İlk ve Acil Yardım” uzmanı mezun oldu.
2000: Acil sağlık hizmetlerinin bütün yurtta eşit, ulaşılabilir, kaliteli, süratli ve verimli olarak yürütülmesini sağlamak amacıyla acil sağlık hizmetlerinin sevk ve idaresine dair usul ve esasları belirleyen “Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliği” çıkarıldı. Toplam acil tıp uzmanı sayısı 20, Anabilim Dalı sayısı ise sadece 14 idi.
2002: 19 Haziran 2002'de Resmî Gazete'de yayınlanan Tıpta uzmanlık Tüzüğü ile uzmanlık ana dalının adı Acil Tıp olarak değiştirildi. İhtisasın süresi de Avrupa, ABD ve diğer ülkelerde denklik problemleri yaşanmaması gerekçesiyle 5 yıla çıkarıldı. Anabilim Dalı sayısı 17'ye yükseldi.
2003: 5 yıl süreli ihtisas için ilk asistan alımı 2003 Nisan Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Sınavı ile yapıldı.
2004: İlk defa Sağlık Bakanlığı'nın 112 acil yardım ve kurtarma istasyonlarına ve hastane acil servislerine ambulans ve acil bakım teknikeri ve acil tıp teknisyenlerinin atamaları yapıldı.
2006: 2006 Nisan TUS'unda bir seferde 18 eğitim ve araştırma Hastanesi için toplam 200 Acil Tıp asistan kadrosu ilan edildi. Eğitimcisi ve kliniği olmadan, eğitim koşulları tanımlanmadan en az 10 yıldır eğitim veren hiçbir ana bilim dalının veya derneğin görüşü alınmadan ilan edilen kadrolar, ilk kez TUS kitapçığında görüldü. Acil Tıp Anabilim Dalı sayısı ise 27'ye ulaştı.
2009: 18 Temmuz 2009 tarih ve 27292 sayılı Resmî Gazete'de Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği yayımlandı. Acil tıp halen 5 yıl idi. İç hastalıkları ve genel cerrahi uzmanları için süre 2 yıl olarak belirlendi. Bu yönetmelik ile ortopedi ve travmatoloji uzmanları listeden çıkartılmıştı. Oluşturulan Tıpta Uzmanlık Kurulu rotasyon süresini 13 aya indirdi. O tarihte tıp fakültelerindeki ana bilim dalı sayısı 45'e, eğitim ve araştırma hastanelerindeki acil tıp kliniği sayısı ise 28'e ulaşmıştı.
2011: 26 Nisan 2011 tarih ve 27916 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Kanun ile acil tıp uzmanlık eğitim süresi 4 yıla düşürüldü.
2011: 5 Mayıs 2011 tarihinde Eğitim ve Araştırma hastaneleri ilk uzmanlarını verdi.

Acil Tıp uzman sayısındaki artışa paralel şekilde, acil tıp akademisyenlerinin sayısında da artış meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak acil tıp alanında ulusal ve uluslararası indekslere giren dergilerdeki yayın sayılarında da yıllar içinde artış izlenmektedir. Acil Tıp branşında 2015 itibarıyla, Türkiye'deki 2 Ulusal Acil Tıp derneğinin sponsorluklarında hizmet veren, Türkçe olarak başlamış ve şu anda sadece İngilizce yayın kabul eden, Uluslararası yayıncısı olan (Elsevier) ve Uluslararası İkincil İndekslerde listelenen (ScienceDirect) Uluslararası 1, hem Türkçe hem İngilizce yayın kabul eden, Ulusal yayıncısı olan (AVES) ve Uluslararası Tersiyer indekslerde listelenen (Open-Access) Ulusal 1, Türkçe ve İngilizce Vaka sunumlarını kabul eden, Ulusal yayıncısı olan (AVES) Uluslararası 1 olmak üzere toplam 3 akademik dergi bulunmaktadır.

Türkiye'de Acil Tıp eğitimi TUKMOS tarafından Acil Tıp alanında oluşturulmuş standartlar dahilinde verilmek zorundadır. Bu kriterlere uygunluk 2016 yılından itibaren denetlenmeye başlanacak olup klinikler kendi eğitim programlarını buna göre düzenlemek ve ülke çapında bir standarda uyum sağlamak durumundadırlar. TUKMOS'un belirlediği klinikler tarafından verilen eğitimler dışında Acil Tıp derneklerinin son derece kapsamlı ve yaygın bir eğitim programı bulunmaktadır.

Acil Tıp, Tıp eğitiminde 2012 yılından itibaren bir fenomen haline gelen blog yazarlığı temelli sürümiçi eğitim sitelerinin en yaygın şekilde başladığı branştır. Bu akım, FOAMed (Free, Open Access Medical Education) adı altında şekillendirilerek başta Twitter olmak üzere tüm sosyal ağlar kullanılarak uygulanan bir asenkron sürekli eğitim çeşidi olarak büyük önem kazanmıştır. Yurt dışında 150'den fazla blog ve portal ile sürdürülen bu asenkron eğitim modeli, Türkiye'de de yurt dışı ile hemen hemen aynı zamanlarda adı altında başlamıştır. Serbest Açık Erişimli Acil Tıp Eğitimi vizyonuyla 2012 yılından beri faaliyet gösteren, çeşitli fakülte ve EAH'larda çalışan 20'den fazla öğretim üyesi, uzman ve asistan tarafından sürekli olmak üzere 100'den fazla Acil Tıp eğitmeninin katkı verdiği Acilci.Net, 1 milyonu aşan ziyaretçi sayısıyla Dünya'nın yerel dilde yayın yapan en büyük Acil Tıp eğitim portalidir. Portalın bu başarısı nedeniyle hem EuSEM (Avrupa Acil Tıp Derneği) hem de ASEM (Asya Acil Tıp Derneği) tarafından Uluslararası kongrelere davet edilmiş ve Acil Tıp Asistan Birliği (ATAB) tarafından 2014 yılında "asistan eğitiminde en faydalı kaynak" olarak seçilmiştir.

Adli tıp, tıp biliminin ceza hukuku ve medeni kanunlara, özellikle de ceza hukuku tarafında, kabul edilebilir kanıtların ve ceza usulünün yasal standartlarına uygun olarak, ceza soruşturması sırasında uygulanmasıdır. Adli bilim insanları, araştırma sırasında bilimsel kanıtları toplar, muhafaza eder ve analiz eder. Bazı adli bilim insanları delilleri toplamak için suç mahalline seyahat ederken diğerleri başkalarının kendilerine getirdiği nesneler üzerinde analiz yaparak laborant rolünü üstlenirler.

Yaralanma, ölüm ya da hukuki ihtilafla sonuçlanan durumlara ait adli soruşturmalarda, olayların tıbbi yönlerini aydınlatmak; kurban, şüpheli ve olaydan etkilenen üçüncü şahısların tıbbi durumunu belgelemek ve bu kapsamdaki haklarının korunmasını sağlamak için hekimlere gereksinim duyulur. Adli tıp uzmanları bu konuda eğitim almış uzmanlardır. Olayın niteliğine göre, bir uzman ya da birden fazla uzmanı bir araya getiren bir kurul, "adli tıbbi rapor" hazırlar. Adli tıp raporunun her durumda adli tıp uzmanı tarafından hazırlanması şart değildir, diğer tıp branşlarından görevliler tarafından da hazırlanabilir. Yine olayın niteliğine göre, diğer sahalarda uzman kişiler, diş hekimleri ya da pratisyen hekimler genel olarak tıbbı ya da kendi branşlarını ilgilendiren konularda rapor hazırlayabilir.

Eski Mısırlılar günümüzden 5.000 yıl önce cinayet ve benzeri olaylarda doktorlara danışıyorlardı. Adil tıp konusu, Hammurabi Kanunları ile Tevrat'ta da yer alır. İÖ 40'ta öldürülen Jül Sezar'ın vücudundaki 23 yaranın yerini ve etkilerini gösteren rapor ilk adli tıp raporu sayılır. Gerçek ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için cesedin açılarak incelenmesi gerekebilir. Buna otopsi denir. İlk otopsi 1374'te Fransa'da uygulanmıştır. Adli tıp günümüzde hukuk ve tıp fakültelerinde bir ders olarak okutulmaktadır. Adli tıbba ilk kez 1650'de Leipzig Üniversitesi'nin ders programında yer verilmiştir.

Aile hekimliği, bir tıp disiplinidir. Diğer tıp branşları gibi kendine özgü bir eğitimi, uygulaması ve araştırma konuları bulunan, dahili tıp bilimleri içinde değerlendirilebilinen klinik bir branştır. Çocuk, genç ve yaşlı tüm bireylere hem koruyucu hem de tedavi edici sağlık hizmetleri sunan bir tıp uzmanlık dalıdır.

Aile hekimleri, iç hastalıkları, kadın hastalıkları - doğum, çocuk sağlığı ve hastalıkları, psikiyatri, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, acil tıp, dermatoloji, seçmeli (genel cerrahi, fizik tedavi ve rahabilitasyon, nöroloji) branşlarında belirli sürelerde rotasyon yaparak temel hastalıkların önlenmesi ve tedavisindeki bilgileri edinirken aile hekimliğine özgün yaklaşımları da öğrenerek ve içselleştirerek mezuniyet sonrası eğitimlerini tamamlarlar ve uzman hekimler olarak sağlık bakım ekipleri içinde yerlerini alırlar.
Aile hekimliği, hastalarında yaş, cinsiyet, organ ya da sistem ayrımı yapmaz, eğitimi dahilindeki tüm hastalara hizmet verir.
Aile hekimleri hastalarını sadece tedavi etmez, onları hastalanmadan önce korumaya çalışır. Bu amaçla kişiye yönelik koruyucu hizmetler içinde aşılama, yaşam tarzı değişiklikleri için danışmanlık yapma, bebek ve çocuk izlemi, gebe izlemi, aile planlaması hizmetlerini sunar. Salgın ve bulaşıcı hastalıklar varlığında aile bireylerini bilgilendirir ve koruyucu önlemlerin alınmasını sağlarken çevre sağlığı için gerekli önlemlerin alınması için yerel yönetimlerle işbirliği yapar, diğer tıp branşlarıyla ortak olarak toplumun sağlığını koruma çalışmalarına aktif olarak katılır. Koruyucu hekimlik aile hekimliğinde önemli bir yer tutar.
Toplumsal ve bireysel sağlığı geliştirme çalışmaları içinde yaşlı sağlığı ve bakımı, seyahat tıbbı ve sporcu sağlığı ile ilgili sorunlar da aile hekimlerinin ilgilendiği konular arasındadır. Kişileri bu konularda bilgilendirerek olası sorunları önlemeye veya en aza indirmeye çalışırlar. Aile hekimleri sağlığın korunması ve artırılması bağlamında hizmet sunduğu birey ve toplumun sağlık eğitiminden de kendini sorumlu tutar. Birey olarak hastasına hastalığı ile ilgili eğitimin yanı sıra sık görülen hastalıklar, bu hastalıkların önlenmesi ve yönetilmesinde bireyin ve toplumun sorumluluğu paylaşmaları için onları bilgilendirir. Sonuç olarak ile hekimlerinin amacı her bireyin sağlık düzeyini yükseltmek ve daha sağlıklı bir topluma ulaşmaktır. Kişilerin talep ettikleri tüm sağlık konularında onları bilgilendirerek kişilerin kendi sağlıkları konusunda daha fazla söz sahibi olmalarını ve kendi kararlarını oluşturabilmelerini amaçlar
Aile hekimi hastalarının fark etmedikleri, şikayet etmedikleri sağlık sorunlarından da sorumludur. Hastalarını bilgilendirir, gerekli sağlık kontrollerini yaparak hastalıkları erken dönemde yakalamaya çalışır, hastalıklara karşı alınabilecek önlemleri uygular. Koruyucu hekimlik aile hekimliğinde önemli bir yer tutar.

Bu dalda eğitim görmüş hekime bazı ülkelerde aile hekimliği uzmanı, bazı ülkelerde de genel pratisyen denir ancak Türkiye'de tıp fakültesinden mezun olan kişiye doğrudan pratisyen hekim dendiğinden ve uzmanlık eğitimi almamış olduğundan dolayı bu terim Türkiye için doğru değildir. Tıp fakültesinden mezun olunarak temel tıp eğitimi alındıktan sonra birinci basamak hekimi olabilmek için ek bir eğitim gerekmektedir. Bu eğitimin süresi ve şekli ülkeden ülkeye değişmekle birlikte Türkiye'de en az 3 yıl sürmektedir.

Günümüzde aile hekimliği eğitiminin en az yarısının birinci basamakta geçmesi gerektiği ve eğiticilerinin ağırlıklı olarak birinci basamak hekimlerinden, tercihen aile hekimliği uzmanlarından oluşması gerektiği konusunda bir kanı vardır. Türkiye'de bu koşulları yerine getirmek için yoğun çabalar bulunmaktadır.
Türkiye'de aile hekimliği eğitimi almamış, sadece Tıp Fakültesi mezunu olan hekimler sahada birinci basamak hekimleri olarak çalışmaktadırlar. Bu durum, Dünya genelindeki gelişmiş ülkelerin uygulamalarına uymamaktadır.
Türkiye'de 2002 yılından beri "Sağlıkta Dönüşüm" adı altında bir reform süreci sürmektedir. Bu çerçevede sahada çalışan tabiplerin "Aile Doktoru"na dönüştürme çalışmaları çerçevesinde uyum eğitimleri verilmektedir. Uyum eğitimlerinin Aile Hekimliği Uzmanlık Eğitimine eşdeğer olup olamayacağı tartışma konusudur. İki eğitim birbirleriyle karşılaştırılmayacak durumdadır. O nedenle bu tartışmalar lüzumsuzdur, çünkü Tıp Fakültesi mezunu bir doktor, birinci basamak hekimliği açısından yeterli olmamakta, yıllar süren bir ek eğitim alması gerekmektedir. Tıp Fakültelerinin eğitsel amaçları konusunda bir uzlaşı mevcut değildir. Mezun ettikleri öğrencilerine birinci basamak sağlık hizmetlerinde önemli görevler biçenler olduğu kadar, tıp eğitimi uzmanlaşmanın bir ön koşuludur diyen öğretim üyeleri de bulunmaktadır. Ancak dünyada bulunan genel kanaat temel tıp eğitiminin birinci basamak hekimlik uygulamaları için yeterli olmadığıdır. Müfredatlarında yapılacak uyarlamalarla Aile Hekimliğine ve Birinci Basamağa hekim adayı kazanmak mümkün olacaktır. Uzmanlığı bile seçecek olsa genç hekim, birinci basamağın önemini de böylece kavrayacaktır.
Birinci basamak, bir hastanın ilk başvurduğu sağlık kurumu olmalıdır. Özellikle sevk zincirinin sıkı biçimde denetlendiği sistemlerde bu böyledir. Hasta gereği halinde birinci basamak hekimi tarafından 2. basamağa ya da daha üst kurumlara sevk edilir.
Bu sistemlerde Aile Hekimliği Uzmanı hastaların ilk başvuracakları hekimdir.
Aile hekimliği Uzmanı, sadece aile bireylerine hizmet sunmasından dolayı değil kendilerine başvuran kişileri aileleri ve toplumları içinde değerlendirdiklerinden dolayı bu adı almıştır. Aile hekimlerinin hizmet sunduğu nüfus yaşayan herkestir. Kendisine kayıtlı olan bireyler ile bütün sağlık sistemi arasında aracılık yapar ve sağlık sorunlarında bu süreci koordine eder. Hastalardan, acil durumlar dışında, kendi aile hekimlerine görünmeleri beklenilmektedir, ancak bazı durumlarda sevk zincirini aşıp 2. ve 3. basamakta bulunan branş uzmanlarına gitme eğilimi söz konusudur. Bu özellikle hekimiyle yeterince güven ilişkisi kuramamış, yapılan girişimlerden memnun kalmamış olan, birinci basamak sağlık kurumunda bulunan laboratuvar donanımından memnun olmayan hastalar tarafından sıklıkla seçilen bir yoldur. Aile Hekimliği Uzmanının kapı tutuculuk görevinden memnun kalmayıp, hastanelere doğrudan yapılan başvuruların sağlık harcamalarını daha artıracağı kaygısı bulunmaktadır. Bu nedenle katkı payları alınarak, hastanın tercihine izin verilmeye çalışılmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre aile hekimleri kendilerine yapılan başvuruların %80-90'ına sorunun niteliğinden bağımsız olarak kesin çözüm getirebilmektedirler. Bu başvuru sırasında hastalıklarının çok büyük kısmı tedavi edilir (%90-95). Aile hekimleri bir üst sağlık basamağına, (hastanelere) sevk ettiği %5-10 oranındaki hastalarını da izler ve onların sorumluluğunu taşır (süreklilik ilkesi). Aile Hekimliği Uzmanlarının hizmet alanı aile üyelerinin tümünü içerecek tarzda geniş bir biyolojik perspektifi içermesinin yanı sıra hizmet verdiği bireylerin sosyal ve psikolojik durumlarını da kapsar (kapsamlı hizmet ilkesi). Hastaya önerilen tüm tanı ve tedavi yaklaşımları hasta bireye özgündür ve bir bütün olarak bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal gereksinimlerine yanıt verir. Aile hekimleri sadece aile yönelimli bir yaklaşım göstermez, aynı zamanda toplum sağlığının gereklerini gözeten bir yaklaşım sergiler.
Aile Hekimliği Uzmanları hastalarını aile ve toplumları içinde değerlendirir. Hastalıkların sadece hastayı değil aileyi de etkilediğini dikkate alarak aile yönelimli bir yaklaşım sunar. Bu yaklaşım içinde hastanın sorunları çözümlenirken hastalığın aile üzerine etkileri ve ailenin hastalık üzerine etkileri dikkate alınarak sorunun çözümlenmesi için tedavinin planlanması aşamasında hastanın ve ailesinin görüşlerinin alınarak ortaklaşa bir tedavi planı hazırlanması hastanın tedaviye uyumunu artırır ve tedavinin etkinliğini sağlar.
Aile Hekimliği Uzmanları sadece aile merkezli bir yaklaşım göstermez, aynı zamanda toplum sağlığının gereklerini gözeten bir yaklaşım sergilerler. Buna WONCA 2002 Avrupa tanımında toplum yönelimli yaklaşım olarak isimlendirilmektedir.
Türkiye'de 2010 yılı itibarıyla tüm sağlık ocakları, aile hekimliği birimine dönüştürülerek aile hekimliğine geçilmiştir.

European Definition of General Practice/Family Medicine (Version 2005)
Güneş ED, Yaman H. Transition to Family Practice in Turkey. Journal of Continuing Education in the Health Professions 2008; 28(2): 106-112
McDaniel SH, Campbell TL, Hepworth J, Lorenz A. Aile Yönelimli Birincil Bakım. Çeviri editörü: Yaman H. İstanbul: Yüce Yayınevi. 2007.
Yaman H, Ungan M. The Discipline of Turkish Family Medicine.[Letter]. European Journal of General Practice 2003;9(3):119.
Yaman H. General Practice in Europe: Key features of primary healthcare in Turkey [Letter]. European Journal Of General Practice 2004;10(4):161
Yaman H. Training In Family Medicine: The Current State In Turkey. Education For Primary Care 2002; 13 (3):394 - 397
Yaman H, Özen M. Satisfaction with Family Medicine Training In Turkey: A Survey Of Residents. Croatian Medical Journal 2002;43(1):54-57.
Görpelioglu S, Korkut F, Aytekin F. Family 101practice in Turkey.Family Practice 1995 Sep;12(3):339-40.
Ersoy F, Sarp N.Restructuring the primary health care services and changing profile of family physicians in Turkey.Family Practice 1998 Dec;15(6):576-8

Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği sitesi 10 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TAHUD - Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği sitesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AHEF - Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu sitesi 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ASEF - Aile Sağlığı Elemanları Federasyonu sitesi 14 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ailehekimihukuku.com - Aile Hekimliği mevzuatı ve günlük uygulamalar sitesi 4 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alerjik hastalıklar, bağışıklık sisteminin çevrede genellikle zararsız olan maddelere karşı geliştirdiği aşırı duyarlılık sonucu ortaya çıkan çeşitli patolojik durumlar olarak tanımlanır. Bu hastalıklar arasında alerjik rinit (saman nezlesi), gıda alerjileri, atopik dermatit, alerjik astım ve anafilaksi gibi durumlar yer almaktadır. Klinik belirtiler arasında konjonktivit (kırmızı gözler), kaşıntılı bir döküntü, hapşırma, öksürük, burun akıntısı, nefes darlığı ve anjiyoödem (şişlik) gibi bulgular bulunabilir. Gıda intoleransı ve gıda zehirlenmesi gibi patolojik durumların farklı klinik varlıklar olduğunu unutmamak gerekir.
Yaygın alerjenler arasında polen ve bazı gıdalar yer almaktadır. Metaller ve diğer kimyasal maddeler de benzer alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Şiddetli alerjik reaksiyonların başlıca sebepleri arasında gıdalar, böcek sokması ve ilaçlar bulunmaktadır. Bu durumların oluşumu (patogenezi) hem genetik yatkınlık hem de çevresel etmenlere bağlıdır. Altta yatan bağışıklık mekanizması, immunoglobulin E antikorlarının (IgE) alerjenle bağlanarak mast hücresi veya bazofil üzerindeki FCER1 reseptörü ile etkileşime girmesi ve bunun, vücudun bağışıklık sistemi tarafından salınan ve iltihaplanmaya yol açan maddeleri, örneğin histamin gibi, salınmasını tetiklemesidir. Tanı genellikle hastanın tıbbi geçmişine dayandırılır. Bazı durumlarda, deri prik testi veya kan testleri gibi ek tanı yöntemleri faydalı olabilir. Ancak, pozitif sonuçlar her zaman o maddeye karşı klinik olarak anlamlı bir alerji varlığını göstermeyebilir.
Çocukların potansiyel alerjenlere erken yaşta maruz kalması, alerji gelişimine karşı koruyucu bir etki gösterebilir. Alerjilerin tedavisinde bilinen alerjenlerden kaçınma ve steroidler ile antihistaminikler gibi ilaçların kullanımı yer almaktadır. Ciddi alerjik reaksiyonlarda enjekte edilebilir adrenalin (epinefrin) tedavisi önerilmektedir. Alerjen immünoterapisi, bireyleri giderek artan miktarlarda alerjenlere maruz bırakarak tolerans geliştirmeyi amaçlayan bir tedavi yöntemidir ve özellikle saman nezlesi ve böcek ısırmalarına bağlı alerjilerde etkilidir. Ancak, gıda alerjilerindeki etkinliği hala belirsizdir.
Alerjiler oldukça yaygındır. Gelişmiş ülkelerde, bireylerin yaklaşık %20'si alerjik rinitten etkilenmektedir, insanların yaklaşık %6'sında en az bir gıda alerjisi bulunmakta olup, insanların yaklaşık %20'si ise yaşamlarının bir noktasında atopik dermatit (yoğun kaşıntı, iltihaplanma ve kseroz ile kendini gösteren bir cilt rahatsızlığı) geçirmiştir. Ülkeye göre değişmekle birlikte, bireylerin %1 ila %18'inde astım görülmektedir. Anafilaksi (enjekte edilen bir antijene aşırı duyarlılık sonucu sistemik damar genişlemesinin neden olduğu şok), %0.05 ila %2 oranında görülmektedir. Birçok alerjik hastalığın yaygınlık oranının arttığı gözlemlenmektedir. "Alerji" terimi ilk kez Clemens von Pirquet tarafından 1906 yılında kullanılmıştır.

Birçok alerjen, toz veya polen gibi havada taşınan parçacıklardan oluşur. Bu tür durumlarda, belirtiler hava ile temas eden organlarda, örneğin gözlerde, burunda ve akciğerlerde ortaya çıkar. Örneğin, saman nezlesi olarak da bilinen alerjik rinit, burun mukozasında tahriş, hapşırma, kaşıntı ve gözlerde kızarıklık ile kendini gösterir. Solunan alerjenler ayrıca akciğerlerde mukus üretiminin artmasına, nefes darlığı, öksürük ve hırıltıya neden olabilir.
Bu çevresel alerjenlerin dışında, alerjik reaksiyonlar gıdalar, böcek sokmaları ve aspirin ile antibiyotikler gibi ilaçlara, özellikle penisiline karşı gelişebilir. Gıda alerjisi belirtileri arasında karın ağrısı, şişkinlik, kusma, ishal, kaşıntı ve anjiyoödem bulunur. Gıda alerjileri nadiren solunum yolu (astmatik) reaksiyonlara veya rinite neden olur. Böcek sokmaları, gıdalar, antibiyotikler ve bazı ilaçlar, anafilaksi olarak bilinen sistemik bir alerjik yanıt üretebilir; bu durumda sindirim sistemi, solunum sistemi ve dolaşım sistemi gibi birden fazla organ sistemi etkilenebilir. Anafilaksinin ciddiyetine bağlı olarak, deri reaksiyonları, bronş daralması, ödem, hipotansiyon, koma ve ölüm görülebilir. Bu tür bir reaksiyon aniden başlayabilir veya gecikebilir. Anafilaksinin doğası gereği, başlangıçta azalmış gibi görünen reaksiyon, belirli bir süre boyunca tekrar edebilir.

Lateks gibi deri ile temas eden maddeler, temas egzaması (tahriş edici madde veya alerjene doğrudan temas sonucu ciltte yangı) veya egzama olarak adlandırılan alerjik reaksiyonların yaygın nedenlerindendir. Cildiye alerjileri genellikle ciltte döküntü, şişlik ve iltihaplanmaya neden olur; bu durum, kurdeşen ve anjiyoödemin karakteristik bir bulgusu olan "kabarma ve alevlenme" (İng. "weal and flare") reaksiyonu olarak bilinir.
Böcek sokmalarında, yerel olarak 10 cm'den daha büyük bir eritem (cilt kızarıklığı) meydana gelebilir ve bu reaksiyon bir ila iki gün sürebilir. Bu tür bir reaksiyon, immünoterapi sonrası da görülebilir.

Alerjik hastalıklar için risk etmenleri genel olarak iki ana kategoriye ayrılabilir: konakçı ve çevresel etmenler. Konakçı etmenler arasında kalıtım, cinsiyet, ırk ve yaş yer alır; kalıtım bu etmenler arasında en belirleyici olanıdır. Bununla birlikte, son yıllarda yalnızca genetik etmenlerle açıklanamayan alerjik hastalıkların görülme sıklığında bir artış yaşanmıştır. Dört ana çevresel etmen olarak, erken çocukluk döneminde enfeksiyon hastalıklarına maruz kalma, çevre kirliliği, alerjen seviyeleri ve beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler öne çıkmaktadır.

Ev tozu akarı alerjisi, diğer adıyla ev tozu alerjisi, duyarlılık gelişimi ve ev tozu akarların dışkılarına karşı oluşan alerjik bir reaksiyon olarak tanımlanır. Bu alerji oldukça yaygındır ve astım, egzama veya kaşıntı gibi alerjik reaksiyonları tetikleyebilir. Akarların bağırsaklarında bulunan ve dışkılarında kalıcı olan güçlü sindirim enzimleri (özellikle peptidaz 1), hırıltı gibi alerjik reaksiyonların ana etkenlerinden biridir. Akarların dış iskeleti de alerjik reaksiyonların gelişimine katkıda bulunabilir. Uyuz akarları veya cilt folikül akarlarının aksine, ev tozu akarları cilt altına nüfuz etmez ve parazit değildir.

Geniş bir yelpazede gıdalar alerjik reaksiyonlara neden olabilir, ancak gıda kaynaklı alerjik tepkilerin %90'ı inek sütü, soya, yumurta, buğday, yer fıstığı, kuru yemiş, balık ve kabuklu deniz ürünlerinden kaynaklanmaktadır. Nüfusun 10.000'de 1'inden daha azını etkileyen diğer gıda alerjileri ise "nadir" olarak sınıflandırılabilir. ABD'de en yaygın görülen gıda alerjisi, kabuklu deniz ürünlerine karşı duyarlılıktır. Yer fıstığı alerjisi şiddeti ile tanınsa da, hem yetişkinler hem de çocuklar arasında en yaygın gıda alerjisi değildir. Şiddetli veya hayatı tehdit edici reaksiyonlar, diğer alerjenler tarafından tetiklenebilir ve bu tür reaksiyonlar astım ile birlikte daha yaygındır.
Gıda alerjilerinin yaygınlık oranı, yetişkinler ve çocuklar arasında farklılık göstermektedir. Çocuklar bazen yer fıstığı alerjisini aşabilirler. Yumurta alerjisi, çocukların %1-2'sini etkiler, ancak bu çocukların yaklaşık üçte ikisi 5 yaşına kadar bu alerjiyi aşar. Bu duyarlılık genellikle yumurta sarısından ziyade yumurta akındaki proteinlere karşı gelişir.
Süt proteinine karşı alerjiler, laktoz intoleransından farklı olarak, özellikle çocuklarda yaygın olarak görülmektedir. Süt proteinine karşı gelişen alerjik reaksiyonların yaklaşık %60'ı immünoglobulin E aracılığıyla meydana gelirken, geri kalan kısmı genellikle kolon iltihabına atfedilmektedir. Bazı bireyler keçi veya koyun sütünü, inek sütü gibi tolere edemezken, birçok kişi peynir gibi süt ürünlerini de tolere edemez. Süt alerjisi olan çocukların yaklaşık %10'u sığır etine karşı da alerjik reaksiyon gösterebilir. Laktoz intoleransı, süt ürünlerine karşı yaygın bir reaksiyon olup, aslında bir alerji değildir; bu durum, sindirim sisteminde enzim eksikliğinden kaynaklanır.
Kuru yemiş alerjisi olan bireyler, pekan cevizi, antep fıstığı, çam fıstığı ve ceviz gibi bir veya birden fazla kuru yemişe karşı alerjik olabilir. Ayrıca, susam ve haşhaş gibi tohumlar, içerdiği proteinler nedeniyle alerjik reaksiyonlara neden olabilir.
Alerjenler, genetik mühendislik aracılığıyla bir gıdadan diğerine transfer edilebilir; ancak genetik modifikasyon, alerjenlerin elenmesini de sağlayabilir. Genetik olarak değiştirilmemiş ürünlerde doğal olarak bulunan alerjen konsantrasyonlarının değişkenliği konusunda sınırlı sayıda araştırma yapılmıştır.

Lateks, IgE aracılı bir deri üzerinden, solunum ve sistemik reaksiyonları tetikleyebilen bir alerjendir. Genel popülasyonda lateks alerjisinin yaygınlık oranının yüzde birin altında olduğu düşünülmektedir. Bir hastane çalışmasında, 800 cerrahi hastadan 1'i (%0,125) latekse duyarlılık bildirmiştir, ancak sağlık çalışanları arasında bu duyarlılık oranı yüzde yedi ile on arasında değişmektedir. Araştırmacılar, bu yüksek yaygınlık oranını, sağlık çalışanlarının ameliyathaneler, yoğun bakım üniteleri ve diş tedavi odaları gibi havada yüksek düzeyde lateks alerjeni bulunan ortamlara maruz kalmalarına bağlamaktadır. Bu tür lateks açısından zengin ortamlar, bu alerjenik proteinleri düzenli olarak soluyan sağlık çalışanlarının duyarlılık geliştirmesine neden olabilir.
Latekse karşı en yaygın reaksiyon, gecikmiş bir aşırı duyarlılık reaksiyonu olarak kuru, kabuklu lezyonlar şeklinde ortaya çıkan alerjik kontakt dermatittir. Bu reaksiyon genellikle 48 ila 96 saat sürer. Eldiven kullanımında terleme veya bölgenin sürtünmesi, lezyonları kötüleştirerek  	ülserleşmeye neden olabilir. Anafilaktik reaksiyonlar genellikle cerrahi işlemler sırasında cerrahın lateks eldivenlerine maruz kalan hassas hastalarda meydana gelir, ancak diş tedavileri gibi diğer mukozal maruziyetler de sistemik reaksiyonlara yol açabilir.
Lateks ve muz alerjisi arasında çapraz reaksiyon olabilir. Ayrıca, lateks alerjisi olan bireylerde avokado, kivi ve kestane gibi gıdalara karşı da duyarlılık gelişebilir. Bu kişilerde genellikle perioral kaşıntı ve lokal ürtiker görülür. Bu gıdaların indüklediği alerjiler nadiren sistemik yan

Sir Alexander Fleming (d. 6 Ağustos 1881 – ö. 11 Mart 1955), penisilini keşfeden İskoç bakteriyologdur.
Londra’da Azize Mary'nin Hastanesi'nde (St. Mary's Hospital) ("Aşılama Bölümünde") görev yaptığı 1924-1948 yılları arasında bilim çalışmalarında bulundu. 1927 yılında başlayarak penicillium cinsi içinde bir küfün özellikleri üzerinde incelemeler yaptı. Çıbanlara sebep olan bakterilerin üretilmesi sırasında havadan gelen bazı sporların saf kültürü mavi-yeşil renkli bir küf lekesi gibi çevrelediğini ve bakterileri öldürdüğünü tespit etti. Aynı sene penicillium üzerindeki bakteriyolojik tetkiklerini bitirmesine rağmen maddeyi üretmek için maddi imkânı olmadığından 1939 yılına kadar bekledi. Sir Howart Florey, Ernst Boris Chain adlı bilginler kendisine yardımda bulundular ve beraberce penisilinin formolojik ve klinik çalışmalarını Oxford Okulunda bitirdiler. Böylece sınai olarak penisilinin üretimi Amerika'da başladı. İki arkadaşı ile birlikte 1945 yılında Nobel Tıp Ödülünü kazandı. Başlıca eseri Penisilinin Tatbikatta Kullanılması adlı kitabıdır.

1901'de 20 yaşındayken, amcası John Fleming'den kendisine bir miktar para miras kaldı. Parayı tıp fakültesine gitmek için kullanmaya karar verdi; kardeşi Tom Fleming gibi doktor olmak istiyordu. 1903'te Paddington'daki St Mary's Hospital Medical School'a kaydoldu. 1906'da okuldan tıp lisans diplomasıyla mezun oldu. Kilmarnock'taki akademide iki yıl bulundu ve ardından I. Dünya Savaşı çıkana dek Londra'daki St. Mary's Hospital'da hizmet verdi. Savaş esnasında cephelerde bulundu. Cephelerdeki hizmeti sırasında askerlerin enfeksiyonlar sonucu korkunç ölümlerine şahit olmuştu, savaşın bitiminden sonra St. Mary's Hospital'a geri döndü ve çalışmalarını antiseptikler üzerinde yoğunlaştırdı.
Fleming her iki keşfini de 1920'li yıllarda rastlantılar sonucu yapmıştır. İlki olan lizozim, Fleming'in içinde bir bakteri ağı olan kapların içine hapşırması sonucu bulundu. Birkaç gün sonra fark etti ki mukusla temas eden bölgedeki bakteriler ölmüştür.
Londra'da hastanede bulunduğu 1924-1948 yılları arasında bilimsel çalışmalarda bulundu.

Fleming'in laboratuvarı her zaman dağınık olurdu, fakat 1928 yılının eylül ayında bu durum bir avantaja dönüştü, laboratuvarın dört bir yanına dağılmış türlü deneyleri bir düzene sokmaya çalışıyordu. Sıraya koyarken her birini dikkatle inceliyordu ki ilginç bir mantar kolonisi keşfetti, mantarlar Staphylococcus aureus bakterisi tarafından sarılmış kaplarda yetişmişlerdi. Fakat dikkatle incelendiğinde görünecekti ki bu mantarlar, zararlı olmaya potansiyeli olan bakterileri yıkıyordu. Bunun anlamı mantarın zararlı hücreleri yok ettiğiydi. Bunun önemini hemen kavradı ve bir yıl sonra (1929'da) Penisilin adını verdiği keşfi hakkında bir makale yayımladı.
Fleming genelde bahçe toprağı ile çalışırdı, bu da bir kimyager için zor bir işti; çünkü bahçe toprağını analiz etmek, elemek ve içinde doğru mantarları yetiştirmek uzun ve zahmetli bir süreçti. Fleming buluşunu buradan daha ileriye taşımadı. Buluşun bugünkü haline gelmesi iki farklı bilim adamına kalmıştı, Howard Florey ve Ernst Boris Chain, penisilininin geliştirilip etkili bir hale getirilmesini sağladılar. Bu çalışmaları sayesinde II. Dünya Savaşı ve sonrasında pek çok insanın yaşamı kurtuldu.
Kurtarılan yaşam sadece bir kalp kırıklığıdır diye anısına kitap yazılmıştır.

Fleming, gerçekleştirdikleri sebebiyle 1944 yılında şövalyelik unvanını aldı. Fleming, Florey ve Chain, 1945 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazandı. Fakat II. Dünya Savaşında milyonların hayatını kurtarmış olmak Fleming için çok daha büyük bir onur olacaktı.
Fleming, Michael H. Hart'ın kaleme aldığı “List of the Most Influential Figures in History” (En Etkin 100 - Sabah Kitapları, 1994) isimli eserde 43'üncü sırada yer aldı. Fleming, ressam James McNeil Whistler'ın daveti sonucu 1891'de kurulmuş ve her daldan sanatkarı bünyesinde kabul eden Chelsea Sanat Kulübünün de üyelerindendir. Fleming mikrop boyamalarıyla kulübe kabul edilmiştir; çünkü bakteriler görünmezdir ama Fleming onları parlak renklere boyayarak görünür kıldı ve bu yöntem bugün bile laboratuvarlarda kullanılmaktadır.

Fleming, 11 Mart 1955 tarihinde 73 yaşındayken kalp krizi sonucu öldü. Buluşuyla modern tıbbın antibiyotiklere bakışını değiştirmiş, milyonların yaşamını kurtarmıştır.

Alternatif tıp, biyolojik akla yakınlık, test edilebilirlik, tekrarlanabilirlik veya klinik deneylerden elde edilen kanıtlara sahip olmamasına rağmen tıbbın iyileştirici etkilerini elde etmeyi amaçlayan uygulamalara verilen isimdir. Alternatif terapiler tıp biliminin ve bilimsel yöntemin dışındadır ve tanıklık, anekdot, din, gelenek, hurafe, doğaüstü enerjiler, sözde bilim, propaganda, dolandırıcılık veya diğer bilim dışı kaynaklar gibi akıl yürütmedeki hatalara dayanır. Sıklıkla kullanılan terimler New Age tıbbı, sözde tıp, holistik tıp, alışılmışın dışında tıp, marjinal tıp ve şarlatanlıktan az farkla geleneksel olmayan tıptır.
Bazı alternatif uygulamalar, insan vücudunun nasıl çalıştığına dair yerleşik bilimle çelişen teorilere dayanmaktadır; diğerleri etkilerini veya bunların eksikliğini açıklamak için doğaüstü veya batıl inançlara başvururlar. Diğerlerinde, uygulama akla yatkındır ancak olumlu bir risk-fayda sonuç olasılığından yoksundur. Alternatif tıp, makul tedavileri sorumlu ve etik klinik denemeler yoluyla test etmek için bilimsel yöntemi kullanan ve etki ya da etkisizlik konusunda tekrarlanabilir kanıtlar üreten bilimsel tıptan farklıdır. İddialar genellikle plasebo kontrollü denemeler, kör deneyler ve önsel olasılık hesaplaması gibi gerekli protokolleri ihlal eden geçersiz verilere dayanır.
Alternatif uygulamaların etkili olduğuna dair algının çoğu, inanç (plasebo etkisi) veya tedavi edilen hastalığın doğal seyri ile ilgilidir. Tıbbın başarısız olması alternatif tedavilere yönelme eğilimini artırır ve en kötü sonuçlar ortaya bu durumlarda çıkar; Özellikle kanser veya HIV enfeksiyonu gibi kendi kendine iyileşmesi beklenmeyen hastalıklar için, çok sayıda çalışma, hastaların alternatif tedavilere yönelmesi durumunda bu hastaların etkili tedaviden kaçınmaları nedeniyle önemli ölçüde çok daha kötü sonuçlarla karşılaşıldığını göstermiştir. Ancak bazı alternatif tedaviler uygulamanın kendisinden kaynaklanan aktif  zararlara sahiptirler; örn. amigdalin veya hidrojen peroksit alımı veya etkili tedavilerle etkileşim halinde olan uygulamalar.
Alternatif tıp, güçlü bir lobiye sahip, kârlı bir sektördür ve kanıtlanmamış tedavilerin kullanım ve pazarlanması konusunda düzenlemelerle çok daha az karşılaşır.
Tamamlayıcı tıp, tamamlayıcı ve alternatif tıp, entegre tıp veya bütünleştirici tıp ve holistik tıp, alternatif uygulamaları ana akım tıpla birleştirmeye çalışır.
Geleneksel tıp, orijinal ortamları dışında ve uygun bilimsel açıklama ve kanıt olmaksızın kullanıldığında "alternatif" hale gelir. Alternatif yöntemler genellikle tıp biliminin sunduğu ve bazen alternatif tıbbın destekçileri tarafından aşağılayıcı bir şekilde " Büyük İlaç " olarak adlandırılan yöntemlerden daha " doğal " veya " bütüncül " olarak pazarlanır. Alternatif tıbbı incelemek için milyarlarca dolar harcandı, olumlu ya da hiç alınmadı veya minimaldi ve birçok yöntem tamamen çürütüldü.

Alternatif tıp yerine tamamlayıcı tıp, bütünleyici tıp , holistik tıp, doğal tıp, alışılmışın dışında tıp, saçak tıp, geleneksel olmayan tıp ve yeni çağ tıbbı terimleri de çoğu bağlamda eşanlamlı olarak kullanılır. Terminoloji, markalaşmayı yansıtacak şekilde uygulayıcıların tercih ettiği şekilde değişir. Örneğin, şu anda Ulusal Tamamlayıcı ve Bütünleştirici Sağlık Merkezi (NCCIH) olarak adlandırılan, alternatif tıp alanında çalışan Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık Enstitüleri departmanı, Alternatif Tıp Ofisi (OAM) olarak kuruldu ve Ulusal Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Merkezi olarak yeniden adlandırıldı. Terapiler genellikle "doğal" veya "bütüncül" olarak çerçevelenir ve dolaylı ve kasıtlı olarak geleneksel tıbbın "yapay" ve "kapsamı dar" olduğunu öne sürer.
"Alternatif tıp" ifadesindeki "alternatif" teriminin anlamı, tıp bilimine etkili bir alternatif olduğu anlamına gelmez, geliştiricileri etkinlik görüntüsü vermek için gevşek terminoloji kullanabilir. Bu bir ikiliğin var olmadığı halde var olduğu izlenimi vermek için de kullanılabilir; örneğin, "Batı tıbbı" ve "Doğu tıbbı" ifadelerindeki kültürel bir farkı belirtmek için kullanılan ifadenin kanıta dayalı tıp ile işe yaramayan tedaviler gibi kullanılması diğer bir gevşek terminoloji örneğidir.

"Biyotıp" veya "tıp", tıp biliminin biyoloji, fizyoloji, moleküler biyoloji, biyofizik ve diğer doğa bilimlerinin ilkelerini klinik uygulamaya uygulayan ve bu uygulamanın etkinliğini belirlemek için bilimsel yöntemler kullanan bölümüdür. Alternatif tıp, gevşek bir şekilde, kullanıcıları tarafından tıbbın iyileştirici etkilerine sahip olduğuna inanılan veya algılanan, ancak etkinliği bilimsel yöntemlerle kanıtlanmamış, biyotıbbın bir parçası olmayan veya teori veya uygulamaları biyotıpta kullanılan bilimsel kanıt veya ilkelerle doğrudan çelişen teori ve uygulamalar olarak tanımlanır.
Diğer bazı açıklamalar ise alternatif tıbbı, sosyal ve politik marjinalliği açısından tanımlamaya çalışır. Bu, alternatif tedavilerin araştırma fonlarına erişim, tıp basınında sempatik yer alma veya standart tıp müfredatına dahil olma konularında destek almamasına işaret edebilir. ABD NCCIH tarafından tasarlanan ve yaygın olarak kullanılan bir tanımda "genellikle geleneksel tıbbın bir parçası olarak kabul edilmeyen çeşitli tıbbi ve sağlık bakım sistemleri, uygulamaları ve ürünleri grubu" olarak adlandırılır. Bununla birlikte, bazı geleneksel doktorların alternatif tıbbi tedaviler sunduğu ve standart tıp lisans eğitiminin bir parçası olarak giriş kurs veya modüllerinin sunulabildiği günümüzde bu tanımlar yetersizdir; ABD tıp fakültelerinin yarısından fazlasında alternatif tıp öğretiliyor ve ABD sağlık sigortacıları alternatif tedaviler için geri ödemeye daha istekli hale geliyor.

Tamamlayıcı (CM) veya bütünleyici tıp (IM), standart tedavilerin etkisini artırdığı inancıyla alternatif tıbbın, ana akım tıbbi tedavi ile birlikte kullanılmasıdır. Örneğin, akupunkturun  (doğaüstü bir enerjinin akışını etkilemek için vücudu iğnelerle delmek) aynı anda kullanıldığında etkinliği artırdığına veya bilime dayalı tıbbı "tamamladığına" inanılabilir. Alternatif tedavilerin neden olduğu önemli ilaç etkileşimleri, (özellikle kanser tedavisinde) tedavileri, daha az etkili hale getirebilir. Alternatif tıpla ilgili olağan sorunların yanı sıra, bütünleştirici tıp, sözdebilimi akademik bilime dayalı tıbba getirme girişimi olarak aşağılayıcı " şarlatan tıp " terimleriyle de tanımlandı. Robert Todd Carroll, bütünleştirici tıbbı bilimsel olanı denenmemiş ve gözden düşmüş olanla"; anlam ile saçmalığı bütünleştiren tıp olarak görür. Alan, birçok adı nedeniyle, esasen birbirinin aynı uygulamaların yoğun bir şekilde yeniden markalaştırılmasıyla da eleştirilir.
CAM, tamamlayıcı ve alternatif tıp ifadesinin kısaltmasıdır. 2019 Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Küresel Raporu, tamamlayıcı ve alternatif tıp terimlerinin "o ülkenin kendi geleneksel tıbbının parçası olmayan ve tamamen entegre olmayan geniş bir sağlık hizmetleri uygulamalarına atıfta bulunduğunu belirtmektedir.
American Board of Physician Specialties tarafından yapılan bütünleştirici Tıp Sınavı şu konuları içerir: Manuel Terapiler, Biyoalan Terapileri, Akupunktur, Hareket Terapileri, Etkileyici Sanatlar, Geleneksel Çin Tıbbı, Ayurveda, Yerli Tıp Sistemleri, Homeopatik Tıp, Natüropatik Tıp, Osteopatik Tıp, Kayropraktik ve Fonksiyonel Tıp.

Geleneksel tıp, tıp biliminin egemen olduğu kültürlerde tipik olarak uygulananların aksine, belirli bir kültürün "bilim öncesi uygulamalar"ını ifade eder. 2019 DSÖ raporu, geleneksel tıbbı "açıklanabilir olsun ya da olmasın, farklı kültürlere özgü teori, inanç ve deneyimlere dayanan, fiziksel ve ruhsal hastalıkların önlenmesi, teşhisi, iyileştirilmesi veya tedavisinde sağlık bakımında kullanılan bilgi, beceri ve uygulamaların toplamı" olarak tanımlamaktadır.
Holistik tıp, alternatif tıbbın yeni bir isimle markalaşmasıdır. Bu durum tıbbın sözde indirgemeciliğinin aksine, denge ve holizm kelimeleriyle kişiyi "bütün" ve daha eksiksiz hesaba kattığını iddia eder.

Bilimin önde gelen üyeleri ve biyomedikal bilim camiası  "geleneksel tıp", "alternatif tıp", "konvansiyonel tıp", "alternatif tıp", "tamamlayıcı tıp", "integratif tıp" ve "bütüncül tıp" ifadelerini hiçbir herhangi bir ilaca atıfta bulunmaması nedeniyle  alternatif tıp olarak adlandırmayı anlamlı bulmuyorlar. Diğerleri, alternatif tıbbın, içerdiği teori ve uygulamaların çeşitliliği ve alternatif ve geleneksel tıp arasındaki sınırların örtüşmesi, geçişken ve değişkenliğini ileri sürüyor. Alternatif olarak kategorize edilen sağlık uygulamaları, tarihsel kökenleri, teorik temelleri, teşhis teknikleri, terapötik uygulamaları ve tıbbi ana akımla olan ilişkileri bakımından farklılık gösterebilir. Alternatif tıbbın "ana akım olmayan" tanımı altında, bir yerde alternatif olarak kabul edilen tedaviler, başka bir yerde geleneksel olarak kabul edilebilir.
Eleştirmenler, alternatif veya tamamlayıcı ifadelerinin bilime dayalı tıbba etkili bir alternatif olduğunu ima ettiği veya plaseboya kıyasla neredeyse ölçülebilir hiçbir pozitif etkisi olmayan tedavinin bilime dayalı tıbbın etkinliğini tamamladığını ima ettiği gerekçesiyle tanımlamaları eleştiriyorlar. John Diamond,  Paul Offit  benzer ifadeleri kullandılar;"Gerçek şu ki, alternatif tıp diye bir şey yoktur." Sadece işe yarayan ve yaramayan tıp vardır. Ve bunu anlamanın yolu, internet sohbet odaları, dergiler veya arkadaşlarla konuşmak değil, bilimsel çalışmaları dikkatlice değerlendirmektir."

Alternatif tıp, çeşitli sağlık bakım uygulamaları, ürün ve terapilerinden oluşur. Paylaşılan özellik, bilimsel yönteme dayanmayan bir şifa iddiasıdır. Uygulamalar temelleri ve metodolojileri bakımından çeşitlidir. Kültürel kökenleri veya dayandıkları inanç türlerine göre sınıflandırılabilir. Yöntemler, belirli bir kültürün geleneksel uygulamaları, halk bilgisi, batıl-manevi inançlar, doğaüstü enerjiler, sahte bilim, akıl yürütmedeki hatalar, propaganda, sahtekarlık ve bilimsel yöntemlerle kanıtlanmış olanlar dışındaki her türlü yeni veya farklı sağlık kavr

Anamnez, doktorun hastaya teşhis koyma amaçlı olarak hastaya sorduğu sorular sonucu elde ettiği hastanın öyküsüdür. Hastanın mevcut ya da geçmiş hastalıkları hakkında, kendisinden ya da bir yakınından alınan bilgilerdir.
Anamnez, hastalığın teşhisinde en önemli adımlardan biridir. Hastanın yaşadığı rahatsızlık, geçmişte yaşadığı ve ailesinde görülmüş olan hastalıklarla beraber değerlendirilerek teşhisin konması için gerekli tetkikler belirlenir. Hatta bazen sadece anamnez alınıp teşhis de konulabilir.
Anamnez sırasında ilk önce hastanın kimlik bilgileri alınır. Daha sonra kendisinin dilinden rahatsızlıkları dinlenir. Daha önce geçirmiş olduğu belli başlı hastalıklar ya da ailevî bir hastalığı olup olmadığı öğrenilir. Sosyoekonomik durumu ve alışkanlıkları buna eklendiğinde hastalık için bir ön teşhis konur. Bunu fizik muayene takip eder.

Anatominin tarihi, insan kurbanlarının incelenmesinden başlayarak modern bilim insanlarının yaptığı gelişmiş çalışmalara kadar uzanır. İnsan organları ve yapıları hakkında yazılı açıklamalar, Antik Mısır papirüslerinde özellikle tıbbi uygulamalarda MÖ 1600'lere kadar izlenebilmektedir. Mezarlık ritüellerine verilen önem bu alandaki gözlemleri teşvik etmiştir.
Antik Yunan döneminde insan vücudunun yapısı ve işleyişine dair teorik düşünceler gelişmeye başlamıştır. Alkmaion ve Empedokles gibi doğa filozoflarıyla birlikte, Hipokrat ve onun okulundaki doktorlar yaşamın nedenleri, hastalıklar ve bedensel işleyiş üzerine sistematik fikirler geliştirmiştir. Aristoteles hayvan diseksiyonunu biyolojik yapıların nedenlerini anlamanın bir yolu olarak savunmuştur.
Helenistik dönemde, Herofilos ve Erasistratos ilk kez insan diseksiyonu ve hatta canlı üzerinde gözlem (viviseksiyon) gerçekleştirmiştir. Herofilos sinir sistemi ve beyin üzerine yoğunlaşırken, Erasistratos dolaşım sistemi ve sinirlerin fonksiyonu üzerine araştırmalar yapmıştır.
Anatomik bilgi Antik dönemde Galen’in çalışmalarıyla zirveye ulaşmıştır. Galen insan vücudu hakkında bilgi edinmek amacıyla maymunlar, öküzler ve diğer hayvanlar üzerinde kapsamlı diseksiyonlar yapmış, bu çalışmaları yüzyıllarca Batı tıbbının temel referansları arasında yer almıştır.
Orta Çağ boyunca Galenin metinleri tıp eğitiminin temelini oluşturmuştur. Bu dönemde anatomi üzerine yapılan çalışmalar, Galenin otoritesi altında sınırlı kalmıştır.
Rönesans döneminde klasik metinler yeniden keşfedilmiş ve doğrudan diseksiyon uygulamaları, Galen sonrası ilk kez yeniden yaygınlaşmıştır. Mondino de Luzzi, Berengario da Carpi ve Jacques Dubois gibi isimler, insan bedenine dair gözlemsel bilgileri sistematik hale getirmiştir.
Bu gelişmelerin doruk noktası Andreas Vesalius’un 1543 yılında yayımladığı De Humani Corporis Fabrica adlı eseriyle olmuştur. Vesaliusun ayrıntılı diseksiyonları ve çizimleri, modern anatomi biliminin kurucu belgesi sayılır.

Modern anatomi, Rönesans sonrası bilimsel metodun gelişimiyle birlikte büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Andreas Vesalius’un diseksiyona dayalı çalışmaları, insan bedeninin yapısına dair yüzyıllardır süren yanlış inançları yıkmıştır. Vesalius’un ardından gelen anatomistler daha sistematik diseksiyonlar gerçekleştirmiş ve insan vücudu hakkında detaylı tanımlamalar yapmışlardır.
17. ve 18. yüzyıllarda anatomi çalışmaları Avrupa’da tıp eğitiminin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Londra’daki Barber-Surgeons Company gibi kurumlar, diseksiyonların öğretici amaçlarla halka açık şekilde yapılmasını sağlamıştır. Ancak kadavra temini konusunda etik sorunlar da yaşanmıştır. Bu dönemde bazı kişiler yasa dışı yollarla mezar soygunları yaparak tıp okullarına ceset temin etmiştir. Bu uygulamalar 1832 yılında İngiltere’de çıkarılan "Anatomy Act" gibi yasal düzenlemelere yol açmıştır.
19. yüzyılda Henry Gray’in 1858'de yayımladığı Gray’s Anatomy kitabı, anatominin standardize edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kitap detaylı açıklamaları ve dönemin önde gelen çizerlerinden Henry Vandyke Carter’ın illüstrasyonlarıyla günümüzde hâlâ tıp eğitiminde başvuru kaynağı olarak kullanılmaktadır.
20. yüzyıla gelindiğinde radyoloji, bilgisayarlı tomografi (CT), manyetik rezonans görüntüleme (MRI) gibi teknolojik gelişmeler, anatominin sadece diseksiyonla değil canlı bireyler üzerinde de detaylı olarak incelenmesini mümkün kılmıştır. Bu gelişmeler sayesinde yaşayan organizmalarda organ doku ve sistem yapıları daha önce hiç olmadığı kadar net şekilde görüntülenebilir hale gelmiştir.

Mikroskobik anatomi (histoloji olarak da bilinir) çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan hücrelerin, dokuların ve yapıların incelenmesidir. Bu alt dal, 17. yüzyılda mikroskobun icadıyla gelişmeye başlamıştır. Antonie van Leeuwenhoek ve Robert Hooke, mikroskobu kullanarak ilk kez canlı organizmalardaki mikroskobik yapıları gözlemlemişlerdir. Hooke, 1665 yılında yayımladığı Micrographia adlı eserinde, "hücre" (cell) terimini ilk defa kullanmıştır.
Mikroskobik anatomi, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda boyama tekniklerinin gelişmesiyle birlikte büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Hematoksilin ve eozin gibi boyalar kullanılarak doku kesitleri mikroskop altında detaylı biçimde incelenebilmiştir. Bu teknikler, normal dokularla patolojik (hastalıkla ilgili) dokular arasındaki farkların anlaşılmasında kritik rol oynamıştır.
Histoloji modern tıpta hem teşhis hem de araştırma açısından önemlidir. Kanser hücreleri iltihabi süreçler, dejeneratif hastalıklar gibi pek çok durum, mikroskobik anatomi çalışmaları sayesinde tanımlanabilir. Embriyoloji, immünoloji ve genetik gibi diğer biyomedikal alanlarla da yakından ilişkilidir.
Günümüzde elektron mikroskobu gibi yüksek çözünürlüklü görüntüleme teknolojileriyle hücre zarları, organeller ve moleküler yapılar detaylı bir şekilde incelenebilmektedir.

Andreas Vesalius (d. 31 Aralık 1514, Brüksel - ö. 15 Ekim 1564, Zakintos), Roma İmparatoru V. Charles'ın eczacısının oğlu olarak Brüksel'de doğmuştur. Antik Çağ'dan beri süregelen insan bedeni hakkındaki yanlış düşünceleri düzelten anatomist ve doktordur. Tıp kökenli bir ailede büyümüştür. Babası imparatorun başeczacısıydı. Ailesi küçük yaştan itibaren onu tıbbı düşünceleri okuması için cesaretlendirmişti. Önce Leuven'de sonra Paris Üniversitesi'nde eğitim gördü ve daha sonra İtalya'da Padova Üniversitesi'nde anatomi kürsüsünde ders vermeye başladı. Bu sırada Galen'in eserlerini incelemeye başlayan Vesalius; onun insanın anatomik yapısı hakkında verdiği bilgilerin hatalar içerdiğini ve bu hataların kaynağının, bu konudaki çalışmaların hayvanlar üzerinde yapılmasına ve elde edilen verilerin insanlara mâl edilmesinden kaynaklandığını ileri sürdü. Ona göre insan anatomisi ile ilgili bilgi en iyi biçimde, sadece sağlıklı bir insan vücudunun incelenmesi ile elde edilebilirdi.
O zaman ameliyat ve anatomi tıbbın önemli dalları olarak görülüyordu. Vesalius, bu iki dalın birbirine bağlı olduğuna inanıyordu. Öğrencilerine örnek olması için özellikle kendisi kan ve sinir sisteminin anatomik tablolarını oluşturmuştur.
Aynı yıllarda Vesalius, o dönemlerde popüler bir tedavi yöntemi olan kan alma ile ilgili bir kitapçık yayınlamış. Kanın vücudun neresinden alınması gerektiğiyle ilgili o dönemde şüpheler vardı. Vesalius'un kitapçığı bunu açıklamış ve tıpta insan vücudunun yapısını anlamanın önemini bir kez daha vurgulamıştır.
Vesalius, 1537 sonbaharında Padua'ya gitti ve lisans derecesini Louvain'de aldığı için buraya yüksek lisans öğrencisi olarak kaydoldu. Ancak bilgisi o kadar genişti ki iki günlük sınavdan sonra doktor derecesini –hem de şeref payeleriyle birlikte- aldı ve ertesi gün de cerrahi anatomi hocalığı görevini kabul etti. Açıkçası Vesalius olağanüstü yetenekliydi.
Vesalius, Padua'da çalışmaya başlar başlamaz bir yenilik getirdi. Bütün kadavra çalışmalarını bizzat kendisi yaptı ve öğrencilerin işini kolaylaştırmak için dört büyük anatomi çizimi kullandı. Bunlardan biri çalındı ve yayınlandı. Vesalius çalışmalarının başkaları tarafından çalınıp yayınlanmasını önlemek için diğerlerini kendisi yayınladı ve bunlara Hollandalı sanatçı ve Titian’ın öğrencisi Jan Stephen’in yaptığı insan iskeletine ait üç çizim ekledi. Ancak bekleneceği gibi bu çizimler ve eserler hala Galen etkisindeydi. Vesalius Padua’daki mevkînden mümkün olduğu kadar çok kadavra çalışması yapmak için yararlandı ve hem insan hem hayvan kadavralarını kullandı. Burada beş yıl boyunca yaptığı kadavra çalışmalarında elde ettiği sonuçlar Galen’inki ile farklıydı. 1539’da Padua Ceza Mahkemesi hakimi Marcantonio Contarini’nin yardımı sayesinde idam edilen suçluların cesetlerini temin etti. Contarin, infazları Vesalius’un çalışmalarına uygun olarak bazen geciktirmekteydi. Dolayısıyla Vesalius çok sayıda kadavra üzerinde çalışma imkânı buldu. Böylece tekrar tekrar karşılaştırmalı diseksiyonlar yaptı. Ve Galen’in bilgisinin güvenilir olmadığını kanıtladı. 1539’da Galen’e açıkça meydan okuyacak kadar kesin bulgular elde etti. Ve Galen’in çalışmalarının sonuçlarının bir maymuna ait olduğunu ispat etti. Galen’in 200’den fazla hatasını düzeltti.
Vesalius, anatomi konusundaki çalışmalarını 1543'te 'De Humani Corporis Fabrica' ismini verdiği resimli kitabında toplamıştır. Batı tıbbının tartışmasız en önemli eseridir. Bu kitap modern anatomik tedavinin ilki sayılır. Bu kitabın önemini “Vesalius bu kitap olmasaydı sadece bir hayalet olurdu” sözüyle anlatmak mümkündür. Her ne kadar kitap ilk defa teorileri görsellerle desteklese de insanların birçoğu Galen'in doğru olduğuna inanmaya devam etti. 1555'te Vesalius kalbin anatomik yapısı ile ilgili kısımdaki hataları düzeltip eklemeler yaptıktan sonra, kitabının bir özetini yayınlamıştır.
Bundan sonra Vesalius iki yıl boyunca çalışmalarının sonuçlarını yazdı.çizimlerini baskıya hazırlarken ne zamandan ne de masraftan kaçındı. En iyi çizim ustalarını ve en ince çalışan Venedikli tahta oymacılarını tuttu. Matbaacı olarak Basel’deki Joahannes Oporinus’u seçti. Basıma eşlik etmek için bizzat Basel’e gitti. Eseri Rönasans kitapçılığının ulaştığı en yüksek kalitenin muhteşem bir örneğiydi. Eser 17 tam sayfa çizim yanında metin içinde çok sayıda şekil içermekteydi. Bu şekiller bugüne kadar yapılmış ağaç baskılarının en güzel örneğiydi. Sık dizilmiş 600 sayfadan oluşan eserin metni 7 bölüm veya kitaptan oluşmaktaydı.
Birinci kitap kemikler ve eklemlerle ilgiliydi. Ve beş değişik insan ırkına ait kafatası çizimlerini içermekteydi. Bunlar karşılaştırmalı etnografyaya ait ilk çizimlerdi.
İkinci kitap kaslarla ilgiliydi ve kitabın çizimlerinin en ünlü olan bölümüydü.
Üçüncü kitap işe kalp ve kan damarlarıyla ilgiliydi. Burada vesalius kanın karaciğerde yapıldığına ve kalbin iki karıncığı arasındaki semptumdan geçtiğine dair Galenci görüşü benimsemişs ise de şüphelerinin olduğu açıktı. Zira‘’ kanın görünmez delikler vasıtasıyla sağ karıncıktan sol karıncığa geçmesini sağlayan Tanrı'nın sanatına hayran oluyoruz’’ ifadesini kullanmıştır. 12 yıl sonra yayınlanan 2. baskıda ise daha kesin olarak hiçbir şeyin karıncıklar arasında geçiş yapamayacağını söyledi.
Dördüncü kitap sinir sistemiyle ilgiliydi. Burada Vesalius, Galen'in ileri sürdüğü gibi sinirlerin içinin boş olmadığı sonucuna varmıştı ki bu doğruydu.
Beşinci kitap  karın organlarıyla ilgiliydi.
Altınca kitap göğüs organlarıyla ilgiliydi. Bu sonuncu bölümde kalbi tanımlamış ve onu kasa benzetmişti.
Yedinci kitap beyni tanımlamış ve o zamana kadar bilinmeyen kısımlarını göstermişti. İşte bu sonra kısımda ince damarlardan meydana gelen rete mirabile (harika ağ), Galen'in ve diğerlerinin ileri sürdükleri gibi insan beyninin altında olmadığını sadece toynaklı hayvanların beyninde bulunduğunu açıklamıştır.
Eser o zaman akademik çevrelerde oldukça büyük eleştirilere yol açmıştır.
Saray hizmetine girmek ailesini eski bir geleneği olduğundan Kutsal Roma İmparatoruna baş vurmuş ve hemen saray hekimlerinden biri olarak tayin edilmiştir. Bu bilim için bir talihsizlikti. Çünkü kendisinin de hiç çekinmeden belirttiği gibi artık zamanın büyük bir kısmını ‘'safra hastalıklarına, mide-bağırsak düzensizliklerine ve kronik halsizliğe'’ ayıracaktı. Ancak bir kere imparatorluk hizmetine girince ayrılamazdı ve imparator tahttan çekilinceye kadar 13 yıl boyunca bu görevde kaldı. Bu görevi sırasında bazen askeri cerrah olarak çalışmak zorunda kaldı. Yolu tıp okuluna yakın düştüğünde otopsilere katıldı. Zamanın izin verdiği sürece araştırmalar yaptı. Yıllar geçtikçe bazı cerrahi tekniklerinin ayrıntılarını geliştirdi. Fabrika’yı tamamlayıcı birkaç kitap yazdı. Eleştirilere cevap verdi böylece ikinci baskının içeriğini yeniden düzenledi. Bütün bunlara rağmen Vesalius'un şöhreti esas olarak Fabrika'ya dayanır.17.yüzyıl sonuna gelindiğinde artık Vesalius'un Fabrika'sı akademisyenler ve pratisyen doktorlar tarafından hemen hemen her yerde kabul edilmiştir.
Vesalius Padua'yı terk ettikten sonra yerine Matteo Colombo, daha sonra da yetenekli bir hekim fakat başarısız bir cerrah olan Gabriele Falloppio geçti. Falloppio Fabrika'ya bir açıklama yazdı ve bazı yanlışları düzeltmeye çalıştı. Bunu yaparken ‘’İlahi Vesalius’'a olan saygısını belirtmekte geri kalmadı.
1543'te o zamana dek yazılmış en büyük bilim kitaplarından biri olan İnsan Vücudunun Yapısı; anatomi biliminin akademik bir uğraş olarak kabul edilmesini sağladı. 17. yüzyıla kadar Vesalius'un kuramları hemen hemen tüm Avrupa'da kabul gördü.
15 Ekim 1564'te Yunanistan'ın Zakintos adasında ölmüştür.

Androloji (Yunanca: Andros (erkek) ve Logos (bilim)), erkek ve kadının cinsel sağlığı, erkek kısırlığı, mikropenis ve bununla ilgili tüm anatomi, fizyoloji, biyokimya gibi temel araştırmaları inceleyen tıp dalı.
Erkekbilim olarak çevrilse de, erkek ve kadın cinsel fonksiyonlarının benzerlikleri ve birbirlerini tamamlayan özellikler taşımaları nedeniyle kadın cinsel fonksiyonlarını da inceler. "Kadın olmadan erkek, erkek olmadan kadın cinselliği olmaz" prensibini kullanır.
Androloji, üroloji biliminin bir alt dalı konumundadır. Gerçekte de üroloji ve androloji aynı anatomofizyolojik alanda işlev görmektedirler.
Anadolu, Antik Yunan ve Roma medeniyetlerinde cinsellikle ilgili birçok eser bulunmaktadır. Bu dönemlerde cinsellik tanrısal bir güç olarak değerlendirilmiştir.

andrology.org19 Haziran 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
androloji.org.tr 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anestezi bilimi ya da Anesteziyoloji (Fransızca: anesthésiologie), herhangi bir cerrahi girişim öncesinde, esnasında ve sonrasında, hastanın güvenliğini gözeten; ağrı duyusunun giderilmesi dâhil olmak üzere tüm bakımına yoğunlaşan tıp ile alakalı bir bilim dalıdır. Köken olarak Eski Yunancadan an- olumsuz ön eki, duymak, algılamak anlamına gelen aisthánō fiili ve söz anlamına gelen ancak günümüzde bilim anlamında son ek olarak kullanılan logos kelimesinin birleşimiyle oluşmuştur. Ağırlıklı olarak cerrahi girişimlerde büyük yer tutan anestezi, farmakolojik maddelerin insanın duyu yollarına etkisini inceler ve ona göre uygulamalar sunar. Bu bilim dalının uygulamasından sorumlu temel olarak tıp eğitimi almış anesteziyolog (anestezist ya da anestezi uzmanı), anestezi hemşiresi ve anestezi teknikeri vardır. Bu söylenen meslek grupları hastalara farmakolojik maddelerin verilmesi, etkilerinin araştırılması ve düzenlenmesi, fizyolojik değişikliklerin takibi ve bozukluklarında müdahale edilmesi, makinelerin kullanımı ve zaman zaman kalibrasyonundan sorumludur.

İlk çağ ve Ortaçağda ağrıların dindirilmesi için çeşitli coğrafyalarda çeşitli bitkiler denemiş, hatta basit cerrahi işlemler için bile önceden uyuşturma amacıyla bu maddelerin sistematik olmasa da deneysel anestezik olarak kullanımı söz konusudur. Ancak modern dönemde anestezinin başlangıcı 1774'te Joseph Priestley'nin oksijeni tanımlaması kabul edilmiştir. Daha sonrasında nitröz oksitin keşfedilmesi, eterin kullanımı gibi uygulamalarda günümüzdeki anestezi rejimlerine geçen bir süreç söz konusu oldu.

Türkiye'de anestezinin gelişimi için aslında öncelikle Osmanlı Döneminden bahsetmek gerekir. Çünkü modern anestezinin Türkiye'ye gelişi Mekteb-i Tıbbiye-i Şahanede 1847'de kloroformun kullanımıyla başlar. Cumhuriyet Döneminde yurtdışında ihtisas gören doktorların bireysel uygulamalarıyla gelişen anesteziyoloji 1953'te Ankara Numune Hastanesinde bir bölüm kurulmasıyla kurumsal bir kimlik kazanır, burada yurtdışından getirilen uzmanlarla eğitim başlar. Sonraki yıllarda başka üniversitelerde enstitülerin kurulmasıyla gelişim devam eder.

Türel, Hatice, et al. “Turkiye Anesteziyoloji Ve Reanimasyon Biliminin Tarihsel Gelisimi.” Edited by Hülya Bilgin, TARD, TARD, 2016, www.tard.org.tr/akademi/pdf/tarihce/1.pdf

Arabidopsis thaliana, turpgiller (Brassicaceae) familyasından görece sık rastlanan bir bitki türüdür. İlk kez on altıncı yüzyılda Johannes Thal tarafından Almanya'daki Harz Sıradağları bölgesinde bulunmuş ve Pilosella siliquosa adı verilmiştir. O zamandan beri adı birçok kez değişmiştir ve Carl von Linné'nin verdiği son isimle kalmıştır. DNA dizilemesi tamamen yapılan üçüncü canlı ve ilk bitkidir.

Arabidopsis thaliana, 30 santimetre boya kadar büyüyebilen, gösterişsiz, kısa, tek yıllık otsu bitkidir. Bir rozet bitkisi olup, internodu yuvarlaktır. Dipteki yaprakları genelde tırtıllı, buna karşın internod yaprakları genelde düzdür. Beyaz olarak çiçek açar ve çiçeklenme zamanı Nisan'dan Mayıs'a kadardır. Çiçekleri 2 ile 4 milimetre kadar dır. Bundan başka, 10 cm ile 20 cm'ye kadar boya ulaşabilen bezelye kabuğu şeklinde meyveleri vardır. Kökü 40 cm derinliğindedir.

Arabidopsis thaliana, tüm yeryüzünün ılıman kuşaklarında yayılmıştır. Tipik olarak yaban otlu tarla topraklarında, açık kumlu zeminlerde ya da kuru cılız çimlerde büyür.

Arkeogenetik, çeşitli moleküler genetik yöntemleri ve DNA kaynaklarını kullanarak antik DNA'yı inceleyen bir bilim dalıdır. Bu genetik analizler insan, hayvan ve bitki örnekleri üzerinde uygulanabilir. Antik DNA, kemikler, yumurta kabukları ve insan ile hayvan örneklerinde yapay olarak korunmuş dokular dahil olmak üzere çeşitli fosilleşmiş örneklerden elde edilebilir. Bitkilerde ise antik DNA, tohumlardan, dokulardan ve bazı durumlarda dışkıdan elde edilebilir. Arkeogenetik, eski nüfus grubu göçlerinin, evcilleştirmenin ve bitki ile hayvan evriminin genetik kanıtlarını sunar. Modern genetik popülasyonların DNA'sı ile antik DNA karşılaştırılabilir.
Arkeogenetik, adını "eski" anlamına gelen Yunanca arkhaios ve "kalıtım bilimi" anlamına gelen genetik teriminden alır. Arkeogenetik terimi, arkeolog Colin Renfrew tarafından tasarlanmıştır.

Antik DNA'yı kontamine etmekten kaçınmak için fosiller eldivenle tutulur ve bulunduktan hemen sonra -20 °C'de muhafaza edilir. Fosil numunesinin, diğer DNA analizleri için kullanılmamış bir laboratuvarda analiz edilmesini sağlamak, kontaminasyonu da önleyebilir. Kemikler toz oluncaya kadar öğütülür ve polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) işleminden önce bir çözelti ile muamele edilir. DNA amplifikasyonu için örnekler fosil kemikler olmak zorunda değildir. Korunmuş deri örnekleri de bazı durumlarda kullanılabilir.
Silika bazlı DNA ekstraksiyonu, arkeolojik kemik numunelerinden DNA elde etmek için bir saflaştırma adımı olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu işlem, DNA'yı bağlamak ve PCR amplifikasyonunu inhibe eden fosil içindeki bileşenleri ayırmak için bir araç olarak silika kullanarak çalışır. Bununla birlikte, silisin kendisi de güçlü bir PCR inhibitörüdür, bu nedenle silika'nın ekstraksiyondan sonra DNA'dan ayrılmasını sağlamak için dikkatli önlemler alınmalıdır.
Polimeraz zincir reaksiyonu, sıklıkla antik DNA'yı çoğaltmak için kullanılan bir işlemdir. Üç ana adımı vardır: denatürasyon, tavlama ve uzatma. Denatürasyon, DNA'yı yüksek sıcaklıklarda iki tek zincire ayırır. Tavlama, Taq polimerazın DNA'ya bağlanmasına izin veren primer ipliklerinin DNA'nın tekli şeritlerine tutturulmasını içerir. Uzatma numuneye Taq polimeraz eklendiğinde meydana gelir ve iki tek şeridin iki tam çift şeride dönüştürmesi için baz çiftlerinin eşleşmesinden oluşur. Bu işlem birçok kez tekrarlanır ve genellikle antik DNA için kullanıldığında daha yüksek sayılarda tekrarlanması gerekmektedir.

DNA dizileme
Genetik soybilim
Homininae

Askerî tıp, askeriye ile ilgili sağlık konuları üzerinde yoğunlaşan tıp alanı.
Bu alan, tarihsel olarak bulaşıcı hastalıkların (özellikle tropikal hastalıklar) önlenmesi ve tedavisini, 20. yüzyılda denizaltılar, tanklar, helikopterler ve uçaklar gibi askeriye özgü makine ve ekipmanların çalıştırılmasının ergonomisini ve sağlık etkilerini içermiştir. Su altı ve havacılık tıbbı, askeri tıbbın alt uzmanlıkları olarak ortaya çıkmıştır. Askerî tıp barış ve savaş zamanı hastane ve altyapılar, ekipmanlar, ilaçlar hazırlar.
Sıhhiye bölüğü, sağlık hizmetleri konusunda hizmet veren askerî birimdir. Doktor, sağlık astsubayı, hemşire ve sıhhiye erlerinden 1 bölük karargahı ve en az 2 takımdan oluşmuştur. Bulunduğu yapıdaki tüm askerî hayati unsurların sağlığından sorumludurlar. Komutanları genellikle yüzbaşı veya üsteğmendir.

Askeri sağlık personeli insani yardım çalışmalarında yer alır. Onlar Birinci Cenevre Sözleşmesi, İkinci Cenevre Sözleşmesi ve Ek Protokolleri uyarınca uluslararası insancıl hukuk kapsamında "korunan kişiler"dir. Silahlı bir çatışmada yaralı askerler, tıbbi personel ve belirli insani kuruluşlar için tarafsızlığı ve korumayı garanti eden yasal olarak bağlayıcı kurallar koymuştur. Uluslararası insancıl hukuk, silahlı kuvvetler üyesi olan (ve askeri rütbelere sahip olan) tıbbi personel ile sivil gönüllüler arasında ayrım yapmaz. Tüm tıbbi personel, insani görevleri nedeniyle uluslararası insancıl hukuk kapsamında savaş dışı kabul edilir, saldırıya uğrayamaz ve savaş esiri olarak alınamazlar; hastaneler ve diğer tıbbi tesisler ve bu şekilde tanımlanan nakliye araçları, ister askeri ister sivil olsun, saldırıya uğrayamaz. Kızılhaç, kızılay ve kızıl kristal, uluslararası insancıl hukuk kapsamında tanınan koruyucu işaretlerdir ve bu amaçla askeri tıbbi personel ve tesisler tarafından kullanılır.
Askeri sağlık personeline, bakımlarındaki hastalara veya meşru olarak bu şekilde işaretlenmiş tıbbi tesislere veya nakil araçlarına saldırmak bir savaş suçudur. Aynı şekilde, bu koruyucu işaretleri askeri operasyonları maskelemek için kötüye kullanmak da ihanet savaş suçudur. Askeri sağlık personeli, genellikle hizmet tabancalarıyla, meşru müdafaa veya hastaların savunması amacıyla silahlandırılabilir.

19. yüzyılın sonlarına kadar yapılan her büyük savaşta hastalık, düşman eylemlerinden daha fazla asker kaybına neden olmuştur. Fransa-Prusya Savaşı (1870-71), en azından ortalama asker sayısının %3,47'sini savaşta ve yalnızca %1,82'sini hastalıkta kaybeden Alman ordusunda, savaş yaralanmalarının hastalığı aştığı ilk çatışma olarak kabul edilir. Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada gibi yeni dünya ülkelerinde, askeri doktorlar ve cerrahlar sivil sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.
Askeri tıptaki gelişmeler, tıbbi tahliye, savaş alanı tıbbı ve travma bakımındaki gelişmeler nedeniyle ardışık savaşlarda hayatta kalma oranlarını artırmıştır. Bazı askeri travma bakım uygulamaları, sivil uygulamaya dönen vatandaş askerler tarafından yaygınlaştırılmıştır. Bu uygulamalardan biri, büyük travma hastalarının iç kanamayı durdurmak için mümkün olan en kısa sürede bir ameliyathaneye nakledilmesidir ve bu da hayatta kalma oranını artırır. Amerika Birleşik Devletleri'nde, ateşli silah yaralanmalarında hayatta kalma oranı artmış ve bu da ateşli silah yaralanmalarının istikrarlı oranlarına sahip eyaletlerde ateşli silah ölüm oranında belirgin düşüşlere yol açmıştır.

Türkiye'de askerî tıp
Askerî hastane
Sahra hastanesi
Feldşer

Avusturyalılar (Almanca: Österreicher), Avusturya'nın çoğunluğunu oluşturan bir etnik gruptur.
Tarihsel olarak, Avusturyalılar Alman olarak kabul edildiler ve kendilerini de öyle gördüler. Avusturya, 1866'daki Avusturya-Prusya Savaşı'na kadar Kutsal Roma İmparatorluğu ve Alman Konfederasyonu'nun bir parçasıydı ancak bu savaştan sonra Prusya, Avusturya'yı Konfederasyon'dan çıkardı. Böylece Almanya, 1871'de siyasi birliğini kurduğunda, Avusturya bu devletin içinde yer alamadı. 1867 yılında Avusturya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na evrildi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'nın sonunda çöküşünden sonra Avusturya, Alman-Avusturya Cumhuriyeti (Republik Deutschösterreich) adını benimsedi ve Almanya Cumhuriyeti ile birleşme girişiminde bulundu ancak Saint-Germain-en-Laye Antlaşması (1919) nedeniyle iki ülkenin birleşmesi yasaklandı. Birinci Avusturya Cumhuriyeti 1919'da kuruldu. Üçüncü Reich, 1938'de Avusturya'yı Anschluss ile ilhak etti.
Üçüncü Reich'ın çöküşünden sonra hem pancermenizm siyasi ideolojisinin hem de Almanya ile bir olmayı istemenin Nazizm ile ilişkilendirilmesi, Avusturyalıların kendi ayrı ve farklı ulusal kimliklerini geliştirmelerine neden oldu. Günümüzde birçok Avusturyalı kendini Alman olarak tanımlamıyor.
Bu nedenle, Avusturyalılar ayrı bir millet olarak tanımlanabileceği gibi komşu oldukları Almanlara, Lihtenştaynlılara, Güney Tirol halkına ve Almanca konuşan İsviçrelilere yakın homojen bir Cermen etnik grubu olarak da tanımlanabilir.

Barbara McClintock (d. 16 Haziran 1902 - ö. 2 Eylül 1992), 1983 yılı Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi Amerikalı bilim insanı.
Dünyanın en önemli sitogenetikçilerinden kabul edilir.
Barbara McClintock eğitimine 1919 senesinde Cornell Üniversitesinde başlamıştır. Orada, öğrenci yönetimine katılmıştır ve bir kız birliğine davet edilmiştir. Ancak kısa bir süre sonra resmi organizasyonlara katılmamayı tercih ettiğini fark etmiştir. McClintock bunun yerine müziğe, özellikle Jazz'a yönelmiştir. 1923 senesinde botanik eğitimi almıştır. Genetiğe olan ilgisi o alandaki ilk kursunu 1921 yılında almasıyla başlamıştır. Kurs, Harvard üniversitesinde sunulan benzer bir kursa dayanıyordu ve bir bitki yetiştiricisi ve genetikçi olan C.B.Hutchinson tarafından öğretilmiştir. Hutchinson, McClintock'un ilgisinden etkilenmiştir ve onu 1922 senesinde Cornell'deki lisansüstü genetik kursuna katılmaya davet etmek için telefon etmiştir. McClintock, Hutchison'un davetine, genetiğe olan ilgisinin katalizörü olarak işaret etmiştir: '' Açıkçası bu telefon görüşmesi geleceğimi zedeledi, daha sonra orada genetikle kaldım''.
McClintock 1927 yılında botanik dalında Cornell Üniversitesi'nden doktorasını aldı. Burada mısır sitogenetiği dalında öncü çalışmalarda bulundu. 1920'lerin sonunda itibaren McClintock, kromozomlar ve mısırda üreme sırasında nasıl değiştiğiyle  ilgili çalışmalar yaptı. İlk kez mısırın genetik haritasını çıkardı. Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü transpozonları keşfinden dolayı kazanmıştır.

McClintock, B. (1929). "A Cytological and Genetical Study of Triploid Maize". Genetics 14 (2): 180–222. PMC 1201029. PMID 17246573. edit
Creighton, H. B.; McClintock, B. (1931). "A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea Mays". Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 17 (8): 492–497. doi:10.1073/pnas.17.8.492. PMC 1076098. PMID 16587654. edit

McClintock, B. (1931). "The Order of the Genes C, Sh and Wx in Zea Mays with Reference to a Cytologically Known Point in the Chromosome". Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 17 (8): 485–491. doi:10.1073/pnas.17.8.485. PMC 1076097. PMID 16587653. edit
McClintock, B. (1941). "The Stability of Broken Ends of Chromosomes in Zea Mays". Genetics 26 (2): 234–282. PMC 1209127. PMID 17247004. edit
McClintock, B. (1945). "Neurospora. I. Preliminary Observations of the Chromosomes of Neurospora crassa". American Journal of Botany 32 (10): 671–678. doi:10.2307/2437624. edit
McClintock, B. (1950). "The origin and behavior of mutable loci in maize". Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 36 (6): 344–355. doi:10.1073/pnas.36.6.344. PMC 1063197. PMID 15430309. edit
McClintock, B. (1953). "Induction of Instability at Selected Loci in Maize". Genetics 38 (6): 579–599. PMC 1209627. PMID 17247459. edit
McClintock, B. (1961). "Some Parallels Between Gene Control Systems in Maize and in Bacteria". The American Naturalist 95 (884): 265–277. doi:10.1086/282188. edit
McClintock, Barbara., Kato, T. A. & Blumenschein, A. (1981) Chromosome constitution of races of maize. Its significance in the interpretation of relationships between races and varieties in the Americas.. Colegio de Postgraduados, Chapingo, Mexico
McClintock, Barbara., Kato, T. A. & Blumenschein, A. (1981) Chromosome constitution of races of maize. Its significance in the interpretation of relationships between races and varieties in the Americas.. Colegio de Postgraduados, Chapingo, Mexico

The Barbara McClintock Papers13 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Profiles in Science, National Library of Medicine.
Barbara McClintock Papers, 1927–199111 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the American Philosophical Society

The Official Site of Louisa Gross Horwitz Prize6 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cold Spring Harbor Laboratory Archives, Barbara McClintock:A Brief Biographical Sketch
Enhancer and Gene Trap Transposon Mutagenesis in Arabidopsis10 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., comprehensive article on the use of Ac/Ds and other transposons for plant mutagenesis
Biography and Bibliographic Resources17 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moleküler biyolojide bir baz çifti, birbirine ters doğrultuda iki DNA veya RNA zinciri üzerinde bulunan, birbirine hidrojen bağları ile bağlanmış iki nükleobazdır. Standart Watson-Crick baz eşleşmesinde (veya baz çiftleşmesinde), adenin (A), timin (T) ile, guanin de sitozin ile bir baz çifti oluşturur. RNA içinde olan baz çiftlerinde timin'in yerini urasil (U) alır. Watson-Crick tipi olmayan ve alternatif hidrojen bağlarıyla meydana gelmiş baz çiftleri de oluşabilir, özellikle RNA'da; bunlara Hoogsteen baz çiftlerinde de rastlanır.
Baz eşleşmesi moleküler biyolojideki pek çok temel süreçte önemli bir yer tutar. DNA ikileşmesi sırasında bir DNA ipliğindeki baz dizisinin kullanılarak öbürünün sentezlenmesi, transkripsiyonda da bir DNA ipliğinden bir RNA molekülünün sentezlenmesi, baz eşleşmesi sayesinde olur. Baz eşleşmesi, protein çevrimi (translasyon) sırasında mesajcı RNA molekülündeki kodonların taşıyıcı RNA'daki antikodon tarafından tanınmasının da mekanizmasıdır. Bazı DNA veya RNA bağlanma enzimleri belli baz çiftlerini tanıyarak belli gen düzenleme bölgelerine bağlanabilirler.
Bir genin büyüklüğü veya bir canlı genomunun büyüklüğü çoğu zaman baz çifti olarak ifade edilir, çünkü DNA genelde çift ipliklidir. Dolayısıyla, toplam baz çifti sayısı, bir iplikte bulunan nükleotit sayısına eşittir (bunun istisnası, telomerlerde bulunan tek iplikli bölgelerdir). Haploit insan genomunun (23 kromozom) büyüklüğü yaklaşık 3 milyar baz çiftidir ve 20-25.000 protein geni içerdiği tahmin edilmektedir.

Aşağıdaki DNA dizileri baz eşleşme biçimlerini gösterir. Konvansiyon gereği üst satırdaki dizi 5' ucundan 3' ucuna doğru yazılmıştır; alttaki de dolayısıyla 3' - 5' doğrultusundadır.

Baz eşleşmeli bir DNA dizisi:
ATCGAT
TAGCTA

Yukardakine karşılık baz eşlemeli RNA dizisi, timinin yerini urasil almıştır:
AUCGAU
UAGCUA

Aşağıdaki kısaltmalar DNA ve RNA moleküllerinin uzunluklarını belirtmek için yaygın olarak kullanılır:

bç = baz çifti
kb (= kbç) = kilo baz çifti = 1.000 bç
Mb = mega baz çifti = 1.000.000 bç
Gb = giga baz çifti = 1.000.000.000 bç
Tek iplikli DNA veya RNA durumunda uzunluk birimi olarak baz çifti yerine nükleotit kullanılır (kısaltması nt veya knt, Mnt, Gnt), çünkü eşleşme yoktur. Bilgisayar bilgi depolama kapasite birimi olan bayt ile baz çiftini ayırt etme gereği varsa kısaltma olarak kbç, Mbç, Gbç vb. kullanılabilir.
Santimorgan birimi bir kromozom üzerindeki uzaklıklar için kullanılır, ama ona karşılık gelen baz birimi sayısı canlıdan canlıya fark eder. İnsan genomunda bir santimorgan yaklaşık 1 milyon baz çiftine karşılık gelir.

Hidrojen bağlanması yukarıda belirtilen baz eşleşme kurallarının altında yatan kimyasal mekanizmadır. Hidrojen bağı alıcıları ve vericilerinin birbirleriyle uygun biçimde ilişkiye girmeleri sayesinde "doğru olan" çiftler oluşur. GC baz çiftinde üç hidrojen bağı vardır, AT'de ise yalnızca iki; bunun sonucu olarak GC çifti daha kararlıdır.
Daha büyük olan nükleobazlar, adenin ve guanin, pürinler olarak adlandırılan çift halkalı moleküller grubunun üyeleridir. Daha küçük olan sitozin, timin ve urasil ise tek halkalı pirimidinler grubunun üyeleridir. DNA'da yalnızca pürinler ve pirimidinlerin birbirine komplementerdir (tümleyicidir). Bazların bağlı olduğu şeker-fosfat zincirleri arasındaki uzaklık yüzünden iki pirimidin arası fazla açıktır ve hidrojen bağı oluşturamazlar, iki pürin ise birbirlerine fazla yakındır. Buna karşın RNA'da (iki hidrojen bağlı) GU eşleşmesine sıkça rastlanır.
Eşleşmiş DNA ve RNA molekülleri oda sıcaklığında göreceli olarak kararlıdır ama ısıtılmaları halinde, iki nükleotid zinciri belli bir ergime sıcaklığının üzerinde birbirlerinden ayrılırlar. Ergime sıcaklığını belirleyen faktörler moleküllerin uzunluğu, ikisi arasındaki hatalı eşleşme oranı (eğer varsa) ve GC oranıdır. Yüksek GC oranı ergime sıcaklığını artırır, bu yüzden aşırı sıcaklıkta büyüyen canlıların (Thermus thermophilus gibi) genomlarında GC oranı özellikle yüksektir. Buna karşın, genomda birbirinden ayrılması gereken bölgeler, örneğin sıkça okunan genlerin promotor bölgeleri, göreceli olarak GC-fakirdir. Polimeraz zincir reaksiyonu tepkimeleri tasarlanırken de GC içeriği ve ergime sıcaklı göz önüne alınır.

Bazların aromatik halkalarının pi orbitalleri arasında meydana gelen baz istiflenme etkileşimleri de baz çiftleşmesindeki stabiliteye katkıda bulunur. Yan yana olan iki GC baz çifti arasındaki istiflenme etkileşimleri bu bakımdan diğer baz çiftleri arasındaki istiflenme etkileşimlerinden daha kararlıdır. Baz istiflenme etkileri özellikle RNA ikincil yapı elemanlarının kararlılığında önemli rol oynar. Örneğin RNA firkete yapılarının halka kısımları baz istiflenmesi ile stabilize olur.

Nükleotitlerin kimyasal analogları asıl nükleotitlerin yerini alıp anormal baz çiftleri oluşturabilirler, bunlar DNA ikileşmesinde ve transkripsiyonda hatalara (çoğunlukla nokta mutasyonlarına) yol açabilir. Mutajenik amaçla kullanılan baz analoglarına bir örnek 5-bromourasil'dir; timine benzeyen bu baz, enol halinde guanin ile baz eşleşmesi yapar.
DNA interkalatörleri bir DNA ipliği üzerindeki komşu iki baz arasına girerler, bir baz kadar yer tuttukları için DNA kopyalama mekanizmasının hata yapmasına yol açarlar. İnterkalatörler baz dizisinin o noktasında bir bazın atlanmasına veya fazladan bir bazın eklenmesine neden olarak çerçeve kayması denen mutasyonlara yol açar. Çoğu interkalatörler büyük poliaromatik bileşiklerdir ve muhtemel kanserojendirler. Bunların örnekleri arasında etidyum bromür ve akridin sayılabilir.

DNA
Nükleobaz
Oynak baz çifti

DAN - Nükleik asit ergime sıcaklığı hesaplama aracı

Watson JD, Baker TA, Bell SP, Gann A, Levine M, Losick R. (2004). Molecular Biology of the Gene. 5th ed. Pearson Benjamin Cummings: CSHL Press.

Beyin ve sinir cerrahisi, nörocerrahi ya da nöroşirürji, merkezi ve periferik sinir sistemi bozukluklarının mekanik müdahale yoluyla tedavisini yapan bir cerrahi uzmanlık dalıdır. Bu dalda uzmanlık alan tıp doktorlarına nörocerrah ya da nöroşirürjiyen denmektedir. Bu uzmanlık eğitiminin sonrasında daha üst ihtisas dalları olarak spinal, fonksiyonel, tümör, vasküler, pediatrik nöroşirürji gibi dalları da vardır.
Gerek branşın eğitiminin ve gerekse pratik uygulamalarının zorluğu nedeni ile nörocerrahların sayısı çok fazla değildir. Tıbbın en çok dikkat ve tecrübe gerektiren dallarından biridir. Birçok ameliyatı yaklaşık 5-14 saat sürer. Bu nedenlerle çoğu ülkede bu dalın uzmanları en çok ücret alan hekimlerdir.

Beynin ya da omurilik dokusunun içinden kaynaklanan veya ona dışarıdan basarak sorun oluşturan tümörler.
Beyin dokusunu ya da omuriliği besleyen damarların anevrizma (balonlaşma)
Arteriovenöz malformasyon, kavernom gibi rahatsızlıkları
Karotid stenozu denilen boyun damarlarındaki daralmalar
Doğumla birlikte olan meningomyelosel gibi sinir sisteminin oluşumu sırasında gelişen rahatsızlıklar, hidrosefali adı verilen ve kabaca beyin boşluklarındaki sıvı miktarının artışı, ayrıca doğuştan kafatasındaki şekil bozukluklarının tedavisi.
Bel fıtığı (Lomber disk hastalığı) başta olmak üzere her türlü omurga hastalıkları
Kafa ve omurilik yaralanmaları,
Periferik sinir denilen kol ve bacak sinirlerinin her türlü sıkışması, travma ve kesikleri, tümörlerinin cerrahi tedavisi
Beyin damarlarının tıkanıklıkları
Beyin kanamaları
Ağır epilepsi (sara) hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi nörolojik hastalıkların ve OKB (obsesif kompulsif bozukluk) gibi bir takım psikiyatrik hastalıkların cerrahi tedavisi
Trigeminal nevralji, ağır kanser ağrıları, tik hastalığı (hemifasiyal spazm) gibi hastalıkların cerrahi tedavisi. (Fonksiyonel nöroşirürji)
Özellikle son yıllarda "stereotaktik radyocerrahi" isimli yöntemler kullanarak tümör ve beyin damar hastlıklar gibi lezyonların nokta atışı ile kansız, anestezisiz tedavisi.

B. K. Misra -  Dünya'da ilk kez image-guided cerrahi işlemini anevrizma için gerçekleştirdi. Güney Asya'da ilk kez stereotaksik radyocerrahi, Hindistan'da ilk kez uyanık kraniyotomi ve laparaskopik soinal cerrahi ameliyatını yaptı.
Sir Victor Horsley – bilinen ilk nöroşirürjisyen.
Karin Muraszko – Amerika'da ilk kez kürsü başkanlığı yapan kadın nöroşirürjisyen (Michigan Üniversitesi).
Hermann Schloffer - transsfenoidal cerrahi ameliyatını ilk kez 1907'de gerçekleştirdi.
Harvey Williams Cushing – Modern Nöroşirürji'nin atalarından sayılmaktadır.
Robert Wheeler Rand –   Theodore Kurze ile beraber nöroşirürji ameliyatlarında cerrahi mikroskop kullanımını 1957'de uyguladı ve bunu 1969 yılında ilk mikronöroşirürji ders kitabı ile beraber yayınladı.
Gazi Yaşargil – Mikronöroşirürjinin atalarından biridir. Kendi yaptığı ve şu an yaygın kullanılan cerrahi malzemeleri vardır.
Majid Samii – Serebellopontin köşe tümörü ameliyatlarının öncüsü. Dünya Nöroşirürji Dernekleri Federasyonu, her iki yılda bir seçkin beyin cerrahlarına verilen onur madalyasına Samii'nin adını vermiştir.
Ludvig Puusepp – Modern nöroşirürji'nin öncülerinden. Dünya'nın ilk Nöroşirürji profesörü.
Walter Dandy – Modern nöroşirürji'nin atalarından sayılmaktadır.
Hirotaro Narabayashi – Stereotaksik nöroşirürji'nin öncüsü.
Alim-Louis Benabid – Derin beyin stimülasyonu öncüsü ve hareket bozuklukları tedavisinin önde gelen ismi.
Wilder Penfield – Modern nöroşirürji'nin atalarından sayılmaktadır, ayrıca epilepsi çalışmaları ile bilinir.
Joseph Ransohoff –  medikal görüntüleme ve kateterizasyon açısından nöroşirürjinin ömcü ismi. Nöroşirürji yoğun bakım kavramını ilk uygulayan hekim.
Lars Leksell – Gamma Knife'ı geliştiren İsveçli hekim.
Ben Carson –  Johns Hopkins Hastanesi emekli çocuk nöroşirürjisyeni, hemisferektomi öncüsü ve kafadan yapışık ikizleri ayırmada öncü isim; eski 2016 Cumhuriyetçi Parti Başkan Adayı, eski Birleşik Devletler Şehir ve Kentleşme Komisyonu üyesi.
John R. Adler – Stanford Üniversitesi'nde CyberKnife'ı geliştiren nöro cerrah.
Wirginia Maixner – Melbourne Royal Children's Hospital'da nöroşirürjisyen. Bangladeşli yapışık ikizler olan Trishna ve Krishna'yı ayırmasıyla bilinmektedir.
Frank Henderson Mayfield – Mayfield kafatası klemp'i geliştiricisi.
Ayub K. Ommaya – Ommaya şant rezervuarı geliştiricisi.
Christopher Duntsch - Hastalarının ölümleri ve sakat kalmaları neticesi uzun süreli hapis cezası alan nöroşirürjisyen.
Henry Marsh - Ukrayna'da nöroşirürjiyi geliştiren isim.
Robert J. White – Yaşayan maymunlarda yaptığı beyin nakli ile bilinir. Ayrıca Pontifical Academy of Sciences'a atanmasının ardından 1981'de Vatikan'ın Biyomedikal Etik Komisyonu'nu kurmuştur.
Aysima Altınok - Türkiye'nin ilk kadın beyin cerrahı.

Bir gen bir enzim hipotezi, genlerin enzimler aracılığıyla etkilerini gösterdiği fikridir, öyle ki her gen bir enzimin üretiminden sorumludur, o enzim de metabolik bir yolakta bir adıma etki eder. Bu kavram George Beadle ve Edward Tatum tarafından Neurospora crassa küfündeki genetik mutasyonlar hakkındaki önemli bir makalede ilk defa dile getirilmiş, daha sonra iş arkadaşları Norman Horowitz tarafından "Bir gen bir enzim hipotezi" olarak adlandırılmıştır. Sonraları moleküler biyoloji olarak adlandırılacak bilim dalının ilk önemli buluşu sayılmasına rağmen, bu fikrin kısa süre sonra aşırı basit olduğu anlaşılmıştır. Daha sonradan "bir gen-bir polipeptit" olarak yeniden ifade edildikten sonra dahi günümüzde genler ile proteinler arasındaki ilişkiyi açıklamakta yetersiz sayılmaktadır. Ökaryotlarda alternatif alternatif uçbirleştirme ile bir genden çeşitli proteinlerin üretilebilmesi bir gen-bir polipeptit hipotezi ile uyuşmamaktadır.

Canlıda her enzim proteinden yapılmıştır. Her protein bir gen tarafından programlandırılarak görevlendirilmiştir. Bu ilişkiye bir gen bir enzim hipotezi denir. Genler sentezlemiş olduğu proteine ne yapacağını da şifrelemiştir. Bir reaksiyon için birden fazla enzim çalışabilir. Bu enzimler bir takım çalışması gibi faaliyet gösterirler. Bir enzimin substratı, diğer enzimin ürününü oluşturur. Örneğin;

              Gen1      Gen2     Gen3
                ↓        ↓        ↓
              Enzim1   Enzim2   Enzim3
                ↓        ↓        ↓
            A -----> B -----> C -----> D

Böyle bir durumda bir gen zarar görürse o genin programladığı enzim oluşmaz ve reaksiyon durur. Örneğin, Gen2 zarar görürse Enzim2 sentezlenemez. Canlının D molekülünü sentezleyebilmesi için ya enzim2 verilmelidir ya da C molekülü verilmelidir. Buna beslenme mutantı denir.

Enzim
Gen

Büyük varlık zinciri, Orta Çağ Hıristiyan düşüncesinde Tanrı tarafından kararlaştırıldığı düşünülmüş; maddenin, yaşamın ve hayalî varlıkların tâbî olduğu hiyerarşik düzendir. Zincir, Tanrı ile başlar ve aşağıya doğru melekleri, insanları, hayvanları, bitkileri ve mineralleri içerecek şekilde ilerler.
Büyük varlık zinciri (Latince: scala naturae, "varlık merdiveni") kavramı Platon, Aristoteles (Historia Animalium eserinde), Plotinos ve Proklos'tan gelmektedir. Orta Çağ'da daha da gelişerek, erken modern Yeni Platonculuk'la tam anlamına kavuştu.

Miguel Espinoza, La Hiérarchie naturelle. Matière, vie, conscience et symbole, L'Harmattan, Paris, 2022 (978-2-14-030999-1).
Tillyard, E. M. W. (1942) The Elizabethan World Picture: A Study of the Idea of Order in the age of Shakespeare, Donne & Milton. New York: Random House

Dictionary of the History of Ideas – Chain of Being
The Great Chain of Being reflected in the work of Descartes, Spinoza & Leibniz. Archived 2008-08-28 at the Wayback Machine. Peter Suber, Earlham College, Indiana
The Chain of Being: Tillyard in a Nutshell

Celera Genomics, 1998 yılında Dr. J. Craig Venter tarafından Parkin-Elmer şirketinin desteğiyle kuruldu. Kurucusu olan Dr. Venter, ABD'de bir devlet kurumu olan Genetik Araştırmalar Enstitüsü'nün (TIGR) de ilk başkanıydı. TIGR'de bakteri genomunun DNA dizilerini meslektaşı Hamilton Smith ile yaparken başarılıydı.

Celera'yı kurduktan sonra kendi aynı projelere bu sefer devlet yardımı olmadan yürütmeye devam etti. Ancak kısa sürede büyüyen şirket, İnsan Genom Projesi'ne farklı bir yaklaşım getirerek 2030 yılında bitirilmesi hedeflenen projenin 2003 yılında bitirilmesini sağladı. Dr. Venter'in bunu "Devlet kuruluşunda çalışırken 9 yılda yaptıklarımı, özel sektörde 1 yılda yapabiliyorum" diyerek açıklıyordu. İnsan Genom Projesine katıldıktan sonra devlet tarafından yaklaşık 3 trilyon dolar ile desteklenirken, şirket ise 300 milyon dolar harcamıştı. 2001 yılında ilk sonuçlar açıklandığında aynı zamanda uluslararası konsorsiyum tarafından açıklanan sonuçla ancak %70 benzerlik olduğu görüldü. Dr. Venter bunun DNA dizlimesi yaparken kendi yaklaşımın farklı ve daha doğru olduğunu iddia ederek açıkladı. Birçok bilim insanı bu açıklamayı desteklerken, uluslararası konsorsiyum ve Celera ortak bir projeyle, insan genomu için her iki tarafın da onaylayacağı bir ortak harita için çalışmalarına devam ediyor.

Drosophila melanogaster (meyve sineği)
İnsan genomu
Fare genomu
Anopheles gambiae (sivrisinek)

Celera Genomics 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Celera Genomics'in ve Dr. Venter'in yaklaşımlarını açıkladıkları bir sayfa İnsan genom projesinde neden farklı bir sonuç çıktığı Dr. Venter tarafından tartışmaya açılmış durumda
TIGR web sitesi 21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cerrahi, ilaçla ya da başka tedavi yöntemleriyle iyileştirilemeyen hastalıkların, yaralanmaların, vücuttaki yapı bozukluklarının ameliyatla onarılmasına ya da hastalıklı organı kesip çıkararak iyileştirilmesine dayanır. Tıbbın en eski dallarından biridir. Cerrahide bilgi ve becerinin bir arada bulunmasından dolayı hem bilim hem sanat olarak kabul edilir. Genellikle lokal anestezi veya genel anestezi altında uygulanmaktadır. Ameliyatı alan kişi tipik olarak bir kişidir (yani bir hasta), ancak aynı zamanda insan olmayan bir hayvan da olabilir (yani veteriner cerrahi).
Cerh, yara; cerrahi, yara ile uğraşan bilim; cerrah ise yara ile uğraşan kişi anlamına gelmektedir.
Ameliyat yapma eylemine cerrahi prosedür veya ameliyat ya da kısaca "ameliyat" denilebilir. Cerrahi cerrahi aletler, cerrahi tesis (ameliyathane) veya cerrahi hemşire ile yapılır. Çoğu cerrahi prosedür bir çift operatör tarafından gerçekleştirilir: ameliyatı gerçekleştiren ana operatör olan bir cerrah ve ameliyat sırasında prosedür içi manuel yardım sağlayan bir cerrahi asistanı.

Cerrahi, insanlığın ilk günleriyle birlikte oluşmuştur. Yaşamak için avlanan insanlar yaralandıklarından kanamayı durdurma amaçlı olarak yaprak ve çeşitli bitkiler ile otlardan yararlanıldıkları bilinmektedir. Ayrıca hastalıkların doğaüstü güçlerden kaynaklandığına, cinlerin ya da kötü ruhların işi olduğuna inanılan tarih öncesi Cilalı Taş Devri'nde saralı (epilepsi) hastaları tedavi amacıyla uygulanan en eski cerrahi yöntemlerden biri, hastalığın vücuttan uzaklaşıp gidebilmesi için hastanın kafatasında küçük bir delik açmaktı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa'nın çeşitli yerlerinde ve Peru'da tarih öncesinden kalma delik kafatasları bulunmuştur. Cezayir, Melanezya ve dünyanın bazı yerlerindeki ilkel kabileler arasında bu yöntem bugün bile uygulanmaktadır.
Eski Hindular özellikle idrar kesesi taşlarının ameliyatla çıkarılmasında ve plastik cerrahide ustalaşmışlardı. Zina suçuna verilen cezalardan biri burun kesmek olduğu için, Hint cerrahlar sık sık plastik burun ameliyatları yapmak zorunda kalıyor ve bunun için, hastanın yanağından uygun boyutta bir doku parçası keserek burnun kesilen yerine bu parçayı dikiyorlardı.

Tıp sahasında bilinen ilk yazılı belgeler (papirus) Eski Mısırlılara aittir. Bulunan belgelerde, tıp, cerrahi gibi çeşitli hastalıklarda ilgili veriler bulunmuştur. Eski mısırlılar eczacılık konusunda da oldukça ilerlemişlerdi. Heredot'un da belirttiği üzere branşlaşma başlamıştı. Isı ile koterizasyon yaygınlaşmıştı. Dikkat çeken bir diğer özellik ise temizliğe verilen önemdi. Beyni parçalarına ayırarak beyin loblarını ve kıvrımlarını incelemişlerdir.

Asur ve Babil devletlerinde hayvanların iç organlarına bakılarak yöntemler uygulandığından anatomide paralel olarak gelişti. Büyüklüğü ve kanlanışı nedeniyle karaciğer saygı duyulan bir iç organdı. Bilinen ilk anatomik modelleri kilden yapılmış koyun karaciğeridir. Hammurabi kanunlarında tıp ve ticaret yasalarla düzenlenmişti. Cerrahi dönemine göre oldukça gelişmişti. Yapılan işlemlerin belirli bir ücreti vardı ve hekim hataları göze-göz, dişe-diş kanunuyla cezalandırılıyordu.

Bu dönemde cerrahi uzmanlık dalı olmuştu. Yunan cerrahlara, Asklpieia adı verilmiş yarı resmi okullarda eğitim verilmekteydi. Bu eğitimler, yüzyıllar sonra süregelen modern eğitimin bir başlangıcıydı. M.ö. 460-370 yılları arasında yaşamış olan Hipokrat, İlkçağ'ın en büyük hekim ve cerrahıdır. "Cerrahi üzerine" adlı eserinde cerrahın özellikleri, ne bilmesi gerektiği ve tedavi basamakları hakkında geniş bilgi vermektedir. Eserlerinde kırıklar, yaralar, ülser ve hemoroid ameliyatlarından söz etmiştir.
Aristo'ya göre dolaşımın merkezi ayarlayıcısı kalpdi. Kan ise damarlardan geçerek vücudu besleyen bir sıvıydı. Arterlerin insanın ölümünden sonra içi boş olduğundan bu dönemde, arterlerin hava taşıdığına inanılmıştır. İskenderiye okulunun cesaretiyle bilinen doktoru Praksagoras bağırsak tıkanıklığında karnın açılmasını, tıkanan kısmın çıkarılması ve sonrasında dikilmesini öneriyordu (M.ö. 300). Onun öğrencisi olan Herofilus zamanında insan anatomisi konusunda büyük ilerleme görülmüştü. Kalp kapakları, beyin kısımları ve duodenum tanımlanmış, sinirlerin gerçek işlevi anlaşılmış ve motor ile duyu sinirleri ayrılmıştı. M.s. 130'da Bergama'da doğmuş olan Galen daha önceleri bilindiğinin aksine arterlerde havanın değil kanın taşındığını deneylerle gösterdi. Ayrıca bu dönemde cerrahi tıptan ayrıldı ve 2 ayrı dal olarak gelişimlerine devam ettiler.

Bu dönemde Avrupa kilisenin tesirinde karanlık bir dönem yaşamaktaydı. Önceleri cerrahi aşağılanan bir dal olmasına karşın, barutun bulunmasıyla 14. yüzyıl başlarında gelen savaşlarla cerrahide önemin artmasına sebebiyet verdi. Ambroise Paré modern cerrahide önemli bir yere gelmişti. 14. yüzyılda berberler ile cerrahlar loncası birleşip, aralarında anlaştılar. Bu anlaşmalar arasında berber, sadece diş hekimliği konusunda sınırlı kalıp cerrahlık yapmayacak, cerrah ise berberlik ile ilgili işlere karışmayacaktı.

Pek çok farklı cerrahi branşı bulunmaktadır. Bunlar:

Fizik muayene
Yoğun bakım
Tanı

Christiane Nüsslein-Volhard, (d. 20 Ekim 1942, Magdeburg), Alman gelişim biyoloğu ve 1995 Nobel ödülü sahibi biyolog.
Nüsslein-Volhard, Protein-DNA Etkileşimleri üzerine olan doktorasını Tübingen Üniversitesinde 1974 yılında tamamlamıştır. Aldığı ödüller arasında 1991 Albert Lasker Temel Bilimler Ödülü ve 1995´te Eric Wieschaus ve Edward B. Lewis ile paylaştığı, embriyonik gelişimin genetik temelleri konulu çalışması nedeniyle layık görüldüğü Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü vardır.
Christiane Nüsslein-Volhard, 1985'ten beri Max Planck Enstitüsü'nün Gelişim biyolojisi Başkanıdır. Bilim kadınlarını desteklemek için bir vakıf da kurmuştur. Bebenhausen, Almanya´da yaşamaktadır.

Nüsslein-Volhard, C. Coming to Life: How Genes Drive Development. Yale University Press, 2006.
Nüsslein-Volhard, C. Das Werden des Lebens. Wie Gene die Entwicklung steuern. DTV Verlag, 2006.
Nüsslein-Volhard, C. Mein Kochbuch. Einfaches zu besonderen Anlässen. Insel, Frankfurt, 2006.
Nüsslein-Volhard, C. Von Genen und Embriyonen. Reclam-Ditzingen, 2004.
Nüsslein-Volhard, C. Wann ist ein Mensch ein Mensch?. Müller (C.F.Jur.), Heidelberg, 2003.
Nüsslein-Volhard, C ve Dahm, R. Zebrafish: Practical Approach Series. Oxford University Press, 2002.
Nüsslein-Volhard, C. ve Krätzschmar, J. Of Fish, Fly, Worm and Man. Lessons from Developmental Biology for Human Gene Function and Disease. Springer-Verlag, 2000.

C. Nüsslein-Volhard´ın makaleleri - PUBMED listesi 

Christiane Nüsslein-Volhard'ın kişisel sitesi
Nobel konuşması25 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
bir söyleşi (ingilizce)
CNV-Vakfı
C. Nüsslein-Volhard Encylopaedia Britannica maddesi31 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Conrad Gesner (d. 26 Mart 1516, Zürih, İsviçre - ö. 13 Aralık 1565, Zürih, İsviçre) İsviçreli doğabilimci, filozof ve doktordur.
İsviçreli Protestan reformcu Huldreich Zwingli'nin himayesi altında bulunan ve vaftiz oğlu olan Conrad Gesner'in bulunduğu ortam nedeniyle ilahiyat okumak kaderiydi. Zürih'te bulunan Fraumünster ilahiyat fakültesinde okuyan Gesner, 1531 yılında Zürih'ten ayrıldı.
Tanınmış bir Yunanca ve İbranice uzmanı oldu. 1537'de 21 yaşındayken, yeni kurulan Lozan Akademisi'nin Yunanca Kürsüsünün ilk başkanı oldu. Bern hükûmeti tarafından verilen bu görev onun itibar kazanmasında etkili oldu. İlahiyat eğitimi almış olmasına rağmen Gesner'in tıp alanına her zaman  ilgisi vardı. Kürsü başkanı olmadan önce tıp eğitimi almaya başlamıştı. İlk olarak Bourges'da sonrasında ise Paris ve Basel'te tıp alanında eğitim gördü. 1541 yılında Basel'den doktorasını aldı.
Daha sonra Gesner, yakın arkadaşı Clauser'in tavsiyeleri üzerine botanik çalışmaları için Montpellier'e seyahat etti. Döndüğünde baş doktor olarak anıldığı Zürih şehrine kalıcı olarak yerleşti. Gesner meraklı ve heyecanlı bir gezgindi, Alplerde ve Adriyatik kıyılarında araştırmalar yaptı. Birçok kaynak (doküman) topladı. Bu topladığı kaynaklarla botanik ve zooloji alanlarında önemli bilimsel birçok tez hazırladı. 39 yaşında zor koşullara rağmen Lucerne gölünün yakınlarında bulunan Mont Pilate'ye tırmandı. Bunun yanında Gesner birbirinden farklı birçok alanla da ilgilenmişti. Bunlardan biri eski diller ve hayat bilimleriydi.1535 yılında Yunanca-Latince bir sözlük hazırladı. Filoloji alanında kendini çok geliştiren Gesner, Yunanca dersler verdi ve filoloji ile ilgili tezler yayınladı, Lordun Duası'nı 22 farklı dile çevirdi.
Gesner  özverili bir şekilde çalışarak dört ciltlik Bibliotheca Universalis ("Evrensel Kitaplık") adlı eserini hazırladı. İndekste Yunan, Latin ve İbrani yazarlarına yer verdi. Bu eserle adını duyurdu ve bibliyografyanın kurucusu unvanını kazandı.
Gesner birçok alanda uğraşmasına rağmen doğa tarihi her zaman en çok ilgisini çeken alandı. Oberhessenli Valerius Cordus'un (1515-44) Historie Stirpium ("Bitkiler Üzerine İncelemeler") adlı kitabı Gesner'in çabalarıyla, Cordus'un ölümünden on yedi yıl sonra 1561 yılında yayınlanabildi.
Gesner'in kendisi de Opera Botanica ("Botanik eserleri") adlı eserini hazırladı. Kitapta Gesner tarafından çizilen 1500 kadar levha yer almaktaydı. Baskıya kendisi hayattayken başlanmış olduğu halde, kitap ancak ölümünden sonra tamamlanabildi. Bu eser, Gesner'in bitki yapısının bitkiler alemini sınıflandırmadaki önemini tam anlamıyla kavramış olduğunu göstermektedir.
Zooloji alanında da çalışmaları bulunan Gesner'in beş ciltlik Historiae Animalium ("Hayvanların Tarihi") isimli eseri bugün onun en bilinen  eserlerinden biridir. 1551 yılında basılmaya başlanan eser ancak 1587 yılında tamamlanabilmiştir. Yayınlandığı dönem ve sonrasında da çok büyük ses getiren ve ilgi gören bu eser 4500 sayfayı aşan çok önemli bir çalışmaydı. Hatta eser yayınlanmasından iki yüz yıl sonra bile dünyaca ünlü zoolog Georges Cuvier'in ilgisini çekmişti.
Bu ansiklopedik eserde, Gesner hayvanlar için yeni bir sınıflandırma verdi; botanikte de bunu yapmış ve bitkileri ‘çiçek açanlar’ – ‘çiçek açmayanlar’ olarak veya özsuyunun sağlanış şekline göre ayırmıştı. Gesner'in hayvanları yeniden sınıflandırması başarılı olmadı ama kitabın kapsamı ve hacmi, hayvan türlerini sınıflandırma konusunun yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca Gesner'in ilgisini paleontoloji çalışmaları da çekmişti. Gesner, taslak fosil çalışmaları bulunan ilk doğabilimci olarak kabul edilir.
1560'ta Brezilya'da başlayan 1565'te Zürih'e ulaşan veba salgınında Gesner ölmüştür.

Özel

Genel
Ronan, C. (2005), Bilim Tarihi (Çev. F. Günergun ve E. İhsanoğlu), Ankara: Tübitak Yayınları.
Fischer, E. ve Haberlant, G.(1991), Dictionary of Scientific Biography, Cilt:5-6, New York: Charles Scribner's Sons, s.379.
Brummitt, R. K.; Powell, C. E. (1992). Authors of Plant Names. Royal Botanic Gardens, Kew. ISBN 1-84246-085-4.  see also Authors of Plant Names

Moleküler biyolojide DNA ligaz iki DNA molekülünü uç uca birleştiren özel bir ligaz (EC 6.5.1.1) tipidir. DNA ligaz DNA tamiri, DNA ikileşmesinde rol oynar. Ayrıca, ökaryotlarda mayoz bölünmedeki krosoverde ve memelilerde, bağışıklık sisteminin çeşitliliğini sağlayan rekombinasyon süreçlerinde rol oynarlar. DNA ligaz enzimi moleküler biyoloji laboratuvarlarında rekombinant DNA uygulamalarında kullanılır.

DNA ligazın görevi bir DNA molekülünün 3' hidroksil ucu ile bir diğerinin 5' fosfat ucu arasında  bir fosfodiester bağ oluşturmaktır. Katalizledikleri reaksiyon için yüksek enerjili bir kofaktör olarak  ATP veya NAD kullanırlar. Ökaryotik DNA ligazlar ATP ile çalışır, bakteri, arke ve virüslerdeki DNA ligazların bazıları ATP bazıları NAD kullanır. Bu kofaktörlerin fosfat bağının kesilmesi ile reaksiyon için gerekli enerji elde edilir. Arta kalan AMP molekülü enzimde bulunan bir lizin kalıntısı tarafından bağlanır. Birleştirilecek DNA molekülünün 5' ucundaki fosfat, lizine bağlı AMP'deki 5' fosfata saldırarak, AMP'yi DNA'ya bağlayan bir pirofosfat bağı oluşturur. Nihayet, kopuk DNA zincirinin 3'-OH grubu, 5' uçtaki pirofosfat grubuna saldırarak AMP'nin serbest bırakılmasına ve DNA zincir uçlarının birleşmesine neden olur.
DNA ligazlar DNA'yı çevreleyerek ona şekil verirler ve birleşmesi gereken zincir uçlarını karşı karşıya getirirler.
Tüm DNA ligazlarda DNA'ya bağlanan bir bölge, bir de nükleotidil transferaz bölgesi vardır. Nükleotidil transferaz bölgesi AMP'yi DNA'ya aktarır. Bu iki bölgeye ek olarak, bazı DNA ligazlarda yardımcı proteinlerle etkileşmeyi sağlayan ek bölgeler bulunur. Diğer DNA ligazlardan farklı olarak DNA ligaz III'te DNA bağlanan iki ayrı bölge vardır, bu sayede küt uçlu iki DNA uçuca gelebilir.
DNA ligazlarda görülen, yukarıda belirtilen üç adımlı mekanizma RNA ligazlarda da mevcuttur. Mesajcı RNA'ya 5' başlık takan enzimler ise bu üç adımın ilk ikisini sadece uygular ve DNA yerine RNA, ATP yerine GTP kullanır. Bu enzimlerin aktif bölgelerinin yapısı da benzerdir. Katalizledikleri reaksiyon adımlarından biri, bir nükleotitin bir nükleik aside eklenmesi olduğu için bu enzim aileleri toplu olarak nükleotidiltransferaz enzim üst ailesini oluştururlar.

NAD ve ATP kullanan DNA ligazların biyokimyasal mekanizmaları aynı olmasına karşın amino asit dizileri bakımından birbirlerinden çok farklıdır ve iki ayrı grup oluştururlar.

E. coli DNA ligazı DNA ikileşmesi sırasında oluşan Okazaki parçalarının birleştirilmesi, ayrıca DNA tamiri için gereklidir. Bakteriyofaj T4 ve T7'de bulunan DNA ligazlar da aynı göreve sahiptir ama konak bakteride bulunan DNA ligaz, faj DNA'sının ikileşmesinde işlev görebildiği için onların varlıkları faj çoğalması için zorunlu değildir.

İnsanda LIG1, LIG3 ve LIG4 genleri tarafından kodlanan üç DNA ligaz geni vardır. LIG1 ve LIG4 tüm ökaryotlarda bulunmakta, LIG3 ise sadece omurgalı hayvanlarda bulunmaktadır.

DNA ligaz I, DNA ikileşmesi sırasında Okazaki parçalarını birleştirir. Ayrıca morötesi kaynaklı DNA hasarının tamirinde görev alır ama bu sadece çoğalmakta olan hücrelerde olur. Durağan hücrelerde DNA ligaz III bu işi yapar.
DNA ligaz II, bölünmeyen hücrelerde görülür, DNA ligaz III'ün alternatif uçbirleştirme ürünüdür.
DNA ligaz III, DNA tamir proteini XRCC1 ile kompleksleşerek baz eksizyon tamirinin son aşamasında fosfodiester bağını onarır. Ayrıca, mayoz bölümedeki rekombinasyonda rol oynar. DNA ligaz III homologları tüm omurgalı hayvanlarda bulunur.
DNA ligaz IV, XRCC4 adlı yardımcı protein ile kompleksleşir. Çift zincirli DNA tamirinin son adımını katalizler. Ayrıca, bağışıklık sistemi gelişiminde immünoglobin ve T-hücre reseptöründe çeşitlilik yaratan V(D)J rekombinasyonu için gereklidir. Bu süreçte DNA ligaz IV, non-homolog DNA uç birleştirme reaksiyonunu katalizler.

DNA ligaz enzimlerinde yokluğu veya doğru çalışmaması sonucu genom yapısında bozukluklar meydana gelir. DNA ligaz I mutasyonu taşıyan hastalarda DNA ikileşmesi ve tamiri iyi çalışmamasından dolayı immün bozukluklar, güneş ışığına duyarlılık ve büyüme gecikmesi görülmüştür. Memeli hayvanlarda DNA ligaz I veya IV eksikliği kanser olasılığını artırdığı gösterilmiştir. DNA ligaz IV yokluğu sendromunda V(D)J rekombinasyonu bozukluğundan kaynaklanan immün yetmezlik görülür. Fare modellerinde ve çoğu insan hastada DNA ligaz IV yokluğu kansere yol açmaktadır.

DNA ligazlar, laboratuvarda rekombinant DNA dizileri oluşturmak için vazgeçilmez birer araç haline gelmişlerdir. Örneğin restriksiyon enzimleri ile elde edilen DNA parçalarının bir plazmit içine yerleştirilebilmesi için DNA ligazlar kullanılır. Uçları birleştirilen DNA moleküllerinin uçları "yapışkan" (sağdaki resimdeki gibi) veya küt olabilir.
Başarılı bir ligasyon (birleştirme) reaksiyonu için en iyi sıcaklığın bulunması gereklidir. Çoğu reaksiyon bakteriofaj T4'ten elde edilen T4 DNA ligazı ile katalizlenir. Ancak ligasyonun başarılı olması için enzim etkinliği ile DNA uçlarının ergimesi arasında bir denge bulunması gerekir. Eğer reaksiyon sıcaklığı ergime sıcaklığı (buna tavlama sıcaklığı da denir) Tm'den yüksek olursa, yapışkan uçlar arasında baz eşleşmesi olmaz. Yapışkan uçların uzantısı ne kadar kısa olursa Tm de o kadar düşük olur. Bu yüzden kısa uzantılı yapışkan uçların ligasyonu düşük sıcaklıkta (4-8 °C) uzun süre içinde (saatlerce, genelde bir gece boyunca) gerçekleştirilir.
5' ucunda fosfat olmayan DNA'ların ligaz tarafından birleştirilebilmesi için 5' uçlarının fosforile edilmesi gerekir.
Yapışkan uçsuz DNA'ların da ligasyonu mümkündür ama reaksiyon çok daha yavaştır. Reaksiyon ortamında polietilen glikol ve 150-200 mM NaCl bulunması DNA moleküllerinin bitişmesini kolaylaştırır.

DNA Ligase: PDB ayın molekülü (İngilizce)
Ligaz reaksiyonunun kimyasal adımları2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

DNA onarımı, DNA moleküllerindeki hataları onarım mekanizmalarını tanımlamaktadır. İnsan hücrelerinde metabolik aktiviteler ve çevresel faktörler (UV ışığı gibi) sonucu günde 1 milyon hücrenin zarar görmesi olasıdır. Bu etkenler, DNA'nın yapısını ve dahası diğer nesillere aktarılan genetik bilgiyi değiştirebilirler. Bu değişimler yararlı olabileceği gibi, ölümcül sonuçlara neden olabilecek kadar da zararlı olabilir. Bu yüzden, bütün canlı hücreleri, evrim süreçleri boyunca nesillere değişmeden aktarılması gereken DNA molekülünü koruma mekanizmaları geliştirmişlerdir.
Küçük hasarlar çoğunlukla DNA onarım sistemleri tarafından onarılır. Yüksek düzeydeki hasarlar apoptozisi uyararak "hücre ölümüne" yol açar. Böylelikle organizma kendini korumuş olur. Orta derecedeki hasarların birikimi ise mutasyonlara neden olur.

Hücre tüm bu DNA hasarlarına farklı metabolik yollar ile cevap verir. Ağır DNA hasarları hücrenin apoptozis yolunu aktive ederek hücreyi ölüme götürür. Hücre, DNA hasarlarını "DNA tamir mekanizmaları" ile tamir edebilir. DNA hasarı ikileşme sırasında tamir edilemezse mutasyona ve sonuç olarak genomik kararsızlığa, kanser ve yaşlanmaya neden olur.
DNA tamir sisteminde 100'den fazla gen rol oynar ve bu genlerin kodladığı proteinler tamir mekanizmalarında görev alırlar. Her bir insan hücresinin DNA'sında günde yaklaşık olarak 104 adet kodlanmayan veya yanlış kodlamaya neden olan hasar meydana gelmektedir. Mitokondrial DNA'da nokta mutasyonlarının birikiminin yaşa bağlı olarak arttığı, bu nedenle özellikle mitokondrideki oksidalif DNA hasarının yaşlanma ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. DNA tamir mekanizmaları genomik kararlılığın devamını sağlayan sistemlerdir.
2015 Nobel Kimya Ödülü DNA onarımı proseslerinin moleküler mekanikleri üzerine çalışmaları nedeniyle Tomas Lindahl, Paul Modrich ve Aziz Sancar'a verilmiştir.

UV ile meydana gelen mutasyonları içeren hücreler, mavi spektrum (300–500 nm) içeren görünür ışığa maruz bırakıldıklarında, geriye dönüşüm yapıp düzelir. Bu olaya fotoreaktivasyon denir. Evrimsel süreçte bu sistem korunarak gelmiştir. Işık (300–500 nm) ve iki kromoforu sayesinde 'DNA Fotoliaz' enzimi aktive olarak bu dönüşümü gerçekleştirir. Bu enzim hem prokaryotlarda hem de ökaryotlarda bulunur.

O6-Metilguanin (mG) alkilleyici ajanlar varlığında oluşur ve yüksek oranda mutajeniktir. O6-Metilguanin-DNA metil transferaz enzimi, DNA'daki yanlış metillenen bazların CH3 gruplarını kendi sistein rezidülerine transfer ederek normal Guanin oluşumunu sağlar. Bunu yaparken enzim de geri dönüşümsüz olarak baskılanmış olur ve işlev dışı kalır. Böylece bu onarımda enzimin özgünlüğü kadar sayısı da önem kazanmaktadır.

X-ışını ya da peroksitler gibi bazı ajanlar DNA zincirinde basit kırıklara neden olabilmektedir. Bir zincirde olan basit kırıklar DNA ligaz enzimi ile hemen tamir edilmektedir. DNA ligaz; enerji gerektiren bir reaksiyon ile 5' fosfat grubu ile 3'OH grubu arasındaki fosfodiester bağını oluşturur.

Tüm prokaryot ve ökaryot organizmalarda bulunan bu tip tamir sistemi 3 temel basamak içerir:

Hasar veya hata tanınır ve enzimatik olarak bir nükleaz tarafından kesip çıkarılır.
DNA polimeraz oluşan boşlukları doldurur.
DNA ligaz son bağı kurar ve boşluk tamamen kapanır.

Baz Eksizyon Tamiri, DNA bazlarının doğal hidrolizi veya kimyasal ajanlar nedeni ile oluşan uygun olmayan bazların tamiri ile ilgilidir. BER'de görev alan enzim DNA glikozilazdır. Spontan veya kimyasallarla olan deaminasyon veya iyonize radyasyon ve oksidatif hasar sonucu oluşan baz değişikliklerine spesifiktir (urasil, hipoksantin, 3-metiladenin vb.). DNA glikozilaz, uygun olmayan bazı tanır. Deoksiriboz şeker ve baz arasındaki N-glikozidik bağın hidrolizi ile uzaklaştırır. Lezyona spesifik glikozilaz enzim formu kullanılır (Örn: Urasil-DNA glikozilaz). Abazik (apirimidinik ya da apürinik) bölge oluşur (AP bölge). AP bölgeyi spesifik AP endonükleaz enzimleri tanır ve bu zincirde bir çentik açar. Ekzonükleaz enzimi fosfat ve şekeri ayırır. Oluşan boşluk DNA polimeraz ile doldurulur ve ligaz ile fosfodiester bağlantı sağlanır (Glikozilaz, metillenmiş sitozinden amino grubunun uzaklaşmasıyla oluşan timini DNA'dan çıkartamaz, çünkü timin DNA için normal bir bazdır).

DNA'nın sarmal yapısında geniş bozulmalara neden olan DNA lezyonları NER sistemi ile onarılır. UV kaynaklı pirimidin dimerleri, sigara nedenli benzopiren-guanin gibi baz değişimleri, kemoterapötik ilaçlarla oluşan baz değişimleri BER'de bazlar tek olarak kesip çıkarılırken, NER'de hasarlı bazlar oligonükleotid parçaları olarak kesip çıkarılır. Prokaryotlarda anahtar enzimatik kompleks ABC ekzinükleazdır. 3 altünitesi vardır.:

uvr A,
uvr B,
uvr C)
Sistem şu şekilde işler; uvr A - uvr B kompleksi DNA'yı tarar ve hasar bulunduğunda DNA'ya bağlanır. uvr A ayrılır, uvr C - uvr B kompleksi oluşur. uvr C; hasarın 3' ucuna 4–5 nükleotid, 5' ucuna 8 nükleotid uzaktan çentikler açar. DNA helikaz (uvr D) bu 12–13 nükleotidlik parçası uzaklaştırır. İnsanda NER mekanizması çok daha karmaşıktır.
Ekzinükleaz aktivitesi birçok gen tarafından kodlanan proteinlerce gerçekleştirilir. DNA'daki hasar XPA proteini ile tanınır ve diğer proteinlerin bu bölgeye gelmeleri sağlanır. [Transkripsiyon faktörü II H (TFIIH), XPA ve replikasyon proteini A (RPA)] TFIIH'nin alt birimlerinden XPB ve XPD'nin helikaz aktiviteleri ile DNA zincirinde 20 nükleotidlik bir bölge açılır (unwinding). XPG proteini 3' uç bölgesinde hasardan 6 nükleotid uzaktan, XPF/ERCC1 protein kompleksi ise 5' uç bölgesinde hasardan 22 nükleotid uzaktan DNA zincirini keser. Serbest kalan 27–29 nükleotidlik parça uzaklaştırılır.

Memelilerde eksizyon tamir yolunun moleküler mekanizmasını araştırmak amacıyla NER hasarı olan iki mutant hücre hattı kullanılmıştır: Laboratuvarda oluşturulan UV'ye duyarlı hamster hücre hatları ve doğal insan mutantları XP, CS ve TTD'nin hücre hatları. Hücre füzyon çalışmaları sonucunda XP'da XPA, XPB, XPC, XPD, XPE, XPF ve XPG olmak üzere 7; CS' de iki (CSA ve CSB); TTD' de ise üç (XPB, XPD ve TTD A) komplementasyon grubu tanımlanmıştır. Bu hasta gruplarının hücre hatlarına ek olarak, mutant hamster hücre hatları arasında 11 komplementasyon grubu tanımlanmıştır. Mutant hamster hücrelerinin insan genomik DNA ile transfeksiyonu sonucunda insan DNA'sı ile hamster hücrelerinin mutant fenotipi düzeltilmiş ve ERCC (excision repair cross complementing) genleri tanımlanmıştır. Komplementasyon analizleri ERCC2'nin XPD, ERCC3'ün XPB, ERCC5'in XPG ve ERCC6'nın CSB geni ile benzer olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, eşleşmeyen DNA zincirindeki DNA adüktlerinin XPC/hHR23B kompleksi ile tanındığını ortaya koymuştur. XPC/hHR23B kompleksinin hasara bağlanması DNA yapısının kısmen açılmasına neden olmakta ve tamir mekanizmasında görev alan diğer proteinlerin bu bölgeye toplanmasını ve bağlanmasını sağlamaktadır. DNA zincirindeki bu açılma, Transkripsiyon faktörü II H (TFIIH)'nin, XPA ve replikasyon proteini A (RPA)'nın, hasarlı bölgeye girerek açık DNA kompleksini meydana getirmesine neden olmaktadır. Transkripsiyonda ve DNA tamirinde görev alan TFIIH 9 alt biriminden meydana gelmektedir ve alt birimlerden XPB 3'→5' ve XPD 5'→3' helikaz aktivitelerine sahiptir. Helikaz aktiviteleri nedeniyle, TFIIH DNA zincirinin 20-30 nükleotidlik bir bölgenin açılmasını sağlar. Daha sonra, hasarlı zincir üzerinde sırayla kesim olayı gerçekleşir. XPG proteini 3' bölgesinde, hasardan 2-8 nükleotid uzaklıktan keser.
XPF/ERCC1 ise 5' bölgesinde hasardan 15-24 nükleotid uzaklıktan keser. Hasarlı bölgeyi içeren 24-32 nükleotidlik oligonükleotid serbest bırakılır. Serbest bırakılan bu oligonükleotid, hasarı tanıyan proteinlerden XPC/hHR23B proteinine bağlı olarak ortamdan uzaklaştırılır. DNA zincirindeki boşluk, DNA replikasyon faktörü C (RFC), prolifere edici hücre nükleer antijeni (PCNA) ve DNA polimerazlar δ ve ε ile doldurulur. PCNA, RFC ile birlikte DNA kalıbı üzerine DNA polimerazlar δ ve ε 'un yüklenmesini sağlar. NER mekanizmasındaki son basamak, PCNA proteininin ayrılması ve ligaz I enzimi ile yeni sentezlenen DNA zincirinin ligasyonudur.

İnsan tamir genlerinin tanımlanması ve klonlanmasıyla DNA tamiri ve transkripsiyon arasındaki moleküler ilişki açıklık kazanmıştır. Yapılan araştırmalar, genlerin okunan zincirinin okunmayan zincirden daha hızlı bir şekilde NER yoluyla tamir edildiğini ortaya koymuştur. Transkripsiyon sırasında RNA polimeraz II, DNA zincirinde hasarla karşılaştığında RNA sentezi durur ve TCR yolu bu hasarın tamirinde rol oynar. TCR mekanizmasında, GGR yolundan farklı olarak hasarın tanınma basamağında XPC/hHR23B kompleksi yerine CSB proteini rol oynar. CSB proteini, RNA polimeraz II'yi ubiquitin ile birleştirerek parçalanmasını ve böylece TFIIH, XPA ve RPA proteinlerinin hasarlı bölgeye ulaşmasını sağlar. TCR yolundaki diğer basamaklar GGR yolundaki basamaklar ile aynıdır.
NER mekanizmasında rol alan proteinlerdeki bozukluklar sonucunda bazı nadir görülen hastalıklar tanımlanmıştır;

Xeroderma pigmentosum (XP proteinleri)
Cockayne sendromu (CSA-CSB)
Trikotiyodistrofi (XP proteinleri)

DNA polimeraz, replikasyon sırasında prova okuması (proofreading) yeteneğine sahiptir. Mismatch eksizyon tamiri, hata okuma sonrası bile kalan yanlış eşleşmeleri tamir eden mekanizmadır.
Prokaryotlarda MutS yanlış eşleşmeyi algılar ve bölgeye bağlanır. MutL nin bağlanması ile kopmpleks kararlılık kazanır. MutS-MutL kompleksi MutH yi aktive eder. MutH yakın bölgedeki metil grubu ekler ve karşı zincirde kesik oluşturur. UvrD (Helicase II) proteini kesip-çıkarma işlemine yardımcı olur. DNA pol boşluğu doldurur ve DNA ligaz yapıştırır.

DNA hasarı diğer tamir sistemleri ile tamir edilememişse, replikasyondan sonra aktif olan mekanizmadır. Bir lezyon bulunduran DNA replike olurken, DNA polimeraz önce lezyonda duraklar. Hasarlı bölgeyi de içine alacak şekilde boşluk bırakarak atlar ve senteze devam eder. Rec A proteini, rekombinasyonal bir değiş tokuş işlemi ile hasarsız komplementer zincirde bulunan sek

DNA polimeraz, DNA replikasyonunu sağlayan bir enzimdir. Bu enzimler bir DNA ipliğini kalıp olarak kullanır, onu okuyup, onun boyunca deoksiribonükleotitlerin polimerizasyonunu katalizler. Yeni polimerleşmiş molekül kalıp ipliği tamamlayıcıdır ve kalıp ipliğin eski eşi ile aynı yapıya sahiptir.
DNA polimeraz bir holoenzim olarak sayılır çünkü doğru işlev verebilmek için bir magnezyum iyonuna gerek duyar. Magnezyum iyonunun yokluğunda ona apoenzim olarak değinilir.
DNA polimeraz tek iplikli bir DNA'ya bağlanarak DNA ikileşmesini başlatır. RNA polimerazdan farklı olarak, DNA polimeraz sentezlediği yeni ipliği sadece nükleotitlerden başlayarak uzatamaz, ancak mevcut bir DNA zincirini uzatabilir. Bu yüzden zincir sentezinin başı için yardımcı enzimlere gerek duyar. DNA polimerazların bazı türleri hatalı ekledikleri nükleotitleri fark edip onları tamir etmelerini sağlayan bir eksonükleaz yeteneğine sahiptir.

DNA polimeraz yeni uzayan bir ipliğin sadece 3' ucuna serbest nükleotitler bağlayabilir. Bunun sonucu olarak yeni ipliğin uzaması 5'->3' yönünde olur. Bilinen DNA polimerazlar arasında yeni bir zinciri tamamen başlangıçtan oluşturma yeteneği olan yoktur. DNA polimeraz sadece mevcut bir 3'-OH grubuna bir nükleotit ekleyebilir ve dolayısıyla ilk nükleotidi ekleyebileceği bir başlatıcıya ("primer"e) gerek duyar. Primerler RNA ve DNA bazlarından oluşur, ilk iki baz RNA'dır ve primaz adlı başka bir enzim tarafından üretilirler. Helikaz denen bir enzim ise, DNA'nın ikili sarmalını ters yönde burarak gevşetir ve onu tek iplikli bir şekil almasını sağlar. Böylece DNA, yarı saklı ikileşmeye hazır hale gelir.
Hata tamiri bazı polimerazların bir özelliği olmakla beraber hepsinde görülmez. Bu süreç, yeni sentezlenen DNA'daki hataları düzeltir. Hatalı bir baz çifti fark edilince, DNA polimeraz yönünü değiştirip bir baz çifti geriye gider. Enzimin 3'->5' eksonükleaz aktivitesi hatalı bazları kesilip çıkartılmasını sağlar. Bazın çıkartılmasından sonra polimeraz doğru bazı uzayan zincire dahil eder ve ikileşme devam eder.

DNA polimerazların yapıları evrim zarfında korunmuştur, yani bir türden başka bir türe bu enzimler arasında pek az bir fark vardır. Korunmuş yapılar, hücre için önemli, değiştirilemez işlevlere işaret eder, dolayısıyla bunların devamının sürdürülmesi evrimsel bir avantaj sağlar.
Bazı virüsler ayrıca viral DNA'yı çeşitli mekanizmalarla ikileştirebilen özel DNA polimerazlar kodlar. Retrovirüsler ters transkriptaz adı verilen olağandışı bir polimeraz kodlar, bu RNA-bağımlı bir DNA polimerazdır. Bunlar DNA'yı polimerleştirmek için bir RNA kalıp kullanılır.

DNA dizi benzerliklerine dayanarak DNA polimerazlar yedi farklı aileye bölünmüşlerdir: A, B, C, D, X, Y ve RT.

A ailesi polimerazlar hem ikileşme hem de tamir polimerazları içerir. Bu aileye ait ikileştirici üyeleri arasında çok çalışılmış olan T7 DNA polimeraz ve ayrıca ökaryotik mitokondrial DNA Polimeraz γ bulunur. Tamir polimerazları arasında E. coli DNA pol I, Thermus aquaticus pol I ve Bacillus stearothermophilus pol I bulunur. Bu tamir polimerazları kesip çıkarma (eksizyon) tamiri ve ikileşme çatalında gecikmeli iplik (İng. lagging strand) sentezi sırasında Okazaki parçalarının işlenmesi ile ilgilidir.

B ailesi polimerazlar başlıca ikileşmeli polimerazlar içerir; aralarında ökaryotik polimerazların baçlıcaları olan α (alfa), δ (delta), ε (epsilon) ve ayrıca DNA polimeraz ζ (zeta) bulunur. B familyası ayrıca bazı bakteri ve bakteriyofajlar tarafından kodlanmış DNA polimerazlar da içerir, bunların arasında en iyi tanımlanmış olanlar T4, Phi29 ve RB69 bakteriyofajlarına ait olanlardır. Bu enzimler hem öncü hem de gecikmeli zincir senteziyle ilişkilidirler. B ailesi DNA polimerazların en tanımlayıcı özelliği, ikileşme sırasındaki yüksek hatasızlık oranıdır. Bunların çoğunun güçlü bir 3'-5' eksonükleaz aktivitesi vardır (DNA polimeraz α ve ζ hariç, bunların prova okuma aktivitesi yoktur).

C ailesi polimerazlar en başlıca bakteri kromozom ikileştirme enzimleridir. E. coli 'nin DNA Polimeraz III alfa altbiriminin bilinen herhangi bir eksonükleaz aktivitesi yoktur. Bir diğer altbirim, epsilon, kromozom ikileşmesi için kullanılan 3'->5' eksonükleaz aktivitesine sahiptir.

D ailesi polimerazlar halen iyi tanımlanmış değllerdir. Tüm bilinen örnekleri Arkelerin Euryarchaeota altbölümünde bulunur, bunların ikileşme polimerazı olduğu düşünülmektedir.

X ailesi iyi bilinen ökaryotik polimeraz pol β (beta), ayrıca ökaryotik polimerazlar pol σ (sigma), pol λ (lambda), pol μ (mu) ve terminal deoksinükleotidil transferaz (TdT) içerir. Pol β, baz eksiyon tamiri için gereklidir, bu bazsız DNA bölgelerinin tamiri için gerekli bir tamir yoludur. Pol λ ve Pol μ, homolog olmayan uç birleştirme ile ilişkilidir, bu, çift zincirli DNA kırıklarını birleştirmek için bir mekanizmadır. TdT sadece lenf dokularında bulunur, immün çeşitlilik oluşturmaya yarayan V(D)J rekombinasyonu sırasında meydana gelen çift zincirli DNA kırıklarına nükleotitler ekler. Saccharomyces cerevisiae mayasında tek bir Pol X polimeraz bulunur, Pol4, bu homolog olmayan DNA uç birleştirmesinde görev alır.

Y ailesi polimerazları, zarar görmemiş kalıpları kopyalarken hata oranlarının yüksek olması, ama zarar görmüş DNA'yı ikileştirebilme özellikleriyle diğer polimerazlardan farklılık gösterirler. Bu ailenin üyeleri dolayısıyla lezyon-aşırı sentez (İng. "translesion synthesis"; TLS) polimerazları olarak adlandırılırlar. Lezyona bağlı olarak zarar görmüş bölgeyi ya hatasız veya hataya eğilimli şekilde geçebilirler. Kseroderma pigmentosum hastalığının XPV çeşidi hastalarda Pol η (eta) kodlayan gende mutasyonlar bulunur, bu polimeraz normalde morötesi lezyonlarda hatasız çalışır. XPV hastalarında, bu polimeraz yerine hataya eğilimli alternatif polimerazlar, örneğin Polζ (zeta) (polimeraz ζ bir B ailesi polimerazıdır) çalışır, bunlar da bu hastalarda kansere yol açan hatalara neden olur. İnsanlarda bu ailenin diğer üyeleri Pol ι (iota), Pol κ (kappa) ve Rev1 (terminal deoksisitidil transferaz)'dir. E.coli 'de iki TLS polimeraz, Pol IV (DINB) ve PolV (UmuD'2C), vardır.

Ters transkriptaz ailesi hem retrovirüslerden hem de ökaryotik polimerazlardan örnekler içerir. Ökaryotik polimerazlar telomerazlardan ibarettir. Bu polimerazlar bir RNA kalıptan DNA zinciri sentezlerler.

Bakterilerde 5 DNA polimerazın varlığı bilinmektedir:

Pol I: DNA tamirinde görev alır. Hem 5'->3' polimeraz aktivitesi hem de 5'->3' eksonükleaz activitesi vardır (RNA primerleri çıkarmak için). DNA'ya bağlanması ile ondan ayrışması arasında ortalama 20 nükleotit ekler, yani ilerleyiciliği (İng. processivity) azdır. ayrıca  3'->5' eksonükleaz aktivitesi vardır.
Pol II: Zarar görmüş DNA'nın ikileşmesinde görev alır; 3'->5' eksonükleaz aktivitesi vardır.
Pol III: Bakterilerin esas polimerazıdır (DNA ikileşmesinde DNA'yı uzatır); 3'->5' eksonükleaz prova okuma yeteneği vardır.
Pol IV: Y ailesi üyesi bir DNA polimerazdır
Pol V: Y ailesi uyesidir; DNA'nın zarar görmüş bölgelerini aşmaya yarar.

Arkelerde iki tip DNA polimeraz vardır.

Polimeraz B: B tipi polimerazların hepsinin 3'->5' polimeraz ve 5'->3' eksonükleaz aktivitesi vardır. Tek alt birimden oluşurlar.
Polimeraz D: Euryarchaeota'larda görülen bu DNA polimerazın iki alt birimi vardır. Büyük altbirim DP2 polimeraz aktivitesine sahiptir ama bunun çalışabilmesi için küçük DP1 biriminin de bulunmsı gerekir.

Ökaryotların en az 15 DNA polimerazı vardır:

Pol α (eşanlamlı adları DNA primaz, RNA polimeraz): primaz olarak etkir (bir RNA primer sentezler) ve sonra bu primeri DNA nükleotitleri ile uzatır. Yaklaşık 20 nükleotit sonra uzama reaksiyonu Pol δ (gecikmeli iplikte) veya ε (öncü iplikte) uzatma işlemini devralır.
Pol β: DNA tamirinde görev alır, baz eksizyon tamiri ve boşluk doldurması yapar.
Pol γ: Mitokondrial DNA'yı ikileştirir ve tamir eder; 3'->5' eksonükleaz aktivitesiyle prova okuması yapar.
Pol δ: Yüksek derecede ilerleyicidir ve 3'->5' eksonükleaz aktivitesiyle prova okuması yapar. İkileşme çatalındaki gecikmeli iplik sentezinden sorumlu esas polimeraz olduğu düşünülmektedir ama bu konu hâlâ tartışmalıdır.
Pol ε: Bu da çok ilerleyici bir enzimdir ve 3'->5' eksonükleaz aktivitesine sahiptir. Pol δ ile yakın akrabalığı vardır ve öncü iplik (İng. leading strand) sentezinden sorumlu esas polimeraz olduğu düşünülmektedir ancak bunun rolü hakkında da tartışma sürmektedir.
η, ι, κ ve Rev1, Y ailesi DNA polimerazlarıdır. Bu polimerazlar DNA zarar bölgelerinin atlanmasında işlev görürler.
Başka ökaryotik polimerazlar da bilinmektedir ama bunlar iyi tanımlanmamıştır: θ, λ, φ, σ ve μ. Başka polimerazlar daha vardır ama bunlar isimlendirilmesi halen yerleşmemiştir.
Bu polimerazların hiçbiri primerleri çıkaramaz (5'->3' eksonükleaz aktivitesi yoktur); bu fonksiyon başka enzimler tarafından sağlanır. Sadece uzamadan sorumlu polimerazların (γ, δ ve ε) prova okuma yeteneği (3'->5' eksonükleaz aktivitesi) vardır.

Laboratuvarda DNA polimerazlar çoğu zaman polimeraz zincir reaksiyonu için kullanılırlar. Bu amaç için kullanılan polimerazların yüksek ısıya dayanıklı olması ve hata düzeltme (prova okuma) fonksiyonu olması gereklidir, bu yüzden yüksek ısıda yaşayabilen canlıların (örneğin Thermus aquaticus) DNA polimerazı veya onun yapay türevleri kullanılır. DNA polimeraz ayrıca DNA dizilemesinde de kullanılır.

RNA polimeraz

DNA polimerazın çalışmasını gösteren güzel bir animasyon

Davranış genetiği, davranışlardaki bireysel farklılıkların doğasını ve kökenini araştırmak amacıyla genetik yöntemler kullanan bilimsel araştırma alanıdır. "Davranış genetiği" adı genetik etkilere odaklanmayı ifade ederken, bu alan genel olarak genetik ve çevresel faktörlerin bireysel farklılıkları ne ölçüde etkilediğini ve genlerin ve çevrenin karıştırılmasını ortadan kaldırabilecek araştırma tasarımları geliştirilmesini hedefler. Davranış genetikleri, 19. yüzyılın sonlarında Francis Galton tarafından bilimsel bir disiplin olarak kuruldu. 20. yüzyılın ikinci yarısında, bu alan, insanlarda davranış ve zihinsel hastalıkların miras yolu ile aktarılması üzerine yapılan araştırmalarla (genellikle ikiz çocuklar ve aile çalışmaları) birlikte seçici çiftlik ve çaprazlık yoluyla yapılan bilgilendirici model organizmalar ile yeniden değerlendi. 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında moleküler genetikte teknolojik gelişmeler, genomu doğrudan ölçmeyi ve değiştirmeyi mümkün kıldı. Böylelikle model organizma araştırmalarında (örneğin, KO fareler) ve insan çalışmalarında (örn. Genom genelinde ilişki çalışmaları) büyük ilerlemelere ve yeni bilimsel keşiflere yol açtı.
Davranışsal genetik araştırmalarından elde edilen bulgular, genetik ve çevresel etkilerin davranış üzerindeki rolüne ilişkin modern anlayışı geniş ölçüde etkilemiştir. Bunlar, neredeyse tüm araştırılan davranışların önemli derecede genetik etki altında olduğuna ve bu etkinin bireyler yetişkinliğe doğru ilerledikçe artma eğiliminde olduğuna dair kanıtları içerir. Araştırılan insan davranışlarının çoğu çok sayıda genden etkilenir ve bu genlerin bireysel etkileri çok küçüktür. Çevresel etkiler de güçlü bir rol oynamaktadır, ancak bunlar aile üyelerini birbirine benzemekten ziyade birbirlerinden daha farklı kılma eğilimindedir.

Hayvanların seçici olarak yetiştirilmesi ve evcilleştirilmesi belki de insanların davranışlardaki bireysel farklılıkların doğal nedenlerden kaynaklanabileceği fikrini değerlendirdiğinin en eski kanıtıdır. Platon ve Aristoteles'in her biri davranışsal özelliklerin kalıtımının temeli ve mekanizmaları üzerinde spekülasyonlar yaptı. Örneğin Platon, Devlet'te vatandaşlar arasında bazı özelliklerin gelişmesini teşvik etmek ve diğerlerinin cesaretini kırmak için seçici üremenin, bugün öjeni olarak adlandırılabilecek şeyin, ideal bir toplum arayışında teşvik edilmesi gerektiğini savundu. Davranışsal genetik kavramlar aynı zamanda İngiliz Rönesansı sırasında da mevcuttu; William Shakespeare " doğaya karşı yetiştirme " tabirini ilk kez Fırtına'da türetmişti; burada IV. Perde, Sahne I'de Caliban'ın "Bir şeytan, doğuştan bir şeytandır'' sözü ile anlatmıştır.
Galton tarafından kurulan davranışsal genetik alanı, Galton'un başka bir entelektüel katkısı olan öjeni hareketinin ortaya çıkışıyla baltalandı. Öjeniğin ardındaki temel fikir, insan türünü geliştirmek için seçici yetiştirmeyi davranışın kalıtımı hakkındaki bilgilerle birleştirmekti. Öjeni hareketi daha sonra Nazi Almanyası'ndaki bilimsel yolsuzluk ve soykırım eylemleri nedeniyle itibarsızlaştırıldı. Davranış genetiği, öjenikle olan ilişkisi nedeniyle itibarını yitirdi. Bu alan, Calvin S. Hall'un 1951 yılında "psikogenetik" terimini tanıttığı davranışsal genetik hakkındaki kitap bölümü gibi davranış genetiği üzerine ilk metinlerin yayınlanması yoluyla bir kez daha ayrı bir bilimsel disiplin olarak statü kazandı. Böylelikle1960'larda ve 1970'lerde sınırlı bir popülerliğe sahip oldu.
Davranış genetiğinin tanınırlığı John L. Fuller ve William Robert (Bob) Thompson tarafından yazılan Davranış Genetiği kitabının 1960 yılında yayınlanmasıyla gerçekleşti. Herhangi bir özelliğin genetik etkisinin kapsamı büyük ölçüde farklılık gösterse de, hayvanlarda ve insanlarda davranışların çoğunun önemli genetik etki altında olduğu artık yaygın olarak kabul edilmektedir. On yıl sonra, Şubat 1970'te Davranış Genetiği dergisinin ilk sayısı yayınlandı ve 1972'de Theodosius Dobzhansky'nin derneğin ilk başkanı seçilmesiyle Davranış Genetiği Derneği resmi olarak kurulmuş oldu. O zamandan beri davranış genetiği alanı büyümüş ve çeşitlenmiş, birçok bilimsel disipline dokunmuştur.

Davranış genetiğinin temel amacı davranıştaki bireysel farklılıkların doğasını ve kökenlerini araştırmaktır. Davranışsal genetik araştırmalarda çok çeşitli farklı metodolojik yaklaşımlar kullanılmaktadır  bunlardan yalnızca birkaçı aşağıda özetlenmiştir.

Davranışsal genetik araştırmalarda kullanılan bazı araştırma tasarımları, ikiz çocuk çalışmaları ve evlat edinme çalışmaları da dahil olmak üzere aile tasarımlarının (aynı zamanda soyağacı tasarımları olarak da bilinir) varyasyonlarıdır. Bilinen genetik ilişkileri olan bireylerin (örneğin ebeveyn-çocuk, kardeş, dizigotik ve monozigotik ikizler) kantitatif genetik modellemesi, genlerin ve çevrenin bireyler arasındaki fenotipik farklılıklara ne ölçüde katkıda bulunduğunu tahmin etmeye olanak tanır.

Davranışın doğası ve kökenleri hakkında davranışsal genetik araştırmalarından çıkarılacak birçok genel sonuç vardır. Üç ana sonuç şunları içermektedir:

Tüm davranışsal özellikler ve bozukluklar genlerden etkilenir
Çevresel etkiler aynı ailenin üyelerini benzer olmaktan ziyade daha farklı kılma eğilimindedir.
Bireyler yaşlandıkça genlerin etkisinin göreceli önemi artma eğilimindedir.

Davranışsal genetikçiler Robert Plomin, John C. DeFries, Valerie Knopik ve Jenae Neiderhiser, psikolojik araştırmanın tekrarlanabilirliğine ilişkin genel endişelere yanıt olarak, davranışsal genetik araştırmalarından en iyi kopyalanan on bulgunun bir incelemesini yayınladılar. On bulgu şunlardı:

"Tüm psikolojik özellikler önemli ve önemli bir genetik etki gösterir."
"Hiçbir davranışsal özellik %100 kalıtsal değildir."
"Kalıtım, küçük etkili birçok genden kaynaklanır."
"Psikolojik özellikler arasındaki fenotipik korelasyonlar, önemli ve önemli genetik aracılığı göstermektedir."
"Zekanın kalıtsallığı gelişim boyunca artar."
"Yaştan yaşa istikrar esas olarak genetikten kaynaklanmaktadır."
"Çevreye ilişkin çoğu ölçüm önemli genetik etki gösteriyor."
"Çevresel önlemler ile psikolojik özellikler arasındaki ilişkilerin çoğu, genetik olarak önemli ölçüde aracılık ediyor."
"Çevresel etkilerin çoğu aynı ailede büyüyen çocuklar tarafından paylaşılmıyor."
"Anormal normaldir."

"Introduction to Human Behavioral Genetics". Coursera. 5 Mayıs 2014. 31 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Haziran 2014. 
"Introduction to Behavioral Genetics". University of Minnesota. December 2020. 3 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Haziran 2021. 
"Behavior Genetics Association". Behavior Genetics Association. 20 Haziran 1997 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mayıs 2022. 
Institute for Behavioral Genetics at the University of Colorado Boulder, University of Colorado Boulder 
"Virginia Institute for Psychiatric and Behavioral Genetics". Virginia Commonwealth University. 5 Aralık 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi.

De Humani Corporis Fabrica Libri Septem (Latince, "Yedi kitapta insan vücudunun dokusu üzerine" anlamını taşır), Andreas Vesalius (1514-1564) tarafından yazılan ve 1543'te yayınlanan insan anatomisi üzerine bir dizi kitaptır. Galen'in uzun süredir devam eden çalışması üzerine yazılmış olan kitap, anatomi tarihinde büyük bir ilerleme olarak görülmüş ve bu şekilde tanıtılmıştır.
Kitap koleksiyonu, Paduan derslerine dayanan ve tartışılan konuları göstermek için bir cesedi parçalara ayırarak yaygın uygulamadan ayrılıyordu. Diseksiyonlar daha önce bir berber cerrahı tarafından, el ile müdahale yapması istenmeyen bir tıp doktorunun talimatıyla gerçekleştirilmişti. Vesalius'un başyapıtı, organların ve insan vücudunun tüm yapısının dikkatli bir incelemesini sunmaktadır. Bu eser Rönesans dönemindeki  görsel alandaki sanatsal gelişmeler, rafine gravürler ve baskının teknik gelişimi de dahil olmak üzere birçok ilerleme kaydedilmeden mümkün olmazdı. Bu gelişmeler ve kendisinin dikkatli ve yerinde müdahalesi sayesinde Vesalius, daha önce yapılmış olanlardan daha üstün illüstrasyonlar üretebildi.

Vesalius, çalışmalarını yedi kitap halinde düzenledi.

İlk kitap, tüm koleksiyonun yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Vesalius'un mezarlıklardan topladığı insan kemikleri ve kıkırdak üzerindeki gözlemlerini sunar. İnsan kemiklerinin fiziksel görünümünü ve kemik-kıkırdak yapılarının fonksiyona göre farklılaşmasını içermektedir. Her bölümde Vesalius, kemikleri ayrıntılı olarak açıklar ve fiziksel niteliklerini değişik yönleriyle anlatır. Açılış bölümlerinde, Vesalius "kemik ve kıkırdak arasındaki doku, güç ve esneklik farklılıklarıyla ilgilenmekte, eklem tipleri arasındaki karmaşık farklılıkları açıklamakta ve tanımlayıcı tekniklerin ve terminolojinin bazı temel unsurlarını gözden geçirerek, kemiklerin ve iskelet organizasyonunun genel yönlerini aktarmaktadır." Bu kitabın ana teması, Galen'in insan iskeletinin kemiklerini tanımlamasının doğru olup olmadığını göstermektir. Vesalius insan iskeleti üzerine ders verdiğinde, Galen'in gözlemlerine inanılırlık kazandırmak için hayvan kemiklerini de sunmak zorunda kaldı.

Burada Vesalius, kasların yapısını, vücudun hareket yaratmasında kullanılan yapıları ve eklemleri bir arada tutmak için kullanılan dokuları anlatmaktadır. Et kesen kasapları gözlemleyerek, insan vücudunun diseksiyonunda kullandıkları becerileri birleştirmeyi başardı. Vücuttaki her bir kası etkili bir şekilde gözlemlemek için bir insan vücudunun nasıl kesileceği sıralanmıştır. Her çizim, bir insan vücudunu incelerken izlenebilecek şekilde vücudun derinlere doğru inen bir görünümünü gösterir. Vesalius ayrıca bir diseksiyon yapmak için gereken aletlerden de bahseder. Burada Vesalius, Galen'in anatomik tanımlarının kendi gözlemleriyle nasıl uyuşmadığını açıklamaya başlar. Galen'e saygı göstermek için, Galen'in anatomik yapıyı kullanmasının aslında doğru olduğunu, ancak insanlar için olmadığını öne sürüyordu. Hatta bazı yapıları Galen'in yapacağı şekilde tarif etmeye devam ediyordu.

3. ve 4. Kitaplarda Vesalius damarları, atardamarları tanımlar ve sinirleri damar olarak adlandırır. Ancak farklı fiziksel yapılarına dikkat çeker: damarlar ve atardamarlar içi boş bir kanal içerir, ancak sinirlerde bu durum yoktur. Vesalius, havanın akciğerlerden ve kalpten geçtiği yolu tanımlar. Bu süreci "bir ağacın gövdesinden dalları aracılığı ile çıkan yollar" olarak tanımlar. Ayrıca vücudun dört damar (portal ven, vena kava, arter benzeri ven [şimdi Pulmoner Ven olarak bilinmektedir] ve umblikal ven) ve iki arter (aort ve damar benzeri arter [şimdi Pulmoner Arter olarak bilinmektedir])içerdiğini anlatmaktadır. Ayrıca damarların daha küçük damarlara ve arterlere ayrılan ana damarlar olduğunu anlatmaktadır. Vesalius, atardamar, toplardamar ve sinirler tablosunda yaklaşık altı yüz damarı listeler, ancak ellerde ve ayaklarda bulunan daha küçük damarlardan, kutanöz sinirlerin terminal damarlarından veya akciğer ve karaciğerdeki damarlardan bahsetmez.

Vesalius, beslenme organlarının, boşaltım sisteminin ve erkek ve dişi üreme sistemlerinin ayrıntılı açıklamalarını verir. Sindirim ve üreme sistemlerinin her biri bu kitabın yaklaşık yüzde kırkını oluşturur ve böbrek sisteminin tanımı ve onu kesmek için doğru teknik kitabın geri kalanını oluşturur. Tüm koleksiyonun en uzun bölümü olan son bölümde, Vesalius, abdominopelvik organların nasıl kesileceği konusunda ayrıntılı olarak adım adım talimatlar verir. Kitabın ilk yarısında Vesalius, peritonu, yemek borusunu, mideyi, omentumu, bağırsakları ve mezenteri anlatır. Daha sonra karaciğeri, safra kesesini ve dalağı tarif etmeye devam eder. Son olarak böbrekleri, mesaneyi ve üreterleri tanımlar. Vesalius, gebeliğin anatomisine aşina değildi ve bu durum De Fabrica'nın 1543 baskısında yanlışlıkla bir zonary (bant şeklinde) plasenta ve fetal membranın resimlerini sunmasına neden oldu. Vesalius, insan dişi üreme organlarından ziyade köpek üreme organlarını kullanan Galenik tıbba güveniyordu. Çizimler 1555 baskısında düzeltilmiştir. Yeni görüntüler diskoid bir plasenta ve fetal membranı göstermektedir.

Bu kitaplar, kalbin ve solunum organlarının, beynin ve zarlarının, gözün, duyu organlarının ve uzuvların sinirlerinin yapı ve işlevlerini anlatır. Gözün diseksiyonuna da bir bölüm ayrılmıştır. Vesalius, "plevranın torasik duvarlara bağlanmasının değişken gücüne, perikardın diyaframa güçlü bağlanmasına, kalbin ventriküllerinin şekli ve oryantasyonu ve semilunar kapakların tanımı üzerine" yorum yaparak vücudun organlarını ayrıntılı olarak açıklar. Her kitabı sırasıyla kalbi ve beyni incelemenin doğru yolu nedir hakkındaki bir bölümle kapatır.

Roma imparatorluğunun önde gelen Yunan hekimi, cerrahı ve filozofu Galen, diğer konuların yanı sıra anatomi üzerine çalışmıştı. Ancak çalışmaları Vesalius zamanına kadar büyük ölçüde kontrolsüz kaldı. Fabrica, büyük kan damarlarının karaciğerden geldiği fikri de dahil olmak üzere, Galen'in en belirgin hatalarından bazılarını düzeltti. Bir insan cesedini incelerken, Vesalius, Galen'in hayvan (köpek ve maymun) kadavralarını kullanması nedeniyle, Galen'in gözlemlerinin kendisininkilerle tutarsız olduğunu keşfetti. Bununla birlikte, Vesalius, Galen'in bazı yanılgılarını devam ettirdi; örneğin, venlerde atardamarlardan çok farklı bir kanın aktığı fikri gibi. William Harvey'in kan dolaşımı üzerine çalışmasına (De Motu Cordis, 1628) kadar Galen'in bu yanılgısının Avrupa'da düzeltilmesi mümkün olmadı.

Vesalius, eserini 28 yaşında yayımlatmış, kalitesini sağlamak için büyük çaba sarf etmiş ve Kutsal Roma İmparatoru V. Charles'a ithaf etmiştir. 250'den fazla illüstrasyon büyük sanatsal değere sahiptir. Genellikle modern bilim adamları tarafından Vesalius'un daha önceki risaleleri için çizimler sağlayan Calcar'lı Johannes Stephanus'tan ziyade " Titian'ın stüdyosuna" atfedilir. Gravürler, anatomi profesörlerinin kendileri tarafından asla yapılmayan, günün anatomik atlaslarındaki illüstrasyonlardan çok daha üstündü. Vesalius, eserin zamanın önde gelen matbaacılarından Johannes Oporinus tarafından yayınlanmasını dilediği için gravür blokları İsviçre'nin Basel kentine nakledildi. Vesalius'un Oporinus'a yazılı talimatları (iter) o kadar değerliydi ki matbaacı bunları da dahil etmeye karar verdi. Çizimler, çok ince ayrıntılara izin veren ahşap bloklar üzerine işlenmiştir.

1555'te ikinci baskısı yapıldı. Toronto Üniversitesi Thomas Fisher Nadir Kitaplar Kütüphanesi'ne bağışlanan bu basımın bir nüshasındaki açıklamalar Vesalius'un kendisine ait olarak tanımlandı. Burada üçüncü bir baskıyı düşündüğünü, ancak asla yapamadığını gösterdi.

Fabrica'nın başarısı, çalışmanın önemli masraflarını karşıladı ve kısmen ucuz yetkisiz kopyalar yoluyla Vesalius'a Avrupa ününü getirdi. Kutsal Roma İmparatoru V. Charles'a doktor olarak atandı. Vesalius ona ilk basılmış kopyayı sundu (başka hiçbir kopyada bulunmayan özel olarak elle boyanmış resimlerle süslenmiş ve imparatorluk moru ipekle ciltlenmiş şekilde). Fabrica'ya eşlik etmek için Vesalius, yoğun ve daha ucuz bir Epitome yayınladı. Bu durum 1543'te yayınlandığı zaman, 10 batzen'e mal oldu. Sonuç olarak, Epitome Fabrica'dan daha yaygınlaştı. Epitome Fabrica'dan alınan görsel materyali yoğunlaştıran sekiz anatomik gravür, doğrudan Fabrica'dan alınan insan iskeletinin bir illüstrasyonu ve iki yeni ahşap plaka içeriyordu.

16. yüzyılda, insan bedenlerinin diseksiyonu Kilise tarafından şiddetle yasaklandı. Bu nedenle, bu duruma karşın Vesalius, De Humani Corporis Fabrica'da idam suçlularının cesetlerini gizlice almak zorunda kaldı. Suçluların cesetlerini çalma işlemi, anatomistlerin ve sanatçıların insan vücudunu incelemesi için önemli bir yoldu. Örneğin 1828'de cesetlerin diseksiyon için anatomistlere teslim edildiği Burke ve Hare vakası içerisinde finansal hedefler içeriyordu.

1543 ve 1555 baskılarından 700'den fazla kopya günümüze ulaşmıştır. Bunların 2018'e kadar 29 kopyası Londra'da, 20'si Paris'te, 14'ü Boston'da, 13'ü New York'ta, 12'si Cambridge'de (İngiltere) ve 11'er kopyası Oxford ve Roma'daydı. Brown Üniversitesi'ndeki John Hay Kütüphanesi, tabaklanmış insan derisiyle ciltlenmiş bir nüshaya sahiptir.Metinde birkaç sayfa ile ayrılmış olsalar da bazı resimler yan yana yerleştirildiğinde arka planda birbirini tamamlayan bir manzara panoraması oluşturur.

En pahalı kitapların ve el yazmalarının listesi

O'Malley, C.D. Andreas Vesalius of Brussels, 1514-1564. Berkeley: University of California Press, 1964.
Vesalius, Andreas. De humani corporis fabrica libri septem [Title page: Andreae Vesalii Bruxellensis, scholae medicorum Patauinae professoris De humani corporis fabrica libri septem]. Basileae [Basel]: Ex officina Joannis Oporini, 1543.

Vesalius, Andreas. On the Fabric of the Human Body, translated by W. F. Richardson and J. B. Carman. 5 vols. San Francisco and Novato: Norman Publishing, 1998-2009.
Vesalius, Andreas. The Fabric of the Human Body. An Annotated Translation of the 1543 and 1555 Editions, edited by D.H. Garrison and M.H. Hast, Nort

De materia medica (Koini Grekçe: Περὶ ὕλης ἰατρικῆς  Peri hulēs iatrikēs, " Tıbbi Malzeme Üzerine" anlamına gelir), şifalı bitkilerin ve onlardan elde edilebilecek ilaçların bir farmakopesidir . Beş ciltlik eser MS 50-70 yılları arasında Roma ordusunda görevli Yunan bir hekim olan Pedanios Dioskurides tarafından yazılmıştır. Rönesans'ta gözden geçirilmiş şifalı bitkiler tarafından desteklenene kadar 1.500 yıldan fazla bir süre boyunca yaygın olarak okunmuş ve tüm doğa tarihi ve farmakoloji kitapları arasında en uzun ömürlü olanlardan biri haline gelmiştir.
Çalışmada, aralarında aconitum, aloes, colocynth, colchicum, banotu, afyon ve adaçayının da bulunduğu, etkili olduğu bilinen birçok ilaçtan bahsedilmektedir. Toplamda, bazı hayvanlar ve mineral maddelerle birlikte yaklaşık 600 bitki ve bunlardan yapılan yaklaşık 1000 ilaç ele alınmaktadır.
De materia medica, Orta Çağ boyunca Yunanca, Latince ve Arapça olarak elle kopyalanan resimli el yazmaları olarak elden ele dolaşmıştır. Dioskorides'in metni 16. yüzyıldan itibaren İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Fransızcaya, 1655 yılında ise İngilizceye çevrilmiştir.Leonhart Fuchs, Valerius Cordus, Lobelius, Rembert Dodoens, Carolus Clusius, John Gerard ve William Turner gibi kişiler tarafından bu dillerde yazılan bitki kitaplarının temelini oluşturmuştur. Bu şifalı bitkiler giderek daha fazla doğrudan bilimsel gözlem içererek klasik metinleri tamamlamış ve sonunda onların yerini almıştır.
De materia medica'nın, 6. yüzyıl Konstantinopolis'inde orijinal Yunanca olarak yazılmış resimli Viyana Dioskurides el yazması da dahil olmak üzere, birçok el yazması ve erken dönem basılı versiyonu günümüze ulaşmıştır; Bizanslılar tarafından bin yıldan biraz fazla bir süre hastane metni olarak kullanılmıştır. Sir Arthur Hill, 1934 yılında Aynoroz Dağı'nda bir keşişin hala bitkileri tanımlamak için Dioskurides'in bir kopyasını kullandığını görmüştür.

MS 50 ile 70 yılları arasında, Roma ordusunda görev yapan Yunan doktor Dioskurides, ana dili Yunanca olan Grekçe: Περὶ ὕλης ἰατρικῆς (Peri hules iatrikēs, "Tıbbi Malzeme Üzerine") beş ciltlik bir kitap yazdı., Batı Avrupa'da daha yaygın olarak Latince başlığı Latince: De materia medica ile bilinir. Roma dönemi Anadolu'sunda Tarsus'ta farmakoloji okudu.  Kitap, 1.500 yıldan uzun bir süre boyunca Avrupa ve Orta Doğu'da farmakoloji üzerine temel referans kitabı haline geldi  ve dolayısıyla tüm modern farmakopelerin bir öncüsü haline geldi.
Birçok klasik yazarın aksine Latince: De materia medica Rönesans'ta "yeniden keşfedilmedi" çünkü dolaşımdan hiçbir zaman çıkmadı; gerçekten de Dioskurides'in metni Hipokrat'ın külliyatını gölgede bıraktı. Orta Çağ döneminde Latince: De materia medica Latince, Yunanca ve Arapça olarak yayıldı. 1478'den itibaren Rönesans'ta İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Fransızca olarak da dolaşıma girdi.  1655'te John Goodyer, basılı bir versiyondan, muhtemelen Yunancadan çevrilmiş bir İngilizce tercümesi yapmıştır. 
Yüzyıllar boyunca el yazması olarak çoğaltılan metin, genellikle Arap ve Hint kaynaklarından gelen yorumlar ve küçük eklemelerle desteklenmiştir. De materia medica'nın birkaç resimli el yazması günümüze ulaşmıştır. Bunların en ünlüsü, MS 512/513 yıllarında Bizans dönemi İstanbul'unda orijinal Yunanca olarak yazılmış olan bol resimli Viyana DiosKurides'idir (Juliana Anicia Codex); resimler, daha sonraki Orta Çağ bitki çizimlerinde mümkün olmayan bir şekilde, tanımlamaya izin verecek kadar doğrudur; bazıları Juliana Anicia'nın büyük büyükbabası II. Theodosius'un 5. yüzyılın başlarında sahip olduğu kayıp bir ciltten kopyalanmış olabilir. Napoli DiosKurides'i ve Morgan Dioskurides'i Bizans dönemine ait Yunanca el yazmalarıdır; diğer Yunanca el yazmaları ise bugün Aynaroz Dağı manastırlarında bulunmaktadır. Yoğun resimli Arapça nüshalar 12. ve 13. yüzyıllardan günümüze ulaşmıştır. Sonuç, el yazmaları arasında çeviri, kopyalama hataları, metin ve resim eklemeleri, çıkarmalar, yeniden çalışmalar ve bir el yazmasından kopyalama ve diğerinden düzeltme kombinasyonunu içeren karmaşık bir dizi ilişki bulunmaktadır.
De materia medica, Yunanlar, Romalılar ve diğer antik kültürler tarafından kullanılan ilaçlar hakkında en önemli tarihsel bilgi kaynağıdır. Eser ayrıca, aksi takdirde kaybolacak olan bazı bitkilerin Daçya'daki isimlerini de kaydetmektedir. Eser, bazı hayvanlar ve mineral maddelerle birlikte toplamda yaklaşık 600 tıbbi bitkiyi ve bu kaynaklardan yapılan yaklaşık 1.000 ilacı sunmaktadır. Botanikçiler Dioskurides'in bitkilerini kısa açıklamalarından tanımlamayı her zaman kolay bulmamışlardır, bunun nedeni kısmen Dioskurides'in doğal olarak güneydoğu Avrupa'daki bitki ve hayvanları tanımlamış olmasıyken, 16. yüzyıla gelindiğinde kitabının tüm Avrupa'da ve İslam dünyasında kullanılıyor olmasıdır. Bu durum, insanların bildikleri bitkiler ile Dioskurides'in tarif ettiği bitkiler arasında bir eşleştirme yapmaya çalıştıkları anlamına geliyordu ve bu da feci sonuçlara yol açabiliyordu.

Her kayıt, söz konusu bitki veya madde hakkında önemli miktarda ayrıntı vermekte, tıbbi kullanımlara odaklanmakta, ancak diğer mutfak gibi kullanımlardan bahsetmekte ve gerekli görüldüğü şekilde tanınmasına yardımcı olmaktadır. Örneğin, "Mekon Agrios ve Mekon Emeros",  afyon haşhaşı ve ilgili türler hakkında, birinin tohumunun ekmek yapıldığını belirtir: "biraz uzun küçük bir başı ve beyaz tohumu" vardır, bir diğerinin "başı aşağı eğiktir"   ve bir üçüncüsü "daha vahşi, daha tıbbi ve bunlardan daha uzundur, başı biraz uzundur ve hepsi de serinleticidir."  Bu açıklamadan sonra, bunların uykuya neden olduğunu söyleyerek hemen farmakolojiye geçerek; diğer kullanım alanları iltihap ve erizipel tedavisi ve bal ile kaynatılarak öksürük karışımı yapılmasıdır. Bu açıklama, tanıma, farmakolojik etki ve ilaç hazırlama rehberliğini bir araya getirmektedir. Etkileri bir uyarı eşliğinde özetlenmiştir: 

Biraz ervum tanesi kadar alındığında ağrı kesici, uyku getirici ve hazmettiricidir, öksürüğe ve karın boşluğu rahatsızlıklarına yardımcı olur. İçecek olarak çok sık alındığında acı verir, insanı uyuşuklaştırır ve öldürür. Ağrılara iyi gelir, üzerine gülsuyu serpilir; kulak ağrıları için badem yağı, safran ve mür ile damlatılır. Göz iltihabı için kavrulmuş yumurta sarısı ve safranla, erizipel ve yaralar için sirkeyle, gut hastalığı için kadın sütü ve safranla kullanılır. Fitil olarak parmakla alındığında uykuya neden olur.
Dioskurides daha sonra iyi bir ilacın sahtesinden nasıl ayırt edileceğini anlatır. Diğer hekimlerin, Eristratus'a göre Diagoras'ın, Andreas'ın ve Mnesidemus'un tavsiyelerinden bahseder, ancak bunları yanlış ve deneyimle doğrulanmamış olarak değerlendirir. Yazısını haşhaş bitkisinden sıvının nasıl elde edildiğini anlatarak ve bu sıvı için kullanılan isimleri sıralayarak bitirir: chamaesyce, mecon rhoeas, oxytonon ; Romalılarda papaver, Mısırlılarda ise wanti . 
Britanya'da Tudor ve Stuart dönemlerinde olduğu gibi, bitki kitapları bitkileri hala Dioskurides ve diğer klasik yazarlarla aynı şekilde, yapılarına ya da görünür akrabalıklarına göre değil, koku ve tatlarına, yenilebilir olup olmadıklarına ve tıbbi kullanımlarına göre tasnif ediyorlardı. Ancak Matthias de l'Obel, Andrea Cesalpino ve Augustus Quirinus Rivinus (Bachmann) gibi Avrupalı botanikçiler bildikleri bitkileri Dioskurides'te listelenenlerle eşleştirmek için ellerinden geleni yaptıktan sonra daha ileri gittiler ve yaprak, meyve veya çiçek gibi parçaların benzerliğine dayanan yeni sınıflandırma sistemleri oluşturdular.

Kitap beş cilde bölünmüştür. Dioskurides maddeleri aromatik veya asma olmaları gibi belirli benzerliklere göre düzenlemiştir; bu bölümler herhangi bir modern sınıflandırmaya karşılık gelmez. David Sutton'a göre gruplandırma insan vücudu üzerindeki etki türüne göre yapılmaktadır. 

Cilt I aromatik yağları, bunları sağlayan bitkileri ve bunlardan yapılan merhemleri kapsamaktadır. Bunlar muhtemelen kakule Bitüm, nard, kediotu, Çin tarçını veya sinameki, tarçın, Gilead melisa, şerbetçiotu, sakız, terebentin, çam reçinesi, bitüm, funda, ayva, elma, şeftali, kayısı, limon, armut, muşmula, erik ve diğerlerini içerir. 

Cilt II çeşitli konuları kapsar: deniz kestanesi, denizatı, salyangoz, midye, yengeç, akrep, elektrik vatoz, engerek, mürekkepbalığı ve daha birçok deniz canlısını içeren hayvanlar; Süt ürünleri; tahıllar ; deniz lahanası, pancar, kuşkonmaz gibi sebzeler; ve sarımsak, pırasa, soğan, kapari ve hardal gibi keskin otları içermektedir. 

Cilt III kökleri, tohumları ve bitkileri kapsar. Bunlar ravent, yılan otu, meyankökü, kimyon, kimyon, maydanoz, selâmotu, rezene ve daha birçok bitkiyi içermektedir. 

Cilt IV, Cilt III'te kapsanmayan diğer kökleri ve bitkileri açıklamaktadır. Bunlara betony, Polygonatum, akasma, atkuyruğu, nergis ve daha pek çok şifalı bitkiyi içermektedir. 

Cilt V, asmayı, ondan yapılan şarabı, üzümleri ve kuru üzümleri kapsar; ama aynı zamanda adamotu, karaca otu ve çinko oksit, bakır pası ve demir oksit gibi çeşitli metal bileşikleri de dahil olmak üzere diğer birçok bitkinin kaynatılmasıyla yapılan güçlü tıbbi iksirler de vardır. 

Bilim tarihçisi David Sutton, The Great Naturalists adlı kitabında De materia medica'yı "şimdiye kadar yazılmış en kalıcı doğa tarihî eserlerinden biri"  olarak tanımlamakta ve "sonraki 1.500 yıl boyunca Batı'nın ilaç bilgisinin temelini oluşturduğunu" belirtmektedir.
Bilim tarihçisi Marie Boas, şifalı bitki uzmanlarının 16. yüzyıla kadar tamamen Dioskurides ve Theofrastos'a bağlı olduklarını ve sonunda kendi başlarına çalışabileceklerini fark ettiklerini yazmaktadır.  Ayrıca Leonhart Fuchs, Valerius Cordus, Lobelius, Rembert Dodoens, Carolus Clusius, John Gerard ve William Turner gibi farklı yazarların şifalı bitkilerinin Dioskurides tarafından yönetildiğini, etkisinin ancak 16. yüzyıl şifalı bitki uzmanları tarafından yavaş yavaş zayıfladığını belirtmektedir. 
Cambridge Bilim Tarihi'nde yazan erken dönem bilim ve tıp tarihçisi Paula Findlen, De materia medica'yı "doğal dünyayı tıbbi etkinliği ışığı

Delesyon, genetikte bir kromozomun bir parçasının kopup, kaybolmasıyla meydana gelen kromozom anomalilerindendir. Kopan parçadaki genler kaybolur yani eksilir ve ciddi genetik hastalıklara sebep olur.
Kopan parça başka bir kromozoma bağlanmaz, yok olur. Hücre bölünmesine katılamaz. Çünkü sentromerleri yoktur Sitoplazma içerisinde kalan kromzom parçası enzimlerin etkisiyle kendini oluşturan ana birimlere kadar parçalanıp, kaybolur. Hücre diploid ise, kaybolan genlerin allelleri kardeş kromozom üzerinde bulunacağından öldürücü olmaz fakat gen dengesinin ve fenotipin değişmesine sebep olur. Eğer gen parçaları büyükse gen dengesi bozulur ve ölüm meydana gelir.
Delesyonlar, kromozomların uç kısmından (terminal delesyon=defisiyens) ya da iç kısmından olabilir. Kopan parça eğer sentromer taşımıyorsa yani asentrik ise, mayoz ve mitoz bölünmelerdeki kromozomların kutuplara gitmesini sağlayan sentromer olmadığı için kromzomlar, kutuplara ulaşmazlar ve canlılık devam etmez yani böyle bir gebelik düşükle sonuçlanır. İçten eksiklik durumunda kromozom iki noktasından kırılır ve kırılan parça ayrılıp, serbest uçlar birbirine bağlanır. Kromozomun sarmal yapısından dolayı oluşan halka kopmaları da bu gruba girer. Uçtan kopmalarda ise, tek noktadan kırılma olur. Gerek uçtan gerekse içten kopmalarda eksiklik durumu özellikle mayoz bölünmenin pakiten safhasında ve politen kromozomlarında gözlenebilir.
Uçtan kopmalar bitkilerden mısırda çok görülmesine karşın, Drosophila sineğinde ve diğer canlılarda sık görülmez. Heterozigot eksiklik durumunda bir kromozom normal, homoloğu ise eksiktir. Dolayısıyla öldürürcü olmasa da gen dengesinin ve sonuçta fenotipin değişmesine neden olur. Hâlbuki homozigot durumlarda bir çift gen seti kaybolduğundan canlı daha erginlik durumuna erişmeden ölür. Bu nedenle canlı organizmalar için pek çok gen hiç değilse tek seferde yok edilemez. Baskın genleri taşıyan kromozomda delesyon meydana gelirse, çekinik genler baskınmış gibi fenotipte görülür, buna "yalancı dominantlık" denir.
Delesyonların en bilindik olanı, 5. kromozomun kısa kolunda meydana gelen bir delesyon sonucu 50,000 canlı doğumda bir görülen "kedi çığlığı sendromu" olarak da bilinen Cri du Chat sendromudur. Kedi çığlığına benzer ağlama, bazı mental gerilikler ve kısa hayat olarak etkileri görülür.

Kromozom anomalileri

Denatürasyon, protein veya nükleik asitlerin doğal yapısında mevcut olan sekonder, tersiyer ve kuaterner yapılarının bazı fiziksel (yüksek sıcaklık, radyasyon) ve kimyasal (kuvvetli asit veya baz, organik çözücüler (alkol, kloroform vb.), yoğun inorganik tuz çözeltisi) dış etkilerle bozularak primer yapılarına dönüşmeleri sürecidir. Canlı bir hücredeki proteinlerin denatüre olması, hücresel aktivitelerde bozulma ve belki de hücrenin ölümüyle sonuçlanır.

Yumurtanın sahanda pişirilmesi sonucunda yumurtanın ısı etkisiyle katılaşması ve beyaza dönmesi denatürasyona bir örnektir. Kaynamış sütün üzerinde oluşan kaymak da bir denatürasyon olayıdır.
Yumurta akının denatürasyonunun geri dönüşümsüz olmasına rağmen diğer birçok denatürasyon olayı geri dönüşümlüdür.

Proteinler amino asit polimerleridir. Bir protein, genlerdeki kodonların kodladığı RNA'ları okuyan ve translasyon denen süreçte gerekli olan amino asit kombinasyonunu genetik bilgiye göre oluşturan ribozomlar tarafından sentezlenir. Yeni oluşmuş protein zinciri posttranslasyonel modifikasyona uğrayarak bakır, çinko ve demir gibi çeşitli atom ya da moleküller zincire eklenir. İlk olarak posttranslasyonel modifikasyon süreci tamamlanır ve protein katlanmaya başlayıp (bazen kendiliğinden, bazense enzim yardımıyla) kendi üzerinde kıvrılır, böylelikle hidrofobik elementler yapının derinliklerine gömülür ve hidrofilik elementler de dış bölümde yer alır. Proteinin son şekli, ortamla nasıl bir etkileşim halinde olacağını belirler.
Protein denatürasyona uğradığında sekonder, tersiyer ve kuaterner yapıları bozulur fakat primer yapıdaki amino asitler arasındaki peptit bağları sağlam kalır. Protein denatürasyona uğrar uğramaz tüm yapısal düzeylerin bir arada bulunduğu durumdaki fonksiyonunu artık yerine getiremez duruma gelir. Bu durum kendiliğinden yapısız proteinlere bir zıtlık oluşturur çünkü primer, sekonder, tersiyer ya da kuaterner yapılara sahip olmadıklarından hiçbir durumda işlevlerini kaybetmezler.

Kuaterner yapı denatürasyonunda protein alt birimlerleri birbirinden ayrılır ve/veya bu alt birimlerin konformasyonu bozulur.
Tersiyer yapı denatürasyonu şu bozulmaları kapsar:
Amino asit yan halkaları arasındaki kovalent etkileşimler (sistein grupları arasındaki disülfit bağları gibi)
Polar amino asit yan zincirleri arasındaki kovalent olmayan dipol-dipol etkileşimler
Polar olmayan amino asit yan zincirleri arasındaki van der Waals etkileşimleri (indüklenmiş dipol)
Sekonder yapı denatürasyonunda proteinler alfa sarmalı ve beta yaprağı gibi tüm düzenli tekrar eden yapılarını kaybeder ve rastgele sarım şeklini alırlar
Primer yapıda, örneğin amino asit dizilerini bir arada tutan kovalent peptit bağlarında, herhangi bir denatürasyonel bozulma görülmez.

DNA gibi nükleik asitlerin denatürasyonu, yüksek sıcaklıkta iki zincir arasındaki hidrojen bağlarının koparak çift zincirli yapının iki tane tek zincire dönüşmesiyle oluşur. Bu durum, polimeraz zincir tepkimesi (PCR) esnasında ortaya çıkabilir. Tavlama esnasında sıcaklığın yavaş yavaş düşürülmesi birbirini tamamlayıcı zincirler arasında baz çiftinin doğru bir şekilde oluşmasını sağlar. Sıcaklığın ani bir şekilde düşürülmesiyse primerin hatalı DNA dizileriyle hibritleşmesine yol açar.

Asetik asit
Trikloroasetik asit %12 suda
Sülfosalisilik asit

Çoğu organik çözücü denatürandır:

Etanol
Metanol

Formaldehit
Glutaraldehit

Üre 6-8 mol/L
Guanidyum klorit 6 mol/L
Lityum perklorat 4,5 mol/L

Disülfit bağını redüksiyon yoluyla parçalayan maddeler:

2-Merkaptoetanol (Kuaterner yapıyı bozar)
Ditiyotreitol (DTT)
TCEP (tris(2-karboksietil)fosfin)

Pikrik asit

İspirto
Tespit işlemi (Fiksasyon)
Protein katlanması
Rastgele sarım

Dermatoloji, cilt hastalıkları ve tedavisiyle ilgilenen tıp dalı. Deri bilimi olarak da adlandırılmaktadır. Saç dökülmesi hangi nedene bağlı olursa olsun eğer bir kişi böyle bir durumdan yakınıyor ise hiç paniğe kapılmadan bir Deri Hastalıkları (Dermatoloji=Cildiye) uzmanına başvurmalıdır. Dermatolog adı verilen uzmanlar teşhisi rahatlıkla koyar ve hastaya uygun bir çözüm yolu önerirler. Bazen çözümün çok basit olabileceği unutulmamalıdır. Dermokozmetik, dermatopatoloji, trikoloji, immünodermatoloji, teledermatoloji bir dermatoloji dallarıdır.
Deri Hastalıkları olarak da bilinen dermatolojik rahatsızlıklardan en yaygın olanları Dermatofaji, Sedef Hastalığı, Akne, Hulusi Behçet'in keşfettiği Behçet hastalığı, alerji ve sık görülen bir cinsel rahatsızlık olan HPV olarak sıralanabilir. Bunlara ek olarak birçok dermatolojik rahatsızlık gündelik yaşantımızda karşımıza çıkabilir. Bunun için öncelikle bu hastalıklar konusunda az da olsa bilgi sahibi olmalı ve herhangi bir hastalığın belirtilerinden şüphelenildiğinde hemen bir uzmana danışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki bir hastalığın tedavisinde en faydalı etkenlerden birisi erken teşhistir.Cilt problemleri olan hastalar Dermotologlar tarafından uygun ilaçlar reçete edilerek hastalığın tedavisi sağlanır.

Mohs cerrahisi
Deri hastalıkları
Cilt kanseri
Cilt beyazlatma
Cilt bakımı

Türk Dermatoloji Derneği 8 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doktor, hekim veya tabip, tıp alanında çalışan profesyoneldir. Hastalık, yaralanma ve diğer fiziksel ya da zihinsel bozuklukların incelenmesi, tanısı, prognozu ve tedavisi yoluyla sağlığın iyileştirilmesini, sürdürülmesi veya eski haline getirilmesi ile ilgilenirler. Doktorlar uygulamalarını belirli hastalık kategorilerine, hasta türlerine ve tedavi yöntemlerine odaklayabilir ve bireylere, ailelere ve topluluklara sürekli ve kapsamlı tıbbi bakım sağlanması sorumluluğunu üstlenirler.
Doktor kelimesi, Türkçeye Avrupa kökenli dillerden (İngilizce veya Fransızca etkisi ile) girmiştir. Kelime aslı itibarıyla Latince kökenlidir ve aynı şekilde okunan docēre kelimesinden gelmektedir ve anlamı öğretmektir. Tıp alanında uzmanlık veya doktora çalışmalarını tamamlamış tabiplere (hekimlere) verilen ünvandır. Günümüzde doktor ünvanı kısaca Dr. olarak isimlerin önünde de kullanılmaktadır.

Fransa'daki ilk üniversitelerden bu yana, bin yılı aşkın bir süredir, akademik bir ünvan olarak kullanılmıştır. Üniversitedeki kullanılan anlamı, üniversitede öğreten kişidir (hoca). Amerika kıtasındaki kolonilerin yayılması ile ve geç dönem Avrupa etkisi ile Dr. olarak kısaltılmış hali, kişi isimlerinin önünde ünvan olarak kullanılmaya başlamıştır. Özellikle Rönesans hareketi ile akademik hayatta, Avrupa ve daha sonraları Amerika kıtalarının hakimiyeti ile, dünya üzerindeki pek çok ülkede doktora derecesi almış kişilere verilen ünvandır.
Doktor ünvanı, akademik bir seviyeyi ve akademideki çalışmaların getirmiş olduğu saygınlığı ifade etmektedir. Latince kökeninde de öğreten kişi anlamının taşıdığı gibi, üniversitelerde uzun süreli çalışmalar sırasında, kişilerin yaptığı eğitim faaliyetlerinin kazandırdığı bir ünvandır. Orta Çağ Avrupası'ndaki anlamıyla, hayatını öğrenmeye, öğretmeye ve hikmeti (knowledge) yaymaya adamış kişi anlamındadır.
Avrupa ve Amerikan ekolünde kullanılan doktor ünvanını günümüzde de PhD (kelimesi kelimesine: ancak okunuşu Doctor of Philosophy yani felsefe'nin doktoru) olarak kısaltılmaktadır ve bu ünvan ilk kez 19. yüzyılda, Berlin'deki Friedrich-Wilhelms-Universität tarafından verilmiştir. Doktor kelimesinin felsefe üzerine kurgulanmasının sebebi, ilk dönem üniversitelerinin genel yapılanması 3 ana alan üzerinden kurgulanmış olmasıdır. Buna göre üniversitedeki bir kişi, hukuk, din (teoloji) veya ilaç alanlarında çalışabilirdi ve bu üç alan da o zamanlar felsefenin çalışma alanları olarak kabul ediliyordu. Günümüzde ise ünvanın taşıdığı anlamlardan birisi de yapılan işin (çalışma alanının) felsefesine hâkim olmaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve diğer bazı ülkelerde MD, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra verilen profesyonel bir lisansüstü derecesini belirtir. Çünkü 18. yüzyılda ABD ve Kanada'daki hekimlerin çoğu MD isimlendirmesini kullanan İskoçya'da eğitim almıştı. Bununla birlikte, İngiltere'de, Bachelor of Surgery, Surgelor of Surgery ifadesi kullanıldı ve 19. yüzyılda İskoçya'da da standart hale geldi. Bu nedenle, Birleşik Krallık, İrlanda ve diğer ülkelerde, MSD, tıp alanında profesyonel bir dereceye sahip olanlarla sınırlı bir araştırma doktora, yüksek doktora, onur derecesi veya uygulamalı klinik derecedir; Bu ülkelerde, Kuzey Amerika'ya eşdeğer profesyonel meslek mensupları ve bazılarında MBBS derecesi kullanılır.
Türkiye'de tıp doktoru ünvanı; 3 yıl preklinik eğitimi, 2 yıl klinik staj eğitimleri ve 1 yıl internlük olmak üzere toplam 6 yıllık tıp fakültesi eğitimini bitirerek başarıyla mezun olanlara verilmektedir. Tıp eğitimi disiplini, yüksek lisans seviyesinde öğrenim veren bir programdır. Türkiye'de verilen tıp doktoru ünvanının bir benzeri Fransız tıp eğitimi sisteminde bulunmaktadır. Aynı şekilde Fransa'da da 6 yıllık eğitim sonunda "docteur en médecine" ünvanı verilmektedir.

Sağlık sektöründeki ünvanların nasıl kullanılacağı ile ilgili olarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2010 yılında Cenova'da alınan karar gereği, bu şekilde uzmanlığı / doktora mezuniyeti bulunmayan kişilere tam olarak genel pratisyen (general practitioner) ünvanının kullanılması tavsiye edilmiştir.

Stajyer: Tıp fakültesi dördüncü ve beşinci sınıf öğrencilerine denir.
İntern: Tıp fakültesi son sınıf öğrencilerine denir. İntern kelimesi "stajyer" anlamında olmasına rağmen, farklı bir ifade gibi kullanılmaktadır.
Pratisyen hekim: Birinci basamak doktorlarıdır. Pratisyen hekim olmak için tıp fakültesi mezunu olmak gerekir. "Dr." kısaltması ile anılır.
Aile hekimi: Tıp fakültesi mezunu olup, aile sağlığı merkezinde çalışan pratisyen hekimdir.
Uzman aile hekimi: Tıp fakültesi mezunu olup, TUS'ta başarılı olduktan sonra alınan 3 yıllık uzmanlık eğitimi ile olunur.
Uzman doktor: Tıp fakültesi mezunu olup, TUS'ta başarılı olması kaydıyla, seçtiği bölüme göre 4-6 yıllık doktora eğitimini tamamladıktan sonra uzman doktor olunur. "Uzm. Dr." kısaltması ile anılır.
Operatör doktor (Cerrah): Cerrahi tıp bilimleri uzmanına denir. Tıp fakültesi mezunu olup, TUS'ta başarılı olması kaydıyla, ilgili bölüme göre eğitimini tamamladıktan (uzmanlığın üzerine) sonra cerrah olunur. "Op. Dr." kısaltması ile anılır.
Psikiyatr: Tıp fakültesi mezunu olup, TUS sınavında başarılı olmak kaydıyla, "Psikiyatri" bölümü seçilerek 4 yıl uzmanlık eğitimi sonunda psikiyatr olunur. "Psikiyatr Dr." kısaltması ile anılır.
Profesör operatör doktor: "Prof. Op. Dr." kısaltması ile anılır.

 Wikimedia Commons'ta doktor ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Doğa tarihi, hayvanlar, mantarlar ve bitkiler de dahil olmak üzere organizmaları doğal ortamlarında inceleyen, deneysel çalışma yöntemlerinden çok gözlemsel yöntemlere yönelen bir araştırma alanıdır. Doğa tarihi çalışan bir kişiye doğa bilimci veya doğa tarihçisi denir.
Doğa tarihi bilimsel araştırmayı kapsar ancak bununla sınırlı değildir. Herhangi bir doğal nesne veya organizma kategorisinin sistematik çalışmasını içerir, bu nedenle antik Greko-Romen dünyası ve Orta Çağ Arap dünyasındaki çalışmalardan, neredeyse izole bir şekilde çalışan Avrupalı Rönesans doğa bilimcilerine kadar uzanırken, günümüzün doğa tarihi birçok uzmanlık biliminin disiplinler arası bir şemsiyesidir; örneğin, jeobiyoloji güçlü bir multidisipliner yapıya sahiptir.

Antik dönemde "doğa tarihi" esasen doğayla bağlantılı olan ya da doğadan alınan malzemelerin kullanıldığı her şeyi kapsıyordu; örneğin Yaşlı Plinius'un MS 77-79 yılları arasında yayınlanan ve astronomi, coğrafya, insanlar ve teknolojileri, tıp ve batıl inançların yanı sıra hayvanları ve bitkileri de kapsayan bu başlıktaki ansiklopedisi gibi.
Orta Çağ'daki Avrupalı akademisyenler bilginin iki ana bölümden oluştuğunu düşünüyordu: beşeri bilimler (öncelikle günümüzde klasikler olarak bilinen) ve ilahiyat; bilim ise gözlem veya deneyden ziyade büyük ölçüde metinler aracılığıyla inceleniyordu. Doğa çalışmaları Rönesans'ta yeniden canlanmış ve kısa sürede akademik bilginin üçüncü bir dalı haline gelmiş, kendisi de betimleyici doğa tarihi ve doğa felsefesi, yani doğanın analitik incelenmesi olarak ikiye ayrılmıştır. Modern anlamda doğa felsefesi kabaca modern fizik ve kimyaya karşılık gelirken, doğa tarihi biyolojik ve jeolojik bilimleri içeriyordu. Bu ikisi güçlü bir şekilde ilişkiliydi. Centilmen bilim adamlarının en parlak dönemlerinde pek çok kişi her iki alana da katkıda bulunmuş ve her iki alandaki ilk makaleler, her ikisi de 17. yüzyılda kurulan Royal Society ve Fransız Bilimler Akademisi gibi profesyonel bilim topluluğu toplantılarında yaygın olarak okunmuştur.
Doğa tarihi, Linnaeus'un İsveç'in ekonomik durumunu iyileştirme arzusu gibi pratik nedenlerle teşvik edilmişti. Benzer şekilde, Sanayi Devrimi de yararlı maden yataklarının bulunmasına yardımcı olmak için jeolojinin gelişmesine yol açmıştır.

Doğa tarihinin modern tanımları çeşitli alanlardan ve kaynaklardan gelmektedir ve modern tanımların birçoğu alanın belirli bir yönünü vurgulayarak aralarında bir dizi ortak tema bulunan çok sayıda tanım yaratmaktadır. Örneğin, doğa tarihi çoğunlukla bir gözlem türü ve bir çalışma konusu olarak tanımlanırken, aynı zamanda bir bilgi bütünü ve gözlemlenenden çok gözlemciye vurgu yapılan bir zanaat veya uygulama olarak da tanımlanabilir.
Biyologların tanımları - Marston Bates'in bu tanımında görüldüğü gibi - genellikle çevrelerindeki bireysel organizmaların bilimsel çalışmasına odaklanır: "Doğa tarihi, hayvanların ve bitki organizmalarının incelenmesidir. ... O halde ben doğa tarihini yaşamın birey düzeyinde incelenmesi olarak düşünmeyi seviyorum - bitkiler ve hayvanlar ne yapar, birbirlerine ve çevrelerine nasıl tepki verirler, popülasyonlar ve topluluklar gibi daha büyük gruplar halinde nasıl organize olurlar" ve D.S. Wilcove ve T. Eisner tarafından yapılan şu daha yeni tanım: "Organizmaların yakından gözlemlenmesi - kökenleri, evrimleri, davranışları ve diğer türlerle ilişkileri".
Çevrelerindeki organizmalara odaklanan bu yaklaşım H.W. Greene ve J.B. Losos tarafından da yinelenmektedir: "Doğa tarihi, organizmaların nerede olduklarına ve diğer organizmalarla etkileşimleri de dahil olmak üzere çevrelerinde ne yaptıklarına odaklanır. Organizmaların yaptıklarıyla ilgili oldukları ölçüde iç durumlarındaki değişiklikleri de kapsar".
Bazı tanımlar daha da ileri giderek - G.A. Bartholomew'in tanımında olduğu gibi - organizmaların hem geçmiş hem de şimdiki ortamlarında doğrudan gözlemlenmesine odaklanmaktadır: "Doğa tarihi öğrencisi ya da doğa bilimci, bitki ve hayvanları doğrudan gözlemleyerek dünyayı inceler. Organizmalar işlevsel olarak yaşadıkları çevreden ayrılamaz olduğundan ve evrimsel geçmişlerinin bir kısmı bilinmeden yapı ve işlevleri yeterince yorumlanamayacağından, doğa tarihi çalışması fosillerin yanı sıra fizyografik ve fiziksel çevrenin diğer yönlerinin incelenmesini de kapsar".
H.W. Greene tarafından yakın zamanda yapılan bir tanımda görüldüğü gibi, doğa tarihinin birçok tanımında ortak bir konu, tanımlayıcı bir bileşenin dahil edilmesidir: "Tanımlayıcı ekoloji ve etoloji". Aralarında S. Herman'ın da bulunduğu bazı yazarlar, doğa tarihinin daha geniş kapsamlı bir bakış açısıyla ele alınmasını savunmuştur: Herman bu alanı "bitki ve hayvanların doğal ortamlarında bilimsel olarak incelenmesi" olarak tanımlamaktadır. Bireysel organizmadan ekosisteme kadar organizasyon seviyeleri ile ilgilenir ve tanımlama, yaşam öyküsü, dağılım, bolluk ve karşılıklı ilişkileri vurgular.
Genellikle ve uygun bir şekilde estetik bir bileşen içerir" ve alanı daha da geniş bir şekilde tanımlayan T. Fleischner, "Dürüstlük ve doğruluk tarafından yönlendirilen, insan ötesi dünyaya kasıtlı, odaklanmış bir dikkat ve duyarlılık pratiği" olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlar, sanatı doğa tarihi alanına açıkça dahil etmekte ve Eskimoların (Inuit) doğa tarihi bilgisine atıfta bulunurken alanı "bir manzaranın sabırla sorgulanması" olarak tanımlayan B. Lopez'in özetlediği geniş tanımla uyumludur.
Doğa tarihi için benzer temaları kapsayan biraz farklı bir çerçeve, botanik ve zoolojinin yanı sıra antropoloji, jeoloji, paleontoloji ve astronomi unsurlarını da içeren veya dünyanın hem kültürel hem de doğal bileşenlerini içeren birçok önde gelen doğa tarihi müzesi tarafından kapsanan çalışma kapsamında da ima edilmektedir.
Bu alan için tanımların çokluğu hem bir zayıflık hem de bir güç olarak kabul edilmiştir ve yakın zamanda doğa tarihi üzerine görüşlerin bir derlemesinde uygulayıcılar tarafından bir dizi tanım sunulmuştur.

Doğa tarihi, doğal dünyanın çeşitliliğini analiz eden Aristoteles ve diğer antik filozoflarla başlar. Doğa tarihi Yaşlı Plinius tarafından canlılar, jeoloji, astronomi, teknoloji, sanat ve insanlık da dahil olmak üzere dünyada bulunabilecek her şeyi kapsayacak şekilde anlaşılmıştır.
De Materia Medica, Yunan kökenli Romalı bir hekim olan Pedanios Dioskurides tarafından MS 50-70 yılları arasında yazılmıştır. Rönesans'ta yerini alana kadar 1500 yıldan fazla bir süre boyunca yaygın olarak okunmuş ve tüm doğa tarihi kitapları arasında en uzun ömürlü olanlardan biri haline gelmiştir.
Antik Yunanlardan Carl Linnaeus ve diğer 18. yüzyıl doğa bilimcilerinin çalışmalarına kadar, doğa tarihinin temel kavramlarından biri, türümüzle sonuçlanan ve sözde artan mükemmelliğin doğrusal bir ölçeğinde minerallerin, sebzelerin, hayvanların daha ilkel formlarının ve daha karmaşık yaşam formlarının bir düzenlemesi olan scala naturae veya büyük varlık zinciri idi.

Doğa tarihi Arap ve Doğu dünyasında çok daha hızlı bir şekilde ilerlemesine rağmen Avrupa'da Orta Çağ boyunca temelde durağandı. 13. yüzyıldan itibaren Aristoteles'in çalışmaları, özellikle Thomas Aquinas tarafından Hristiyan felsefesine oldukça katı bir şekilde uyarlanmış ve doğal teolojinin temelini oluşturmuştur.
Rönesans döneminde, bilim adamları (özellikle bitki bilimciler ve hümanistler) doğa tarihi için bitki ve hayvanları doğrudan gözlemlemeye geri döndü ve birçoğu egzotik örnekler ve sıra dışı canavarlardan oluşan büyük koleksiyonlar biriktirmeye başladılar. Leonhart Fuchs, Otto Brunfels ve Hieronymus Bock ile birlikte botaniğin üç kurucu babasından biriydi. Bu alana katkıda bulunan diğer önemli isimler Valerius Cordus, Conrad Gesner (Historiae animalium), Frederik Ruysch ve Gaspard Bauhin'dir. Bilinen organizmaların sayısındaki hızlı artış, İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus'un sistemiyle doruğa ulaşan, türleri taksonomik gruplar halinde sınıflandırmaya ve düzenlemeye yönelik birçok girişimde bulunulmasına yol açmıştır.
İngiliz Çin bilimi tarihçisi Joseph Needham, Li Shizhen'i "Çinli doğa bilimcilerin 'taçsız kralı'" ve Bencao Gangmu'sunu "şüphesiz Ming'in en büyük bilimsel başarısı" olarak adlandırır. Birçok dile çevrilen eserleri birçok akademisyen ve araştırmacıyı yönlendirmiş ya da etkilemiştir.

İngiliz doğa tarihine önemli bir katkı, bitkiler, hayvanlar ve doğanın diğer yönleri hakkında yazan Gilbert White, William Kirby, John George Wood ve John Ray gibi papaz-doğabilimciler tarafından yapılmıştır. Bu kişilerin çoğu, Tanrı'nın varlığı ya da iyiliği için doğal teoloji argümanı oluşturmak amacıyla doğa hakkında yazmışlardır. Bununla birlikte, erken modern zamanlardan bu yana, çok sayıda kadın doğa tarihine, özellikle de botanik alanında, yazar, koleksiyoncu veya illüstratör olarak katkıda bulunmuştur.
Modern Avrupa'da botanik, jeoloji, mikoloji, paleontoloji, fizyoloji ve zooloji gibi profesyonel disiplinler oluşmuştur. Eskiden üniversite fen profesörleri tarafından öğretilen ana konu olan doğa tarihi, daha uzmanlaşmış bilim insanları tarafından giderek küçümsenmiş ve bilimin bir parçası olmaktan ziyade "amatör" bir faaliyet olarak görülmeye başlanmıştır. Viktorya Dönemi İskoçya'sında doğa tarihi çalışmalarının iyi bir ruh sağlığına katkıda bulunduğuna inanılıyordu. Özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bu durum kuşlar, kelebekler, deniz kabukları (malakoloji/konkoloji), böcekler ve kır çiçekleri araştırmaları gibi özel hobilere dönüştü; bu arada bilim insanları birleşik bir biyoloji disiplinini tanımlamaya çalıştılar (en azından modern evrimsel senteze kadar kısmi bir başarıyla). Yine de doğa tarihi gelenekleri biyoloji, özellikle de ekoloji (canlı organizmaları ve onları destekleyen Dünya'nın biyosferinin inorganik bileşenlerini içeren doğal sistemlerin incelenmesi), etoloji (hayvan davranışlarının bilimsel olarak incelenmesi) ve evrimsel biyoloji (çok uzun zaman dilimlerinde yaşam formları arasındaki ilişkilerin incelenmesi) çalışmalarında rol oynamaya devam etmekte ve günümüzde bütünleştirici organizmal biyoloji olarak ye

Doğal teoloji, geçmişteki kullanımıyla fiziko-teoloji, usa ve olağan doğa deneyimine dayalı olarak bir tanrının varlığına ilişkin argümanlar sağlamaya çalışan bir teoloji türüdür.
Bu, onu kutsal metinlere ve/veya dini deneyimlere dayanan vahyedilmiş teolojiden ve ayrıca a priori us yürütmeye dayanan aşkın teolojiden ayırır. Bu nedenle, göksel devinimden sorumlu olan göksel motorların, tanrıların veya tek bir yüce tanrının doğasını açıklamayı amaçlayan bir felsefe türüdür. Aristoteles'in metafizik üzerine risalesi, devinmeyen bir ilk devindiricinin zorunlu varlığını kanıtladığını savlar.
Doğal teolojinin idealleri Eski Ahit'e ve Yunan felsefesine kadar uzanabilir. Bu ideallere ilişkin ilk kaynaklar, Jeremiah ve Solomon'un Bilgeliği (MÖ 50) ve Platon'un Timaeus diyaloğundan (c. 360 BC) gelmektedir.

Drosophila, küçük bir sinek cinsidir. Üyeleri genelde "meyve sineği" olarak adlandırılır. Ayrıca sirke sineği, şarap sineği, posa sineği ve üzüm sineği olarak da adlandırılır.
Olmuş veya olmamış meyvelerle beslenen Tephritidae familyasının üyeleri de meyve sineği olarak isimlendirilir. Özellikle Drosophila melanogaster genetik araştırmalarda model organizma olarak kullanılır. Meyve sineği ve Drosophila kelimeleri genellikle D. melanogaster ile eşanlamlı kullanılmasına rağmen Drosophila cinsi; görünüşlerinde, davranışlarında ve üreme ortamlarında farklılık gösteren yaklaşık 1500 tür içerir.
Nature dergisinde Ekim 2024'te yayınlanan bir araştırmaya göre yetişkin dişi bir drosophila beynini inceleyen bilim insanları ilk defa, 130 bin beyin hücresinin her birinin ve 50 milyon bağlantının konumu ile şeklini de tespit etti. Bu çalışma yetişkin bir hayvan beyni üzerinde şimdiye kadar yapılmış en ayrıntılı analiz olma özelliğini taşımaktadır. Araştırmaya göre drosophilanın tehdit algılayan görüş devresi, sineğin bacaklarına sinyal yollamakta, böylece anında hareket ederek tehditten kurtulabilmektedir.

Drosophila cinsinin üyeleri küçük sineklerdir. Renkleri soluk sarıdan kırmızı-kahverengiye ve hatta siyaha kadar değişir. Gözleri kırmızıdır. Çoğu türünün kanatlarında belirgin siyah desenler vardır. Çoğu küçüktür (2–4 mm), ama bazıları, özellikle Hawai türleri bir ev sineğinden daha büyüktür.

Meyve sinekleri "Drosofila" çiftleşmek için karşı cinslerine çağrıda bulunurken kanatlarını kullanırlar. Erkek meyve sineği dişinin yakınında, onun tüylü kanatlarının düzlemine dik açı yapacak şekilde durur. Sonra bir ya da iki kanadını, türüne göre 160 ile 300 hertz arasında değişen bir hızla ona doğru çırpar. Drosofila'nın minik kanatlarının titreşimi çok zayıf bir ses çıkartır. Dişi sinek bu sinyali algılayıp tanımaktadır. Araştırmacılar, havanın hareket biçiminin, antenin kökünde bulunan ve "johnston organı" adı verilen bir doku içindeki duyu hücreleriyle algılandığını ve dişi tarafından çözümlendiğini saptamışlardır. Son derece karmaşık bir biçimde düzenlenmiş bu organda 30.000'e yakın duyu hücresi bulunduğu için biyologlar bu karmaşık sistemin işleyişini henüz açıklayamamışlardır.

Gen duplikasyonu (veya kromozom duplikasyonu veya gen amplifikasyonu veya gen ikilenmesi), içinde bir gen bulunan bir DNA bölgesinin herhangi şekilde ikilenmesidir; homolog rekombinasyon sırasında bir hata sonucu, retrotranspozisyon olayı veya tüm bir kromozomun ikilenmesi sonucu meydana gelebilir. Genin kopyası selektif baskıdan yoksun olduğu için, ondaki mutasyonların organizma üzerinde zararlı etkisi olmaz. Dolayısıyla, organizmanın nesilleri boyunca, işlevsel tek kopyalı bir gene kıyasla daha hızlı mutasyona uğrar.
İkilenmenin meydana gelme mekanizmalarından biri hatalı rekombinasyondur. Bu durumda ikilenme ve silinme (delesyonun) beraber meydana gelir. Mayoz bölünme sırasında homolog kromozomların hatalı hizalanması sonucu eşitsiz krosover olarak adlandırılan bir olay olur. Bu rekombinasyonun sonucu, değişim yerindeki kromozomlardan birinde bir ikilenme, öbüründe ise bir delesyon oluşur.

Duplikasyon, bir kromozomun bir parçasının o kromozom üzerinde iki veya daha fazla sayıda tekrarla görülmesi şeklindeki kromozom anomalisidir. Yani kromozomun bir kısmının kendi kendini eşlemesi olarak da tanımlanabilir.
Duplikasyonlu bir parça sentromerli serbest bir parça veya tamamlayıcı bir kromozom parçası olabilir. Eğer sentromere sahip, yani sentrik bir kromozom parçası ise, bu parça küçük, ekstra bir kromozom olarak kabul edilir.
Bir kromozom parça değişimi sırasında karşısındakine belirli genleri vermez, sadece alırsa o gen bakımından diploid olur. Bu, çoğunlukla düzenli işlemeyen bir krossingoverde meydana gelir. Normal olarak mayozun ilk evrelerinde eş genler sinapsis yapar. Ayrılırken normal bir bölünme olmazsa, kromatidlerden biri, o gen bakımından diploid olur, diğeri ise o genlerden yoksun kalır.
Homolog kromozomlar ilk mayoz sırasında sinapsis sonrası ayrılırken farklı noktalarından çaprazlandıklarında koma ve değişik düzeylerde kaynaşma olursa iki tip kromozom ortaya çıkar. örneğin ABCDE kromozomunun BC lokusları ile homoloğunun DE lokusları arasında bir kiazma noktası oluşursa, kırılma ve parça değişimi sonunda biri ABE, diğeri de ABCDCDE genlerini içeren kromozomlar oluşur. Buradaki parça değişimi nokta nokta karşılıklı gelme şeklinde olan krossingoverden farklıdır. Duplikasyon yani iki tane normal homoloğu ile karşılıklı geldiğinde bu fazla parça kısmı dışarıya doğru bir halka yapısı gösterir. Dolayısıyla Profaz I sırasında gözlenen ilmek veya halka yapıları delesyon veya duplikasyon olaylarına işaret eder.
Birbirini takip eden ikilenmelere en iyi örnek Drosophila sineğinde "Bar Duplikasyonu" diye bilinen durumdur. Drosophila'larda bulunan Bar mutant geni petek gözün küçülmesine sebep olmaktadır. de Marinis adlı bir araştırmacı Drosophila X kromozomununda bir parçanın iki defa bulunduğunu göstermiştir. 16 A diye adlandırılan bu parça, düzensiz bir krossingover sonucu bir kromatidde tek diğerinde ise üç tane bulunabilmektedir. Özel markalama yöntemleri ile bu durum gösterilebilmiştir.
Her bir çekirdekte 16 A segmentinin sayısı aynı olsa da 16 A'nın kromzomlardaki yerleşim durumları da önemlidir. Örneğin bir çekirdek içinde bir kromozomda üç, onun homoloğunda bir tane 16 A segmenti taşıyan hayvanlardaki petek gözü oluşturan kafes sayısı, çekirdeklerin de her birinde ikişer tane 16 A segmentli kromozom çifti taşıyan sineklerin petek göz kafes sayılarından ile sembolize edildiğinde, normal durumlarda ABCDEFGH, bar özelliğinde ABCDEFGBCDEFGH, ultrabar özelliğinde ise, ABCDEFGEBCDEFGBCDEFGH gen içeriği vardır.
Genellikle ikilenmeler şeklindeki gen sayısı atışları, parça delesyonlarına nazaran daha az zaralıdır. Çünkü hücrede orijinal gen kombinasyonunu bozmadan DNA ilavesi mutasyonun oluşmasını sağlar.
Duplikasyon, evrim bakımından önemlidir. Çünkü hücreye ek DNA girmesini ve böylece orijinal gen kompleksini bozmadan mutasyonların meydana gelmesini sağlar. Genellikle zararlı bir etkisi yoktur fakat bazen gen dengesini bozduğu için zararlı sonuçlar doğurabilir. Örneğin, Drosophila'da gözlerin küçük kalmasını sağlayan "Bar Duplikasyonu" buna tipik örnektir. Bitkilerde devleşme meydana getirebilir. Genellikle kararlı olmayan değişimlerdir, zamanla normal durumuna dönüşebilir.
Bloom ve Rett sendromu kromozomal duplikasyon sonucu meydana gelen genetik hastalıklardandır.

Gen duplikasyonunin evrimde önemli bir rol oynadığına en az yüz yıldır inanılmaktadır. Susumu Ohno klasik eseri Gen Duplikasyonu ile Evrim ile bu teorinin en meşhur geliştiricilerindendir. Ohno, evrensel ortak atanın]] ortaya çıkmasından beri en önemli evrimsel kuvvetin gen duplikasyonu olduğunu savunmuştur. Büyük genom ikilenme olayları ender değildir. Ekmek mayasının genomunun yaklaşık 100 milyon yıl önce ikilendiğine inanılmaktadır. Bitkiler en sık genom ikilemesi yapan canlılardır. Örneğin buğday heksaploittir (bir poliploid çeşidi), yani genomunun altı kopyasına sahiptir.
Bir gen ikilenme olayı ile meydana gelen iki gen paralog olarak adlandırılır ve genelde farklı yapı ve işlevi olan proteinler kodlarlar. Buna karşın ortolog genler farklı canlı türlerinde bulunan benzer işlevli proteinleri kodlar ama bunlar bir türleşme olayı sonucu meydana gelmişlerdir. (Bakınız Genetikte dizi homolojisi.)
Paralog ve ortologların ayırdedilmesi biyolojik araştırmalarda önemli ama zordur. Bir insan geninin homoloğu başka bir canlı türde bulunabilirse, o canlıda deney yaparak insan geninin fonksiyonu hakkında bilgi edinilebilir, ama ancak bu homoloji ortolog ise. Eğer homolog genler paralog iseler ve bir gen ikilenme olayı sonucu meydana geldilerse, işlevleri muhtemelen birbirlerinden çok farklıdır.
Paralog parçalar, birbirlerine %90 benzerlik gösteren tekrar dizileri olabilir. Böyle durumlarda bu paralog bölgeler "düşük kopya tekrarları" (İng. low copy repeats ; LCR) olarak adlandırılırlar, çünkü az tekrar eden dizilerdir. Bunlar genelde kromozomun perisentromerik (sentromer çevresi), subtelomerik (telomer yakını) ve interstisyal bölgelerinde bulunurlar. LCR'ler, büyüklükleri (>1Kb), benzerlikleri ve doğrultuları nedeniyle, ikilenmeye ve silinmeye çok müsaittirler. Bu genomik düzen değişikliklere non-alelik homolog rekombinasyon mekanizması neden olur. Bunun sonucu genomik varyasyonlar gen dozajına bağlı hastalık ve bozukluklara yol açabilir, Rett-benzeri sendrom ve Pelizaeus-Merzbacher hastalığı gibi.

Gen duplikasyonu bir canlının genomunda mutlaka uzun vadeli bir değişikliğe yol açmaz. Hatta, bu değişiklikler çoğu zaman ilk meydana geldikleri organizmadan öteye gitmezler. Amplifikasyon bir genin aşırı ifade edilebildiği pek çok yoldan sadece biridir. Doğal bir ikilenme bir somatik hücrede olursa uzun vadeli bir etkisi olmaz, bunun için ikilenmenin bir germ hücresinde meydana gelmesi gerekir. Her durumda, ikilenme kısmen veya ciddi oranda zararlı olabilir. Örneğin, onkogenlerin duplikasyonu çoğu kanser tipinin sık görülen bir nedenidir, göğüs kanserinde P70-S6 Kinaz 1 amplifikasyonunda olduğu gibi. Böyle durumlarda gen düplikasyonu somatik hücrelerde meydana gelir ve sadece kanser hücrelerinin genomunu etkiler, tüm organizma veya onun yavrularının genomu üzerinde etki etmez.

Genomik mikrodizilim gibi teknolojiler mikroikilenme gibi kromozom anormalliklerini yüksek debili bir yolla teşhis etmekte kullanılır. Bu yöntemde, genom dizisi boyunca yer alan oligonükleotitlerden oluşan bir mikrodizilim çipi üzerinde, test edilecek genomik DNA'nın fluoresan işaretli parçaları hibritlenir. Her bir oligonükleotitteki hibridizsyon sinyali, genomik koordinatlara göre grafiklendiği zaman, normalin altında veya üstünde sinyal gösteren bölgeler, sırasıyla, delesyon veya düplikasyon olan bölgelere karşılık gelir.

Psödogenler
Moleküler evrim
İnsan genomu
Karşılaştırmalı genomiks
Duplikasyon

A bibliography on gene and genome duplication31 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Gen ve genom duplikasyonu için bibliyografya)

Edinilmiş özelliklerin kalıtımı bir canlının yaşamı boyunca meydana gelen değişikliklerin (örneğin kullanım sonucu kasların büyümesi gibi) döllerine aktarıldığına dair bir kalıtım teorisidir. Bu fikir eski Yunanlar zamanından beri mevcut olmakla beraber, genelde Fransız tabiatçısı Jean Baptiste Lamarck'a atfen, Lamarkizm olarak değinilir.
Edinilmiş özelliklerin kalıtımı kavramının modern bir tanımı şöyledir: Ortamda meydana gelen ufak bir değişiklik, bu ortamda bulunan bir canlı türünün tüm (veya çoğu) üyelerinde bir değişikliğe neden olur; bu canlılar başlangıçtaki ortama geri konunca bu yeni özellik devam eder. Bu özellik kalıtılır bireylerin yavrularında da aynı görülür.
Edinilmiş özelliklerin kalıtımı fikri eski çağlarda Hipokrat ve Aristo tarafından öne sürülmüştü ve Lamarck zamanında yaygın olarak kabul görmekteydi. Comte de Buffon, Lamarck'tan evvel, bu kavramı içeren, evrimle ilgili görüşlerini dile getirmiş ve Charles Darwin bile, Lamarck'tan sonra, edinilmiş özelliklerin kalıtımı hakkında kendi teorisi olan pangenezis teorisini geliştirmiştir. "Lamarkçı genetik" terimi ve Lamarck ile Darwin arasında bir çekişme olduğu fikri, 19. yüzyıl sonlarında, Weismann ve neo-lamarckçılar arasındaki çekişmeden doğmuş birer efsanedir. Edinilmiş özelliklerin kalıtımı kavramının yanlış olduğu nihayet 20. yüzyılın başlarında geniş kabul gördü.

Eski Yunan mitolojisina göre Theseus tanrılar tarafında cezalandırılınca oturduğu bir taşa yapışır. Herkül onu kurtarmak için yapışan kısmını keser, böylece Theseus'un butunun bir bölümü taşa yapışık kalır. Efsaneye göre Theseus soyundan gelenler bu yüzden onun bu kusurunu taşırlar ve bu yüzden Atinalılar küçük butludurlar.
Hipokrat, vücudun her tarafından kaynaklanan bir şeyin bir şekilde menide (bugünkü deyimle eşey hücrelerinde) toplanıp gelecek nesile aktarıldığını iddia etmiştir (yüzyıllar sonra benzer bir görüş savunan Darwin buna "gemmula" adını vermiştir). Aristo bu görüşe karşı çıkmıştır. Aristo, saçına henüz ak düşmemiş bir genç babanın oğluna yaşlılıkta saçının beyaz olma özelliğini aktarabildiğini belirtmiştir. İkincisi, ailelerdeki bazı özelliklerin (saç rengi, göz rengi gibi) birkaç nesil atlayıp tekrar ortaya çıkabilmektektedir. Ayrıca, bir özelliğin sakatlanma yoluyla kaybına rağmen o özelliğin genelde gelecek nesle aktarıldığını belirtmiştir. Dolayısıyla, Aristo, edinilen özelliklerin mutlaka kalıtlanmadığı, kalıtlanan şeyin bu özellikleri sergileme potansiyeli olduğunu savunmuştur.

Comte de Buffon, canlıların kendileri için uygun olmayan ortamlarda dejenere olduklarını, örneğin eşeğin, atın dejenere bir hali olduğunu öne sürmüştü. Ancak, dejenere hayvanlar kendileri için uygun bir ortama geri getirilirlerse birkaç nesil içinde ideal şekillerine tekrar kavuşabileceklerini öne sürmüştür. Yani dejenerasyon o canlının özünde olan bir şey değildi.

Lamarck canlılarda çeşitlenmeye neden olan iki güç olduğunu öne sürmüştü. Bunlardan "yaşam gücü" diye adlandırdığı birinci güç, canlıları daha karmaşık olmaya itmektedir, öbürü ise çevrenin değiştirici etkisidir. Lamarck, hayvanlarda onları çevreye uyum sağlamaya ve birbirlerinden farklı olmaya iten bir güç olduğunu savunmuştur. Bu adaptif gücün canlı ile çevresi ile etkileşimden, özelliklerin kullanılıp kullanılmamasından gücünü almaktadır. Bir organın sık kullanımı onu zamanla geliştirip güçlendirir, buna karşın bir organın kullanılmaması onu zayıflatır, bozulmasına ve sonunda yok olmasına neden olur. Lamarck'ın görüşüne göre bu özellikler sonra kalıtlanır. Zürafa, yılan, leylek, kuğu gibi hayvanların vücut şekilleri, bu hayvanların uzun dönemler boyunce edinilmiş alışkanlıklarının sonucudur.

Darwin, hayvanların evcilleşmesinin onlarda çeşitliliği artırdığı ve kalıtımı etkilediğini iddia etmiştir. Doğal seçilim konusunda yazdıkları evrim teorisinin temelinde yatmasına rağmen, kalıtsal varyasyonlar ile, çevrenin etkisi sonucu meydana gelen değişiklikler arasındaki farklılığın bilincinde değildi. Evrimin mekanizmasının anlaşılması ancak daha sonraki yıllarda, Mendel'in çalışmalarının başka bilim adamlarınca keşfinden sonra mümkün oldu. Darwin'in Lamarck'tan olan farklılığı, adaptasyon konusundaydı: Darwin'e göre adaptasyon seleksiyonun sonucuydu, Lamarck'a göre ise çevreye uyum ihtiyacının sonucuydu.
Darwin, "gemmula" adını verdiği, vücudun her özelliğinin ve organının mikroskopik kopyalarının varlığını öne sürmüştü. Bu gemmulalar, vücudun her hücresinde bulunmaktaydı ve bunlar dokulardaki çevresel şartlara bağlı olarak nitelik ve nicelik olarak değişebilmekteydi. Gemmulalar kanla cinsel organlara taşınmakta, orada birbirleriyle birleşip eşey hücrelerini meydana getirmekteydiler. Döllenmenin ardından, gelişim sırasında, bu gemmulalar ait olduklara dokulara yayılıp onların yeniden oluşmasını sağlamaktaydılar.

Lamarck'ın görüşlerinin nihayet çürütülmesi August Weismann'ın çalışmalarına atfedilir. Weismann 1500 farenin kuyruklarını 20 nesil boyunca kesmiş ve bunun sonucu olarak hiçbir farenin kuyruksuz doğmadığını bildirmiştir. Bu deneyin Lamarck'ın teorilerini çürütmediği o zaman ve bugün de belirtilmiş olsa günümüz ders kitapları hâlâ Weisman'ın Lamarck'ın hatasını "ispatladığı" yazar. Aslında Lamarck ve diğerlerinin iddiası, zorunluluk (veya gayret veya irade veya çevre) sonucu edinilmiş özelliklerin kalıtlandığıydı. Lamarckçılar zarar görme yolu ile kaybedilen özelliklerin kalıtsal olarak da kaybedileceğini iddia etmiyordu.
Bilimsel yöntemle bir şeyin olmadığının ispatlanması mümkün değildir, sadece bir şeyin olduğu ispatlanabilir. Ancak matematikte, olmayana ergi yoluyla bir olumsuzluk kanıtlanabilir. Edinilmiş özelliklerin kalıtımı fikrinin terkedilmesinin nedeni belli bir deney sonucuna değil, Weismann tarafından öne sürülen "germ-plazma" fikrinin o zamanki bilimsel camiaya daha mantıklı gelmesine atfedilir. Weismann, kalıtsal özelliklerin eşey hücrelerinde bulunduğunu, kalıtsal bilgilerin ancak eşey hücrelerinden somatik hücrelere geçebileceğini, ters yönde bir bilgi aktarımı olamıyacağını savunuyordu (bu fikir "Weismann duvarı" olarak adlandırılmıştır).
Weismann, eşey hücrelerinde bulunan germ plazmanın devamlılığını öne sürmüştü ki bu 20. yüzyılda genom'a kaşılık gelecek bir kavramdı. Germ-plazma gibi bir cismin nesilden nesile aktarımı, kasların güçlenmesi gibi fiziksel bir sürecin nesiller arası devamlılığından daha kolay anlaşılabilen bir kavramdı.

1930'lu yıllarda Sovyetler Birliğinde edinilmiş özelliklerin kalıtımı teorisi, Sovyet Tarım Bilimleri Akademisi başkanı Trofim Lisenko'nun öne sürdüğü teoride merkezi bir yere sahipti. Lisenkoizm, Sovyet tarımının ilerlemesi için öne sürülmüş ama bunun uygulaması acı başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Vernalizasyon (bitki tohumlarının uzun süreli soğuğa maruz kalması) ile kış buğdayının bahar buğdayına dönüştürülebileceği iddiası bunun meşhur örneklerindendir. 7 milyar hektar vernalize olmuş tohum ekildikten sonra 1936'da vernalizasyon aniden ve sessizce terkedilmiştir.

Kazanılmış özelliklerin kalıtımının olabilmesi için eşey hücrelerindeki DNA'nın çevreyle etkileşim sonucu değişime uğraması gerekir. Yakın dönemde epigenetik olgusunun keşfi, kazanılmış özelliklerin bazı şartlarda bir sonraki kuşağa aktarılmasını sağlayacak moleküler mekanizmaların olduğunu göstermiştir. Bu keşifler Hipokrat, Lamarck veya Lisenko tarafından savunulan evrensel görüşlerin doğruluğunu kanıtlamamaktadır. Ancak, moleküler genetik konusunda kaydedilen ilerlemeler hücrelerin çalışmasında ne kadar çeşitli mekanizmaların mevcut olduğunu bize göstermektedir. Görülmektedir ki, canlılarda kalıtımda epigenetik ve genetik elele çalışmaktalar.

Edinilmiş özelliklerin kalıtımı kavramı mikroorganizmalarda çeşitli örnekleri gösterilebilir. Mikroorganizmalar eşey hücreleri ile çoğalmadıkları için organizmanın edindiği kalıtsal bir değişiklik onun yavrularına bazen doğrudan aktarılabilir. Epigenetik, DNA dizisinde bulunmayan enformasyonun fenotipe olan etkisidir. Epigenetik bilminin konusu olan bu olgulara örnekler aşağıda verilmiştir:

Yatay gen transferi kazanılmış özelliklerin  kalıtlanmasının bir diğer yoludur. Örneğin lambda fajı tarafından enfekte olan E. coli hücreleri faj genomunu kendi kromozomlarına dahil ederler, bunun sonucu olarak da faja karşı dayanıklılık kazanırlar. Bir diğer örnek olarak, mitokondrilerin atası olan prokaryotların başka bir hücrenin içine alınması sonucu ökaryotların oluşması (endosimbiyoz teorisi) de, edinilmiş bir özelliğin kalıtımı sayılabilir.
DNA'da bir değişiklik oluşmasa da gen ifadesinin stabilize olmasını sağlayan pozitif geri besleme döngüleri aktive olmuş bir genin bir sonraki nesilde de aktif kalmasını sağlayabilir.
DNA dizileri değişmeden gen ifadesinin değişmesine neden olan moleküler değişikliklerin (örneğin metil ve glikozil grupları) gelecek nesile aktarılması bir diğer mekanizmadır.
Prionlar, enfeksiyöz özellikli proteinlerdir. Bu proteinlerin genelde iki farklı biçimi vardır, bu iki biçimden vücuda zararlı olanı, zararsız olan öbür biçimi katalitik yolla zararlı biçime dönüştürebilir. Böylece genomda bir değişklik olmadan fenotipik bir değişiklik meydana gelmiş olur.

DNA ve kromatin modifikasyonu genlerin ifadesine etki etmektedir. Epigenetik mekanizmaların bazıları kazanılmış özelliklerin kalıtımına yol açmaktadır.
Örneğin, DNA metil transferaz enzimleri, DNA'daki bir iplikçikteki sitozin bazlarında metil grupları bulunduğunda karşı iplikçikteki sitozinlerin de metillenmesini sağlarlar. Bu yolla, DNA ikileşmesinde, DNA'nın metilasyonu muhafaza olup bir sonraki nesile aktarılabilir.
Çevresel faktörler epigenetik kalıtıma etki eder. Örneğin kedi, tavşan ve kemirgenlerde kürk rengi Agouti geni tarafından belirlenir, bunun alellerinin metilasyon şekilleri farklıdır. Folik asit ve kobalamin gibi gıda katkıları Agouti geninin metilasyonuna etki ettiği ve meydana gelen değişiklikler sonraki nesile aktarıldığı gösterilmiştir. Bir deneyde, hamilelik sırasında folik asit yiyen farelerin yavruların çoğu kahverengi kürklü olmuş, folik asit almayan annelerin

Edward B. Lewis (20 Mayıs 1918 - 21 Temmuz 2004), Amerikalı genetikçi. 1995 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanmıştır. Aynı yıl ödülü Christiane Nüsslein-Volhard ve Eric F. Wieschaus ile paylaşmıştır.
Kendisine Nobel Tıp Ödülü kazandıran çalışmalarını Drosophila isimli bir çeşit sinek üzerinde yapmış ve çalışmalarıyla gelişimsel genetik araştırmalarına öncülük etmiştir.

Crow, James F; Bender, Welcome (Aralık 2004), "Edward B. Lewis, 1918-2004.", Genetics, 168 (4), ss. 1773-83, PMC 1448758 , PMID 15611154 
Duncan, Ian; Celniker, Susan E (Ekim 2004), "In memoriam: Edward B. Lewis (1918-2004).", Dev. Cell, 7 (4), ss. 487-9, doi:10.1016/j.devcel.2004.09.005, PMID 15469837 
Mishra, Rakesh K (Eylül 2004), "Edward B Lewis (1918-2004).", J. Biosci., 29 (3), ss. 231-3, PMID 15381844 
Winchester, Guil (21 Eylül 2004), "Edward B. Lewis 1918-2004.", Curr. Biol., 14 (18), ss. R740-2, doi:10.1016/j.cub.2004.09.007, PMID 15380080 
Scott, Matthew P; Lawrence, Peter A (9 Eylül 2004), "Obituary: Edward B. Lewis (1918-2004).", Nature, 431 (7005), s. 143, doi:10.1038/431143a, PMID 15356617 
Tannen, Terrell (2004), "Edward B. Lewis.", Lancet, 364 (9435), s. 658, doi:10.1016/S0140-6736(04)16878-5, PMID 15341018 
Raju, T N (1 Temmuz 2000), "The Nobel chronicles. 1995: Edward B Lewis (b 1918), Christiane Nüsslein-Volhard (b 1942), and Eric Francis Wieschaus (b 1947).", Lancet, 356 (9223), s. 81, PMID 10892797 
Vennström, B; Lagerkrantz, H (11 Aralık 1995), "The 1995 Nobel Prize in medicine or physiology--awarded Edward B. Lewis, Christiane Nusslein-Volhard and Eric Wieschaus", Ugeskr. Laeg., 157 (50), ss. 6999-702, PMID 8545917 
Etcheverry, G J (1995), "Nobel prize of physiology or medicine 1955: Edward B. Lewis, Christiane Nüsslein-Volhard, Eric Wieschaüs. The flies and the keys of the embryonic development", Medicina (B Aires), 55 (6), ss. 715-7, PMID 8731586 

Caltech obituary
The Official Site of Louisa Gross Horwitz Prize6 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emmanuelle Marie Charpentier (d. 11 Aralık 1968), mikrobiyoloji, genetik ve biyokimya alanlarında çalışan Fransız profesör ve araştırmacıdır. 2015 yılından beri, Almanya, Berlin'deki Max Planck Enfeksiyon Biyolojisi Enstitüsü'nde direktör olarak görev yapmaktadır. 2018'de bağımsız bir araştırma enstitüsü olan Max Planck Patojen Bilimi Birimi'ni kurdu. 2020'de Charpentier ve Jennifer Doudna, "genom düzenlemede bir yöntemin geliştirilmesi nedeniyle" Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü.

1968'de Fransa'da Juvisy-sur-Orge'da doğan Charpentier, Paris'teki Pierre ve Marie Curie Üniversitesinde (günümüzde Sorbonne Üniversitesi Fen Fakültesi) biyokimya, mikrobiyoloji ve genetik okudu. 1992-1995 yılları arasında Institut Pasteur'da yüksek lisans öğrencisiydi, daha sonra doktorasını yaptı. Charpentier'in doktora projesi, antibiyotik direnciyle ilgili moleküler mekanizmalar üzerineydi.

Charpentier, 1993-1995 yılları arasında Pierre ve Marie Curie Üniversitesi'nde üniversite öğretim asistanı olarak ve 1995-1996 yılları arasında ise Pasteur Enstitüsünde doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri'nde, 1996-1997 yılları arasında, New York'taki Rockefeller Üniversitesi kadrosunda araştırmacı olarak yer aldı. Bu süre zarfında Charpentier, mikrobiyolog Elaine Tuomanen'in laboratuvarında çalıştı. Tuomanen'in laboratuvarında, patojen Streptococcus pneumoniae'nin genomunu değiştirmek için mobil genetik elementleri nasıl kullandığını araştırdı. Charpentier ayrıca S. pneumoniae'deki vankomisin direncini geliştirmeye de yardımcı oldu.

CRISPR teknolojisinin etik ve çevresel etkileri, özellikle insan genom düzenlemesi gibi konularda yoğun tartışmalara yol açmıştır. Charpentier'in çalışmalarının, bu yönleri ele alan uluslararası etik çerçevelerin oluşturulmasına katkı sağladığı belirtilmiştir 

Resmî site
Extensive biography of Emmanuelle Charpentier 12 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Max Planck Unit for the Science of Pathogens
Umeå University Staff Directory: Emmanuelle Charpentier 31 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Molecular Infection Medicine Sweden – Short Curriculum Vitae of Emmanuelle Charpentier
Crispr Therapeutics: Scientific Founders
Emmanuelle Charpentier to become a Director at the Max Planck Institute for Infection Biology in Berlin 12 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Endokrinoloji, Yunanca ἔνδον endon (iç) + κρίνειν krinein (salgı) + loji (bilimi) ve endokrin sistem, endokrin sisteme ait hastalıklar ve endokrin sistem tarafından salgılanan spesifik bileşikler olan hormonlar ile ilgilenenen bir tıp ve biyoloji dalıdır. Ayrıca hormonların neden olduğu gelişimsel olayların çoğalması, büyümesi ve farklılaşması ile metabolizmanın psikolojik veya davranışsal aktiviteleri, büyüme ve gelişme, doku fonksiyonu, uyku, sindirim, solunum, atılım, ruh hali, stres, emzirme, hareket, üreme ve duyusal algı ile ilgilidir. Uzmanlık davranışları davranışsal endokrinoloji ve karşılaştırmalı endokrinolojiyi de kapsar.
Endokrin sistem, vücudun farklı bölgelerinde yer alan, salgıladıkları hormonları doğrudan bir kanal sistemine değil de doğrudan kan dolaşımına salgılayan birkaç bezden oluşur. Hormonların birçok farklı işlevi ve eylem modu vardır; Bir hormonun farklı hedef organlar üzerinde yine farklı etkileri olabilir ve bu durumun tersine, bir hedef organ birden fazla hormon tarafından etkilenebilir.

Endokrinoloji insan vücudundaki endokrin sisteminin çalışmasını incelemektedir. Endokrin sistem, vücutta hormon salgılayan bir bez sistemidir. Hormonlar vücuttaki farklı organ sistemlerinin davranışlarını etkileyen kimyasallardır. Örnekler arasında tiroid hormonu, büyüme hormonu ve insülin verilebilir. Endokrin sistem bir dizi geribildirim mekanizmasına sahiptir ve bu mekanizma sayesinde çoğu zaman bir hormonun (tiroid uyarıcı hormon TSH) başka bir ikincil hormonun (tiroid hormonu gibi) etkisini veya salınmasını kontrol eder. Sekonder hormonun çok fazla salgılanması durumunda, birincil hormon hemostazı koruyarak negatif geribildirim sağlayabilir ve fazla salgılanan birincil hormonun salınımını azaltabilir.
Bayliss ve Starling'in orijinal 1902 tanımında (aşağıya bakınız), bir kimyasalın bir hormon olarak sınıflandırılabilmesi için o kimyasal maddenin bir organ tarafından üretilmesi (küçük miktarlarda) ve uzaktaki bir organda belirli bir işlevi yerine getirmesi için kan dolaşımı içine salınması gerekmektedir. Bu tanımlama, çoğu “klasik” hormon tanımı için geçerlidir, ancak aynı zamanda parakrin mekanizmalar (bir doku veya organ içindeki hücreler arasındaki kimyasal iletişim), otokrin sinyaller (aynı hücreler üzerinde etki gösteren bir kimyasal) ve intrakrin sinyaller (sadece aynı hücre içerisinde etki gösteren bir kimyasal) için de vardır. Örneğin, bir nöroendokrin sinyal, nöro-eksternal bir nöron tarafından kanın içine salınan "klasik" bir hormondur (nöroendokrinoloji hakkındaki makaleye bakınız).

Griffin ve Ojeda kimyasal bileşimlerine göre üç farklı hormon sınıfını tanımlar:

Bu tanıma göre, norepinefrin (noradrenalin), epinefrin (adrenalin) ve dopamin (katekolaminler) gibi aminler, tirozin gibi tek bir amino asitten türetilirler. 3,5,3'-triiyodotironin (T3) ve 3,5,3 ', 5'-tetrayiodotironin tiroksin (T4) gibi tiroid hormonları ise, bu sınıfın bir alt grubunu oluştururlar, çünkü bunlar tirozin amino asidinin iki iyotlu kombinasyonundan elde edilirler.

Peptit yapıdaki ve protein hormonlar üç (tirotropin salgılatıcı hormon için), 200'den fazla (folikül uyarıcı hormon için) amino asit kalıntıları içerir ve mol başına 30,000 gram kadar büyük bir moleküler kütleye sahip olabilirler. Hipofiz bezi tarafından salgılanan tüm hormonlar, adipositlerden salgılanan leptin, mideden salgılanan ghrelin ve pankreastan salınan insülin gibi peptit hormonlar bu sınıftadırlar.
Steroid hormonları, ana bileşikleri olan kolesterolden dönüştürülürler. Memeli steroid hormonları bağlandıkları reseptörler tarafından beş gruba ayrılabilirler: glukokortikoidler, mineralokortikoidler, androjenler, östrojenler ve progestojenler ve kalsitriol gibi bazı D vitamini formları steroid benzeridir ve homolog reseptörlere bağlanırlar, ancak gerçek steroidlerin karakteristik kaynaşmış halka yapısından yoksundurlar.
Her ne kadar, her organ sistemi (beyin, akciğerler, kalp, bağırsak, deri ve böbrek de dahil) çeşitli hormonları salgılasa ve çeşitli hormonlara da yanıtlar verse de; endokrinolojinin klinik özelliği temel olarak endokrin hormon salgılayan organlara odaklanır, bu da o organın öncelikli işlevinin hormon salgılamak olduğu anlamına gelir. Bu organlar hipofiz bezi, tiroid, böbrek üstü bezi, yumurtalıklar, testisler ve pankreası içerir.
Bir endokrinolog, diyabet, hipertiroidizm ve benzer hastalıklar gibi endokrin sistem bozuklukları tedavisinde uzmanlaşmış bir doktordur. (hastalık listesine bakınız).
Endokrinolojinin tıbbi uzmanlığı, çok çeşitli semptom ve varyasyonların tanısal değerlendirilmesini ve bir hormonun eksikliğini ya da bir veya daha fazla hormonun fazlalığnın sonucunda oluşan bozukluklarının uzun süreli yönetilmesini kapsar.
Endokrin hastalıkların tanı ve tedavisi, laboratuvar testlerinden ve çoğu uzmanlık alanından çok daha geniş bir alana yayılmaktadır. Birçok hastalık, uyarma/uyarma veya inhibisyon/stimülasyon testi ile araştırılmaktadır. Bu durum, bir endokrin organın fonksiyonunu test etmek için uyarıcı bir ajanın enjekte edilmesini de içerebilir. Daha sonra ilgili hormon veya metabolitlerin değişikliklerini değerlendirmek için kan numunesi alınır. Bir endokrinolog, araştırmaların kullanımlarını ve yine araştırmanın limitlerini anlamak ve değerlendirmek için klinik kimya ve biyokimya hakkında kapsamlı bilgiye sahip olmalıdır.
Endokrinoloji pratiğinin ikinci önemli bir yönü, insandan insana değişen farklılıkları hastalığın kendisinden ayırt etmektir. Atipik fiziksel gelişim modelleri ve anormal test sonuçları, hastalığın göstergesi olarak değerlendirilmeli ya da değerlendirilmemelidir. Endokrin organların tanısal görüntülenmesi, hastalığı temsil edebilecek ya da temsil edemeyecek ve "insidentaloma" olarak adlandırılan rastlantısal bulguları da ortaya çıkarabilir.
Endokrinoloji, bir kişinin bakımının yanı sıra hastalığın bakımını ile de ilgilenir. Endokrin bozuklukların çoğu yaşam boyu bakım gerektiren kronik hastalıklardır. En yaygın endokrin hastalıklardan bazıları diyabetes mellitus, hipotiroidizm ve metabolik sendromdur. Diyabet, obezite ve diğer kronik hastalıkların bakımı, hastayı kişisel ve sosyal düzeyde ve ayrıca moleküler düzeyde anlama gereğini gerektirir ve hekim-hasta ilişkileri önemli bir terapötik süreç olabilir.
Birçok endokrinolog hastalarını tedavi etmenin yanı sıra, klinik bilimler ve tıbbi araştırma, öğretim ve hastane yönetiminde yer almaktadırlar.

Endokrinologlar iç hastalıkları ya da pediatri uzmanlarıdırlar. Üreme endokrinologları öncelikle doğurganlık ve menstruel fonksiyon sorunları ile ilgilenirler ve genellikle öncesinde obstetrikle ilgili bir eğitim alırlar. Yerel eğitim sistemine bağlı olarak uzmanlık öncesi birkaç yıl boyunca en çok ya bir iç hastalıkları, çocuk hastalıkları uzmanı veya jinekolog olarak nitelendirilirler. ABD ve Kanada'da, tıp fakültesi sonrası iç hastalıkları, pediatri veya jinekoloji kurul sertifikasını almak için yapılan eğitime intörnlük eğitimi adı verilir. Yetişkin, pediatrik veya üreme endokrinolojisinde alt uzmanlığa yönelik daha resmi eğitim ise asistanlık olarak adlandırılır. Bir Kuzey Amerika endokrinoloğu için tipik eğitim 4 yıllık kolej, 4 yıllık tıp fakültesi, 3 yıllık ihtisas ve 2 yıllık asistanlık yapmaktır. ABD'deki yetişkin hasta endokrinologları, endokrinoloji, diyabet ve metabolizma konusunda Amerikan İç Hastalıkları Kurulu (ABIM) ya da Amerikan Osteopati İç Hastalıkları Kurumu (AOBIM) tarafından sertifikalandırılmıştır.

Lütfen endokrin hastalıkları başlığına bakınız.
Endokrinoloji ayrıca endokrin sisteminin hastalıklarının incelenmesini de içerir. Bu hastalıklar, bir hormonun çok az veya çok fazla salgılanması, bir hormonun çok az veya çok fazla etkisi olması veya hedef dokuların hormonu kabul etme sorunları ile ilişkili olabilir.

Endokrinoloji, pek çok hastalık ve hastalığı kapsadığı için, hastalara ve topluma eğitim veren birçok kurum vardır. Hormon Vakfı, "Endokrin Topluluğu" bir halk eğitim birliğidir ve tüm endokrinoloji ile ilgili koşullar hakkında bilgi sağlar. Bir veya daha fazla endokrinoloji le ilgili duruma odaklanan diğer eğitim kurumları arasında Amerikan Diyabet Derneği, İnsan Büyüme Vakfı, Amerikan Menopoz Vakfı, Inc. ve Amerika Tiroid Vakfı bulunmaktadır.
Kuzey Amerika'da endokrinologlarının başlıca meslek örgütleri arasında Endokrin Derneği, Amerikan Klinik Endokrinologlar Derneği, the American Diabetes Association (Amerikan Diyabet Derneği), Lawson Wilkins Pediatrik Endokrin Derneği ve Amerikan Tiroid Derneği bulunmaktadır.
Birleşik Krallık'ta, Endokrinoloji Derneği ve İngiliz Pediatrik Endokrinoloji ve Diyabet Derneği ana meslek kuruluşlarıdır. Avrupa Pediatrik Endokrinoloji Derneği sadece pediatrik endokrinolojiye adanmış en büyük uluslararası meslek birliğidir. Dünyada sayısız benzer endokrinoloji derneği vardır. Türkiye'de "Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği 24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." örnek verilebilir

Endokrinoloji hakkındaki ilk çalışmalar Çin'de başlamıştır. Çinliler, M.Ö. 200 yıllarında insan idrarından gelen seks ve hipofiz hormonlarını izole etmiş ve bunları tıbbi amaçlarla kullanmışlardır Steroid hormonlarının süblimasyonu gibi birçok karmaşık yöntem kullanmışlardır. Çince metinler tarafından belirlenen bir başka yöntem - en erken 1110 yılında - saponinin (Gleditsia sinensis fasulyesinden) hormonları ayıklamak için kullanıldığını, aynı zamanda alçının (kalsiyum sülfat içeren) kullanıldığı da bilinmektedir.
Her ne kadar endokrinoloji ile ilgili dokuların ve endokrin bezlerin çoğu ilk anatomistler tarafından tanımlanmış olsa da, biyolojik işlevleri ve yol açtıkları hastalıkları anlamada daha hümoral (vücut sıvıları ile ilgili) bir yaklaşımın, Aristo, Hipokrat, Lucretius, Celsus ve Galen gibi antik Yunan ve Roma düşünürleri tarafından tercih edildiği gösterilmiştir, ve bu teoriler 19. yüzyılda ortaya çıkan mikrop teorisinin, fizyolojinin ve organ tabanlı patolojinin ortaya çıkmasına kadar hüküm sürmüştür.
1849'da, Arnold Berthold, kısırlaştırılmış yavru horozların ibik ve

Enfeksiyon hastalıkları, bulaşıcı hastalıklar ve intaniye olarak da bilinir, bulaşıcı hastalıkların tanısı, tedavisi ve kontrol altına alınması alanında uzmanlaşmış bir tıp dalı. Bir enfeksiyon hastalıkları uzmanı büyük ölçüde hastane kaynaklı enfeksiyonlarla ya da hastane dışında gelişen salgınlarla mücadele eder.

Enfeksiyon hastalıkları uzmanları HIV/AIDS gibi bazı karmaşık hastalıklarda diğer uzmanlarla da müzakere ederek farklı uzmanlık alanlarından yararlanırlar. Her ne kadar uzmanlık alanı enfeksiyon hastalıkları olmayan hekimler tarafından çoğu tedavi edilebilse de, anlaşılamayan ya da ciddi olgularda enfeksiyon hastalıkları uzmanlarına danışılmaktadır. Örneğin sebebi bilinmeyen bir ateşin anlaşılmasında yardım istenebilmektedir.
Enfeksiyon hastalıkları uzmanları hastanede servislerde görev yapabildikleri gibi, kliniklerde de görev yapabilmektedirler.

Enfeksiyon hastalıkları seyahat tıbbı ve tropikal tıp ile bağlantılıdır, bulaşıcı özellikteki hastalıkların birçoğu doğaları gereği tropikal ya da subtropikal bölgelerde gelişmektedirler.

Uzmanlar, hastalığa neden olan mikrobun cinsini ve türünü tespit etmek için çeşitli testler yaparlar. Başlıca testler Gram boyama, kan kültürleri, serolojik testler, gen tayini testleri ve Polimaraz Zincir Tepkimesi testidir.

Uzmanlar enfeksiyonu tedavi etmek için çok çeşitli mikrop karşıtı ilaçlar kullanırlar. Kullanılacak ilaçlar etkenin cinsine bağlıdır, örneğin, bakterilere karşı antibiyotik ilaçlar, virüslere karşı antiviral ilaçlar, parazitlere karşı antiparaziter ilaçlar ve mantarlara karşı antifungal ilaçlar kullanılır.

Tıp eğitimini bitirmiş bir hekim Tıpta Uzmanlık Sınavına girerek bu bölümü tercih etmeli ve beş yıllık uzmanlık eğitimini tamamlamalıdır.

Amerika Birleşik Devletlerinde, enfeksiyon hastalıkları uzmanlığı pediatri veya iç hastalıkları dallarının alt dalıdır. (Bir pediatri uzmanı veya dahiliye uzmanı, enfeksiyon hastalıkları uzmanı olmak için iki yıl ek eğitimden geçmelidirler).

Enfeksiyon Hastalıkları Derneği 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Enfeksiyon Hastalıkları ve Topluluğu 16 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eric F. Wieschaus (d. 8 Haziran 1947), Amerikalı gelişimsel biyolog. 1995 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü Edward B. Lewis ve Christiane Nüsslein-Volhard ile birlikte "embriyonik gelişimin genetik kontrolü ile ilgili keşiflerinden dolayı" kazanmıştır.

Özel

Genel
Gruenbaum, J (2 Haziran 1996), "[Nobel prize winners in medicine--1995]", Harefuah, 130 (11), ss. 746-8, PMID 8794677 
Blum, H E (22 Aralık 1995), "[The 1995 Nobel Prize for medicine]", Dtsch. Med. Wochenschr., 120 (51–52), ss. 1797-800, doi:10.1055/s-0029-1234219, PMID 8549267 
Molven, A (10 Aralık 1995), "[1995 Nobel Prize in physiology and medicine. The mystery of fetal development]", Tidsskr. Nor. Laegeforen., 115 (30), ss. 3712-3, PMID 8539733 
Connor, S (21 Ekim 1995), "Nobel prize given for work on fruit flies", BMJ, 311 (7012), s. 1044, PMID 7580653 
Cohen, B (12 Ekim 1995), "Nobel committee rewards pioneers of development studies in fruitflies", Nature, 377 (6549), s. 465, doi:10.1038/377465a0, PMID 7566128 

Eric Wieschaus iBioMagazine talk: "Finding Genes that Control Development" 22 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Autobiography 12 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Society for Cell Biology
Wieschaus lab
Nobel Lecture, December 8, 1995 18 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ernst Heinrich Philipp August Haeckel (/ˈhɛkəl/; Almanca telaffuz: [ɛʁnst ˈhɛkl̩]; 16 Şubat 1834 – 9 Ağustos 1919), Alman zoolog, doğa bilimci, öjeni savunucusu, filozof, doktor, profesör, deniz biyoloğu ve sanatçı. Binlerce yeni türü keşfetti, tanımladı ve isimlendirdi; tüm yaşam biçimleri arasındaki akrabalıkları gösteren bir jenealojik ağaç çizdi ve ekoloji, şube, filogeni, ontojeni ve protista konuları dahil olmak üzere biyolojide yer alan çokça terimi türetti. Haeckel, Charles Darwin'in çalışmasını Almanya'da popüler hale getirdi ve çürütülmüş ancak etkili bir teori olan rekapitülasyon teorisini geliştirdi. Daha sonra bu teoriyi genelleştirerek onu sözde "Biyogenetik Yasa" haline getirdi. Hatalı bir şekilde, bir organizmanın biyolojik gelişiminin veya bir başka deyişle ontojenisinin, onun mensup olduğu türün evrimsel gelişimine veya bir başka deyişle filojenisine paralel gittiğini ve onu özetlediğini iddia etmiştir. Yasasını kanıtlamak amacıyla insan embriyonik gelişimine dair yanlış çizilmiş resimleri kullanmıştır. Bunların kasıtlı olarak tahrif edilip edilmediği veya kazara kötü çizilip çizilmediği bir tartışma konusudur.
Haeckel'in yayımlanmış 100'den fazla detaylı ve renkli hayvan ve deniz canlısı illüstrasyonunu içeren eserleri Kunstformen der Natur ("Doğanın Sanatsal Biçimleri") adlı çalışmasında toplanmıştır. Bu eser daha sonra Art Nouveau akımını etkilemiştir. Bir filozof olarak Ernst Haeckel, "dünya bilmecesi" (Welträtsel) teriminin kökenini oluşturan Die Welträthsel adlı eserini (Türkçe: Evrenin Bilmecesi) ve evrim öğretimini desteklemek için Freie Wissenschaft und freie Lehre adlı eserini kaleme aldı. Ayrıca "Biyogenetik Yasa" terimini türetti.
Haeckel, bilimsel ırkçılığı destekledi ve Sosyal Darwinizm'i benimsedi. Cihan Harbi'ni "birinci" Dünya Savaşı olarak nitelendiren ilk kişi oydu ve bunu 1914 gibi erken bir tarihte yapmıştı.

Işınlılar (1862)
Siphonophora (1869)
Monera (1870)
Kalkerli Süngerler (1872)

Derin deniz medüzleri (1881)
Siphonophora (1888)
Derin Deniz Boynuzsu Süngerleri (1889)
Işınlılar (1887)

Generelle Morphologie der Organismen: allgemeine Grundzüge der organischen Formen-Wissenschaft, mechanisch begründet durch die von Charles Darwin reformirte Descendenz-Theorie. (1866) Berlin
Natürliche Schöpfungsgeschichte (1868)
Freie Wissenschaft und freie Lehre (1877)
Die systematische Phylogenie (1894)
Anthropogenie, oder, Entwickelungsgeschichte des Menschen (İtalyanca). Torino: UTET. 1895. 
Die Welträtsel (1895–1899), Evrenin Bilmecesi, Beysan Falaz tarafından çevrildi, Dorlion Yayınları, 2024.
Über unsere gegenwärtige Kenntnis vom Ursprung des Menschen (1898), Son Halka, 2025
Der Kampf um den Entwickelungsgedanken (1905)
Die Lebenswunder (1904)
Kristallseelen : Studien über das anorganische Leben (1917)

Indische Reisebriefe (1882)
Aus Insulinde: Malayische Reisebriefe (1901)
Kunstformen der Natur (1904)
Wanderbilder (1905)
A visit to Ceylon
Haeckel'in eserleri ve onun hakkında yazılmış eserlerin daha kapsamlı bir listesi için, Almanca Vikikaynak'taki sayfasına bakınız.

Escherichia coli (E.coli), Enterobacteriaceae familyasının bir üyesi olup memeli canlıların kalın bağırsağında yaşadığı için bu adı alan bir bakteri türüdür. E.coli çubuk şeklindedir ve gram negatif bakteri olduğundan endospor oluşturmaz. E. coli yaklaşık 2,0 μm uzunluğunda ve 0,5 μm çapındadır. E.coli ilk olarak 1885 yılında Theodor Escherich tarafından bebek dışkısından izole edilmiş ve özellikleri belirlenmiştir. "E. coli, doğumdan birkaç saat sonra bebeklerin mide ve bağırsak sisteminde kolonize olur ve burada yaşar." E.coli suşları insan vücudunda herhangi bir olumsuz etki olmaksızın bir arada bulunur. Bununla birlikte, E. coli gastrointestinal bariyerleri aşınmış ve/ya da bağışıklığı baskılanmış konakçılarda hastalığa neden olabilir. Özellikle bir kısım E. coli, dünya genelinde insanlarda ve hayvanlarda bağırsakta ve bağırsak dışında çeşitli hastalıklara aracılık eder. İnsanlardan izole edilen E. coli suşları ishale ve bir takım bağırsak dışı hastalıklara neden olmaktadır.

Escherichia coli, insanların ve hayvanların gastrointestinal yollarında birçok yaygın bakteriyel enfeksiyonun en sık nedenlerinden biridir. E.coli, konakçılarla karşılıklı yarar sağlayan bir birliktelik içinde yaşar ve nadiren hastalığa neden olur. Bununla birlikte, birçok hastalığa sebep olduğu için en yaygın insan ve hayvan patojenlerinden biridir. E. coli, enterit, idrar yolu enfeksiyonu, septisemi ve neonatal menenjit gibi diğer klinik enfeksiyonların önde gelen nedenidir. E. coli enfeksiyonlarının terapötik tedavisi, antimikrobiyal direncin ortaya çıkması nedeniyle tehdit altındadır. Çoklu ilaca dirençli E. coli suşlarının yayılması nedeniyle dünya çapında hastalıklar artmaktadır.
E. coli içinde hastalık yapan pek çok tipi vardır. Bunlar hasta ettikleri dokular ve hastalık mekanizmalarına bağlı olarak aşağıdaki "patotip" olarak gruplandırılırlar:

İshalli hastalıklara neden olan E. coli tipleri aşağıdaki gruplara ayrılırlar:

Enterotoksijen E. coli (ETEC) tipleri, enterotoksin üreterek hastalık yapar. Çeşitli toksinler vardır, bazıları bağırsak mukozasına zarar veren sitotoksik enterotoksinlerdir, bazıları bağırsak hücrelerinin su ve elektrolit salgılamalarına neden olan sitotonik enterotoksinlerdir. ETEC'den kaynaklanan diyare hastalığı, çok az veya hiç ateşin olmadığı, sulu ve kansız ishalin hızlı başlangıcı olarak karakterize edilir. Bunun yanı sıra karın ağrısı, halsizlik, bulantı ve kusma gibi semptomlarda eşlik eder. 24 ila 72 saat sonra bu semptomlar ortadan kalkar.
Enteroinvazif E. coli (EIEC) tipleri, doku hücrelerinin içine girip çoğalırlar. Bunun yol açtığı enflamasyon tepkisi doku hasarını artırır. Ateşle birlikte şiddetli mukozal ve kanlı ishal, karın krampları, gıda kaynaklı patojenler EIEC türlerinden kaynaklanan basilli dizanterinin klinik özellikleridir.
Enteropatojenik E. coli (EPEC) tipleri dokuya sıkıca bağlandıktan sonra bir enflamasyon reaksiyonu oluştururlar. Toksin salgılayarak değil, hücre içi sinyalizasyona etki ettikleri için ishale yol açtıkları düşünülmektedir. EPEC suşları, kötü hijyen koşullarında başta çocuklarda olmak üzere ishale neden olur.
Enterohemorajik E. coli (EHEC) Bu grupta olanlar Enteropatojenik özellikler taşımaya ilaveten Şiga toksinleri salgılar. Bu gruba ait olanların en ünlüsü E. coli O157:H7'nin yol açtığı hastalık hemorajik kolit olarak adlandırılır. İnsanların E. coli O157:H7'yi kontamine yiyecek, su, enfekte hayvanlar ve insanlarla doğrudan temas ile aldığı bilinmektedir. EHEC ateşsiz kanlı ishal ve karın ağrısıyla birlikte lökosit sayısının 10.000/microL'nin üzerinde olduğunda kendini gösterir. EHEC'nin kuluçka süresi 3 ila 4 gündür.
EnteroAggregatif E. coli (EAEC), karakteristik bir "yığılmış tuğla" modelinde epitel hücrelerine yapışmış bakteriler şeklinde görünür, ancak bunun dışında oldukça heterojendir. Bu gruba has bakterilerin salgıladığı toksinler mukozaya zarar verip kronik ishale yol açarlar.
Diffusely Adherent E. coli (DAEC), Özelleşmiş fimbiralar sayesinde seyrek bir şekilde epitele bağlanırlar ve hücre içi sinyal mekanizmasını etkinleştirirler. DAEC'nin konakçı hücre ile etkileşime girmesine, toksinleri salmasına ve konakçı hücrelerde sinyal olaylarını harekete geçirir. DAEC, konakçı hücrelere bağlanır ve yapışır. E. coli'nin heterojen bir patotipi olarak tanımlanır. DAEC, 1.5 ila 5 yaş arasındaki çocuklarda ishal, yetişkinlerde idrar yolu enfeksiyonu (İYE), gebelik komplikasyonları ile ilişkilidir. DAEC çocuklarda sulu ishale neden olur. "Yetişkinler, Crohn's, çölyak ve inflamatuar bağırsak hastalıkları ve bazı kronik inflamatuar bağırsak hastalıklarında bulunan DAEC suşlarının asemptomatik taşıyıcılarıdır."

Uropatojenik E. coli (UPEC) İdrar yolu enfeksiyonlarının %90'ının nedenidir. Bu E. coli tipleri idrar yolu epitel hücrelerine özellikle bağlanabilen fimbriumlara sahiptir. Kadınların üretrasının erkeklerinkinden daha kısa olması nedeniyle bu enfeksiyon kadınlarda daha sıkça görülür. Dışkıdan gelen bakteri genelde cinsel ilişki sonucu idrar yoluna girer, bakteriler üretrayı tırmanıp mesaneye ulaşırlar. Mesane enfeksiyonuna sistit denir, tedavi edilmediğinde böbrek yangısına (piyelonefrit) dönüşebilir.

Shigella ve Salmonella familyasının üyeleri aslında E. coli'nin alt tipleridir. "Shiga toksinleri, Shigella dysenteriae bakterisi ve belirli E. coli suşları tarafından üretilen virülans faktörleridir." Çok çeşitli serotiplere ait Shiga toksin üreten E. coli (STEC) suşlarının insanlarda ciddi hastalıklara neden olabileceği kabul edilmiştir. O157:H7 bir STEC serotipidir. O157:H7  suşunun taşıdığı Shiga toksini geni, E.coli’ye Shigella’dan geçmiştir. Büyük salgınlarla ilişkilendirilen bir tip olmuştur.

Pilus uzun, az sayıda ve yüzeylere tutunmaya yardımcı olan protein uzantılarını ifade eder. Fimbria terimi genellikle hücre yüzeyinden yüzlerce çıkıntı yapan kısa kıl benzeri proteinleri ifade eder. Pilus, gram-negatif bakterilerde bulunan önce sitoplazmik zarı sonra da çıkıntıları aracılığıyla dış zarı geçmesine izin verir. Pilus yapışma işlevi görür ve çeşitli yüzeylerle, diğer bakterilerle ve konakçı hücrelerle etkileşimlere aracılık eder. Fimbrialar, bir hücrenin yüzeylere ve diğer hücrelere tutunmasını sağlar. Bakteri hücreleri arasındaki DNA transferinde önemlidir. Fimbria ve pilus yapısal olarak benzerdir bu sebeple birbirinin yerine kullanılır. Zararsız E. coli 'ler de piluslara sahip olmakla beraber ETEC tiplerinde bulunan özelleşmiş piluslar onların ince bağırsak epitel hücrelerine bağlanmalarını sağlar. Bu sayede bakteri dışkıyla atılmayıp ince bağırsakta yerleşir ve orada çoğalabilir. Başka tip piluslar idrar yolu hücrelerine veya mesane hücrelerine bağlanmayı sağlarlar, bu yüzden idrar yolu enfeksiyonlarına yol açarlar.
ETEC tiplerinin en belirgin ve etkili virülans faktörü, enterotoksinlerin salgılanmasıdır. İki tip enterotoksin vardır. Bunlardan ilki, ST eksotoksini, ikincisi ise LT eksotoksinidir. ST eksotoksini epitel hücrelerinin su emmelerini engeller, LT eksotoksini ise hücrelerin su ve elektrolit salgılamalarına neden olur. Bağırsaktaki su, tuz ve sıvı kaybına neden olarak insanlarda ve hayvanlarda salgısal ishale neden olur. Enterotoksinleri kodlayan genler, hem plazmitlerde hem de kromozomda (profajlar) bulunur. EHEC tipi bakterilerde ST ve LT eksotoksinleri yoktur, bunlar Şiga toksini salgılarlar, bu toksin bağırsak epitel hücrelerinin ölümüne yol açar, bu yüzden bağırsak su emme yeteneğini kaybederek kanlı ishale neden olur.
Kapsül hücre duvarının dışında bulunan ve hücrenin çevresindeki yüzeylere tutunmasını sağlayan bir yapıdır.
Hemolizin: E. coli suşları tarafından salgılanan sitolitik protein yapılı toksindir. Salınan demir bakteri için bir besin kaynağıdır. Alfa hemolizin ve beta hemolizin vardır. Hemolisin hly geni tarafından kodlanır. Hemolizinin üretimi ve taşınması için (hlyA, hlyB, hlyC, hlyD) genleri gerekmektedir.
Sideroforlar (aerobaktin ve enterokelin) kandaki demiri toplamaya yarar. Kanamalı ishalde ve sistemik enfeksiyonlarda bakterinin büyümek için ihtiyaç duyduğu demiri sağlar.
K1 antijeni bakterinin fagositozuna engel olur.
Endotoksin hücre zarında bulunan bir glikolipittir, vücudun ona karşı gösterdiği kuvvetli tepki enflamasyonda önemli rol oynar.

Güvenli suya erişim için ilk hedef E.coli enfeksiyonlarının önlenmesidir. Gıda ürünlerinden kaynaklanan enfeksiyonları önlemeye yönelik önlemler, uygun saklama ve pişirme sıcaklıklarını içerir. E. coli'nin bulaşmasına yönelik kanıtlanmış önleme yöntemleri arasında el yıkama ve iyileştirilmiş sanitasyon ve içme suyu yer alır, çünkü bulaşma gıda ve su kaynaklarının fekal kontaminasyonu yoluyla gerçekleşir. Ek olarak, E. coli'yi önleme yöntemlerinin arasında  eti iyice pişirmek, meyve suları ve süt gibi çiğ, pastörize edilmemiş içeceklerin tüketiminden kaçınmak yer alır. Son olarak, yemek hazırlarken mutfak gereçlerinin ve çalışma alanlarının çapraz kontaminasyonundan kaçınılmalıdır.

Antibiyotikler, insanlarda ve hayvanlarda E. coli enfeksiyonlarının kontrolü ve tedavisi için gereklidir. Uygun tedavi, enfeksiyonun nedeni olan E. coli tipinin antibiyotik duyarlılığına bağlıdır. Antibiyotiğe direnç gelişmesi büyüyen bir sorundur. "Antimikrobiyal direncin antibiyotik tüketim miktarı ile ilişkili olduğu kabul edilmektedir. Antimikrobiyallerin uygunsuz kullanımı ve yanlış kullanımı, normal insan bakteri florasındaki patojenlerin direncini artırdı." E. coli enfeksiyonlarını tedavide kullanılabilecek antibiyotikler arasında amoksisilin, trimethoprim-sulfamethoxazole, ciprofloxacin, nitrofurantoin sayılabilir. E. coli 'nin neden olduğu her hastalık için her antibiyotik uygun olmayabilir, bu konuda bir doktora danışmak gereklidir. Geniş spektrumlu beta-laktamaz üreten E.coli suşları çeşitli antibiyotiklere dayanıklı bir beta laktamaz enzimi üretirler ve bunların tedavisi çok daha zordur. Çoğu durumda bu suşlara karşı yalnızca iki oral antibiyotik ve damardan alınan sınırlı bir grup antibiyotik etkilidir.

Bakterilerde "suş", ortak özellikleri ile başka suş'lardan ayırdedilebilen bir gru

Johannes Eugenius Bülow Warming (3 Kasım 1841 - 2 Nisan 1924), Eugen Warming olarak bilinen, Danimarkalı botanikçi ve ekolojinin bilimsel disiplininin ana kurucu isimlerinden birisi. Warming, bitki ekolojisi üzerine ilk ders kitabını 1895 yılında yazdı, ekoloji konusunda ilk üniversite dersini verdi ve konsepte anlamını ve içeriğini kazandırdı.
Warming; botanik, bitki coğrafyası ve ekolojisi üzerinde birçok ders kitabı yazmıştır. Bu kitaplar çeşitli dillere tercüme edilmiş, kendi zamanında ve daha sonra sıkça başvurulmuştur. En önemli kitapları Plantesamfund ve Haandbog i den systematiske Botanik kitaplarıdır.

commons:Eugen Warming, Wikimedia Commons: "Om Skudbygning, Overvintring og Foryngelse"
Biographical sketch 22 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopaedia Britannica Online: Warming7 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ev faresi (Mus musculus), dünyanın insandan (Homo sapiens) sonra en kalabalık nüfusa sahip olduğuna inanılan memelisidir. Hemen daima insanlara çok yakın ortamlarda yaşayan ev faresinden türetilmiş olan laboratuvar fareleri ise hem en sık kullanılan laboratuvar memelisi, hem de biyoloji ve tıpta önemli model canlılardır.

Ev faresi depolanmış gıdalara zarar verebilen ve çeşitli hastalık etkenlerini taşıyabilen bir zararlı olarak kabul edilir. Bununla birlikte biyomedikal araştırmalara sağladığı katkılar nedeniyle dünyanın en önemli deney hayvanlarından biridir.

Ev faresinin evcil bir formu olan beyaz laboratuvar faresi, tıp deneylerinde çok kullanıldığı gibi ev hayvanı olarak kafeslerde de beslenir.Yaklaşık 2 yıl yaşar. Ortalama yetişkinlerin vücut ağırlığı 20 gramdır. Doğum ağırlığı ise 1,25 gramdır.
Ev fareleri çoğunlukla gece aktiftir. Omnivor beslenir; tohumlar, tahıllar, meyveler, böcekler ve insan kaynaklı besinlerle beslenebilirler. Tür sosyal bir yapıya sahiptir ve baskın erkeklerin yönettiği küçük koloniler oluşturabilir. İletişimde seslerin yanı sıra feromonlardan da yararlanırlar.
Dişiler uygun çevre koşullarında yıl boyunca üreyebilir. Gebelik süresi yaklaşık 19–21 gündür. Bir doğumda genellikle 3–12 yavru dünyaya gelir. Yavrular yaklaşık üç hafta içerisinde sütten kesilir ve 5–8 haftalık olduklarında eşeysel olgunluğa ulaşabilir.

Mus musculus, ilk kez İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus tarafından 1758 yılında Systema Naturae adlı eserinin 10. baskısında bilimsel olarak tanımlanmıştır. Türün bilimsel adı bu çalışmada Mus musculus olarak verilmiş olup günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.
Genetik çalışmalar, Mus musculus türünün birden fazla coğrafi alt tür içerdiğini göstermektedir. Yaygın olarak kabul edilen alt türler şunlardır:

Mus musculus domesticus
Mus musculus musculus
Mus musculus castaneus
Mus musculus gentilulus
Bu alt türler temas bölgelerinde melezleşebilmekte olup evrimsel biyoloji araştırmalarında önemli model sistemler arasında yer almaktadır.

Evrim düşüncesi; türlerin zaman içerisinde değişmelerini ifade eden kavram olarak köklerini eski çağlardan; Yunanistan'dan, Roma'dan, Çin'den ve Orta Çağ İslâm biliminden alır. 17. yüzyıl sonlarında biyolojik taksonominin başlangıcıyla Avrupa'daki biyolojik düşünce; doğal teolojiye tam olarak uyan ve Orta Çağ Aristo metafiziği kavramı olan, her türün kendi karakteristiği olduğunu öne süren özcülükten etkilendi. Diğer yandan Aydınlanma Çağı'nda evrimsel kozmoloji ve mekanik felsefe, fizik bilimlerinden doğa tarihine kadar yayıldı. Natüralistler türlerin çeşitliliğine odaklandı ve sonradan "soy tükenmesi" kavramı ile doğa görüşünün temelini sarsan paleontoloji ortaya çıktı. 19. yüzyılın başlarında Jean-Baptiste Lamarck, ilk tamamen biçimlendirilmiş evrim teorisi olan türlerin transmutasyonu teorisini ortaya attı.

1858 yılında Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace, Darwin'in "Türlerin Kökeni" (1859) eserini detaylı olarak açıklayan yeni bir teori yayınladılar. Lamarck'ın aksine Darwin, ortak ata ve dallara ayrılan yaşam ağacı fikirlerini ortaya attı. Teori; doğal seçilim fikri üzerine kurulu olarak çiftçilik, biyocoğrafya, jeoloji, morfoloji ve embriyoloji gibi geniş bir alanda sentez oluşturmaktaydı.
Darwin'in eseri üzerine yapılan tartışmalar; doğal seçilim olarak sunduğu spesifik mekanizma fikri haricinde genel olarak evrim kavramının hızla kabul görmesine neden oldu. Doğal seçilim ise 1920'lerde ve 1940'larda biyoloji alanında meydana gelen gelişmelere dek yaygın olarak kabul görmedi ve onun öncesinde çoğu biyolog, evrimin temelinde başka sebeplerin yer aldığı görüşünü savundu. Yaklaşık olarak 1880'den 1920'ye kadar süren "Darwinizm tutulması" boyunca, doğal seçilime edinilmiş özelliklerin kalıtımı (neo-Lamarkizm), doğrusal evrim ve bir anda meydana gelen büyük mutasyonlar gibi alternatifler sunuldu. 1920 ve 1930'lu yıllarda doğal seçilimin, Mendel genetiği ile yarattığı sentez; popülasyon genetiği olarak yeni bir disiplin ortaya çıkardı. Popülasyon genetiği, 1930'lu ve 1940'lı yıllar boyunca diğer biyoloji disiplinlerini bütünledi ve biyolojinin büyük bir kısmını kapsayan, geniş olarak uygulanabilir evrim teorisiyle sonuçlandı.
Evrimsel biyolojinin kurulmasının ardından biyocoğrafya ve sınıflandırma bilimi ile bütünleşen mutasyon ve doğal popülasyonda genetik çeşitlilik, evrimin matematiksel ve nedensel modellerinin oluşmasına yol açtı. Paleontoloji ve karşılaştırmalı anatomi, yaşamın tarihine yönelik daha detaylı yapılandırmalara olanak sağladı. Moleküler genetiğin 1950'li yıllarda doğuşunun ardından, protein dizileri ile bağışıklıksal testlere dayalı ve sonradan RNA ile DNA çalışmalarını da kapsayan moleküler evrim alanı gelişti. 1960'lı yıllarda gen merkezli evrim görüşü belirginleşti ve bunu adaptiyonizm, seçilim türleri ve doğal seçilime karşı genetik sürüklenmenin göreceli önemi üzerine tartışmalara yol açan bağımsız moleküler evrim teorisi takip etti. 20. yüzyılın sonlarında DNA dizilimleri; moleküler türoluş ve yaşam ağacının üç alan (bakteri, arke, ökaryot) sistemine girmesini beraberinde getirdi. Ayrıca simbiyogenez ve yatay gen transferinin yeni kabul gören öğeleri, evrim teorisine daha da karmaşık bir hâl kazandırdı. Evrimsel biyolojideki buluşlar yalnızca biyoloji alanını değil; antropoloji ve psikoloji gibi diğer akademik disiplinlerle beraber toplumu da önemli ölçüde etkiledi.

İnsanlar dahil olmak üzere bir hayvan türünün, başka türlerden gelebileceği önerileri ilk olarak Sokrates öncesi düşünürlere dayanmaktadır. Miletli Anaksimandros (MÖ ~610-546) ilk hayvanların, dünyanın tarihindeki devirlerden birinde suda yaşadıklarını ve insan soyunun ilk yerleşimlerinin de suda olduğunu, hayatlarının bir bölümünü karada geçirdiklerini iddia etmekteydi. Ayrıca insanın sürekli bakıma ihtiyaç duymasına dayanarak, bugün bilinen biçimdeki ilk insanın başka türdeki bir hayvandan doğmuş olabileceği fikrini ortaya attı. Empedokles (MÖ ~490-430), hayvanlarda doğum ve ölüm olarak adlandırdığımız şeyin yalnızca, sayısız ölümcül şeyin soyunun nedeni olan elementlerin karışma ve ayrışması olduğunu savundu. Özele indirgendiğinde ilk hayvanlar ve bitkiler, bazıları farklı bütünleşmelere katılarak birleşen bugün gördüklerimizin ayrışmışlarıydı. Orta Çağ'da daha etkili olan diğer filozoflar her şeyin türünün yalnızca yaşayan şeyler olmadıklarını ve aynı zamanda ilahi bir tasarıma sahip olduğunu düşünmekteydiler.

Platon (MÖ ~428-348), biyolog Ernst Mayr tarafından "evrimciliğin büyük karşıkahramanı" olarak tanımlanmaktadır, çünkü aynı zamanda biçimler teorisine dayanan özcülüğü ortaya koymuştur. Bu teori; görülebilir dünyadaki her bir bir doğal obje türünün, bu türü açıklayan biçim veya idealin kusurlu bir görünümü olduğunu varsaymaktadır. Örneğin "Timaeus" eserinde; iyi olduğu için ve "...kıskançlıktan bağımsız olarak, her şeyin mümkün olduğunca onun gibi olmasını" istediğinden dolayı Demiurgos'un kozmosu ve onun içindeki her şeyi yarattığını anlatan bir karakter vardır. Yaratıcı, "...evrenin onlar olmadan eksik olacağı" kavranabilir tüm hayat biçimlerini yaratmıştır. Bazı bilim tarihçileri; Platon'un türlerin dönüşmüş olabileceğine inanmasından ve biyolojik türlerin değişmez öz karakteristiklerinin 17. ve 18. yüzyıllarda biyolojik taksonominin başlangıcına kadar önem arz etmemesinden dolayı, özcülüğün doğa felsefesinde ne kadar etkili olduğunu sorgulamaktadır.
Orta Çağ'da Avrupa'daki en etkili düşünür olan Aristoteles (MÖ 384-322), Platon'un öğrencisi ve eseri muhafaza edilen ilk doğa tarihçisidir. Biyoloji üzerine yazdıkları, doğa tarihi üzerine yaptığı araştırmalardan ileri gelmektedir ve bugüne kadar genellikle Latince isimleriyle bilinen dört kitap olarak ulaşmışlardır: "De anima" (Yaşamın kaynağı üzerine), "Historia animalium" (Hayvanlar hakkında araştırmalar), "De generatione animalium" (Üreme) ve "De partibus animalium" (Anatomi). Aristoteles'in eserlerinde -bazı mitler ve yanılgıların yanı sıra- dikkat çeken bazı gözlemler ve yorumlar bulunmaktadır. Charles Singer'e göre hiçbir şey Aristoteles'in, "scala naturæ" (Lat.: "Büyük varlık zinciri") gibi, yaşayan canlıların ilişkilerini ortaya çıkarmak için gösterdiği çabadan daha dikkat çekici değildir. "Historia animalium" eserinde tanımlanan bu yapı, organizmaları hiyerarşik düzen gözeterek "Yaşam Merdiveni" veya "Varlık Zinciri" ile, yapı ve işlevlerinin karmaşıklığına bağlı olarak sınıflamaktadır.
Stoacı felsefe okulunun kurucusu Kıbrıslı Zenon (MÖ 334-262) gibi diğer Yunan düşünürleri, Aristoteles'in ve teleoloji olarak bilinen; doğanın, bir amaç için tasarlanmış olmanın kanıtlarını gösterdiği yönündeki görüşü savunan önceki düşünürlerin fikirlerini kabul etmişlerdir. Roman stoacı düşünür Cicero; Zenon'un, Stoa fiziğinin merkezindeki görüşü için bilindiğini yazmıştır.

Milattan önce 4. yüzyılda yaşayan Taoist düşünür Zhuangzi (Chuang Tzu) gibi Antik Çin düşünürleri, biyolojik türlerin değişimiyle ilgili fikirler ortaya attılar. Joseph Needham'a göre Taoizm, biyolojik türlerin değişmezliğini açıkça reddeder ve Taoist düşünürler, türlerin farklılaşan çevrelere tepki olarak farklılaşım geliştirdiklerine dair tartışmalarda bulunmuşlardır. Taoizm, Batı düşüncesinin daha durağan klasik doğa görüşünün aksine insanı, doğayı ve cenneti; "Tao" olarak bilinen, var olan bir "daimi dönüşüm" olarak ele alır.

Roman düşünür ve atomist Titus Lucretius Carus (ö. MÖ 50), Yunan Epikürcü filozofların fikirlerinin bugüne kalan en iyi açıklaması olan "Şeylerin Doğası Üzerine" (De rerum natura) şiirini yazdı. Şiir; doğalcı mekanizmalar aracılığıyla kozmos, dünya, canlılar ve insan topluluğunu tanımlamaktadır. Yapıt, Rönesans dönemi düşünür ve bilim insanlarının kozmoloji ve evrim üzerine tartışmalarını etkilemiştir. Şiirde yer alan görüşler; Marcus Tullius Cicero, Genç Seneca ve Hristiyan teolojisini etkileyen teleolojik doğal dünya görüşleri olan Gaius Plinius Secundus gibi Roman stoa okulu düşünürlerinin fikirleriyle tamamen zıttır. Cicero; bir kurum olarak Aristocu ve stoacı doğa görüşü tarafından, hayatta kalmak için en uygun yaşamı sağlamanın Eski Yunan'daki seçkin kesim için "çantada keklik" olduğunu belirtir.

4. yüzyılda yaşamış piskopos ve teolog Aurelius Augustinus, Tekvin'deki yaratılış hikâyesinin fazla edebî okunmaması gerektiğini yazdı. "Tekvin'in Edebî Yorumlanması Üzerine" adlı kitabında; bazı durumlarda yeni yaratıkların, önceki yaşam biçimlerinin "ayrışması" aracılığıyla meydana gelmiş olabileceğine değindi. Meleklerin teolojik olarak mükemmel biçimleriyle ilgili düşündüklerinin aksine Augustinus için "bitki, kuş ve hayvan yaşamı mükemmel değil ... ama olanak dahilinde yaratılmış". Augustinus, yaşam biçimlerinin zaman içerisinde yavaşça değiştiğini düşündü ve bir tür evrim fikrini ortaya attı.

Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Yunan ve Roman evrim fikirleri sona erse de İslâmi düşünürler ve Müslüman bilim insanları için konu hâlâ canlıydı. 8. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar süren İslam'ın Altın Çağı'nda düşünürler doğa tarihi ile ilgili fikirleri keşfettiler. Cansızdan canlıya: "mineralden bitkiye, bitkiden hayvana ve hayvandan insana" değişinim de bu fikirlere dahildi.
9. yüzyılda El-Cahiz, doğa tarihi hakkında detaylı düşünceler yayınlayan ilk Müslüman biyolog oldu. Hayvanlar Kitabı'nda bir hayvanın hayatta kalma şansı için çevre faktörünün etkilerini ele aldı ve varoluş mücadelesini açıkladı. Kitabında ayrıca besin zinciri ile ilgili tanımlara yer verdi. Çevrenin hayvan türüne etkisini ve bir hayvanın hayatta kalma olasılığında çevrenin etkilerini ele aldı. Mesela: "Kısaca hiçbir hayvan yiyecek olmadan var olamaz ve avlanan bir hayvan, kendi sırası geldiğinde av olmaktan kurtulamaz. Her zayıf hayvan, kendinden daha zayıf olanı yok eder. Güçlü hayvanlar ise kendilerinden daha güçlü hayvanlara yem olmaktan kurtulamazlar."
Kimi yorumculara göre İbn-i Haldun'un bazı düşünceleri, biyolojik evrim teorisi hakkında öngörülere sahiptir. 1377 yılında yazdığı Mukaddime adlı eserinde insanoğlunun, tür çeşitliliğinin arttığı bir süreçte "maymunlar dünyasından" türedi

Kişilerdeki genetik farklılıklarından dolayı alınan ilacın farmakokinetiği ve farmakodinamiği değişmektedir. Farmakokinetik değiştiğinde ilacın vücuttaki seyri yani yazgısı değişir. Özellikle ilacın eliminasyon ve/veya metabolizmasında rol oynayan enzimlerdeki bu genetik farklılık önemlidir. Yani bu enzimler fazla olduğunda ilaç çok çabuk metabolize olacak ve eğer ilacımız ön-madde (prodrug) değilse etki süresi veya etkisi azalacaktır. Bu şekilde aynı ilacı alan kişiler arasında farklılıklar ortaya çıkacaktır. Veya tersini düşünelim; enzim miktarı az olursa bu sefer de ilaç toksik düzeyde kalacak ve vücutta geç elimine edileceğinden istenilemeyen etkiler çıkaracaktır. Yani ilacı biri aldığında iyileştiği halde başkasında toksik etki yapacaktır. Eğer ön-ilaçsa yani vücutta etkin hale dönüşüyorsa. Bu defa da vücutta yeterince etkin madde oluşmayacaktır. Farmakodinami açısında ise vücutta ilaç düzeyinde bir problem yoktur ancak etkide vardır. Çünkü etkiyi oluşturacağı reseptör veya enzim az ise (genetik olarak) etki istenildiği kadar olmayacaktır. Bu şekilde ilaca dirençten bahsedilecektir. 
Farmakogenetik, her bireyin ayrı bir genetik yapısının olması nedeniyle kişiye özel ilaç tedavisini öngören bir bilim dalıdır.

Ferdinand Julius Cohn (24 Ocak 1828 – 25 Haziran 1898), Almanya doğumlu Yahudi biyolog.
Prusya'nın Silesia eyaletinde Breslau'da (Wrocław)) dünyaya gelmiştir. 10 yaşındayken duyma güçlükleri yaşamıştır. Botanik dalında eğitim gören Cohn, 1847 yılında, 19 yaşındayken, botanik dalında lisans derecesini almıştır. Bakterileri bitki olarak sınıflandıran ilk kişi Cohn'dur. Aynı zamanda bakterileri dört gruba ayırmıştı: Sphaerobacteria, Microbacteria, Desmobacteria ve Spirobacteria. 1885 yılında Leeuwenhoek Madalyası kazanmıştır.
Bacillus`un yaşam döngüsünü tanımlamasıyla tanınmıştır. Aynı zamanda bu cins bakterilerin "düşmanca" bir çevre ile karşılaştıklarında (örneğin yüksek ısıyla karşılaştıklarında) bitkisel durumdan endospora dönüşebileceklerini de göstermiştir. Bu önemli bir bulguydu zira kaynatmanın bu bakteriler üzerinde etkili olmadığını göstermiştir. Kaynatma bu durumda sadece bitkisel durumdaki bakterileri öldürecek, endosporlarsa yaşayabilir bir şekilde kalacaklardır.
Cohn 25 Haziran 1898'de doğduğu yer olan Breslau'da ölmüştür.

Jewish Encyclopedia entry for Ferdinand Julius Cohn 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ferdinand Julius Cohn (1828-1898): Pioneer of Bacteriology 27 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)

Fizik muayene, tıbbi muayene veya klinik muayenede, bir tıp doktoru hastayı tıbbi bir durumun olası tıbbi belirti ve semptomları için muayene eder. Genellikle hastanın tıbbi geçmişi hakkında bir dizi sorudan ve ardından bildirilen semptomlara dayalı bir muayeneden oluşur. Tıbbi öykü (anamnez) ve fizik muayene birlikte bir tanının belirlenmesine ve tedavi planının oluşturulmasına yardımcı olur. Bu veriler daha sonra tıbbi kayıtların bir parçası haline gelir. Fizik muayene temelde 5 işlemden oluşur.
İleri sağlık teknolojisi geliştirilmeden önce tıbbi öykü ve fizik muayene tanı için son derece önemliydi. Tıbbi görüntüleme ve tıbbi testlerdeki gelişmelere rağmen bugün bile herhangi bir hastanın değerlendirilmesinde öykü ve fiziki bilgiler vazgeçilmezdir.
Fizik muayene, ateş muayenesi, kan basıncı, nabız ve solunum hızı dahil olmak üzere yaşamsal bulguların kontrol edilmesini içerebilir. Sağlık çalışanı görme, duyma, dokunma ve bazen de koku alma duyularını kullanır. Fiziksel muayenenin temeli olarak dört eylem öğretilir: muayene, palpasyon (hissetme), perküsyon (rezonans özelliklerini belirlemek için dokunma) ve oskültasyon (dinleme).

Asemptomatik bir hasta üzerinde tıbbi tarama amacıyla yapılan fizik muayene. Bunlar normalde bir çocuk doktoru, aile hekimi, bir fizyoterapist, doktor asistanı, sertifikalı bir pratisyen hemşire veya başka bir birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından gerçekleştirilir.

Tüm kliniklerde hastaya yapılan ilk muayene işlemidir. Hasta, kliniğin branşına göre gerekli olan vücut bölgesini soyar (örneğin göğüs hastalıkları ve kardiyoloji kliniğinde göğüs, genel cerrahide karın). Fizik muayene de hastalığın teşhisi için önemli bilgiler sağlar. İnspeksiyonda hastanın cilt rengine (soluk, sararmış); venöz dolgunluk olup olmadığına; kolleteraller olup olmadığına; ciltte kabarıklık, şişlik, ameliyat izi, darp izi vs. olup olmadığına; skleralarının (göz akı) rengine; göz kapakları ve mukozalarının rengine ve birçok başka etkene bakılır.

Hastanın söz konusu bölgesinin elle dokunarak muayene edilmesidir. Amaç bölgede herhangi anormal bir şişlik olup olmadığını tespit etmektir. Bu yüzden palpasyon mutlaka bilateral (simetrik) bir şekilde yapılmalıdır.
Palpasyonda atlanmaması gereken şayet muayene bölgesinde varsa lenf nodlarının büyüklüklerinin normal olup olmadığının kontrol edilmesidir.
Ayrıca palpasyonda hastanın kalp atışları veya solunum titreşimi de araştırılabilir. Bunlar da olup olmamaları, şiddetleri veya karakterleri belirlenerek hekime bazı bilgiler verir. Palpasyon yüzeyel palpasyon ve derin palpasyon olmak üzere ikiye ayrılır. Önce uygulanması gereken yüzeyel palpasyondur.
Palpasyonda ellerin soğuk olmaması önemlidir. Örneğin bir batın muayenesinde eller soğuk olursa istemsiz olarak ellediğimiz bölgedeki kaslar kasılır ve yanlış bulguya sebep olur.

Perküsyon özellikle batında (karın) ve toraksta (göğüs) kullanılır. Sol elin orta parmağı hastanın muayene edilecek bölgesine koyulur, sesin şiddetinin azalmasını engellemek için diğer parmaklar cilde değmeyecek şekilde tutulur. Sağ elin başparmağı sol elin orta parmak ucuna vurulur. Vurma hareketi bilekten sağlanır, vurucu parmak oynatılmaz.
Perküsyonda amaç iç organların normalde boş ya da dolu olan kısımlarını test etmektir.
İçi boş olan organlar ya da vücut kompartımanları timpanik ses (tiz) verirken, dolu organlar ya da içi dolu olan vücut kompartımanları mat (bas) ses verir. Normalde boş olması gereken bölgeden dolu ses alıyorsak bu bir patoloji olduğunu gösterir.

Hastanın söz konusu bölgesinin steteskop aracılığıyla dinlenmesidir. Bu yöntem genelde göğüs hastalıkları ve batın hastalıklarını araştırmada kullanılır. Organlardaki normal ve anormal sesler dinlenir.
Oskültasyon batın muayenesinde inspeksiyondan hemen sonra yapılır. Çünkü elle baskı yapıldığında batındaki iç organların normal kasılma ritimleri değişir ve yanlış bulguya sebep olur.

Koklama; olfaksiyon. - Koku alma duyusu; koklama hissi ile muayene.

Cerrahi
Tıbbi test
Tıbbi laboratuvar
Yoğun bakım
Sağlık ocağı

Fizik tedavi veya fizyoterapi, yaralanma, hastalık, travma ya da yaşlılık gibi nedenlerle eksilme gösteren fonksiyonel hareketleri geri kazandırma amaçlı yapılan; elektrik akımı, sıcak ya da soğuk uygulaması, egzersizler ya da çeşitli uygulamalarla hastaların tedavisine verilen isimdir. Tıp Fakültesinden sonra fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanlık eğitimini almış olan hekimler (fiziatrist) tarafından tanısı konmuş çok geniş hastalık durumlarını kapsar. Tanı ve teşhisi konmuş hastaların tedavisi üniversitelerin Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi mezunu fizyoterapistler tarafından hastanın tedavisi programlanır ve uygulanır.
İlgili tedavi merkezlerinde hekim ve fizyoterapist birlikte ekip içerisinde çalışmaktadır. Tıp dilinde "optimum nöromüsküloskeletal fonksiyonu edinme veya geri kazanmayı amaçlayan tedavi" olarak açıklanan fizyoterapinin uygulanması bazen uzun yıllar sürebilir.
Fizyoterapide amaç, bireylerin yaşamsal faktörleri sağlıklı olarak yerine getirebilmesini sağlamaktır. Fizyoterapi, fiziksel uygulamanın dışında duygusallık ve sosyal ilişkiler gibi unsurları da kapsar. Tedavi uygulaması öncesinde birtakım laboratuvar bulguları ile muayeneye başvurulur. Fizyoterapi için özel bakım merkezleri -geriatri, nörolojik, fitness merkezleri ve spor eğitim tesisleri gibi alanlar- bulunmaktadır.

Fizik tedavi, bir kişinin hareket kabiliyetini ve günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirme yeteneğini sınırlayan hastalıkları veya yaralanmaları ele alır. Fizik tedavi uzmanları, bir bireyin geçmişini ve fiziksel muayenesini kullanarak teşhis koyar, bir yönetim planı oluşturur ve gerektiğinde röntgen, BT taraması veya MR bulguları gibi laboratuvar ve görüntüleme çalışmalarının sonuçlarını dahil eder. Ayrıca, fizik tedavi uzmanları, yaygın kas-iskelet sistemi, sinir ve pulmoner durumları teşhis etmek ve yönetmek için ultrasonografi kullanabilir. Elektrodiagnostik testler (örneğin, elektromiyogramlar ve sinir iletim hızı testleri) de kullanılabilir.
Fizik tedavi yönetimi genellikle spesifik egzersizlerin reçetelenmesini veya bu egzersizlerde yardımı, manuel terapi ve manipülasyonu, çekiş gibi mekanik cihazları, eğitimi, ısı, soğuk, elektrik, ses dalgaları, radyasyon gibi elektro-fiziksel modaliteleri, yardımcı cihazları, protezleri, ortezleri ve diğer müdahaleleri içerir. Ayrıca, fizik tedavi uzmanları, hareket kabiliyetinin kaybını önlemek için, daha sağlıklı ve aktif yaşam tarzlarına yönelik fitness ve wellness programları geliştirerek bireylerle çalışırlar. Bu, yaşlanma, yaralanma, hastalık veya çevresel faktörler tarafından tehdit edilen hareket ve fonksiyon durumlarında tedavi sağlamayı içerir. Fonksiyonel hareket, sağlıklı olmanın merkezinde yer alır.
Fizik tedavi, kas-iskelet sistemi, ortopedi, kardiyopulmoner, nöroloji, endokrinoloji, spor hekimliği, geriatri, pediatri, kadın sağlığı, yara bakımı ve elektromiyografi gibi birçok uzmanlık alanına sahip profesyonel bir kariyerdir. Özellikle nörolojik rehabilitasyon, hızla gelişen bir alandır. Fizik tedavi uzmanları, özel fizik tedavi klinikleri, ayakta tedavi merkezleri veya ofisler, sağlık ve wellness klinikleri, rehabilitasyon hastane tesisleri, yetenekli bakım tesisleri, özel evler, eğitim ve araştırma merkezleri, okullar, hospisler, endüstriyel işyerleri, fitness merkezleri ve spor eğitim tesisleri gibi birçok ortamda hizmet verirler.

Fizyoterapinin geçmişi Hipokrat zamanına kadar gitmektedir. Hastalar o zamanlarda da masaj, manuel terapi yöntemleri ya da hidroterapiyle, yani suyun tedavi edici özellikleri kullanılarak tedavi edilmeye çalışılıyordu.
Ancak profesyonel manada ilk fizyoterapi çalışmaları 17. yüzyılın başında Avrupa'da gerçekleşmiştir. İsveç'te 1813 yılında kurulan Royal Central Institute of Gymnastics (RCIG), fizyoterapinin de yapıldığı bilinen ilk kurumdur. Bu merkezde masaj, manipulasyon ve egzersiz yapılıyordu. İsveç, fizyoterapistlerine resmi sicillerini 1887'de İsveç Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Ulusal Heyeti aracılığıyla vermeye başladı.
1894'te İngiltere'de dört hemşire tarafından kuruldu .
1913'te Yeni Zelanda'da Otago Üniversitesi'nde Fizyoterapi Okulu açıldı.
1921'de Amerika'da Mary McMillan tarafından ilk Fizyoterapi Derneği kuruldu. Günümüzdeki adı American Physical Therapy Association'dır (APTA).
1961'de Hacettepe Üniversitesi'nde Prof. Dr. İhsan Doğramacı tarafından Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu'nun açılmasıyla fizyoterapistlik mesleğinin Türkiye'de temelleri atılmıştır. Yüksekokul, Cumhurbaşkanlığı'nın resmi gazetede yayımlanan 09.01.2019 tarih ve 576 sayılı kararı ile ülkenin ilk Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi olarak yapılandırılmıştır.
Önceleri masaj, traksiyon ve egzersizden ibaret olan fizyoterapi teknikleri gün geçtikçe çoğalmıştır.

Sağlık profesyonelleri tedavi edilecek bölgede istedikleri etkiyi meydana getirmek için bazı terapötik (tedavi edici) ajanlardan faydalanırlar. Her hastalığın farklı bir prognozu ve patolojisi olduğundan sağlık çalışanı bilgi ve beceresini kullanarak tedavi için en uygun ajanı seçer ve uygular. Bu ajanların dokularda kan akımını artırmaktan, post-sinaptik inhibisyon ile ağrının blokajına kadar birçok fizyolojik etkisi vardır.
Yüzeyel ve derin sıcaklık ajanları: Hot-pack, parafin, kızılötesi (infrared), fluidoterapi, kısa dalga diatermi, uzun dalga diatermi, mikro dalga diatermi, ultrasound.
Soğuk ajanlar: Cold-pack, cryoterapi.
Hidroterapi yöntemleri: Daldırma banyoları, zıt banyolar, girdap banyoları (whirlpool), kelebek banyosu (hubbard tank), zıt duşlar, hidromasaj, su altı traksiyon banyosu, galvanik banyo, balneoterapi.
Elektroterapi ajanları: Galvanik akım, faradik akım, diadinamik akımlar, TENS (transcutan electrical nerve stimulation), interferansiyel akımlar, BEMER (biyo elektro manyetik enerji regülasyonu).
Manipulatif tedavi yöntemleri: Klasik masaj, konnektif doku masajı, lenf-ödem drenajı, mobilizasyon ve manipulasyon teknikleri.

Bakınız: Fizyoterapist uzmanlık branşları 

Fizik tedavi bilgi birikimi geniştir ve bu nedenle fizyoterapistler belirli bir klinik alanda uzmanlaşabilirler. Pek çok farklı fizik tedavi türü olsa da, Amerikan Fizik Tedavi Uzmanlıkları Kurulu on güncel uzmanlık sertifikasını listelemektedir. Bir uzmanlık alanında çalışan çoğu Fizyoterapist, akredite bir ihtisas programı gibi ileri eğitimlerden geçmiş olur. Ancak bireyler, ilgili uzmanlık kurulu tarafından belirlenen gereksinimlere ek olarak, kendi uzmanlık nüfuslarında 2.000 saatlik odaklanmış uygulama sonrasında uzmanlık sınavlarına girebilmektedirler.

Kardiyovasküler ve pulmoner
Klinik elektrofizyoloji
Geriatri
Yara tedavisi
Nöroloji
Ortopedi
Pediatri
Sporcu sağlığı
Kadın sağlığı
Onkoloji
Kas hastalıkları
Nöroşirurji
Obstetrik-ürojinekolojik fizyoterapi
Ortez-protez ve biyomekanik
Romatizmal hastalıklar
Dermatoloji
Yutma bozuklukları

Beyin hasarı, kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları veya birden fazla patolojiye sahip olan kişiler, hasta ve terapist arasında pozitif bir işbirliğinden fayda görürler. Sonuçlar arasında günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirme becerisi, ağrı yönetimi, belirli fiziksel fonksiyon görevlerini tamamlama, depresyon, fiziksel sağlığın genel değerlendirmesi, tedaviye uyum ve tedavi memnuniyeti bulunur.
Araştırmalar, hasta-terapist etkileşimlerini etkileyebilecek dört temayı incelemiştir: kişilerarası ve iletişim becerileri, pratik beceriler, bireyselleştirilmiş hasta odaklı bakım ve örgütsel ve çevresel faktörler. Fizyoterapistlerin, hastalarıyla çeşitli seviyelerde etkili bir şekilde iletişim kurabilmeleri gerekir. Hastaların sağlık okuryazarlığı seviyeleri farklılık gösterdiği için, fizyoterapistler hastanın rahatsızlıklarını ve planlanan tedaviyi tartışırken bunu dikkate almalıdır. Araştırmalar, hastanın sağlık okuryazarlığına göre uyarlanmış iletişim araçları kullanmanın, uygulayıcılarıyla ve klinik bakımlarıyla olan etkileşimi geliştirdiğini göstermiştir. Ayrıca, hastalar ortak karar almanın olumlu bir ilişki doğuracağını bildirmiştir. Hastalara durumları hakkında eğitim verme becerisi ve mesleki uzmanlık, hasta bakımında değerli faktörler olarak görülmektedir. Hastalar, bir klinisyenin problemleri hakkında net ve basit açıklamalar sunabilme yeteneğini önemserler. Dahası, hastalar fizyoterapistlerin hastayı etkili bir şekilde iyileştiren mükemmel teknik becerilere sahip olmasını da değerli bulurlar.
Çevresel faktörler, konum, kullanılan ekipman ve otopark gibi unsurlar, hastalar için fizyoterapi klinik karşılaşmasından daha az önemlidir.
Mevcut anlayışa göre, hasta-terapist etkileşimlerine katkıda bulunan en önemli faktörler şunlardır: fizyoterapistin hastayla yeterli miktarda zaman geçirmesi, güçlü dinleme ve iletişim becerilerine sahip olması, hastaya saygıyla davranması, tedavinin net açıklamalarını sağlaması ve hastanın tedavi kararlarına dahil olmasına izin vermesi.

Fizik tedavinin, birden fazla kas-iskelet sistemi rahatsızlığında hem ağrı hem de fonksiyon açısından sonuçları iyileştirmek için etkili olduğu bulunmuştur. Fizyoterapsit tarafından yapılan omurga manipülasyonu, bel ağrısı için sonuçları iyileştirmek için güvenli bir seçenektir. Birçok çalışma, özellikle boyun ve median sinire odaklanan manuel terapi teknikleriyle birlikte germe egzersizlerinin, karpal tünel sendromu. için ameliyata eşdeğer veya hatta tercih edilebilir olabileceğini öne sürmüştür. Omurga manipülasyonu ve terapötik masaj boyun ağrısı için etkili müdahalelerken, elektroakupunktur, strain-counterstrain, rahatlama masajı, ısı tedavisi ve ultrason tedavisi o kadar etkili değildir ve bu nedenle önerilmez.
Araştırmalar ayrıca fizik tedavinin diğer rahatsızlıkları olan hastalar için de etkili olduğunu göstermektedir. Fizyoterapi tedavisi, yaşam kalitesini iyileştirebilir, kardiyopulmoner zindeliği ve inspiratuar basıncı artırabilir ve ayrıca astımı olan kişilerde semptomları ve ilaç kullanımını azaltabilir. Fizik tedavi bazen yoğun bakım ünitesindeki hastalara da uygulanır, çünkü erken mobilizasyon, yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süresin

Fiziksel tıp ve rehabilitasyon (eskiden fizik tedavi ve rehabilitasyon; kısaltılmış olarak FTR), temelde kas-iskelet sistemi hastalıklarının tanısı, konservatif (cerrahi dışı) tedavisi ve rehabilitasyonunu konu edinen bir tıbbi uzmanlık dalıdır.
Bununla birlikte, yalnız kas-iskelet sistemi değil, diğer sistemlere ait doğumsal ya da edinilmiş hastalıklara bağlı fizyolojik ya da anatomik yetersizlikler de bu dalın alanına girer.
Dolayısıyla FTR, her yaştan hastada; ağrı, işlev kaybı, yaşam kalitesinde bozulma ve bağımlılık nedeni olan nörolojik, ortopedik, romatizmal ve kardiyopulmoner hastalıkların birincil ya da destekleyici tedavisi ile uğraşır.
Bu tıp dalı, İngilizcedeki physiatry sözcüğünün Türkçeleşmiş hali olan fiziyatri adıyla da ifade edilebilmektedir ancak bu terim TDK ya da Dil Derneği gibi kurumların sözlüklerinde henüz yer edinmemiştir
ve dalın uzun adı kadar yaygın kullanılmamaktadır.
Ayrıca bazı hastanelerde fizyoterapi olarak da ifade edilir.

Türkiye'de FTR ile ilgili olarak klinik uygulamaya geçen ilk kurum, 1927'de bir fizik tedavi ve kaplıca merkezine dönüştürülen Bursa Askeri Hastanesi olmuştur.
1945'te Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kurulan Fizik Tedavi kürsüsü ilk akademik birim olmuş, ilk ulusal kongre ise 1967'de düzenlenmiştir.
1981'de YÖK, üniversite hastanelerindeki "Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon" kürsülerinin adlarını "Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı" olarak değiştirmiştir.

Fizik tedavi

Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği 17 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzman Hekimleri Derneği 23 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir Fizyoterapi ve Rehabilitasyon öğrencisinin Blogu
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon hastaneleri 21 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Francesco Redi (18 Şubat 1626, Arezzo - 1 Mart 1697, Pisa), İtalyan doktor, doğa bilimci, biyolog ve şairdir. Deneysel biyolojinin kurucusu ve modern parazitolojinin babası olarak anılır. Kurtçukların sinek yumurtalarından geldiğini göstererek spontan nesil teorisine meydan okuyan ilk kişiydi.
21 yaşında Pisa Üniversitesi'nden Tıp ve Felsefe alanında doktora derecesi alarak İtalya'nın çeşitli şehirlerinde çalıştı. Zamanında, bir rasyonalist olarak -Aristotelesçi abiogenesis kuramı olarak da bilinen- kendiliğinden oluşum gibi mitlerin sıkı bir eleştirmeniydi. En ünlü deneyleri, 1668'de yayınlanan Esperienze intorno alla generazione degl'insetti (Böceklerin Üretimi Üzerine Deneyler) adlı eserde anlatılmıştır.
Yazdığı şiirlerden oluşan en ünlü eseri "Bacco in Toscana”dır. 17. yüzyıl İtalyan şiirinin en iyi eserleri arasında kabul edilir ve bu eser için dönemin Medici hanedanı üyesi Grand Dük Cosimo III kendisine bir onur madalyası vermiştir
1 Mart 1697 yılında Pisa'da uykusunda ölmüştür. Mars'ta anısına ismi bir kratere verilmiştir.

Redi, engereklerin şarap içtiğini ve bardakları kırabileceğini ve yutulduğunda zehirlerinin zehirli olduğunu ispatlamıştır. Yılan zehirlerinin, inanıldığı gibi safra kesesinden değil, dişlerden üretildiğini doğru bir şekilde gözlemledi. Fasciola hepatica ve Ascaris lumbricoides dahil olmak üzere yaklaşık 180 parazitin ayrıntılarını tanıyan ve doğru şekilde tanımlayan ilk kişiydi. Ayrıca solucanları helmintlerden ayırt etti. Bazı iddialara göre modern biyolojide deneysel tasarımın temeli olan kontrolün kullanımını başlatmıştır.

O zaman akılcı düşünceye göre sinek kurtçukları bozulmuş etten oluşuyordu. Bir deneyde Francesco Redi iki dörtlü gruba ayırdığı sekiz tane kavanoz aldı: ilk kavanoz grubuna bilinmeyen bir madde koydu; ikinci gruba ise ölü balık koydu ve ilk grup kavanozun ağzını içine sadece hava girebilecek şekilde bir bez ile kapattı. İkinci grubun ise ağzını açık bıraktı. Birkaç gün sonra ağzı açık olan kavanozlardaki et üzerinde sinek kurtçuklarının oluştuğu gözlendi; ağzı bez ile kapatılmış olan kavanozlarda ise sinek kurtçukları oluşmadı.
Deneyine sinek kurtçuklarını gözlem altına alıp değişim geçirip sineğe dönüşmelerini takip ederek devam etti. Aynı zamanda ölü sinek ve kurtçukları ölü hayvanlarla aynı kavanoza koyduğunda yeni kurtçuk oluşmadığını ancak aynı durum canlı sineklerle gerçekleştirildiğinde sinek kurtçuklarının oluştuğunu gösterdi.

Francesco Redi24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. entry in the Catholic Encyclopedia
Esperienze intorno

Francis Harry Compton Crick (d. 8 Haziran 1916 - ö. 28 Temmuz 2004), İngiliz moleküler biyolog, fizikçi ve nörobilimci. 1953'te James D. Watson ve Maurice Wilkins ile beraber DNA molekülünün yapısını keşfederek 1962 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü paylaşmıştır.
Kariyerinin geri kalan kısmında Salk Biyolojik Araştırmalar Enstitüsü'nde J.W. Kieckhefer Araştırma Profesörü olarak görev yaparak insan bilinci üzerine çalışmalar yapmıştır.

Harry Crick ve Annie Elizebeth Crick'in oğlu Francis Crick, Northampton yakınlarında o zamanlar küçük bir İngiliz kasabası olan Weston Favell'de doğmuş ve büyümüştür. Babası ve amcası burada bir bot ve ayakkabı fabrikası işletmekteydi. Crick erken yaşta bilime ilgi göstermeye başlamıştı. Çocukken ailesi tarafından kiliseye götürülmesine rağmen, 12 yaşında annesine artık kiliseye gitmek istemediğini ve dini inançlar yerine bilimsel araştırmaları tercih ettiğini söylemişti.
Northampton Gramer Okulu'nun ardından 14 yaşında burslu olarak Londra'daki Mill Hill Okulu'nu kazandı ve en yakın arkadaşı John Shilston ile beraber matematik, fizik ve kimya dersleri almaya başladı. 21 yaşında University College London'dan Fizik dalında Bachelor of Science unvanını alarak mezun oldu. Crick daha sonra Caius College'da doktorasını tamamlayarak, Cavendish Laboratuvarı'nda ve Cambridge'deki Tıbbi Araştırma Konseyi Moleküler Biyoloji Laboratuvarında çalışmaya başladı. Caius College, Churchill College ve University College London'dan onursal unvanlar aldı.
Crick doktora tezi için fizikçi Edward Neville da Costa Andrade'nin laboratuvarında, yüksek sıcaklıklarda suyun viskozite'ni ölçmeye çalıştı. Daha sonra bu çalışma için "Akla hayale gelebilecek en sıkıcı problem" demiştir. II. Dünya Savaşı'nda laboratuvarın çatısından içeri düşen bir bomba bütün deney ekipmanını yok edince Fizik kariyeri yapmaktan vazgeçti.
II. Dünya Savaşı'nın ardından Crick 1947'de o sırada birçok fizikçinin yaptığı gibi biyoloji alanına kaydı. Bu geçiş sırasında yaşadığı güçlükler hakkında "neredeyse yeniden doğmam gerekti" demişti. Crick, döneminde fizik dalında yapılan büyük ilerlemelerin, biyoloji dalında da mümkün olduğunu düşünüyordu.
Honor Bridget Fell yönetiminde, Cambridge'in Strangeways Laboratuvarında neredeyse iki sene boyunca sitoplazma'nın fiziksel özellikleri üzerine çalıştı. Daha sonra Cavendish Laboratuvarında Max Perutz ve John Kendrew'e katıldı. O sırada Cavendish Laboratuvarı 1915'te, henüz 25 yaşındayken Nobel Ödülü'ne layık görülen Sir Lawrence Bragg tarafından yönetiliyordu.

Francis Galton FRS FRAI (16 Şubat 1822; Sparkbrook, Birmingham - 17 Ocak 1911; Haslemere, Surrey), Kraliçe Victoria çağında yaşamış ve öjenik kavramını öne sürmüş İngiliz bilgin ve çok yönlü bir bilim insanıydı.
Galton, 340'tan fazla makale ve kitap yayımladı. Ayrıca istatistiksel korelasyon kavramını geliştirdi ve regresyonun ortalamaya doğru eğilimini (regression toward the mean) geniş çapta tanıttı. İstatistiksel metodları, insan farklılıkları ve zekâ kalıtımının incelenmesinde uygulayan ilk kişi oldu ve soybilimsel ve biyografik çalışmalarının yanı sıra antropometrik araştırmaları için insan toplulukları hakkında veri toplamak amacıyla anketler ve soru formlarını kullanıma getirdi. "Genetik mi, yetiştirme mi" (nature versus nurture) ifadesini ortaya attı. Eseri Hereditary Genius (1869), dâhilik ve büyüklüğü (greatness) inceleyen ilk sosyal bilimsel girişimdir.
İnsan zihni üzerine yaptığı araştırmalarda, psikometri ve diferansiyel psikolojinin yanı sıra "beş faktör kişilik modellleri"ni, yani lexical hypothesis'i belirledi. Bunlar, her biri ayrı bir anlam içeren ve karakteri belirten bin kelimeden oluşan sözcüklerdir. Büyük Beş Kişilik (big-five) faktör modeli bu varsayımdan esinlenerek geliştirilmiştir. Bununla birlikte, parmak izlerini sınıflandırma yöntemi geliştirdi ve bu yöntem adli bilimlere katkı sağladı. Ayrıca dua etmenin gücü üzerine araştırmalar yaptı ve dua edilen kişilerin, duanın uzun ömürleri üzerinde bir etkilerinin olmadığını gözlemleyerek sonuçsuz kaldığı çıkarımına vardı. Çeşitli olguların bilimsel prensiplerini arayışı, çayın en iyi nasıl demlenmesi gerektiği gibi konulara kadar uzandı. Bilimsel meteorolojinin başlatıcısı olarak, ilk hava haritasını geliştirdi, antisiklonlar üzerine bir teori önerdi ve kısa vadeli iklim olaylarının Avrupa ölçeğinde tam bir kaydını oluşturan ilk kişi oldu.Ayrıca, farklı işitme yeteneklerini test etmek için Galton Düdüğünü (Köpek düdüğü olarak da bilinir) icat etti. Galton, Charles Darwin'in yarı kuzeniydi. 1909 yılında bilime katkılarından dolayı şövalye unvanı aldı.
Son yıllarda, sosyal Darwinizm, öjenik ve biyolojik ırkçılığı savunduğu için kayda değer eleştiriler almıştır; öjenik kavramının öncüsü olarak, bu terimi 1883 yılında kendisi ortaya atmıştır.

1909'da kendisine Sir (şövalye) unvanı verilmiştir.
Galton denildiğinde akla gelen ilk şey, öjenik olarak adlandırılan ve Amerika'da binlerce siyahinin kısırlaştırma deneyiyle sonuçlanan üstün gen teorisidir. Seçici yetiştirme yoluyla insan popülasyonunu iyileştirmeye yönelik bu modern proje fikri ilk olarak Francis Galton tarafından geliştirildi ve başlangıçta Darwinizm'den ve onun doğal seçilim teorisinden ilham aldı. Galton, üvey kuzeni Charles Darwin'in bitki ve hayvan türlerinin gelişimini açıklamaya çalışan evrim teorisini okumuş ve bunu insanlara uygulamak istemiştir. Galton, biyografik araştırmalarına dayanarak, arzu edilen insan niteliklerinin kalıtsal özellikler olduğuna inanıyordu, ancak Darwin, teorisinin bu şekilde detaylandırılmasına şiddetle karşı çıkıyordu. 1883'te, Darwin'in ölümünden bir yıl sonra, Galton araştırmasına bir isim verdi: öjeni. Genetiğin tanıtılmasıyla öjeni, insan karakterinin tamamen veya büyük ölçüde genlerden kaynaklandığı, eğitim veya yaşam koşullarından etkilenmediği inancı olan genetik determinizm ile ilişkilendirildi. İlk genetikçilerin çoğu Darwinci değildi ve genetik determinizme dayalı öjeni politikaları için evrim teorisine ihtiyaç yoktu. Öjeni, yakın tarihi boyunca tartışmalı olmaya devam etti. Bu arada öjenizmin Amerika'daki yankıları Galton'un ölümünden yıllar sonra bile resmi bir karşılık bulmuştur. 1924 Virginia Kısırlaştırma Yasası uyarınca 1924-1979 yılları arasında 7000'den fazla insan kısırlaştırılmıştır. Bunun gibi birçok eyalette kısırlaştırma yasası (sterilization act) adıyla çıkan yasalarda kısırlaştırmalar yapılmıştır. Birçok Amerikan başkanı tarafından desteklenen öjenizm, Rockefeller gibi zengin aileler tarafından finanse edilmiştir. John David Rockefeller da, BM Tarım ve Gıda Organizasyonu 2. McDougall Konferansında “Bana göre nüfus kontrolü günümüzde atom silahlarının kontrolünden sonra ikinci en büyük önceliğimizdir.” şeklinde bir cümle sarf etmiştir.

(İngilizce) [1] 30 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Biyografyasi ve bibliyografya. Sanal laboratuvar Max Planck Bilimler Tarihi Enstitusu.
[2] 5 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Galton'un Tum eserleri

Frans Bernardus Maria "Frans" de Waal (29 Ekim 1948 - 14 Mart 2024), Hollandalı-Amerikalı etolog ve primatolog. Emory Üniversitesi psikoloji bölümünde primat davranışları konusunda Charles Howard Candler profesörlüğünden emekli olmuştur. Emory Üniversitesi Yerkes Ulusal Primat Araştırmaları Merkezi'ndeki (YNPRC) Living Links Merkezi'nin kurucusu ve eski yöneticisidir. İçimizdeki Maymun, Bonobo ve Ateist 'in de aralarında bulunduğu birçok popüler bilim kitabının yazarıdır. ABD Ulusal Bilimler Akademisi (2004) ve Hollanda Kraliyet Bilimler Akademisi (1993) üyesidir.

1966'dan 1973'e Hollanda'da Nijmegen'deki Radboud Üniversitesi'nde ve Groningen'deki Groningen Üniversitesi'nde biyoloji okudu, etoloji üzerinde uzmanlaştı. 1977'de Utrecht Üniversitesi'nden, dedesi Arnhem'deki Burgers' Hayvanat Bahçesi'nin kurucusu olan Prof. Jan van Hooff danışmanlığındaki zooloji ve etoloji alanlarındaki doktora çalışmaları sonrasında biyoloji doktoru unvanını aldı. Tez konusu, şebeklerin agresif davranışları ve oluşturdukları ittifak ilişkileri üzerineydi. Bu okul bünyesinde 1981'e kadar Burgers' Hayvanat Bahçesi'nde karşılaştırmalı fizyoloji alanında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bu görevinden sonra misafir araştırma görevlisi olarak ABD'deki Wisconsin Ulusal Primat Araştırma Merkezi'ne (WNPRC) geçti. 1982'den 1991'e kadar WNPRC'de araştırmacı olarak çalıştı. 1991'de yardımcı doçent olarak Emory Üniversitesi Psikoloji Bölümü'ne geçen de Waal 1993'te burada profesör unvanını aldı. 1996 ve 2000 yılları arasında popülasyon biyolojisi, ekoloji ve evrim konularını içeren yüksek lisans programının yöneticiliğini yaptı. 1996'dan beri bu bölümde primat davranışları üzerine Charles Howard Candler Profesörü olarak çalışmakta ve 1991'den beri ABD'nin en eski ve en büyük primat araştırma merkezi olan Yerkes Ulusal Primat Araştırmaları Merkezi'nde psikobiyoloji araştırmaları profesörü olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda, 1997'de burada kurduğu Living Links Merkezi'nin yöneticiliğini yapmaktadır. Bu merkezin amacı, kuyruksuz maymunlarla insan arasındaki genetik, anatomik, bilişsel ve davranışsal benzerlikler üzerinden insan evrimini araştırmaktır. 2013'te Hollanda'daki Utrecht Üniversitesi'nde de "seçkin profesör" (distinguished professor) unvanıyla yarı zamanlı çalışmaya başlamışır.

Şempanzeler başta olmak üzere birçok kuyruklu ve kuyruksuz maymun türüyle ve fillerle ilgili doğal yaşam alanlarında ya da kapalı tutuldukları ortamlarda araştırmalarda bulunmuştur, sosyal davranışlarını ve sosyal zekâlarını incelemiştir. Çalışmaları, bu türlerdeki saldırgan davranışlar[1] 4 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., aldatma[2] 13 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., uzlaşma, barışma, çatışma çözümü[3] 2 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ittifak kurma, işbirliği[4] 11 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,sosyal mütekabiliyet[5] 23 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., empati, adaletsizlik hoşnutsuzluğu[6] 31 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., kültürel öğrenme[7] 2 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve insanlardaki ahlak ve adalet duygusunun kökenleri [8] 6 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. üzerinedir.

De Waal, 1975'te Arnhem'deki Burgers' Hayvanat Bahçesi'nde bulunan dünyanın en büyük tutsak şempanze kolonisiyle altı yıllık bir projeye başladı ve bu proje birçok bilimsel makaleyle ve ilk kitabı olan Chimpanzee Politics (1982) ile sonuçlandı. Kitap, primat davranışlarını ilk defa planlı sosyal stratejilerle ilişkili biçimde tanımladı. De Waal, sonradan "makyavelyen zeka" tanımıyla ilişkilenecek olan Machiavelli düşüncesini primatolojiye sunan ilk kişiydi. Yazılarında primatlarına duygular ve niyetler atfetmekten hiç kaçınmadı öyle ki bu yaklaşım; 30 yıl sonra bugün, işbirliği, diğerkâmlık, adalet gibi kavramlar etrafında serpilmekte olan primat bilişi[9]31 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. alanına ilham verdi.
Erken dönem çalışmaları, günümüzde iki büyük alan olan aldatma ve çatışma çözümüne de dikkat çekti. Başlangıçta bunlar fazlasıyla tartışmalı bulundu; dolayısıyla de Waal'in kavgalardan sonra bir araya gelişi ifade etmek için sunduğu barışma kavramı önceleri sorgulandı fakat bugün hayvan davranışı alanında tamamen kabul edilmiş bulunuyor. de Waal'in güncel çalışmaları insan olmayan hayvanlardaki empatiyi ve hatta ahlakın kökenlerini vurguluyor. Eski öğrencisi Stephanie Preston'la yazdığı, en çok alıntı yapılan makalesi sadece primatlardaki değil tüm memelilerdeki empatinin evrimsel kökeni ve nörobilimiyle ilgiliydi.
de Waal'in adı aynı zamanda, popüler kıldığı "savaşma seviş primatı" bonobolarla da ilişkilendirildi fakat bonobo çalışmaları asıl amacının yanında ikincildir. Asıl amacı, rekabetin primat toplumlarını nasıl biçimlendirdiğindense bunları neyin birbirine bağladığını anlamaktır.
Çalışmalarında rekabet de göz ardı edilmiş değildir. Çok tanınmadan önceki araştırmaları, agresif davranışlar ve sosyal tahakküm üzerinedir. De Waal'in bilimi primatlar üzerine odaklansa da (çoğunlukla şempanzeler, bonobolar, şebekler ve kapuçin maymunları), kuyruklu ve kuyruksuz maymunlardan edindiği anlayışı popüler kitaplarında insan toplumuyla ilişkilendirmesi ona dünya çapında bir tanınırlık getirdi. Öğrencileriyle beraber filler üzerinde de çalıştı ve yazılarında git gide fil çalışmaları daha fazla yer aldı.
Primatlardaki doğuştan gelen empati kapasitesiyle ilgili yaptığı araştırmalar onu, insan ve insan olmayan kuyruksuz maymunların empatik ve işbirliğine yönelik eğilimlerinin, türler arasında devamlı olduğu sonucuna götürdü. Bu konudaki düşüncesi Empati Çağı 'ndaki şu bölümde ifade edilmiştir: "İnsanlarla kuyruksuz maymunlar arasında ya da kuyruksuz maymunlarla kuyruklu maymunlar arasında keskin sınırlar olduğunu varsayarak yola çıkıyoruz ama aslında uğraştığımız, bilginin denizi üzerlerinden geçtiğinde ayakta durma kabiliyetini yitiren kumdan kaleler. Önce tepelere dönüşüyorlar, git gide daha da düzleşiyorlar ta ki evrim teorisinin bizi her zaman götürdüğü yere varışımıza kadar: Hafif eğimli bir kumsal." Bu, insanlarla diğer hayvanlar arasında keskin sınırlar olduğunu varsayan bazı ekonomist ve antropologların bakışlarıyla oldukça çelişik ama kuyruklu ve kuyruksuz maymunlardaki güncel çalışmalar de Waal'i destekliyor. Mesela Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nde çalışan psikolog Felix Warneken'in çalışmalarına bakılabilir. Şempanzelere sadece kendilerine yardım etmekle hem kendilerine hem de başka bir şempanzeye yardım etme seçeneği sunulduğunda ikincisini seçtiklerini 2011'de ilk defa de Waal ve ekibi kaydetti. de Waal aslında bu eğilimlerin sadece insanlarla ve diğer maymunlarla sınırlı olduğunu da düşünmüyor; empati ve sempatiyi evrensel memeli karakteristikleri olarak görüyor ki bu görüş son on yılda kemirgenler ve köpekler gibi başka memelilerle yapılan çalışmalarla da destek kazandı. de Waal ve öğrencileri adalet üzerine de yoğun olarak çalıştı ve bu çalışmalardan kapuçin maymunlarında eşitsizliğe tahammülsüzlükle ilgili internette viral olan bir video da çıktı. Bu alandaki son çalışmalardan birinde, Ültimatom oyunu[10] 17 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. oynatılan şempanzelerin insan çocukları ve yetişkinleri gibi adil seçeneği tercih ettiği görüldü.

Popüler bilim kitapları
Chimpanzee Politics (1982)
Peacemaking Among Primates (1989)
Good Natured: The Origins of Right and Wrong in Humans and Other Animals (1996)
Bonobo: The Forgotten Ape (1997)
The Ape and Sushi Master (2001)
My Family Album: Thirty Years of Primate Photography (2003)
Our Inner Ape: A Leading Primatologist Explains Why We Are Who We Are (2005) / (İçimizdeki Maymun: Biz Neden Biziz, Metis Yayınları)
Primates and Philosophers: How Morality Evolved (2006)
The Age of Empathy: Nature's Lessons for a Kinder Society (2009) / (Empati Çağı, Akılçelen Kitaplar)
The Bonobo and The Atheist: In Search of Humanism Among the Primates (2013) / (Bonobo ve Ateist: Primatlar Arasında İnsanı Aramak, Metis Yayınları)
Are We Smart Enough to Know How Smart the Animals Are (2016) / (Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduklarını Anlayacak Kadar Zeki miyiz?, Metis Yayınları)
Mama's Last Hug: Animal Emotions and What They Tell Us about Ourselves (2019) / (Mama'nın Son Sarılışı - Hayvan ve İnsan Duyguları, Sander Yayınları)
Different: What Apes Can Teach Us About Gender (2022)
Katkı sağladığı yayınlar
Sociobiologie Ter Discussie (1981)
Coalitions and Alliances in Humans and Other Animals (1992); Harcourt, A. H., & de Waal, F. B. M.
Topics in Primatology (1992); Nishida, T., McGrew, W. C., Marler, P., Pickford, M., & de Waal, F. B. M.
Chimpanzee Cultures (1994) ; Wrangham, r. W., McGrew, W. C., de Waal, F. B. M., Heltne, P.
Natural Conflict Resolution (2000); Aureli, F., & de Waal, F. B. M.
Tree Of Origin: What Primate Behavior Can Tell Us About Human Social Evolution (2001); de Waal, F. B. M. / (Köken Ağacı, Alfa Yayınları)
Infant Chimpanzee And Human Child: A Classic 1935 Comparative Study Of Ape Emotions And Intelligence (2002); de Waal, F. B. M. (2002). N. N. Ladygina-Kohts
Animal Social Complexity: Intelligence, Culture, and Individualized Societies (2003); de Waal, F. B. M., & Tyack, P. L.
Emotions Inside Out: 130 years after Darwin's “The Expression of the Emotions in Man and Animals.” (2003); Ekman, P., Campos, J. J., Davidson, R. J., & de Waal, F. B. M.
The Primate Mind: Built to Connect With Other Minds (2012); de Waal, F. B. M., & Ferrari, P. F.
Evolved Morality: The Biology and Philosophy of Human Conscience (2014); de Waal, F. B. M., Churchland, P. S., Pievani, T., & Parmigiani, S.
Dergilerdeki makaleler
Bonobo Sex and Society. 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. In: Scientific American 1 Mart 1995
Are We in Anthropodenial? 22 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. In: Discover. Temmuz 1997, S. 50–53
Th

François Jacob (d. 17 Haziran 1920 –  ö. 19 Nisan 2013), Fransız biyolog. 1965 yılında Jacques Monod ve André Lwoff ile birlikte   Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü  kazanmıştır.

1961 yılında Jacob ve Monod, hücrelerde enzim düzeylerinin DNA dizilerinin transkripsiyonu ile kontrol edildiği fikrini keşfettiler. Onların deneyleri ve çalışmaları moleküler gelişimsel biyoloji ve özellikle trankskripsiyonel düzenlenme ile ilgili çalışmalara ivme kazandırdı.
Uzun yıllar boyunca bakteri ve diğer hücrelerin dış koşullara cevap olarak kendi anahtar metabolik enzimlerin seviyesini düzenleyerek ve / veya bu enzimlerin aktivitesi değiştirerek tepki verdiği bilinmekteydi. Jacob ve Monod bu düzenlemelerin DNA aracılı olduğunu söyleyerek yeni bir yol açmış oldular.

Sexuality and the Genetics of Bacteria by E. L. Wollmann and François Jacob, published by Academic Press, 1961 OCLC 251900319
The Possible & The Actual by François Jacob, published in the United States by Pantheon Books, and in Canada by Random House of Canada, 1982 OCLC 7837291
The Statue Within: An Autobiography by François Jacob, translated from the 1987 French edition by Franklin Philip. Basic Books, 1988. OCLC 17353378; yeni basım: OCLC 35811304
The Logic of Life by François Jacob, translated from the 1976 French edition by Princeton University Press 1993 OCLC 737057
Of Flies, Mice and Men by François Jacob, translated from the French edition and published by Harvard University Press, 1998 ISBN OCLC 38989637

Jacob, F.; Perrin, D.; Sánchez, C.; Monod, J.; Edelstein, S. (2005). "The operon: A group of genes with expression coordinated by an operator. C.R.Acad. Sci. Paris 250 (1960) 1727-1729". Comptes rendus biologies 328 (6): 514–520.PMID 15999435.
Ullmann, A.; Jacob, F.; Monod, J. (1968). "On the subunit structure of wild-type versus complemented beta-galactosidase of Escherichia coli". Journal of molecular biology 32 (1): 1–13. doi:10.1016/0022-2836(68)90140-X. PMID 4868117.
Ullmann, A.; Jacob, F.; Monod, J. (1967). "Characterization by in vitro complementation of a peptide corresponding to an operator-proximal segment of the beta-galactosidase structural gene of Escherichia coli". Journal of molecular biology 24 (2): 339–343. doi:10.1016/0022-2836(67)90341-5. PMID 5339877.
Ullmann, A.; Perrin, D.; Jacob, F.; Monod, J. (1965). "Identification, by in vitro complementation and purification, of a peptide fraction of Escherichia coli beta-galactosidase". Journal of molecular biology 12 (3): 918–923. doi:10.1016/S0022-2836(65)80338-2. PMID 4285628.
Willson, C.; Perrin, D.; Cohn, M.; Jacob, F.; Monod, J. (1964). "Non-Inducible Mutants of the Regulator Gene in the "lactose" System of Escherichia Coli". Journal of molecular biology 8: 582–592. doi:10.1016/S0022-2836(64)80013-9.PMID 14153528.
Jacob, F.; Ullman, A.; Monod, J. (1964). "The Promotor, A Genetic Element Necessary to the Expression of an Operon".Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 258: 3125–3128. PMID 14143651.
Jacob, F.; Monod, J. (1964). "Biochemical and Genetic Mechanisms of Regulation in the Bacterial Cell". Bulletin de la Société de chimie biologique 46: 1499–1532. PMID 14270538.
Monod, J.; Changeux, J.; Jacob, F. (1963). "Allosteric proteins and cellular control systems". Journal of molecular biology 6: 306–329. doi:10.1016/S0022-2836(63)80091-1. PMID 13936070.
Jacob, F.; Sussman, R.; Monod, J. (1962). "On the nature of the repressor ensuring the immunity of lysogenic bacteria".Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 254: 4214–4216. PMID 14036499.
Jacob, F.; Monod, J. (1961). "Genetic regulatory mechanisms in the synthesis of proteins". Journal of molecular biology 3: 318–356. doi:10.1016/S0022-2836(61)80072-7. PMID 13718526.
Monod, J.; Jacob, F. (1961). "Teleonomic mechanisms in cellular metabolism, growth, and differentiation". Cold Spring Harbor symposia on quantitative biology 26: 389–401. PMID 14475415.
Perrin, D.; Jacob, F.; Monod, J. (1960). "Induced biosynthesis of a genetically modified protein not presenting affinity for the inductor". Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 251: 155–157. PMID 13734531.
Buttin, G.; Jacob, F.; Monod, J. (1960). "Constituent synthesis of galactokinase following the development of lambda bacteriophages in Escherichia coli K 12". Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 250: 2471–2473. PMID 13806544.
Jacob, F.; Perrin, D.; Sanchez, C.; Monod, J. (Feb 1960). "Operon: a group of genes with the expression coordinated by an operator". Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 250 (6): 1727–1729.doi:10.1016/j.crvi.2005.04.005. ISSN 0001-4036. PMID 14406329.
Jacob, F.; Monod, J. (1959). "Genes of structure and genes of regulation in the biosynthesis of proteins". Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 249: 1282–1284. PMID 14406327.
Pardee, A.; Jacob, F.; Monod, J. (1958). "The role of the inducible alleles and the constrtutive alleles in the synthesis of beta-galactosidase in zygotes of Escherichia coli". Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 246 (21): 3125–3128. PMID 13547552.
Jacob, F.; Torriani, A.; Monod, J. (1951). "Effect of ultraviolet rays on the biosynthesis of galactosidase and on the multiplication of T2 bacteriophage in Escherichia coli". Comptes rendus hebdomadaires des seances de l'Academie des sciences 233 (20): 1230–1232. PMID 14905606.

Nobel biography12 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
François Jacob tells his life story at Web of Stories (video)
(Fransızca) L'Académie française16 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Discoveries concerning genetic control of enzyme and virus synthesis.

Frederick Sanger, (d. 13 Ağustos 1918, Rendcomb, Gloucestershire - ö. 19 Kasım 2013, Cambridge, Cambridgeshire) İngiliz biyokimyager. 1958 ve 1980 yıllarında 2 kez Nobel Kimya Ödülü kazanmıştır. 1958 yılında "proteinlerin, özellikle de insülinin yapısı üzerine çalışmaları için" Nobel Kimya Ödülü kazanmıştır ve bu ödülü aynı kategoride 2 kez kazanan tek kişidir. 1980 yılında da "nükleik asitlerdeki baz dizilerinin belirlenmesiyle ilgili katkıları nedeniyle"  Walter Gilbert ile birlikte bu ödülü kazanmıştır. Aynı yıl ayrıca Paul Berg, "nükleik asitlerin, özellikle de rekombinant DNA'nın biyokimyası üzerine temel çalışmaları için" ödülü kazanan diğer isim olmuştur.
Sanger, Nobel Ödülü'ne iki kez layık görülen sadece beş kişiden biridir. Nobel Ödülü'nü iki kez kazanan diğer kişiler şunlardır: Marie Curie (1903'te fizik, 1911'de kimya), Linus Carl Pauling (1954'te kimya, 1962'de barış), John Bardeen (1956 ve 1972 fizik) ve Karl Barry Sharpless (2001 ve 2022 kimya)

Finch, John (2008), A Nobel Fellow on every floor: a history of the Medical Research Council Laboratory of Molecular Biology, Cambridge: Medical Research Council, ISBN 978-1-84046-940-0 .
Sanger, F.; Dowding, M. (1996), Selected Papers of Frederick Sanger: with commentaries, Singapore: World Scientific, ISBN 981-02-2430-3 .

The Sanger Institute 8 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
About the 1958 Nobel Prize10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
About the 1980 Nobel Prize22 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fred Sanger 2001 Video Documentary by The Vega Science Trust
National Portrait Gallery 25 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Frederick Sanger interviewed by Alan Macfarlane, 24th August 2007 (film) 11 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interviews with Nobel Prize winning scientists: Dr Frederick Sanger, British Broadcasting Corporation, c. 1985, 22 Eylül 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Mart 2013 . Interviewed by Lewis Wolpert. Duration 1 hour.

Frederik Ruysch (28 Mart 1638 - 22 Şubat 1731), Hollandalı botanikçi ve anatomistti . Anatomik örneklerin korunmasına yönelik teknikler geliştirmesiyle tanınır ve bunları insan parçalarını içeren sahneleri ya da diyoramaları oluşturmak için kullanır. Anatomik hazırlıkları arasında 2.000'den fazla anatomik, patolojik, zoolojik ve botanik örnek yer alıyordu ve bunlar kurutularak ya da mumyalanarak muhafaza edilmişti. Ruysch aynı zamanda lenfatik sistemdeki kapakçıklar, yılanlardaki vomeronazal organ ve arteria Centralis oculi (gözün merkezi atardamarı ) hakkındaki kanıtlarıyla da tanınmaktadır. Bugün Hirschsprung hastalığı olarak bilinen hastalığın  yanı sıra intrakraniyal teratom, enkondromatozis ve Majewski sendromu gibi çeşitli patolojik durumları tanımlayan ilk kişi olmuştur.

Frederik Ruysch Lahey'de bir devlet memurunun oğlu olarak doğdu ve bir eczacının öğrencisi olarak işe başladı. Anatomiye olan hayranlığı nedeniyle Leiden Üniversitesi'nde Franciscus Sylvius'un öğrencisi oldu. Çalışma arkadaşları Jan Swammerdam, Reinier de Graaf ve Niels Stensen'di. Cesetlerin parçalara ayrılması nispeten pahalıydı ve kadavralar azdı, bu da Ruysch'u organları hazırlamak için alternatif yollar bulmaya yöneltti. 1661 yılında Hollandalı mimar Pieter Post'un kızı Maria Post ile evlendi. 1664 yılında plörezi üzerine yazdığı tezle mezun oldu.
Ruysch, 1667'de Amsterdam cerrahlar loncasının başkan yardımcısı oldu. 1668'de şehrin ebelerinin baş eğitmeni oldu. Ruysch tarafından muayene edilene kadar mesleklerini icra etmelerine artık izin verilmiyordu. 1679'da Amsterdam mahkemelerine adli tıp danışmanı olarak atandı ve 1685'te Jan ve Caspar Commelin ile birlikte çalıştığı Hortus Botanicus Amsterdam'da botanik profesörü oldu. Ruysch yerli bitkiler konusunda uzmanlaştı.

Ruysch insan anatomisi ve fizyolojisinin birçok alanını araştırmış, organları korumak için ispirto kullanmış ve Avrupa'nın en ünlü anatomik koleksiyonlarından birini oluşturmuştur. Asıl becerisi, numunelerin gizli bir balsamicum likörü içinde hazırlanması ve muhafaza edilmesiydi ve kendisinin bu amaçla arteriyel mumyalamayı ilk kullananlardan biri olduğuna inanılmaktadır. Doğal olarak oluşan kırmızı renkli bir mineral olan zinoberden elde edilen merkürik sülfürden bir enjeksiyon geliştirdi. Enjeksiyon birçok örneğe kırmızımsı, neredeyse canlı bir ifade verdi. Bu teknik sayesinde gözlemciler, 17. yüzyılda çığır açan bir teknik olan en küçük kan damarlarını bile görselleştirip inceleyebiliyordu. Ruysch'un devrim niteliğindeki mumyalama teknikleri cesetlerin daha uzun süre korunmasını da sağladı. Bu sadece her bir teşrih sunumu için tanınan süreyi uzatmakla kalmadı, aynı zamanda bu sunumların daha sıcak aylarda yapılmasını da mümkün kıldı.

Frederik Ruysch, kendi özel konutunda yer alan bir anatomi müzesinin hem kurucusu hem de yaratıcısıydı. Müze Amsterdam için popüler bir turistik cazibe merkeziydi ve eğitim dünyasında biliniyordu. Özel bir koleksiyondu, ancak Ruysch bunu halka açtı. Giriş ücreti alınıyordu ve bir rehber beş odayı gezdiriyordu. Koleksiyon üç farklı kategoriye ayrılmıştır. Kuru müstahzarlar arasında iskeletler ve kurutulmuş organlar, ıslak enjeksiyon müstahzarları arasında kapakları kolayca çıkarılabilen şişelerdeki konservasyonlar ve son kategori olarak da özenli süslemelere sahip testilerdeki ıslak müstahzarlar yer alıyordu. Son kategori, müstahzarın kendisine zarar verme riski olmadan kolayca taşınamazdı.
Koleksiyonlarının yaklaşık üçte birini oluşturan bebek ve cenin cesetlerini de koleksiyonlarına dahil etmiştir. Bu örneklerin çoğunu, yanında çalışan ebelerden, çocuk öldükten sonra ya da hamilelik düşükle sonuçlandığında satın almıştır. Bebeklerin bedenlerini ya da parçalarını içeren natürmortları ve sergileri tipik olarak giysiler, başlıklar ve hatta cam gözlerle birlikte sergilenmiştir. Ruysch bu unsurları ekleyerek mumyalama işleminden kalan izleri ve dikişleri kapatabiliyor ve sergilerine daha gerçekçi bir görünüm kazandırabiliyordu. Sergilediği eserlerin bazılarında anormallikler ve kusurlar olsa da, koleksiyonlarının asıl amacı insan vücudunun mükemmelliğini gösterdiğine inandığı sanat eserleri yaratmaktı. Natürmort ressamı olan kızı Rachel Ruysch, ilk yıllarında koleksiyonu çiçekler, balıklar, deniz kabukları ve dantelli narin vücut parçalarıyla süslemesine yardım etmişti.
Ruysch 24 yaşına geldiğinde kabinesi son derece popüler hale gelmiş ve birçok yabancı devlet adamının dikkatini çekmişti. 1697'de I.Petro ve Nicolaes Witsen, tüm örnekleri haftanın iki günü halka açık beş odada sergileyen Ruysch'u ziyaret etti. Bilime büyük ilgisi olan Peter'a kelebeklerin nasıl yakalanacağını ve nasıl muhafaza edileceğini anlattı. Kertenkelelere karşı da ortak bir ilgileri vardı. Birlikte hastaları görmeye gittiler. Ruysch, 1717'de ikinci ziyareti sırasında "merak deposunu" Büyük Petro 'ya 30.000 gulden karşılığı sattı, buna pıhtılaşmış domuz kanı, Prusya mavisi, cıva oksitoksit ve likörün sırrı da dahildi: . Her şeyin paketlenmesi ve etiketlenmesi gerektiğinde Ruysch yardım etmeyi reddetti. Albert Seba 'nın bir aydan fazla zamanını aldı. 100 koli hemen gönderilmedi, ancak sonraki yıl Büyük Kuzey Savaşı nedeniyle iki gemiye bölündü. Koleksiyon sağlamdı ve içki içen denizciler hakkındaki söylentiler doğru değildi.
Ruysch hemen Jordaan'da Bloemgracht'taki evinde yeniden çalışmaya başladı. Ölümünden sonra bu koleksiyon Güçlü August'a satıldı. Korunmuş koleksiyonlarından bazıları günümüze ulaşmış olsa da, sahnelerinden hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Sadece Cornelis Huyberts'inkiler başta olmak üzere bir dizi gravür aracılığıyla bilinmektedirler.
1715'te Royal Society Üyesi seçildi  Damadı Jurriaen Pool tarafından resmedildi. Frederik Ruysch, Herman Boerhaave ile birlikte yayınladı.
1760 yılında ölümünden 30 yıl sonra, botanikçi Nikolaus Joseph von Jacquin. Güney Amerika'dan Marcgraviaceae familyasına ait olan ve Frederik Ruysch'un onuruna verilen bir çiçekli bitki cinsi olan Ruyschia'yı yayınladı.

Disputatio medica inauguralis de pleuritide. Dissertation, Leiden, 1664.
Dilucidatio valvularum in vasis lymphaticis et lacteis. Hagae-Comitiae, ex officina H. Gael, 1665; Leiden, 1667; Amsterdam, 1720. 2. Aufl. 1742.
Museum anatomicum Ruyschianum, sive catalogus rariorum quae in Authoris aedibus asservantur. Amsterdam, 1691. 2. Aufl. 1721; 3. Aufl. 1737.
Catalogus Musaei Ruyschiani. Praeparatorum Anatomicorum, variorum Animalium, Plantarum, aliarumque Rerum Naturalium. Amsterdam: Janssonio-Waesbergios, 1731.
Observationum anatomico-chirurgicarum centuria. Amsterdam 1691; 2. Aufl. 1721: 3. Aufl. 1737.
Epistolae anatomicae problematicae. 14 Bände. Amsterdam, 1696–1701.
Het eerste Anatomisch Cabinet. Amsterdam, Johan Wolters, 1701
Thesaurus anatomicus. 10 Delen. Amsterdam, Johan Wolters, 1701–1716.
Adversarium anatomico-medico-chirurgicorum decas prima. Amsterdam 1717.
Curae posteriores seu thesaurus anatomicus omnium precedentium maximus. Amsterdam, 1724.
Thesaurus animalium primus. Amsterdam, 1728. 18: Amsterdam, 1710, 1725.
Curae renovatae seu thesaurus anatomicus post curas posteriores novus. Amsterdam, 1728.
Samen met Herman Boerhaave: Opusculum anatomicum de fabrica glandularum in corpore humano. Leiden, 1722; Amsterdam, 1733.
Tractatio anatomica de musculo in fundo uteri. Amsterdam, 1723.
Opera omnia. 4 Bände. Amsterdam, 1721.
Opera omnia anatomico-medico-chirurgica huc usque edita. 5 Bände. Amsterdam, 1737.
Herbarivm Rvyschianvm, in Mvsei Imperialis Petropolitani, vol. 1, pars secvnda. Petropolitanae, 1745.

Ruysch'un koleksiyonu Sankt-Peterburg'daki Büyük Peter Antropoloji ve Etnografya Müzesi'nde(Kunstkamera) görülebilir. Koleksiyon, Ruysch'un orijinal koleksiyonundan 900'den fazla türü içermektedir.

Klaudios Galenos (Grekçe: Κλαύδιος Γαληνός; Latince: Claudius Galenus; Arapça: جالينوس, Calinus), Bergamalı Galen veya Aelius Galenus, MS Eylül 129 – y. 216, Romalı ve Yunan bir hekim, cerrah ve filozoftur.
Antik dönemin en başarılı tıp araştırmacılarından biri olarak kabul edilen Galen, anatomi, fizyoloji, patoloji, farmakoloji, nöroloji ile birlikte felsefe ve mantık gibi birçok bilim dalının gelişimine katkıda bulunmuştur.

Zengin bir Yunan mimarı ve bilimsel ilgi alanlarına sahip olan Aelius Nikon’un oğlu olan Galen, kendisini başarılı bir hekim ve filozof kariyerine hazırlayan kapsamlı bir eğitim almıştır. Eski Pergamon (Grekçe: Πέργαμον) (günümüzde Bergama, Türkiye) şehrinde doğmuş olan Galen, Roma'ya yerleşmeden önce tıbbi teoriler ve keşifler hakkında geniş bir bilgi birikimi edinmek amacıyla çeşitli seyahatler yapmıştır. 

Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Roma'da, hem Roma toplumunun önde gelen üyelerine hizmet etmiş hem de birkaç imparatorun özel hekimi olarak atanmıştır.
Deneysel fizyolojinin kurucusu ve Roma dünyasının ilk spor hekimi olarak kabul edilmiş ve Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi ünvanlarla anılmıştır. Galen'in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür. 
Öte yandan Galen'in İslam tıp dünyası üzerinde büyük etkisi olduğu bilinmektedir. Mevlana C. Rumi: "Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtun'umuz. Ey bizim Calinus'umuz." (Mesnevi 24. beyit) diye söz etmiştir.
Galen'in anatomi ve tıp anlayışı esas olarak, Hipokrat Külliyatı'nda (''Corpus Hippocraticum'') İnsanın Doğası Üzerine adlı eserin yazarı tarafından ilk kez ortaya atılan ve o zamanlar geçerli olan dört iç salgı teorisinden (kara safra, sarı safra, kan ve balgam) etkilenmiştir.
Başlangıçta isteksiz olsa da, sonrasında artan bir coşkuyla Galen, Hipokrat'ın veneseksiyon (damar kesimi) ve kan aldırma uygulamalarını Roma'da bilinmediği bir dönemde tanıtmıştır. Bu durum, damarların kan değil, pneuma (canlandırıcı ruh) taşıdığına inanan Erasistratosçular tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Ancak Galen, bu uygulamayı hem bu konuda yazdığı üç kitabında hem de halka açık tartışmalarında ve gösterilerinde şiddetle savunmuştur.
Galen'in görüşleri, Batı tıp bilimine 1.300 yıldan fazla bir süre boyunca egemen olmuş ve onu derinden etkilemiştir. Anatomi raporları, esas olarak, Berberi maymunlarının diseksiyonlarına dayanıyordu. Ancak, bu maymunların yüz ifadelerinin insanlara çok benzediğini fark ettiğinde, domuz gibi başka hayvanlara yönelmiştir. 
Galen, kendisini hem hekim hem de filozof olarak görüyordu; bunu En İyi Hekim Aynı Zamanda Bir Filozof Olmalıdır başlıklı risalesinde açıkça dile getirmiştir.
Galen, insan bedeninin çalışmasını sağlayan üç birbiriyle bağlantılı sistem olduğunu düşünmüştür. İlk sistem, düşünce ve duyuların kontrolünden sorumlu olan beyin ve sinirlerdir. İkinci sistem, yaşam enerjisi sağladığını düşündüğü kalp ve arterlerden oluşmaktadır. Üçüncü sistem ise, beslenme ve büyümeden sorumlu olduğunu öne sürdüğü karaciğer ve damarlardan oluşmaktaydı. Ayrıca, kanın karaciğerde üretildiğini ve vücuda bu şekilde dağıldığını ileri sürmüştür.
Galen, rasyonalist ve empirist tıp mezhepleri arasındaki tartışmalara büyük ilgi duymuştur. Onun doğrudan gözlem, diseksiyon ve viviseksiyon kullanımı, bu iki görüşün aşırılıkları arasında karmaşık bir orta yol temsil eder. Çoğu çalışması korunmuş ve/veya orijinal Yunanca metinlerden tercüme edilmiştir, ancak birçok eser yok olmuştur ve bazıları ona atfedilmesine rağmen sahte olduğu düşünülmektedir.
Ölüm tarihi üzerinde bir miktar tartışma bulunsa da, öldüğünde yetmiş yaşından küçük olmadığı kesindir.

Galen, 129 yılında Pergamon’da, Aiolis bölgesinde (günümüz Türkiye’sinde, İzmir’in kuzeyinde bulunan Bergama) varlıklı bir ailede dünyaya gelmiştir.
Galenos'un (Γαληνός, Galēnós) adı Yunancada "sakin" anlamına gelen γαληνός (galēnós) sıfatından gelir. Bu isim, antik çağlardan beri iyi belgelenmiştir. Kláudios adı ise, Galen'in Roma vatandaşlığına sahip olduğunu göstermektedir. Kláudios (Κλαύδιος) isimli gentilice, yalnızca birkaç Bizans el yazmasında ve Batı'da basılan çok sayıda kitapta yer almaktadır.
Galen, erken yaşamını On the Affections of the Mind adlı eserinde anlatır. Milattan sonra 129 yılının Eylül ayında doğmuştur.
Babası Aelius Nicon, zengin bir aristokrat, senato üyesi, mimar ve inşaatçıydı; felsefe, matematik, mantık, astronomi, tarım ve edebiyat gibi çeşitli alanlarda geniş ilgiye sahipti.

Galen, babasını "son derece dostane, adil, iyi ve hayırsever bir adam" olarak tanımlar. Babası, Galen için özdenetim ve nezaket modeli olurken, annesinin taşkınlıklarına tam bir zıtlık teşkil etmiştir:“Tamamen öfkeye kapılmayan, son derece adil, dürüst ve insan dostu bir babaya sahip olma şansım oldu; buna karşın, hizmetçilerini bazen ısıracak kadar sinirli, sürekli bağıran ve babamla tartışan bir anneye sahip oldum”.İlk eğitimini babasından aldı. Geometri, aritmetik ve matematik alanlarında derin bilgi sahibi olan babası, Galen'e 14 yaşına kadar bilimsel bilgilerin temelini öğretmiştir. Nikon, onu mantık ve tıp alanlarında da eğitim görmesi için yönlendirdi. Babası, Galen için geleneksel bir felsefe veya politika kariyeri planlamış ve onu edebi ve felsefi etkilerle tanıştırmak için özen göstermiştir. Ancak, Galen'in belirttiğine göre, yaklaşık 145 yılında babası bir rüya görmüş ve rüyasında tanrı Asklepios ona, oğlunu tıp eğitimi alması için yönlendirmesini emretmiştir.
Pergamon kenti, Greko-Romen dünyasının bilimsel, edebi ve sanatsal açıdan en önemli merkezlerinden biriydi. Uzun bir süre bağımsız bir krallık olarak kalan şehir, MÖ. 133 yılında Roma hâkimiyetine girmiştir. Ancak bu, şehrin olağanüstü refahını MS 2. yüzyıla kadar sürdürmesine engel olmamıştır. Galen döneminde Pergamon, İskenderiye'dekinden sonra ikinci en büyük kütüphanesi ile tanınan önemli bir kültür ve entelektüel merkezdi. Yanı sıra, şifa tanrısı Asklepios’a adanmış büyük bir tapınağa ev sahipliği yapmaktaydı. Şehir, Galen’in 14 yaşında tanıştığı Stoacı ve Platoncu filozoflar gibi birçok düşünürü kendine çekmiştir. Babası, Galen’e Stoacı ahlakı öğretmiştir. Galen, hayatı boyunca babasının ilkelerini uygulamaya çalıştığını, maddi kayıplardan etkilenmemeye ve gereksiz üzüntüden kaçınmaya özen gösterdiğini belirtmiştir. O yüzünden, çalışmaları Aristotelesçi ve Epikürcü olanlar da dahil olmak üzere dönemin başlıca felsefi sistemlerini kapsamıştır. Eserlerinde, ilk hocasının ileri sürdüğü fikirler için “retorik kanıtlar” sunmadığını, ikincisinin birincisinin tam tersi sonuçlara vardığını, diğerlerinin ise daha ikna edici olmadığını ifade eder. Bu felsefi eğitimden, kendi sözleriyle, "derin bir üzüntü" ile çıkmıştır.
Babası aynı zamanda Galen'e kırsal yaşama olan sevgisini de aşılamıştır. Genç Galen, çocukluğunun bir kısmını babasının yönettiği tarım arazilerinde geçirmiş olmalıdır. Daha sonra farmakolojik yazılarında şifalı bitkiler konusunda gösterdiği mükemmel bilgi, bu döneme dayandırılabilir.
Ayrıca, Galen'in bir gramer öğretmeni (Grammatikos) tarafından klasik metinlerin incelenmesine yönelik bir eğitim aldığı ve bir retor (rhêtor) tarafından konuşma sanatı üzerine dersler aldığı da varsayılmaktadır.

Galen, herkesin hemfikir olabileceği bir akıl yürütme sanatını, geometrik ispatların herkese kendini kabul ettirebildiği gibi, öğrenmeyi umuyordu. Ancak bu beklentisi gerçekleşmeyince, "felsefi söylemlerden uzak durmaya" karar verdiğini belirtmiştir, ancak felsefi düşünceden tamamen kopmamıştır.
Babası, Galen için büyük hayaller kurarak, tıp eğitimine başlamasını önerdi. O dönemde Galen 16 yaşındaydı. Tıbba yönelmesi muhtemelen, birbirine zıt olan ve kendi yöntemleriyle ayrışamayan felsefi sistemlerin çatışması sonucu içine düştüğü Pyrrhoncu şüpheden kurtulmasını sağlayacak, daha pratik bir disiplin seçme isteğinden kaynaklanıyordu.
MS 145 yılında Galen, "Avrupa Tıbbının Babası" olarak kabul edilen Hipokrat'ı (MÖ. 460-370) daha iyi anlamak amacıyla Satyros'un okuluna gitmiştir. Tıpta empirizm üzerine bir tartışmaya katıldıktan sonra, konuşmacılardan biri olan Pelops'un derslerini takip etmiştir.
Önceki geniş kapsamlı eğitimini takiben, MS 146-147'de bir therapeutes veya refakatçi (Yunanca: θεραπευτής) olarak prestijli yerel bir şifa tapınağı ya da Asklepion'da eğitimine başladı. Burada dört yıl öğrenim gören Galen, Bergamalı Aeskrion, Stratonikus ve Satyros gibi isimlerin etkisi altında kaldı. Galen'nin tıp eğitimi, tanınmış ustalarla birlikte yapılmaktaydı.
Asklepionlar, hastaların rahiplerin tedavilerinden yararlanmak için geldikleri bir tür kaplıca ya da sanatoryum olarak işlev görmekteydi. Romalılar, hastalık ve rahatsızlıklarından kurtulmak amacıyla Pergamon'daki tapınağı sık sık ziyaret ederdi. Ayrıca, tarihçi Aulus Claudius Charax, hatip Aelius Aristides, sofist Polemo ve konsül Cuspius Rufinus gibi önemli kişilerin uğrak yeriydi.

MS 148 yılında, 19 yaşındayken babasının ölümü, Galen'e büyük bir servet bıraktı. Maddi olarak bağımsız hale geldi. Daha sonra Hippokrates'in öğretilerinde bulduğu tavsiyeyi izleyip mal varlığının yönetimini bir vekile emanet ederek, Roma İmparatorluğu'nda tanınmış hekimlerden eğitim almak için Yunan-Roma dünyasını dolaşmaya başladı.
Geniş çapta seyahat etti. Bu süreçte tıpta farklı düşünce ekollerini tanıma fırsatı buldu ve birçok dil öğrenerek eserler yazmaya başladı.
Önce, Smirnia'ya gitti (günümüzde İzmir). Orada, ünlü hekim hocası Pelops ile yeniden buluştu ve düşünür Albinus'tan ders aldı. Anatomiyi ünlü Heraklianus'tan öğrendi; hayvanlar üzerinde çalışmalar yaptı. Burada Göğüs Kafesi ve Akciğerin Hareketi Üzerine adlı bir eser yazar ve Pelops'un öğretilerini kaydeder. Sonra, Numisianos'tan eğitim almak için Korint'e (y. MS 151) gitti. Ayrıca, Girit, Kilikya (günümüzde Çukurova) ve Kıbrıs'teki büyük tıp okulu gibi çeşitli yerlerde eğitim aldı. Ek olarak, Midilli Adası'nda Aristo okulu ve felsefecilerle tanıştı.
Sonunda, İskenderiye'ye doğru çıktı. Anatomi çalışmak 

Gastroenteroloji, sindirim sistemi hastalıklarıyla ilgilenen dahiliye yan dalıdır. Bu dalın uzmanına gastroenterolog denilmektedir.
Yemek borusu, mide, ince bağırsaklar, kalın bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi, pankreas organlarını konu alan söz konusu bilim dalı, bu organların ülser, gastrit, sarılık, siroz, spastik kolon (irritabl bağırsak sendromu: İBS), safra kesesi taşları ve iltihabı, mide-bağırsak kanserleri, hemoroid (mayasıl, basur) gibi bilinen hastalıklarının teşhis ve tedavileri için çalışır. Teşhis amacıyla farklı tiplerde endoskoplar kullanılır. Gastroenterolojik müdahalelerde yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağını görüntülemek için özefagogastroduodenoskop (genel kullanımda kısaca endoskop denilir), kalın bağırsak görüntüsü almak için ise kolonoskop kullanılır.
Gastroenterolojik hastalıklardaki klinik belirti ve bulgulardan başlıcaları şunlardır:

Kabızlık
İshal
Kusma
Bulantı
Karın ağrısı
Retrosternal yanma hissi (göğüs kemiği arkasında yanma hissi)
Ağza acı ve ekşi tat gelmesi (mide sıvısının ağza gelmesi)
Karın ağrısı

Akdeniz diyeti, Güney İspanya, Güney İtalya ve Girit'e özgü beslenme alışkanlıklarından ve geleneksel yemeklerden esinlenerek 1960'ların başında formüle edilen bir diyettir. Akdeniz ülkelerinin mutfaklarını kapsayan Akdeniz mutfağından ve kuzeybatı İspanya ve Portekiz'in Atlantik diyetinden farklıdır. Belirli bir zaman ve yerden esinlenmiş olsa da, “Akdeniz diyeti” daha sonra çok sayıda bilimsel çalışmanın sonuçlarına dayanarak rafine edilmiştir.
Bu yaklaşım, işlenmemiş tahıllar, baklagiller, sebzeler ve meyvelere odaklanan bitki bazlı bir beslenmeyi vurgulamaktadır. Ayrıca orta düzeyde balık, süt ürünleri (çoğunlukla peynir ve yoğurt) ve düşük miktarda kırmızı et tüketimini de içermektedir. Diyetin önemli bir parçası olan zeytinyağı, tüm nedenlere bağlı ölüm oranını ve kronik hastalık riskini azaltan potansiyel bir sağlık faktörü olarak incelenmiştir.
Akdeniz diyeti, gözlemsel çalışmalarda tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarında azalma ile ilişkilidir. 2017 yılında yapılan bir inceleme, Akdeniz diyetinin kalp hastalığı ve erken ölüm riskini azalttığına dair kanıtlar sunmuştur. Akdeniz diyeti obez kişilerde kilo kaybına yardımcı olabilmektedir. Akdeniz diyeti, DASH diyeti ve vejetaryen diyet ile birlikte 2015-2020 Amerikalılar için Guidelines for Americans beslenme kılavuzunda önerilen üç sağlıklı diyetten biridir.

2017 yılında yapılan bir inceleme, Akdeniz diyeti uygulamasının kardiyovasküler hastalıklar, genel kanser vakaları, nörodejeneratif hastalıklar, diyabet ve erken ölüm riskinde azalmaya yol açabileceğine dair kanıtlar bulmuştur. 2018 yılında yapılan bir inceleme, Akdeniz diyeti uygulamasının bulaşıcı olmayan hastalık riskinde azalma, toplam yaşam maliyetlerinde azalma ve ulusal sağlık hizmetleri maliyetlerinde azalma gibi genel sağlık durumunu iyileştirebileceğini göstermiştir. 2016 yılında yapılan bir inceleme, diğer diyetlerle benzer kilo kaybı bulmuştur. 2019 yılında yapılan bir Cochrane incelemesi, Akdeniz tarzı diyet tavsiyesinin hem mevcut kardiyovasküler hastalığı olan hem de olmayan kişilerde kardiyovasküler hastalık oluşumu ve risk faktörleri üzerindeki etkileri konusunda hala belirsizlik olduğunu ortaya koymuştur.

Etnik, kültürel, ekonomik ve dini çeşitlilikler nedeniyle farklı ülkelerde ve Akdeniz havzasındaki bireysel nüfuslar arasında “Akdeniz diyetleri” farklılıklar göstermektedir. Diyetisyenler tarafından tanımlandığı şekliyle “Akdeniz diyeti” genellikle Akdeniz Havzası'ndaki diyetler için tipik olmayan aşağıdaki bileşenleri içerir:

Yüksek miktarda zeytinyağı (temel yağ kaynağı olarak) ve bitki bazlı diyet: sebzeler (yeşil yapraklı sebzeler, soğan, sarımsak, domates ve biber dahil), taze meyveler (tatlı veya atıştırmalık olarak tüketilir), tahıllar (çoğunlukla tam tahıllar), kuruyemişler ve baklagiller.
Orta düzeyde balık ve diğer deniz ürünleri, kümes hayvanları, yumurta, süt ürünleri (özellikle peynir ve yoğurt) alımı.
Düşük miktarda kırmızı et, işlenmiş et, rafine karbonhidratlar ve tatlıların alımı.

Akdeniz diyeti veya bitki temelli bir diyet yapmak, muhtemelen süt ürünleri, geviş getiren hayvan eti ve ultra işlenmiş gıdaların daha az kullanılması nedeniyle çevresel ve tarımsal sürdürülebilirliğin iyileştirilmesine katkıda bulunabilir. 2014 yılında sera gazı emisyonlarının yaşam döngüsü analizinde araştırmacılar, Akdeniz benzeri bir diyetin, 2050 yılı için gıda üretimi emisyonlarını hepçil diyetin kişi başına %30 altına düşürebileceğini bulmuşlardır.

Akdeniz diyeti kavramı ilk olarak 1975 yılında Amerikalı biyolog Ancel Keys ve kimyager Margaret Keys (karı koca bir ekip) tarafından kamuoyuna duyurulmuş, ancak 1990'lara kadar yaygın bir kabul görmemiştir.
Akdeniz diyetinin sağlıklı olduğunu gösteren nesnel veriler Calabria, Napoli ve Madrid'de yapılan epidemiyolojik çalışmaların sonuçlarından elde edilmiş, daha sonra ilk olarak 1970 yılında yayınlanan Seven Countries Study ve 1980 yılında kitap uzunluğunda bir raporla doğrulanmıştır.
Akdeniz diyetinin en yaygın olarak benimsenen versiyonu, 1990'ların ortalarından beri Harvard Üniversitesi halk sağlığı okulundan Walter Willett ve meslektaşları tarafından sunulmuştur. Akdeniz diyeti bir paradoksa dayanmaktadır: Akdeniz ülkelerinde yaşayan insanlar nispeten yüksek miktarda yağ tüketme eğiliminde olmalarına rağmen, benzer yağ tüketim seviyelerinin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelere göre çok daha düşük kardiyovasküler hastalık oranlarına sahiptirler.
Yaklaşık 2016 yılından bu yana, Amerikan Kalp Derneği ve Amerikan Diyabet Derneği, Akdeniz diyetini sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar ve tip 2 diyabet riskini azaltabilecek sağlıklı bir beslenme düzeni olarak önermektedir. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Servisi de kardiyovasküler hastalık riskini azaltmak için Akdeniz diyetini önermektedir.
2018 yılında European Journal of Public Health dergisi, küresel ekonomide beslenme tercihlerinin ve gıda ürünlerinin homojenleşmesi nedeniyle geleneksel Akdeniz diyetinin değerini sorgulamıştır. Buna rağmen, metabolik sendrom gibi çeşitli hastalıklara dair olumlu sonuçlarla beraber klinik araştırma faaliyeti yoğun şekilde devam etmiştir.

Alkaloidler, yapılarında en az bir azot atomu içeren, doğal olarak meydana gelen ve bazik özellikteki bir organik kimyasal bileşikler sınıfıdır. Ancak bu sınıf içerisinde nötr ve hatta zayıf asidik özellikler gösteren bileşikler de yer almaktadır. Benzer yapıdaki bazı sentetik bileşikler de alkaloid olarak adlandırılabilir. Karbon, hidrojen ve azota ek olarak alkaloidler oksijen ve kükürt de ihtiva edebilirler. Daha nadir olmakla birlikte yapısında fosfor, klor ve brom taşıyanlarına da rastlanabilir.
Alkaloidler; bakteriler, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar gibi çok çeşitli organizmalar tarafından üretilebilirler. Asit-baz ekstraksiyonu veya silika-jel kolon kromatografisini takip eden çözücü ekstraksiyonu gibi yöntemlerle bu organizmaların ham ekstrelerinden saflaştırılabilirler. Alkaloidler çok çeşitli farmakolojik aktiviteler gösterebilirler. Bunlar arasında: Antimalaryal (kinin), antiastım (efedrin), antikanser (homoharingtonin), kolinomimetik (galantamin), vazodilatör (vinkamin), antiaritmik (kinidin), analjezik (morfin), antibakteriyel (keleritrin) ve antihiperglisemik (piperin) aktiviteler sayılabilir.
Birçoğu geleneksel veya modern tıpta ve ilaç keşiflerinde başlangıç noktası olarak kullanım alanı bulmuştur. Diğer alkaloidler, psikotropik (psilosin) ve stimülan aktiviteler (kokain, kafein, nikotin, teobromin) göstermektedirler ve entojenik ritüellerde veya keyif verici madde olarak kullanılmaktadırlar. Alkaloidler ayrıca toksik özellik de gösterebilir (atropin, tübokürarin). Alkaloidler insanlarda ve diğer hayvanlarda çeşitli metabolik sistemler üzerinde etki göstermelerine karşın ağızda neredeyse her zaman acı bir tat bırakırlar.
Alkaloidler ve azot içeren diğer doğal bileşikler arasındaki sınır belirgin değildir. Amino asitler, peptitler, proteinler, nükleotitler, nükleik asitler, aminler ve antibiyotikler çoğunlukla alkaloid olarak isimlendirilmezler. Halka dışında azot atomu içeren doğal bileşikler (meskalin, serotonin, dopamin vb.) genelde alkaloid olarak değil de amin olarak sınıflandırılırlar. Bazı otoriteler, yine de alkaloidleri aminlerin özel bir durumu olarak değerlendirirler.

Aniszewski, Tadeusz (2007). Alkaloids: secrets of life. Amsterdam: Elsevier. ISBN 978-0-444-52736-3. 
Begley, Tadhg P. (2009). Encyclopedia of Chemical Biology. ChemBioChem. 10. Wiley. ss. 1569-1570. doi:10.1002/cbic.200900262. ISBN 978-0-471-75477-0. 
Brossi, Arnold (1989). The Alkaloids: Chemistry and Pharmacology. Academic Press. 
Dewick, Paul M. (2002). Medicinal Natural Products: A Biosynthetic Approach (Second bas.). Wiley. ISBN 978-0-471-49640-3. 
Fattorusso, E.; Taglialatela-Scafati, O. (2008). Modern Alkaloids: Structure, Isolation, Synthesis and Biology. Wiley-VCH. ISBN 978-3-527-31521-5. 
Grinkevich NI; Safronich LN, (Ed.) (1983). The chemical analysis of medicinal plants (Rusça). Moskova: Vysshaya Shkola. 
Hesse, Manfred (2002). Alkaloids: Nature's Curse or Blessing?. Wiley-VCH. ISBN 978-3-906390-24-6. 
Knunyants, IL (1988). Chemical Encyclopedia. Soviet Encyclopedia. 7 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Temmuz 2023. 
Orekhov, AP (1955). Chemistry alkaloids (Acad. 2nd bas.). Moskova. 
Plemenkov, VV (2001). Introduction to the Chemistry of Natural Compounds. Kazan. 
Saxton, J. E. (1971). The Alkaloids: A Specialist Periodical Report. Londra: The Chemical Society. 
Veselovskaya, N. B.; Kovalenko, A. E. (2000). Drugs. Moskova: Triada-X. 
Wink, M (2009). "Mode of action and toxicology of plant toxins and poisonous plants". Mitt. Julius Kühn-Inst. 421: 93-112x.

Anksiyete bozuklukları veya kaygı bozuklukları olarak adlandırılan, belirgin ve kontrol edilemeyen anksiyete ve korku duyguları ile karakterize edilen bir takım zihinsel bozukluklardır. Bu durumlar, bireylerin sosyal, mesleki ve kişisel işlevselliğini önemli ölçüde bozar. Anksiyete, huzursuzluk, alınganlık (İng. irritability), kolay yorulma, konsantrasyon güçlüğü, kalp hızında artış, göğüs ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel ve bilişsel belirtilere yol açabilir ve belirtiler bireyler arasında değişiklik gösterebilir.
Günlük kullanımda, anksiyete ve korku terimleri genellikle birbirinin yerine kullanılabilir. Ancak klinik bağlamda bu terimlerin farklı anlamları vardır; anksiyete, nedeni hemen belirlenemeyen veya kontrol edilemez ya da kaçınılmaz olarak algılanan hoş olmayan bir duygusal durum olarak tanımlanırken, korku, tanınmış bir dış tehdide karşı verilen duygusal ve fizyolojik bir yanıt olarak tanımlanır. 'Anksiyete bozukluğu' terimi, korkuları (fobileri) ve/veya anksiyete belirtilerini içeren çeşitli belirli bozuklukları kapsar.
Birçok anksiyete bozukluğu türü mevcuttur; bunlar arasında yaygın anksiyete bozukluğu, hipokondriyazis, özgül fobi, sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılma kaygısı bozukluğu, agorafobi, panik bozukluk ve seçici mutizm bulunmaktadır. Bireysel bozukluklar, kişiye özgü belirtiler, tetikleyici olaylar ve belirli zaman dilimleri ile teşhis edilebilir. Bir anksiyete bozukluğu teşhisi konmadan önce, kişinin anksiyetesinin başka bir tıbbi hastalık veya ruhsal bozukluktan kaynaklanmadığını doğrulamak için bir hekim ya da uzman tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir kişinin yaşamı boyunca birden fazla anksiyete bozukluğuna sahip olması veya aynı anda birden fazla anksiyete bozukluğuna sahip olması mümkündür.

Anksiyete bozuklukları, en yaygın ruh sağlığı bozukluğu türüdür. Yetişkinlerin yaklaşık %30'unu hayatlarının bir noktasında etkiler ve dünya genelinde tahmini olarak %4'lük bir nüfus şu anda bir anksiyete bozukluğu yaşamaktadır. Ancak, anksiyete bozuklukları tedavi edilebilir ve birçok etkili tedavi yöntemi mevcuttur. Çoğu insan, bir tür tedavi ile normal ve üretken bir yaşam sürdürebilir.

Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), belirli bir nesneye veya duruma odaklanmayan, uzun süreli anksiyete ile karakterize edilen yaygın bir bozukluktur. YAB olan bireyler, belirli olmayan sürekli bir korku ve endişe yaşarlar ve günlük meselelerle aşırı derecede meşgul olurlar. Yaygın anksiyete bozukluğu, "huzursuzluk, yorgunluk, konsantrasyon problemleri, irritabilite, kas gerginliği ve uyku bozukluğu" gibi üç veya daha fazla belirti ile birlikte kronik aşırı endişe ile karakterizedir. YAB, yaşlı yetişkinleri etkileyen en yaygın anksiyete bozukluğudur. Anksiyete, tıbbi bir duruma veya madde kullanımı bozukluğuna bağlı bir belirti olabilir ve tıbbi profesyoneller bunun farkında olmalıdır. YAB tanısı, bir kişinin altı ay veya daha uzun süre boyunca günlük bir problem hakkında aşırı derecede endişelendiğinde konur. Bu stresler, aile hayatı, iş, sosyal yaşam veya kişinin kendi sağlığı gibi konuları içerebilir. Kişi, endişe nedeniyle konsantrasyon eksikliği ve/veya meşguliyet nedeniyle günlük kararlar almakta ve taahhütleri hatırlamakta zorluk yaşayabilir. Belirtiler arasında, ellerden, ayaklardan ve koltuk altlarından artan terleme ile birlikte gergin bir görünüm ve depresyonu düşündürebilecek gözyaşı dökme yer alabilir. Anksiyete bozukluğu tanısı konmadan önce, doktorlar ilaç kaynaklı anksiyete ve diğer tıbbi nedenleri elemelidir.
Çocuklarda, yaygın anksiyete bozukluğu baş ağrısı, huzursuzluk, karın ağrısı ve kalp çarpıntısı ile ilişkili olabilir. Genellikle sekiz ila dokuz yaşlarında başlar.

En büyük anksiyete bozukluğu kategorisi, korku ve anksiyetenin belirli bir uyaran veya durum tarafından tetiklendiği tüm vakaları kapsayan özgül fobilerdir. Dünya genelinde nüfusun %5 ila %12'si özgül fobilere sahiptir. National Institute of Mental Health'e göre, fobi, belirli nesnelere veya durumlara karşı yoğun bir korku veya kaçınmadır. Fobisi olan bireyler, korktukları nesne veya durumla karşılaştıklarında genellikle dehşet verici sonuçlar beklerler; bu nesne veya durum bir hayvandan bir mekana, bir vücut sıvısından belirli bir duruma kadar çeşitlenebilir. Yaygın fobiler arasında uçma, kan, su, otoyolda sürüş ve tüneller bulunur. İnsanlar fobileriyle karşılaştıklarında titreme, nefes darlığı veya kalp çarpıntısı gibi belirtiler gösterebilirler. Özgül fobilere sahip bireyler, genellikle fobik uyaranla karşılaşmaktan kaçınmak için aşırı çaba gösterirler. Bu bireyler, korkularının gerçek potansiyel tehlike ile orantısız olduğunu bilseler de, bu korkuya yenik düşebilirler.

Panik bozukluğunda, birey yoğun korku ve endişe nöbetleri geçirir, genellikle titreme, sallanma, kafa karışıklığı, baş dönmesi veya nefes darlığı ile belirginleşir. Bu panik atakları, APA tarafından aniden başlayan ve on dakikadan daha kısa sürede zirveye ulaşan, ancak birkaç saat sürebilen korku veya rahatsızlık durumu olarak tanımlanır. Ataklar stres, irrasyonel düşünceler, genel korku, bilinmeyene karşı korku veya egzersiz sırasında tetiklenebilir. Ancak, bazen tetikleyici belirsizdir ve ataklar önceden haber vermeksizin ortaya çıkabilir. Bir atağı önlemek için tetikleyiciden kaçınmak mümkündür. Bu, panik atağa yol açan yerlerden, kişilerden, davranış türlerinden veya belirli durumlardan kaçınmayı içerebilir. Bununla birlikte, tüm ataklar önlenemez.
Tekrarlayan ve beklenmedik panik ataklara ek olarak, panik bozukluğu tanısı konması için bu atakların kronik sonuçlar doğurması gereklidir: atakların potansiyel sonuçları hakkında sürekli endişe, gelecekteki ataklara dair kalıcı korku veya ataklarla ilgili davranışlarda önemli değişiklikler. Bu nedenle, panik bozukluğu olan bireyler, belirli panik epizodları dışında da belirtiler yaşarlar. Sıklıkla, normal kalp atışı değişiklikleri fark edilir ve bu durum, kalplerinde bir sorun olduğu veya başka bir panik atak geçirecekleri düşüncesine yol açar. Bazı vakalarda, panik ataklar sırasında bedensel işlevlere karşı aşırı farkındalık (hipervijilans) gelişir ve algılanan herhangi bir fizyolojik değişiklik, potansiyel olarak yaşamı tehdit eden bir hastalık olarak yorumlanır (yani, aşırı hipokondriyazis).

Agorafobi, bireyin kaçmanın zor veya utandırıcı olduğu ya da yardımın mevcut olmayabileceği yerlerde veya durumlarda bulunmaktan korktuğu kendine has bir anksiyete bozukluğudur. Agorafobi, panik bozukluğu ile güçlü bir şekilde bağlantılıdır ve genellikle panik atak geçirme korkusuyla tetiklenir. Yaygın bir belirti, sürekli olarak bir kapının veya başka bir kaçış yolunun görüş alanında olma ihtiyacıdır. Agorafobi terimi, korkuların yanı sıra bireylerin sıklıkla geliştirdiği kaçınma davranışlarını da ifade eder. Örneğin, araç kullanırken bir panik atak geçirdikten sonra, agorafobisi olan biri araç kullanma konusunda kaygı geliştirebilir ve bu nedenle araç kullanmaktan kaçınabilir. Bu kaçınma davranışları ciddi sonuçlar doğurabilir ve genellikle neden oldukları korkuyu pekiştirir. Ağır agorafobi vakalarında, birey evinden hiç çıkamayabilir.

Sosyal anksiyete bozukluğu (SAB), sosyal fobi olarak da adlandırılır ve bireyin olumsuz kamuoyu incelemesinden, kamuoyu önünde küçük düşmekten, aşağılanmaktan veya sosyal etkileşimden yoğun korku ve kaçınma yaşadığı bir durumdur. Bu korku, belirli sosyal durumlarla (örneğin, halka açık konuşma) sınırlı olabilir veya çoğu ya da tüm sosyal durumlarda yaşanabilir. Amerika'da yetişkinlerin yaklaşık %7'si sosyal anksiyete bozukluğuna sahiptir ve bu kişilerin %75'inden fazlası ilk belirtilerini çocukluk veya erken ergenlik döneminde yaşar. Sosyal anksiyete, sık sık kızarma, terleme, kalp çarpıntısı ve konuşma güçlüğü gibi belirli fiziksel belirtilerle kendini gösterir. Tüm fobik bozukluklarda olduğu gibi, sosyal anksiyetesi olan bireyler sıklıkla anksiyete kaynaklarından kaçınmaya çalışır; sosyal anksiyete durumunda bu özellikle sorunludur ve ciddi vakalarda tam sosyal izolasyona yol açabilir.
Çocuklar da sosyal anksiyete bozukluğundan etkilenir, ancak onların belirtileri ergenler ve yetişkinlerden farklıdır. Bilgi işleme veya geri çağırma güçlüğü, uyku eksikliği, sınıfta yıkıcı davranışlar ve düzensiz sınıf katılımı gibi sorunlar yaşayabilirler.
Sosyal beden anksiyetesi (SBA), bireyin bedeninin başkaları tarafından değerlendirilmesi konusunda endişe duyduğu sosyal anksiyetenin bir alt türüdür. SBA, özellikle ergenler arasında yaygındır ve bu durum özellikle kadınlar arasında daha sık görülür.

Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), bir zamanlar anksiyete bozuklukları kategorisinde yer alan (şimdi DSM-V'de travma ve stresörle ilgili bozukluklar arasında sınıflandırılan) ve travmatik bir deneyim sonrası gelişen bir bozukluktur. TSSB, her yıl ABD'li yetişkinlerin yaklaşık %3,5'ini etkiler ve hayatı boyunca her on bir kişiden birinin TSSB tanısı alacağı öngörülmektedir. Travma sonrası stres, savaş, doğal afet, tecavüz, rehine durumları, çocuk istismarı, zorbalık veya ciddi bir kaza gibi aşırı durumlar sonucunda ortaya çıkabilir. Ayrıca, uzun süreli (kronik) şiddetli bir stresöre maruz kalma sonucunda da gelişebilir— örneğin, bireysel çatışmalara dayanabilen ancak sürekli savaşa karşı koyamayan askerler gibi. Yaygın belirtiler arasında hipervijilans, geçmişedönüşler, kaçınma davranışları, anksiyete, öfke ve depresyon bulunur. Ek olarak, bireyler uyku bozuklukları yaşayabilirler. TSSB olan bireyler genellikle arkadaşlarından ve ailelerinden uzaklaşma eğilimindedirler ve bu yakın ilişkileri sürdürmekte zorlanırlar. TSSB olanlar için tedavi planının temelini oluşturan birçok tedavi mevcuttur; bu tedaviler arasında bilişsel davranışçı terapi (BDT), uzun süreli maruz bırakma terapisi, stres aşılaması terapisi, farmakoterapi, psikoterapi ve aile ve arkadaş desteği bulunmaktadır.
Travma sonrası stres bozukluğu araştırmaları, Vietnam Savaşı'ndan dönen ABD askeri gazileri ile doğal ve insan kaynaklı felaket kurbanları üzerinde başlatılmıştır. Çalışmalar, bir felakete maruz kalma dereces

Araştırma, en genel tanımıyla, birtakım olguların ortaya çıkarılması ve bilgi birikiminin arttırılması için yapılan her türlü sistematik çalışmayı içeren çok yönlü incelemedir. Araştırma, önyargılı ve hatalı kaynakların kontrol altına alınmasına yönelik özel bir dikkat ile karakterize edilir ve bir konunun anlaşılmasını artırmak için kanıtların toplanmasını, düzenlenmesini ve analizini içerir. UNESCO'nun tanımına göre araştırma, insan, kültür, toplum bilgilerinin birikimini artırmak ve bu bilgiyi yeni uygulamalar için kullanmak amacıyla girişilen sistematik yaratıcı eylemleri kapsar. Herhangi bir konu hakkında araştırma yapan kişiye araştırmacı denir. Araştırmalar için farklı veritabanı, kaynaklar, internet, dijital ortam, eksponatlar, eser, sanat eseri, belge, ansiklopedi, koleksiyon kataloğu, arşiv, nadire kabineleri kullanılır. Bilim adamları, araştırma görevlileri, öğrenciler, ekonomistler, politikacılar, hukukçular, kolluk kuvveti elemanları, mühendisler, doktorlar, farklı meslek sahipleri ve uzmanlar araştırmalar yapabilirler. Araştırmalar laboratuvar, araştırma enstitüsü, araştırma merkezi, kütüphane, müze, tıbbi merkezler, sanayi ve imalat tesisleri, enstitü ve eğitim kurumları, kamu kurumları ve açık alanlarda yapılabilir. Araştırmalar buluş, keşif, tez savunması amaçıyla yapılabilir.
Bir araştırma projesi, bu alandaki geçmiş çalışmaların genişletilmesi olabilir. Araçların, prosedürlerin veya deneylerin geçerliliğini test etmek için araştırma, önceki projelerin veya bir bütün olarak projenin öğelerini kopyalayabilir.
İlkelerin anlaşılmasını amaçlayan temel araştırmaya kıyasla, uygulamalı araştırma daha çok insanın evren hakkındaki bilgisini ilerletmek için yöntem ve sistemlerin keşfedilmesini ve geliştirilmesini amaçlar. Bir araştırmada bilimsel yöntem kullanılabilirse de, araştırma terimi bilimsel yöntemin kullanılmadığı araştırmaları da kapsar.
Bilimsel yöntemin kullanıldığı araştırmalar bilimsel araştırma adını alırlar. Tarihsel araştırma bilimsel araştırmanın kapsamında yer alır.

Araştırma dürüstlüğü
Araştırma parkı
Araştırma etiği
Araştırma verisi yönetimi
Endüksiyon
Dedüksiyon
Deney
Ölçüm
Analiz
Test

Dokuz Eylül Üniversitesi B.A.P. (Bilimsel Araştırma Projeleri)
Meslek gruplarına göre ücret araştırmaları
SETAM20 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Stratejik Ekonomik Toplumsal Araştırma Merkezi

Astım (Yunanca: ἆσθμα, astma, "nefes nefese kalma"), hava yollarının kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Değişken ve tekrarlayan semptomlar, hava yolu aşırı duyarlılığı ve değişken hava akımı kısıtlanması (obstrüksiyon) ile karakterizedir. Semptomlar arasında hırıltılı solunum (wheezing), öksürük, göğüs sıkışması ve nefes darlığı yer alır. Bu belirtiler genellikle geceleri veya sabahın erken saatlerinde kötüleşir.
Astımın kesin nedeni bilinmemekle birlikte, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Çevresel faktörler arasında hava kirliliği, alerjenler (polen, toz akarları vb.) ve enfeksiyonlar yer alır. Tanı genellikle semptomların öyküsü, zaman içindeki değişkenliği ve solunum fonksiyon testleri (spirometri) ile konulur.
Hastalığın kesin bir tedavisi yoktur, ancak semptomlar kontrol altına alınabilir. Tedavide temel amaç, alevlenmeleri önlemek ve yaşam kalitesini artırmaktır. Bu amaçla genellikle inhale kortikosteroidler (kontrol edici) ve uzun/kısa etkili beta-agonistler (kurtarıcı/kontrol edici) kullanılır. GINA 2025 kılavuzu, semptom kontrolünün ötesinde "klinik remisyon" kavramını da tedavi hedefleri arasına almıştır.

Astım, insanlık tarihi boyunca bilinen en eski hastalıklardan biridir. Terim olarak Yunanca "nefes nefese kalma" veya "hızlı soluma" anlamına gelen aazein kökünden türetilmiştir ve ilk kez İlyada destanında geçmektedir. Tıbbi bir terim olarak ise Hipokrat (MÖ 460–370) tarafından, çevresel faktörlerin tetiklediği spazmodik bir solunum sıkıntısı olarak tanımlanmıştır. MS 1. yüzyılda Kapadokyalı Aretaeus, astım atağını "hastaların boğulacakmış gibi hissettiği, göğüslerinin dikleştiği ve temiz hava arzusuyla dışarı fırladıkları" dramatik bir tablo olarak detaylandırmıştır.
Orta Çağ'da, ünlü hekim ve filozof İbn Meymûn (1135–1204), Mısır Sultanı Selahaddin Eyyubi'nin oğlu için yazdığı Astım Üzerine İnceleme adlı eserinde; iklimin, diyetin ve ruh halinin astım üzerindeki etkisini vurgulamış, tedavi olarak tavuk çorbası ve temiz havayı önermiştir. 17. yüzyılda Bernardino Ramazzini, organik tozlara maruz kalan işçilerde görülen "astım benzeri" tabloları tanımlayarak mesleki astım kavramının temellerini atmıştır.
Modern tıbbın gelişimiyle, 1816'da René Laennec'in stetoskopu icadı, astıma özgü oskültasyon bulgularının (wheezing, ronküs) tanımlanmasını sağlamıştır. 1900'lerin başında "Adrenalin" (epinefrin) keşfedilerek akut tedavide kullanılmaya başlanmıştır. 1930-1960 yılları arasında astım, büyük ölçüde psikosomatik (psikolojik kökenli) bir hastalık olarak kabul edilmiş ve "Kutsal Yedililer" (Holy Seven) adı verilen psikosomatik hastalıklar grubunda sınıflandırılmıştır. Ancak 1960'larda immünolojideki gelişmeler ve IgE'nin keşfiyle, astımın aslında kronik enflamatuar bir hastalık olduğu kanıtlanmıştır. Bu paradigma değişimi, 1970'lerde İnhale Kortikosteroidlerin (İKS) tedaviye girmesini sağlamış ve astıma bağlı mortaliteyi dramatik şekilde azaltmıştır.

Astım, tüm dünyada her yaştan, ırktan ve etnik kökenden insanı etkileyen majör bir halk sağlığı sorunudur. 2019 yılı Global Burden of Disease (GBD) verilerine göre dünya genelinde yaklaşık 262 milyon astım hastası olduğu tahmin edilmektedir ve hastalık solunum sistemi kaynaklı "Sağlıklı Yaşam Yılı Kaybı"nın (DALY) önde gelen nedenlerinden biridir.

Astım prevalansı ülkeler arasında büyük farklılıklar gösterir (%1 ila %18 arasında). Genel olarak Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika gibi gelişmiş, "batı tipi" yaşam tarzına sahip ülkelerde görülme sıklığı daha yüksektir. Buna karşın, gelişmekte olan ülkelerde hızlı kentleşme ile birlikte prevalans artış eğilimindedir. Türkiye'de yapılan "Türkiye'de Astım Prevalansı" (GARD) çalışmasına göre erişkinlerde astım sıklığı ortalama %4.5, çocuklarda ise %13 civarındadır. Nemli ve deniz kenarı bölgelerde (İstanbul, Karadeniz) bu oranlar iç kesimlere göre anlamlı derecede yüksektir.

Etkin tedavilerin varlığına rağmen, astıma bağlı ölümler (yılda yaklaşık 461.000) hala önemli bir sorundur. Ölümlerin büyük çoğunluğu, sağlık hizmetlerine ve temel ilaçlara (özellikle inhaler steroidlere) erişimin kısıtlı olduğu düşük ve orta gelirli ülkelerde meydana gelmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise ölümler genellikle tedaviye uyumsuzluk, komorbiditeler veya psikososyal sorunlarla ilişkilidir.

Astım epidemiyolojisinde yaşla birlikte cinsiyetler arası bir geçiş ("crossover") görülür. Ergenlik öncesi (prepubertal) dönemde erkek çocuklarda astım, kız çocuklarına göre 2 kat daha sıktır. Bunun nedeni olarak erkek çocukların hava yollarının kızlara göre daha dar (disanaptik büyüme) ve atopiye daha yatkın olması gösterilir. Ancak ergenlikten sonra cinsiyet hormonlarının etkisiyle ibre tersine döner; erişkin dönemde kadınlarda astım daha sık görülür, daha şiddetli seyreder ve obezite ile ilişkisi daha belirgindir (geç başlangıçlı kadın astımı fenotipi).

Astım, genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel faktörlerin epigenetik modifikasyonlara yol açması sonucu gelişen, hem polijenik hem de multifaktöryel bir hastalıktır. Tek bir "astım geni" veya tek bir "tetikleyici" yoktur.

Aile ve ikiz çalışmaları, astımın kalıtımsal yönünün güçlü olduğunu (%35-70) kanıtlamıştır. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), astım patogeneziyle ilişkili 100'den fazla lokus tanımlamıştır:

17q12-21 Lokusu: Erken başlangıçlı çocukluk çağı astımı ile en güçlü ve tutarlı ilişkiyi gösteren bölgedir. Bu bölgede bulunan ORMDL3 ve GSDMB genleri, epitel bariyer bütünlüğünü ve sitokin yanıtlarını düzenler.
Sitokin Genleri: Th2 tipi enflamasyonu yöneten IL4, IL13, IL33, TSLP ve IL1RL1 genlerindeki polimorfizmler, IgE üretimine ve eozinofilik enflamasyona yatkınlığı artırır.
HLA Bölgesi: 6p21 kromozomu üzerindeki majör histokompatibilite kompleksi (MHC) genleri, antijen sunumunu etkileyerek spesifik alerjenlere duyarlılığı belirler.
ADAM33: Hava yolu düz kası ve fibroblast çoğalmasıyla ilişkili olan bu gen, "remodeling" (hava yolu yeniden yapılanması) ve bronş aşırı duyarlılığı ile ilişkilendirilen ilk astım genidir.

Çevresel maruziyetler, özellikle yaşamın erken dönemlerinde (in utero ve ilk 3 yaş), gelişmekte olan akciğer ve bağışıklık sistemi üzerinde kalıcı etkiler bırakır.

Hijyen Hipotezi ve Mikrobiyota: 1989'da Strachan tarafından ortaya atılan bu hipotez; modern yaşam koşullarında (çekirdek aile, antibiyotik kullanımı, pastörize gıdalar) enfeksiyonlara ve mikrobiyal ürünlere (endotoksinler) maruziyetin azalmasının, bağışıklık sisteminin Th1 (enfeksiyonla savaşan) yönü yerine Th2 (alerjik) yönüne kaymasına neden olduğunu savunur. Çiftlik ortamında büyüyen çocuklarda (Çiftlik etkisi) astım riskinin düşük olması, zengin mikrobiyal çeşitliliğin koruyucu olduğunu gösterir. Bağırsak ve akciğer mikrobiyotasındaki çeşitlilik kaybı (disbiyozis), immün toleransın bozulmasına yol açar.
Hava Kirliliği: Dizel egzoz partikülleri, ozon (O3), sülfür dioksit (SO2) ve partikül maddeler (PM2.5), oksidatif stres yaratarak hava yolu epitel hasarına neden olur. Bu hasar, "alarm" sitokinlerinin salınımını tetikler.
Tütün Dumanı: Gebelikte annenin sigara içmesi, fetüsün akciğer gelişimini bozar ve yenidoğanda hırıltılı solunum riskini 4 kat artırır. Pasif içicilik, çocuklarda astım gelişiminin en önemli önlenebilir nedenidir.
Obezite: Obezite, mekanik olarak fonksiyonel reziidüel kapasiteyi (FRC) düşürmesinin yanı sıra, yağ dokusundan salgılanan pro-enflamatuar sitokinler (IL-6, TNF-α, leptin) aracılığıyla sistemik bir enflamasyon yaratır. Bu durum, steroidlere dirençli, nötrofil hakimiyetinde bir astım fenotipine ("Obezite ilişkili astım") yol açar.
İlaçlar: Aspirin ve diğer NSAİİ'ler, siklooksijenaz-1 (COX-1) enzimini inhibe ederek lökotrien üretimini artırır ve duyarlı bireylerde (AERD) şiddetli bronkospazma neden olur. Beta-blokerler de bronkokonstriksiyonu tetikleyebilir.

Astım, hava yollarının sadece daralması değil, aynı zamanda yapısal olarak değişmesi ve aşırı duyarlı hale gelmesi sürecidir. Patofizyoloji üç ana eksende incelenir: Enflamasyon, Hava Yolu Yeniden Yapılanması (Remodeling) ve Fizyolojik Bozukluklar.

Astım, heterojen bir hastalık olsa da temel mekanizma kronik hava yolu enflamasyonudur. Bu enflamasyon, "Tip 2 Yüksek" ve "Tip 2 Düşük" olmak üzere iki ana yolak üzerinden yürür.

Çocukluk çağı astımının ve alerjik astımın temel mekanizmasıdır. Süreç, hava yolu epitelinin alerjenle (akar, polen) karşılaşmasıyla başlar.

Duyarlanma Fazı: Dendritik hücreler alerjeni alıp lenf düğümüne taşır ve Naif T hücrelerine sunar. Genetik yatkınlığı olan kişilerde bu T hücreleri Th2 (T-helper 2) hücrelerine dönüşür.
Sitokin Fırtınası: Th2 hücreleri ve İnnat Lenfoid Hücreler (ILC2), spesifik sitokinler salgılar:
IL-4 ve IL-13: B lenfositlerin immünoglobülin sınıf değiştirmesini (class-switching) sağlayarak IgE üretmesini tetikler. Ayrıca IL-13, goblet hücre hiperplazisine (mukus artışı) neden olur.
IL-5: Kemik iliğinden eozinofillerin üretimini, kana geçişini ve sağkalımını artırır. Eozinofiller dokuya göç ederek toksik granül proteinleri (Major Basic Protein, ECP) salgılar ve doku hasarı yaratır.
Erken Astım Yanıtı: Alerjenle tekrar karşılaşılınca, IgE antikorları mast hücreleri üzerindeki FcεRI reseptörlerine çapraz bağlanır. Mast hücreleri dakikalar içinde degranüle olur; histamin, sistenil lökotrienler (LTC4, LTD4) ve prostaglandin D2 salınır. Sonuç: Ani bronş düz kas kasılması (spazm), ödem ve mukus salgısıdır.
Geç Astım Yanıtı: 4-24 saat sonra ortaya çıkar. Kemokinlerin etkisiyle bölgeye nötrofil, eozinofil ve Th2 hücre akını olur. Bu fazda bronş aşırı duyarlılığı belirginleşir ve steroid tedavisine ihtiyaç duyulur.

Genellikle obez, sigara içen veya yaşlı hastalarda görülür. Eozinofiller azdır (paucigranülositik) veya nötrofiller hakimdir. Th1 ve Th17 hücreleri rol oynar. Enflamasyonun mekanizması tam çözülememiş olsa da oksidatif stres ve IL-17 yolağı suçlanmaktadır. Bu grup hastalar kortikosteroidlere daha az yanıt verir.

Kronik, tedavi edilmemiş enflamasyon, hava yolu dokusunda kalı

Aşırı Çalışma, aynı zamanda fazla çalışma veya iş yükü aşımı olarak da bilinir, çalışanın fiziksel ve zihinsel sağlığı pahasına sıklıkla aşırı derecede çalışmasıyla karakterize edilen bir mesleki durumdur. Bu, kişinin kapasitesinin ötesinde çalışmasını içerir ve yorgunluk, stres ve olası sağlık komplikasyonlarına yol açar.

Zorunlu, mecburi veya dayatılan fazla mesai, genellikle haftada kırk saatin üzerinde çalışılan saatler olarak tanımlanır ve "işverenin iş kaybı tehdidi veya terfi alamama ya da istenmeyen görevler veya vardiyalara atanma gibi diğer misilleme tehditleriyle zorunlu kıldığı" saatlerdir.

Aşırı çalışma, doğası gereği bir stres kaynağıdır. Sürekli olarak son teslim tarihlerini karşılama baskısı, ağır iş yükünü yönetme ve üretkenliği koruma çabası, kronik bir stres tepkisini tetikleyebilir. Bu uzun süreli stres maruziyeti, bireyi anksiyete, uyku bozukluğu, depresyon ve tükenmişlik gibi bir dizi zihinsel ve fiziksel sağlık sorununa yöneltebilir.
Uzun çalışma saatleri, yorgunluk, dikkatin dağılması ve bitkinlik nedeniyle üretkenliğin azalmasına yol açabilir.

2016 yılında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), uzun saatler çalışmanın bir sonucu olarak 745.000'den fazla kişinin inme ve kalp hastalığı nedeniyle öldüğünü tahmin etti. WHO, aşırı çalışmanın çeşitli fizyolojik mekanizmalar nedeniyle kardiyovasküler sağlığa ciddi bir tehdit oluşturabileceğini belirtti. Bunun temel nedenlerinden biri, aşırı çalışmanın neden olduğu kronik stresin, kortizol gibi stres hormonlarının salınımını tetiklemesidir. Bu hormonlar, yüksek kan basıncı ve kolesterol seviyelerine yol açarak kalp hastalığı ve inme riskini artırabilir.

Japonya'da, işçiler genellikle bir yılda izin haklarının yarısından azını kullanıyor; çalışma bakanlığının bir anketine göre, 2013'te çalışanlar ortalama 18,5 gün olan izin haklarının yalnızca dokuz gününü kullandı. Ayrı bir anket, her altı çalışandan birinin 2013'te hiç ücretli tatil almadığını gösterdi. Erken tartışmalarda, işveren grupları zorunlu ücretli tatil gün sayısını üç günle sınırlamayı önerirken, sendikalar sekiz gün talep etti.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre, Koreliler yılda 2.024 saat çalışıyor ve bu, OECD ülkeleri arasında dünyada üçüncü sırayı alıyor. Bu, OECD ortalaması olan 1.744 saatten 280 saat daha fazladır. Aşırı çalışmanın neden olduğu sorunlar Kore'de giderek artıyor.

Amerika'daki aşırı çalışmayla ilgili yasalar, 1938 Adil Çalışma Standartları Yasası (FLSA)'nı içerir; bu yasa, haftalık maksimum 40 saatlik bir çalışma süresi belirler.

Aşırı çalışmayla ilgilenen kuruluşlar şunlardır:

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)

Blaug R, Kenyon A, Lekhi R. "Stress at Work - A report prepared for The Work Foundation's Principal Partners" (PDF). www.theworkfoundation.com. 6 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Haziran 2015. 
de Graaf J. "Take Back Your Time: Fighting Overwork and Time Poverty in America" (PDF). www.hofstra.edu. Berrett-Koehler Publishers, Inc. 28 Mayıs 2010 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Mayıs 2015. 
Madden K. "Overworked or challenged at your job?". CNN. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Haziran 2015. 
"EAT decision concerning holiday pay and overtime". www.birketts.co.uk. 12 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Haziran 2015. 
"Long working hours killing 745,000 people a year, study finds". BBC. 17 Mayıs 2021. 17 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2021.

Bipolar bozukluk veya İki uçlu duygudurum bozukluğu (önceki isimlendirmesi ile manik depresyon), her biri günlerden haftalara kadar süren depresif ve manik periyotlar ile karakterize edilen, bireyin tamamıyla sağlıklı bir duygudurum (ötimik) vaziyetine de girebildiği, bir duygudurum bozukluğudur. Yaşanan bu iki dönemin ortak özelliği, kişilerin duygudurumunda olağan seyrinden farklı özellikte ve süreklilik arz eden bir yaşantısı olmasıdır. Bu farklılıklar depresif dönemde yaşanan hüzünlü, özgüveni düşük ruh halindeki artış (disfori) ve bununla birlikte manik dönem olarak nitelendirilen neşedeki artıştır (öfori).

Mani, bipolar bozukluğun tanımlayıcı özelliklerinden biridir ve farklı şiddet düzeylerinde gerçekleşebilir. Hipomani olarak adlandırılan orta düzey şiddetteki mani içinde bulunan bireyler zinde ve kolaylıkla heyecanlanabilmekte (uyarılgan) olup; genellikle yüksek seviyeli bir üretkenlik içerisindedirler. Hipomani ilerlemesi halinde, hasta bireyler birden değişiveren (Ing. erratic) ve fevri davranışlar gösterebilir. Bu hasta bireyler, geleceğe dair sıklıkla kötü kararlar alabilmektedir. Geleceğe dair gerçekçi olmayan düşünceler geliştirmekten ötürü daha az uyumaktadırlar. Mani bireyler, ekstrem durumlarda, psikoza uzanacak boyutta halüsinasyonlar görebilir, var olmayan sesler duymaya başlayabilir veya evrene-çevresine dair kuruntulu ya da çarpık inanışlar geliştirebilir. Bir mani dönemi (Ing. episode) ardından genellikle bir depresif dönem tecrübe edilir. Mani ya da hipomani döneminden depresif döneme ve tam tersi, geçişten sorumlu biyolojik mekanizmalar, günümüzde bütünüyle keşfedilememiştir.

Mani, hayatın akışına aykırı bir anormallik gösterecek şekilde en az bir hafta süresince 'yükselen' duygudurumu tecrübe edilmesi olarak tanımlanabilir. Bu duygudurumu, öforiden (yerinde duramama, zindelik hissiyatı, mutluluktan uçma vb.) deliryuma (bilincin ve algının kaybolması hali, hezeyan vb.) uzanan bir yelpaze içindedir.
Hipomani veya mani tecrübe eden bir bireyin, sıralanan şu davranışların en az üçünü göstermesi beklenir: konuşma baskısı (kesintisiz ve hızlı konuşmak), kısa dikkat süresi, 'racing thoughts', hedefler belirleme eyleminde artış, ajitasyon; hiperseksüalite veya aşırı maddi harcama yapmak gibi tepisel (impulsif), yüksek riskli davranışlar geliştirme.
Bir bireyin mani dönemi tecrübe ediyor olup olmadığına dair kesin kanaat, bu davranışların ancak hasta bireyin sosyal veya iş hayatını sekteye uğratması halinde getirilmektedir. Bu dönem rahatsızlığına müdahil olunmadığı takdirde, bir mani dönemi genellikle üç ila altı ay süresince devam eder.
Hipomani veya mani bireylerde uyku ihtiyacının azalması, muhakemenin zayıflaması, çok hızlı ve abartılı konuşmaya başlanması gözlemlenebilir. Mani bireylerde, bir "kendi kendini tedavi etme yöntemi" maksatlı, yıllarca sürdürülmüş bir madde bağımlılığı geçmişine rastlanabilir. Bu dönemde, birey kendisinin durdurulamaz olduğunu hissedebilir; "seçilmiş bir kişi" ve bir "özel görev"le yükümlü olduğunu düşünmeye başlayabilir ya da büyüklenmeci-delüzyonal fikirlere sahip hale gelebilir. Bu duygudurumu hali, saldırgan davranışlara dönüşebilir ve kimi zaman bireyin bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatılı tedavi görmeye mecbur bırakılmasına yol açabilir. Mani belirtilerinin şiddet düzeyi, Young Mani Derecelendirme Ölçeği gibi ölçeklerle ölçülendirilmeye çalışılabilir; fakat, bu tip ölçeklerin geçerlilik ve güvenilirlik düzeyi günümüzde araştırma konusudur. Bir mani ya da depresif dönem başlangıcı habercisi çoğunlukla uyku bozukluklarıdır. Mani döneminden üç hafta öncesine kadar duygudurum değişimleri, psikomotor ajitasyon ve beslenme düzeninde değişme ve anksiyetede artış gerçekleşebilir.

Hipomani, bir seviye düşük şiddette mani olarak tarif edilebilir. Hipomani, maninin tüm semptomlarını en az dört gün tecrübe edilmesi olarak kavramsallaştırılmıştır. Lakin, bu tecrübeler, sosyal veya iş hayatında bireyin kabiliyetlerini önemli ölçüde olumsuzlaştırmaz; delüzyon ya da varsanı (halüsinasyon) psikozlarını barındırmaz ve bireyin, ruh-sinir hastalıkları hastanesinde müşahede altında bulundurulmasını gerektirmez. Aksine, hipomani dönemlerinde bireyin genel faal halleri güçlenebilir; bu durum, kimi araştırmacılar tarafından bir savunma mekanizmasi olarak değerlendirilmiştir. Hipomani dönemleri nadiren maniye evilir. Hipomani tecrübe eden kimi bireylerde yaratıcılık artışı rapor edilmişken; kimilerinde asabiyet artışı veya muhakame zayıflaması gözlemlenmiştir.
Hipomani, kimi bireylerde olumlu hisler yaratabilmektedir; fakat, bu dönemi tecrübe etmiş birçok bireyin rapor edilmiş beyanına göre, tecrübe beklentisinin oluşturduğu stres çokça sancılı bulunmuştur. Hipomani dönemindeki bipolar bozukluk hastaları, kendilerine ait eylemlerin, kendi etrafında olan bireyler üzerindeki etkilerini fark edememek veya bu etkileri unutmak eğiliminde istem dışı bulunabilir. Hasta bireyin aile üyeleri ya da arkadaşları, bireyin duygudurumu çalkantılarını gözlemleyebilmesine karşın, genellikle, birey bu çalkantılı sürecin farkında olmaz. 'Hipomanik bir eylem', depresif bir dönem ile takip edilmediğinde veya duygudurum çalkantılarının kontrol dışı, aniden değişebilen olmadığı hallerde, genellikle birey ve çevresi icin sorun yaratıcı olarak görülmez. Dönem semptomları, genellikle birkaç hafta ila ay arası kadar sürer.

Bipolar bozukluğun depresif dönem semptomları şunlardır: Üzüntü, öfke ve alınganlık duygularının direşken olması, zevk alınan aktivitelere ilgisizleşme/kayıtsızlaşma, aşırı ya da yersiz suçluluk hissi, umutsuzluk, çokça ya da çok az uyumak, iştah ve/veya kiloda değişimler, bitkinlik, zihinsel odaklanmada zorlanma, kendinden nefret etme veyahut değersizlik hissiyatı, ölümü sıkça düşünmek ve intihar fikrine kapılmak/planını yapmak. Ağır vakalarda, birey psikoz semptomları gösterebilir. Bu ağır vaka, 'psikoz özellikleri gösteren ağır bipolar bozukluk' olarak da adlandırılmaktadır. Bu semptomlar, delüzyon ve halüsinasyondur. Bir depresif dönem, en az iki hafta sürmektedir; müdahil olunmadığı takdirde intihar ile neticelenebilir.
Rahatsızlığın ortaya çıkış yaşı azaldıkça, rahatsızlık dönemlerinin ilk birkaçının depresif dönem olma ihtimali artmaktadır. Bipolar bozukluk teşhisinde en az bir dönem mani ya da hipomani tecrübesi rapor edilmesine gerek duyulduğu icin, birçok bireye istemeyerek majör depresif bozukluk tanısı konmakta ve birey, reçete edilen antidepresanlar ile hatalı şekilde tedavi edilmeye çalışılmaktadır.

Bipolar bozuklukta, 'karışık afektif dönem', mani ve depresif dönem semptomlarının aynı anda gerçekleşmesi halidir. Karışık dönem, depresif duygudurumuna, duygu çalkantılarının ve içtepisel kontrolün azalmasının eşlik etmesinden ötürü intihar riskinin nispeten yüksek olduğu bir dönemdir. Bu dönemde, karışık olmayan mani veya depresif dönemlere göre anksiyete bozukluğu eşzamanlı hastalık olarak daha sık belirir. Madde ve/veya alkol bağımlılığı da bu dönemdeki eğilimlere eşlik edebilir.

Bipolar bozukluğa, teşhis kıstasları olarak değerlendirilmeyen klinik haller eşlik edebilir. Örneğin yetişkin hastalarda, genellikle, kognitif (bilişsel, algısal) süreç ve kabiliyetlerde değişimler gözlemlenebilir. Bunlar arasında dikkat ila zihinsel yürütücü işlevlerde ve hafızada zayıflama sayılabilir. Kimi bilimsel araştırmalar, bipolar bozukluk ile yaratıcılık arasında dikkate değer bir doğru orantı olduğunu rapor etmiştir. Bipolar bozukluk hastaları, ilişkilerini sürdürmekte zorluk yaşayabilirler. Bipolar bozukluk teşhisi konulmuş bireylerin çocukluk döneminde rapor edilmiş öncül ve alakalı rahatsızlıklar olabilir, bunlar arasında; duygudurum anomalileri, majör depresif bozukluk dönemleri ve dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu sayılabilir.

Bipolar bozukluk teşhisi, hastalık ile eș zamanlı gerçekleşebilir. Kimi diğer psikiyatrik haller sebebiyle kolay olmayabilir; bu haller arasında: obsesif kompulsif bozukluk, madde bağımlılığı, yeme bozuklukları, dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, sosyal anksiyete bozukluğu, premenstrüel sendrom ve panik bozukluk belirtilebilir. Semptom ve dönemlerin uzun soluklu ve dikkatli analizi, mümkün ise bireyin aile fertleri ve arkadaş çevresi ile de iletişim halinde olunarak, eşlik eden diğer rahatsızlıkların var olduğu bipolar bozukluk vakalarında, uygun bir tedavi planı oluşturulması için çok önemlidir.

Bipolar bozukluğa yol açan mekanizmalar kesin olarak bilinmemektedir ve bireyden bireye farklılık gösterebilir. Hastalığın oluşma riskini %60-80 bandında genetik etmenlerin oluşturduğu düşünülmektedir. Bipolar spektrumunda kalıtsallık oranı 0.71 olarak tahmin edilmektedir. I. tip bipolar bozukluğa ait konkordans oranları, modern araştırmalarda, tek yumurta ikizleri icin mütemadiyen %40 oranında tespit ediliyorken, bu oran çift yumurta ikizleri için %5 civarında bulunmaktadır. I. ila II. tip bipolar bozukluk ve siklotimik bozukluk kombinasyonu tecrübe eden çift ve tek yumurta ikizlerinde de, bir önceki çalışma sonucuna benzer olarak, ilgili oran sırasıyla %42 ve %11 olarak not edilmiştir. Unipolar bozukluğa ait kondordans oranlarını araştıran bir diğer bilimsel çalışmada, bu oran tek yumurta ikizleri icin %67 rapor edilmişken; çift yumurta ikizleri icin %19 olarak öne sürülmüştür. Yukarıdaki araştırmaların tümünde, çift yumurta ikizlerine ait konkordans oranlarının nispeten düşük olması, hastalık oluşumu üzerinde aile ve çevre etkisinin kısıtlı olduğu çıkarımını önermektedir; fakat, bu tip araştırmaların doğası itibarıyla dar kapsamlı örneklemlemelere dayanıyor olması, bu önermenin kesin ispatını zorlaştırmaktadır.

Kimi davranışsal genetik araştırması, pek çok kromozom bölgesinin ve aday genin, her biri hafif veya orta etkili olmak üzere, bipolar bozukluk yatkınlığı ile etkileşimde bulunduğunu önermiştir. Bir araştırmada, bipolar bozukluk riskinin, bipolar bozukluk tecrübe etmiş bireylerin birinci dereceden yakınlarında, toplum ortalamasına nispeten yaklaşık on kat yüksek olduğu bildirilmiştir. Ayrıca, aynı çalışmada, majör depresi

Üreme sağlığı, bir araştırma, sağlık hizmetleri ve sosyal aktivizm alanıdır. Bir bireyin üreme sisteminin sağlığını ve yaşamının tüm aşamalarında cinsel refahını araştırır. Cinsel sağlık ve üreme sağlığı, daha yaygın olarak üreme tıbbı, cinsel sağlık, cinsel haklar ve üreme hakları olarak tanımlanır. Cinsel ve üreme yaşamları hakkında seçim yapma konusunda bireysel iradeyi kapsar. Üreme sağlığı aynı zamanda insanların tatmin edici ve güvenli bir cinsel yaşama, üreme kapasitesine ve üreme kapasitelerini kullanmaya karar verme özgürlüğüne sahip olmaları anlamına gelir.
Üreme sağlığı cinsel eğitime erişim, güvenli, etkili, uygun fiyatlı doğum kontrolü yöntemlerine erişim, jinekoloji, hamilelik, doğum, tüp bebek, ergen hamileliği, ergen cinselliği, anne sağlığı, kadın sağlığı, erkek sağlığı, yardımcı üreme teknolojisi, kürtaj, güvenli seks, çocuk evliliği, bekâret gibi konuları içerir.

Üreme organlarının olağan işlevlerini yerine getirmesi.
İyi bir cinsel hayat.
Cinselliği baskı altında olmadan, özgürce yaşayabilme.
Bilinçli bir şekilde hamile kalıp sağlıklı çocuk dünyaya getirme.
Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunma ve tedavi görme.

Cinsel sağlık, tam bir fiziksel, duygusal ve sosyal refah halidir ve erkekler, kadınlar ve çocuklar için temel bir haktır.

Cinsiyet ayrımcılığı.
Cinsellik hakkında bilinen yanlış bilgiler, doğru bilgiye ulaşamama ve cinselliği tatmin edici bir biçimde yaşayamama.
Sorumluluğu taşıyıp taşıyamayacağından emin olmadan cinsel etkinlikte bulunma.
Doğum sonrası sağlık servislerinden yararlanamama.
Bilinçsiz ve korunmadan girilen cinsel ilişkilerde hastalık kapılması.
Çok erken anne veya baba olma.

Yaşama.
Eşitlik.
Özgürlük.
Evlilik konularında seçim yapma hakkı.
Doğru bilgiye erişebilme.
Düşünce hürriyeti.
Sağlık servislerinden yararlanma.
Bilimsel yeniliklerden faydalanma.

Bel soğukluğu
Frengi
HPV
HSV
AIDS
Molluskum Kontagiozum
Klamidya
Hepatit B
Trikomonas

Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Hakları (CİSÜ) Platformu
Cinsellik ve hukuk
Cinsellik hakkı
Üreme başarısı

Cinsiyet, erillik ve dişilik arasında farklılık gösteren özellikler aralığı veya bağlama göre, bu özellikler biyolojik cinsiyeti ve cinsiyete dayalı toplumsal yapıları (cinsiyet rolleri ve diğer toplumsal roller de) kapsayabilir.

Gonozomal kromozomal yapıda Y kromozomunun bulunup bulunmamasına göre adlandırılan cinsiyettir.

44+XX kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak dişi cinsiyettedir.
44+XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal olarak erkek cinsiyettedir.
Bunu da döllenme sırasında babadan gelen sperm hücresinin kromozomal yapısı (X kromozomu ya da Y kromozomu içerdiği) belirler. Kalıtımsal cinsiyeti belirleyen erkekten gelen gonozomal kromozomun (X, Y) türüdür.

Döllenme sonrası Y kromozomundaki testis belirleyici faktör (TBF, testis determinating factor, TDF) geni "Testis Belirleyici Faktör" adlı ürünü sentezlemekte ve bu ürün farklılaşmamış (andiferansiye) gonadal yapıyı testis yönünde farklılaştırmaktadır. (Farklılaşım, diferansiyasyon)
Bu faktörün bulunmaması durumunda farklılaşmamış cinsiyet bezi (over, yumurtalık, dişilik bezi ve testis, erkeklik bezi birden verilen ortak ad) over yönünde farklılaşacaktır.
Testisler başlıca androjen hormonu (testosteron) üretirler. Yumurtalıklar başlıca östrojen hormonu üretirler.
Anti-Müllerian hormon duktal yapılardan Müller kanallarının gelişimini engelleyen testislerin sertoli hücresinden sentezlenen hormonal yapıdır. Varlığında Müller kanallarında gelişim gözlenmez, Wolf kanalları testosteronun da etkisiyle duktal yapılar iç üreme organları erkek yönünde gelişim gösterirler.
Yokluğunda ise duktal yapılardan Müller kanallarından Fallop tüpleri (Döllenme tüpleri, rahim tüpleri) (Tuba uterina), rahim (uterus) ve vajenin (dölyolu) 2/3 üst kısmı oluşur.
Duktal yapılardan over dışı kadın iç üreme organlarının ve testis-penis dışı erkek üreme organlarının farklılaşması testislerden sentezlenen Müleryen inhibe edici faktör varlığına/yokluğuna bağlıdır.

Dış üreme organları ürogenital sinüs adı verilen yapıdan köken alırlar. Bu yapı yüksek derecede androjenik hormonlara maruz kaldığında erkek tipi dış üreme organlarına Farklılaşım. Bu yapı düşük derecede androjenik hormonlara maruz kaldığında ise dişi tipi dış üreme organlarına farklılaşır.
Dış üreme organlarının farklılaşması değişik derecelerde androjenik hormonlara maruz kalmalarına bağlı bir olaydır.

Cinsiyet rolü, bir kültürde belli bir cinsiyet için kabul edilen ve geçerli sayılan davranış biçimleridir. Diğer bir deyişle, bir bireyin kendi cinsiyet kimliğiyle bağdaşan ve bu kimliğini ifade etmeye yarayan davranış biçimleridir.
Günümüzde, kişiye verilen toplumsal (kültürel) cinsiyet rolüyle, biyolojik rolün farkını anlamak için, biyolojik cinsiyet (İngilizce: sex) ve toplumsal cinsiyet (İngilizce: gender, aslen dilbilimde kullanılan bir terimdir) kavramı sosyolojik ve psikolojik alanlarda farklı iki kavram olarak ele alınmıştır.

Toplumsal cinsiyet rolü, toplumsallaşma süreci ve bireyin yaşadığı toplum içerisinde edindiği cinsiyettir. Bu kavram ilk defa 1972 yılında kullanılmıştır. Doğuştan edinilen biyolojik cinsiyetin tam tersi özellikler gösterebilir. Kadın ve erkeğin, toplumda üstlendikleri rollerin çoğu zaman kültür tarafından belirlendiğini anlatır ve bu nedenle de değişebilir olduğunu söyler.
Toplumsal cinsiyet rolleri, toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel yapısından etkilendiği için, buna uygun mekanizmalar da üretir. Bu mekanizmalar da toplumun koşullarına göre zamanla değişiklik gösterir.
Cinsiyet rollerinin kültürel boyutu çok geniş yelpaze içinde biçimlenir. Bu genişlik içinde belli başlı ana yönelimler belirginleşse de, kültürel görev dağılım olanaklarının hemen hemen tümü bir yerde ve belli bir zamanda uygulama alanı bulmuştur.
Bugüne kadar, her kültürde, bir cinsiyet rolü var olmuştur. Bu rollerin her biri tarihsel olarak ortaya çıkmış ve sürekli değişime uğramışlardır. Sadece, üreme konusunda kadın ve erkeğin biyolojik rolleri, 20. yüzyılın ortasına kadar sorgulanmamıştır, fakat tıbbın olanak sunmasıyla birlikte, bu biyolojik roller kısmen değişmiş ve bu konuda tartışmalar yürütülmüştür. Yalnız bu tartışmalar, toplumun sadece küçük bir kesimiyle sınırlı kalmıştır.
Toplumsal cinsiyet rollerinin en bilindik şekli, geçmiş yüzyıllarda, Batı'da giderek sorgulanan ve değişen heteronormatif ve ataerkil rollerdir.
Geleneksel roller, “erkek” ve “kadın” olarak birbirinden kati bir şekilde ayrılan ve her iki cinsiyete de doğuştan verilen cinsiyet rollerinin var olduğu iddiasındadır. Bu roller:
Erkek:

Aile reisi ve evin geçiminden sorumlu,
Dışarıyla olan bağı kurmada sorumlu,
Güçlü, mantıkla hareket eden, cesur, cinsel açıdan aktif,
Kadınlara, yani “besleyicilere” hemen hemen hiç bağlı olmayan “avcılar” olarak erkekler.
Kadın

Erkeğe bağlı ve onun korumasına muhtaç,
Eşiyle ve ailesiyle olan ilişkide sosyalliği sağlayan,
Güçsüz, duygusal, mantıkla hareket etmeyen, her zaman kendinden ödün veren, cinsel açıdan pasif
“Avcılara” muhtaç “Kuluçka sağlayıcısı” olarak kadınlar
19. yüzyılda ortaya çıkan kadın hareketleri, sanayi devrimi gibi politik değişiklikler ve özellikle de I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı, kadının toplumdaki konumunun değişmesini sağlamıştır. Böylelikle, cinsiyet rolü bağlamında da çok önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Kadının rolü, erkeklere oranla, daha çok liberalleşmiştir. Bu liberalleşme, kadınlara verilen olanakların, erkeklere göre daha fazla olmasına yol açmıştır.

Toplumsal cinsiyet, sosyal ve kültürel (sosyokültürel) koşullara bağlı cinsiyet anlayışıdır. Özellikle toplumsal cinsiyet araştırmaları, biyolojik ve sosyal cinsiyet arasında nedenselliğe dayanan bir bağ olduğunu ve onların devamlılık çabalarını reddeder. Toplumsal cinsiyet, bir cinsiyet yapısından daha fazlasıdır. Burada insanların “tipik erkek’’ veya “tipik kadın’’ özelliklerinden hangisinde yer aldığı ve bu rollerin değerleri önceliklidir. Her şeyden önce, kadın ve erkeğin kendi başlarına toplumdaki rollerinin nasıl olduğunu ve bunları nasıl değerlendirdiklerinden bahseder. Bu bakımdan, örnek olarak, bir yandan biyolojik cinsiyetine doğası gereği önem verip, diğer yandan da belli bir toplumsal kesime ait olup, kendi toplumsal değerini oluşturmuş kadınlar ele alınabilir.
Bu tür toplumsal cinsiyetlerin, sosyal anlamları, çeşitli biçimlerde açıklanabilir. Bir toplumdaki cinsiyet ve bu cinsiyetin değeri, orada baskın olan güç değerlerine bağlıdır. Böylelikle, anaerkil bir toplumdaki cinsiyet problemi, ataerkil toplumdakinden az çok farklıdır denilebilir çünkü “erkeklik’’ ve “kadınlık’' kavramları her kültürde farklı değerlendirilir. Bu değerlendirmeler üzerine, kendi kendine gelişen, toplumsal hak ve çıkar anlayışları belirlenir. Her birey, sosyalleşme koşullarının etkisiyle, bu rollerin ve anlayış farklılığının normal olduğunu hisseder.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet kavramlarının ayrımı, yıllardan beri var olan bir konudur. her şeyden önce, bu ayrım, 1960'lı yıllarda sosyo bilimsel-feminizm tartışmalarının merkezi haline gelmiştir.

Kromozomsal değişimler
Üreme organlarındaki değişimler
Hormonal değişimler
Anatomik değişimler
İnterseksüelliğin birçok sendromu, kanıtlanabilen, tek bir sebepten meydana gelmez. Aksine burada birçok faktör birlikte rol oynamaktadır.
İnterseksüelliğin sıklığı, son derece farklı değerlendirilir. Bir bireyin, interseksüel olup olmadığını anlamak için, hormon analizinin dâhil olduğu detaylı bir tıbbi inceleme gereklidir. Bu tür biyolojik gözlemler, disiplinler içinde de eleştirilir. Bu da, sayılan birçok faktörün, cinsiyet gelişiminde etkisi olduğunu kanıtlamaktadır. Cinsiyet gelişimi, cinsiyetin bireysel ve çok yönlü olarak kendine nasıl yön verdiğidir. Interseksüellik ve seks hastalığıyla ilgili bu tür tespitler, değerlendirmede bir ölçü değerinde olan biseksüellikten doğan patolojik hastalıklardır. Aynı zamanda, birçok interseksüel birey, biyolojik sınıflandırmayı, interseksüelliğin bir hastalık olarak değerlendirilmesini ve zorla uygulanan tedavi yöntemlerini eleştirmektedir.

Bir cinsiyetin tıbben değiştirilebileceği teorisi günümüzde, cinsiyet değiştirme ameliyatlarıyla (ya da cerrahi operasyonlarla) yürütülmektedir. Bunlar üreme organının kesilerek, normal bir kadın organı büyüklüğünde (özellikle klitoris küçültülerek) genç yapay vajinanın yapılması veya birbirine bağlı olan zıt kromozomların değiştirilmesi ile yapılan hadımlaştırma uygulamalarını. Tıbbi müdahaleler, bazen uzun süreli ek tedavileri de gerektirebilir.
Karşıt kromozomlu hormon terapisi uygulamasıyla, birden fazla metabolizma bozukluğu da ortaya çıkabilir. Günümüze kadar yapılan uygulamalarda yaşanan bir diğer zorluk da ilgili kişilerin, kromozomsal cinsiyetine ilişkin bilgilendirilmemesi ve böylelikle yanlış tıbbi tedavilerle çoğu kez önemli belgelerden yoksun bırakılmasıdır. Yapılan operasyonlar ve bu operasyonların sonuçlarından doğan güçlü travmalar da, fiziksel rahatsızlıklara sebep olmaktadır. Aynı zamanda cinsiyet tanımına ilişkin sosyal çevrenin verdiği aşırı tepkiler ve toplumda var olan tabular, interseksüel bireyler için çoğu zaman sıkıntı veren bir durumdur.
İnterseksüel eylemciler, bu sebepler nedeniyle özellikle çocuk yaşlarda baskıyla yapılan cinsiyet tanımlamasına karşı çıkmakta ve cinsiyet değiştirme ameliyatlarının, önce interseksüel bireyler tarafından kabul edilip, onaylandıktan sonra yapılmasını talep etmektedirler.

Modern çağda batı kültüründe, interseksüellerle olan ilişkilerin iki ana kabulü vardır: bunlardan ilki, her insanın gerçek cinsiyetinin, bilimsel olarak belirlenmesinin mümkün olduğudur. Bu yüzden çok sayıda interseksüel birey sözde hermafrodit olarak tanımlanmışlardır.
Bazı interseksüel bireyler, kendilerini “erselik” veya “hemafrodit” diye adlandırarak, toplumun onları kabul etmeleri için çaba harcamaktalar. Bu bireylerin, “interseksüel” kavramını kullanmama nedeni de kavramın, toplumda çok fazla bilinmemesi ve interseksüel bireylere karşı eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşıldığından, bu kavramın onları sadece tıp alanında ele almasıdır.

Cinsellik
Cinsel İlişk

Depresyon, depresif duygudurumu ya da bunalım, bir olay karşısında duyulan beklentilerin olumsuz yönde olması veya beklentilerin olumsuz yönde gittiği sanrısıdır. Bu duygu çoğu zaman; hiçbir zaman ve hiçbir şekilde gerçekleşemeyecek olan veya böyle olacağı sadece düşünülen beklentiler söz konusu olduğunda kendini belli eder. Umutsuzluk, özellikle öncesinde bu beklentiyi elde edemeyen insanların yaşayacağı bir duygudur.
Ancak çoğu kimseye göre umutsuzluk, zaten o beklentinin önündeki en büyük engellerden biridir. Bu nedenle umutsuzluk, çoğu kişi tarafından olumsuz olarak nitelendirilmektedir. Ayrıca, umutsuzluk teması günlük yaşamda da büyük yer bulan bir olgudur. Bu duygu, sanat eserlerinin oluşmasına ilham veren ve genel kültürde bariz bir şekilde kendini belli eden bir duygudur.

Çocuklukta yaşanan yas, ihmal, zihinsel istismar, fiziksel istismar, cinsel istismar veya kardeşlere eşit olmayan ebeveyn muamelesi gibi yaşanan olumsuzluklar, yetişkinlikte depresyona yol açabilir. Özellikle çocuklukta fiziksel veya cinsel istismar, mağdurun yaşamı boyunca depresyon yaşama olasılığı ile önemli ölçüde ilişkilidir.
Depresif ruh hallerini etkileyebilecek yaşam olayları ve değişiklikler şunları içerir (ancak bunlarla sınırlı değildir): doğum, menopoz, mali zorluklar, işsizlik, stres (örneğin iş, eğitim, aile, yaşam koşulları vb.). Tıbbi teşhisler (kanser, HIV, vb.), zorbalık, sevilen birini kaybetme, doğal afetler, sosyal izolasyon, tecavüz, ilişki sorunları, kıskançlık, ayrılık veya yıkıcı yaralanma. Ergenler, sosyal reddedilme, akran baskısı veya zorbalığın ardından depresif bir ruh hali yaşamaya eğilimli olabilirler.
Küresel olarak, 264 milyondan fazla her yaştan insan depresyondan muzdariptir. Küresel COVID-19 salgını, bireylerin ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyerek depresyon seviyelerinin yükselmesine ve yıkıcı boyutlara ulaşmasına neden oldu. Surrey Üniversitesi tarafından Sonbahar 2019 ve Mayıs/Haziran 2020'de yürütülen bir araştırması, COVID-19'un genç insanların ruh sağlığı üzerindeki etkisine baktı. Bu çalışma Journal of Psychiatry Research Report dergisinde yayınlandı. Çalışma, önceki Sonbahar'a (2019) kıyasla depresyon semptomlarında önemli bir artış ve genel refahta bir azalma olduğunu gösterdi. Araştırmada ankete katılanlarda klinik depresyon seviyelerinin iki kattan fazla arttığı bulundu ve 2019 Sonbaharında yüzde 14,9'dan Mayıs/Haziran 2020'de yüzde 34,7'ye yükseldiği görüldü. Bu çalışma ayrıca, belirli yaşam olaylarının depresyon gelişimi ile olan ilişkisini vurgulamaktadır.

Kişilik veya kişinin sosyal ortamındaki değişiklikler depresyon düzeylerini etkileyebilir. Kişilik göstergeleri şunlar olabilir: Geçici ancak hızlı ruh hali değişiklikleri, kısa süreli umutsuzluk, eskiden kişinin hayatının bir parçası olan faaliyetlere olan ilginin kaybı, uyku bozukluğu, önceki sosyal yaşamdan çekilme, iştah değişiklikleri ve konsantrasyon güçlüğü.

Alkol, beynin prefrontal ve temporal korteks gibi bazı bölgelerini yavaşlatan, rasyonalite ve hafızayı olumsuz etkileyen bir depresan olabilir. Aynı zamanda beyindeki serotonin seviyesini düşürür ve bu da potansiyel olarak daha yüksek bir depresif ruh hali olasılığına yol açabilir.
Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırmada alkol alım miktarı, depresif duygu durum seviyesi ve bunun alkolizmden kaynaklanan sonuçları ve yaşamanın risklerini nasıl etkilediği arasındaki bağlantı incelenmiştir. Araştırmada sosyal faktörler ve bireysel davranışlardan oluşan diğer göstergeler de dikkate alınmıştır. Sonuçlar, bir duygu olarak depresyon düzeyinin, riskli davranış miktarını ve içmenin sonucunu olumsuz yönde etkilediğini, alkol alımının göreceli zararından korunmak için kendi başına alınan davranışsal eylemler olan koruyucu davranış stratejileri ile ters bir ilişkiye sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, yüksek bir depresif ruh haline sahip olmak, içki içmekten daha büyük sonuçlarına yol açar.

Tıbbi tedaviler depresyona yol açabilir. Depresyonla ilişkili tıbbi tedaviler arasında interferon tedavisi, beta-blokerleri, izotretinoin, kontraseptifler, antikonvülsanlar, antimigren ilaçlar, antipsikotikler ve gonadotropin salgılayan hormon agonisti gibi tedaviler bulunur.

Depresyon teori okulları şunlardır:

Bilişsel depresyon teorisi
Endişe ve Depresyonun Üçlü Modeli
Davranışsal depresyon teorileri
Depresyona evrimsel yaklaşımlar
Fepresyon biyolojisi
Depresyonun epigenetiği

Depresif ruh hali, profesyonel tedavi gerektirmeyebilir ve yaşam olaylarına normal geçici bir tepki, bazı tıbbi durumların belirtisi veya bazı ilaçların veya tıbbi tedavilerin yan etkisi olabilir. Özellikle diğer belirtilerle birlikte uzun süreli depresif ruh hali, tedaviden fayda görebilecek psikiyatrik veya tıbbi durumun teşhisine neden planilir. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği (NICE) 2009 yönergeleri, risk-yarar oranı zayıf olduğundan antidepresanların hafif depresyonun başlangıç tedavisinde düzenli olarak kullanılmaması gerektiğini belirtmektedir. Fiziksel etkinliğin, depresyonun ortaya çıkmasına karşı koruyucu etkisi olabilir.
Fiziksel etkinlik, beyinde depresyon nedeniyle azalabilecek hipokampüsün yeniden inşasına yardımcı olabilecek nörotrofik proteinlerin salınmasına bağlı olarak depresif belirtileri da azaltabilir.
Ayrıca yoga, depresif bozukluğu olan hastalar ve çok depresyonlu kişilere yardımcı bir tedavi seçeneği olarak düşünülebilir.
Eski ve hoş anıların anılması, özellikle daha uzun yaşamış ve daha çok yaşam deneyimli yaşlılara başka bir alternatif tedavi şeklidir. Kişinin kendi yaşamıyla ilgili anılarını hatırlamasına neden olan, kendini tanıma sürecine yol açan ve tanıdık uyaranları tanımlayan bir yöntemdir. Kişinin kişisel geçmişini ve kimliğini koruyarak, insanları hayata daha objektif ve dengeli bir şekilde bakmaya teşvik eden, hayat hikâyelerindeki olumlu bilgilere dikkat etmelerine neden olan ve depresif duygudurum düzeylerini başarılı bir şekilde azaltan bir tekniktir.
Kendi kendine yardım kitapları, insanların fizyolojik sıkıntıları için gitgide artan bir tedavi şeklidir. Kılavuzsuz kişisel gelişim kitaplarının okuyucuları ile daha yüksek düzeyde stres ve depresif belirtiler arasında olası bir bağlantı olabilir. Araştırmacılar, kendi kendine yardım kitaplarını okuyanlar ve okumayanlar arasında fark bulmak için birçok faktörü dikkate aldı. Çalışmaya 18 ile 65 yaşları arasında 32 kişi katıldı; 18 okuyucu ve 14 okuyucu olmayan, her iki grupta da %75'i kadındı. Daha sonra, okuyucuları sorun odaklı olmayı tercih eden 11 ve büyüme odaklı olmayı tercih eden 7'ye ayırdılar. Bu gruplar, kortizol seviyeleri, depresif hastalık belirtileri ve stres reaktivite seviyeleri gibi birçok şey için denendi. Günlük kortizol düzeyi söz konusu olduğunda, kendi kendine yardım kitaplarını okuyanlarla okumayanlar arasında büyük farklar yoktu, depresif hastalık belirtilerinde büyük fark vardı ve okuyanların daha yüksek ortalama puanı vardı. Büyüme odaklı grup, problem odaklı gruptan daha yüksek stres reaktivite seviyelerine sahiptir. Ancak, problem odaklı grup daha çok depresif hastalık belirtileri göstermektedir.
Bir yıl süreyle antidepresan tedavisine devam etmenin, ek bir zarar vermeden depresyonun tekrarlama riskini azalttığına dair sınırlı kanıt vardır. Nüksü önlemede psikolojik tedaviler veya kombinasyon tedavileri için öneriler net değildir.
Stres yönetimi tekniklerinin türü ile günlük depresif ruh hali düzeyi arasında bağlantı olduğuna dair deneysel kanıtlar vardır.

 Wikimedia Commons'ta depresyon ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB dikkat, dürtüsellik ve öz düzenlemeyle ilgili sorunlarla kendini gösterir. Bazen şiddetli fiziksel huzursuzluk da (hiperaktivite) ortaya çıkabilir.
Bu bozukluk bir zamanlar tamamen davranışsal bir sorun olarak görülüyordu, oysa bugün giderek beynin öz-yönetim sistemindeki karmaşık gelişimsel bir gecikme olarak anlaşılmaktadır.  DEHB aynı zamanda normale yumuşak bir geçiş gösteren aşırı bir davranış olarak da görülebilir. Bu nedenle DEHB tanısı, anormalliklerin çok belirgin olmasını ve çoğu durumda çocukluktan beri sürekli olarak mevcut olmasını gerektirir. Bununla birlikte, semptomların tek başına hastalık değeri yoktur: DEHB tanısı yalnızca kişinin yaşam tarzını ciddi şekilde bozuyorsa veya gözle görülür acıya yol açıyorsa doğrulanır.
Çocuklar ve ergenler arasında DEHB'nin küresel sıklığının %5,3 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Almanya'da DEHB görülme sıklığı %4,4 civarındadır.  Artık çocuklar ve ergenler arasında en sık görülen psikiyatrik hastalık olarak kabul edilmektedir. Erkeklere kızlardan belirgin şekilde daha sık teşhis konur. Takip çalışmaları, teşhis edilen çocukların %40 ila 80'inde bozukluğun ergenlik döneminde de devam ettiğini göstermiştir. Son olarak, yetişkinlikte, vakaların en az üçte birinde zayıflatıcı DEHB belirtileri hala tespit edilebilmektedir (bkz. Yetişkinlerde DEHB).
Beyin gelişimini etkileyen çeşitli etkileşimli faktörlerin DEHB gelişiminden sorumlu olduğuna inanılmaktadır. Genetik yatkınlıklar ve doğum öncesi de dahil olmak üzere erken dönem çevresel etkiler önemli bir rol oynamaktadır.
Ancak kişiye bağlı olarak bozukluğun çok farklı sonuçları olabilir. Etkilenenler ve yakınları genellikle önemli bir baskı altındadır: okulda veya işte başarısızlık,  planlanmamış erken gebelikler,  uyuşturucu kullanımı ve diğer psikolojik bozuklukların gelişimi sıklıkla gözlemlenmiştir. Ayrıca intihar, kaza ve kazara yaralanma riski de önemli ölçüde artmaktadır.  Ancak bu genel risklerin her bireysel vakayla ilgili olması gerekmez. Bu nedenle tedavi, acının şiddetine, düzeyine, ilgili semptomlara ve problemlere ve ayrıca etkilenen kişinin yaşına bağlıdır.
Nedenlerini bulmaya ve tedaviyi iyileştirmeye yönelik araştırmalar onlarca yıldır devam ediyor. Bugün (2022 itibarıyla) kişiye özel tedavinin avantajları açıklığa kavuşturuldu; kaçırılmış veya yanlış tedavinin dezavantajlarının yanı sıra. Uygun (farmakolojik) tedavi yoluyla değişen beyin fonksiyonlarının uzun vadeli iyileşmesinin işaretleri, modern görüntüleme teknikleri kullanılarak birçok kez gösterilmiştir.

DEHB'nin yanı sıra birçok alternatif isim ve kısaltma da bulunmaktadır. Bunlardan bazıları benzer klinik tabloları (örn. hiperkinetik bozukluk (HKD) veya dikkat eksikliği/hiperaktivite sendromu) tanımlarken diğerleri spesifik belirtileri tanımlar. Uluslararası alanda DEHB artık yaygın olarak dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) veya dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (AD/HD) olarak adlandırılmaktadır.
Dikkat eksikliği bozukluğu veya bozukluğu (ADD) terimi, artık güncel uzman literatüründe kullanılmasa da, halk arasında hala yaygın olarak kullanılmaktadır . ADD ve ADD (İngilizce) kısaltmaları özellikle belirgin hiperaktivite olmaksızın ağırlıklı olarak dikkat eksikliği bozukluğundan etkilenen kişiler tarafından kullanılır. Hiperaktivitenin her zaman bir semptom olarak mevcut olmadığını göstermek amaçlanmaktadır. Minimal serebral disfonksiyon (MCD) veya çocukluk çağının hiperkinetik reaksiyonu terimi geçerliliğini yitirmiştir ; Psikoorganik sendrom (POS) tanısı yalnızca İsviçre'de kullanılmaktadır.

Düzinelerce kapsamlı çalışma değerlendirildikten sonra, DEHB'den sınırlı bir süre veya yaşam boyunca kalıcı olarak etkilenme olasılığının (yaşam boyu yaygınlık) 2014 yılında %7 civarında olduğu tahmin edilmiştir. Son yıllarda teşhislerde bir artış olduğu varsayımını destekleyen hiçbir kanıt yoktu. Ayrıca, 1985'ten 2012'ye kadar olan dönem için zamana veya coğrafyaya dayalı herhangi bir metodolojik farklılık varsayılamaz. Veri toplamadaki metodolojik farklılıklar nedeniyle bu tür belirgin farklılıklar makul görünüyordu.
Robert Koch Enstitüsü, Çocuk ve Ergen Sağlığı Araştırması'ndan (KiGGS) elde edilen verileri değerlendirerek yaş gruplarına göre DEHB yaygınlığını belirledi. Veri seti, yaşları 3 ile 17 arasında değişen 14.836 kız ve erkek çocuğu içeriyordu. Buna göre, üç yıllık çalışma döneminde (2003–2006) toplam %4,8'e (%7,9 erkek; %1,8 kız) doktor veya psikolog tarafından DEHB tanısı konmuştur. Katılımcıların ek %4,9'u (%6,4 erkek; %3,6 kız) DEHB şüphelisi olarak değerlendirildi çünkü bildirilen davranışları Güçlü Yönler ve Zorluklar Anketi'nin (SDQ) dikkatsizlik/hiperaktivite ölçeğindeydi [14] ölçek puanı ≥7 idi. Aşağıdaki tablo, 3-17 yaş arası çocuklarda ne sıklıkta DEHB tanısı konulduğunu göstermektedir (yaşa ve cinsiyete göre ayrılmış olarak).

Genel eğilim, tanı sıklığının okul öncesi yaştan ilkokul çağına ve geç çocukluğa kadar keskin bir şekilde artmasıdır. Orada zirveye ulaşır ve ergenlik döneminde tekrar düşer. Erkek cinsiyeti önemli ölçüde baskındır; herhangi bir zamanda, erkeklerde kızlardan 4-5 kat daha fazla teşhis konur. KiGGS'ye göre DEHB, çocukken etkilenenlerin %30-50'sinde belirli değişikliklerle yetişkinlikte de devam ediyor.
Bireysel gelişim süreci boyunca semptom tablosu genellikle değişir: Etkilenen okul öncesi çocuklar genellikle herhangi bir gözle görülür dikkat eksikliği bozukluğu olmaksızın hiperaktif-dürtüsel davranışların hakimiyetindedir. Ancak yaş ilerledikçe dikkat bozuklukları daha belirgin hale gelerek ön plana çıkarken, motor huzursuzluklar da azalıyor. Yetişkinler arasında belirgin hiperaktivite olmaksızın dikkat eksikliği bozukluğu en yaygın olanıdır.

Mevcut DEHB modelleri, bunun beynin bazı nörotransmitter sistemlerinde, özellikle de dopamin ve norepinefrin içerenlerde fonksiyonel bozukluklarla ilişkili olduğunu öne sürmektedir. Ventral tegmental alan ve locus coeruleus'tan kaynaklanan dopamin ve norepinefrin yolları, beynin farklı bölgelerine uzanır ve çeşitli bilişsel süreçleri yönetir  Prefrontal korteks ve striatuma uzanan dopamin yolları ve norepinefrin yolları, modülasyonun doğrudan sorumlusudur.yürütücü işlev (davranışın bilişsel kontrolü), motivasyon, ödül algısı ve motor işlev;  bu yolların DEHB'nin patofizyolojisinde merkezi bir rol oynadığı bilinmektedir. Ek yollara sahip daha büyük DEHB modelleri önerilmiştir.

DEHB'li çocuklarda, belirli beyin yapılarında genel bir hacim azalması vardır ve sol taraftaki prefrontal korteksteki hacimde orantılı olarak daha büyük bir azalma vardır.  DEHB'li bireylerde kontrollerle karşılaştırıldığında arka paryetal kortekste de incelme görülmektedir. Prefrontal-striatal-serebellar ve prefrontal-striatal-talamik devrelerdeki diğer beyin yapılarının da DEHB olan ve olmayan kişiler arasında farklılık gösterdiği bulunmuştur.
Accumbens, amigdala, kaudat, hipokampus ve putamenin subkortikal hacimleri DEHB'li bireylerde kontrollere kıyasla daha küçük görünmektedir. Yapısal MRI çalışmaları aynı zamanda DEHB ile tipik gelişim gösteren gençler arasında hemisferik asimetri açısından belirgin farklılıklarla birlikte beyaz cevherdeki farklılıkları da ortaya çıkarmıştır
Fonksiyonel MRI (fMRI) çalışmaları DEHB ve kontrol beyinleri arasında bir takım farklılıklar ortaya çıkarmıştır. Yapısal bulgulardan bilinenleri yansıtan fMRI çalışmaları, kaudat ve prefrontal korteks gibi subkortikal ve kortikal bölgeler arasında daha yüksek bir bağlantı olduğuna dair kanıtlar gösterdi. Bu bölgeler arasındaki hiper bağlantının derecesi, dikkatsizlik veya hiperaktivitenin ciddiyeti ile ilişkilidir.  Hemisferik lateralizasyon süreçlerinin de DEHB'de rol oynadığı öne sürülmüştür, ancak ampirik sonuçlar konuyla ilgili zıt kanıtlar göstermiştir.

Daha önce, DEHB'li kişilerde yüksek sayıda dopamin taşıyıcısının patofizyolojinin bir parçası olduğu öne sürülmüştü, ancak yüksek sayıların uyarıcı ilaçlara maruz kalmanın ardından adaptasyondan kaynaklanabileceği görülüyor.  Modeller mezokortikolimbik dopamin yolunu ve locus coeruleus-noradrenerjik sistemi içerir .  DEHB psikostimulanları bu sistemlerdeki nörotransmiter aktivitesini arttırdıkları için tedavi etkinliğine sahiptirler.  Ek olarak serotonerjik, glutamaterjik veyakolinerjik yollar.

DEHB belirtileri belirli yürütücü işlevlerdeki (örn. dikkat kontrolü, engelleyici kontrol ve çalışma belleği) bir eksiklikten kaynaklanır.  işlevler, kişinin seçtiği hedeflere ulaşmasını kolaylaştıran davranışları başarılı bir şekilde seçmek ve izlemek için gerekli olan bir dizi bilişsel süreçtir .  DEHB'li bireylerde ortaya çıkan yürütücü işlev bozuklukları; organize olma, zamanı tutma, aşırı erteleme, konsantrasyonu sürdürme, dikkati toplama, dikkat dağıtıcı unsurları göz ardı etme, duyguları düzenleme ve ayrıntıları hatırlama gibi sorunlarla sonuçlanmaktadır .  DEHB'li kişilerin uzun süreli hafızasında bozulma yok gibi görünmektedir ve uzun süreli hatırlamadaki eksiklikler, çalışma belleğindeki bozulmalara atfediliyor gibi görünmektedir.  Beyin olgunlaşma oranları ve kişi yaşlandıkça yürütücü kontrol taleplerinin artması nedeniyle, DEHB bozuklukları ergenliğe ve hatta erken yetişkinliğe kadar kendilerini tam olarak göstermeyebilir.  Bunun tersine, DEHB'de potansiyel olarak farklı uzunlamasına eğilimler sergileyen beyin olgunlaşma yörüngeleri, yetişkinliğe ulaştıktan sonra yürütücü işlevlerde daha sonraki bir iyileşmeyi destekleyebilir.
DEHB ayrıca çocuklarda motivasyon eksiklikleriyle de ilişkilendirilmiştir. DEHB'li çocuklar genellikle kısa vadeli ödüller yerine uzun vadeli ödüllere odaklanmayı zor bulurlar ve kısa vadeli ödüller için dürtüsel davranışlar sergilerler.

Bu grup insanda merkezi sinir sistemindeki yapısal olarak değişen sinyal işlemenin bir başka işareti, dikkat çekici derecede yaygın olan Paradoksal reaksiyondur (hastaların yaklaşık  %10-20'sinde). Bunlar, normal bir etkinin tersi yöndeki beklenmeyen reaksiyonlar veya aksi takdirde önemli far

Egzama, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan ve deride kızarıklık, veziküller, kaşıntı gibi belirtilerle görülen daha çok alerjilerin neden olduğu deri hastalığı. Başlıca özelliği, kızarık deri üzerinde beliren kabarcıklardır. Akut, kronik, yaş ve kuru egzama gibi türleri vardır.
Egzama genellikle dermatit ile bağlantılıdır ve bu terimler arasındaki fark standart değildir.

Kasıklarda ve uylukta görülen mantar hastalığı. Bir dermatofitondan (Epidermophyton floccosum, Tricadan rubrum, T. interdigatele) ileri gelen kenarlı egzamalar erkeklerde daha sık görülür. Kaba etin iç yüzeyinde, kenarları grintili çıkıntılı, ortası daha soluk ve kırmızı lekeler ortaya çıkar. Lekeler bir yan da ya da iki yanda olur, kaşıntılıdır ve kenarları kabarcıklarla sınırlıdır. Mantar ilaçlarıyla tedavi edilir.

Seborenin görüldüğü bölgelerde yerleşen kırmızı, pullu, yağlı görünümlü lezyonları içeren deri hastalığı. Seboreli egzama, saçlı deride ve bunun kenarlarında, alında (seboreli kask), kaşların üzerinde ya da aralarında, burun-yanak oluklarında, kulak arası girintilerde, kulak yolunda, göğüs kemiğinin orta yerinde (seboreli madalyon) görülür. Bazı egzamamsı (egzamatit) deri hastalıkları ile sınırları pek belirsizdir. Tedaviden kolaylıkla sonuç alınabilir (indirgenler özellikle yerel kortikoitler) fakat alınan sonuçların kalıcılığı bireyin genetik yatkınlığına göre kişiden kişiye değişim gösterir ve kalıcı bir etkisi olmaz. Mevsimsel veyahut stres gibi dış faktörler bu deri hastalığının bazı dönemler nüksetmesine sebep olabilir.

Şekiller ne olursa olsun, üstderide dokusal bir birime her zaman rastlanır: egzoseroz ve sponijoz (süngerleşme). Maphigi mukoza cisimcikleri oluşan sıvıyı emer, hücreleri birbirinden ayırır, sonra desmoslarda hücreleri birleştiren bağları koparır ve üsderinin içinde kabarcık oluşmasına yol açar.Böylece egzama birçok evreden geçer: kızarıklık, kabarcıklanma, akıntı ve (kabarcıklar kuruduktan sonra) parlaklık ve pullanma.
Fakat bu evrelerin hepsi birden bulunmayabilir, çoğu zaman bunlardan biri üstün durumdadır. Egzama akut olabileceği gibi
(genellikle akıntılı ve çok kaşıntılı) süreğen de (kronikleşme) olabilir. (o zaman daha çok kızarıklık ve pullu, zaman zaman kabarcıklı ve değişik şiddetle kaşıntılı).
Yer yer madeni para biçiminde olabileceği gibi yaygın da olabilir. Bazı yerleşim bölgeleri karakteristiktir.
Ellerde disidroz görünümündedir. Memelerdeki egzama her zaman çift taraflıdır ve çoğu zaman bir uyuz belirtisidir. Memede, bir yanda egzamaya benzer bir deri hastalığı görüldüğünde Paget deri hastalığı akla gelmelidir (kanser hastalığı).

Edinsel egzama ya bir iç etmene karşı duyarlılıktan (nispeten ender rastlanır, çünkü iç etmenlerden doğan deri hastalığı çoğunlukla kurdeşen biçiminde ortaya çıkar) ya da bir dış etmene karşı duyarlılıktan gelebilir.

Aslında ayrım kesin değildir, çünkü temas egzamasının ortaya çıkması için genellikle önceden hazırlıklı bir bünye gerekir. Temas egzaması genellikle meme çocuklarında görülen egzama tipidir. 3 aylığa doğru ortaya çıkar ve ilk olarak yüzden başlar. Evrim belirsizdir. 2 ya da 7 yaşlarında kesin olarak iyileşebildiği gibi, büyük çocuklukta ve yetişkinde yavaş yavaş süreğen hale de gelebilir. Bazen astım gibi başka alrjik hastalıklar buna eşlik edebilir. Temas egzaması sayıca çok azdır ve çoğunlukla mesleklere bağlıdır.

Egzama, zamansız uygulanan bir ilaç yüzünden de ortaya çıkabilir (kükürt, cıva, antihistaminikler, sülfamitler, penisilin, vb. ile yapılmış tozlar ya da merhemler).
Ev kadınlarında görülen egzama (el egzaması) çamaşır suyundaki potasyum bikromata, çeşitli çamaşır sularına, hatta lastik eldivenlere bağlıdır.
En sık görülen temas egzamalarından biri kozmetiklerden ve saç boyasından (para grubu) ileri gelir. Güzellik müstahzarları, özellikle kokulu oldukları zaman, sayısız yüz egzamalarına neden olabilirler. Tırnak cilasının özel bir yeri vardır, tırnaklarda egzama yapmaz, ama göz kapaklarında yapar.
Giysilerin yaptığı egzamalar genellikle kauçuktan ve sentetik dokumalardan ileri gelir (oysa, aslı nedeni boyadır, özellikle siyah, mavi ve yeşil renkli boyalar, yoksa hep söylendiği gibi kumaş değil). Boyundaki egzama çoğunlukla yüksek yakalı hırka giyilmesinden ileri gelir. Ayak egzaması ayakkabıdan ileri gelebilir (deri boya, cila ya da yapıştırıcı). Madenler (özellikle nikel) bir temas egzamasına neden olabilir (saat bileziği, zincir vb.). Deri testleri bazen temas egzamasının nedenini ortaya çıkarabilir.
Enfeksiyon egzamaları mikrop ya da mantar kökenlidir. Ama enfeksiyon mu egzamaya neden olmuştur, yoksa enfeksiyon mikrop kapan egzamanın mı sonucudur, kestirmek zordur.

Cilt bariyerini destekleyen nemlendirici ürünlerin düzenli kullanımı, egzama semptomlarının yönetiminde önemli bir rol oynamaktadır.
Egzama tehlikeli sayılabilecek ağır bir hastalık değildir; ama rahatsızlık verebilir. Egzamalıların rahat etmek için almaları gereken önlemlerin başında yarayı kaşımamak gelir.
Kronik egzama zaman zaman tekrar edecektir. Stresten uzak durmak, uykusuz kalmamak, yüzü temiz tutmak iyi gelecektir.
Egzamanın %64 oranında depresyonu, %68 oranında da kaygıyı artırdığı gösterildi.

Librairle Larousse 1986 (S.P.D.E.M. et A.D.A.G.P)

 Wikimedia Commons'ta Egzama ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Egzama ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Engelli, yaralanma ya da fiziksel veya zihinsel bir rahatsızlık nedeniyle bazı hareketleri, duyuları veya işlevleri kısıtlanan kişidir. Engeller doğuştan gelebilir veya sonradan geçirilen hastalıklar sonucu ortaya çıkabilir. Dünya Sağlık Örgütü'nün İşlevsellik, Yetiyitimi ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırması'na göre engelli olma hâli için yeti yitimi terimi kullanılır. Engelliler; vücudun duyusal, işlevsel, zihinsel ve ruhsal farklılıkları öne sürülerek; toplumsal veya yönetimsel tutum ve tercihler sonucu, yaşamın birçok alanında kısıtlama ve engellerle karşılaşabilirler. Birçok toplumlarda en yaygın ayrımcılık türlerinden biridir.
Engellilik farklı topluluklarda farklı anlamlara gelebilecek tartışmalı bir mefhumdur. Bu kavram Medikal Model'e göre tıp gibi alanlar tarafından düzeltilme ya da iyileştirme gerekliliği görülen fiziksel ya da zihinsel nitelikler; ve Sosyal Model'e göre engellilere karşı önyargıılı tutumları olan (ableist) toplumun dayattığı kısıtlamalar anlamına gelir. Bireyin günlük hayatını idame ettirme kabiliyetine dair fikir veren Fizyolojik Fonksiyonel Kapasite (PFC) engel ile yaşamını sürdüren bireylerin etiketlenmeye maruz kalmamalarına yönelik önemli bir ölçüm mekanizmasıdır.

Türkçe'de yeti yitimini tanımlamak için sakat, çürük, özürlü ve malul gibi çok çeşitli sözcükler kullanılır. Bunların bir kısmı engelli toplumu tarafından incitici bulunsa da zaman zaman resmî yayınlarda dahi yer alır. Örneğin askere elverişli olmama durumunu belirtmekte kullanılan çürük sözcüğüne çeşitli askerî belgelerde rastlanır. Türkiye'de özürlü ve sakat sözcüklerinin resmî kullanımı bir yasa ile iptal edilmiştir.
1990 yılı Engelli Amerikalılar Yasası'nın amaçları doğrultusunda, ABD Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu düzenlemeleri bir koşullar listesi sağlar. Liste bunlardan oluşur: tekerlekli sandalye, engelli rampası, engelli yürüteç, koltuk değneği kullanıcıları, kör ve duyma kaybı, zekâ geriliği, suskun, sarsıntı sonrası sendromu, travma, kontüzyon ve ampütasyon yaşayanlar, protez takanlar, otizm, kanser, serebral palsi, diyabet, epilepsi, felç, inme, HIV/AIDS, multipl skleroz, kas distrofisi, ruhsal bozukluk, majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, şizofreni hastaları engelli sayılır.

Engellilerin en büyük problemlerinden biri, sosyal çevrenin bireye yaklaşma biçimidir. Hafif engelli durumda olanlar kendi özel ihtiyaçlarını (yemek, tuvalet vs.) karşılayabilirler. Ağır engelliler ise özel veya yaşamsal ihtiyaçlarını ancak bir başkasının yardımıyla karşılayabilirler.

Genel hatlarıyla ele alınırsa 3 ana türde engellilik durumu söz konusudur. Vücudun bütünselliği anlamındaki bir engelin dolaylı olarak birçok farklı ve değişik şekillerde bireye engeller oluşturduğu görünmektedir. Görünmez engellilik hemen belirgin değildir, tipik olarak kronik hastalıklar ve günlük yaşamın normal aktivitelerini önemli ölçüde bozan durumlardır. İstihdam ayrımcılığı, akıl hastalığı teşhisi konan kişiler arasındaki yüksek işsizlik oranında önemli bir rol oynadığı bildirilmektedir.

Kişi, doğuştan veya sonradan geçirdiği hastalık veya kaza nedeniyle vücut içerisinde yer alan hayati organların fonksiyon yetersizliği nedeniyle oluşan durumunda kişi fizyolojik olarak engelli olmaktadır. Mobilite bozuklukları, solunum bozuklukları, organ yetmezlikleri bunun örnekleridir.

Doğuştan veya sonra işitme veya görme engelli veya daha geniş kapsamda beyin ile ilgili algılama ve algıladığını doğru yorumlayamama durumları, algısal engellilik sınıfına girer. Bunların arasında öğrenme bozuklukları, dikkat yetersizlikleri/eksiklikleri, görme bozuklukları (körlük), işitme bozuklukları  (sağırlık), psikiyatrik bozuklukları (duygusal algı bozuklukları, sosyal bozukluklar; algılananları yorumlayamama sorunları, yanlış dürtülenme vb.) sayılabilir.

Teknik olarak vücut yaşam fonksiyonlarını fazla etkilemeyen el ayak gibi uzuv kaybı veya uzuv felçi gibi durumlarda fiziki hareket özgürlüğünün kısıtlandığı durumların genel olarak adlandırılmış engel kategorisidir. Örneğin, yürüme engellilik, ortopedik engellilik vs.

Dünya Sağlık Örgütü, hastalık ve sakatlığın sonuçlarını sınıflandırmak için 2001 yılında İşlevsellik, Sakatlık ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırması (International Classification of Functioning, Disability and Health) ile bu konuda standart bir dil oluşturup sağlık sorunlarını hem bireysel hem toplumsal düzeyde sınıflandırmaya başlamıştır. (ICF Türkçe çevirisi.)
İş kazaları sonucu sakatlanan kişilerin sakatlanma dereceleri Sağlık Raporu (işgücü kaybı oran cetveli) ile belirlenir.

Türkiye'de engelli hakları
Engellilik ve cinsellik
Toplumsal engellilik modeli
Türkiye'de engelli bakım hizmetleri
Dünya Engelliler Günü
Dünya Engelliler Vakfı
Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı
Fiziksel Engelliler Vakfı
Engelli ayrımcılığı
Engelli sporları
Özel gereksinimler
Özel eğitim
Rehabilitasyon
Ortez

Ev ortamında alabileceğiniz her türlü sağlık hizmeti, evde sağlık hizmeti olarak adlandırılır. Evde sağlık hizmetlerinde sunulan hizmet yelpazesi sınırsızdır. Bireyin kişisel durumuna bağlı olarak, bakım, hemşirelik hizmetlerinden laboratuvar tetkikleri gibi uzman tıbbi hizmetlere kadar değişebilir. Siz ve doktorunuz, evde ihtiyaç duyabileceğiniz bakım planını ve hizmetleri belirleyeceksiniz. Evde bakım hizmetleri şunları içerebilir:

Doktor, hastayı evinde ziyaret ederek hastalıkları teşhis etme ve tedavi etme işlemlerini gerçekleştirebilir. Aynı zamanda evde sağlık hizmeti ihtiyaçlarını periyodik olarak gözden geçirebilir.

Evde sağlık hizmetlerinin en yaygın biçimi, kişinin ihtiyaçlarına bağlı olarak çeşitli türlerde hemşirelik bakımıdır. Doktorun önerileri doğrultusunda kayıtlı bir hemşire, bir bakım planı hazırlar. Hemşirelik bakımı, yara bakımı, ostomi bakımı, intravenöz tedavi, ilaç uygulama, hastanın genel sağlığını izleme, ağrı kontrolü ve diğer sağlık destekleri içerebilir.

Bazı hastalar, bir hastalık veya yaralanma sonrasında günlük görevleri nasıl yerine getireceklerini öğrenmekte veya konuşma becerilerini geliştirmekte yardıma ihtiyaç duyabilirler. Fizik tedavi uzmanı, hastanın kasları ve eklem kullanma becerisini yeniden kazanmasına veya güçlendirmesine yardımcı olacak bir bakım planı oluşturabilir. Mesleki terapist, fiziksel, gelişimsel, sosyal veya duygusal engellere sahip hastanın yeme, banyo yapma, giyinme ve daha fazlası gibi günlük işlevleri nasıl yerine getireceğini yeniden öğrenmesine yardımcı olabilir. Konuşma terapisti, konuşma bozukluğu yaşayan hastanın net iletişim yeteneğini yeniden kazanmasına yardımcı olabilir.

Tıbbi sosyal çalışanlar, hastaya danışmanlık yapma ve iyileşme sürecinde hastanın ihtiyacına uygun toplum kaynaklarını bulma dahil çeşitli hizmetler sunarlar. Bazı sosyal çalışanlar, hastanın tıbbi durumu çok karmaşıksa ve birçok hizmetin koordinasyonunu gerektiriyorsa hastanın durum yöneticisi olabilirler.

Evde sağlık yardımcıları, hastanın yatak dışına çıkma, yürüme, banyo yapma ve giyinme gibi temel kişisel ihtiyaçları konusunda yardımcı olabilirler. Bazı yardımcılar, bir hemşirenin gözetiminde daha özelleşmiş bakım konusunda eğitim almış olabilirler.

Hasta evde tıbbi bakım görürken, ev işleriyle veya görevlerle yardımcı olan bir ev işleri yardımcısı, yemek hazırlığı, çamaşır, alışveriş yapma ve diğer ev işleri konularında evi sürdürebilir.

Organik kimya'da, fenoller ya da fenolikler, hidroksil grubunun (- O H )  doğrudan bir aromatik hidrokarbon grubuna bağlı olduğu bir grup kimyasal bileşiklerdir.  Sınıfın en basiti fenoldür, C6H5OH. Fenolik bileşikler, moleküldeki fenol ünitelerinin sayısına bağlı olarak basit fenoller veya polifenoller olarak sınıflandırılır.

Fenoller endüstriyel olduğu kadar doğal olarak da sentezlenir.

Fenollerin kendine has özellikleri vardır ve genel olarak diğer alkollerden ayırt edilirler. Asitlikleri daha yüksektir . Fenollerin hidroksil grubunun asitliği yaygın olarak alifatik alkoller ve karboksilik asitler arasında değişir (bunların pKa değeri genellikle 10 ve 12 arasındadır). Bir fenolün hidroksil grubundan bir hidrojen katyonunun (H + ) kaybı, karşılık gelen bir negatif fenolat iyonu veya fenoksit iyonu oluşturur ve karşılık gelen tuzlara fenolatlar veya fenoksitler adı verilir, bununla birlikte ariloksitler terimi IUPAC Gold Book'a 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. göre tercih edilir. Fenoller, aynı molekül içindeki aromatik halkalara bağlanmış iki veya daha fazla hidroksil grubuna sahip olabilir. En basit örnekler, her biri bir benzen halkası üzerinde iki hidroksi grubuna sahip olan üç benzendiollerdir.

Fenoller oksidasyona karşı reaktif türlerdir. Oksidatif bölünme, örneğin 1,2-dihidroksibenzen'in 2,4 heksadiendioik asidin monomeresterine piridin içindeki bakır klorür ile oksijenle bölünmesi,

Kinonlara oksidatif de-aromatizasyonu Teuber reaksiyonu olarak da bilinir. Oksitleyici reaktifler Fremy'nin tuzu ve oksondur.  3,4,5-trimetilfenol, aşağıda gösterilen reaksiyonda, bir asetonitril / su karışımında okson / sodyum karbonattan üretilen singlet oksijeniyle para-peroksikinole reaksiyona girer. Bu hidroperoksit, sodyum tiyosülfat ile kinole indirgenir.

Fenoller Elbs persülfat oksidasyonundaki hidrokinonlara oksitlenir

Fenoller, Elektrofilik aromatik yer değiştirmelere karşı oldukça hassastır. Büyük ölçekli bir elektrofilik aromatik yer değiştirmen örneği, bisfenol A'nın üretimidir, 1 milyon ton ölçeğinde üretilir. Bu bileşik, asetonun yoğunlaştırılması ile sentezlenir.

Fenoller esterifikasyona uğrarlar. Fenol esterleri aktif esterlerdir ve hidrolize eğilimlidirler.
Bucherer karbazol sentezinde naftol ve hidrazinlerin ve sodyum bisülfitin reaksiyonu.

Fenollerin sentezi için çeşitli laboratuvar yöntemleri:

Fries düzenlemesinde bir ester yeniden düzenlemesi ile
Bamberger düzenlemesinde N-fenilhidroksilaminlerin yeniden düzenlenmesi ile
Fenolik eterlerin dealkilasyonu yoluyla
Kinonların indirgenmesi ile
Bucherer tepkimesinde bir aromatik aminin bir hidroksil grubu ile su ve sodyum bisülfit ile değiştirilmesi
Diazonyum tuzlarının hidrolizi ile, bakınız: Diazonyum tuzunun fenole dönüşümü
Formaldehit + baz ile katalize edilmiş epiklohidrinin epoksi reçine bileşenlerine oligomerizasyonu ile
Aseton / ketonlarla reaksiyonu ile örneğin reçineler için önemli bir monomer olan Bisfenol A, örneğin polikarbonat (PC), epoksi reçineleri
Aril silanların oksidasyonu ile - Fleming-Tamao oksidasyonunun aromatik bir varyasyonu
Benzen ve propenin H3PO4 içerisinde ilavesiyle kümen oluşturmak üzere, sonrasında H2SO4 ile O2 fenol oluşturmak üzere eklenir (Hock işlemi).

Çeşitli sınıflandırma şemaları vardır. Yaygın olarak kullanılan bir şema karbon sayısına dayanır. Jeffrey Harborne ve Simmonds tarafından 1964'te geliştirilmiş ve 1980'de yayınlanmıştır: 

Bu bileşiklerin çoğunluğu çözülebilir moleküllerdir, ancak daha küçük moleküller uçucu olabilir. 
Fenoller diğer birçok madde ile kimyasal olarak etkileşime girer.   Aromatikliğe sahip moleküllerin kimyasal bir özelliği olan istifleme, fenolik moleküller arasında meydana gelir.   Kütle spektrometresi ile çalışırken, fenoller kolayca halojen içeren ek iyonlar oluşturur.  Yiyecek matrisleriyle veya farklı silika formlarıyla etkileşime girebilirler (mesoporoz silika, dumanlı silika  veya silika bazlı sol jeller ).

Genel cerrahi, vücutta sistemik ve yerel sorunların cerrahi yöntemlerle tedavisi yanında, genel prensipler (yara iyileşmesi, yaralanmaya metabolik ve endokrin cevap gibi) konuları içeren ve gelişimleri açısından pek çok cerrahi ve temel tıp dalları etkilemiş bir teknik disiplindir. Genel olarak yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, karaciğer, pankreas, safra kesesi ve safra yolları dahil olmak üzere karın içeriğine odaklanan bir cerrahi uzmanlık branşıdır. Bunun yanında Hemoroid, tiroid, periferik damarlar, meme, yaralanma, yumuşak doku, deri ve fıtıklar üzerine de çalışılır.

Genel cerrahlar aşağıdaki disiplinlerden biri veya daha fazlasına yönelebilir ya da yan dal uzmanlığı yapabilir:

Travma Cerrahisi
Laparoskopik cerrahi
Onkolojik cerrahi
Harp cerrahisi
Tiroid cerrahisi
El cerrahisi
Vasküler cerrahi
Meme cerrahisi
Hepatobilier cerrahi
Gastroenteroloji cerrahisi
Kolorektal cerrahi
Yoğun Bakım

2000'li yıllardan itibaren laparoskopiyle beraber gelişen minimal invaziv cerrahinin önemi artmaktadır. Son yıllarda robotik cerrahi'deki gelişmeler (aynı zamanda robot yardımlı cerrahi olarak da bilinir) hız kazansa da bu alanda yeterli veri bulunmamaktadır.

Türkiye'de genel cerrahi uzmanlığı, 6 yıl süren Tıp Fakültesi eğitiminin ardından alınan 5 senelik uzmanlık eğitimiyle toplam 11 yıldır.

Genel sağlık sigortası; esasen 1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren, sonradan 1 Ocak 2012 tarihi itibarı ile AK Parti Hükûmeti tarafından zorunlu statüsünde uygulanmaya başlanmış, Türkiye’de ikamet eden herkesi kapsayan bir sağlık sigortası türüdür. GSS sistemi, herkesin sağlık hizmetlerine erişimini eşit ve standart hâle getirme gerekçesiyle kurulmuştur.
Uygulama kapsamında işsiz kimselerin gelir yetersizliğini kanıtlama amacıyla gelir testine tabii tutulması gerekir, bu test ise bireyleri ailelerinin gelir ve mal varlıkları üzerinden sanki geliri varmış gibi değerlendirmesi nedeniyle kamuoyunda işsiz evlat vergisi olarak da bilinir. GSS ücreti, brüt asgari ücretin %3’ü tutarındadır. Eğer bireyin ailesinin kişi başına düşen geliri asgari ücretin 3'te 1'inden az ise prim ödeme zorunluluğu yoktur, primler devlet tarafından karşılanır. Bunun dışında primlerin ödenmemesi durumunda birey, sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktadır. Ancak uygulamanın yapısı gereği milyonlarca kişinin borçlu durumuna geçmesi nedeniyle Hükûmet tarafından borç ötelemeleri uygulanmaktadır. Meslek odalarının ve uzmanların GSS sistemine ve prim ödemelerine karşı çıkmalarının nedenlerinden biri, sağlık hizmetlerine erişimin tüm vatandaşların temel haklarından biri olarak sağlanması gerektiği düşüncesidir. Türk Tabipler Birliğinin önerileri arasında temel sağlık hizmetlerinin herkese ücretsiz sağlanmasını ve GSS primi, ilave ücret, katılım payı ödenmesi gibi bütün uygulamaların kaldırılması; bu doğrultuda sağlık harcamalarının doğrudan devlet bütçesinden karşılanması savunulur.

Türkiye'de sağlık hizmetleri

Genetik bozukluk, genlerde ve kromozomlarda görülen anomaliler sonucu ortaya çıkan durumdur. Kanser gibi bazı hastalıklar yaşam sırasında edinilen ve bazı hücrelerde görülen genetik anomaliler nedeniyle olsa da "genetik hastalık" terimi genellikle vücuttaki tüm hücrelerde bulunan ve döllenmeden beri var olan hastalıklar için kullanılır. Bazı genetik bozukluklar, sperm ve yumurtalar gibi üreme hücrelerini oluşturan mayoz bölünme sırasında oluşan kromozom anomalileri nedeniyle ortaya çıkar. Bunlara örnek olarak Down sendromu (fazla kromozom 21), Turner sendromu (45X0) ve Klinefelter sendromu (2 X kromozomlu erkek) sayılabilir. Diğer genetik değişiklikler ebeveyn tarafından tohum hücrelerin oluşturulması sırasında ortaya çıkabilir. Bunlara bir örnek frajil X sendromu ya da Huntington hastalığına neden olabilen üçlü yayılma tekrar mutasyonudur. Hatalı genler ebeveynden olduğu gibi alınmış da olabilir. Bu genellikle sağlıklı ama resesif gen taşıyan iki kişinin üremesi ya da hatalı genin dominant olması sonucunda olabilir.
Günümüzde yaklaşık 4.000 genetik bozukluk bilinmekte ve her gün yenisi ortaya çıkarılmaktadır. Bazı genetik bozukluklar çok ender görülür ve birkaç bin ya da milyon kişide bir görülürler. Kistik fibroz en yaygın görülen genetik bozukluklardan biridir; ABD'de nüfusun yaklaşık %5'i en azından hatalı genin bir kopyasını taşımaktadır.

Genetik tanı merkezi

Güneş yanığı, derinin güneş ışığına kısa sürede ve aşırı miktarda maruz kalması sonucunda meydana gelen bir rahatsızlık. Dalga boyu 300 nanometre civarında olan ultraviyole ışınları buna sebep olur. Işığa maruz kalan deri önce en dış tabakasını kalınlaştırarak ışığın tesirinden kendini korumaya çalışır. Hemen ardından deriye rengini veren bir pigment olan Melanin yapımını arttırır. Derinin rengi bu pigmentin artmasından dolayı koyulaşır. Işığa maruz kalma daha da uzarsa 1-24 saat içinde rahatsızlık belirtileri kendini göstermeye başlar. Belirtiler hafif bir kırmızılıktan derinin balonlaşmasına kadar değişir.
Yazın ilk defa güneşlenmeye çıkanlar 30 dakikadan fazla kalmamalıdır. Sabah saat 10.00'dan önce, akşamüstü saat dörtten sonra güneş ışınlarının en az zararlı oldukları zamanlardır. Bulutlar güneşin ultraviyole ışınlarının büyük kısmını zaptederlerse de, bir kısmını bıraktıklarından gölgede de yanma olmaktadır. Atmosferin üst kısmında bulunan ozon tabakası, güneşin öldürücü şualarının büyük bir bölümünü tutmaktadır. Güneş yağları ve kremleri mutlak koruyucu olarak bilinmemelidir. Bunların içinde % 5 amino benzoik asit ihtiva edenleri en faydalı olanlardır. ()
Güneş yanığının tedavisinde ilk yapılacak olan soğuk komprestir. Ağrı giderici pomatlara rağbet etmemelidir. Şiddetli yanıklarda steroit ihtiva eden haplar doktor tavsiyesine göre kullanılabilir.
Deride kabarıklık, aşırı kızarıklık, su toplama, baş ağrısı, titreme ve kusma gibi şikayetleriniz varsa güneş yanığı tedavisi için hekime başvurmalısınız. Bu şikayetler durumunuzun ciddi olduğunu ve uzman müdahale gerektirdiğini gösterir.

Günlük yaşam, gündelik yaşam ya da gündelik hayat, zamanın geniş ve olağan akışında her gün tekrarlanan ve her gün gerçekleşen rutinlerdir. Kavram kendi içinde bir sıradanlığı ifade etmektedir. Genel olarak düşünme, yeme, içme, uyuma, uyanma, temizlik, çalışma, ev hayatı vb. gibi tekrarlanan faaliyetlere karşılık gelir. Bu rutinler coğrafya, siyaset, kültür ve ekonomik gelişmişliğe göre değişiklik göstermektedir.
Günlük yaşam ilk zamanlardan beri değerler ve gizemlerde var olan bir kavramdı. Özellikle üretim biçimini değiştiren Neolitik devrim, Tarım devrimi, yerleşik hayat ve Sanayi Devrimi gibi etkenler günlük yaşam üzerinde en ciddi değişimleri yarattı. 20. Yüzyılla başlayan ve 21. Yüzyılda devam eden teknolojik gelişmeler de insanların günlük yaşam standart, tercih ve zorunlulukları üzerinde ciddi bir etki yarattı.
Günlük yaşam edebi eserlerdeki temalardan biridir. James Joyce'nin Ulysses'i günlük yaşamın roman sanatına yansımasında başat örneklerden biridir.
Tarihin bir bilim olarak görünürlük kazandığı Leopold von Ranke devrinde ağırlıkla büyük anlatılara yer veriliyordu. Bu noktada büyük anlatılardan detaylara iniş ağırlıkla II. Dünya Savaşı sonrasında oldu. Genel ve resmi tarih yazımına alternatif olarak mikro tarih ve bunu izdüşümleri olan sözlü tarih, yerel tarih gibi alanlar ortaya çıktı. Annales Ekolü'yle günlük yaşam tarihin bir parçası haline geldi ve sıradan insanlar tarihin bir araştırma konusu oldu. Düşünce tarihi üzerine çalışan Lucien Febvre gündelik yaşam üzerine de ağırlıkla durdu ve eleştirel değerlendirmelerde bulundu. Sosyoloji de ise günlük yaşam 1970'lerden sonra kendisine bir alan bulabildi. Bu noktada Henri Lefebvre'nin Gündelik Hayatın Eleştirisi (1962) ve Modern Dünya’da Gündelik Hayat (1971) adlı eserleri örnek verilebilir.

Sanatta günlük yaşamda karşılaşılan sahneler sanatçılar için önemli bir temadır. Janr resimlerde öne çıkan isimler Caravaggio, köylüleri konu edinen Pieter Brueghel, Diego Velázquez, Frans Hals, Rembrandt, Le Nain, Henri Fantin-Latour, Antoine Watteau, Jean-Baptiste-Siméon Chardin ve Francisco Goya ilk örneklerken bu türde en öne çıkan isim Honoré Daumier idi.

Gıda güvenliği gıda kaynaklı hastalıkları engelleyerek, gıdaların işlenmesi ve depolanmasını ele alan bilimsel bir disiplin. Bu potansiyel olarak ciddi sağlık tehlikelerini önlemek için takip edilmesi gereken bir dizi rutinleri içerir. Gıda güvenliği tüketicilerin zarar görmelerini engelleme açısından gıda savunması ile örtüşmektedir. Endüstri ve pazar; pazar ve tüketici arasındaki hattın güvenliği de buna dahildir.
Gıdalar, bakterilerin üremelerine imkân vererek gıda zehirlenmelerine yol açabilirler ve insandan insana hastalık bulaşmasına neden olabilirler. Gelişmekte olan ülkelerde ana sorun, gıdaların yeterince yıkanmamalarıdır. Gelişmiş ülkelerde gıda hazırlanması ile ilgili gelişmiş karmaşık prosedürler vardır. Teorik olarak, gıda zehirlenmeleri %100 oranında önlenebilir. DSÖ'ye göre gıda hijyeninin beş temel prensibi vardır, bunlar:

Yiyecekleri insanlar, hayvanlar ve parazitlerin neden olduğu kirlilikten korumak.
Pişirilmiş gıdalardaki kirliliği önlemek için, çiğ ve pişmiş gıdaların birbirine temasını engellemek.
Patojenleri yok etmek için, gıdaları uygun sıcaklıkta ve uygun sürede pişirmek.
Gıdaları uygun sıcaklıkta saklamak.
Ham maddeleri ve suyu korumak

ISO 22000 ISO'nun gıda güvenliği ile ilgili bir standardıdır. Bu ISO 9000 standardının genel bir türevidir. ISO 22000: interaktif iletişim, sistem yönetimi, önkoşul programları ve HACCP prensiplerini kapsayan uluslararası standartlarda bir gıda güvenliği yönetim sisteminin şartlarını belirler.

2003 Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporunda, Avrupa Bölgesinde bildirilen gıda zehirlenmelerinin yaklaşık %30'u özel evlerde meydana geldiği yazmaktadır. WHO ve CDC'ye göre, sadece ABD'de yıllık, 76 milyon gıda kaynaklı hastalık vakası meydana geliyor, bu vakalardan 325,000'u hastaneye yatış nedeni olmaktayken 5,000 adedi ölümle sonuçlanmaktadır.

2003'te, WHO ve FAO gıda güvenliği için bir kılavuz olarak Codex Alimentarius'u (gıda kodeksi) yayınladı.

Birleşik Krallıkta ürünlerin iki etiketi vardır, bu etiketlerin birinde ürünün bozulma belirtileri yer alırken, diğerinde ise bozulduktan sonra alındığında meydana gelebilecek sağlık sorunları yer alır. 
Son tüketim tarihi, gıdanın kokusunun, tadının ve dokusunun kaybolmaya başladığı tarihi belirtir ancak makul şartlarda depolanmış ve son tüketim tarihi geçmiş her ürün önemli sağlık sorunlarına yol açmayabilir. Paketi açılan bir ürün, paket üzerindeki son tüketim tarihinden daha önce bozulabilir, bunun nedeni ürünün havayla teması ve paketleme vasıtasıyla ürünün korunmasının sona ermesi olabilir. Aynı ürünün paketleme koşullarına göre son kullanma tarihi değişkenlik gösterebilmektedir.

Son kullanma tarihleri nedeniyle geri çekilmesi gerekebilen bebek mamaları ve çocuk gıdaları hariç, Federal yasa son kullanma tarihleri gerektirmez. Diğer tüm gıdalar için, bazı eyaletlerde süt ürünleri hariç, tazelik tarihini belirlemek tamamen üreticilere bağlıdır. Tüketici talebine yanıt olarak, bozulabilir gıdalar tipik olarak satış tarihine göre etiketlenirler.

Güvenilir gıdalar
Ulusal Gıda Kompozisyon Portalı
Gıda zehirlenmesi
El yıkama
Çin Halk Cumhuriyeti'nde gıda güvenliği

Satin, Morton (2008). Food alert!: the ultimate sourcebook for food safety (2 ed.). New York, NY: Facts On File. ISBN 9780816069682. 
Clute, Mark (October 2008). Food Industry Quality Control Systems. [CRC Press]. ISBN 978-0-8493-8028-0. 
Comprehensive Reviews in Food Science and Food Safety, ISSN: 1541-4337 (electronic) 1541–4337 (paper), Blackwell Publishing
Food Control, ISSN: 0956-7135, Elsevier
Food and Chemical Toxicology, ISSN: 0278-6915, Elsevier
Food Policy, ISSN: 0306-9192, Elsevier
Journal of Food Protection, ISSN 0362-028X, International Association for Food Protection
Journal of Food Safety, ISSN: 1745-4565 (electronic) ISSN: 0149-6085 (paper), Blackwell Publishing
Journal of Foodservice, ISSN: 1745-4506 (electronic) ISSN: 1748-0140 (paper), Blackwell Publishing
Sensing and Instrumentation for Food Quality and Safety, ISSN: 1932-9954 (electronic) ISSN: 1932-7587 (paper), Springer
Internet Journal of Food Safety, ISSN: 1930-0670, International Association for Food Safety/Quality

U.S. Food Safety and Inspection Service (FSIS)16 Nisan 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Food Standards Agency UK
Safer Food Better Business – practical food safety for small caterers and retailers 16 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. developed by the UK Food Standards Agency
Korea Food & Drug Administration (KFDA)
https://web.archive.org/web/20101216081159/http://foodlink.org.uk/
Food Safety Information Center at the USDA National Agricultural Library
Health-EU Portal 21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Food Safety MSc programme
Food Safety Discussion Forum 18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus; Türkçe: İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü), AIDS'e yol açan virüs. HIV, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden olur. Vücudu mikroorganizmalardan koruyan bağışıklık sistemi çalışmadığında, mikroorganizmalar hastalığa daha kolay neden olabilir.
Kanında HIV bulunmayan kişiler HIV negatif kişilerdir. Kanında HIV bulunan kişilere "HIV pozitif" veya "HIV ile yaşayan birey" denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan anlamında sero (anti-HIV veya bilinen ismiyle ELISA testi) pozitif kişilerdir. Ancak ilk bulaşma döneminde seronegatif kişiler aynı zamanda enfeksiyon taşıyan kişiler olabilirler.

AIDS, Sonradan Edinilen Bağışıklık Sistemi Yetersizliği Sendromu (İngilizce: Acquired Immune Deficiency Syndrome) anlamına gelir. Sonradan Edinilen ifadesi, hastalığın irsî (genetik) olmadığı anlamına gelmektedir. Bağışıklık Sistemi Yetersizliği ifadesi ise vücudun bağışıklık sisteminin çökmesi anlamına gelmektedir. Sendrom kelimesi ise bir başka hastalıkla bağlantısı olabilecek çeşitli hastalıklar anlamına gelmektedir.
HIV ile yaşayan kişi hastaymış gibi görünmeyebilir veya kişi kendini hasta hissetmeyebilir, HIV ile enfekte olduğunu bile bilmeyebilir. Çünkü, HIV ile enfekte olan kişilerde semptomların ortaya çıkmasına ve ölüme yol açan şey HIV'in kendisi değil, vücudun bağışıklık sisteminin çökmesiyle tamamen savunmasız kaldığı diğer enfeksiyonlardır.

Virüs tek sarmallı RNA yı çevreleyen p24 proteinlerinden oluşan kapsit, bunun dışında küçük bir matriksi çevreleyen kılıftan oluşur. Kılıfta virüsün antijenik yapısını belirleyen glikoproteinler bulunur.
HIV virüsünün üç glikoproteini vardır. 
Bunlar:

gp160: Proteaz enzimi ile alt üniteleri olan gp120 ve gp41'e bölünerek iki ayrı glikoprotein oluşur. Bu proteinler virüsün membranında bulunurlar.
gp41: HIV'in hücreye girmesini sağlar.
gp120: HIV'in DNA'ya tutunmasını sağlar.
LEDGF: HIV'in DNA'ya nasıl gireceğini belirler.[1] 3 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İlk defa Leopoldville, Belçika Kongo'sunda yaşamış bir kişiden 1959 alınan kanda tespit edildi. O tarihten beri dolapta saklanan kanın, 1998'de geliştirilen HIV testi ile hastalığı taşıdığı onaylandı.
Dünyayı dolaşmış, 1961'de Batı Afrika'da uzun yolculuk yapmış Norveçli bir gemici bağışıklık yetersizliği ile 1966 öldü. Karısı ve kızı da ertesi yıl aynı sebeple öldü.
Danimarkalı bir cerrah olan Dr. Grethe Rath, Zaire'de bir seri enfeksiyon ve ender görülen Pneumocystis pneumonia (PCP) tanısı ile öldü.
1979-1981 arası, normalde çok ender görülen, 12 Kaposi Sarkomu'dan vakası tespit edildi.
1981'de Kaliforniya Üniversitesi'nde Pneumocystis carinii tanısı tedavi edilen bir eşcinsel hastada CD4 T hücrelerinin (yardımcı T hücreleri) eksikliği tespit edildi.
1982'de CDC hastalığa AIDS ismini verdi.
1983'te daha sonra HIV ismi verilecek olan retrovirüsten kaynakladığı bulundu.
1984'te HIV için ELISA testi geliştirildi.

HIV'in enfekte edebilmesi için, virüsün dış ortam koşullarında bozulmayacağı kadar kısa bir süre içinde bir kişiden diğerine nakledilmesi gerekir. Bu da virüsün diğer vücut sıvılarının içinde bir kişiden diğerine iletilmesi ile gerçekleşebilir. HIV, korunmasız cinsel ilişki, direkt kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşabilir.

HIV ile enfekte kişinin spermi, anal, oral ya da vajinal yoldan yapılacak cinsel ilişki sırasındaki vücut sıvıları ve kan yoluyla bulaşabilir. Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV'den korunulabilir. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, HIV'den koruma sağlayamaz.
HIV, hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV'in bulaşma ihtimalinden daha yüksektir.
HIV'in iki tipi mevcuttur. Tip II de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I de ise erkekten kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Afrika'da ikinci tip Avrupa ve Amerika'da ise birinci tip daha sık görülür.

HIV ile yaşayan birisiyle kontamine bir iğne paylaşılırsa, virüs bulaşabilir. (Bu intravenöz (damardan) uyuşturucu bağımlıları arasında HIV'in en önemli bulaşma yoludur.) Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, kontamine ise HIV bulaşabilir.

Gerekli araştırma testleri yapılmamış organ, kan ve kan ürünleri nakli yoluyla da HIV bulaşabilir. Bu durumun engellenmesi için her türlü organ, doku, kan ve kan ürünleri nakli öncesi nakle engel hastalıklar yönünden alınan materyaller kabul eden merkezler tarafından dikkatle kontrol edilir. Araştırma testlerinin pencere döneminde bulunan hastalarda yalancı negatif sonuç vermesi halinde, bulaşma gerçekleşebilir.

HIV ile yaşayan bir anne, virüsü bebeğine anne sütü aracılığıyla bulaştırabilir.

HIV bulaş gerçekleştikten sonra 2-4 hafta aralığında yüksek ateş, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde şişlikler, halsizlik, grip ve benzeri belirtiler verir sonrasında kendiliğinden geçer. HIV'in kendine özgü belirtileri bulunmadığından belirtilerin HIV'e ait olup olmadığı ancak ELISA testi aracılığıyla belli olur. Belirtilere göre HIV olup olmadığı anlaşılamaz. HIV enfekte olmuş kişi ayrıca hiç belirti görmeyedebilir.

HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kanıtlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir.

Pencere dönemi ile ilgili belirsizlikleri gidermek için bazı açıklamalar yapılmalıdır; zira "Üç Ay" ifadesi, HIV virüsüne maruz kalmış her bünyenin 'üçüncü ayda' antikor üreteceği gibi yaygın bir yanılgıya yol açmaktadır. Halbuki pencere döneminin kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini vurgulamak gerekir. "Üç Aylık" süre, uluslararası sağlık kuruluşlarının tüm bünyesel farklılıkları da kapsayacak şekilde belirlediği 'maksimum' süredir. Yani bu, HIV ile enfekte olmuş yüz kişiden varsayalım ki %45'inin, 35. günde; %25'inin 50. günde; %15'inin 65. günde; %10'unun 75. günde; %5'inin de 90. günde yeterli antikor seviyesine ulaşacağı anlamına gelir (Oranlar tamamen kurgusaldır). O halde belirlenmiş olan "üç ay" sınırı, 'en geç antikor üreten bünyeyi' de hesaba katarak düşünülmüş 'maksimum' sınırdır.
CDC (Center of Disease Control -USA) gibi bazı büyük sağlık örgütleri, testin altıncı ayda tekrarlanması gerektiğini savunmaktadır. Antikor oluşturma (serokonversiyon) süreci üç ayı geçen çok nadir bazı vakalar rapor edilmişse de bunlar o kadar nadirdir ki, tıp makalelerine konu olur. Birçok sağlık örgütü eğer çok kesin bir risk yoksa, 'altıncı ay' testini gereksiz bulmakta ve CDC'yi tutucu olmakla eleştirmektedir. Bazı kuruluşların 'pencere dönemi' ile ilgili olarak verdikleri süreler, "Üçüncü Ay"ın maksimum sınır olarak düşünülmesi gerektiğini kanıtlamaktadır: 

New York Sağlık Müdürlüğü’nün hazırladığı broşüre göre "New York’ta kullanılan HIV antikor testlerinde, enfekte olmuş insanların neredeyse tümü bir ayda pozitif çıkmaktadır. Hatta bunların çoğunluğu, daha kısa surede bile pozitif sonuc vermektedir."
Kaliforniya AIDS Merkezi'nin 1998'de yayınladığı rehber %96'dan daha fazla sayıda insanın, 2 ile 12 hafta arasında pozitif sonucu eline alacağını söylüyor. Çok nadir bazı durumlarda, bunun altı aya uzayabileceği belirtiliyor. AIDS Sağlık Projesi (ABD) danışmanları, ortalama süreyi 25 gün olarak veriyorlar. AIDS Update 98 adlı broşür, "Çoğu örnekte, HIV antikorları 6 ile 8. haftada görünür hale gelirler" demektedir.
Bu konuda son derece zengin bir arşivi olan HIVinsite web sitesi, süreyi 6-12 hafta olarak belirliyor.
Amerikan Seattle & King County Kamu Sağlığı Sitesi, şöyle diyor: “Çoğu insan, saptanabilir antikor düzeyine 4-6 hafta içinde gelir. Bazı insanların daha uzun sürebilir; ama neredeyse %99'u üç ay içinde antikor üretmiş olur. Üç ayı gecen serokonversiyon olayları çok çok nadirdir.”
AIDS servislerinde ve laboratuvarlarında çalışan doktor ve virologlarin (Dr. Sindy Paul, Evan M Cadoff, Eugene Martin) yazdığı, "Rapid Diagnostic Testing for HIV – Clinical Implications" (Business Briefing: Clinical Virology & Infectious Disease, 2004) adli makalede, pencere dönemi 30-60 gün olarak veriliyor.
San Fransisko AIDS Derneği, şöyle demektedir: "Üç aylık pencere dönemi, insanların tümü için normal süredir. Bu insanların çoğu, üç ile dört hafta içinde saptanabilir düzeyde antikor üretir. çok, çok nadir durumlarda, bir insanin antikor üretmesi altı ayı bulabilir."
Kızılay, antikorların tespit edilme suresini 2-6 hafta olarak veriyor.
Kızılhac, antikorlarin tespit edilme süresini en geç 70 gün olarak veriyor.
Amerikan Kamu Sağlığı Kurumunun Test Kılavuzunda, 1985-90 yılları arasında kullanılan antikor testinin pencere döneminin ortalama 45 gün olduğu söyleniyor. Fakat günümüzdeki testlerin, bunu 20 gün daha düşürerek, 25 güne indirdiği belirtiliyor.
BERNARD WEBER, EL HADJI MBARGANE FALL; ANNEMARIE BERGER ve HANS WILHELM DOERR'in birlikte yazdıkları makalede, pencere dönemi ortalama 10.2 ile 27.4 güne kadardır şeklinde belirtiliyor.

HIV negatif, kanında HIV testi sonucu kanında virüs bulunmayan kişiler için kullanılır. Bu kişiler aynı zama

Halk sağlığı, toplumun, kuruluşların, toplulukların ve bireylerin organize çabaları ile bilinçli seçimleri sonucunda hastalıkların önlenmesini, yaşam süresinin uzatılmasını ve yaşam kalitesinin artırılmasını amaçlayan; "hastalıkları önleme bilimi ve sanatı" olarak tanımlanan bir disiplindir.
Halk sağlığı, toplumun organize faaliyetleri yoluyla çevre ve sağlık koşullarını iyileştirmeyi, bireylere sağlık bilgisi sunmayı, bulaşıcı hastalıkları önlemeyi ve hastalıkların erken tanı ve tedavisini mümkün kılacak sağlık yapılarının oluşturulmasını amaçlayan bir bilim dalıdır. Bu çalışmalar sayesinde bireylerin hastalıklardan korunması, yaşam süresinin uzatılması ve fiziksel sağlığın desteklenerek iş gücünün artırılması hedeflenir.Halk sağlığı uygulamaları, modern tıbbı ve hastaneleri destekleyerek sağlık sisteminin iş yükünü azaltır. Ayrıca salgın hastalıkların yayılmasını önlemeye ve kontrol altına alınmasına katkı sağlar.

Halk sağlığının temel amacı; toplumun genel sağlık düzeyini yükseltmek, beklenen yaşam süresini ve yaşam kalitesini artırmaktır. Bu amaç doğrultusunda bireylerin hastalıklardan korunması, sağlıklı yaşam biçimlerinin teşvik edilmesi ve sağlık hizmetlerine erişimin artırılması hedeflenir.

Halk sağlığı, İngiltere ve Almanya'da 19.yüzyılın ortalarında bir uzmanlık dalı olarak kabul görmeye başlamıştır. ABD ve Rusya'da ise 20. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Türkiye'de halk sağlığı uzmanlık eğitimi ilk kez 1958 yılında Refik Saydam Hıfzıssıhha Okulu'nda başlatılmış, ardından 1965 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde ve 1967 yılında Atatürk Üniversitesi'nde sürdürülmüştür. 
Uzmanlık eğitiminin ilk dönemlerinde programlar, sanitasyon, bulaşıcı hastalıklar ve bağışıklama gibi konulara odaklanmaktaydı. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise sağlık yönetimi ve epidemiyoloji eğitimin merkezine yerleşmiştir. 1966 yılında düzenlenen Avrupa Halk Sağlığı Okulları Müdürleri Toplantısı’nda, eğitim programlarına uluslararası sağlık örgütleri, sağlık planlaması ve sağlık ekonomisi gibi yeni konular da eklenmiştir.

Halk sağlığı, klinisyenlerin bireylerde hastalıkları teşhis ve tedavi etmelerine benzer şekilde, toplumdaki sağlık sorunlarını belirleyip gidermeye ve halkın sağlık düzeyini yükseltmeye çalışır. Halk sağlığı uzmanları, hizmetlerin planlanması, yönetimi ve denetiminde görev alır. Halk sağlığı bilimi, kuramsal olarak evrensel bilgiye dayanır. Ancak uygulamada halk sağlığı uzmanlığı, hizmet verilen toplumun özgün sağlık ihtiyaçlarına göre şekillenir. Bu nedenle  halk sağlığı uzmanları, hizmet verdikleri toplumun sağlık sorunlarını detaylı biçimde analiz edip çözümler üretir.
Halk sağlığı uzmanı, toplumun sağlık düzeyini ölçen ve mevcut ile potansiyel sağlık sorunlarını bilimsel yöntemlerle belirleyen;  bu sorunların nedenlerini ve toplumun sağlık ihtiyaçlarını tespit eden, sağlık politikaları geliştirip çözümler üreten; halk sağlığı programlarının kontrol, değerlendirme ve yürütülmesinde görev alan; sağlık hizmetlerinin tüm kademelerinde yöneticilik yapan bir hekimdir. Bu görevleri yerine getirebilmek için halk sağlığı uzmanı, bilgi kaynaklarına erişir, veri toplar ve bu verileri değerlendirir. Yönetimle süreçlerinde planlama, örgütleme, personel kullanımı, yürütme, denetleme, koordinasyon, bütçe hazırlama ve hizmetlerin değerlendirmesi gibi görevleri yürütür. Halk sağlığı uzmanı, araştırmacı, danışman ve yönetici olarak; koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin sunumunda, salgın hastalıkların araştırılmasında, halkın sağlık eğitiminin verilmesinde ve halk sağlığı laboratuvarlarının işletilmesinde aktif rol üstlenir.

Tıbbi antropoloji
Demografi ve Sağlık Epidemiyolojisi
Biyoistatistik
Kadın sağlığı, üreme sağlığı ve aile planlaması
Çocuk ve ergen sağlığı (adölesan sağlığı)
Çevre sağlığı, ergonomi, iş sağlığı ve güvenliği
Afetler ve afet tıbbı, kazalar ve güvenli toplumlar
Uluslararası sağlık, turist sağlığı ve hekimliği
Toplum beslenmesi, bulaşıcı hastalıkların kontrolü ve bağışıklama
Sağlık hizmetleri ve sağlık yönetimi
Yaşlı sağlığı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların kontrolü
Sosyal Çalışma ve sağlık ekonomisi
Sağlık geliştirme ve sağlık eğitimi
Tıp ahlakı halk sağlığı etiği
Toplum ruh sağlığı
Ağız ve diş sağlığı
Evde bakım hizmetleri

Veteriner Halk Sağlığı

Irk ve sağlık, belirli bir ırkla özdeşleşmenin sağlığı nasıl etkilediğini ifade eder. Irk, kronolojik çağlar boyunca değişen ve hem kendini tanımlamaya hem de sosyal tanınmaya bağlı olan karmaşık bir kavramdır. Irk ve sağlık çalışmalarında bilim insanları fenotip, soy, sosyal kimlik, genetik yapı ve yaşanmış deneyim gibi farklı faktörlere bağlı olarak ırk kategorilerinde düzenler. Sağlık araştırmalarında "ırk" ve etnik köken çoğu zaman ayrım yapılmadan kalır.
Farklı ırk ve etnik gruplarda sağlık durumu, sağlık sonuçları, yaşam beklentisi ve diğer birçok sağlık göstergesindeki farklılıklar iyi bir şekilde belgelenmiştir. Epidemiyolojik veriler, ırksal grupların hastalıklardan, hastalık ve ölüm oranı açısından eşit olmayan şekilde etkilendiğini göstermektedir. Belirli ırk gruplarındaki bazı bireyler daha az bakım görüyor, kaynaklara daha az erişime sahip ve genel olarak daha kısa yaşam sürüyor. Genel olarak, ırksal sağlık eşitsizliklerinin, örtülü stereotipler ve sosyoekonomik statüdeki ortalama farklılıklar gibi ırkla ilişkili sosyal dezavantajlardan kaynaklandığı görülmektedir.
Sağlık eşitsizlikleri, "sosyal açıdan dezavantajlı grupların yaşadığı hastalık, yaralanma, şiddet veya optimal sağlığa ulaşma fırsatlarının yükündeki önlenebilir farklılıklar" olarak tanımlanmaktadır. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre bunlar özünde "sosyal, politik, ekonomik ve çevresel kaynakların tarihsel ve mevcut eşitsiz dağılımıyla" ilgilidir.
Irk ve sağlık arasındaki ilişki, ırkçılığın sağlık eşitsizliklerini nasıl etkilediğine ve çevresel ve fizyolojik faktörlerin birbirlerine ve genetiğe nasıl tepki verdiğine giderek daha fazla odaklanılarak, çok disiplinli bir bakış açısıyla incelenmiştir.

Kadın sağlığı, pek çok benzersiz açıdan erkeklerinkinden farklıdır. Kadın sağlığı, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından sağlığın "yalnızca hastalık veya sakatlığın olmayışı değil; fiziksel, zihinsel ve sosyal yönden tam bir iyilik hâli" olarak tanımlandığı toplum sağlığına bir örnektir. Genellikle kısaca kadınların üreme sağlığı olarak ele alınırken birçok grup, kadınların genel sağlığına ilişkin daha geniş bir tanım için tartışmakta ve daha iyi bir şekilde "kadının sağlığı" olarak ifade edilebilir. Bu farklılıklar, sağlık açısından riskli olan kadınların daha da dezavantajlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde daha da kötüleşmektedir. Sanayileşmiş ülkelerdeki kadınlar, yaşam beklentisindeki cinsiyet eşitsizliğini azaltmış ve artık erkeklerden daha uzun yaşasa da sağlığın birçok alanında daha erken ve daha şiddetli hastalıklarla karşılaşmakta ve sonuçları daha kötü olmaktadır.
Kadın sağlığı sadece biyolojilerinden değil; aynı zamanda yoksulluk, istihdam ve aile sorumlulukları gibi koşullardan da etkilendiğinden cinsiyet sağlığın önemli bir sosyal belirleyicisi olmaya devam etmektedir. Kadınlar, sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere yaşam ihtiyaçlarına olan erişimlerini kısıtlayan sosyal ve ekonomik güç gibi birçok açıdan uzun süredir dezavantajlı durumda ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi dezavantaj düzeyi ne kadar yüksekse sağlık üzerindeki olumsuz etkisi o kadar büyük olmaktadır.
Kadın üreme ve cinsel sağlığı, erkek sağlığına göre belirgin bir farklılık göstermektedir. Gelişmiş ülkelerde bile hamilelik ve doğum, kadınlar için önemli riskler taşımakta ve bu durum, gelişmekte olan ile gelişmiş ülkeler arasında büyük uçurumlar olmakla birlikte, yılda çeyrek milyondan fazla ölüme neden olmaktadır. Kardiyovasküler hastalık gibi diğer üreme dışı hastalıklardan kaynaklanan komorbidite, preeklampsi dahil olmak üzere gebeliğin hem ölüm hem de hastalıkla sonuçlanmasına sebep olmaktadır.
Kadın Kalp Sağlığı 
Kadın kalp sağlığı konusunda farkındalık kampanyaları da düzenlenmektedir. Bunların arasında Türk halk dansları usta öğreticisi ve sosyal sorumluluk projesi gönüllüsü olan Aslı Çoban, özellikle kadın sağlığı konusunda yaptığı çalışmalarla dikkat çekmektedir. Aslı Çoban, Cardiac Masters ve Memorial Sağlık Grubu desteğiyle yürütülen "Kadınlar Kırmızıya Geçiyor" kampanyasına sanat yoluyla katkı sağlamaktadır. 

Erkek sağlığı
Cinsiyetçilik
Sosyal sağlık
Kadın üreme organları

Kalp ve damar cerrahisi, kalp cerrahları tarafından gerçekleştirilen kalp veya dört büyük damar üzerinde yapılan cerrahi operasyonlardır. Çoğunlukla, endokardit, akut romatizmal ateş, ateroskleroz gibi sebeplerden doğan sessiz iskemi kalp krizi, konjenital kalp rahatsızlıkları ya da kalp kapağı hastalıkları gibi komplikasyonaları tedavi etmek için yapılır. Bu cerrahi aynı zamanda kalp nakli konusunu da içerir.

Perikard (kalbi çevreleyen kese)  üzerinde yapılan ilk cerrahi müdahaleler 19 yüzyıla dayanır. Bu alandaki öncüler arasında, 1801 yılında Almeria (İspanya) şehrinde ameliyat gerçekleştiren Francisco Romera yer alırken, 1810'da Dominique Jean Larrey, 1891'de Henry Dalton ve 1893'te Daniel Hale Williams'da bu tür operasyonlara imza atmıştır. Kalbe yönelik ilk cerrahi müdahale, Axel Cappelen tarafından 4 Eylül 1895'te Oslo'daki (o zamanki Kristiania) Rikshospitalet'te gerçekleştirildi. Sol koltuk altından bıçaklanmış ve hastaneye derin şok halinde getirilen 24 yaşındaki bir hastanın kanayan koroner atardamarı, sol torakotomi yöntemiyle bağlandı. Hasta ameliyat sonrası uyanmış ve ilk 24 saat boyunca iyi görünmüştü; ancak ateşinin yükselmesi sonucu üç gün sonra mediastinit nedeniyle hayatını kaybetti.

Büyük damarlar üzerinde yapılan cerrahi işlemler (örneğin, aort koarktasyonu onarımı, Blalock-Thomas-Taussig şantının oluşturulması, patent duktus arteriosus'un kapatılması) 20. yüzyılın başlarından itibaren yaygınlaşmaya başladı. Ancak kalp kapakçıklarında cerrahi girişimler, 1925 yılında Henry Souttar'ın mitral kapak darlığı bulunan genç bir kadını başarıyla ameliyat etmesine kadar uygulanmıyordu. Souttar, sol atriyumda bir açıklık oluşturdu ve parmağını kullanarak hasarlı mitral kapağı inceleyip tedavi etti. Hasta, ameliyattan sonra birkaç yıl daha yaşamını sürdürdü.

2001 yılında Dr. Tayfun Aybek, Almanya'da gerçekleştirdiği  "Avrupa'da ilk uyanık" hastada Bypass ameliyatı ile yankı uyandırmıştır.
Türk Kalp Damar Cerrahisi Derneği Minimal İnvaziv Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Serkan Durdu'nun Ürdün'ün başkenti Amman'daki Prince Hamza Hastanesi'nde gerçekleştirdiği operasyonlarda minimal invaziz kalp cerrahisi alanında önemli bir atılım gerçekleştirdiği belirtildi.

Kanserler (Habis tümörler, Malign tümörler), genellikle sürekli ve hızlı büyüyen tümörlerdir. Kapsülleri yoktur, büyürken sınır tanımazlar, çevresindeki dokuların ve damarların içine girerler (invazyon, infiltratif büyüme). Sıklıkla metastaz yaparlar. Tedavi edilmeyen ya da tedavisi gecikmiş kanserler ölümcüldür.
Çağdaş tıpta bir oluşumun “kanser” olarak adlandırılabilmesi için ise 5 niteliği içermesi gerektiği öngörülür;

Hücrelerde sınırsız proliferasyon yetisi.
Büyümesini engelleyen faktörlere karşı duyarsız olması.
Hücrelerinin ölümsüzlüğü (apoptozis görülmemesi).
Yeni damarların oluşumunu uyarabilmesi (angiogenezis).
Dokuların içine girebilmesi (invazyon) ve yeni koloniler oluşturabilmesi (metastaz).
Mikroskop incelemelerinde, normal hücrelere daha az benzerler ya da hiç benzemezler. Bazı olgularda taklit çabasının başarılı olmaması nedeniyle kanserin kökeni ya da taklit ettiği hücrelerin kaynağı anlaşılamaz. Bu olguya anaplazi, bu tür tümörlere anaplastik tümör ya da indiferansiye tümör nitelemesi yapılır.  Mitozlar sık olabilir (1.000 hücreden 20 tanesinde veya daha fazlasında). Kanserlerde DNA yapısı genellikle yoğunlaşma içerir; yoğun DNA hücre çekirdeklerinin koyu renge boyanmasına neden olur. Sitogenetik (hücre genetiği) incelemelerde çok sayıda gen anomalileri saptanır.
Tümör oluşumunda etkili çok sayıda faktör vardır. Kanser yapan etkilere kanserojen (cancerogen) ya da karsinojen (car­cinogen) denilmektedir. Karsinojen karsinom doğuran anlamındadır; kapsamına sarkom girmemektedir. Kanserojen kavramı sarkomları da içine alan tanımlamadır. Karsinojen ve kanserojen nitelemeleri günümüzde eşanlamlı sözcükler gibi kullanılmaktadır. Bazı etkiler doğrudan doğruya kanser yapamadıkları halde, kanserin oluşmasına yardım ederler. Bunlara kokarsinojen (cocarcinogen) denir. Kanserleşmeyi önleyen maddelere antikarsinojen (anticarcinogen) adı verilmiştir.
Tümör oluşumunda üç temel neden vardır:

Çevreden gelen (ekzojen) kanserojenler (Fiziksel nedenler, Kimyasallar, Canlı etkenler)
Organizmanın kendisinde bulunan (endojen) kanserojenler (Hormonları vb.)
Yardımcı faktörler (Yaş, Cinsiyet, Beslenme, vb.)
Kanser, hücredeki DNA'nın hasar alması sonucu hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesi ve çoğalmasıdır. Günde vücudumuzda (DNA'da) yaklaşık 10.000 mutasyon olmasına rağmen bağışıklık sistemimiz her milisaniye vücudumuzu tarar ve kanserli hücreleri yok eder.Vücutta mutasyona uğrayan hücrelerin ancak çok küçük bir kısmı kansere yol açar. Bunun birçok nedeni vardır:
Mutasyon gösteren hücrelerin yaşama kabiliyetleri normal hücrelere göre daha azdır. Bu sebeple oluşturdukları sinyaller ile kendilerini yok ederler (apoptoz).
Mutasyon gösteren hücrelerin pek çoğunda bile hâlâ aşırı büyümeyi önleyen DNA tamir mekanizmaları (Tümör baskılayıcı genler) bulunur. Hayatta kalabilen mutant hücrelerin bir kısmının kanserli hücreye dönüşme potansiyeli vardır.
Sıklıkla, kanser potansiyeli taşıyan (hasarlı ya da az sayıda mutasyon içeren) hücreler çoğalarak kanser oluşturmadan önce vücudun bağışıklık sistemi tarafından hedeflenirler. Fakat bazı mutant hücreler immün sistemden kaçabilmektedir.
Bağışıklık sisteminin etkinliğini bozan durumlar kanseri hazırlayıcı etmenler (predispozan) olarak bilinir. Bağışıklık sistemi tarafından yok edilmemiş olan bu hücreler kontrolsüz biçimde üreyerek bulundukları dokuyu işgal ederler. Sadece o dokuyla sınırlı kalmayıp komşu dokulara da yayılırlar (invazyon). Kan ve lenf dolaşımı yoluyla vücudun ilgisiz bölgelerine de taşınabilirler (metastaz).Bazı hastalıklarda görülen lezyonlar ya da iyi huylu tümörler zamanla kansere dönüşebilirler; bunlara "prekanseröz lezyon" denir.

Kadınlarda en çok meme, rahim ve kalın bağırsak kanseri; erkeklerde ise en çok akciğer, prostat, mide ve kalın bağırsak kanserleri görülmektedir. Tüm kanserlerin %16'sı, tüm kanser ölümlerinin %28'i erkeklerde %35, kadınlarda %19 akciğer kanseri nedeniyledir. Akciğer kanseri büyük ölçüde sigara kullanımı ile ilişkilidir; kadınların sigara tüketimindeki artışlar, akciğer kanserlerinin de artmasına neden olmaktadır.

Kanser türlerinin dünya çapında yüzde dağılımı: 
Akciğer
%20
Karaciğer: %9
Kolorektal: %9
Mide: %9
Meme: %7
Diğerleri: %46

Yaş ile birçok kanser türünün insidansı arasında doğru orantı vardır. 65 yaş ve üzerindeki bireylerde ölüm nedenleri arasında kardiyovasküler hastalıklardan sonra kanser ikinci sırada yer almaktadır. Orta yaş, birden fazla kanser risk faktörünün yaygın olduğu ve birçok kanser türünün insidans oranlarının artmaya başladığı bir yaşam dönemidir. BMJ Oncology dergisinde 2025 yılında yayımlanan bir araştırmada 204 ülkede 29 farklı kanser türünü inceledi. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, 1990-2019 yılları arasında 50 yaş altı yetişkinlerde erken kanser vakaları %79 oranında artış göstermiştir. Kanserle ilişkili ölümler ise %28 oranında yükseldi. Genç yetişkinler arasında geniz, mide ve kalın bağırsak gibi tüm kanser türlerinde bir artış gözlendi.

İyi huylu (benign) tümörler kanser değildir. Komşu bölgelere yayılmazlar. Sınırları belirgindir. Komşu dokuları eritmezler. Bu hücreler, onkogen yani farklılaşmışlardır (mutasyon)ancak yine de orijinlerini tahmin etmek mümkündür. Tamamen çıkartıldığı zaman genellikle tekrarlamazlar. Hiperplazi, kist, psödokist, hamartom iyi huylu tümörlerdir.

Kötü huylu (malign) tümörler ise kanser olarak adlandırılır. Komşu organ ve dokulara yayılırlar, kemik doku ile karşılaştıklarında onu dahi eritirler (rezorbsiyon). Sınırları belirsizdir. Malign tümörü oluşturan hücreler o kadar farklılaşmışlardır ki orijinlerinin ne olduğunu söylemek imkânsızdır. Lenf ve kan yoluyla uzak organlara da yayılırlar.

Gizli kanser olgusu genellikle otopsilerde saptanan bir bulguyu niteler. Buna göre hastada bir makroskopik ve mikroskopik olarak bir kanser odağı belirlenir. Ancak tümör hücrelerinin oluşturduğu küçük kanser kolonisinin çevre dokulara invazyonu ve uzak organlara metastazı yoktur. Örneğin otopsilerde 60 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık %35'inde, 90 yaşın üzerindekilerin %80'inde gizli prostat kanseri bulunur. Benzer bulgulara metastazlarda da rastlanabilmektedir. Özellikle meme kanseri hastalarının başarılı tedavilerini izleyen 10-20 yıl sonrasında birkaç kanser hücresinin oluşturduğu metastatik koloni büyümeye başlayabilir.

Kanserin kendisi öldürücü değildir; hastalıkların çoğunda olduğu gibi, kanser ölümleri de bu süreçte ortaya çıkan komplikasyonlara bağlıdır:

Enfeksiyon: Kanserli hastalardaki enfeksiyonların en önemli nedeni onkoterapiyle oluşturulan kemik iliğinin baskılanması ve nötropenidir. Ayrıca canlı etkenlerin önünü kesen doğal engellerin bozulması, hücresel ve sıvısal bağışıklık sistemlerinin sarsılması, kemotaksis ve fagositozun gerçekleşememesi gibi olumsuzluklar enfeksiyon hastalığı riskini arttırır. Sağlıklı insanlarda hiçbir etkinliği olmayan saprofit nitelikte bir canlı etken kanserli hastalarda sepsislere yol açabilmektedir.
Kanamalar: Özellikle akut lösemilerdeki ölümlerin önemli bir nedenidir.
Kaşeksi: Proteinden yoksun beslenme, elektrolit yetersizliği, vb sonuçlar kalp, böbrek ve solunum sistemi yetmezliklerine yol açar.
Tümör lizisi sendromu: Kemoterapi ve radyoterapiye çok duyarlı olan kanserlerdeki kitlesel tümör yıkımı sonrasında ortaya çıkan yoğun potasyumun neden olduğu kardiyak aritmiler ve yoğun fosfor nedeniyle beliren renal yetmezlikler ölüme yol açabilmektedir.

Kanserler üç yoldan belirti verebilir:

Primer (ana) tümörle ilgili belirtiler,
Metastazlarla ilgili belirtiler (bazen primer tümörden önce metastaz­larla ilgili belirtiler ortaya çıkar),
Sistemik belirtiler (primer tümörün belirlenmesinden aylarca ya da yıllarca önce kendilerini gösterebilirler).

Hastalıkların tedavilerinde esas rolü vücudun bağışıklık sistemi üstlenmektedir. Bağışıklık sistemini zayıflatan etmenlerin ortadan kaldırılması tedavinin ilk basamağıdır.
Kanserli hücrelerin ne kadar ve nerelere metastaz yaptığını tahmin etmek olanaksız olduğundan kanser tedavisi gören hastaların bağışıklık sistemlerinin güçlendirilerek bu yayılmış hücreleri yok etmesi arzu edilen bir durumdur.
Kanser tedavisi onkoloji uzmanı doktorlar tarafından yapılır. Birçok merkezde Onkoloji Hastahaneleri mevcuttur. Genel bilindik kanser tedavileri 5 çeşit yolla yapılır:

Cerrahi (Kanserli dokuyu ve çevresindeki invazyon riski taşıyan bir miktar sağlıklı dokuyu alıp çıkartmak. Bazı durumlarda kanserli dokuyu cerrahi müdahale ile çıkartmak imkânsız olabilir. Bu durumda radyoterapi veya kemoterapi uygulanır.)
Radyoterapi (ışın) tedavisi (Uygun dozda ışın uygulayarak kanser hücrelerinin öldürülmesi)
Kemoterapi kanser hücrelerini öldürmek üzere ilaçlar kullanılması
Alternatif tıp Bağışıklık sistemini güçlendirmeyi, asıl tedaviye destek olmayı amaçlayan ancak marjinalliğe açık olması nedeniyle, güvenilirliği ve etkinliği kontrollü deneylerle ispatlanmamış ön-tıbbi yöntemlerdir.
İmmünoterapi Bağışıklık sistemi hücrelerinin kansere karşı etkin bir şekilde kullanılmasıdır. Örneğin idrar kesesi kanserinde kullanılan BCG uygulaması.
Kök hücre nakli, lösemi veya lenfoma gibi kanla ilgili kanserli insanlar için uygulanması.
Hedefli tedaviler, küçük moleküllü ilaçlar ve monoklonal antikorlar.

http://www.newscientist.com/article/dn10971 16 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
https://web.archive.org/web/20140302025747/http://www.kanser.gov.tr/kanser/kanser-nedir.html

Kardiyoloji, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarını inceleyen bilim dalıdır. Bu alan, konjenital kalp kusurları, koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, kalp kapak hastalığı ve elektrofizyoloji'nin tıbbi teşhis ve tedavisini içerir. Tıbbın bu alanında uzmanlaşmış doktorlara dahiliye'nin bir uzmanlık alanı olan kardiyolog denir.
Kardiyoloji önceleri iç hastalıklarının (dahiliye) bir alt dalı iken günümüzde ayrı bir anabilim dalı olarak çalışmaktadır. Yapılan araştırmalar ile biriken bilgi birikimi ve gelişen yeni teknolojiler, diğer araştırmalı ve/veya uygulamalı bilim dallarında olduğu gibi, kardiyoloji alanında da büyük gelişmeler olmasını ve alt bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kardiyoloji son 30-40 yıl içerisinde tahminlerin ötesinde bir gelişme kaydetmiştir ve bu gelişmeler artarak devam etmektedir. Bu gelişmelerle birlikte, kardiyoloji içerisinde oluşmuş kimi alt dallar şunlardır:

Girişimsel kardiyoloji
Kalp elektrofizyolojisi
Tabii, alt dalların ortaya çıkması ve bunların üzerinde özelleşen doktorların ve araştırmacıların çalışması da yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine imkân sağlamaktadır.
Kardiyoloji biliminin tanı ve sağaltımını (tedavi) sağlamak için çalıştığı hastalıklar arasında, günümüzün en önemli sağlık sorunları arasında yer alan bazı hastalıklar bulunmaktadır. Bu hastalıkların birkaçı şöyle sıralanabilir:

Hipertansiyon
Aterosklerotik kalp hastalıkları (koroner arter hastalığı gibi)
Kalp ritmi bozuklukları (aritmiler)
Doğuştan kalp hastalıkları
Nefroloji, endokrinoloji gibi dalların da ilgi alanına giren yüksek tansiyon, çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp yetmezliği, doğuştan ya da çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp kapak hastalıkları ve benzeri pek çok hastalık da kardiyolojinin tanı ve sağaltımı için uğraştığı hastalıklardandır.
Kardiyolijinin kullandığı tanı araçlarından bazıları şunlardır:

Ekokardiyografi
Elektrokardiyografi (EKG) ve ilgili tanı yöntemleri:
Kalp stres testi ("efor testi" ya da "eforlu EKG" olarak da bilinir)
Taşınabilir EKG aygıtı ("Holter monitörü" olarak da bilinir)
Kandaki kalp enzimlerinin düzeyleri
Koroner anjiyografi
Kardiyolojide, yataklı tedavi verdiği hastaları genel servis ve Koroner yoğun Bakım ünitelerinde (KYBÜ) yatırarak tedavi etmektedir. KYBÜ'ler genel durumu ağır acil müdahale gerekebilecek hayati tehlikesi söz konusu olan(Kalp Krizi geçirenler gibi) hastaların takip edildiği birimlerdir. KYBÜ kabul edilen hastaların Kalp Ritimleri, Tansiyonları, Nabız sayıları, Kan oksijen miktarları tüm hastaların bağlı olduğu merkezi bir monitörle takip edilmekte olup bu monitörler test edilen değerlerde bir anormallik olduğunda görevli personeli alarm vererek uyarmaktadır. Genel durumu düzelen hayati tehlikesi ortadan kalkan hastalarda tetkik ve tedavisine devam etmek üzere genel servislere alınarak takip edilmektedir. Günümüzde artan ihtiyaçlar doğrultusunda Kalp Damar Hastalıkları alanında profesyonelleşmiş hastaneler kurulmaktadır. Türkiye'deki bu tip hastanelerden bazıları Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi, Siyami Ersek ve Koşuyolu Kalp Damar Hastalıkları Hastanesidir.

Temel Anatomi (Kalbin yapısı)

Epikard
Perikard
Miyokard
Papiller kaslar
Endokard
Koroner dolaşım (Kalbin kan desteği)
Kalp kapakları
Dolaşım sistemi (Vücudun kan desteği)

Kalp debisi
Kalp hızı
Vasküler direnç (damar direnci)
Kan damarları
Pulmoner dolaşım (Kanın oksijenlenmesi)

Pulmoner arter
Pulmoner ven
Kalpte uyarı iletimi (Kalbin elektriksel sistemi)

Kalbin elektriksel ileti sistemi
Aksiyon potansiyeli
Ventriküler aksiyon potansiyeli
Sinoatriyal düğüm
Atriyoventriküler düğüm
Hiss demeti
Purkinje lifleri
Temel kalp fizyolojisi

Sistol
Diyastol
Kalp sesleri
Önyük
Artyük
Kussmaul bulgusu

Ateroskleroz
Restenoz
Koroner kalp hastalığı (İskemik kalp hastalığı, koroner arter hastalığı)
Akut koroner sendrom
Anjina
Miyokardiyal enfarkt

Kardiyak arrest
Ani kardiyak ölümün tedavisi (kardiyopulmoner resüsitasyon)

Kardiyomiyopati
Konjestif kalp yetmezliği
Ventiküler hipertrofi
Kalbin primer tümörleri

Perikardit
Perikardiyal tamponad
Konstriktif perikardit

Aortik kapağın hastalıkları
Mitral kapağın hastalıkları
Pulmoner kapağın hastalıkları
Triküspid kapağın hastalıkları

Kardiyak aritimler
Bigemini
Prematür ventriküler kontraksiyon
Ventriküler taşikardi
Ventriküler fibrilasyon
Hasta sinüs sendromu
Dal blokları
Kalp blokları
Kalbin elektriksel sisteminin özel bozuklukları

Endokardit
Miyokardit
Perikardit

Atriyal septal defekt (ASD)
Ventriküler septal defekt (VSD)
Patent duktus arteriyozus (PDA)
Biküspid aortik kapak (BAK)
Fallot tetralojisi (FT)
Büyük damarların transpozisyonu (BDT)

Vaskülit
Ateroskleroz
Anevrizma
Variköz venler (varis)
Ekonomik sınıf sendromu
Aort koarktasyonu
Aort diseksiyonu
Karotid arter hastalığı
Karotid arter diseksiyonu

Aterektomi
Anjiyoplasti (anjiyo) (PTCA)
Stentleme
Koroner arter baypas cerrahisi

Karpal Tünel Sendromu (kısaca KTS), parestezi, ağrı, uyuşma ve diğer belirtilerin neden olduğu bir medyan nöropati tuzağıdır. Temel problem ele giden medyan sinirin el bileğindeki karpal tünelden geçerken çevre kılıf tarafından sıkışmasıdır.
Boyun bölgesinden çıkıp bileğe kadar uzanan medyan sinir elde birçok kasın uyarılmasını üstlenir. İşte bu kanal boyunca medyan sinir çeşitli nedenlerden dolayı el bileğinde baskıya uğrarsa, sinir sıkışmaları arasında en sık görülen Karpal Tünel Sendromu ortaya çıkabilir.

Özellikle uzun süreler tek tip el işi yapanlarda görülen bir rahatsızlıktır. Bilinen en eski vakalar daktilo kullanan sekreterlerde görülmeye başlanılmış, o dönemlerde halk arasında sekreter hastalığı adını almıştır. Daktilo gibi sert basma kuvveti gerektiren tuşlu klavyelerde, eldeki tendonların kalınlaşmasına  ve buna bağlı sinir üzerinde baskı oluşmasına sebep olmaktadır. Bu sağlık sorunu özellikle:

fazla mesai yapmak zorunda bırakılan veri giriş elemanlarında,
bilgisayar başında uzun çalışma saatlerine bağlı olarak yazılı çeviriyle uğraşan çevirmenlerde,
sık ve uzun süre bisiklet kullananlarda,
müzikle uğraşanlarda, özellikle piyano ve gitar gibi parmakla çalınan çalgıları kullananlarda sıkça görülmektedir.

Yaşa bağlı olarak kireçlenme veya yağ dokusuna ait çeşitli rahatsızlıklarda ortayada çıkabilmektedir.

Microsoft Türkiye; Sağlıklı Bilgisayar Kullanma Kılavuzu
Klavye tuş takımı açısından elin rahat hareket edebileceği genişlikte ürünler kullanılmalı, dizüstü bilgisayar klavyesi gibi ergonomik olmayan ürünleri kullanmayınız.
Masa başında dizüstü bilgisayar kullananların rahat bir masaüstü klavye kullanması önerilir.
Bilekler için çeşitli bilek altı destekleyici ürünler kullanılabilinir. (Burada asıl önemli olan kolun dirseğe kadar olan kısmının desteklenmesidir)

Özellikle Xbox, Playstation ve taşınabilir el konsollarında uzun saatler geçirmek sonraki yaşlarda sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu ürünlerin sınırlı süreyi aşılmayacak şekilde kullanılmasında ciddi yararlar vardır.

Microsoft Xbox 360 ve Xbox One için Kinect (hiçbir ürünle fiziksel temas gerektirmez)
Sony Playstation 3 ve Playstation 4 için PlayStation Move (avuç içi taşınabilir ürünle fiziksel temas gerektirir)
Nintendo Wii (avuç içi taşınabilir ürünle fiziksel temas gerektirir)

Kullanım alışkanlıklarına bağlı olarak oluşan rahatsızlıkların sıralı bir gelişimi süreci söz konusu değildir. Bu açıdan kişiden kişiye göre aşağıda geçen rahatsızlık tanımlarından sadece biri, bir kısmı veya birçoğu görülebilir.

Parmak uyuşması: parmaklarda uyuşma
Bilek ağrısı: bilekten kola uzanan ani ve keskin ağrı
Parmaklarda yanma hissi
Daha çok sabahları görülen şişlik ve el krampları
Başparmakta güç kaybı
El ve bilek ağrısıyla uyanma
Elde uyuşma, nöropraksi

Klinik olarak muayene ile tanı konabileceği gibi yardımcı olarak sinir ileti testi olan EMG tetkikinden de yararlanılabilir.
Hastalık daha ziyade elini iş amacı ile yoğun olarak kullananlarda (süt sağanlar, el işi ile uğraşanlar vb.) ve son yıllarda video oyun konsollarını uzun süre oynayanlarda görülür. Bilekte ezilme, kırık sonucu sıkça görülür. Kadınlarda 3 kat fazla rastlanır. Şeker Hastalığı (Diabetes Mellitus) ve romatizma gibi hastalıklarda ise oluşma ihtimali daha da yüksektir.

Fiziksel yapı temel olarak tek yönlü fiziksel etki altında kaldığı için temel yapıda deformasyonlar oluştuğu unutulmamalıdır. Bu açıdan yapılan iş esnasında oluşana hareket harici çeşitli alternatif hareketler ile elin tüm farklı hareket bölgelerini kullanacak şekilde doğaçlama hareketlerle egzersizler yapılmasında fayda vardır.

Son yıllarda klavye kullanımında sendromu önlemek ve tedavi amacı ile eldivenler geliştirilmiştir.

Tedavi olarak ağrıya yönelik verilen ilaçlar ve fizik tedavi uygulamaları ilk plandadır. Şayet sıkışma ileri derecede ise ve tıbbi tedaviye yanıtsızsa kılıfın açılıp sinirin serbestleştirilmesine yönelik cerrahi tedavi uygulanır.

Botoksla karpal tünel tedavisi.

Kişiselleştirilmiş tıp (Hassas tıp veya sistem tıbbı olarak da adlandırılır), insanları farklı gruplara ayıran bir tıbbi modeldir. Bu modelde tıbbi kararlar, uygulamalar, müdahaleler ve/veya ürünler, hastanın öngörülen tepkisi veya hastalık riskine göre her bir hastaya özel olarak uyarlanır. Kişiselleştirilmiş tıp, hassas tıp, tabakalı tıp ve P4 tıp terimleri bu kavramı tanımlamak için birbirinin yerine kullanılsa da, bazı yazarlar ve kuruluşlar belirli nüanslara dayanarak bu ifadeler arasında ayrım yapmaktadır. P4, “tahmin edici, önleyici, kişiselleştirilmiş ve katılımcı” (İngilizce: predictive, preventive, personalized and participatory) ifadesinin kısaltmasıdır.
Tedavinin hastalara göre uyarlanması en az Hipokrat dönemine kadar uzansa da, bu terimin kullanımı, hastalıkların moleküler temelini, özellikle de genomik bilimini anlamamızı sağlayan yeni tanı ve bilişim yaklaşımlarının gelişmesi sayesinde son yıllarda yaygınlaşmıştır. Bu, ilgili hastaları sınıflandırmak için net bir biyobelirteç sağlar.
Ulusal Mühendislik Akademisi (NAE) tarafından desteklenen bir girişim olan “Mühendislik için 14 Büyük Zorluk” arasında, kişiselleştirilmiş tıp, “optimum bireysel sağlık kararlarına ulaşmak” ve dolayısıyla “daha iyi ilaçlar geliştirmek” zorluğunun üstesinden gelmek için kilit ve gelecek vaat eden bir yaklaşım olarak tanımlanmıştır.

Kişiselleştirilmiş tıpta, tanı testleri genellikle hastanın genetik yapısı veya diğer moleküler ya da hücresel özelliklerine dayalı olarak uygun ve en etkili tedavilerin seçilmesi amacıyla kullanılır. Genetik bilginin kullanımı, kişiselleştirilmiş tıbbın belirli yönlerinde (örn. farmakogenomik) önemli bir rol oynamıştır ve bu terim ilk olarak genetik bağlamında ortaya çıkmış olsa da, o zamandan beri proteomik, görüntüleme analizi, nanoparçacık temelli teranostik ve diğerleri dahil olmak üzere her türlü kişiselleştirme önlemini kapsayacak şekilde genişlemiştir.

Hassas tıp, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini öneren bir tıbbi modeldir ve bu modelde tıbbi kararlar, tedaviler, uygulamalar veya ürünler, “herkese tek ilaç” modelinin aksine, hastaların bir alt grubuna göre uyarlanır. Hassas tıpta, tanı testleri genellikle hastanın genetik yapısı veya diğer moleküler ya da hücresel analiz sonuçlarına dayalı olarak uygun ve en iyi tedavilerin seçilmesi amacıyla kullanılır. Hassas tıpta kullanılan araçlar arasında moleküler tanı, görüntüleme ve analitik yöntemler yer alabilir.
Hassas tıp ve kişiselleştirilmiş tıp (aynı zamanda bireyselleştirilmiş tıp olarak da bilinir), bir kişinin genetik profilini kullanarak bir hastalığın önlenmesi, teşhisi ve tedavisiyle ilgili klinik kararları yönlendiren benzer kavramlardır. Kişiselleştirilmiş tıp, İnsan Genom Projesi’nden elde edilen keşiflere dayanmaktadır.

Benzer bir terim olan kişiselleştirilmiş tıp ile arasındaki farkı açıklarken, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın Bilim ve Teknoloji Danışmanlar Konseyi şöyle yazmaktadır:    Hassas tıp, tıbbi tedavinin her bir hastanın bireysel özelliklerine göre uyarlanmasını ifade eder. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir hastaya özgü ilaçların veya tıbbi cihazların üretilmesi anlamına gelmesinden ziyade, bireyleri belirli bir hastalığa yatkınlık, gelişebilecekleri hastalıkların biyolojisi veya prognozu ya da belirli bir tedaviye verdikleri yanıt açısından farklılık gösteren alt gruplara sınıflandırma yeteneğini ifade eder. Böylelikle önleyici veya tedavi edici müdahaleler, bundan fayda görecek kişilere yoğunlaştırılabilir ve fayda görmeyecek kişiler için masraf ve yan etkilerden kaçınılabilir.“Hassas tıp” teriminin kullanımı, tedavi seçiminin ötesine geçerek belirli bireyler için benzersiz tıbbi ürünlerin geliştirilmesini de kapsayabilir — örneğin, “…farklı kişilere özel tedaviler sunmak amacıyla hastaya özgü doku veya organlar.” Dolayısıyla, bu terim uygulamada “kişiselleştirilmiş tıp” ile o kadar çok örtüşmektedir ki, her ne kadar ikincisi bazen her birey için benzersiz bir tedavi içerdiği şeklinde yanlış yorumlansa da, bu iki terim sıklıkla birbirinin yerine kullanılmaktadır.

Her insanın insan genomunda kendine özgü bir varyasyon vardır. Bireyler arasındaki varyasyonların çoğu sağlık üzerinde herhangi bir etkiye sahip olmasa da, bir bireyin sağlığı genetik varyasyonun yanı sıra davranışlar ve çevresel etkilerle şekillenir.
Kişiselleştirilmiş tıpta kaydedilen modern ilerlemeler, hastanın temel biyolojisini, DNA'sını, RNA'sını veya proteinlerini doğrulayan teknolojilere dayanır ve bu da nihayetinde hastalığın teşhis edilmesine yol açar. Örneğin, genom dizileme gibi kişiselleştirilmiş teknikler, kistik fibrozisten kansere kadar çeşitli hastalıkları etkileyen DNA mutasyonlarını ortaya çıkarabilir. RNA-seq adı verilen başka bir yöntem ise, hangi RNA moleküllerinin belirli hastalıklarla ilişkili olduğunu gösterebilir. DNA'nın aksine, RNA düzeyleri çevreye tepki olarak değişebilir. Bu nedenle, RNA dizilemesi bir kişinin sağlık durumu hakkında daha kapsamlı bir anlayış sağlayabilir. Son zamanlarda yapılan çalışmalar, bireyler arasındaki genetik farklılıkları RNA ekspresyonu, translasyon ve protein düzeyleriyle ilişkilendirmiştir.
Kişiselleştirilmiş tıp kavramları, sağlık hizmetlerine yönelik yeni ve dönüştürücü yaklaşımlara uygulanabilir. Kişiselleştirilmiş sağlık hizmeti, sistem biyolojisinin dinamiklerine dayanır ve sağlık risklerini değerlendirmek, hastaların riskleri azaltmasına, hastalıkları önlemesine ve ortaya çıktığında bunları hassas bir şekilde tedavi etmesine yardımcı olacak kişiselleştirilmiş sağlık planları tasarlamak için öngörü araçları kullanır. Kişiselleştirilmiş sağlık hizmeti kavramları giderek daha fazla kabul görmektedir. Gaziler İdaresi, tüm gaziler için kişiselleştirilmiş, proaktif ve hasta odaklı bir bakım sunmayı taahhüt etmiştir. Bazı durumlarda kişiselleştirilmiş sağlık bakımı, hastanın genetik yapısı yerine hastalığa neden olan etkenin özelliklerine göre uyarlanabilir. Buna örnek olarak ilaca dirençli bakteriler veya virüsler verilebilir.
Hassas tıp, genellikle bir hastanın hastalığının nedenini moleküler düzeyde analiz etmek için panomik analiz ve sistem biyolojisinin uygulanmasını ve ardından o hastanın hastalık sürecini ele almak üzere hedefli tedavilerin (muhtemelen kombinasyon halinde) kullanılmasını içerir. Daha sonra hastanın tedaviye verdiği yanıt, genellikle tümör yükü gibi ikame ölçütler kullanılarak (beş yıllık sağkalım oranı gibi gerçek sonuçlara kıyasla) mümkün olduğunca yakından izlenir ve tedavi, hastanın yanıtına göre hassas bir şekilde uyarlanır. Kanseri ele alan hassas tıp dalına “hassas onkoloji” denir. Psikiyatrik bozukluklar ve ruh sağlığı ile ilgili hassas tıp alanı ise “hassas psikiyatri” olarak adlandırılır.
Moleküler patolojideki kişiler arası farklılıklar çeşitlilik gösterir. Aynı şekilde, doku mikroçevresindeki etkileşim ağı aracılığıyla hastalık süreçlerini kişiden kişiye farklı şekillerde etkileyen ekspozomdaki kişiler arası farklılıklar da çeşitlilik gösterir. Hassas tıbbın teorik temeli olarak, hastalık etiyolojisi ve patogenezindeki yaygın heterojenlik olgusunu kapsayan “benzersiz hastalık ilkesi” ortaya çıkmıştır. Benzersiz hastalık ilkesi, ilk olarak neoplastik hastalıklarda “benzersiz tümör ilkesi” olarak tanımlanmıştır. Ekspozom, epidemiyolojinin yaygın bir kavramı olduğundan, hassas tıp, hassas tıp için potansiyel biyobelirteçleri tanımlayabilen moleküler patolojik epidemiyoloji ile iç içe geçmiştir.

Doktorların bir mutasyonun belirli bir hastalıkla bağlantılı olup olmadığını öğrenebilmesi için, araştırmacılar genellikle “genom çapında ilişkilendirme çalışması” (GWA çalışması) adı verilen bir çalışma yürütürler. Bu tür bir çalışma, tek bir hastalığı ele alır ve ardından o hastalığa sahip birçok hastanın genomunu dizilendirerek, genomda ortak mutasyonları araştırır. Bir GWA çalışmasıyla bir hastalıkla ilişkili olduğu belirlenen mutasyonlar, daha sonraki hastalarda o hastalığı teşhis etmek için kullanılabilir. Bu amaçla hastaların genom dizilemeleri incelenerek aynı mutasyon aranır. 2005 yılında yürütülen ilk GWA çalışması, yaşa bağlı makula dejenerasyonu (ARMD) hastalarını incelemiştir. Bu çalışmada, her biri yalnızca bir nükleotiddeki bir varyasyonu içeren (tek nükleotid polimorfizmi veya SNP olarak adlandırılan) ve ARMD ile ilişkili iki farklı mutasyon tespit edilmiştir. Bu tür GWA çalışmaları, hastalıklarla ilişkili yaygın genetik varyasyonları belirleme konusunda oldukça başarılı olmuştur. 2014 yılının başı itibarıyla 1.300'ün üzerinde GWA çalışması tamamlanmıştır.

Birçok yaygın ve karmaşık hastalığa yakalanma olasılığı, birden fazla genin birleşik etkisiyle belirlenir. Kişiselleştirilmiş tıp, bir veya hatta birkaç gene dayalı olarak bir kişinin belirli bir hastalığa yakalanma riskini tahmin etmek için de kullanılabilir. Bu yaklaşım, hastalık riskinin değerlendirilmesine odaklanmak için aynı dizileme teknolojisini kullanır ve böylece hekimin, hastalık hastada ortaya çıkmadan önce önleyici tedaviye başlamasına olanak tanır. Örneğin, bir DNA mutasyonunun bir kişinin Tip 2 diyabet geliştirme riskini artırdığı tespit edilirse, bu kişi ilerleyen yaşlarda Tip 2 diyabet geliştirme olasılığını azaltacak yaşam tarzı değişikliklerine başlayabilir.

Rutin klinik ortamlarda hastalara kişiye özel tıp sunma yeteneği, moleküler profilleme testlerinin (örneğin, bireysel germ hattı DNA dizilemesi) kullanılabilirliğine bağlıdır. Kişiye özel tıp, şu anda tedaviyi esas olarak genomik testlere (örneğin, Oncotype DX) dayalı olarak kişiselleştirirken, spektrometri ve hesaplama gücünü birleştiren tekniklerden vücutta ilaç etkilerinin gerçek zamanlı görüntülenmesine kadar birçok umut vaat eden teknolojik yöntem geliştirilmektedir. Hassas tıbbın birçok farklı yönü araştırma ortamlarında test edilmektedir (örn. proteom, mikrobiyom), ancak rutin uygulamada mevcut tüm veriler kullanılmamaktadır. Hassas tıp uygulayabilme yeteneği, klinisyenlerin test sonuçlarına dayalı olarak harekete geçmelerine yardımcı olacak bilgi tabanlarının mevcudiyetine de bağlıdır. Teşhis konulmamı

Klinik (İngilizce: Clinic), sağlık için kurulan küçük hastanedir. Daha uzmanlaşmış tedaviler sunan ve yatılı hastaları geceleme için kabul eden daha büyük hastanelerin aksine, bunlar genellikle yerel topluluklardaki nüfusun temel bakım ihtiyaçlarını karşılar.
Poliklinik, hastaların yatmadan veya ayakta çeşitli rahatsızlıklarını fiziki temas ile veya sözlü olarak doktora ifade ettikleri, ön tanılarının, fizik muayene, aşılama, tıbbi test, tıbbi prosedürler ya da yatarak tedavi ve ayakta tedavi'lerin yapıldığı özel kliniğe verilen isimdir.
Klinik ise halk arasında "servis" olarak bilinen, belli disiplinlere ait ileri araştırma ve yatarak tedavilerin yapıldığı hastane bölümleridir. Türkiye'de birçok anabilim ve bilim dallarının klinikleri vardır. Örneğin Genel Cerrahi Kliniği, Dahiliye Kliniği, (bazı büyük hastanelerde ise) Hematoloji kliniği gibi birçok klinik (servis) vardır.
Kliniklerde genel olarak sorumlu asistan doktor, hemşireler, hasta bakıcılar, (üniversite hastanelerinde ise) intörn doktorlar 7 gün 24 saat bulunur. Mesai saatlerinde ise sorumlu uzman hekim ve birden fazla asistan ve intörn doktorlar da bulunur.

Klinik kelimesinin İngilizcesi "Clinic"tir ve Yunanca "kliniki" kelimesinden gelir.

Kliniklerin büyükleridirler.

Klinik araştırma fazları
Klinik çalışma tasarımı
Klinik psikoloji
Klinik eczacılık
Klinik sinirbilim
Klinik nöropsikoloji
Klinik mikrobiyoloji
Klinik depresyon

Klinik psikoloji bireyin zihinsel, davranışsal ve duygusal bozukluklarını inceleyen psikoloji dalıdır. Psikoterapi yöntemlerini sıklıkla kullanan klinik psikoloji, araştırma, öğretim ve program geliştirme konularıyla da uğraşmaktadır. Klinik psikoloji bir uzmanlık alanı olarak, bireylerin yanı sıra ailelerin ve çok çeşitli toplulukların yaşam boyu karşılaştıkları sorunları gidermeye çalışır. Genel olarak çalışma alanı, sorunları test ve görüşme gibi tekniklerle değerlendirme, tanı koyma, çözüm için müdahale etme ve bilimsel araştırma alanlarını kapsar. Eğitim, öğretim ve danışma gibi müdahalelerin yanı sıra ciddi psikopatolojik durumların tedavisi ile de ilgilenir. Bu çalışmaları yürüten meslek mensupları psikiyatri mütehassısları ile klinik psikologlardır.

Türkiye'de 2014 yılında çıkan 1219 sayılı kanun ve 29007 sayılı yönetmelikle Sağlık Bakanlığı'na bağlı olarak klinik psikoloji alanında çalışacak meslek mensupları ve faaliyetleri tanımlanmıştır. Bu tanımlamada psikolog ve klinik psikologların görev alanları ilk defa net olarak belirlenmiştir. Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelikte, "klinik psikolog, nesnel ve yansıtmalı ölçüm araçları, gözlem ve görüşme teknikleri kullanarak psikolojik değerlendirme ile uluslararası teşhis ve sınıflama sistemlerinde hastalık olarak tanımlanmayan ve Sağlık Bakanlığı'nın da uygun bulduğu durumlarda psikoterapi işlemleri yapar. Hastalık durumlarında ise ilgili uzman tabibin teşhisine ve tedavi için yönlendirmesine bağlı olarak psikoterapi uygulamalarını gerçekleştirir. Psikoloji ve Psikolojik Danışma ve Rehberlik lisans eğitimi üzerine ilgili mevzuatına göre Sağlık Bakanlığı'nca uygun görülen psikolojinin tıbbî uygulamalarıyla ilgili sertifikalı eğitim almış ve yeterliliğini belgelemiş psikologlar sertifika alanlarındaki tıbbî uygulamalarda görev alabilirler." denmiştir.

Pediatrik psikoloji
Anormal psikoloji
Bağımlılık psikolojisi
Ağrı psikolojisi
Hümanistik Terapi
Transpersonel psikoloji
Psikonöroimmünoloji

Tıbbi psikoloji
Ruhsal bozukluk
Sigmund Freud
Psikoterapi

Kolorektal cerrahi ve proktoloji; kalın bağırsak (kolon), rektum (kalın bağırsağın makat yakın son bölümü) ve makat bölgesi hastalıkları ile ilgilenen Tıp dalına verilen addır. Günümüzde proktoloji terimi ile; makat hastalıkları ile ilgilenen bölüme, proktoloji uzmanı ise makat hastalıkları üzerine uzmanlaşan Genel Cerrahlar ifade edilmektedir. Kolorektal Cerrahi ve proktoloji alanında çalışan cerrahlara ise Kolorektal Cerrah veya proktolog adı verilir. Proktoloji kelimesi Yunancadaki makat anlamına gelen ‘Proktos’ ve bilim anlamına gelen ‘Logos’ kelimelerinden türetilmiştir.

Hemoroid 
Makat çatlağı 
Makat fistülü ve apsesi 
Kronik kabızlık 
Bağırsak kanseri
Rektum kanseri
Makat kanseri
Divertiküler bağırsak hastalığı
Gaz ve dışkı kaçırma
Bağırsak yapışıklığı
İltihabi bağırsak hastalığı
Anismus
Makat sarkması – rektal prolapsus
Rektosel

Kulak burun boğaz (KBB) olarak da adlandırılan Otorinolarengoloji veya Otolarengoloji, kulak, burun, boğaz ve baş ve boyundaki alakadar diğer yapılar ile ilgilenen cerrahi bir tıp branşıdır. Bu alanda uzmanlaşmış doktorlara otorinolarengolojist, kulak burun boğaz uzmanları, KBB doktorları, KBB cerrahları veya baş boyun cerrahları denir. Uzmanlar kulak, burun, boğaz ve kafatasının tabanında görülen hastalıklar ile kafa ve boyundaki kanser ve iyi huylu tümörlerin cerrahi tedavisini gerçekleştirir. Üst solunum yolları enfeksiyonları, tonsillit, epiglottit, farenjit sinüzit, otit gibi hastalıkların tedavileriyle ilgili branştır.

Eski Yunanca οὖς (ous, "kulak"), ῥίς (rhis, "burun"), υγξάρυγξ (larinks, "gırtlak") ve -λογία (logia, "çalışma") kelimelerinden türemiş terim, Yeni Latince'den (oto + rhino + laryngo- + -logy) dillere geçmiştir.

Oral kavite, yutak ve gırtlakta skuamöz hücreli karsinomu
Ağız kanseri
Baş ve boyunda cilt kanseri
Tiroid kanseri
Baş ve boynun endokrin cerrahisi (tiroidektomi, paratiroidektomi)
Mikrovasküler serbest flep rekonstrüksiyonu
Kafatası tabanı ameliyatı
Tükürük bezi kanseri

Baş dönmesi
BPPV - iyi huylu paroksismal pozisyonel vertigo
Labyrinthitis/Vestibüler nöronit
Ménière hastalığı
Perilifatik fistül
Akustik nöroma
İşitme kaybı
Mastoidit
Otitis externa - dış kulak veya kulak kanalı iltihabı
Otitis media - orta kulak iltihabı
Delinmiş kulak zarı (enfeksiyon, travma, patlama ya da yüksek ses nedeniyle kulak zarı deliği)
Kolesteatom
Otoskleroz
Kohlear implant
Tinnitus

Burun tıkanıklığı
Nazal septum sapması
Sinüzit - akut, kronik
Çevresel alerjiler
Rinit
Hipofiz tümörü
Boş burun sendromu
Şiddetli veya tekrarlayan epistaksis

Adenoidektomi
Obstrüktif uyku apnesi
Tonsilektomi - Bademcik ameliyatı

Disfoni / ses kısıklığı
Larenjit
Spazmodik Disfoni
Trakeostomi
Gırtlak kanseri

Yüzde Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi, baş, yüz ve boynun estetik ve rekonstrüktif cerrahisinde uzmanlaşmak isteyen kulak burun boğaz uzmanlarına ve estetik cerrahlara açıktır.

Rinoplasti ve septoplasti
Yüz gerdirme (ritidektomi)
Kaş kaldırma
Blefaroplasti
Otoplasti
Genioplasti
Enjekte edilebilir kozmetik tedaviler
Yüzde Travma
Nazal kemik kırığı
Çene kırığı
Yörüngesel kırılma
Frontal sinüs kırığı
Deri kanseri (örneğin bazal hücreli karsinom)

Kurşun zehirlenmesi, vücuttaki kurşunun neden olduğu bir tür metal zehirlenmesidir. Beyin en hassas olanıdır. Belirtiler karın ağrısı, kabızlık, baş ağrısı, sinirlilik, hafıza sorunları, çocuk sahibi olamama ve ellerde ve ayaklarda karıncalanma olabilir. Sebebi anlaşılamayan zekâ geriliğinin neredeyse  %10'una neden olur ve davranış sorunları meydana gelebilir. Bazı etkiler kalıcıdır. Ağır vakalarda kansızlık, epilepsi nöbeti, koma veya ölüm meydana gelebilir.

Özel

Genel

Binns, H.J.; Ricks, O.B. "Helping Parents Prevent Lead Poisoning". ERIC Digest. 5 Mayıs 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2020. 
Agency for Toxic Substances and Disease Registry (20 Ağustos 2007). "Lead Toxicity". Environmental Health and Medicine Education. U.S. Department of Health and Human Services. Course: WB 1105. 2 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2020. 
Health and Safety Executive UK. "Lead". Working safely with lead. HSE. 6 Kasım 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2020. 
Karalus, Daniel E (2010). "Review: The Great Lead Water Pipe Disaster". Electronic Green Journal. 1 (29). 27 Nisan 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Ağustos 2020. 
Katz, N.L. (26 Haziran 2007). "City payout to Brooklyn family largest ever in lead poisoning". NY Daily News. 3 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2020. 
National Institute for Occupational Safety and Health (20 Haziran 2018). "Lead". NIOSH Workplace Safety & Health Topics. Centers for Disease Control and Prevention. 4 Nisan 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2020. 
National Pollutant Inventory. "Lead and compounds: Health effects". Fact Sheets. Canberra, Australia: Department of Sustainability, Environment, Water, Population and Communities. 20 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2020. 
National Safety Council (2008). "Lead Poisoning" (PDF). Fact Sheets. Itasca, Illinois, U.S.: National Safety Council. 22 Aralık 2017 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Haziran 2016. 
Küpper, Hendrik (2017). "Chapter 15. Lead Toxicity in Plants".  Astrid, S.; Helmut, S.; Sigel, R. K. O. (Ed.). Lead: Its Effects on Environment and Health. Metal Ions in Life Sciences. 17. de Gruyter. ss. 491-500. doi:10.1515/9783110434330-015. ISBN 9783110434330. PMID 28731308.

Depresyon sözcüğünün diğer anlamları için Depresyon (anlam ayrımı) sayfasına bakınız

Majör depresif bozukluk, majör depresyon veya klinik depresyon, en az iki hafta boyunca, farklı türden günlük hadise ve tecrübeler karşısında, sabit bir şekilde düşük ruh halinde bulunulması ile karakterize edilen bir zihinsel hastalıktır. Hastalık, tıbbi teşhisi ancak bir uzman tarafından konulabilecek bir hastalıktır. Hastalık, halk arasında kullanılan depresif olma durumu ile alakalı olmayıp, bu ruh hallerinden her yönden ve tamamen ayrılan bir hastalık türüdür.
Majör depresif bozukluk, bireyin uzun süreli ve yoğun bir şekilde çökkün ruh hali yaşadığı, günlük aktivitelerden zevk alamadığı ve enerji kaybı gibi belirtiler gösterdiği bir ruhsal sağlık durumudur. Bu bozukluk, en az iki hafta süren kalıcı bir üzüntü, umutsuzluk ve değersizlik hissi ile karakterizedir. Ayrıca, iştah ve uyku düzeninde değişiklikler, konsantrasyon zorluğu ve intihar düşünceleri gibi belirtiler de görülebilir. Majör depresif bozukluk, bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir ve tedavi için terapi veya ilaç müdahalesi gerekebilir.
Hastalığın getirdiği düşük ruh hali durumuna, sıklıkla, düşük benlik saygısı, önceden keyif alınan aktivitelerden haz yitimi, düşük enerji ve sebebi belirsiz acı duyma hissi eşlik eder. Yanı sıra, hasta kimse, zaman zaman yanlış inançlara ya da herhangi bir uyarıcı olmaksızın bir sanının varlığına dair inanışlara kapılabilir. Kimi hastalar, sağlıklı geçen yıllar ile ayrılmış depresyon periyotları halinde hastalığı tecrübe ederken, geri kalan kısım hastalar, hastalık semptomlarını hemen hemen sürekli bir şekilde gösterirler. Majör depresif bozukluk, hasta kimsenin kişisel, mesleki veya öğrenim yaşamı ile uyku düzeni/kalitesi, yeme-içme alışkanlıkları ve genel sağlık durumunu olumsuz yönde etkiler. Majör depresyon bozukluğuna sahip yetişkin hastaların %2-7'si intihar ile yaşamını kaybetmektedir. Buna ek olarak, intihar eden kimselerin yaklaşık %60'ı depresyon ya da bir diğer duygudurum bozukluğundan muzdariptir.
Hastalığın ana sebebinin genetik, çevresel ve fizyolojik faktörlerin bir kombinasyonu olduğu düşünülmektedir. Risk faktörleri arasında, aile geçmişinde hastalığa rastlanılması, önemli ve büyük hayat değişiklikleri, birtakım ilaçlar, kronik sağlık sorunları ve madde bağımlılığı bulunmaktadır. Riskin yaklaşık %40'ının genetik ile alakalı olduğu belirtilmektedir.
Majör depresif bozukluk teşhisi, meselenin odağındaki kimsenin rapor ettiği tecrübeler ve akli durum muayenesine göre yapılmaktadır. Hastalık teşhisi için herhangi bir laboratuvar testi yoktur. Fakat, laboratuvar testleri, aynı hastalık belirtilerine sebep olan diğer fiziksel durumların teşhis sürecinde elenmesi için kullanılabilmektedir. Majör depresif bozukluk, hayatın normal bir parçası olan ve daha düşük bir kuvvetteki üzüntü duygusundan ayrı görülmelidir. Amerika Birleşik Devletleri Preventive Services Task Force (USPSTF), 12 yaş üzeri bireyler için hastalık taramasının yapılmasını önermekte iken, Cochrane review, taramanın gerekliliği için yetersiz kanıt olduğu görüşünü iletmiştir.
Genellikle, hasta kimseler, psikoterapik rehberlik ve antidepresan ilaç kullanımı ile tedavi edilmektedir. İlaç kullanımının etkiye sahip olduğu belirtilse de, bu etki sadece hastalıktan yüksek bir düzeyde muzdarip olan kimseler için önemli olabilmektedir. İlaç tedavisinin, intihar riski üzerine olan etkisi belirsizdir. Terapi yöntemleri arasında bilişsel davranışçı terapi (cognitive behavioral therapy - CBT) ve kişilerarası terapi (interpersonal terapi) bulunur. Bu yöntemlerin etkili olmadığı durumlarda elektrokonvülsif terapiye başvurulabilmektedir. Hastaneye yatırılma, hasta kimsenin kendisine zarar verebilme ihtimalinin yüksek olduğu hallerde, nadiren ilgili kimsenin iradesine karşı zorla olacak şekilde, gerçekleştirilebilmektedir.
Majör depresif bozukluğun 2013 yılında yaklaşık 253 milyon (3.6%) bireyi etkilediği tahmin edilmektedir. Hayatının en az bir döneminde bu hastalıktan etkilenmiş insanların oranı değişiklik göstermektedir; örneğin Japonya'da toplumun %7'si muzdarip iken Fransa'da bu oran %21'dir. Hastaların ortalama ömür süresi gelişmiş ülkelerde (%15) gelişmekte olan ülkelere göre (%11) daha uzundur. Hastalık, süre bakımından, bel ağrısından sonra en uzun süre tecrübe edilen rahatsızlıktır.
En yaygın olarak, hastalığa ilk tutulma dönemi, bir kimsenin 20'li ve 30'lu yaşlarına denk geldiği belirtilmektedir. Hasta kadın birey sayısı, hasta erkek birey sayısının yaklaşık iki katıdır. American Psychiatric Association, "majör depresif bozukluk"u, 1980'de Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-III)'e eklemiştir. Bu sürüm ile hastalık, günümüzde distimik bozukluk ve uyum bozukluğu olarak tanımlanmış hastalıkların belirtilerini de kapsayan, DSM-II'de tanımlanmış olan depresif nöroz hastalığından ayrı olarak tanımlanmıştır. An itibarı ile hasta olan ya da önceden hastalanmış bireyler sosyal stigmaya maruz kalabilmektedir.

Majör depresif bozukluk, hasta kimsenin ailesel ve kişisel ilişkilerini, iş ve eğitim hayatını, uyku ve yeme-içme alışkanlıklarını ve genel sağlık durumunu önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir. Hastalığın, kişinin sahip olduğu işlevsel kabiliyetlerine ve huzur/refahına olan etki düzeyi, diyabet gibi diğer kronik hastalıkların etki düzeyi seviyesindedir.
Hasta kimse, çoğunlukla hayatın tüm yönlerine nüfuz etmekte olan oldukça düşük bir duygudurum içerisindedir. Yanı sıra, hastalık öncesinde keyif veren etkinliklerden haz alınamamaya başlanmıştır. Hasta kimseler, değersizlik, yersiz/nedensiz suçluluk ya da pişmanlık, çaresizlik, umutsuzluk, kendinden nefret etme gibi duygu ve düşünceler içinde bulunmaya başlayabilir ya da bu duygu ve düşüncelerin varoluşuna olan inanmışlıkla onlardan sürekli yakınır hale gelebilir. Ağır seyreden vakalarda, hasta bireyler psikoz belirtileri gösterebilmektedir. Bu belirtiler arasında delüzyon ve daha az sıklıkta kötücül halüsinasyon bulunmaktadır. Hastalığın diğer belirtileri arasında şunlar sıralanabilir: zayıflamış odaklanabilme, dikkatini toplayabilme kabiliyeti ve hafıza (bilhassa melankolik veya psikozlu vakalarda), sosyal etkinlik ve etkileşimlerden kendini çekme, zayıflamış cinsel dürtü, asabiyet/alınganlık, ve ölüm ya da intihar düşüncesi içerisinde olma. Uyku yitimi, hasta bireylerde yaygındır. Karakteristik olarak, kişi çok erken uyanmakta ve uykuya geri dönememektedir. Aşırı uyuma hali de gerçekleşebilir. 
Bazı antidepresan ilaçlar da, uyarıcı etkisinden ötürü uyku yitimine yol açabilmektedir.
Hasta birey, birden çok fiziksel yakınmadan bahsedebilir: yorgunluk, baş ağrısı ya da sindirim sorunları gibi. Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre, fiziksel yakınmalar, gelişmiş ülkelerdeki en çok rapor edilen belirtilerdir.
Genellikle, iştah kaybı ve buna bağlı olarak bir kilo kaybı gerçekleşir. Nadiren de olsa iştah ve kilo artışı da gerçekleşebilmektedir. 
Hasta kimsenin ailesi ya da arkadaş çevresi, bu kimsenin davranışlarının ajitasyon ya da aşırı halsizlik içinde olduğunu gözlemleyebilir. Yaşlı hastalarda, unutkanlık gibi kognitif belirtiler ile birlikte, daha belirgin olarak, hareketlerin yavaşlaması gözlemlenebilir.
Hastalığa, çoğu kez, yaşlı bireylerde sıkça görülen fiziki rahatsızlıklar eşlik eder: örneğin, felç, kardiyovasküler hastalıklar, Parkinson hastalığı ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı.
Hasta çocuklar sıklıkla depresif bir duygudurumdan ziyade alıngan bir duygudurum içerisinde gözlemlenmiştir ve çocukların hastalık belirtileri, yaş ve içerisinde bulunulan şartlara göre farklılık göstermektedir. 
Çoğu hasta çocuk, okula olan ilgisini kaybetmekte ve akademik performansında bir gerileme ile karşılaşmaktadır. Bu çocuklar ilgi meraklısı, müşkülpesent, başkasına muhtaç ya da endişeli olarak tarif edilebilmektedir. 
Bu sebeplerden ötürü, hastalık tanısında geç kalınabilir ya da hastalığın doğru teşhisi, bu belirtilerin normal bir huysuzluk/aksilik olarak yorumlanması ile, ıskalanabilir.

Çoğunlukla, majör depresif bozukluğa diğer psikiyatrik sorun eşlik eder. 1990-92 National Comorbidity Survey raporuna göre majör depresif bozukluk hastalarının yarısı ömür boyu anksiyeteden ve yaygın anksiyete bozukluğu gibi diğer alakalı rahatsızlıklardan muzdariptir. Anksiyete belirtileri, bu hastalığa büyük derecede olumsuz etki edebilir: iyileşmenin gecikmesi, nüksetme riskinin artması, daha yüksek dereceden maluliyet ve intihar teşebbüslerinin artması. Hastalık ile, alkol ve madde bağımlılığı oranı artmakta ve hasta bireylerin yaklaşık üçte birinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalığa eşlik etmektedir. Bu eşlik hali, tanıyı ve tedaviyi zorlaştırmaktadır. Sıklıkla, posttravmatik stres bozukluğu ve depresyon birlikte vuku bulmaktadır.
Sıklıkla, hastalığa ağrı eşlik eder. Hastaların yaklaşık %65'inden bir ya da birden çok ağrı şikayeti gelmektedir. Ağrı şikayetleri, hastalık tanısını geciktirebilir ya da teşhisin konulamamasına neden olarak hasta bireyin durumunu kötüleştirebilir. Yanı sıra, hastalığın teşhis edilmesine rağmen tam olarak anlaşılamaması da hastalığın seyrini kötüleştirebilmektedir.
Majör depresif bozukluk, diğer risk etmenlerinden bağımsız olarak, kardiyovasküler hastalık riskini 1.5-2 kat düzeyinde artırmaktadır. Hasta bireyler, kardiyovasküler hastalıklardan korunma ve tedavi amaçlı tıbbi tavsiyeleri takip etmeye daha az eğilimli hale geldiklerinden, tıbbi komplikasyonlarla karşılaşma riski artar. Ayrıca, kardiyologların hastalarının majör depresif bozukluktan muzdarip olduklarını tespit edememeleri halinde, kardiyovasküler sorun çetrefilleşebilmektedir.

Majör depresif bozukluğun sebebi bilinmemektedir. Biyopsikososyal model, hastalık nedeninin biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerin tümünden oluşan bir etki birlikteliği olduğunu öne sürmektedir. Diyatez-stres model, önceden var olan bir hassasiyet/zafiyet/kırılganlık ya da diyatezin stres yaratan hayat tecrübeleri tarafından aktif hale getirilmesi ile hastalığın vuku bulduğu görüşünü bildirir. Önceden

Tıbbi genetik ya da medikal genetik, kalıtsal hastalıkların ve genetik bozuklukların tanı, tedavi ve önlenmesiyle ilgilenen tıp dalıdır. Genel olarak, kalıtımsal varyasyonun insan sağlığı ve hastalıklarıyla ilişkilerini araştırmaktadır. İnsan genetik hastalıklarına ilişkin kalıtımı, hasta ailelerindeki ayrışımı inceler ve tedavi biçimlerini sağlamak amacıyla insan hastalıklarından sorumlu mutasyonları tanımlamaya çalışır. Kısaca genetiğin tıbba uygulanmasıdır.
Bir hastalığa neden olabilecek bilinmeyen bir gen araştırıldığında, araştırmacılar, hastalıkla ilgili genomun konumunu saptamada genellikle genetik bağlantıdan ve genetik soyağacı çizelgesinden yararlanırlar. Popülasyon düzeyindeki araştırmalarda, araştırmacılar genomdaki, hastalıklarla ilgili genlerin konumlarını saptamada Mendelci rastgelelik yönteminden yararlanmaktadır. Bu teknik bilhassa, yalnızca tek bir genle kesin olarak belirlenemeyen, birkaç gene ilişkin (multigenic) özelliklerde yararlı olmaktadır. Hastalık geni olabilecek herhangi bir gen aday olarak saptanır saptanmaz, artık sonraki araştırmalar genellikle, orthologous geni denilen bu gen üzerinde, model organizmalar kullanarak yapılır. Ayrıca kalıtımsal hastalıklar çalışmasında genotipin kopyasını çıkartma tekniklerinin gelişmiş olması farmakogenetik alanına yol göstermektedir.
Tıbbi genetik günümüzde çeşitli altdallara ayrılmış geniş bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Tıbbi genetiğin kapsadığı alanlar arasında, klinik genetik, biyokimyasal genetik, sitogenetik, moleküler genetik, psikiyatrik genetik vs. sayılabilir.

Genetik tanı merkezi

Meslek hastalığı, belirli bir meslek ya da sanayi kolunda çalışanlarda çalışılan ortamdan, işin niteliğinden ya da çalışma koşullarından dolayı, bedensel ya da ruhsal bütünlüğün bozulmasıyla ortaya çıkan hastalıkların ortak adıdır. İş kazası ile meslek hastalığı arasındaki temel fark, ilkinde ani bir gelişmeye yol açan bir olay bulunmasına karşılık, ikincisinde sağlığın tedrici bir gelişme sonucunda bozulmasıdır. Türkiye'de Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'na göre (Kanun Numarası 5510, Resmî Gazete:16.6.2006–26200) meslek hastalığı; çalıştırıldığı işin niteliğine göre tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, sakatlık ya da ruhî arıza hâlidir.
Meslek hastalıkları çoğunlukla kronik seyirli hastalıklardır ve uzun süreli etkilenme sonucunda meydana gelir. Bu yüzden meslek hastalığı tanımında bazı mesleklerde çalışıyor olmanın yanı sıra, belirli bir işyerinde uzunca bir süreden beri çalışıyor olma özelliği yer almalıdır. 

Başlıca meslek hastalıkları şunlardır:

Kimyasal kökenli çevre kirliliğinde saptanan hastalıklardır.

Çalışma ortamında metal buharı ya da polimer içeren madde buharı bulunanlarda görülen, gribal infeksiyon bulguları ön planda olduğu durumdur.

Pnömokonyozlar (başlıcaları): Silikozis; Asbestozis (perikard ve/veya plevra kalınlaşması, seröz ya da fibrinli plörit); Kömür madencileri pnömokonyozu (antrakoz); Metal tozları pnömokonyozu; Welders pnömokonyozu; Grafit fibrozisi
Alerjik alveolit: Akut alerjik reaksiyonlar; Bisinoz (byssinosis); Berilliyozis (berylliosis)
Üst solunum yolları patolojileri: Alerjik rinit; Alerjik gırtlak ödemi; Burun bölmesi lezyonları
Gırtlak ve ses hastalıkları: Ses teli nodülü; gırtlak kasları felci

Akut radyasyon sendromu; Kronik dermatit; Kemik iliği inhibisyonu; Radyasyon kataraktı; Deri kanserleri

Akciğer kanseri; Mezotelyoma (plevra, periton); Lösemi; Deri kanserleri; Mesane kanseri; Karaciğer kanseri; Üst solunum yolları kanserleri

Kontakt dermatit (alerjik, kimyasal); Akneler; Candida infeksiyonları (özellikle tırnaklarda); Hayvan atıklarından kökenli infeksiyonlar; Ürtiker; Dermatozlar

Eklem ve eklem kılıfları patolojileri; Tendon yangıları; Omuz eklemine özgü patolojiler; Kemiklerde yorgunluk kırıkları

Karpal tünel sendromu; Guyoni tünel sendromu; Çömelerek çalışanlarda n.fibularis lezyonları; Ulnar sinir patolojileri

Gürültü kökenli işitme sorunları
Makina sesinden kulak zarının zarar görmesi

Vibrasyon angionöropatisi; Osteoartiküler patolojiler; Angionöropatisi + Osteoartiküler patolojiler

Dekompresyon hastalığı; Barotravma

Sıcak çarpması; Soğuk yanıkları

Alerjik konjunktivit; Radyasyon (ultraviole) konjunktiviti / kataraktı; Viral konjunktivit / keratit; Toksik gazlara bağlı kornea lezyonları; Radyasyona bağlı retina ve koroid dejenerasyonları; İyonlaştırıcı radyasyon kataraktı

Bakteri/Virüs/Parazit hastalıkları (Sağlıkçılar, Hayvancılık işleri, Temizlik işleri)

Akciğer ödemi, Zatürre, KOAH, akciğer kanseri
İş kolu: Tekstil üretimi, boyacılık, et paketleme, hayvancılık, radyoloji, motorlu araç gazları, endüstriyel hava kirliliği, ısınma kökenli hava kirliliği, madencilik
Kirleticiler: Arsenik, asbest, krom, demir oksit, radyasyon, berilyum, ozon, azot oksitler, karbon monoksit, tekstil tozları, vinil klorür, teflon tozları

Ateroskleroz ve komplikasyonları
İş kolu: Motorlu araç gazları, endüstriyel hava kirliliği, ısınma kökenli hava kirliliği, selofan ve plastik işçiliği, motorlu araç tamirciliği, madencilik
Kirleticiler: Karbonmonoksit, hidrojen sülfür, baryum, organik fosfor bileşikleri

Erozyonlar, ülserler, kanamalar, karaciğer nekrozları, siroz, karaciğer kanseri
İş kolu: Mücevher işçiliği, kuru temizleme, soğutma sistemleri işçiliği, gıda üretimi, matbaacılık, akü ve pil işçiliği, boya üretimi
Kirleticiler: Metaller (kurşun, kadmiyum, fosfor, berilyum, arsenik), klorlu Hidrokarbonlar, nitrozaminler, vinil klorür, aflatoksin, bakteri toksinleri

Kronik böbrek hastalıkları, mesane kanseri
İş kolu: Kurşun işçiliği, tekstil üretimi, akü üretimi
Kirleticiler: Kadmiyum, kurşun, cıva, organik boyalar, halojenli hidrokarbonlar

Ekstrapiramidal bozukluklar, periferik nöropatiler
İş kolu: Ağaç işçiliği, boyacılık, ekzoz gazları, ısı yalıtımcılığı, kurşun işçiliği, tekstil üretimi, petrokimya, pestisitler, akü işçiliği, bozuk gıdalar
Kirleticiler: Cıva, manganez, kurşun, karbon monoksit, flor bileşikleri, organik fosfor bileşikleri, hekzan, ağaç koruyucu maddeler

Moleküler onkoloji; tümörlerin moleküler düzeyde araştırıldığı ve kanser kimyası ile ilgilenen disiplinler arası bir daldır. Kanser riskinin öngörülmesinden kanserin tedavi edilmesine kadar birçok konuda önemli rol oynamaktadır.

Moleküler onkoloji kanser gelişiminde rol oynayan genleri tanımlamıştır. Araştırma, biyolojik ve klinik fenotipleri incelemek için genomik, hesaplamalı biyoloji, tümör görüntüleme, yapay ortamlarda (in vitro) ve canlıda (in vivo) fonksiyonel modellerden çeşitli teknikleri birleştirmiştir. Bu genler tarafından üretilen proteinler, yeni kemoterapi ilaçları ve diğer kanser tedavileri veya görüntüleme taramaları için hedef olarak hizmet edebilmektedir. Bilim adamları, yeni aday genlerin kanser gelişimindeki rolünü doğrulamak için bir dizi teknik kullanmaktadır. Nihai amaç, bu bulguları kanser hastaları için geliştirilmiş tedavi seçeneklerine dönüştürmektir.

Olası kanser tedavileri için araştırılan birçok farklı gen vardır. En çok çalışılanlar arasında p53 geni ve PTEN geni bulunmaktadır. Bu genler, hücre döngüsünün ve hücresel genomik bütünlükte yer alan diğer yolların ana düzenleyicileridir. Bu genler hücre döngüsünü durdurarak, genetik olarak hasar görmüş hücrelerin bu hasarı yavru hücrelere aktarılmamasını sağlamaktadır. Hücre döngüsü duraklatılabilmektedir. Hasar yeterince büyükse, p53 ve PTEN gen yolları hasarlı hücrelerin ölümü için sinyal verebilmektedir. Hem p53 hem de PTEN genleri, tümör baskılayıcılar olarak sınıflandırılmaktadır Çünkü onların görevleri hasarlı genetik materyal ile kontrol dışı çoğalabilen ve kontrol altında tutulmazsa sonunda kanser büyümesine yol açabilen hücrelerin onarımını denetlemektir. Bu genlerdeki mutasyonlar, insan kanserlerinin yarısından fazlasında görülmektedir.

İmmünoterapi bağışıklık sisteminin kanser hücreleri ile savaşmasını sağlayan bir tedavi türüdür. Bağışıklık sistemi vücudun enfeksiyon hastalıkları ve diğer hastalıklarla savaşmasını sağlamaktadır. Akyuvarlar, lenf sisteminin doku ve organlarından oluşmaktadır. İmmünoterapi bir biyolojik tedavidir. Biyolojik tedavide kullanılan maddeler canlı organizmalardan elde edilmektedir. Bu tedavide vücudun kendi bağışıklık sistemi, tümör hücrelerine saldırmak için kullanılmaktadır. Bu nedenle bağışıklık sistemi, gerekirse gelecekte belirli kanser hücrelerine doğal olarak tekrar saldırabilmektedir. Kemik iliği nakilleri, antikor terapileri ve kanser hücrelerini hedefleyerek öldürmek için konakçı bağışıklık hücrelerinin çeşitli yönlendirmeleri dahil olmak üzere birçok immünoterapi türü mevcuttur.

Bir tür immünoterapi olan kimerik antijen reseptörü-T (CAR-T) hücre tedavisi, kanser tedavisinde umut verici yeni bir T hücresi immünoterapisidir. CAR-T bir antijen tanıma parçası ve T hücresi sinyalleşme alanlarından oluşan bir birleşme proteinidir. CAR-T hücresi, ağırlıklı olarak; akut lenfoblastik lösemi (ALL), kronik lenfositik lösemi (KLL), lenfoma (Lenf kanseri), multipl miyeloma (kemik iliği kanseri) dahil olmak üzere hematolojik kanserlerin tedavisinde kullanılmıştır. CAR-T hücresi; melanom (cilt kanseri), meme kanseri ve sarkom (bağ dokusunda oluşan tümör) gibi tümörlerin tedavisinde ise büyük umut vadetmektedir. CAR-T, bir kimerik antijen reseptörünü ifade etmek için bir hastanın doğal T hücrelerinin manipülasyonunu içermektedir. Şu anda milyonlarca hastanın T hücresinde bulunan bu reseptör, özgül antijenleri ifade eden kanserli hücreleri tanımaktadır. Genellikle, T hücresi antijen reseptörü aktif değildir ancak reseptör belirli bir kanserli antijeni tanıdığında, kanser hücresini yok etmek için T hücresinin fiziksel yapısı değişmektedir. Bu, hücresel ve moleküler düzeyde çalışan bir kanser tedavisi yöntemidir.

Bazı düzenleyici proteinlerin, özellikle bağışıklık kontrol noktası inhibitörlerinin, T hücrelerinin vücutta çoğalma yeteneğini azalttığı bulunmuştur. CAR-T gen terapisinin etkinliğini en iyi şekilde kullanabilmek için bu kontrol noktası inhibitörleri, CAR-T hücrelerinin öncülük ettiği sağlam bir anti-tümör bağışıklık tepkisini uyarmak için engellenebilmektedir. CAR-T hücresi üzerinde bilinen çeşitli engelleyici alıcılar vardır. Bu alıcıların ve onları bağlayan moleküllerin manipülasyonu yoluyla, CAR-T hücresinin dışa vurumu güçlendirilebilmektedir.
CAR-T hücreleri ayrıca immünoterapi yönteminin etkinliğini artırmak için sitokinlerle birleştirilebilmektedir. Sitokinler; kendilerine, yakındaki hücrelere veya uzaktaki hücrelere etki edebilen haberci moleküllerdir. Bu sitokinlerin sinyal yolları, CAR-T anti-tümör özelliklerini geliştirmek için kullanılabilmektedir.

Kanser hücrelerinde ifade edilen ilgili antijenler bazen normal vücut hücrelerinde de ifade edilebilmektedir. Bu, antijenin sadece kanser hücresine özgüllüğü olmadığında vücudun T hücrelerinin kanser hücreleri yerine kendi sağlıklı hücrelerine saldıracağı anlamına gelmektedir. Bu soruna olası bir çözüm, onları daha da özel hale getirmek için CAR-T hücrelerine iki farklı antijen reseptörü eklemektir. CAR-T immünoterapi yaklaşımıyla ilgili ikinci konu, sitokin salınım sendromuna neden olabilmesidir. Bu, bağışıklık sistemi tarafından aşırı miktarda pro-inflamatuar (iltihap yapıcı) faktörlerin salındığı ve hasta için bulantı, yüksek ateş gibi hoş olmayan yan etkilere neden olabileceği zamandır.

Gen tedavisi, ciddi şekilde hasar görmüş genomlarla işlev gören kanserli hücrelerin ifadesini değiştirmek için hastalıklı hücrelere yabancı genetik diziler sunmaktadır. Gen tedavisi/terapisi/sağaltımı, genetik hastalıkların iyileştirilmesi amacıyla hastaya DNA aktarımı yapılmasıdır. Hastaya aktarılan yeni DNA, genellikle hastalığa yol açan mutasyonun etkilerini düzeltme işlevine sahip genler içermektedir. Gen tedavisi, hastalık iyileştirme ya da önleme amacıyla DNA bölümlerinin (genellikle genlerin) kullanılmasıdır. DNA, hastalığa neden olan değişmiş (mutant) genin etkilerini düzeltecek şekilde dikkatle seçilmektedir.

Onkoloji
Moleküler tıp

Nanotıp ya da nanaomedikal, nanoteknolojinin tıbbi uygulamada kullanan, tarihi nanobilim anlayışlarını ve buluşları pratik uygulamaya dönüştüren tıp dalıdır. Nanotıp, nanomalzemelerin ve biyolojik cihazların tıbbi uygulamalarından nanoelektronik biyosensörlere ve hatta biyolojik makineler gibi moleküler nanoteknolojinin olası gelecekteki uygulamalarına kadar uzanır. Nanotıbbın güncel sorunları, nanoskaladaki malzemelerin (yapısı nanometre ölçeğinde, yani bir metrenin milyarda biri olan malzemeler) toksisitesi ve çevresel etkisiyle ilgili endişelerdir.
Nanomedikal, yakın gelecekte değerli bir araştırma araçları ve klinik olarak yararlı cihazlar seti sunmayı amaçlamaktadır. Ulusal Nanoteknoloji Girişimi, gelişmiş ilaç verme sistemleri, yeni terapiler ve in vivo görüntüleme içerebilecek ilaç endüstrisinde yeni ticari uygulamalar beklemektedir. Nanomedikal araştırmaları, dört nanomedikal geliştirme merkezini destekleyen ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri Ortak Fon programından fon almaktadır. Bu yeni bilim biçiminin fonlanmasının amacı, canlı dokuların biyolojik, biyokimyasal ve biyofiziksel mekanizmalarını daha da geliştirmektir. Günümüzde daha fazla tıp ve ilaç şirketi nanomedikal araştırma ve ilaçlara dahil olmaktadır. Bunlar arasında immünoloji ve fibrotik hastalıklar için ilaç verme sistemlerine odaklanan Bristol-Myers Squibb; COVID-19 aşısı ve mRNA terapötikleri üzerindeki çalışmalarıyla bilinen Moderna; ve kansere odaklanan ve şu anda hedeflenen hücreler üzerindeki radyasyonun etkisini artıran bir ilacı test aşamasında olan bir şirket olan Nanobiotix bulunmaktadır. Diğer şirketler arasında genetik ilaçlarda uzmanlaşmış ve hücre hedefli lipit nanopartikülünü geliştirmiş olan Generation Bio ve akut myeloid lösemiyi tedavi eden bir ilaç olan Vyxeos'u geliştiren ve kanser ile sinirbilime odaklanan Jazz Pharmaceuticals bulunmaktadır. Cytiva, mRNA aşıları ve nükleik asit kullanan diğer tedaviler de dahil olmak üzere viral olmayan genomik ilaçlar için dağıtım sistemleri üretme konusunda uzmanlaşmış bir şirkettir ve Ratiopharm, çeşitli kanserler için bir ilaç olan Pazenir'i üretmesiyle bilinir. Son olarak, ağrı yönetimi konusunda uzmanlaşmış olan Pacira, opioid içermeyen ilk tedavi olan osteoartrit diz ağrısı için ZILRETTA'yı üretmesiyle bilinir.

Son yıllarda ortaya çıkan nanoteknoloji için küresel fonlama yılda %45 oranında arttmış ve ürün satışları 2013 yılında 1 trilyon doları aşmıştır. 2023 yılında küresel pazarın değeri 189,55 milyar dolardı ve önümüzdeki on yılda 500 milyar doları aşması öngörülmektedir.

Nefroloji, sağlıklı böbrek fizyolojisi ve böbrek hastalıklarıyla ilgilenen iç hastalıkları ve pediatriye bağlı bir bilim dalıdır, dahili tıp bilimlerinden birinin uygulama alanıdır. Bu alanda uzman olan doktor, nefrolog, nefroloji hekimi/uzmanı ya da böbrek hastalıkları hekimi/uzmanı olarak adlandırılabilir.

Nefroloji, böbrek fonksiyonlarını inceleyerek böbrek hastalıklarının önlenmesi, tedavisi ve yönetimi ile ilgilenir. Hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı, akut böbrek yetmezliği, glomerülonefrit, böbrek taşları, böbrek nakli, idrar yolu enfeksiyonları gibi hastalıklar nefroloji kapsamındadır. Ayrıca, böbrek hastalıklarının kardiyovasküler sistemle olan ilişkisi, elektrolit dengesizlikleri ve böbrek kanseri gibi multidisipliner alanlarda da çalışmalar yapar.

Türk Nefroloji Derneği 2 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Böbrek hastalıkları hakkında bazı gerekli bilgiler

Nüfus sağlığı, "bu tür sonuçların grup içindeki dağılımı da dahil olmak üzere, bir grup bireyin sağlık sonuçları" olarak tanımlanmıştır. Akarowhe'ye (2018) göre nüfus sağlığının işe yarayan tanımı şu şekilde ifade edilmektedir; bir sanat olarak nüfus sağlığı, belirli bir coğrafi konumdaki beklenen bir grup insana eşit sağlık hizmeti sunumuna yönelik olduğu anlamına gelir; bir bilim olarak, insanların sağlık sorunlarına tıbbi tedavi sunmada önleyici, tedavi edici ve teşhis hizmetlerinin bilimsel yaklaşımını benimsediğini ima eder; bir ürün olarak, nüfus sağlığının, söz konusu coğrafi alan içerisinde sağlık tatmini yoluyla insanların genel sağlık performansına yönelik olduğu anlamına gelir; ve bir süreç olarak, insanların sağlık ihtiyaçlarını karşılamak için bir sağlık yönetimi / nüfus sağlığı yönetim sisteminin etkili ve verimli bir şekilde yürütülmesini gerektirir. Tüm insan nüfusunun sağlığını iyileştirmeyi amaçlayan bir sağlık yaklaşımıdır. Bu kavram, hayvan veya bitki popülasyonlarına atıfta bulunmaz. Üç bileşenden oluştuğu belirtilmiştir. Bunlar "sağlık sonuçları, sağlık belirleyicileri kalıpları ve politikalar ve müdahalelerdir ". Nüfus Sağlığının amacına ulaşmada önemli kabul edilen bir öncelik, diğer faktörlerin yanı sıra, sağlığın sosyal belirleyicileri olan SDOH nedeniyle farklı nüfus grupları arasındaki sağlık eşitsizliklerini veya eşitsizlikleri azaltmaktır. SDOH, farklı popülasyonların doğduğu, büyüdüğü ve yaşamları boyunca birlikte çalıştığı ve insan popülasyonlarının sağlığı üzerinde potansiyel olarak ölçülebilir bir etkiye sahip olan tüm faktörleri (sosyal, çevresel, kültürel ve fiziksel) içerir. Nüfus Sağlığı kavramı, çoğu ana akım tıbbın özelliği olan bireysel düzeyden odakta bir değişikliği temsil eder. Ayrıca, farklı popülasyonların sağlığını etkilediği gösterilen daha geniş bir faktör yelpazesini ele alarak halk sağlığı kurumlarının klasik çabalarını tamamlamayı amaçlamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu, 2008 yılında, hastalıkların ve yaralanmaların büyük kısmından SDOH faktörlerinin sorumlu olduğunu ve bunların tüm ülkelerde sağlık eşitsizliklerinin başlıca nedenleri olduğunu bildirdi. ABD'de, SDOH'nin önlenebilir ölüm oranlarının %70'ini oluşturduğu tahmin ediliyordu.
Nüfus sağlığı perspektifinden bakıldığında, sağlık sadece hastalıktan arınmış bir durum olarak değil, "insanların yaşamın zorluklarına ve değişikliklerine uyum sağlama, bunlara yanıt verme veya bunları kontrol etme kapasitesi" olarak tanımlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 1946'da sağlığı daha geniş anlamıyla "yalnızca hastalık veya sakatlığın yokluğu değil, tam bir fiziksel, zihinsel ve sosyal iyilik hali" olarak tanımladı.

Healthy People 2020, ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Departmanı tarafından desteklenen ve Genel Cerrah'ın ofisi ve diğerlerinin 34 yıllık birikimli çabasını temsil eden bir web sitesidir. Sağlığın sosyal belirleyicileri olarak kabul edilen 42 konuyu ve nüfus sağlığını iyileştirmek için düşünülen yaklaşık 1200 özel hedefi tanımlar. Seçilen konular için mevcut olan araştırmalara bağlantılar sağlar ve bu sorunları gerçekçi bir şekilde ele almak için gerekli olduğu düşünülen topluluk katılımı ihtiyacını tanımlar ve destekler.

Son zamanlarda, nüfus artışının etkisiyle insan rolü teşvik edildi, epidemiyologların, ekonomik eşitsizlik ve bunun nüfusların sağlığıyla ilişkisi konusunda artan ilgisi var. Sosyoekonomik durum ile sağlık arasında çok güçlü bir ilişki vardır. Bu korelasyon, diğer herkes sağlıklı olduğunda hasta olma eğiliminde olanların sadece fakirler, kalp hastalığı, ülserler, tip 2 diyabet, romatoid artrit, belirli kanser türleri ve erken yaşlanma olmadığını göstermektedir. SES Gradyanının gerçekliğine rağmen, nedeni konusunda tartışmalar var. Bazı araştırmacılar (A. Leigh, C. Jencks, A. Clarkwest - ayrıca bkz. Russell Sage çalışmaları), daha iyi durumda olanların daha büyük ekonomik kaynakları nedeniyle ekonomik durum ile ölüm oranı arasında kesin bir bağlantı görüyorlar, ancak  sosyal statü farklılıkları nedeniyle çok az korelasyon buluyorlar.

ABD'de coğrafi farklılığa göre sağlık çıktılarında, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve maliyetlerde Hastane Yönlendirme Bölgeleri düzeyine kadar (306 eyalet sınırlarını aşabilen bölgesel bir sağlık hizmetleri pazarı olarak tanımlanmıştır) iyi belgelenmiş farklılıklar vardır. Irk, cinsiyet, yoksulluk, eğitim seviyesi ve bu varyasyonlara yerin nispi katkıları konusunda devam eden tartışmalar vardır. Anne ve Çocuk Sağlığı Bürosu Epidemiyoloji Ofisi, komşuluk (coğrafi) değişkenlerin sonuçlar üzerindeki kafa karıştırıcı etkilerini azaltmak için sağlık eşitsizlikleri üzerine araştırma yapmak için analitik bir yaklaşım (Sabit Etkiler veya hibrit Sabit Etkiler) kullanılmasını önerir.

Nüfus sağlığı sürekli eleştirilere ve varsayımlarına konu olmuştur

Aile planlaması programları (doğum kontrol hapları, cinsel sağlık eğitimi ve güvenli seksin teşviki dahil) nüfus sağlığında önemli bir rol oynar. Aile planlaması, tıptaki en düşük maliyetli müdahalelerden biridir. Aile planlaması, istenmeyen gebeliği ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların bulaşmasını azaltarak hayat ve para tasarrufu sağlar.
Örneğin, Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı, uluslararası aile planlaması programının faydalarını şöyle sıralamaktadır:

"Yüksek riskli gebelikleri azaltarak kadınların sağlığını korumak"
"Gebelikler arasında yeterli zaman tanıyarak çocukların sağlığının korunması"
"Bilgi, danışmanlık ve erkek ve kadın prezervatiflerine erişim sağlayarak HIV/AIDS ile mücadele"
" Düşüklerin azaltılması"
"Kadın haklarını ve eğitim, istihdam ve topluma tam katılım fırsatlarını desteklemek"
"Nüfus artışını stabilize ederek çevrenin korunması"

Ruh sağlığına yönelik toplum temelli üç tür yaklaşım vardır: sağlık hizmetleri sistemi müdahaleleri; halk sağlığı uygulama müdahaleleri; ve sosyal, ekonomik ve çevresel politika müdahaleleri. Sağlık sistemi müdahalelerine sağlık sistemi ve hastane liderleri aracılık eder. Bu müdahalelerin örnekleri arasında klinik akıl sağlığı hizmetlerinin etkinliğinin artırılması, topluluk ortakları için konsültasyonlar ve eğitim sağlanması ve halk ruh sağlığı için politika, uygulama ve planlamayı bilgilendirmek için toplu sağlık verilerinin paylaşılması yer alır. Halk sağlığı uygulama müdahalelerine halk sağlığı departmanı yetkilileri aracılık eder. Bu müdahaleler arasında politika değişikliklerinin savunulması, akıl hastalığının damgalamasını azaltmak için kamu hizmeti duyurularının başlatılması ve toplum ruh sağlığı kaynaklarının erişilebilirliğini artırmak için sosyal yardımların yapılması yer almaktadır. Seçilmiş yetkililer ve idari politika yapıcılar sosyal, ekonomik ve çevresel politika müdahalelerini uygular. Bunlar, finansal ve konut güvensizliğinin azaltılmasını, kentsel yeşil alanı artırmak ve gece gürültü kirliliğini azaltmak için yapılı çevrenin değiştirilmesini ve akıl hastalığı olanlara yönelik yapısal damgalanmanın azaltılmasını içerebilir.

Sağlık reformu, geleneksel hastane geri ödeme modellerine geçişi sağlıyor. Hastaların Korunması ve Uygun Maliyetli Bakım Yasasının (PPACA) yürürlüğe girmesinden önce, hastanelere hizmet başına ücret modelleri aracılığıyla prosedürlerin hacmine göre geri ödeme yapılıyordu. PPACA kapsamında, geri ödeme modelleri hacimden değere değişiyor. Yeni geri ödeme modelleri, performans için ödeme, değere dayalı bir geri ödeme yaklaşımı etrafında inşa edilmiştir; bu yaklaşım, mali teşvikleri hasta sonuçlarına yerleştirir ve ABD hastanelerinin mali açıdan ayakta kalabilmek için iş yapma şeklini büyük ölçüde değiştirmiştir. Hastaneler, hasta bakım deneyimini iyileştirmeye ve maliyetleri azaltmaya odaklanmanın yanı sıra, nüfus sağlığını iyileştirmeye de odaklanmalıdır (IHI Üçlü Amaç).

Oksoloji
Toplum Sağlığı
Ekonomik Eşitsizlikler

"Global and regional burden of disease and risk factors, 2001: systematic analysis of population health data" (PDF). The Lancet. 367 (9524): 1747-1757. 27 Mayıs 2006. doi:10.1016/S0140-6736(06)68770-9. PMID 16731270. 23 Mart 2009 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 

California-Davis Sağlık Sistemi Üniversitesi Nüfus Sağlığını İyileştirme Enstitüsü 27 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New York Üniversitesi Nüfus Sağlığı Bölümü 11 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wisconsin Üniversitesi-Madison'daki Nüfus Sağlığı Enstitüsü
Kanada Sağlık Bilgileri Enstitüsü 8 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanada, Ottawa Üniversitesi Nüfus Sağlığı Enstitüsü 10 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Okulu Nüfus ve Aile Sağlığı Bilimleri Bölümünde Nüfus ve Sağlık Yüksek Lisans Programı
Nüfus Sağlık Forumu web sitesi 20 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanada Halk Sağlığı Kurumu'nun nüfus sağlığını ele alması 30 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanada Politika Araştırma Sekreterliği nüfus sağlığı raporu

Nükleer tıp, canlılara verilen ışın etkin (radyoaktif) maddelerin yaydıkları ışınların özel yöntemler veya aygıtlarla dışarıdan sayımı (parıltı sayımı) ya da görüntü olarak izlenmesi ya da tanımlanması ile tanı konulmasını sağlayan tıp dalıdır.
Sintigrafi; eser düzeyde ışın etkin (radyoaktif) bir maddenin genellikle damardan verilmesinden sonra "Gamma kamera" denen görüntüleme aygıtıyla işlevbilimsel bir durumun (organdaki kanlanma vb. değişim) görüntülenmesi tekniği olup, kemik, kalp, beyin ve dinamik böbrek sintigrafisi gibi türleri bulunmaktadır.
Kullanılan aygıtlar, radyoaktivite sayıcıları, Gamma kamera ve PET-CT (Pozitron Emisyon Tomografisi) olarak adlandırılır.
Görüntüleme için kullanılan bileşikler, radyonüklidler ya da radyonüklidler ile birleştirilen farmasötiklerdir. Bu maddeler vücutta fizyolojik işlevsellikleri ile görüntü sağlarlar. Görüntü almak için kullanılan en basit aygıta "Gamma kamera" adı verilir. Bu cihazların daha gelişmiş türleri "SPECT" (Single Photon Emission Tomography) adını alır. En son kullanıma giren Nükleer Tıp aygıtı PET/CT ya da PET/MR'dır. Bu sistemlerde amaçlanan işlev bilimsel görüntüleme ile anatomik görüntülemenin tek bir görüntüde birleştirilmesidir.
Nükleer tıbbın sağaltımı (tedaviyi) ilgilendiren yanında vücuda ayrı yollarla verilen radyonüklidlerden yararlanılır. Burada radyasyonun sağaltıcı ya da ağrı giderici özelliklerinden yararlanılır. Tiroid urları ve hipertiroidin tedavisi buna örnek gösterilebilir.
Türkiye'de birçok üniversite hastanesinde Nükleer Tıp Anabilim Dallarında, Sağlık Bakanlığı Hastanelerinde Nükleer Tıp Bölümleri'nde ve birçok özel nükleer tıp laboratuvarında, nükleer tıp incelemeleri yapılmaktadır.
Vücuda damar yolu ile enjekte edilen radyoaktif maddenin, radyasyon ölçüsü olarak herhangi bir zararı bulunmamaktadır. Sintigrafik araştırmalarla radyolojik araştırmalar arasındaki tek benzerlik, iki yöntemde de elde edilen görüntülerin bir filme aktarılmasından oluşmasıdır. Özünde, görüntüleme için kullanılan yöntem de, elde edilen görüntü de (sintigrafide fizyolojik, radyolojide anatomik) oldukça ayrıdır.

1-PET/CT ile Kanser

Tümör'ün iyicil ya da kötücül olmasının saptanması
Kanserin vücuda yayılımının saptanması
Verilen tedaviye yanıtın saptanması
2-PET/CT ile Beyin

Alzheimer (Bunama) hastalığının erken tanısı
Epilepside (Sara, tutarık) nöbete neden olan odakların saptanması
3-PET/CT ile Kalp

Tıkalı olan kalp damarının, kalp kasına verdiği zararın (oksijensizlikten ötürü) saptanması
Kalp hastalığının yaygınlığının saptanması
Kalp krızi sonrası PTCS/Stent cerrahisinden hastanın ne denli yararlanacağının saptanması
4-Akciğer
5-Böbrek
6-Kemik
7-Tiroid
8-Sindirim sistemi (Gastrointestinal)
9-Lenfosintigrafi
10-Sentinel Akkan (Lenf) Düğümü İncelemesi
11-Dakriyosintigrafi
12-Böbreküstü bezi kabuk bölgesi Sintigrafisi
13-Erbezi (Testis) Sintigrafisi
Ayrıca kimi tür sintigrafiler kendi alt basamaklarıda çeşitlilikler içermektedir.
Nükleer tıp küçük oranlarda ışın etkin maddelerin genellikle toplar damardan (intravenöz) uygulanışının ardından doku ile organların fiziksel ve biyokimyasal olarak bunları almasıyla oluşan görüntüleri inceleyen tıp dalı.
Nükleer Tıp, biyolojik maddelerin X ve gama ışınına geçirgen olması ilkesine göre çalışır.
Nükleer Tıp uygulamalarında kullanılan radyofarmasötiklerin çoğu tanı amacına yöneliktir. Radyofarmasötikler genellikle radyoaktif bölüm ile farmasötik bölüm olmak üzere iki bileşenden oluşur.

Üreteç sisteminin temel ilkesi; fiziksel ya da kimyasal bir yöntemle daha uzun yarı ömrü bulunan ana radyonüklidden daha kısa yarı ömürlü bir yavru radyonüklid elde etmektir.
Nükleer Tıp merkezlerinde en çok Mo99-Tc99m jeneratörü kullanılmaktadır. Jeneratör içerisinde Mo99 bulunmaktadır. Mo99 bozunmaya uğrayarak Tc99m oluşturur. Üretecin içerisinden serum fizyolojik geçirilerek Tc99m perteknetat'ın molibdenden ayrılması sağlanır. Bu olaya sağım (elution) denir. Bir sağımdan sonra jeneratördeki molibdenden yeniden Tc oluşur. Bu da ikinci bir sağımda üreteçten dışarıya alınır.

Kolay hazırlanmalı ve ucuz olmalı
Uygun fiziksel ve etkili yarı ömürFiziksel yarı ömür: Bir radyonüklidin başlangıçtaki atom sayısının ya da etkinlik düzeyinin % 50'sine inmesi için geçen süredir.Biyolojik yarı-ömür: bir maddenin yarısının olağan atılma yollarıyla vücuttan atılması için geçen süredir (Tb). Bu, bir maddenin dengeli ve radyoaktif hali için aynıdır.Etkili yarı-ömür: Fiziksel ve biyolojik yarı-ömür gözönünde bulundurulduğunda, maddenin vücuttan atılımı için geçen süredir. Te = Tp X Tb / Tp + Tb
Radyasyon türü ve enerjisi: Tanı amacıyla genellikle gama fotonu yayan radyonüklidler kullanılıp, enerjileri 100-300 keV arasında olması yeğlenir. Tanecikli tipte radyasyon yayan ışın etkin maddeler sağaltım amacıyla kullanılır.
Yüksek hedef / hedef dışı etkinlik oranı
Metabolik uygunluk
Denge
Farmasötik özellikler
Radyonüklid taşıyıcısız olmalıdır. Eğer radyoaktif madde içinde aynı elementin radyoaktif olmayan oluşumları bulunuyorsa, yeterince yalın değildir. Elementin yalnızca radyoaktif atomlarının bulunduğu radyonüklidlere taşıyıcısız adı verilir.
Radyonüklid yüksek özgül etkinliğe sahip olmalıdır. Birim kütledeki etkinlik ne denli çoksa özgül etkinlik o denli yüksektir.

FDG-F18 :Fluorodeoxyglucose (18F). PET-CT' de kullanılır. 110 dk yarı ömürlü bir radyoaktif maddedir.
NaF-18 : PET-CT de kullanılan özel bir radyoaktif maddedir.
Tc-99m perteknetat: Tanı amacıyla en sık kullanılan radyoaktif maddedir. Bu biçimiyle tiroid sintigrafisinde kullanılır. 
Radyofarmasötikler Tc-99m ile işaretlenir.

Tc-99m DMSA: böbrek sintigrafisi
Tc99m MDP: kemik sintigrafisi
Tc99m sülfür kolloid: karaciğer-dalak sintigrafisi
İyot-131: Tedavi amaçlı, tiroid sintigrafisi. Sağaltım amacıyla en sık kullanılan radyoaktif maddedir. Hipertiroidi ya da tiroid kanseri tedavisinde kullanılır.Galyum-67: Tümör ve enfeksiyon görüntülemesiTalyum-201: Miyokard perfüzyon görüntülemesi

Tanısal nükleer tıp incelemelerinde fetusun aldığı doz genellikle 1 rad'dan azdır.
Talyum-201 ve iyot-131 plasentayı geçebilir.
Fetusun tiroidi ışın etkin iyodu anneninkine göre 6-7 kat çok tutar.
Sülfür kolloid, DTPA ve makroagregatlar plasentayı geçemezler
Gebelik süresince alınabilecek radyasyon ölçüsü 0,5 rem'i geçmemelidir.

Tümör görüntülenmesi ya da sağaltımında kullanılabilir.

Kemik sintigrafisi
Karaciğer sintigrafisi
Ga-67 tüm vücut sintigrafisi
I-131 MIBG sintigrafisi
Lenfosintigrafi
Monoklonal (tek eşlenikli) antikor sintigrafisi

İyi farklılaşmış tiroid kanseri
Kötücül (habis) feokromasitoma ve öbürleri
Nöroendokrin urlar
Kemiğe sıçramalara (metastaz) bağlı gelişen ağrının hafifletilmesi
Katı urlarda radyoimmunoterapi

Tiroid lobuna olan sıçramalar 150 mCi; akkan (lenf) düğümü metastazı 175 mCi; Uzak metastazlar: 200 mCi

Kısa dönemde görülenler:

Bulantı, kusma
Siyaladenit (tükürük bezlerinde yangı), gastrit (mide yangısı)
Kemik iliği baskılanması
Metastazlarda ağrı, şişlik, kanamalar (hemoraji)
Tiroid fırtınası (kalan dokusu fazla olanlarda, işlevsel metastaz varlığında)
Ses tellerinin felç olması
Beyinde ödem (beyin metaztazı olan olguların sağaltımlarının ardından)
Hipoparatiroidizm
Uzun dönemde görülenler:

Radyasyon fibrozu
Kalıcı kemik iliği baskılanması
Lösemi
Doğuştan anormallikler
Kısırlık
İkincil çıkabilen urlar

İncelemenin özü verilen radyofarmösitiğin belirli bir zamanda tiroid bezince tutulan miktarının yüzde olarak hesaplanmasına dayanır. Bu işlem, I-131, Tc-99m O4 veya I-123 ile yapılabilir.

Verilen radyoaktif iyotun element iyot gibi tiroidde tutunması ve hormona dönüşmesine dayanır. 4-6 saat açlıktan sonra 1mikroCi/kg I-131 hastaya ağız yoluyla verilir. Aynı oranda etkinlik ölçün (standart) olarak kullanılır. 4. ve 24. saatte hastadan ve standarttan sayımlar alınır. Uyluk bölgesinden de 4. ve 24. saatte sayımlar alınır. Tiroid tutulum (%): Tiroid üzerindeki sayım-uyluktaki sayım/standattaki sayım işlemi ile hasaplanır.
Yüksek tutulumu olan durumlar:

Hipertiroidi
Hashimato tiroidi'nin erken dönemi
Antitiroid sağaltımının kesilmesinden sonra görülen geri tepme olgusu (ing. rebound phenomenon)
İyot açlığı
Düşük Tutulum

Hipotiroidi
Fazla miktarda iyot veya iyotlu bileşik alımı
Tiroid hormonu ya da antitiroid tedavi uygulaması
Subakut (iveğen altı) tiroidit

Gerekirlik durumları:

Guatr
Boyunda dokunularak hissedilebilen kitle varlığı
Klinik hipo ya da hipertiroidizm
Tiroidit (tiroid bezinde yangı)
Dalan guatr olmasından kuşkulanılan durumlar
Tiroid ameliyatı öncesi ve sonrası izleme dönemi
Tiroidinde ur (kanser) tanısı almış olguların değerlendirilmesi
I-131, I-123, Tc-99m perteknetat, Tl-201 kullanılabilir.

Ayrımlaşmış tiroid kanser tanısı almış ve ameliyat edilmiş hastaların izleminde kullanılır. Bu inceleme için 4 hafta öncesinden T4, 2 hafta öncesinden de T3 hazırlamaları kesilmeli ve düşük iyotlu diyet uygulanmalıdır. I-131' in ağızdan verilmesinden 24 ve 96 saat sonra boyun bölgesinden ve tüm vücuttan görüntüler alınır.

Tc-99m MIBI'nin i.v. (toplar damardan) verilmesinden 15 dakika ve 3 saat sonra boyun bölgesinden görüntü alınır. 15. dakikada tiroidde de, paratiroidde de tutulum gözlenirken, 3. saatte tiroiddeki etkinlik boşalır, paratiroid patolojisinde ise etkinlik birikimi sürer.

Tl-201 toplar damardan verilir ve boyundan görüntü alınır. Daha sonra Tc-99m i.v. olarak verilir ve görüntü kayıt edilir. Bilgisayar yardımı ile görüntüler birbirinden çıkarılır. Tl-201, tiroidde de, paratiroidde de, Tc-99m O4 ise yalnızca tiroidde tutulur.

Böbrek üstü bezi kabuk bölgesi (korteks) sintigrafisi: I-131 iodokolesterol kullanılır.
Böbrek üstü bezi öz bölgesi (medulla) sintigrafisi: I-131 MIBG kullanılır, hücre içine norepinefrin tutulum düzeneği ile alınır.

Radyonüklid yöntemler kullanılarak; böbreğin anatomik yapısı, fonksiyonel durumu, GFR (Glomerül filtrasyon hızı), ERPF (renal plazma akımı), böbreklerin rölatif fonksiyonu, vezikoüreteral reflü değerlendirilebilir.

Renal fonksiyon değerlendirmesi
Obstrüksiyon değerlendirmesi
Renavasküler hipertansiyon değerlendirmes

Obezite, biriken fazla vücut yağının sağlık üzerinde olumsuz bir etkisi olabilecek seviyede çok olması nedeniyle oluşan tıbbi bir durumdur. Bir kişinin ağırlığının kişinin boyunun karesine bölünmesiyle elde edilen bir ölçüm olan Vücut kütle indeksinde (VKİ) genel olarak indeksi 25 kg/m2 ila 30 kg/m2 ve üzeri olanlar obez olarak kabul edilirler. Bazı Doğu Asya ülkelerinde ise daha düşük değerler kullanılmaktadır. Obezite özellikle kalp rahatsızlığı, tip 2 diyabet, obstrüktif uyku apnesi, belirli kanser türleri ve osteoartrit gibi çeşitli hastalıkların olasılığını artırır.

Bu yöntemler klinik araştırmalar dışında genel pratikte kullanımı sınırlıdır. Vücut toplam su ölçümü (işaretli su kullanılarak), ultrasonografi, Bilgisayarlı Tomografi, (CT, BT), Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRI), Dual foton absorbsiyometresi indirekt yöntemler arasındadır. Obezitenin belirlenmesinde birçok yöntem kullanılmasına rağmen, pratik olduğu için sık kullanılan en geçerli yöntemler beden kitle indeksi (BKİ) hesaplanması, bel ve kalça çevresi ölçümüdür.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenmiş sınıflamaya göre;

18.5 altında BMI Az Kilolu
18.5 - 24.9 Normal Kilo
25.0 - 29.9 Fazla Kilo
30.0 - 39.9 Obez
40.5'ın üzeri Morbid (ciddi)
50 ve üstü Süper obez olarak belirlenmiştir.
Obezitenin değerlendirilmesinde yapılan ölçümlerde, bel kalça oranının erkeklerde 1'in altında, kadınlarda ise 0, 85'in altında olması gerekir. Bel çevresi ölçümleri obezite tanısı için oldukça pratik bir yöntemdir. Bu doğrultuda erkeklerin bel çevresinin 102 cm'den, kadınların ise 88 cm'den büyük olması şişmanlığın göstergesi olarak metabolik sendrom riskidir.
Beden kitle indeksinin 25 ve üzerinde olduğu durumlarda metabolik sendrom ismi verilen, diyabet, hipertansiyon ve kolesterol gibi hastalık riskleri obezitenin derecesine göre artmaktadır. Yalnız beden kitle indeksini hesaplarken ağırlık ve boy baz alındığından dolayı obezitenin metabolik komplikasyonları ile bağlantılı olan yağ oranı hakkında yeterli bilgi elde edilememektedir. Ayrıca, BKİ hastalığın şiddeti hakkında da bilgi vermez. Daha da önemlisi yaş, cinsiyet ve ırklar arasında da ayrım imkânı sağlamaz. Yağ oranı hakkında yeterli bilgi elde edilemediğinden dolayı beden kitle indeksine ek olarak bel çevresi de ölçülmektedir. Bel çevresi ve bel/kalça oranı ölçümleri yağ dağılımı hakkında fikir edinmemizi sağlar. Obez hastalarda bel çevresinin erkeklerde 102 kadınlarda ise 88 cm'nin üzerinde olması kalp ve damar hastalık riski ile bağlantılıdır. Obezite cerrahisinde tek karar mekanizması Beden Kitle Endeksi olduğundan aslında bu yöntemden çok büyük fayda görecek çok sayıda hasta bu kısıtlama nedeniyle sigorta kapsamında cerrahi tedaviden faydalanamamaktadır.

Yapılan çalışmalar şişmanlık oluşumunda kalıtım veya genetik faktörlerin % 25-40 oranında rol oynadığını göstermiştir. Şişman kişilerin çocuklarında şişman olmayanlara göre şişmanlık görülmesi 2-3 kat fazladır. Anne ve babanın her ikisinin şişman olması durumunda çocukların %80'inde  erişkin yaşta şişmanlık gelişir.
Anne veya babadan biri şişman ise %40, her ikisi normal kilolu ise %10 oranında çocukluk çağında (3-10 yaş arası) aşırı kilolu olan çocukların %50' sinde erişkin dönemde aşırı kilolu olma riski vardır. Şişmanlığın genetik nedenleri uzun yıllardan beri araştırılmaktadır. Toplumda sık görülen şişmanlığı ortaya çıkaran birçok genetik bozukluk vardır. Fransa ve Almanya'da şişman ailelerde yapılan çalışmalarda 10 numaralı kromozomdaki belirli bir alanın şişmanlıktan sorumlu olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu alandaki genlerin incelenmesi ile şişmanlığa neden olan genler daha iyi ortaya çıkarılabilecektir. Bunun yanında tek gen bozukluğuna monogenik bağlı şişmanlıklar da vardır. Şişmanlığın %5 kadarı tek gen bozukluğuna bağlıdır.

Elma tipi vücut yağlanması- santral obezite
İleride sebep olabileceği riskler bakımından obezitenin bünyede oluşturduğu yağlanmanın dağılımı çok önem taşımaktadır. Gövde ve karın bölgesi içinde daha fazla miktarda biriken yağlar; kalp hastalıkları, hipertansiyon, hiperlipidemi ve Tip ll Diabetes Mellitus ile görülen metabolik sendromlar bakımından risk ihtimallerini arttırır. Bu şekilde bir yağ dağılımı gösteren obezite çeşidine elma tipi vücut yağlanması yani, merkezi şişmanlık denmektedir. Bu vücut tipinde karın bacaklardan çok, gövde ve karın bölgesinde bir yağlanma şekliyle kendini gösterir. Metabolik sendrom bakımından daha yüksek bir risk grubuna ait bu hastalarda, karın etrafında belirgin gövdesel yağlanma söz konusudur.

0-3 yaş dönemindeki beslenme çok önemlidir. Santral sinir sisteminin gelişimi ile kemik-kas işlevlerindeki uyum bu dönemde gerçekleşir. Doğumdan hemen sonraki ilk 60 dakika içinde başlanması gereken emzirmenin en az 6 ay sürdürülmesi gerekir. Bebekler biberon ya da benzeri araçlar kullanılmadan doğrudan emzirilmelidir. Yaşamının ilk yılını anne sütüyle beslenerek geçiren çocukların kazanımları annelerinkinden onlarca kat fazladır. İlk yaşlarından başlayarak aşırı kalori yüklenen çocuklarda, yağ fazlasının depolanması için adiposit sayısında yoğun bir artış (hiperplazi) olur. Sayısı artan adipositler yaşam boyu olduğu yerde bekler, yüksek kalori koşullarında yağ depolar. İlerleyen yıllarda beslenmesini düzenleyerek kilo veren bireyler, karbonhidratlara döndüğü gün adipositlerini şişirmeye başlarlar (hipertrofi). Adipositlerin yağ depolama yetisi neredeyse sonsuzdur.
Obezite hastalığı sık sık ve yüksek oranlarda kalorili beslenme düzeniyle yaşayan, fiziksel olarak etkinliğin ya da egzersiz yapmanın az olduğu kişilerde görülmektedir. Bunun dışında genetik olarak yatkın olma, hormonal bozukluklar, psikolojik sorunlar ve akabinde kullanılan antipsikotik ilaçlar da obeziteyi tetikleyen sebepler arasındadır. Halk arasında, obezite hastalığının metabolizma hızının düşüklüğüyle ilişkili olduğu yönünde bir kanı olsa da, bu aslında nadir görülen bir sebeptir.
Çoğunlukla obezite diğer bir deyişle morbid obezite hastalığından muzdarip kişiler vücudunun gerekliliklerini karşılamak için kilosu normal olan kişilerden daha fazla enerji tüketmektedirler. Dolayısıyla obezite hastalığı olan kişilerin bazal metabolizma hızları yükselmiştir. Gelişen teknoloji bireylerin fiziksel olarak bedenlerini kullanma alanını daraltmıştır. Bu da obezite hastalığının artışında yüksek bir etkiye neden olur.

Ateroskleroz (koroner yetmezliği, felçler)
Depresyon ve sosyal izolasyon
Derin ven trombozu
Dilate kardiyomyopati
Diabetes mellitus (tip 2, %80-90)
Doğumsal anomalili bebekler
Düzensiz menstrüasyon ve kısırlık
Eklem patolojileri (alt ekstremitelerde osteoartrit)
Tromboembolizm
Erken demans
Gut
Hayat süresinde kısalma (erken ölümler)
Hiperkolesterolemi/hiperlipidemi
Hipertansiyon
Hipoventilasyon (Pickwickian) sendromu
İri bebekler (makrosomi)
Kanserler (endometrium, kolon, meme)
Karaciğer yağlanması
Kolelityazis
Komplikasyonlu gebelik ve doğum
Konjestif kalp yetmezliği
Libido azalması
Migren atakları
Vertebra bozuklukları

Hollanda'da yapılan bir araştırmaya göre obezler ve sigara içenlerin sağlık sistemi açısından daha ekonomik olduğu iddia edilmektedir. Sigara içenler ve obezler daha az yaşadığı için kısa dönemde sağlık maliyetleri yüksek olsa da uzun dönemde sağlıklı insanlara göre daha az sağlık maliyeti olduğu sonucu çıkmaktadır. Sigara kullanımı ve obezitenin yol açtığı hastalıkların tedavilerinin ileri yaşlarda ortaya çıkan alzheimer gibi hastalıklara oranla çok düşük maliyetle olması sebep olarak gösterilmektedir. Araştırmaya göre Hollanda sağlık sistemi her obezite kişi başına erken ölüm nedeniyle 50.000 USD (2007) tasarruf etmektedir. Amerika obeziteyle savaşta yıllık 250.000.000 $ para harcamaktadır.

Erişkinler için engel oranı kılavuzunda yer alan obezite engel oranı, birçok kronik hastalığın başlıca risk faktörlerinden biridir ve sağlık açısından ciddi sorunlara neden olabilir. Obezite, vücutta aşırı yağ birikiminin olduğu bir durumdur ve vücut kitle indeksi (VKİ) ile değerlendirilir.

Zayıflama (Kilo kontrolü, diyet)
ROHHAD

Okuryazarlık; bir dilin yazınlarını okuyabilme, okunan ögeleri algılama ve kavrama yetisine sahip olunmasıdır.
UNESCO'nun tanımına göre okuryazarlık; değişik türdeki yazılı kaynakları, kayıtları kullanarak tanımlama, anlama, yorumlama, bir araya getirme, iletişim kurma ve hesap yapma yeteneğidir. Toplumun geniş bir kitlesine hitap edebilmesi, bilgisini ve gücünü geliştirerek hedeflerine ulaşabilmesi için bireye olanak veren olgudur.
Günümüzde her yıl 8 Eylül günü Dünya Okuryazarlık Günü olarak kutlanır.

Pek çok araştırmacı okuma yazma bilme oranının direkt olarak insan için hayati önem taşıdığını öne sürer. Bu iddiayı savunanlara göre, köle pazarlarında okuma yazma bilenlerin daha pahalıya satılması, Hindistan'da 1960'ta yapılan eğitim reformunun ardından anne-bebek ölüm oranlarının hızla düşüş göstermesi bunun en açık kanıtıdır.
Dünya üzerinde okuryazarlık oranlarının en düşük olduğu bölgeler Güney Asya, Arap ülkeleri ve iç Afrika ülkeleridir. Bu bölgelerde okuryazar olmayan nüfus %40-50'lere kadar varmaktadır. Okuryazarlık oranının yakın zamana kadar çok düşük olduğu Çin, Vietnam gibi ülkelerde bugün okuryazarlık oranları hâlâ düşükken, Brezilya, Endonezya gibi gelişmekte olan ülkelerde bu oran hızla artış göstermektedir. Okuryazarlık oranlarının en yüksek olduğu ülkeler Avrupa ülkeleri ve SSCB'nin dağılması ile ortaya çıkmış olan Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Belarus gibi devletlerdir.

Okuryazarlık kavramının geçmişi binlerce yıl öncesine dayanır fakat okuryazarlığın dünya üzerinde yaygınlık kazanması çok yeni tarihlere, Endüstri Devrimi'nin yapılması ile kâğıt ve matbaanın ucuzlaması ile kitapların daha kolay ulaşılır hâle gelmesine dayanır. Bu nedenle okuryazarlık oranında çok hızlı bir artış yaşanmıştır. Avrupa'da okuryazarlığın hızla yayılmasının sebebi İncil'i kendi başına okuyabilme isteği idi. 1840'lı yıllarda İngiltere'de evlilik kâğıtlarını parmak boyaları ile işaretleyen erkeklerin oranı %33 iken, kadınlarda bu oran %44 idi. Fakat bu oranlar ucuz kitap kolaylığının doğmasına denk gelen zamanda artmaya başladı.
Okuryazarlık geçmişte halkı sınıflandırmak ve kolayca yönetmek için kullanılmıştır. Geçmişte Amerika Birleşik Devletleri'nde oy kullanma hakkına sahip olabilmek için kişinin okuryazar olma şartı var idi.

Okuryazarlığın yavaş yayılımına bakıldığında, lacivert renkle gösterilmiş bölgelerde M.Ö. 2300'lerde, koyu yeşil ile gösterilmiş bölgelerde M.Ö. 1800'lerde, açık yeşil ile gösterilmiş bölgelerde de M.Ö. 300'lerde okuryazarlığın hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın diğer yerlerine kıyas ile okuryazarlık oranının çok yüksek olduğu bu alanlarda bile okuryazarlık sadece belli bir statüye erişebilmiş elit kesimin öğrenmeye güç yetirebildiği zor bir olguydu. (Aynı dönemlerde okuryazarlığın yaygın olduğu Japonya, Çin gibi alanlar haritada gösterilmemiştir.)
Pompei gibi bazı eski Roma şehirlerinde duvar kalıntıları üzerinde bulunan grafiti ve tabelalar bir dönem buralarda da halkın tabelalar ile yönlendirilebilecek kadar okuryazar olduğunu gösterir.
Bunun yanında semavi dinlerden olan İslam'a göre okumak Tanrı'nın ilk buyruğudur. Buna göre İslamiyet kişinin okumasını, daha da fazlası ilim öğrenmesini emreder. Büyük İslamî kişiliklerden biri olan Ali (halife) ise; "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum." diyerek okuma yazma hakkındaki görüşlerini belirtmiştir. Araplar, İslamiyet'in doğuşunu müteakip birkaç yüzyıl boyunca dünyada en fazla okuryazar nüfusa sahip millet idi.
Orta Çağ'da, Avrupa'da okuryazar Yahudilerin oranı, Hristiyan nüfusa oran ile çok daha yüksek idi. Birçok Yahudi en azından İbranice okuma ve yazmayı öğrenirdi. Yahudilik Tanah ve Talmud'u okumayı emrettiği ve okunmasına büyük önem verdiği için birçok Yahudi o zamanlarda okuma ve yazma bilirdi.
İngiltere'de okuryazarlık 17. yüzyılın ikinci yarısında %50'lerin üzerindeydi. Bu oran 1710'da %70'i aştı. Amerikan Devrimi zamanında %90'ları buldu. Bu artışın sebebi İncil'i her zaman her yerde okuyabilme isteği idi. Öyle ki Griffth Jones adlı bir devrimcinin Galler'deki okullarda başlattığı, herkesi İncil'i okuyabilir hâle getirme amacı sayesinde 1750'lerde Galler bölgesi dünyada okuryazar nüfus oranının en yüksek olduğu yerdi.

Okuma yazma öğretmenin çeşitli yöntemleri vardır. Bunlardan en yaygını heceleme ve ayrık harf özellikleridir. Buna göre ayrık harf yönteminde her harf sahip olduğu sese göre öğretilirken, heceleme özelliğinde harfler cümle içinde bulunabilecekleri durumlara göre öğretilir.
ba, be, bo, bö, bu, bü, bı, bi...
Her dilde okuma yazma zorluğu, kullanılan alfabeye, yazım sistemine göre değişkenlik gösterir. Latin1, Kiril², Yunan³ alfabelerinde olduğu gibi ayrıntısız ses göstergelerine sahip olunabileceği gibi, Çincedeki4 gibi karmaşık karakterlerde olabilir. Japonca5 gibi bazı dillerde harfler ba, so, he, zu gibi heceleri ifade ederken, Arap6 alfabesinde olduğu gibi bir sesli harf cümle içinde kullanımına göre birkaç sesi karşılayabilir.
1. Latin harfleri : K, U, R, W, J, G, I
2. Kiril harfleri : Б, Д, Я, Л, Й, З, Ж
3. Yunan harfleri : β, Π, Γ, Ω,Ψ, Ξ, Θ
4. Çin harfleri : 疵, 疑,畖, 痒, 疗, 疇, 畑
5. Japon harfleri : ぺ (pe), ゴ (go), ヅ (zu), く (ku), プ (pu), ギ (gi), い (i)
6. Arap harfleri : ت (tu), ر (ru), ك (k) (harfleri ile oluşturulan تُرُك birleşimi ile Türk ve Tork yazılabilir).

1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen Harf Devrimi ile Türkiye'de okuryazarlık için Latin kökenli Yeni Türk Alfabesi alfabesi kabul edilmiştir.
Türkiye'de 2013 yılı itibarı ile okuryazarlık oranı %95.78'dir. [1]8 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ülke genelinde düzenlenen pek çok kampanya, belediye kurslarının açılması, kırsal kesimde kızların okula gönderilme çalışmaları sayesinde bu oran her geçen yıl artmaktadır.

Eğitim
Hızlı yazı okuma tekniği
Okuryazarlık oranına göre ülkeler listesi

Okuryazarlık
Okuryazarlık MEB

Onkoloji kanserin oluşumu, nedenleri, kalıtımla ilişkisi, tanısı, tedavisi, kanserle ilgili istatisikler ve kanserden korunmayla ilgilenen tıp dalıdır. Kanser bir tümör türüdür, kötü huylu (kötücül, habis, malin) tümörleri ifade eder.
Onkoloji Türkçede 'kanserbilim' olarak ifade edilebilir.
Radyasyon Onkolojisi ve Tıbbi Onkoloji (Medikal Onkoloji), kanserli hastaların takip ve tedavisini yapar. Bu hastaların takip ve tedavisinde gerektiğinde ilgili cerrahi uzmanları ile iş birliği yapılır. Medikal Onkoloji bilim dalının uzmanlarına tıbbi onkoloji uzmanı, radyasyon onkolojisi Ana Bilim Dalı uzmanlarına ise radyasyon onkolojisi uzmanı denir.

Radyasyon Onkolojisi uzmanlarının radyoaktif ışınlarla uyguladığı etkin tedavi yöntemidir. Radyoterapi tedavisi gelişmiş radyoterapi cihazları ile uygulanır. Bu tedavide amaç tümörlü bölgeyi normal dokulara zarar vermeden yok etmektir.

Tıbbi onkolojinin kanserli hastalardan gerekli görülenlere uyguladığı kimyasal ilaç tedavisidir. Kullanılan ilaçlar kanser ilacı (antikanser ilaç, antineoplastik ilaç) olarak bilinen kemoterapötiklerdir. (kimyasal ilaçlardır).

Türk Tıbbi Onkoloji Uzmanları Listesi29 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanser Portalı24 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oral ve maksillofasiyel cerrahi ağız boşluğu, çene kemikleri ve dişler ile ilgili patolojilerin tedavisi ve gelişimsel bozuklukların tedavisi ile ilgili cerrahi dalıdır. Beş yıllık dişhekimliği eğitiminden sonra uzman eğitimi sırasında asistan 4 veya 6 yıl boyunca hastane veya fakülte ortamında yüzün, ağzın ve çenelerin yumuşak ve sert dokularına yönelik geniş çaplı prosedürlerini öğrenir. Ayrıca plastik cerrahi eğitiminde maksillofasiyal cerrahi eğitimi verilmektedir.
Bu uzmanlık dalı kapsamına aşağıdaki tedaviler girer:

Gömülü yirmi yaş dişleri ve köpek dişlerinin çekimleri.
Protez öncesi cerrahi ile ağzın proteze hazırlanması.
İmplant uygulamaları (diş implantları).
Ağzın yumuşak dokuları ve diş etlerinde görülen prekanseröz yapıların tedavisi.
Çene tümörlerinin tedavisi.
Çenede kist ve benzeri oluşumlarının tedavisi.
Çene ve yüz anomalilerinin tedavisi.
Çene ve yüz kırıklarının tedavisi.
Çene eklemi hastalıklarının tedavisi.
Dudak ve damak yarıklarının tedavisi.
Çene eklemi (temporomandibuler eklem)hastalıklarının tedavisi.
Tükürük bezi hastalıklarının tedavisi.
Ortodontiye destek (ortognatik) cerrahi işlemler.

Ortognatik cerrahi
Dudak-damak yarığı

Organ nakli ya da organ transplantasyonu organ donörü tarafından verilen sağlam organ parçası ya da tamamının alıcının hasarlı veya çalışmayan organı yerine koymak amacıyla bir vücuttan diğerine nakledilmesidir. Organ donörü yaşayan kişi veya kadavra olabilir.
Organ nakli fikrine, çok eski devirlerden beri rastlanmaktadır. Hindistan'da eski devirlerde suçluların burunları kesilirdi. Hint cerrahlar, kesik burunları tamir etmekte büyük ustalık kazanmışlardı. Hastanın kolundan ince bir deri ve derialtı yağ dokusu parçası kaldırılarak buruna tutturulur ve deri parçası, yüzdeki kan deveranı ile ahenk temin ettiğinde, kolla bağlantısı kesilirdi. On sekizinci yüzyılda bir İtalyan cerrah olan Baronio, dikkatle yapılacak olan bir ameliyat sonucunda bir hastanın vücudundan alınan deri parçalarının aynı insana nakledilebileceğini söylemiştir.
Organ nakli konusunda çalışmalarını sürdüren bilim insanları, önce hayvandan hayvana daha sonra da insandan insana organ nakillerini denemişlerdir. Böbrek naklini 1956 senesinde Dr. Muray ve arkadaşları başarı ile gerçekleştirmişlerdir. Canlı organizmalarda hastalıklar veya yaralanmalar sonucunda ortaya çıkan hasarları tamir edebilme kabiliyeti vardır. Bu durum, insanlarda oldukça sınırlıdır. Hasar görmüş veya görevini yapamayacak hale gelmiş dokuları ve organları yenileme çalışmaları insanoğlunu devamlı meşgul etmiş ve böylece insandan insana organ nakline başvurulduğu gibi, bazen de sun'i maddeler ve cihazlar kullanılması yoluna gidilmiştir.

Bir dokunun aynı kişinin bir bölgesinden alınıp başka bir bölgesine nakledilmesidir. Bazen bu fazlalık olan doku, rejenere olabilen doku ya da bir başka bölgede daha çok gerekli olan doku ile yapılabilir (örneğin deri greftleri, by pass için toplardamar çıkarılması). Bazen de bu dokuyu alıp kişiyi veya dokuyu tedavi ettikten sonra geri yerine konulması şeklinde olabilir. (örneğin: kök hücre otogrefti ve kan alıp ameliyat için saklamak).

Allogreft genetik olarak aynı kimliğe sahip olmayan aynı türe ait iki canlı arasında yapılan doku veya organ nakilleridir.Çoğu insan dokusu ve organ nakilleri allogrefttir.

Allogreftlerin bir alt grubu olup genetik olarak aynı kimliğe sahip verici ve alıcı arasında yapılan organ ve doku nakilleridir (ikizler arasında). İzogreftler diğer nakil şekillerinden farklıdır çünkü allogreftlerle anatomik olarak aynı olsalar da alıcının immün cevabı açısından otogreftlere daha yakın özelliktedir.

Organ ya da dokunun, bir türden başka bir türe nakledilmesidir. Örnek olarak; gayet başarılı bir nakil olan, domuzdan insana kalp kapakçığı nakli; babun maymunundan insana kalp nakli (başarısız oldu) verilebilir.

Bazen kadavradan alınan bir organ (özellikle karaciğer) iki alıcıya paylaştırılır;bu da genellikle bir yetişkin ve bir çocuktur.Tüm organın nakledilmesine göre alıcılar için daha az faydalı olduğu için bu şekil pek tercih edilmez.

Bu operasyon her iki akciğerin de değişmesi gereken (genellikle kistik fibroz durumunda) hallerde uygulanır ve akciğerler ile kalbin blok halinde değiştirilmesinin teknik olarak daha kolay olduğu için tercih edilir. Bu arada alıcının kendi kalbi genellikle sağlam olduğu için bu da başka bir alıcıya takılır.

Kalp (Sadece kadavradan)
Akciğer (Kadavra ve canlı donörden)
Blok halde Kalp/Akciğer (Sadece kadavradan)

Karaciğer (Kadavra ve canlı donörden)
Böbrek (Kadavra ve canlı donörden)
Pankreas (Kadavra ve nadiren canlı donörden)
İnce bağırsak (Kadavra ve canlı donörden)
Böbrek-Pankreas (Kadavra, canlı-Donör ve kombine kadavra/canlı (örneğin canlı donörden böbrek, kadavradan pankreas))
Kombine Karaciğer-Böbrek (Genellikle sadece kadavradan)
Kombine Karaciğer-İnce Bağırsak (sadece kadavradan)

El, kol ve bacak[bazen çift olarak](yalnızca kadavradan)
Kornea (yalnızca kadavradan)
Deri grefti Yüz transplantasyonunu da içerecek şekilde (Hemen hemen her zaman otogreft)
Penis (yalnızca kadavradan)
Rahim (yalnızca kadavradan)
Kemik iliği,lösemi tedavisinde kök hücre sağlanması için(canlı donörden)

İnsanlar arasında başarılı allotransplantların görece uzun bir tarihi vardır ki;henüz operasyon sonrası hastanın hayatta kalabilmesi için gerekli olan teknikler ortaya henüz çıkmamış iken operasyon teknikleri mevcuttu. Transplant reddi ve reddi önlemenin yan etkileri, (genellikle enfeksiyon ve nefropati) eskiden ve halen en önemli anahtar problemi oluşturmaktadır.
Çok eski çağlardaki birkaç örnekten sonra görülen erken nakiller deri nakli ile başlar.İlk ciddi olgu burnun yeniden düzenlenmesi olan rinoplastinin Hint bir cerrah olan Sushruta tarafından milattan önce ikinci yüzyılda otogreft tekniği ile yaptığı cilt transplantasyonudur. Bu girişimlerin sonucunun başaraılı yahut da başarısız olduğu ise kayıtlı değildir.Yüzyıllar sonra İtalyan Cerrah Gaspare Tagliacozzi başarılı cilt otogreftleri gerçekleştirdi. Ancak allogreftlerde başarısız oldu ve bu şekilde organ reddi mekanizması konusunda tartışmaları başlatmış oldu.
İlk başarılı allogreft nakli 1837'de bir ceylan üzerinde yapıldı; insandaki ilk başarılı kornea nakli ise Eduard Zirm tarafından Avusturyada 1905 yılında yapılmıştır. 1900'lerin başında Fransız cerrah Alexis Carrel ve Charles Guthrienin arter ve ven nakli çalışmalarını geliştirmesi ile nakillerin cerrahi teknikleri daha da gelişmiş oldu. Onların bu yetenekli anastomosis operasyonları, yeni sütur teknikleri transplantasyon cerrahisinin gelişmesine büyük katkıda bulundu ve Carrel'a 1912 yılında Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü kazandırdı. 1902 yılından itibaren Carrel köpekler üzerinde nakil deneyleri yaptı. Böbrek, kalp ve dalak nakillerinde cerrahi başarı sağlamış olsa da onyıllarca aşılmaz bir engel olarak kalan organ reddi konusunda ilk çaresiz kalanlardan biriydi.
Cilt nakli konusunda en büyük adımlar I. Dünya Savaşı sırasında Harold Gillies'in Aldershot'da yapmış olduğu çalışmalarla atıldı.

1905: Eduard Zirm tarafından ilk başarılı kornea nakli 
1954: Joseph Murray tarafından ilk başarılı böbrek nakli (Boston)
1966: Richard Lillehei ve William Kelly tarafından ilk başarılı pankreas nakli (Minnesota)
1967: Thomas Starzl tarafından ilk başarılı karaciğer nakli (Pittsburgh)
1967: Christiaan Barnard tarafından ilk başarılı kalp nakli (Cape Town, Güney Afrika)
1970: Robert White tarafından ilk başarılı maymun kafası nakli (Cleveland, ABD.)
1981: Bruce Reitz tarafından ilk başarılı kalp/akciğer nakli (Stanford)
1983: Joel Cooper tarafından ilk başarılı akciğer lobu nakli (Toronto)
1986: Joel Cooper tarafından ilk başarılı çift akciğer nakli (Toronto)
1987: Joel Cooper tarafından ilk başarılı tüm akciğer nakli (St. Louis)
1995: Lloyd Ratner ve Louis Kavoussi tarafından ilk başarılı laparoskopik canlı donör nefrektomisi (Baltimore)
1998: David Sutherland tarafından ilk başarılı canlı donör kısmi pankreas nakli (Minnesota)
1998: İlk Başarılı el nakli (Fransa)
2005: İlk Başarılı kısmi yüz nakli (Fransa)
2006: İlk Başarılı [penis nakli](Çin) 
2010: İlk Başarılı tam yüz nakli (İspanya)

Yaşayan donörlerde, donör canlı olarak kalır ve kendini yenileyebilen bir doku, hücre veya vücut sıvısı bağışlar (örneğin kan, deri);ya da kendini yenileyen veya kalan kısmın yükü çekebileceği bir organı veya bir organının bir parçasını bağışlar(tek böbrek nakli, karaciğerin bir parçasının nakli, ince bağırsak ya da pankreas).
Kadavra ise beyin ölümü gerçekleşmiş ve organları nakile kadar ventilatör ve diğer mekanik mekanizmalar ile canlı tutulan donörlerdir.

Bu tür bağışlarda insanlar duygusal bağı olan arkadaş veya aile üyelerine organlarını bağışlarlar. Operasyonun riskli olması ise bağışçının ihtiyaç sahibini kaybetme korkusu veya bekleme sırasında iken çektiği acıları daha fazla görmek istememesi yanında çok önemli bir mevzu değildir.

"Çiftli değişimde" iki donör başka bir çift alıcı ile eşleştirilir. Mesela evli iki çiftten her birinde birer böbrek hastası varsa, iki sağlıklı eş de organlarını kocalarına/karılarına vermek istedikleri halde biyolojik uyum sorunu yüzünden veremiyorlarsa, sağlıklı eşler organlarını diğer çiftin hastasına verir. Bu sayede iki hasta da yeni bir organa kavuşmuş olur. Tabii ki bu işlen için çiftlerde gerekli kişilerde biyolojik uyum olması şarttır. Ameliyatlar, bir çiftin organı alıp hastaya bağış yapmadan gitmemesi için ameliyatları yakın zamanlarda gerçekleştirmeye çalışırlar ve hastaların kimlikleri ameliyat sonrasına kadar diğer çiftten gizli tutulur.

STEP (Scandiatransplant Kidney Exchange Program) adlı yeni bir uluslararası donör işbirliği düzeni buna bir örnek. Yakını böbrek hastası bir donör bir böbreğini o düzene kayıt olmuş ve kendisinin tanımadığı, böbrek transplant operasyonu bekleyen ve onun böbreğinin uyduğu birine verirse, onun tanımadığı üçüncü bir hastanın yakınının böbreği donörün yakınına uygunsa o da donörün yakınına veriyor. yani sonunda bu düzen sayesinde donör uygun olmadığı halde kendi yakınına böbreğini bağışlayabilmiş oluyor.

Değişik kıta/bölge ve ülkelerde organ nakillleri yıl 2000 ( Türkiye 2004)

Tüm sayılar milyonda bir nüfus içindir
Source: https://web.archive.org/web/20041109083819/http://www.transplantation-soc.org/globalalliance.php#6a

Lock, M. (2002) Twice Dead: Organ Transplants and the Reinvention of Death. Berkeley, CA: University of California Press. ISBN 0-520-22605-4.
Morris, PJ. Transplantation — A Medical Miracle of the 20th Century. N Engl J Med 2004;351:2678-80. PMID 15616201.
Finn, R. (2000). Organ Transplants: Making the Most of Your Gift of Life. Sebastopol: O'Reilly & Associates. ISBN 1-56592-634-X.
Hu, W (2006) A Preliminary Report of Penile Transplantation. European Urology24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amsterdam: Elsevier.
Taylor, James Stacey (2005) Stakes And Kidneys: Why Markets In Human Body Parts Are Morally Imperative. Ashgate Publishing. ISBN 0-7546-4109-0.
Cherry, Mark J. (2005). Kidney For Sale By Owner: Human Organs, Transplantation, And The Market. Georgetown University Press. ISBN 1-58901-040-X.

Türkiye organ nakli vakfı2 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T

Ortopedi ve Travmatoloji, kas iskelet sistemini ve sorunlarını inceleyen ve tedavisiyle ilgilenen cerrahi bilim dalıdır. Ortopedik cerrahlar, kas-iskelet sistemi travmalarını, omurga hastalıklarını, spor yaralanmalarını, dejeneratif hastalıkları, enfeksiyonları, tümörleri ve doğuştan gelen bozuklukları tedavi etmek için hem cerrahi hem de cerrahi olmayan yöntemleri kullanırlar.

Sözcük, orthos (düzgün) ve paedia (çocuk) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur.

Çocuk ortopedisi daha çok çocukların doğum nedenli deformiteleri, gelişimsel kalça displasisi (doğumsal kalça çıkığı), cücelik, çarpık ayak (pes ekinovarus) ve boy uzatma gibi cerrahi işlemler ile ilgilenir.

Artroplasti eklem hastalıklarıyla ilgilenir. genelde yaşla veya bir travma sonucu artritik değişikliğe uğramış eklemleri prostatik (yapay, çelik titanyum alaşımlardan yapılmış) parçalar ile değiştirerek ekleme ağrısız bir hareket açıklığı kazandırır.
İlaç tedavileri, fizik tedavi ve yürüteçler hastanın ağrılarını kesmiyor, yaşam kalitesini arttırmıyor ve geceleri rahat bir uyku almasını sağlamıyorsa eklem protezi ameliyatı planlanabilir. En sık yapılan eklem protezi ameliyatı diz protezidir. Travma veya kireçlenme nedeniyle hastanın eklemlerinde ciddi hasar mevcut ise, yürüme, merdiven çıkma gibi günlük basit aktiviteler zorlaşabilir.

El, el bileği, ön kol ve dirsek travmaları ve bunların hastalıklarıyla ilgilenir.

Omurga travması, urları, enfeksiyonları ve skolyoz gibi yapısal biçim bozukluklarını onarır.

Eklemleri açmadan küçük deliklerden kamera ile girerek tedavisini sağlar daha çok eklem faresi çıkarılması, ön-arka çapraz bağ cerrahisi, menisküs lezyonlarını tedavi eder.

Ayak-ayak bileği cerrahisi adından anlaşıldığı gibi ayak ve ayak bileği sorunlarıyla ilgilenir.

Kas iskelet sisteminin kendisinden kaynaklanan ya da başka organlardan yayılan tüm iyi ve kötü huylu urların tanı ve tedavisi ile ilgilenir.

Doğuştan veya sonradan kazanılmış olan deformitelerin düzeltilmesi ile ilgilenir.

Ortotist
Skolyoz
Ortez
Travmatoloji

Otizm, ayrıca otizm spektrum bozukluğu (OSB) olarak da bilinir, sosyal iletişim ve etkileşimde farklılıklar veya zorluklar, öngörülebilirlik ve rutine duyulan ihtiyaç veya güçlü tercih, duyusal işleme farklılıkları, odaklanmış ilgi alanları ve tekrarlayan davranışlarla karakterize bir durumdur. Bu belirtiler otizmi, Asperger sendromu gibi daha hafif seyreden otistik spektrum bozukluğundan (OSB) ayırır.
Otizm kalıtımsal kökenlidir ancak kalıtsallığı oldukça karmaşıktır ve OSB'nin kökeninin çoklu gen etkileşimlerinden mi yoksa ender görülen mutasyonlardan mı kaynaklandığı çok açık değildir. Nadir vakalarda, doğum sakatlıklarına neden olan etmenlerle yakından bağlantılıdır. Diğer görüşlere göre ise çocuklukta yapılan aşılar gibi nedenler tartışmalıdır ve aşı kökenli varsayımların ikna edici bilimsel kanıtları yoktur. 2007 yılında yapılan araştırmalara göre otizmin prevalansını 1.000 kişiye bir ya da iki vaka olarak tahmin eder, aynı araştırmalardaki tahminlere göre OSB yaklaşık 1.000 kişide altı vakadır ve erkeklerde rastlanma oranı kadınlara göre 4,3 kat daha fazladır. 2022 yılı CDC verilerine göre otizmin görülme sıklığı 44 çocuktan 1'e yükselmiştir.  OSB'de yer alan bireylerin %50-70'ine zeka geriliği de eşlik etmektedir. Otizm vakalarının sayısı 1980'lerden beri oldukça fazla oranda artmıştır. Bunun nedeni kısmen tanı koyma yöntemlerindeki değişikliklerdir; gerçek prevalansın artıp artmadığı anlaşılamamıştır.
Otizm beynin birçok kısmını etkiler ama bu etkinin nasıl geliştiği çok iyi anlaşılamamıştır. Ebeveynler genellikle çocuklarının yaşamının ilk iki yılında belirtileri fark eder. Erken davranışsal ya da kavrayışsal müdahaleler çocukların kendine bakabilme yetisi ile sosyal ve iletişimsel yetiler kazanmasına yardımcı olabilir. Otizm tanılı çocukların çok azı erişkin olduktan sonra bağımsız yaşamakta, bunlardan bir kısmı bunda başarılı olabilmektedir. Bazılarının otizme bir çare aradığı, diğerlerinin de otizmin bir bozukluktan çok bir durum olduğuna inandığı bir otistik kültür ortaya çıkmıştır.

Otizm ilk belirtilerini bebeklik ya da çocukluk döneminde gösteren, ancak remisyon ya da relaps göstermeden düzenli seyir izleyen bir beyin gelişme bozukluğudur. Bozulmalar beynin çeşitli sistemlerinde olgunlaşma ile ilgili değişikliklerden kaynaklanır. Otizm, yaygın sosyal etkileşim ve iletişim anormallikleri, aşırı kısıtlanmış ilgiler ve oldukça fazla tekrar eden davranışlarla tanımlanan beş yaygın gelişimsel bozukluktan (YGB) biridir.
Diğer dört YGB arasında Asperger sendromu, belirtiler ve olası nedenler açısından otizme en yakın olanıdır; Rett sendromu ve çocukluğun dezintegratif bozukluğunun çeşitli belirtileri ortaktır ama nedenleri farklı olabilir; başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluk (YGB-BTA) ise ölçütler daha belirgin bir bozukluğu göstermediğinde teşhis edilir. Asperger bozukluğunda otizmin aksine dil gelişiminde önemli bir gecikme yoktur. Otizmin terminolojisi şaşırtıcı olabilir. Otizm, Asperger sendromu ve YGB-BTA genellikle otistik spektrum bozuklukları (OSB)  ya da bazen otistik bozukluklar, olarak adlandırılabilirken otizm sıklıkla otistik bozukluk, çocukluk otizmi, erken infantil otizmi ya da bebeklik otizmi olarak adlandırılır. Bu maddede otizm klasik otizm bozukluğu için kullanılmaktadır ancak bazı kaynaklar otizm tanımını OSB'den söz etmek için kullanır ya da OSB ile YGB'yi bir tutar. OSB, göz temasından kaçınmak gibi otizmi benzer kişisel özelliklere sahip olan ama OSB'si olduğu kesin olmayan geniş otizm fenotipinin bir alt kümesidir.
Otizm; sessiz kalma, zekâ engelli olma, durmadan el çırpma ya da sallanma gibi ciddi bozukluklar gösteren bireylerden, etkin ama belirgin olarak sıra dışı sosyal yaklaşımlar gösteren, çok dar ilgi odakları olan ve laf ebesi, bilgiçlik taslayan iletişimi olan daha az bozukluk gösteren bireylere kadar çok geniş bir spektrumda kendini gösterir. Bazen IQ eşiklerine  ya da bireyin gündelik hayatında ne kadar desteğe gereksinimi olduğuna göre sendrom düşük, orta ya da yüksek işlevli otizm olarak bölümlere ayrılır ancak ölçütleri belirlenmemiş olan bu bölümlemeler tartışmalıdır. Otizm bazen sendrom ve sendrom dışı olarak da ikiye ayrılabilir, belirti gösteren otizm genellikle ciddi veya şiddetli zekâ geriliği ya da tüberoz skleroz gibi fiziksel belirtileri olan doğuştan gelen sendromlarla bağlantılandırılır. Asperger bozukluğu olan bireyler otizm bozukluğu olan bireylere göre kavrama alanında daha başarılı olsa da Asperger bozukluğu, yüksek işlevli otizm ve sendrom dışı otizmin çakışan noktaları çok açık değildir.
Bazı araştırmalar, dil ve sosyal becerilerde ilerleyememe yerine on dört aylıktan sonra bu becerilerin kaybı ile otizm teşhisi konduğunu belirtmiştir. Bu fenomen için regresif otizm, kötüleyen otizm ve gelişimsel duraklama gibi çeşitli terimler kullanılmıştır. Bu ayrımın geçerliliği hâlâ tartışmalıdır; regresif otizmin özel bir alttip olması mümkündür.

Otizm tek bir belirtiden çok, bir dizi belirti ile fark edilir. Ana özellikleri sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim bozuklukları, sınırlı ilgi ve yineleyici davranıştır. Atipik yemek yeme gibi diğer özelliklere sıklıkla rastlanır ama tanı koymak için gerekli değildir. Otizmin belirtileri genel popülasyon içinde tek tek görülür ama patolojik şiddette belirtiler ile kişilik özelliklerini birbirinden kesin hatlarla ayıracak kadar yüksek oranda bağdaştırılamaz.

Otizmi olan kişilerin sosyal bozuklukları vardır ve sıklıkla, çoğu insanın farkına varmadan sahip olduğu, diğer kişiler hakkındaki sezgilere sahip değildirler. Tanınmış otistik Temple Grandin, nörotipiklerin sosyal iletişimini anlayamama yetersizliğinden ötürü kendisini "Mars’ta bir antropolog gibi" hissettiğini söylemiştir.
Sosyal bozukluklar çocukluğun erken dönemlerinde belirginleşir ve erişkinliğe doğru devam eder. Otizm tanılı bebekler sosyal uyaranlara daha az dikkat eder, başkalarına çok daha az bakar ve gülümser ve kendi adlarına çok az tepki verir. Otizm tanılı çocukların daha çarpıcı normal dışı sosyal davranışları da vardır; örneğin çok az göz teması kurar, ileriyi düşünen tavırlar gösterir ve başka bir kişinin eli ile oynayarak iletişim kurmaya çalışırlar. Üç ile beş yaş arasındaki otizm tanılı çocuklar başkalarına aniden yaklaşmak, duygulara karşılık vermek ve taklit etmek, konuşmadan iletişim kurmak ya da sıra ile bir şeyler yapmak gibi sosyal kavrayışları daha az sergilerler. Ancak, kendilerine bakan kişi ile bağ kurarlar. Normalden biraz daha az güvenli bağlılık gösterirler ama bu özellik zekâ gelişimi daha fazla olan ya da daha az şiddetli OSB'si olan çocuklarda görülmez. OSB'si olan daha büyük çocuklar ve erişkinler yüz ifadesi ve duygu tanıma testlerinde daha kötü sonuçlar alır.
Yaygın inanışın aksine otizm tanılı çocuklar yalnız kalmayı tercih etmez. Otizmi olanlar için arkadaşlık kurmak ve sürdürmek zor olmaktadır. Ne kadar yalnız olduklarını, arkadaşlarının sayısı değil, arkadaşlıklarının kalitesi belirler.
OSB'si olan bireylerdeki saldırganlık ve şiddet hakkında birçok hikâye anlatılır ama çok az sistematik araştırma bulunmaktadır. Eldeki sınırlı sayıdaki veri, zekâ geriliği olan çocuklarda otizmi saldırganlık, eşyalara zarar verme ve öfke nöbetleriyle ilişkilendirir. Dominick et al. OSB'si olan 67 çocuğun ebeveyniyle yaptığı mülakat sonucunda bu çocukların üçte ikisinin şiddetli öfke nöbetleri geçirdiğini ve üçte birinin geçmişinde saldırganlık vakaları olduğunu belirtmiştir. Öfke nöbetleri, geçmişinde dil öğrenme bozukluğu olan çocuklarda belirgin bir şekilde daha yaygındır.

Otizmi olanların üçte biri ile yarısı arasında bir kısmı gündelik iletişim gereksinimlerini karşılayacak kadar doğal konuşma becerisi geliştiremez. İletişimdeki farklılıklar bir yaşından itibaren gözlemlenebilir. Bu farklılıklar, konuşmaya başlamadan önce anlamsız sesler çıkarmaya başlama döneminin gecikmesi, sıra dışı el hareketleri, azalan heveslilik ve bakıcının sesine, senkronize olmayan tepkiler olarak sayılabilir. İki ve üç yaşından sonra otizm tanılı çocukların daha seyrek ve daha az farklı anlamsız sesler çıkardığı, sözcükler ve sözcük grupları söylediği, el hareketlerinin sözlerle daha az bağlantılı olduğu gözlemlenir. Otizm tanılı çocuklar daha az istekte bulunur ya da deneyimlerini paylaşır, çoğunlukla başkalarının sözlerini tekrar ederler (ekolali) ya da kişi zamirlerini karıştırırlar. İşlevsel bir konuşma için birleşik dikkat gerekli gibidir. Birleşik dikkat eksiklikleri OSB'li çocukların fark edilmesini sağlayabilir: örneğin, işaret edilen nesne yerine işaret eden ele bakabilirler, ve sürekli olarak yaşlarına uygun olarak deneyimleri hakkında "yorum yapmayı" ya da "paylaşmayı" başaramazlar. Otist çocuklar hayalgücüne dayalı oyunlarda ve sembolleri dile çevirmede zorlanabilir.
Birkaç çalışmada yüksek işlevli otizm tanılı 8-15 yaşındaki çocuklar kelime bilgisi ve heceleme gibi temel dil görevlerinde kişisel olarak eşleştirildikleri kontrol denekleri ile aynı performansı göstermiş, erişkinler ise daha iyi sonuç almıştır. Her iki otist grubu da, mecazi anlatım, anlama ve sonuç çıkarma gibi karmaşık dil görevlerinde kontrol gruplarına göre daha kötü sonuçlar almıştır. Genellikle insanlar başlangıçta temel dil yetilerine göre ölçüldüğü için bu araştırmalar otist bireylerle konuşan kişilerin çoğunlukla karşılarındakinin anlayabileceğinden fazla şey anlayacağını düşünebileceklerini göstermektedir.

Otizm tanılı bireyler yineleyici ve sınırlı davranışın birçok türünü gösterirler. Bunlar Gözden Geçirilmiş Yineleyici Davranış Ölçeği'ne göre (İngilizce: Repetitive Behavior Scale-Revised (RBS-R)  şöyle sınıflandırılır:

Stereotipi el çırpma, kafa ve vücut sallama gibi amaçsız hareketlerdir.
Kompulsif davranış isteyerek yapılır ve nesneleri belirli bir düzende dizmek gibi rutin kuralları izler.
Tekdüzelik değişikliğe karşı direnç göstermektir; örneğin mobilyaların yer değiştirilmesine karşı çıkma ya da yaptığını yarıda kesmeye karşı çıkma gibi.
Rutin davranış günlük etkinlikleri her zaman aynı şekilde yapmaktır; örneğin aynı yemeklerin yen

Palyatif bakım, yaşamı kısıtlayıcı hastalıkları olan kişiler için özel tıbbi ve hemşirelik bakımını kapsayan disiplinlerarası bir yaklaşım. Hastalığın herhangi bir aşamasında belirtilerden, ağrıdan, fiziksel ve biyolojik stresten rahatlatma sağlamaya odaklanır. Hedef, kişinin ve ailesinin yaşam kalitesini geliştirmektir. 2016 itibariyla kanıtlar, palyatif bakımın hastanın yaşam kalitesini iyileştirmedeki etkinliğini desteklemektedir.
Palyatif bakım; hemşireler, hekimler, fizyoterapistler, meslekî terapistler, konuşma dili patologları ve birinci basamak hekimiyle birlikte çalışan ek destek sağlayan diğer sağlık çalışanlarından oluşan ekip tarafından sağlanmaktadır. Her yaşta ve ciddi bir hastalıkta herhangi bir aşamada uygundur ve bakımın temel amacı olarak veya iyileştirici tedavi ile sağlanabilir. Yaşam sonu bakımın önemli bir parçası olmasına rağmen, bu aşama ile sınırlı değildir. Palyatif bakım; hastanelerde, evde, toplumda palyatif bakım programlarının bir parçası olan vasıflı hemşirelik tesislerinde dahil olmak üzere çeşitli ortamlarda sağlanabilir. Disiplinlerarası palyatif bakım ekipleri bakım hedeflerini netleştirmek ve semptom yönetimiyle psiko-sosyal ve manevi destek sağlamak için insanlarla ve aileleriyle birlikte çalışır.
Hekimler bazen palyatif bakım terimini, hiçbir tedavinin beklenemeyeceği (genellikle geç evre kanserlerinde olduğu gibi), belirtileri iyileştirme amaçlı palyatif tedaviler anlamına gelen bir anlamda kullanırlar. Örneğin tümörün blokajı, iyileştirici etkide olmasa bile kitleden kaynaklanan ağrıyı azaltabilir. Daha açık bir kullanım palyatif, iyileştirici olmayan tedavidir. Palyatif bakım iyileştirici veya agresif tedavilerle birlikte kullanılabilir.
İlaçlar ve tedavilerin, altta yatan hastalık veya neden üzerinde iyileştirici bir etkiye sahip olmadan belirtileri hafiflettiği takdirde palyatif bir etkiye sahip olduğu söylenir. Bu, bir grip enfeksiyonu ile ilişkili ağrıyı tedavi etmeyi, kırık bacak ağrılarını veya ibuprofen ağrılarını tedavi etmeyle beraber kemoterapi ile ilgili mide bulantısını tedavi etmeyi içerebilir.

Pandemiler veya pandemik hastalıklar, dünyada birden fazla ülkede veya kıtada, çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalıklara (epidemilere) verilen genel isimdir.

Pandemi, Eski Yunanca'da tüm anlamına gelen παν (pan) ile insanlar anlamına gelen δῆμος (demos) kelimelerinden türetilmiştir.

WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tanımlamasına göre bir pandemi ancak aşağıdaki 3 koşulu sağladığında başlamış sayılır:

Nüfusun daha önce maruz kalmadığı bir hastalığın ortaya çıkışı
Hastalığa sebep olan etmenin insanlara bulaşması ve tehlikeli bir hastalığa yol açması
Hastalık etmeninin insanlar arasında kolayca ve devamlı olarak yayılması
Bir hastalık veya tıbbi durum sadece yaygın olması ve çok sayıda insanın ölümüne yol açması nedeniyle pandemi olarak nitelendirilemez, aynı zamanda bulaşıcı olması gereklidir. Örneğin kanser, insanlarda çok sayıda ölüme sebep olan bir hastalık olmasına rağmen bulaşıcı olmadığı için pandemi olarak adlandırılmamaktadır (Bazı kanser türlerinin bulaşıcı etmenler tarafından ortaya çıkabildiği unutulmamalıdır).

AIDS küresel bir pandemidir. 2014 yılı itibarıyla, dünyada yaklaşık 36,9 milyon insan HIV virüsüne sahiptir. 2012 yılında, yaklaşık 17,2 milyon erkek, 16,8 milyon kadın ve 3,4 milyon 15 yaşından küçük çocuk AIDS hastasıydı. 2010 yılında 1,8 milyon insan AIDS nedeniyle öldü, bu sayı 2005 yılında 2,2 milyondu.

COVID-19 pandemisi, Aralık 2019'da başlamış, Çin'in Hubei bölgesinin başkenti olan Vuhan kökenli SARS-CoV-2 olarak adlandırılan yeni bir koronavirüsün neden olduğu pandemidir. İlerleyen zamanlarda Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya-Pasifik'te yer alan çeşitli ülkelere yayılmış olan salgın, 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edildi.

Kara veba
Kolera - 19. yüzyıl boyunca tam altı kez pandemi ilan edilmiştir.
Grip (Influenza)
İspanyol gribi
Hong Kong gribi
Domuz gribi
COVID-19 pandemisi

Pandemi hazırlığı videosu. Uzman görüşleri
WHO - Küresel sağlık sorunları hakkında otoriter bilgi kaynağı19 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa'yı geçmişte harap eden pandemikler7 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CDC: Grip pandemi safhaları11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Safe Care Campaign 14 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A.B.D. hükümentinin pandemik grip ve kuş gribi bilgilendirme sayfası26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Flu Wiki — to help local communities prepare for and perhaps cope with a possible influenza pandemic.
Scientific American Magazine (November 2005 Issue) Preparing for a Pandemic
'Defying Death' 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Freeview 'Next Big Thing' Video. A Discussion by the Vega Science Trust and the BBC/OU

Pediatri, yenidoğan, bebek, çocuk ve ergenlerin (yeni doğmuşlardan yaklaşık 18-19 yaşındakilere kadar) sağlığı ve hastalıkları ile ilgilenen tıp dalıdır. Pediatri genel olarak çocuk hastalıkları ile ilgilenir.
Pediatri terimi iki Yunanca sözcükten türemiştir: paidi (παιδί) "erkek çocuk" ve iatros (ιατρός) "doktor". Ayrıca 'jargon' tarihsel köken bakımından Fransızca pédiatrie sözcüğü ile günümüzdeki yaygın kullanımını almıştır. Türkçe tıp terimi olarak pediatri ve/veya pediyatri şeklinde kullanılmaktadır. Tıpkı İngilizcede pediatrics veya pediatry şeklinde kullanıldıkları gibi.

Pediyatri 19. yy. ortasında ortaya çıkmış olup görece yeni bir bilim dalıdır. Arthur Jacobi (1830–1919) katkılarından dolayı pediatrinin babası olarak anılır.
Soraneus MS 2. yüzyılda pediatri ile ilgili bilinen ilk manuskripti kaleme almıştır. İranlı el-Razi (865–925) Çocukların Hastalıkları adlı kitabı yazmış ve tıbbın bağımsız bir dalı olarak pediatriyi ele alan ilk kitabı meydana getirmiştir. Çocuk hastalıklarına ayrılmış ilk basılan kitap İtalyan Bagallarder'in (1472) Çocuk Hastalıkları El Kitabı'dır (1472).
Batı dünyasında ilk çocuk hastanesinin Hôpital des Enfants Malades (Fransızca = Hasta Çocuklar için Hastane) olduğu kabul edilir. Paris'te Haziran 1802'de açılan hastane öncesinde yetimhane idi.

Çocuk Endokrinolojisi
Dil ve konuşma patolojisi
Ergen tıbbı
Pediatrik acil tıp
Pediatrik gastroenteroloji
Çocuk diş hekimliği
Çocuk cerrahisi
Pediatrik jinekoloji
Pediatrik oftalmoloji
Pediatrik üroloji
Pediatrik psikoloji
Çocuk ve ergen psikiyatrisi
Pediatrik patoloji
Pediatri hemşireliği
Pediatrik narkolepsi
Pediatrik gastroenteroloji
Pediatrik acil tıp
Pediatrik ileri yaşam desteği
Pediatrik masaj
Bebek masajı
Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları
Çocuk Gastroenterolojisi
Çocuk Genetik Hastalıkları
Çocuk göğüs hastalıkları
Çocuk Hematolojisi
Çocuk Onkolojisi
Çocuk İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları
Çocuk Kardiyolojisi
Çocuk Metabolizma Hastalıkları
Çocuk Nefrolojisi
Çocuk Nörolojisi
Çocuk Romatolojisi
Çocuk Yoğun Bakımı
Neonatoloji

Çocuklarda ağrı yönetimi
Çocuk hastanesi
Çocuk doğurma

Plastik cerrahi veya tam adıyla plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi, vücut üzerindeki çeşitli yapıların yeniden yapılması, şekillendirilmesi, ciddi doku kayıplarının giderilmesini ve her türlü estetik girişimi kapsayan cerrahi bir disiplindir. Pediatrik plastik cerrahi türü de vardır. Kozmetik, estetik tıp, estetik cerrahi plastik cerrahinin en bilinen kısımlarıdır. Bilinenin aksine plastik cerrahi alanının büyük kısmını  estetik cerrahi dışında rekonstüktif cerrahi, kraniyofasiyal cerrahi, el cerrahisi, el nakli, mikrocerrahi ve yanık tedavisi oluşturmaktadır. Rekonstrüktif ve estetik cerrahi olmak üzere iki ana kategoriye ayrılmıştır.
Rekonstrüktif cerrahi tüm vücut yüzeyinde deri, deri altı ve kemikleri etkileyen doğumsal veya edinsel her türlü doku ve organ kaybının onarılmasıdır. Bunu yaparken temel kural hangi dokular kaybolduysa ona benzer dokularla onarım yapmaktır. Örneğin doğumsal olarak oluşan yarık damak-dudak, yapışık parmak (sindaktili), vasküler kitleler (hemanjiomlar gibi); travmatik olarak oluşan yanıklar, trafik kazalarına bağlı yüz yaralanmaları, çeşitli kesiler ve uzuv kopmaları; edinsel olarak oluşan çeşitli deri ve yumuşak doku tümörleri, kronik yaralar bu cerrahi disiplin alanı içindedir. Kemik (özellikle yüz, kafa ve el kemikleri) ve kıkırdak çatıdaki (kulak ve burun kıkırdakları gibi) kayıplar, şekil bozuklukları, patolojik olaylar (tümör, kist, enfeksiyon vb) yine plastik cerrahi uğraşı alanı içindedir. Bunun için klasik cerrahi yöntemler yanında mikrocerrahi, lazer sistemleri, endoskopi ile botolinum toksini, tıbbi sınıf silikon, çeşitli kimyasal ajan ve ilaçlardan yararlanabilir.
Estetik (veya kozmetik) cerrahi ise vücut imajının daha güzel ve mükemmele ulaştırılmasını sağlamak için yapılan operasyon ve girişimlerle uğraşır. Burada tıbbi bir problemden çok estetik problemler vardır.
Plastik cerrahi uzmanlık eğitimi sırasında estetik cerrahi eğitimi de verilmektedir. Estetik cerrahide her zaman estetik değil, bazen tıbbi problemler de çözülür. Örneğin aşırı şişman bir gövdenin veya dev boyutlarda büyümüş memelerin (gigantomasti) cerrahi olarak düzeltilmesi hem tıbbi hem de estetik problemleri birlikte çözmektedir. Bir organın estetik düzeltilmesi yanında fonksiyonu da son derece önemlidir. Örneğin: estetik burun cerrahisinde (Rinoplasti) şekil ve nefes alma problemleri birlikte düzeltilmelidir.

Plastik terimi Yunanca plastikos kelimesinden türetilmiştir. Yeniden şekillendirme, şekil verme anlamına gelmektedir. Tıpta kullanılan plastik terimi, petrolden imal edilen (1909 yılında Leo Baekeland tarafından icat edilen) mühendislik ürünü “plastik” teriminden daha önce literatüre girmiştir.

Plastik cerrahi ile ilgili en eski kayıtlı bilgi antik mısıra ait medikal bir doküman olan  Edwin Smith Papirüsüna dayanmaktadır. burada kırık olan burun kemiğinin düzeltilmesinden bahsedilmektedir. Rekonstrüktif cerrahi teknikleri ilk defa MÖ 800 yılında Hindistanda ortaya atılmıştır. Sushruta MÖ 6. yüzyılda Plastik cerrahi ve katarakt cerrahisi alanında önemli katkılarda bulunan bir doktor oldu. Sushruta ve Charak'ın Sanskrit dilinde yapmış oldukları çalışmalar MS 750 yılında Abbasi halifeliği döneminde Arapça diline tercüme edilmiştir. Bu arapça tercümalnar aracılığı ile bilgiler akdeniz aracılığıyla Avrupa'ya ulaşmıştır.İtalya Sicilya'daki Branca ailesi ile Bolonya'daki  Gaspare Tagliacozzi bu teknikleri kullanarak ün kazanmışlardır. Hindistana seyahat eden
Britanyalı doktorlar yerli metodlarla yapılan rinoplasti ameliyatlarını görmüşlerdir. Hindistandaki rinoplasti ameliyatları 1794 yılında İngilterede  "Gentleman's Magazine" adlı dergide yayınlanmıştır.  Joseph Constantine Carpue Hindistan'da 20 yıl geçirerek yerel plastik cerrahi metotları üzerine çalışmıştır. Carpue Batı dünyasındaki ilk major cerrahi operasyonunu 1815 yılında yapmıştır. Sushruta Samhita tarafından tanımlanan cerrahi aletler batı dünyasında modifiye edilmiştir.

Romamılar da plastik kozmetik cerrahiyi uygulamışlardır. Romalılar kulaktaki hasarların onarımı gibi basit teknikleri milattan önce birinci yüzyılda yapabilmekteydiler. Dini sebeplerden ötürü insan veya hayvan kadavra disseksiyonları yapmamışlardır, bu nedenle bilgilerini antik Yunan dönemine ait kitaplardan edinmişleridir. Tüm bunlara rağmen Aulus Cornelius Celsus genital organlar ve iskelet sistemi üzerine bazı anatomik tanımlamalarda bulunmuştur. şaşırtıcı olarak bu çalışmalar plastik cerrahi üzerinde yoğunlaşmıştır.
Sabuncuoğlu Şerefeddin'in 1465 yılında yazmış olduğu kitapta hipospadias sınıflandırmasını yapmış ve bu sınıflandırma günümüzde de kullanılmaktadır. Üretral açıklığın lokalizasyonunu detaylıca açıklamıştır. Sabuncuoğlu ayrıca ambigus genİtalyayı tanımlamış ve sınıflandırmıştır. 15. yüzyılın ortalarında Avrupa'da  Heinrich von Pfolspeundt köpek saldırısı sonucu burnunun tamamına yakınını kaybeden bir hastada kolun arkasından deriyi kaldırarak kullanılmasını tarifleyen yeniden burun yapımı tekniğini tanımlamıştır. Ancak bu teknik cerrahide özellikle baş ve yüzü içeren bölgelerde ortaya çıkan tehlikelerden dolayı 19. yüzyıla kadar yaygınlaşmamıştır.
Anestezideki tekniklerin gelişene kadar geçen sürede sağlam dokuları içeren cerrahilerde aşırı ağrı duyulmaktaydı. Cerrahiye bağlı enfeksiyonlarda steril tekniklerin, dezenfektanların kullanıma girmesiyle azalma gözlenmiştir. Penisilin ve sulfonamid ile başlayan antibiyotiklerin icat edilmesi ve kullanılması ile elektif cerrahi yapılabilir hale gelmiştir.
1793 yılında François Chopart boyun bölgesinden kullanılan flep ile yapılan dudak ameliyatını tanımlamıştır. 1814 yılında Joseph Carpue cıva tedavisi sonrasında toksik etkiye bağlı burnunu kaybeden Britanyalı askeri bir subaya başarı ile operasyon uygulamıştır. 1818 yılında Alman cerrah Carl Ferdinand von Graefe kendi ana çalışmalarını Rhinoplastik isimli kitabında basmıştır. Von Graefe gecikmeli pediküllü serbest flep yerine  koldan serbest deri grefti kullanarak İtalyanların tekniğini tekniği modifiye etmiştir.
İlk Amerikan plastik cerrah John Peter Mettauer 1827 yılında ilk yarık damak operasyonunu kendi tasarladığı aletler ile başarıyla gerçekleştirmiştir. 1845 yılında Johann Friedrich Dieffenbach rinoplasti ile ilgili rekonstrükte edilmiş burunun kozmetik olarak geliştirilmesi için yeniden opere edilmesini anlatan Operative Chirurgie başlıklı kapsamlı bir yazı yazmıştır.
1891 yılında Amerikalı otolaringolojist John Roe genç bir kadının kozmetik amaçla burun sırtındaki eğriliğini düzelttiği çalışmasını sunmuştur. 1892 yılında Robert Weir çökük burunun rekonstrüksiyonunda deneysel olarak kullandığı xenogreft (ördek sternum kemiği) uygulaması başarısız olmuştur. 1896 yılında Almanyalı ürolog James Israel ve  1889 yılında ABD'den George Monks semer burun deformitesinin rekonstrüksiyonunda heterojen serbest kemik greftinin kullanılmasını tanımlamışlardır. 1898 yılında Alman ortopedist Jacques Joseph küçültme rinoplasti hakkında ilk yazısını yayınlamıştır. 1928 yılında ise Nasenplastik und Sonstige Gesichtsplastik isimli kitabını yayınlamıştır.

Modern plastik cerrahinin babası olarak genellikle isminden söz edilen Sir Harold Gillies'dir. Yeni Zelandalı otolaringolojizst Londra'da çalışıyordu. Yüz yaralanmalarından muzdarip olan askerlerden dolayı Birinci Dünya Savaşı esnasında birçok modern yüz cerrahisi tekniği geliştirmiştir.
Birinci dünya savaşı esnasında Britanya Kraliyet Ordu Sağlık Kuvvetlerinde tıbbi görevli olarak çalışmıştır. Ünlü Fransız maksillofasiyal cerrah Hippolyte Morestin ile deri greftleri üzerine birlikte çalıştıktan sonra ordunun baş cerrahı unvanı ile onurlandırılmıştır. 1917 yılında Arbuthnot-Lane yüz yaralanmaları merkezi olarak kurulan Cambridge Askeri Hastanesini yüz yaralanmaların onarıldığı yeni bir hastaneye dönüştürmüştür. Bu hastanede Gilies ve öğrencileri plastik cerrahi alanında birçok teknik geliştirmişlerdir. 5.000'den fazla hasta üzerinde (çoğu ateşli silahlarla yüzlerinden yaralanan askerlerden oluşan) 11.000 üzerinde operasyon yapmışlardır. Savaştan sonra Gillies birçok ünlü ismi de kapsayan kişiler üzerinde özel ameliyatlar yapmıştır ve gelişmiş tekniklerini daha da geliştirebilmek için tüm dünyayı dolaşmıştır.
1930 yılında Gillies'in kuzeni Archibald MCIndoe bu uygulamalara iştirak ederek kendini plastik cerrahiye adamıştır. İkinci dünya savaşı patlak verdiğinde plastik cerrahi ekibi silahlı kuvvetlerin farklı birimlerinde bölündü. Gillies ordunun ana plastik cerrahi ünitesi haline dönüşen Basingstoke yakınlarındaki Rooksdown Evine gönderildi. Tommy Kilner (Birinci Dünya Savaşı esnasında Gillies için çalışan ve günümüzde Kilner çene retraktörü adında cerrahi alete adını veren cerrah.) Kraliçe Mary hastanesine gitti. McIndoe, Kraliyet Hava Kuvvetlerine konsültan olmak üzere yeni inşa edilmiş olan Kraliçe Victorya Hastanesi'ne giderek Plastik ve Çene cerrahisi merkezini kurdu. Burada derin yanıkları ve göz kapağı kaybı gibi ciddi yüz deformitelerini tedavi etmiştir.
McIndoe, sadece ağır yanıkların tedavisinde geliştirdiği yeni tekniklerle değil ayrıca bu hastaların normal sosyal hayata yeniden kazandırılmasının önemini ortaya koymasıyla bilinmektedir. İki arkadaşının yardımı ile (Neville ve Elaine Blond) yerel halkın hastaları desteklemesini ve onları evlerine davet etmelerini sağlamıştır. Hastalarından bahsederken “çocuklarım” olarak tarif etmekte ve çalışanlar ona “patron” veya “Maestro” şeklinde hitap etmekteydi. 
Diğer önemli çalışmaları arasında yüz rekonstrüksiyonunda tanımlanmış deri grefti tekniği ve saline solüsyonu ile yıkamanın ağır yanık hastalarında iyileşmeyi sağladığını ve hayatta kalma oranlarını arttırdığını ortaya koyması bulunmaktadır.

Plastik cerrahide deri transferi (deri yaması) çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Deri yamaları dönör çeşidine göre sınıflandırılmaktadır

Otogreft: Transfer edilecek olan kişinin vücudunun başka bir bölgesinden alınan deri yamasını tarifler.
Allogreft: Aynı türden alınan deri yamasını tarifler.
Xenogreft: Farklı türlerden alınan deri yamasını tarifler.
Genellikle 

Pnömokonyoz, işyerlerindeki çeşitli tozların veya kimyasal maddelerin uzun süre solunmasıyla ortaya çıkan interstisyel akciğer hastalıklarının ortak adıdır. Meslek hastalıklarının en önemlilerindendir; SSK uygulamasında "C Grubu: Pnömokonyozlar ve diğer Mesleki Solunum Sistemi hastalıkları" grubunda yer alır.  Etken ortadan kaldırılmazsa akciğerler kalıcı şekilde zarar görür. Belirtileri soluk almada güçlük, KOAH (kronik bronşit, emfizem ve bronşiektazi) olarak saptanır:

Akciğerler günde 10,000 litre hava filtre eder. Sağlıklı bir solunum sisteminde akciğerlere giren hava içindeki tüm partiküllere karşı bir engel vardır. Engeller:

Öksürük refleksi: Çok büyük  partiküller (parçacıklar) öksürük reflersiyle atılır.
Mukosiliyar taşıma: 5 mikrondan büyük partiküller mukus akımı ve titrek tüylerin (silia) dalgalanmasıyla dışarı atılır
Hücreler: Makrofajlar ve nötrofil polimorflar gibi fagositler 5 mikrondan küçük partikülleri yakalayarak eritmeye çabalar. Lenfositler özellikler virüslere tepki verirler.
Kimyasal kökenli engeller: Lizozomal enzimler, lactoferrin, immunoglobulinler, sitokinler gibi kimyasallar hücreler arasına girmiş olan partikülleri eritmeyi amaçlar.

Pnömokonyoz hastalığına ortam hazırlayan başlıca nedenler:

Mukosiliyar sistemin çalışmasıdaki aksamalar: Sigara, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve hastalık yapma gücü yüksek olan mikroplar (coronavirus) tüm engelleri etkisizleştirir.
Bağışıklık sistemi aksamaları: Transplantasyon ve kanser kemoterapisi akciğerdeki akyuvarların sayısal ve işlevsel eksiklikleri bağışıklık temelli engeli bozar.
Bilincin yitirilmesi: Alkol, uyuşturucu, kafa travması, vb durumlarda öksürük refleksi ve mukosiliyar işlevler aksamaktadır.

Partiküllü kirlenme (particulate matter; PM), solunum havasının katı ya da sıvı partiküller içermesidir; duman ve kül, metal tozları, kurum, fosil yakıt dumanı ve kimyasal madde partikülleri (kükürt, karbon, silisyum), vd çevre kirliliğinde yaygın olan partikül kaynaklarıdır. Hava kirliliğinin ölçümünde ölçütlerin en önemlisi, solunan havadaki partiküllerin niteliği ve niceliğidir.
Partikül büyüklüğüne göre yapılan değerlendirmelerde en tehlikeli olanlar büyüklükleri 1-5 PM (Particulate Matter; mikrometre) çapında olan partiküllerdir. Partiküller büyüdükçe solunum sisteminin refleksleriyle (öksürük, siliaların dalgalanması) dışarı atılırlar ya da fagositler tarafından yakalanarak bloke edilirler.

Büyüklükleri 2.5-10 PM olan partiküller arasında duman ve tozlar (termoelektrik santralleri, kömür tozu, taş ocağı, yol yapımı, çiftçilik ve hayvancılık, rüzgarla savrulan toprak) önemlidir. Uzun süreli solunmalarında kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve akciğer kanseri riskinde önemli artışlar görülür.
2.5 PM'den küçük olan partiküller genellikle toksik nitelikli organik bileşikler ve ağır metal tozlarıdır. Sigara dumanı, motorlu araçların ekzos gazları, çöplerin ve atıkların yakılması, anız yakılması, metal üreten işyerlerinden kökenli dumanlar akciğer kanserine ve kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) neden olurlar.

1. Solunan maddenin akciğerlerde kalan miktarı: Etkin maddelerin solunum havasındaki yoğunluğu, havanın solunma süresi, akciğerdeki temizleme sisteminin gücüne bağlıdır.
2. Solunan partiküllerin (parçacıkların) büyüklüğü ve biçimi: Oldukça önemlidir.
3. Solunan partiküllerin eriyebilirliği ve organizmaya etkileri: Mukosiliyar sistem ve bağışıklık sisteminin işlevleri için önemlidir.
4. Solunan maddelerin etkisinin başka kimyasallarla birlikte artması: Sık görülen bir faktördür; örneğin, ssigara dumanı, akciğerlerdeki titrek tüylerin (siliaların) hareketlerini olumsuz yönde etkilediği için pnömokonyoza yol açan etkenlerin savunma mekanizmalarından kaçmalarını kolaylaştırmaktadır.

Yaşam alanlarının yakınlarındaki tekmoelektrik santrallardan kaynaklı dumanların filtrasyonu çok önemlidir. Çöplerin ve atıkların yakılması, anız yakılması, otların ve budanmış ağaçların yakılması gibi nedenlerle havaya karışan partiküllerin akciğerler üzerindeki olumsuz etkileri kadar atmosferdeki CO2 artışına ve sera etkisinin oluşmasına neden olmaktadır.

Çalışma ortamındaki tozların ve kimyasalların giderilmesi, bu maddelerden kaynaklanan meslek hastalıklarının önlenmesindeki temel ilkedir. Kömür madenleri, taş ocakları, metal ve mineral üretimi ve taşınması, mermercilik ve taş cila işlemler, döküm ve metal kaynakçılığı toz hastalığının en önemli kaynaklarıdır.

Pnömokonyozların özgün bir tedavisi yoktur. Klinik tabloda ortaya çıkan bulguların ve yakınmaların giderilmesine yönelik çabalar gösterilir.

Antrakoz (Antrakozis) en sık görülen pnömokonyoz türüdür. Kömür tozların (karbon partikülleri) solunmasıyla ortaya çıkar. Kömür madeni emekçileri ve büyük kentlerde yaşayanlarda görülür. Kömür tozları akciğerlerde ve lenf düğümlerinde birikir.

Silikoz (Silikozis), silisyum tozlarının solunmasıyla ortaya çıkan önemli meslek hastalıklarından biridir; zımpara işleri, mermer ve granit işleri, seramik, porselen ve kaolin işleri, metal döküm işleri, kumaş aşındırma (taşlama) emekçilerinde görülür. Kum fırtınalarının sık olduğu yörelerde yaşayanlarda da saptanabilir.  Demir ve silikat tozları karışımının solunmasıyla “siderosilikozis” tablosu ortaya çıkar.

Silisyumun sodyum, demir, magnezyum ve kalsiyumla oluşturduğu ısıya, aşınmaya ve kimyasal maddelere çok dayanıklı, lifsel mineral yapısında hidrate silikatlara asbestos (asbest) adı verilir. Asbestozis, asbestos solunmasıyla oluşan toz hastalığıdır. Asbestos, 1970'li yıllara dek günlük yaşantımızın bir parçasıydı. Tehlike fark edilince terk edildi. Avrupa Birliği ülkeleri 1999'da, Türkiye 2010 yılında asbestos kullanımını yasakladı.

Berilliyozis, beryllium üretimi ve işlenmesi ile ilgili işkolundaki meslek hastalıklarındandır. Elektrik (floresan ampul üretimi), elektronik, uzay ve nükleer endüstrisinde kullanılan beryllium tozlarının solunmasıyla ortaya çıkar. Yoğun solumalarda akut pnömoni gelişir. Hafif ve uzun süreli solumalarda akciğerlerde aşırı duyarlılık kökenli, sarkoidozu andıran granülomlu yangı tablosu görülebilir. Zamanla restriktif akciğer hastalığı niteliğini kazanır.

Siderosis - demir
Bisinoz - pamuk
Silicosiderozis - (silica ve demir)
Labrador lung (Labrador, Kanada) - (Demir, silika and anthophyllite, (asbest çeşidi), karışık)

Prezervatif veya kondom, birinci amacı aile planlaması  için dişide gebelik olmasını önlemek, 2. amacı bel soğukluğu, frengi ya da AIDS gibi daha çok cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemek amacıyla cinsel ilişki sırasında kullanılan bir tür bariyer doğum kontrolüdür. Bir erkeğin sertleşmiş olan penisine takılır ve boşalmış meninin fiziksel bir şekilde cinsel partnerin vücuduna girmesini engeller. Prezervatiflerin su geçirmezliği, esnekliği ve dayanıklılığından dolayı bir sürü diğer ikincil işlemde de kullanılır. Bunların arasında kısırlık tedavisinde kullanmak amacıyla meni toplamak ya da su geçirmez mikrofon oluşturmak veya tüfek namluların tıkanmalarını önlemek gibi cinsel olmayan işlemleri de vardır.
AIDS virüsünü ise, sadece kutusunda lateks maddesinden yapıldığı yazan prezervatifler önler. AIDS virüsü çok küçük olduğu için lateks dışındaki maddelerin arasından geçebilmektedir.
Prezervatifin doğru kullanımı, penis sertleştiği zaman ucu iki parmakla sıkıştırılıp penis ucunda bölme bırakılarak penise takılmasıyla olur. Bu bölme, penisten çıkacak olan sperm içindir. Buna dikkat edilmediği zaman, penisin ucunda boşluk olmayan prezervatif, sperm çıkışı sonrası basınçla yırtılabilir. Cinsel ilişki sırasında prezervatifin yırtılmasına sebep olacak zorlanma hareketleri yapılmamalıdır. Penisin giriş ve çıkışında kayganlık yetersiz ise penise ve vajinaya kayganlaştırıcı türü kremler ya da jel sürülmelidir.

Modern çağda prezervatifler çoğunlukla lastikten yapılır, fakat bazıları poliüretan, kauçuk ya da kuzu bağırsağı gibi diğer maddelerden yapılır. En çok poliüretandan üretilen kadın prezervatifleri de mevcuttur. Bir doğum kontrolü metodu olarak erkek prezervatifin avantajları ucuzluğu, basit kullanımı, az sayıda yan etkisi ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı koruma sağlamasıdır. Uygun bilgiler ve doğru uygulama teknikleri ile ve her cinsel ilişkide kullanılır ise, partnerleri erkek prezervatifi kullanan kadınlar senede %2 gebelik oranı tecrübe etmektedir.

Prezervatifler 400 seneden beri kullanılmaktadır. 19. yüzyıldan beri dünyanın en yaygın kontrasepsiyon metotlarından biri olmuştur. Çağdaş zamanlarda yaygın kabul görmesine rağmen prezervatifler, esasen cinsel eğitim sınıflarında oynamayı gerektirdikleri rol ile ilgili ihtilaf oluşturmuşlardır ve dünyada yaklaşık 46 milyon çiftin düzenli olarak kondom kullandığı tahmin edilmektedir. Bu çiftlerin büyük bir kısmı gelişmiş ülkelerde yaşamaktadır.
Penise takılan mekanik bariyerlerle ilgili ilk bilgiler M.Ö. 1350 yıllarına dayanmaktadır. Bu dönemde Mısır'da erkeklerin süs amaçlı penis bariyerler taktıkları bilinmektedir. M.S. 1654 yılında ünlü İtalyan bilgini Fallopius ketenden yapılmış bir kılıf tanımladı. Daha sonraları hayvan bağırsağından yapılan bu kılıflara 18. yüzyılda "kondom" adı verildi. 1800'lü yılların ikinci yarısından sonra ise sentetik maddelerden ya da kauçuktan yapılmaya başlandı ve giderek yaygınlaştı. 1930 yılından bu yana yapımında Lateks kullanılmaktadır.

Her ne kadar prezervatifin yapımı ve kullanımı kolaylaşsa da 20. yüzyıl ortalarına kadar kullanımı yasak olan ve yalnızca sağlık sektöründe kullanılan bir ürün idi. Mesela İrlanda'da 1990'lı yılların başına kadar kontrol altında tutulmaya devam edilmiştir. Birinci dünya savaşında askerlere standart giyecekleriyle birlikte verilmekteydi. Alman, Fransız ve İngiliz orduları askerlerine prezervatifleri bizzat kendisi dağıtıyordu. Hatta Amerikan ordusunda prezervatif dağıtılmadığı için çeşitli hastalıkların görüldüğü bilinmektedir.

Erkek prezervatifleri genellikle bir folyo ambalajın içinde, dürülü şekilde paketlenir. Penisin ucuna koymak, sonra penisin üzerine açarak yerleştirmek için tasarlanmıştır. Prezervatifin ucunda meninin toplaması için yer bırakmak önemli; yoksa meni prezervatifin içinden dışarıya itilebilir. Kullanımdan sonra prezervatifin düğümlenmesi ya da bir mendil ile sarılması, sonra çöpe atılması tavsiye edilir.

Kadın prezervatifi

Profilaksi (önleyici tedavi ya da önleyici tıp), hastalık tedavisinin aksine hastalık meydana gelmeden hastalığın önlenmesidir. sağlık fiziksel ve zihinsel durumların çeşitlerini kapsar. Çevresel faktörler, genetik yatkınlık, hastalık ajanları ve yaşam tarzı seçimleri hastalık ve sakatlık durumlarını etkiler. Sağlık, hastalık ve sakatlık durumları, bireylerin farkına varmadan değişebilen dinamik durumlardır. Hastalıkların önlenmesi, birincil, ikincil ve üçüncül korunma olarak kategorize edilebilen önlemlere dayanır.
Her yıl milyonlarca insanın ölümü engellenebilir. 2004 yılında yapılan bir çalışma, Birleşik Devletlerde 2000 yılındaki tüm ölümlerin yaklaşık yarısının önlenebilir davranışlar ve maruziyetler nedeniyle olduğunu göstermiştir. Önde gelen nedenler kardiyovasküler hastalıklar, kronik solunum hastalıkları, kasıtsız yaralanmalar, şeker hastalığı ve bazı bulaşıcı hastalıklardır. Bu çalışmada aynı zamanda yaklaşık 400,000 kişinin kötü beslenme koşulları ve sedanter yaşam tarzı nedeniyle öldüğü tahmin edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tahminlere göre, dünya çapında 2011 yılında 55 milyon insan ölmüştür, kanser, diyabet, kronik kardiyovasküler ve akciğer hastalıkları da dahil olmak üzere bulaşıcı olmayan hastalıklar, bu grubun üçte ikisini oluşturmaktadır. Ölümlerin %60'ı bu tür hastalıklara atfedilmiştir ve bu oran 2000 yılından sonra artış göstermeye başlamıştır. Kronik hastalıklar ve bu hastalıklardan ölümlerin yaygınlığının dünya çapında artış gösterdiği göz önüne alındığında önleyici sağlık hizmetlerinin önemine özellikle dikkate edilmeye başlanmıştır.
Hastalıkları önlemede birçok yöntem vardır. Yetişkinler ve çocukların sağlıklı hissetseler bile hastalık taramasından geçmek, hastalık risk faktörlerini görmek, sağlıklı ve dengeli bir yaşamın için ipuçlarını elde edebilmek için düzenli olarak doktor kontrolünden geçmeleri ve ayrıca aşı ve bağışıklık güçlendiricileri ile vücudu hazır hale getirmeleri ve bir sağlık kuruluşu ile iyi bir ilişki sürdürmeleri önerilmektedir. Bazı yaygın sağlık taramaları; Yüksek tansiyon, hiperglisemi (yüksek kan şekeri diabetes mellitus için bir risk faktörüdür), Yüksek kolesterol, rektum kanseri taraması, depresyon, HIV ve klamidya, frengi, bel soğukluğu gibi cinsel yolla bulaşan hastalıkların diğer bilinen tipleri, mammogra (meme kanseri taraması için), kolorektal kanser taraması, pap testi (rahim ağzı kanseri kontrolü için) ve osteoporoz taraması gibi testleri içerir. Genetik testler mutasyonlar taranması için yapılabilir, meme ya da yumurtalık kanseri gibi bazı hastalıklar genetik bozukluklar ya da genetik yatkınlık sebebiyle olur. Bu tetkikler her birey için satın alınabilir miktarda değillerdir ve önleyici sağlık hizmetlerinin maliyet etkinliği hala tartışma konusudur.

Koruyucu sağlık stratejileri genellikle birincil, ikincil ve üçüncül önleme seviyelerinde gerçekleşir olarak tarif edilmektedir. 1940'larda, Hugh R. Leavell and E. Gurney Clark birincil önleme terimini geliştirmişlerdir. Harvard ve Columbia Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi'nde çalıştılar, önleyici tedaviyi ikincil ve üçüncül önleme seviyelerine kadar geliştirdiler. Goldston (1987), bu seviyelerin "önleme, tedavi ve rehabilitasyon" olarak tanımlanabileceğini öne sürmüştür. Bu terimler bugünde hala kullanılmaktadırlar.

Birincil önleme "sağlığa teşvik" ve "özel koruma"dan oluşur. Sağlığa teşvik faaliyetleri klinik olmayan hayat seçimlerine yöneliktir, örneğin; dengeli beslenme ve günlük spor hem hastalıkları önlemede hem de genel refah duygusu oluşturmakta kullanılabilir. Hastalığın önlenmesi ve genel refah oluşturma faaliyetlerinin, yaşam süresini uzatması beklenir. Sağlığa teşvik uygulamaları özel bir hastalık veya durumdan ziyade genel sağlık durumunu ve genel seviyeyi iyileştirmeyi hedefler. Öte yandan özel koruma, hastalıkların bir tipi veya bir grubu için sağlığın teşviki ve geliştirilmesi amaçlarını tamamlamayı hedefler. Frengi gibi cinsel yolla bulaşan bir hastalık durumunda sağlığa teşvik uygulamaları, kişisel hijyenin sürdürülmesi yoluyla mikroorganizmalardan kaçınmayı, bir doktorla rutin check-up randevularını ve genel seks eğitimini içermektedir. Belirli koruyucu önlemler ise seks sırasında koruyucu malzemeler kullanmak ve kişinin bilmediği kişilerle seks yapmamasıdır.
Food is very much the most basic tool in preventive health care. The 2011 National Health Interview Survey performed by the Centers for Disease Control was the first national survey to include questions about ability to pay for food. Difficulty with paying for food, medicine, or both is a problem facing 1 out of 3 Americans. If better food options were available through food banks, soup kitchens, and other resources for low-income people, obesity and the chronic conditions that come along with it would be better controlled  A "food desert" is an area with restricted access to healthy foods due to a lack of supermarkets within a reasonable distance. These are often low-income neighborhoods with the majority of residents lacking transportation.  There have been several grassroots movements in the past 20 years to encourage urban gardening, such as the GreenThumb organization in New York City. Urban gardening uses vacant lots to grow food for a neighborhood and is cultivated by the local residents.  Mobile fresh markets are another resource for residents in a "food desert", which are specially outfitted buses bringing affordable fresh fruits and vegetables to low-income neighborhoods. These programs often hold educational events as well such as cooking and nutrition guidance.  Programs such as these are helping to provide healthy, affordable foods to the people who need them the most.

İkincil önlemler, gizli hastalıkları ve asemptomatik hastalıkları önlemeyi amaçlar. Belirli hastalıklar birincil veya ikincil olarak sınıflandırılabilir. Bu hastalığın nasıl oluştuğuna bağlıdır, birincil önleme genel olarak hastalığın nedenlerini ortadan kaldırmayı İkincil önleme ise hastalığı erkenden teşhis etmeyi ve tedavi etmeyi amaçlar. İkincil önleme "erken tanı ve tedavi" ile hastalığın diğer bireylere yayılmasını önlemek ve hastalığın gelecekteki potansiyel komplikasyonlarının ve neden olabileceği sakatlıkların önlenmesinden oluşur.

Üçüncül önleme, zihinsel, fiziksel ve sosyal rehabilitasyona odaklanarak semptomatik hastalığın neden olduğu zararı azaltmayı amaçlar. ikincil önleme sakatlığı önlemeyi amaçlarken, üçüncül önlemenin amacı zaten engelli hastanın kalan yeteneklerini ve fonksiyonlarını maksimize etmektir. Üçüncül önleme hedefleri şunlardır: ağrı ve hasarı önleyerek hastalığın ilerlemesinin ve komplikasyonların durdurulması, hastalıktan etkilenen bireylerin sağlıklarının ve fonksiyonlarının yeniden kazandırılmasıdır. 

ABD'de önde gelen ölüm nedeni sigara idi. Ancak, düzensiz ve kötü beslenme ve egzersiz eksikliği yakın zamanda ölümün önde gelen nedeni olarak tütün kullanımını aşabilir. Bu davranışları değiştirmek veya önlemek bu ölümleri azaltabilir ve halk sağlığı açısından bir fark yaratabilir.

Dünya çapındaki önlenebilir ölüm nedenlerinin başında ABD'dekine benzer eğilimler söz konusudur. gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında, kötü beslenme, kirlilik, yetersiz temizlik gibi sağlık eşitsizliklerini yansıtan farklılıklar mevcuttur.

2010 yılında, 7.6 milyon çocuk 5 yaşına erişmeden ölmüştür. 2000 yılında bu ölümler 9.6 milyon idi, Dördüncü binyıl kalkınma hedefi olarak çocuk ölümlerinin 2015 yılına kadar üçte iki oranında azaltılması hala çok uzaktır. Bu ölümlerin %64'ü enfeksiyon nedeniyle (İshal, zatürre ve sıtma dahil) olmaktadır. Bu ölümlerin yaklaşık %40'ının nedeni erken doğum (çocuk yaşları 1-28 gün)  komplikasyonları sonucu meydana gelmiştir. Çocuk ölümleri en fazla Afrika ve Güneydoğu Asya'da meydana gelmektedir. Afrika'da, 1990'dan beri yenidoğan ölümlerinin azaltılması konusunda neredeyse hiç ilerleme kaydedilememiştir. 2010 yılında çocuk ölümlerinin yaklaşık %50'si Hindistan, Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuruiyeti, Pakistan ve Çin'de meydana gelmiştir. Bu ülkelerde küresel çocuk ölüm oranının azaltılmasını hedef alan çalışmalar gereklidir.
Çocuk ölümlerinin aralarında yoksulluk, çevresel tehlikeler ve anne eğitim eksikliği gibi sorunların da olduğu birçok nedenleri vardır. The World Health Organization created a list of interventions in the following table that were judged economically and operationally "feasible," based on the healthcare resources and infrastructure in 42 nations that contribute to 90% of all infant and child deaths. The table indicates how many infant and child deaths could have been prevented in the year 2000, assuming universal healthcare coverage.

Alınan bakımın kalitesi gibi sağlık ve koruyucu sağlık hizmetlerine erişim eşit olmayan. Sağlıkta kalite için araştırma (AHRQ) yapan ajans tarafından yürütülen bir çalışma, Birleşik Devletlerde sağlık eşitsizliklerini ortaya çıkardı. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşlılar (65 yaşından büyükler) daha kötü bakım almış ve gençlere göre bakıma daha az erişmişler. Tüm ırksal azınlıkları karşılaştırırken aynı eğilimler görülmektedir, Siyah, İspanyol ırkı, Asyalı ve Beyazlar ile yüksek gelirliler ve düşük gelirliler arasında farklar olabilmektedir. Sağlık kaynaklarına erimde ve kaynakların kullanımında ortak engeller, gelir, eğitim, dil eksikliği ve sağlık sigortasının olmaması gibi engellerdir. Ek olarak, sigortasız insanlar hastalıkları ciddi duruma geldikten sonra sağlık kuruluşlarına başvurmaktadırlar ve muayeneden sonra ilaçlarından, dolgularından veya tetkiklerden vazgeçme eğilimleri yüksektir.
Farklılıklar ve engeller dünya çapında da mevcuttur. Çoğu kez gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki yaşam beklentisinde onlarca boşluk vardır. Örneğin, Japonya'da Malavi'ye göre 36 yaş daha fazla ortalama yaşam beklentisi vardır. Düşük gelirli ülkeler de yüksek gelirli ülkelere göre daha az hekime sahip olma eğilimindedirler. Nijerya ve Myanmar'da, 100,000 kişiye yaklaşık 4 hekim düşmekteyken Norveç ve İsviçre'de hekim oranı o

Psikiyatri ya da ruh hekimliği, ruhsal durumların teşhisi, korunması ve tedavisine adanmış tıbbi uzmanlık alanıdır. Bunlar ruh hali, davranış, bilişsellik ve algılarla ilgili çeşitli konuları içerir.
Bir kişinin ilk psikiyatrik değerlendirmesi tipik olarak bir vaka öyküsü ve ruhsal durum muayenesi ile başlar. Fiziksel muayeneler ve psikolojik testler yapılabilir. Bazen nörogörüntüleme veya diğer nörofizyolojik teknikler kullanılır. Ruhsal bozukluklar genellikle Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından düzenlenen ve kullanılan Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD) ve Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan ve yaygın olarak kullanılan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM) gibi tanı kılavuzlarında listelenen klinik kavramlara göre teşhis edilir. DSM'nin beşinci baskısı (DSM-5) Mayıs 2013'te yayınlanmış ve çeşitli hastalıkların daha geniş kategorilerini yeniden düzenlemiş ve güncel araştırmalarla tutarlı bilgiler/görüşler içerecek şekilde bir önceki baskıya göre genişletilmiştir.
Psikiyatrik ilaç ve psikoterapi ile kombine tedavi, mevcut uygulamada en yaygın psikiyatrik tedavi şekli haline gelmiştir, ancak çağdaş uygulama, girişken toplum tedavisi, toplumu güçlendirme ve destekli istihdam gibi çok çeşitli diğer yöntemleri de içermektedir. Tedavi, işlevsel bozukluğun ciddiyetine veya söz konusu bozukluğun diğer yönlerine bağlı olarak yatarak veya ayakta tedavi esasına göre uygulanabilir. Yatarak tedavi gören bir hasta bir psikiyatri hastanesinde tedavi edilebilir. Bir bütün olarak psikiyatri alanındaki araştırmalar epidemiyologlar, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları, mesleki terapistler veya klinik psikologlar gibi diğer profesyonellerle birlikte disiplinler arası bir temelde yürütülür.

Psikiyatri terimi ilk olarak 1808 yılında Alman hekim Johann Christian Reil tarafından ortaya atılmıştır ve kelimenin tam anlamıyla 'ruhun tıbbi tedavisi' anlamına gelmektedir (Grekçede psykhē 'ruh'tan psiki- 'ruh'; iāsthai 'iyileştirmek'ten Gk. iātrikos 'tıbbi' kelimesinden -atri 'tıbbi tedavi'). Psikiyatri alanında uzmanlaşmış bir tıp doktoruna psikiyatrist veya psikiyatr denir. (Tarihsel bir bakış için bkz. Psikiyatrinin zaman çizelgesi).

Psikiyatri, insanlardaki ruhsal bozuklukları incelemeyi, önlemeyi ve tedavi etmeyi amaçlayan, özellikle zihne odaklanan bir tıp alanını ifade eder. Sosyal bağlamda dünya ile akıl hastalarının bakış açısından dünya arasında bir aracı olarak tanımlanmıştır.
Psikiyatri alanında uzmanlaşan kişiler, hem sosyal hem de biyolojik bilimlere aşina olmaları gerektiği için genellikle diğer ruh sağlığı profesyonellerinden ve hekimlerden farklıdır. Bu disiplin, hastanın öznel deneyimleri ve hastanın nesnel fizyolojisi tarafından sınıflandırılan farklı organların ve vücut sistemlerinin işleyişini inceler. Psikiyatri, geleneksel olarak üç genel kategoriye ayrılan zihinsel bozuklukları tedavi eder: akıl hastalıkları, ağır öğrenme güçlükleri ve kişilik bozuklukları. Psikiyatrinin odak noktası zaman içinde çok az değişmiş olsa da teşhis ve tedavi süreçleri önemli ölçüde gelişmiştir ve gelişmeye devam etmektedir. 20. yüzyılın sonlarından bu yana, psikiyatri alanı daha biyolojik ve diğer tıp alanlarından kavramsal olarak daha az izole hale gelmeye devam etmiştir.

Psikiyatri tıp uzmanlığı nörobilim, psikoloji, tıp, biyoloji, biyokimya ve farmakoloji alanlarındaki araştırmaları kullansa da genellikle nöroloji ve psikoloji arasında bir orta yol olarak kabul edilmiştir. Diğer doktorlar ve nörologlardan farklı olarak, psikiyatristler doktor-hasta ilişkisi konusunda uzmanlaşmışlardır ve psikoterapi ve diğer terapötik iletişim tekniklerinin kullanımı konusunda çeşitli derecelerde eğitim sahibidirler. Psikiyatristler ayrıca hekim olmaları ve psikiyatri alanında ihtisas adı verilen mezuniyet sonrası eğitim (genellikle 4 ile 5 yıl) almaları bakımından psikologlardan ayrılırlar; lisansüstü tıp eğitimlerinin kalitesi ve kapsamı diğer tüm hekimlerinkiyle aynıdır. Bu nedenle psikiyatristler hastalara danışmanlık yapabilir, ilaç yazabilir, laboratuvar testleri isteyebilir, nörogörüntüleme isteyebilir ve fizik muayeneler yapabilirler.

Dünya Psikiyatri Birliği, psikiyatristlerin (diğer meslek etiği savunucuları gibi) davranışlarını yönetmek için bir etik kod yayınlar. İlk olarak 1977'de Hawaii Bildirgesi ile ortaya konan psikiyatrik etik kurallar, 1983 Viyana güncellemesi ve 1996'daki daha geniş Madrid Bildirgesi ile genişletilmiştir. Kurallar, örgütün 1999, 2002, 2005 ve 2011 yıllarındaki genel kurullarında daha da gözden geçirilmiştir.
Dünya Psikiyatri Birliği kuralları, gizlilik, ölüm cezası, etnik veya kültürel ayrımcılık, ötanazi, genetik, aciz hastaların insan onuru, medya ilişkileri, organ nakli, hasta değerlendirmesi, araştırma etiği, cinsiyet seçimi, işkence ve güncel bilgi gibi konuları kapsamaktadır.
Meslek, bu tür etik kurallar oluştururken, psikiyatri pratiğine ilişkin, örneğin lobotomi ve elektrokonvülsif terapi kullanımıyla ilgili bir dizi tartışmaya yanıt vermiştir.
Tıp etiği normlarının dışında faaliyet gösteren itibarsız psikiyatristler arasında Harry Bailey, Donald Ewen Cameron, Samuel A. Cartwright, Henry Cotton ve Andrei Snezhnevsky sayılabilir.

Psikiyatrik hastalıklar birkaç farklı şekilde kavramsallaştırılabilir. Biyomedikal yaklaşım belirti ve semptomları inceler ve bunları tanı kriterleri ile karşılaştırır. Akıl hastalığı ise tam tersine, semptomları anlamlı bir yaşam öyküsüne dahil etmeye ve onları dış koşullara verilen tepkiler olarak çerçevelemeye çalışan bir anlatı yoluyla değerlendirilebilir. Her iki yaklaşım da psikiyatri alanında önemlidir ancak ne psikiyatrik paradigmanın seçimi ne de psikopatolojinin tanımlanması konusundaki tartışmaları çözüme kavuşturmak için yeterince uzlaşmıştır. "Biyopsikososyal model" kavramı, klinik bozulmanın çok faktörlü doğasının altını çizmek için sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bu kavramda model kelimesi kesinlikle bilimsel bir şekilde kullanılmamaktadır. Alternatif olarak, Niall McLaren zihnin varlığının fizyolojik temelini kabul etmekte ancak bilişi, bozukluğun meydana gelebileceği indirgenemez ve bağımsız bir alan olarak tanımlamaktadır. Biyobilişsel yaklaşım mentalist bir etiyoloji içerir ve biyopsikososyal görüşün doğal düalist (yani ruhani olmayan) bir revizyonunu sağlar ve Avustralyalı psikiyatrist Niall McLaren'in disiplini filozof Thomas Kuhn'un paradigmatik standartlarına uygun olarak bilimsel olgunluğa getirme çabalarını yansıtır.
Bir tıp uzmanı bir hastaya tanı koyduğunda, hastayı tedavi etmek için seçebileceği çok sayıda yol vardır. Genellikle psikiyatristler farklı yaklaşımların farklı yönlerini bir araya getiren bir tedavi stratejisi geliştirirler. İlaç reçeteleri çok yaygın olarak hastalara aldıkları herhangi bir terapiyle birlikte verilmek üzere yazılır. Tedavi stratejilerinin en düzenli olarak alındığı üç ana psikoterapi ayağı vardır. Hümanistik psikoloji, hastanın "bütününü" perspektife koymaya çalışır; aynı zamanda kendini keşfetmeye odaklanır. Davranışçılık, bilinçdışı veya bilinçaltını araştırmak yerine yalnızca gerçek ve gözlemlenebilir olaylara odaklanmayı seçen terapötik bir düşünce ekolüdür. Psikanaliz ise erken çocukluk dönemi, irrasyonel dürtüler, bilinçdışı ve bilinç ile bilinçdışı akımlar arasındaki çatışma üzerine yoğunlaşır.

Tüm hekimler ruhsal bozuklukları teşhis edebilir ve psikiyatri ilkelerini kullanarak tedavi önerebilir. Psikiyatristler, psikiyatri alanında uzmanlaşmış ve ruhsal hastalıkları tedavi etmek üzere sertifikalandırılmış eğitimli hekimlerdir. Ayakta, yatarak ya da her ikisini birden kullanarak tedavi edebilirler; tek başlarına ya da grup üyesi olarak çalışabilirler; serbest meslek sahibi, ortaklık üyesi ya da hükûmet, akademik, kâr amacı gütmeyen ya da kâr amacı güden kuruluşların çalışanı olabilirler; hastane çalışanı olabilirler; askerî personeli sivil ya da ordu mensubu olarak tedavi edebilirler ve bu ortamların herhangi birinde klinisyen, araştırmacı, öğretmen ya da bunların bir kombinasyonu olarak işlev görebilirler. Psikiyatristler de psikoterapi, psikanaliz veya bilişsel davranışçı terapi uygulamak için önemli bir eğitimden geçebilseler de onları diğer ruh sağlığı uzmanlarından ayıran şey hekim olarak aldıkları eğitimdir.

Psikiyatri alanında, Amerikan Psikiyatri ve Nöroloji Kurulu (ABPN) tarafından ek eğitim ve sertifika gerektiren birçok alt uzmanlık alanı vardır. Bu alt uzmanlıklar şunları içerir:

Bağımlılık psikiyatrisi, bağımlılık tıbbı
Beyin hasarı tıbbı
Çocuk ve ergen psikiyatrisi
Klinik nörofizyoloji
Konsültasyon-liyezon psikiyatrisi
Adli psikiyatri
Geriatrik psikiyatri
Hospis ve palyatif tıp
Uyku tıbbı
ABPN'nin resmi sertifika vermediği ek psikiyatri alt uzmanlık alanları şunlardır:

Biyolojik psikiyatri
Çeşitli demans türlerinde olduğu gibi bilişsel hastalıklar
Toplum psikiyatrisi
Kültürlerarası psikiyatri
Acil psikiyatri
Evrimsel psikiyatri
Küresel ruh sağlığı
Öğrenme güçlüğü
Askerî psikiyatri
Nörogelişimsel bozukluklar
Nöropsikiyatri
Sosyal psikiyatri
Tanımlayıcı psikiyatri
Bilişsel nöropsikiyatri
Ortomoleküler psikiyatri
İmmüno-psikiyatri
Bağımlılık psikiyatrisi, alkol, uyuşturucu veya diğer maddelerle ilişkili bozuklukları olan bireylerin ve madde ile ilişkili ve diğer psikiyatrik bozuklukların çift tanısı olan bireylerin değerlendirilmesi ve tedavisine odaklanır. Biyolojik psikiyatri, ruhsal bozuklukları sinir sisteminin biyolojik işlevi açısından anlamayı amaçlayan bir psikiyatri yaklaşımıdır. Çocuk ve ergen psikiyatrisi, psikiyatrinin çocuklar, gençler ve aileleriyle çalışma konusunda uzmanlaşmış dalıdır. Toplum psikiyatrisi, kapsayıcı bir halk sağlığı perspektifini yansıtan ve toplum ruh sağlığı hizmetlerinde uygulanan bir yaklaşımdır. Kültürlerarası psikiyatri, ruhsal bozuklukların ve psikiyatrik hizmetlerin kültürel ve etnik bağlamıyla ilgilenen bir psikiyatri dalıdır. Acil psikiyatri, psikiyatrinin acil durum ortamlarındaki klinik uygulamasıdır. Adli psikiyatri, hukuki soruların yanıtlanmasına yardımcı olmak için genel olarak tıp biliminden, özel ol

Radyoloji, x ışınları ve diğer görüntüleme yöntemlerinin tıpta tanı ve tedavi amacıyla kullanılmasıdır. Tanı ve tedavi amacıyla kullanılan yöntemlerden bazıları; radyografi, ultrason, bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MR), nükleer tıp yöntemleri, pozitron emisyon tomografi (PET), mamografi, floroskopi ve X ışını kullanan diğer bazı yöntemler olarak sıralanabilir. Bu yöntemlerin tanı amacıyla kullanımı, tıbbi görüntüleme ile elde edilen görüntülerden hastalıkların tespitinde yararlanılması şeklinde olurken, tedavi amacıyla kullanımı ise bazı radyolojik belirti ve cerrahi işlemlerin görüntüleme yöntemleri sayesinde daha az zararla yapılmasını sağlamalarıdır. Radyoloji iki ana başlığa ayrılır. Bunlar, "Diagnostik Radyoloji" ve "Radyoterapi" dir. Bazı radyolojik yöntemler aşağıda verilmiştir.

Ultrasonografi: Bu yöntemde X Işını değil, ses dalgaları kullanılır. Karındaki iç organları (taşların varlığı, tümör ve kitlelerin varlığı, üriner ve jinekolojik sistem incelenmesinde vs.) görüntülemede kullanılır. Hiçbir yan etkisi yoktur.
Doppler ultrasonografi: Damarları görüntülemede kullanılır.

Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR): Belirli bir manyetik alan vektörünün hakim olduğu durumda bu manyetik alan içerisindeci canlı vücut bölümlerinden RF (Radyofrekans) dalgaları ile gönderilen enerjinin yansımalarının görüntü haline dönüştürülmesidir.

Genel olarak vücuttaki damarların kontrast maddeler kulanılarak görüntülenmesidir. Özellikle kalp ve beyin damarlarının görüntülemesinde kullanılır.

Teleradyoloji, radyoloji görüntülerinin dijital olarak bilgisayarlar arasında internet ya da başka bağlantılar aracılığıyla bir noktadan bir başka noktaya gönderilebilmesidir. Bu yolla çok uzaklarda, hatta başka bir kıtada çekilen bir radyoloji görüntüsü saniyeler içinde binlerce kilometre uzaktaki bir radyolog tarafından değerlendirilebilmekte ve raporlanabilmektedir. Radyolog açığı olan bölgeler için oldukça yararlı bir işlemdir. Daha da ileriki yıllarda Pacs(resim arşivleme ve iletim sistemi)oldukça yaygın kullanılır hale gelecektir.

Tomografi, Fransız hekim Boccage tarafından 1915 yılında icat edildi. Tomografi bir organın 1 mm ile 10 mm arasında kesitlerinin görüntülerini verebilen tıbbi görüntüleme cihazıdır. Tomografi vücudun veya organların önden arkaya, yukarıdan aşağıya ya da yatay sagital düzlemde incelenmesini sağlar. Tomografide de radyasyon mevcuttur. Radyolojik görüntülemeye nispeten hasta daha fazla x ışınına maruz kalır ve daha çok radyasyon alır. Tomografi denince akla Bilgisayarlı Tomografi (BT) gelir. Tomografi ile Bilgisayarlı Tomografi arasında bir fark yoktur aslında sadece isim farkıdır.
Gelişen tıbbi teknolojiler sayesinde tomografi de sürekli gelişmektedir. Verilen radyasyon dozu azaltılmakta, görüntü kalitesi iyileştirilmektedir.

Türk Medikal Radyoteknoloji Derneği 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSNA.org 12 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Radiological Society of North America. Radiology Continued Education and Research.
ACR.org National Guidelines for Use of Imaging Technologies and Radiology Jobs
Curlie'de Radiology (DMOZ tabanlı)
MedPix Medical Image Database, Search & Download Images

Epidemiyoloji (sağlık analizi) risk faktörü sağlık ve enfeksiyonun (hastalık kapma) yüksek riskli hastalık /enfeksiyonla birleştirildiğinde değişkendir. Bazen belirleyicide kullanılabilir. Yüksek veya düşük riskle birleştirildiğinde değişken olabilmektedir.

Risk faktörleri veya belirleyiciler ilintilidir ve illaki nedensel değildir. Çünkü ilinti (ilişki) nedenselliği onaylamaz. Örneğin genç olmanın kızamığa neden olduğu söylenemez. Fakat genç insanlar daha yüksek kızamık hastalığı oranına sahiptir. Çünkü genç insanların bir önceki salgın hastalık boyunca bağışıklık kazanmaları daha az muhtemeldir. İstatistiksel metotlar sıklıkla neden olan kanıtın bulunmasında ve birleşimin şiddetini ölçmeyi değerlendirmede kullanılır. Örneğin akciğer kanseri ile sigara içme arasındaki bağlantıya ait araştırma biyolojik bilimlerin yanında istatistiksel analizler risk faktörlerinin nedensel olduğunu ortaya koyabilir. Bazı insanlar yüksek oranda hastalıkların nedensel belirleyicilerini söylemek  için risk faktörü tabirini kullanmayı tercih ederler. Muhtemel risk olarak adlandırılan kanıtlanmamış bağlantılara da, araştırmaya dayalı ve düşünsel olarak yapıldığında risk faktörlerinin tanımı tıbbi incelemede bir strateji olabilir.

Esas olarak göğüs kanseri için risk faktörlerinden alınmakla birlikte, risk faktörleri terimler şeklinde açıklanabilir. Örneğin: Akraba riski olana bir kadın  altmışında yirmisine göre yüz kat daha fazla göğüs kanseri olma ihtimaline sahiptir.

Risk faktörüne maruz kalan veya risk faktörüne göğüs kanseri sahip olana grup içinde meydana gelen olayların parçaları, örneğin göğüs kanseri vakalarının %99'u kadınlarda meydana gelir gibi.
Maruz kalan grupta olayların/vakaların artması, örneğin; her bir günlük alkollü içeceğin göğüs kanseri olma oranını her bir kadında 11 vaka olarak artırması.
Örneğin, ortalama beş yıl içinde östrojen ve progesteron hormonu olan kadınlarda toplam ve artan göğüs kanserlerinde kontroller kıyaslandığında 1,24 tehlike oranı ile artış.

Risk faktörüne maruz kalanlarla/kalmayanların değerlendirilmesiyle bir sonuç elde edilir. Aşağıdaki örnekte risk faktörü riske maruz kalanlarla/kalmayanların mukayesesiyle değerlendiriliyor. Diyelim ki bir düğünde 74 kişi tavuk yedi ve bunların 22'si hasta oldu. Balık ve sebze yiyen 35 kişiden 2 kişi hasta oldu. Tavuk insanları hasta etti mi? Risk: Olayı yaşayan kişi sayısı / Risk faktörüne maruz kalan kişi sayısı
Tavuk yiyenlerin riski: 22/74=0,297  Tavuk yemeyenlerin riski:2/35=0,057
Tavuk yiyenlerin riski, yemeyenlere göre beş kat daha fazla. Bundan dolayı bağlantılı risk beşten fazladır. Bu, hastalığın sebebinin tavuk yeme olduğunu belirtir. Fakat bu bir kanıt değildir.

Salgın hastalıkları bilimi üzerine bir çalışma yaparken belli bir sonuç için bir veya daha fazla belirleyicinin  değerlendirilmesi için diğer etkenler çeldirici olarak rol oynayabilir bunlar kontrol edilmelidir. Örneğin toplumsal sınıfları oluşturma gibi kontrole ihtiyaç duyar. Sonucun olasılığı olabilirliği genellikle çoklu bağlı değişkenler arsındaki etkileşime bağlıdır. Potansiyel çeldirici etkileri çalışılan sonuçla değişir. Fakat aşağıda genel çeldiriciler salgın hastalık bilimi kurumlarda daha yaygındır ve çoğunlukla kontrol edilen belirleyiciler salgın hastalık bilimine de belirleyicidir.

Yaş (0 ile 1,5 bebekler için 1,5'ten 6 yaşa çocuklar)
Cinsiyet (kadın ve erkek)
Uyruk(tabiiyet) etkin köken(ırkına bağlı)

Sosyal statü/gelir
Coğrafi konum (yer)
Genetik meyil (yatkınlık)
Cinsel kimlik
İş
Cinsel eğilim
Kronik stres seviyesi
Diyet
Fiziki aktivite durumu
Alkol tüketimi ve tütün kullanımı
Sağlığı etkileyen diğer sosyal etkenler

Hastalıkla ya da diğer sonuçla miktar olarak bağlantılı bir değişkendir. Risk göstergesinin direkt değişimi riske ait sonucu illaki değiştirmez. Örneğin alkollü araç kaydı, pilotlar için risk belirleyici etken olduğundan dolayı salgın hastalık bilimi alkollü araç  kullanıcı kaydı olmayan meslektaşlarına göre hava olayı kazasına karışma riskinin çok daha fazla olası olduğunu gösterir.

Risk faktörü terimi ilk defa 1961 yılında Framingham Kalp çalışması yöneticisi, Dr. William B. Kannel'in tarafından “Dahili İlaçların Makalesinde” kullanılmıştır.

Romatoloji, özellikle kas iskelet sistemini tutan hastalıkları inceleyen bir bilim dalıdır. Ancak romatizmal hastalıklar yalnızca kas iskelet sistemi ile sınırlı kalmaz. Vücudumuzdaki diğer organlar ve sistemler de zaman zaman etkilenebilmektedir. Bu yönüyle multisistemik hastalıklar grubuyla ilgilenmektedir. MS. birinci yüzyılda “Rheuma” kelimesi yangılı akıcı bir sıvıyı tanımlamak için kullanılmıştır.
Romatizma veya romatik bozukluklar; kalp, kemik, eklem, böbrek, deri ve akciğer gibi organları etkileyen bazı tıbbi sorunlar için kullanılan belirli olmayan çok genel bir terimdir. Aslında terim bugün tıbbi ve teknik literatürdeki yerini kaybetmiş olsa da günlük yaşamda hâlâ sık sık kullanılır.
Romatoloji artrit ve vaskülit sendromları kapsar. Artrit (kemik); eklemleri etkileyen durumlara verilen genel addır. Vaskülit ise kan damarlarının duvarında oluşan enflamasyonla karakterize hastalıklar grubuna verilen isimdir.

Polikondrit
Skleroderma
Polimiyozit
Polimiyaljia romatika
Osteoartrit
Septik artrit
Akut Romatizmal Ateş
Gut ve yalancı Gut
Behçet Sendromu
Erişkin Still Hastalığı
Spondiloartrit
Ankilozan spondilit
Reiter sendromu (Reaktif Artrit)
Psoriyazis(Sedef Hastalığı)
Enteropatik spondilit
Vaskülitler
Büyük Damarları Tutanlar:

Dev hücreli arterit (Temporal Arterit)
Takayasu arteriti
Orta Çaplı Damarları Tutanlar:

Klasik PAN (Poliarteritis nodoza)
Kawasaki hastalığı (mukokütanöz lenf bezi sendromu)
Küçük Çaplı Damarları Tutanlar

Henoch-Schönlein Purpurası
Mikroskopik Polianjitis
Wegener granülomatozu
Churg Strauss Sendromu
Esansiyel Kriyogloblinemik Vaskülit
Sistemik Lökositoklastik Anjit
Diğer vaskülitle seyreden patolojiler

Behçet Hastalığı
Buerger hastalığı
Cogan Sendromu

Romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaç grupları genel olarak şunlardır:

Ağrı kesiciler (analjezikler)
Yangıya karşı ilaçlar (anti-enflamatuvar ilaçlar)
Steroidler
Steroid olmayanlar (NSAID; non-steroidal anti-inflamatory drugs)
Romatizmaya karşı hastalık azaltıcı ilaçlar (DMARD; disease-modifying anti-rheumatic drugs)
Monoklonal antikorlar ve benzerleri (son zamanlarda çıkan infliksimab ve etanersept gibi).
IVIG (intravenöz immünoglobulin)
Romatoloji6 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Uzmanı DR. Selda Öktem'in sitesinden bilgi alınmıştır.

Ruh sağlığı, psikolojik iyi hal veya zihinsel bir bozukluğun olmadığı düzeyi açıklar. Tatmin edici düzeyde duygusal ve davranışsal işlevlerini sürdürebilen bir kişinin durumudur. Pozitif psikoloji ve Bütünsellik bakış açılarından, ruhsal sağlık, bir bireyin yaşamdan tat alabilmesi ve yaşam aktiviteleri ile psikolojik dayanıklılık kazanabilmeye yönelik çabaları arasında denge kurmasını içerebilir.
Dünya Sağlık Örgütüne göre (WHO), ruhsal sağlık, "diğer özelliklerin yanında, öznel iyi oluş, algılanan öz yeterlik, özerklik, rekabet edebilirlik, nesiller arası bağımlılık ve kişinin entelektüel ve duygusal potansiyelini gerçekleştirebilmesini" içerir. WHO ayrıca bir bireyin iyilik halinin, kabiliyetlerini gerçekleştirebilmesini, günlük stresle başedebilmesini, üretken ve içinde toplumuna faydalı olabilmesini kapsadığını belirtmektedir.
Kültürel farklılıklar, öznel değerlendirmeler ve birbiri ile yarışan profesyonel kuramların hepsi de ruh sağlığının nasıl tanımlandığını etkiler.

İngiltere Cerrah Dergisi'ne (1999) göre, ruh sağlığı, üretken aktiviteleri ve başkaları ile olan ilişkilerin gereklerini yerine getirebilmeyi mümkün kılan ve değişikliklere adapte olup zorluklarla başedebilmeyi sağlayan ruhsal işlevlerin başarılı performansıdır. Akıl hastalığı terimi, düşünce ve ruh halindeki değişiklikler ile karakterize edilen veya tehlike ya da işlev bozukluğu ile ilgili davranışların olduğu, sağlık koşullarını veya tüm tanısal akıl hastalıklarını topluca ifade eder. Ruh sağlığı ve ruhsal bozukluk iki sürekli kavramdır. Ruh sağlığı iyi olan insanların ruhsal bozukluğu olabilir ve hiç ruhsal bozukluğu olmayan insanlar kötü bir ruh sağlığına sahip olabilir.
Öğrenme güçlüklerinin yanı sıra, stres, yalnızlık, depresyon, anksiyete, ilişki sorunları, sevilen birinin ölümü, intihar düşünceleri, keder, bağımlılık, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu (ADHD), kendine zarar verme, çeşitli duygusal bozukluklar ve değişen önemdeki diğer akıl hastalıkları nedeniyle ruh sağlığı sorunları ortaya çıkabilir. Terapistler, psikiyatristler, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, eğitimli hemşireler veya doktorlar, terapi, danışmanlık veya ilaç gibi tedavilerle zihinsel hastalıkları yönetmeye yardımcı olabilir.

19. yüzyılın ortalarında, William Sweetser, pozitif ruhsal sağlık için çalışan çağdaş yaklaşımların atası sayılabilecek bir kavram olan, "ruhsal hijyen" terimini ilk kullanan kişiydi. Amerikan Psikiyatristler Derneği'nin dördüncü başkanı ve kurucularından biri olan Isaac Ray, "ruhsal hijyeni", aklın kalitesini düşürecek, enerjisini yaralayacak ve hareketini engelleyecek bütün olaylara ve etkilere karşı koruyabilme sanatı olarak tanımlamıştır.
Dorothea Dix (1802-1887) "ruhsal hijyen" hareketinin gelişmesinde rol alan önemli figürlerden biriydi. Dix, ruhsal bozukluğu olan insanlara yardım etmek ve yaşamak zorunda bırakıldıkları kötü koşulları gözler önüne sermek için çabalayan bir okul öğretmeniydi. Bu çalışması "ruhsal hijyen hareketi" olarak bilindi. Bu hareket öncesi, akıl hastalığından muzdarip insanların yetersiz giyecek tedarikiyle acınacak halde yalnız bırakılarak ihmal edilmeleri nadir değildi. Dix'in çabaları ruh sağlığı birimlerinde hasta sayılarında artışlara sebep oldu ve bu kurumlardaki yetersiz kadro nedeniyle hastalara olan bakım ve ilgi azaldı.
1896'da Emil Kraepelin, 80 yıl boyunca alanında hâkim olacak ruhsal bozuklukların taksonomisini geliştirdi. Daha sonra, anormalliğin önerilen hastalık modeli analize tabi tutuldu ve normal olma durumunun ilgili grubun fiziksel, coğrafi ve kültürel boyutlarına göreceli olduğu kabul edildi. 
20 yüzyılın başlarında, Clifford Beers, 1908 yılında, akıl hastanesinde yaşadığı tecrübelerine dayanan "Kendini Bulan Bir Zihin"'in yayınlanmasından sonra "Ruh Sağlığı Amerika-Ruh Hijyeni Ulusal Komitesi"'ni kurdu ve daha sonra Birleşik Devletler'deki ilk ayakta tedaviye yönelik ruh sağlığı kliniğini açtı.
Sosyal hijyen hareketi ile ilişkili "zihinsel hijyen hareketi", zaman zaman, üretken işe ve mutlu aile hayatına yönlendirilemeyecek kadar zihinsel olarak yetersiz kabul edilenlerle ilgili öjenik ve sterilizasyon savunması ile ilişkilendirildi. İkinci Dünya savaşı sonrası yıllarında, sağlık hizmetlerinin, bir hastalığın tedavisinden öte önleyici ve destekleyici alanlarına doğru gelişen olumlu özelliklerinden ötürü, "ruhsal hijyen" terimi aşamalı olarak "ruhsal sağlık" terimiyle değiştirildi.
Marie Jahoda ruhsal açıdan sağlıklı bireyleri sınıflandırmak için kullanılabilecek altı temel özelliği açıkladı. Bunlar: kişinin kendine yönelik olumlu tavrı, kişisel gelişim, entegrasyon, özerklik, gerçekliğin doğru algısı ve çevresel otoriteyi içerir (uyum sağlama ve sağlıklı kişisel ilişkiler).

Akıl hastalıkları kanser, diyabet veya kalp hastalığı'ndan daha yaygındır. 18 yaşın üzerindeki tüm Amerikalıların yüzde 26'sından fazlası, ruhsal bozukluğa sahip olma kriterlerini karşılamaktadır. Bir Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporu, 2010 yılında küresel akıl hastalıkları ile ilgili yaklaşık 2,5 trilyon dolar, (dolaylı maliyetler toplamın üçte ikisi) 2030 yılına kadar ise 6 trilyon doların üzerine çıkacak bir maliyet öngörüyor.
Dünya Sağlık Örgütü'nden elde edilen kanıtlar, dünya nüfusunun neredeyse yarısının benlik saygısı, ilişkileri ve günlük yaşamda işlevlerini sürdürebilecek yetenekleri üzerinde etkisi olan zihinsel hastalıklardan etkilendiğini göstermektedir. Bireylerin duygusal sağlığı fiziksel sağlığı etkileyebilir. Kötü bir ruhsal sağlık, madde bağımlılığı gibi problemlere yol açabilir.
Sağlıklı bir zihin yaşam kalitesini iyileştirebilirken, zayıf zihinsel sağlık kötüleştirebilir. Richards, Campania, & Muse-Burk'e göre, "duygusal yeteneklerin stres yönetimi ve fiziksel sağlık gibi prososyal davranışlarla ilişkili olduğunu gösteren artan kanıtlar vardır." 
Araştırmaları ayrıca duygusal ifadeden yoksun olan kişilerin, zihinsel sağlıklarının ve bastırılmış duygularının doğrudan bir yansıması olan anti-sosyal davranışlara (ör. uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, fiziksel kavgalar, vandalizm) meyilli olduğu sonucuna varmıştır. Zihinsel hastalığı olan yetişkinler ve çocuklar, sorunları daha da kötüleştirebilecek sosyal damgalanma yaşayabilirler.

Ruh sağlığı, bir bireyin ruh sağlığının birçok farklı değere sahip olabileceği kararsız bir süreklilik olarak görülebilir. Ruhsal iyilik hali, kişinin tanısı konmuş herhangi bir ruhsal sağlık durumu yoksa bile genellikle olumlu bir nitelik olarak görülür. Bu ruh sağlığı tanımı, dolu ve yaratıcı bir yaşam sürdürme kapasitesi olan duygusal refahı ve yaşamın kaçınılmaz zorluklarıyla başa çıkma esnekliğini vurgular. Bazı ilgili tanımlar tatmin ve mutluluk bağlamında formüle edilir. Pek çok terapi sistemi ve kendi kendine yardım kitabı zihinsel sıhhati daha da iyileştirmek için etkili olarak kabul edilen strateji ve teknikleri destekleyen yöntemler ve felsefeler sunar. Pozitif psikoloji ruhsal sağlıkta giderek öne çıkmaktadır.
Sağlığın bütünsel bir modeli genelde antropoloji, eğitim, psikoloji, din, sosyoloji perspektiflerine dayanan kavramları ve kişilik, toplum, klinik, sağlık, gelişimsel psikolojiden teorik bakış açılarını içerir.
Üçlü zihinsel refah modeli, zihinsel refahı, duygusal refah, sosyal refah ve psikolojik refah'ın üçünü birden kapsayan bir kavram olarak görür. Duygusal refah yüksek düzeyde olumlu duygulara sahip olmak şeklinde tanımlanırken sosyal ve psikolojik refah ise günlük hayatta optimum düzeyde işlevlerin sürdürülmesine katkı koyan psikolojik ve sosyal yetenek ve kabiliyetlerin varlığı olarak tanımlanmaktadır. Bu model değişik kültürler arasında empirik destek almıştır. Ruh Sağlığı Sürekliliği-Kısa Formu (MHC-SF) zihinsel refahın üçlü modelini ölçmek için kullanılan en yaygın ölçektir.

Ruh sağlığı ve istikrarı, bir insanın günlük yaşamında çok önemli bir faktördür. Sosyal beceriler, davranış becerileri ve düşünme şekilleri insan beyninin erken yaşta geliştirdiği özelliklerden sadece birkaçıdır. Başkalarıyla nasıl etkileşime gireceğini ve belirli konulara nasıl odaklanacağını öğrenmek, öğrenmek için zorunlu derslerdir. Bu zaman süreci konuşmaya yeni başladığımız zamandan, zar zor yürüyebildiğimiz yaşlılık dönemine kadar yayılır. Akıl hastalığı, bir insanın ruh halini, düşünmesini ve davranışını etkileyen çok çeşitli sorunlardır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 18 yaş ve üstü insanların yaklaşık % 26'sı, bir tür zihinsel bozukluk tanısı almış durumdadır. Bununla birlikte, daha üç yaşında bile ruhsal bozukluk belirtisi gösterecek olan birçok çocuk olmasına rağmen, zihinsel hastalığı olan çocuklar hakkında pek bir şey söylenmiyor.
Çocuklarda en çok rastlanan akıl hastalıkları ADHD, otizm, anksiyete bozukluğu ve daha büyük çocuklarda ve gençlerde depresyon'u içerir ancak bunlarla sınırlı değildir. Genç yaşta akıl hastalığına sahip olmak, otuzlu yaşlarındakinden çok farklıdır. Çocuk beyinleri hala gelişme safhasındadır ve yirmi beş yaşına kadar gelişmeye devam edecektir. İşin içine akıl hastalığı girerse, bir çocuğun insanların gün boyunca kullandığı gerekli becerileri ve alışkanlıkları edinmesi önemli ölçüde zorlaşır. Örneğin davranış becerileri, motor veya duyusal beceriler kadar hızlı gelişmez. Bu nedenle bir çocuk anksiyete bozukluğu yaşadığında, düzgün bir sosyal etkileşimi kaybetmeye başlar ve birçok sıradan şeyi yoğun bir korku ile ilişkilendirir. Bu çocuk için ürkütücü olabilir çünkü davranışlarının ve düşüncelerinin sebebini anlamayabilir. Birçok araştırmacı, ebeveynlerin, bir şeylerin yolunda olmadığına inanmak için herhangi bir nedenleri varsa, çocuklarına göz kulak olmaları gerektiğini söylüyor. Çocuklar daha önce değerlendirilirse, hastalıkları hakkında daha fazla bilgi sahibi olurlar ve tedavi günlük rutinlerinin bir parçası olur. Yetişkinler için durum farklıdır ve çabuk iyileşemeyebilirler çünkü uyum sağlamaları daha zordur.
Akıl hastalıkları sadece kişiyi değil, etrafındaki insanları da etkiler. Arkadaş ve aile, çocuğun zihinsel sağlık istikrarı ve tedavisinde de önemli bir rol oynamaktadır. Çocuğun yaşı küçükse, çocuklarını değerlend

Epidemiyolojide, salgın (Yunanca epi- üzerinde + demos halk) belli bir insan popülasyonunda, belli bir periyotta, yeni vakalar gibi görülen ancak önceki tecrübelere göre beklenenden fazla  etki gösteren hastalıktır, (epizootik ise aynı şeydir ancak hayvanlarda geçerlidir). Belli bir bölgede yayılan salgınlara epidemi, dünya çapında yayılan salgınlara pandemi denir.
"Beklenen"in ne olduğuna bağlı olarak salgının tanımlanması subjektif olabilir. Bir salgın lokal (bir hastalık patlaması), daha genel (epidemik) ve hatta dünya çapında (pandemik) olabilir.
Sabit seviyede oluşan ve popülasyonda görece olarak yüksek derecede seyreden alışılagelmiş hastalıklar ise endemik olarak adalandırılır. Endemik hastalığa bir örnek sıtmadır. Afrikanın bazı bölgelerinde (örneğin, Liberya) halkın büyük çoğunluğunun hayatlarının bazı dönemlerinde sıtmaya yakalanmaları beklenir.

Meşhur salgınlara örnek olarak Orta Çağ Avrupasında  yaşanan ve kara veba olarak da bilinen hıyarcıklı veba, I. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan İspanyol gribi verilebilir.

Endemi
Epidemiyoloji
Pandemi
Dünya Sağlık Örgütü

Pandemiklerin uzmanlarla tartışıldığı video paneli

Sağlık bilişimi, tıbbi bilgilerin iletişimini, anlaşılmasını ve yönetimini geliştirmek için bilgisayar yapılarının ve algoritmalarının incelenmesi ve uygulanmasıdır. Mühendislik ve uygulamalı bilim dalı olarak görülebilir.
Sağlık alanı, hesaplamalı teknikler kullanılarak çözülebilecek çok çeşitli problemler sunar.
Sağlık bilişimi, sağlık hizmetlerini iyileştirmek için hesaplamalı yeniliklerin tasarlanması, geliştirilmesi ve uygulanmasına ilişkin çalışmaları içeren çok disiplinli alanların bir yelpazesidir. İlgili disiplinler, tıp alanlarını, özellikle bilgisayar mühendisliği, yazılım mühendisliği, bilgi mühendisliği, biyoinformatik, biyo-ilhamlı hesaplama, teorik bilgisayar bilimi, bilgi sistemleri, veri bilimi, bilgi teknolojisi, otonom hesaplama ve davranış bilişimi gibi bilgi işlem alanlarıyla birleştirir. Akademik kurumlarda tıp bilişimi araştırmaları, sağlık hizmetlerinde yapay zeka uygulamalarına ve gömülü sistemlere dayalı tıbbi cihazların tasarlanmasına odaklanmaktadır. Bazı ülkelerde bilişim terimi, kütüphane biliminin hastanelerdeki veri yönetimine uygulanması bağlamında da kullanılmaktadır. Bu anlamda sağlık bilişimi, hasta verilerinin elde edilmesi, işlenmesi ve incelenmesi için yöntem ve teknolojiler geliştirmeyi amaçlamaktadır. Biyomedikal bilişimi kapsayan bir şemsiye terim önerilmiştir.
Bilgi ve iletişim teknolojilerinin sağlık hizmetlerine, halk sağlığına ve kişisel sağlığa uygulanmasıyla ilgili alanın adında, moleküler (örn. genomik), organ sistemi (örn. görüntüleme), bireysel (örn. örneğin hasta veya tüketici, bakım sağlayıcı ve bunların arasındaki etkileşim), nüfus düzeyindeki uygulamaya kadar. Bir faaliyet yelpazesi, teori ve model geliştirmeden ampirik araştırmaya, uygulama ve yönetime ve yaygın benimsemeye kadar uzanan çabaları kapsar.
'Klinik bilişimciler' nitelikli sağlık ve sosyal bakım uzmanlarıdır ve 'klinik bilişim' çeşitli tıbbi uzmanlıkların bir alt uzmanlık alanıdır.

Tıbbi görüntü hesaplama
Görüntüleme bilişimi
Sağlık hizmetlerinde yapay zekâ
Nöroinformatik
Davranış bilişimi
Hesaplamalı biyoloji
Aktarımsal biyoenformatik
Aktarımsal tıp
sağlık bilgi teknolojisi
Teletıp
Halk sağlığı bilişimi
Sağlık bilgileri yönetimi
Tüketici sağlığı bilişimi
Elektronik sağlık kaydı
Health Level 7
Kişiselleştirilmiş tıp

Sağlık coğrafyası, mekandan kaynaklanan tüm sağlık problemlerini toplum, yer ve zaman yönleriyle inceleyen ve nedenlerini araştıran, hastalıkların önlenmesinde çözüm yöntemleri sunan bir beşeri coğrafya alt dalıdır.
Sağlık coğrafyası disiplinlerarası çalışma konularından biridir. Genel olarak, sağlık ile ilgili konuların ve sorunların incelendiği ve araştırıldığı, bunların insanı etkileyen yönlerinin tartışıldığı ve varsa sorunlar için önerilerin dile getirildiği bir daldır.
Sağlık çalışmalarında önce veri toplanır. ikinci aşamada veriler düzenlenir ve daha sonra ise bunlar harita, grafik ve tablolara aktarılarak mekanda ve zamanda dağılış yapılır ve neden sonuç ilişkisi kurularak senteze ulaşılır.
Mesela bir hastalığın bir il bazında dağılışı veya ülke bazında dağılışı yapılır. Burada hastalığın yoğunlaştığı sahalara ayrıntılı olarak bakılır ve bunun olası nedenleri araştırılır.
Bir hastalığın belli bir alanda görülmesinde mekana bağlı nedenler şunlar olabilir: Fiziki sebepler:sıcaklık, yağış, rüzgâr, enlem, basınç vb. Kimyasal sebepler; Arazideki kayaç yapısı, bileşimi, mineral yapı ve oranları. Biyolojik sebepler; ortamdaki mantarlar, asalaklar, mikroorganizmalar. Hidrografik sebepler: suyun yeterliliği, kirliliği.Beşeri sebepler, hastane eksikliği, doktor ve hemşire azlığı, yetersiz beslenme şartları, ekonomik sebeplerden; madende çalışma, endüstri kuruluşunda çalışmadan kaynaklanan hastalıklar. Bu işlemler yapıldıktan sonra kesin neden ortaya konur ve çözüm önerileri yapılır. Bu türden çalışmalar Türkiye'de oldukça sınırlıdır.
Hipokrat'ın yazdığı Hava, Su ve Yer (M.Ö. 400) kitabı Sağlık coğrafyası ile ilgili ilk kaynak kabul edilir. Türkiye'de henüz cumhuriyet ilen edilmeden, Milli Mücadele yıllarında konu ile ilgili araştırmalar başlamıştır. 'TBMM Hükûmeti Sağlık Bakanlığı' 1922 başlayıp 1938 yılında bitirilen 22 kitaptan oluşan Türkiye'nin Sıhhi-i ve İçtimai Coğrafyası dizi kitabını hazırlatmıştır.
Türkiye'de yapılan bazı çalışmalar: Ege bölgesinde endemik guatrın incelenmesi (1977), sulardaki iyot miktarıyla guatr arasındaki ilişki (1982), asbest ve eriyonitin göğüs hastalıklarına tesiri (1987), Kırka'da Bor mineralinin halk üzerindeki etkisi (2002).

Sağlık Memuru (Halk Sağlığı Teknisyenliği veya Toplum Sağlığı Teknisyenliği), sağlık kurum ve kuruluşlarında halk sağlığı alanında çalışması planlanmış olan Türkiye'de çeşitli dönemlerde lise ve/veya lisans eğitimi alarak çalışan personeldir.
Bu personel hekim dışı diğer sağlık personelinin yetersiz kalması durumunda onların yerine geçecek personel olarak düşünülmüştür (Örn: Doğum servislerinde ve sağlık ocaklarında ebe yerine, tedavi servislerinde hemşire yerine, laboratuvarda laborantlar yerine, radyoloji servisleri de röntgen teknisyenleri yerine, sağlık kurumlarındaki evrak kayıt ve girişleri için tıbbi sekreter yerine, acil servislerde ve 112 ambulans komuta merkezlerinde paramedik ve acil tıp teknisyenleri yerine, su numunelerinin alınması çöplüklerin denetimi gibi koruyucu sağlık hizmeti alanındaki konularda çevre sağlığı teknisyenleri yerine, bulaşıcı hastalıkların kontrolünde sürveyans memuru yerine vb.). Türkiye'de bu alanın açılış amacı sağlık ocaklarındaki eksik personelin yokluğunu hissettirmemek sık görülen sağlık problemlerine yönelik alınan politikaları kolayca uygulayabilmektir. Türkiye'nin sağlık ocağı sisteminden aile hekimliği sistemine geçmesi kararı ile sağlık memurları 25 Nisan 2007 tarihli 5634 sayılı Hemşirelik Kanunu nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 7. Maddesi gereğince hemşirelik yapma yetkisi verilmiş olup kendi mesleklerini yapma hakları saklı tutulmuştur.
1998 yılına kadar sağlık meslek liseleri daha sonra açılan sağlık yüksek okulunun sağlık memurluğu 4 yıllık lisans programından mezun edilen meslek grubudur. 2007 yılında çıkarılan hemşirelik kanunu değişikliği sonrası üniversitelerin sağlık memurluğu bölümü kapatılarak artık öğrenciler hemşire bölümünde eğitim almaya başladılar. Sağlık memurları koruyucu, tedavi edici ve rehabilite edici sağlık hizmetlerinin her alanında çalışmakta olup 2007 yılındaki mevzuat yeniliği ile hastanelerde daha fazla görev yapmaya başlamışlardır.
Son yıllarda sağlık kurum ve kuruluşlarında hastaların tedavisinde, hekimle işbirliği yapan, hemşire, ebe, laborant, sekreter, att vs eşdeğer sağlık çalışanıdır. Bunlardan daha kapsamlı olarak "halk sağlığı", "çevre sağlığı", "biyoistatistik" ve "sağlık eğitimi" derslerini almıştır. Ayrıca farklı olarak "iş sağlığı" dersini almıştır. Bu bölümlerin bazılarının aldığı "hasta bakım" ve "kadın hastalıkları ve doğum" derslerini almamıştır. 2007'de çıkan yasa ile branşlara dağıtılarak "sağlık memuru" unvanı sağlık görevlileri için genel bir kavram ilan edilmiş ve tek bir meslek unvanı olmaktan çıkmıştır.

Sağlık Ocağı, sosyal devlet olmanın getirdiği ve gerekliliğini doğurduğu bir hizmettir. Gelişmemiş, gelişmekte, kalkınmakta olan bölgelerde veya nüfus bakımından çok fazla kalabalık olmayan bölgelerde kurulan ve birinci basamak sağlık hizmetleri veren kuruluşlardır. Sağlık ocakları; hastaneler kadar personel, ekipman ve kaynağa sahip olan hizmetlerini bölgesel olarak veren sağlık hizmet kurumlarıdır.

Sağlık ocakları her türlü koruyucu hekimlik hizmetleri, hastaların muayene ve tedavisi, sağlık ocağına kayıtlı şahısların sağlık sicillerini tutmak ile mükelleftir. Sağlık ocağı hekimleri tedavi edemedikleri vakaları, hastaneye sevki gereken acil vakaları vb. durumlarda hastaları hastaneye  sevk ederler.

Sağlık Ocakları ilk kez, 1961 tarihli 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun ile ülkemizdeki sağlık teşkilatı içerisinde yer almışlardır. İlk Sağlık Ocağı, 1963 yılında Muş ilinde açılmış olup, 1976 yılına kadar kademeli olarak bütün yurda yaygınlaştırılması öngörülmüştür. Ancak, 1981 yılı sonunda sadece 45 ilde sağlık ocağı kurulabilmiş olup, 1983 yılında geriye kalan iller de sosyalleştirme kapsamına alınmıştır.
Sağlık Ocakları, 5.000 – 10.000 kişilik nüfusa göre kurulmuş olup; hekim, halk sağlığı hemşiresi, sağlık memuru, tıbbi sekreter, köy ebeleri, şoför, sıtma sürveyans memuru ve hizmetlilerden oluşan ekipler ile bölge tabanlı hizmet sunmakta idiler. Sağlık Ocaklarında çalışan personel, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4/A maddesine tabi Devlet Memuru, 4/B maddesine bağlı Sözleşmeli Personel veya 4924 sayılı Kanuna tabi Sözleşmeli Personel idi.
2010 yılında, ülke genelinde Aile Hekimliği uygulamasının başlaması ile sağlık ocakları kapatılmıştır.
Sağlık ocaklarının topluma ve çevreye yönelik görevleri Toplum Sağlığı Merkezlerine (TSM) verilmiştir.
Aile Hekimleri ise, kişiye yönelik sağlık hizmetleri vermektedir.
Birden fazla aile hekiminin bir araya gelip işlettiği merkezlere Aile Sağlığı Merkezi ismi verilmektedir.

Bir sağlık profesyoneli, sağlık çalışanı, sağlık uygulayıcısı veya sağlık hizmeti sağlayıcısı insanlara ailelere veya topluluklara sistematik bir şekilde önleyici, iyileştirici, tanıtım veya rahabilite edici sağlık hizmeti sağlayan kişilerdir.

Sağlık uygulayıcılarının içerdiği meslek dalları beşeri hekim, veteriner hekim, diş hekimi, biyolog, hemşire, eczacı, ebe, terapist, psikolog, optometrist, fizyoterapist, diyetisyen, radyografçı, radyoterapist, odyolog, sosyal hizmet uzmanı, gerontolog, dil ve konuşma terapisti, acil tıp teknisyeni, paramedik, ortopedi teknikeri, tıbbi laboratuvar teknikeri gibi meslek gruplarını sayabiliriz. Sağlık profesyonelleri genellikle hastanelerde, sağlık merkezlerinde ve diğer sağlık hizmeti noktalarında çalışabildikleri gibi akademik eğitim, araştırma ve yönetim alanında da çalışırlar. Birçok ülkede resmî sağlık kuruluşlarının dışında çalışan çok sayıda toplum sağlığı çalışanı bulunmaktadır. Sağlık hizmetlerinin yöneticileri, sağlık bilgi teknisyenleri ve diğer destek işçileri de sağlık ekiplerinin önemli bir parçası olarak kabul edilir.

Zihinsel sağlık uygulayıcısı, bireylerin zihin sağlıklarını iyileştirmek veya zihinsel hastalıkları tedavi etmek amacıyla hizmet sunan bir sağlık çalışanıdır. Bunlara psikiyatrlar, psikiyatri hemşiresi, klinik psikologlar, klinik sosyal hizmet uzmanı, evlilik ve aile terapisti ve diğer sağlık uzmanları ile müttefik sağlık meslek mensupları dahildir.

Anne ve yenidoğan bir sağlık uygulayıcısı, gebelik ve doğum öncesi, sırasında ve sonrasında kadınların ve çocuklarının bakımı ile uğraşan bir sağlık çalışanıdır. Bu gibi sağlık uygulayıcıları,doğum uzmanı, pediatri hemşiresi, ebe, obstetrik hemşirelerini ve daha birçoklarını kapsıyor.

Geriatrik bakım uygulayıcısı, yaşlıların ve / veya engellilerin bakımını, sağlıklarını geliştirmek, yaşam kalitesini iyileştirmek ve bağımsızlıklarını olabildiğince uzun süre korumak için planlar ve koordine eder. Bunlar geriatristler, yetişkin-gerontoloji hemşire uygulayıcıları, klinik hemşire uzmanları, eczacı, geriatri hemşiresi, yaşlı bakım yöneticileri, geriatrik yardımcıları, bakıcılar yaşlıların sağlık ve psikolojik bakım ihtiyaçlarına odaklanırlar

Cerrahi ve iyileşme aşamaları da dahil olmak üzere bir hastanın perioperatif bakımının planlanması ve sunumunda uzmanlaşmış bir sağlık profesyonelleridir. Bunlar cerrah, cerrahi asistanı, cerrahi hemşiresi, klinik memurları, işletme bölümü uygulayıcıları, anestezi teknisyeni, cerrahi teknoloji uzmanları ve diğerleri.

Rehabilitasyon  bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağaltım, bakım ve eğitim işidir. Bunlar fizik tedavi uzman hekimi, rehabilitasyon hemşiresi, fizyoterapistler, ortotistler, prostetistler, mesleki terapistler,odyologlar, konuşma ve dil patologları, solunum terapistleri, rehabilitasyon danışmanları, fizyoterapi teknisyenleri, ortez teknisyenleri, Teknisyenler, kişisel bakım asistanları ve diğerleri.

Ağız sağlığını geliştirmek ve restore etmek için bakım ve tedavi sağlayan bir sağlık çalışanlarıdır. Bunlar arasında diş hekimi ve diş hemşireleri, diş teknisyenleri, diş terapistleri ve ilgili profesyoneller.

Bir halk sağlığı uygulayıcısı, hastalıkların ve yaralanmaların önlenmesi ve tedavisi, vakaların gözlenmesi ve sağlıklı davranışların geliştirilmesi yoluyla bireyler, aileler ve topluluklar arasındaki sağlık durumunun iyileştirilmesine odaklanır. Bu kategoride toplum ve koruyucu hekimlik uzmanları içerir halk sağlığı hemşiresi, klinik hemşire uzmanları, beslenme uzmanları, çevre sağlığı memurları, paramedik, epidemiyoloji, sağlık müfettişleri ve diğerleri.

Hayvan sağlığı profesyonelleri, hayvanların sağlığı ve refahını gözeten uygulamalar yapmaktadırlar. Sağlık ve refah çalışmalarının yanı sıra, hayvansal üretimin ve hayvan hareketlerinin kontrollerinde görev alırlar. Yaptıkları çalışmalar Veteriner Halk Sağlığı uygulamaları kapsamında halk sağlığını da yakından ilgilendirmektedir. Bu alanda çalışan profesyoneller veteriner hekimler ve yardımcı veteriner sağlık çalışanlarıdır.

Birçok toplumda, alternatif tıp uygulayıcıları, ya resmî sağlık sistemi içinde ya da dışında kalan önemli sayıda kişiyle temas kurmaktadır. Bunlara akupunktur,Ayurveda, bitki yetiştirme,homeopati,natüropati, Siddha tıbbı, geleneksel Çin tıbbı, geleneksel Kore tıbbı uygulamacıları dahildir.

Sağlık psikolojisi bir tıbbi psikoloji altdalıdır. Sağlık, hastalık ve sağlık hizmetlerindeki psikolojik ve davranışsal süreçlerin incelenmesidir. Psikolojik, davranışsal ve kültürel faktörlerin fiziksel sağlık ve hastalığa nasıl katkıda bulunduğunu anlamakla ilgilenir. Psikolojik faktörler sağlığı doğrudan etkileyebilir. Örneğin, hipotalamik-hipofiz-adrenal ekseni etkileyen kronik olarak meydana gelen çevresel stres faktörleri kümülatif olarak sağlığa zarar verebilir. Davranışsal faktörler de bir kişinin sağlığını etkileyebilir. Örneğin, belirli davranışlar zamanla zararlı olabilir (sigara içilmesi veya aşırı miktarda alkol tüketilmesi) veya sağlığa (egzersiz yapmak) iyi gelebilir. Sağlık psikologları biyopsikososyal bir yaklaşım benimser. Başka bir deyişle, sağlık psikologları sağlığı sadece biyolojik süreçlerin (örneğin virüs, tümör vb.) değil, aynı zamanda psikolojik (örneğin düşünce ve inançlar), davranışsal (örneğin alışkanlıklar) ve sosyal süreçlerin (örneğin, sosyoekonomik durum ve etnik köken) ürünü olarak anlarlar.
Sağlığı etkileyen psikolojik faktörleri anlayarak ve bu bilgiyi yapıcı bir şekilde uygulayarak, sağlık psikologları doğrudan bireysel hastalarla veya dolaylı olarak büyük ölçekli halk sağlığı programlarında çalışarak sağlığı geliştirebilirler. Buna ek olarak, sağlık psikologları, hastaları tedavi ederken disiplinin ürettiği bilgilerden yararlanmaları için diğer sağlık profesyonellerinin (örneğin, doktorlar ve hemşireler) eğitilmesine yardımcı olabilir. Sağlık psikologları çeşitli ortamlarda çalışır: hastaneler ve kliniklerdeki diğer tıp uzmanlarının yanı sıra, büyük ölçekli davranış değişikliği ve sağlığı geliştirme programları üzerinde çalışan halk sağlığı departmanlarında ve araştırma yapabilecekleri ve ders verebilecekleri üniversitelerde çalışabilirler.
İlk başlangıçları klinik psikoloji alanına kadar izlenebilse de, sağlık psikolojisi içinde dört farklı bölüm ve bir ilgili alan, iş sağlığı psikolojisi, zamanla gelişmiştir. Dört bölüm; klinik sağlık psikolojisi, halk sağlığı psikolojisi, toplum sağlığı psikolojisi ve kritik sağlık psikolojisidir. Sağlık psikolojisi alanında profesyonel kuruluşlar arasında Amerikan Psikologlar Derneği (APA) 38. Bölümü, İngiliz Psikoloji Derneği (İPD) Sağlık Psikolojisi Bölümü (İPD), Avrupa Sağlık Psikolojisi Derneği, ve Avustralya Psikoloji Derneği (APS) Sağlık Psikologları Koleji sayılabilir. Klinik sağlık psikoloğu olarak ABD'de ileri düzeyde kimlik doğrulama Amerikan Profesyonel Psikoloji Kurulu aracılığıyla sağlanır.

Psikolojik, tıbbi ve fizyolojik araştırmalardaki son gelişmeler sağlık ve hastalık hakkında yeni bir düşünce yoluna yol açmıştır. Biyopsikososyal model olarak adlandırılan bu kavram, sağlığı ve hastalığı biyolojik özellikler (örn. genetik yatkınlık), davranışsal faktörler (örn. yaşam tarzı, stres, sağlık inançları) ve sosyal koşulların (örn. kültürel etkiler, aile ilişkileri, sosyal destek) bir kombinasyonu olarak inceler.
Biyolojik, davranışsal ve sosyal faktörlerin sağlık ve hastalığı nasıl etkilediğini inceleyen psikologlara sağlık psikoloğu denir. Sağlık psikologları, genel refahı teşvik etmek ve fiziksel hastalıkları anlamak için psikoloji ve sağlık bilgilerini kullanırlar. İnsanlara sağlık ve hastalığın psikolojik ve duygusal yönlerini ele almalarına yardımcı olmak için özel olarak eğitilmiştir. Sağlık psikologları, araştırma yapmak ve klinik değerlendirmeler ve tedavi hizmetleri sağlamak için birçok farklı sağlık uzmanıyla (örn. Doktorlar, diş hekimleri, hemşireler, doktor asistanları, diyetisyenler, sosyal hizmet uzmanları, eczacılar, fizik ve mesleki terapistler ve papazlar) birlikte çalışırlar. Birçok sağlık psikoloğu, daha sağlıklı yaşam tarzlarını teşvik etmek ve insanları sağlıklarını iyileştirmeye teşvik etmek için tasarlanmış yollar araştırmaya ve önleme araştırmalarına odaklanmaktadır. Örneğin, insanların kilo vermesine veya sigarayı bırakmasına yardımcı olabilirler. Sağlık psikologları da yeteneklerini sağlık bakım sistemini geliştirmek için kullanırlar. Örneğin, doktorlara hastalarıyla iletişim kurmanın daha iyi yolları hakkında tavsiyelerde bulunabilirler. Sağlık psikologları, Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Servisi, özel muayenehaneler, üniversiteler, topluluklar, okullar ve organizasyonlar gibi birçok farklı ortamda çalışmaktadır. Birçok sağlık psikoloğu görevlerinin bir parçası olarak klinik hizmetler sunsa da, diğerleri temel olarak öğretim ve araştırmayı içeren klinik olmayan görevlerde çalışırlar. Alanda önde gelen dergiler arasında Sağlık Psikolojisi, Sağlık Psikolojisi Dergisi, İngiliz Sağlık Psikolojisi Dergisi, ve Uygulamalı Psikoloji: Sağlık ve Mutluluk yer almaktadır. Sağlık psikologları insanlarla bire bir, gruplar halinde, aile olarak veya daha büyük bir nüfus düzeyinde çalışabilirler.

Klinik sağlık psikolojisi (KSP)
KSP, sağlık psikolojisi alanından türetilen bilimsel bilgilerin, sağlık hizmetleri yelpazesinde ortaya çıkabilecek klinik sorulara uygulanmasıdır. KSP, klinik psikologlar için birçok özel uygulama alanından biridir. Ayrıca, davranışsal sağlığın önleme odaklı alanına ve davranışsal tıbbın tedaviye yönelik alanına da önemli bir katkıda bulunmaktadır. Klinik uygulama eğitim, davranış değiştirme teknikleri ve psikoterapiyi içerir. Bazı ülkelerde, ek eğitim alan bir klinik sağlık psikoloğu tıbbi psikolog olabilir ve böylece reçete ayrıcalıkları elde edebilir.
Halk sağlığı psikolojisi (HSP)
HSP nüfus yönelimlidir. HSP'nin temel amacı, nüfus düzeyinde psikososyal faktörler ve sağlık arasındaki potansiyel nedensel bağlantıları araştırmaktır. Halk sağlığı psikologları, daha iyi halk sağlığını geliştirmek için eğitimcilere, politika yapıcılara ve sağlık hizmeti sağlayıcılarına araştırma sonuçları sunar. HSP, epidemiyoloji, beslenme, genetik ve biyoistatistik gibi diğer halk sağlığı disiplinleriyle müttefiktir. Bazı HSP müdahaleleri, bir bütün olarak popülasyona değil (örneğin, tüm hamile kadınlar) risk altındaki nüfus gruplarına (örn. az eğitimli, bekar hamile kadınlar) yöneliktir.
Toplum sağlığı psikolojisi (TSP)
TSP, topluluklarda yaşayan bireylerin sağlığına ve refahına katkıda bulunan topluluk faktörlerini araştırır. TSP ayrıca hastalıklarla mücadele etmek ve fiziksel ve zihinsel sağlığı teşvik etmek için tasarlanmış toplum düzeyinde müdahaleler geliştirir. Topluluk genellikle analiz seviyesi olarak hizmet eder ve sıklıkla sağlıkla ilgili müdahalelerde ortak olarak aranır.
Eleştirel sağlık psikolojisi (ESP)
ESP, gücün dağılımı ve güç farklılıklarının sağlık deneyimi ve davranışı, sağlık sistemleri ve sağlık politikası üzerindeki etkisi ile ilgilidir. ESP, tüm ırklardan, cinsiyetlerden, yaşlardan ve sosyoekonomik konumlardan insanlar için sosyal adalet ve evrensel sağlık hakkına öncelik vermektedir. Önemli bir endişe sağlık eşitsizlikleri. Eleştirel sağlık psikoloğu, sadece bir analist veya katalogcu değil, bir değişim aracısıdır. Bu alanda lider bir kuruluş Uluslararası Eleştirel Sağlık Psikolojisi Derneği'dir.
Sağlık psikolojisi, diğer uygulamalı psikolojinin alanları gibi, hem teorik hem de uygulamalı bir alandır. Sağlık psikologları çeşitli araştırma yöntemleri kullanmaktadır. Bu yöntemler kontrollü randomize deneyleri, yarı deneyleri, uzunlamasına çalışmaları, zaman serisi tasarımlarını, kesitsel çalışmaları, vaka kontrol çalışmalarını, nitel araştırmaları ve eylem araştırmalarını içerir. Sağlık psikologları, kardiyovasküler hastalık, (kardiyak psikoloji ), sigara içme alışkanlıkları, dini inançların sağlıkla ilişkisi, alkol kullanımı, sosyal destek, yaşam koşulları, duygusal durum, sosyal sınıf ve daha fazlası dahil olmak üzere çok çeşitli sağlık olaylarını inceler. Bazı sağlık psikologları bireylere uyku problemleri, baş ağrısı, alkol problemleri vb. Diğer sağlık psikologları, topluluk üyelerinin sağlıkları üzerinde kontrol sahibi olmalarına ve tüm toplulukların yaşam kalitesini iyileştirmelerine yardımcı olarak topluluk üyelerini güçlendirmek için çalışırlar.

Sağlık psikolojisi farklı toplumlarda farklı biçimlerde gelişmiştir. Sağlıktaki psikolojik faktörler 20. yüzyılın başlarından beri psikosomatik tıp ve daha sonra davranışsal tıp gibi disiplinler tarafından incelenmiştir, ancak bunlar psikolojinin değil, esas olarak tıbbın dallarıydı.
Amerika Birleşik Devletleri 1969 yılında William Schofield, APA için Sağlık Hizmetlerinin Sunulmasında Psikolojinin Rolü başlıklı bir rapor hazırladı. İstisnalar olsa da, zamanın psikolojik araştırmasının sıklıkla zihinsel sağlık ve fiziksel sağlığı ayrı olarak gördüğünü ve psikolojinin fiziksel sağlık üzerindeki etkisine çok az dikkat ettiğini tespit etti. O sırada bu alanda çalışan az sayıdaki psikologdan biri olan Schofield, gelecekteki psikologlar için yeni eğitim ve öğretim biçimleri önerdi. 1973 yılında teklifine cevap veren APA, psikologların (a) sağlıkla ilgili davranışlarını yönetmelerine nasıl yardımcı olabileceğini, (b) hastaların fiziksel sağlık sorunlarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini ve (c) sağlık personelini hastalarla daha etkin çalışacak şekilde eğitmek için bir komite oluşturdu.
Sağlık psikolojisi, 1970'lerde ABD'de farklı bir psikoloji disiplini olarak ortaya çıkmaya başladı. 20. yüzyılın ortalarında tıpta davranışların sağlık üzerindeki etkisinin artan bir anlayışı vardı. Örneğin, 1960'larda başlayan Alameda İlçe Çalışması, düzenli öğünlerle beslenen (örn. kahvaltı), sağlıklı bir kiloda olan, yeterli uyku alan, sigara içmeyen, az alkol kullanan ve düzenli olarak egzersiz yapanların daha sağlıklı olduklarını ve daha uzun yaşadıklarını gösterdi. Buna ek olarak, psikologlar ve diğer bilim adamları psikolojik süreçlerle fizyolojik süreçler arasındaki ilişkileri keşfediyorlardı. Bu keşifler, psikososyal stresin kardiyovasküler ve bağışıklık sistemleri üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılmasını ve bağışıklık sisteminin işleyişinin öğrenme yoluyla değiştirilebileceğinin erken bulgularını içermektedir.
Joseph Matarazzo'nun öncülüğünde, 1977'de APA sağlık psikolojisine ayrılmış bir bölüm ekledi. İlk bölüm konferansında Matarazzo, sağ

Sağlık sigortası bir sigorta türüdür. Bir kişinin tıbbi masraflara maruz kalma riskinin tamamını veya bir kısmını kapsar. Son yıllarda halk sağlığı ve sağlık ekonomisi'ne önemli katkı sağlamıştır. Sağlık sigortası, reçete, günlük klinik ve tıbbi muayeneler, cerrahi, hastalık veya yaralanma gibi beklenmedik durumlarla ilgili masrafları karşılar. Bir sigortacı, genel sağlık riski ve sağlık sistemi giderleri riskini tahmin ederek, aylık prim veya bordro vergisi gibi rutin bir finans yapısı geliştirebilir.

Sağlık sigortası sistemleri ülkeden ülkeye farklı finansman modelleri üzerine kuruludur. Bazı ülkelerde sağlık hizmetleri genel vergilerle finanse edilirken, bazı ülkelerde zorunlu sosyal sigorta primleri temel finansman kaynağını oluşturur. Bunun yanında kamu tarafından finanse edilen sistemlerle birlikte özel sağlık sigortalarının da faaliyet gösterdiği karma modeller bulunmaktadır. Birçok ülkede temel sağlık hizmetlerine erişim kamu kaynaklarıyla güvence altına alınırken, özel sigorta uygulamaları ek hizmetler veya ilave teminatlar için kullanılmaktadır.

Hayat sigortası
Avrupa Sağlık Sigortası Kartı
Türkiye'de sağlık hizmetleri
Evrensel sağlık hizmeti
Yaşlılık sigortası
Hesaplı Sağlık Hizmetleri Yasası

Sağlık sosyolojisi, toplumda sağlığa dair konuları inceleyen sosyoloji alt dalıdır. Sağlık ve hastalıkla ilgilenir. Sağlık sosyolojisi sosyolojik bir disiplindir. İlişkili olarak Medikal Sosyoloji, insanların kendilerini ne zaman hasta şeklinde belirttiklerine, hastalıkları nasıl atlattıklarına, engelli olanların ne şekilde tedavi göreceklerine ilişkin yol gösterir. Sağlık sosyolojisi tıptaki hedefleri kendine seçmiş bir durumdadır. Sağlık sosyolojisi geçmiş zamandan itibaren çeşitli faktörlerden etkilenmiştir. Örneğin; Sanayi devriminden dolayı makineleşmeyle zamanla sağlık alanı daha gelişmiştir. Önceki zamanlarda hastalıkların nedenini bulmak zor olabiliyordu veya bulunsa bile yanlış —teşhis konulabiliyordu. Makineleşmeyle hastalıkları veya sorunları bulmak daha kolaylaştı. Sağlık alanında uğraşanların işini daha kolaylaştırdı. Dijitalleşmeye geçilmesiyle birlikte toplumda sağlık konuları gerek mobil uygulama olsun gerek internet olsun gerek bilgisayar olsun insanlar sağlık alanındaki sorunlarını veya sorularını dijital ortamda daha rahat bir şekilde belirtebilecek bir hale geldi. Zamanla işlerin kolaylaşmasıyla doktorların hastalara bakış açısını değiştirmiştir. Onların tutumlarında değişme olmuştur .Geleneksel yöntemlerini bırakıp veya bir kısmını bırakıp daha modern yöntemleri kullandılar.Sağlık sosyolojisi, toplumun fiziksel, psikolojik ve sosyal durumlarını inceler. Dünya Sağlık Örgütü; sağlığı fiziksel, psikolojik ve sosyal bakımdan tam normallik hali olarak tanımlar. R. Straus, Sağlık sosyolojisinde çalışmaların iki seçenekle kullanılabileceğini belirtmektedir. Bunlar; Tıbbın Sosyolojisi ve Tıpta Sosyoloji kavramlarıdır.Sağlık sosyolojisi çeşitli alanlarla ilgilenir.

Bunlardan bazılarını sayacaksak hastalıkların dağılımı, tıp eğitimi, toplum sağlığı, toplumun sağlıkla ilgili örgütlenmesini, sağlık politikaları gibi çeşitli alanlarla ilgilenir. Sağlık sosyolojisi, Amerika ve Avrupa'da gelişmiş durumdadır. Sağlık sosyolojisi kavramı ilk defa 1894'te Charles McIntrie'nin yazmış olduğu  ‘Sağlık Sosyolojisi Çalışmalarının Önemi’ adlı makaledir.Türkiye'de, Sağlık Sosyolojisiyle alakalı alanda çalışmalar Türkdoğan'ın 1965'li yıllarda yapmaya başladığı görülür. Türkdoğan'dan sonra Kasapoğlu'nun çalışmaları sağlık sosyolojisinde ilkler olmaktadır. Türkdoğan çalışmasında Erzurum'un Ilıca kasabası üzerinden, 37 köy ve bir mahalley inceledi.Sağlık ve hastalık probleminde, toplumun değeri, sosyal tabakalaşma, toplumun görüşü, kültürü, çeşitli faktörlerin rol oynadığını vurgular.

Sağlık teknolojisi, Dünya Sağlık Örgütü tarafından "bir sağlık sorununu çözmek ve yaşam kalitesini iyileştirmek için geliştirilen cihazlar, ilaçlar, aşılar, prosedürler ve sistemler şeklinde organize bilgi ve becerilerin uygulanması" olarak tanımlanmaktadır. Buna  ilaçlar, cihazlar, sağlık bakımında kullanılan prosedür ve organizasyon sistemleri de dahildir.

Tıbbi teknoloji, geniş bir sağlık ürünleri yelpazesini kapsar ve insanlara zarar veren hastalıkları veya tıbbi durumları teşhis etmek, izlemek veya tedavi etmek için kullanılır. Bu tür teknolojiler (tıp bilimi uygulamaları) daha erken teşhis, daha az invaziv tedavi seçenekleri ve hastanede kalış süreleri ve rehabilitasyon sürelerinde azalma ile sağlanan sağlık hizmetlerinin kalitesini iyileştirmeyi amaçlamaktadır.Tıbbi teknolojideki son gelişmeler maliyet azaltmaya da odaklanmıştır. Tıbbi teknoloji genel olarak tıbbi cihazlar, bilişim teknolojisi, biyoteknoloji ve sağlık hizmetleri içerebilir.
Tıbbi teknolojinin etkileri, toplumsal ve etik meseleleri içerebilir. Örneğin, doktorlar sübjektif hasta öyküsünü dinlemek yerine objektif bilgiyi teknolojiden arayabilirler.
Sektörün büyümesinin önemli bir faktör tıbbi teknolojinin'in tüketimidir. Sağlayıcılar, akıllı telefonların ve tabletlerin yaygın kullanımıyla desteklenerek, düşük maliyetle geniş bir kitleye erişebilir, piyasaya yayılan giyilebilir teknolojiler olarak artan bir yönelim mevcut.
2015 yılının sonuna kadar çalışan son beş yılda, girişim finansmanı %200 büyüdü ve alanın 30.000 üzerinde yatırımcıdan Sağlık Teknolojisi işlerine 11,7 milyar ABD doları girdi sağladı.

Tıbbi teknoloji terimi, kamu ve özel sektörlerdeki çeşitli alanlarda klinik laboratuvar profesyonelleri tarafından yerine getirilen görevlere de işaret edebilir. Bu profesyonellerin çalışmaları, kimya, genetik, hematoloji, immünohematoloji (kan bankacılığı), immünoloji, mikrobiyoloji, seroloji, idrar tahlili ve muhtelif vücut sıvısı analizi gibi klinik uygulamaları kapsamaktadır. Yeri, eğitim seviyesi ve belgelendirme kuruluşuna bağlı olarak, bu profesyonel meslek mensuplarına Biyomedikal Bilim Adamları, Tıbbi Laboratuvar Bilim İnsanları (MLS), Tıbbi Teknologlar (MT), Tıbbi Laboratuvar Teknologları ve Tıbbi Laboratuvar Teknisyenleri denilebilir.

Sağlık turizmi, sağlığın korunması, geliştirilmesi veya hastalıkların tedavi edilmesi amacıyla kişilerin ikamet yerlerinden başka bir ülkeye seyahat ederek sağlık ve turizm olanaklarından yararlanmasıdır. Bu amaçla seyahat eden kişilere sağlık turisti denilmektedir. Geçmişte bu terim genellikle az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelerdeki sağlık merkezlerine ziyaretler olarak gerçekleşirken, günümüzde uluslararası hasta dolaşımı yön değiştirmeye başlamıştır. Gelişmiş ülkelerden de uygun fiyatlar ve alternatif tedavi olanakları sebebiyle diğer ülkelere sağlık turistleri gitmektedir.

Medikal turizm: Medikal turizm sağlık turistinin iyilik halinin gelişmesi için yapılan tıbbi işlem ya da etkinlikleri içermektedir. Hastalığın iyileştirilmesi durumu; tıbbi check-up, sağlık taraması, diş tedavisi, kalp ameliyatı, protez takılması, kanser tedavisi, nöroşirurji, organ nakilleri ve nitelikli tıbbi müdahaleleri gerektiren diğer işlemleri kapsamaktadır.

Termal turizm: Sağlık turizmi içerisinde değerlendirilen, içeriklerinde erimiş mineral bulunan maden sularının dinlenme, zindeleşme ve tedavi gibi amaçlarla kullanımdan ortaya çıkan uygulamalar termal turizm içerisinde değerlendirilmektedir. Arkeolojik değerlendirmelerde Sümerler'in sıcak kaynakların etrafına bilinen en eski sağlık tesislerini inşa ettiği bulunmuştur. Bu tesisler bilinen ilk sağlık turizmi yapısı olarak görülebilir.
Yaşlı turizmi (geriatri turizmi): Son dönemlerde sağlık turizminde yaşlıların bakımı ile ilgili kurulan tesisler ve bu amaçla yapılan seyahatler de sağlık turizminin yeni bir türü olarak turizm faaliyetlerinde yerini almaya başlamıştır. 3. yaş turizmi olarak da adlandırılan faaliyet, yaşlı turistlerin bakım ve rehabilitasyonu amacıyla klinik konukevleri, geriatrik tedavi merkezleri, bakım evlerinde eğitim almış sertifikalı personel tarafından yapılan uygulamalardır. Türkiye'nin 2014-2018 arası için hazırlanan 10. Kalkınma Planı'nda "İleri Yaş Turizmi" başlığında programa alınmıştır.
Engelli turizmi: Engelliler için özel bakım, klinik otellerde ve rehabilitasyon merkezlerinde verilmektedir. Engelli insanların seyahat ve turizm etkinliklerine eşit ve adil koşullarda dahil oldukları turizm çeşidi olarak da bilinir.
Dental turizm: Diş sağlığı turizmi, diş tedavileri için farklı bir ülkeye seyahat etmeyi içeren bir turizm türüdür. Bu turizm şekli, hastalara sadece diş tedavilerini değil, aynı zamanda yeni bir ülkeyi keşfetme fırsatı da sunar. Bu şekilde hastalar, hem uygun fiyatlı diş tedavisi görme imkanı bulurlar hem de tedavi sürecini keyifli bir tatil ile birleştirme şansına sahip olurlar. Ağırlıklı olarak diş eti, implant ve diş estetiği yaptırmak amaçlı yapılan sağlık turizminin alt dalıdır.

Medical Value Travel (MVT) olarak bilinen Türkçeye Tıbbi Değer Yolculuğu olarak çevrilebilen bu terim sağlık turizmi endüstrisine girmiştir. Tıbbi Değer Yolculuğu, bireylerin sağlık hizmetlerini ve sağlıklı yaşam deneyimlerini birleştirerek tıbbi bakım için gerçekleştirdiği uluslararası yolculukları ifade eder. Cerrahi müdahalelerden özel tıbbi işlemlere, tedavi amaçlı uçak yolculuğundan, konaklama ve diğer sosyal harcamaları da içeren geniş bir yelpazeyi kapsar.

2019 yılında gelen turist sayısı 662.087, turizm geliri 1.065.105 dolar, 2020 yılında gelen turist sayısı ise COVİD-19 pandemisi etkisi ile 388.150, turizm geliri ise 548 milyon dolar olmuştur. Uluslararası hastaların en çok tercih ettiği klinik branşlar sırasıyla; Kadın hastalıkları, iç hastalıkları, göz hastalıkları, tıbbi biyokimya, genel cerrahi, diş hekimliği, ortopedi ve travmatoloji, enfeksiyon hastalıkları ve kulak-burun-boğaz, şeklindedir.
Türkiye'de sağlık turizmi alanında faaliyet gösterebilmek için tüm kuruluşların 'Sağlık Turizmi Yetki Belgesi' alması gerekmektedir. Aralık 2021 itibarı ile bu belgeyi almış 1.473 sağlık tesisi ve 308 aracı kuruluş bulunmaktadır. Bunun yanında JCI (Joint Commission International) belgesine sahip olan toplam 31 kuruluş bulunmaktadır. Ocak 2022 itibarı ile Türkiye, JCI akredite kuruluş toplamında dünyada 7. sıradadır.
Türkiye'de sağlık turizminin yurtdışında tanıtımını yapmak ve uluslararası sağlık hizmetlerine ilişkin politika ve stratejiler oluşturmak amacı ile Sağlık Bakanlığı tarafından 2018 yılında USHAŞ kurulmuştur.
Bunun yanında Türkiye son yıllarda estetik ve özellikle saç ekimi konusunda dünya çapında bir merkez haline gelmiştir. Dental sağlık turizminde ise Türkiye'nin cazip bir ülke olmasının yanı sıra Ankara'nın özellikle yabancı hastalar tarafından tercih edildiğine dikkat çekilmiştir.
Ticaret bakanlığınca Türkiye’nin 2023 yılında sağlık turizminden elde etmeyi hedeflediği gelir 10 milyar dolar olarak belirlenmiştir.

Sağlık turizmi ve bileşenlerinin farklı tanımlarının yanı sıra sınırlı, tam olarak ölçümlenemeyen ve güvenilir olmayan veriler nedeniyle, sağlık turizmi pazarının büyüklüğünü tahmin etmek zordur. Sağlık turizmi pazar büyüklüğü Medikal Turizm Derneği (Medical Tourism Association) verilerine göre  2018 yılında 100 milyar dolara ulaşmıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde, özellikle Dubai, Abu Dabi ve Şârika dünyada sağlık turizmi için popüler destinasyonlardandır. Dünyada sağlık akreditasyonlarından en saygınlarından biri olan JCI (Joint Commission International) belgesine sahip olan toplamda en fazla kurum Birleşik Arap Emirlikleri'ndedir. Sağlık turizmini geliştirmek adına devlet tarafından 2007 yılında Dubai Sağlık Otoritesi (Dubai Health Authority) kurulmuştur.

Özellikle Güney Afrika Kalkınma Topluluğu'ndaki ülkelerdeki yetersiz tetkik ve tedavi seçenekleri nedeni ile komşu ülkelerden hasta çekmektedir.

ABD ve Avrupa'da eğitim almış nitelikli doktorları ile İsrail sağlık turizminde popüler bir destinasyonudur. Genellikle Doğu Avrupa, Rusya Federasyonu ve Kıbrıs'tan hastalar tedavi için bu ülkeyi seçmektedir. İsrail Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkeye her yıl 30 bin sağlık turisti gelmektedir.

Genellikle komşu ülkelerden sağlık turisti çeken İran, 2018-2019 yılları arasında toplamda 500-550 bin sağlık turisti ağırlamıştır. Ülke kozmetik ve plastik cerrahi, kısırlık tedavisi ve diş tedavilerindeki düşük fiyatları ile öne çıkmaktadır.

Tunus, Güney Afrika'nın arkasından sağlık turizminde Afrika'da ikinci sırada bulunuyor. Talassoterapi'de dünyada Fransa'nın ardından ikinci en iyi destinasyon olarak nitelendiriliyor.

Coğrafi konumu nedeniyle birçok ülkeye erişim kolaylığı olan Ürdün, Dünya Bankası verilerine göre yıllık 250 bin sağlık turisti çekiyor ve 1 milyar dolar gelir elde ediyor. Ülkenin ulusal ekonomisinde hatırı sayılır bir payı olan sektör ülke GDP'sinin %3,5'unu karşılıyor.

ABD vatandaşlarının yurt dışına tedavi olmak için gitme motivasyonu temel olarak maddi sebeplere dayanır. Daha uygun fiyatlı tedavi imkanlarından yararlanmak için 2017 yılında 1,7 milyon Amerikalı yurt dışına çıkmıştır.
Bunun yanında ileri medikal teknoloji ve dünya çapında ünlü, alanının en iyi hastanelerinin bulunduğu ülke dünyanın her yerinden yüksek gelirli sağlık
turistlerini çekmektedir. 2012 yılında toplam 800 bin hasta ülkeye tedavi olmak için gelmiştir.

Brezilya, özellikle estetik cerrahi alanındaki başarısı dünyaca bilinen bir ülke. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre Latin Amerika'nın en iyi sağlık sistemine sahip olan ülke JCI akredite toplam 61 kuruluşu ile(2021) bu savı güçlendiriyor.

Eşdeğer operasyon için Birleşik Devletler'deki maliyeti ile kıyaslandığında yüzde 30 ila 60 arasında daha uygun olan Kanada her yıl 14 milyon ABD vatandaşını turist olarak ülkeye çekiyor. Bununla beraber bu yığılma bazı alanlarda ve operasyonlarda uzun bekleme sürelerine yol açtığından Kanada vatandaşları da tedavi için yurtdışı seçeneklerini değerlendirmek durumunda kalabiliyorlar.

Kosta Rika özellikle bölgesinde sağlık turizminde günden güne güçlenen bir ülke. Birleşik devletlerle kıyaslandığında düşük maliyetleri ile öne çıkıyor. 2019 yılında yapılan ABD fiyatı 44.000 dolar bir diz operasyonu, Kosta Rika'nın en büyük özel kliniği olan Clinica Biblica'da 12.200 dolara mal olmuştur.

Genelde Latin Amerika ve Karayipler'den hasta çeken Küba, sağlık turizmi alanında çok uzun zamandır hizmet veriyor. Küba Devrimi'nden sonra sosyalist yönetimin ana hedeflerinden birisi sağlık ve eğitim sistemlerini geliştirmek olmuştur. Buna paralel olarak yetişen doktorlar özellikli tedavilerde başarıları ile öne çıkmıştır. Ülke özellikle onkoloji alanında tercih edilen bir destinasyondur.

Meksika'da ülkenin sağlık bakanlığı tarafından akredite 98, JCI tarafından akredite 7 sağlık kuruluşu bulunuyor. Özellikle lokasyon ve maliyet açısından uygunluğu ile Birleşik Devletler'den sağlık turisti çekiyor.
ABD sınırına çok yakın 6 bin nüfuslu bir şehir olan Los Algodones sağlık turizmi açısından önem taşıyor. Neredeyse sadece sağlık turizmi ile geçimini sağlayan bu küçük kentte 600 civarında dişçi bulunuyor ve kentin adı halk arasında Molar City-Azıdişi Şehri olarak geçiyor.

Çin özellikle geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanında öne çıkıyor. Geleneksel Çin tıbbında önemli olan akupunktur, bitkisel tedavi, meditasyon, kupa
tedavisi, yoga ve Tai-Chi popüler uygulamalar arasında gösterilebilir. 2018 yılı itibarı ile Çin'den yurtdışına tedavi olmak için giden yıllık 2 milyon kişi, Çin'e tedaviye gelen sağlık turisti sayısı yıllık 1 milyon kişi civarındadır.

Dünya standartlarında kaliteli hizmet ve teknolojisiyle tanınan Güney Kore'ye 2009-2019 yılları arasında 2,6 milyon sağlık turisti ziyaret etmiştir. Devletin resmi kuruluşu Kore Turizm Organizasyonu tarafından sağlık turizmini tanıtmak için Medical Korea adında bir yapı kurulmuştur. Medical Korea özellikle orta doğu bölgesinden hasta çekmek için tanıtım-reklam çalışmaları yapmaktadır. Newsweek'in 2021 yılında hazırladığı 'Dünyanın En İyi 200 Hastanesi' listesinde Güney Kore'den 13 hastane yer almaktadır.

Hindistan uygun tedavi maliyetleri ve 38 JCI akredite kuruluşu ile sağlık turistlerini ülkeye çekmektedir. Özellikle Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan yoğun sağlık turisti alan ülkede medikal turizmin yanında gele

Sağlık yönetimi, tıp ve sağlık hizmetlerinin tüm boyutlarına işletmecilik perspektifiyle inceleyen, uzmanlaşmış bir yönetsel disiplindir. Sağlık alanında ortaya çıkan yönetim ihtiyacının karşılanmasına yönelik olarak gelişen; toplumun sağlık düzeyini korumak ve geliştirmek için kaynakların planlanması, örgütlenmesi, harekete geçirilmesi ve denetlenmesi sürecidir.

Tarihsel sırayla gidilirse ilk sağlık yönetimi eğitimi, hastane yönetimi olarak 1914'te Chicago Üniversitesinde başlamıştır. 1948'de hastane yönetimi programlarına rehberlik etmek üzere Association of University Programs in Hospital Administration (AUPHA) kurulmuştur. 1959'da Almanya’da Hastane Enstitüsü, 1963’de Türkiye’de Sağlık Bakanlığı Sağlık İdaresi Yüksek Okulu, 1975’de Hacettepe Üniversitesi Sağlık İdaresi Yüksek Okulu, 1996’da Ankara, Marmara ve Başkent Üniversiteleri Sağlık Yönetimi Bölümleri kurulmuştur.

Sağlık sistemleri yönetimi veya sağlık bakım sistemleri yönetimi , hastanelerin , hastane ağlarının ve/veya sağlık bakım sistemlerinin liderliğini ve genel yönetimini tanımlar . Uluslararası kullanımda, terim tüm seviyelerdeki yönetimi ifade eder.  "sağlık yönetimi" veya "sağlık idaresi" olarak da adlandırılır.
Sağlık sistemleri yönetimi, bir sağlık tesisindeki bölümlerin sorunsuz bir şekilde çalışmasını, doğru kişilerin doğru işlerde çalışmasını, kişilerin kendilerinden ne beklendiğini bilmesini, kaynakların verimli bir şekilde kullanılmasını ve tüm bölümlerin karşılıklı gelişme ve büyüme için ortak bir hedef doğrultusunda çalışmasını sağlayarak belirli sonuçların elde edilmesini sağlar [ kaynak belirtilmeli ]

Hastane yöneticileri, hastanelerde merkezi kontrol noktası olarak hareket eden bireyler veya insan gruplarıdır. Bu kişiler, önceki veya mevcut klinisyenler veya diğer sağlık geçmişine sahip kişiler olabilir. İki tür yönetici vardır, generalistler ve uzmanlar. Generalistler, tüm bir tesisi yönetmekten veya yönetmeye yardımcı olmaktan sorumlu olan kişilerdir. Uzmanlar, politika analizi, finans, muhasebe, bütçeleme, insan kaynakları veya pazarlama gibi belirli bir departmanın verimli ve etkili operasyonlarından sorumlu olan kişilerdir.
Eylül 2014'te, Birleşik Devletler'in hastane yönetim maliyetlerine yılda yaklaşık 218 milyar dolar harcadığı ve bunun toplam ABD ekonomisinin %1,43'üne eşit olduğu bildirildi. Health Affairs'e göre hastane yönetimi, ABD ekonomisinin bir yüzdesi olarak 2000'deki %0,9'dan 2012'de %1,43'e çıktı. 11 ülkede hastaneler bütçelerinin yaklaşık %12'sini idari maliyetlere ayırıyor. Birleşik Devletler'de hastaneler idari maliyetlere %25 harcıyor.

Karmaşık ve dinamik sağlık hizmeti ortamlarında güvenilirlik, yaratıcılık ve motivasyonla etkileşim kurmayı gerektiren NCHL yeterlilikleri.

Hesap verebilirlik
Başarı odaklılık
Liderliği değiştir
İşbirliği
İletişim becerileri
Finansal Beceriler
Etki ve nüfuz
Yenilikçi düşünce
Kurumsal farkındalık
Profesyonellik
Özgüven
Stratejik yönelim
Yetenek geliştirme
Takım liderliği

Sağlık hizmeti yönetimi  programları aracılığıyla veya bazı kurumlarda bir halk sağlığı okulunda incelenir.

veya sağlık hizmeti yönetimi  programları aracılığıyla veya bazı kurumlarda bir halk sağlığı okulunda incelenir.

Birçok kolej ve üniversite sağlık yönetimi veya insan kaynakları alanında lisans derecesi sunsa da  , yüksek lisans derecesi Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çoğu sağlık yöneticisi için "standart kimlik bilgisi"  olarak kabul edilir. Sağlık Yönetimi alanında Felsefe Doktoru (PhD) ve Sağlık Yönetimi Doktoru (DHA) derecesi gibi araştırma ve akademik tabanlı doktora düzeyindeki dereceler, sağlık hizmeti profesyonellerini klinik veya idari deneyimlerini yeni bilgi ve uygulama geliştirme, öğretme, kamu politikasını şekillendirme ve/veya karmaşık organizasyonlara liderlik etme fırsatlarına dönüştürmeye hazırlar. Mesleki hazırlık açısından eşdeğer kabul edilen birden fazla tanınmış derece türü vardır. [ alıntı gerekiyor ]
Sağlık Yönetimi Eğitimi Akreditasyon Komisyonu (CAHME), Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bakanlığı adına Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'daki yüksek lisans düzeyindeki programları denetleyen akreditasyon kuruluşudur. Hastane Yönetimi Yüksek Lisansı (MHA), Sağlık Hizmetleri Yönetimi Yüksek Lisansı (MHSA), Hastane Yönetimi İşletme Yüksek Lisansı (MBA-HM), Sağlık Yönetimi Yüksek Lisansı (MHA), Halk Sağlığı Yüksek Lisansı (MPH, MSPH, MSHPM), Fen Bilimleri Yüksek Lisansı (MS-HSM, MS-HA) ve Kamu Yönetimi Yüksek Lisansı (MPA) dahil olmak üzere çeşitli derece program türlerini akredite eder. (Hastane Yönetimi Yüksek Lisansı) (MHM) [ alıntı gerekli ]

Sağlık sistemleri yönetimiyle ilgili çeşitli farklı mesleki dernekler vardır ve bunlar kişisel veya kurumsal üyelik grupları olarak alt kategorilere ayrılabilir. Kişisel üyelik gruplarına bireyler katılır ve genellikle bireysel becerilere ve kariyer gelişimine odaklanırlar. Daha büyük kişisel üyelik grupları arasında Sağlık Hizmetleri Finansal Yönetim Derneği ve Sağlık Hizmetleri Bilgi ve Yönetim Sistemleri Derneği bulunur. Kurumsal üyelik gruplarına kuruluşlar katılır; ancak bunlar genellikle kurumsal etkinliğe odaklanır ve üye kuruluşlar için veri paylaşım anlaşmaları ve diğer tıbbi veya idari uygulama paylaşım araçlarını da içerebilir. Öne çıkan örnekler arasında Amerikan Hastane Derneği ve Üniversite Sağlık Sistemleri Konsorsiyumu bulunur . [ alıntı gerekli ]

Sağlık hizmetleri yönetiminde bir kariyer, tıbbi ve sağlık hizmetlerini organize etmek, geliştirmek ve yönetmekten oluşur. Bu sorumluluklar hastanelerde, kliniklerde, yönetilen bakım şirketlerinde, kamu sağlık kuruluşlarında ve diğer benzer kuruluşlarda gerçekleştirilir. Bu iş çok fazla evrak işi ve asgari klinik katılımı içerir. Sağlık hizmeti yöneticileri, hasta bakımında, hasta memnuniyetinde ve doktorlarıyla ilişkilerde mükemmelliği teşvik ettiklerinden emin olurlar. Bunu yapmak için, çalışanlarının protokolleri takip etmeye ve hastalarına karşı olumlu bir tutum sergilemeye istekli olduklarından emin olmalıdırlar. Her şey organize edildiğinde ve protokoller yerine getirildiğinde tüm kuruluş daha iyi bir deneyime sahip olur. Doktorların ikili rolü, hem sağlık hizmetleri kaynaklarının tüketicileri hem de hastaları yönlendirme ve bakım reçete etme yetenekleriyle kurumsal gelirin kontrolörleri olarak ortaya çıkar. Bu, lider ilişkilerini diğer endüstrilerdeki önemli paydaş ilişkileriyle karşılaştırıldığında doktorlarla oldukça atipik hale getirir.  Sağlık hizmeti yöneticileri, çeşitli protokollerden dolayı stres hisseden doktorlarla birlikte aşırı çalışabilir. Ancak, hem paydaşlar hem de hastalar, uygun bir sağlık hizmeti yönetiminin omurgasını oluşturur. Bu yöneticiler, doktorların, sigorta şirketlerinin, hastaların ve diğer sağlık hizmeti sağlayıcılarının uygun tedavileri sağlamak için ihtiyaç duydukları dosyalara erişebilmelerini sağlar. Kuruluşun hem klinik hem de idari taraflarındaki birden fazla profesyonel hiyerarşisi, sağlık hizmeti kuruluşunu yönlendirmek ve koordine etmek için özel zorluklar yaratır.  Bir sağlık hizmeti yöneticisinin hastanenin süreç operasyon sistemlerini iyileştirmede uzun vadeli bir etkisi vardır. Kurumun sürdürülebilirliğinde hayati bir rol oynarlar.

Sağlık yöneticileri hastane maliyesinden sorumludur ve tesislerini ve kaynaklarını iyileştirmek için çeşitli stratejileri savunurlar. Hastaneler pazarlama, yardım etkinlikleri, ekipman, ilaç, bordro vb. gibi varlıklar için fon sağlar. Aynı zamanda, bir kurum insanlar için her şey olmamalıdır; kendi sınırlamaları vardır.  Yönetim yönetimi, harcama sınırlaması nedeniyle bu fonları dikkatlice yönetir. Sağlık yöneticileri, hastanenin kar elde etmek için izin verdiği harcamaları kontrol eder. Bazen hastaneler hastalar için neler yapabilecekleri konusunda sınırlıdır. Bu hastaneleri işleten yöneticiler, mali sınırlamaları dahilinde hedeflere ulaşmaya çalışırlar. Bu çalışma, ABD'de sağlık istihdam büyümesinin ve iş gücü bileşiminin nedenlerini inceliyor ve iş gücü piyasasının sağlık harcamaları ve sağlık sonuçları üzerindeki etkisini değerlendiriyor.  Sağlık harcamaları azaldığında, istihdam büyümesi de azalmaya başlayacaktır. Sağlık yönetimi, hastanelerdeki insanların yaşamları için kritik öneme sahiptir. Maliyet tasarrufu uygulamalarına katkıda bulunur ve ihtiyaçların kuruma getirilmesini sağlar. Sağlık yönetimi, protokollerin ve fonların her departman için uygun şekilde organize edilmesini sağlar. Sağlık sektörünün ayakta kalmasından sorumludurlar. Birçok hastane yardım etkinlikleri düzenler ve onlara bağışta bulunur. [ alıntı gerekli ]

Bir hastane yöneticisinin temel hedefi, hastaların mümkün olan en verimli ve uygun maliyetli şekilde tedavi edildiği olumlu bir çalışma ortamı yaratmaktır. Amerika Birleşik Devletleri, yüksek kaliteli ve ileri düzey sağlık hizmetlerinde dünyaya öncülük etmektedir.  Bu misyon beyanları sayesinde herkes ortak bir hedef için çalışmaktadır. Bu, kuruluşun verimliliğini ve üretkenliğini artırır. Misyon beyanı, kuruluşun amacını belirler ve çalışanlara bir aidiyet ve kimlik duygusu sağlar. Bu, yönetimi ve paydaşları başarıya ulaşmak için daha fazla çaba göstermeye teşvik eder. Sağlık hizmetlerinin nihai amacı, bireylerin genel sağlık ve refahlarını yeniden kazanmalarına yardımcı olmaktır. [ alıntı gerekli ]

Sağlık politikası ve sistemleri araştırması (HPSR), "toplumların kolektif sağlık hedeflerine ulaşmak için kendilerini nasıl organize ettiklerini ve farklı aktörlerin politika sonuçlarına katkıda bulunmak için politika ve uygulama süreçlerinde nasıl etkileşime girdiklerini" inceleyen bir araştırma alanıdır.  HPSR disiplinler arasıdır ve ekonomi, sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi, halk sağlığı ve epidemiyoloji gibi çeşitli biyomedikal ve sosyal bilimlerdeki uzmanlıkları bir araya getirir.
Sağlık Araştırmaları Kalkınma Komisyonu [  Sağlık Araştırmaları Özel Komitesi  , her ikisi de araştırma yöntemlerine, finansmanına ve uygulamasına sağlık eşitsizliklerini ele almaya ve disiplinler arası ve sektörler arası düşünceyi benimsemeye odaklanmanın acil ihtiyacını vurg

Sigara, kıyılmış tütünün kağıda sarılmasıyla üretilen, ucunun yakılıp dumanı çekilerek tüketilen bir nesnedir. Tütündeki psikotrop madde olan nikotin, dopamin reseptörlerini etkilediği için sigarayı oldukça bağımlılık yapıcı kılar. Günümüzde çok yaygın olarak kullanılan bu ürünün, 18. yüzyılda Avrupa'ya İspanyol denizciler tarafından Amerika'dan getirildiği düşünülmektedir. Sigara, sigara tabakası veya sigara paketi içinde tutulur.
1920'lerden beri bilim adamları ve doktorlar sigarayı solunum yolu hastalıklarıyla ilişkilendirdiler. Sigara içmenin kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kardiyovasküler hastalıklar, kanser, felç ve vücudun hemen hemen her organında gerçekleşen sağlık sorunları gibi olumsuz sağlık etkileri belirlenmiştir. Hamileler tarafından sigara kullanımı; düşük doğum ağırlığı, fetal anormallikler ve erken doğum gibi doğum kusurlarına yol açıyor, ilerleyen yıllarda ise çocukta dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi sağlık problemleri görülebiliyor. Erkeklerde kullanımının ise sertleşme bozukluğuna neden olduğu gösterilmiştir.
Sigara içenlerin yaklaşık yarısı tütüne bağlı hastalıklardan ölmekte ve ortalama olarak 14 yılını kaybetmektedir. Tütün ürünleri tüketimiyle dünya çapında her yıl 7 milyondan fazla insan ölmektedir, yani her 10 ölümden birinin nedeni sigaradır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre Türkiye'deki erkeklerin %30'u ve kadınların %12'si ise sigaradan ölmektedir. Sigara içme oranları genel olarak gelişmiş ülkelerde düşmüştür ancak bazı gelişmekte olan ülkelerde artmaya devam etmektedir. Sigara içen insanların yaklaşık %80'i sigaraya 18 yaşın altında başlamaktadır.
Tütün dumanı arsenik, formaldehit, hidrojen siyanür, kurşun, karbonmonoksit, akrolein, benzen ve diğer zehirli maddeler dahil olmak üzere 7.000'den fazla kimyasal bileşik içerir. Bunların 70'ten fazlası kanserojendir. Modern sigaraların çoğu filtrelenir, ancak bu, bunlardan solunan dumanın daha az kanserojen ve zararlı kimyasal içermesini sağlamaz. İkinci el sigara dumanı, kanser de dahil olmak üzere sağlık sorunlarının çoğuna neden olur. Maruz kalıp içmeyen 1,2 milyon kişiyi öldürmektedir. Tütün dumanına maruz kalan çocuklarda; akciğer fonksiyonlarında azalma; astım; pnömoni ve bronşit gibi üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, kulak enfeksiyonları gibi ciddi sağlık sorunları görülmektedir.

Sigara içmenin tarihi, MÖ. 3000'li yıllara dayanır. Eldeki veriler, o tarihlerde Mısırlılar ve Güney Amerika'daki Maya Hintleri arasında dini ve resmi törenlerde, büyü ve sihir olarak kurutulmuş bitkilerin yakıldığını ve tütsü olarak kullanıldığını göstermektedir. Tütünü ilk kez tüttürerek içenler Kızılderililerdir.
İlk yıllarda tütün yaprağına daha sonra da ince kâğıda sarılarak içilmeye başlanmıştır. 1881 yılında ABD'de, James Albert Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini almıştır. İlk 1875'te sahnelenen Bizet'nin operası Carmen 1830'lar İspanya'sını anlatır ve oyunun kahramanı Carmen başlarda bir sigara fabrikası işçisidir.
Tütün Osmanlı İmparatorluğu'na 1570'lerde girmiştir. Denizciler tütünü birtakım hastalıkların tedavisinde kullanılan ve keyif verici bir ilaç olarak tanıtmıştır. Ege kıyısında ekimine başlanmıştır. Bu, Amerika kıtasından sonra tütünün ticarî bir madde olarak ilk defa Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yapıldığı anlamına gelmektedir. 17. yüzyılın başından itibaren tütünün tüketimi, üretimi ve ticareti yayılmaya başlamış, İstanbul pazarlarında yerini almıştır. 1609'dan 1649'a kadar Osmanlı İmparatorluğunda tütün yasaklanmıştır.
İngilizler, sigarayla ilk kez Kırım Savaşı'nda (1853-1856) Osmanlı askerlerinden görerek tanışmıştır. Osmanlı Devleti, devlet gelirlerini artırmak için sigarayı devlet tekeline alınca sigara üretimiyle uğraşan Rum tüccarlar o zamanlar İngiliz himayesinde olan Mısır'a göç etmiş ve Mısır'da 1880-1915 yılları arasında dev bir sigara endüstrisi oluşmuştur.
Avrupa ve Amerika'da I. ve II. Dünya Savaşı yıllarında sigara askerlere genel ihtiyaç olarak dağıtılmış, 1965 yılına kadar sigara tüketimi yükseliş eğilimi göstermiş ama zararları hakkında bilinçlenme yayıldıkça tüketim azalmıştır. Dünya Sağlık Örgütü 1982'de 31 Mayıs'ı Dünya Tütüne Hayır Günü ilan etmiştir.

Sigara bağımlılığı psikolojik ve fiziksel bağımlılık olmak üzere 2 ayrı alt başlıkta incelenmektedir.

Aslında sigara içme eylemi bulaşıcı bir psikiyatrik hastalıktır, kuşaktan kuşağa görerek-duyarak bulaşır. Sigara içme eylemi, insanların doğduklarından itibaren çevrelerindeki binlerce sigara içicisine ait binlerce bilinçaltı kayıt ve sigara firmalarının bunları güçlendirmek için kurduğu tuzaklar sayesinde daha çocukken zihinlerine yerleşir. Bu aslında kitlesel bir beyin yıkama programıdır. Çocuklar, önce çevrelerindeki sigara içen büyükleri, daha sonra çizgi filmler ve son olarak da filmler aracılığıyla sigaranın bir keyif-destek aracı olduğuna inandırılır. Marlboro-Formula 1 yarışları, Camel Trophy, Parliament Sinema Kulübü gibi sosyokültürel projelerle inançlarımız beklentilerimiz iyice güçlendirilir. Tüm sahneler ve gizli reklam çalışmaları sigarayı hayatın her aşamasında olması gereken normal bir şey gibi algılamamız için ayarlanmış ve hepsine bugüne kadar trilyonlarca dolar para harcanmıştır.
Beyin yıkama terimi, gerçek olmayan bir şeye gerçekmiş gibi inandırılmak demektir. İnançların beyinden salgılanan nörotransmitter'leri direkt etkilediği plasebo çalışmalarında gösterilmiştir. MR spektroskopi çalışmalarında plasebonun etkin maddeyle aynı oranda nörotransmitter salınımına ve beyinde aynı anatomik bölgelerde sinyal alınmasına yol açtığı kanıtlanmıştır. Sonuç olarak, sigaranın psikolojik bağımlılığı beyin yıkamalar tarafından oluşturulur.
Günlük hayatımızda sigara bağımlılığının büyük oranda psikolojik olduğunu gösteren en çarpıcı kanıtlar hamilelik, oruç ve uzun yolculuklardır. Birçok tiryaki hiçbir fiziksel sıkıntı yaşamadan 10-12 saat süren okyanus aşırı uçak yolculukları yapabilir çünkü uçak inene kadar içmemeye şartlanmıştır. Uçaktan iner inmez sigarasını yakmak ister ve eğer yasak vb. bir engelle karşılaşırsa canı sıkılır ve nikotin çekilme belirtisi zannettiği sinirlilik, gerginlik, çarpıntı, terleme, el titremesi, kafasını toplayamama gibi 12 saat boyunca yaşamadığı tüm belirtileri ilginç bir şekilde saniyeler içinde yaşamaya başlar. Hâlbuki asıl sorun içmemeye şartlanma süresinin sona ermiş olmasıdır. Yani fiziksel bağımlılıktan kaynaklandığı sanılan çekilme belirtileri gerçekten hissedilir, ancak tetiği çeken yine psikolojik bağımlılıktır. İçme beklentisi ve şartlanmayla ilgili çok fazla sayıda bilimsel araştırma ve kanıt vardır.
Sigara içenler özgürce sigara içebildikleri, çekilme belirtisi olma ihtimalinin açıkça imkânsız olduğu durumlarda bile, çok yüksek seviyede sigara içme arzusu duyabilirler. 4-5 saat zorlanarak abstinans sağlananlar ile sabah uykudan uyananların sigara içme arzularının karşılaştırıldığı bir çalışmada 1. gruptakilerin çok daha yüksek olduğu bulunmuş, “sigara içme arzusu esasen alışılmış davranışa olan arzuyu yansıtır” sonucuna varılmıştır. El alışkanlığı, sigara ile ilişkili nesneler, sigarayı hatırlatan durumlar gibi sigara içmeyi tetikleyen faktörler çok güçlü sigara içme arzusuna neden olur. Sigara içmeyi tetikleyen faktörler daha çok sigara içme beklentisini hatırlatır, içme arzusunu arttıran beklentidir.
Dols ve arkadaşlarının 2000 ve 2002 yıllarında yaptıkları 2 çalışmada da sigara içilebilen ve içilemeyen ortamlarda sigara içen gönüllülere sigarayı hatırlatıcı uyaranlar verilmiş, içilemeyen ortamlarda uyaranların yarattığı sigara içme arzusunun çok daha düşük olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Sigara içmeyi tetikleyen faktörler esas olarak öncelikle sigara içme beklentisini başlatır. İçme arzusunu arttıran, beklentidir. Benzer sonuçlar daha sonra 2005'te Thewissen ve arkadaşları tarafından da yayınlanmıştır.
Sigara içme arzusunu yaratan psikolojik faktörlerin incelenmesinde dindar Museviler araştırmacılar için âdeta doğal bir laboratuvar ortamı sağlar. Çünkü dindar Museviler cumartesi günleri ateş yakmazlar, sigara içmezler. Bu bulguların ışığında Schacter ve arkadaşları ile Warburton sigara sorununu sadece nikotine eşdeğer görmenin imkânsız olduğu sonucuna varmışlardır.
Bir gruba nikotin, diğerine plasebo verilerek yapılan bir NRT (nikotin replasman tedavisi) çalışmasının devamında tahmin grupları oluşturulmuş; verilen üründen bağımsız olarak, kendisine nikotin verildiğine inananların sigara tüketimindeki azalma, plasebo verildiğine inananlara göre belirgin olarak daha iyi bulunmuştur. Dindar Musevi gönüllülerin Şabat günündeki sigara arzularının karşılaştırıldığı bir çalışmada, Şabat günü süresince sigara içme arzusu, iş günü zorlu abstinansı süresince, hatta serbest içtikleri gündekinden bile anlamlı derecede düşük bulunmuş ve son saatlerde beklentinin yaklaşmasıyla düzeyler hızla artmıştır. Uçak çalışanları ile yapılan bir araştırmada kısa ve uzun uçuşlarda sigara içme arzusunun, uçağın inişi yaklaştıkça tepe noktaya ulaştığı görülmüştür. İlk kısa uçuşun sonu ile uzun uçuşun sonu arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Paralel zamanlamada ilk kısa uçuşun sonundaki içme arzusu, uzun uçuşun orta zamanından belirgin olarak daha yüksektir. Dr. Dar'ın bu iki çalışmasındaki bulgular sigara içme beklentisinin arzuyu arttırdığı teorisini kanıtlamaktadır.
Maddenin yapacağı zannedilen asılsız beklenti ve inançlar ise, içme beklentisinden farklı bir kavramdır. Beklenti ve inanç teorilerini destekleyen en geniş derleme 1999 yılında Brandon ve arkadaşları tarafından yayınlanmıştır. 1950'li yıllardan 1999'a kadar bu konuda yapılan tüm çalışmalara yer verilmiştir. Bu beklentiler sigaranın sağlayacağı keyif, rahatlama, konsantrasyon artışı gibi sahte faydaları ve bırakınca yaşanacak belirtileri ortaya çıkarır; bırakma isteği ve bırakabilme beklentisi başarı oranını olumlu yönde etkiler.

Fiziksel bağımlılıktan sorumlu olan nikotin, renksiz, kokusuz ve oldukça zehirli bir maddedir. Böcek İlacı yapımında kullanılmaktadır. Yarılanma ömrü 60 dakika gibi kısadır. Sigara içiminde dolaylı ve çok yavaş olarak

Silikozis, silika (SiO2) adı verilen maddenin uzun süre solunması sonucu gelişen kronik bir pneumoconiosis (pnömokonyoz) tablosudur. Önemli bir meslek hastalığıdır; zımpara işleri, mermer ve granit işleri, seramik, porselen ve kaolin işleri, metal döküm işleri, kumaş aşındırma (taşlama) emekçilerinde görülür. Kum fırtınalarının sık olduğu yörelerde yaşayanlarda da saptanabilir. Maden işçileri arasında bir dönem "Dul Bırakan Hastalığı" olarak anılmıştır. Bir işçinin kot taşlama işinde altı ay çalışması bu hastalığa yakalanması için yeterli bir süre olup nefes darlığı, yorgunluk gibi belirtilerle ortaya çıkar. Ancak toza maruz kalma ortadan kalksa bile hastalığın ilerlemesinin önüne geçilemez.

Klinik ve patolojik bulguları açısından 2 tip silikoz vardır:

Akut silikozis: silisyum tozlarının akut ve yoğun olarak solunması sonrasında meydana gelir. Alveol lümenlerinde lipoproteinsi bir madde ve nekrotik hücreler saptanır. Prognozu kötüdür.
Kronik silikozis: silisyumlu partiküllerin uzun süreli solunmasının sonucunda oluşan tabloda bir süre sonra kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gelişir; güçlü fibrozis ve “silikotik nodüller”, plevra yapışıklıkları, güçlü emfizem ve “balpeteği akciğer” bulguları izlenir. KOAH olgusunda pulmoner hipertansiyon, cor pulmonale ve kanser riskleri vardır. Caplan sendromu gelişebilir. Kronik silikozis, tüberküloz için oldukça uygun bir ortamdır. Peribronşiyal lenf düğümlerinde “yumurta kabuğu (eggshell)” niteliğinde kalsifikasyon görülebilir.
Demir ve silikat tozları karışımının solunmasıyla “siderosilikozis” tablosu ortaya çıkar.

Soluma ile silika tozları, akciğer interstisiyumuna gider ve alveoler makrofajlarca fagosite edilir. Fakat fagositozu takiben kısa süre içinde makrofajlar ölürler. Başka makrojafların silika tozlarını fagosite etmesi devam eder. Bu fagositozu sağlayan makrofajlar bir süre sonra fibroblastların çoğalmasını sağlayan Growth Factorleri salgılarlar ve böylece fibrozis stimüle edilmiş olur. Çünkü her ne kadar fagosite etseler de hücreler ölecektir ve organizma buna bir nevi "Dur" demek adına bu oluşumu tetikler.
Silika kristallerinin kollagenler ile sarılması ve bu esnada tozları solumayı izleyen süreçte fibrotik hiyalinize nodüller (silicotic nodules) oluşur. Nodüller alveolleri doldurmaya başlamıştır. Silikozis oluşum ve sonuçlanma bakımından tıpkı siroza benzer. Mekanizma bağ doku üremesi ve bunun önüne geçilememesidir.

Maden işçileri, kot taşlama işçileri, oto boya çalışanları, çimento fabrikası çalışanları, cam endüstrisi çalışanları, diş teknisyenleri ve teknikerleri başlıca risk grubunu oluşturur. Silika kedi kumu adı altında piyasada satılan kedi kumlarını kullanmak durumunda olan kediler göz önünde bulundurulursa, bazı ev hayvanlarının da risk grubu dahilinde olduğu söylenebilir.

Bilinen bir tedavisi yoktur. Sadece profilaktik (koruyucu) önlemler alınarak hastalığın önüne geçilmesi mümkündür.

Imaging Findings in Silicosis (İngilizce)
Spray-on liquid glass is about to revolutionize almost everything 11 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. www.physorg.com (İngilizce)
Is ecotech the new asbestos? 30 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. www.lowtechmagazine.com (İngilizce)
Risk estimates for silicosis: comparison of animal and human studies by CL Tran, BG Miller and CA Soutar. Institute of Occupational Medicine Research Report TM/05/02 (İngilizce)

Sitopatoloji (Grekçe κύτος, kytos, "oyuk"; πάθος, pathos, "kader, zarar"; ve -λογία, -logia), hastalıkları hücresel düzeyde inceleyen ve teşhis eden bir patoloji dalıdır. Bu disiplin 1928 yılında George Nicolas Papanicolaou tarafından kurulmuştur. Sitopatoloji, tüm dokuları inceleyen histopatolojinin aksine, genellikle serbest hücre veya doku parçaları örnekleri üzerinde kullanılır. Sitopatoloji sıklıkla, daha az kesin olarak, "hücrelerin incelenmes" anlamına gelen "sitoloji" olarak adlandırılır.
Sitopatoloji, genellikle kanser teşhisine yardımcı olmak için, aynı zamanda bazı bulaşıcı hastalıkların ve diğer enflamatuar durumların teşhisinde de olmak üzere, çok çeşitli vücut bölgelerini içeren hastalıkları araştırmak için yaygın olarak kullanılır. Örneğin, sitopatolojinin yaygın bir uygulaması, serviks kanserine yol açabilecek prekanseröz servikal lezyonları tespit etmek için kullanılan bir tarama aracı olan Pap smear'dır.
Sitopatolojik testler bazen "yayma testleri" olarak adlandırılır çünkü örnekler daha sonra boyanmak ve mikroskobik inceleme için bir cam mikroskop lamına sürülebilir. Ancak sitoloji örnekleri, sitosantrifügasyon da dahil olmak üzere başka şekillerde de hazırlanabilir. Kanser teşhisi için farklı tipte yayma testleri de kullanılabilir. Bu anlamda "sitolojik yayma" olarak adlandırılır.

Sitopatolojik analiz için hücre toplamanın iki yöntemi vardır: eksfolyatif sitoloji ve girişimsel sitoloji.

Bu yöntemde hücreler ya vücut tarafından kendiliğinden döküldükten ("spontan eksfoliyasyon") ya da vücuttaki bir yüzeyden elle kazındıktan/fırçalandıktan ("mekanik eksfoliyasyon") sonra toplanır. Plevral boşluk veya peritoneal boşluktaki hücrelerin plevral veya peritoneal sıvıya dökülmesi spontan eksfoliyasyona bir örnektir. Bu sıvı inceleme için çeşitli yöntemlerle toplanabilir. Mekanik eksfoliyasyon örnekleri arasında hücrelerin servikal spatula ile serviksten kazındığı Pap smear veya bir bronkoskopun trakeaya yerleştirildiği ve yüzeyinden hücreleri fırçalayarak ve sitopatolojik analize tabi tutarak görünür bir lezyonu değerlendirmek için kullanıldığı bronşiyal fırçalamalar yer alır.

Girişimsel sitolojiside patolog, örnek almak için vücuda girişimde bulunur.

İnce iğne aspirasyonu veya ince iğne aspirasyon sitolojisi (FNAC), çeşitli vücut organlarındaki lezyonlardan veya kitlelerden mikro oyma yoluyla hücre toplamak için bir şırıngaya bağlı bir iğnenin kullanılmasını ve genellikle verimi artırmak için negatif basınç (emme) uygulanmasını içerir. FNAC, boyun, tiroid veya meme gibi yüzeysel bölgelerdeki bir kitle üzerinde palpasyon rehberliğinde (yani klinisyen lezyonu hissedebilir) gerçekleştirilebilir; FNAC, vücutta palpasyonla lokalize edilemeyen derin yerleşimli lezyonların örneklenmesi için ultrason veya CAT taraması ile desteklenebilir. FNAC birçok ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır, ancak başarı oranı uygulayıcının becerisine bağlıdır. Tek başına bir patolog tarafından veya patolog-sitoteknologdan oluşan bir ekip tarafından yapıldığında, doğru tanı koyma başarı oranı patolog olmayan bir kişi tarafından yapılana göre daha yüksektir. Bunun nedeni patoloğun numuneleri mikroskop altında hemen değerlendirebilmesi ve örnekleme yetersizse prosedürü hemen tekrarlayabilmesi olabilir.
İnce iğneler 23 ila 27 gauge arasındadır. Neredeyse her zaman 27 gauge kadar küçük iğneler tanısal materyal sağlayabildiğinden, FNAC genellikle bir lezyondan tanısal doku elde etmenin en az zarar verici yoludur. Bazen bir şırınga tutucu, diğer el kitleyi hareketsiz hale getirirken biyopsi yapmak için bir elin kullanılmasını kolaylaştırmak için kullanılabilir. BT tarayıcısı veya ultrason gibi görüntüleme ekipmanları biyopsi yapılacak bölgenin yerini belirlemede yardımcı olmak için kullanılabilir.
FNAC, girişimsel sitoloji ile eş anlamlı hale gelmiştir.

Sediment sitolojisi için örnek, biyopsi veya otopsi örneğini işlemek için kullanılan fiksatiften toplanır. Fiksatif uygun şekilde karıştırılır ve bir santrifüj tüpüne alınır ve santrifüj edilir. Sediment yayma için kullanılır. Bu sedimentler, işlem sırasında otopsi ve biyopsi örneği tarafından dökülen hücrelerdir.

İz sitolojisi, ilgili dokunun bir cam lama temas ettiği ve lam üzerinde hücreler şeklinde iz bıraktığı bir preparattır. Bu iz daha sonra boyanabilir ve incelenebilir.

Örneklemeden sonra, işleme için iki ana teknik kullanılır:

Numunenin doğrudan bir cam lam üzerine yayılması.
Sıvı bazlı sitoloji. Numune bir sıvıya yerleştirilir ve daha sonra ileri inceleme için işlenir.
Örneklerin işlenmesi görsel artefaktlara neden olabilir:Hücrelerin ve bileşenlerinin daha iyi görüntülenmesi için örnekler, Papanicolaou boyası veya Giemsa, Jenner, Wright, Field, May-Grünwald ve Leishman boyalarını içeren Romanowsky boyası türevleri gibi boyanır.

Hücrenin çekirdeği, hücresel örneğin değerlendirilmesinde çok önemlidir. Kanserli hücrelerde, değişen DNA aktivitesi nükleer niteliklerde fiziksel bir değişiklik olarak görülebilir. Daha fazla DNA açıldığından ve ifade edildiğinden, çekirdek daha koyu ve daha az düzgün, normal hücrelerden daha büyük olacak ve genellikle parlak kırmızı bir çekirdekçik gösterecektir.
Sitoloğun birincil sorumluluğu, analiz edilen hücresel örnekte kanserli veya kanser öncesi patoloji olup olmadığını ayırt etmek olsa da aşağıdaki gibi başka patolojiler de görülebilir:

mikrobiyal enfeksiyonlar: parazitik, viral ve/veya bakteriyel
reaktif değişiklikler
bağışıklık reaksiyonları
hücre yaşlanması
amiloidoz
otoimmün hastalıklar
Hücre büyümesi, metabolizması ve bölünmesinin çeşitli normal işlevleri başarısız olabilir veya anormal şekillerde çalışabilir ve hastalıklara yol açabilir.
Sitopatoloji en iyi üç araçtan biri olarak kullanılır; ikinci ve üçüncü araçlar ise fizik muayene ve tıbbi görüntülemedir. Sitoloji, bir durumu teşhis etmek ve hastayı daha büyük bir örnek elde etmek için ameliyattan kurtarmak için kullanılabilir. Tiroit FNAC buna bir örnektir; birçok iyi huylu durum yüzeysel bir biyopsi ile teşhis edilebilir ve hasta hemen normal aktivitelerine geri dönebilir. Kötü huylu bir durum teşhis edilirse, hasta radyoterapi/kemoterapiye başlayabilir veya kanseri çıkarmak ve/veya evrelemek için ameliyat olması gerekebilir.
Sarkomlar gibi bazı tümörlere biyopsi yapmak zor olabilir. Feokromositoma gibi diğer nadir tümörlerin biyopsisi tehlikeli olabilir. Genel olarak, ince iğne aspirasyonu karaciğer, akciğer, böbrek ve yüzeysel kitleler de dahil olmak üzere iğne koymanın güvenli olduğu her yerde yapılabilir.
Doğru sitopatoloji tekniğinde uzmanlaşmak zaman alır. Sitoteknologlar ve sitopatologlar örnek toplama konusunda klinisyenlere yardımcı olabilirler. "Hızlı okuma" mikroskop altında bir bakıştır ve klinisyene yeterli tanısal materyal elde edilip edilmediğini söyleyebilir. Sitolojik numuneler, hücrelerin zarar görmemesi için uygun şekilde hazırlanmalıdır.
Numune hakkında daha fazla bilgi, özellikle numune sıvı bazlı sitoloji kullanılarak hazırlanmışsa immünohistokimyasal boyalar ve moleküler testlerle elde edilebilir. Genellikle anormal bir pap testinde HPV testi veya bir lenfoma örneğinde akış sitometrisi gibi "refleks" testler yapılır.

Sitopatolojik teknikler neredeyse tüm vücut organlarının ve dokularının incelenmesinde kullanılır:

Jinekolojik sitoloji - kadın üreme sistemi ile ilgili
İdrar yolu sitolojisi - üreterler, idrar kesesi ve üretra ile ilgili. İdrar sitolojisine bakınız.
Efüzyon sitolojisi - özellikle periton, plevra ve perikardiyum içindeki sıvı koleksiyonları ile ilgili
Meme sitolojisi - esas olarak kadın memesi ile ilgili
Vajinal sitoloji - esas olarak insan dışı memelilerle ilgili
Tiroit sitolojisi - tiroit beziyle ilgili
Lenf nodu sitolojisi - lenf nodları ile ilgili
Solunum sitolojisi - akciğerler ve solunum yolları ile ilgili
Gastrointestinal sitoloji - sindirim sistemi ile ilgili
Yumuşak doku, kemik ve deri sitolojisi
Böbrek ve adrenal sitoloji
Karaciğer ve pankreas sitolojisi
Merkezi sinir sistemi sitolojisi
Göz sitolojisi
Tükürük bezi sitolojisi

Anatomik patoloji
Hücre biyolojisi
Pleomorfizm

Uluslararası Sitoloji Akademisi (İngilizce)
İngiliz Sitopatoloji Derneği (İngilizce)
Avustralya Sitoloji Derneği (İngilizce)
Papanicolaou Sitopatoloji Derneği (İngilizce)

Solunum yolu hastalıkları, solunum sistemi hastalıkları veya akciğer hastalıkları, hava soluyan hayvanlarda gaz alışverişini zorlaştıran organ ve dokuları etkileyen patolojik durumlardır. Soluk borusu, bronşlar, bronşiyoller, alveoller, plevra, plevral boşluk, sinirler ve solunum kasları dahil olmak üzere solunum yollarının durumlarını içerir. Solunum yolu hastalıkları soğuk algınlığı, grip ve farenjit gibi hafif ve kendi kendini sınırlayan hastalıklardan bakteriyel pnömoni, pulmoner emboli, tüberküloz, akut astım, akciğer kanseri ve COVID-19 gibi ciddi akut solunum sendromları gibi hayatı tehdit eden hastalıklara kadar uzanır. Solunum yolu hastalıkları, ilgili organ veya doku, ilişkili belirti ve semptomların türü ve şekli veya hastalığın nedeni de dahil olmak üzere birçok farklı şekilde sınıflandırılabilir.
Solunum yolu hastalıkları çalışması pulmonoloji veya göğüs hastalıkları olarak bilinir. Solunum hastalıkları konusunda uzmanlaşmış bir hekim, göğüs hastalıkları uzmanı, solunum tıbbı uzmanı, solunum yolu uzmanı veya pulmonolog olarak bilinir.

Astım, kronik bronşit, bronşektazi ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hava yolu tıkanıklığı ile karakterize obstrüktif akciğer hastalıklarıdır. Bu durum, iltihaplanma nedeniyle bronş ağacının daralması nedeniyle alveollere girebilen hava miktarını sınırlar. Obstrüktif akciğer hastalıkları genellikle semptomlar nedeniyle tanımlanır ve spirometri gibi solunum fonksiyon testleri ile teşhis edilir. Birçok obstrüktif akciğer hastalığı, tetikleyicilerden kaçınarak (toz akarları veya sigara gibi), bronkodilatörler gibi semptom kontrolü ile ve ciddi vakalarda inflamasyonun baskılanması (kortikosteroidler gibi) ile yönetilir. Amfizem ve kronik bronşit dahil olmak üzere KOAH'ın yaygın nedenlerinden biri tütün içmektir ve bronşektazinin yaygın nedenleri arasında ağır enfeksiyonlar ve kistik fibrozis yer almaktadır. Astımın kesin nedeni henüz bilinmemektedir.

Restriktif akciğer hastalıkları, solunum sıkıntısı sendromu olan bebeklerde olduğu gibi, akciğer kompliyansının kaybı ile karakterize, tam olmayan akciğer genişlemesine ve akciğer sertliğinin artmasına neden olan bir solunum hastalığı kategorisidir. Restriktif akciğer hastalıkları iki kategoriye ayrılabilir: intrinsik faktörlerin neden olduğu hastalıklar ve ekstrinsik faktörlerin neden olduğu hastalıklar. İntrinsik faktörlerden kaynaklanan restriktif akciğer hastalıkları, inflamasyon veya toksinlere bağlı doku ölümü gibi akciğerlerin kendi içinde meydana gelir. Buna karşılık, ekstrinsik faktörlerin neden olduğu kısıtlayıcı akciğer hastalıkları, nöromüsküler disfonksiyon ve düzensiz göğüs duvarı hareketleri gibi akciğerlerin dışından kaynaklanan durumlardan kaynaklanır.

Kronik solunum yolu hastalıkları (KSYH'ler) hava yollarının ve akciğerin diğer yapılarının uzun süreli hastalıklarıdır. Bu hastalıklar yüksek inflamatuar hücre (nötrofil) ve/veya yıkıcı enfeksiyon döngüsü (örneğin Pseudomonas aeruginosa'nın aracılık ettiği) ile karakterize edilir. En yaygın olanlarından bazıları astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve akut solunum sıkıntısı sendromudur. KSYH'lerin tedavisi mümkün değildir; ancak ana hava kanallarını genişletmeye ve nefes darlığını iyileştirmeye yardımcı olan çeşitli tedavi biçimleri semptomları kontrol etmeye ve yaşam kalitesini artırmaya yardımcı olabilir.
Kronik solunum yolu hastalıkları için telerehabilitasyon
En son kanıtlar, kronik solunum hastalığı olan kişiler için telerehabilitasyon yoluyla sağlanan birincil pulmoner rehabilitasyon ve idame rehabilitasyonunun, merkez tabanlı rehabilitasyona benzer sonuçlara ulaştığını göstermektedir. Herhangi bir güvenlik sorunu tespit edilmemiş olmakla birlikte, bulgular az sayıda çalışma ile sınırlı kanıtlara dayanmaktadır.

Enfeksiyonlar solunum sisteminin herhangi bir bölümünü etkileyebilir. Geleneksel olarak üst solunum yolu enfeksiyonları ve alt solunum yolu enfeksiyonları olarak ikiye ayrılırlar.

Üst solunum yolu, glottisi ağız ve buruna bağlayan bütün yapılar olarak tanımlanır. En sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonu soğuk algınlığıdır. Ancak sinüzit, tonsilit, orta kulak iltihabı, farenjit ve larenjit gibi üst solunum yolunun belirli organlarının enfeksiyonları da üst solunum yolu enfeksiyonu olarak kabul edilir.
Epiglottit, yetişkinlerde %7 ve çocuklarda %1 ölüm oranıyla epiglottisin hayatı tehdit eden şişmesine neden olarak larinksin bakteriyel bir enfeksiyonudur. Haemophilus influenzae, aşılara rağmen hala birincil nedendir. Ayrıca Streptococcus pyogenes de epiglottite neden olabilir. Semptomlar arasında salya akması, stridor, nefes alma ve yutma güçlüğü ve boğuk ses yer alır.
Krup (Laringotrakeobronşit), ses tellerinin tipik olarak beş ila altı gün süren viral bir enfeksiyonudur. Ana belirti havlar tarzda öksürük ve düşük dereceli ateştir. Röntgende krup, soluk borusunun daralması olan "çan kulesi işareti" ile tanınabilir. En sık kış aylarında 3 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda görülür. Bakterilerin neden olduğu şiddetli formuna bakteriyel trakeit denir.
Tonsillit, bakteriyel veya viral bir enfeksiyon nedeniyle bademciklerin şişmesidir. Bu iltihaplanma hava yolu tıkanıklığına yol açabilir. Bademcik iltihabından, en yaygın üst solunum yolu enfeksiyonu olan ve özellikle genç yetişkinlerde görülen peritonsiller apse meydana gelebilir. Bademciklerden birinin şişerek uvulayı etkilenmemiş tarafa itmesine neden olur. Tanı genellikle başvuru ve muayeneye göre konur. Belirtiler genellikle ateş, boğaz ağrısı, yutma güçlüğü ve ağızda "sıcak patates" varmış gibi ses çıkarmayı içerir.

En yaygın alt solunum yolu enfeksiyonu, genellikle bakterilerin, özellikle de Batı ülkelerinde Streptococcus pneumoniae'nin neden olduğu bir akciğer enfeksiyonu olan pnömonidir. Dünya genelinde tüberküloz önemli bir pnömoni nedenidir. Virüsler ve mantarlar gibi diğer patojenler de pnömoniye neden olabilir, örneğin şiddetli akut solunum yolu sendromu, COVID-19 ve pnömosistis pnömonisi. Pnömoni, akciğer apsesi, akciğerde enfeksiyonun neden olduğu yuvarlak bir boşluk gibi komplikasyonlar geliştirebilir veya plevral boşluğa yayılabilir.
Diş eti hastalığından kaynaklanan bakteriler solunum yollarından akciğerlere geçebileceğinden, kötü ağız bakımı alt solunum yolu hastalıklarına katkıda bulunan bir faktör olabilir.

Primer silyer diskinezi, kirpiklerin koordineli bir şekilde hareket etmemesine neden olan genetik bir bozukluktur. Bu durum kronik solunum yolu enfeksiyonlarına, öksürüğe ve burun tıkanıklığına neden olur. Bu durum bronşektaziye yol açarak yaşamı tehdit eden solunum sorunlarına neden olabilir.

Solunum sisteminin kötü huylu tümörleri, özellikle de akciğerin primer karsinomları, tüm kanser tanılarının %15'inden ve tüm kanser ölümlerinin %30'undan sorumlu önemli bir sağlık sorunudur. Solunum sistemi kanserlerinin büyük çoğunluğu tütün kullanımına atfedilebilir.
Solunum sistemi kanserinin başlıca histolojik türleri şunlardır:

Küçük hücreli akciğer kanseri
Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri
Akciğer adenokarsinomu
Akciğerin skuamöz hücreli karsinomu
Büyük hücreli akciğer karsinomu
Diğer akciğer kanserleri (karsinoid, Kaposi sarkomu, melanom)
Lenfoma
Baş ve boyun kanseri
Plevral mezotelyoma, neredeyse her zaman asbest tozuna maruz kalmaktan kaynaklanır.
Buna ek olarak, birçok kanser kan dolaşımı yoluyla yayıldığından ve kalp debisinin tamamı akciğerlerden geçtiğinden, kanser metastazlarının akciğerde meydana gelmesi yaygındır. Meme kanseri doğrudan lokal yayılım yoluyla ve lenf nodu metastazları yoluyla yayılabilir. Kolon kanseri karaciğere metastaz yaptıktan sonra sıklıkla akciğere metastaz yapar. Prostat kanseri, germ hücreli kanser ve renal hücreli karsinom da akciğere metastaz yapabilir.
Solunum sistemi kanserinin tedavisi kanserin türüne bağlıdır. Akciğerin bir kısmının (lobektomi, segmentektomi veya kama rezeksiyonu) veya tüm akciğerin cerrahi olarak çıkarılması (pnömonektomi), kemoterapi ve radyoterapi ile birlikte kullanılır. Akciğer kanserinden kurtulma şansı, kanserin teşhis edildiği andaki kanser evresine ve bir dereceye kadar histolojisine bağlıdır ve genel olarak sadece %14-17 civarındadır. Akciğere metastaz durumunda, tedavi bazen küratif olabilir, ancak sadece belirli, nadir durumlarda.

Benign tümörler solunum yolu hastalıklarının nispeten nadir nedenleridir. Benign tümörlere örnek olarak şunlar verilebilir:

Pulmoner hamartom
Pulmoner sekestrasyon ve konjenital kistik adenomatoid malformasyon (CCAM) gibi konjenital malformasyonlar.

Plevral boşluk hastalıkları yukarıda bahsedilen plevral mezotelyomayı içerir.
Plevral boşlukta sıvı toplanması plevral efüzyon olarak bilinir. Bunun nedeni konjestif kalp yetmezliği ve siroz gibi durumlar nedeniyle kan dolaşımından plevral boşluğa sıvı kayması olabilir. Ayrıca enfeksiyon, pulmoner emboli, tüberküloz, mezotelyoma ve diğer durumlarda meydana gelebileceği gibi plevranın kendisinin iltihaplanmasına da bağlı olabilir.
Pnömotoraks, akciğeri kaplayan plevrada meydana gelen ve akciğerdeki havanın plevral boşluğa kaçmasına izin veren bir deliktir. Etkilenen akciğer sönmüş bir balon gibi "çöker". Tansiyon pnömotoraksı, plevral boşluktaki havanın kaçamadığı bu durumun özellikle şiddetli bir şeklidir, bu nedenle pnömotoraks kalbi ve kan damarlarını sıkıştırana kadar büyümeye devam eder ve hayatı tehdit eden bir duruma yol açar.

Pulmoner vasküler hastalıklar, pulmoner dolaşımı etkileyen durumlardır. Örnekler şunlardır:

Pulmoner emboli, bir damarda oluşan, serbest kalan, kalpten geçen ve akciğerlere yerleşen bir kan pıhtısıdır (tromboemboli). Büyük pulmoner emboliler ölümcüldür ve ani ölüme neden olur. Bir dizi başka madde de akciğerlere embolize olabilir (kan akışı yoluyla seyahat edebilir), ancak bunlar çok daha nadirdir: yağ embolisi (özellikle kemik yaralanmasından sonra), amniyotik sıvı embolisi (doğum ve doğum komplikasyonları ile), hava embolisi (iyatrojenik - invaziv tıbbi prosedürlerden kaynaklanır).
Pulmoner arteriyel hipertansiyon, pulmoner arterlerde yüksek basınçtır. Çoğunlukla idiyopatiktir

Acil servis, hastaneye acil durumlara başvurulması gereken hallerde müdahale etmekle ile görevli özelleşmiş birimdir.
Acil servislerde diğer servislerde randevu sistemi ile bakılması için yeterince beklenemeyecek olan kalp krizi, travma, yanık gibi rahatsızlıklara ilk müdahaleler yapılır. İlk müdahalelerin ardından o hastalığı ilgilendiren branş hekimine yönlendirilir.

Kardiyak Arrest-Kalp Durması
İnme -SVO
Göğüs Ağrısı-Kalp Krizi
Dispne -Solunum Sıkıntısı
Akut Batın-Şiddetli Karın Ağrıları
Travma-Trafik Kazası
Hipertansif Kriz
Hipotansiyon
Sepsis-Ateş
Taşikardi-Çarpıntı
Akut Kanama olan durumlar
Epilepsi-Nöbet
Koma
İdrar Çıkışı olmaması-Akut Böbrek Yetmezliği
Yanık
Ateşli silah /Delici-Kesici alet yaralanmaları
İç kanamaları
Anafilaktik şok-Alerjik reaksiyonlar
Zehirlenme

Acil Servis başvurularında karışıklığın önüne geçilmesi ve öncelik belirlenmesi amacıyla acil servise başvuran hastalar hastalığın ciddiyetine göre alanlara ayrılır. Hastaların acil serviste tedavi önceliği bu gruplara göre yapılır.

En hızlı şekilde müdahale edilmesi gereken hastalık grubu olup hayati risk taşıyan acil öncelikli müdahale edilmesi gereken hasta grubudur 

Hastanın acil bakıma gereksinimi olmakla birlikte hayati tehlikesi bulunmayan hastalar bu grupta sınıflandırılır.

Ayaktan başvuran, genel durumu itibarıyla stabil acil müdahale gerektirmeyecek aciliyeti bulunmayan (grip, nezle, burkulma, hafif sıyrıklar, vajinal akıntı gibi)  hastalar ise yeşil alanda muayene edilir. Üçüncü öncelikli  alandır.
Acil servise müracaat eden fakat acil olmadığı tespit edilip Yeşil Alanda muayenede edilen hastalardan Sosyal Güvenlik Kurumunca para kesintisi yapılmaktadır.

Türkiye'de 2023 yılı verilerine göre Acil Servise 100 kişi başına 177 başvuru yapılmıştır. Saç dökülmesi, ayakkabı vurması, iştahsızlık, ilaç yazdırma talebi, gebelik testi veya kronik eklem ağrısı gibi acil olmayan sebeplerden yüzünden acile yapılan fazla başvuru sayıları nedeniyle acil servis hizmetlerinde ciddi bir yoğunluk oluşmaktadır.

Acil servislerde acil tıp uzmanı hekimler veya diğer uzman hekimler ya da pratisyenler, hemşireler, ambulans ve acil bakım teknikerleri (acil tıp teknikeri) ve hasta bakıcı gibi sağlık çalışanları görev yapar.

Tıp bilimlerinde akut terimi ya “hızlı başlayan” ya da “kısa süreli” hastalıkları, bazen de her iki durumu birden tanımlamak için kullanır. Bu sıfat pek çok hastalığın tanımının bir parçasıdır ve bu yüzden bu hastalıkların isimlerinde yer alır. Örneğin akut lösemi ya da akut Akut Romatizmal Ateş gibi. Akut, kronik teriminin tam karşıt anlamındadır.
Akut terimi halk arasında sıklıkla “şiddetli” ya da “ciddi” terimleri ile karıştırılmaktadır. Akut terimi tamamen farklı bir anlam ifade eder ve bir hastalık akut olabilir ama şiddetli olması gerekmez.
Subakut  terimi ise “akut ve kronik arasında” anlamına gelmektedir. Subakut ateş belirtileri ya da subakut endokardit örnek olarak verilebilir. Örneğin, Subakut sklerozan panensefalit zeka geriliği ve sinir sistemi fonksiyonunun kaybolması sonucu çeşitli hareket bozuklukları ile karakterize nadir görülen bir beyin hastalığıdır.
Kronik ise akut teriminin tam karşıtıdır ve uzun süre devam eden durumları tanımlamak için kullanılır. Örnek olarak kronik bronşit verilebilir. Kronik terimi de tıpkı akut için olduğu gibi halk arasında genellikle “şiddetli” ile karıştırılmaktadır. Yinelemek gerekirse, kronik tıbbi anlamda tamamen farklı bir anlama sahiptir ve bir hastalık kronik olabilir ama şiddetli olması gerekmez.

Akut koroner sendrom (AKS), koroner arterlerdeki azalmış kan akışı nedeniyle, kalp kasının bir kısmının düzgün çalışamaması veya ölmesi ile sonuçlanan bir sendromdur. En yaygın belirti, genellikle sol omuza veya çeneye yayılan, merkezi yerleşimli basınç tipi göğüs ağrısıdır ve genellikle bulantı ve terleme ile ilişkilidir. Akut koroner sendromu olan birçok kişi, özellikle kadınlar, yaşlılar ve diyabeti olanlar, göğüs ağrısı dışındaki belirtilerle başvurabilir.
Akut koroner sendrom, öncelikle elektrokardiyogram (EKG) değişiklikleri ve kan test sonuçlarına (troponin seviyeleri gibi kalp biyoişaretçilerinde bir değişiklik) bağlı olarak üç senaryoya ayrılır: ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (STEMI), ST yükselmesiz miyokard enfarktüsü (NSTEMI) veya kararsız angina. STEMI, bir koroner arterin tamamen tıkanması ve nekroz (doku ölümü) ile sonuçlanan, EKG'de ST yükselmesi ile gösterilen kalp kasının bir kısmının nekrozunu ifade eder. NSTEMI, kısmen tıkanmış bir koroner arterin neden olduğu ve EKG değişiklikleri ile belirtilen, kalp kasının bir kısmında nekroz ile sonuçlanır. Kararsız angina ise hücre yaralanması veya nekroz olmaksızın kalp kasında iskemi (dokunun yeterince kan alamaması durumu) ile karakterize edilir.
AKS, fiziksel aktivite sırasında veya stres altında gelişen ve dinlenme ile düzelen stabil anjina ile ayırt edilmelidir. Stabil anjinanın aksine, kararsız angina aniden ortaya çıkar, genellikle dinlenme sırasında veya minimal eforla ya da kişinin önceki anjinasından daha az bir eforla ortaya çıkar ("crescendo angina"). Yeni başlayan anjina da kararsız angina olarak kabul edilir, çünkü bu, bir koroner arterde yeni bir soruna işaret eder.

Akut koroner sendromlarının belirtileri benzerdir. Kalbe giden kan akışının kritik düzeyde azalmasının başlıca belirtisi göğüs ağrısıdır ve bu genellikle sıkışma, basınç veya yanma şeklinde hissedilir. Ağrı en sık göğüs çevresinde veya üzerinde lokalize olur ve kola, omuza, boyna, sırta, üst karna veya çeneye yayılabilir ya da bu bölgelerde de hissedilebilir. Bu durum terleme, bulantı veya nefes darlığı ile ilişkilendirilebilir. Daha önce, genellikle kalple ilgili olmayan göğüs ağrısını tanımlamak için "atipik" kelimesi kullanılıyordu, ancak bu kelimenin kullanımı önerilmemekte olup, bunun yerine kalple ilişkili ağrı olasılığının düşük olduğunu belirtmek için "nonkardiyak" terimi kullanılmaktadır.
Kararsız anginada, belirtiler dinlenme sırasında veya minimal eforla ortaya çıkabilir. Belirtiler stabil anginadakilerden daha uzun sürebilir, dinlenmeye veya ilaca dirençli olabilir ve zamanla kötüleşebilir.
AKS genellikle koroner tromboz ile ilişkilendirilse de, kokain kullanımıyla da ilişkili olabilir. Kalp kaynaklı özelliklere sahip (anjina) göğüs ağrısı, derin anemi, aşırı yavaş veya taşikardi (aşırı hızlı kalp hızı), düşük veya yüksek kan basıncı, ciddi aort kapak darlığı (aortanın başlangıcındaki kapakçığın daralması), pulmoner arter hipertansiyonu ve diğer çeşitli durumlar tarafından da tetiklenebilir.

AKS olan kişilerde, aterom rüptürü %60 oranında, aterom erozyonuna (%30) kıyasla daha yaygın olarak görülür ve bu durum, koroner arterleri tıkayan pıhtı oluşumuna neden olur. Plak rüptürü, ST yükselmesi ile seyreden miyokard enfarktüsü (STEMI) vakalarının %60'ından sorumluyken, plak erozyonu STEMI vakalarının %30'undan sorumludur; non ST yükselmesi ile seyreden miyokard enfarktüsünde (NSTEMI) ise tam tersi geçerlidir. Plak rüptüründe, plaktaki içerik lipid açısından zengin, kollajen açısından fakir, bol miktarda iltihap içeren ve makrofajların baskın olduğu bir yapıya sahiptir ve ince bir fibröz kapakla kaplıdır. Öte yandan, plak erozyonunda, plak hücrelerarası madde, proteoglikan, glikozaminoglikan açısından zengindir, ancak fibröz kapak, iltihap hücreleri ve büyük bir lipid çekirdeği bulunmaz. Koroner arterler açıldıktan sonra, enflamatuar mediyatörlerin vücuda yayılmasıyla reperfüzyon yaralanması riski ortaya çıkabilir. Siklofilin D'nin reperfüzyon yaralanmasını azaltmadaki rolü üzerine araştırmalar devam etmektedir.
Akut koroner sendromun diğer, daha az yaygın nedenleri arasında spontan koroner arter diseksiyonu, tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığında iskemi (INOCA) ve tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığında miyokard enfarktüsü (MINOCA) yer alır.

Akut göğüs ağrısı durumunda, elektrokardiyogram (EKG), çeşitli nedenleri en güvenilir şekilde ayırt eden incelemedir. EKG, mümkün olan en erken zamanda, mümkünse ambulansta yapılmalıdır. Akut kalp hasarını gösteren EKG değişiklikleri arasında ST yükselmesi, yeni sol dal bloğu ve ST çökmesi gibi bulgular yer alır. EKG değişikliklerinin olmaması, kararsız angina ile NSTEMI arasında hemen bir ayrım yapmaz.

Troponin I ve troponin T gibi kalp biyoişaretçilerinin seviyelerdeki artış, hem STEMI hem de NSTEMI varlığında miyokard enfarktüsünü gösterir; ancak bu biyoişaretçi seviyeleri, kararsız anginada değişiklik göstermez.

Acil tıp ortamında, kalp biyoişaretçileri ve HEART skoru ile TIMI skoru gibi risk skorlarının bir arada kullanılması, miyokard enfarktüsü olasılığını değerlendirmede faydalı olabilir.

Akut koroner sendrom, genellikle koroner arterlerdeki aterosklerozun neden olduğu hasarın bir göstergesidir. Aterosklerozdan birincil korunma, risk etmenlerinin kontrolüyle sağlanır: sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, hipertansiyon ve diyabet tedavisi, sigara kullanımından kaçınma ve kolesterol seviyelerinin düzenlenmesi. Önemli risk etmenlerine sahip hastalarda, aspirin kullanımının kardiyovasküler olay riskini azalttığı kanıtlanmıştır. İkincil korunma stratejileri ise miyokard enfarktüsü ile ilgili bölümlerde ele alınmaktadır.
2006 yılı Mart ayında İskoçya'da tüm kapalı kamusal alanlarda sigara içme yasağı uygulandıktan sonra, akut koroner sendrom nedeniyle hastane başvurularında %17 oranında bir azalma görülmüştür. Bu azalmanın %67'si sigara içmeyen bireylerde meydana gelmiştir.

Akut koroner sendrom (AKS) şüphesi olan hastalar genellikle aspirin, klopidogrel veya tikagrelor, nitrogliserin ve eğer göğüs rahatsızlığı devam ederse morfin ile tedavi edilmektedir. Diğer analjezikler olan nitröz oksitin faydası ise henüz belirlenmemiştir. EKG'de yeni ST yükselmesi veya yeni sol ya da sağ dal bloğu tespit edilen hastalarda anjiyografi yapılması önerilmektedir. Kişinin oksijen satürasyonu düşük değilse, ek oksijen tedavisinin yararlı olmadığı bildirilmiştir.

Eğer EKG'de miyokard enfarktüsüne işaret eden değişiklikler (belirli derivasyonlarda ST yükselmesi, yeni bir sol dal bloğu veya gerçek posterior MI paterni) doğrulanırsa, trombolitik tedavi uygulanabilir veya perkütan koroner girişim (PCI) gerçekleştirilebilir. Trombolitik tedavide, koroner arterleri tıkayan pıhtıları eritmek için fibrinolizi (pıhtı teli erimesi) teşvik eden ilaçlar enjekte edilir. PCI'da ise, esnek bir kateter uyluk atardamarı (femoral arter) veya önkol damarı (radiyal arter) yoluyla kalbe yönlendirilir ve tıkanıklıklar tespit edilerek mekanik müdahale yapılır; bu genellikle suçlu lezyon olarak adlandırılan ve miyokardiyal hasara neden olduğu düşünülen bir lezyona anjiyoplasti ve stent yerleştirilmesi ile gerçekleştirilir. Veriler, hızlı triyaj, transfer ve tedavinin hayati önem taşıdığını göstermektedir. American College of Cardiology (ACC) kılavuzlarına göre, kapıdan iğneye trombolitik uygulama süresi 30 dakika içinde olmalı, kapıdan balona PCI süresi ise 90 dakikadan kısa olmalıdır. 2009 yılında yapılan bir vaka kontrol çalışması, STEMI hastalarında PCI'ye kıyasla trombolizin ACC kılavuzlarına uygun olarak daha hızlı uygulandığını ortaya koymuştur.

STEMI ile uyumlu tipik EKG değişikliklerinin gözlenmediği durumlarda, "non-ST segment yükselmeli akut koroner sendrom" (NSTE-ACS) terimi tercih edilir ve bu durum "non-ST segment yükselmeli miyokard enfarktüsü" (NSTEMI) ve kararsız anjina tablolarını kapsar.
Kalp krizi veya kalp krizi riski taşıyan hastaların tedavisinde yaygın olarak kabul edilen bir yöntem; kan sulandırıcı ilaçlar (aspirin, klopidogrel, prasugrel veya tikagrelor gibi) ve kan pıhtılaşmasını önleyen heparin (genellikle düşük molekül ağırlıklı bir tür heparin) kullanmayı içerir. Eğer hasta hala ağrı hissediyorsa, damar yoluyla verilen nitrogliserin ve ağrı kesicilerle tedaviye devam edilir. Fondaparinux adı verilen, heparin benzeri bir ilaç, enoxaparin'e göre daha etkili olabilmektedir.
ST segment yükselmesi kanıtı bulunmayan olgularda, acil anjiyoplastinin ertesi sabaha kadar geciktirilmesi, hemen uygulanmasına kıyasla eşdeğer sonuçlar doğurmaktadır. Statinlerin akut koroner sendrom sonrası ilk 14 gün içinde kullanımı, tekrarlayan akut koroner olayların riskini azaltmaktadır.
Kokain ile ilişkili akut koroner sendrom (AKS), diğer AKS hastalarında olduğu gibi tedavi edilmelidir; ancak beta blokerlerin kullanımı önerilmemekte ve tedaviye benzodiazepinlerin erken dönemde eklenmesi gerekmektedir.

TIMI risk skoru, hem ST yükselmesi olan hem de ST segment yükselmesi olmayan MI AKS hastalarında yüksek riskli hastaları belirleyebilir ve bu skor bağımsız olarak doğrulanmıştır.
102,341 hastadan oluşan küresel bir kayıt tabanına dayanan GRACE risk skoru, kalp krizi sonrasında hastane içi, 6 ay, 1 yıl ve 3 yıllık ölüm oranı riskini tahmin etmektedir. Bu skor, klinik bulgular (kan basıncı, kalp hızı, EKG bulguları) ve tıbbi geçmişi dikkate alarak hesaplanır. Günümüzde, GRACE risk skoru, ST yükselmesiz AKS hastalarında yüksek risk kriteri (GRACE skoru > 140) olarak da kullanılmakta olup, bu durum kalp krizinin ilk 24 saati içinde erken invaziv stratejinin tercih edilmesini önerebilir.

Koroner BT anjiyografi ile troponin seviyelerinin kombine edilmesi, AKS'ye yatkın bireylerin triyaj edilmesine de yardımcı olmaktadır. Ayrıca, F-fluoride pozitron emisyon tomografisi de yüksek riskli, lipid açısından zengin koroner plakları olan hastaların tanımlanmasında yararlıdır.

Akut koroner sendrom (AKS) hastalarında yapılan araştırmalar, hafta sonu hastaneye yatışların daha yüksek ölüm oranları ve daha az invaziv kardiyak prosedür kullanımı ile ilişkili oldu

Alkolizm, alkollü içeceklere kişinin fiziki ve psikolojik sağlığına zarar verecek şekilde olan aşırı tutkunluktur. Alkolizm sorunu olan kişiye ise alkolik denir.
Genellikle içkiye düşkünlüğün başlaması, sinir gerginliğini yok etmek için içme ihtiyacının duyulmasıyla olur. Bunun arkasından yalnız olunduğu zaman içmeye meyil ve uzun sarhoşluk devreleri gelir. Normal alımın üzerinde, uzun süre boyunca yüksek oranlarda içilir.
Alkollü içeceklere alışkanlık kazanmış kişinin kontrolü kaybetmesi ve davranışlarını özürlerle kapatmak istemesi kritik devrede olduğunun işaretleridir. Saldırgan olur, içki depolar ve sabahları içme alışkanlığı kazanır. Bu noktadan sonra işini de ihmal etmeye başlar ve titremeler, düşünme yetersizliği baş gösterir.
İçki alışkanlığının soya çekime bağlı olduğu söylenmişse de bugün dikkatler olayın psikolojik ve sosyal (toplumsal) sebeplerine çevrilmiştir.

Bağımlılığın ön işaretleri:

Her gün aynı şekilde içki içilir.
Sınır konur ama bu sınır aşılır.
İçkinin içilmediği faaliyetler bırakılır.
İçkiden kaynaklanan sorunlar yaşanır ama bunlar fark edilmez ve/veya yapmasına izin verilir.
Aynı etkiyi yapması için daha fazla içkiye gereksinim duyulur.
Bağımlılığın ileri işaretleri:

Uyku sorunları yaşanır.
Sabahları sinirli, hasta, terlemiş veya titreyerek uyanır.
Uyandıktan sonra üç saat içinde içki içilir.
Bazen aşırı çekilme belirtileri yaşanabilir: Kişiler içki içmeyi bıraktıktan saatler veya günler sonra sara nöbetleri yaşayabilir, bilinçlerini yitirebilir, bazen kollarda ve bacaklarda çekilme hissedilebilir, nefes kesilebilir, kişi sayıklayabilir, nerede veya kiminle olduklarını bilmeyebilir ve sanrı görebilir.

Alkollü içecekler tesirlerini ihtiva ettikleri etil alkol ile sağlarlar. Bu maddenin az miktarı (kan seviyesi 100–200 mg/cc iken) zahiri olarak (görünüşte) canlılık sağlar zannedilirse de daha çok alınır ve 200–300 mg/cc kan seviyesine ulaşırsa depresyon ve fiziki güçlerin yönlendirilmesinde güçlükler ve azalmalar olur. Kişiye ve bünyeye göre değişmekle beraber miktarın daha da artırılması ve 500 mg/cc'yi bulmasıyla nefes alma güçleşebilir ve hatta ölüme sebebiyet verebilir. Bunlar birden alınmasında ortaya çıkan belirtilerdir. Devamlı alanlarda ise vücut işleyişinde kalıcı bozukluklar olur.
Alkoliklerin en az 1/4'i karaciğer yetmezliği, beslenme yetersizliği ve mide rahatsızlıklarıyla karşı karşıyadır. Psikolojik durum bozuklukları ise bunlarda çok daha yaygındır. Alkolizmin erken devresinde hastalar ekseri normal ağırlıktadır veya kilo fazlalığı vardır. İleri devrelerinde gözle fark edilen bir zayıflama görülür. Hastalar iyice zayıfladıklarından sık sık enfeksiyon hastalıklarına yakalanırlar. İştahları yoktur ve iştahlarının olmayışının sebebi; hem alkolün merkezî sinir sistemine hem de bağırsak kanalına yaptığı zararlı tesirlerdendir. Vitamin B12 ve folik asit eksikliği sebebiyle alkoliklerde kansızlık baş gösterir. En hafif vakalarda bile karaciğerde toksik (zehirli) yağ birikimi olur. Bazı hastalarda alkolik hepatit (karaciğer iltihabı) ortaya çıkabilir. Müzminleşmiş içki tüketimi, karaciğer sirozuna sebebiyet vermektedir. Bilhassa günde 80 gram ve daha fazlasını alanlar bu tehlikeye maruzdurlar. Günde 160 gram alanlarda ise tehlike son derece fazladır. Östrojen denilen ve kadınlarda erkeklerden daha yüksek yoğunlukta bulunan bir hormonun yıkımı karaciğerde olur. Alkoliklerde karaciğer harabiyeti sebebiyle bu hormonun yıkımı azaldığından kandaki konsantrasyonu yükselir.
Midede asit salgılanmasını arttırarak mide ve onikiparmak barsağı ülserlerinin gelişmesine yol açabilir. Akut gastritlere (had mide rahatsızlıklarına) alkol lü içecek alanlarda sık sık rastlanmaktadır.
Uzun seneler devamlı içki tüketenlerde pankreas iltihapları ortaya çıkar ve sık sık bu hastalığın tekrarlaması sonucu tam bir pankreas yetmezliği gelişir. Tam pankreas yetmezliği ise alınan gıdaların sindirimini ve bağırsaklardan emilimini bozar. Vücutta vitamin yetersizlikleri baş gösterir. Şeker hastalığının ortaya çıkışını kolaylaştırır. Ayrıca böbreklerde de toksik etki yapıp nefrite yol açabilmektedir. Çok mühim bir tesiri de çevre sinirlerine olan toksik tesiri ve bunun sonucu polinevrit denilen sinir iltihaplarına sebep olmasıdır.
İçki, kalp hastalarına da olumsuz etki eder, kalp kasları önce hacim genişlemesine uğrar ve sonra kalp yetmezliği meydana gelir. Koronerler (kalbi besleyen damarlar) de spazma ve göğüs ağrılarına sebep olur ve genel olarak damar sertliğini hızlandıran faktörlerdendir. Alkoliklerde ruhsal bozukluklara da rastlanır. Kronik alkolizmde zekâ geriler, öğrenme kapasitesi zayıflar ve hafıza kusurları ortaya çıkar.

Ani alkol hastalığı, yani aşırı sarhoşluk halinde şok durumu ortaya çıkmazsa bir tedavi gerekmez. Şok ortaya çıkarsa hemen hastane bakımı gerekir. Müzmin alkol hastalığında ise tehlike çok ciddidir ve çeşitli usullerle tedaviye çalışılır:

İlaç tedavisi: ilaç, alkollü içkiyi kullanma halinde son derece kuvvetli etkiler meydana getirir. Bu şekilde kendisine yaramadığına inanan kişi içkiden soğur. İlacın tesirli olması için düzenli olarak her gün alınması gereklidir. İlaç tedavisinin mutlaka uygun bir klinikte ve yetkili doktor kontrolünde yapılması (en azından başlatılması) hayati ehemmiyeti haiz bir husus olduğu unutulmamalıdır.
İçkiyi bırakanların pek çok ülkede kurduğu alkoliklere yardım “Adsız Alkolikler” (Alcoholics Anonymous) teşkilatı hem alkolden kurtulmada hem de alkole dönmeme savaşında kişilere yardım etmektedir.
Psikoterapinin de tedavi edici nitelikte olduğu son zamanlarda kanıtlanmıştır.
Alkol bağımlılığı ya da DSM-5 ifadesiyle 'Alkol kullanım bozukluğu' tanısı almış bireylerin tedaviye uyum (compliance), sürdürme (maintenance) ve motivasyon eksikliği belirlen bireylerde 'depresyonun değerlendirilmesi çok önemlidir. Depresyon tanısı özellikle alkol kullanım bozukluğu tanısı almış bireylerin tedavi sürecinde temel belirleyicilerden biridir.

Alkollü içecek aldığından şüphelenilen kişinin kanındaki alkol miktarını tespit etmek maksadıyla polisler tarafından tatbik edilen bir testtir. Teste tabi tutulan kişinin üfleyerek verdiği nefes, test cihazının içindeki potasyum bikromat ve sülfürik asit çözeltisinden geçirilir. Nefesteki alkol miktarıyla orantılı olarak çözeltinin görünüşünde değişiklik meydana gelir. Kandaki alkol oranı 100 mililitrede 80 miligramın üstüne çıktığı zaman trafiğe çıkmak tehlikeli olur.

Antibiyotik, bakterilere karşı aktif olan bir tür antimikrobiyal maddedir. Bakteriyel enfeksiyonlarla savaşmak için en önemli antibakteriyel ajan türüdür ve antibiyotik ilaçlar bu tür enfeksiyonların tedavisinde ve önlenmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bakterileri öldürebilir ya da büyümelerini engelleyebilirler. Sınırlı sayıda antibiyotik de antiprotozoal aktiviteye sahiptir. Antibiyotikler soğuk algınlığı veya gribe neden olan virüsler gibi virüslere karşı etkili değildir; virüslerin büyümesini engelleyen ilaçlar antibiyotik yerine antiviral ilaçlar veya antiviraller olarak adlandırılır. Mantarlara karşı da etkili değildirler; mantarların büyümesini engelleyen ilaçlara antifungal ilaçlar denir.
Bazen, antibiyotik terimi - Yunanca ἀντι anti, "karşı" ve βίος bios, "yaşam" köklerinden gelen, kelimenin tam anlamıyla "yaşama karşı" - mikroplara karşı kullanılan herhangi bir maddeyi ifade etmek için geniş anlamda kullanılır, ancak olağan tıbbi kullanımda, antibiyotikler (penisilin gibi) doğal olarak üretilenlerdir (bir mikroorganizmanın diğeriyle savaşmasıyla), antibiyotik olmayan antibakteriyeller (sülfonamidler ve antiseptikler gibi) ise tamamen sentetiktir. Bununla birlikte, her iki sınıf da mikroorganizmaları öldürmek veya büyümelerini önlemek gibi aynı amaca sahiptir ve her ikisi de antimikrobiyal kemoterapiye dahildir. "Antibakteriyeller" bakterisitler, bakteriyostatikler, antibakteriyel sabunlar ve kimyasal dezenfektanları içerirken, antibiyotikler daha spesifik olarak tıpta ve bazen hayvan yemlerinde kullanılan önemli bir antibakteriyel sınıfıdır.
Antibiyotikler çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. Birçok uygarlık küflü ekmeği topikal olarak uygulamıştır; eski Mısır, Nübye, Çin, Sırbistan, Yunanistan ve Roma'da küfün faydalı etkilerine dair birçok referans bulunmaktadır. Enfeksiyonları tedavi etmek için küf kullanımını doğrudan belgeleyen ilk kişi John Parkinson (1567-1650) olmuştur. Antibiyotikler 20. yüzyılda tıpta devrim yarattı. Alexander Fleming (1881-1955) 1928 yılında günümüzün modern penisilini keşfetti ve yaygın kullanımı savaş zamanında önemli ölçüde faydalı oldu. Ancak antibiyotiklerin etkinliği ve kolay erişimi, aşırı kullanımlarına ve bazı bakterilerin bunlara karşı direnç geliştirmesine de yol açmıştır. Dünya Sağlık Örgütü antimikrobiyal direnci "artık geleceğe yönelik bir öngörü olmaktan çıkmış, şu anda dünyanın her bölgesinde yaşanan ve herhangi bir ülkede, herhangi bir yaştaki herkesi etkileme potansiyeline sahip ciddi bir tehdit" olarak sınıflandırmıştır. Antimikrobiyal dirence bağlı küresel ölümlerin sayısı 2019 yılında 1.27 milyona ulaşmıştır.

"Yaşama karşı" anlamına gelen 'antibiyozis' terimi, Fransız bakteriyolog Jean Paul Vuillemin tarafından bu ilk antibakteriyel ilaçların sergilediği olgunun tanımlayıcı bir adı olarak ortaya atılmıştır. Antibiyoz ilk olarak 1877 yılında Louis Pasteur ve Robert Koch'un havadaki bir basilin Bacillus anthracis'in büyümesini engelleyebildiğini gözlemlemesiyle bakterilerde tanımlanmıştır. Bu ilaçlar daha sonra 1947 yılında Amerikalı bir mikrobiyolog olan Selman Waksman tarafından antibiyotik olarak yeniden adlandırılmıştır.
Antibiyotik terimi ilk kez 1942 yılında Selman Waksman ve çalışma arkadaşları tarafından dergi makalelerinde, bir mikroorganizma tarafından üretilen ve yüksek seyreltmede diğer mikroorganizmaların büyümesine karşı antagonistik olan herhangi bir maddeyi tanımlamak için kullanılmıştır. Bu tanım, bakterileri öldüren ancak mikroorganizmalar tarafından üretilmeyen maddeleri (mide suları ve hidrojen peroksit gibi) hariç tutmuştur. Ayrıca sülfonamidler gibi sentetik antibakteriyel bileşikleri de kapsam dışı bırakmıştır. Mevcut kullanımda "antibiyotik" terimi, bir mikroorganizma tarafından üretilip üretilmediğine bakılmaksızın, bakterileri öldüren veya büyümelerini engelleyen herhangi bir ilaca uygulanmaktadır.
"Antibiyotik" terimi anti + βιωτικός (biōtikos), "yaşama uygun, canlı", βίωσις (biōsis), "yaşam biçimi" ve βίος (bios), "yaşam" kelimelerinden türemiştir. "Antibakteriyel" terimi Yunanca ἀντί (anti), "karşı" + βακτήριον (baktērion), βακτηρία (baktēria), "asa, baston" kelimesinin küçültülmüş halinden türemiştir, çünkü keşfedilen ilk bakteriler çubuk şeklindeydi.

Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonları ve bazen de protozoan enfeksiyonları tedavi etmek veya önlemek için kullanılır. (Metronidazol bir dizi parazit hastalığına karşı etkilidir). Bir enfeksiyonun bir hastalıktan sorumlu olduğundan şüphelenildiğinde ancak sorumlu patojen tanımlanamadığında, ampirik bir tedavi benimsenir. Bu, sunulan belirti ve semptomlara dayalı olarak geniş spektrumlu bir antibiyotiğin uygulanmasını içerir ve birkaç gün sürebilen laboratuvar sonuçları beklenirken başlatılır.
Sorumlu patojen mikroorganizma zaten biliniyorsa veya tanımlanmışsa, kesin tedaviye başlanabilir. Bu, genellikle dar spektrumlu bir antibiyotik kullanımını içerecektir. Verilecek antibiyotiğin seçimi de maliyetine göre yapılacaktır. Tanımlama, antibiyotik tedavisinin maliyetini ve toksisitesini azaltabileceği ve ayrıca antimikrobiyal direncin ortaya çıkma olasılığını azaltabileceği için kritik öneme sahiptir. Ameliyattan kaçınmak için, komplike olmayan akut apandisit için antibiyotik verilebilir.
Antibiyotikler önleyici bir tedbir olarak verilebilir ve bu genellikle bağışıklık sistemi zayıf olanlar (özellikle HIV vakalarında zatürreyi önlemek için), bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar alanlar, kanser hastaları ve ameliyat olanlar gibi risk altındaki popülasyonlarla sınırlıdır. Cerrahi prosedürlerde kullanımları, insizyonların enfeksiyon kapmasını önlemeye yardımcı olmak içindir. Diş hekimliğinde antibiyotik profilaksisinde önemli bir role sahiptirler ve kullanımları bakteriyemi ve buna bağlı enfektif endokarditi önleyebilir. Antibiyotikler ayrıca özellikle kansere bağlı nötropeni vakalarında enfeksiyonu önlemek için kullanılır.
Koroner kalp hastalığının ikincil olarak önlenmesi için antibiyotik kullanımı mevcut bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir ve aslında kardiyovasküler mortaliteyi, tüm nedenlere bağlı mortaliteyi ve inme oluşumunu artırabilir.

Antibiyotik tedavisi için birçok farklı uygulama yolu vardır. Antibiyotikler genellikle ağız yoluyla alınır. Daha ciddi vakalarda, özellikle de derin sistemik enfeksiyonlarda, antibiyotikler damardan veya enjeksiyon yoluyla verilebilir. Enfeksiyon bölgesine kolayca erişilebildiği durumlarda, antibiyotikler konjonktivit için konjonktiva üzerine göz damlası şeklinde veya kulak enfeksiyonları ve akut yüzücü kulağı vakaları için kulak damlası şeklinde topikal olarak verilebilir. Topikal kullanım aynı zamanda akne ve selülit gibi bazı cilt rahatsızlıkları için de tedavi seçeneklerinden biridir. Topikal uygulamanın avantajları arasında enfeksiyon bölgesinde yüksek ve sürekli antibiyotik konsantrasyonu elde edilmesi; sistemik emilim ve toksisite potansiyelinin azaltılması ve gerekli toplam antibiyotik hacimlerinin azaltılması ve böylece antibiyotiklerin yanlış kullanım riskinin azaltılması yer almaktadır. Belirli cerrahi yara türlerinin üzerine uygulanan topikal antibiyotiklerin cerrahi alan enfeksiyonu riskini azalttığı bildirilmiştir. Bununla birlikte, antibiyotiklerin topikal olarak uygulanmasıyla ilgili bazı genel endişe nedenleri vardır. Antibiyotiğin bir miktar sistemik emilimi meydana gelebilir; uygulanan antibiyotik miktarının doğru bir şekilde dozlanması zordur ve ayrıca lokal aşırı duyarlılık reaksiyonları veya kontakt dermatit meydana gelme olasılığı da vardır. Özellikle hayatı tehdit eden enfeksiyonlarda antibiyotiklerin mümkün olan en kısa sürede uygulanması tavsiye edilir. Birçok acil servis bu amaçla antibiyotik stoklamaktadır.

Antibiyotik tüketimi ülkeler arasında büyük farklılıklar göstermektedir. DSÖ'nün 2018 yılında yayınlanan antibiyotik tüketiminin gözetimine ilişkin raporunda 65 ülkenin 2015 verileri analiz edilmiştir. Günlük 1000 kişi başına tanımlanmış günlük doz olarak ölçülmüştür. Moğolistan 64,4'lük bir oranla en yüksek tüketime sahiptir. Burundi ise 4,4 ile en düşük orana sahipti. Amoksisilin ve amoksisilin/klavulanik asit en sık tüketilen ilaçlardır.

Antibiyotikler klinik kullanım için onaylanmadan önce herhangi bir olumsuz etkiye karşı taranır ve genellikle güvenli ve iyi tolere edildiği kabul edilir. Ancak bazı antibiyotikler, kullanılan antibiyotiğin türüne, hedeflenen mikroplara ve hastaya bağlı olarak hafiften çok şiddetliye kadar değişen geniş bir yelpazede olumsuz yan etkilerle ilişkilendirilmiştir. Yan etkiler antibiyotiğin farmakolojik veya toksikolojik özelliklerini yansıtabilir veya aşırı duyarlılık veya alerjik reaksiyonları içerebilir. Yan etkiler ateş ve mide bulantısından fotodermatit ve anafilaksi dahil olmak üzere büyük alerjik reaksiyonlara kadar değişir.
Oral antibiyotiklerin yaygın yan etkileri arasında, bağırsak florasındaki tür kompozisyonunun bozulmasından kaynaklanan ve örneğin Clostridium difficile gibi patojenik bakterilerin aşırı çoğalmasıyla sonuçlanan ishal yer alır. Antibiyotik tedavisi sırasında probiyotik almak antibiyotikle ilişkili ishalin önlenmesine yardımcı olabilir. Antibakteriyeller vajinal florayı da etkileyebilir ve vulvo-vajinal bölgede Candida cinsi maya türlerinin aşırı çoğalmasına yol açabilir. Sistemik kortikosteroid ile birlikte kinolon antibiyotik kullanımından kaynaklanan tendon hasarı olasılığı gibi diğer ilaçlarla etkileşimden kaynaklanan ek yan etkiler ortaya çıkabilir.
Bazı antibiyotikler, insan hücreleri de dahil olmak üzere ökaryotik hücrelerde bulunan bakteri türevi bir organel olan mitokondriye da zarar verebilir. Mitokondriyal hasar hücrelerde oksidatif strese neden olur ve florokinolonların yan etkileri için bir mekanizma olarak önerilmiştir. Ayrıca kloroplastları etkiledikleri de bilinmektedir.

Antibiyotik kullanımının oral kontraseptif başarısızlığı riskini artırıp artırmadığına dair az sayıda iyi kontrollü çalışma vardır. Çalışmaların çoğu antibiyotiklerin doğum kontrol haplarıyla etkileşime girmediğini göstermektedir, örneğin antib

Ayak mantarı (tinea pedis), ayaklarda oluşan bir mantar enfeksiyonudur. Sporcularda sık görülen bir rahatsızlık olduğundan bazı dillerde atlet ayağı olarak bilinir. Ayak mantarı rahatsızlığına neden olan cilt mantarı, nemli ortamlarda yaşamakta ve duş gibi ortak kullanım alanlarında ve ortak kullanılan havlu, çorap gibi nesneler vasıtasıyla kolaylıkla bulaşabilmektedir.
Dermatofitler (Trichophyton rubrum, T. mentagrophytes veya Epidermophyton floccosum) denilen mantarlar tarafından yapılan bir enfeksiyondur. Vücudumuzda normalde bakteriler ve mantarlar hastalık yapmadan yaşayabilirler. Uygun ortam bulduklarında hızla çoğalıp, enfeksiyona neden olurlar. Ayak mantarı oldukça sık rastlanan bir cilt mantar enfeksiyonudur. Genellikle ergenlikten sonra daha sık görülür. En sık görülen ve en çok tekrar eden mantar enfeksiyonudur. Diğer mantar enfeksiyonlarıyla birlikte görülebilir. Ayak mantarı ve benzer hastalıklara tinea enfeksiyonları denir ve saç, tırnak ve dış deri gibi dokularda yaşayabilirler. Nemli ve ılık bölgelerde daha kolay ürerler. Sıkı ayakkabılar giyilmesi, cildin uzun süre nemli kalması, küçük tırnak ve cilt sıyrıkları duyarlılığı arttırabilir. Tinea enfeksiyonları bulaşıcıdır, direkt temasla veya aynı ayakkabı, duş zemininin kullanılması ile kişiden kişiye geçebilir. Diabetus mellitus, uzun süreli antibiyotik kullanımı, bağışıklık sisteminin zayıflaması ile birlikte giden ilgili hastalıklar veya durumlarda fırsatçı enfeksiyona yol açan bu tarz mantar hastalıkları daha sık görünür.
Tinea grubu bakteriler kullanılan ilaçlara kolay direnç geliştirdikleri için tedaviyi zorlaştırabilmektedir.

Aşırı duyarlılık (Aşırıduyarlık; Aşırı duyarlık; Hipersensitivite) reaksiyonları, bağışıklık sistemi işlevlerinin kendi dokularına zarar verecek (patolojik) düzeylere ulaştığı olgular için yapılan bir tanımlamadır. Bağışıklık sistemi, organizmayı yabancı antijenlerden (canlı etken, polen, protein, vb) korumaya yönelik bir dizi işlev için kurgulanmıştır. Örneğin, bir birey daha önce karşılaştığı bir antijenle ikinci kez karşılaştığında, bu antijene karşı gerekenden çok daha güçlü immun yanıtlar meydana verelebilir. Doku zarar­larına neden olan bu yanıtlara aşırı duyarlılık reaksiyonları adı verilir. Aşırıduyarlılık reaksiyonlarının 2 ana grubu vardır:
1. Sıvısal bağışıklık sisteminin etkin olduğu aşırıduyarlılık reaksiyonları (erken aşırıduyarlık reaksiyonları): Antijen-antikor tepkimeleriyle ortaya çıkarlar. 3 tipi vardır: Tip I, Tip II. ve Tip III. aşırıduyarlılık reaksiyonları.
2. Hücresel bağışıklık isteminin etkin olduğu aşırıduyarlılık reaksiyonları (geç aşırıduyarlık reaksiyonları): Tip IV olarak bilinen aşırıduyarlılık reaksiyonudur. Bu gruptaki tepkimelerde T-lenfosit etkinliği izlenir.
İmmunopatolojide dört tip aşırıduyarlılık reaksiyonundan birini görebildiğimiz gibi bazı özgün tablolarda birkaçının birlikte olabildiğini izleriz. Örneğin, basit bir saman nezlesi ya da akut bir biçimde gelişen bronşiyal astma tablosu saf olarak beliren bir Tip I aşırıduyarlılık reaksiyonudur. Oysa solunan havayla gelen mantar antijenlerine karşı gelişen “aşırıduyarlılık pnömonisi (hypersensitivity pneumonitis)” olgularında 3 tür reaksiyonun birlikte çalıştığını izleriz; Tip I olarak başlayan sürece bir süre sonra Tip III ve Tip IV türü tepkileri de eklenir. Penisillin allerjisi gibi olgularda izlenen, “anafilaktik şok” olarak nitelenen ve ölümle sonlanabilen akut süreçlere “erken aşırıduyarlılık sendromu” adını verebiliriz.

Normalde zararsız olan belirgin bir çevresel antijenle (alerjen) tekrar karşılaşma sonucu gelişir. Birey, söz konusu alerjene karşı daha önce IgE sınıfından antikor üretmiştir. Süreç, kişinin alerjen etkili partikülleri yutma, soluma, deriden veya injeksiyon ile gelişebilir. Erken dönem ve geç dönem bulgularıyla karakterize karmaşık bir tablodur. Tip I reaksiyonların erken döneminde mast hücrelerinde yoğun degranülasyon oluşur. Degranülasyon olgusu Th2 grubu T-lenfositlerinin salgıladığı sitokinlerle indüklenen B Lenfositlerinin salgıladığı IgE grubu antikorlar aracılığıyla gerçekleşir. Bağışıklık sistemi bir antijen (allerjen) ile ilk kez karşılaştığında, bu anjijene duyarlı IgE antikorlarını üretir. IgE antikorları mast hücrelerinin, bazofillerin ve aktif eozinofillerin yüzeyindeki IgE Fc almaçlarına (reseptörlerine) bağlanırlar. Duyarlı oldukları antijen (allerjen) ile ikinci karşılaşmada, mast hücrelerinin ve bazofillerin yüzeyindeki reseptörlere bağlanmış olan IgE antikorları ile antijenin birleşmesi bu hücrelerde degranülasyona (histamin salınımına) yol açar.
Histamin, mast hücrelerinin ve bazofillerin sitoplazmalarında granüller biçiminde depolanır; histamini boşaltan hücrelerin sitoplazmalarındaki granülleri görülemez (degranülasyon). Histamin salınımına (degranülasyon) neden olan başkaca faktörler de vardır. Fiziksel faktörler arasında “buz etkisi” örneği verilebilir (buz parçalarına dokunan ya da aşırı soğuk etkisinde kalan deride “ürtiker” adı verilen döküntülerin oluşması). Kimyasal faktörlerin başında ise arı iğnesinden gelen madde (mellitin) ve morfin örnekleri ilginçtir. Kompleman sisteminin C3a ve C5a komponentleri de özgün bir reseptör uyarma mekanizmasıyla degranülasyona yol açabilir. Mast hücrelerinin sitoplazma granülleri yoğun biçimde vazoaktif maddeler (histamin, bradikinin, lökotrienler) içerir:

Vazoaktif aminler (histamin): Düz kaslarda kontraksiyon
Eozinofil kemotaktik faktörü (ECF): Damar geçirgenliğinin artması
Platelet activating factor (PAF): Kemotaktik etki (özellikle eozinofiller için)
Enzimler: Trombosit aktivasyonu
Lökotrienler (B4, C4, D4, E4)
Prostoglandinler (D2, E2, F2) ve thromboxane
Vazoaktif maddeler vazodilatasyon, damar geçirgenliğinin artması ve düz kasların kontraksiyonu gibi önemli tepkilere yol açarlar. Prostaglandin D2 ve lökotrien C4 çok güçlü bronş konstriksiyonlarına neden olurlar. Mast hücrelerinden salınan bazı maddeler eozinofil ve nötrofiller için kemotaktik etki gösterir. Eozinofillerin devreye girmesiyle birlikte pıhtılaşma faktörleri ve kompleman sistemi uyarılır.
Ayrıntılı olarak ele alırsak: histamin, bu örneklerin tümünde adı geçen medyatördür. Histaminin salınımı ve etkisini göstermesiyle birlikte önemli sonuçlar belirmeye başlar; hücrelerdeki H1 reseptörlerine bağlandığında düz kaslarda konstriksiyonlar, kapiller dilatasyonu, venüllerde permeabilite artışı izlenir. H2 reseptörlerine bağlandığında ise mide salgısı artar. Histamin, deride ürtiker; akciğerlerde bronş spazmları, hiperemi ve ödem; sindirim kanalında diyare yapar.
Histaminle birlikte başkaca maddeler de salınır: heparin, nötral proteaze grubu enzimler (tripsin, kimotripsin, karboksipeptidaze, asid hidrolazlar) ve kemotaktik maddeler (eozinofil kemotaktik faktörü, nötrofil kemotaktik faktörü). Alerjik olgulardaki eozinofili ve dokulardaki eozinofil yoğunluğu eozinofil kemotaktik faktörünün etkisiyle beliren bir bulgudur. Bu bulgular ilk 24 saat içinde izlenen ve akut olarak beliren “erken dönem” bulgularıdır; 24 saat sonra “geç dönem” bulguları saptanır.
Erken aşırıduyarlık nitelindeki Tip I reaksiyonların geç dönemindeki bulgular mast hücrelerinin, ortamdaki yangı hücrelerinin (lökositler ve makrofajlar) ile yerel dokuların ürettikleri sitokinlerin etkisinin sonucudur. 2-24 saat gibi bir süre içerisinde beliren “geç dönem” tablosunda mikst nitelikte yangısal infiltrasyon (eozinofil, nötrofil, makrofaj, lenfosit), çok sayıda sitokin (IL-1, IL-3, IL-4, IL-5, IL-6, TNF) ve yangı faktörleri (granulocyte-macrophage colony-stimulating factor; GM-CSF) bulunur. Araşidonik asid ürünleri, prostaglandinler (D2, E2, F2) ile tromboksan ve lökotrienler (B4, C4, D4, E4) belirir. Araşidonik asid ürünleriyle düz kaslarda kasılmalar, vazodilatasyon ve ödem başlar. C4, D4 ve E4 türü lökotrienler ise anafilaktik şok tablosunda izlenen bronş konstrüksiyonlarının en önemli nedenidir. Lökotrien B4 ise, yangı ortamında toplanan eozinofilleri nötrofiller ve makrofajlar için önemli bir kemotaktik maddedir. Mast hücrelerinin ortama saldığı “platelet activating factor (PAF)” ile trombositlerin kümeleşmesini ve trombosit kökenli vazoaktif aminlerin salınımını tetikler. PAF, ayrıca nötrofil kemotaksisini ve fagositlerin aktivasyonunu da uyarır. Th2 grubu T-lenfositlerinin alerjik tepkilerdeki ikinci etkinliği çeşitli sitokinleri üretmesidir. Aktive olan Th2 lenfositlerince salınan interlökinler (IL-4, IL-5, IL-13) bir yandan IgE üretimini kamçılarken, öte yandan da mast hücrelerini ve eozinofilleri uyarır.

Tip I aşırıduyarlık reaksiyonlarının 2 türü vardır: yerel ve sistemik.
(1) Yerel tip (atopi): bağışıklık sisteminin, allerjen nitelikli maddelere gösterdiği anormal tepkilerdir. Bireylerin önemli bir bölümünde ailesel yatkınlık saptanır; anne ve babanın alerjik olduğu ailelerde çocukların da alerjik olma riski %50'yi bulabilir. Farklı allerjenlerin farklı dokuları etkilediği izlenir.

Deri: derinin, duyarlı bir allerjenle temasını izleyen birkaç dakika içinde ortaya çıkan tepkidir. Etkilenen alanda ansızın beliren kaşıntıya şişlik ve kırmızılık bulguları da eklenir; bu akut dermatit tablosuna ürtiker adı verilir. Ekzema, ürtiker bulgusunun en iyi örneğidir.
Allerjenler: direkt temas (krem, allerjen sıvı), böcek sokması/ısırması, sindirim yoluyla girenler (bazı ilaçlar ve besinler).
Burun: allerjenin (polenler, hayvan kökenli maddeler) solunmasıyla birlikte ortaya çıkan tepkilerdir. Burun mukozasında vazodilatasyon ve mukus salgılanmasında artma vardır (alerjik rinit; saman nezlesi). Örnek: saman nezlesi.
Akciğerler: allerjenin (polenler, toz) solunmasıyla birlikte ortaya çıkan tepkilerdir. En tipik belirtisi bronşlardaki kontraksiyonlara bağlı solunum güçlüğüdür. Örnek: bronşiyal astma.
GIS: allerjenin (istiridye, fıstık, çilek) yutulmasıyla birlikte ortaya çıkan tepkilerdir. Bağırsak kaslarında ağrılı kasılmalar ve diyare saptanır. Örnek: alerjik gastroenterit.
(2) Sistemil Tip: en iyi örnek “anafilaksi”dir. Vazoaktif aminlerin sistemik salınımı sonrasında beliren güçlü düz kas kontraksiyonları, yaygın vazodilatasyon ve damar geçirgenliğinin ileri düzeyde artması gibi sonuçlar yaşamsal önem taşır. Dolaşım sistemindeki güçlü sarsıntı ve şok tablosuna eklenen akut larinks ödemi (asfiksi) ölüme neden olur; bu tabloya “anafilaktik şok” adı verilir.
Nedenler: injeksiyon materyali (penisilin, lokal anestezi maddesi, yabancı serum, besin maddeleri (deniz ürünleri, fıstık, yumurta), böcek kökenli maddeler (arı sokması).
Anafilaksi tablosuna neden olan antijenler ile IgE tepkimesi olmaksızın, ancak mast hücrelerinde akut degranülasyona neden olan maddelere “histamin liberatörleri”, neden oldukları tabloya ise “anafilaktoid reaksiyon” nitelemesi yapılmaktadır. En önemli histamin liberatörleri şunlardır: morfin, iv kontrast maddeleri, dekstran, mannitol, bazı antibiyotikler, kemoterapi ilaçları, arı zehri, bayatlamış skromboid grubu balıklar (ton, uskumru).

Antikor aracılığıyla aşırı duyarlılık reaksiyonunda, vücudun kendi hücreleri üzerinde yer alan antijenlere karşı gelişen bağışıklık yanıt sonrası antikorlar gelişmiştir. Organizmadaki hücrelerinin yüzeylerinde gerçekleşen ve o hücrenin zarar görmesiyle karakterize reaksiyonlarının gözlendiği aşırıduyarlılık tipidir. Tepkilerin bir grubunda antikorların varlığı yeterlidir (indirekt tepki), başka bir grup reaksiyonda ise kompleman sisteminin aktivasyonu ön plandadır (direkt tepki).
Endojen (GBM, eritrosit, vb) ya da ekzojen (bakteri çeperi) kökenli bir antijen ve bu antijene karşı oluşmuş özgün antikorlar vardır. Özgün antikorlar IgG ya da IgM niteliğindedir. Antikorların bir bölümü doğal olarak bulunurken, bazıları da antijenik yapının algılanmasıyla oluşur

Batı Nil Virüsü tropik ve ılıman iklimlerde bulunan bir virüstür.
Epidemiyolog John Marr ve Charles Calisher, Batı Nil ateşini İskender'in ölümünün olası nedeni olarak öne sürdüler. Bu versiyon, Rhode Island Üniversitesi epidemiyoloğu Thomas Mather tarafından "oldukça ikna edici" bulunmuş olsa da, Batı Nil virüsünün yaşlıları veya bağışıklık sistemi zayıf olanları öldürme eğiliminde olduğunu belirtmiştir. Marr ve Calisher'in versiyonu, Winthrop Üniversitesi Hastanesi'nden Burke A. Cunha tarafından da eleştirilmiştir. Marr ve Calisher'e yanıt olarak diğer yazarların analizlerine göre, Batı Nil virüsü MS 8. yüzyıldan önce insanları enfekte edemezdi.

Sivrisinekler aracılığı ile tüm memeli hayvanlara ve insanlara bulaşabilir. Hastalık, 2-8 gün süren bir yumurtlama periyodunun ardından kendini yüksek ateş, bulantı, ağrı olarak hissettirir. Bazı ağır vakalarda ise hasta yarı-koma durumuna bile girebilir.

T.C.Sağlık Bakanlığı'nın verilerine göre 2010 yılının Eylül ayında Türkiye'de 7 kişiye Batı Nil Virüsü bulaşmıştır. Bu vakalardan 3'ü ölümle sonuçlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı'nın verilerine göre 2024 yılının Ağustos ayında 6 kişiye Batı Nil Virüsü bulaşmıştır.

Bağırsak florası sindirim sisteminde yaşayıp konak organizmanın sindirimiyle ilgili çeşitli yararlı işlevler gören mikroorganizmalardır.
Ortalama bir insan vücudunda 1013 hücre varken sindirim sisteminin içindeki mikroorganizma sayısı bunun on katı kadardır. Bakteriler kalın bağırsaktaki floranın çoğunu, dışkının katı maddesinin de %60'ını oluştururlar. Sindirim kanalında yaşayan tür sayısı tahminen 300 ila 1000 arasında olup, çoğu uzmanın görüşü bunun 500 dolayında olduğudur. Ancak bunların %99'u 30-40 türe ait olmaları muhtemeldir. Bağırsak florasını oluşturan canlılar arasında maya türleri de vardır.
Bağırsak florası ile insanlar arasındaki ilişki simbiyotik ve mutualistiktir, her iki tarafa da yarar sağlar. İnsanlar bağırsak florası olmadan yaşayabilseler de, bağırsak florasının kullanılmayan maddeleri fermantasyon ile kullanılır maddelere dönüştürmek, bağışıklık sistemini eğitmek ve zararlı organizmaların büyümesini engellemek gibi yararlı işlevleri vardır. Ancak bazı bağırsak mikroorganizmaları hastalık da yapabilir.

Üst mide ve ince bağırsakta mikroorganizmalar bulunmaz. Kalın bağırsak en çok bakteriyi içerir ve bu bakterilerin etkinlikleri kalın bağırsağı vücutta metabolik olarak en aktif organ yapar. İnce bağırsaktaki bakteriler başlıca Gram-pozitif, kalın bağırsaktakiler ise başlıca Gram-negatiftir. Kalın bağırsağın ilk kısmında karbonhidratlar fermente olur, sonrasında ise protein ve amino asitler parçalanır. pH, bağışıklık sistemi ve peristalsisin etkisiyle bağırsağın farklı bölgelerinde farklı türler bulunur. Çekum ve yükselen kolonda pH düşüktür ve bakteriler hızlı büyür, nötral pH'li alçalan kolonda ise yavaş büyürler.
Bağırsaklardaki bakterilerin %99'dan fazlası anaerobdur, ama çekumda aerobik bakterilerin yoğunluğu yüksektir.

Bağırsaklardaki tüm türler tanımlı değildir çünkü bazıları kültürlenemez. Kişiden kişiye türlerin sayıları çok fark etse de belli bir kişi için zaman içinde oldukça sabit kalır.
Çoğu bakteri Bacteroides, Clostridium, Fusobacterium, Eubacterium, Ruminococcus, Peptococcus, Peptostreptococcus ve Bifidobacterium cinslerine aittir. Escherichia ve Lactobacillus gibi aeroblar daha az miktarda bulunurlar. Bacteroides cinsine ait türler bağırsaklardaki bakterilerin %30'unun oluşturular.
Bağırsak florasında bulunan maya cinsleri arasında Candida ve Saccharomyces bulunur.

Bağırsak bakterileri insanlar için yararlı olan çeşitli işlevleri vardır. Bunlar arasında sindirilemeyen gıdaların parçalanıp emilmelerine yardımcı olmak, hücre büyümesini teşvik etmek, zararlı bakterilerin çoğalmasını baskılamak, bağışıklık sisteminin yalnızca patojenlere cevap vermesini sağlamak ve bazı hastalıklara karşı korumak sayılabilir. Keeley, 2004;

Bağırsak florası olmazsa insan vücudu yediği karbonhidratların bir kısmını sindirip kullanamaz, çünkü polisakkaritlerin sindirimi için gerekli enzimler ancak bazı bağırsak bakterilerinde bulunmaktadır. Steril bir ortamda büyüyen ve bağırsak florası olmayan kemirgenler, normal hayvanlara kıyasla aynı kiloda kalabilmek için %30 daha fazla yemek zorunda oldukları gösterilmiştir. Bakterilerin yardımı olmadan tamamen sindirilemeyen bileşikler arasında bazı karbondidrat (nişasta gibi), oligosakkarit ve şeker (laktoz gibi) ve alkoller, bağırsak mukozası ve dökülen bağırsak epitel hücrelerinin proteinleri bulunur.
Bakteriler fermente ettikleri karbonhidratları kısa zincirli yağ asitlerine (KZYA) dönüştürüler. Bunlar konak hücreler tarafından kullanılarak insan ünemli bir enerji kaynağı oluştururlar. Ayrıca bu yağ asitleri bağırsağın su emme kapasitesini artırırlar, bazı zararlı bakterilerin sayısın azaltır ve hem bağırsak hücrelerinin hem de yararlı bakterilerin büyümesini artırılar. KZYA arasında asetik asit, propionik asit ve butirik asit bulunur. Fermantasyon sonucu laktik asit gibi organik asitler ve gazlar da oluşur. Bu organik asitler vücut tarafından kullanılıp enerji üretiminde kullanılırlar.
Başka bir tip fermantasyon proteolitik fermantasyon olup, enzimler, ölü konak ve bakteri hücreleri ve gıdada bulunan kollajen ve elastin gibi sindirilememiş proteinler'n yikimini sağlar. Bu fermantasyon sonucunda da KZYA, ayrıca karsinojenler oluşur.
Bakteriler lipitlerin emilimi ve depolanmasını artırdıklarına dair deliller vardır. Bakteriler ayrıca K2 vitamini üretip bunun vücut tarafından emilimini sağlarlar. Ayrıca KZYA vücudun kalsiyum, magnezyum ve demir emmesine yardım eder.

KZYA'nın bir diğer yararı, bağırsak epitel hücrelerinin büyümesini artırmaları, onların çoğalma ve gelişimineni kontrol etmeleridir. Bunun yanı sıra, bağırsak yakınındaki lenf dokularının büyümesini sağlarlar.

Bağırsak bakterileri konağın bağırsak ve sistemik bağışıklık sistemine sürekli etki ederler. Bağırsak mukozasındaki bağışıklık sisteminin hem erken gelişiminde hem de hayat boyunca işleyişinde bakterilerin anahtar bir rolü vardır. Bağırsak mukozası yakınında yer alan lenf dokularını stimüle ederek patojenlere karşı antikor üretmelerini sağlarlar. Bağışıklık sistemi yararlı bakterilere dokunmayıp zararlılara karşı mücadele verir.
Bir bebek doğar doğmaz sindirim sistemine bakteriler yerleşir. İlk yerleşen bakteriler bağışıklık tepkisine etki edip kendilerinin konağa ait olarak tanımlanmalarını sağlarlar. Dolayısıyla ilk bakteriler kişinin florasının içeriğini hayatı boyunca belirlerler. Ancak, bebek sütten kesilince bağırsaklardaki bakteri karışımı çoğunlukla seçmeli (fakültatif) aeroblardan çoğunlukla zorunlu anaeroblara değişir.
Bağırsak florasının bazı üyeleri, örneğin bazı Bacteroides türleri, yüzey antigenlerini değiştirerek kendilerini konak hücrelerine benzetirler, böylece bağışıklık tepkisinden kurtulurlar. Bazı zararlı bakteriler de bu stratejiyi kullanırlar.
Bakteriler oral tolerans adı verilen, ağızdan alınan (veya sindirim sisteminde bulunan bir bakterinin ürettiği) bir antijene daha az duyarlı olmaya neden olan, bir olguya etki ederler.

Bakterilerin alerjilere, yani bağışıklık sisteminin zararsız antijenlere karşı aşırı tepki göstermesine, engel olduğu da gösterilmiştir. Bebek ve küçük çocukların floralarının incelenmesinde görülmüştür ki alerjisi olanlar veya daha sonra alerji geliştirenlerin bağırsak florasında C. difficile ve S. aureus gibi zararlı türlerin olma olasılığı daha yüksek, Bacteroides and Bifidobacteria sayıları ise daha düşüktür. Bu gözlemin bir açıklaması bakterilerin bebeklikte bağışıklık sistemini eğittiklerinden dolayı, eğer bu bakteriler zamanında eksikse bunun sonucu az eğitilmiş bir bağışıklık sisteminin antijenlere aşırı tepki gösterebileceğidir. Ancak flora farkını alerjilerin bir nedeni değil bir sonucu da olabilir.

Geniş spektrumlu antiyotik kullanımı ile bakterilerin sayısının azaltılması, konağın sağlığına ve onun gıdaları sindirme yeteneğine etki etmektedir. Antibiyotikler, bakteriyel hastalıkları iyileştirmek amacıyla alınınca veya, farkında olmadan, antibiyotikle beslenmiş hayvanların etini yeyince, bağırsak florasına zarar veririrler. Bağırsakları tahriş ederek, bağırsak florasına etki ederek veya patojen bakterilerin çoğalmasına fırsat vererek ishale yol açabilirler. Antibiyotiklerin bir diğer olumsuz etkisi, antibiyotiğe dirençli bakterilerin sayılarının artmasına neden olmalarıdır.
Bağırsak florasındaki bakterilerin sayı ve türlerini değiştirmek, vücudun karbonhidratları fermente etme ve safrayı metabolize etme yeteneklerini azaltarak ishale yol açabilir. Yerli bakterilerin azalmasının bir diğer etkisisi zararlı bakterilerin çoğalmasına neden olmaktır.
Antibiyotik kullanımı dışında nedenler de bağırsak florasının değişmesine neden olabilir. Bunlar arasında bağırsak iskemisi, yemek yememek ve bağışıklık yetersizliği sayılabilir.

Bağırsak florasının yokluğunun olumsuz etkilerine karşın besin yoluyla yararlı bakterilerin (probiyotik katkıların) alınması bağırsaktaki normal dengeyi düzeltip sağlığın düzelmesinde rol oynayabilmektedir. Ayrıca, prebiyotik olarak adlandırılan, bakteri içermeyen ama yararlı bakterilerin çoğalmasına yardımcı olan beslenme katkı maddelerinin de faydalı olduğu iddia edilmektedir.

Bağışıklık yetmezliği veya bağışıklık eksikliği, bağışıklık sisteminin herhangi bir nedenle baskılanması ve doğal davranışlarının kısıtlanması sonucunda savunma sistemi elemanları arasındaki koordinasyonun bozulması olgusudur. Memelilerin fizyolojik savunma sistemi 3 ana parçadan oluşur:

(a) Bağışıklık sistemi,
(b) Epitel sistemi (örtücü ya da döşeyici),
(c) Vücut sıvılarının koruma ve yıkama sistemi (mukus, IgA, lizozimler, vb).
Bireysel savunmanın en önemli ögesi “bağışıklık sistemi (immun sistem)” dir. Bağışıklık sistemi bozuklukları doğumsal ya da edinseldir. Sürekli olarak yineleyen infeksiyonlar bağışıklık sisteminde bir sorun olduğunun göstergesidir. Örneğin, sıvısal bağışıklık sisteminin güçsüz olduğu hastalarda sepsise dek gidebilen Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenza ve Neissera meningitidis infeksiyonları izlenir.  İlkbaharda polenlerin etkisi, deniz ürünleri ve yer fıstığı gibi besinlerin tüketilmesine bağlı abartılmış tepkiler (solunum güçlüğü, kaşıntı, ödem) alerji niteliğindeki bir aşırıduyarlık reaksiyonuyla ilgili olabilir. Bağışıklık sisteminin olumsuz etkilendiği edinsel olguların en iyi örneği “human immunodeficiency virus (HIV)” adı verilen canlı etkenin neden olduğu infeksiyon hastalığıdır.  CD4+ lenfositlerinin sayısı ileri derecede azalarak hücresel bağışıklık sistemi çöker; çıkarcı mantar (cryptococcus ve candida) infeksiyonları, virüs infeksiyonları (CMV ve adenovirus, vd), mikobakteri (M. tuberculosis ve M. avium-intracellulare) infeksiyonları sıklaşır.
İmmun sistem yetmezlikleri 3 ana grupta incelenir:

Konjenital (primer) immun sistem yetmezlikleri
Edinsel (sekonder) immun sistem yetmezlikleri
Fizyolojik immunosüpresyon: Gebelik

Primer immun yetmezlik sendromları: Enderdir ve büyük bölümü genetik kökenlidir.  Çoğu 0-2 yaşlarında ortaya çıkar. Moleküler patolojideki gelişmeler tanıyı kolaylaştırdığı gibi tedavi yöntemlerinin de belirlenmesinde önemli katkılar sağlamaktadır. Özellikle özgün antikor üretiminin yetersiz kaldığı primer immun yetmezlik olgularında yineleyen bakteri infeksiyonlarının yanı sıra birkaç virüs infeksiyonu da görülebilir (Bruton agammaglobulinemisi olan hastalardaki santral sinir sisteminin echovirus infeksiyonu gibi). Agammaglobulinemi olgularındaki temel bulgu ağır zincir bozuklukları ve hafif zincir kayıplarıdır. Bazı hastalarda immunoglobulin düzeyi normal olmakla birlikte özellikle polisakkarid niteliğindeki antijenlere karşı özgün antikorun üretilemediği izlenir. Klinik bulgularda da farklılıklar vardır; hastaların bir bölümü yineleyen mukoza infeksiyonlarından yakınırken öteki grupta hiçbir klinik bulgu yoktur.
Bruton agammaglobulinemisi: X-kromozomunun uzun kolundaki (Xq21.22) defekte bağlı genetik bir hastalıktır. Bu aksaklık, B-lenfositlerini olgunlaşmasında önemli bir işlevi olan B-lenfosit tyrosine kinase (Bruton tyrosine kinase [BTK]) enzimini inaktive eder. 5-8 aylık erkek çocuklarında yineleyen piyojen infeksiyonlarla ortaya çıkar. Oldukça güçlü bir hipogammaglobulinemi belirlenir. Hastaların bazılarında santral sinir sisteminin kronik enterovirüs infeksiyonu vardır. Canlı poliovirus aşıları paralitik poliomyelite yol açar. Bazı hastalarda ise nedeni tam bilinmeyen ancak Mycoplasma izlerinin saptandığı artrit bulguları izlenebilir. Periferik kanda olgun B-lenfositleri, lenfoid dokularda ise plazma hücreleri yoktur.
Selektif IgA eksikliği: Serumdaki ve salgısal ortamlardaki IgA düzeyi düşüklüğüyle karakterize bir tablodur. IgA üreten B-lenfosit sayısı normaldir, ancak IgA sentezinde sorun vardır. Primer immun yetmezlik sendromlarının en sık görüleni olan selektif IgA eksikliği olgularının çoğu asemptomatik; ancak hastaların bazılarının alerjilere ve kollagen vasküler hastalıklara eğilimle fazladır, ayrıca gastrointestinal kanal ve solunum sistemi infeksiyonları gelişebilir. IgA içeren kan ürünlerini transfüzyonlarında anafilaktik şok tablosuna varan tepkiler görülebilir.
Değişken immun yetmezlikler (Common Variable Immunodeficiency; CVID): belirgin bir hipogammaglobulinemi olgusuna bağlı olan ve hastadan hastaya farklı bulgularla ortaya çıkan değişken bir tablodur. B-lenfositlerde olgunlaşma defektleri ya da T-lenfositlerin yönlendirme aksaklıkları sonucudur. İlk belirtilerini ortalama 3.dekadın sonlarında gösterir. Hastaların yakınlarında selektif IgA eksikliği belirlenir. Yineleyen piyojen infeksiyonlar (özellikle pnömoni) ve Giardia lamblia infeksiyonuna bağlı diyare oldukça sıktır. Hastaların %25’inde herpes virüs infeksiyonları (herpes simplex atakları ve herpes zoster) izlenir. Gastrointestinal kanalda lenfoid hiperplaziye bağlı malabsorpsiyon ile kalın bağırsak yangıları vardır. Mide kanseri riski çok yüksektir. Kadın hastalarda yüksek bir lenfoma riski vardır. Otoimmun kan hastalıkları (hemolitik anemi, nötropeni, trombositopeni, pernisiyöz anemi) oldukça fazladır.
İnfantil geçici hipogammaglobulinemi: anneden gelen antikor düzeyinin azaldığı bebeklerdeki hipogammaglobulinemi sürecinin uzamasıyla ortaya çıkan, yineleyen infeksiyonlarla karakterize bir tablodur.  Bu tür bebeklerde olgun B-lenfosit sayısı yeterlidir, ancak geçici bir sersemlik yaşadıkları için gammaglobulin üretemezler.
Hiper-IgM sendromu: genellikle bir sıvısal bağışıklık sistemi bozukluğu gibi görünse de T-lenfosit defektlerine bağlı olan türlerinin varlığı nedeniyle bağışıklık sisteminin kombine bozuklukları arasında yer alır. T-lenfosit defektlerine X-kromozomuyla geçenlerde rastlanır; CD40 ligand eksikliği sonucudur. Hastalardaki en çarpıcı bulgular piyojen bakteriler ve çıkarcı infeksiyonlardır. Pneumocystis jiroveci (Pneumocystis carinii) solunum sistemini etkileyen çıkarcı etkenlerin başında gelir. Otoimmun kan patolojileri (otoimmun hemolitik anemi, trombositopenik purpura, nötropeni atakları) sıktır. Serum IgG ve IgA düzeyleri düşük, IgM düzeyi ise değişik oranlarda yüksektir.

DiGeorge (22q11 deletion) Sendromu: 3. ve 4. brankiyal arkların (faringeal poşların) embriyolojik dönemdeki gelişim kusurlarının sonucudur. Söz konusu brankiyal yarıklarla ilgili olan timus ve paratiroid bezler gelişimindeki aksamalar Di George sendromunun temelini oluşturur. Di George sendromunun 3 türü vardır;
(a) Timus agenezisi olan grup: T-lenfositlerin olgunlaşmasını tamamlayamamasına bağlı immun yetmezlik bulgularının yanı sıra paratiroidlerin eksikliği sonucu beliren hipoparatiroidizm ve güçlü hipokalsemi ile konjenital kalp-damar anomalileri (Fallot tetralojisi, truncus arteriosus, aort arkı oluşum kusurları, ventrikül anomalileri, arterlerde transpozisyon) görülür. Çeşitli anomalilere karşın yaşamını sürdürebilen çocuklarda ölüm nedeni yineleyen ve çıkarcı kronik infeksiyon (özellikle virüs ve mantar) hastalıklarıdır. İmmun yetmezlik bulgularının ortadan kaldırılması için “timus transplantasyonu” uygulanabilir.
(b) Timus hipoplazisi olan grup: immun yetmezlik bulguları zamanla kendiliğinden düzelir; öteki anomaliler de daha hafif düzeylerdedir,
(c) Timus gelişimi normal olan grup: immun yetmezlik bulguları yoktur; yalnızca konjenital kalp-damar anomalileri (Fallot tetralojisi, truncus arteriosus, aort arkı oluşum kusurları, ventrikül anomalileri, arterlerde transpozisyon) görülür.
Kronik mukokutane kandidiazis: T-lenfositlerin işlevleri normaldir, ancak candida antijenlerine karşı olan konjenital duyarsızlıkları nedeniyle deri ve mukozalarda kandida kolonilerinin oluştuğu infeksiyon saptanır. Ayrıca hipoparatiroidizm, hipoadrenalizm (Addison hastalığı) ve diabetes mellitus üçlüsünün saptandığı endokrin sistem patolojileri izlenir.

Kombine bozukluklarda, immunoglobulin düzeyleri düşüktür, T-lenfosit işlevleri yetersizdir. Güçlü olgularda yaşamsal riskler ortaya çıkar.
Güçlü kombine immun yetmezlikler (Severe Combined Immunodeficiency; SCID): SCID, T- ve B-lenfositlerinin birlikte etkilendiği tabloları içerir. T-lenfosit sayısının ileri derecede düşük olduğu ve güçlü bir hipogammaglobulineminin saptandığı olgularda yineleyen virüs, mantar, bakteri ve parazit infeksiyonları izlenir. Özellikle CMV, varicella, pneumocystis ve candida sıktır. Otosomal ressesif ya da X-linked tipleri vardır. Otosomal resessif geçenlerde, B-lenfosit sayısı yeterlidir ancak T- lenfositlerinin (özellikle TH) etkinliği yetersizdir. X kromozomu ile geçen SCID olgularında interlökin reseptörlerinin δ-zincirlerinde mutasyon vardır. İlk bulgular doğumdan sonraki ilk 6 ay içinde belirir. Yenidoğanların çoğunda lenfositlerden yoksun immatür bir timus vardır, lenfoid dokular yetersizdir.
Adenosine Deaminase (ADA) eksikliği: ADA geninin mutasyonuyla ortaya çıkan, otosomal resessif geçen tablodur. Pürin nükleotid katabolizmasında etik işlevi olan ADA eksikliğinde adenozin inozine ya da deoksiadenozin deoksiinozine dönüşemez.  Böylece deoksiadenozin ve deoksiadenozin trifosfat birikimi olur. Deoksiadenozin trifosfat, ribonükleotid redüktaze enzimini inhibe eder. Ribonükleotid redüktaze enziminin inaktif duruma geçmesiyle deoksiribonüklozid trifosfatların düzeyi düşer ve böylece T- ve B-lenfositlerin işlevleri bozulur.  Tabloya eklenen kıkırdak dokusunun gelişim bozukluğu ilginç bir bulgu olarak izlenir.
Wiskott-Aldrich sendromu (WAS): T- ve B-lenfosit işlevlerinin birlikte etkilendiği X-linked bir immun yetmezlik sendromudur. WAS, X kromozomu üzerindeki WAS proteinini (WASP; Wiskott-Aldrich sendromu proteini) kodlayan genlerde meydana gelen bir dizi mutasyonun sonucudur. Lenfositler ve megakaryositler için çok önemli olan WASP'ın niteliği bozulunca immun yetmezlik bulguları ile trombositopeni sonuçları ortaya çıkar. Doğumu izleyen ilk aylarda peteşiyal kanamalar (trombositopeni) ve diyare (bağırsak infeksiyonu) ilk belirtileridir. Bir süre sonra yineleyen infeksiyonlar, trombositopeni nedeniyle oluşan kanamalar ve ekzema bulgularıyla tipik özelliklerini gösterir. Hücresel ve sıvısal bağışıklık komponentlerinin birlikte etkilendiği Wiskott-Aldrich sendromunda çoğu immunoglobulin düzeyi normal ya da yüksektir; ancak bakteriyel polisakkaridlere karşı oluşan antikorların temel taşı olan IgM yarı yarıya aza

Beyaz Saray (İngilizce: The White House), Amerika Birleşik Devletleri başkanının resmî konutu ve çalışma yeridir. Washington, DC'de yer alan  konut, 1800 yılında John Adams'tan bu yana her ABD başkanının ikametgâhı olarak hizmet vermiştir. "Beyaz Saray" aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Yürütme Ofisi'ne atıfta bulunmak için bir ad aktarması olarak da kullanılmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin federal başkenti olan Washington'daki çok sayıda resmi binanın en önemlisidir. Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı George Washington, başkentin yerini tespit edip planlar çizdirdi. Ancak yeni kurulan başkentte hiç oturamadan 1799 yılında öldü. Ölümünden bir sene sonra başkanlık binasının açılışı yapıldı. Bina baştan başa beyaza boyandı.
John Adams'dan beri bütün ABD başkanları burada oturmuştur. Geniş bir park içinde yaklaşık altı hektar büyüklüğünde bir arazide bulunmaktadır. 52,5 metre uzunluğunda ve 25,5 metre genişliğinde 2,5 katlı 5.100 m²'lik bir binadır. Binanın merkezi ve orijinal kısmı Virginia kum taşından inşa edilmiş olup, birçok değişikliğe rağmen 18. yüzyıldaki George stilini muhafaza etmektedir. İlk banyo Beyaz Saray'a 1877'de ilave edilmiştir.
1814'te Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri tarafından Washington'daki bütün amme binaları yakılmıştı. Beyaz Saray da yakılan binalar arasındaydı. James Hoban'ın nezaretinde Beyaz Saray yeniden inşa edildi ve 1817'de kullanılmaya hazır hale geldi. Başkan James Monroe tarafından Fransa'dan ithal edilen mobilya ve mefruşatla Ampir stilinde yeniden döşendi. Binanın yanık dış duvarları beyaza boyandı. Bundan dolayı binaya Beyaz Saray dendiği yanlış bir kanı olarak yayıldı. Aslında bina ilk inşa edildiği andan itibaren bu isim ile anılmıştır.
1949'da Harry Truman döneminde ikâmet için emniyetsiz bulunarak yeniden inşası için bir plan hazırlandı. Dış duvarlar bırakılarak binanın bütün iç duvarları yıkıldı, çelik ve beton bir çerçeve üzerinde yeniden inşa edildi. Orijinal ahşap, mermer ve dekoratif alçı işleri gibi kısımların muhafazasına büyük ehemmiyet verildi. Orijinal kat planı korunmakla beraber modern tesisat ve yeni imkânlar ilave edildi.

"White House" (Beyaz Ev) ifadesinin Türkçeye "Beyaz Saray" olarak çevrilmesi, tarihsel ve kültürel nedenlere dayanır. Osmanlı döneminden itibaren devlet yönetiminin merkezini ifade etmek için "saray" kelimesi kullanılmıştır (ör. Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı). Bu gelenek, Batı'daki liderlik merkezlerinin çevirilerinde de sürdürülmüştür. Ayrıca, "ev" kelimesi günlük hayatta daha sıradan bir mekânı ifade ederken, "saray" daha resmî ve saygın bir anlam taşıdığı için Türkiye'deki çevirilerde "Beyaz Saray" ifadesi tercih edilmiş ve zamanla kabul görmüştür.

Oval Ofis
Doğu Kanadı
Başkanlık Acil Durum Operasyon Merkezi
Beyaz Saray Devlet Balo Salonu

Beyaz Saray Resmî sitesi 12 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
X'te Beyaz Saray
Facebook'ta Beyaz Saray
Instagram'da Beyaz Saray

Biyoloji ve tıpta bulaş, bir bulaşıcı hastalığın enfekte konakçıdan, doğal konaklardan, vektörlerden veya portörlerden başka canlılara geçmesine denir.
Hastalık bulaştıran canlı bazı durumlarda hasta olmayabilir (örn: subklinik enfeksiyon).
Terim genellikle mikroorganizmaların bir canlıdan başka canlıya aşağıdaki yollarla geçmesine denir:

Damlacık teması– Öksürmeyle veya hapşırmayla
Doğrudan fiziksel temas – Hasta kişiye dokunmayla veya cinsel temasla
Dolaylı fiziksel temas– Genellikle toprak kirliliği ya da kirli yüzeylerden (fomite)
Hava yoluyla – Mikroorganizmalar uzun süre havada kalırlarsa
Fekal-oral bulaş– Genellikle sanitasyon ve hijyen eksikliğinden dolayı kirlenmiş gıda ve su kaynakları, gelişmekte olan birçok ülkede ana bulaş yoludur, gelişmiş ülkelerde çok az görülür.
Bulaş  başka bir organizma veya bir vektörle (örn: sivrisinek, kene) ya da bir ara konakla (örn: pişmemiş domuz eti yiyen insanlara tenya bulaşabilir) dolaylı yoldan da olabilir. Dolaylı bulaş yoluyla bazı zoonoz hastalıklar ve daha tipik olarak makroparazitler (Örn: bit, pire, kene) gibi bazı büyük patojenler bulaşabilir.

Hastalıklar doğrudan iki şekilde bulaşabilirler:

Yatay hastalık geçişi - Bir kişiden, aynı gruptaki diğerlerine (mesela aynı yaş grubundaki insanlar) bulaşmasına denir. Öpme, dokunma, ısırma, yalama veya hava temasıyla (öksürük, hapşırık)
(vektörler ya da fomitler, fiziksel temas olmadan da hastalık bulaşmasında neden olabilirler).

Dikey hastalık geçişi – Hastalığın anneden veya babadan yavrularına geçmesine denir, (doğum öncesi hastalık geçişi gibi)

Hastalık etkenlerinin türlerini devam ettirebilmeleri için bir canlıdan diğerine sürekli bulaşmaları gerekir. Enfeksiyöz ajanlar genelde en az bir bulaş yolunda uzmanlaşmışlardır. Örnek olarak bazı bakteri ve virüsler solunum yoluyla yayılmak için öksürük ve hapşırığa neden olurlarken, bazıları ise ishale neden olurlar.
Virülans ve bulaş arasında karmaşık bir ilişki vardır ve etkenlerin uzun süreli değişimleri açısından önemli sonuçları bulunmaktadır. Bir patojene bağışıklık kazanmak nesiller alır ve hastalığa ilk zamanlarda birçok kurban verilebilir. Genelde hastalığın ilk dalgasında ölüm oranı oldukça yüksektir. Bir hastalık hastayı hızla öldürüyor ise, etken başka bir canlıya bulaşmadan önce hasta ölebilir.

Patojenlerin vücuda girdiği yere giriş kapısı denir.

Damlacık temasında ve hava yoluyla bulaşmada genelde solunum sistemi giriş kapısıdır.

Öksürük, hapşırık yoluyla havaya saçılan ve uzun süre havada kalabilen etkenler solunum yoluyla alınırlarsa enfeksiyona neden olurlar."
Bu tür hastalıklara örnekler:

Bakteriyel Menenjit
Su çiçeği
Nezle
Grip
Kabakulak
Streptokok farenjiti
Tüberküloz
Kızamık
Kızamıkçık
Boğmaca
SARS
Cüzzam

Damlacık temasıyla bulaşmada, öksürük, hapşırık veya hasta kişiyle konuşma sırasında, konuşanın mukozalarına (göz, burun, ağız) tükürük sıçratma gibi durumlar rol oynar. Etken barındıran damlacıklarla kirlenmiş yüzeylere temasla da iletim sağlanır. Damlacıklar büyük oldukları için havada asılı kalmazlar ve genelde sınırlı bir alana saçılım gösterirler.
Bu tarz hastalıklar:

Solunum yolu virüsleri (örn: Grip, parainfluenza virüsü, adenovirus)
Bordetella pertusis
Pneumococcal pneumonia
Difteri
Boğmaca
Kızamıkçık

Hijyen ve sanitasyon yetersizliğinden dolayı sıklıkla görülmektedir. Bu tür enfeksiyonlar kanalizasyon sisteminin yetersiz olması, içme sularının temizliğinin sağlanamaması, insanların el yıkama gibi hijyen kurallarına uymaması ve çeşitli imkânsızlıklar nedeniyle artış göstermektedirler.

Kolera
Hepatit A
Çocuk felci 
Rotavirüs
Salmonella
Parazitler (örn: Bağırsak solucanı) 

Vajinal, anal ve daha az olarak oral seks sonucunda bulaşan hastalıklara cinsel yolla bulaşan hastalıklar denir. Etkenler: Cinsel yüzeylerin direkt temasıyla yüzeylerden, genital salgılar yoluyla, penis, vajina veya anüsteki küçük yırtıklar veya yaralar sonucu çıkan kandan bulaşma gösterirler. Vajina rektumdan daha elastik yapıda olduğu için daha kolay uyum sağlar ve yırtılmalar çok daha az görülür, bu yüzden anal seks daha tehlikelidir.
Bazı hastalıklar şunlardır:

HIV/AIDS
Klamidya
Genital siğiller
Belsoğukluğu
Hepatit B
Frengi
Herpes
Trichomoniasis

HIV ve Hepatit B gibi cinsel yolla bulaşan hastalıkların normalde ağızdan ağıza temasla bulaşmadıkları düşünülmektedir, ancak bazı hastalıklar ağız-genital organ teması yoluyla bulaşmaktadırlar. HIV olgularında bu olasılık düşünülmüştür. Ağız-genital organ teması sonucu ağız enfeksiyonlarına yol açan herpes simplex virus 1 insidansında artış görülmüştür.

Öpüşme gibi direkt temas yoluyla ya da sigara, bardak gibi kişisel eşyaların paylaşımıyla dolaylı yoldan bulaşan hastalıklarıdır.

Sitomegalovirüs infections
Herpes simplex virus (özellikle HSV-1)
Infectious mononucleosis
(herpes virusün tüm formları.)

Direkt temasla bulaşan hastalıklara kontajiyöz hastalıklar denir. (kontajiyöz hastalıkla bulaşıcı hastalık aynı şey değildir; tüm kontajöyöz hastalıklar bulaşıcı olmalarına rağmen tüm bulaşıcı hastalıklar kontajiyöz değildir) Bu tür hastalıklar yeteri kadar temizlenmeden kullanılan bir vücut havlusu veya giysilerle bulaşabilirler (örn: şiddetle hasta bölgeye sürtülmüş çorap). Bu yüzden kontajiyöz hastalıklar okullar gibi kişisel eşyaların sıklıkla paylaşıldığı yerlerde çokça görülmekteedirler.
Direkt temas ile bulaşan bazı hastalıklar:

Ayak mantarı
İmpetigo
Frengi (Hastanın şankrına temas olursa)
Siğiller
Konjunktivitis

Bu tarz enfeksiyonlar doğumdan önce, doğum sırasında veya doğumdan sonra (anna sütüyle) anneden bebeğine bulaşırlar.
Bu yolla bulaşan enfeksiyon hastalıklarına örnek: HIV, Hepatit B and Frengi.

Enfekte materyalin enjeksiyonuyla veya transplantasyonuyla meydana gelen bulaşma.
Örnekler:

Büyüme hormonu enjeksiyonu sonrasında Creutzfeldt-Jakob Hastalığı
MRSA enfeksiyonu

Kendisi hasta olmadan, etkenleri diğer canlılara taşıyarak onlarda hastalık oluşmasına sebebiyet veren canlılara vektör (eklembacaklılar, vektör. Omurgalılar, portör) denir.

Bir etkenin organizmalara giriş şekli, sağkalım gücü, konakçı türlerinin çokluğu, bulaşma kolaylığı gibi parametrelerinin diğer etkenlerle karşılaştırılması sonucu çıkan sonuca etkenin enfektivitesi denir. Etkenlerin, direkt temas, vücut sıvıları, hava yolu ya da vektörler aracılığıyla olmak üzere birçok yoldan bulaşma şekilleri vardır.

Bulaşıcılık
Salgın
Bulaşıcı hastalık

Bulaşma,  fiziksel bedeni, doğal ortam, işyeri veya bir malzemeyi bozan, enfekte eden bir bileşen, safsızlık veya başka bir istenmeyen elementin varlığıdır.

Bilimler içinde "bulaşma" kelimesi, kirletici maddenin katı ya da sıvı olması anlamında çeşitli ince farklılıkları ve kirleticinin bulunduğu ortamın varyansını alabilir. Bir kirletici, bir sürece müdahale edebilecek istenmeyen bir enerji kaynağında olduğu gibi daha soyut olabilir. Aşağıdakiler, bu ve diğer varyanslara dayanan farklı bulaşma örneklerini temsil etmektedir.

Kimyada, "bulaşma" ("kontaminasyon") terimi genellikle tek bir kurucu maddeyi tarif eder, fakat özelleşmiş alanlarda bu terim aynı zamanda hücresel materyal seviyesine kadar kimyasal karışımlar anlamına da gelebilir. Tüm kimyasallar bir miktar kirlilik içerir. Bulaşma fark edilebilir veya edilmeyebilir ve saf olmayan kimyasalın diğer kimyasallarla veya karışımlarla karıştırılması ve ek kimyasal reaksiyonlara neden olması durumunda sorun haline gelebilir. Bir safsızlık mevcudiyetinden ortaya çıkan kimyasal reaksiyonlar bazen yararlı olabilir, bu durumda "kirletici" etiketi "reaktan" veya "katalizör" ile değiştirilebilir (Bu, örneğin, içsel bir yarı iletken içine safsızlığın sokulmasının iletkenliği pozitif olarak arttırdığı fiziksel kimyada geçerli olabilir.) İlave reaksiyonlar zararlı ise, ilgili molekülün türüne bağlı olarak genellikle "toksin", "zehir" veya kirletici gibi başka terimler kullanılır. Maddenin kimyasal bulaştan arınması (dekontaminasyon), ayrışma, nötralizasyon ve fiziksel süreçlerle sağlanabilir, ancak altında yatan kimyanın açık bir şekilde anlaşılması gerekmektedir.

Çevre kimyasında, "kontaminasyon" terimi bazı durumlarda kirliliğe neredeyse eşittir, burada asıl ilgi insanlara, organizmalara veya çevrelere büyük ölçüde yapılan zarardır. Çevresel bir kirletici doğada kimyasal olabilir, ancak aynı zamanda biyolojik (patojenik bakteriler, virüs, istilacı türler) veya fiziksel (enerji) bir ajan da olabilir. Çevresel izleme, bilim insanlarının kontaminasyon aktivitelerini çok zararlı hale gelmeden önce yakalamaları için mevcut bir mekanizmadır.

Başka bir tür çevresel kirletici, özellikle organik tarımla temas ettiklerinde, genetik olarak değiştirilmiş organizmalar (GDO'lar) formunda bulunabilir. Bu tür bir kirlenme bir çiftliğin desertifikasyonu ile sonuçlanabilir. Bu tür kirlenmenin kontrol edilmesi bazen zor olabilir, bu da GDO'lar tarafından kirlenme olan çiftçileri telafi etmek için mekanizmalar gerektirir. Batı Avustralya'daki bir Parlamento Soruşturması, çiftlikleri GDO'larla kontamine olmuş ancak sonuçta herhangi bir işlem yapılmasına karar vermeyen çiftçileri telafi etmek için bir dizi seçeneği değerlendirmiştir.

Gıda kimyasında ve tıbbî kimyada "bulaşma" terimi, gıda veya farmasötik ilaçlarda toksinlerin veya patojenlerin varlığı gibi zararlı saldırıları tanımlamak için kullanılır.

Nükleer güvenlik ve radyasyondan korunmanın gerekli olduğu ortamlarda, radyoaktif kirlenme endişe vericidir. Radyoaktif maddeler yüzeylerde veya varlıklarının istenmeyen olduğu katı maddeler, sıvılar veya gazlar (insan vücudu dâhil) içinde görünebilir ve süreçler bu tür yerlerde varlıklarını artırabilir. Radyoaktif bulaşmanın birkaç örneği şunları içerir:

Santral, deneysel reaktör, izotop reaktör, nükleer bir gemi veya denizaltı gibi bir nükleer reaktörün bulunduğu bir alanın hizmet dışı bırakılmasının tamamlanmasından sonra bir alanda kalan artık radyoaktif malzeme
İster kasıtsız isterse kasıtlı olarak biyolojik bir varlığı kirleten yutulmuş veya absorbe edilmiş radyoaktif malzeme (radyofarmasötiklerle olduğu gibi)
"Radyoaktif kirlenme" teriminin amaçlanmayan bir çağrışım olabileceği unutulmamalıdır. Terim sadece radyoaktivitenin varlığına atıfta bulunur ve söz konusu tehlikenin büyüklüğü hakkında hiçbir belirti vermez. Bununla birlikte radyoaktivite, belirli bir konumda veya bir yüzeyde veya bir yüzeyin metrekare veya santimetre gibi bir birim alanında bir miktar olarak ölçülebilir.
Çevresel izleme gibi, radyasyon izleme de kirlenme faaliyetlerini çok zararlı duruma gelmeden erken yakalamak için kullanılabilir.

Gezegenlerarası kontaminasyon, gezegensel bir gövde, bir uzay sondası veya uzay aracı tarafından kasıtlı veya kasıtsız olarak biyolojik olarak kirlendiğinde ortaya çıkar. Bu, hem yabancı gezegen gövdesine varışta hem de Dünya'ya dönüşte işe yarayabilir.

Adli bilimlerde kanıt bulaş olabilir. Parmak izleri, saç, deri veya DNA'nın bulaş olması -ilk yanıtlayanlardan veya aile üyeleri veya mağdurun şüpheli olmayan arkadaşları gibi soruşturmayla ilgili olmayan kaynaklardan- yanlış mahkûmiyetlere, yanlış değerlendirmelere veya kanıtların işten çıkarılmasına yol açabilir.

Biyolojik bilimlerde "yabancı" materyalin kazara eklenmesi, küçük numunelerin kullanıldığı deneylerin sonuçlarını ciddi şekilde bozabilir. Kirleticinin canlı bir mikroorganizma olduğu durumlarda, çoğalır ve deneyi, özellikle kültürleri devralabilir ve işe yaramaz hale getirebilir. Benzer bir etki, bir malzemenin birkaç tanesinin bile sofistike deneylerin sonuçlarını bozabileceği jeoloji, jeokimya ve arkeolojide görülebilir.

Cinsel yolla bulaşan hastalık (CYBH) veya cinsel yolla bulaşan enfeksiyon (CYBE), daha eski adıyla zührevi hastalık, özellikle vajinal seks olmak üzere anal seks, oral seks, bazen de sürtünme yoluyla cinsel ilişkiyle bulaşabilen enfeksiyonların genel adıdır. CYBE'ler genellikle başlangıçta semptomlara neden olmadığından başkalarına bulaştırma riskleri fazladır. İngilizce literatürde Cinsel yolla bulaşan enfeksiyon terimi, semptomatik hastalığı olmayan vakaları da kapsadığından cinsel yolla bulaşan hastalık veya zührevi hastalık terimlerinin yerine tercih edilmektedir. CYBE'lerin belirti ve bulguları olarak vajinal akıntı, penis akıntısı, cinsel organların üzerinde veya çevresinde ülserler ve pelvik ağrı sayılabilir. Bazı CYBE'ler kısırlığa neden olabilmektedir.
Bakteriyel CYBE'ler arasında klamidya, bel soğukluğu ve frengi yer alırken Viral CYBE'ler arasında genital siğiller, genital herpes ve HIV/AIDS yer almaktadır. Paraziter CYBE olarak ise trikomoniyaz  sayılabilir. CYBE'lerin çoğunun tedavisi bulunmaktadır ve sağaltım mümkündür. CYBE'lerden frengi, bel soğukluğu, klamidya ve trikomoniyaz sağaltılabilirken, HIV/AIDS ve genital herpes için sağaltım henüz mümkün değildir. Bazı aşılar, hepatit B ve birkaç HPV türü dahil olmak üzere belirli enfeksiyonların riskini azaltabilmektedir. Prezervatif kullanımı, az sayıda cinsel partnere sahip olmak ve monogamik bir ilişki içinde olmak gibi güvenli seks uygulamaları ve Kapsamlı cinsel eğitim  CYBE riskini azaltmaktadır.
CYBE tanı testlerine gelişmiş ülkelerde genelde kolaylıkla ulaşılabilmekteyken gelişmekte olan ülkelerde çoğu zaman testlere ulaşım mümkün değildir. CYBE'lerle ilgili sıklıkla utanç ve damgalanma deneyimlenmektedir. 2015 yılında dünya çapında HIV dışındaki CYBE'li birey sayısı yaklaşık 1,1 milyar iken aynı yıl CYBE'ler 108.000 ölümle sonuçlanmıştır. Yaklaşık 500 milyon kişide frengi, bel soğukluğu, klamidya veya trikomoniyaz olduğu tahmin edilmektedir. En az 530 milyon kişinin genital herpes ve 290 kişi milyon kadının ise insan papilloma virüsü taşıdığı düşünülmektedir. CYBE'lerin tarihi kayıtları antik çağın tarihsel belgelerı olan Ebers Papirüsü'ne (y. MÖ. 1550 ) ve Tanah / Eski Ahit'e (MÖ. 8/7. yy.) kadar uzanmaktadır.

CYBE'ler her zaman belirti vermeyebilir veya kuluçka süresine bağlı olarak belirtiler enfeksiyondan hemen sonra ortaya çıkmayabilir. Bazı durumlarda hastalık hiçbir semptom göstermeden taşınabilir, bu da hastalığın başkalarına bulaşma riskini artırır. Tedavi edilmeyen bazı CYBE'ler etkene ve hastalığa bağlı olarak kısırlığa, kronik ağrıya veya ölüme neden olabilir.
Ergenlik öncesi çocuklarda CYBE varlığı cinsel istismara işaret edebilir.

Hamile bir kadında bulunan cinsel yolla bulaşan bir hastalık, doğumdan önce veya sonra bebeğe geçebilir.

Şankroid (Haemophilus ducreyi ) 
Klamidya (Chlamydia trachomatis ) 
Bel soğukluğu (Neisseria gonorrhoeae ) 
Granuloma inguinale (Klebsiella granulomatis ) 
Mikoplazma genitalyum 
Mikoplazma hominis 
Frengi (Treponema pallidum ) 
Ureaplasma enfeksiyonu 

Viral hepatit (hepatit B virüsü )—tükürük, zührevi sıvılar. (Not: hepatit A ve hepatit E fekal-oral yolla bulaşır; hepatit C nadiren cinsel yolla bulaşabilir, ve hepatit D' nin bulaşma yolu (yalnızca Hepatit B ile enfekte bireylere bulaşır) belirsizdir, ancak cinsel yolla bulaşıyor olabilir. )
Herpes simpleks (Herpes simpleks virüsü 1, 2) cilt ve mukozal, görünür kabarcıklarla veya kabarcıklar olmadan bulaşabilir
HIV (İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü )—zührevi sıvılar, meni, anne sütü, kan ile bulaşabilir.
HPV (Human Papillomavirus )—deri ve mukozal temas. 'Yüksek riskli' HPV türleri neredeyse tüm rahim ağzı kanserlerinin yanı sıra bazı anal, penis ve vulva kanserlerine de neden olur. HPV'nin diğer bazı türleri ise genital siğillere neden olur.
Molluskum kontagiosum (Molluskum Kontagiosum virüsü MCV)—yakın temasla bulaşır 
Zika virüsü 

Kasık biti (Pthirus pubis )  Enfestasyon ve buna eşlik eden yangı durumuna Pediculosis pubis denir.
Uyuz (Sarcoptes scabiei )
Trikomoniyaz (Trichomonas vajinalis )

Cüzzam veya lepra, Hansen basili (Mycobacterium leprae) adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığı, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyebilen, bulaşıcı bir hastalıktır. Ancak bulaşma ihtimali yok denecek kadar azdır, bu nedenle uzun yıllar bulaşıcı bir hastalık olarak kabul edilmemiş ancak halk arasında en az veba kadar bulaşmasından korkulan bir hastalık olmuştur. İnsandan insana bulaştığı düşüncesi temelde bir varsayımdır, zira henüz nasıl bulaştığı kanıtlanamamıştır. Hastalık eski dönemlerde miskin hastalığı olarak da adlandırılmıştır. Çağlar boyu çok korkulan bir hastalık olan cüzzam, birçok yazıya ve sinema yapıtına da konu olmuştur.

Hastalık nedeni olan basil 1873 yılında Gerhard Armauer Hansen tarafından tanımlanmıştır. Hansen basili bazı özellikleri bakımından verem hastalığının nedeni olan Koch basiline benzemektedir. Doğada sadece insan vücudunda bulunabilen Hansen basilinin yapay ortamlarda kültürlenebilmesi mümkün olmamıştır. Basil, insan dışında yalnızca Güney Amerika'da yaşayan Armadillo ve bazı fare türlerinde hastalığa yol açabilmektedir. Hastalık etkeni bakteri vücuda girdikten sonra belirtilerin ortaya çıkması, bağışıklık sisteminin direncine göre 2 ile 20 yıl arası zaman alabilmektedir.
Cüzzamın bulaşma kaynağı sadece insandır. Basil hasta vücudundan dışarıya çeşitli yara salgıları ve özellikle burun salgısı ile çıkar ve etrafa yayılır. İnsanlar arasındaki bulaşmanın nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber bunun daha çok sıkı temasla olduğu ve bu temasın uzun süre devamının gerekli bulunduğu düşünülmektedir. Çocuklara anne sütü ile geçebilmektedir. Hastalığa duyarlılık 3-5 yaşlarında daha fazladır.
Hastalığın tanısı yalnızca  mikroskobik incelemelere dayanır. Çünkü kültür besiyerlerinde üreyememektedir. Mikroskobik inceleme için burun mukozası kazınarak alınan madde Ehrlich Ziehl Neelsen yöntemi ile boyanarak incelenir. Küme ve demet halinde toplu kısmen serbest ya da hücre içinde olan basiller görülür. Ayrıca deri lezyonlarından biyopsi ile parça alınıp boyanarak incelenebilir. Alınan bu örneklerin bir kısmının üzerine; bir damla DOPA = (3-4 dihydroxphenylalanine) karıştırılır ve bakteriler Mycobacterium leprae ise siyahlaşma olur. Tanı için diğer bir işlem Histamin testidir. Sağlam ve hasta deriye iğne ile çizgi çizilerek histamin eriği damlatıldığı zaman sağlam deri reaksiyon verirken cüzzamlı deri tepki veremez.

Lepra hastalığı, vücudun direncine bağlı olarak birbirinden ayrılan iki ana tip ve iki ara tip olarak sınıflandırılır. Ana tipler Lepramatöz ve Tüberküloid tip, ara tipler ise Borderline ve İndetermine tiplerdir.

Cüzzamın en kötü tipidir. Vücut direnci tamamen hasarlıdır. Hastalık etkeni basiller çok sayıda ve etkindirler. Küçük, çok sayıda ve gövdede simetrik olarak yayılmış, sınırları keskin olmayan, parlak bakır kırmızısı renginde lekeler söz konusudur. Bu lekelerin olduğu deri bölgeleri zamanla duyu kayıplarına uğrarlar. Yüz, ense, memebaşı ve üreme organlarında yerleşen, "leprom" adı verilen sert açık kahverengi lekeler belirir. Yüze yerleştiklerinde arslan yüzü denilen yüz görünümünü ortaya çıkarırlar. Lepromlar ayrıca semer burun denilen burun çöküntüsüne, damak delinmesine, göz kapaklarının düşmesine, ses kısıklığına, parmakların kendiliğinden kopmasına da yol açarlar. Lepromlar iyileşecek olurlarsa mutlaka yerlerinde iz bırakırlar.
Bu tip cüzzamda sinirler görece daha az etkilenirler. Fakat iç organlardaki rahatsızlıklar daha sık görülür. Karaciğer tahrip olabilir, testisler etkilenerek kısırlık ortaya çıkabilir, kemikler etkilenerek derin kemik yıkımı gelişebilir, göz etkilenerek körlük ortaya çıkabilir.

Bu tür cüzzam çoğunlukla çevresel sinir sistemini etkiler. Yüz felci meydana gelebilir. El kaslarına gelen bazı sinirlerin felci sonucu pençe el görünümü ortaya çıkar. Duyu sinirlerinin felci sonucu ısı temas ve ağrı hislerinin ortadan kalkması söz konusudur. Terbezleri de çalışamadığından deride kuruluk giderek artar ve deri dökülmeye başlar. Bu sinirlerle ilgili belirtilerden başka deride dağınık olarak birkaç tane küçük leke bulunabilir.

Lepramatöz ve Tüberküloit tipler arasında bir tiptir. Gelişim olarak iki tipten birisine daha yakın olur. Hangi tipe doğru gidiyorsa o tipin özellikleri daha belirgin olmaktadır.

Genellikle bir tek leke şeklinde kendisini gösterir. His bozukluğu da gösteren bu leke etrafa doğru yayılabilir veya ortası iyileşebilir.

Lepralı hastanın hücresel bağışıklık düzeyine göre beliren farklı tipleri arasında ağız boşluğunda en etkin olanı Lepromatöz lepra (LL)'dır. Burun boşluğunda kolonileşen basillerin etkisiyle burun kıkırdağı yıkımı, üstçene kesici dişlerde pembeleşme ve zamanla bu dişlerin kaybı ile hastalığa özgü granülomları içeren "Leprotik stomatit" en önemli bulgulardır. Ağız mukozasına özgü lezyonların çoğu üstçene ön bölge dişetlerindedir. Burun mukozasındaki etken üstçene orta keisici dişlerin periodonsiyumu aracılığıyla, önce dişetine sonra da ağız boşluğuna ulaşır. Dişetinde oluşan tablo, kronik hiperplastik gingivitis niteliklerini taşır ve "leprotik gingivitis" olarak tanımlanır. Bu bölgedeki infiltrasyon ortadaki kesici dişlerin sallanmasına ve dökülmesine neden olur. Üstçene ön bölgeden başlayan dişeti infiltrasyonu sert damağa doğru yayılabilir. Sert damakta oluşan granülomlar engebeler oluşturur (leprom), yumuşak damağa ve küçük dile (uvula) dek genişleyebilir. Yanak ve dil lezyonları seyrektir. Bu alanlardan alınan bir doku örneğinin mikroskopik incelemesinde, sitoplazmaları basillerle dolu makrofaj kümeleri saptanır.

Günümüzde cüzzam korkulacak bir hastalık olmaktan çıkmıştır. Tanı koyulduğunda tedavisi kesin olarak yapılabilmektedir. Birçok hastalıkta olduğu gibi erken tanı önemlidir. Erken tanı yapıldığı durumlarda hiçbir kalıcı sakatlık oluşmadan tedavi mümkündür.
Tedavi bakterinin duyarlı olduğu antibiyotikler ile yapılır. Dapsone (diaminodipheynlsulfone, DSS), sulfonlar, rifampisin ve ethionamid gibi ilaçlar kullanılabilir.
Hastalık yetişkinlere bulaşmaz. Ancak hastalara yakın çevredeki çocukların hastalıktan korunması düşünülebilir. Bunun için BCG aşılamaları ve 2 yaşından küçüklere haftada 5 mg ve 2 yaştan büyüklere de haftada 10 mg Dapsone adlı ilaç verilebilir. Çocukların hastalık olan çevreden uzaklaştırılmaları en uygun tedbirdir.
Cüzzam, ihbarı zorunlu bir hastalık olup, tedavi devlet eliyle ve ücret alınmadan yapılmaktadır. Cüzzamın tıbbi tedavisi kadar cerrahi tedavisi, fizik ve psikiyatrik tedavisi de çok önemlidir.
Türkiye'de 2002 yılı rakamlarına göre 2500 lepralı hasta bulunmaktadır. Hastalığa Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde daha sık rastlanmaktadır.

Cüzzam hastalığı ile ilgili detaylı bigiler.2 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cüzzam nedir,Cüzzama iyi gelen şifalı bitkiler23 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Cüzzam ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Davranış, psikolojik anlamda canlıların dış dünyaya karşı gösterdikleri her türlü bilişsel, duyuşsal ve psikomotor (bedensel-fiziksel) tepkilerin genel adıdır. Söz konusu bilişsel, duyuşsal ve psikomotor boyutlar birbiri ile etkileşim halindedir. Bunun sonucunda davranış ortaya çıkar.
Davranışın, bitkiler ve diğer organizmalar için geçerli olan daha geniş bir davranış tanımı ise, fenotipik esneklik kavramına benzer. Davranış, bireyin yaşam süresi boyunca, daha hızlı ortaya çıkan diğer fizyolojik veya biyokimyasal değişikliklerden farklı olan ve gelişim sonucu olan (ontojenik) değişiklikler hariç tutularak bir olaya veya ortam değişikliğine verilen bir yanıt olarak tanımlanır.

Cansızlar için davranış söz konusu değildir. Bitkilerin tepkilerine ise davranış denilip denilmeyeceği tartışmalı bir konudur.
Bazı filozoflar bir hareketin davranış sayılabilmesi için canlının bu davranışta etkin-istemli rolünün olması şartını ileri sürmüşlerdir, yalnız canlılardaki bazı otomatik tepkiler bunun dışında tutulmuştur.
Gelişmiş canlılarda davranış merkezi beyindir. Etoloji hayvan davranışlarının bilimdir ve zooloji ile psikolojinin ortak çalışma konularına sahiptir.
Davranış, felsefi anlamda kompleks bir problemdir. Davranışın bileşenleri psikoloji, nöroloji, antropoloji ve sosyolojinin konusu olduğu gibi felsefe açısından sayısız problemi-soruyu da beraberinde getirir.
Öte yandan davranış canlının çevreyle etkileşim ve uyum mekanizmalarının toplamını da içerir. Ve çevreye en iyi uyum sağlayan canlı evrimsel düzeyde hayatta kalma olasılığı daha yüksektir.
Gelişmiş olan hayvanların iç ve dıştan gelen uyarılara karşı geliştirdikleri tepkiler sinir ve hormon sistemi tarafından kontrol edilir. İç dengeyi de sağlayan bu tepki homeostazdir.
Davranış farklı kategorilendirmelerle incelenebilmekle birlikte, temelde şu iki kategoride incelenebilir:

Tek hücrelilerde (protistler) davranış
Çok hücrelilerde (ökaryotlar) davranış

Tek hücrelilerde davranış kalıtsaldır. Davranış uyaran karşısında taksi, yani göçüm şeklindedir. Uyarana yaklaşıyorsa pozitif taksi, uyarandan uzaklaşıyorsa negatif taksidir.
Öte yandan tepki uyaranın çeşidine göre de farklılık taşır.

Işığa karşı: Fototaksi
Kimyasallara: Kemotaksi
Suya: Hidrotaksi
Isıya: Termotaksi

Bitkilerdeki davranışlar çiçek açma, bölünme, çimlenme, yaprak dökme, tropizma ve nasti davranışlardır.

İrkilme davranışı bitkilerin uyaranın yönüne bağlı olmaksızın hızla tepki vermesidir. Bu hareketler turgor basıncındaki değişmeler yoluyla kontrol edilir. Öte yandan tepkiler uyaranın cinsine göre adlandırılır.

Fotonasti: Işık tepkisi
Termonasti: Isı tepkisi
Sismonasti: Sarsıntı tepkisi
Tigmonasti: Dokunma tepkisi

Yönelim bitkinin asimetrik durum karşısında belli bir yere yaptığı yönlenme veya eğilimdir. Pozitif veya negatif şekilde gerçekleşebilir.

Fototropizma: Işığa karşı verilen tepkidir.
Jeotropizma: Yerçekimi
Hidrotropizma: Suya verilen tepkidir
Kemotropizma: Kimyasallara verilen tepkidir
Travmatropizma: Yaralanmaya karşı verilen tepki
Haptotropizma: Temasa karşı verilen tepki.

İçgüdü, organizmayı türe özgü bir davranışa sürükleyen amaçlardır. Karmaşık bir yapıya sahiptir ve seri davranışlar bütünüdür. İçgüdüsel davranışlar türe özgüdür.
Örnek olarak şunlar verilebilir: kuşların göç etmesi, arıların iletişim dansı, kuşların yuva yapması, örümceklerin ağ yapması ve hayvanların çitleşme zamanı rakipleri ile mücadele etmesi veya kur davranışı.

Canlılarda etkiye karşı oluşan ani ve değişmez tepkilere refleks denir. Sinir sistemi olan tüm canlılarda refleksler bulunur. Bu davranış tipinde uyarı beyne iletilmeden tepki oluşur.

Bir etkileşim sonunda hayvanın yeni davranış biçimleri edinmesidir.

a. İzleme yoluyla öğrenme.
b. Şartlanma yoluyla öğrenme. Canlının farklı uyaranlara karşı verdiği tepkiyi ortaklaştırma.
c. Deneme yanılma yöntemi de bir öğrenme ve davranış edinme yolu olabilir.
Topluluk halinde yaşayan canlılarda grup davranışları vardır ve bu sosyal bir davranıştır. Bu davranış grup içinde dayanışmayı arttırır ve türün evrim sürecinde baki kalmasında avantajlar sağlar. İşbirliği, yarışma, oyun, savunma, iletişim meydana getirir ve bir hiyerarşi oluşturur.
Otorite seviyelerine göre bireylerin organizasyonuna sosyal hiyerarşi denir. Hiyerarşi bir ast-üst ilişkisi getirdiği gibi belirli bir özdenetim de sağlar.

Bateson, P. (2017) behavior, Development and Evolution. Open Book Publishers, Cambridge. 978-1-78374-250-9.
Plomin, Robert; DeFries, John C.; Knopik, Valerie S.; Neiderhiser, Jenae M. (24 Eylül 2012). Behavioral Genetics. Worth Publishers. ISBN 978-1-4292-4215-8. 31 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Eylül 2013. Diğer özet (4 Eylül 2013). Shaun Purcell (Appendix: Statistical Methods in Behavioral Genetics) 
Flint, Jonathan; Greenspan, Ralph J.; Kendler, Kenneth S. (20 Kasım 2013). How Genes Influence Behavior. Oxford Üniversitesi Yayınları. ISBN 978-0-19955-990-9. 5 Kasım 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Temmuz 2020.

Dejeneratif hastalık, dokuları veya organları etkileyen ve zamanla giderek kötüleşecek olan dejeneratif hücre değişikliklerine dayanan sürekli bir sürecin sonucudur.
Nörodejeneratif hastalıklarda, merkezi sinir sistemi hücreleri nörodejenerasyon yoluyla çalışmayı bırakır veya ölür. Buna bir örnek Alzheimer hastalığıdır. Diğer iki yaygın dejeneratif hastalık grubu, dolaşım sistemini etkileyenler (örn. koroner arter hastalığı) ve neoplastik hastalıklardır (örn.kanserler).
Birçok dejeneratif hastalık mevcuttur ve bazıları yaşlanmayla ilişkilidir. Yaşam tarzı seçimleri (egzersiz veya yeme alışkanlıkları gibi) dejeneratif hastalıkları kötüleştirebilir, ancak bu hastalığa bağlıdır. Bazen bu tür hastalıkların arkasındaki ana veya kısmi neden genetiktir. Bu nedenle bazıları Huntington hastalığı gibi açıkça kalıtsaldır. Bazen sebep virüsler, zehirler veya diğer kimyasallardır. Nedeni bilinmiyor da olabilir.

Hayatın uzatılması
İlerleyen hastalık

Delilik, ortak değerlere ve davranma şekillerine sahip olan bir toplumun normlarına riayet etmeyen sapkın bireyi tanımlayan damgalıyıcı bir kategoridir. Bu nedenle, delilik, tıbbî anlamdan çok bir toplumsal kimlik olduğu düşünülür. Delilik, tarih boyunca toplumsal kontrol mekanizmasının alanına girmiştir. Deliliğe yönelik yaygın müdahale biçimi, onun kontrol altına alınması gerektiği zemininin teşkil ettiği inanç üzerine kuruludur. İktidar kurumları, Orta Çağ'dan 19. yüzyıla kadar hiç ayrım yapılmadan cüzzamlılar, sakatlar, çalışamayan veya çalışmak istemeyen kimseler, eşcinseller ve akıl hastaları, toplumsal düzeni bozdukları için sıklıkla şehirlerden uzak adalara gönderilmişlerdir.
19. yüzyıla gelindiğinde ise tecrit, yerini akıl hastanelerine bıraktı. Psikiyatrlar gibi psikiyatri tarihçileri de meslekî güvenirliklerini devam ettirmek için, akıl hastalıklarının kanserle aynı anlamda gerçek olduklarına inanmalıdırlar – ya da inanıyormuş gibi yapmalıdırlar."
Günümüzde delilik, akıl hastalığı, ruhsal boşluk, zihinsel bozuklukların düzenlenmesine yönelik oluşturulmuş tanı sistemi aracılığıyla değerlendirilmektedir.
Akıl sağlığı ve delilik arasındaki sınır, tarih boyunca değişmiş olup günümüzde de geçirgen ve tartışmalı olmaya devam etmektedir.

Bedeninden muzdarip kişilerin uğursuzluk veya deliliği işaret ettikleri düşünülmekteydi.
Deliliğe müdahale etme biçimlerinin bir diğer türü ise Orta Çağ Avrupası'nın dünyayı yorumlama ve açıklama biçimiyle alakalıydı.
Günümüzde ruhsal bozukluğa çoğunlukla tıbbi bir mercekten bakılır; oysa toplumlar din ya da doğaüstü dünya aracılığıyla veya akılsızlığın iblislerini yola getirme çabası çerçevesinde psikolojik ya da sosyal açıklamalar yaparak deliliğe anlam vermeye de çalışmışlardır.
Bu dönemde deliliğin kaynağına getirilen açıklamalar, bedensel semptomların ilk medeniyetlerdeki yorumlanma biçimlerine benzer biçimde soyut gerekçelere dayanmaktaydı.

Uzun süre boyunca dâhili bilimler alanında tasnif edilen psikiyatri disiplini, diğer tıbbî alanlarla mukayese edildiğinde, kurumsal kimliğini daha geç bir dönemde kazanmıştır. Daha 19. yüzyıla kadar tıp tarihinde dahi yeri olmayan psikiyatrik işlemlerin bir sanat olarak cerrahide denendiği görülmektedir. Bu dönemde tıbbın delilik olgusuna yaklaşımı, temelde Hipokrat'ın ahlat-ı erbaa (dört humor) teorisinin Galenyen yorumu doğrultusunda, deliliğin dört temel sıvıdan bazılarının artması bazılarının da azalması sonucunda, vücuttaki dengenin kaybolmasına bağlı olduğu düşünülmüştür. Bu teori doğrultusunda, deliliğe yönelik müdahale biçimleri arasında bilindik vücuttan sıvı alma ve sindirim sistemini düzenleme gibi işlemler yer alıyordu.

19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, profesyonel fikir birliği, delilerin düşük kalıtımın ürünü olduğuydu. 20. yüzyılın ilk yarısında bu fikir birliği, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesini akıl hastası ve delilerin Yargıç Oliver Wendell Holmes'un akılda kalıcı bir şekilde "üç nesil aptal yeterlidir" söylemiyle istemsiz sterilizasyonuna onay vermesine neden oldu. Nazi Almanyası ise, bu profesyonel fikir birliğini bir sonuca götürdü: aktif ve birçok Alman psikiyatristin coşkulu katılımıyla 70.000 akıl hastası gazlı fırınlara gönderildi.

Deri hastalıkları (dermatoz), ciltte görülen hastalıklardır. Sayılmayacak kadar çok deri hastalığı vardır. Deri hastalıklarına genel olarak dermatoz, ilgili bilim dalına da dermatoloji ismi verilir. Deri hastalıkları hakkında genel bir fikir edinebilmek için birkaç bölüme ayırmak mümkündür.

Bu organizmalar genellikle deri iltihaplanmalarına yol açar. Mikroorganizmalar derideki herhangi bir bozukluğun üzerine kolayca yerleşebilirler. Yaralar, yanıklar, uyuz, böceklerin ısırdıkları yerler, egzemalar ve uçuklar kolayca iltihaplanabilirler. Deri iltihaplarına dermatit de denir. Mikroorganizmaların yol açtığı hastalıklardan olan cüzzam, deri veremi ve frengide ise yukarıdaki bahsedilen iltihaplanmaların dışında bir mekanizma söz konusudur. Bunlar bu yüzden spesifik iltihaplar veya spesifik enfeksiyonlar grubu olarak adlandırılmıştır.

En sık rastlanan deri hastalıklarıdır. Alerjik deri hastalıkları arasında serum hastalığı, Quincke ödemi, kurdeşen, egzama, kontakt dermatit sayılabilir. Alerjik deri hastalıklarının sebebini bulmak oldukça güçtür. Bu amaçla hasta ve çevresi çok iyi araştırılır. Çeşitli deri testleri yapılır. Gerekirse hasta bulunduğu çevreden bir müddet uzaklaştırılır. Alerjiye sebep olan amil bulunmaya çalışılır. Bu amiller; çiçek tozları, çeşitli besin maddeleri, ev tozları, bazı ilaçlar, bağırsak parazitleri olabilir. Alerjik hastalıklarda irsiyetin, vücut yapısının ve asabi durumun yani psikolojik sebeplerin de rolü büyüktür.

Akrokordon
Dermateskop

DiGeorge sendromu, 22q11 deletion içeren sendromlar grubunun bir fenotipidir. Olguların bir bölümü kalıtsaldır, otosomal dominant yolla aktarılır.Teratojenlerin ve diabetes mellitus'un neden olduğu mutasyonların da etkisi önemsenmektedir.  Gebeliğin 4-7. haftasında beliren 3.-4. faringeal ark kompleksi etkilenmesine bağlı konjenital anomalilerle karakterizedir.

Gelişme geriliği ve obezite olabilir. Hipertelorizm belirgindir. Gözlerde başlıcaları kornea ve retina malformasyonları olan patolojilere bağlı görme sorunları ile strabismus saptanır. Göz kapakları kısadır. Kulak kepçeleri aşağıdadır, orta kulak anomalilerine bağlı işitme sorunları olabilir. Künt bir burun altına kısa bir filtrum vardır. Ağız açıklığı küçüktür (balıksı ağız). Çukur ve yarık damak ile uvula bifida görülür. Altçene hipoplaziktir (mikrognati). Dişlerde yaygın mineralizasyon bozuklukları vardır; bazı hastalarda hipodonti saptanır.
Fallot tetralojisi, truncus arteriosus, aorta arkı malformasyonları, ventriküler septum defekti, patent ductus arteriosus gibi konjenital kalp defektleri saptanır. Karın ve kasık fıtıkları sıkça oluşur.
Paratiroid hipoplazisi/aplazisi nedenli neonatal hipokalsemi erişkinlikte de sürebilir. Bazı hastalarda hipotiroidizm görülebilir. Timus hipoplazisi/aplazisi nedenli bağışıklık sistemi sorunları (T-lenfosit yetmezliği) saptanır; infeksiyon hastalıkları ve otoimmun hastalık riski yüksektir. Deri yağlıdır ve akneler oluşabilir. Vertebra malformasyonları skolyoza neden olur. Psikomotor gelişme geriliği (öğrenme ve konuşmada gecikme) ile psikiyatrik sorunlar (şizofreni, bipolar psikoz) vardır.

Diabet ya da Diabetes mellitus (Diabetes: Yunanca: Yunanca: διαβήτης ← Eski Yunanca Grekçe: διαβαίνειν, idrara geçen ve Latince Latince: mellis = tatlı ya da bal), sıklıkla yalnızca diabet ya da diyabet veya halk arasında şeker hastalığı olarak adlandırılan, genellikle kalıtımsal ve çevresel etkenlerin birleşimi ile oluşan ve kandaki glukoz seviyesinin aşırı derecede yükselmesiyle (hiperglisemi) sonuçlanan metabolik bir bozukluktur. Vücutta kan şekerinin düzenlenmesi pek çok sayıda kimyasal madde ve hormonun karmaşık etkileşimi sonucunda sağlanır. Şeker metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynayan hormonlardan en önemlisi pankreasın beta hücrelerinden salgılanan insülin hormonudur. Diyabetes Mellitus ya insülin salgılanmasındaki yetersizlik ya da insülinin etkisindeki veya insülin cevabındaki bir bozukluk sonucunda ortaya çıkan yüksek kan şekerinin yol açtığı birkaç grup hastalığı tanımlamak için kullanılan ortak bir terimdir.
Diyabet ya insülin üretiminin azalması yüzünden (Tip 1 diyabette) ya da insülinin etkisine karşı direnç gelişmesiyle (Tip 2 diyabette ve gestasyonel diyabette) oluşur. Her iki durum da sonuçta kan şekerinin yükselmesine (hiperglisemi) neden olur. Aşırı miktarda idrar üretimi diyabetin akut (iveğen) belirtilerinin başında gelir ve bu durumun başlıca sorumlusu hiperglisemidir. Susama ve sıvı tüketimin artması ise aşırı idrar üretimini dengeleme çabasının bir sonucudur. Görmenin bozulması, açıklanamayan kilo kayıpları, yorgunluk ve enerji metabolizmasındaki değişiklikler ise diyabetin öteki belirtileridir. Tüm diyabet vakalarının yaklaşık %1-5'ini yalnızca tek bir gendeki tek bir mutasyon (değişinim) sonucu oluşmuş monogen (tek bir genden kaynaklanan) hastalar oluşturur (örneğin, Gençlerde görülen erişkin tipli diyabette (MODY).
1921 yılında insülinin kullanıma girmesinden bu yana diyabetin tüm türleri tedavi edilebilmektedir ancak kesin bir tedavisi yoktur. İnsülinin şırınga, insülin pompası ya da insülin kalemleri ile enjekte edilmesi Tip 1 diyabetin en temel tedavi yöntemidir. Tip 2 diyabet ise diyet, antihiperglisemik (şeker düşürücü) ilaçlar ve insülin takviyesi ya da bunları bir arada kullanarak kontrol altında tutulur.
Diyabetin kendisi ve diyabette kullanılan tedavi yöntemleri pek çok komplikasyonlara (karmaşıklıklara) yol açabilir. Eğer hastalık iyi kontrol edilmezse hiperglisemi, ketoasidoz ya da nonketotik hiperozmolar koma gibi akut (iveğen) komplikasyonlar gelişebilir. Hastalığın uzun sürede ortaya çıkan (kronik, süreğen)) komplikasyolarının başlıcaları ise; dolaşım sistemi (kardiyovasküler) hastalıkları (hipertansiyon, kalp yetmezliği ve ateroskleroz gibi), kronik böbrek yetmezliği (nefropati), körlüğe sebep olabilen retina hasarı (retinopati), çeşitli tiplerde sinir hasarları (periferik nöropati) ve yara iyileşmesini geciktiren ve impotense sebep olan mikrovasküler bozukluklar sayılabilir. Özellikle ayaklarda gelişen dolaşım bozukluklarının sonucu olarak ortaya çıkan yara iyileşmesinin gecikmesi, ampütasyon ile sonuçlanabilir. Diyabetin uygun şekilde tedavi edilmesinin yanı sıra, kan basıncı kontrolüne yeterince önem verilmesi ve hayat tarzının iyileştirilmesi (sigara içmemek ve kilo kontrolü yapmak gibi) bu kronik komplikasyonların pek çoğunun oluşturduğu riskleri azaltabilir. Bazı ülkelerde travma (yaralanma) sonucu oluşmamış ampütasyonların ana sorumlusu ve yaşlılığa bağlı olmayan körlüklerin de en önemli sebebi diyabettir. Amerika Birleşik Devletleri'nde böbrek diyalizi hastalarının yaklaşık %45'ini diyabetik nefropati hastaları oluşturmaktadır.

Diyabet terimi genellikle aşırı miktarda idrara çıkma ve idrarda glukoz (şeker) bulunması (glukozüri) ile karakterize bir hastalık olan diyabetes mellitus hastalığını tanımlamak için kullanılır. Ancak ender görülen birkaç hastalığa da diyabet ismi verilmektedir. Bunlarin içinde en bilineni Diyabetes Insipidus'tur. Bu hastalıkta idrarda glukoz bulunmaz (insipidus, latince tatsız anlamına gelmektedir). Diyabetes Insipidus böbrek (nefrojenik Diyabetes Insipidus) ya da hipofiz bezi (santral Diyabetes insipidus) kaynaklı olarak gelişebilir.
Eskiden kullanilan "çocukluk çağı diyabeti", "jüvenil diyabet" ve "insüline-bağımlı diyabet" terimleri yerine günümüzde tüm dünyada Tip 1 diyabet terimi kullanılmaktadır. Benzer şekilde eskiden "yetişkin yaşta başlayan diyabet", “obeziteye bağlı diyabet” ve “insüline bağımlı olmayan diyabet” terimleri yerine de Tip 2 diyabet terimi kullanılmaktadır. Bu iki tip diyabetten farklı olarak, henüz isimlendirme konusunda genel bir anlaşmaya varılamamış değişik isimlendirmeler de vardır. Bunlara örnek olarak; yaşlılık diyabeti için kullanılan Tip 3 diyabet, insülin injeksiyonunu gerektirecek kadar ilerlemiş tip 2 diyabet için kullanılan insüline dirençli tip 1 diyabet (ya da duble diyabet), yetişkinlerde görülen gecikmiş otoimmün diyabet (Tip 1.5 diyabet) verilebilir. Diyabetin bir de “Gençlerde görülen erişkin tipli diyabet” olarak adlandırılan bir türü vardır. Bu hastaların ailelerinde diyabet hikâyesi vardır ve tip 2 diyabete 30 yaşlarından önce yakalanırlar. Bu isim tek gen mutasyonu sonucunda oluşmuş (monogen) kalıtımsal diyabeti tanımlamak için kullanılan genel bir terimdir.

Tip 1 diyabet (Type 1 diyabetes mellitus), pankreasın beta hücrelerinin ürettiği insülin miktarının ortadan kalkması ile ortaya çıkan ve sonuçta tam insülin yetersizliğinin oluşması ile karakterize bir hastalıktır. Bu tip diyabet “bağışıklık-aracılı” ya da “idyopatik” olarak ikiye ayrılabilir. Tip 1 diyabet hastalarının çoğunluğunu bağışıklık-aracılı tip oluşturur. Bu tipte pankreasın beta hücrelerinde oluşan kayıpların temel sorumlusu T-hücre aracılı otoimmün yanıttır. Tip 1 diyabetin oluşmasın engellemek için koruyucu bir önlem yoktur. Kuzey Amerika kıtası ve Avrupa'da görülen toplam diyabetes mellitus vakalarının % 10 kadarını Tip 1 diyabet hastaları oluşturur ve bu oran bazı bölgelerde daha da yüksektir. Hastalıktan etkilenen insanların çoğu hastalığa yakalandıklarında sağlıklı ve normal kilodadırlar. Özellikle hastalığın başlangıcında insülin duyarlılığı ve insülin yanıt verebilirliği genellikle normaldir. Tip 1 diyabet hem çocukları hem de yetişkinleri etkileyebilir ama eskiden bu hastalığa “çocukluk çağı diyabeti” adının verilmesinin sebebi, çoğunlukla çocukları etkilemesi yüzündendir.
Tip 1 diyabetin başlıca tedavisi, henüz hastalığın başında bile olsa, sentetik insülinin vücuda enjekte edilmesi ve kan şekeri seviyelerinin sıkı bir şekilde gözlenmesidir. Eğer insülin olmazsa, sıklıkla diyabetik ketoasidoz durumu oluşur ve koma ile sonuçlanabilir. Günümüzde Tip 1 diyabetin tedavisinde, her ne kadar hastalığın seyrini geri çeviremese de, hayat tarzı değişiklikleri (diyet ve egzersiz) de önem kazanmıştır. En çok kullanılan subkütan insülin enjeksiyonundan farklı olarak, insülini bir pompa vasıtasıyla vücuda vermek te olasıdır. İnsülin pompaları, 24 saat boyunca belirli zamanlarda insülini vücuda verebilmelerinin yanında, yemek saatlerinde daha yüksek dozda insülini vererek normal şeker seviyesini düzenleyebilirler. İnsülinin solunum yoluyla kullanılan bir formu (inhalasyon yoluyla) Ocak 2006 tarihinde Amerikan FDA kuruluşu tarafından onaylanmış ve kullanıma girmiştir ancak bu ilaç formu Ekim 2007 tarihinde ekonomik olmaması yüzünden üretici firma tarafından piyasalardan çekilmiştir. Monoklonal antikorlar ya da kök-hücre kaynaklı tedaviler hayvan çalışmalarında etkili olmalarına karşın henüz insanlar üzerindeki klinik çalışmalar tamamlanmamıştır.
Tip 1 diyabetin tedavisinin aralıksız olarak sürdürülmesi tüm vakalar için çok önemlidir. Eğer hastanın aldığı insülinin dozu ve kan şekerinin düzenli olarak kontrol edilmesi konusunda yeterince iyi eğitimi, bilinci, özeni ve disiplini varsa Tip 1 diyabet tedavisi hastaların normal hayatlarını sürdürmelerini engellemez. Ancak, tedavi bazı hastalar için külfetlidir çünkü, insülinin hastaya verilmesi fizyolojik değildir ve bu tedavi yaklaşımı idealden çok uzaktadır. Tip 1 diyabet hastalarının ortalama kan şekeri seviyesi mümkün olduğunca normale (80–120 mg/dl, 4–6 mmol/l) yakın olmalıdır. Bazı doktorlar sıklıkla hipoglisemi yaşayan hastaları için en fazla 140–150 mg/dl (7-7,5 mmol/l) değerlerini önermektedirler. 400 mg/dl (20 mmol/l) değerinden daha fazla kan şekeri değerleri bazen hastaların rahatsız hisetmelerine ve dehidratasyona (aşırı sıvı kaybı) kadar varabilen sık idrara çıkma sorununa yol açabilir. 600 mg/dl (30 mmol/l)nin üzerindeki değerler her ne kadar yaşamı tehdit edecek aciliyette olmasalar bile genellikle tıbbi müdahale gerektirirler. Ancak, hipoglisemi adı verilen düşük kan şekeri değerleri nöbetlere ve bilinç kayıplarına sebep olabilir ve kesinlikle acil olarak tedavi edilmelidir. Hipoglisemi tedavisi yüksek miktarda glukoz içeren jellerin hastanın ağzına yerleştirilmesi ya da glukagon hormonu enjekte edilmesi yoluyla yapılır.

Tip 2 diyabet (Type 2 diyabetes mellitus) insülinin etkisine karşı direnç gelişmesi ya da insülin duyarlığının azalması ile insülin sentezi ve salgılanmasının görece azalması ya da bazen tamamen ortadan kalkması ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Dokuların insüline yanıt verirliğinin bozulmasının başlıca sorumlusu hücre membranında bulunan insülin reseptörüdür. Ancak, spesifik bozukluk bilinmemektedir. Bilinen bir sebebe bağlı olarak ortaya çıkan tip 2 diyabet vakaları ayrıca sınıflandırılırlar.
Tip 2 diyabetin erken evrelerindeki başlıca bozukluk insülin duyarlılığındaki azalmadır. Bu durum kendisini plazma insülin seviyelerinin artması ile gösterir. Hastalığın bu aşamasındaki hiperglisemi alınacak çeşitli önlemler ve karaciğerde glukoz yapımını azaltan ya da insulin duyarlığını arttıran ilaçlar kullanılarak geri çevrilebilir. Hastalık ilerledikçe, insulin salgılanmasındaki bozukluk daha da ilerler ve genellikle hastalara insulin vermek bir zorunuluk halini alır.
Tip 2 diyabetin oluşma nedeni hakkında birçok teori ileri sürülmüştür. Santral obezitenin (karın bölgesindeki organların çevresinde yoğunlaşmış yağ ile ile oluşan şişmanlık, deri altı

Down sendromu, trizomi 21 ya da mongolizm; genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması durumu ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan genetik bir bozukluktur. Down sendromu, diğer yaygın otozomal trizomilere kıyasla bireyin 1 yaşından uzun süre yaşayabildiği en sık görülen trizomidir.
Down sendromu vücutta yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Vücuttaki küçük ve büyük farklılıkların kombinasyonu yapısal olarak sergilenir ve sık sık zihinsel kavramadaki bozukluklar ve fiziksel gelişimin tipik yüz görünümü gibi farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Çoğunlukla hafif veya orta seviyeli öğrenme güçlüğü gibi sorunlar taşır.
Down sendromu gebelik sırasında ya da doğumda tanımlanabilen bir rahatsızlıktır ve her 800 ile 1000 doğumda 1 oranında rastlanır. İstatistikler anne yaşının artışıyla bu oranın yükseldiğini göstermiştir, diğer etkenlerin payı küçüktür.
Down sendromunun tipik yüz siması, normal kromozom sayısına sahip olan bazı insanlarda da görülebilir. Ancak Down sendromunda buna ek olarak; el ayasında çift yerine tek derin olarak bulunan avuç içi çizgisi, epikantik katlanmanın neden olduğu badem biçimli göz, palebral yarık, düşük kas tonusu, ayak başparmağıyla ikinci parmak arası daha büyük bir boşluk ve sarkık dil morfolojisi görülebilir. Bu semptomların hepsi aynı anda görünmeyebilir, bazılarına sık rastlanırken bazıları daha seyrek görülür. Down sendromunun sağlığa getirdiği sorunların başında ise konjenital kalp defektleri ve kalp yetmezliği riskleri, gastroözafagal reflü hastalığı, tekrarlayan kulak enfeksiyonları, obstrüktif uyku apnesi ve tiroid bozuklukları riskleri sayılabilir.
Çocukluğun erken dönemlerinde sağlanacak olan aile ve tıp desteği ile erken müdahale sayesinde Down sendromlu insanlar destekle toplumla bütünleşik bir hayat kurabilirler.
Dünya genelinde her 800 bebekten birinin down sendromu ile doğması nedeni ile, anne adayları için düzenli gebelik taramaları ve takipleri büyük önem taşımaktadır.

Down sendromunun adı, sendromu ilk kez 1866'da tanımlayan İngiliz hekim John Langdon Down'dan gelir. 1959'da Jérôme Lejeune tarafından 21. kromozomun trizomisi olduğu tanımlanmıştır.
Eski medikal terminolojide bu bozukluk, Moğol aptallığı, Moğolculuk veya Mongoloid olarak adlandırılırdı. 21. yüzyılda bu terimler artık tıbbi terminolojide kullanılmamaktadır. Down sendromlulara karşı yanıltıcı, kırıcı ve kabul edilemez bir terim olarak görülmektedir.

Bu bebekler doğduklarında farklı bir yüz görünümleri vardır. Başları ufak, artkafa yassı, ense kısa ve geniştir. Burun kökü yassı, kulaklar kafada normalden düşük bir seviyede durur ve gözler birbirinden ayrık ve çekik görünür. (Bu görünüm Moğol ırkına benzetilerek mongolizm olarak da ifade edilir.) Dil, normal konuşmayı önleyecek kadar genişlemiştir. Ensede genellikle boğumlar vardır. Bu bebeklerin tonusları (vücut gerginliği) düşüktür. Geniş el, kısa ve tombul parmak ve sıklıkla avuç içlerinden birinde ya da ikisinde "Simian çizgisi" denilen tek bir çizgi vardır. Ellerin serçe parmakları genellikle içe doğru kıvrımlıdır. Vücut kısa  ve tıknazdır. Çocukluk dönemlerinde solunum hastalıkları, kalp bozukluklarına rastlanabilir. Yaşam süreleri geçmiş yüzyılda düşük seyretmişken günümüzde gelişen tıp ve iyi bakım sonucunda bu yaş ortalama Down sendromlu kişi ömrü 50 yaş civarında seyretmektedir.
Down sendromunun getirilerinden biri de hafif ila orta düzey arasında değişebilen zeka geriliğidir. Bu oran Mozaik Down sendromunda (açıklaması aşağıda) 10-30 oranında yukarıdadır.

Beyin sapı (özellikle pons) hipoplazisi
Fontaneller açık
Hipotoni (Moro refleksi güçsüz)
Eklemlerde gevşeklik
Boyun kalın-kısa
Ense derisi kalın
Basık yüz
Orbitalar düz
Gözler çekik
Epikantus
Kulak kepçesi anomalileri
Pelvis displazisi
El parmaklarında duruş anomalileri
Konjenital kalp defektleri

Mikrosefali
Brakisefali
Hipertelorizm
Çekik göz kapakları
Epikantus
Strabismus
Katarakt
Displastik-lobülsüz kulaklar
Basık yüz
Yüz orta bölüm hipoplazisi
Kafatası-yüz sinüsleri hipoplazisi/aplazisi
Ağız açık
Dilde oluklar (skrotal dil)
Yarık dudak
Yarık damak
Sert damak kısa
Dar çene yapısı
Maloklüzyon
Alveol kretleri kalın (üstçene lateral)
Dişlerin gelişmesinde gerilik
Dişlerin sürmeinde gecikmeler
Sürekli dişlerde hipodonti
Hipodonti+süpernümerer diş (hipohiperdonti)
Mine hipoplazisi
Taurodontism
Periodontal patolojiler
Parotis yetersizliği (hipoplazi)
İskelet yaşı geriliği
Toraks anomalileri
Umblikal herni
Reflü
Gluten duyarlılığı (celiac)
Duodenum ve anüs atrezisi
Küçük penis
İnmemiş testis
Kısa ve yayvan eller
Brakidaktili
Serçe parmak kısa
Avuçiçinde tek enine çizgi (simian line)
Eklemlerde gevşeklik
Servikal vertebra eklemleşme sorunları
Deride hiperkeratoz ve seboreik keratoz bulguları
Lösemi riski
Entelektüel yetersizlik
Alzheimer hastalığı riski
Erişkinlerde serebrovasküler ataklar/felç
İmmun sistem aksamaları
Enfeksiyonlara duyarlılık

Down sendromlu çocuklara ek olarak zihin yetersizliği eşlik eder. genelde boy ve kilo açısından daha yavaş büyürler, daha yavaş öğrenirler, problem çözmede ve karar vermede diğer çocuklardan daha çok zorlanırlar. Zeka seviyeleri normalden düşük olarak kalır. Ancak iyi ve erken başlanan eğitimle zeka seviyelerinde anlamlı yükselmeye rastlanır. Down Sendromlu çocuklar iyi bir eğitimle normal birey şeklinde hayatlarını sürdürebilirler. İmkân tanındığında meslek edinebilirler. Kendi yaşamlarını idame ettirebilecek seviyeye ulaşabilirler. Fizik tedavi, özel eğitim ve dil terapisine ihtiyaç duyulur.

Down sendromlu çocuklar kendi aralarında farklılıklar gösterebilirler, bu yüzden çocuğun ihtiyaçlarına uygun bir programla özel eğitim, beraberinde sosyal ve duygusal gelişimi, bilişsel gelişimi ve motor gelişimi desteklenir.

Fizik tedaviye Down sendromlu bebeklerde iki aylıkken başlanmalıdır.Egzersizler fizyoterapist bakımında yapılmalı ve günlük programlarla evde aile tarafından uygulanmalıdır. Düzenli kontrollerle duruma göre tedavi desteklenir. Çocuklarda yüz kasları gevşektir. Fizik tedavi süresince kas gücü ve motor becerilerinin yanı sıra, algılama becerisi de programa dahil edilerek desteklenmelidir.

Down sendromlu çocuklarda konuşma geç gelişir. Erken dönemde başlanan dil terapisi ile ortalama 2-3 yaşında konuşma başlayabilir. Nadir rastlansa da bazıları çok geç konuşurlar. Hiç konuşamayan sayısı ise oldukça azdır.

Sağlıklı bir insanın vücudundaki her hücrede 46 tane kromozom vardır. Oysa Down sendromlu bebeklerin hücrelerinde toplam 47 kromozom bulunur. Karyotipleri 47, XX+21 (dişi) ya da 47, XY+ 21 (erkek) şeklinde gösterilir. Yani fazladan bulunan kromozom vücut kromozomlarının yanında bulunur. Bu kromozom fazlalığının neden kaynaklandığı tam olarak bilinmese de, 35 yaşından sonra doğum yapan kadınların çocuklarında görülme olasılığı yüksektir. Bunun nedeni kromozom ayrılmalarının ileri yaşlarda daha düzensiz olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla beraber, hücre bölünmesi sırasında meydana gelen ayrılmamalar da bu hastalığın sebeplerinden olabilir.
Down sendromunun epidemiyolojisi her canlı 800-1000 doğumda 1 Down sendromlu doğum oran olduğunu göstermiştir.

Trizomi 21 (47, XX,+21); mayoz bölünme sırasında meydana gelen ayrılmama durumuyla ortaya çıkan fazla 21. kromozomun sebep olduğu Down sendromu tipidir. Yumurta ya da spermde bulunan fazla 21 ile bir gametde toplam 24 kromozom bulunur. Down sendromunun yaklaşık %95'ini kapsayan en çok görülen tipidir.

Trizomi 21'in vücut hücrelerinin bazılarında görülmesi, bazılarında ise görülmemesi durumudur. Karyotip (46, XX/47, XX,+21) şeklinde gösterilip, hastalık "Mozaik Down Sendromu" olarak adlandırılır. Hastalık, mozaismin yoğunluğuna göre farklı seyredebilir. Trizomi 21 oranı ne kadar çok ise, çocuk Down sendromu özelliklerini o kadar çok gösterir. Mozaik Down sendromu, %1-2 oranında bir yere sahiptir.

Down sendromunda fazla 21. kromozom bazen Robetrsonian tip translokasyon ile görülür. 
Burada genellikle 21. kromozomun uzun kolu başka bir kromzoma bağlanır. Bu durumda karyotip 46, XX, t(14;21) şeklinde gösterilmekte fakat 14. kromozomda transloke olmuş bir 21. kromozom bulunmaktadır. Ya da izokromozom olarak da iki 21. kromozomun translokasyonu ile de Down sendromu 45, XX, t(21q;21q) şeklinde meydana gelebilir. Robertsonian tip translokasyon ile olan Down sendromları, toplam Down sendromunda %2-3'lük bir paya sahiptir.

Nadir olarak, 21. kromozomun duplikasyonu (kendini eşlemesi) ile de Down sendromu görülebilir. Burada 21. kromozom tam olarak bütün genleri taşımasa da, parça şeklinde görülür ve hastalığı tanımlar. Karyotip, (46, XX, dup(21q)) şeklindedir.

Down sendromu gebelikte tanınabilen bir genetik farklılıktır. İkili tarama testi, üçlü tarama testi, ultrasonografi ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Down sendromundan şüphelenilen gebeliklerde ileri tetkikler yapılır. Özellikle ikili test sayesinde, doğru ölçülen bir ense kalınlığı ve burun kemiği ile birlikte down sendromlu bebeklerin %93'ünü tespit etmek mümkündür. Bu oran üçlü, dörtlü ve ardaşık testlerde % 75-80 dolaylarındadır.
CVS veya amniyosentez ile kesin tanı konur. Down sendromu saptanmışsa aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilir. Günümüzde geçerli olan uygulamada anne-babanın aile bütünlüğüne ve kişisel kararlara saygı çerçevesinde, bu tanıyı ileten hekimin gebeliğin devamı veya sonlandırılması konusunda yorumda bulunmaması gereklidir.

Genetik tanı merkezi
Cafe Down

Endokrin hastalıkları, endokrin sisteme ait bozukluklarıdır. Endokrin bozukluklarla ilişkili tıp dalı endokrinoloji olarak bilinir.

Genel olarak, endokrin bozukluklar üç gruba ayrılabilir:

Endokrin bir bezin sekresyonunun azalması (hiposekresyon) (hormon eksikliğine yol açar)
Endokrin bir bezin aşırı salgılaması (hipersekresyonu) (hormon fazlalığına yol açar)
Endokrin bezlerinin iyi huylu (benign) veya kötü huylu (malign) tümörleri
Endokrin hastalıklar genellikle endokrin sistemde yer alan geri besleme mekanizmaları nedeniyle sekresyonunun azalması ve sekresyonun artmasının melez bir bir görüntüsünü ile ilgili oldukça karmaşık durumlardır. Örneğin, çoğu hipertiroidizm formu, aşırı miktarda tiroid hormonu salgılanmasına karşılık, düşük düzeyde tiroid uyarıcı hormon (TSH) salgılanması ile ilişkilidir.

Diyabet
Tip 1 Diyabet
Tip 2 Diyabet
Gestasyonel diyabet
Gençlerin erişkin tipi diyabeti
Hipoglisemi
İdiopatik hipoglisemi
insülinoma
glukagonom

Guatr
Hipertiroidizm
Graves-Basedow hastalığı
Toksik multinodüler guatr
Hipotiroidi
Tiroidit
Hashimoto tiroiditi
Tiroid kanseri
Tiroid hormon direnci

Paratiroid bezi bozuklukları
Primer hiperparatiroidizm
Sekonder hiperparatiroidizm
Tersiyer hiperparatiroidizm
Hipoparatiroidizm
Pseudohipoparatiroidi
Osteoporoz
Paget hastalığı (Osteitis deformans)
Raşitizm
Osteomalazi

Diabetes insipidus

Hipopituitarizm (or Panhipopituitarizm)
Hipofiz tümorleri
Hipofiz adenomaları
Prolaktinoma (or Hiperprolaktinemi)
Akromegali, gigantizm, dvarfizm
Cushing's hastalığı

Cinsel gelişim bozuklukları veya interseks (erdişi) bozuklukları
Hermafroditizm
Gonadal disgenezi
Androjen duyarsızlık sendromları
Hipogonadizm (Gonadotropin eksikliği)
Kalıtsal (genetik ve kromozom) bozuklukları
Kallmann sendromu
Klinefelter sendromu
Turner sendromu
Edinilmiş bozukluklar
Yumurtalık yetmezliği (Erken Menopoz olarak da bilinir)
Testis yetmezliği
Ergenlik Bozuklukları
Gecikmiş ergenlik
Erken ergenlik
Adet işlevleri ya da doğurganlık bozuklukları
Amenore
Polikistik over sendromu

Multipl (Çoklu) endokrin neoplazisi
MEN type 1
MEN type 2a
MEN type 2b
Karsinoid sendrom

Otoimmün poliendokrin sendromlar
İnsidentaloma - genellikle endokrin bezlerinde yapılan tanı amaçlı görüntülemeler sırasında karşılaşılan beklenmeyen bir bulgudur.

Endokrinolojide, tıbbi acil durumlar diyabetik ketoasidoz, hiperozmolar hiperglisemik durum, hipoglisemik koma, akut adrenokortikal yetersizlik, feokromositoma krizi, hiperkalsemik kriz, tiroid fırtınası, miksoödem koma ve hipofiz apopleksidir.
Dekompanse feokromositoma veya paratiroid adenomlardan kaynaklanan acil durumlar için bazen uygulanan agresif medikal tedaviler hastanın durumunu kontrol edemediğinde, acil olarak, o organın çıkarılmasını gerektirir (rezeksiyon), ancak alınan cerrahi riskler, özellikle rezeksiyon sonrası yaşanması olası kan basıncı düzensizlikleri ve kardiyovasküler sistemin çökme olasılığı (operasyon sonrasında yapılan rezeksiyonun kademeli bir normalizasyon ile telafi edilmesini gerektiren  sırasıyla katekolaminler ve kalsiyum seviyelerindeki şiddetli bir düşüş nedeniyle) çok önemlidir. Özellikle yeni ve daha etkili ilaçlar ve protokoller göz önünde bulundurulduğunda, hastayı stabilize etmeye yönelik devam eden girişimlerden sonra acil veya seçici cerrahiye karşı acil cerrahi operasyonu yapmak gerekliliği ise halen tartışmalıdır.

Epilepsi ya da sara, beyin içinde bulunan sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektro-kimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan sinirsel bozukluktur. Beynin normal faaliyetlerini sürdürmesini sağlayan elektriğin, aşırı ve kontrolsüz yayılımı sonucu oluşur. Sıklıkla geçici bilinç kaybına neden olur. Epilepsi nöbetleri farklı şekillerde ortaya çıkar. Bazı nöbetlerden önce korku hissi gibi olağan dışı algılamalar ortaya çıkarken, bazı nöbetlerde kişinin ağzı köpürebilir veya kişi yere düşebilir. Bu da kemik kırılması dâhil bazı fiziksel yaralanmalara sebep olabilir.
Epilepsinin sebep olduğu sorunlar genellikle engellenebilmektedir. Nöbetlerin yüzde 70'i ilaç tedavisi ile kontrol altına alınmaktadır. Ameliyat, nörostimülasyon ve diyetler ise diğer tedavi yöntemleri arasında yer almaktadır.
Dünya'da 50 milyondan fazla insanın epilepsi hastası olduğu düşünülmektedir. Hastalıkların yüzde 80'i gelişmekte olan ülkelerde meydana gelmiştir. 2021 yılında gerçekleşen 140.000 ölümün sorumlusu olarak kabul edilmiştir. Dünya'nın birçok yerinde epilepsi hastalarının araç kullanmaları kısıtlanmıştır ya da belirli bir süre boyunca nöbet geçirmemiş olmalarına kadar kullanmalarına izin verilmemektedir.

Gerçekleşen çoğu epilepsi vakalarının nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Beyin hasarları, felç, beyin tümörleri, beyin enfeksiyonları ve doğum kusurları bazı vakalara sebep  olarak gösterilen sebeplerdir. Bilinen genetik bozukluklar bu vakaların az bir kısmını oluşturur.
Semptomik epilepsi:

Beyin tümörü
İskemik lezyon: Beyne giden kan akımı azaldığında (iskemi), beyin dokusundaki besin maddeleri ve oksijen azalır. Bu da hücre hasarına ve epilepsi nöbetine yol açar.
Konjenital malformasyon: Doğuştan gelen bozukluklar.
Gebelik döneminde annenin ilaç ve alkol alımı, bebeğin gelişimini etkileyecek mikrobik hastalıklar epilepsi nedeni olabilir.
Doğum sırasında oluşabilecek beyin zedelenmesi, kanaması, beynin oksijensiz kalması epilepsiye neden olabilir.
Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı gibi rahatsızlıklar epilepsiye neden olabilir.
Febril konvulziyon: Ateşe bağlı istem dışı şiddetli kasılmalar.
Enfeksiyon: Tüm vücudu etkileyen ya da şiddetli olan enfeksiyonlar febril konvulziyon'a neden olabilir.
Tiroid hastalıkları: Tiroid bezi vücuttaki sıvı dengesinin kontrolünde önemli bir rol oynar. Sıvı dengesi ise epilepsi eğilimini belirleyen bir faktördür. Genellikle tiroid sorununun tedavi edilmesiyle epilepsi de düzelir.
Beslenme: Bazı insanlarda epilepsi'nin nedeni olarak B6 vitamini eksikliği saptanmıştır.
İdiyopatik epilepsi:

Genetik: Aileden gelen, mutasyona uğramış gen.

Basitleştirilmiş şekliyle epilepsi nöbeti kısa süreli beyin fonksiyon bozukluğuna bağlıdır ve beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik yayılması sonucu ortaya çıkar.
Epilepsi nöbetlerinin çok değişik çeşitleri mevcuttur. Kırkın üzerinde nöbet tipi tanımlanmıştır. Herkes tarafından epilepsi veya sara dendiği zaman anlaşılan ve iyi bilinen tonik-klonik nöbetin yanı sıra başkalarının hiç fark etmeyeceği kadar hafif nöbet çeşitleri de vardır. Tanımlanmış bu mevcut nöbet tiplerine rağmen herkesin geçirdiği nöbet kendine özgü bazı farklılıklar gösterebilir. Bu durumlar bazı hastalarda epilepsi tanısının konulmasını güçleştirir ve çok çeşitli karışıklıklara neden olur. Pek çok hastaya tanı konulamaz ve kendilerindeki problemin ne olduğunun açıklığa kavuşması yıllar alabilir. Bazı kişilerde ise başka bir bozukluğun yol açtığı belirtiler yanlış olarak epilepsi tanısı alabilir. Gelişen tanı yöntemleri sayesinde yanlış tanılar giderek azalmaktadır. Yeni yapılan sınıflandırmalar ile farklı nöbet isimlerinin ortaya konması konunun daha karmaşık hale gelmesine neden olmuştur. Bu nedenle aynı nöbet farklı isimlerle adlandırılabilir. Bu bölümde çok teknik ayrıntılara girmeden elden geldiğince geniş bilgi verilmeye çalışılmıştır.
Temelde akılda tutulması gereken nöbetlerin iki çeşit olduğudur; parsiyel (yani beyinde bir bölgeye sınırlı başlayan nöbetler) ve jeneralize (beyinde yaygın olarak başlayanlar). Yaygın başlangıç daha kötü ve şiddetli bir nöbet anlamına gelmez. Buradaki gruplama sadece nöbeti oluşturan nedenin farklılığı ile bağlantılıdır ve tibbi nedenlerle bu isimler verilmiştir.
Nöbet anında yaşananlar (nöbet belirtileri) beyin aktivitesindeki değişikliğin nereden başladığına ve ne kadar hızla yayıldığına bağlıdır. Parsiyel nöbetler isminden de anlaşıldığı gibi beynin bir kısmından başlarlar. Elektriksel deşarj ya o bölgede kalır ya da beynin diğer bölgelerine yayılma gösterir. Jeneralize nöbetler (tonik-klonik, absans ve myoklonik gibi çeşitleri vardır) tüm beyne yayılırlar.
Ne tür nöbet olduğunun bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü muhtemelen bu hangi epilepsi ilacının daha etkili olacağı konusunda yol göstericidir.

Çocuklarda parsiyel Nöbet ortalaması 97 saniyedir.

En önemlisi bu hastalığı kendine kabullenmektir. Bu nöbetlerde hasta nöbet geçirirken tek bir bulgusu vardır, vücudun belirli bir bölgesini tutar. Örneğin bir ayakta ya da kolda kasılmalar nitelikli epilepsi türüne basit parsiyel motor nöbetler denir. Bu türde nöbet başladığı yerde kalabildiği gibi belirli bir düzene göre ilerleyerek vücudun yarısını tutabilir. Örneğin elde başlayan konvülziyonlar sırasıyla ön kola, üst kola, yüze ve dile, sonra da alt ekstremitelere(bacaklara) yayılabilir. Eğer vücudun diğer yarısına geçerse bilinç bozulabilir. Nöbet durduktan sonra kasılmaların geliştiği tarafta kuvvetsizlik olabilir. Bunun dışında basit duyusal nöbetler gelişebilir bu türde bir ekstremitede, genellikle elde ve parmaklarda uyuşma-karıncalanma, yanma ve nadiren ağrı gibi kısa süren belirtiler oluşabilir. Bu belirtiler lokal olabileceği gibi vücudun bir yarısını sarabilir. Deri yüzeyinde renk değişiklikleri (kızarma-solma), sesler duyulması, kan basıncı değişiklikleri, sadece bilinç bulanıklığının eşlik ettiği birçok çeşit parsiyel epileptik nöbetler oluşabilir.

Basit parsiyel nöbetlere bilinç bozukluğu eşlik ettiğinde kompleks parsiyel nöbetler teriminin kullanılması önerilir. Duyusal nöbetlerde parsiyel epileptik nöbetlerden farklı olarak hissedilenler basit ışık çakması veya şekilsiz bir görüntü yerine hastanın geçmiş yaşamından bir sahne, görüntüleri, sesleri, kokuları, lezzetleri, duygularıyla tekrar yaşanır. Fakat hastalar hissettikleri şeylerin gerçekle bağdaşmadığının bilincindedirler.

Jeneralize epileptik nöbetleri birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Petit mal dediğimiz ve ani bilinç kaybı ile birlikte konuşma yürüme, yeme gibi motor aktivitelerin kesilmesiyle niteli şekli en sık görülenidir. Nöbet sırasında vücut pozisyonu korunur ve hasta yere düşmez, gözler bakakalmış gibidir, iletişim kuramaz ve hasta etrafının farkında değildir. Ani iletişim bozukluğu, tek bir kasta veya kas grubunda ani, kısa süreli kasılmalar v. b. şekillerde ortaya çıkabilir. Hastada bilinç kaybı oluşur.
Hasta o sırada yaptığı şeylerin farkında değildir.
Epilepsinin acil müdahale gerektiren epileptik nöbetlerin aralarında normal dönem olmadan, art arda birbirlerini izlemesi şeklinde ortaya çıkabilir. Normal koşullarda epilepsi tanımına uygun olarak, ilk epileptik nöbeti izleyen bir yıl içinde en az bir nöbet daha geçiren hastalara antiepileptik tedavi başlanır. Kullanılacak ilaç nöbet tipine göre seçilir. Tedavide bazen tek ilaç kullanımı yeterli gelmediğinde çoklu ilaç kullanımı uygulanabilir. Tedavide ilacın kullanımından çok bu ilacın kan seviyesi tedavide önemlidir. Bazı ilaçların yeterli kan seviyesine ulaşması 14-30 gün alabilir. Tedavide asıl amaç nöbetlerin durdurulmasıdır ve verilen ilaç tedavisi ile yüksek oranda nöbetler durdurulmaktadır. Nöbetleri tam olarak durdurulmuş hastalarda tedaviye aynı ilaç ile ortalama 3-5 yıl devam edilebilir. Bu nedenle doktor tavsiyesi olmadan kullanılan ilaç kesilmemelidir. Bu sürenin sonunda ilaç kesildikten sonra tekrar nöbet geçirme riski %25 kadardır. İlaç kullanmaya başladıktan sonra ilk haftalarda ilaca bağlı vücutta bazı tepkiler görülebilir. Tedavinin başlangıcında deri döküntüleri olabileceği akılda tutulmalıdır. Tedavinin ilk bir ayı içinde birkaç kez tam kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerinin kontrolü için doktora başvurulmalıdır. Tedavinin en uygun ilaç ile uygun dozda, sürede yapılması hastalığın tedavisinde çok önemlidir. Bu nedenle tedavinin her aşaması uzman hekim tarafından takip edilmelidir.
Jeneralize Tonik Klonik nöbetler ortalama 62 saniyedir. (16-108 sn)

Epilepsi belirtileri her kişide farklı seyreder. Belirtilerin hepsi görülmeyebilir.
Bazıları:

%30 hafıza kaybı,
Aşırı unutkanlık,
Stres,
Kendini yaralama ve etlerini yolma,
Belli mesafede ara verme ve yeni döneme girme,
Çift görme ve baş dönmesi,
Bayılma,
Bunalıma girme,
Duygusal hareketler,
Titreme, yere düşme,
Halüsinasyon,
Radyasyonlu ortamda durma tehlike ve nöbetinde %40 tekrar edilmesi (Uzak durulması nöbetin süresini şiddetini azaltır ve hafifletir),
Otururken uzaklara dalma,
Nefes darlığı, nefes kesilmesi,
Dokularda ve yüzde morarma,
Aşırı tükürük salgılanması,
İdrar kaçırma,
Hareketlerini kontrol edememe,
Kriz sonrası şaşkınlık, uyku hâli,
Korku, aşırı sinirlilik, dalgınlık,
Burun akıntısı ve kanaması,
Dudakta ve ağız içinde uçuklamalar,
Kokulara hassasiyet,
Sigara ortamında kalınması sonucu yaşanabilecek damar tıkanıklığı.
Ayrıca, durumu kritik olanların araca binmesi beyindeki zedelenme veya hasar gören noktanın beyin fonksiyonlarının yer değiştirmesine ve zedelenen noktanın çalışmamasına sebep olur.

Epilepsi, mutlaka doktora başvurulması ve doktorun gerekli gördüğü sürece kontrol altında kalınması gereken bir hastalıktır. Bu durum, epilepsinin ömür boyu devam edeceği şeklinde algılanmamalıdır. Epilepsinin bazı türleri hasta belli yaşlara geldiğinde kendiliğinden tamamen düzelebilir ve ilaç tedavisine gerek duyulmayabilir. Ancak bu hassaslık derecesine de bağlı olabilir ve ne yapılacağına ilişkin kararı doktor vermelidir.
Nöbetlerin tekrarlaması ve status epileptikus hâli, beyinde oksijensiz kalmaya (hipoksi) bağlı bazı etkilere yol açabilir. Her nöbet bir sonrakin

Erken doğum, son âdet tarihinden itibaren 37 hafta, yani yaklaşık 9 aylık süreden önce gerçekleşen doğumlardır. Bu süreden önce gerçekleşen doğumlar Prematüre Doğum ve bu şekilde doğan bebekler, "prematüre bebek" olarak nitelendirilirler. Bu bebeklerin genelde doğum tartıları 2,5 kg'dan azdır. Tüm gebeliklerin yaklaşık %8'i erken doğumla neticelenir, ikiz gebeliklerde bu oran daha yüksektir.

Anne kilosunun ve yaşının ideal aralıkta tutulması, çalışma şartlarının uygun olması, iki gebelik arası geçen sürenin 1 yıl üzerinde olması, sigara ve diğer kötü alışkanlıklardan uzaklaşılması ve olası erken doğum eyleminin; bel-kasık ağrısı, vajinal akıntı miktarında artış, su gelmesi, vajinal kanama gibi öncü belirtilerinin hasta tarafından erken fark edilmesi ve doktora başvurulması erken doğumu engellemede önemli ölçüde rol oynar.

Erken doğmuş bebeklerin görüntüleri 24 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gebelik komplikasyonları, doğum ve doğum sonrası dönem de dahil olmak üzere hem yeni gelişen hem de önceden var olan gebelik ile alakalı sağlık sorunlarıdır. Doğum sırasında meydana gelenlere doğum komplikasyonları denir, doğumdan sonra meydana gelenlere ise doğum sonrası bozukluklar denir. Gebeliğin birçok belirtisi beklenen değişiklikleri temsil ederken diğerleri daha fazla araştırma gerektirir.
Yaygın türler arasında preeklampsi dahil gebelikte yüksek tansiyonu, gestasyonel diyabet, erken doğum, doğum sonrası depresyon, düşük, ölü doğum, gebelik sırasında ve doğumdan sonra enfeksiyonlar dahil; demir eksikliği anemisi ve hiperemezis gravidarum bulunur. Diğer komplikasyonlar arasında kan pıhtıları, ektopik gebelik, plasenta ayrılması ve gebelik kolestazı yer alır. Sık görülen önceden var olan sorunlar arasında epilepsi, astım, migren ve tiroid hastalığı yer almaktadır. Bazı sorunların önlenmesi veya tespit edilmesi amacıyla doğum öncesi testler yapılabilir.
Gebelik komplikasyonları, özellikle 2011 yılı itibarıyla ciddi maternal morbidite, Amerika Birleşik Devletleri'nde gebeliklerin yaklaşık %1,6'sında ve Kanada'da %1,5'inde görülmektedir. 2020 yılında komplikasyonlar dünya genelinde 287.000 anne ölümüne neden olmuş ve bunların yaklaşık %95'i gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Sahra altı Afrika'da meydana gelmiştir. Hemen hemen tüm kadınlarda doğumdan sonra bel ağrısı, meme sorunları, hemoroid, mide bulantısı ve yorgunluk gibi bazı sorunlar görülür. Altı aydan sonra sağlık sorunlarının bildirildiği oran ise yaklaşık üçte birdir.

Grip, influenza veya enflüanza, viral bir hastalıktır. Sağlıklı insanlarda ortalama bir haftada geçmesine rağmen; vücut direncini düşüren kronik hastalığı olan kişilerde (şeker, kalp-akciğer hastalıkları, AIDS vb.) ve yaşlılarda pnömoni (zatürre), meningoensefalit (beyin iltihabı), myokardit (kalp kası iltihabı) gibi ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara yol açabilir. Bu tür risk grubundaki kişilere "yüksek risk grubundaki kişiler" denir.
Enfeksiyonun diğer komplikasyonları akut solunum sıkıntısı sendromu, menenjit, ensefalit ve astım ve kardiyovasküler hastalıklar gibi önceden var olan sağlık sorunlarının kötüleşmesidir.
Grip virüsleri A, B, C ve D olarak adlandırılan dört tip grip virüsü vardır. İnsanlar ve domuzlar da dahil olmak üzere çeşitli memelilerde de çok rastlanan İnfluenza A virüsünün (IAV) birincil kaynağı su kuşlarıdır. İnfluenza B virüsü (IBV) ve İnfluenza C virüsü (ICV) öncelikle insanlara bulaşır. İnfluenza D virüsü (IDV) sığır ve domuzlarda bulunur. IAV ve IBV insanlarda dolaşarak mevsimsel salgınlara neden olurken, ICV başta çocuklarda olmak üzere hafif bir enfeksiyona neden olur. IDV insanları enfekte edebilir ancak hastalığa neden olduğu bilinmemektedir. İnsanlarda grip virüsleri öncelikle öksürme ve hapşırma yoluyla çıkan solunum damlacıklarıyla bulaşır. Aerosoller ve virüs tarafından kontamine olmuş ara nesneler ve yüzeyler yoluyla da bulaşır.
Grip virüsü Orthomyxoviridae familyasına mensup örtülü bir RNA virüsüdür. Virüsteki nükleik asit sekiz tane negatif anlamlı RNA'dan oluşur. RNA'nın kopyalanmasında hata oranı yüksek olduğu için virüs genomu sürekli değişim hâlindedir. Ayrıca aynı hücreyi birden fazla virüsün enfekte etmesi durumunda viral RNA parçaları birbirleriyle karışıp yeni genetik kombinasyonlar oluşturabilirler. Bu nedenlerden dolayı vücudun bir grip türüne karşı kazandığı bağışıklık ertesi yıl ortaya çıkan yeni bir salgına karşı genelde etkisiz olur.

Grip, virüs enfeksiyonu olduğu için tedavisi yoktur. Antibiyotikler tedaviye yaramazlar çünkü antibiyotikler yalnızca bakterilere etki ederler. Yaklaşık bir hafta içinde hastalık kendiliğinden iyileşecektir ancak doktora gitmek ve 3-5 gün iyice dinlenmek gereklidir. Bol sıvı tüketilmesi de salgıların rahatça dışarı atılmasını sağladığından iyileşmeyi hızlandırır.
Virüs, öksürük ve hapşırmak ile yayılan damlacıklarla, ayrıca öpüşme ve tokalaşma gibi temaslar yoluyla da bulaşır. Bu nedenle hasta kişilere temas etmekten ve onlarla ortak eşya (havlu gibi) kullanmaktan sakınılmalıdır. Hasta olan kişi çevresindekilere hastalığı bulaştırmamak için eşyalarını ayırmalı, çok zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmamalıdır. Neredeyse her virüste ölme olasılığı (Çok düşük olsa da) vardır. Bu yüzden gribi olabildiğince çabuk atlatmaya bakılmalıdır. Binlerce çeşit grip virüsü olduğu için ömür boyu kalıcı bağışıklık kazanılamaz.
Aşı olması önerilen kişiler şunlardır:

65 yaş ve üstündeki kişiler
Kronik hastalığı olan kişiler: kronik kalp, akciğer, karaciğer, böbrek, şeker hastalığı ve benzeri hastalığı olanlar.
Bağışıklık sistemleri zayıflamış olan kişiler: kanser hastaları, bağışıklık sistemi hastalığı olanlar, organ ve kemik iliği nakli yapılan kişiler
Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve gençler
Hastanelerde çalışan doktor, hemşire ve hasta bakıcılar; kreş ve huzurevleri çalışanları
Yüksek risk grubundaki kişilerle yakın temasta olan kişiler
İlk üç aydan sonraki hamile kadınlar
Altıncı ayından itibaren bebekler
Çevredeki insanlar grip ise grip aşısı olunması kesinlikle önerilmektedir.

Hastalığın en bilinen adı olan ''Grip'' kelimesi Galya yerlilerinin dilinde bulaşmak manasına gelen ''gripan'' kelimesinden köken almaktadır. Hastalığın tıbbi literatürdeki adı olan ''influenza'' kelimesi ise İtalyancada ''yıldızlardan gelen gizli kuvvet'' manasına gelen bir kelimeden türemiştir. Hastalığa "flu", "nezle" ve "paçavra hastalığı" gibi isimler de halk tarafından verilmiştir.
Grip hastalığı hakkındaki kayıtlar çok eski zamanlara kadar dayanmaktadır. Hipokrat M.Ö. 5. yüzyılda Sicilya'da ordu içerisindeki bir grip epidemisini kayda geçirmiştir. Kayıtlara geçmiş en eski pandemi ise 1510 yılında olmuştur. Malta'da başlayan bu pandemi Sicilya yoluyla neredeyse tüm Avrupa'yı etkisi altına almıştır. Daha sonra 1580, 1780-1782, 1830-1833, 1847-1850, 1889-1892 pandemileri 20. yüzyıl öncesi büyük grip salgınları olarak tarihe geçmiştir.

20. yüzyılda ise başta 1918 İspanyol gribi olmak üzere birçok pandemi kayıtlara geçti. 1918-1919 pandemisi bilinen en şiddetli grip salgını olarak 20 milyonu aşan insanın ölümüne sebep oldu. Daha sonraki dönemde 1972 yılından 1981 yılına kadar zaman diliminde saptanan altı epidemide ise 200.000'den fazla insan ölmüştür.
20. yüzyılda üç influenza pandemisinin her biri epidemiyolojik açıdan farklılık göstermektedir. Örneğin 1957 pandemisi genellikle çocuk yaş grubunu etkilemiş olup alınan önlemler de genellikle bu gruba yönelik olmuştur. Buna karşın 1968'de tüm yaş grupları etkilenmiştir. 1918'deki pandemi ise özellikle genç erişkin grubu etkilemiştir.

Hastalığın etkeni olan influenza virüsü, ilk defa 1933'te Smith tarafından izole edilebildi. Akabinde influenza B, 1939 yılında Francis ve İnfluenza C virus 1956 yılında Taylor tarafından izole edilmiştir. 1941 yılında virüslerin hemaglutinasyon özelliğinin tanımlanmasıyla geriye dönük bir araştırmaya imkân bulunmuş oldu. Daha önceki pandemilerin canlılarda oluşturduğu antikorların hemaglutinasyon inhibisyonları ile geçmiş pandemilere sebep teşkil eden influenza tipleri aydınlatılmış oldu. Bir nevi serolojik arkeoloji oluşturulmuş oldu. 1940 yılında ilk influenza aşısı, 1960 yılında da tedavi ve profilakside kullanılan amantadin geliştirilmiştir.

İspanyol gribi ya da nezlesi, ilk olarak 11 Mart 1918'de ABD'nin New Mexico eyaletinde tespit edildi.
1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün bir alt grubunun yol açtığı bir salgındır. 18 ayda 50 ile 100 milyon arasında insanın ölümüne yol açarak dünya tarihinin bilinen en büyük salgını olmuştur. Grip zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok sağlıklı erişkinleri etkilemiştir. İlk başlarda hayvanlardan insanlara geçtiği sanılan hastalık daha sonraları hava yolu ile bulaştığı fark edilmiş ve korunmak için maske takmanın önemi anlaşılmıştır.
Salgın İspanya'da başlamadı. İspanyol gribi olarak adlandırılmasının nedeni İspanya'nın Birinci Dünya Savaşı'nda yer almamış olması ve askeri sansürün olmaması nedeniyle ilk kez gündeme gelmiş olmasıdır.

Avian influenza, tavuk vebası ya da kuş gribi olarak da bilinir. İnfluenza, A grubu virüslerin neden olduğu bir hastalıktır. Virüsün H5N1 adındaki türevi insanları da öldürebilir. Hastalık göçmen kuşların salyaları ve dışkılarıyla temas sonucu bulaşmaktadır.
Ateş, öksürük, boğaz ağrısı, üşütme ve kas ağrısı gibi belirtileri başlangıç belirtileridir. Hastalık ilerledikçe zatürre, solunum yetmezliği gibi hastalıklar ortaya çıkabilir. Hastalık ilk olarak 2005-2007 yılları arasında ortaya çıkmıştır.

Ulusal Grip Merkezleri
Grip mevsimi
Burun akıntısı
Antijenik sapma
Antijenik kayma
Köpek gribi
Grip pandemisi

Gıda kaynaklı hastalık, içine yabancı etmen karışmış besin tüketimi sonucu meydana gelen herhangi bir hastalıktır. Genelde gıda zehirlenmesi ifadesi kullanılsa da bu genelde hatalıdır.
Gerçek gıda zehirlenmesi besinde bulunan yabancı bir kimyasal madde veya doğal toksini yemek yoluyla meydana gelir. Gıda kaynaklı hastalıkların çoğu aslında patojen bakteri, virüs, prion veya parazitlerin neden olduğu gıda yollu enfeksiyondur. Bu tür enfeksiyonlar genelde besinin hatalı depolanması, hazırlanması veya servisinin yapılmasından kaynaklanır. Yemek hazırlanması sırasında, öncesi ve sonrasında hijyen kurallarına uyulması bir hastalığın bulaşma olasılığını azaltır. Besinin hastalığa yol açmaması için onun takibine beslenme güvenliği denir. Besin kaynaklı hastalıklar çevreye etki eden pek çok toksin tarafından da meydana gelebilir.

Bakteriler
Kimyasallar
Alerji reaksiyonlar

Gıdalarımızın çoğunda çeşitli bakteriler bulunmaktadır. Ancak bunlar doğal şekillerde ve belli bir oranda bulunur. Ancak bu bakteri sayısı ve türleri çeşitli etmenlere göre değişebilir. Aşırı bakteri çoğalması, farklı bakteri türleri gibi etmenlerden bir ya da birkaçı gıda maddesi üzerinde vuku bulursa. Bu olay sonucunda söz konusu besin vücuda alındığında gıda zehirlenmesine yol açabilmektedir. Isı ve zaman faktörleri gıda üzerlerindeki bakteri oluşumlarında doğrudan rol oynar.

01:00-----------1
01:20-----------2
01:40-----------4
03:00-----------512
05:00-----------32,768
07:00-----------2,097,152
Örnek; Saat başına X gıda maddesinde X bakterisinin ortalama çoğalma sayısı.
Ayrıca bakterilerinin çoğalmasında en önemli etmenlerden biri ortamın ısı seviyesidir. 5 ila 60 °C ısı seviyeleri arası bakterilerin üremesi açısından uygun ortamlardır. Bir başka etmen de ortamın nem seviyesidir. Nem'in yüksek oluşu bakterilere elverişli bir ortam hazırlar.
Çeşitli gıda maddelerinde bakteriler, daha rahat üreyebilmektedirler. Bunlar;

Et
Yumurta
Süt ve süt ürünleri
Kümes hayvanları eti
İşlem görmüş etler
Deniz ürünleri

Salmonella: Genellikle kümes hayvanlarından elde edilen ürünlerde. (Bkz.Salmonellosis)
Bacillus cereus: Tahıllar, et ürünleri ve pirinç.(Bkz.Bacillus)
Staphylococcus aureus: Et ve kümes hayvanlarının ürünlerinde, krema ve mayonez içeren çeşitli gıda maddelerinde.

Gıda maddelerine çeşitli kimyasallar eklendiği ya da karıştığında kimyasal maddenin özelliğine bağlı olarak gıda zehirleyici bir unsura sahip olabilir. Söz konusu kimyasalların başlıca zehirleme sebepleri toksik veya toksik etki meydana getirici oluşudur. Yani bir kimyasal maddenin vücudu zehirleyebilmesi için vücudun işleyişini, hücreleri, sinir sistemi gibi bir ya da birden fazla unsuru doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemesi gerekir.

Sindirim sistemi bozuklukları: Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal
Sinir sistemi bozuklukları: Bilinç kaybı, havale, rahatsızlık hissi, hareketlerde uyumsuzluk
Solunum sistemi bozuklukları: Nefes darlığı, morarma, solunum durması
Dolaşım sistemi bozuklukları: Nabız bozukluğu, kalp durması
Sarılık

Halsizlik (mide bulantısı)
Kusma,
İshal,
Mide krampları ve  mide ağrısı,
Enerjisizlik ve zayıflık eksikliği,
İştah kaybı,
Yüksek ateş,
Kas ağrıları,
Titreme.

Çeşitli maddelere karşı vücut tolerans seviyesi düşük ya da aşırı duyarlı olabilir. Bu durumda ortaya çıkan bazı durumlara alerjik reaksiyon denmektedir.

Uluslararası Hastalık Sınıflandırması (İngilizceː International Classification of Diseases, kısaca ICD); epidemiyoloji, sağlık yönetimi ve klinik amaçlarla dünya çapında kullanılan bir tanılama aracıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından derlenir. ICD'nin resmi ve tam adı "Hastalıkların ve İlgili Sağlık Sorunlarının Uluslararası İstatistiksel Sınıflandırması"dır (International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems).
Bir hastalık sınıflandırması, hastalık isimlerinin kesin kriterlere göre bir araya getirilmesinden oluşan bir kategoriler sistemi olarak tanımlanabilir. Hastalıkları, vücudun etkilenen bölgesine göre; hastalığın neden veya nedenlerine göre (etiyoloji); dokudaki patolojik değişikliğin türüne  (morfoloji) ya da sonuçta ortaya çıkan fonksiyonel anormalliğe göre sınıflama yapmak mümkündür. Sınıflandırmalar bu eksenlerden birine ya da diğerine dayanarak şekillendirilebilir. Fakat pratikte, hastalıkların vücudun birden fazla bölümünü etkileyebilmeleri, bazı hastalıkların nedeninin bilinmemesi ve bazı patolojik değişikliklerin özgün olmaması gibi nedenlerle hiçbir eksen tek başına yeterli değildir. Alternatif olarak, her bir hastalığın birkaç eksene göre sınıflandırıldığı, çok eksenli bir sınıflandırma kurulabilir ancak bu durum hastalığın tüm kriterlere göre tanımlanmasını gerektireceğinden kullanımı zorlaştırır.
Hastalıkların istatistiksel sınıflandırması, hastalık verilerinin kullanıcı tarafından kolayca değerlendirilip incelenebileceği bir formda sunulmasına gereksinim duyar. O halde, kullanışlı ve anlaşılır bir enformasyon elde edebilmek için, hastalıkların sistemli ve anlamlı bir şekilde düzenlenmesi gereklidir. Bu amaçla, tamamen teorik bir yaklaşım yerine pratik bir yaklaşımda bulunmak en uygun yoldur ve ICD'nin geliştirilmesinde bu yaklaşım göz önüne alınmıştır. ICD, etioloji, topografi vb. kökenli sınıflandırma ile araştırmalar, hasta kayıtları ve yönetim için gereksinim duyulan uzlaşma noktalarının sağlandığı bir sınıflamadır.
ICD, istatistiksel bir sınıflamadır ve bu noktadan hareketle yola çıkmaktadır. Burada ICD'nin getirdiği istatistiksel sınıflama ile tıp kitaplarında bölüm başlarında bulunan hastalık sınıflandırmaları arasındaki ayrımı belirlemek gerekir. Burada, genellikle birbiri ile karıştırılabilecek durumlarla etkenlerinin farklılığına göre düzenlenmiş bir hastalık grubu değerlendirilir. İstatistiksel sınıflamada ise birbirine benzer hastalık veya durumlar bir araya getirilip, taşıdıkları öneme göre sınıflandırılmaktadır. Buna ek olarak her hastalık için o hastalığa özgü bir kod kullanılmaktadır. Bu yapısı sayesinde ICD, gerek sağlık hizmetlerinin yönetimi, gerekse epidemiyolojik çalışmalarda kullanım kolaylığı sağlamaktadır. Hasta takibi, hasta kayıt ve arşivlerinin tutulması ve bunlara erişim, kaynak yönetimi gibi idareye yönelik kullanımının yanı sıra hastalıklarla ilgili istatistiksel çalışmalar ve uluslararası niteliği sayesinde ülkeler arasında sağlıkla ilgili karşılaştırmalar yapma olanağı da vermektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere ICD'nin önemli bir fonksiyonu da hastalıklara uluslararası ortak bir dil kazandırmaktadır.
Bunlara ek olarak ICD, hastalık ve ölüm kodlamalarında getirdiği bazı uluslararası kural ve hatırlatmalarla hastalık tanısının yazılması ya da ölüm nedeninin belirtilmesinde kayıtların mümkün olduğu kadar doğru tutulması konusunda dolaylı bir katkıda da bulunmaktadır.

Hastalıklarla ilgili istatistik çalışmalarının geçmişi 300 yıl öncesine kadar dayanmaktadır. İlk etkin çalışma 17. yüzyılın sonunda İngiltere'de John Graunt'un hazırlamış olduğu ölüm verileri ile ilgili London Bills of Mortality adlı çalışmadır. Graunt bu çalışmasında, ölüm kayıtlarında ölen kişilerin yaşlarının yazılmadığı tarihlerde, 6 yaşın altında ölen çocukların oranını hesaplamaya çalışmış ve o günün koşullarına göre oldukça iyi bir tahminde bulunmuştur. Graunt bu hesaplamayı yaparken, ölüm nedenlerinin çocuklar için de benzer olduğu varsayımından hareket etmiştir.
Hastalıkların sistematik bir şekilde sınıflandırılması ile ilgili gelişmeler ise 18. yüzyılda başlamıştır. Bugünkü mevcut sınıflamanın yapısı büyük ölçüde İngiltere Genel Kayıt Bürosunda ilk tıbbi istatistik uzmanı olarak çalışan William Farr'ın çalışmalarına dayanmaktadır. Yüzyılın 2. yarısında çalışmalar hastalık terminolojisi ve bunların kullanımında uluslararası birlikteliğin sağlanmasına odaklanmıştır. Bu dönemlerde dikkati çeken üçüncü bir nokta da hastalıkların istatistiksel sınıflamasının uluslararası önemi olmuştur.
Uluslararası İstatistik Enstitüsü, 1891 yılında Jacques Bertillon başkanlığında ölüm nedenleri ile ilgili yeni bir sınıflama hazırlanması için bir komite kurmuş, bu komitenin yaptığı çalışmalar 1893 yılında bitirilmiş ve önerileri Enstitü tarafından kabul edilmiştir. Sınıflama, genel hastalıklar ile belli bir organ ya da anatomik bölgeye özgü hastalıkların birbirinden ayrılması ilkesine dayanmaktadır. Bu çalışma başlangıçta "Bertillon Ölüm Nedenleri Sınıflaması" olarak adlandırılmış ve birçok Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ülkelerinde kullanılmaya başlanmıştır.
1900 yılına Fransa hükûmeti, Ölüm Nedenleri Uluslararası Sınıflamasının (Bertillon Ölüm Nedenleri Sınıflaması) revizyonu için çağrıda bulunmuş ve bu girişim yaklaşık 10 yılda bir yapılan revizyon konferansları serisini başlatmış ve bugün onuncu revizyon olan ICD-10'a kadar ulaşılmıştır. 1948 yılında kurulan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 6. konferanstan bu yana Hastalıkların Uluslararası Sınıflamasından sorumlu olmuştur.
Bu tarihsel gelişim süreci içinde, bazı dönemlerde ICD yapı ve içeriğinde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bunlardan birincisi, önceleri sadece ölüm nedenlerini kapsayan sınıflamaya hastalık nedenlerinin de dahil edilmesidir. 1938 yılında yapılan 5. konferansta morbidite istatistikleri için hastalık sınıflamasına olan gereksinim dile getirilmiş ve 1948 yılındaki 6. konferans "Ölüm Nedenleri ve Hastalıkların Uluslararası Listesi"nin revizyonu amacıyla toplanmıştır. Bu konferansta hem mortalite hem de morbidite ile ilgili kapsamlı bir liste kabul edilmiştir. Bununla beraber ölümün temel nedenini seçmede uluslararası kurallar getirilmiş, hayatı istatistikler ve sağlık istatistikleri alanında uluslararası işbirliğinin sağlanması konusunda önerilerde bulunulmuştur.
Önemli değişikliklerin bir ikincisi de 1975 yılında kabul edilen 9. revizyonda gerçekleşmiştir. Bu değişiklikler, daha spesifik kodlama için belli bazı kodlara isteğe bağlı 5. bir basamak dahil edilmesi, neoplazmların morfolojileri ile ilgili ayrı bir kod grubu (M kodları) oluşturulması, bazı tanısal durumlarda isteğe bağlı çift kodlama sisteminin getirilmesi ve akıl hastalıkları ile ilgili her bir kategorinin içeriğinin açıklanmasıdır. Bu sonuncusunun nedeni, akıl hastalıklarında uluslararası kabul görebilecek bir terminolojinin bulunmasındaki güçlüktür. ICD-9 kitapçığı 1977/78 yıllarında basılmış ve pek çok ülkede kullanıma girmiştir.
Üçüncü önemli değişiklik de, 1989 yılında Cenevre'de toplanan 10. uluslararası konferansta kodlama sisteminde yapılan köklü değişikliktir. DSÖ 1991 yılında ICD-10'un yayınlanmasını kabul etmiş, 1994 yılında da uygulamaya geçirilmesini planlamıştır.

Terminologia Anatomica
Terminologia Embryologica
Medical Subject Headings
Onkolojik Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması
Uyku Bozukluklarının Uluslararası Sınıflaması
Anatomik Terapötik Kimyasal Sınıflandırma Sistemi
ICD-10

Free ICD-9-CM Coding software 3 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ICD-10 online (english)30 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Official website of WHO
Classifications online (english) 29 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Official website of WHO

Hmonglar, (Vietnamca Mẹo) Doğu ve Güneydoğu Asya'nın yerli halklarından biridir. Çoğunlukla güney Çin'in ormanlık dağlık bölgelerinde (Guizhou, Siçuan, Yunnan eyaletleri ve Guangxi Özerk Bölgesi), Laos, Vietnam ve Tayland'da yaşamaktadırlar. Çin'de, sayıları 15 milyondan fazla olan Miao milliyetine mensupturlar.

Hmong-related web sites17 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Publications list27 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hmong Studies Internet Resource Center18 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hmong culture studies19 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hmong history and culture13 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. articles by Hmong Australian anthropologist, Dr. Gary Yia Lee
Hmong Contemporary Issues
Being Hmong Means Being Free

ICD-11, Uluslararası Hastalık Sınıflandırmasının (ICD) on birinci baskısıdır. ICD-10'un yerini alarak güncel olarak kullanılmakta olan baskıdır. ICD, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından geliştirilmekte ve her yıl güncellenmektedir. ICD-11'in geliştirilmesi 2007'de başladı ve 55 ülkeden 300'den fazla uzmanın 30 çalışma grubuna ayrıldığı  ve dünyanın dört bir yanından 10.000 ek önerinin de alındığı on yılı aşkın bir çalışma sonrasında tamamlanmıştır. Mayıs 2011'de alfa sürümü ve Mayıs 2012'de beta taslağının ardından, ICD-11'in kararlı sürümü 18 Haziran 2018'de yayımlandı. 25 Mayıs 2019'da 72. Dünya Sağlık Toplantısı sırasında tüm Dünya Sağlık Örgütü üyeleri tarafından resmi olarak onaylandı 

Resmi YouTube kanalı
WHO-FIC Sınıflandırmaları ve Terminolojileri
WHO-FIC Bakım Platformu
ICD-11 Ana Sayfa
Mortalite ve Morbidite İstatistikleri için ICD-11 tarayıcısı (MMS için ICD-11)

Irkçılık, farklı bir ırk veya etnik kökene sahip oldukları için diğer insanlara yönelik önyargı, ayrımcılık veya düşmanlıktır. Irkçılık davranışını gösteren kişiye ise ırkçı adı verilmektedir.
Irkçılık genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir. Ortaya çıkış nedenleri arasında çoğunlukla ekonomik nedenleri olması yanı sıra düşünsel nedenlere de dayanmaktadır.
Irkçılık terimi çoğunlukla, kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirlemek (etnik merkeziyetçilik), farklılık korkusu (zenofobi), ırklar arasında birleşmelere ve ilişkilere karşıtlık ve milliyetçilik gibi kavramları da anlatıyor olabilir. Irkçılık; sosyal ayrımcılığı, ırklar arasında fark gözetilmesini ve soykırıma kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir.
Irkçılık genel hatlarıyla incelendiğinde kendi kanını taşıyan, aynı dili konuşan ve aynı soydan gelenlerin başka soylardan gelenleri aşağılaması olarak algılanır. Irkçılar kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırabilirler: Kafkasyalı (beyaz ırk), Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı. Daha sonra bütün canlıları sınıflandıran İsveçli biyolog Carl Linnaeus (1707-1778) deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımladı. Onu izleyen biyologlar da fiziksel özellikleri temel alan ırk grupları üstünde çalıştılar. Ne var ki, bu tür sınıflandırmaların bilimsel ve kesin olmadığı daha sonra anlaşıldı.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası ırkçı politikaları nedeniyle Holokost sürecinde milyonlarca kişiyi öldürdü. Aynı zamanda Nazilerin Sovyet savaş esirlerine işledikleri suçlar da bu kapsamda gerçekleşti.

Irkçı olarak adlandırılan kişiler günümüzde çoğu toplum tarafından olumsuz değerlendirilmektedir. Tarihte, Avrupalılar'ın Amerika'yı keşfetmesinin ardından, köle adı altında alınıp pazarlanan, Afrika kökenli halkı suistimal eden Amerikalılar başta olmak üzere; ırkçı kavramı, tarihte normal karşılansa da, günümüzde olumsuz değerlendirilmektedir. Tarihte; ırkçı kişilerin haricinde, ırkçı kurum ve kuruluşlara rastlanabilmektedir. Bu tür derneklerin başında "Ku Klux Klan" gibi yasa dışı örgütler gelmektedir. Malcolm X, ırkçılık karşıtlığının önemli bir simgesidir.

Bilimsel ırkçılık, sözdebilimsel teknikler ve hipotezler kullanarak ırkçılık, ırk aşağılaması veya ırk üstünlüğüne olan inancın onaylanmasıdır.

Kalıtım (soyaçekim veya irsiyet olarak da adlandırılır), fenotipik özelliklerin ebeveynlerden yavrulara aktarılmasıdır. Oluşan hücreler veya organizmalar, ebeveynlerinin genetik bilgisini eşeysiz üreme ya da eşeyli üreme yoluyla edinirler. Kalıtım yoluyla bireyler arasındaki farklılıklar birikebilir ve bu durum türlerin doğal seçilim yoluyla evrimleşmesine neden olabilir. Biyoloji biliminde kalıtım çalışmaları genetik olarak adlandırılır.

İnsanlarda, göz rengi kalıtsal özelliğin bir örneğidir. Örneğin "Kahverengi göz özelliği" bireye ebeveynlerin birisinden kalıtsal olarak aktarılabilir. Kalıtsal özellikler genler tarafından kontrol edilir ve bir organizmanın genomundaki genlerin tamamına genotip adı verilir.

Stanford Encyclopedia of Philosophy entry on Heredity and Heritability 6 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
""Experiments in Plant Hybridization" (1866), by Johann Gregor Mendel," by A. Andrei at the Embryo Project Encyclopedia 22 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kardiyovasküler hastalık, kalp veya kan damarlarının (arterler ve venler) hastalıklarını içeren gruba verilen genel bir isimlendirmedir. Kardiyovasküler hastalık dolaşım sistemini etkileyen herhangi bir hastalığı tanımlar. Özellikle kalp hastalıkları, beyin ve böbrek damarlarını etkileyen hastalıklar ve periferik damar hastalıkları bu gruba girer. Kardiyovasküler hastalıklarının nedenleri çeşitlilik göstermesine rağmen en sık nedenler ateroskleroz ve / veya hipertansiyon olarak görülmektedir.
Kardiyovasküler hastalıklar dünya çapında ölümlerin en büyük nedenidir. Son yirmi yıl içinde, kardiyovasküler hastalıklardan ölüm oranları yüksek gelirli ülkelerde düşmüş olsa da hastalık ve ölüm oranları düşük ve orta gelirli ülkelerde şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde artmıştır. Bu hastalıklar genellikle yaşlı yetişkinlerde görülse de özellikle ateroskleroz, geçmişi çocukluk çağına dayandığından birincil korunma çabaları yaşamın erken dönemlerinde başlamalıdır Bu nedenle ateroskleroz önlenmesinde  sağlıklı beslenme, egzersiz ve sigaradan kaçınma gibi risk faktörlerini ortadan kaldırmaya yönelik artan vurgu vardır.

Koroner kalp hastalığı (ayrıca iskemik kalp hastalığı veya koroner arter hastalığı)

Kardiyomiyopati - kalp kası hastalıkları

Hipertansif kalp hastalığı - Yüksek tansiyona sekonder kalp hastalıkları

Kalp yetmezliği

Kor pulmonale - kalbin sağ tarafında yetmezlik

Kardiyak aritmiler - kalp ritim anormallikleri

İnflamatuar kalp hastalığı
Endokardit - kalp iç katmanı (endokard) inflamasyonu. En sık tutulan yapılar kalp kapaklarıdır.
İnflamatuar kardiyomegali
Miyokardit - miyokard (kalp kası) inflamasyonu
Kalp kapak hastalıkları

İnme ve serebrovasküler hastalıklar

Periferik arter hastalığı

Frank işareti

Curlie'de Kardiyovasküler hastalık (DMOZ tabanlı)
WHO - cardiovascular_diseases9 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WHO - Global atlas 9 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kemoterapi, "ilaçla (Sitotoksik) tedavi" anlamına gelmekle birlikte, daha çok kanser hücrelerini etkileyen kanser ilaçları kullanılarak yapılan tedavi için kullanılan terimdir. Bunun için kullanılan ilaçlara "antikanser" ilaçlar da denmektedir. Kemoterapi tedavisinde tek başına "antikanser" ilaçlar veya cerrahi ve radyoterapi ile birlikte uygulanabilir.
Başlıca amaçlar:

Kanseri tedavi etmek. Kanser hücrelerine ait izler tümüyle ortadan kalktığında kanser tedavi edilmiş sayılmaktadır.
Kanseri kontrol etmek. Genel olarak kanserin yayılımını önlemek ve büyümesini yavaşlatmak, kanserin kontrol altında tutulması olarak kabul edilmektedir.
Kanserin yol açtığı belirtileri gidermek. Bazı kemoterapi uygulamalarının temel amacı hastanın yaşam niteliğini yükseltebilmek için ağrı ve benzeri belirtileri ortadan kaldırmak ya da hafifletmektir.
Kemoterapi ilaçlarının her zaman istenilen faydayı sağlaması mümkün olmayabilir. Kanser tümörleri tedavi ile yok edilemiyorsa veya tedavide geç kalındı ise, kanser hücreleri kan damarları ya da lenfler yoluyla vücuda yayılabilir. Bu durumda metastaz (yayılma) denilen durum meydana gelmiş olur.

Kemoterapi, çeşitli kanser türlerinin tedavisinde aşağıdaki amaçlarla kullanılmaktadır:

Tedavi Türleri, multidisipliner bir sağlık kurulu tarafından hastanın bireysel ihtiyaçları ve durumuna göre hazırlanır.

Farklı kanser türlerinin özelliklerine, hastanın durumuna ve tedavi hedeflerine göre çeşitli kemoterapi türleri uygulanmaktadır.

Doz Yoğunluğu Ayarlanmış Kemoterapi
Kesintisiz Kemoterapi
Oral Kemoterapi
Yüksek Doz Kemoterapi
Metronomik Kemoterapi
Bölgesel Kemoterapi
Neuro-Onkolojik Kemoterapi
Destekleyici ve Rehabilitatif Kemoterapi
Multimodal Tedaviler
Farmakogenomik Kemoterapi

Kemoterapi ilaçları hastanın bağışıklık sistemini de etkilediğinden, kemoterapi sırasında hastanın bulaşıcı hastalıklara karşı direnci düşmektedir. Bu etkinin en fazla görüldüğü dönem kemoterapiden sonraki 5-15. günler arasındadır. Bu nedenle kemoterapi tedavisi gören hastaların özellikle bu dönemde bulaşıcı hastalığı olanlardan uzak durmaları, hijyen kurallarına daha fazla dikkat etmeleri gerekmektedir.
Ayrıca bazı kemoterapi ilaçları bazı hastalarda yorgunluk, bulantı, kusma ve saç dökülmesine de yol açabilir. Bulantı ve kusmayı önlemek için oldukça etkili ilaçlar geliştirilmiştir. Kemoterapiye bağlı olarak dökülen saçlar tedavi kesildikten sonra geri gelmektedir.Kemoterapi gören hasta stresli olmaktadır fakat açlıkla siniri ve stresi azaltabileceği söylenmektedir. Bazı hastalarda Raynaud fenomeni rahatsızlığı da geliştiği gözlemlenmiştir.

Tıbbi anlamda 'komplikasyon' terimi, bir rahatsızlığın, hastalığın veya tıbbi tedavi işleminin ön görülebilen istenmeyen etkileridir. Komplikasyonlar bir hastalığın gidişatını kötü yönde etkiler. Komplikasyonlar mevcut hastalığın ağırlaşması veya diğer organ sistemlerini etkileyen yeni şikayet ve bulguların ortaya çıkması olarak görülebilir. Altta yatan hastalıkla birlikte komplikasyonlar yeni hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olabilirler. Ayrıca uygulanan tedavilere de bağlı komplikasyonlar ortaya çıkabilir.
Komplikasyonların ortaya çıkması birçok sebebe bağlıdır. Bunlar hasta yaşı, hastanın mevcut diğer hastalıkları, bağışıklık sistemi, kullanılan ilaçlar ve geçirdiği cerrahi müdahaleler, bağışıklı sisteminin durumu gibi faktörlerdir.
Komplikasyonlar Sekel ismi verilen ve bazı hastalıkların özellikle akut döneminde ortaya çıkan ve kalıcı hasarlar bırakan durumlar ile karıştırılmamalıdır. Sekeller genellikle hastalığın oluşum sürecinde erken dönemlerde veya iyileşme sürecinde geç dönemde ortaya çıkabilir. Örneğin geçirilmiş bir inmeye bağlı vücudun bir tarafında meydana gelen kalıcı kuvvet kaybı bir sekeldir.

İyatrojenik komplikasyonlar uygulanan tedaviye bağlı ortaya çıkan komplikasyonlardır ve çok çeşitlidir:
İlaçlar: Hastaya uygun olmayan ilaç verilmesi, uygun olmayan dozda verilmesi, taşınma kurallarına uyulmaması, ilacın yanlış yolla kullanılması gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Bunlardan korunmak için elektronik reçete kullanımı, saklama ve transport kurallarına uyulması, ilaçların önceden ayarlanmış dozlarda paketlenmesi gibi koruyucu önlemler uygulanabilir.
Cerrahi: Cerrahi kaynaklı komplikasyonlar anestezi kaynaklı olabilir. Bunlar yanlış hasta veya yanlış taraf cerrahileri olabilir. Bunları engellemek için evrensel kurallar uygulanmaktadır. Bunlar hastanın kimliğinin doğrulanması, cerrahi alanın ve tarafın işaretlenmesi, bunları cerrahi öncesi, cerrahi esnasında ve sonrasında çift taraflı kontrol esaslarına dayanarak tekrar tekrar kontrol edilmesi kurallarından oluşur.
Tanısal: Yanlış tanı, gereğinden fazla tanı, uygun olmayan tanılardır. Bu farklar hasta ve hekim farklılıklarından kaynaklanır.
İnsan, iletişim ve takım çalışması: İnsanların bir arada çalışma yeteneği, alt üst hiyerarşisinin yönetimi ve takım elemanlarının arasındaki iletişim gibi faktörlerden etkilenir.
Tedavi kaynaklı enfeksiyonlar: Tedavi kaynaklı komplikasyonların en sık sebebi hastalara uygulanan eksternal kateterlerden kaynaklanmaktadır. İdrar sondaları, santral veya venöz damar yolu uygulamaları, entübasyon işlemleri gibi işlemlerden sonra enfeksiyon görülme ihtimali artmaktadır. En sık görülen tedavi/hastane nedenli enfeksiyon kaynakları Escherichia coli, Proteus mirabilis ve Clostridium difficile'dir. Bu enfeksiyonların oluşumunda gösterilen en sık sebep el hijyenidir.

Konjenital bozukluk olarak da bilinen doğum kusuru, nedeni ne olursa olsun doğumda mevcut olan anormal bir durumdur. Doğum kusurları fiziksel, zihinsel veya gelişimsel engelliliklerle sonuçlanabilir.
Teratoloji bilimi doğumsal hasarların nedenlerini araştırır. Konjenital, teratolojide en çok kullanılan kavramdır. Prenatal (doğum öncesi) dönemde oluşan bazı anormal gelişimlerin (anomalilerin) sonucu olarak oluşan gelişim hataları doğumda bebekte fizyolojik ve morfolojik hataların görülmesine neden olur. Bu hatalara doğum defektleri (hataları) denir. Yani doğum defektlerini de içine alan konjenital (kongenital) sözcüğü doğum sırasında bebekte gözlenen olumlu ya da olumsuz her durumu; ama daha çok bir olumsuz durumu yani anomalileri (doğum defektlerini) açıklamakta kullanılan bir kavramdır. Konjenital sözcüğü genellikle "konjenital anomali" şeklinde kullanılır.

Örneğin, konjenital malformasyon, prenatal dönemde organogenez (dokulardan organların oluşum dönemi) sırasındaki organsal defektleri yani eksik ya da hiç oluşmamış organları ifade eder. Yani böbrek eksikliği gibi bir major defekt (büyük etkisi olan) veya major konjenital anomali olan renal agenezi veya sağ akciğer eksikliği gibi bir pulmoner hipoplazisi gibi hastalıkları ifade eder. Konjenital anomali belli organlara değil organizmanın genelinde de organogenezi etkileyebilir. Buna da konjenital sendrom denir. Örneğin, down sendromlu bir yenidoğanı (ilk 4 haftalık bebek) ele alalım. Bu çocukta 21. kromozom 2 adet olması gerekirken 3 tanedir. Bu yenidoğandaki fazla kromozom onun sadece belli bir bölgesinde değil, beyninde, reproduktif organlarında (üreme organları), yüzünde ve benzeri bölgelerinde morfolojik ve fizyolojik değişikliklere yol açacaktır. Konjenital anomaliler genellikle assosiasyon (birlikte) şeklinde görülür. Yani basit bir konjenital anomali yani organizmanın fizyolojisine çok büyük bir zararı olmayan bir minor defekt genelde tek başına ortaya çıkmaz. Bu minor defekt genellikle daha sonra ortaya çıkacak major defektin habercisidir. Yani bir yenidoğanda görülen düşük kulak gibi basit bir minor defekt, bir kardiyovasküler (kalple ilgili) veya bir adrenal korteks (böbrek kısmıyla ilgili) bir bozukluktan kaynaklanıyor olabilir. Örneğin, bir mutasyon sonucu oluşan konjenital adrenal hiperplazi adlı hastalığa yakalanmış bir erkek çocuğu ele alırsak, bu çocuk doğumda kulak düşüklüğü gibi minor bir doğum defektiyle doğduğunu varsayarsak, daha sonraki yaşlarında çocukta minör defektin altında yatan major defekt yani konjenital adrenal hiperplazinin etkileri görülecektir ki bu hastalık etkisiyle vücutta oluşan patolojik mekanizmalar şöyle gözlenir: Normalde stresli zamanlarda glandula suprarenalisten (böbrek üstü bezi) salgılanan kortizol hormonu (stres hormonu) çok az salgılanacağından böbrek üstü bezinde konjenital olarak büyük bir kalınlaşma gözlenecektir. Bu hastalıkta androjen hormonları yani erkeklik hormonlarında belirli bir artış gözlenecektir. Bu da puberte döneminde oluşacak kıllanma, genital organların çalışmaya başlaması gibi etkilerin bu çocukta 2-3 yaşlarında görülmesine neden olacaktır.Hatta bu hastalık yüzünden oluşan aldosteron hormonu (aldosteron böbreklerden Sodyum atılımını engeller, Sodyum'u extraceluler matrikse yani kana geri çeker, Sodyum da kana su çeker kan hacmi ve basıncı artar) segresyonunun (salgılanma) azalması nedeniyle extraselular sıvının intravaskuler bölümü diye geçen basitçe hücre dışı sıvının damar içi bölümü diye adlandırabileceğimiz yerlerde Sodyum miktarı azalacağından su miktarı da azalacaktır. Kandaki su miktarının ya da kan hacminin azalması kan basıncını azaltacak bu da birtakım fonksiyonları tetikleyip homeostazinin tekrar sağlanmasına neden olacaktır. Fakat bu homeostazinin yeniden sağlanması veya sağlanamaması sırasında oluşacak patolojik durum kronik sorunlara neden olacaktır. Örneğin düşük kan basıncı ADH hormonunun segresyonunu artırır. Bu da böbreklerden suyun kana geri emilimini artırır. Böylece kan basıncı yükselir. Homeostazi sağlanır fakat aldosteron yetersizliği bu homeostatik bozukluğun yani patolojik durumun sürmesine neden olacaktır.Yani kan basıncının düzenlenmesinde bu erkek çocuk hastada genel sorunlar olacaktır.

Biyoistatistiksel veriler bir teratolojik hastalığın nedenlerini (etiyolojisi) anlayabilmek tarafsız genellemeler yapmak için kullanılan olmazsa olmaz yöntemdir. Genellikle yenidoğanların %3'ünde major konjenital defektler %15'inde de minor konjenital defektler gözlenmiştir. Ayrıca bir minor defekt gözlenen yenidoğanların %3 ünde sonraki yaşam süreci boyunca major defekt gözlendiği, iki minor defekt gözlenenlerde ise bu major defekt görülmesi oranının %10 lara, üç minor defekt gözlenendeyse major defekt oranının %20'lere çıktığı biyoistatistiksel olarak veribankalarına kaydedilmiştir. Bu biyoistatiksel veri bize şu çıkarımı yaptırır: "...Minor defekt fazlalığı major defektlerin de görülme oranıyla doğru orantılıysa,minor defektler; altta yatan bir major defektin etkisi sonucu sonucu oluşmuştur; major defektin neden olduğu fizyolojik değişim minor defekti oluşturur..."
Bir başka istatistik de yeni doğanların binde 7 sinde gözlenen çoklu konjenital major defektler bebeğin birkaç gün içinde ölümüne neden olmakta olduğunu belirtmiştir ve de bebek ölümlerinin %20 sinin nedeni konjenital anomalilerdir. Ayrıca ikiz doğumlarda, binde 5 oranında konjenital anomaliler gözlenmiştir.

Konjenital anomalilerin %85 inin nedeni de genetik sorunlardır: anöploidi (kromozom fazlalığı veya eksikliği), poliploidi (3n kromozomla doğma-genelde ölü doğum gibi) Defektlerin temel nedeni teratojenlerin organizma üzerinde oluşturduğu stresör etkidir. Stresörün oluşturduğu alliostasiste bir patolojik denge kurulmasına rağmen anne karnındaki bebekteki bu patolojik durum doğum defektini doğuracaktır. Yani bebek, sigara, alkol, zararlı ilaçlar gibi teratojenlerin etkisi yüzünden bir genel adaptasyon sendromu etkisiyle doğacaktır. Ayrıca gebeliğin ilk haftalarında kullanılan talidormit gibi kusmaya, mide bulantısına karşı kullanılan ilaçlar teratojenik etki gösterip bebekte konjenital ekstremite (kol, bacak gibi uzuvlar) defektlerine neden olabilmektedir. Fakat penisilin gibi bazı antibiyotiklerin teratolojik açıdan bebeğe herhangi bir zararı görülmemiş, herhangi bir konjenital anomaliye neden olduğu biyoistatistiksel olarak saptanamamıştır. Genellikle ırka bağlı olmayan fakat bireysel genetikten kaynaklanan konjenital anomalilere ilaçların etkisi, her bireyin genetik yapısı farklı olduğundan her bireye aynı etkide bulunmayabilir; fakat genellikle (%60-70 oranında) hamilelik döneminde alınan ilaçlar bebekler üzerinde aynı konjenital anomaliye neden olduğu gözlenmiştir.

Latincede orijinal şekliyle "Kongenital" şeklinde geçen sözcük Fransızcada g harfinin /j/ şeklinde okunması yüzünden Fransız literatürüne "konjenital" olarak geçmiştir. Bu konudaki (embriyoloji) Latince yazılmış (Roma imparatorluğu dili) İlk Çağ kitaplarını çevirip bu konudaki ilk kitapları da Fransızca olarak yazıldığı için şu anki modern tıp kitaplarına da "Konjenital" şekliyle geçmiştir.

Konjenital hastalıklar kümesi içerisinde yer alan agenezis (aplazi), displazi, malformasyon ya da deformasyon niteliğindeki morfolojik bozuklukların bir bölümünde, hastanın yaşama yetisinin olmadığı görülür. Çoğu sendromların temelini konjenital malformasyonlar ve bunların neden olduğu klinik bulgular oluşturur.

Agenezis (agenesis) ya da aplazi (aplasia), bir dokunun ya da organın konjenital eksikliğidir.
Displazi (dysplasia) bir dokunun ya da organın yapısal bozuklukları olduğunu niteler.
Malformasyon, bir dokunun ya da organın konjenital biçim bozukluğudur.
Deformasyon, bir dokunun ya da organın edinsel kökenli anatomik biçim bozukluklarını niteler.
Hipoplazi (hypoplasia), bir dokunun ya da organın konjenital olarak küçük kalmasıdır.
Atrofi (atrophia), doğumsal olarak normal olan bir dokunun ya da organın sonradan küçülmesidir.
Konuyla ilgili çalışmaların bir bölümünde malformasyon ile deformasyon ve hipoplazi ile atrofi kavramları karıştırılmakta, birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.
Sağlık bilimlerindeki tanımlamalar arasında sıkça kullanılan kavramların amaçlarından biri de saptanan patolojinin edinsel ya da doğumsal niteliğini açıklamaya yöneliktir: Edinsel ya da Kalıtsal.

Edinsel (kazanılmış) olguların büyük bölümü çevresel faktörlerin neden olduğu patolojilerdir.
Doğumsal (konjenital) hastalıkların büyük bir bölümünün arka planında genetik köken yer alır; bu grup içindeki olgular “kalıtsal hastalıklar” olarak nitelendirilmektedir.
Doğumda ve doğumu izleyen yıllar içinde belirti vermeyen kimi patolojiler kalıtsal kökenli olabilir.

Konjenital hastalıkların 3 türü vardır;
1. Non-genetik konjenital hastalıklar (malformasyonlar)
    1.1. İnfeksiyon hastalıklarından kökenli malformasyonlar (TORCH)
1.2. Annenin gebelikteki sorunlarından kökenli malformasyonlar
1.3. Kimyasal maddelerden kökenli malformasyonlar
1.4. Fiziksel etkilerin neden olduğu malformasyonlar
2. Genetik kökenli hastalıklar (kromozom anomalileri, gen mutasyonları)
3. Multifaktöryel nedenli hastalıklar (çevresel faktörler+multipl gen mutasyonları)

Non-genetik konjenital hastalıklar (malformasyonlar) kümesinin bir elemanıdır. Gebe annenin bebeğinde konjenital anomalilere yol açan 4 önemli konjenital infeksiyon hastalığı bilinmektedir. TORCH nitelemesi hastalığa neden olan etkenleri baş harflerinden türetilmiştir:

Toksoplazma
Rubella
CMV
Herpes simpleks
Zika virüsü (bu gruba son birkaç yıl içinde girmiştir)
Benzer malformasyonlara neden olabilen öteki infeksiyonlar: Sifilis, Hepatit B, Kabakulak, Gonore, Parvovirüs, Varicella, HIV (AIDS)
Malformasyonlar-Sekeller:

Gelişme geriliği
Mikrosefali
Beyinde kalsifikasyon odakları
Zeka geriliği
İşitme kaybı
Hepatosplenomegali
Kanama/pıhtılaşma sorunları
Kalp anomalileri
Göz anomalileri
Neden olan etkene özgü infeksiyon hastalığı bulguları

Neden olabilen faktörler:

Diabetes mellitus
Fenilketonüri
Hipertermi
Madde bağımlılığı (tütün, alkol, er

Konotasyon veya konnotasyon, bir sözcüğün birincil ve edebî anlamlarının yanı sıra insanda uyandırdığı duygu ve düşüncelerdir. Genellikle olumsuz veya olumlu konotasyona sahip olmak şeklinde kullanılır. Örneğin Türkçede "şişko" sözcüğü olumsuz bir konotasyona sahip ve bazı durumlarda hakaret kabul edilebilirken aynı anlamdaki "kilolu" sözcüğü daha nötrdür. Benzer şekilde "tombul" sözcüğü de sevimlilik duygusu uyandırır ve daha olumlu bir konotasyona sahiptir.
Konotasyon kavramı sıklıkla denotasyon ile karşılaştırmalı olarak kullanılır. Denotasyon, bir sözcüğün birincil anlamını temsil ederken konotasyon, bahsi geçen sözcüğün diğer karakteristikleri ile ilgili bilgi verir. Mesela anne sözcüğün asıl anlamı ve denotasyonu "çocuk sahibi kadın"dır. Aynı sözcüğün konotasyonları ise "sevgi" ve "koruma" gibi kavramlardır.

Konotasyon sözcüğü Latince Latince: connotare (ilaveten işaretlemek) sözcüğünden gelir.

Örtmece

Koroner arter hastalığı, koroner arterlerin duvarlarında oluşan plaklardan ötürü ortaya çıkan bir hastalıktır. Koroner kalp hastalığı veya kısaca CHD (Coronary Heart Disease) olarak da adlandırılır.
Koroner arterler, aort damarından sağ ve sol ana korenerler olarak çıkan kalp dokusuna temiz kan taşıyan damarlardır. Kalbin epikardiyal bölgesinde seyrederler ve bu anadallardan çıkan daha küçük damarlarla kalp hücrelerine ulaşırlar. Sağ koroner arter bir tek anadal olarak seyrederken sol ana koroner arter aortadan çıktıktan yaklaşık 2 cm sonra sol ön inen arter ve sirkümfleks arter olarak ikiye ayrılmaktadır. Sol ön inen arter sol ventrikülün ön yüzünde seyrederken sirkümfleks arter kalbin arkasında seyretmektedir. Koroner Arterler arasında kollateral arter olarak isimlendirilen ara bağlantılarda bulunmaktadır. Koroner arterler ana atar damar olan aortadan aldıkları oksijenden zengin temiz kanı kalp hücrelerine taşımakla görevlidirler. Koroner damarlarda kan akımı esas olarak diastol dönemi denilen kalbin gevşeme döneminde olmaktadır. Koroner damarlar da diğer damarlar gibi intima, musküler tabaka ve adventisyadan oluşan üç tabakadan meydana gelmektedir.
Ateroskleroz damar duvarında lipid parçacıkların birikimi ile oluşan ve damarların lümenini (boşluğunu) tıkayarak normal kan akımını engelleyen patolojik bir süreçtir. Aterosklerozun koroner arterlerde meydana gelmesi ile oluşan hastalığa koroner arter hastalığı denilmektedir. Koroner ateroskleroz yıllar boyu süren bir süreç olup bebeklik döneminden itibaren başlamaktadır. Hastalık boyutuna genelde dördüncü onyıldan sonra gelmektedir.
Ateroskleroz gelişiminde kişisel ve çevresel faktörler rol oynamakta olup kişisel faktörler birinci derece akrabalarda koroner arter hastalığı olması, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, şeker hastalığı olması, yaş ve açıklığa kavuşturulamamış genetik faktörlerdir. Çevresel veya sonradan edinilen risk faktörleri ise sigara kullanımı, yüksek kolesterol içerikli beslenme, stresli ve pasif yaşam şeklidir.
Zamanla koroner arterler içerisinde gelişen lipid birikimleri damarlardaki kan akımını engelleyerek kalp kasının beslenmesini bozarak hastanın şikayetleri başlatmaktadır. Şikayetleri ilk önce yokuş çıkmak, koşmak, stresli anlar gibi kalbin kan ihtiyacının arttığı durumlarda oluşmaktadır, darlığın ilerlemesi ve yeterli kan akımın sağlanamaması ile ilerleyen dönemde istirahat anında bile şikayetler oluşmaktadır. En fazla görülen şikayet göğüs ağrısıdır, bunun dışında göğüste daralma, sıkışma, yanma da oluşturabilmektedir. Koroner arterdeki daralma ani şekilde oluşur ve kan akımı başka bir yerden sağlanamazsa (miyokard enfarktüsü) oluşmaktadır. Koroner arter hastalığının tanısında hastanın hikâyesi, EKG, efor testi, nükleer tıp tetkikleri, radyolojik tetkikler ve koroner anjiyografi kullanılmaktadır. Tıkanmanın yerini ve miktarını belirlemede ve kesin tanıda en etkili tetkik koroner anjiyografidir. Tedavisinde ilaçlar, cerrahi (baypas) ve perkütan müdahaleler (balon, stent) kullanılmaktadır. Hangisinin uygulanacağına koroner anjiyografide tespit edilen darlığın yeri ve miktarı, hastanın durumu ve hasta ile doktorun alacağı karara göre belirlenmektedir. Hangi tedavi şekli seçilirse seçilsin ömür boyu tedavi gerektiren bir hastalıktır. Dünyada şu an en fazla ölüme neden olan hastalık koroner arter hastalığıdır.

Frank işareti

Kalp Hastalıkları

Kuluçka süresi, canlının patojenik organizmaya, kimyasal maddeye ya da radyasyona maruz kalma ile belirgin belirtilerin ve bulguların ortaya çıkması arasında geçen süre. Tipik olarak enfeksiyon hastalıklarında, konakta belirtilerin ortaya çıkabilmesi için enfeksiyöz organizmanın çoğalması dönemidir.

Gizli ya da gecikme süresi de denilebilmektedir. Gizli dönem ve kuluçka süresi arasındaki fark: kuluçka süresi, bulaş ve hastalığın klinik başlangıcı arasındaki süreyi ifade ederken; gizli dönem, bulaş ve bulaştıktan sonra hastalığın yayılım göstermesi arasındaki zamanı ifade eder. Bu dönemlerin süreleri hastalıktan hastalığa ve hastalığa maruz kalan canlıya göre değişiklik gösterir. Bir kişi hastalık taşıyıcı olabilir, tıpkı belirti göstermeksizin boğazda streptococcus bulunması gibi. Hastalığa bağlı olarak, hasta kişi kuluçka süresinde bulaştırıcı olabilir ya da olmayabilir.
Klinik gecikme sırasında enfeksiyon subkliniktir. Viral enfeksiyonlarda klinik gecikme süresinde virüs aktif olarak replike olur. Uyku döneminde viral gecikme döneminden farklı olarak virüs replikasyonu olmaz. Örneğin HIV enfeksiyonunun klinik gecikmesinde. AIDS'in ilk başlarında HIV, hiçbir belirti göstermez ve hiçbir bulguya neden olmaz, buna rağmen lenf sisteminde çoğalır ve hızla birikerek geniş bir viral yüke neden olur. Bu kişiler hastalığı bulaştırabilirler.

"İçsel kuluçka dönemi" ve "dışsal kuluçka dönemi" terimleri vektör kaynaklı hastalıklarda kullanılır. İçsel kuluçka süresi etkenin kesin konak tarafından alınıp bu konaktaki gelişimini tamamladığı süredir. Dışsal kuluçka süresi ise etkenin ara konak tarafından alınıp bu konaktaki gelişimini tamamladığı süredir.

Bir hastalığa özel kuluçka süresini aşağıdaki faktörler de dahil çeşitli faktörler etkiler:

Enfeksiyöz etkenin dozu ya da alınma bölgesi
Alınma yolu
Enfeksiyöz etkenin çoğalma oranı
Konakçı duyarlılığı ve bağışıklık sisteminin durumu

Bireyler arası farklar nedeniyle, kuluçka süresi her zaman bir aralık olarak ifade edilir. Bu bilgiler her zaman mevcut olmasa da mümkün olduğunda %10 ila %90'lık bir aralığı ifade etmek en iyisidir. 
Birçok durum için yetişkinlerde kuluçka süresi çocuk ve bebeklerden daha uzun sürer.
Grip 

[[Prodromal dönem]]
Karantina
Pencere dönemi, bulaş ile enfeksiyonun laboratuvar testleri yapılarak tespit edilebilmesi arasındaki süre. Pencere dönemi kuluçka süresinden uzun ya da kısa olabilir.
Viral uyku
Yavaş virüs enfeksiyonu

Kuş gribinin küresel yayılımı, H5N1 virüsünün neden olduğu kuş gribinin bir pandemiye dönüşmesi olarak görülür. Diğer H5N1 influenza suşları bilinmekle birlikte, 2008'de ortaya çıkan yeni bir tür küresel çapta bir tehdit haline geldi.
Kuş gribinden dolayı on milyonlarca kuş öldü, yüz milyonlarcası da virüsün yayılmasını önleme amacıyla imha edildi. Kuş gribinden büyük ölçüde etkilenen ülkeler şunlardır: Güney Kore, Vietnam, Japonya, Tayland, Kamboçya, Laos, Endonezya, Çin, Malezya, Rusya, Kazakistan, Moğolistan, Türkiye, Romanya, Hırvatistan, Ukrayna, Kıbrıs Rum Kesimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Irak, Nijerya, Mısır, Hindistan, Fransa, Nijer, Bosna-Hersek, Azerbaycan, Arnavutluk, Kamerun, Myanmar, Afganistan, İsrail, Filistin, Ürdün, Burkina Faso, Almanya, Sudan, Fildişi Sahili, Cibuti, Macaristan, Birleşik Krallık, Kuveyt, Bangladeş, Suudi Arabistan, Gana, Çekya, Togo, Nepal ve Bhutan.
Kuş gribinin vahşi kuşlarda görüldüğü ülkelerse şunlardır: Avusturya, Bulgaristan, Danimarka, İran, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Polonya, Sırbistan-Karadağ, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan. İnsanlarda, kümes hayvanlarında, yabani kuşlarda, kedilerde ve diğer hayvanlarda kuş gribinin denetimi, Asya ve Afrika'nın birçok yerinde çok zayıf kalmaktadır. Yayılmasının tam boyutu hakkında çok şey bilinmemektedir.
Kuş gribi, Kuzey Amerika'da kuşlar üzerinde düşük patojenik endemik etkiye sahiptir.

2003'ten beri en çok ölüm 168 ile Endonezya'da gerçekleşmiştir. İkinci sırada 120 ile Mısır ve üçüncü sırada ise 64 ile Vietnam gelmektedir. Kuş gribinin en ölümcül sezonu 4'ü Türkiye'den olmak üzere 79 kişinin öldüğü 2006 grip salgınıdır. Ertesi yıl dünya genelinde 59 kişi hayatını kaybetmiş ve kuş gribi her geçen yıl daha az can almıştır. Ancak 2015'te 39'u Mısır'dan olmak üzere 42 kişinın hastalıktan dolayı öldüğü ilgili kurumlara bildirilmiştir.
Türkiye'de 2006'da 3'ü aynı aileden toplam 4 kişi yaşamını yitirmiş, sonraki yıllarda can kaybı bildirilmemiştir.

Kök neden analizi (KNN), bilim ve mühendislikte, yanlışların veya sıkıntıların başlıca sebeplerini belirlemek için kullanılan bir problem çözme yöntemidir. BT operasyonlarında, telekomünikasyonda, endüstriyel süreç kontrolünde, kaza analizinde (örneğin havacılıkta, demiryolu ulaşımında veya nükleer tesislerde), tıpta (tıbbi teşhis için), sağlık endüstrisinde (örneğin epidemiyoloji için) vb. alanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır.
KNN dört adıma ayrılabilir:

Problemi net bir şekilde tanımlayın .
Normal durumdan sorunun oluştuğu ana kadar bir zaman çizelgesi oluşturun.
Kök neden ile diğer nedensel faktörler arasında ayrım yapın (örneğin, olay korelasyonunu kullanarak).
Kök neden ve sorun arasında nedensel bir grafik oluşturun.
KNN genellikle, sorunun tekrarlanmasını engel olmak için düzeltici eylemlerin gerçekleştirildiği bir iyileştirme sürecine girdi görevi görmektedir. Bu işlemin adı bir uygulama etki alanından diğerine değişmektedir. ISO/IEC 31010'a göre KNN, beş neden, arıza biçimi ve etkileri analizi, arıza ağacı analizi, ıshikawa diyagramı ve pareto analizi tekniklerini içerebilmektedir.

Bilim ve mühendislikte, arızaları onarmanın ve sorunları çözmenin temelinden iki yolu vardır.
Reaktif yönetim, problem ortaya çıktıktan sonra belirtileri tedavi ederek hızlı bir şekilde tepki vermeyi içermektedir. Bu yönetim türü, reaktif sistemler, kendi kendini uyarlayan sistemler, kendi kendini organize eden sistemler ve karmaşık uyarlanabilir sistemler tarafından uygulanmaktadır. Buradaki amaç, hızlı tepki vermek ve sorunun etkilerini en kısa sürede hafifletmektir.
Proaktif yönetim ise problemlerin oluşmasını engellemeyi içerir. Bu amaç için, tasarımdaki iyi uygulamalardan, daha önce meydana gelen sorunları ayrıntılı olarak analiz etmeye ve bir daha asla tekrarlanmamasını sağlamak için harekete geçmeye kadar birçok teknik kullanılabilmektedir. Burada hız, teşhisin doğruluğu ve kesinliği kadar önemli değildir. Odak noktası, sorunun etkilerinden ziyade gerçek nedenini ele almaktır.
Kök neden analizi, proaktif yönetimde genellikle bir sorunun temel nedenini, yani o sorunun ana nedeni olan faktörü belirlemek için kullanılmaktadır.
Kök nedene tekil biçimde atıfta bulunmak gelenekseldir. Ancak bir veya birkaç faktör aslında incelenen sorunun kök nedenini/nedenlerini oluşturabilmektedir.
Bir faktör, ortadan kaldırılması sorunun tekrarlanmasını engelliyorsa, sorunun temel nedeni olarak kabul edilmektedir. Tersine nedensel bir faktör, bir olayın sonucunu etkileyen, ancak temel neden olmayan bir faktördür. Nedensel bir faktörü ortadan kaldırmak bir sonuca fayda sağlayabilse de, tekrarını kesin olarak engellemez.

Aşırı yüklendiği ve sigortası attığı için duran bir makineyle ilgili bir soruşturma hayal edin. Araştırma, yeterince yağlanmayan bir yatağa sahip olduğu için makinenin aşırı yüklendiğini göstermektedir. Araştırma daha da ilerler ve otomatik yağlama mekanizmasının yeterince pompalamayan bir pompaya sahip olduğunu, dolayısıyla yağlama eksikliğini ortaya çıkarmaktadır. Pompanın incelenmesi, aşınmış bir şafta sahip olduğunu göstermektedir. Milin neden aşındığının araştırılması, metal hurdanın pompaya girmesini önleyecek yeterli bir mekanizma olmadığını keşfeder. Bu, hurdanın pompaya girmesini ve ona zarar vermesini sağlamıştır.
Bu nedenle sorunun görünen temel nedeni, metal hurdanın yağlama sistemini kirletebilmesidir. Bu sorunu düzeltmek, tüm olay dizisinin tekrarlanmasını engellemelidir. Metal hurdanın sisteme girmesini önleyecek bir filtre yoksa gerçek kök neden bir tasarım sorunu olabilmektedir. Veya rutin denetim eksikliği nedeniyle tıkanmış bir filtresi varsa, asıl temel neden bir bakım sorunudur.
Bunu, temel nedeni bulmayan bir araştırmayla karşılaştırın: sigortanın, yatağın veya yağlama pompasının değiştirilmesi, yüksek olasılıkla makinenin bir süreliğine tekrar çalışmasına müsaade edecektir. Ancak, temel neden ortadan kaldırılıncaya kadar sorunun yeniden ortaya çıkma riski vardır.

Yukarıdakiler maliyet/fayda analizini içermez: bir veya daha fazla makineyi değiştirmenin, bir filtreye sahip olmanın maliyeti, sigorta değiştirilene kadar arıza süresinin maliyetini aşıyor mu? Bu duruma bazen tedavi, hastalıktan daha kötü denilmektedir. Tedavinin hastalıktan daha kötü olması sorununu açıklamaya yardımcı olabilecek, ilgisiz bir maliyet/fayda analizi eksikliği, nüfus azalmasının iddia edilen bazı faydaları arasındaki ödünleşimdir; bu da kısa vadede emeklilik/emeklilik sistemlerine daha az ödeyici sağlamaktadır. Nüfusun durdurulması, daha fazla okul inşa etmenin maliyetini karşılamak için daha yüksek vergilere duyulan ihtiyacı kabul ederken azalmaktadır.

Kök neden analizi birçok uygulama alanında kullanılmaktadır.

Yukarıdaki örnek, KNN'nın üretimde nasıl kullanılabileceğini göstermektedir. KNN ayrıca endüstriyel proses kontrolünde rutin olarak kullanılmaktadır, örn. kimyasalların üretimini kontrol etmek (kalite kontrol).
KNN, mühendislik ve bakımda arıza analizi için de kullanılmaktadır.

Kök neden analizi, ciddi sorunların temel nedenlerini tespit etmek için BT ve telekomünikasyonda sıklıkla kullanılmaktadır. Örneğin, ITIL hizmet yönetimi çerçevesinde, olay yönetiminin amacı, hatalı bir BT hizmetini mümkün olan en kısa sürede sürdürmektir (reaktif yönetim), sorun yönetimi ise yinelenen sorunları kök nedenlerini ele alarak (proaktif yönetim) temelli olarak çözmekle ilgilenmektedir.
Diğer bir örnek, güvenlik ihlallerini araştırmak için genellikle kök neden analizinin kullanıldığı bilgisayar güvenliği olay yönetimi sürecidir.
KNN, iş süreçlerindeki hataları analiz etmek için iş faaliyeti izleme ve karmaşık olay işleme ile birlikte de kullanılmaktadır.

Sağlık ve güvenlik alanlarında, KNN, nedensel çıkarsama yöntemlerinin sıklıkla klinik ve istatistiksel uzmanlık gerektirdiği tıpta (tanı) ve epidemiyolojide (örneğin, bulaşıcı bir hastalığın kaynağını belirlemek için) rutin olarak kullanılır. süreçler.
KNN ayrıca çevre biliminde (örneğin çevresel felaketleri analiz etmek için), kaza analizinde (havacılık ve demiryolu endüstrisi) ve iş güvenliği ve sağlığında da kullanılmaktadır. Tıbbi cihaz, ilaç, gıda ve diyet takviyelerinin üretiminde kök neden analizi yasal bir gerekliliktir.

KNN ayrıca değişiklik yönetimi, risk yönetimi ve sistem analizinde de kullanılmaktadır.

Çeşitli kök neden analizi okulları arasındaki farklı yaklaşımlara ve her uygulama alanının özelliklerine rağmen, KNN genellikle aynı dört adımı izler:

Tanımlama ve açıklama: Etkili sorun bildirimleri ve olay açıklamaları (örneğin başarısızlıklar gibi) yararlıdır ve genellikle uygun kök neden analizlerinin yürütülmesini sağlamak için gereklidir.
Kronoloji: KNN, katkıda bulunan (nedensel) faktörler, temel neden ve araştırılan sorun arasındaki ilişkileri anlamak için bir olaylar dizisi veya zaman çizelgesi oluşturmalıdır.
Ayırt etme: Bu olay dizisini, sorunun doğası, büyüklüğü, yeri ve zamanlaması ile ve muhtemelen daha önce analiz edilmiş problemlerin bir kütüphanesi ile ilişkilendirerek, KNN, araştırmacının/araştırmacıların temel neden arasında ayrım yapmasını sağlamalıdır. Nedensel faktörler ve nedensel olmayan faktörlerdir. Kök nedenleri bulmanın bir yolu, hiyerarşik kümeleme ve veri madenciliği çözümlerini (graf-teori tabanlı veri madenciliği gibi) kullanmaktır. Bir diğeri, vaka temelli muhakeme araçlarını kullanarak vaka kitaplıklarında saklanan geçmiş durumlarla incelenen durumu karşılaştırmaktır.
Nedensel grafik oluşturma: Son olarak, araştırmacı, olay dizilerinden sorunu açıklayan önemli olayların bir devamını çıkarabilmeli ve bunu bir nedensel grafiğe dönüştürebilmelidir.
Etkili olması için kök neden analizi sistematik olarak yapılmalıdır. Genellikle bir ekip çalışması gereklidir. Örneğin, hava aracı kazası analizleri için, soruşturmanın sonuçları ve tespit edilen temel nedenler, belgelenmiş kanıtlarla desteklenmelidir.

KNN'nın amacı, sorunun temel nedenini belirlemektir. Sonraki adım, KNN sırasında belirlenen temel nedeni ele almak için uzun vadeli düzeltici eylemleri başlatmak ve sorunun yeniden ortaya çıkmamasını sağlamaktır. Ancak bir sorunu düzeltmek resmi olarak KNN'nın bir parçası değildir. Bunlar, BT ve telekomünikasyonda arıza yönetimi, mühendislikte onarım, havacılıkta iyileştirme, ekolojide çevresel iyileştirme, tıpta terapi vb. olarak bilinen bir problem çözme sürecindeki farklı adımlardır.

Spesifik problemlerin özelliklerini araştırmadan, birkaç genel koşul, KNN'yi ilk bakışta göründüğünden daha zor hale getirebilmektedir.
İlk olarak, önemli bilgiler genellikle eksiktir çünkü pratikte her şeyi izlemek ve tüm izleme verilerini uzun süre saklamak genellikle mümkün değildir.
İkincisi, veri ve kanıt toplamak ve bunları olayların zaman çizelgesi boyunca nihai soruna kadar sınıflandırmak önemsiz olabilmektedir. Örneğin telekomünikasyonda, dağıtılmış izleme sistemleri tipik olarak günde bir milyon ile bir milyar arasında olayı yönetir. Bu kadar alakasız olay yığını içinde birkaç alakalı olay bulmak, samanlıkta atasözü iğnesini bulmaktır.
Üçüncüsü, belirli bir problem için birden fazla kök neden olabilmektedir ve bu çokluk nedensel grafiğin oluşturulmasını çok zorlaştırabilmektedir.
Dördüncüsü, nedensel grafiklerin çoğu zaman birçok düzeyi vardır ve kök neden analizi, araştırmacının gözünde "kök" olan bir düzeyde sona ermektedir. Endüstriyel proses kontrolünde yukarıdaki örneğe tekrar bakıldığında, daha derin bir araştırma, tesisteki bakım prosedürlerinin, yağlama alt sisteminin her iki yılda bir periyodik muayenesini içerdiğini, mevcut yağlama alt sistemi satıcısının ürününün ise 6 aylık bir süre belirttiğini ortaya çıkarabilmektedir. Satıcıları değiştirmek, yönetimin paradan tasarruf etme arzusundan ve değişikliğin bakım prosedürleri üzerindeki etkisi konusunda mühendislik personeline danışmamaktan kaynaklanmış olabilmektedir. Bu nedenle, yukarıda gösterilen "kök neden", belirtilen tekrarlamayı engellemiş olsa da, diğer makineleri etkileyen diğer – belki de daha ciddi – arızaları engelleyemez.

Lenfatik hastalık , lenfatik sistemin bileşenlerini doğrudan etkileyen bir hastalık sınıfıdır.
Castleman hastalığı ve lenfödem bu hastalıkların örnekleri arasında sayılabilir.

Hastalıklar ve bozukluk
Hodgkin Hastalığı/Hodgkin Lenfoma; Hodgkin lenfoma lenfatik sistem kanseri türüdür. Vücudun hemen hemen her yerinde başlayabilir. HIV, Epstein-Barr Sendromu, yaş ve aile öyküsünün hastalık başlangıcında önemli olduğu düşünülmektedir. Semptomlar kilo alımı, ateş, şişmiş lenf düğümleri, gece terlemeleri, kaşıntılı cilt, yorgunluk, göğüs ağrısı, öksürük veya yutma güçlüğünü içerir.
Non-Hodgkin lenfoma
Lenfoma genellikle malign davranışlı kanserdir. Vücudun çok fazla anormal beyaz kan hücresi üretmesinden kaynaklanır. Hodgkin Hastalığı ile aynı değildir. Semptomlar genellikle boyunda ağrısız, genişlemiş lenf düğümü veya düğümleri, halsizlik, ateş, kilo kaybı ve anemi içerir.
Lenfadenit
Lenfadenit, genellikle bir virüs, bakteri veya mantarın neden olduğu lenf düğümlerinin bir enfeksiyonudur. Semptomlar, lenf düğümü çevresinde kızarıklık veya şişmeyi içerir.
Lenfanjit
Lenfanjit, lenf damarlarının iltihaplanmasıdır. Semptomlar genellikle etkilenen bölgenin etrafında şişlik, kızarıklık, sıcaklık, ağrı veya kırmızı çizgileri içerir.
Lenfödem
Lenfödem, dokuda kronik lenf sıvısı birikmesidir. Genellikle ayaklarda veya alt bacaklarda başlar. Aynı zamanda bazı cerrahi prosedürlerin bir yan etkisidir.
Lenfositoz
Lenfositoz, yüksek lenfosit sayısıdır. Kronik şişliğin eşlik ettiği bir enfeksiyon, kan kanseri, lenfoma veya otoimmün bozukluklardan kaynaklanabilir.

Madde bağımlılığı, (psikiyatri ve adli psikiyatrideki tanımıyla) uyutucu-uyarıcı-keyif verici psikotrop maddelere bağımlı olma durumudur. Bu maddeler, halk dilinde uyuşturucu olarak bilinirler ve bu maddeler merkezi sinir sistemini doğrudan etkileyen kimyasallardır. 4 ana grupta toplanırlar;

Uyarıcı maddeler (kokain, amfetaminler, kafein),
Uyutucu/uyuşturucu maddeler (opium alkaloidleri, barbitüratlar, benzodiazepinler),
Halüsinojenler (esrar, lysergic acid diethylamide-LSD, phencyclidine-PCP),
Uçucular (tiner ve benzerleri)
Madde bağımlılığı'nın sinir sisteminin yanı sıra organizmanın tümü üzerinde ölüme yol açabilen olumsuz etkileri vardır (ayrıntılar için: bkz. Uyuşturucu) . Bağımlılık yapan maddelerin kullanımında çeşitli yöntemler uygulanır; sigara gibi dumanı solunur (esrar), tozları burna çekilir (kokain), damara injekte edilir (eroin) ya da tablet olarak kullanılır (amfetaminler). Kokain en iyi bilinen doğal uyarıcıdır. Orta ve Güney Amerika'da yetişen Erythoxylon coca ağacının yapraklarından elde edilir. Güçlü bağımlılık yapan bir alkaloiddir. Kokain kullanımında koka yapraklarının çiğnenmesi ve toz kokainin özel borularla burna çekilmesi gibi çeşitli yöntemler vardır. Amfetamin ve metamfetamin sentetik uyarıcılar arasında en sık kullanılan türevlerdir. Uzun yol kamyon, TIR ve otobüs sürücüleri ile konsantrasyon gerektiren sporlarda doping maddesi olarak kullanılırlar. Tütün ürünleri ve alkollü içecekler, madde bağımlılığının en sık görülen örnekleridir.

Deri (injeksiyon yeri): Kronik granülomatöz yangı
Göz (crack kullanımı): Kornea ülserleri ve infeksiyonlar
Ağız ve Dişler (toz çekme): Damak delinmesi (perforasyonu), diş minesi aşınmaları
Burun (toz çekme): Nekrozlar, septum delinmesi (perforasyonu)
Dolaşım sistemi: Vazokonstriksiyon ve hipertansiyon, kardiyomyopatiler, kalp durmasına bağlı ansızın ölüm
Gebelik: Abortuslar, bebekte yoksunluk sendromu

Deri (enjeksiyon yeri): Ekimoz, ülser, sikatris, lenfödem, abseler (sepsis kaynağı)
Kalp: Aritmilere bağlı ansızın ölüm, kalp kapak (triküspid) endokarditi (Staphylococcus aureus), kalp büyümesi (kardiyomegali), infarkt
Damarlar: Septik trombus/embolizm, anevrizma, sepsis
Akciğerler: Yüksek dozda akut ödeme bağlı ansızın ölüm, metastatik abseler, emfizem, talk granülomları, Candida pnömonisi
Beyin: Hipoksik ensefalit (hipokampus nekrozları), infarktlar, metastatik abseler
Böbrek: Eroin nefropatisi, glomerülonefrit, hiperemi
RES: Lenfadenomegali
Virüs enfeksiyonları: HBV, HCV, HIV
Gebelik: Abortuslar, bebekte yoksunluk sendromu

Beyin: Psikiyatrik bozukluklar, nöron yitirilmesi, kanama, iskemik lezyonlar
Kalp: Koroner vazokonstriksiyonu (akut/kronik koroner yetmezliği), aritmiler, kardiyomyopatiler
Akciğerler: Pulmoner hipertansiyon
Gebelik: Abortuslar, bebekte yoksunluk sendromu

Akciğerler: Tütüne benzer etkiler (KOAH, Akciğer kanseri, ateroskleroz)
Fertilite etkilenmesi: Erkeklerde kısırlık (sterilite) olasılığı

Beyin: Nöron yitirilmesine bağlı nöropsikiyatrik bulgular
Kemik iliği: İnhibisyon
Akciğerler: Pnömoni, KOAH

Kalp  ve Damar sistemi: Ateroskleroz, angina pectoris, myokard infarktı, aritmiler, Bürger hastalığı
Solunum sistemi: Gırtlak (larinks) kanseri, KOAH, akciğer kanseri
Mesane: Mesane kanseri
Sindirim sistemi: Gastrit, mide kanseri
Pankreas: Pankreas kanseri
Gebelik: Abortus

Kalp  ve Damar sistemi: Ateroskleroz, angina pectoris, myokard infarktı, aritmiler, Bürger hastalığı
Sindirim sistemi: Gastrit, reflü, karaciğer yağlanması, karaciğer sirozu, karaciğer kanseri
Pankreas: Pankreatit, pankreas kanseri
Gebelik: Abortus, bebekte malformasyonlar
Zieve sendromu

Hızlı nabız
Yüksek tansiyon
Uyku zorluğu
Baş ağrısı
Anksiyete
Titreme
Kalp çarpıntısı
Mide rahatsızlığı

Nuggets (film)
Metalin Sesi
Geceyarısı Ekspresi

Malnütrisyon veya malnutrisyon, beslenmenin içerik ve miktar açısından yetersiz olması veya tam tersi aşırı besin alımı nedeniyle oluşan sağlık sorunlarını ifade eder. Günlük enerji ihtiyacı, yaş, cinsiyet, beden ebadı ve fiziksel aktiviteye bağlı olarak değişiklik gösterir.
Gıda tüketiminin metabolik hızı karşılamayamaması durumunda endojen enerji kaynaklarının yıkımı ile ortaya çıkan klinik durum olan malnütrisyon, iki şekilde meydana gelebilir:

Gıda tüketimi normal, hasta hipermetabolik
Metabolik hız normal, yetersiz gıda alımı
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, çocuk ölümlerinin %55'inde malnütrisyonun katkısı vardır.
Beslenmenin değerlendirilmesinde; antropometrik parametreler, beden kitle indeksi (BKİ, BMI), biyokimyasal değerler ve klinik değerlendirme (SGD) kullanılır.
Beslenme destek tedavisinde klinikte kullanılan 3 tane beslenme yolu vardır.
1- Oral destek
2- Enteral beslenme
3- Parenteral beslenme
1) Oral destek, yeterli kalori ve protein alımına ulaşılamıyorsa ağızdan oral beslenme solüsyonları verilir.
2) Enteral beslenme, işlev gören gastrointestinal sistem sistem varsa beslenme tedavisi gerekiyorsa ilk tercihtir.
3) Parenteral beslenme, gastrointestinal sistem disfonksiyonu varsa kullanılır. Gerekli tedavi damar içi yol ile verilir.

Nutrisyon (beslenme)
Protein-enerji malnutrisyonu (PEM)
Kwashiorkor (PEM de protein eksikliği dominant olduğunda)
Marasmus (enerji-kalori eksikliği dominant olduğunda)
Marasmik-Kwashiorkor (İkisi birlikte ise)

Share Our Strength: An organization primarily concerned with hunger problems in developed countries such as the United States.
The environmental food crisis A study done by the UN on feeding the world population (2009)
The Global Food Security and Nutrition Forum (FSN Forum)
Action Against Hunger - Giving the most basic of Human Rights - The right to Food25 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dan Jakopovich, A Few Basic Facts: On Hunger and Capital17 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Against the Current, March/April, No.133, 2008.
The CE-DAT Complex Emergency Database - A source of data on malnutrition and mortality in conflict-affected populations15 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı veya Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (İngilizce: The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, kısaca DSM), zihinsel hastalıklar için bir tanı ölçütüdür. Amerikan Psikiyatri Birliği (American Psychiatric Association) tarafından yayımlanır. İlk defa 1952'de yayımlanmıştır. Son baskısı Mart 2022'de yayımlanan DSM-5-TR'dir. 2000 yılından bu yana kullanılmakta olan bir önceki baskı DSM-IV-TR'ye göre en belirgin değişiklikler Şizofreni ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu bölümlerinde yapılmıştır. Ayrıca DSM-5'te "Eksen Sistemi" kaldırılmıştır.
Güncel mental bozukluklardan bazıları şunlardır:

Otizm
Bipolar bozukluk
Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu
Majör depresif bozukluğa bağlı epizod ve hipomani
Zihin yetersizliği
Sanrısal bozukluk
Yıkıcı Duygudurum Düzenleyememe Bozukluğu
Kısa psikotik bozukluk

Psikiyatri

Resmi DSM-5 gelişim sitesi 30 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DSM-IV-TR tanı kriterleri
DSM-IV Kriterlerinde Çok Eksenli Tanı Sistemi 16 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metastaz (Yunanca: metastasis, μετά, meta "bir sonraki", στάσις, stasis, "yer değiştirme" anlamındadır), kanserli hücrelerin bulundukları doku dışında doğrudan ya da kan-lenf damarlarıyla başka bölgelere sıçramalarına verilen isimdir.
Kötü huylu tümörler yalnızca bulundukları doku ve organa zarar vermekle kalmaz, yakınlarındaki organ ve dokulara da yayılabilir ve zarar verebilirler. Ayrıca kanserli hücreler bulundukları bölgelerden kan ya da lenf damarları yoluyla bedenin başka bölgelerine taşınabilir, oraya yerleşebilir ve hızla yayılabilir.
Kanser başladığı doku ya da organdan bedenin bir başka bölümüne sıçradığında, burada da aynı tipte anormal hücreler gelişir ve ilk tümörle aynı adı taşımaya devam eder: Örneğin eğer akciğer kanseri beyne yayılım gösterdiyse buradaki hücreler esasta akciğer kanseri hücreleridir; beyinde oluşan tümör "beyin kanseri" değil "metastatik akciğer kanseri" olarak adlandırılır.

Mycobacterium tuberculosis, verem (tüberküloz) hastalığına yol açan bakteridir.
İlk defa 24 Mart 1882 tarihinde Robert Koch tarafından tanımlanmıştr. Koch bu keşfi için 1905 yılında tıp alanında Nobel Ödülünü almıştır. Mycobacterium tuberculosisin genomu 1999 yılında çözülmüştür.

Yavaş büyüyen bir bakteridir. Her 18 saatte bir bölünür (pek çok diğer bakteri 1 saat veya daha az zamanda bölünür).
Kültürünün ¨negatif¨ olması için 6-8 hafta beklenmesi gerekir.
Löwenstein-Jensen besiyerinde yetiştirilebilir. Bu özel besi yeri yumurta ve patates gibi farklı içeriklere sahiptir.
M. tuberculosis zorunlu aerobdur.
Bakterinin hücre duvarında 3 farklı uzun zincirli lipid bulunur. Bunlar, mikolik asit, wax D ve kazeöz nekrozda rol oynayan fosfatidlerdir.
M. tuberculosisin belirlenmesi için PPD testi yapılır.
M. tuberculosis asit ve bazlara karşı dirençlidir. Örneklerdeki M. tuberculosis konstantrasyonunu artırmak için sodyum hidroksit kullanılır. Bu madde diğer canlı hücre ve bakterileri yok ederken M. tuberculosise zarar vermez.
M. tuberculosis susuz koşullara dayanıklıdır ve kuru balgamda hayatta kalabilir. Bu özelliği bulaşıcılığını arttırır.
Pek çok ¨MDR¨ M. tuberculosis suşu tespit edilmiştir. ¨MDR¨ "Çoklu ilaç dayanıklılığı olan" bakteri demektir. Bu suşların izoniazide dayanıklı olmaları dünya çapında problem teşkil etmektedir.

Medical Microbiology and Immunology, Levinson, Lange McGrawHill, 2004, s. 156, ISBN 0-07-111472-6

Nezle ya da soğuk algınlığı, üst solunum sisteminde oluşarak kolay şekilde yayılan ve en çok burnu etkileyen bir bulaşıcı hastalıktır. Nazofarenjit, rinofarenjit veya akut koriza olarak da bilinen nezlenin semptomları arasında öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı (rinore) ve ateş yer alır. Semptomlar genellikle yedi ila on gün içinde ortadan kaybolur. Bununla birlikte, bazı semptomlar üç haftaya kadar sürebilir. İki yüzden fazla virüs nezleye sebep olabilmektedir. Nezlenin en yaygın nedeni rinovirüslerdir.
Burun, sinüsler, boğaz veya larinks (üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE)), vücudun en çok etkilenen bölümlerine göre sınıflandırılır. Nezle en çok burnu, farenjit boğazı ve sinüzit sinüsleri etkiler. Semptomların sebebi, virüslerin dokuları tahrip etmesi değil bağışıklık sisteminin enfeksiyona verdiği tepkidir. Enfeksiyondan korunmak için başlıca yöntem elleri yıkamaktır. Bazı bulgular maske takmanın da faydalı olduğunu göstermektedir.
Nezlenin tedavisi yoktur, ancak semptomlar tedavi edilebilir. Nezle, insanlarda görülen en yaygın bulaşıcı hastalıktır. Ortalama bir yetişkin insan yılda iki ya da üç kez nezle olur. Ortalama bir çocuk yılda altı ila on iki kez nezleye yakalanır. Bu enfeksiyonlar antik çağlardan beri insanlarda görülmektedir.

Soğuk algınlığının en yaygın semptomları öksürük, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve boğaz ağrısıdır. Diğer semptomlar arasında kas ağrısı (miyalji), yorgunluk hissi, baş ağrısı ve iştah kaybı yer alabilir. Boğaz ağrısı insanların %40'ında görülür. Öksürük insanların yaklaşık %50'sinde mevcuttur. Vakaların yaklaşık yarısında kas ağrısı görülür. Ateş yetişkinlerde pek görülmezken bebeklerde ve küçük çocuklarda yaygındır. Nezleye bağlı öksürük, grip (influenza)kaynaklı öksürüğe göre genellikle daha hafiftir. Yetişkinlerde öksürük ve ateş çoğunlukla grip (influenza) işaretidir. Nezleye sebep olan bazı virüsler hiçbir semptom yaratmaz. Alt hava yollarından öksürükle dışarı atılan mukusun (balgam) rengi sarıyla yeşil arasında değişiklik gösterebilir. Mukusun rengine bakılarak enfeksiyonun bakteriyel mi yoksa virüs kaynaklı mı olduğu belirlenemez.

Soğuk algınlığı genellikle halsizlik, üşüme, hapşırma ve baş ağrısı ile başlar. İki ya da daha fazla gün sonra burun akıntısı ve öksürük gibi diğer semptomlar belirir. Semptomlar tipik olarak enfeksiyon başladıktan iki ila üç gün sonra en kötü hallerine ulaşır. Semptomlar çoğu zaman yedi ila on gün arasında geçse de üç haftaya kadar da sürebilir. Çocukların dahil olduğu vakaların %35-40'ında öksürük on günden fazla sürer. Çocukların dahil olduğu vakaların %10'unda ise 25 günden fazla sürmektedir.

Nezle üst solunum yolunda görülen ve kolayca yayılan bir enfeksiyondur. Nezlenin en yaygın nedeni rinovirüstür. Tüm vakaların %30 ile %80'inden sorumludur. Rinovirüs, Picornaviridae ailesine bağlı RNA içeren bir virüstür. Bu virüs ailesinde bilinen 99 tür virüs bulunmaktadır. Başka virüsler de nezleye sebep olabilir. Koronavirüsler, vakaların %10 ile %15'inden sorumludur. Grip (influenza) vakaların %5-15'ini oluşturmaktadır. Bunların yanı sıra, diğer vakaların sebepleri insanda parainfluenza virüsleri, insanda respiratuar sinsityal virüs, adenovirüsler, enterovirüsler ve metapnömo virüsü olabilir. Çoğu zaman, enfeksiyona neden olan birden fazla virüs mevcuttur. Toplamda, iki yüzden fazla farklı virüs türü soğuk algınlıkları ile ilişkilidir.

Nezle genellikle başlıca iki yoldan biriyle bulaşır. Virüs taşıyan havadaki damlacıkların solunması veya yutulması; ya da enfekte burun mukusuna ya bulaşmış nesnelere temas edilmesi. Soğuk algınlığının en fazla hangi yöntemle yayıldığı henüz belirlenmemiştir. Virüsler çevrede uzun süre yaşayabilirler. Daha sonra ellerden gözlere ya da buruna geçerek hastalığı bulaştırırlar. Hastalığın yakın şekilde oturan insanlara bulaşma riski daha fazladır. Düşük bağışıklık seviyesine sahip birçok çocuğun yan yana bulunduğu ve genellikle hijyenin çok iyi olmadığı kreşlerde ya da okullarda hastalığın bulaşması yaygındır. Bu enfeksiyonlar daha sonra eve taşınır ve ailenin diğer fertlerine bulaşır. Ticari uçuşlardaki devridaim havanın hastalık bulaştırdığına dair bir kanıt yoktur. Rinovirüsün sebep olduğu soğuk algınlıkları en çok semptomların görüldüğü ilk üç günde bulaşıcıdır. Daha sonra bulaşıcılık özellikleri azalır.

Geleneksel açıklama, soğuk algınlığının uzun süre yağmur veya kış şartları gibi koşullara maruz kalınması yoluyla bulaştığıdır ve hastalık da ismini bu şekilde almıştır. Vücut ısının düşmesinin soğuk algınlığı için risk faktörü oluşturduğu fikri tartışmalı bir konudur. Soğuk algınlıklarına neden olan virüslerin bazıları mevsimsel olup soğuk ve yağışlı havalarda daha sık ortaya çıkarlar. Bu mevsimselliğin nedeni kesin olarak anlaşılmamış olup, soğuk havanın yol açtığı solunum sistemindeki değişikliklerin enfeksiyonlara daha açık hale getirebileceği düşünülmektedir. Kolaylıkla yayılan küçük damlacıkların kuru havada daha uzağa saçılması ve havada daha uzun süre kalması nedeniyle, düşük nem oranı hastalığın bulaşma oranlarını yükseltebilir. Bununla beraber, başta çocukların okula dönmesi olmak üzere, kapalı mekanlarda kalabalık ortamda daha fazla vakit geçirilmesi gibi sosyal etkenlerin de nezlenin mevsimselliğine katkısı olduğuna inanılmaktadır.

Toplu bağışıklık, yani bir insan grubunun tümümün belirli bir enfeksiyona karşı bağışıklık kazanması, soğuk algınlığına önceden maruz kalınmasıyla oluşur. Bu yüzden, daha genç nüfusta solunum enfeksiyonları oranı daha yüksekken, daha yaşlı nüfusta solunum enfeksiyonları oranı düşüktür. Zayıf bağışıklık fonksiyonu da hastalık için bir risk faktörüdür. Uyku azlığı ve yetersiz beslenme de rinovirüse maruz kaldıktan sonra enfeksiyon riskini artırmaktadır. Bunun nedeninin, bağışıklık fonksiyonu üzerindeki etkileri olduğuna inanılmaktadır.

Soğuk algınlığı semptomlarının çoğunlukla virüslere karşı verilen bağışıklık tepkisine bağlı olduğu kabul edilmektedir. Bu bağışıklık tepkisinin mekanizması virüse göre değişir. Örneğin, rinovirüs çoğunlukla doğrudan temasla bulaşmaktadır. Bilinmeyen yöntemlerle insandaki ICAM-1 reseptörlerine tutunarak inflamatuvar mediyatörlerin salınımı tetikler. Bu inflamatuvar mediyatörler de semptomlara neden olur. Genellikle burun epiteline zarar vermez. Bunun aksine, respiratuar sinsityal virüs (RSV) ya doğrudan temasla ya da havadaki damlacıklar yoluyla bulaşır. Daha sonra, burunda ve boğazda çoğalır ve sonrasında genellikle üst solunum yoluna sıçrar. RSV, burun epiteline zarar verir. İnsanda parainfluenza virüsü tipik olarak burun, boğaz ve hava yollarında iltihaplanmaya yol açar. Küçük çocuklarda, soluk borusunu etkilediği durumlarda kuşpalazı, boğuk öksürük ve nefes almada zorlanmaya neden olabilir. Bunun nedeni çocuklarda hava yolunun dar olmasıdır.

Üst solunum enfeksiyonları (ÜSYE) arasındaki fark, semptomların görüldüğü yere zayıf şekilde bağlıdır. Nezle en çok burnu, farenjit en çok boğazı ve bronşit en çok akciğerleri etkiler. Soğuk algınlığı çoğunlukla burnun iltihaplanması olarak tanımlanır ve çeşitli derecelerde boğaz iltihabı da içerebilir. Kendi kendine teşhis koyma yaygındır. Sebep olan gerçek viral ajanın izolasyonu nadiren gerçekleştirilir. Genellikle semptomlara bakarak virüs türünü belirlemek mümkün değildir.

Nezleden korunmanın tek etkili yolu virüslerin yayılmasını fiziksel olarak engellemektir. Bu öncelikle elleri yıkamak ve maske takmak yoluyla başarılabilir. Sağlık hizmetlerinin verildiği yerlerde, önlükler ve tek kullanımlık eldivenler de kullanılmaktadır. Hastalığın bulaştığı kişilerin izole edilmesi, hastalığın çok yaygın olması ve semptomların spesifik olmaması nedeniyle mümkün değildir. Sebep olan pek çok virüs olması ve virüslerin hızlı şekilde değişmesi nedeniyle, aşılamanın zor olduğu kanıtlanmıştır. Geniş kapsamda etkili bir aşının geliştirilmesi de pek muhtemel değildir.
Ellerin düzenli olarak yıkanması, nezle virüslerinin bulaşmasını azaltmaktadır. Bu yöntem en çok çocuklar arasında etkilidir. Normal el yıkama sırasında antiviral ya da antibakteriyel maddelerin kullanılmasının el yıkamanın etkinliğini artırıp artırmadığı bilinmemektedir. Hastalığın bulaştığı insanların yanındayken yüz maskesi takılması faydalı olabilir. Daha fazla fiziksel ya da sosyal mesafe konulmasının faydalı olup olmadığı konusunda yeterli veri bulunmamaktadır. Çinko takviyesi kişinin yakalandığı nezle sayısını azaltmada etkili olabilir. Rutin C vitamini takviyesi nezle riskini ya da şiddetini azaltmaz. C vitamini nezlenin süresini kısaltabilir.

Şu anda, enfeksiyonun süresini azalttığı kanıtlanmış olan herhangi bir ilaç ya da bitkisel tedavi bulunmamaktadır. Tedavi, belirtilerin rahatlatılmasını içerir. Bunlar arasında bol bol dinlenme, sıvı seviyesini korumak için sıvı alma bulunur. Ancak tedavinin sağladığı faydaların çoğunluğu plasebo etkisine dayandırılmaktadır.

Belirtileri hafifletmeye yardımcı tedavilere, ibuprofen ve acetaminophen/paracetamol gibi basit ağrı kesici (analjezikler) ve ateş düşürücü ilaçlar (antipiretikler) dahildir. Kanıtlar, öksürük şuruplarının basit ağrı kesici ilaçlardan (analjezikler) daha fazla etkin olduğunu göstermez. Aynı zamanda, öksürük şuruplarının, etkinliklerini destekleyici kanıtların yokluğundan ve zarar verme risklerinden dolayı çocuklar için kullanılması tavsiye edilmez. Kanada, riskler ve kanıtlanmamış faydaları konusundaki endişelerden dolayı reçetesiz satın alınabilen öksürük ve soğuk algınlığı şuruplarının 6 yaş ve altındaki küçük çocuklar için kullanılmasını sınırlandırmıştır. Reçetesiz satın alınabilen bir ilaç olan dekstrometorfanın suistimali, birçok ülkede yasaklanmasına sebep oldu.
Yetişkinlerde, burun akması birinci jenerasyon antihistaminler tarafından azaltılabilir. Ancak birinci jenerasyon antihistaminler uyuşukluk gibi kötü yan etkilerle ilişkilendirilmektedir. Psödoefedrin gibi diğer dekonjestanlar da yetişkinlerde etkilidir. Ipratropium burun spreyi, burun akması belirtilerini giderse de tıkanıklık konusunda etkisi azdır. İkinci jenerasyon antihistaminlerin de etkin olm

Nikotin (C10H14N2), patlıcangiller (Solanaceae) bitki familyasında saf halinde renksiz ancak havadaki oksijen ile birlikte bulunduğunda esmerleşerek sarı rengini alan yağlı bir görünüme sahip güçlü bir uyarıcı ve alkaloid. Tütün bitkisinin köklerinde sentezlenir ve yapraklarında depolanır. Nikotin dopamin nöradrenalin, adrenalin ve doğrudan olmak üzere asetilkolin gibi Nörotransmitterlerin salınımını tetikler. bu tetiklenme kişide geçici olmak üzere kendini iyi hissetme hali, rahatlama, uyanıklık, öfori haline neden olur ancak bu etkisi kısa sürelidir ve beyin ile merkezî sinir sistemi (MSS) bu maddenin etkisine adapte oldukca kişi aynı etkiyi yakalamak adına daha yüksek dozlara ihtiyaç duyar ve dolayısıyla kişide bağımlılık görülebilir.

Fransız diplomat olan Jean Nicot Portekiz büyükelçiliği yaptığı 1559 ile 1561 yılları arasında tütün (Nicotiana tabacum) tohumlarını Fransa'ya yollayarak adını tütünde bulunan aktif maddelerden biri olan nikotine verilmesini sağladı.

Tütün bitkilerinin yapraklarından elde edilir. Sigara şeklinde tüttürülerek veya ince kıyılmış tütünü emerek nikotin kullanılır.

Nikotinin MSS (merkezî sinir sistemi) ve çevresel sinir sisteminde eşit derecede uyarıcı ve depresan etkileri bulunmaktadır. Nikotin alındıktan kana karıştıktan sonra öfori, uyanıklık, taşikardi, kan basıncının artması, solunumun hızlanması, hafıza ve dikkatin artması ve sıkıntıdan kurtulma gibi etkiler oluşur. Ama aynı zamanda nikotinin kendisi de stres yaratmaktadır. Nikotinin etkilerine karşı tolerans gelişir ve ilk sigara kullanırken oluşan etkiler oluşmaz.
Amerikan Kalp Derneği'ne göre nikotin bağımlılığı tarihsel olarak kırılması en zor bağımlılıklardan biri olup, nikotin bağımlılığını belirleyen farmakolojik ve davranışsal özellikler, eroin ve kokain bağımlılığını belirleyen özelliklere benzerdir.

Nikotinin yakılması, genelde üst solunum yollarında kanserojen etki, çok fazla alımında ise ko-kanserojen etki (bozunmuş hücre, kanserli doku) görülür, damarları büzme etkisinden dolayı ise kalp dolaşım sisteminde problemler oluşturur. Yüksek tansiyon, kalp krizi riskinin 20 kat artması, kalp durması, koroner arter hastalığı; hamilelikte kullanımda erken doğum, düşük doğum ağırlığı, düşük oluşturduğu bilinmektedir.

Nikotin tarih boyunca böcek ilacı olarak da kullanılmıştır. 2. Dünya Savaşından sonra dünya çapında 2.500 tondan fazla nikotin böcek ilacı (tütün endüstrisinin atıkları) kullanılmış, fakat 1980'lerde nikotin böcek ilacı kullanımı 200 ton altına düşmüştür. Bunun nedeni memelilere daha az zararlı ve daha ucuz olan başka böcek ilaçlarının bulunmasıdır.
Hâlen ABD'de organik tarımda nikotinin tütün tozu şeklinde bile kullanılması yasaktır.

Nozoloji (Yunanca: nosos = "hastalık"), hastalık tasnifinin bilimsel incelemesi veya hastalıkları sınıflandırma bilimi. Tıbbın bir dalı olan nozoloji hastalıkların sınıflandırılmasıyla ilgilenen bilim dalıdır.
Hastalıkları, etiyoloji, patogenez veya semptoma göre sınıflandırılabilir. Alternatif olarak hastalıklar içerdikleri/etkiledikleri organ sistemlerine göre de sınıflandırılabilirler. Fakat, genellikle birçok hastalık birden fazla organı ve organ sistemini etkilediği için bu yöntem biraz karmaşık olabilir.
Nozolojilerle ilgili temel sorunlardan biri hastalıkların sıklıkla tanımlanamaması ve özellikle patogenez ve nedenselliğin bilinmediği durumlarda açıkça sınıflandırılamamasıdır. Bu nedenle, aslında sıklıkla tanısal terimler sadece semptom veya sendromlardan (semptomlar bütünü/topluluğu) ibarettir.

Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması
Tıbbi Sınıflandırma
Patoloji

Gordon L. Snider, Nosology for Our Day Its Application to Chronic Obstructive Pulmonary Disease, American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine Vol 167. pp. 678–683, (2003). tüm metin 8 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oruç, belli bir zaman dilimi içerisinde; yiyecek, içecek veya her ikisinden de kaçınma eylemidir. Mutlak oruç ise, tüm yiyecek ve sıvılardan; genellikle önceden belirlenmiş bir veya birkaç gün kaçınma olarak tanımlanır. Diğer oruçlar, belli yiyecekler veya maddeleri sınırlayarak kısmen kısıtlayıcı olabilir. Oruç eylemi, yiyeceğin dışında cinsel ilişki ve diğer aktiviteleri de engelleyicidir.

"Oruç" sözcüğü Selçuklular döneminde Farsçadan alınmış روجك rôcik sözcüğünün Türkçedeki söylenişi olup "günlük" anlamındadır. Kur'an'da صوم savm ve صيام sıyam olarak geçmektedir.

Oruç dinî, sağlıksal ve politik (açlık grevleri) nedenler gözetilerek yapılabilen bir eylemdir.

(Ayrıca bakınız Açlık, Su (Suyun insan hayatındaki yeri ve önemi)
1- Yazın sıcak ve kuru mevsimde uzun süre sıvı alımının kesilmesine bağlı olarak gelişmesi muhtemel dehidratasyon, buna bağlı olarak güneş altında veya sıcak ortamda çalışan iş gruplarında güneş veya sıcak çarpması risklerinin artışı,
2- Kronik hastalıklarda, hamile, diyabetik, hiper tiroidi, çocuklarda, yoğun fiziksel efor gerektiren işlerde çalışan kişilerde uzun süreli gıda alımının kesilmesi sebebiyle metabolik dengenin bozulması, doğum öncesi ve gelişim çağındaki çocuklarda yetişkinlikte öğrenim yeteneklerini de etkileyen gelişim yetersizliği,
3- Kalp, karaciğer ve akciğer yetersizliği olan kişilerin oruç tutmalarında, uzun süreli açlık sonrası yenilen ağır bir yemek sonrasında solunum, dolaşım ve kalp yetmezliklerinin ortaya çıkışı,
4- Diyabetiklerde, kansızlık ve tansiyon düşüklüğü olan kişilerde tansiyon ve şeker düşmelerine bağlı olarak meydana gelebilecek konfüzyonel durum ve bunun yol açabileceği trafik ve iş kazaları,
5-Geçici baş ağrısı; sıvı ve kafein alımının kesilmesi gibi etkiler.
6- Psikosomatik değişiklikler; * Ramazan orucu ile ilgili olarak daha çok sıvı alımı, sigara, kafein alımı ve uyku yetersizliği gibi sebeplere bağlanan kognitif fonksiyonlarda azalma, irritabilite ve letharji artışı, gerilim ve migren tipi baş ağrılarında artış, bunun trafik kazalarında artış gibi yansımaları bazı araştırmacılar tarafından not edilmiştir.
7- Anne sütüne etkileri; birkaç çalışma Ramazan orucunun anne sütü üzerinde miktar ve bileşim olarak etkili olduğuna işaret etmektedir.
8-Açlık orucunda (açlık grevi) uzun süreli hipoglisemi sebebiyle geri dönülmez nörolojik hasarlar görülebilir.
9- İdrar üzerine etkileri; bazı araştırmalar Ramazanda oruç tutanlarda gündüzleri idrar çıkışının azaldığına ve idrar osmolalite değerlerinin arttığına işaret etmektedir. Bu değişiklikler idrarda taş oluşumu ve idrar yolu enfeksiyonları gibi ileri aşamalarda böbrek yetmezliği ile sonuçlanabilecek birtakım hasarlarla bağlantılı değişikliklerdir.

Sağlık amaçlı yiyecek sınırlamaları, özellikle yaşlılarda tuz, kolesterol içeren yiyecekler, şeker, yağ, nişasta ya da hayvani gıdalardan uzak durma gibi tedbirli tavırlar, rejim, diyet gibi sözcüklerle adlandırılır.
Sağlık amaçlı oruç deyince genellikle su orucu anlaşılır. Su orucunda su dışında hiçbir gıda tüketilmemeye çalışılır, iki günden daha uzun su orucunun doktor gözlemi altında yapılması tavsiye edilir.

Yapılan klinik deneyler sonucu ilerlemiş katı tümörü bulunan; gemcitabine, hidroklorid ve cisplatin ile tedavi gören ve komorbidite görülmeyen hastalarda platin bazlı kemoterapiden önce kısa süreli bir oruç döneminden geçmenin, kemoterapinin yan etkilerini azalttığı gözlemlenmiştir.
Zaman zaman su orucu tutmanın insanın genel sağlığına ve özellikle kolestrol seviyesini düşürerek kalbine iyi geldiği de gözlemlenmiştir.
Başka sık görülen sağlık amaçlı oruç çeşitleri de kalori kısıtlama ya da gün aşırı oruçtur. Bunların da sağlığa faydalı olabilecekleri yönünde gittikçe daha kesin işaretler vardır.
3 Ekim 2016'da Oshumi'ye, moleküllerin hücre içine ve dışına hareketi anlamına gelen otofaji alanında yaptığı kapsamlı çalışmalardan dolayı Nobel Vakfı tarafından 2016 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü verilmesine karar verildi. Stockholm Karolinska Enstitüsü tarafından yapılan açıklamada; "hücresel bileşenleri ayrıştıran ve geri dönüştüren temel bir süreç olan otofajinin altında yatan mekanizmaları keşfedip açığa kavuşturan" Japon bilim insanı Yoshinori Oshumi'nin bu yılki Nobel Tıp Ödülü'nün sahibi olduğu duyuruldu. Ayrıca, Ohsumi'nin keşifleri, hücrenin içeriğini nasıl ayrıştırdığını anlamamızı sağladı. Keşifler, otofajinin açlığa adapte olma ya da enfeksiyonlara verilen yanıt gibi birçok fizyolojik süreçteki temel önemini anlamamıza da yardımcı oldu. Otofaji genlerindeki mutasyonlar, hastalıklara neden olurken otofajik süreçler, kanser ve nörolojik hastalıklar gibi bazı vakalarda önemli rol oynamaktadır." ifadelerine yer verildi.
Oruç ile benzer koşullara sahip kalori kısıtlaması metodu hakkında yapılan çalışmalar, bu uygulamanın ilerleyen yaşlarda ortaya çıkan nörodejeneratif hastalıkların ortaya çıkışını azalttığını, antidepresan etkisi gösterdiğini, ve hafızanın güçlenmesi gibi beyin fonksiyonları üzerinde faydalı etkilere sahip olduğunu göstermiştir.

Oruç, İslâm'ın beş esasından biridir. Farsça “ruze” kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Önceleri “oruze” (günlük) olarak kullanılmış; daha sonra “oruç” şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Arapça karşılığı “savm” ve “sıyam”dır. Savm; ‘yiyip-içmemek’, ‘hareketsiz kalmak’ ve ‘her şeyden el etek çekmek’ anlamlarına gelir. Terim olarak oruç, “ibadet niyetiyle tan yerinin ağarmasından güneşin batmasına kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak”tır. Orucun farz kılındığını bildiren ayet şöyledir: “Ey inananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye, size de farz kılındı.”(Bakara, 2/183)

Görüşler
Sevan Nişanyan'ın verdiği bilgilere göre Ramazan İslam öncesi Arap ay takviminde temmuz-ağustos aylarına verilen isimdir. Bu sistem Hicretten 17 yıl sonra, Ömer zamanında terk edilerek her yıl bir öncekine göre 11 gün erken gelen Hicrî takvime geçilmiştir.
Oruç İslâmın beş temel şartından biri kabul edilir. Orucun gün sayısı olarak değil, ay olarak farz kılındığına ve bütün ay boyunca oruç tutulması gerektiğine inanılır.
Arif Tekin ayette geçen sayılı günler ifadesinin Arapçada kıllet (azlık) ifade eden ve 3 ile 9 arasında değişebilecek gün sayılarını ifade eden bir deyim olduğu görüşündedir. Alevîlikte de bu görüşe uygun olarak Ramazan ayında 3, 9 veya az bir kesimde 30 gün oruç tutulur. Ayrıca bu birkaç günlük orucun ayetteki ifade doğrultusunda Ramazan'ın dolunay günlerinde (Arapçada "şehr" kelimesinin dolunay anlamına geldiğinden yola çıkılarak) olması arzu edilir.
Oruç, geleneksel fıkıhçılara ve hadisçilere göre, niyetlenip Güneş'in ufuktan astronomide 12 derece altta bulunduğu andan (alacakaranlık) akşam gün batımına dek, bir şey yiyip içmemek ve cinsel aktiviteyi terk etmekten ibarettir.
Ayetteki siyah ipliğin geceyi veya karanlığı, beyaz ipliğin ise gündüzü veya aydınlığı ifade ettiği yorumları bulunmakta, ayrıca bazı din bilimcilerce orucun başlama zamanını tanımlayan imsak vaktinin sabah namazının başlama zamanı olan şafak vakti değil, gün doğumu olması gerektiği ifade edilir. Prof. Abdülaziz Bayındır ise imsak vakti olarak sabah namazının giriş vaktini işaret etmekte, Türkiye'de bu vaktin doğru tespit edilmediğini ve sabah namazının da erken kılındığını ifade etmektedir.

Sıcak mevsimde oruç
Isı kaynaklı güneş çarpmalarının oruçlu insanlar üzerinde meydana getirmesi muhtemel olan ilave sağlık risklerini göz önüne alan bazı dini otoriteler, sıcak iklimlerde bu şekilde oruca devam etmenin gerekli olmadığı, bu durumlarda orucun daha serin bir mevsimde tutulmasının uygun olacağı konusunda fetvalar vermişlerdir.

Oruç fıkıhçılar tarafından farz, vâcip, nâfile ve mekruh türlerine ayrılır. 

Farz olan oruçlar: Hem edâ ve hem de kaza olarak tutulan Ramazan orucu; kefâret oruçları ve nezredilmiş (adanmış) oruçlardır. Açık rivayete göre de bu böyledir.
Vâcip olan oruçlar: Nafile olarak tutmakta iken bozulmuş bir orucun kazasıdır.
Sünnet olan oruçlar: Muharrem ayının dokuzuncu ve onuncu aşure günlerinde tutulan oruçtur.
Müstehap oruç: Her kamerî ayın üç gününü oruçlu geçirmektir. Oruç tutulan bu günlerin, eyyâm-ı bıyd'dan olması mendup olup bunlar ayın on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci günleridir.
Mekruh oruç: Birincisi, Muharrem'in dokuzuncu nünü tutmaksızın, yalnızca aşure gününde oruç tutmaktır. İkinci tahrîmen mekruh ise, iki bayram günü ve teşrik günlerinde tutmaktır.
Nafile oruçlar: Bu yukarıda zikredilenlerin dışında ve mekruh olmayan oruçlardır.
İslam fıkıhçıları namaz, ramazan orucu veya zekat gibi farz kabul edilen dini emirlerin terki durumunda uygulanacak şer’i ceza işlemlerini ve kişinin cezaen öldürülmesi sonrasında bu kişilerin cenazelerine yapılacak işlemleri de tartışarak kurallara bağlamışlardır. Radikal görüşleri benimseyen selefi mezhepler bu kişileri mürted kabul ederler, bu mezheplerin görüşlerine göre namaz, oruç veya zekatı terk ettiği için öldürülenlerin cenaze namazları kılınmaz, Müslüman mezarlığına gömülemez, miras bıraktıkları devlet hazinesine kalır.
Hanefîlere göre İslam'ın uygulanmasına dair ihmal veya ret içeren eylemlerde kişinin kanatılıncaya kadar dövülmesi veya ölünceye kadar hapsedilmesini de içeren tazir cezaları ile cezalandırılması gerekir, ancak öldüklerinde cenazelerine Müslüman cenazesi muamelesi yapılır.

Yom Kippur, (İbranicesi: יום הכיפורים Kefaret Günü), Yahudilikte Yahudi Takvimi'nin ilk ayı olan Tişri ayının 10. günü yaklaşık 26 saat boyunca tutulan büyük oruçtur.
Yahudiliğe göre bir insanın kaderi bir yıl önceki hâl ve hareketlerine göre yazılır. Bir yıl boyunca iyi ve hayırlı işler işleyen kişilerin kaderi bir yıl sonra için iyi yazılır.
Yahudi Yılbaşısı olan Roşaşana ile Yom Kippur arasındaki 10 gün boyunca bir vicdan muhasebesi yapılır ki buna İbranice teşuva (geriye dönme) denir. On gün boyunca, o yıl içinde yapılan tüm hatalı davranışlar gözden geçirilir insanlara karşı yapılan haksızlıklar için insanlardan özür dilenir ve helalleşilir. Yehova'ya (Tanrı) karşı işlenen suçlar için de tövbe edilir. 9. günün akşamı

Otoimmün hastalık, bir vücut kısmına anormal bir bağışıklık tepkisinden kaynaklanan bir durumdur. En az 80 otoimmün hastalık türü tanımlanmış olup, bazı kanıtlar 100'den fazla türün olabileceğini düşündürmektedir. Herhangi bir vücut parçası tutulabilir. Semptomlar çeşitlidir ve genellikle hafif ila şiddetli arasında değişen ve geçici olabilen düşük dereceli ateş ve yorgun hissetmeyi içerir.
Nedeni bilinmiyor. Lupus gibi bazı otoimmün hastalıklar aile takip eder, bazı vakalar enfeksiyon veya diğer çevresel faktörler tarafından tetiklenebilir. Genellikle otoimmün olarak kabul edilen bazı yaygın hastalıklar arasında çölyak hastalığı, diabetes mellitus tip 1, graves hastalığı, inflamatuar bağırsak hastalığı, multipl skleroz, alopesi areata, addison hastalığı, pernisiyöz anemi, sedef hastalığı, romatoid artrit ve sistemik lupus eritematozus yer alır. Teşhisi belirlemek zor olabilir.
Tedavi, durumun tipi ve ciddiyetine bağlıdır. Steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar (NSAID'ler) ve immünosupresanlar sıklıkla kullanılır. Bazen intravenöz immünoglobulin de kullanılabilir. Tedaviler semptomları genellikle iyileştirirken, tipik olarak hastalığı iyileştirmez.
Amerika Birleşik Devletleri'nde yaklaşık 24 milyon (~%7,5) insan bir otoimmün hastalıktan etkileniyor. Kadınlar erkeklerden daha sık etkilenir. Genellikle yetişkinlik döneminde başlarlar. İlk otoimmün hastalıklar 1900'lerin başında tanımlandı.

Seksenden fazla tipteki bazı otoimmün hastalıklar, benzer semptomlar gösterirken diğerleri, örneğin tip 1 diyabet, oldukça farklıdır. Bu belirti ve semptomların varlığı ve ciddiyeti, meydana gelen otoimmün tepkinin yeri ve tipine bağlıdır. Bir kişi aynı anda birden fazla otoimmün hastalığa sahip olabilir ve her birinin semptomlarını gösterebilir. Sunulan belirti ve semptomlar ve hastalığın kendisi yaş, hormonlar, çevre ve diğer faktörlere bağlı olabilir. Genel olarak, yaygın semptomlar şunlardır 

yorgunluk
düşük ateş
genel olarak iyi hissetmemek (kırgınlık)
kas ve eklem ağrıları
döküntü.
Bu belirti ve semptomların görünümü değişebilir; yeniden ortaya çıkmalarına alevlenme denir. Bu belirti ve semptomlar, test sonuçlarını destekleyerek tanıya yardımcı olabilir.
Otoimmün hastalıklardan kan damarları, bağ dokuları, eklemler ve kaslar, kırmızı kan hücreleri, cilt ve endokrin bezleri (tiroid bezi ve pankreas gibi) dahil olmak üzere yaygın olarak etkilenen birkaç alan vardır.
Bu hastalıklar, anormal bir bağışıklık tepkisinin olduğu dokularda hasar, organ büyümesi ve değişen fonksiyonlar dahil olmak üzere, onları otoimmün hastalıklar olarak karakterize eden patolojik etkilere sahip olma eğilimindedir. Bazı hastalıklar sadece belirli organ ve dokuları etkilerken diğerleri sistemiktir ve vücuttaki birçok dokuyu etkiler. Belirti ve semptomlar, hastalık kategorisine bağlı olarak değişebilir.

Bazı araştırmacılar, otoimmün hastalıklar ve kanser arasında genel bir korelasyon olduğunu, yani otoimmün hastalığa sahip olmanın belirli kanserleri geliştirme riskini artırdığını öne sürüyor. Otoimmün hastalıklar çeşitli şekillerde iltihaplanmaya neden olur. Kanser riski büyük ölçüde tüm otoimmün hastalıkların kanserle bağlantılı olan kronik enflamasyonu artırmasına bağlıdır. Listede, çölyak hastalığı, enflamatuar bağırsak hastalığı (Crohn hastalığı ve ülseratif kolit), multipl skleroz, romatoid artrit ve sistemik lupus eritematozus dahil olmak üzere kanserle en sık bağlantılı bazı otoimmün hastalıklar yer almaktadır.

Aşağıda otoimmün hastalıklara birkaç örnek verilmiştir. Daha ayrıntılı liste için otoimmün hastalıklar listesine bakın.

Çölyak hastalığı, gastrointestinal ve lenfoproliferatif kanserlerle en güçlü ilişkileri sunar. Çölyak hastalığında otoimmün reaksiyon, vücudun başlıca buğday, arpa ve çavdarda bulunan glütene karşı bağışıklık toleransını kaybetmesinden kaynaklanır. Gastrointestinal kanal (yutulan glütenin sindirim sırasında geçeceği tüm alanlar) yemek borusu, mide, ince-kalın bağırsak, rektum ve anüsü içerdiğinden, bu, mide-bağırsak kanserlerinin artan riskini açıklar Bir hasta diyetinden glüteni çıkarırsa, gastrointestinal kanser insidansı kısmen azaltılabilir veya ortadan kaldırılabilir. Ek olarak, çölyak hastalığı lenfoproliferatif kanserler ile ilişkilidir.

İnflamatuar bağırsak hastalığı, gastrointestinal sistem kanserleri ve bazı lenfoproliferatif kanserler ile ilişkilidir. Crohn hastalığı veya ülseratif kolit olarak kategorize edilebilir. Her iki durumda da, IBD'li bireyler, bağırsak mikrobiyomunda bulunan normal bakterilere karşı bağışıklık toleransını kaybeder. Bağışıklık sistemi bakterilere saldırır ve kronik enflamasyonu indükler.

Multipl skleroz, başta beyin olmak üzere merkezi sinir sistemi kanseri riskinin artması, ancak genel kanser riskinin azalmasıyla ilişkilidir. Multipl skleroz, spesifik bir bağışıklık hücresi türü olan T hücrelerinin beyin nöronlarındaki miyelin kılıfına saldırdığı nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu, sinir sistemi işlevini azaltır, enflamasyona ve ardından beyin kanserine neden olur.

Romatoid artrit, lenfoproliferatif kanserlerin yanı sıra vücuttaki fokal kanserlerle hafif, ancak önemli ilişkiler sunar. Romatoid artritte, vücudun eklem ve kıkırdaklarını oluşturan hücreler lokal iltihaplanmaya neden olur. Ek olarak, bağışıklık sisteminin kronik enflamasyonu ve aşırı aktivasyonu, diğer hücrelerin daha fazla habis dönüşümünü destekleyen bir ortam yaratır. Bu, akciğer ve deri kanseri ile olan ilişkileri ve ayrıca eklem iltihabından doğrudan etkilenmeyen diğer hematolojik kanser riskindeki artışı açıklayabilir.

Sistemik lupus eritematozus vücuttaki fokal ve lenfoproliferatif kanserler ile ilişkilidir. SLE çoklu organ sistemlerini etkiler ve yaygın bir immün tolerans kaybı ile karakterizedir. Vücuttaki kronik iltihap, sistemik ve lenfoproliferatif kanser riskinin artmasına katkıda bulunan diğer hücrelerin habis dönüşümünü teşvik eder. Tersine, sistemik lupus eritematozus bazı kanserlerde azalma ile ilişkilidir. Bu, en iyi şekilde bu alanlarda artan immün gözetim ile açıklanır, ancak bunun mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır.

Aplastik anemide vücut yeterli sayıda kan hücresi üretemez. Kan hücreleri, kök hücreler tarafından kemik iliğinde üretilir. Aplastik anemi, tüm kan hücresi türlerinin eksikliğine neden olur: kırmızı, beyaz kan hücreleri ve trombositler.

Nedeni bilinmiyor. Lupus gibi bazı otoimmün hastalıklar aileden geçer ve bazı vakalar enfeksiyonlar veya diğer çevresel faktörler tarafından tetiklenebilir. 100'den fazla otoimmün hastalık vardır. Otoimmün olduğu kabul edilen bazı yaygın hastalıklar arasında çölyak hastalığı, diabetes mellitus tip 1, Graves hastalığı, inflamatuar bağırsak hastalığı, multipl skleroz, sedef hastalığı, romatoid artrit ve sistemik lupus eritematozus yer alır.

Tip 1 diyabet ve Romatoid artrit gibi hastalıklardan sorumlu olabilecek genetik varyantları belirlemek için genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) yapıldı.
İkiz çalışmalarında, otoimmün hastalıklar, çift yumurta ikizlerine kıyasla tek yumurta ikizleri arasında daha yüksek uyum oranı göstermektedir, örneğin multipl sklerozda %6'ya karşı %35.
Ayrıca, enfeksiyona yatkınlığımız ile otoimmün hastalıklardan kaçınma becerimiz arasında bir denge sağlayan bazı genlerin evrim sırasında seçildiğine dair artan kanıtlar var. Örneğin, ERAP2 genindeki varyantlar, otoimmünite (pozitif seçilim) riskini artırmalarına rağmen enfeksiyona karşı bir miktar direnç sağlar. Buna karşılık, TYK2 genindeki varyantlar, otoimmün hastalıklara karşı koruma sağlar, ancak enfeksiyon riskini artırır (negatif seçim). Bu, enfeksiyon direncinin faydalarının otoimmün hastalık riskinden daha ağır bastığını düşündürmektedir ki bu, insanlık tarihinin büyük bölümünde yüksek enfeksiyon riski göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir.
Diğer örnekler

Tip 1 diyabet, pankreas β hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından yok edildiği bir durumdur. Pankreasta insülin üretimine aracılık eden gen (INS) mutasyona uğrar. INS geni, 11p15.5 kromozomunun kısa kolunda, tirozin hidroksilaz ve insülin benzeri büyüme faktörü II genleri arasında bulunur. 11. kromozoma ek olarak, tip 1 diyabetin genetik bir belirleyicisi, 6p21 kromozomu üzerinde yer alan ve majör histokompatibilite kompleksi (MHC) adı verilen bir lokustur.
Romatoid artrit : Bu durum için tam bir genetik haritalama olmamasına rağmen, birkaç genin RA'ya neden olabileceği düşünülmektedir. İnsan bağışıklık sistemini etkileyen genler, bir TNF reseptörü ile ilişkili faktör 1 (TRAF1) içerir. Bu TRAF1, 9q33-34 kromozomunda bulunur. Ek olarak, insan genomundaki B1 genleri, en yaygın olarak RA hastalarında görülen yüksek konsantrasyonda HLA-DRB1 alelleri içerir. RA şiddeti, genom içindeki polimorfizmlerin bir sonucu olarak değişebilir.

Bir dizi çevresel faktörün otoimmün hastalığın katalizörü ya gelişiminde doğrudan bir rolü olduğu kabul edilir. Mevcut araştırmalar, otoimmün hastalıkların yüzde yetmiş kadarının, olasılıkla kimyasallar, enfeksiyon, diyet ve bağırsak disbiyozu gibi çevresel faktörlerden kaynaklandığını "göstermektedir". Otoimmün hastalık başlangıcı kesin kanıtı olmayan için teorik bir küme tanımlanmıştır.

Çevresel tetikleyiciler
Azaltılmış oral tolerans
Bağırsak disbiyozu
Artan bağırsak geçirgenliği
Artan bağışıklık reaktivitesi
Otoimmünite
Hidrazinler, saç boyaları, trikloretilen, tartrazinler, tehlikeli atıklar ve endüstriyel emisyonlar dahil olmak üzere kimyasal veya ilaçlar.
UV radyasyonunun dermatomiyozit, pestisitlerin romatoid artrit gelişiminde rol oynadığı, ve D vitamininin yaşlı populasyonda bağışıklık işlev bozukluklarını önlemede bir anahtar olduğu bulunmuştur. Enfeksiyöz ajanlar, otoimmün hastalıkların aktivasyonu için gerekli bir adım olan T hücresi aktivatörleri olarak kabul edilir. Bu mekanizmalar nispeten bilinmemekte, ancak Guillain-Barre sendromu ve romatizmal ateş gibi enfeksiyon tarafından tetiklenen otoimmün hastalıkları açıklamak için mevcut alternatif teorilerden biridir. Büyük kohortların verilerine dayanarak, COVID-19'a neden olan SARS-CoV-2 enfeksiyon

Paraziter hastalık, parazitlerin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Parazitler, konukçudan beslenirken ona zarar veren organizmalardır. Parazitleri ve paraziter hastalıkları inceleyen bilim dalı parazitolojidir. Tıbbi parazitoloji üç ana parazit grubuyla ilgilenir: Parazitik protozoa, helmintler ve parazitik eklembacaklılar.

Parazitler genel olarak organizmayı tahrip etmekte soyucu, sömürücü, mekanik olarak etkilemekte ve diğer hastalıklara canlıları dispoze kılmaktadırlar. Paraziterlerin hemen hemen bütün salgıları, sindirilmemiş artıkları organizma için toksiktir. Ayrıca bazı parazitlerin özel toksinleri vardır. Bunları salgılayarak hücre ve dokuları eritirler, kanın pıhtılaşmasına engel olurlar. Bu toksinlerle organizma tedricen zehirlenir. Alyuvarları erittiğinden Anemi meydana gelir. Kan tablosu değişir. Toksinlerin sinir sistemine de etkisi vardır. Bunun sonucu bazen felçler ve kuduz benzeri semptomlar meydana gelir. Gelişmede gerilik meydana gelir. Genital organların küçüldüğü, atrofiye olduğunu bildiren araştırmalar vardır.

Parazitler mekanik olarak da organizmaya zarar vermektedirler. Bulundukları organlara mekanik olarak basınç yapmaktadırlar. Bunların sayısı kadar bulundukları organın da önemi vardır. Beyin, göz gibi nazik organlarda bulundukları zaman, sayıları az da olsa meydana getirdikleri etki büyüktür. Hücre parazitleri çoğalırken hücreleri parçalarlar. Bazı parazitler safra kanalını tıkayarak sarılık meydana getirirler. Bazı parazitler de, örneğin bağırsakta yaşayanların birkaç tanesi bir araya gelerek bağırsakları tıkarlar ve şiddetli hazımsızlıklara sebep olurlar. Parazitlerin genç şekilleri organizmada göç ederken diğer bazı hastalık etkenlerini de beraberinde sürükledikleri gibi, zayıf düşürdükleri organizmalarda salgın hastalıkların kolaylıkla etkimesine sebep olurlar. Bundan ötürüdür ki, paraziter hastalıklara yakalanan hayvanlarda diğer hastalıklar da kolaylıkla yerleşebilmektedir. Parazitlerden mütevellit metabolik bozukluklar, vitamin, hormon dengesinin bozulması, özellikle hayvanların iyi beslenemedikleri hallerde doğal direncin bozulması sonucu parazitlerin etkileri artmaktadır.

Paraziter hastalıklar bariz bir şekilde dikkat çekmediği, ölüm olayları görülmediği hallerde, bunların meydana getirdikleri verim düşüklüğünü kesin olarak hesaplamak güçtür. Paraziter hastalıklarda görülen semptomlarla, klinik olarak hastalığı teşhis etmek zordur. Ancak parazitin kendisini veya gelişme devirlerini görmek ile kesin teşhis konur. Bazı hallerde birkaç paraziter hastalık birlikte seyreder ki böyle durumlarda telefat artar.

Parkinson hastalığı (PH) veya kısaca Parkinson, başlıca merkezî sinir sisteminin etkilendiği, uzun süreli bir nörodejeneratif hastalıktır ve hem motor hem de motor olmayan sistemleri etkiler. Semptomlar genellikle yavaş yavaş ortaya çıkar ve hastalık ilerledikçe motor olmayan semptomlar daha yaygın hale gelir.
Başlıca semptomlar arasında tremorlar, hareket yavaşlığı, rijidite ve denge bozukluğu bulunur ve bu semptomlar topluca parkinsonizm olarak adlandırılır. İleri evrelerde, Parkinson hastalığı demansı, düşmeler ve nöropsikiyatrik bozukluklar gibi uyku bozuklukları, psikoz, duygudurum dalgalanmaları veya davranış değişiklikleri gelişebilir.
Parkinson hastalığı vakalarının çoğu belirli bir nedene bağlı olmadan ortaya çıkmakla birlikte, birkaç katkıda bulunan etmen belirlenmiştir. Bu hastalık, beynin locus coeruleus ve substantia nigra adı verilen bölgelerindeki sinir hücrelerinin ölmesiyle karakterize edilir.
Substantia nigra, bazal ganglion olarak adlandırılan beyin bölgelerine dopamin sağlayan ve istemli hareketlerin kontrolünde önemli rol oynayan bir orta beyin bölgesidir. Bu hücre ölümünün nedeni tam olarak anlaşılamamıştır; ancak, Lewy cisimcikleri adı verilen yapılar içinde alfa-sinüklein adı verilen bir proteinin birikimini içermektedir. Diğer olası nedenler arasında genetik faktörler, çevresel etkenler, ilaç kullanımı, yaşam tarzı ve önceki sağlık durumu bulunur.
Tanı, genellikle nörolojik muayene sırasında saptanan motorla ilgili belirti ve bulgulara dayanmakla birlikte, nöromelanin MRG gibi tıbbi görüntüleme yöntemleri tanıyı destekleyebilir. Parkinson hastalığının başlangıcı, genellikle %1'inin etkilendiği 60 yaş üzeri kişilerde görülür. 50 yaşından genç bireylerde ise bu durum erken başlangıçlı PH olarak adlandırılır.
Parkinson hastalığının bilinen bir tedavisi bulunmamaktadır ve mevcut tedavi stratejileri belirtilerin hafifletilmesine yöneliktir. İlk basamak tedavi genellikle L-DOPA, MAO-B inhibitörü veya dopamin agonisti ile başlar. Hastalık ilerledikçe bu ilaçlar etkinliğini yitirir ve istemsiz kas hareketleri şeklinde yan etkiler ortaya çıkar. Diyet ve belirli rehabilitasyon yöntemleri belirtileri iyileştirmede belirli düzeyde etkili olabilir. Şiddetli motor belirtileri ilaç tedavisine yanıt vermediği durumlarda, derin beyin stimülasyonu kullanılabilir. Hareketle ilişkili olmayan belirtilerin, örneğin uyku bozuklukları ve duygudurum dengesizliği, tedavisi için sınırlı kanıt bulunmaktadır. Ortalama yaşam süresi normale yakın düzeydedir.

Parkinsonizm, aşağıdaki türlere ayrılabilir:

Parkinson hastalığı: yavaş hareket etme, titreme, kas sertliği ve denge problemleri gibi belirtilerle tanınan ve belirtilerin zamanala kötüleştiği bir sinir sistemi hastalığıdır. Parkinson hastalığı, parkinsonizmin en yaygın biçimidir ve idiyopatik parkinsonizm olarak da adlandırılır, yani tanımlanabilir bir nedeni yoktur.
Atipik parkinsonizm: sadece substantia nigra bölgesini etkilemekle kalmayıp, daha karmaşık nörolojik sorunlara da yol açan bir dejenerasyon türüdür. Bu sorunlar arasında, belirli hareketleri yapamama (apraksi) veya göz hareketlerinde kontrol kaybı (progresif supranükleer felç) gibi durumlar bulunur.
İkincil parkinsonizm: ilaçlar, enfeksiyonlar veya merkezi sinir sistemindeki hasarlar gibi dış etkenler tarafından tetiklenen bir durumdur.
Fonksiyonel parkinsonizm: sinir hücrelerinin dejenerasyonu veya dopamin sisteminin işlev bozukluğu dışında ortaya çıkan bir motor bozukluğudur.
2024 yılı itibarıyla Parkinson hastalığının sınıflandırılması belirtilere dayanmakta olup, araştırmalar bu sınıflandırmayı biyolojik temellere oturtmayı hedeflemektedir.
Parkinson hastalığı, farklı şekillerde de sınıflandırılabilir. Parkinson-plus sendromu, Parkinson hastalığını ve diğer bazı hastalık durumlarını içerir. Bu sendrom, Lewy cismi demansı grubunda yer almakta ve sinükleinopati olarak sınıflandırılmaktadır. Sinükleinopatiler, Lewy cisimcikli demans, çoklu sistem atrofisi ve diğer nadir hastalık durumlarını da içermektedir. Nadir görülen bazı genetik Parkinson hastalığı türleri alfa-sinüklein birikimi göstermemektedir.

Parkinson hastalığının en tanınabilir belirtileri, hareketle ilgili (motor) belirtilerdir ve titreme, bradikinezi, rijidite ve sürünen/öne eğilmiş yürüyüş gibi içerir. Otonomik işlev bozukluğu (disotonomi), nöropsikiyatrik sorunlar (ruh hâli, biliş, davranış veya düşünce değişiklikleri), duyu (özellikle koku duyusu değişiklikleri) ve uyku zorlukları da dahil olmak üzere motor olmayan belirtiler de bulunabilir. Hastalar, motor belirtilerin başlamasından önce kabızlık, anosmi ve REM Davranış Bozukluğu dahil motor olmayan belirtilere sahip olabilirler. Genellikle bunun gibi belirtiler, demans, psikoz, ortostatizm ve daha ciddi düşmeler daha sonra meydana gelir. Disfaji (yutma güçlüğü), Parkinson hastalığının seyrinin herhangi bir döneminde başlayabilir ve hastaların %80'inden fazlasını etkiler.
Motor dışı belirtiler, motor belirtilerin başlangıcından 20 yıl önce görülebilir. Bunlar arasında kabızlık, anozmi, duygudurum bozuklukları ve REM uykusu davranış bozukluğu gibi belirtiler yer alır. Genellikle, denge problemleri ve yürüme bozuklukları gibi hareketle ilgili belirtiler, hastalığın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkar.

Parkinson hastalığında dört ana motor belirti öne çıkar: titreme (tremor), yavaş hareket etme (bradikinezi), kas sertliği (rijidite) ve denge problemleri (postüral instabilite). Bu belirtiler birlikte parkinsonizm olarak adlandırılır. Bununla birlikte, diğer motorla ilişkili belirtiler de yaygın olarak görülmektedir.
Titreme (tremor), Parkinson hastalığının en yaygın başlangıç belirtisidir ve hem istirahat halinde hem de istemli hareket sırasında ortaya çıkabilir, 4-6 hertz frekansında olabilir. Parkinson hastalığında tremor genellikle ellerde görülür, ancak bacaklar, kollar, dil veya dudaklar gibi vücudun diğer bölgelerini de etkileyebilir. Bu, genellikle başparmak ve işaret parmağının bir araya gelerek dairesel bir hareket yapma eğiliminde olduğu pill-roller hareketi olarak tanımlanır. En belirgin işaret olmasına rağmen, tremor, vakaların sadece %70-90'ında bulunur.
Yavaş hareket (bradikinezi), genellikle Parkinson hastalığının en önemli özelliği olarak kabul edilir ve atipik parkinsonizmde de bulunur. Bradikinezi, motor planlama, başlama ve yürütmede zorlukları ifade eder ve bu durum, genel olarak yavaşlamış hareketlerle ve azalmış genlikte sonuçlanarak ardışık ve eşzamanlı görevleri etkiler. Bu nedenle, giyinme, yeme ve banyo yapma gibi günlük aktiviteleri engeller. Bradikinezi ile ilişkili yüz kasları, "maskelenmiş yüz" veya hipomimi olarak bilinen karakteristik azaltılmış yüz ifadesine yol açar.
Rijidite, katılık veya "sertlik" olarak da bilinir ve bir uzvun pasif mobilizasyonu sırasında artan dirençle karakterize edilir, vakaların %89'una kadar etkileyebilir. Genellikle tremor ve bradikinezi başlangıcından sonra vücudun bir veya her iki tarafında görülür ve hastalık ilerledikçe kas veya eklem ağrısına neden olabilir. 2024 yılı itibarıyla, rijiditenin özgün bir biyomekanik süreçten mi kaynaklandığı yoksa Parkinson hastalığının başka bir ana belirtisinin bir yansıması mı olduğu belirsizdir.
Denge bozukluğu, hastalığın ilerleyen evrelerinde tipiktir ve denge kaybı ve düşmelere yol açar, bu da ikincil olarak kemik kırığına, dolayısıyla azalmış hareketliliğe ve yaşam kalitesinin düşmesine neden olur. Denge bozukluğu, başlangıç evrelerinde bulunmaz ve genellikle ilk tanıdan 10-15 yıl sonra ortaya çıkar. Hastalığın başlangıcından sonraki ilk üç yıl içinde denge bozukluğu, atipik parkinsonizmi gösterebilir. Bazı kaynaklar hala ana belirtileri tremor, bradikinezi ve rijidite olarak klasik üçlü şeklinde tanımlarken, denge bozukluğu, mekanizması tam olarak anlaşılamamış olmasına rağmen, dördüncü tanımlayıcı belirti olarak geniş çapta kabul edilmekte ve böylece bir belirti dörtlüsü oluşturmaktadır. Bradikinezi (yavaş hareket etme) ve rijidite (kas sertliği) ile birlikte, Parkinson hastalığı olan kişilerde kısa adımlarla yürüme ve öne eğik duruş görülebilir. Bu yürüyüş tarzı "Parkinson yürüyüşü" olarak bilinir.
Diğer yaygın motor bulgular arasında peltek ve kısık bir ses ile el yazısının giderek küçülmesi yer alır. Bu belirti, diğer tipik belirtilerden önce ortaya çıkabilir, ancak bu durumun kesin nörobiyolojik mekanizması ve diğer belirtilerle olası bağlantıları halen belirsizdir.

Duyu sistemindeki dönüşüm, duyularda değişikliklere yol açabilir; bu değişiklikler arasında koku duyusunun bozulması, görme bozuklukları, ağrı ve parestezi bulunur. Görsel-uzamsal işlev sorunları ortaya çıkabilir ve bu durum yüz tanıma ve çizilmiş çizgilerin yönelimini algılamada zorluklara yol açabilir.
Periferik nöropati, Parkinson hastalarının %55'ine kadar var olan bir durumdur. Çoğu parestezi ve ağrının kaynağı olmasına rağmen, denge bozukluğu ve motor bozukluklardaki rolü tam olarak anlaşılmamıştır.

Otonom sinir sistemindeki değişiklikler, disotonomi olarak adlandırılır ve gastrointestinal hastalıklar, ortostatik hipotansiyon, aşırı terleme veya idrar kaçırma gibi çeşitli belirtilerle ilişkilidir.
Gastrointestinal hastalıklar arasında kabızlık, mide boşalmasının bozulması, aşırı tükürük üretimi ve yutma güçlüğü (yaygınlık %82'ye kadar) yer alır. Disfaji kaynaklı komplikasyonlar arasında dehidrasyon, malnütrisyon, kilo kaybı ve aspirasyon pnömonisi bulunur. Tüm gastrointestinal özellikler, rahatsızlığa neden olacak kadar şiddetli olabilir, sağlığı tehlikeye atabilir ve hastalık yönetimini zorlaştırabilir. Bu belirtiler birbirleriyle ilişkili olmasına rağmen, kesin mekanizması bilinmemektedir.
Ortostatik hipotansiyon, dik duruma geçtikten sonraki ilk üç dakika içinde kan basıncının en az 20 mmHg sistolik veya 10 mmHg diyastolik düşüşü olarak tanımlanır ve vakaların %30-50'sinde görülür. Düşük kan basıncı, özellikle beyin olmak üzere kalbin üzerinde yer alan organların perfüzyonunu bozabilir ve bu da baş dönmesine yol açabilir. Bu durum nihayetinde bayılmaya neden olabilir ve daha yüksek sağlık sorunları

Prion kelimesi İngilizcede "proteinlerle ilgili" anlamına gelen  proteinaceous ve "bulaşıcı" anlamına gelen infectious sözcüklerinin ilk hecelerinden oluşmuştur. Virüslerin yol açtığı hastalıklarda toksin üretiminden sorumlu, kendi kendini eşleyebilen ve bulaş geçirmiş proteinlerin yapımını sağlayan yalıtılmış bir proteindir. Prion, kısaca protein içeren ve bulaştırılabilen (enfeksiyöz) özelliği olan çok küçük parçacıklardır. Prionlar, bulaşıcı hastalıklara yol açan mikroorganizmalara yani bakterilere ve virüslere benzemez. Çünkü insan ve hayvanlarda olduğu gibi bakteri ve virüslerde de proteinlerin, enzimlerin yapısını belirleyen, böylelikle biçim ve gelişmeyi yönlendiren DNA prionlarda yoktur. Nükleik asitlerden (DNA, RNA) yoksun olan prionlar en küçük virüslerden bile en az 100 kat daha küçüktür.
Ne virüs, ne bakteri olan, sinir sistemi hücrelerinde doğal olarak üretilen normal proteinlerin, değişerek oluşturduğu, yalıtılmış, patojen ve bulaşma yetisine sahip proteinlerdir. Sığırlarda görülen deli dana hastalığı, koyunlarda görülen Scrapie gibi dejeneratif sinir sistemi hastalıklarına neden olur. İnsanlarda ise Creutzfeldt-Jakob hastalığı, Gerstmann-Sträussler-Scheinker hastalığı, kuru, fatal familyal imsomnia (Ailevi ölümcül uykusuzluk) gibi sinir sistemini etkileyen klinik olaylara neden olur.

Scrapie (Scrapie) hastalığının bulaşma yöntemleri araştırılırken bulunmuştur. Öncelikle hasta bir koyundan alınan bir doku bütün bakteriler öldürülerek sağlıklı bir koyuna aktarılmış ve sağlıklı koyunun da hastalandığı gözlemlenmiştir. Bunun üzerine virüsler de öldürülerek doku aktarılmış ve denek yine hastalanmıştır. Son olarak bütün proteinler yok edilerek doku aktarıldığında, hastalığın bulaşmadığı görülmüştür. Prionlar, virüs, bakteriler ve mantarlardan sonra keşfedilen yeni bir hastalık etkenidir ve bu yolla gerçekleşen hastalıkların tedavisi mümkün değildir.

Protozoa (Yun. protos πρῶτος ilk, zoia ζωα hayvanlar) ya da tek hücreliler, genellikle mikroskobik, bir hücreli ve ökaryotik canlıları içeren bir Protista alt âlemidir.
Tek hücreli olmalarına rağmen, çok hücrelilerde görülen yaşamsal işlevlerin birçoğunu yapabilirler. Bu nedenle eski zamanlarda vücut maddesi hücrelere ayrılmamış hayvanlar olarak kabul edilmiş ve "Hücresizler" adıyla anılmıştır.
Sitoplazmalarında bulunan özelleşmiş yapılara "organel" denilmekte; hareket, sindirim, boşaltım gibi hayatsal faaliyetlerini bunlarla sağlamaktadırlar. Çoğu bir çekirdekli, (monoenergid), bir kısmı da her zaman çok çekirdek taşıyan (polienergid) canlılardır. Bazıları ise yaşamlarının belli bir kısmında çok çekirdek taşırlar. Organel olarak çekirdek, endoplazmik retikulum, ribozom, golgi aygıtı, mitokondri, lizozom, peroksizom, mikrotübüller ve filamentler bulundurular. Hareket organelleri olarak yalancıayaklar, kamçılar, siller, sirler ve tentaküller görülür. Beslenme şekillerinde ototrof, çürükçül, parazit, kommensal, miksotrof ya da heterotrof beslenme görülür. Boşaltımda en belirgin özelliklerinden biri, ritmik olarak şişen ve küçülen vurgan (kontraktil) kofulların bulunmasıdır. Birçok denizel türde ve parazitlerde bu vurgan kofullar görülmez. Çoğalmalarında, eşeysiz olarak; boyuna bölünme, çoğa bölünme, enine bölünme, zırh oluşturduktan sonra ikiye bölünme, hücre dışı tomurcuk oluşturma ve hücre içi tomurcuk oluşturma görülür. Eşeyli çoğalmalarında; kaynaşma (hologami), merogami ve konjugasyon görülür. Tek ya da koloni şeklinde yaşayan tek hücreli canlılardır. Bugüne kadar 60.000 kadar türü tanımlanmış ve bunların yaklaşık 1/4'ü parazit olarak bilinir.

Bu grupta bulunan canlıların birçoğunun hem hayvan hem de bitki özelliği göstermeleri nedeniyle bakteriler ve küf mantarlarını ayrı bir grup içinde incelenmiş, bu gruba "Heterojen Protista" denilmiştir. Fakat bugün birçok bilim insanı Protozoa'yı ayrı bir grup olarak alıp, 4-5 sınıf altında incelemeyi uygun bulur. Yine de, bugüne kadar tartışmasız kabul edilen bir sistem kurulamamıştır. Akrabalık ilişkileri olmadan, hareket sistemlerine göre yapılan sınıflandırma şöyledir:

Amoebozoa
Ciliata
Cnidosporidia
Flagellata
Sporozoa (Apicomplexa, Myxozoa, Microsporidia)

Monera
Protista
Tek hücrelilerde üreme

Psikoterapi, bireylerin duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adı. Psikoterapi her zaman sadece tek tek bireyleri konu almaz, zaman zaman incelenen tüm bir ailenin etkileşimsel meseleleri zaman zamansa incelenen bir çiftin birbiriyle olan ilişkisindeki bazı sorunların ruh sağlığı temelindeki kökleri olabilir. Ruh-zihin sağlığına dair sorunların psikolojik, sosyolojik veya somatik boyutları olabilir.

Psikoterapi, psiko (Yunanca: ψυχή, romanize: psukhē) ve terapi (Yunanca: Θεραπεία, romanize: therapeia) sözcüklerinden oluşur. Psukhē, ruh ve zihin; therapeia ise iyileştirme anlamına gelmektedir.

Psikoterapi, daha olgun ve uygun bir ruhsal denge sağlamak amacı doğrultusunda zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren hastalarla düşünce ve duygu alışverişi kurularak yürütülen bir tedavi bilim ve sanatıdır. Türkiye'de Psikiyatristler ve Klinik Psikologlar psikoterapi yaparlar. Genel bir başlık altında söylemek gerekirse, duygusal çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltan, ruhsal uyum düzeyini artıran, kişilerarası ilişkileri daha olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi denebilir.
Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında kurulan ilişki temel alınarak danışanın yaşadığı sorunlar üzerinde çalışılır. Sadece psikolojik rahatsızlık yaşayan kişiler değil, hayatının herhangi bir alanında tıkanıklık yaşadığını hisseden ve yaşamını daha anlamlı bir şekilde sürdürmek isteyen herkes psikoterapi sürecine girebilir. Psikoterapi, terapistin danışan adına neyin doğru olduğuna karar vermesi ya da nasıl değişeceğini söylemesi değildir. Psikoterapist, kendi kuramsal bilgilerini ve uygulama becerilerini kullanarak; danışanın kendisini tanıması, hayatına dair farkındalıklar yaşaması, daha sağlıklı ilişkiler kurması ve yeni çözüm yolları geliştirebilmesi için danışana ışık tutar.

Tüm psikoterapi tekniklerinin hangi hastaya ne zaman uygulanacağını ve bütünü izah etmeye yönelik bu terapi yöntemi farklı teknikleri entegre etmeyi sağlar. Esneklik sağlayan bu model evrensel uygulamalar için de uygundur ve pratiktir.

Psikodinamik psikoterapiler, yapıtaşı olarak Freud'un klasik Dürtü Kuramı ve sonrasında da, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri Kuramı, Kendilik Psikolojisi, Masterson Yaklaşımı gibi diğer psikodinamik yaklaşımlarla devam etmiştir. Bu yaklaşımlar; psikopatolojilerin temelinde kişinin 0-6 yaş arasındaki dönemde yaşadıklarının olduğunu savunur ve serbest çağrışım ve rüyaların yorumlanması başta olmak üzere bunları irdeler ve temelde hepsi bilinçdışı kavramına uygulamalarının teorik temelinde yer verir.
0-6 yaş döneminde odaklandıkları alt dönem yaklaşımlara ve temel aldıkları psikodinamik kuramına göre değişmektedir.

Bilginin işlenmesi sürecinde; temel kabullerdeki hatalardan kaynaklanan işlevi olmayan şematik kavramlar, zamanla olumsuz otomatik düşüncelere dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan düşünsel, duygulanım ve davranış bozukluklarının sağıtımı bilişsel psikoterapinin alanına girmektedir. Bilişsel (Kognitif) terapi olarak da adlandırılmaktadır. Şema terapisi, düşünsel duygulanımcı davranış terapisi de bilişsel terapiden kaynaklanmıştır

Davranışta otomatik modelleme gibi öğrenmeler sonucunda ortaya çıkan bozukluklarda; duyarsızlaştırma, ödüllendirme gibi çeşitli teknikler yoluyla davranış değişikliği ya da davranışın frekansında azalma gibi sonuçlar sağlamaya yönelik terapilerdir.

Klinik uygulamalar ve gözlemler psikoterapi süreci içinde, bilişsel-davranışçı yöntemlerin bir arada kullanılmasının etkin sonuçlar ortaya çıkarttığını görgül olarak göstermektedir. Günümüzde sıklıkla bu iki yöntem bir arada kullanılmaktadır.

Varoluşçu Psikoterapi de önemli olan şimdi ve burada kavramlarıdır. Varoluşçular varolma yolunda kişinin en çok üzerinde durduğu 5 soruyu temel alarak bunlar yoluyla psikoterapiyi yapılandırmışlardır. Yaklaşımın öncüsü Viktor E. Frankldır ve bu yaklaşımın temellerinden yola çıkarak logoterapiyi geliştirmiştir.

Sistemik Psikoterapi Palo Alto'dan Paul Watzlawick ve arkadaşlarının 1970'lerde geliştirdiği, matematik sistem kuramları, iletişim kuramları ve aile dizin çalışmalarının temelini olşturduğu, 10-15 seans süreli ve bir ekip tarafından uygulanan psikoterapi yöntemidir.

1940'lı yıllarda Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Geştalt kelimesi Almancada kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireyin kendi özelliklerini ve potansiyelini fark edip, buna sahip çıkabilmesini ve kendisini gerçekleştirmesini amaçlar.

Narrative Terapi Avustralyalı aile terapisti Michael White ve Yeni Zelandalı aile terapisti David Epson tarafından geliştirilmiş bir post-modern psikoterapi yaklaşımıdır. Odak noktası, bireylerin yapısal özelliklerine değil yaşamlarını nasıl anlamlandırıp, yorumladıklarıdır.

Oyun Terapisi, çocukların psikolojik ihtiyaçlarına ve psikolojik sorunlarına yönelik bir psikoterapi yöntemidir. Çocukların oyun üzerinden daha güvenli ve daha işlevsel iletişim kurabildikleri ve bu yolla kaygı, okul fobisi, travma, hiperaktivite, dikkat eksikliği, alt ıslatma, kaka tutma, gece terörü gibi birçok sorun için sağaltıcı olduğu hipotezi üzerine kuruludur.

Sanal gerçeklik cihazları psikoterapide, başlıca özgül fobiler olmak üzere pek çok rahatsızlığın tedavisinde kullanılmaktadır. Sanal Gerçeklik Terapisi (SGT) ile danışanların uyarıcıya duyarsızlaşması hedeflenir. Bilgisayar ortamında hazırlanan yapay bir ortam aracılığıyla, denetimli bir yüzleşme sağlayan sanal gerçeklik terapileri, birçok rahatsızlığın ve fobilerin tedavisinde başarı sağlamıştır. SGT, bir terapist eşliğinde sistematik bir şekilde ilerler.

Sigmund Freud ve Josef Breuer'in hastalarından biri olan Bertha Pappenheim (Anna O. anonim adıyla da anılır), kendisine uygulanan tedaviye "talking cure" yani konuşma terapisi demiştir. Bu tanım daha sonraları Freud tarafından da kullanılmıştır.
Avrupa Psikoterapi Derneği ve Dünya Psikoterapi Derneklerinin ortak psikoterapi tanımının Türkçe çevirisi şöyledir:
"Psikoterapi uygulaması, davranış bozuklukları ve rahatsızlık durumlarının, ya da psikososyal, ayrıca psikosomatik etkenler ve nedenlerle ilişkili geniş kişilik gelişimi gereksinimlerinin, bilimsel psikoterapik yöntemler ile, bir veya daha fazla tedavi olan kişilere, bir ya da daha fazla terapist ile, var olan bulguların hafifletilmesi ya da ortadan kaldırılması, bozuk davranış şekilleri ve tutumlarının değiştirilmesi ve tedavi edilen bireyin olgunlaşma, büyüme, aklıselimlik ve iyilik süreçlerinin desteklemek gayesi ile, genel ve özel eğitimlerine dayanarak geniş kapsamlı, amaçlı ve planlı tedavi ya da terepâtik müdahalesidir."

Psikoterapiler listesi
Psikoterapinin tarihi
Klinik psikoloji
Psikodrama
Psikanaliz

Ramazan (Arapça: رمضان), hicrî takvime göre 9. ay ve İslam inancına göre Muhammed'e Kur'an ayetlerinin inmeye başladığı, aynı zamanda Müslümanlarca oruç tutulmaya ve terâvih namazının kılınmaya başlandığı aydır. Bu ayda oruç tutmak, İslam'ın beş temel şartından biridir. Ramazan, Ay'ın hilâl şeklinde ilk kez görülmesiyle başlar ve 29 veya 30 gün devam eder.
İslam'a göre bu ayda şafaktan gün batımına kadar oruç tutmak; akut veya kronik hastalığı olan, seyahat eden, aşırı yaşlı, emziren, hamile, diyabet hastası ve ergenliğe girmemiş olan kişiler dışında tüm Müslümanlar için farzdır (zorunludur). Oruç tutmak için şafak öncesinde tüketilen yemeğe sahur, orucun bozulduğu akşam yemeğine ise iftar denir. Orucun manevi mükâfatlarının (sevap) Ramazan ayında katlanarak arttığına inanılır. Bu inanca göre Müslümanlar, sadece yiyecek ve içeceklerden değil, aynı zamanda tütün ürünlerinden, cinsel ilişkilerden ve günahkâr davranışlardan da kaçınmaya çalışırlar; bunun yerine kendilerini daha çok ibadete (duaya, namaza, Kur'an okumaya vs.) adarlar.

Ramazan sözcüğünün, "kuru sıcak" anlamına gelen ramaḍ kökünden veya "güneşin güçlü ısısından çok fazla kızmış olan yer" manasındaki ramdâ' kelimesinden türediği düşünülmektedir. Bunun nedeni, muhtemelen Ramazan orucu ibadeti ilk uygulanmaya başlandığında yaz aylarına denk geliyor olmasıdır. Yine de kaynaklarda bu aya niçin ramazan adının verildiği hakkında farklı açıklamalar yer alır. Ancak en fazla kabul gören yoruma göre bu ay, rastladığı mevsim gereği çok sıcak ve yakıcı bir özelliğe sahip olduğu için bu isimle anılmıştır. Kamerî aylar belirli mevsimlerde sabit olmayıp farklı mevsimleri dolaştığı için bu izahı benimseyen bilginler, Arapların kamerî ayların eski adlarını değiştirirken her aya tesadüf ettiği zamanın özelliğine göre isim verdiklerini, ramazan isminin konulmasının da şiddetli sıcaklığın hüküm sürdüğü bir mevsime denk geldiğini belirtirler. Bazı kaynaklarda Arapların bu isimleri tespit ederken soğuk ve sıcağın aylara göre yer değiştirdiğini bilmedikleri kaydedilmektedir.
Türkiye Ermenisi yazarı Sevan Nişanyan'ın verdiği bilgilere göre Ramazan, İslam öncesindeki Arapların Ay takviminde Temmuz ile Ağustos aylarına verilen isimdir. Bu takvimde aylar, 12+1 sistemi (3 yılda bir ilave edilen 1 ay) sayesinde en fazla 30 günlük kaymalarla yılın aynı zamanlarında yaşanmaktaydı. Günümüzde Ramazan ayının zamanı, Ömer'in hâlifeliği zamanında düzenlenen Hicrî takvime göre belirlenmiştir. Hicrî takvim bir Ay takvimi olduğu için bir yılın uzunluğu, miladi takvimden 10–11–12 gün daha kısadır. Bunun sonucu olarak Ramazan ayı her sene miladi takvimde öne kayar. Yaklaşık olarak her 33 senede bir, Ramazan ayı aynı tarihlere denk gelir.
Günümüzde Azerbaycan, İran, Hindistan, Pakistan ve Türkiye gibi tarihi geçmişi Fars etkisine sahip olan bazı ülkelerdeki Müslüman topluluklar, bu ay için Ramazan veya Ramzan kelimesini kullanırlar. Kürtçede bu isim Remezan iken, Endonezcede ise İngilizcede olduğu gibi Ramadan'dır. Bangladeş'te ise bu ayın adı yerine Romzan veya Ramajāna kelimesi kullanılır.
Bunun yanı sıra, çoğu Müslüman ülkede Ramazan ayı ''11 Ayın Sultanı'' olarak da anılmaktadır. Hicrî takvimde toplam 12 ay olmasına rağmen bu tabir, Ramazan'ın diğer aylardan daha üstün olduğu ve dolayısıyla Ramazan'ın geriye kalan 11 ayın sultanı olduğu kabul edilerek verilmiştir.

Kur'an'da adı geçen ve değerine vurgu yapılan tek ay, Ramazan ayıdır. Müslümanlara oruç, hicretin 2. yılında (miladi 624) farz kılındı. Orucun farz kılındığını bildiren ayetlerin hemen ardından, Ramazan'ın "Kur'an'ın indirildiği ay" olduğu belirtilir ve bu aya ulaşanların oruç tutması emredilir. Konuyla ilgili ayetler şöyledir:

Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı...

Ömer'in hilâfeti zamanında Arap Yarımadası'nda Persler, Romalılar ve başka medeniyetlerin kullandığı Güneş ve Ay takvimleri kullanılmaktaydı. Hicaz ve Asir bölgelerinde ise hem Güneş hem de Ay takvimi kullanılıyordu.
Miladi 639 yılında takvim oluşturma fikri ortaya çıkınca, yapılan istişareler sırasında Muhammed'in damadı, kuzeni ve sahabesi olan Ali bin Ebu Talib, oluşacak takvimin başlangıç tarihi olarak Muhammed'in Medine'ye hicretini önermiştir. Ali'nin bu görüşü kabul edilmiştir, fakat Muhammed'in hicretinin Ay takviminin ilk ayı olan Muharrem'e değil de Rebiülevvel ayına denk gelmesi sonucunda tarih geriye alınmıştır. Buna göre Hicrî takvimin başlangıcı, Miladî takvime göre 23 Temmuz 622 tarihine denk gelir. Yılın dokuzuncu ayı da böylece Ramazan olur. Ramazan ayından önceki hicrî ay Şaban, Ramazan'dan sonraki ay ise Şevval ayıdır.
1 yılı 354 ya da 355 gün olarak alan, 12 kamerî aydan oluşan, İslam peygamberi Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini (622) başlangıç yılı (1. yıl) kabul eden Hicri takvim, Ay'ın Dünya çevresindeki dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicretin Muharrem ayı, yani takvimin başlangıç günü ya da ayıyla bir ilgisi yoktur.

Hicrî takvimin Ay takvimi olması sebebiyle, bu takvimdeki ayların mevsimlerle ilişkisi yoktur. Yani her ayın Güneş takvimine göre her yıl pozisyonu değişir ve böylece aylar mevsimler arasında gezinir; dolayısıyla belirli bir mevsimin ayı olmazlar. Bu sebeple Ramazan ayı ve oruç dönemi her sene değişir ve mevsimler arasında gezinir.

Müslümanlarca sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayı olarak kabul edilen, büyük bir coşku ve heyecanla karşılanan Ramazanın başlıca özelliklerinden biri, Kur'an'ın bu ayda indirilmeye başlanmış olup ayet ve hadislerde bin aydan daha hayırlı olduğunun bildirilmesidir.
Müslümanlara Kur'an'ın ilk ayetlerinin vahyedildiği Kadir Gecesi, bu ayın içindedir. Hangi gün olduğu bilinmemekle birlikte Ramazan ayının 27. gecesi, Kadir Gecesi olarak kabul edilmektedir. Bazı İslam bilginlerine göre ve hadislere göre ise Kadir Gecesi, Ramazan ayının son 10 günü içerisinde yer almaktadır. Hangi gün olduğu kesin olarak bilinmediği için Müslümanlar, Ramazan'ın bu son 10 gününü dikkatli ve bilinçli bir şekilde geçirirler.
Kadir Gecesi ile ilgili olarak, Kur'an'ın 97. suresi olan Kadir Suresi'nin ilk üç ayetinde ''Şüphesiz, biz O'nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.'' denmektedir.
Bu ayda Müslümanların Ramazan orucunu tutmaları farzdır. Ramazan orucunun tutulduğu bu ay boyunca, gün doğumundan önceki alacakaranlık (imsak) ile gün batımından sonraki alacakaranlık (iftar) arasında yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak Müslümanlara yasak kılınmıştır.

Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi ve tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerine yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte, siz mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın koymuş olduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, ayetlerini insanlara böylece açıklar.

Bakara Suresi'ne göre, Kur'an'ın Muhammed'e gönderilmesi Ramazan ayında başlamıştır ve bu ay içinde "oruç" tutmak Müslümanlara emredilmiştir. İlgili ayet şöyledir:

(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (Kur'an, Bakara 185)
Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, mübarek Ramazan ayında şafaktan alacakaranlığa kadar dünyevi arzulardan kaçınırlar. Yaptıkları bu alıştırmanın ulaşmaya hizmet ettiği birçok amaç vardır: Oruç, böyle zamanlarda umutsuzca ihtiyaç duyulan kalplerimize empati kurmayı amaçlar. Toplumun imtiyazsız bireylerinin acılarını ve ıstıraplarını hissetmeye teşvik eder.
Ramazan ayında oruç tutanların imsak saatinden, yani sabah namazı vaktine girmeden önce, belirli saatte yedikleri yemeğe ve bu yemeğin yendiği zaman aralığına ''sahur'' denir. Gün sonunda akşam ezanı okununca orucun açılmasına ve bu esnada yenen yemeğe ise ''iftar'' denir.

Sahur, sabahın erken saatlerinde, orucun başlamasından önce, yani imsak vaktinden önce Müslümanlar tarafından tüketilmesi sünnet olan son yemektir. Sahur, Ramazan ayında normal günlerdeki geleneksel üç öğünün yerini alır (kahvaltı, öğle ve akşam yemeği). Sahurda genellikle daha hafif olan kahvaltılık yiyecekler tüketilir.
Ramazan ayında Müslüman nüfusunun çoğunlukta olduğu ülkelerde, görevi insanları gece vakti sahur için uyandırmak olan kişiler bulunur. Bu kişilere musaharati denmektedir. Bu kişiler genellikle davul ve maniler ile sokaklarda gezerek insanları uyandırırlar. Bu gelenek Endonezya, Bangladeş, Mısır, Suriye, Sudan, Pakistan, Suudi Arabistan, Ürdün ve Filistin gibi ülkelerde hâlâ uygulanmaktadır.
Ramazan ayında Müslümanların oruç tutmadan önce yedikleri son yemek olan sahur, İslami gelenekler tarafından nimetlerin bir faydası olarak kabul edilir. Çünkü oruç tutan kişinin, orucun neden olduğu huysuzluk veya zayıflıktan kaçınmasını sağlar. Müslümanlar, Muhammed'in ''Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket vardır.'' sözü dolayısıyla sahur yemeğine çok önem verirler.

İftar, Ramazan ayında Müslümanların oruçlu geçirdikleri günün sonunda akşam ezanı okunduktan sonra (güneşin batmasında) yenilen yemektir. İftar, Ramazan'ın dini geleneklerinden biridir ve genellikle bir topluluk olarak, Müslümanların oruçlarını birlikte açmak için bir araya geldikleri şekilde yapılır. Yemek, gün batımına yakın akşam ezanından hemen sonra tüketilir.
İftar sofralarında genel olarak, sahurdakinin aksine biraz daha ağır yemekler bulunur. Geleneksel olarak bazı Mü

Rinit, diğer adıyla nezle, burun içindeki mukoza zarlarının şişmesi ve iltihaplanmasıdır ve burun akıntısı veya tıkanıklığı hissine neden olur. Rinitin diğer belirtileri arasında burunda veya gözlerde kaşıntı, gözlerde sulanma veya hapşırma bulunabilir. Rinit yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir.
Rinitin en yaygın nedenleri alerjiler ve nezledir. Diğer nedenleri arasında ise duman veya hava değişikliği gibi tahriş ediciler de yer alabilir. Teşhisi genellikle semptomlara dayanmaktadır. Rinit alerjik, enfeksiyöz, alerjik olmayan ve anatomik olmak üzere dört ana gruba ayrılır. Alerjik olmayan rinit arasında vazomotor; tahriş edici; ilaç kaynaklı, ilaç kaynaklı rinit dahil; hormonal; atrofik ; BOS sızıntısı ; ve eozinofili sendromlu alerjik olmayan rinit (NARES) yer almaktadır.
Alerjik hastalıkların tedavisi, tetikleyici faktörlerden kaçınmayı, antihistaminleri, nazal steroidleri ve immünoterapiyi içerir. Alerjik olmayan vakaların tedavisinde burun steroidleri de kullanılabilir. Burun tıkanıklığı giderici ilaçların 3 veya 4 günden fazla kullanılmaması gerekmektedir.
Rinit çok yaygın bir durumdur. Amerika Birleşik Devletleri'nde alerjik rinitin 58 milyon kadar, alerjik olmayan rinitin ise 30 milyon kadar insanı etkilediği tahmin edilmektedir.  En yaygın alerjik olmayan rinit tipi, vazomotor rinittir. Vakaların yaklaşık üçte birinde alerjik olmayan ve alerjik rinitin karışımı görülebilir.

Sendrom ya da belirgi, birbirleriyle ilişkisiz gibi görünen, ancak bir araya geldiklerinde tek bir olgu olarak kendilerini gösteren bulgular bütünüdür. Sendromlar, kalıtsal olabilir ya da edinsel nedenlerle de oluşabilir. Kalıtsal sendromlar otosomal dominant, otosomal resesif ya da X-kromozomu aracılığıyla aktarılırlar; bir bölümünün nedeni bilinmemektedir. Sendromlar bir hastalık tablosunun gelişmesi içinde bir bulgu olabildiği gibi, bazı hastalıklar bazı sendromların komplikasyonu olarak belirlenirler.
Tıp dilinde, belirgi, yalnızca, nedenleri tek tek açıklanamayan, birlikte rastlanılan bulguları tanımlamakta kullanılır. Dolayısıyla, bu bulgular, altında yatan bir hastalıkla açıklanabilirse, kuramsal olarak artık sendrom değildir. Buna karşın, eskiden belirgi olarak anılan ve günümüzde nedenleri bilindiği için hastalık olarak bilinen bir sürü durum, geleneksel sendrom adını korumuştur.
Yunanca'da birlikte koşmak anlamına gelen belirgi, mantıklı bir deyiştir, çünkü yukarıda da açıklandığı gibi, sendrom, tanımı gereği birtakım bulguların birlikte olmasından kaynaklanır. Hastalığın oluşumunun (patofizyoloji) açıklanamadığı durumlarda en çok kullanılır.
Bir sürü belirgi, adını onu ilk bulan doktordan almıştır (bunlara eponim belirgiler denir). Böyle olmadığı durumlarda ise, adlarını genellikle coğrafi yer adlarından almışlardır.

Bir duruma belirgi denilebilmesi için, tanımı gereği, bir takım bulguların ortada olması gerekmektedir. Bu bulgular büyük bulgular ve küçük bulgular olarak ikiye ayrılır. Çoğu durumda, bulguların tümüne bir arada rastlanmaz. Bundan dolayı, kimi özgü belirgilerin tanısının konulabilmesi için, tıbbi yetkelerce belirlenen belirli bir sayıda büyük ve küçük bulguların o kişide bulunması gerekmektedir.
Belirginin öğeleri olan büyük ve küçük bulguların aksine, kimi bağlantılı durumlara da o sendromu olan kişide, olmayana göre daha çok sıklıkta rastlanabilir. Sayımlama yönünden bir belirgi ile bağlantılı olduğu durum arasında sayısal bir ilişki olsa da, aralarındaki bağıntının nedeni açık değildir. Örnek olarak Down sendromu gösterilebilir. Down sendromu olan kişiler, belirginin tipik bulgularının yanında, ayrıca lösemi, lenfoma, Alzheimer, şeker hastalığı ve tiroid hastalıklarına yakalanmaya topluma göre daha yatkındırlar. Bu bağıntının bilinmesi, bulguların bilinmesi kadar önemlidir, çünkü doktorlar Down sendromu olan bir hastada bu durumları tarayıp, kimilerini önleyebilir ya da durumun ağırlığını yatıştırabilir.

1970'li yılların sonlarında ortaya çıkan edinilmiş bağışıklık yetersizliği belirgisinin (EBEB, ing. AIDS), başlarda bir belirgi olarak nitelendirilmesinin nedeni, günümüze değin bulunan bir sürü bağışıklık yetmezliği olgularının aksine, bu olgunun doğuştan gelen bir yapım-yıkım düzensizlikleri ya da kan hastalıkları ulamına girmemesiydi.
AIDS, başlarda, yalnızca eşcinsellerde görüldüğünden "eşcinsellikle ilgili bağışıklık hastalığı" olarak nitelendiriliyordu. Ancak birkaç yıl sonra heteroseksüel insanlarda da görülmeye başlandı. Bunun da birkaç yıl ardından, EBEB'e neden olan HIV (insan bağışıklık yetmezliği virüsü) keşfedildi ve bu gizemli "belirgi" de çözümlenmiş oldu.
Ağır iveğen solunum sendromu (ing. SARS) da daha yakın yıllarda yaşanmış bir örnektir. Başlarda nedeni bilinmeyen, solunum güçlüğü olarak ortaya çıkan "sendroma", daha sonraları, bir koronavirüsün neden olduğu saptanmıştır.

Edinsel sendromlarda uygulanan sağaltım yöntemleri özellikle nedeni ortadan kaldırmaya yöneliktir. Örneğin, Edinsel İmmun Yetmezlik Sendromu (AIDS) sağaltımında, tabloya neden olan HIV virüsünü ortadan kaldırmaya yönelik ilaçların kullanılması en uygun yöntemdir.
Kalıtsal olguların çok büyük bir bölümünde, sendromların kromozom anomalileri ya da gen mutasyonlarıdır. Genetik hastalıkların bir bölümü, gen mutasyonu nedeniyle ortaya çıkan izole olgulardır. Kromozom anomalileri ya da gen mutasyonları sonucu karşılaşılan sendromların çoğunun sağaltımı olanaksızdır; bu çabaların başında, hastanın yaşam niteliğini yükseltebilecek uygulamalar gelir. Örneğin, Down sendromlu hastaların uyku apnesi, tiroid beziyle ilgili olumsuzluklar, pulmoner hipertansiyon gibi sorunları ilgili uzmanlarca giderilmeye çabalanmaktadır.

Aagenaes sendromu
Down sendromu
Huzursuz bacak sendromu

İmposter sendromu

Maksillofasiyal Sendromlar (Ağız-Çene-Yüz bulgularının ön planda olduğu belirgiler) 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Toplumsal damgalama, bir bireyi ya da grubu toplumun diğer bireylerinden ayırt etmeye yarayan algılanabilir özellikleri nedeniyle onaylamama ya da onlara karşı ayrımcılık yapma anlamına gelmektedir. Toplumsal damgalamalar genellikle kültür, cinsiyet, ırk, sosyoekonomik sınıf, yaş, cinsel yönelim, cinsellik, beden imajı, fiziksel engellilik, zeka veya bunların eksikliği ve sağlığıyla ilgilidir. Bazı damgalamalar açık olabilirken diğerleri gizlenebilir damgalamalar olarak bilinir ve ifşa yoluyla ortaya çıkarılmaları gerekmektedir. Damgalanma aynı zamanda kişinin kendisine karşı da yaptığı bir şekilde, olumsuz görülen kişisel niteliklerden kaynaklanarak kendini damgalamaya yol açabilir.

Toplumsal damgalamalar birçok farklı şekilde ortaya çıkabilir. Bunlar arasında en yaygın olanları kültür, cinsiyet, ırk, din, hastalık ve rahatsızlıklarla ilişkilidir. Damgalanmış bireyler genellikle kendilerini farklı hissederler ve başkaları tarafından değersiz görülürler.
Damgalama, bir kişiyi bir stereotip oluşturacak şekilde bir dizi istenmeyen özellikle bağdaştıran bir yafta olarak da tanımlanabilir. İnsanlar bir kez kişinin farklılıklarını tespit edip etiketlediğinde, diğer bireyler de durumun böyle olduğunu varsayar ve kişi damgalayıcı özellik tespit edilemez hale gelene kadar damgalanmaya devam eder. Grupların oluşturulması için önemli ölçüde genelleme yapılması gerekir; yani insanlar bir kişiyi, o kişinin gerçekte o gruba ne kadar uygun olduğuna bakmadan genel bir gruba dahil edeceklerdir. Ancak, toplumun seçtiği özellikler zamana ve mekana göre değişmektedir. Bir toplumda uygunsuz olarak kabul edilen bir şey, başka bir toplumda normal olabilir. Toplumun bireyleri belirli gruplara ayırması, etiketlenmiş kişinin itibar kaybına ve ayrımcılığa maruz kalmasına yol açmaktadır. Kültürel stereotipler sağlamlaştığında toplum bu gruplar hakkında bazı beklentiler oluşturmaya başlayacaktır.
Damgalanma, damgalanan kişilerin davranışlarını etkileyebilir. Kalıplaşmış yargılara maruz kalanlar genellikle damgalayıcılarının kendilerinden beklediği şekilde hareket etmeye başlarlar. Bu sadece davranışlarını değiştirmez, aynı zamanda duygularını ve inançlarını da şekillendirir. Damgalanmış sosyal grupların üyeleri genellikle bunalıma yol açan ön yargılarla karşılaşmaktadır. Bu damgalamalar, kişinin sosyal kimliğini düşük özgüven gibi tehdit edici durumlara sokar. Bu nedenle kimlik teorileri zamanla araştırılmaya başlanmıştır. Kimlik tehdidi teorileri etiketleme teorisiyle el ele gidebilmektedir.
Damgalanan grup üyeleri, kendilerine aynı şekilde muamele edilmediğinin farkına varmaya başlar ve kendilerine karşı ayrımcılık yapıldığını anlarlar. Araştırmalar, "10 yaşına kadar çoğu çocuğun toplumdaki farklı grupların kültürel tiplemelerin farkında olduğunu ve damgalanmış grupların üyesi olan çocukların daha da küçük yaşlarda kültürel tiplemelerin farkında olduğunu" göstermiştir.

İnsandışılaştırma
Ayrımcılık
Kimlik
Özgüven
Utanç
Sosyal anksiyete bozukluğu
Önemsiz kişilik
Zorbalık
Sosyal dışlanma

Sosyal sağlık, genellikle iki farklı ama iç içe geçmiş kavramları ifade eden bir terimdir. Sosyal sağlık, bireyin sağlığına işaret eder ve başkalarıyla etkileşime girme ve sosyal durumlarda ilerleme yeteneğini vurgular. Aynı zamanda, tüm topluluğun sağlığına ve üyelerinin nasıl davrandığına bağlı olabilir.
Sosyal sağlık, fiziksel ve zihinsel sağlıkla birlikte, bireysel sağlığın son hayati bileşenidir. Fiziksel sağlık ve ruhsal sağlık genellikle bireyle, bedenin ve zihnin nasıl çalıştığını ve çeşitli vücut aygıtlarının düzgün işlevini sürdürmesini sağlar, sosyal sağlık genellikle insanların başkalarıyla nasıl etkileşime girdiği ve bu etkileşimlerin bireysel refahla ilgili sonuçları veya yararları üzerine odaklanır.
Sosyal sağlık hâlâ bireysel sağlığı vurgulamakla birlikte, toplumun birbirine bağlı doğasını da hesaba katar ve genellikle insanların birbirleriyle nasıl etkileşim kurdukları ve nasıl sosyalleşip ilişki kurabildikleri ile ilgilenir. Bu, arkadaşlıkları, bunları nasıl şekillendirip tutabileceğini içerebilir. Sağlığın çeşitli yönlerinin birbiriyle etkileştiği ve birbirini etkilediği yollar vardır. İzolasyonun sadece zihinsel veya bedensel bir hastalığın değil, aynı zamanda bir hastalığın veya bozulmanın bir sonucu olduğu yönünde bazı kanıtlar vardır. Bu, sosyal sağlığın insan sağlığı ve refahı kavramının bütününde artan öneminden kaynaklanmaktadır. Birçok zihinsel ve fiziksel sağlık uzmanı, sosyal etkileşimin, insanların hastalıkların üstesinden gelme kabiliyetindeki önemini yavaş yavaş keşfetmiştir.
Sosyal sağlık, iki zevkli ve işlevsel bakış açısıyla ele alınmıştır. Bir zevk görünümü, sosyal sağlığı yaşam memnuniyeti ve olumlu ve olumsuz denge yönleri ile inceler. Öte yandan, fonksiyonel görünüm, bireysel önem ve bireylerin görevlerini yerine getirme potansiyeli açısından sosyal sağlığı değerlendirir. Bu nedenle, sosyal sağlık üzerinde daha uzun bir zamana vurgu yapmaktadır. Günümüzde sosyal sağlık bilişsel, psikososyal faktörlerin bir ürünü olarak kabul edilmektedir ve biyolojik faktörlerden etkilenirler. Bu yaklaşım, sağlık, hastalığa ve zararlı problemlerin tedavisi daha genel bir yaklaşımla gelir. Sağlığa bu yeni yaklaşım, bir dizi kelimenin kullanılmasına yol açtı ki bir iç bağlantıları var, yaşam kalitesi, sosyal-zihin sağlığı ve ruh sağlığı, olumlu bireysel fonksiyon ve duygusal sağlık ve sosyal refah gibi.
Ryff (1989) tarafından sunulan Sosyal Sağlık Modeli, sosyal sağlık kavramını, aklın sosyal ilişkilerde olumlu performansının bir ölçütü olarak görmektedir. Bu boyutlar şunları içerir: kendini kabullenme, kişisel gelişim, başkalarıyla olumlu ilişkiler, çevresel hakimiyet, yaşamda amaçlı olma ve bağımsızlık.
Keyes ve Shapiro sosyal sağlığın kuramsal kavramlarına göre bireysel düzeyde kullanılabilecek beş boyutlu ölçülebilir bir model sundu. Sosyal sağlığı ölçerken, bu beş boyut en yaygın kullanılan boyutlar olarak kabul edilir.

Ulusal McArthur Vakfı Orta Hat Çalışmasında sosyal sağlığı belirlemek için aşağıdaki beş boyut kullanılmıştır:

Sosyal gelişen kavramı, toplumun potansiyeli ve yörüngesinin değerlendirilmesidir. Sosyal gelişen, insanları sosyal gelişmeden yararlanacakları gerçeğini anlamaya çalışır. Ve toplumdaki kurumlar ve bireyler optimal gelişmeyi teşvik edecek şekilde gelişiyorlar Her ne kadar bu tüm insanlar için geçerli olmasa da. Sosyal gelişen, toplumun kendi gelecekteki kontrolüne sahip olduğu algısını gerektirir.

Sosyal dayanışma açısından, bir bireyin değerlendirmesi, refakatçisinin topluluğunun kalitesine dayanır. Ait olma hissi sağlığın önemli bir yönü olabilir ve böylece Çevresindeki ve toplumdaki diğerleriyle entegrasyon, başkalarına benzer bir benzerlik deneyiminin sonucu olmalıdır. Sosyal dayanışmanın yokluğu en yüksek düzeyde intiharla sonuçlanmaktadır.
Sağlıklı insanlar, toplumun bir parçası olduklarını hissederler, bu yüzden sosyal dayanışma, başkalarıyla paylaşılma hissidir. Sosyal dayanışma, sosyal uyum (Durkheim ), kültürel yabancılaşma ve sosyal izolasyon (Simon) ve sınıf bilinci (Marx) gibi kavramlara bağlıdır.

Sosyal uyum yaşamın anlamsızlığı ile karşılaştırılabilir ve toplumun ölçülebilir ve öngörülebilir olduğu görüşünü içerir. Psikolojik olarak, sağlıklı insanlar kendi kişisel yaşamlarını anlamlı ve tutarlı olarak görürler. Antonovsky, bir bireyin varlığında tutarlılık hissinin sağlığının bir işareti olabileceğine inanır. Tutarlı olanlar, öngörülemeyen olaylarla karşılaştıklarında tutarlılıklarını korumaya çalışıyorlar. Sosyal uyum, kişinin kendi sosyal dünyasının niteliğinin ve örgütlenme ve oyunculuk tarzının algılanmasıdır. Keyes (1998), Sosyal uyumun, toplumun anlaşılabileceğini ve rasyonel ve öngörülebilir olduğunu anlaması anlamına gelir.

Sosyal kabul, kendi kabulünüzün sosyal versiyonudur. Kişiliğine karşı olumlu tutumları ve hayatlarının iyi ve kötü yönleri olan insanlar Zihinsel ve sosyal sağlık örnekleridir. Sosyal kabul kavramı, toplumun diğer insanların özelliklerine göre algılanmasıdır. Sosyal kabul, çoğulluğun başkalarıyla birlikte kabul edilmesini, başkalarının içsel iyiliğine güvenmeyi ve insanların doğasına olumlu bakışı içerir ki bütün bunlar insanı insan toplumunun diğer üyeleriyle rahatlatır. Başkalarını kabul edenler, insanların genellikle yapıcı olduklarını anlarlar. Ruh sağlığı kendi kendini kabul etmeyi içerdiğinden, başkalarının toplumdaki kabulü de sosyal sağlığa yol açabilir.

Sosyal katılım, bir kişinin sahip olduğu sosyal değerin değerlendirilmesidir ve bireyin toplumun önemli bir bileşeni olduğu fikrini içerir ve dünyamıza hangi değeri katıyor. Sosyal katılım, verimlilik ve hesap verebilirlik kavramlarına benzer. Bireysel verimlilik, Bu demektir ki, belirli davranışları gösterebileceğimize ve belirli hedeflere ulaşabileceğimize inanıyoruz. Sosyal sorumluluk, toplumdaki rol oynamaya yönelik bireysel gereksinimleri belirlemektir.

Sosyo-ekonomik taban
Medeni durum
Cinsiyet
İletişim becerileri
Din
Sosyal destek
Sosyal sermaye

Varisella olarak da bilinen suçiçeği, herpesvirüs ailesinin bir üyesi olan varisella zoster virüsü (VZV) ile ilk enfeksiyonun neden olduğu oldukça bulaşıcı, aşıyla önlenebilir bir hastalıktır. Hastalık, sonunda kabuk bağlayan küçük, kaşıntılı kabarcıklar oluşturan karakteristik bir deri döküntüsü ile sonuçlanır. Genellikle göğüs, sırt ve yüzde başlar. Daha sonra vücudun geri kalanına yayılır. Döküntü ve ateş, yorgunluk ve baş ağrısı gibi diğer semptomlar genellikle beş ila yedi gün sürer. Komplikasyonlar bazen zatürre, beyin iltihabı ve bakteriyel cilt enfeksiyonlarını içerebilir. Hastalık genellikle yetişkinlerde çocuklardan daha ağır seyreder.
Suçiçeği, tipik olarak enfekte olmuş bir kişinin öksürük ve hapşırıkları yoluyla insandan insana kolayca bulaşan, hava yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Kuluçka süresi 10-21 gündür ve sonrasında karakteristik döküntü ortaya çıkar. Döküntü ortaya çıkmadan bir ila iki gün öncesinden tüm lezyonlar kabuk bağlayana kadar yayılabilir. Kabarcıklarla temas yoluyla da yayılabilir. Zona hastalığı olanlar, kabarcıklarla temas yoluyla bağışıklığı olmayan kişilere suçiçeği bulaştırabilir. Hastalık genellikle ortaya çıkan belirtilere dayanarak teşhis edilebilir; ancak olağandışı durumlarda kabarcık sıvısı veya kabukların polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testi ile doğrulanabilir. Bir kişinin bağışık olup olmadığını belirlemek için antikor testi yapılabilir. İnsanlar genellikle sadece bir kez suçiçeği geçirir. Virüs tarafından yeniden enfeksiyonlar meydana gelse de bu yeniden enfeksiyonlar genellikle herhangi bir belirtiye neden olmaz.
Suçiçeği aşısı, 1995 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılmaya başlanmasından bu yana, hastalıktan kaynaklanan vaka ve komplikasyonların sayısında azalmasını sağlamıştır. İnsanların yaklaşık yüzde 70-90'ını hastalıktan korur ve şiddetli hastalık için daha büyük bir fayda sağlar. Birçok ülkede çocukların rutin olarak aşılanması önerilmektedir. Maruziyetten sonraki üç gün içinde aşılama yapılması çocuklarda sonuçları iyileştirebilir. Hastalığa yakalananların tedavisinde kaşıntıya yardımcı olması için kalamin losyonu, kaşımadan kaynaklanan yaralanmaları azaltmak için tırnakların kısa tutulması ve ateşe yardımcı olması için parasetamol (asetaminofen) kullanımı yer alabilir. Komplikasyon riski yüksek olanlar için asiklovir gibi antiviral ilaçlar önerilir.
Suçiçeği dünyanın her yerinde görülür. 2013 yılında dünya çapında 140 milyon su çiçeği ve zona vakası görülmüştür. Rutin aşılamadan önce her yıl ortaya çıkan vaka sayısı doğan insan sayısına eşitti. Aşılamadan bu yana Amerika Birleşik Devletleri'ndeki enfeksiyon sayısı yaklaşık %90 azalmıştır. Su çiçeği, 1990 yılında 8.900 iken 2015 yılında dünya genelinde 6.400 kişinin ölümüne yol açmıştır. Her 60.000 vakadan yaklaşık 1'inde ölüm meydana gelmektedir. Suçiçeği 19. yüzyılın sonlarına kadar çiçek hastalığından ayrılmamıştır. 1888 yılında zona ile bağlantısı tespit edilmiştir. Suçiçeği teriminin belgelenmiş ilk kullanımı 1658 yılında olmuştur.

Ergenlerde ve yetişkinlerde erken (prodromal) semptomlar bulantı, iştahsızlık, kaslarda ağrı ve baş ağrısıdır. Bunu, hastalığın varlığına işaret eden karakteristik döküntü veya ağız yaraları, halsizlik ve düşük dereceli ateş takip eder. Hastalığın oral belirtileri (enantem) nadiren de olsa dış döküntüden (ekzantem) önce ortaya çıkabilir. Çocuklarda hastalıktan önce genellikle prodromal semptomlar görülmez ve ilk işaret ağız boşluğundaki döküntü veya lekelerdir. Döküntü yüz, kafa derisi, gövde, üst kollar ve bacaklarda küçük kırmızı noktalar şeklinde başlar; 10-12 saat içinde küçük şişlikler, kabarcıklar ve püstüllere ilerler; ardından göbeklenme ve kabuk oluşumu görülür.
Kabarcık aşamasında genellikle yoğun kaşıntı mevcuttur. Avuç içlerinde, ayak tabanlarında ve genital bölgede de kabarcıklar oluşabilir. Genellikle, ağız boşluğu ve bademcik bölgelerinde ağrılı veya kaşıntılı ya da her ikisi birden olabilen küçük ülserler şeklinde hastalığın görünür kanıtları gelişir; bu enantem (iç döküntü) ekzantemden (dış döküntü) 1 ila 3 gün önce gelebilir veya eşzamanlı olabilir. Su çiçeğinin bu belirtileri bulaşıcı bir kişiye maruz kaldıktan 10 ila 21 gün sonra ortaya çıkar. Yetişkinlerde daha yaygın bir döküntü ve daha uzun süreli ateş olabilir ve suçiçeği zatürresi gibi komplikasyonlarla karşılaşma olasılıkları daha yüksektir.
Canlı virüs içeren sulu burun akıntısı genellikle hem ekzantemden (dış döküntü) hem de enantemden (ağız ülserleri) bir ila iki gün önce geldiğinden, enfekte kişi aslında hastalığın tanınmasından bir ila iki gün önce bulaşıcı hale gelir. Bulaşıcılık, tüm veziküler lezyonlar kuru kabuk (kabuk) haline gelene kadar devam eder, bu da genellikle dört veya beş gün sürer ve bu süre zarfında canlı virüsün burun yoluyla dökülmesi durur. Durum genellikle bir veya iki hafta içinde kendiliğinden düzelir. Ancak kızarıklık bir aya kadar sürebilir.

Suçiçeği nadiren ölümcüldür, ancak genellikle yetişkin erkeklerde kadınlara veya çocuklara göre daha ağır seyreder. Bağışıklığı olmayan hamile kadınlar ve bağışıklık sistemi baskılanmış olanlar ciddi komplikasyonlar açısından en yüksek risk altındadır. Önceki yıl suçiçeği ile ilişkili arteriyel iskemik inme (AİS), çocukluk çağı AİS'lerinin yaklaşık üçte birini oluşturur. Suçiçeğinin en yaygın geç komplikasyonu, ilk, genellikle çocukluk çağı su çiçeği enfeksiyonundan onlarca yıl sonra varisella zoster virüsünün yeniden aktif hale gelmesiyle ortaya çıkan zona hastalığıdır (herpes zoster).

Hamilelik sırasında birincil VZV enfeksiyonu ile ilişkili fetüse yönelik tehlikeler ilk altı ayda daha fazladır. Üçüncü trimesterde annenin ciddi semptomlar gösterme olasılığı daha yüksektir. Hamile kadınlar için, aşılama veya önceki enfeksiyon sonucu üretilen antikorlar plasenta yoluyla fetüse aktarılır. Gebe kadınlarda suçiçeği enfeksiyonu plasenta yoluyla yayılmaya ve fetüsün enfeksiyon kapmasına yol açabilir. Enfeksiyon gebeliğin ilk 28 haftasında ortaya çıkarsa, bu durum fetal suçiçeği sendromuna (konjenital suçiçeği sendromu olarak da bilinir) yol açabilir. Fetüs üzerindeki etkiler, az gelişmiş ayak parmakları ve el parmaklarından ciddi anal ve mesane malformasyonuna kadar değişen şiddette olabilir. Olası sorunlar şunları içerir:

Beyin hasarı: ensefalit, mikrosefali, hidrosefali, beyin aplazisi
Gözde hasar: optik sap, optik kap ve lens vezikülleri, mikroftalmi, katarakt, koryoretinit, optik atrofi
Diğer nörolojik bozukluklar: servikal ve lumbosakral omurilikte hasar, motor/duyusal defisitler, derin tendon reflekslerinin yokluğu, anizokori/Horner sendromu
Vücutta hasar: üst/alt ekstremite hipoplazisi, anal ve mesane sfinkter disfonksiyonu
Cilt bozuklukları: (sikatrisyel) cilt lezyonları, hipopigmentasyon
Gebeliğin geç dönemlerinde veya doğumdan hemen sonraki enfeksiyon "neonatal suçiçeği" olarak adlandırılır. Anne enfeksiyonu erken doğum ile ilişkilidir. Bebeğin hastalığa yakalanma riski, doğumdan önceki 7 gün ve doğumdan sonraki 8 güne kadar olan dönemde enfeksiyona maruz kalmasının ardından en yüksektir. Bebek virüse bulaşıcı kardeşleri veya diğer temaslıları aracılığıyla da maruz kalabilir, ancak annenin bağışıklığı varsa bu daha az endişe vericidir. Semptomlar gelişen yenidoğanlarda zatürre ve hastalığın diğer ciddi komplikasyonlarının görülme riski yüksektir.

Sağlıklı bir çocukta VZV'ye maruz kalma, konakçı immünoglobulin G (IgG), immünoglobulin M (IgM) ve immünoglobulin A (IgA) antikorlarının üretimini başlatır; IgG antikorları yaşam boyu devam eder ve bağışıklık sağlar. Hücre aracılı immün yanıtlar da primer suçiçeği enfeksiyonunun kapsamını ve süresini sınırlamada önemlidir. Birincil enfeksiyondan sonra, VZV'nin mukozal ve epidermal lezyonlardan lokal duyu sinirlerine yayıldığı varsayılmaktadır. VZV daha sonra duyusal sinirlerin dorsal ganglion hücrelerinde latent olarak kalır. VZV'nin yeniden aktivasyonu klinik olarak farklı herpes zoster (yani zona) sendromu, postherpetik nevralji ve bazen Ramsay Hunt sendromu tip II ile sonuçlanır. Varisella zoster boyun ve baştaki arterleri etkileyerek çocukluk döneminde ya da uzun yıllar süren bir gecikme döneminden sonra felce neden olabilir.

Suçiçeği enfeksiyonundan sonra virüs vücudun sinir dokularında yaklaşık 50 yıl boyunca uykuda kalır. Ancak bu, VZV'nin yaşamın ilerleyen dönemlerinde bulaşmayacağı anlamına gelmez. Bağışıklık sistemi genellikle virüsü uzak tutar, ancak yine de herhangi bir yaşta kendini göstererek zona (herpes zoster olarak da bilinir) adı verilen farklı bir viral enfeksiyon formuna neden olabilir. İnsan bağışıklık sisteminin etkinliği yaşla birlikte azaldığından, Amerika Birleşik Devletleri Bağışıklama Uygulamaları Danışma Komitesi (ACIP) 50 yaşın üzerindeki her yetişkinin herpes zoster aşısı yaptırmasını önermektedir.
Zona, çocukken suçiçeği geçiren her beş yetişkinden birini, özellikle de kanser, HIV veya diğer hastalıklar nedeniyle bağışıklığı baskılanmış olanları etkiler. Stres de zona hastalığına yol açabilir, ancak bilim insanları bu bağlantıyı hala araştırmaktadır. Suçiçeği geçirmiş ancak zona geçirmemiş 60 yaş üstü yetişkinler en yatkın yaş demografisidir.

Suçiçeği tanısı öncelikle belirti ve semptomlara dayanır; tipik erken semptomları karakteristik bir döküntü izler. Teşhisin doğrulanması, döküntü vezikülleri içindeki sıvının incelenmesi veya akut immünolojik yanıtın kanıtı için kan testi ile yapılır.
Veziküler sıvı Tzanck yayması ile veya doğrudan floresan antikor testi ile incelenebilir. Sıvı aynı zamanda "kültürlenebilir", böylece bir sıvı örneğinden virüs üretilmeye çalışılır. Kan testleri, akut enfeksiyona (IgM) veya önceki enfeksiyona ve sonraki bağışıklığa (IgG) verilen yanıtı belirlemek için kullanılabilir.
Fetal suçiçeği enfeksiyonunun prenatal tanısı ultrason kullanılarak yapılabilir, ancak primer maternal enfeksiyonu takiben 5 haftalık bir gecikme tavsiye edilir. Annenin amniyotik sıvısından PCR (DNA) testi de yapılabilir, ancak amniyosentez prosedürüne bağlı spontan düşük riski bebeğin fetal suçiçeği sendromu geliştirme riskinden da

Sıtma, hastalık yapıcı bir grup parazit olan plazmodiumların, dişi anofel sivrisinekleriyle insanlara bulaşmasıyla yayılan ateşli bir hastalıktır.
Hastalığın en bariz belirtisi olan titremeyle yükselen ateş plazmodiumun çeşidine göre değişik fasılalarla olur. Teşhisi kolay, tedavisi ve korunması mümkün olan sıtma hastalığı çok eski zamanlardan beri bilinmektedir.
Hastalığın İngilizce adı olan "malaria" İtalyancada "kötü hava" (mala aria) anlamına gelir.

Türkçede "sıtma" olarak adlandırılan hastalık, dünyada daha çok "malaria" olarak bilinir. Ayrıca, "paludismus", "remitten fever" ve "wechsel fieber" olarak da adlandırılır. Türkçedeki adının “ısıtmak” deyiminden geldiği sanılmaktadır.
Hastalığı ilk defa bildirenler Antik Mısırlılar'dır. MÖ 460-370 yıllarında Hipokrat da bataklık bölgelerde, tekrarlayan ateş ve dalak büyüklüğüyle seyreden bir hastalığın mevcudiyetini fark etmiş ve dört ayrı şekilde olabileceğini bildirmiştir.
Etkeni bulunmadan önce, daha çok bataklık ve sulak alanlarda görülmesi nedeniyle, hastalığın akşamdan sonra bataklıklardan salınan zehirli gazların/kokuların solunması ile oluştuğu sanılır ve geceleri evlerini kapatanlara bu hastalığın bulaşmayacağına inanılırdı. Bu nedenle de, İtalyan Hekim Francesco Torti hastalığa İtalyancadaki mala (kötü) aria (hava) kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş olan malaria adını vermiştir.
1894'te Manson, sıtmanın sivrisineklerle bulaştığını buldu ama malaria adı kullanılmaya devam etti. Eski çağlarda kitleler hâlinde ölüme sebep olan sıtma, bugün de bu tehlikesini muhâfaza etmektedir.
Rusya'da I. Dünya Savaşı'ndan sonra 5 milyon sıtmalı vardı ve bunların 60.000'i öldü. 1934'te Seylan'da 3 milyon sıtmalının 100.000'i yaşamını yitirdi. Amerika kıtasındaki ilk salgın 1938'de Brezilya'da gerçekleşti ve 100.000 hastanın 14.000'i öldü. Salgın, 1942'de Nil Vadisi'ne kaydı ve Mısır'da 12.000 kişiyi öldürdü. Daha sonra Etiyopya'da 15.000 ölü bıraktı. Savaşları ve doğal afetleri takiben Karayipler'de büyük hasar yapan salgın, 1963'te Haiti'de 75.000 kişinin ölümüne sebep oldu.

Yeryüzünde belirli bölgelerde sık bulunan hastalık 45 derece kuzey, 40 derece güney enlemleri arasında daha fazladır. Tropik ve subtropik bölgelerin hastalığı olarak da bilinmektedir. Afrika'da ölen her yüz çocuktan onunun ölüm sebebi olan sıtma, Türkiye'de de önemli bir sağlık problemi olup, sürekli mücadele edilmektedir. Sıtma bugünün koşullarında Türkiye'de yaygın olmasa da değişen iklim koşulları ve çevre kirliliği nedeniyle ileride etkili olabilme potansiyeli olan bir hastalıktır.

Plazmodiler amibe benzeyen, mikroskopta görülebilen tek hücreli parazitlerdir. Çoğalmaları iki safhada olur. Birincisi, cinsî üreme safhasıdır ve sivrisineklerde gerçekleşir. İkincisi, cinsî olmayan çoğalma safhasıdır ki, insan alyuvarlarında olur.
Enfeksiyonun kaynağı genellikle hasta bir şahıs veya belirtisiz bir taşıyıcıdır. Sıtma, sivrisineklerle bulaştığı gibi, hastalıklı kan nakilleriyle veya bulaşık şırıngalarla da geçebilir.
Plazmodiumların beş tipi vardır: Plasmodium vivax denilen tipi, tersiyana sıtmasını yapar. Ateş 48 saatte bir yükselir. Asya'da, Avrupa'da ve Akdeniz ülkelerinde bulunur. Afrikalılar buna karşı dirençlidirler.
Plasmodium malaria, quartana sıtmasını yapar, 72 saatte bir ateş yükselir. Az rastlanır. Hindistan, Asya ve tropikal Afrika'da karşılaşılır.
Plasmodium ovale az bulunur. 48 saatte bir ateş yapar. Bilhassa Batı Afrika'da vardır.
Plasmodium falciparum, tropikal bölgelerde, Güneydoğu Asya'da çok görülen bu tip, en şiddetli seyreden sıtma şeklini yapar. Ateşler daha uzun sürer. Nöbetler ortalama günaşırı gelişir.
Plasmodium knowlesi, Güneydoğu Asya'da çoğunlukla görülür.

Sıtma; kuluçka süresi ortalama 7 gün olan akut ateşli bir hastalıktır. Semptomlar sıtma-endemik bölgeye gidildikten en erken 7 gün sonra (genellikle 7-30 gün içinde) görülmekle beraber, sıtma-endemik bölgeden ayrıldıktan birkaç ay (nadiren bir yıla kadar) sonrasında da görülebilir. Bu yüzden, muhtemel bir sinek ısırığını takip eden ilk bir hafta içindeki ateşli hastalık büyük olasılıkla sıtma değildir.
Sıtmanın özelliği belirtilerin nöbetler halinde gelmesidir. Nöbet başlamadan birkaç gün önce halsizlik, neşesizlik, iştahsızlık, baş ağrısı, sırt ve bacak ağrıları olur. Nöbet, şiddetli titremeyle yükselen ateşle başlar, terlemeyle sona erer. Fakat ateşsiz vakalar da olabilir. Tersiyana ve quartanada titreme çok fazladır. Hastanın bütün vücudu sarsılır, çeneleri birbirine çarpar. Nabız hızlanır, baş ağrısı, sinirlilik, kollarda ve bacaklarda ağrılar olur.
Uzun süren durumlarda karaciğer ve dalak büyür, sarılık ve kansızlık gelişebilir. Solunum şikâyetleri ve hatta zatürre olabilir. Menenjit, şuur bulanıklığı, çeşitli felçler meydana gelebilir. Enterit sıcak iklimlerde sık olur. Dalak kendiliğinden yırtılabilir, iç kanama olabilir.

Sıtmalı hasta devamlı yatakta bulundurulmalıdır. Kuvvetli besinler verilir. İlaç olarak ilk kullanılan kınakına kabuklarıdır. Bunları ilk kullananlar Güney Amerika'da Peruvia yerlileridir. Bunu ilk bildiren 1683'te Kontes dre Chinchone'dir. 1820'de bundan kinin elde edilmesi yoluna gidildi. İlk yapılan mepakrin idi, fakat yan etkileri sebebiyle pek kullanılmadı. Daha sonra kinolon grubu ilâçlar geliştirildi ki, bunlardan klorokin hâlâ kullanılmaktadır.
Bu ilaçlar baskılayıcı ve tedavi edici olarak iki şekilde kullanılır. Primetamin, proguanil, klorakin baskılayıcılardandır. Düzenli şekilde alındıklarında parazitin insanda gelişip, çoğalmasını önler. Sıtmalı bölgeye seyahat edeceklerin bir hafta önceden bunlardan birini kullanmaları tavsiye edilir. Tedavi ediciler arasında klorokin, primakin ve kinin sayılabilir. Klorokin en etkilisidir. Alyuvarlar içindekilere etki etmesine rağmen karaciğerdeki sporozoitlere etki etmez. Cinsi üremeyi önler. Dokulardaki parazitlere primakin daha etkilidir. Bu ilaçlar uygun kombinasyonlarda ve özel ekipler tarafından hastalara bizzat uygulanmaktadır.

Sıtmayla mücadelede en önemli hususlardan birisi sivrisineklerle mücadeledir. Bunun için de en kıymetli yol anofel türlerini yok etmektir. Bu hususta dünyada geniş çaplı ilk çalışma 20. yüzyıl başlarında Küba ve Panama bölgesinde başlatılmıştır. Bu eradikasyon (kökünü kazıma) neticesinde Küba'da 1899'da binde 999 olan hasta oranı 1908'de binde 19'a düşürülmüştür. 1939'da DDT’nin kullanılmaya başlanması başarıyı daha da arttırmıştır. 1946 yılında Dünya Sağlık Örgütü, sıtma eradikasyonunu geniş çaplı olarak ele almıştır.
DDT (Dichloro-diphenyl-trichloroethane) petrol içinde % 5 emülsiyon şeklinde evlere, ahırlara, kümeslere, püskürtülür. Yiyecekler, içecekler korunmalıdır. Bazı tip anofeller DDT’ye karşı direnç kazanmışlardır. Bu yüzden yeni maddeler araştırılmaktadır. Bunlarla beraber bütün su birikintilerinin, bataklıkların kurutulması, nehirlerin, akarsuların düzenlenmesi gerekmektedir.
Türkiye'de sıtma eradikasyon çalışmaları 1926’dan bu yana ciddi biçimde ele alınmış ve başarı elde edilmiştir. Bu konuda 4871 sayılı kanun, çalışmaları disiplin altına almıştır. Sıtma, ihbarı zorunlu bir hastalıktır. Sıtma mücadelesini, Sıtma Savaş Dispanserlerinde özel eğitim görmüş ekipler ücretsiz olarak yürütmektedir.
1957’den sonra Dünya Sağlık Örgütünün planlı çalışmaları ve dünya genelinde girişilen sıtma savaşı, dünyada yaygın olarak seyreden bu hastalığı, hastalığa yakalananların sayısını, ölüm oranını gün geçtikçe azaltmaktadır. Türkiye’de sıtmayla savaş SSYB’ye bağlı Sıtma Savaş ve Eradikasyon Teşkilatı tarafından yürütülmektedir.
Bu ciddi çalışmaların neticesi olarak 1970 yılında sıtma sayısı 1293 vakaya kadar düşmüştür. Fakat “Sıtmayı ortadan kaldırdık” fikriyle çalışmaların bir ara duraklamasıyla, 1977'den sonra enfeksiyon sayısı birden artmış ve 28.849 kişi hastalanmıştır. Bu arada DDT'ye karşı direnç kazanan anofeller, hastalığı hızla yaymışlar, 1978'de 101.742 kişi hastalanmıştır. Bu tarihten sonra sıkı bir aşılama kampanyası başlatıldı. Hastalık tamamen yok edilemedi fakat hızlı yayılması önlendi. 1981'de ise bu rakam 53.403'tür. Türkiye'de daha çok Güneydoğu Anadolu, Çukurova Bölgesinde görülmektedir.
En fazla Sıtma görülen Ülkeler
Dünyada en fazla sıtma görülen ülkeler Burkina Faso, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Gana, Hindistan, Kamerun, Mali, Mozambik, Nijer, Nijerya, Tanzanya ve Uganda'dır.

Türkiye- Sıtma Hastalığı30 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Geographic Türkiye- Sıtma
WHO site on malaria25 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNHCO site on malaria
Global Malaria action Plan
Malaria Atlas Project
Medicines for Malaria Venture (MMV)3 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Malaria Report 200513 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doctors Without Borders/Médecins Sans Frontières – Malaria information pages
Medline Plus – Malaria15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Who/TDR Malaria Database
Malaria Disease11 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anti malaria and sustainable development
Worldwide Antimalarial Resistance Network (WWARN)23 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Sıtma (DMOZ tabanlı)

Rehber ansiklopedisi

Tanı, teşhis veya diyagnoz (Dx ya da DS olarak kısaltılabilir), bir kişinin sahip olduğu belirti ve semptomlara dayanarak kişinin hastalık ya da durumunun belirlenmesini içeren tıbbi işlem. Tanı için gerekli bilgiler genellikle tıbbi bakım isteyen kişinin anamnez ve fizik muayenesinden toplanır. Tıbbi testler gibi bir veya daha fazla teşhis prosedürü de işlem sırasında kullanılabilir. Bazen ölüm sonrası tanı bir tür tıbbi tanı olarak kabul edilir. Teşhis evde, klinik ve hastanelerde yapılabilir.
Birçok belirti ve semptom spesifik olmadığından ötürü tanı koymak zor olabilir. Örneğin, cilt kızarıklığı (eritem) tek başına birçok bozukluğun bir işareti olup, sağlık uzmanına neyin yanlış olduğunu gösteremez. Bu nedenle, birkaç olası açıklamanın karşılaştırıldığı ayırıcı tanı yapılmalıdır.

Tıbbi görüntüleme
Ultrasonografi
Cerrahi
Stetoskop
Yoğun bakım

 Wikimedia Commons'ta tanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Taşıyıcı ya da vektör epidemiyolojide: bir mikroorganizmayı veya parazit bir canlıyı vücudunda barındıran ve başka canlılara ulaşmasına aracılık eden canlılara denir. Taşıyıcılar enfeksiyon nedeni olan bakteri, kene, bit vb. canlıları üzerlerinde taşıyabilen eklem bacaklı, omurgalı veya omurgasız gibi gelişmiş canlılar olabildiği kadar, yapısında değiştirilmiş gen bölgelerini konağa aktarabilen basit yapılı bakteriler gibi canlılar da olabilirler.

vektör, Parazitozlu bir omurgalıdan başka bir omurgalıya paraziti taşıyan eklembacaklı (artropod) veya diğer omurgasıza verilen addır. Kendisi parazit olan bir canlı başka bir parazit canlıya vektörlük edebilir.

Biyolojik vektör: etkenlerin, vektör konakçının vücudunda başkalaşım geçirdiği, yaşam evrelerinden birini tamamladığı veya çoğalıp enfekte hale geldiği vektörlerdir.
Mekanik vektör: Parazitin yaşamı için gerekli değildir. Paraziti taşıyan ve ağız ya da diğer vücut parçaları ile başka canlılara bulaştıran vektörlerdir (at sinekleri, kara sinekler).

Vertikal nakil: Etkenleri taşıyan dişi vektörlerin yumurtaları veya erkek vektörlerin spermleri vasıtasıyla, etkenlerin kendi larvalarına geçmesidir. (transovarial, Babesia spp., transstadial, Theileria spp.)
Horizontal nakil:
Vektörden vektöre nakil: Vektörlerin çiftleşmesi ile veya salgılarının birbirine bulaşması ile nakledilir. (Kırım Kongı Kanamalı Ateşi)
Vektörden omurgalı konağa nakil: Etkenler vektörlerin kan emmesi ile, kan emdikleri canlının vücuduna atıklarını kusmaları ile, salgıları ile, dışkıları ile ve vektörleri yeme veya yutma ile nakledilir (Sıtma etkenleri, şark çıbanı etkeni, T. cruzi vb.)

Dizanteri
Sıtma
Şark çıbanı
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi

Bir insan ya da hayvan bir mikroorganizmayı vücudunda taşıdığı ve başkalarına bulaştırdığı halde kendisinde hastalık belirtileri görülmez, bu canlılara portör veya taşıyıcı denilir. Bu canlılardaki enfeksiyon genellikle subklinik seyreder.
Bazı hastalıklar bulaştıkları kişilerde belirgin bir hastalığa neden olmazlar, bu kişiler hastalık etkenlerini vücutlarında barındırıp saçılımını sağlarlar (örnek: Tifolu Mary)

Salmonelloz
Şigelloz
Entamoeba histolytica
Giardia
Staphylococcus aureus
Tüberküloz

Portörlerin neden olduğu tehlikelerden korunmak için bazı iş kollarında çalıştırılacak personelden portör muayenesi istenir. Bu muayenelerde: gaite kültürü, boğaz kültürü, burun kültürü ve gaitanın mikroskobik incelenmesi tetkikleri yapılır.

Gaita Kültürü (Salmonella ve Shigella yönünden)
Dışkının mikroskobik incelenmesi (Entamoeba histolytica kistleri, giardia lamblia kistleri ve helmint yumurtaları yönünden)
Boğaz ve Burun Kültürü (Staphylococcus aureus yönünden)
Akciğer Grafisi (Tüberküloz yönünden)

Başta gıda işkolunda çalışanlar olmak üzere

Otel
Motel
Pansiyon gibi konaklama yerleri
Bar
Pavyon
Gazino gibi eğlence yerleri
Berber
Kuaför
Hamam
Sauna
Güzellik salonu gibi özel hizmet sunan yerler
Beşeri münasebet gerektiren iş kolları

Kan emme
Bulaş
Sıtma
Şark çıbanı
Subklinik enfeksiyon
Asemptomatik hastalıklar
Tifolu Mary

Hacettepe Üniversitesi, 7 Nisan Dünya Sağlık Günü
Erciyes Üniv Vet Fak Derg 6(1) 53-63, 2009 İNCİ, Ö. DÜZLÜ. 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MEB Çevre Sağlığı 7 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gazi Hastanesi, Portör Muayenesi
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü, Portör Muayenesi 6 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tedavi (Sağaltım). Sağlığı bozulmuş olan bireyi sağlıklı duruma kavuşturma amacıyla yapılan tıbbi işlemler bütünüdür. Tanı, anamnez ve fizik muayeneden sonra yapılır. Tedavi doğal, spor, ilaç, tıbbi cihaz, tıbbi test, tıbbi görüntüleme, ameliyat ve farklı tıbbi prosedürlerle yapılabilir. Özel tedavi şekillerine terapi adı verilmektedir. Tek başına ruhsal yolla tedavi şekline de terapi denilmektedir. Hastalık tedavisi evde, doğada, hastane, sağlık ocağı ve başka yerlerde yapılır.
Kural olarak, her tedavinin endikasyonları ve kontrendikasyonları vardır. Birçok farklı terapi türü vardır. Tüm tedaviler etkili değildir. Pek çok terapi istenmeyen yan etkilere neden olabilir.
Tedavi ve terapi, özellikle sağlık profesyonellerinin kullanımında sıklıkla eş anlamlıdır. Ancak ruh sağlığı bağlamında terapi terimi özellikle psikoterapiyi ifade edebilir. Ruhsal yönden sıkıntıdaki bir kişinin rahatsızlığının giderilmesi için uygulanan psikanaliz gibi psikolojik tedavi yöntemleri bulunmaktadır.

Kimyasal yöntemler
İlaç tedavisi
Ağrı tedavisi
Yatarak tedavi
Ayakta tedavi
Fiziksel yöntemler;
Mekanoterapi
Termoterapi
Hidroterapi
Aromaterapi
Radyoterapi
Fototerapi
Diğer
Aroma terapisi
Kaplıca terapisi
Gen tedavisi
Epigenetik tedavi
Hedefe yönelik tedavi
Hormon tedavisi
Tarım kolonisi
Film terapisi
Sanat terapisi
Ozon terapisi
Ergoterapi
Magnetoterapi
Viroterapi

Tekrar eden eklem incinmesi, sabit bir pozisyonda tekrarlanan hareketler, titreşimler veya baskılar nedeniyle kas-iskelet sistemi veya sinir sisteminin bir bölümünde meydana gelen yaralanmalardır.

Tekrar eden eklem incinmesi hastalarının yaşadığı bazı semptom örnekleri, başlangıçta aralıklı rahatsızlık ve ardından daha yüksek derecede sıklıkta görülen ağrı, nabız atan ağrı, karıncalanma ve ekstremite güçsüzlüğüdür.

Tekrar eden eklem incinmeleri için hızlı bir tedavi yoktur. Erken teşhis, hasarı sınırlamak için çok önemlidir. RICE tedavisi, birçok kas suşu, bağ burkulmaları veya diğer morluklar ve yaralanmalar için ilk tedavi olarak kullanılır. RICE, bir yaralanma meydana geldikten hemen sonra ve yaralanmadan sonraki ilk 24 ila 48 saat boyunca kullanılır. Bu yöntemler şişliği ve ağrıyı azaltmaya yardımcı olabilir. Erken evre eklem incinmeleri için yaygın olarak reçete edilen tedaviler arasında analjezikler, miyofeedback, biofeedback, fizik tedavi, gevşeme ve ultrason tedavisi bulunur. Düşük dereceli eklem incinmeleri, tedaviler semptomların başlamasından kısa bir süre sonra başlarsa bazen kendiliğinden çözülebilir. Bununla birlikte, bazı eklem incinmeleri, ameliyat dahil daha ciddi müdahale gerektirebilir ve yıllarca sürebilir.

Tip 1 diabetes mellitus (Tip 1 diyabet olarak da bilinir), pankreas tarafından ya çok az ya da hiç insülin üretilmeyen bir diyabet şeklidir. Tedavi edilmemesi vücutta yüksek kan şekeri seviyesine neden olur. Klasik belirtiler sık idrara çıkma, susuzluğun artması, açlığın artması ve kilo kaybıdır. Ek belirtiler arasında bulanık görme, yorgun hissetme ve yara iyileşmesinin bozulması olabilir. Belirtiler tipik olarak çok kısa bir süre içinde gelişir.
Tip 1 diyabetin nedeni bilinmemektedir. Bununla birlikte, genetik ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonunu ile oluştuğuna inanılmaktadır. Risk faktörleri arasında bir aile üyesinin bu duruma sahip olması da vardır. Hastalığın altında yatan mekanizma, pankreastaki insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün bir mekanizma ile yıkılmasını içerir. Tip 1 dabetes mellitus, kandaki şeker seviyesinin veya glikolize edilmiş hemoglobin (HbA1C) seviyesinin ölçülmesiyle teşhis edilir. Tip 1 diyabet, kandaki otoantikorların varlığını test ederek tip 2 diabetes mellitus'tan ayırt edilebilir.
Tip 1 diabetes mellitusu önlemenin bilinen herhangi bir yolu yoktur. Hastaların hayatta kalmaları için  insülin ile tedavi edilmeleri gereklidir. İnsülin tedavisi genellikle insülinin subkütan yolla (deri altı enjeksiyon yoluyla) enjekte edilmesiyle yapılır ancak insülin, bir insülin pompası vasıtasıyla da verilebilir. Diyabetik bir diyet ve egzersiz, diyabetin yönetilmesinin en önemli parçalarıdır. Eğer tedavi edilmezse diyabet birçok komplikasyona neden olabilir.  Nispeten hızlı başlangıcı olan komplikasyonlar diyabetik ketoasidoz ve non-ketotik hiperozmolar komadır. Uzun dönem komplikasyonları arasında kalp hastalıkları, inme, böbrek yetmezliği, ayak ülserleri ve gözlere verilen zarar sayılabilir. Ayrıca, aşırı insülin dozlarının alınması nedeniyle, kan şekerinin düşmesi nedeniyle de komplikasyonlar ortaya çıkabilir.
Tip 1 diabetes mellitus, dünyadaki tüm diyabet vakalarının yaklaşık % 5-10'unu oluşturmaktadır. Dünyada bu durumdan etkilenen insan sayısı kesin olarak bilinmemektedir, ancak her yıl yaklaşık 80.000 çocuğun bu hastalık ile doğduğu edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde bu durumdan etkilenen insan sayısının 1 ila 3 milyon kişi olduğu tahmin edilmektedir. [8] Doğu Asya ve Latin Amerika'da yılda yaklaşık 100.000 kişi başına yaklaşık 1 yeni vaka ve İskandinavya ve Kuveyt'te yılda yaklaşık 100.000 kişi başına yaklaşık 30 yeni vaka ile hastalık oranları oldukça değişkendir. Bu hastalık tipik olarak çocuklarda ve genç erişkinlerde başlar.

Tip 1 diyabetin klasik semptomları arasında, poliüri (artan idrara çıkma), polidipsi (artan susuzluk hissi), ağız kuruluğu, polifaji (açlığın artması), yorgunluk ve kilo kaybı sayılabilir.
Birçok tip 1 diabetes mellitus hastası diyabetik ketoasidoz teşhisi ile hastaneye başvurduğunda teşhisi konulur. Diyabetik ketoasidozun belirti ve semptomları kuru cilt, hızlı ve derin nefes alma, uyuşukluk, susuzluk artışı, sık idrara çıkma, karın ağrısı ve kusmadır.
Tip 1 diyabet hastalarının yaklaşık yüzde 12'sinde klinik depresyon belirtileri vardır.
Tip 1 diabeties mellitusu olan bazı bireyler genellikle belirgin bir sebep olmadan ortaya çıkan, glukoz seviyelerindeki çarpıcı ve tekrarlayan dalgalanmalar yaşarlar; Bu duruma “oynak diyabet”, “kararsız diyabet” veya “kırılgan diyabet” denir. Bu tür salınımların sonuçları, bazen ketoasidoz ve bazen de ciddi hipoglisemi içeren düzensiz ve öngörülemeyen hiperglisemiler olabilir. Kırılgan diyabet, toplam  diyabetiklerin % 1 ila% 2'sinden daha sık görülmez.
Tip 1 diyabet alopesi areata (AA) ile ilişkilidir. Tip 1 diyabet, AA olan kişilerin aile üyelerinde de daha yaygındır.

Tip 1 diyabetin kesin nedeni bilinmemektedir. Bir dizi açıklayıcı teori ortaya atılmıştır ve nedeni, aşağıda sayılanlardan biri veya daha fazlası olabilir: genetik duyarlılık, diyabetik bir tetikleyici ve bir antijene maruz kalmak.

Tip 1 diyabet, birçok geni içeren bir hastalıktır. Bir çocuğun tip 1 diabetes mellitus geliştirme riski, eğer kişinin babasında aynı hastalık  varsa, yaklaşık % 5, eğer bir kardeşinde varsa, yaklaşık % 8 ve annesinde varsa, yaklaşık % 3'tür. Eğer tek yumurta ikizlerinden biri bu hastalığa yakalanırsa öteki ikiz kardeşin de etkilenme olasılığı % 40 kadardır. Bazı kalıtım çalışmaları bu oranı %80 ila %86 olarak tahmin etmektedir.
50'den fazla gen tip 1 diabetes mellitus ile ilişkilidir. Lokasyona veya lokus kombinasyonuna bağlı olarak baskın, resesif veya bunların aralarında bir yerde olabilirler. En güçlü gen olan IDDM1 (insulin depended Diabetes Mellitus 1), 6p21 boyama bölgesinde, 6 numaralı kromozom üzerindeki MHC Sınıf II bölgesinde bulunur. Bu genin bazı varyantları, tip 1 diabetes mellitusun histo-uyumluluk özelliğini azaltma riskini artırmaktadır. Bu varyantlar, Avrupa kökenlilerde ve Avrupa kökenli Kuzey Amerikalılarda yaygın olan DRB1 0401, DRB1 0402, DRB1 0405, DQA 0301, DQB1 0302 ve DQB1 0201' genlerini içerir. Bazı değişkenler de koruyucu gibi görünmektedir.

Avrupa'nın farklı bölgelerinde yaşayan beyaz tenli insanlar arasında meydana geldiğinde hastalığın gelişme oranları arasında 10 katlık bir fark vardır ve bu insanlar hastalıkları yaşadıkları ülkelerinin hastalık oranında sahip olma eğilimindedirler. Çevresel tetikleyiciler ve araştırma altındaki koruyucu faktörler arasında gluten proteinleri,  sütten kesilme zamanı, bağırsak mikrobiyotası gibi diyet ajanları ve viral enfeksiyonlar bulunur.

Bazı kimyasal maddeler ve ilaçlar spesifik olarak pankreas hücrelerini tahrip ederler. 1976'da Amerika Birleşik Devletleri'nde pazarlanan bir kemirgen öldürücü kimyasal olan Pyrinuron (Vacor) ile kaza ile zehirlenilmesinden sonra ilaç pankreas beta hücrelerini seçici olarak yok eder ve zehirlenen kişide  sonuç olarak tip 1 diyabes mellitus gelişir. Pyrinuron, 1979'da ABD pazarından çekilmiştir ve Çevre Koruma Ajansı tarafından ABD'de kullanılması onaylanmamamıştır. Antineoplastik (antikanser) bir ajan olan Streptozotosin (Zanosar), pankreas adacıklarının beta hücreleri için seçici olarak toksiktir. Diyabet araştırmalarında kemirgenlerde tip 1 diyabet oluşturulmasında ve pankreas adacık hücrelerinin metastatik kanserlerinin cerrahi olarak alınamayan türlerindeki hastaların  tedavisinde kullanılır/ Travma, pankreatit veya tümörler (kötü huylu veya iyi huylu) dahil olmak üzere diğer pankreas sorunları da insülin üretiminin kaybına neden olabilir.

Genetik olarak yatkın bireylerin çevresel faktörlere maruz kalması sonucu, immün sistem T lenfositler aracılığı ile pankreasın beta hücrelerine zarar verir ve yok eder. Beta hücreleri insülini yetersiz salgılar ve insülin eksikliği ortaya çıkar. Beta hücreleri normalden % 10-20’ den daha az insülin ürettiği zaman, klinik bulgular açığa çıkar. Vücut beta hücreleri olmadan insülin üretemez. İnsülin glikozun hücre içine taşınması için hücrenin periferinin değişmesine yardımcı olur. Hiperglisemi, glikozun hücre içine taşınmasının bozulmasından kaynaklanır. İnsülin eksikliğinde büyüme hormonu, glukagon ve kortizol seviyeleri yükselir. Bu hormonlar insülin direncini, protein yıkımı, glikojenoliz (glikojenin glikoza dönüşmesi) ve glikoneogenezi (karbonhidrat dışı kaynaklardan glikozun yeniden yapılması) artırır. Glikoneogenez sonucu kan dolaşımındaki glikoz düzeyi artar. Yağların yıkılması ile kanda keton cisimcikleri artar, ketonüri ve ketonemiye neden olur.

Tip 2 diabetes mellitus önceki adıyla insüline bağımlı olmayan diyabet (NIDDM) veya erişkin dönemde ortaya çıkan diyabet – , insülin direnci ve buna bağlı insülin eksikliği bağlamında yüksek kan şekeri ile karakterize edilen bir metabolik bozukluktur. Bu, pankreastaki adacık hücrelerinin yok oluşundan kaynaklanan kesin bir insülin eksikliği bulunan tip 1 diyabetin tam tersine bir durumdur. Klasik semptomlar arasında aşırı susama, sık idrara çıkma ve sürekli açlık bulunmaktadır. Diyabet vakalarının %90'ı tip 2 diyabetten oluşurken tip 1 diyabet ile gestasyonel diyabet, geri kalan %10'unu oluşturur. Genetik olarak obeziteye yatkın olan insanlarda tip 2 diyabetin ana sebebinin obezite olduğu düşünülmektedir.
Tip 2 diyabet, ilk başta egzersizin artırılmasıyla ve diyet değişikliği ile kontrol edilir. Eğer kan şekeri seviyeleri, bu yöntemlerle yeterince düşürülemezse metformin veya insülin gibi ilaçlara ihtiyaç duyulabilir. İnsülin kullananların düzenli olarak kan şekeri]] seviyelerini kontrol etmesi gerekmektedir.
Diyabet oranı, son 50 yılda obeziteyle paralel olarak önemli boyutta artış göstermiştir. 1985 yılında 30 milyon diyabet hastası mevcutken 2010 yılı itibarıyla bu rakam, 285 milyonu bulmuştur. Kalp hastalığı ve felç, görme bozukluğuna sebep olan diyabetik retinopati, diyaliz ihtiyacı doğurabilecek böbrek yetmezliği, uzuvlarda ampütasyonlara yol açabilecek dolaşım bozuklukları, yüksek kan şekerinden kaynaklanan uzun vadeli komplikasyonlar arasındadır. Bir tip 1 diyabet özelliği olan akut ketoasidoz, yaygın değildir. Ancak nonketotik hiperozmolar koma meydana gelebilir.

Klasik diyabet semptomları arasında poliüri (sık idrara çıkma), polidipsi (aşırı susama),polifaji (sürekli açlık) ve kilo kaybı bulunmaktadır. Bulanık görme, kaşınma, periferik nöropati, tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar ve yorgunluk, genellikle teşhis koyulurken belirgin olan diğer semptomlar arasındadır.  Ancak çoğu insan, ilk birkaç yıl herhangi bir semptom göstermez ve rutin deneylerle tanı koyulur.Tip 2 diyabete sahip olan kişiler, nadiren düşük bilinç seviyesi ve düşük kan basıncı ile ilişkili çok yüksek bir kan şekeri durumu olan nonketotik hiperozmolar koma görebilir.

Tip 2 diyabet, tipik olarak beklenen yaşam süresinde on yıllık bir kısalmayla ilişkilendirilen kronik bir hastalıktır. Bunun sebebi, kısmen iskemik kalp hastalığı ve felç dahil iki ila dört kata kadar artan kardiyovasküler hastalık riski, alt uzuv ampütasyonlarında 20 kata kadar artış ve artan hastaneye yatırılma oranlarıdır. Tip 2 diyabet, gelişmiş ülkelerde ve artışla diğer yerlerde travma dışı körlük ve böbrek yetmezliğinin en büyük sebebidir. Ayrıca Alzheimer hastalığı ve vasküler bunama gibi hastalık süreçleri yoluyla algısal bozukluk ve bunama artışıyla bağdaştırılmıştır. Diğer komplikasyonlar arasında akantozis nigrikans, cinsel işlev bozukluğu ve sık sık tekrarlanan enfeksiyonlar bulunmaktadır.

Tip 2 diyabet gelişimi, yaşam tarzı ve genetik faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklanır. Diyet ve obezite gibi bazı sebepler, şahsen kontrol altına alınabilirken artan yaş, cinsiyet ve genetik gibi sebepler kontrol altına alınamaz. Uyku eksikliği de tip 2 diyabetle ilişkilendirilmiştir. Bunun, metabolizma üzerindeki etkisinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Değiştirilmiş DNA metilasyonuna ait olan bir mekanizmayla fetüs gelişimi sırasında annenin beslenme durumu da rol oynayabilir.

Otuzun üzerinde vücut kitle endeksi ile tanımlanan obezite, fiziksel aktivite eksikliği, yetersiz beslenme, stres ve kentleşme, tip 2 diyabet gelişiminde önemli olduğu bilinen yaşam tarzı faktörlerindendir. Vücuttaki aşırı yağ, Çin ve Japon nesillerindeki vakaların %30'uyla, Avrupa ve Afrikalı nesillerdeki vakaların %60-80'iyle ve Amerika yerlileri ve Pasifik Adalı nesillerdeki vakaların %100'üyle bağdaştırılmaktadır. Obez olmayanların genellikle bel-kalça oranı yüksektir.
Ayrıca diyet faktörleri de tip 2 diyabet riskini etkilemektedir. Şekerle tatlandırılan içeceklerin aşırı tüketimi, risk artışıyla bağdaştırılmaktadır. Diyetteki yağ türleri de önemlidir ve doymuş yağlar ile trans yağ asitleri riski artırırken çoklu doymamış ve mono doymamış yağlar riski azaltır. Beyaz pirinç tüketiminin çok olması da riski artırmakta rol oynamaktadır. Vakaların %7'sinin sebebinin, egzersiz eksikliği olduğu düşünülmektedir.

Çoğu diyabet vakası, tip 2 diyabete sebep olma olasılığını artırma yönünde her birinin küçük katkıları olan birçok geni kapsar. Tek yumurta ikizlerinden birinde diyabet olduğunda diğer ikizin de diyabete sahip olma ihtimali %90 iken tek yumurta ikizi olmayan kardeşlerdeki ihtimal, %25-50 arasıdır. 2011 itibarıyla tip 2 diyabet riskini artıran 36'dan fazla gen bulunmuştur. Yine de bu genlerin tümü, bu hastalığın toplam kalıtsal unsurlarının yalnızca %10'unu oluşturur.Örneğin TCF7L2 aleli, diyabet riskini 1.5 kat artırır ve ortak genetik değişkenler arasındaki en büyük risktir. Diyabetle bağlantılı çoğu gen, beta hücre işlevleriyle alakalıdır.
Tek bir gendeki bir anormallikten kaynaklanan bazı nadir diyabet vakaları mevcuttur (monojen diyabet şekilleri veya "diğer özel diyabet türleri" olarak da bilinir). Bunlar arasında diğerlerinin yanı sıra gençlerde erişkin tipi diyabet (MODY), Donohue sendromu ve Rabson-Mendenhall sendromu vardır. Gençlerde erişkin tipi diyabet, genç nüfustaki toplam diyabet vakalarının %1-5'ini oluşturur.

Diyabete yatkınlığa sebep olabilecek bazı ilaçlar ve diğer sağlık sorunları mevcuttur. Glukokortikoidler, tiazitler, beta blokerleri, atipik antipsikotikleri ve statinler, bu ilaçlar arasındadır. Daha önce gestasyonel diyabet geçirmiş olanlar, daha büyük tip 2 diyabet riskine sahiptir. Diğer bağlantılı sağlık sorunları arasında akromegali, Cushing sendromu, hipertiroidizm, feokromositom ve glükanom gibi bazı kanserler vardır. Testosteron eksikliği de tip 2 diyabet ile bağlantılıdır.

Tip 2 diyabet, insülin direnci ortamında beta hücrelerinin yetersiz sayıda insülin üretmesinden kaynaklanır. İnsülin direnci, yani hücrelerin normal insülin seviyelerine yeterli yanıtı verememesi, öncelikli olarak kaslarda, ciğerde ve yağ dokusunda meydana gelir. İnsülin, normalde karaciğerdeki glukoz salınımını durdurur. Ancak karaciğer, insülin direnci ortamında kana uygunsuz bir şekilde glukoz salar. İnsülin direncine karşı beta hücre işlev bozukluğu oranı, bireyler arasında değişiklik göstermektedir. Bazı bireylerde ağır insülin direnci bulunup insülin salgılanmasında çok küçük bir bozukluk varken bazılarında hafif insülin direnci ve ağır insülin salgılama sorunu mevcuttur.
Tip 2 diyabet ve insülin direnciyle bağlantılı olan diğer önemli mekanizmalar arasında yağ hücrelerindeki lipidlerin bozulmasında artış, inkretin direnci ve eksikliği, kanda yüksek glukagon seviyeleri, böbrekler tarafından tuz ve suyun tutulmasında artış ve merkezi sinir sistemi tarafından metabolizmanın uygun olmayan şekilde düzenlenmesi vardır. Ancak pankreasa ait olan beta hücreleri tarafından insülin salgılanmasında bir bozulma da gerektiği için insülin direnci olan herkes, şeker hastası olmaz.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (hem tip1 hem de tip 2) diyabet tanımı, semptomlarla artan tek glukoz değeri veya diğer bir deyişle aşağıdaki iki durumda değerlerin yükselmesi ile yapılır:

açlık plazma glukozu ≥ 7.0 mmol/l (126 mg/dl)
veya
glukoz tolerans testi ile; oral dozdan iki saat sonra plazma glukozu ≥ 11.1 mmol/l (200 mg/dl)
Tipik semptomlarla bağlantılı olarak 11.1 mmol/l (200 mg/dL) üzerinde rastgele kan şekeri  veya %6.5'ten daha büyük glikat hemoglobin de başka bir diyabet teşhisi yöntemidir. Amerikan Diyabet Vakfı (ADA), Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) ve Avrupa Diyabet Araştırmaları Birliği (EASD) temsilcilerinden oluşan uluslararası bir uzman heyeti, 2009 yılında diyabet teşhisi için ≥6.5% HbA1c'lik bir sınırın kullanılmasını önermiştir. Bu öneri, 2010 yılında Amerikan Diyabet Vakfı tarafından benimsenmiştir. Kişi, tipik semptomlara ve >11.1 mmol/l (>200 mg/dl) seviyesinde kan şekerine sahip olmadığı sürece pozitif testler tekrarlanmalıdır.
Diyabet teşhisi için sınırlar, glukoz tolerans testlerinin sonuçları, açlık glukozu veya HbA1c ve retinal sorunlar gibi komplikasyonlar arasındaki ilişkiye dayalıdır. İnsanlar için daha kolay olduklarından dolayı glukoz tolerans testi yerine açlık veya rastgele kan şekeri tercih edilmektedir. HbA1c, aç kalınmasını gerektirmez ve sonuçlar daha istikrarlıdır, ancak test, kan glukozu ölçümünden daha maliyetlidir. ABD'deki diyabet hastalarının %20'sinin bu hastalığa sahip olduğunun farkında olmadığı tahmin edilmektedir.
Tip 2 diyabet, insülin direnci ve buna bağlı insülin eksikliği nedeniyle yüksek kan glukozu ile karakterize edilir. Bu, hamilelikle bağdaştırılan yeni bir yüksek kan şekeri başlangıcı olan gestasyonel diyabet ve pankreastaki adacık hücrelerinin yok oluşundan kaynaklanan kesin bir insülin eksikliği bulunan tip 1 diyabetin tam tersine bir durumdur. Tip 1 ve tip 2 diyabet, ortaya çıkan durumlara dayalı olarak birbirinden ayırt edilebilir. Teşhiste şüphe varsa tip 1 diyabet için antikor testi, tip 2 diyabet içinse C-peptit seviyelerinin doğrulanması çözüm sağlayabilir.

Büyük kuruluşların hiçbiri, diyabet için evrensel bir tarama testi önermemektedir, çünkü böyle bir programın, sonuçları geliştireceğine dair bir kanıt yoktur. Tarama testi, Amerika Birleşik Devletleri Koruyucu Hizmetler Görev Gücü tarafından kan basıncı 135/80 mmHg'den büyük olan ve semptom göstermeyen yetişkinler için önerilmektedir. Kan basıncı daha az olanlar için yeterli kanıt olmadığından dolayı tarama testinin lehine veya aleyhine bir öneride bulunulamaz. Dünya Sağlık Örgütü, yalnızca yüksek riskli gruplarda testin yapılmasını önermektedir. 45 yaşın üzerindekiler, birinci dereceden bir akrabası diyabetli olanlar, Hispanik, Afrikalı Amerikalı ve Amerikan yerlileri gibi bazı etnik gruplar, gestasyonel diyabet geçmişi olanlar, polikistik over sendromu olanlar, aşırı kilolular ve metabolik sendromla ilişkili rahatsızlıkları olanlar, ABD'deki yüksek risk grupları arasındadır.

Tip 2 di

Trafik kazası, bir karayolu taşıtının diğer bir taşıta, yayaya, hayvana, ağaca veya herhangi başka bir nesneye çarpmasıdır. Trafik kazaları sonucu yaralanma, maddi zarar ve ölüm meydana gelebilir. Trafik kazaları genellikle yaralanma, ölüm ya da maddi hasarla sonuçlanır.
Trafik kazalarının oluşmasında aracın tasarımı, sürüş hızı, yol tasarımı, yolun çevresi, sürücünün sürüş yeteneği, alkol veya madde kullanımı ve sürücünün tavrı (dikkatsiz sürüş, yol yarışı) gibi risk faktörleri etkili olabilir.
2013'te, dünya çapında 54 milyon kişi trafik kazalarında zarar gördü. Trafik kazaları 1990'da 1,1 milyon ölüme neden olurken 2013'te 1,4 milyon ölüme neden oldu. Bunların 68,000 kadarı 5 yaş altındaki çocukların başına geldi. Neredeyse tüm yüksek gelirli ülkelerde ölüm oranları düşerken dar gelirli ülkelerin çoğunda ölüm oranları artmaktadır. Orta gelirli ülkeler 100 bin kişide 20 ölümle, yani tüm araçların %52'siyle tüm ölümlü yol kazalarının %80'iyle en yüksek orana sahipler. Afrika'daki ölüm oranı en yüksekken (100 binde 24,1 kişi), Avrupa'da en düşüktür (100 binde 10,3).
Kara yolunda ölümlü bir trafik kazası ilk kez 31 Ağustos 1896 günü gerçekleşmiştir. İrlandalı gök bilimci Mary Ward, kuzeninin buharlı arabasından düşmüş ve araba tarafından ezilerek ölmüştür.

 Wikimedia Commons'ta Trafik kazası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Güncel trafik kazaları

Travma ya da örselenme, canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan ağrı, bir doku ya da organın yapısını ya da biçimini bozan ve dıştan mekanik bir etki sonucu oluşan yerel yara olarak tanımlanmaktadır. Bir travma kasıtlı veya kasıtsız olarak meydana gelebilir. En yaygın türlerine künt travma, penetran travma, kemik kırığı, eklem çıkığı, burkulma, incinme, yanık, kanama, soğuk ısırması, güneş yanığı, toksin maruziyet, zehirlenme, boğulma, asfiksi, psikolojik travma, beyin travması ve diğerleri aittir. Yaralanmalar vücudun herhangi bir yerinde meydana gelebilir ve farklı yaralanmalar farklı semptomlarla ilişkilendirilir.
Psikolojide daha çok; bireyin gerektiği gibi bir tepki gösteremediği, üzerinde durduğu halde çözüme kavuşturamadığı, dolayısıyla bilincin dışına ittiği yaşantı ve sarsıntıdır.
Bilinçdışından bireyin ruhsal yapısı üzerindeki etkisini sürekli hissettirir, birey sanki hep söz konusu yaşantıyla yüz yüze geliyormuş gibi bir duygunun içinde bulunur. Travma seyrek olarak, örneğin savaş nevrozunda olduğu gibi tamamen dış nedenlerle bağlantılıdır. Daha çok içgüdüsel gerilimler, hoş olmayan cinsel yaşantılar travmaya neden olur.
Ruhsal travma kapsamında (Sarsıntı) fiziksel ve duygusal tacizler (dövülme, gasp olayları, çocukluk çağından beri süregelen sevgisiz ortam, sağlık, eğitim, barınma ve beslenme gereksinmelerinin karşılanamaması gibi), cinsel tacizler, doğal afetler (deprem, sel, fırtına, gibi), yangınlar, trafik kazaları, savaşlar, çatışmalardan etkilenebilir.
Ruhsal bir travmayı izleyerek bazı kişilerde önce stres bozukluğu, bazı kişilerde de bunun sonrasında travma sonrası stres bozukluğu ya da diğer adı ile post travmatik stres bozukluğu denilen bir durum gelişebilmektedir.
Birçok olay böyle bir etki gösterebilir. Bu, bir yangın, kaza, hırsızlık, saldırı, ölüm gibi travmatik bir olaya tanık olmak veya birçok insanı kapsayan bir felaket veya kişiyi, arkadaşlarını veya ailesini kapsayan kişisel bir olay olabilir. Bazı yazarlar, doğum travmasından da söz eder. Travma tedavisiyle hastanelerin Ortopedi ve Travmatoloji anabilim dalı bölümleri ilgilenir.

Fiziksel tıp ve rehabilitasyon
Travma merkezi
Travmada sonografi ile odaklanmış değerlendirme
Travma tetiklenmesi
Acil tıp
Yoğun bakım
İlk yardım

Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) veya posttravmatik stres bozukluğu (PTSD), travma yaratan bir olayın yaşanmasından sonra, o olayın günlük yaşamda veya rüyada tekrar yaşanması, o olayı hatırlatan durumlardan kaçınmaya yol açan bir aşırı uyarılmışlık, kaygı ve kolayca irkilmeyi içeren bir kaygı bozukluğudur.
Savaş, kaza, doğal afet, hırsızlık, tecavüz, katliam gibi şiddet olaylarını bizzat yaşayan veya bunlara tanık olan kişilerde olaydan uzun zaman geçtikten sonra bile kalıcı bir travma yaşandığı uzun süreden beri bilinmekteydi. Ancak Posttravmatik Stres Bozukluğunun bir psikolojik bozukluk olarak tanınması ABD'de 1970'lerde Vietnam Savaşı dönemine rastlar. Savaştan geri dönen askerlerde savaşta karşılaştıkları sinir bozucu olayların tekrar yaşandığı, olayları uzaktan veya yakından hatırlatan durumlardan şiddetle kaçındıkları, uyumakta zorlandıkları, eş, dost ve aile ilişkilerinde güçlüklerle karşılaştıkları, dikkat dağınıklığı, kolayca irkilme ve öfkelenme eğilimi gösterdikleri gözlenmiştir. Sonuç olarak Posttravmatik stres bozukluğu, 1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliğince yayınlanan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabında bir anksiyete bozukluğu olarak tanımlanmıştır.
Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabına göre travma sonrası stres bozukluğunun 8 kriteri ve 2 alt türü vardır. Strese maruz kalma, engellenemeyen semptomlar, ısrarlı kaçınmacı davranışlar, biliş ve duygu durumlarında olumsuz değişimler kriterler arasındadır. Ayrıca hastalığın seyrine bu kriterlerin yaşandığı süre zarfları da etkilidir.

Aile içi şiddet evin içinde tek taraflı ya da bireylerin birbirlerine zarar vermesi ya da bununla tehdit etmesi durumunda gerçekleşmektedir. Aile içi şiddette, doğası gereği; partnere karşı fiziksel, cinsel, finansal, sözlü veya duygusal olabilir. Bireyler ayrıca takip etme, terörize etme, suçlama, incitme, aşağılama, manipülasyon nedenleriyle sosyal çevreden soyutlanma yaşayabilirler. Şiddet ciddiyet ve sıklık açısından değişebilmektedir. Çocuklar genellikle aile içi şiddetin gizli veya sessiz kurbanlarıdır. Bazıları doğrudan travmatize olurken diğerleri de korku ile durumdan etkilenirler.

Çocukluk çağı cinsel travması travma sonrası stres bozukluğu; gelecekte olası depresyon, intihar, alkol sorunları ve yeme bozuklukları ile ilişkilendirilmektedir. Yakın çevrenin destekleyici tutumu cinsel saldırı mağdurlarını ruh sağlığını iyileştirebileceği bilinmektedir.
Yetişkinlikte cinsel travma, kısa vadeli ve uzun vadeli psikolojik sonuçlarla ilişkilidir. Kısa vadeli etkiler arasında şok, korku, endişe, kafa karışıklığı ve geri çekilme yer alır. Hayatta kalanların birçoğu birkaç ay içinde semptomlarda bir azalma yaşarken, bazı kadınlar yıllarca sıkıntı yaşar. Uzun vadeli sonuçlar arasında TSSB, depresyon, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozukluğu, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı görülmektedir. Ayrıca bu bireylerin intihara eğilimli oldukları da rapor edilmiştir.

Terörizm, toplu korku ve belirsizliği kışkırtmayı amaçlamayan saldırıları içerir. Bu korku hızla yayılır. Travma tetikleyiciliği olayı doğrudan yaşayanlarla sınırlı değildir. Etkilenen diğer kişiler arasında kurbanların ve hayatta kalanların aile üyeleri de yer alır. Ayrıca medya aracılığıyla olaydan haberdar olan bireyler de olabilir. Travma, genellikle bir terörizm olayından kaynaklanan fiziksel yaralanmalarda daha yaygındır.

Savaşa bağlı travmatik stres 100 yıldan fazla bir süredir "mermi şoku", "savaş yorgunluğu" veya "askerin kalbi" gibi bir dizi terimle bilinmesine rağmen, kalıcı stres reaksiyonları yalnızca 1980'lerde psikiyatrik nozolojide tanındı. Vietnam'da konuşlandırılan birçok askerde görülen ruh sağlığı sorunlarının ardından Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, travma sonrası stres bozukluğu terimini ortaya koydu.

Tıbbî ortamda doğrudan ya da gözlemlenen olumsuz durumlardan kaynaklanan travma türüdür. Hastanın algısına tıbbî ortamın, personelin, teşhislerin, prosedürlerin birçok etkisi vardır. Tıbbî travmanın günlük hayatından, ruhsal yaşamı etkilemesine kadar güçlü psikolojik etkileri olabilir. Hastanın tıbbî travmaya ilişkin yorumu, travmatik olayı anlamak için önemlidir. Bireyin algısı, tıbbî travma deneyiminin merkezinde yer alır.

Depremler, kasırgalar, orman yangınları, seller, volkanik patlamalar, heyelanlar veya tsunamiler gibi doğal afetlerden kaynaklanır. Bu tür olaylar travma açısından önemlidir çünkü büyük kitleleri etkileyebilir. Birçok travma nedeni gibi doğal afetler de genellikle ani gelişir. Bir felakete verilen en hızlı ve tipik tepki, ilk başta uyuşma veya inkâr olarak ortaya çıkan şoktur. Doğal afetler, çabuk - veya sonrasında - şok, genellikle yüksek düzeyde kaygı, suçluluk veya depresyon içeren aşırı duygusal bir duruma yol açabilir.

Travma sonrası stres bireyde çeşitli belirtiler ile kendisini göstermektedir. Bunlardan bazıları: uykusuzluk, kâbuslar, rahatsız edici anıların sık sık akla gelmesi, olayın tekrarlanmasının kaygısı, kolayca irkilme, çabuk sinirlenme gibi durumlardır. Ayrıca hastaların uyaranlara karşı verdikleri tepkilerin değişikliğe uğradığı bilinmektedir. Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bireylerin zamanla sosyal çevreden kendilerini soyutladıkları bilinmektedir.

Travma sonrası stres bozukluğu olan kişiler bir dizi  uyku problemi yaşayabilir. Hastalar sağlıklı bireylere kıyasla uykuya dalmakta güçlük çeker. Aslında, Vietnam gazileri üzerine yapılan bir araştırma, travma sonrası stres bozukluğu olanların% 44'ünün geceleri uykuya dalmakta güçlük çektiklerini ortaya koymuştur. Ancak travma sonrası stres bozukluğu olmayan savaş gazilerinin sadece %10'undan azının bu sorunu yaşadıkları bildirilmiştir. TSSB'si olan kişiler gece boyunca sık sık uyandıkları bilinmektedir. Uykuya dalmakta güçlük çekebilirler. Ayrıca amaçladıklarından erken uyanabilirler. Hastalar uyusa bile bu uyku sürecinin yeterli ve sağlıklı olmadığı bilinmektedir. Ayrıca bakınız: İnsomnia.

Halk arasında, insanların yaklaşık %5'i kâbuslardan şikayetçidir. Bununla birlikte, bir travma geçirmiş olanlar, olaydan sonra daha çok şiddetli kabuslar görmektedirler. Bu durum tüm travma türleri için geçerlidir. TSSB geçiren bireylerin kâbuslardan şikayet etme oranı daha da yüksektir. Örneğin, Vietnam Gazileri'ni sivillerle karşılaştıran bir çalışma, TSSB'li savaş gazilerinin %52'sinin oldukça sık kâbus gördüğünü göstermiştir. Çalışmaya katılan sivillerin sadece %3'ü aynı düzeyde kâbus gördüğünü bildirmiştir.

Flashback, geriye dönüş olarak terimleştirilmiştir. Geriye dönüş, olayın bazı yönlerini yeniden yaşadığı veya şu anda oluyormuş gibi hissedilen canlı bir deneyimdir. Bu bazen ne olduğuna dair bir video izlemek gibi olabilir. Ancak geri dönüşler ille de görüntüleri görmeyi veya olayları baştan sona yeniden yaşamayı gerektirmez.

Hastalığın tedavisine farmakolojik ve psikoterapi odaklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Travma odaklı ve travma odaklı olmayan iki ana psikoterapi uygulaması güncel olarak kullanılmaktadır. İlaç tedavilerinde ise endokrin, nörotransmitter sistemler ve bazı proteinlerin düzenlenmesini hedef alan etkin maddeler kullanılmaktadır.

Turner sendromu, kromozom anomalisi sonucu ortaya çıkan ve kız çocuklarını etkileyen bir sendromdur; bir dişide eşey kromozomlarından birinin bulunmaması sonucu ortaya çıkar. Turner sendromluların fenotipi dişi olarak görülür fakat; eşey organları ve eşey hücreleri gelişmez. Kısır bireylerdir.
Kıkırdaklardaki gelişme geriliği 4 yaşından sonra belirginleşen boy kısalığına neden olur. Yumurtalıkların (ovaryumunlar) oluşumu ve işlevleri yetersizdir ya da hiç görülmez. Östrojen yokluğunun neden olduğu puberte olmaz, primer amenore (adet yokluğu) ve kısırlık saptanır. Dış genital organlarda gelişme kusurları vardır. Puberte hormon tedavisiyle tetiklense bile kısırlık sorunu çok az bir hastada giderilebilmektedir. Ovaryum tümörleri riski yüksektir.
Noonan sendromu, Turner sendromu'nun erkek çocuklarında görülen, karyotipin normal olduğu bir sendromdur.

Kısırlık ve adet yokluğu birincil bulgulardır. Bunlara ek olarak aşağıdaki bulgular bulunabilir:
Kısa boy (kıkırdaklardaki gelişme geriliği nedeniyle 4 yaşından sonra belirginleşen boy kısalığı)
Lenfödem (el ve ayaklarda şişkinlik)
Boyun kısa ve perdeli (pterygium colli), sfenks yüzü izlenimi
Göz kapakları düşüklüğü (ptozis)
Üstçenede gelişme geriliği (mikrognati) ve çukur damak
Altçenede malformasyon
Çiğneme düzleminde bozulma (maloklüzyon)
Düşük kulak çizgisi
Dolaşım sistemi anomalileri (biküspid aort kapağı, aorta koarktasyonu, aorta dilatasyonu, aorta diseksiyonu)
Kol açısı anomalisi (cubitus valgus)
Kemiklerde osteoporoz, boyun omurlarında ve patella'da gelişme geriliği
Deri oluşumları (büyük nevus pigmentosus'lar, molloscum fibrosum), tırnak malformasyonları
Hipertansiyon
Böbrek anomalileri
Hipotiroidizm
Diabetes mellitus
vb.

Sendromun adı 1940'larda hastalığı tanımlayan Henry Turner adında bir Oklahomalı endokrinolojist tarafından gelmektedir. Avrupa'da genellikle Ullrich-Turner sendromu ya da Bonnevie-Ulrich-Turner sendromu olarak kullanılmaktadır.
45,X'li karyotipi ik olarak yayımlayan Dr. Charles Ford (1959), Turner sendromunun cinsiyet kromozomlarını ilgilendiren bir eksikliğe bağlı olduğunu keşfetmiştir.

X kromozomu taşımayan bir yumurta hücresinin X kromozomu taşıyan bir sperm ile döllenmesi sonucu ya da eşey kromozomu taşımayan bir spermin normal bir yumurta hücresini döllemesiyle meydana gelir. Eşey kromozomlarından biri dişide bulunmaz ya da yapısı bozulmuş durumdadır. 1/2000 canlı doğan dişi bebekte görülür. Karyotip 45,X ya da 45,XO olarak gösterilir ya da farklı genetik varyasyonları vardır. Bu kromozomal düzensizlik dört farklı yolla meydana gelebilir;

Mayoz sırasında ayrılmama; eşey kromozomlarından her ikisinin de diğer gruba gitmiş olmasıyla yumurta ya da spermde X ya da Y kromozomunun bulunmaması. Karyotipi 45,X (ya da 45,X0) olarak gösterilir. Bu grup, Turner sendromu içinde %50'lik yer kaplar.
Gelişme sırasında gametogenezde, X kromozomunun bir parçasını yitirip, diğer ucuna tutunarak halka şeklini almasıyla. Karyotip; 46, XrXp olarak gösterilir. (rXp; halka kromozomun bir parçasının kaybolduğunu gösterir.) Diğer türde ise, X kromozomunun iki uzun kolu birleşir, kısa kol kaybolmuştur. Bu izokromozom olarak adlandırılır. Turner sendromunda %30'luk yer kaplayan gruptur.
Hücre bölünmesinin erken safhalarında, ayrılmama durumu bir X'in kaybolmasına yol açar. Bu tüm hücrelerde görülmez, bu yüzden mozaizm ortaya çıkar. Karyotip; 46, XX/45, X şeklindedir. Burada mozaizmin yoğunluğuna bağlı olarak hastalığın seyri değişir. Turner sendromunda %20 oranında görülen gruptur.
Çok nadir olarak, embriyo normal X kromozomuna sahip ve küçük bir Y kromozomu taşıdığında da Turner sendromu bulguları görülür. Burada Y kromozomu fonksiyonel değildir ve bu yüzden kişi Turner sendromlu olarak dişi şeklinde gelişir. Tıpta, bu Swyer sendromu olarak bilinir.
Turner sendromuna yol açan risk faktörleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ayrılmama durumu anne yaşıyla arttığından Down sendromu gibi hastalıklara yol açabilmekteyken, Turner sendromuna herhangi bir etkisi olmamaktadır. Tamamen sağlıklı bir aile de Turner sendromlu bir çocuğa sahip olabilir. Yeni doğan her 2000 kız çocuğunun birinde Turner sendromu görülmektedir.

Yaklaşık olarak  Turner sendromlu gebeliklerin %98'i düşükle (spontan abortus) sonuçlanmaktadır. Amerika'da yapılan araştırmaya göre düşüklerin %10'u Turner sendromludur.Canlı doğumlardaki oranı; 1/2000'dir.
Turner sendromu ön tanısı muayene bulgularının yanı sıra bazı hormonal testler ile konabilir. Ancak kesin tanı için kromozom analizi yapılır. Alınan kan örneği ile hücre kültürleri hazırlanır. Kromozomlar incelenerek karyotipleme yapılırarak tehşis konur.

Turner Sendromu gebelikte tanınabilen bir hastalıktır. Bazen fetüs, ultrason bulguları ile de anormal olarak tanımlanabilir. (Kalp bozuklukları, böbrek anomalileri, kistik higroma, gibi). Ultrasonografi, amniyosentez ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Turner Sendromundan şüphelenilen gebeliklerde kesin tanı konur. Turner Sendromu saptanmışsa aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilerek gebeliğin sonlandırılması önerilir.
Turner sendromluların bir kısmında ergenlik dönemi başına kadar canlı kalmış az sayıda yumurta hücreleri mevcuttur. Ancak zamanla bu hücreler de hızla azalır. Bu sebeple Turner sendromlu bir kadının “tıbbi yardım” almaksızın çocuk sahibi olma ihtimali son derece düşüktür.

Turner Sendromlular Enstitüsü
Turner Sendromu
www.ncbi.nlm.nih.gov/Turner sendromu18 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genetik hastalıklar ve Turner sendromu29 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Medikal Rehber 1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(Türkçe)
Medikal Ansiklpoedi29 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genetik hastalık
Genetik tanı merkezi
Kalıtsal hastalıklar
Demir, İ., Genetik, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yayınları
Demirsoy, A., Yaşamın Temel Kuralları Cilt I Kısım I, Ondokuzuncu basım.

Tıbbi cihaz, üreticisi tarafından özellikle teşhis veya terapötik amaçlı kullanılmak üzere tasarlanan ve doğru uygulanması için gerekli olan yazılım da dahil olmak üzere, tek başına veya kombinasyon halinde kullanılan herhangi bir cihaz, alet, implant, tıbbi yazılım, materyal veya başka bir üründür. Farklı tıp dallarında tıbbi aletler kimyasal madde ve ilaçlar ile hastalarda tanı, ilk yardım, anamnez, fizik muayene, tedavi, aşılama, cerrahi, tıbbi test, tıbbi görüntüleme, tıbbi prosedürler yapılmasında uygulanır. Tıbbi cihazlar hastane, ambulans, açık alanda kullanılabilir.
2006 yılı itibari ile dünya tıbbî cihaz pazarı 209 milyar dolardır.

Anestezi ekipmanları
Ayarlanabilir basınç sınırlama valfi
Anestezi makinesi
Anestezik buharlaştırıcı
Bispektral indeks
Solunum devresi
Çift lümenli endobronşiyal tüp
Gaz dolabı
Gaz silindiri
Laringeal maske havayolu
Bağıl analjezi makinesi
Schimmelbusch maskesi
Tıbbi solunum cihazı
Ambu
Solunum maskesi
Oksijen maskesi
Oksijen çadırı
Cep maskesi
Venturi maskesi
Kateter
Arter hattı
Balon kateteri
Merkezi venöz kateter
Diyaliz kateteri
Elektrofizyoloji çalışması
Fogarty embolektomi kateteri
Foley kateter
French Kateter Ölçeği
Groshong hattı
Hickman hattı
İnsülin portu
Aralıklı kateterizasyon
Rahim içi basınç kateteri
Mandrin
Murphy damlaması
Açık akışlı mikroperfüzyon
Periferik venöz kateter
Periferik olarak yerleştirilmiş merkezi kateter
Tıbbi bağlantı noktası
Pulmoner arter kateteri
Quinton kateteri
Suprapubik sistostomi
Üreter balon kateteri
İdrar sondası
Diyabetle ilgili malzemeler ve tıbbi ekipman
Otomatik insülin dağıtım sistemi
Kan neşteri
Sürekli glikoz monitörü
Diyabetik ayakkabı
Diyabetik çorap
Floresan glikoz biyosensörü
Glikoz ölçer
İnfüzyon seti
Enjeksiyon portu
İnsülin portu
İnsülin pompası
Noninvaziv glikoz monitörü
Tek Dokunuş Ultra
Açık İnsülin Projesi
OpenAPS
Oral glikoz jeli
Pascal fotokoagülatör
Akıllı insülin yaması
Toplam temaslı döküm
Pansuman
Yapışkan bandaj
Aljinat pansuman
Sargı bezi
Kreolin
Esmark bandı
Saha pansumanı (bandaj)
Gazlı bez
Hidrokolloid pansuman
Sıvı bandaj
Tıkayıcı pansuman
Preperitoneal paketleme
Kohezyon bandaj
Silikon jel kaplama
Cerrahi bant
Tül ciğeri
Yara kapatma şeridi
Acil tıbbi ekipmanlar
Airtraq
Otomatik eksternal defibrilatör
AutoPulse
Avive
Servikal yaka
Kombi tüp
Kulak koruyucu
Yüz koruyucu maske
Kendrick kurtarma cihazı
Laringeal tüp
Lifepak
LUCAS cihazı
Pnömatik olmayan şok önleyici giysi
Omurga tahtası
Atel
Travma makasları
Vakum yatağı
Vakum ateli
Tıbbi test ekipmanları
Balistokardiyografi
Kan neşteri
Karbonmonoksit solumak
Broselow bant
Kateterizasyon laboratuvarı
Klitoral fotopletismograf
CO-oksimetre
Glikoz ölçer
Gnatodinamometre
Kafa aynası
Labial termistör klipsi
Manyetik immünolojik test
Tıbbi termometre
Tıbbi tarayıcı
Çoklu elektrot agregometrisi
Penil pletismografi
PFA-100
Pnömograf
Nabız oksimetresi
Akıllı termometre
Spirometre
Stetoskop
Stromuhr
Tao fırçası
TermoSensör
Vajinal fotopletismograf
Doppler fetal monitör
Kalp atışı ekranı
Holter monitörü
Tıbbi alarm
Tıbbi koruyucu
Noninvaziv glikoz monitörü
Kablosuz ayaktan elektrokardiyografi
İlaç saklama kapları
Ampul
Blister paketi
ClearRx
İlaç paketleme
Inrō
Ecza dolabı
Hap düzenleyici
Oftalmik ekipman
Cezayir fırçası
Açı destekli göz içi lens
Anomaloskop
Otomatik refraktör
BlephEx
Ekzoftalmometre
Göz tablosu
Odak ölçer
Frenzel gözlükleri
Goldmann Aplanasyon Tonometresi
Gonyoskopi
Jackson çapraz silindiri
Keratometre
Keratoskop
Objektif saati
Lensmetre
Morgan Mercek
Oküler tonometri
Oftalmik deneme çerçevesi
Oftalmoskop
Optometre
Yörünge röntgeni
Pascal fotokoagülatör
Foropter
Pitozis koltuk değneği
Gözbebeği ölçer
Retinoskopi
Schiøtz tonometresi
Biomikroskop
Undine
Dişçi aleti
Ağız aynası
Periodonsiyum fulvarı
Amalgam fulvarı
Yanak retraktörü
Diş aynası
Dudak retraktörü
Ağız desteği
Dil retraktörü
Şırınga
Vajinal şırınga
Diş matkabı
Diş lazeri
Diş tork anahtarı
Periodontal ölçekleyici
Periodontal küret
Endodontik eğeler ve raybalar
Diş aerosolü
Dentin yapıştırma maddeleri
Diş kompozit
Dişçi koltuğu
Şeffaf diş teli
Artikülatör
Diş barajı
Diş dolgu ışığı
Diş titreşim cihazı
Elektronik apeks bulucu
Ağız duşu
Ağız bakım çubuğu
Ağız koruyucu
Ortopedik bağlar
Ayak bileği ateli
Sırt desteği
Boston desteği
Servikal yaka
Sıkıştırma kemeri
DAFO
Leatt-Brace
Ortez
Pelvik bağlayıcı
Providence desteği
Pistonlu yürüyüş ortezi
Bilek sargısı
Tıbbi pompalar
Bloxsom hava kilidi
Meme pompası
Elastomerik pompa
Akış kısıtlı, oksijenle çalışan ventilasyon cihazı
Hemopump
Hipoksikatör
İnfüzyon pompası
İnhaler
İnsülin pompası
Aralıklı vakum terapisi
Aort içi balon pompası
İntratekal pompa
Sıvı vantilatör
Negatif basınçlı yara tedavisi
Açık kaynaklı ventilatör
Shirley drenajı
Şırınga sürücüsü
Solunum cihazı
Veteriner aletler
Kanüllü inek
Elizabeth yakası
Emaskülatör
Veteriner ortezleri
Veteriner protezi
Cerrahi aletler

EC - Medical devices7 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO - Standards catalogue: 11.040.01: Medical equipment in general8 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
Yardımcı teknoloji
Tıbbi lojistik
Tıbbi kötü uygulama
Tıbbi hata
Tıbbi çanta
Tıbbi atık
Tıbbi laboratuvar
Tıbbi tahliye
Tıbbi müdahalecilik
Tıp etiği
Tıbbi gözlem
Sağlık teknolojisi

Tıbbi terminoloji, tüm bileşenleri, süreçleri, onu etkileyen koşullar ve üzerinde uygulanan prosedürler dahil olmak üzere insan vücudunu tam olarak tanımlamak için kullanılan bir dildir. Tıbbi terminoloji tıp alanında kullanılır.
Tıbbi terminoloji oldukça düzenli bir morfolojiye sahiptir, aynı ön ekler ve son ekler farklı köklere anlam katmak için kullanılır. Bir terimin kökü genellikle bir organ, doku veya durumu ifade eder. Örneğin, hipertansiyon olarak bilinen hastalıkta "hiper-" ön eki "yüksek" veya "aşırı" anlamına gelir ve "tansiyon" kök kelimesi basıncı ifade eder, bu nedenle "hipertansiyon" kelimesi anormal derecede yüksek kan basıncını ifade eder. Kökler, ön ekler ve son ekler genellikle Grekçe veya Latinceden türetilmiştir ve genellikle İngilizce ve Türkçe varyantlarından oldukça farklıdır. Bu düzenli morfoloji, makul sayıda morfem öğrenildikten sonra, bu morfemlerden bir araya getirilen çok kesin terimlerin anlaşılmasının kolaylaştığı anlamına gelir. Tıp dilinin çoğu anatomik terminolojidir ve vücudun çeşitli bölümlerinin isimleriyle ilgilidir.

Bir kelime kökünü oluştururken ya da anlarken, terimlerin ve kaynak dilin temel bir kavrayışına ihtiyaç vardır. Kelimelerin kökeni üzerine yapılan çalışmalara etimoloji denir. Örneğin, böbreklerin bir durumunu belirtmek için bir kelime oluşturulacaksa, iki ana kök vardır - biri Grekçeden (νεφρός nephr(os)) ve diğeri Latinceden (ren(es)). Renal yetmezlik böbreklerin bir durumu olabilir ve nefrit de böbreklerin bir durumu veya iltihabıdır. Son ek -it iltihap anlamına gelir ve kelimenin tamamı böbreğin iltihaplanması anlamını taşır. Bu terimleri kullanmaya devam etmek için, örnek amacıyla başka kombinasyonlar da sunulacaktır: Supra-renal terimi, "yukarıda" anlamına gelen supra- ön eki ile böbrek anlamına gelen kelime kökünün birleşiminden oluşur ve kelimenin tamamı "böbreklerin üzerinde yer alan" anlamına gelir. "Nefrolog" kelimesi böbrek kökü ile -olog son ekinin birleşiminden oluşmakta ve "böbrekleri inceleyen kişi" anlamına gelmektedir.
Çoğulların oluşturulması genellikle kaynak dildeki uygun çoğul biçiminin oluşturulma kuralları kullanılarak yapılmalıdır. Grekçe ve Latince, kelime kökünün çoğul halini oluştururken uygulanacak farklı kurallara sahiptir. Genellikle bu tür ayrıntılar bir tıp sözlüğü kullanılarak bulunabilir.

Tıbbi terminolojide genellikle Latince ve Grekçedeki ön ekler ve son ekler kullanılarak oluşturulan kelimeler kullanılır. Tıpta bu sözcüklerin anlamları ve etimolojileri köken dilleri tarafından belirlenir. Başta Grekçe olmak üzere Latincede de ön ekler ve son ekler düşürülebilir -o-'ya sahiptir. Tıbbi kökler genellikle dile göre birlikte kullanılır: Grekçe ön ekler Grekçe son eklerle ve Latince ön ekler Latince son eklerle kullanılır. Teknik olarak melez kelimeler oluşturmak kabul edilebilir olsa da farklı dil köklerinin karıştırılmaması şiddetle tercih edilir. Dil köklerini karıştıran iyi kabul görmüş tıbbi kelimelere örnek olarak neonatoloji ve kuadripleji verilebilir.
Ön ekler normalde bir kelime köküne eklenmek için daha fazla değişiklik gerektirmez, çünkü ön ek normalde bir sesli harfle biter, ancak bazı durumlarda hafifçe asimile olabilirler ve bir in- im- veya syn- sym- olarak değişebilir.
Son ekler, koşul, hastalık süreci veya prosedür gibi anlamlar eklemek için bir kelime kökünün sonuna eklenir.
Tıbbi terminoloji oluşturma sürecinde belirli dil kuralları geçerlidir. Bu kurallar dilbilim adı verilen dil mekaniğinin bir parçasıdır. Kelime kökü, bir son ek uygulanırken kelimenin sesine yumuşatıcı bir eylem eklemek için terimi takip eden bir sesli harf içerecek şekilde geliştirilir. Sonuç, birleştirme formu olarak adlandırılan bir sesli harf eklenmiş (kelime kökü + sesli harf) yeni bir terimin oluşumudur. İngilizcede, birleştirme formunun oluşumunda kullanılan en yaygın sesli harf, kelime köküne eklenen -o- harfidir. Örneğin, mide ve bağırsaklarda bir iltihaplanma varsa, bu gastro- ve enter- artı -it, gastroenterit olarak yazılır.
Son ekler ya (1) birleştirme formuna ihtiyaç duyan ya da (2) sesli harfle başladıkları için birleştirme formuna ihtiyaç duymayan olarak sınıflandırılır.

İnterlingua
Uluslararası bilimsel kelime dağarcığı

Varisella zoster virüsü (VZV) insanları enfekte ettiği  bilinen sekiz grup Herpes virüsünden birisidir. Genellikle çocuklarda  suçiçeğine, yetişkinlerde Herpes zoster (zona) hastalığına neden olur. "Su çiçeği virüsü, zona virüsü, İnsan Herpes Virüsü tip 3 (HHV-3), Varisella-zoster virüsü" gibi  birçok isimlendirmesi vardır.
Primer VZV enfeksiyonu suçiçeği hastalığı oluşturur. Bu hastalığın komplikasyonları sonucu nadiren ensefalit ya da zatürre görülür. Suçiçeğinin klinik belirtileri kaybolmuş olsa bile VZV enfekte kişinin sinir sisteminde özellikle trigeminal ve dorsal kök gangliyonlarında atıl olarak kalır (virüs latensi). Vakaların yaklaşık % 10-20 sinde VZV, bu kişilerin sonraki yaşamlarında reaktive olur ve zona olarak bilinen hastalığı oluşturur.

Virüs özellikle  sodyum hipoklorit içeren dezenfektanlara çok duyarlıdır. İnsanlarda suçiçeği için asiklovir, zona için famsiklovir, valasiklovir kullanılır. Vidarabine, VZV immünglobulin de tedavide kullanılır.

VZV Research Foundation4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Center for Disease Control on Varicella19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Varicella (Suçiçeği) Aşılaması"6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Centers for Disease Control and Prevention (CDC)
"FDA approval of an extended period for administering VariZIG for postexposure prophylaxis of varicella" (PDF). MMWR Morb. Mortal. Wkly. Rep. 61 (12). Mart 2012. s. 212. PMID 22456121. 25 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)25 Haziran 2012.

Verem veya tüberküloz, bakteriyel ve bulaşıcı bir hastalık. Halk arasında ince hastalık olarak da bilinir. Mycobacterium tuberculosis mikrobunun neden olduğu uzun seyirli ve granülomatöz karakterde bakteriyel ve bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Bulaşma yolu, çoğu zaman, bir tüberküloz hastasının çevreye tükürdüğü balgamı ya da öksürdüğünde saçılan basil yüklü damlacıklarla olur.
Tüberküloz birden fazla organda görülebilen bir enfeksiyon olmasına karşın, daha çok akciğerler ve akciğerlere ait mediastinal lenf bezlerinde gözlenir. Basil, aktif bir tüberküloz hastasından öksürük, hapşırık ya da diğer yollarla tükürük içerisinde havaya damlacık yoluyla saçılır ve havada asılı kalan partiküllerin alınmasıyla enfeksiyon yayılır. İki tür tüberküloz vardır: Primer tüberküloz ve Sekonder tüberküloz (reaktivasyon).

Tüberküloz basilinin ilk kez bulaştığı hastalarda ortaya çıkan tablodur. Genellikle çocukluk çağlarında meydana gelir, ilerleme göstermedikçe sessiz kalırlar. Havadaki enfekte damlacıkların solunmasıyla basil akciğerler girdiğinde, 3 mikrondan küçük olan damlacıklar akciğerin en derin bölümlerine kadar ulaşabilir. Akciğer ortalarında ve plevraya yakın alanlarda kolaylıkla yerleşebilen basil, bu alanda çok küçük bir yangı oluşturur. Yangı alanında önce nötrofil lökositler belirir, zamanla makrofajların çoğaldığı görülür. 2-8 hafta sonra, plevranın hemen altında, 1-1,5 cm çapında, sınırları belirgin yuvarlakça bir lezyon oluşur; bu lezyona "Ghon odağı (ghon foküsü)" adı verilir. Ghon odağındaki basillerin bir bölümü “antijen sunan hücreler - APC” tarafından bölgesel (trakeobronşial) lenf düğümlerine taşınarak oralarda da yeni odaklar oluşmasına neden olur. Akciğerdeki tek odak ile bölgesel lenf düğümlerinde oluşan odakların oluşturduğu bütüne "Ghon kompleksi" adı verilir. Tablo bu aşamada stabil kalabilir, klinik belirti vermez; radyolojik olarak saptanamayan fibrotik ve bazıları kireçlenmiş bu lezyonların içlerinde canlı basillerin bulunabilir. Bu aşamada kalmış bireylerin PPD (purified protein derivative) testleri pozitif çıkar. Gelişmesi önlenemeyen Ghon kompleksindeki basiller lenf yollarına girerek tüberkülozun tüm organlara yayılmasına neden olabilirler (miliar tüberküloz).

Sosyoekonomik sorunlu toplumlarda ve beslenme sorunları olan çocuklardaki primer tüberküloz odağı kolayca aktifleşebilir. Aktifleşen olgularda tüm organlara yayılma (miliar tüberküloz) ve beyin zarlarının tüberkülozu (meninjit tüberküloz) genellikle ölümle sonlanır. Primer tüberkülozun erişkin bireylerde aktifleşmesi (progressif davranış) seyrek görülür (%10). Aktifleşme genellikle akciğerin tepe noktasında (apeks) başlar. Önceleri 1–3 cm çapında, ortasında kazeöz nekroz bulunan bir lezyon biçimindedir. Nekroz çevresinde epiteloid hücreler ve Langhans dev hücreleri bulunur; bu yapıya tüberkül adı verilir (hastalığa, tüberküllerden oluşan lezyonlar içermesi nedeniyle “tüberküloz” adı verilmiştir). Tüberküllerin çevresinde lenfositler, en dışta ise bağ dokusu kuşatması vardır.
Primer tüberkülozun ilerleyici (progressif) nitelik kazanmasıyla oluşan tablonun özellikleri hastanın vücut direncine ve basilin gücüne (virulans) bağlıdır. Bağışıklık sistemi sorunu olan hastalarda yüksek virulanslı bir basil enfeksiyonu özel bir pnömoni türü olan "tüberküloz bronkopnömonisi (kazeöz-jelatinöz pnömoni)"ne neden olur. Bu hastaların çoğunda, kan ve lenf dolaşımına da giren basil birçok organa yayılır (miliar tüberküloz).

Gerileme dönemine girmiş önceki bir tüberküloz hastalığının alevlenmesi (reaktivasyon) olgusudur. Reaktivasyon ya Ghon odağının aktifleşmesi ya da dışarıdan gelen güçlü bir basilden kökenli yeni bir infeksiyonun (reinfeksiyon) sonucudur. Patoloji uzmanlarının ve teknisyenlerinin otopsi reinfeksiyonları, sağlıkçıların önemli meslek hastalıklarından biridir.
Risk faktörleri: Bağışıklık sistemi sorunları (HIV infeksiyonu), alkolizm, diabet, kanserler, kemoterapi ve radyoterapi tüberküloz reaktivasyonunda önemli risk faktörleridir.
Hastaların bir bölümünde, akciğer dokusunun değişik bölgelerinde oluşan lezyonların ortalarındaki kazeöz nekroz bronşlara açılabilir. Öksürük ve balgamla atılan nekrotik dokuların yerinde kalan boşluklara “kavern”, bu tür lezyonların bulunduğu olgulara “aktif kavernli tüberküloz” adı verilir. “Aktif tüberküloz” olarak nitelendirilen hastalık tablosu akciğerde sınırlı kalabilir. Sistemik yayılmalarda çok sayıda organ etkilenir (miliar tüberküloz). Miliar tüberkülozda, etken lenf yollarına girmişse akciğerlerin her yerinde, kan dolaşımına girmişse çok sayıda organda (böbrek, karaciğer, beyin, vd) 1–2 mm çapında tüberküller oluşur. Örneğin beyin etkilenmelerinde, beyin tabanında oluşan “örümcek ağı” görünümündeki fibrin lifleri arasında miliar tüberküllere rastlanır. Çocuklardaki tüberkülozlarda, beyin ventriküllerinde tümör gibi kitle yapan tüberküller kümesi oluşabilir (tüberkülom).

Albert Calmette ve Camille Guérin adlı iki araştırmacı, 1920'lerin sonunda vereme karşı bir aşı geliştirmişlerdir. Bu iki araştırmacının soyadına atfen bu aşıya BCG (Bacillus Calmette-Guérin) adı verilmiştir.

HIV enfekte olmayanlarda sadece % 5-10 oranında tüberküloz enfeksiyonu aktif hastalığa dönüşürken buna karşılık HIV ile ko-enfekte olanlarda bu oran % 30'lara çıkmaktadır. Ekstrapulmoner TB, akciğer TB ile birlikte görülebilir.

Sistemik belirtiler ateş, titreme, gece terlemesi, iştahsızlık, kilo kaybı ve yorgunluktur. Çomak parmak da görülebilir.

Göğüs ağrısı, yan ağrısı, 2 hafta ya da daha uzun süren öksürük, nefes darlığı, hemoptizi, balgam, ses kısıklığı gibi çeşitli semptom ve bulgular görülebilir.

Akciğer dışı tüberkülozda semptom ve bulgular tutulum yerine göre geniş bir yelpazede değerlendirilir. Tüberküloz stomatiti, ağız mukozasında görülen akciğer-dışı tüberkülozlar için iyi bir örnektir.

Tüberküloz etkeni bir dönem Mycobacterium tuberculosis (M. hominis) ve Mycobacterium bovis olarak adlandırılmasına karşın günümüzde bu iki serotipin Mycobacterium avium suşu olduğu tespit edilmiştir. Yani insanlardaki tüberkülozis etkeni Mycobacterium avium sups. tuberculosis, sığır tüberkülozisinin etkeni ise Mycobacterium avium sups. bovis'tir.
Mycobacterium türleri gram pozitif, hareketsiz, asit fast boyalara dirençli (bu yüzden Ziehl-Nielsen gibi özel metodlarla boyanırlar) basillerdir.

5 yaş altı çocuklar, HIV enfeksiyonlu kişiler, silikozis, kronik böbrek yetmezliği, lösemi, lenfoma, diyabet, akciğer kanseri, gastrektomi, jejunoileal bypass, bağışıklığı baskılayan tedavi alanlar, ilaç bağımlılığı, sigara, alkol risk faktörlerinden önemlileridir.

Hastalığın bulaşmasında portörler önemli rol oynarlar. Aktif akciğer tüberkülozlu hastadan öksürük, hapşırık, konuşma, şarkı söyleme ya da tükürme gibi eylemlerle, 0,5 - 5 mikron çapında bulaşıcı damlacıklar dışarı atılır. Tek bir hapşırıkla 40.000 damlacık dışarı atılabilir. Bu partiküller havada asılı kalarak bir süre canlılıklarını korurlar. Sağlam kişilerin bu partikülleri almasıyla hastalık bulaşmış olur. On bakteri bile enfeksiyona neden olabilir.
En bulaştırıcı hastalar balgam mikroskopisinde basil görülen akciğer ve larinks tüberkülozlu hastalardır. Mikroskopisinde basil gösterilemeyen hastaların bulaştırıcılığı düşüktür. Bulaşma riski en yüksek grup ise hasta ile yakın temaslılardır. Bunlar; aile fertleri, ev arkadaşları, işyeri arkadaşlarıdır. Uygun ve düzenli tedavi ile bulaştırıcılık 2-3 haftada sona erer. Bu sebeple hasta izole edilmeli ve tedavisine hemen başlanılmalıdır. Aktif ancak tedavi edilmemiş tüberkülozu olan bir kişi yılda 10-15 insana hastalık bulaştırabilir.

Mycobacterium tuberculosis ile enfekte olanların yaklaşık % 90'ı asemptomatik latent enfeksiyon olarak kalır, latent TB olgularınında ömürleri boyunca % 10 oranında verem hastalığına ilerleme riskleri vardır. Ancak tedavi edilmediği takdirde aktif TB olgularında ölüm oranı % 50'den daha fazladır
Enfeksiyon küçük partiküller içindeki bakterilerin alveollere ulaşmasıyla başlar. Basiller buradaki makrofajlar tarafından alınırlar ancak öldürülemezler ve makrofaj içinde çoğalmaya devam ederler. Akciğerde ilk etkilenen bölgeye Ghon odağı denir ve genellikle akciğerin üst lob alt kısmında ya da alt lob üst kısmında yerleşmiştir. Çoğunlukla enfeksiyon burada sınırlandırılır. Ancak bazı bakteriler lenf yoluyla lenf bezlerine kan yoluyla da beyin, böbrek, kemik ve vücudun diğer organlarına yayılabilirler. En az etkilenen organlar kalp, iskelet kasları, pankreas ve tiroid bezidir.
Tüberküloz, granülomatöz inflamatuar durumlardan biri olarak sınıflandırılır. Makrofajlar, T lenfositler, B lenfositler ve fibroblastlar burada görev alırlar. lenfositler, enfekte makrofajları çevreleyerek granülomları oluşturur. Granülom mikobakterilerin yayılmasını engeller ve bağışıklık sistemi hücrelerinin etkileşimi için yerel bir ortam sağlar. Bakteriler granülom içinde atıl hale gelirler ve latent enfeksiyon oluştururlar. Tüberküloz granülomlarının bir başka özelliği, tüberküllerin merkezinde anormal hücre ölümü (nekroz) gelişmesidir. Çıplak gözle doku yumuşak beyaz peynir görünümünde olduğundan kazeöz nekroz olarak adlandırılır.

Bilinen en eski hastalıklardan biri olmasına, sebebinin kesin olarak bilinmesine, 50 yıldır tedavisinin mümkün olmasına ve üstelik korunulabilir bir hastalık olmasına karşın, hâlâ dünyada en yaygın ve ölümcül bulaşıcı hastalıklardan biri olmaya devam etmekte ve yılda üç milyonu aşkın kişi verem nedeniyle kaybedilmektedir. Yerküre üzerinde yaşayan her üç kişiden birisi tüberküloz ile karşılaşmış ve onunla tanışmış durumdadır. Hâlen yılda 8 milyon yeni verem hastası teşhis edilmektedir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde nüfusun çok büyük bir bölümü Mycobacterium tuberculosis bakterisi ile çocukluğunda karşılaşmıştır. Hastalık fark edilmeden geçirildikten sonra, bakterinin çok dirençli olması nedeniyle, vücutta uyur bir şekilde kalır. Kişinin savunma sisteminin zayıfladığı durumlarda yeniden hastalık oluşturma potansiyeline sahiptir. Hastalanan kişinin tanısı konulduktan sonra mutlaka en a

Viral hastalık (veya viral enfeksiyon), bir organizmanın vücudu patojenik virüsler tarafından istila edildiğinde ve enfeksiyöz virüs partikülleri (virionlar) duyarlı hücrelere bağlanıp girdiğinde ortaya çıkar.

Genom tipi, virion şekli ve replikasyon bölgesi gibi temel yapısal özellikler, genellikle aynı aile içindeki virüs türleri arasında aynı özellikler taşır.

Çift sarmallı DNA aileleri: üçü zarfsızdır (Adenoviridae, Papillomaviridae ve Polyomaviridae) ve ikisi zarflıdır (Herpesviridae ve Poxviridae). Zarfsız ailelerin tümü ikosahedral kapsidlere sahiptir.
Kısmen çift sarmallı DNA virüsleri : Hepadnaviridae . Bu virüsler zarflıdır.
Tek sarmallı DNA virüslerinin bir ailesi insanları enfekte eder: Parvoviridae . Bu virüsler zarfsızdır.
Pozitif tek sarmallı RNA aileleri: üçü zarfsız (Astroviridae, Caliciviridae ve Picornaviridae) ve dördü zarflı (Coronaviridae, Flaviviridae, Retroviridae ve Togaviridae). Zarfsız ailelerin tümü ikosahedral nükleokapsidlere sahiptir.
Negatif tek zincirli RNA aileleri: Arenaviridae, Bunyaviridae, Filoviridae, Orthomyxoviridae, Paramyxoviridae Paramyxoviridae ve Rhabdoviridae . Hepsi sarmal nükleokapsidlerle sarılmıştır.
Çift sarmallı RNA genomu: Reoviridae .
Hepatit D virüsü henüz bir aileye atanmamıştır, ancak insanları enfekte eden diğer ailelerden açıkça farklıdır.
Hastalıkla ilişkilendirilmemiş insanları enfekte ettiği bilinen virüsler: Anelloviridae familyası ve Dependovirus cinsi. Bu taksonların her ikisi de zarfsız tek sarmallı DNA virüsleridir.

İnsanları enfekte eden virüs aileleri, doktorlara ve tıbbi mikrobiyologlara / virologlara yardımcı olabilecek kurallar sunar.
Genel bir kural olarak, DNA virüsleri hücre çekirdeği içinde çoğalırken, RNA virüsleri sitoplazma içinde çoğalır. Bu kuralın istisnaları bilinmektedir: çiçek virüsleri sitoplazma içinde çoğalır ve ortomiksovirüsler ve hepatit D virüsü (RNA virüsleri) çekirdek içinde çoğalır.

Bölünmüş genomlar: Bunyaviridae, Orthomyxoviridae, Arenaviridae ve Reoviridae (kısaltma BOAR). Hepsi RNA virüsleridir.
Neredeyse tamamen eklembacaklılardan bulaşan virüsler: Bunyavirus, Flavivirus ve Togavirus . Bazı Reovirüsler artropod vektörlerinden bulaşır. Hepsi RNA virüsleridir.
Zarflı virüslerin bir ailesi gastroenterite (Coronaviridae) neden olur. Gastroenterit ile ilişkili diğer tüm virüsler zarfsızdır.

Virüslerin birden çok virüs kategorisinde tanımladığı bir gruplandırma yöntemi:

I- dsDNA (Çift iplikçikli DNA)
II - ssDNA (Tek iplikçikli DNA)
III - dsRNA (Çift iplikçikli RNA)
IV - pozitif anlamda ssRNA (Pozitif anlamlı tek iplikçikli RNA)
V - negatif anlamda ssRNA (Negatif anlamlı tek iplikçikli RNA)
VI - ssRNA-RT (Tek iplikçikli RNA-RT)
VII - dsDNA-RT (Çift iplikçikli DNA-RT)

Virüslerin klinik özellikleri, aynı aile içindeki türler arasında önemli ölçüde farklılık gösterebilir:

Viral uyku
Patojenik bakteri

Şablon:Viral cutaneous conditions

Viral uyku (viral gecikme, gizlenme), patojenik bir virüsün, viral yaşam döngüsünün lizojenik kısmı olarak belirtilen, bir hücre içinde uykuda (gizli) kalma yeteneğidir. Gizli bir viral enfeksiyon, kronik bir viral enfeksiyondan ayrılan bir tür kalıcı viral enfeksiyondur. Gecikme, belirli virüslerin yaşam döngülerinde, ilk enfeksiyondan sonra virüs parçacıklarının çoğalmasının durduğu aşamadır. Bununla birlikte, viral genom ortadan kaldırılmamıştır. Virüs, konakçının dışarıdan yeni bir virüs ile tekrar enfekte olmasına gerek duymadan yeniden aktifleşebilir ve büyük miktarlarda viral nesil (viral yaşam döngüsünün litik kısmı) üretmeye başlayabilir ve süresiz olarak konakçı içinde kalabilir.
Virüs gecikme süresi, bir virüsün uykuda olmadığı kuluçka dönemindeki klinik gecikme ile karıştırılmamalıdır.

Epizomal gecikme, gecikme sırasında genetik epizomların kullanımını ifade eder. Bu gecikme tipinde, viral genler, sitoplazmada veya çekirdekte, doğrusal veya kement yapıları olarak farklı nesneler halinde yüzerek korunurlar. Epizomal gecikme, ribozimlere veya konakçının yabancı genlere karşı savunma sistemine maruziyet bakımından proviral gecikmeden daha savunmasızdır (aşağıya bakınız).
Örneğin, tümü gizli enfeksiyon oluşturan herpes virüs ailesi, Herpesviridae'dir . Herpes virüs, tümü nöronlarda epizomal gecikme oluşturan ve sitoplazmada yüzen lineer genetik materyal bırakan su çiçeği virüsü ve herpes simpleks virüslerini (HSV-1, HSV-2) içerir. Gammaherpesvirinae alt ailesi, Epstein-Barr virüsü durumunda B hücreleri gibi bağışıklık sistemi hücrelerinde kurulan epizomal gecikme ile ilişkilidir. Epstein-Barr virüsü litik reaktivasyonu (kemoterapi veya radyasyona bağlı olabilir) genom kararsızlığına ve kansere neden olabilir. Herpes simplex (HSV) durumunda, virüsün sinir gangliyonları gibi nöronlardaki DNA ile kaynaştığı gösterilmiştir ve HSV stres sonucu küçük bir kromatin gevşemesi üzerine bile yeniden aktif hale gelebilir
Sitomegalovirüs (CMV), miyeloid progenitör hücrelerde gecikme oluşturur ve iltihaplanma ile yeniden aktive olur. Bağışıklık sisteminin baskılanması (İmmünsüpresyon) ve kritik hastalıklar (özellikle sepsis) sıklıkla CMV reaktivasyonu ile sonuçlanır. Ağır koliti olan hastalarda CMV reaktivasyonu yaygın olarak görülür.
Epizomal gecikmenin virüs bakımından avantajları, virüsün çekirdeğe girmesi gerekmeyebileceği ve dolayısıyla nükleer alan 10'un (ND10) bu yol aracılığıyla interferonu aktive etmesini önleyebileceği gerçeğidir.
Dezavantajları, hücresel enzimler yoluyla viral genin olası bozulmasına yol açan hücresel savunmalara daha fazla maruz kalmayı sağlar.
Virüs reaktivasyonu stres, UV vb. nedeniyle olabilir

Bir provirüs, bir konakçı hücrenin DNA'sına entegre edilmiş bir virüs genomudur.
Virüs bakımından avantajlar arasında, konakçı hücre bölünmesi virüsün genlerinin kopyalanmasına (replikasyonuna) da yol açar ve entegre bir provirüsün enfekte olmuş bir hücreden, hücreyi öldürmeden çıkarılmasının neredeyse imkansız olduğu gerçeği yer alır.
Bu yöntemin bir dezavantajı, çekirdeğe girme ihtiyacı (ve buna izin verecek proteinleri paketleme ihtiyacı). Bununla birlikte, konakçı hücrenin genomuna entegre olan virüsler, hücre yaşadığı sürece orada kalabilir.
Bunu yapan en iyi çalışılmış virüslerden biri HIV'dir. HIV, RNA genomunun bir DNA kopyasını oluşturmak için ters transkriptaz kullanır. HIV gecikmesi, virüsün bağışıklık sisteminden büyük ölçüde kaçınmasına izin verir. Gizli kalan diğer virüsler gibi, gizliyken tipik olarak semptomlara neden olmaz. Ne yazık ki, proviral gecikmedeki HIV'i antiretroviral ilaçlarla hedeflemek neredeyse imkansızdır. Anti-viral tedavinin etkili olabilmesi için (öldürme) latent olarak enfekte olmuş hücresel rezervuarların yeniden etkinleştirileceği (şok) şokla ve öldür stratejilerinde olası kullanım için çeşitli gecikme geri çevirme ajanları (LRA'lar) geliştirilme aşamasındadır.

Hem proviral hem de epizomal gecikme, sürekli enfeksiyon ve viral genlerin korunması için zaman gerektirebilir. Gecikme süresi genellikle esas olarak gecikme sırasında ifade edilen (eksprese edilen) viral genler tarafından korunur. Gecikme ile ilişkili bu genlerin ekspresyonu, viral genomun hücresel ribozimler tarafından sindirilmesini veya bağışıklık sistemi tarafından bulunmasını önleme işlevi görebilir. Bazı viral gen ürünleri (kodlayıcı olmayan RNA'lar ve proteinler gibi RNA transkriptleri) ayrıca apoptozu engelleyebilir veya enfekte hücrenin daha fazla kopyasının üretilmesine izin vermek için hücre büyümesini ve bölünmesini teşvik edebilir.
Böyle bir gen ürününün bir örneği, herpes simpleks virüsündeki, majör histo-compatibility complex (Büyük doku-uyumluluk bileşkesi) (MHC) dahil olmak üzere bir dizi konak faktörünü aşağı doğru düzenleyerek (üretimini engelleyerek/sınırlandırarak) ve apoptotik yolun önüne geçerek apoptoza müdahale eden gecikmeyle ilişkili transkriptlerdir (LAT) .
Endojen retrovirüslere belirli bir gecikme türü atfedilebilir. Bu virüsler uzak geçmişte insan genomuna dahil olmuştur ve şimdi üreme yoluyla bulaşmaktadır. Genel olarak bu virüs türleri oldukça gelişmiştir ve birçok gen ürününün ifadesini kaybetmiştir. Bu virüsler tarafından eksprese edilen bazı proteinler, normal süreçlerde önemli roller oynamak için konakçı hücrelerle birlikte evrimleşmiştir.

Viral latans, aktif viral bulaşma göstermez veya herhangi bir patolojiye veya semptoma neden olmazken, virüs yine de harici aktivatörler (güneş ışığı, stres vb.) yoluyla akut bir enfeksiyona neden olacak şekilde yeniden etkinleşebilir. Genellikle bir kişiyi ömür boyu enfekte eden herpes simpleks virüsü söz konusu olduğunda, virüsün bir serotipi ara sıra yeniden etkinleşerek uçuklara neden olur. Yaralar bağışıklık sistemi tarafından hızlı bir şekilde çözülse de zaman zaman hafif bir rahatsızlık verebilir. Varisella zoster virüsü durumunda, ilk akut enfeksiyondan (suçiçeği) sonra virüs, herpes zoster olarak yeniden aktif hale gelene kadar uykuda kalır.
Gizli bir enfeksiyonun daha ciddi sonuçları, hücreyi dönüştürme ve hücreyi kontrolsüz hücre bölünmesine zorlama olasılığı olabilir. Bu, viral genomun konakçının kendi genine rastgele eklenmesinin ve virüsün yararına olacak şekilde konakçı hücresel büyüme faktörlerinin ekspresyonunun bir sonucudur. Kayda değer bir olayda, bu aslında Paris'teki Necker Hastanesinde retroviral vektörlerin kullanımı yoluyla gen terapisi sırasında meydana geldi; burada yirmi genç erkek genetik bir bozukluk için tedavi gördü ve ardından beşi lösemi benzeri sendromlar geliştirdi.
Bu aynı zamanda, kronik enfeksiyonun hücresel dönüşümün bir sonucu olarak rahim ağzı kanserine yol açabileceği insan papilloma virüsü enfeksiyonlarında da görülür.
HIV araştırması alanında, belirli uzun ömürlü hücre tiplerinde proviral gecikme, gecikmiş (gizli) virüsün kalıcılığı ile karakterize edilen konumlara (hücre tipleri veya dokular) atıfta bulunan bir veya daha fazla viral rezervuar kavramının temelidir. Spesifik olarak, istirahat halindeki CD4-pozitif T hücrelerinde replikasyona yetkin HIV'in varlığı, bu virüsün antiretroviral ilaçlara uzun süre maruz kalmasına rağmen evrim geçirmeden yıllarca devam etmesine izin verir. Bu gizli HIV rezervuarı, antiretroviral tedavinin HIV enfeksiyonunu iyileştirmedeki yetersizliğini açıklayabilir.

Prodromal dönem
Yavaş virüs
Kuluçka süresi
Pencere dönemi

Yapı, maddi bir nesne veya sistemdeki birbiriyle ilişkili unsurların düzenlenmesi ve organizasyonu veya bu şekilde organize edilmiş nesne veya sistemdir. Maddi yapılar, binalar ve makineler gibi insan yapımı nesneleri ve biyolojik organizmalar, mineraller ve kimyasallar gibi doğal nesneleri içerir. Soyut yapılar bilgisayar bilimlerindeki veri yapılarını ve müzik formunu içerir. Yapı türleri arasında bir hiyerarşi (bire çok ilişkilerden oluşan bir basamak), çoktan çoğa bağlantılar içeren bir bağlantı veya uzayda komşu olan bileşenler arasındaki bağlantıları içeren bir kafes bulunur.

Binalar, hava araçları, iskeletler, karınca yuvaları, kunduz barajları, köprüler ve tuz kubbeleri yük taşıyan yapılara örnektir. İnşaatın sonuçları binalar ve bina dışı yapılar olarak ikiye ayrılır ve bir insan toplumunun altyapısını oluşturur. İnşa edilen yapılar, değişen tasarım yaklaşımları ve standartlarına göre genel olarak bina yapıları, mimari yapılar, inşaat mühendisliği yapıları ve mekanik yapılar gibi kategorilere ayrılır.
Yüklerin fiziksel yapılar üzerindeki etkileri, yapı mühendisliğinin görevlerinden biri olan yapısal analiz yoluyla belirlenir. Yapısal elemanlar tek boyutlu (halatlar, payandalar, kirişler, kemerler), iki boyutlu (membranlar, levhalar, döşeme, kabuklar, tonozlar) veya üç boyutlu (katı kütleler) olarak sınıflandırılabilir. Üç boyutlu elemanlar, Chichen Itza gibi erken dönem yapıları için mevcut olan ana seçenekti. Tek boyutlu bir elemanın bir boyutu diğer ikisinden çok daha büyüktür, bu nedenle diğer boyutlar hesaplamalarda ihmal edilebilir; ancak daha küçük boyutların oranı ve bileşim, elemanın eğilme ve basınç sertliğini belirleyebilir. İnce bir üçüncü boyuta sahip iki boyutlu elemanlar her ikisinden de çok azına sahiptir ancak iki eksenli çekmeye karşı koyabilirler.
Yapı elemanları yapısal sistemlerde birleştirilir. Günlük yük taşıyan yapıların çoğunluğu çerçeveler gibi kesit aktif yapılardır ve bunlar öncelikle tek boyutlu (eğilme) yapılardan oluşur. Diğer türler ise kafes kirişler gibi vektör-aktif yapılar, kabuklar ve katlanmış plakalar gibi yüzey-aktif yapılar, kablo veya membran yapılar gibi form-aktif yapılar ve hibrit yapılardır.
Kemikler, dişler, kabuklar ve tendonlar gibi yük taşıyan biyolojik yapılar güçlerini, en altta kollajen fibrilleri olmak üzere biyomineraller ve proteinler kullanan çok seviyeli bir yapı hiyerarşisinden alırlar.

Biyolojide, yaşamın özelliklerinden biri, hücreler, dokular, organlar ve organizmalar gibi çeşitli düzeylerde gözlemlenebilen son derece düzenli yapısıdır.
Başka bir bağlamda, yapı makromoleküllerde, özellikle proteinlerde ve nükleik asitlerde de gözlemlenebilir. Bu moleküllerin işlevi, bileşimlerinin yanı sıra şekilleri tarafından da belirlenir ve yapılarının birden fazla seviyesi vardır. Protein yapısı dört seviyeli bir hiyerarşiye sahiptir. Birincil yapı, onu oluşturan amino asitlerin dizilimidir. Bir nitrojen ve iki karbon atomunun tekrarlanan diziliminden oluşan bir peptit omurgası vardır. İkincil yapı, hidrojen bağı ile belirlenen tekrarlanan modellerden oluşur. İki temel tip α-sarmal ve β-katlı tabakadır. Üçüncül yapı, polipeptit zincirinin ileri geri bükülmesidir ve dördüncül yapı, üçüncül birimlerin bir araya gelme ve etkileşime girme şeklidir. Yapısal biyoloji, makromoleküllerin biyomoleküler yapısı ile ilgilenir.

Kimyasal yapı hem moleküler geometriyi hem de elektronik yapıyı ifade eder. Yapı, yapısal formüller olarak adlandırılan çeşitli diyagramlarla temsil edilebilir. Lewis yapıları, bir atomun değerlik elektronlarını temsil etmek için bir nokta gösterimi kullanır; bunlar atomun kimyasal reaksiyonlardaki rolünü belirleyen elektronlardır. Atomlar arasındaki bağlar, paylaşılan her elektron çifti için bir çizgi olacak şekilde çizgilerle temsil edilebilir. İskelet formülü olarak adlandırılan böyle bir diyagramın basitleştirilmiş bir versiyonunda, sadece karbon-karbon bağları ve fonksiyonel gruplar gösterilir.
Bir kristaldeki atomlar, birim hücre adı verilen temel bir birimin tekrarını içeren bir yapıya sahiptir. Atomlar bir kafes üzerindeki noktalar olarak modellenebilir ve bir nokta etrafında dönüşler, bir simetri düzlemi etrafında yansımalar ve ötelemeleri (tüm noktaların aynı miktarda hareketleri) içeren simetri işlemlerinin etkisi keşfedilebilir. Her kristal, kendisini kendi üzerine eşleyen bu tür işlemlerin uzay grubu adı verilen sonlu bir grubuna sahiptir; 230 olası uzay grubu vardır.  Neumann yasasına göre bir kristalin simetrisi, piezoelektrik ve ferromanyetizma da dahil olmak üzere kristalin hangi fiziksel özelliklere sahip olabileceğini belirler.

Sayısal analizin büyük bir kısmı müzik eserlerinin yapısını tanımlamayı ve yorumlamayı içerir. Yapı, bir eserin parçası, eserin tamamı veya bir grup eser düzeyinde bulunabilir. Perde, süre ve tını gibi müzik unsurları motifler ve ifadeler gibi küçük unsurlar halinde bir araya gelir ve bunlar da daha büyük yapılarda birleşir. Her müzik (örneğin John Cage'in müziği) hiyerarşik bir düzene sahip değildir, ancak hiyerarşi dinleyicinin müziği anlamasını ve hatırlamasını kolaylaştırır.
Dilbilim terminolojisine benzer şekilde, motifler ve ifadeler, cümleler ve ifadeler gibi tam müzikal fikirler oluşturmak için birleştirilebilir. Daha geniş bir form dönem olarak bilinir. 1600-1900 yılları arasında yaygın olarak kullanılan böyle bir formda, ortada yarım kadans ve sonda noktalama sağlayan tam kadans olmak üzere iki cümle, bir öncül ve bir sonuç vardır.  Daha büyük ölçekte ise sonat formu ve kontrpuan formu gibi tek bölümlü formlar ve senfoni gibi çok bölümlü formlar yer almaktadır.

Sosyal yapı bir ilişkiler örüntüsüdür. Çeşitli yaşam durumlarındaki bireylerin sosyal organizasyonlarıdır. Yapılar, bir toplumun karakteristik bir ilişki örüntüsü tarafından organize edilen bir sistem olarak nasıl olduğu konusunda insanlar için geçerlidir. Bu, grubun sosyal organizasyonu olarak bilinir. Sosyologlar bu grupların değişen yapısını incelemişlerdir. Yapı ve ajans, insan davranışı hakkında karşı karşıya gelen iki teoridir. Yapı ve ajansın insan düşüncesi üzerindeki etkisini çevreleyen tartışma, sosyolojinin temel konularından biridir. Bu bağlamda, ajans, bağımsız hareket etme ve özgür seçimler yapma konusundaki bireysel insan kapasitesini ifade eder. Burada yapı, bireysel fırsatları sınırlayan veya etkileyen sosyal sınıf, din, cinsiyet, etnik köken, gelenekler vb. gibi faktörleri ifade eder.

Bilgisayar bilimlerinde veri yapısı, bilginin verimli bir şekilde kullanılabilmesi için bilgisayarda düzenlenmesinin bir yoludur. Veri yapıları iki temel tipten oluşur: Bir dizi, herhangi bir veri öğesine anında erişim için kullanılabilen bir indekse sahiptir (bazı programlama dilleri dizi boyutunun başlatılmasını gerektirir). Bağlı liste yeniden düzenlenebilir, büyütülebilir veya küçültülebilir, ancak öğelerine onları belirli bir sırada birbirine bağlayan bir işaretçi ile erişilmelidir. Bunlardan yığınlar, kuyruklar, ağaçlar ve hash tabloları gibi çok sayıda başka veri yapısı oluşturulabilir.
Bir problemin çözümünde, bir veri yapısı genellikle algoritmanın ayrılmaz bir parçasıdır.  Modern programlama tarzında, algoritmalar ve veri yapıları soyut bir veri tipinde birlikte kapsüllenir.

Yazılım mimarisi, bir çerçeve içindeki olası alternatifler arasında yapılan belirli seçimlerdir. Örneğin, bir çerçeve bir veritabanı gerektirebilir ve mimari veritabanının türünü ve üreticisini belirler. Yazılımın yapısı, birbiriyle ilişkili bileşenlere bölünme şeklidir. Temel bir yapısal konu, bu bileşenler arasındaki bağımlılıkları en aza indirmektir. Bu, bir bileşenin diğerlerinde değişiklik gerektirmeden değiştirilmesini mümkün kılar. 
Yapının amacı (kısalık, okunabilirlik, izlenebilirlik, izolasyon ve kapsülleme, sürdürülebilirlik, genişletilebilirlik, performans ve verimlilik) için optimizasyon yapmaktır; örnekler: dil seçimi, kod, fonksiyonlar, kütüphaneler, yapılar, sistem evrimi veya akış mantığı ve tasarımı için diyagramlar.
Yapısal unsurlar uygulamanın gereksinimlerini yansıtır: örneğin, sistem yüksek hata toleransı gerektiriyorsa, bir bileşenin arızalanması durumunda yedeklerinin olması için yedekli bir yapıya ihtiyaç vardır. Yüksek yedeklilik, Space Shuttle'daki çeşitli sistemlerin tasarımının önemli bir parçasıdır.

Felsefenin bir dalı olarak mantık, iyi argümanları zayıf olanlardan ayırmakla ilgilenir. Başlıca endişe kaynağı argümanların yapısıdır. Bir argüman, bir sonucun çıkarıldığı bir veya daha fazla öncülden oluşur. Bu çıkarımdaki adımlar biçimsel bir şekilde ifade edilebilir ve yapıları analiz edilebilir. İki temel çıkarım türü tümdengelim ve tümevarımdır. Geçerli bir tümdengelimde sonuç, doğru olup olmadıklarına bakılmaksızın öncüllerden zorunlu olarak çıkar. Geçersiz bir tümdengelim, analizde bazı hatalar içerir. Tümevarımsal bir argüman, öncüllerin doğru olması halinde sonucun da muhtemel olduğunu iddia eder.

Soyut yapı
Matematiksel yapı
Yapısal jeoloji
Yapısalcılık (bilim felsefesi)

Wüthrich, Christian. "Structure in philosophy, mathematics and physics (Phil 246, Spring 2010)" (PDF). University of California San Diego. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ekim 2015.

Yaşam kalitesi, bireylerin veya toplumların genel refah ve erişim düzeyini ifade eden terimdir.
Yaşam kalitesi verileri; uluslararası kalkınma, sağlık, siyaset ve istihdam alanları da dahil olmak üzere geniş bir yelpazede kullanılır. Yaşam kalitesi, yaşam standardı kavramı ile karıştırılmamalıdır.
Yaşam kalitesinin standart göstergeleri, sadece zenginlik ve istihdam değil, aynı zamanda yapılı çevrenin durumu, fiziksel ve ruhsal sağlık, eğitim, rekreasyon, boş zaman ve toplumsal aidiyet dahil olmak üzere birçok göstergedir.
Yaşam kalitesi aşağıdaki alt etki alanlarını içerebilir:

Kimlik ve yükümlülük
Yaratıcılık ve rekreasyon
Akıl ve planlama
İnanç ve fikirler
Cinsiyet ve nesiller
Soru ve öğrenme
Refah ve sağlık
Ayrıca özgürlük, insan hakları ve mutluluk gibi kavramlar yaşam kalitesi ile ilgilidir. Mutluluğun subjektif ve ölçülmesi zor olması sebebiyle genellikle diğer verilere daha çok önem verilir.

Gayrisafi yurt içi hasıla ve yaşam standardının her ikisi de iktisadi terimlerdir. Uluslar veya gruplar için yaşam kalitesinin objektif olarak ölçümü zordur. "Duygusal esenlik" son yıllarda artan kullanım görmüş bir terimdir. Sevinç, stres, üzüntü, öfke ve eğilimlerin bulunması ile yaşam değerlendirmesinde bulunulur. Birden fazla değişik sistemler ve ölçüm ölçekleri bir süredir kullanımda olmuştur. Araştırma yaşam kalitesi ve verimlilik arasındaki ilişkiyi incelemek için çalışmaktadır.

Yaşam beklentisi, eğitim ve yaşam standardı kullanılarak tespit edilen bir listelemedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından İnsani Gelişim Raporu'na esas alınır.

Birleşmiş Milletler tarafından İnsani Gelişme Endeksi ile birlikte yayınlanır. Bu rapor objektif ve subjektif ölçümlerle ülkelerin mutluluk derecesine göre sıralama yapar. Birleşmiş Milletler, Gallup sonuçlarını, Gayrisafi yurt içi hasıla verilerini, sağlıklı yaşam beklentisi, yaşam tercihleri yapmakta özgürlük, yolsuzluk durumu, cömertlik gibi ölçütlerle nihai raporu oluşturur.

Fiziksel Yaşam Kalitesi Endeksi (PQLI)
Mutlu Gezegen Endeksi (HPI)
Sosyal Gelişim Endeksi (SPI)

Yaşam kalitesi terimi politikacılar ve ekonomistler tarafından bir şehirde veya bir ülkede yaşanabilirlik seviyesini göstermek için de kullanılır. Yaşanabilirlik ölçütleri, Yaşam Kalitesi İndeksi ve Dünyanın en yaşanabilir şehirleri listesinin oluşturulmasında kullanılır. Boşanma verileri, güvenlik, altyapı, suç sayısının nüfusa oranı, kilometrekareye düşen yeşil alan gibi birçok veriyle şehrin veya ülkenin yaşanabilirliği ölçülebilmektedir.

Mülke ve mala karşı işlenen suçlar (düzensiz çöp dökme, graffiti ve vandalizm gibi) ve belli bir mağduru olmayan suçlar "yaşam kalitesi suçları" olarak nitelendirilir. James Q. Wilson tarafından açıklanan Kırık camlar teorisine göre şehirlerde suç işleme potansiyeli vardır. Bu potansiyelin ortaya çeşitli nedenlerle, değişik derecelerde ortaya çıkışı şehir veya ülke sakinlerinin yaşam kalitesini doğrudan etkiler. Suç sayısı oranının nüfusa göre yüksek olması durumunda yaşam kalitesi düşük olmasına yol açacak bir kriter mevcut demektir. Örneğin cinayet, soygun ve hırsızlık suçlarının düşük olması, o şehrin veya ülkenin yaşam kalitesini yükseltebilecek bir kriterdir.

Catherine Austin Fitts tarafından bulunan Buzşekeri Endeksi ölçütüne göre, bir çocuğun buzşekeri almak üzere evinden çıkıp en yakın buzşekeri alabileceği yere ulaşması ve alışverişi tamamlayıp güvenle evine geri dönmesine dair o şehir veya ülke insanlarının inanış yüzdesini gösterir. Yani bu aktivitenin sorunsuz tamamlanacağını düşünenlerin yüzde olarak fazlalığı o toplumun yaşam kalitesinin o derece yüksek olduğuna dair bir ölçüttür.

Mutluluk
Dünyanın en yaşanabilir şehirleri
Yaşam Kalitesi İndeksi

İlk Avrupa Yaşam Kalitesi Anketi 2003 7 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Değişen Avrupa'da Yaşam Kalitesi3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Avrupalı vatandaşlar hakkında iş ve yaşam kalitesi üzerine bir araştırma projesi. (İngilizce)
Avrupa şehir ve kasabalarında yaşam kalitesinin sağlanması 4 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Avrupa Çevre Ajansı (İngilizce)
AQoL Instruments 10 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yaşam Kalitesi Değerlendirme Araçları - Sağlık Ekonomisi Merkezi, Monash Üniversitesi, Avustralya (İngilizce)
Yaşam Kalitesi Uygulamalı Araştırması, Uluslararası Yaşam Kalitesi Çalışmaları Topluluğu'nun resmi yayın organı. (İngilizce)
Çocuk Göstergeleri Araştırmaları, Uluslararası Çocuk Göstergeleri Topluluğu'nun resmi yayın organı. (İngilizce)
Yaşam Kalitesi Araştırmaları, Uluslararası Yaşam Kalitesi Çalışmaları Topluluğu'nun resmi yayın organı. (İngilizce)
After 2015: '3D Human Wellbeing', Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü, Birleşik Krallık (İngilizce)
Mercer yaşam kalitesi anketi4 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Basic Guide to the World: Quality of Life Throughout the World2 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
aile bilgi merkezi, OECD12 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Agonist hücre reseptörlerine bağlanarak hücrede bir tepki oluşturan bileşiklerdir. Agonistler genelde doğal olarak bulunan maddelerin davranışlarını taklit ederler.
Agonistler eylem oluşturur, buna karşın antagonist bileşikler ise bir eylemin oluşumunu engellerler. Vücut kimyasının ve farmakolojinin anahtar elemanlarındandır.
"Bu metabolitler, hem vazokonstriksiyon yaparak, hem de diğer agonistlerin etkisini arttırarak agregasyonu kuvvetlendirirler." - Tıp fakültesi notundan alınan bu bilgide ise konu içeriğinde olan araşidonik asit metabolitlerin hücre membranında diğer maddeler yani onunla benzer ya da zıt etki yaratan maddelerden bahsetmiştir. Bunlardan eylem oluşturan benzer maddelerden "agonist" ifadesiyle dile getirmiştir. Biyolojik aktivite oluşturan endojen veya eksojen kaynaklı olabilirler.
Agonist kelimesi Latincedeki agnista (yarışçı) kelimesinden gelir. Bu kelime de eski Yunancadaki agn (yarışma) kelimesinden gelmiştir.

PCP
Muskimol
Benzodiazepin
Dolaylı agonist
Doğrudan agonist

Anabolik steroidler ya da teknik adıyla anabolik-androjenik steroidler veya halk diliyle steroidler, vücutta testosteron veya daha etkin formu olan dihidrotestosteron (temel erkeklik hormonları) etkilerini taklit eden ilaçlardır. Bu ilaçlar hücrelerde protein sentezini arttırarak dokuların gelişimini uyarırlar. Etkileri özellikle kas dokusunda belirgindir. Anabolik steroidler ayrıca seste kalınlaşma, vücut kıllarında artış, testislerde büyüme gibi erkeksi özellikleri (erkeksi sekonder seks karakterleri) geliştiren androjenik ve virilizan özelliklere sahiptirler.
Anabolik steroidler ilk kez 1930'larda bulunmuş ve sentezlenmiştir. Günümüzde hâlen kemik gelişimi, erkek ergenliğini uyarmak, kanser ve AİDS gibi kronik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Bunların dışında çok geniş bir kullanım alanları mevcuttur. Ayrıca vücut gelişimi ve atletik performansın arttırılması gibi medikal olmayan durumlar için de kötüye kullanımı vardır. Bununla birlikte karaciğer hasarı, kolesterol seviyelerinde zararlı değişiklikler, kalp kası zararı, hipertansiyon gibi yan etkileri vardır. Ayrıca hormonal dengesizlikler sonucu jinekomasti ve testiküler atrofi de yapabilir.

Bilinen yan etkileri şunları içerir:

Dermatolojik/integumental: yağlı cilt, akne, akne conglobata, sebore, çatlaklar (hızlı kas büyümesi nedeniyle), hipertrikoz (aşırı vücut tüyü büyümesi), androjenik alopesi (saç dökülmesi; saç derisinde kellik), ödem.
Üreme / endokrin: libido değişiklikleri, geri dönüşümlü kısırlık, hipogonadotropik hipogonadizm.
Erkeğe özgü: spontan ereksiyonlar, gece emisyonları, priapizm, erektil disfonksiyon, jinekomasti, oligospermi / azospermi, testiküler atrofi, testis içi leiomiyosarkom, prostat hipertrofisi, prostat kanseri.
Kadınlara özgü: erkekleşme, geri çevrilemez ses derinleşmesi, hirsutizm (yüz / vücutta aşırı tüylenme), adet bozuklukları (örn. Anovülasyon, oligomenore, amenore, dismenore), klitoral genişleme, meme atrofisi, uterus atrofisi, teratojenite (dişi fetüslerde).
Çocuğa özgü: erken epifiz kapanması ve buna bağlı kısa boy, erkeklerde erken ergenlik, kızlarda ergenlik gecikmesi ve kontraseksüel erken gelişme.
Psikiyatrik/nörolojik: duygudurum dalgalanmaları, sinirlilik, saldırganlık, şiddetli davranış, dürtüsellik/umursamazlık, hipomani/mani, öfori, depresyon, anksiyete, disfori, intihar, sanrılar, psikoz, Yoksunluk sendromu, bağımlılık, nörotoksisite, bilişsel bozukluk.
Kas-iskelet sistemi: kas hipertrofisi, kas gerilmeleri, tendon kopmaları, rabdomiyoliz.
Kardiyovasküler: dislipidemi (örn. Artmış LDL seviyeleri, azalmış HDL seviyeleri, azalmış apo-A1 seviyeleri), ateroskleroz, hipertansiyon, sol ventrikül hipertrofisi, kardiyomiyopati, miyokardiyal hipertrofi, polisitemi / eritrositoz, aritmiler, tromboz (örn., Emboli) enfarktüs, ani ölüm.
Hepatik: yüksek karaciğer fonksiyon testleri (AST, ALT, bilirubin, LDH, ALP), hepatotoksisite, sarılık, hepatik steatoz, hepatoselüler adenom, hepatosellüler karsinom, kolestaz, peliosis hepatis
Böbrek: böbrek hipertrofisi, nefropati, akut böbrek yetmezliği (rabdomiyolize ikincil), fokal segmental glomerüloskleroz, renal hücreli karsinom.
Diğerleri: glukoz intoleransı, insülin direnci, immün disfonksiyon.

DSÖ Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) AAS'yi Grup 2A altında listeliyor: Muhtemelen insanlar için kanserojen.

DHT = dihidrotestosteron; 19-NT = 19-nortestosteron
IM = Kas içi enjeksiyon; PO = Ağızdan (oral); TD = Transdermal; SL= Sublingual (dilaltı)

AAS, Olimpiyat Oyunları, FIFA,,NBA, ATP, Major League Baseball, WWE, National Football League ve National Hockey League dahil olmak üzere tüm büyük spor kuruluşları tarafından yasaklanmıştır.

Seçici androjen reseptör modülatörü

Dmoz Directory of websites on anabolic steroids

Analjezik ya da ağrı kesici ağrıyı dindirmek ve analjeziye (acı yitimine) yol açmak için kullanılan her türlü ilaca verilen isimdir.
Analjezik ilaçlar periferik ve merkezi sinir sistemine etki eder. Geçici olarak etkileyen ve bazı durumlarda duyumu tamamen ortadan kaldıran anesteziklerden farklıdırlar.
Analjezikler arasında parasetamol (Kuzey Amerika'da asetaminofen veya basitçe APAP olarak bilinir), Nonsteroidal antiinflamatuar ilaç (NSAID'ler), örneğin salisilat ve opioid, morfin ve oksikodon gibi ilaçlar vardır.
Analjezik seçerken ajan seçimini ciddiyeti ve diğer ilaçlara verilen yanıt belirler; Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ağrı merdiveni ilk adım olarak hafif analjezikleri belirtir.
Analjezik seçimi ayrıca ağrı türüne göre belirlenir: nöropatik ağrı için geleneksel analjezikler daha az etkilidir ve genellikle trisiklik antidepresanlar ve antikonvülsanler gibi normalde analjezik olarak kabul edilmeyen ilaç sınıflarından fayda görürler.

Analjezikler genelde etki mekanizmalarına göre sınıflandırılır.

Asetaminofen veya APAP olarak da bilinen parasetamol ağrı ve ateş tedavisinde kullanılan bir ilaçtır.
Tipik olarak hafif ila orta şiddette ağrı için kullanılır.
Opioid ağrı kesici ilaç ile birlikte parasetamol artık kanser ağrısı gibi daha şiddetli ağrılar için ve ameliyat sonrası kullanılmaktadır.
Genellikle ağız yoluyla veya rektal olarak kullanılır ancak intravenöz olarak da vardır.
Etkisi iki ila dört saat sürer.
Parasetamol hafif analjezik olarak sınıflandırılır.
Parasetamol genellikle önerilen dozlarda güvenlidir.

Steroid olmayan antienflamatuvar ilaçlar (kısaca NSAID'ler denir) ağrı azaltıcı, ateş düşürücü ve daha yüksek dozlarda kullanıldığında inflamasyonu önleyici olarak gruplanan ilaç sınıfıdır.
Bu ilaç grubunun en önde gelen üyeleri olan aspirin, ibuprofen ve naproksen pek çok ülkede tezgah üstünde reçetesiz satılan ilaçlardır.

Bu ilaçlar NSAID'lerden elde edilmiştir. NSAID'ler tarafından engellenen siklooksijenaz enziminin en az 2 farklı versiyonu olduğu keşfedildi: COX1 ve COX2.
Araştırma NSAID'lerin yan etkilerinin çoğunun COX1 (yapıcı) enzimini durdurarak analjezik etkilere COX2 (uyarılabilir) enzimi aracılığıyla aracılık edildiğini ileri sürdü. Bu nedenle COX2 inhibitörleri yalnızca COX2 enzimini engellemek için geliştirilmiştir (geleneksel NSAID'ler genel olarak her iki versiyonu da engeller). Bu ilaçlar (rofekoksib, selekoksib ve etorikoksib gibi) NSAID'lerle karşılaştırıldığında eşit derecede etkili analjeziklerdir ancak özellikle daha az mide bağırsak (gastrointestinal) kanamasına neden olurlar.
COX-2 inhibitörlerinin yaygın bir şekilde benimsenmesinden sonra bu sınıftaki ilaçların çoğunun kardiyovasküler olay ların riskini ortalama % 40 artırdığı keşfedildi. Bu rofecoxib ve valdecoxib'in geri çekilmesine ve diğerleri üzerinde uyarılara yol açtı. Etoricoxib coxib olmayan NSAID diklofenakınkine benzer trombotik olay riski ile nispeten güvenli görünmektedir.

Morfin, arketipal opioid ve diğer opioidler (örneğin, kodein, oksikodon, hidrokodon, dihidromorfin, petidin) hepsi serebral opioid reseptörü sistemi üzerinde benzer bir etki yapar. Buprenorfin μ-opioid reseptörünün bir kısmi agonistidir ve tramadol, zayıf μ-opioid reseptör agonisti özelliklerine sahip bir (SNRI) serotonin norepinefrin geri alım inhibitörüdür. Tramadol yapısal olarak venlafaksin'e kodein'e göre daha yakındır ve analjezi yalnızca "opioid benzeri" etkiler sağlamakla kalmaz (mu reseptörünün hafif agonizmi yoluyla) aynı zamanda zayıf fakat hızlı-etkiyen serotonin salıcı ajan ve norepinefrin geri alım inhibitörü olarak hareket eder. Tapentadol tramadol ile bazı yapısal benzerlikleriyle hem geleneksel bir opioid hem de bir SNRI şeklinde iki (ve muhtemelen üç) farklı etki modu ile çalışan yeni bir ilaç olduğuna inanılan şeyi sunar. Serotonin ve norepinefrin 'in ağrı üzerindeki etkileri tam olarak anlaşılmasa da nedensel bağlantılara sahipti ve SNRI sınıfındaki ilaçlar opioidler (özellikle tapentadol ve tramadol) ile birlikte yaygın şekilde ağrı kesici olarak kullanılmaktadır.
Tüm opioidlerin dozlanması opioid toksisitesi (kafa karışıklığı, solunum depresyonu, miyoklonik sarsıntılar ve kesin göz bebekleri) nöbetler (tramadol) ile sınırlandırılabilir ancak opioide toleranslı bireylerin doz tavanı genellikle toleranssız hastalardan daha yüksektir. 
Opioidler çok etkili analjezikler olsalar da bazı hoş olmayan yan etkilere sahip olabilirler.
Morfine başlayan hastalar bulantı ve kusma yaşayabilir (genellikle fenergan gibi kısa bir antiemetik seansıyla rahatlar).
Pruritus (kaşıntı) farklı bir opioide geçmeyi gerektirebilir.
Kabızlık opioid kullanan hemen hemen tüm hastalarda görülür ve laksatif, (laktuloz, makrogol - içeren veya eş dantramer) genellikle birlikte reçete edilir.
Uygun şekilde kullanıldığında opioidler ve diğer merkezi analjezikler güvenli ve etkilidir; ancak bağımlılık ve vücudun ilaca alışması (tolerans) gibi riskler ortaya çıkabilir. Tolerans etkisi, ilacın sık kullanımının etkisinin azalmasına neden olabileceği anlamına gelir. Bunu yapmak güvenli olduğunda toleransa karşı etkinliği korumak için dozajın artırılması gerekebilir bu da kronik ağrı çeken ve uzun süreler boyunca bir analjezik gerektiren hastalar açısından özellikle endişe verici olabilir. Opioid toleransı genellikle opioid rotasyon tedavisi ile ele alınır; burada yeterli bir analjezik etki elde etme girişiminde güvenli dozajların aşılmasını önlemek için hastaya verilen ilaç düzenli olarak çapraz toleranslı olmayan iki veya daha fazla opioid ilaçla değiştirilir. .
Opioid toleransı opioid kaynaklı hiperaljezi ile karıştırılmamalıdır. Bu iki durumun semptomları çok benzer görünebilir ancak etki mekanizması farklıdır. Opioidlerin neden olduğu hiperaljezi, opioidlere maruz kalmanın ağrı hissini arttırdığı (hiperaljezi) ve hatta ağrısız uyaranı ağrılı hale getirebildiği (allodini) durumdur.

Alkol, ağrı için alkol kullanımının sonuçlarını etkileyen biyolojik, zihinsel ve sosyal etkilere sahiptir. Orta derecede alkol kullanımı belirli durumlarda belirli ağrı türlerini azaltabilir.
Analjezik etkilerinin çoğu ketamine benzer şekilde NMDA reseptörlerini kışkırtmaktan gelir böylece birincil uyarıcı (sinyal artırıcı) nörotransmiter olan glutamatın aktivitesini azaltır. Aynı zamanda birincil inhibitör (sinyal azaltıcı) nörotransmiter olan GABA'nın aktivitesini artırarak daha az derecede analjezik olarak işlev görür.
Ağrıyı tedavi etmek için alkol kullanma girişiminin de aşırı içme ve alkol kullanım bozukluğu dahil olmak üzere olumsuz sonuçlara yol açtığı gözlemlenmiştir.

Tarihin en eski ve üzerinde en fazla çalışılmış problemlerinden biri ilaç kullanarak ağrıdan kurtulmaktır. Merkezi sinir sistemine etki eden ve ağrıyı dindirmekte kullanılan ilaçlar genel olarak analjezikler diye isimlendirilir. İnsanlar en eski medeniyet çağlarından beri ağrıyı dindirmek için bitkilerden elde ettikleri maddeleri kullanıyorlardı.
En çok kullanılan doğal ağrı dindirici maddeler arasında afyon da yer alır. Afyon, haşhaşın (Papaver somniferum) henüz olgunlaşmamış meyvelerinin bıçakla çizilmesiyle sızan ve güneşin tesiriyle kapsül üzerinde kuruyup sertleşen özsuyudur. Ham afyonda yaklaşık 23 çeşit alkaloid bulunmaktadır.
Alkaloidler genelde heterosiklik yapılıdır ve fizyolojik tesir gösterir.
Alkaloidler ya elde edildiği bitkiye göre (afyon alkaloidleri, kına kına alkaloidleri vb.) ya da kimyasal yapılarına göre (fenantren sınıfı alkaloidler vb.) adlandırılır.
Afyonun uyuşturucu tesiri de içindeki alkaloidlerden ileri gelir. Bunlara genel olarak afyon alkaloidleri denir.
Afyon alkaloidleri kimyasal yapılarına göre ikiye ayrılır:

Fenantren sınıfı: morfin, kodein, tebain, Fentanyl
İzokinolin sınıfı: papaverin, narsein, narkotin, Kotarnin
Analjeziklerin parasetamol, uyuşturucu ilaçlar (morfin gibi), uyuşturucu etkisi olan sentetik ilaçlar (tramadol gibi), NSAID'ler (non-steroidal anti-enflamatuvar) gibi birçok farklı çeşidi vardır.
Nöropatik ağrı sendromlarının tedavisinde kullanılan bazı ilaç grupları analjeziklere dahil değildir. Antikonvülzanlar ve trisiklik antidepresanlar bu tip ilaçlara örnek olarak verilebilir.

Sentetik analjezikler: Petidin, Methadon
Zayıf analjezikler: Narkotik olmayan analjezikler (Antipiretik analjezikler)

Analjezik kelimesi Yunanca an- (Grekçe: ἀν-, "olmadan"), álgos (Grekçe: ἄλγος, "ağrı"), ve -ikos (Grekçe: -ικος oluşturan sıfat) larından türetilmiştir.
Bu tür ilaçlar 20. yüzyıldan önce genellikle anodin ler olarak biliniyordu.

Anatomik Terapötik Kimyasal (ATC) Sınıflandırma Sistemi, ilaçların etkin maddelerini etki ettikleri organ veya sisteme ve terapötik, farmakolojik ve kimyasal özelliklerine göre sınıflandıran bir ilaç sınıflandırma sistemidir. Amacı, ilaç kullanımını izlemek ve kaliteli ilaç kullanımını iyileştirmek için araştırmalara yardımcı olmaktır. İlaç tavsiyesi veya etkinliği anlamına gelmez. Dünya Sağlık Örgütü İlaç İstatistikleri Metodolojisi İşbirliği Merkezi (WHOCC) tarafından kontrol edilmektedir ve ilk olarak 1976 yılında yayınlanmıştır.

Bu farmasötik kodlama sistemi, ilaçları etki ettikleri organ veya sisteme, terapötik amaçlarına veya doğalarına ve ilacın kimyasal özelliklerine göre farklı gruplara ayırır. Farklı markalar aynı etkin maddeye ve endikasyonlara sahiplerse aynı kodu paylaşırlar. Her bir alt düzey ATC kodu, tek bir endikasyonda (veya kullanımda) farmasötik olarak kullanılan bir maddeyi veya bir madde kombinasyonunu temsil eder. Bu, bir ilacın birden fazla koda sahip olabileceği anlamına gelir; örneğin asetilsalisilik asit (aspirin) lokal oral tedavi için bir ilaç olarak A01AD05 (DSÖ), trombosit inhibitörü olarak B01AC06 (DSÖ) ve analjezik ve antipiretik olarak N02BA01 (DSÖ) kodlarına sahiptir. Ayrıca bir kod birden fazla etkin maddeyi temsil edebilir, örneğin C09BB04 (DSÖ) perindopril ile amlodipin kombinasyonudur, tek başına reçete edildiğinde kendi kodları (sırasıyla C09AA04 (DSÖ) ve C08CA01 (DSÖ)) olan iki etkin maddedir.
ATC sınıflandırma sistemi katı bir hiyerarşidir, yani her bir kodun mutlaka bir ve yalnızca bir ebeveyn kodu vardır, en üst seviyedeki 14 kodun hiçbir ebeveyni yoktur. Kodlar semantik tanımlayıcılardır, yani tanımlayıcı olarak hizmet etmenin ötesinde kendi başlarına bilgiyi tasvir ederler (yani, kodlar kendi başlarına ebeveynliğin tam soyunu tasvir eder). 7 Mayıs 2020 itibarıyla ATC'de 6331 kod bulunmaktadır; aşağıdaki tabloda seviye başına sayı verilmektedir.

ATC sistemi, ilaç endüstrisinin farmasötik ürünleri (aktif bileşenlerinin aksine) sınıflandırması için bir araç olarak tasarlanan daha önceki Anatomik Sınıflandırma Sistemi'ne dayanmaktadır. Kafa karıştırıcı bir şekilde ATC olarak da adlandırılan bu sistem 1971 yılında Avrupa İlaç Pazarı Araştırma Derneği (EphMRA) tarafından başlatılmış olup, EphMRA ve Intellus tarafından sürdürülmektedir. Kodları dört seviye halinde düzenlenmiştir. DSÖ'nün beş seviyeli sistemi, EphMRA'nın bir uzantısı ve modifikasyonudur. İlk olarak 1976 yılında yayınlanmıştır.

Bu sistemde ilaçlar beş farklı seviyede gruplar halinde sınıflandırılmaktadır:

Kodun birinci seviyesi anatomik ana grubu gösterir ve bir harften oluşur. 14 ana grup bulunmaktadır:

Örnek : C Kardiyovasküler sistem

Kodun ikinci seviyesi terapötik alt grubu gösterir ve iki rakamdan oluşur.
Örnek : C03 Diüretikler

Kodun üçüncü seviyesi terapötik/farmakolojik alt grubu gösterir ve bir harften oluşur.
Örnek : C03C Yüksek tavanlı diüretikler

Kodun dördüncü seviyesi kimyasal/terapötik/farmakolojik alt grubu gösterir ve bir harften oluşur.
Örnek : C03CA Sülfonamidler

Kodun beşinci seviyesi kimyasal maddeyi gösterir ve iki rakamdan oluşur.
Örnek : C03CA01 furosemid

Veteriner ilaçlarını sınıflandırmak için veteriner tıbbi ürünler için Anatomik Terapötik Kimyasal Sınıflandırma Sistemi (ATCvet) kullanılır. ATCvet kodları, çoğu beşeri ilacın ATC kodunun önüne Q harfi yerleştirilerek oluşturulabilir. Örneğin, veteriner kullanımı için furosemid QC03CA01 koduna sahiptir.
QI immünolojikler, QJ51 meme içi kullanım için antibakteriyeller veya QN05AX90 amperozid gibi bazı kodlar yalnızca veteriner ilaçları için kullanılır.

Bitkisel ATC sistemi (HATC), bitkisel maddelerin ATC sınıflandırmasıdır; 5. seviye grupta 2 yerine 4 basamak kullanarak normal ATC sisteminden ayrılır.
Bitkisel sınıflandırma DSÖ tarafından kabul edilmemiştir. Uppsala İzleme Merkezi, Bitkisel ATC sınıflandırmasından sorumludur ve abonelikle erişilebilen WHODrug Global portföyünün bir parçasıdır.

ATC sistemi ayrıca birçok ilaç için tanımlanmış günlük dozları (TGD'ler) içerir. Bu, belirli bir ilaç için olağan günlük doza dayalı bir ilaç tüketimi ölçümüdür. Tanıma göre, "TGD, yetişkinlerde ana endikasyonu için kullanılan bir ilaç için günlük varsayılan ortalama idame dozudur."

Alman Anatomisch-therapeutisch-chemische Klassifikation mit Tagesdosen gibi ATC sınıflandırmasının ulusal sayıları, WHO versiyonunda bulunmayan ek kodlar ve TGD'ler içerebilir.
ATC, yeni onaylanan ilaçlar için yeni kodlar oluştururken yönergeleri takip eder. ATC sınıflandırması ve TGD ataması için DSÖ'ye bir başvuru yapılır. Ön veya geçici bir kod atanır ve yorum veya itiraz için web sitesinde ve DSÖ İlaç Bilgisi'nde yayınlanır. Yeni ATC/TGD kodları altı aylık Çalışma Grubu toplantısında tartışılır. Kabul edilirse nihai bir karar haline gelir ve altı ayda bir web sitesinde ve DSÖ İlaç Bilgisi'nde yayınlanır ve 1 Ocak'ta yıllık basılı/çevrimiçi ACT/TGD Dizininde uygulanır.
Mevcut ATC/TGD'de yapılan değişiklikler benzer bir süreç izleyerek geçici kodlar haline gelir ve kabul edilirse ATC/TGD değişiklikleri olarak nihai karar haline gelir. ATC ve TGD değişiklikleri yalnızca gelecek yıllık güncellemelerde geçerli olur ve uygulanır; orijinal kodlar yıl sonuna kadar devam etmelidir.
TGD'lerle birlikte tam çevrimiçi/basılı ATC dizininin güncellenmiş bir versiyonu her yıl 1 Ocak'ta yayınlanır.

ICD-10 Uluslararası Hastalık Sınıflandırması
Farmakoterapi

Resmî site
"Who Drug Information". World Health Organization. 21 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Haziran 2021.  İlaç geliştirme ve düzenleme ile ilgili konulara genel bir bakış sağlayan üç aylık dergi.
"ATC: Introduction - page 2 of CAPS" (PDF). Family Medicine Research Centre. 9 Ekim 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF).  "Health classifications and terminologies - CAPS - Coding Atlas for Pharmaceutical Substances". Faculty of Medicine and Health University of Sydney. 24 Mart 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Haziran 2021. 
EphMRA Anatomik Sınıflandırması (ATC ve NFC)
atcd. WHOCC web sitesinden ATC verilerini kazımak için R betiği; tüm ATC ağacını indirmek için bağlantı içerir.

Bir anestezi makinesi, anesteziyi başlatmak ve sürdürmek amacıyla tıbbi gazların ve inhalasyon anestezik maddelerinin taze gaz akışını oluşturmak ve karıştırmak için kullanılan tıbbi bir cihazdır.
Makine genellikle mekanik ventilatör, solunum sistemi, emme ekipmanı ve hasta izleme cihazlarıyla birlikte kullanılır; Resmî olarak, "anestezi makinesi" terimi yalnızca gaz akışını oluşturan bileşeni ifade eder, ancak modern makineler genellikle tüm bu cihazları basitlik adına halk dilinde "anestezi makinesi" olarak anılan tek bir birleşik bağımsız ünitede birleştirir.
Gelişmiş ülkelerde en sık kullanılan tür, sürekli akışlı anestezi makinesi veya "Boyle makinesi" olup, bu makine, doğru bir anestezik buhar konsantrasyonuyla karıştırılmış tıbbi gazların doğru bir şekilde beslenmesini sağlamak ve bunu sürekli olarak anestezik buhara iletmek üzere tasarlanmıştır.

Sürekli akışlı makinelerin orijinal konsepti, 1917'de İngiltere'nin Londra kentindeki St Bartholomew Hastanesi'nde İngiliz anestezist Henry Boyle tarafından icat edilen Boyle anestezi makinesiyle popüler hale geldi, ancak benzer makineler Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde de kullanılıyordu. Bundan önce, anestezistler genellikle tüm ekipmanlarını yanlarında taşıyorlardı, ancak ağır, hacimli silindir depolama ve giderek daha karmaşık hale gelen hava yolu ekipmanlarının geliştirilmesi, bunun çoğu durumda artık pratik olmadığı anlamına geliyordu. Günümüzdeki anestezi makinelerine bazen hâlâ "Boyle makinesi" denmektedir ve genellikle rahat taşıma için antistatik tekerlekler üzerine monte edilmiştir.

 

Anestezik vaporizatör veya buharlaştırıcı, genellikle bir anestezi makinesine takılan ve belirli bir konsantrasyonda uçucu bir anestezik madde sağlayan bir cihazdır. Anestezik maddelerin sıvı halden buharlaşmasını kontrol ederek ve daha sonra bunların taze gaz akışına eklenme konsantrasyonunu doğru bir şekilde kontrol ederek çalışır. Bu cihazların tasarımı, değişen ortam sıcaklığını, taze gaz akışını ve madde buhar basıncını dikkate alır. Genellikle iki tip vaporizatör vardır: plenum ve çekmeli (draw-over). Her ikisinin de belirgin avantajları ve dezavantajları vardır. Çift devreli gaz-buhar karıştırıcı, yalnızca -buhar basıncı çok yüksek olan ve oda sıcaklığında kaynayan- desfluran maddesi için kullanılan üçüncü bir vaporizatör türüdür.

Plenum vaporizatör, anestezi makinesinden gelen pozitif basınçla çalıştırılır ve genellikle makineye monte edilir. Vaporizatörün performansı, hastanın kendiliğinden nefes alıp vermesinden veya mekanik olarak havalandırılmasından bağımsız olarak değişmez. Vaporizatörün iç direnci genellikle yüksektir, ancak besleme basıncı sabit olduğundan, vaporizatör, geniş bir taze gaz akışı aralığında hassas bir uçucu anestezik buhar konsantrasyonu sağlamak için doğru bir şekilde kalibre edilebilir. Plenum vaporizatör, harici güç olmadan, yüzlerce saat kesintisiz kullanım için güvenilir bir şekilde çalışan ve çok az bakım gerektiren bir cihazdır.
Plenum vaporizatör, gelen buharı iki akıma doğru bir şekilde bölerek çalışır. Bu akımlardan biri, baypas kanalında vaporizatörden doğrudan geçer. Diğeri ise buharlaştırma odasına yönlendirilir. Buharlaştırma odasındaki gaz, uçucu anestezik buharla tamamen doygun hale gelir. Bu gaz daha sonra vaporizatörden ayrılmadan önce baypas kanalındaki gazla karıştırılır.
Tipik bir uçucu madde olan izofluranın doymuş buhar basıncı 32 kPa'dır (yaklaşık 1/3 atmosfer). Bu, buharlaştırma odasından çıkan gaz karışımının izofluran kısmi basıncının 32 kPa olduğu anlamına gelir. Deniz seviyesinde (atmosfer basıncı yaklaşık 101 kPa'dır), bu, %32'lik bir konsantrasyona denk gelir. Bununla birlikte, vaporizatörün çıkışı tipik olarak %1-2 olarak ayarlanır; bu da taze gazın çok küçük bir kısmının buharlaştırma odasından geçirilmesi gerektiği anlamına gelir (bu oran, bölme oranı olarak bilinir). Ayrıca, bir plenum vaporizatörün yalnızca tek yönde çalışabileceği de görülebilir: ters yönde bağlanırsa, buharlaştırma odasına çok daha büyük hacimlerde gaz girer ve bu nedenle potansiyel olarak toksik veya ölümcül buhar konsantrasyonları verilebilir. (Teknik olarak, vaporizatör kadranı hacim yüzdesi (örneğin %2) olarak kalibre edilmiş olsa da, aslında verdiği şey anestezik maddenin kısmi basıncıdır - örneğin 2 kPa-).
Plenum vaporizatörün performansı, uçucu maddenin doymuş buhar basıncına büyük ölçüde bağlıdır. Bu, her madde için benzersizdir, bu nedenle her madde yalnızca kendi özel vaporizatöründe kullanılmalıdır. Fraser-Sweatman sistemi gibi çeşitli güvenlik sistemleri, plenum vaporizatörü yanlış maddeyle doldurmayı son derece zorlaştıracak şekilde tasarlanmıştır. Bir vaporizatörde iki maddenin karıştırılması, vaporizatörün öngörülemeyen bir performans sergilemesine neden olabilir.
Herhangi bir madde için doymuş buhar basıncı sıcaklıkla değişir ve plenum vaporizatörler belirli bir sıcaklık aralığında çalışacak şekilde tasarlanmıştır. Sıcaklık değişimlerini (özellikle buharlaşma yoluyla soğutmayı) telafi etmek için tasarlanmış çeşitli özelliklere sahiptirler. Genellikle yaklaşık 5 kg ağırlığında metal bir cekete sahiptirler; bu ceket, oda sıcaklığıyla dengelenir ve bir ısı kaynağı sağlar. Ek olarak, buharlaştırma odasının girişi, buharlaşma verimliliğindeki kaybı telafi etmek için soğudukça odaya daha fazla gaz girmesini sağlayan bimetalik bir şerit tarafından kontrol edilir.
İlk sıcaklık dengelemeli plenum vaporizatör, halotan 1956'da klinik uygulamaya girdikten kısa bir süre sonra piyasaya sürülen Cyprane 'FluoTEC' halotan vaporizatörüydü.

Çekmeli vaporizatör (draw-over), hastanın solunumun oluşturduğu negatif basınçla çalışır ve bu nedenle gaz akışına karşı düşük bir dirence sahip olmalıdır. Çekmeli vaporizatörün tasarımı, plenuma nazaran çok daha basittir: genellikle solunum aparatına monte edilmiş basit bir cam haznedir. Çekmeli vaporizatörler, herhangi bir sıvı uçucu maddeyle (dietil eter veya kloroform gibi eski maddeler de dahil, ancak oda sıcaklığında kaynayan desfluran ile kullanımı tehlikeli olurdu) kullanılabilir. Vaporizatör performansı çok değişken olduğundan, doğru kalibrasyon mümkün değildir. Bununla birlikte, birçok tasarımda buharlaştırma haznesine giren taze gaz miktarını ayarlayan bir kol bulunur.
Çekmeli vaporizatörler tipik olarak sıcaklık dengeleme özelliklerine sahip değildir. Uzun süreli kullanımda, sıvı madde, haznenin dış yüzeyinde yoğuşma ve hatta buzlanma oluşacak kadar soğuyabilir. Bu soğuma, vaporizatörün verimliliğini düşürür. Bu etkiyi en aza indirmenin bir yolu, vaporizatörü bir su kabına yerleştirmektir. Çekmeli vaporizatörlerin nispeten düşük verimliliği, güvenliğine katkıda bulunur. Daha verimli bir tasarım, çok fazla anestezik buhar üretecektir. Çekmeli vaporizatörde elde edilen konsantrasyon, özellikle düşük akışlarda, plenum vaporizatörden elde edilen konsantrasyonu büyük ölçüde aşabilir. En güvenli kullanım için, solunum aparatındaki anestezik buhar konsantrasyonu sürekli olarak izlenmelidir.
Eksikliklerine rağmen, çekmeli vaporizatör üretimi ucuz ve kullanımı kolaydır. Ayrıca, taşınabilir tasarımı sayesinde sahada veya veteriner anestezi uygulamalarında kullanılabilir.

Üçüncü kategori vaporizatör (çift devreli gaz-buhar karıştırıcı), özellikle desfluran için geliştirilmiştir.  Desfluran 23,5 °C'de kaynar, bu da oda sıcaklığına çok yakındır. Bu, normal çalışma sıcaklıklarında, desfluranın doymuş buhar basıncının sıcaklıktaki küçük dalgalanmalarla bile büyük ölçüde değiştiği anlamına gelir. Bu, normal bir plenum vaporizatörün özelliklerinin, desfluranın doğru konsantrasyonunu sağlamak için yeterli olmadığı anlamına gelir. Ek olarak, çok sıcak bir günde, tüm desfluran kaynar ve hastaya çok yüksek (potansiyel olarak ölümcül) konsantrasyonlarda desfluran ulaşabilir.
Bir desfluran vaporizatör (örneğin Datex-Ohmeda tarafından üretilen TEC 6), 39°C'ye ısıtılır ve 194 kPa'ya kadar basınçlandırılır. Bir plenum vaporizatörü gibi anestezi makinesine monte edilir, ancak işlevi oldukça farklıdır. Isı kullanarak desfluran içeren bir hazneyi buharlaştırır ve taze gaz akışına az miktarda saf desfluran buharı enjekte eder. Bir dönüştürücü taze gaz akışını algılar.
Açıldıktan sonra bir ısınma süresi gereklidir. Şebeke elektriği kesilirse desfluran vaporizatörü çalışmaz. Vaporizatör neredeyse boşaldığında alarm çalar. Elektronik bir ekran, vaporizatördeki desfluran seviyesini gösterir. Desfluran vaporizatörünün yüksek maliyeti ve karmaşıklığı, desfluranın nispeten az popüler olmasına katkıda bulunmuştur, ancak son yıllarda popülaritesi artmaktadır.

Tarihsel olarak, eter (ilk uçucu madde) ilk olarak John Snow'un inhalatöründe (1847) kullanılmış, ancak yerini kloroformun kullanımına bırakmıştır (1848). Eter daha sonra, Curt Schimmelbusch'un "maskesi" ile (sıvı eter damlatmak için kullanılan bir narkoz maskesi) düzenli kullanım yoluyla yavaş yavaş yeniden canlanmıştır (1862-1872). Artık kullanılmayan bu maske, telden yapılmış ve kumaşla kaplıydı.
Diş cerrahlarından gelen daha güvenilir bir eter uygulama yöntemi talebi ve baskısı, uygulama yönteminin modernleşmesine yardımcı oldu. 1877'de Clover, su ceketli bir eter inhalatörü icat etti ve 1899'un sonlarına doğru, özellikle spinal anestezinin ortaya çıkmasıyla, etere alternatifler ön plana çıktı. Daha sonra, siklopropan, trikloroetilen ve halotanın ortaya çıkmasıyla eter kullanımında (1930-1956) bir düşüş yaşandı. 1980'lere gelindiğinde, anestezi buharlaştırıcı önemli ölçüde gelişmişti; daha sonraki değişiklikler, sıcaklık dengelemesi, bimetalik şerit, sıcaklığa göre ayarlanmış bölme oranı ve dökülme önleyici önlemler gibi bir dizi ek güvenlik özelliğine yol açtı.

Solunum devresi, solunum gazlarının cihazdan hastaya ve tekrar cihaza aktığı boru sistemidir ve solunum gazının karıştırılması, ayarlanması ve bileşiminin izlenmesi ile karbon dioksitin uzaklaştırılması için bileşenler içerir.
Modern bir anestezi makinesi en azından aşağıdaki bileşenleri içerir:

Sağlık tesisindeki duvardaki bir kaynaktan veya Bodok contalı bir pim indeksli emniyet sistemi bağl

Anestezik, hücrelerin özellikle sinir sistemi hücrelerinin biyolojik fonksiyonlarını geçici olarak yavaşlatan veya durduran ilaç. Anestetik ilaçların canlı üzerindeki bu etkisine anestezi veya narkoz denir. Genel anestezide merkezî sinir sisteminin çalışması o derece yavaşlatılır ki acıya karşı duyarlılık kaybolur ve hasta bilincini kaybeder. Anestezi için anestetik maddenin kanda belirli bir konsantrasyona ulaşması ve bu konsantrasyonda kalması gerekir. Madde miktarı belirli bir konsantrasyonun altına düştüğü zaman hücreler normal fonksiyonlarına tekrar başlar. Bu konsantrasyon dietil eter için 100 mL kanda 150 mg iken kloroform için 100 mL kanda 30 mg'dır. Daha yüksek konsantrasyonlar tehlikelidir.
Anestetikler genel olarak;

kolay uçucu veya gaz hâlinde bulunanlar,
uçucu olmayan katı anestetikler
olarak iki sınıfa ayrılır. Uçucu anestezikler solunum yoluyla akciğerlere oradan da kan dolaşımı ile bütün hücrelere yayılır. Uçucu olmayan anestezikler ise enjeksiyonla doğrudan damara verilir.
Genel olarak küçük moleküllü alifatik hidrokarbonlar ve siklopropan anestetik etki gösterir. Doymamış hidrokarbonların etkisi doymuşlardan fazladır. Doymuş ve doymamış hidrokarbonlara halojen katılması anestetik etkinin artmasına neden olur. Ancak bu sırada toksik etki de artar. Örneğin karbon tetraklorürün (CCl4) anestetik etkisi kloroformun etkisinden fazladır. Fakat toksik etkisi nedeniyle anestetik olarak kullanılmaz.

İnsanlığın eski zamanlarında anestezi uygulanmadan önce, çok az cerrahi girişim yapılıyor, yapılan girişimler de, uyuşturulmamış kişide ortaya çıkan ağrı ve şok nedeniyle, birkaç dakikalık girişimlerle sınırlanıyordu. Bu yüzden hekimler, yüzyıllar boyunca ağrısız cerrahi girişim sağlayabilecek ilaçlar aradılar.
Batıda alkol ve afyon bileşikleri kullanıldı. İnkalar deri üstüne koka yaprakları özü (kokain) sürmeyi denediler. Çinliler afyon kullandılar. Çok ender olarak da sinir köklerine doğrudan basınç ve soğuk uygulaması yapıldı. Ama bu yöntemlerin tümü sadece yerel etki gösteriyordu. Tüm bedenin cerrahi girişime duyarsız kalmasını sağlayacak bir yöntem (genel anestezi) için 19. yüzyılın ortalarına kadar bir gelişme sağlanamadı. Bu amaçla kullanılan maddelerin biri, 18. yüzyılın sonlarından beri bilinen azot protoksit gazı idi. Fakat azot protoksitin tek başına genel anestezi sağlamaya yeterli olmadığı denemelerle anlaşılmıştı.
Anestezi ciddi olarak ilk defa 19. yüzyıl ortalarında kullanılmaya başlamıştır. 16 Ekim 1846'da Boston'daki Massachusetts General Hospital'da dişhekimi William Thomas Green Morton, 52 yasinda bir erkek hastanın (Edward Gilbert Abbott) boyun bölgesindeki bir tümörün cerrah Dr. Warren tarafından çıkarılması sırasında "dietil eter" kullanarak başarılı bir genel anestezi uyguladı (Crawford W. Long adlı Georgia'lı bir hekim de 1842'den başlayarak eter kullanmış, fakat sonuçları 1848'da yayınlanmıştır). Bu olay, başta cerrah Dr. Warren'ın kendisi olmak üzere izleyenler tarafından "tıpta devrim" diye nitelendirildi ve yöntem hızla yaygınlaşarak, 2 yıl içinde ABD ve Avrupa'da yaygın biçimde uygulanmaya başlandı. Günümüzde 16 Ekim 1846 tarihi, genel anestezinin halka açık ilk gösterimi olarak kabul edilmektedir. 1844 yılında Bostonlu diş hekimi Wells hastasına solunum yoluyla diazot monoksit (N2O) vererek ağrısız diş çekmiştir. 1846 yılında Amerika'da yine diş hekimi olan Jackson ilk olarak eter ile anestezi uygulamıştır. 1847 yılında da İngiltere'de jinekolog olan James Young Simpson anestezik olarak ilk kez kloroformu (CHCl3) kullanmıştır.

Anjiyotensin II tip1 reseptörü blokerleri  veya Anjiyotensin II (tip1) reseptörü antagonistleri,  Anjiyotensin reseptör blokerleri veya kısaca (ARB'ler) olarak da bilinen, ,  Anjiyotensin II reseptör tip 1'e (AT 1 ) bağlanarak onu inhibe eden ve böylece renin-anjiyotensin sisteminin arteriolar kontraksiyonunu ve sodyum retansiyonu etkilerini bloke eden ilaçlardır.
Başlıca kullanımları hipertansiyon (yüksek tansiyon), diyabetik nefropati (diyabete bağlı böbrek hasarı ) ve konjestif kalp yetmezliği tedavisindedir. AT1 reseptörünün aktivasyonunu bloke edilmesini, ACE inhibitörlerinin  anjiotensin II'ye bağlanmayı önlemesine kıyasla daha selektif olarak sağlar.
ARB'ler ve ona benzer atfedilen ACE inhibitörleri, sol kalp yetmezliği ile birlikte hipertansiyon gelişen hastalarda birinci basamak antihipertansifler olarak endikedir. Bununla birlikte, ARB'lerin ACE inhibitörlerine kıyasla daha az yan etki ürettiği görülmektedir. Çünkü daha selektif ilaçlardır.

Anjiyotensin II reseptör blokerleri, hastanın esas olarak inatçı ve/veya kuru öksürük nedeniyle ACE inhibitörü tedavisinin tolere edilemediği durumlarda öncelikle hipertansiyon tedavisi için kullanılır. Bunlar ACE inhibitörlerinin aksine bradikinin ya da diğer kininlerin parçalanmasını inhibe etmezler, Bu sayede ACE inhibitörlerinin en sık ilaç bıraktıran yan etkisi kuru öksürüğe  neden olmazlar . Özellikle kandesartan olmak üzere; yakın zamanlarda, ACE inhibitörü tedavisini tolere edemeyen hastalarda kalp yetmezliğinin tedavisi için kullanılmıştır. Irbesartan ve losartan, tip 2 diyabetli hipertansif hastalarda yarar gösteren çalışma verilerine sahiptir. ve diyabetik nefropatinin ilerlemesini geciktirebilir. 1998'de yapılan bir çift-kör çalışma, " lisinoprilin insülin duyarlılığını iyileştirdiğini, losartan'ın ise insülin duyarlılığını etkilemediğini" buldu. Kandesartan , migrenin önleyici tedavisinde deneysel olarak kullanılmaktadır. Lisinopril (ACE inhibitörü bir ilaç ) ise migreni önlemede kandesartandan daha az etkili bulunmuştur.
Anjiyotensin II reseptör blokerleri, istatistiksel  olarak maksimum dozlarda olarak farklı etkilerle, kan basıncı kontrolü ile ilgili olarak farklı potansiyellere sahiptir.
Bu ilaçların bazılarının ürikozürik etkisi vardır.
Losartan (bir ARB ilaçtır) ile 10 haftalık tedaviden sonra yapılan bir çalışmada, cinsel işlev bozukluğu olan hipertansif erkeklerin %88'i cinselliğin en az bir alanında iyileşme bildirmiş ve genel cinsel tatmin %7.3'ten %58,5'e yükseldiği iddia edilmiştir. Beta bloker karvedilol ile valsartan'ı karşılaştıran bir çalışmada, anjiyotensin II reseptör blokörü cinsel işlev üzerinde sadece zararlı bir etki göstermediği, aynı zamanda onu iyileştirdiği iddia edilmiştir. Diğer ARB'ler arasında kandesartan, telmisartan  ve Valsartan, fimasartan bulunur.
AT 1 reseptör reseptör stimülasyonu yoluyla anjiyotensin II, önemli bir stres hormonudur ve (ARB'ler) bu reseptörleri bloke ettiğinden, anti-hipertansif etkilerine ek olarak, stresle ilişkili bozuklukların tedavisi için düşünülebileceği iddia edilmiştir.
2008'de Alzheimer hastalığı (AH) ile dikkate değer bir negatif ilişkiye sahip oldukları bildirildi. ABD Gazi İşleri Bakanlığı sistemiyle yapılan beş milyon hasta kaydının geriye dönük analizi, yaygın olarak kullanılan farklı tipte antihipertansif ilaçların çok farklı AD sonuçlarına sahip olduğunu buldu. Anjiyotensin reseptör blokerleri (ARB'ler) alan hastaların, diğer antihipertansifleri kullananlara göre AD geliştirme olasılığı %35-40 daha azdı.

Bu ilaç sınıfı genellikle iyi tolere edilir. Yaygın ilaç yan etkileri şunları içerir: baş dönmesi, baş ağrısı ve/veya hiperkalemi . Tedaviyle ilişkili seyrek  ilaç yan etkileri şunları içerir: ilk doz ortostatik hipotansiyon, döküntü, diyare, dispepsi, anormal karaciğer fonksiyonu, kas krampı, miyalji, sırt ağrısı, uykusuzluk, hemoglobin düzeylerinde azalma, böbrek yetmezliği, farenjit ve/veya burun tıkanıklığı. Randomize kontrollü çalışmalara dayanan bir 2014 'Cochrane sistematik incelemesi', ACE inhibitörü alan hastalarla ARB alan hastalar karşılaştırıldığında, ACE inhibitörü hastalara kıyasla yan etkiler nedeniyle daha az ARB hastasının çalışmadan çekildiğini bildirdi.
Bu sınıfın kullanılmasının temel gerekçelerinden biri, ACE inhibitörü tedavisine bağlı kalıcı kuru öksürük ve/veya anjiyoödemden kaçınmak olsa da, nadiren yine de ortaya çıkabilirler. Ayrıca, ACE inhibitörü tedavisi ile anjiyoödem yaşayan hastalarda küçük bir çapraz reaktivite riski de vardır.

Anjiyotensin II reseptör antagonistlerinin miyokard enfarktüsü (MI veya kalp krizi) riskini hafifçe artırıp artırmadığı konusu halen araştırılmaktadır. Bazı çalışmalar ARB'lerin MI riskini artırabileceğini öne sürüyor. Bununla birlikte, bazı diğer çalışmalar ARB'lerin MI riskini artırmadığını bulmuştur. Bugüne kadar ARB'lerin miyokard enfarktüsü riskini artırma eğiliminde olup olmadığı konusunda bir fikir birliği sağlanamamışken, daha ileri araştırmalar devam etmektedir.

2010 yılında yayınlanan bir çalışma, "... randomize kontrollü çalışmaların meta-analizi, ARB'lerin artan yeni kanser teşhisi riski ile mütevazı bir şekilde ilişkili olduğunu göstermektedir. Sınırlı veriler göz önüne alındığında, her bir ilaçla ilişkili kesin kanser riski hakkında sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.." Bu iddia üzerine art arda çok sayıda araştırma yapılmıştır. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından ARB'leri diğer tedavilerle karşılaştıran 31 randomize kontrollü çalışmanın daha sonraki bir meta-analizi, kanserle, yeni kanser vakalarıyla, kansere bağlı ölümle, meme kanseriyle, akciğer kanseri veya ARB alan hastalarda prostat kanseri riskinde artış olduğuna dair hiçbir kanıt bulamadı. 2013'te Amerika Birleşik Devletleri Gazi İşleri Bakanlığı'nın bir milyondan fazla Gazinin deneyimine ilişkin karşılaştırmalı etkinlik araştırması, akciğer kanseri (Journal of Hypertension'daki orijinal makale 10 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ) veya prostat kanseri için artan riskler bulamadı. Araştırmacılar şu sonuca vardılar: "Amerika Birleşik Devletleri Gazilerinden oluşan bu büyük ülke çapında kohortta, yeni ARB kullanıcıları arasında, kullanmayanlara kıyasla artan akciğer kanseri riskine ilişkin herhangi bir endişeyi destekleyecek hiçbir kanıt bulamadık. Bulgularımız ARB'lerin koruyucu etkisi ile uyumluydu."
148.334 hastayı içeren 2016 tarihli bir meta-analiz, ARB kullanımıyla ilişkili kanser insidansında anlamlı bir farklılık bulamadı.

ARB'lerin diyabet ve önceden hipertansiyonu olan hastalar için ARB uygulanmadan gelişen böbrek hastalıkları için koruyucu etkileri olmasına rağmen  ARB'ler, önceden proteinürisi olan hastalarda serum kreatinin artışı ile ilişkili glomerüler filtrasyon hızını azaltmak gibi böbrek fonksiyonlarını kötüleştirebilir. renal arter stenozu, hipertansif nefroskleroz, kalp yetmezliği, polikistik böbrek hastalığı, kronik böbrek hastalığı, interstisyel fibroz, fokal segmental glomerüloskleroz veya ARB'lerle tedavi edilen ancak yine de klinik olarak mevcut hipertansiyon gibi herhangi bir durum böbreğe giden kan damarlarının anormal daralmasına yol açan hipertansiyon organa oksijen ve besin tedarikini keser.

Losartan, irbesartan, olmesartan, kandesartan, valsartan, fimasartan ve azilsartan tetrazol grubunu (dört nitrojen ve bir karbonlu bir halka) içerir. Losartan, irbesartan, olmesartan, kandesartan ve telmisartan, bir veya iki imidazol grubu içerir.

Hücrelerde var olan AT1-reseptorlerinin aktive olmasının ebgellenmesine dayalıdır. AT 1 reseptörleri damarların düz kas hücrelerinde, adrenal bezin kortikal hücrelerinde ve adrenerjik sinir sinapslarında bulunur. AT 1 reseptör blokajı doğrudan vazodilasyona, vazopressin salgılanmasını azalmasına ve aldosteron üretimin ve salgılanmasının azalmasına neden olur. Sonuç olarak toplam etki kan basıncını düşürür.

Anksiyolitik (ayrıca antipanik veya antianksiyete ajanı) anksiyeteyi azaltan ilaçlara verilen isimdir. Anksiyolitik ilaçlar, anksiyete bozukluklarına bağlı psikolojik ve fiziksel semptomların tedavisinde kullanılmaktadır.

Barbitüratlar güçlü anksiyolitiklerdir. Ancak kötüye kullanım ve bağımlılık riski yüksektir. Birçok uzman, bu ilaçların anskiyete tedavisi için kullanılmasına karşıdır.

Benzodiazepinler, panik atakları bastırmak için reçete edilir. Ayrıca diğer anksiyete bozuklukları için bir antidepresan ile birlikte kullanılabilirler. BZD kullanımı ani bir şekilde kesilirse benzodiazepin yoksunluğu sendromu riski vardır. Tolerans ve bağımlılık oluşabilir. Bu ilaç sınıfında kötüye kullanım riski, barbitüratlarınkinden daha küçüktür. Olumsuz bilişsel ve davranışsal etkiler BZD kullanımı sonucu ortaya çıkabilir.

Antidepresan ilaçlar anksiyeteyi azaltabilir. SSRI ve SNRI'lar anksiyete bozukluklarının ilk basamak tedavisinde tercih edilen ilaçlardır.

Selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI'lar), depresyon, anksiyete bozuklukları, obsesif-kompulsif bozukluk ve bazı kişilik bozukluklarının tedavisinde kullanılan bir ilaç sınıfıdır. SSRI'lar başlangıçta serotonerjik otoreseptörler aracılığıyla olumsuz geribildirim nedeniyle anksiyeteyi artırabilir, bu nedenle SSRI'nın anksiyolitik etkisi ortaya çıkana kadar eşzamanlı olarak bir benzodiazepin kullanılabilir.

Serotonin-norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRI'ler) venlafaksin ve duloksetin ilaçlarını içerir. Uzatılmış salınım formundaki venlafaksin ve duloksetin yaygın anskiyete bozukluğu tedavisi için etkilidir. SNRI'ler, anksiyete bozukluklarının tedavisinde SSRI'lar kadar etkilidir.

Trisiklik antidepresanlar, anksiyolitik etkilere sahiptir. Ancak yan etkileri genellikle daha rahatsız edici veya şiddetlidir, aynı şekilde doz aşımı durumunda ölümcül olabilir. Etkili olarak kabul edilirler, ancak genellikle daha az yan etkiye neden olan antidepresanlar tedavide tercih edilir.

Mirtazapin, nadiren anksiyeteye neden olurken, SSRI'lara benzer anksiyolitik etki göstermiştir. Mirtazapinin anksiyolitik etkisi, SSRI'lardan önemli ölçüde daha hızlı meydana gelmektedir.

Monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI'ler), anksiyete bozukluğu tedavisi için etkili birinci nesil antidepresanlardır, ancak diyet kısıtlamaları, sık yan etkileri ve daha yeni antidepresanların piyasaya sürülmesi kullanımlarını sınırlandırmıştır. Geri dönüşümlü monoamin oksidaz inhibitörleri yeme düzeninde bir değişiklik gerektirmediğinden klasik MOAI'lerin yerine kullanılabilir.

Etanol, genel olarak kendi kendini tedavi etmek amacıyla hastalar tarafından kullanılır. Etanolün kesin etki mekanizmasını tam olarak bilinmemektedir.

Beta blokörler, kalp atış hızını azaltarak ve titremeyi önleyerek anksiyeteyi azaltır. Beta blokörlerine propranolol, oksprenolol ve metoprolol önek verilebilir.

Buspiron, yaygın anksiyete bozukluğunu tedavi etmek için kullanılan bir 5-HT1A reseptör agonistidir.

Pregabalin, bir haftalık kullanımında benzodiazepinlere kıyaslanabilir seviyede anksiyolitik etkiye sahiptir. BZD'lerden farklı olarak uyku döngüsünü etkilemez, bilişsel veya davranışsal etkilere neden olmaz.

Hidroksizin, 1956 yılında FDA tarafından klinik olarak kullanım için onaylanmış bir antihistamindir. Hidroksizin, anskiyeteyi iyileştirmeye yardımcı olan sakinleştirici bir etkiye sahiptir.

Fenibut, Rusya'da kullanılan bir anksiyolitiktir. Fenibut bir GABA-B reseptör agonistidir. İlaç, Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanım için FDA tarafından onaylanmamıştır, ancak ilave gıda olarak internette satılmaktadır.

Etifoksin, benzodiazepin ilaçları ile benzer anksiyolitik etkilere sahiptir, ancak aynı düzeyde sedasyon ve ataksiye sebep olmaz.

Antibiyotik direnci bir mikroorganizmanın antibiyotiklerin etkilerine karşı durabilme yeteneğidir. İlaç direncinin özel bir çeşididir. Antibiyotik direnci doğal seçilim yoluyla rastgele mutasyon üzerinde evrimleşir ancak bir topluluk içinde evrimsel stress uygulamasıyla da gerçekleştirilebilir. Böyle bir gen bir kez oluştuktan sonra bakteri plazmid değişimi ile bireyler arasında yatay bir eksende bu genetik bilgiyi aktarabilir. Eğer bir bakteri çeşitli dirençli genler taşıyorsa buna "çoklu dirençli" veya resmi olmayan bir ifade ile " süper böcek" denilmektedir. Antimikrobiyal direnç terimi bazen açıkça bakteri dışındaki organizmaları da içine alacak şekilde kullanılmaktadır.

CDC Article on Hospital Acquired MRSA 19 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CDC Article on Community Acquired MRSA 15 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CDC Guideline "Management of Multidrug-Resistant Organisms in Healthcare Settings, 2006" 18 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ReAct Action on Antibiotic Resistance 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vancomycin Resistant Enterococcus—Guidelines for Healthcare Workers
Alliance for the Prudent Use of Antibiotics 31 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cox LA, Popken DA (Şubat 2006). "Quantifying potential human health impacts of animal antibiotic use: enrofloxacin and macrolides in chickens". Risk Anal. 26 (1). ss. 135-46. doi:10.1111/j.1539-6924.2006.00723.x. PMID 16492187. 
Prudent Use of Antibiotics
Information about phage therapy – a possible alternative to antibiotics in case of resistant infections
Antibiotic-resistance genes as markers Once necessary, now undesirable
CBS Article on Phage Therapy and Antibiotic Resistance
Hospitals: Breeding the Superbug? 10 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Article on MRSA infections in hospitals, Allianz Knowledge, May 2008
BURDEN of Resistance and Disease in European Nations - An EU-Project to estimate the financial burden of antibiotic resistance in European Hospitals 
Extending the Cure: Policy Research to Extend Antibiotic Effectiveness  4 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2003 New Guidance for Industry on Antimicrobial Drugs for Food Animals Questions and Answers, U.S. FDA 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SciDev.net Antibiotic Resistance spotlight 4 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Science and Development Network is an online science and development network focused on news and information important to the developing world
Do Bugs Need Drugs? 29 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antidepresanlar, majör depresif bozukluk gibi bazı duygudurum bozukluklarını, bazı anksiyete bozukluklarını ve bazı kronik ağrı durumlarını tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır. Antidepresanların yaygın yan etkileri arasında ağız kuruluğu, kilo alımı, baş dönmesi, baş ağrısı, cinsel işlev bozuklukları ve duygusal körelme bulunur. Antidepresanlar, çocuklar, ergenler ve genç yetişkinler tarafından alındığında intihar düşüncesi ve davranışı riskinde artışa neden olabilir. Antidepresanların özellikle ani bir şekilde kesilmeleri sonucunda, antidepresan yoksunluk sendromu ortaya çıkabilir.
2016 yılında yapılan bir meta-çalışmada, majör depresif bozukluğu olan yetişkinler için en sık reçete edilen 21 antidepresan ilacın plasebodan daha etkili olduğu bulundu. Antidepresan ilaçların çocuk ve ergenlerde etkenliği hala bir tartışma konusudur. Tıp camiasında, antidepresanların gözlenen etkilerinin ne kadarının plasebo etkisine atfedilebileceği konusunda tartışmalar vardır.
Psikoterapi ile birlikte antidepresan kullanımı, depresyonun ve kaygı bozukluklarının tedavisinde tek başına antidepresan kullanmaktan çok daha etkilidir.

Antidepresanlar, majör depresif bozukluk, bazı anksiyete bozuklukları ve bazı kronik ağrı durumları dahil olmak üzere diğer durumları tedavi etmek ve bazı bağımlılıkları yönetmeye yardımcı olmak için kullanılır. Antidepresanlar birbirleriyle kombinasyon halinde veya başka sınıf psikoaktif ilaçlar ile birlikte kullanılabilir.

İngiltere Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmellik Enstitüsü (NICE) 2009 kılavuzları, risk-fayda oranı düşük olduğundan, hafif depresyonun başlangıç tedavisi için antidepresanların rutin olarak kullanılmaması gerektiğini belirtmektedir. Kılavuzlar, antidepresan tedavisinin aşşağıdaki durumlarda/şekilde kullanılmasını önermektedir:

Orta veya şiddetli depresyon geçmişi olan kişiler
Uzun süredir devam eden hafif depresyonu olanlar
Ana müdahalelerden sonra hala devam eden hafif depresyon için ikinci basamak tedavi olarak
Orta veya şiddetli depresyon için birinci basamak tedavi olarak
Kılavuzlar ayrıca, çoğu durumda antidepresan tedavinin psikososyal müdahalelerle birlikte kullanılması gerektiğini ve relaps riskini azaltmak için ilaç kullanımının en az altı ay devam ettirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Seçici setoronin geri alım inhibitörleri (SSRI'lar), diğer antidepresanlara kıyasla daha tolare edilebilir olmaları nedeni ile ilaç tedavisinde ilk basamak olarak tercih edilirler. Anhedoni (zevk alamama ve motivasyon kaybı) gibi durumlarda bupropion gibi dopamin salınımını arttıran ilaçlar kullanılabilir.
2018 yılında, 21 antidepresan ilacın etkinliğini karşılaştıran bir araştırmada, essitalopramın diğer antidepresanlara kıyasla depresyonun tedavisinde daha etkili olduğu tespit edilmiştir.

İngiltere Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmellik Enstitüsü (NICE) tarafından, psikoterapiye yanıt vermeyen yaygın anksiyete bozukluğunun (YAB) tedavisi için antidepresanlar önerilmektedir. Antidepresanlar, YAB'de kaygıda orta düzeyde bir azalma sağlar. YAB'nin tedavisinde farklı antidepresanların etkenliği birbirine benzerdir.

Bazı antidepresanlar, sosyal anksiyete bozukluğu (SAB) için bir tedavi olarak kullanılmaktadır, ancak antidepresanların yalnızca küçük bir kısmının bu bozukluğa yardımcı olabildiğinden, etkenlikleri kesin değildir. SSRI'lar sosyal kaygı için birinci basamak ilaç tedavisi olarak kullanılır, ancak herkes için işe yaramazlar. Paroksetin, bu bozukluk için FDA tarafından onaylanan ilk ilaçtır. Herkes ilaca olumlu yanıt vermese de, etkinliği faydalı olarak kabul edilir. Sertralin ve fluvoksaminde daha sonra SAB'nin tedavisi için onaylanmıştır. Essitalopram kabul edilebilir bir etkenlik seviyesi ile etiket dışı olarak kullanılmaktadır. Sosyal fobiyi tedavi etmek için sitalopramı destekleyecek yeterli kanıt bulunmamaktadır, bununla birlikte fluoksetinin SAB'nin tedavisinde plasebodan farksızdır. Monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI'ler) adı verilen başka bir antidepresan sınıfının sosyal fobi için etkili olduğu bilinmektedir, ancak birçok istenmeyen yan etkiyle birlikte gelirler ve nadiren kullanılırlar. TCA'lar bu durumun tedavisi için etkili değildirler.

SSRI'lar, hafif işlevsel bozukluğu olan yetişkin obsesif-kompulsif bozukluğun (OKB) ikinci basamak tedavi, orta veya şiddetli işlev bozukluğu olanlar için birinci basamak tedavi olarak kullanılırlar. Çocuklarda, SSRI'lar, orta-şiddetli bişlev bozukluğu olanlarda, psikiyatrik yan etkilerin yakından izlenmesi kaydıtla ikinci basamak tedavi olarak kullanılır. Tüm SSRI'lar OKB için etkin bir şekilde kullanılabilir. Bir trisiklik antidepresan (TCA) olan klomipramin, OKB için etkilidir, ancak SSRI'lardan daha az tolere edildiğinden ikinci basamak tedavi olarak kullanılır. Buna rağmen klomipramin, SSRI'lara benzer bir etkinliğe sahiptir. Bu tedavi seçeneklerine rağmen, birçok hasta ilaca başladıktan sonra semptomatik kalır ve yarısından azı remisyona ulaşır.

Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) veya post-travmatik stres bozukluğu, tedavisi zor, kompleks bir mental bozukluktur. Antidepresanlar, her ne kadar TSSB'nin tedavisinde kullanılsalar da etkenlik seviyeleri düşüktür. Her ikisi de SSRI sınıfı olan paroksetin ve sertralin, TSSB tedavisi için FDA tarafından onaylanmıştır. Paroksetin, bu durum için sertralinden biraz daha yüksek yanıt ve remisyon oranlarına sahiptir, ancak her iki ilacın da geniş bir hasta demografisi için çok yararlı olduğu düşünülmemektedir. Fluoksetin ve venlafaksin de bu durum etiket dışı kullanılabilir. Fluoksetin, tatmin edici olmayan karışık sonuçlar vermiştir. Venlafaksin ise, paroksetin ve sertralinin elde ettiğinden önemli ölçüde daha yüksek bir yanıt oranına sahiptir. Bununla birlikte, kısmen venlafaksinin bir serotonin-norepinefrin geri alım inhibitörü (SNRI) olması gerçeğinden dolayı, paroksetin ve sertralin kadar TSSB semptomunu tedavi edememiştir. Bu ilaç sınıfı, norepinefrinin geri alımını engeller, bu da bazı hastalarda anksiyetenin artmasına sebep olabilir. Fluvoksamin, essitalopram ve sitalopram TSSB için yeterince araştırılmamışlardır. MAOI'lerin bazıları TSSB için etkili olabilirken, istenmeyen yan etkileri nedeniyle fazla kullanılmamaktadır. TCA'lar bu durumun tedavisi için tercih edilmezler.

Panik bozukluk, diğer bozukluklara kıyasla ilaçlara nispeten daha iyi bir geri dönüş verir. Birkaç sınıf antidepresan, panik bozukluğun tedavisinde etkilidir. SSRI'lar ve SNRI'ler birinci basamak tedavi olarak kullanılır. Paroksetin, sertralin, fluoksetin panik bozukluğu için FDA onaylıdır, fluvoksamin, essitalopram ve sitalopram da etiket dışı olarak başarılı bir şekilde tedavide kullanılmaktadır. SNRI olan venlafaksin de panik bozukluk için onaylanmıştır. Sosyal anksiyete ve TSSB'den farklı olarak, klomipramin ve imipramin gibi bazı TCA'larında panik bozukluğun tedavisinde etkilidir. Bunun yanında, bir MAOI olan fenelzin de etkili olarak kabul edilir. Panik bozukluğun tedavisi için birçok antidepresan vardır, ancak ilaca ilk başlandığı zamanlarda hastalarda anksiyete seviyesinde bir artış görülebilmektedir. Bunun için, ilk ay boyunda antidepresanların yanında bir benzodiazepin kullanılabilir.

Bir 2012 meta-analizi, antidepresan tedavisinin fibromiyaljide ağrıyı, sağlıkla ilgili yaşam kalitesini, depresyonu ve uykuyu olumlu yönde etkilediği sonucuna varmıştır. Ağrı ve uyku üzerinde orta düzeyde etkileri ve yorgunluk ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesi üzerinde küçük etkileri olan TCA'lar, fibromiyaljinin tedavisinde en etkili antidepresan sınıfı gibi görünmektedir.

Cochrane Collaboration'ın 2014 yılındaki bir meta-analizi, NSRI duloksetinin, diyabetik nöropatiden kaynaklanan ağrının tedavisinde etkili olduğunu bulmuştur. Aynı grup, nöropatik ağrının tedavisinde amitriptilin için bir meta-analizi yütürmüş ve bu ilacın etkinliği hakkında kısıtlı verilere ulaşmışlardır. Toplumda, nöropatik ağrının tedavisinde uzun süreli başarılı kullanım geçmişinin, devam eden kullanımını haklı çıkardığı sonucuna varmışlardır.

Antidepresanlar hem depresyon hem de alkol bağımlılığı olan kişilerin tedavisinde orta düzeyde yardımcı olabilirler. Bir atipik antidepresan olan buproprion, insanların sigarayı bırakmalarına yardımcı olmak için kullanılır. Bazı antidepresanlar, narkolepsi semptomlarını kontrol etmek için kullanılır.

Antidepresanlar, kişiye ve söz konusu ilaca bağlı olarak çeşitli yan etkilere neden olabilirler.
Serotonin seviyenerini arttıran hemen hemen her ilaç, serotonin sendromuna (mani, huzursuzluk, ajitasyon, duygusal kararsızlık, uykusuzluk ve konfüzyona neden olabilen aşırı miktarda serotonin) neden olma potansiyeline sahiptir. Her ne kadar bu durum ciddi olsa da, nadir olarak görülür ve genellikle yalnızca doz aşımı durumunda veya iki farklı pro-serotonerjik ilaç birlikte alındığında ortaya çıkar. Uygun tıbbi müdahalenin yapıldığını varsayılırsa (yaklaşık 24 saat içinde) nadiren ölümcüldür.
MAOI'leri, birçok reçetesiz (OTC) ilaçlarla belirgin (bazen ölümcül) etkileşimlere sahiptir. Çok yüksek düzeyde tiyamin (Vitamin B1) içeren yiyeceklerle (örneğin; kurutulmuş etler veya maya ekstaktı) birlikte alındığında, potansiyel olarak ölümcül bir hipertansif krize (aşırı yüksek kan basıncı) neden olabilirler. Bu nedenle, MOAI kullanan kişilerin yeme düzeninde değişiklikler yapılmalıdır.
Trisiklikler ve SSRI'lar, özellikle yaşlı bireylerde, ilaca bağlı QT uzamasına neden olabilir.
Antidepresanlar, ortalama olarak diyabet riskini yaklaşık 1.3 kat arttırır.
Bir 2017 meta-analizi, antidepresanların genel popülasyonda önemli ölçüde artan ölüm riski (+%33) ve yeni kardiyovasküler komplikasyonlar (+14%) ile ilişkili olduğunu bulmuştur.
Antidepresanlar, intihar düşüncelerinde ve davranışında artışa neden olabilirler. Bu nedenle FDA tarafından antidepresan ilaçların üzerine bir "Black Box" uyarısı konulması zorunlu kılınmıştır.

Araştırmalar, antidepresan kullanımının 25 yaşın altındakilerde artan intihar davranışı ve düşüncesi (intihar eğilimi) riski ile ilişkili olduğunu göstermiştir. FDA'ya göre, artan intihar riski, te

İshal önleyici ilaçlar veya anti-diyare ilaçları , ishal için semptomatik rahatlama sağlayan bir grup ilaçtır.

Elektrolit çözeltileri, gerçek bir antidiyare ilacı olmasa da kaybedilen sıvıları ve tuzları değiştirmek için kullanılır.
Hacim artırıcı  metilselüloz, guar zamkı ya da kepek gibi bitki lifleri, fonksiyonel bağırsak hastalığı için, diyare için ve İleostomi çıkışını kontrol etmek için kullanılabilir.
Absorbanlar, bulaşıcı ishale neden olan toksik maddeleri emer, metilselüloz bir absorbandır.
Bizmut subsalisilat gibi anti-inflamatuar bileşikler,
Antikolinerjikler bağırsak hareketini azaltır ve hem ishale hem de eşlik eden kramplara karşı etkilidir.
Opioidlerin güçlü ağrı kesici yanı sıra klasik kullanımı ishal önleyici bir ilaçlardır. Opioidler, kullanıldığında kabızlığa neden olan bağırsak opioid reseptörleri üzerinde agonist etkilere sahiptir. Morfin veya kodein gibi ilaçlar ishali bu şekilde rahatlatmak için Tıp Doktorunun önermesi koşuluyla kullanılabilir. Çünkü opiyatlar bağımlılık yapıcı ve suistimal edilen ilaçlardır. Loperamid ; kalın bağırsaktaki μ opioid reseptörlerinin bir agonisti olan ve önemli ölçüde kan-beyin bariyerini geçmediği için merkezi sinir sisteminde opioid etkileri olmayan ilaçtır. Bu durum, loperamidin diğer opioid ilaçlarla aynı yararda olmasına rağmen merkezi sinir sistemi yan etkileri ve suistimal potansiyeli olmaksızın kullanılmasını sağlar.

ATC kodu A07 Antidiarrheals, intestinal anti-inflamatuar/anti-enfektif ajanlar

Antihistaminik, histaminin etkisini önleyen maddelerdir. Histamin, kişinin alerjik olduğu madde ile karşılaştığında veya iltihap durumlarında ortaya çıkan önemli bir kimyasal ajandır. En iyi sonuç için bu ilaçlar alerji şikayetleri ortaya çıkmadan alınmalıdırlar.
Antihistaminiklerin ortaya çıkardığı en sıkıcı yan etki "uyku hâli" vermeleridir. Bu durum gece yatmadan önce alındığında iyi olabilse de gündüz sıkıntı yaratabilir. Hatta bazen zararlı olabilir. Araba veya tehlikeli olabilecek makine kullananlara bu ilaçlar önerilmez. İlk dozlar en fazla uyku verirler, sonraki dozlarda biraz bağışıklık gelişir.
Günümüzde yeni çıkan antihistaminik türleri ile kısmen de olsa bu şikayetlerin önüne geçilebilmektedir.

Vücuttaki dokuların çoğunda, mastosit adı verilen hücrelerin içinde bulunan ve salgılandığında bazı etkileri olan kimyasal bir maddedir. KBB'de en önemli yeri alerjik durumlarda aşırı miktarda salgılanarak belirtilere yol açmasıdır. Histaminin en önemli etkileri damarlarda genişleme, damar geçirgenliğinin artması ve damar dışına sıvı çıkması, kaşıntı, ciltte kızarıklık olarak sayılabilir. Bu etkiler KBB açısından önemli olan etkileridir. Bunun dışında alt solunum yollarında, kalpte, mide bağırsak sisteminde ve merkezi sinir sisteminde de etkileri vardır.
Histamin etkisini göstermek için dokularda bazı reseptörlere tutunur. Bu reseptörler 3 tiptir ve H1, H2 ve H3 olarak isimlendirilir. KBB bölgesindeki reseptörler H1 reseptörleridir. H2 ise daha çok mide-bağırsak sisteminde bulunur.
SALINIMI AZALTAN VE ARTIRAN FAKTÖRLER

Artıran
Atropin
Mast hcc. stabilizatörler
cAMP'yi uyaranlar
Fosfodiesteraz inhibitörleri
Morfin
tübokürarin
Azaltan
P maddesi
alfa-adrenerjik agonistler
muskarinik-kolinerjik ilaçlar

Histaminin vücuttaki etkilerini ortadan kaldırmak için dışarıdan verilen ilaçlara antihistaminik denir. Bu ilaçlar histaminin dokularda tutunduğu reseptörlere, daha önce tutunarak histaminin etki etmesini önler. Histamin reseptörlere tutunduktan sonra verilen antihistaminikler ortaya çıkmış etkileri yok etmezler ancak yeni oluşacak etkilere izin vermezler.

Mide bağırsak sistemini etkileyen H2 histamin reseptörleri için kullanılan antihistaminikler bir tarafa bırakıldığında, KBB için kullanılan antihistaminikler kabaca klasik antihistaminikler ve yeni kuşak antihistaminikler olmak üzere 2 türdür. Klasik antihistaminikler genel olarak gün içinde daha sık kullanılmak zorunda oldukları gibi yan etkileri de daha fazladır. Klasik antihistaminik olarak en sık difenhidramin, yeni kuşak antihistaminik olarak da en sık Loratadin, Astemizol ve Cetryzin sayılabilir.

Antihistaminiklerin en sık kullanıldıkları hastalık alerjik rinittir. Bunun dışında alerjinin de rol oynadığı düşünülen sinüzit ve üst solunum yolu infeksiyonlarında da kullanılırlar. Başka ilaçlara veya bazı yiyeceklere bağlı olarak gelişen alerjik solunum ve cilt problemlerinde de antihistaminikler kullanılırlar. Her hasta değişik antihistaminiğe duyarlıdır. Bu nedenle hangisinin seçileceği hastaya göre değişir. Birinden fayda görmeyen hastaya diğeri verilir. Antihistaminikler genellikle ağızdan kullanılmalarına rağmen parenteral (kas veya damar içi) ya da burun spreyi şeklinde kullanılabilirler.

Klasik antihistaminiklerin en önemli yan etkisi olarak sedasyon (uyku hali) sayılabilir. Bu nedenle özellikle araba kullanan ve iş makineleri gibi tehlikeli olabilecek aletleri kullanan kişiler uyarılmalıdır. Yeni kuşak antihistaminiklerde bu etki çok daha azdır. Bunun dışında özellikle prostatı olan hastalarda şikayetinin artması, göz içi basıncının artması (glokom), ağız kuruluğu, tansiyon yükselmesi ve bazı kalp ve sinir sistemi yan etkileri görülebilir. Bazen antihistaminikler sedasyon yerine uyarıcı etki yaparak sinirlilik ve uykusuzluk hali oluşabilir. Bu durum hastaya göre değişmektedir.

Etanolaminler(difenhidramin, dimenhidrinat, karbinoksamin, klorfenoksamin)
Etilendiaminler (mepiramin, antazolin, tripelamin)
Alkilaminler (deksklorfeniramin, deksbromfeniramin, feniramin)
Piperazinler (buklizin, hidroksizizin, sinarazin, meklizin)
Fenotiyazinler (alimemazin, prometazin)
Piperadinler (siproheptadin, klorsiklizin)

Ebastin
Astemizol
Akrivastin
Loratadin
Ketotifen
Setirizin
Levosetirizin
Desloratadin
Fexofenadin
Rupatadin
Bilastin

Antiinflamatuvar (bazı kaynaklarda antienflamatuar), inflamasyonu ve ödemi azaltan maddelerin ve tedavilerin ortak adı. Antiinflamatuvar ilaçlar analjeziklerin yaklaşık yarısını oluştururlar. İnflamasyonu azaltarak ağrıyı azaltmayı amaçlarlar.
İltihap, fiziksel, kimyasal ya da biyolojik herhangi bir saldırıya karşı dokuların gösterdiği özgül tepkidir. Bu durum, kullanılmakta olan antiinflamatuar maddelerinin sayıca çokluğunu çeşitliliğini açıkladığı gibi, bunların etki tarzları arasındaki farklılıkları da açıklar. Genel olarak antiinflamatuvar etkili bileşikler çeşitli yolaklarla inflamasyonu meydana getiren enzimin inaktivasyonu veya çeşitli mediyatörlerin salınımının engellenmesi ile etkili olurlar. Kortizonlu antiinflamatuvarlar önce damar tonusunu artırırlar, sonra lökosit istilasını yavaşlatır ve özellikle fibroblast ve granülasyon dokusunun oluşumunu kösteklerler. Salisilatlı olanlar iltihabın başlangıç devresinde etkilidirler. Ödem üstündeki etkilerine bir de ağrı kesici etkileri eklenir.
Bilim insanlarının son çalışmaları, antiinflamatuvar ilaçların ağrı gidermesinin yanında, hasarlı dokuya lökosit göçünü ve bu dokuda granülom oluşmasını engelledikleri için iyileşmeyi geciktirdiği ya da güçleştirdiği yönündedir. Zira bu ilaçların temel mekanizması prostoglandin sentezinin inhibisyonudur. Bu inhibisyon temel olarak hem yangısal cevabı hafifletir hem de ağrı oluşumu azaltır.

Non-steroidal anti-inflammatory drugs (NSAIDs), COX-1 ve COX-2 enzimlerini inhibe ederek prostaglandin üretimini azaltır. Prostaglandinler, inflamasyon, ağrı ve ateş gibi tepkilerde önemli rol oynar. Bu mekanizma sayesinde NSAID'ler inflamasyonun baskılanmasında etkili olur. Örneğin, ibuprofen genellikle kas-iskelet sistemi ağrılarında tercih edilirken, aspirin hem inflamasyonun azaltılmasında hem de kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde kullanılmaktadır

SAID'ler, uzun süreli kullanımlarda mide-bağırsak kanamaları, böbrek hasarı ve kardiyovasküler risk artışı gibi yan etkilere neden olabilir. Özellikle aspirin, bazı bireylerde aşırı duyarlılık reaksiyonlarına yol açabilir. Bu reaksiyonlar genellikle bronkospazm, rinit veya anafilaksi şeklinde kendini gösterebilir.
NSAID'lerin uzun süreli kullanımı mide erozyonlarına neden olabilir, bu durum mide ülserine dönüşebilir ve aşırı durumlarda şiddetli kanamalara yol açarak ölüme sebep olabilir. NSAID'lerin neden olduğu gastrointestinal kanama sonucu ölüm riski, 16–45 yaş arası yetişkinlerde 12.000'de 1'dir. Bu risk, 75 yaş üzerindekilerde neredeyse yirmi kat artar. NSAID'lerin diğer tehlikeleri arasında astımı şiddetlendirmek ve böbrek hasarına yol açmak yer alır. Aspirin haricindeki reçeteli ve reçetesiz NSAID'ler ayrıca kalp krizi ve felç riskini artırır.

Son yıllarda, bitkisel kaynaklı antiinflamatuar ajanlara olan ilgi artmıştır. Örneğin, zerdeçalın etkin bileşiği olan kurkumin, COX-2 inhibisyonu yoluyla inflamasyonu azaltmaktadır. Zencefil de benzer şekilde doğal bir antiinflamatuar olarak kabul edilir. Bunun yanı sıra tarhun otu (Artemisia dracunculus), potansiyel antiinflamatuar etkileri nedeniyle araştırmalara konu olmuştur.

Tarhun otunun (Artemisia dracunculus) antiinflamatuar etkileri üzerine yapılacak çalışmalar, doğal ve yan etkisi düşük tedavi alternatiflerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Özellikle bitkisel terapilerle ilgili yeni biyoteknolojik yaklaşımlar, bu tür çalışmaların önemini artırmaktadır. Bu kapsamda, hem tarhun otu hem de benzer bitkisel bileşenlerin etkinliği üzerine daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

Antilökotrienler, inflamatuar mediyatörlere karşı koyan antiinflamatuar ajanlardır. Bu ajanlar, ya lökotrien ilişkili enzim inhibitörleri (örneğin, 5-lipoksijenaz inhibitörleri) ya da lökotrien reseptör antagonistleri olarak işlev görür. Lökotrienlerin inflamatuar süreçlerdeki rolünü engelleyerek, iltihaplanma kaynaklı semptomların azalmasına katkıda bulunurlar.Genellikle ağrı kesici özellikleri nedeniyle kullanılmasalar da, astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi akciğer iltihabıyla ilişkili hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılırlar. Bunun yanı sıra, alerjik rinitte görülen sinüs iltihabı gibi durumlarda da etkili bir şekilde uygulanmaktadırlar. Son yıllarda, Parkinson hastalığı gibi beyin iltihabı ile ilişkili hastalıklar ve yaralanmaların tedavisinde potansiyel kullanımları üzerine araştırmalar devam etmektedir.Antilökotrienler, inflamasyon yönetiminde önemli bir yere sahip olup, özellikle kronik inflamatuar hastalıkların tedavisinde etkili bir alternatif sunmaktadır.

Antikonvülzan ya da antiepileptik ilaç, epilepsi nöbetleri, bipolar bozukluk, nöropatik ağrı gibi durumların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılan ilaç grubu. Nöbete sebep olan nöronların senkronize aktivitesini önleyerek nöbetlerin oluşmasını, tekrarlanmasını engeller.

Paraldehit (1882). İlk keşfedilen antikonvülzanlardan biridir. Status epileptikus tedavisinde kullanılmaktadır.

Stiripentol (2001 - kısıtlı erişim). Bebeklik dönemi miyoklonik epilepsi tedavisinde etkilidir.

Phenobarbital (1912).
Methylphenobarbital (1935).
Barbexaclone (1982). (Sadece bazı Avrupa ülkelerinde bulunuyor)

Clobazam (1979).
Clonazepam (1974).
Clorazepate (1972).
Status epileptikus tedavisinde kullanılanlar:

Diazepam (1963). Eğitimli kişilerce uygulanmalıdır.
Midazolam (N/A). Diazepam'e alternatif olarak kullanılır. Suda çözünebilirdir, ağız kenarına uygulanır, yutulmaz. Buccal mucosa tarafından emilir.
Lorazepam (1972). Hastanede enjeksiyon yöntemiyle uygulanır.
Nitrazepam, temazepam ve özellikle nimetazepam güçlü antikonvülzan ilaçlardır. Ancak kullanımları -nadir de olsa- güçlü sedatif etki ve motor bozukluk gözlenebilir.

Antipsikotik ya da nöroleptik ilaçlar başta şizofreni olmak üzere psikozların tedavisinde kullanılan ilaçlardır.
Temelde psikotik belirtilerle giden ruhsal ve organik hastalıkların sağaltımında kullanılan moleküllerdir. Sınıfın ilk temsilcisi klorpromazinin bulunuşu psikiyatride önemli bir kilometre taşı olup, önemli sayıda kronik psikiyatri hastasının hastaneler dışında veya evde bakımlarını olanaklı hale getirmiştir. İlk nöroleptik 1950 yılında tesadüfen etkisi fark edilen klorpromazindir. Daha sonraki 55 yıl boyunca birçok nöroleptik sentezlenmiştir.
Başlıca kullanım alanları; Antipsikotikler şizofreni ve bipolar bozukluklar başta olmak üzere psikotik belirtilerin görüldüğü deliryum, psikotik depresyon gibi diğer durumlarda da tercih edilirler.

Antipsikotikler önce bulunan klasik ve daha yeni geliştirilen atipik antipsikotikler olarak ikiye ayrılabilirler. Klozapinin bulunuşuyla ortaya çıkan atipik moleküller farklı reseptör afiniteleriyle farklı bir kuşağı temsil etmektedir.
Fenotiyazin ve butirofenonlar gibi eski nöroleptikler klasik nöroleptik veya ilk jenerasyon olarak bilinir. Bu grubunun temel etki mekanizması dopaminerjik D2 reseptör blokajıdır.
Atipik (yeni) ve tipik (klasik) olmak üzere iki jenerasyon vardır. Klasik nöroleptikler şizofreninin pozitif semptomlarına (deliryum, halüsinasyon) daha etkilidir. Atipik nöroleptikler ise, klasik nöroleptiklere cevap vermeyen negatif semptomların (hislerin küntleşmesi, sosyal geri çekilme) giderilmesinde etkilidir.
Uzun süre kullanımlarında çeşitli yan etkilere sebep olabilirler. Yan etki profillerinin göreceli daha avantajlı olmasıyla atipiklerin klinik kullanımları gittikçe daha da yaygınlaşmaktadır. Atipik antipsikotikler: klozapin, risperidon, olanzapin, ketiapin, amisülprid, ziprasidon, aripiprazol.

Şizofreni tedavisinde kullanılırlar. Klasik antipsikotikler maliyetleri ve doktorların tecrübesi açısından günümüzde de tercih edilmeye devam etse de şizofrenin negatif semptomlarına yeni nesil nöroleptikler kadar etkili değildir.
Antipsikotiklerin bir başka kullanımı manik bozukluklarda akut manik dönemlerde, mani dönemlerine karşı profilaktik olarak, hatta bazıları (örneğin ketyapin, olanzapin) bipolar bozuklukta depresif dönem için kullanılmaktadır.
Antipsikotiklerden bazıları da H1 reseptörüne bloke edici özelliği sebebiyle antiemetik olarak da kullanılmaktadır.

Antipsikotiklerin temel etki mekanizması dopamin reseptör antagonizmasıdır. Bu yolla pozitif semptomları azaltırlar. Yine bu yolla istenmeyen ekstrapiramidal semptomlara yol açabilirler.
Bunun yanında özellikle yeni nesil antipsikotiklerin etkisi genellikle serotonerjik 5-HT2a reseptörüne inhibisyon şeklindedir. Bundan dolayı ekstrapiramidal semptomlar daha az görülür.
Özellikle klasik antipsikotiklerde geri döndürülebilir ekstrapiramidal semptomlar görülebilir. Bunun yanında tardif diskinezi, postüral hipotansiyonla ağız kuruluğu gibi otonom sinir sistemi semptomları, hiperprolaktinemi ve amenore gibi endokrin etkiler, sedasyon yapabilir.
Nöroleptik Malign Sendrom, antipsikotik ilaçlara karşı dozdan bağımsız bir reaksiyon olarak kendini gösterebilir. Sendrom klinik olarak hipertermi, kaslarda rijidite, bilinç bozukluğu gibi semptomlara sebep olur. Tedavisinde dantrolen kullanılır.

Psikoz

Trevor, A. J., Katzung, B. G., & Knuidering-Hall, M. (2018). Katzung & Trevor’s Pharmacology Examination and Board Review,12th Edition (12th ed.). McGraw-Hill Education / Medical. pp 242–244

Avrupa İlaç Ajansı (İngilizce: European Medicines Agency, EMA), Avrupa Birliği'nin (AB) tıbbi ürünlerin değerlendirilmesinden ve denetiminden sorumlu ajansıdır. 2004'ten önce, Avrupa Tıbbi Ürünleri Değerlendirme Ajansı veya Avrupa İlaç Değerlendirme Ajansı (EMEA) olarak biliniyordu.
EMA, 1995 yılında, Avrupa Birliği ve ilaç endüstrisinden sağlanan fonların yanı sıra üye devletlerin dolaylı sübvansiyonuyla kuruldu ve amacının mevcut ulusal ilaç düzenleme kurumlarının çalışmalarını uyumlu hale getirmek (ancak yerini almamak) olduğu belirtildi. Bu planın, ilaç şirketlerinin her üye devletten ayrı ayrı onay almak zorunda kalarak katlandıkları yıllık 350 milyon Euro'luk maliyeti azaltmasının yanı sıra, halihazırda yerli ilaç şirketleri tarafından üretilen ilaçlarla rekabet edebilecek yeni ilaçları onaylamak istemeyen egemen devletlerin korumacı eğilimlerini de ortadan kaldıracağı bekleniyordu.
EMA, AB hükûmetleri arasında yedi yıldan fazla süren müzakerelerin ardından kuruldu ve Tescilli Tıbbi Ürünler Komitesi (Committee for Proprietary Medicinal Products) ile Veteriner Tıbbi Ürünler Komitesi'nin (Committee for Veterinary Medicinal Products) yerini aldı, ancak bunların her ikisi de temel bilimsel danışma komiteleri olarak yeniden doğdu. Ajans, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılma oylamasından önce Londra'da bulunuyordu ve Mart 2019'da Amsterdam'a taşındı.

Avrupa İlaç Ajansı'nın tıbbi konulara ilişkin inceleme süreci, şeffaf olmaması nedeniyle eleştirilir. Danimarkalı bir hekim olan Louise Brinth, kendi çalışmasını da içeren bir EMS incelemesinin çürütülmesinde, verileri inceleyen "uzmanların" isimsiz kaldığını ve gizliliğe bağlı göründüğünü belirtti. Tüm "uzmanların" aynı görüşte olduğunu gösteren tutanaklar yayınlanmamakta ve farklı görüşler bildirilmemektedir. Ona göre bu süreç bilimsel ve demokratik değil.

EMA, ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nin (FDA) ilaç bölümüne kabaca paraleldir, ancak merkezileşme yoktur. EMA'nın 210 günlük merkezi prosedürü yoluyla ürün onayı için zaman çizelgesi, FDA'nın bir ürünü değerlendirmek için kullandığı ortalama 500 gün ile karşılaştırılabilir.

Ağız bakım suyu, (ağız durulama, ağız yakalayıcısı, ağızdan çalkalama) ağızda tutulan veya ağız çevresi ile yıkanarak, perioral kasların azaltılması veya başın hareket ettirilmesiyle oluşan sıvı bir maddedir.
Genellikle ağız gargaraları, ağız boşluğundaki mikrobiyal yükü azaltmaya yönelik antiseptik çözeltilerdir, ancak diğer ağız gargaraları, ağrı kesici, antienflamatuvar veya antifungaller etki gibi başka nedenlerle verilebilir. Ek olarak, bazı durulamalar, asidi nötralize etmek ve xerostomide (ağız kuruluğu) ağzı nemli tutmak için tükürük olarak hareket eder. Kozmetik ağızlıklar, ağız kokusunu geçici olarak kontrol eder veya azaltır ve ağzını hoş bir tada bırakır.
Bir florürlü diş macunu ile fırçalandıktan sonra su veya gargara ile durulama, tükürük florid varlığını azaltabilir. Bu, anti-kavite yeniden mineralizasyonunu ve florürün antibakteriyel etkilerini azaltabilir. Flüorürlenmiş gargara bu etkiyi hafifletebilir veya yüksek konsantrasyonlarda mevcut florürü artırır.
Gargaraların en yaygın kullanımı evde oral hijyen kurallarının bir parçası olarak kullanılan ticari antiseptiklerdir. Ticari gargara firmalarının örnekleri arasında Cēpacol, Colgate, Synthol, Corsodyl, Dentyl pH, Listerine, Odol, Oral-B, Sarakan, Scope, Tantum verde ve Biotene yer alır.

Alkol, bakterileri yok etmemek için ağız gargarasına eklenir, ancak plakayı delmeye yardımcı olan mentol, okaliptol ve timol gibi temel aktif maddeler için bir taşıyıcı ajan olarak hareket eder. Bazenlezzet verici için taşıyıcı olarak önemli miktarda alkol (% 27'ye varan vol) eklenir. Alkol içeriğinden ötürü, durulamadan sonra, nefes alkol seviyelerinin 10 dakika sonra normale dönmesine rağmen, bir alkol testinin başarısız olması mümkündür. Ek olarak, alkol ağızda bakteriyel aktiviteyi teşvik eden, daha kötü kokulu uçucu sülfür bileşikleri bırakan bir kurutma ajanıdır.

Heksetidin (Stomatidin) geniş bir antibakteriyel ve antifungal etkiye sahiptir. 100 mg / ml'lik bir konsantrasyonda, ilaç çoğu bakterini baskılamaktadır. İlacın antimikrobiyal etkisi, bakteriyel metabolizmanın (tiyamin antagonisti) oksidatif reaksiyonlarının bastırılması ile ilişkilidir. Mukoza zarında anestezik etkisi vardır. Heksetidin, mukoza zarında çok iyi yapışır ve pratik olarak emilmez. Aktif maddenin tek bir uygulamasından sonra, izleri 65 saat boyunca gingival mukoza üzerinde bulunur. Dişlerdeki plaklarda, aktif konsantrasyonlar uygulamadan 10 ila 14 saat sonra devam eder.

Ağız boşluğundaki ağrı için, örneğin, aftöz stomatitis ile, bileşimdeki analjeziklerle çalkalama maddeleri (örneğin, benzidamin veya "Diflam"), genellikle yemeklerden önce yemek sırasında rahatsızlığı hafifletmek için alınacak olan ağrıyı hafifletmeye yardımcı olur.

Betametazon bazen kortikosteroid ilaçlar içeriği olan bir anti-inflamatuar ilaç olarak kullanılır. Ağız mukozasının, örneğin aftöz stomatitin ciddi inflamasyonu için endikedir.

Ağız çalkalamalarında setilpiridinyum klorür (ör., % 0.05) ağız kokusu (ağızdan kötü nefes) tedavisi için özel durulamalarda kullanılır. Setilpiridinyum klorürlü ağız gargarası kloheksidin'den daha az etkiye sahiptir ve dişlerin mine, bazen de yanma hissi veya ülser görünümünde lekelere neden olabilir.

Uçucu yağlar bitki materyallerinden izole edilmiş yağlardır. Uçucu yağlara dayanan çalkalayıcılar plak elimine edilmesinde ve diş eti iltihabının önlenmesinde geleneksel çalkalayıcılardan daha etkili olabilirler.

Çürük gelişme riski olan kişiler için floridli ağız gargaraları önerilir. Florür diş minesini güçlendirir ve diş çürüğünü önler.
Diş macunlarında etkili florür konsantrasyonu % 0.10'dan (1000 ppm) az değildir. Bu seviyenin altında, diş macunlarının çürüke karşı mücadelede etkinliği kanıtlanmamıştır.
İngiliz Dişhekimliği Birliği, fluorifiye diş macunlarıyla diş fırçalamaya ek olarak fluorifiye durulama maddelerinin kullanılmasını önermektedir. Popüler çalkalama maddelerinde sodyum florür konsantrasyonu 100 ppm ila 225 ppm arasında değişmektedir. İngiliz dişhekimlerinin gözlemlerine göre, çoğu insan dişlerini fırça ve diş macunu ile fırçaladıktan sonra ağızlarını suyla durulayın. Bu, dişlerin emayesindeki florür konsantrasyonunu azaltır.
100 ppm'lik bir florür içeriğine sahip çalkalayıcıların kullanılması, su ile durulamadan önce flor konsantrasyonunu geri kazandırır. 225 ppm'lik bir florür içeriğine sahip çalkalayıcıların kullanımı, tek başına diş macununa kıyasla daha yüksek bir koruma seviyesi sağlar. Araştırmaya dayanarak, İngiliz diş hekimleri diş minesinin dekalsifikasyonunu önlemek için florür içeren bir durulama yardımı ile günde iki kez ağız yıkamasını tavsiye etmektedir.

Ağız çalkalamadaki hidrojen peroksit bir oksitleyici olarak kullanılabilir (örneğin Peroksil, % 1.5). Anaerobik bakterileri öldürür ve köpürmeye başladığında mekanik bir temizleme etkisine sahiptir, çünkü ağızda yabancı cisimlerle temas eder. Uzun süreli kullanımda, dilin papillalarının hipertrofisi gibi yan etkiler oluşabilir.

Fenoller ile ağız için çalkalayıcılar (örneğin, Listerin) karşı-aktif bir etkiye sahiptir, ancak klorheksidin'den daha az etkilidir. Fenoller diş minesini leke etmez.

Sanguinarin içeren ağız gargaraları, plak ve kötü nefesi ortadan kaldıran preparatlar olarak pazarlanmaktadır. Bu, alkaloidlerin çıkarılmasının sonucu olan zehirli bir bitkisel özdür. Sanguinaria Canadensis, Argemone Mexicana (argonum Meksika) ve diğerleri gibi bitkilerden elde edilir. Bununla birlikte, kullanımı genellikle yanakların mukoz membranında lökoplaki (ağızda beyaz bir nokta) gelişmesi ile ilişkilidir. Bu tür bir lökoplaki, "sanguinarine ile ilişkili keratoz" olarak adlandırıldı. Bukkal kavitede lökoplaki olanların % 80'den fazlası bu maddeyi kullandı. Bu maddeyi kullanmayı bıraktıktan sonra bile, lezyon kişiyi birkaç yıl daha rahatsız edebilir.

Bazen sodyum bikarbonat, çeşitli semptomları ortadan kaldırmak için bir ev ağzı ile durulama solüsyonu elde etmek üzere tuz ile karıştırılır. Eczacılar, eğer gerekliyse, temel katkı maddelerinden kolayca hazırlanabilirlerse de, % 1 sodyum bikarbonat ve % 1.5 sodyum klorürün hazır sulu çözeltileri de satılmaktadır. Bazen sodyum bikarbonat bazlı ağız gargarası, viskoz tükürüğü uzaklaştırmak ve ağız boşluğunun dokularını daha iyi görselleştirmek için kullanılır.

Ağız boşluğu için sıcak tuz banyoları (durulama) genellikle dental cerrahi girişimlerden sonra kullanılır, böylece yiyeceğin geri kalanı yaraların iyileşmesine engel olmaz ve enfeksiyonların gelişmesini önler. Bazı cerrahlar hala ameliyattan sonra yaraları temizlemenin ana yolu olarak tuzlu su ile durulamayı düşünmektedir. Diş çıkarırken, sıcak tuzlu su ile durulama, çıkarıldıktan 24 saat sonra başlatılmalıdır.

Sodyum lauryl sülfatın (LSM) bu hastalığa yatkın kişilerde aftöz stomatitin gelişmesine neden olduğu bilinmektedir. Madde, durulama dahil olmak üzere ağız hijyeni için birçok ürünün bileşiminde bulunur. Bununla birlikte, birçok popüler ürünler ayrıca sodyum lauril sülfat (örn. Listerin) içerir.

Tetrasiklin, bazen bir ağzı yetişkinlerle yıkamak için kullanılabilen bir antibiyotiktir (çocuklarda mine renginin kırmızı olmasına neden olur). Bazen tetrasiklin herpetiformis ülserler kullanılır, ancak uzun süreli kullanımı bakterilerin gerekli sayıda yokluğunda ağız boşluğu içinde mantar olacak aşırı büyümeye açabilir.

% 4.8 traneksamik asit çözeltisi zaman zaman sırasıyla (kan, warfarin gibi ilaçlar inceltme) antikoagülan alınması sırasında veya koagülopati olan kişilerde diş operasyonlarından sonra kanamanın önlenmesi için bir anti-fibrinolitik durulama olarak kullanılır.

Triklosan, bisfenol ve noniyonik yüzey aktif maddelerden oluşan bir antiseptiktir. Orta derecede sabitlik, geniş bir antibakteriyel etkiye sahiptir ve özellikle kopolimerleri veya çinko sitrat ile birlikte, önemli bir antimikrobiyal ve plak önleyici bir etki sağlamaktadır. Triklosan mine boyamasına neden olmaz. Ancak triklosanın güvenliği söz konusudur. 2010'dan beri, gıda ile doğrudan temas halinde olan gıda ve antiseptik antiseptik kullanımı tüm Avrupa'da yasaklanmıştır.

Diş fırçalama

Bağırsak, gastrointestinal kanalın mide ile anüs arasındaki kısım. Bağırsaklar, insanlarda ve diğer memelilerde ince bağırsak ve kalın bağırsak olacak şekilde iki ana kısımdan oluşur. Vücudun gıdadan besinlerin çıkarımı ve emiliminden sorumlu kısmı bağırsaktır. Midenin görevi büyük oranda gıda moleküllerinin besinlere parçalamak iken, bağırsak bu besinlerin kana girmesini sağlar.

Bağırsak kelimesi Eski Türkçe iç organlar anlamına gelmiş baġırsuk sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Eski Türkçe karın veya gövdenin iç boşluğu manasındaki baġır sözcüğünden Eski Türkçe +sUk ekiyle türetilmiştir. Bir Türk dilinde kaydedilmiş ilk kullanımı Kaşgarî'nin 1073'e tarihlenen Dîvânu Lugâti't-Türk eserindedir.
Tıp dilinde sıklıkla barsak olarak kısaltılmış hâliyle de kullanılır.

İnce bağırsak kıvrımlı bir yüzey yapısına sahiptir ki bu besinlerin bağırsak duvarından difüzyonu ve böylece de emilimi için uygun olan yüzey alanını arttırır. Bu mikroskobik kıvrımlara mikrovilli denir. Yetişkin bir insanın ince bağırsağı, ortalama olarak yedi metre uzunluğundadır. İnsanlarda ince bağırsak duodenum, jejunum ve ileum olmak üzere üç kısma ayrılır.

Kalın bağırsak veya kolon birkaç çeşit bakteriye ev sahipliği yapmaktadır; bunlar insan vücudunun kendi kendine yok edemeyeceği moleküllerle ilgilenirler. Bu bir simbiyoz örneğidir. Bu bakteriler aynı zamanda bağırsaktaki gaz üretiminin de nedenidirler. Kalın bağırsak ince bağırsağa oranla daha kısadır ve su reabsorpsiyonu ile kuru dışkıyı üretir. İnsanlarda kalın bağırsak çekum, kolon ve rektum olmak üzere üç kısma ayrılır. İnsanlarda çekuma bağlı ucu kapalı bir tüp olan apandis yer alır. Kolon ise kendi içinde çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon olarak bölünmüştür.

Bu konuda daha fazla bilgi için gastroenteroloji maddesine bakabilirsiniz.
Diğer sindirim sistemi hastalıklarıyla birlikte bağırsak hastalıklarına da bakan tıp dalı gastroenterolojidir.
Gastroenterit, bağırsakların enflamasyonudur ve en yaygın bağırsak hastalığıdır.
İleus, bağırsak tıkanıklığıdır.
Apandisit, apandis enflamasyonu. Bu tedavi edilmediği zaman potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır; çoğu durumda apandisit cerrahi müdahaleye gerek duyar.
Çölyak hastalığı kötü emilimin yaygın bir şeklidir. Crohn hastalığı ve ülseratif kolit bağırsakları etkileyen otoimmün hastalıklardandır. Crohn hastalığı tüm gastrointestinal kanalı etkileyebileceği gibi, kolit sadece kalın bağırsağı etkiler

Bağışıklık uyarıcılar (İngilizce: Immunostimulant), bağışıklık sisteminin veya bileşenlerinin aktivasyonunu indükleyerek veya bileşenlerinden herhangi birinin aktivitesini arttırarak uyaran maddelerdir (ilaçlar ve besinler). Dikkate değer bir örneği, granülosit makrofaj koloni uyarıcı faktördür.

İmmünostimülanlar iki ana kategoride değerlendirilir:

Özgül Bağışıklık Uyarıcılar  aşılar veya herhangi bir antijen gibi bağışıklık yanıtında antijenik özgüllük sağlar.
Özgül olmayan Bağışıklık Uyarıcılar antijenin bağışıklık yanıtını artırmak için antijenik özgüllükten bağımsız olarak hareket eder ya da antijenik özgüllük olmadan bağışıklık sisteminin bileşenlerini uyarır. Adjuvanlar ve özgül olmayan immünostimülatörler gibi

Birçok endojen madde, özgül olmayan bağışıklık uyarıcılarıdır. Örneğin, kadın cinsiyet hormonlarının hem adaptif hem de doğuştan gelen bağışıklık tepkilerini uyardığı bilinmektedir.
Lupus eritematozus gibi bazı otoimmün hastalıklar kadınları daha çok tercih eder ve başlangıçları sıklıkla ergenliğe denk gelir. Özellikle prolaktin, büyüme hormonu ve D vitamini  gibi diğer hormonların da bağışıklık sistemini düzenlediği görülmüştür,
Bazı yayınlar, özgül olmayan bağışıklık sisteminin  bir bağışıklık uyarıcısı olarak deoksikolik asidin (DCA) etkisine işaret eder
Bu yayınlara göre, insan vücudunda yeterli miktarda DCA, spesifik olmayan bağışıklık sisteminin iyi bir bağışıklık tepkisine denk gelir.
Çeşitli ürünlerin pazarlamacıları ve kiropraktörler, homeopatlar ve akupunktur uzmanları gibi alternatif tıp sağlayıcıları tarafından bağışıklık sistemini uyarmak veya "artırmak" için yapılan iddialar, genellikle anlamlı bir açıklama ve anlamlı bir etkinliğin kanıtlarından yoksundur.

Makrofajların uyarıcısı olan deoksikolik asit

Imiquimod ve resiquimod TLR7, toll-like receptor 7 aracılığıyla bağışıklık hücrelerini aktive eder.

Beta blokörler, aynı zamanda β-blokerler olarak da yazılır, çoğunlukla anormal kalp ritimlerini (aritmi) tedavi etmek ve ilk kalp krizinden sonra kalbi ikinci kalp krizinden korumak için kullanılan bir ilaç sınıfıdır (ikincil önleme). Ayrıca, yüksek tansiyon tedavisinde yaygın olarak kullanılır ancak artık çoğu hastanın ilk tedavisi için ilk tercih değildirler.
Beta blokörler, savaş ya da kaç tepkisine aracılık eden sempatik sinir sisteminin adrenerjik beta reseptörleri üzerindeki endojen katekolaminler epinefrin (adrenalin) ve norepinefrin (noradrenalin) için reseptör bölgelerini tıkayan rekabetçi antagonistlerdir. Bazıları tüm β-adrenerjik reseptör türlerinin etkinleşmesini engeller ve diğer β1, β2 ve β3 reseptörleri denilen üç beta reseptör tipinden biri için seçicidir. β1-adrenerjik reseptörler esasen kalpte ve böbreklerdedir. β2-adrenerjik reseptörler esasen akciğerlerde, mide-bağırsak sisteminde, karaciğerde, rahimde, damar düz kasında ve iskelet kasındadır. β3-adrenerjik reseptörler yağ hücrelerinde bulunur.
Beta reseptörleri kalp kasları, düz kaslar, solunum yolları, arterler, böbrekler ve sempatik sinir sisteminin bir parçası olan diğer dokulardaki hücrelerde bulunur ve özellikle epinefrin (adrenalin) tarafından uyarıldıklarında stres tepkilerine yol açarlar. Beta blokerler epinefrin ve diğer stres hormonlarının reseptörlerine bağlanmayı engeller ve stres hormonlarının etkilerini zayıflatır.
1964'te James Black klinik açıdan anlamlı ilk beta blokörleri (propranolol ve pronetalol) sentezledi; anjina pektorisin tıbbi tedavisinde devrim yarattı ve birçok kişi tarafından 20. yüzyılın klinik tıp ve farmakolojisine en önemli katkılardan biri olarak kabul edilir.
Başlıca hipertansiyon tedavisinde, çoğunlukla atenolol kullanılan çalışmaların meta-analizleri, beta blokörlerin felç ve toplam kardiyovasküler olayları önlemede plasebodan daha etkili olmasına rağmen, renin-anjiotensin sistemini engelleyen diüretikler (örn. ACE inhibitörleri) veya kalsiyum kanal blokörleri kadar etkili olmadıklarını göstermiştir.
Beta blokerler, beta agonistlerden yola çıkılarak hazırlanmıştır. Agonist gruba eklenen hacimli fenoksi grubu reseptörü işgal ederek ve agonistin bağlanmasını engeller. Propranolol bu grubun prototipi sayılır ancak beta reseptör seçiciliği yoktur. Kalp ve juksta glomerüler aparatta bulunan B1 reseptörleri ile göz, damarlardaki düz kas, akciğerler ve pankreas gibi organlarda bulunan B2 reseptörünü inhibe eder. Ayrıca lipofilitesi yüksek olduğundan kan beyin bariyerini aşarak beyne geçer. Böylece konfüzyon ve sedasyon oluşturabilir. Astım ve diyabet hastaları dikkatle kullanmalıdır.
B1 blokerler (metoprolol gibi) düşük dozda selektif olduğundan astımlı hipertansif hastalarda daha güvenli kullanılırlar. Parasempatik sinir sistemini etkileyen beta blokerler, kan basıncını ve nabzı düşürür.

Beta blokerler, kalp ve damar sistemi ile ilgili çeşitli durumların yanı sıra diğer birçok tıbbi durumun tedavisinde de kullanılmaktadır. Beta blokerlerin iyi yerleşmiş olduğu yaygın kalple ilgili durumlar arasında anjina pektoris, akut koroner sendromlar, hipertansiyon ve atriyal fibrilasyon ve kalp yetmezliği gibi aritmiler yer alır. Ayrıca hipertrofik obstrüktif kardiyomiyopati, mitral kapak stenozu veya prolapsusu ve diseksiyon anevrizması gibi diğer kalp hastalıklarının tedavisinde de kullanılırlar. Ayrıca beta blokörler damar cerrahisinde, endişe tedavisinde, tirotoksikoz vakalarında, glokomda, migrende ve özofagus varislerinde de uygulama alanı bulur.

Her ne kadar beta blokerler bir zamanlar konjestif kalp yetmezliği tedavisinde kontrendike olsa da, kalp kasılmasını azaltma etkileri nedeniyle durumu kötüleştirme olasılığına sahip olduklarından, 1990'ların sonlarında yapılan çalışmalar bunların hastalıklılık ve ölüm oranını azaltmadaki etkinliğini gösterdi. Bisoprolol, karvedilol ve sürekli salınan metoprolol, genellikle diğer durumlar için belirtilenlerden çok daha az dozlarda olmasına rağmen, özellikle konjestif kalp yetmezliğinde standart ACE inhibitörü ve diüretik tedavisine yardımcı olarak endikedir. Beta blokörler yalnızca telafi edilmiş, sabit konjestif kalp yetmezliği vakalarında endikedir. Akut dekompanse kalp yetmezliği vakalarında beta blokörler ejeksiyon fraksiyonunda daha çok azalmaya neden olarak hastanın mevcut semptomlarını kötüleştirecektir.
Beta blokörler öncelikle kalp hızını azaltıcı etkileriyle bilinir ancak konjestif kalp yetmezliğinde önemli olan tek etki mekanizması bu değildir. Beta blokörler kalpteki sempatolitik β1 aktivitelerine ek olarak böbreklerdeki renin-anjiotensin sistemini de etkiler. Beta blokörler renin salgılanmasında azalmaya neden olur, bu ise hücre dışı hacmi azaltıp kanın oksijen taşıma kapasitesini artırarak kalbin oksijen ihtiyacını azaltır.
Kalp yetmezliği genellikle, artan oksijen talebi, iltihaplı aracıların yayılması ve anormal kalp dokusunun yeniden yapılanması dahil tümü kalp kasılmasını azaltan ve az ejeksiyon fraksiyonuna katkı yapan kalpteki çeşitli zararlı etkilerden sorumlu katekolamin faaliyetinin artışını içerir. Beta blokörler bu uygun olmayan yüksek sempatik aktiviteye karşı koyar ve başlangıçta ejeksiyon fraksiyonunda bir azalma olmasına rağmen sonuçta ejeksiyon fraksiyonunda iyileşmeye yol açar.
Denemeler, beta blokörlerin 13 aylık bir süre içinde mutlak ölüm riskini %4,5 oranında azalttığını göstermiştir. Denemelerde ölüm riskinin azaltılmasının yanı sıra hastane ziyaretleri ve hastaneye yatış sayıları da azaltıldı. 2020 Cochrane incelemesi, çocuklarda konjestif kalp yetmezliğinde beta blokörlerin kullanımını destekleyen çok az kanıt buldu, ancak mevcut verilerden bunların faydalı olabileceğini belirledi
Konjestif kalp yetmezliği için beta blokörlerin tedavi edici uygulaması çok düşük dozlarda (1⁄8 hedef) başlamalı ve doz kademeli olarak artırılmalıdır. Hastanın kalbi, katekolaminlerin azalan uyarısına uyum sağlamalı ve daha az bir adrenerjik dürtüde yeni bir denge bulmalıdır.

Beta blokerler akut miyokard enfarktüsü tedavisinde endikedir. Miyokard enfarktüsü sırasında sistemik stres, dolaşımdaki katekolamin'lerin artmasına neden olur. Bu, kalp atış hızı ve kan basıncında artışa, dolayısıyla da miyokardın oksijen ihtiyacının artmasına neden olur. Beta blokörler, β1'e adrenerjik reseptörler üzerinde etkili olan katekolaminleri rekabetçi bir şekilde engeller, böylece bu zararlı etkileri azaltır ve miyokardiyal oksijen tüketiminin ve talebinin azalmasına neden olur.
2019 Cochrane incelemesi, beta blokerleri plasebo veya müdahale yapılmaması ile karşılaştırdı; beta blokörlerin muhtemelen kısa vadeli yeniden enfarktüs riskini ve uzun vadeli tüm nedenlere bağlı ölüm oranı ve kardiyovasküler ölüm riskini azalttığını buldu. İnceleme, beta blokörlerin kısa vadeli tüm nedenlere bağlı ölümler ve kardiyovasküler ölümler üzerinde muhtemelen çok az etkisi olduğunu veya hiç etkisi olmadığını belirledi.

Beta blokerler hipertansiyon tedavisinde yaygın kullanılır.
2014 yılında yapılan bir Cochrane incelemesi, hafif-orta şiddette hipertansiyonu olan bireylerde seçici olmayan beta blokerlerin, yan etki oranlarında artış olmaksızın -10/-7 mmHg'lik (sistolik/diyastolik) bir azalmaya yol açtığını buldu. Daha yüksek dozlarda, kan basıncında karşılık gelen bir azalma olmaksızın, kalp atış hızında azalma gibi olumsuz etkilerin oranını arttırdığı bulunmuştur.
Hipertansiyonda beta blokörlerin kullanımına ilişkin 2017 Cochrane incelemesi, kardiyovasküler hastalıklarda orta derecede bir azalma olduğunu, ancak ölüm oranında çok az değişiklik olduğunu veya hiç değişiklik olmadığını buldu. Beta blokörlerin etkilerinin diğer antihipertansif ilaçlardan daha az olduğu ileri sürüldü.

Resmi olarak, beta blokerlerin ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından anksiyolitik kullanımı onaylanmamıştır. Bununla birlikte, son 25 yılda yapılan birçok kontrollü çalışma beta blokerlerin anksiyete bozukluklarında etkili olduğunu göstermektedir, ancak etki mekanizması bilinmemektedir. savaş ya da kaç tepkisinin fizyolojik semptomları (kalbin çarpması, soğuk/terli eller, artan solunum, terleme vb.) önemli ölçüde azalır, böylece endişeli bireylerin eldeki göreve konsantre olmaları sağlanır.
Müzisyenlerin, topluluk önünde konuşanların, aktörlerin ve profesyonel dansçıların, hem seçmeler hem de halka açık performanslar sırasında performans kaygısı, sahne korkusu ve titremeden kaçınmak için beta blokörleri kullandıkları bilinmektedir.
Sahne korkusunun uygulaması ilk kez 1976'da The Lancet 'te fark edildi ve 1987'de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük 51 orkestrayı temsil eden Uluslararası Senfoni Orkestrası Müzisyenleri Konferansı tarafından yürütülen bir anket, müzisyenlerinin %27'sinin beta blokör kullandığını ve %70'i bunları doktorlardan değil arkadaşlarından aldığını ortaya çıkardı. Beta blokörler ucuzdur, nispeten güvenli olduğu söylenir ve bir yandan müzisyenlerin performanslarını teknik düzeyde iyileştirir gibi görünürken, "The Inner Game of Music" kitabının yazarı Barry Green ve Don Greene gibi bazıları Juilliard öğrencilerine sahne korkularını doğal yollarla yenmeyi öğreten eski Olimpiyat dalış koçu, performansların "ruhsuz ve özgün olmayan" olarak algılanabileceğini söylemektedir.

Tam kesin olmayan kanıtlar, kalp ameliyatı sırasında beta blokör kullanımının kalp ritim bozuklukları ve atriyal fibrilasyon riskini azaltabileceğini göstermektedir. Ancak diğer ameliyat türleri sırasında bunlara başlamak sonuçları kötüleştirebilir. Kalp dışı cerrahide, olumsuz etkileri önlemek için beta blokörlerin kullanılması, atriyal fibrilasyon ve miyokard enfarktüsü riskini azaltabilir (kesinliği çok az kanıttır), ancak bu yaklaşımın hipotansiyon riskini artırabileceğine dair orta düzeyde kesin kanıtı vardır. Düşük kesinlikli kanıtlar, kalp dışı ameliyatlarda perioperatif olarak kullanılan beta blokörlerin bradikardi riskini artırabileceğini düşündürmektedir.

2014 tarihli bir Cochrane incelemesi, diğer anti hipertansif ilaçlarla karşılaştırmalı olarak kronik tip B torasik aort anevrizması tedavisinde beta blokörl

Bitkisel çaylar ot, bitkilerin, baharatların veya diğer bitki materyallerinin sıcak suda infüzyonundan veya kaynatılmasından yapılan içeceklerdir. Genellikle kafein içermezler. Bitkisel çaylar, çay bitkisinin kurutulmuş yapraklarından (Camellia sinensis) hazırlanan gerçek çaylarla (örneğin, siyah çay, yeşil çay, beyaz çay, sarı çay, oolong) veya kafeinin içinde bulunduğu kafeini alınmış çay ile karıştırılmamalıdır. Gerçek çaylardan yapılan içecekler gibi, bitkisel çaylar da sıcak veya soğuk olarak servis edilebilir.
Bitki Çayı Güney Guangdong, özellikle Guangdong eyaletinde uzun bir geçmişe sahiptir. Güney Çin'in havası nemli olduğu için “濕熱” ısısıydı ve birçok insan burada bir iş faaliyetine sahipti, böylece kendilerini hasta hissederlerse, bir bardak Bitkisel Çay ”涼茶” içerdiler.
Guangdong'un en eski kayıtlarına göre, Bitkisel Çay, 1751"公元1751年前元代的" AD <<嶺南衛生方'den önce Yuan Hanedanlığı'ndan çıktı. Ayrıca, “涼 的 湯” soğuk çorbasını ”涼藥” soğuk bir ilaç olarak adlandırdılar. Ancak, tıbbın anlamı nedeniyle Çin, tıbbın anlamını beğenmedi ve bu yüzden Qing Hanedanlığında “清代” Bitkisel Çay adını değiştirdiler.
Bitkisel çayların atası Wong Lo Kat “王老 吉” biliniyor. 1828'de Wang Zebang “王澤邦” tarafından dükkân yaratıldı. İlk bitkisel çay dükkânının çalışma tarzı Sokak satıcılarının “路邊 攤”, sokakta satış yapması idi. 1869'da Hong Kong'da Bitkisel Çay belirdi.
28 Mayıs 2006'da bitkisel çay resmi olarak onaylandı ve ulusal bir maddi olmayan kültürel miras olarak yayınlandı.

Farmakolojide, biyoyararlanım ilaçların temel farmakokinetik özelliklerinden birisidir ve uygulanan ilaç miktarının sistemik dolaşıma geçen oranını belirtmek üzere kullanılır. Tanım olarak  intravenöz olarak verilen bir ilacın biyoyararlanımı % 100'dür. Buna rağmen başka yollardan ilaç verildiğinde (örneğin oral olarak) biyoyararlanımı tam olmayan emilim ve ilk geçiş etkisi nedeniyle düşer.
Bir ilacın biyoyararlanımını hesaplamak için hem i.v. hem de diğer yollarla ilacın verilmesinden sonra yapılan ölçümlerle plazma konsantrasyonu / zaman  grafiği oluşturulmalıdır.
Bilimsel olarak biyoyararlanım Fharfi ile belirtilir.
Örnek olarak oral yoldan verilen bir ilacın mutlak biyoyararlanımı şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        F
        =
        
          
            
              [
              A
              U
              C
              
                ]
                
                  o
                  r
                  a
                  l
                
              
              ∗
              d
              o
              
                z
                
                  i
                  v
                
              
            
            
              [
              A
              U
              C
              
                ]
                
                  i
                  v
                
              
              ∗
              d
              o
              
                z
                
                  o
                  r
                  a
                  l
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F={\frac {[AUC]_{oral}*doz_{iv}}{[AUC]_{iv}*doz_{oral}}}}
  

Böylece i.v. verilen ilacın biyoyararlanımı 1 iken (F=1) diğer yollarla verildiğinde biyoyararlanım birden düşük olur.
Relatif biyoyararlanımda ise aynı ilacın değişik bir formulasyonla verilmesi sonucu ortaya çıkan biyoyararlanım farkları ortaya konulur .

  
    
      
        R
        e
        l
        a
        t
        i
        v
        F
        =
        
          
            
              [
              A
              U
              C
              
                ]
                
                  A
                
              
              ∗
              d
              o
              
                z
                
                  B
                
              
            
            
              [
              A
              U
              C
              
                ]
                
                  B
                
              
              ∗
              d
              o
              
                z
                
                  A
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle RelativF={\frac {[AUC]_{A}*doz_{B}}{[AUC]_{B}*doz_{A}}}}

Boğaz pastili (troka, cachou ya da öksürük tatlısı) küçük, tipik olarak ilaçlı bir tablettir. Öksürükleri geçici olarak durdurmak ve boğazdaki tahriş olmuş dokuları (genellikle boğaz ağrısı veya farenjit nedeniyle), muhtemelen soğuk algınlığı, nezle veya gripten yatıştırmak için ağızda yavaşça çözünmesi amaçlanmıştır. Öksürük tabletleri orijinal şekliyle bir elmas olan eşkenar dörtgen şeklindedir.
Pastiller, benzokain, anestezik veya okaliptüs yağı içerebilir. Mentol dışı boğaz pastilleri genellikle çinko glukonat glisin veya pektini bir oral demulent olarak kullanırlar. Birkaç marka boğaz pastilleri dekstrometorfan içerir.
Halls gibi diğer çeşitler de aktif madde (ler) olarak mentol, nane yağı veya nane içerir. Bal pastilleri de mevcuttur.
Mısır Yirminci Hanedanı'nda, MÖ 1000 yıllarına kadar, boğazını yatıştırmaya yarayan şekerler, turunçgiller, otlar ve baharatlarla tatlandırılmış baldan yapıldı. 19. yüzyılda, doktorlar öksürüğü beyninde kaynaştıran morfin ve eroini keşfettiler. Bu dönemin popüler formülasyonları arasında ilk olarak 1852'de ilan edilen Smith Brothers ve 1879'da yaratılan Luden's olmuştur.

Pastiller 17 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pastil

Boşaltım veya atılım (İng. Excretion), metabolik atıkların organizmadan atıldığı bir süreçtir. Omurgalılarda bu işlem öncelikle akciğerler, böbrekler ve deri tarafından gerçekleştirilir. Boşaltım, maddenin hücreyi terk ettikten sonra belirli görevleri olabileceği salgılamanın tersidir. Boşaltım, tüm yaşam formlarında önemli bir süreçtir. Örneğin memelilerde idrar, boşaltım sisteminin bir parçası olan üretra yoluyla dışarı atılır. Tek hücreli organizmalarda, atık ürünler doğrudan hücre yüzeyinden boşaltılır.
Hücresel solunum gibi yaşam aktiviteleri sırasında vücutta çeşitli kimyasal reaksiyonlar meydana gelir. Bunlar metabolizma olarak bilinir. Bu kimyasal reaksiyonlar sonucu karbondioksit, su, tuzlar, üre ve ürik asit gibi atık ürünler ortaya çıkar. Bu atıkların vücutta belirli bir seviyenin üzerinde birikmesi vücuda zararlıdır. Boşaltım organları bu atıkları uzaklaştırır. Metabolik atıkların vücuttan atılması işlemine atılım denir.
Yeşil bitkiler, solunum ürünleri olarak karbondioksit ve su üretir. Yeşil bitkilerdeki solunum sırasında açığa çıkan karbondioksit fotosentez sırasında kullanılır. Oksijen, fotosentez sırasında üretilen bir yan üründür ve stoma, kök hücre duvarları ve diğer yollardan dışarı atılır. Bitkiler, terleme ve gutasyon yoluyla fazla sudan kurtulabilirler. Yaprağın bir 'dışkılama' görevi gördüğü ve birincil fotosentez organı olmasının yanı sıra difüzyon yoluyla zehirli (toksik) atıkların atılması için bir yöntem olarak kullanıldığı gösterilmiştir. Bazı bitkiler tarafından dışarı atılan diğer atık maddelerin (reçine, özsular, lateks vb.) boşaltımı, bitki içindeki hidrostatik basınçlar ve bitki hücrelerinin soğurma kuvvetleri tarafından bitkinin içinden zorlanarak yapılır. Bu son işlemler ilave enerjiye ihtiyaç duymaz, pasif olarak hareket ederler. Bununla birlikte, yaprak dökümü (absisyon) öncesi aşamada, bir yaprağın metabolik seviyeleri yüksektir. Ayrıca bitkiler çevrelerindeki toprağa da bazı atık maddeleri boşaltırlar. 

Hayvanlarda, başlıca boşaltım ürünleri karbondioksit, amonyak (amoniyotelikler), üre (üreotelikler), ürik asit (ürikotelikler), guanin (Örümceğimsigiller'de) ve kreatindir. Karaciğer ve böbrekler kandan birçok maddeyi temizler (örneğin böbrek atılımı) ve temizlenen maddeler daha sonra idrar ve dışkı yoluyla vücuttan atılır.
Amonyak bileşikleri yüksek çözünürlüğe sahip olduğundan ve seyreltme için bol miktarda su gerektiğinden, suda yaşayan hayvanlar genellikle doğrudan dış ortama amonyak boşaltırlar. Karasal hayvanlarda amonyak benzeri bileşikler, çevrede daha az su olduğundan ve amonyağın kendisi zehirli olduğundan daha az zararlı olan diğer azotlu maddelere, yani üreye dönüştürülür. Bu işleme detoksifikasyon denir.

Kuşlar azotlu atıklarını macun şeklinde ürik asit olarak salgılarlar. Bu işlem metabolizmayı yorsa da daha verimli su tutulmasını sağlar ve yumurtada daha kolay depolanabilir. Birçok kuş türü, özellikle deniz kuşları, özel burun tuz bezleri yoluyla tuz salgılayabilirler, tuzlu su çözeltisi gagadaki burun deliklerinden dışarı çıkar.
Böceklerde, metabolik atıkları atmak için Malpighi tüpleriniden müteşekkil bir sistem kullanılır. Metabolik atık, atıkları bağırsaklara taşıyan tübüle yayılır veya aktif olarak taşınır. Metabolik atık daha sonra dışkı maddesi ile birlikte vücuttan atılır.
Atılan madde ejecta olarak adlandırılabilir. Patolojide ejecta kelimesi daha yaygın olarak kullanılır.

UAlberta.ca 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Atılımın animasyonu
Brian J Ford Doğada yaprak dökümü üzerine 22 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnsektisit veya böcek ilacı, böceklere karşı kullanılan bir çeşit pestisittir. Bunlar sırasıyla böceklerin yumurta ve larvalarına karşı kullanılan ovisid ve larvisidleri içerir. Böcek öldürücüler ziraat, tıp, endüstri ve ev içi kullanımında genel olarak kullanılmaktadır. 20. yüzyılda tarımsal verimlilik artışının arkasındaki en önemli faktörlerden biri olduğuna inanılır. İnsektisitlerin birçoğu insanlar için zehirlidir.
İnsektisitlerin sınıflandırılması birkaç farklı şekilde yapılabilir:

Sistemik insektisitler bitkilere verilir. Bitkiler üzerinden beslenen böcekler insektisiti yutar ve ölürler.
Temas insektisitleri böceklere doğrudan temas ettirilerek kullanılır. Pestisit uygulamasının etkinliğini artırmak için genellikle küçük damlacıklar (örneğin, aerosol olarak) şeklinde kullanılırlar.
Nikotin, pire otu ve neem özü gibi doğal böcek öldürücüler, böcekler karşı savunma mekanizması olarak bitkiler tarafından yapılır. Nikotin temelli böcek ilaçları AB'de yasak olmasına rağmen halen yaygın olarak ABD ve Kanada'da kullanılmaktadır.
Bitkiye entegre edilmiş koruyucular (PIP) genetik modifikasyondan sonra, bitkiler tarafından üretilen insektisit maddelerdir. Örneğin, belirli bir Bacillus thuringiensis biyosidal proteini kodlayan bir gen, kültür bitkisinin genetik materyali içine dahil edilir. Daha sonra, bitki ilgili proteini üretmeye başlar ve insektisit etki ortaya çıkar.
İnorganik böcek öldürücüler; arsenat, bakır bileşikleri ve florin bileşikleri içeren metaller ile üretilirler ve şu anda nadiren kullanılmaktadırlar. Sülfür içerenler ise yaygın olarak kullanılmaktadır.
Organik insektisitler bugün için mevcut pestisit kullanımında en büyük sayıyı oluşturan sentetik kimyasal maddelerdir.

İnsektisitler, maruz kalan insanlarda ani veya gecikmeli sağlık problemlerine yol açabilir. Bu maddelere maruz kalmak ciltte ve gözde basit bir tahrişten sinir sistemini etkileyen daha ciddi etkilere, duyma sorunlarına, üreme sorunlarına yol açan bir takım hormonları taklit etmeye ve kansere sebep olabilir.

Bazı hayvan refahı aktivistleri insancıl insektisitlerin mümkün olup olmadığını sorgulamıştır. Entomolog Jeffrey A. Lockwood'a göre bazı tarımsal mücadele yöntemleri böceklerde ve etkilenen diğer hayvanlarda ötekilere nazaran muhtemelen daha az acıya sebep olmaktadır. Kendi deyimiyle 'kesin olmayan ve çürütülmeye açık' tahminlerine göre böcek kontrol yöntemleri arasından en insancıl olanları ekim nöbeti, sanitasyon gibi kültürel mücadele yöntemleri ve (yeterince yüksek dozlarda kullanılırsa) nörotoksin kullanımı iken; en çok acıya sebep olanlardan biri ise başka bir kimyasal mücadele yöntemi olan böcek büyüme düzenleyicileridir (IGR).

InsectBuzz.com11 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Pesticide Application Research Centre (IPARC)1 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pestworld.org30 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Official site of the National Pest Management Association
Classification of insecticides 30 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Streaming online video about efforts to reduce insecticide use in rice in Bangladesh. on Windows Media Player, on RealPlayer
How Insecticides Work 3 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Has a thorough explanation on how insecticides work.
University of California Integrated pest management program 19 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Using Insecticides, Michigan State University Extension
Example of Insecticide application in the Tsubo-en Zen garden 2 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Home Insecticides Brands [1] at Insectia.info

Gonadokortikoidler ve gonadal steroidler olarak da bilinen cinsiyet steroidleri, omurgalı steroid hormon reseptörleri ile etkileşime giren steroid hormonlardır. Cinsiyet steroidleri arasında androjenler, östrojenler ve progestojenler bulunur. Etkilerine, nükleer reseptörler aracılığıyla yavaş genomik mekanizmaların yanı sıra, zarla ilişkili reseptörler ve sinyal kaskadları yoluyla hızlı genomik olmayan mekanizmalar aracılık eder. Cinsiyet hormonu terimi neredeyse her zaman cinsiyet steroidi ile eş anlamlıdır. Polipeptit hormonları, luteinleştirici hormon, folikül uyarıcı hormon ve gonadotropin salgılayan hormon, cinsiyetle ilgili önemli roller oynamasına rağmen, genellikle cinsiyet hormonları olarak görülmez.

Doğal cinsiyet steroidleri gonadlar (yumurtalıklar veya testisler), adrenal bezler tarafından veya karaciğer veya yağ gibi diğer dokulardaki diğer cinsiyet steroidlerinden dönüşüm yoluyla yapılır.

Cinsel motivasyon ve hormonlar

Medical Subject Headings Sex+Steroid+Hormones

Dimetil sülfoksit (DMSO) formülü (CH3)2SO olan organokükürt bileşiğidir. Renksiz ve sıvı hâlde olan bileşik önemli bir polar çözücüdür. Cilde kolayca nüfuz eder, ağızda sarımsak gibi bir tat bırakır.
Rus bilim insanı Alexander Zaytsev, tarafından 1866 yılında keşfedilmiş ve 1867 yılında özellikleri rapor edilmiştir. Dimetil sülfoksit kraft hamurundan elde edilir ve dimetil sülfürün bir yan ürünüdür. Dimetil sülfürün oksijen ya da azot dioksit ile oksidasyonu DMSO'yu verir.

DMSO, polar bir çözücü olup, dimetilformamid, dimetilasetamitd, N-metil-2-pirrolidon ve HMPA gibi maddelerden daha az toksik bir yapıya sahiptir.
DMSO kimyasal reaksiyonlarda çözücü tuz olarak ve özellikle de Finkelstein reaksiyonları ve diğer nükleofilik yerdeğiştirme içeren kimyasal reaksiyonlar için çözücü olarak kullanılmaktadır.

DMSO, 1963 yılından itibaren ilaç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Oregon Üniversitesi'nden Stanley Jacob, DMSO'nun bileşikleri ciltten biyolojik sisteme zararsız olarak taşıdığını keşfettti. İlaç olarak ağırlıkla lokal ağrı kesici olarak kullanılmaya başlandı. Bölgesel uygulamalarda anti-enflamatuar ve antioksidan olarak kullanılmaya başlandı. Çünkü DMSO ciltten verilen bileşiklerin emilimini artırmakta, sadece cilletten değil tırnaklardan da nüfuz etmektedir.  Kanser ve enfeksiyon dışındaki inflamatuvar durumlarda semptomlar çok şiddetli ise veya konvansiyonel tedavilere cevap vermiyorsa DMSO önerilebilir.
Hayvan çalışmaları, omurilik yaralanmasından sonraki bir saat içinde DMSO tedavisinin tam felci önleyebileceğini göstermiştir.

DMSO kendi başına toksisitesi düşük bir maddedir.
9 Eylül 1965'te, the Wall Street Journal bilek burkulması için DMSO kullanan bir İrlandalı kadının ölümü üzerine yapılan biyopsi sonucu ölümü ile DMSO kullanımı arasında bir ilişkiye rastlanmadığını açıklamıştır. DMSO'nun klinik araştırmalarda kullanımı National Academy of Sciences'ın (NAS) 1972'deki bileşen hakkındaki olumlu görüşlerini yayınlayana kadar durduruldu. 1978'de FDA, ABD'de DMSO'nun mesane iltihabında dokuların tedavisinde kullanımını onayladı. 2007'de FDA beyin dokusunda travmatik beyin hasarında şişmenin azaltılması için DMSO'nun klinik çalışmalarda kullanımını onayladı. DMSO'nu gelişmekte olan farelerin beyinlerinde dejenerasyon yaratabileceği açıklanmıştır. Bazı tedaviler sırasında DMSO kullanımına maruz kalan çocuklarda 0,3 mL/kg'lik doz aşıldığında nörotksisite tespit edilebilir.
DMSO ile çalışmada eldiven kullanımı önemli olup, kalın kavuçuk eldiven tavsiye edilmektedir. Laboratuvarlarda ağırlıkla kullanılan nitril eldivenlerin DMSO'ya maruz kaldığında hızla çözündüğü görülmüştür. DMSO çözünmüş maddeleri hızla ciltten vücuda taşıdığından dikkatli olunması gerekmektedir. Örneğin sodyum siyanür ile temas halinde DMSO çok hızlı şekilde zehirleme yapabilir.

Dünya Sağlık Örgütü (İngilizce; WHO, Türkçe; DSÖ) tarafından yayınlanan WHO Temel İlaçlar Model Listesi (veya Temel İlaçlar Listesi veya EML  ) herhangi bir sağlık sistemindeki en önemli ihtiyaçları karşılamak için en etkili ve güvenli olduğu düşünülen ilaçları içerir. Liste, aynı zamanda ülkeler tarafından kendi yerel temel ilaç listelerini geliştirmeye yardımcı olmak için de kullanılır. (2016 (2016) itibarıyla) 155'ten fazla ülke, Dünya Sağlık Örgütü'nün model listesine dayalı olarak temel ilaçlara ait ulusal listelerini oluşturmuştur. Buna hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler dahildir.
Liste, temel öğeler ve tamamlayıcı öğeler olarak ayrılmıştır. Temel öğeler, temel sağlık sorunları için en uygun maliyetli seçenekler olarak kabul edilirler. Ayrıca çok az ek sağlık hizmeti kaynağı gereksinimi duyarlar. Tamamlayıcı öğeler ise ya özel olarak eğitilmiş sağlık hizmeti verenleri veya tıbbi cihaz gibi ek unsurları gerektirirler ya da daha düşük bir maliyet-fayda oranına sahiptirler. Öğelerin yaklaşık %25'i tamamlayıcı listededir. Bazı ilaçlar hem temel hem de tamamlayıcı listede yer almaktadır. Listedeki ilaçların çoğunun artık jenerik üretimleri olsa da, patentli moleküllerin bu listeye girmesine engel değildir.

İlk liste 1977'de yayınlanmıştır ve 208 ilacı içermekteydi. DSÖ, listeyi iki yılda bir güncellemektedir. 14. liste 2005 yılında yayınlanmıştır ve 306 ilaç içermektedir. 2015 yılında listenin 19. versiyonu yayınlanmıştır ve yaklaşık 410 ilaç içermektedir. 20. versiyon 2017'de yayınlanmıştır ve 433 ilaç içermektedir. 21. liste 2019 yılında yayınlanmıştır ve 460 ilaç içermektedir. Ulusal listeler 334 ile 580 arasında ilaç içermektedir. 22.Temel İlaçlar Listesi (EML), Eylül 2021'de güncellenmiş ve 581 ilaç içermektedir. 23.Temel İlaçlar Listesi (EML), Temmuz 2023'te güncellenmiştir. Bu listede 591 ilaç ve 103 terapötik eşdeğer için 1200 öneri bulunmaktadır.
DSÖ Çocuklar İçin Temel İlaçlar Listesi (EMLc) olarak bilinen 12 yaşına kadar olan çocuklar için ayrı bir liste ise 2007 yılında oluşturulmuştur ve 8. versiyonu yayınlanmıştır. Uygun formülasyonların çocukların ihtiyaçlarını ne derece karşıladığını belirmek için bu liste oluşturulmuştur. Çocuk listesindeki her konu ana listede de yer almaktadır. Liste ana listenin 23. güncellenmesine göre hazırlanmaktadır. Çocuklar için 9. Temel İlaçlar Listesi Temmuz 2023 tarihinde güncellenmiştir.

Oksijen

Halotan, İzofluran, Ketamin, Nitröz oksit, Oksijen, Propofol, Tiyopental, Eter (Listeden çıkarıldı)

Efedrin

Bupivakain, Lidokain, Lidokain + Epinefrin

Morfin

Atropin

Midazolam

Asetilsalisilik asit, Hidromorfon, İbuprofen, Kodein, Morfin, Oksikodon, Parasetamol

Fentanil, Metadon, Tramadol (Listeden çıkarıldı)

Gabapentin (Listeden çıkarıldı)

Amitriptilin, Deksametazon, Diazepam, Dokusat sodyum, Dolasetron, Fluoksetin, Granisetron, Haloperidol, Hiyosin butilbromür, Hiyosin hidrobromür, Laktuloz, Loperamid, Metoklopramid, Midazolam, Ondansetron, Palonosetron, Senna Glikozidleri, Siklizin, Tropisetron

Epinefrin, Hidrokortizon

Deksametazon, Feksofenadin, Loratadin, Prednison, Prednisolon, Setirizin

Asetilsistein (Listeden çıkarıldı)

Asetilsistein, Metiyonin (Listeden çıkarıldı)

Deferoksamin

Metiltiyoninyum klorür

Kalsiyum glukonat

Nalokson

Atropin, Pralidoksim (Listeden çıkarıldı)

Aktif karbon, Ipecacuanha (Listeden çıkarıldı)

Dimerkaprol, Fomepizol, Penisilamin, Potasyum ferrisiyanür, Sodyum kalsiyum edetat, Sodyum nitrat, Sodyum tiyosülfat, Süksimer

Etosüksimit

Magnezyum sülfat

Fenitoin, Fenobarbital, Karbamazepin, Lamotrijin, Valproik asit

Diazepam, Fenobarbital, Lorazepam, Midazolam, Valproik asit

Klonezepam (Listeden çıkarıldı)

Biperiden, Bromokriptin, Dihidroergokriptin mesilat, Kabergolin, Levodopa (Listeden çıkarıldı), Levodopa + Benserazid, Levodopa + Karbidopa, Pramipeksol, Ropinirol, Triheksifenidil, Magnezyum sülfat

Eflornitin, Feksinidazol, Melarsoprol, Nifurtimoks, Pentamidine, Suramin sodyum

Amoksisilin, Amoksisilin + Klavulanik Asit, Doksisiklin, Sefaleksin

Amoksisilin, Eritromisin, Fenoksimetilpenisilin, Klaritromisin, Sefaleksin

Amikasin, Sefotaksim, Seftriakson, Siprofloksasin

Amoksisilin, Amoksisilin + Klavulanik Asit

Diloksanid, Metronidazol, Paromomisin, Tinidazol

İvermektin

İmipenem + Silastatin

Albendazol, İvermektin, Levamizol, Mebendazol, Pirantel

Amfoterisin B

Amoksisilin, Ampisilin, Benzilpenisilin, Kloramfenikol, Sefotaksim, Seftriakson

Amoksisilin, Amoksisilin + Klavulanik Asit, Ampisilin, Benzilpenisilin, Doksisiklin, Fenoksimetilpenisilin, Gentamisin, Klaritromisin, Sefotaksim, Seftriakson

Amoksisilin + Klavulanik Asit, Kloksasilin, Sefaleksin

Amoksisilin, Ampisilin, Benzilpenisilin, Gentamisin

Amoksisilin, Amoksisilin + Klavulanik Asit, Ampisilin, Benzatin benzilpenisilin, Benzilpenisilin, Doksisiklin, Fenoksimetilpenisilin, Gentamisin, Klindamisin, Kloksasilin, Kloramfenikol, Metronidazol, Sefaleksin, Sefotaksim, Seftriakson, Siprofloksasin, Spektinomisin Sülfametoksazol + Trimetoprim, Tetrasiklin

Amoksisilin, Amoksisilin + Klavulanik Asit, Nitrofurantoin, Sülfametoksazol/trimetoprim, Trimetoprim

Sefazolin

Benznidazol, Nifurtimoks

Metronidazol, Vankomisin

Dapson, Klofazimin, Rifampisin

Amikasin, Amoksisilin + Klavulanik Asit, Bedakuilin, Delamanid, Etionamid, Gatifloksasin, İmipenem + Silastatin, Kanamisin, Kapreomisin, Klofazimin, Levofloksasin, Linezolid, Meropenem, Moksifloksasin, Ofloksasin, P-aminosalisilik asit, Protionamid, Sikloserin, Streptomisin, Terizidon

Griseofulvin

İmipenem + Silastatin, Seftazidim

Aztreonam, Beşinci kuşak sefalosporinler, Daptomisin, Dördüncü kuşak sefalosporinler, Fosfomisin - (İğne formu), Kolistin, Linezolid, Oksazolidinon, Polimiksin, Sefepim, Seftarolin, Tigesiklin

Albendazol, Mebendazol

Amoksisilin + Klavulanik Asit, Gentamisin, İzoniazid + Piridoksin + Sülfametoksazol + Trimetoprim, Metronidazol, Sefazolin, Sefuroksim

Etambutol, İzoniazid, Rifampisin

Benzatin benzilpenisilin, Benzilpenisilin, Prokain benzilpenisilin

Albendazol

Seftazidim, Seftriakson, Vankomisin

Azitromisin, Sefiksim, Seftriakson, Siprofloksasin, Sülfametoksazol/trimetoprim

Albendazol, Mebendazol, Pirantel

Triklabendazol

Albendazol, Suramin sodyum

Benzatin benzilpenisilin, Benzilpenisilin, Prokain benzilpenisilin

İzoniazid + Rifapentin, Rifapentine

Azitromisin, Gentamisin, Sefiksim, Seftriakson, Spektinomisin

Klaritromisin

Asiklovir, Valasiklovir

Amfoterisin B, İtrakonazol

Abakavir, Abakavir + Lamivudin, Abacavir + Lamivudin + Lopinavir + Ritonavir, Atazanavir, Atazanavir + Ritonavir, Cobicistat + Elvitegravir + Emtrisitabin + Tenofovir alafenamid, Cobicistat + Elvitegravir + Emtrisitabin + Tenofovir disoproksil fumarat, Darunavir, Didanosin, Dolutegravir, Dolutegravir + Lamivudin + Tenofovir, Efavirenz, Efavirenz + Emtrisitabin + Tenofovir, Efavirenz + Lamivudin + Tenofovir, Emtrisitabin, Emtrisitabin + Rilpivirine + Tenofovir alafenamid, Emtrisitabin + Rilpivirine + Tenofovir disoproksil fumarat, Emtrisitabin + Tenofovir, Emtrisitabin + Tenofovir alafenamid, indinavir, Lamivudin, Lamivudin + Nevirapin + Zidovudin, Lamivudin + Tenofovir, Lamivudin + Zidovudin, Lopinavir + Ritonavir, Nelfinavir, Nevirapin, Raltegravir, Ritonavir, Sakuinavir, Stavudin, Tenofovir, Zidovudin

Emtrisitabin + Tenofovir, Lamivudin + Tenofovir, Tenofovir

Vorikonazol

Amfoterisin B, Flukonazol, Nistatin

Kolistin, Meropenem + Vaborbactam, Plazomisin, Polimiksin B (enjeksiyon)

Eravasiklin, Fosfomisin - (İğne formu), Kolistin, Meropenem + Vaborbactam, Plazomisin, Polimiksin B, Sefiderokol, Seftazidim + Avibaktam

Fosfomisin - (İğne formu), Kolistin, Meropenem + Vaborbactam, Plazomisin, Polimiksin B, Sefiderokol, Seftazidim + Avibaktam, Seftolozan + Tazobactam

Azitromisin, Doksisiklin

Prazikuantel

Azitromisin, Doksisiklin, Siprofloksasin

Amfoterisin B, Flukonazol, Flusitozin

İtrakonazol

Entecavir, Tenofovir alafenamid, Tenofovir disoproksil fumarat

Daklatasvir, Daklatasvir + Sofosbuvir, Dasabuvir, Elbasvir + Grazoprevir, Glekabrevir + Pibrentasvir, Ledipasvir + Sofosbuvir, Ombitasvir + Paritaprevir + Ritonavir, Peginterferon alfa-2a, Peginterferon alfa-2b, Ribavirin, Simeprevir, Sofosbuvir, Sofosbuvir + Velpatasvir

İtrakonazol, Vorikonazol

Meglumin antimonat, Miltefosin, Sodyum stiboglukonat

Dietilkarbamazin, İvermektin

Albendazol, Prazikuantel

Delafloksasin, Linezolid, Omadaksilin, Vankomisin

Klindamisin, Metronidazol, Piperasilin + Tazobaktam, Seftriakson, Vankomisin

Amikasin, Amoksisilin + Klavulanik Asit, İmipenem + Silastatin, Meropenem, Piperasilin + Tazobaktam, Siprofloksasin, Vankomisin

İvermektin

Amoksisilin + Klavulanik Asit, Klindamisin, Kloksasilin, Sefazolin, Sefotaksim, Seftriakson

Prazikuantel, Triklabendazol

Azitromisin, Seftriakson, Siprofloksasin

Amoksisilin + Klavulanik Asit, Ampisilin, Gentamisin, İmipenem + Silastatin, Meropenem, Metronidazol, Piperasilin + Tazobaktam, Sefotaksim, Seftriakson, Siprofloksasin

Amodiakin, Artemeter, Artemeter + Lumefantrin, Artesunat, Artesunat + Amodiakin, Artesunat + Meflokin, Artesunat + Pironaridin, Dihidroartemisinin + Piperakin fosfat, Doksisiklin, Hidroksiklorokin, Kinin, Klorokin, Meflokin, Proguanil, Sulfadoksin + Pirimetamin

Klorokin

Klorokin, Primakin

Artesunat + Pironaridin, Klorokin, Primakin

Pentamidin, Sülfametoksazol + Trimetoprim

Amikasin, Sefotaksim, Seftriakson, Siprofloksasin

Oksamnikin

Amikasin, Amoksisilin, Ampisilin, Benzilpenisilin, Gentamisin, Kloksasilin, Sefotaksim, Seftriakson

Nalidiksik asit

Amodiakin + Sulfadoksin + Pirimetamin, Sulfadoksin + Pirimetamin

Amoksisilin, Fenoksimetilpenisilin

Anidulafungin, Kaspofungin, Mikafungin

Prazikuantel

Valgansiklovir

Amfoterisin B, İtrakonazol, Potasyum iyodür

Asiklovir, Valasiklovir

Niklosamid, Prazikuantel

Oseltamivir

Azitromisin, Seftriakson, Siprofloksasin

Pirimetamin, Sulfadiazin

Metronidazol

Albendazol, İvermektin, Mebendazol, Pirantel

Etambutol, Ethambutol + Isoniazid, Ethambutol + Isoniazid + Pirazinamid + Rifampisin, E

Dekonjestan, burun tıkanıklıklarını gidermek için kullanılan geniş bir ilaç sınıfıdır. Birçok farklı ilacı içeren bu sınıf ilaçlar genellikle, nazal yollardaki sümükdokulardaki (mukoza zar) şişlikleri azaltarak çalışırlar. Bu ajanlar genellikle burundan veya ağızdan (oral) verilerek kullanılırlar. Oral dekonjestanlara örnek olarak psilistin ve fenilefrin verilebilir.
Burun ve hava pasajlarında bulunan dokudaki kan damarlarının şişmesi ile burun, sinüs ve göğüste oluşan tıkanıklığa "konjesyon" denir. Buradaki dokularda çok geniş kan kapasitesine sahip olan damarlar vardır. Daha önce bahsedildiği gibi "histamin" buradaki damarları uyararak genişlemelerine sebep olur.
Dekonjestanlar ise kan damarlarının büzülmesine yol açarak hava pasajlarını yeniden açarlar.
Dekonjestan ilaçların yan etkisi, kişide "sinirlilik hâli" yaratmalarıdır. Uykuya dalmada zorluk yapabilirler, kan basıncı ile nabız sayısını yükseltebilirler. Yüksek tansiyonu, kalp ritim (nabız) bozukluğu ve kalp rahatsızlığı olan kişilerde dekonjestanlar kullanılmamalıdırlar. Göz tansiyonu olan kişilerde de kullanılmamalıdırlar. Dekonjestan alan bazı hastalarda idrar yapmada zorluk olabilir. Hatta, zayıflamak için kullanılan ilaçların içerisinde dekonjestan maddeler de bulunabilir. Etkileri üst üste eklenmesin diye diyet ilacı kullananlarda dekonjestanlar veya dekonjestan kullananlarda diyet ilaçları beraber kullanılmamalıdırlar.

Depresan veya merkezi depresan, beynin merkezî sinir sisteminde (MSS) stimülasyonu (uyarılma) düşürmek veya azaltan ve asetilkolin ve GABA (gama aminobütirik asit) seviyelerini etkileyerek uyarılmayı ve kaygıyı belirli bir süre aralığında düşüren psikoaktif ilaçlardır. Depresanlar alındıklarında uyarılma seviyesini düşürdükleri için bazen "downers" olarak da adlandırılırlar. "sayaçlar" olarak bilinen uyarıcılar beynin ve merkezî sinir sisteminin zihinsel ve/veya fiziksel aktivitesini arttırır, bu nedenle depresanların karşı ilaç sınıfı yanlış anlaşılanın aksine antidepresanlar değil, uyarıcılardır.
Depresanlar dünya çapında reçeteli ilaçlar ve yasadışı maddeler olarak yaygın olarak kullanılmaktadır. Alkol en yaygın depresandır. Alkol, gençler ve yetişkinler arasında büyük bir sorundur ve kullanımı oldukça yaygındır. Depresanlar kullanıldığında, etkiler genellikle ataksi, anksiyoliz, ağrı kesici, sedasyon veya uyku hali ve bilişsel/hafıza bozukluğunun koordinasyon ve muhakeme yeteneğinde azalmanın yanı sıra bazı durumlarda öfori, ayrışma, kas gevşemesi, kan basıncını düşürme veya kalp atış hızı ile solunum hızında değişme ve antikonvülzan. Esrar bazen depresan olarak kabul edilebilir. Tetrahidrokannabinol (THC), uyaranlara karşı reaksiyonu azaltırken, beyin fonksiyonunu küçük bir dereceye kadar yavaşlatabilir. Esrar, diğer depresan ilaçlara benzer şekilde uykusuzluk, kaygı ve kas spazmlarını da tedavi edebilir. Diğer depresanlar, Xanax ve bir dizi opiat türü ilaçları içerebilir.
Depresanlar, etkilerini GABA'nın kolaylaştırılmasını ve glutamaterjik veya monoaminerjik aktivitenin inhibisyonunu içeren bir dizi farklı farmakolojik mekanizma yoluyla uygularlar. Diğer örnekler, vücut içindeki elektrik sinyalini değiştiren kimyasallardır. Bunların en önemlileri bromürler ve kanal blokerleridir.

Depresanlar, aşağıdaki semptomları hafifletmek için tıbbi olarak kullanılır:

Kaygı
Yaygın anksiyete
Sosyal anksiyete
Panik ataklar
Uykusuzluk hastalığı
Obsesif kompulsif bozukluk
Nöbetler
Konvülsiyon
Depresyon

Ana maddeler: Alkollü içecek, Etanol ve Kan alkol içeriği
Genellikle "sert likör" olarak adlandırılan damıtılmış (konsantre) alkollü içecekler, biradan kabaca sekiz kat daha alkollüdür.
Alkollü bir içecek, birkaç bin yıldır psikoaktif bir ilaç olarak kullanılan bir anestezik olan ve alkol (kimyada etanol olarak da bilinir) içeren bir içecektir. Etanol hala insanlar tarafından kullanılan en eski eğlence uyuşturucusudur. Etanol tüketildiğinde alkol zehirlenmesine neden olabilir. Alkollü içecekler, vergilendirme ve üretimin düzenlenmesi için üç genel sınıfa ayrılır: biralar, şaraplar ve alkollü içkiler (damıtılmış içecekler). Yasal olarak dünyanın birçok ülkesinde tüketilmektedir. 100'den fazla ülke üretim, satış ve tüketimini düzenleyen yasalara sahiptir.
Yasal veya tıbbi amaçlar için zehirlenmeyi ölçmenin en yaygın yolu kan alkol içeriğidir (kan alkol konsantrasyonu veya kan alkol seviyesi olarak da bilinir). Genellikle  yüzde arasında alkol içinde kan ülkeye bağlı olarak, kan hacmi ya da kan kütlesi başına alkol kütlesi başına alkol kütle birimi cinsinden ifade edilir. Örneğin, Kuzey Amerika'da 0.10 g/dL'lik bir kan alkol içeriği 0.10 g/dL, her bir dL kan için 0.10 g alkol olduğu anlamına gelir (hacim başına kütle kullanılır).

Ana madde: Barbitürat
Barbitüratlar, ele almak için tasarlandıkları koşulları hafifletmede etkilidir (uykusuzluk, nöbetler). Aynı zamanda yaygın olarak onaylanmamış amaçlar için kullanılırlar, fiziksel olarak bağımlılık yaparlar ve aşırı doz için ciddi bir potansiyele sahiptirler. 1950'lerin sonlarında, birçok kişi barbitüratların sosyal maliyetinin tıbbi faydalardan daha ağır basmaya başladığını düşündüğünde, ikame bir ilaç için ciddi bir araştırma başlamıştır. Halen barbitürat kullanan çoğu insan, nöbetlerin önlenmesinde veya migren semptomlarından kurtulmak için hafif formda bunu yapmaktadır.

Ana madde: Benzodiazepin
Xanax (alprazolam) 2 mg tri-skor tabletler
Bir benzodiazepin (bazen halk dilinde "benzo"; sıklıkla "BZD" olarak kısaltılır), çekirdek kimyasal yapısı bir benzen halkasının ve bir diazepin halkasının kaynaşmasıyla üretilen bir ilaçtır. Bu tür ilk ilaç, klorodiazepoksit (Librium), Leo Sternbach tarafından yanlışlıkla keşfedilmiştir. 1955 yılında ve 1960 yılında hazır Hoffmann-La Roche da benzodiazepin pazarladığı, diazepam 1963 yılından bu yana (Valium).
Benzodiazepinler, nörotransmiter Gama aminobutirik asidin (GABA) GABA A reseptöründeki etkisini arttırır, bu da sedatif, hipnotik (uyku indükleyici), anksiyolitik (anti-anksiyete), antikonvülzan ve kas gevşetici özelliklere neden olur; birçok kısa etkili benzodiazepinin yüksek dozlarının uygulanan farmakolojisinde de amnezik-ayrışma eylemleri görülür. Bu özellikler benzodiazepinleri anksiyete, uykusuzluk, ajitasyon ve nöbetlerin tedavisinde faydalı kılar. Kas spazmları, alkol yoksunluğu ve tıbbi veya diş prosedürleri için premedikasyon olarak kullanılır. Benzodiazepinler kısa, orta veya uzun etkili olarak kategorize edilir. Kısa ve orta etkili benzodiazepinler uykusuzluk tedavisi için tercih edilir; anksiyete tedavisi için daha uzun etkili benzodiazepinler önerilir.
Genel olarak benzodiazepinler kısa vadede güvenli ve etkilidir, ancak bilişsel bozukluklar ve saldırganlık veya davranışsal disinhibisyon gibi paradoksal etkiler zaman zaman ortaya çıkar. Bir azınlıkta normal olarak beklenenin tersine ve aksine tepki gösterebilmektedir. Örneğin, bir benzodiazepin alımını takiben bir panik durumu önemli ölçüde kötüleşebilir. Uzun süreli kullanımı nedeniyle olumsuz psikolojik ve fiziksel etkileri konusunda endişeler tartışmalıdır ve benzodiazepinler tolerans, uzun süreli kullanımda fiziksel bağımlılık, bir sonraki kullanımının durdurulması üzerine yoksunluk sendromu ortaya çıkabilmektedir. Benzodiazepinlerin uzun süreli kullanımı ile ilişkili olumsuz etkiler nedeniyle, genel olarak benzodiazepinlerden çekilmesi, fiziksel ve zihinsel sağlığın iyileşmesine yol açar. Yaşlılar, hem kısa hem de uzun vadeli olumsuz etkilerden muzdarip olma riski altındadır.
Hamilelikte benzodiazepinlerin güvenliği ile ilgili tartışmalar vardır. Majör teratojenler olmamakla birlikte, az sayıda bebekte yarık damağa neden olup olmadıkları ve doğum öncesi maruz kalmanın bir sonucu olarak nörodavranışsal etkilerin ortaya çıkıp çıkmadığı konusunda belirsizlik devam etmektedir ve ayrıca yenidoğanlarda yoksunluk semptomlarına neden oldukları bilinmektedir. Benzodiazepinler aşırı dozda alınabilir ve tehlikeli derin bilinç kaybına neden olabilir. Bununla birlikte barbitüratlardan çok daha az toksiktirler ve alınan tek ilaç bir benzodiazepin nadiren ortaya çıkar; bununla birlikte alkol ve diğer merkezi sinir sistemi depresanları ile birleştirildiğinde toksisite ve ölümcül aşırı doz potansiyeli artar. Benzodiazepinler yaygın olarak yanlış kullanılır ve diğer istismar ilaçları ile birlikte alınır. Ek olarak, tüm benzodiazepinler, klinik uygulamada önemli olan Bira Listesi'nde listelenmiştir.

Ana madde: Esrar
Esrar genellikle kendi benzersiz kategorisinde veya hafif bir psikedelik olarak kabul edilir. Esrarda bulunan kimyasal bileşen tetrahidrokannabinol (THC), kas gevşemesi, sedasyon, azalmış uyanıklık ve daha az yorgunluk gibi birçok depresan etkiye sahiptir. Önceki açıklamaya zıt olarak, CB1 reseptörünün aktivasyonu kannabinoidler GABA, merkezi sinir sistemi depresanlarının tam tersi bir inhibisyona neden olur.

Ana madde: Opioid
Popüler yanlış kavrayışın aksine, opioidler klasik anlamda depresan değildir.  Merkezi sinir sistemini deprese ederler, ancak merkezi sinir sisteminin belirli bölgelerine de uyarıcı etkisi vardır. 'Depresan' terimine sadık kalmak için opioidler bu şekilde sınıflandırılamaz. Opioid agonistleri ve afyon türevleri için bunlar farklı şekilde sınıflandırılır. Analjezik veya narkotik bu ilaçları doğru bir şekilde tanımlar. Ancak yine de bunaltıcı eylemleri vardır.

Morfin
Eroin
Kodein
Hidrokodon
Oksikodon
Methadon

Alfa ve beta blokerleri (Carvedilol, Propranolol, Atenolol, vb.)
Antikolinerjikler (Atropin, Hiyosiyamin, Skopolamin, vb.)
Antikonvülzanlar (Topiramat, Karbamazepin, Lamotrijin vb.)
Antihistaminikler (Difenhidramin, Doksilamin, Prometazin, vb.)
Antipsikotikler (Haloperidol, Klorpromazin, Klozapin vb.)
Hipnotikler (Zolpidem, Zopiklon, Kloralhidrat, Eszopiklon, vb.)
Kas gevşeticiler (Baklofen, Fenibut, Karisoprodol, Siklobenzaprin, vb.)
Sedatifler (Gama-hidroksibutirat, vb.)

Birden fazla depresanı birleştirmek çok tehlikeli olabilir, çünkü merkezi sinir sisteminin depresif özelliklerinin doğrusal yerine katlanarak artması önerilmiştir. [ alıntı gerekli ] Bu özellik depresanları intihar durumunda kasıtlı doz aşımı için ortak bir seçenek haline getirir. Alkol veya benzodiazepinlerin normal eroin dozu ile birlikte kullanımı genellikle afyon bağımlılarında aşırı doz ölümlerinin sebebidir.

^ http://wordnetweb.princeton.edu/perl/webwn?s=depressant. Princeton WordNet. Retrieved 28 December 2013.
^[1]. IARD.org. International Alliance for Responsible
^[2] IARD.org. International Alliance for Responsible Drinking. Archived from the original on 4 May 2016. Retrieved 23 June 2016.
^http://www.undrugcontrol.info/images/stories/documents/generic-legislation-nps.pdf
^ Hájos, N.; Katona, I.; Naiem, S. S.; Mackie, K.; Ledent, C.; Mody, I.; Freund, T. F. (2000). "Cannabinoids inhibit hippocampal GABAergic transmission and network oscillations". European Journal of Neuroscience. 12 (9): 3239–3249. doi:10.1046/j.1460-9568.2000.00217.x. PMID 10998107.

Dermis, derinin epidermis ile deri altı doku arasında bulunan, bağ dokudan oluşan ve vücudu darbelere karşı koruyan katmanıdır. İki bölümden oluşur; epidermis ile bağlantılı üst kısmında bulunan papiller bölge ile daha kalın olan alt kısmında bulunan retiküler dermis. Dermis, epidermise bazal zar yoluyla sıkıca bağlıdır. Dermisin yapısal bileşenleri kollajen, elastik fibriller ve zemin maddesidir. Ayrıca içinde dokunma ve ısı hissi sağlayan mekanoreseptörler, kıl kökleri, ter bezleri, yağ bezleri, apokrin bezleri, lenf damarları ve kan damarları vardır.

İnsan derisinde dermis tabakasında dokunma, basınç, sıcaklık gibi faktörleri algılayan reseptörler bulunur. Temel deri reseptörleri Merkel diskleri, Meissner cisimciği, Pacinian cisimcikleri, Ruffini cisimcikleri ve serbest sinir uçlarıdır.

Dezenfektan, hareketsiz yüzeylerdeki mikroorganizmaları etkisiz hale getirmek veya yok etmek için kullanılan kimyasal madde veya bileşiktir.
Dezenfeksiyon tüm mikroorganizmaları, özellikle dirençli bakteri sporlarını mutlaka öldürmez; her türlü yaşamı öldüren aşırı fiziksel veya kimyasal bir süreç olan sterilizasyondan daha az etkilidir.
Dezenfektanlar genel olarak vücuttaki mikroorganizmaları yok eden antibiyotikler ve canlı doku üzerindeki mikroorganizmaları yok eden antiseptikler gibi diğer antimikrobiyal maddelerden ayrılır. Dezenfektanlar aynı zamanda biyositlerden de farklıdır. Biyositlerin amacı yalnızca mikroorganizmaları değil tüm yaşam formlarını yok etmektir.
Dezenfektanlar mikropların hücre duvarını yok ederek veya metabolizmalarına müdahale ederek çalışırlar. Aynı zamanda bir temizlik şeklidir ve yüzeydeki patojenik mikroorganizmaların miktarını azaltmak için fiziksel veya kimyasal yöntemlerin kullanıldığı süreç olarak tanımlanabilir.
Dezenfektanlar aynı zamanda deri ve mukoza zarındaki mikroorganizmaları yok etmek için de kullanılabilir; zira tıp sözlüğünde tarihsel olarak bu kelime basitçe mikropları yok ettiği anlamına gelir.
Sterilizatörler hem temizleyen hem de dezenfekte eden maddelerdir. Dezenfektanlar antiseptiklerden daha fazla mikrop öldürür.
Dezenfektanlar hastanelerde, diş muayenehanelerinde, mutfaklarda ve banyolarda bulaşıcı organizmaları öldürmek için sıklıkla kullanılır. Sanitizerler, dezenfektanlarla karşılaştırıldığında hafiftir ve çoğunlukla insanlarla temas eden şeyleri temizlemek için kullanılırken, dezenfektanlar konsantre olup zemin ve bina çevresi gibi yüzeyleri temizlemek için kullanılır.
Bakteriyel endosporlar dezenfektanlara karşı çok dirençlidir. Ancak bazı mantarlar, virüsler ve bakterilerin de dezenfektanlara bir miktar dirençlidir vardır.

Atık su arıtımında, klor,  ultraviyole(UV) radyasyon veya ozonlama ile bir dezenfeksiyon adımı, örneğin atık sudan patojenlerin uzaklaştırılması için üçüncül arıtma olarak dahil edilebilir. Örneğin, vücudun temas ettiği bir nehre veya denize boşaltılacaksa. rekreasyon uygulamaları yapılmaktadır (Avrupa) veya golf sahalarını sulamak için yeniden kullanılmaktadır (ABD).
Sanitasyon sektöründe atık akıntılarının, kanalizasyon çamurunun veya dışkı çamurunun dezenfeksiyonu için kullanılan alternatif bir terim sanitasyondur.
Sanitasyon sektöründe atık akıntılarının, kanalizasyon çamurunun veya dışkı çamurunun dezenfeksiyonu için kullanılan alternatif bir terim sanitasyondur
Dezenfeksiyon (Fransızca: desinfection): Ortamdaki bakteri endosporları dışında kalan patojen mikroorganizmaların öldürülmesi veya üremelerinin durdurulması işlemidir. Sterilizasyon ortamdaki patojen olan ya da olmayan tüm mikroorganizmaların yok edilmesidir.
Sağlıklı olduğu halde mikrop taşıyanların çokluğu ve bulaşıcı hastalıkların belirsiz biçimlerinin sıklığı nedeniyle dezenfeksiyonun etkisi kısıtlıdır. Dezenfeksiyon özellikle dolaysız ve büyük bulaşmaları sınırlar.
Dezenfektanların etki biçimi, ışık, ateş ve kostikler (sönmemiş kireç) gibi fiziksel ya da mekaniktir. Ancak yaygın dezenfektanlar, kimyasal maddelerdir. Bunlar üç değişik biçimde kullanılabilir.

Gaz halde (formol buharı,klor, kükürt dioksit, etilen oksit)
Sıvı halde (fenol, krezilol, klorofenol, bakır sülfat, demir sülfat, demir permanganat, oksijenli su, tentürdiyot)
Katı ya da kıvamlısıvı halde (Kireç, kalsiyum klorür, trioksimetilen)
Dezenfektanlar genel olarak kuvvetli zehirlerdir; bu yüzden ancak belirli koşullarda uygulanır. Dezenfekte edilen ürünler; doğrudan insan tarafından tüketilecek ya da kullanılacaksa dezenfektan artıklarının denetlenmesi gerekir.

Dezenfeksiyon ya hastalık sırasında ya da hastalık sonrasında uygulanır. Yalnız hastaya, onun dokundugu nesnelere, çamaşırına, tükürdüğüne, dışkısına değil, onu tedavi eden personele, ziyaret eden kişilere, yattığı odaya, eşyaya, duvarlara ve döşemeye de uygulanmalıdır. Kapalı yerlerin dezenfeksiyonu ya buharla (formol, sülfür anhidrit, klor) ya da püskürtülebilecek antiseptik eriyikle (Javel suyu, süblime, asit fenik vb.) yapılır. Eşyaların dezenfeksiyonu genellikle buharla ya da kuru ısıyla çalışan eütvlerle ya da dezenfektan gazlarla yapılır. Bildirilmesi zorunlu hastalıklarda (tularemi,besin zehirlenmeleri ve tetanos dışında)dezenfeksiyon zorunludur.

Tarımda ise, toprak dezenfeksiyonu bir tarım bitkisinde hastalık yapabilecek organizmaları yok etme amacına yöneliktir. Bu organizmalar hayvansal olabileceği gibi (böcekler,nematotlar) bitkisel de olabilir (mantarlar, yabancıl ot tohumları). Tam bir dezenfeksiyon için su buharı veya çok yönlü etkiye sahip kimyasal maddeler kullanılır. Maliyeti çok yüksek olduğundan ancak bahçe tarımında uygulanır. Yalnız birkaç türü hedef alan ve genellikle ekim karıkları boyunca yapılan sınırlı dezenfeksiyon, daha ucuz koruma araçları kullanılarak duyarlı bitkilere ya da bazı asalakların önemli ölçüde çoğalması halinde uygulanır.

Klor ile dezenfeksiyon yöntemi

Diş macunu, içerisinde bol miktarda flor ve kalsiyum içeren bir diş temizleme ürünüdür. Macunumsu bir kıvamda ve değişik aromalarda olabilir ancak genellikle mentollü yani nane aromalıdır. Kökeni misvak bitkisinin diş temizleyici özelliğine dayanır.
Arkeologlar, insanların binlerce yıldır ağız hijyeni uyguladıklarına dair pek çok sayıda kanıt bulmuşlardır. MÖ 5000'de Mısırlılar, öküz toynaklarının toz külleri, mür (reçine), toz haline getirilmiş yanmış yumurta kabukları ve ponza taşı içeren bir diş tozu kullanmışlardır. İçeriği kayıt edilen ilk diş tozu yine Mısırlılar tarafından MS 4. yüzyılda geliştirilmiştir. 18. yüzyılda diş tozlarının kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. 19. yüzyılın başlarında ise tozu macuna çevirmek, hoş tat vermek ve macunun kurumasını önlemek amacıyla gliserin eklenmiştir. 1890'larda günümüz diş macunu tüplerine benzer bir tüp kullanımına geçilmiştir. Diş macunları, 1900'lerin başında geleneksel sabun ve aşındırıcı modelden, kalsiyum florür ve daha sonra sodyum florür gibi kimyasallar içeren yeni 'modern' diş macunlarına doğru değişmiştir. 1914 yılında sodyum florür içeren diş macunu fikri ortaya atılmıştır. 1955 yılında Procter & Gamble şirketi tarafından piyasaya sürülen Crest isimli diş macununun tüm Amerika pazarında satılan ilk florür içeren diş macunu olduğu bilinmektedir.

Diş fırçası
Diş hekimi
Diş
Diş anatomisi

Dozaj formları (birim doz olarak da bilinir), belirli bir konfigürasyonda (örneğin bir kapsül kabuğu gibi) belirli bir aktif bileşen ve aktif olmayan bileşenlerin (yardımcı maddeler) belirli bir karışımı ile kullanım için pazarlandıkları formdaki farmasötik ilaç ürünleridir ve belirli bir doza paylaştırılır. Örneğin, iki ürün her ikisi de amoksisilin olabilir, ancak biri 500 mg kapsül içinde ve diğeri 250 mg çiğnenebilir tablet içindedir. Birim doz terimi, bazen FDA'nın birim doz "paketleme" veya "dağıtma" olarak ayırt etmesine rağmen, (özellikle her ilaç ürünü ayrı ayrı paketlendiğinde) tekrar kullanılamayan ambalajlamayı da içerebilir.  Bağlama göre, çoklu (birim) doz, birlikte paketlenmiş farklı ilaç ürünlerine veya birden fazla ilaç ve/veya doz içeren tek bir ilaç ürününe atıfta bulunabilir. Dozaj formu terimi, bazen sadece bir ilaç ürününün oluşturucu ilaç maddesinin/maddelerinin ve bunların içerdiği herhangi bir karışımın farmasötik formülasyonuna atıfta bulunabilir, bunun ötesinde hususlar göz önüne alınmaz (sonuçta kapsül, yama gibi bir tüketim ürünü olarak nasıl yapılandırıldığı gibi). Biraz belirsiz sınırları ve bu terimlerle ve farmasötik endüstrisindeki bazı değişkenleri ve nitelikleri tanımlamaması nedeniyle, bir başkasının terimin kullanımına aşina olmayan biriyle görüşürken dikkatli olunması tavsiye edilir.
Uygulama yöntemine/yoluna bağlı olarak, dozaj formları birkaç türde gelir. Bunlar, pek çok türde sıvı, katı ve yarı katı dozaj formlarını içerir. Yaygın olarak kullanılan dozaj formları, hap, tablet veya kapsül, içecek veya şurup ve diğerleri ya da bitki veya yiyecek gibi doğal veya bitkisel formları içerir. Özellikle, ilaç dağıtımı için uygulama yolu (ROA), söz konusu maddenin dozaj formuna bağlıdır. Sıvı bir dozaj formu, uygulama veya tüketim amaçlı bir ilaç veya ilaç olarak kullanılan bir kimyasal bileşik dozunun sıvı formudur.
Farklı tıbbi durumlar, farklı uygulama yollarını garanti edebildiğinden, belirli bir ilaç için çeşitli dozaj formları bulunabilir. Örneğin, kalıcı mide bulantısı, özellikle kusmayla, bir oral dozaj formu kullanmayı zorlaştırabilir ve bu durumda, bunun yerine inhalasyonal, bukkal, dilaltı, burun, fitil veya parenteral gibi alternatif bir yolun kullanılması gerekebilir. Ek olarak, kimyasal stabilite veya farmakokinetik gibi çeşitli faktörlerle ilgili sorunlar olabileceğinden, belirli ilaç türleri için özel bir dozaj formu gerekebilir. Bir örnek olarak, insülin oral yoldan verilemez çünkü bu şekilde uygulandığında, kan akışına ulaşmadan önce gastrointestinal kanalda (GIT) yoğun şekilde metabolize edilir ve bu nedenle terapötik hedef hedeflerine yeterince ulaşamayabilir. Parasetamol gibi bir ilacın oral ve intravenöz dozları aynı sebepten farklı olacaktır.

Hap, yani tablet veya kapsül şurupları
Bukkal, dil altı veya ağızda parçalananlar gibi özel tabletler
İnce film (örneğin, Listerine Pocketpaks )
Sıvı çözelti veya süspansiyon (örneğin, içecek veya şurup )
Toz veya sıvı veya katı kristaller
Doğal veya bitkisel, tohum veya yiyecek çeşitleri (örneğin, " Space Cake " de bulunan esrar
Macunlar (örneğin, Diş Macunu)

Merhem
Sıvı çözelti

Aerosol
Soluk aldırma cihazı
Nebulizatör
Tüttürmek
Vaporizatör

İntradermal (ID)
Derialtı (SC)
İntramüsküler (IM)
İntraossöz (IO)
İntraperitoneal (IP)
İntravenöz (IV)

Krem, jel, liniment veya balsam, losyon veya merhem vb.
Kulak damlası (otik)
Göz damlası (oftalmik)
Deri yama (transdermal)
Vajinal halkalar
Dermal yama
Toz / talk

Vajinal (örneğin, duş, peser vb )
Rektal
Üretral fitiller
Nazal fitiller

Farmakolojik Tedavi Yönlendirmelerinin Sınıflandırılması
İlaç teslimi
İdare yolu
İlaç paketleme

 Wikimedia Commons'ta Dozaj formu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Gelişimden Gelen Dozaj 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dudak kremi veya dudak balsamı, çatlamış veya kuru dudakları, açısal cheilitis, stomatitis veya soğuk yaraları nemlendirmek ve rahatlatmak için dudaklara topikal olarak uygulanan mum benzeri bir maddedir. Dudak kremi genellikle balmumu veya karnauba mumu, kafur, setil alkol, lanolin, parafin ve petrolatum içerir. Bazı çeşitler boya, tat, koku, fenol, salisilik asit ve güneşten koruyucular içerir.

Dudak balsamının birincil amacı, dudaklardaki nemi kapamak ve dış etkenlerden korumak için dudak yüzeyinde tıkayıcı bir tabaka sağlamaktır. Kuru hava, soğuk sıcaklıklar ve rüzgârın tümü, vücuttan nem çekerek cilt üzerinde kuruma etkisine sahiptir. Dudaklar özellikle korunmasızdır, çünkü cilt çok incedir ve bu nedenle genellikle kuruluk belirtileri gösteren ilk kişilerdir. Mumlar ve petrol jölesi gibi tıkayıcı maddeler nem kaybını önler ve dudak rahatlığını korurken aromalar, renklendiriciler, güneşten koruyucular ve çeşitli ilaçlar ek, ek yararlar sağlayabilir.
Dudak kremi, parmağınızı dudaklara uygulamak için kullanıldığı yerlerde ya da doğrudan uygulanabileceği bir ruj tarzı tüpte uygulanabilir.
Dudak kremi ilk olarak 1880'lerde Charles Browne Fleet tarafından pazarlandı. Dudak balsamının Fleet tarafından piyasaya sürülmesinden 40 yıl önce, Lydia Maria Child, popüler kitabı The American Frugal Housewife'da kırılmış dudaklar için bir tedavi olarak cerumen'i önerdi.

Burt's Bees
Blistex
Carmex
ChapStick
Labello
Bonne Bell
Lypsyl
EOS

Duyarsızlaştırma tıpta, bir organizmanın bir maddeye veya uyaranlara karşı olan negatif reaksiyonunu azaltmak veya ortadan kaldırmak için uygulanan bir yöntemdir.
Farmakolojide, ilacın duyarsızlaştırılması ile "ilaç toleransı" eşdeğerdir. İlaç toleransı terimi, deneklerin bir ilacın tekrarlanan dozlarının uygulanmasını takiben gelişen tepkilerinin (pozitif veya negatif) daha genel bir kavramını ifade eder.

Örneğin, diyabetli bir kişi, tam bir doz bir sığır insülini aldığında kötü bir alerjik reaksiyon geliştiriyorsa, o insana ilk başta çok az miktarda sığır insülini verilir, o kadar küçük dozda verilir ki, kişide hiçbir olumsuz reaksiyon gelişmez ya da çok sınırlı semptomlar oluşur. Bir süre boyunca, kişiye tam dozu alana kadar giderek artan dozlar verilir. Bu, vücudun tam doza alışması ve sığır kaynaklı insüline karşı alerjik reaksiyona girmemesi için bir yöntemdir.
Geçici bir duyarsızlaştırma yöntemi, bir bireye IgE aracılı bir yanıt oluşturacak kadar ama hastada anafilaksi gelişmesi durumunda da hastanın yeniden diriltilebilmesine  olanak tanıyacak kadar bir küçük dozda allerjen uygulanması ile yapılır; Bu yaklaşım, IgE'nin henüz belirlenememiş mekanizmalar yoluyla oluşturduğu, aşırı hassas IgE yanıtını geçersiz kılar.
Gıda alerjileri için duyarsızlaştırma yaklaşımları genellikle araştırma aşamasındadır ve aşağıda listelenen yöntemleri içerirler;[1]26 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oral immunoterapi, az miktarda (genellikle fırınlanmış) yemek yiyerek tolerans oluşturmak
Dilaltı immunoterapi, dil altında küçük bir damla süt veya yumurta beyazı yerleştirmeyi içeren yöntemi;
epikütan immünoterapi; Deri altına alerjik gıdaların enjekte edilmesi
monoklonal anti-IgE antikorları; Vücudun bir alerjik reaksiyon üretme kapasitesini spesifik olarak azaltan monoklonal anti-IgE antikorlarının kullanımı.
Çin bitkisel formülasyonu, FAHF-2, fıstık alerjisinde halihazırda incelenmekte olan bir başka spesifik olmayan yaklaşım
probiyotik kullanımı;
helmintik tedavi;
toll benzeri reseptör 9 (TLR9)'u  bastıran için bir ilaç; ve
eozinofilik özofajiti tedavi etmek için mepolizumab.

Duygudurum dengeleyici, bipolar bozukluk ve bipolar şizoaffektif bozukluk türü gibi yoğun ve sürekli duygudurum değişiklikleri ile karakterize duygudurum bozukluklarını tedavi etmek için kullanılan psikiyatrik ilaçtır.

Duygudurum dengeleyiciler en çok bipolar bozukluğun tedavisiyle bilinirler, ruh halinin maniye (veya hipomaniye) ve depresyona kaymasını önlerler. Duygudurum dengeleyiciler, bipolar tip olduğunda şizoaffektif bozuklukta da kullanılır.

Lityum – Lityum, ABD FDA tarafından onaylanan ilk ve tedavide hala popüler olan "klasik" duygudurum dengeleyicidir. Lityum düzeylerinin terapötik aralıkta kalmasını sağlamak için terapötik ilaç izlemesi gereklidir.

"Duygudurum dengeleyiciler" olarak tanımlanan birçok ajan da antikonvülsanlar olarak sınıflandırılır. "Antikonvülzan duygudurum dengeleyiciler" terimi bazen bunları bir sınıf olarak tanımlamak için kullanılır.

Valproat
Lamotrijin
Karbamazepin
Gabapentin ve topiramat gibi çeşitli diğer antikonvülzanların duygudurum düzenleyici olarak kullanımını desteklemek için yeterli kanıt yoktur.

Bazı atipik antipsikotiklerin (aripiprazol, asenapin, kariprazin, lurasidon, olanzapin, paliperidon, ketiapin, risperidon ve ziprasidon) de duygudurum dengeleyici etkileri vardır ve bu nedenle psikotik semptomlar olmadığında bile yaygın olarak reçete edilir.

 Wikimedia Commons'ta duygudurum dengeleyici ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Eczacı, ilaçların bileşenleri, etkileri, etki mekanizmaları, uygun ve etkili kullanımları konusunda uzmanlaşmış sağlık profesyonelidir. Eczacı, ilaçların etki mekanizması hakkındaki bilgilerini kullanarak ilaçlardan maksimum fayda, minimum yan etki elde etmek ve ilaç etkileşimlerinden kaçınmak için nasıl kullanılmaları gerektiğine hakimdir. Eczacılar, ilaçların biyokimyasal mekanizmalarını ve etkilerini, ilaç kullanımlarını, tedavi edici rollerini, yan etkilerini, olası ilaç etkileşimlerini ve izleme parametrelerini öğrenmek için üniversite veya yüksek lisans düzeyinde eğitim alırlar. Eczacılar bu uzmanlık bilgisini yorumlar ve hastalara, doktorlara ve diğer sağlık hizmeti sağlayıcılarına iletir.
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun eczane ve eczacılık hakkındaki yönetmeliğine göre eczacı, ''Hastalıkların teşhis ve tedavisi ile hastalıklardan korunmada kullanılan tabii ve sentetik kaynaklı ilaç hammaddelerinden değişik farmasötik tipte ilaçların hazırlanması ve hastaya sunulması; ilacın analizlerinin yapılması, farmakolojik etkisinin devamlılığı, emniyeti, etkililiği ve maliyeti bakımından gözetimi; ilaçla ilgili standardizasyon ve kalite güvenliğinin sağlanması ve ilaç kullanımına bağlı sorunlar hakkında hastaların bilgilendirilmesi ve çıkan sorunların bildiriminin yapılmasına ilişkin faaliyetleri yürüten sağlık hizmetini'' gerçekleştirir.
Diğer lisans gerekliliklerinin yanı sıra, bazı farklı ülkeler eczacıların Eczacılık Lisansı (BPharm, Bachelor of Pharmacy), Eczacılık Yüksek Lisansı (MPharm, Master of Pharmacy) veya Eczacılık Doktoru (PharmD, Doctor of Pharmacy) derecelerine sahip olmasını şart koşmaktadır.
Dünyadaki en yaygın eczacı pozisyonları, eczane eczacısı, hastane eczacısı ve klinik eczacıdır. Çoğu ülkede meslek, mesleki düzenlemeye tabidir. Bazı ülkelerde yasal uygulama kapsamına bağlı olarak eczacılar bazı yetki alanlarında reçete yazılmasına ve belirli ilaçların uygulanmasına (örneğin aşılar) katkıda bulunabilir. Eczacılar ayrıca endüstride medikal müdür, farmakovijilans uzmanı vb. olarak, araştırma, akademi, formülasyon yönetimi, ordu ve hükûmet dahil olmak üzere çeşitli başka ortamlarda da çalışabilirler.

Tarihsel olarak eczacıların bir sağlık profesyoneli olarak temel rolü, hastalara reçete edilen ilaçları kontrol etmek ve doktorlara dağıtmaktı. Günümüzde dünyadaki eczacıların rolü, hastalara ve sağlık hizmeti sağlayıcılarına ilaçların seçimi, dozajları, etkileşimleri ve yan etkileri hakkında tavsiyelerde bulunmaya ve reçeteyi yazan doktor ile bir hasta arasında aracı görevi görmeye evrilmiştir. Eczacılar, ilaçların güvenli ve etkili kullanımını sağlamak için hastaların sağlığını ve hastalığın ilerleyişini izler. Eczacılar yapma ilaç (majistral) hazırlama pratiği yapabilir; bununla birlikte artık birçok ilaç, ilaç firmaları tarafından standart bir dozaj ve ilaç dağıtım sistemiyle üretilmektedir. Bazı hukuk sistemlerinde, eczacıların ya bağımsız olarak kendi yetkisiyle ya da üzerinde anlaşılmış bir protokol üzerinde anlaşmaya varılması yoluyla birincil bakım doktoru ile işbirliği halinde reçete yazma yetkisi vardır.
Türkiye'de ise eczacıların reçete yazma yetkisi yoktur; bu yetki sadece hekim, diş hekimi ve veteriner hekimlere mahsustur.
Artan sayıda ilaç tedavisi, yaşlanan ancak daha bilgili ve talepkâr nüfus ve sağlık sisteminin diğer alanlarındaki eksiklikler, eczacının klinik danışmanlık becerilerine olan talebi arttırıyor gibi görünmektedir. Eczacıların şu anda başlıca Amerika olmak üzere dünyada üstlendiği en önemli rollerden biri farmasötik bakımdır. Farmasötik bakım, sonuçları iyileştirmek için hastalar ve hastalık durumları, ilaçlar ve her birinin yönetimi için doğrudan sorumluluk almayı içerir. Farmasötik bakımın birçok faydası vardır: ilaç hatalarının azalması; ilaç yönetiminde artan hasta uyuncu; hipertansiyon ve diğer kardiyovasküler hastalık risk faktörleri dahil olmak üzere daha iyi kronik hastalık durumu yönetimi; güçlü eczacı-hasta ilişkisi; ve tıbbi bakımın uzun vadeli maliyetlerinin azalması.
Eczacılar, sağlık sorunları olan hastalar için genellikle ilk temas noktasıdır. Bu nedenle eczacılar, hastalardaki ilaç yönetimini değerlendirmede ve hastaları hekimlere sevk etmede önemli bir role sahiptir. Bu roller şunları içerebilir, ancak bunlarla sınırlı değildir:

İlaç yönetimlerinin gözden geçirilmesi ve izlenmesi dahil olmak üzere klinik ilaç yönetimi
Teşhis edilmemiş veya teşhis edilmiş durumları olan hastaların değerlendirilmesi ve klinik ilaç yönetimi ihtiyaçlarının belirlenmesi
Böbrek ve karaciğer yetmezliğinde ilaçların dozlanması gibi hastalık durumlarının özel olarak izlenmesi (Klinik eczacılık)
İlaçları birleştirmek
Farmasötik bilgi sağlamak
Hastalara genel rahatsızlıklar ve hastalık durumlarının tavsiye ve tedavisi dahil olmak üzere sağlık izleme ve tavsiyelerini sağlamak
Eczane teknisyenlerini ve diğer personeli denetlemek
Reçeteyle satılan ilaçların gözetimi
Reçetesiz satılan ilaçlar hakkında danışmanlık sağlayıp bu ilaçları karşılama
Hastalar ve diğer sağlık hizmeti sağlayıcıları için optimum ilaç kullanımı konusunda eğitim ve danışmanlık (örneğin akılcı ilaç kullanımı, aşırı ilaç tedavisinden kaçınma vb.)
Gerekirse diğer sağlık uzmanlarına yönlendirmeler
Farmakokinetik değerlendirme
İlaç formülleri oluşturmak
İlaç geliştirme için klinik deneyler tasarlamak
Güvenli ilaç politikaları geliştirmek için federal, eyalet veya yerel düzenleyici kurumlarla çalışmak
İlaç tedarikine yönlendiren semptom değerlendirmesi ve toplum temelli sağlık sorunları için yaşam tarzı tavsiyeleri (örneğin, soğuk algınlığı veya sigarayı bırakma)

Eczacılık eğitiminin, eczacı lisansının ve sürekli eğitimin rolü ülkeden ülkeye ve ülkelerdeki bölgeler arasında değişir. Çoğu ülkede, eczacılar bir eczacılık fakültesinde veya ilgili kurumda bir üniversite diploması almalı ve/veya diğer ulusal/yerel kredilendirme gereksinimlerini karşılamalıdır. Pek çok bağlamda, öğrenciler ilk önce meslek öncesi (lisans) kurslarını tamamlamalı, ardından eczacılıkta bir derece elde etmek için yaklaşık dört yıllık profesyonel akademik öğrenimi (PharmD) tamamlamalıdır. Avrupa Birliği'nde eczacıların MPharm derecesine sahip olmaları gerekir, bu pratik yapmak istedikleri başka herhangi bir AB ülkesinde mesleki ve dil sınavlarına kadar pratik yapmalarına izin verir. Eczacılar farmakoloji, farmakognozi, kimya, organik kimya, biyokimya, farmasötik kimya, mikrobiyoloji, eczacılık uygulamaları (ilaç etkileşimleri, ilaç izleme, ilaç yönetimini kapsar), farmasötik teknoloji, eczacılık etiği ve deontolojisi, patofizyoloji, fizyoloji, anatomi, farmakokinetik, farmakodinamik, ilaç salınımı, ilaç metabolizması, farmasötik bakım alanlarında eğitim almaktadır. Bunlara ek olarak eğitim bu derslerin laboratuvarlarda pratikleri, hastalık durumu yönetimi, terapötikler ve reçetelemeyi (belirli bir hasta için en uygun ilacın seçilmesini) de kapsayabilir.
Eczacılar mezun olduktan sonra eğitim aldıkları alanlarda çeşitli ilaçları dağıtma yetkisine sahiptirler.

Almanya'da eğitim ve öğretim, her biri eyalet sınavıyla biten üç bölüme ayrılmıştır:

Üniversite: Temel çalışmalar (en az dört dönem)
Üniversite: Ana çalışmalar (en az dört dönem)
Serbest Eczane / Hastane Eczanesi / Endüstri: Pratik eğitim (12 ay, serbest eczacılıkta 6 ay)
Üçüncü bölüm incelemesinden sonra, birinin eczacılık alanında çalışması için "kayıtlı eczacı" ruhsatı alması gerekir. Bugün birçok eczacı, kamu eczanelerinde çalışmaktadır. Adexa ve işveren birliklerinin iş sözleşmesi uyarınca ödemeleri yapılmaktadır.

2014 yılında Birleşik Devletler İşgücü İstatistikleri Bürosu çalışan 297.100 Amerikan eczacı olduğunu açıkladı. 2024 yılına kadar bu sayının %3 artması bekleniyor. Bu eczacıların çoğunluğu (%65) perakende satış ortamlarında, çoğunlukla maaşlı, bazıları ise serbest meslek sahibi olarak çalışmaktadır. Yaklaşık %22'si hastanelerde, geri kalanı ise çoğunlukla posta siparişi veya İnternet eczanelerinde, ilaç dağıtımcılarında, doktor muayenehanelerinde ve Federal Hükûmette çalışmaktadır.
Artık mezun olan tüm eczacıların eczacılık uygulamaları yapması için Kuzey Amerika Eczacı Ruhsat Sınavına (NAPLEX) girmeye hak kazanmadan önce Eczacılık Doktoru (PharmD) derecesi almaları gerekmektedir. Buna ek olarak, eczacılar eyaletten eyalete pratik yapmak için eyalet düzeyindeki içtihat sınavlarına tabidir.

Bir eczacılık doktora programına kabul, belirli ön koşulların tamamlanmasına veya transfer edilebilir bir lisans derecesi elde edilmesine bağlıdır. Eczacılık okulu, en az bir yıllık pratik deneyim içeren dört yıllık yüksek lisans okuludur (hızlandırılmış Eczacılık Okulları Ocak'tan Ocak'a kadar sürer ve sadece 3 yıldır). Mezunlar, mezun olduklarında Eczacılık Doktorası (PharmD) alırlar. Çoğu okul, öğrencilerin PharmD programına girmeden önce Eczacılık Fakültelerine Giriş Sınavı PCAT'a girmelerini ve fen bilimleri, matematik, kompozisyon ve beşeri bilimlerdeki 90 kredilik üniversite dersini tamamlamalarını ister. Büyük kabul gereksinimleri ve alanın oldukça rekabetçi doğası nedeniyle, çoğu eczacılık öğrencisi bir eczacılık okuluna girmeden önce lisans derecesini tamamlar.

Olası ön koşullar:
Teorik dersler almanın yanı sıra, mezun olmadan önceki ek gereksinimler; belirli bir süre hastanelerde, kliniklerde ve perakende satışta çalışma gibi toplum hizmetlerini içerebilir.
Eğitimin tahmini zaman çizelgesi: 4 yıl lisans + 4 yıl doktora + 1-2 yıl ihtisas + 1-3 yıl üst ihtisas = 8-13 yıl
Eczacılık doktorası yani PharmD (geleneksel olmayanlar hariç, örnek: başka bir ülkeden bir lisans transferi), Ulusal Eczacılar Birliği (NABP) tarafından Kuzey Amerika Eczacı Ruhsat Sınavı'na (NAPLEX) girilmesini uygun kabul edilen tek derecedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde daha önce eczacılıkta 5 yıllık bir lisans eğitimi vardı. ABD'de eczacılık lisans mezunları için yarı zamanlı, hafta sonu veya çevrimiçi programlar aracılığıyla geleneksel olmayan doktora programları sunan 10 üniversite bulunmaktadır. Bunlar, Eczacılık Eğitimi Akreditasyon Konseyi (ACPE) tarafından tamamen akredite edilmiş progra

Eczane, Türk Dil Kurumunun sözlüğünde ilaçların yapıldığı ve satıldığı yer olarak tanımlanmaktadır. Eczane kelimesi Arapça 'Ecza' ve Farsça 'hane' kelimelerinin birleşiminden oluşmuş ve zamanla evrimleşerek eczane olarak kısalmıştır. Eczanede bir eczacı, tıbbi reçetelerin yerine getirilmesini denetler, hastalara reçeteli ve reçetesiz ilaçlar, sağlık sorunları ve sağlıklı yaşam sorunları hakkında danışmanlık verer. Eczane tıbbın farmakoloji ve eczacılık bölümüne dahildir.
Aynı şekilde, birçok eczane artık tasarım olarak daha çok süpermarkete benziyor. İlaçlara ve reçetelere ek olarak, çoğu eczaneler artık kozmetik, kişisel bakım ürünleri, şekerlemeler, besin takviyesi, elektronik ürünler, tıbbi cihazlar gibi çeşitli ek ürünler satıyor ve fotoğraf işleme hizmetleri sağlıyor.

Osmanlı döneminde Fenn-i saydalâni veya fenn-i ispençiyari denilmekteydi. Müslümanlar, tarihte ilk resmi eczaneleri daha 708'de, el-Mansur'un hükümdarlığı döneminde kurdular. 9. yüzyıldan itibaren, askeri, sağlık alanlarına ait olanları da dahil bütün eczaneler, resmi denetlemeye tabi tutuluyordu. Her şehirde (belde) yeni eczacıları imtihan eden ve onlara lisans veren, eczacıların bir şefi vardı. Bu eczaneler, bizzat sağlık zabıtası memurları tarafından muntazam şekilde sürekli denetlenirlerdi. Türkiye'de ise açılan ilk eczanelerden biri olan Eczane-i Hamdi Ahmet Hamdi Bey tarafından 1890 yılında açılmıştır.
Modern eczaneler, 5 yıllık eczacılık fakülterinden mezun olarak eczacı unvanı almış kişilerce açılabilir. Eczanelerin ruhsatları sağlık müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığının sorumluluğundadır. Bir eczanenin kullanım alanı 35 metrekareden küçük olamaz. Zemini yanmaz ve temizlemesi kolay bir madde ile kaplanması gerekir. Bir eczanede izin verilen giriş kapısı sayısı 1 ile sınırlıdır. Herhangi bir ilçede 2 veya daha fazla eczane varsa nöbet düzenlenir. Nöbet listeleri eczacı odaları tarafından düzenlenir. Eczaneler ilaç satılmasına ruhsat verilen dükkânlardır. Eczanelerde eczacılara yardım eden kişilere Eczane Teknisyeni (eczacı kalfası) denir. Eczaneler özel ve kamu kurumları (Bağ-Kur, SSK, Emekli Sandığı) ile özel anlaşmalar yapabilir ve bu kurumlara bağlı olanların ilaçlara ulaşmasına imkan sağlarlar.

Türk Eczacıları Birliği

Elektrofizyoloji, vücuttaki merkezi sinir sistemi ve beyindeki sinir hücrelerinin elektrik hareketlerini inceleyen bilim dalı. İnsan ve hayvan deneyleri aracılığıyla, elektrod uçlarının hücre zarı içine ya da dışına yaklaştırılmasıyla ölçümler yapılmasına dayanır. Kafa dışına yerleştirilen elektrodlarla yapılan ölçümlere Elektroensefalografi (EEG) adı verilir.
Tek iyon kanalları proteinlerinden kalp gibi tüm organlara kadar çok çeşitli ölçeklerde voltaj değişikliklerinin, elektrik akımının veya manipülasyonların ölçümlerini içerir. Sinirbilimde, nöronların elektriksel aktivitesinin ve özellikle aksiyon potansiyeli aktivitesinin ölçümlerini içerir. Sinir sisteminden gelen büyük ölçekli elektrik sinyallerinin elektroensefalografi gibi kayıtlarına elektrofizyolojik kayıtlar da denilebilir. Elektrodiagnoz ve tıbbi izleme için faydalıdırlar.

Emülsiyon veya Türkçe adıyla sıvı asıltı, birbiri içinde çözünmeyen iki sıvının karışımıdır. Bir sıvı (dağılan faz), öbürünün (dağınılan faz) içinde dağılmış durumdadır. Emülsiyon oluşma sürecine emülsifikasyon denir. Bir emülgatör (emülsifikatör, emülsifiyer veya emüljen olarak da bilinir) bir emülsiyonu kararlı kılan, genelde sürfaktan özellikli bir maddedir.
Gündelik yaşamdaki emülsiyonların çoğu, yağ/su emülsiyonudur, örneğin, tereyağ, margarin, süt, krema. Tereyağ ve margarinde su damlacıkları yağ ile çevrilidir (yağ içinde su emülsiyonu); süt ve kremada ise yağ damlacıkları su ile çevrilidir (su içinde yağ emülsiyonları). Başka emülsiyon örnekleri olarak fotoğraf filminin ışığa duyarlı yüzü, metal kesmede kullanılan kesici sıvı ve magma sayılabilir. Bazı magma türlerinde NiFe kürecikleri sıvı silikatlardan oluşmuş sürekli bir faz içinde dağılmıştır.
Emülsiyonlar genelde bulanık görünüşlü olur çünkü emülsiyon içinden geçen ışık, çok sayıda faz arayüzünden (iki faz arasındaki sınıra arayüz denir) geçerken saçılır.
Emülsiyonlar kararlı değildir ve kendiliğinden oluşmazlar. Emülsiyon oluşumu için karıştırma, çalkalama, homojenizasyon veya spreyleme gibi bir işlemle karışıma enerji vermek gerekir. Zaman içinde, emülsiyonu oluşturan fazların kararlı hallerine geri dönme eğilimi vardır. Yüzey etkin bileşikler (sürfaktanlar) emülsiyonların kinetik kararlılığını artırırlar, öyle ki emülsiyonlar bir kere oluştuktan sonra yıllar boyunca değişmez. Su-zeytinyağ karışımı sürekli çalkalanmadıkça kısa sürede ayrışır. Bu olguya küçük damlacıkların birleşerek büyük damlacıklar oluşturmasının sonucudur ve kaynaşma (koalesans) olarak adlandırılır. Emülsiyonlarda olabilen bir diğer süreç kremleşme, yani bir fazın öbüründen daha batmaz (buoyant) olması veya santrifügasyon sonucu emülsiyonun üzerine çıkmasıdır.
Emülsiyonlar, kolloid olarak adlandırılan iki fazlı madde sistemlerinden biridir. Kolloid ve emülsiyon terimleri bazen eşanlamlı kullanılsa da, emülsiyon genelde hem dağılmış fazın hem de dağınılan fazın sıvı olması durumu için kullanılır.
Emülsiyon instabilitelerinin  üç tipi vardır: flokülasyon olunca tanecikler öbekler oluşturur; kremleşme olunca tanecikler yüzeyde (veya dipte, iki fazın göreceli yoğunluklarına bağlı olarak); ayrışma ve birleşme durumunda tanecikler birleşip bir sıvı tabaka oluştururlar.
Bir emülsiyon yağ içinde su tipli bir emülsiyon mu, yoksa su içinde yağ tipi bir emülsiyon mu oluşturacağı, iki fazı hacimlerinin oranı ve emülsifikatör tipine bağlıdır. Genelde Bankroft kuralı geçerlidir: emülsifikatörler ve emülsifiyan tanecikler içinde çözünmedikleri fazın ayrışmasına neden olurlar; örneğin proteinler, yağda çözündüklerinden daha iyi suda çözünürler ve bu yüzden yağ içinde su emülsiyonları oluştururlar; yani yağ damlacıklarının yekpare 27 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bir su fazında dağılmasına önayak olurlar.
Emülsiyonların temel rengi beyazdır. Eğer emülsiyon derişik  olursa Tyndall etkisi ışığı saçar ve rengin maviye kaymasına neden olur. Eğer yoğun ise, renk sarıya kayar. Yağı alınmış süt ile krema (yüksek konsantrasyonlu süt yağı içerir) karşılaştırıldığında bu olgu kolayca fark edilir. Mikroemülsiyonlar ve nanoemülsiyonlar berrak  görünürler, dağılmış fazı oluşturan taneciklerin küçük boyutları nedeniyle.

Bir emülgatör (emülsifikatör, emülsifiyer veya emüljen olarak da bilinir) bir emülsiyonu kararlı kılan, genelde sürfaktan özellikli bir maddedir. Gıda emülgatör örnekleri arasında yumurta sarısı (içindeki başlıca emülgatör bileşik lesitindir), bal ve hardaldır (hardal çekirdeğinin kabuğunda bulunan hardalın emülgatör etkisinden sorumludur). Proteinler de daha küçük moleküller de emülgatör etkisi gösterebilirler. Bazı durumlarda Pickering stabilizasyonu denen bir mekanizma ile tanecikler de emülsifikasyona neden olabilirler. Hem mayonez, hem de Holandez sos, yumurta sarısı (lesitin) aracılığıyla stabilize olmuş, su içinde yağ tipi emülsiyonlardır. Deterjanlar bir diğer sürfaktan sınıfıdır ve yağ ile su arasındaki arayüzü stabilize ederler. Temizlik amacıyla yağların sabun tarafından sökülmesi bu prensibe dayalıdır. Eczacılıkta krem ve losyonların hazırlanmasında çeşitli emülgatörler kullanılır. Emülgatör mum, setearil alkol, polisorbat 20 ve setearet 20 bu amaçla yaygın kullanılan emülgatörler arasındadır.
Bazen dâhilî fazın kendisi de bir emülgatör olarak etki eder ve bunun sonucu bir nanoemülsiyondur. Dâhilî faz nano-boyutlu damlacıklar halinde dış faz içinde dağılır. Bu olgunun iyi bilinen bir örneği anason içeren alkollü bir içkiye (rakı, uzo veya pastis gibi) su katılmasında görülür. Etanolda çözünen anisol bileşikleri suda nano-boyutlu damlacıklar oluştururlar ve suyun içinde emülsiyonlaşırlar. Bu sulanmış içkiler opak ve süt rengi olur.

Tıpta mikroskopik emülsiyonlar aşıların hazırlanmasında kullanılır.

Sindirim siteminde safra kesesi tarafından salgılanan safra tuzları yağların daha kolay sindirimine yararlar. Safra tuzları yağ damlacıklarının yüzeyini kaplayarak onları daha küçük damlacıklara parçalanmasını sağlarlar, ayrıca yağları sindiren pankreatik lipaz gibi enzimlerin bu yağ moleküllerine erişmesini mümkün kılarlar.

Emulsiyon dispersiyonu
Mikroemülsion
Miniemülsiyon
Uzo etkisi

Enjeksiyon veya iğne yapma, vücutta damar, doku, kanal veya boşluk içine genellikle enjektör ve şırınga aracılığıyla sıvı veya ilaç verme işlemidir. Sindirim sistemi yolu dışında, parenteral yolla uygulanır. Hastane ve evde uygulanabilir.
En yaygın sağlık prosedürlerinden biri olan enjeksiyonlar, gelişmekte olan ve tranzisyonel ülkelerde her yıl 16 milyar kez uygulanmaktadır. Enjeksiyonların %95'i tedavi amaçlı, %3'ü aşılama için ve geri kalanı kan nakli ve anestezi gibi amaçlar için uygulanmaktadır.

Damar yolu üzerinden enjeksiyon yapılırken dikkat edilmesi gereken işlemlerin başında hastanın damar yolundan vücuduna hava girişi olmamasıdır. Oksijen dokulara kan ile taşınır, kan yerine hava girişi olduğunda akciğer, kalp ve beyin damarlarının oksijensiz kalma durumu hayati tehlikeye sebep olabilmektedir. Hava miktarı kişinin boyuna, kilosuna, damar yapısına ve kan yoğunluğuna göre değişmekle beraber, 10ml ve üzeri hava girişi ciddi hayati risk teşkil etmektedir.

Kas içi (intramüsküler) enjeksiyon
Kalp içi (intrakardiak) enjeksiyon
Eklem içi (intraartiküler) enjeksiyon
Depo enjeksiyon
Enjekte edilebilir doğum kontrolü
İntraserebroventriküler enjeksiyon
İntradermal enjeksiyon
İntravenöz tedavi
İntravitreal enjeksiyon
Subkütan enjeksiyon
Toplam intravenöz anestezi

Entojen, dini ve şamanik ritüellerde, manevi/mistik tecrübeleri tetikleme amacıyla çeşitli şekillerde kullanılan, psikoaktif maddeler içeren bitkilerin genel adı. Bu maddeler, sinir sistemini doğrudan etkileyen moleküllere sahip bitkilerden elde edilir. Eski yunancada "içsel kutsallık" anlamına gelen ἔνθεος (entheos) ve "üretmek" anlamna gelen γενέσθαι (genesthe) kelimelerinden "insanın içindeki kutsallığı uyandıran" anlamında yakın zamanda türetilmiştir. Tanımı 1979'da Carl A. P. Ruck tarafından şöyle yapılmıştır:
"Dar anlamıyla, şamanik veya dini ayinlerde yer aldığı gösterilebilen, bu imgelem-türeten ilaçlar entojen olarak adlandırılabilir sadece, ama daha gevşek anlamda terim, geleneksel entojenlerin ayinsel alımında kayıt edilenlere benzer bilinç değişimleri sağlayan diğer doğal ve yapay uyuşurucular için de kullanılabilir."
Bazı entojen bitkiler ve içerdikleri maddeler için:

Salvia divinorum - Salvinorin A
Peyote - Meskalin
Sihirli mantar - Psilosibin

Enzim inhibitörü, bir enzime bağlanan ve onun etkinliğini azaltan bir moleküldür. Bir enzimin aktivitesini engellemek, bir patojeni öldürebildiği veya bir metabolik dengesizliği düzeltebildiği için, çoğu ilaç aslında birer enzim inhibitörüdür. Ayrıca herbisit ve pestisit olarak da kullanılırlar. Enzimlere bağlanan her molekül inhibitör değildir; enzim aktivatörleri enzimlere bağlanıp onların enzim aktivitesini artırırlar.
Bir inhibitörün bağlanması bir substratın enzimin aktif bölgesine girmesine durdurabilir ve/veya enzimin kataliz yapmasını engelleyebilir. İnhibitör bağlanması tersinir veya tersinmez olabilir. Tersinir olmayan inhibitörler genelde enzim ile reaksiyona girip onu kimyasal olarak değiştirir. Bu inhibitörler enzimin aktivitesi için esas olan amino asit kalıntılarını değişime uğratırlar. Buna karşın, tersinir inhibitörler non-kovalent olarak bağlanır ve inhibitörün enzime mi, enzim-substrat kompleksine mi, yoksa ikisine birden mi bağlı olmasına bağlı olarak, farklı tip inhibisyonlar meydana gelir.
Çoğu ilaç molekülü enzim inhibitörüdür, bu yüzden onların keşfi ve geliştirilmesi biyokimya ve farmakolojide aktif bir araştırma konusudur. İlaç özelliği olan bir enzim inhibitörü çoğu zaman spesifitesi (başka proteinlere bağlanmaması) ve güçlülüğü (enzimi inhibe etmesi için gereken konsantrasyonu belirtmeye yarayan ayrışma katsayısı) ile değerlendirilir. Yüksek bir spesifisite ve güçlülük (potans), bir ilacın yan etkilerinin az ve dolasıyla toksisitesinin düşük olmasını sağlar.
Enzim inhibitörleri doğada da bulunur ve metabolizmanın düzenlenmesinde görev alır. Örneğin, bir metabolik yolaktaki enzimler, son ürünler tarafından inhibe edilebilir. Bu tip negatif geri besleme, ürünler birikmeye başlayınca yolaktaki akıyı yavaşlatır ve bu yüzden hücre içinde homeostaz sağlamanın önemli bir yoludur. Diğer hücresel enzim inhibitörleri ise bir hedef enzime spesifik olarak bağlanıp onu inhibe edebilen proteinlerdir. Bu sayede hücreye zarar verebilen enzimler, örneğin proteaz veya nükleazlar, kontrol altında tutulabilir. Bunun iyi bilinen bir örneği ribonükleaz inhibitörüdür, bu protein, bilinen en sıkı protein-protein etkileşimi ile ribonükleazlara bağlanır. Doğal enzim inhibitörleri zehir de olabilirler, yırtıcılara karşı savunma olarak veya av öldürmek için kullanılırlar.

Tersinir inhibitörler kovalent olmayan etkileşimlerle (hidrojen bağları, hidrofobik etkileşimler ve iyonik bağlar ile) enzimlere bağlanir. İnhibitör ile aktif bölge arasındaki birden çok zayıf bağ birleşip güçlü ve spesifik bir bağlanma meydana getirir. Substrat ve tersinmez inhibitörlerin aksine, tersinir inhibitörler genelde enzime bağlı iken kimyasal reaksiyona girmezler ve seyreltme yoluyla kolaylıkla giderilebilirler.

Dört tür tersinir enzim inhibitörü vardır. Enzim substratının konsantrasyonunu değiştirmenin inhibitör üzerindeki etkisine göre bunlar sınıflandırılır.

Yarışmalı inhibisyonda, substrat ve inhibitör enzime aynı zamanda bağlanamaz, soldaki şekilde gösterildiği gibi. Genelde bunun nedeni, substratın enzim üzerinde bağlandığı aktif bölge için inhibitörün de bir çekiciliği (afinitesi) olmasıdır. Sustrat ve inhibitör enzimin aktif bölgesi için yarışır. Substrat konsantrasyonunun yeterince yükseltilmesiyle bu tip bir inhibisyonun üstesinden gelinebilir. Yarışmalı inhibitörler genelde asıl substrata yapısal olarak benzer (aşağıda verilen örneklere bakınız).
Yarışmasız inhibisyonda, inhibitör sadece substrat enzim kompleksine bağlanır, sınırlı yarışmalı inhibisyon ile karıştırılmamalıdır. Hem Vmax hem Km azalır (Le Chatelier prensibi ile, etkinleşmiş kompleksin azaltılması sonucu maksimum hız azalırken bağlanma verimliliği artar).
Karışık inhibisyonda, inhibitör ve substrat aynı zamanda enzime bağlanabilir. Ancak, inhibitörün bağlanması substratın bağlanmasını, substratın bağlanması da inhibitörünkünü etkiler. Substratın konsantrasyonunu artırmakla bu tip inhibisyon azaltılabilir ama tamamen üstesinden gelinemez. Karışık tipli inhibitörlerin aktif bölgeye bağlanması mümkün olmakla beraber, bu tip inhibisyon genelde inhibitörün enzim üzerinde başka bir yere bağlanmasından kaynaklanan allosterik bir etkinin sonucudur. İnhibitörün allosterik yere bağlanması, enzimin konformasyonunu (yani üçüncül yapısı veya üç boyutlu şeklini) değiştirir, öyle ki substratın aktif bölgeye olan afinitesi azalır.
Yarışmasız inhibisyon bir karışık inhibisyon biçimidir, inhibitörün enzime bağlanması enzim aktivitesini azaltır ama substratın bağlanmasına etki etmez. Bunun sonucunda inhibisyonun derecesi sadece inhibitör konsantrasyonuna bağlı olur.

Tersinir inhibisyon, inhibitörün enzime ve enzim-substrat kompleksine bağlanması ve enzimin kinetik katsayılarına etkisi ile nicel olarak betimlenebilir. Aşağıda verilen klasik Michaelis–Menten düzenine göre, bir enzim (E), substratı (S)'ye bağlanıp bir ES enzim-substrat kompleksi oluşturur. Kataliz sonucu bu kompleks ayrışır, bir ürün (P) ve serbest enzim salınır. İnhibitör (I), E veya ES'ye bağlanabilir, bunlara bağlanma katsayısı (sırasıyla) Ki veya Ki' olarak gösterilir.

Bir enzimin birden çok substratı olunca, hangi substratın değerlendirildiğine bağlı olarak inhibitörler farklı inhibisyon tipleri gösterebilirler. Bunun nedeni, aktif bölgede iki farklı bağlanma yerinin olmasıdır. Örneğin, bir inhibitör, birinci bağlanma yerinde A substratı ile yarışabilir ama ikinci bağlanma yerinde B substratı için yarışmasız bir inhibitör olabilir.

Yukarıda belirtildiği gibi, bir enzim inhibitörü iki ayrışma katsayısı, Ki ve Ki' ile nitelenir, bunlar sırasıyla onun enzime ve enzim-substrat kompleksine bağlanması içindir. Enzim-inhibitör katsayısı Ki çeşitli yöntemlerle doğrudan ölçülebilir. Çok yüksek doğruluklu bir ölçüm yöntemi izotermal titrasyon kalorimetrisidir; inhibitör bir enzim çözeltisi içine titre edilirken salınan veya soğurulan ısı ölçülür.
Buna karşın, öbür ayrışma katsayısı Ki' ölçülmesi daha zor bir değerdir, çünkü enzim-substrat kompleksi kısa ömürlüdür ve bir kimyasal reaksiyon geçirip ürünü oluşturmaktadır. Dolayısıyla Ki' genelde dolaylı olarak ölçülür, çeşitli substrat ve inhibitör konsantrasyonlarında enzim aktivitesi ölçülür ve modifiye edilmiş bir Michaelis–Menten denklemine veriler uydurulur:

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              
                V
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              [
              S
              ]
            
            
              α
              
                K
                
                  m
                
              
              +
              
                α
                
                  ′
                
              
              [
              S
              ]
            
          
        
        =
        
          
            
              (
              1
              
                /
              
              
                α
                
                  ′
                
              
              )
              
                V
                
                  m
                  a
                  x
                
              
              [
              S
              ]
            
            
              (
              α
              
                /
              
              
                α
                
                  ′
                
              
              )
              
                K
                
                  m
                
              
              +
              [
              S
              ]
            
          
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {V_{max}[S]}{\alpha K_{m}+\alpha ^{\prime }[S]}}={\frac {(1/\alpha ^{\prime })V_{max}[S]}{(\alpha /\alpha ^{\prime })K_{m}+[S]}}}
  

burada α ve α' parametreleri inhibitör konsantrasyonu ve onun iki ayrışma katsayıları ile tanımlanır:

  
    
      
        α
        =
        1
        +
        
          
            
              [
              I
              ]
            
            
              K
              
                i
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha =1+{\frac {[I]}{K_{i}}}}
  

  
    
      
        
          α
          
            ′
          
        
        =
        1
        +
        
          
            
              [
              I
              ]
            
            
              K
              
                i
              
              
                ′
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \alpha ^{\prime }=1+{\frac {[I]}{K_{i}^{\prime }}}.}
  

Dolayısıyla, inhibitör varlığında, enzimin fiili Km ve Vmax değerleri α/α')Km ve (1/α')Vmax olur, sırasıyla. Ancak, bu değiştirilmiş Michaelis-Menten denklemi, inhibitörün enzime bağlanmasının dengeye ulaştığını varsayar, oysa bu, nanomolar-altı ayrışma katsayılı inhibitörler için çok yavaş bir süreç olabilir. Böylesi durumlarda, sıkı bağlanan inhibitörün tersinmez bir inhibitör olduğunu varsaymak genelde daha pratiktir. Buna rağmen, eğer Ki bağımsız olarak ölçülebilirse, Ki' değerini kinetik olarak kestirmek mümkün olabilir.
Farklı tip tersinir enzim inhibitörlerinin enzim aktivitesi üzerindeki etkileri Michaelis-Menten denkleminin grafik temsilleri (Lineweaver–Burk ve Eadie-Hofstee grafiği gibi) aracılığıyla görselleştirilebilir. Örneğin, sağdaki Lineweaver–Burk grafiğinde, yarışmalı inhibisyon doğruları y-ekseninde kesişerek bu tür inhibitörlerin Vmax üzerinde bir etkisi olmadığını gösterir. Benzer şekilde, yarışmasız inhibisyon doğruları x-ekseni üzerinde kesişir ve bu inhibitörlerin Km üzerinde bir etkisi olmadığını gösterir. Ancak, bu tür grafiklerden Ki ve Ki' değerlerini kestirmek zordur, bu yüzden, yukarıda belirtildiği gibi, bu katsayıların daha güvenilir olan nonlineer regresyon yöntemleri ile kestirilmesi önerilir.

Kısme

Etki başlangıcı, bir ilacın etkilerinin uygulama sonrasında belirgin hale gelmesi için geçen süredir. Ağız yoluyla alındığında, söz konusu ilaca bağlı olarak bu süre genellikle 20 dakika ile bir saat arasında değişir. Tüttürmek ya da enjeksiyon gibi diğer alım yöntemlerinin etkisini göstermesi saniyeler ya da dakikalar kadar kısa sürebilir. Bununla birlikte, etki başlangıcının belirlenmesi tamamen uygulama yoluna bağlı değildir. İlaç formülasyonu, dozaj ve ilacı alan hasta da dahil olmak üzere belirli bir ilacın etki başlangıcını belirleyen başka faktörler de vardır.

Bir ilacın farmakolojik etkileri ancak tamamen çözündükten ve kan dolaşımına girdikten sonra ortaya çıkabilir. Ağızdan alınan çoğu ilaç için ilacın yutulması, mideden geçmesi ve ince bağırsağa girmesi gerekir; burada ilaç molekülleri villuslar ve mikrovilluslar aracılığıyla kan dolaşımına girer. Alkol gibi birkaç ilaç midenin astarı tarafından emilir ve bu nedenle ince bağırsakta emilen oral ilaçların büyük çoğunluğundan çok daha hızlı etki etme eğilimindedir. Mide boşalma süresi 0 ila 3 saat arasında değişebilir ve bu nedenle oral yoldan uygulanan ilaçların etki başlangıcında önemli bir rol oynar. İntravenöz uygulama için bu yol çok daha kısadır çünkü ilaç (genellikle zaten çözelti içinde) doğrudan kan dolaşımına verilir.

Farmakolojide etki mekanizması (İngilizce: mechanism of action, MOA) terimi, bir ilaç maddesinin farmakolojik etkisini ürettiği spesifik biyokimyasal etkileşimi ifade eder. Bir etki mekanizması genellikle bir enzim veya reseptör gibi ilacın bağlandığı spesifik moleküler hedeflerden bahsetmeyi içerir. Reseptör bölgeleri, ilacın kimyasal yapısına ve orada meydana gelen spesifik etkiye dayalı olarak ilaçlar için spesifik afinitelere sahiptir.
Reseptörlere bağlanmayan ilaçlar, vücuttaki kimyasal veya fiziksel özelliklerle basitçe etkileşime girerek karşılık gelen terapötik etkilerini üretirler. Bu şekilde çalışan ilaçların yaygın örnekleri antiasitler ve laksatiflerdir.
Buna karşılık, bir etki modu (MoA), canlı bir organizmanın bir maddeye maruz kalmasından kaynaklanan hücresel düzeyde işlevsel veya anatomik değişiklikleri tanımlar.

Yeni ilaçların etki mekanizmasının aydınlatılması çeşitli nedenlerle önemlidir:

Antienfektif ilaç geliştirme söz konusu olduğunda, bu bilgiler klinik güvenliğe ilişkin sorunların önceden tahmin edilmesini sağlar. Örneğin sitoplazmik membranı veya elektron taşıma zincirini bozan ilaçların, insan hücrelerinde bulunmayan hücre duvarı bileşenlerini (peptidoglikan veya β-glukanlar) veya 70S ribozomunu hedef alan ilaçlara göre toksisite sorunlarına yol açma olasılığı daha yüksektir.
Bir ilacın belirli bir bölgesi ile bir reseptör arasındaki etkileşim bilinerek, diğer ilaçlar bu etkileşimi kopyalayacak şekilde formüle edilebilir ve böylece aynı terapötik etkiler üretilebilir. Bu yöntem yeni ilaçlar üretmek için kullanılmaktadır.
Hangi hastaların tedaviye yanıt verme olasılığının daha yüksek olduğunu belirlemeye yardımcı olabilir. Örneğin, meme kanseri ilacı trastuzumabın HER2 proteinini hedef aldığı bilindiğinden, hastanın trastuzumab tedavisinden fayda görüp görmeyeceğini belirlemek için tümörler bu molekülün varlığı açısından taranabilir.
İlacın hedef yol üzerindeki etkileri hastada izlenebildiği için daha iyi dozlama yapılmasını sağlayabilir. Örneğin statin dozajı genellikle hastanın kan kolesterol seviyeleri ölçülerek belirlenir.
İlaçların, ilaç direncinin ortaya çıkma olasılığını azaltacak şekilde kombine edilmesini sağlar. Bir antiinfektif veya antikanser ilacın hangi hücresel yapı üzerinde etkili olduğunu bilerek, aynı anda birden fazla hedefi inhibe eden bir kokteyl uygulamak mümkündür, böylece mikrobiyal veya tümör DNA'sındaki tek bir mutasyonun ilaç direncine ve tedavi başarısızlığına yol açma riski azalır.
Bu da ilacın başka endikasyonlarının belirlenmesine olanak sağlayabilir. Örneğin sildenafilin fosfodiesteraz-5 (PDE-5) proteinlerini inhibe ettiğinin keşfedilmesi, PDE-5'in pulmoner hipertansif akciğerlerde eksprese edilmesi nedeniyle bu ilacın pulmoner arteriyel hipertansiyon tedavisi için yeniden konumlandırılmasını sağlamıştır.

Biyoaktif bileşikler, hedef hücrelerde mikroskobi ile gözlemlenebilen ve bileşiğin etki mekanizması hakkında fikir verebilen fenotipik değişikliklere neden olur.
Antibakteriyel ajanlarla, hedef hücrelerin sferoplastlara dönüşmesi peptidoglikan sentezinin inhibe edildiğinin bir göstergesi olabilir ve hedef hücrelerin filamentasyonu PBP3, FtsZ veya DNA sentezinin inhibe edildiğinin bir göstergesi olabilir. Antibakteriyel ajanın neden olduğu diğer değişiklikler arasında ovoid hücre oluşumu, psödomultisellüler formlar, lokalize şişme, şişkinlik oluşumu, kanama ve peptidoglikan kalınlaşması yer alır. Antikanser ajanlar söz konusu olduğunda, bleb oluşumu bileşiğin plazma membranını bozduğunun bir göstergesi olabilir.
Bu yaklaşımın mevcut bir sınırlaması, verileri manuel olarak oluşturmak ve yorumlamak için gereken zamandır, ancak otomatik mikroskopi ve görüntü analiz yazılımındaki gelişmeler bunu çözmeye yardımcı olabilir.

Doğrudan biyokimyasal yöntemler, bir proteinin veya ilaç adayı gibi küçük bir molekülün etiketlendiği ve vücut boyunca izlendiği yöntemleri içerir. Bu, ilacın farmakoforunu tanımlamak için bir ilaç taslağının temel bir temsili gibi ilgilenilen küçük hedeflere bağlanacak hedef proteini bulmak için en doğrudan yaklaşım olduğunu kanıtlamaktadır. İşaretli molekül ile bir protein arasındaki fiziksel etkileşimler nedeniyle, ilacın toksisitesini, etkinliğini ve etki mekanizmasını belirlemek için biyokimyasal yöntemler kullanılabilir.

Tipik olarak, hesaplama çıkarım yöntemleri öncelikle bilgisayar tabanlı örüntü tanımaya dayalı küçük moleküllü ilaçlar için protein hedeflerini tahmin etmek için kullanılır. Ancak, bu yöntem mevcut veya yeni geliştirilen ilaçlar için yeni hedefler bulmak için de kullanılabilir. İlaç molekülünün farmakoforunu tanımlayarak, yeni bir hedefin belirlendiği örüntü tanıma profilleme yöntemi gerçekleştirilebilir. Bu, ilacın belirli işlevsel bileşenlerinin bir protein üzerindeki belirli bir alanla etkileşime girdiğinde nelerden sorumlu olduğu bilindiğinden, olası bir etki mekanizması hakkında bir fikir verir ve böylece terapötik bir etkiye yol açar.

Omik tabanlı yöntemler, ilgilenilen bileşiğin potansiyel hedeflerini belirlemek için kemoproteomik, tersine genetik ve genomik, transkriptomik ve proteomik gibi omik teknolojilerini kullanır. Örneğin tersine genetik ve genomik yaklaşımlar, bileşiğin farmakolojik etkisini ortadan kaldıran veya nakavt edilen genleri tanımlamak için bileşikle birlikte genetik pertürbasyon (örneğin CRISPR-Cas9 veya siRNA) kullanır. Öte yandan, bileşiğin transkriptomik ve proteomik profilleri, bilinen hedeflere sahip bileşiklerin profilleri ile karşılaştırmak için kullanılabilir. Hesaplama çıkarımı sayesinde, daha sonra test edilebilecek olan bileşiğin etki mekanizması hakkında hipotezler oluşturmak mümkündür.

Etki mekanizması bilinen birçok ilaç vardır. Aspirin buna bir örnektir.

Aspirinin etki mekanizması siklooksijenaz enziminin geri dönüşümsüz inhibisyonunu içerir; bu nedenle prostaglandin ve tromboksan üretimini baskılayarak ağrı ve inflamasyonu azaltır. Bu etki mekanizması aspirine özgüdür ve tüm nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ'ler) için sabit değildir. Aksine, aspirin COX-1'i geri dönüşümsüz olarak inhibe eden tek NSAİİ'dir.

Bazı ilaçların etki mekanizmaları hala bilinmemektedir. Bununla birlikte, belirli bir ilacın etki mekanizması bilinmese bile, ilaç hala işlev görmektedir; sadece ilacın reseptörlerle nasıl etkileşime girdiği ve terapötik etkisini nasıl ürettiği bilinmemektedir veya belirsizdir.

Bazı literatür makalelerinde, "etki mekanizması" ve "etki modu" terimleri birbirinin yerine kullanılmakta ve tipik olarak ilacın etkileşime girme ve tıbbi bir etki üretme şekline atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte, gerçekte, bir etki modu, canlı bir organizmanın bir maddeye maruz kalmasından kaynaklanan hücresel düzeyde fonksiyonel veya anatomik değişiklikleri tanımlar. Bu, ilacın kendisi ile bir enzim veya reseptör arasındaki etkileşime ve inhibisyon, aktivasyon, agonizm veya antagonizm yoluyla belirli etkileşim biçimine odaklanan daha spesifik bir terim olduğu için etki mekanizmasından farklıdır. Ayrıca, "etki mekanizması" terimi öncelikle farmakolojide kullanılan ana terimdir, oysa "etki modu" daha çok mikrobiyoloji alanında veya biyolojinin belirli yönlerinde ortaya çıkacaktır.

Etki modu (MoA)
Farmakodinami

Etki modu (İngilizce: mode of action, MoA), canlı bir organizmanın bir maddeye maruz kalmasından kaynaklanan işlevsel veya anatomik bir değişikliği tanımlar. Buna karşılık, bir etki mekanizması (MOA) bu tür değişiklikleri moleküler düzeyde tanımlar.
Etki modu, moleküler mekanizmalar ve fizyolojik sonuçlar arasında bir ara karmaşıklık seviyesini temsil ettiğinden, özellikle de kesin moleküler hedef henüz aydınlatılmadığında veya tartışmaya tabi olduğunda, kimyasalların sınıflandırılmasında önemlidir. Bir kimyasalın etki modu "DNA'ya bağlanma" olabilirken, daha geniş etki modu "transkripsiyonel düzenleme" olabilir. Bununla birlikte, net bir fikir birliği yoktur ve etki modu terimi, özellikle pestisit çalışmalarında, belirli nükleer reseptörler veya enzimler üzerindeki etki gibi moleküler mekanizmaları tanımlamak için de sıklıkla kullanılmaktadır.

Farmakodinamik veya farmakodinami, farmakoloji biliminin ilaçların vücutta yaptıkları etkileri inceleyen alt dalıdır.
İlacın vücutta bir etki gösterebilmesi için ilacın vücuda herhangi bir yolla uygulanmış olması gerekir. Uygulanmasının ardından ilaç, farmakokinetik süreçler içinde kan dolaşımı ile etki göstereceği dokuya taşınır. Kapiller (kılcal) damardan dokuya çıkan ilaç, hedef hücrelerinde hücre membranı (zarı) veya hücre içinde bulunan reseptörlerine bağlanarak etkisini gösterir. İlacın ortaya çıkan bu etkisinin büyüklüğü ilacın o dokuda bulunan miktarına bağlıdır. Dokudaki ilaç konsantrasyonu ilacın reseptörler üzerindeki etkisini belirler. Dolayısıyla ilaç konsantrasyonunun artması etkisini artırır. Bu da alınan ilaç miktarına (doz) bağlıdır. İlacın dozu veya konsantrasyonu arttıkça oluşturduğu etki de artar. Ancak belirli bir düzeyden sonra ilaç konsantrasyonu arttığı halde etki daha fazla artmaz. Artık ilacın etkisini gösterebileceği boşta kalan reseptör yoktur, yani tüm reseptörler ilaç molekülleri tarafından etkilenmektedir. Dolayısıyla da ilacın dozunun veya konsantrasyonunun artırılmasına rağmen artık daha fazla biyolojik yanıt oluşturamaz olur. İnsanda kullanılan ilaçlar genellikle bu kadar yüksek dozda verilmez. İlacın dozu belirlenirken toplumun genelinde bakılarak, toplumun % 50'sinde etki oluşturan dozu (medyan etkin doz - ED50) dikkate alınır. İlaç dozu yerine, ilacın etkisini gösterdiği dokudaki konsantrasyonuna bakılarak da medyan etkin konsantrasyon (EC50) hesaplanır.

Farmakognozi, tıbbi bitkilerin ve diğer doğal maddelerin olası bir ilaç kaynağı olarak incelenmesidir. Amerikan Farmakognozi Derneği, farmakognoziyi "doğal kaynaklı ilaçların, etkin maddelerin veya potansiyel ilaçların ya da potansiyel etkin maddelerin fiziksel, kimyasal, biyokimyasal ve biyolojik özelliklerinin incelenmesi ve bunun yanı sıra doğal kaynaklardan yeni ilaçların araştırılması" olarak tanımlar.

"Farmakognozi" kelimesi iki Yunanca kelimeden türemiştir: φάρμακον pharmakon (ilaç) ve γνῶσις gnosis (bilgi) ya da Latince fiil cognosco (con 'ile' ve gnōscō 'bilmek'; Yunanca fiil γι(γ)νώσκω, gi(g)nόsko'dan köken alır, 'biliyorum, algılıyorum' anlamında), 'kavramsallaştırmak' veya 'tanımak' anlamına gelir.
"Farmakognozi" terimi ilk kez 1811'de Avusturyalı hekim Schmidt ve 1815'te Crr. Anotheus Seydler tarafından Analecta Pharmacognostica adlı çalışmasında kullanılmıştır.
Esasında 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında "farmakognozi", ilaçlarla ham veya işlem görmemiş haliyle ilgilenen tıp veya emtia bilimleri dalını (Almanca'da Warenkunde) tanımlamak için kullanıldı. Ham ilaçlar, tıp için kullanılan bitki, hayvan veya mineral kökenli kurutulmuş, hazırlanmamış maddelerdir. Bu materyallerin pharmakognosie adı altında incelenmesi ilk olarak Avrupa'nın Almanca konuşulan bölgelerinde geliştirildi, diğer dil alanlarında ise Galen ve Dioscorides'in eserlerinden alınan eski terim materia medica sıklıkla kullanıldı. Almancada drogenkunde ("ham ilaç bilimi") terimi de eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.
20. yüzyılın başlarında bu başlık esas olarak botanik tarafında gelişerek özellikle ilaçların hem bütün haliyle hem de toz halinde tanımı ve tanımlanmasıyla ilgilenmiştir. Çeşitli farmakognozi dalları, özellikle farmakope tanımlama ve kalite kontrol amaçları için hala temel öneme sahiptir, ancak diğer alanlardaki hızlı gelişme konuyu muazzam bir şekilde genişletmiştir. 21. yüzyılın gelişi, farmakognozide bir rönesans getirdi ve geleneksel botanik yaklaşımı moleküler ve metabolik seviyeye kadar genişletildi.
Daha önce bahsedilen tanıma ek olarak, Amerikan Farmakognozi Derneği ayrıca farmakognoziyi "tıbbi, ekolojik, tatlandırıcı veya diğer fonksiyonel özellikleri için yararlı olan doğal ürün molekülleri (tipik olarak ikincil metabolitler) çalışması" olarak tanımlar. Botanik, etnobotanik, deniz biyolojisi, mikrobiyoloji, bitkisel tıp, kimya, biyoteknoloji, fitokimya, farmakoloji, eczacılık, klinik eczacılık ve eczacılık uygulamaları dahil olmak üzere geniş bir biyolojik konu yelpazesine dayanan diğer tanımlar daha kapsayıcıdır.

Tıbbi etnobotanik: Bitkilerin tıbbi amaçlar için geleneksel kullanımını inceler.
Etnofarmakoloji: Geleneksel tıbbi maddelerin farmakolojik niteliklerini inceler.
Fitoterapi: Bitki ekstrelerinin tıbbi kullanımını inceler.
Fitokimya: Bitkisel kaynaklardan elde edilen yeni ilaç adaylarının tanımlanması dahil olmak üzere bitkilerden elde edilen kimyasal maddeleri inceler.
Zoofarmakognozi: Hayvanların hasta olduklarında bitki, toprak ve böcekler ile kendi kendilerini tedavi etme sürecini inceler.
Deniz (marin) farmakognozisi: Denizdeki organizmalardan türeyen kimyasalları inceler.

Tüm bitkiler, normal metabolik faaliyetlerinin bir parçası olarak kimyasal bileşikler üretir. Bu fitokimyasallar ikiye ayrılır:
Primer metabolitler: Tüm bitkilerde bulunan şekerler, yağlar vb.
İkincil metabolitler: Daha küçük bir bitki yelpazesinde bulunan ve daha spesifik bir işleve hizmet eden bileşiklerdir Örneğin bazı ikincil metabolitler bitkilerin avlanmalarını önlemek için kullandığı toksinlerdir ve diğerleri de tozlaşma için böcekleri çekmek için kullanılan feromonlardır. Bu metabolitler insanlarda terapötik etkilere sahip olabilir ve ilaç üretimi için saflaştırılabilir. Bunlara örnek olarak yıldız çiçeği köklerinden inülinİnülin, kınakına bitkisinden kinin, esrar çiçeklerinden THC ve CBD, haşhaş bitkisinden morfin ve kodein, yüksükotundan digoksin verilebilir.
Bitkiler çeşitli fitokimyasallar sentezler, ancak çoğu aşağıdakilerin türevleridir:

Alkaloidler, bir nitrojen halkası içeren bir kimyasal bileşikler sınıfıdır. Alkaloidler, bakteriler, mantarlar, bitkiler ve hayvanlar dahil olmak üzere çok çeşitli organizmalar tarafından üretilir ve ikincil metabolit olarak kabul edilen doğal ürünlerdir. Pek çok alkaloid, asit-baz ekstraksiyonu ile ham özlerden saflaştırılabilir. Çoğu alkaloid diğer organizmalar için toksiktir.
Polifenoller (fenolikler), fenol halkaları içeren bileşiklerdir. Üzümlere mor rengini veren antosiyaninler, izoflavonlar, soyadaki fitoöstrojenler ve çaya astrenjan özelliğini veren tanenler fenolik bileşiklere örnek olarak verilebilir.
Glikozitler, bir şeker (oz) molekülünün genellikle küçük bir organik molekül olan glusit olmayan bir madde (aglikon) ile birleşmesi ile oluşur. Glikozitler, canlı organizmalarda önemli rol oynar. Birçok bitki, kimyasalları inaktif glikozitler şeklinde depolar. Bunlar, şeker kısmının kırılmasına neden olan ve kimyasalın kullanıma hazır olmasını sağlayan enzim hidrolizi ile aktive edilebilir.
Terpenler, çeşitli bitkiler, özellikle iğne yapraklılar tarafından üretilen, genellikle güçlü kokulu olan ve bu nedenle koruyucu bir işlevi olan büyük ve çeşitli organik bileşikler sınıfıdır. Reçinenin ve reçineden üretilen terebentinin ana bileşenleridir. Terpenler, karbon iskeletinin oksidasyonu veya yeniden düzenlenmesi gibi kimyasal olarak modifiye edildiğinde, ortaya çıkan bileşikler genellikle terpenoidler olarak anılır. Terpenler ve terpenoidler, birçok bitki ve çiçeğin uçucu yağlarının temel bileşenleridir. Uçucu yağlar; gıda için doğal aroma katkıları olarak, parfümeride koku olarak ve aromaterapi gibi geleneksel ve alternatif tıp yöntemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Doğal terpenlerin ve terpenoidlerin sentetik varyasyonları ve türevleri, parfümeride kullanılan aromaların çeşitliliğini ve gıda katkı maddelerinde kullanılan aromaları da büyük ölçüde genişletir. Gül ve lavanta kokusu, monoterpenlerden kaynaklanmaktadır. Karotenoidler, kabak, mısır ve domateslerin kırmızı, sarı ve portakallarını üretir.

Saf bir kimyasal ajanı doğal kaynaktan izole etmek için uygulanan genel protokol biyolojik aktivite ile yönlendirilen fraksiyonlama (BAYF)'dır, yani ekstrakte edilen (özütlenen) bileşenlerin fizikokimyasal özelliklerindeki farklılıklara göre adım adım ayrılması ve biyolojik aktivitenin değerlendirilmesi, bunları takiben seperasyon (ayırma) ve analiz aşamalarıdır. Genellikle bu tür bir çalışma, bilinen bir ham ilaç formülasyonunun belirli bir in vitro deneyde "aktif" olarak kabul edilmesinden sonra başlatılır. Eldeki çalışmanın nihai amacı gözlemlenen in vitro aktiviteden yüzlerce bileşik arasında hangilerinin sorumlu olduğunu belirlemekse şu adımlar izlenir:

Ham ekstrenin fraksiyonize edilmesi (parçalara ayrılması) örn: çözücü partisyonu veya kromatografi yöntemleriyle
Bu şekilde oluşturulan fraksiyonları in vitro deneylerle test edilmesi
Saf ve etkin bileşikler elde edilene kadar 1. ve 2. adımların tekrarlanması
Aktif bileşik(ler)in yapısını / yapılarının spektroskopik yöntemlerle belirlenmesi

Asya ve Afrika'daki bazı ülkelerde, nüfusun %80'i temel sağlık hizmetleri için bitkisel ilaçlar da dahil olmak üzere geleneksel tıbba güveniyor. Yerli Amerikan kültürleri, Avrupa kolonizasyonundan önce geleneksel tıbba güvenmiştir, mesela törenlerde tütün içimi, potlaç törenleri ve herbalizm bunlara örnek olarak verilebilir. Geleneksel tıbbi uygulamaların bilgisi, özellikle Amazon'da yok olmaktadır.

Anadolu halkının yabani bitkileri tıbbi amaçla kullanması çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. Hitit dönemi tabletlerinde bulunan bazı reçete formüllerinde kayıtlı bitki adları bunun bir kanıtıdır. Bu dönemlerde yabani bitkilerden yararlanıldığı gibi, bazı önemli tıbbi bitkiler drog elde etmek için yetiştirilmekteydi. Ayrıca Hititler ve sonrasında Bizans döneminde Anadolu'dan elde edilen bazı drogların dış ülkelere satıldığı da bilinmektedir. Selçuklular döneminde Anadolu'da kullanılan bitkisel droglar hakkında en ayrıntılı bilgiler İbn Baytar'ın Kitab el-Cami'fi el-Adviyye el-Müfredah isimli eserinde bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu'daki tıbbi bitki kullanımıyla ilgili bilgileri özellikle İbn Batuta ve Evliya Çelebi'nin eserlerinde bulunmaktadır. Türkiye'de kullanılan droglar üzerindeki ilk bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Bu konu ile daha çok eczacılar ilgilenmiştir. Yerli droglar üzerinde araştırmalar yaparak, sonuçlarını yayınlayanların başında Giorgio Della Suda (Faik Paşa) ve Pierre Apery gelmektedir. Anadolu'yu her yönüyle konu alan çalışmalar ancak Cumhuriyet döneminde güncellik kazanarak öne çıkmış ve bu nedenle de doğa ile insan ilişkileri konuları üzerinde araştırmalar ve yayınlar başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Farmasötik Botanik ve Genetik Kürsüsü Başkanı Alfred Heilbronn, Türkiye'de tıbbi bitkiler alanında bugünkü anlamda, farmakognozik araştırmaları başlatmıştır. Türkiye'nin önemli farmakognozistleri arasında Turhan Baytop ve Mekin Tanker gösterilebilir.

Fitoterapi

Farmakokinetik, farmakoloji biliminin ilaçların vücuda emilimi, dağılımı, dönüşümü ve atılması gibi süreçlerini matematiksel modeller kurarak inceleyen bir alt dalıdır.
Farmakokinetik genel olarak dört ana bölümden oluşur:

Emilim (absorbsiyon)
Dağılım (distribüsyon)
Metabolizma (biyotransformasyon)
Eliminasyon (itrah veya atılım)

İlacın uygulama yerinden kan veya lenf dolaşımına geçmesidir. İlaç emilimini değiştiren bazı etkenler vardır. Bunlar ilaç molekülüne ait olabileceği gibi (örneğin molekül büyüklüğü, ilacın yağda çözünürlüğü, iyonize olup olmadığı) ilaç uygulanan bireye ait de olabilir (örneğin ilacın uygulandığı dokunun emilimi sağlayacak yüzey alanının büyüklüğü, oradan geçen kan miktarı, kan akımını yavaşlatan bazı hastalıkların olup olmaması)

İlacın, uygulandığı yerden emildikten sonra önce kan dolaşımına ardından da vücuda dağılması olayıdır. İlaçlar kanda albümin gibi büyük proteinlere bağlanarak taşınır. Bu bağlanma % olarak ifade edilir ve albümine bağlı olan ilaç kısmı damardan dışarı çıkamaz (dokuya geçip etki gösteremediği gibi, yıkım veya atılım organına da geçemez). Bu nedenle proteine yüksek oranda bağlanan ilaçların etki süresi uzundur.

İlacın karaciğer veya diğer dokular tarafından kimyasal olarak başka maddelere (metabolit) dönüştürülmesidir. Vücuda giren çeşitli kimyasal maddeleri etkisizleştirmek (detoksifiye etmek) için karaciğer oksidaz enzim sistemi (mikrozomal enzimler veya sitokrom p450 enzimleri) bu olaydan sorumludur. Vücuttaki diğer enzimlerden farklı olarak mikrozomal enzimler daha önce hiç karşılaşılmamış olan bir maddeyi (örneğin bir ilacı) tanıyıp onu etkisizleştirmek için molekülü parçalamak ve/veya bir başka molekül eklemek suretiyle başka maddelere dönüştürür (metabolitler).

İlacın ve veya metabolitinin idrar, safra, solunum havası gibi yollar aracılığıyla vücuttan atılmasıdır. Bu işlev başlıca böbrekten atılım ile gerçekleştirilir. İdrar oluşumunun hızı, miktarı, ilacın proteinlere bağlanma oranı, idrar pH'sı gibi etkenler ilacın veya metabolitinin atılım hızı ve miktarını belirler ilaçlar vücuda alındıktan sonra lipofilik değerlerine göre kompartmanlara homojen veya heterojen dağılırlar. Vücut sıvısı 42 lt olmasına karşılık, vücuttaki plazma ilaç konsantrasyonunu bulmak için sanal bir dağılım hacmine gerek duyulur. Bu terim ilacın bazı dokularda birikmesi sonucu oluşan plazma konsantrasyonu düşüşünün kompanse edilmesi için oluşturulmuştur. Bazı ilaçlarda sanal dağılım hacmi 350 l'ye kadar çıkabilir.

Farmakolojide fibratlar bir amfipatik karboksilik asit sınıfıdır. Başta Hiperkolesterolemi (yüksek kolesterol) olmak üzere çeşitli metabolik bozuklukların tedavisinde kullanılırlar, yani lipit düşürücü ilaçlardır.

Bezafibrat
Ciprofibrat (örneğin Modalim®)
Clofibrat (yan etkilerinden dolayı, örneğin safra taşları, artık kullanılmaz)
Gemfibrozil (örneğin Lopid®)
Fenofibrat (örneğin TriCor®)

Fibratlar hiperkolesteroleminin çeşitli biçimlerinde genelde statinlerle birlikte, bir yan terapi olarak kullanılırlar. Tibbî denemeler tek başına kullanımını da desteklemiştir.
LDL'yi düşürmekte pek etkili olmamakla beraber, fibratlar HDL ve trigliserit düzeylerini iyileştirir. Ayrıca, eğer lipit bozukluğu, Sendrom X'in diğer belirtileri (hipertansiyon ve tip 2 diyabet) ile bağlantılı ise, insülin direncini de iyileştirmektedir.

Çoğu fibratlar hafif mide bozukluğu ve miyopati (Kreatin kinaz yükselmesi nedeniyle kas ağrısı) yapabilir.
Statin sınıfı ilaçlarla beraber kullanılınca fibratlar rabdomyelit (kas dokunun hasar görmesi sonucu oluşan böbrek yetmezliği) riskini artırır. Kuvvetli bir statin ilacı olan cerivastatin (Lipobay®), bu komplikasyon nedeniyle piyasadan çekilmişti. Daha az lipofilik olan statinlerin böyle bir reaksiyona yol açma olasılığı daha düşüktür ve fibratlarla birlikte kullanılmaya daha musaittirler.

1970 başlarından beri kullanılmakla beraber fibratların çalışma mekanizmasının keşfi 1990'lara kadar açığa kavuşmadı. O tarihlerde fibratların PPAR (İngilizce peroxisome proliferator-activated receptors kısaltması, yani, peroksizom çoğaltıcısı ile uyarılan reseptörler), özellikle de PPARα etkinleştiricisi olduğu bulundu. PPAR'lar karbonhidrat, yağ metabolizması ve yağ doku başkalaşımını düzenleyen bir hücre içi reseptör sınıfıdır. PPAR'ların etkinleştirilmesi lipid metabolizmasını kolaylaştıran bir grup genin transkripsiyonuna neden olur.
Fibratlar yapısal ve farmakolojik olarak tiazolidinedionlara benzerler, bunlar da PPAR'lar (özellikle PPARγ) üzerine etki eden yeni bir anti-diyabetik ilaç sınıfıdır.

Peroksizom çoğaltıcısı ile uyarılan reseptör (PPAR)
Statin

Gastrointestinal kanal (GİS, gastrointestinal sistem) sindirim sisteminin ağızdan anüse kadar uzanan bölümüdür. Bu kanal insanlarda ve diğer hayvanlarda yemek borusu, mide ve bağırsaklar gibi sindirim sisteminin ana organlarını içerir. Önce ağızdan alınan besinler sindirilir. Sonra besin maddeleri ve enerji emilir. En son ise dışkı, anüs yoluyla dışkı olarak atılır. Gastrointestinal terimi, "mide ve bağırsaklarla ilgili veya bunlara ait" anlamında kullanılır.
Çoğu hayvanın ağızdan anüse kadar uzanan bir "tam sindirim sistemi" vardır. Ancak daha basit yapılı bazı canlılar bu duruma farklılık gösterir. Örneğin süngerler sindirimi vücutlarındaki küçük deliklerden yapar ve atıkları daha büyük bir delikten dışarı atarlar. Taraklılar ise hem ağız hem de atıklarını dışarı atan özel gözeneklere sahiptir. Sölenterler ve acoela gibi bazı canlılarda ise sindirim ve atık boşaltımı tek bir açıklıktan gerçekleşir.
İnsan gastrointestinal kanalı yemek borusu, mide ve bağırsaklardan oluşur ve iki ana bölüme ayrılır: üst ve alt sindirim sistemi. Bu sistem, ağızdan başlayıp anüste sonlanan kesintisiz bir yol boyunca ilerler. Bu yol üzerinde sindirimin temel organları olan mide, ince bağırsak ve kalın bağırsak bulunur. Gastrointestinal kanal; dil, tükürük bezleri, pankreas, karaciğer ve safra kesesi gibi sindirime yardımcı organlar ile birlikte sindirim sisteminin bir parçasıdır. Bu kanal, embriyolojik kökenine göre ön bağırsak, orta bağırsak ve arka bağırsak olarak sınıflandırılabilir. Bir insanın gastrointestinal kanalı otopsi sırasında yaklaşık dokuz metre uzunluğundadır. Canlı bir insanda ise bu mesafe daha kısadır. Çünkü bağırsaklar, düz kas dokusundan oluşan tüpler olup sürekli olarak yarı gergin bir durumda kas tonusunu korurlar. Bağırsak kasları genellikle gergin bir halde dursa da yiyeceklerin geçişine izin vermek için bazı bölgelerde gevşeyebilir ve hareket edebilir.
Gastrointestinal kanal, yaklaşık 1.000 farklı bakteri türünü içeren bağırsak mikrobiyotasına ev sahipliği yapar. Bu bakteri ve mikroorganizmalar bağışıklığı ve metabolizmanın korunmasında çeşitli roller üstlenir. Ayrıca gastrointestinal kanal, sindirim sürecini düzenlemeye yardımcı olan hormonlar salgılar. Bu sindirim hormonlarına gastrin, sekretin, kolesistokinin ve ghrelin gibi hormonlar dahildir. Bu hormonlar, hücrelerin evrimsel süreç boyunca korunan yapılar olduğunu gösteren ve ilgili hormonların hücrelerin kendi içindeki ya da birbirlerine yakın hücrelerle iletişim kurarak salgılanmasını sağlayan intakrin veya otokrin mekanizmalarla salgılanır.

Genel anestezikler  genellikle insanlarda bilinç kaybına veya hayvanlarda doğrultma refleksinin kaybına neden olan bileşikler olarak tanımlanır. Klinik tanımlar, klinik ve veterinerlik uygulamalarında cerrahi uygulamaları kolaylaştırmak için yeterli olan, ağrılı uyaranlara karşı farkındalık eksikliğine neden olan indüklenmiş komayı da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Genel anestezikler analjezik görevi görmez ve ayrıca sakinleştiricilerle karıştırılmamalıdır. Genel anestezikler, mekanizmaları nöronal yolların kontrolünde yer alan birden fazla biyolojik hedefi kapsayan, yapısal olarak çeşitli bir bileşik grubudur. Mekanizmaları hâlen bazı tartışmaların ve devam eden araştırmaların konusudur.
Genel anestezikler, alıcıda  genel anestezi (narkoz) durumunu yaratır. Bununla birlikte, genel anestezikler tipik olarak birkaç önemli geri döndürülebilir etkiyi ortaya çıkarır: hareketsizlik, analjezi, amnezi, bilinç kaybı ve zararlı uyaranlara karşı azalmış otonom yanıt.

Kemosentez, ışık enerjisi olmadan organik madde üretilmesidir. Gereken enerji; demir, kükürt, hidrojen veya azot gibi inorganik bileşiklerin veya metanın oksitlenmesiyle elde edilir.
Fotosentezde, klorofile sahip canlılar, hammadde olarak H2O (su) ve CO2 (karbondioksit) veya H2O yerine H2S veya sadece H2 kullanmak suretiyle karbonhidratları sentez ederler. Fotosentez, enerjiye ihtiyaç gösteren, yani aktivasyon enerjisine sahip bir reaksiyondur. Gereken enerji klorofil tarafından absorbe edilen güneş ışığından elde edilir. Organik maddelerin sentezi için güneş ışığı yerine kimyevi reaksiyonlardan ortaya çıkan enerji kullanılacak olursa bu reaksiyona kemosentez adı verilir.
Bazı bakteriler, ışık enerjisine ihtiyaç göstermeden kimyevi enerji ile organik maddeleri sentez ederler. Mesela azot, kükürt, demir ve hidrojen bakterileri klorofil yapısına sahip olmadıkları halde kemosentez sayesinde kemoototrof olabilirler. Bu şekilde kendi besinlerini üreten bakterilere “kemosentetik bakteriler” denir. Kemosentetik bakteriler inorganik maddeleri oksitleyerek elde ettikleri kimyevi enerjiyi kullanarak CO2 ve H2O'dan kendilerine karbonhidratlı besinler yaparlar.
Azot, toprakta organik azot bileşikleri nitratlar ve amonyum tuzları halinde bulunur. Azotlu bileşikler, bakterilerin aracılığı ile okside edilir, bu sürece nitrifikasyon denir. Nitrifikasyon ile azot, bitkilerin kullanabileceği bileşiklere dönüşürken, açığa çıkan enerji de nitrifikasyon yapan bakteriler tarafından kemosentez için kullanılır.
Bitkiler havadaki CO2'yi bağlayarak organik bileşikler yapmaktadır. Fakat bitkilerin, havada bulunan azot (N2) gazını kullanmaları mümkün değildir. Gelişmeleri için büyük öneme sahip olan azotu, azotlu bileşikler halinde topraktan alırlar. Topraktaki azotun kullanılır hale gelmesi ile tabiatta azot devinimi gerçekleşir.

Aşağıdaki reaksiyonlarla elde edilen enerji, bakterinin metabolik ihtiyaçlarını karşılar.
1. Demir bakterileri: Demir hidroksiti oksitleyerek enerji sağlar:

2Fe(OH)2 + O2 → H2O + Fe2O3
2. Sülfür bakterileri: H2S'yi oksitler:

H2S +3/2O2 → H2O+SO2
3. Hidrojen bakterileri: H2'yi oksitleyerek enerji sağlarlar.

H2 + O2 → H2O + 68 Kal (Enj)
4. Azot bakterileri, N bileşiklerini nitrifikasyon ile oksitlerler.

Nitrosomonas bakterilerinde:
2 NH3 + 3O2 → 2 HNO2 + 2 H2O + 158 Kal (enerji)
Nitrosococus bakterilerinde:
2 HNO2 + O2 → 2 HNO3 + 43 Kal (enerji)

Magnezyum (Mg), gümüş beyazlığında bir metaldir ve genellikle alaşım maddesi olarak, yani başka metallerle karıştırılarak kullanılır. Kimyasal simgesi Mg, atom numarası 12; atom ağırlığı 24,312 olan bu element en hafif metallerden biridir ve bu özelliğiyle önem kazanmıştır. Toz halindeki magnezyum kolayca tutuşur ve parlak bir alevle yanar. Bu özelliği nedeniyle, elektrikli fotoğraf makinesi flaşları çıkmadan önce, magnezyum yakılarak flaşlı fotoğraflar çekilmiştir.
1755 yılında İngiltere'de Joseph Black tarafından keşfedilmiştir. 1808 yılında Humphrey Davy tarafından saf olarak, magnezya ve cıva-II-oksit (HgO) karışımından izole edilmiştir.
Magnezyum sadece endüstriyel alanlarda değil, aynı zamanda biyolojik sistemlerde de hayati bir rol oynar; örneğin klorofil molekülünün merkezinde magnezyum atomu bulunur ve bu atom olmadan fotosentez gerçekleşemez, dolayısıyla Dünya'daki bitkisel yaşam da sürdürülemez.

Magnezyum adı, Magnetes kabilesiyle ilgili ya Teselya'daki Magnesia bölgesinden veya şimdi Türkiye'deki Magnesia ad Sipylum adlı yerler için kullanılan Yunanca kelimeden gelir. Yine bu bölgeden kaynaklanan manyetit ve manganez ile ilgilidir ve ayrı maddeler olarak farklılaşmayı gerektirir. Bu tarihçe için manganez'e bakınız.
1618'de İngiltere'de Epsom'da bir çiftçi, oradaki bir kuyudan ineklerine su vermeye çalıştı. İnekler suyun acı tadı nedeniyle içmeyi reddettiler ancak çiftçi suyun çizikleri ve kızarıklıkları iyileştirdiğini fark etti. Bu madde Epsom tuzları olarak tanındı ve ünü yayıldı. Sonunda hidratlı magnezyum sülfat, MgSO4·7 H2O olarak tanındı.
Metalin kendisi ilk olarak 1808'de İngiltere'de Sir Humphry Davy tarafından izole edildi. Magnezya ve cıva oksit karışımı üzerinde elektroliz kullandı. Antoine Bussy 1831'de tutarlı biçimde onu hazırladı. Davy'nin bir isim için ilk önerisi magniumdu, ama şimdi magnezyum adı kullanılır.

Fosfat ve magnezyum iyonları arasındaki önemli etkileşim, magnezyumu bilinen tüm canlı organizmaların tüm hücrelerinin temel nükleik asit kimyası için gerekli kılar. ATP kullanan veya sentezleyen tüm enzimler ve DNA ve RNA sentezlemek için diğer nükleotidler kullananlar dahil 300'den fazla enzim, katalitik etkileri için magnezyum iyonları gerektirir. ATP molekülü normalde magnezyum iyonlu bir şelat içinde bulunur

Baharatlar, sert kabuklu yemişler, tahıllar, kakao ve sebzeler zengin magnezyum kaynaklarıdır. Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzeler de magnezyum açısından zengindir.
Magnezyum açısından zengin içecekler kahve, çay ve kakaodur.

Birleşik Krallık'ta, magnezyum için önerilen günlük değerler erkekler için 300 mg ve kadınlar için 270 mg'dir. ABD'de Tavsiye Edilen Diyet İzinleri (İngilizce:Recommended Dietary Allowances(RDA)) 19-30 yaş arası erkekler için 400 mg ve daha büyükler için 420 mg'dir; kadınlar için 19-30 yaş için 310 mg ve daha büyükler için 320 mg.

Çok sayıda magnezyumun ilaç hazırlama'ları ve diyet takviyesi mevcuttur. İki insan denemesinde, ağırlık başına yüksek magnezyum içeriği nedeniyle magnezyum diyet takviyelerinde en yaygın biçimlerden biri olan magnezyum oksit, magnezyum sitrat, klorür, laktat veya aspartattan daha az biyoyararlanımdı.

Yetişkin bir insanın vücudunda 22-26 gram magnezyum vardır, %60'ı iskelet'te, %39 hücre içi (iskelet kasında %20) ve %1 hücre dışıdır. Serum seviyeleri tipik olarak 0.7-1.0 mmol/L veya 1,8-2,4 mEq/L'dir. Serum magnezyum seviyeleri, hücre içi magnezyum eksik olduğunda bile normal olabilir. Serumdaki magnezyum seviyesini korumaya yönelik mekanizmalar, midebağırsak emilimi ve böbrek atılımı arasında değişir. Hücre içi magnezyum, hücre içi potasyum ile ilişkilidir. Artan magnezyum kalsiyum'u düşürür ve başlangıç düzeyine bağlı olarak hiperkalsemiyi (İngilizce:hypercalcemia) önleyebilir veya hipokalsemiye (İngilizce: hypocalcemia) neden olabilir. Hem düşük hem de yüksek protein alım koşulları, bağırsaktaki fosfat, fitat ve yağ miktarlarında olduğu gibi magnezyum emilimini engeller. Emilmeyen diyet magnezyum dışkıyla atılır; emilen magnezyum idrar ve terle atılır.

Magnezyum durumu, idrar ve dışkı magnezyum içeriğiyle birlikte serum ve eritrosit magnezyum konsantrasyonları ölçülerek değerlendirilebilir ancak intravenöz magnezyum yükleme testleri daha doğru ve pratiktir. Enjekte edilen miktarın %20 veya daha fazlasının tutulması eksikliği gösterir. 2004 itibarıyla, magnezyum için hiçbir biyobelirteç oluşturulmamıştır.
Olası zehir mağdurlarında tanıyı doğrulamak veya ölümcül bir aşırı doz vakasında adli soruşturmasına yardımcı olmak için plazma veya serumdaki magnezyum konsantrasyonları, ilacı alanlarda tedavi edici olarak etkinlik ve güvenlik açısından izlenebilir.
Doğum sırasında parenteral magnezyum sülfat alan annelerin yeni doğan çocukları, normal serum magnezyum seviyelerinde toksisite sergileyebilir.

Düşük plazma magnezyumu (hipomagnezemi) yaygındır: genel nüfusun %2.5-15'inde bulunur. 2005'ten 2006'ya kadar, Amerika Birleşik Devletleri nüfusunun yüzde 48'i, önerilen Diyet Referans Alımı 'ndan daha az magnezyum tüketmiştir. Diğer nedenler böbrek veya midebağırsak kaybın artması, hücre içi kaymanın artması ve proton pompası inhibitörü antasit tedavisidir. Çoğu belirtisizdir (asemptomatik) ancak sinir-kas, kalp-damar ve metabolik işlev bozukluğu belirtileri görülebilir. Alkolizm genellikle magnezyum eksikliği ile ilişkilidir. Kronik olarak düşük serum magnezyum seviyeleri metabolik sendrom, diabetes mellitus tip 2, fasikülasyon ve hipertansiyon ile ilişkilidir.

Damar içi magnezyum, kalp karınçık anormal ritmleri (Ventriküler aritmiler) olan hastaların yönetimi ve ani kalp ölümünün önlenmesi için ACC/AHA/ESC 2006 kılavuzları tarafından karıncık aritmi ile ilişkili uzun QT sendromu ile mevcut torsades de pointes ile ilişkili hastalar ve digoksin kaynaklı aritmileri olan hastaların tedavisi için için tavsiye edilir.
Magnezyum sülfat – damar içi (İngilizce:intravenous) – preeklampsi (İngilizce:pre-eclampsia) ve eklampsi (İngilizce:eclampsia) tedavisinde kullanılır.
Alkolizmin neden olduğu hipomagnezemi (İngilizce:Hypomagnesemia), eksikliğin derecesine bağlı olarak ağızdan veya parenteral magnezyum uygulamasıyla geri döndürülebilir.
Magnezyum takviyesinin migren hastalığının önlenmesinde ve tedavisinde rol oynayabileceğine dair sınırlı kanıt vardır.
Magnezyum tuzu türüne göre sıralanan diğer tedavi edici uygulamalar şunlardır:

Magnezyum sülfat, Epsom tuzları olarak adlandırılan heptahidrat olarak, banyo tuzları, müshil ve yüksek oranda çözünür gübre olarak kullanılır.
Magnezyum hidroksit, suda süspansiyon halinde, magnezyum sütü antasit'ler ve müshillerde kullanılır.
Magnezyum klorür, oksit, glukonat, malat, orotat, glisinat, askorbat ve sitrat'ın tümü ağızdan magnezyum takviyesi olarak kullanılır.
Magnezyum borat, magnezyum salisilat ve magnezyum sülfat, antiseptikler olarak kullanılır.
Magnezyum bromür hafif yatıştırıcı olarak kullanılır (bu etki magnezyumdan değil bromürden kaynaklanır).
Magnezyum stearat, yağlayıcı özellikleri olan hafif yanıcı beyaz bir toz'dur. Eczacılık teknolojisinde, bileşenleri tablet şekline sıkıştırırken tabletlerin ekipmana yapışmasını önlemek için farmakolojik üretimde kullanılır.
Magnezyum karbonat tozu, jimnastikçiler, halterciler ve dağcılar gibi sporcular tarafından avuç içi terlemesini ortadan kaldırmak, yapışmayı önlemek ve jimnastik aletlerinin tutuşunu iyileştirmek, çubukları kaldırmak ve kayalara tırmanmak için kullanılır.

Kandaki fazla magnezyum böbrekler tarafından hemen süzüldüğünden tek başına diyet kaynaklarından aşırı doz alınması olası değildir ve aşırı doz, bozulmuş böbrek fonksiyonu varlığında daha olasıdır. Buna rağmen, megadoz tedavisi küçük bir çocukta ölüme, ve böbrekleri sağlıklı olan bir kadında ve genç bir kızda şiddetli hipermagnezemiye neden oldu. Doz aşımının en yaygın belirtileri bulantı, kusma ve ishal; diğer belirtiler arasında hipotansiyon, bilinç bulanıklığı, kalpte ve solunum hızlarında yavaşlama, diğer minerallerin eksiklikleri, koma, kardiyak aritmi ve kalp durmasına bağlı ölüm yer alır.

Tohum ve sebzelerde klorofil kompleksi halinde bulunur. Günlük ihtiyaç 0,2-0,3 g kadardır. Magnezyum eksikliğinin tıptaki adı Hipomagnezemi, fazla olması ise Hipermagnezemi olarak bilinir. Vücuttaki toplam magnezyum miktarı 20-30 g kadardır. Bunun % 60-70'i kemiklerde, % 1,5 oranında magnezyum fosfat (Mg3(PO4)2)halinde yer alır. Geri kalan kısmı yumuşak dokularda, diğer kısmı ise sıvılarda bulunur. Kan plazmasında 0,02-0,03 mg; eritrositlerde 0,06 mg bulunur. Plazmadaki magnezyumun üçte biri proteinlere bağlıdır.
Fosfataz, fosforilaz, enolaz, fosfoglukomutaz enzimlerinin aktivatörüdür. ATPaz'ın inhibitörüdür. Magnezyum idrar yollarında magnezyum amonyum fosfat (MgNH4PO4) şeklinde çökerek idrar yolu taşlarının yapısında bulunur. Damara şırınga edilen magnezyum iyonları narkotik etki gösterir. Magnezyum elementi sinir sisteminin aşırı duyarlılığını azaltır.
Hipomagnezemi;

Böbrek yetmezliği
Diabetik koma
Hipotiroidizm
İyatrojenik
Addison hastalığında görülür.
Hipermagnezemi ise;

Sindirim sistemi hastalıkları
Böbrek hastalıkları
Endokrin hastalıklar
Metabolik bozukluklar
Terleme, yanık, akut pankreatit
Beslenmeye bağlı olarak görülür.

Vücutta bulunan magnezyumun yaklaşık %60'ı kemik ve dişlerin yapısında yer alır. Diğer minerallerle birlikte sinir uyarımını ve kas kasılmalarını düzenler. Ayrıca enerji metabolizmasında rol alan pek çok enzimi etkin biçime dönüştürür. Kalsiyum gibi magnezyum tuzları da suda çözünmez ve besinlerdeki magnezyumun çoğu emilemez. Emilimin çoğu yukarı bağırsak bölgesinde olur. Günlük gereksinim düzeyi 300–350 mg arasındadır. Bitki klorofilinin bir yapı taşı olduğundan başlıca kaynak yeşil yapraklı bitkilerdir. Fındık, tahıl ve deniz ürünleri de magnezyumdan zengin besinlerdir.

Fotoğraf makinelerinin gövde ve flaş kaplamalarında, işaret fişeklerinde ve yangın bombaları başta olmak üzere pirotekni alanında yoğun olarak kullanılır. Alüminyumdan üçte bir oranında daha hafif olması nedeniyle, alaşımlarından uçak ve füze yapımında faydalanılır. Eczac

Bir ototrof, karbondioksit gibi basit maddelerden karbon kullanarak, genellikle ışıktan (fotosentez) veya inorganik kimyasal reaksiyonlardan (kemosentez) gelen enerjiyi kullanarak karmaşık organik bileşikler (karbonhidratlar, yağlar ve proteinler gibi) üreten bir organizmadır. Abiyotik bir enerji kaynağını (örneğin ışık) organik bileşiklerde depolanan ve diğer organizmalar (örneğin heterotroflar) tarafından kullanılabilen enerjiye dönüştürürler. Ototroflar canlı bir karbon veya enerji kaynağına ihtiyaç duymazlar ve karadaki bitkiler veya sudaki algler gibi bir besin zincirindeki üreticilerdir (ototrofların veya diğer heterotrofların tüketicileri olan heterotrofların aksine). Ototroflar karbondioksiti indirgeyerek biyosentez için organik bileşikler ve depolanmış kimyasal yakıt yapabilirler. Çoğu ototrof indirgeyici madde olarak su kullanır, ancak bazıları hidrojen sülfür gibi diğer hidrojen bileşiklerini de kullanabilir.
Birincil üreticiler ışıktaki enerjiyi (fototrof ve fotoototrof) veya inorganik kimyasal bileşiklerdeki enerjiyi (kemotroflar veya kemolitotroflar) organik moleküller oluşturmak için dönüştürebilir, bu moleküller genellikle biyokütle şeklinde birikir ve diğer organizmalar (örneğin heterotroflar ve miksotroflar) tarafından karbon ve enerji kaynağı olarak kullanılır. Fotoototroflar ana birincil üreticilerdir, ışık enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürürler ve sonuçta inorganik bir karbon kaynağı olan karbondioksitten organik moleküller oluştururlar. Kemolitotroflara örnek olarak inorganik kimyasal bileşiklerin oksidasyonundan biyokütle üreten bazı arkea ve bakteriler (tek hücreli organizmalar) verilebilir, bu organizmalara kemoototroflar denir ve sıklıkla derin okyanuslardaki hidrotermal bacalarda bulunurlar. Birincil üreticiler en düşük trofik seviyededir ve Dünya'nın bugüne kadar yaşamı sürdürmesinin nedenidir.
Kemoototrofların çoğu litotroftur ve biyosentez ve kimyasal enerji salınımı için indirgeyici maddeler ve hidrojen kaynakları olarak hidrojen sülfür, hidrojen gazı, elementel kükürt, amonyum ve demir(II) oksit gibi inorganik elektron donörlerini kullanırlar. Ototroflar fotosentez veya kimyasal bileşiklerin oksidasyonu sırasında üretilen ATP'nin bir kısmını organik bileşikler oluşturmak üzere NADP+'yi NADPH'ye indirgemek için kullanır.

Ototrof terimi 1892 yılında Alman botanikçi Albert Bernhard Frank tarafından ortaya atılmıştır. Antik Yunancada "beslenme" veya "gıda" anlamına gelen τροφή (trophḗ) kelimesinden gelmektedir. İlk ototrofik organizmalar muhtemelen Arkeen'in başlarında evrimleşmiştir ancak Dünya'nın Büyük Oksidasyon Olayı boyunca siyanobakteriler tarafından oksijenik fotosentez oranının artmasıyla çoğalmıştır. Fotoototroflar fotosentez geliştirerek heterotrofik bakterilerden evrimleşmiştir. En eski fotosentetik bakteriler hidrojen sülfür kullanmıştır. Hidrojen sülfürün azlığı nedeniyle, bazı fotosentetik bakteriler fotosentezde su kullanmak üzere evrimleşerek siyanobakterilere yol açmıştır.

Bazı organizmalar karbon kaynağı olarak organik bileşiklere dayanmaktadır, ancak enerji kaynağı olarak ışığı veya inorganik bileşikleri kullanabilirler. Bu tür organizmalar miksotroflardır. Organik bileşiklerden karbon elde eden ancak ışıktan enerji elde eden bir organizma fotoheterotrof olarak adlandırılırken, organik bileşiklerden karbon ve inorganik bileşiklerin oksidasyonundan enerji elde eden bir organizma kemolitoheterotrof olarak adlandırılır.
Kanıtlar, bazı mantarların iyonlaştırıcı radyasyondan da enerji elde edebileceğini göstermektedir: Bu tür radyotrofik mantarlar Çernobil Nükleer Santrali'nin bir reaktörünün içinde büyürken bulunmuştur.

Dünya ekosisteminde farklı durumlarda birçok farklı birincil üretici türü vardır. Biyokütlelerini organik maddeleri oksitleyerek elde eden mantarlar ve diğer organizmalar ayrıştırıcı olarak adlandırılır ve birincil üretici değildir. Bununla birlikte, tundra iklimlerinde bulunan likenler, mutualistik simbiyoz yoluyla algler tarafından fotosentezi (veya ek olarak siyanobakteriler tarafından azot fiksasyonunu) ayrıştırıcı bir mantarın korumasıyla birleştiren istisnai bir birincil üretici örneğidir. Ayrıca, bitki benzeri birincil üreticiler (ağaçlar, algler) güneşi bir enerji biçimi olarak kullanır ve diğer organizmalar için havaya verir. Bir tür bakteri ve fitoplankton da dahil olmak üzere H2O birincil üreticileri de vardır. Birincil üreticilerin birçok örneği olduğu gibi, iki baskın türü koral ve birçok kahverengi alg türünden biri olan laminarialestir.

Brüt birincil üretim fotosentez ile gerçekleşir. Bu, aynı zamanda birincil üreticilerin enerjiyi alıp başka bir yerde üretmelerinin/serbest bırakmalarının ana yoludur. Bitkiler, korallar, bakteriler ve algler bunu yapar. Fotosentez sırasında birincil üreticiler güneşten enerji alır ve bunu enerji, şeker ve oksijene dönüştürür. Birincil üreticiler aynı enerjiyi başka bir yere dönüştürmek için enerjiye de ihtiyaç duyarlar, bu yüzden enerjiyi besinlerden alırlar. Bir tür besin maddesi azottur.

Kendi başlarına enerji üretebilen organizmalar olan birincil üreticiler olmasaydı, Dünya'nın biyolojik sistemleri kendilerini sürdüremezdi. Bitkiler, diğer birincil üreticilerle birlikte, diğer canlıların tükettiği enerjiyi ve soludukları oksijeni üretirler. Dünya üzerindeki ilk organizmaların okyanus tabanında bulunan birincil üreticiler olduğu düşünülmektedir.
Ototroflar dünyadaki tüm ekosistemlerin besin zincirlerinin temelini oluşturur. Çevreden güneş ışığı veya inorganik kimyasallar şeklinde enerji alırlar ve bunu karbonhidratlar gibi yakıt molekülleri oluşturmak için kullanırlar. Bu mekanizmaya birincil üretim denir. Heterotrof olarak adlandırılan diğer organizmalar, yaşamları için gerekli işlevleri yerine getirmek üzere ototrofları besin olarak alırlar. Dolayısıyla, heterotroflar - tüm hayvanlar, neredeyse tüm mantarlar, çoğu bakteri ve protozoa - ihtiyaç duydukları hammadde ve yakıt için ototroflara veya birincil üreticilere bağımlıdır. Heterotroflar karbonhidratları parçalayarak veya gıdalardan elde edilen organik molekülleri (karbonhidratlar, yağlar ve proteinler) oksitleyerek enerji elde ederler. Etçil organizmalar, heterotrofik avlarından elde ettikleri besinleri tükettikleri ototroflardan aldıkları için dolaylı olarak ototroflara bağlımlıdırlar.
Çoğu ekosistem, başlangıçta güneş tarafından salınan fotonları yakalayan bitkiler ve siyanobakterilerin ototrofik birincil üretimi ile desteklenmektedir. Bitkiler bu enerjinin yalnızca bir kısmını (yaklaşık %1) fotosentez için kullanabilir. Fotosentez süreci bir su molekülünü (H2O) böler, atmosfere oksijen (O2) salar ve karbondioksiti (CO2) indirgeyerek birincil üretimin metabolik sürecini besleyen hidrojen atomlarını serbest bırakır. Bitkiler fotosentez sırasında foton enerjisini basit şekerlerin kimyasal bağlarına dönüştürür ve depolar. Bu bitki şekerleri, diğer şekerler, nişasta ve selüloz dahil olmak üzere uzun zincirli karbonhidratlar olarak depolanmak üzere polimerize edilir; glukoz ayrıca yağ ve protein yapmak için de kullanılır. Ototroflar; heterotroflar, yani hayvanlar gibi tüketiciler tarafından yenildiğinde, içerdikleri karbonhidratlar, yağlar ve proteinler, heterotroflar için enerji kaynağı haline gelir. Proteinler topraktaki nitratlar, sülfatlar ve fosfatlar kullanılarak üretilebilir.

Sucul algler, tropikal nehir ve akarsulardaki besin ağlarına önemli bir katkı sağlamaktadır. Bu durum, bir ekosistem içinde sentezlenen karbon miktarını yansıtan temel bir ekolojik süreç olan net birincil üretim ile gösterilir. Bu karbon nihayetinde tüketiciler için kullanılabilir hale gelir. Net birincil üretim, tropikal bölgelerdeki akarsu içi birincil üretim oranlarının benzer ılıman sistemlere göre en az bir kat daha fazla olduğunu göstermektedir.

Araştırmacılar ilk hücresel yaşam formlarının heterotrof olmadığına, çünkü uzaydan gelen organik substratların ya mikrobiyal büyümeyi destekleyemeyecek kadar heterojen ya da fermente edilemeyecek kadar indirgenmiş olması nedeniyle ototroflara ihtiyaç duyduklarına inanmaktadırlar. Bunun yerine, ilk hücrelerin ototrof olduğunu düşünmektedirler. Bu ototroflar, derin deniz alkali hidrotermal bacalarında yaşayan termofilik ve anaerobik kemolitoototroflar olabilir. Bu ortamlardaki katalitik Fe(Ni)S minerallerinin RNA gibi biyomolekülleri katalizlediği gösterilmiştir. Bu görüş, son evrensel ortak atanın (LUCA) fizyolojisi ve habitatının da Wood-Ljungdahl yolağına sahip termofilik bir anaerob olduğu, biyokimyasının FeS kümeleri ve radikal reaksiyon mekanizmalarıyla dolu olduğu ve Fe, H2 ve CO2'ye bağımlı olduğu sonucuna varıldığı için filogenetik kanıtlarla desteklenmektedir. Çoğu yaşam formunun sitozolünde bulunan yüksek K+ konsantrasyonu, erken hücresel yaşamın Na+/H+ antiporterlerine veya muhtemelen semporterlerine sahip olduğunu düşündürmektedir. Ototroflar muhtemelen düşük H2 kısmi basınçlarındayken heterotroflara evrimleşmiştir; burada ilk heterotrofi biçimi muhtemelen amino asit ve klostridiyal tip pürin fermantasyonlarıdır ve fotosentez hidrotermal bacalardan yayılan uzun dalga boylu jeotermal ışığın varlığında ortaya çıkmıştır. Fotokimyasal olarak aktif ilk pigmentlerin Zn-tetrapiroller olduğu sonucuna varılmıştır.

Organotrof

"Lichen Biology and the Environment". www.lichen.com. 21 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mayıs 2014.  (İngilizce)
"Lichens". herbarium.usu.edu. 1 Ocak 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (İngilizce)
"Lichens". archive.bio.ed.ac.uk. 6 Şubat 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (İngilizce)

Vitamin, bir canlının metabolizmasının düzgün çalışması için küçük miktarlarda ihtiyaç duyduğu temel bir mikro besin olan organik bir moleküldür (veya kimyasal olarak yakından ilişkili bir molekül grubudur, yani vitamerlerdir). Esansiyel besinler canlıda ya hiç sentezlenemez ya da yeterli miktarlarda sentezlenemez ve bu nedenle beslenme yoluyla alınması gerekir. C vitamini bazı türler tarafından sentezlenebilirken diğerleri tarafından sentezlenemez; ilk etapta bir vitamin değildir, ikinci sıradadır. Vitamin terimi diğer üç temel besin grubunu içermez: mineraller, esansiyel yağ asitleri ve esansiyel amino asitler. Çoğu vitamin tek bir molekül değil, vitaminler adı verilen ilgili molekül gruplarıdır. Örneğin, sekiz E vitamini vardır: dört tokoferol ve dört tokotrienol. Bazı kaynaklar kolin de dahil olmak üzere on dört vitamini listeler, ancak büyük sağlık kuruluşları on üç vitamini listeler: A vitamini (tüm trans-retinol, tüm-trans-retinil-esterler, ayrıca tüm-trans-beta-karoten ve diğer provitamin A karotenoidleri olarak), B1 vitamini (tiamin), B2 vitamini (riboflavin), B3 vitamini (niasin), B5 vitamini (pantotenik asit), B6 vitamini (piridoksin), B7 vitamini (biyotin), B9 vitamini (folik asit veya folat), B12 vitamini (kobalaminler), C vitamini (askorbik asit), D vitamini (kalsiferoller), E vitamini (tokoferoller ve tokotrienoller) ve K vitamini (filokinon ve menakinonlar).
Tüm vitaminler 1913 ile 1948 arasında keşfedildi (tanımlandı). Tarihsel olarak, beslenmeden vitamin alımı eksik olduğunda, sonuçlar vitamin eksikliği hastalıklarıydı. Daha sonra, 1935'ten başlayarak, ticari olarak üretilen maya özü B vitamini kompleksi ve yarı sentetik C vitamini tabletleri piyasaya çıktı. Bunu 1950'lerde, genel popülasyondaki vitamin eksikliklerini önlemek için multivitaminler de dahil olmak üzere vitamin takviyelerinin seri üretimi ve pazarlanması izledi. Hükûmetler, eksiklikleri önlemek için gıda takviyesi olarak adlandırılan un veya süt gibi temel gıdalara bazı vitaminlerin eklenmesini zorunlu kılmıştır. Hamilelik sırasında folik asit takviyesi önerileri, bebek nöral tüp defekti riskini azaltmıştır.

"Vitamin" terimi, 1912'de Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk tarafından Lister Önleyici Tıp Enstitüsü'nde çalışırken icat edilen bileşik bir kelime olan "vitamin"den türetilmiştir. Funk, adı vital (yaşamsal) ve aminden oluşturdu, çünkü beriberi ve belki de diğer benzer diyet eksikliği hastalıklarını önleyen bu organik mikrobesin gıda faktörlerinin yaşam için gerekli olduğu, dolayısıyla "hayati" olduğu ve kimyasal aminler, dolayısıyla "amin" olduğu ortaya çıktı. Bu, tiamin için doğruydu, ancak C vitamini ve bu tür diğer mikro besinlerin amin olmadığı bulunduktan sonra, sözcük İngilizcede "vitamin" olarak kısaltıldı.

Biyomoleküller listesi
B12 vitamini eksikliği
B vitaminleri
E vitamini eksikliği
B12 vitamini eksikliği
Mineral (besin)
Enzim
Protein
Yağ
Karbonhidrat

 Wikimedia Commons'ta vitamin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
PDF formatında USDA RDA grafiği 9 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Health Canada Diyet Referans Alımları Vitaminler için Referans Tablosu 2 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIH Diyet Takviyeleri Ofisi: Bilgi Sayfaları 16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yağ, karbonhidrat ve protein ile birlikte üç temel besin maddesinden biridir. Yağ kimyasal olarak trigliserit adıyla bilinip gliserin ve üç yağ asidinden oluşan bir esterdir.
Yağ önemli bir besin maddesidir ve insanlar da dahil olmak üzere çoğu heterotrof yaşayabilmek için dışarıdan yağ almak zorundadır. Vücutta üretilemeyip dışarıdan alınması gereken yağ asitlerine esansiyel yağ asidi adı verilir. İnsanlarn beslenmesinde için iki esansiyel yağ asidi bulunur: alfa-linolenik asit (bir omega-3 yağ asidi) ve linoleik asit (bir omega-6 yağ asidi). Vücudun ihtiyaç duyduğu diğer yağlar bunlardan sentezlenebilir.
Yağlar karbon atomlarının bağlarına göre ikiye ayrılır. Doymuş yağlarda karbon atomları arasında hiç çift bağ bulunmaz; karbon atomları mümkün olan en fazla hidrojen ile bağ yapmışlardır. Doymuş yağ asitleri oda sıcaklığında katı halde bulunurlar. Diğer yağ çeşidi olan doymamış yağlarda karbon atomları arasında bir ya da daha fazla çift bağ bulunur. Bu çifte bağların sayısına göre doymamış yağlar kendi içinde ikiye ayrılır: Bir çifte bağ olduğunda tekli doymamış yağ, birden fazla çifte bağ olduğunda çoklu doymamış yağ olarak adlandırılır. Doymuş yağlardan farklı olarak doymamış yağlar oda sıcaklığında sıvı olarak bulunurlar. Doymamış yağlar ayrıca cis yağ ve trans yağ olarak da ikiye ayrılabilir.
Genellikle hayvansal yağlarda yağın çoğunluğu doymuş yağdan oluşur, bu yüzden hayvansal yağlar çoğunlukla katı halde bulunurlar. Bitkisel yağlar ise büyük oranda doymamış yağlardan oluştuklarından sıvı haldedirler. Bunun istisnaları mevcuttur. Örneğin bitkisel bir yağ olan Hindistan cevizi çoğunlukla doymuş yağdan oluşur, bu yüzden oda sıcaklığında katıdır.

Doymamış yağlar, kimyasal olarak, yağın karbon kuyruğundaki karbonlar arasında ikili bağ olmasıdır. Bunun nedeni her karbon molekülünün hidrojenler ile "doymamış" yani hala bağ yapabiliyor olmasıdır. Doymamış yağların kuyrukları yapısal açıdan düz değildir. Bu ise çoğu doymamış yağın oda sıcaklığında sıvı olmasına neden olur.
Tekli ve Çoklu olmak üzere iki türü vardır.

Tekli Doymamış Yağlar
Tekli doymamış yağlar, karbon kuyruğunda bir tane karbon karbon çift bağı olan yağlara denir.

Çoklu Doymamış Yağlar
Çoklu doymamış yağlar ise, karbon kuyruğunda birden fazla çift bağ olan yağlardır.

Örnekler
Çoğu sıvı yağ bu kategoridedir örneğin zeytinyağı, mısır yağı, vb.

Çinko, sembolü Zn, atom numarası 30 olan kimyasal bir elementtir. Oda sıcaklığında hafif kırılgan bir metaldir ve oksidasyon giderildiğinde parlak gri bir görünüme kavuşur. Periyodik tablonun 12. (IIB) grubunun ilk elementidir. Bazı açılardan çinko kimyasal olarak magnezyuma benzer: her iki element de yalnızca bir normal oksidasyon durumu (+2) gösterir ve Zn2+ ve Mg2+ iyonları benzer boyuttadır. Çinko, Dünya'nın kabuğundaki en bol bulunan 24. element olup beş kararlı izotopu vardır. En yaygın çinko cevheri, bir çinko sülfür minerali olan sfalerittir.
Çinko cevherinin en büyük işletilebilir damarları, Avustralya, Asya ve ABD'dedir. Çinko, cevherin köpük flotasyonu, kavurma ve elektrik kullanılarak nihai ekstraksiyon (elektrokazanım) yoluyla rafine edilir.
Çinko, insanlar, hayvanlar, bitkiler ve mikroorganizmalar için temel eser elementtir ve doğum öncesi ve sonrası gelişim için gereklidir. İnsanlarda demirden sonra en bol bulunan ikinci eser metaldir ve tüm enzim sınıflarında görülen tek metaldir.
Çinko, aynı zamanda birçok enzim için önemli bir yardımcı faktör olduğundan mercan büyümesi için gerekli bir besin elementidir.
Çinko eksikliği gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık iki milyar insanı etkilemektedir ve birçok hastalıkla ilişkilendirilir. Çocuklarda çinko eksikliği büyümede geriliğe, cinsel olgunluk gecikmesine, enfeksiyona yatkınlığına ve ishale neden olur.
Reaktif merkezde çinko atomu bulunan enzimler, insanlarda alkol dehidrogenaz gibi biyokimyada yaygındır.
Bakır ve çinkonun çeşitli oranlarda alaşımı olan pirinç, MÖ 3. binyıldan itibaren Ege Bölgesi'nde ve günümüzde Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Kalmukya, Türkmenistan ve Gürcistan'ı kapsayan bölgede kullanılıyordu.
MÖ ikinci binyılda Batı Hindistan, Özbekistan, İran, Suriye, Irak ve İsrail'i kapsayan bölgelerde kullanılıyordu. Çinko metali Hindistan'da 12. yüzyıla kadar büyük ölçekte üretilmiyordu ancak eski Romalılar ve Yunanlar tarafından biliniyordu.
Racastan madenleri, MÖ 6. yüzyıla kadar uzanan kesin çinko üretimi kanıtları sunmaktadır. Saf çinkoya ilişkin en eski kanıt, MS 9. yüzyılda saf çinko elde etmek için damıtma işleminin kullanıldığı Racastan'daki Zawar'dan gelmektedir. Simyacılar çinkoyu havada yakarak "filozof yünü" veya "beyaz kar" adını verdikleri maddeyi oluşturdular.
Element muhtemelen simyacı Paracelsus tarafından Almanca Zinke (çatal, diş) kelimesinden esinlenerek isimlendirilmiştir. Alman kimyager Andreas Sigismund Marggraf'ın 1746 yılında saf metalik çinkoyu keşfettiği kabul edilir. 1800'lü yıllarda Luigi Galvani ve Alessandro Volta'nın çalışmaları çinkonun elektrokimyasal özelliklerini ortaya çıkardı.
Çinkonun başlıca uygulama alanı demirin korozyona dayanıklı çinko kaplanmasıdır (sıcak daldırma galvanizleme). Elektrokimyasal potansiyel dizisinde demirden daha negatif değerdedir. Böylece çinko anot olarak katodik korozyon korumada önemli bir kullanım bulur. Galvanizleme bu tür uygulamalardan biridir.
Elektrik pilleri, küçük yapısal olmayan dökümler ve pirinç gibi alaşımlar diğer uygulama alanları arasındadır.
Organik laboratuvarlarda çinko karbonat ve çinko glukonat (gıda takviyesi olarak), çinko klorür (deodorantlarda), çinko pirition kepek önleyici şampuanlarda), çinko sülfür (lüminesans boyalarda) ve dimetilçinko veya dietilçinko gibi çeşitli çinko bileşikleri yaygın olarak kullanılır.
Elementlerin periyodik tablosunda geçiş elementleri grubundadır.
Düşük kaynama sıcaklığı dikkat çekicidir. Bu değer özellikle pirometalurjik metal üretiminde çok belirleyici bir etmendir.
Çinko dökülmüş halde sert ve kırılgandır. 120 °C'de şekillendirilebilir.

Çinko, Dünya kabuğunun yaklaşık 75 ppm'sini (%0,0075) oluşturur ve en bol bulunan 24. elementtir. Çinko güneş sisteminin 312 ppm'sini oluşturur ve burada en bol bulunan 22. elementtir.
Çinkonun tipik arka plan konsantrasyonları atmosferde 1 μg/m3'ü, toprakta 300 mg/kg'ı, bitki örtüsünde 100 mg/kg'ı, tatlı suda 20 μg/L'yi ve deniz suyunda 5 μg/L'yi aşmaz. Element normalde cevherlerde bakır ve kurşun gibi diğer temel metallerle birlikte bulunur. Çinko bir kalkofildir. Yani elementin minerallerde kükürt ve diğer ağır kalkojenlerle birlikte bulunma olasılığı, hafif kalkojen oksijenle veya halojenler gibi kalkojen olmayan elektronegatif elementlerle birlikte bulunma olasılığından daha yüksektir.
En çok kullanılan cevheri sfalerit (ZnS) olup %40-50 çinko ve yaklaşık %10 demir içerir. Çinkonun ayrıştırıldığı diğer mineraller smitsonit (çinko karbonat), hemimorfit (çinko silikat) ve franklinit ((Fe, Mn, Zn)(Fe, Mn)2O4) dir.

Çinko, bileşiklerinde +2 değerlikli olarak bulunur ve oluşturduğu bileşiklerde genelde iyonik bağ yapar. Amonyak, amin, siyanür ve halojen iyonları ile kompleks bileşikler meydana getirir. Mineral asitlerinde H2 çıkışıyla çözünür. Ancak nitrik asitte NOx çıkışı olur. Dolayısıyla çinko, özellikle toz halde çok etkili bir indirgeyicidir. Normal sıcaklıkta havada bırakılan metalin yüzeyinde koruyucu bir tabaka oluştuğundan bu sıcaklıkta halojenlere bile dayanıklıdır. HCl gazı çinkoyu çok çabuk korozyona uğratır. Toz çinkonun reaksiyona girme kabiliyeti oldukça fazla ise de yanıcı değildir. Yüksek sıcaklıkta oksijen, klor ve kükürt gibi elementlerle şiddetle reaksiyona girer. Cıva ile sert bir amalgam meydana getirir. Klorür ve sülfat tuzları suda yüksek miktarda çözünür. Buna karşılık çinko oksit, silikat, fosfat ve organik kompleksleri ya suda hiç çözünmezler ya da çok az çözünürler. Bileşikleri arasında çinko oksitin teknik ve ekonomik değeri vardır. Organik bileşikleri arasında çinko sabunu en önemli kullanıma sahiptir.

Çinko (Latince: Zinkum, İngilizce: Zinc, Almanca: Zink), eski kaynaklarda Tutya (Osmanlıca: توتيا), mavimsi açık gri renkte, kırılgan bir metal.

Çinko, antik çağlardan beri bilinen ancak üretimi ve kullanılması tam anlaşılamadığından diğer metallerle karıştırılan bir elementtir. Metalin ilk tarifi, Strabos'un yazdığı Mysia adlı eserin Andriera adlı bölümünde "Sahte gümüş" (False silver, Yunanca: Pseudargyros) olarak yapılmıştır.
Bilinen en eski çinko parçası Dakya medeniyetine ait Transilvanya'daki Dortaş harabelerinde bulunan ve %87.52 Zn + %11.41 Pb + %1.07 Fe içeren bir idoldür. MÖ 500 yıllarına ait Comeros harabelerinde çinkodan yapılmış iki bileziğe ve 79'da yıkılan Pompei harabelerinde ise çinkoyla kaplanmış bir musluğa rastlanmıştır.
MÖ 200 yıllarında pirinç, özellikle Roma'lılar tarafından iyi bilinen bir alaşımdı. Yapım tekniği ZnO içerikli hammaddenin redüksiyonu, çinko buharlarının metal bakır üzerinde kondanse edilmesi ve ergitme kademelerinden oluşuyordu. Özellikle simyacılar pirinç yapımını çok iyi biliyorlardı ve amaçları bu alaşımı bakıra, bakırı da altına dönüştürmekti.
Avrupa'da ilk kez Basilius Valentinius metalik çinkoyu tariflemeden "Zinck" terimini kullandı. "Zinck" isminin bir metal olduğu ve bu metalin fiziksel özellikleri Paracelsus (1490-1541) tarafından yazıldı. "Doğunun Plinius'u" (Romalı tabiatçı ve yazar Goius Plinius Secundus'a (23-79) benzetme) olarak tanınan Kazwiui (ölümü 630) Çinlilerin çinkodan sikke ve aynalar ürettiklerini söyler. Hintler 1000-1300 yılları arasında çinkoyu ticari boyutta üretmişlerdir. Mewar eyaletinin racalarından olan Ranu Laksh Singh'in Zawar madenlerini işlettiği (1382) bilinmektedir. Ancak bu cevher çıkarma ve izabe işlemleri feodal savaşlar nedeniyle ara sıra durmuş ve en sonunda Moğollarla yapılan Maratha savaşlarından sonra 1830'dan 1940 yılına kadar tamamen kapanmıştır.
17. ve 18. yüzyılda önemli miktarlarda külçe çinko doğudan Portekiz gemileri ile getiriliyor ve Hollandalılar tarafından dağıtılıyordu. Ürün; "Spelter", "Hint kalayı", "Caloaem" ve "Tutaney" gibi değişik isimler altında pazarlandı. 1745 yılında, doğudan gelen ve İsveç açıklarında batan bir gemiden çıkarılan külçeler %98.99 Zn, %0.765 Fe ve %0.245 Sb içeriyordu.

Çinko, yıllık yaklaşık 13 milyon tonluk üretimiyle demir, alüminyum ve bakırdan sonra en çok kullanılan dördüncü metaldir.
Dünyanın en büyük çinko üreticisi, Avustralyalı OZ Minerals ve Belçikalı Umicore şirketlerinin birleşmesiyle oluşan Nyrstar'dır. Dünya çinkosunun yaklaşık %70'i madencilikten, kalan %30'u ise ikincil çinkonun geri dönüşümünden elde edilmektedir.
Ticari olarak saf çinko, genellikle SHG olarak kısaltılan Özel Yüksek Sınıf olup ve %99,995 saflıktadır.
Dünya çapında, yeni çinkonun %95'i, sfaleritin (ZnS) neredeyse her zaman bakır, kurşun ve demir sülfürleriyle karıştırıldığı sülfürlü cevher yataklarından çıkarılır. Çinko madeni dünyanın dört bir yanına dağılmış olup başlıca alanları Çin, Avustralya ve Peru'dur. Çin, 2014 yılında küresel çinko üretiminin %38'ini üretmiştir.
Çinko metali, ekstraktif metalurji kullanılarak üretilir. Cevher ince öğütülür, ardından mineralleri gangdan ayırmak için köpük flotasyonundan geçirilir (hidrofobisite özelliği), böylece yaklaşık %50 çinko, %32 kükürt, %13 demir ve %5 SiO2'den oluşan bir çinko sülfür cevheri konsantresi elde edilir.
Kavurma çinko sülfür konsantresini çinko okside dönüştürür:

  
    
      
        
          2
          
          ZnS
          +
          3
          
          
            O
            
              2
            
            
              
            
          
          
            
              →
              
                
                  t
                  o
                
              
            
          
          2
          
          ZnO
          +
          2
          
          
            SO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2ZnS + 3O2 ->[t^o] 2ZnO + 2SO2}}}
  

Kükürt dioksit, liç işlemi için gerekli olan sülfürik asit üretimi için kullanılır. Çinko karbonat, çinko silikat veya çinko-spinel yatakları (Namibya'daki Skorpion Yatağı gibi) çinko üretimi için kullanılırsa, kavurma işlemi atlanabilir.
Daha ileri işleme için iki temel yöntem kullanılır: pirometalurji veya elektrokazanım. Pirometalurji, çinko oksidi 950 °C (1.740 °F)'de karbon v

İskorbüt, C vitamini (askorbik asit) eksikliği nedeniyle ortaya çıkan bir hastalık.
Halsizlik, kolayca kanayan ve geriye çekilen dişetleri, ciltte morluklar, eklemlerde ağrı ve yuvarlanan saçlar belirtileridir. C vitamini eksikliğinde yorgunluk, iştah azalması, yara iyileşmesinde gecikme, deride kuruluk ve çatlamalar, eklemlerde şişmeler olur. Vücut direncinin azalmasından dolayı grip ve nezleye yakalanma riski artar.

Bazı antik yazmalarda iskorbüte benzer rahatsızlıklardan bahsedilmekle birlikte iskorbüt hakkındaki ilk detaylı bilgilere Haçlı Seferleri'nde rastlanır. 15. yüzyılın sonlarına doğru iskorbüt denizcilerdeki başlıca ölüm ve sakatlanma nedeni oldu. Taze meyve sebze olmadan, kuru gıda ile uzun süre idare etmek durumunda olan denizcilerde C vitamini eksikliğinden dolayı iskorbüte rastlanmaktaydı. 1753'te İskoç denizci James Lind Turunçgillerin iskorbütü engellediğini keşfetti. Zamanla Birleşik Krallık gemilerinde turunçgiller o kadar yaygın hâle geldi ki Britanya denizcileri "Limey" (limonlu) olarak anılmaya başlandı.
Sigara ve içki içenlerin ve stres altında olanların C vitaminine olan ihtiyaçları artar. Çünkü bu 3 faktör vücut direncini azaltan etkenlerdir.
Son yıllarda skorbütün gençler ve dengesiz beslenen bireyler arasında görülme sıklığında artış olduğu bildirilmektedir. Sağlıklı beslenme alışkanlıklarının yaygınlaştırılması ve toplumda C vitamini eksikliği konusunda farkındalığın artırılması, hastalığın önlenmesi açısından önemlidir.

Şurup (Arapça: شراب şarab; Latince: sirupus), esasen suda şeker çözeltisinden oluşan, büyük miktarda çözünmüş şeker içeren ancak kristallerin az miktarda eğilimi gösteren kalın, yapışkan bir sıvıdır. Tutarlılığı pekmezinkine benzemektedir. Viskozite, birçok hidroksil (OH) gruba sahip olan çözünmüş şeker ile su arasındaki çoklu hidrojen bağlarından kaynaklanmaktadır.
Şuruplar, şekeri suda eriterek veya kamış suyu, sorgum suyu veya akçaağaç sapı gibi tatlı suları azaltarak hazırlanabilir. Mısır şurubu ise şekerlere dönüştüren enzimatik bir süreç kullanarak mısır nişastasından yapılır.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çeşitli şurup tarifleri vardır. Bunlar:

Âdi Sade Şurup
Vişne Şurubu
Diğer Vişne Şurubu
Menekşe Şurubu
Sikencebin Sirke Şurubu
Badem Şurubu
Limon Şurubu
Çilek Şurubu
Demirhindi Şurubu
Gül Şurubu

Çeşniler listesi
Şerbet

24 saatlik zaman, günün geceden geceye akışını belirleyen bir zamanın düzenidir ve 24 saate ayrılır. Gece yarısı 0'dan 24'e kadar olan saatlerle ifade edilir. Bu sistem bugün dünyada en yaygın kullanılan zaman biçimidir. Yine de 12 saatlik zaman, özellikle Avustralya, Kanada (Québec hariç), Hindistan, Filipinler, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde hâlâ yaygındır. Birçok ülkede her iki zaman sistemi de kullanılmaktadır. 12 saatlik zaman; daha çok, kullanım kolaylığı için sesli iletişimde kullanılırken 24 saatlik zaman ise yazım kolaylığı açısından tercih edilmektedir. 24 saatlik biçim de askerî saat veya astronomik saat olarak Birleşik Devletler ve Kanada, ayrıca nadir de olsa Avustralya'da yaygındır. Dünyanın bazı bölgelerinde demir yolu saati veya kıtasal saat olarak adlandırılır. Ayrıca zaman biçiminin Uluslararası standartıdır (ISO 8601). Tıpta herhangi bir olayın ne zaman meydana geldiği ile ilgili karışıklıkları önlemek için genellikle 24 saatlik zaman kullanılır.

24 saatlik biçimdeki günlük zaman, ss.dd (örneğin 01.23) veya ss.dd.sn (örneğin 01.23.45) biçiminde yazılır. Buradaki ss (00 ile 23 arası), gece yarısından beri geçen saatin sayısal gösterimidir. dd (00 ile 59 arası), son tam saatten beri geçen dakikaları gösterir. sn ise (00 ile 59 arası) son tam dakikadan beri geçen saniyeleri gösterir. Artık saniye durumunda ss, 60 olabilir. Artık sıfır, 10'dan küçük sayılar için eklenir. Bu sıfır saat için isteğe bağlıdır. Fakat çok nitelik gerektiren bilgisayar uygulamalarında yaygın olarak kullanılır. (örneğin, ISO 8601'de). Saniyenin küçük birimleri kullanıldığında, saniyeler ondalık işareti ile ayrılan kesirli kısım 01.23.45.678 örneğinde olduğu gibi bir virgül ya da noktadan sonra gelir. Saat, dakika ve saniye arasındaki en yaygın kullanılan işaret, ISO 8601'de de sembol olarak kullanılan iki noktadır. Eskiden bazı Avrupa ülkeleri işaret olarak nokta kullandı. Fakat zaman gösteriminde ulusal standartların çoğu, uluslararası standart değiştiğinden beri nokta kullanmaktadır. Bilgisayar protokolleri, Linux işletim sistemi çekirdeğinin Ubuntu 10.10 sürümünde veya Windows işletim sistemi çekirdeğinin Windows 7 sürümünün 6.1.7600 sürüm numarasında ya da Mac OS işletim sisteminin Mac OS X 10.6 (Snow Leopard) sürümündeki noktalar gibi işletim sistemleri sürümleri ifade ederken nokta kullanılır. Bazı yerlerde (2359 sayısında) ve (18h45) gibi sadece saat ve dakikanın ifade edildiği yerlerde işaret kullanılmaz.

24 saatlik gösterimde gün, gece yarısı 00.00'da ve günün son dakikası da 23.59'da başlar. Elverişli olduğunda 24.00 gösterimi gece yarısını ifade etmesi için bazı tarihlerin sonunda kullanılabilir. Bazı günlerde 24.00, sonraki günü ifade eden 00.00 ile aynıdır.
24.00 gösterimi bir zaman aralığında genellikle tam gün sonunu ifade etmek için kullanılır. Tipik kullanımı saatin başlangıcından gece yarısı sonuna kadardır. Örneğin, "00.00-24.00", "07.00-24.00" gibi. Benzer şekilde bazı demir yolu zaman tabloları kalkış zamanı olarak 00.00 ve varış zamanı olarak 24.00 gösterir. Yasal ilişkiler daha çok günün başlangıcı olan 00.00'dan başlar, gün sonu 24.00'te biter.
24 saatlik gösterim, belli bir tarihteki gece yarısının başlangıcı (00.00) ile bitişi (24.00) arasından kesin bir ayrım yapmaz. Çok yaygın kullanımı yoktur. 
24.00'ten başka gün zamanı gösterimleri (24.01 veya 25.59), ne yaygın kullanılır ne de herhangi bir standartla ilişkilidir. Yine de Japonya ve Hong Kong'da televizyon yayıncılığı, çalışma saatleri gece yarısını aştığında ve özel içerikler ifade etmek için kullanılır. Kopenhag gibi bazı Avrupa Kamu taşıma sistemlerinde, örneğin 03.45 yerine 27.45 olarak gösterilir.
Çoğu dijital saatler 00.00 ile 23.59 arasındakileri gösterir. İstisnai olarak, örneğin Bosch veSiemens gibi mutfak gereçleri üreten Avrupa şirketlerinin mikrodalga aletler gibi ürünleri, standart 00.00 yerine 24.00 gösterir.

Çoğu ülkede bilgisayarlar ön tanımlı olarak zamanı 24 saatlik gösterir. Örneğin Windows ön tanımlı olarak, eğer bilgisayar dili ve bölge ayarları şu gibi ülkelerde ön tanımlı olarak 12 saatlik gösterir.

Arnavutça
Çince, Tayca
İngilizce (sadece Avustralya, Belize, Kanada, Karayip, Jamaika, Yeni Zelanda, Trinidad ve Tobago, Filipinler, Güney Afrika, Amerika Birleşik Devletleri ve Zimbabve'de)
Yunanca
İspanyolca (sadece Meksika ve Güney Amerika kısımları)
Svahili

Kanada ve Birlişik Devletler'de "askerî saat" (military time) terimi, 24 saatlik zamanla eş anlamlıdır. Bu bölgelerde gün saatinde, 12 saatlik zaman gösterimi kullanılır. 12, 1, ..., 11 gibi gün saatlerini "ö.ö. (a.m.)" ve "ö.s. (p.m.)" ön ekleriyle günün iki arasını ayırarak hesaplamak için kullanılır. Buralarda 24 saatlik zaman sadece askerî, havacılık, seyir, meteoroloji, astronomi, bilgisayar, lojistik, belirme hizmetleri, hastaneler gibi birkaç belirli alanda yaygın olarak bilinir. 

24 saatlik zaman sistemi yüzyıllardan beri, özellikle bilimciler, astronotlar, seyyahlar ve saatçiler tarafından kullanılmaktadır. 24 saatlik sistemin kullanıldığı birçok görünür yapı örnekleri vardır. İzmir saat kulesi buna bir örnektir.
Britanya ve Kanada askeriyesi 24 saatlik zamanı ilk kez 1917'de kullanmaya başlamıştır. Bundan önce askeriye "a.m." (ö.ö.) ve "p.m." (ö.s.) eklerini kullanıyordu.
Britanya'da 24 saatlik zamanın günlük yaşamda kullanımı 20. yüzyılın başlarında düzenli olarak büyümeye başladı. 1934'te, BBC'nin radyo programı olan Radio Times, program dinlemek için 24 saatlik zamanı kullandı.

24 saatlik zamanın bazı gösterimsel nitelikleri eksiktir.

Elektronik saatlerle uygun değildir. Bunların çoğu sadece 12 saat gösterir.
Birleşik Krallık gibi bazı diğer ülkeler, 24 saatlik gösterimde bile genellikle 12 saatlik gösterimini telaffuz etmektedir.

Gonglu saatler, 24 saatlik zamanda bazen çalmazlar (ses çıkarmazlar).

Zaman
Saat dilimi
TSİ
Saat
Ondalık işareti

The 24 hour time system 14 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aktigrafi, insan dinlenme / aktivite döngülerini izlemenin invazif olmayan bir yöntemidir. Kaba motor aktivitesini ölçmek için akimetri sensörü olarak da adlandırılan küçük bir aktigraf ünitesi bir hafta veya daha uzun süre giyilir. Ünite genellikle bilekte takılan kol saati benzeri bir pakette bulunur. Aktigraf ünitesinin maruz kaldığı hareketler sürekli olarak kaydedilir ve bazı birimler ışığa maruz kalmayı da ölçer. Veriler daha sonra bir bilgisayara iletilebilir ve çevrimdışı analiz edilebilir; bazı sensör markalarında veriler gerçek zamanlı olarak iletilir ve analiz edilir.

Uyku aktigrafları genellikle saat şeklindedir ve yetişkinler için baskın olmayan kolun bileğine ve genellikle çocuklar için ayak bileğine takılır. Uyku düzenlerini ve sirkadiyen ritimleri belirlemek için faydalıdırlar ve bir seferde birkaç hafta boyunca giyilebilirler. Tıbbi ortamda geleneksel polisomnografi uzun süredir uyku değerlendirmesi için "altın standart" olarak belirtilmiştir. Bununla birlikte, 1990'lardan bu yana aktigrafi giderek uyku / uyanıklık davranışını değerlendirmek için kullanılmaktadır. Çalışmalar, aktigrafinin uyku araştırması için yararlı olduğunu bulmuştur, çünkü polisomnografiden daha ucuz ve kullanımı daha kolaydır. Polisomnografiden farklı olarak aktigrafi, hastanın doğal uyku ortamında gerekli veriler kaydedilirken hareket ettirilmesine ve normal rutinlerine devam etmesine olanak tanır; bu da ölçülen verileri daha genel olarak uygulanabilir hale getirebilir. Uyku aktigrafları polisomnograflardan daha uygun fiyatlı olduğundan, özellikle büyük saha çalışmaları durumunda kullanımları avantajlıdır.
Bununla birlikte, aktigrafi polisomnografinin tamamıyla yerine geçebileceği söylenemez. Bazı uyku bozuklukları için polisomnografi ile ölçülen tam bir gece uykusu gerekebilir. Aslında, aktigrafi uyku parametrelerini ve uyku kalitesini ölçmede etkili olabilir, ancak beyin aktivitesi (EEG), göz hareketleri (EOG), kas aktivitesi (EMG) veya kalp ritmi (EKG) için ölçüm sağlamaz.
Aktigrafi, laboratuvarda yapılabilecek bir uyku gecikmesi testi yerine gündüz uykusunu değerlendirmek için yararlıdır. Uykusuzluk, sirkadiyen ritim uyku bozuklukları, aşırı uykulu olma durumlarını klinik olarak değerlendirmek için kullanılır. Huzursuz bacak sendromu tanısı için önerilmez. Ayrıca, bu tür bozukluklar için farmakolojik, davranışsal, fototerapötik veya kronoterapötik tedavilerin etkinliğini değerlendirmede kullanılır. Zaman içinde kaydedilen veriler, bazı durumlarda, özellikle sirkadiyen ritimler ve bunlarla ilgili bozuklukların yanı sıra uykusuzluğun değerlendirilmesinde polisomnografinin sonucundan daha önemlidir.
Aktigrafi sayesinde uyku ve katılımcının uyku kalitesi ile ilgili chronotype, başlangıç latansı uyku, toplam uyku süresi, uyku konsolidasyonu (uyku verimliliği), yatakta geçirilen süre, hareketler ve uyku döngüsü bazı genel bilgiler belirlemek de mümkündür.
Araştırmalar, uyku ve uyanıklığın aktigrafi cihazları tarafından eşit olarak değerlendirilmediğini gösterdi. Karşılaştırıldığında, polisomnograflar ve aktigraflar yoluyla toplanan veriler duyarlılığı tanımlar; ki bu da her iki yöntemle doğru tespit edilen uyku oranıdır. Aktigrafi, uyku modunu uyanma evrelerine göre daha olası kılar.
Aktigrafi, 1990'ların başından beri uyku ile ilgili çalışmalarda aktif olarak kullanılmaktadır. Geleneksel olarak uyku bozukluklarının rutin tanısında kullanılmamıştır, ancak aktigraf donanımı ve yazılımındaki teknolojik ilerlemeler ve veri geçerliliğini doğrulayan çalışmalar kullanımını giderek yaygınlaştırmıştır. Bu gelişmenin ana nedeni, hareketliliği korurken aktigrafinin polisomnografininkine yakın bir doğrulukla güvenilir sonuçlar sunmasıdır (toplam uyku süresini tahmin etmek için% 90'ın üzerinde ancak 4 yönlü uyku aşaması için% 55'e düşmek) tahmin sorunu). Teknik, uyku kalitesinin yaşam kalitesinin iyi bir göstergesi olarak görüldüğü yeni ilaç klinik çalışmalarında giderek daha fazla kullanılmaktadır. Teknik aynı zamanda hem sağlık hem de hastalık, örneğin Alzheimer ve fibromiyalji, koşullarında bireylerle yapılan çalışmalarda kullanılmıştır.

Aktivite aktigrafları giyilir ve bir pedometreye benzer şekilde bel çevresinde, kalça yakınında kullanılır. Uyanma zamanı aktivitesinin miktarını belirlemek ve muhtemelen kullanıcı tarafından yakılan kalori miktarını tahmin etmek için yararlıdırlar. Geçerli analiz için yeterli veri toplamak üzere birkaç gün boyunca giyilirler. 

Hareket aktigrafları genellikle daha büyüktür ve baskın kolun omzuna takılır. Tek boyutlu bir boyutun aksine bir 3D aktigraf içerirler ve yüksek örnekleme hızına ve büyük bir belleğe sahiptirler. Sadece birkaç saat kullanılırlar ve yürüyüş ve diğer fiziksel bozukluklarla ilgili sorunları belirlemek için kullanılabilirler. 

Ünitenin kendisi, genellikle aşağıdakileri içeren entegre bir elektronik cihazdır: 

bir ivmeölçer,
belirli zamanlarda aktigraf kaydını başlatmak / durdurmak ve belirli bir zaman dilimi için birikmiş değerleri kaydetmek için gerçek zaman saati veya zamanlayıcı,
elde edilen değerleri saklamak için kalıcı bir bellek,
2–3 hariç her şeyi filtreleyen isteğe bağlı alçak geçiren filtre   Hz bandı, böylece harici titreşimlerin göz ardı edilmesini sağlar ve
zamanlayıcıyı programlamak ve verileri bellekten indirmek için genellikle USB, seri veya düşük güçlü kablosuz arabirim.

Aktigrafi için kullanılan cihazlar hareketler tarafından üretilen verileri toplar. Verileri uygulama ve uyku tıbbı için kullanılabilir hale getirmek amacıyla, hareketler aktigraflarla dijital verilere çevrilir. Birkaç cihaz ve bilgisayar yazılımı mevcuttur ve değerlendirme seçilen cihaz, prosedür ve yazılım programının kombinasyonuna bağlı olarak değişebilir.
Aktigraflar, bellekteki ivmeölçerden değerleri biriktirmenin birkaç farklı yoluna sahiptir. ZCM (sıfır geçiş modu), ivmeölçer dalga formunun her zaman periyodu için 0'ı geçme sayısını sayar. PIM (oransal integral modu) eğrinin altındaki alanı ölçer ve bu boyutu her zaman aralığı için ekler. TAT (eşiğin üzerindeki süre) belirli bir eşik kullanır ve dalganın belirli bir eşiğin üstünde olduğu sürenin uzunluğunu ölçer. Literatür, PIM'in hem uyku hem de aktivite için en doğru ölçümleri sağladığını gösterir, ancak ZCM ile olan fark marjinaldir.

Aktigraf üniteleri büyüklük ve özelliklere göre büyük farklılıklar gösterir ve ek ölçümleri içerecek şekilde genişletilebilir. Bununla birlikte, bir dizi sınırlayıcı faktör vardır: 

En hızlı örnekleme hızı: 1 dakikalık aralıklar uykuyu ölçmek için yeterli ayrıntı sağlar, ancak diğer parametreleri ölçmek için çok yavaş olabilir.
Bellek miktarı: Örnekleme hızı ile birlikte bellek miktarı, ölçümlerin ne kadar süre ile alınabileceğini belirler.
Pil kullanımı: Bazı aktigrafların pil ömrü kısadır.
Ağırlık: aktigraf ne kadar ağır olursa, kullanımı o kadar rahatsız edici olur.
Suya dayanıklılık: uygun ölçümler için aktigrafın duşta, küvette veya hatta yüzme / dalış sırasında giyilmesi arzu edilir.
Bazı kullanımlar için aşağıdakiler ek özelliklerin örnekleridir: 

İzleme işlevselliği: cihazı kullanıcı için daha çekici hale getirir.
Kullanıcı girişi: Çoğu aktigrafta artık bir düğme bulunur, böylece kullanıcı meydana gelen belirli bir olayı gösterebilir, örneğin yatmadan önce yanar.
Öznel kullanıcı girişi: örneğin belirli zamanlarda anketlere izin veren bir sorgu işlevi.
İzleyen sensörler:
sıcaklık
ortam ışığı
ses seviyeleri
Parkinson titremesi
cilt direnci
tam bir EEG veri akışı

Aktigrafi yöntemlerinin polisomnografi yöntemlerine göre bir avantajı süredir. Kayıt laboratuvar ayarlarından daha uzundur, veri toplama süresi her hastaya uyarlanabilir ve uyku alışkanlıkları gibi bir gecelik ölçümle bulunamayan bilgileri vurgulayabilir. Aktigrafi ayrıca polisomnografi tarafından yakalanmayan gündüz aktivitesini de yakalar. Aktigrafi özellikle pediyatrik ve yaşlı hastalara uyarlanmıştır.

Aktigraf evde kaydedilir ve bu nedenle yüksek bir uyumluluk gereklidir: hastaların bir uyku günlüğü doldurmaları ve her zaman saati takmaları gerekir. Bazen, aktigraf uykuyu düzgün bir şekilde kaydetmez; örneğin, bir araba sürüşü sırasında şekerleme her zaman uyku olarak kaydedilmez. Buna karşılık, uyku dönemine yakın duşlar yanlışlıkla uyku olarak kaydedilebilir. Bu yanlış pozitifler nispeten yaygındır: aktigrafi uyku düzenlerini tespit etmede iyidir (duyarlılık: 0.965), uyanma dönemlerini tespit etmede zorlukları vardır (özgüllük: 0.329). Elektronik bir cihaz olarak, aktigrafik ölçümü olumsuz yönde etkileyen gözlemlenmemiş teknik arızalar olabilir.

Oura Ring ve Huawei Honor Band gibi bazı tüketici elektroniği cihazları, uyku düzenlerini tahmin etmek için aktigrafi kullanır.

Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi - 8 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Uyku ve Uyku Bozukluklarının Değerlendirilmesinde Aktigrafi Kullanımı İçin Parametreler: 2007 Güncellemesi
Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi 9 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Uyku ve sirkadiyen ritm çalışmalarında aktigrafinin rolü için uygulama parametreleri: 2002 için bir güncelleme
İvmeölçer Tabanlı Etkinlik Monitörlerinin Güvenilirliği: Genelleştirilebilirlik Çalışması. Gregory J. Welk, Jodee A. Schaben ve James R. Morrow, Jr. 9, sayfa 1637-1645, 2004. - Spor ve Tıpta Tıp ve Bilim, Amerikan Spor Hekimliği Koleji'nin resmi Dergisi

Bağışıklık (immünite), belirli bir mikroorganizmaya karşı vücudun direncidir.
Aktif ve pasif olmak üzere iki tip bağışıklık vardır. 

Aktif immünite, hastalığın, çok hafif de olsa, bizzat geçirilmesiyle oluşur. Hastalığa neden olan organizmalar, vücutta antikor reaksiyonları uyandırırlar ve bu reaksiyonlar, bazı vakâlarda, hayat boyu devam eder.
Pasif immünite ise, antikor reaksiyonu uyandıracak nitelikte, fakat kuvveti azaltılmış veya değiştirilmiş olan mikropların vücuda aşılanmasıyla oluşur.

makrofajlar
lenfositler
a) B lenfositler (plazma hücresi)
b) T lenfositler :
T helper/yardımcı/uyarıcı hücre ve T sitotoksik/supresör/baskılayıcı hücre olmak üzere iki çeşittir.
doğal öldürücü (natural killer) hücreler
diğer hücreler ise,nötrofiller, eozinofiller, bazofiller ve mast hücreleri, trombositler.

Büyüme hormonu, Growth hormon (GH) veya Somatotropin; ön hipofizden salgılanan, peptit yapılı, insanlarda ve hayvanlarda büyüme, hücre üretimi ve yenilenmesini uyaran hormondur. Ön hipofizin somatotropik (asidofilik) hücrelerinde 191 aminoasitlik tek bir polipeptit  zincir şeklinde üretilmektedir. GH sentez ve salınımı, hipotalamustan  salgılanan GH-releasing hormon (GH-RH) tarafından kontrol altında tutulmaktadır.
Somatostatin, GH salınımını azaltır. Bunun yanında insülin, glukagon, TSH, FSH, ACTH gibi hormonlar da salınımını baskılamaktadır. Egzersiz, stres ve uykunun derin döneminde artış gösterir.
GH dokuları doğrudan etkilemez. Etkilerini somatomedin denilen peptitler, özellikle somatomedin C (İnsülin-like growth faktör-I; IGF-I) aracılığı ile gösterir.
GH kıkırdak yapımını artırmakta ve uzun kemiklerde büyümeyi sağlamaktadır. Bu yüzden çocukluk döneminde büyük önem arz etmektedir. Eksikliği büyümede yetersizliğe yol açar ve değişik tipte cücelikler görülür.
Büyüme hormonu aşırı salınımı (genellikle hipofiz tümörüne bağlı) uzun kemik uçlarındaki epifiz plaklarının kapanmasından önce orantılı olarak aşırı büyümeye (gigantizm), epifiz plaklarının kapanmasından sonra ise akromegali hastalığına neden olur.
Günümüzde GH, rekombinant DNA teknolojisi ile üretilebilmekte ve tedavide kullanılabilmektedir.

GH hakkında bilgiler 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Büyüme hormonu 11 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Growth hromone: a reproductive endocrine-paracrine regulator 13 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Reviews of Reproduction, 2000;5;175-182 (İngilizce)

Düşlerin Yorumu veya Rüyaların Yorumu (Almanca: Die Traumdeutung), Avusturyalı nörolog ve psikanaliz biliminin kurucusu Sigmund Freud'un en ünlü çalışmalarından biridir. Aslında 1899 yılında yayımlanan kitap yayınevi tarafından 1900 tarihiyle basılmıştır. Freud, araştırma hayatı boyunca bu çalışmasına devam etmiş ve gelişmeleri yeni baskılarına eklemiştir. Yazıldığı dönemde çok ilgi çekmemesine rağmen sorguladığı konu ve uyguladığı yöntemle zamanla ön plana çıkan eser olumlu ve olumsuz birçok tepki almıştır. Özellikle rüya incelemelerinin bilimselliğinin tartışmaları Freud'un eleştirildiği önemli noktalardan biri olmuştur.
Düşlerin Yorumu, yazarın düşün dünyasını her açıdan etkileyen Oidipus kompleksini de ilk defa ileri sürdüğü eseridir. Eserin yazılma aşamasından Freud'un Wilhelm Fliess ile yazışmalarında, bu fikri edindikten sonra "önce kafasındaki düşünceleri yazmak istediğini, daha sonra literatürü inceleyip duruma göre tartışmasını değiştirmeyi planladığını" belirtmektedir. Araştırmanın özgünlüğü için böyle bir gereksinim hissettiğini ifade eder. Fakat bazı iddialarının Nietzsche'nin Tragedya'nın Doğuşu adlı eserindeki Oedipus ile ilgili tartışmalarına benzerlik göstermesi, Freud kendisine herhangi bir gönderme yapmasa da, ondan etkilendiğine işaret edebilir.
Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM)adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların ve deneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar halen esrarını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. Rüyaların bilimsel incelenmesi oneiroloji adını alır.

Kitabın ikinci bölümünde rüya yorumlamasında kullandığı yöntemleri açıklayan yazar, örnek olarak kendi gördüğü 23-24 Temmuz 1895 tarihli "Irma" rüyasını kullanmaktadır. Bu tartışmasında iki yöntem ön plana çıkar: "Sembolizm" ve "şifre" yöntemi. Sembolik rüya anlayışını yeteri kadar bilimsel olmadığı gerekçesiyle elese de özellikle edebiyatçılar tarafından yaratılan yapay rüyalar için geçerli bir sistem olarak tavsiye etmektedir. Bilincin incelenmesi bağlamında kendisi şifre çözme yöntemini tercih etmiştir. Bu metoda göre rüyaların bir bütünü oluşturan parçalarının rüyayı gören kişinin uyanık hayatı ve psikolojisi üzerinden incelenemesi söz konusudur.

Freud, üçüncü bölümde rüyalar üzerine tavrını açıkça ortaya koymaktadır. Ona göre rüya bir "dilek gerçekleşmesi"dir. Araştırmacının bu açıklaması tepki almış ve çevresindeki birçok insan aksini kanıtlamak için rüya örnekleri vermişlerdir. Kitabında bunlardan bazılarını anlatan Freud, bu sözde dilek gerçekleşmesi olmayan rüyaların aslında nasıl dilek gerçekleşmesi olduğunu yorumlarıyla kanıtlamaktadır. Yazara göre rüyalar bazen oldukça açık bir şekilde bazen de ilk bakışta ortaya çıkmayan gönderimlerle, ama her seferinde rüyayı gören kişinin uyanık hayatta gerçekleştiremediği bir dileğin rüya aracılığıyla gerçekleştirilmesi ve bir bakıma bilincin rahatlatmasıdır.

Rüyanın bir dilek gerçekleştirme olduğunu söyleyen yazar, rüyanın bunu doğrudan gerçekleştirmemesini "çarpıtma" kavramı ile açıklar. Kitabı dördüncü bölümünü ise bu çarpıtmayı örneklerle açıklamaya ayırır. Rüya-çarpıtması, bilincin rüyalara uyguladığı bir çeşit sansürdür. Bu doğrultuda rüyanın dilek gerçekleştirme olduğu iddiasını şu şekilde güçlendirir: Rüya (baskı altında tutulmuş) bir dileğin (başka bir kılıkta) gerçekleşmesidir.

Freud, kitabın bir sonraki bölümünde rüya malzemesinin nereden geldiğini açıklamaktadır. Buna rüyanın içeriğini ikiye ayırmakla başlar: rüyada görülen asıl içerik ve bu içeriğin oluşumuna katkıda bulunan ve yorumlanmasında önem taşıyan düşünsel içerik. Asıl içerik, yani görülen malzeme deşifre edilmesi gereken malzemedir ve uyanık hayatla kurulan bağlantılar doğrultusunda yorumlanarak düşünsel niteliği ortaya çıkarılır. Rüya yaratımında bu içerikleri yaratan malzemelerin üç ana özelliği vardır: 

Rüya görüldüğü gecenin gündüzündeki izlenimleri tercih eder.
Bu izlenimlerden genellikle önemli olan detayları değil kıyıda köşede kalmış ufak detayları seçer.
Çocukluğumuzdan kalma çok eski, unuttuğumuzu sandığımız detayları bulup çıkarabilir.
Bölümün devamında rüya malzemesinin niteliklerini ve bu niteliklerin nasıl bir araya gelip rüyanın iki seviyeli içeriğini oluşturduklarına örnekler vermektedir. Rüya malzemesinin kaynakları üç genel grupta toplanmaktadır. Yakın döneme ait anılar, bebeklik dönemine ait anılar ve doğrudan bedensel kaynaklardan gelen uyarıcılar. Yazar rüyaların en önemli malzemesi olarak bebeklik anılarını verirken yakın dönem anılarının da bir çeşit tetik olarak altını çizmektedir. Bedensel uyarıcıları etkisini ise kabul etmekle birlikte önemsiz, daha doğrusu etki seviyesi çok düşük olarak değerlendirmektedir.

Freud bu bölümde ayrıca hemen hemen herkesin gördüğü "tipik" rüyalara örnekler verip yorumlamaktadır. Bunlardan birincisi "çıplaklık" rüyasıdır. Kişinin rüyasında kendini çıplak ya da yarıçıplak görmesi, bundan rahatsızlık duyması, durumdan kurtulmak için bir şeyler yapmak istemesi ama yapamamasını içerir. Yazarın yorumlamasına göre bu tip rüyalar; rüyayı gören kişinin bebeklik dönemindeki "teşhircilik" dileğinden kalmadır. Bebeklikte kendi çıplaklığından alınan zevkten, büyüme ve kültürleşme sürecinde vazgeçilmek zorunda olunması ve bastırılmasıyla bu dileğin izleri, yetişkinlikte rüyada dilek gerçekleşmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Rüyada duyulan utanç ise bilinçaltındaki ikincil alanın sansürcü olarak devreye girmesidir.
Tipik rüyaların ikinci örneği, sevilen birinin öldüğünün görülmesidir. Freud, bu rüyaları da bebeklikten kalma dileklere bağlamaktadır. Eğer öldüğü görülen kişi bir kardeş ise kişinin yaşadığı, yine erken yaşlardan kalma, kendisine gösterilen ilginin paylaşılma durumu ve buna bağlı olarak rekabet duygularını içermektedir. Fakat bu rekabet duygusunda yaş farkı önemli yer tutmaktadır. Bu rüyalarda görülen kişi anne ya da baba ise yine benzer bir ilgi paylaşımı durumu söz konusudur. Bu tür rüyalarda hemen her zaman kişi kendi cinsiyetinden olan ebeveynin öldüğünü görmektedir. Yani genellikle kız çocuk annenin, erkek çocuk babanın öldüğünü görür. Bunun nedeni kültürleşme sürecinde çocukta cinsiyet ayrımlarının oluşmaya başlaması ve kendi cinsiyetinden olanın olası rakipliğidir. Kısacası özde çocuksu bir bencillik yatmaktadır. Fakat şu unutulmamalıdır ki çocuklar için ölüm yetişkinlerindeki deneyimindeki anlamını taşımamaktadır. Onlar için ölüm kişinin uzun süreli uzaklaşmasından, bir yerlere gidip dönmemesinden öteye gitmemektedir. Yani yetişkinlerdeki gibi hayatın sona ermesi, toprağa gömülme, biyolojik bedenin çürümesi, hiçlik, varolmamak gibi karmaşık duygu ve düşünceleri içermez. Çocuk ölümden bahsettiğinde oldukça masum duygulara sahiptir. Kişinin yetişkinliğinde bu tür rüyalar görmesi yine çocukluktan kalma dileklerin gerçekleşmesidir.

Freud, tipik rüyalar altında erkek çocuğun babasının ölümünü dilemesinden bahsederken ünlü Oedipus teorisini de ilk defa ortaya koymaktadır. Efsaneye göre Thebes'in kralı Laius oğlu Oedipus'un kendisini öldürüp tahtına geçeceği kehanetini duyduktan sonra oğlunu Thebes'ten uzaklaştırır. Başka bir kral tarafından büyütülen Oedipus babasını öldürüp annesiyle evleneceği kehanetini duyunca ülkesinden ayrılır. Yolda Laius ile karşılaşır ve savaşarak onu öldürür. Thebes'e vardığında büyük sfenks'in bilmecesini çözer ve kral ilan edilir. Bilmeden annesiyle evlenir ve çocuk sahibi olur, bunu öğrendiğinde ise ceza olarak kendi gözlerine mil çektirir. Bu bağlamda Freud, erkek çocukların anneleri ile olan yakınlığının büyüdüğünde bozulması ve babanın bir irade temsilcisi olarak bunun nedeni olmasından dolayı çocuğun bilinçaltında rekabet ve nefret oluşur. Zamanla kültürleşme sürecinde bu duygular unutulsa da erkek çocuğun bilinçaltında babanın yerini alma ve anneye tekrar tamamen sahip olma (bebeklik dönemindeki gibi) dileği yer edinir. Efsanede ve Sofokles'in oyununda Kral Oedipus'un hikâyesi aslen kaderden kaçılmayacağı ve Tanrıların gücünü anlatsa da Freud'un baba-oğul rekabetini örneklemesi için önemli bir araç olmuştur.
William Shakespeare'in Hamlet oyununu da bu bağlamda değerlendiren Freud, edebi eserlerin yazarlarının psikolojik süreçlerinin ürünleri olduğunu ileri sürerek Psikanalitik edebiyat kuramının temellerini atmıştır.

Freud, rüyaların oluşumu ve işleyişi için üç önemli işlemden bahsetmektedir: yoğunlaştırma (condensation), üst-belirleme (over-determination) ve yer değiştirme (displacement)'dir.

Oldukça az olan rüya malzemesinin aynı anda birçok düşünce ve duygunun ifadesi olmasına denir. Bu nedenle Freud "Yazıldığında rüya yarım sayfa dolduracaktır ama arkasında yatan analizi altı, sekiz, on iki kat daha çok sayfa isteyecektir" demiştir. Bu yoğunlaştırmanın herhangi bir oranı ya da orantısı bulunmamaktadır, çünkü rüya gerçeğin birebir sembolü değil, birçok işlemden geçmiş ifadesidir.

Yoğunlaştırmayla bağlantılı olarak rüyaların düşünsel ifadesinde bir "üst-belirlenme" oluşur. Yazar bunu şu şekilde açıklar: Çağrışımlar aracılığıyla rüya içeriğinin bir öğesi birçok düşünceye bağlanabilir ya da bir düşünce birçok farklı rüya öğesinde temsil edilebilir. Bu şekilde rüyanın içeriği ve onu oluşturan düşünceler arasında birçok kesişme noktası olmasına Freud üst-belirlenme demektedir.

Psikanalize göre rüyalar "farklı" şekilde odaklanırlar. Rüyanın içeriğinde ön plana çıkan öğeler rüyaya neden olan düşünsel gerçek için aynı derecede önemli olmayabilir. Ya da rüyayı oluşturan düşünsel içeriğin en önemli detaylar

EMG veya elektromiyografi, sinir ve çizgili kasların elektrik potansiyelinin incelenmesine dayanan bir nörolojik tetkik yöntemidir. Bu yöntemde kullanılan tıbbi cihaza elektromiyograf, cihazın kaydettiği veriye elektromiyogram denir. Tıbbi anomalikleri, aktivasyon seviyesini teşhis etmek veya insan veya hayvanların biyomekanik hareketini analiz etmek için sinyaller kullanılabilir.

Elektrik kaynağı, kas zar potansiyelidir ve yaklaşık -90 mV'tur. Tetkik edilen kasa bağlı olarak ölçülen EMG potansiyel değerleri asgari 50 μV, azami 20 ile 30 mV arasındadır.
Kas motor birimin tekrarlanan değeri, kasın evvelki aksonal hasar ve diğer faktörlerin büyüklüğüne bağlı olarak yaklaşık 7-20 Hz'dir. Motor birimlerdeki hasar esnasında potansiyel değerinin 450 ile 780 mV arasında olması beklenir.
EMG, iki bölümden oluşan bir tetkiktir. Birinci bölümde; iletim çalışmasında sinirlerin ne kadar hızla iletim yaptığını hesaplar. Kasların üzerine yerleştirilen elektrotla ilgili sinire çok hafif bir elektriksel uyarım verilir. Hastaya hiçbir zararı yoktur. Sadece kalp pili olan hastalarda bu tetkik kalpte ritim bozukluğuna (aritmi) neden olabileceği için yapılmaz. İkinci bölümde ise, çok ince özel olarak yapılmış, sadece bir hastaya kullanılıp atılan "disposable" iğneler kullanılır. Gerekli kaslara girilerek bu kasların aktivitesine bakılır. Bu bölümde elektrik uyarımı yoktur. Bu bölümde ise "Coumadin" adlı kan sulandırıcı kullananlarda dikkatli olunur.
Bel ve boyun fıtıkları, kas hastalıkları, motor nöron hastalığı, nöropatiler, sinir hasarı gibi ön tanısı olan hastalara uygulanır.
Tetkik öncesi hastaya bilgi verilir ve randevu alırken el ve ayaklarının sıcak olarak gelmesi önerilir. Aç olmaları gerekmez.

Felç, paralizi veya pleji, sinirlerin ya da kasların bozukluğundan ileri gelen hareketsizlik ya da hareket azalması. Felcin aşırı durumunda hasta, vücudunun bir yarısını ya da tamamını oynatamadığı gibi, tam bir bilinçsizlik de gösterir; yanı sıra duyu eksikliği de vardır. Ağır olgularda hasta en çok 48 saat yaşar. Bir süre bilinçsiz ve hareketsiz kaldıktan sonra yavaş yavaş iyileşen olgular da vardır.

Hareketi sağlayan sinirlerin merkez nöronları ve çevre nöronları diye ikiye ayrılması nedeniyle felçler de "merkezsel felçler" ve "çevresel felçler" diye ikiye ayrılır.

Merkezsel felçler: Merkezsel felçlerde, kas gücünün azalması ya da yok olmasıyla birlikte kaslarda aşırı gerginlik, kemik kiriş reflekslerinde artma görülür. Bunun gibi felçlere "kasınmalı felçler" denir.
Çevresel felçler: Çevresel felçler, omuriliğin ön boynuzlarında, omurilik köklerinde, sinir ağlarında ya da sinirlerde ortaya çıkan bir bozukluktan ileri gelir.
Kimi kas hastalıklarının neden olduğu felçlerde ise sinir sistemi sağlam kalmakta, yalnızca kaslarda bozukluk olmaktadır.

İnme

Hızlı göz hareketi (İngilizce: rapid eye movement, kısaca REM), diğer adlarıyla paradoksal uyku ya da desenkronize uyku, uykunun rüya görülen evresidir. Adını, bu esnada gözlerin hızlı hızlı hareket etmesinden alır.
Uyku 5 evreden oluşmuştur. Bu evreler şu şekilde sınıflandırılabilir. REM evresi ve N-REM evreleri, yani hızlı göz hareketinin olduğu evre ile olmadığı evreler. REM uykusu ilk olarak 1957 yılında Dement ve Kleitman tarafından tanımlanmıştır. REM uykusu sırasında serotonin ve norepinefrin salınımı azken asetilkolin salınımı baskındır. REM uykusunu kontrol eden beyin bölgesinin beyin sapının orta noktaları olduğu kabul edilmektedir. Bu uyku döneminin süresi kişiden kişiye sağlık durumuna göre değişmekle beraber 5-30 dakika arası sürmekte ve her 90-120 dakikada tekrarlanmaktadır. Normal bir gece uykusunda ise 4-6 kez tekrarlandığı görülür. Toplam uykunun %25'ini oluşturmaktadır. REM esnasında beynin çalışması uyanıkkenki çalışmasına benzer olduğu için bu evre çok önemlidir. Bir teoriye göre hatırlama-anımsayabilme olgusu REM uykusu esnasında gerçekleşir.

REM rüya esnasında kişinin gözleri hareket halindedir. Ayrıca REM uykusu esnasında uyandırılan şahıslar çoğunlukla rüya görmekte olduklarını bildirmişler ve rüyaları çok net hatırlamışlardır. Rüya esnasında uyandırılan şahıs gün içerisinde yorgun, asabi bir hal alır. REM uykusu tamamlandığında uyanan insanların daha dinç hissettikleri de bilinmektedir. Bunun nedeni ise REM uykusunda iken beynin hareket fonksiyonlarını engelleyerek kısmi bir felç hali yaratmasıdır. Çocuklukta REM uykusunun süresi daha fazladır bu süre yaş ilerledikçe azalır. REM uykusundaki bir kişi televizyon seyrederken harcadığı enerjiden daha fazlasını harcamaktadır. İyi bir uyku REM bilinçaltı birikimini boşaltmada yardımcıdır.

Şahin, Leyla; Aşçıoğlu, Meral (1 Mart 2013). "UYKU VE UYKUNUN DÜZENLENMESİ". Sağlık Bilimleri Dergisi. 22 (1): 93-98. ISSN 1018-3655.

Işık kirliliği, ışığın canlıları rahatsız edecek şekilde yanlış kullanılmasıdır. Yanlış yönde, yanlış miktarda, yanlış yerde, aydınlatılması gerekmeyen yerde ışık kullanımı hem ekonomik kayıp hem de rahatsız edici bir durumdur. Almanya Potsdam'daki Helmholtz Merkezi verilerine göre dünya nüfusunun yüzde sekseni ışık kirliliğine maruz kalmış gökyüzünün altında yaşamaktadır.
Işık; doğal ortam ögelerinden biri olup, insanın algılar yoluyla edindiği bilginin %95'i görme duyusuyla edinildiğinden önemlidir. Işık kirliliği farklı şekillerde gerçekleşir; "ışık taşması", "kamaştırıcı ışık", "aşırı ölçüde ışık", "gökyüzü aydınlatmaları", şeklinde gruplandırılır. Güneş, aydınlatma bakımından anlamlı olan tek ışık kaynağıdır. Gündüzü geceye taşıma çabası olan aydınlatma faaliyetleri güvenlik bakımından da önemlidir.

Işık kirliliği modernleşme ile gelişen kentsel menşeli bir sorundur. Işık kolay çalışmak, daha sağlıklı görmek, güvende hissetmek için kullanılan araçtır. Fakat artan hatalı aydınlatmalar ışık kirliliğine neden olmaktadır. Çevre sorunları içinde eski yıllarda önemsiz bir yere sahip iken, son zamanlarda kirlilik olarak algılanmaktadır. Pek çok ülkede bu kirliliğe karşı dernekler, birlikler ve ulusal komiteler kurulmuştur. Hedef; ışığın gerekli olduğu yerde kullanımı, iyi görme şartları ve gece güvenliğinin sağlanması, enerji tasarrufu ve gökyüzü karanlığının korunmasıdır. ABD'de 'Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği'nin 68 ülkeden yaklaşık 3000 üyesi bulunur. Japonya'da "Yıldızlı Gökyüzünü Koruma Birliği" kurulmuştur. Türkiye'de 1998'de "Işık kirliliği Çalışma Grubu" faaliyete başlamıştır.

Hem çok renkli hem de gereğinden fazla ışık kullanılarak ışık gösterilerinin yapılması
Güvenliği sağlama amacına yönelik olarak gereğinden fazla ışık kullanılması
Özellikle turistik alanlarda ve çeşitli ticari yerlerde yapılan ışık oyunları
Yaşam alanlarından dışarıya taşan ışıklar
Sokak, bahçe ve park gibi alanlarda hatalı aydınlatma çalışmasının yapılması
Bina üzerindeki dijital reklam panoları

Işık kirliliğinin hayvan ve bitkilere etkisi
Böcekler: Fazla ışığı seven böcekler olduğu gibi ışığı sevmeyen, karanlıkta yaşayan böcekler de bulunur. Orman, göl ve tarla gibi alanların gereksiz aydınlatılması bazı yararlı böcekleri yok ettiği gibi, bazılarının da gereksiz çoğalmasına neden olabilir. Böceklerin göç, kışlama ve Polimorfizm fazla ışıktan etkilenmektedir.
Sürüngen ve memeliler: Gece aktif hayvanlar, gece aydınlatmalarından etkilenirler. Yumurtadan yeni çıkan caretta caretta yavruları sahil ışıklarından etkilenmekte ve denize ulaşamamaktadır.
Kuşlar: Göç eden kuşlar, deniz feneri ve gökdelenlerin ışıklarının etrafında dönmeye başlarlar. Bazen yorulup düşerler, bazen binaya çarpıp ölürler. Ekim 1954'te Water Robins Havaalanında (Georgia-ABD)  50.000 kuş bu şekilde ölmüştür.
Balıklar: Fazla ışık alan balıklarda hareketlilik fazlalaşmaktadır. Alınan enerji büyüme yerine hareketlilikte kullanılır. Alabalıkların fazla ışıkta yumurta kalitesi ve yumurtlama devresi değişmektedir.
Bitkiler: Bitkilerin çiçeklenme ve büyüme döneminde ışığın süresi, açısı ve miktarı önemlidir. Sadece fotosentezde değil, farklı gelişim düzenlerini belirler. Fazla ışık bitkilerde şekil bozulmaları (sap kalınlaşması, boğum aralarının kısalması, hücre çeperinin kalınlaşması, dallanmanın artması) ve fizyolojik (klorofilde azalma, tuz oranı artışı, solunum artışı, terleme artışı, erken çiçeklenme) bozulmalarına neden olur.
Kümes hayvanları ve zirai ürünler: Sun'î aydınlatma ıspanak ve pirinçte fizyolojik bozulmaya neden olur. Fazla ışık kanatlılarda tüy yolma ve kanibalizme neden olur. Işık kirliliği insanlarda olduğu gibi hayvanlar için de kanser sebebidir.
Işık kirliliğin insana etkisi:
İnsanlara etkisi: Fazla gece aydınlatması evlerden içeri sızmakta, uykusuzluğa sebep olmaktadır. Uyurken ışığa muhatap olunması durumunda, melatonin hormonu salgılanmaz, bu nedenler oluşmayan Östrojen hormonu kadınlarda meme kanserine neden olur. Işık yoğunluk ve şiddetindeki değişiklikler SAD rahatsızlığına neden olur. Aydınlık ortamda uyumanın miyopluğa neden olabilmektedir.
Yayalara etkisi: Düzensiz yerleştirilen lambalar ve aşırı ışık yayaların gözlerini kamaştırır.
Taşımacılığa etkisi: Orta refüjde ışık kesici önlemler alınmadığı durumlarda, sabah ve akşam güneşi ile gece far ışığı sürücüleri olumsuz etkilemektedir.
Astronomik gözlemlere etkisi: Gece ışık kirliliğine uğrayan gökyüzünde oluşan bulanıklıktan dolayı sağlıklı gözlemler yapılamaz. Örneğin Sydney'de günümüzde, bütün şartlar uygun olduğunda, çıplak gözle sadece 125 tane yıldız görülebilmektedir. Bu sayı ışık kirliliğinden önce görebilen yıldız sayısının ancak beşte biri kadardır.

Teknik önlemler: Bina dış cephe malzemeleri gece ve gündüz ışığı yansıtmayan unsurlardan seçilmeli. Aydınlatmalarda her tarafa ışık saçan küresel lambalar yerine, hedef alanı aydınlatan, gökyüzüne ışık göndermeyen armatürler kullanılmalı. Güvenlik amacıyla aşırı aydınlatma yerine hareket sensörlü sistem kullanılmalıdır. Reklam aydınlatmaları yukarıdan aşağıya doğru olmalı, vitrin ışıkları gece yarısından sonra otomatik kapanmalıdır. Sodyum buharlı lambalar enerji verimliliği ve sarı ışığından dolayı tercih edilmelidir.
Planlama önlemleri: Yeni şehir alanları kurulmadan alınacak önlemlerdir. Aydınlatmanın verimli, sağlıklı ve çevreye rahatsızlık vermeyecek şekilde planlanması gerekir. Uluslararası standartlar ve öneriler takip edilmelidir.
Eğitim önlemleri: Okullarda öğrencilerin ve medya yoluyla halkın konu hakkında bilinçlendirilmesi gerekir.
Yasal önlemler: Dış aydınlatma yönetmeliği hazırlanmalıdır. Yönetmelik, dış aydınlatmada; lambaların, fotometrik ve teknik özelliklerini, konumu ve tesisat durumunu belirlemelidir. Rasathaneler ve doğal alanlar yasa ile ışık kirliliğinden korunmalıdır.
Biyolojik önlemler: Yansımanın fazla olduğu su kenarlar ve yol çevrelerine bitkilendirme yapılarak önleme yapılabilir. Şehir içi yollarda orta refüj ağaçlandırılarak ışık kirliliği ve far parlamaları azaltılmalıdır.

Tıpta koma (Yunanca: κῶμα; koma "derin uyku" anlamına gelir), bir kişinin altı saatten fazla süren bilinçsizlik durumudur. Bu durumdaki kişiler ağrılı uyaranlarla, ışık ya da sesle uyandırılamaz. Normal uyku-uyanıklık döngüsünden yoksundur ve kendi isteği ile eylem başlatamaz. Koma durumunda olan bir kişiye "komatöz" denir.
Komadaki bir kişi uyanıklık durumunun tam yokluğunu sergiler ve bilinçli olarak hissetme, konuşma, duyma ya da hareket etme eylemlerini fiilen yapamaz. Bir insanda bilinç hali için iki önemli nörolojik bileşenin çalışması gerekir. İlk olarak beynin dış katmanını oluşturan gri madde yani korteks, diğeri ise beyin sapında bulunan ve edici sistem denilen bir yapıdır. Bu yapılardan birisi veya ikisinin fonksiyon kaybı koma durumuna neden olur. Korteks aracılığıyla beynin diğer bölgeleri ile haberleşerek algı, duyusal girdi ve düşünme de dahil olmak üzere birçok karmaşık fonksiyonları yürütmektedir. Diğer taraftan RAS beyin sapı içinde daha ilkel bir yapıdır. Beynin uyanık tutulması görevi vardır.

Kâbus en genel olarak uyurken kişiye güçlü bir duygusal rahatsızlık veren rüyalardır. Hayalet, canavar, cadı, vahşi hayvan gibi korku ve terör ögeleri içerebilirler. Acı çekme, düşme, boğulma ve ölme de sık rastlanan kâbuslardandır. Yüksek ateş gibi fizyolojik nedenlerden olabilecekleri gibi, kâbusu görenin hayatındaki beklenmedik bir stres ya da travma gibi psikolojik nedenleri de olabilir. Kimi zaman nedensiz yere görüldükleri de olabilir. Bazen kâbuslar o kadar etkili olur ki, uyuyan kişiyi halen yaşadığı duyguları taşır bir halde uyandırır ve kişi uzun bir süre etkisinden kurtulamaz.
Arada bir kâbus görmek normal olarak kabul edilmektedir. Ama sürekli kâbus görme durumu daha önemli bir sorunun habercisi olabilir, kişinin uyku düzenini bozabilir ve sağlığını etkileyebilir. Bu nedenle sürekli kâbus gören kişilerin doktora gitmesi gerekebilir.

Rüya
Düşlerin Yorumu
Karabasan

Lev Nikolayeviç Tolstoy (Rusça: Лев Николаевич Толстой; Rusça telaffuz: [ˈlʲef nʲɪkɐˈla(j)ɪvʲɪtɕ tɐlˈstoj]; 9 Eylül 1828 - 20 Kasım 1910), Rus yazar ve askerdir. Tüm zamanların en büyük ve en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir. 1902'den 1906'ya kadar her yıl Nobel Edebiyat Ödülü'ne ve 1901, 1902 ve 1909 yıllarında Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. Tolstoy'un hiçbir zaman Nobel Ödülü kazanmaması, büyük bir tartışma konusudur.
Aristokrat bir ailede doğan Tolstoy, yirmili yaşlarında, yarı otobiyografik üçlemesi Çocukluk, Oğlanlık ve Gençlik (1852-1856) ile Kırım Savaşı'ndaki deneyimlerine dayanan Sivastopol Serisi (1855) sayesinde ün kazandı. Tolstoy'un Savaş ve Barış (1869) ve Anna Karenina (1878) romanları, genellikle gerçekçi edebiyatın zirvesi ve tüm zamanların en büyük romanlarından ikisi olarak gösterilir. Eserleri arasında Çömlek Alyoşa (1905) ve Balodan Sonra (1911) gibi kısa öyküler ile Aile Mutluluğu (1859), İvan İlyiç’in Ölümü (1886) ve Hacı Murat (1912) gibi uzun hikâyeler yer alır. Ayrıca felsefi, ahlaki ve dini temalar üzerine piyesler ve denemeler de yazdı.
1870'lerde Tolstoy, derin bir ahlaki kriz yaşadı ve bunu, kendi ifadesiyle, aynı derecede derin bir ruhani uyanış izledi. Bu süreci, kurgusal olmayan eseri İtiraflarım (1882) adlı kitabında anlattı. İsa'nın etik öğretilerini, özellikle Dağdaki Vaaz'ı kelimesi kelimesine yorumlaması, onun ateşli bir Hristiyan anarşisti ve pasifist olmasına yol açtı. Tanrının Egemenliği İçinizdedir (1894) gibi eserlerinde dile getirdiği şiddet içermeyen direniş fikirleri, 20. yüzyılın önemli isimlerinden Mahatma Gandi, Martin Luther King Jr., James Bevel ve Ludwig Wittgenstein üzerinde derin bir etki bıraktı. Ayrıca, Henry George'un ekonomi felsefesi olan Georgizm'in savunucusu oldu ve bunu özellikle Diriliş (1899) adlı romanında yazılarına dâhil etti.

Tolstoy, zengin bir ailenin çocuğu olarak Rusya'nın Tula şehrindeki Yasnaya Polyana adlı bir konakta doğdu. Napolyon'un Rusya seferi gazisi Kont Nikolai Ilyich Tolstoy'un (1794-1837) ve Prenses Mariya Tolstaya'nın (doğumdaki soyadı Volkonskaya; 1790-1830) beş çocuğundan dördüncüsüydü. Kendisi iki yaşındayken annesi, dokuz yaşındayken de babası öldü. Tolstoy ve kardeşleri akrabalar tarafından büyütüldü. 1844'te Kazan Üniversitesi'nde hukuk ve doğu dilleri okumaya başladı ve burada öğretmenler onu "öğrenmekten aciz ve isteksiz" olarak tanımladılar. Tolstoy, eğitiminin ortasında üniversiteden ayrıldı, Yasnaya Polyana'ya dönen Tolstoy, yoksul köylülerin arasına katıldı. Ardından Moskova, Tula ve Saint Petersburg'da çok zaman geçirerek rahat bir yaşam tarzı sürdü.
Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi vardı. Fransızcasını ilerletmiş, Voltaire'i ve Jean-Jacques Rousseau'yu okumuş, bu iki yazarın kuvvetli etkisinde kalmıştı. Bu dönemde yazmaya başladı ve 1852'de yayımlanan ilk romanı Çocukluk, kendi gençliğinin hayali bir anlatımıdır. 1851'de ağır kumar borçları çıktıktan sonra ağabeyi ile birlikte Kafkasya'ya giderek orduya katıldı. Kafkas halkının yoksulluk dolu hayatlarını ele aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikâyelerini yazdı.
Tolstoy, Kırım Savaşı sırasında genç bir topçu subayı olarak görev yaptı ve Çernaya Savaşı da dahil olmak üzere 1854-55'te 11 aylık Sivastopol Kuşatması (1854-1855) sırasında Sivastopol'daydı. Savaş sırasında cesareti takdir gördü ve teğmenliğe terfi etti. Savaşta ölenlerin sayısı Tolstoy'u dehşete düşürdü ve Kırım Savaşı'nın bitiminden sonra ordudan ayrıldı.
Ordudaki deneyimi ve 1857 ile 1860-61'de Avrupa'yı dolaştığı iki gezi, Tolstoy'u ahlaksız ve ayrıcalıklı bir toplum yazarından şiddet içermeyen ve ruhani bir anarşiste dönüştürdü. Aynı yolu izleyenler, Aleksandr Herzen, Mihail Bakunin ve Pyotr Kropotkin'di. 1857'deki ziyareti sırasında Tolstoy, Paris'te halka açık bir infaza tanık oldu; bu, hayatının geri kalanına damgasını vuran travmatik bir deneyimdi. Tolstoy, arkadaşı Vasily Botkin'e yazdığı bir mektupta şöyle yazdı: "Gerçek şu ki, Devlet yalnızca sömürmek için değil, her şeyden önce vatandaşlarını yozlaştırmak için tasarlanmış bir komplodur ... Bundan böyle, hiçbir yerde hiçbir hükûmete hizmet etmeyeceğim." Tolstoy'un şiddet karşıtlığı veya ahimsa kavramı, Tirukkural'ın Almanca versiyonunu okuduğunda desteklendi. Daha sonra, genç Gandi onun tavsiyesini almak için onunla yazıştığında, A Letter to a Hindu adlı eseriyle Mahatma Gandi'ye kavramı aşıladı.
Petersburg'a gitti. Bir kısım eserlerini, oldukça sakin geçirdiği o yıllarda yazdı. Yine de içinde, aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu.
Batı Avrupa ülkelerinde uzun bir gezintiye çıktı. Almanya, Fransa ve İsviçre'de dolaştı. Bu gezilerindeki anılarını öykülerinde ölümsüzleştirmiştir. 1860-61'deki Avrupa gezisi, Victor Hugo ile tanıştığında hem siyasi hem de edebi gelişimini şekillendirdi. Tolstoy, Hugo'nun yeni biten Sefiller kitabını okudu. Hugo'nun romanında ve Tolstoy'un Savaş ve Barış romanında savaş sahnelerinin benzer çağrışımları bu etkiyi gösterir. Tolstoy'un siyaset felsefesi, Mart 1861'de Fransız anarşist Pierre-Joseph Proudhon'a yaptığı ve o zamanlar Brüksel'de takma bir adla sürgünde yaşayan ziyaretten de etkilendi. Tolstoy, Proudhon'un yakında çıkacak olan yayını La Guerre et la Paix'i (Fransızcada "Savaş ve Barış") inceledi ve daha sonra başyapıtı için bu başlığı kullandı. Tolstoy'un eğitim defterlerinde yazdığı gibi, iki adam da eğitimi tartıştı: "Proudhon'la bu konuşmayı anlatırsam bu, kişisel deneyimime göre, eğitimin ve çağımızda eğitimin ve matbaanın önemi anlayan tek kişinin o olduğunu göstermek içindir."

Yurduna dönüşünde yine konağı Yasnaya Polyana'ya yerleşti. Asalet unvanlarından, lüksten sıkılıyordu.
Coşkuyla coşan Tolstoy, 1861'de serflikten azat edilmiş Rusya köylülerinin çocukları için 13 okul kurdu. Bu okullar, öğrenim ve eğitim bakımından yepyeni bir kurumdu. Tolstoy, 1862 tarihli "Yasnaya Polyana'daki Okul" adlı makalesinde okulların ilkelerini anlattı. Kısmen Çarlık gizli polisi tarafından taciz edilmesi nedeniyle eğitim deneyleri kısa sürdü. Ancak, Alexander Sutherland Neill'in Summerhill Okulu, Yasnaya Polyana'daki okulun tutarlı bir demokratik eğitim teorisinin ilk örneği olduğu haklı olarak iddia edilebilir.
Huzura kavuştuğuna kanaat getirdikten sonra, 1862 yılında evlendi.
Tolstoy evlendiğinde karısı Sophie Behrs 18 yaşındaydı ve aralarında 16 yaş fark vardı. Bu evlilik, onun düzenli bir hayat özlemini giderecekti. Bu evlilikten 13 çocukları oldu. Bu çocuklardan 3'ü bebek iken, biri 5, diğeri de henüz 7 yaşlarında iken öldü. Eserlerinden en kuvvetli iki romanı olan "Savaş ve Barış" ile "Anna Karenina"yı bu dönemde yazdı. Tolstoy'un karısı, eserlerini yazmasında en büyük yardımcısıydı. Hatta Savaş ve Barış'ın düzeltmelerini 12 kez yapıp yazmıştır.
Aradan bir süre geçince yeniden, bu sefer eskilerden daha şiddetli bir moral çöküntüsüne uğradı. Geniş halk yığınlarının, özellikle Rus köylüsünün yoksul, perişan durumu onu çok üzüyordu. Bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Kaba saba giyiniyor, giydiği her elbiseyi kendisi dikiyordu. Değişmeyen tek tarafı, bıkıp usanmadan yazmasıydı. "Kroyçer Sonat", "Efendi ile Uşak", "Karanlıkların Gücü", "İman nedir", "İnciler", "Kilise ve Devlet", "İtiraflarım" hep bu yılların ürünleridir.
Eserlerinde insanlığın çeşitli meselelerine değinen Tolstoy'un dünya ölçüsünde bir sanat ve fikir değeri vardır. Kendi ülkesinin toplumsal siyasal çalkantılarını, halkının yaratılışını, yaşayışını büyük bir ustalıkla yansıtmıştır. Gerçekçi edebiyatın en büyük temsilcilerinden olduğu kadar, bir filozof ve bir eğitimci olarak da ün kazanmıştır. Yukarıda sayılanların dışında "Diriliş", "Gençliğim", "Çocukluk", "Hacı Murat", "Ayaklanış", "Sergi Baba", "Tanrı Bizim İçimizdedir", "Kazaklar", "Tesadüf", "İki Süvari" gibi eserleri de vardır.
Tolstoy 82 yaşındayken, 1910 yılında öldü. Kış ortasında evini terk edip de hasta düştükten sonra, Astapovo'da bir tren istasyonunda zatürreden öldü. Polis, cenazesine katılmak isteyenlere ulaşımı sınırlandırmak için çalıştı, ama binlerce köylü cenazesinde sokakları doldurdular.
82 yaşında vefat eden Tolstoy birçok kez büyük sıkıntılar yaşamıştır. Marksizm'den etkilenerek oluşturduğu mülkiyet konusundaki radikal fikirleri nedeniyle bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Bu sebeple ailesiyle arası açıldı. Hristiyan anarşizmini geliştirmeye çalıştığı "Tanrının Egemenliği İçinizdedir" kitabıyla yeni bir Hristiyanlık akımı tanımlaması, Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine sebep oldu. Tolstoy, ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdikten sonra, bir küskünlük sonucunda evini bırakıp yollara düştü. Astapovo'daki tren istasyonunda ölü olarak bulundu. Ölümüne zatürrenin sebep olduğu bilinmektedir. Hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışan Tolstoy, eserlerinde bunu eksiksiz olarak yansıtmayı hedef edinmiş en büyük Rus yazarlarından birisi olarak edebiyat ve dünya tarihindeki yerini aldı.

Lev Tolstoy, sadece edebi eserleriyle değil, aynı zamanda ahlaki ve felsefi düşünceleriyle de derin bir etki bırakmıştır. Tolstoy, hayatının ilerleyen dönemlerinde basit yaşam, şiddetsizlik ve insan sevgisi gibi konulara odaklanmış ve bu fikirlerini eserlerine yansıtmıştır. Hristiyan anarşizmi, pasifizm ve mülkiyetsiz yaşam gibi kavramları savunmuştur. Gandhi ve Martin Luther King Jr. gibi liderler, Tolstoy'un öğretilerinden ilham almışlardır.

Tolstoy'un en ünlü romanlarından biri olan Savaş ve Barış, sadece bir savaş romanı değil, aynı zamanda felsefi ve tarihi bir inceleme olarak kabul edilir. Anna Karenina ise aşk, ahlak ve toplumsal normları ele alan derin psikolojik bir anlatıdır. Tolstoy'un "Diriliş" ve "İvan İlyiç’in Ölümü" gibi eserleri, insanın içsel dönüşümünü ve ölüm karşısındaki tutumlarını sorgular.
Tolstoy'un fikirleri ve edebi tarzı, 20. yüzyıl yazarları üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Dostoyevski, Kafka ve Hemingway gibi yazarlar, onun anlatım tekniğinden ve derin karakter analizlerinden

Melatonin, genellikle geceleri epifiz bezi tarafından salgılanan bir hormondur ve uzun süredir uyku-uyanıklık döngüsünün kontrolü ile ilişkilendirilmektedir. Bir besin takviyesi olarak, genellikle jet lag veya vardiyalı çalışma gibi kısa süreli uykusuzluk tedavisi için kullanılır ve genellikle ağızdan alınır. Bununla birlikte, bu amaçla kullanım için faydalı olup olmadığı kesin olarak kanıtlanmamıştır. 2017'de yapılan bir araştırmada melatonin kullanımıyla uyku başlangıcının altı dakika daha çabuk gerçekleştiğini, ancak toplam uyku süresinde hiçbir değişiklik olmadığı tespit edildi.
Kısa süreler için düşük dozlarda melatonin takviyelerinin yan etkileri çok azdır. Melatonin, uyku basması (uykulu olma), baş ağrısı, mide bulantısı, ishal, anormal rüyalar, çabuk öfkelenme, sinirlilik, huzursuzluk, uykusuzluk, anksiyete, migren, letarji, psikomotor hiperaktivite, baş dönmesi, hipertansiyon, karın ağrısı, mide yanması, ağız ülseri, ağız kuruluğu, hiperbilirubinemi, egzama, gece terlemeleri, kaşıntı, kızarıklık, cilt kuruluğu, ekstremitelerde ağrı, menopoz semptomları, göğüs ağrısı, glikozüri (idrarda şeker), proteinüri (idrarda protein), anormal karaciğer fonksiyon testleri, kilo artışı, yorgunluk, ruh hali değişimleri, saldırganlık ve akşamdan kalma hissi gibi yan etkilere neden olabilir. Hamilelik veya emzirme döneminde ya da karaciğer hastalığı olanlarda kullanılması önerilmez.
Melatonin omurgalılarda, uyku-uyanıklık döngüsü ve kan basıncını düzenleme de dahil olmak üzere sirkadiyen ritimlerin senkronize edilmesinde ve üreme, besi, tüy dökme ve kış uykusu dahil olmak üzere mevsimsel ritmikliğin kontrolünde rol oynar. Etkilerinin çoğunluğu melatonin reseptörlerinin aktivasyonu ile olurken diğerleri bir antioksidan olmasından kaynaklanmaktadır. Bitkilerde oksidatif strese karşı savunma işlevi görür. Ayrıca çeşitli yiyeceklerde bulunur.
Melatonin 1958'de keşfedildi. Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nde reçetesiz satılır; Birleşik Krallık'ta ise sadece reçeteyle satılan bir ilaçtır. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından herhangi bir tıbbi kullanım için onay almamıştır. Avustralya ve Avrupa Birliği'nde 54 yaşın üzerindeki kişilerde uyku güçlüğü tedavisinde kullanılır. Avrupa Birliği'nde çocuklarda ve ergenlerde uykusuzluk tedavisi için kullanılır. 2007 yılında Avrupa Birliği'nden tıbbi kullanım için onay aldı.

Avrupa Birliği'nde, otizm spektrum bozukluğu (OSB) ve/veya Smith-Magenis sendromu olan 2-18 yaş arası çocuk ve ergenlerde uykusuzluğun tedavisi için, uyku hijyeni önlemlerinin yetersiz kaldığı, 55 yaş ve üzeri kişilerde düşük uyku kalitesi ile karakterize primer uykusuzluğun kısa süreli tedavisi ve monoterapi için kullanılması endike edilir.

Uykusuzluk için melatoninin yararları konusundaki görüşler karışıktır. 2015 yılında Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu (AHRQ) tarafından yapılan bir incelemede, genel popülasyonda faydalarının belirsiz olduğunu belirtti. 2017 yılında yapılan bir incelemede ise, uykuya dalana kadar geçen süre üzerine makul bir etki buldu. Yine 2017 yılından bir başka incelemede, uykuya dalana kadar geçen süreyi 6 dakikaya kadar kısalttığını ortaya koydu, ancak toplam uyku süresinde hiçbir fark bulamadı. Melatonin, gecikmiş uyku fazı sendromunda da faydalı olabilir. Melatonin, ramelteon ilacı kadar iyi bir ilaç gibi görünüyor, ancak maliyeti çok daha düşük.

2020 yılında yapılan bir Cochrane araştırması, melatoninin Alzheimer hastalığına bağlı orta-şiddetli demansı olan kişilerde uyku problemlerine yardımcı olduğuna dair hiçbir veri elde edemedi. 2019'da yapılan başka bir inceleme, melatoninin minimal bilişsel bozuklukta uykuyu iyileştirebileceğini, ancak Alzheimer'ın başlangıcından sonra çok az etkisinin olduğunu ya da hiç olmadığını buldu. Bununla birlikte, Melatonin gün batımı sendromuna da yardımcı olabilir.

Melatoninin, özellikle doğuya doğru yolculukta jet lag'ı azalttığı bilinmektedir. Alınan zaman doğru değilse, aksine uyum sağlamayı geciktirebilir.
Melatonin, vardiyalı çalışan insanların uyku problemlerine karşı kısıtlı kullanıma sahip gibi görünmektedir. Kesin olmayan kanıtlar, insanların uyuyabileceği sürenin uzadığını göstermektedir.

Melatonin hormonunun dışarıdan takviye olarak kullanımı da vardır. Genellikle yaşlılarda uykuya geçişi kolaylaştırmak için takviye olarak kullanılan bu hormonun bazı yan etkileri de olabilir. Araştırmalar yetişkinler ve yaşlılar üzerindeki yan etkilerinin hafif olduğunu gösterse de baş ağrısı, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi hafif düzeyde yan etkiler ortaya çıkabilir. Ancak melatoninin uzun süre kullanımı neticesinde ortaya çıkabilecek yan etkileri hakkında kesin bir bilgi yoktur.

Narkolepsi, gündüz aşırı uyku eğilimi - Excessive Daytime Sleepiness (EDS) - ile karakterize edilen nöropsikiyatrik bir durumdur. Uyku felci (Sleep Paralise), katapleksi ve hipnogojik halüsinasyonlar ise bu hastalığın uzantısında ortaya çıkan diğer bozukluklardır.

En belirgin semptomlarından birisi gece yeterli derecede uyunmuş dahi olunsa gün içerisindeki aşırı uyku eğilimi görülmesidir. Narkolepsi sahibi hastaların en olur olmadık yerlerde ve zamanlarda, kendileri de çoğunlukla farkına varmadan uykuya daldıklarını görmek olasıdır. Gün içerisindeki uyku atakları, bazen kendilerini uyararak bazense uyarmadan, fiziksel olarak uyuma ihtiyacının dayanılmaz olması şeklinde oluşur. Gün içerisindeki kısa uyku durumları birden fazla olabilir. Genellikle kişi bu kısa uykular sonucunda kendisini iyi hissederek uyanır, ne var ki uyku hissi birkaç saat sonra tekrar kendini gösterecektir. Bununla beraber gece uykusu esnasında sık sık uyanma durumları görülür.
Narkolepsi hastalığına sahip bireyde zaman içerisinde bu hastalığın beraberinde getirdiği birtakım bozuklukları da görmek olasıdır. Bütün narkoleptiklerde görülmeyen ama narkolepsinin klasik semptomları arasında sayılabilecek bozukluklar: Katapleksi, hipnogojik halüsinasyon ve uyku felci. Katapleksi kasların fonksiyonunu yitirdiği, anlaşılır konuşulamadığı, boyun ya da dizlerdeki gücün zayıflaması sonucu vücudu çökerten epizodik bir durumdur. Bu epizot aşırı gülme, kızgınlık, sürpriz ya da korku gibi duygusal reaksiyonlar tarafından ortaya çıkartılabilir. Süresi birkaç saniyeden birkaç dakikaya kadar uzayabilir. Kişi epizot boyunca bilincini kaybetmez, yalnızca vücut fonksiyonları felce uğramış olur.
Uyku felciyse uyanma esnasında geçici bir konuşamama ya da hareket edememe durumudur. Bu genellikle korkutucu olsa dahi tehlikeli değildir. Hipnogojik halüsinasyonlar ise son derece canlı, sık sık korkutucu olan, uykuya dalış ve uyanış esnalarında görülen, rüya benzeri bir durumdur. Gündüz aşırı uyku eğilimi, uyku felci, hipnogojik halüsinasyonlar, özellikle yetersiz uyumuş kişilerde de gözlenebilen bozukluklar olmakla beraber, katapleksi yalnızca narkoleptik hastalara özgü bir durumdur.
Bu sayılan semptomlarının tümünü kendinde gösteren hastaların yüzdesi %20 ile %25 arasında değişir.
Narkolepsinin semptomları, özellikle gündüz aşırı uyuma eğilimi ve katapleksi kişinin sosyal, kişisel ve profesyonel yaşamında sık sık ciddi problemlere yol açar ve kişiyi birçok yönden kısıtlar.

Uyku düzeni iki kısımdan oluşur; birincisi hızlı göz hareketleri olarak adlandırılan REM (Rapid-Eye-Movement) uykusu, diğeri ise REM uykusu dışında kalan Non-REM (NREM) uykudur.
Normalde, kişi uyanıkken beyin dalgaları düzenli bir ritim gösterir. Kişi uykuya daldığındaysa beyin dalgaları yavaşlar ve daha az düzenli olur. Bu sürece verilen ad, NREM yani normal uyku durumudur. Uykuya daldıktan yarım ya da bir saat sonra beyin dalgaları tekrar aktif sürece geçmeye başlar. Buna verilen ad da REM uykusudur. Hatırlayabildiğimiz rüyaların büyük bir kısmı bu süreçte görülür.
Normalde insanlar uykularına NREM ile başlarlar. REM uykusunun başlamasıysa denildiği gibi yarım saat ile bir saat arasında değişir. Buna karşın narkoleptik kişiler doğrudan REM uykusuna dalar. Bunun birçok sonucu gözlenebilir: Gece uykusu esnasında  çoğunlukla derin bir uykuya sahip olunamaz, genellikle hatırlayamadıkları çok canlı ve genellikle korkutucu rüyalar/kabuslar kendini gösterir, gözle görülür bir biçimde gündüz zamanında her an uykuya dalınabilir.

Narkolepsi hastalığı kesin bir şekilde nedenselleştirilmiş değildir. Şu ana dek bulunan en somut neden genetik yolla oluşmasıdır.
2004 yılında Avustralya'da narkoleptik insanlardan alınan proteinlerin farelere enjekte edilmesi yoluyla bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırma sonucunda, narkolepsinin "otoimmün" bir hastalık olduğuna ilişkin ipuçları elde edilmiştir. Bu da bağışıklık sisteminin normal beyin dokularına yabancı doku gibi saldırması anlamına geliyor. Nöropeptid hipokretin (uyanıklık sağlar) çoğu hastanın BOS'unda eksik bulunmuştur. Bu da lateral hipotalamusta hipokretin içeren nöronların HLA aracılıklı otoimmün yıkımını düşündürmektedir. Hastaların %98'inde HLA-DRQ 0106 pozitiftir.
Uykudan önce titreme,  sürekli halsizlik vb. durumları görmek de olasıdır. Uyku esnasında kişi, dış etkenleri algılayamaz fakat bazılarını hatırlayabilir. Genellikle uyku sürelerinin belirli bir saati olmamasına karşın, bazı hastalar uyku nöbetlerinin vakitlerini saptayabilirler.
Bu tip kişilerde genellikle gece uykusuzluk görülür.

Prolaktin, hipofiz bezinin ön lobu tarafından salgılanan iç salgı hormonudur. İnsanlarda PRL geni tarafından kodlanır.
Gebelik sırasında öbür iç salgı hormonları tarafından tam olarak gelişmeleri sağlanmış meme bezlerinden süt salgısını uyaran prolaktin, diğer hipofiz maddeleri olmaksızın etkisini gösteremez. Süt salgısını uyarmasının yanı sıra, cinsel bezleri, gonadotropin salgılanmasını, böbreklerden su, sodyum ve potasyum atılmasını da etkiler. Aşırı salgılanması, böbreklerde çeşitli bozukluklara yol açabilir. Süt bezinin çalışmasını etkileyerek süt salgılanmasını sağlar. Annelik duygusu gelişir.

Beyinde bulunan ve birçok hormonun salgılandığı hipofiz salgı bezinde üretilerek salgılanan ve lohusalık ve emzirme döneminde süt üretiminden, yumurtlamanın ve böylece âdetin durmasından sorumlu olan, böylece emzirme döneminde kadını yeniden gebe kalmaktan koruyan prolaktin hormonu çeşitli nedenlere bağlı olarak farklı salgılanmaya başladığında âdet dönemlerinin düzeninin bozulmasına ve beraberinde göğüslerden süt veya süt benzeri bir sıvının salgılanmasına neden olabilir (galaktore). Prolaktin hormonun süt üretim ve salgılamanın dışında âdet düzeni ve üreme fonksiyonları üzerinde de önemli bir etkisi vardır. Prolaktin salgılanmasında artma olduğu zaman âdet düzeni bozulmakta ve bazen âdet tamamen kesilebilmekte veya âdet kanamalarında artış görülebilir.

Prolaktin hormonunun yükselmesine sebep olan ve en sık karşılaşılan neden hipofizdeki küçük tümörlerdir. Bu tümörler 1 cm'den küçük ise mikroadenom 1 cm'den büyükse makroadenom adını almaktadırlar. Bu hastalarda âdet döneminin geçikmesi, âdetin erken gelmesi veya âdet görememe, göğüsten süt gelmesi ve çocuk sahibi olmada zorluk görülebilmektedir. Göğüsten süt gelmesi durumunda sütün uyarı veya sıkma ile değil, kendi kendine gelmesi gerekir. Prolaktin düzeyi yüksek olduğu halde âdet düzeni normal olabilir ve göğüsten süt gelmeyebilir. Dikkat edilmesi gereken nokta hiçbir yakınması olmayan hastalarda da hipofizde tümör görülebilmesidir.
Hormonal dengesizlikler de prolaktin hormonunun yükselmesine neden olabilmektedir. Hormon düzeylerine bakılırken testin tercihen sabah aç karına bakılmasında yarar vardır. Ayrıca tiroid bozukluklarına bağlı olarak da prolaktinde yükselme görülebileceği için TSH ve T4 gibi tiroid fonksiyonlarının gösteren hormon ölçümleride yapılmalıdır. TSH ölçümünün değer aralıkları 0.27-4.2p IU/ml, 0,68-11 pIU/ml(yenidoğan), 0.55-11 pIU/ml (yenidoğan 0 ay-1 ay), 0.55-6.7 pIU/ml(yenidoğan 1ay-12ay) ve FT4 ölçümünün değer aralıkları 0.93-1.7 ng/dl özel normal değerler aralığındadır.
Ayrıca prolaktin yüksekliğine bakılırken hastanın örneğin psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar, bazı tansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları ve diğer bazı ilaçları alınıp alınmadığı hastaya sorulmalıdır bu ilaçların alımı prolaktin hormonunun özel normal değer aralığından fazla çıkmasına neden olabilmektedir. Uzun süreli ruhsal stres prolaktin hormonun yükselmesine neden olabilir.

Prolaktin Salgılatıcı Hormon (PRLH)

Pathophysiology of Endocrine System—Prolactin at colostate.edu
Hiperprolaktinemi 9 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Prolaktin eksikliği 12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Psikanaliz, kısmen bilinçdışı zihinle ilgilenen ve birlikte zihinsel bozukluklar için bir tedavi yöntemi oluşturan bir dizi teori ve terapötik tekniktir. Bu disiplin 1890'ların başında, çalışmaları kısmen Josef Breuer ve diğerlerinin klinik çalışmalarından kaynaklanan Sigmund Freud tarafından kurulmuştur. Freud, 1939'daki ölümüne kadar psikanaliz teorisini ve pratiğini geliştirmiş ve rafine etmiştir. Bir ansiklopedi maddesinde, psikanalizin temel taşlarını "bilinçdışı zihinsel süreçler olduğu varsayımı, bastırma ve direnç teorisinin kabulü, cinselliğin ve Oedipus kompleksinin öneminin takdir edilmesi" olarak tanımlamıştır. Freud'un meslektaşları Alfred Adler ve Carl Gustav Jung, psikanalizin bireysel psikoloji (Adler) ve analitik psikoloji (Jung) olarak adlandırdıkları dallarını geliştirdiler, ancak Freud'un kendisi bunlara yönelik bir dizi eleştiri yazdı ve bunların psikanaliz biçimleri olduğunu kesinlikle reddetti. Psikanaliz daha sonra Erich Fromm, Karen Horney ve Harry Stack Sullivan gibi neo-Freudyen düşünürler tarafından farklı yönlerde geliştirilmiştir.

Sigmund Freud'un insan zihnine ilişkin teorileri, bilinçli ve bilinçdışı yönler arasında ayrım yaparak, bilinçdışı zihnin gizli arzu ve motivasyonlar nedeniyle davranış ve düşüncelerimizi önemli ölçüde şekillendirdiğini ileri sürmektedir. Freud, bu gizli dürtüleri farkındalığa ulaştırma çabalarının genellikle dirençle karşılaştığını ve bunun da bastırma gibi savunma mekanizmalarına yol açtığını belirtmiştir. Bilinçli ve bilinçdışı unsurlar arasındaki çatışmalar zihinsel bozukluklara yol açabilir. Freud ayrıca bilinçdışı malzemenin rüyalarda, kasıtsız eylemlerde ve dil sürçmelerinde ortaya çıkabileceğine inanıyordu.
Bu sorunları ele almak için, psikanalitik terapi veya analitik terapi, bilinçdışı materyali bilince çıkararak zihinsel refahı artırmak amacıyla geliştirilmiştir. Psikanalistler bireyin erken çocukluk deneyimlerine büyük önem verirler. Terapi sırasında analistler, hastaların sevgi, bağımlılık ve öfke duygularını analiste yansıtarak çocukluk çatışmalarını yeniden yaşamalarını sağlayan aktarımı uyandırmayı amaçlar.
Geleneksel psikanalitik seanslarda hastalar bir kanepeye uzanırken analist görüş alanının hemen dışında oturur. Hastalar çağrışımlar, fanteziler ve rüyalar da dahil olmak üzere düşüncelerini özgürce ifade ederler. Analistler daha sonra hastanın semptomlarına ve kişilik sorunlarına neden olan gizli çatışmaları ortaya çıkarmak için bu ifadeleri analiz eder. Analistler, aktarım ve karşı aktarımı (analistin hastaya yönelik duyguları) yorumlayarak hastaların sağlıksız savunma mekanizmalarını tanımalarına ve bunlarla yüzleşmelerine yardımcı olur.
Psikanaliz tartışmalı bir alandır ve bir tedavi olarak etkinliği tartışılmaktadır. Yine de psikiyatriyi etkilemeye devam etmektedir. Psikanalitik kavramlar, edebiyat ve film eleştirisi, folklor analizi, Freudo-Marksizm gibi felsefi bakış açıları ve kültürel fenomenlerin incelenmesi gibi terapi dışındaki çeşitli alanlarda da uygulama alanı bulmaktadır.

Psikanaliz fikri ilk olarak 1890'larda Viyana'da kendi psikanaliz teorisini formüle eden Sigmund Freud döneminde ciddi bir ilgi görmeye başladı. Freud, nevrotik veya histerik semptomları olan hastalar için etkili bir tedavi bulmaya çalışan bir nörolog idi. Freud, Çocuk Hastanesi'nde nörolojik danışman olarak çalıştığı sırada bilinçli olmayan zihinsel süreçler olduğunu fark etti ve burada birçok Afazik çocuğun semptomlarının görünürde organik bir nedeni olmadığını fark etti. Daha sonra bu konu hakkında bir monografi yazdı. 1885'te Freud, Paris'teki Salpêtrière'de ünlü bir nörolog olan Jean-Martin Charcot ile çalışmak için burs aldı ve burada Charcot'nun özellikle histeri, felçler ve anesteziler alanlarındaki klinik sunumlarını takip etti. Charcot hipnotizmayı deneysel bir araştırma aracı olarak tanıtmış ve klinik semptomların fotoğrafik gösterimini geliştirmişti.
Freud'un histerik semptomları açıklamaya yönelik ilk teorisi, akıl hocası seçkin doktor Josef Breuer ile birlikte kaleme aldığı ve genellikle psikanalizin doğuşu olarak görülen Histeri Üzerine Çalışmalar (1895; Studien über Hysterie) adlı eserde sunuldu. Eser, Breuer'in vaka çalışmalarında "Anna O." takma adıyla anılan Bertha Pappenheim'ı tedavi etmesine dayanıyordu.. Breuer, çeşitli duygusal travma türleri de dahil olmak üzere pek çok faktörün bu tür semptomlara yol açabileceğini yazmış ve Pierre Janet gibi diğerlerinin çalışmalarına da atıfta bulunmuştur; Freud ise histerik semptomların kökeninde, neredeyse her zaman doğrudan veya dolaylı cinsel çağrışımları olan, sıkıntı verici olayların bastırılmış anılarının yattığını iddia etmiştir.
Aynı dönemde Freud, bilinçdışı zihinsel mekanizmalara ilişkin nöro-fizyolojik bir teori geliştirmeye çalışmış, ancak kısa süre sonra bundan vazgeçmiştir. Bu teori yaşamı boyunca yayınlanmadan kaldı. 'Psikanaliz' terimi ilk kez Freud tarafından 1896 yılında Fransızca olarak yazılan ve yayınlanan "Kalıtım ve nevrozların etiyolojisi" başlıklı makalesinde kullanılmıştır.
1896'da Freud ayrıca, histerik semptomların ön koşullarının bebeklikteki cinsel uyarılmalar olduğunu öne sürdüğü mevcut tüm hastalarının cinsel istismar olaylarına ilişkin bastırılmış anılarını ortaya çıkardığını iddia ederek baştan çıkarma teorisini yayınladı. Her ne kadar 1896'da hastalarının "[bebeklikteki cinsel] sahneleri hatırladıklarını hissetmediklerini" ve kendisine "inançsızlıkları konusunda kesin bir şekilde güvence verdiklerini" bildirmiş olsa da, daha sonraki anlatımlarında hastalarının kendisine bebekliklerinde cinsel istismara uğradıklarını söylediklerini iddia etmiştir. 1898'de arkadaşı ve meslektaşı Wilhelm Fliess'e teorisine artık inanmadığını özel olarak kabul etmiş, ancak bunu 1906'ya kadar kamuoyuna açıklamamıştır.
Freud daha sonra, hastaların çocukluk çağı cinsel istismar deneyimlerini rapor ettiği iddialarına dayanarak, 1890'ların ortalarındaki klinik bulgularının, sözde çocukluk çağı mastürbasyon anılarını örtbas etmek için bilinçdışı fantezilerin meydana geldiğine dair kanıt sağladığını iddia etmiştir. Ancak çok daha sonra aynı bulguları Ödipal arzuların kanıtı olarak iddia etmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, bazı Freud akademisyenleri, Freud'un çocuklukta cinsel istismara uğradığını bildiren hastalarına ilişkin algısına karşı çıkarak, Freud'un önyargılı fikirlerini hastalarına empoze ettiğini ileri sürmüşlerdir.
1899 yılına gelindiğinde Freud, rüyaların sembolik bir anlam taşıdığını ve genellikle rüya görene özgü olduğunu teorileştirmişti. Freud, bilinçdışının sembolik ve yoğunlaştırılmış düşüncelerden oluşan bir "birincil süreç" ve mantıksal, bilinçli düşüncelerden oluşan bir "ikincil süreç" olduğu hipotezini öne süren ikinci psikolojik teorisini formüle etti. Bu teori, Freud'un en önemli eseri olarak gördüğü 1899 tarihli The Interpretation of Dreams adlı kitabında yayımlanmıştır. Freud, kabul edilemez cinsel isteklerin "Sistem Bilinçdışına" bastırıldığını teorize eden yeni bir "topografik teorinin" ana hatlarını çizdi. Bu istekler, toplumun evlilik öncesi cinsel aktiviteyi kınaması nedeniyle bilinçsiz hale gelmiş ve bu bastırma kaygı yaratmıştır. Bu "topografik teori" Avrupa'nın büyük bölümünde hala popüler olmakla birlikte, büyük ölçüde yapısal teorinin yerini aldığı Kuzey Amerika'da gözden düşmüştür. Ayrıca, The Interpretation of Dreams, Freud'un genç erkeklerin annelerine cinsel olarak ilgi duyduklarını ve anneleriyle seks yapabildikleri için babalarını kıskandıklarını iddia eden Oedipal complex'in ilk kavramsallaştırmasını içeriyordu.
Psikolog Frank Sulloway Freud, Zihnin Biyoloğu adlı kitabında: Psikanalitik Efsanenin Ötesinde adlı kitabında Freud'un libido gibi biyolojik teorilerinin Charles Darwin'in çalışmalarına eşlik eden biyolojik hipotezden kaynaklandığını savunmakta ve Krafft-Ebing, Molland, Havelock Ellis, Haeckel, Wilhelm Fliess'in teorilerinin Freud'u etkilediğini belirtmektedir.

20. yüzyılın başları, Sigmund Freud'un psikanaliz alanında çığır açan çalışmalarının ortaya çıkışına tanıklık etti ve bu çalışmalar insan gelişimini ve insan zihninin karmaşıklığını anlamamız üzerinde derin bir etki yarattı. Freud 1905 yılında, psikoseksüel evreler kavramını ortaya atan ve erken çocukluk gelişimini her evrede çocuğun baskın cinsel ilgilerine göre beş evreye ayıran çok önemli bir çalışma olan "Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme "yi yayınladı:
1. Oral Evre (0-2 yaş)
2. Anal Aşama (2-4 yaş)
3. Fallik-Oedipal Evre veya İlk Genital Evre (3-6 yaş)
4. Geçlik Aşaması (6 yaşından ergenliğe kadar)
5. Olgun Genital Evre (ergenlikten itibaren)
Freud'un erken dönem teorisinin özünde, toplumsal kısıtlamaların cinsel arzuların bilinçdışına bastırılmasına yol açtığı inancı yatıyordu. Freud'a göre bu bilinçdışı istekler kaygıya yol açabilir ya da fiziksel semptomlar olarak ortaya çıkabilirdi. Hipnotizma ve abreaksiyon gibi ilk tedavi yöntemleri, bu bilinçdışı arzuları ön plana çıkarmayı ve böylece ilgili gerilimi ve sonuçta ortaya çıkan semptomları hafifletmeyi amaçlıyordu. Zaman geçtikçe, Freud odağını serbest çağrışım tekniğine kaydırdı ve önceki yöntemlerinden yavaş yavaş uzaklaştı.
1915 yılında Freud, "Narsisizm Üzerine" adlı çalışmasında narsisizm kavramını araştırdı. Kateksis adı verilen bir kavram kullanarak kendine yönelen enerji ile başkalarına yönelen enerji arasında ayrım yapma fikrini ortaya attı. Freud, 1917'de "Yas ve Melankoli" adlı eserinde, belirli depresyon biçimlerinin suçluluk duygusundan kaynaklanan öfkenin içe yöneltilmesiyle bağlantılı olduğunu ve kendine zarar vermeye neden olduğunu öne sürdü. Kendine zarar verme davranışı ve cinsel mazoşizmle ilgili konuları 1919'da "Bir Çocuk Dövülüyor" adlı eserinde incelemeye devam etti.
Depresif ve kendine zarar veren hastalarla yaşadığı deneyimlerin yanı sıra I. Dünya Savaşı'nın ardından Freud, oral ve cinsel dürtülerin ötesindeki davranış motivasyonlarını keşfetmeye başladı. 1920'de "Grup Psikolojisi ve Ego Analizi "nde davranış için önemli bir motivasyon olarak liderler ve grup üyeleriyle özdeşleşme

Rüya yorumu, rüya türlerinden yalnızca “amaçlı rüyalar” ya da diğer adıyla “haberci rüyalar” grubuna giren, bir mesaj taşıyan rüyalardaki sembolizmi çözme çalışmasına verilen addır. Metapsişik araştırmalar ve rüya laboratuvarlarında sürdürülen araştırmalar, rüyaların bir kısmının psikofizyolojik nedenlerden kaynaklandığını ortaya koymuştur ki, “alelade rüyalar” da denilen bu rüyalar hiçbir mesaj taşımadıklarından yorumlanmayı da gerektirmez. Dolayısıyla, metapsişik araştırmacılara göre, rüyasındaki sembolizmi çözmek isteyen kişinin öncelikle o rüyasının haberci (amaçlı) bir rüya mı olduğunu, yoksa psikofizyolojik kaynaklı bir rüya mı olduğunu çözmesi gerekmektedir. Bu da her iki rüya grubunun arasındaki temel farklar hakkında bilgilenmekle ve deneyimle olanaklıdır.

Haberci rüyalar ile alelade (psikofizyolojik kaynaklı) rüyalar arasındaki temel farklar şöyle açıklanır:

Alelade rüyalarda hiçbir amaç yoktur; gelişigüzel veya birtakım parazit titreşimlerin ürünüdürler, saçma sapan öğeler içerirler. Haberci rüyalar ise bir amaca yöneliktir, amaçlı bir düzenlenme vardır.
Alelade rüyalar rüyanın cereyan ettiği andaki bedenin fizyolojik-patolojik durumuyla (örneğin kişiyi rahatsız edici veya sevindirici bir nedenle) yakından ilgilidir. Haberci rüyalar ise kişinin fizyolojik-patolojik durumuyla ilgisiz olup, insanın olağan halde bilmediği imaj ve bilgiler içerirler.
Alelade rüyalar kişi tam uykuya dalarken veya tam uyandığı sırada oluşurlar. Haberci rüyalar ise uykunun her aşamasında oluşabilirler ki, bir amaç ve plan üzere meydana geldiklerinden, amacın yerine gelmesi için uykunun en uygun aşamasında oluşurlar.
Alelade rüyalar beyindeki alelade ve amaçsız tesirlerin yüzeysel ve gelip geçici izlerine bağlı bulunduklarından açık ve seçik değildirler, karmakarışık nitelikler gösterirler; çabuk unutulur ve ruhta hiçbir derin etki bırakmazlar. Haberci rüyalar ise kaydedildikleri gibi, ruhta sürekli ve derin izler bırakırlar. Hatta bazen aylarca ve yıllarca unutulmazlar. İki rüya grubu arasındaki bu dördüncü fark, rüyanın hangi gruba girdiğinin saptamasında en önemli ölçüttür.

Amaçlı veya haberci rüyalar da sembolizm içerip içermemelerine göre, kendi içlerinde iki gruba ayrılırlar: 

1- Az çok görüldüğü gibi gerçekleşen veya bilgilerin açık biçimde verildiği haberci rüyalar. Bir sembolizm içermeyen bu tür rüyalar çok nadir olarak görülürler.
2- Sembolizm içeren haberci rüyalar. Bu tür rüyalar sembolizm içerdiğinden kişinin kendi çabasıyla çözmesi gereken rüyalardır.

Sembolizmin haberci rüyalardaki ve vizyonlardaki nedeni şöyle açıklanır: İnsanın imajinasyon yeteneğinin sembolleştirici bir özelliği vardır. Zihne “anlamlar” halinde gelen “tesirler” insan zihninde, ister istemez fiziksel alemin bir özelliği olan imajlara bürünmek zorunda kalırlar ki, bürünecekleri imajları da “tesir”i alan insanın şuuraltı dağarcığından elde ederler. Tesir ne kadar yüksek ya da süptil bir kaynaktan gelirse gelsin, alıcı kişinin kapasitesi, şuuraltı imajları, şuuraltı dağarcığı tesirin özgün halini kaybetme derecesi ve kısıtlanması açısından çok önemli bir rol oynar. Kaynağından “anlam” olarak inmeye başlayan tesir onu alan insanın zihninde imaj olarak belirene kadar bir sürü değişim ve dönüşüm geçirir.Metapsişikçiler şuuraltının bu dönüştürücü etkisine “renkli cam etkisi” adını verirler. Kısaca tesirler, insan zihninde yer ederken, ister istemez o insanın şuuraltı dağarcığındaki imajlara dönüşürler ve bu dönüşüm sırasında birtakım sembollere bürünmüş olurlar. Bu haberci rüyaların büyük çoğunluğunda rastlanılan doğal ve zorunlu bir zaman dilimidir.

Dolayısıyla, haberci rüyalardaki semboller, bireyseldir. Mesaj, rüyayı görene verilmek istendiğinden veya rüyayı görenin şuuraltının sembollerine bürünmüş olduğundan, rüyayı gören kişinin manevi yapısına uygun sembollere bürünerek gelir. Böylece, birinin gördüğü haberci rüyadaki sembolün anlamı, bir başka kişinin gördüğü haberci rüyadaki sembolün anlamıyla genellikle aynı olamaz. Çünkü her insanın o sembole verdiği anlam ve değer aynı değildir. Örneğin arslan, bir kimse için korku verici, tehlikeli bir hayvandır, bir diğer kimse için güçlülüğün, kudretin sembolüdür. Arslan, haberci rüya yoluyla bu iki kimseye verilen mesajlardan birinde bir tehlikeyi simgelemek üzere bulunabilir, ötekisinde ise arslan, kudret ile ilgili bir bilgiyi simgeleyebilir. Örneğin tarih öğretmeni olan kimseye kudret ile ilgili bir mesaj verilmek istenseydi, o öğretmenin şuuraltı dağarcığında güçlülüğün sembolü “arslan” değil de “imparator” olduğundan, tesir, rüyasında arslan yerine bir imparator biçimine bürünecek ve onun rüyasında bir imparator bulunacaktı; aynı şekilde, ikinci kimseye de tehlike ile ilgili bir mesaj verilmek istenseydi, onun rüyasında da bu defa belki bir akrep ya da yılan bulunacaktı.

Bu verilere dayanan metapsişikçilere göre, her ne kadar bazı semboller evrenselse de ve her ne kadar insanlar arasında az çok ortak bir sembolizm dili bulunsa da, rüya yorumları için hazırlanmış bir kitap pek bir işe yaramaz, çünkü haberci rüyadaki her sembol, rüyayı gören kimsenin duygularına, düşüncelerine, bilgilerine, değer yargılarına, korkularına, kısaca iç dünyasına göre oluşur ya da oluşturulur. Kısaca, kişi gördüğü rüyanın sembollerini en iyi kendisi çözebilir ve kendisi çözmelidir.

Rüya günlüğü
Düşlerin Yorumu: Sigmund Freud'un rüya yorumları üzerine psikanalitik araştırması.

Encyclopedia of Mystical and Paranormal Experience, Rosemary Ellen Guiley
Ruh ve Kainat, Bedri Ruhselman
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları
Semboller Ansiklopedisi, Ruh ve Madde Yayınları

Sigmund Freud (Almanca telaffuz: [ˈziːkmʊnt ˈfʁɔʏt]; 6 Mayıs 1856-23 Eylül 1939) veya doğum adıyla Sigismund Schlomo Freud, psikolojinin en önemli alt dallarından biri olan psikanaliz biliminin kurucusu olan Avusturya doğumlu Yahudi nörolog. Psikanaliz, hasta ile psikanalist arasında gerçekleşen diyalog yoluyla psikopatolojik vakaları tedavi etmekte kullanılan klinik yöntemidir. Hastaların zihinsel süreçlerinin bilinç dışı unsurlarla olan bağlantılarını ortaya çıkarmaya çalışır. Freud'a göre, bilinç dışına itimler yaşantıların kendileri değil, anıları üzerinde gerçekleşirler. Ancak söz konusu istekler gerçeğe dönüştürüldüğünde, daha doğrusu doyurulduğunda karşılaşılacak üzüntü ve pişmanlık duygusundan kaçınılmaktadır.
Freud, Avusturya İmparatorluğu'nun Moravya'ya bağlı Freiberg kasabasında Aşkenaz Yahudisi bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. 1881'de Viyana Üniversitesinden tıp doktoru olarak mezun oldu. 1885'te habilitasyonunu tamamladıktan sonra nöropatoloji doçenti olarak atandı ve 1902'de profesör oldu. Hayatının neredeyse tamamını Viyana'da geçiren Freud, 1886'da klinik çalışmalarını da bu şehirde başlattı. 1938'de Nazi tehdidi yüzünden Avusturya'yı terk etti ve 1939'da İngiltere'de hayatını kaybetti.
Psikanaliz kuramını oluştururken Freud, serbest çağrışımın kullanılması ve çözümlemelerde aktarım sürecinin anahtar olarak ele alınması gibi tedavi yöntemleri geliştirdi. Cinselliği yeniden tanımlarken çocukluk süreçlerini de buna dâhil ettiği Oidipus kompleksi kavramını psikanalitiğin merkezine yerleştirdi. Rüyaları arzu tatmin yeri kabul ederek hastalarının semptom oluşumlarına ve bastırılmış duygularına dair bulguları rüyaları inceleyerek elde etti. Bu durumu temel aldığı bilinç dışı teorisinde id, ego ve süperegoyu içeren bir psişik yapı modeli ortaya koydu. Bunların yanı sıra Freud, zihinsel süreçleri etkileyen ve erotik bağlar kuran cinselleştirilmiş dürtü enerjisi libidonun tanımını yaptı. Ortaya koyduğu bir diğer kavram olan ölüm içgüdüsünü ise zorlayıcı tekrarlama, nefret, saldırganlık ve nevrotik suçluluğun kaynağı olarak açıkladı. Kariyerinin ilerleyen yıllarındaki çalışmalarında ise uygarlık, din ve kültüre dair geniş kapsamlı yorumlar ve eleştiriler yayımladı.
Teşhis ve klinik uygulamalarda kullanımı genel olarak azalan psikanaliz; psikoloji, psikiyatri ve psikoterapi ile beşerî bilimlerin genelinde etkili olmaya devam etmektedir. Hâlâ süren etkisi sebebiyle tedavideki işlevi, bilimsel konumu ve feminizme katkı sağladığı ya da zarar verdiği gibi konularda kapsamlı ve yüksek sesli tartışmalara yol açmaktadır. Bununla birlikte Freud'un çalışmaları çağdaş Batı felsefesini ve popüler kültürünü etkilemiştir. 1940'ta kaleme aldığı mersiyede W. H. Auden, Freud'un "farklı yaşamları etkileyen bütün bir düşünce iklimi" yarattığını ifade etmiştir.

Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856'da Moravya, Freiberg'de orta hâlli bir Yahudi yün tüccarının ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana'ya yerleşmek zorunda kaldığında, Freud üç buçuk yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.
Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Goethe'nin yapıtlarından etkilenerek, başlangıçta istemediği hâlde, tıp okumaya karar verdi.
Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. 1876 yılında fizyolojist Brücke'nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881'de tıp öğrenimini bitirdi. 1883'te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert'in yönetiminde psikiyatri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884 yılında kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. 1884'te kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanaliz adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.)
Aldığı bir bursla 1885'te Paris'e gitti, Salpêtriê Hastanesinde Jean Martin Charcot'nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Charcot'dan çok etkilendi (Yaşamım ve Psikanaliz 'de Charcot'ya ne kadar düşkün olduğu görülür). Charcot'nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886'da yayımladı.
1886'da Paris'ten ayrılarak Berlin'e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana'ya dönerek özel hekimliğe başladı. Ekim 1886'da 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. Sinir hastalıkları ve histeri şikâyetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887'de Dr. Bernheim'in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamaları Üstüne adlı kitabını çevirdi.
Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892-1895 yılları arasında Charcot'nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.
1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Yine aynı yıl Breuer'le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı. Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess'le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud'un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897'de Oedipus Kompleksi, 1900'de Düşlerin Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.
1908'de Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud'un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902'den sonra "Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği" adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud'un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904'te E. Bleuer'le yazışmaya başladı. 1907'de Bleuer'in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih'te Freud Derneği'ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi'ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD'ye yolculuk etti. Freud, 1910-1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı. Amerikan sineması (Hollywood) Freud'u ve psikanalizi çok sevdi. Samuel Goldwyn 1924 sonbaharında Viyana'ya giderek Freud'u buldu. Tasarladığı şey, Hollywood'da “psikoanaliz çalışmalarını ticarileştirmesi ve beyazperdeye uygun bir öykü yazması” için yüz bin dolar önermekti. Freud bu teklifi reddetti. Ancak densiz ve çıkarcı Hollywood patronları psikanaliz konulu ya da “delilik” üzerine yazılan senaryolarla büyük paralar kazandılar. Sinema endüstrisinde su gibi akan paranın büyük bir miktarı, Freud'un cebine olmasa bile Freudcu ceplere aktı.
1923'te kendisine üst çene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938'de Nazilerin Viyana'ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya'yı terk etmek zorunda kalarak Londra'ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.
Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud'a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikiyatr Ernest Jones'un 1953'te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud'un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.
Freud'un psikanalitik açıdan öne sürdüğü yıkımlar doğum, cinsellik, kastrasyon, Oidipus kompleksi, narsisizm, yas, ölüm dürtüsü gibi birçok biçim alacak ve çeşitli adlarla anılacaktır. Freud'un çalışmalarındaki başlangıç noktası ancak sansürlenmiş geçmişle yaşanabileceğidir; modern insanların kendi geçmişlerinin mağdurları oldukları kadar mimarları da olduğunu ileri sürerken “iyileşmek isteriz ama acı çekmeye bayılırız; hazzın kaynağı acının da kaynağıdır, eğer biri bizi tatmin edebiliyorsa hüsrana da uğratabilir” görüşünü vurgulamıştır. Rekabet ve hırs, kayıp ve sefaletle ayrılmaz bir biçimde bağlıdır. Hırsın nedenleri ve gerekçeleri çocukluğun felaketlerindedir. Modern birey hem çevresinden hem de arzularından gelen uyaranlara aşırı derecede maruz kalmıştır ve kendisinden ya da diğer insanlardan soyutlanmadan, kendisine ya da diğer insanlara yabancılaşmadan yalıtılmak için durmadan savaşmaktadır. Çocuk, yeni doğan kardeşini işgalci ve rakip olarak etiketler; yalnızca emzirilme dönemindeki bir bebek değil, annenin ilgisinin yoğunlaştığı bir nesnedir. Tahttan indirildiğini, elindekilerin çalındığını, haklarının zarar gördüğünü hisseder. Kardeşine nefret duyar, sadakatsiz anneye kin besler. Freud, kardeşine karşı gelişen bu tür duygularını (kayıplarını) iyileştirme yolu olarak “öğrenmeyi (eğitimi)” seçerken, babasının kendisi için söylediği “bu çocuk hiçbir zaman adam olmayacak” sözlerini “hırsına korkunç bir hakaret olarak” değerlendirmiştir. Babasıyla ilgili düş kırıklığının onu “entelektüel bir baba”

Talamus, diensefalonun bir parçasıdır. Koku duyusu hariç, tüm sistemlerden gelen afferent (duyusal) sinyaller için bir kapı olarak kabul edilir. Ayrıca amaca yönelik bilinçli davranışlardan sorumludur. Vücuda gelen çeşitli uyaranlara bir çeşit filtre görevi yapar. Bu sayede konsantrasyon sağlanabilir.
Koku hariç tüm duysal uyaranlar için ara istasyondur. Uyaranları azaltma, güçlendirme, iletmeme fonksiyonu mevcuttur, önemsiz uyaranlar filtrede azaltılırken, önemliler artırılır, bu sayede konsantrasyon mümkün olmaktadır. Serebral korteks ile duysal sistemin kontrolünde de rol alır. Ayrıca bazal gangliyonlardan ve serebellumdan gelen uyaranları motor kortekse gönderir, bu yolla istemli hareket düzenlenmesinde önemli rol oynar.

Talamus, diensefalonda yer alan en büyük oluşumdur ve mezensefalon ile telensefalon arasında bulunur. Anatomik olarak beynin merkezindedir ve kortekse her yönden sinir lifleri gönderir. İnsanlarda talamus 5.7 cm. uzunluğunda olan ampul biçiminde iki yarıdan oluşur. Bunlar 3. ventrikülün iki tarafında simetrik olarak ve yaklaşık 30 derecelik oblik durumda yerleşmiştir.

Talamus çok sayıda çekirdekten oluşmuştur ve bunları birbirinden ayıran özel bir lamel yapısı bulunur.

Talamus, hepsi de posterior serebral arterin dalı olan çeşitli arterler tarafından beslenir.

Talamus çok sayıda göreve sahiptir. Subkortikal alanlar ile korteks arasında durak oluşturur. Koku alma hariç bütün duyular sinyalleri alıp bunları korteksteki ilgili alana ileten talamus çekirdeklerine sahiptir. Örneğin görme duyusunda, retinadan yola çıkan sinyaller talamusun lateral genikülat nükleusuna ulaşır, buradan da oksipital lobdaki primer görme korteksine iletilirler. Talamus bilgiyi sadece iletmez, aynı zamanda işlemden de geçirir. Medial genikülat nükleus orta beyindeki inferior kollikulus ile primer işitme korteksi arasında röle görevi yaparken ventral posterior nükleus dokunma ve propriosepsiyon duyularını primer somatosensör kortekse ulaştıran bir röledir.

BrainMaps (Beyin haritası veri tabanı) thalamus

Uyku apnesi, apne olarak da bilinir. Uyku sırasındaki solunum duraklamalarından kaynaklanan ve uyku düzeninin bozulmasına sebep olan önemli bir hastalık. Uyku apnesi uykuda hava akımının en az 20 saniye süreyle normal değerinin %20'sine ve daha altına düşmesi ile tanımlanabilir. Uykudaki solunum duraklamaları sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır ve karbondioksit miktarı artar.
Uyku apnesi sinir sistemindeki bir problem veya solunum yollarındaki bir tıkanıklık nedeniyle uyku apnesi oluşabilir. Bazen de bu her iki durum birlikte olmaktadır. Bu hastalığın değerlendirilmesinde sadece solunumun durması apne değil aynı zamanda solunumun azalması hesaba katılmaktadır. Yüksek gürültülü horlama, yorgunluk, aşırı sinirlilik, konsantrasyon bozukluğu, sabah baş ağrısı gibi sorunlar uyku apnesinin sonuçları olarak ortaya çıkabilir. Hastalarda, hastalığın seviyesine göre bu sorunların biri, birden fazlası ya da hepsi birden görülebilir.

Çağımızın önemli rahatsızlıklarından biri olarak kabul edilen uyku apnesi, önlem alınmadığı takdirde ölümle sonuçlanabilmektedir. Hastalığın bu denli ciddi sonuçları olduğu toplum içinde çok fazla bilinmemektedir. Bu hastalığa yakalanan kişilerin büyük çoğunluğu hastalığı fark etmedikleri ya da önemsemedikleri için genellikle hekime gitmemektedirler.
Solunum durmaları (apne) veya azalmaları (hipopne) gece içinde yüzlerce defa tekrarlayabilmekte ve bunların ancak çok az bir kısmı hastanın yakınları tarafından fark edilmektedir. Bu nedenlerle ve doğuracağı sonuçlar bakımından uyku apnesi uzmanlarca sinsi ilerleyen bir hastalık olarak nitelendirilmektedir.
Uyku apnesi acil tedavi gerektiren hayati bir hastalıktır. Zamanında tedavi edilemezse kalp krizi, felç, iktidarsızlık (impotans), düzensiz kalp atışları gibi sorunlara yol açar. Ayrıca kazalara, iş verimsizliğine ve sosyal problemlere neden olabilen gün içi aşırı uyku haline sebep olur. Gündüz uykululuğun trafik kazalarına da yol açtığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Muhtemel riskler ve sonuçlar için alttaki uyku apnesinin sonuçları 29 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bölümüne bakılabilir.

Tıbben ciddî kabul edilen uyku apnesinin toplum içindeki yaygınlığı yüksektir. Uyku apnesi her ne kadar erişkinlerde, erkeklerde, horlayanlarda, menopoza girmiş kadınlarda, yaşlılarda ve kilolularda daha sık görülmekte ise de bu hastalık çocuklarda, genç kadınlarda ve zayıf insanlarda da tespit edilmektedir. Kısaca uyku apnesi her yaşta görülebilen bir hastalıktır.
Kadınların en az % 2'sinde ve erkeklerin % 4'ünde görülmektedir. Bu rakamlar hastalığın en az astım ve şeker hastalığı kadar yaygın olduğunu göstermektedir.
Çocuklarda uyku apnesi büyük bademciğe ve geniz etine bağlı olarak gözlenebilir. Ayrıca; alkol ve sigara bağımlılarında, yanlış uyku pozisyonu, aşırı kilolularda, alt çenesi gelişim geriliği gösterenlerde, boyun yüksekliği kısa olanlarda, alerji, anti histaminik, kas gevşetici veya sakinleştirici gibi ilaç kullananlarda da uyku apnesi görülme riski yüksektir.

Uyku apnesi hayati sağlık sorunlara neden olabilen ciddi bir hastalık olsa da uyku apnesinin belirtilerini hastanın kendisinin fark edebilmesi oldukça zordur. Hasta genellikle uykudaki normal olmayan durumlardan, eşi veya yakınlarının fark etmesiyle haberdar olur.

Uyku apnesinin en önemli belirtisi gece uykusu süresince ani solunum duraklamaları, çok gürültülü horlamalar ve iç çekmelerdir. Bu solunum düzensizlikleri, çoğu kişide görülen yumuşak ve hafif pipilardan farklıdır. Horlayan insanların çoğunda bu tip horlamalar daha çok sırtüstü uyuma sırasında gerçekleşir. Uyku apnesinin sonucu olarak ortaya çıkan horlamalar ise her türlü pozisyonda gerçekleşebilir. Uyku apnesi olan hasta, el kol hareketleri ile rahatsız bir şekilde uyumaya çalışır.

Düzensiz solunum birçok insanda duruma bağlı olarak uykuya dalma, uyanma veya rüya görme sırasında görülebilir. Diğer bir taraftan uyku apneli hastalarda sık sık tekrarlanan uzun süreli solunum durmaları olmaktadır. Bu solunum duraklamaları uyku apnesinin en önemli belirtilerinden biridir. Apneli hastalarda 10 saniyeden başlayan solunum duraklamaları bir dakikadan fazla sürelere kadar devam edebilir. Uykuları boyunca saatte 10'dan fazla tekrarlayan, 10 saniyeden bir dakikaya varan nefes durmaları ile boğulurcasına mücadele eden kişilerde uyku ve oksijen yetersizliği oluşmaktadır. Bunların sonucu olarak hastalarda büyük sorunlara rastlanmaktadır.

Gece uyku kalitesinin bozulması nedeniyle gün boyunca kendini yorgun hisseden hastaların kitap okurken ya da televizyon seyrederken uyuklamaları olabilir. Bu özellikle araç kullanan hastalar için önemlidir. Uyku apne sendromu olan hastaların trafik kazası yapma riski normalden 8 kat fazladır. Bu da hastalarda inanılmaz derece yorgunluğa dolayısıyla konsantre olamamaya neden olur.

Uyku apnesi sorunu yaşayan hastalarda; mide yanması, bacaklarda şişkinlik, gece boyunca idrara çıkma, uyurken terleme ve göğüs baskısı gibi belirtiler de görülebilir.

Uyku apnesi belirtilerini gösteren ve benzer şikayetlere neden olan değişik uyku bozukluğu hastalıkları da vardır. Bu nedenle uyku apnesinin kesin teşhisi ve şiddetinin ölçülebilmesi laboratuvarda yapılan uyku çalışması adı verilen gelişmiş bir teknikle mümkündür. Uyku laboratuvarlarında "poligrafik tetkik" adı verilen incelemelerin yapılması gerekmektedir. Uyku sırasında birçok parametrenin kaydedildiği "poligrafik tetkik", beyin bölgelerinin aktiviteleri, uykunun yapısı ve uyku bozuklukları hakkında sağlıklı ve bilimsel bilgiler veren modern bir laboratuvar yöntemidir.
Bu yöntemle, solunum hareketleri, uyku sırasında hastanın oksijen miktarı, kalp ritmi ve EKG kayıtları yapılarak bunların beden fonksiyonları üzerindeki etkileri incelenir.
Uyku testlerinden sonra elde edilen bilgiler değerlendirilerek uyku apnesinin var olup olmadığı varsa, şiddeti belirlenip ne tür bir tedavinin gerektiğine karar verilir. Uyku apnesi tespit edilen hastalarda vakit geçirmeksizin tedaviye başlanması gerekir.
Uyku apnesinin teşhisi koyulan bazı hastaların Kulak-Burun-Boğaz uzmanının kontrolünden geçmesi uzmanlarca tavsiye edilir. Apnenin sebebi anatomik bozukluklardan kaynaklanıyorsa cerrahi yöntemler, ağız içi protezler uygulanabilir. Uyku apnesinin henüz ilaçla tedavisi bulunamamıştır.
Çoğu uyku apnesi vakalarının tedavisinde, hastanın uyku sırasındaki solunumuna yardımcı olan cihazlar kullanılır. Bu cihazlardan bazıları şunlardır:

Özellikle tıkayıcı apnenin en etkili tedavisi CPAP (Continious Positive Airway Pressure)(Sürekli Pozitif Hava Yolu Basıncı) cihazının uygulanmasıyla olur. Bu cihazın kullanılmasındaki amaç hastaya sürekli ve sabit olarak hava basıncı uygulayarak uyku sırasında kapanan üst hava yollarını açık tutmaktır. CPAP cihazı hastanın burnuna yerleştirilen ya da burun ve ağzı tamamen içine alan, yumuşak silikon bir maske ve bunu cihaza birleştiren hortumdan ibarettir. Hafif ve orta şiddetli vakaların tedavisinde kullanılan bu cihazın olumlu etkisi birkaç gün içinde görülür.
Tıkayıcı uyku apnesinin daha ağır olan vakalarında hem nefes alma hem de nefes verme durumlarına göre özel olarak hava basıncını ayarlayan BIPAP® (Bi-level Positive Airway Pressure) veya VPAP™ (Variable Positive Airway Pressure) cihazları kullanılır. Bu cihazlar bileşik uyku apnesinin hafif vakalarının tedavisinde de başarılı sonuçlar vermektedirler.
Bileşik ve merkezi tipteki uyku apnesi tedavisinde, özellikle durumu ağır olan hastalarda, uyku sırasında nefes alış verişi çeşitli değişik tekniklerle düzenleyen APAP (Automatic Positive Airway Pressure), xPAP ST (Spontaneous Time) veya ASV (Adaptive servo-ventilation) cihazları kullanılmaktadır.

Uyku apnesinin üç temel türü vardır. Tıkayıcı tarzda olan, merkezi yani beyindeki solunum merkezine bağlı olan ve bu ikisinin karışımı. Araştırmalara göre yaklaşık hastaların %84'ünde tıkayıcı uyku apnesi, %1'inde merkezi uyku apnesi ve %15'inde bileşik uyku apnesi görünmektedir.

Tıkayıcı tipte uyku apnesi boğazdaki kasların havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşemesi sonucunda oluşur. Bu kaslar yumuşak damağa, küçük dile, yutağa ve dile aittir. Bu kaslar gevşediğinde nefes alma sırasında hava yolu daralır ve bir süre için solunum durur. Bunun sonucunda kandaki oksijen miktarı azalır, beyin bu azalmayı algılar ve uyku derinliğini azaltarak ya da kişiyi uyandırarak hava yolunun tekrar açılmasını sağlamaya çalışır. Uyku derinliğinin azalmasını takiben bazı kişilerde bir iki kısa nefes alma ile, bazı kişilerde ise şiddetli horlama ve yutkunma sesleri ile solunum tekrar başlatılır. Bu derecede uyku apnesi olduğunda derin uykuya geçmek hiç mümkün olmaz, kişi bütün uykusunu solunum çabası içinde geçirir ve gündüz uyuma ihtiyacı duyar. Uyku apnesi olan kişiler genellikle uykularının bölündüğünün farkında değildir ve iyi uyuduklarını zannederler.

Merkezi tipte uyku apnesi çok daha nadir görülür ve beynin solunumu kontrol eden kaslara doğru sinyaller göndermemesi sonucunda ortaya çıkar. Kanda karbondioksitin artması ve oksijenin azalması sonucunda kişi uyanır. Merkezi tipte uyku apnesi olan hastalar uyanma dönemlerini tıkayıcı uyku apnesi olan kişilere göre daha fazla hatırlarlar.

Bileşik uyku apnesi olan hastalarda apne önce tıkayıcı uyku apnesi belirtileri göstermektedir. Hasta saatte yaklaşık 20 ile 30 arası tıkanma yaşar. Tıkayıcı tipteki apnenin tedavisinden sonra hastalık merkezi uyku apnesi belirtilerini daha belirgin olarak gösterir. Bir başka deyişle, tıkayıcı tipteki uyku apnesinde uygulanan solunum yoluna basınçlı hava veren tedavi yöntemi CPAP (Continuous Positive Airway Pressure) bileşik uyku apnesini tam olarak tedavi edememektedir. CPAP cihazı ile tedavilerine başlanılan hastalarda tıkanmalar kesilse de uykularında düzgün nefes alamama problemleri devam etmekte bu sefer merkezi uyku apnesinin belirtilerini göstermektedirler.
Bu apne çeşidi uzun yıllardır gözlenmekte ise de son yıllarda uzmanlar tarafında ayrı bir tür olarak kategorize edilmiştir.

Yüksek tansiyon: Uyku apnesi yüksek tansiyon için t

Uyku döngüsü, uykunun yavaş dalga ve REM arasındaki (paradoksal) fazları arasındaki bir salınımdır. Bazen uyku ve uyanıklık arasındaki sirkadiyen dönüşümden ayırt etmek için ultradian uyku döngüsü, uyku-rüya döngüsü veya REM-NREM döngüsü olarak adlandırılır. İnsanlarda bu döngü 1-2 saat sürer. İnsanlar genellikle gece 01:00 ile 15:00 arasında büyürler.

Elektroensefalografi, REM ve REM dışı uyku sırasında ortaya çıkan beyin dalgalarındaki belirgin ayrım nedeniyle uyku döngülerinin zamanlamasını gösterir. Yavaş dalga (derin) uyku ile ilişkili olan delta dalga aktivitesi, özellikle iyi bir gece uykusu boyunca düzenli salınımlar gösterir. Renin, büyüme hormonu ve prolaktin dahil olmak üzere çeşitli hormonların salgıları, delta dalgası aktivitesi ile doğru, tiroid uyarıcı hormonun salgılanması ise ters orantılıdır. REM sırasında arttığı iyi bilinen kalp hızı değişkenliği, tahminen ~90 dakikalık döngü boyunca delta dalga salınımları ile ters orantılıdır.
Uykunun hangi uyku evresinde olduğunu belirlemek için elektroensefalografi bu farklılaşma için kullanılan diğer cihazlarla birleştirilir. EMG (elektromiyografi) uyku fazlarını ayırt etmek için çok önemli bir yöntemdir: örneğin, genel olarak kas tonusunun azalması, uyku modundan uyanma moduna geçişin karakteristiğidir (Kleitman, 1963; Chase & Morales, 1990) ve REM uykusu sırasında EMG'de sinyal yokluğu ile sonuçlanan bir kas atonisi durumu vardır.
Göz hareketinin ölçüsü olan EOG (elektrookülografi), uyku mimarisi ölçümünde kullanılan üçüncü yöntemdir; örneğin, REM uykusu, adından da anlaşılacağı gibi, EOG sayesinde görülebilen hızlı bir göz hareketi modeli ile karakterizedir.
Dahası, yukarıda belirtilen diğer ölçümlerle (elektroensefalografi, elektrookülografi ve elektromiyografi gibi) ilişkili olmaları durumunda, kardiyovrespiratri parametrelerine dayanan yöntemler de uyku mimarisinin analizinde etkilidir.
Homeostatik fonksiyonlar, özellikle termoregülasyon, REM dışı uyku sırasında normal olarak ortaya çıkar, ancak REM uykusu sırasında gerçekleşmez. Bu nedenle, REM uykusu sırasında, vücut sıcaklığı ortalama seviyesinden uzaklaşır ve REM olmayan uyku sırasında normale döner. Bu nedenle aşamalar arasındaki değişim vücut sıcaklığını kabul edilebilir bir aralıkta tutar.
İnsanlarda REM olmayan ve REM arasındaki geçiş anidir; diğer hayvanlarda, daha az ani bir şekilde gerçekleşir.
Araştırmacılar, REM ve NREM uykusunun düzenli olarak değişmesiyle sonuçlanan şüphesiz kompleks olan elektrokimyasal süreçlerin ritmini açıklığa kavuşturmak için farklı modeller önerdiler. Monoaminler NREM'ler sırasında aktiftir, ancak REM'lerde değildir, asetilkolin REM'ler sırasında daha aktiftir. 1970'lerde önerilen karşılıklı etkileşim modeli, bu iki sistem arasında döngüsel bir verme ve almayı önerdi. 2000'li yıllarda önerilen "flip-flop" modeli gibi daha yeni teoriler, inhibitör nörotransmitter gama-aminobutirik asidin (GABA) düzenleyici rolünü içerir.

Provoke edilmemiş (doğal) uyanma en çok vücut ısısı yükseldikçe, REM uykusu döneminde veya sonrasında görülür.

Ernest Hartmann, 1968'de insanların uykuda ya da uyanık olmalarına rağmen 24 saat boyunca yaklaşık 90 dakikalık bir ultradian ritmine devam ettiklerini buldu. Bu hipoteze göre, REM'e karşılık gelen bu döngü döneminde insanlar daha fazla hayal kurmaya ve daha az kas tonusu göstermeye eğilimlidir. Kleitman ve onu izleyen diğerleri, bu ritime "uyku döngüsü"nün bir tezahür edeceği temel dinlenme-aktivite döngüsü olarak değindiler. Bu teori için bir zorluk, REM olmayan uzun bir fazın, bir insanın ne zaman uykuya daldığına bakılmaksızın, neredeyse her zaman REM'den önce gelmesidir.

Mallick, B. N.; S. R. Pandi-Perumal; Robert W. McCarley; and Adrian R. Morrison (2011). Rapid Eye Movement Sleep: Regulation and Function. Cambridge University Press. 978-0-521-11680-0ISBN 978-0-521-11680-0
Nir, and Tononi, "Dreaming and the Brain: from Phenomenology to Neurophsiology." Trends in Cognitive Sciences, vol. 14, no. 2, 2010, pp. 88–100.
Varela, F., Engel, J., Wallace, B., & Thupten Jinpa. (1997). Sleeping, dreaming, and dying: An exploration of consciousness with the Dalai Lama.

Uyurgezerlik ya da bilinen diğer adlarıyla uyurgezer veya uykuda gezinme, parasomni kategorisinde bir tür uyku bozukluğudur. Uyurgezerler düşük bilinç halinde olmalarına rağmen, yavaş dalga uykusu aşamasından kaynaklanan ve genellikle tam bir bilinç durumunda gerçekleştirdikleri faaliyetleri gerçekleştirirler. Bu faaliyetler kişinin yatakta oturması, banyo veya yürüyüş ya da temizlik yapması gibi basit faaliyetler olabileceği gibi araç sürme, yemek pişirme veya elektronik cihaz kullanmaya çalışmak gibi daha karmaşık faaliyetler de olabilir.  Ayrıca bazı vakalarda halüsinasyon görmek gibi algı bozuklukları yaşanabildiği gibi bu durum cinayete kadar varabilir.
Uyurgezerlik genellikle basit durumlarda oluşabilmesine rağmen, tekrarlanan davranış haline geldiği ve bazen uyurken karmaşık davranışlar sergileyen insanlarda da oluşabildiğine dair raporlar bulunmaktadır. Fakat bunların meşruluğuna dair tartışmalar bulunmaktadır. Uyurgezerler, bu faaliyetlerini genellikle belleklerinde bir miktar tutar ya da hiç tutamazlar. Bu esnada uyurgezerlerin gözleri açık olmasına rağmen, göz bebekleri sönüktür. Uyurgezerlik süre olarak 30 dakika kadar sürebileceği gibi 30 saniye kadar kısa süreler içerisinde de gerçekleşebilir.

İnsan vücudu bir insanın tüm yapısıdır. Birlikte dokular ve ardından organları ve sonra organ sistemlerini oluşturan birçok farklı hücre türünden oluşur. Bunlar insan vücudunun homeostazisini ve canlılığını sağlar.
Baş, saç, boyun, göğüs ve karını içeren gövde, kollar, eller, bacaklar ve ayaklardan oluşur.
İnsan vücudunun incelenmesi anatomi, fizyoloji, histoloji ve embriyolojiyi içerir. Vücut anatomik olarak bilinen şekillerde değişir. Fizyoloji insan vücudunun sistemlerine ve organlarına ve bunların işlevlerine odaklanır. Birçok sistem ve mekanizma, kanda şeker ve oksijen gibi maddelerin güvenli seviyeleriyle homeostaziyi korumak için etkileşime girer.
Vücut, sağlık profesyonelleri, fizyologlar, anatomistler ve sanatçılar tarafından incelenerek çalışmalarına yardımcı olunur.
İnsan vücudu, fiziksel ve kimyasal yapılardan oluşan biyolojik bir sistemdir. Vücut, insan sağlığının maddi yapısının tamamı, psikolojik yapısının ise taşıyıcısıdır; insan varlığının korunması ve türün devamı için birbiriyle uyumlu bir şekilde çalışan öğelerden oluşmuştur.
İnsan vücudunun ana birimi hücredir. Hücreler ve hücreler arası maddeler birleşerek dokuları oluşturur. Dokular, biçimsel ve işlevsel birimler olan organları oluştururlar. Fizyolojik olarak aynı işlevi gören yapısal organ birlikleri de vücudun sistemlerini meydana getirir. İnsan vücudundaki temel sistemler; hareket, sinir, solunum, dolaşım ve sindirim sistemleri olarak sıralanabilir. Bu sistemler duygu, hareket ve beslenme gereksinimlerini yerine getirirler. İnsan vücudunun olağan büyüme ve gelişmesi sistemlerin ve sistemleri oluşturan her organın görevini yerine getirmesine bağlıdır.

İnsan vücudu hidrojen, oksijen, karbon, kalsiyum ve fosfor dahil olmak üzere elementlerden oluşur. Bu elementler vücudun trilyonlarca hücresinde ve hücresel olmayan bileşenlerinde bulunur.
Yetişkin bir erkek vücudunun yaklaşık %60'ı sudur ve toplam su içeriği yaklaşık 42 litre (9,2 imp gal; 11 US gal) kadardır. Bu, yaklaşık 3,2 litre (0,70 imp gal; 0,85 US gal) kan plazması ve yaklaşık 8,4 litre (1,8 imp gal; 2,2 US gal) interstisyel sıvı dahil olmak üzere yaklaşık 19 litre (4,2 imp gal; 5,0 US gal) hücre dışı sıvıdan ve 23 litre (5,1 imp gal; 6,1 US gal) hücrelerin içindeki sıvıdan oluşur. Hücrelerin içindeki ve dışındaki suyun içeriği, asitliği ve bileşimi dikkatlice korunur. Hücrelerin dışındaki vücut suyundaki ana elektrolitler sodyum ve klorür iken, hücrelerin içindekiler potasyum ve diğer fosfatlardır.

Vücut, yaşamın temel birimi olan trilyonlarca hücre içerir. Olgunlukta, vücutta yaklaşık 30 trilyon hücre ve 38 trilyon bakteri bulunur. Bu tahmin, vücudun tüm organlarının ve hücre tiplerinin hücre sayılarının toplanmasıyla elde edilir. Vücudun cildi ayrıca milyarlarca komensal organizmaya ve bağışıklık hücrelerine ev sahipliği yapar. Vücudun tüm bölümleri hücrelerden oluşmaz. Hücreler, kollajen gibi proteinlerden oluşan ve hücre dışı sıvılarla çevrili hücrelerarası maddededir.

Vücuttaki hücreler DNA sayesinde işlev görür. DNA, bir hücrenin çekirdeği içindedir. Burada, DNA'nın bazı kısımları kopyalanır ve RNA aracılığıyla hücrenin gövdesine gönderilir. Daha sonra RNA, hücrelerin, aktivitelerinin ve ürünlerinin temelini oluşturan proteinleri oluşturmak için kullanılır. Proteinler hücre işlevini ve gen ifadesini belirler, hücre üretilen protein miktarına göre kendi kendini düzenleyebilir. Ancak, tüm hücrelerin DNA'sı yoktur; olgun kırmızı kan hücreleri gibi bazı hücreler olgunlaştıkça çekirdeklerini kaybederler.

Vücut, özel bir işlevle hareket eden hücreler olarak tanımlanan birçok farklı doku türünden oluşur. Dokuların incelenmesine histoloji denir ve genellikle mikroskop ile yapılır. Vücut dört ana doku türünden oluşur. Bunlar astar hücreleri (epitel doku), bağ dokusu, sinir dokusu ve kas dokusudur.
Dış dünyaya veya gastrointestinal sisteme (epitel doku) veya iç boşluklara (endotel) maruz kalan yüzeylerde bulunan hücreler, düz hücrelerin tek katmanlarından, akciğerlerdeki küçük, çırpınan saç benzeri silyalara sahip hücrelere, mideyi kaplayan sütun benzeri hücrelere kadar çok sayıda şekil ve formda olabilir. Endotel hücreleri, kan damarları ve bezler dahil olmak üzere iç boşlukları kaplayan hücrelerdir. Astar hücreleri, içlerinden neyin geçebileceğini ve neyin geçemeyeceğini düzenler, iç yapıları korur ve duyusal yüzeyler olarak işlev görür.

Vücudun hareket etmesini, desteklenmesini sağlar ve koruyucu görev yapar. Hareket sistemi şu yapılardan oluşur:

Kemikler
Eklemler
Kaslar

Vücut dokularına oksijen, besin, hormon, bağışıklık elemanı ve benzeri elemanları taşır ve dokulardaki atıkları geriye toplar. Dolaşım sistemi şu yapılardan oluşur:

Kalp
Kan damarları
Kan
Lenf damarları

Bilinç, anlama, düşünme, algılama, hareketlerin uyumu, dengesi ve solunum ile dolaşımı sağlar. Sinir sistemi şu yapılardan oluşur:

Beyin
Beyincik
Omurilik
Omurilik Soğanı

Solunum sistemi, kandaki karbondioksit (CO2) gazının oksijen gazı (O2) ile yer değiştirmesini sağlayan sistemdir. Solunum ağızdan veya burundan gerçekleşerek (nefes alarak) oksijenin akciğerlere ulaşmasını sağlar

Beden toplum bilimi

İnsomnia ya da uyuyamama hastalığı, bir uyku sorunudur. Uykuya dalamama ya da gece boyunca sürekli uyuyamama sorunlarını barındırır. Hastalar genel olarak, gözlerini birkaç dakikadan fazla kapalı tutamamaktan ya da yatakta bir o yana bir bu yana dönerek uyuyamamaktan yakınırlar.
İnsomnia birkaç gece sürerse geçici, 1 hafta ile 3 hafta arasında sürerse kısa süreli, 3 haftadan fazla sürerse kronik insomnia olur. Kronik bir hastalığa dönüşerek uyuma eksikliği doğrultusunda oldukça zararlı olabilir.
İnsomnia doğal uyuma dengesini bozar ve tedavisi oldukça zor olabilir. İnsomnia hastaları genel olarak öğleden sonra ya da akşama doğru kısa süreli uyudukları için, geceleri de uyumakta zorluk çekerler. Bazıları da vücutlarını sınırlarında kullanmaya çalışırlar. Bu da çok mühim fiziksel ve zihinsel sorunlara yol açar.
İnsomnia ayrıca birçok ilacın yan etkisi olarak, stres sebebiyle ya da duygusal, fiziksel ve zihinsel sorunlar doğrultusunda da oluşabilir.

Hayat stilinin değiştirilmesi uykusuzluk tedavisinde ve önlenmesinde önemlidir. Uyarıcı kullanımından kaçınmak, uykusuzluğa karşı alınabilecek bir önlemdir. Kahve, çay, guarana, kakao, kola, enerji içecekleri, çikolata gibi kafein içeren gıda maddeleri ile ritalin ve adderall gibi uyarıcı ilaçların kullanımından kaçınmak bu yönteme örneklerdir. Düzenli uyuma, gün içi uyumaktan kaçınma ve yatak odasında uykuya elverişli düzenlemeler yapma (sessiz, karanlık) da hayat stilinin değiştirilmesi çerçevesinde yöntemlerdir.
Bilişsel davranışçı terapi de uyku bozukluğu tedavisinde kullanılabilir. Bu metotlar arasında uyarıcı kontrol terapisi, rahatlama teknikleri, uyku kısıtlama ve ışık terapisi yer alır. İlaç tedavisinde, reçeteye tabi Eszopiclone (Lunesta), Ramelteon (Rozerem), Zaleplon (Sonata) ve Zolpidem (Ambien, Edluar, Intermezzo, Zolpimist) kullanılabilir. İlaç tedavisinin birkaç haftadan uzun süreli kullanımı önerilmemektedir.

Geleneksel yöntemlerin başında, uyumadan önce sıcak süt içmek; uyanır uyanmaz sıcak bir duş almak, öğlen egzersiz yapmak, öğlen yemeğinde bol yemek yemek ve akşam yemeğinde az yemek yemek ve erken yatmaya çalışmak gelir. 
Geleneksel Çin tıbbında genelde akupunktur, diyet ve yaşam analizi ile şifalı bitkiler ana önlemleri oluşturur.

I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle harp okulu öğrencisi olarak Macar ordusuna gönüllü olarak katılmıştır. Hücum kıtasının emri altına girmiştir. Bu bölükte, cesaretinden ötürü madalya almıştır. Bir yıl sonra, ödüllendirilerek savunmanın daha güçlü olduğu başka bir bölüğe atanmıştır fakat birlik düşürülmüştür.
Rus askeri tarafından başından vurulup ön lobunun bir kısmını kaybettikten sonra, Lemberg Hastanesi'ne kaldırıldı. Lemberg'te uyandıktan sonra bir daha asla uyumadı. Budapeşte Üniversitesi profesörü Dr. Frey, tedaviyi devralmıştır fakat bu anormallik için yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Yaralanıp ordudan ayrıldıktan sonra, Budapeşte'ye yerleşti. Burada bulunduğu sürede Emeklilik Dairesi'nde günlük bir işte çalıştı.
ABD folk grubu The Dimes "Paul Kern Can't Sleep" adını verdikleri bir şarkı yaptılar.

İskelet, çoğu hayvanın vücudunu destekleyen yapısal çerçevedir. Farklı iskelet türleri vardır: bir organizmanın vücut şekline yapısal destek sağlayan sert bir dış kabuk olan dış iskelet; organların ve yumuşak dokuların bağlı olduğu iç sert bir çerçeve olan iç iskelet; ve vücut sıvılarının basıncı ile desteklenen esnek bir iç yapı olan hidroskelet.
Omurgalılar, merkezi bir vertebral kolon etrafında merkezlenmiş, esas olarak kemik ve kıkırdaklardan oluşan bir iç iskelete sahip hayvanlardır. Omurgasızlar ise omurga kolonundan yoksundur ve sert dış iskeletler (eklembacaklılarda ve birçok yumuşakçada görülür), iç kaplamalı kabuklar (örneğin, bazı kafadanbacaklılardaki mürekkepbacaklı kemikleri), çubuk benzeri yapılar (ekinodermlerdeki kemikçikler gibi), hidrostatik basınçla desteklenen vücut boşlukları (çoğu omurgasızda yaygındır) ve spiküller (süngerlerde bulunur) gibi çeşitli iskelet türlerine sahiptir. Sert bir bağ dokusu olan kıkırdak, hem omurgalıların hem de omurgasızların iskelet sistemlerinde bulunur.

İskelet terimi Eski Yunanca σκελετός (skeletós) "kurumuş" sözcüğünden gelmektedir.

İskeletler çeşitli özelliklerle tanımlanabilir. Katı iskeletler kemik, kıkırdak veya kütikül gibi sert maddelerden oluşur. Bunlar konumlarına göre de ayrılabilir; iç iskeletler iç iskelet, dış iskeletler ise dış iskelettir. İskeletler sertliğe göre de tanımlanabilir; esnek iskeletler sert iskeletlerden daha elastiktir. Akışkan veya hidrostatik iskeletler katı iskeletler gibi sert yapıya sahip değildir, bunun yerine basınçlı sıvılar aracılığıyla işlev görür. Hidrostatik iskeletler her zaman iç kısımdadır.

Dış iskeletler, bir hayvanın vücudunu saran, doğal bir zırha benzeyen ve onları potansiyel tehditlerden koruyan dış koruyucu yapılardır. Bir omurgasızlar sınıfı olan eklembacaklılar, büyümelerine uyum sağlamak için periyodik deri değiştirme veya ekdiz gerektiren dış iskeletlere sahiptir. Ayrıca yumuşakçalar da bir tür dış iskelet olarak kabuk kullanırlar. Bu dış iskelet kaplamaları, kasların bağlanması için bir yüzey ve hareketi ve savunmayı kolaylaştıran özelleşmiş uzantılar sunar. Eklembacaklılarda dış iskelet duyusal algıda da rol oynar.
Dış iskeletlerin karada yaşayan organizmaların toplam vücut kütlesine kıyasla nispeten ağır olabileceğini ve sonuç olarak dış iskeletli canlıların karada genellikle nispeten küçük olduğunu belirtmek önemlidir. Bununla birlikte, suda yaşayan ve su tarafından yüzdürülen hayvanlar daha büyük dış iskeletleri destekleyebilir. Örneğin, Pasifik Okyanusu'nda bulunan devasa bir tuzlu su istiridyesi olan güney dev istiridyesi, büyük ve ağır bir kabuğa sahiptir. Bir başka örnek de, oldukça büyük bir kabuğa sahip bir deniz salyangozu türü olan Syrinx aruanus'tur.

İç iskeletler, omurgalıların çoğunda bulunan kemik iskeletler gibi mineralize dokulardan oluşan bir hayvanın iç destek yapısıdır. İç iskeletler oldukça özelleşmişlerdir ve hayvanlar arasında önemli farklılıklar gösterirler. Karmaşıklıkları sadece destek işlevi görmekten (süngerler örneğinde olduğu gibi), kaslar için bir bağlanma yeri ve kas kuvvetlerini iletmek için bir mekanizma olarak hizmet etmeye kadar değişir. Gerçek bir iç iskelet Mesodermal dokusundan türetilir. İç iskeletler kordalılarda, ekinodermlerde ve süngerlerde görülür.

Doğal dünyada hayvanlar, genel olarak iki kategoride sınıflandırılabilecek çeşitli iskelet yapıları sergilerler: sert ve esnek iskeletler. Bu farklı iskelet sistemleri farklı amaçlara hizmet eder ve destekledikleri organizmaların özel ihtiyaçlarına uyacak şekilde uyarlanmıştır.
Esnek iskeletler dış strese maruz kaldıklarında deforme olabilirler. Genellikle çift kabuklular ve denizanası gibi sölenterlerin mezogleası gibi bazı omurgasızlarda bulunurlar. Esnek iskeletler avantajlıdır çünkü kaslar kasıldığında bükülebilir ve kaslar gevşediğinde orijinal şekillerini geri kazanabilirler. Kıkırdak, esnek bir iskelet oluşturabilen bir malzeme örneğidir, ancak çoğu esnek iskelet proteinler, polisakkaritler ve su karışımından oluşur. Bazı durumlarda, esnek iskeletler ek destek ve koruma için sert yapılarla takviye edilebilir. Bu tür iskeletler tipik olarak su ortamlarında yaşayan organizmalarda görülür, çünkü suyun kendisi sert bir iskeletin yokluğunda bile yapısal destek sağlar.
Öte yandan, sert iskeletler strese maruz kaldıklarında deforme olmazlar ve güçlü bir destek sağlarlar. Öncelikle karasal hayvanlarda bulunurlar ve sucul ortamlarda daha az yaygındırlar. Bu iskeletler, özellikle yüzmek için desteğe ihtiyaç duyan hızlı hareket eden hayvanlar için koruma ve yapısal destek gibi amaçlara hizmet eder. Sert iskeletler kitin (eklembacaklılarda bulunur), kalsiyum karbonat gibi kalsiyum bileşikleri (taşlı mercanlarda ve yumuşakçalarda görülür) ve silikat (diyatomlar ve radyolaryalılar tarafından kullanılır) gibi malzemelerden yapılır. Bu sağlam iskelet sistemleri, hayvanların verimli bir şekilde hareket etmesini sağladıkları ve midye ve salyangoz kabuklarında görüldüğü gibi dış tehditlere karşı koruma sağladıkları karasal ortamlarda özellikle değerlidir.

Hidrostatik iskeletler, denizanası, yassı solucanlar, nematodlar ve solucanlar da dahil olmak üzere bazı yumuşak gövdeli organizma türlerinde görülen, sıvı basıncı yoluyla yapı sağlayan bir hayvanın içindeki esnek boşluklardır. Bu boşlukların duvarları kas ve bağ dokusundan yapılmıştır. Bir hayvanın vücuduna yapı sağlamanın yanı sıra, hidrostatik iskeletler kas kasılma kuvvetlerini ileterek bir hayvanın uzunluğu boyunca kasların dönüşümlü olarak kasılması ve genişlemesiyle hareket etmesini sağlar.

Hücre iskeleti hücrelerin formunu stabilize etmek ve korumak için kullanılır. Hücre şeklini koruyan, hücreyi koruyan, flagella, cilia ve lamellipodia gibi yapıları kullanarak hücresel hareketi ve kesecikler ve organellelerin hareketi gibi hücreler içinde taşınmayı sağlayan ve hücresel bölünmede rol oynayan dinamik bir yapıdır. Hücre iskeleti, bir hayvanın vücudu için yapısal sistem sağlaması anlamında bir iskelet değildir; daha ziyade hücresel düzeyde benzer bir işlev görür.

Omurgalıların çoğunun anatomisinde, iskeletin birincil yapısal bileşeni kemiktir. Bu kemik iskelet, farklı hayvan türleri arasında bileşim ve yapı bakımından değişiklik gösterir. İskelet sistemindeki bir diğer temel unsur da kıkırdaktır ve öncelikle memelilerde eklem bölgelerinde yoğunlaşır. Bununla birlikte, köpekbalıkları gibi kıkırdaklı balıklar gibi bazı hayvanlarda iskeletin tamamı kıkırdaktan oluşur. Tüm omurgalılarda, iskelet yapısını karakterize eden, özellikle omurga ve göğüs kafesi gibi bileşenlerde belirgin olan, tekrar eden bir segment modeli vardır.
Kemikler, omurgalıların iç iskeletinin ayrılmaz bir parçası olan sert organlardır. Vücudun yapısına destek sağlamak, kaslarla etkileşim yoluyla hareketi kolaylaştırmak ve hayati iç organların etrafında koruyucu kılıflar oluşturmak gibi birçok önemli işleve hizmet ederler. Kemikler ağırlıklı olarak inorganik minerallerden oluşur; hidroksiapatit bunun en belirgin örneğidir, geri kalan kısım ise organik bir matris ve sudan oluşur. İçi boş boru şeklindeki tasarımları, hafif bir kaliteyi korurken sıkıştırmaya karşı önemli bir direnç sağlar. Kemiklerdeki ana hücre tipleri osteoblastlar, osteoklastlar ve osteositlerdir.
Kemik dokusu yoğun bir bağ dokusu olarak kategorize edilir ve mineralize doku, sertliğine ve üç boyutlu bal peteği benzeri iç yapısına katkıda bulunan bir bileşendir. Yapısal desteğin ötesinde, kemikler aynı zamanda kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin üretiminde rol oynar ve hücresel düzeyde kalsiyum ve fosfat için depolama alanları olarak hizmet eder. Kemiklerde ilik, endosteum, periosteum, sinirler, kan damarları ve kıkırdağı kapsayan çeşitli doku türleri bir arada bulunur.
Embriyonik gelişim aşamasında, kemikler hem ektoderm hem de mezoderm germ tabakalarındaki spesifik iskeletojenik hücrelerden köken alır. Bu hücreler farklı kemik, kıkırdak ve eklem bileşenlerine farklılaşır ve nihayetinde olgun iskelet sistemini oluşturmak için birbirleriyle bağlantı kurar. Benzersiz özelleşmiş iskelet dokuları omurgalıların karakteristik özelliğidir. Kıkırdak kemikten daha hızlı büyür, bu da yavaş yavaş kemikle yer değiştirmeden önce bir hayvanın yaşamının erken aşamalarında daha belirgin hale getirir. Omurgalılarda kıkırdak aynı zamanda iskelet içindeki eklem noktalarında strese karşı koymaya yarar ve tipik olarak perikondrium dokusu ile kaplıdır. Bağlar ve tendonlar, sırasıyla kemikleri diğer kemiklere ve kasları kemiklere bağlamaktan sorumlu elastik dokulardır.

Kaplumbağaların iskeletleri, göğüs kafesinden bir kabuk geliştirerek bir dış iskelet oluşturacak şekilde evrimleşmiştir. Yılanlar ve keseliler iskeletleri diğer hayvanlara göre önemli ölçüde daha fazla omura sahiptir. Kertenkelelerde tipik olan 65 omurla karşılaştırıldığında yılanlarda genellikle 300'ün üzerinde omur bulunur.

Kuşların iskeletleri uçuş için uyarlanmıştır. Kuş iskeletlerindeki kemikler, uçuşun metabolik maliyetini azaltmak için içi boş ve hafiftir. Kemiklerin şekli ve yapısının çeşitli özellikleri, yuvarlak ve ince humeral şaft ve iskelet elemanlarının tek kemikleşme halinde kaynaşması dahil olmak üzere uçuşla ilişkili fiziksel strese dayanacak şekilde optimize edilmiştir. Bu nedenle, kuşlar genellikle diğer karasal omurgalılardan daha az sayıda kemiğe sahiptir. Kuşlar ayrıca dişlerden ve hatta gerçek bir çeneden yoksundur, bunun yerine çok daha hafif olan bir gaga geliştirmişlerdir. Birçok yavru kuşun gagasında yumurta dişi adı verilen ve amniyotik yumurtadan çıkışlarını kolaylaştıran bir çıkıntı bulunur.

Balıkların içindeki destek yapısını oluşturan iskelet ya Chondrichthyes'de olduğu gibi kıkırdaktan ya da Osteichthyes'de olduğu gibi kemikten yapılır. Ana iskelet elemanı, hafif ancak güçlü olan eklemli omurlardan oluşan omurga sütunudur. Kaburgalar omurgaya bağlanır ve uzuvlar ya da uzuv kemerleri yoktur. Sadece kaslar tarafından desteklenirler. Balıkların ana dış özellikleri olan yüzgeçler, kuyruk yüzgeci (kuyruk yüzgeci) hariç, omurga ile doğrudan bağlantısı olmayan 

İskelet kası, üç kas dokusu türünden biri. Çizgili kasın bir türü olan iskelet kasları, somatik sinir sistemi tarafından uyarılır. Böylece isteğe bağlı hareketi sağlar. Çoğu iskelet kası, kemiklere kolajen demetlerinden oluşan tendonlarla bağlanır. 
Kas hücresi "sarkolemma" adı verilen hücre zarı ile çevrilidir. Her kas hücresi ayrıca endomisyum denen bağ doku ile sarılıdır. Lif demetleri (kas demetleri) bir araya gelerek lif demetlerini (fasciculus) oluştururlar. Bu demetleri saran bağ doku perimisyumdur. Lif demetlerinin bir araya gelmesiyle de iskelet kası oluşur. Bunu epimisyum adı verilen bağ doku sarar. Ayrıca bunun da üzerinde tüm vücut kaslarını saran fasya adı verilen bir bağ doku vardır.
Kas hücrelerinde sarkoplazma vardır. Bu sarkoplazma içerisinde asılı halde bulunan yüzlerce miyofibril vardır. Miyofibriller protein yapısındaki ince ve kalın miyofilamentlerden oluşmuştur. Bunlardan ince olanı ağırlıklı olarak aktin olmak üzere troponin ve tropomiyozin moleküllerinden, kalın olan ise miyozin moleküllerinden oluşmuştur. Bu nedenle ince ve kalın filamentler sırasıyla aktin ve miyozin filamentleri olarak da tanımlanırlar. Miyozin filamentleri orta bölgeleri dışında, çapraz köprüler içerirler. Çapraz köprülerin başlarında miyozin ATPaz enzimi yer alır. Bu enzim ATP'yi parçalayarak ADP+P+enerji oluşturur.

Alt kültür, bir kültür içindeki bir grup insandır. Hâkim kültürle bağlantısını koparmadan ancak çeşitli önemli noktalarda ayrılarak gelişen bir kültür “alt kültür” olarak tanımlanır.
Alt kültür örnekleri arasında hippiler, hipsterler, emolar, apaçiler, furry fandom, gothlar, motosiklet kulübü üyeleri ve dazlaklar sayılabilir. Alt kültür kavramı sosyoloji ve kültürel çalışmalarda geliştirilmiştir. Alt kültürler, karşı kültürlerden farklıdır.
Alt kültürün kaynağı, belli bir yaş grubuna, üyelerin kökenine, ırkına, ekonomik sınıfına, cinsiyetine dayanabilir ve alt kültürü belirleyen unsurlar genellikle grubun estetik, dinsel, mesleki, siyasi ve cinselliğe bakış açılarıdır.

Hâkim kültür içinde, gençlerin davranışlarına uygun rehberlikte bulunan, gençler tarafından paylaşılmış ve kabul edilmiş uygulamaları, tutumları, değerleri ve normları kapsayan gençlik alt kültürleri yer almaktadır. Çeşitli gençlik grupları; giyim tarzları, dinledikleri müzik türü, saç şekilleri, geliştirdikleri konuşma dilleri, benimsedikleri değer ve normları, tutum ve davranışları gibi özellikleri ile hâkim kültür içinde alt kültür grubu olarak varlıklarını sergilemektedirler.
Değerler ve normlar, dil, giyim ve saç tarzı, müzik ve boş zamanları değerlendirme biçimleri gibi unsurlar gençlik alt kültürlerinin genel belirleyicileri olarak kabul edilebilir. Bu kültürel unsurların en önemli özelliği, hızla yayılmaları şeklinde ifade edilebilir.

Alternatif kültür

Atilla Yayla (d. 3 Mart 1957, Kırşehir), Türk siyaset bilimci, akademisyen ve köşe yazarı. Liberal Düşünce Topluluğu kurucuları ve eski başkanlarındandır.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden lisans (1979), yüksek lisans (1982), doktora derecesi aldı (1986). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Profesör Yayla Gazi Üniversitesinde uzun yıllar öğretim üyesi sıfatıyla bulunmuştur. (2000-2008) TDV, LDT, TSİD, MontPelerin cemiyeti gibi kurumlarda üyelikleri vardır. Liberal Düşünce Topluluğu kurucularındandır ve uzun süre başkanlığını yürütmüştür. Yorktown Internet University ve Center for New Europe üyesidir. Birleşik Krallık'ta (Buckingham Üniversitesi'nde) ve ABD'de birkaç defa farklı üniversitelerde ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Yeni Şafak ve Zaman gazetelerinde yazıları yayınlanmıştır. Atilla Yayla, Sinan Çetin'le birlikte Plato Film Okulu'nu meslek yüksek okuluna dönüştürerek, Gazi Üniversitesi öğretim üyeliğine son vermiştir. Plato Meslek Yüksekokulu Müdürlük görevini de yürütmüştür. Yayla, Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanlığı ve Öğretim Üyeliği yaptığı İstanbul Ticaret Üniversitesinden ayrılmış ve bir süre Haliç Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Halen İstanbul Medipol Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde görev yapmaktadır.
2013-2015 yılları arasında Yeni Şafak gazetesinde köşe yazıları yayımlanmış, 2015-2016'da Yeni Yüzyıl gazetesinin başyazarlığını yapmış, 2022'den itibaren ise, Türkiye gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Terörizm Üzerine (1990, Ankara)
Liberalizm (1992, Turan Kitabevi, Ankara; 1998, ikinci baskı, Liberte Yayınları, Ankara, 2003; Platofilm Yayınları (Sinan Çetin), İstanbul)
Liberal Bakışlar (1993, Siyasal Kitabevi, Ankara)
Sosyal ve Siyasal Teori (derleyen) (1994, Siyasal Kitabevi, Ankara)
Kanun ve Düzen (F.A. Hayek'ten çeviri) (1994, İş Bankası Kültür Yayınları)
Refah Partisi Üzerine (Melih Yürüşen ile birlikte) (1996, Türkçe ve Almanca)
Siyasi Partiler Araştırması (Melih Yürüşen ile birlikte) (1996, Türkçe ve Almanca)
Siyaset Teorisine Giriş (1998, Siyasal Kitabevi, Ankara)
Devletçi Zihniyet ve Piyasa Ekonomisi (2000, Liberte Yayınları, Ankara)
Demokrasiyi Koruma Kılavuzu (2001, Liberte Yayınları, Ankara)
Piyasa Medeniyeti - Siyasi Düşünce Sözlüğü (2004, 2005, Liberte Yayınları, Ankara)
İslam, Civil Society and Market Economy (derleyen) (1999, İngilizce, Liberte Yayınları, Ankara)
Özgürlük Yolu: Hayek'in Sosyal ve İktisadi Felsefesi (2000, Liberte Yayınları, Ankara)
İki Cumhuriyetin Kavgası (2008, Liberte Yayınları, Ankara)
İktisat ve Hayat (2008, Liberte Yayınları, Ankara)
Liberallik Demokratlık Tartışması (Etyen Mahçupyan ile birlikte) (2008, Liberte Yayınları, Ankara)

Köşe Yazıları - Hür Fikirler
Atilla Yayla ve Liberalizm
Atilla Yayla: "Allah Bizi Kapitalizmden Uzak Düşürmesin" | Politik Akademi 16 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dernek veya cemiyet, kazanç paylaşma dışında, belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş insanların oluşturduğu tüzel kişidir. Dernek kelimesi eski Türkçe térin- "derinmek, toplanmak" fiilinden +Ak sonekiyle türetilmiştir. Eski Türkçe fiil Eski Türkçe tér- "dermek, toplamak" fiilinden+In- sonekiyle türetilmiştir.

Türk Medeni Kanunu'na göre herkesin önceden izin almadan dernek kurma hakkı vardır. Fiil ehliyetine sahip her gerçek kişinin dernek kurma hakkı vardır. Ayrıca, hiç kimse dernek kurmaya veya derneğe üyeliğe zorlanamaz. Dernekler vakıflar gibi topluma yararlı bir hizmet gerçekleştirmek için kurulmuş yasal topluluklardandır.
Derneklerin çalışma ve işleyiş hususlarını düzenleyen kanuna dernekler kanunu denir. Türkiye'de 2004 yılında yürürlüğe giren Avrupa Birliği uyum müktesebatları gereği yürürlüğe giren 5253 sayılı dernekler kanunu ile ülkemizdeki dernek, spor kulübü derneği, federasyon gibi sivil toplum kuruluşlarının sayısının ve niteliklerinin hızla artmasını sağlamıştır.
Dernekler Dairesi Başkanlığı verilerinden derlenen bilgilere göre, 14 Ocak 2022 tarihi itibarıyla Türkiye'de faal dernek sayısı 121.765'dir. Derneklerin yüzde 20'si İstanbul'da bulunur. Feshedilmiş dernek sayısı da 150 bin 419'dur. İstanbul iller sıralamasında en çok derneğin faaliyette olduğu kent olurken, İstanbul'u 9 bin 621 ile Ankara, 5 bin 588 ile İzmir, 4 bin 100 ile Bursa takip eder. Türkiye'de kamu yararına çalışan dernek sayısı ise 402'dir.
26 Nisan 2022 çıkan yeni spor yasasından sonra spor kulübü derneği kurulması yasaklanmıştır. Bunun yerine gençlik spor bakanlığına bağlı spor kulübü veya spor anonim şirketi kurulmasına izin verilmektedir.

Millî gelir ile ilgili iki temel kavram vardır. Bunlar Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) ve Gayri Safi Millî Hasıla (GSMH) kavramlarıdır. GSYİH, bir ülkenin sınırları içerisinde hem o ülkenin yurttaşları hem de yabancılar tarafından elde edilen gelirleri kapsar. GSMH ise bir ülkenin yurttaşları tarafından, hem ülke içinde hem de ülke dışında elde edilen gelirleri ifade eder.
Millî Gelirin Tanımı: Millî gelir, bir ekonomide belirli bir dönemde üretim faktörlerinin elde ettiği toplam net gelirleri ifade eder. Ekonomik hesaplamalarda bu değer genellikle, Net Millî Hasıladan (NMH), dolaylı vergilerin çıkarılması ve sübvansiyonların eklenmesiyle bulunur. Yani formül olarak:
Millî Gelir = Net Millî Hasıla – Dolaylı Vergiler + Sübvansiyonlar
Bilimsel anlamda millî gelir, bir ülkede belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin, üretim faktörlerine ödenen net parasal karşılığıdır. Bu nedenle, vergiler gibi üretim faktörlerine doğrudan gelir sağlamayan unsurlar millî gelirden hariç tutulur.

Birey için tüketim, aile fertlerinin gereksinim duydukları mal ve hizmetlerin satın alımı için yaptıkları harcamaların toplamıdır. Tüketim harcamaları öncelikle, o ekonomideki harcanabilir gelire bağlıdır. Tüketimi etkileyen faktörler şunlardır:

Kişinin toplam geliri
Kişinin yaşam biçimi ve aile yapısı
Kişinin edindiği alışkanlıkları
Kişinin ileriye dönük kararları ve beklentileri
Ülkenin ekonomik koşulları ve ekonomik veriler
Ülkenin vergi ve para politikaları

Elde edilen toplam gelirden ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalan miktara tasarruf denir. İnsanlar gelecekte oluşabilecek hastalık, kaza gibi belirsizliklerde çaresiz kalmamak için tasarruf yapmak isterler. Gelirin tüketilmeyen kısmı tasarrufları oluşturur. Tasarruf toplam harcamaların toplam gelirden çıkarılması ile hesaplanır. Harcamaların gelirden fazla olması borçlanma gibi kötü bir sonucu ortaya çıkararır. “Ayağını yorganına göre uzat.” bu durumu özetleyen en güzel ata sözüdür.

Yatırım, ekonomide belirli bir dönemde üretimde kullanılacak malzeme ve unsurların artırılmasına denir. Yeni fabrika kurmak, fabrikaya makine almak, yeni üretim yöntemi almak vb. yatırım faaliyetleri sonucunda ekonominin üretim kapasitesi artar.

Üretim faaliyetleri sonucunda elde edilen gelirin hesaplanması işini Türkiye İstatistik Kurumu piyasadan aldığı fiyatlara göre hesaplar. Yapılan hesaplamalardan % 100 doğru sonuç yerine yaklaşık sonuçlar elde edilir. Elde edilen sonuçlar önemlidir. Üretici, tüketici ve devlet yaklaşık olarak hesaplanan sonuçlara göre, yatırım faaliyetlerine yön verirler. Hesaplamalarda farklı yollar tercih edilebilir. Türkiye İstatistik Kurumu milli geliri kendi içindeki kurallara göre belirler. Kullanılan hesaplama yolları; üretim yöntemi, gelir yöntemi ve harcama yöntemi olmak üzere üçe ayrılır.

Üretim Yöntemiyle Milli Gelirin Hesabı: Bu yöntemin hareket noktası, bir ülkede bir yılda üretilen mal ve hizmetlerin parasal değerlerinin hesaplanmasıdır. Bu mal ve hizmetlerin fiyatları, o yılın piyasalarından elde edilir.
Gelir Yöntemiyle Milli Gelirin Hesabı: Bu yöntemde belirli bir dönemde üretim faktörlerinin üretimden aldığı paylar toplanır.
Harcama Yöntemiyle Milli Gelir Hesabı: Ülkede her kesimin yaptığı harcamalar toplamı belirlenerek hesaplanır.

Türkiye'deki gibi, dolar kurunun büyük dalgalanmalar gösterebildiği ekonomilerde, dolar cinsinden millî gelir ve kişi başına millî gelir değerleri, yerel para birimi cinsinden reel milli gelire ve kişi başına reel gelire göre büyük değişkenlik gösterebilir. Bir ülkenin parası aşırı değerlenmiş (doların fiyatı düşük) ise GSYİH ve kişi başına GSYİH rakamları nispeten büyük, tersi durumda da nispeten küçük görünür. Dolar cinsinden GSYİH veya kişi başına GSYİH rakamlarının karşılaştırılmasında bir başka zorluk ise, ülkeler arasında bulunan fiyat farklılıklarıdır. Bir ülkede kişi başına düşen gelir dolar cinsinden çok düşük olabilir. Fakat o ülkede fiyatlar da oldukça düşük ise, kişi başına geliri yüksek olan ülkelerle arasındaki fark o kadar da büyük olmayabilir.
Ülkelerarası iç fiyat farklılıkları nedeniyle, ülkelerarası gelir karşılaştırmalarında satın alma gücü paritesine göre hesaplanan gelir rakamlarının kullanılması yaygınlaşmıştır. Satın alma gücü paritesine göre belirlenen döviz kurunda ülkelerarası iç fiyat farklılıkları ortadan kaldırılır.
Zaman içerisinde üretilen malların kalitesinde iyileştirmeler olur. Bu iyileştirmeleri ölçmek ve milli gelire dahil etmek kolay değildir.
Ev halkı bazı üretimi kendisi için yapar ve bunlar piyasada işlem görmez.
Kayıt altında olmayan üretim faaliyetlerinin GSYİH'nın ölçümüne dahil edilmeleri zordur. Gelişmekte olan ülkelerde, vergi vermemek ya da az vergi vermek için, üretilen mal ve hizmetlerin değerinin olduğundan daha az gösterilmesi veya hiç gösterilmemesi eğilimi oldukça yüksektir.

Türkiye'de iller bazında kişi başına düşen yıllık milli gelir

Mülkiyet, kapitalist ekonomik kurallarının hakim olduğu bölge, sistem veya devletlerde; taşınır (menkul) ya da taşınmaz (gayrimenkul) bir eşya üzerinde hak sahibine kullanma (usus), yararlanma (fructus) ve tasarruf (abusus) yetkisi veren, hukuk düzeninin sınırları içinde kullanılabilen, mutlak ve ayni bir haktır. Mülkiyet hakkına sahip kişi (malik) mülkiyetinde olan nesneyi kullanma, başkalarına devretme, tahrip etme, nesnenin ürünlerinden yararlanma yetkisine sahiptir. Bu hak mutlak nitelikte olduğundan herkese karşı ileri sürülebilir.
Mülkiyet hakkı günümüz hukuk sistemlerinde pek çok sınırlamalara uğramıştır ve bu nedenle dokunulamaz değil sınırlandırılabilir bir hak olarak kabul edilir. Özellikle komünist devletler özel mülkiyeti kaldırmışlar ve bu mülkiyet türünü tüm halka yararlı olacak şekilde düzenlemişlerdir.

Sosyal norm, grup üyelerinin belirli bir bağlamda nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen kurallar veya ilkeler bütünü. Toplumbilimciler normları yazılı olmayan ve toplumun davranışlarına hükmeden anlayış olarak tanımlarken, ruhbilimciler ise daha genel bir tanımı benimserler. Sosyoloji'de normlar yazılı ve yazısız olmak üzere ikiye ayrılır. Yazılı normlar resmi normlar olarak da bilinirler. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve kararname gibi şeyler yazılı normlarının kapsamına girer. Yazılı normlar daha çok kamu kurumları ve özel sektörde kullanılır. Yazılı normların yaptırım gücü yüksektir. Yazısız normlar ise resmî olmayan normlardır. Toplum içerisindeki genelgeçer kurallar bütünü olarak da bilinir. Yazısız normların başlıca çeşitleri: töre, örf, adet, gelenek, görenek ve ahlaktır. Yazısız normlara uymayanlar toplum tarafından dışlanma gibi yaptırımlarla karşılaşabilirler. Yazısız normlar, yazılı normların olmadığı yerlerde onun yerine kullanılabilir. Normlardaki temel amaç sosyal kontroldür.

1. Din Kuralları: Kaynağının insanüstü bir güç olduğuna inanılır. Bu güç çoğu zaman Tanrı inancı ile belirginleşir. Ayrıca pek çok dinde bu inancı tamamlayan Kutsal Kitap ve Elçi (Peygamber, Yalvaç) inançları bulunur. Kaynağı tanrısal olduğu için bu kuralların değiştirilmesi çok zor hatta imkansızdır. Değişik dinlerde kurallar insanları ölümden sonra diriliş, yeniden dünyaya gelme, cennet ve cehennem gibi farklı ödül ve cezalar ile iyi birer insan olmaya yöneltmeyi amaçlar.
2. Gelenek (Örf) Kuralları: Kaynağı toplumun kendisidir. Toplum bir fayda bulduğu için nesilden nesile aktarır. Din kuralları kadar olmasa da yine de değiştirilmeleri oldukça zordur. Toplumun kullandığı en önemli yöntemler dışlama, kınama, dayanışma, yardımlaşma, ziyaret gibi uygulamalardır.

Töre: Geçmiş çağlarda yazılı olmayan hukuk kuralları demektir. Çağdaş devletler (bazıları hariç), Töre'yi hukuk olarak kabul etmez.
3. Görgü (Adap) Kuralları: Kimi kaynaklara göre Gelenek kurallarının bir türüdür. Farklı sosyal çevrelerde ortama göre değişen basit davranış kalıplarıdır. Bu kurallar kişinin toplum içinde nasıl davranması gerektiğini düzenler. Selamlaşma, yemek yeme kuralları, saygılı davranma gibi. Uyulmadığında karşılaşılacak tepki hafiftir. Bu tepki çoğunlukla Ayıplama şeklindedir.
4. Ahlak Kuralları: İyiye ve doğruya yönelmiş eylemi talep eden kurallardır. Bazı davranışlara üstün değerler yüklenerek yapılması teşvik edilir. Ahlak kuralları bireylerin davranışlarını düzenlemeyi amaçlayan, bunu yaparken de iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış davranışın ne olduğu sorusuna cevaplar veren kuralların tümüdür. Kaynağı kişinin kendisidir. Yani dışarıdan bir zorlama olmadan kendiliğinden uygulanır. Fakat ahlakın nasıl edinildiği ayrı bir tartışma konusudur.
A) Subjektif (Öznel) Ahlak: Ahlakın doğuştan edinildiği, kişinin yaratılışından kaynaklandığı öne sürülür. Bu nedenle kişinin kendisine yaptığı telkinlerle oluşur. Vicdan önemli ve belirleyici bir kavram olarak görülür.

Vicdan: İnsanın iyiyi veya kötüyü ayırt etmesini sağlayan, doğruyu veya yanlışı bulduran içsel güç ve yetenektir. Mecazen içsel bir mahkemedir. Özellikle hakimlerin (yargıçların) vicdani kanaatleriyle ve bağımsız olarak yani baskı altında kalmadan, kimseden tavsiye ve telkin almadan karar vermeleri gerekir. Arapçada sözcüğün kökeninde “bulmak” manası vardır. (“Bulunç” sözcüğü Anadolu'da bazı yörelerde “Vicdan” anlamında kullanılır.)
B) Objektif (Nesnel) Ahlak: Ahlakın sonradan edinildiği, aile, okul, çevre, din gibi kurumlar aracılığıyla toplum tarafından bireye aktarıldığı kabul edilir. Felsefedeki “Tabula rasa” (Boş Levha) anlayışı savunulur. Bu anlayışa göre insan zihni boş bir levha (tablo) gibidir. Doğumda insan zihni boştur ve sonradan toplumsal etkileşimle doldurulur. Bu nedenle Objektif Ahlak bireyin diğer insanlara nasıl davranacağını belirler.

1. Toplumsal Kuralların hepsi de insanın doğru davranmasını sağlamayı amaçlar. (Amaç aynıdır.)
2. Hepsinde Emir, Yasak ve İzinler vardır. (Araçlar aynıdır.)
3. Diğer kural türlerinde Manevi (Soyut) Yaptırım vardır; Hukukta ise Maddi (Somut) Yaptırım vardır. Hapis veya Para Cezası gibi (Yöntem farklıdır.)
4. Hukuk kurallarında devlet güvencesi bulunur. Diğer toplumsal kurallarda devlet güvencesi yoktur. Birey diğer toplumsal kurallara uymak istemezse onu hiç kimse bunlara uymaya zorlayamaz. Oysa hukuk kurallarına uymaya devlet tarafından zorlanabilir.
5. Zannedilenin aksine hukuk kuralları neredeyse en sık değiştirilen kurallardır.
6. Diğer kurallar zamanla Hukuk Kuralına dönüşebilir. Ör: Yaşlılara yer vermek bir gelenek kuralı iken çıkarılan bir yasa ile hukuk kuralına dönüşmüştür.
7. Toplumsal, dinsel ve ahlaki olarak kötü olan her şey hukukta cezalandırılmak zorunda değildir. Ör: Yalan söylemek hukukta bir suç değildir. Yani her yalan söyleyene ceza verilmez. Ancak Yalancı Şahitlik ve Sahtekarlık gibi başkasına zarar veren yalanlar suçtur ve cezası vardır.

Aile ve çevre bazı davranış biçimlerinin uygulanmasını bireyden bekler. Hatta yapabiliyorsa buna zorlar. Örneğin bir çocuğun bayramda dedesini ziyarete gitmeye babası tarafından zorlanması gibi.
Hukuk insanların birbirlerine “tahammül etmelerini” (katlanmalarını) ister. Bu herkesin uyması gereken bir zorunluluktur. Daha sonra ise bireylerin Formel Saygı gösterecek biçimde bir davranışla toplumsal ilişkilerini ve kamu hizmetlerini yerine getirmeleri beklenir.

Gözlemlenebilen bir davranış biçimidir. Kişinin gerçek fikri olmayabilir. Zorlamayla ortaya çıkar. Bu zorlama bazen toplumsal bazen de hukuk kökenli olabilir. Örneğin Devlet Memurları Kanunu memurun amirine karşı saygılı davranmasını zorunlu kılar. (Türkçedeki “Saygı Göstermek” deyimi bu durumu ifade eder.) Hukuk bu saygı türü ile ilgilenir. Örneğin Devlet Memurları Kanunu, Öğrenci Disiplin Yönetmelikleri saygı ile ilgili düzenlemeler içerir.

Kişinin gerçek fikrinden kaynaklanır. İçseldir. Zorlama ile değiştirilemez. Ancak karşılıklı etkileşim ile zamanla olumlu veya olumsuz yönde kendiliğinden değişebilir. (Türkçedeki “Saygı Duymak” deyimi ile ifade edilir.) Hukuk bu saygı türü ile ilgilenmez.

Tabula rasa

Marshall, G. Oxford Dictionary of Sociology.
Final Yayınları Felsefe Grubu Konu Anlatım Kitabı s.251
Chung, A., & Rimal, R. N. (2016). Social Norms: A Review. Review of Communication Research, 4, 1-28, doi:10.12840/issn.2255-4165.2016.04.01.008 (İngilizce)
Posner, E. (2000). Law and Social Norms. Cambridge MA: Harvard University Press (İngilizce)
Scott, J.F. (1971). Internalization of Norms: A Sociological Theory of Moral Commitment, Englewoods Cliffs, N.J.: Prentice–Hall. (İngilizce)
Hukuka Giriş, Prof.Dr Turgut Akıntürk, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2002

Kamu yönetimi, işlevsel anlamda kamu politikaları belirleme ve uygulama, yapısal anlamda ise devletin örgütsel yapısını ifade eder. Kamu, bir ülkedeki halkın bütünü, halk, amme anlamlarına gelirken; kamu yönetimi bu bütünün sevk ve idaresi anlamına gelmektedir.
Kamu Yönetimi; faaliyet, disiplin ve bir meslek niteliği taşımaktadır. Disiplinler arası bir nitelik de taşıyan kamu yönetimi, çeşitli disiplinlerden gerekenleri alır ve kamusal sorunların çözümüne uygular. Çünkü kamu yönetimi; kamu politikalarının oluşturulması, uygulanması, planlanması, örgütlenmesi, yönlendirme, koordinasyon, denetim, sevk ve idare gibi işlem ve faaliyetlerin bir bütünüdür. Kamu bürokrasisini ve onun halkla ilişkisini ortaya koyan bir bilim dalıdır. Amaç olarak ise yönetimi oluşturan unsurların ortaya konulması, statü, örgüt, işlev ve davranışların tanımlanıp açıklanması söz konusudur.
Daha önceleri siyaset bilimi altında incelenen kamu yönetiminin ayrı bir disiplin olarak incelenmesini ilk olarak Thomas Woodrow Wilson dile getirmiş, yazdığı Yönetimin İncelenmesi isimli makalesiyle kamu yönetiminin ayrı bir disiplin olarak gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.
Bu alan İngilizcede "Public Administration" kelimesi ile karşılanır. Türkiye'de TODAİE (Türkiye Ortadoğu Amme İdare Enstitüsü) bu alanda inceleme ve faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir birimdir.
Kamu Yönetimi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin bölümlerinden biridir. "Kamu Yönetimi" bölümlerinde başta "Devlet İdaresi" olmak üzere "Anayasa Hukuku", "İdare Hukuku", "Siyaset Bilimi", "Türk Siyasal Yaşamı", Toplumbilim, İktisat, Türkiye Ekonomisi, Mahalli İdareler (Yerel Yönetimler) gibi dersler de verilmektedir. Kamu Yönetimi bölümünün öğrenim süresi, yabancı dil hazırlık sınıfı olanlarda hazırlık sınıfı hariç 4 yıldır.

Bölümün başlıca amacı, kamuda ve özel sektörde çalışabilecek nitelikte üst ve orta düzey yöneticiler yetiştirmektir. Öğrencilere, siyaset ve sosyal bilimler, yönetim bilimleri, kentleşme ve çevre sorunları ve hukuk bilimleri anabilim dallarının kapsadığı derslerin yer aldığı bir program uygulanmaktadır. Programda yer alan dersler ve eğitim-öğretim yöntemleri, alanla ilgili temel bilgileri vermenin yanında, öğrencilere analitik bakış açısını ve sorgulayıcı bir anlayışı kazandırmaya çalışmaktadır. Kamu Yönetimi bölümü İdari hakimler de yetiştirdiği için Hukuk Fakültesinden sonra en çok hukuk derslerinin verildiği bölümdür.
Kamu yönetimi bölümünden mezun olan öğrenciler, başta kamu kuruluşlarının ve giderek artan oranda da özel sektör kuruluşlarının ve üçüncü sektör kuruluşlarının (dernekler, vakıflar, odalar, araştırma merkezleri, kooperatifler ve sendikalar gibi), genel yönetimi, personel (insan kaynakları) yönetimi, araştırma ve geliştirme, halkla ilişkiler gibi bölümlerinde görev almaktadırlar. Kısaca, Kamu Yönetimi Bölümü mezunları her türlü kuruluşun çeşitli kademelerinde uzman ve yönetici olarak görev almaktadırlar. Giderek daha fazla Kamu Yönetimi Bölümü mezunu belediyeler, dernekler ve vakıflar, il özel idareleri, uluslararası kuruluşlarda görev almakta veya ortaklık yoluyla kendi işini kurmaktadır.

Kaymakamlık,
İdare Mahkemeleri ve Bölge İdare Mahkemelerinde idari hakimlik,
Bakanlıklarda uzmanlık, müfettişlik,
KİT'lerde, yatırımcı kuruluşlarda, belediyelerde orta ve üst kademe yöneticilik, uzmanlık ve müfettişlik,
Teftiş kurullarında müfettişlik, uzmanlık ve yöneticilik,
Danıştay ve Sayıştay'da denetçi ve uzmanlık,
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı veya Rekabet Kurulu gibi üst kuruluşlarda uzmanlık,
Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memurluğu ve idari memurluk,
Hazine, DPT, Maliye Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, TÜİK gibi kuruluşlarda müfettişlik,
Tüm kamu ve özel bankalar ile özel sektör kuruluşlarında ve çok uluslu şirketlerde yöneticilik, müfettişlik ve uzmanlık,

Yönetim bilimi
Siyaset bilimi

Mustafa Kemal Üniversitesi İİBF sitesi 6 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İİBF sitesi 2 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gazi Üniversitesi İİBF sitesi
9 Eylül Üniversitesi İİBF sitesi 18 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marmara Üniversitesi İİBF sitesi
Anadolu Üniversitesi İİBF sitesi

Sınıf mücadelesi (veya sınıf savaşımı) kavramını ilk olarak Karl Marx ele almış ve 1848 yılında Friedrich Engels'le birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto adlı eserde "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir" demiştir. Marx'a göre, kapitalizmde üretici pozisyonda bulunan ama bu pozisyonuna karşın üretim araçlarının burjuvazinin özel mülkiyetinde olmasından dolayı sömürülen işçi sınıfının, bu sömürüden kurtulması için burjuvazinin iktidarına son vermesi ve üretim araçlarını kamulaştırması gerekmektedir.
Sınıf savaşımı, Marksist sınıf teorisinde ve Tarih anlayışında, sınıflar arası ilişkilerin egemen hali olarak tespit edilir. Marksist tarih anlayışına göre, sınıf savaşımları, yalnızca belirli bir andaki toplumsal sınıflar arasındaki çatışma değildir, aksine o tarihin motorudur, yani tarihsel gelişmenin ve ilerlemenin dayanağı ifadesini sınıflar arasındaki savaşımda bulur. "Tarih sınıf savaşımları tarihidir" Marksizmde esas olarak.
Her ilerici sınıf, belli bir aşamada gericileşir ve çıkarları mevcut olanın korunmasında ifadesini bulur. Bu kaçınılmaz olarak böyledir çünkü tarihin ilerlemesinde, maddi yapı bu egemen sınıfın karşısına başka bir sınıf çıkarır ve bu sınıfın çıkarları mevcut sistemin aşılmasında ifadesini bulur. Marks, bunun örneğini burjuvaziyi değerlendirirken açık bir şekilde gösterir. Marksizme göre burjuvazi, feodalizmi tasfiye ederken devrimci, bu tasfiyenin ardından kendi egemenliğini kurduktan sonra ise gerici olarak ortaya çıkar. Ancak sınıf savaşımı bitmemiştir ve onu alt edecek sınıf bizzat burjuvaziyle birlikte doğmuştur; yani proletarya.
Sınıf savaşımının kaynağı sosyo-ekonomik koşullar denilen maddi toplumsal yapıdır, yani belirli bir andaki üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki ilişki ve çelişkilerin toplamı. Bunun sonucunda sınıf savaşımlarının belli bir aşamasında egemen sınıf diğer sınıf tarafında alt edilir ve iktidarını kaybeder. Bu esas olarak üretim tarzındaki değişimin bir sonucudur; bu değişim beraberinde çıkarları egemen sınıftan farklı olan yeni bir sınıf üretmektedir.
Marksizm, sınıfların ortaya çıkışından itibaren, tarihi, sınıf savaşımlarının tarihi olarak anlamak gerektiğini söyler. İlkel köleci toplumdan feodalizme, oradan kapitalizme geçildiğini, bu geçişleri sağlayan itici gücün, maddi ekonomik yapıya bağlı olan sınıflar arasındaki savaşım olduğu belirtilir.
Proletaryaya gelindiğinde ise durum farklılaşmıştır bir bakıma. Proletarya, sınıf olarak kendi varlığını da ortadan kaldırmakta bulur gerçek çıkarlarını. Sınıflı toplumu devam ettirmek değil sona erdirmek, Marks'ın ekonomi-politik düşüncelerini takip ederek söylemek gerekirse, proletaryanın maddi-toplumsal yapıdan kaynaklanan zorunlu bir görevidir. Çeşitli Marksist düşünürler (Georg Lukács, Antonio Gramsci ya da Althusser gibi) bu teorisinin açıklanmasını yapmaya çalışmışlardır. Kimi ekonomist belirlenmeci, kimi iradeci bu teorilerde sınıf savaşımı temel bir bilimsel-politik argüman olarak işlev görür.

Egemen sınıf

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları.

Genel bir terim olarak, kullanım biçimlerine göre "toplumsal değişme"

Toplumsal yapıdaki değişim: Doğa, kurumlar, toplumsal davranış veya toplum içerisindeki sosyal ilişkiler, insanların bir aradalığı ve bundan daha fazlası için kullanılabilir.
Karakteristik olarak ya da paylaşılan değerler anlamında bireylerin bir grubu etkileyen herhangi bir davranışı veya olayı,
Kuralcı bir biçimde toplumun değişimine sebebiyet verecek şeye karşı taraflı bir tutum içine girmeyi (daha çok öznel bir anlam) ifade eder.
Terim, tarih çalışmalarında, ekonomide ve politik bilimlerde ekonomik büyüme ve gelişme, demokratikleşme, küreselleşme, politik sistemlerin farklılığı veya başarısızlığı gibi konuları içerecek biçimde kullanılır. Terim, devrim ve paradigma kadar geniş kavramları kapsayabilir ya da küçük kasaba yönetimindeki toplumlara ilişkin değişimlere kadar daraltılabilir. Toplumsal değişme kavramı, bireylerden oluşan grubun bazı karakteristik özelliklerinin ölçüsünü de ima edebilir. Terim çoğunlukla toplumun yararına, pozitif olduğu düşünülen değişimleri anlatıyor iken, yaşam tarzlarının varlığını engelleyen veya zarar veren sonuçları veya yan etkileri de anlatabilir.
Toplumsal değişme, toplumsal çalışma ve toplum biliminde bir konudur fakat ayrıca politik bilimleri, ekonomi bilimini, tarihi, antropolojiyi ve diğer sosyal bilimler alanlarını da içerebilir.
Yaratılan pek çok toplumsal değişim biçimleri arasında, toplumsal değişim için tiyatro, doğrudan eylem, karşı duruş, taraf tutma, toplumsal organizasyon, devrim ve politik aktivizm vardır.

Toplumsal gelişme
Toplumsal pratikBir toplumdaki toplumsal ilişkilerde, kurumlarda ve yapıda belirli bir durumdan ya da varlık biçiminden başka durum ya da biçime geçişe "toplumsal değişme" denir. Toplumsal değişme nedeni insanlığın bilgi ve deneyim birikiminin artması olabildiği gibi, savaşlar veya doğal felaketlerden sonra yaşanan bir yıkım da olabilir.
Her toplumsal değişme, belirli bir zaman diliminde somut, fiziksel ve kültürel bir çerçevede birtakım insanlar arasında geçer. Değişme bir süreçtir. Değişmenin yönü ilerleme olduğu gibi gerileme de olabilir.
Değişme bir durumdan daha iyi bir duruma geçiş biçiminde ise "ilerleme", birden fazla yönde olursa "gelişme" olur.

Kültürel değişme
Üretken aktör
Tarihsel inşaacılık
Toplumsal çöküş
Toplumsal gelişme
Toplumsal gelişme kuramı
Toplumsal dağılma
Toplumsal yenilenme
Toplumsal hareket
Toplumsal ilişkiler
Sosyal çalışma
Sosyokültürel evrim

Gene Shackman, Ya-Lin Liu and Xun Wang. Measuring quality of life using free and public domain data. Social Research Update, Issue 47, Autumn, 2005. Available at http://sru.soc.surrey.ac.uk/26 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Örgütsel iletişim, birden fazla kişinin bir araya gelerek belli bazı ortak amaçları yerine getirmek üzere koordineli olarak çalıştıkları organizasyonlardaki doğal ve planlı tüm iletişim akışını, süreçlerini ifade eder. Genel iletişim disiplininin bir alt alanıdır. Kurumsal iletişim bünyesinde konu yönetimi, gündem yönetimi, halkla ilişkiler, reklamcılık, pazarlama iletişimi, geleneksel ve dijital pazarlama, yatırımcı ilişkileri gibi birçok farklı uygulama alanını barındırır. Aynı zamanda, kurumsal iletişim yöneticileri kurumun kriz iletişimini, sosyal medya yönetimini, sosyal sorumluluk projelerini, medya ilişkilerini, kurumsal yayınlarını yöneterek şirketin halkla ilişkilerini uygulayan bir yönetim fonksiyonu olma özelliğini taşımaktadır.
Örgütsel iletişimin kapsamında, kişiler arası iletişim, yönetsel iletişim, halkla ilişkiler veya kurumsal iletişim, reklam ve pazarlama iletişimi, teknik iletişim, kurum veya örgüt kültürü gibi alt alanlar yer alır. İçe ve dışa dönük iletişim olarak iki türü vardır.
Örgütsel iletişim, disiplinler arası bir yaklaşımla bağımsız bir sosyal bilimler alanı olsa da, akademik çalışmalarda; işletme, örgütsel psikoloji, insan kaynakları, örgüt sosyolojisi, kamu yönetimi ve halkla ilişkiler ana disiplinlerinin içinde de incelenmektedir.
Kurumsal iletişimle karıştırılmaması gerekir, zira kurumsal iletişim özellikle halkla ilişkiler disiplininin bir uzantısıdır. Örgütsel iletişim, her çeşit örgütteki tüm iletişim süreçlerini kapsayan genel bir şemsiyedir. Ancak kimi zaman literatürde birbirlerinin yerine kullanıldıkları görülür.
Kurumsal iletişimin iyi bir şekilde çalışabilmesi için, kurumsal imaj kültür ve itibar alanındaki çalışmalarını sağlam tutması gerekmektedir. Bunun yanında paydaş yönetimi ve paydaş iletişimi aracılığıyla da kurum, hedef kitlesiyle güvene dayalı ve samimi ilişkiler kurar.

İnsan cinselliği, başlıca; erkek cinselliği ve kadın cinselliği iki alt alanı olmak üzere cinsel davranışı konu alan ve içeren bir şemsiye kavramdır.

Kişiler arasında fizyolojik, psikolojik, kişiler arası ilişkileri etkileyen toplumsal, kültürel, siyasal, manevi ve dinsel yönleri bulunan cinselliği konu alan bilim dalı cinsellikbilim (veya seksoloji)dir. Yaşadığımız çağda insan cinselliği artık sadece doğal ve fizyolojik bir olgu olmaktan çıkmış ve tam anlamı ile ticarete dönüşmüştür, porno ya da adult diye adlandırılan bu sektör, milyarlarca doların döndüğü bir sektör haline gelmiştir. 
Çocuk gelişimi için oldukça tehlikeli olan bu sektörden çocukları uzak tutmak ve korumak gerekmektedir. Tüm dünyada çocuk pornosu yasalar nezdinde ağır bir suç kabul edilir.

Cinsel yönelim
Cinsel kimlik
Cinsel organlar
Cinsel ilişki
Cinsel gelişim (psikoseksüel gelişim)
Cinsel yolla bulaşan hastalıklar

İnsan Cinselliği21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cinselliğe ve Cinsel Sağlığa Genel Bakış

İnsan davranışı, insan bireylerinin veya gruplarının yaşamları boyunca iç ve dış uyaranlara yanıt verme potansiyeli ve kapasitesi olarak ifade edilir. Davranış, bireyi etkileyen genetik ve çevresel faktörler tarafından yönlendirilir. Davranış aynı zamanda kısmen bireyin psişesinin anlaşılmasını sağlayan, tutum ve değerler gibi şeyleri açığa çıkaran düşünce ve duygular tarafından da yönlendirilir. Kişilik tipleri kişiden kişiye farklılık gösterebildiği gibi farklı eylem ve davranışlar üretmesi nedeniyle insan davranışı psikolojik özellikler tarafından şekillenir.

Davranışsal modernite
Davranışçılık
Kültürel ekoloji
İnsan davranışı ekolojisi

Bremner, Gavin, (Ed.) (2010). The Wiley-Blackwell Handbook of Infant Development. 2nd. 1: Basic Research. Wiley-Blackwell. ISBN 978-1444332735. 
Charlesworth, Leanne Wood (2019). "Early Childhood".  Hutchison, Elizabeth D. (Ed.). Dimensions of Human Behavior: The Changing Life Course. 6th. SAGE Publications. ss. 327-395. ISBN 978-1544339344. 
Duck, Steve (2007). Human Relationships. 4th. SAGE Publications. ISBN 978-1412929998. 
Evans, Dylan (2003). Emotion: A Very Short Introduction. Oxford University Press. ISBN 978-0192804617. 
Goode, Erich (2015). "The Sociology of Deviance: An Introduction". The Handbook of Deviance. Wiley. ss. 3-29. doi:10.1002/9781118701386. ISBN 978-1118701324. 
Longino, Helen E. (2013). Studying Human Behavior: How Scientists Investigate Aggression and Sexuality. University of Chicago Press. doi:10.7208/9780226921822. ISBN 978-0226921822. 
Neff, Walter S. (1985). Work and Human Behavior. 3rd. Aldine Publishing Company. ISBN 0202303195. 
Van Schaik, Carel P. (2016). The primate origins of human nature. Foundations of human biology. Hoboken, New Jersey: Wiley-Blackwell. ISBN 978-1-119-11820-6. 
Woody, Debra J.; Woody, David (2019). "Early Childhood".  Hutchison, Elizabeth D. (Ed.). Dimensions of Human Behavior: The Changing Life Course. 6th. SAGE Publications. ss. 251-326. ISBN 978-1544339344. 

Ardrey, Robert. 1970. Toplumsal Sözleşme: Düzen ve Düzensizliğin Evrimsel Kaynaklarına İlişkin Kişisel Bir Araştırma . Atheneum .0689103476ISBN 0689103476 .

Tissot, SAD (1768), Edebiyatçı ve hareketsiz kişilerde rastlanan hastalıklar üzerine bir makale .

 Wikimedia Commons'ta insan davranışı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

İnsan doğası insanların doğal olarak sahip oldukları söylenen düşünme, hissetme ve hareket etme biçimleri de dahil olmak üzere temel eğilimleri ve özellikleri ifade eden bir kavramdır. Bu terim genellikle insanlığın özünü veya insan olmanın 'ne anlama geldiğini' belirtmek için kullanılır. Bu kullanımın tartışmalı olduğu kanıtlanmıştır, çünkü böyle bir özün gerçekten var olup olmadığı konusunda bir anlaşmazlık vardır.
İnsan doğası hakkındaki tartışmalar yüzyıllar boyunca felsefe dünyasının odak noktalarından biri olmuş ve sıklıkla gündeme gelmiştir. Felsefenin ele aldığı perspektif açısından farklılık gösterse de, insan doğasının gelişimi ve değişimi mukayeseli olarak genlerin orantılı etkisi ve çevreyle (social environment) ilişkilidir. İnsanı belirleyen özelliklerin genetikten mi yetiştirme doğrultusunda mı (nature versus nurture) oluştuğu veya geliştiği uzun zamanlar boyunca biyolojide ve genel olarak insanlar arasında bir tartışma konusu olmuştur. İnsanın doğası, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve felsefe gibi akademik disiplinlerde de geniş bir rol oynamış ve çeşitli filozoflar tarafından insanın doğasına dair çıkarımlar yapılmıştır.
İnsan doğasına dair çıkarımların ve düşüncelerin, Orta Doğu ve Batı dünyasının diline ve genel olarak felsefesine sağladığı etki bakımından dolayı Antik Yunan felsefesinde başladığı düşünülmektedir. Aristotelesçi teleolojik yaklaşımın hakim olduğu Geç antik çağ ve orta çağda, insan doğasının bireylerden bağımsız ayrı bir kişilik olarak bulunduğu ve bu bağımsız kişiliğin insanı kendisi yani olduğu kişi yaptığı düşünülüyordu.

İnsan hakları, tüm insanların sadece insan olmakla sahip olduğu temel hak ve özgürlüklere denir. İnsan hakları; ırk, ulus, etnik köken, dış görünüş, din, dil,ense ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir. Diğer yandan insan hakları terimi bir ideali içerir. Bu terimi kullananlar, bu alanda olanı değil, olması gerekeni dile getirirler.
İnsan hakları, tüm insanların hak ve saygınlık açısından eşit ve özgür olarak doğduğu anlayışına dayanır. İnsan hakları, her bir bireye bağımsız seçim yapma ve yeteneklerini geliştirme özgürlüğü sağlar. Bu özgürlükler başkalarının haklarına saygılı olmak ve bu hakları çiğnememe zorunluluğu ile dengelenmektedir. Bir başka deyişle, birçok hakkın yanında bir sorumluluk da bulunmaktadır.

Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.

İnsan ve insan haklarına ilişkin hassasiyetleri felsefi düzlemde ilk defa dile getiren sofizmdir. İnsan haklarının tarihi binlerce yılı kapsamaktadır ve kaydedilmiş tarih içinde dinsel, kültürel, felsefi ve yasal anlamda gelişmeler göstermiştir. Birçok antik belge, dinler ve felsefe insan haklarıyla ilişkilendirilebilecek çok çeşitli kavramı içermektedir.
Bunlar arasında en çok dikkate değer olanlar; Pers İmparatoru Büyük Kiros tarafından Yeni Babil İmparatorluğu'nu fethetmesinden sonra üzerinde niyetlerini yazılı olarak açıkladığı MÖ 539 tarihli Kiros Silindiri, Hint Büyük Asoka’nın MÖ 272 - MÖ 231 arasında yazılan Asoka Fermanları ve 622’de, Müslümanları, Yahudileri ve Paganları da içine alacak şekilde Yesrib şehrinin (daha sonraki ismi Medine) önde gelen aşiret ve aileleri arasında resmi bir antlaşma olarak İslâm peygamberi Muhammed bin Abdullah tarafından hazırlanan Medine Sözleşmesi'dir.
1215 tarihli Magna Carta’nın İngiliz hukuk tarihi için ayrı bir önemi olduğu kadar günümüzde uluslararası hukuk ve anayasa hukuku için de önemi büyüktür.

Modern insan hakları hukukunun büyük bir kısmının ve insan haklarının en modern yorumlarının görece yakın tarihte izleri sürülebilir. 1689 tarihli İngiliz Yurttaş Hakları Beyannamesi (veya “İnsanların Hak ve Özgürlüklerini ve Kraliyetin Halefliğinin Düzenlenmesini Beyan eden Kanun”) Birleşik Krallık'ta (İngiltere'de) baskıcı hükûmet uygulamalarını yasa dışı saymıştır. 18. yüzyılda iki büyük devrim meydana geldi; 1776'da ABD'de ve 1789'da Fransa'da: Bunlar ciddi hak kazanımları sağlayan iki sonucun elde edilmesine neden oldu, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi. Ek olarak 1776'daki Virginia Haklar Beyannamesi bir dizi temel hak ve özgürlükleri sağlamıştır. 
Bunları 18. ve 19. yüzyıllarda Thomas Paine, John Stuart Mill ve Hegel gibi düşünürler tarafından insan hakları felsefesinde gerçekleştirilen  ilerlemeler takip edilmiştir
. İnsan hakları terimi büyük olasılıkla Paine'in İnsan'ın Hakları isimli eseri ve William Lloyd Garrison'ın 1831'de The Liberator'de çıkan ve "okuyucularına insan haklarının esas nedenini yazmaya çalıştığını" anlattığı yazıları yayınlandığı dönemde kullanılmaya başlandı.

Birçok grup ve hareket insan hakları adına 20. yüzyılda çok büyük toplumsal değişimleri gerçekleştirdiler. Batı Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da, sendikalar çalışanların greve gitme hakkını garanti altına alan, asgari çalışma koşullarının oluşturulmasını sağlayan, çocuk işçilerin çalışmalarını düzenleyen veya çalıştırılmalarını yasaklayan yasaların çıkarılmasını sağladılar. Kadın hakları hareketi kadının oy verme hakkını kazanmasında başarılı oldu.
Ulusal bağımsızlık hareketleri sömürgeci güçleri ülkelerinden çıkarttılar. En etkileyici bağımsızlık hareketlerinden birisi Hindistan'ı İngiltere'nin sömürgesi olmaktan çıkaran Mahatma Gandhi'nin hareketidir. Dünyanın birçok yerinde uzun süreli ırkçı ve dini baskı altındaki azınlıkların hareketleri başarılı oldu; ABD'de de sivil haklar hareketi ve daha yakın zamanlarda çeşitli kimlik politikaları hareketlerinde olduğu gibi.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nin kurulması, 1864 Lieber Sözü ve yine 1864'teki ilk Cenevre Sözleşmeleri iki Dünya savaşından sonra daha da geliştirilecek olan Uluslararası insancıl hukukun temellerini atmıştır.
Dünya Savaşları, inanılmaz boyuttaki insan kayıpları ve büyük insan hakları ihlalleri modern insan hakları belgelerinin gelişiminin arkasındaki itici güç olmuştur. Milletler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı'nı takiben 1919'da yapılan Versailles Barış Antlaşması'nda yapılan görüşmelerde kuruldu. Cemiyet'in hedefleri şunlardı;silahsızlanma, ortak güvenlik çerçevesinde savaşı önleme, diplomasi ve görüşmeler yoluyla ülkeler arası anlaşmazlıklara çözüm bulmak ve küresel refahı artırmak. Daha sonra Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'nde yer alacak olan hakların çoğunu savunma kararlılığı da kuruluş amaçlarında vardı.
1945'teki Yalta Konferansı'nda Müttefik Güçler Cemiyet'in rolünü oynamak üzere yeni bir yapı kurma kararı aldılar. Bu yapı Birleşmiş Milletler olacaktı. BM kuruluşundan bugüne kadar uluslararası insan hakları hukukunun uygulanmasında önemli bir rol oynamıştır.

Siyasi kaygıların önayak olduğu, 17 ve 18. yüzyıllarda ortaya çıkan haklardır. Bu yüzyıllar arasında halk, iktidarı elinde bulunduran devletin her şeyi yapamayacağına, insanlara keyiflerine göre hükmedemeyeceklerini vurgulayan düşünceler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Halk kendi hayatını ilgilendiren meselelerde etkili olmak istedi. Bu düşüncelerin sonucunda yavaş yavaş kişisel özgürlük ve bireyin devlet müdahalesinden korunması şeklinde iki temel düşünce oluştu.
Bunlara negatif haklar denir. Birincil kuşak haklarının en belirgin özelliği özgürlük fikridir. Yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, oy kullanma hakkı gibi.
1789'da Fransız bildirgesinde bu haklardan bahsedildiği görülmüştür. Fakat yine 1789 Fransız bildirgesine görüldüğü üzere bu hakların kullanılması bütün halka ve topluma eşit bir şekilde izin verilmemiş ve belli şartlara bağlanmıştır. Mesela kölelere hiç hak tanınmazken, zengin kesimlere siyasal hakların kullanılmasında izin verilmiştir.

Sosyalist gelenekten gelmektedir. Bu haklar sanayileşme ve işçi sınıfının gelişmesi ile toplumun haklarla ilgilenmeye başlayıp mücadeleleri ile ortaya çıkmıştır.
Bu haklar insanların temel ihtiyaçlarını ve nasıl birlikte yaşayıp çalışacağı ile ilgilidir. Eşitlik, yaşam için gerekli sosyal, ekonomik ürün, hizmet gibi olanakların güvence altına alınması düşüncesine dayanır.
Sanayi devrimi ile ortaya çıkan işçi sınıfı kendilerine tanınmayan haklardan dolayı rahatsızlıklarını belli etmeleri üzerine ikinci kuşak insan hakları ortaya çıkmıştır. Yani başka bir deyiş ile ikinci kuşak insan haklarının ortaya çıkmasını sanayi devrimi tetiklemiştir de denebilir.
Bu hakların kullanımı için öncelikle bireylerin iktidara karşı talep edimini gerçekleşmiş olması ve iktidarın da bu istek edimine karşı olumlu bir edim ile karşılık vermesi gerekir. bireylerin tek başına talepleri ile kullanabilecekleri haklar değildirler.

"Dayanışma Hakları", "Yeni Haklar", "Kalkınma Hakları" gibi isimler ile de anılan bu haklar sadece devletin tek taraflı çabası ile gerçekleşmesi mümkün olmayan hem devletin hem de bireylerin karşılıklı etkin çabası ile ortaya çıkması mümkün olan haklardır. Bu haklara örnek olarak Çevre hakkı, Barış hakkı, Gelişme hakkı gösterilebilir.
Doğal hukuk anlayışından doğmuştur. Pozitif hukukun düzenlemeleri ile sınırlandırılmış ve tamamlanmış değildir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde yer alan hakları sorgulamasa bile beyannamede bulunan temel kavramları, hakları netliğe kavuşturarak geliştirmiştir.
Üçüncü kuşak, birinci ve ikinci kuşak haklarının gerçekleştirilmemesinin önündeki engelleri farklı kavrayarak ortaya çıkmıştır. Bu hakkın temelinde olan düşünce toplumun kolektif haklarını kapsayarak dayanışma fikridir. Üçüncü kuşak haklar sivil ve sosyal haklar ötesine geçen haklar olarak da bilinir. Bu hak bütün toplumun haklarını vurgular.

Bu haklar, temelde bilgi toplumu haklarıdır. Bilgi, yayıldıkça çoğalan bir şeydir. Otoriterler bu yüzden bilginin yayılmasına karşı çıkmışlardır.
Bilim ve teknolojinin gelişimine bağlı olarak ortaya çıkabilecek olan her türü olumsuz gelişmeye karşı dördüncü kuşak insan hakları ortaya çıkmıştır. Örneğin; İnsan klonlama gibi Avrupa Konseyi şartları gereği de yasaklanmıştır.

Jellinek'in tasnifini benimsemiştir.
3. ve 4. kuşak insan haklarına yer vermemiştir.

Çeşitli marksist düşünürler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 1. maddesinde bulunan “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.” ve 17. maddesinde bulunan “Kimse mülkiyetinden keyfi olarak yoksun bırakılamaz.” cümlelerine atıfta bulunarak; her insanın ekonomik olarak eşit doğmadığını ve bundan yoksun bir durumun özgürlük ve hak sayılamayacağını, dolayısıyla bu durumun bir kandırmaca olduğunu ve burjuva sınıfının mülksüzleştirilmesi gerektiğini savunan marksist görüşün bu bahsi geçen cümlelerle mücadele etmesi gerektiğini vurgularlar. Bu görüşü savunanlara göre; kapitalizm koşullarında bu kavramların içi boştur ve sadece göstermeliktir. Dolayısıyla dünyaya egemen olan emperyalizm ve sınıflı toplumlara sahip devletler, bir taraftan ne kadar insan haklarına saygılı olduğunu belirterek kitleleri insan haklarından yana olduğuna inandırmaya çalışırken diğer taraftan yoksulluk verici politikalarına, gözaltında kayıplara, hak ve özgürlük taleplerine saldırılarına vb. devam ederler. Bununla birlikte özellikle Maoist görüşü referans alan bazı düşünürler ise, ezilenlerin şiddetini meşru görmeyen bir insan hakları kavramının burjuva çerçevesinde durduğunu iddia etmektedirler. Zira marksist olduğunu belirten Küba Devrimi lideri Fidel Castro konu hakkında şu görüşleri beyan etmiştir;

"Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak 

İnsanın evrimi, modern insanın (Latince: Homo sapiens) evrimsel kökenini ve ne tür evrimsel süreçlerle ortaya çıktığını incelediği gibi insanın en eski atalarını ve atasal kökenlerini de konu edinir. Bunun yanında insanla ortak ataları paylaşan ve insan ile yakın akraba olan türlerin evrimini ve kökenini de araştırır. İnsan evrimi, konu olarak 1863 yılında T. H. Huxley tarafından oluşturulan bilim dalı primatolojiyi ve günümüz maymunlarının tüm canlılar ile onların eski atalarının fosillerini de dikkate almaktadır. Bunun yanında insanın evrimsel tarihi üzerindeki çalışma ve araştırmalar fiziksel antropoloji, paleoantropoloji, primatoloji, arkeoloji, dilbilim, genetik ve embriyoloji dâhil olmak üzere birçok bilimsel alanı da içerir.
Genetik araştırmalar ve fosil kayıtlar ışığında, insanın da üyesi olduğu primat takımının evrim sürecinde günümüzden yaklaşık 65-55 milyon yıl öncesinde Paleosen dönemde ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Hominidae ailesi veya büyük insansı maymunlar, 15-20 milyon yıl önce Miyosen dönemde Hylobatidae (Gibongiller) ailesinden ayrılmıştır. Yaklaşık 13 milyon yıl önce Ponginae veya orangutanlar, Hominidae ailesinden ayrılmıştır. Goril atalarının insan ve şempanzenin dâhil olduğu Hominini oymağından 8,5 ila 12 milyon yıl önce, insan ile şempanzelere evrimleşecek ataların 7 ila 5,5 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülmektedir. Homo cinsi bundan yaklaşık 2,5 milyon yıl önce Afrika'da hominin türlerinden evrilmiştir. Bu anlamda insanın yakın dönem evrimi, insan ve şempanzelerin ortak ataları olan toplulukların birbirinden ayrılmasından sonra başlamıştır. Bu iki topluluktan insanın ortaya çıktığı grup ile bu grubun tüm soyu tükenen türleri hominin olarak adlandırılırlar.
Afrika, Asya ve Avrupa'nın farklı bölgelerinde giderek artan sayıda iyi korunmuş fosillerin bulunuşu, insan evrimi hakkındaki bulguların genişlemesine ve insanların ataları hakkında bilgilerin artmasını sağlamıştır. Bununla birlikte bu bulgulardan elde edilen bilgiler, insan ve insan öncesi türlerin tam olarak yaşadıkları zaman aralıkları ile dağılım bölgelerinin eksiksiz olarak belirlenmesinde bilim insanları arasında tam bir görüş birliği sağlamamıştır. Dolayısıyla insan atalarının nasıl ve nerede evrimleştiğine dair tartışmalar ve araştırmalar sürmektedir. İnsan evrimi hakkındaki araştırmalar, mevcut yöntemlerin sınırlarında ya da bu bulguların sağladığı analitik verilerin altında hareket ettiği için insanın soyağacı hakkındaki tartışmalar, insanın atası olan tarih öncesi birçok türün soyağacında sistematik sınıflandırması ile bu türlerin birbirleriyle olan akrabalık dereceleri tartışmalı olup tam olarak tamamlanmamıştır.
Çoğu kez hominin türleri şu şekilde tanımlanmıştır: İnsandan önce yaşamış insana yakın türleri içeren ve "ön insan" denilen australopitesinler; "ilk insanlar" olarak tanımlanan Homo habilis ve Homo rudolfensis; "erken insanlar" olarak daha sonra ortaya çıkan ve Homo cinsine dâhil olan tüm türler (Homo sapiens hariç) ve "modern insan" veya "günümüz insanı" olarak tanımlanan Homo sapiens. Bunun yanında insanın evrimine, bazen insandan önceki bir zaman dilimi olan ve günümüzden 23 ila 5,3 milyon yıl öncesini kapsayan Miyosen dönemindeki hayvandan insana geçiş aşaması da dâhil edilir.

Bir hücreden insana:

4,57 milyar yıl önce oluşan Dünya üzerindeki yaşamın varlığı üzerine ilk kesin kanıtlar, 3,5 milyar yıl öncesine (Arkeen) tarihlenir. Moleküler genetik çalışmalar, tüm canlıların son ortak atasının (SEOA) yaşadığı tarihi 4,4 milyar yıl öncesine kadar geri çekebilir. Yeryüzünün ilk canlılarının nasıl olduğu ve yaşamın nasıl oluştuğu tam olarak bilinmiyor (bkz. abiyogenez). Bununla birlikte günümüze dek hayatta kalan ve bilinen en eski canlılar, çekirdeksiz (prokaryotik) hücre yapısına sahip bakteriler ve arkelerdir. Bu ilkel prokaryotik canlıların bir grubu çekirdekli hücre yapılı (ökaryotik) canlılara evrimleşmiştir. Ökaryotların genetik olarak bakterilerden çok arkelere yakın olduğu kabul edilir. Dolayısıyla ökaryotlar arkelerden veya ökaryotlarla arkelerin ortak bir atasından türemiştir. En eski tartışmasız ökaryot fosilleri 1,2 milyar yıl öncesine tarihlenir.
Endosimbiyoz teorisine göre alfaproteobakteri ile ortakyaşamlı olmuş bir canlı, ökaryot üst âlemini oluşturmuştur. Bu alfaproteobakteri mitokondriye dönüşmüştür. Ayrıca ökaryot bir hücrenin içinde yaşamaya başlayan bir siyanobakteri, bitkiler ve yosunlarda bulunan plastidlere dönüşmüştür.
İnsanın içinde bulunduğu hayvanlar âleminin kalıtsal olarak en yakın akrabası yakalı kamçılılardır. Hayvanların atalarının onlara benzemiş olabileceği düşünülmektedir. Yakalı kamçılılar tek hücrelidir. Grubun, hayvanlar ile son ortak atasının yaklaşık 900 milyon yıl önce yaşadığı düşünülmektedir. Richard Dawkins, Ataların Hikayesi kitabında onlardan şöyle bahsetmiştir: "... [yakalı kamçılılar] süngerin su kanallarının yüzeyini kaplayan koanositlere çok benziyorlar. Uzun süre ya sünger bir atanın bir kalıntısını temsil ettik­lerinden ya süngerlerin bozulup tek ya da çok az hücreye dönüşmüş evrimsel torunları olduklarından kuşkulanıldı. Moleküler genetik kanıtlar ilkini gösteriyor..."

En eski hayvan fosillerine Ediyakaran (635-538,8 myö) döneminde rastlanır. Ediyakaran, hayvanların çok hücreli atalarının ortaya çıktığı dönem olarak kabul edilir ve bu dönemin canlılarına Ediyakaran biyotası denir. Yaklaşık 538,8 milyon yıl önce gerçekleşen Kambriyen patlaması ile günümüz hayvan şubelerinin ilk üyeleri ortaya çıkmıştır. İnsan, hayvan şubeleri arasında omurgalıları içeren kordalılardandır. Kordalıların son ortak atasının yaklaşık 560 milyon yıl önce yaşadığı düşünülür. Tüm omurgalıların son ortak atası ise sanılana göre yaklaşık 530 milyon yıl önce yaşamıştır. "... [tüm omurgalıların son ortak atasının] neye benzediğini kimse bilmiyor; ama muhtemelen Devoniyen Balık Çağı'ndan ve korkunç denizakreplerinden çok önce, Kambriyen Dönem'de yaşadığına göre, çenesiz balıkların altın çağının zırhlı balıkları gibi zırh-levhalı değildi. Yine de, zırhlı balıklar taşemenlerden çok, biz çeneli omurgalıların yakın kuzenleri gibi görünüyorlar."

İnsanın da bulunduğu kemikli balıklar ile köpekbalığı, vatoz gibi omurgalıları içeren kıkırdaklı balıkların son ortak atası muhtemelen Ordovisyen dönemde (460 myö) yaşadı. Kemikli balıklar iki gruba ayrılır: et yüzgeçliler ve ışınsal yüzgeçliler. İnsanın bulunduğu et yüzgeçliler ile yüzme keseleriyle tanınan ışınsal yüzgeçlilerin son ortak atası, sanılana göre yaklaşık 440 milyon yıl önce Silüriyen dönemde yaşamıştır.

Devoniyen dönemin ortalarında (390 myö) karaya çıkmaya başlayan et yüzgeçliler Tetrapodomorpha adlı yeni bir soy oluşturmuşlardır. Sanıldığı üzere akciğerler ilk olarak tüm kemikli balıkların son ortak atası tarafından geliştirilmiş ancak bu akciğerler ışınsal yüzgeçlilerde yüzme keselerine dönüşmüştür (bkz. Akciğerin evrimi). Bu ilkel tetrapodomorflardan ilk iki yaşamlı benzeri dört üyeliler evrimleşmiştir. Dört üyelilerin son ortak atası yaklaşık 340 milyon yıl önce yaşamıştır.

İkiyaşamlı olmayan tüm günümüz dört üyelileri amniyottur ve son ortak ataları karaya yumurtlama becerisini geliştirmiştir. Amniyotların ataları bundan 310 milyon yıl önce ayrılmış ve Sauropsida ve Synapsida adlı iki soyu oluşturmuşlardır. Sauropsida, kuşları ve sürüngenleri, Synapsida ise memelileri barındırır. Bu ilk sinapsitlerden Geç Permiyen dönemde (260 myö) sinodontlar türemiştir. Üç kulak kemiğinin ve ilk kılların sinodontlar tarafından geliştirildiği düşünülür. Kıllara dair en eski kanıtlar, erken Jura dönemine dayanır (bkz. Morganucodon).

En eski memeliler, fosil kayıtlarında yaklaşık 210 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır. Günümüz memelilerinin son ortak atasının (ornitorenk ya da ekidne ile insanın son ortak atası) yaklaşık 180 milyon yıl önce yaşadığı düşünülmektedir. Doğurgan memelilerin çeşitlenmesi (bir keseli ile bir etenelinin son ortak atası) ise yaklaşık 140 ila 130 milyon yıl önce gerçekleşmiştir.

Günümüz eteneli memelilerin atalarının yaklaşık 105 ila 120 milyon yıl önce 2 ayrı gruba ayrıldığı düşünülüyor: Afrotheria ve Xenarthra'yı kapsayan Atlantogenata ve insanın dâhil olduğu Boreoeutheria (bir diğer varsayım ise Afrotheria'yı Boreoeutheria'nın kardeş taksonu olarak sınıflandırır). Moleküler genetik çalışmalara göre Boreoeutheria, yaklaşık 95 ila 100 milyon yıl önce insanın dâhil olduğu Euarchontoglires ve Laurasiatheria adlı iki gruba ayrılmıştır.

Primatların ortaya çıkışı:

86-90 milyon yıl önce, Glires (kemirgenler ve tavşanımsılar) grubu ile primatların bulunduğu Euarchonta'nın ayrılması.
80-86 milyon yıl önce, sivri sincapçıklar (Scandentia) ve primatomorfların atalarının ayrışması.
~80 milyon yıl önce, abalı memeliler ve primatların atalarının iki ayrı soy hattı oluşturması.
80-55 milyon yıl önce, başparmağı öteki parmaklarının karşısına konuşlanabilen canlıların (gerçek primatlar) yeryüzünde görülmeye başlanması.
55 milyon yıl önce göz çukurları öne kaymış olup üç boyutlu görebilen primatların (önmaymun) ortaya çıkması.
40 milyon yıl önce ilk simiyenlerin ortaya çıkışı.
33-40 milyon yıl önce simiyenlerin iki parvo takıma ayrılıp Yeni Dünya maymunları ve Eski Dünya maymunlarının ortaya çıkışı.
23-33 milyon yıl önce; insansı maymunların diğer köpeksi maymunların atalarının ayrılması.
Fosil kayıtlarında yaklaşık 63 milyon yıl önce ortaya çıkan primat takımının 60-75 milyon yıl önce Strepsirrhini ve Haplorrhini adlı iki primat alt takımına ayrıldığı düşünülmektedir, ancak fosil kaydına göre en eski önmaymun fosili 55 milyon yıl öncesine tarihlenmiştir.

Büyük insansı maymunlar ve gibongillerin son ortak atası 16 ila 20 milyon yıl önce yaşamıştır.

Hylobatidae - (Gibongiller)
Hominidae - insan türüne giden yol

Hominidae, tarih öncesi insansı canlıları ve yaşayan Pan (şempanze), Gorilla (goril), Pongo (orangutan) ve Homo (insan) cinsini kapsayan bilimsel familyaya verilen addır.
Büyük insansı maymunlardan soyu orangutana varacak olan Ponginae familyası yaklaşık 12 ila 16 milyon yıl önce ayrılmıştır.

Ponginae
Homininae – insa

Aile hukuku, aileye ilişkin konularla ilgilenen, medeni hukukun kapsamı içinde yer alan bir hukuk dalıdır. Aile hukukunun başlıca konuları nişanlanma, evlenmenin koşulları ve hükümleri, boşanmanın koşulları ve sonuçları, mal rejimleri, aile konutu, soybağı, evlat edinme, velayet, çocuğun nafaka hakkı, vesayet, kayyımlık, yasal danışmanlık, yardım nafakasıdır. Kadın hakları ve çocuk hakları, başlı başına ayrı inceleme alanı oluştursa da aile hukukunun da ilgi alanı içindedir.
Kayıtlı ya da kayıtsız yaşam arkadaşlıkları da aile hukukunun konusu içinde yer alır. Kayıtlı yaşam arkadaşlığı Türk hukukunda düzenlenmemiştir. Evlilik dışı yaşam arkadaşlığına bağlanan herhangi bir hak bulunmaz, bununla birlikte çocuklar ister evlilik içinde ister evlilik dışında doğsun eşit haklardan yararlanır.
Aile içi şiddet, taşıyıcı annelik, yapay döllenme, çocuk istismarı ve çocuk kaçırma gibi kadın hakları ya da çocuk hakları kapsamında ele alınan konular gerek uluslararası sözleşmelerde gerek iç hukukta özel olarak düzenlenmektedir.
Aile hukuku kapsamında Türk Medeni Kanunu'nda ve diğer bazı özel yasalarda düzenlenen konulara ilişkin uyuşmazlıklar aile mahkemelerinde görülür. Aile mahkemeleri, uzmanlık mahkemelerinden olup sosyal çalışmacı, ruhbilimci gibi alanda çalışan kişilerin yardımından yararlanıldığı mahkemelerdir. Ayrıca aile mahkemesi yargıçlarının atamasında da aile hukuku konusunda uzman olup olmadığına ve evli ya da çocuklu olup olmadığına bakılarak bu nitelikleri taşıyan kişiler atamada yeğlenir.

Baba hakları savaşımı gönüllüleri, aile hukukunun boşanma ve çocuk velayeti gibi konularda "kazan ya da yitir" politikasına sıkı sıkıya bağlı kalmasını eleştirmektedirler. Farklı ülkelerdeki yasal düzenlerde taraf konumunda bulunan uluslararası kişiler; çocuk kaçırma, velayet ve ilişki gibi konularda güç sorunlarla boğuşmaktadırlar. Uluslararası insan hakları anlaşmaları ve Hague sözleşmesi de bu sorunları öne çıkarmaktadır.

Babalık hilesi
Cezayir Aile Yasası
Avustralya Aile Mahkemesi
Avustralya aile hukuku
Mudawana (Fas Aile Yasası)
İngiltere ve Galler'de aile hukuku
Çocuk Yasası 1989
Sir Morris Finer - tek ebeveynli ailelere ilişkin bir inceleme
Filipinler Medeni Yasası
Merger öğretisi (aile hukuku)

Türk Medeni Kanunu5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ailenin Korunmasına Dair Kanun
Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik
Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun
Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Yön ve Kapsamına Dair Kanun

Barbara DaFoe Whitehead'in ifadesi, Ulusal Evlilik Projesi, Rutgers Üniversitesi
Wallerstein, Judith doktora tezi, "Boşanmanın Beklenmeyen Kalıtı", boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisi üzerine bir çözümleme, NPR interview (2000)8 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hukuk Sitesi Aile Hukuku Çalışma Grubu 14 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Boşanma 29 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anarşist hukuk, anarşist bir toplumda gerekli olabilecek olan karar verme ve uygulama ile ilgili normlardan oluşan teorik bir yapıdır. Bugün hukuk tanımının yapılmasında anlaşmazlıklar olsa da yaygın kabul hukukun varlığı konusunda bir "devlet zoru"nu kabul eder. Otoriteyi reddeden anarşizm'in hukuk anlayışı da bir dizi tartışmalara neden olmuştur. Hukuk kavramı, bir takım bireysel ve kolektif davranış normlarının gerekli olup olmadığı ve nasıl olması gerektiği, yine karar verme ve uygulama süreçlerinin gerekli olup olmadığı gibi konularda anarşist teorinin değişik eğilimleri arasında çok sayıda tartışmaya yol açmıştır. Birçok anarşist, anarşist hukuku doğal hukuk'a benzer şekilde anlasa da, bazıları bunu sonradan ilave edilmiş bir unsur kabul eder. 200 yıllık gelişim sürecinde anarşizm büyümüş ve çeşitli düşünce okulları oluşmuştur. Bu okullar "anarşist hukuk" kavramını farklı şekillerde üretmiş ve tartışmış veya pratikte Peoples' Global Action ve Indymedia gibi kuruluşlarda pratikleri yapılmıştır.

Anayasacılık, "hükümetin otoritesinin bir temel yasalar bütününden kaynaklandığı ve bununla sınırlı olduğu ilkesini detaylandıran fikirler, tutumlar ve davranış kalıplarının bir bileşimidir".
Siyasi örgütler, "azınlıkta kalanlar da dahil olmak üzere vatandaşların çıkar ve özgürlüklerinin korunması için kurumsallaşmış iktidar kontrol mekanizmaları içerdikleri" ölçüde anayasaldırlar.
Terim, politik örgütler, "vatandaşlığın ve özellikle azınlıkta olanların çıkarlarını ve özgürlüklerini koruma amacıyla, iktidar kontrolünün kurumsallaşmış mekanizmalarını içerdikleri ölçüde anayasal nitelik taşır." olarak tanımlanır. Politika bilimci ve anayasa uzmanı David Fellman tarafından açıklanan bu kavram:

Anayasacılık, tarihsel deneyimlerin derinlemesine yerleştiği karmaşık bir kavramı tanımlar ve devlet yetkililerini, hükümet yetkilerini yüksek yasal sınırlamalara tabi tutar. Anayapıcılık, hükümet yetkililerinin keyfi yargıya veya kamu yetkililerinin salt iradesine karşıtlığı ifade eder. Modern kamusal hukuk ve devletin temelleriyle ilgilenen literatür boyunca, anayapıcılık kavramının merkezi unsuru, siyasi toplumda hükümet yetkililerinin istedikleri her şeyi serbestçe yapma özgürlüğünün olmadığıdır; toplumun yüce anayasa hukukunda belirtilen sınırlamalara ve prosedürlere uymak zorundadırlar. Bu nedenle, anayapıcılığın belirleyici özelliği, yüksek yasa altında sınırlı hükümet kavramıdır.

Anayasacılığın kural koyucu ve tanımlayıcı kullanımları vardır. Hukuk profesörü Gerhard Casper terimin bu yönünü şöyle ifade etmiştir: "Anayasacılık hem tanımlayıcı hem de kuralcı çağrışımlara sahiptir. Tanımlayıcı olarak kullanıldığında, esas olarak halkın 'rıza gösterme' hakkının ve diğer bazı hak, özgürlük ve ayrıcalıkların anayasal olarak tanınması için verilen tarihsel mücadeleyi ifade eder. Kuralcı olarak kullanıldığında, anlamı, anayasanın temel unsurları olarak görülen hükümet özelliklerini kapsar... Anayasa".

Anayasacılığın tanımlayıcı kullanımına bir örnek, hukuk profesörü Bernard Schwartz'ın ABD Haklar Bildirgesi'nin kökenlerinin izini sürmeye çalışan beş ciltlik kaynak derlemesidir. Magna Carta'ya (1215) kadar uzanan İngiliz öncüllerinden başlayarak Schwartz, sömürge tüzükleri ve yasal anlayışlar aracılığıyla bireysel özgürlükler ve ayrıcalıklar fikirlerinin varlığını ve gelişimini araştırıyor. Daha sonra hikâyeyi ileriye taşırken, devrimci bildirgeleri ve anayasaları, Konfederasyon döneminin belgelerini ve yargı kararlarını ve federal Anayasanın oluşumunu tanımlar. Son olarak, federal bir haklar bildirgesi için artan baskıyı sağlayan federal Anayasa'nın onaylanmasına ilişkin tartışmalara dönüyor. Bu anlatı, düz bir çizgi sunmasa da, anayasal hak ve ilkelerin tanınması ve anayasal bir düzene yerleştirilmesi için verilen tarihsel mücadeleyi göstermektedir.

Anayasaların ne olduğunu tanımlamanın aksine, kuralcı bir yaklaşım bir anayasanın ne olması gerektiğini ele alır. Kanadalı filozof Wil Waluchow tarafından ortaya konulduğu üzere, anayasacılık hükûmetin yetkilerinin yasal olarak sınırlandırılabileceği ve sınırlandırılması gerektiği ve otoritesinin bu sınırlamalara uymasına bağlı olduğu fikridir. Bu fikir, sadece hukukçuların değil, devletin hukuki ve felsefi temellerini araştırmak isteyen herkesin ilgisini çekecek bir dizi can sıkıcı soruyu da beraberinde getirmektedir.
Bu kuralcı yaklaşımın bir örneği, Ulusal Belediyeler Birliği'nin model bir devlet anayasası geliştirme projesiydi.

Yazılı hukuk kuralları, eski Orta Doğu'nun hukuk sistemlerinin ortak bir özelliğiydi. Bunların çoğu çivi yazısı hukukunun örnekleridir. Sümer Ur-Nammu Kanunları (yaklaşık MÖ 2100-2050), ardından Babil Hammurabi Kanunları (yaklaşık MÖ 1760), Bereketli Hilal'de ortaya çıkan en eski kanunlar arasındadır. Roma İmparatorluğu'nda, Roma hukukunun On İki Tablosu (ilk olarak MÖ 450'de derlenmiştir) ve Justinianus Kanunu olarak da bilinen Justinianus'un Corpus Juris Civilis'i (MS 429-534) gibi bir dizi kodifikasyon geliştirilmiştir. Antik Çin'de ilk kapsamlı ceza kanunu, MS 624 yılında Tang Hanedanlığı döneminde oluşturulan Tang Kanunu'dur. Hindistan'da Ashoka Fermanları'nı (MÖ 269-236) Manu Kanunu (MÖ 200) takip etmiştir.
Aşağıda kronolojik sıraya göre antik hukuk kodlarının bir listesi yer almaktadır:

Çivi yazısı hukuku
Urukagina Kanunları (MÖ 2380-2360)
Ur kralı Ur-Nammu'nun kanunları (MÖ 2050 civarı). Nippur, Sippar ve Ur'da bulunan küçük farklılıklara sahip kopyalar
Eşnunna Kanunları (MÖ 1930 civarı)
Lipit-İştar Kanunları (MÖ 1870 civarı)
Babil hukuku
Hammurabi Kanunları (orta kronolojide MÖ 1750 civarı) 'Nesilim Kanunları' olarak da bilinen Hitit kanunları (MÖ 1650-1500 yılları arasında geliştirilmiş, MÖ 1100'lere kadar yürürlükte kalmıştır)
Musa'nın Yasası / Tevrat (MÖ 10-6. yüzyıl)
Halakha (İncil hukuku ve daha sonra talmudik ve rabbinik hukukun yanı sıra gelenek ve görenekleri de içeren Yahudi dini hukuku)
Orta Asur Kanunları (MAL) veya Asur/Asur Kanunları olarak da bilinen Asur hukuku (MÖ 1450-1250 yılları arasında geliştirilmiştir, günümüze ulaşan en eski kopyası MÖ 1075'tir)
Draconian anayasası (MÖ 7. yüzyıl sonları)
Solon Anayasası (MÖ 6. yüzyıl başları)
Gortyn hukuku (MÖ 5. yüzyıl)
Roma Hukukunun On İki Tablosu (MÖ 451)
Ashoka'nın Budist Hukuku Fermanları (MÖ 269-236)
Manu Yasası (MÖ 200 civarı)
Tirukkural, Thiruvalluvar (MÖ 31-MS 500) tarafından derlenen Eski Tamil yasaları ve etiği
Corpus Juris Civilis (MS 529-534 yılları arasında derlenmiştir)
Justinianus Kanunları
Digest veya Pandects
Justinianus'un Enstitüleri
Novellae Constitutiones
Şeriat veya İslam Hukuku (yaklaşık 570; Hanefi fıkhı 1870'lerdeki Osmanlı Mecellesi'ne kadar kodifiye edilmemiştir, diğer ekoller daha da geçtir)
Geleneksel Çin hukuku
Tang hukuku (624 ila 637)
Vizigot hukuku (MS 642-653
Gentoo hukuku (kökeni bilinmiyor; 1776-1778 yıllarında Sankskritçe'den Farsça, İngilizce, Almanca ve Fransızcaya çevrilmiştir)
Erken dönem İrlanda hukuku veya Brehon Hukuku (MS 8. yüzyıl)

Yasal kültür

Avrupa Birliği hukuku, üye ülkelerin ulusal hukuklarının yanı sıra tek yargısal sistemdir. Avrupa Birliği yasaları pek çok alanda, özellikle de Avrupa ortak pazarında üye ülkelerin hukuk kurallarını geçersiz kılar. Avrupa Birliği'nin antlaşmalar aracılığıyla yayınladığı yasalar doğrudan etki kuralıyla tüm üye ülkelerin iç hukuklarına girer ve tüm ülkeler için bağlayıcıdır. Avrupa Birliği'ne katılabilmek için birlik yasalarına koşulsuz tabi olunmasının kabul edilmesi gerekmektedir.

Avrupa Birliği'nin hukukî sistemi Topluluk tüzükleri, Yönergeler ve Kararlar başlıkları altında sınıflandırılan yönetmelikleri kapsayan birçok yasal prosedürden oluşur. Birliğin yaptığı antlaşmalar tüm yasama organ ve işlemleri için temel teşkil eder ve değişik alanlarda yasa çıkarmak için çeşitli yollar ortaya koyar. Avrupa Birliği'nin yasama prosedürlerinin bir önemli özelliği de üye devletlerden biri ya da parlamento üyelerinden ziyade neredeyse her zaman Avrupa Komisyonu tarafından teklif edilebilir olmasıdır. Diğer iki önemli unsur ise Avrupa Parlamentosu'na hazırlanan bir yasa tasarısını veto edebilme hakkını veren ortak karar mekanizması ve parlamentonun birlik liderlerine bağlayıcılığı bulunmayan öneri ve eleştirilerde bulunabilmesidir. Birçok durumda yasa tasarılarının Zirve'de onaylanması gerekir.

Avrupa Birliği'nin idari fakat adli bölümü Avrupa Adalet Divanı ve Lizbon Antlaşması uyarınca adının Genel Mahkeme olarak değiştirilmesi öngörülen Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi'nden oluşur. Bu iki kurum birlikte, imzalanan antlaşmalar ile Avrupa Birliği hukukunu değerlendirir ve uygular. İlk Derece Mahkemesi, Avrupa Birliği'nin diğer mahkemelerinden önce genel olarak doğrudan bireyler ya da şirketler tarafından açılan davalara bakar. Avrupa Adalet Divanı ise üye ülkeler ile ya da Avrupa Birliği kurumlarıyla ilgili davalarla ve üye ülke mahkemelerinin bir üst kuruma sevk ettiği uyuşmazlıklarla uğraşır. İlk Derece mahkemelerinde alınan kararlar için bazı yasalar doğrultusunda Adalet Divanı'na başvurulabilir ve temyiz istenilebilir.
Üye devletlerin yerel mahkemeleri, Avrupa Birliği hukukunun birincil uygulayıcıları olarak birlik içinde önemli bir rol oynarlar. Yapılan antlaşmalar ışığında, Avrupa Birliği ve ulusal mahkemeler arasında bir iş birliği ilişkisi yatar. Yerel mahkemeler iç konularda Avrupa Birliği hukukunu uygulayabilirler ve bir yasanın yorumlanması konusunda açıklamaya gereksinim duyarlarsa Adalet Divanı'ndan bir önduruşma tarihi isteyebilirler.
Mahkemelerde üye tam sayısı olarak bulunan üyelerin kararları sadece üye devletleri bağlamaktadır.

EUR-Lex7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – AB mevzuatı
Antlaşmalar 13 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Banka mevzuatı ya da Bankacılık kanunu, bu kanun ve bankacılık mevzuatı uyarınca bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu(BDDK) tarafından hazırlanan ve yayımlanan düzenlemelerdir. Resmî Gazete'nin 23 Haziran 1999 tarih ve 23734 sayılı nüshasında yayımlanmıştır. Banka mevzuatları Türkiye'de 1 Ocak 2005 tarihinden bu yana BDDK tarafından hazırlanmakta ve denetlenmektedir. Bankacılık Kanunu ve bunun dışında bir takım kanun ve kararnameler bir arada banka mevzuatını oluştururlar.

Finansal piyasalarda güven ve istikrarın sağlanmasına,
Kredi sisteminin etkin bir şekilde çalışmasına,
Tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunmasına,
ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.

Türkiye'de kurulu mevduat bankaları, katılım bankaları, kalkınma ve yatırım bankaları
Yurt dışında kurulu bu nitelikteki kuruluşların Türkiye'deki şubeleri, finansal holding şirketleri,
Türkiye Bankalar Birliği, Türkiye Katılım Bankaları Birliği, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ve bunların faaliyetleridir.
Özel kanunlarla kurulmuş olan bankalar hakkında da kanunlarında yer alan hükümler saklı kalmak kaydıyla bu kanun hükümleri uygulanır. Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde genel hükümler uygulanır.

Bilişim hukuku, sayısal bilginin paylaşımını konu alan hukuk dalıdır. İnternetin kullanımına ilişkin yasal çerçeveyi belirleyen internet hukukunu kapsamaktadır. Bu bağlamda; gizlilik ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar da bilişim hukukunu ilgilendirir.
Bilişim hukukunun, "Bilgi Teknolojisi hukuku" ve "İnternet hukuku" başlıkları altında ikiye ayrılarak incelenmesi gerekir. Bilgi Teknolojisi hukuku hem dijital hale getirilmiş bilginin hem de bilgisayar programlarının dağıtılması ile ilgili hükümleri düzenler. Bilgi güvenliğinin sağlanması ve elektronik ticaret konularında düzenlemeler içerir. Diğer taraftan İnternet hukuku, İnternet'in kullanılması ile ortaya çıkan hukuki meseleleri inceler. İnternet hukukunun hukukun birçok alanı ile etkileşim içerisinde bulunması gerekir. İnternet erişimi ve kullanımı, güvenlik, ifade özgürlüğü ve yargılama gibi hukukun diğer alanları ile ilişkilidir.

Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletler Komisyonu ortak raporunda Bilişim suçları altı ana bölümde incelenmiştir. Bunlar:

Bilgisayar Sistemleri ve Servislerine Yetkisiz Erişim ve Dinleme
Bilgisayar Sabotajı
Bilgisayar Kullanılarak Dolandırıcılık
Bilgisayar Kullanılarak Sahtecilik
Kanun Tarafından Korunan Bir Yazılımın İzin Alınmadan Kullanılması
Diğer Suçlar (Bu başlık altına alınan suçlar) :
Yasaya aykırı yayınlar
Pornografi içeren yayınlar
Hakaret ve sövme

Türkiye'de in­ter­net or­ta­mın­da iş­le­nen be­lir­li suç­lar­la içe­rik, yer ve eri­şim sağ­la­yı­cı­la­rı üze­rin­den mü­ca­dele­ye iliş­kin esas ve usullerin düzenlenmesi amacıyla, 23.05.2007 tarih ve 26530 sayılı Resmi Gazete'de, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 243 ila 246. maddelerinde ise "Bilişim Alanında Suçlar" ve bu suçların işlenmesi halinde uygulanacak cezai yaptırımlar düzenlenmektedir.
Ayrıca Bilişim hukuku, dijital ortamda meydana gelen hukuki sorunları düzenlemek amacıyla ortaya çıkan bir hukuk dalıdır. Bu alan, internet üzerinden işlenen suçlar, kişisel veri ihlalleri, siber güvenlik, e-ticaret düzenlemeleri ve dijital sözleşmeler gibi birçok farklı konuyu kapsamaktadır. Türkiye'de bilişim hukuku, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gibi özel düzenlemelerin yanı sıra Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 243 ila 246. maddelerinde yer alan bilişim suçlarına ilişkin hükümlerle de şekillenmiştir. Özellikle internet üzerinden gerçekleştirilen dolandırıcılık, izinsiz erişim ve veri manipülasyonu gibi eylemler, bilişim suçları kapsamında değerlendirilmektedir. Bilişim hukukunun temel amacı, dijital ortamdaki hak ihlallerini önlemek ve hukuki düzeni sağlamaktır.

Bizans hukuku, artan Hristiyan etkisi ile özünde Roma hukukunun devamıdır. Çoğu kaynak Roma hukuk geleneği olarak Bizans hukuku'nu 6. yüzyılda I. Justinianus hükümdarlığı ile başlatıp 15. yüzyılda İstanbul'un Fethi ile bitirir.
Avrupa Rönesansı boyunca ve sonrası Batı hukuk uygulamalarını ciddi ölçüde Justinianus Kanunları (Corpus Iuris Civilis) ve klasik zamanların Roma hukuku etkilemiş olmasına rağmen Bizans hukukunun yine de Orta Çağ ve sonrası Batı geleneklerine önemli bir etkisi vardır.
Bizans hukukunun en önemli çalışması III. Leon tarafından yayınlanan Ekloga, Latinceden ziyade Yunanca yayınlanmış ilk önemli Roma-Bizans hukuk düzenidir. Bundan kısa bir süre sonra, şehirlerin dışında hukuk standartlarını düzenlemek için Çiftçilerin kanunları devreye alınmıştır, Çiftçilerin kanunlarının, Rus hukuku dahil olmak üzere Slav hukuk geleneğine son derece önemli etkisi olmuştur.

Bizans, başlıca siyasi, kültürel ve sosyal kurumlarını Roma'dan devralmıştır. Benzer şekilde, Roma hukuku, Bizans hukuk sisteminin temelini oluşturmaktadır. Yüzyıllar boyunca, sırasıyla II. Theodosius ve I. Justinianus tarafından yürütülen Roma yasalarının iki büyük kodifikasyonu, Bizans mevzuatının temel taşlarıydı. Elbette, yıllar boyunca bu Roma kanunları mevcut koşullara göre ayarlandı ve daha sonra Yunanca yazılmış yeni kanunlar ile değiştirildi. Bununla birlikte, Roma hukukunun etkisi sürdü ve Corpus Iuris Civilis'e dayanan Basilika gibi kodifikasyonlar da aşikardır. 11. yüzyılda, Mihail Psellos Roma yasal mirası ("Ἰταλῶν σοφία") hakkında bilgi sahibi olduğu için gurur duymaktadır.
Geç Roma hukuk geleneğine göre, Bizans'taki ana yasa kaynağı (fons legum) imparatorların yasalaştırması olarak kaldı. İmparatorlar Roma hukukunun bazı önemli kodifikasyonlarını başlattılar fakat imparatorlar ayrıca kendi "yeni kanunları" Novel ("Novellae", "Νεαραὶ") da çıkardılar. Bizans'ın erken dönemlerinde (geç Roma) imparatorların yasama ilgileri yoğunlaştı ve o zamanlar yasalar kamu, özel, ekonomik ve sosyal yaşamın ana yönlerini düzenliyordu. Örneğin I. Konstantin önce boşanmayı düzenledi ve I. Theodosius inanç ileri ile ilgilendi Havarilerin Amentüsü'nün özel bir versiyonu yürürlüğe koydu. Diocletianus'dan I. Theodosius'a kadar, yani yaklaşık 100 yıl, 2,000'den fazla kanun çıkarıldı. Sadece Justinianus yaklaşık 600 kanun çıkardı. Yavaş yavaş yasama isteği azaldı fakat VI. Leon'un çıkardığı kanunlar gibi sonraki imparatorların bazı kanunları hala özellikle önemlidir. Gelenek, ikincil bir hukuk kaynağı olarak sınırlı bir rol oynamaya devam etti, ancak yazılı mevzuatın önceliği vardı.

Roma tarihinin Bizans döneminin başladığı tarih için kesin bir tarih yoktur. 4.,5. ve 6. yüzyıllar boyunca, imparatorluk bölündü ve bir kereden fazla idari olarak birleştirildi. Bu dönem boyunca, Konstantinopolis kuruldu ve Doğu idari olarak kendi kimliğini kazandı; bu nedenle sıklıkla erken Bizans dönemi olarak adlandırılır. Buna rağmen, bu dönemdeki yasal gelişmeler tipik olarak Bizans hukukunun değil ama Roma hukukunun bir parçası olarak kabul edilir, çünkü kısmen bu dönemde yasal belgeler Latince yazılmıştır. Bu gelişmeler, yine de, Bizans hukukunun oluşumunda kilit adımlar olmuştur.

438 yılında, İmparator Theodosius, I. Konstantin döneminden zamanına kadar tüm yürürlükte olan kanunları içeren 16 ciltlik Codex Theodosianus'u yayınladı.

527 yılında tahta çıkışından kısa bir süre sonra I. Justinianus, var olan Roma kanunlarını toplamak ve düzenlemek için bir komisyon atadı. Hukukçuların çalışmalarından kalıcı değer taşıyan konuları seçip, yeniden yazıp, düzenleyip 50 kitapta toplayan, hukukçu Tribonianus başkanlığında ikinci komisyon 530 yılında görevlendirildi. Bu komisyon 533 yılında Digesta'yı oluşturdu.
Her ne kadar Roma'da uygulanan hukuk bir tür içtihat hukuku olarak gelişse de, bu Orta Çağ ya da modern dünya tarafından bilinen "Roma Yasası" değildi. Şimdi Roma hukuku, imparatorun ya da Roma halkının yasama otoritesi tarafından gerçek hukuk kurallarına getirilen soyut adalet ilkelerine dayandığını iddia edilir. Bu fikirler, İmparator Justinianus'ın Roma hukukunun büyük kodifikasyonu ile Orta Çağ'a aktarılmıştır. Corpus Iuris Civilis, Latince olarak üç parçada yayımlanmıştır: Institutiones, Digesta (Pandectae) ve Code (Codex). Bu külliyat Latince yazılan son büyük hukuk dokümanıdır.
Dünyanın en yaygın hukuk sistemi olan medeni hukuk Corpus'a dayanmaktadır (örneğin, Avrupa'nın çoğu, Güney Amerika ve Afrika yanında Güney Afrika, İskoçya, Québec ve Louisiana karışık yargı sistemleri).

I. Justinianus hükümdarlığının ardından, kısmen Arap fetihlerinin imparatorluğu daha da zayıflatacak şekilde ilerlemesiyle imparatorluk hızlı bir düşüş dönemine girdi. Batı'nın yıkılmasından bu yana azalmış olan Latince bilgisi eski hukuki metinlerin çoğunu neredeyse erişilemez hale getirdi. Bu gelişmeler, imparatorlukta hukuki standartların dramatik bir şekilde zayıflamasına ve hukuki bilgi standartlarında önemli bir düşüşe neden olmuştur. Yasal uygulama çok daha pragmatik oldu ve İmparatorluk'ta Latince bilgisinin azalmasıyla birlikte Justinianus'un "Corpus Juris Civilis"'in doğrudan kullanımı, özetler, yorumlar ve Yunanca yazılmış yeni derlemeler lehine terk edildi.

Justinianus yasalarının yayınlanmasını izleyen yıllarda meydana gelen imparatorluğun iç yaşamındaki değişiklikler, zamanın gereklilikleri için mevzuatın gözden geçirilmesi ihtiyacını doğurdu. İlk İsauryalı imparator III. Leon'un reformları çerçevesinde, mevcut kanunlar üzerinde sağlanan değişiklikler devreye girdi. 726'da, oğlu Konstantinos ile kendi ismini taşıyan "Ekloga" adlı hem medeni hem de ceza hukukuna atıfta bulunan ve “Daha insancıl bir versiyona doğru bir düzeltme (Justinianus mevzuatının düzeltilmesi)” başlığında kanunu yayınladı. Düzenleme komitesinin üyeleri bilinmemekle birlikte, birincil görevi, bir yandan, zamanın getirdiği değişiklikler çerçevesinde düzeltmeler yapmak, diğer yandan da adaleti doğru bir şekilde dağıtabilmeleri için hakimlere yardım edecek özlü bir yasal el kitabı sağlamaktı.
"Ekloga" mevzuatının getirdiği düzeltmeler Hristiyan ruhundan ve aynı zamanda ortak hukukdan etkilendi, evlilik kurumu korundu ve destekledi, eşlerin ve yasal çocukların hakları artırıldı ve yasa önünde tüm vatandaşların eşitliği getirdi. Leon, "Ekloga" üzerinden hakimlere hitap etti ve onları “ne fakirleri hor görmemeye, ne de haksız olanları kontrolsüz bırakmamaya” davet etti. Ayrıca, hakimlerin görevlerini yerine getirirken rüşveti engelleme, ödemelerini yerel ve imparatorluk hazinesi tarafından ödenebilir hale getirmeye çabaladı. "Ekloga", Makedon Hanedanı imparatorlarının günlerine kadar yasamada kullanılan temel adalet dağıtım el kitabını oluştururken, daha sonraları Rus Ortodoks Kilisesi'nin dinî hukukunu etkiledi. Eskiden araştırmacılar, "Çiftçilerin kanunlarını", "Deniz kanunlarını" ve "Askeri kanunlarını" III. Leon'a atfederlerdi. Ancak bu görüşler artık geçerli değildir.

Diğer kentsel ekonomik faaliyetlerin de geliştiği birkaç şehir ve özellikle Konstantinopolis'a istisna olmak üzere Bizans toplumu, tarımın kalbinde yer aldı. Orta Bizans Dönemi'nde (7. yüzyıl-12. yüzyılın sonu) Bizans köylerinin iç yaşamını özellikle karakterize eden şekilde yansıtan yasa ile ilgili önemli bir kaynak da, Lex Rustica veya Çiftçi Yasası olarak da bilinen Nomos Georgikos'tur. Çiftçi Yasası, önemi nedeniyle, araştırmacıların ilgisini çok erken bir aşamada çekti. Bizans'ın iç tarihi ile ilgili en çok tartışılan metinlerden biridir. Çiftçi Yasası'nın kurulduğu sırada İmparatorluğa Slavların akın etmesinin yol açtığı büyük etkiler nedeniyle, Slav geleneklerinde, neden hem onu geliştirdikleri açısından hem de içeriği Çiftçilerin Yasasının önemli bir etkisi olduğunu ileri sürülmüştür.
Bu, özel bir koleksiyon olup, sürekli olarak zenginleştirilmiş ve Bizans kırsal "topluluğu" çerçevesinde kırsal mülkiyetle ilgili belirli davalara atıfta bulunmaktadır. "Kanun" hükümlerine göre, köylüler "topluluklar" içinde örgütlenmiş ve "topluluk" sorumlu olduğu toplam verginin ödenmesinden beraber olarak sorumludur; borçlu üyelere karşılık gelen meblağı da ödemekle yükümlüdürler. Yazı kronolojisi konusunda, metnin kendine özgü bir tarihi bulunmadığından, 6. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın ortaları arasına yerleştirilir. Çok erken bir tarihte, büyük önem taşıyan yasal bir el kitabı olarak kabul edildi ve Slav ülkeleri, özellikle Sırbistan, Bulgaristan ve Rusya'nın yasalarını büyük ölçüde etkiledi.

"Çiftçi Yasası"'na benzer şekilde, tarih sorunları, eşit karakterli bir kanun sunar, "Rhodian Deniz Yasası" (Nomos Rhodion Nautikos). Muhtemelen 600 ile 800 yılları arasında yazılmış olup, deniz hukuku düzenlemelerinin üç kısma ayrılmış bir koleksiyonudur. Birinci bölüm, Roma imparatorlarının "Deniz Kanunu" onaylanmasına atıfta bulunmaktadır. İkincisi, mürettebatın deniz kazancına ve gemide geçerli olan yönetmeliklere katılımı, üçüncü ve en büyük ise deniz hukukuna atıfta bulunur, örneğin hırsızlık veya yük veya gemi hasarında sorumluluk dağılımı. "Deniz Kanunu", VI. Leon'un Bazilika'sının 53. Kitabına tamamlayıcısı olarak dahil edildi.

Laik yasal kurumlarının modeline uygun olarak, kilise konseylerinin kanunları, dini konularda ve din adamlarının davranışlarının yanı sıra söz konusu konularda laik olanın davranışlarını düzenledi. Kanunları ile tanınan "Trullo" veya "Beşinci-Altıncı Konsey", II. Justinianos yıllarında (691-692) toplanmış ve yalnızca münhasıran disiplin konuları yer almıştır. Synod'un amacı, önceki Beşinci (553) ve Altıncı Ekümenik Konseyler yasadaki boşlukları kapatmaktı.
Bu koleksiyon dört parçaya bölünmüştür:
a) İlk altı Ekümenik konsilin doktrinal kararlarının yanında Kilise Babalarının öğretilerini onaylayan kilise kanunları.
b) Görevli rahipler sınıfının yükümlülüklerine atıfta bulunan kilise kanunları.
c) Keşişlere atıfta bulunan kilise kanunları.
d) Din dışı işlere atıfta bulunan kilise kanunları. Bu kanunların etkisi gelecekte devam etti ve 12. yüzyılın üç büyük hukukçusu olan Balsamon, Zonaras ve Aristenos taraf

Borçlar hukuku, bir özel hukuk dalıdır ve eşitler arasında meydana gelen ve borç ilişkisi adı verilen hukuki ilişkilerin incelendiği bir disiplindir. Borçlar Kanunu özel hukukta borçlar hukukuna kaynaklık eder ve borçlar hukuku alanına giren borç ilişkilerini düzenleyen bir kanundur. Borç ilişkisi kavramı, özel hukuk açısından tanımlandığında, alacaklı ve borçlu adı verilen iki taraf arasında meydana gelen ve borçlu olan tarafın alacaklıya karşı belli bir davranış biçiminde (edimde) bulunmakla yükümlü olduğu, alacaklının da borçludan bu davranış biçiminin yerine getirilmesini isteyebileceği (ifayı talep edebileceği) hukuki bir bağdır.

Borçlar Hukuku tüm herkesi (tüm vatandaşları) ve istisnai olarak Esnafları ilgilendirir. Ticaret Hukuku ise -istisnalar hariç- Tacirleri (mesleği ticaret olanları) ve Ticari işletmeleri ilgilendirir.
a. Borçlar Kanununda "Şekil Serbestisi" ilkesi geçerlidir; Hukuki İşlem çizilen sınırlar içinde istenilen biçimde yapılır. Seçme hakkı vardır. (Borçlar Kanununda benimsenen ilkedir.) Örneğin: İstenildiği biçimde borç verilebilir; Sözlü, Şahitle, Basit Yazılı, Senetle, Noterde…
b. Ticaret Kanununda "Şekil Şartları" ilkesi geçerlidir; Hukuki İşlem yalnızca hukukun belirlediği tek bir biçimde yapılabilir. Seçme hakkı yoktur. (Ticaret Kanunundaki ilkedir.) Örneğin: Evler yalnızca Tapu Dairesinde, Motorlu Taşıtlar ise Noterde satılabilir. Başka bir yerde yapılan işlem kesinlikle geçersizdir.

Borç: Borçlar kanununa göre yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Para ödeme, bir şeyi verme (teslim etme), bir şey yapma hatta bir şeyi yapmama şeklinde olabilir.   
1. Edim: Borcun konusu olan her şeydir. Ekonomik bir değer taşıyabileceği gibi taşımayabilir de.
2. Borçlu: Edimi yerine getirmekle yükümlü olan taraftır. (Veresiye işlem tarafı)
3. Alacaklı: Edimin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olan taraftır. (Alasıya işlem tarafı)
4. Talep: Borcun ödenmesinin istenmesidir.
5. İfa: (Yerine getirme) Edimin yerine getirilmesidir. Usulüne uygun ve eksiksiz ifa ile borç sona erer. Ancak bazı durumlarda borç sona erse bile “Borç İlişkisi” devam edebilir. Ör: Kira ödemeleri.
* Eksik Borç: Talep unsuru eksiktir. İfa edilmeyebilir. Ör: Zamanaşımına uğramış borç.
Borç İlişkisinin Kurulması
Zannedildiğinin aksine Borç İlişkileri çoğu zaman çift taraflıdır. Yani her iki tarafa da sorumluluk yükler. Ör: Müşterinin borcu parayı ödemek, Terzinin borcu ise elbiseyi dikmektir. Yalnızca para borçları tek taraflıdır. Ör: Bir arkadaşına geri ödenmek üzere borç para vermek.
- İcap (Öneri): Borç ilişkisi kurma önerisidir. Hangi tarafın yaptığı önemli değildir. Ör: “Bana borç verir misin?” cümlesi bir icaptır. “Eğer istersen sana borç verebilirim” cümlesi de icaptır.
- Kabul: İcaba verilen olumlu yanıttır. Böylece borç ilişkisi kurulmuş olur. (Red: Olumsuz yanıt)
Not: İcap ve Kabul sözlü veya yazılı hatta telefon, mektup, e-mail, kurye gibi bir araçla iletilebilir.

Akıntürk, T. (2016). Borçlar Hukuku Genel Hükümler Özel Borç İlişkileri, İstanbul: Beta Yayınları.
Oğuzman, M.K., Öz, M. T. (2009). Borçlar Hukuku Genel Hükümler. İstanbul: Vedat Kitapçılık.
Kılıçoğlu, A.M. (2008). Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara: Turhan Kitabevi.
Nomer, H.N. (2008). Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul: Beta Yayınları.
Arsebük, Esat. (1937) Türk Kanunları Bakımından Borçlar Hukukunun Umumi Esasları, Ankara Hukuk Fakültesi Yayınları.

Ticaret hukuku
Esnaf

Bürokrasi, bir toplumda tabandan yukarıya çıktıkça daralan bir yapı içinde örgütlenmiş olan; kişisel olmayan genel kurallar ve işleyiş ilkelerine göre çalışan sistem ve kurallar grubudur. Amacı resmî olarak idari işlevlerle olsa da uygulamada yorumlamalar nedeniyle bazen resmî olmayan etkilere açık olabilmektedir. Kavram olarak özellikle politika ve sosyoloji alanlarında tartışmalara yol açmıştır. Bunlardan en önemlilerinden biri Max Weber'in öne sürdüğü hiyerarşi ve ideoloji içerikli çalışmadır. Günümüzde yaygın olan bürokratik sistemlere örnek olarak devlet, silahlı kuvvetler, hastaneler, bakanlıklar, okullar ve büyük şirketler verilebilir.

Kelimenin ilk olarak 1745 yılında Fransız fizyokrat ve dönemin ticaret bakanı Vincent de Gournay tarafından kullanıldığı konusunda görüş birliği vardır. Bürokrasi yönetsel bir mekanizma olmakla birlikte hiyerarşik emir komuta zincirinin yer aldığı yapılardır. Bu zincirin her halkasında kullanılan otorite, görevin yasal sorumluluk alanıyla ve amirlerin takdir yetkileriyle sınırlıdır.
Weber, patrimonyal bürokrasi ile modern (rasyonel) bürokrasiyi ayırt etmiş ve birinden diğerine geçiş süreci üzerinde çalışmıştır. Patrimonyal bürokrasi, geleneksel toplumların belirgin bir özelliğidir ve idari işlerde hünkarın çevresinde toplanmış, çok sayıda ayrıcalığı olan ve bunun yanı sıra ‘adı ve sanı’ ile önem taşıyan kişilerden oluşur. Modern bürokraside ise görevler birer fonksiyondur; kişiler bunları doldururlar; dolayısıyla hukuki statüleri temelinde, birer soyutlukturlar. Gayri-şahsi bir yapının içinde, genel ve sistemli bir kurallar bütününe tabidirler. 
Weber'e göre modern bürokrasinin karakterini belirleyen özellikler şunlardır:

İdare'nin personeli şahsi statüsünde hürdür ve yalnız işinin tanımlanmış görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür
Memuriyet kesin bir hiyerarşiye göre kademelendirilmiştir.
Belli bir kadronun fonksiyonları açıkça tanımlanmıştır.
Memurlar bir akitle vazifeye alınırlar.
Memurlar işe alınışta mesleki ihtisas yeteneği göz önünde tutularak seçilirler. Bunun en makbul göstergesi imtihan sonucu elde edilen diplomadır.
Memurlara yapılan ödeme ‘maaş’ şeklini alır ve bunlar genellikle emeklilik haklarına sahip olurlar. Memur istediği zaman işi bırakabilir ve bazen de işine son verilebilir.
Memurun görevi tek veya ana işidir.
Memuriyet bir (kariyer)dir ve memurlar kıdem veya liyakata ve bir (üst)ün değerlendirmesine göre terfi ederler.
Memur ne bulunduğu mevkiye ne de o mevkinin gelirlerine el koyabilir.
Memur bütünleşmiş bir kontrol ve disiplin sistemine tabidir.

Marksist görüşe göre bürokrasi; halktan kopuk, emekçilerin denetiminden uzak ve egemen sınıfların çıkarlarına hizmet için var olan bir sistemdir ve yüksek memurların yönetimine olan bu sisteme bürokratizm denmektedir. Marksist felsefeye göre işçi sınıfı tarihsel zorunluluk olarak bir devrimle iktidara gelecek ve proletarya diktatörlüğü adı verilen bir denetim mekanizmasıyla devlete hakim olacaklardır. Denetimde olan bu sözü edilen devlet mekanizması ile bürokratizm taban tabana zıttır. Fakat aralarındaki bu zıtlık, bürokratizmin işçi sınıfı iktidarı kurulduğunda hemen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Bürokratizmin "şekilcilik", "aldırmazlık", "yavaşlık", "kitlelerden kopukluk" gibi özellikleri, proletarya diktatörlüğünde de varlığını sürdüreceği öngörülmüştür. Çünkü bu durum kapitalist sistemin bir kalıntısıdır ve halkın küçük-burjuva kesimlerinin ruhsal özellikleri içinde zemin bulabilir. Marksist düşünürler tüm bunların engellenebilmesi için, emekçi kitlelerin devlet aygıtı üzerindeki kontrolleri artarak devam etmesini gerekli görürler. Dolayısıyla bürokrasinin oluşmasını engellemek için çözüm "Giderek daha geniş kitlelerin yönetime katılmasının sağlanması"dır. Nitekim marksist yönetici ve Sovyetler Birliği'nin kurucusu olan Vladimir Lenin, bu konuya büyük önem vermiş ve bürokrasinin "Sosyalizmi kuran toplumun en büyük iç düşmanı" olduğunu belirtmiştir.

Bürokrat
Bürokratik mutlakiyet

Ceza, genel anlamıyla suç karşılığında insanlara veya kuruluşlara uygulanan bir yaptırımdır.

Kanunda suç olarak öngörülmüş olan bir davranışın karşılığındaki yaptırımdır. Ceza, suç işleyen kimseye karşılık olmak ve tekrar suç işlemesini önlemek (caydırıcılık) amacıyla uygulanır. Çağdaş hukukta cezayı devlet (mahkeme ve yargı sistemi) verir. Ceza suçla orantılı olmalıdır.

Cezanın genellikle kabul edilen üç temel amacı vardır. Çağdaş hukuk düzenlerinin intikam almayacağı, adaletin intikam olmadığı görüşü benimsenmiştir. Ancak adalet anlayışının ilkel toplumlarda intikam (öç) duygusundan kaynaklanmış olması ve daha sonra bu intikam yetkisinin devlete devredilmesiyle ortaya çıkmış olması büyük bir olasılıktır. Modern hukuk ceza alanında caydırıcılığı, engellemeyi ve ıslahı; medeni alanda ise yerine koymayı ve hakların korunmasını amaçlar. Caydırıcılığın iki boyutu bulunur;
a) Psikolojik boyut: Kişinin kendisi korkutulur ve suçun tekrarına engel olunur. Özel (bireysel) önleme olarak anılan bu görüşe göre cezanın amacı, suçlunun ıslah edilmesi ve tekrar suç işlemekten caydırılmasıdır. Dolayısıyla ceza, bireysel önlemeye, kişinin ıslahına hizmet etmelidir.
b) Sosyal boyut: Kişinin üzerinden toplum korkutulur ve toplumun ders alması sağlanır. Genel (toplumsal) önleme olarak da bilinen bu görüşte cezanın amacı, cezanın korkutucu etkisiyle toplumdaki potansiyel suçluların suç işlemesini önlemedir. Suç işlendiğinde cezanın uygulanması suretiyle, toplumda henüz suç işlememiş kişilerin de bunu görerek suç işlemekten cayması amaçtır.
Devletin olmadığı ilkel topluluklarda bireyler kendilerine başkaları tarafından verilen zararı insani bir içgüdüyle intikam alarak gidermeye kalkışmışlar ve aynı zararı karşı tarafa vermeyi denemişlerdir (misliyle karşılık). Bu durumun çeşitli sakıncaları vardır. Kafasını yararak avladığı hayvanı gasp eden başka birisinin kafasını intikam amacıyla yarmaya çalışan bir kişi başarısız olarak yine zarar görebilir çünkü karşısındaki kişi daha güçlü, daha kurnaz ve işlediği suça yönelik teknik becerilere sahip olabilir. Misliyle karşılık vermek isteyen kişi karşı tarafa daha fazla zarar verebilir (orantısız mütekabiliyet). Karşılıklı kan davaları ortaya çıkabilir. Zarar gören taraf intikamını aldıktan sonra kendisi bu kez kolaycılığa kaçarak başkalarına zarar vermeyi bir alışkanlığa çevirip bir suçluya dönüşebilir. Devlet kurumunun ortaya çıkmış ve yerleşmiş olduğu toplumlarda ise “Kısas” uygulaması intikamın yerini almıştır. Sayılan sakıncaları gidermek için devlet kişinin yerine onun intikamını almayı kendi üzerine almıştır. Ancak bu cezalandırma mutlaka devletin görevlendirdiği kişilerce yerine getirilmiştir. İnsanların kendi intikamlarını almaya çalışmalarını yasaklamış hatta bu durumu yeni bir suç olarak kabul etmiştir. Örneğin antik çağlarda malı gaspedilen bir tüccar başka bir ülkede bile olsa oradaki devlete başvurmuştur. Sanıldığının aksine Kısas aşamasından tarihin derinliklerinde pek çok toplum geçmiştir. Daha sonraları kısasın yerini hapis cezası uygulaması almıştır.

Ayrıca bunlardan başka Adaletçi yaklaşım adı verilen bir tez daha ileri sürülmektedir. Adaletçi olarak nitelenen görüşlere göre cezanın özel bir amacı olmayıp, cezanın kendisi amaçtır. Adalet, suçlunun yaptığı kötülüğün karşılığını görmesini gerektirir. Bu nedenle, yararı olsun olmasın ceza, adaletin bir gereği olarak mutlaka uygulanmalıdır.

Suçlunun hayatına yönelik cezalar: Ölüm yani idam cezası bunun örneğidir. Asılarak, kurşuna dizilerek veya elektrik kullanmak suretiyle yerine getirilir. Avrupa ülkeleri ceza hukuku sisteminde terk edilmiş bir cezadır.
Suçlunun bedenine yönelik cezalar: Kırbaçlama, sopa, değnek ile dövme, dayak gibi cezalardır.
Suçlunun özgürlüğüne yönelik cezalar: Hapis cezası bunun örneği olup, modern ceza sistemlerinde en çok tercih edilen cezadır. Ya da suçlunun bir yerde ikamet etmesini yasaklayıp başka bir yerde zorunlu olarak ikamet ettirme (sürgüne gönderme) bu kapsamdadır.
Suçlunun malvarlığına yönelik cezalar: Para cezası bu türden olup, hapis cezası gibi çoğu ceza sistemlerinde yer alır. Bazı hukuk sistemlerinde mal varlığına el konulması, müsadere de bir ceza olarak düzenlenmektedir.
Suçlunun haklarına yönelik cezalar: Belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık, meslek ve sanatın icrasından yasaklanma şeklindedir.

1- Kanunilik ilkesi: «Kanunsuz suç ve ceza olamaz». Suç ve karşılığındaki ceza kanunda yazılı olmalıdır. Açıkça suç olarak tanımlanmayan bir fiil cezalandırılamaz ve kanun tarafından açıkça tespit edilmeyen bir ceza verilemez.
2- Eşitlik ilkesi: Herkesin cezalar karşısında durumunun aynı olmasıdır. Eşit suça eşit ceza verilir.
3- Bireysellik ilkesi: İşlenen suç her zaman aynı ağırlıkta olmayacağı için cezanın bireye uygun hale getirilmesi, bireyselleştirilmesi bir zorunluluktur. Aynı suçu işlemiş iki kişiye birinin yaşı küçükse ceza azaltılır. Veya suçu tekrarlayan kişinin cezası artırılır.
4- Kişisellik ilkesi: Cezanın sadece suç işleyen kişiye verilmesi demektir. Suç işlemediği halde, suçluya yakınlığı dolayısıyla bir kimse cezalandırılamaz. Bir kimsenin cinayet işlediği silaha el konabilir. Ancak cinayet işlemiş bir kimsenin tüm malvarlığına el konulamaz.

Geçmişe yürümezlik kuralı: Ceza kuralları, yürürlüğe girmelerinden sonra işlenen fiillere uygulanırlar. Suçun işlenmesi anındaki kurala göre suç sayılmayan bir fiilden ötürü kimse cezalandırılamaz. Sonra çıkarılan bir kurala göre daha ağır cezaya çarptırılamaz.
Geçmişe yürürlük istisnası: Kişinin yararına olan durumlarda, yani mevcut olan bir suçu ortadan kaldıran ya da suçun cezasını azaltan kuralın geçmişe yürümesi kabul edilmiştir. Yani Sonradan yayınlanan kanunun hükümleri farklı ise failin lehinde ise uygulanır, aleyhine ise uygulanmaz.

Cezalar, insanlık dışı olamaz.
İHEB ve AİHS hükümleri açıktır: Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı, onur kırıcı ceza verilemez ve davranışta bulunulamaz (İHEB 5, AİHS 3).
Ceza sorumluluğu ve ceza, gerçek kişiler içindir. Bazı Avrupa ülkelerinde tüzel kişilere de ceza verilmektedir.

Ölüm cezası
Baskı
Bedensel ceza

Ceza hukuku, suç ve ceza kavramlarını inceleyen kamu hukuku bölümüdür. Kişinin kendisi de dâhil olmak üzere mülküne, sağlığına, güvenliğine ve refahına yönelik tehdit edici, zararlı veya başka bir şekilde tehlikeye atıcı olarak algılanan davranışları düzenler. Ceza hukukunun çoğu kanunla belirlenir ve bu kanunlar, yasama organı tarafından çıkarılır. Ceza hukuku, bu tür yasaları ihlal eden kişilerin cezalandırılmasını ve rehabilitasyonunu içerir.

İlk uygarlıklar, medeni hukuk ile ceza hukuku arasında ayrım yapmadılar. İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından tasarlandı. MÖ 2100 ile MÖ 2050 yılları arasında, Ur'un Neo-Sümer kralı Ur-Nammu, metni keşfedilen Ur-Nammu Kanunlarını çıkardı, ancak Lagaşlı Urukagina'nın (MÖ 2380-2360) daha eski bir kanununun da var olduğu bilinmektedir. Bir diğer önemli erken dönem kanunu da Babil hukukunun çekirdeğini oluşturan Hammurabi Kanunlarıdır. Antik Yunan'ın erken dönem ceza kanunlarından sadece Solon ve Drakon'unkiler, parçalar halinde günümüze ulaştı.

Roma hukukunda, Gaius'un Oniki Levha Üzerine Yorumları adlı eseri de hırsızlık (furtum) suçunu bir haksız fiil olarak ele alarak medeni ve cezai yönleri birbirine karıştırıyordu. Saldırı ve şiddet içeren soygun, mülke izinsiz girmeye benzetiliyordu. Bu tür yasaların ihlali, parasal tazminat veya zararların ödenmesiyle ortadan kaldırılan bir hukuk yükümlülüğü veya vinculum juris yarattı. Roma İmparatorluğu'nun ceza hukuku, Digest'in 47. ve 48. kitaplarında toplanmaktadır. Roma hukukunun 12. yüzyılda yeniden canlanmasından sonra, altıncı yüzyıl Roma sınıflandırmaları ve içtihatları, o zamandan günümüze kadar Avrupa hukukunda ceza hukuku ve medeni hukuk arasındaki ayrımın temellerini oluşturdu.
Suçlar ve medeni konular arasındaki modern ayrımın ilk işaretleri, Normanların İngiltere'yi işgali sırasında ortaya çıktı. Avrupa'ya özgü ceza kavramı, en azından İspanyol Geç Skolastiğinde, yalnızca suçlu bir zihin için verilen Tanrı'nın cezası (poena aeterna) teolojik kavramının önce kilise hukukuna ve nihayetinde seküler ceza hukukuna aktarılmasıyla ortaya çıktı.

Ceza hukuku, kurallarına uyulmaması durumunda ortaya çıkan benzersiz derecede ciddi, potansiyel sonuçlar veya yaptırımlarla ayırt edilmektedir. Bazı ülkelerde en ciddi suçlar için ölüm cezası uygulanabilir. Kırbaçlama veya sopa atma gibi fiziksel veya bedensel cezalar uygulanabilir, ancak bu cezalar dünyanın pek çok yerinde yasaktır. Bireyler, yargı yetkisine bağlı olarak çeşitli koşullarda hapishanede veya cezaevinde tutulabilir. Hapsedilme süresi bir günden ömür boyu hapse kadar değişebilir. Ev hapsi de dâhil olmak üzere hükûmetin gözetimi uygulanabilir ve hükümlülerin şartlı tahliye veya denetimli serbestlik rejiminin bir parçası olarak belirli kurallara uymaları gerekebilir. Para cezaları da uygulanabilir, bir suçtan hüküm giymiş bir kişinin parasına veya malına el konulabilir.
Ceza hukukunun cezalar yoluyla uygulanması için beş amaç yaygın olarak kabul görmektedir: intikam, caydırıcılık, aciz bırakma, rehabilitasyon ve eski hale getirme. Yargı mercileri her birine verilecek değer konusunda farklılık göstermektedir.

Uluslararası kamu hukuku, tüm toplumları ve bölgeleri etkileyecek kadar ağır ve korkunç olan suç teşkil eden davranışlarla kapsamlı ve giderek artan bir şekilde ilgilenmektedir. Modern uluslararası ceza hukukunun biçimlendirici kaynağı, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Nazizm liderlerinin Avrupa'daki soykırım ve zulümlerdeki rolleri nedeniyle yargılandıkları Nürnberg duruşmalarıdır. Bu yargılamalar, bir hükûmet adına hareket eden bireylerin egemen dokunulmazlık avantajı olmaksızın uluslararası hukuk ihlalleri nedeniyle yargılanabildiği bireyler için cezai suçun başlangıcını oluşturdu. 1998 yılında Roma Statüsü ile bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.

Uluslararası ceza hukuku
Ceza usül hukuku
Ceza soruşturması
Ceza muhakemesi
Ceza adaleti
İnfaz hukuku
Adli bilimler
Kriminoloji

Ceza muhakemesi veya ceza yargılaması, ceza hukukunda iddia, savunma ve yargılama sürecidir. Amaç ise maddi gerçeğe ulaşılmasıdır.
Ceza muhakemesi süreci, kişinin veya kişilerin yaptıkları eylemin/eylemlerin suç olduğuna dair görülen suç şüphesi ile başlar ve bu şüphe sonuçlanıncaya kadar devam eder. Suç isnadı sonucunda mahkûmiyet veya beraat kararı verilmesi ile son bulur. Ancak hükmün açıklanmasının ardından yapılan ceza muhakemesine ilişkin itirazlarda, aynı şekilde ceza muhakemesi içerisinde yer almaya devam eder. Tüm bu genel sürece kolluk kuvvetleri, savcı, avukat (müdafi), şüpheli (davalı), mağdur (müşteki, davacı), tanık, bilirkişi, hakim dahildir.
Ceza muhakemesi hukuku, ceza davası yargılamasını düzenleyen hukuk dalı olup, ceza usûlü hukuku olarak da adlandırılır. Ceza muhakemesinin ilke ve esaslarını ortaya koyan ceza usul hukukunun amacı, insan hakları ihlallerine yol açmadan maddi gerçeği araştırmak, ceza hukukunun ihlal edildiği iddiasının doğruluğunu tespit etmektir. Bununla birlikte ceza usul hukuku; suç işlenip işlenmediği, işlenmişse failinin veya faillerinin kim olduğu, ceza sorumluluklarının bulunup bulunmadığı, sorumlu iseler bunun türü ve miktarının belirlenmesi ve infaz edilebilir bir yaptırımın ortaya konulmasıyla ilgilenir.
Bir diğer anlatımla, ceza muhakemesi, ceza hukukunun ihlal edildiği iddiasının doğruluğunun araştırılması faaliyeti olup, ceza usül hukukunun amacı, insan hakları ihlallerine yol açmadan, maddi gerçeği ortaya çıkarılmasının sağlanmasıdır.

Günümüzde demokratik bir sisteme sahip ve hukukun üstünlüğüne dair yasaları bulunan pek çok ülkede, savcılık makamı altında savcılar, ceza muhakemesine asıl teşkil edecek iddialarda bulunur yani ispat yükümlülüğünü (kanıtlama zorunluluğu) ortaya koyar.  Savcılık şüphelinin makul şüphenin ötesinde leh ve aleyhinde olan deliller vasıtasıyla, yargılamanın başlatılmasını sağlar. Çünkü şüphe sanığın lehine olarak değerlendirilir. Şüpheli veya avukatı da böylece hakkındaki iddiaların doğruluğunu veya doğru olmadığını kanıtlamakla yükümlü olur. Ceza muhakemesi esnasında var olan tüm şüpheler ortadan kaldırılmaya çalışılır.
Şüphenin sanığın lehine olarak değerlendirilmesine temel neden ise masumiyet karinesidir. Karine Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkede, üye ülkelerin katılmakla kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6 ve 48'inci maddesinde ve diğer dünya ülkelerinde insan haklarına ilişkin belgelerde yer almaktadır. Ancak bu uygulama bazı ülkelerde farklı uygulanır.
Benzer şekilde, tüm bu ceza yargılaması esnasında sanığa kendisini savunması için sağlanan avukatın (Bazı ülkelerde bu tür avukatlar "Mahkeme tarafından atanan avukat" olarak adlandırılır.) masrafları da kamu gideri olarak karşılanır.

Ceza Usül Hukukunda kaynaklar ; anayasa, kanunlar ve özellikle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Uluslararası sözleşmelerdir. Aynı zamanda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun yanında Türk Ceza Kanunu ile aynı anda yürürlüğe giren 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu da Ceza Usulü Hukuku'nun kaynakları arasında sayılmaktadır.

Maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında bir diğer ifadeyle ceza muhakemesinde uyuşmazlık konusu olayın ne şekilde gerçekleştiğinin deliller vasıtasıyla ortaya konması önem arz eder. Bununla birlikte Ceza Usül Hukuku'nda bazı kavramlar öne çıkmaktadır.
Sanık; Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişidir.
Şüpheli; Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişidir.
Müdafi; Şüpheli veya sağın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukattır.
Soruşturma;şikayet, ihbar veya başka bir şekilde bir suçun işlendiği izlenimini veren bir durumu öğrenen cumhuriyet savcısının yaptığı araştırma işlemlerinin tamamı olarak ifade edilir.
Kovuşturma; soruşturma neticesinde şüpheli hakkında iddianame düzenlenerek ceza davası açılması ile başlayan yargılama sürecidir. Kovuşturma aşaması devam ettiği sürece, sanıklık statüsü devam eder.

Ceza hükmü

Theodosius kanunları (Latince: Codex Theodosianus), II. Theodosius'un praefectus praetorio Antiochus Chuzon'un teşvikiyle 435 ve 438 yılları arasında hazırlattığı kanunlardı. Büyük Konstantin'den beri çıkartılmış olan imparatorluk kararnameleri tek bir derleme halinde toplanmış ve tasnif edilmişti.

26 Mart 429'da İmparator II Theodosius, Konstantinopolis Senatosu'na İmparator I. Konstantin'den II. Theodosius ve III. Valentinianus'a kadar yazılmış kanunları sistemleştirme isteğini açıkladı. Bu kodda 312'den 438'e kadar yazılmış kanunlar bulunmaktadır. Sonradan Codex Theodosianus denecek olan bu çalışmaya 2 gruba ayrılmış olan 22 akademisyen katılmış ve 429'da başlayarak 9 yıl boyunca çalışmışlardır. Bu çalışmanın şefi, bir avukat ve Antakya konsolosu olan Antiochus Chuzon idi.
Bu çalışmanın sonucu 313 ve 437 yılları arasında yazılmış 2500 yasayı kapsayan 16 kitaptır. Aynı zamanda eskimiş hükümler ve gereksiz ifadeler bu çalışmadan çıkarılmış, bazı eklemeler ve değişiklikler yapılmıştır. John F. Matthews bu çalışmanın önemini "Theodosian Yasası, Roma hükümetinin kamu otoritesi tarafından yasaları toplamaya ve yayınlamaya çalıştığı 12 Levha Kanunları'ndan bu yana ilk olaydı." diyerek açıklamıştır. Bu yasa Roma İmparatorluğunun 4 ve 5. yüzyıldaki politik, sosyoekonomik, kültürel ve dini konularını kapsamaktadır.
291-294 yılları arasında yazılmış olan Codex Gregorianus ve 295 yılında yazılan Codex Hermogenianus imparatorluk yasaları koleksiyonu yayınlanmıştı. Ek olarak Sirmond Yasaları da imparatorluk kanunlarının küçük çaplı bir toplamasıdır. Fakat, Theodosius o dönemdeki yasalara açıklık getirecek kapsamlı bir kod yaratmak istiyordu. Peter Stein'a göre, "Theodosius, Doğu imparatorluğundaki düşük yasal beceri durumundan rahatsız olmuştu." Görünüşe göre Konstantinopolis'te bir hukuk okulu açtı. 429 yılında, I. Konstantin döneminden beri tüm imparatorluk yasalarını toparlamak için bir komisyon atadı.
Veri toplama sürecinde, editörler sıklıkla aynı yasanın birçok kopyasını buldular. Buna ek olarak, editörlerin kullandığı kaynaklar zaman geçtikçe değişmişti. Clifford Ando, editörlerin 4. yüzyılın sonlarında batı kaynaklarına ve daha sonra orta, doğu arşivlerine güvendiğini yazmıştır.
Çalışma 435 yılında tamamlandığında yayımlanmamış, bunun yerine 438 yılına kadar geliştirilmiş ve genişletilmiş, Roma ve Konstantinopolis'teki senatolara gönderilmiştir. Bouodewijn Sirks kodun; Konstantinopolis, Roma veya Ravenna'da bulunan ve birkaç özel koleksiyondaki materyallerle desteklenen imparatorluk kopya kitaplarından derlendiğini ve gecikmelerin, metni doğrulamak ve çalışmanın yasal tutarlılığını geliştirmek gibi sorunlardan kaynaklandığını söylemiştir.

Kod Latince yazılmış ve Roma İmparatorluğu'nun Konstantinopolis ve Roma olmak üzere 2 başkentini açıkça belirtmiştir. Ayrıca Hristiyanlık dini içerisinde Aryanizm-Ortadoksluk çatışmaları devam ettiği için "kafirlere" yöneltilmiş 65 kararname yayımlanmıştır. Başlangıçta Theodosius, Codex Gregorianus ve Codex Hermogenianus'a ek olarak kullanılmak üzere Konstantin ile başlayan genel yasaları yapmaya çalışmıştı. Daha sonra Justinianus'un kodundaki gibi, yasal kodları eski Roma hukukçularının görüş ve yazılarıyla tamamlamayı amaçladı. Fakat çalışma beklenildiğinden iyi çıkınca, 435 yılında Konstantin'in yasalarına odaklanılmasına karar verildi. Bu karar, Theodosianus kodu ile Justinianus'un Corpus Juris Civilis'ten en büyük farkı ortaya çıkardı.
Theodosius Yasası, adli incelemelerin olmaması nedeniyle kişisel  yönden yoksun gibi görünse de, daha fazla inceleme yapıldığında yasal kod, Theodosius'un kodlamanın arkasındaki nedenleri hakkında fikir vermektedir. Lenski, Matthews'ın "İmparatorluk yasalarının yalnızca kural koyucu yasal formülleri değil, aynı zamanda bir imparatorun ahlaki ve ideolojik ilkelerinin tanımlayıcı açıklamalarını temsil ettiğini" belirttiğini aktarır.

Karışıklığı önlemek ve basitleştirilmiş tek bir kod ortaya çıkarmak gibi amaçların dışında II.Theodosius, Galerius döneminde suç olmaktan çıkarılmasından ve I. Konstantin'in bu dini yüceltmesinden sonra Hristiyanlığı resmi din haline getirmek istiyordu. Tanrı'nın Şehri'nde, Aziz Augustine I. Theodosius'u övmüş, "Katolik Kilisesi lehine çıkardığı yasalarla dindarlığı ifade edilen bir Hristiyan hükümdar olarak inancını ve kuruluşuna olan bağlılığını" paylaştığını yazmıştır.
Codex Theodosianus, Çile Haftası'nda tüm yasaların devre dışı kalmasını ve tüm mahkemelerin 15 gün boyunca kapalı olmasını emreder. Codex ayrıca  Roma Cumhuriyeti döneminde eşcinselliğin hoş görüldüğü ve belki de alay konusu olduğu, ancak yasa dışı olmadığı politikadan ayrılmayı temsil eden eşcinselliği cezalandıran yasalar çıkardı.
Kiliselerin vergiden muaf tutulması Codex'te yer almış, Konstantin ve II. Constantius'u referans olarak göstermişlerdir. Bu yasalar tüm Ruhban sınıfı, aile üyeleri ve kilisenin sahip olduğu topraklar tüm zorunlu servisten ve vergiden muaf tutulmuş; ruhbanların sahip olduğu toprakların vergisi hala verilmeye devam edilmiştir.

Corpus Iuris Civilis ya da modern alfabeyle Corpus Juris Civilis, 529-534 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından hazırlatılan, Roma Hukuku konusunda en geniş ve derinlemesine bilgi veren, sonradan bu ismiyle anılan hukuk külliyatıdır.

İmparator I. Justinianus'un tahta çıktığı tarih olan 527 yılından, ölüm tarihi olan 565 yılına kadar geçen süre, Justinianus Dönemi olarak bilinir.
İmparator Justinianus tahta çıktığında Roma Devleti her bakımdan zayıflamış ve güç kaybetmişti. Topraklarının çoğunu kaybetmiş, askerî alanda başarısızlıklara uğramış, ekonomik ve kültürel alanda gerilemiş bir devlet vardı. Justinianus, devleti içine düştüğü bu zor durumdan kurtarabilmek için uzun bir mücadeleye girişti. Zaferlerle sonuçlanan savaşlarla kaybedilen toprakların bir kısmını yeniden kazandı. Siyâsî birliği tesis etti. Bayındırlık işlerine ağırlık vererek yollar, köprüler ve kiliseler yaptırdı. Bunlardan İstanbul'daki Ayasofya ve su kemeri, günümüze kadar gelen en önemli eserlerindendir.
Maddî anlamda önemli başarılar kazanan Justinianus, bu başarıların manevî alanda yapılacak işlerle desteklenmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla din ve hukuk birliğini sağlamaya çalıştı. O zamana kadar Hristiyanlık toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsenmişti. Ancak çeşitli mezhepler arasında görüş ayrılıkları kendini göstermeye başlamıştı. Justinianus, bu mezheplerden çoğunu kaldırarak Ortodoksluğu devletin ortak dîni olarak halka benimsetmeye, kiliseyi de kendi güdümüne sokmaya çalıştı.
Dînî ve siyâsî birliği önemli ölçüde gerçekleştiren Justinianus, hukuk alanında da reform yapmak, eski Roma Hukuku'nu yeniden canlandırarak hukuk birliğini de sağlamak istiyordu. Bu amaçla Corpus Iuris Civilis adı verilen meşhur eseri hazırlattı.
Justinianus'un yaptığı işlerin pek çoğu onun ölümüyle birlikte sona erdiği halde Corpus Iuris Civilis, günümüze kadar intikal etmiş önemli bir eserdir. Aslında İmparator Justinianus, ününü bu esere borçludur. Zîrâ Klâsik Dönem Roma Hukuku hakkındaki bilgilerimiz önemli ölçüde Corpus Iuris Civilis'e dayanmaktadır. Roma Hukuku'nun Avrupa'yı etkilemesi bu eser sayesinde olmuştur.

Justinianus, kendisinden doksan yıl önce (438) kanunlaştırma faaliyetlerini yapan II. Theodosius'un çalışmalarını (Codex Theodosianus) yeniden değerlendirilmesi için 528 yılının Şubat ayında, aralarında Tribonianus'un da bulunduğu on hukukçudan oluşan bir komisyon kurdurdu. Bu komisyon artık kullanılmayan kuralların tamamını yürürlükten kaldırarak bazı kurallar arasındaki çelişkileri gidermek için birleştirme ve değiştirme faaliyetleri yapmakla görevlendirilmişti. Bu çalışmalar tamamlanınca Codex, 529 yılının Nisan ayında İmparator Justinianus tarafından yürürlüğe sokuldu. Tribonianus Justinianus'un yasalaştırma faaliyetlerindeki yardımcısıydı. Birinci Codex 'i yazan komisyonda üye, Digesta, Institutiones ve ikinci Codex 'i hazırlayan komisyonda başkan olarak çalışmıştı. Interpolatio 'lar ona atfedildiğinden emblamata Triboniani olarak ifade edildi. 545 yılından ölene kadar bugün adalet bakanlığına benzer görev yapmış. Böylece, Tribonianus'un yardımı ile leges denilen imparator emirnameleri (constitutiones) ve iura denilen klasik hukukçuların eserleri o zamanın gereksinimlerini karşılayacak şekilde iki büyük derleme olarak hazırlandı. İmparator, emirnamelerini içeren Codex ve klasik hukukçuların eserlerini içeren Digesta 'dan sonra daha basit ve ders kitabı niteliğinde olan Institutiones'u yayınlandı. Justinianus'un imparator olduğu dönem içinde çıkardığı yeni emirnamelerin de Novellae ismi altında toplanması ile oluşturulan dört bölümlük eser, Orta Çağda Corpus Iuris Civilis adı ile biraya getirilerek Roma Hukuku'nun temel bilgi kaynağını oluşturuldu. Justinianus'un bu eseri ilk zamanlarda bölüm bölüm birbirinden ayrı kitaplar halinde kopyalanmaktaydı. Matbaanın icâdının yapıldığı 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bugünkü biçimiyle bir arada basılmaya başlandı. 16. yüzyıldan bu yana elde bulunan çeşitli el yazması metinler karşılaştırılarak ve dilbilimi kuralları göz önünde bulundurularak bazı çalışmalar yapıldı. Eserin bütününü bir araya toplayarak ilk kez bastıran, 1583 yılında Fransız humanisti Dionysius Gothofredus (Denis Godefroy) olmuştur. Cenevre'de yapılmış olan bu ilk baskı, uzun zaman model olarak kaldı. Bu külliyat veya müdevvenâta Corpus Iuris ismi, Justinianus'tan döneminde değil, daha sonra verilmişse de, yazılı olarak bu ismi ilk defa kullanan Godefroy oldu. Sonuna civilis eklenmesi, söz konusu eseri yine Corpus Iuris ismiyle anılan Hristiyan hukukundan (Corpus Iuris Canonici) ayırmak için yapılmıştır.
Corpus Iuris Civilis 'in dört bölümden oluştuğu söylense de daha önce değinildiği gibi Justinianus, bu derlemeyi üç bölüm (Institutiones, Digesta (Pandectae) ve Codex) olarak tasarlamış ve dördüncü bölüm (Novellae), derlemeye Orta Çağ'da eklenmişti.

Hukuk kuralları anlamına gelen Institutiones, uygulanan hukukun ana hatlarını belli bir düzen içinde saptamak, bir başka deyişle, uygulanan hukuk hakkında bilgi vermek amacıyla hazırlanmıştır. Bu nedenle Institutiones, hukuk bilimine başlangıç konusunda bir ders kitabı niteliğindeydi. Başta Gaius'un Institutiones'i olmak üzere bazı klasik hukukçuların aynı nitelikteki eserlerini örnek almak suretiyle hazırlanmış, fakat hangi bölümlerin nereden alındığını tespit etme imkânı bulunamamıştır. Eser, 533 yılında yayınlanarak yürürlüğe konuldu. Hukuk öğrenimine başlangıç tarzında bir ders kitabına benzemekle beraber imparatorun iradesini yansıttığı için kanun gücündeydi.

Digesta veya Pandectae, müdevvenât, tam bir derleme anlamı taşır. Klasik Dönem hukukçularının eserlerinden alınmış ve belli bir sistem içinde toplanmış parçaların özetlerinden (fragmenta) oluşmuştur. Bu amaçla eserleri taranan hukukçular, Klasik Hukuk Dönemi'nin en değerli, en seçme hukukçulardır. Böylece Justinianus, Digesta 'da yer vererek, İsa'dan sonra ilk üç yüzyılda yaşamış olan Salvius Iulianus, Celsus, Marcellus, Papinianus, Paulus gibi Roma Hukuku'nun en önemli eserlerini günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Bu nedenle, Digesta, Corpus Iuris Civilis 'in hukuk bilimi ve hukuk tarihi açısından en önemli bölümüdür.
Digesta toplam 50 kitaba ayrılmıştır. Her kitap fasıllara, fasıllar parçalara, uzun parçalar ise paragraflara ayrılmıştır. 530 yılında Tribonianus'un başkanlığında on bir avukat, ikisi İstanbul'dan, diğer ikisi Beyrut'dan dört profesör ve bir memurdan oluşan on altı kişilik derleyiciler (compilator 'lar) kurulu tarafından hazırlanmaya başlanan eser, 533 yılında tamamlanarak yürürlüğe girmiştir.Digesta'da imparator, iradesini yansıttığı için kanun gücündeydi.

İmparator emirnameleri anlamında kullanılan Codex, Corpus Iuris Civilisin üçüncü bölümü varsayılır. İmparator Hadrianus'tan Justinianus'a kadar yaşamış olan tüm imparator emirnameleri bu kitapta toplanmıştır.Codex, on iki kitaptan oluşmaktadır. Kitaplar fasıllara ayrılmıştır. Her fasılda yer alan emirnameler ise, tarih sırasına göre eskiden yeniye doğru, o emirnameyi çıkaran imparatorun adı ve emirnamelerin yayınlandığı tarihle birlikte dizilmiştir.

Novellae'da yine Justinianus Dönemi'nde onun tarafından çıkarılan emirnameler bulunmaktadır. Corpus Iuris Civilisin 534 tarihinde tamamlanmasının ardından 565 yılına kadar iktidarda kalan Justinianus, pek çok yeni emirname yayınlamıştı. Fakat bu emirnameler onun sağlığında Corpus Iuris Civilis'e alınmamıştı. Daha sonra bunlar bir araya getirilerek Novellae leges (yeni kanunlar) adı altında toplandı.

The Roman Law Library, incl. Corpus Iuris Civilis (Latin & Translations)31 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Corpus Iuris Civilis Lionnes, Hugues de la Porte, 1558-1560.

Dava, bir hakkın, devlet kanalıyla devletin organları olan mahkemeler vasıtasıyla kullanılması anlamına gelmektedir. Dava; asli (başlıbaşına bir iddia olup, başka bir davayla ilgisi bulunmayan) ve feri (asıl davanın teferruatından olarak, diğer bir şey hakkında hüküm verilmesinin istenilmesi) olur. İhtilaflı ve ihtilafsız veya ceza davası, hukuk davası, idari dava, amme (kamu) davası, şahsi dava olarak da tarif edilir. Tek başına dava sözcüğü, sıklıkla hukuk davalarını işaret eder.
Hukuk davaları: edim davaları, tespit davaları, yenilik doğuran olmak üzere üçe ayrılır: Hak sahibinin, bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını, yani bir ediminin yerine getirilmesini istediği davalara edim davaları denir. Mahkemelerdeki davaların çoğu bu çeşittir. Alacak davaları, tazminat davaları gibi. Bir hukuki bağın var olup olmadığının tespit edildiği davalara tespit davaları denir. Delil tespiti, evlilik dışı çocukların neseplerinin tespiti gibi.
Mahkeme gününe kadar var olmayan veyahut hakimin kararı olmadan var olmayacak olan hukuki sonuçları meydana getiren davalara yenilik doğuran davalar denir. Boşanma davaları gibi.
Dava edene davacı, dava edilene de davalı denir. Dava konusu olan hususa dava olan şey (eski dilde müddeabih) denir.

Davada taraf olmak ve taraf sıfatını taşıyor olmak aynı durumu ifade etmemektedir. Davada kimlerin taraf olabileceği, usul hukukunun konusudur. Davada taraf olan kimselerin, taraf sıfatını gerçekten taşıyıp taşımadıkları ise maddi hukukun konusudur. Davada taraf kavramını açıklamak için üç farklı kuram ileri sürülmüştür:

Maddi taraf kuramı
Şekli taraf kuramı
İşlevsel taraf kuramı

Bu kurama göre, maddi hukuk ilişkisinin süjeleri kimse davanın tarafları da onlar olmalıdır. Maddi hukuk bakımından hak sahibine davacı, yükümlü olana ise davalı denmektedir. Bu kuram, taraf kavramı ile taraf sıfatını özdeşleştirmesi yönünden eleştirilmiştir. Davanın tarafını belirleyebilmek için davanın esasına girmek gerekmektedir. Bu kuram, davayı takip yetkisi kurumunu da açıklayamamaktadır.

Maddi taraf kuramının yetersizlikleri üzerine ortaya atılmış bir kuramdır. Buna göre, davanın tarafları dava dilekçesine göre belirlenir. Dava dilekçesine göre, mahkemeden hukuksal korunma talep eden davacıdır, kendisine karşı hukuksal korunma talep edilen kişi ise davalıdır. Bu kuram doktrinde genel kabul görmüştür. Bunun sebebi, tüm davalarda tarafın belirlenmesi açısından genelgeçer bir kriter öngörmesidir. Ayrıca taraf kavramı ile taraf sıfatı kavramını birbirinden ayırmaktadır. Menfi tespit davalarında tarafın açıklanmasına olanak vermekte ve davayı takip yetkisi kurumunu da açıklayabilmektedir. Günümüzde, doktrinde üzerinde uzlaşılan kuram bu kuramdır.

Bir davanın taraflarının, dava dilekçesinde davacı ve davalı olarak gösterilen kimseler olduğu temelde doğru olsa da yeterli bir izah değildir. Şekli taraf kuramı, tüm davalar bakımından taraf kavramını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. İşlevsel taraf kuramı davaları ikiye ayırmakta ve taraf kavramını bu ayrımdan yola çıkarak belirlemektedir. Ayrım malvarlığı haklarına ilişkin davalar ve şahıs varlığına ilişkin davalar olarak yapılmaktadır. Bu kuram, şahıs varlığına ilişkin davalarda tarafın belirlenmesi konusunda bir çözüm üretememiştir. Bu yüzden, doktrinde benimsenmemiştir.

Taraf ehliyeti, bir davada davalı ya da davacı olarak yer alabilme ehliyetidir. Medeni hukuktaki hak ehliyetinin, usul hukukundaki karşılığıdır. Hak ehliyeti, medeni haklardan yararlanma ehliyetidir. Medeni hakları kullanma ehliyetine ise fiil ehliyeti denir. Hak ehliyeti, hak sahibi olabilme, borç altına girebilme yeterliliğine sahip olmaktır. Hak ehliyetine sahip olmak için hukuk süjesi olma, kişi olma yeterlidir. Hak ehliyeti pasiftir. Davada taraf ehliyeti, hak ehliyeti gibi ikiye ayrılarak incelenir:

Gerçek kişiler bakımından
Tüzel kişiler bakımından

Hak ehliyeti hangi anda kazanılır, hangi anda sona ererse, davada taraf ehliyeti de bu anda başlar ve o anda sona erer. Davada davacı ya da davalı olarak yer alabilme ve davada usul işlemlerini yapabilme farklı şeylerdir. Gerçek kişiler, tam ve sağ doğum ile birlikte hak ehliyetine, dolayısıyla davada taraf ehliyetine sahip olur. Miras hukukunda ise cenin, ileride sağ doğmak koşulu ile ana rahmine düştüğü andan itibaren hak sahibi olur. Hak ehliyeti ölümle sona erer. Hak ehliyetini sona erdiren diğer bir hal gaiplik kararı verilmesidir ve ölümle eşdeğer sonuç doğurur.
Davada taraf ehliyeti dava şartlarındandır. Dava şartlarını hakim her aşamada re'sen gözetmek zorundadır. Taraf da davanın her aşamasında dava şartlarını ileri sürebilir.
Dava tarihinden önce ölmüş bir kimseye karşı dava açılamaz, çünkü kural olarak ölen kimsenin davada taraf ehliyeti yoktur. Dava tarihinden önce ölmüş kimseye karşı dava açılmışsa, davanın dava şartı yokluğundan usulden reddi gerekir. Kural olarak, mirasçılara tebligat yapılmak suretiyle davaya devam edilemez. Bu kuralın istisnası kanunun buna açıkça izin vermesidir. Ölmüş kişi adına dava açılmışsa, hakim, bu davayı reddetmeden, ölmüş kimsenin mirasçılarına uygun süre tanır. Bu uygun süre içerisinde, mirasçılar bu davayı kabul etmezse, hakim dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verir.
Dava devam ederken taraflardan birisi ölürse, mirasçılar mirası kabul veya reddetmemişse, bu hususta kanunla belirlenen süreler (üç ay) geçinceye kadar dava ertelenir. Bununla beraber hakim, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, talep üzerine davayı takip için kayyım atanmasına karar verebilir. Dava devam ederken taraflardan birisinin ölmesi durumunda ikili bir ayrım yapılarak sorun çözülür. Eğer dava şahıs varlığı haklarına ilişkinse, ölümle birlikte kişilik hakları sona erer. Bu haklar mirasçılara devredilemeyeceğinden dava konusuz kalır. Hakim, esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verir. Eğer dava malvarlığı haklarına ilişkinse, mirasın kesin intikaline kadar dava ertelenir. Külli halefiyet prensibine göre, ölümle birlikte bir kimseye ait bütün hak ve borçlar mirasçılara intikal eder. Mirasçılar üç ay içerisinde mirası reddedebilir. Mirasın üç ay sonundaki kesin intikaline kadar dava ertelenir. Gecikmesinde sakınca varsa, mirasçılardan birisinin talebi üzerine kayyım atanır.

Tüzel kişiler, tüzel kişilik kazandıkları anda hak ehliyetine, dolayısıyla davada taraf ehliyetine sahip olurlar. Yani bir davada davalı ya da davacı olarak yer alabilirler. Dava ya tüzel kişi tarafından ya da tüzel kişiye karşı açılabilir. Tüzel kişiler ikiye ayrılır; özel hukuk tüzel kişileri ve kamu hukuku tüzel kişileri.

Özel hukuktan kaynaklanan, kamu otoritesini temsil etmeyen tüzel kişilerdir. Örneğin, dernek, vakıf, sendika, ticaret şirketleri, vs. Ticaret şirketlerinin hak ve fiil ehliyeti, faaliyet alanıyla sınırlıdır. İşletme konuları dışında hak kazanamaz ve borç yüklenemezler.
Tüzel kişiliği bulunmayan toplulukların davada taraf ehliyeti yoktur, davada davalı ya da davacı olarak gösterilemezler. Miras şirketinin tüzel kişiliği yoktur. Miras şirketinde geçerli mülkiyet elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde, bir eşya üzerindeki mülkiyet hakkı, paylara bölünmüş olmaksızın birden fazla kişiye aittir. Bu eşya üzerinde ancak oybirliği ile tasarruf edilebilir. Mirasçılar, miras şirketinin tüm borçlarından tüm malvarlıklarıyla, müteselsilen, birinci dereceden sorumludurlar. Miras şirketine dava açılacaksa, mirasçıların tamamı davalı olarak gösterilmelidir. Elbirliği mülkiyetinde ortaya çıkan durum, mecburi dava arkadaşlığıdır. Miras şirketinin borçlarından dolayı mirasçılara karşı dava açılmasında, borcun türüne göre ikili bir ayrım yapılır. Miras şirketinin borcu para borcuysa, müteselsil sorumluluk söz konusudur. Alacaklı davayı mirasçılardan birine, birkaçına ya da tamamına karşı açabilir. Bu dava mirasçılardan birkaçına ya da tamamına karşı açılmışsa, aralarında ihtiyari dava arkadaşlığı söz konusudur. Üçüncü kişinin alacağı, paradan başka bir şeyse, mirasçılarında arasında mecburi dava arkadaşlığı söz konusu olmaktadır. Aynı durum, adi şirkette de söz konusudur. Sözleşmeyle paylı mülkiyet kararlaştırılmamışsa, adi şirkette de elbirliği ile mülkiyet geçerlidir. Zira, adi şirketin de tüzel kişiliği yoktur. Dava, adi şirket ortaklarının tamamına karşı ya da tamamı tarafından açılır. Aralarında mecburi dava arkadaşlığı söz konusudur.

Kamu tüzel kişileri, kamu hukukundan türeyen ve kamu otoritesini kullanmak için kurulan tüzel kişilerdir. Kanunla veya kanunun verdiği yetkiyle kurulur. Kamu tüzel kişileri bir davada davacı ya da davalı olarak yer alabilir, kamu tüzel kişileri dava açabilir ve kendisine karşı dava açılabilir. Kamu tüzel kişilerinin başında devlet gelir. İdare, yargıda daima davalı konumundadır. Bakanlıkların ayrı tüzel kişiliği yoktur. Ancak, devlet tüzel kişiliğinin bir parçası oldukları için bakanlıklar, bir davada davalı ya da davacı olarak yer alırlar. İl özel idarelerinin, köy ve belediyelerin davada taraf ehliyetleri vardır. Bakanlıklara bağlı genel müdürlüklerin ayrı bir tüzel kişiliği varsa davada taraf olarak bulunabilirler. Ayrı tüzel kişiliği yoksa, davanın ilgili bakanlığa karşı ya da ilgili bakanlık tarafından açılması gerekir.

Davanın ihbarı
Taraf (hukuk)

Delil (kanıt ve delil kuralları olarak da bilinir!) hukuki işlemlerde bir şeyi teyit etmeye yönelik kullanılan ipuçlarıdır. Bu ipuçları, karara varılırken hangi ispatların dikkate alınması veya hangilerinin dikkate alınmaması gerektiğini belirler. Deliller belgesel delil, maddi delil, dijital delil, aklayıcı delil, suçlayıcı delil, uydurma delil türlerinde olabilir.
Bir davanın, en basit olarak, mahkeme önüne gelen bir olayın (cinayet, kiranın ödenmemesi, satılan malın bozuk çıkması, bir trafik kazası gibi akla gelebilecek hemen her şey), kanunda o olayla ilgili olarak gösterilen duruma (adam öldürme suçu, kiracının temerrüdü, satım akdinde ayıpla ilgili hükümler, haksız fiil ve tazminat hükümleri) uyup uymadığını belirlemeye yarayan araçların genel adıdır. Delillerle yapılan somut olayının soyut kanun hükmüne uydurma faaliyetine ise ispat denir. Mahkemeler iki hususu tespit etme yükümlülüğüne sahiptirler. Bu iki husus şunlardır.

Mahkeme iki hususu tespit ederken önce dava konusu olayın meydana gelip gelmediği, ne zaman meydana geldiği, ne şekilde meydana geldiği, kimlerin ne sıfatla bu olayda rol aldıkları (kısacası maddi vakıalar) belirlenir. İşte bunların ispatı delil ile olur.

Hukuki sebepler ise zaten kanun, tüzük ve diğer mevzuat, mahkeme kararları, örf ve adet kuralları, evrensel hukuk kuralları gibi kaynaklardan doğan ve mahkemenin kendi takdirine göre uygulayacağı ilkelerdir. Bunlar için ispat, dolayısıyla delil söz konusu olamaz. Bunlara örnek olarak birkaçı aşağıda verilmiştir:

Farazi bir kanun hükmü: Bir trafik kazası sonucu başkasının can sağlığı veya malı zarara uğrarsa, zarar veren motorlu araç sürücüsü sorumlu tutulur (bu bir hukuki sebeptir. Hakim mesleği gereği bu hükmü bilmektedir).
A arabasıyla B'ye çarpmıştır (Bu maddi vakıaya bir örnektir. Hakimin bunu bilmesi beklenemez. İspatı gerekir. Delil: Örn. Trafik polisinin tuttuğu kaza tespit tutanağı veya A'nın "B' ye çarptığım doğrudur" şeklinde ikrarı).
B yaralanmıştır (Bu maddi vakıaya bir örnektir. Hakimin bunu bilmesi beklenemez. İspatı gerekir. Delil: Örn. Hastane raporu.)
Eğer deliller 2. ve 3. maddeleri doğruluyorsa, hakim bu olayın 1. maddedeki kanun hükmüne uyup uymadığını denetlemektedir.

Kanıt yükümlülüğü
İspat hakkı
Ceza soruşturması
Ceza muhakemesi
Ceza adaleti
Ceza hukuku
İnfaz hukuku
Adli bilimler
Kriminoloji

Deniz hukuku, deniz ve okyanus sularının kullanımı konusunda ortaya çıkan sorunlar ile hukuksal açıdan ilgilenen Uluslararası hukukun bir alt dalıdır. Deniz hukuku, denizcilik hukukunun aksine bir kamu hukukudur.
Devletlerinin karasuyu, kıta sahanlığı ve münhasır egemenlik hakkına sahip olduğu su alanlarının tanımlanmasında ve belirlenmesindeki kuralları belirten ve devletlerin bu kurallar dahilinde uluslararası statü kazanmış denizlerden yararlanmalarını belirli bir çerçeveye oturtan disiplindir. Özellikle uluslararası deniz hukukunun uygulanması diğer uluslararası belgelerde olduğu gibi taraf devletleri kapsar.
Ayrıca deniz ve okyanusların devletler arasında paylaşımı, buralardaki tüm faaliyetler ve işlenen suçlar da deniz hukukunun kapsamında ele alınır.
Deniz hukuku; Deniz Kamu Hukuku ile Deniz Özel Hukuku olmak üzere ikiye ayrılarak incelenebilir. Deniz özel hukuku ise kendi içerisinde birçok dala ayrılır. Deniz Özel Hukukunun bir alt dalı olarak deniz üzerinden gerçekleştirilen ticari faaliyetlere ilişkin düzenlemelerse Deniz Ticareti Hukukunun konusunu oluşturmaktadır.

Deniz ticareti hukuku, deniz üzerinde yürütülen ticari ilişkileri düzenleyen hukuk dalıdır.
29/06/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda deniz ticaretini konu alan bazı başlıklar şunlardır:

Türk Ticaret Kanunu madde 931 uyarınca "Tahsis edildiği amaç, suda hareket etmesini gerektiren, yüzme özelliği bulunan ve pek küçük olmayan her araç, kendiliğinden hareket etmesi imkânı bulunmasa da, bu Kanun bakımından “gemi” sayılır." Gemi kurtarılamayacak şekilde battığında ya da tamir edilemeyecek hale geldiğinde gemi olma niteliğini yitirir. Her gemi, diğer gemilerden farklı bir ad taşımak zorundadır. Geminin adı her iki tarafına ve kıçına yazılır ve gemi siciline kaydedilir.
Her geminin bağlama limanı bulunması zorunluluğu vardır. Türk Ticaret Kanunu madde 819'a göre bağlama limanı "gemiye ait seferlerin idare olunduğu limandır". Bağlama limanı da geminin kıçına okunaklı harflerle yazılır.
Gemilerin hacmini ifade etmek için Türkiye'de İngiliz gemi ölçüm sistemi kabul edilmiştir. Buna göre geminin hacmi aşağıdaki gibi ölçülür:
Net tonaj: Geminin yalnızca yük ve yolcu taşımaya ayrılmış kapalı yerlerinin hacmidir
Gros tonaj: Geminin tüm kapalı yerlerinin hacmidir.
Ölçümde İngiliz tonilatosu kullanılır. 1 İngiliz tonilatosu 2,83 metreküptür.

Gemilerinin kayıtlarının tutulduğu sicile verilen addır. Türkiye sahilleri Gemi Sicili Nizamnamesi'ne göre on sicil dairesine bölünmüştür: İskenderun, Mersin, Antalya, İzmir, Çanakkale, Bandırma, İstanbul, Zonguldak, Samsun, Trabzon.
Savaş gemileri ve kamuya ait gemiler dışında hacmi 18 gros tonilatoyu (50,94 metreküp) aşan ticari gemilerin gemi siciline kaydı zorunludur. Sicile aynı zamanda mülkiyet, ipotek ve intifa gibi gemi üzerindeki ayni haklar da kaydolunur. Türk gemi siciline tescil şartları şunlardır: 1. Geminin Türk bayrağı çekme hakkına sahip olması 2. Yabancı bir gemi siciline kayıtlı olmaması 3. Tescili caiz bir gemi olması. Gemi, kurtarılamayacak şekilde batar, tamir edilemez hale gelir ya da Türk bayrağı çekme hakkını yitirirse talep üzerine sicilden silinir.

Gemi sahibi ile alacaklının bu hususta anlaşması ve gemi siciline tescil ile gemi ve gemi payları üzerinde kurulur. Sözleşmenin yazılı olması ve imzaların noterce tasdikli olması gerekmektedir. Gemi ipoteğinin kapsamına şunlar girer:
1. Geminin kendisi, bütünleyici parçalar ve aksi kararlaştırılmadıkça eklentiler. 
2. Kira ve navlun gelirleri. 
3. Sigorta tazminatı. 
4. Geminin cebir icra ile ya da zorunlu olarak kaptan tarafından satılması halinde satış bedeli.
İpotekli alacaklı adi alacaklara nazaran önceliğe sahiptir. İpotek şu hallerde sona erer: Geminin yok olması, alacağın sona ermesi, icra takibi sonucu geminin ihale edilmesi, geminin zaruret halinde kaptan tarafından satılması, ipoteğin sicilden yanlışlıkla da olsa silinmesi.

Cumhuriyet öncesinde deniz ticaretinin kapitülasyonlar nedeniyle neredeyse tamamıyla yabancıların elinde olmasından dolayı cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türkiye karasuları içerisinde deniz ticaretinin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarınca yapılabilmesi amacıyla kanunen bazı imtiyazlar tanınmıştır. Bunlardan en önde geleni Türk bayrağı çekme hakkıdır. Kabotaj kanunu uyarınca Türkiye sahillerinde yük ve yolcu taşımak ve diğer denizcilik faaliyetlerini yürütmek ayrıcalığı yalnızca Türk bayrağını taşıyan gemilere aittir.
Türk Ticaret Kanunu madde 823 uyarınca yalnızca Türk gemileri Türk bayrağı çekebilirler. Maliki Türk olan gemi Türk gemisi kabul edilir. Gemi birden çok gerçek kişinin malı ise maliklerin hepsinin Türk yurttaşı olması gerekir. Gemi tüzel kişi malıysa tüzel kişinin Türk kanunlarına göre kurulmuş olması ve dernek, vakıf gibi kuruluşlarda idare organını oluşturan kimselerin çoğunluğunun Türk olması veya ticaret şirketi söz konusuysa şirketin Türk Ticaret Sicili'nde tescil edilmiş olması, idare ve temsil yetkisine sahip ortakların çoğunluğunun Türk olması ve şirket sözleşmesine göre oy çoğunluğunun Türk ortaklarda olması gerekir.
Bir Türk yurttaşı gemisini bir yabancıya kendi adına işletmesi için en az bir yıllığına bırakmışsa ve gemiyi işleten kişinin tabi olduğu ülke kanunları bayrak değişikliğine izin veriyorsa, malikin talebiyle Denizcilik Müsteşarlığı Türk gemisine yabancı bayrak çekme hakkı tanıyabilir. Yine, bir Türk yurttaşı en az bir yıllığına yabancı bir gemi işletecekse, yabancı gemi, malikinin tabi olduğu ülke kanunları bayrak değişikliğine izin veriyorsa ve gemi maliki rıza gösteriyorsa işletme süresi boyunca Denizcilik Müsteşarlığı'nın izniyle Türk bayrağı çekebilir. Ancak, Kabotaj Kanunu'nun 2. maddesi uyarınca kabotaj tekelinden yararlanabilmek için, Türk bayrağı çekme hakkının yanı sıra, gemiyi işletenlerin de Türk yurttaşı olması gerekmektedir.

TTK madde 946 uyarınca "donatan, gemisini deniz ticaretinde kullanan gemi sahibine denir." Buna göre donatan bir ticaret gemisi sahibi olmalı ve bunu kendi adına kazanç amacıyla işletmelidir. Günlük konuşma dilinde donatana, daha ziyade armatör adı verilir.
Kendine ait olmayan bir ticaret gemisini kendi adına kazanç amacıyla işleten kimseye ise "gemi işletme müteahhidi" denmektedir. Donatan ile gemi işletme müteahhidi arasındaki ilişki Medeni Kanun'daki malik ile zilyet arasındaki ilişkiyi andırmaktadır. Donatan sıfatı ile gemi işletme müteahhidi sıfatı bir arada olmaz. Çoğu zaman geminin asıl sahibi, teknik idare kendinde kalmak üzere, geminin sadece ticari idaresini devreder; böyle bir durumda "donatan" sıfatını kaybetmez. Geminin hem teknik, hem de ticari idare hakkı devredilirse malik, donatan sıfatını kaybeder.
Donatan, kendi fiil veya ihmalleri nedeniyle özel hukukun genel ilkelerine göre herkes gibi borç altına girer; BK. m. 41'e göre şahsi kusur sorumluluğu uyarınca genel hükümlere tabidir.
Donatan, gemi adamlarının (TTK m. 821) görevlerini yaparken işlediği kusur sonucu üçüncü kişilere verdiği zarardan sorumludur (TTK m. 947). Donatanın sorumluluğunda Borçlar Kanunu'nun 55. maddesinin (adam çalıştıranın sorumluluğu) uygulanması akla gelebilir. Ancak, TTK m. 947 bu duruma özgü özel bir düzenlemedir. Ayrıca, BK m. 55 kurtuluş beyyinesi getirmektedir. TTK m. 947'de ise bu imkân yoktur.
Donatanın sorumluluğu doktrinde ayrıca, 1. Den sorumluluk hali ve 2. İle sorumluluk hali olmak üzere iki başlıkta incelenmektedir:
1. Den sorumluluk hali, hangi hukuki sebepten dolayı donatanın sorumlu olacağını belirler: 
a. Genel hükümler (herkes gibi borç altına girebilir) b. Deniz hukukuna has sorumluluk sebepleri c. Çevre kanunundan doğan sorumluluk: Çevre Kanunu m. 28'e göre, çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar. 
Donatanın yük zararlarından dolayı sorumluluğu, taşıyanın sorumluluğu hükümlerine bağlı tutulmuştur.
2. İle sorumluluk hali, donatanın hangi varlığıyla sorumlu olacağını belirler:
a) Sınırlı ayni sorumluluk (deniz serveti: Gemi, navlun ve sürrogatlar): 1. Alacağın, kaptanın kaptan yetkisiyle ve hususi bir vekâlet olmadan yaptığı işlemlerden doğması halinde. 2. Alacağın sebebi donatan tarafından akdedilmiş, fakat kaptan tarafından ifa edilen bir sözleşmenin (örn. navlun sözleşmesi) kötü ifa edilmesi, hiç ifa edilmemesi ya da gereği gibi ifa edilmemesi halinde ortaya çıkması durumunda. 3. TTK m. 947 hallerinde. 4. Çatma, kurtarma ve yardımdan doğan alacaklarda.
b) Sınırlı şahsi sorumluluk: Deniz servetine dâhil navlun ve sürrogatların donatan tarafından tahsil edilmiş olması halinde.

Navlun sözleşmesi, konusu bir gemide deniz yoluyla ücret karşılığı eşya taşımak olan her türlü sözleşmedir. Navlun sözleşmesinin tarafları ve ilgili kişileri aşağıdakilerdir:

Taşıyan: Bir gemide deniz yoluyla yük taşımayı taahhüt eden kimsedir.
Taşıtan: Deniz yoluyla yükü taşıtan kişidir.
Yükleten: Taşınacak eşyayı gemiye getiren ya da taşıyana teslim eden kimsedir.
Gönderilen: Eşyanın varacağı limanda navlun sözleşmesinin konusunu oluşturan yükü teslim alma yetkisine sahip olan kişidir.
Taşıyan ve yükleten ya da taşıtan ve gönderilen sıfatları aynı kişide birleşebileceği gibi, alt sözleşmeler yoluyla, anılanların farklı kişiler olması da mümkündür.
Kırkambar ve çarter olmak üzere iki farklı türde navlun sözleşmesi mevcuttur. Kırkambar sözleşmesinde gemide yer tahsisi olmaksızın belirli bir eşyanın taşınması söz konusudur. Taşıyan yükü gemide, güverte dışında, istediği yere koyabilir. Çarter sözleşmelerinde ise taşınan mal için gemi veya gemide belirli bir yer tahsis edilir. Gemi tümüyle taşınacak eşyaya tahsis edilmişse buna tam çarter sözleşmesi, geminin sadece belirli bir bölümü taşınacak eşyaya ayrılmışsa buna da kısmi çarter sözleşmesi denir.
Çarter sözleşmelerinde yüklemeye ilişkin hükümler
TTK m. 1030 uyarınca, geminin tamamı taşıtana tahsis edilmişse, (çarter sözleşmesi söz konusuysa) kaptan geminin yüklemeye hazır olduğunu taşıtana bildirerek ihbar eder. Yükleme süresi (starya müddeti) bu ihbarın ertesi günü işlemeye başlar. Geminin yükleme için ne kadar bekleyeceği, yani yükleme süresi sözleşmeyle belirlenir. Sözleşmede bunun için herhangi bir kayıt yoksa, yükleme limanının düzeni veya teammülleri bu da yoksa "halin icapları" belirleyici olur. Yükleme süresinin bitimiyle birlikte, sözleşmede buna ilişkin bir hüküm yoksa taşıyanın ihbarını müteakiben "sürastarya müddeti" adı verilen ek yükleme süresi işlemeye başlar; bunun için sözleşmede bir süre belirlenmemişse, sürastarya müddeti yükleme süresinin yarısı kadardır. Yükleme süresinde günler iş günü, sürastarya müddetinde ise aralıksız olarak hesaplanır. Taşıtanın etkinlik alanında gerçekleşen tesadüfi nedenler dolayısıyla yüklemenin gecikmesi bekleme sürelerinin hesabında dikkate alınırken, taşıyanın faaliyet sahasında gerçekleşen tesadüfi sebepler dolayısıyla yaşanan gecikme dikkate alınmaz. Tesadüfi sebepler her iki tarafın faaliyet alanını ilgilendiriyorsa (fırtına, buzlanma, savaş vb.) gecikme bekleme müddetine eklenir. Sürastarya müddeti boyunca beklemenin karşılığı olarak taşıyana sürastarya ücreti ödenir (TTK m. 1035).
Kırkambar sözleşmele

Dinî hukuk, dini gelenekler tarafından öğretilen etik ve ahlaki kodları içerir. Farklı dini sistemler, kutsal yasaya kendi inanç sistemleri için az ya da çok önem verir; bazıları açıkça antinomian iken diğerleri doğaları gereği nomistik ya da "yasalcı"dır. Özellikle Yahudilik, İslam ve Bahailik gibi dinler, hem devlet hem de toplum için vahyedilmiş pozitif kanun öğretisini ileri sürerken, Hristiyanlık gibi diğer dinler bunun gerekli veya arzu edilir olduğu fikrini reddeder ve ebedi olan ahlaki değerlere vurgu yaparlar.
Dini olarak türetilmiş yasal kodların örnekleri arasında Hristiyan kilise hukuku, Yahudi halakha, İslami şeriat ve Hindu hukuku yer alır.

Devlet dini (veya kilise), devlet tarafından resmi olarak onaylanan dini kurumdur. Teokrasi, bir Tanrı veya ilahın en yüksek hükümdar olarak kabul edildiği bir hükümet biçimidir .
Teokrasi ve dini yargı alanlarında vicdani retçiler dini açıdan suçlu kabul edilebilirler. Yasal sistemler, hükûmetin belirli bir dini resmi olarak benimsemediği, ancak tüm dini faaliyetleri bastırabileceği veya hoşgörü uygulayabileceği laik devletler veya çok kültürlü toplumlardır.

Bahai yasaları, Bahai Dininde temel parçaları oluşturan yasa ve kurallardır. Yasalar, Dinin kurucusu Bahaullah'ın onaylı metinleri üzerinde Abdülbaha ve Şevki Efendi'nin yorumlarına dayanır. Bahai hukuku bir dizi genel ilke ve yönerge olarak sunulur ve bireyler bunları en uygun göründükleri şekilde uygulamalıdır. Bazı sosyal yasalar Bahai kurumları tarafından uygulanırken diğerleri bireylerin vicdan, anlayış ve muhakemelerine dayalı olarak, Bahaullah sevgisi ile takip edilir. Kanunlar, dünyada düzen ve güvenliği sağlama yöntemi olarak görülmektedir.
Bahailer için zorunlu kabul edilen, Akdes Kitabı'ın birkaç kanun ve temel dini ayin örneği şunlardır:

Tanrı ayetlerini sabah ve akşam okumak.
Namaz kılmak; içlerinden birinin seçilebileceği üç namaz vardır.
2 Mart ila 20 Mart tarihleri arasında gün doğumundan gün batımına kadar on dokuz gün oruç tutmak. Bu süre zarfında 15 ile 70 yaşları arasındaki sağlıklı Bahailer yemek ve içmekten kaçınırlar.
Dedikodu ve gıybet yasaktır ve birey ve ilişkilerine zarar verici olarak görülür.

Budizmde Patimokkha, Budist rahip ve rahibeler tarafından takip edilen 227 kural ve ilkeden oluşan bir koddur.

Hristiyanlık çerçevesinde, dini hukuk için birkaç olası tanım vardır. Biri, İlahi Yasa veya İncil yasası olarak da adlandırılan Musa Yasasıdır. (Eski Ahitten ünlü örnek On Emir'dir. Bir diğeri, Nasıralı İsa'nın Müjde'deki öğrencilerine verdiği talimatlardır. (Mesih Yasası, Yeni Emir veya Yeni Antlaşma olarak anılır). Bir diğeri, Rum Ortodoks Kilisesi tarafından halen uygulanan Apostolik Kararnamenin 15 eylemi, bir diğeri Katolik, Anglikan ve Ortodoks kiliselerindeki kanon yasasıdır.
Bazı Hristiyan mezheplerinde, yasa genellikle lütufla karşılaştırılır (ayrıca bkz. Yasa, İncil ve Yasanın Antitezi ): buradaki karşıtlık, kurtuluşu çarmıhta İsa tarafından ödenen kefaret ve Tanrı'ya iman yoluyla aramanın aksine, bir yasalar kuralına itaat ederek kurtuluşu elde etme girişiminden söz eder.
Yuhanna İncili'nden :

John 1:16-18

Musa ahdi ve Musa Kanunu olarak da adlandırılan "Eski Ahit" terimi, Eski Ahit'in ilk beş kitabında veya Pentateuch'ta kodlanan dini hukuk ve dini ahlakın ifade veya ilkelerine atıfta bulunur. Eski Antlaşma'nın görüşleri Yeni Ahit'te, örneğin İsa'nın yasanın karşıtlıkları, Erken Hristiyanlıktaki sünnet tartışması ve Antakya Olayı ve Havari Pavlus'un konumu ve Yahudilik gibi ifade edilir. Çoğu Hristiyan, sadece bazı kısımların uygulanabilir olduğunu savunurken, bazı Protestanlar hiçbirinin uygulanabilir olmadığı görüşündedir. Çift antlaşmalı ilahiyatçılar, Yahudi olmayanlar için yalnızca Nuh Kanunlarının geçerli olduğu görüşüne sahiptir. Yahudi Hristiyanlık hareketi neredeyse tükenmiştir. Yeni Ahit'e göre Hristiyanlar artık Yahudi olmayanlar olarak görülmemektedir (Romalılar 8: 28–29)

Kanun (Canon) yasası, Hristiyan örgüt ve üyelerinin yönetişimi için dini otorite tarafından yapılan veya kabul edilen yasa ve yönetmelikler bütünüdür. Roma Katolik Kilisesi, Doğu ve Doğu Ortodoks kiliseleri ve Anglikan Kiliseler Birliği'ni yöneten iç yasadır. Böyle bir kilise yasasının yasalaşma, yorumlanma ve karara bağlanma şekli, bu üç kilise organı arasında büyük farklılıklar gösterir. Her üç gelenekte de, bir kanon başlangıçta bir kilise konseyi tarafından benimsenen bir kuraldı (Yunanca kanon / κανών, İbranice kaneh / קנה, kural, standart veya ölçü anlamına gelir); bu kanonlar, kanon hukukunun temelini oluşturdu.

Havarilerin Kanunları veya Aynı Kutsal Havarilerin Kilise Kanunları, Erken Hristiyan Kilisesi'nin yönetimi ve disipliniyle ilgili eski dini kararnamelerin (Doğu'da seksen beş, Batı Kilisesi'nde elli) bir koleksiyonudur., İznik Öncesi Babaların bir parçası olan Apostolik Anayasalarla birleştirildi

İslam hukuku olarak da bilinen şeriat (Arapça: قانون إسلامي) İslam'i ahlak kanunudur. Şeriat iki temel kaynaktan türetilir; Kuran ve İslam peygamberi Muhammed'in sünnette ortaya koyduğu örnek. Fıkıh  birincil kaynak kabul edilen Kur'an ve sünnette doğrudan ele alınmayan sorunların çözümü için geliştirilen yorumlardan oluşur. İkincil kaynaklar genellikle sahabe ve ulemanın icmada somutlaşan fikir birliğini ve ayrıca kıyas yoluyla Kur'an ve sünnet üzerinde yapılan analojiyi içerir. Maliki mezhebinde ayrıca amel-ehlil medine (Medine ehlinin uygulamaları) yer alır.
Müslümanlar, şeriatın Allah'ın kanunu olduğuna inanmakla birlikte içerik ve zorunluluklar konusunda  ihtilafa düşerler. Modernistler, gelenekçiler ve köktendinciler, farklı İslami düşünce ve ilim okullarının taraftarları gibi, şeriata ilişkin farklı görüşlere sahipler. Farklı ülkeler, toplumlar ve kültürler de farklı şeriat yorumlarına sahiptir.
Şeriat, suç, siyaset ve ekonomi dahil olmak üzere laik hukukun ele aldığı birçok konunun yanı sıra cinsel ilişki, hijyen, diyet, namaz, miras ve oruç gibi kişisel konularla da ilgilenir. Resmi statüye sahip olduğu yerlerde kadılar tarafından uygulanır. İmam genellikle cemaat namazlarının imamına atıfta bulunmak için kullanılırken, aynı zamanda bir alim, dini lider veya siyasi lider olabilir.
Şeriatın ihyası, İslamcı hareketler için uzun süredir devam eden bir hedeftir. Müslüman göçün olduğu Batı ülkelerinde, Müslüman azınlıklar kendi anlaşmazlıklarında kullanılmak üzere şeriat aile hukukunu uygulamaya koydular. Ör, İngiltere'nin Müslüman Tahkim Mahkemesi.
Büyük Müslüman nüfusa sahip ülkelerde gayrimüslimlere şeriat dayatma girişimlerine tartışmalar, şiddet, ] ve hatta savaş eşlik etti. (bkz. İkinci Sudan İç Savaşı )

Doktrin veya öğreti  (Latince: doctrina, Sanskrit: dukrn), belirli bir konu ya da inanç sistemine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü.
Dini bağlamda sıkça kullanılan öğreti kavramına önceki bilgilerden yararlanarak geliştirilmiş olan ortak hukuk ilkelerinde de rastlanmaktadır. Meşru müdafaa, adil kullanım ve ilk elden satış öğretisi bu ilkelere örnek gösterilebilir. Kimi kurumlarca "öğretilen şey" olarak tanımlanan doktrin, iş süreçlerine ilişkin bilgi paylaşımına vurgu yapmaktadır.

Tanımı gereği politik doktrin, toplumda yönetme veya idare etme yetkisinin kazanılması ve uygulanması ile ilgili olarak savunulan, öğretilen veya yürürlüğe konulan politika, konum veya ilke anlamına gelmektedir. politik doktrin terimi bazen siyasi ideoloji terimi ile karıştırılmaktadır. Ancak doktrin, ideolojinin etkin yönünden yoksundur ve bu nedenle temelde teorik bir söylemdir, "belirli bir konunun ne olması gerektiğine dair tutarlı bir iddiayı ifade eder" (Bernard Crick). Politik doktrin, kendi başına bir siyasi kimliğin oluşmasından önce gelebilecek rasyonel olarak hazırlanmış bir değerler setine dayanır. Meta-teorik düzeyde felsefi yönelimlerle ilgilenmektedir.

Askerî doktrin, savaşta karmaşık bir operasyon için oluşturulan bir prosedür gibi varsayılabilir. Tipik örnek, bir tür saldırıya varsayılan bir yaklaşım olarak standart bir manevra, asker ve silah setinin kullanıldığı taktik doktrinidir.
Neredeyse her askeri örgütün bazen yazılı, bazen yazılı olmayan kendi öğretisi vardır. Bazı askeri doktrinler eğitim programları aracılığıyla aktarılmaktadır. Son zamanlarda, hem sivil hem de askerî operasyonları içeren, daha kapsamlı (sadece askerî olmayan) modern barışı koruma operasyonlarında doktrinler ortaya çıkabiliyor. Örneğin; 2008 Birleşmiş Milletler barışı koruma operasyonlarında ortaya çıkan, hem sivil hem de askerî operasyonları birlikte barındıran Capstone Doktrini.
Askerî doktrin, zor ve hızlı kurallar yerine eylem için bir rehberdir. Doktrin, ordu genelinde ortak bir referans çerçevesi sağlar. Askerî görevleri yerine getirmenin ortak yollarını oluşturarak operasyonları standartlaştırmaya yardımcı olur.
Askerî doktrinlere örneklerden bazıları;

Guerre de course
Hit-and-run tactics
Mahanian of late 19th up to mid-20th century
Manhunting doctrine, or assured individual destruction
Reagan Doctrine of the Cold War
Shock and Awe
Soviet deep battle of World War II
Trench warfare of World War I
Mavi Vatan

Doğal hukuk kuramı, doğal hukuk veya doğa hukuku (Latince: lex naturalis) içeriği doğal olarak var olan, doğal olarak ayarlanmış ve her şeyin üzerinde (her zaman ve her yerde) geçerliliğe sahip bir hukuk olarak tanımlanabilir. Doğal hukuk; insanın akılla erişebileceği, yazılı olmayan hukuk kuralıdır. Bu kuramı destekleyenler arasında Aristoteles ve Thomas Aquinas da yer alır ki, Aquinas'ın tavrı Katolik Kilisesi tarafından da kabul edilmektedir. Doğal hukuk kuramı, gerek etik gerekse hukuk felsefesi açısından büyük önem taşımaktadır ve farklı filozofları farklı yönlerde etkilemiştir.
Ayrıca insan sevgisini ve saygısını konu alan hukuk dalıdır. Doğal hukuk, etiğin konusu olan soyut adalet anlayışını hukukun nihai amacı olarak gören; insanların doğuştan özgürlük, eşitlik, yaşama hakkı gibi temel hakları olduğunu söyleyen ve bu hakların yer veya zamana göre değişemeyeceğini savunan hukuk anlayışıdır. Doğal hukuk, niteliği gereği hukuki pozitivizme karşıdır. Doğal yasanın, doğa tarafından belirlendiği ve bu nedenle evrensel olduğu ileri sürülür.
Doğal hukuk yaklaşımının temelinde adalet düşüncesi yer almaktadır. Bu durumda, ancak âdil olan düzenlemelerin hukuk olarak adlandırılması doğru olacaktır. Ancak her normatif düzenlemenin yasal koşullara uyularak gerçekleştirilmiş olması, onu hukuksal kılmamaktadır. Buna ek olarak düzenlemenin bir de değer boyutu bulunmaktadır ve bu değer adalet değeri olarak adlandırılmaktadır. Hukuksal düzenlemeler adalet değerini gerçekleştirmeye ya da korumaya yönelmekle ön plana çıkmalıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, doğal hukuk, insanlar tarafından konulan kuralların insan aklı, insan doğası ya da Tanrısal düzen aracılığıyla elde edilen doğal hukuk ilkelerine, bir başka deyişle, adalete uygun olması gerektiğini savunan bir hukuk okulu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yaklaşıma göre hukuk ya da hukuk kuralları, insandan ve insan iradesinden bağımsız bir şekilde var olmaktadır. İnsanlar, kendilerinin dışında zaten var olan bu kuralları akıl yoluyla keşfederler.
Doğal hukukun ilkeleri, Jean-Jacques Burlamaqui tarafından öne sürülmüştür. Burlamaqui, bu ilkelerin bireylerin doğal haklarının garanti altına alınmasını sağlayacağını savunmuştur. Manfred Rehbinder ise hukuk sosyolojisi alanında doğal hukukun önemini vurgulamıştır. Rehbinder, hukukun toplumsal ve kültürel faktörlerle ilişkisini inceleyerek, doğal hukukun insan hakları ve sosyal adalet açısından önemini vurgulamıştır.
Doğal Hukuk yaklaşımının önemli görünümlerini Platon ve Cicero'da bulmak mümkündür, düşünceye sistematik biçimini veren ise  Thomas Aqunias olmuştur.  Doğal yasa teorileri, İngiliz Ortak Yasa'sının gelişiminden geniş bir etki görmüş olsa da büyük oranda Thomas Aquinas, Francisco Suárez, Richard Hooker, Thomas Hobbes, Hugo Grotius, Samuel von Pufendorf, John Locke, Francis Hutcheson, Jean Jacques Burlamaqui ve Emmerich de Vattel tarafından biçimlendirilmiştir. Doğal yasa ve doğal haklar arasındaki kesişim nedeniyle, Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirisi'nin bir öğesi olarak ve Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde ve 3 Mayıs 1791 tarihli Polonya Anayasasında kaynak olarak alınmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'ni kuran bildirge devletleri, doğal yasa tabanında kurulmuştur.

İstanbul.edu.tr Toplum ve Hukuk İlişkisi 14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğal Hukuk Anlayışı 15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Nedir? Slayt 14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukukun Temel Kavramları Açıköğretim Ders Kitabı 28 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Duruşma, yargılamalarda iddia ve savunma makamlarının delillere dayanarak tartıştıkları sürece denir. Ayrıca taraflar arasında doğan uyuşmazlıklar gene mahkemelerdeki duruşmalarda karara bağlanır.
Duruşmada kişiler genellikle bir avukat tarafından temsil edilir. Önemsiz sayılabilecek olaylar ve konusu küçük miktarlarda para olan uyuşmazlıklar ise avukatsız çözülebilir. Öte yandan kişilerin kendilerini savunma hakları da vardır. Duruşma bir yargıcın başkanlığında yapılır. Ayrıca zabıt kâtibi, mübaşir, davanın tarafları ya da onların vekilleri olan avukatlar, gerekirse tanıklar ve bilirkişiler mahkemede hazır bulunur. Ceza davalarında savcı kamu adına davacı olarak duruşmalara katılır.

ABD, Kanada, İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde duruşma, "hasımlık" temelinde yürütülür. Angloamerikan hukuk sistemi olarak adlandırılan bu sistem, örf ve adet hukukuna göre biçimlenmiştir. Bu sistemle yürütülen duruşmalarda taraflar (hasımlar) kanıtlarını sunar ve tanıklara sorular yöneltirler. Örf ve adet hukukuna göre biçimlenmemiş olan kara Avrupa'sı hukuk sistemi'ni benimsemiş Fransa, Türkiye ve Avrupa'nın öbür ülkelerindeki duruşmalarda "soruşturma" yöntemi uygulanır. Bu sistemde yargıç tanıkları sorgulamak ve olayı aydınlatmak için geniş yetkiye sahiptir.
Ceza davaları adam öldürme, vatana ihanet, ırza tecavüz, ağır saldırı, hırsızlık, yol kesme ve kundakçılık gibi suçlamaları içeren davalardır. Hukuk davaları ise bir hakkın tanınması için açılır.
Bir ceza yargılamasında suçlanan kişi, suçluluğu ispatlanıncaya değin sanık olarak adlandırılır. Sanığı savunan avukata savunma vekili denir. Sanığa suçlamada bulunan savcıya ise, çeşitli ülkelerde farklı adlar verilir. Hukuk davalarında, olayı mahkeme önüne getiren tarafa davacı, karşı tarafa davalı denir.
Hem kara Avrupa'sı hukuk sisteminde, hem de Angloamerikan hukuk sisteminde davalıya ilk olarak, yöneltilen suçlamaları kabul edip etmediği sorulur. Eğer suçu kabul ederse, yargıç başkaca kanıta gerek duymaksızın davayı karara bağlar. Angloamerikan hukuk sisteminde, sanığın suçu kabul etmemesi durumunda bir jüri seçilir. Jüri üyeleri duruşmayı dikkatle izleyeceklerine ve doğruluğuna inandıkları bir karar vereceklerine yemin ederler. Jüri üyeleri kanıtları değerlendirir ve olayla ilgili karara varırlar. Yargıç ise izlenecek yönteme ilişkin jüriye yol gösterir. Jürinin kararından sonra, duruma uyan yasa hükmünü belirlemek ve cezayı saptamak yargıcın görevidir. Jürinin bulunmadığı davalarda kararı doğrudan yargıç verir. Kıta Avrupa'sı hukuk sisteminde duruşma, savcının yürüttüğü hazırlık soruşturmasından sonra yapılır. Türkiye'de de uygulanan bu sistemde ancak suçüstü durumunda hazırlık soruşturması yapılmadan duruşmaya başlanır. Hukuk davalarında, tarafların ya da vekillerinin duruşmada bulunması zorunludur. Ceza davalarında, yasayla belirlenen özel durumlarda sanık bulunmadan da duruşma yapılabilir.
Duruşma oturumu, olayı gündeme getiren kişi tarafından açılır. Ceza davalarında bu kişi savcı da olabilir; özel hukuk davalarında ise davacının kendisi ya da avukatıdır. Bu kişi iddiasını kanıtlarla sunmakla yükümlüdür. Buna "ispat yükümlülüğü" denir. Bu da yargıç ya da jürinin davalının mahkûm olması konusunda ikna edilmesi ya da davacı yararına olabilecek bazı gelişmelerin sağlanmasıyla gerçekleşir.

Eğer taraflar kanıtlar üzerinde anlaşıyorsa, kanıtların geçerliği tartışılmaz. Bu tür kanıtlar genellikle adli tıp raporu gibi somut belgelerdir. Bu durumda davalının bu zarardan sorumlu olup olmadığının kanıtlanması gerekir.
Anlaşmazlık konusu olan her şeyin kanıtlanması yasal zorunluluktur. Çoğu zaman yeminli tanıkların ifadeleri de kanıt sayılır. Tanıklar doğruyu söyleyeceklerine yemin ederler. Eğer yalan söyledikleri ortaya çıkarsa haklarında "yalan yere tanıklık" suçundan dava açılabilir.
Mahkemenin işleyiş biçimine ve kanıtlara ilişkin sorular konusunda yargıç karar verir. Yargıç, kararlara uymayarak duruşma düzenini bozan kişileri, mahkeme salonundan çıkarabilir. Yargıç, duruşma düzenini bozan kişileri tutuklatma yetkisine de sahiptir.
Kanıtlar ortaya koyulduktan sonra her iki tarafın avukatları olayı kendi açılarından değerlendirir. Görüşlerini yargıca, jürili yargılamalarda ise jüriye benimsetmeye ya da onları etkilemeye çalışırlar.
Genellikle iddia makamının, yani savcının ilk konuşmayı yaptığı duruşmada son sözü söyleme hakkı savunmaya aittir. Son olarak yargıç bütün olayı ve kanıtları özetleyerek kararını açıklar.

Angloamerikan sisteminde jüri kararını vermek üzere mahkeme salonundan çekilir. Bazı ülkelerde kararın oybirliğiyle alınması gerekir, bazılarında ise çoğunluk kararı yeterlidir. Jüri, karara vardıktan sonra duruşma salonuna döner ve kararı açıklar. Eğer jüri son kararda anlaşamazsa yeniden yargılama yapılır. Davalının suçlu bulunması durumunda yargıç cezayı belirler. Bazı yerlerde jüri cezalandırma sürecine de katılır.
Kara Avrupa'sı hukuk sisteminde ise yargıç açık duruşmada gerekçeli kararını verir. Yargıç haksızlığa uğrayan kişinin zararının parayla ölçülebilir bir karşılığı olarak tazminat ödenmesini isteyebilir.

Kararın bozulması için bir üst mahkemeye başvuruda bulunmaya temyiz denir. Hukuk davalarında davayı kaybeden taraf, ceza davalarında ise suçlu bulunan davalı temyize başvurur. Temyize başvurma hakkı çeşitli ülkelerde yasayla düzenlenmiştir.
Türk hukuk sisteminde, ceza davalarında yalnızca suçlu bulunan tarafın değil, bazı durumlarda savcı ya da davacının da temyiz hakkı bulunmaktadır. Aynı durum hukuk davaları için de geçerlidir.

Eleştirel hukuk çalışmaları, 1970'li ve 80'li yıllarda hukuki düşüncede gelişen bir harekettir. Temelinde, gizli çıkarlardan ve mevcut yasal kurumlarda var olduğu algılanan sınıf egemenliğinden yoksun bir insan kişiliğini esas alarak toplumun şekillenmesini taahhüt eder. Hareketi destekleyenlerin hedefi, geleneksel hukuk anlayışlarını istikrarsızlaştırmak ve mevcut yasal kurumları zora sokarak çözebilmekti.
Eleştirel hukuk çalışmaları, günümüz hukuk kurumlarınının varoluş sebebi olarak gördükleri saklı çıkarlar ve sınıf egemenliğinden kurtulmuş bir toplum yaratma amacıyla 1970 ve 80'lerde ortaya çıkmış bir düşünce hareketidir. Bu hareketin öncüleri, geleneksel hukuk kalıplarını yıkmak ve var olan hukuk kurumlarına meydan okuma amacı taşıyorlardı. Bu kurumları, bir arada yaşama ifadesi olacak şekilde yeniden kurma düşüncesinde olan Roberto Mangabeira gibi daha yapıcı üyeler, daha gerçekçi çalışmalar yapmaları nedeniyle hareketin en güçlü isimleri olarak görüldüler.

Eleştirel teori
Yargısal aktivizm
Hukuki gerçekçilik
Hukuk felsefesi

Eğlence hukuku, medya hukuku olarak da adlandırılır, eğlence sektörüne sağlanan hukuki hizmetlerdir. Eğlence hukukundaki bu hizmetler fikrî mülkiyet hukuku ile örtüşmektedir. Fikrî mülkiyet, tescilli marka, telif hakkı ve "Tanıtım Hakkı" dahil olmak üzere birçok hareketli parçaya sahiptir. Bununla birlikte, eğlence hukuku uygulaması genellikle iş hukuku, sözleşme hukuku, haksız fiiller, iflas hukuku, göçmenlik, menkul kıymetler hukuku, güvenlik çıkarları, acentelik, mahremiyet hakkı, hakaret, reklam, ceza hukuku, vergi hukuku, Uluslararası hukuk (özellikle Uluslararası özel hukuk) ve sigorta hukuku ile ilgili soruları içerir.
Eğlence sektörüne sağlanan hukuki çalışmalarının çoğu işleme dayalıdır, yani sözleşmelerin hazırlanması, müzakere ve arabuluculuk. Bazı durumlar davaya veya tahkime yol açabilir.

Eğlence hukuku, tüm farklı türlerdeki medyayı (örneğin TV, film, müzik, yayıncılık, reklam, İnternet ve haber medyası vb.) ve kurumsal, finans, fikrî mülkiyet, tanıtım ve gizlilik ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası Birinci Değişikliği dahil olmak üzere çeşitli yasal alanlara uzanır.
Film için, eğlence hukukunda uzman avukatlar, oyuncunun gelecek projeler için sözleşmelerini sonuçlandırmak için oyuncunun temsilcisiyle birlikte çalışır. Bir menajer bir yıldız için çalışmaya başladıktan sonra, eğlence avukatı, acente ve oyuncunun yeteneğinin alıcısı ile tazminat ve kâr katılımı için pazarlık yapar. Eğlence avukatları katı gizlilik anlaşmaları altındadır, bu nedenle işlerinin ayrıntıları çok gizli tutulur. Ancak, bazı eğlence avukatlarının iş tanımları, bir yıldızın menajeri, yöneticisi veya yayıncısının iş tanımları ile karşılaştırılabilir hale geldi. Çoğu eğlence avukatının, bir müşterinin kariyerini oluşturmaya yardımcı olmak gibi birçok başka rolü vardır.

Medyanın popülaritesi yaygınlaştıkça, medya hukuku alanı daha popüler hale geldi ve bazı kurumsal profesyonellerin medyaya daha fazla katılmak istemesini gerektirdi. Sonuç olarak, birçok genç avukat medyada daha fazla bağlantı kurma, medya sunucusu olma ve hatta oyunculuk rolüne girme fırsatı için medya hukukunda kariyere başladı. Teknoloji büyük ilerlemeler kaydetmeye devam ederken, birçok dava ortaya çıkmaya başladı ve bu da avukat talebini son derece gerekli kılmaktadır.

Eğlence hukuku genellikle kendi özel sendikaları, üretim teknikleri, kuralları, gelenekleri, içtihatları ve müzakere stratejileri olan faaliyet türleri ile ilgili olarak aşağıdaki alanlara bölünmüştür:

FİLM: opsiyon sözleşmeleri, unvan meseleleri zinciri, yetenek sözleşmeleri (senarist, Film yönetmeni, aktör, besteci, yapım tasarımcı), prodüksiyon ve post prodüksiyon ve sendika meseleleri, dağıtım meseleleri, sinema endüstrisi müzakereleri, dağıtım ve genel fikrî mülkiyet özellikle telif hakkı ve daha az ölçüde ticari markalarla ilgili konular;
İNTERNET: sansür, telif Hakkı, bilgi edinme özgürlüğü, bilgi teknolojisi, gizlilik ve telekomünikasyon sorunları;
ÇOKLU ORTAM: yazılım lisans sorunları, video oyunu geliştirme ve üretimi, bilişim hukuku ve genel fikrî mülkiyet sorunları;
MÜZİK: yetenek anlaşmaları (müzisyenler, besteciler), yapımcı anlaşmaları ve senkronizasyon hakları, müzik endüstrisi müzakereleri ve özellikle telif hakkıyla ilgili genel fikrî mülkiyet konuları;
YAYIMCILIK ve BASILI MEDYA: reklam, manken, yazar anlaşmaları ve özellikle telif hakkıyla ilgili genel fikrî mülkiyet konuları;
TELEVİZYON ve RADYO: yayın lisansı ve düzenleyici konular, mekanik lisanslar ve özellikle telif hakkıyla ilgili genel fikrî mülkiyet sorunları;
TİYATRO: kiralama sözleşmeleri ve ortak yapım sözleşmeleri ve performansa yönelik diğer yasal konular;
GÖRSEL SANATLAR: güzel sanatlar, sanat eserlerinin sanat simsarlarına konsinye teslimi konuları, heykeltıraşların halka açık yerlerdeki eserlere ilişkin manevi hakları ve endüstriyel tasarım, ürünlerdeki grafik tasarım öğelerinin korunması ile ilgili konular.
Medya hukuku, aşağıdakileri ifade eden hukukî bir alandır:

Telif hakkı: Golan, Holder'a karşı davasında 6'ya karşı 2 oyla, yargıçlar, Birinci Değişiklik ve Anayasa'nın telif hakkı hükmü ışığında, genel nüfusun "kutsal bir merkezilik sınıfı" olmadığını belirterek iddiaları reddetmiştir ve Yüksek Mahkeme, bu telif hakkı sigortaları, yeni girişimlerde bulunulması için çaba sarf etmeseler de uzatılabileceğine hükmetmiştir.
İnternet: 2007 yılında, MTV ve Comedy Central TV'ye sahip bir medya topluluğu olan Viacom, telif hakkıyla korunan materyallerinin onaylanmamış olarak yayınlanması nedeniyle telif hakkı ihlali iddiaları ışığında YouTube'a 1 milyar dolarlık dava açtı. Mayıs 2008'de YouTube, telif hakkı garantili içeriği güvence altına almak için gelişmiş parmak izi yeniliğini kullanmaya başladı.
Televizyon: Yüksek Mahkeme 8 üyenin oy birliği ile o sırada FCC kurallarının "kısa ömürlü ünlemleri" kapsamadığı gerçeği ışığında, Fox'a verilen para cezalarının etik dışı olduğuna ve sonunda "yasadışı olarak belirsiz" olarak itibarsızlaştırıldığına karar verdi.
Müzik:
Kesha, Dr. Luke'a karşı davası - 2014 yılında şarkıcı Kesha, cinsiyete dayalı nefret suçları ve duygusal sıkıntı nedeniyle Dr. Luke olarak da adlandırılan müzik yapımcısı Lukasz Sebastian Gottwald'a karşı hukuk davası açtı. Bu hukuk davası Gottwald'ın karşılığında Kesha'yı iftira ve sözleşmenin ihlali nedeniyle dava etmesine neden oldu. Bu dava, bir hakimin Kesha'yı kariyerine etkili bir şekilde devam etmesini yasaklayan bağlayıcı sözleşmesinden serbest bırakmayı reddetmesiyle sona erdi. Yargıç, Kesha'nın taciz olmadığına dair yemin ettikten sonra bir anlaşmaya vardığını not etti. Miley Cyrus, Lady Gaga ve Demi Lovato gibi birçok ünlü, bu davanın sonucunda oynanan adaletsiz sözleşme yasalarını yayınlamak amacıyla Kesha'ya destek verdi. Şarkıcı-söz yazarı Taylor Swift, Kesha'yı herhangi bir finansal yükümlülükten kurtarmak için 250.000 dolar bağışladı.
Katie Armiger – 2016 yılında, şarkıcı/söz yazarı Katie Armiger, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki radyo istasyonlarındaki bir avuç DJ'in radyo turu sırasında onu taciz ettiğini iddia ederken, plak şirketi Cold River Records, radyo programcılarının şöhret bileti olduğunu söyleyerek bunu haklı çıkardı. Cold River Records, kamuoyu önünde gerçekleşen bu davada ona meydan okuduklarında Armigers'ın karakterine karşı iftiraya ve yanlış bilgilendirme neden oldu. Cold River Records, Armiger'ı, plak sözleşmesinin şartlarını ve yasallığını katı bir şekilde uygulayarak yeni müzik yayınlamasını veya canlı performans sergilemesini yasaklayan uzun bir kovuşturmada rehin tuttu. Bu nedenle, Armiger sosyal medyada yer almaması nedeniyle sayısız hayranını kaybetti ve büyük olasılıkla hayranlarına bir açıklama yapmayarak güvenilirliğini de kaybetti. Taciz söz konusu olduğunda bir sanatçının sözleşmesini hemen ihlal edemediği bu tür durumlar için oluşturulmuş bir yasa yoktur. bolca delil ve ihmal gösteren Armiger'in ifadelerinin sonucu sadece Cold Rivers adına değil, DJ'ler adına da dava açılabilirdi. Sonunda, Armigers'ın karakteri karalandı ve Cold River Records'un başkanı Pete O'Heeron, Armigers'ın davasının temelsiz olduğunu iddia ederek yanlış bilgilendirmelere neden oldu. Karalama, yanlış bilgilendirme ve sözleşme yasaları, Cold River Records ile olan sözleşmesini ihlal etme arayışıyla Katie Armigers'ın gerçekliğinde önemli bir rol oynamıştır.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
Fikrî mülkiyet hukuku
Akıllı İşaretler
Spor hukuku
Gösteri sanatları
Amerika Birleşik Devletleri Telif Hakkı Kanunu
Copyleft
Telif hakkı simgesi
Türkiye Cumhuriyeti Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu
Panorama özgürlüğü
Telif kanunu
Tescilli marka
Kültür ve sanat hukuku

Eşitlik genellikle eşit olma, aynı değere sahip olma anlamına gelir.
Belirli bağlamlarda, eşitlik şu anlamlara gelebilir:

Eşitlikçilik, tüm insanlar için eşitlikten yana olan bir düşünce akımı.
Siyasi eşitlikçilik, Bir toplumun tüm üyelerinin eşit konumda olduğunu savunan düşünce.
Fırsat eşitliği, tüm insanlara benzer şekilde davranılması ve imkanların herkese eşit sağlanması gerektiğine dair bir şart.
Sonuç eşitliği, insanların yaşamlarının genel koşullarının benzer olduğu düşüncesi.
Maddi eşitlik, gruplar için sonuç eşitliği.
Belirli gruplar için:
Toplumsal cinsiyet eşitliği
Irksal eşitlik
Toplumsal eşitlik, bir grup veya bir toplum içindeki tüm insanların aynı statüye sahip olduğu.
Eşitlikçi feminizm
Devletlerin egemen eşitliği
Ekonomik eşitlik
Ekonomik eşitsizlik
Eştoplumlaştırmacılık, etnik, dini veya dilsel olarak bölünmüş bir devletin her grubun elitlerinin işbirliği içinde oluşu.

Kanun önünde eşitlik, tüm insanların aynı yasalara tabi olduğu ilke.

TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu
Hak ve Eşitlik Partisi
Eşitlik ve Demokrasi Partisi
Özgürlük ve Eşitlik Partisi
Dostluk Eşitlik ve Barış Partisi
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi

Eşitlik (matematik), aynı değeri veya matematiksel nesneyi temsil eden ifadeler arasındaki ilişki.
Eşittir işareti
Mantıksal eşitlik
Darcy-Weisbach eşitliği
Clausius-Mossotti eşitliği
Kütle-enerji eşdeğerliği

Eşitlik eki

Liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik), Fransız Devrimi'nin sloganı.
Bütün insanlar eşit yaratılmıştır

Fıkıh (Arapça: الفقه), anlayış, anlayış tarzı veya derinliği anlamına gelen kelime, terim olarak İslami kanunların teorik ve pratik uygulama (fetva) çalışmalarına verilen ismi ifade etmektedir.
Müslümanlar Allah tarafından indirildiğine ve Kur'an ve sünnette ortaya konulduğuna inandıkları şeriatı ilmiye tarafından kendilerine iletilen sorunlara getirmeye çalıştıkları cevaplar (Fetva) ve yapılan yorum çabaları (İctihad) genişletmişler, bu amaçla kaynakları, kural ve prensipleri tespit etmeye çalışmışlardır.
Fıkıhla ilgilenen kişiye fakih denir.

Fıkıh, Arapça kökenli bir sözcüktür. "Bir şeyin özünü ve inceliklerini kavramak" anlamındadır. Kur'an'da da bir bilimden çok "ince anlayış, keskin idrak ve konuşanın amacını anlamak" anlamlarında kullanılmıştır. "Fakih" ise "bir şeyi iyi bilen, iyi anlayan kimse" demektir. Çoğulu "fukaha"dır. Fakih kelimesinin İslam ilimlerindeki terim anlamı ise tarih içerisinde fıkıh kelimesinin değişen manası ile paralel olarak değişikliğe uğramıştır.
Fıkıhçılar insan davranışlarını kategorize ederek onlara Farz, vâcip, sünnet, mendup, mübah, mekruh, haram gibi etiketler vermişlerdir. Fıkıhta fetva dilinde sık kullanılan diğer terimler ise Zeyd (x kişisi), yecüzü (caizdir, uygundur), la yecüzü (caiz değildir, uygun değildir) gibi deyimlerdir.

İslam'da Muhammed sonrasında dini kuralların belirlenmesi ve şekillendirilmesi amacıyla yola çıkan ulemanın, günün şartları ve getirdiği yeni problemler karşısında şeriat hükümlerinin ortaya çıkartılması veya bu konularda hüküm konulmamış ise yeni hükümlerin, konulmuş olan eski hükümlere kıyasla konulabilmesi gibi, ictihad (hüküm tesis etme) ve kurallar koyma çalışmaları yapılmıştır.
Tesis edilen hükümlerin delilleriyle birlikte bilinebilmesi ve aynı delillere yönelik eleştiri ve yeni yorumlar yapılabilmesi, farklı anlayışların ve fıkıh mezheplerinin oluşumuna yol açmıştır. Müslümanlar arasında şeriatın aksine fıkıh kutsallık içermez ve farklı ve birbirini kıyasıya eleştiren mezhepler (İslam dini fıkıh mezhepleri) değişik coğrafya ve topluluklar arasında yaygınlaşır.
Fıkıh üç ana kısma ayrılır: 1. Muamelat (işlemler) ve 2. Ukubat (yaptırımlar / cezalar) ve 3. İbadat (ibadetler). Giderek yaygınlaşan "İslam Hukuku" ifadesi ile de aslında Fıkıh içerisindeki muamelat ve ukubat alanları kastedilmektedir. Günümüzde laik eğilimlerin artması ile Fıkıh özellikle ibadetlerle ilgili bir alan görünümü oluşturmaktadır.

İbadat (ibadetler) alanı ayrı tutulduğunda İslam Hukuku iki ana dala ayrılır: Muamelat (İşlemler) ve Ukubat (Yaptırımlar / Cezalar).
İbadat (ibadetler) alanı Fıkıh içerisinde yer almakla birlikte hukukun ilgi alanı içerisine girmediği için ayrı bir kategori olarak değerlendirilir. Yani bu alanın hukuktan ayrılması eğilimi söz konusudur. Münakahat (nikâh, aile hukuku) ise Osmanlı döneminde Mecelle ile birlikte eklenmiş ancak sınıflandırmada genel kabul görmemiştir.

Fıkıh usulü İslami kural ve kanunların teorik çalışmalar kısmını oluşturur. Bu kapsamda bir konu ile ilgili kaynakların neler olduğu veya olabileceği ile ilgili görüşlerin ortaya konması, değerlendirilmesi, ayet ve hadislerin konu ile ilgili açık bir hüküm ifade edip etmediğinin tartışılması, ayet ve hadislerin bağlam, kapsam, istisna, mutlakiyet vb. açılarından değerlendirilmesi, birbiri ile çelişen kaynakların uyumlulaştırılması veya hangisinin tercih edileceği gibi konularla ilgilenir.
Fıkhın 4 asli kaynağı vardır: Kur'an, Hadis, İcma, Kıyas. Bunların dışında fer'i denilen kaynakları vardır ki onlardan bazıları şunlardır: istihsan, istislâh, istishâb, örf, Şeriatü men kablena, maslahat Seddi zerai. Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulandıktan ve bu imparatorluk dağıldıktan sonra oluşan İslam dinine mensup ülkelerde uygulanmaktadır.
İslam hukuk usulü (yöntemi) ana kaynaklar (Kur'an ve sünnet) dışında özetle şu şekilde kullanılır:
1. İcma: İslam âlimlerinin dinî bir meselenin hükmü üzerinde fikir birliği etmelerini ve bütün Müslümanların ortaklaşa benimsedikleri dinî hükümleri ifade eden şer‘î delil, İslam fıkhının Kur'an ve sünnetten sonra üçüncü kaynağı.
2. Kıyas: Bilinenden hareketle bilinmeyene ulaşmayı ifade eden mantık, fıkıh ve dil bilimi terimi.
Uygulamada İslam dünyasında özellikle ibadetler konusunda duruma özel birçok ifade genelleştirilerek yaygınlık ve devamlılık kazanmıştır. Bu durumun kurban ibadeti ve tesettür uygulaması gibi örnekleri bulunmaktadır. Bir başka örnek ise fıkıh tanımlarına göre açık ve tartışmasız olması gereken farz ve haram gibi kavramların içeriğinin mezheplere göre farklılıklar göstermesidir.

İslam'ın ilk devirlerinde İslam dini ile ilgili bütün çalışma ve tartışmalar fıkıh disiplini altında yapılmaktaydı. Daha sonra fıkıh, hicri 1. asırda (miladi 7.- 8. yüzyıllar) sadece ameli yani eylemsel konulara has kılınan, İslam hukuku olarak ayrı bir ilim hâline geldi. Fıkhın metodolojisi anlamına gelen Usûl-i Fıkıh müctehidin (yani dinde hüküm verebilecek şahsın) şer'î hükümleri tafsili (açıklayıcı) delillerinden çıkarmasına yarayan kurallar bütünüdür. Fıkıh usûlü açısından elimize ulaşan ilk eser hicri 2. yüzyılda Şafii'nin Er-Risale fil-Usul adlı eseridir.

Şeriat
Usûl-i Fıkıh
İslam dininin fıkıh mezhepleri

İSLÂM HUKUKUNUN DEĞERİ, Kemal Gözler, 2019 29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hakim, şu anlamlara geliyor olabilir;

Hâkim (hukuk) - Mahkemelerde davaları karara bağlayan, adalet dağıtan kişi, yargıç.
Hakîm (İslam) - Allah'ın 99 adından biri.
Egemen - Bir ülkede mutlak otorite sahibi yönetici.
Hakim (Fatımi) - 6. Fatımi halifesi.
Hakim dalgaboyu - Optikte gözün algıladığı renkleri temsil eden ışık dalgaboyu.

I. Hakim - (1262-1302) Memlûk Sultanlığı koruması altında Kahire'de halifelik yapmış kişi.
II. Hakim - (1341-1352) Memlûk Sultanlığı koruması altında Kahire'de halifelik yapmış kişi.
Hakimler kitabı - İbranice yazılmış bir İncil kitabı

Hâkim Biemrillah, Fâtımî hâlifesi.
Hakim El Nişaburi - (? - 403 Hicri) Horasanlı bilgin.
Hâkim et-Tirmizî, Sunni bir fakih ve Horasanlı geleneksel bir muhaddis. (İmâm et-Tirmizî ile karıştırılmamalıdır.)
Azrinaz Mazhar Hakim - Brunei Sultanı Hassanal Bolkiah'ın 3. eşi.

El-Hakim Camisi - Kahire'de bulunan bir camii.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu - Türkiye Cumhuriyeti'nde bir kurum.

Hakim (dizi) - 2022 yapımı atv'de yayınlanan Türk televizyon dizisi.

Haksız fiil, hukuk kurallarına aykırı bir şekilde diğer bir kişinin malvarlığı veya şahıs varlığında zarar meydana gelmesine neden olan eylemdir. Bir haksız fiilden bahsedilebilmesi için zarara sebep olan fiilin öncelikle hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka aykırı fiil maddi ya da manevi bir zarara neden olmalıdır. Zarara sebep olan kişi fiilinden dolayı kusurlu olmalı ve zararla zarara uğratan fiil arasında neden sonuç ilişkisi olarak da ifade edilebilecek bir illiyet bağı bulunmalıdır.
Bazı hallerde eylem hukuka aykırı sayılamayacağı için haksız fiilden de söz edilemez. Eylem bir kamu gücünün kullanılmasından kaynaklanıyorsa, özel hukuktan kaynaklanan bir hakkın kullanımı söz konusuysa, zarar görenin rızası varsa, bilimsel bir eleştiri yapılıyorsa, meşru müdafaa hakkı kullanılıyorsa, zorda kalma (ıztırar) hali ve kendi hakkını korumanın şartları varsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmediği için haksız fiilin varlığından da söz edilemez.

Hammurabi Kanunları, MÖ 1760 yılı civarında Mezopotamya'nın Babil ülkesinde ortaya çıkan, tarihin en iyi korunmuş yazılı yasalarından biridir. Bu dönemden önce toplanan yasa koleksiyonları arasında Ur kralı Ur-Nammu'nun yasa kitabı (MÖ 2050), Eşnunna yasa kitabı (MÖ 1930) ve İsin'li Lipit-İştar'ın yasa kitabı (MÖ 1870) yer alır.
Babil kralı Hammurabi'nin (h. 1728-1686 BCE) çeşitli meselelerde verdiği kararlar, Babil'in koruyucu tanrısı Marduk adına yapılan Esagila Tapınağı'na dikilen bir taş üzerine Akadca dilinde yazılmıştır. Hammurabi, kendisine bu yasaları yazdıranın güneş tanrısı Şamaş'ın olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla yasalar da tanrı sözü sayılıyordu.
Arkeolog Jean Vincent Scheil'in 1901'de Susa, Elam'da bulduğu (bugünkü Huzistan, İran) ve Fransa'ya taşıdığı Hammurabi Kanunlarının yazılı olduğu stel, Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yaklaşık iki metrelik silindirik bir taşın üstüne çivi yazısı ile yazılmış olan yasalar tam 282 maddedir, ancak bu maddelerin 33'ü (madde 66-99) şu anda okunamayacak durumdadır.

Marduk (Babil'in Tanrısı) halkı yönetmem ve ülkeye yardım getirmem için beni gönderdiğinde, ülkenin dilinde yasa ve adaleti tesis ettim ve halkın refahını artırdım. O zaman karar verdim:
Adalet ve Eşitlik;

Bir adam başka bir adamı cinayetle suçlayarak suç duyurusunda bulunur, ancak bunu kanıtlayamazsa, suçlayıcı idam edilecektir.
Bir adam başka birini kendisine büyü yapmakla suçlamışsa ama bunu kanıtlayamamışsa, sanık kutsal nehre gidecek, kutsal nehre dalacak ve eğer kutsal nehir onu yenerse, suçlanan kişi evini mülk edinecek. Kutsal nehir masumiyetini gösterir ve o kurtulursa, onu suçlayan idam edilecektir.
Eğer bir adam bir davada yalancı şahitlik eder veya verdiği şahitliği ispat etmezse, bu dava yaşamla ilgiliyse, o adam öldürülecektir.
Bir adam tahıl veya parayla ilgili yalancı şahitlik yaparsa, davaya konu olan cezayı kendisi üstlenir.
Bir yargıç hüküm verir, karar verir, usulüne uygun imzalanmış ve mühürlenmiş bir hüküm verir ve sonra kararını değiştirirse, vermiş olduğu hüküm değişikliğinden dolayı o yargıca hesap soracak, verdiği cezayı on iki'ye katlayıp ödetecek ve mecliste onu yargı kürsüsünden atacaklardır.
Bir adam bir tanrının (tapınak) veya sarayın malını çalarsa, o adam öldürülecektir; Çalınan (mülkü) elinden alan da öldürülecektir.
Bir adam, bir adamın oğlundan veya bir adamın cariyesinden, şahitsiz veya sözleşmesiz gümüş veya altın, köle veya cariye, öküz, koyun veya eşek veya başka herhangi bir şey satın alırsa veya (aynısını) emanet olarak alırsa, adam hırsız olarak öldürülecek.
Bir adam bir tanrıdan (tapınaktan) veya bir saraydan öküz veya koyun, eşek veya domuz veya tekne çalarsa, otuz katını iade edecektir; bir özgür adamdan geliyorsa, on katını verecektir. Hırsızın ödeyecek hiçbir şeyi yoksa, öldürülecektir.
Bir şeyini kaybetmiş olan bir kimse, (başka) bir kişinin elinde kaybettiği şeyi bulursa; kayıp eşyayı elinde bulan adam: "Bana satıldı. Ben onu şahitler huzurunda satın aldım" der ve kayıp eşyanın sahibi: "Kaybettiğimi teşhis için şahitler getiririm" der. : Alıcı, kendisine satan satıcıyı ve huzurunda satın aldığı tanıkları ve kayıp mal sahibi de kayıp malını tespit etmek için tanıklar getirirse, hakimler onların delillerini inceler. Huzurunda satın almanın yapıldığı tanıklar ve kaybolan malı tespit edecek tanıklar, şahitliklerini tanrı huzurunda yapacaklardır. Satıcı, hırsız olarak idam edilecektir; kayıp eşyanın sahibi zararını tazmin eder; alıcı, ödediği parayı satıcının mirasından geri alacaktır.
Alıcı, satıcıyı ve satın aldığı tanıkları göstermezse (ve) kayıp malın sahibi kayıp malını tespit etmek için tanıklar getirirse, alıcı bir hırsız olarak ölüm cezasına çarptırılır; malın sahibinin zararı tazmin edilir.
Kaybolan malın sahibi, kaybettiği malını tespit etmek için şahit getirmezse, dolandırıcılığa teşebbüs etmiş, fitne çıkarmış ise, idam edilir.
Satıcı kaderine terk edilmiş ise, alıcı söz konusu durumda satıcının mirasından beş kat zarar tazmin edecektir.
Bu adamın tanıkları hazır bulunmazsa, yargıçlar altı ay süreyle erteleme kararı verirler; ve bu adam altı ay içinde şahitlerini getirmezse, o halde verilecek cezayı öder.
Bir adam bir adamın reşit olmayan oğlunu çalarsa, öldürülecektir.
Eğer bir adam, sarayın erkek ya da kadın kölesine ya da hür bir adamın kadın ya da erkek kölesine şehir kapısından kaçmasına yardım ederse, öldürülecektir.
Eğer bir adam saraydan veya hür birinden kaçmış bir erkek veya kadın köleyi evinde barındırırsa ve onu (köleyi) emir üzerine getirmezse, o evin sahibi öldürülecektir.
Bir adam tarlada bir erkek veya kadın köleyi, kaçak olarak yakalar ve (köleyi) sahibine geri getirirse, kölenin sahibi ona iki şekel gümüş verecektir.
Eğer o köle, sahibinin adını vermezse, onu saraya getirir ve onlar onun soyunu soruştururlar ve sahibine geri verirler.
Eğer o köleyi evinde alıkoyar ve daha sonra köle onun mülkiyetinde bulunursa, o adam öldürülecektir.
Köle, onu esir alan kişinin elinden kaçarsa, o adam bunu tanrı adına kölenin sahibine bildirecek ve özgür kalacaktır.
Bir adam bir evde gedik açarsa, onu o gediğin önünde öldürecekler ve onu evin içine sokacaklar.
Bir adam eşkıyalık yapıp yakalanırsa, o adam öldürülecektir.
Haydut yakalanmazsa, soyulan adam, Tanrı'nın huzurunda, kaybını ayrıntılı bir şekilde beyan edecek ve soygunun işlendiği il ve yetki alanındaki şehir ve vali, kaybettiği her şeyi ona telafi edilecektir.
(Kaybedilen) bir can ise, şehir ve vali mirasçılarına bir mana gümüş ödeyeceklerdir.
Bir adamın evinde yangın çıkarsa ve onu söndürmeye giden bir adam, ev sahibinin eşyalarını görür ve ev sahibinin eşyalarını alırsa, o adam o ateşe atılacaktır.

Babil hukuku
Çivi yazısı
Quid pro quo
Mezopotamya Medeni Hukuku

Louvre müzesinden yüksek çözünürlü resimler ve Fransızca tanımlamalar

Hukuk bilimi, Roma hukuku, kilise hukuku, ticaret hukuku ve devrim dönemi mirasından sonra, medeni hukuk geleneğinin ana bileşenlerinden biridir.
Hukuk bilimi, 19. yüzyılın ortaları ve sonlarında Alman hukuk bilginleri tarafından ortaya çıkartılmıştır ve Alman hukukçu Friedrich Carl von Savigny'nin fikirlerinden oluşmuştur. Savigny, Alman kodifikasyonunun Fransız kodifikasyonunu karakterize eden rasyonalist ve seküler doğal hukuk düşüncesini takip etmemesi gerektiğini, ancak tarihsel olarak Almanya'da yürürlükte olan hukuk ilkelerine dayanması gerektiğini savundu. Hukuk bilimi terimi Almancada "Rechtswissenschaften" (çoğul) veya "Rechtswissenschaft" (tekil) olarak anılır

Hukuk

Black's Law Dictionary, Kısaltılmış Yedinci Baskı, Bryan A. Garner
Sabino Cassese, Recensione a JH Merryman, “The Italian Style, Doctrine, Law, Interpretation”, “Stanford Law Review”, 1965–66, “Rivista trimestrale di diritto pubblico”, 1966, n. 2, s.419-424.

The "Science" of Legal Science: The Model of the Natural Sciences in Nineteenth-Century American Legal Education (Hukuk Biliminin "Bilimi": Ondokuzuncu Yüzyıl Amerikan Hukuk Eğitiminde Doğa Bilimleri Modeli)

Hukuk devleti, sınırları içerisinde kamu erkinin değişmezlik ve süreklilik temeline dayalı olarak değer ve hukuk düzenine bağlı olduğu bir devlet şeklidir. Mutlakiyetçi devletlerden farklı olarak devlet gücü, vatandaşları keyfi uygulamalardan korumak amacıyla yasalar yardımıyla tanımlanır (Şekli Hukuk Devleti kavramı). Modern anlayış temelindeki bir hukuk devleti bunun dışında maddi anlamda adaletli bir düzenin yaratılması ve korunmasını hedefler (Maddi Hukuk Devleti kavramı). Nesnel değer yargıları bireylerin öznel haklarından farklı olarak, belirlenmiş prensipler aracılığıyla kanun koyucunun sınırlanması işlevi görürler.
Hukuk devleti, toplumsal örgütlenme tarzının yukarıda ele alınan aşamalardan geçtikten sonra ulaştığı çağdaş ve en ileri düzeyi olduğu kabul edilir.

Hukuk devleti kavramı hukukçu ve Prusya Kraliyet Parlamentosu Milletvekili Otto Baehr tarafından kullanıldı. 1864 yılında yayınlanan 'Der Rechtsstaat- eine publizistische Studie' (Hukuk Devleti - Yazılı bir araştırma) adlı makalesinde ülkesindeki zamanına göre ilerici yasalardan yola çıkarak idari tasarrufları mahkemelerce denetlenen bir devlet tanımı yaptı. Baehr'e göre hukuk devleti özellikle bağımsız mahkemelere gidebilme hakkını kapsamaktadır.

Hukuk devleti anlayışına, tarihi süreç içerisinde belirli devlet anlayışları tecrübe edilerek ulaşılmıştır. Bu devlet anlayışları; mülk devleti anlayışı, polis devleti anlayışı ve hazine teorisidir.

Orta Çağ'da hakim olan bu anlayışa göre devlet kralın mülkü olarak görülüyordu. Ülkenin en büyük toprak sahibi olan kralın yanında feodal derebeyleride, yetki ve kamusal ayrıcalıklarını sahip oldukları topraklarından alıyorlardı ve bu yetkilerini miras veya sözleşme yoluyla devredebiliyorlardı. Kral ve feodal beylerin yetkilerini sınırlayan ve denetleyen bir idare hukuku yoktu. Bu yetkiler doğal hukuk ile sınırlandırılmaya çalışılıyordu.
Kral ve feodal beyler mülkiyet hakkından kaynaklı olarak özel hukuka tabiydiler. Bu dönemde yasal olarak kazanılmış haklara saygı ilkesi vardı, ancak zamanla istisnai durumlarda kral bu kazanılmış haklara, üstün bir hakka sahip olduğu ileri sürülerek müdahale edebilmiştir. Zamanla bu anlayışın yaygınlaşması üzerine polis devletine yaklaşılmıştır.

Bu anlayış ilk kez Almanya'da ortaya çıkmıştır ve feodal düzenden mutlakiyetçi yönetim anlayışına geçiş dönemidir. Polis devleti, toplumun refahı ve geleceği için her türlü işlemi yapabilen ve bu gayeyle kişilerin hak ve özgürlüklerine istediği gibi müdahale edebilen ve bunları yaparken hiçbir hukuk kaidesine bağlı olmayan devlet anlayışıdır. Polis devleti kavramındaki polis kelimesi bugünkü kolluk görevi gören polisi değil, devletin tüm faaliyetlerini ifade etmektedir. Devletin bu eylemleri yapabilmek için sahip olduğu denetimsiz ve sınırsız güce "polis kudreti" denilmektedir. Polis kudreti tanımından ötürü Almanya'da mutlak yönetimlere "polis devleti" denilmiştir. Günümüzde de eylem ve işlemlerinde yargı denetimine tabi olmayan ve yurttaşlarına hukuki güvenlik sağlamayan devletler içinde polis devleti ibaresi kullanılmaktadır.

18. yy'da Almanya'da yönetimde egemen olan polis devleti anlayışından zamanla hazine teorisi anlayışına geçilmiştir. Polis devletinde idare edilenlere yani halka herhangi bir hukuki güvence tanınmıyorken hazine teroisiyle bazı mali hukuki güvenceler getirilmiştir. İdare tarafından hakları ihlal edilen kişiler, bu ihlallere karşılık yargı yoluyla parasal haklar elde etmişlerdir. Bu teoriye göre hazine devlet tüzel kişiliğinden ayrılarak ayrı bir özel hukuk tüzel kişiliği haline gelmiştir.

Güçler ayrılığının üç temel erki tamamen bağımsız olmadan karşılıklı iş bölümü ve iş birliği çerçevesinde hukuka bağlı kalarak, anayasaya aykırı davranmayarak faaliyette bulunmalılardır. Yasama, yürütme ve yargı ayrı olmalıdır, tek elde toplanmamalıdır. Üç temel erk tek elde toplanırsa keyfilik ortaya çıkar. Ayrıca yargı bağımsız ve tarafsız olmalıdır. 

Yasama erki hukuka tâbi olmalıdır: Yasama kanun yapma yetkisine sahiptir ve bu yetkiyi kullanırken anayasaya bağlı olmalıdır ve anayasaya aykırı kanunlar çıkarmamalıdır.
Yürütme erki hukuka tâbi olmalıdır: Yürütme anayasaya bağlı olmalıdır. Yürütmeye bağlı olan idare işlem ve eylemlerinde anayasaya aykırı davranmamalıdır.
Yargı erki hukuka tâbi olmalıdır

Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması için, anayasalarda kolayca değiştirilemeyen hükümlere yer verilmeli ve temel hak ve özgürlükler sadece anayasada yer alan nedenlerle sınırlanabilmelidir. Anayasalarda yer alan temel hak ve hürriyetlerin, kanun koyucu tarafından aşırı bir şekilde sınırlanmasının engellenmesi için bazı sınırlamalar getirilmelidir. Bu sınırlamalar, kanunla olmalı, ölçülü olmalı ve hakkın özünü ortadan kaldırmamalıdır.

1961 Anayasası'nda kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek için Anayasa Mahkemesi kuruldu. Anayasa Mahkemesi, kanunların, cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve TBMM İçtüzüğü'nün Anayasaya şekil ve içerik yönüyle uygunluğunu denetler. 1982 Anayasası'nda bu kurumun yetkileri sınırlandırıldı ve hukukta gerileme yaşandı.

Mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimin karar verirken vicdanına ve hukuka uygun karar vermesi ve karar verirken kimseden emir almaması anlamına gelir. Bu ilkeye ilk kez Kânûn-ı Esâsî'de rastlanmaktadır ve 1924 Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu'nda da bu ilke benimsenmektedir. Daha sonra 1961 ve 1982 Anayasalarında da bu ilkeye yer verildi. Ayrıca, hâkimlerin idareye karşı bağımsızlığı da korunmalı ve hâkimlerin idareye karşı dava açma yetkileri olmalıdır.

Anayasaya göre idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. İdarenin mâli sorumluluğu, kusurlu sorumluluk veya kusursuz sorumluluk esaslarına dayanır. Kusursuz sorumluluk kapsamındaki tehlike ilkesi ile fedakarlığın denkleştirilmesi ilkesinin uygulanmasında hizmet kusuru aranmaz.

Yasal yönetim ilkesi olmalı
Hukuki belirlilik ilkesi olmalı
İdarenin yargısal denetimi olmalı
Hukuki güvenlik ilkesi olmalı
Eşitlik ilkesi olmalı

Toplumun ekonomik ve sosyal gelişimi ile beraber ve buna paralel bir biçimde, kendi mecrasında ilerleyen hukuk devletinin bu vasfı kazanma sürecinde etkin olan temel unsurun bireyin devlet karşısında sahip olduğu konum ve haklarıdır. Bireye sunulan hukuksal korunma mekanizması geliştikçe, hukuk devletinin oluşumu belirginleşir.
Mülk devletinde bireyler insan olmanın gerektirdiği bütün haklardan mahrum bırakılıp çoğu zaman mülkiyete dahi konu olabilirken, Polis devleti anlayışında vatandaş birey olarak tanınmış hatta bazı haklara da sahip olduğu kabul edilmiş olmakla beraber, devletin veya iktidarın gücünü ve yetkileri sınırlayan bir hukuk anlayışının olmamasından dolayı, devlet bireylerin haklarını ihlal ettiğinde, bireylerin devlete karşı dava açabilmeleri kabul edilmemiştir.
Bireyler devlet faaliyetleri nedeniyle zarar gördüklerinde, kişisel olarak ilgili devlet memuruna, bunun mümkün olmaması durumunda da doğrudan devlete karşı dava açabilmekte ve bu yolla devletin yargısal denetime tabi tutulmasını sağlayabilmektedirler.

Chevallier, Jacques, "Hukuk Devleti", İmaj Yay. 2010.http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=572175&sa=140323124
Philip Kunig, Das Rechtsstaatsprinzip: Überlegungen zu seiner Bedeutung für das Verfassungsrecht der Bundesrepublik Deutschland, Mohr Siebeck, 1986. ISBN 3-16-645050-5
Sobota, Katharina, Das Prinzip Rechtsstaat. Verfassungs- und verwaltungsrechtliche Aspekte, J.C.B. Mohr (Paul Siebeck), Tübingen 1997. ISBN 3-16-146645-4
Figures de l'état de droit : Rechtsstaat dans l'histoire intellectuelle et constitutionnelle de l'Allemagne. Hrsg. von Olivier Jouanjan. Strasbourg, Presses universitaires, 2001. ISBN 2-86820-180-6.
Schmidt-Aßmann, Eberhard, Der Rechtsstaat, in: Handbuch des Staatsrechts, Bd. II, hrsg. v. Josef Isensee/Paul Kirchhof, 3. Aufl., Heidelberg 2004, § 26.
Schachtschneider, Karl Albrecht, Prinzipien des Rechtsstaates, Duncker & Humblot, Berlin 2006.

Hukuk etiği, hukuk kurallarının konmasında, uygulanmasında, denetlenmesinde hukukun üstünlüğünün ve adaletin sağlanmasına yarayan ahlaki değerler bütünüdür. Başka bir tanımla, hukuk mesleği üyelerinin uygulamalarında uymaları beklenen davranış ilkeleridir. Hukuk mesleğinin gelişiminin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Hukuk etiğinin yanı sıra hukukçu etiği, yargı etiği, hukuksal etik, adalet meslek etiği gibi kavramlar da kullanılmaktadır.
Hukuk etiği ilkeleri, ister yazılı ister yazılı olmayan olsun, sadece yasal uygulamanın yürütülmesini düzenlemekle kalmaz, aynı zamanda avukatın faaliyet gösterdiği hukuk sisteminin temel varsayımlarını ve yöntemlerini de yansıtır. Aynı zamanda mesleğin adalet yönetimindeki kendi rolü hakkındaki anlayışını da yansıtırlar. Hukukla etik arasındaki temel ilişkiyi kurmayı amaçlayan esas değerin adalet olduğu söylenebilir. Gülriz Uygur'a göre, bir meslek etiği olarak hukuk etiği, temel bir değer olan adaletle ilgilidir. Zira, hukukun nihai amacı adalet, hukuk uygulamasının nihai amacı da adil sonuçlara ulaşmak ise, bu bağlamda bu meslekle uğraşanların (temelde avukatların, hakimlerin, savcıların), yani kendisini hukukçu diye nitelendirdiğimiz kişilerin, adil insanlardan oluşması lazımdır. Dolayısıyla, ancak içinde adalet duygusunu taşıyan hukukçular, hukukçu etiğinin gereklerini yerine getirebilirler.

Hukuk sosyolojisi, sosyoloji boyutuyla hukuk eksenli araştırmalar yapan bir bilim dalıdır.
Hukuk çok boyutlu bir olgu, bir kurumdur. Hukukun bir norm düzeni olarak olumlu hukuk niteliğinde uygulama boyutu, sağtöresel değer içermesi bakımından felsefi boyutu, toplumsal bir olgu olması bakımından da sosyolojik boyutu vardır. Birincisi hukuk bilimini, ikincisi hukuk felsefesini, üçüncüsü hukuk sosyolojisini ilgilendirmektedir.
Hukuk sosyolojisi yeni ilkeler yaratmaz, yaratılan ilkelerin gelişimine katkıda bulunur onları düzenler. Hukuk bilimiyle etkileşim, işbirliği ve yardımlaşma halindedir. Bunun nedenini ise sosyologların, kurumsal gerçekliği ön planda tutmalarıdır.
Hukuk sosyolojisi açısından değerlendirildiğinde hukuk, basit bir yürürlük problemi olarak ele alınamamaktadır. Bir hukuk normunun usulüne uygun çıkartılmış olması onu kendiliğinden etkin hale getirmemektedir. Hukukun etkinliğinin öne çıkartılması, hukukun varlığının gözlem yoluyla ve fiili bir ilişki olarak “sonradan” saptanması anlamına gelmekteyken hukuku bir yürürlük problemi çerçevesinde ele alan yaklaşımlar açısından hukuk, ortaya çıktığı andan itibaren var kabul edilmektedir. Mahkemelerin ya da yargılamanın hukuk sosyolojisi yaklaşımı açısından hukukun saptanması söz konusu olduğunda özel bir yeri olduğu ilk anda dikkatleri çekmektedir. Yargılama, soyut normatif düzenlemenin olgusal olarak görünür olduğu yer; ideal bir tasarım olan hukuksal düzenlemenin gerçek dünyadaki yansıması özelliğini taşımaktadır.

Yasal tarih veya hukuk tarihi, hukukun nasıl geliştiği ve neden değiştiğini inceler. Hukuk tarihi, medeniyetlerin gelişimi ile yakından bağlantılıdır ve sosyal tarihin daha geniş bağlamında işler. Bazı hukukçular ve hukuk süreci tarihçileri hukuk tarihini, kanunların evriminin kaydı ve çeşitli hukuki kavramların kökenlerini daha iyi anlatan bir bakış açısıyla bu kanunların nasıl geliştiğine dair bir teknik açıklama olarak görmüşlerdir; bazıları ise hukuk tarihini entelektüel tarihin bir dalı olarak görür. Yirminci yüzyıl tarihçileri hukuk tarihini, sosyal tarihçilerin düşüncesiyle paralel bir çizgide, daha bağlamsal bir tarzda ele aldı. Hukuk kurumlarına; karmaşık kurallar, oyuncular ve sembollerden oluşan sistemler olarak baktılar ve bunları toplumla, sivil toplumun belirli yönlerini değiştirmek, onları uyarlamak, direnmesini sağlamak veya teşvik etmek için etkileşime giren unsurlar olarak gördüler. Bu tür hukuk tarihçileri, sosyal bilimler araştırma yöntemleriyle vaka geçmişlerini analiz etme, istatistiksel yöntemler kullanma, davacılar, dilekçe sahipleri ve yasal süreçlerdeki diğer taraflar arasındaki sınıf ayrımlarını ayrımlarını analiz etme eğiliminde oldular. Vaka sonuçlarını, işlem maliyetlerini ve karara bağlanmış dava sayısı analiz ederek, hukuk ve toplumun sadece hukuk teorisi, içtihat hukuku ve medeni hukuk çalışmalarıyla yapılabilecek olandan daha karmaşık bir resmine yasal kurumların, uygulamaların, prosedürlerin ve özetlerin bir analiziyle ulaşır.

Milattan önce 3000 yılına kadar uzanan Antik Mısır hukuku, Ma'at kavramına dayanıyordu ve gelenek, retorik konuşma, sosyal eşitlik ve tarafsızlık kavramlarıyla ile nitelendirilebilirdi. Milattan önce 22 yüzyıla gelindiğinde, antik dönem Sümer hükümdarlarından Ur-Nammu, günümüze dek kaybolmamış, ahlaki ifadeler ("eğer ... o zaman...") içeren ilk kanunu hazırladı.
MÖ 1760 civarında, Kral Hammurabi, Babil yasasını tedvin edip taşa yazarak daha da geliştirdi. Hammurabi, kanunu tüm halkın görmesi için birkaç kopyasını Babil krallığı boyunca stellerle dağıttı; bunlar Hammurabi Kanunları olarak tanındı. Bu stellerin günümüze ulaşan en sağlam nüshası 19. yüzyılda İngiliz Asurologlar tarafından keşfedildi ve o zamandan beri İngilizce, Almanca ve Fransızca da dahil olmak üzere çeşitli dillere transliterasyonu tamamen yapıldı ve çevrildi. Antik Yunanların soyut bir kavram olan "hukuk" için tek bir kelimesi yoktur, bunun yerine ilahi kanun (thémis), insan kararı (nomos) ve gelenek (díkē) arasındaki ayrımı korumuşlardır. Yine de Antik Yunan hukuku, demokrasinin gelişmesinde önemli anayasal yenilikler içeriyordu.

Antik Hindistan ve Çin, farklı hukuk geleneklerini temsil eder ve tarihsel olarak bağımsız hukuk teorisi ve pratiği okullarına sahiptir. M.Ö. 400'den kalma Arthashastra  ve M.Ö. 100'den kalma Manusmriti, Hindistan'da etkili olan eserlerdi ve yasal rehber olarak kabul edildiler. Manu'nun temel felsefesi hoşgörü ve çoğulculuktu ve Güneydoğu Asya'da kabul gördü. Hindistan Yarımadası'ndaki Müslüman fetihleri sırasında şeriat, Müslüman sultanlık ve imparatorlukları tarafından, özellikle de Babür İmparatorluğu'nunimparatoru Evrengzib ve çeşitli İslam alimleri tarafından derlenen Fetâvâ-i Hindiyye ile kurulmuştur. İngiliz sömürgeciliğinin ardından, Hindistan Britanya İmparatorluğu'nun bir parçası olduğunda, İslam hukuku ile birlikte Hindu geleneğinin yerini ortak hukuk aldı. Malezya, Brunei, Singapur ve Hong Kong da ortak yasayı kabul etti.

Orta Çağ boyunca geliştirilen en önemli hukuk sistemlerinden biri İslam hukuku ve fıkıhtır. İslam hukuku ve fıkhının klasik döneminde İslam hukukçuları tarafından bir dizi önemli hukuk kurumu geliştirilmiştir. Böyle kurumlardan bir tanesi, bir gayri resmi değer aktarım sistemi olan ve 8. yüzyılda fıkıh metinlerinde bahsedilen Hawala'dır. Hawala, kendisinden sonra gelen Fransız medeni hukukundaki Aval'ın ve İtalyan hukukundaki Avallo'nun gelişimini etkilemiştir.

Bizans İmparatorluğu sırasında Justinian Yasası genişletildi ve İmparatorluk düşene kadar yürürlükte kaldı, ancak Batı'ya resmi olarak hiç tanıtılmadı. Bunun yerine, Batı İmparatorluğu'nun ve eski Roma ülkelerinin çöküşünün ardından, yönetici sınıflar yerlileri yönetmek için Theodosius kanunlarına ve iki yasa birbirine karışana kadar Cermenler için teamül hukukuna (halk hakkı olarak bilinen bir sistem) güvendiler. Roma mahkeme sistemi çöktüğü için, yasal anlaşmazlıklar, ağırlıklı olarak tanıklığa dayanan sözlü yargılamalarda hukukçulardan oluşan kurullar tarafından Germen geleneğine göre karara bağlandı.

Modern Avrupa hukukunun iki ana geleneği, Kıta Avrupası'nın çoğunun tedvin edilmiş hukuk sistemleri ve içtihat hukukuna dayanan İngiliz geleneğidir.
18. ve 19. yüzyıllarda milliyetçilik arttıkça, lex mercatoria yeni medeni kanunlar aracılığıyla ülkelerin yerel yasalarına dahil edildi. Bunlardan Napolyon Kanunu ve Bürgerliches Gesetzbuch en etkilileri oldu. Çok sayıda içtihattan oluşan İngiliz ortak hukukunun aksine, küçük kitaplardaki kanunların dışa aktarılması ve hakimler tarafından uygulaması kolaydı. Bununla birlikte, bugün medeni ve ortak hukukun birleştiğine dair işaretler bulunmaktadır. Avrupa Birliği hukuku, anlaşmalarda tedvin edilmiştir, ancak Avrupa Adalet Divanı tarafından belirlenen emsallerle gelişir.

Afrika hukuk sistemi, ortak hukuka ve medeni hukuka dayanmaktadır. Hukukları, sömürgecilik orijinal sistemlerinin yerine geçmeden önce kabile örf ve geleneklerine dayanıyordu. Halk, büyüklerini dinlerdi ve anlaşmazlıklar meydana geldiğinde danışılacak kişiler olarak onları kullandı. Kanunları genellikle sözlü olarak iletildiği için yazılı kayıt tutmadılar. Kolonizasyon sırasında, Afrika'daki yetkililer Yerli Mahkemeler adı verilen resmi bir hukuk sistemi geliştirdiler. Sömürgecilikten sonra, kalan başlıca inançlar Budizm, Hinduizm ve Yahudilik idi.

Amerika Birleşik Devletleri hukuk sistemi, esas olarak İngiliz ortak hukuk sisteminden gelişti (eyalet olarak kabul edildikten sonra da Fransız medeni hukuk sistemini takip etmeye devam eden Louisiana eyaleti hariç). Önceki ödenek doktrini ve topluluk mülkiyeti gibi İspanyol hukukundan geçen bazı kavramlar, bazı ABD eyaletlerinde, özellikle 1848'de Meksika'nın çekilişinin parçası olan eyaletlerde hala varlığını sürdürmektedir.
Federalizm doktrini altında, her eyaletin kendi ayrı mahkeme sistemi ve federal hükümete ayrılmayan alanlarda yasama yetkisi vardır.

Hukuk Tarihi Projesi (Kaynaklar ve röportajlar) 13 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bazı hukuk tarihi materyalleri
Schoyen Koleksiyonu
Yves Lassard ve Alexandr Koptev'in yazdığı Roma Hukuku Kütüphanesi.
CHD Hukuk Tarihi Merkezi - Hukuk Fakültesi, Rennes Üniversitesi 1
Hukuk Tarihi Merkezi - Edinburgh Hukuk Fakültesi
Avrupa Hukuk Tarihi Derneği 29 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tarihsel Yasal Malzeme Koleksiyonu 14 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Cornell Hukuk Kütüphanesi
Hong Kong Online'ın Tarihsel Kanunları - Hong Kong Kütüphaneleri Üniversitesi, Dijital Girişimler
Çevrimiçi Temel Hukuk Taslağı Tarihi - 22 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hong Kong Kütüphaneleri Üniversitesi, Dijital Girişimler

Hukuki durum, bir kişi ya da tüzel kişiliğin hukuki haklarını, görevlerini ve yükümlülüklerini ya da bunların bir alt kümesini tanımlamaktadır. Bu terim, bir kişinin malvarlığı ilişkileri hariç olmak üzere kişisel haklar bakımından hukuki durumunu tanımlamak için kullanılabilir; örneğin, birinin "eş" statüsüne sahip olması gibi. Aynı zamanda, bireyin kişisel durumundan bağımsız olarak hukuki ehliyetini de ifade edebilir; örneğin, bir kişinin "reşit olmama" durumu gibi. Ayrıca, bir kişi ya da kuruluşa yasalarla verilen ayrıcalıklar, yükümlülükler, yetkiler veya sınırlamaları kapsayan bir durumu da ifade edebilir.
Terim, ayrıca kişinin rızası olmaksızın yasa tarafından dayatılan hukuki durumu da ifade edebilir; örneğin, angarya sözleşmesinin yasal olarak zorunlu kılındığı durumlarda senetli kölelik statüsü gibi.
Hukuki statü, yalnızca kanunun işleyişiyle doğan bir durum da olabilir; örneğin, bir kişinin Sosyal Güvenlik sistemine kayıtlı olması, onun hukukla olan ilişkisini tanımlar.

Hukuki pozitivizm, hukuk felsefesi ve hukuk biliminde bir düşünce okulu. Hukuki pozitivizmin başlıca iddiaları şunlardır:

Kanunlar insanlar tarafından yaratılan kurallardır.
Hukuk ve etik (ahlaklılık) arasında doğal ve kaçınılmaz bir bağlantı yoktur.
Hukuksal pozitivizmin temelinde, yalnızca meşru yasa koyucu tarafından usulüne uygun olarak çıkartılan normların hukuk olarak kabul edilmesi fikri yatmaktaydı. Böylece hukuk, dünyevî bir iktidarın iradesinin sonucu olarak karşılığını bulacaktır. Bu yaklaşıma göre hukuk, insan iradesinden önce tabii olarak var olan ya da Tanrı iradesine bağlanabilecek normlar anlamına gelmemektedir. Bugün hukuku var eden, yine insanlar tarafından öngörülmüş yasa koyma kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmiş olmasında yatmaktadır. Bu yönüyle hukuksal pozitivizm temel olarak, hukuk kavramının açıklanmasındaki metafizik unsurların dışlanmasını gerektirir.

Hukuki pozitivizm, doğal hukuk geleneğinden gelen çeşitli fikirlere karşı taraf tutar. Doğal hukuk, hukuk ve adalet arasında esaslı bir bağ olduğunu savunur. Hukuki pozitivizm ayrılabilirlik tezini içerir ve bu düşünceye göre hukuki geçerlilik ve adalet arasında esaslı bir ilişki yoktur.

Hukuki Pozitivizm Yazar: C. Keyman (tr)
İnternet Felsefe Ansiklopedisi maddesi2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yazar: Kenneth Einar Himma (ing)
Stanford Felsefe Ansiklopedisi maddesi25 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yazar: Leslie Green (ing)

Hukuki yorum, bir hukuk meselesine uygulanacak olan hukuk kuralının belirlenmesi sürecinin önemli parçalarından biridir. Bazı hukuk kuralları, uygulanabileceği işlemler açısından yeterince açık olmayabilir. Bu nedenle söz konusu kuralın bulunduğu metnin incelenmesi ve anlamının belirlenmesi gerekebilir. İşte bu amaçla yapılan anlamlandırma faaliyetlerine hukuki yorum adı verilir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yorumun konusudur. Yorumun konusu, kuralın yazılı olduğu metindir. Yorum yapacak olan kişi, kuralın yazıldığı metni okuyarak bu metinden bir anlam çıkarmaya çalışır. Bu kapsamda yapılan eylem, hukuk kuralının yorumlanması değil, kuralın dile getirildiği metin olmaktadır.
Bir diğer dikkat çekici nokta ise yorumun kişisel niteliğidir. Yorum, kişiden kişiye farklılık gösterebilmektedir. Bir hukukî metin, kişilerce farklı anlaşılabilmektedir. Bu da yorumun kişisel niteliğini öne çıkarır. Bu nedenle, yapılan yorumlar bağlayıcı olmamakla birlikte, kuralı uygulayacak olan kişiye (çoğunlukla hâkime) sadece yol gösterici olabilir. Fakat bazı yorumlar vardır ki, bunlar kuralı uygulayacak olan kişiyi bağlar. Yani uygulayıcı, o yoruma bağlı kalarak hareket etmek zorundadır. İşte bu bağlayıcı yoruma otantik yorum adı verilir.
Yorum, onu yapan kişi ya da makama göre farklı adlar alabilmektedir. Devletin organlarından yasama ve yargı organları yorum yapabilmektedir. Bununla birlikte bu organların bir parçası olmayan kişilerce de yorum yapılabilmektedir, bu kişi/makamlarca yapılan yoruma bilimsel yorum adı verilmektedir.

Klasik yorum teorisine göre, her hukukî durum için uygulanabilir nitelikte bir hukuk kuralı mevcuttur. Bazısının anlamı yeterince olmasa bile, her türlü duruma uygun bir kural mutlaka vardır. Hâkim, anlamı açıksa kuralı yorumlamadan, anlamı yeterince açık değilse anlamı yorumlayarak ortaya çıkarır. Dolayısıyla bu teori, hâkimin sadece kanunu uyguladığını, bir kural yaratmadığını ileri sürer.
Klasik yorum teorisi, tümdengelim metoduna benzer bir mantık yürütme tekniğine sahiptir. Hukuk kuralı ile somut olay arasında ilişki kurularak, olayın hukuk kuralına uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılır. Hâkim, hukuk yaratmaz, yaratılmış olan hukukun uygulanmasını sağlar. Bu bağlamda, hâkim yalnızca kanunun uygulayıcısıdır. Bu teori, judex est lex loquens (hâkim, konuşan kanundur) ilkesiyle temellendirilmiştir.

Klasik yorum teorisinin karşısında yer alan realist yorum teorisi, klasik teoriden farklı olarak hâkimin kanunu sadece uyguladığı görüşünü değil, yarattığı görüşünü de savunur. Bu teoriye göre, hâkim kanun metnini yorumlayarak anlamını belirlemelidir. Böylece bir nevi o kuralın yaratıcı hâline gelir. Hâkimin sadece uygulayıcı olduğunu savunan klasik teoriden ayrıldığı nokta ise, hukuk kuralı olarak kanun metnini değil, metnin anlamını baz almasıdır. Hâkimin uygulayıcı olarak değil, yaratıcı olarak kabul edilmesinin nedeni de budur.
Realist yorum teorisinde yorumlanan şey norm değil, normun yazılı olduğu metnin kendisidir. Yorum, normun değil, metnin yorumlanmasıdır. O metinle kural koyucunun ulaşmak istediği neticenin araştırılmasıdır. Bu neticeye yorum yapılmadan ulaşılamıyorsa, o hâlde yorum kaçınılmazdır.

Yorum, yorumu yapan kişi ya da makama göre farklı isimler alabilir.

Yasama yorumu, devletin yasama organınca yapılan yorumu ifade eder. Yasama organı, hukuk kuralını oluşturan kişi ya da makamdır. Bu yorum metoduyla, kuralın anlamını bizzat o kuralı koyan organ açıklığa kavuşturmaktadır.
Bu yorumun kaynağı ejus est interpretari cujus est condere ilkesidir. Bu ilkeye göre, kanunu koyan kimse yorumlamayı da o yapmalıdır.
Genel olarak kabul edilen görüş, yasama yorumunun söz konusu olabilmesi için ilgili devletin anayasası (temel kanunu) uyarınca böyle bir yetkinin yasama organına tanınması gerektiği yönündedir.
Doktrinde yasama yorumunu en isabetli ve en mantıklı yorum çeşidi olarak gören yazarlar vardır. Bu yazarlara göre, kanunu koyan organ, onun ne anlam içerdiğini en iyi bilebilecek durumdadır. Kanun koyucular, tarih boyunca kendi koydukları kuralların başkalarınca farklı yorumlanacağından endişe ederek bunu engellemeye yönelik hamleler yapmışlardır. Örneğin Justinianus, bu endişeyle Codex'e bu yönde bir hüküm koyarak, yorumlama işini sadece kendisinin yapabileceğini hüküm altına almıştır.

Yargısal yorum, mahkemelerce yapılan yorum türüdür. Mahkemenin önüne gelen somut olayda uygulanması gereken kuralın tespiti amacıyla yapılır. Yorum kaçınılmazdır, yani uygulanabilecek hukuk kuralının olmaması nedeniyle davanın reddedilmesi mümkün değildir.
Yargı makamlarınca yapılan yorum kural olarak serbesttir, yani önceden yapılan yorumlar hâkimleri bağlamaz. Fakat bunun da istisnaları olabilmektedir. Genellikle yüksek mahkemelerce bir konu hakkında yapılmış farklı yorumlarla ilgili olarak verilen içtihatlar bağlayıcı olabilmektedir. Türkiye'de Yargıtay İçtihadi Birleştirme Kurulu tarafından verilen kararlar, kararla ilgisi olan türden davalarda mahkemeleri bağlayıcı niteliktedir.

Bilimsel yorum, yasama ve yargı organları dışında kalan kişilerin/makamların, genellikle hukuk bilim insanları tarafından yapılan yorumdur. Bu yorum türünün özelliği, herhangi bir somut olayla ilgi bulunmaksızın soyut çözümlemelere dayanıyor olmasıdır. Bu yönüyle, bilimsel yorumlar daha ziyade fikrîdir.
Bilimsel yorum bağlayıcı değildir. Mahkemelerin karar verme sürecinde sadece bir fikir kaynağı olabilirler. Hukukun kaynakları içerisinde, doktrin genellikle yardımcı bir kaynak olarak görülür, yani hukuku uygulayacak kişilere sadece yol gösterici, tavsiye verici nitelikte olabilirler. Bilimsel yorum da, buna paralel olarak hukuk uygulayıcılarına ancak yol gösterici bir yorum çeşidi olabilir.

Lafız, kelime anlamı olarak söz, kelime gibi anlamlara gelir. Hukukî terim anlamı ise yasanın sözle anlatmak, bildirmek istediği anlamdır. Buna paralel olarak, lafzî yorum da kanun metnine bakarak yapılan yorum olarak tanımlanabilir. Bu yorum yönteminde; kullanılan kelimeler, cümleler, noktalama işaretleri, söz dizimi gibi unsurlara bakılır. Bu nedenle lafzî yorumda dil bilgisi kuralları ve kelimelerin anlamları büyük bir öneme sahiptir.
Lafzî yorum, Amerikan anayasa hukuku literatüründe textualism (metinselcilik) olarak tanımlanır. Bu akımın savunucularına göre, buradaki yorumda, kullanılan kelimelerin günlük dildeki sade, açık ve olağan anlamlarına bakılmalıdır.

Tarihî yorum, kanun koyucunun kanunu koyarken güttüğü amaç, ulaşmak istediği gaye, yani niyeti baz alınarak yapılan bir yorum yöntemidir. Bu metoda göre, hükmün konduğu zamandaki kanun koyucunun muhtemel (subjektif) iradesi araştırılır. Bunun için yalnızca kanun metinlerine bakılmaz. Ayrıca; ilgili kanunun hazırlık çalışmalarına, hazırlanan raporlarına, kanunla ilgili görüşme tutanaklarına bakılmalıdır. Amerika'da tarihî yorum metodunu karşılayan tabir intentionalism (niyetselcilik) ya da original intent (esas niyet) olarak geçmektedir.

Sistematik yorum, söz konusu kuralın içinde bulunduğu kanunda düzenlendiği bölüme, diğer maddeler karşısındaki duruma ve ilgili kanunun genel sistematiğine bakılarak yapılan yorum metodudur. Kuralın kanunda bulunduğu bölümün adı, diğer maddeler gibi unsurlar kuralın anlamının belirlenmesinde etken olabilir. Bu metotta, kuralları tek tek anlamlandırmak yerine, bir bütün oluşturacak şekilde yorumlamanın daha doğru olacağı görüşü hâkimdir.

Teleolojik (amaçsal, gaî) yorum, kuralın ihdas edildiği dönemin şartlarını da göz önünde bulundurarak kanun koyucunun amacını tespit edebilmek amacıyla yapılan yorumdur. Tarihî yorum metodundan farkı, bu yorum metodunda kuralın ihdas edildiği dönemin şartları da göz önünde bulundurularak kanun koyucunun amacının tespit edilmek istenmesidir. Tarihî yorumda ise o dönemin şartlarından bağımsız olarak tamamen ve sadece kanun koyucunun o dönemdeki subjektif iradesi tespit edilir.

Kavramcı yorum metodu, Alman tarihçi hukuk okulu tarafından savunulan bir yorum metodudur. Bu metot, bir kuralın yorumlanmasında ilgili kuralın soyut içeriğinden hareket edilmesi gerektiğini savunur. Bu içerik ise hukuk biliminin geliştirdiği kavramlar ile belirlenebilir. Bu yüzden bu metotta çeşitli hukukî kavramlar (borç, sözleşme, ifa, iptal, cayma vs.) önemli rol oynamaktadır. Bu metodu savunanlar, ülkenin her yerinde aynı metodun uygulanması gerektiğini, böylece hukukun uygulanmasında birlik, uyum ve kesinlik oluşturmaya çalışmak gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Menfaatler içtihadı yöntemi de Alman hukukçuları tarafından geliştirilmiş bir metottur. Bu metot, 1900 yılında Alman Medeni Kanununun kabul edilmesinden sonra ortaya atılmıştır. Buna göre, kanun sosyal gelişmelere uygun olarak yorumlanmalıdır. Her hukukî uyuşmazlığın temelinde bir menfaat çatışması vardır. Hâkim, her iki tarafın da menfaatlerini dengelemelidir. Bir diğer deyişle, bu menfaatleri tatmin etmelidir.

Yorum yaparken faydalanılan bazı mantık kuralları vardır. Bu kurallar şöyledir:

Kıyas, karşılaştırma anlamına gelir. Hakkında bir kural bulunmayan bir meseleye, benzer bir başka meseleye uygulanan hükmün uygulanabilmesine kıyas denir. Kıyas yapılabilmesi için, bu iki meselenin birbirine benzer olması gerekir. Özellikle de aralarında illet, yani sebep ortaklığı bulunan iki meselenin varlığı hâlinde, kıyas yapılabileceği söylenebilir.
Yine de, bazı hâllerde kıyas yapılabilmesi mümkün değildir. Bu hâller şunlardır:

İstisnaî hükümler: Bir hüküm, bir genel hükmün istisnası niteliğinde ise, o hüküm kıyas yoluyla başka bir olaya uygulanamaz. Çünkü o hüküm, ilgili genel hükme ilişkindir ve bir istisnadır. İstisnalar dar yorumlanır ve kıyasa tâbî tutulamazlar.
Expressio Unius ilkesinin geçerli olduğu durumlar: Expressio unius est exclusio alterius (bir şeyi zikretmek diğerlerini dışlamaktır) ilkesinin uygulanabildiği hâllerde kıyas yapılamaz. Bu ilke, genellikle bir hak sahibi olabilecek kişilerin sınırlarının çizilmesinde kullanılır. Dolayısıyla bu kapsama girmeyen kişilerin kıyas yoluyla kapsama alınmasını sağlamak mümkün değildir.
Sınırlı olarak sayılan durumlar: Baz

Hukuki şekilcilik ya da hukuki formalizm, hakimlerin yargılama sürecinde nasıl karar vermesi gerektiğini açıklayan teorilerden biri. Hukuki gerçekçilikten farklı olarak, hukuki şekilcilik, hukuki işlemlerin yasalarca öngörülen şekil kurallarına uygun olarak yapılması, hakların yasalarda belirlenen zaman aralıklarında kullanılması ve sonuçlarının kategorik ilkelerle belirlendiği sistemdir. Yapılmak istenen işlemin birtakım şekil şartlarına bağlı olarak yapılabilmesini, böylece işlemin yapılmasını güçleştirmeyi amaçlar. Böylece bu işlemi yapmak isteyenler, öncesinde bu işlemi yapmak isteyip istemediklerini değerlendirerek daha isabetli kararlar alabilecektir.
Teori eski Harvard Hukuk Fakültesi dekanlarından olan Christopher Colombus Langdell'in çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. İngiltere'de ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri'nde anayasaya ilişkin düşünceler üzerinde etkisi olan 18. yüzyıl İngiliz hukukçusu William Blackstone'un, hukukun Tanrı'nın iradesinin bir yansıması olduğu ve tamamlanmış olduğu, bu nedenle gelişime açık olmadığı fikirleri üzerinden gelişen bu düşünceye göre, hukuk bir bilimdir ve bu bilimi öğrenmek için temel kaynaklara inilmelidir. Bu kaynaklar, doktrinde incelenen mahkeme kararlarıdır. Bu kararlar sistematik bir şekilde derlenerek kitaplar yazılmalı, böylece bu kararlardan hukuki ilkeler çıkarılmalıdır. Bu sayede hukukçular hukukçu gibi düşünebilecektir. Langdell, bir hukukçunun kütüphane gibi yerlerde teorik bilgiyle yetişmesi gerektiğini savunmaktadır. Ona göre, bir avukatın mesleğinde uzmanlaşabilmesi iyi bir eğitim almasına bağlıdır. Blackstone da, hukuk eğitiminin sistemli bir öğretim süreciyle verilmesi gerektiğini düşünmektedir.
Hukuki şekilciliğe göre, hukuki işlemler irade ve beyandan oluşur. Bir fiilin hukuki işlem niteliğini kazanabilmesi için bu fiilin hukuki bir forma girmesi ve hukuk kurallarına uygun olması gerekir. Bu hukuk kurallarının toplumsal düzeni sağlayabilmesi için belirli bir biçimde olması gerekmektedir. Bunun için de bu kuralların kesin ve açık kavramlara dayanması, hâkime geniş bir takdir alanı bırakmaması, şüpheye mahal vermemesi, anlamının hile ile değişmeyecek nitelikte olması ve her türlü olay için bir çözüm içermesi gerekmektedir. Hukuk yalnızca bu kurallardan oluştuğu için, hâkimler de bu kuralların sözcüsüdür, bu nedenle hâkimler bu kuralların dışına çıkarak hukuk yaratamaz. Hâkimler bu kuralların yalnızca sözcüsü, yani uygulayıcısıdır.
Bu teoriyi eleştirenlere göre, şekilci teori hâkimin yorum ve takdir yetkisini ortadan kaldırarak onların yalnızca bir uygulayıcıya dönüştürmektedir. Ayrıca bu teorinin savunduğunun aksine, hukukun kesin ve belirlenebilir olmadığı ileri sürülmektedir. Şekilcilik, ekonomik ve ticari hayatı yavaşlatmakta ve gelişimini engellemektedir. Yapılmak istenen işlemin yapılmasının şekil şartları nedeniyle zorlaştırılması, tarafların o işlemden vazgeçmesine neden olabilmektedir. Ayrıca şekilcilerin savunmalarının aksine, işlemin ispatı zorlaştığından hukuken tanınmış hakka ulaşılmasının güçleşebileceği iddia edilmektedir.
Şekilciliğe tepki olarak ortaya çıkarılan gerçekçi teoriyle kıyaslandığında, şekilcilik işlemin yapıldığı şekli öne çıkarırken gerçekçilik ise karar vericilerin karar ve faaliyetlerine bakılması gerektiğini savunmaktadır. Şekilcilere göre hukuk sadece kurallardan oluşurken, gerçekçiler ise karar verme aşamasında farklı kaynaklara da başvurulduğunu, bu nedenle farklı bilgi alanlarına da hâkim olunması gerektiğini savunmaktadır. Gerçekçilere göre hukuk belirsiz iken, şekilciler ise hukukun kesin olduğunu kabul eder. Bu nedenle gerçekçilerin hukukun belirsiz olduğuna ilişkin görüşleri şekilciler tarafından eleştirilmiştir. Şekilcilere göre, hukuk düzeni mantıksal bir yöntem olarak kesin ve öngörülebilir bir niteliğe sahip olmalıdır. Şekilciliğin ilişkili olduğu bir diğer teori olan hukuki pozitivizm, hâkimlerin davalarda yalnızca kurallarla bağlı kalması gerektiğini savunur. Bu yönüyle, şekilcilik ile hukukun belirli kurallar üzerinde bir silsile şeklinde temellendirilmesi hususunda uzlaşırlar. Her iki yaklaşım da mantığa dayalı bir bakış açısına sahiptir. Kökeni olmayan bir hak veya yükümlülüğü her iki yaklaşım da kabul etmemektedir

Şekilci teorinin temelinde Alman Tarihçi Hukuk Okulu'nun savunduğu Kavramlar İçtihadı Teorisi bulunmaktadır. I. Dünya Savaşı'na kadar hem Kıta Avrupası'nda hem de Amerika'da yaygın olduğu belirtilen bu teorinin, II. Dünya Savaşı'nın ardından yerini farklı yaklaşımlara bıraktığı iddia edilmiştir. Akçabay'a göre, Almanya'da hâkimler toplumsal değişim sonucu oluşan ihtiyaçlar doğrultusunda hukuk kurallarıyla doğrudan bağlı olmaksızın kararlar vermiştir. Ancak bu sürecin, Nazi Almanyası dönemindeki hukuk uygulamasının görmezden gelinmesi için yok sayılarak Kıta Avrupası hukuk sisteminde bugün dahi hâkimlerin ve diğer karar mercilerinin şekilci bir anlayışla görevlerini yaptığı ileri sürülmektedir. Bu nedenle, şekilci yaklaşımın savunusuna paralel olarak Kıta Avrupası'nda hukuk kurallarına dayanmayan ve toplumsal amaçları gözeten hukuki yorumlar tekrar reddedilmeye başlanmıştır.
İngiliz hukukçu William Blackstone hukukun açıklanmış akıl olduğunu savunmaktadır. Blackstone'a göre hukuk Tanrı'nın iradesinin bir yansımasıdır ve tamamlanmıştır. Bu nedenle gelişime açık değildir. Hukuk eğitimi, uygulamaya nazaran sistemli bir öğretim süreciyle verilmelidir.
Şekilci teoriye göre hukuki sonuçlara mantık ve tümdengelim metotlarıyla ulaşılabilir. Kuralın öngördüğü olguların somut bir olayda olup olmadığı ancak mantık yoluyla bilinebilir. Kurallara sıkı sıkıya bağlı kalınması gerekmektedir. Hâkimin varacağı sonuçlara hukukun kaynakları aracılığıyla varılabilir. Hukuk uygulamasının düzeltilmesi ancak hukukçuların güçlü bir teorik hukuk bilgisine sahip olmasıyla mümkün olabilir.
Hukuki şekilcilik bir dönem Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı da yapan Christopher Colombus Langdell'in çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Langdell, hukukun bir bilim olduğunu, bu bilimi öğrenmek için de temel kaynaklara inilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu temel kaynaklar, hukuk doktrininde incelenen mahkeme kararlarıdır. Kararların sistematik bir şekilde derlenerek kitaplar yazılması, böylece hukuki ilkelerin ortaya çıkarılması bu teorinin temel yaklaşımıdır. Burada amaçlanan şey, hukukçuların hukukçu gibi düşünmesini sağlamaktır.
Langdell, kendi döneminde yaygın olarak uygulandığı iddia edilen hukuk eğitimi yönteminden farklı bir metot benimsemiştir. Avukatların hukuk bürolarında teorik bilgi yerine pratik uygulamalarla yetişmesine karşı çıkan Langdell, hukukçuların kütüphane ve amfi gibi yerlerde, teorik bilgiyle yetişmesi gerektiğini savunmuştur. Hukuku bir bilim olarak kabul eden Langdell, hukuka vâkıf olmanın iyi bir hukuk eğitimiyle mümkün olduğunu iddia etmiştir. Bir avukatın mesleğinde uzmanlaşabilmesi için iyi bir eğitim alması gerekmektedir. Bunun yolu da üniversitelerde bulunan kütüphanelerden geçmektedir.

Hukuki şekilcilik, yapılmak istenen hukuki işlemin birtakım şekil şartlarına tabi olarak yapılabilmesini, bu şekilde hukuki işlemin yapılmasını güçleştirmeyi amaçlayan bir hukuk teorisidir. Bu teoriyi savunanlara göre, insanların zamanla daha kalabalık toplumlar halinde yaşamaya başlamaları, yanılma ve unutma halleri, irade beyanlarını açıklarken değişmez ve kalıcı nitelikte belgeler kullanma zorunluluğuna itmiştir. Bu nedenle, toplum yararını gözetme, hukuki işlemin güvenliğini sağlama ve ispat ihtiyacı, yapılmak istenen hukuki işlemi birtakım şekli şartlara bağlama ihtiyacını oluşturmuştur.
Hukuki işlemler, irade ve beyandan oluşmaktadır. Bir fiilin hukuki işlem niteliğini kazanabilmesi için hukuki bir forma girmesi ve hukuk kurallarına uygun olması gerekmektedir. Hukuki yaptırımlar, iradenin beyan edilmesi sonucuna bağlanır. Bu nedenle, irade beyanının hukuk kurallarına uygun olması yeterli olacaktır.
Şekilcilik teorisi, hukuk kurallarının toplumsal düzeni sağlayabilmesi için belirli bir biçimde olması gerektiğini savunmaktadır. Hukuk kurallarının bu işlevi yerine getirebilmesi için; kesin ve açık kavramlara dayanması, hâkime geniş bir takdir alanı bırakmaması, şüpheye mahal vermemesi, anlamının hile ile değişmeyecek nitelikte olması ve yaşanabilecek her olay için bir çözüm içermesi gerekmektedir. Somut olaylarda, verilecek kararı hukuk kuralları belirlemektedir. Hukuk yalnızca bu hukuk kurallarından (normlardan) oluşmaktadır. Hâkimler de bu kuralların sözcüsü niteliğindedir. Bu nedenlerle hâkimler, bu kurallar dışına çıkarak hukuk yaratamazlar.
Hukuki şekilciliğe göre hukuk esasen beşeri bir davranış formundan ibarettir, bu nedenle günlük yaşamdaki toplumsal ve bireysel olguların bir üst yapısını oluşturur. Bu yönüyle hukuk kuralları toplumsal hayattan bağımsız olarak incelenebilir. İncelemenin konusu ise sadece işbu hukuk kurallarıdır.
Bu teoride hukuk normlarla ifade edilmektedir. Hukuk kuralları sistem içerisinde tutarlıdır ve yoruma ihtiyaç duymamaktadır. Hukuk, eksiksiz bir şekilde oluşturulmuş kurallar bütünüdür. Hukukçuların bu kuralları uygulaması için kuralın metnini yorumlamaları yeterlidir. Hâkimler, kanunların uygulayıcısı konumundadır.
Hukuki şekilcilik hukuk kurallarının belirli bir şekle uygun olarak tasarlanması ve uygulanması gerektiğini savunur. Yapı itibarıyla, kişilerin iradelerinin yöneldiği amaca yönelik hukuki işlemleri konu edinir. Bu şekilde dışarıya yansıtılan iradenin uyması gereken hukuk kuralları, hukuki şekilciliğin kapsamını oluşturur.
Şekilci teori, hukuki uyuşmazlıklarda tümdengelim metoduyla kesin bir sonuç elde edilmesini sağlar. Hâkimin karar alma sürecinin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin bir çerçeve çizer. Ernest Weinrib, şekilciliği bir hukuki gerekçelendirme teorisi olarak tanımlamaktadır. Buna göre hukuk yalnızca düzenlenmiş bir kurallar silsilesi değildir. Hukuk, ahlâki savlara da cevap veren sosyal niteliği olan bir düzenlemedir. Bu yönüyle şekilcilik, sosyal yaşamın hukuki tarafını ortaya çıkaran olaylar üzerine odaklanır.
Şekilci teoriyi savunan yaz

Hukukun üstünlüğü, temel olarak hukukun bir topluluktaki veya ülkedeki yayılmışlığını ve yetkisinin yüksekliğini ifade eder. Özellikle de devlet ve hükûmet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizilir.
Kavram, her ne kadar Platon tarafından yapılan savunma sırasında üstü kapalı olarak geçse de, ilk defa açıkça Aristo tarafından "hukuk yönetmelidir (hükmetmelidir)" şeklinde kullanılmıştır denilebilir.
Hukukun üstünlüğü kavramı, tarihsel süreçte Avrupa'nın atlatmış olduğu monarşi, feodalizm ve Katolik Kilisesi'nin imtiyazlı durumlarına (dokunulmazlıklarına) karşı önem kazanmıştır. Hukukun üstünlüğü ayrıca, her vatandaşın hukukun muhatabı olabileceği anlamına da gelir. Yani kimse imtiyazlı olamaz. Bu fikir, özellikle yöneticilerin hukukun altında olduğu ve hiç kimse ve hiçbir kurumun, hukukun üstünde olmadığı (örneğin ruhban sınıfının veya kralların üstünlüğü gibi) anlamına gelmektedir.
Her ne kadar hukukun üstünlüğü kavramı, politikacılar, yargıçlar ve akademisyenler tarafından yaygınca kullanılsa da, kavramın anlaşılmasının son derece güç olduğu da iddia edilmektedir. Hukukun üstünlüğü kavramsal olarak şekilci ("ince") ve asli ("kalın") olarak iki yaklaşımla ifade edilebilir. İlk kavramsal yaklaşıma, yani şekilci (şekli veya usule yönelik) yaklaşıma göre, hukuk kavramının içerisindeki adalet önemli olmakla birlikte, belirleyici olan kurallar ve kanunlardır. Bu yaklaşımda adaletten çok kurallar ve kanunlar ön planda tutulur. Buna karşılık asli (veya esasa yönelik) yaklaşımda, esas olan adalettir ve kurallar ve kanunların ötesine geçilerek, gerçek anlamda adaletin (hakkın) sağlanıp sağlanmadığı sorgulanır. Günümüzde kabul gören yaklaşım ise, gerçek anlamda hukuk (hak/adalet) üstünlüğüdür. Kuralcı ve şekilci anlayışa ise karşı çıkılmaktadır.

Terim, Aristo'nun Politika isimli eserine kadar dayandırılabilir. Bu eserde 'hukuk yönetmelidir' ifadesi geçmektedir. Hukukun üstünlüğü kavramı, antik yunandan başlayarak tarihsel süreçte, Avrupa'da yaşanan imtiyazlı sınıflara karşı gelişmiştir. Antik yunanda bulunan "en iyi yönetim biçimi, en iyi adamlar tarafından yönetilmektir"  anlayışına karşı Platon tarafından yapılan savunmada ortaya çıktığı da söylenebilir. Platon'un, bu tanımda geçen "En iyi adamlar" topluluğunun, kanunlara uyacak kadar "iyi" olduklarını umar. Bu duygusunu şu sözlerle ifade eder: Hukuk ve diğer bir otorite karşı karşıya geldiğinde, devletin çökmesi çok da uzak değildir, ama hukuk, devletin efendisi ise ve devlet de hukukun kölesi ise, ancak bu durumda bir ümit vardır ve insanlar, Tanrı'nın devlete yağdırdığı kutsamanın tadına varabilirler.

Kavram, İslami kaynaklara, kelimesi kelimesine, 17. yüzyılda girmiştir ve hukukun halifeden bile üstün olduğu açıkça yazılmıştır. Ancak bazı İslam alimleri bu terimi Muhammed dönemindeki bazı hadislere kadar dayandırmaktadır. Örneğin, Veda Hutbesi'nde geçen "Size iki şeyi bırakıyorum, bunlara bağlı kaldığınız sürece asla sapmaz, zelil ve hakir olmazsınız; Allah'ın Kitabı Kur'an ile Sünnetim." ifadesinin, İslami hukukun temeli olarak kabul edilebilecek Kur'an ve Sünnet tarafından açıklanan İlahi kuralların üstünlüğünü ifade ettiği düşünülmektedir. Şu ifadeler hukukun üstünlüğü kavramının, İslam'ın ilk günlerinden beri var olduğuna dayanak olarak gösterilir:

“Hayır, Rabb'ine andolsun ki, onlar aralarındaki çekişmelerinde seni hakem tayin edip, senin verdiğin hükme, içlerinde bir sıkıntı duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış sayılmazlar.” (Nisâ suresi, 65. ayet)
“Kim bir haksızlığa uğradıktan sonra hakkını alırsa, işte onların aleyhine bir yol izlenemez.” (Şûrâ suresi, 41. ayet) “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan; kendiniz, anne babanız ve yakın akrabalarınızın aleyhine bile olsa, Allah için doğru şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik yaptığınız kimseler, ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah onlara daha yakındır. Hislerinize uyup, adaletten sapmayın…”(Nisâ suresi, 135. ayet)
“Sizden evvelkilerin mahvolmalarının sebebi şudur ki: İçlerinden şerefli bir kimse çalınca onu cezasız bırakır; zayıf birisi çalınca ise kanunu tatbik eder, onu cezalandırırlardı. Allah'a yemin eder im ki, Muhammed'in kızı Fatma'da hırsızlık etse, cezasız bırakmazdım.” (Buhari, Enbiya)

İlk olarak terimin ifadesi 1500 yılında Oxford sözlüğünde geçmektedir.
Terim ayrıca 1610 yılında, bugünkü haliyle Kral I. James tarafından Lordlar Kamarası'nda kullanılmıştır. Bu ifade aşağıdaki şekildedir:

Majestelerinin krallığının, asil atalarının, kral ve kraliçelerinin, yönetimiyle yaşadığı mutluluk ve özgürlüğün pek çok farklı sebebi arasında, kesin bir hukukun üstünlüğü tarafından yönetilmek ve yönlendirilmekten daha dikkate değer, sevgili ve kıymetli bir şey daha yoktur, bu yönetimde haklar hem baştakilere hem de üyelere aittir ve herhangi muğlak bir hükûmete değil.

Günümüzde farklı uygulamaları olmakla birlikte, hukukun üstünlüğü bir ülkenin "iyi yönetildiğini" gösteren kriterlerden birisi olarak kabul edilmektedir ve üzerinde anlaşılmış temel prensipler bulunmaktadır. Örneğin, Dünya Bankası tarafından Uluslararası Yönetim Göstergeleri, hukukun üstünlüğünü şu şekilde tanımlar: "hukukun üstünlüğü, toplumun kurallarının bir uzantısıdır ve polis ve mahkemelerin güç kullanımı için toplumda yapılmış bir sözleşmedir. " Bu tanıma dayanarak yine Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir haritada ülkelerin durumu gösterilmiştir. Bir devletin, hukukun üstünlüğünü benimsemesi halinde, yönetimine nomocracy ismi verilebilir. Antik Yunan'da kullanılan 'nomos' kelimesi hukuk ve 'kratos' kelimesi ise güç anlamına gelmektedir. Yani kelime, hukukun gücü veya güncel haliyle hukukun üstünlüğü anlamındadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde Başkan, Kongre üyeleri ve Yüksek Mahkeme ve bütün devlet memurları da dahil olmak üzere, ABD Anayasası'nı, benimsemeli ve her şeyin üzerinde tutmalıdır. Bunun için, ilgili kişiler yemin etmektedir ve bu yemin, hukukun, herkesten daha üstün olduğunu sembolize eder. Aynı zamanda, federal hükûmetin, anayasada maddeler halinde sıralanmış birey haklarına aykırı olmamak şartıyla kanun yazmada takdir yetkisi bulunur. Aksi durumda yargının, bu yasa metnine müdahale etme hakkı doğar

Türkiye Cumhuriyeti'ndeki mevcut durum, ABD'deki uygulamalara çok benzemektedir. Bütün seçilmiş meclis üyeleri ve dolayısıyla bakanlar  'hukukun üstünlüğü' için mecliste yemin ederler. Bu yemin, hukukun üstünlüğü ilkesini ve hukukun bütün bireylerden üstün olduğu kabulünü temsil eder. Anayasa Mahkemesi'nin görevleri yine Anayasa tarafından tanımlanmıştır (1982 anayasası, ilgili maddeler 69, 90, 148 ve 149).

Prof.Dr. Ali Şafak'la "İslâm ve Hukukun Üstünlüğü" Üzerine, Altınoluk Röportaj, 1989 - Haziran, Sayı: 040, Sayfa: 0192 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anayasa Mahkemesinin Görevleri2 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hâkim veya yargıç, adaleti sağlamak üzere bağlı bulunduğu topluluğun hukuk kural ve prensiplerine dayanarak bağımsız ve tarafsız olarak karar veren kimsedir. Bazı hukuk sistemleri tek hâkimli, bazı sistemler ise hâkimler heyetinden oluşan yargılama biçimlerini benimsemiştir. Hâkimler ceza, hukuk, idare veya askeri mahkemelerde görev yapabilirler. Yaptıkları görevden ötürü toplum içerisinde saygınlık sahibi, alanında uzman ve güvenilir kişilerden seçilmeleri gerekir.Kara Avrupası hukuk sisteminde yargıçlar, yasama organı tarafından yapılan kanunlar ve Anayasa'ya bağlı olarak hüküm verme zorunluluğundadır. Bu sistem içerisinde yargıçların takdir yetkisi daha çok kanunların uygulanış biçimleriyle alakalıdır. Anglo-Sakson hukuk sisteminde ise yargıçlar, kendilerinden önce konu hakkında yargılama yapmış ve karar vermiş hukukçuların görüşlerini baz alarak, kendi muhakemeleri sonucu hüküm verirler.

Hukuk, toplumsal düzenin sağlanmasına hizmet eder. Toplumsal düzenin sağlanması amacıyla da hukuk suçlu veya suçsuz tüm toplum bireylerine "adil yargılanma hakkı" sunar. Bu hak sayesinde hem toplum huzurunu bozan insanların adilce yargılanması mümkün olur, hem de toplumun vicdanı rahatlatılır. Bu hakkının en doğru kullanımı için hukuk adına karar verecek kişilerin bazı esaslara sahip olması gereklidir.

Çoğu ülke hâkim olarak görev yapacak kişilerde bir hukuk fakültesi diplomasını zorunlu kılar. Bazı ülkeler farklı koşullar altında daha önce hukuk alanında belirli bir süre hizmet edilmiş olunmasını da şart koşar. Ayrıca hâkimlerin tarafsızlığından emin olunması için daha önce siyasi bir faaliyette bulunmamış olması ve herhangi bir suça temas dahi etmemiş olması gerekir.
Yargıç olarak atanacak kişinin toplum içerisinde saygı duyulan birisi olması, özellikle yargı yetkisi altındaki bölgede meslek etiğine bağlı kalarak hareket etmesi ve hukuk kurallarını doğru bir şekilde öğrenmiş olması beklenir.

Yargıçlar, verecekleri kararda tamamen bağımsız ve tarafsız olmak zorunluluğundadır. Temyiz veya istinaf gibi farklı değerlendirme mercileri olabilecekse de, bir davaya bakacak hâkimler arasında bir hiyerarşi yoktur. Hâkimlik teminatı, bir hâkimin yalnızca ilgili yasal düzenlemeler içerisinde vicdanıyla karar vermesini sağlayacak güvenceler demektir.
Birleşmiş Milletler, yayınladığı Bangolar Yargı Etiği İlkeleri'nde bu konu hakkında en geniş kapsamlı çerçeveyi hazırlamıştır.

Yargı bağımsızlığı, modern hukuk sisteminin temel taşlarından biridir. Yargı bağımsızlığı ile yargı organı ilk olarak yasama ve yürütme organlarından ayrı, onların baskısı ve direktifi altında kalmadan hukuku ve hukuk prensiplerini sağlayan bir kuvvettir. Daha geniş bir perspektiften ise bağımsızlık, yargı gücünü kullanırken hâkimlerin herhangi bir tarafın veya üçüncü kişinin kısıtlama, tehdit veya teşvikine imkan bırakmadan; kararlarında yasal düzenlemeler ve kendi vicdanlarına dayanmasıdır.
Yargı bağımsızlığı, hâkimin karar verirken bağımsız olmasını ifade ettiğinden hâkimin bağımsızlığı olarak da ele alınır. Hâkimin bu bağımsızlığı, yasama organına, yürütme organına, yargı organına ve çevreye karşı olarak dört başlıkta incelenir. Yasama organına karşı bağımsızlık, yasama organının hâkimin kararını etkileyecek işlemler yapmamasını ifade eder. Yürütme organına karşı bağımsızlık, yürütme organının hâkime baktığı bir davayla ilgili emir ve talimat vermemesini tanımlar. Yargı organına karşı bağımsızlık ise, hâkim dışındaki diğer yargı mercilerinin hâkime karşı emir ve talimat vermemesini ifade eder. Ancak bu organların, kanuni yetkileri uyarınca sahip olduğu istinaf ve temyiz yollarıyla hâkimin vereceği kararı bozmaları mümkündür. Çevreye karşı bağımsızlık ise, hâkimin etrafındaki kişiler ile çeşitli kurum ve kuruluşların, oluşumların hâkim üzerinde etki yapmaması anlamına gelir. Bu nedenle birçok ülkede hâkimin, hâkimlik mesleği dışında iş yapmasının yasaklandığı belirtilir.
Tarafsızlık ise herhangi bir baskı ya da çıkar olmasa dahi yargıçların taraflardan biri hakkında olumlu/olumsuz bir önyargıya sahip olmaması ve kendi kişisel sosyal-politik görüşlerini vicdanının önüne koymamasına dayanır. Aslında yargı bağımsızlığı ilkesinin temel çıkış nedeni, yargının tarafsız olmasını tam olarak sağlayabilmeyi amaçlar. Tarafsız yargı aynı zamanda bağımsız olmak durumundadır.
Yüksek mahkeme kararlarına göre, bir hâkime baskı yapılması kadar, bir hâkime baskı yapılabilecek olması dahi yargı bağımsızlığını zedeler. Yargı bağımsızlığının zedelendiği bir ortamda toplumun adalete güveni de zedelenir.

Hâkimlerin bağımsızlığına ilişkin ilkelerin geçerliliğinin sağlanması için hâkimlere verilen güvenceler doktrinde hâkimlik teminatı olarak ele alınır. Hâkimlerin göreve atanmaları, görevden alınmaları, tayin ve terfileri gibi hususlar devletin başka organlarının takdirine bağlı ise hâkimlerin bağımsızlığının bir etkisinin olmaması ihtimali oluşur. Bu ihtimali engellemek amacıyla hâkimlere bazı teminatlar verilmiştir. Bu şekilde hâkimlerin görevlerini her türlü baskıdan uzak bir şekilde yapmaları amaçlanır.
Hâkimlik teminatlarından birisi azledilmeme teminatıdır. Bu kavram hâkimin görevden ihraç edilme korkusu içinde olmamasını ifade eder. Krallıklarda hâkim kral adına adalet dağıtmakla görevli olduğu için kralın istediği sürece hâkimin görevde kalabileceği kabul edilse de, 1701 yılında İngiltere'de çıkarılan bir kanun ile hâkimin doğru davrandığı sürece görevde kalacağı kabul edilmiştir. Buna benzer şekilde, azledilmeme teminatı, hâkimin suç işlemesi gibi istisnai haller için geçerli kabul edilmemektedir.
Bir diğer teminat unsuru ise mali teminattır. Bu kavram ise hâkimin huzur ve sükun içerisinde görevini yapmasını sağlamak için aldığı maaşın yeterli olmasını ve maaş dışındaki diğer ödeneklerden yoksun bırakılmamasını ifade eder. Bunun dışında bir diğer teminat unsuru olarak ise coğrafi teminat gösterilir. Bu kavram da hâkimin görev yerinin değiştirilebileceğine ilişkin endişeler duymamasını tanımlar. Buna göre hâkimin görev yeri, kendi rızası olmaksızın değiştirilmemelidir. Ancak hâkim ihtiyacı olan yerlere atanmayı kabul etmeyen hâkimlerin olması halinde bu teminatın bir dezavantaj oluşturacağı düşünülür.

Dünya genelinde hâkimler hem birer kamu görevlisi oldukları için, hem de saygınlıklarını zedelememek adına giyim ve kuşamlarına dikkat etmek durumundadır. Türkiye gibi bazı ülkelerde takım elbise ve duruşma sırasında cübbe giymeleri gerektiği gibi, bazı ülkelerde adaleti ve tarafsızlıklarını sembolize edecek bazı özel bazı kıyafetler giymeleri gerekebilir.
Birleşik Krallık ve bazı İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı ülkelerde yargı mensupları hem bir statü sahibi olduklarını göstermek, hem de dış görünüşleri ile sanık üzerinde kendisi hakkında önyargıya sebep olabilecek bir imaj çizmemek ve tarafsızlıklarını temsil etmek amacıyla cübbe ve peruk takarak duruşmalara katılırlar.

Hukuku en doğru şekilde uygulamak üzere eğitim alan ve görevlendirilen yargı mensupları dahi hukukun üstünde olamaz. Buna göre yargıçlar her ne kadar verecekleri kararlarda kendi öz takdir yetkilerini kullanacak olsalar da, bu onları belirli disiplin sorumluluklarının dışında bırakmaz.
Çeşitli ülkelere ve yargıçların kademelerine göre değişse de suç işlediği düşünülen yargıçlar, bağlı bulundukları kurul, kuvvetler ayrılığı ilkesinin diğer kuvvetleri veya bu görevle yetkilendirilmiş diğer yargıçlar tarafından soruşturulabilir ve yargılanabilir.
Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde federal bir yargıç, öncelikle Temsilciler Meclisi, ardından Senato tarafından çoğunluk oyu ile görevinden alınabilir. Birleşik Krallık'ta ise bu konu hakkında soruşturma yapmak üzere özel seçilmiş diğer yargıçlardan oluşan bir heyet, gerekli gördüğü takdirde yargıçları görevlerinden alabilir.

Hâkimler hukukun koyduğu nizam ve asayişi korumak adına yine hukuk tarafından verilmiş bazı. kamusal güçlere sahiptir.

Adli ve idari yargı olmak üzere iki ana kola ayrılan hakimlik mesleği, adli yargı bakımından sadece 4 yıllık lisans eğitimi veren Hukuk Fakültesi mezunları arasından Adalet Bakanlığınca ihtiyaca göre açılan sınavlarla seçilirler. Hakim olabilmek için öncelikle Adalet Bakanlığı tarafından açılan yazılı sınavda mülakata hak kazanmak, ardından ise mülakat sınavında başarılı olmak gerekmektedir. Yazılı ve mülakat sınavını geçen hakim adaylarına Türkiye Adalet Akademisi ve mahkeme stajlarını başarıyla tamamladıkları takdirde hâkim unvanı verilmektedir.

İslam hukuku ceza uygulamalarında asıl olarak şeriat hakimdir. Toplumda kişilere yönelik suçlarda diyet, had ve kısas cezaları öngörülmüştür. Geriye kalan diğer suçlarda ise siyaset cezaları ile tüm cezaların takdiri Sultan'a bırakılmıştır. Yargılamalarda esas kural koyucu ise Allah'tır. Ayrıca Kadı'lar Sultan'ın vekil ve yardımcısı olarak görev yapmaktaydılar. Vezir ve Vali'lerde ceza işlerinde Sultan adına çalışmaktaydılar.
İslam kutsal kitabında ayrıca toplum içinde adaleti sağlayacak hüküm vericiler hakkında bazı şartlar ve uyarılar da bulunmaktadır.

Gözler, Kemal (2013). Anayasa Hukukunun Genel Esasları (4. bas.). Bursa: Ekin Basım Yayın Dağıtım. ISBN 978-605-5187-63-7.

II. Henry (5 Mart 1133, Le Mans - 6 Temmuz 1189, Chinon), Anarşi olarak da adlandırılan iç savaş döneminin ardından, annesi olan Matilda'nın fiilen İngiltere'ye krallık yapan Stephen ile yaptığı anlaşmaya göre önce veliaht ve 25 Kasım 1154'ten sonra İngiltere kralı olarak tahta çıkmış ve 1154-1189 yılları arasında hüküm sürmüş ve Temmuz 1189 ölmüştür.

II. Henry 5 Mart 1133'te, Fransa'nın Le Mans kentinde doğdu. Babası Anju Kontu V. Geoffroy ve annesi İngiltere Kraliçesi Matilda'ydı. İngiltere kralı olmakla beraber çocukluğunu 9 yaşına kadar Normandiya'da geçirdi. 9 yaşında iken, Robert Glouchesterlı tarafından İngiltere'ye götürüldü ve Matthew Bristol'lu tarafından özel olarak eğitildi. 1144 yılında Normandiya'ya geri döndü ve eğitimine orada devam etti. Henry gayet zeki ve çalışkan bir öğrenci olup zamanına göre gayet iyi eğitim görmüştü ama İngilizceyi hiç öğrenmemişti. İngilizce konuşamamakta olup konuşma dili Fransızca idi. Fakat Avrupa'da o zaman eğitim görmüş kişiler gibi, gayet iyi Latince de bilmekteydi. Tüm devlet belgeleri ve kanunları da Latince olarak yazılmaktaydılar.
İngiltere'de 1135'te ölen İngiltere kralı I. Henry'in ölümünden sonra bir anarşik iç savaş çıkmıştı. I. Henry'nin kızı olan ve 1041'de Kutsal Roma İmparatoru V. Heindrich'e de yaptığı kısa bir evlilik dolayısıyla İmparatoriçe olarak anılan İmparatoriçe Matilda kendini meşru İngiltere hükümdarı olarak görmekteydi. Fakat onun kuzeni olan Stephen İngiltere tahtını meşru olmadan gasp etmiş ve Kral olarak İngiltere'de hüküm sürmeye başlamıştı. Bu İngiltere'de "Anarşi" adı verilen bir karışıklık durumu yarattı. II. Henry daha yetişkin olmadan bile annesinin İngiltere kralı olma haklarını savunmaya ve İngiltere'yi Kral Stephen'dan geri alma uğraşlarına da katkı yapmaya başlamıştı. II. Henry annesi ile İngiltere'deki iç savaşlara katıldı. 14 yaşındayken Fransa'da paralı askerlerden oluşan bir ordu kurarak bu orduyu Manş Denizi üzerinden İngiltere'ye geçirtti. Bu paralı askerler ordusu Wiltshire'da olan karışıklıklara katıldılar. 17 yaşındayken Normandiya Dükü olarak ilan edildi. 1151'de ise Anju Dükü unvanını kalıtsal olarak aldı.
1151'de Henry, Akitanya Düşesi Eleanor ile evlilik yaptı. Eleanor, Fransa'da Akitanya'da büyük arazilere sahipti. Kendi adına Akitanya Düşesi olarak hüküm sürmekteydi. 1137-1151'de Fransa kralı VII. Louis ile evlilik yapmış ve eşi dolayısıyla Fransa kraliçesi unvanını taşımaktaydı. Fransa kraliçesi unvanı ile İkinci Haçlı Seferi'ne katılmıştı. Fakat bu seferden sonra Eleanor, Fransa kralı VII. Louis'den ayrılmak istedi. Önce Papa III. Eugenius bunu kabul etmedi ama Eleanor'un Fransa kralı'ndan ikinci çocuğu bir kız olunca Fransa kralı bir erkek vâris bulmak için Eleanor'dan ayrılmaya karar verdi. İkinci Beaugency Konsil'inde bu evliliğin yakın kuzenler arasında yapıldığı için kilise yasasına göre kanunsuz olduğu kabul edildi ve Fransa kralı VII. Louis ile Eleanor'ın arasında yasal evlilik bulunmadığı ilan edildi.
1153'te II. Henry Fransa'dan İngiltere'ye Stephen'e karşı bir askeri sefere çıktı. Stephen'ın tek oğlu ve vârisi Eustacae o yıl başlarında ölmüştü. Bunun üzerine Stephen ile Henry arasında "Walingsford Antlaşması" yapıldı. Bu antlaşmaya göre İmparatoriçe Matilda'nin oğlu Henry, Stephen tarafından da İngiltere kralı veliahtı olarak kabul edildi ve böylece İngiltere'deki anarşik iç savaş sona erdi. Stephen Aralık 1154 başında öldükten sonra II. Henry  İngiltere kralı oldu ve 19 Aralık 1154'te taç giyme töreni yapıldı.

Aralık 1154'te Stephen ölünce II. Henry İngiltere kralı olarak tahta geçti. II. Henry enerjik ve bazen gayet gaddar bir hükümdar idi. Büyükbabası I. Henry'nin kraliyeti zamanında elde ettiği iktidar gücünü ve kraliyet yönetim gücünü tekrar kendi elinde toplamak için büyük çalışmalar yaptı. İlk iktidara geldiği bugünlerde soylu baronların elde etmiş oldukları büyük yetkileri azaltmaya büyük önem verdi. Bunun için Londra'da bir merkezi sivil idare kurdu. Çıkardığı kanunlarla derin ve kapsamlı bir adalet sistemi kurmaya önem verdi. Onun için merkezi Londra kralının adaletinin işletildiği bir hukuk ve adalet merkezi oldu. Kendisinden önce adalet yöresel ve yerel soylular tarafından "savaşma ile adalet doğması" prensibine dayanmakta idi ve baronlar her türlü savaşma için eğitilip yetiştirilmiş oldukları için, haklı-haksız, savaşmada galip gelip bir çeşit adalet sistemi yürütmekteydiler. II. Henry adil kanunların adaletin temelinde olduğu prensibini İngiltere adalet sistemi içinde kurup yerleştirmek için 1166'da bir "jüri önünde muhakame" sistemini kabul etti.
II. Henry İngiltere'de merkezi idareyi güçlendirmeyi ve iktidar gücünün Londra merkezinden konsantre etmeye önem verdi. Bu arada Britanya adasından kendine bağlı olan Galler Ülkesi ile Avrupa kıtasında Fransa'da bulunan Anju, Maine ve Touraine  bölgelerindeki arazilerini de gayet sıkı kontrol altında yönetmeye başladı.

II. Henry yeni kanun ve hukuk sistemini kurup yerleştirmek reformu sırasında o dönemde önemli bir hukuk merkezi olan kilise mahkemeleri ve kanunlarının alanınına girmeye başladı. Kilise mahkemelerinin ve adaletinin merkezinin Roma'da Papalık olması ve bu mahkemelerde hukukun Katolik kilisesine ve Roma'nın gücüne bağlanmasını önlemeye çalıştı.
Önce kendine yakın bir kraliyet idarecisi ve yakın bir arkadaşı olan Thomas Becket'i İngiltere'de Katolik Kilisesi'nin merkezi kardinali olarak Canterbury Başpiskoposu yaptırdı. Fakat Kardinal olan Becket Roma Katolik kilisesinin ve Papalık haklarını geri almaya büyük gayret göstermeye başladı. Kral II. Henry ile Canterbury Başpiskoposu Becket arasında gayet büyük prensip ihtilafı çıktı. Becket kilise muhakemelerine daha fazla imtiyazlar ve güçler verilmesini istemekteydi ve kral olan II. Henry'nin yaptığı kanunların kilise mahkemelerine uygulanmamasını istemekteydi. Becket bir dönem İngiltere'den kaçtı ve Fransa'da görev yapmaya başladı. Sonra kral ile anlaşıp tekrar Canterbury'ye döndü. Fakat II. Henry ona çok kızgındı. Devamlı Lonrdra'da kral sarayı toplantılarında Becket aleyhtarı laflar etmekteydi. Anlatılan hikâyelere göre bu toplantılara iştirak eden dört soylu şövalye II. Henry'nin "kim beni bu karışıklık çıkararak kavgacı papazdan kurtaracak" sözlerini gayet ciddiye alarak Londra'dan Canterbury'ye gittiler. Bu dört şövalye Becket'i katedral içinde dua ederken buldular ve onu bıçaklayarak öldürdüler. Bu İngiltere'de gayet büyük aksi tesir yarattı. Becket'in bir aziz-evliya olduğu kabul edildi ve onun Katedral içinde öldürüldüğü yerde yapılan büyük lahitli anıt mezarı dindarların bir ziyaretgahı haline geldi. II. Henry bu şövalyeleri öldürttü ve tahtını kurtarmak için gayet büyük şahsi yas ve tövbe etme gösterileri yaparak bu gaileden kendini kurtarmaya çalıştı.

II. Henry Fransa kralı olan VII. Louis ile sonra Fransa tahtına geçen II. Filip ile devamlı mücadeleler etti. Bu iki Fransa kralı yalnız doğrudan doğruya II. Henry ile mücadeleyle kalmayıp II. Henry'nin oğullarını kışkırtıp onların isyan çıkartmalarını teşvik ederek bu karşılıklı mücadeleyi yaygınlaştırdılar.
II. Henry'nin birinci oğlu Poitiers Kontu William, daha bebekken öldü. İkinci oğlu yine aynı isimli Henry 15 yaşında iken babası olan Kral II.Henry tarafından ortak kral olarak bir taç giyme töreni ile tahta geçirildi. Bu o zamana kadar ve o zamandan beri İngiltere'de tek ortak krallıktır. Bu gence verilen "Genç Kral Henry" ismiyle hükümdar olmakla beraber bu gence hiçbir devlet görevi ve unvanı verilmedi ve krallığı sadece törensel olarak kaldı. Buna Canterbury Başpiskoposu Becket yasamakta iken itiraz etmişse de Kral II. Henry'yi bu kararından vazgeçirememişti.
1173'te II. Henry'nin ortak kral yaptığı ve veliahtı olarak ilan ettiği "Genç Kral Henry" babasına karşı bir isyana başladı. Genç Henry'ye kardeşleri Richard ve Geoffrey ve annesi Akitanya Düşesi Eleanor katıldı. Bu isyan "Büyük İsyan (Great Revolt)" adı ile anılmaya başlandı. Fransa, İskoçya, Flandra ve Boulogne isyancı prensler tarafına katıldılar. Bu "Büyük İsyan" gayet sert askerî harekâtla bastırıldı. Bu sert askeri isyan bastırma harekâtı II. Henry'nin İngiltere'de yetişip yönetim yetenekleri ve krala sadakatleri dolayısıyla seçilmiş yerel asil "yeni yöneticiler" tarafından komuta edilen ordu tarafından başarılmış idi.
1183'te "Genç Kral Henry" ve kardeşi Richard tekrar babaları II. Henry aleyhinde bir diğer isyan çıkarttılar. Henry ve Richard topladıkları ordular ile Akitanya üzerine birlikte bir askerî harekâta başladılar. Fakat bu harekât devam etmekte iken Genç Kral Henry bir ateşli hastalığa yakalandı ve bu hastalık nedeniyle öldü. Bunun üzerine babaya karşı isyan da sona erdi.
Normandiyalılar İrlanda'ya bir istila düzenleyerek II. Henry'nin en küçük oğlu olan John'a üzerinde hüküm etmek istediği arazileri sağladılar.
Buna rağmen II. Henry hayatta kalan iki oğlunun (Richard ve John) kendilerinin hüküm ettikleri araziler istemelerine karşı onları tatmin etmekte büyük zorluklar çekti. Bu arada Kudüs  Selahaddin Eyyubi tarafından Haçlılar elinden alınmıştı ve Papa VIII. Gregorius bir beyanname yayımlayarak Üçüncü Haçlı Seferi yapılmasını ilana başladı. Richrad bu isteklere uyarak bir İngiltere ve İngiltere'ye ait kuzey ve kuzey batı Fransa topraklarından topladığı Haçlı ordusu başında bu sefere katılıp doğu Akdeniz'e Kutsal Topraklara gitmeye yemin etti ve bunun için hazırlıklar yapmaya başladı.
Fransa kralı olan II. Philippe, II. Henry'nin oğlu olan Richard'a onun hemen iktidar gücü sağlama ve üzerinde hüküm edebileceği arazileri bulma isteklerini karşılayamayacağını ve II. Henry'nin en küçük oğlu John'u veliaht seçeceğini telkin ederek onu babası aleyhine harekâta geçmesini tavsiye etti.
Bunda Fransa kralı başarılı oldu ve 1188'de Richard Avrupa karasında bulunan II. Henry'e ait topraklarda bir yeni isyan başlattı. Fransa kralı II. Philippe isyancı Richard'a askeri destek sağladı. Kasım 1188'da ve Papalık aracılıyla 1189'da yapılan La Ferté-Bernard barış konferanslarında kati barış üzerinde anlaşılamadı. Kral II. Henry kanayan ve ülser olmuş bir  y

Yurtsuz John (24 Aralık 1166 – 19 Ekim 1216) 1199 yılından 1216'daki ölümüne kadar hüküm sürmüş bir İngiltere kralıydı. Fransa Kralı II. Philippe'e karşı yürüttüğü mücadeleler sonucunda Normandiya Dükalığı'nı ve Fransa'daki diğer topraklarının büyük bölümünü kaybetti. Bu kayıplar, Angevin İmparatorluğu'nun dağılmasına yol açarken, 13. yüzyıl boyunca Fransız Capet Hanedanı'nın güçlenmesine de zemin hazırladı. John'un saltanatının son yıllarında patlak veren Baronlar Ayaklanması, İngiliz ve daha sonra Britanya anayasal tarihinin temel dönüm noktalarından biri kabul edilen Magna Carta'nın ilan edilmesiyle sonuçlandı.
John, İngiltere Kralı II. Henry ile Aquitaine Düşesi Eleanor'un en küçük oğluydu. En küçük oğul olması nedeniyle kendisine kayda değer topraklar miras kalması beklenmediğinden, "Yurtsuz John" (Normanca: Jean sans Terre, "Topraksız John") lakabıyla anıldı.

Norman krallarından II. Henry'nin en küçük oğludur. Ağabeyleri II. Henry'ye karşı isyan ettikleri için kral tarafından 1177'de İrlanda Lordu olarak atandı. Ancak 1189'da ağabeyi I. Richard babasına karşı ayaklandığında I. Richard'ı destekledi. Bu yüzden I. Richard kral olunca John'a karşı oldukça cömert davrandı ve Fransa'daki Montain kontluğunu ve İngiltere'deki pek çok araziyi bağışladı.
I. Richard, küçük kardeşi John'dan İngiltere'ye girmeyeceği ve yönetime müdahale etmeyeceği konusunda söz almıştı. Ama 1190'da Üçüncü Haçlı Seferine katılmak için yola çıkmadan önce yerine yeğeni Arthur'u veliaht olarak atayınca John İngiltere'ye geldi ve Lord William Longchamp aracılığıyla yönetimi devraldı. Ancak diğer İngiliz soyluları Richard'a bağlılıklarını sürdürdüler. Richard 1194'te İngiltere'ye döndü ve John'u yaptığı işkencelerin üstüne anavatanı olan İngiltere'den sürgün etti. John ağabeyinden özür diledi ve Richard kendisini affederek Mortrain ve İrlanda'daki mülklerini geri verdi.1196'da Richard'ın veliaht ilan ettiği Arthur'un Fransız kralı II. Philippe ile yaptığı yaptığı savaşta esir düşmesinin ardından John yeni veliaht olarak ilan edildi.

1199 yılında I. Richard ölünce John kral ilan edildi. Ancak Normandiya ve Anjou dükleri, onun krallığını tanımadılar ve tahtın sahibinin Fransa'da esir tutulan Arthur olduğunu ileri sürdüler. Arthur'u elinde tutan II. Philippe de Arthur'dan yana  tutum aldı. John nihayet 1203 yılında Arthur'u ele geçirip öldürdü. Ancak bu sorunlarının çözülmesini sağlamadı. Zira Normandiya ve Anjou dükleri bu sefer Fransa'nın tarafına geçtiler. İngiltere'nin Fransa'daki topraklarını kaybetmesi John'un prestij kaybetmesine neden oldu. Yeniden bu toprakları ele geçirmek için harekete geçti ama sefer masraflarını karşılamak için vergileri artırması yeniden huzursuzluklara yol açtı.

John, Canterbury Başpiskoposluğu'na atamaları kendisi yapmak istiyordu. Papa III. Innocentius'un 1205 yılında Stephen Langton'u bu makama getirmesine karşı çıktı ve kendi belirlediği bir aday getirmeye çalıştı. Bunun üzerine Papalık, John'u aforoz ettiğini açıkladı. John ise misilleme olarak kilisenin mallarına el koydu. Çatışmanın galibi kilise oldu ve John, 1213 yılında Papa'nın  isteklerini kabul eden bir anlaşma yapmak zorunda kaldı.

John, Papalık ile uzlaştıktan sonra Fransa'daki toprakları geri almaya yöneldi. Ancak 1214 yılında Bouvines Muharebesi'nde ağır bir yenilgi yaşadı. Tekrar İngiltere'ye döndüğünde bu sefer, adadaki baronların da kendisine karşı birleştiklerini ve isyan içinde olduklarını gördü. Durumun ciddiyetini fark edip zaman kazanmaya çalıştı ve müttefikler aradı. Papalık, John'a destek vereceğini belirtti. Bu destekten cesaret alarak asi baronların mallarına el konulması emrini verse de, baronlar oluşturdukları ordu ile Londra üzerine harekete geçtiler.
Baronlar (büyük toprak sahipleri) eğer önerecekleri antlaşmayı kabul ederse onu tekrar kral yapacaklarını söylediler. Kral çaresizce bu antlaşmayı imzaladı (Magna Carta Libertatum 1215). Bu antlaşmanın önemi, tarihteki insan haklarıyla ilgili ilk yazılı antlaşma olmasıdır. Ancak baronlara tanınan ayrıcalıklar nedeniyle tamamen demokratik bir antlaşma değildir.

Magna Carta Latince 'Büyük Sözleşme, Büyük Ferman' anlamına gelir ve Orta Çağ'ın en önemli belgelerinden biridir. Anlaşma feodallerin kral karşısındaki haklarını garanti eden bir belgedir. Üç temel prensibe vurgu yapar:

Kilise, din görevlilerinin atanmasında özgür olacaktır.
Baronların rızası olmadan kararlaştırılan miktardan fazla vergi alınmayacaktır.
Mevcut yasalara uyan özgür insanlar keyfi olarak cezalandırılmayacaktır.
Kral herhangi bir nedenle bu kanunlara uymayı reddederse, soylular onu azledip yeni bir kral seçme hakkına sahip olacaklardı. Nitekim John bu anlaşmaya uymak niyetinde değildi. Bunun üzerine baronlar II. Philippe'in oğlu Louis'i kral olması teklifi ile İngiltere'ye çağırdılar. John, Fransızlar ve baronlarla mücadele ederken dizanteri hastalığına yakalandı ve 1216 yılında öldü.

I. Baronlar Savaşı
Robin Hood

Kamu hukuku veya amme hukuku, devlet ve vatandaşlar veya devletin kendi kurumları arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk alanıdır. Özel hukuktan ayrılması sırf teorik bir ayrım değil, başvurulacak mahkemenin belirlenmesi açısından da önemlidir. Kamu hukukunun konusu olan devlet ve yurttaş arasındaki hukuksal uyuşmazlıklar, özel hukuk uyuşmazlıklarında yetkili sulh ve asliye mahkemelerinde değil, idare mahkemelerinde çözülür. Ceza hukuku da, ceza verme yetkisi sadece devlete ait olduğundan kamu hukuku alanına girer.
Hukuki bir çatışmanın özel mi, kamusal mı olduğunun belirlenmesi için çeşitli teoriler geliştirilmiştir:

Çıkar teorisine göre, hukuki bir uyuşmazlık kamunun çıkarlarını ilgilendiriyorsa kamu hukukuna aittir.
Üstünlük teorisine göre, hukuksal bir çatışma, biri diğerinden sahip olduğu devlet erki nedeniyle daha üstte bulunan iki hukuki nesne arasında ise kamu hukukuna dahildir. Devletin taraf olması gereklidir ama yeterli değildir. Devletin aynı zamanda zorlayıcılığını ve baskınlığını kullanması gerekir. Örneğin: İstimlak (zorla satın alma). Borçlar Hukuku Özel hukuka girer çünkü kimse borç ilişkisi kurmaya zorlanamaz, İcra-İflas Hukuku ise Kamu hukukunun kapsamındadır, çünkü bireyler borçlarını ödemeye zorlanabilir. Devlet üstünlüğünü kullanmıyorsa taraf olsa bile Özel Hukuk vardır. Örneğin, nikâh memuru tarafları zorlamaz. (Medeni Aile Hukuku, özel hukuk kapsamındadır.)
Özel hukuk teorisine göre ise, hukuki uyuşmazlığın konusu olan kanunlar, tüm yurttaşlara değil, sadece devlet erkine sahip olan bir hukuki nesneye hak ve ödevler yüklüyorsa uyuşmazlık kamu hukukuna girer.

Anayasa hukuku
İdare hukuku
Ceza hukuku
Vergi hukuku
Mali hukuk
Yargılama hukuku
İcra-iflas hukuku
Devletler genel hukuku

Özel hukuk

Kanun hükmünde kararname (KHK), yasama organının konu, süre ve amacı belirleyen bir yetki kanunu ile verdiği yetkiye veya doğrudan doğruya anayasadan aldığı yetkiye dayanarak, hükûmetin çıkardığı, maddi anlamda kanun gücüne sahip, parlamentonun tasdiki ile şekli ve organik anlamda kanun gücünü kazanacak olan kararnamelerdir. Türkiye'de 1982 Anayasası'nın 87'nci maddesi ile "bakanlar kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek" TBMM'nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.

Anayasa'nın 91'inci maddesinde de kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme hususu düzenlenmiştir. Bu madde şöyledir:Türkiye Büyük Millet Meclisi, bakanlar kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.
Kanun hükmünde kararnameler, olağan ve olağanüstü olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nde, olağan kanun hükmünde kararnameler, bakanlar kurulu tarafından çıkarılmakta; bu yetki bakanlar kuruluna Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yetki kanunu ile verilmektedir. Temel haklar, kişi hak ve ödevleri ile siyasi hak ve ödevler hakkında düzenleme yapılamaz. Olağanüstü kanun hükmünde kararnameler ise cumhurbaşkanı başkanlığındaki bakanlar kurulu tarafından çıkarılmaktadır. Bunun için TBMM'nin yetki kanunu vermesine gerek yoktur. Uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri yerine getirmek şartıyla, her alanda düzenleme yapılabilir. Kanun hükmünde kararnameler hem meclis tarafından siyasi denetime hem de Anayasa Mahkemesi tarafından yargısal denetime tâbidirler.
2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumundan evet kararının çıkmasının ardından yapılan 2018 Türkiye genel seçimlerinde halk oyuyla seçilen cumhurbaşkanı görevine başladıktan sonra anayasanın 91'inci maddesi yürürlükten kaldırıldı. Kanun hükmünde kararnameler, yerini yeni sistemin yeni düzenleme aracı olan Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine (CBK) bırakmıştır.

www.ydk.gov.tr
www.tbmm.gov.tr

Kara Avrupası hukuk düzeni ya da diğer bir adla Kıta Avrupası hukuk sistemi, modern dünyadaki en yaygın hukuk düzenidir. Temellerini Roma hukukundan alan Kara Avrupası hukuk düzeni, derlenmiş yazılı kurallara dayanmaktadır. Bu düzenin en önemli parçaları kamu hukuku-özel hukuk ayrımı ve adlî yargı-idarî yargı ayrılığıdır.
Bu hukuk düzeni, Roma'nın düşünsel alandaki en önemli yapıtlarından sayılır. Modern dünyadaki etkileri hâlâ süren Roma hukukunun kuralları Doğu Roma imparatoru I. Justinianus tarafından 6. yüzyılda derlenerek, yazılı duruma getirilmiş ve Corpus Iuris Civilis adlı yapıtta toplanmıştır.
Başlıca amaçlardan biri yurttaşlar arasındaki ilişkileri düzenlemek olan bu hukuk düzeninde, medenî hukuk bu nedenle oldukça gelişkindir. Diğer hukuk alanlarının gelişimi ise medeni hukukun etkisi altında olmuştur. Kara Avrupası hukuku, kilise hukukundan gelen bazı esaslardan da önemli ölçüde etkilenmiştir.
Kara Avrupası hukuk düzeninde özel hukuk-kamu hukuku ayrımı vardır. Özel hukuk bireyler arasındaki ilişkileri, kamu hukuku ise kamu kuruluşlarının birbirleriyle olan ve bireylerin kamu kuruluşlarıyla olan ilişkilerini düzenler.
Anglosakson ekolünü temsil eden ortak hukukta hukuk, uygulamaya yönelmiş ve temelde mahkeme kararlarıyla biçimlenmiştir. Kapsamlı ilkeler ve soyut genellemeler tercih edilmemiştir. Kara Avrupası hukukunda ise hukuk kuralı yargıçlarca yaratılmaz. Yurttaşların hak ve ödevlerini, toplumsal düzen kurallarını ve davranış sınırlarını hukuk belirler. Kara Avrupası'nda hukukun gelişiminde akademik çalışmalar da önemli derecede etkilidir.
Kara Avrupası hukuk sistemi, tedvin edilmiştir. Yani yazısız halde bulunan kurallar, yazılı hale getirilip derlenerek kanunlarda toplanır. İçtihadî nitelikte değildir. Daha önce mahkemeler tarafından verilmiş kararlara uyulmak zorunluluğu yoktur.

A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Turhan Kitabevi, Ankara, Ekim 1998.
Adnan Güriz, Hukuk Başlangıcı, Siyasal Kitabevi, Ankara, Eylül 1997.
Andreas B. Schwarz, Roma Hukuku Dersleri, I. cilt, çeviren Türkân Rado, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1963.
Claude Du Pasquier, Introduction à la théorie générale et à la philosophie du droit, Neuchâtel, Paris, Delachaux & Niestlé, 1967.
William M. Geldard, Elements of English Law, Oxford Üniversitesi Yayınları, 1957.
Kemal Gözler, "Genel Hukuk Bilgisi", Ekin Kitabevi, Bursa, Ağustos 2013

Karanlık Çağ, geleneksel olarak Orta Çağ'a atıfta bulunan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Batı Avrupa'da demografik, kültürel ve ekonomik bir bozulmanın meydana geldiğini öne süren tarihi dönemselleştirmedir.
Karanlık Çağ deyimi ilk defa Rönesans dönemi İtalyasında kullanım buldu. İtalyan felsefeci ve şairi Francesco Petrarca (1304 – 1374) bu deyimi ilk kullanan kişiydi. Avrupalıların Orta Çağ'daki geçmişlerine olan olumsuz bakış açılarının göstergesi oldu. Gerçekten de sözügeçen bu dönemde Avrupa'da Latince edebiyatta bir gerileme, genel olarak nüfus azalması, çeşitli teknik konularda, mimarlıkta ve diğer kültürel alanlarda bir geri kalma eğilimi gözlenmektedir.
Karanlık Çağın başlangıç ve bitiş tarihleri de tartışma konusudur. Bazıları başlangıç tarihi için 410 yılını esas alırken diğerleri Roma'da son İmparatorun hüküm süresinin bittiği 476 yılını esas alırlar. Bitiş tarihi için de Şarlman'ın Papa tarafından İmparator ilan edildiği 800 yılını esas alanlar da mevcuttur.
Orta Çağ insanlık açısından karanlık ancak tiyatro açısından bir aydınlanma süreci yaşar. Kilise baskısı insanları kalıplaştırmaya başlarken, bir yandan dini yaymak için Kutsal Kitap'tan okunan bölümler, insanların tiyatroya olan ilgilerini arttırmıştır.

Karine, bir şeyin varlığını gösteren işaret, emare anlamına gelen bir kelimedir. Arapçadaki karn kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin yakınlık, yaklaşma, yakınlaşma, bir araya gelme/getirme, birleşme, yanında olma gibi anlamları vardır. Hukuk terimi olarak karine ise, bir yakınlığa bağlı olarak bir durumu, varsayımı işaret eden ipucu, bulgu, emare anlamına gelir.
Hukukta karineler, varlığı bilinmeyen bir olgu hakkında sonuç çıkarılmasını sağlayan belirtilerdir. Bu karinelere kanunlarda yer verilmesi karinenin kanuni karine olarak tanımlanması sonucunu doğurur. Kanuni karineler, çıkarılan sonucun aksinin ispat edilebilip edilememesine bağlı olarak ikiye ayrılır. Karinenin aksi ispat edilebiliyorsa bu karineye adi kanuni karine, aksi ispat edilemiyorsa kesin kanuni karine denir.
Kanuni karineler, ispat edilmiş bir olguya dayanılarak ispat edilmesi gereken bir hususun, bu durumun aksi ispatlanıncaya kadar delili olarak sayılmasını sağlar. Bu karineye dayanan taraf, iddiasını ispatlama yükümlülüğünden kurtulur, iddiasını ispatlama yükümlülüğü karşı tarafa geçer. Karşı taraf, karinenin aksini ispatlayabilirse bu durumda karine çürütülmüş olur. Bu bakımdan karineler, yargılama sonunda verilecek hüküm için delil teşkil edebilmektedir.
Karineler iki parçadan oluşur. Bunlar, karine temeli ile karine sonucudur. Karine temeli, varlığından başka bir olgunun varlığının ya da yokluğunun çıkarılmasını sağlayan işaret, bulgudur. Karine sonucu ise, karine temelinden hukuki anlamda doğan sonuçtur. Karineye dayanmak isteyen tarafça ispat edilmesi gereken şey karine temelidir, karine temelinin ispat edilmesiyle birlikte karine sonucu da ispat edilmiş olur.
Kanunda yer almamakla birlikte, ispat edilen bir olgudan başka bir olgunun varlığı veya yokluğunun çıkarılmasına ise fiilî karine denir. Varlığı bilinen bir durumdan hareketle, yaşam deneyimine istinaden yapılan bir değerlendirme uyarınca tartışmalı olan bir vakıanın gerçekleşmiş olduğu kanaatine varılır. Fiilî karinelerin varlığı ispat yükünde bir değişiklik oluşturmaz, yargılamayı yürüten mercinin kanaat oluşturmasını sağlar.

Masumiyet karinesi

Dipnotlar

Eserler
Günay, Hacı Mehmet (2013). "Yargılama Hukuku".  Türcan, Talip (Ed.). İslâm Hukuku (2. bas.). Ankara: Grafiker Yayınları. ss. 591-612. ISBN 978-605-4692-06-4. 
Karakaş, Fatma Tülay (2013). "KARİNE KAVRAMI, KANUNİ KARİNELER VE VARSAYIMLAR". Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi. 62 (3). 24 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi24 Temmuz 2021. 
Oğuzman, Mustafa Kemal; Barlas, Nami (2013). Medenî Hukuk (19 bas.). İstanbul: Vedat Kitapçılık. ISBN 978-605-4446-95-7. 
Pekcanıtez, Hakan; Atalay, Oğuz; Özekes, Muhammet (2014). Medenî Usûl Hukuku (2. bas.). Ankara: Yetkin Yayınları. ISBN 978-975-464-862-1.

Karşılaştırmalı hukuk, farklı devletlerin hukuk sistemlerini karşılaştırarak aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koyan hukuk dalıdır. Günümüzde, teknolojinin gelişimine paralel olarak, devletler diğer devletlerde kabul edilen yeni düzenlemelerden sıklıkla etkilenmektedirler. Bu durum, yeni oluşumlara ilişkin olarak, her devletin kendi hukukunu yenilemesi ve değiştirmesi zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Karşılaştırmalı hukuk, yabancı hukuk sistemlerindeki kavramları açıklayarak, onların farklı ya da benzer yanlarını ortaya koyarak, pozitif hukuka katkıda bulunmaktadır. Karşılaştırmalı hukuk, hukuk eğitiminde, öğrencilerin kendi hukuk düzenlerinin dışındaki, farklı hukuki düzenlemeleri bilmeleri ve farklı bir bakış açısına sahip olmaları açısından önem arz etmektedir.

Modern karşılaştırmalı hukukun kökenleri, Gottfried Wilhelm Leibniz'in 1667'de Latince yazdığı Nova Methodus Discendae Docendaeque Iurisprudentiae (Hukuk Bilimini İnceleme ve Öğretme Yeni Yöntemleri) adlı kitabına kadar uzanmaktadır. 7. Bölüm (Hukukun Tüm Milletler, Ülkeler ve Zamanlar İçin Bir Proje Olarak Sunulması), Hukuk Sistemlerini çeşitli ailelere ayırma fikrini ortaya koymaktadır. Birkaç yıl sonra Leibniz, Dil aileleri fikrini ortaya attı.

Karşılaştırmalı Hukukun Görevleri, Ergun Özsunay 21 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kolluk kuruluşu, ülkelerdeki siyasî rejime göre değişmekle birlikte, genel anlamıyla, bir devlette emniyet ve kamu düzeni ile ilgili yasaları uygulamaktan sorumlu genellikle silahlı devlet kuruluşlarıdır.
Bu kurum ve kuruluşların yaptığı hizmetlerin tümüne güvenlik hizmetleri denilmektedir. Kolluk kuruluşları hem adlî, hem önleyici, hem de askerî kolluk hizmetlerinde yasama organının verdiği kararları kamuda nezdinde uygular ve türlerine göre denetlerler. Bir kolluk kuruluşu bazen hem önleyici, hem adli, hem de askerî kolluk görevlerini yapmakla görevli olabilir. Ya da iç mekanizmasında çeşitli branşlar için oluşturduğu özel birimler vasıtasıyla yalnızca belirli bir suça veya suçu önlemeye yönelik işlemler yapabilir.
Madde genelinde Kolluk kuruluşu (İngilizce LEAs) kolluk kuvvetinden daha büyük yapılarda kolluk yetkisini icrà eden kurum ve kuruluşları (Örn. FBI, ATF gibi), kolluk kuvveti (İngilizce LEA law enforcement agency) terimi ise aynen kullanıldığı gibi daha küçük, kolluk kuruluşuna bağlı veya bağlı olmayan yerel kolluk birimlerini ifade etmek için kullanılmıştır.

Kolluk kuvvetleri yetkilendirildiği çevrede, yasalar ile sınırlandırılmış özel yetkilerini kullanarak görevlerini yürütür. Kolluk kuruluşları görev yaptığı ülkedeki coğrafya koşullarına uygun olarak sınıflandırılmıştır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan Alkol, Tütün, Ateşli Silahlar ve Patlayıcılar Bürosu ülkenin bir bölümünde, Queensland Polisi Avustralya ülkesi genelinde veya uluslararası bir örgüt olan Interpol şu anda dünya üzerindeki üye 190 ülkede ya da Europol gibi bir kolluk kuruluşu Avrupa Birliği ülkelerinde yetkilerini kullanabilir.
Europol, Avrupa Birliği'nde bulunan kolluk kuvvetlerine kolluk faaliyetlerinde yardımcı olmak ve aralarındaki gerekli olan bilgi paylaşımını oluşturmak gibi yetkilere sahiptir. Bazen bir kolluk kuvveti, yetkisinde bulunan bir durumda yasal karmaşıklığı gerekli ciddiyet ile belirleyebilir. Bazı ülkeler, kurumları arasındaki politikalar ile veya yetki devri vasıtasıyla bu koşulları belirler. Örneğin Avustralya'da Avustralya Federal Polisi, kendisine yine bir kolluk kuvveti tarafından gönderilen karmaşık ciddi bir olayda kolluk kuruluşu görevini üstlenmektedir. Bazı diğer ülkelerde ise kolluk kuruluşları, mevcut yasalar doğrultusunda daha az ciddi ve karmaşık olaylarda bu tür misyonu üstlenir ve soruştururlar. Örneğin ABD'de bulunan Federal Soruşturma Bürosu yasa dışı sınır geçişleri olaylarında yakalananlardan, sadece olayın ciddiyeti ve karmaşıklığı fazla olanları yasalar gereğince diğer kurumlara sevk edecektir. Bu gibi durumlar, her ülkede ya yasalarla, yahut politik oy birliği ile veya olayların o ülke için ciddiyeti ve karmaşıklığı ile ilgili olarak farklı şekillerde bir arada kolluk kuruluşu yetkisinde bulunabilir.
Kolluk kuruluşlarından geniş bir alanda yetkileri bulunanlardan başka, tipik bir ülkede yetkilerini coğrafi olarak ayrılmış bölümlerde kullanabilen kolluk kuruluşlarına ise Yerel Polis veya Bölgesel Polis gibi isimler verilmektedir. Ayrıca bu kuvvetler, geniş alanda yetkileri bulunan kolluk kuruluşlarına da, bölgelerinde meydana gelen olaylarda yetkileri çerçevesinde yardımcı olurlar. Fakat bazı genel kolluk kuruşları; genel olarak siyasi, askerî, dinî ya da ırksal konularda görev yapmamaktadırlar.

Yetki alanı olarak, uluslararası kolluk kuruluşları resmî belgelerde sürekli olarak bu isimle anılsa dahi, uluslararası ve çok uluslu kolluk kuruluşu arasında önemli farklılıklar olabilmektedir. Örneğin; birden fazla devlette görev yapabilen Interpol kuruluşu veya görevlileri, görev yaptığı devlet sınırları içerisinde yargılanamaz.
Çok uluslu bir kolluk kuruluşu genelde ülkenin veya ülkelerin bir bölümünde görev yapar. Örneğin Bosna-Hersek'te Avrupa Birliği Polis Misyonunda birçok ülke görevlisi çok uluslu bir şekilde belirli bir bölgede görev yapmaktadırlar. Interpol de çok uluslu bir kolluk kuruluşudur, ancak uluslararası değildir.
Bir ülkede bulunan herhangi bir kolluk kuruluşu tüm ülke genelinde kolluk görevi yapmak için yapılandırılmış olabilir. Ya da ülkenin belli bir bölümüne yönelik kuvvet ayrımına tabi tutulmuş olarak da görev yapabilmektedir.

Ülkelerdeki kolluk kuruluşlarının yetki alanları, genellikle ülkenin idarî yapısına ve bölünüşüne göre düzenlenir. Örneğin Avustralya'da her eyaletin kendi kolluk kuruluşu vardır. ABD'de ise her eyaletin, şehir ya da county'nin kendi kolluk kuruluşu bulunmaktadır. Türkiye'de ise ülke genelinde polis, jandarma ve sahil güvenlik olmak üzere üç ana kolluk kuruluşu bulunmaktadır.

Genellikle küçük kolluk kuvvetleri yani Yerel Polis, kendilerine verilen alanlarda bulunan bir kuvvet, ofis veya karakol binasında hizmetlerini yürütürler. Bu lojistik açıdan gereklidir. Aynı durum ve yapılanma görev özelliğine göre büyük kolluk kuruluşları için de geçerli olabilir. Örneğin Türkiye'de MİT'in bölgelerde bulunan kuvvetleri buna örnek olarak verilebilir. Çoğunlukla kolluk kuvvetleri belirlenen bu alanlarda yine belirlenmiş yetkilere sahiptirler. Kolluk kuvvetleri bazen yargı makamlarının talepleri veya görev gereksinimi ya da devam etmekte olan bir suçun takibi gibi nedenlerden dolayı yetkili olduğu alan dışında da görevlendirilebilmektedir. Ayrıca örneğin; Türkiye'de her ilçede bir Emniyet teşkilatı bulunmakta ve buraya bağlı karakollar vasıtasıyla görevler yürütülmektedir. İlçe Emniyet Müdürlükleri ise İl Emniyet Müdürlüklerine bağlıdır ve tüm İl Emniyet Müdürlükleri, Emniyet Genel Müdürlüğüne bağlı olarak görevlerini yürütmektedirler.

Türk Sahil ve Denizlerinde Asayiş, Arama Kurtarma, Can ve mal güvenliğini sağlama...vb. görevleri kanunlar çerçevesinde yapmaya tek yetkili kurum olarak Sahil Güvenlik Teşkilatı (Sahil Güvenlik Polisi), kendisine 2692 sayılı Sahil Güvenlik Kanunu, Sahil Güvenlik Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yasası ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nda ve diğer yasalarda verilen görevleri yerine getiren kolluk kuvvetidir. Bu alan Türkiye Sahil ve Denizlerinin yüzölçümünün %94'ünü kapsamaktadır. Sahil Güvenlik, İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak görev yapmaktadır.

Bir kolluk kuvveti, ülkede laik hukuktan ayrı olarak şeriat veya halakha gibi dinî yasaları uygulamakla sorumlu olabilmektedir. Dünyadaki kolluk kuruluşlarının pek çoğunda dinî konuları, kolluk kuruluşlarının görevleri arasında belirtmezler ve bu dinî konularla ilgilenen, Türkiye'deki Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı gibi ayrı birimleri ve yönetim organları bulunmaktadır. Dinî polis yani dinî kolluk kuvvetleri ise dinî öğretiler ile devlet hukukunun ayrı tutulmadığı yerlerde, örneğin Suudi Arabistan'daki Mutavva gibi bulunurlar ve kolluk kuvveti olarak adlandırılırlar. Dinî polislerin temel sorumluluğu, kendi görev alanlarında toplumsal düzenin sağlanması için dinî olarak belirtilen farklı sistemleri uygularlar.

Askerî polisin kolluk kuruluşları ile sıkı sıkıya bir bağı vardır. Anlam olarak yalnızca asker kişiler hakkında polislik hizmetlerini uygulamakla görevli birim olarak anlaşılsa da, dünyada çeşitli kullanım şekilleri bulunmaktadır. Şu anlamlara gelebilir;

Silahlı Kuvvetler'de polislik hizmetlerini yürütmekle tek başına görevli olan askerî bir bölüm. (Veya yardımcı sınıf)
Hem Silahlı Kuvvetler içerisinde, hem de sivil nüfusun bir bölümünde polislik hizmetlerini yürütmekle görevli askerî bölüm. (Örneğin  birçok ülkede örneği bulunan Fransa Jandarması)
Sivil halkın güvenliğini sağlamaktan tek başına sorumlu olan askerî bir bölüm. (Örneğin Romanya Jandarması)
Brezilya'da askerî statülü önleyici polis. (Askerî Polis
Bu terimlerin kullanımı ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Askerî polis bazen Askerî polis, İnzibat, Jandarma gibi isimlerle tanımlanmaktadır.
Bazı ülkelerde ise; askerî olmayan bir kolluk kuruluşu sadece asker ile sivil ayrımının belirtilmesi amacıyla sivil polis olarak da adlandırılabilmektedir. Bununla birlikte yine bir askerî protokol ve yapıya da sahip olabilmektedir.

İnzibat (Askerî Polis), askeriyede kaçakları yakalayan, savaş esnasında da komutanları koruma görevini üstlenen askerî ordu topluluğuna denir. Bu görevi yapmak için seçilen askerlere de "inzibat eri" denir.
İnzibatların başlıca görevi ordudaki düzeni sağlamaktır. Askerî inzibatlar son derece tertipli ve düzenli askerler arasından seçilirler. Bunların subaylarına "İnzibat Subayı" denir. Askerî inzibatları yönetirler. Normal günlük kıyafetten farklı bir kıyafet giymezler sadece kollarına "AS.İZ" yazan bir bant takarlar. Türk Ordusunda askerî inzibatın köklü  bir geçmişi vardır. Osmanlı ordusu zamanında inzibat erlerine zaptiyeli denirdi. Şimdiki askerî inzibatlarla pek farklı bir görevleri de yoktu. Ayrıca Askerî İnzibat hiçbir zaman kaçan bir kişinin arkasından koşamaz çünkü inzibatın koşması yasaktır.

Jandarma, (Fransızca:Gendarmerie) askerî bir kolluk kuvvetidir. Prensipte asker olup, sivil nüfusun bulunduğu bölgelerde polis görevleri yapmakla yükümlüdürler. Genel olarak polisin bulunmadığı yerlerde görev yapmaktadırlar. Ancak İtalya ve Fransa gibi ülkelerde hem şehir hem de kırsal alanda görev yapmaktadırlar.

Gizli polis, politik amaçlar için faaliyet gösteren gizli polis örgütüdür. Gizli siyasi polis genelde polis teşkilatları içinde özel bir kategori olarak kabul edilir. Birçok ülkede polis sistemi içinde yer alan bu birim, totaliter ülkelerde bağımsız bir örgüt biçimini alarak başlı başına bir kurum niteliği kazanır. Son derece merkezî ve kapalı bir yapısı olan gizli polis örgütlerinin en iyi bilinen örnekleri Çarlık Rusyası'nın gizli polis servisi Ohranka, Nazi Almanyası'nda Gestapo (Geheime Staatspolizei) ve Sovyetler Birliği'nde KGB'dir. Bununla birlikte ABD'nin Merkezî Haberalma Örgütü (CIA) ve Fransa'daki DGSE gibi istihbarat kuruluşlarının da ülke içindeki yıkıcı sayılan etkinliklere yönelik çalışmalarıyla gizli polis örgütü işlevini üstlendiği söylenebilir.

Zabıta, bir şehirde güvenliği sağlamakla görevli olan idare, polis.
Türkiye'de iki türlü zabıta veya kolluk vardır. (Genel Zabıta:Devlet Zabıtası, Polis-Jandarma***Özel Zabıta:Yerel Zabıta, B

Kolluk  kuvveti, kanunları ihlâl eden kişileri keşfederek, caydırarak, rehabilite ederek veya cezalandırarak kanunu uygulamak için organize bir şekilde hareket eden hükûmete bağlı kurumların faaliyetidir. Terim polisi, mahkemeleri ve düzeltmeleri kapsar.
Modern devlet hukuk kuralları, geleneksel ya da yeminli veya rozetli olarak görevlendirilmiş, herhangi bir kişiyi ceza hukukunu ihlâl ettiği için tutuklayabilen herkesi, yasama devleti tarafından polis gücü veya yetkisine sahip olan her kişiyi, kanun uygulama şemsiyesi altında toplamaktadır.
Kolluk kuvvetleri en çok suçların önlenmesi ve cezalandırılmasıyla ilgilense de, cezai olmayan kural ve norm ihlâllerini caydırmak için denetimli serbestlik gibi daha hafif yaptırımları da uygulamaktadırlar.

Kolluk kuvveti olarak en bilinir görevlilerin Polisler olmasının yanında, kolluk kuruluşunda bu iş için farklı ve çeşitli gruplarda görevliler de bulunmaktadır.
Kolluk kuvvetleri belirli bir yargı yetkisi dahilinde faaliyet gösterme eğilimindedir. Bazı durumlarda, yargı yetkisi kuruluşlar arasında çakışabilir; örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, her eyaletin kendi eyalet çapında kolluk kuvvetleri vardır, ancak Federal Soruşturma Bürosu herhangi bir eyalette meydana gelen belirli suç türlerine karşı harekete geçebilir. Toplumun çeşitli uzmanlaşmış kesimlerinin kendi iç kanun uygulama düzenlemeleri olabilir. Örneğin, askeri kuruluşların askeri polisi olabilir.

Türkiye'de ulusal genel kolluk hizmetlerini ifa etme görevi, kanunlarca İçişleri Bakanlığına verilmiştir. İçişleri Bakanlığı'na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı hem adli hem idari kolluk hizmetlerini yerine getirmektedir. Bunların haricinde özel amaçlarla kurulan kolluk kuvvetleri de vardır. Örneğin Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü, yasalar dahilinde uluslararası taşıt, eşya ve yolcu hareketlerini kontrol eden özel amaçlı bir kolluk kuvvetidir.

Vigilantizm
Ceza Hukuku

Kur'an (Arapça: القرآن / el-Kur'an) veya Müslümanlarca kullanılan adıyla Kur'an-ı Kerim (قُرْآنِ کَرٖیمْ), Müslüman inancına göre, yaklaşık 23 yıllık bir süreçte âyetleri Allah tarafından Cebrâil adındaki melek aracılığıyla Muhammed'e parça parça vahiyler hâlinde indirilen bir kutsal kitaptır. İslam inancına göre Kur'an, Muhammed'in gerçek bir peygamber olduğunu kanıtlayan en önemli ve en büyük mucizedir. Müslümanlar, namaz başta olmak üzere belli başlı ibadetlerinde Kur'an'dan çeşitli bölümler okurlar. Müslümanlar, Kur'an'ın Allah tarafından son peygamber Muhammed'e başmelek Cebrâil aracılığıyla, Ramazan ayından başlayarak yaklaşık 23 yıllık bir süre boyunca kademeli olarak vahyedildiğine inanırlar. Bu vahiyler 610 yılında, Muhammed yaklaşık 40 yaşındayken başlamış ve ölüm yılı olan 632'de sona ermiştir. 

Kur'an'ın, Müslümanlar tarafından Tanrı'nın gerçek ve nihai sözü olduğuna inanılır. İnanca göre Muhammed, okuma ve yazmayı bilmediği için bu metni yazmamış, Muhammed'in birkaç arkadaşı vahiy kâtipleri olarak görev yapmıştı. Geleneksel İslam tarihçiliği Muhammed'in 632'deki ölümünden kısa bir süre sonra, Kur'an'ın Ebû Bekir'in hilâfeti döneminde (632–634), bazı kısımlarını yazan veya ezberleyen sahabeler tarafından derlendiğini anlatıyor. Ömer'in teşvikiyle Hâlife Ebû Bekir, Kur'an'ı mushaf hâline getirme kararı alır ve bu görevi, Muhammed'in Kur'an'ı Cebrâil'e son okuyuşunda hazır bulunan, vahiy kâtibi ve hâfız olan Zeyd b. Sâbit'e verir. Zeyd, titiz bir çalışma ile Kur'an'ı mushaf hâline getirmiş ve Hâlife Ebû Bekir'e teslim etmiştir. Osman ise kendi halifeliği döneminde (644–656), günümüzde genelde Kur'an'ın bilinen ilk örneği olarak kabul edilen bir versiyonunu oluşturur.
Kur'an, kendisini insanlık için bir rehber olarak tanımlar (Bakara:185). Okuyucunun İncil ve apokrif metinlerde bulunan önemli anlatılara aşina olduğunu varsayar. Bu kaynakların anlatılarından bazılarına önemli ölçüde yer ayırsa da, onlardan herhangi bir paragrafı doğrudan alıntılamaz, bazılarının farklı versiyonlarını farklı bölümlerde özetler ve kullanır. İslam teorisyenleri bu durumu, Kur'an'ın olaylardan çıkarılacak ahlaki derslere odaklanmasıyla açıklamaya eğilimlidir. Bu varsayım ve özetleme, birçok açıklama çabası (tefsir) gerektirir. Belirli bir Kur'an ayetinin anlamını çıkarmak için Müslümanlar, metnin doğrudan çevirisi yerine tefsire veya yoruma başvururlar. Ayrıca, İslami hukuk ve kuralların oluşturulmasındaki rolleri nedeniyle çoğu İslam düşünce okulunda değer verilen hadisler, daha sonraki yüzyıllarda yazıya dökülen ve Muhammed'in söz ve eylemlerini yansıttığına inanılan esasen sözlü olan rivayetlerdir ve çoğu Müslüman için Kur'an'ın yanı sıra ek bir rehber görevi görürler. Kur'an'ın tamamını ezberleyen kişiye hâfız denir ve çoğunlukla tecvid adı verilen özel bir diksiyonla okunur. Bazı Müslümanlar, Ramazan ayında dinî bir ritüel olarak Kur'an'ı baştan sona okurlar. Kur'an, namazlarda sadece Arapça okunmaktadır. Arapça bilmeyen birçok Müslüman, Kur'an'ı anlamak için, metnin doğrudan çevirisinden ziyade tefsirlere güvenir.

Kur'an sözcüğü Arapçada okudu anlamındaki karâ'e (قرأ) sözcüğünün üç harfli mastarıdır. Kelime anlamı bakımından "okunan şey" veya "okumak" anlamına gelir. Kerîm sözcüğü ise "soylu, asil" ve "eli açık, cömert" anlamlarına gelir ve İslam'da Allah'ın 99 isminden biridir.Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (Yusuf Suresi: 2)
Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. (Nahl Suresi: 98)

Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun ki rahmete nâil olasınız. (A'râf Suresi: 204)Kur'an'da belli yerlerde geçen "el-Kitab" (Bakara: 1–2), "el-Furkân" (Furkan: 1), "ez-Zikr" (Hicr: 9), "en-Nûr" (Nisâ: 174) gibi kelimelerin de Kur'an'ı ifade ettiği düşünülmektedir. Dinî anlatımlarda "Furkân-ı Hâkim, Mushâf-ı Şerif, Kelâmullah, Kitâbullah" gibi isimlerle de anılmaktadır. "Okunan şey" manâsına gelen Kur'an sözcüğü, metnin kendisinde 70 kez geçmektedir ve metinde yer alan diğer bazı isim ve kelimelerin de Kur'an'a atıfta bulunduğu düşünülmektedir.

Geleneksel İslami anlatımlara göre, daha sonraları Kur'an'ı oluşturmak üzere derlenen vahiyler Muhammed'e 610 yılında, Ramazan ayının Kadir Gecesi'nde, Mekke yakınlarındaki Nur Dağı'nda bulunan Hira Mağarası'nda, inzivada iken inmeye başlar ve bu dönem 13 yılı Mekke, 10 yılı da Medine döneminde olmak üzere 23 yıl sürer. Buna göre Mekke'de gelen vahiyler "Mekkî", Medine'de gelen vahiyler ise "Medenî" olarak isimlendirilir. Mekke ve Medine  dönemine atfedilen ayetler birbirinden oldukça farklı bir stil arz eder; Alman yazar Theodor Nöldeke, Kur'an'daki sureleri sınıflandırırken Mekkî surelerden Medenî surelere geçişte, kitabın üslubunun kısa ve şiirsel anlatımlardan daha uzun ifadeler içeren "nesir" diline evrilmesini esas almıştır. Bunun bir örneği Muhammed'e inen ilk vahiy olduğu rivayet edilen ve şiir dilinde yazılmış 96. Kur'an suresi olan Alak Suresi'nin ilk beş âyetidir.

Mekke vahiyleri, hacimsel olarak Kur'an'ın üçte ikilik kısmını oluşturur. Bu dönemde vahiyler sözlü olarak ezberlenmiş, daha sonra ise hicrete yakın (622) birkaç yıl ile Medine dönemi (622–632) olarak ifade edilen yazım döneminde kayda geçirilmişlerdir. Kur'an'ın meşhur şiirsel üslubu ve sık sık tekrarlanan kompozisyonu, bu dönemin geleneksel sözlü iletişim yönteminin bir sonucu olarak görülmektedir.
Mekkî âyet ve sureler, İslam inancı ve ahlakı ile ilgili temel konuları kapsamaktadır. Allah'ın birliğine, meleklere, peygambere, kitaplara ve âhiret gününe iman gibi konular işlenir, Allah ile eş tutulan putlar reddedilir; iman, ölüm, hayat, kıyamet, âhiret, cennet, cehennem gibi konular eski kavimlerin başlarına gelenler üzerinden şiirsel bir dille işlenir. Kur'an'ın Âdem'den itibaren devam eden tevhid dini ve vahiy zincirinin devamı olduğu vurgulanır (42:13).

Bu dönemde ahlak ve ibadetler dışında insanlar ve toplumlar arası ilişkilerle ilgili düzenlemeler de Kur'an'da yerini almıştır. Çünkü İslam toplumunda bu hükümleri uygulayacak olan yeterli askerî ve yaptırım gücüne artık ulaşılmıştır. İslamî literatürde adına "esbâb-i nüzûl" denilen olaylar ve sorunları çözümleme ve yönetme amacıyla şer'i hukukun kuralları, anlaşmalar, barış ve savaş (cihad) ile ilgili âyetler bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu dönemde Muhammed yönetiminde adına "Medine Şehir Devleti" denen küçük bir İslam devleti kurulmuştu.
İslam geleneğine göre, Kur'an, Muhammed'e yedi farklı harf üzerine indirilir. Çoğu İslam alimi, bunun Kur'an'ı farklı Arap kabileleri arasında okumayı ve ezberlemeyi kolaylaştırmak amacında olduğunu kabul eder. Sünniler farklı okumalara inanırken, bazı Şiiler Kur'an'ın varyantları (kıraat) olduğu fikrini reddeder.

Kur'an, Muhammed'in ölümü sırasında olasılıkla sahabeden değişik kişilerin ellerinde küçük yassı taşlar, rıka denilen deri, ağaç yaprağı, bir çeşit kâğıt, deve ve koyun kemikleri, ektab olarak ifade edilen ağaç parçası gibi malzemeler üzerine yazılmış dağınık parçalar hâlinde bulunuyordu. Halife Ebû Bekir (ö. 634) zamanında kurulan bir komisyonla Kur'an parçaları bir araya getirildi. Rivayete göre Ridde Savaşları'nda 70 kadar hâfızın ölmesi üzerine Ömer, dönemin hâlifesi olan Ebû Bekir'e başvurarak konunun görüşülmesini ister. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit başkanlığında aralarında Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm, Sa'd b. Ebû Vakkas ve Abdurrahmân bin Hâris'in de bulunduğu bir komisyon kurdurur. Zeyd, elinde yazılı Kur'an metni olan herkesin bu metinleri getirmesini, ayrıca metinleri bizzat Muhammed'den duyduklarına dair iki güvenilir şahit gösterilmesini ister. Olası imla hataları için Osman tarafından bu komisyona "Kureyş'e göre yazın" emri verilir. Ortaya çıkartılan ve "sayfalar hâline getirilmiş" ya da "iki kapak arasındaki sayfalar" anlamına gelen mushaf, Ebû Bekir'in ölümünden sonra Hafsa bint Ömer'e emanet edilir.

Amerikalı oryantalist Arthur Jeffery'e (1893–1959) göre, İslam'ın erken dönemlerinde yirmi sekiz adet şahsi mushaf bulunmaktaydı. Bu mushaflarda bugün resmî mushaflarda bulunanlardan farklı olarak Abdulah b. Mes'ûd'un mushafında Fâtiha ve Muavvizeteyn surelerinin (Felak ve Nâs) mevcut olmadığı, Übey b. Kâ'b'ın mushafında kunut dualarının iki ayrı sure olarak yer aldığı, Ali'nin mushafını nüzûl sırasına göre tertip ettiği bilinmektedir.

Bugünkü Kur'an sureleri, sure ve âyetlerin yazılış (İslamî literatürde iniş) sırasına göre değil, Fâtiha dışında kabaca surelerin uzunluğuna göre dizilmişlerdir. Kur'an'a kronolojik sıraya uymayan bugünkü şeklinin Osman zamanında (644–656) verildiği ve çoğaltılarak değişik şehirlere dağıtıldığı söylenmektedir. Bununla birlikte, bilinen en eski el yazmalarından olan Sana'a el yazmalarından incelenen 926 parçanın %22'si, bugün bilinen Kur'an'dan tamamen farklı bir yazılış, linguistik ve surelere ait diziliş farkı sunmaktadır.
648'de Ermenistan ve Azerbaycan'ın fethinde Şamlı ve Iraklı askerlerin farklı okuyuşları tartışma ortaya çıkardı. Bu tartışma üzerine sahabeden Huzeyfe b. Yemân, Halife Osman'a başvurarak bu durumun düzeltilmesini, ihtilafın ortadan kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine Osman bin Affan, Zeyd b. Sâbit'i tekrar görevlendirerek, Ebû Bekir'in emriyle derlenmiş olan Kur'an'ın çoğaltılmasını emretmiş ve çoğaltılan mushaflar çeşitli İslam merkezlerine gönderilmiş, bununla farklılık gösteren diğer mushaflar ise yakılmışlardır. Böylece, Muhammed'in ölümünden sonra 20 yıl içinde Kur'an'ın derlenip çoğaltılması yapılmıştır. John Wansbrough ve Yehuda D. Nevo gibi bazı araştırmacılara göre, "çeşitli ön metinlerin" tek, değişmeyen bir standart metne birleştirilmesi ve diğerlerinin ortadan kaldırılması yoluyla Kur'an'ın kanonlaştırılması yaklaşık 200 yıllık bir süre içinde gerçekleşir. Onlar İslam geleneğinde yaygın bir yöntem olarak, bir uygulamayı yüksek halk kabulüne sahip geçmiş bir otoriteye atfederek meşrulaştırmanın yaygın olduğunu, Kur'an ile ilgili geleneksel düzenleme hikâyelerinin de bunun bir çeşidi olduğunu savundular.

Bunlardan en önemlisi, Kur'an'ın toplanması esnasında ehl-i beytin faziletleri 

Kıyas (Arap: القياس), analoji, bir İslâm hukuku terimi, fıkhın dördüncü kaynağı.
Kıyas, hükmü hakkında nas (ayet ve/veya sünnet) bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki ortak sebep-sonuç bağından dolayı hükmü ayet veya hadisler ile çözülmüş bir konuya benzeterek çözmektir.
Kıyas yoluyla hükme varan hukukçuya müctehid denilir. Müçtehit, kıyas yaparken ayet ve hadisleri yorumladığı için müçtehitlerin hükümleri birbirinden farklı hatta birbiriyle çelişen hükümler (ictihadlar) olabilir.
Hicretin 3. yılına kadar ortaya çıkan problemler kıyas yoluyla çözümlenebilmişse de bundan sonra kıyas yapılmadığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmiştir.
Kıyası bazı İslâm hukuku, yani fıkıh, mezhepleri kabul ederken, bazı İslâm hukuku mezhepleri kabul etmez. Örneğin, Şîa-İsnâaşeriyye mezhebi ictihatta kıyas yerine direkt olarak aklı esas alıp içtihatta kıyasa başvurmaz.

Lâik hukuk insanların bir toplum olarak birlikte yaşama ihtiyacından doğan, kaynağını doğrudan insan aklından alan, toplumsal gereksinimlere göre değişebilen, evrensel nitelikte genel geçerliliğe sahip olduğu kabul edilen hukuk anlayışıdır.

Ana madde: Lâiklik
Lâiklik, genel anlamda din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinî inançların devlet yönetiminde ve siyasette rol oynamaması esasına dayanır.
Lâiklik, Ahmet Taner Kışlalıya göre; toplum ve devlet düzeninin akla ve bilime dayandırılması, toplumsal yaşamın ve devletin kurum ve kurallarının dine dayalı olması zorunluluğunun bulunmamasıdır. 
İbni Haldun, devletin varoluşunu ve toplumların evrimini Tanrısal iradeye değil toplumsal ve ekonomik nedenlere dayandırarak açıkladı.
Bir genel tanıma göre Lâiklik, devletin din ve vicdan hürriyetini tanıması demektir. Koymuş olduğu yasalarla, din ve vicdan hürriyetinin yaşanmasında yardımcı olması demektir. Lâiklik, yaygın bir tanıma göre, din ile devlet ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bu tanımdan hareket edildiğinde, din ve devletin birbirleri üzerinde hükmetme çabası içinde bulunmaması gerektiği biçiminde yorumlanır. Türkiye'de lâiklik, aynı zamanda antiemperyalist bir mücadeledir. Atatürk'e göre lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.
Türkiye, ulusal bir devlet olarak kurulmuştur. Yani toplum, kendi kaderi hakkında karar verebilme erkine sahiptir ki; buna “Türk Ulusu” denir. Ulus (devletin) ne bir tebaası ne bir ırk, ne de bir ümmettir. Ulus, haklarını akla göre düzenleyen toplumdur. Bu bakımdan egemenliğin kayıtsız şartsız ulusun olması demek, devletin “lâik” olması demektir. Bazı çevreler, Türk Hukuku'nda lâikliğin bir tanımının olmadığını iddia etmektedirler. Oysa Anayasanın 24. maddesi, lâikliği, rasyonalist felsefenin çözümlemesine göre tanımlamıştır:

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Ana madde: Laik ahlak
Laik ahlak, kaynağını dinsel veya dinsel olmayan inançlardan değil doğrudan insan aklından alır. Bu yönüyle bakıldığında birçok felsefi görüş ile ilgili veya bağlantılıdır.
Genel anlamda doğrunun ancak akıl yolu ile bulunabileceğini öne süren Kıbrıslı Zenon'un kurucusu olduğu Stoa Okulu'nun antik dönemin lâik ahlâkını temsil ettiği düşünülmektedir.
Stoacılara göre, erdem kendi başına ve kendiliğinden iyi olan şeydir. Bunun dışında kalan hiçbir şey kendiliğinden iyi olma niteliğine sahip değildir. Akla ve doğaya uygun yaşamak ve duygulanımlar karşısında özgür olmak gerekir. İyi ve kötü insanın kendi edimlerinden gelir veya insanın bir takım şeyleri öyle görmesi ve tanımlamasına bağlıdır. Kişinin bunlardan birisini seçmesi kendi elindedir. O halde akla uygun yaşamak Stoa felsefesine göre insanın içinde bulunması gereken durumdur.
Stoa Okuluna göre erdemli olmak akla uygun yaşamakla, mutluluk ise erdemli olmak ile elde edilebilir. Ancak bilge olan kişi bu bilgeliği sayesinde özgür kalabilir. Stoa felsefesi, özgür insan aklını değer verdiği kavramların başlangıç noktasına yerleştirmiştir. Bilgi ve erdem arasında Epikuros'a göre de sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Epikuros'ta doğru edim doğru bilgiden gelir.
Aydınlanma Çağı filozoflarından Immanuel Kant, Salt Aklın Sınırları İçinde Din adlı eserinde tamamen insan aklına dayanan; dinden bağımsız bir ahlâk düzeni kurmanın mümkün olduğundan bahsetmiş, aklın etik alanında kullanılabilir olduğunu göstermiştir. Kant'ın fizik ötesi alan olan bir konuda bilimsel yöntemli çalışmalar yapılabildiğini gösterdiği öne sürülür. Maddi olmayan imgeler dünyasında değerlendirilen davranış biçimleri pratik uygulamalar olarak ortaya çıkmaktadır. İnsan davranışları bir değerlendirme sürecinin ürünüdür. Kişiler seçimlik eylemleriyle; yapma veya yapmama ya da isteme veya istememe yönünde sahip oldukları özgür irade ve istençlerinden kaynaklanan bir sonuç ortaya çıkarmaktadırlar. Kant etiği, görev ahlâkı adını alır. Kant'a göre erdem insanın içinde bulunabileceği her türlü ahlâki durum ve çeşitli ahlâki durumlar ile mücadele veren bir ahlâki niyettir.
Kant, öne sürdüğü ahlâk yasasını Kesin Buyruk olarak şöyle açıklar:

Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maksime (öznel ilke) göre davran.

Lâik hukuk sistemi, Laik ahlakın bir sonucudur. Laik ahlak anlayışı beraberinde 'lâik hukuk' sistemini getirmiştir. Lâik hukuk, her çeşit dinsel veya felsefi inanç sistemlerine eşit yaklaşım göstermektedir. Bununla birlikte sahip olduğu bu nötr durumu devam ettirebilmesi için dinsel veya dinsel olmayan inanç dizgelerinden herhangi bir tanesinin mevcut hukuk sistemini etkisi altına almasına karşı çıkar. Laik ahlak kişiye özgü bir tavır olarak, lâik hukuk ise devletin tüzel kişiliğine özgü bir duruş olarak tanımlanabilir.
Lâik Hukuk, din, felsefi inanç vaya inançsızlık, dil, etnik köken, mezhep veya cinsiyet gibi hiçbir fark gözetmeksizin bütün yurttaşların karşısında eşit mesafede yer almaktadır. Tarih boyunca değişik ülke ve uygarlıklardan farklı düşünürlerin etkinlikleri sonucu ortaya çıkmış olmakla birlikte Batı'da, önce Fransa'da biçimlenmiş ve oradan dünyaya yayılmış olan lâiklik, Rönesans ve Aydınlanma Çağı'nın eserlerinden birisidir.

Ana madde: Türkiye'de Lâiklik
Lâik toplum ve devlet yapısına verdiği önemle Ziya Gökalp, Fuat Köprülü, Atatürkçü düşünceyi başarı ile edebiyat alanına kazandıran Falih Rıfkı Atay, Türk Hümanizmi eseri ile Suat Sinanoğlu, Atatürk döneminin efsane Millî Eğitim Bakanı olan ve Dünya Klasikleri'nin Türk diline kazandırılmasını sağlayan Hasan Âli Yücel, Tonguç Baba olarak anılan ve Köy Enstitüleri alanındaki üstün çalışmaları ile bilinen İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyetin 50. Yılına armağan ettiği Türkiye’de Çağdaşlaşma isimli kitabı Türkiye tarihinin 75 adetlik ender kitapları arasında gösterilen Niyazi Berkes, daha gerilere gidilecek olursa Yunus Emre gibi tarihi kişilikler Türkiye'de hümanist değer yargısının gelişmesine rehberlik eden saygın düşünürler oldular.
Türk Hümanizmi adlı eserinde Suat Sinanoğlu, Atatürk Devrim ve reformlarının getirdiği kurum ve kuruluşların hümanist ruhu taşıdıklarını ve bu ruhun TBMM, Medeni Kanun gibi eserleri taşıdığını belirtti. Bir "İnsani Değerler Sistemi" olarak tanımlanan Hümanizm; Cinsiyet, inanış veya başka bir fark gözetmeyen ulusçu ve eşitlikçi yapısı ile lâik Cumhuriyet'in temel felsefesi olduğu biçiminde yorumlandı.
Lâiklik, T.C. Anayasasının ilk üç maddesi içinde, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri  arasında sayılmıştır.

Ana madde: Doğal Hukuk
Doğal Hukuk, (Latince: lex naturalis) antik çağdan beri bilinen, farklı düşünce disiplinleri içinde farklı şekillerde ifade edilen bir kavramdır. Doğal (tabî) hukuk kavramı, geçirdiği düşünsel evrimle zaman içinde hukukun lâikleşmesine hizmet etmiştir.
Doğal hukuk; insanın mantıkla erişebileceği, yazılı olmayan hukuk kuralıdır. Bu kuramı destekleyenler arasında Aristoteles ve Thomas Aquinas da yer alır ki, Aquinas’ın tavrı Katolik Kilisesi tarafından da kabul edilmektedir. Doğal hukuk kuramı, gerek etik gerekse hukuk felsefesi açısından büyük önem taşımaktadır ve farklı filozofları farklı yönlerde etkilemiştir.
Ayrıca insan sevgisini ve saygısını konu alan hukuk dalıdır. Doğal hukuk, etiğin konusu olan soyut adalet anlayışını hukukun nihai amacı olarak gören, insanların doğuştan bir takım hakları (özgürlük, eşitlik, yaşama hakkı..) olduğunu söyleyen ve bu hakların yer veya zamana göre değişemeyeceğini savunan hukuk anlayışıdır. Doğal hukuk, niteliği gereği hukuki pozitivizme karşıdır. Doğal yasanın, doğa tarafından belirlendiği ve bu nedenle evrensel olduğu ileri sürülür.
Georges Renard'a göre tabii hukuk toplumsal yaşamın kendisidir, peşinde koşulduğu halde kendisine bir türlü tamamen erişilemeyen bir hukuki olgunluğu temsil eder: «Tabiî hukuk müspet hukuka nispetle idealdir. Fakat, terzilerin kullandığı patronlar gibi bir model değil. İdeal ancak bir gayeye doğru olan eğilimden ibarettir. Henüz tahakkuk etmemiş, hatta henüz tamamen de idrak edilmemiş ve doğrusunu söylemek lâzım gelirse her zaman belirsiz bazı şeyleri içeren bir şeydir.»
Doğal hukuk dışında ve ona karşı olarak değerlendirilen hukuki pozitivizm; tabiî hukukun adalet anlayışını eleştirir ve bu kavramın; fizik ötesi bir değer olarak tanımlanamaz bir kavram olduğunu ve bu nedenle de hukuk biliminin dışına itilmesi gerektiğini savunur. Her iki teori de ortaya çıkışlarından bu yana, çağın gereklerine uygun gelişmeler göstermiştir. Hatta bu gelişmeler sonucunda artık tabii hukuk ile hukuki pozitivizm arasında kesin ayrımların kalmadığı bile iddia edilmektedir.
Doğal hukuk yaklaşımının önemli görünümlerini Platon ve Cicero'da bulmak mümkündür, düşünceye sistematik biçimini veren ise  Thomas Aqunias olmuştur.  Doğal yasa teorileri, İngiliz Ortak Yasa'sının gelişiminden geniş bir etki görmüş olsa da büyük oranda Thomas Aquinas, Francisco Suárez, Richard Hooker, Thomas Hobbes, Hugo Grotius, Samuel von Pufendorf, John Locke, Francis Hutcheson, Jean Jacques Burlamaqui ve Emmerich de Vattel tarafından biçimlendirilmiştir. Doğal yasa ve doğal haklar arasındaki kesişim nedeniyle, Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirisi'nin bir öğesi olarak ve Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde ve 3 Mayıs 1791 tarihli Polonya Anayasasında kaynak olarak alınmıştır. Birleşik Devletler bildirge devletlerince, Doğal Yasa tabanında kurulmuştur.

Eski Yunan'da bir kent devleti olan polis'in düzenini belirleyen kanunlar ilk zamanda aristokratik içerikli kanunlardı. Kökenleri bilinmeyen bu kanunlara thesmoi deniyordu. Thesmoi'den sonra ünlü yasa koyucu Solon ile birlikte nomoi adı verilen insan yapısı yasalar thesmoi'lere karşı üstünlük elde ederek ortaya çıktı. Böylece kutsal, mutlak ve değiştirilemez yasa olamayacağı düşüncesi ortaya çıktı. Solon'la aynı zamanlarda y

Laiklik veya laisizm (Fransızca: Laïcisme), devlet yönetiminde dinin veya dinsizliğin referans alınmamasını ve devletin din veya dinsizlik karşısında tarafsız ve tepkisiz olmasını savunan ilkedir.
Fransızcadan Türkçeye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına "Clerici", din adamı olmayanlara da "Laici" adı veriliyordu. Aynı terimin İngilizce karşılığı ise secularity olup, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması anlamına gelir. Latince bir kelime olan "çağ" anlamına gelen "saeculum" kelimesinden geçmiştir. Sekülerizm Türkçeye lâiklik, çağdaşlaşma veya dünyevileşme olarak üç farklı terimle çevrilebilmektedir. Fransa'da lâiklik için Laïcité (Laicisme) terimleri kullanılmaktadır. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifade etmektedir.

Laik kelimesi Yunanca laos ismi ve laikos sıfatından gelir, Latincesi laicus'tur. Laos: halk, kalabalık, kitle demektir ve zıddı kleros'tur. Laikos; halka ait, ruhban olmayan demektir. Laicus; dinsel olmayan demektir. Lâiklik, Osmanlı döneminde Ziya Gökalp'in Lâ-dinî (dinsel olmayan), Ahmet İzzet Paşa'nın la-ruhbanî ve Ubeydullah Efendi'nin iş hükümeti deyişleri ile açıklanmaya çalışılmış olup bir süre kullanılan lâyisizm deyişi yerini tümüyle lâiklik terimine bırakmıştır. Laos/kleros karşıtlığı MÖ 3. yüzyılda, din yönetiminde iki sınıfı belirtmek üzere kullanılmıştır. Hristiyanlığın ilk yüzyılından itibaren kilise adamlarına klerikoi (Latince clerici), bunların dışında kalanlara laikoi (Latince laici) denilmiştir. Bu adlandırma, ruhani ve cismani bir ikiliğe de işaret eder. Yeni Çağ'da laik terimi, felsefi ve hukuki, siyasal bir anlamla genişleyerek devlet ve din ilişkilerine ait bir tarzı ifade etmeye başlamıştır. Fransa'da III. Cumhuriyet'te laicisme kelimesi dile girmiştir. İngilizcede, papazdan başka bütün halka lay, laity denir ve laic, secular kelimeleri de cismaniliği ifade eder. Latince saecularis'ten gelen secular, özellikle İngiliz ve Alman toplumunda kullanılır.
Siyasi anlamı üzerindeki tartışmalarda ise laiklik, liberalizmin fikri kaynaklarından biri sayılır ve siyasi kudretin dini kudretten ayrılmasını ifade eder. Teokratik devletten demokrasiye geçerken devlet otoritesiyle din otoritesi sınırlandırılmış, laiklik klasik demokrasinin gerekliliğinin bir icabı olmuştur. Buna göre kavram, çağdaşlaşma ve insan hakları ile yakın bağlantılıdır.
Hukuki tanımlara göreyse en yaygın tanım, devlet ile din işlerinin ayrılmasıdır. Devlet, bir dine inanıp inanmama meselesini özel bir problem sayar, fertlerinin sadece maddi yönüyle ilgilenir, kendisi devlet olarak hiçbir dini taşımaz, hiçbir dini ayine iştirak etmez, fakat fertlerin her türlü dini serbestliklerini kabul eder. Devlet, dini esaslara dayanan kanunlar yapamayacağı gibi, bütün dinlere eşit mesafede durur ve hiçbir şekilde dinlerin ibadet hüküm ve kurallarına müdahale edemez. Bununla birlikte din adına devlet düzenini bozacak davranışları önlemekle yükümlüdür.
Atatürk'e göre lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.
Kavramın tarihsel gelişimi Katolik Avrupa ile Anglosakson Avrupa arasında bir nüans yaratmıştır. Katolik ülkeler laik, diğerleri sekülerdir. Laik ülkelerde daha çok din devletin denetimi altındadır; buna mukabil seküler ülkelerde din ile devlet özerk iki alandır. Protestan ve Anglikan ülkelerdeki sekülerizm, günlük hayatı belirleyen dünyevi bir yaşama tarzını ifade eder ve dünyevi işlerde dini dışarıda bırakmak anlamını edinir. Bu ülkelerde millî kiliselerin Roma Kilisesinden ayrılmışlığı, Kraldan ayrı özerk kurum oluşu da kavrama etkinlik kazandırmıştır. Bu aynı zamanda uluslaşma ve burjuvazinin ortaya çıkışıyla da ilgilidir. Laikliğin Bizans sezaropapismine ve elitist hakimiyete, sekülerizmin ise Roma paganlığına ve vicdan özgürlüğüne yakın olduğu belirtilmiştir.
Devlet ve din arasındaki ilişkilere bir temel sağlayan laiklik, bu ilişkiler açısından üç özellik gösterir: Devlet dine bağlıdır (teokrasi, Tibet); din devlete bağlıdır (imparatorluk, Bizans, Osmanlı, İngiltere, Rusya); ikisi de özerktir (demokrasi, ABD, Avustralya, Belçika). Laik devleti Duguit şöyle tanımlar: “Din konusunda kendisi tarafsız olup, mensupları bir dini taşımakla birlikte kendisi devlet olmakla hiçbir dini özellik göstermeyen ve hiçbir din ayini yapmayan ve kendi namına yaptırmayan devlet.” Bugün bütün dünyada, cismani ve ruhani ayrılık anlamındaki temel ilkeler kabul görmekle birlikte, her devletin toplumuna ve kültürüne has özellikler de kavrama girmiştir. Atatürk'e göre “her faydalı ve yeni şeye karşı çıkmak irticadır”. İrtica, devletin laikleşmesiyle ilgili olarak kanun koyucunun hukuki normlarına aykırı hareketler, devletin dayandığı ana değerlere aykırı görüşleri bu açıdan etiketlemesi şeklinde tanımlanmakla beraber, dini kamuoyundaki dini vecibeleri yerine getirme davranışları ile bu anlayış sıklıkla karıştırılmakta, hatta seçimle işbaşına gelse dahi eğer bu aykırılık görülürse devlet en başta ordu kurumu olmak üzere müdahale edebilmektedir. Burada devlet, demokratik açıdan her türlü düşünceye geçit verse bile, bu düşüncelerin dine dayanıp dayanmadığı noktasında laikliğe aykırı hareketler kapsamında irticayı temel terim olarak benimsemiştir.

Batıʼda laikliğin felsefi temelleri; Rönesans, Hümanizm ve Reform hareketleri ile bu akım düşünürlerinin eserlerinde kaynaklarını bulur. 16. yüzyılda İtalya'da doğan Rönesans, sanat ve edebiyatta Katolik Vatikan Papalığından ve onun dinsel temalarından uzaklaşarak antik Roma ve Yunan sanat ve felsefecilerinden beslendi. Yayıldığı ülkelere göre içerdiği sanat ve edebiyat tarzının farklı alanlarda oluşmasına yol açtı. Sanatta olduğu gibi edebiyat ve felsefe alanlarında da antik dönem eserlerine dönüşü simgelemesi Yeniden Doğuş olarak nitelenmesini sağladı. Rönesans, skolastik öğretileri yıkıma uğrattığı gibi canlandırdığı hümanist ve akılcı akımları, Avrupa ülkelerinin 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı düşünürlerine miras bırakarak ve kökleri MÖ 6. yüzyıla kadar dayandırılan Hümanizm'in tekrar canlanmasını hazırlayarak insan aklına duyulan ilgi ve saygının başlatıcısı oldu.
Eski çağlardan beri din, insanların günlük yaşamında, toplumsal düzende ve devlet yapısında etkin bir unsur oluyordu. Din adamları Hristiyan dininin kurallarına göre insanların yaşamını yönlendiriyorlardı. Zamanla değişen ve gelişen ticaret ilişkileri, kentlerin zenginleşmeye başlaması, Hristiyan olmakla birlikte ayrı mezheplerden olanların çoğalması gibi etkenler Hristiyan dininin dönemin yeni koşullarına göre gözden geçirilmesini gerektirdi. 16. yüzyılda dinde Reform hareketi oldu. Edebiyat, sanat ve bilimde Rönesans diye adlandırılan canlanma ve atılım dönemi de 15. ve 16. yüzyıllarda gerçekleşti. Böylece Hristiyan dünyasında din, yaşamın birçok alanında etkisini yitirmeye başladı. Özellikle eğitim ve öğretim alanında yenileşmeler oldu. Din kurallarına uygun eğitim yapan kurumların yanı sıra özgür düşünceye ve inanç özgürlüğüne dayanan eğitim kurumları devlet tarafından açılmaya başlandı. 1789 Fransız Devrimi'nden sonra laiklik yavaş yavaş devletin bütün kurumlarında ve toplumda kendini kabul ettirdi.

Laisizasyon ya da lâikleşme süreci, seküler bir devlet yapısını Laïcité modeli ile benimsemiş olan Fransa'nın 19. yüzyılda geçirmiş olduğu lâisizme geçiş sürecidir. Fransa'da bu yüzyılda düşünce akımlarının dalgalı bir seyir izlemesiyle ülkenin tamamında insanların fikirlerinde büyük değişimler hâsıl olmuştu. Endüstri Devrimi ile birlikte ülkenin dışında cereyan eden ve acı veren pek çok hâdise bu yüzyılda Fransa'da büyük bir değişikliğin meydana gelmesinde önemli bir rol oynadı. Fransız Devrimi sonrasında, Roma Katolik Kilisesi'nin Fransa'daki dinî uygulamalarında bir düşüş meydana geldi. Bu yüzyılda Fransa'da Roma Katolik Kilisesi'nin karşılaştığı en önemli akımların başında pozitivizm ve rasyonalizm gelmekteydi. Fransa'da Kilise ile Devlet'i birbirinden ayıran Sekülerizasyon Yasası ise 1905 yılında çıkarıldı.

Laik toplum ve devlet yapısına verdiği önemle Ziya Gökalp, Fuat Köprülü, Atatürkçü düşünceyi edebiyat alanına kazandıran Falih Rıfkı Atay, Türk Hümanizmi eseri ile Suat Sinanoğlu, Atatürk döneminin Millî Eğitim Bakanı ve Dünya Klasikleri'nin Türkçeye çevrilmesini sağlayan Hasan Âli Yücel, Tonguç Baba olarak anılan ve Köy Enstitüleri alanındaki üstün çalışmaları ile bilinen İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyet'in 50. yılına armağan ettiği Türkiye'de Çağdaşlaşma isimli kitabı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 75 adetlik ender kitapları arasında gösterilen Niyazi Berkes, daha gerilere gidilecek olursa Yunus Emre gibi tarihi kişilikler Türkiye'de hümanist değer yargısının gelişmesine rehberlik eden saygın düşünürler oldular.
Türk Hümanizmi adlı eserinde Suat Sinanoğlu, Atatürk'ün devrimlerinin ve reformlarının getirdiği kurum ve kuruluşların hümanist ruhu temsil ettiklerini ve bu ruhun TBMM, Medeni Kanun gibi eserleri taşıdığını belirtti. Bir insani değerler sistemi olarak tanımlanan hümanizm, cinsiyet, inanış veya başka bir fark gözetmeyen ulusçu ve eşitlikçi yapısı ile Laik Cumhuriyet'in temel felsefesi olduğu biçiminde yorumlandı.
Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması yolunda hukuk alanında yapılan devrimler ve yenilikler, Cumhuriyet döneminin en önemli çağdaşlaşma hamleleri olarak ceza hukuku ve medeni hukuk düzenlemeleri ile gerçekleştirildi. Kadın veya erkek, kişisel kanaatlerine bağlı olmaksızın tüm vatandaşların eşit yasal haklara sahip olmaları ve hukuk birliğinin tesis edilmesi bu alanlardaki düzenlemeler ile gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen hukuk devrimi ile Sened-i İttifak'tan bu yana devam eden 
anayasallaşma süreci tamamlandı, hem hukuk hem de eğitim alanlarında Tanzimat ile birlikte oluşturulan ikili yapılara son verildi ve çağdaşlaşma süreci temellerine oturtuldu.
Türkiye Cumhuriyeti, ulusal bir devlet olarak kurulmuştur. Yani 

Leninizm veya Lenincilik, Marksizm üzerine kurulmuş siyâsî ve iktisâdî bir teoridir.
Marksizm'in bir kolu ve aşaması olarak ele alınır, Bolşevik lider Vladimir Lenin tarafından geliştirildiği kabul edilir. Leninizm'e göre Lenin, Marx'ın temel eserini üç temel noktada, yani felsefe, ekonomi ve siyasal alanlarda geliştirmiş, onu yeni koşullara uygun bir öğreti olarak ve temel ilkelerinden sapmaksızın yeniden üretmiştir.
Kısacası Leninizm, marksizmin çağın gereklerine göre hem kuramsal hem politik hem de ekonomik alanda, temel ilkelere bağlı kalarak yeniden uyarlanması olarak anlaşılır. Leninizmin marksist geleneğe en büyük katkısı demokratik merkeziyetçi örgüt yapısını savunmasıdır. Leninizm kavramı, yeni olgular ve yeni bilimsel gelişmeler doğrultusunda Marksizmin yeniden geliştirilmesi gereği üzerinden değerlendirilir ve marksizmin devrimci ve bilimsel özüne uygun olarak geliştirilmesi olarak anlaşılır.
"Leninizm" tâbiri, Lenin hayattayken çok kullanılan bir terim değildir, ancak sağlık sorunları nedeniyle ölümünden bir süre önce, Sovyet hükûmetinde aktif rolünü sonlandırdıktan sonra sıklıkla kullanılmaya ve yaygınlaştırılmaya başlandı. Asıl olarak ise 3. Komünist Enternasyonal'de (Komintern) Grigory Zinoviev "Leninizm" terimini kullandı ve terim popüler hale geldi. Bu tarihten itibaren, "leninizm" kavramı, "marksizm" içinde, onun yeni bir aşaması olarak kabul edildi ve kuramsallaştırıldı.

Lenin, "Ne Yapmalı?" isimli kitabında proletaryanın başarılı bir devrimi ancak devrimci bir bilince sahip olunca yapabileceği, bunun da Komünist Parti'nin "öncü parti" rolünü üstlendiği zaman gerçekleşebileceğini belirtir. Aynı kitapta Lenin profesyonel devrimcilerin partiye sahip çıkmasını ve zafere yön vermesi gerektiğini söyler. Böyle bir parti de amaçlarına ancak demokratik merkeziyetçiliği uygulayarak varabilir.
Burada Lenin, ekonomizm ve sendikalizm denilen bir anlayışla tartışma halindedir. Bu anlayışlara göre, ekonomik koşullar kendiliğinden devrimci bir gelişmeyi getirecektir ve bu nedenle işçilerin sendikalarda örgütlenmesi yeterlidir. Lenin bu görüşü, reformizm olarak değerlendirir, ekonomik koşulların kendiliğinden işçi sınıfına bilinç getirecegi fikrini kabul etmez. İşçi sınıfına bilinç ancak dışarıdan götürülebilir ve bunu yapacak olan da Proletarya'nın partisi olarak öne sürülen Bolşevik Parti'dir. Menşevik örgütlenme anlayışına karşı Lenin geliştirdiği bir örgütlenme modelidir bu. Kendini işçi sınıfının temsilcisi olarak algılayıp öne süren profesyonel devrimcilerden oluşan bir örgütlenmedir söz konusu olan.

Lenin kapitalizmin ancak devrimci yollarla yıkılabileceğini düşünüyordu. Lenin'e göre devrimi işçi diktatörlüğü süreci takip etmeliydi.
Leninizm'in diğer temel bir düşüncesi de emperyalizmi kapitalizmin en yüksek basamağı olarak görmesidir. Lenin, kapitalizmin küresel bir sistem olurken uyguladığı hileyi (Marx bu fenomeni öngörmüştür) Marx'ın çalışmalarını geliştirerek ve güncelleyerek anlatır. Lenin'e göre, gelişmiş kapitalist ülkelerde proleter devrim gerçekleşemez, çünkü bu ülkeler işçilerine nispeten yüksek yaşam standardı ve çeşitli fırsatlar sağlar ve işçilerin devrimci bir bilince ulaşması mümkün olmaz. (bkz: İşçi aristokrasisi) Bu sebeple, ancak daha az gelişmiş ülkelerde işçi devrimi mümkün olabilir.
Fakat eğer devrim ancak fakir, gelişmemiş bir ülkede başlayabilirse burada bir sorun ortaya çıkmaktadır. Marx'a göre gelişmemiş ülkeler sosyalizmi inşa edemez, çünkü kapitalizm henüz buralarda bütün gücünü kullanmamış, sömürüsünü gerçekleştirmemiştir, işte bu yüzden dış güçler devrimi başarısızlığa uğratmak için elinden geleni yapacaktır. Buna Leninizm iki çözüm yolu önerir:
İlk önerisi çok sayıda gelişmemiş ülkenin kısa bir sürede birleşerek büyük federal bir yapı oluşturacağı, bu sayede kapitalizme karşı direneceği ve sosyalizmi kurmayı başaracağıdır. Sovyetler Birliği'nin kurulmasının temel fikri budur.
Diğer önerisi de gelişmemiş ülkelerde başlayan devrimin veya devrim ateşinin gelişmiş kapitalist ülkelerdeki devrim kıvılcımını tetikleyebileceğidir. (Lenin, örnek olarak Rus Devrimi'nin bir Alman devrimini ateşleyebileceğini ummuştu.) Gelişmiş ülke, böylece sosyalizmi kuracak ve gelişmemiş ülkelerin de aynı şeyi yapmasına yardım edecektir.

Leninizmin tarihsel olarak yakaladığı bir şans iktidarı elde etmiş bir işçi sınıfı öncü partisi tarafından rehber kabul edilerek prensiplerinin hayata geçirilmeye çalışılmış olmasıdır. Lenin'in ölümünden sonra Bolşevikler daha önce sadece teori düzeyinde tartışılmış konularla ilgilenmek, dünyadaki ilk işçi sınıfı iktidarını ayakta tutmak ve ülkeyi kalkındırmak gibi sorunlarla başbaşa kalırlar. Bu sorunlar ekseninde, 1917 Ekim Devrimi'ni gerçekleştiren ekip arasında ayrışmalar, düşünce farklılıkları ve tasfiyeler yaşanır. Bu parti içi mücadeleden güçlenerek ayrılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi, kısa sürede sanayileşmek, uzun yıllar süren savaşlardan sonra tükenme noktasına gelen ekonomiyi canlandırmak ve yurttaşlarına yaşanası bir ülke yaratmak gibi görevlere soyunur. Bu kapsamda NEP, kolektivizasyon, sanayileşme hamlesi gibi atılımlar gerçekleştirilir. Lenin'den sonra partinin başına geçen genel sekreter Stalin'in uygulamaya koyduğu açılımlara atıf yapılarak stalinizm deyimi kullanılsa da Stalin'in ideolojik düzeyde ayrı bir akım olarak değerlendirilecek teorik katkıları bulunmamaktadır. Ekim Devrimi'ni izleyen iç savaş yıllarında, Kızılordu komutanlğı yapmış Bolşevik lider Troçki ise fikir ayrılıklarından ötürü partiden tasfiye edildikten sonra, fikirlerini "troçkizm" olarak adlandırılacak olan teorik sistemde toplayacaktır.
1949 yılında Çin İç Savaşı'ndan gâlip çıkan Çin Komünist Partisi'nin genel sekreteri Mao Zedong ise Çin devriminin köylü tabanlı öznel durumunu teorileştirecek ve maoizm adıyla anılacak ideolojinin temellerini atacak, buna daha sonra Üç Dünya Teorisi eklenecektir.

Marksizm-Leninizm
Leninizmin İlkeleri

Ma'at veya Maat, Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçası. Thoth'un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Bu çocuklardan en önemlisi Amon'dur. Bu sekiz evlat, Hermopolis'in baş tanrılarıdır ve oradaki rahiplere göre, onlar yerküreyi yaratmışlardır.
Ma'at, oturan ya da ayakta duran kadın formlarında resmedilmiştir. Onun resimlerinde her zaman başında bir tüy bulunur. Bazı resimlerinde ise kollarında bir çift kanat görülür.
Firavunlar ülkelerini bu tanrıçanın belirlediği ilkelere göre yönetirlerdi ve böylece "evrensel düzenin" sağlanacağına inanırlardı. Kafasında bir devekuşu tüyü taşır. Bu tüy saf iyiliği, hakikati ve doğruluğu temsil eder ve Anubis'in mahkemesinde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı.
İnanışa göre, zamanın başlangıcında dünya yaratılırken ortaya çıkan kaos Ma'at'ın koyduğu kurallar ile ortadan kalkmıştır. Bu nedenle firavunların bu kurallardan uzaklaşması durumunda kaosun geri gelip Mısır ve dünyayı yok edeceğine inanılır.
Ölü kişi yargılanırken, Ma'at'ın tüyü ile ölünün kalbi terazinin kefelerine konur. Eğer, kalp tüy ile dengede kalırsa, ölü Duat'ta ölümsüz yaşama hak kazanır. Çünkü, tüy kadar hafif yürek günah ve şeytanın yükünü taşımıyor demektir.
Ma'at'ın son görevi, güneş tanrısı Ra'ya gökyüzündeki seyahatlerinde rehberlik etmektir. Her gün gökyüzünde onu taşıyan geminin rotasını belirler. Bazı inanışlara göre, gemide onunla beraber yön göstermek için yolculuk da eder.

Antik Mısır tanrıları
Antik Mısır dini
Mısır tapınağı
Arta
Dharma
Me
Themis

Özel

Genel

 Wikimedia Commons'ta Ma'at ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Magna Carta (Latince: "Büyük Sözleşme") veya Magna Carta Libertatum (Latince: "Büyük Özgürlükler Sözleşmesi"), 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Bu belge ile İngiltere kralının; yetkilerinin birkaçından feragat etmesi, yasalara uygun davranması ve hukukun arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesi zorunlu kılınarak İngiltere tarihinde kralın yetkileri ilk kez kısıtlanmış ve derebeylere bazı haklar tanımıştır. Magna Carta, günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihsel sürecin en önemli basamaklarından birisidir.
Metinde kralın yetkilerini teoride kısıtlayan hükümlerin yer aldığı belge aslen; Papa III. Innocentius, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri konusunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. 61. maddeye göre feodal yasalara gönderme yapılıyor ve 25 baronun kralın hükmüne karşı gelebileceği belirtiliyordu.
Hiçbir tarafın belgede verdikleri sözlerine sadık kalmaması ve Papa III. Innocentius'un belgeyi iptal etmesi I. Baronlar Savaşı'na neden olmuştur.

Belgenin hazırlanmasında rol alan olaylar Normanların İngiltere'yi ele geçirmelerine kadar dayanır. İngiliz krallarının amacı, fetihten sonra iktidarı ele geçirerek derebeylerini saf dışı bırakmaktır. Bu alanda yapılan tüm faaliyetler ülkedeki baronları rahatsız etmeye başlamıştı. Gitgide artan bu rahatsızlıklar ileride isyanlara sebep oldu. 150 yıldır süren kral ve baronlar arası çekişme, Kral John'un girişimleri ile iyice idare edilemez bir hal aldı. Bunun üzerine kral, bütün gücünü derebeylerine karşı kullandı. Bu davranış derebeyleri sinirlendirdi. İleriki zamanlarda Kral John'un Fransızlarla yaptığı savaşta (1214) yenilmesini bir fırsat olarak gören baronlar ülkedeki imtiyazlarını, topraklarını, kalelerini ve buna benzer diğer haklarını geri almak için harekete geçtiler. Baronlar bir araya toplanarak isteklerini bir beyan halinde krala sunmaya karar verdiler. Kralın isteklerini reddetmesi durumunda savaşacaklarına dair kendi aralarında sözleştiler.

Bu karardan sonra baronlar 1215'te kral ile görüştüler. Görüşmenin sonunda isteklerini ileriki zamanlarda cevaplandıracağını söyleyen kral sözünde durmadı. Bunun üzerine baronlar krala karşı ayaklandılar. İngiltere'nin mühim yer ve şehirlerini ele geçiren baronlar kralı anlaşmaya mecbur ettiler. 1215'in Haziran ayında imzalanan Magna Carta ile kral hakimiyetinin "baron" adı verilen toprak sahipleri adına kısıtlanmasını kabul etti. Bu sayede kralın kayıtsız sultası kalkmış, kral ve derebeylerin karşılıklı vazifeleri belirlenmişti. Fermanın ilan edilmesi ile derebeyler büyük imtiyazlar elde etti ve derebeylik mefhumu sağlam bir zemine oturtuldu. Halk ise yine serf olarak kalmış, derebeylerin toprakla birlikte alıp sattığı konumdan kurtulamamıştı.
Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplumdaki egemen güçler arasında bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini derebeyler ve din adamları adına sınırlamıştır. Magna Carta'nın 39. maddesi, fermandaki en önemli ifadelerden biridir. Bu madde günümüz hukuk sisteminin temel taşlarından biri olarak kabul edilmektedir:

"Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke yasalarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, yasa dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır."

O tarihlerde mutlak bir güç olan kralın yetkisi tanrı tarafından doğrudan ona verilmiş bir görev olduğu inancı yaygındı. Magna Carta ile bu görüş yıkılmış, kralın yanında lordlardan oluşan bir parlamento kral ile birlikte hüküm vermeye başlamıştır. Bu süreç kilisenin de gücünün azalmasına yol açmıştır.

I. Baronlar Savaşı

Mahkeme, taraflar arasındaki hukukî anlaşmazlıkları (davaları) hukukun üstünlüğüne uygun olarak sivil ya da askerî, adlî veya idarî konularda adaleti sağlamak üzere yetkilendirilmiş, toplum yapısına ve kültüre göre değişiklikler gösterebilen bir yargılama formudur. Mahkemeler genellikle bir devlet kurumu şeklinde teşkilatlanır. Hem ortak hukuk, hem de medeni hukuk sistemlerinde mahkemeler, uyuşmazlıkların çözümü için merkezi araçlardır.
Hukuku yorumlayan ve uygulayan mahkemeler sistemi topluca yargı olarak bilinir. Mahkemenin bulunduğu yere mahkeme yeri denir. Mahkeme işlemlerinin yapıldığı oda mahkeme salonu, bina ise mahkeme binası olarak bilinir.

Mahkeme kelimesi Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Hüküm, hakim, muhakeme, vb. kelimeler mahkeme kelimesi ile aynı kökten gelmektedir.

Dünya'da iki tür mahkeme modeli ağır basar. Bunlar Ortak hukuk düzeni ve Kara Avrupası hukuk düzeni sistemlerindeki mahkemelerdir. Her iki sistemde de mahkemeler uyuşmazlıkların çözümünde merkezî durumdadır. Bu sistemlerde genellikle tüm vatandaşların iddia veya karşı iddialarını mahkemeye sunabilecekleri kabul edilir. Kara Avrupası Hukuk Sistemi, Fransa'daki yargı sistemini temel alır. Ortak Hukuk Sistemi ise temel olarak İngiltere'deki yargı sistemini almıştır. Kara Avrupası Sistemi'nde savcılık karşısında savunmayı oluşturan taraf veya vekil, iddialarını hakim ya da hakimlerden oluşan bir heyet karşısında sunar. Ortak Hukuk Sistemi'nde ise iki avukattan oluşan taraflar, iddialarını bir hakimin yönettiği salonda bulunan ve vatandaşlardan oluşan bir jüri heyetine sunarlar. Jüri heyetinin bulunmadığı, ancak daha az önemde kabul edilen davalar da bu sistemde tek hakim tarafından görülebilir. Üçüncü model mahkemeler ise dînî temellidirler ve ilâhî kanunları (mesela Kilise Hukuku ya da şeriat ve fıkıhı temel alırlar. Bu sistemlerde mahkemelerin yapısı ve görevi, din ve mezheplere göre değişebilir.
Başka bir sıralama da askerî ya da sivil mahkemelerdir. Genellikle askerler, ancak askerî mahkemeler tarafından yargılanabilir.

Makrîzî (1364 - 1442), Memlûk Sultanlığı'nda yaşamış Mısırlı tarihçi, muhaddis.
Ortaçağ İslâm dünyası'nın yetiştirdiği en büyük tarihçilerdendir. Siyasi tarih yanında iktisat tarihi, kültürel ve sosyal tarihe dair çalışmalar yapmıştır. Hadis ve fıkıh gibi ilimlerde, tenkit ve edebiyat gibi konularda da eserleri vardır. Topladığı bilgileri belli bir yöntem ve bilimsel araştırma planı ile birbirine bağlayan bir araştırmacıdır.

1364 yılında Kahire'de dünyaya geldi. Babası Hanbeli mezhebi muhaddislerinden Abdülkādir b. Muhammed'in oğlu  Alâeddin Ali, annesi  Hanefî âlimlerinden kazasker ve müderris İbnü's-Sâiğ ez-Zümürrüdî'nin kızı Esmâ'dır. Ailesi Baalbek'ten Kahire'ye göçmüş idi. Makrîzî lakabı, bu şehrin Makârîze mahallesinden gelir. Eğitimini üstlenen dedesi tarafından Hanefi usullere göre yetiştirildi, dedesinin ölümünden birkaç yıl sonra yirmi yaşında iken Şafiî mezhebine geçti.
Pek çok hocadan ders aldı, 1382'de Mısır'a yerleşen İbn Haldun'dan etkilendi, ondan mantık ve usûl öğrendi.
1380'de evlenen Makrîzî iki çocuk sahibi oldu. Eşini 1388'de kaybetti.
Genç yaştan itibaren önemli görevlerde bulundu. Bu görevler sırasında ekonominin hem teorisini hem uygulamalarını öğrendi. Bu deneyimlerinden yararlanarak Mısır'ın siyasi, sosyal ve ekonomik hayatını araştırdı, doğduğu yer olan Kahire'nin bilinmeyen yönlerine, ünlülerin hayat öykülerine ilişkin eserler verdi.
1408'de Şam'a gidip bir süre Suriye'de yaşayan ve İmta adlı eserini kaleme alan Makrîzî, Müeyyed Şeyh devrinde Mısır'a döndü. Yeni inşa edilen Müeyyediyye Meresesi'nde hadis hocalığı yaptı. Sultanın ölümünden sonra devlet işlerinden uzak durdu, evine kapanarak tarih incelemeleri ile meşgul oldu.
1430-1435 arasında Mekke'de bulundu. Bu arada hacılardan Güney Arap memleketleri ve Habeşistan hakkında bilgi topladı, bu bilgileri da katarak pek çok risalesinin müsveddesini hazırladı. 1437'de Kahire'ye döndükten sonra  eserlerini tamamladı. 1442'de Kahire'de öldü.
Yetiştirdiği tarihçiler arasında İbn Tağrıberdî, İbn Kutluboğa, Ebu't-Tayyib İbn Zahîre, Ebu Bekir İbn Zahîre, İbnü'l-Haydırî yer alır.

el-Hıtatu'l-Makrîzî (el-Mevâiz ve'l-İtibâr bi-Zikri'l-Hıtat ve'l-Âsâr): Eser Mısır'ın topografyası ve tarihi, müellifinin döneminde devlet ve ordu düzenine dair günümüze ulaşmış oldukça detaylı bir çalışmadır.
el-Mukaffâ'l-Kebîr: Mısır'ın fethinden müellifin yaşadığı döneme kadar Mısır'da bulunmuş önemli alim, şair, edip, siyasetçi, asker gibi şahısların hayat hikâyelerinin yer aldığı bir eserdir.
İğâsetu'l-Ümme bi-Keşfi'l-Ğumme: Mısır'da meydana gelen kıtlık, veba ve enflasyonlardan ve bunların toplumsal ve siyasi sebep ve sonuçlarından bahseder.
İttiâzu'l-Hunefâ bi-Ahbâri'l-Eimmeti'l-Fâtımiyyîni'l-Hulefâ: Mısır'da yaklaşık iki yüzyıl hüküm süren Fâtımîler'e dair bir tarih eseridir.
es-Sülûk li-Marifeti Düveli'l-Mülûk: Önceki çalışmasının bir devamı niteliğinde olan bu eser Mısır'da hüküm süren Eyyûbîler ve Memlükler dönemlerine dair bir tarih eseridir.
Şüzûru'l-Ukûd fî Zikri'n-Nukûd: 8/14 yüzyılın son çeyreğine kadar Mısır'da basılan paralar ile ilgili ayrıntılı bilgiler içeren bir eserdir.

Necattin Hanay, XV. Yüzyıl Dinler Tarihçisi Olarak Makrizi, Tarih Okulu Dergisi, sayı 16, 2013.

Mali hukuk ya da maliye hukuku gelir hukuku ve gider hukuku olmak üzere temelde ikiye ayrılırken, bütçe hukukunu da mali hukukun üçüncü alt dalı olarak nitelendirmek mümkündür.
Mali Hukuk, Anayasal hareketlerin başlangıcı olarak nitelendirildiğinden Anayasa Hukuku'ndan daha eski bir geçmişe sahiptir.

Mali hukukun alt dalı olarak gelir hukuku, dar anlamda verginin yanı sıra harç, resim gibi her türlü kamu gelirlerin ilişkin hukuk kurallarını incelemektedir. Gelir hukuku kamu gelirlerinin elde edilmesi sürecinden u konuda yaşanan uyuşmazlıkların çözüm sürecine kadar her türlü aşamadaki hukuki rejimi konu edinmektedir.

Mali hukukun alt dalı olarak gider hukuku, kamusal ihtiyaçların karşılanması için üretilen ve sunulan hizmetlerin gerektirdiği giderlere ilişkin hukuk kurallarını inceleyen bilim dalıdır.
Devlet, yürütmekte olduğu kamu hizmetini finanse etmek zorundadır. Kamu giderler ya da kamu harcamaları farklı şekillerde sınıflandırılabilir. Bunlardan en yaygın olanları ekonomik sınıflandırma, fonksiyonel sınıflandırma, analitik sınıflandırma, kurumsal (idari) sınıflandırmadır.
Kamu giderlerinin başlıcaları şunlardır:

Cari giderler: Cari harcamalar hizmetler ile bir yıl içinde kullanılıp bitecek olan başka bir deyişle "dayanıksız mallara" yapılan harcamalardır: personele yönelik olarak yapılan elektrik, su, ısınma gibi gider türleri bu kapsamdadır.
Yatırım giderleri: Üretimi ve hizmet gücünü artırmaya yönelik olarak yapılan ve genellikle faydası birden fazla yıla yayılı olan giderlerdir. Yol, köprü yapımı giderleri bu kapsamdadır.
Transfer giderleri: Doğrudan bir karşılığı olmayan, faydası ancak yıllara yayılı şekilde ortaya çıkabilecek pozitif dışsallıklar şeklinde olan giderlerdir. Bu tür giderler çoğu zaman sosyal devlet anlayışı çerçevesinde yapılmaktadır. Bu kapsamda en bilinen örnekleri sosyal yardımlardır.
Reel (gerçek/olağan) giderler: Doğrudan üretim faktörlerine yönelik yapılan ödemelerdir. Örneğin kamu personeline ödenen maaşlar ya da bir üretim faktörü olarak makine alımı bu kapsamdadır.

Gelir ve giderleri birbirine bağlayan bütçe hukuku, kamu gelirlerinin toplanmasına ve kamu harcamalarının yapılmasına yetki verilmesi ile bunların uygulanmasına ilişkin sürece ilişkin düzenlemeleri içermekte ve incelemektedir.

Marksizm, sınıf ilişkilerini ve toplumsal çatışmayı anlamak için tarihsel gelişimin diyalektik materyalist bir yorumu olan tarihsel materyalizmi kullanan bir siyasi felsefe ve sosyoekonomik analiz yöntemidir. 19. yüzyıl Alman filozofları Karl Marx ve Friedrich Engels'in çalışmalarından doğan Marksist yaklaşım, sınıf mücadelesini tarihsel değişimin temel itici olarak görür.
Marksist analiz, bir toplumun ekonomik üretim biçimini, o toplumun toplumsal, siyasi ve entelektüel yaşamının temeli olarak görür; bu yaklaşım, altyapı ve üstyapı modeli olarak bilinir. Kapitalizm eleştirisinde Marksizm, üretim araçlarına sahip olan egemen sınıfın (burjuvazinin), yaşamak için emek gücünü satmak zorunda olan işçi sınıfını (proletaryayı) sistematik biçimde sömürdüğünü savunur. Marx'a göre bu ilişki yabancılaşmaya, tekrarlayan ekonomik krizlere ve giderek artan sınıf çatışmasına yol açar. Marx, bu iç çelişkilerin sonunda proleter bir devrimi tetikleyeceğini, kapitalizmin devrilmesi ve sosyalist bir üretim tarzının kurulmasıyla sonuçlanacağını öne sürmüştür. Marksistler için bu geçiş, sınıfsız, devletsiz bir komünist topluma doğru zorunlu bir aşamadır.
Marx'ın ölümünden bu yana fikirleri çok sayıda düşünür ve siyasi hareket tarafından geliştirilip uyarlanmış ve bunun sonucunda çok çeşitli düşünce okulu ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda içlerinde en öne çıkanı, Vladimir Lenin'in ölümünden sonra geliştirilen ve Sovyetler Birliği ile diğer Marksist devletlerin resmi ideolojisi haline gelen Marksizm-Leninizm olmuştur. Buna karşılık Batı Marksizmi, Marksist hümanizm ve liberteryen Marksizm gibi çeşitli akademik ve muhalif gelenekler, genellikle devlet sosyalizmine eleştirel yaklaşmış ve kültür, felsefe ve bireysel özgürlük gibi konulara odaklanmıştır. Marksizmin bu geniş ve çeşitli dallara ayrılmış evrimi, tek ve kesin bir Marksist teorinin olmadığı anlamına gelir.
Marksizm, modern tarihin en etkili ve tartışmalı düşünsel geleneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Dünya çapında devrimlere, toplumsal hareketlere ve siyasi partilere ilham kaynağı olmuş; aynı zamanda çok sayıda akademik disiplinin şekillenmesinde de etkili olmuştur. Yabancılaşma, sömürü ve sınıf mücadelesi gibi Marksist kavramlar, sosyoloji ve edebiyat eleştirisinden siyaset bilimi ve kültürel çalışmalara kadar birçok alanı etkileyerek sosyal bilimler ve beşeri bilimlerin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Marksist fikirlerin yorumu ve uygulanışı, hem siyasi hem de akademik düzeyde yoğun tartışmaların konusu olmaya devam etmektedir.

Marksizm, belirli bir toplumdaki toplumsal olguları, insanın maddi ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan maddi koşulları ve ekonomik faaliyetleri çözümleyerek açıklamaya çalışır. Ekonomik örgütlenme biçimi veya üretim tarzının, daha geniş toplumsal ilişkiler, siyasi kurumlar, hukuk sistemleri, kültürel yapılar, estetik anlayışlar ve ideolojiler gibi diğer tüm toplumsal olguları etkilediğini varsayar. Bu toplumsal ilişkiler ve ekonomik sistem birlikte altyapı ve üstyapı olarak adlandırılan bir bütün oluşturur. Üretici güçler (teknoloji gibi) geliştikçe, mevcut üretim biçimleri geçerliliğini yitirir ve daha fazla ilerlemenin önünde engel oluşturur. Karl Marx bu durumu şöyle ifade etmiştir: "Toplumun maddi üretici güçleri, gelişimlerinin belirli bir aşamasında o zamana dek içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkileriyle veya bunun hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girerler. Üretici güçlerin gelişim biçimleri olan bu ilişkiler, onların prangalarına dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim çağı başlar."
Bu tür verimsizlikler, toplumda sınıf mücadelesi düzeyinde çözümü aranan toplumsal çelişkiler olarak kendini gösterir. Bu mücadele, kapitalist üretim tarzında üretim araçlarına sahip olan azınlık (burjuvazi) ile mal ve hizmet üreten nüfusun büyük çoğunluğu (proletarya) arasında gerçekleşir. Marksist düşünce, toplumsal değişimin birbirleriyle çelişen farklı sınıflar arasındaki mücadeleden kaynaklandığı varsayımından yola çıkarak, kapitalizmin proletaryayı sömürdüğü ve ezdiği sonucuna varır ve dolayısıyla kapitalizmin kaçınılmaz olarak bir proletarya devrimine yol açacağı öngörüsünde bulunur. Sosyalist bir toplumda, üretim araçlarındaki özel mülkiyet yerini kooperatif mülkiyete bırakacaktır. Sosyalist bir ekonomi, üretimi özel kâr yaratmak amacıyla değil, insan ihtiyaçlarını karşılama ölçütüne —yani kullanım için üretim ilkesine— göre düzenler. Friedrich Engels bu durumu şöyle açıklar: "Ürünün önce üreticiyi, sonra da sahip olanı köleleştirdiği kapitalist mülkiyet biçiminin yerini, modern üretim araçlarının doğasına dayanan yeni bir mülkiyet biçimi almıştır; bir yanda üretimin sürdürülmesi ve genişletilmesi aracı olarak doğrudan toplumsal mülkiyet, diğer yanda geçim ve zevk aracı olarak doğrudan bireysel mülkiyet." şeklinde açıklamıştır.
Marksist ekonomi savunucuları, kapitalizmi ekonomik olarak sürdürülemez ve halkın yaşam standartlarını iyileştirmede yetersiz bir sistem olarak düşünürler. Bunun sebebi, kapitalizmin azalan kâr oranlarını telafi edebilmek için işçilerin ücretlerini ve sosyal yardımlarını kısmak, buna paralel olarak da askeri saldırganlığı artırmak zorunda kalmasıdır. Sosyalist üretim biçimi, işçilerin devrimi yoluyla insanlığın üretim biçimi olarak kapitalizmin yerini alacaktır. Marksist kriz teorisine göre, sosyalizm kaçınılmaz değil, ekonomik bir zorunluluktur.

Marksizm, Marx ve Engels'in "materyalist tarih anlayışı" adını verdiği ve sonradan "tarihsel materyalizm" olarak bilinen materyalist bir metodolojiyi kullanarak toplumsal gelişme ve değişimin altında yatan nedenleri, insanların geçimlerini sağladıkları kolektif yöntemler perspektifinden analiz eder. Marx bu kuramın açıklamasını Alman İdeolojisi (1845) ve Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) adlı eserlerinin önsözünde sunmuştur. Bir toplumun tüm kurucu özelliklerinin (toplumsal sınıflar, siyasi piramit ve ideolojiler) ekonomik faaliyetten kaynaklandığı ve altyapı ve üstyapı olarak adlandıran yapıyı oluşturduğu varsayılır. Altyapı ve üstyapı metaforu, insanların toplumsal varoluşlarını ürettikleri ve yeniden ürettikleri toplumsal ilişkilerin bütününü tanımlar. Marx'a göre, "insanların erişebildiği üretici güçlerin toplamı, toplumun durumunu belirler" ve bu da toplumun ekonomik temelini oluşturur.
Altyapı, emek, üretim araçları ve üretim ilişkileri gibi maddi üretici güçleri, yani üretim ve dağıtımı düzenleyen toplumsal ve siyasi düzenlemeleri içerir. Bu ekonomik altyapıdan, hukuki ve siyasi "toplumsal bilinç biçimlerini" şekillendiren bir üstyapı yükselir. Maddi üretici güçlerin gelişimiyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmalar, toplumsal devrimleri tetikler ve ekonomik temeldeki değişimler, üstyapının da toplumsal dönüşümünü beraberinde getirir.
Altyapı ve üstyapı arasındaki ilişki, altyapının başlangıçta üstyapıyı doğurması ve bir tür toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturması bakımından refleksiftir. Yeni oluşan bu toplumsal örgütlenmeler daha sonra hem altyapı hem de üstyapının üzerinde tekrar etkide bulunabilir. Yani bu ilişki statik olmaktan ziyade diyalektiktir; çatışma ve çelişkilerle ifade edilir ve bunlar tarafından yönlendirilir. Engels şöyle açıklamıştır: "Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Özgür insan ve köle, patrici ve pleb, toprak ağası ve serf, lonca ustası ve kalfa, kısacası ezen ve ezilen, birbirleriyle sürekli karşıtlık içinde olmuşlardır; bu çatışma kimi zaman gizli, kimi zaman açık biçimde sürmüş ve her seferinde ya toplumun devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların ortak çöküşüyle sonuçlanmıştır."
Marx, tekrarlayan sınıf çatışmalarını insanlık tarihinin itici gücü olarak görüyordu, çünkü bu çatışmalar Batı Avrupa'da belirgin geçiş aşamaları olarak ortaya çıkmıştı. Buna göre Marx, insanlık tarihini, üretim ilişkilerinin gelişimi bakımından dört aşamalı bir yapı olarak tanımlamıştır:

İlkel komünizm: işbirliğine dayalı kabile toplulukları.
Köleci toplum: kabileden şehir devletine geçişle birlikte aristokrasinin doğuşu.
Feodalizm: Aristokratların egemen sınıf olduğu, tüccarların burjuvazi olmaya başladığı.
Kapitalizm: Burjuvazinin hakim sınıf olduğu ve proletaryayı istihdam ettiği aşama.
Her ne kadar tarihsel materyalizm, "tarihin materyalist kuramı" olarak adlandırılsa da Marx, tarihin evrensel bir anahtarını bulduğunu ve materyalist tarih anlayışının "halkın hangi tarihsel koşullar içinde bulunduğuna bakılmaksızın kaderin her topluma dayattığı genel bir tarihsel-felsefi yasa” olduğunu iddia etmemiştir. "Tarihsel koşullar ne olursa olsun, her millete kaderin yüklediği bir şeydir." Marx, 1877'de Rus gazetesi Otechestvennye Zapiski editörüne yazdığı bir mektupta, fikirlerinin Avrupa'daki somut tarihsel koşulların analizine dayandığını açıklamıştır.

Marksist kuramcı ve devrimci sosyalist Vladimir Lenin'e göre, "Marksizmin temel içeriği" "Marx'ın ekonomik doktriniydi." Ona göre, Marx, kapitalist burjuvazi ile onların iktisatçılarının, "kapitalistin ve işçinin çıkarlarının ... bir ve aynı olduğu" yalanını nasıl yaydıklarını göstermiştir. Bunu da, "üretici sermayenin olabildiğince hızlı büyümesinin" zengin kapitalistler ve işçiler için en iyisi olduğunu, çünkü bunun onlara istihdam sağladığını öne sürerek yaptıklarına inanıyordu.
Sömürü, emek fazlası meselesidir—yani bir kişinin kendisine mal olarak dönen miktarın daha fazlasının üretimi için harcadığı emek. Sömürü, her sınıflı toplumun sosyoekonomik bir özelliği olmuştur ve toplumsal sınıfları birbirinden ayıran temel özelliklerden biridir. Bir toplumsal sınıfın üretim araçlarını kontrol etme gücü, diğer sınıfları sömürmesini mümkün kılar. Kapitalizm altında, emek değer teorisi geçerlidir: bir metanın değeri, onu üretmek için toplumsal olarak gerekli emek zamana eşittir. Bu koşullar altında, artı değer (yani üretilen değer ile bir işçinin aldığı değer arasındaki fark) emek fazlası ile eş anlamlıdır ve böylece kapitalist sömürü, işçiden artı değer elde edilmesi biçiminde gerçekleşir.
Kap

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye (Osmanlıca: مجلۀ احكام عدلیە) veya kısaca Mecelle, 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından derlenen İslami özel hukuk (medeni hukuk) kuralları kodeksidir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yarım yüzyılında şer'i mahkemelerde hukuki dayanak olarak kullanılmıştır. Bir giriş 16 bölümden oluşur ve 1851 madde içerir.
Mecelle, kendi çağında 13 yüzyıllık İslami fıkıh geleneği üzerinde inşa edildiği halde, maddeler halinde düzenlenmiş analitik ve pozitif bir hukuk sistemi oluşturma çabasıdır. Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından 6. yüzyılda Konstantinopolis'te hazırlatılan ilk medeni kanun (code civil) derlemesinden sonraki ilk örnek olması özelliğiyle İstanbul'u özel bir konuma kavuşturur. Batı ülkelerinin medeni kanun (code civil) geleneği, Justinianus'un 6. yüzyılda hazırlattığı ilk medeni kanun düzenlemesine dayanır. Mecelle, Tanzimat Fermanı ile açılan dönemin en önemli kanunu ve Osmanlı modernleşmesinin en önemli anıtlarından biridir. Bu anlamda modernleşme olarak adlandırılan istikametin aslında kökü Konstantinopolis'te, yani İstanbul'da olan bir sürecin ihyası olduğunu da gösterir.
Arapça "çok büyük boy kitap" anlamına gelen mecelle, Fransızca "1) büyük kitap, 2) hukuk ilkeleri derlemesi" anlamına gelen 'codex' sözcüğünün çevirisi olarak kullanılmıştır.
Türk Kanunu Medenisi'ne ek olarak çıkarılan 864 sayılı Tatbikat Kanunu'nun 43. maddesiyle 4 Ekim 1926'da Mecelle yürürlükten kaldırılmıştır.
I. Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra Mecelle, halef devletlerinin çoğunda (hiçbir zaman yürürlükte olmayan Mısır hariç) kalıcı bir etki bırakmıştır. Mecelle, etkili, tutarlı ve yerinden edilmesi zor olduğu için çoğu yerde uzun süre devam etmiştir. Yürürlükte kalan ülkeler:

Türkiye'de 1926'ya kadar (Türk Kanunu Medenisi Mecelle'nin yerini aldı.)
Arnavutluk'ta 1928'e kadar
Lübnan'da 1932'ye kadar
Suriye'de 1949'a kadar
Irak'ta 1953'e kadar
Kıbrıs'ta 1960'lara kadar
Filistin Mandası ve daha sonra İsrail'de resmi olarak 1984'e kadar.
Mecelle, Ürdün ve Kuveyt'te de medeni hukukun temelini oluşturdu.

99 genel hukuk ilkesini içeren giriş bölümünden sonra Mecelle şu konulara değinir: Büyu, İcar (kira), Kefalet, Havale, Rehin, Emanet, Hibe, Gasp ve İtlaf, Hacir, İkrah ve Şuf'a, Enva-ı Şirket (ortaklık çeşitleri), Vekâlet, Sulh ve İbra, İkrar (borcu kabul etme), Dava, Beyyinat ve Tahlif (kanıt ve delil), Kaza (yargı).

1868'de sadrazam Âli Paşa, Abdülaziz'e sunduğu ünlü reform tasarısında Fransız Medeni Kanunu'nun aynen çevirilerek benimsenmesini önermiş, hatta çeviri için bir komisyon kurulmuştu. Ancak aynı yıl bu projeden vazgeçilerek, İslam medeni hukukunun derlenip modernleştirilmesi fikri ağırlık kazandı. Adliye Nazırı ve eski Meclis-i Ahkâm-ı Adliye Reisi Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında yedi kişilik bir heyet bu işle görevlendirildi. Batı ve doğu kültürlerine eşit derecede vakıf olan Cevdet Paşa dışında heyet üyeleri, genellikle muhafazakâr, İslam ulemasından oluşuyordu.
Mecelle'nin birinci kitabına ekli olarak yayımlanan mazbataya göre Mecelle fıkıh ilminin dünya işlerine ilişkin kısmıyla ilgiliydi. Uygar uluslar (milel-i mütemeddine) bu konuyu Medeni Kanun ile çözerken, Osmanlı devletinde bu konuda pek çok kanun ve nizam yapılmıştı. Bunların eksikleri her ne kadar İslami fıkıh ilminde eksiksiz bir şekilde giderilmiş ise de eski içtihat ve fetvaları bir araya getirmek güçtü ve yeni kurulan temyiz mahkemelerinin hakimleri bu kaynaklara yeterince vakıf olmadığından yanlış kararlar verilebiliyordu. Bu nedenle Hanefi mezhebinin sağlam kaynaklarına dayanarak kanun kuvvetinde bir derleme hazırlanmalıydı. Böylece hem şer'i mahkemeler için güvenilir bir kaynak oluşturulmuş olacak, hem nizami (laik) mahkemelerde kullanılmak üzere yeni kanunlar çıkarılmasına gerek kalmayacaktı.

Mecelle'nin ilk 99 hükmünden örnekler:

Berâet-i zimmet asıldır. Borçlu olmamak asıldır. Borç ileri süren, ispatla mükelleftir.
Def'-i mefasid celb-i menafiden evladır. Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan iyidir.
Ezmanın tağayyürü ile ahkâm tağayyür eder. Zaman değişince hükümler de değişir.
Ukudda itibar makasıt ve maaniyedir, elfaz ve mebaniye değildir. Sözleşmenin amaç ve anlamı göz önüne alınır, söz ve yazılışı değil.
Şekk ile yakin zail olmaz. Kuşku, kesin bilgiyi gidermez.
Kadim kıdemi üzere terk olunur. Eskiden varolanın (yeni bir etken ortaya çıkmamışsa) aynen devam ettiği varsayılır.
İçtihat ile içtihat nakzolunmaz. İçtihat içtihatla bozulmaz.
Zarar-ı ammı def için zarar-ı hass ihtiyar olunur. Özel zarar, genel zarara tercih edilir.
Alması memnu olan şeyin vermesi dahi memnu olur. Alması hukuka aykırı olanın vermesi de hukuka aykırıdır.
Beynel tüccar maruf olan şey beynlerinde meşrut gibidir. Ticari örf ve adetler ticari sözleşmelerin şartı gibidir.
Kelamın i'mali ihmalinden evladır. Söze bir anlam vermek, yok saymaktan iyidir.
Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrar hüccet-i kasıradır. Kanıt herkesi, ikrar ise sadece ikrar edeni bağlar.
Tevehhüme i’tibâr yoktur. Delile dayanmayan vehim ve kuruntulara hukukta i'tibâr edilmez, kıymet verilmez. Hukuk vehimlerle değil delillerle ilgilenir.
Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur İki kötü şeyle karşı karşıya kalındığında daha hafif, daha az kötü olanı seçilir. Mesela tedavi imkânı olmayan kangren olmuş bir parmağın kesilmesiyle el kurtulacaksa, parmağın kesilmesi tercih olunur.

Mecelle, Ali Himmet Berki tarafından yeni harflerle Açıklamalı Mecelle başlığıyla yayımlanmıştır (Hikmet Y. 1978). Dr. Osman Öztürk'ün Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle (1973) adlı eseri de Mecelle'nin tam metnini içerir.
İstanbul Üniversitesi'nde uzun süre mecelle ve medeni hukuk profesörü olan Ebül'ulâ Mardin'nin Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa adlı kitabı (1945, 1996), konuya ilişkin en ciddi kaynaklardan biridir.
Ömer Nasuhi Bilmen'in Hukuku İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu (1955) Osmanlı hukuku konusundaki temel başvuru kitabıdır. Rum asıllı Hariciye Nazırlarından, Girit Valisi ve Mekteb-i Hukuk hocalarından Sava Paşa'nın İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında bir Etüd (çev. Baha Arıkan, 2 cilt, 1955) adlı kitabı, Batılı düşünce sistematiği çerçevesinde İslam özel hukukunu ele alan çok değerli bir incelemedir.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Av. Yaşar GÜÇLÜ tarafından tam metin halinde Osmanlıca aslı, günümüz alfabesiyle yazımı ve güncel Türkçesi birlikte bakışımlı olarak 2019 yılında yayımlanmıştır.

mecelle.com 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahmed Cevdet Paşa. Mecelle-yi ahkâm-i adliye (Osmanlı Türkçesi). 
Aristarchi, Gregoire (Bey) (1873, 1874, 1878, 1881) Legislation ottomane, : ou Recueil des lois, reglements, ordonnances, traités, capitulations et autres documents officiels de l'Émpire Ottoman. Constantinople: Imprimerie, Frères Nicolaides (in French) - Mecelle is in volumes 6-7
Fransa Millî Kütüphanesi (BnF) Gallica: Volumes 6 25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and 7 25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Also at17 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Girit Üniversitesi - Has downloadable PDF files
Also at 23 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. HeinOnline
Copies of the Mecelle 11 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in Greek - Girit Üniversitesi

Medeni hukuk, kişilerin birbiriyle ya da belirli ölçülerde kişilerle devletin doğrudan veya dolaylı özel ilişkilerinin  kamu hukuku gibi başka bir hukuk dalının konusuna girmeyen hukuk dalına verilen addır. Temeli Roma hukukuna dayanır ve Cermen halkları tarafından geliştirilmiştir. Tüm Kara Avrupası'nda (farklı bir hukuk anlayışının geliştiği Britanya'dan ayırmak için) ve onlardan etkilenen birçok ülkede uygulanan bir hukuk dalıdır.
Özel hukuk denilince medeni hukuk (yurttaşlar hukuku) akla gelir. Medeni hukuk; kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku, eşya hukuku, borçlar hukuku dallarına ayrılır.

Medeni hukukun temel ilkeleri şunlardır:
İyi niyet, hakkın kötüye kullanılmaması ve dürüstlük kuralı ilkeleri
Hâkimin takdir yetkisi
Borçların genel kurallarının uygulanması
İspat kuralları
Kişiler hukuku:
Gerçek kişiler
Kişiliğin başlangıcı ve sonu
Hak ehliyeti
Fiil ehliyeti
Hısımlık
İkâmetgâh
Kişilik haklarının korunması
Tüzel kişiler
Kamu hukuku tüzel kişileri (Devlet kurumları)
Özel hukuk tüzel kişileri (Vakıf, dernek ve şirketler)

Medeni usûl hukuku, özel hukuk yargılama usulünü konu alan hukuk dalıdır. Çekişmeli ve çekişmesiz yargı şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Çekişmeli yargının konusu davadır. Çekişmesiz yargı ise genel anlamda taraflar arasında uyuşmazlık konusu olmayan, kişinin daha çok malvarlığı ve şahısvarlığına etki eden işleri konu edinen bir yargılama türüdür.
Usûl, Arapça kökenli bir sözcük olup anlamı " belli bir amaca erişmek için izlenen, tutulan yol" anlamına gelir. Medeni sözcüğü ise özel hukuk anlamında kullanılmaktadır. Usul hukuku, bağımsız bir hukuk dalıdır. Usul hukuku, kişilerin haklarını, yükümlülüklerini vb. göstermez. Sadece bu haklar veya yükümlülükler saldırıya uğradığı zaman başvuru üzerine sürecin nasıl işleyeceğini düzenler. Bir davanın nasıl açılacağı, hukuki koruma tedbirlerinin nasıl isteneceği, bir mahkemeye nasıl başvurulacağını konuları usul hukuku içerisinde düzenlenir. Usul hukuku, hukuk mahkemelerinden verilen bir hükmün nasıl yerine getirileceğini usul hukuku düzenlemez. Bu durum takip hukukunun konusuna girmektedir. En temel ve önemli aracı, maddi hukuktan doğan hakların korunması, saptanması ve gerçekleştirilmesine hizmet etmektir.
Medeni usûl (yargılama) hukuku, Türk hukuk eğitimi sisteminde İcra ve İflas Hukuku ile aynı ana bilim dalında yer almaktadır. Genel olarak mahkemelerde görülen yargılama ve işlerin ne şekilde yürütüleceğini konu alan medeni usûl hukukuna esas olarak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) kaynaklık eder. HMK'dan önce 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) 1927 yılından beri birçok değişikliğe uğrayarak yürürlükte kalmıştı.
-Hukuk Muhakemeleri Usulu kanunu (HUMK) İsviçre 1927 yılında alınmış ve 2011 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.
-Ceza Muhakemeleri Usulu kanunu (CMUK) Almanya 1929 yılında yürürlüğe girmiştir.
Medeni usul hukukunun ana başlıkları şunlardan oluşmaktadır:

Mahkemeler teşkilâtı
Mahkemelerin yargı yer ve zaman bakımından sınırları
Hâkimlik statüsü
Hâkimlerin cezaî ve hukukî sorumluluğu
Hâkimin davaya bakmaktan yasaklılığı ve reddi
Mahkemelerin görevi
Mahkemelerin yetkisi
Dava şartları
Davanın açılması
Dava açılmasının sonuçları
Davada kanunî temsil, belgelenmesi ve yargılamaya etkisi
Dava çeşitleri
Sübjektif ve objektif dava yığılması
Davaya müdahale, davanın ihbarı ve cumhuriyet savcısının davada yer alması
Davaya vekâlet
Teminat
Süreler, eski hâle getirme ve adlî tatil
Kazaî tebligat
Karşı dava
Yargılamaya hâkim olan ilkeler
Lâyihalar teatisi (Dilekçeler teatisi)
Ön inceleme
İlk itirazlar
İddia ve savunmanın genişletilmesi, değiştirilmesi yasağı ve ilgili yasakların istisnaları
Dava da iradi taraf değişikliği yasağı ve istisnaları
Tahkikat
İspat ve deliller
Senet, belge, delil başlangıcı, ikrar, yemin, tanık
Bilirkişi incelemesi, keşif, isticvap, uzman görüşü
Davayı sona erdiren taraf işlemleri
Karar çeşitleri
Soruşturmanın sona ermesi, sözlü yargılama ve hüküm
Kesin hüküm, hükmün tashih ve tavzihi
Basit yargılama usulüne tâbi davalarda yargılamanın aşamaları
Yargılama giderleri, adlî yardım
Kanun yolları, temyiz, tashihi karar, yargılamanın iadesi, istinaf
Çekişmesiz yargı
İhtiyatî tedbir ve delil tespiti
Tahkim, arabuluculuk

Mevzuat, yürürlükteki hukuk kurallarının bütünüdür. Türk mevzuat sistemi yukarıdan aşağıya doğru Anayasa, Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmelikten oluşur. Bu dört norm Türk hukuk sisteminin normlar hiyerarşisi olup Türk mevzuat sistemi aynı zamanda yürütme organlarınca yayımlanarak yürürlüğe giren genel tebliğ, tebliğ, genelge, yönerge gibi adsız düzenleyici işlemlerden de oluşur.
Genel bir kural olarak kanunlar Anayasa'ya, yönetmelikler de ilgili kanuna aykırı olamaz.
2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile Türk hukuk sisteminde kanun kuvvetinde olan tüzük ve kanun hükmünde kararname çıkartılmasına son verilmiş ve bunların yerini Cumhurbaşkanlığı kararnamesi almıştır. Mülga edilmediği sürece ilgili Anayasa değişikliğinden önce yayımlanan tüzük ve kanun hükmünde kararnameler halen yürürlüktedir.

e-Mevzuat - Adalet Bakanlığı Mevzuat Bilgi Sistemi8 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
e-Mevzuat - Başbakanlık Mevzuat Bilgi Sistemi30 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lebib Yalkın -27 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. MEVBANK Mevzuat ve İçtihat Programı26 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Napolyon Yasaları (Fransızca: Code Napoléon; Code civil des Français), Napolyon Bonapart'ın hazırlattığı medeni yasa metnidir. Onun isteğiyle Fransa'da hazırlanmış ve 1804 yılında yürürlüğe girmiştir. Code Napoléon'un en önemli özelliklerinden birisi; "kişinin asıl yerleştiği yer" olması, yani bireyin toplumdaki yerini vurgulayarak herkesin eşitliğini vurgulamasıdır.
Metin hazırlanırken Roma hukuku, örfi hukuk ve aydınlanma düşüncesinden etkilenilmiştir. Roma Hukukunda I. Justinianus'un hazırlattığı Corpus iuris civilis metin külliyâtından etkilenmiştir.
Bu yasalarla Fransa'da hukukun üstünlüğü tanınmış, yasaların yürürlüğe girebilmesi için resmen ilanı şart koşularak gizli yasa çıkarılması engellenmiş ve yasanın yetersiz kaldığı suçlarda adaleti sağlamak için yargıçlara ilk defa yasaları yorumlama yetkisi verilmiştir. Dünya'daki çoğu devletin hukuk sistemi hâlâ Napolyon yasaları baz alınarak hazırlanmaktadır.

Onkoloji ve Antoloji ile karıştırılmamalıdır.
Ontoloji, varlık felsefesi ya da varlıkbilim, temel sorunu varlık olan felsefi disiplin. Varlık ya da varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. "Varlık" ve "varolan" ayrımını; "varlık vardır" ve "varlık yoktur" fikirlerini tartışır.
Aristoteles'e göre ontoloji varlığın mahiyetinin (niteliğinin) bilimidir veya varlıkların özsel incelenmesidir. Ontoloji, hangi varlık kategorilerinin daha temel olduğunu belirlemekle uğraşır ve bu kategorilerdekilerden hangilerinin var olduğunun söylenebileceğini sorar.
Varlık bir nesne ya da başka tekil bir şey değildir. Nesneler var olan cisimlerden oluşur. Örneğin; ağaçlar, masalar, evler vs. Oysa varlık, bir nesne değildir. Nesneler, varolanlardır; fakat bütün nesneleri kendinde tutan varlık, bir nesne değildir. Gerçek varlığın ortaya çıkmasında, varlığı varlık yapan nedir? Var olanı var olan yapan nedir? sorularına Heidegger'in yanıtı "zaman" olmuştur. "Var olan, zamansal olandır." Varlıkla iç içe olup onu aydınlatan ve onu varlık olarak varlık yapan hep zamandır. Varlığı varlık yapan zaman, metafizik anlamdaki varlığı değil ama, hakikat alanındaki varlığı açıklar. Heidegger'e göre ontolojik araştırma sayesinde varlığın iki anlamını da bilmek mümkündür, fakat böyle bir varlığın zaman olmaksızın var olamayacağını kabul etmek gerekir. O halde, varlığın zaman olduğu düşünülebilir.
Değişik filozoflar temel varlık kategorileri için değişik listeler yapmışlardır. Ontolojinin temel sorunlarından biri "Temel varlık kategorileri nelerdir?" sorusudur.

Bilgi kuramı nedir?
Varlık nedir?
Varoluş nedir?
Fiziksel nesneler nelerdir?
Bir fiziksel nesnenin var olduğu söylemini kanıtlamak mümkün müdür?
Bir nesnenin özellikleri veya ilişkileri nedir ve bunlar nesneyle nasıl ilişkilidir?
Var oluş bir özellik midir?
Bir nesne ne zaman yok olur, ne zaman değişir?
Doğru nedir?
Varlığı gerçek ve edimsel yapan nedir?

Bilimler varlığı bir gerçeklik olarak ele alır. Varlık alanında her durumu nedensellik ilişkisi içinde değerlendirir. Varlıkla ilgili açıklayıcı ilkeleri, bilimsel kuram ve yasaları bulmaya çalışır. Bilim bu tavrıyla doğayı ve varlığı anlamlandırmaya ve açıklamaya çalışır.

Felsefe varlığın olup olmadığı, bilinip bilinemeyeceği gibi sorularla uğraşıp bunları kendi içinde tutarlı ve çelişkisiz olma şartıyla cevaplar. Felsefe varlık problemlerini bir yöntem dahilinde değil de saf düşünme ve akıl yoluyla cevaplamaya çalışır. Felsefe varlığı bütün olarak kabul eder ve buna göre çalışmalarını yapar. Felsefede varlık sorunu evreni açıklama çabalarıyla başlamıştır.

Varlığın gerçekte bulunmadığını savunan görüşler, varlık üzerine gerçeklik-gerçek dışılık şeklinde bir ayrım yapmayı reddetmiş ve varlıklar hakkında nesnel bir kabul yapılamayacağı için gerçekliğinin belirlenemeyeceğini dile getirmişlerdir. Nihilizm, varlığın var olduğu görüşünü ve yapılan sınıflandırmaları reddetmiştir.
Antik Çin'de ortaya çıkan Taoizm, varlığın kabul edildiği haliyle bulunmadığını savunmaktadır. Tao öğretisi dışındaki her şey, bu görüş tarafından gerçek dışı olarak değerlendirilmektedir.

Varlığın gerçekte bulunduğunu savunan realizm ise “varlık nedir” sorusuyla kendi içerisinde birçok farklı görüşe ayrılmaktadır.

Varlığın oluş halinde olduğu görüşü, her şeyin sürekli değiştiğini, hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını ve varlığın durağan olmayıp oluş süreci içerisinde bulunduğunu savunmaktadır. Herakleitos, bu görüşü "aynı derede iki kere yıkanılmaz" sözüyle örneklendirmiştir.
Başlıca temsilcileri: Herakleitos ve Alfred North Whitehead

Varlığın idea halinde olduğunu savunan idealizm, nesnelerin ve gerçeklik alanının düşünceye bağlı olarak geliştiğini öne sürmektedir. Platon, gerçekliği idealar dünyası ve görüntüler dünyası olarak ikiye ayırmış, varlığın özünün idealar dünyasında olduğunu savunmuştur. Mağara benzetmesini geliştirmiştir.Aristoteles, madde-form kuramını ortaya koymuş ve Platon'un gerçekliğin görüntüler dünyasının dışında olduğu düşüncesini eleştirmiştir.
Farabi, mümkün varlıkların zorunlu varlık olan Tanrı'dan meydana geldiğini savunarak dine dayalı bir idealizm anlayışı geliştirmiştir. Georg Wilhelm Friedrich Hegel, var olmanın temeline geist kavramını yerleştirmiş ve varlığın değişmesini diyalektik üzerinden açıklamıştır. George Berkeley ise, empirizmi savunmasına rağmen, var olmayı algılanmaya indirgeyerek idealist bir bakış açısı sergilemiştir.
Başlıca temsilcileri: Platon, Aristoteles, Farabi, Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve George Berkeley

Varlığın madde halinde olduğunu savunan materyalizm, düşünceden bağımsız ve maddi etkileşimlere dayalı bir varlık anlayışı ortaya koymaktadır. Materyalizme göre akıl, maddeye bağlı olarak çalışmaktadır. Mekanik materyalizm ve diyalektik materyalizm olarak kendi içerisinde ikiye ayrılmaktadır.
Demokritos, varlığın sonsuz sayıda atomdan meydana geldiğini savunmuş, evreni mekanik ve determinist bir bakış açısıyla incelemiştir. Thomas Hobbes'un maddenin hareketi üzerine ortaya koyduğu görüşler de, mekanik materyalizmin gelişmesinde etkili olmuştur.
Karl Marx ise, varlığın düşünceden bağımsız olduğunu savunan materyalizm ve karşıtların birbirine dönüşmesi yoluyla değişimin meydana geldiğini öne süren diyalektiği bir araya getirerek, diyalektik materyalizmi kurmuştur.
Başlıca temsilcileri: Demokritos, Thomas Hobbes ve Karl Marx

Varlığın hem idea hem de madde halinde olduğunu savunan düalizm, aklın düşünen ve maddenin yer kaplayan öz olduğunu öne sürmekle birlikte, bu özleri birbirine indirgenemez olarak kabul etmektedir. René Descartes'ın çalışmaları, bu görüşün temelini oluşturmuştur.
Başlıca temsilcileri: René Descartes

Varlığı fenomen olarak kabul eden fenomenoloji, bilinç ve varlık arasında öze yönelmeye dayalı bir ilişki kurmaktadır. Paranteze alma yöntemiyle varlığın değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Edmund Husserl'in çalışmaları, bu görüşün temelini oluşturmuştur.
Fenomenoloji, varlığın özüne üç tür paranteze alma işleminin ardından ulaşılacağını öne sürmektedir:
Tarihsel paranteze alma: Varlıklar, pratik özellikleri ve çevrelerinden ayrılır.
Varoluşla ilgili paranteze alma: Varlıklar, gerçekten olup olmadıkları sorusundan ayrılır.
İdelerle ilgili paranteze alma: Varlıklar, zaman ve mekandan ayrılır.
Başlıca temsilcileri: Edmund Husserl

1800'lü yılların sonlarından itibaren, bireyin kendi özünü varoluşundan sonra oluşturduğunu savunan varoluşçuluk ve varlığı sağladığı fayda üzerinden değerlendiren pragmatizm gibi yeni ontoloji görüşleri ön plana çıkmaya başlamıştır.

Felsefe tarihi
Epistemoloji
Etik

Özel

Genel
Final Yayınları Felsefe Grubu Konu Anlatım Kitabı syf 51-56

Theory and History of Ontology20 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anglo-Sakson sistemi, (İngilizce: common law), özellikle tarihinde Birleşik Krallık sömürgesi olan birçok ülkenin hukuki temellerini oluşturur. Emsal kararlar yansıtan, kapsamlı yasallaşmamış kanunları dikkat çeken özellikleri arasında yer alır. Bu emsal kararlar yüzyıllarca yargıçlar tarafından gerçek davalarda verilen hükümlerden elde edilmiştir.

1066 yılında İngiltere'nin Normanlar tarafından istilasından sonra Normanlar bütün ülkede geçerli olacak bir hukuk sistemi yarattılar. Ülkenin her bir tarafına gezici yargıçlar gönderildi. Bu yargıçlar gittikleri bölgedeki örf ve adetleri de göz önünde bulundurarak hukukî sorunları çözmeye başladılar. Bu sistemdeki amaç ülkenin tamamının yargıçlar tarafından oluşturulan ortak bir hukuka sahip olmasıydı. Nitekim bu nedenle sistemin adı Common Law, yani ortak hukuk adını almıştır. Common Law bu dönemde oldukça katı ve şekilciydi. Dava açabilmek için Lord Chancellor'dan (Adalet Bakanı) "writ" (ferman) almak gerekiyordu. Üstelik bu fermana uygun olmayan durumlarda dava açılması mümkün değildi. Bunun yanında, Common Law sistemine göre sözleşmeye uyulmaması hâlinde mahkemenin verebileceği tek karar, uymayan tarafın tazminat ödemesiydi, yani aynen ifa gibi bir yetkisi yoktu.

Common Law mahkemelerinde adaleti bulamayanlar "Tanrı aşkına ve merhameten (for the love of God and the way of charity)" Kral'a başvurmaya başladılar. Bu başvurularla ilgilenilmesi görevi önce Curia Legis (Kral'ın danışma meclisi) isimli kurula, sonra da Lord Chancellor'a verildi. Böylece Chancellor Mahkemeleri kurulmuş oldu. Common Law sisteminden farklı olarak, bu mahkemelerde dava açmak için ferman almak gerekmiyordu, bir dilekçe yazmak yeterliydi. Bu mahkemede, Common Law sisteminden eksik kalan biçimsel kuralları telafi edebilmek için birtakım hakkaniyet ve nesafet kuralları geliştirildi. 1474 yılı itibarıyla bu kurallar iyice belirginleşti ve bu sisteme Equity Law, yani eşitlik hukuku adı verildi.
Bu sistem, Common Law sistemine göre daha kolay işleyen bir sürece sahip olduğu için oldukça hızlı bir şekilde büyüdü. Öyle ki, ilerleyen süreçle birlikte Common Law sistemi ile çatışmaya başladı. Artık hangi sistemin diğerinden daha üstün olduğu tartışılmaya başlanmıştı. Kral I. James, çatışma hâlinde Equity Law sisteminin daha üstün olacağına karar verdi. Fakat yine de bu çatışmalar devam etti. Nihayet, 1873 ve 1875 yıllarında çıkarılan kanunlar ile, mahkemeler istedikleri sistemi uygulayabilme yetkisi elde etti.

Geçmişten gelen Common Law ve Equity Law sistemleri, gelişen ve değişen hayat şartlarına uyum sağlayamaz hâle gelince, oluşan bu soruna çare olması amacıyla Statute Law sistemine geçildi. Bu sistem, oluşan yeni sorunların yasama faaliyetleriyle çözülmesine dayanıyordu, bu nedenle de adı Statute Law (kanun hukuku) olmuştu. Kuralların kaynağı, bizzat parlamento idi, hâkimler de bu kuralları aynen uygulamak mecburiyetindeydi.
Common Law terimi, dar anlamda yukarıda da anlatıldığı gibi çeşitli biçimsel ve esasa dair özellikleri olan hukuk sistemi anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda geniş anlamda da bu üç hukuk sistemini de içine alan bir kavram olarak kullanılır. Yani günümüz Anglo-Sakson hukuk sistemi de Common Law olarak bilinir.

“Common Law” (Ortak Hukuk) adı verilen sistem “Anglosakson Hukuku” olarak da bilinir. Anglosakson sözcüğü İngiliz milletini ifade eder. Bileşik bir kelimeden oluşan kavram İngiltere'yi tarih içinde istila eden iki kavmin adıdır; Angluslar ve Saksonlar. Bu hukuk sisteminde yazılı olma zorunluluğu yoktur. Örneğin İngiltere'nin bugün yazılı bir Anayasası yoktur. Yazılı Medeni Kanunları ve Ticaret Kanunları bulunmaz. İngiliz Töresi yazılı hukuka eşdeğer sayılır (Örfi Hukuk). Fakat yazılı kısımlar da mevcuttur (Yazılı Hukuk: Statute Law). Ör: İngiliz Ceza Kanunu yazılıdır. Common Law'ın eksikliklerini gidermek için Hakkaniyet Mahkemeleri (Equity Court) sistemi kurulmuştur. Buna da Equity Law (Hakkaniyet Hukuku) denildi. İngiliz Sisteminde her yargıç davayı sonuçlandırırken daha önce görülmüş benzer davaların kararlarını dikkate almak zorundadır. Hukuk bölümlere ayrılmamıştır, bütündür. Mahkemeler uzmanlaşmış değildir geneldir. Kamu Hukuku - Özel Hukuk ayrımı ile Adli Mahkeme - İdari Mahkeme ayrımı yoktur. Töre, hukukun asli kaynakları arasında yer alır. Hakimler, bir gelenek kuralı varsa bunu uygular. Hakimlerin vicdani bağımsızlıklarına büyük önem verilir ve güvence altına alınmıştır. Hâkimler sistemin en önemli unsurlarıdır. Hakimlere büyük önem verilmekte ve bu sebeple de sınırlı sayıda hâkim bulunmaktadır. İngiltere'de göreceli olarak (diğer ülkelerle kıyaslandığında) daha az sayıda yargıç bulunmakta ve tüm sistem sorunsuz bir şekilde işlemektedir. Bunun temel sebebi, her sorunu hakimin önüne gelmeden çözecek mekanizmaların oluşturulmuş olmasıdır (Uzlaşma ve Pazarlık sistemi). Hakkaniyet (Equity) kavramında hukukun herkese eşit olarak uygulanıp uygulanmadığına bakılır. Sözcüğün Türkçe tam karşılığı aslında "Eşitleyicilik" demektir. Bir şeyin şeklen hukuka uygun olmasının onun her zaman doğru olmayabileceği anlayışı savunulur. Özünde hakların korunulup korunmadığına bakılır. İngiliz hukukundaki önemli kavramlardan biridir. Adaleti doğru uygulamaktır.

Tedvin edilmemiştir: Common Law bir kanunlaştırma hareketi sonucunda değil yargıçların örf ve adet kurallarına bakarak hukuk kurallarını oluşturmasıyla başlamıştır. Kanunlar, dağınık haldedir. Kara Avrupası hukuk sisteminde olduğu gibi medeni kanunlar, ticaret kanunları yoktur.
İçtihadî niteliktedir: Her yargıç davayı sonuçlandırırken ondan önce görülmüş benzer davaların kararlarıyla bağlıdır.
Kamu Hukuku - Özel Hukuk ayrımı yoktur: Bu hukuk sisteminde, özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar ile devlet ile özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda yargılama açısından hiçbir fark yoktur.
Örf ve âdet, hukukun aslî kaynakları arasında yer alır: Hâkimler, bir örf ve adet kuralı varsa bunu uygular.
Yargı birliği ilkesi geçerlidir: Anglo-Sakson hukuk sisteminde mahkemeler, adlî mahkemeler ve idare mahkemeleri olarak ayrılmamıştır. Mahkemeler, değişik isimler taşıyabilir fakat tüm mahkemeler tek ve en yüksek mahkemeye tabidir.
Genişletilmiş olarak Anglo-Amerikan Hukuku şeklindeki bir sınıflandırma da mevcuttur. Örneğin İngiltere ve Amerika'da -her ikisinde de- mahkemelerde Jüri bulunur. Ancak Amerikan hukukunda yazılı kısımlar daha fazladır. ABD'nin diğer ülkelerdekine kıyasla kısa da olsa bir Anayasası vardır.

Oylama, seçimler zamanı seçim bölgesinde bir toplantı veya seçmen gibi bir grup için, genellikle tartışma veya siyasi kampanyalarının ardından toplu bir karar vermek veya görüş bildirmek için kullanılan bir yöntemdir. Oylama için ayrıca oy kullanma yeri yaratılır. Demokrasiler yüksek makam sahiplerini oy kullanarak seçerler. Seçilmiş bir memur tarafından temsil edilen bir yerde ikamet edenlere "elemen" denir ve seçtikleri aday için oy pusulası kullanan seçmenlere "seçmen" denir. Oy toplamak için farklı sistemler vardır.
Bir demokraside hükümet, seçimde oy kullanan insanlar tarafından seçilir. Bu, seçmenlerin birkaç farklı aday arasından seçim yapması, yani seçmesi için bir yoldur. Seçimlerin iki karşıt siyasi parti arasında olma ihtimali yüksektir. Temsilî demokraside oylama, seçilen (sorumlu) kişinin karar alırken halkı temsil ettiği yöntemdir. Doğrudan demokrasi ise bunun tam tersidir, halk politika kararlarını kendileri adına yapacak bir temsilci seçmeden doğrudan verir. Çoğunluk oyu, seçmenlerin yarısından fazlasının aynı kişi veya partiye oy vermesidir. Bununla birlikte, her bireyin oyu önemli olsa da, birçok ülke kimin kazanacağına karar vermek için faktörlerin bir kombinasyonunu kullanır.
Pek çok liberal demokrasi, bireylerin diğer insanlardan etkilenmesini önlemek ve siyasi mahremiyetlerini korumak umuduyla gizli oy kullanır. Gizli oylamanın amacı, herhangi bir akran baskısı, tehdit veya birinin oyu ile bağlantılı hizmetler riski olmaksızın en özgün sonuca ulaşmaya çalışmaktır.

Demokrasilerin büyük bir kısmı insanların isteklerini ortaya koymalarını ortak bir oy verme işlemi ile gerçekleştirmektedir:

Bireysel seçmen kaydı ve niteliği,
Seçimin belli sürelerde tekrarlanması,
Seçmenlerin belli seçim bölgelerinde kayıtlı olması,
(Bazı durumlarda üstüne yazma seçeneğini de içerecek şekilde) üstünde adayların, konuların ve seçeneklerin bulunduğu oy pusulasının kullanımı
Oy pusulalarının tarafsız sayımı için güvenli şekilde seçim sandıklarının açılması, oy toplama ve oy sayımı yapılması.
Seçmenlerin sayım sonucu beliren iradesini insanların kendi iktidarı olarak görme iradesi olarak beyan edilmesi.

The Canadian Museum of Civilization - A History of the Vote in Canada 13 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Can I Vote? - a nonpartisan US resource for registering to vote and finding your polling place from the National Association of Secretaries of State29 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
A history of voting in the United States10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from the Smithsonian Institution24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Oylagitsin - Anlık tepki ve beğeni sosyal platformu20 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Seçim sistemi
Seçim boykotu
Oyların yeniden sayılması
Parti çizgisi oylaması
Yüksek Seçim Kurulu
Serbest oylama
Güven oylaması
Zorunlu oylama
Oy hırsızlığı
Çıkış anketi
Mazbata
Oy birliği
Blok Oy
Seçmen katılımı

Polis, halkın emniyetini sağlamak, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine ve genel güvenliğine dair önleyici ve koruyucu tedbirler almak üzere görev yapan kamusal hizmet birimi. Polis birimleri amaç ve sorumluluklarını gerçekleştirmek üzere bilgi toplar, değerlendirir, yetkili mercilere veya kullanma alanlarına ulaştırır ve devletin istihbarat kuruluşlarıyla işbirliği yapar. İç güvenlik, dış güvenlik, millî güvenlik ve kamu güvenliğinde önemli rol oynamaktadırlar.
Tüm ülkelerde polis kuvvetlerine veya polise benzer yetkiler ile donatılmış başka güvenlik birimlerine rastlanır. Birimine bağlı olarak polisler üniformalı veya sivil kıyafetli olabilir. Görevin türüne göre tabanca gibi hafif silahları veya ağır askeri silahları kullanma yetkisine sahip olabilir.

Türkçeye Fransızcadan geçen polis kavramının kökeni Latince politia (vatandaşlık, hükûmet) ve daha öncesinde de Yunanca polis (şehir) sözcüklerine dayanır. Günümüzdeki anlamıyla 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Yunanca polis sözcüğü başlangıçta site ve şehirleri, şehirdeki devlet ve hükûmet faaliyetlerini ve yönetimini ifade etmekteydi. Bu anlamda polis deyimi, sitenin tüm kamu hizmetlerinin karşılığı olarak kullanılmaktaydı. Türkçede polis anlamında sakçı ve kınçal sözcükleri bulunmaktadır. Argoda polis anlamında aynasız, dev, karabacak, keş, kopçacı, vs. sözcükler bulunmaktadır.

Tarih boyunca pek çok medeniyette günümüzdeki polis teşkilatına benzer oluşumlar görülür. Roma İmparatorluğu döneminde İrenark olarak isimlendirilen, törelerin uygulanmasını gözeten, toplumsal disiplini ve haydutların takibatını yapan görevliler bulunmaktaydı. Ancak Polis tabiri modern devlet anlayışının ortaya çıkmasıyla kullanılmaya başlanmıştır. Modern anlamda polis teşkilatının ilk örnekleri 1800'lü yıllara doğru ortaya çıkan Londra deniz polisi, Glasgow, İskoçya ve Paris Polis Teşkilatları sayılabilir. 1829 yılında kurulan Londra Metropolitan Polis Teşkilatı, suçla mücadele yanında, önleyici polislik anlayışının ortaya konulduğu ilk polis örgütüdür.
Türkiye'de modern anlamda ilk polis teşkilatı 10 Nisan 1845'te İstanbul'da kurulmuştur. İlerleyen dönemlerde Tanzimat ve Islahat hareketleri çerçevesinde, birinci meşrutiyetin ilanından sonra Avrupa'daki örneklere uygun bir polis teşkilatı kurulması çalışmalarına başlanmış ve 1879 yılında Zaptiye Nezareti kurulmuştur.
Daha sonraları Zaptiye Nezareti kaldırılarak, yerine Dahiliye Nezaretine bağlı olarak polislik işlerinin yürütülmesiyle görevli "Emniyet Umumiye Müdürlüğü" ve İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur.

Türkiye'de polis teşkilatı mensuplarının yetkileri Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu ile düzenlenmiştir.

Polis, kendisine veya başkalarına, iş yerlerine, konutlara, araçlara ve kamusal bina ve alanlara, her türlü silah veya tehditkar cisimle saldıran veya saldırmaya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla silah kullanabilmektedir.

Polisin Türkiye'de kamu düzenini tehdit eden toplumsal olaylar hariç olmak üzere tek başına gözaltı veya tutuklama kararı verme yetkisi bulunmamaktadır. Gözaltı kararı, ancak Cumhuriyet savcısı tarafından gerekli görüldüğü takdirde verilebilir.

Polis resmi kimliğini ve durdurma sebebini bildirerek kimlik sorma ve araç durdurma yetkisine sahiptir. Lakin polisin bu yetkisini kullanabilmek için mutlaka makul ve görevine uygun bir neden sunması zorunludur. Polis durdurma işlemini "süreklilik arz edecek, fiili durum ve keyfilik oluşturacak şekilde" kullanması halinde suç işlemiş sayılır.

Kanada Kraliyet Atlı Polisi (RCMP), Kanada Federal Hükûmetinin yetki alanı içerisinde görev yapmaktadır. Québec ve Ontario eyaletleri kendi polis teşkilatlarına sahiptir. Bunların dışındaki diğer eyaletlerde Kraliyet Atlı Polisi görev yapmaktadır. Bunun yanında, her il, yerleşim yeri ve belediye Kanada Ceza Kanunu'nu, eyalet ceza kanunlarını uygulamak ve kamu düzenini sağlamak amacıyla kendi polis teşkilatını kurma yetkisine sahiptir. Eğer sayılan bölgelerde bu tipte bir teşkilatı kurulmadıysa, RCMP bu bölgelerde görev ifa etmektedir. İstisnai olarak, Québec polis teşkilatı (SQ) ve Ontario polis teşkilatı (PPO) bu iki eyaletin tamamından sorumludur. Öte yandan, Québec yasalarına göre, ancak nüfusu 50.000 ve üzeri olan belediyeler kendi polis teşkilatlarını kurabilirler. Bunun yanında, Montreal'de, Montreal Şehri Polis Hizmetleri (SPVM) ismiyle bir teşkilat bulunmaktadır.
Tüm bu teşkilatlar arasında, bir teşkilat mensubunun suça karışması durumunda veya orantısız güç kullanımı ile ilgili açılan soruşturmaları diğer bir polis teşkilatı yürütmektedir. Kriminal Laboratuvar gibi bir takım teknik uzmanlık gerektiren konularda tüm teşkilatlar müşterek çalışabilmektedir.

ABD'de her eyaletin kendine ait polis birimleri vardır. Her eyaletin kendi trafik polisi olduğu gibi bu eyaletlerin büyük kentlerinde, yetki çevresi sadece bu yerleşim birimlerini kapsayan, polis teşkilatı, daha küçük yerleşim birimlerinde ise şerif denilen yerel polis organizasyonları vardır. Yerel polis teşkilatlarının şefleri seçimle göreve gelirler. Bunun yanında ulusal temelde suçlara bakan adli polis görevi yanında iç istihbarat hizmetlerini yürüten, Adalet Bakanlığına bağlı Federal Soruşturma Bürosu (FBI), 2003 yılına kadar Hazine Bakanlığı'na bağlı iken daha sonra İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlanan, kalpazanlıkla mücadele ve devlet başkanı ve yardımcısını korumak ile görevli Birleşik Devletler Gizli Servisi (USSS), Adalet Bakanlığına bağlı olarak görev yapan USMS (US Marshals Service), Başkent Washington'da Savunma Bakanlığına bağlı olarak görev yapan USPPD (US Pentagon Police) gibi ulusal polis teşkilatları vardır.

Fransa'da polis, Fransız Devrimi ile birlikte tanımını bulmuştur. 1789 tarihli Vatandaşlık ve İnsan Hakları Bildirgesi'nin 12. maddesinde  'İnsanlık ve vatandaşlık haklarının korunması amacıyla bir kamu gücüne ihtiyaç vardır. Ancak bu güç, kamu menfaatleri için kullanılabilir, kişisel çıkarlar için kullanılamaz' ifadesi yer almıştır. Fransız hukukunda polis teşkilatı hizmet sınıflandırmasında temelde ikiye ayrılır. Bunlar İdari Polis ve Adli Polistir. İdari Polis genel kamu düzeninin sağlanması amacıyla koruyucu tedbirler almakla yükümlü olmasına rağmen Adli polis bir suçun işlenmesi durumunda, delillerin toplanması, faillerinin ortaya çıkarılması konusunda görev yapmaktadır. Türkiye örneğinde de olduğu gibi bu iki görev ayrımı net olmamakla birlikte daha çok emri veren makamın adli ve idari olmasına bağlıdır. Türkiye'de de polis teşkilatında yapılan görevin niteliğine göre bazen adli, bazen de idari olabilmektedir. Mesela, bir il veya ilçenin mülki amiri, o ilde gerçekleştirilen bir etkinlik sırasında polis merkezinde çalışan bir polisi bu etkinliğin güvenliği için görevlendirdiğinde bu polisin yaptığı hizmet idari sayılırken, aynı polisin bir suç soruşturmasında, Cumhuriyet Savcısı veya mahkemelerin vermiş olduğu bir talimatı yerine getirirken yapmış olduğu hizmet adli polislik hizmeti sayılmaktadır. Aynı durum Fransa için de geçerlidir.

İsviçre'de üç ayrı polis organizasyonundan bahsedilebilir. Bunlar, Federal Polis, Kanton polisleri ve büyük şehirlerde görev yapan polislerdir. Esasen Federal Polis daha çok idari bir göreve sahip olmakla birlikte kanton polisleri arasında koordinasyon sağlamaktadır. İşin büyük kısmını kanton polisleri ve Police Municipale olarak adlandırılan şehir polisleri yerine getirir.

1829 yılında kurulmuş olan dünyanın modern anlamda ilk polis teşkilatlarından birisidir. Scotland Yard'a bağlı olarak, Londra şehri hariç (Londra'nın kendi polis teşkilatı vardır) Greater London bölgesinde yaklaşık 1578 km2 alanda görev yapar ve 7.4 milyonluk bir nüfusa hizmet sunar. MPS, aynı zamanda Terörizmle Mücadele alanında birimler arasında koordinasyon, Birleşik Krallık Kraliyet Ailesi ve hükûmetini koruma görevlerini de üstlenmiştir. 2011 Ekim ayı itibarıyla aktif hizmet yapan polis sayısı 48,661 memurdur.

Türk Polis Teşkilatı, modern anlamda 10 Nisan 1845 tarihinde İstanbul'da kurulmuştur. Hâlen 1937 tarihli ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilat Kanunu'na dayanarak örgütlenmiş ve 1934 tarihli 2559 sayılı Polis Vazife ve Sâlahiyet Kanunu ile yetkilendirilmiş bir teşkilattır. İçişleri Bakanlığı'na bağlı bir genel müdürlük tarafından idare edilir. Merkezde Daire başkanlıkları, taşrada İl ve İlçe Emniyet Müdürlükleri olarak örgütlenmiştir. Daha çok suç olmadan önce önleme işi ön plandadır. Yaklaşık olarak 250.000 personeli ile görev yapmaktadır. Sahil Güvenlik Teşkilatı (Sahil ve Denizlerde) ve Jandarma teşkilatı (köy ve kırsal alanlarda) ile bölge paylaşımı yapılmış ve sadece il ve ilçe merkezlerinde (polis) görev yapmaktadır.

Polis taktik birimi
Havaalanı polisi
Yardımcı polis
Sınır polisi
Trafik polisi
Kampüs polisi
Kanton polisi
Capitol polisi
Katedral polisi
Şirket polisi
Koruma görevlisi
İlçe polisi
Federal polis
İtfaiye polisi
Otoyol devriyesi
Sivil polis
Askerî polis
Belediye polisi
Park polisi
Posta polisi
Özel polis
Demiryolu polisi
Bölge polisi
Alay polisi
Din polisi
Ahlak Polisi
Çevik Kuvvet polisi
Gizli polis
Güvenlik polisi
Özel polis
Eyalet polisi
Bölgesel polis
Transit polisi
Deniz polisi

Polis Akademisi (Türkiye)
Polis aracı
Polis meslek yüksekokulu
Polis Vazife ve Sâlahiyet Kanunu
Polis Arama Kurtarma
Polis Koleji
Polis devleti
Polis karakolu
Polis memuru
Polis şiddeti
Polis köpeği
Polis kutuları
Kızılderili ajan polisi
Sahil Güvenlik polisi
Milis (polis)
Jandarma
Şerif
Interpol
Komiser
Kolluk kuruluşu
Kamu yönetimi
Güvenlik gücü
Güvenlik kurumu
Sorgu

Birleşmiş Milletler Polis Bölümü.22 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Popüler Kültür (Latince: Populus / halk) veya Pop Kültürü, 20. yüzyıldan sonra özellikle toplumsal modernleşme ile toplu kültür olarak yaymıştır. Kavram olarak kültürel gelişmeleri ve günlük uygulamaları kapsamakta, aynı zamanda genel ve tarafsız olarak eski halk kültürü kavramı yerine geçmektedir. Kısacası kitlelerin farkında olmadan alıştığı, onları etkisi altına sokan bir kavramdır. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, popüler kültür kavramının tanımı "isim; belli bir dönem için geçerli olan, hızlı üretilen ve hızlı tüketilen kültürel ögelerin bütünü" olarak açıklanmıştır. Popüler kültür bağımlıları olan bazı öğretmen adayları, ergenler vb. haberleri internetten takip ettiğini açıkladı. Bu da internetin dezavantajlarından biridir.
Bir grup çocuğa yaptırılan testte hepsi kendini alim, zeki, güçlü zannederken notlarının ortalama 98, grup arası 295, toplam ise 1997 aldıkları ortaya çıkmıştır. Bu durum çok tehlikeli ve zararlıdır. Bundan dolayı çocuklarımız bu durumdadır. Özellikle Skidibi Toilet, Elsagate vb. içerikler popüler kültürün bir parçasıdır. Dergiparkta yayınlanan bir araştırmaya göre, çocuklar (okul içinde dahi) popüler kıyafetler giymek istemekte. Popüler kültür günümüzde insanlık tarafından normal kabul edilmektedir. Batıda Amerika ve laikliğin getirdiği popüler kültür ve anonimlik, doğuda geleneksel bir popüler kültür bulunur.
Popüler kültürün etkisi günümüzde yalnızca eğlenceyle sınırlı kalmayıp bireylerin düşünce yapısını, yaşam tarzını ve değer yargılarını da şekillendirmektedir. Bu nedenle popüler kültürün içeriği kadar nasıl ve kimler tarafından üretildiği, kimlere nasıl sunulduğu da sorgulanmalı; özellikle çocuklar ve gençler bu konuda bilinçli hale getirilmelidir.

Aslında bu imkansızdır. Popüler Kültür her şeyi kökten değiştirir, eskitir ve bir şey elde etmek için vardır. Günümüzde popüler kültür insanlar arasında oldukça yaygınlaşmıştır ve benimsenmiştir. Moda ve kültür her zaman değişir. Bakarsın maddemiz bile değişebilir. Korunmanın en mümkün yolu hayatının merkezine katmamaktır.

Değişkenlik
İlgi İlkesi
Medya Kullanımı
Daimi Sınır Kapısı
İnsanların Eğlenceli ve Heyecan Verici Olaylar İhtiyacının Karşılanması

Kültür endüstrisi

Dergi Parktan Popüler Kültürlük ile Öğretmenlik Arasındaki İlişki arşivlendi: Erişim tarihi: 20 Ekim 2024
TDK. "Türk Dil Kurumu". 7 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Nisan 2013. 
Theodora W. Adorno, Max Horkheimer: Kulturindustrie, Aufklärung als Massenbetrug in: Dialektik der Aufklärung, Frankfurt am Main 1969
Roger Behrens: Die Diktatur der Angepassten: Texte zur kritischen Theorie der Popkultur. Bielefeld transcript Verl., 2003. 296 S.. ISBN 3-89942-115-9
Tom Holert & Mark Terkessidis (Hrsg.): Mainstream der Minderheiten: Pop in der Kontrollgesellschaft. Edition ID-Archiv 192 S. ISBN 3-89408-059-0
Hans-Heino Ewers: Lesen zwischen neuen Medien und Pop-Kultur: Kinder- und Jugendliteratur im Zeitalter multimedialen Entertainments. Weinheim u.a., Juventa-Verl., 2002. 270 S. ISBN 3-7799-0451-9
Walter Grasskamp, Michaela Krützen, Stefan Schmid, Was ist Pop? hg. von. Frankfurt a.M.: Fischer Verlag 2004
Thomas Hecken: Theorien der Populärkultur. Dreißig Positionen von Schiller bis zu den Cultural Studies, Bielefeld, transcript-Verlag 2007. 232 Seiten. ISBN 3-89942-544-8
Hans-Otto Hügel: Lob des Mainstreams. Zu Theorie und Geschichte von Unterhaltung und Populärer Kultur. Köln, 2007
Hans-Otto Hügel: Handbuch Populäre Kultur. Begriffe, Theorien und Diskussionen. Stuttgart, 2003
David J. Jackson: Entertainment & politics: the influence of pop culture on young adult political socialization. New York u.a., Lang, 2002. 167 S. ISBN 0-8204-5746-9
Christian Kortmann, Urban Safari. Expeditionen in die populäre Kultur. Münster, Oktober Verlag, 2003. ISBN 978-3-938568-08-8
Kaspar Maase, Grenzenloses Vergnügen. Der Aufstieg der Massenkultur 1850–1970, Frankfurt am Main: Fischer (Tb.), 1997
Reinhold Wagnleitner,  'No Commodity Is Quite So Strange As This Thing Called Cultural Exchange': The Foreign Politics of American Pop Culture Hegemony in: Amerikastudien/American Studies, 46.3 (2001)
Denis Scheck: King Kong, Spock & Drella. was Sie schon immer über amerikanische Popkultur wissen wollten. Vollständige Taschenbuchausgabe. Droemer Knaur, München 1995, 357 S., ISBN 3-426-77164-0

Türk Dil Kurumu | TDK17 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Testcard: Anthologie zur Popgeschichte und -theorie5 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pop 2000 – 50 Jahre Popmusik und Jugendkultur in Deutschland20 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (WDR)
Pop als Vehikel für Minderheitenkulturen24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zur kritischen Theorie der Popkultur – Im Interview mit Roger Behrens6 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pop: Die Raving Society frisst ihre Kinder – Anmerkungen zum zweiten Jugendstil (PDF)7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Redaktion 17°: From substream to mainculture8 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1994 Güney Afrika genel seçimleri, Güney Afrika'da genel oy hakkının uygulandığı ilk seçimlerdi. Apartheid döneminin sona ermesinin ilk adımı oldu. Seçim, Bağımsız Seçim Komitesi'nin yönetiminde gerçekleştirildi.
Dört günlük oy verme sürecinde, milyonlarca vatandaşın katılımıyla uzun kuyruklar oluştu. Süreç, demokratikleşme karşıtı olan aşırı sağ gruplarla bağlantılı terör saldırıları sonucunda 21 kişinin öldüğü saldırılar altında gerçekleşti. Toplamda 19,726,579 oy sayıldı, bunlardan 193,081'i geçersiz sayıldı. Kazanan, %62'den fazla oy alarak Güney Afrika Komünist Partisi (SACP) ve Güney Afrika Sendikalar Kongresi (COSATU) tarafından desteklenen Afrika Ulusal Kongresi (ANC) oldu. Seçim sonuçlandığı andan tahmin edildiği gibi, en az %5 oy alan üç siyasi parti olan ANC, Ulusal Parti (PN) ve Inkatha Özgürlük Partisi (PLI) başta olmak üzere üçlü bir koalisyon hükûmeti kuruldu.

1980'ler boyunca, 1948'de kurulan apartheid rejimi, içerdeki muhalefet ve dış baskıların birleşimi nedeniyle yumuşamaya başladı. Devlet Başkanı Botha, durumun farkında olarak, 1984'te apartheid rejiminin sosyal tabanını genişletmek amacıyla mulato ve Asyalı azınlıklara oy hakkı tanıyan anayasal bir reforma öncülük etti.
Radikal muhalefet grupları devleti yenemezken, ekonomik ve insani maliyet çok yüksekti. Ayrıca, uluslararası boykot ekonomiye olumsuz etki ediyordu ve uluslararası kreditörler giderek daha fazla talepkar hale geliyordu. Ek olarak, Avrupa'daki komünist rejimlerin çöküşü, Afrikalılar ve ABD'nin apartheid rejimine karşı başlıca muhalefet gücü olan Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) amacını farklı bir şekilde algılamasına neden oldu. Botha, ırk ayrımcılığı sistemini hafifletmek için diğer küçük reformaları getirse de, sistemi bitirme niyetinde değildi. Ancak, 1985'te Nelson Mandela'nın hapsedilmiş olduğu sırada Adalet Bakanı Kobie Coetsee ile ilk müzakereler gerçekleşti. Temaslar, 5 Temmuz 1989'da Mandela'nın, Devlet Başkanı Botha ile kendi resmi ikametinde gerçekleştirdiği eşit derecede gizli bir buluşma ile doruğa ulaştı; toplantı müzakerelerin başlangıcını işaret etti.
Şubat 1989'da Botha, rahatsızlığı sonucu parti liderliğinden istifa etmek zorunda kaldı, daha sonra ise devlet başkanlığından ayrıldı; her iki pozisyonu da Frederik de Klerk tarafından dolduruldu.

Botha'nın yerine de Klerk'in geçmesiyle reform süreci hız kazandı. 2 Şubat 1990'da parlamentonun açılış konuşmasında de Klerk, bazıları tarafından geçiş sürecinin başlangıcı olarak kabul edilen bir konuşma yaptı. Konuşmasında şunları söyledi: ANC yasallaştı ve lideri Mandela, 27 yıl hapis cezasının ardından serbest bırakıldı. Aynı şekilde Güney Afrika Komünist Partisi (GAKP), Pan Afrika Kongresi (PAK) ve Güney Afrika Sendikalar Kongresi (COSATU) da yasal hale getirildi. De Klerk'in açıklaması, hükûmetin böyle bir adım atmasının imkansız olduğuna inanan ANC'yi tamamen şaşırttı. Mandela, De Klerk tarafından başlatılan reform sürecine işbirliği yapma isteğini açıkladı, ancak radikal CPA, devrimci hareketleri sürdürmeye karar verdi. 1986'dan beri yürürlükte olan olağanüstü hal, haziran ayında ülkenin hemen hemen her yerinde ve ekim ayında Natal'da kaldırıldı. Neredeyse tüm ırkçı yasalar 1990 ve 1991 yılları arasında yürürlükten kaldırılarak ırksal ayrımcılığı düzenleyen tüm yasal altyapının ortadan kaldırılmasına yol açıldı. 6 Ağustos 1990'da ANC, şiddet eylemlerinin kullanımından resmi olarak vazgeçti, ancak silahlı kanadını feshetmedi.
Aralık 1991'de, Güney Afrika'da Demokratik Birlik için Konvansiyon (CODESA) adlı, farklı etnik grupları temsil eden on dokuz kişiden oluşan bir kuruluş kuruldu. Mart 1992'de çok ırklı bir geçiş hükûmetinin kurulmasına karar verildi ve 17 Mart 1992'de beyaz halk, ırka bağlı olmaksızın eşit hakları garanti eden bir anayasa reformunu referandumda onayladı. Zorlu müzakerelerin ardından, Konvansiyon Geçici bir Anayasa ve geçiş sürecini düzenleyen çeşitli yasaları onayladı. Diğer normlar, 1993 yılının eylül ve aralık ayları arasında ırksal üç meclisli parlamento tarafından onaylandı. Geçici Anayasa, nihai anayasanın uyması gereken 34 ilkeyi belirledi - bunlar arasında temel haklar. Bu prensiplere saygı, zaten oluşturulmuş olan ve Arthur Chaskalson tarafından başkanlık edilen Anayasa Mahkemesi tarafından önceden incelenecekti. İlginç bir şekilde, PN ve ANC gibi açıkça antiliberal olan iki parti, belirgin bir liberal anayasa üzerinde anlaştı. 10 Aralık'ta Mandela ve De Klerk, liderlik ettikleri sürece uluslararası destek simgesi olan Nobel Barış Ödülü'nü Oslo'da aldılar.
Seçimlerin meşru bir şekilde gerçekleştirilmesi sürecinde danışmanlık yapacak olan Geçiş Yürütme Konseyi (GYK) atanmıştır. Geçici Anayasa, evrensel oy ile seçilecek iki meclisli bir parlamento ve bir başkan ile iki başkan yardımcısından oluşan bir yürütme otoritesinin seçileceğini belirtiyordu. %5'in üzerinde oy alan tüm partiler, beş yıl sürecek olan ve yeni bir rejimi kurmak için gerekli reformların gerçekleştirilmesi süresini içerecek olan Ulusal Birlik Hükûmeti'nde yer alma hakkına sahip olacaktı. GYK, geçici anayasayı değiştirecek ve yerine geçecek yeni bir anayasa tasarlamak için en uygun yöntemi belirleyecekti.
Geçiş dönemi mevcut yasal düzenle uyum içinde gerçekleştirildi ve önceki rejimle bir kopma olmadan sürdürüldü. Mandela ve Klerk'e göre hedef, hassas süreç boyunca her zaman hukukun üstünlüğünü korumaktı. Açık politik farklılıklarına rağmen, her iki lider de birbirleriyle diyalogun kaçınılmaz olduğunun farkındaydı. De Klerk, Mandela'nın Güney Afrika'nın sonraki başkanı olacağına inanıyordu ve Mandela, başkanın katılımı olmadan barışçıl bir değişiklik olamayacağını düşünüyordu.
Mandela'nın ılımlılığı, 1994'ün başlarında ANC'nin yürütme kurulu toplantısında, ulusal marşın hassas bir konusunun ele alındığı bir toplantıda kendini gösterdi. Mandela'nın olmadığı bir oturumda, katılımcılar, Güney Afrika'nın apartheid dönemine ait geleneksel marşı olan "The Call" yerine, siyah muhalefetin popüler olmayan "Tanrı Afrika'ya Lütuf Etsin" marşı ile değiştirmeyi oybirliğiyle kararlaştırdı. Mandela toplantıya geri döndüğünde, bu kararın bir kısım vatandaşın duygularının çiğnenmesi anlamına geldiğini ve uzlaşma hedefini engelleyeceğini belirtti. Kimse itiraz etmedi ve sonuç olarak ulusal marş, sırasıyla söylenen bu iki şarkıdan oluştu: "Tanrı Afrika'ya Lütuf Etsin" ve "The Call".

Yeni Ulusal Meclis, eski ırksal kriterlere dayalı olarak oluşturulan eski parlamentodan oldukça farklıydı. Siyah nüfusun %73'ü, farklı etnik gruplardan gelen milletvekillerinin %52'sini yansıtıyordu; %15'lik beyaz nüfus, hala temsilcilerin %32'sine sahipti; %3'lük Asya nüfusu -genellikle Hint alt kıtasından gelen- toplam milletvekillerinin %8'ini elde etti; son olarak, %9'luk melez nüfus, %7'lik yasama organında kendini gösterdi. Öte yandan, yeni mecliste %27'lik bir kadın oranı bulunmaktaydı. Yeni Meclis'in 400 üyesinden sadece 87'si önceki üç meclisli parlamentodan gelmekteydi. Sendikacı Cyril Ramaphosa, Meclis Başkanı olarak seçildi.

ABD Ordu Bakanlığı, Güney Afrika Ülke Araştırması, "[http://countrystudies.us/south-africa/77.htm 1994 Seçimleri "
1994 seçimleri için IEC sonuçları

Adhokrasi, bürokratik rutinin aksine anlık görevler konusunda uzmanlaşmış son derece esnek örgütsel yapıları ifade eder.

Kelime kökeni “Ad hoc” olan kavram, “geçici”, “bu seferlik” anlamına gelmektedir. Kavram bazen de standart prosedürlerin yerine kullanılan metotları eleştirmek için kullanılmaktadır. Adhokratik örgüt yapıları, geleneksel örgüt yapılarından ayrı olarak hiyerarşinin, katı yazılı kuralların ve makamdan kaynaklanan gücün yerine uzmanlığın ve yenilikçiliğin esas olduğu yapılardır. Adhokrasi kavramını ilk kullanan isim 1968'de yayınlanan “The Temporary Society” ile Warren G. Bennis olmuştur.
Adhokrasilerin başlıca amacı belirsizliğin, muğlaklığın ve bilgi bombardımanın olduğu bir çevrede uyum yeteneğini, esnekliği ve yaratıcılığı teşvik etmektir. Adhokratik örgütler bu nedenle, dinamik, girişimci ve yaratıcı özellikler gösterirler. Örgütü bir arada tutan yeniliğe ve deneyime olan bağlılıktır. Değişime ve yeni meydan okumalara hazır olmak önemlidir. Bu örgütlerin uzun vadede amacı hızlı büyümek ve yeni kaynaklar elde etmektir.

Günümüzde yaygınlaşmaya başlayan ve gelecekte daha sık görüleceği düşünülen post-bürokratik esnek örgütsel biçimlerden biri de adhokratik yapılardır. Esnek yapılı ve sık sık değişime uğrayan bu yapıların sadece özel sektörde değil kamu sektöründe de yaygınlaşacağı öngörülmektedir.
Adem-i merkeziyetçi yönelimlerin yönetimde artması ile birlikte yeni yapılanma biçimleri ortaya çıkmaktadır. Bunlardan biri de yatay örgütlerdir. Yatay örgütler unvanın, kıdemin, yönetici- üst yöneticinin olmadığı tüm çalı şanların eşit olduğu “kendi kendini yöneten” örgütlerdir. Diğer bir yapılanma holakrasidir (holacracy). Adem-i merkeziyetçi yönetimlerde kullanılan bu yapılanma, gücün ve karar verme yetkisi bir hiyerarşiye bağlı olmadan, kendi kendini örgütleyebilen ekiplere eşit olarak dağıtılmaktadır. Benzer yapılanmaların, beklentilere cevap verebilmek adına çeşitleneceği ve giderek hiyerarşik yapıların yerini alacağı söylenebilir.

Alexis-Charles-Henri Clérel de Tocqueville (okunuşu aleksi dö tokvil) (d. 29 Temmuz 1805, Paris – ö. 16 Nisan 1859, Cannes), Fransız siyasi düşünür ve tarihçi.

Amerika'da Demokrasi Üzerine (1835, 1840) ve Eski Rejim ve Devrim başlıklı eserleriyle tanınmaktadır. İki eserinde de, gelişen hayat standartları ve toplumsal koşulları ve Batı toplumlarının pazar ve devletle kurduğu ilişkileri analiz etmiştir. Amerika'da Demokrasi, Tocqueville'in ABD'ye yaptığı seyahatlerin ardından yazılmıştır ve sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarında yazılmış erken dönem kitaplardan biri olarak kabul edilmektedir.
Tocqueville, 1793'te giyotinlenen devlet adamı Malesherbes'in büyük torunu olan eski bir aristokrat Norman ailesinden geliyordu.
Tocqueville, Fransız siyasetinde de ilk olarak Temmuz Monarşisi (1830–1848) ve daha sonra 1848 Devrimlerini izleyen İkinci Cumhuriyet (1849–1851) döneminde olmak üzere aktif bir isimdi. III. Napolyon'un darbesinin ardından siyasi hayattan çekildi ve Eski Rejim ve Devrim üzerinde çalışmaya başladı.
Fransız Devrimi'nin öneminin, XIV. Louis döneminde başlayan Fransız devletini modernleştirme ve merkezileştirme sürecine devam etmesinde olduğunu ileri sürmektedir. Devrimin başarısızlığa uğraması soyut Aydınlanma ideallerine bağlı vekillerin tecrübesizliğinden ileri gelmektedir. Tocqueville meclis hükûmetini savunan klasik bir liberaldi fakat demokrasinin aşırılıklarından da şüphe duyuyordu. Uzun süredir tüberküloz nöbetlerinden mustarip olan Tocqueville, 16 Nisan 1859'da hastalığa yenik düştü. Tocqueville'in inandığı din Roma Katolikliğiydi.

Amerikan Bağımsızlık Bildirisi veya Amerikan İstiklal Beyannamesi, Amerika Birleşik Devletleri'ni kuran belgedir. Belge, 4 Temmuz 1776'da Philadelphia'daki daha sonra "Independence Hall" adı verilen Pennsylvania Eyalet Evi'ndeki İkinci Kıta Kongresi'nde kabul edildi. Bildiri, dünyaya On Üç Koloni'nin neden artık Britanya sömürgesi değil de bağımsız egemen eyalet olarak görüldüğünü açıklamakta.
Bağımsızlık Bildirisi, İkinci Kıta Kongresi'nin daha sonra Kurucu Babalar olarak bilinen 56 temsilcisi tarafından imzalandı. Bu kişilerin arasında New Hampshire, Massachusetts Körfezi, Rhode Island ve Providence Plantasyonları, Connecticut, New York, New Jersey, Pensilvanya, Maryland, Delaware, Virginia, Kuzey Carolina, Güney Carolina ve Georgia eyaletlerinin temsilcileri bulunuyordu. Bildiri, erken Amerikan tarihinde en çok yayılan ve basılan belgelerden biri oldu.
Beşli Komite, Kongre bağımsızlığı oyladığında hazır olması için bildirinin taslağını hazırladı. Bağımsızlığın önde gelen savunucularından John Adams, Beşli Komite'yi Thomas Jefferson'ı belgenin orijinal taslağını yazmakla görevlendirmeye ikna etti ve bu taslak daha sonra İkinci Kıta Kongresi tarafından düzenlendi. Bildiri, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın Nisan 1775'te başlamasından bir yıl sonra Kıta Kongresi'nin neden Amerika'nın Büyük Britanya Krallığı'ndan bağımsızlığını ilan etme kararı aldığının resmî bir açıklamasıydı.
Kongre, 4 Temmuz'da metni onayladıktan sonra Bağımsızlık Bildirisi'ni çeşitli şekillerde yayınladı. İlk olarak, geniş çapta dağıtılan ve halka okunan Dunlap broşürü olarak basıldı. Jefferson'ın orijinal taslağı, Adams ve Benjamin Franklin tarafından yapılan değişiklikler ve Jefferson'ın Kongre tarafından yapılan değişikliklere ilişkin notlarıyla birlikte şu anda Washington, DC'deki Kongre Kütüphanesi'nde muhafaza edilmektedir. Bildiri'nin en çok bilinen versiyonu, şu anda Washington'daki Ulusal Arşivlerde sergilenen ve halk arasında resmî belge olarak kabul edilen imzalı kopyadır. Bu kopya Kongre tarafından 19 Temmuz'da emredilmiş ve asıl 2 Ağustos 1776'da imzalanmıştır.
Bildiri, Kral III. George'a karşı 27 koloni şikâyetini sıralayarak ve devrim hakkı da dâhil olmak üzere bazı doğal ve yasal hakları ileri sürerek Birleşik Devletler'in bağımsızlığını meşrulaştırıyordu. Bildiri'nin asıl amacı bağımsızlığı ilan etmekti ve sonraki yıllarda bildiri metnine yapılan atıflar çok az oldu. Abraham Lincoln, 1863 Gettysburg Konuşması'nda olduğu gibi Bildiri'yi politikalarının ve söyleminin merkezi hâline getirdi. O zamandan beri, özellikle ikinci cümlesi olmak üzere, insan hakları konusunda iyi bilinen bir ifade haline geldi: "Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: Bütün insanlar eşit yaratılmıştır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir, bu haklar arasında Yaşama, Özgürlük ve Mutluluğu arama hakları yer alır."
Bildiri herkes için eşit hakları garanti altına almak amacıyla hazırlanmıştır. Stephen Lucas bildiriyi "İngilizce dilinin en çok bilinen cümlelerinden biri" olarak nitelendirmiş, tarihçi Joseph Ellis ise belgenin "Amerikan tarihinin en güçlü ve en önemli kelimelerini" içerdiğini yazmıştır. Bildirge, Amerika Birleşik Devletleri'nin ulaşmak için çaba göstermesi gereken ahlaki bir standardı temsil eder hâle gelmiştir. Bu görüş özellikle bildirgeyi kendi siyasi felsefesinin temeli olarak gören ve bunun Birleşik Devletler Anayasasının yorumlanması gereken bir ilkeler beyanı olduğunu savunan Lincoln tarafından desteklenmiştir.
Bağımsızlık Bildirisi, ilki Avusturya Hollandası'ndaki Brabant Devrimi sırasında yayınlanan 1789 Belçika Birleşik Devletleri Bildirisi olmak üzere, diğer ülkelerdeki birçok benzer belgeye ilham kaynağı olmuştur. Ayrıca 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa, Latin Amerika, Afrika (Liberya) ve Okyanusya'daki (Yeni Zelanda) çok sayıda bağımsızlık bildirgesi için birincil model olarak hizmet etmiştir.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, İngiliz Hükûmeti'ne karşı Amerikan Devrim Savaşı'nın başlamasından sonra oluşturulmuş bir belgedir. Bu sebeple Amerikan Devrim Savaşına kısaca değinmek gerekir. Amerikan halkı İngiliz Hükûmetinin artan ekonomik ve askeri baskısı sebebiyle George Washington önderliğinde İngilizlerle 6 yıl savaşmış ve genel savaşa dahil, birçok cephe savaşını kaybetmiş olsalar bile, azim ve sabır göstererek, Fransızların da yardımıyla savaştan zaferle çıkmasını bilmişlerdir.

İngiltere, Avrupa'daki savaşlarında özellikle Fransa ile yaptığı Yedi Yıl Savaşları'nda büyük maddi kayıpları uğrayınca bu kayıpları koloni devletleriyle paylaşmak için yeni vergiler ve yasalar çıkardı. Bu yasalar "İngiliz Seyrüsefer Kanunları" (İngilizce: The Navigation Acts) olarak adlandırılır. Bazıları:

Pekmez Yasası (İngilizce: Molasses Act, 1733): Amerikan denizcileri West Indies (Orta Amerika Adaları) denilen bölgeden şeker ithal edip rom denilen bir içki üretiyorlardı. Bu içki Amerikan dış ticaret çarklarından biriydi. İngiliz Hükûmeti bu yasayla ağır vergilerle Amerika kolonilerinin West Indies bölgesiyle ticaretini yalnız İngilizlere ait adalara ayırmıştı. Amerikan denizcileri bu yasanın açıklarından faydalandığı için çok etkili olmamış fakat Amerikan halkında İngiliz hükûmetine karşı hoşnutsuzluklar başlamıştır.
Şeker Yasası (İngilizce: Sugar Act, 1764): Şekerli Posa Yasası'nı etkin kılınmasını sağlayacak maddeler içeriyordu. Vergilerin toplanmasında etkinlik, kaçan denizcilerin gemilerine el konulması, gümrük memurlarına daha sıkı davranılması konusunda emir verilmesi, kaçakçıların yakalanması için İngiliz gemilerin Amerika sularında karakollarda bekletilmesi ve subaylara şüpheli gördükleri binalarda arama yapabilme yetkileri verilmişti. Fakat İngilizlerin korkutma, bastırma çalışmaları Amerikan halkındaki hoşnutsuzluğu artırmış ve yaygınlaştırmıştır.
1763 Bildirisi (İngilizce: Royal Proclamation of 1763): Hızla artan göçmen sayısı ve savaşların yol açtığı ekonomik sıkıntılar sebebiyle, birçok kolonist, dağların ötesinde kendilerine yeni bir yaşam kurmak istiyorlar. İngilizler bu yasayla Apalaş Dağları'nın ötesinde yeni koloniler kurulmasını yasaklıyordu.
Pul Yasası (İngilizce: Stamp Act 1765): İngiliz Hükûmeti gümrük tarifeleriyle kolonilerden yüksek miktarda altın çekerken bu yasayla da, yeni bir vergiye tabi tutmuştur.
Bu yasalara ek olarak, kolonilerde sınai maddeleri sınırlayan ya da yasaklayan bir dizi yasayı da İngiliz hükûmeti çıkarmıştır.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi gibi çağının ötesinde, demokratik ve cumhuriyetçi bir atılımın Amerika'daki kolonilerde oluşmasının 4 temel sebebi vardır.
Coğrafi etken: Kuzey Amerika kolonileri Avrupa'nın mutlakiyetçi ve dinci siyaset üreten merkezlerinden, uzaklık sebebiyetiyle etkilenmemişlerdir. Ayrıca, Londra da yine uzaklık sebebiyle Kuzey Amerika kolonileri üzerinde etkili olamamış, otoritesini tam olarak kuramamıştır.
Ekonomik durum: İlk yerleşimciler ekonomik olarak birbirlerine yakın durumdaydılar. Nüfus arttıkça sınırların ötesinde yeni topraklar yerleşime açılıyor, böylelikle Avrupa'daki gibi toprak kıtlığından kaynaklanan bir baskı oluşmuyordu. İlk yerleşim bölgelerinde ticaretle uğraşanlar, küçük bir zenginler sınıfı oluşturmuşsa da genel olarak Amerika, eşitlikçi bir çiftçi toplumu görüntüsü veriyordu. Belirgin bir aristokrasi sınıfı oluşmamıştı.
Sosyal durum: İlk yerleşimciler, genel olarak ülkelerindeki dinî,siyasî ve ekonomik baskılardan kurtulmak için göç etmişlerdi. Daha en başta, özgür, bağımsız ve refah içinde yaşama düşüncesi vardı. Bu düşünceler Kuzey Amerika kıtasında rahat bir gelişim ortamı bulmuştur.
Din: Çeşitli kolonilerde birbirinden farklı dinsel gruplar bulunuyordu. Birçoğu, din baskısından kurtulmak için anayurtlarından göç etmiş bu topluluğu kimse tek bir din veya mezhep çatısı altında birleştirmeyi düşünemezdi. Bu sebeple Amerika'da hiçbir din baskısı kurulmamıştı.
Bu sebeplerden dolayı, bu kadar ilerici bir hareket Avrupa veya başka bir kıtada değil, Kuzey Amerika'daki on üç kolonide ortaya çıkmıştır.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yazarları özellikle iki kişiden etkilenmiştir. Bunlardan birincisi John Locke'tu. Locke'un two Treaties of Government kitabı, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin kaynaklarından biridir. Locke, devletin en yüce görevinin, her insanın hakkı olan yaşam, özgürlük ve mülkiyeti korumak olduğunu söylemiştir.
İkincisi ise Jean-Jacques Rousseau'ydu. Onun toplumsal sözleşme teorisi bildirgenin yazarlarını oldukça etkilemiştir. Nitekim Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin ikinci paragrafı Rousseau'nun tezinin neredeyse kelimesi kelimesine yazılması bunu göstermektedir.

Ulusların hakkı: Aşağıda gerçekler bizim için gayet açıktır: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Yaradan'ları tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır. Bu hakları güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında yönetimler kurarlar; bu yönetimler gerçek güçlerini, yönetilenlerin onamasından alırlar; herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da düşünmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır; aslında sağgörü, uzun bir geçmişi olan yönetimlerin sudan ve geçici nedenlerle değiştirilmemesini buyurur; bu yüzden insanların durumlarını düzeltmek amacıyla alışılagelen yönetim biçimlerini değiştirmek yerine, kötülüklere katlanmayı yeğlediklerini deneyimler göstermiştir; ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, ulusu, mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir.
İngiltere Kralı'nın yaptıkları:

Yargıçlık yetkisinin verilmesiyle ilgili yasaları onaylamayarak, kazai içtihadı etkisiz hale getirmiştir.
Yargıçların görev sürelerini, maaşlarının tutarını ve ödeme 

Amerikan İç Savaşı (The Civil War) veya genelde Güney eyaletlerinde kullanılan diğer adıyla Eyaletler Arası Savaş (The War Between the States) (12 Nisan 1861 - 26 Mayıs 1865), Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington'daki yönetimi ("Union" veya "the North") ile ülkeden ayrılmak isteyen 11 Güney Eyaleti ("the South" veya "Konfederasyon") arasında çıkmış dört yıl süren geniş kapsamlı bir iç savaştır. Savaşın temel nedeni, ekonomisi tarıma dayalı güney eyaletlerinde yoğun olarak ucuz işgücü mahiyetinde kullanılan köleliğin ülkenin Kuzey Amerika'nın batı bölgelerine doğru genişlemesi nedeniyle tartışılmaya başlanması ve sanayileşmiş kuzey bölgelerinde uygulandığı gibi tüm ülkede yasaklanıp yasaklanmayacağı konusundaki anlaşmazlıktı.
11 güneyli eyalet Abraham Lincoln'un 1860 yılında yapılan seçimlerde başkan seçilmesiyle Jefferson Davis komutasında bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. 12 Nisan 1861 tarihinde ise Güney Carolina'daki Sumter Kalesi'nden ilk top atışıyla birlikte savaş başlamıştır.
Savaşın ilk sonucu Lincoln'un duraksamalarına ve bazı Demokrat Partililerin tepkisine rağmen köleliğin kaldırılmasıdır. 22 Eylül 1862'de hazırlanmaya başlanan, 1 Ocak 1863'te uygulamaya konan bu önlem, 13 anayasa değişikliği önergesinin oylanıp kabul edilmesiyle 31 Ocak 1865'te yasallaşmıştır. Ancak bu zaferden beş gün sonra Lincoln bir suikast sonucu öldürülmüştür.

19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyahi kökenlilerden oluşan kölelerden sağlanmaktaydı. ABD'nin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik ortadan kaldırılmıştı. ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu. Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin köleliğe dayanan üretim tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet (Güney Karolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet (Virginia, Arkansas, Kuzey Karolina ve Tennessee) daha katıldı. Böylece toplamda 11 eyalet Amerikan İç Savaşı'nda güneyli "Konfederasyon" tarafını oluşturdular. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da Birlik "Union" veya "the North" tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi.

Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Her iki taraftan da birçok kayıplar oldu ve her iki taraf da zaman zaman askeri başarılar elde etse de baskın çıkamadı. 1863 yılının Temmuz ayında gerçekleşen Gettysburg Muharebesi önemli bir dönüm noktası oldu. Güneyden 75 bin, kuzeyden 82 bin askerin katıldığı bu savaşta her iki taraf da askerlerinin yaklaşık üçte birini kaybettiler ama kuzeyliler güneylilere karşı ciddi bir üstünlük sağladı. En sonunda 9 Nisan 1865 tarihinde kuzey orduları güneyli ünlü komutan Robert Edward Lee'nin ordularını birkaç koldan sardılar ve teslim olmaya mecbur bıraktılar. Aynı yılın Haziran ayında geri kalan bütün güney askerleri de silahlarını bırakarak teslim oldular ve Amerikan İç Savaşı kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaşın sonuna yaklaşırken kuzeyli başkan Abraham Lincoln bir güneylinin gerçekleştirdiği suikast sonucu vurularak öldü.

Savaşın bitiminde güneydeki bütün kölelere özgürlük hakları verildi, kısa süre sonra da oy kullanma hakkı kazandılar. ABD'nin güneyinde köleliğe dayanan tarım ekonomisi sona erdi. Amerika Birleşik Devletleri bölünme tehlikesinin üstesinden gelerek tekrar tek bir ülke olarak birleşmiş oldu. Savaşın sonunda güneydeki siyahilere birçok hak verildiyse de, bunlar kısa süre içinde güneyli beyazlar tarafından geri alındı. Ayrıca savaştan önce ABD'nin güney ve kuzey tarafları eşit zenginlikteyken, savaştan sonra güney ekonomik yıkıma uğradı ve kuzey öne geçti.
Savaş döneminde medyanın muharebeleri yerinden takip etmesi gazetecilerin maaşlarının artmasına, gazete abonelik ücretlerinin yükselmesine ve dolayısıyla medyanın ABD'deki konumunun güçlenmesine neden oldu. Sürekli olarak medyaya demeç veren, halkla ilişkiler faaliyeti yürüten ve propaganda yapan ilk başkan Abraham Lincoln, kendinden sonraki başkanların bu alanda rol modeli oldu.

' The American Civil War in North Carolina ', (??) Opening 19 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
' Sherman's March to Gerorgea ', (History Channel, 2007) Opening 24 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Raimondo Luraghi, Storia Della Guerra Civile Americana

Kongre Kütüphesindeki İç Savaş Fotoğrafları Koleksiyonu 22 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'ndan Fotoğraflar 18 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Civil War 24 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ken Burns tarafından Public Broadcasting Service için hazırlanan belgesel
Her bir eyaletin iç savaşa kattıkları: Illinois #1 12 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ohio 28 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Pennsylvania 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WWW-VL: History: USA Civil War 1855–1865 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Civil War Preservation Trust
Gettysburg Kolejindeki İç Savaş Dönemi Dijital Koleksiyonu Bu koleksiyon iç savaş dönemi ile ilgili Gettysbur Kolejinde bulunan politik karikatürlerin dijital versiyonlarını, kişisel yazıları, haritaları, boyamaları ve fotoğrafları içerir.
Fort Morgan ve Mobile Körfezi Savaşı 27 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"WWW Guide to Civil War Prisons" (2004) 27 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İç savaş hapishaneleri ile ilgili internet için hazırlanan bir kılavuz.
TOCWOC Civil War Blog 13 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İç Savaş hakkında amatör blogların bulunduğu bir grup.
Amerikan İç Savaşı: Gettysburg 16 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Amerikan İç Savaşı ve Gettysburg Muharebesi

At nalı teorisi ya da at nalı modeli, siyaset biliminde aşırı sol ve aşırı sağ ideolojilerin birbirlerinin tam zıddı değil, tam aksine oldukça benzer fikirler olduğunu savunan bir terimdir. At nalının sol ve sağ uçlarının birbirine yakın olması sebebiyle terimin isminde at nalı kullanılır. At nalının sol ucu aşırı solu temsil ederken, sağ ucu aşırı sağı temsil eder. Bu iki ideoloji, tam aksi uçlarda bulunmalarına rağmen aslında at nalı üzerinde birbirlerine oldukça yakın konumlardadır. Bu da aslında bu iki ideolojinin birbirinden çok da farklı olmadığının temsil edilmesini sağlar. Teorinin savunucuları, aşırı sol ve aşırı sağ arasında otoriterliğe veya totaliterliğe yönelme eğilimleri de dahil olmak üzere bir dizi benzerliğin bulunduğunu savunur. Teorinin çok sayıda savunucusu olmasına rağmen birçok eleştiri de almıştır.

Teori, çoğunlukla Fransız filozof ve yazar Jean-Pierre Faye'ye atfedilir.

"At nalı" metaforu, Weimar Cumhuriyeti döneminde Kara Cephe partisinin ideolojisini tanımlamak için kullanıldı.
Terimin daha sonraki kullanımı Jean-Pierre Faye'in 2002 yılında yayınladığı Le Siècle des idéologies (İdeolojiler Yüzyılı) kitabında görülür. Faye'nin kitabı; Hitler, Nietzsche, Stalin ve Marx'a bazı atıflarda bulunarak totaliter rejimlerin ideolojilerini felsefi olarak tartıştı.
Bazı kişiler, teorinin Amerikalı sosyologlar Seymour Martin Lipset, Daniel Bell ve Çoğulculuk Okulu ile ilişkilendirirler. Ayrıca teori Almanya'da da popüler olduğu için, bu teoriye katkıda bulunanlardan birisinin Alman siyaset bilimci Eckhard Jesse olduğu da söylenmektedir.

Amerikalı siyaset bilimci Jeff Taylor, 2006 yılındaki bir kitabında şöyle yazmıştı: "Sol ve Sağ'ı merkezde elitizm bulunan popülizmin iki parçası olarak düşünmek daha yararlı olabilir. Siyasi yelpaze doğrusal olabilir ancak düz bir çizgi değil, at nalı şeklindedir.". Terim, aynı yıl içerisinde yayınlanan bir makalede hem aşırı sol hem de aşırı sağdan Yahudilere karşı yeniden yükselen düşmanlıkların sebepleri hakkında tartışılırken kullanıldı.
Muhafazakar düşünce kuruluşu Hoover Institution'da misafir öğretim üyesi olan Josef Joffe, 2008 tarihli bir makalesinde şunları yazdı:

Küreselleşme kasvetten kurtulabilecek mi? Küreselleşmeye karşı oluşan isyan aslında '08 Çöküşünden önce geldi. Popülizm, öfkeli yüzünü Batı'nın her yerinde on yılın ortalarına doğru göstermeye başladı. En dramatik iki örnek; popülist partilerin yalnızcılık, korumacılık ve yeniden bölüşüm mesajları ile büyük başarı elde ettiği Almanya ve Avusturya'ydı. Almanya'daki örnek sol popülist parti "Die Linke" iken; Avusturya'daki örnek, bir grup sağ Parti'nin birleşip 2008 seçimlerinde neredeyse %30 oy alması oldu. Sol ve sağ modern siyasetin "at nalı" teorisini bir kez daha resmetti: Demir geriye doğru büküldükçe iki uç neredeyse birbirine değiyor.

2015'te Müslüman bir reformist olan Mecid Navaz, aşırı sol ve aşırı sağ devletlerde "siyasi düşman" listelerinin derlenip yayınlanmasının ortak bir eğilim olduğuna dikkat çekerek konu hakkında şunları söyledi:

Jean-Pierre Faye'e atfedilen politik at nalı teorisinin vurguladığı gibi, eğer yeterince sola seyahat edersek aşırı sağ tarafından kullanılan aynı alaycı, iğrenç ve pervasız kabadayı taktiklerle karşılaşırız. Siyasi yelpazenin iki ucu en tepede bir at nalı gibi buluşuyor. Bu durum da bana göre totaliter bir kontrolü simgeliyor. İdeolojik saflık arayışlarında; Stalin ve Hitler, modern neo-Nazilerin ve aşırı sol taraftarlarının kabul etmek isteyeceğinden daha fazla ortak noktaya sahipti.

Kyrylo Tkachenko'nun Eurozine için 2018'de yayınladığı "Sol Ne Kadar Sağ?" başlıklı makalede, Ukrayna'da son zamanlarda aşırı sol ve aşırı sağ arasında bulunan ortak nedenler hakkında şöyle söylendi:

Ortak bir siyasi gündem arayışı, siyasi yelpazenin her iki ucunda da fark edilebilen bir eğilimdir. Bu fenomen kendisini esas olarak içerikle ilgili örtüşmeler yoluyla gösterse de, buna kırmızı-kahverengi ittifak olarak atıfta bulunmak için iyi nedenler olduğuna inanıyorum. Ortak yönleri, paylaştıkları anti-liberal kızgınlığa dayanmaktadır. Tabii ki, aşırı sol ve aşırı sağ arasında gözle görülür farklılıklar da var.

Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye geneli ve yurt dışında faaliyet gösteren Kemalist bir dernektir. 19 Mayıs 1989'da kurulmuş derneğin tüzüğünde amacı, "Atatürk ve Atatürkçülük konusunda ilerici bir anlayışla bilimsel, toplumsal ve kültürel çalışmalar yapmak" şeklinde belirtilmiştir. Derneğin kurucu genel başkanı Muammer Aksoy, onursal başkanı Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'dur. Derneğin diğer kurucuları arasında Bahriye Üçok ve Nusret Fişek gibi isimler bulunmaktadır.
Dernek, 14 Nisan 2007 tarihinde Ankara'da başlayan, daha sonra diğer illerde de devam ettirilerek sonuncusu İzmir'de gerçekleştirilen Cumhuriyet Mitinglerini organize etmiştir.
1 Temmuz 2008 sabahı, Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatıyla Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün Terörle Mücadele Şubesi tarafından Atatürkçü Düşünce Derneğinin Ankara Batıkent'teki genel merkezinde araştırma yapılmış ve derneğin genel başkanı eski Jandarma Genel Komutanı emekli orgeneral Şener Eruygur, oturduğu askerî lojmanda gözaltına alınmıştır.
Dernek, 2008 Nisan ayında Atatürk'e hakaret içerdiği gerekçesi ile Google Sites üzerinde kurulu bir web sitesine erişimin engellenmesi için dilekçe vermiştir. ADD'nin Google'ın kapatılması yönünde dilekçe verdiği şeklinde çıkan haberler üzerine ise ADD bir basın açıklaması ile basında yer alanın aksine Google’ın kapatılması gibi bir taleplerinin söz konusu olmadığını belirtmiştir.
27 Mayıs 2018 tarihinde, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'nin yıl dönümünde derneğin resmî Twitter adresinden paylaşılan mesajda, "Türk Silahlı Kuvvetleri, bundan yarım yüz yıl önce, anayasa ve hukuk dışına çıkmış bir siyasal iktidara karşı direnme hakkını kullanmış ve ülke yönetimine el koymuştu. Ordunun arkasında milletin desteği vardı" ifadelerine yer verildi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, askerî darbeyi övücü nitelikteki paylaşımı nedeniyle dernek hakkında Türk Ceza Kanunu'nun 215. maddesini düzenleyen "suç ve suçluyu övme" suçundan resen soruşturma başlattı. Atatürkçü Düşünce Derneği bir gün sonra twitter hesabından paylaştığı basın açıklamasında, "paylaşımın ADD Genel Başkan, Genel Yönetim Kurulu üyelerinin bilgisi, onayı ve kararı olmaksızın paylaşıldığını, söz konusu tweet'in derneğin kurumsal kimliği ve görüşünü yansıtmadığını" belirtti.
Atatürkçü Düşünce Derneği 2021'den bu yana çeşitli dallarda ADD Yılın Atatürkçüsü Ödülleri vermektedir.

Muammer Aksoy (1989-1990)
Celil Gürkan (1990)
Nejat Kaymaz (1990-1991)
Arif Çavdar (1991-1992)
Özer Ozankaya (1992-1993)
Süreyya Şehidoğlu (1993-1994)
Suphi Gürsoytrak (1994-1998)
Burhan Apaydın (1998)
Yekta Güngör Özden (1998-2000)
Halil İbrahim Şahin (2000-2003)
Ertuğrul Kazancı (2003-2006)
Şener Eruygur (2006-2010)
Tansel Çölaşan (2010-2018)
Süheyl Batum (2018-2019)
Hüseyin Emre Altınışık (2019-2021)
Hüsnü Bozkurt (2021-günümüz)

Resmî site

Azınlık hakları terimi temelde iki ayrı kavramı belirtmektedir. Terim; ırksal, etnik, sınıfsal, dini, dilsel ve cinsel azınlıkların bireysel haklarını belirtmenin yanı sıra azınlık öbeklerine atfedilen grup haklarını da içermektedir. Kullanım alanı, hiçbir çoğunluk öbeğine ait olmayan kişilerin bireysel haklarını da kapsayacak biçimde genişlemiştir.
Sivil haklar hareketleri, bir azınlık öbeğine ait olmanın kişinin bireysel haklarını kısıtlamamasına özellikle dikkat etmektedir.
Azınlık öbeklerinin haklarını savunmak amacıyla çeşitli politik yapılar da bulunmaktadır. Pozitif ayrımcılık kotaları, bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Dünya tarihindeki ilk azınlık hakları 1849 yılında Macar danışma meclisi tarafından oluşturulmuştur. Etnik, dini, dilsel azınlıklar ve yerel hakları konu alan azınlık hakları, uluslararası insan hakları hukukunun tamamlayıcı bir parçasıdır. Çocuk hakları, kadın hakları ve sığınmacı haklarında olduğu gibi azınlık hakları da toplumda baskın öbeğe göre dezavantajlı olan özel öbeklerin korunmasını amaçlamaktadır. Azınlıkları, varlıklarına yönelen en büyük tehditten koruyan ilk antlaşma, BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'dir.
Azınlık haklarını düzenleyen temel insan hakları standartları; Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Anlaşması (Madde 27), Birleşmiş Milletler'in ulusal, etnik, dini ve dilsel azınlıklara üye kişilerin haklarına ilişkin açıklaması, iki Avrupa Konseyi antlaşması (Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi ve Bölgesel ve Azınlıktaki Dilleri Koruma Antlaşması) ve 1990 tarihli AGİT Kopenhag belgesidir.
Azınlık hakları; varlığın korunması, ayrımcılık ve işkenceyle savaşım, kişi haklarının korunması ve geliştirilmesi ile politik yaşama katılma konularını kapsamaktadır.
Birçok ülke, azınlık haklarının korunması amacıyla özel yasalar çıkarmış ve ombudsmanlık kurumları oluşturmuşlardır. Macar Ulusal ve Etnik Azınlık Hakları Parlamenter Kurul Üyeliği, bu oluşumlara örnek olarak verilebilir.
Her ne kadar Birleşmiş Milletler, yerli halkları azınlıkların alt ulamı olarak görmüş olsa da bu öbekler, günümüzde uluslararası hukuk tarafından özel olarak korunmaktadırlar. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 169 no'lu kararı ve 14 Eylül 2007 tarihli BM Yerli Halkların Hakları Bildirisi bu düzenlemelerdendir.
Cinsel azınlıkların haklarını uluslararası insan hakları hukuku kapsamına almaya çalışan öneri, Birleşmiş Milletler'e üye birkaç ülke tarafından şiddetle geri çevrilmiştir.

Nesnelcilik felsefesinin kurucusu Ayn Rand'e göre bir öbek yalnız başına hiçbir hakka sahip değildir. Buna göre kişiler, bir öbeğe üye olmakla yeni haklar kazanmayacakları gibi var olan haklarını da yitirmezler. Bireysel haklar tüm öbek ve örgütlerin tek ahlaki temelidir. Rand, "bireysel haklar" teriminin kullanışsız olduğunu (hakların bireyin doğasından kaynaklandığını göz önüne alarak) öne sürmekte ve "ortak haklar" teriminin bir çelişkiye neden olduğunu savunmaktadır. Bireysel haklar genel oyla belirlenemezler. Hakların politik işlevi; azınlıkları çoğunluk baskısından korumaktır (var olan en küçük azınlık bireydir).

Sivil haklar
İnsan hakları
Etnik grup
Etnik çatışma
Toplumsal katmanlaşma

Thornberry, P. 1991. Uluslararası Hukuk ve Azınlık Hakları, Oxford: Clarendon Press
Barzilai, G. 2003. Topluluklar ve Hukuk: Yasal Kişilikler Politikası ve Kültürü, Ann Arbor: University of Michigan Press.
Henrard, K. 2000. Azınlıkların Korunmasına İlişkin Elverişli Bir Düzen Tasarısı: Bireysel İnsan Hakları, Azınlık Hakları ve Kendi Geleceğini Belirleme Hakkı, Leiden: Martinus Nijhoff Publishers
Jackson Preece, J. 2005. Azınlık Hakları: Çeşitlilik ve Birliktelik Arasında, Cambridge: Polity Press
Pentassuglia, G. 2002. Uluslararası Hukukta Azınlıklar: Giriş Çalışması, Strasbourg: Council of Europe Publications

BM Azınlık Hakları Bildirisi
Birleşmiş Milletler'in ulusal, etnik, dini ve dilsel azınlıklara üye kişilerin haklarına ilişkin açıklaması hakkında bir yorum, Birleşmiş Milletler Azınlık Çalışma Öbeği
Birleşmiş Milletler Bağımsız Uzmanının Azınlık Haklarına İlişkin Düşünceleri 25 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BM Azınlık Sorunları Forumu, önerileri 11 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BM'nin Soykırımın Önlenmesine İlişkin Özel Kararı 25 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Azınlık Hakları Öbeği 27 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1990 AGİT Kopenhag Belgesi 27 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AGİT Hague'un ulusal azınlıkların eğitim haklarına ilişkin önerileri 8 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AGİT Ulusal azınlıkların dilsel haklarına ilişkin Oslo bildirisi 27 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi'nin 222 no'lu kararı (2007) Bölgesel ve Azınlıktaki Dillerde Eğitim 3 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aşırı sağ, radikal sağ ya da ekstrem sağ, sağcı siyasette sağcılığın en yüksek biçimini gösterir. Aşırı sağ siyaset, toplumsal hiyerarşiyi aşırı biçimde destekler; daha doğuştan bazı insanların aşağı, bazılarınınsa üstün olduğu gibi düşünceleri içinde barındırır. Belirli kişilerin ya da grupların ileri derecede üstünlüğünü destekler.  Bu tip siyaset genel olarak otoriterdir ve radikal biçimde sol fikirlere karşıtlık içerir. Genellikle aşırı sağ terimi istenmeyen gruplara karşı göç ve uyum karşıtlığı duruşları, sosyokültürel boyutta baskı, milliyet ayrımcılığı; ırksal ve dinsel grupların kendilerini diğerlerinden üstün konuma getirecek tutumlar, küreselleşme karşıtlığı gibi görüşleri kapsamaktadır. Başka bir deyişle kavram aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı, ırkçı, köktendinci özelliklerine sahip kişi ya da grupları tanımlamada kullanılır.
Tarihsel olarak, "aşırı sağ", faşizm, Nazizm ve Falanjizm deneyimlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Günümüzdeki tanımlar ise artık neo-faşizm, neo-Nazizm, Üçüncü Yol, alternatif sağ, ırkçılık ve diğer ideolojileri veya örgütleri içermektedir. Bu oluşumlar genellikle otoriteryanistlik, aşırı milliyetçilik, şovenistlik, yabancı düşmanlığı, teokratiklik, ırkçılık, homofobi ve gericilik gibi görüşler içermektedirler.
İlk aşırı sağ politika örnekleri, belli kesimlere karşı karşı zulme, siyasi şiddete, asimilasyona, etnik temizliğe ve soykırıma yol açmıştır. Bu eylemler genellikle, sözde "aşağılık" olan yerli etnik gruplara, uluslara, başka bir devlete, devlet dinini korumaya, "egemen" kültürü oluşturmaya veya muhafazakâr toplumsal kurumlar için bir tehdit oluşmasına dayanmaktadır.

Araştırmacı Jean-Yves Camus ve Nicolas Lebourg'a göre, aşırı sağın dünya görüşü olarak kökeni, toplumun tam, düzenli ve homojen bir canlı gibi işlediği organikçilik kavramıdır. İstemekte oldukları topluluğa (etnik köken, ulusal kimlik, din veya ırk temelliyse) uyum sağlamış olan bu kavram, onları otonomi sevgisi ve ötekine karşı antipati ya da diğer bir deyişle "biz"i idealize edip "onlar"ı dışlayan bir yaklaşımı benimsemeye yönlendirir. Aşırı sağ, ulusal, ırksal, bireysel veya kültürel farklılıkları genellikle mutlaklaştırma eğilimindedir, çünkü bu farklılıklar, "kapalı" ve doğal olarak düzenlenmiş bir toplumun utopik hayaline ulaşma çabalarını bozmaktadır.
Kendi topluluklarını hükûmetin kolaylaştırdığı bir çürüme durumunda gören aşırı sağ görüşlü kişiler, kendilerini doğal, akıllı ve alternatif bir seçenek olarak tanımlarlar. Bu seçenek, "toplumu vaat edilen kaderinden" kurtarma görevine sahiptir. Aşırı sağ görüşlü kişiler, genellikle hem ulusal politik sistemlerini hem de küresel jeopolitik düzeni reddederler (bu, kurumları ve değerlerib, örneğin liberalist ve eşitlikçi politikalar gibi, terkedilmeleri veya bu değerlerden arındırılması gerektiği savunulur). Bu şekilde, "kurtarıcı topluluk", mevcut liminal kriz evresinden çıkarak "yeni bir çağı" başlatabilir. Topluluk, kendisini arketipal figürlerle (Altın Çağ, kurtarıcılık ve küresel komplo teorileri gibi) idealize eder. Bu figürler, rasyonalist olmayan ve materyalist olmayan değerleri savunmakta kullanılır.
Siyaset bilimci Cas Mudde, aşırı sağın genel olarak dört kavramın bir kombinasyonu olarak görülebileceğini savunur. Bu kavramlar; dışlayıcılık (örneğin ırkçılık, yabancı düşmanlığı, etnosentrizm, etnopluralizm, şovenizm), anti-demokratik ve bireycilik karşıtı özellikler (örneğin kişilik kültü, hiyerarşizm, monizm, popülizm, devleti yüce bir bakış açısıyla görmek), tarihsel referans çerçevelerine dayanan gelenekçi bir değer sistemi (örneğin eski hukuk ve düzen, aile, etnik, dil ve dini topluluk ve ulus) ve bir kurumsal işleyiş programını içerir; bu da kurumsal işbirliği, belirli sektörlerin devlet kontrolü, tarımcılıkğı içerir. Mudde, ardından aşırı sağın orta ve radikal eğilimlere ayrılmasını, dışlama ve özdeşleştirme derecesine göre önerir.

Politika Ansiklopedisi: Sol, Sağ ve aşırı sağ politikaların "aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı, ırkçı, dini fundamentalist veya diğer gerici görüşlere sahip kişileri veya grupları içerdiğini" belirtmektedir. Aşırı sağ terimi genellikle faşistlere ve neo-Nazi'lere yönelik söylense de, aynı zamanda ana akım sağ politikaların daha sağında bulunanları ifade etmek için de kullanılmıştır.
Siyaset bilimci Lubomír Kopeček'e göre, "çağdaş aşırı sağın en iyi tanımı, Cas Mudde tarafından Batı Avrupa ortamı için önerilen milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve refah şovenizmi dört öğesinin birleşimidir." Bu kavramlara dayanarak, aşırı sağ politikalar otoriterlik, anti-komünizm ve nativizm gibi unsurları içerse de bunlarla sınırlı değildir. Üstün insanların, aşağıdaki insanlardan daha büyük haklara sahip olması gerektiğini iddia etme, genellikle aşırı sağla ilişkilendirilir, çünkü tarih boyunca, sosyal Darwinist veya elitist bir hiyerarşiye inanmış, sözde üstün bir azınlığın, aşağıdaki kitleler üzerindeki hükûmetin meşruiyetine inanmışlardır. Ulusal, kültürel ve göç konularındaki sosyo-kültürel boyutla ilgili olarak, aşırı sağın bir pozisyonu, belirli etnik, ırksal veya dini grupların ayrı kalmaları gerektiği görüşüdür, kendi grubunun çıkarlarının öncelikli olması gerektiği inancına dayanmaktadır.
Avrupa'da, aşırı sağ partiler genellikle göçmen karşıtı politikalar, küreselleşme ve Avrupa entegrasyonuna karşı olmak ile ilişkilendirilmiştir. Yaygın olarak etnik milliyetçilik yerine sivil milliyetçilik (veya liberal milliyetçilik) göndermeleri yapan milliyetçi ve zenofobik çağrılarda bulunan bir siyaset güdülmektedir. Bazı aşırı sağ siyasi oluşumlar, yürütme otoritesine yönelik denetimleri kaldırmak ve çoğunluğun azınlıklara karşı korumasız bırakılmasını içeren illiberal politikaları temel alır. 1990'larda, "kazanan formül" genellikle göçmen karşıtı mavi yaka işçilerini ve ekonomide daha az devlet müdahalesini isteyen beyaz yakalı işçileri çekmekti, ancak 2000'lerde bunun yerini refah şovenizmi aldı.
Avrupa ve post-Komünist Orta Avrupa aşırı sağını karşılaştırırken, Kopeček, "[o] Orta Avrupa aşırı sağının Batı Avrupa'dan çok daha belirgin bir şekilde anti-Komünizm ile belirlendiğini", "aşırı sağ partilerin heterojenliğine rağmen, birleşik bir parti ailesi içinde temel bir ideolojik sınıflandırmaya izin verir" diyor. Kopeček, Orta Avrupa aşırı sağ partilerini Batı Avrupa'dakilerle karşılaştırmanın, "bu dört öğenin Orta Avrupa'da da, politik, ekonomik ve sosyal etkilerin farklı olmasına rağmen, biraz değiştirilmiş bir formda bulunduğunu gösterdiğini" sonucuna varıyor. Amerikan ve daha genel olarak Anglo-Sakson çevrede, en yaygın terim "radikal sağ"dir ve bu, Avrupa radikal sağından daha geniş bir anlam taşır. Mudde, Amerikan radikal sağını "eski nativism, popülizm ve merkezi hükûmete karşı düşmanlık okulu olarak tanımlar [ki] söz konusu olduğunda, bu, II. Dünya Savaşı sonrasında ultranasyonalizmin ve anti-Komünizmin, Hristiyan temelciliğin, militarist yönelimin ve yabancı düşmanlığının birleşimine dönüştüğü söyleniyordu."
Jodi Dean, "çok sayıda dünyanın birçok yerindeki aşırı sağ anti-Komünizm yükselişini" "sergilenen bir korku politikası olarak yorumlanması gerektiğini, bu politikanın kapitalizm tarafından üretilen hoşnutsuzluğu ve öfkeyi kullanması" diye savunuyor. [...] Sırasıyla, aşırı sağ örgütlerin taraftarları, anti-Komünizmi, net bir şekilde açığa çıkarılmış bir milliyetçi ve ırkçı gündemle bağlantılı olmayan her siyasi akımı sorgulamak için kullanırlar. Onlar için SSCB ve Avrupa Birliği, sol liberaller, ekologlar ve uluslararası şirketler - hepsi bu kişilerin menfaatleri doğrultusunda 'komünist' olarak adlandırılabilir."
"Hate in the Homeland: The New Global Far Right" adlı eserinde Cynthia Miller-Idriss, aşırı sağın küresel bir hareket olarak incelenmesi ve "antidemokratik, anti-eşitlikçi, beyaz üstünlükçü" inançları temsil etmesiyle ilgili olarak, bu inançların "otoriterlik, etnik temizlik veya etnik göç ve ayrı etnik devletlerin kurulması gibi çözümlerle" ilişkilendirildiğini incelemektedir.

Jean-Yves Camus ve Nicolas Lebourg'a göre, aşırı sağ politikaların modern belirsizlikleri, kavramın genellikle siyasi rakipler tarafından kullanılmasının bir sonucudur; bu kullanım, "tüm taraflı milliyetçilik biçimlerini İtalyan Faşizmi ve Alman Ulusal Sosyalizmi'nin tarihsel deneyimlerine indirgeyerek onları diskalifiye etmeyi ve damgalamayı amaçlar." Mudde de aynı fikirde olup "terimin sadece bilimsel amaçlarla değil, aynı zamanda siyasi amaçlarla da kullanıldığını" belirtir. Birçok yazar, sağcı aşırılığı kendi inançlarına karşı bir tür anti-tez olarak tanımlar. Bu siyasi pozisyonun varlığı akademisyenler arasında geniş bir kabul görse de, aşırı sağla ilişkilendirilen figürler bu tanımlamayı genellikle kabul etmez ve "milli hareket" veya "milli sağ" gibi terimleri tercih eder. Ayrıca, neo-faşist veya neo-Nazi etiketlerinin ne kadar uygun olduğu konusunda bir tartışma vardır. Mudde'nin ifadesiyle, "Neo-Nazi ve daha az ölçüde neo-Faşizm etiketleri artık yalnızca Üçüncü Reich'i restore etme isteğini açıkça belirten veya tarihsel Ulusal Sosyalizm'i ideolojik etkileri olarak alıntılayan partiler ve gruplar için kullanılmaktadır."
Diğer bir konu, partilerin radikal veya aşırı olarak etiketlenip etiketlenmemesi konusudur; bu durum, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi'nin bir partinin yasaklanıp yasaklanmamasını belirlerken yaptığı bir ayrımdır. Aşırı sağın, genel egemenlik ve çoğunluk yönetimine karşı çıkan, bazen şiddeti destekleyen devrimci bir yaklaşımı olduğu gerçeği siyaset bilimcilerin çoğu tarafından kabul edilir. Diğer taraftan, radikal sağ ise reformist bir yaklaşıma sahiptir, serbest seçimlere saygı gösterir ancak azınlık hakları, hukukun üstünlüğü veya güçler ayrılığı gibi liberal demokrasinin temel unsurlarına karşı çıkar.
Akademik literatürü inceledikten sonra, Mudde 2002 yılında "sağcı aşırılık", "sağcı popülizm", "ulusal popülizm" veya "neo-popülizm" terimlerinin bilim insanları tarafından genellikle eşanlamlı olarak kullanıldığı sonucuna vardı.

İtalyan filozof ve siyaset bilimci Norberto Bobbio, eşitlik konusundaki

Aşırı sol, radikal sol veya ekstrem sol siyasi yelpazenin solunda standart siyasi solun ötesinde olan politikalardır. Terimin tek ve tutarlı bir tanımı yoktur; bazı bilim insanları bunu sosyal demokrasinin daha solunu temsil ettiği şeklinde değerlendirirken diğerleri bunu komünist partilerin soluyla sınırlı tutar. Bazı durumlarda aşırı sol, bazı otoriterlik biçimleri, anarşizm, komünizm ve Marksizm ile ilişkilendirilmiş veya devrimci sosyalizm, buna ek olarak ilgili komünist ideolojileri veya anti-kapitalizm ve küreselleşme karşıtlığını savunan gruplar olarak karakterize edilmiştir. Aşırı sol terörizm, ideallerini demokratik süreçleri kullanmak yerine siyasi şiddet yoluyla gerçekleştirmeye çalışan aşırıcı, militan veya isyankar gruplardan oluşur.

Aşırı solun tanımı literatürde değişkenlik gösterir ve aşırı solun ne anlama geldiği veya aşırı solu oluşturan temel özellikler konusunda genel bir uzlaşı veya fikir birliği bulunmamaktadır, bunun yanında anaakım sol siyasetin solunda yer alması dışında tıpkı diğer siyasi yelpaze akımları gibi, merkez sol ile aşırı sol politikanın kesin sınırları net bir şekilde tanımlanmamıştır ve bağlamdan bağlama değişebilir. Aşırı sol ideolojiler genellikle sosyalizm, komünizm ve anarşizmi içerir.
Siyaset bilimci Luke March'a göre, aşırı sol gruplar aynı zamanda sosyal demokrasinin solunda yer alanlar olarak tanımlanabilir. Richard Dunphy'ye göre, "radikal sol," neoliberal kapitalizmin temel değişikliklerini ve doğrudan demokrasi gibi ilerici demokrasi reformlarını, marjinalleşmiş toplulukların dahil edilmesini istemektedir, Luke March'e göre ise "aşırı sol," liberal demokrasiyi "burjuva politik güçlerle uzlaşma" olarak görür ve kapitalizmi daha katı bir şekilde tanımlar. Aşırı sol siyaset, toplumun kapitalist sosyo-ekonomik yapısına temel değişiklik çağrısında bulunduğu için radikal siyaset olarak görülmektedir.

Sosyalistler, herkesin temel ihtiyaçlara erişim sağlandığı ve refah ile bilginin paylaşıldığı sosyal olarak eşit bir toplum yaratmayı amaçlar. Bu, eşitlikçilik fikirlerinden türetilmiştir. Sosyalizm tarihsel olarak reformist sosyalizm ve radikal veya devrimci sosyalizm olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştır.
Modern sosyal demokrasi genellikle merkez sol ideoloji olarak kabul edilir.
Demokratik sosyalizm genellikle sol veya radikal sol bir ideoloji olarak kabul edilir, ancak tarihsel olarak demokratik sosyalizm merkez sol olarak tanımlanmıştır. Demokratik sosyalizm, siyasi retorikte bazen sosyal demokrasi ile eş anlamlı olarak kullanılsa da, genellikle daha solda olduğu şeklinde anlaşılır. Komünistler, kendilerini Stalinistlerle farklılaştırmak için demokratik sosyalist olarak tanımlayabilir. Demokratik sosyalistler, sosyal demokrasiyi neoliberalizmle ilişkilendirdiği için reddeder ve komünizmi otoriterlikle ilişkilendirdiği için reddeder.

Komünizm, bir komünist toplumu yaratmayı amaçlayan bir ideoloji grubudur. Modern komünizm, Karl Marx ve Friedrich Engels'in teorilerinde tanımlanan komünist toplumu destekleyen devrimci bir sosyalizm biçimidir ve bu ideolojiye Marksizm denir. Marksizmin türevleri arasında Leninizm, Marksizm-Leninizm, Maoizm, Avrupa komünizmi, anarşist komünizm ve diğerleri bulunmaktadır.

Anarşizm, devleti tamamen dışlayan alternatif bir toplum biçimi yaratmayı amaçlar. Anarşizm, hem sosyalizm hem de liberalizmin öğelerini içerir ve 1900 ile 1940 yılları arasında küresel olarak aşırı sol ideolojiler arasında önemli bir yer edinmiştir. Anarşist hareketler arasında klasik anarşizm, anarko-sendikalizm, sosyal anarşizm, bireyci anarşizm, anarşa-feminizm, siyah anarşizm ve eşcinsel anarşizm, ayrıca yeşil anarşizm bulunmaktadır.
Anarko-kapitalizm genellikle sağcı bir ideoloji olarak kabul edilir.

Aşırı sol siyaset, eşit fırsat yerine eşit sonuçlara öncelik verir. Aşırı sol gruplar gelir ve servetin yeniden dağıtımını destekler. Kapitalizm ve tüketim kültürünün toplumsal eşitsizliğe neden olduğunu savunur ve bunların ortadan kaldırılmasını savunur. Bazı aşırı sol gruplar ayrıca özel mülkiyetin kaldırılmasını destekler. Luke March ve Cas Mudde gibi bilim insanları, sosyo-ekonomik hakların aşırı solun temelinde olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca, March ve Mudde, aşırı solun, ekonomik eşitsizliği mevcut toplumsal ve siyasi düzenlemelere dayalı olarak nasıl tanımladığı konusunda politik solun solunda olduğunu iddia etmektedir.
Aşırı sol gruplar, mevcut siyasi ve ekonomik yapıları reddederek, anti-establishmenttir. Anarşist ve devletçi aşırı sol ideolojiler, geleneksel sosyopolitik yapıların kaldırılmasını destekleyebilir. Liberalizme ve liberal demokrasiye karşıdırlar, ancak bazı aşırı sol hareketler diğer demokrasi biçimlerini destekleyebilir. Genellikle radikal olarak sınıflandırılabilirler, toplumun ve işleyişinin tamamen reformunu destekleyen bir tutum sergilerler. Günümüzdeki aşırı sol siyasi partiler, radikalizmi ve devrimci politikaları reddetmiş, bunun yerine değişimi hükûmet içinden gerçekleştirmeyi amaçlamışlardır. Avrupa ve Amerika'daki Sovyet sonrası aşırı sol hareketler, genellikle anti-küreselcilik ve anti-neoliberalizm ile ilişkilendirilir. Sol-sağ politik spektrumu yorumunda "at nalı teorisi" savunucuları, aşırı solun ve aşırı sağın, merkezcilerden veya ılımlılardan daha çok birbirlerine benzediğini, yani her ikisinin de aşırı kişiler olarak ortak özelliklere sahip olduğunu iddia eder. Ancak bu teori, birçok akademisyen tarafından eleştirilmiştir.
Avrupa'da aşırı sol siyasete destek, örtüşen üç grup tarafından sağlanır: aşırı sol alt kültürler, memnuniyetsiz sosyal demokratlar ve protesto oy verenler, ülkelerinin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olanlar. Siyaset bilimci Luke March, çağdaş Avrupa aşırı sol siyaseti içinde dört ana alt grup belirler: komünistler, demokratik sosyalistler, popülist sosyalistler ve sosyal popülistler. Avrupa'daki radikal sol siyaset, kozmopolitizm, fedakarlık ve eşitlikçilik gibi merkez sol siyasetin birçok değerini paylaşır. Aşırı sağ siyasetle radikalizm, ekonomik milliyetçilik, Avrupa şüpheciliği ve popülizm konularında bazı noktalarda örtüşür. açık bir ayrım ortaya çıkar: "radikal sol seçmenler genellikle radikal sağın sosyal milliyetçiliği paylaşmaz, bunun yerine ekonomik eşitlik ideolojik endişesi temelinde sosyo-tropik veya diğerleriyle ilgili bir eğilime sahiptir. Diğer özellikler arasında anti-Amerikancılık, anti-küreselcilik, NATO'ya karşı olma ve bazı durumlarda Avrupa entegrasyonunu reddetme bulunabilir.
Komünizm tarihsel olarak sosyal konuların üzerine ekonomi ve sınıfı vurgulamıştır. 1970'ler ve 1980'lerde Batı Avrupa'da aşırı sol hareketler, çevrecilik, hayvan hakları, kadın hakları, barış hareketi ve Üçüncü Dünya'nın çıkarlarını ön plana çıkaran yeni sosyal hareketler tarafından giderek daha belirlenmeye başlandı. Bu fikirler, tek bir hareket olarak aşırı sol siyasette giderek daha az öne çıktı, çünkü yeşil siyaset tarafından içselleştirildi, ancak hala aşırı sol içinde birçok kişi tarafından desteklenmektedir.

1960'lar ve 1970'lerde birçok aşırı sol militan örgüt, özellikle Çin Komünist Partisi, Montoneros, Yeni Halk Ordusu, Prima Linea, Kızıl Ordu Fraksiyonu ve Kızıl Tugaylar ve PKK gibi örgütler, genellikle ülkelerin yerlileri tarafından kuruldu. Bu örgütler genellikle devlet yapısını devirmeyi amaçlıyordu.

Aşırı sağ

Baltık devletleri, Baltık Denizi'ne kıyısı olan tarihi ve coğrafi birliktelikleri olan bağımsız cumhuriyetler. Önceleri sadece Estonya, Letonya ve Litvanya için kullanılan bu tabir günümüzde zaman zaman Baltık Denizi Devletleri Konseyi'ni kastetmek amacıyla da kullanılır.

Üç Baltık Devleti, aralarında tarihi ve coğrafi yakınlık bulunan Estonya, Litvanya ve Letonya'dır. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlıklarını ilan eden bu ülkeler 2004 yılında Avrupa Birliği, 2005 yılında ise de NATO'ya üye olmuşlardır. Baltık Devletleri, Rusya'ya bağlı olan ancak Rusya ile kara bağlantısı olmayan Kaliningrad Bölgesi ile Rusya arasında yer almaktadır.
Üç Baltık Devleti, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu'na üye değildir.

Baltık Denizi Devletleri Konseyi, Soğuk Savaş'ın ardından Baltık Denizi çevresinde meydana gelen jeopolitik değişimlere cevap verebilmek ve hükûmetlerarası iş birliğini tesis etmek amacıyla 5-6 Mart 1992 tarihlerinde kurulmuş birlikteliktir.
CBSS'in üyeleri Estonya, Letonya, Litvanya, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Almanya, Polonya, Rusya ve Avrupa Komisyonu'dur.
Üye ülkelerden Danimarka, Norveç ve İzlanda'nın Baltık Denizi'ne kıyısı yoktur.

Başkanlık sistemi, kuvvetler ayrılığının uygulandığı sistemlerde hükûmet başkanının yasama organından ayrı bir yürütme organına liderlik ettiği bir yönetim şeklidir. Hükümet başkanı çoğu ülkede aynı zamanda devlet başkanıdır. Yasama, yürütme ve yargı ilkeleri arasında katı bir ayrılık olur. Parlamenter sisteme göre farklarından biri, parlamenter sistemde cumhurbaşkanı (devlet başkanı) sembolik bir makam iken, başkanlık sisteminde cumhurbaşkanı icra makamıdır ülke yönetim yetkilerine sahiptir. Başka bir fark ise; yürütme ile yasama arasındaki ayrımdan dolayı hükûmet başkanının direkt halk oyuyla iktidara gelerek, seçilmiş bir yasama organının güvenini kazanmadan bunu sağlamasıdır. Parlamenter sistemde ise yürütme ile yasama arasında güçlü bir işbirliği bulunur.
Başkan unvanı, başkanlık sistemine sahip her ülkede kullanılmıyor. Aynı şekilde, başkan unvanı bazen diğer sistemler tarafından da kullanılır, örneğin yarı başkanlık sistemlerindeki başkanlar da kullanılabilir. Çoğu durumda büyük ölçüde sembolik olan parlamenter sistemli cumhuriyetlerin devlet başkanlarına da başkan denir. Diktatörler veya tek partili devletlerin liderlerini de genellikle başkan unvanını kullanırlar.
Başkanlık sistemi, Amerika anakarasında egemen olan yönetim biçimidir. Burada 22 devletinden 19'u başkanlık cumhuriyetidir, istisnalar Kanada, Belize ve Surinam'dır. Doğu Asya'da Güney Kore başkanlık sistemli bir cumhuriyettir. Orta Afrika ve Orta Asya'da da yaygındır. Buna karşılık, en az sayıda başkanlık cumhuriyeti Avrupa'dadır.

Başkanlık sistemininin en tanımlayıcı özelliği yürütmenin nasıl ve ne şekilde seçildiğidir. Başkanlık sistemini parlamenter sistemden ayıran temel özellik, yürütme organının biçimi ve rolü ile ilintilidir ve parlamenter sistemden farklı olarak, başkanlık sisteminde yürütme organı ile yasama organı iç içe geçmemiş durumdadır.
Başkanlık sistemi aşağıdaki özellikleri taşır:

Sabit bir başkanlık süresi vardır. Seçimler kurgulanmış tarihlerde yapılır. Güvensizlik oyu ile hükûmet düşürülüp erken seçimler düzenlenemez. Bazı ülkelerde devlet başkanının yasaları çiğnediği durumlarda İngilizce olarak "Impeachment" denilen meclis soruşturmasıyla erken seçimlere gidilmesi biçiminde kural dışılıklar vardır.
Yürütme erki tektir. Kabine üyeleri devlet başkanıyla birlikte çalışır ve yürütme ile yasama organlarının ilkelerini uygulamak zorundadırlar. Başkanlık sisteminde devlet başkanının bakanlar kurulu için önerdiği adaylar ve hakimler yasama organı tarafından onaylanmalıdır. Devlet başkanı; kabine üyeleri, ordu veya yürütme erkinin herhangi bir çalışanını doğrudan yönetme hakkına sahiptir. Fakat hakimleri fesh etme veya emir verme gibi bir yetkisi yoktur.
Yasama ve yürütmenin ayrıldığı yönetimlerde suçtan hüküm giymiş mahkûm ve suçluları affetme veya cezalarını hafifletme genelde devlet başkanının elindedir.

Başkanlık sisteminin özetle temel ayırdedici özellikleri şunlardır:

Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.
Yürütme organı tek kişinin kontrolündedir.
Yürütme yasamanın güvenine dayanmaz.

Tali özellikler başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartları değildir. Başkanlık sistemi için yukarıda belirtilen üç asli özelliğin olması yeterlidir. Başkanlık sistemi aşağıda belirtilen tali özelliklerden birini taşımıyorsa başkanlık sistemi olmaktan çıkmaz.

Yürütme yasamayı feshedemez.
Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamaz.
Başkan, yasama organının çalışmasına katılamaz.

Bazı devlet başkanları monarşilerde olduğu gibi devletin yalnızca sözde başkanı hükmündedirler. Hükûmette aktif değildirler. Tamamen başkanlık sistemiyle yönetilen rejimlerde ise devlet başkanı halk tarafından yürütmenin başı olarak seçilir. Bu tür yönetimlerde devlet başkanı ile hükûmet başkanı arasında ayrım yoktur. Bazı parlamenter sistemlerde monarşinin gereği olarak sembolik bir devlet başkanı vardır. İrlanda ve Portekiz buna örnektir.
Güney Afrika gibi bazı ülkelerde yasama organı tarafından seçilen güçlü devlet başkanları vardır. Bunlar başbakan gibi aynı yolla seçilirler ve hem hükûmet hem de devletin başıdırlar. Botsvana, Marshall Adaları ve Nauru buna örnektir.

Yerel yönetimler başkanlık sistemi gibi şekillendirilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nin bütün eyaletleri başkanlık sistemini kullanır. Japonya'da hükûmet parlamenter sistemi kullanır fakat yerel yönetimler yerel kurullarca seçilen vali ve başkanlarca yönetilir.

Başkanlık sistemini dört ana avantajı:

Doğrudan yetki — başkanlık sisteminde devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir. Bazılarına göre bu; devlet başkanının gücünü dolaylı yollardan göreve getirilen liderlere kıyasla daha meşru kılar. ABD'de devlet başkanı halk oylamasından hemen sonra toplanan Seçiciler kurulu tarafından seçilir.
Kuvvetler ayrılığı — Başkanlık sisteminde başkanlık ve yasama meclisi iki paralel yapı olarak işlev görür. Bu sistemin destekçilerine göre; böylelikle her iki birim birbirini karşılıklı olarak denetleyerek suistimalin ve makamın kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olur.
Hızlı karar mekanizması — Güçlü yetkilerle donatılmış bir devlet başkanı değişiklikleri ivedilikle işleme koyar. Fakat bunun yanında bazılarına göre kuvvetler ayrılığı sistemi yavaşlatır.

Başbakan genellikle milletvekilleri tarafından, devlet başkanı ise doğrudan halk tarafından seçilir. Buna göre başkanlık sisteminin destekçileri, halk tarafından doğrudan seçilmiş bir liderin herhangi bir yasama organı tarafından dolaylı yollardan seçilmiş bir lidere kıyasla daha demokratik olduğu görüşünü savunurlar.
Başkanlık sisteminde oyverenler birden fazla seçiciler kurulu seçeneği sayesinde politik isteklerini daha net bir şekilde belirtmiş olurlar.
Devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin onu daha sorumlu kılacağı da belirtilir. Bu argümanın arkasındaki neden olarak da başbakanın devletin aygıtları sayesinde kamuoyundan korunduğu fikri gösterilir. Fakat bunun yanında devlet başkanı kendisini seçen vatandaşların istediği yönde politikalar uygulamazsa şayet, yönetimden alınamaz. (ABD'de devlet başkanı yalnızca yasama meclisi soruşturmasıyla görevinden alınabilir.)

Başkanlık sisteminde yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılması; her iki birimin birbirini karşılıklı denetleyebilmesinden dolayı avantaj olarak kabul edilir. Parlamenter sistemde yürütme ve yasama birlikte hareket ettiğinden karşılıklı olarak birbirlerinin eleştirisini yapmaları çok nadir görülür. Yasamanın yürütmeyi durdurması güvensizlik oyu ile olur. Bu konuda başkanlık sistemini savunanlar "başbakanın yapacağı bir hatanın asla bilinemeyebileceği" görüşündedirler. Watergate skandalı hakkında yazılar yazan eski bir İngiliz politikacı "Böyle bir skandalın İngiltere'de olmayacağını düşünmeyin, olur ama belki hiç duymazsınız." demiştir.
Kritikçiler bu durumun başkanlık sisteminde de benzer şekilde olduğunu söylerler. Buna göre eğer başkanlık sisteminde yasama meclisi başkanın partisindense şayet aynı durum söz konusu olacaktır. Buna cevaben devlet başkanının görevden alınması gibi bir korkusu olmadığından yasama meclisi üyelerinin eleştirilerini yapıcı olarak addecektir denir. Parlamenter sistemlerde parti disiplini çok önemlidir. Bir parti üyesi açıktan parti başkanını ve politikalarını eleştirirse partiden ihraç edilebilir.
Güvenoyu yoklamasının varlığına rağmen başbakanın veya bakanlar kurulunun karar almasını durdurmak pratikte çok zordur. Parlamenter sistemde güvenoyu yoklaması başbakan ve kabinesince önerilen çok önemli bir yasanın parlamentonun büyük çoğunluğunca kabul edilmemesi gibi durumlarda gerçekleşir. Bu durumda iktidar partisi ya istifa edecektir ya da erken seçimlere gidecektir. İngiltere gibi bazı ülkelerde güvenoyu yoklaması yüzyılda birkaç kez gerçekleşir. 1931 yılında David Lloyd George seçilmiş bir komiteye: "Parlamentonun yürütme üzerinde hiç kontrolü yok; bu tam bir hikaye." (Schlesinger 1982) demiştir.

Başkanlık sistemini savunanlar başkanlık sisteminin sorunlara parlamenter sistemden daha hızlı yanıt verip çözüm ürettiğini iddia ederler. Bir başbakan karar alacağı zaman yasama meclisinin desteğine ihtiyaç duyar, fakat başkanlık sistemindeki devlet başkanı daha az bağlıdır.
Başkanlık sistemini savunan farklı bir kesim ise karar verme mekanizmasının başkanlık sistemiyle yavaşladığını ve bunun son kertede sistemin faydasına olduğunu belirtirler.

Başkanlık sisteminde, yürütme organını temsil eden devlet başkanının yasama organını fesh etme yetkisi olmadığı gibi yasama organının da devlet başkanını güvensizlik oyu ile düşürme yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle iki organın da görev süreleri bellidir ve bu anlamda bir istikrardan söz edilebilir.
Pek çok parlamenter hükûmetler güvenoyu yoklaması olmaksızın uzun süre yönetimde bulunsalar bile İtalya, İsrail ve Fransa (Dördüncü Cumhuriyet) gibi ülkeler istikrarı sağlama konusunda zorluklar yaşamışlardır. Parlamenter sistemin birden fazla partiden oluştuğu ve hükûmetin koalisyon ile kurulmaya zorlandığı durumlarda hükûmeti oluşturan herhangi bir parti koalisyonu her an terk etmekle tehdit edebilir.
Pek çok kişi başkanlık sisteminin zor durumlarda daha ayakta kalıcı güçte olduğunu iddia eder. Büyük stres ve sorunlar içindeki bir ülkenin dönerli başbakanlıktansa sabit süresi olan bir devlet başkanı tarafından yönetilmesinin daha sağlıklı olduğu belirtilir. Fransa Cezayir Bağımsızlık Savaşı esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Aynı şekilde Sri Lanka sivil savaş esnasında yarı başkanlık sistemine geçti. Fransa ve Sri Lanka'da yarı başkanlık sistemine geçişin olumlu sonuçlar verdiği ifade edilir.

Başkanlık sistemine getirilen eleştiriler dört ana noktada yoğunlaşır:

Otoriter rejime olan eğilim — bazı siyaset bilimciler başkanlık sisteminin anayasal olarak stabil olmadığını söyler. Fred Riggs gibi bazı siyaset bilimcilere göre başkanlık sistemine geçmeye çalışan hemen hemen her ülkede bu sistem otoriter rejime dönüşmüştür. Dana D. Nelson 2008 yılında yayınlanan Bad for Democracy kitabında ABD'deki başkanlık sisteminin aslında demokratik olmadığını iddia 

Bolivya, resmî adıyla Bolivya Çok Uluslu Devleti, Güney Amerika'nın merkezinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Basitçe ifade etmek gerekirse, ülkenin coğrafyası batıda And Dağları bölgesi ve doğu ile kuzeyde tropikal ovalardan oluşmaktadır. Ülke; geniş Amazon ovası, Gran Chaco, ılıman vadiler, yüksek rakımlı Altiplano platosu, karla kaplı zirveler ve dağlar da dahil olmak üzere çeşitli bir coğrafyaya sahiptir ve bölgeleri ve şehirleri boyunca geniş bir iklim ve biyom yelpazesini kapsamaktadır. Doğu sınırında dünyanın en büyük tropikal sulak alanı olan Pantanal'ın bir bölümünü içerir. Kuzey ve doğuda Brezilya, güneydoğuda Paraguay, güneyde Arjantin, güneybatıda Şili ve batıda Peru ile sınır komşusudur. Hükûmetin merkezi, yürütme, yasama ve seçim organlarını içeren La Paz'dır; anayasal başkent ise yargının merkezi olan Sucre'dir. Nüfusun ve kent merkezlerinin çoğu And bölgesinde yer alırken, en büyük şehir ve ana sanayi merkezi, doğudaki tropikal ovalarda bulunan Santa Cruz de la Sierra'dır.
Egemen Bolivya devleti, anayasal olarak dokuz bölgeye bölünmüş üniter bir devlettir. Bolivya'nın coğrafi And-ova bölünmesi, Camba ve Colla gibi yerel halk isimleriyle ilişkilendirilen ekonomik ve kültürel farklılıklarla da örtüşmektedir. Ülkenin üçte biri And Dağları içinde yer almaktadır. 1.098.581 km² (424.164 mil²) yüzölçümüyle Bolivya, Brezilya, Arjantin, Peru ve Kolombiya'dan sonra Güney Amerika'nın beşinci büyük ülkesidir ve Paraguay ile birlikte Amerika kıtasındaki iki kara ülkesinden biridir. Güney Yarımküre'nin en büyük kara ülkesidir ve Acre-Purus-Amazon ve Paraguay-Paraná olmak üzere iki nehir sistemi aracılığıyla Atlantik Okyanusu'na erişen iç limanlara sahiptir. Bolivya'nın nüfusu, 2024'teki son nüfus sayımına göre 11,4 milyondur. Bolivya, Amerikan yerlileri, melezler ve Avrupalı ​​ve Afrikalıların torunlarını içeren çok etnikli bir ülkedir. İspanyolca resmi ve baskın dildir, ancak 36 yerli dil de resmi statüye sahiptir; bunlardan en yaygın konuşulanları Guaraní, Aymara ve Quechua'dır.
İspanyol sömürgeleştirmesinden yüzyıllar önce, Bolivya'nın büyük bir kısmı, yaklaşık 1000 yılında çöken Tiwanaku devletinin bir parçasıydı. 1440'lardaki Colla-İnka Savaşı, Batı Bolivya'da İnka yönetiminin başlangıcını işaret etti. Bolivya'nın doğu ve kuzey ovaları, bağımsız And dışı Amazon ve Guaraní kabileleri tarafından iskan ediliyordu. Peru'nun Cusco ve Paraguay'ın Asunción şehirlerinden gelen İspanyol fatihler, 16. yüzyılda bölgenin kontrolünü zorla ele geçirdiler.
Daha sonraki İspanyol sömürge döneminde Bolivya, Charcas Kraliyet Mahkemesi tarafından yönetildi. İspanya, imparatorluğunu büyük ölçüde Potosí'deki Cerro Rico'dan çıkarılan gümüşe dayandırdı. 25 Mayıs 1809'da Sucre'de başarısız bir isyanın ardından, Simón Bolívar'ın adını taşıyan Cumhuriyet'in kurulmasından önce on altı yıl süren bir savaş yaşandı. 19. ve 20. yüzyılın başlarında Bolivya, Brezilya'nın 1899-1903 yılları arasında ele geçirmesinden sonra Akko bölgesi ve Şili'nin 1879'da ele geçirdiği ülkenin Pasifik kıyı bölgesi gibi birçok çevre bölgesinin kontrolünü komşu ülkelere kaybetti.
Bolivya, 1952 Bolivya Ulusal Devrimi'ne kadar toprak sahibi ve madencilik çıkarlarından oluşan bir oligarşi tarafından yönetildi. Devrim, genel oy hakkını tesis etti, karlı kalay madenciliğini millileştirdi ve sınırlı bir toprak reformu yaptı. 20. yüzyıl Bolivyası, son seçilmemiş askeri yöneticinin 1982'de görevden ayrılmasıyla birlikte, ardı ardına askeri ve sivil hükûmetler yaşadı. Evo Morales'in 2006-2019 yılları arasındaki başkanlığı döneminde ülke önemli ekonomik büyüme ve siyasi istikrar gördü, ancak aynı zamanda demokratik gerilemeyle suçlandı ve rekabetçi otoriter bir rejim olarak tanımlandı. Freedom House, 2023 yılı itibarıyla Bolivya'yı 100 üzerinden 66 puanla kısmen özgür bir demokrasi olarak sınıflandırıyor.
Modern Bolivya, Bağlantısızlar Hareketi (NAM), Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), Amazon İşbirliği Anlaşması Örgütü (ACTO), Güney Bankası, ALBA, Güney Amerika Ulusları Birliği (USAN) ve Güney Ortak Pazarı (Mercosur) üyesidir. Bolivya, yoksulluk oranlarını önemli ölçüde düşürmüş ve kıtanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine (GSYİH açısından) sahip olmasına rağmen, Güney Amerika'nın en yoksul ikinci ülkesi ve gelişmekte olan bir ülke olmaya devam etmektedir. Başlıca ekonomik kaynakları arasında tarım, ormancılık, balıkçılık, madencilik ve tekstil ve giyim, rafine metaller ve rafine petrol gibi ürünler yer almaktadır. Bolivya, kalay, gümüş, lityum ve bakır üreten madenleriyle jeolojik açıdan çok zengindir. Ülke ayrıca koka bitkisi ve rafine kokain üretimiyle de bilinmektedir. 2021 yılında, tahmini koka ekimi ve kokain üretimi sırasıyla 39.700 hektar ve 317 metrik ton olarak bildirilmiştir.

Bolivya, 1809 yılında İspanya'ya karşı bağımsızlığını ilan etmesine karşın, İspanyol askerlerin ülkeden kovulması çok daha sonra, ancak 1825 yılında gerçekleştirilebildi.
Bağımsızlık sonrası Bolivya'daki siyasal yaşam sık sık kesintiye uğramıştır. Ülke ulusal bağımsızlığını kazandığı 1825 yılından günümüze değin 180'e yakın darbe, ondan fazla değişik anayasa ve seksen civarında cumhurbaşkanı gördü. Cumhurbaşkanlarından bazıları yönetimi kan dökerek ele geçirdiler ve yine aynı şekilde kaybettiler. Altı cumhurbaşkanı görev başındayken öldürüldü.
Bolivya'nın komşularıyla, özellikle Şili ve Paraguay ile olan ilişkileri istikrarsız olmuştur. 1879 yılında müttefiki Peru ile birlikte, sınır anlaşmazlıkları yaşadığı güçlü komşusu Şili'ye saldırdı. Ancak 1883'te biten Pasifik Savaşı, Bolivya için tam bir yıkım oldu. Pasifik Okyanusu bölgesindeki kıyı şeridini Şili'ye kaptıran Bolivya'nın okyanus ile olan bağlantısı kesildi ve ülke bir kara devletine dönüştü. Bolivya halkı bu savaşın sonuçlarını bugün bile unutabilmiş değildir. Ülke yine bir sınır sorunu yüzünden 1932 yılında komşusu Paraguay ile savaşa tutuştu. Chaco Savaşı olarak adlandırılan bu savaş 1935 yılında, Paraguay'ın zaferi ve sınır sorununun çözülmesini sağlayan bir barış antlaşmasının imzalanması ile sona erdiğinde, Bolivya tartışmalı bölgenin ancak yüzde yirmi beşini (%25) topraklarına katabildi.
1966 senesinde Ernesto Che Guevara önderliğinde ve Küba desteğiyle başlatılan Bolivya devrim hareketinde, Guevara'nın yaklaşık elli kişiden oluşan ve ELN (İspanyolca: Ejército de Liberación Nacional de Bolivia, Türkçe: Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu) adı altında eylem yapan gerilla kuvveti iyi donatılmıştı ve dağlık Camri bölgesinde Bolivya düzenli ordusuna karşı bazı başarılar elde etti. Eylül'de ise ordu iki gerilla grubunu ve liderlerden birini öldürmeyi başardı. Daha sonraları gittikçe başarısızlığa doğru giden bu devrim girişimi, 9 Ekim 1967'da La Higuera'da Che'nin öldürülmesiyle son buldu. Ama Che'nin Bolivya'da öldürülmesi bir sempatinin oluşmasına neden oldu. Bunun sonucu olarak Sosyalizme Doğru Hareket Partisi'nin günümüzde iktidar olmasını sağladı.

Bolivya, Güney Amerika'nın merkez bölgesinde, 57°26'–69°38'B ve 9°38'–22°53'G arasındadır. Orta And Dağları'ndan Gran Chaco, Pantanal'ın bir kısmına ve Amazon'a kadar uzanan bölgede 1.098.581 kilometrekare (424.164 sq mi) yüzölçümüyle Bolivya, dünyanın en büyük 28. ülkesi ve Güney Amerika'nın en büyük beşinci ülkesidir. Ülkenin coğrafi merkezi Río Grande üzerinde, Ñuflo de Chávez Eyaleti, Santa Cruz bölgesindeki Puerto Estrella ("Yıldız Limanı")'dır.
Ülkenin coğrafyası çok çeşitli arazi ve iklimlere sahiptir. Bolivya, dünyanın en büyüklerinden biri olarak kabul edilen yüksek düzeyde biyoçeşitlilik ve ayrıca Altiplano, tropikal yağmur ormanları (Amazon yağmur ormanları dahil), kuru vadiler ve tropikal bir savan olan Chiquitania gibi ekolojik alt birimleri olan birkaç ekolojik bölge'ye sahiptir.
Bu alanlar, Nevado Sajama'da deniz seviyesinden 6542 m yükseklikten Paraguay nehri boyunca yaklaşık 70 m] yüksekliklere kadar çok büyük farklılık gösterir. Bolivya, büyük bir coğrafi çeşitliliğe sahip bir ülke olmasına rağmen, Pasifik Savaşı'ndan bu yana karayla çevrili bir ülke olarak kaldı. Puerto Suárez, San Matías ve Puerto Quijarro, Bolivya Pantanal'dadır.
Bolivya üç fizyografik bölgeye ayrılabilir:

And bölgesi güneybatıda ulusal toprakların %28'ini kaplar ve 307.603 kilometrekare (118.766 sq mi) boyunca uzanır. Bu alan 3000 m rakımın üzerindedir ve iki büyük And zinciri, Cordillera Occidental ("Batı Sahası") ve Cordillera Central ("Merkez Sahası") arasındadır ve 6542 m rakımlı Nevado Sajama ve 6462 m rakımlı Illimani gibi Amerika'daki en yüksek noktalardan bazılarına sahiptir. Ayrıca Cordillera Central'da bulunan Titikaka Gölü, dünyanın ticari dolaşılabilen en yüksek gölü ve Güney Amerika'nın en büyük gölüdür; göl Peru ile paylaşılır. Ayrıca bu bölgede Altiplano ve dünyanın en büyük tuz düzlüğü ve önemli lityum kaynağı Salar de Uyuni Gölü bulunur.
Ülkenin merkezinde ve güneyinde bulunan And Altı bölgesi, Altiplano ile doğu llanos arasında bir ovadır; bu bölge Bolivya topraklarının %13'ünü kaplar, 142.815 km2 (55.141 sq mi) boyunca uzanır ve Bolivya vadileri ile Yungas bölgesini kapsar. Tarım faaliyetleri ve ılıman iklimi ile ayırt edilir.
Kuzeydoğudaki Llanos bölgesi, 648.163 km2 (250.257 sq mi) ile bölgenin %59'unu oluşturur. Cordillera Central'ın kuzeyinde yer alır ve And dağlarının eteklerinden Paraguay nehrine kadar uzanır. Hepsi muazzam biyolojik çeşitlilik içeren geniş yağmur ormanlarıyla kaplı düz arazi ve küçük platolardan oluşan bir bölgedir. Bölge, deniz seviyesinin 400 m altındadır.
Bolivya'da üç drenaj havzası vardır:

İlki, Kuzey Havzası da denilen (724.000 km2 (280.000 sq mi)/bölgenin %66'sı) olan Amazon Havzası'dır.
Bu havzanın nehirleri genellikle Pando bölgesindeki Murillo Gölü gibi göller oluşturan büyük mendereslere sahiptir. Bolivya'nın Amazon havzasına ana akarsu kolu, 2000 km uzunluğundaki Beni Nehri ile birleştiği yere kadar akan 1113 km uzunluğunda ve ülkenin en önemli ikinci nehri olan Mamoré Nehri'dir. Beni Nehri, Madeira Nehri ile birlikte Amazon Nehri'nin ana kolunu oluşturur. Havza doğudan batıya Madre de Dios Nehri, Orthon Nehri, Abuna

Burjuva; köylü, işçi ya da soylu sınıfına dahil olmayıp, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kentli kişi. Bu kimselerin oluşturduğu sosyal sınıfa burjuvazi denir. Bu kavram Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto'da "kapitalist orta sınıf" anlamında kullanılmıştır. Zaman zaman eleştirel olarak "materyalist veya basmakalıp uygulamalara sadık" anlamında kullanılır.
Dünya üzerinde gerçekleşen birçok tarihi olayın arkasında burjuvazinin olduğu söylenmektedir. Özellikle mülkiyet hakkına büyük önem veren burjuvalar bu hakkı güvence altına alabilmek için tarih boyunca diğer sınıflarla hep çatışma halinde olmuşlardır. Fransız, Amerikan ve İngiliz Devrimleri, burjuvazinin etkisiyle oluştuğu için burjuvazi devrimleri olarak da anılır. Burjuvazinin ekonomik alanda seçtiği dünya görüşü liberalizmdir. Bu görüşe bağlı olarak burjuvaların sloganı Adam Smith'in söylemi olan "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" olmuştur.

Burjuva sözcüğü Türkçeye 19. yüzyılda Fransızcadan geçmiştir. Türk Dil Kurumu burjuvaya karşılık olarak kentsoylu sözcüğünü önermiştir.
Burjuva kelimesinin kökeni Latince burgus (kale burcu) sözcüğüne dayanır. Orta Çağ Avrupa'sında kentler surlarla çevrilirdi. Köylüler çoğunlukla surların dışındaki çiftliklerde yaşarlardı. Burjuvalar ise surların içindeki kentte yaşarlardı. Eski Fransızca "burgeois" sözcüğü "şehirde yaşayan" anlamına gelir. Sözcük Fransızcada 1560'larda orta sınıf anlamında kullanılmaya başlanmıştır. 1883 yılında komünist ve sosyalist yazında ise "kapitalist, proletaryayı sömüren herkes" olarak tanımlanmıştır.

Marksist terminolojide burjuvazi, kapitalist sistemde üretim araçlarına sahip olup, emekçilerin artı-değerine el koyan sınıf olarak kullanılır.
İngiltere'de başlayan Sanayi Devrimi'nin ardından, burjuvalarla, işçi ve köylü sınıfı çatışmaya başlamıştır. Bunda makinelerin ve fabrikaların artması, önemli rol oynamıştır. Burjuva ile işçi ve köylü sınıfı arasındaki mücadelenin nedenleri, hak ve inisiyatifler ile yönetimde söz sahibi olma iddialarıdır.

1600 ve 1700'lü yıllardan itibaren dünyada büyük değişimler yaşanmıştır. Bu yıllarda Reform, Rönesans, Fransız İhtilali, Coğrafi Keşifler, Sanayi devrimi hep peş peşe gelmiştir. Bu dönüşüm süreci içerisinde Burjuva sınıfı ortaya çıkmış ve toprağa dayalı güç anlayışını reddetmiştir. Burjuva sınıfı kesinlikle soylu sınıf olmayıp sonradan ticaretle zengin olmuştur. Kendisine atalarından toprak miras kalmamıştır. Kendi yeteneği ve çalışmasıyla zengin olmuştur. Erken dönemlerde Burjuva sınıfı da elde ettiği parayla o günün anlayışına uygun olarak toprak satın almaya çalışmıştır. Daha ileri zamanlarda Burjuvazi asıl gücün toprak değil para olduğunu net bir biçimde kavrayarak toprağa dayalı güç ve mülkiyet anlayışını bütünü ile reddetmiştir. Burjuva sınıfı ülke yönetiminde söz sahibi olmak istemiş, soylu sınıf buna şiddetle karşı çıkmıştır. Bu çatışma bazen düşünsel olarak bazen siyaseten hatta bazen de gerçek anlamda silahlı mücadele şeklinde olmuştur. Soylu sınıf sahip olduğu topraklara geleneksel olarak ve çoğu zaman atalarının mirası olduğu için duygusal bir bağ ile bağlıdır. O dönemki anlayışa göre bu toprakları satmayı asla düşünmez. Ancak soylu (asil) kişi toprak üzerindeki çalışmayı asla kendisi yapmaz. Aristo bugüne ulaşan eserlerinde çalışmanın soylular için iğrenç bir iş olduğunu söylemiştir. Aristo'ya göre bu iğrenç işi ancak köleler ve ayak takımı tabir ettiği toplumun en alt kesimindeki insanlar yapmalıdır. Ülkeyi soylular ve seçkinler sınıfının yönetmesi gerektiğini savunmuş bunun içinde sanatla, siyasetle, bilimle, edebiyatla, müzikle uğraşmaları gerektiğini öne sürmüştür. Fakat bu arada bedensel çalışmayı bıraktıkları için hantallaşıp aşırı kilo alma sorunlarıyla karşılaşacaklardır ve sağlıkları bozulacaktır. Bunun için ise soylu sınıfa spor yapmalarını tavsiye etmiş ve ilk spor salonlarının açılmasına öncülük etmiştir. Sporun ve jimnastiğin yaygınlaşmasına ön ayak olmuştur. Burjuva sınıfı ise emeğini, bedensel çalışmasını da ortaya koyduğu için soylu sınıfın tepkilerine maruz kalmış, hatta aşağılanmıştır. Soylu sınıf ülkeyi yönetimde söz sahibi olmak isteyen Burjuvaziyi baldırı çıplaklar, görgüsüzler olarak nitelemiş ve onları siyasetten, sanattan anlamayan bir kitle olarak görmüştür. Fakat Burjuvazi ilerleyen zamanlarda daha da güçlenmiş ve toplumsal konumunu sağlamlaştırmıştır. Böylece sınıf bilincine ulaşmıştır.Bir örnek vermek gerekirse Burjuva sınıfının güçlenmesi üzerine İngiliz Parlamentosunda zaten var olan Lordlar Kamarası'nın yanı sıra seçim ile oluşturulan Avam Kamarası kurulmuştur. Her ne kadar bütün halkın seçilme şansı var olsa da özellikle ilk dönemlerde Avam Kamarası'nın büyük çoğunluğu zengin tüccarlardan oluşmaktaydı.Diğer bir örnek ise Amerikan Kuzey-Güney iç savaşıdır. Amerika kıtasına sanayileşme kuzeyden girmiş, ABD'de kuzey eyaletleri çok sayıda fabrika kurmuş fakat çalıştıracak işçi bulamamıştır. Avrupa'dan gelen işçiler de yeterli olmamıştır. Bunun üzerine ucuz iş gücü oluşturmak amacı ile köleliğin kaldırılmasını istemişlerdir. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan güneydeki toprak sahipleri buna karşı çıkmıştır. Ellerindeki köleleri kaybetmek istememişlerdir. Böylece bir iç savaş çıkmıştır. Mavi üniformalılar (Yankee'ler, "Yanki" okunur) ve Gri üniformalılar (Dixie'ler, "Diksi" okunur) olarak da bilinen iki ordudan oluşan bu eyaletler savaşı sonunda kuzey galip gelmiş ve kölelik kaldırılmıştır. Özgürleşen köleler karın tokluğuna günlük yevmiye ile uzun çalışma saatleri ile buldukları ilk fabrikaya işçi olarak girmişlerdir. Burjuva sınıfının toprakla duygusal bir bağı yoktur. Toprak onun için sadece yatırım araçlarından birisidir. Gücün parada ve sermaye birikiminde olduğu savunulur. Günümüzde geçerli olarak Dünya'da uygulanan Kapitalizm'e giden süreci başlatmıştır. Sanayi Devriminin gerçekleşmesi ve ticaret yapan Burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla birlikte sermaye birikimi meydana gelmiş ve bu duruma uygun olarak Merkantilizm (Ticaretçilik) adı verilen bir politik yaklaşım doğmuştur.

Bledstein, Burton J. and Johnston, Robert D. (eds.) The Middling Sorts: Explorations in the History of the American Middle Class27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Routledge. 2001.
David Brooks (journalist), Bobos In Paradise: The New Upper Class and How They Got There27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Simon & Schuster. 2001.
Byrne, Frank J. Becoming Bourgeois: Merchant Culture in the South, 1820–186527 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. University Press of Kentucky. 2006.
Hunt, Margaret R. The Middling Sort: Commerce, Gender, and the Family in England, 1680–178027 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. University of California Press. 1996.
Kinder, Marsha. (ed.) Luis Buñuel's The Discreet Charm of the Bourgeoisie27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Cambridge University Press. 1999.
Lockwood, David. Cronies or Capitalists? The Russian Bourgeoisie and the Bourgeois Revolution from 1850 to 191727 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Cambridge Scholars Publishing. 2009.
Molière, and Warren, Frederick Morris (ed.) Molière's Le Bourgeois Gentilhomme27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. D.C. Heath & Co. 1899. (full text)
Siegel, Jerrold. Bohemian Paris: Culture, Politics, and the Boundaries of Bourgeois Life, 1830–193027 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. The Johns Hopkins University Press. 1999.
Stern, Robert W. Changing India: Bourgeois Revolution on the Subcontinent27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Cambridge University Press. 2nd edition, 2003.

COVID-19 pandemisi veya Koronavirüs pandemisi, 17 Kasım 2019 tarihinde Çin'in Hubei bölgesinin başkenti olan Vuhan'da ortaya çıkan virüs salgınıdır. Çeşitli hastalarda belirli bir neden olmaksızın gelişen ve tedavi ile aşılara cevap vermeyen bir zatürre görülmesi üzerine SARS-CoV-2 olarak adlandırılan yeni bir koronavirüs teşhis edildi. Kişiden kişiye bulaşabilen virüsün bulaşma oranı 2020 Ocak ortasında büyüme gösterdi. İlerleyen zamanlarda Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya-Pasifik'te yer alan çeşitli ülkelerde yaşanan virüs vakaları rapor edilmeye başlandı. 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın ilan edildi. 13 Mart 2020'de Avrupa'nın artık koronavirüs krizinin merkez üssü hâline geldiği bildirildi. 12 Nisan 2024 tarihi itibarıyla dünyada 704.753.890 onaylanmış vaka, 675.619.811 iyileşen varken virüs nedeniyle 7.010.681 hasta öldü. 5 Mayıs 2023 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü pandeminin artık küresel acil bir durum olmadığını açıkladı.
Virüs ile temastan semptomların oluşmasına kadar geçen sürenin 2 ile 27 gün sürdüğü hastalıkta, virüsün belirtiler ortaya çıkmadan önce de bulaşıcı olduğuna dair bazı kesin olmayan kanıtlar bulunmaktadır. Hastalık semptomları arasında yüksek ateş, öksürme, nefes almada güçlük ve koku algısını kaybetme bulunmakta olup virüs ölüme sebep olabilmektedir.
Hastalığın yol açtığı ilk ölüm 9 Ocak 2020'de meydana gelmiştir. Bilimsel çalışmalar, virüsün daha çok kişiye bulaştığını ancak bu kişilerde virüsün henüz tespit edilmediğini tahmin etmektedir. Çin dışında gerçekleşmiş ilk bulaşma Vietnam'da bir babanın oğluna geçirmesi şekilde meydana gelmiş, ailenin rol oynamadığı ilk bulaşma vakası ise Çinli bir iş adamından Alman bir adama bulaşması ile 22 Ocak'ta Almanya'nın Bavyera eyaletinde yaşanmıştır. Çin dışında gerçekleşen ilk ölüm 1 Şubat 2020 tarihinde, COVID-19, Influenza B ve Pnömokok'un bulaşmış olduğu bir adamın hayatını kaybetmesi ile Filipinler'de meydana gelmiştir.
Yanıt olarak Hubei eyaletindeki 57 milyon kişinin yaşadığı 16 şehir tam veya kısmi karantinaya alındı. Kentlerdeki tren, uçak ve uzun süreli otobüs seferleri durduruldu. Salgın korkusu sebebiyle yeni yıl etkinlikleri iptal edildi, turistik yerler kapatıldı. Hong Kong da alarm seviyesini en üst düzeye çıkartarak okulları Şubat ortasına dek kapattı.

COVID-19'un temel çoğalma sayısına yönelik çeşitli tahminler hesaplanmıştır. Bu tahminler 2,13 ile 5,7 arasında yer almakta olup, salgının kendiliğinden ortadan kalkabileceği durumu ifade eden 1 sayısının çok üzerindedir. 22 Ocak 2020 tarihine dek kesin laboratuvar teşhisi konulabilen ilk 425 hastanın Vuhan'daki araştırmacılar tarafından yapılan analizi, virüsün ilk defa insandan insana bulaşmasının Aralık ayının ortalarında gerçekleştiğini tahmin etti. İlk günlerinde enfeksiyona yakalanan hasta sayısının her 7,4 günde bir ikiye katlandığı da tahminler arasında yer aldı. Hastaların medyan yaşı 59 ve ortalama kuluçka süresi 5,2 gün idi.

Virüs insandan insana, havada veya yüzeylerde bulunan virüs içeren damlacıkların nefes yoluyla vücuda girmesiyle bulaşmaktadır. Hastalığın herhangi bir belirti göstermeden de insandan insana bulaşabileceğine dair bulgular mevcuttur, örneğin Almanya'daki ilk bulaşma olayı bu şekilde gerçekleşmiştir. Bunun gibi belirti göstermeden bulaşma vakalarının salgının yayılmasında ne kadar rol oynadığı bilinmemektedir; eğer oynadığı rol büyükse bu salgının kontrol edilmesini zorlaştıracaktır. Bulaştırıcı taşıyıcı kişi bulunduğu ortamda nefes alıp vermesi, konuşması, hapşırması, öksürmesi ile ortama virüsleri dağıtır, o ortamda bulaştırıcı kişi gitse bile virüsler ortam şartlarına göre bir süre daha hayatta kalabilir, ortam havalandırılmıyorsa virionla ortamda bulunmaya devam eder ve bu süre içerisinde başka birisi geldiği zaman gelen kişi virüsle enfekte olabilir.

Koronavirüsler, tek iplikçikli pozitif polariteli RNA içeren genoma sahiptirler. Virüslerin bir algıları olup olmadığı günümüzde bilinmediğinden, canlı veya cansız olarak ayırılamamaktadırlar. Bu yüzden sınıfları partikül türü olarak adlandırılırlar. Metabolizmaları yoktur, hücre dışında kristalleşip cansız olarak hayat sürerler, uygun hücreye ulaşırlarsa hücre içine genomlarını bırakarak, hücreye kopyalarını ürettirirler, hücre patlar, yeni üretilen virüsler diğer hücrelere doğru harekete geçer (Bu seyir virüsün türüne göre değişiklik göstermektedir). 1 adet COVID-19 100 nm çapındadır, çapında 1500 civarı atom bulunur, toplam 200 milyon civarı atom içerir. Virüsler bakterilerden küçüktürler ve az sayıda atomdan oluşurlar. Bir hapşırıkta ufak bir damlacık içinde trilyonlarca virüs bulunabilmektedir.

Bilimsel araştırma kurumları tarafından açıklanan makalelere göre süre bilgileri güncellenmektedir. Aşağıdaki farklı yüzeylerde farklı saatler ve günler süresince bulunabildikleri ve bu sürelerden sonra hastalık yapma özelliklerinin yok olduğu gözlemlenmiştir.
Virüs bulaşmış yüzeylere temas hâlinde (nemli ya da ıslak olarak dokunulduğu zaman) virüsler ele geçer.

Virüslü yüzeyi ya da elleri sabun su ile bol köpüklü 20 saniye ovaladıktan sonra yıkayınca, yıkanan yüzeydeki zarflı virüslerin zarf yapıları tahrip olmaktadır. Zarflı virüslerin dış tabakasında lipid birimler bulunduğundan, sabun su ile ovalanınca bu yağlar parçalara ayrılmakta ve virüsün hastalık yapıcı etkisi ortadan kalkmaktadır.
Aşağıdaki ürünler virüsü yok eder:

Sabun su ile bol köpüklü 20 saniye ovalayıp silmek,
%0,5 hidrojen peroksit ağartıcı ürünü ile silmek,
%0.1 sodyum hipoklorit içeren çamaşır suyunu, suya 1/100 az miktarda katarak yüzeyleri silmek,
En az %60 alkol içeren kolonya ya da dezenfekte ürünleri ile silmek.
Yapılan çeşitli araştırmalarda ortam şartlarına göre değişebilmekle beraber

Havada 3 saat
Bakırda 4 saat
Kâğıt yüzeyde 24 saat
Karton yüzeyde 24 saat,
Metal yüzeylerde 2-5 gün
Çelik 3 gün
Plastik yüzeylerde 3 gün
Alüminyum 3 gün
Ahşapta 4 gün
Cam yüzeylerde 5 gün sonra dahi enfektif virüs partikülleri bulunduğu gözlemlenmiş; ancak, bu partiküllerin hastalık yapmasında başka faktörlerin de etkisi bulunduğundan, bu süreler sonunda ortamda kalan virüslerin enfeksiyon yapabilme güçleri bulunmaması muhtemeldir.

Hastalık, 2-14 (27'ye kadar çıkabilir) gün süren bir kuluçka süresinden sonra birden başlayan yüksek ateş, öksürük ve nefes darlığı ile karakterlidir. Bazı hastalarda boğaz ağrısı ve burun akıntısı da görülmüştür. Hastalık genellikle orta-ağır bir klinik seyir göstermektedir. Hastalığın komplikasyonları ağır pnömoni, septik şok, akut respiratuvar distres sendromu (ARDS), çoklu organ yetmezliği ve ölüm olarak duyurulmuştur.

•501.V2 Variant

COVID-19'un şu anda hastalar üzerinde etkinliği tartışılsa da birden çok aşısı bulunmaktadır. Biontech, Sinovac, Sputnik, Johnson&Johnson, Oxford gibi aşılar dünyanın farklı bölgelerinde hızla kullanılmaktadır. "Grip benzeri" ateş, nefes alma güçlükleri, öksürük ve diğer semptomları vardır. Enfeksiyonu önlemek için WHO, "düzenli el yıkama, öksürme ve hapşırma sırasında ağız ve burnu örtme ve solunum yolu hastalığı belirtileri (öksürme ve hapşırma gibi) gösteren herhangi biriyle yakın temastan kaçınmayı öneriyor. Genel insan koronavirüsleri için spesifik bir tedavi olmamasına rağmen ABD, CDC'si, virüs bulaşmış bir kişinin düzenli grip ilaçları alarak, sıvı tüketerek ve dinlenerek semptomlarını hafifletebileceği konusunda genel öneriler sunmaktadır. Bazı ülkeler, özellikle anakara Çin'i ziyaret ettiyse, insanların grip benzeri semptomları doktorlarına bildirmelerini istemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan riskli bölgelere gidecek kişilerin kişisel olarak alabileceği önlemler:

Hasta insanlarla temastan kaçınılmalıdır (mümkün ise en az 2 metre uzakta bulunulmalı).
Hastaların yoğun olarak bulunması nedeniyle mümkün ise sağlık merkezlerine gidilmemeli, sağlık kuruluşuna gidilmesi gereken durumlarda diğer hastalarla temas en aza indirilmelidir.
Yaşlı ve altta yatan hastalığı olanlar riskli bölgeye yolculuklarını doktorlarına ve seyahat sağlığı personeline danışarak planlamalıdır.
Gıda güvenliği önerilerine dikkat edilmelidir (çiğ süt ve hayvansal ürünler tüketmemek, çiğ tüketilecek sebze ve meyveleri iyice yıkayarak tüketmek gibi).
Yabani ve evcil hayvanlar (canlı veya ölü) ile temastan kaçınılmalıdır.
El hijyenine dikkat edilmelidir. Eller en az 60 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalı, sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el dezenfektanı kullanılmalıdır.

22 Ocak 2020'de AFC, koronavirüs salgını dolayısıyla, daha önce Vuhan'da oynanması planlanan Kadınlar Olimpiyat Eleme Turnuvasının A Grubu maçlarını (Avustralya, Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan ve Tayland'dan ilgili kadroları içeren) Nanjing'e taşıyacağını açıkladı. Vuhan'ın içine ve dışına seyahatlerde etkili bir karantina, 23 Ocak 2020 saat 10'dan itibaren uygulanmaya başlandı. Vuhan'a ve Vuhan dışına uçuşlar ve trenler, halk otobüsleri, metro sistemi ve uzun mesafe otobüsleri bir sonraki duyuruya kadar askıya alındı. Çin'in Xinhua Haber Ajansı'na göre, bu girişim, virüsün Vuhan'dan yayılmasını durdurmak ve insanların sağlık ve güvenliğini sağlamak için bir çabadır. Büyük ölçekli toplantıların ve grup turlarının da askıya alınması direktifi verildi. Karantinadan sonra, artan gıda fiyatları ve hastaneye gidecek sağlık personeli için zorluk da dâhil olmak üzere çeşitli lojistik konular meydana geldi.
Bunun ardından, Hubei bölgesinde bulunan en az 15 şehirde daha ulaşım benzer şekilde kısıtlandırıldı. Pekin'deki Yasak Şehir, geleneksel tapınak fuarları ve diğer kutlama amaçları toplantılar dâhil olmak üzere birçok Yeni Yıl etkinlikleri bulaşma korkusuyla iptal edildi. Hong Kong ayrıca bulaşıcı hastalık yanıt düzeylerini en üst seviyeye çıkardı ve acil durum ilan etti, Şubat ortasına kadar okullarını kapattı ve Yeni Yıl kutlamalarını iptal etti.
Çin sadece virüsten etkilenen kişileri tedavi etmek için 10 gün içinde tamamlanması planlanan 1000 yataklı hastaneyi inşa etmeye başladı. Bu hastanede sadece Vuhan salgınından etkilenen kişilerin tedavi olması planlanıyor.
Ç

Claus Offe (d. 1940, Berlin, ö. 1 Ekim 2025, Berlin), Marksist siyaset bilimcidir. Jürgen Habermas'ın öğrencisi ve düşünce akımı olan Frankfurt Okulu'nun bir üyesidir. Berlin'deki Hertie School of Governance'de ders vermekteydi.

1996 — ”Modernity and The State: East and West.” (Charles Turner ve Jeremy Gaines ile birlikte), Cambridge: Polity Press, ISBN 0-7456-1674-7.
1996 — ”The Varieties of Transition: the East European and East German experience” (Jeremy Gaines ile birlikte), Cambridge: Polity Press, ISBN 0-7456-1608-9.
1998 — ”Institutional Design in Post-Communist Societies. Rebuilding the Ship at Sea.” (Jon Elster ve Ulrich K. Preuss ile birlikte), Cambridge: University Press, ISBN 0-521-47386-1
2005 — ”Reflections on America: Tocqueville, Weber and Adorno in the United States”, Cambridge: University Press, ISBN 0-7456-3505-9.

Demokratik cumhuriyet, cumhuriyet ve demokrasinin öngördüğü ilkeleri birleştiren bir hükûmet biçimidir. Demokratik cumhuriyetler, iki ayrı sistemden birini uygulamak yerine, hem cumhuriyetlerin hem de demokrasilerin ortak ilkelerini barındırır.

Demokrasi ve cumhuriyet terimlerinin tanımları çoğu zaman örtüşen yargılara sahiptir, bu da birçok demokrasinin cumhuriyet işlevi gördüğünü ve birçok cumhuriyetin demokratik ilkeler üzerinde çalıştığını göstermektedir:

Cumhuriyet: "Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi." 
Demokrasi: "Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık."

Resmi adlarında "demokratik cumhuriyet" terimini kullanan ülkeler:

Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti
Kongo Demokratik Cumhuriyeti
Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti
Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti
Nepal Federal Demokratik Cumhuriyeti

Demokrasi
cumhuriyet
Federal cumhuriyet
Halk cumhuriyeti
Liberal demokrasi
Özgürlük endeksleri

Cumhuriyetçilik, cumhuriyetle yönetilen bir devletin vatandaşlığı etrafında şekillenen bir siyasi ideolojidir. Tarihte, temsili bir azınlığın ya da bir oligarşinin hükûmetinden, halk egemenliğine çeşitli biçimlerde uygulanmıştır. Tarihsel bağlama ve yöntemsel yaklaşıma göre farklı biçimlerde tanımlanır.
Türkçe "cumhuriyet" kelimesi Arapça halk anlamına gelen cumhurdan türemiştir. Diğer birçok ülkede kullanılan "republic" kelimesi halka ait olan anlamındaki Latince tümce res publicadan gelir. "Republic" kelimesinin ilk kullanımı MÖ 6. yüzyılda Roma kralının Lucius Junius Brutus ve Collatinus tarafından kovulmasıyla ortaya çıkmıştır.
Cumhuriyetçilik, politika ve yönetim bilimine ideolojik olmayan bilimsel bir yaklaşımı da ifade edebilir. Cumhuriyetçi düşünür ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ikinci başkanı olan John Adams, ünlü A Defense of the Constitutions of Government of the United States of America adlı eserinin girişinde, "politika bilimi toplumsal mutluluğun bilimidir" ve bir cumhuriyet, politika biliminin uygun bir şekilde uygulanmasıyla rasyonel bir şekilde tasarlanmış bir hükûmetin yaratılmasına odaklanır. Bu yaklaşım, ideolojik olmak yerine yönetim sorunlarına bilimsel bir metodolojinin uygulanmasına odaklanır, yalnızca geçmiş deneyimlerin ve yönetimde deneylerin dikkatli bir şekilde incelenmesi ve uygulanmasıyla. Bu yaklaşım, Niccolò Machiavelli (Livy Üzerine Söylevler eserinde açıkça görüldüğü gibi), John Adams ve James Madison gibi cumhuriyetçi düşünürlere en iyi uyan yaklaşım olarak tanımlanabilir.
Bu yönetim biçimi Roma Cumhuriyeti'nde MÖ 1. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürdü. Tarihte cumhuriyetler kendini tekrar gösterdi: örneğin Floransa Cumhuriyeti ve İngiltere Topluluğu. Cumhuriyet kavramı Britanya'nın Kuzey Amerika'daki kolonilerinde güç kazanmış ve Amerikan Devrimine katkı sağlamıştır. Avrupa'da, Fransız ihtilali ve Birinci Fransız Cumhuriyeti aracılığıyla büyük bir etki yaratmıştır.

Neo-cumhuriyetçilik, çağdaş amaçlar için tasarlanmış cazip bir kamusal felsefe geliştirmekte güncel akademisyenlerin klasik bir cumhuriyet geleneğinden yararlanma çabasıdır. Neo-cumhuriyetçilik, solun postsosyalist eleştirisinin bir alternatifi olarak piyasa toplumuna yönelik bir eleştiri olarak ortaya çıkar.
Bu akımın önde gelen teorisyenleri, cumhuriyetçiliği tanımlayan ve liberalizmden nasıl farklı olduğunu açıklayan birçok eser yazan Philip Pettit ve Cass Sunstein'dir. Cumhuriyetçilikten komüniteryenizme geçiş yapan Michael Sandel, kamu felsefesi arayışındaki Amerika'yı ele alan Democracy's Discontent: America in Search of a Public Philosophy adlı eserinde, liberalizmi cumhuriyetçilikle değiştirme veya tamamlama fikrini savunmaktadır.
Neo-cumhuriyetçi akımından gelen çağdaş çalışmalardan biri, hukukçu K. Sabeel Rahman'ın Democracy Against Domination adlı kitabıdır. Bu kitap, ekonomik düzenlemeler için Louis Brandeis ve John Dewey düşüncesine dayalı bir neo-cumhuriyetçiliğe çerçeve oluşturmayı amaçlamakta ve popüler denetimi vurgulamaktadır, aynı zamanda New Deal tarzı yönetimcilik ve neoliberal düzenlemelerin karşısına bir alternatif sunmaktadır. Filozof Elizabeth Anderson'ın Private Government adlı eseri, özel gücün cumhuriyetçi eleştirilerinin tarihini izlemekte olup, 18. ve 19. yüzyıl klasik serbest piyasa politikalarının sadece işçilere yardım etmek yerine işverenlerin egemenliğine yol açtığını savunmaktadır. Siyaset bilimci Alex Gourevitch ise From Slavery to the Cooperative Commonwealth adlı eserinde, Knights of Labor adı verilen üretici işçi sendikası gibi 19. yüzyıl Amerikan cumhuriyetçilik akımını incelemekte ve işçi haklarını destekleme amacı güttüğü gibi bu sendikanın Çinli Göçmenleri Men etme Yasası'nı destekleme rolüne de eleştirel bir bakış sunmaktadır.

18. yüzyılın sonlarında demokrasi ile cumhuriyetçilik birleşti. Cumhuriyetçilik, devralınmış yönetimi değiştiren veya yanında bulunduran bir sistemdir. Özgürlüğe vurgu yapar ve yolsuzluğu reddeder. 1770'lerde Amerikan Devrimi ve 1790'larda Fransız Devrimi üzerinde güçlü bir etkisi oldu. Bu iki örnekte de, cumhuriyetçiler genellikle devralınmış elitleri ve aristokratları reddederken, bir cumhuriyetin denetimsiz çoğunluk yönetimini sınırlamak için seçilmemiş bir üst meclise sahip olup olmaması gerektiği ve anayasal bir monarşiye sahip olup olmaması gerektiği gibi iki soruyu açık bıraktılar.
Kavramsal olarak demokrasiden ayrı olmasına rağmen, cumhuriyetçilik halkın onayıyla yönetim ve halkın egemenliği gibi temel prensipleri içeriyordu. Etki olarak, cumhuriyetçilik kral ve aristokratların gerçek yöneticiler olmadığını, asıl yöneticilerin halkın tümü olduğunu savunuyordu. Halkın nasıl yöneteceği, demokrasinin bir meselesiydi: cumhuriyetçilik kendisi bir yöntem belirlemedi. ABD'de çözüm, halkın oylarını yansıtan ve hükûmeti kontrol eden siyasi partilerin oluşturulmasıydı (Bkz: Amerika Birleşik Devletleri'nde Cumhuriyetçilik). Federalist No. 10'da, James Madison demokrasiyi reddederek cumhuriyetçiliği tercih etti. Birçok demokratikleşen ülkede benzer tartışmalar yaşandı.
Günümüzde, "demokrasi" terimi genellikle halk tarafından seçilen bir hükûmeti ifade eder, bu hükûmet ya doğrudan ya da temsilci yoluyla seçilmiş olabilir. Bugün "cumhuriyet" terimi genellikle sınırlı bir süre için görev yapan, başkan gibi bir seçilmiş devlet başkanı ile temsilci demokrasiyi ifade eder; bu, başkan gibi bir seçilmiş devlet başkanına sahip olan, hatta bu devletlerin seçimle veya atama ile belirlenmiş bir hükûmet başkanına sahip olmasına rağmen, başkanın kalıtsal olduğu devletlerden farklıdır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Kurucu Babaları, demokrasiyi nadiren övmüş ve genellikle onu ayak takımının hükûmeti olarak eleştirmişlerdir; James Madison, demokrasiyi bir cumhuriyetten ayıran şeyin, birincisinin büyüdükçe zayıfladığı ve grupların etkilerinden daha fazla şiddet gördüğü, ikincisinin ise büyüdükçe daha da güçlendiği ve yapıları gereği gruplarla mücadele ettiği yönünde olduğunu savunmuştur. John Adams'ın vurguladığı Amerikan değerleri, hükûmetin "halk tarafından oluşturulmasında bir sesi ve savunma hakkı bulunan sabit yasalarla bağlanması" gerektiğiydi. Thomas Jefferson, "seçimle belirlenen bir zorba yönetimi, uğruna savaştığımız hükümet değildir" demiştir. Willamette Üniversitesi'nden Richard Ellis ve Rhodes Koleji'nden Michael Nelson, Madison'dan Lincoln ve sonrasına kadar olan birçok anayasa düşüncesinin "çoğunluk tiranlığı sorunu"na odaklandığını savunurlar. Sonuç olarak, "Anayasa'ya gömülü olan cumhuriyet hükümetinin prensipleri, kurucuların yaşam, özgürlük ve mutluluğun vazgeçilmez haklarının çoğunluklar tarafından ayaklar altına alınmamasını sağlama çabası temsil eder."

Bazı ülkeler (örneğin Birleşik Krallık, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İskandinav ülkeleri ve Japonya), güçlü hükümdarları sınırlı veya sonunda yalnızca sembolik yetkilere sahip olan anayasal hükümdarlar haline getirdi. Monarşi genellikle asiller sistemi ile birlikte kaldırıldı, demokratik kurumlarla değiştirilsinler ya da olmasınlar (örneğin Fransa, Çin, İran, Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan, İtalya, Yunanistan, Türkiye ve Mısır). Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Papua Yeni Gine ve diğer bazı ülkelerde hükümdar veya onun temsilcisi en yüksek yürütme yetkisine sahip olmasına rağmen, gelenek gereği yalnızca bakanlarının tavsiyelerine uygun hareket eder. Birçok milletin yasama organlarının seçkin üst meclisleri vardı ve bu meclislerin üyeleri genellikle ömür boyu görev yaparlardı, ancak sonunda bu meclisler büyük güç kaybettiler (örneğin Birleşik Krallık Lordlar Kamarası) ya da seçimle iş başında kalarak güçlü kaldılar.

Kamer Daron Acemoğlu (Ermenice: Տարոն Աճեմօղլու; d. 3 Eylül 1967, Kadıköy, İstanbul), Ermeni kökenli Türk-Amerikalı ekonomist ve akademisyendir. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde ekonomi profesörüdür ve 1993 yılından beri ders vermektedir. 2019 yılında Enstitü Profesörü seçildi. 2005 yılında John Bates Clark Madalyası'nı ve 2024 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'nü aldı.
Acemoğlu, 2011 yılında Amerikalı ekonomistler arasında yapılan bir ankette “60 Yaş Altı Yaşayan Favori Ekonomistler” listesinde Paul Krugman ve Greg Mankiw'in ardından üçüncü sırada yer aldı. 2015 yılında, Research Papers in Economics (RePEc) verilerine göre son 10 yılın en çok atıf alan ekonomisti seçildi. Open Syllabus Project'e göre Acemoğlu, Mankiw ve Krugman'dan sonra ekonomi dersleri için üniversite müfredatlarında en sık atıf yapılan üçüncü yazardır.
2024 yılında Acemoğlu, James A. Robinson ve Simon Johnson, devletler ve imparatorluklar arasındaki refah konusundaki karşılaştırmalı çalışmaları nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görüldü. Böylelikle Orhan Pamuk ile Aziz Sancar'dan sonra Nobel Ödülü'nü kazanan üçüncü Türk oldu.

Kamer Daron Acemoğlu, 3 Eylül 1967'de Ermeni bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. Babası Kevork Acemoğlu (1938-1988) ticaret avukatı ve İstanbul Üniversitesi'nde öğretim görevlisiydi. Annesi İrma Acemoğlu (ö. 1991) ise Kadıköy'deki Aramyan Uncuyan Ermeni İlk ve Ortaokulu müdürüydü. 1986'da Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. Gençliğinde siyaset ve ekonomiyle ilgilenmeye başladı. 1989'da ekonomi alanında lisans derecesini aldığı York Üniversitesi'nde ve 1990'da ekonometri ve matematiksel ekonomi alanında yüksek lisans ve 1992'de ekonomi alanında doktora derecesini aldığı Londra Ekonomi Okulunda eğitim gördü. Doktora tezinin başlığı "Makroekonominin Mikro Temelleri Üzerine Denemeler: Sözleşmeler ve Ekonomik Performans" idi. Doktora danışmanı Kevin W. S. Roberts'tır. LSE'deki doktora sınavını verenlerden biri olan James Malcomson, tezinin yedi bölümünden en zayıf üçünün bile "doktora vermek için fazlasıyla yeterli" olduğunu söyledi. Arnold Kling, doktorasını aldığı yaş (25) nedeniyle onu bir harika çocuk olarak nitelendirdi.

1992-1993 yılları arasında Londra Ekonomi Okulunda ders verdi. 1993'ten itibaren akademik kariyerine ABD'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) devam etmektedir. 2000 yılında ekonomi profesörü ve 2019 yılında da, üniversitede bir öğretim üyesine verilebilecek en yüksek unvan olan enstitü profesörü ünvanını almıştır.
MIT'deki akademik kariyerinin ilk yıllarında, The Economic Journal'da yayınlanan "Consumer Confidence and Rational Expectations: Are Agents' Beliefs Consistent With the Theory?" (Tüketicinin Kendine güveni ve Rasyonel Beklentiler: Faillerin İnançları Teori ile Tutarlı mıdır?)  başlıklı makalesi "1996 yılının en iyi makalesi" ödülüne değer görüldü. 2005 yılında ekonomi bilimine en büyük katkıyı yapan 40 yaş altındaki bir bilim insanına her iki yılda bir verilen John Bates Clark madalyasına layık görüldü. Siyaset bilimci James A. Robinson'la birlikte yazdığı Economic Origins of Dictatorship and Democracy (Diktatörlük ve Demokrasinin Ekonomik Kökenleri) 2006 yılında yayımlandı. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından 2006 yılında Sosyal Bilimlerde Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü'ne layık görüldü.
Acemoğlu ve Robinson'un 2012 yılında yayımlanan Why Nations Fail: Origins of Power, Poverty and Prosperity (Ulusların Düşüşü: Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri) adlı kitabı The New York Times'ın çok satan kitaplar listesine de girdi. Acemoğlu ve Robinson bu kitapta, uluslararası refah farklarının ana nedeninin coğrafi, tarihî ya da kültürel faktörler olmadığını; farklılığın temel nedeninin ulusların sahip olduğu ekonomik ve siyasi kurumların niteliğinde yattığını öne sürmüştür.
Klasik büyüme ve kalkınma teori ve modellerine farklı bir perspektifle yaklaşımı nedeniyle Sosyal Bilimler dalında 2013 yılı T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün, Acemoğlu'na verilmesi uygun görüldü. Acemoğlu'na ödülü, 24 Aralık 2013 tarihinde gerçekleşen törende Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından verilmiştir.
Utrecht, Bilkent, Bath, Boğaziçi ve Atina üniversiteleri ile Paris'teki École Normale Supérieure tarafından fahri doktor unvanıyla ödüllendirilen Acemoğlu'na 2019 yılında MIT tarafından Enstitü Profesörü, 2021 yılında İngiliz Akademisi tarafından Onur Üyesi unvanı verilmiştir.
2024'te, "kurumların oluşumu ve refaha etkilerine ilişkin çalışmalarından" dolayı Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanan grubun içinde yer aldı. Acemoğlu, Orhan Pamuk ile Aziz Sancar'dan sonra  Nobel Ödülü kazanan üçüncü Türk oldu.
Acemoğlu, Review of Economics and Statistics ve Journal of Economic Growth dergilerinin yardımcı editörlüğünü yürütmektedir. Bilim Akademisi üyesidir.

Daron Acemoğlu 2008 küresel finansal krizi ertesinde yayınlanan bir makalesinde, krizin iktisatçıların daha önce kabul etmiş olduğu belli başlı varsayımları sorgulaması için bir fırsat olduğunu öne sürmüş ve bu varsayımları veri alan iktisatçılar arasına kendisini de dahil etmiştir.

Acemoğlu, ABD vatandaşı olmuştur. İngilizce ve Türkçe bilmekte, biraz da Ermenice konuşmaktadır. Eski bakan İsmail Özdağlar'ın kızı, MIT'de elektrik mühendisliği ve bilgisayar bilimleri profesörü olan Asuman Özdağlar ile evlidir. Birlikte birçok makale yazmışlardır. 2015 yılı itibarıyla Newton, Massachusetts'te iki oğlu Arda ve Aras ile birlikte yaşamaktadır.

2006: TÜBA Sosyal Bilimlerde Bilim Hizmet ve Teşvik Ödülü
2013: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
2017: Koç Üniversitesi Rahmi M. Koç Bilim Madalyası
2024: Nobel Ekonomi Ödülü

Dar Koridor

Daren Acemoğlu CV 28 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yayınları 28 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David Elieser Deutsch FRS (/dɔɪtʃ/ DOYTCH; d. 18 Mayıs 1953) Oxford Üniversitesi'nde çalışan bir İngiliz fizikçidir. Oxford Üniversitesi Clarendon Laboratuvarı'ndaki Kuantum Hesaplama Merkezi'nde (CQC) Atom ve Lazer Fiziği Bölümü'nde Misafir Profesör olarak görev yapmaktadır. Kuantum Turing makinesi için bir tanım formüle ederek ve bir kuantum bilgisayarda çalışmak üzere tasarlanmış bir algoritma belirleyerek kuantum hesaplama alanına öncülük etmiştir. Ayrıca kuantum anahtar dağıtımı için dolaşık durumların ve Bell teoreminin kullanılmasını önermiştir ve kuantum mekaniğinin birçok dünya yorumunun bir savunucusudur.

Deutsch, Oskar ve Tikva Deutsch'un oğlu olarak 18 Mayıs 1953 tarihinde İsrail'in Hayfa kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. David Londra'da Cricklewood'daki Geneva House okuluna (ailesi Cricklewood Broadway'deki Alma restoranının sahibi ve işletmecisiydi), ardından Highgate'teki William Ellis okuluna (o zamanlar kuzey Londra'da gönüllü destekli bir okuldu) gitti ve Cambridge Clare College'da Doğa Bilimleri okudu ve Matematiksel Tripos'un III. bölümünü aldı. Teorik fizik doktorası için Oxford'daki Wolfson Koleji'ne gitti ve tezini Dennis Sciama ve Philip Candelas'ın danışmanlığında eğri uzay-zamanda kuantum alan teorisi üzerine yazdı.

Kuantum algoritmaları üzerine çalışmaları 1985 tarihli bir makaleyle başladı, daha sonra 1992'de Richard Jozsa ile birlikte genişletilerek, olası herhangi bir deterministik klasik algoritmadan katlanarak daha hızlı olan bir kuantum algoritmasının ilk örneklerinden biri olan Deutsch-Jozsa algoritmasını üretti. 1985 tarihli makalesinde, kuantum anahtar dağıtımı için dolaşık durumların ve Bell teoreminin kullanılmasını da önerdi. 2008'de Royal Society Üyesi (FRS) olarak seçilmek için aday gösterildiğinde, katkıları şu şekilde tanımlandı:
"Kuantum hesaplama teorisinin temellerini atmış ve daha sonra ilk kuantum algoritmalarının keşfi, kuantum mantık kapıları ve kuantum hesaplama ağları teorisi, ilk kuantum hata düzeltme şeması ve birkaç temel kuantum evrensellik sonucu dahil olmak üzere bu alandaki en önemli ilerlemelerin çoğunu gerçekleştirmiş veya bunlara katılmıştır. Bu yeni, disiplinler arası alanda dünya çapındaki araştırma çabalarının gündemini belirlemiş, felsefi çıkarımlarını (çoklu evrenler yorumunun bir varyantı aracılığıyla) anlamada ilerleme kaydetmiş ve özellikle The Fabric of Reality (Gerçekliğin Dokusu) adlı kitabında bunu genel halk için anlaşılır hale getirmiştir."
2012'den beri, kuantum hesaplama teorisini sadece hesaplamayı değil tüm fiziksel süreçleri kapsayacak şekilde genelleştirme girişimi olan kurucu teori üzerinde çalışmaktadır. Chiara Marletto ile birlikte, Aralık 2014'te bilginin yalnızca fiziksel sistemlerin hangi dönüşümlerinin mümkün ve hangilerinin imkansız olduğu açısından ifade edilebileceğini varsayan Constructor theory of information başlıklı bir makale yayınlamıştır.

Deutsch, 1997 tarihli The Fabric of Reality (Gerçekliğin Dokusu) adlı kitabında kendi "Her Şey Teorisi"ni detaylandırmaktadır. Her şeyin parçacık fiziğine indirgenmesini değil, çok evrenli, hesaplamalı, epistemolojik ve evrimsel ilkeler arasında karşılıklı desteği amaçlamaktadır. Onun her şey teorisi indirgemeci olmaktan ziyade bir şekilde ortaya çıkmacıdır. Teorisinin dört kolu vardır:

Hugh Everett'in kuantum fiziğine getirdiği çoklu-dünya yorumu, "dört koldan ilki ve en önemlisidir."
Karl Popper'ın epistemolojisi, özellikle de anti-endüktivizmi ve bilimsel teorilerin realist (araçsal olmayan) bir yorumunu gerektirmesinin yanı sıra yanlışlanmaya direnen cesur varsayımları ciddiye alma vurgusu.
Alan Turing'in hesaplama teorisi, özellikle de Evrensel Turing makinesinin yerini Deutsch'un evrensel kuantum bilgisayarının aldığı Deutsch'un Turing prensibinde geliştirildiği şekliyle. ("Hesaplama teorisi artık kuantum hesaplama teorisidir.")
Richard Dawkins'in Darwinci evrim teorisini ve modern evrim sentezini, özellikle de Poppercı problem çözme (epistemolojik kol) ile bütünleşen replikatör ve mem fikirlerini geliştirmesi.

2009 yılında TED'de yaptığı bir konuşmada Deutsch, bilimsel açıklama için değişmezleri formüle etme kriterini açıklamıştır: "Görünür değişim, yeni bilgi veya beklenmedik koşullar karşısında değişmez kalan [kamuya açık, böylece daha sonra başkaları tarafından tarihlendirilebilecek ve doğrulanabilecek] bir açıklama belirtin."
"Kötü bir açıklamanın değiştirilmesi kolaydır.": dakika 11.22 
"Değişmesi zor açıklamalar arayışı tüm ilerlemenin kaynağıdır": dakika 15.05 
"Gerçeğin, gerçeklik hakkındaki değiştirilmesi zor iddialardan oluşması, fiziksel dünya hakkındaki en önemli gerçektir.": dakika 16.15 
Gerçekliğin bilimsel açıklamasının temel bir yönü olarak değişmezlik uzun zamandır bilim felsefesinin bir parçasıydı: Örneğin Friedel Weinert'in The Scientist as Philosopher (2004) adlı kitabı bu temanın 1900'lerden itibaren Henri Poincaré (1902), Ernst Cassirer (1920), Max Born (1949 ve 1953), Paul Dirac (1958), Olivier Costa de Beauregard (1966), Eugene Wigner (1967), Lawrence Sklar (1974), Michael Friedman (1983), John D. Norton (1992), Nicholas Maxwell (1993), Alan Cook (1994), Alistair Cameron Crombie (1994), Margaret Morrison (1995), Richard Feynman (1997), Robert Nozick (2001) ve Tim Maudlin (2002).

Deutsch'un ikinci kitabı Sonsuzluğun Başlangıcı: Explanations that Transform the World (Dünyayı Dönüştüren Açıklamalar) 31 Mart 2011 tarihinde yayımlanmıştır. Bu kitapta Deutsch, 17. ve 18. yüzyıllardaki Avrupa Aydınlanmasını, potansiyel olarak sonu gelmeyen amaçlı bilgi yaratma dizisinin başlangıcı olarak görmektedir. Bilginin doğasını, memleri ve insanlarda yaratıcılığın nasıl ve neden evrimleştiğini incelemektedir.

The Fabric of Reality 1998'de Rhone-Poulenc bilim kitabı ödülüne layık görülmüştür. Deutsch 1998'de Fizik Enstitüsü Dirac Ödülü'ne, 2005'te Edge of Computation Bilim Ödülü'ne layık görülmüştür. 2017'de Uluslararası Teorik Fizik Merkezi'nin (ICTP) Dirac Madalyası'nı almıştır. Deutsch, doktora danışmanı Dennis Sciama aracılığıyla Paul Dirac'a bağlanmıştır ve kendisi de Dirac'ın doktora danışmanıdır. Deutsch, 2008 yılında Kraliyet Topluluğu Üyesi (FRS) seçilmiştir. 2020 yılında Sibernetik Topluluğu Onursal Üyeliği ile ödüllendirilmiştir. 2018 yılında Micius Kuantum Ödülü'nü almıştır. 2021 yılında Isaac Newton Madalyası ve Ödülü'ne layık görüldü.
22 Eylül 2022'de temel fizik alanında Çığır Açan Ödülü'ne layık görüldü (ödülü 3 kişiyle paylaştı).

Deutsch, Çocukları Ciddiye Almak adlı ebeveynlik ve eğitim yönteminin kurucu üyesidir. Deutsch, Brexit'i desteklemiş ve savunuculuğu dönemin hükûmet danışmanı Dominic Cummings tarafından düzenli olarak alıntılanmıştır.

Delegatif demokrasi (veya delegasyoncu demokrasi), demokrasiye işlerlik sağlayan kuvvetlerin (yasama, yürütme ve yargı) arasındaki denge mekanizmasının zarar görmesi sonucu oluşan bir yönetim biçimidir. Denge mekanizmasının zarar görmesi sonucu yasama ve yargı kuvvetleri yürütme kuvveti üzerindeki kontrol gücünü yitirmekte ve yürütme diğer kuvvetlere göre daha baskın hale gelmektedir.
Delegatif demokrasi ilk defa Arjantinli siyaset bilimci Guillermo O'Donnell tarafından 1994 yılında Latin Amerika ülkelerindeki rejimleri tanımlamak için kullanılmıştır. O'Donnell, Delegatif demokrasi tarifinde

Temsili demokrasilerin ayırıcı özelliği olan yatay hesap verirlik, delegasyoncu demokrasilerde ya hiç yok ya da son derece zayıftır. Üstelik, yatay hesap verirliği etkili kılan kurumlar, delegasyoncu başkanlarca kendi 'misyonlarının' önünde gereksiz ayak bağları gibi göründüğünden, başkanlar, bu kurumların gelişmesini önlemek için büyük çabalar harcar.
sözlerini kullanır. Bu tarife göre Delegatif demokrasilerde popülist devlet başkanları, milletin çıkarlarının başlıca koruyucusu kabul edilir ve bu amaçla parlamentoların denetimini atlatarak yargı kurumlarını etkisizleştirerek otoriterliğe kaymaktadır.

Delege demokrasisi (ya da alternatif olarak bilinen şekliyle akışkan demokrasi), oy verme yetkisinin temsilcilerden ziyade delegelerce kullanıldığı bir demokratik kontrol biçimidir. Bu terim halihazırda var olan ya da önerilen popüler kontrol aygıtlarının genel bir tanımıdır.

Tipik delege demokrasisi, Bryan Ford tarafından Delegasyon Demokrasisi başlıklı yazısında, aşağıdaki prensipler çerçevesinde şöyle özetlenmiştir.

Rol seçimi: Sadece belirlenmiş temsilcilere izin veren temsili yönetim biçimlerinden farklı olarak her üye; birey olarak pasif ya da delege olarak aktif bir rolü seçebilir. Delegeler ne kadar ve hangi alanlarda aktif olacakları açısında da daha fazla seçeneğe sahiptir.
Katılımın önündeki engellerin az olması: Delege olmanın zorlukları ve maliyeti azdır ve özellikle kampanyaya ya da bir seçimi kazanmaya gerek yoktur.
Yetkinin kullanılması: Delegeler organizasyonel süreçler içinde, yetkilerini kendilerini delege olarak tayin eden bireyler ve kendi adlarına kullanırlar. Bu nedenle farklı delegeler karar alma yetkilerini değişen seviyelerde kullanırlar.
Bireysel gizlilik: Sosyal baskıları ya da zorlamayı önlemek için, bireyler tarafından kullanılan tüm oylar, hem delegelerden hem de diğer kişilerden gizlidir.
Delegelerin sorumluluğu: Delegelerin kendisine oy verenlere ve bütünde tüm topluluğa sorumluluğunun garanti altına alınması için delegelerce kabul edilen bütün resmi istişare kararları kamuoyuna açıktır.
Yeniden delegasyon yoluyla uzmanlaşmak: Delegeler yalnızca bireyler adına "pratisyenler" olarak doğrudan hareket edebildikleri gibi, ayrıca yeniden delegasyon yoluyla ‘uzmanlar’ olarak da davranabilirler.
Bu genel model üzerinde varyasyonlar kuşkusuz mevcuttur ve burada çizilen çerçeve genel modele giriş anlamında ifade edilmiştir. Örneğin, ‘Devrimin Keyfi’ varyasyonunda, delegelerin yetki süreleri boyunca ‘uzman’ olmaları da serbest bırakılmıştır. 
Buna ek olarak, bireylerin tayin ettikleri delegeyi (bazen "vekil" olarak da adlandırılır) düzenleyici organizasyon vasıtasıyla herhangi bir zamanda değiştirerek "oyları"nı yeniden belirlemek gibi konsept de akışkanlığın genel prensipleri olarak uygulanabilir.

Delege demokrasisinin tam olarak anlaşılması, "temsili demokrasinin" anlamının teorisinin gözden geçirilmesindedir." Temsili demokrasi, delege değişiminin yalnızca önceden belirlenmiş bir süre sonunda (ya da bazı durumlarda halk desteğinin çekilmesi halinde erken seçime zorlanmasıyla) gerçekleştiği, baştan tanımlanmış bir yetki alanı için bir "kazanan"’ın belirlendiği bir yönetim biçimidir. 
Temsili demokraside "azledilen" adayın bir sonraki seçimde kazanabilme imkânı da genellikle mevcuttur. 
Bu "delege etme" olarak anılan yönetim biçimlerinin çoğuyla zıtlık teşkil eder. 
Bu sistemlerde delegelerin ne belli sınırları olan ‘çalışma dönemleri’ ne de temsil ettikleri belli yetki alanları vardir. 
Bazı temel farklılıklar; 

Opsiyonel dönem sürelerini,
Dogrudan katilim olanağını,
Delegelerin yetkilerinin, önceden belirlenmiş bir yetki alanındaki seçim zaferinden ziyade gönüllü birlik üyeleri tarafında bazı ölçüler içerisinde belirlenmesini,
Delegelerin herhangi bir zaman ya da oranda geri çağrılabilir olmalarını,
Oy verenlerin, delege kararlarını referandumla kadük bıraktırması ya da ilgili üyelere itaatsizlikle bir politikaya riayet etmeyi reddetme yetkilerini - ki bu temsili demokraside genellikle olmayan bir durumdur-
Üyenin delegelere ne tür oy vereceği yolundaki yetkisinin (Örneğin : ‘Sen benim ulusal güvenlik ve tarim sübvansiyonları konularında delegemsin’ demesi gibi) delegeler arasında farklılaşmasının olasılığını da içerir. "

Doğrudan demokrasi bütün kolektif kararların katılımcıların direkt oylarıyla alındığı popüler kontrol biçimidir. Delege demokrasisi ile iki temel farklılık içerir;

Doğrudan katılımın mecburi olmaması. Delege demokrasisi; vaktiniz ve/veya belirlenmiş konuyla ilgili oy verme yönünde bir ilginiz yoksa bile, kendi oyunuzu bir başka kişiye delege ederek ya da çekimser kalarak ‘katılmamak’ şeklinde olsa da, kararların içinde olabileceğiniz (varsayımsal olarak, genellikle olunacağı beklenilir) ‘bir gönüllü doğrudan demokrasi’ olarak tanımlanabilir.
Kararların gözden geçirilebilirliği. Avantaj olarak algılanmamasına rağmen (organizasyonun politikalarına bağlı olarak, değişik şekillerde) kararlar katılımcılar tarafından gözden geçirilebilir. Bu durum, kararların değiştirebildiği (katılımcılar meseleler hakkında zaten bir yönde karar almış olacakları için) doğrudan demokrasi ile zıtlık teşkil eder. Yine de bu farklılık, delege modeline büyük ölçüde ek yüktür.
Bu iki temel farklılığın dışında delege modelleri özünde doğrudan demokrasinin bir biçimidir. Öyle ki, bazıları bu sistemi, ‘delege edilebilir vekillerle doğrudan demokrasi’ olarak tanımlar. (Yine de bu tanım çok popüler değildir)

Paris Komünü'nün iç işleyiş politikaları, modern delege demokrasinin daha da biçimlenmiş kavramlarının gerçek dünyadaki öncüsü olarak görünür. 
Bu anlamda Bolşevik çoğunluğa ulaşılmadan önceki ilk Sovyetler'de olduğu gibi Delege demokrasisi burada da, idarenin daha temsili bir niteliğe kavuşmasına uygun olarak kademeli bir şekilde geri çekilmiştir.
Dünya Endüstri İşçileri Sendikası, aralarında delege demokrasisinin de yer aldığı çoklu demokrasi seviyelerini kullanır. Şubeler yerel üyelerce demokratik bir şekilde ve doğrudan kontrol edilir. Bu şubeler her yıl bir kez seçim gerçekleştirirler ve referandumlar düzenledikleri, tartışmalar yürüttükleri yıllık genel kurullarına gönderecekleri delegeleri seçmek için oy verirler. Genel Kurul'un kendisinin karar alma ve dayatma yetkisi yoktur; değişiklikler e-posta yoluyla gönderilen referandum oylarıyla gerçekleştirilir. Yıllık yapılan bu oylamalarda sendikanın çeşitli idari kademelerinde görev alacak üyelerin seçimi için de oy kullanılır. Delege sürecine alternatif olarak, üyeler inisiyatifleri çerçevesinde oy pusulalarına önerilerini de ekleyebilirler.
Almanya, İtalya, Avusturya, Norveç, Fransa ve Hollanda’daki Korsan Partileri, delegasyon demokrasisini ‘open source’ (açık kaynaklı) LiquidFeedback yazılımı ile uyguluyorlar.
İspanya’da ‘Partido de internet’ (Internet Partisi) oylama için kendi yazılım platformunu geliştiriyor.

Delegative Democracy24 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Bryan Ford'dan.
The Joy of Revolution: Chapter 215 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Industrial Worker: Ekim 200822 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liquid Democracy In Simple Terms5 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Jakob Jochmann'dan.
LiquidFeedback6 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adhocracy25 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Demarşi (piyangoya göre seçim, kuraya göre seçim veya Stokokrasi olarak da bilinir), siyasi görevlilerin daha büyük bir aday havuzundan rastgele olarak seçilmesidir. Sistem, tüm yetkili ve ilgili tarafların kamu görevini yürütmek için eşit şansa sahip olmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda hizipçiliği (partizanlığı) de asgariye indiriyor; çünkü eğer biri kurayla seçilecekse kazanmak için sözler vermenin ve mücadele yürütmenin bir anlamı olmayacak.
Antik Atina demokrasisinde Demarşi, siyasi görevlileri atamanın geleneksel ve birincil yöntemiydi ve kullanımı, demokrasinin temel bir özelliği olarak görülüyordu.
Günümüzde Demarşi, genel hukuk sistemlerinde aday jüri üyelerini seçmek için yaygın olarak kullanılmaktadır ve bazen siyasi danışma gücüne sahip vatandaş grupları oluşturmak için kullanılmaktadır.

Demokrasi Endeksi, The Economist'in araştırma bölümü Economist Intelligence Unit (EIU) tarafından derlenen bir dizindir. Endeks, 167 ülkede demokrasinin durumunu ölçmeyi ve beş temel kategoride derlemeyi amaçlamaktadır.
Norveç, 10 üzerinden 9.81 puan ile birinciyken, listenin sonunda 0.32 puan ile Afganistan yer almaktadır. "Tam Demokrasi", "Kusurlu Demokrasi" ve "Hibrit Rejim" demokrasi olarak nitelendirilmekte; "Otoriter Rejim" diktatörlük olarak değerlendirilmektedir.
Endeksteki beş temel kategori şunlardır:

Seçim süreci ve çoğulculuk
Sivil özgürlükler
Devlet fonksiyonları
Politik katılım
Politik kültür

Tam demokrasiler, sivil özgürlüklere ve temel siyasi özgürlüklere sadece saygı duymakla kalmayıp, aynı zamanda demokratik ilkelerin gelişmesine elverişli bir siyasi kültür tarafından da destek verilen uluslardır. Bu ulusların geçerli bir hükûmet kontrolleri ve dengeleri sistemi, kararları uygulanan bağımsız bir yargı sistemi, yeterli şekilde işlev gören hükûmetler, çeşitli ve bağımsız medyaları vardır. Bu ulusların demokratik işleyişte sadece sınırlı sorunları vardır.
Kusurlu demokrasiler, seçimlerin adil ve özgür olduğu ve temel sivil özgürlüklerin onurlandırıldığı ancak sorunları olabileceği ülkelerdir (örneğin, medya özgürlüğü ihlali ve siyasi muhalefet ve eleştirmenlerin hafifçe bastırılması).
Bu uluslar, az gelişmiş siyasi kültür, siyasete düşük katılım düzeyleri ve yönetişimin işleyişindeki konular da dahil olmak üzere diğer demokratik boyutlarda önemli hatalara sahiptir.
Hibrit rejimler, düzenli seçim sahtekarlıkları olan ve adil ve özgür demokrasi olmalarını engelleyen uluslardır. Bu uluslar genellikle siyasi muhalefet, bağımsız olmayan yargılar, yaygın yolsuzluk, medyaya uygulanan taciz ve baskı, güçsüz hukukun üstünlüğü ve az gelişmiş siyasi kültür alanlarındaki kusurlu demokrasilere göre daha belirgin hatalar uygulayan hükûmetlere sahiptir.
Otoriter rejimler, siyasi çoğulculuğun ortadan kaybolduğu veya son derece sınırlı olduğu uluslardır. Bu uluslar genellikle mutlak monarşiler veya diktatörlüklerdir, bazı geleneksel demokrasi kurumlarına sahip olabilirler, ancak sivil özgürlüklerin ihlali ve kötüye kullanımı yaygındır, seçimler (gerçekleşirse) adil ve özgür değildir, medya genellikle iktidar rejimi ile ilişkili gruplar tarafından devlete aittir veya kontrol edilir, yargı bağımsız değildir ve her yerde mevcut sansür ve hükûmet eleştirisinin bastırılması vardır.

Bölgeler, 2022 raporunun verilerine göre gösterilmiştir.

2021:

Bölgeler, 2022 raporunun verilerine göre gösterilmiştir.

2016'da Amerika Birleşik Devletleri tam demokrasiden kusurlu demokrasiye indirildi; birkaç yıl boyunca azalan puanı, 2015'te 8,05'ten 2016'da 7,98'e düştü. En azından 1960'ların sonlarına uzanan sayısız faktörle Amerikalıların devlet kurumlarına olan güvenini aşındırdı.
2017 Demokrasi endeksi, 2010–11 yıllarından bu yana küresel demokrasi için en kötü yılı kaydetti ve Asya genel olarak en kötü performans gösteren bölge oldu. Venezuela hibrit rejimden otoriter rejime indirildi.
Avustralya (8. sırada) ve Tayvan (33. sırada) 2017 yılında aynı eşcinsel evliliği yasallaştırdı. Çin'de Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Xi Jinping, Çin Komünist Partisi ideolojisine katkısını yazarak gücünü daha da sağlamlaştırdı. Xi Jinping Düşüncesi'ni partinin anayasasına koydular. Moldova, sorunlu seçimlerin bir sonucu olarak kusurlu demokrasiden hibrit rejime indirildi. Buna karşılık, Ermenistan iktidarı parlamentoya kaydıran anayasal değişikliklerin bir sonucu olarak otoriter rejimden hibrit rejime yeniden yükseltildi.
2017 yılında Türkiye'de yapılan anayasal değişiklikle Cumhurbaşkanlığı Sistemi'ne geçildi. Parlamentonun (TBMM'nin) gücü azaltıldı, başbakanlık sistemi kalktı, bakanlar ve başbakanlığa bağlı kurumlar doğrudan cumhurbaşkanına bağlanarak yasama ve yürütme güçleri tek bir kişide toplandı. Cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisi verildi. Sonuç olarak bu olaylar ülkenin demokrasi indeks puanını doğrudan düşürdü.
2017 yılında Gambiya, mevcut devlet başkanının 2016 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefet adayı Adama Barrow'a yenilmesinden sonra, otoriter bir rejimden hibrit rejime yükseltildi.
2019'da Fransa, Portekiz ve Şili kusurlu demokrasiden tam demokrasiye yükseltildi. Aslında, bu, yıllar önce avro bölgesi krizinden muzdarip olan eski ikisi için bir yeniden yükseltmedir. Buna karşılık, Malta tam demokrasiden kusurlu demokrasiye indirildi. Tayland hibrit rejimden kusurlu demokrasiye dönüştürüldü. Cezayir otoriter rejimden hibrit rejime yükseltildi.

Demokrasi Endeksi, sayıların ötesinde şeffaflık ve hesap verebilirlikten yoksun olduğu için eleştirildi. Endeksi oluşturmak için, Economist İstihbarat Birimi, çeşitli uzmanlardan 60 soruyu cevaplamaları ve her cevaba bir sayı atamaları gereken bir puanlama sistemine sahiptir ve ağırlıklı ortalama sıralamaya karar verir. Bununla birlikte, nihai rapor ne tür uzmanların, sayılarının, uzmanların Ekonomist İstihbarat Birimi çalışanları mı, bağımsız akademisyenler mi, uzmanların uyruğu olup olmadığını göstermez.

Demokrasi endeksleri, farklı demokrasi tanımlarına göre farklı ülkelerin demokrasi durumunun nicel ve karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.
Demokrasi endeksleri, kategorik olup olmalarına göre farklılık gösterir, örneğin ülkeleri demokrasi, hibrit rejimler ve otokrasiler şeklinde sınıflandırabilirler veya sürekli değerler içerebilirler. Demokrasi indekslerinin nitel doğası, rejim dönüşüm süreçlerinin nedensel mekanizmalarını incelemek için veri analitik yaklaşımlarına imkan sağlar.
Demokrasi endeksleri, demokrasinin farklı yönleri arasındaki kapsam ve ağırlık farklılıklarından dolayı farklılık gösterir. Bu kapsam, temel demokratik kurumların sağlamlığı, poliarkininin rekabetçiliği ve kapsayıcılığı, ifade özgürlüğü, yönetişimin çeşitli yönleri, demokratik norm ihlalleri, muhalefetin kooptasyonu, seçim sistemi manipülasyonu, seçim hilesi ve anti-demokratik alternatiflerin halk desteği gibi konuları içerir.

V-Dem Enstitüsü'nün V-Dem Demokrasi İndeksleri, demokrasinin beş yüksek düzeyde ilkesini (seçim, liberal, katılımcı, tartışmacı ve eşitlikçi) ayırt eder ve bu ilkeleri nicel olarak değerlendirir. V-Dem Demokrasi İndeksleri, doğrudan demokrasinin gücünü gösteren Yurttaş Girişimli Doğrudan Halk Oylaması bileşenini ve politik gücün daha yüksek bir bireyin elinde yoğunlaştığını gösteren başkanlık endeksini içerir.
İngiltere merkezli The Economist Intelligence Unit tarafından hazırlanan The Economist Demokrasi Endeksi, ülkelerin demokrasisini değerlendiren bir araştırmadır. Ülkeler, tam demokrasiler, kusurlu demokrasiler, karma rejimler veya otoriter rejimler olarak derecelendirilir. İndeks, çeşitlilik, sivil özgürlükler ve siyasi kültürü ölçen beş farklı kategoriye dayanmaktadır.
Bertelsmann Vakfı tarafından hazırlanan Bertelsmann Dönüşüm İndeksi, ülkelere ilişkin değerlendirmeleri, bölgesel ve genel uzmanlar tarafından yapılan değerlendirmeleri ve düzenli vatandaş temsili anketleriyle bazı değerlendirmeleri içerir. Spektrum: sonra puanların ortalaması alınarak sert çizgili otokrasi, ılımlı otokrasi, çok kusurlu demokrasi, kusurlu demokrasi, güçlenen demokrasi olarak sıralanır.
Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü tarafından hazırlanan The Global State of Democracy İndeksleri, demokratik performansı farklı türdeki kaynakları kullanarak değerlendirir: uzman anketleri, araştırma grupları ve analistler tarafından standart tabanlı kodlamalar, gözlem verileri ve bileşik ölçüler.

Freedom in the World, ABD merkezli sivil toplum kuruluşu Freedom House tarafından yıllık olarak yayınlanan bir anket ve rapordur ve dünya genelindeki her ülke ve anlamlı ilişkili ve tartışmalı bölgelerdeki sivil özgürlüklerin ve siyasi hakların derecesini ölçer.
Etkin parti sayısı, bir ülkenin parti sistemindeki düzeltilmiş parti sayısının bir göstergesidir.
Gallagher endeksi, bir seçim sisteminin oy aldığı oylar ile bir yasama organındaki koltuklar arasındaki göreli eşitsizliği ölçer.
Kırılgan Devletler Endeksi, önceden "Başarısız Devletler Endeksi" olarak bilinen, devletlerin çatışma veya çökme açısından hassasiyetini değerlendirmeyi amaçlayan yıllık bir rapordur ve Birleşmiş Milletler üyeliğine sahip tüm egemen devletleri analiz için yeterli veri bulunan şekilde sıralar.
Demokrasinin ölçülen diğer yönleri, seçmen katılımı ve siyasi etkinliği içerir.

Demokrasi-Diktatörlük Endeksi, demokrasi ve diktatörlüğün ikili bir ölçüsüdür.
Demokrasi Sıralaması, Demokrasi Ödülü Geliştirme ve Geliştirme Derneği tarafından yapılan bir demokrasi sıralamasıdır.
Polity veri serisi, rekabetçilik, açıklık ve katılım düzeyine dayanarak yıllık olarak rejim otorite özellikleri hakkında bilgi içerir ve 1800-2018 yıllarını kapsar ve Politik İstikrarsızlık Görev Gücü (PITF) tarafından desteklenir.
Boix-Miller-Rosato ikili kodlama sistemi, demokrasiye özgü kolayca gözlemlenebilir özelliklere dayalı akademik literatüre dayalı olarak kendi araştırmacıları tarafından yapılan birkaç değerlendirmeye göre sınıflandırma yapar: demokrasi olmayanlar ve demokrasi olanlar.
Seçim Demokrasisi Leksik Endeksi (LIED) adlı endeks, demokrasinin özellikleri, kolayca gözlemlenebilir özelliklerle değerlendirilir ve kendi araştırmacıları tarafından akademik araştırmalara dayanarak gerekli özelliklerin mevcut olup olmadığı değerlendirilir.

Demokrasi, ölçümü kolay olmayan çeşitli kurumların işleyişini içeren kapsayıcı bir kavram olduğundan, demokrasinin potansiyel etkilerini veya diğer olgularla ilişkisini niceliksel ve ekonometrik olarak ölçmede bazı kısıtlamalar bulunmaktadır - eşitsizlik, yoksulluk, eğitim vb. Demokrasiye dair güvenilir verilerin elde edilmesinde, ülkeler içinde demokrasiye dair farklılıkların sınırlılıkları göz önünde bulundurulduğunda, akademisyenler genellikle ülkeler arası farklılıkları incelemiştir, ancak demokratik kurumlardaki farklılıklar ülkeler içinde de büyük olabilir. Demokrasinin ölçülmesindeki zorlukları anlamada başka bir yol, minimalist ve maksimalist demokrasi tanımları arasındaki tartışma yoluyla ortaya çıkar. Minimalist bir demokrasi anlayışı, demokrasiyi temel olarak seçim prosedürleri gibi demokrasinin özünü göz önünde bulundurarak tanımlar. Maksimalist bir demokrasi tanımı, ekonomik veya yönetimsel verimlilik gibi sonuçları da demokrasinin ölçülerine dahil edebilir. Demokrasinin bazı yönleri, duyarlılık veya hesap verebilirlik gibi, genellikle demokrasi endekslerine dahil edilmez çünkü bu yönlerin ölçümü zordur. Diğer yönler, yargı bağımsızlığı veya seçim sisteminin kalitesi gibi, bazı demokrasi endekslerine dahil edilirken diğerlerinde yer almaz.
Bazı demokrasi ölçütleri, özellikle Freedom House ve Polity IV gibi ölçümler, seçim prosedürüne dair ötesine geçen, maksimalist bir demokrasi anlayışı kullanır. Bu ölçümler, rekabet ve katılımı ölçmeye çalışırlar; Robert Dahl'ın hesap verebilir hükûmetleri başarıyla teşvik eden demokrasilerde temel olduğunu savunduğu iki özelliği ölçer. Bu ana akım ölçümler tarafından verilen demokratik derecelendirme, kullandıkları göstergelere ve kanıtlara bağlı olarak büyük ölçüde farklılık gösterebilir. Bu ölçümler tarafından kullanılan demokrasi tanımı önemlidir çünkü bu tür derecelendirmelerin özellikle Batı demokrasilerine yönlendirilmiş göstergelere dayanması durumunda, cesaret kırıcı ve yabancılaştırıcı bir etkiye sahip olabilir.
Dieter Fuchs ve Edeltraud Roller, demokrasinin kalitesini gerçekten ölçmek için, objektif ölçümlerin "vatandaşların perspektifine dayanan subjektif ölçümlerle" tamamlanması gerektiğini öne sürmektedirler. Benzer şekilde, Quinton Mayne ve Brigitte Geißel de demokrasinin kalitesinin sadece kurumların performansına değil, aynı zamanda vatandaşların kendi eğilimlerine ve bağlılıklarına da bağlı olduğunu savunmaktadırlar.

Demokratik gerileme
Demokrasi türleri
Uluslararası sıralamaların listesi
Hükümet sistemine göre ülkelerin listesi

Demokrasi verileri: araştırmacılar demokrasiyi nasıl ölçer? 3 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Verilerdeki Dünyamız
'Demokrasi'yi nasıl ölçersiniz? 8 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Washington Post
Endeks Kataloğu 2016 27 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Küresel Gözlemevi

Demokrasi, bir kurum, örgüt veya devlet içinde eşit bir şekilde güce sahip olan tüm üyelerin katılımıyla karar alma sürecini ifade eden bir siyasi sistemdir. Modern demokrasiler, vatandaşların topluma müdahale edebilme ve egemenlik haklarını uluslararası hukuka uygun olarak kullanabilme yetenekleriyle öne çıkar. Demokratik yönetim, genellikle azınlık tarafından yönetilen oligarşik ve tek bir hükümdarın hakim olduğu monarşik sistemlerle karşılaştırılır.
Demokrasi genellikle antik Yunanların çabalarıyla ilişkilendirilir; 18. yüzyıl entelektüelleri Batı medeniyetinin kurucuları olarak kabul ettiler. Bu kişiler, bu erken demokratik deneyimleri, monarşi sonrası yeni bir siyasi organizasyon şablonuna dönüştürmeye çalıştılar. Antik Yunanların demokratik ideallerini, 18. yüzyıl demokratik canlanmacılarının, ahlaki gerekçeleri tartışmaya açık olsa da, önümüzdeki 300 yılın baskın siyasi kurumu haline getirme çabaları hemen hemen tartışılmazdır. Bununla birlikte, demokratik ideallerin ve kurumların yeniden canlanmasıyla başlayan kritik tarihi dönemeç, sonraki yüzyılları temelde dönüştürmüş ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından imparatorlukların yıkılmasından bu yana uluslararası manzarayı domine etmiştir.
Modern temsilî demokrasiler, vatandaşların haklarını güvence altına alan, devletin gücünü sınırlayan ve oy kullanma hakkıyla etkinlik sağlayan 'sosyal sözleşmeler' aracılığıyla, Rousseau'nun doğa durumu tasvirini ve Hobbes'ın toplumu kaçınılmaz şekilde otoriter tasvirini birleştirmeye çalışırlar.

Antropologlar, tarımsal yerleşimlerden önceki avcı-toplayıcı küçük topluluklarda eski-demokrasi biçimlerine rastlamışlardır. 50-100 kişilik genellikle aile bağlarıyla sıkı bir şekilde bağlı olan gruplarda, kararlar çoğunlukla uzlaşı veya çoğunlukla alınır ve birçok durumda herhangi belirli bir lider atanmaksızın alınır.
Bu tür demokrasi genellikle kabilecilik veya ilkel demokrasi olarak adlandırılır. Bu anlamda, ilkel demokrasi genellikle yüz yüze tartışmaların yapıldığı köylerde veya küçük topluluklarda, köy meclisinde veya köy büyüklerinin desteklediği bir liderle ortaya çıkar. Bu durum, köy ve şehir gibi daha geniş politik topluluklar incelendiğinde daha karmaşık hale gelir. Monarşi, tiranlık, aristokrasi ve oligarşi de dahil olmak üzere diğer yönetim biçimleri genellikle yoğun nüfusa sahip kentsel merkezlerde gelişmiştir.
Demokrasi ve hükûmet şekli olarak anayasa kavramı, yaklaşık MÖ 508 yılında antik Atina'da ortaya çıktı. Antik Yunan'da farklı yönetim biçimlerine sahip birçok şehir-devlet bulunduğu için demokrasi, elitlerin yönetimi (aristokrasi), tek bir kişinin yönetimi (monarşi), tiranların yönetimi (tiranlık) gibi yönetim biçimleriyle karşılaştırılmıştır.

MÖ 5. yüzyılda Atina'nın gelişmiş demokrasi sistemini ilk kez oluşturduğu geniş bir şekilde kabul görmüş olsa da, son yıllarda bilim insanları, demokratik yönetim adına ilerlemelerin bu tarihten önce Yakın Doğu, Hint Yarımadası ve diğer bölgelerde bağımsız olarak gerçekleşmiş olma ihtimalini araştırmaktadır.

Antik Fenikelilerin önemli kararları nasıl aldığının en azından bir kısmının "meclis yönetimi" ile ilgili olduğu bilinmektedir. Bir kaynağa göre MÖ 1100 civarında, Mısırlı tüccar Wen-Amon, Fenikelilerin ağaç malzemeleriyle ticaret yapmak üzere kuzeye, Byblos şehrine seyahat etmiştir. Ağaçları yükledikten sonra, bir grup korsan Wen-Amon'u ve kargo gemisini kuşattı. Sorunu çözmek için Baylon'un Fenike prensi çağrıldı ve o da mw-'dwt adı verilen eski bir Sami kelimesi olan bir meclis topladı. Bundan sonraki detaylar ilgisizdir; demokrasi tarihine dair önemli olan şey ise Byblos'un belirli bir kısmının halk meclisi tarafından yönetildiği gerçeğidir (hangi alt nüfustan seçildikleri ve tam olarak hangi yetkilere sahip oldukları tam olarak bilinmemektedir).

Babil öncesi Mezopotamya'yı inceleyen Thorkild Jacobsen, Sümer destanları, efsaneleri ve tarihi kayıtları kullanarak "ilkel demokrasi" olarak adlandırdığı bir yapının izlerini sürmüştür. Jacobsen, bu ifadeyle, nihai gücün özgür (köle olmayan) erkek vatandaşların geniş kitlelerinde olduğu bir hükûmeti kastediyor, ancak "hükûmetin çeşitli işlevleri henüz çok özelleşmemiş durumda [ve] iktidar yapısı gevşektir." Erken Sümer'de, Gılgamış gibi krallar, sonraki Mezopotamya yöneticilerinin sahip olduğu otoriter güce sahip değillerdi. Aksine, büyük şehir-devletlerinde, ihtiyarlar ve (muhtemelen silah taşıyan özgür erkeklerden oluşan) "genç erkekler" meclisleri vardı ve bu meclisler son siyasi yetkiye sahipti ve savaş gibi tüm büyük konularda danışılması gerekiyordu.
Bu çalışma genel olarak çok az kabul görmüştür. Akademisyenler, aynı kanıtların ilkel monarşi ve soylu sınıflar arasındaki bir iktidar mücadelesini göstermek için kullanılabileceğini ve ortak insanların herhangi bir egemen yetkiye sahip olmaktan ziyade bir tür piyon gibi işlev gördüğünü gösterdiğini bu bağlamda "demokrasi" kelimesinin kullanılmasını eleştirmektedir. Jacobsen, kanıtların belirsizliğinin, Mezopotamya demokrasisini ilkel bir oligarşiden ayırmayı engellediğini kabul etmiştir.

Erken demokratik kurumlar için başka bir iddia Hindistan'ın bağımsız "cumhuriyetleri" olan saṅghalar ve gaṇalar tarafından ortaya atılmıştır. Bunlar MÖ 6. yüzyılın başından itibaren var olmuş ve bazı bölgelerde MÖ 4. yüzyıla kadar devam etmiştir. Ancak bu konuda kanıtlar dağınıktır ve o döneme ait saf tarihi bir kaynak mevcut değildir. Ayrıca, Makedonya Kralı Büyük İskender'in Hindistan'a istilasından iki yüzyıl sonra yazan Yunan tarihçi Diodorus, ayrıntı vermeden Hindistan'da bağımsız ve demokratik devletlerin var olduğunu belirtmektedir. Modern bilim insanları, MÖ 3. yüzyılda bu kelimenin anlamının bozulduğunu ve doğası ne olursa olsun herhangi bir özerk devleti ifade edebileceğini belirtmektedir.

Gaṇa'nın temel özellikleri arasında genellikle raja adıyla bilinen bir hükümdar ve tartışmalı bir meclis bulunur. Meclis düzenli olarak toplanırdı ve tüm önemli devlet kararlarını tartışırdı. Bazı devletlerde katılım tüm özgür erkeklere açıktı. Bu kurum aynı zamanda tam mali, idari ve yargı yetkisine sahipti. Nadiren adı geçen diğer memurlar, meclisin kararlarına uyarlardı. Gaṇa tarafından seçilen hükümdar, görünüşe göre her zaman Kshatriya Varna'nın soylu sınıfına ait bir ailedendi. Hükümdar faaliyetlerini meclisle koordine ederdi; bazı devletlerde bunu diğer soyluların bir konseyiyle yapardı. Licchavis, en önemli ailelerin başları olan 7,077 raja'nın bulunduğu birincil yönetim kurumuna sahipti. Diğer yandan, Gautama Buddha döneminde Shakyas, Koliyas, Mallakas ve Licchavis gibi gruplar, meclisi tüm zengin ve fakir erkeklere açık tutuyordu. Kusinagara şehrinde odaklanmış Mallakas ve Vaishali şehrinde odaklanmış Vajji (veya Vṛji) Birliği gibi erken "cumhuriyetler" ya da gaṇasaṅgha, MÖ 6. yüzyıldan itibaren var olmuş ve bazı bölgelerde MS 4. yüzyıla kadar devam etmiştir. Vajji Mahajanapada'nın yönetici birleşik kabileleri arasındaki en ünlü klan, Licchavis'ti. Magadha krallığı, Rajakumara topluluğu gibi cumhuriyetçi toplulukları içeriyordu. Köyler, Gramakas adı verilen yerel şeflerinin yönetiminde kendi meclislerine sahipti. Yönetimleri yürütme, yargı ve askeri fonksiyonlara ayrılmıştı.
Akademisyenler, bu hükûmetleri en iyi nasıl tanımlamanın tartışmaktadır ve belirsiz, aralıklı kanıtlar geniş çaplı anlaşmazlıklara izin vermektedir. Bazıları meclislerin merkezi rolünü vurgulayarak onları demokrasiler olarak tanımlarken diğerleri liderliğin üst sınıfın hakimiyetini ve muhtemel meclis kontrolünü vurgulayarak bunları oligarşi veya aristokrasi olarak görüyor. Meclisin açık gücüne rağmen, katılımın gerçekten halkın katılımı olup olmadığı henüz kanıtlanmamıştır. İlk temel engel, meclisin halkın gücünü tanımlayan kanıtın eksikliğidir. Bu, Arthashastra'da, hükümdarlar için eski bir el kitabında yeralmaktadır. Bu eserde, sangalarla başa çıkmak için yönlendirmeler yer alır, ancak aristokrat aileler değil, demokratik organlar aktif bir şekilde cumhuriyetçi hükûmetleri kontrol ediyorsa, vatandaşların toplu karar verme üzerindeki etkisi hakkında hiçbir bilgi yoktur. Diğer bir sorun, dört kademeli Varna sınıf sisteminin sürekliliğidir. Her belirli kastın üyelerinin üzerindeki görevler ve ayrıcalıklar - başka bir düzenin üyeleriyle bir öğün paylaşmayı engelleyecek kadar katıdır - kurumların resmiyetine bakılmaksızın üyelerin devlet içinde beklenen rollerini etkilemiş olabilir. Demokrasinin merkezi ilkesi, karar alma gücünün paylaşılma fikridir. Bu kast sistemi sınırları içinde herhangi bir vatandaş eşitliği kavramının olmaması, birçok bilim insanının gaṇa ve saṅghas'ın gerçek doğasının gerçek anlamda demokratik kurumlara benzemediğini iddia etmelerine yol açmaktadır.

Antik Yunanistan, erken döneminde polis olarak adlandırılan bağımsız şehir devletlerinin gevşek bir birleşimi idi. Bu polislerin birçoğu oligarşiydi. En belirgin Yunan oligarşisi ve demokratik Atina ile en sık ve en verimli karşılaştırılan devlet, Sparta idi. Ancak Sparta, temel bir toplumsal farklılaştırıcı olarak özel serveti reddetmesiyle, farklı bir tür oligarşiydi ve bazı bilim insanları onun demokrasiye benzemesine dikkat çekti. Sparta hükûmetinde siyasi güç dört birim arasında bölünmüştü: iki Sparta kralı (diarşi), gerusya (Gerontes Konseyi (yaşlılar konseyi), iki kral dahil), eforlar (kraliçeleri denetleyen vatandaşların temsilcileri) ve ekklesia (Spartalıların meclisi).
İki kral hükûmetin başında bulunurdu. Eşzamanlı olarak yönetirlerdi, ancak farklı soydan gelirlerdi. Çift krallık, yürütme makamının etkili gücünü zayıflatırdı. Krallar, yargısal işlevlerini gerusia'nın diğer üyeleriyle paylaşırlardı. Gerusia üyeleri 60 yaşından büyük olmalı ve ömür boyu seçilmeliydi. Teoride, bu yaşın üzerindeki herhangi bir Spartan seçime aday olabilirdi. Ancak uygulamada, genellikle zengin, aristokratik ailelerden seçilirlerdi. Gerusia, yasama girişimlerinin kritik gücüne sahipti. Apella, en demokratik unsurdı, burada 30 yaşından büyük Spartalılar, gerusia ve eforlar üyelerini seçer ve gerusia'nın önerilerini kabul eder veya reddederdi. S

Demokrasi türleri; halkın doğrudan veya temsili olarak eşit şekilde katılımını sağlayan hükûmet biçimi ya da toplumsal yapılardır.

Doğrudan demokrasi ya da saf demokrasi, halkın doğrudan yönetime katıldıkları demokrasi türüdür. Atina demokrasisi ya da klasik demokrasi, Yunan şehir devleti Atina'da antik dönemde ortaya çıkan doğrudan demokrasi şeklini ifade etmektedir. Halk demokrasisi, referandum gibi araçlarla halkın iradesinin yansımasına ve somutlaşmasına izin veren doğrudan demokrasi türüdür.
Endüstriyel demokrasi; çalışanların işyerinde kararlar alabildiği, sorumluluğun ve otoritenin paylaşıldığı demokrasi türüdür. (ayrıca bakınız: İşyeri demokrasisi).

Temsili demokrasi, egemenlik hakkının halkın temsilcileri aracılığıyla kullanıldığı doğrudan olmayan demokrasidir.
Liberal demokrasi, hukuk devleti ilkesi ile bireylerin özgürlüklerinin ve varlıklarının korunduğu temsili demokrasi biçimidir. Düşük yoğunluklu demokrasi ise seçilen temsilcilerin gücünün  çok az sınırlandırıldığı ya da hiç sınırlamanın bulunmadığı demokrasi türüdür.
Diğer temsili demokrasi türleri şunlardır:

Temsilî demokrasi
Baskın parti sistemi
Parlamenter demokrasi
Westminster modeli
Başkanlık demokrasisi
Jackson modeli demokrasi
Sovyet demokrasisi ya da Konsey demokrasisi
Totaliter demokrasi
Demarşi, vatandaşlar arasından devletin temsilcisi veya savunma, çevre gibi belirli konularda karar alan kişi olmak üzere rastgele kişilerin seçilmesidir.
Partisiz demokrasi, genel ve dönemsel seçimlerle ve gizli oyla herhangi bir politik parti adı geçmeksizin hükûmet veya kurum temsilcilerinin seçilmesidir.
Organik ya da otoriter demokrasi, hükümdarın kayda değer bir güce sahip olduğu ancak söz konusu gücü halkın yararına kullandığı demokrasi biçimidir. Bu terim ilk defa Bonapartizm destekleri tarafından kullanılmıştır.

E-demokrasi, İnternet gibi elektronik haberleşme sistemleri ile demokratik süreci geliştiren demokrasi türüdür.

Biyobölgesel demokrasi
Hücre demokrasisi
İşyeri demokrasisi

Liberal demokrasi, hukuk devleti ilkesi ile bireylerin özgürlüklerinin ve varlıklarının korunduğu temsili demokrasi biçimidir. Buna karşın savunmacı demokrasi, demokrasinin kurumlarını korumak amacıyla bazı hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı demokrasi biçimidir.

Dini demokrasi, genellikle toplumun çoğunluğunun mensubu olduğu belirli bir dinin değerlerinin hukuk ve kurallar üzerinde etkili olmasıdır.

Hristiyan demokrasi
İslami demokrasi
Musevi ve Demokratik Devlet
Teodemokrasi

Hibrit rejim
Rekabetçi otoriterlik

Aşağıdaki taslak demokrasiye genel bir bakış ve güncel bir rehber olarak sunulmaktadır.
Demokrasi, halkın eşit bir şekilde katılımına olanak tanıyan bir yönetim biçimidir; bu katılım, yasaların önerilmesi, geliştirilmesi ve oluşturulması sürecinde doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığıyla gerçekleşir.

Demokrasi ... olarak tanımlanabilir:

Kurum - belirli bir insan topluluğu içindeki bireylerin davranışını düzenleyen bir toplumsal düzen ve işbirliği mekanizması veya yapısıdır. Kurumlar, toplumsal bir amacı ve kalıcılığı olan, bireysel insan yaşamlarını ve niyetlerini aşan, işbirliğine dayalı insan davranışını düzenleyen kuralların oluşturulması ve uygulanması ile ilişkilendirilir.
Hükûmet - belirli bir zamanda bir devleti kontrol eden yasama, yürütme ve yargı görevlerini üstlenen bürokratların örgütlendiği yönetim bileşimi.

Demokrasi türleri temellerinin arasında şunlar yer alır:

Doğrudan demokrasi - halk doğrudan politika girişimlerini karar verir (örneğin oy vererek konsensüs oluşturur).
Yarı-doğrudan demokrasi - doğrudan ve temsilî demokrasilerin kombinasyonu. Siyasetçiler var, ancak vatandaşlar halk teşebbüsleri, referandumlar ve geri çağırma seçimleri yapabilir.
Temsilî demokrasi - seçilmiş görevliler bir grup insanı temsil eder. Tüm modern Batı tarzı demokrasiler temsilci demokrasi türleridir; örneğin Almanya bir parlamento cumhuriyeti.

Demokrasi tarihi - demokrasi, günümüzden MÖ 6. yüzyılda klasik Atina'ya kadar izlenebilir.

Atina demokrasisi - Yunan şehir-devleti Atina'da demokrasi, MÖ beşinci yüzyılda gelişmiş, Atina'yı dünyanın bilinen ilk demokrasilerinden biri haline getirmiştir. Bu, doğrudan demokrasi sistemiydi ve bu sistemde vatandaşlar yasa ve yönetim tasarılarında doğrudan oy kullanıyordu.
Solon (yaklaşık MÖ 638 - 558) - Atinalı devlet adamı, yasa koyucu ve şair. Eski Atina'da siyasi, ekonomik ve ahlaki çöküşe karşı yasal bir yasa. Reformları kısa vadede başarısız oldu, ancak genellikle Atinalı demokrasiye temel atması için övgüye değer.
Cleisthenes (MÖ 570 civarında doğdu) - Atinalı demokrasinin babası. Eski Atina'nın anayasasını reform etti ve onu MÖ 508/7'de demokratik bir temel üzerine koydu.
Efialtes (MÖ 461'de öldü) - devletin en güçlü kurumu olan Areopagus aracılığıyla kontrolü uygulayan Atinalı aristokrasilere karşı demokratik devrimi başlattı. Ephialtes Areopagus'ın yetkisini azaltmayı önerdi ve Ecclesia (Atina Meclisi) Ephialtus'un önerisini muhalefet olmadan kabul etti. Bu reform, Atina'nın ünleneceği "radikal demokrasi"nin yeni bir çağının başlangıcını işaret etti.
Perikles - muhtemelen en önemli ve en etkili Yunan devlet adamı. Ephialtes, Aeropagus'ın elit Konseyi'ni devirmekle öldürüldüğünde, onun yardımcısı Perikles müdahale etti. MÖ 445'te stratejist (böyle on görevden biri) seçildi ve 429'da ölümüne kadar sürekli olarak görev yaptı. Atina'yı yönettiği dönemde, yaklaşık olarak MÖ 461'den 429'a kadar, "Perikles'in Çağı" olarak bilinir.
Ostrakismos - Atina demokrasisine göre, herhangi bir vatandaşın 10 yıl boyunca Atinalı şehir devleti dışında sürülebileceği bir prosedür.
Areopagus - Atina'nın ihtiyarlar meclisinin, Roma Senatosu'na benzer bir toplantısı. üyeliği yüksek kamu görevlerini üstlenenlere, bu durumda Arhon'a sınırlıydı. MÖ 594'te, Areopagus, reform için görevlerini Solon'a teslim etmeye razı oldu. Daha sonra, Ephialtes gücünü radikal olarak azalttı.
Ecclesia - Antik Atina'nın "Altın Çağı" (MÖ 480-404) sırasında demokrasiye başkanlık eden bir toplantı. Halkın toplanmasıydı. 2 yıllık askeri hizmetleri olan erkek vatandaşlar için açık. MÖ 594'te Solon, tüm Atinalı vatandaşların sınıfına bakmaksızın, hatta thetes (el işçileri) bile katılımına izin verdi.
Federalist Yazılar -
Potsdam Beyannamesi -
Üçüncü Dalga Demokrasi -

Seçim kuralları
Seçim hakları - seçme hakkı (öğrenç bir seçim hakkı) ve oy hakkı (demokratik süreçle elde edilen vatandaş oy hakkı) dahil.
Oylama - bir toplantı veya bir seçmen gibi bir grubun bir karar vermek veya bir görüşü ifade etmek için bir yöntem - genellikle tartışmalardan, tartışmalardan veya seçim kampanyalarından sonra.
Çelişki oylama - bir partinin ilk seçiminde normalde katılan seçmenlerin başka bir partinin birinci seçiminde oy kullanma davranışları.
Tek oy, tek değer - her seçmenin belirli bir oranla aynı nüfuslu olduğu demokrasi yasası ilkesidir.
Yabancıların oy hakkı - oy hakkı vatandaş olmayanlara da genişletilir.
Oy hakkı - demokratik süreçle elde edilen oy hakkı.
Genel oy hakkı -
Oylama sistemi -
Tek kazanan sistemi
Çoklu kazanan sistem
Vokatif oylama -
Gizli oylama -
Seçim sahtekarlığı - seçim sürecine yasadışı müdahale. Sahte eylemler, seçime bir sonuç getirmek için oy sayımlarını etkiliyor, isterse tercih edilen adayın oy oranını arttırarak, rakip adayların oy oranını düşürerek, isterse her ikisinden de. Seçmen sahtekarlığı olarak da adlandırılan bu mekanizmalar arasında yasa dışı seçmen kayıtları, seçimlerde korkunçluk ve yanlış oy sayımı bulunmaktadır. Seçim sahtekarlığı yasalar altında ülkeye göre değişir.
Göstermelik seçim - siyasi amaç olmadan sadece gösteriş için yapılan seçimler. Göstermelik seçimler, hala kamu meşruyetinin bir öğesini oluşturma ihtiyacı hisseden diktatöral rejimlerde yaygın bir durumdur. "Sahte seçim" olarak da bilinir.
Bölgeye dönüştürülme -
Stratejik taksimat - seçim bölgeleri coğrafi sınırlarını parti veya görevli koruma alanları şeklinde belirli bir parti veya grup için siyasi bir avantaj oluşturmak için manipüle etmek.
Sortisyon - seçim yapanların seçimi. Karar vericiler daha büyük bir aday havuzundan rastgele bir örnek olarak seçilir. Ayrıca tahsis veya çekim olarak da bilinir.
Seçim türleri
Ön seçim -
Genel seçimler -
İki turlu seçim -
Ara seçim - düzenli seçimler arasında boş kalan bir siyasi görev doldurmak için yapılan seçimler. Bazen "başlama" olarak da yazılır ve ABD ve Filipinler'de "özel seçim" olarak bilinir.
Görevde kalma referandumu -
Referandum - tüm bir seçmenin bir yasa sayısını kabul etmesi veya reddetmesi istenen doğrudan oylama.
Doğrudan seçim -
Doğrudan seçim -
Yerel seçimler -
Sıralama seçimleri
Ülkeye göre seçimler -
Seçim tarihleri -

Parlamenter prosedürü - bir yasa koyucu kuruluşun Yasalama sürecini yöneten prosedür.
Yasalama prosedürü - bir yasa koyucu tarafından mevzuat etme yetkisi verilen icra kuruluşlarının yasalar nasıl oluşturduğunu yöneten bir prosedür.
Referandum - tüm bir seçmenin bir yasa sayısını kabul etmesi veya reddetmesi istenen doğrudan oylama.

Sorumluluk -
Kompozisyon (demokrasi) -
Anlaşma demokrasisi -
Demokratik kapitalizm -
Demokratik eğitim -
Demokratik birleştirme -
Demokratik açıklık -
Demokratik idealler -
Demokratik sosyalizm -
Demokratik yapılandırma -
Demokratik transümanizm -
Demokratikleştirme -
Nispi temsil sistemi -
Doğrudan temsilcilik -
E-Katılım -
Çoğunluk kuralı - çoğunluk, yani oyların yarısından fazlasına sahip alternatifleri seçen karar kuralı. Demokratik ulusların yasa kurulları da dahil olmak üzere etkili yürütme organlarında en sık kullanılan ikili karar kuralıdır.
Çoğunluğun tiranlığı -
Sanal temsilcilik -

Amerika Kalbiyle -
Demokrasi için kötü .
Demokrasi'nin Gelecek Zaferini -
Temsilci Hükümeti Hakkında Düşünceler -
Demokrasi ve Eleştirmenleri
Amerika'da Demokrasi...
Demokrasiyi Engelleme -
Amerikan Demokrasi'nin Bozulması
Başarısız Devletler: Güç İstifadesi ve Demokrasiye Saldırı
Özgürlük ve Kültür -
Hermenevtik Komünizm -
Amerikan Anayasası Ne Kadar Demokratik? -
Seçmenlerin Ne Duyguları -
Demokrasi Mümkün mü? Seçim politikasına alternatif olan şey.. -
Demokrasi'nin Hayatı ve Ölümü -
Demokrasiyi Çalıştıracak -
Çoklu: Savaş ve Demokrasi İmparatorluk Çağı'nda
Rasyonel Seçicinin Efsanesi
Grunge ve Hükümet -
Sessizleşen Ayrıcalık -
Kamu alanının yapısal dönüşümü -
Üçüncü Dalga: 20. yüzyılın sonlarında demokratikleşme
Seçmen Karar Verir -
Kim Yönetir? -
Başkan olamazsın -

Demokrasi ve Gelişim için Küresel Vakf (GFDD) -
Fundación Global Democracia y Desarrollo (FUNGLODE) -
Demokrasi, İnsan Hakları ve İş Bürosu
Komünalizm -
Korsika Anayasası -
Demokrasi endeksleri -
Demokrasi teşviki -
Demokrasi Sıralaması -
Demokratik kapitalizm -
Doğrudan Eylem ve Bugün Demokrasi -
Eğitim İndeksi -
Tarihin sonu ve son insan ...
Dört kutu özgürlük ...
İhtiyaçlı görev-
Kültürlerarası şehirler -
Uluslararası Demokratik Değişim Merkezi -
İslam ve demokrasi -
İsonomi -
Yahudiler ve Demokratik Devlet -
Kleroterion -
Demokrasiler arasındaki savaşların listesi ...
Mazbata
- İstek (demokrasi) -
Ulusal Uluslararası İşler Ulusal Demokratik Enstitüsü
Diktatöre Karşı Demokrasi Birliği Cephesi -
Türkiye'de çok partili dönem
Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu -
İnternet Demokrasisi Partisi -
Penn, Schoen &amp; Berland -
Politika verileri dizisi -
Demokratik sonrası -
Potsdam Deklarasyonu -
Kamusal alan -
Onaylama -
Singapur komünitarcılığı -
Sinokizm -
Tharwa Vakfı -
Derin Demokrasi Teorisisi
Temsil modelinin güvenilirliği -
Venezuela Komünal Konseyleri -
Vox populi -
Neden Demokrasi? -
Dünya Bankası Denetim Paneli -
Asya'da Demokratikleşme Dünya Forumu -
Dünya Yanıyor (kitap)
Dünya Demokrasi Gençlik Hareketi -
Anayasal iktisat -
Demokrasiler Topluluğu -
Toplu kaynaklama -
Demokrasi Anıtı -
Demokrasi teşvik edilmesi -
Demokratik Barış Teorisi -
Demokratikleştirme -
Seçim -
Güçlendirilmiş demokrasi -
Foucault/Habermas tartışması -
Özgürlük açığı -
Freedom House - Dünya'daki Özgürlük raporunda
Doğrudan demokrasi partilerinin listesi -
Thomas Muir (siyasi reformcu) -
Anket -
Panarşi -
Parlamenter demokrasi -
Polyark -
Sosyal demokrasi -
Sortisyon -
Değişiklik -
Hukukun üstünlüğü -
Yukarıdaki Kanuna göre Kural -
Oylama -

Demokratik geçiş, bir ülkenin siyasi sisteminde otoriter bir rejimden demokratik bir sisteme doğru devam eden bir değişiklik sürecini tanımlar. Bu süreç, demokratikleşme olarak bilinir, süreç içerisinde politik değişiklikler demokratik bir yönde ilerler. Demokrasi dalgaları, büyük güçler arasındaki güç dağılımında ani değişikliklerle ilişkilendirilmiştir, bu da geniş kapsamlı içsel reformları tanıtmak için açılışlar ve teşvikler yaratmıştır. Hibrit rejimler daha fazla iç huzursuzluk yaşasa da, uzun yıllar boyunca geçiş aşamasında oldukları için istikrarlı olarak kabul edilebilirler. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana, hibrit rejimler en yaygın hükûmet biçimi haline gelmiştir. Akademisyenler, demokratik kurumların göstermelik olma seviyesini irdeleyerek, demokratik gerilemeyle beraber, otoriterliğe geçiş sürecinde modern hibrit rejimlerin en yaygın hükûmet biçimi sonucuna varmıştır.

Otoriterlik karşıtlığı
Demokrasi türleri
Barışçıl iktidar geçişi
Radikal politika
Geçiş ekonomisi

Demokrasi verileri: Araştırmacılar demokrasiyi nasıl ölçüyor? - Verilerdeki Dünyamız
Demokratik Geçiş yayınları - Jstor

Siyaset biliminde, despotizm veya istibdat tek bir varlığın mutlak güçle hükmettiği bir yönetim biçimidir. Genellikle bu varlık birey, yani despot'tur; ancak (bir otoriter rejimde olduğu gibi) saygı ve gücü belirli gruplara sınırlayan toplumlar da despotik olarak adlandırılmıştır.
Gündelik konuşmalarda, despot kelimesi, güç ve otoritelerini halklarını, vatandaşlarını veya astlarını baskı altına almak için kullananlara olumsuz bir şekilde uygulanır. Daha spesifik olarak, terim genellikle bir devlet veya hükûmet başkanına uygulanır. Bu anlamda, despot kelimesi, tiran ve diktatör terimleriyle ilişkilendirilen olumsuz çağrışımlara benzer.

"Despot" kelimesi, Yunanca "despotes" kelimesinden gelir ve "güce sahip olan" anlamına gelir. Antik Yunan kullanımında, despotes teknik olarak doğal olarak köle veya hizmetkar olan kişiler üzerinde evde hükmeden bir efendi anlamına gelirdi. Terim, tarih boyunca birçok hükümdar ve hükûmeti tanımlamak için kullanılmıştır. Antik Mısır'ın firavunlarının sahip olduğu mutlak otorite ve gücü ifade etmiş, Bizans saraylarında soyluluğu simgemiş, Bizans'ın kukla devletlerin yöneticilerini belirtmiş ve Bizans İmparatorları için bir unvan olarak kullanılmıştır. Bu ve diğer Yunan veya Yunan etkisindeki bağlamlarda, terim olumsuz bir anlam taşımak yerine onur ifade etmek için kullanılmıştır.
Tarihsel süreçteki yansıması nedeniyle, despot kelimesi nesnel olarak tanımlanamaz. Despot kelimesi, basileus ve otokrat gibi diğer Yunanca kelimelerle yakından ilişkilidir, ancak bu çağrışımlar da tarih boyunca çeşitli hükümdarları ve hükûmetleri tanımlamak için kullanılmıştır, örneğin yerel kabile liderleri, basit hükümdarlar, krallar ve imparatorlar.

Antik Yunanların arasında, belki de en etkili bir şekilde doğu despotizmi kavramını yaygınlaştıran kişi Aristoteles'ti. Bu ideolojiyi öğrencisi Büyük İskender'e aktardı ve Büyük İskender, o dönemde despotik bir şekilde yönetilen Ahameniş İmparatorluğu'nu, son kralı III. Darius tarafından yönetilen Ahameniş hanedanlığını fethetti. Aristoteles, doğu despotizminin zor değil, rızaya dayandığını iddia etti. Dolayısıyla, korkunun değil, köleleştirilenlerin uysal doğasının onu harekete geçirdiği söylenebilirdi ve bu da despot hükümdarın gücünü beslerdi.
Antik Yunan toplumunda, her Yunan erkeği özgürdü ve görevde bulunma yeteneğine sahipti; hem yönetme hem de yönetilme yeteneğine sahipti. Buna karşılık, barbarlar arasında ise doğal olarak hepsi kölelerdi. Aristoteles tarafından öne sürülen başka bir fark iklimlere dayanıyordu. Soğuk ülkelerin, özellikle Avrupa'nın halklarının ruh dolu olduğunu ancak beceri ve zeka açısından eksik olduğunu, Asya halklarının ise beceri ve zeka bakımından donanımlı olsalar da ruh açısından eksik olduklarını ve bu nedenle köleliğe tabi olduklarını gözlemledi. Hem ruh hem de zeka sahibi olan Yunanlar, diğer tüm halkları yönetme özgürlüğüne sahipti.
Tarihçi Herodot'a göre, Doğu'nun otoriter hükümdarlar tarafından yönetilmesi yaygın bir durumdu ve Oryantal despotların karakter kusurları, sıradan insanlarınkine göre daha belirgin olmasa da, çok daha fazla lüks için fırsat sunuyordu. Lidyalı Krezüs'ün hikâyesi bunun bir örneğidir. Büyük İskender'in Asya'ya genişlemesine kadar, çoğu Yunan, bir güneş-kralın ve Oryantal toplumların kabul ettiği ilahi yasanın etkileyici olduğunu düşünüyordu. Herodot'un tarih anlayışı, insanların kendi şehir-devletlerinin sosyal sözleşmesine yasal olarak rıza gösterdiklerinde özgür oldukları bir toplumun savunucusuydu.

Despotizm kavramı, özellikle Oryantal despotizm, 18. yüzyılda Montesquieu'nün "Hukukun Ruhu" adlı eseriyle Avrupa siyasi düşüncesine girmiştir. Bu fikir Montesquieu'nün eseriyle yeni veya ona özgü değildi, ancak Montesquieu'nün eserinin modern siyasi düşünce üzerinde en etkili olanı olarak kabul edilir.

Klasik anlamıyla despotizm, tek bir bireyin (despot) devleti temsil eden tüm güç ve otoriteye sahip olduğu, diğer herkesin ise bu bireye bağlı olduğu bir devlet şeklidir. Bu despotizm biçimi, devletin ilk formlarında ve medeniyetin başlangıcında yaygın olarak görülür; Mısır'ın Firavunu klasik despotizmin örnek bir figürüdür.

Edward Gibbon, Roma imparatorlarının Doğu tarzı despotizmi giderek daha fazla kullanmasının Roma İmparatorluğu'nun çöküşünde, özellikle Elagabalus döneminden itibaren, önemli bir faktör olduğunu öne sürdü. "Yeni imparatorun dikkati en önemsiz eğlencelere yönlendirildiği için, Suriye'den İtalya'ya lüks bir seyahatle geçirdiği aylar boşa harcandı. İlk zaferinden sonra kışı Nicomedia'da geçirdi ve zaferini takip eden yazı beklediği için başkente zaferle girişini erteledi. Bununla birlikte, gelişinden önce, doğru ama ona uygun olmayan kişilik ve davranışının betimlendiği, derhal emriyle senato binasının zafer sunağının üzerine yerleştirilen sadık bir tablo, Romalılara iletilmiştir. Medler ve Fenikelilerin gevşek ve akışkan modasına uygun olarak ipek ve altın giysileri içinde tasvir edildi; başı yüksek bir tiara ile kaplıydı, sayısız kolye ve bilezikleri paha biçilmez değerde taşlarla süslenmişti. Kaşları siyaha boyanmış, yanakları yapay bir kırmızı ve beyazla boyanmıştı. Ciddi senatörler, kendi ülkelerinin sert zulmünü uzun süre tecrübe ettikten sonra, Roma'nın sonunda Doğu despotizminin kadınsı lüksü altında küçüldüğünü iç çekerek kabul ettiler." (Roma İmparatorluğu'nun Gerileyişi ve Çöküşü, Birinci Kitap, Altıncı Bölüm)
Ancak günümüzde kelimenin olumsuz bir anlamı olmasına rağmen, bir zamanlar Bizans İmparatorluğu'nda meşru bir unvan olarak kullanılmıştır. İlk kez Manuel I Komnenos (1143-1180) döneminde, atadığı varisi Alexius-Béla için Macarca unvanı olan "úr" kelimesinin çevirisi olarak kullanılmıştır. Genellikle imparatorun gelinleriyle evlenen ve daha sonra imparatorun oğulları üzerine verilirdi ve 13. yüzyıldan itibaren yabancı prenslere verilmeye başlandı. Despotlar, İmparator'unkine benzer gösterişli kostümler giyer ve birçok ayrıcalığa sahiptir. Despotlar, Despotatlar olarak adlandırılan imparatorluğun bazı bölgelerinde hüküm sürerdi. Ortodoks Litürji, Yunanca olarak kutlandığında, papaz hala diyakon tarafından Despot olarak hitap edilir.
Modern terimin kökeni, 1690'larda Fransa'nın Kralı XIV. Louis'in muhalifleri tarafından kullanılan bir terim gibi görünmektedir. Bu terimi, hükümdarlarının oldukça serbest bir şekilde iktidarlarını kullanmasını tanımlamak için despotisme olarak kullanmışlardır. Ancak Aydınlanma filozofu Montesquieu, cumhuriyetlerin küçük devletler için uygun olduğuna, monarşilerin orta büyüklükteki devletler için ideal olduğuna inanırken, despotizmin büyük devletler için uygun bir yönetim olduğuna inanmıştır. Aydınlanmış mutlakçılık (aynı zamanda hoşgörülü despotizm olarak da bilinir), 18. yüzyılda Avrupa'da öne çıkan bir dönemde, mutlak hükümdarlar otoritelerini kullanarak ülkelerinin siyasi sistemlerinde ve toplumlarında bir dizi reform yapmışlardır.
Aynı zamanda, terim tiranik yönetimi ima etmek için kullanılır. Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi, Kral George III'ü "sürekli olarak aynı amacı izleyen, insanları mutlak despotizm altına sokma amacını gösteren bir dizi zulüm ve gasp" ile suçladı. Günümüzde "despotizm", gücünü zalim bir şekilde kullanan herhangi bir mutlakçı veya diktatörlük rejimi veya lideri ifade edebilir..

Montesquieu'ya göre, mutlak monarşi ile despotizm arasındaki fark, monarşide tek bir kişinin sabit ve belirlenmiş yasalara dayanarak mutlak güçle yönetmesidir, oysa despotun kendi iradesi ve keyfine göre yönetmesidir.

Otokrasi
Otoriteryanizm
Mutlak monarşi
Diktatörlük
Despot
Ataerkillik

YouTube'da Despotism: Encyclopaedia Britannica Films

Devlet ateizmi, katı ateizmin veya nonteizmin siyasi rejimlere dahil edilmesidir. Bir dereceye kadar genellikle ideolojik olarak dinsizlikle ve dinsizliğin teşvikiyle ilişkilendirilen bir din-devlet ilişkisini tanımlar. Devlet ateizmi, bir hükûmetin ruhban karşıtlığını teşvik etmesi anlamına gelebilir. Dinin vatandaşın günlük yaşamına dahil edilmesi de dahil olmak üzere, kamusal ve siyasi yaşamın her alanında dinin kurumsal güç ve nüfuzuna karşı çıkan bir anlayıştır.
Komünist devletlerin çoğunluğu 1917'den itibaren benzer politikalar izledi. Sovyetler Birliği'nin (1922–1991) uzun bir devlet ateizmi geçmişi vardır. Bu nedenle sosyal hayatta başarı arayanlar genellikle ateist olduğunu itiraf etmek zorundaydı ve ibadet yerlerinden uzak durmalıydı. Bu eğilim özellikle 1929'dan 1953'e kadar süren Stalinist dönemin ortasında militan bir hal aldı. Doğu Avrupa'da Belarus, Bulgaristan, Estonya, Letonya, Ukrayna güçlü devlet ateizm politikaları yaşadı. Doğu Almanya ve Çekoslovakya'da da benzer politikalar vardı. Sovyetler Birliği, sonradan kontrol altına aldığı Orta Asya ülkeleri gibi yerler de dahil olmak üzere nüfuz ettiği yerlerde kamusal alanda dini ifadeyi bastırmaya çalıştı. Günümüzde Çin, Kuzey Kore, Vietnam ve Küba resmî olarak ateisttir.
Seküler devlet kavramı ile karıştırılmaması gereken devlet ateizminde, devlet dini ibadetleri engellemeye çalışır. Seküler devletlerde ise din ve ibadet özgürlüğü vardır. Seküler devletler herhangi bir dini veya dinsizliği desteklemez.

1967'de Arnavutluk Halk Cumhuriyeti devlet başkanı Enver Hoca, Lenin yönetimindeki Sovyetler Birliği zaten fiilen ateist bir devlet olmasına rağmen Arnavutluk'u "dünyanın ilk ateist devleti" ilan etti. Arnavutluk'taki Marksist-Leninist otoriteler dinin Arnavutluk'a yabancı olduğunu iddia etti ve bunu devlet ateizmi ve dinin bastırılması politikalarını haklı çıkarmak için kullandılar. Bu milliyetçilik aynı zamanda 1967'den 1991'e kadar devlet ateizminin komünist duruşunu haklı çıkarmak için de kullanıldı. Tarım Reformu Yasası Ağustos 1945'te camiler, manastırlar, tarikatlar ve piskoposlukların mülkleri de dahil olmak üzere dini kurumların çoğu mülkü kamulaştırıldı. Pek çok din adamı ve inançlı kişi yargılandı, bazıları idam edildi. Tüm yabancı Roma Katolik rahipleri, keşişleri ve rahibeleri 1946'da sınır dışı edildi.
Dine karşı kampanya 1960'larda zirveye ulaştı. Şubat 1967'den başlayarak Arnavut yetkililer, Arnavutluk'taki dini yaşamı ortadan kaldırmak için bir kampanya başlattı. APL üyeleri tarafından bile yapılan şikayetlere rağmen 1967'nin sonuna kadar tüm kiliseler, camiler, manastırlar ve diğer dini kurumlar ya kapatıldı ya da depolara, spor salonlarına veya atölyelere dönüştürüldü. Arnavutluk'taki çoğu gençler için kültür merkezlerine dönüştürülen 2.169 kilise, cami, manastır ve türbenin tamamından vazgeçilmesi aylık edebiyat dergisi Nendori'de "Gençlik, dünyadaki ilk ateist ulusu yaratmıştı." şeklinde ifade edildi.
Din adamları alenen karalandı ve aşağılandı, kıyafetleri alındı ve saygısızlık edildi. Çeşitli inançlara sahip 200'den fazla din adamı hapse atıldı, diğerleri sanayi ya da tarımda iş aramaya zorlandı, bazıları idam edildi ya da açlıktan öldü. İşkodra'daki Fransisken tarikatının manastırı ateşe verildi ve bunun sonucunda dört yaşlı keşiş öldü.
1976 Arnavutluk Anayasası'nın 37. Maddesi şöyle diyordu: "Devlet hiçbir dini tanımaz ve insanlara bilimsel, materyalist bir dünya görüşü aşılamak amacıyla ateist propagandayı destekler.". 1977 tarihli ceza kanunu, "dini propaganda ve dini yayınların üretimi, dağıtımı veya saklanması" nedeniyle üç ila on yıl arasında hapis cezası öngörüyordu. Bu durum; İncil, Kur'an, ikona veya benzeri dini nesnelerle yakalanan insanların uzun hapis cezalarıyla karşı karşıya kalması anlamına geliyordu.
1998 Arnavutluk Anayasası ile birlikte ülke parlamenter bir cumhuriyet olarak tanımlanmış ve dini inanç konularında baskıya karşı koruma da dahil olmak üzere kişisel ve siyasi hak ve özgürlükler tesis edilmiştir.

Devlet ateizmi (Rusça: gosateizm, "devlet" [gosudarstvo] ve "ateizm"in [ateizm] hecesel kısaltması) resmi Sovyet ideolojisinin önemli bir hedefiydi.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi, ibadet yerlerini yok etmek, dini liderleri idam etmek, okulları ve medyayı din karşıtı propagandayla doldurmak gibi çeşitli faaliyetlere girişti ve "bilimsel ateizm" propagandası yaptı. Çeşitli yollarla dini ortadan kaldırmaya çalıştı. Böylece SSCB, devlet ateizmini kurmak amacıyla mevcut dinin ortadan kaldırılmasını ve gelecekte dini inancın yerleşmesini önlemeyi resmi ideolojisinin hedeflerinden biri olarak benimseyen ilk devlet oldu.
Rusya İç Savaşı'ndan sonra devlet, kaynaklarını inanmayanlara dini inançların aşılanmasını durdurmak ve hâlâ var olan "devrim öncesi kalıntıları" ortadan kaldırmak için kullandı. Bolşevikler özellikle Rus İç Savaşı sırasında Beyaz Hareketi destekleyen Rus Ortodoks Kilisesi'ne düşmandı ve onu Çarlık otokrasisinin destekçisi olarak görüyorlardı.
Toprağın kolektifleştirilmesi sırasında Ortodoks rahipler, Sovyet rejiminin Deccal olduğunu ilan eden broşürler dağıttılar. Sovyetler Birliği'nde siyasi baskı yaygındı ve çok sayıda dine dini baskı uygulanırken, rejimin din karşıtı kampanyaları genellikle devlet çıkarlarına dayalı olarak belirli dinlere yönelikti. Sovyetler Birliği'nde dine yönelik tutum, bazı dinlere karşı zulümden diğerlerini yasaklamamaya kadar çeşitlilik gösteriyordu.
1920'lerin sonlarından 1930'ların sonlarına kadar Militan Ateistler Birliği gibi örgütler tüm dinlerle alay etti ve inananları taciz etti. Kendi gazete ve dergilerini yayınladı, konferanslara sponsor oldu ve dini hicveden ve ateizmi teşvik eden gösteriler düzenledi. Din karşıtı ve ateist propaganda, okullardan medyaya ve hatta dini olanların yerine ritüellerin ikame edilmesine kadar Sovyet yaşamının her alanına uygulandı.
Devrimden sonraki yaklaşık bir yıl içinde devlet, kiliselerin kendisi de dahil olmak üzere tüm kilise mülklerine kamulaştırdı ve 1922'den 1926'ya kadar olan dönemde 28 Rus Ortodoks piskoposu ve 1.200'den fazla rahip öldürüldü. Ruhban okullarının çoğu kapatıldı ve dini yazıların yayınlanması yasaklandı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde 54.000 cemaati bulunan Rus Ortodoks Kilisesi'nin sayısı 1940'ta 500'e düşürüldü. [63] Genel olarak aynı yıl itibarıyla 1917'de faaliyet gösteren kilise, sinagog ve camilerin yüzde 90'ı ya zorla kapatıldı, dönüştürüldü veya yok edildi.

Kızıl Kmerler, 1975'ten 1979'a kadar Kamboçya'yı yönettikleri süre boyunca Budistlere aktif olarak zulmetti. Tüm dini uygulamalar yasaklandı. Budist kurumları ve tapınakları yıkıldı ve çok sayıda Budist rahip ve öğretmen öldürüldü. Ülkedeki manastırların üçte biri, çok sayıda kutsal metin ve yüksek sanatsal kaliteye sahip eşyalarla birlikte yok edildi. Resmi olarak ateist bir devlet olan rejim tarafından yaklaşık 25.000 Budist rahip katledildi.
Bu durum, Pol Pot'un Budizmin "yozlaşmış bir yapmacık" olduğuna inanması nedeniyle yapıldı. Budizmin Kamboçya'daki 1.500 yıllık izi ortadan kaldırmaya çalışıldı.

Çin, resmi devlet ateizmi politikasını benimsedi. Çin anayasasının 36. maddesi din özgürlüğünü garanti ediyor ancak yalnızca devletin onayladığı kuruluşların üyelerinin dini uygulamalarına izin veriyor. Nisan 2016'da Genel Sekreter Xi Jinping, Çin Komünist Partisi üyelerinin "boyun eğmez Marksist ateistler" olması gerektiğini belirtti. Çin Komünist Partisi, dini inançların ve ona üyeliğin uyumsuz olduğunu görüşündedir. Ancak devletin sıradan vatandaşları ateist olmaya zorlamasına izin verilmez. Çin'in resmi olarak onaylanmış beş dini örgütü: Çin Budist Derneği, Çin Taocu Derneği, Çin İslam Derneği, Üçlü Yurtsever Hareketi ve Çin Yurtsever Katolik Derneği'dir. Bu gruplara bir dereceye kadar koruma sağlanmaktadır ancak Devlet Diyanet İşleri İdaresi kapsamında kısıtlamalara ve kontrollere tabidirler. Anayasa, dinin "toplumsal düzeni bozan, vatandaşların sağlığını bozan veya devletin eğitim sistemine müdahale eden faaliyetlerde bulunmak" amacıyla kullanılmasını içermediği sürece "normal dini faaliyetler" olarak adlandırılan faaliyetlere izin vermektedir. Dini kuruluşlar ve din işleri hiçbir yabancı hâkimiyetine tabi değildir.

1968 Doğu Almanya Anayasası'nın 39. maddesi din özgürlüğünü garanti etse de, devletin politikası ateizmin teşvik edilmesine yönelikti. Doğu Almanya'da yoğun bir sekülerleşme uygulandı. 2012 yılı itibarıyla eski Alman Demokratik Cumhuriyeti bölgesi dünyadaki en az dindar bölgedir.

1992 yılına kadar Küba resmi olarak ateist bir devletti. Başlangıçta dine karşı daha hoşgörülü olan Küba hükûmeti, Domuzlar Körfezi Çıkarması'nın ardından birçok inananı tutuklamaya ve dini okulları kapatmaya başladı. Cezaevleri 1960'lı yıllardan beri din adamları ile dolmaktaydı. 1961'de Küba hükûmeti, Fidel Castro'nun gittiği Cizvit okulu da dahil olmak üzere Katolik okullarına el koydu. 1965'te iki yüz rahibi sürgüne gönderdi. 1976'da Küba Anayasası'na "sosyalist devletin... faaliyetini bilimsel materyalist evren kavramına dayandırdığı ve insanları bu anlayışa göre eğittiği" şeklinde bir madde eklendi. 1992'de Sovyetler Birliği'nin dağılması, ülkenin kendisini seküler devlet ilan etmesine yol açtı.
Christian Solidarity Worldwide'ın bir raporuna göre, Castro yönetimi yalnızca 2015 yılında 100'den fazla Pentikostal, Metodist ve Baptist cemaatinin kapatılması veya yıkılması emrini verdi.

Fransız Devrimi başlangıçta Katolik Kilisesinin yolsuzluğuna ve yüksek din adamlarının zenginliğine yönelik saldırılarla başladı. Terör Hükümdarlığı olarak bilinen iki yıllık bir dönemde, din karşıtlığı olayları, modern Avrupa tarihindeki herhangi bir olaydan daha şiddetli hale geldi. Yeni devrimci otoriteler Kiliseyi bastırdı, Katolik monarşisini kaldırdı, Kilise mülklerini kamulaştırdı, 30.000 rahibi sürgüne gönderdi ve yüzlercesini öldürdü. Ekim 1793'te Hristiyan takvimi Devrim tarihinden itibaren hesaplanan takvimle değiştirildi ve Özgürlük, Akıl ve Yüce Varlık Festivalleri planlandı. Deist Yüce Varlık Kültü ve ateist Akıl Kültü de dahil olmak üzere 

Diktatörlük, bir diktatör tarafından kontrol edilen bir hükümet biçimidir. Bir diktatörlükte siyaset, diktatör tarafından kontrol edilir ve danışmanlar, general ve diğer üst düzey yetkililerden oluşan bir iç çember aracılığıyla kolaylaştırılır. Diktatör, iç çevreyi etkileyerek ve onları memnun ederek kontrolünü sürdürürken, rakip siyasi partiler, silahlı direniş veya sadakatsiz parti üyeleri gibi herhangi bir olası muhalefeti baskı altına alır. Diktatörlükler, askeri darbeyle gücü ele geçiren önceki hükûmeti zorla deviren bir şekilde veya seçilmiş liderlerin yönetimlerini kalıcı hale getirdiği bir darbeyle oluşturulabilir. Diktatörlükler otoriter veya totaliter olup askeri diktatörlükler, tek parti diktatörlükleri veya mutlak monarşiler olarak sınıflandırılabilir.
Diktatörlük teriminin kullanımı Roma Cumhuriyeti'nde başlamıştır. Eski askeri diktatörlükler post-klasik dönemde gelişmiştir, özellikle Japonya'da Shogun döneminde ve İngiltere'de Cromwell döneminde. Modern diktatörlükler ilk olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır; bunlar Avrupa'da Bonapartizm ve Latin Amerika'da caudilloları içerir. 20. yüzyıl, Avrupa'da faşist ve komünist diktatörlüklerin yükselişine tanık oldu; faşizm II. Dünya Savaşı'nın ardından 1945 yılında ortadan kaldırıldı, komünizm ise diğer kıtalara yayıldı ve 1991 yılında Soğuk Savaş'ın sona ermesine kadar önemini korudu. 20. yüzyıl aynı zamanda Afrika'da şahsi diktatörlüklerin ve Latin Amerika'da askeri diktatörlüklerin yayılımına tanık oldu, her iki durum da 1960'lar ve 1970'lerde daha belirgin hale geldi. Birkaç diktatörlük 21. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür, özellikle Afrika ve Asya'da.
Diktatörlükler, sıklıkla meşruiyetlerini sağlamak veya iktidardaki parti üyelerine teşvikler sağlamak amacıyla seçimler düzenler, ancak bu seçimler muhalefet için rekabetçi değildir. Diktatörlüklerde istikrar, baskı ve siyasi baskıyla sağlanır; bunlar bilgi erişiminin kısıtlanması, siyasi muhalefetin izlenmesi ve şiddet eylemlerini içerir. Muhalifleri baskı altına alamayan diktatörlükler, darbe veya devrim yoluyla çökme riskiyle karşı karşıyadır.

Diktatörlüklerin güç yapıları çeşitlilik gösterir ve diktatörlüğün farklı tanımları bu yapıya farklı unsurları dahil eder. Juan José Linz ve Samuel P. Huntington gibi siyaset bilimcileri, diktatörlüğün güç yapısını tanımlayan temel özellikleri belirlerken, tek bir lider veya küçük bir lider grubu, sınırlı sayıda güç sınırlamasıyla iktidarın kullanılması, sınırlı siyasi çoğulculuk ve sınırlı kitlesel mobilizasyon gibi unsurları vurgular.
Diktatör, genellikle hükûmet ve toplum üzerinde tam veya büyük ölçüde güce sahiptir, ancak bazen elitler, diktatörün yönetimini gerçekleştirmek için gereklidir. Elitler, bir iç çember oluşturarak, diktatörlük içinde bir dereceye kadar güce sahip olan bir elit sınıfını oluştururlar ve destekleri karşılığında çeşitli faydalar elde ederler. Bu elitler, askeri subaylar, parti üyeleri veya diktatörün yakın arkadaşları veya ailesi olabilir. Elitler aynı zamanda bir diktatörün başlıca siyasi tehditleridir, çünkü güçlerini kullanarak diktatörlüğü etkileyebilir veya devirebilirler. İç çemberin desteği, bir diktatörün emirlerinin yerine getirilmesi için gereklidir ve bu durumda elitler, diktatörün gücü üzerinde bir denge unsuru olarak hizmet eder. Bir diktatörün politika uygulayabilmesi için rejimin elitlerini ya tatmin etmesi ya da onları değiştirmeye çalışması gerekir. Elitlerin birbirlerinden daha fazla güç elde etmek için rekabet etmeleri gerekmektedir, ancak elitlerin sahip olduğu güç miktarı, birliklerine bağlıdır. Elitler arasında fraksiyonlar veya ayrılıklar, diktatörle pazarlık yapma yeteneklerini azaltacak ve diktatörün daha fazla sınırsız güce sahip olmasına neden olacaktır. Birleşik bir iç çember, bir diktatörü devirmek için kapasiteye sahiptir ve diktatör iktidarda kalmak için iç çembere daha büyük tavizler vermek zorundadır. Bu özellikle iç çemberin askeri subaylardan oluştuğu durumlarda geçerlidir, çünkü askeri bir darbeyi gerçekleştirecek kaynaklara sahiptirler.
Bir diktatörlüğe karşıtlık, diktatörlüğün bir parçası olmayan tüm fraksiyonları ve rejimi desteklemeyen herkesi temsil eder. Örgütlü muhalefet, diktatörlüğün istikrarını tehdit eder, çünkü halk desteğini zayıflatmayı ve rejim değişikliği çağrısında bulunmayı amaçlar. Bir diktatör, muhalefeti güç kullanarak bastırarak, yasaları değiştirerek gücünü kısıtlayarak veya sınırlı faydalarla hoşnut ederek muhalefete yanıt verebilir. Muhalefet, bir diktatörün iç çevresinin mevcut ve eski üyelerini de içerebileceği gibi, harici bir grup da olabilir.
Totaliterlik, bir siyasi partinin varlığıyla karakterize edilen bir diktatörlük çeşididir ve daha spesifik olarak, kişisel ve siyasi üstünlüğün dayatıldığı güçlü bir lider tarafından belirlenir. İktidar, hükûmet ile gelişmiş bir ideoloji arasında sağlam bir işbirliğiyle uygulanır. Totaliter bir hükûmet, "kitle iletişim araçlarına ve sosyal ve ekonomik kuruluşlara tam kontrol sahibi"dir. Siyasi filozof Hannah Arendt, totaliterliği, "atomize olmuş, izole bireylerden" oluşan yeni ve aşırı bir diktatörlük şekli olarak tanımlar ve ideolojinin, tüm toplumun nasıl örgütleneceğini belirlemede önde gelen bir rol oynadığını ifade eder. Siyasi bilimci Juan José Linz, demokrasileri ve totaliter rejimleri birbirinden ayıran, çeşitli sınıflandırmalarla karışık sistemlerin bulunduğu otoriter rejimlerin bir yelpazesini tanımlar. Linz, totaliter rejimleri sadece baskılamak yerine politika ve siyasi hareketliliği kontrol altında tutan rejimler olarak tanımlar.

Bir diktatörlük, belirli bir grupun iktidarı ele geçirmesiyle oluşur ve bu grup, iktidarın nasıl ele geçirildiğini ve sonraki diktatörlüğün nasıl yönetileceğini etkiler. Grup askeri veya siyasi olabilir, düzenli veya düzensiz olabilir ve belirli bir demografik grubu orantısız bir şekilde temsil edebilir. İktidar ele geçirildikten sonra, grup üyelerinin yeni hükûmette hangi pozisyonları üstleneceklerini ve bu hükûmetin nasıl işleyeceğini belirlemeleri gerekmektedir, bu da bazen grup içinde ayrılıklara yol açabilir. Bir diktatörlüğün başlangıcında, grup üyeleri genellikle diktatörün iç çevresindeki elitleri oluştururlar, ancak diktatör, ek güç elde etmek için onları uzaklaştırabilir.
Eğer kendilerini darbeyle iktidara getirmemişlerse, iktidarı ele geçirenler genellikle çok az devlet deneyimine sahiptir ve önceden detaylı bir politika planı bulunmamaktadır. Eğer diktatör iktidarı bir siyasi parti aracılığıyla ele geçirmemişse, parti destekçilerini ödüllendirmek ve siyasi müttefiklerin ellerindeki gücü yoğunlaştırmak amacıyla bir parti kurulabilir. İktidarı ele geçirdikten sonra kurulan partiler genellikle çok az etkiye sahip olur ve sadece diktatöre hizmet etmek için var olurlar.
Çoğu diktatörlük askeri yöntemlerle veya bir siyasi parti aracılığıyla kurulur. Diktatörlüklerin neredeyse yarısı askeri darbeyle başlar, ancak diğerleri yabancı müdahale, seçilmiş yetkililerin rekabetçi seçimleri sonlandırması, isyancıların iktidarı ele geçirmesi, vatandaşların halk ayaklanmaları veya otokratik elitlerin hükûmet içinde iktidarı ele geçirmek için hukuki manevralarıyla başlatılmıştır. 1946 ile 2010 yılları arasında, diktatörlüklerin %42'si başka bir diktatörlüğün devrilmesiyle başlarken, %26'sı yabancı bir hükûmetten bağımsızlık elde ettikten sonra başlamıştır.

1999 yılında siyaset bilimci Barbara Geddes tarafından başlatılan bir diktatörlük sınıflandırmasında, iktidarın nerede olduğuna odaklanılmaktadır. Bu sistem altında üç tür diktatörlük bulunmaktadır. Askeri diktatörlükler askeri subaylar tarafından kontrol edilirken, tek parti diktatörlükleri siyasi parti liderliği tarafından kontrol edilmektedir ve kişisel diktatörlükler tek bir birey tarafından kontrol edilmektedir. Bazı durumlarda, monarşiler de eğer hükümdarlar önemli bir siyasi güce sahipse diktatörlük olarak kabul edilebilir. Hibrit diktatörlükler ise bu sınıflandırmaların bir kombinasyonuna sahip rejimlerdir.

Askeri diktatörlükler, askeri subayların iktidarı ellerinde tuttuğu, ülkenin liderini belirlediği ve politika üzerinde etkilerini kullanabildiği rejimlerdir. Askeri diktatörlükler genellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika gibi gelişmekte olan ülkelerde yaygındır. Bu rejimler genellikle istikrarsızdır ve askeri diktatörlüklerin ortalama süresi sadece beş yıldır, ancak genellikle ek askeri darbeler ve askeri diktatörlükler tarafından takip edilirler. 20. yüzyılda yaygın olsalar da, askeri diktatörlüklerin önemi 1970'ler ve 1980'lerde azalmıştır.
Askeri diktatörlükler genellikle üst düzey subayların orduyu kullanarak hükûmeti devirmesiyle gerçekleşen bir askeri darbeyle oluşur. Demokrasilerde, askeri darbe tehdidi, bir demokrasinin oluşturulmasından hemen sonra ancak geniş çaplı askeri reformlardan önce ortaya çıkar. Oligarşilerde ise askeri darbe tehdidi, orduya yapılan tavizlerle karşılaştırılan askerin gücünden kaynaklanır. Askeri darbelerle ilişkilendirilen diğer faktörler arasında geniş çaplı doğal kaynaklar, sınırlı uluslararası askeri kullanım ve askerî gücün içeride baskı aracı olarak kullanılması bulunur. Askeri darbeler, gücün ardından bireye devredilebileceği veya askerin demokratik seçimlere izin verme seçeneğini değerlendirebileceği için mutlaka askeri diktatörlüklere yol açmaz.
Askeri diktatörlükler genellikle askeri diktatörlerin ortak geçmişi nedeniyle ortak özelliklere sahiptir. Bu diktatörler, tarafsız statülerine dayanarak kendilerini tarafsız olarak görebilirler ve kendilerini 'devletin bekçileri' olarak görme eğiliminde olabilirler. Askeri eğitimde şiddetin baskın olması, şiddeti bir siyasi araç olarak kabul etmeyi ve büyük ölçekte şiddeti organize etme yeteneğini ortaya çıkarır. Askeri diktatörler, daha az güven duyan veya diplomatik olmayan kişiler olabilir ve politikada pazarlık ve uzlaşma kullanımını küçümseyebilirler.

Bir parti diktatörlüğü, tek bir siyasi parti tarafından politikanın domine edildiği hükûmetlerdir. Tek parti diktatörlükleri, yalnızca iktidardaki partiye yasal statü verilirken, tüm muhale

Demosthenes (Eski Yunanca: Δημοσθένης), (MÖ 384 - MÖ 322) Atinalı politikacı, hatip. Atina'da doğmuştur. Babası zamanın silah yapımcılarından, zengin bir kişiydi. Kekeme olan Demosthenes uzun zaman aksaklığını giderebilmek için ağzına çakıl taşları koyarak konuşma pratikleri yapmış ve nutuk yazarlığına merak salmıştır. Bu konudaki çalışmaları sırasında akıl hocası İsaios onu takip etmiştir. Davaları olanlara istenilen biçimde savunmalar hazırlamış ve böylelikle hem tanınmış hem de ünlü nutuklara sahip olmuştur. Atina'nın başına geçtiğinde de halkı Büyük İskender'in babası Philip'in hâkimiyetine karşı çıkmak ve ona karşı doldurmak için de nutuklar hazırlamış ve bizzat halka bunları kendi iletmiştir. Demostenes Makedonları (dolayısıyla Büyük İskender'i de) Yunan saymamış, onları barbar olarak tanımlamıştır.

Din ve devletin ayrılması, din örgütleri ile ulus devlet arasındaki ilişkide siyasi mesafeyi tanımlayan felsefi ve hukuki bir kavramdır. Kavramsal olarak bu terim, laik bir devletin (hukuken açıkça din-devlet ayrılığı olan veya olmayan) kurulması ve dini kurumlar ile devlet arasındaki var olan resmi bir ilişkinin değiştirilmesi yoluyla dinin devletteki egemenliğinden yoksun bırakılması anlamına gelir.
Bir toplumda, din ile sivil devlet arasındaki siyasi ayrım derecesi, örgütlü din ve devlet arasındaki doğru ilişkiyi tanımlayan yasal yapılar ve yaygın hukuki görüşler tarafından belirlenir. Kol uzunluğu ilkesi, iki siyasi varlığın diğerinin otoritesinden bağımsız örgütlerle etkileşime girdiği bir ilişki önermektedir. Laiklik ilkesinin sıkı bir şekilde uygulandığı Fransa'nın yanı sıra Danimarka ve Birleşik Krallık gibi seküler toplumlara sahip ülkelerde ise resmi bir devlet dininin anayasal bir şekilde tanınması sürdürülür.

Dinî demokrasi, belirli bir dinin değerlerinin yasaları ve kuralları etkilediği bir hükümet biçimidir. Bu terim, dinin hükûmet biçimine dahil edildiği tüm ülkelere uygulanır.
Demokrasiler seküler veya dini olarak nitelendirilebilir. Demokrasinin tanımı siyasetçiler ve bilim insanları arasında tartışmalıdır ve farklı şekillerde yorumlanır. Bazılarına göre sadece liberal demokrasi gerçek demokrasidir, bazılarına göre din demokrasiyle bütünleştirilebilir, bazılarına göre ise demokrasi için din gereklidir. Ayrıca, siyasi liderlerin dindarlığı da demokrasinin pratikleşmesini etkileyebilir.

Dini demokrasinin önemli eleştirileri, seküler ve hukukçu bakış açılarından yapılan eleştirileri içerir.

Seküler bakış açısından, din demokrasiye engel olur çünkü belli bir hukuki ve toplumsal prensipler kümesini uygular. Din ve devlet ayrılığı, özgürlüğü korumak ve eşitliği sağlamak için gereklidir. Birçok ülke, Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere, dinleri yasal düzenlemelerine dahil ederken, seküler bir demokrasinin neyin kapsamına girdiği tartışılabilir.
Hukuki bakış açısından, demokrasi köktendinci bir toplumda asla genel kabul göremez. Katı bir dini metin yorumu dışında kalan her şey reddedilir ve egemen olan halk değil, Tanrıdır.
Dönüşüm, bir ulusun çeşitlilik ve zenginlik açısından bir tehdit olabilir. Bir topluluğun bireyleri, dönüşümler sonucunda nüfuslarının azalmasını gördüklerinde endişe duyabilir ve korkabilir.

Hristiyanlık :
Ermenistan, Yunanistan, Arjantin, Kosta Rika, Danimarka, Norveç, İngiltere
Müslümanlık :
Bangladeş, Malezya, Pakistan
Budistlik:
Butan
Yahudilik :
İsrail

İslami:
İran

Direktörlük sistemi, bir devlet başkanının ve/veya hükûmet başkanının yetkilerini ortaklaşa kullanan birkaç kişiden oluşan bir kurul tarafından yönetilen bir ülkedir.
Siyasi tarih içinde, direktorluk terimi, direktör adı verilen üyelerden oluşan yüksek kolektif devlet kurumlarına uygulanır. Bunlardan en önemlisi, 1795-1799 yılları arasında Fransa'da kurulan Direktoryum'dur. Bu sistem, başkanlıkla eşit statüdeki 12 üyeden oluşan bir yüksek yürütme konseyine sahip olan 1776 Pennsylvania Anayasası'ndan esinlenmiştir. Fransız modeline dayanan bu yönetim şekli, Fransız Devrim Savaşları sırasında Fransa tarafından fethedilen Avrupa bölgelerinde de kurulmuş farklı versiyonlarıyla görülmüştür.
Geçmişte, Uruguay, Yugoslavya (1974'ten sonra), Ukrayna (1918), Bohemya Ayaklanması (1618-1620) ve diğer ülkeler direktoryolar tarafından yönetilmiştir.
Bu yönetim biçimini kullanan ülkelerden biri şu anda İsviçre'dir (ve daha az ölçüde San Marino), burada direktoryolar federal, kanton ve belediye düzeyinde tüm idari birimleri yönetir. İsviçre Federal Konseyi, Federal Meclis tarafından dört yıllığına seçilen yedi üyeden oluşur ve bu üyeler arasında biri dönüşümlü olarak başkan, biri ise başkan yardımcısıdır, ancak normal koşullarda bu pozisyonlar semboliktir. Direktoryolar doğrudan seçmenler tarafından seçilebilir.

  İsviçre: Federal Konsey
 San Marino: San Marino reis-naibi
 Bosna-Hersek: Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi
 Avrupa Birliği: Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu

 New England Konfederasyonu
 Pensilvanya: Pennsylvania Topluluğu Yüksek Yürütme Konseyi
 Fransa: French Direktuvarı
 Kosta Rika: Uyum Paktı
 Ukrayna: Ukrayna Müdürlüğü
 Sovyetler Birliği: Sovyetler Birliği Merkez Yürütme Komitesi ve Yüksek Sovyet Prezidyumu
 Uruguay: Ulusal Yönetim Konseyi ve Ulusal Hükümet Konseyi
 Yugoslavya: Yugoslavya Cumhurbaşkanlığı
 Nikaragua: Ulusal Yeniden Yapılanma Cuntası

İsviçre Hükümeti
Yürütme (hükümet)
Meslektaşlık

Dominyon, eskiden Britanya İmparatorluğu’na bağlı ama büyük ölçüde özerk olan ülkeleri tanımlamak için kullanılan bir terimdi; bu ülkeler, bir dönem topluca Britanya Milletler Topluluğu (British Commonwealth of Nations) olarak adlandırılıyordu. Başlangıçta koloni olan bu ülkeler, 19. yüzyılın sonlarından 1930’lara kadar olan süreçte, farklı oranlarda artan bir özerklik kazandılar. İmparatorluğun izleri bazı dominyonlarda 20. yüzyılın sonlarına dek varlığını sürdürdü. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Britanya İmparatorluğu, modern Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) biçimine evrildi. Bu dönüşüm 1949’da resmiyet kazandı ve bu noktadan sonra, eski dominyonlar genellikle “Eski Milletler Topluluğu” (Old Commonwealth) olarak anılmaya başlandı. Bu süreçte dominyonlar ya birer Commonwealth cumhuriyetleri olarak ya da Commonwealth bölgesi olarak bağımsız devlet statüsü kazandılar.
Bu devletler (Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika Birliği, İrlanda ve Newfoundland) yasal açıdan özerk olmakla ve dış işlerinin yönetimini kendileri üstlenmekle birlikte Büyük Britanya imparatorunu hükümdar olarak kabul ediyorlardı. Dominyon teriminin yerine 1947'den sonra "İngiliz Milletler Topluluğu üyesi" terimi kullanılmaya başlandı.

Doğrudan demokrasi, halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı demokrasi türüdür. Doğrudan demokrasi, halkın halk tarafından yönetilmesini öngörmektedir. Dolayısıyla doğrudan demokrasi dizgesi, demokrasinin ülküsel anlamına en yakın olan hâlidir. Siyasi kararların, çoğunluk esasına göre, yurttaşların oy çokluğu ile, doğrudan doğruya şehir halkı tarafından alındığı yönetim şekline, doğrudan doğruya demokrasi denir. Doğrudan demokraside, halk herhangi bir aracı veya temsilci olmadan politikalara karar verirken, temsili bir demokraside insanlar daha sonra politika girişimlerini yürürlüğe koyan temsilcilere oy verirler. Kullanılan belirli bir sisteme bağlı olarak, doğrudan demokrasi yürütme kararlarının geçirilmesini, sıralamanın kullanılmasını, yasaların yapılmasını, yetkililerin doğrudan seçilmesini veya görevden alınmasını ve yargılamaların yapılmasını gerektirebilir. Doğrudan demokrasinin önde gelen iki biçimi katılımcı demokrasi ve müzakereci demokrasidir.
Temsilcilerin günlük yönetimi yönettiği, ancak vatandaşların egemen kaldığı yarı doğrudan demokrasiler, üç tür halk eylemine izin verir: referandum (plebisit), inisiyatif ve geri çağırma. İlk iki biçim – referandumlar ve girişimler – doğrudan yasama örnekleridir. 2019 itibarıyla, otuz ülke, ulusal düzeyde halk tarafından başlatılan referandumlara izin verdi.
Zorunlu bir referandum, siyasi seçkinler tarafından hazırlanan yasayı bağlayıcı bir halk oylamasına tabi tutar. Bu, doğrudan mevzuatın en yaygın şeklidir.
Bir halk referandumu, vatandaşlara, mevcut mevzuatı vatandaşlar tarafından oylamaya çağıran bir dilekçe verme yetkisi verir. Kurumlar, geçerli bir dilekçe için zaman dilimini ve gerekli imza sayısını belirtir ve azınlık çıkarlarını korumak için çeşitli topluluklardan imza isteyebilir. Bu doğrudan demokrasi biçimi, oy kullanan halka, İsviçre'de olduğu gibi, seçilmiş yasama organı tarafından kabul edilen yasalar üzerinde etkili bir veto hakkı verir.
Vatandaş tarafından başlatılan bir referandum (girişim olarak da adlandırılır), genel halkın üyelerine, dilekçe yoluyla, hükûmete belirli yasal önlemler veya anayasal reformlar önerme yetkisi verir ve diğer referandumlarda olduğu gibi, oylama bağlayıcı veya sadece tavsiye niteliğinde olabilir. Girişimler doğrudan veya dolaylı olabilir: doğrudan inisiyatifle, başarılı bir teklif doğrudan oylamaya tabi tutulacak oy pusulasına yerleştirilir (Kaliforniya'nın sistemi tarafından örneklendiği gibi). Dolaylı bir inisiyatifle, başarılı bir öneri ilk önce değerlendirilmesi için yasama organına sunulur; ancak, belirli bir süre sonra kabul edilebilir bir eylemde bulunulmazsa, öneri doğrudan halk oylamasına geçer. İsviçre, Lihtenştayn veya Uruguay'daki anayasa değişiklikleri böyle bir dolaylı inisiyatif biçiminden geçmektedir.
Müzakereci bir referandum, amaçlı kurumsal tasarım yoluyla halkın müzakeresini artıran bir referandumdur.
Geri çağırma yetkisi, halka, seçilmiş yetkilileri belirlenmiş standart görev sürelerinin bitiminden önce görevden alma yetkisi verir.

Tek dereceli seçim

Dünya hükûmeti, tüm Dünya için otoriteyi yürüten tek bir devlet olan küresel bir hükûmeti içeren tüm insanlık için ortak bir siyasi otorite kavramıdır. Böyle bir hükûmet ya şiddet içeren ve mecburi dünya hakimiyeti yoluyla ya da barışçıl ve gönüllü ulus-ötesi birlik yoluyla var olabilir.
Dünya çapında bir yürütme, yasama, yargı, askerî veya küresel yargı yetkisine sahip bir anayasa olmamıştır. Birleşmiş Milletler çoğunlukla danışma görevi ile sınırlıdır ve belirtilen amacı, üzerlerinde yetki vermek yerine mevcut ulusal hükûmetler arasındaki işbirliğini artırmaktır.

Ankerl, Guy (2000). Global communication without universal civilization. INU societal research. Vol.1: Coexisting contemporary civilizations: Arabo-Muslim, Bharati, Chinese, and Western. Cenevre: INU Press. ISBN 2-88155-004-5. 

Immanuel Kant: "Perpetual Peace: A Philosophical Sketch"6 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (English translation of "Zum ewigen Frieden")

Egemen demokrasi (Rusça: суверенная демократия, okunuşu: suverennaya demokratiya) Rus siyasi partisi Birleşik Rusya'nın bir araya gelmesinden önce Vladislav Surkov tarafından 22 Şubat 2006'da yapılan bir konuşmada ilk kez kullanılan modern Rus siyasetini tanımlayan bir terimdir. Surkov'a göre egemen demokrasi:Siyasi güçlerin, otoritelerinin ve kararlarının; tüm vatandaşlar, sosyal gruplar ve milletler gibi çeşitli kesimlerden oluşmuş bir Rus ulusu tarafından maddi refaha, özgürlüğe ve adalete ulaşmak amacıyla kararlaştırıldığı ve kontrol edildiği bir toplumun siyasi hayatı.Bu terim daha sonra Sergei Ivanov, Vladimir Putin, Boris Gryzlov ve Vasily Yakemenko gibi siyasi figürler tarafından kullanıldı. Vladimir Putin'i desteklemek için oluşturulan Rus gençlik hareketi Naşi'nin resmi ideolojisidir.
Rusya'da Egemen Demokrasi, 2007 yılında Rusya'nın yasama seçimlerinde Vladimir Putin'in başkanlığındaki Birleşik Rusya partisinin hükûmeti kurmadan önce, 2007 yılında uygulamaya konulan hakim parti sistemi şeklinde hayata geçirildi.

Ekonomik demokrasi, karar alma gücünü kurumsal yöneticilerden ve kurumsal hissedarlardan çalışanlara, müşterilere, tedarikçilere ve daha geniş halk kitlesini içeren bir kamu paydaşları grubuna kaydırmayı öneren sosyoekonomik bir felsefedir. Savunucuların çoğu, modern mülkiyet ilişkilerinin maliyetleri dışsalladığını, genel refahı özel kâra tabi kıldığını ve yönetimin ekonomik politika kararlarında demokratik yaklaşımı reddettiğini iddia ediyor. Bu ahlaki endişelere ek olarak, ekonomik demokrasi, kapitalizmin doğasında var olan efektif talep boşluğunu telafi edebileceği gibi pratik iddialarda bulunur.
Ekonomik demokrasinin savunucuları genel olarak, modern kapitalizmin periyodik olarak, toplumun çıktı üretimini satın almak için yeterli geliri elde edememesi nedeniyle efektif talebin eksikliğiyle karakterize edilen ekonomik krizlere yol açtığını iddia ederler. Ortak kaynakların kurumsal tekeli, tipik olarak yapay kıtlık yaratır, bu da işçilerin ekonomik fırsatlara erişimini kısıtlayan ve tüketicinin satın alma gücünü azaltan sosyoekonomik dengesizliklere neden olur. Ekonomik demokrasi, daha geniş sosyoekonomik ideolojilerin bir bileşeni, bağımsız bir teori ve çeşitli reform gündemleri olarak önerilmiştir.

Elitizm (veya seçkincilik), bir elitin veya bir azınlığın yönetmesi gerektiği fikri veya yönetim işinin bir elit veya azınlık tarafından yapılması anlamına gelir. Siyaset teorisinde üç tür elitizmden söz edilebilir: Normatif elitizme göre, elit yönetimi arzuya şayandır; zira, yönetim en akıllıların veya en iyilerin elinde olmalıdır.
Bu görüşün en tipik temsilcisi filozof kralların iktidarda olmasını isteyen Platon'dur (MÖ 427-347). Klasik elitizm, bir reçete sunmaktan ziyade bir olguyu tespit iddiasıyla elit yönetiminin toplumsal hayatın kaçınılmaz ve değiştirilemez bir gerçeği olduğunu ileri sürer.
Vilfredo Pareto (1848-1923), Gaetano Mosca (1857-1941) Joseph Alois Schumpeter (1883-1950) ve Robert Michels (1876-1936) klasik elitizmin belli başlı teorisyenleridir.
Elitizm terimi bazen, yüksek yeteneklere veya sadece yüksek bir askeri/politik konuma sahip olduğunu iddia eden bir grup insanın, başkalarının pahasına kendilerine ekstra ayrıcalıklar tanıdığı durumları belirtmek için de kullanılır. Bu elitizm biçimi bir ayrımcılık türü olarak tanımlanabilir.Platon'un öğrencisi olan Aristoteles de belirli bireylerin doğal olarak yöneticilik yeteneğine sahip olduğunu ve bu kişilerin toplumda liderlik yapması gerektiğini savunmuştur.
Platon'un öğrencisi Aristoteles de benzer görüşler öne sürmüştür. Ona göre toplum köleler ve seçkinlerden oluşur. Köleleri konuşan aletler olarak nitelendiren filozof, kişinin ancak bilgi ile seçkin olacağını iddia eder.
Alman filozof Nietzsche, üstün insan (Übermensch) kavramıyla, belirli bireylerin ahlaki ve entelektüel olarak diğerlerinden üstün olduğunu savunmuş ve bu kişilerin toplumu yönlendirmesi gerektiğini belirtmiştir.
Modern elitizm, klasik elitizm gibi empirik temelli olmakla birlikte, elit oluşumunu/yönetimini toplumun kaçınılmaz yapısından ziyade belirli ekonomik ve siyasal yapılara bağlamaktadır. Modern elitizm'in en önemli temsilcileri  İtalyan sosyolog ve ekonomist Vilfredo Pareto, İtalyan siyaset bilimci Gaetano Mosca, Amerikan sosyolog C.Wright Mills 'tir 
İtalyan sosyolog ve ekonomist Pareto, toplumların yönetici elitler ve yönetilen kitleler olarak ikiye ayrıldığını savunmuş ve bu elitlerin zamanla değişse de her zaman var olacağını öne sürmüştür. Pareto'nun "80/20 Kuralı" olarak bilinen teorisi, toplumdaki güç ve servetin büyük bir kısmının azınlık bir grup tarafından kontrol edildiğini belirtir.
İtalyan siyaset bilimci Mosca, "egemen sınıf" kavramını geliştirerek, her toplumda yönetici bir azınlık olduğunu ve bu azınlığın toplumun geri kalanı üzerinde kontrol sahibi olduğunu savunmuştur.
Amerikan sosyolog Mills, "Güç Eliti" adlı eserinde, Amerika'da küçük bir grup askeri, ekonomik ve politik liderin toplumun büyük bir kısmı üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu savunmuştur.
"Plüralist", "rekabetçi" veya "demokratik" sıfatlarıyla da anılan modern elitizm modern elitlerin insicamlı ve birleşik bir bütün olmaktan ziyade çeşitli hatlar boyunca parçalanmış olduğunu ve parçalar arasındaki rekabetin elitlere dahil olmayan kişi ve grupların da demokratik politikada etkili olmalarına fırsat sağlayabileceğini savunur.

Aristokrasi
Meritokrasi
Narsisizm
Oligarşi
Sağ popülizm
Sosyal darwinizm

Endüstriyel demokrasi, endüstri içindeki sosyal gücün dağılımının, bir azınlığın elinde toplanmasından ziyade iş ile meşgul olan herkes arasında paylaşımını ifade eden uygulama. Diğer bir ifadeyle yurttaşlık hakları çerçevesinde, işçilerin bir sanayi işletmesinin ya da ticari kuruluşun idare edilmesine kısmen veya tamamen katılmalarıdır. Endüstriyel demokrasi kişisel çıkarların keyfi ve kötüye kullanımını önlemek amacıyla sanayide güç birikimini engellemeyi, bunun için de biriken gücü parçalamayı amaçlamaktadır.

Endüstriyel demokrasi kavramı ilk defa 1897 yılında, Sidney ve Beatrice Webb tarafından ortaya konmuştur. Fakat bu yazarlar günümüzde kullanılan anlamdan farklı bir şekilde endüstriyel demokrasiyi içsel ve dışsal boyutlu olarak ele almışlardır. İçsel boyutlu endüstriyel demokrasi aynı zamanda sendikal demokrasiyi ifade etmektedir. Sendikaların örgütlenme şekli "Halkın halk tarafından halk için yönetilmesi” ilkesine dayandığından, sendikaların kendilerinin demokrasi olduğunu ifade etmişlerdir. Dışsal boyutlu demokrasi ile de işçilerin toplu sözleşme hakkının endüstriyel demokrasi ile aynı kavramı ifade ettiğini belirtmişlerdir.

Endüstriyel demokrasinin tarihi gelişim süreci iki dönemde incelenmektedir. İlki 2. Dünya Savaşı sonrası işçilerin yönetime katıldığı dönemdir. İkinci dönemse günümüzde yaygınlaşan işçi katılımı uygulamaları olarak değerlendirilebilir. Ayrıca 20. yüzyılda bu yöntem sosyalist yönetim anlayışını benimsemiş ülkelerde yaygın olarak kullanılmıştır. Örneğin, Yugoslavya'da işletmelerin yönetimini işçi konseyleri üstlenmiştir. Sendikalı veya sendikasız işçilerden oluşan bu konseyler ülke genelindeki ekonomik gücün yönetiminin yerele indirgenmesini sağlamışlardır. Fakat diğer sosyalist ülkelerde bu yöntem uygulanmışsa da ekonomik katılım açısından Yugoslavya'dakinden daha merkeziyetçi bir tutum sergilenmiştir.
Günümüzde endüstriyel demokrasi modeli hâlen Küba'da uygulanmaktadır.

Enternasyonalizm uluslar, devletler ve insanlar arasında daha fazla politik ya da ekonomik iş birliğini savunan bir politik ilkedir. Başka politik hareketler ve ideolojiler ile ilişkili olmanın yanı sıra, kendi başına bir doktrini, inanç sistemini ya da hareketi de yansıtabilir.
Enternasyonalizmi destekleyenlere enternasyonalist denir ve bu kişiler genel olarak insanların ortak çıkarlarını geliştirmek için ulus, politika, kültür, ırk ve sınıf ayrımlarını aşarak birleşmeleri gerektiğine ve devletlerin, uzun vadeli ortak çıkarlarının kısa vadeli uyuşmazlıklarından daha önemli olduğu için, iş birliği yapmaları gerektiğine inanırlar.
Enternasyonalizmin farklı yorumları ve anlamları olmakla birlikte, genellikle ulusçuluğa ve izolasyonalizme karşı olmak, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumları desteklemek ve diğer kültürlere ve göreneklere saygı göstermek anlamına gelir.
Bu terim globalizm ve kozmopolitanizm ile benzerliklere sahip olmakla birlikte bunlardan farklıdır.

Enternasyonalizm aynı zamanda genel olarak sosyalizmi veya sosyal demokrasiyi savunan kişilerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları bir tanımdır. Ayrıca Enternasyonal adıyla dünya sosyalizminin ortak marşı sayılan bir şarkı bulunmaktadır.
Enternasyonalizmin savunucularından Vladimir Lenin, enternasyonalizmin, milliyetçiliğin tam karşısında bir doktrin olduğundan bahseder. Lenin bu durumu şu şekilde ifade eder:

Bir sosyalist olarak ben, eğer düşman yurduma girmişse, yurdumu savunma hak ve görevine sahibim diyorsa, bu bir sosyalistin, bir enternasyonalistin, bir devrimci proleterin değil, milliyetçi bir darkafanın argümanıdır. Çünkü bu argümanda, işçinin sermayeye karşı devrimci sınıf mücadelesi yitip gidiyor, genelde tüm savaşın dünya burjuvazisi ve dünya proleteryası değerlendirilmesi yitip gidiyor, yani enternasyonalizm yitip gidiyor ve yerine sadece zavallı kemikleşmiş bir milliyetçilik kalıyor. Ülkem haksızlığa uğradı başka hiçbir şey umrumda değil - böyle bir argüman buraya varır, bu argümanın küçük burjuva milliyetçi darkafalılığı burada yatar.

Etnokrasi, ülke yönetiminin baskın olan etnik grubun kontrolünde olduğu ve bu kontrolün yönetimdeki grubun çıkarlarını ilerletmek için kullanıldığı sosyolojik, siyasal veya toplumsal sistemdir. Bu yönetime sahip ülkelerde yönetim organları orantısız bir şekilde baskın grubun kontrolü altındadır ve azınlık grupların çıkarları ile çatışmalar meydana gelmesi olasıdır. Bu durum sadece tek bir etnik grup ile olabileceği gibi (mono etnokrasi), bazı ülkeler "poli etnokratik" olarak sınıflandırılmıştır. Bu çoklu etnokrasi durumunda genellikle iki etnik grup yönetimde baskın olurken, yönetici kişinini etnik kimliği aynı zamanda politik kimliğinin göastergesi olmaktadır. Politik sistemde Valonyalı Fransızca konuşan Valonlar ile Flandreli Felemenkçe konuşan Flamanlar gibi sadece iki grubun baskın olduğu ve bu politik sistemin iki grup arasında şekillendiği Belçika gibi ülkeler poli etnokrasi olarak tanımlanmıştır.
İsrail, Letonya, Estonya ve Türkiye çeşitli akademisyenler tarafından etnokratik veya etnokratik demokratik ülkeler olarak gösterilmektedir. Güney Afrika'daki Apartheid yönetimi ise bir azınlığın yönettiği etnokratik devlete örnek teşkil etmektedir.

Etnik milliyetçilik
Beyaz milliyetçiliği
Apartheid

Etnokratik demokrasi (Etnik demokrasi), baskın bir etnik egemenliği herkes için demokratik, siyasi ve medeni haklarla birleştiren siyasi bir sistemdir. Hem baskın etnik grup hem de azınlık etnik grupların vatandaşlığı vardır ve siyasi sürece tam anlamıyla katılabilirler. Etnik demokrasi, daha demokratik olması bakımından Etnokrasiden ayrılır. Baskın olmayan gruplara, Etnokrasinin sözde sağladığı haklardan daha fazla siyasi katılım, etki ve statü sağlar.
"Etnik demokrasi" terimi, 1975 yılında Yale Üniversitesi'nden Profesör Juan José Linz ve ardından Hayfa Üniversitesi sosyolog Profesörü Sammy Smooha tarafından 1989'da yayınlanan bir kitapta İsrail örneğinin evrenselleştirilmiş bir modeli olarak tanıtıldı.

Smooha, etnik demokrasi modelinin temel unsurları olan sekiz özelliği tanımlar:

Etnik milliyetçilik, devlette tek bir etnik ulusu etkin kılar.
Devlet, tek baskın etnik ulus içindeki üyeliği vatandaşlıktan ayırır.
Devlet, baskın etnik ulus tarafından sahiplenilir ve yönetilir.
Devlet, baskın etnik ulusu harekete geçirir.
Baskın olmayan gruplara bireysel ve toplu haklar verilir.
Devlet, baskın olmayan grupların değişim için parlamento ve parlamento dışı mücadele yürütmesine izin verir.
Devlet, baskın olmayan grupları bir tehdit olarak görür.
Devlet, baskın olmayan grupları bir miktar kontrol altında tutar.
Smooha ayrıca etnik bir demokrasinin kurulmasına yol açabilecek ön koşulları da tanımlar:

Baskın etnik ulus sağlam bir sayısal çoğunluğu oluşturur.
Baskın olmayan nüfus önemli bir azınlığı oluşturmaktadır.
Baskın etnik ulusun demokrasiye bağlılığı vardır.
Baskın etnik ulus yerli bir gruptur.
Baskın olmayan gruplar göçmendir.
Baskın olmayan grup, birden fazla etnik gruba bölünmüştür.
Baskın etnik ulusun oldukça büyük ve destekleyici bir diasporası var.
Baskın olmayan grupların anavatanları dahildir.
Uluslararası katılım var.
Demokratik olmayan bir etnik devletten geçiş gerçekleşir.

Model, araştırmacılar tarafından çeşitli düzeylerde çeşitli ülkelere uygulanmıştır.

İsrail demokratik kurumları, kurumsallaşmış etnik egemenlikle birleştirdiği için, İsrail Devleti, ülkenin Arap azınlığı ile ilişkilerinde etnik demokrasi modelini kullanan bir ülke olarak görülüyor.

Yazarlar arasında, Letonya ve Estonya'nın, Liberal Demokrasi ile Etnik demokrasi ve Etnokrasi arasında nerede bulunduklarına dair bir görüş farklılığı vardır. Will Kymlicka, Estonya'yı bir liberal demokrasi olarak görüyor ve Rusça konuşanların aynı anda kısmen geçici, kısmen göçmen ve kısmen de yerli olmaktan kaynaklanan kendine özgü statüsünü vurguluyor. İngiliz araştırmacı Neil Melvin, Estonya'nın vatandaşlığı serbestleştirerek ve Rus yerleşimci topluluklarının liderlerini aktif olarak siyasi sürece çekerek gerçekten çoğulcu bir demokratik topluma doğru ilerlediğini savunuyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programından James Hughes, Letonya ve Estonya'nın, devletin baskın etnik grup tarafından ele geçirildiği ve daha sonra Rus azınlıklarına karşı 'millileştirme' politikaları ve iddia edilen ayrımcılığı teşvik etmek için kullanıldığı 'etnik demokrasi' vakaları olduğunu ileri sürüyor. (BM, Hughes'un iddialarına karşı çıkan makaleler de yayınladı.) İsrailli araştırmacılar Oren Yiftachel ve As'ad Ghanem, Estonya'yı bir etnokrasi olarak görüyor. Hayfa Üniversitesi'nden İsrailli sosyolog Sammy Smooha, Yiftachel tarafından geliştirilen etnokratik modelin Letonya ve Estonya örneğine uymadığını iddia ederek Yiftachel ile aynı fikirde olmadığını belirtiyor.

Smooha, Kanada'yı 1867'deki bağımsızlıktan Fransız Kanadalıların statüsünü İngiliz Kanadalılar seviyesine yükselten 1976 Sessiz Devrimi'ne kadar etnik bir demokrasi olarak tanımlıyor.

Smooha, Kuzey İrlanda Hükûmeti'ni (1921–1972) 1921'deki İrlanda'nın Bölünmesi'nden 1972'deki Sunningdale Anlaşmasına kadar, esas olarak Ulster İskoçları kökenli Protestanları yerli İrlandalı Katoliklere tercih eden bir etnik demokrasi olarak tanımlıyor.

Faşizm, kurucusu Benito Mussolini sayılan, Ulusal Faşist Parti'nin İtalya'da iktidara gelmesiyle tarih sahnesinde gün yüzüne çıkan politik ideolojidir. Diktatör bir lider, merkezi otokrasi, militarizm, muhalefetin zorla bastırılması, doğal bir toplumsal hiyerarşi inancı, ulusun veya ırkın algılanan iyiliği için bireysel çıkarların tabi kılınması ve toplumun ve ekonominin güçlü bir şekilde düzenlenmesi ile karakterize edilen aşırı sağcı, otoriter ve aşırı milliyetçi bir siyasi ideoloji ve harekettir. Marksizm, demokrasi, anarşizm, çoğulculuk, serbest piyasa, eşitlikçilik, komünizm, liberalizm ve sosyalizm gibi ideolojilere karşıdır ve siyasi yelpazenin en sağında yer alır. Faşizm, 20. yüzyılın başlarında Avrupa'da ön plana çıktı. İlk faşist hareketler, I. Dünya Savaşı sırasında İtalya'da ortaya çıktı ve ardından başta Almanya olmak üzere diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. Faşizm, Avrupa dışındaki bazı bölgelerde de taraftar buldu. Faşistler, I. Dünya Savaşı'nı sadece bir çatışma değil, savaşın, toplumun, devletin ve teknolojinin doğasını kökten değiştiren bir devrim olarak gördüler. Topyekûn savaş ve kitlesel seferberlik sayesinde sivil ve asker ayrımı silindi; tüm vatandaşların doğrudan ya da dolaylı şekilde askeri düzene dahil olduğu bir “asker yurttaşlık” anlayışı doğdu. Bu süreç, cepheye milyonlarca insan sevk edebilen, onları destekleyecek lojistik ağı kurabilen ve vatandaşların hayatına eşi görülmemiş biçimde müdahale edebilen güçlü bir devletin yükselişine zemin hazırladı.
Faşizm, siyasi şiddet, emperyalist şiddet ve savaş gibi şiddet biçimlerini ulusal gençleşmenin araçları olarak görmektedir. Faşistler genellikle totaliter bir tek parti devleti kurulmasını savunur ve devletin ekonomiye güçlü müdahalelerde bulunduğu yönlendirmeci bir piyasa ekonomisinden yana olurlar. Faşist ideolojinin temel amaçlarından biri de, ülkenin ekonomik olarak dışa bağımlı olmadan kendi kendine yetebilmesini ifade eden "otarşi" ilkesine ulaşmaktır. Faşizmin aşırı otoriter ve aşırı milliyetçi yapısı, kimi zaman ulusal yazgının tarihsel bir zorunlulukla gerçekleşeceğine inanan "kutsal görev" anlayışı ya da geçmişteki büyük bir imparatorluk döneminin yeniden diriltilmesi arzusu şeklinde tezahür edebilir. Bu durum, Benito Mussolini'nin Roma İmparatorluğu'nu yeniden canlandırma çabalarında açıkça gözlemlendi. Ayrıca, biz-onlar karşıtlığına dayanan bir dünya görüşü de faşizmin temelinde yer alabilir. Nazizm örneğinde bu, ırksal saflık ve üstün ırk inancıyla birleşti, Yahudiler ve diğer gruplar gibi şeytanlaştırılan bir “öteki”ye karşı ayrımcılık ve ırkçılık şeklinde ortaya çıktı. Eşcinseller, trans bireyler, etnik azınlıklar veya göçmenler gibi diğer marjinal gruplar da hedef alındı. Bu tür bir bağnazlık, faşist rejimlerin katliamlar, zorla kısırlaştırmalar, sürgünler ve soykırımlar gerçekleştirmesine yol açtı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, faşist Mihver güçlerinin soykırımcı ve emperyalist emelleri milyonlarca insanın öldürülmesiyle sonuçlandı.
1945'te İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana faşizm büyük ölçüde itibarsızlaştırıldı ve çok az siyasi parti kendisini açıkça faşist olarak tanımladı. Günümüzde bu terim, genellikle siyasi rakipler tarafından aşağılayıcı bir şekilde kullanılır. 20. yüzyıl faşist hareketleriyle benzer ya da onlardan türeyen ideolojilere sahip çağdaş partiler için bazen neo-faşist veya post-faşist tanımlamaları kullanılmaktadır.

İtalyanca fascismo terimi, "fascio" yani "ok/çubuk demeti" anlamına gelen Latince "fasces" kelimesinden gelir. Bu, İtalya'da faş olarak bilinen, lonca veya sendika benzeri gruplara verilen siyasi örgütlere verilen addı. İtalyan faşist diktatör Benito Mussolini'nin kendi anlatımına göre, Devrimci Eylem Fasceleri 1915'te İtalya'da kuruldu. 1919'da Mussolini, Milano'da İtalyan Savaş Fasces'ini kurdu ve iki yıl sonra Ulusal Faşist Parti adını aldı. Faşistler bu terimi antik Roma "fasces" veya İtalyanca: "fascio littorio" ile ilişkilendirmeye başladılar. Fasces, Roma'da sivil hakimler tarafından taşınan ve onun emriyle bedensel veya idam cezası için kullanılabilen bir baltanın etrafına bağlanmış bir değnek demetiydi.
"Fasces" aynı zamanda, birlikten gelen gücü de çağrıştırıyordu: Tek bir çubuk kolayca kırılırken demetin kırılması zordur.  Benzer semboller, farklı faşist hareketleri tarafından da geliştirildi: Örneğin, Falanjizm sembolü bir boyundurukla birbirine bağlanan beş oktur.

Faşizmde, toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de iktidarın dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorlanır. Hakim görüşe zıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece hakim düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların ne kadarının somut olarak uygulamaya geçirildiğiyle doğru orantılıdır.
Lider ilkesi: Bu ilkeye göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de yönetim dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Aynı şekilde işletmelerde de patron ve işçi arasında işletme yöneticisinin iktidarına dayalı bir ilişki kabul edilir.
Milliyetçilik ve vatanseverlik: 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik 20. yüzyılda çeşitli ve aşırı boyutlara varmıştı. Faşizmde milliyetçilik en ön plandadır ve temel ideolojidir. Vatanseverlik ve millî değerler her fırsatta vurgulanmaktadır.
Antisemitizm ve ırkçılık: İtalyan faşizminin özünde ırkçılık yoktur, milliyetçilik ve vatanseverlik vardır. Fakat Alman nasyonal sosyalizminde ise katı bir ırkçılık mevcuttur.
Popülizm, anti-komünizm ve anti-liberalizm: İtalyan faşizmi ve nasyonal sosyalizmde popülizm ön plandadır. Liberalizm tümüyle veya zararlı yönleriyle reddedilir. Korporatif ekonomi uygulamaya konur. Komünizm, faşizmin düşman ideolojisi kabul edilir. Bunun nedeni komünizmin faşizme ideolojik olarak ters düşmesidir.
Hukukun işlevselleştirilmesi.
Rejim karşıtlarının ve aşağı görülen halk gruplarının idam edilmeleri ve/veya öldürülmelerinin haklı görülmesi ve bir devlet politikası olarak yürütülmesi.
Bir ulusa, kültüre ya da “ırka” üye insanların toplumun geri kalanı üzerinde üstün oldukları iddiası. Bu yaklaşım aynı zamanda lider ilkesinde de ifadesini bulur. Belli bir kişi diğer herkesten ve topluluktan daha isabetli kararları alabilir durumdadır.
Otoriter iktidar biçimleri ve sıklıkla totaliter bir sistem. Totalitarizm Alman ve İtalyan faşizmlerinde ön plandayken, Avusturya faşizmi ve falanjizmde vurgulu değildir.
Sosyal Darwinizm: Daha çok nasyonal sosyalizmde görülür. En iyinin ayıklanması ve egemenliğine dayalı toplum anlayışı. Yani ari ırk, başka bir deyişle üstün ırk kavramının devlet yapısında ve toplumsal yapıda etkili olmasıdır.

Komünizm: Özellikle Sovyet Devrimi ve komünizmin Avrupa’ya yayılacağı korkusu faşist liderler tarafından sıklıkla liberal ve muhafazakâr gruplarla ittifak kurmak üzere dile getirilmiştir.
Liberalizm: Batılı ülkelerin sistemi liberalizm bir tehdit olarak algılanmıştır. Liberalizmin bireysel özgürlük anlayışı, faşizmin görüşü ile taban tabana zıttır. Faşizm bireylerin tamamen devlete bağlı ve devletin kontrolü altında olmasından yanadır. Ayrıca liberalizmin ortaya attığı kapitalizmi modeli reddedilir ve kapitalizmin ortadan kaldırılmadığı orta yol korporatizm desteklenir.
Demokrasi: Demokrasi; çoğulculuk düşünceleri ile, devlet, ekonomi ve özel mülkiyet arasındaki ayrımda faşizmi önemli bir düşman olarak görür.
Muhafazakârlık: Faşist hareketler sıklıkla muhafazakâr özellikler taşısalar da kendilerini devrimci olarak gören faşistler muhafazakârlarda laik vitalizmin ve “yeni insan” düşüncesinin düşmanlarını görürler.

Devlet içinde ve yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemi. Kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması.
Militarizm: Ekonomik hayat da dâhil olmak üzere toplumsal hayatın militarize edilmesi. Militer kitle yürüyüşleri ve büyük gösteriler faşizmin en önemli görünüşleridir.
Bilimlerin taraflılık yasasının egemenliği altına alınması.
Kitle seferberliği, parti propagandası yoluyla toplumsal alanın ve kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi çabası.
Toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluk.
Kolektivizm: Halkın kitle olarak anlaşılması. Mussolini'nin stato totalitario kavramından beri faşist anlayış özel yaşama kadar toplumsal hayatın her alanında hak iddia eder. Aile, çocuklarla halk birliğine katkı yapacak olan davadaşlık birliği olarak düşünülür.
Pasifizmin aşağılanması. Bunun yerine hareket adı altında militarizmin ve savaşın yüceltilmesi.
Politik karşıtın ortadan kaldırılması eğilimi. Faşizme göre karşıt düşmandır ve bir an önce yok edilmelidir. Bu söylem esas olarak kitlelerin faşist yönetime örgütlenmesi amacıyla kullanılır.
Parti milisleri. Paramiliter çeteler.
Estetikleştirme ve mistikleştirme. Özellikle ulusun kendi tarihine yönelik mistikleştirilmiş bir algı.
Yiğitliğe, kahramanlığa ve savaşçılığa vurgu. Ataerkil yapıların yüceltilmesi.
Gençliğin vurgulanması. Gençliğin dinamizminin savaş taraftarlığıyla ilişkilendirilmesi.
Kimi ülkelerde bir yandan monarşi ve ruhban sınıf önderliğine yönelik vurgu, ama diğer yandan dini unsurların yerini alan ilerleme ve teknoloji inancı.
Bu özellikler bazen milliyetçilik, militarizm ve şovenizmden oluşan "Üç Sütun Modeli" ile özetlenir. Ancak bu bir yandan da faşist ideolojilerin başka temel özelliklerinin göz ardı edilmesine yol açan bir indirgeme olarak eleştirilir.
Faşist hareketler yaklaşık olarak bütün Avrupa ülkelerinde ve birçok Latin Amerika ülkesinde bulunur. İspanya İç Savaşı'nda (1936-1939) Francisco Franco yönetimindeki falanjlar İtalya ve Almanya desteği sonucu iktidara gelmişler ve 1975'e 

Federalizm, genel bir hükûmeti (merkezi veya "federal" hükûmeti) bölgesel hükûmetlerle (eyalet, il, kanton, bölge veya diğer alt birimler) tek bir siyasi sistemde birleştiren ve yetkileri merkezi ve yerel hükûmet arasında bölen bir yönetim biçimidir. Modern dönemde federalizm, ilk olarak Eski İsviçre Konfederasyonu sırasında devlet birliklerinde kabul edildi.
Federalizm, genel hükûmetin bölgesel hükûmete bağlı olduğu konfederalizmden farklıdır, aynı zamanda birim devlet içinde yetki devrinin olduğu birim devletlerden farklıdır; bölgesel hükûmet, genel hükûmete bağlıdır. Federalizm, bölgesel entegrasyon veya ayrılma yolunda merkezi bir biçimi temsil eder ve daha az entegre olan yönüyle konfederalizm tarafından sınırlanırken, daha fazla entegre olan yönüyle birim devlet içinde yetki devri tarafından sınırlanır.
Federasyon veya federal eyalet veya devlet örnekleri arasında Arjantin, Avustralya, Belçika, Bosna-Hersek, Brezilya, Kanada, Almanya, Hindistan, Irak, Malezya, Meksika, Mikronezya, Nepal, Nijerya, Pakistan, Rusya, İsviçre, Birleşik Arap Emirlikleri ve Amerika Birleşik Devletleri bulunur. Bazı yorumcular, Avrupa Birliği'ni çoklu devlet ortamında federalizmin öncü bir örneği olarak karakterize eder ve bu kavram "devletlerin federal birliği" olarak adlandırılır.

"Federalizm" ve "konfederalizm" terimleri, Latin kökenli "foedus" kelimesinden gelir. Kelime "anlaşma, pakt veya sözleşme" anlamını taşır. Federalizmin ilk anlamı, 18. yüzyılın sonlarına kadar, bir antlaşmaya dayalı olarak bağımsız devletler arasında basit bir ittifak veya hükûmetler arası ilişkiydi. James Madison, Federalist No.39'da yeni ABD Anayasası'nı "ne ulusal ne de federal bir Anayasa, ancak her ikisini de içeren bir kompozisyon" olarak anlamında kullanmıştır (yani, ne tek bir büyük birleşik devlet ne de birkaç küçük devlet arasında bir birlik/ittifak oluşturan, ancak ikisinin de bir karışımı olarak). 19. yüzyıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri'nde federalizm teriminin anlamı, yalnızca Philadelphia Konvansiyonu'nda kurulan yeni bileşik siyasi formu göstermek üzere değişti, konfederalizm teriminin anlamı ise devletler birliği olarak kaldı.

Federalizm, bir devletin siyasi organizasyonunu içsel olarak nasıl düzenlediğine atıfta bulunan bir terimdir ve bu, modern zamanlarda en sık kullanılan anlamdır. Ancak siyaset bilimcileri, federalizmi çok daha geniş bir anlamda kullanarak "toplumsal ve siyasi yaşamın çok katmanlı veya çok kutuplu bir kavramı" olarak değerlendirirler.
Federalizmin ilk örnekleri eski çağlarda, "devletler arasında yapılan ittifaklar" şeklinde gerçekleşti. M.Ö. 7. ila 2. yüzyıla ait bazı örnekler Arkaik Birlik, Aetolic Birlik, Peloponez Birliği ve Delos Birliği'ndi. Federalizmin erken bir öncüsü, Helenistik Yunanistan'daki Achaean Birliği idi. Eski Yunanistan'daki Yunan şehir devletlerinin tam bağımsızlıklarını koruma konusundaki ısrarlarına karşılık, Helenistik dönemdeki değişen koşullar, birçok şehir devletinin egemenliğin bir kısmını kaybetme maliyetini göze alarak bir araya gelmesine yol açtı. Ardışık devlet birlikleri arasında ilk ve ikinci İsviçre Konfederasyonları (1291-1798 ve 1815-1848), Hollanda Birleşik Eyaletleri (1579-1795), Alman Bund'u (1815-1866), Amerika Birleşik Devletleri Konfederasyonu (1781-1789) ve Amerika Birleşik Devletleri olarak bilinen ikinci Amerikan birliği (1789-1865) bulunmaktadır.

Modern federalizm, yönetim yetkisinin ulusal ve bölgesel/eyalet hükûmetleri arasında paylaşıldığı demokratik kurallar ve kurumlar temelinde bir siyasi sistemdir. Federalist terimi, bağlama bağlı olarak dünya çapında birkaç siyasi inancı tanımlar. Federalleşme terimi, ayırt edici siyasi süreçleri de tanımladığı için kullanımı yine bağlama bağlıdır.
Siyasi teoride, federalleşmenin iki temel türü tanınır:

Entegratif veya toplu şekilde federalleşme: Yeni bir federasyon oluşturarak federasyona katılmayan siyasi öznelerin entegrasyonu, mevcut bir federasyona katılmaları veya bir konfederasyonun bir federasyona dönüştürülmesi gibi süreçleri ifade eder.
Devolutif veya dağılma şeklinde federalleşme: Bir birim devletin bir federasyona dönüşümünü ifade eder.

Akademik literatürde federal sistemlerin kabulünü açıklamak için dört rekabet eden teorik açıklama bulunmaktadır:

Fikirsel teoriler, toplumda merkeziyetçi fikirlere daha büyük bir ideolojik bağlılık federalizmin daha olası hale gelmesini sağlar.
Kültürel-tarihsel teoriler, federal kurumların kültürel veya etnik olarak parçalanmış nüfusa sahip toplumlarda daha olası bir şekilde benimseneceğini savunur.
"Sosyal sözleşme" teorileri, federalizmin merkezin çevreyi domine edecek kadar güçlü olmadığı ve çevrenin merkezden ayrılabilecek kadar güçlü olmadığı bir anlaşma olarak ortaya çıktığını savunur.
"Altyapısal güç" teorileri, potansiyel bir federasyonun alt birimlerinin zaten yüksek düzeyde gelişmiş altyapılara sahip olduğunda (örneğin, zaten anayasal, parlamentar ve idari olarak modernleşmiş devletler) federalizmin daha olası hale geldiğini savunur.
Immanuel Kant, "bir devlet kurma sorunu, birbirleriyle karşı karşıya getiren bir denge ve denetim sistemine sahip uygun bir anayasa olduğu sürece, şeytanlardan oluşan bir millet tarafından bile çözülebilir" not etti. Özellikle bireysel devletler, savaş olasılığına karşı bir koruma olarak bir federasyona ihtiyaç duyar.
Federal sistem savunucuları tarih boyunca federal sistemlerdeki iktidar paylaşımının hem iç güvenlik tehditlerini hem de dış tehditleri azalttığını iddia etmişlerdir. Federalizm, devletlerin büyük ve çeşitli olmasına izin vererek, iktidarın merkezileştirilmesi yoluyla oluşabilecek despotik bir hükûmet riskini azaltır.

Birçok ülke, merkezi ve bölgesel egemenliğin değişen derecelerde olduğu federal yönetim sistemlerini uygulamıştır. Bu ülkelerin federal hükûmeti, sadece iki alt federasyon biriminden oluşan minimalist federasyonlar veya üç ila düzinelerce bölgesel hükûmetten oluşan çok bölgeli federasyonlar olarak ayrılabilir. Ayrıca, yerel siyaset türlerine dayalı olarak gruplandırılabilirler, örneğin emirlik, eyalet, cumhuriyet. Federasyonları incelemenin başka bir yolu, tüm topraklarının federal olduğu ülkeleri, sadece ülkenin federal bölümünü içerenlerden ayırmaktır. Bazı federal sistemler ulusal sistemlerken diğerleri, Avrupa Birliği gibi, üst ulusal sistemlerdir.
Genel olarak, federalizmin iki aşırı noktası ayırt edilebilir: bir uçta, güçlü federal devlet neredeyse tamamen birimcildir ve yerel yönetimlere ayrılan az sayıda yetkiye sahiptir; diğer uçta, ulusal hükûmet adıyla federal bir devlet olabilir, ancak gerçekte konfederasyon durumundadır. Federalizm, iç bölümleri iki veya üçten az oluşturabilir, bu, Belçika veya Bosna-Hersek gibi ülkelerde olduğu gibi. Arjantin, Avustralya, Brezilya, Hindistan ve Meksika gibi birçok ülkenin hükûmetleri aynı şekilde federal prensiplere dayalı olarak organize edilmiştir.
Kanada'da federalizm, genellikle bağımsızlık yanlısı hareketlere (genellikle Quebec ayrılıkçılığı) karşı olmayı içerir. 1999'da Kanada Hükûmeti, federal ve federalleşen ülkeler arasında en iyi uygulamaların paylaşımı için uluslararası bir ağ olan "Forum of Federations"ı kurdu. Ottawa merkezli olan Forum of Federations, ortak hükümetleri arasına Avustralya, Brezilya, Etiyopya, Almanya, Hindistan, Meksika, Nijerya, Pakistan ve İsviçre'yi dahil etmektedir.

Avrupa'da, "federalist" terimi bazen, bölgesel, ulusal ve üst ulusal düzeylerde güç dağıtmış bir federal hükûmeti destekleyenleri tanımlamak için kullanılır. Avrupa Federalistler Birliği, bu gelişimi Avrupa Birliği içinde teşvik eder ve sonunda Avrupa Birleşik Devletleri'nin kurulmasını hedefler. Orta Çağ ve erken modern dönemlerde Avrupa'da konfederal ve federal sistemleri kullanan örnekler olmasına rağmen, çağdaş Avrupa federalizmi savaş sonrası Avrupa'da ortaya çıkmıştır; Winston Churchill'ın 1946'da Zürih'te yaptığı konuşma bu yöndeki önemli girişimlerden biriydi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde federalizm başlangıçta daha güçlü merkezi bir hükûmete inançla ilişkilendiriliyordu. ABD Anayasası taslağını oluşturulurken Federalist Parti daha güçlü bir merkezi hükûmeti desteklerken "Anti-Federalistler" daha zayıf bir merkezi hükûmet istiyorlardı. O dönem kullanılan federalizm terimi, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde "federalizm" teriminin modern kullanımından çok farklıdır. Bu ayrım, "federalizmin" bir konfederasyon ve bir birleşik devlet arasındaki siyasi spektrumun ortasında bulunmasından kaynaklanır. ABD Anayasası, ABD'nin zayıf bir merkezi hükûmete sahip gevşek bir konfederasyon olması için yazılmıştır.
Buna karşılık, Avrupa, Kuzey Amerika'dan daha fazla birleşik devlet tarihine sahiptir, bu nedenle Avrupalı "federalizm", bir birleşik devlete göre daha zayıf bir merkezi hükûmeti savunur. Kelimenin modern Amerikan kullanımı, Avrupa anlamına çok daha yakındır. ABD federal hükûmetinin gücü arttıkça, bazı insanlar "Kurucu Babalar'ın" amaçladığından daha fazla bir birleşik devlet algılamışlardır. Amerika Birleşik Devletleri'nde "federalizmi" politik olarak savunan çoğu kişi, özellikle yargıyı sınırlamak için federal hükûmetin yetkilerini savunur.
Çağdaş federalizm kavramı, ABD Anayasası ile uygulamaya konulan ve iki hükûmet seviyesinde eş zamanlı olarak demokratik temsili sağlayan tamamen yeni bir hükûmet sisteminin oluşturulmasıyla ortaya çıktı. ABD'de federalizmin uygulanmasında, nüfusa orantılı olarak temsil edilen bir halk temsilci odası (Temsilciler Meclisi) ve her devletten iki delege içeren eşit devlet temsili odası (Senato) olan iki kanatlı bir genel hükûmet, bağımsız on üç devletin önceden var olan bölgesel hükûmetleri üzerine kurulmuştur. Her hükûmet seviyesine belirli bir yetki alanı tahsis edildiği, yazılı bir anayasa ve hukukun üstünlüğü (yani yetki anlaşmazlıklarının bağımsız üçüncü taraf bir mahkemenin hakemliğine tabi olduğu) altında, iki seviye böylece eş bir ilişkiye getirilmiştir.
1946'da Kenneth Wheare, ABD'deki iki hükûmet seviyesinin "eşit derecede güçlü" olduğunu gözlemledi. Bu, Amerika'nın kurucu babalarından James Madison'

Feodal sosyalizm, anti-kapitalist toplumsal bir demagoji yardımıyla işçi sınıfını feodal sınıfların yanına çekmeye ve onları feodal sınıfların burjuvaziye karşı savaşımında kullanmaya çalışan eğilim. Bilimsel sosyalizmin aksine, bilimsel yöntemler kullanılmadan literatüre geçirilen bu sosyalizm fikrinde feodal sınıflar, işçi sınıfını kendi sınıf çıkarları gereği kullanmıştır.

"Feodal sosyalizm" terimi ilk kez Karl Marx ve Friedrich Engels'in Komünist Parti Manifestosu eserinde kullanılmıştır. Tarihsel ve felsefi olarak büyük oranda Thomas Carlyle tarafından teorize edilen bu düşüncenin kökenleri Katolik fikirlere dayanmaktadır.
Fransa'da 1830 yılındaki Temmuz Devrimi döneminde Bourbon Hanedanı taraftarı mutlak monarşi yanlılarından bir bölümü böyle bir propaganda yapmıştır. İngiltere'de ise 1832 yılındaki parlamento reformu döneminde, soylulardan ve edebiyatçılardan oluşan ve liberalizm yanlılarına (Benjamin Disraeli, Thomas Carlyle vb.) yakın olan "Genç İngiltere" grubunun işi oldu. Bu eğilimin Prusyalı köy soylularının feodal partisinin bazı öğeleri üzerinde belli bir etkisi oldu. Görüşleri Almanya'da "L'Observateur rhénan" adlı gazete ile yayılıyordu. Karl Marx bu gazetede yer alan görüşlere karşı "devrimci sosyalizmi" savunmuş ve "L'Observateur rhénan'ın Komünizmi" adlı bir makale yayınlamıştır.
Devrimler ve toplumsal değişimler sonucu ortaya çıkan burjuva sınıfına karşı savaşan feodaller, antikapitalist görüşlere sahip emekçi sınıflar ile feodal lordları birleştirmiş ve önemli bir cephe kazanmışlardır. Marksist tarih yorumuna göre burjuva sınıfı, ilk ortaya çıktığı yıllarda feodalizmin tasfiyesini amaçladığından dolayı üstlendiği rol bakımından ilerici bir role sahipti. Bu nedenle "feodal sosyalizm" taraftarları, feodalizmi temsil etmeleri ve burjuvaziye karşı açtığı savaş nedeniyle marksist yorumculara göre gerici bir tarihsel role sahiptir.

Burjuva sosyalizmi

Feodalizm ya da derebeylik, başta Ortaçağ Avrupası olmak üzere tarihin birçok evresinde rastlanan toplumsal, siyasal ve ekonomik bir örgütleniş biçimidir. Feodalizm kelimesi, Latince feodum (tımar) ile taşınabilir değerli mal anlamına gelen Latin kökenli bir kelimeden türetilmiştir.
Feodal toplumun siyasi örgütlenişi, koruyan-korunan (süzeren-vassal) ilişkisine dayanan hiyerarşik bir örgütleniştir. Merkezî otorite zayıftır, yerellik görülür. Feodal ekonomi ise, kendi kendine yeterlik üzerine kuruludur.
Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından güçlü ulusal monarşilerin ortaya çıkmasına kadar olan sürede, Avrupa'da hâkim olan örgütleniş biçimi feodal örgütleniştir. Antik Çağ'da Roma'dan idare edilen topraklarda Cermen istilaları ile Roma döneminin merkeziyetçi siyasi düzeni bozulmuş ve sayısız irili ufaklı feodal beylik ortaya çıkmıştır.
Ticaretin tekrar canlanması ile temelleri sarsılan feodalizmin son kalıntıları Sanayi Devrimi ile tamamen yok olmuştur.

Feodalizmin ortaya çıkmasındaki en önemli sebep, Roma İmparatorluğu'nun düzeninin karşılaştığı büyük ekonomik bunalımdır.
Roma İmparatorluğu'nda, özellikle İtalya Yarımadası'nda tarımsal üretim, toprak sahibi özgür Roma vatandaşlarının geniş çiftliklerinde, ağırlıklı olarak köle emeği kullanılarak ve imparatorluğun ticaret hatlarındaki hâkimiyeti sayesinde çeşitli pazarlara yönelik olarak yapılıyordu. İyi işleyen ticaret sayesinde gelişmiş bir işbölümü sağlanmıştı ve tarımsal üretim kırsal alanlarda, zanaatlar ise ticari merkez durumundaki kentlerde sürdürülüyordu. Kentler, kırsal kesim için gerekli üretim araçlarını ve lüks malzemeleri, kırsal kesim ise kentlerin gıda ihtiyacını sağlıyordu. Bu şekilde canlı bir kent-kır ticareti oluşmuştu.
Fetihler boyunca Roma yeni vergi kaynakları yaratıyor ve savaşlardan gelen yağma gelirleriyle besleniyordu. Ancak, fetihlerin durması ve savaşların kısır savunma savaşlarına dönmesinin ardından Roma maliyesi zor duruma düştü. Bunu dengelemek amacıyla, vergilerin artırılması yoluna gidilmiştir. Vergilerin artırılması köylüyü çok zor durumda bırakıp alım gücünü azalttığı gibi, köyden kente göçü de tetiklemiştir.
Bu durum ilk etkilerini ticaret üzerinde göstermiştir. Köylünün alım gücünün azalması köy-kent ticaretini zayıflatmış, kentli zanaatkârlar pazar bulmakta zorlandıklarından iflasa sürüklenmiş, kentle ticaret yapamayan latifundialar (köle emeğiyle üretim yapan tarımsal işletmeler) zor duruma düşmüştür. Bu, Roma dönemindeki ekonomik düzeni yok edecek bir kısır döngüdür.
Ürünlerin pazarlamasında sorunlar yaşanmaya başlandığında, kölelerin üretim dönemleri dışında da beslenmesi zorunluluğu katlanılması olanaksız bir maliyet unsuru haline gelmiştir. Bu tür işletmeler, kölelerin bir kısmını azat ederek, belirli bir toprak kirası karşılığında geçimlik toprakları işleme hakkı tanıdılar.
Azat edilmiş bu yeni küçük çiftçiler tümüyle özgür değillerdi, kendilerine tahsis edilen toprakları terk etmeleri durumunda toprak sahibinin gelir kaynağı da ortadan kalkacaktı. Dolayısıyla bu topraklardan ayrılmama koşuluyla azat edilmişlerdir. Böylece, verilen toprağı işleyerek geçimini sağlayan, karşılık olarak efendisine toprak kullanım kirası ödeyen bu çiftçilerle yeni bir sınıf doğmuş oldu. Bu sınıf, feodal ekonominin ana üretici gücü olan serfler sınıfıdır.
Buna ek olarak, kent-köy ticaretinin azalması, latifundiaları kendi ihtiyaçlarını karşılamaya itti. Daha önce kentten aldıkları malları, aynı kalitede olmasa bile, üretmeye başladılar. Bu durum, pazara dönük üretimi durdurduğu gibi ekonomik bütünlüğü yok ederek yerelliğe yol açtı.
Görüldüğü gibi ekonomik koşulları daha Roma düzeninin son günlerinde oluşan feodal yapı, Roma İmparatorluğu'nun Cermen istilaları ile yıkılmasının ardından ortaya çıktı. Roma mirası üzerine kurulan Cermen krallıklar, Roma gibi merkeziyetçi devletler olamadılar. Daha önce Roma'dan yönetilen topraklarda, her biri kendine yeter ekonomiye sahip sayısız feodal beylik kuruldu.

Feodal düzen, Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla ortaya çıkmış olsa da, bu düzenin kurumsallaşıp tipik şeklini alması 9. ve 10. yüzyıllara kadar sürmüştür. Bu tarihlerde Avrupa'da yayılan iki yeni buluş, feodal yapının Avrupa'nın hâkim düzeni olmasını sağlamıştır. Bu iki buluş ağır saban ve üzengidir.
Kuzey Avrupa topraklarının çok yağış alması ve drenaj sistemlerinin ihtiyaca cevap verememesi bu bölgelerdeki tarım üretimini kısıtlamış ve nüfus birikimini engellemiştir. Bu nedenle İlk Çağ'da nüfus iç bölgelerde değil, nispeten daha az yağış alan Akdeniz Havzası'nda birikmiştir.
Ağır sabanın bulunması Kuzey Avrupa topraklarında verimli tarım yapılmasına imkân sağlamış ve toplanan artı ürün ile Avrupa'yı göçebe istilalarından koruyacak bir askerî sınıfın beslenmesini olanaklı kılmıştır. Şövalyeler diye adlandırılacak olan bu askerî sınıf, üretim yapan köylünün üzerine koruyucu soylular olarak yerleşmiştir. Oluşan düzende serfler soyluların toprağını işlemiş, karşılığında ise soylular serfleri korumuştur.
Üzengi ise dönemin savaş taktiklerinin değişmesine yol açmış ve piyade ile durdurulması çok güç olan ağır süvarileri, yani zırhlı şövalyeleri ortaya çıkarmıştır. Giydikleri kalın demir zırha rağmen üzengi sayesinde atın üstünde rahatça durabilen şövalyeler, ateşli silahların yaygın kullanımına kadar Avrupa'nın en etkili askerî gücü olmuşlardır.
Avrupa'daki göçebe istilaları, giderek daha çok toprağın feodal düzene uygun düzenlenerek şövalyelerin beslenmesine ayrılmasını gerektirmiştir. Savaş hizmeti karşılığında toprak dağıtım ilkesine dayalı düzen bu ihtiyaçtan oluştu. Bu sayede Avrupa'yı kasıp kavuran göçebe istilaları büyük ölçüde engellenmiş ve Avrupa'ya görece bir güvenlik gelmiştir.

Feodal kurumların tipik haliyle ortaya çıkması ilk olarak Frank Karolenj İmparatorluğu'nun bünyesinde gerçekleşti. Bu nedenle Fransa feodalizmin anavatanı sayılabilir.
Britanya Adasını istila eden Normanlar (1076), feodalizmi İngiltere'ye taşıdılar. Anglosakson istilalarının ardından İngiltere'de feodal yapıyı andıran kurumlar oluşmaya başlasa da ancak Normanlar'ın İngiltere'yi ele geçirip toprakları feodal düzene uygun biçimde dağıtmasından sonra tipik haliyle feodalizm oluşmuştur. Diğer bölgelerin aksine İngiltere'de feodalizmin yukarıdan aşağıya doğru kurulması, İngiltere'de merkezî otoritenin nispeten daha güçlü olmasına yol açmıştır.
Feodalizm Roma ve Cermen uygarlıklarının bir sentezi olarak ortaya çıktığından, Roma uygarlığının bir parçası olmayan Almanya'da geç oluştu. Feodal kurumların Almanya'ya yerleşmesi Frank Karolenj İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra 12. yüzyılda gerçekleşti.
İspanya'daki Roma düzeninin bozulmasıyla Müslüman Arapların burayı ele geçirmesi arasında sadece iki asırlık bir süre olduğundan, İspanya feodal kurumlarını oluşturamadan Arap egemenliğine girdi. Bu nedenle İspanya'daki siyasi kurumlar, Avrupa'nın geri kalanından çok farklı biçimde gelişti. Frank Karolenj İmparatorluğu'na bağlı kalan kuzeydeki Katalonya bölgesi haricinde İspanya'nın büyük bölümünde feodalite oluşmadı.
Avrupa'nın farklı yol izleyen diğer bir bölgesi de İtalya oldu. Kuzey İtalya'da Roma mirasının çok güçlü olması, kent hayatının tamamıyla ortadan kalkarak kırsal kültürün hâkim olmasını önledi. İtalya'nın kuzeyinde kentlerin kıra hâkim olduğu bir düzen oluştu. İtalya'nın güneyi ise feodal çağ boyunca Bizans egemenliğinde kaldığından feodal kurumlar oluşmadı. Ancak bölgenin Lombard istilası ile Bizans'ın elinden çıkmasının ardından Fransa'dakinin benzeri bir feodalite kuruldu.

Feodal düzenin siyasi yapısı bir piramit gibidir. En üstte kral (veya imparator), altında ise kendisine bağlı soylular bulunur. Bu soyluların altında daha başka soylular olur. Bu hiyerarşik düzenin en alt ve en geniş tabakasını serfler oluşturur.
Piramidin en tepesinde otursa da kralın mutlak egemenliği yoktur. Feodal düzende kralın yetkisi çok sınırlıdır. Bu sınırlamanın başlıca nedeni, idarenin tek merkezden (kralın sarayından) yapılmamasıdır. Temel üretim aracı olan toprak, birçok feodal bey arasında paylaştırılmıştır. Ekonomik gücü ellerinde bulunduran ve kralın rakiplerine karşı tek dayanağı olan feodal beyler, kendi iradelerini krala, gerekirse zor kullanarak kabul ettirecek güce sahiptir. Bunun en tipik örneği, 1215'te İngiliz feodalitesinin kral Yurtsuz John'a kabul ettirdiği Magna Carta'dır.
Feodal sistemde sadece üretim araçları değil, askerî güç de feodal beyler arasında paylaşılmıştır. Donanımlı askerlerden oluşan merkezî bir ordunun kurulması kral açısından pahalı olduğundan, bu ihtiyacı feodal beyler karşılamıştır. Bu sebeple kralın savaşta başarılı olması, feodalitenin desteğine bağlıdır.
Savaş teknolojisindeki gelişmelere rağmen feodal çağda kaleleri güç kullanarak ele geçirmek hâlâ imkânsıza yakındır. Şövalyelerle birlikte şatosunun surlarının arkasına saklanan bir feodal bey, kralın gücünden bile korunmuş oluyordu. Bu durum, feodal beylerin bağımsız, hatta krala karşı hareket etmelerini kolaylaştırdığı gibi kralların mutlak egemenlik kurmasını da engellemiştir.
Özet olarak, feodalizmin siyasal yapısının en temel özellikleri bölünmüşlük ve yerelliktir.

Feodal ekonomik yapı basittir. Soylunun toprağında üretim yapıp gereken çok az miktarı kendine ayırdıktan sonra geriye kalanı soyluya veren köylüler, ana üretici güçtür. Ticaret gelişmediği için uzmanlaşmış bir ekonomi ve gelişmiş iş bölümü yoktur. Üretim toprakta yapıldığından zenginliğin ölçüsü topraktır, taşınabilir servet olgusu gelişmemiştir.
Roma düzeninin sağladığı ortamda gelişen ticaret, Cermen istilaları ile durma noktasına geldikten sonra her feodal beylik kendine yeter bir ekonomi kurmuştur. Böylece, feodal beylikler dışa kapalı topluluklar haline gelmiş, etkileşim en aza inerek gelişmenin önü kesilmiştir. Artı ürünün ticaretle satışı olmadığından, pazar ekonomisi ve dolayısıyla rekabet ortamı oluşmamıştır.
Ancak feodal çağın sonlarında dirilmeye başlayan ticaret ile birlikte feodal ekonomi değişmeye başlayacaktır. Feodalizmin temeli olan kapalı ve yerel ekonomik düzenin değişmesi bütün feodal yapıyı sa

Finlandiya Parlamentosu (Fince: Suomen eduskunta), 9 Mayıs 1906'da  kurulan Finlandiya'nın tek kamaralı yüksek yasama organıdır. Finlandiya Anayasası uyarınca, egemenlik halka aittir ve bu güç Parlamentoya verilmiştir. Parlamento, her dört yılda bir, D'Hondt sistemi kullanılarak seçilen 200 üyeden oluşur. Bu üyelerin 199'u Finlandiya'dan 1 tanesi ise Åland'dan seçilir.
Mevzuat, Hükûmet veya Parlamento üyelerinden biri tarafından başlatılabilir. Finlandiya Parlamentosu yasaları kabul eder, devlet bütçesine karar verir, uluslararası anlaşmaları onaylar ve hükûmetin faaliyetlerini denetler. Bu özelliklerinin dışında Finlandiya Hükûmeti'nin istifasını sağlayabilir, başkanlık vetolarını geçersiz kılabilir ve anayasayı değiştirebilir. Anayasada değişiklik yapabilmek için değişikliklerin birbiri ardına iki seçim parlamentosu tarafından onaylanması, aralarında 166/200 çoğunluk ile olağanüstü hâl yasası olarak kabul edilmesi gerekiyor. Milletvekillerinin çoğu siyasi partilerin parlamento gruplarında çalışıyor. Parlamento şu anda dokuz parlamento grubundan oluşmaktadır. 1905'te Parlamentonun kurulmasından bu yana, meclis çoğunluğu tek bir parti tarafından, 1916 seçimlerinde Sosyal Demokratlar tarafından bir kez toplandı. Bu nedenle, Hükûmetin Parlamentoda çoğunluk kazanabilmesi için koalisyon hükûmetleri tercih edilmektedir. Bunlar genellikle tarihsel olarak büyük üç partiden en az ikisi tarafından oluşturulur: Sosyal Demokratlar, Merkez ve Ulusal Koalisyon. Bakanlar genellikle milletvekillerinden seçilir ancak bu konuda bir zorunluluk yoktur. Parlamento, Helsinki'nin merkezinde bulunan Parlamento Binası'nda toplanır.

Parlamentonun Fince adı eduskunta'dır. Bu kelime 1906'da tek meclisli Parlamentosu kurulduğunda Temsilciler Meclisinin yakın bir anlamınıdır. Bu kelime çoğunlukla Finlandiya'nın yasama organını ifade etmek için kullanılır, ancak herhangi bir ülkedeki yasama organları için genel bir terim olarak da kullanılabilir.

İsveççe'de, Parlamentonun adı riksdag'dır. Bu aynı zamanda İsveç yasama meclisinin genel terimidir. Bu kelime incelendiğinde; Rike, bağımsız devlet, Dag ise konferans anlamlarına gelmektedir. Bağımsızlıktan önce, 1919 Anayasası'na kadar Parlamento, İsveççede ''lantdagen'' olarak biliniyordu.

Bağımsızlıktan önce, 1919 Anayasa Yasası'na kadar, Parlamento İsveççe'de ''lantdagen'' olarak biliniyordu. Finlandiya'nın tek meclisli Parlamentosu 1906'da Parlamento Yasası ile kurulduğunda, Finlandiya, mutlak bir hükümdarla değil, Büyük Dük olarak hüküm süren Rus Çarının altında özerk bir büyük dükalık ve prenslikti. Evrensel oy hakkı uygulandı, bu da Finlandiya'yı evrensel oy hakkı benimseyen ikinci ülke haline getirdi. Kadınlar hem oy kullanabilir hem de seçimlerde aday olabilirlerdi. Parlamento'ya ilk seçim 1907'de yapıldı. İlk Parlamentonun 19 kadın temsilcisi vardı ve bu durum o zamanlarda eşi görülmemiş bir sayıydı. Parlamentodaki kadın sayısı 1913'te 21'e ulaştı.
Yeni Parlamentonun ilk yılları zorlu geçti.1908-1916 yılları arasında Finlandiya Parlamentosu'nun gücü Rus Çarı II. Nikolay tarafından  nötürleştirildi. Parlamento feshedildi ve neredeyse her yıl yeni seçimler yapıldı.
Finlandiya Parlamentosu Rusya'da 1917 Şubat Devrimi'nden (İlk Devrim) sonra ilk kez gerçek siyasi gücünü kazandı. Finlandiya bağımsızlığını 6 Aralık 1917'de ilan etti ve 1918'in kış ve ilkbaharında, Beyaz Muhafız olarak bilinen Senato kuvvetlerinin sosyalist Kızıl Muhafız'ı yendiği bir iç savaş sona erdi
Savaştan sonra monarşistlerin ve cumhuriyetçilerin ülkenin hükûmet biçimi üzerine tartışmaları başladı. Monarşistler, Parlamento 1918 sonbaharında Finlandiya Kralı olarak bir Alman prensini seçtiğinde zafer kazanmış gibi görünüyordu. Bu karar hükümdarları olan diğer İskandinav ülkelerine dayanarak verildi. Bununla birlikte, seçilmiş kral 11 Kasım 1918'de Alman İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nda yenildikten sonra tahttan çekildi. 1919 parlamento seçimlerinde cumhuriyetçi partiler, sandalyelerin dörtte üçünü kazandı. Finlandiya parlamenter sisteme sahip bir cumhuriyet haline geldi, ancak güçlü bir devlet başkanını tercih eden monarşist partileri rahatlatmak için Finlandiya Cumhurbaşkanı'na geniş yetkiler verildi.
Sovyetler Birliği, Kış Savaşı'nda Finlandiya'ya saldırdığında, Aralık 1939 başlarında Parlamento tahliye edildi ve yasama organı geçici olarak Batı Finlandiya'da cepheden uzak bir kasaba olan Kauhajoki'ye taşındı. Parlamento, sonuncusu 12 Şubat 1940'ta  olmak üzere Kauhajoki'de 34 genel kurul gerçekleştirdi. Bir başka geçici yer değiştirme, Parlamentonun komşu Sibelius Akademisi'nde toplandığı 2015-2017'de Parlamento Binası'nın yenilenmesi sırasında görülmüştür.
Parlamenter sistemi kuran 1919 Anayasası, 70 yıl boyunca önemli bir değişiklik geçirmedi. Anayasa, siyasi azınlıklar için çok güçlü korumalar uyguladığı için, mevzuat ve devlet finansmanındaki değişikliklerin çoğu, üçte birinin nitelikli azınlığı tarafından engellenebilir. Bu, bazı tarafların koalisyon hükûmetlerine girememesiyle birlikte, zayıf, kısa ömürlü kabinelere yol açtı.
Finlandiya anayasasının gözden geçirilmiş 2000 taslağı, Cumhurbaşkanı'nın neredeyse tüm yerli yetkilerini ortadan kaldırarak kabinenin ve Parlamentonun konumunu güçlendirdi.

Parlamentonun 200 temsilcisi, orantılı temsil temelinde doğrudan oy pusulasıyla seçilir. Standart bir seçim dönemi dört yıldır. Seçimler daha önce iki gün sürebilirdi, ancak erken oylama daha popüler hale geldikçe, şimdi bir gün içinde tamamlanıyor; seçim Nisan ayının üçüncü Pazar günü gerçekleştirilir
Seçim tarihinde en az 18 yaşında olan her Finlandiya vatandaşı genel seçimlerde oy kullanma hakkına sahiptir. Normalde seçmen olarak kaydolmaya gerek yoktur ve vatandaşlar posta yoluyla davetiye alırlar. Aktif görevdeki askerî personel, yüksek adli görevliler, Cumhurbaşkanı ve vesayet altındaki kişiler gibi bazı istisnalar dışında, herhangi bir seçmen Parlamento'ya aday olabilir.
Parlamento seçimlerinde Finlandiya 13 seçim bölgesine ayrılmıştır. Her bölgeye verilen temsilci sayısı, her zaman bir temsilci seçen Åland hariç nüfusu ile orantılıdır. İl devlet daireleri, aday listelerini hazırlamak ve seçim sonuçlarını onaylamak için her seçim bölgesinde bir seçim kurulu atar. Adalet Bakanlığı, seçim yapma konusunda nihai sorumluluğa sahiptir.
Finlandiya Cumhurbaşkanı erken seçim çağrısı yapabilir. Anayasanın halihazırda kullanılmakta olan versiyonuna göre, cumhurbaşkanı bunu ancak Başbakan'ın önerisi üzerine ve Parlamento oturumdayken parlamento gruplarına danıştıktan sonra yapabilir. Anayasanın önceki versiyonlarında, Başkan bunu tek taraflı olarak yapma yetkisine sahipti.
Parlamentoda yer almak yüksek bir seçim barajı yoktur. Bu, çok sayıda partinin temsil etmesiyle sonuçlanır. Örneğin 2019'da dokuz parti seçildi ve altısı en az 15 sandalye kazandı. Pek çok parti ve eşik eksikliği nedeniyle, bir partinin salt çoğunluğu kazanması neredeyse imkânsızdır. Parlamento tarihi boyunca, Sosyal Demokratların 1916 seçimlerinde 103 sandalye kazandığı zaman sadece bir parti salt çoğunluk kazanmıştır. 1917'deki bağımsızlıktan bu yana hiçbir parti çoğunluk için gerekli 101 sandalyeyi kazanmamıştır. Bunun yerine, çoğu Finlandiya hükûmeti üç veya daha fazla partinin oluşturduğu koalisyonlar olmuştur. Sosyalist ve sosyalist olmayan bloklar genellikle kendi aralarında yönetmek için yeterli yer kazanamadıkları için, çoğu ideolojik geçmişi olan partiler arasında büyük koalisyonlar olmuştur.
Her seçim bölgesi için koltuklar D'Hondt yöntemine göre atanır. Seçim bölgeleri ilk olarak 1634'ün tarihsel lääni bölümüne dayanıyordu, ancak daha sonra birkaç değişiklik yapıldı. Belirlenmiş bir seçim barajı olmamasına rağmen, birçok seçim bölgesi son on yıllarda nüfus açısından küçülmüştür ve bazıları şimdi altı temsilci seçmektedir. Bu, küçük partilerin bu bölgelerde milletvekilleri kazanmasını zorlaştırmaktadır.

Milletvekilleri parlamento gruplarında (eduskuntaryhmä) çalışır. Parlamenter gruplar siyasi partilere karşılık gelir, ancak ara sıra muhalifler parti grubundan çıkarılabilir ve kendi gruplarını oluşturabilirler. Eylül 2019 itibarıyla biri tek kişilik grup olmak üzere dokuz grup bulunmaktadır. Bir grup genellikle ortak bir pozisyonda oy birliği ile karar almaya çalışır. Bu pozisyon daha sonra parlamento oturumunda parti disiplinine göre oylamayı tanımlar. Her parlamento grubu faaliyetleri için finansman alır ve kendi personeli olabilir.

Finlandiya Cumhurbaşkanı, yeni bir Fin Hükûmeti'nin kurulması konusunda Parlamento Başkanına ve parlamento gruplarının temsilcilerine danışır. Finlandiya Anayasasına göre, Parlamento, Cumhurbaşkanı tarafından göreve atanan Başbakanı seçer. Başbakan, pratikte ülkenin en güçlü politikacısıdır. Diğer bakanlar Başbakan'ın teklifi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Bireysel bakanlar Parlamento tarafından atanmasa da, güvensiz bir hareketle bireysel olarak görevden alınabilirler. Hükûmet, bir bütün olarak, Parlamentonun güvenine de sahip olmalı ve güvensiz bir hareketten istifa etmelidir. Hükûmetin toplu bakanlık sorumluluğu vardır.
Başbakan seçilmeden önce, parlamento grupları hükûmet platformu ve hükûmetin yapısı hakkında müzakere ederler. Bu müzakerelerin sonuçlarına dayanarak, Cumhurbaşkanı ve meclis gruplarına danıştıktan sonra, Cumhurbaşkanı Başbakan adayı hakkında Parlamento'ya bilgi verir. Parlamento öneriye oy verir ve başarılı olursa aday Başbakan seçilir. Finlandiya'nın esasen her zaman çok partili koalisyon hükûmetleri olmasına rağmen, süreç parti disiplini tarafından daha sorunsuz hale getirilir: koalisyon milletvekilleri çoğunluğu sağlamak için birlikte oy kullanırlar.

Parlamentonun 17 komitesi vardır. Komitelerin çoğunda 17 daimi üye bulunur; Büyük Komite'de 25 üye, Finans Komitesi'nde 17 üye, Denetim ve İstihbarat Gözetim Komiteleri 11 üye bulunur. Bu daimi üyelere ek olarak, komitelerin her birinde bir dizi yedek üye bulunmaktadır. Ortalama olarak her Parlamento üyesi aynı zamanda iki komitenin üyesidir.
Komitelerin çoğu özel komitelerdir, Büyük Komite AB meseleleriyle ilgilenir, fakat ayn

Freedom House, 1941 yılında kurulmuş, merkezi Washington'da olan ve belli ülkelerde şubeleri bulunan demokrasi, siyasi özgürlük ve insan hakları konusunda araştırma ve savunuculuk yapan bir sivil toplum kuruluşudur.
Eleştirmenler bu kuruluşun Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarlarına karşı önyargılı olduğunu belirtmesine rağmen, kendisini "dünya çapında demokrasi ve özgürlük için açık bir ses" olarak tanımlıyor. Kuruluş 2006'da ABD hükûmetinden sağlanan hibelerin %66 ile finanse edildi; bu rakam 2016'da %86'ya yükseldi.
Her ülkenin siyasi özgürlüklerini ve sivil özgürlüklerini değerlendiren kuruluşun yıllık Dünya Özgürlük Raporu sıklıkla siyaset bilimciler, gazeteciler ve politikacılar tarafından atıfta bulunuluyor. Basın Özgürlüğü Raporu ise, gazetecilere karşı sansür, yıldırma, şiddeti ve halkın bilgiye ulaşım gücünü gösteren raporudur.

İnsani Gelişme Endeksi
İnsan hakları
Kültürel görelilik
Negatif haklar
Freedom House Dünya Özgürlük Raporu
Freedom House Basın Özgürlüğü Raporu

Gaetano Mosca (1 Nisan 1858, Palermo, İtalya – 8 Kasım 1941, Roma, İtalya), İtalyan siyaset bilimci, gazeteci ve bürokrat. Yönetici Sınıflar (Political Class) teziyle elitizm teorisinin gelişmesine yardımcı olmuştur. Vilfredo Pareto ve Robert Michels ile birlikte elitizmin İtalya'da savunucularından biridir.

Mosca, Sicilya Palermo'da doğdu. Palermo Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. Sonra Roma ve Torino Üniversitelerinde anayasa hukuku öğretim üyeliği yaptı. 1908-1919 arasında milletvekilliği yapan Mosca, 1919'da kral tarafından ömür boyu senatörlüğe yükseltildi. 1926'ya kadar bu görevi aktif olarak sürdürdü. Faşizmin yükselişi sırasında emekli oldu ve 1936'ya kadar Roma Üniversitesi'nde siyasal kuramlar tarihi üzerine dersler verdi.

Mosca, elit sözcüğünü kullanmamakla birlikte, elitlerle kitle arasında ilk kez sistemli bir ayrım yapan düşünürdür. Mosca, siyaset bilimini bu ayrım üzerinden yeni bir temele oturtmaya çalışmıştır. Bu ayrımı yaptığı eserine de "Yönetici Sınıf" (The Ruling Class, 1896) adını vermiş ve bu kavram yerine sıklıkla "siyasal sınıf" deyimini de kullanmıştır. Mosca'ya göre bütün düzenli toplumlarda "hükümet" denilen bir otorite vardır. Toplumlar "yönetici sınıf" ve "yönetilen sınıf" olmak üzere ikiye ayrılır. Yönetici sınıflar azınlıkta olmalarına karşın örgütlü oldukları için ve daha üstün bireylerden oluştuğu için toplumu yönetebilmektedir. Elitler toplumu sadece kaba güç ve aldatmaca ile yönetmezler, tersine toplumdaki önemli nüfuz kümelerinin temsilciliğini de yaparlar. Toplumun bütünü ile, devlet görevlileri, yöneticiler ve beyaz yakalı işçiler, bilim adamları, mühendisler, bilginler ve aydınlar gibi yeni orta sınıfın tümünü kapsayan bir alt-seçkinler tabakası aracılığıyla güçlü ilişkiler kurarlar. Bu orta sınıf hem "yönetici sınıf"a yeni üyeler sağlar, hem de bizzat toplumun yönetimine katılır.

Gerontokrasi, yaş bakımından toplum içerisindeki en yaşlı bireyin hiyerarşik anlamda en üst düzeyde bulunması ve bu kişinin iradesine tabiyettir. Siyasi bir yönetim biçimini ifade etmenin yanında sosyolojik bir olgu olarak, soy bağımlı bir toplulukta başat unsur olmayı ifade eder. Cinsiyet ayrımı temelli olmayan bu durum, erkek değerlerinin baskın olduğu bir toplumda ataerkil bir hiyerarşik düzene denk gelebileceği gibi, kadına atfedilen yönetsel işlevlerin fazla olduğu bir toplumda anaerkil bir özellik gösterebilir.
Farklı siyasi sistemlerde farklı içeriklere denk gelebilen gerontokrasi, asıl olarak Oligarşik yönetim biçiminin bir türü olarak, kural koyucuların yaşa göre tespitini ifade etmektedir. Bu durumda en yaşlılar en güçlüler olmaktadır.
Sovyetler Birliği'nde Leonid Brejnev'in etkisi ile birlikte ülke yönetiminde gerontokrasi hakim olmuştur.

Gerontoloji
Gerontofobi
Yaşlanma
Yaş ayrımcılığı

Gezi Parkı olayları veya Gezi Parkı direnişi, 28 Mayıs 2013 tarihinde, ilk olarak İstanbul'daki Taksim Gezi Parkı için hazırlanan kentsel gelişim planına karşı çıkmak amacıyla düzenlenen, daha sonrasında ifade özgürlüğü, medya sansürü, otoriteryanizm gibi toplumsal sorunlara ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın baskıcı yönetimine karşı toplumsal bir harekete dönüşen protesto hareketleridir. Sınırlı sayıda katılımcıyla başlayan hareketler, sosyal medyanın da kullanımıyla cumhuriyet tarihinin en büyük protestosuna dönüşmüştür.
Protestolar, 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nin, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde bulunan ve sadece umumi hizmette kullanılmak koşulu ile tapuda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne tahsis edilmiş olan Taksim Gezi Parkı'na İstanbul 6. İdare Mahkemesi ve 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı olduğu hâlde Topçu Kışlası'nı Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde imar izni olmadan yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak başladı ve parkta yapılan bir oturma eyleminin şiddet kullanılarak tahliye edilmesine duyulan öfkeyle ateşlendi. Ardından, Türkiye'nin dört bir yanında, basın, ifade ve toplanma özgürlüğü ile AK Parti hükûmetinin Türkiye'nin laikliğini zedelemesi gibi çok çeşitli kaygıları protesto eden destek gösterileri ve grevler düzenlendi. İlk çevre protestosunu organize eden küçük bir topluluğun ötesinde merkezi bir liderliğin olmadığı protestolar, İşgal hareketi ve 1968 Mayıs olaylarıyla karşılaştırıldı. Sosyal medya, protestolarda kilit bir rol oynadı, çünkü Türk medyasının büyük bir kısmı özellikle ilk aşamalarda protestoları küçümsedi ve protestolara sansür uyguladı. Hükûmetin tahminiyle yaklaşık 3,6 milyon kişi, Türkiye genelinde ilk Gezi Parkı protestosuyla bağlantılı yaklaşık 5.000 gösteriye aktif olarak katıldı. 10 kişi öldü ve çoğu ağır olmak üzere 8.000'den fazla kişi yaralandı.
Taksim Gezi Parkı'ndaki oturma eylemi, polisin 1 Haziran'da Taksim Meydanı'ndan çekilmesinin ardından yeniden başladı ve binlerce protestocunun çadırlarda yaşadığı, kütüphane, sağlık merkezi, gıda dağıtımı ve kendi medyalarını kurdukları bir protesto kampına dönüştü. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2 Haziran'da protestocuları "birkaç çapulcu" olarak nitelendirdi. Polis, protestoları göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su ile bastırdı. Olaylarda 10 kişi öldü, 8.000'den fazla kişi yaralandı ve 3.000'den fazla kişi tutuklandı. Polis şiddeti ve hükûmetin protestocularla diyalog kurmaması, bazı yabancı hükûmetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından eleştirildi. Gezi Parkı kampının 15 Haziran'da çevik kuvvet tarafından temizlenmesinin ardından protestocular Türkiye'nin dört bir yanındaki diğer parklarda toplanmaya başladı ve protestoları ilerletmenin yollarını tartışmak üzere halka açık forumlar düzenledi. Forumların etkin olduğu dönemde (2013-2014) düzenlenen çeşitli eylemler ve ülke gündemindeki diğer olayların etkisiyle aynı dönemde  (2013-2014) gelişen başka protestolar da politikacılar ve kamuoyu tarafından Gezi Parkı protestolarının oluşturduğu toplumsal hareketlilik ile ilişkili olarak değerlendirilmiş ya da doğrudan Gezi Parkı olaylarının bir parçası olarak anılmıştır.
Protestocuların yelpazesinin geniş olduğu ve hem sağ hem de sol görüşlü bireyleri kapsadığı belirtildi. Protestocuların şikâyetleri; yerel çevre sorunlarından, Recep Tayyip Erdoğan'ın otoriterliği, alkol yasağı, toplum içinde öpüşme tartışması ve Suriye'deki savaş gibi konulara kadar uzanıyordu. Protestocular, kendilerini çapulcu olarak adlandırarak, Erdoğan'ın kendilerine yönelik hakaretini sahiplendiler. Twitter'daki pek çok kullanıcı da kullanıcı adlarını değiştirerek çapulcu adını kullandı. Çeşitli analistlere göre protestolar, Erdoğan'ın on yıllık döneminin en zorlu olayları ve on yıllardır ülke çapında yaşanan en önemli huzursuzluk gösterisiydi.

27 Mayıs 2013 tarihinde iş makinelerinin parka girmesinin ardından bu haberin sosyal medya aracılığıyla kısa sürede yayılması sonucunda bazı aktivistlerin parka gidip çalışmaları durdurmaya çalışmasına polis orantısız müdahalede bulunmuştur. Bu müdahaleler ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın inşaatın yapımında ısrarcı açıklamaları ile protestolar hükûmet karşıtı gösterilere dönüşmüş ve başta Ankara, İzmir gibi büyükşehirler olmak üzere Türkiye'nin diğer illerine de yayılmıştır. 1 Haziran tarihinde polis kuvvetleri Taksim Meydanı'ndan çekilmiştir ve protestocular Gezi Parkı'nda bir kamp kurmuşlardır. Kampta gönüllülerin çalıştığı kütüphane, revir, mutfak gibi tesisler kurulmuştur. 15 Haziran akşamındaki polis müdahalesi sonrasında ise Gezi kampı dağıtılmıştır. Bu olaydan sonra Türkiye'nin çeşitli illerindeki parklarda forumlar düzenlemeye başlanmıştır.
Projenin dayanağı olan planlar İstanbul 1. İdare Mahkemesi tarafından 6 Haziran 2013 tarihinde iptal edilmiştir. Başbakan Erdoğan'ın göstericilere "çapulcu" demesi sonrasında, bu kelimenin kullanılmasından dolayı 2003 yılında açılan bir davada davacıya 10 milyar TL (Şimdiki 10.000 TL) tazminat ödendiğine dair emsal kararı ortaya çıkınca protestocular kendilerini çapulcu kelimesi ile ifade etmeye başlamışlardır. Bazı medya kuruluşlarının gösteri ile ilgili haberleri yayınlamamasına tepki gösterilmiştir. Örneğin CNN Türk haber kanalının gösterilerin yoğun olduğu sırada penguenlerle ilgili belgesel yayınlaması karikatürler ve çeşitli şekillerde tepkilere neden olmuştur ve penguen de gösterilerde kullanılan sembollerden biri hâline gelmiştir. İçişleri Bakanlığı'nın 23 Haziran'da yaptığı açıklamaya göre Bayburt hariç 80 ilde düzenlenen eylemlere toplam 3,5 milyon kişi katılmış, bundan daha fazla kişi de sosyal ağlar aracılığıyla görüşlerini aktarmışlardır. Olaylar sonucunda 8 sivil (Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Berkin Elvan, Burak Can Karamanoğlu, Mehmet İstif ve Elif Çermik) ve 2 güvenlik görevlisi (polis komiseri Mustafa Sarı ve polis memuru Ahmet Küçüktağ) ölmüş, 9063 kişi yaralanmıştır. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 18 Haziran 2016 tarihinde katıldığı bir davette Gezi Parkı'nın yıkılıp yerine tekrar topçu kışlası yapılacağını dile getirdi. Bu açıklamanın ardından insanlar Twitter'da açıklamaya tepki gösterdi.
Taksim Meydanı ve Taksim Gezi Parkı'nın da içinde bulunduğu alan, çeşitli Osmanlı tebaasına ait mezarlık olarak kullanılmaktaydı. Bu mezarlıkların üzerine ve yanına 1806 yılında Halil Paşa Topçu Kışlası inşa edildi. Kışla; askerî işlevlerinin yanı sıra cambaz gösterileri, at yarışları, Rum hacıların konaklaması gibi amaçlarla da kullanılmaktaydı. II. Meşrutiyet döneminin başında İstanbul'a getirilen meclisi ve padişahı korumakla görevli avcı taburları kışlaya konuşlandırıldı. İlerleyen yıllarda yitirilen kışla, 1913'te Sanayi ve Ticaret Şirket-i Milliye-i Osmaniye'ye satıldı. Binanın orta kısmındaki eğitim alanı futbol sahası hâline getirildi ve uzun yıllar futbol maçları ve çeşitli gösteriler için kullanıldı. Cumhuriyetin ilanından sonra da kışlanın avlusundaki futbol sahası futbol karşılaşmaları için kullanılmayı sürdürdü ve kışla Taksim Stadı adını aldı. Sonradan BJK İnönü Stadyumu'nun yapılmasıyla kışla bu işlevini kaybetti. Mezarlıklar 1926 yılında sökülmeye başlandı ve parsellenerek özel mülkiyet olarak satıldı. 1930'lu yılların sonunda Fransız mimar Henri Prost'un hazırladığı imar planı doğrultusunda kışla, 1939 yılında yıkıldı. Orijinal olarak tiyatro, sinema ve sergi salonlarının yer aldığı Prost projesinden 1940'lı yıllarda vazgeçildi. 4 Eylül 1942'de, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün katıldığı resmî açılışla başlayan Gezi Parkı inşası, 1943 yılında tamamlandı ve İstanbul Belediye Başkanı Lütfü Kırdar tarafından açıldı. Etrafına daha sonra yeni otellerin yapılması ve çevre düzenlemeleriyle, parkın kapladığı alan zamanla azaldı.
16 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi oy birliği ile Taksim Yayalaştırma Projesi'ni kabul etti. Bu plan 4 Ocak 2012 tarihinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu tarafından da onaylandı. Bu proje kapsamına yeniden inşa edilecek Topçu Kışlası'nın 3 katlı olacağı ve yaklaşık 28.900 metrekarelik bir inşaat alanına sahip olacağı açıklandı. Mevcut parkın yerine bir bina inşa edilecek olması ve parkın yok olması hususlarında birçok sivil toplum örgütü ve gruplar olumsuz eleştiriler getirdi. Projenin resmen açıklanmasından itibaren birçok etkinlik, protesto ve yürüyüş etkinlikler düzenlendi. 6 Şubat 2012 tarihinde Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası Gezi Parkı'nın tescillenmesi için 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna başvuruda bulundu. Haziran 2012'de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Topçu Kışlası'nın aslına uygun olarak yeniden inşa edileceğini açıkladı. Bu konuda ilk protestolardan birisi 6 Haziran 2012 tarihinde gerçekleşti. Gezi Parkı'nda toplanan Taksim Dayanışması grubu üyeleri bir basın açıklaması yaparak dağıldılar. 4 Ekim 2012 tarihinde Gezi Parkı'nın yıkılması için ilk çalışmalar başladı. Kışla inşaatı projesi kapsamında parkın meydana ve Cumhuriyet Caddesi'ne bakan kısımlarında yer alan dükkân sahiplerine sözleşmelerinin yenilenmeyeceği, bundan böyle kiralarını işgaliye olarak vereceklerine dair tebligat yapıldı. Proje kapsamında parktaki ağaçların proje müellefi mimar Halil Onur'un şirketi tarafından işaretlenmesi de bu dönemde başladı. 2012 yılının Kasım ayında, başta Taksim Dayanışması üyeleri olmak üzere birçok kişi ve kuruluş Gezi Parkı'nın yıkılmasına karşı Taksim'de nöbet tutacaklarını açıkladı. 2 Mart 2013 tarihinde Taksim Dayanışması grubu üyeleri parkın yıkımına karşı Taksim Metro İstasyonu çıkışında imza kampanyası düzenlemeye başladı. 14 Nisan 2013 tarihinde bu alanın kışlaya dönüştürülmesini protesto amaçlı Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği tarafından 1. Taksim Gezi Parkı Festivali düzenlendi. Protestolar ilk olarak Taksim Gezi Parkı'nın yıkılmasını önleme amacıyla başlasa da, olaylar AK Parti'nin izlediği diğer politikalara karşı gösterilen tepkilerle büyüdü. 2011 yılından itibaren, çeşitli yerli ve yabanc

Gül Devrimi (Gürcüce: ვარდების რევოლუცია - Vardebis Revolutsia / Güller Devrimi), Gürcistan’da 2003 yılında Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’nin görevini bırakmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan barışçıl halk hareketi. https://georgia.to/tr/rose-revolution/ 
https://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2004/01/040127_gurcistan_surec.shtml 

Eduard Şevardnadze, 1992 yılından beri (1995’ten itibaren devlet başkanı olarak) Gürcistan ’ı yönetiyordu. Onun döneminde hükûmetler ve devlet başkanının ailesi, yolsuzluklarla birlikte anılmaya başladı. Öte yandan ülke ekonomisi hiçbir gelişme gösteremedi ve Gürcistan, Avrupa standartlarına göre fakir bir ülke haline geldi. Rusya’nın desteklediği iki ayrılıkçı bölge olan Abhazya ve Güney Osetya, Tiflis yönetiminin kontrolü dışında kaldı. Yarı ayrılıkçı Aslan Abaşidze yönetimi altındaki Acara da fiilen merkezi yönetimin kontrolü dışındaydı. Bu siyasal ve ekonomik kriz içinde 2 Kasım 2003 tarihinde parlamento seçimleri yapıldı. Şevardnadze’nin siyasal ittifakı “Yeni Gürcistan İçin” ve Abaşidze'nin “Gürcistan Demokratik Uyanış Birliği” karşısında, Miheil Saakaşvili'nin “Birleşik Ulusal Hareket”i, parlamento başkanı Nino Burcanadze ile eski parlamento başkanı Zurab Jvania’nın “Burcanadze-Demokratla” partisi seçimlere girdi.

2 Kasım 2003 tarihinde yapılan parlamento seçimleri, ulusal ve uluslararası gözlemciler tarafından izlendi. Mihail Saakaşvili seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürdü ve bu durum uluslararası bağımsız kuruluşlarca da desteklendi. Ardından Tiflis'te yönetime karşı barışçı gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu gösterilere demokratik muhalefet güçlerin neredeyse tamamı katıldı.
Kasım ortalarında, Tiflis sokaklarındaki demokratik gösterilere, Gürcistan'ın başlıca kent ve kasabalarında Kmara (“Yeter”) adlı gençlik örgünün organize ettiği gösteriler eklendi. Bu gösterilere STK'lar da aktif olarak katıldılar. Yarı ayrılıkçı Aslan Abaşidze, Şevardnadze yönetimine destek verdi ve Acara'dan Tiflis'e karşı göstericiler yolladı.

22 Kasım'da gösteriler doruk noktasına ulaştı ve yeni parlamentonun açılışı sırasında, Şevardnadze'nin konuşma yaptığı sırada, Saakaşvili'nin önderliğindeki göstericiler ellerinde kırmızı güllerle (hareket adını buradan almıştır) parlamento binasına girdiler. Şevardnadze, konuşmasını yarıda keserek korumaları eşliğinde parlamento binasını terk etmek zorunda kaldı. Seçkin askerî birliklerin gösterilere müdahale etmeyi reddetmesinden sonra Şevardnadze, 23 Kasım'da, muhalefetin liderleri Saakaşvili ve Zurab Jvania ile görüşerek durum değerlendirmesi yaptı. Bu görüşmeye, bu arada Tiflis'e giden Rusya Dışişleri Bakanı İgor İvanov aracılık etti. Bu görüşmenin ardından Şveardnadze, devlet başkanlığı görevinden ayrıldığını duyurdu. Tiflis sokaklarında 100.000'den çok gösterici, havai fişeklerle, konserler ve danslarla zaferi kutladılar.
Yeni seçimlere değin parlamento başkanı Nino Burcanadze, anayasa gereği devlet başkanlığı görevini vekâleten üstlendi. 4 Ocak 2004 tarihinde devlet başkanlığı seçimleri yapıldı ve Saakaşvili, oyların ezici çoğunluğunu alarak devlet başkanı seçildi ve 25 Ocak'ta görevine başladı. 28 Mart tarihinde yapılan parlamento seçimlerini de ezici çoğunlukla Ulusal Hareket-Demokratlar kazandı. 

Voice of America (VOA) resmi sonuçlara atıfla Mihail Saakaşvili’nin ocak 2004 başkanlık seçiminde yaklaşık %96’lık bir oranla ezici zafer kazandığını bildirir. https://www.voanews.com/a/a-13-a-2004-01-15-9-saakashvili-67479057/281196.html

Mayıs 2004'te, “İkinci Gül Devrimi” olarak adlandırılan halk hareketi Acara Özerk Cumhuriyeti'nin yönetim merkezi Batum'da gerçekleşti. Acara Özerk Cumhuriyeti'ni bir diktatör gibi yöneten Aslan Abaşidze ve devlet başkanı Miheil Saakaşvili arasındaki gerginliğinin ardından, Birleşik Ulusal Hareket ve Kmara tarafından harekete geçirilen binlerce Acaralı, Abaşidze'nin diktatörce yönetimini, ayrılıkçılığını ve militarizmini protesto etmeye başladı. Abaşidze, güvenlik güçlerini kullanarak Batum ve Kobuleti sokaklarındaki gösterileri dağıttı. Ancak göstericilerin sayısı giderek daha da arttı. 6 Mayıs 2004 tarihinde protestolara katılan bütün Acaralılar Batum'da toplandı. Ardından Gürcistan Başbakanı Zurab Jvania ve İçişleri Bakanı Giorgi Baramidze ile Acara Özerk Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Cemal Gogitidze arasında bir görüşme yapıldı. Görüşmenin başlıca konusu, özerk yönetimin sınırı olan Çolohi Irmağı kıyısındaki silahlı birliklerin çekilmesi oldu. Bu arada Abaşidze'nin emriyle, Çolohi Köprüsü havaya uçuruldu. Sonunda Abaşidze Moskova'ya gitmek ve Rusya'ya sığınmak zorunda kaldı. Ertesi gün Devlet Başkanı Saakaşvili, Batum'u ziyaret etti ve zaferi kutlayan Acaralılara özgürlük sözü verdi. 
Kaynak: https://turk.eco/ansiklopedi/G%C3%BCl_Devrimi

Uluslararası İlişkilerde Güç birkaç farklı şekilde tanımlanabilir. Siyaset Bilimciler, tarihçiler ve diplomatlar siyasi gücün aşağıdaki kavramlarını kullanırlar:

Devletlerin veya liderlerin bir amacı olarak güç
Sonuçlar, olaylar, aktörler ve meseleler üzerinde nüfuz veya kontrol ölçüsü olarak güç
Çatışmada galibiyeti yansıtması ve güvenliğin erişimini sağlaması açısından güç
Kaynaklar ve imkânlar-kabiliyetler üzerinde kontrol olarak güç
Modern söylem genelde ekonomik ve askerî gücü belirten devlet gücü üzerine konuşur. Güçlü bir devleti neyin tanımladığına dair ortak olarak kabul edilmiş bir standart olmamasına rağmen uluslararası sistemde önemli miktarda güce sahip bu devletler orta güçler, bölgesel güçler, büyük güçler, Süper güç veya hipergüçler olarak adlandırılırlar.
Uluslararası ilişkilerde devletlerden başka varlıklar/kuruluşlar da güç elde edip kullanabilirler. Bu kuruluşlar çok taraflı uluslararası örgütler, askeri ittifak örgütleri (ör: NATO), çok uluslu şirketler, sivil toplum örgütleri olabildiği gibi Katolik Kilisesi, Walmart, Hansa Birliği de örnek olarak gösterilebilir.

Uluslararası ilişkilerde gücün bir amaç olarak birincil kullanımı Niccolò Machiavelli ve Hans Morgenthau gibi siyaset teorisyenlerine aittir. Özellikle klasik realist düşünürler arasında, güç insanlığın ve devletlerin doğal amacıdır. Ekonomik gelişme, askeri gelişme, kültürel yayılma vb. tüm her şeyin uluslararası gücün nihai amacı doğrultusunda çalıştığı düşünülebilir.

Siyaset bilimciler güç terimini öncelikle uluslararası sistemde aktörlerin diğer aktörler üzerine nüfuz edebilme yetilerine göre kullanırlar. Bu nüfuz zorlayıcı veya rekabetçi olabilir, işbirliğine dayanabilir. Nüfuz mekanizması tehdit veya güç kullanımı, ekonomik etkileşim veya baskı, diplomasi ve kültürel paylaşımını içerebilir.

Belirli koşullar altında, devletler içinde baskın nüfuz uygulayabildikleri bir etki alanı veya bir blok organize edebilirler. Tarihsel örnekler Avrupa Uyumu altında tanınmış etki alanlarını veya Yalta Konferansı’nın bitiminden sonra Soğuk Savaş sırasında alanların tanınmasını içerir. Varşova Paktı, Özgür Dünya ve Tarafsızlar Hareketi Soğuk Savaş içerisinde doğan bloklardır. NATO ve Varşova Paktı gibi askeri ittifaklar ise nüfuz gösterilmesine vasıta olan diğer alanlardan biridir. Ancak, realist teori sıkça bir bölge içerisinde hegemoni kurabilecek güçlü blok/alanların kurulmasına uzak durma eğilimi gösterir. Örnek vermek gerekirse İngiliz Dış Politikası her zaman Avrupa anakarası üzerinde bulunan hegemonik güçlerin karşısında saf tutmuştur. Ör: Nazi Almanya’sı Napolyon Fransa’sı, Habsburg Avusturya’sı.

Güç, ayrıca uluslararası sistemdeki varlıkları için, askeri zaferlere veya güvenliğe ulaşmış devletleri veya aktörleri tanımlarken de kullanılır. Bu genel kullanım tarih yazarları veya popüler yazarlar arasında en yaygın şekilde bulunur. Örneğin, başka devletlere karşı askeri bir operasyonda bir mücadele veya muharebeler dizinini kazanmış devlet güçlü olarak tanımlanabilir. Tekrarlanan veya önemli bir meydan okumadan güvenliğini, egemenliğini veya stratejik çıkarlarını korumada başarılı olmuş bir aktör de güçlü olarak tanımlanabilir.

Güç bir devletin kaynak ve imkân-kapasitelerini tanımlamada da kullanılır. Bu tanım niceldir ve en çok Jeopolitik üzerine uzman kişiler ve ordular tarafından kullanılır. İmkân-Kapasiteler somut olarak düşünülürler yani ölçülebilir, tartılabilir değerlerdir. Thomas Hobbes güç ile ilgili “ gün gelecekte iyi görünenin elde edilmesi anlamına gelir” demiştir.
Çinli stratejistler nicel olarak ölçülebilen ve kapsamlı ulusal güç olarak bilinen benzer ulusal güç kavramlarına sahiptirler.

Bazı siyaset bilimciler iki güç arasında ayrım yaparlar: Sert güç ve yumuşak güç. Birincisi zorlayıcı iken ikincisi üzerinde etki kurma ve ikna etme esasına dayalıdır. 
Sert güç zorlayıcı taktikleri kasteder: tehdit veya silahlı kuvvet kullanımı, ekonomik baskı veya yaptırımlar, suikast ve hile veya tehdidin diğer çeşitleri. Sert güç genelde başka ulusların iç meselelerini askeri tehditler yoluyla değiştirebilecek daha güçlü uluslarla bağlantılıdır. John Mearsheimer gibi Realistler ve neo-realistler benzer güç kullanımlarının uluslararası sistemde denge sağlamak amaçlı yapıldığını savunurlar.
Joseph Nye yumuşak gücün başta gelen taraftarı ve teorisyenidir. Yumuşak gücün araçları kültürel değerler, ideoloji üzerinde diyaloglar, iyi örnek yoluyla nüfuz teşebbüsü ve çoğunlukla kabul edilmiş insani değerlere destek aramak gibi tartışmaları içerir. Politik hedeflere ulaşmak için yumuşak güç uygulamanın anlamı diplomasiyi, bilginin yayılmasını, analizleri, propaganda ve kültürel programlamaları içerir.

Modern jeopolitik düzende, bazı terimler değişik seviyedeki güçleri tanımlamak için kullanılır:
Süper güç: 1944 yılında, büyük güçten fazla olarak büyük hareket kabiliyeti olan güç olarak tanımlandı ve 3 devlet bu terimle kullanıldı: İngiliz İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri. ABD hala süper güç olarak potansiyel süper güç Çin ile birlikte düşünülmektedir.
Büyük Güç: Tarihsel ifadelerde büyük güç terimi, başka uluslar üzerinde kuvvetli politik, kültürel ve ekonomik nüfuzu olan uluslar için kullanılır. Çin, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya ve Birleşik Krallık günümüz büyük güçleri olarak düşünülmektedirler.
Bölgesel Güç: Bir bölgede güç ve nüfuz uygulayan ulusları tanımlamak için kullanılır. Bölgesel güç olmak karşılıklı olarak diğer güç kategorilerinin dışında kalmak anlamına gelmez. İçinde Güney Afrika, Mısır, İsrail, Türkiye, Güney Kore, Brezilya, Meksika ve Endonezya’nın bulunduğu ülkeler sıkça bölgesel güç olarak tanımlanır.
Orta Güç: İkinci kademede etkili devletlerin öznel tanımı "büyük güçler" olarak yapılamaz.

Enerji süper gücü terimi engin nüfuzu olan hatta dünya enerji arzının büyük bir miktarı üzerinde direkt kontrolü olan ülkeleri tanımlar. Suudi Arabistan ve Rusya, olasılıkla Kanada ve Avustralya genelde dünyanın halihazırdaki enerji süper gücü olarak kabul edilirler.
Kültür/Eğlence süper gücü terimi engin nüfuzu olan hatta dünyadaki eğlence arzının veya geniş kültürel nüfuzun büyük bir miktarı üzerinde direkt kontrolü olan ülkeleri tanımlar. Tartışılır olmasına karşın, Birleşik Krallık, ABD ve Japonya genelde dünyanın eğlence ve kültür süper güçleri olarak kabul edilirler.

15.yüzyıldan 18.yüzyılın başlarına kadar Avrupa'da beş büyük güç vardı: İngiltere, Fransa, Portekiz, İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu. 17. ve 18.yy boyunca Birleşik Krallık ve Habsburg monarşisi gruba eklendi fakat Portekiz, İspanya ve Osmanlılar dereceli olarak statülerini kaybettiler. Aynı yüzyılın ikinci yarısında Rusya ve Prusya Krallığı önemli bir statü kazandı. 
Modern Avrupa Çağı'nın başları boyunca diğer devletlerden oluşan ve içerisinde İsveç, Hollanda, Sicilyateyn Kraliyeti, Papalık, Danimarka-Norveç, Polonya ve Bavyera Krallığı'nı barındıran grup Avrupa Güç Dengesi'nde önemli etkiye sahip oldu.
18.yüzyılın sonlarında ve 19.yüzyıl boyunca resmi olmayan bir uzlaşma beş büyük Avrupa gücü tarafından tanındı: Fransa, Büyük Britanya, Rusya, Avusturya ve Prusya Krallığı. 19.yüzyılın sonunda bu gruba İtalya da katıldı. 20.yüzyılın başı itibarıyla Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri de aynı statüyü kazanmaya başladı.

Haluk Özdemir, "Uluslararası İlişkilerde Güç: Çok Boyutlu Bir Değerlendirme," Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Vol. 63, No 3, ss. 113-144.

Herbert George Wells ya da daha çok tanındığı adla H. G. Wells (21 Eylül 1866 - 13 Ağustos 1946), Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam, Dr. Moreau'nun Adası ve Zaman Makinesi adlı bilimkurgu romanlarıyla tanınan ama neredeyse edebiyatın her dalında birçok eser vermiş olan İngiliz yazardır. Sosyalist olduğunu açıkça söyleyen H.G. Wells'in çoğu eserinde önemli ölçüde siyasi ve sosyal yorumlar bulunmaktadır. Jules Verne gibi gelecekteki teknolojik gelişmeleri anlattığı kitaplarıyla bilimkurgu dalının öncülerinden hatta yaratıcılarından sayılmaktadır.
Aynı zamanda 1920 yılında günün en önemli insanlık tarihi kitaplarından olan Outline of History eserini yayımlamıştır. Bu kitap Mustafa Kemal Atatürk tarafından değerlendirilmiş ve "kalıcı dünya barışı için uluslararası hükûmet" görüşü Nutuk'ta yer almıştır. Nutuk'tan ilgili kısım şöyledir:

Millete, şunu da hatırlattım ki, kendimizi, dünyaya egemen sanmak aymazlığı, artık sürmemelidir. Gerçek konumumuzu, dünyanın durumunu tanımamaktaki aymazlıkla, aymazlara uymakla milletimizi sürüklediğimiz yıkıntılar yetişir. Bile bile aynı acıklı durumu sürdüremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki sene evvel yayımlanan, bir tarih yazdı. Yapıtının son sahifeleri "dünya tarihinin gelecekteki evresi" başlığı altında birtakım düşünceler içeriyor. Bu düşüncelerde güdülen konu; "federal bir dünya devleti"dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor ve adaletin ve tek bir kanunun egemenliği altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor. Wells, "bütün egemenlikler, tek bir egemenlik içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir güç yaratılmazsa dünya yok olacaktır" diyor ve "gerçek devlet, çağdaş hayat koşullarının bir zorunluk haline getirdiği dünya birleşik devletlerinden başka bir şey olamaz.", "Kuşku yoktur ki insanlar, kendi ortaya çıkardıkları şeyler altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmek zorunda kalacaklardır." diyor.
Wells'in bilimkurgu romanlarında  teknolojinin  gözlemlenmesinin  getireceği  olanaklar  bir  yana  bırakılır. Wells'te spekülasyon bir edebiyat biçimine dönüşür ve teknolojinin değil de onun toplumsal temellerinin araştırılmasına dönük bir boyut kazanır.
Wells'in ilham kaynağı Jules Verne olmuştur, ama Verne'in Ay'a Seyahat'i (De la Terre à la Lune) ile Wells'in Aydaki İlk İnsanlar (The First Men in the Moon) romanını karşılaştıracak olursak, kolaylıkla görebileceğimiz gibi Wells; Verne'in teknolojiye verdiği önemi paylaşır, ama Verne'in romanında "Nasıl ve hangi teknolojik olanakla?" sorusu ortaya atılırken, Wells'te Ay yolculuğunun teknik sorunu baştan savma bir biçimde geçiştirilir. Çünkü Wells'in derdi, teknolojik olanakların gelecekteki muhtemel ürünlerini tahmin etmek değil, Ay'daki  toplumsal hayatın bizzat kendisi üzerine, tıpkı bir zamanlar Thomas More'un Ütopya örneğinde olduğu gibi, model düşünceler geliştirmektir.
Wells sadece bilimkurgu içindeki ütopya karşıtı düşüncelerin savunucusu olarak bu türe damgasını vurmakla kalmaz, toplumun şiddet ve zor yoluyla, gereğinden hızlı bir süreç içinde sosyalist bir topluma dönüştürülmesinin sakıncalarına olduğu kadar, sınıf karşıtlıklarının iyice sivrileceğine karşı da uyarır bizi.

H. G. Wells, çok sayıda eser vermiş, özellikle ilk dönemlerinde yazdığı bilimkurgu romanlarıyla, çok okunan yazarlar arasında yer almış, Jules Verne ve Hugo Gernsback ile birlikte "Bilimkurgunun Babası" sayılmıştır. Ayrıca ABD sinema endüstrisi Wells'in eserlerine yoğun ilgi göstermiştir.

IMDb'de H. G. Wells 
Internet Speculative Fiction Database'te H. G. Wells

Haklar Bildirisi (İngilizce Bill of Rights), ABD Anayasası'nın 15 Aralık 1791'de tek bir bölüm olarak kabul edilen ilk 10 ek maddesidir. Haklar Bildirisi'nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirgesi ve kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ile Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesidir. Haklar Bildirisi (Bill of Rights), Bu maddelerle birey haklarına ilişkin güvenceleri ve federal yönetim ile eyalet yönetimlerine getirilen sınırlamaları pekiştirmiştir. James Madison tarafından 1789'da Amerika Birleşik Devletleri'nin Birinci Kongresi'ne bir dizi makale olarak sunuldu ve eyaletlerin dörtte üçü tarafından onaylandıktan sonra 15 Aralık 1791'de yürürlüğe girdi.

Kongre, din kurumuna saygı göstermeyen, dinin serbestçe uygulanmasını engelleyen ya da ifade ve basın hürriyetini ortadan kaldıran veya barışçı bir şekilde toplantı yapma hakkını ve şikayetlerinin düzeltilmesi için hükûmete dilekçe verme hakkını engelleyen hiçbir kanunu çıkaramaz.
Düzenli bir milis gücü, hür bir eyaletin güvenliği için zorunlu olduğundan, halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilmeyecektir.
Barış zamanında sahibinin izni olmadan, savaş zamanında ise kanunla belirlenen çerçevenin dışında hiçbir asker herhangi bir meskene yerleştirilemez.
İnsanların kendilerinin, evlerinin, işlerinin ve paralarının makul olmayan araştırma ve müsaderelere karşı emniyet içinde olma hakkı arama tezkeresi olmadan ihlal edilemez; ancak, özellikle araştırılacak yeri tarif eden bir yemin ya da yemin yerine geçebilecek bir söz ile desteklenen makul bir sebep varsa kişiler alıkonulabilir ve müsadere yapılabilir.
Kara kuvvetlerinde, deniz kuvvetlerinde ya da orduda hizmet ifa ederken; savaş durumunda ya da halkın tehlikede olması halinde ortaya çıkan durumlar hariç; hiçbir kişi Büyük Jürinin iddianamesi ya da raporu olmaksızın büyük ya da yüz kızartıcı suçlar için mahkemeye gelmekle yükümlü tutulamaz; aynı suç için iki defa ölüm cezasına çarptırılamaz; herhangi bir cezai vak'ada kendisinin aleyhine şahitlik etmeye, kanuni süreç hariç canından ya da malından mahrum kalmaya ve tam tazmin olmaksızın özel mülkiyetini kamunun kullanımına bırakmaya zorlanamaz.
Cezai davaların tümünde, sanık, kamuya açık ve hızlı bir şekilde yargılanma hakkına, kanunda daha önceden belirlenen bölgelerden ve suçun meydana geldiği bölgeden oluşturulacak tarafsız bir jüri ile yargılanma hakkına, suçlamanın niteliği ve nedenleri hakkında bilgilendirilme hakkına, kendi aleyhinde şahitlik edenlerle karşı karşıya gelme hakkına, kendi lehine şahitlik edecek olanların zorla şahitlik için getirilmeleri hakkına ve savunmasının yapılması için bir dava vekilinin yardımının sağlanması hakkına sahiptir.
Değeri 20 Doları aşan davalarda jüri tarafından yargılanma hakkı sağlanır ve bir jüri tarafından muhakeme edilen hiçbir vak'a; genel hukuk kurallarına göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki başka herhangi bir mahkemece yeniden görülemez.
Aşırı kefalet talep edilemez, aşırı para cezası konulamaz, zalimce ve görülmedik bir cezalandırmaya başvurulamaz.
Anayasada sayılan belirli haklar diğer hakların aleyhine ve onları ortadan kaldıracak bir şekilde yorumlanamaz.
Amerika Birleşik Devletleri tarafından eyaletlere devredilmeyen ya da yasaklanmayan erkler eyaletlere ya da halka aittir.

Haraçgüzar devlet, kendinden siyasi ve askeri anlamda daha güçlü olan komşusuna haraç adı altında dönemsel vergi veren ya da değerli hediye gönderen devlettir.
Güçlü olan ülke, zayıf olan ülkeyi haraç vermeye zorlamakla bir anlamda caydırıcılık uygulayıp maliyesine hiçbir gider olmadan katkıda bulunurken, bir anlamda da bu ülkeye yapabileceği askerî harekâtın masraflarından da kaçınmaktadır.
Öte yandan, haraç veren devlet de bir anlamda bağımlılığı kabul etmekle birlikte, gerek felaketle sonuçlanacak bir savaşın yıkımından kendini korumakta, gerek komşu ülkeden yapılan tacizlerden bağışık kalmakta, ayrıca bir anlamda siyasi bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumaya da devam etmektedir.
Roma, Arap ve Çin imparatorlukları bitişik tüm bölgelerdeki hemen hemen tüm ülkeleri haraçgüzar hale getirmişlerdir.
13. yüzyılda Moğol İmparatorluğu doğrudan topraklarına katmadığı komşu bölgeleri vergiye bağlarken, Osmanlı Devleti de 14. yüzyılda Rumeli'ye doğru ilerlemesinde Bulgaristan Krallığı, Sırp Despotluğu, Eflak Prensliği ve Boğdan Prensliği gibi Balkan devletlerini askerî gücüyle yıldırdıktan sonra haraçgüzar devlet olarak kendine bağlamış, sonrasında bu ülkeleri topraklarına kattıktan sonra da aynı politikayı diğer komşu ülkelere uygulamıştır.
Bu çerçevede, Avusturya 1533 yılındaki İstanbul Antlaşması'ndan Zitvatorok Antlaşması'na (1606) kadar, Venedik Cumhuriyeti İyon Adaları ve Kıbrıs'ı elinde tuttuğu müddetçe, Rusya Çarlığı 1571'de Moskova'nın Kırım Hanlığı tarafından yakılışından İstanbul Antlaşması'na (1700) kadar düzenli vergi veren haraçgüzar devletler olmuşlardır. Çeşitli dönemlerde Lehistan Krallığı, İran Safevi Devleti ve Fas Krallığı da bu devletlere dahil olmuştur.
Eski dönemlere ait olan bu uygulamanın örneklerine günümüzde rastlanmamaktadır.

Uluslararası İlişkiler
Diplomat
Ad hoc

Hibrit rejim veya melez rejim genellikle otoriter bir rejimden demokratik bir rejime (ya da tam tersi) geçişin tamamlanamaması sonucunda ortaya çıkan karma bir siyasi sistem türüdür. Hibrit rejimler otokratik özelliklerle demokratik özelliklerin bir kombinasyonu olarak kategorize edilir ve aynı anda hem siyasi baskıları hem de düzenli seçimleri barındırabilir. Hibrit rejimler genellikle petro-devletler gibi bol doğal kaynaklara sahip gelişmekte olan ülkelerde görülür. Bu rejimler sivil huzursuzluklar yaşasa da on yıllar boyunca nispeten istikrarlı ve inatçı olabilirler. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana hibrit rejimlerde bir artış olmuştur.
Hibrit rejim terimi, otokrasi ya da demokrasi ikilemine karşı çıkan siyasi rejimlere yönelik polimorfik bir görüşten kaynaklanmaktadır. Hibrit rejimlerin modern akademik analizi, demokratik kurumların dekoratif doğasına (seçimler iktidar değişikliğine yol açmaz, farklı medya yayınları hükûmetin bakış açısını yayınlar ve parlamentodaki muhalefet iktidar partisiyle aynı şekilde oy kullanır vb.) odaklanır ve buradan demokratik gerilemenin, otoriterliğe geçişin melez rejimlerin en yaygın temeli olduğu sonucuna varılır. Bazı akademisyenler ayrıca hibrit rejimlerin tam bir diktatörlüğü taklit edebileceğini iddia etmektedir.

Üçüncü demokratikleşme dalgası, ne tam demokratik ne de tam otoriter olan hibrit rejimlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ne illiberal demokrasi kavramı ne de seçimsel otoriterlik kavramı bu melez rejimleri tam olarak tanımlamaktadır.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana, bu tür rejimler demokratik olmayan rejimler arasında en yaygın olanlar haline gelmiştir. Otoriter rejimlerin dönüşüm sürecinin sonunda, liberalleşme gerçekleştiğinde sınırlı seçimler şu ya da bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Liberal demokrasi her zaman varsayılırken, uygulamada bu süreç temelde "yarı yolda" donmuştur.
1980'lerde daha önce "geçiş dönemi" olarak adlandırılan rejimlerle ilgili olarak hibrit rejim terimi kullanılmaya başlanmış ve güçlendirilmiştir çünkü Thomas Carothers'a göre "geçiş dönemi ülkelerinin" çoğunluğu ne tamamen diktatörlüktür ne de demokrasiyi arzulamaktadır ve genel olarak geçiş dönemi olarak adlandırılamazlar. Bu ülkeler siyasi olarak istikrarlı gri bölgede yer alırlar ve değişimler on yıllar boyunca gerçekleşmeyebilir". Dolayısıyla, hibrit rejimlerin nihayetinde demokrasiye dönüşecekleri varsayımı olmaksızın değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu hibrit rejimler yarı-otoriterlik ya da seçimsel otoriterlik olarak adlandırılmıştır.

Hbirit rejimler, bazı demokratik özellikleri korurken daha otoriter bir eğilime sahip olacak şekilde evrimleşmiştir. Otoriter yönetimin temel sorunlarından biri kitlelerden gelen tehditleri kontrol edebilme becerisidir ve hibrit rejimlerdeki demokratik unsurlar kitleler ile elitler arasındaki sosyal gerilimi azaltabilir. Üçüncü demokratikleşme dalgasından sonra bazı rejimler demokrasiye geçişte tıkanmış ve zayıf demokratik kurumların oluşmasına neden olmuştur. Bu durum, geçiş döneminin kritik noktalarında kurumsal sahiplenme eksikliğinden kaynaklanmakta ve rejimi demokrasi ile otokrasi arasında gri bir bölgeye sokmaktadır.

Bu durum bazı akademisyenlerin hibrit rejimlerin kötü işleyen demokrasiler değil, otoriter rejimlerin yeni biçimleri olduğuna inanmalarına neden olmuştur. Kusurlu demokratik istikrar, bu yeni otokrasi biçimlerini açıklamak ve ölçmek için bir göstergedir. Buna ek olarak, siyasi liderlerin onaylanma oranları bu tür rejimlerde önemli bir rol oynamaktadır ve demokratik unsurlar, bu tür liderlerin daha önce kullanmadığı bir araç olan güçlü adam olan bir liderin oylarını artırabilir. Günümüzde 'hibrit rejim', otoriter liderlerin rejimlerini istikrara kavuşturan demokrasi unsurlarını bünyelerine kattıkları ve giderek büyüyen bir siyasi gelişim alanını açıklamak için kullanılan bir terimdir.

Akademisyenler, temel akademik disiplinlerine göre hibrit rejimlerin tanımı konusunda farklılık göstermektedir. "Bazı akademisyenler eksik demokrasilerin ve eksik otokrasilerin hibrit rejimlere örnek olarak görülebileceğini savunurken, diğerleri hibrit rejimlerin hem demokratik hem de otokratik rejimlerin özelliklerini bir araya getirdiğini savunmaktadır." Akademisyenler ayrıca bu rejimlerin geçiş sürecinde mi yoksa doğası gereği istikrarlı bir siyasi sistem mi olduğunu da tartışmaktadır.
1995 yılında Terry Karl, basitçe şu şekilde tanımlanan "hibrit" rejim kavramını ortaya atmıştır:

demokratik ve otoriter unsurları birleştiren
Profesör Matthijs Bogaards'a göre hibrit tipler şunlardır:

bir özelliğin tam gelişiminden yoksun olmadıkları için azalmış alt tipler değil, daha ziyade her iki temel tipin özelliklerinin bir karışımını sergilerler, böylece otokratik ve demokratik boyutları veya kurumları aynı anda birleştirirler
Pippa Norris hibrit rejimleri şu şekilde tanımlamıştır:

Yürütme erki üzerindeki zayıf denge ve denetleme mekanizmaları, kusurlu ve hatta askıya alınmış seçimler, parçalanmış muhalefet güçleri, medya özgürlüğü, aydınlar ve sivil toplum örgütleri üzerindeki devlet kısıtlamaları, yargının bağımsızlığının engellenmesi ve hukukun üstünlüğünün göz ardı edilmesi, güvenlik güçlerinin insan haklarını ihlal etmesi ve otoriter değerlere hoşgörü gösterilmesi ile karakterize edilen bir sistem.
Profesör Henry E. Hale hibrit rejimleri şu şekilde tanımlamıştır:

Bazı demokratik ve bazı otokratik unsurları önemli bir şekilde birleştiren bir siyasi rejim. Bununla birlikte, bu sadece bir yarı yol kategorisi değildir: hibrit rejimlerin, bir demokraside göreceğimizin yarısı artı bir otokraside göreceğimizin yarısı anlamına gelmeyen kendine özgü dinamikleri vardır.
Leonardo Morlino hibrit rejimleri şu şekilde tanımlamıştır;

yaklaşık on yıldır istikrarlı veya istikrarsız bir şekilde varlığını sürdüren, öncesinde otoriterlik, geleneksel bir rejim (muhtemelen sömürge özellikleri taşıyan) veya hatta minimal bir demokrasi bulunan ve sınırlı çoğulculuğun ve bağımsız, özerk katılım biçimlerinin parçalanmasıyla karakterize edilen, ancak minimal demokrasinin dört özelliğinden en az birinin bulunmadığı bir dizi kurum
Profesör Jeffrey C. Isaac hibrit rejimleri şu şekilde tanımlamıştır:

Hibrit rejimlerin ortak özelliği, iktidardaki siyasi elitin devlet düzenlemeleri ve siyasi arenayı kendisine haksız avantajlar sağlayacak şekilde kasıtlı olarak yeniden düzenlemesine rağmen, hepsinde rekabet olmasıdır

Guillermo O'Donnell, Philippe C. Schmitter, Larry Diamond ve Thomas Carothers'a göre hibrit bir rejimin işaretleri şunlardır:

Demokrasinin dışsal niteliklerinin varlığı (seçimler, çok partili sistem, yasal muhalefet).
Siyasi karar alma sürecinde vatandaşların çıkarlarının düşük derecede temsil edilmesi (örneğin işçi sendikaları gibi vatandaş birliklerinin yetersizliği veya devlet kontrolünde olması).
Düşük düzeyde siyasi katılım.
Siyasi hak ve özgürlüklerin deklaratif niteliği (resmi olarak aslında zor bir uygulamadır).
Vatandaşların siyasi kurumlara olan güveninin düşük olması.

Otokratikleşme olarak da adlandırılan demokratik gerileme, "siyasi gücün kullanımını daha keyfi ve baskıcı hale getiren ve hükümet seçimi sürecinde kamusal çekişme ve siyasi katılım alanını kısıtlayan otokrasiye doğru bir rejim değişikliği sürecidir". Demokratik gerileme, iktidarın barışçıl bir şekilde el değiştirmesi veya özgür ve adil seçimler gibi demokratik kurumların zayıflamasını veya demokrasinin temelini oluşturan bireysel hakların, özellikle de ifade özgürlüğünün ihlal edilmesini içerir.

Demokratikleşme, demokratik bir yönde ilerleyen önemli siyasi değişiklikleri de içeren daha demokratik bir siyasi rejime geçiştir. Otoriter bir rejimden tam demokrasiye geçiş, otoriter bir siyasi sistemden yarı demokrasiye geçiş veya yarı-otoriter bir siyasi sistemden demokratik bir siyasi sisteme geçiş şeklinde hibrit bir rejim olabilir.

Hükümetler arası ve hükümet dışı kuruluşlar tarafından hazırlanan ve kendi tanımlarına göre dünyanın siyasi sistemlerine ilişkin değerlendirmeler yayınlayan çeşitli demokratik özgürlük endeksleri bulunmaktadır.

Economist Intelligence Unit tarafından derlenen Demokrasi Endeksi'ne göre, dünya nüfusunun %17,2 ile %20,5'ini kapsayan ve ülkelerin yaklaşık %20'sini temsil eden 34 hibrit rejim bulunmaktadır.
"EIU Demokrasi Endeksi, seçim süreci ve çoğulculuk, sivil özgürlükler, hükümetin işleyişi, siyasi katılım ve siyasi kültür olmak üzere beş kategoride gruplandırılmış 60 gösterge üzerinden yapılan değerlendirmelere dayanmaktadır." Demokrasi Endeksi hibrit rejimleri aşağıdaki özelliklerle tanımlamaktadır;

Seçim hileleri veya usulsüzlükleri düzenli olarak meydana gelir
Siyasi muhalefete baskı uygulanır
Yolsuzluk yaygındır ve hukukun üstünlüğü zayıf olma eğilimindedir
Medya baskı altındadır ve taciz edilir
Yönetişimin işleyişinde sorunlar vardır

2021 yılı itibarıyla "Demokrasi Endeksi" tarafından hibrit rejim olarak kabul edilen ülkeler şunlardır:

Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü (IDEA) tarafından hazırlanan "Demokrasinin Küresel Durumu Raporu"na göre 20 adet hibrit rejim bulunmaktadır. "IDEA'nın uzman anketleri ve gözlemsel veriler de dahil olmak üzere 12 farklı veri kaynağından derlediği veriler, oy verme haklarının ne ölçüde kapsayıcı olduğunu, siyasi partilerin kurulma ve seçim kampanyası yapma özgürlüğüne ne ölçüde sahip olduğunu, seçimlerin ne ölçüde serbest olduğunu ve siyasi makamların seçimler yoluyla ne ölçüde doldurulduğunu içermektedir." IDEA hibrit rejimleri şu şekilde tanımlamıştır;

Otoriterlik unsurlarının demokrasi ile birleşimi (........). Bunlar genellikle demokrasinin biçimsel özelliklerini benimser (iktidar için çok az gerçek rekabete izin verirken) ve temel siyasi ve medeni haklara zayıf saygı gösterir
2021 yılı itibarıyla "Demokrasinin Küresel Durumu Raporu" tarafından hibrit rejim olarak kabul edilen ülkeler şunlardır:

Göteborg Üniversitesi tarafından derlenen V-Dem Enstitüsüne göre 65 adet hibrit rejim bulunmaktadır. V-Dem'in "Dünyanın Rejimleri" göstergeleri dört siyasi rejim tanımlamaktadır

Hipergüç, süpergüçler arasında faaliyet alanı, askeriye, ekonomik açıdan diğerlerinden daha üstün olan devlete denir. Dünyada hiçbir zaman iki ayrı hipergüç bulunmaz. 1991'den günümüze kadar ABD için kullanılmaktadır. Amerikalı profesör Amy Chua'nın hiper güç kavramı üzerine olan Day of Empire kitabında, hiper güç kavramına mükemmel örnek teşkil eden ülkeler şöyle sıralanmıştır: Ahameniş İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Tang Hanedanı, Moğol İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu. Bu ülkeler, altın çağlarında dönemin hipergüçleri olarak tanımlanmakta.

Amy Chua, bir röportajında İslam ülkesi olan ülkelerden neden hiç süper güç olmadığı ile ilgili soruda Osmanlı İmparatorluğu'nun hiper güç olup olmadığı konusunda "Belki de Müslüman ülkelerden, hiper güç olmaya en çok yaklaşan ama hiper güç kavramı için yeterli olmayan Osmanlı." cümlesine yer vermiştir.

Süper güç
Büyük güç

III. Charles (Charles Philip Arthur George; d. 14 Kasım 1948), Birleşik Krallık ve diğer 14 İngiliz Milletler Topluluğu bölgesinin kralı. Annesi II. Elizabeth'in ölümü sonrasında 8 Eylül 2022 tarihinde tahta çıktı. 1952'den tahta çıkışına kadar Cornwall Dükü ve Rothesay Dükü olarak Britanya tarihindeki en yaşlı ve en uzun süre görev yapan veliaht ve aynı zamanda 26 Temmuz 1958'den tahta çıkışına kadar bu unvanı taşıyan en uzun süre görev yapan Galler prensi olmuştur. Görevi devraldığı sırada Charles aynı zamanda 73 yaşında Britanya tahtına geçen en yaşlı isim olmuştur.
Charles, dönemin Edinburgh Düşesi Prenses Elizabeth ile Edinburgh Dükü Philip'in ilk çocuğu ve Kral VI. George ile Kraliçe Elizabeth'in ilk torunu olarak Buckingham Sarayı'nda dünyaya geldi. Eğitimini babasının da çocukken gittiği Cheam ve Gordonstoun okullarında almıştır. Sonrasında Avustralya'nın Victoria eyaletindeki Geelong Grammar School'un Timbertop kampüsünde bir yıl geçirmiştir. Cambridge Üniversitesi'nden Bachelor of Arts derecesi aldıktan sonra 1971-1976 yılları arasında Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Kraliyet Donanması'nda görev yaptı. 1981 yılında Lady Diana Spencer ile yaptığı evlilikten Prens William ve Prens Harry adında iki oğlu oldu. 1996 yılında çift, her ikisinin de kamuoyuna yansıyan evlilik dışı ilişkilerinin patlak vermesinin ardından boşandı. Ertesi yıl Diana Paris'te geçirdiği bir trafik kazası sonucunda öldü. Charles 2005 yılında uzun süredir birlikte olduğu Camilla Parker Bowles ile evlendi.
Charles, Galler Prensi olarak II. Elizabeth adına resmî görevler üstlenmiştir. 1976'da gençlik yardım kuruluşu The Prince's Trust'ı kurmuş, The Prince's Charities'in sponsorluğunu yapmış ve 400'den fazla diğer yardım kuruluşu ve organizasyonun hamisi, başkanı ya da üyesidir. Tarihî yapıların korunmasını ve mimarinin toplumdaki önemini savunmuştur. Modern mimari eleştirmeni olan Charles, kendi mimari zevklerine dayanan deneysel bir planlı kasaba olan Poundbury'nin kurulmasında rol almıştır. Charles aynı zamanda çeşitli kitapların yazarı ve ortak yazarıdır.
Bir çevreci olan Charles, Cornwall Dükalığı mülklerinin yöneticisi olduğu dönemde organik tarımı ve iklim değişikliğinin önlenmesine yönelik faaliyetleri destekleyerek çevreci gruplardan ödüller ve takdirler kazanmıştır. Aynı zamanda genetiği değiştirilmiş gıdaların benimsenmesinin önde gelen eleştirmenlerindendir. Charles'ın homeopati ve diğer alternatif tıp alanlarına verdiği destek de eleştiri konusu olmuştur. Bağışçılara İngiliz vatandaşlığı verilmesiyle ilgili iddiaların ardından, hayır kurumlarından biri olan The Prince's Foundation'ın davranışları eleştirilere maruz kalmıştı; şu anda hayır kurumu, Metropolitan Polisi'nin para karşılığı onur suçlamalarına ilişkin devam eden bir soruşturmasının konusudur.

Charles, 14 Kasım 1948'de saat 9.14'te Buckingham Sarayı'nda, dedesi VI. George döneminde, Edinburgh Düşesi Prenses Elizabeth ve Edinburgh Dükü Philip'in ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Canterbury Başpiskoposu Geoffrey Fisher tarafından 15 Aralık 1948 tarihinde vaftiz edilmiştir. Dedesinin ölümü ve annesinin 1952 yılında Kraliçe II. Elizabeth olarak tahta geçmesiyle Charles asıl veliaht oldu. Hükümdarın en büyük oğlu olması nedeniyle kendisine otomatik olarak Cornwall Dükü, Rothesay Dükü, Carrick Kontu, Renfrew Baronu, Adalar Lordu ve İskoçya Prensi ve Büyük Vekilharcı unvanlarını aldı. Charles annesinin 2 Haziran 1953'te Westminster Abbey'de düzenlenen taç giyme törenine katıldı.
Üst sınıf çocuklar için o dönemde alışılageldiği üzere, Catherine Peebles adında bir mürebbiye, Buckingham Sarayı'nda onun ve küçük kardeşleri Anne, Andrew ve Edward'ın okul öncesi eğitiminden sorumlu olmak üzere görevlendirildi. Charles'ın özel öğretmen yerine okula gideceği 1955 yılında Buckingham Sarayı tarafından duyuruldu ve bu şekilde eğitim alan ilk veliaht oldu. 7 Kasım 1956'da Charles Londra'nın batısındaki Hill House School'da eğitime başladı. Okulun kurucusu ve müdürü Stuart Townend, Kraliçeye çocukların futbol sahasında kimseye saygısızlık etmemesi nedeniyle Charles'ın futbol eğitimi almasını tavsiye etti. Charles daha sonra babasının eski okullarından olan Berkshire, İngiltere'deki Cheam hazırlık okuluna 1958'den itibaren devam etmiş, ardından İskoçya'nın kuzeydoğusundaki Gordonstoun'a giderek Nisan 1962'de burada eğitime başlamıştır.

1994 yılında Jonathan Dimbleby tarafından kaleme alınan biyografisinde Elizabeth ve Philip fiziksel ve duygusal olarak mesafeli ebeveynler olarak tanımlanmış, Philip Charles'ın duyarlı yapısını göz ardı etmekle ve onu zorbalığa maruz kaldığı Gordonstoun'a gitmesine zorlamakla suçlanmıştır. Charles, oldukça katı müfredatıyla bilinen Gordonstoun'u "Colditz in kilts" olarak tanımlasa da, sonradan Gordonstoun'u "kendim, yeteneklerim ve yetersizliklerim hakkında çok şey öğretti" diyerek övmüştür. 1975 yılında verdiği bir röportajda Gordonstoun'a gittiği için "memnun" olduğunu ve "buranın katı yapısının" "çok abartıldığını" söyledi. 1966'da Avustralya'nın Victoria eyaletindeki Geelong Grammar School'un Timbertop kampüsünde iki dönem eğitim gördü ve bu süre zarfında tarih öğretmeni Michael Collins Persse ile birlikte Papua Yeni Gine'ye bir okul gezisi düzenledi. Charles 1973 yılında Timbertop'ta geçirdiği zamanı tüm eğitiminin en keyifli parçası olarak tanımlamıştır. Gordonstoun'a döndükten sonra Charles, okul müdürü olma konusunda babasını taklit etti. 1967'de altı GCE O-seviyesi ve tarih ve Fransızca alanlarında sırasıyla B ve C notlarıyla iki A-seviyesi alarak okuldan ayrılmıştır. Charles daha sonra erken dönem eğitimiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Okuldan olabildiğince keyif almadım fakat bunun tek nedeni evde her yerden daha mutlu olmamdı."
Charles, Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetlerine katılmak yerine A-seviyesinden sonra doğrudan üniversiteye geçerek kraliyet geleneğini ikinci kez bozdu. Ekim 1967'de Trinity College, Cambridge'e kabul edildi ve burada Tripos'un ilk döneminde arkeoloji ve antropoloji okudu, ardından ikinci dönemde tarih bölümüne geçti. Charles, ikinci yılında Aberystwyth'deki University College of Wales'e devam ederek bir dönem Galler tarihi ve dili okudu. Cambridge Üniversitesinden 23 Haziran 1970'te 2:2 Bachelor of Arts (BA) derecesiyle mezun oldu ve üniversite diploması alan ilk İngiliz veliaht oldu. 2 Ağustos 1975'te Cambridge tarafından kendisine Master of Arts (MA Cantab) derecesi verildi.

Charles 26 Temmuz 1958'de Galler Prensi ve Chester Kontu ilan edildi, ancak taç giyme töreni 1 Temmuz 1969'a kadar yapılmadı ve Caernarfon Kalesi'nde televizyonda yayınlanan bir törenle annesi tarafından taç giydirildi. Lordlar Kamarası'ndaki yerini 1970 yılında almış ve Haziran 1974'te ilk konuşmasını yaparak, 1884'te gelecekteki VII. Edward'dan bu yana kürsüden konuşan ilk kraliyet mensubu olmuştur. 1975'te tekrar kürsüye çıktı. Charles, 1976'da The Prince's Trust'ı kurup 1981'de Amerika Birleşik Devletleri'ne seyahat ederek daha fazla kamu görevi üstlenmeye başladı. Charles, 1970'lerin ortalarında Avustralya Başbakanı Malcolm Fraser'ın önerisi üzerine Avustralya Genel Valisi olarak görev yapmak istediğini ifade etti, ancak halkın ilgisinin olmaması nedeniyle bu tekliften bir sonuç alınamadı.

Charles, Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde ve babasının, büyükbabasının ve iki büyük büyükbabasının izinden giderek Kraliyet Donanması'nda görev yapmıştır. Cambridge'deki ikinci senesinde, Kraliyet Hava Kuvvetleri'nden eğitim talebinde bulunmuş ve Cambridge Üniversitesi Hava Filosu'nda Chipmunk uçağını kullanmayı öğrenmiştir. 8 Mart 1971'de jet pilotu olarak eğitim almak üzere Kraliyet Hava Kuvvetleri Koleji Cranwell'e başvurmuştur. Mezuniyet töreninin ardından Eylül ayında denizcilik kariyerine başladı ve Dartmouth Kraliyet Deniz Koleji'nde altı haftalık bir eğitime başladı. Sonrasında güdümlü füze destroyeri HMS Norfolk (1971-1972) ile HMS Minerva (1972-1973) ve HMS Jupiter (1974) fırkateynlerinde görev yapmıştır. 1974 yılında RNAS Yeovilton'da helikopter pilotu olarak yeterlilik aldı ve ardından HMS Hermes'te görev yapan 845 Donanma Hava Filosu'na katıldı. 1994'te Islay'de bir BAe 146'nın düşmesi üzerine uçmayı bırakmış ve bu olayda mürettebat bir soruşturma kurulu tarafından ihmalkâr bulunmuştur.

Charles'ın kız arkadaşları arasında İngiltere'nin İspanya Büyükelçisi Sir John Russell'ın kızı Georgiana Russell; 8. Wellington Dükü'nün kızı Leydi Jane Wellesley, Davina Sheffield, Leydi Sarah Spencer ve daha sonra ikinci eşi olacak olan Camilla Shand bulunuyordu.

Charles, Leydi Diana Spencer ile 1977 yılında, evlerini ziyaret ettiği Althorp'ta tanıştı. Charles, aslında Diana'nın ablası Sarah'ın arkadaşıydı, 1980 ortalarına kadar Diana ile duygusal bir ilişkisi yoktu.
Kuzeni Norton Knatchbull ve onun eşi Charles'a, Diana'nın Charles'ın konumuna hayran olduğunu ama Charles'ınsa Diana'ya aşık görünmediğini söyledi. Çiftin devam eden flörtleri bu sırada basının ve paparazzilerin yoğun ilgisini çekiyordu. Prens Philip, Charles'ın Diana'yla evlenmek konusunda bir an önce bir karara varmaması halinde medya spekülasyonlarının Diana'nın itibarına zarar vereceğini ve Diana'nın uygun bir kraliyet gelini olduğunu söylediğinde, Charles babasının tavsiyesini daha fazla gecikmeden harekete geçmesi için bir çağrı olarak yorumladı. 
Charles, 1981 yılının Şubat ayında Diana'ya evlenme teklif etmiş; Diana da kabul etmiş ve aynı yılın 29 Temmuz'unda Aziz Paul Katedrali'nde evlenmişlerdir. Evlendikten sonra Charles, Cornwall Dükalığı'nın elde ettiği kârdan gönüllü olarak yaptığı vergi katkısını %50'den %25'e düşürdü. Kensington Sarayı'nda ve Tetbury yakınlarındaki Highgrove House'da yaşayan çiftin Prens William  ve Henry ("Harry" olarak bilinir) adlarında iki çocukları oldu. Charles, çocuklarının doğumlarında hazır bulunan ilk kraliyet babası olarak bir ilke imza attı.
Beş yıl içinde, çiftin uyumsuzluğu ve aralarındaki yaklaşık 13 yıllık yaş farkı nedeniyle evliliklerinde sıkıntı baş gösterdi. Kasım 1986'ya gelindiğinde Charles, Camilla Parker Bowles ile olan ilişkisine tamame

James Madison (16 Mart 1751; Port Conway, Virginia - 28 Haziran 1836; Montpelier, Virginia), Amerika Birleşik Devletleri'nin 4. başkanı, siyaset felsefecisi, devlet adamı ve ABD'nin kurucu babalarındandır.
1801-1809 yılları arasında dışişleri bakanı olarak görev yapan Madison, 1809-1817 arasında devlet başkanlığı yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ve Haklar Bildirisi'nin taslağının hazırlanması ve savunulmasında, en önde yer alması nedeniyle "Anayasanın Babası" olarak tanınmaktadır.
Madison, Montpelier adını verdiği çiftliğini, Virginia'nın Orange kasabasında kurdu ve hayatı boyunca yüzlerce köleye sahiplik yaptı. Hem Virjinya Temsilciler Meclisi hem de Anayasa Kongresi'nin öncülü olan Kıta Kongresi'nin bir üyesiydi. Anayasa Kongresi'nden sonra hem ülke çapında hem de Virjinya'da Anayasa'nın onaylanması için çalışan siyasi hareketin liderlerinden biri oldu. Alexander Hamilton ve John Jay ile beraber Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın savunulmasında en önemli çalışmalardan biri olan Federalist Yazılar'ı hazırladı. Anayasa hakkındaki tartışmalar sırasında önce güçlü bir Ulusal Hükûmetten, daha sonra ise güçlü Eyalet Hükûmetinden yana oldu. Yaşamının sonlarına doğru ise bu iki uç arasında bir görüşe sahip oldu.
1789'da Madison, yeni Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi'nde birçok önemli kanun tasarısı hazırlayan liderlerden biri oldu. Anayasanın ilk on maddesini yazan kişi olarak dikkat çekti ve dolayısıyla Haklar Bildirisi'nin Babası diye bilinmektedir. Başkan George Washington ile birlikte yeni Federal Hükûmeti kurmak için çok yakın çalıştı. Hamilton ve Federalist Parti ile 1791'de yollarını ayırınca, Thomas Jefferson ile birlikte Demokratik-Cumhuriyetçi Partiyi kurdu. Yabancılara Uygulanacak ve İsyana Teşvik Ceza Yasalarına karşılık olarak Jefferson ve Madison, eyaletlerin anayasaya uygun olmayan federal yasaları geçersiz kılabileceklerini savunan Kentucky ve Virjinya Önerilerini hazırladılar.
Jefferson'ın Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı (1801-09) döneminde, Madison ülke topraklarını iki katına çıkaran Louisiana'nın satın alımını gerçekleştirdi. 1809 yılında ise Madison, Jefferson'ın ardından başkan oldu, 1813 yılında tekrar başkanlığa seçildi. Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'na karşı gerçekleştirilen diplomatik protestoların ve ticari ambargonun başarısızlığa uğramasının ardından ABD'yi 1812 Savaşına soktu. ABD'nin güçlü bir ordusu ve finans sistemi olmadığı için savaş, yönetimsel bir bataklığa döndü. Bunun sonucunda daha önce karşı olmasına rağmen Madison, daha güçlü bir ulusal hükûmet, daha güçlü bir ordu kadar ABD'nin İkinci Bankası adıyla bir ulusal bankanın kurulmasını destekledi.

James Madison, Jr. 16 Mart 1751 tarihinde (eski usul Jülyen Takvimine göre 5 Mart 1751'de) annesinin doğum için kendi anne ve babasının çiftliğine dönmesi nedeniyle Port Conway, Virginia yakınlarında Belle Grove (Port Conway, Virjinya) çiftliğinde doğdu. On iki kardeşin en büyüğüydü. Nelly ve James Sr. yedi erkek dört kız çocuğu sahibi oldular.Üç erkek kardeşi bir tanesi de ölü doğum olmak üzere öldüler. 1775 yazında kız kardeşi Elizabeth (7 yaş) ve erkek kardeşi Reuben (3 yaş) kirlenmiş içme suyu nedeniyle tüm Orange bölgesini etkileyen dizanteri salgını nedeniyle öldü.
Babası James Madison Sr. (1723-1801) Orange, Virginia'da kendisine babasından miras kalan ve daha sonra Şirin Dağ diye adlandıracağı bir çiftlikte büyüdü. Zamanla daha çok toprak ve köle edinerek; 2000 dönüm, Piedmont Virginia'da Orange Bölgesinin en büyük toprak sahibi ve önde gelen yurttaşı oldu. James Jr.'ın annesi Nelly Conway Madison (1731–1829) Port Conway'de önemli bir tütün çiftçisi ve tacir ailesinin kızı olarak doğdu. Madison'ın anne ve babası 15 Eylül 1749'da evlendi. Bu yıllarda güney kolonileri bir köle toplumuna dönüşmüş; köleler ekonomiyi güçlendirmiş ve köle sahipleri siyasal eliti oluşturmuştu.

11 yaşından 16'sına kadar genç "Jemmy" Madison, Virginia Tidewater bölgesindeki King ve Queen İdari Bölgesi içinde yer alan Innes çiftliğinde öğretmen olan Donald Robertson'ın gözetimi altında öğretim görmeye yollandı. Robertson, güneyde çok sayıda önemli çiftlik sahibi ailenin çocuğunun öğretmenliğini yapmış İskoçyalı bir öğretmendi. Madison, Robertson'dan matematik, coğrafya ile özellikle yetkinleşeceği Latince gibi klasik ve modern dilleri öğrendi. Madison, öğrenmeye dönük açlığını özellikle Robertson'a bağlamıştır.
On altı yaşında Montpelier'e geri döndü. Üniversite için Rahip Thomas Martin ile iki yıllık bir çalışma kursuna başladı. Zamanının üniversiteye giden birçok Virjinyalısının tersine narin sağlığı zorlayabilecek enfeksiyonlara açık bir iklime sahip Williamsburg'de yer alan William ve Mary Koleji'ne gitmedi. Bu okul yerine 1769 tarihinde New Jersey Koleji'ne; günümüzde Princeton Üniversitesi gitti. Orada oda arkadaşı olan şair Philip Freneau ile yakın arkadaşlık kurdu. Arkadaşının kız kardeşi Mary'ye umutsuzca aşık oldu.

Sağlığını da zorlayan uzun ve yoğun çalışma saatlerinin sonunda 1771 yılında mezun oldu. Çalışma alanları içinde Klasik Latince, Yunanca, bilim, coğrafya, Matematik, Retorik ve Felsefe vardı. Konuşma ve tartışma konularına büyük ilgisi vardı. Madison, arkadaşı Aaron Burr'un Cliosophic Derneği ile doğrudan rekabet halinde olan Amerikan Whig-Cliosophic Derneğinin kurulmasına destek verdi. Mezun olduktan sonra Madison, 1772 yılının baharında Montpelier'e dönen kadar Princeton'da Üniversite Başkanı John Witherspoon gözetiminde İbranice ve siyaset felsefesi çalıştı. İbraniceyi gayet akıcı biçimde konuşmaya başlamıştı. Madison hukuk alanında profesyonel olarak çalışmak için değil, siyasete duyduğu ilgiden dolayı çalıştı.
163 cm uzunluğunda ve asla 45 kilogramı aşmayan kilosu ile en minik Amerikan başkanıydı.

Anglikan olarak vaftiz edilmiş ve bir Presbiteryen rahip tarafından yetiştirilmesine rağmen genç Madison, İngiliz deist metinlerinin sıkı bir okuyucusuydu. Madison, bir yetişkin olarak dini konulara çok az ilgi göstermiştir. Biyografi yazarı Hutson şunları yazmıştır: "kişisel dini eğilimleri konusunda ne bir iz ne de bir ipucu vardır." Bununla beraber bazı akademisyenler deizme eğilimi olduğunu belirtmektedir. Bazı akademisyenler ise Madison'ın Hristiyan değerlerini kabul ettiğini ve kendi hayatını Hristiyan dünya görüşüne göre şekillendirdiğini öne sürer. 1819'da Madison şöyle demişti: "Rahipliğin sayısı, endüstrisi, ahlakı ve halkın bağlılığı, Kilise'nin Devletten tamamen ayrı kalmasıyla açıkça artmıştır."

1780'lerde Kongre'deki ilk görevi sırasında, Madison daha güçlü bir merkezi hükûmet sağlamak için Konfederasyon Maddelerini değiştirmeyi tercih etti. 1790'larda Hamilton'un merkezileştirme politikalarına ve Alien and Sedition Acts'e muhalefet etti. Chernow'a göre, Madison'ın 1790'larda Virginia ve Kentucky Kararlarına verdiği destek "Anayasa Konvansiyonu'nda federal hükûmetin eyalet yasaları üzerinde veto hakkı olması gerektiğini savunan bir adam için nefes kesici bir evrimdi." Tarihçi Gordon S Wood, Kutsal Özgürlük Ateşi'nde (1995) olduğu gibi, Lance Banning'in "Madison'ın 1790'larda görüşlerini değiştirmediğini" iddia eden tek günümüz bilim adamı olduğunu söylüyor. 1812 Savaşı sırasında ve sonrasında. Madison, ulusal banka, güçlü bir donanma ve doğrudan vergiler de dahil olmak üzere 1790'larda karşı çıktığı çeşitli politikaları desteklemeye geldi.
Wood, birçok tarihçinin Madison'ı anlamakta zorlandığına dikkat çeker, ancak Wood ona Madison'ın kendi zamanlarına göre-bir milliyetçi olarak, ancak Federalistlerinkinden farklı bir milliyetçilik anlayışıyla bakar. Gary Rosen ve Banning, Madison'ın tutarlılığını önermek için başka yaklaşımlar kullanıyor.

Madison, köle emeğinden yararlanan bir ortamda büyüdü ve kurumu Güney ekonomisinin gerekli bir parçası olarak gördü, ancak büyük bir köleleştirilmiş nüfusa bağlı bir toplumun istikrarsızlığından rahatsız oldu. Philadelphia Konvansiyonunda, Madison köle ithalatının derhal sona erdirilmesini istedi, ancak nihai belge Kongre'nin 1808 yılına kadar uluslararası köle ticaretine müdahale etmesini yasakladı. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisinde paylaştırmanın her eyaletin özgür nüfusu ve köle nüfusunun toplamı tarafından tahsis edilmesini önerdi. Madison, 1819-1821 Missouri krizi sırasında köleliğin Batı'ya yayılmasını destekledi. Madison, eski kölelerin Güney toplumuna başarılı bir şekilde entegre olamayacağına inanıyordu ve 1780'lerin sonlarında, Afrikalı-Amerikalıların Afrika'da koloniler kurması fikriyle ilgilenmeye başladı. Madison, eski köleler için Liberya yerleşimini kuran Amerikan Kolonizasyon Derneği'nin başkanıydı.
Madison, kendisini ev içi kölelik kurumundan ayıramadı. Madison, Cumhuriyetçi bir hükûmet biçimini savunmasına rağmen, köleliğin Güney'in gelişmesine neden olduğuna inanıyordu. Madison, köleliğe entelektüel olarak karşı çıkarken kölelerin insan malı olduğuna inanıyordu. Siyahlar için sömürgeleştirme planının yanı sıra Madison, köleliğin batı genişlemesiyle doğal olarak yayılacağına inanıyordu. Madison'ın siyasi görüşleri, John C. Calhoun'un ayrılığın hükümsüz kılınması ile Daniel Webster'ın milliyetçiliğinin pekiştirilmesi arasında bir yere indi. Madison'ın Edward Coles, Nicolas P. Trist ve William Cabel Rives gibi Virginian "mirasçıları", Madison'ın 1840'lara ve 1850'lere kadar köleliğe ilişkin ılımlı görüşlerini desteklediler, ancak kampanyaları bölgeselcilik, ekonomik ve köleliğin kaldırılması güçleri nedeniyle başarısız oldu. Madison, Cumhuriyet hükûmetine olan savunuculuğu ile köle sistemine ömür boyu bağlılığını hiçbir zaman uzlaştıramadı.
1790'da Madison bir gözetmene kölelere "gerekli itaat ve işleriyle tutarlı olan tüm insanlık ve nezaketle" davranmasını emretti. Ziyaretçiler, kölelerin iyi bir şekilde barındırıldığını ve beslendiğini belirttiler. Madison'ın genç kölelerinden biri olan Paul Jennings'e göre, Madison asla öfkesini kaybetmedi ya da kölelerini kınamayı tercih ederek kırbaçlamadı. Bir köle olan Billey, Amerikan Devrimi sırasında Philadelphia'dayken Madison'

Virginia Kolonisi'ndeki Jamestown yerleşimi, Amerika kıtasındaki ilk kalıcı İngiliz yerleşmesiydi. Powhatan Nehri'nin kuzeydoğu kıyısında, günümüz Williamsburg  merkezinin yaklaşık 2.4 mil (4 km) güneybatısında yer almaktadır. 4 Mayıs 1607'de, Virginia Sömürge Başkanlığı tarafından "James Fort" olarak kuruldu. 1610'da kısa bir terkin ardından resmi olarak kuruluşu kayıt edildi. 1585 yılında Roanoke Adası'nda kurulan Kaptan Roanoke Kolonisi de dahil olmak üzere birkaç başarısız yerleşke girişimi izledi. Jamestown, 1616'dan 1699'a kadar sömürge başkenti (merkezüssü) olarak hizmet etti.
Yerleşim, Powhatan Konfederasyonuna ait olan Tsenacommacah kızılderili yerleşkesinde ve Paspahegh havzasında yer alıyordu. Yerliler başlangıçta tarımsal becerisi iyi olmayan sömürgeciler'e önemli düzeyde destek sağladılar. İlişkiler hızla güçlendi. İlk başta 8 Polonyalı, 9 Alman ve 1608 İngiliz’in gelişi ve sonradan gelen birçok Avrupalı yerleşimcilere ve yatırım sevkine rağmen, kolonistlerin %80'den fazlası 1609–10'da özellikle hastalıktan öldü. 1610'un ortalarında hayatta kalanlar ise bölgedeki hastalık ve diğer tehlikelerden dolayı Jamestown'u terk ettiler.
Ağustos 1619'da, Afrika'dan İngiliz Kuzey Amerika'sına gelen ilk kaydedilen köleler, Hollanda bayrağı ile yüzen bir İngiliz özel-taşıma gemisiyle Jamestown kolonisinin yakınındaki Old Point Comfort'a getirildiler. Bugünkü Angola'dan, ~2000 Afrikalı zenci köle, İngiliz Koloni Şirketi tarafından Portekizli bir köle gemisi "São João Bautista" ile Amerika'ya indirildi. Bu köleler, muhtemelen tütün tarlalarında ırk temelli bir kölelik sistemi altında çalıştılar. Kuzey Amerika'daki modern kölelik anlayışı 1640'ta resmîleştirildi (John Punch duruşması ile) ve 1660'ta Virginia'ya uygulandı.

Juventus Football Club, yaygın olarak Juventus veya halk arasında Juve, İtalya futbol ligi sisteminin en üst kademesi olan Serie A'da mücadele eden, Torino, Piyemonte merkezli bir İtalyan futbol kulübüdür. 1897 yılında bir grup Torinolu öğrenci tarafından kurulan kulüp, şehrin farklı sahalarında oynadı ve 2011'den beri Juventus Stadyumu'nda maçlarını oynamaktadır.
"Yaşlı Kadın" anlamına gelen "la Vecchia Signora" lakaplı kulüp, 36 resmi lig şampiyonluğu, 15 Coppa Italia kupası ve 9 İtalyan Süper Kupası kazanarak tüm bu yarışmalarda rekor sahibi olmuştur; Ayrıca 2 Kıtalararası Kupa, 2 Avrupa Kupası/UEFA Şampiyonlar Ligi, 1 Avrupa Kupa Galipleri Kupası, 3 UEFA Kupası (İtalyan rekoru), 2 UEFA Süper Kupası ve 1 UEFA Intertoto Kupası (İtalyan rekoru) da bulunmaktadır. Sonuç olarak, takım tarihsel İtalyan Futbol Federasyonu (FIGC) sıralamasında lider konumdadır, uluslararası arenada ise 11 kupa ile Avrupa'da altıncı, dünyada ise on ikinci sırada yer almaktadır ve ayrıca 1979'da uygulamaya konulmasından bu yana yedi sezonda en yüksek katsayı puanını elde ederek tüm zamanların Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) müsabakaları sıralamasında dördüncü sırada yer almaktadır, bu da her iki durumda da bir İtalyan takımı için en yüksek puandır ve sonuncusunda genel olarak ikinci sıradadır.
Sport-Club Juventus adıyla, başlangıçta bir atletizm kulübü olarak kurulan kulüp, Genoa'nın futbol bölümünden (1893) sonra ülkede hala aktif olan türünün ikinci en eski kulübüdür ve 1900'deki kuruluşundan bu yana, 2006-07 sezonu hariç, her sezon birinci kulüp liginde (1929'da Serie A'nın kuruluşuna kadar farklı formatlarda yeniden düzenlenmiştir) mücadele etmiştir ve 1923'ten beri neredeyse sürekli olarak sanayici Agnelli ailesi tarafından yönetilmektedir. Kulüp ile bu hanedan arasındaki ilişki, ulusal sporlardaki en eski ve en uzun süreli ilişkidir ve Juventus'u ülkedeki ilk spor kulüplerinden biri yapmaktadır, 1930'lardan beri ulusal sahnede ve 1970'lerin ortalarından beri konfederasyon düzeyinde önemli bir güç olarak kendini kanıtlamış ve neredeyse istikrarlı bir temelde, değer, gelir ve 1990'ların ortalarından beri kâr elde eden ve 2001'den beri Borsa Italiana'da işlem gören kulüp, Giovanni Trapattoni yönetiminde 1986'dan önceki on yılda altı lig şampiyonluğu ve beş uluslararası turnuva da dahil olmak üzere 13 kupa kazandı ve Avrupa Futbol Federasyonları Birliği tarafından düzenlenen üç sezonluk yarışmanın tamamını kazanan ilk kulüp oldu: 1976-77 UEFA Kupası (bunu başaran ilk Güney Avrupa takımı), 1983-84 Kupa Galipleri Kupası ve 1984-85 Avrupa Şampiyonlar Kupası. 1984 Avrupa Süper Kupası ve 1985 Kıtalararası Kupası'ndaki ardışık zaferlerle, beş tarihi konfederasyon kupasının tamamını kazanan ilk ve bugüne kadar dünyadaki tek kulüp oldu; Marcello Lippi'nin önderliğindeki bir başka başarılı dönemin ardından 1999 UEFA Intertoto Kupası'nda kazandıkları şampiyonlukla bu başarıyı yeniden teyit ettiler ve ayrıca 2022 yılına kadar, ulusal veya uluslararası bir futbol federasyonu tarafından düzenlenen ve birinci takım için mevcut olan tüm devam eden ödülleri kazanan tek İtalyan kulübü oldular. Aralık 2000'de Juventus, FIFA'nın dünyanın en iyi kulüpleri tarihi sıralamasında yedinci sırada yer aldı ve dokuz yıl sonra, Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu (IFFHS) tarafından yapılan istatistiksel bir çalışma serisine göre, 20. yüzyılda Avrupa'nın en iyi ikinci kulübü olarak sıralandı; bu, her ikisinde de bir İtalyan kulübü için en yüksek sıralama oldu.
Kulübün taraftar kitlesi ulusal düzeyde en büyük ve dünya çapında en büyüklerden biridir. Çoğu Avrupa spor taraftar grubunun genellikle kendi kulüplerinin doğduğu şehir etrafında yoğunlaşmasının aksine, tüm ülke ve İtalyan diasporasına yayılmış olup Juventus'u anticampanilismo ("parokyalizm karşıtlığı") ve italianità ("İtalyanlık") sembolü haline getirmiştir. Juventus oyuncuları 8 Ballon d'Or ödülü kazanmıştır; bunların dördü ardışık yıllarda (1982-1985, genel olarak ortak bir rekor) kazanılmıştır. Bu oyuncular arasında Michel Platini'nin yanı sıra, Serie A'yı temsil eden ilk oyuncu olan Omar Sívori ve eski altyapı oyuncusu Paolo Rossi gibi İtalyan uyruklu beş oyuncudan üçü de bulunmaktadır. Ayrıca dört FIFA Yılın Oyuncusu ödülü kazanmışlardır; bu ödüllerde Roberto Baggio ve Zinedine Zidane ulusal bir rekor ve sırasıyla genel olarak üçüncü ve ikinci en yüksek sayıya ulaşmışlardır. Son olarak, kulüp aynı zamanda İtalya millî takımına en çok oyuncu yetiştiren kulüptür; bu oyuncular, 1924'ten beri neredeyse kesintisiz olarak resmi müsabakalarda forma giymişlerdir ve genellikle Azzurri kadrosunu uluslararası başarılara taşıyan grubu oluşturmuşlardır; en önemlileri 1934, 1982 ve 2006 FIFA Dünya Kupası zaferleridir.

1897 yılında, liseli öğrenciler tarafından kurulan kulüp; 1926 yılında, Fiat'ın da sahibi olan Agnelli ailesinin kontrolüne geçmiş ve gerek sportif sonuçlar, gerekse tesisleşme bakımından başarılı günler geçirmeye başlamıştır. 1931'den başlayarak 5 yıl üst üste şampiyonluklar elde etmiştir. Efsanevi Gaetano Scirea, Dino Zoff, Michel Platini, Antonio Cabrini, Marco Tardelli, Paolo Rossi, Boniek ve Giovanni Trapattoni önderliğinde kurulan kadro Avrupa'nın 3 büyük kupasını kazanan ilk takım oldu. İtalya'nın aldığı 4 FIFA Dünya Kupası'nın üçünde doğrudan etkisi oldu. 1934 yılında takımda 8 Juventuslu bulunuyordu. 2006 FIFA Dünya Kupasında ise İtalya millî takımının Juventus'lu olan Marcelo Lippi ve Ciro Ferrara'nın önderliğinde; Gianluigi Buffon, Fabio Cannavaro, Gianluca Zambrotta, Mauro Camoranesi, Alessandro Del Piero; ülkenin şampiyonluğunda çok önemli rol oynamıştır. Fransa'da düzenlenen 1998 FIFA Dünya Kupasında ev sahibi Fransa FIFA Dünya Kupasını kazanırken Juventus'lu Zidane finalde 2 gol atarak kupayı takımına getirdi. O kupayı kürsüde kaldıran ise bir başka Juventuslu Didier Deschamps'dı. 2000 Avrupa Futbol Şampiyonasında İtalya-Fransa finalde karşılaştığında Juventus'lu David Trezeguet altın gol ile ülkesine kupayı getirirken, yine bir Juventuslu Alessandro Del Piero şok yaşıyordu. Tam 6 yıl sonra bu kez Almanya'da düzenlenen FIFA Dünya Kupası finalinde Del Piero kupayı ülkesine götürürken, David Trezeguet kaçırdığı penaltının şokunu yaşadı. Bu iki oyuncu 2001 sezonundan beri Juventus'ta yan yana mücadele etmektedir.

Juventus, 1903 yılından beri siyah-beyaz çubuklu forma ve bazen beyaz, bazen siyah şort kullanır. Başlangıçta takım oyuncularından birinin babasının temin ettiği pembe gömlekleri, siyah kravatlarla giymekteydiler. Fakat devamlı yıkama sonucu solan formaları 1903 yılında değiştirme kararı aldılar.
Juventus, oyuncularından biri olan İngiliz John Savage'a, İngiltere'de daha dayanıklı renklere sahip yeni formalar sağlayabilecek bir bağlantısı olup olmadığını sordu. Sonra John Savage'ın, Nottingam'da yaşayan Notts County taraftarı bir arkadaşı, siyah-beyaz çubuklu formaları Torino'ya yolladı.

Juventus'un amblemi, 1920'den bu yana çok sayıda değişikliğe uğradı. En son değişiklik ise Ocak 2017'de yapıldı ve 2004'ten beri kullanımda olan amblem tamamen değiştirildi. Daha çok sembol ve ayrıntı bulunan eski amblemin yerine Ocak 2017'de daha minimal ve daha sade bir amblem tasarlandı. Dinamik formda tasarlanan yeni amblemin tanıtım gösterisinde "Daha Çok Siyah, Daha Çok Beyaz" sloganı tercih edildi. Juventus tarafından yayınlanan amblem tanıtımında yeni amblemin, eski amblemde de kullanılan "Kalkan" şeklinin, eski amblemlerde ve formalarda da kullanılan siyah çubukların ve "J" harfinin birleşiminden oluştuğu açıklanmıştır.
Kulüp tarihi boyunca birçok takma isim almıştır. la Vecchia Signora (Yaşlı bayan) buna en iyi örnektir. Kulüp la Fidanzata d'Italia (İtalya'nın sevgilisi) şeklinde de adlandırılmıştır. Bu takma isim, Güney İtalya'dan Torino'ya FIAT fabrikalarına çalışmaya gelen göçmen işçiler tarafından verilmiştir. Bunların dışında en bilinen takma adlar bianconeri (siyah-beyazlar), le zebre (zebralar) şeklindedir. Zebra, Juventus'un resmi maskotudur, amblemleri ve iç saha formaları zebrayı çağrıştırmaktadır.

Kulüp 1897 ve 1898 yılları arasında maçlarını Parco del Valentino ve Parco Cittadella stadyumlarında oynadı. İtalya Futbol Şampiyonası ilk yılı hariç 1908 yılına kadar Piazza d'Armi Stadı'nda düzenlendi. 1906 yılında yıl içinde Corso Re Umberto Stadyumu'nda oynadı. 1909'dan 1922'ye kadar Corso Sebastopoli Stadyumu'nda dört lig şampiyonluğu kazanan kulüp 1933 yılına kadar bu stad da oynamaya devam etti. 1933 yılının sonunda, 1934 FIFA Dünya Kupası için yeniden açılan Mussolini Stadyumu'nda oynamaya başladı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, stadyumun ismi Stadio Comunale Vittorio Pozzo olarak değiştirildi. Juventus, 57 yıl boyunca bu stad da 890 lig maçı oynadı. Çok nadir durumlarda kulüp Palermo'nun stadı Stadio Renzo Barbera gibi İtalya'daki diğer stadyumlarda da oynamıştır. Ancak 1990 yılından itibaren 2005-06 sezonuna kadar 1990 FIFA Dünya Kupası için inşa edilen Torino'daki Alpler Stadyumu'nda oynamıştır. 2006 yılında 2006 Kış Olimpiyatları'nın Torino'da düzenlenecek olmasından dolayı Roma Olimpiyat Stadı'na geri döndü. 2008 yılının Kasım ayında Juventus artık Alpler Stadyumu'nun ihtiyaçları doğrultusunda bir stadyum olmadığını ve yeni bir stadyum inşa etmek için 120 Milyon Euroluk bir kaynak ayıracağını açıklamıştır, yapılacak yeni stadyumda eskisi gibi koşu pisti olmayacak tribünlerin sahaya yakınlığı ise 7.5 metre olacaktır. İnşa çalışmaları 1 Mart 2009 tarihinde başlayıp 8 Eylül 2011 tarihinde tamamlanmıştır.

Şubat 2006'da, Juventus'un genel menajeri Luciano Moggi'nin telefon görüşmeleri sonucunda hakemlerin atanmasında ve yönlendilirmesinde rol aldığı öne sürüldü. Luciano Moggi bu görüşmelerde, İtalya Futbol Federasyonu Hakem Komitesi Başkanı, Fiorentina, Lazio, Messina gibi kulüplerin başkanları, hakemler ve rakip futbolcularla maçların sonuçlarının değiştirildiği iddiası ile dava açıldı. Olay, ilk defa Juventus 3. lige düşüyor şeklinde basına yansıdı. 1 Mayıs 2006 günü Juventus, rakibi Reggina'yı 2-0 yendi ve 29. lig şampiyonluğunu al

Jürgen Habermas (18 Haziran 1929 – 14 Mart 2026), Alman filozof ve sosyal teoristtir. Eleştirel teori ve pragmatizm geleneklerini benimser. Çalışmaları kamusal alan ve iletişimsel rasyonalite üzerinedir. Müzakereci demokrasi düşüncesini geliştiren isim olarak da bilinir. Heidelberg Üniversitesi ve Johann Wolfgang Goethe Üniversitesinde profesörlük yapmıştır. 
Eleştirel kuram ve Amerikan pragmatizmi geleneğine mensuptur. Kuramındaki temel kavramlar kamusal alan (public sphere) ve iletişimsel eylemdir. Çalışmaları demokrasiye vurgu yaptığı için bazen Neo-Marksist olarak adlandırılır. Çalışmalarında özellikle, sosyal kuramın temellerine ve epistemolojiye, gelişmiş kapitalist endüstri toplumuna ve bu toplumlardaki demokrasi analizine, eleştirel sosyal evrimci içerikte yasaların ne anlam ifade ettiğine ve çağdaş siyasete –özellikle Avrupa siyasetine– odaklanır.
Modern liberal kurumların içinde olduğu varsayılan akılcı (rasyonel) - eleştirel iletişim üzerinden modernizmin yeniden ayağa kaldırılabilmesi için insanların iletişim, tartışma ve akılcı çıkarlar peşine düşme yeteneklerinde aklın olabilirliğine, özgürleştirilmesine yönelik kuramsal bir sistem geliştirmiştir. Buna "İletişimsel Eylem Kuramı" adını vermiştir.
Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entelektüeli listelerinde, 2005 yılında 7., 2008 yılında 22. sırada yer almıştır.

1961 yılında Marburg'da doçent oldu. 1961-1964 yılları arasında Heidelberg Üniversitesi'nde felsefe dersleri verdi. 
1964 yılında Frankfurt Üniversitesi'nde felsefe ve sosyoloji profesörü oldu. 1971-1981 yıllarında Starnberg'deki, bilim-teknik dünyasının yaşam koşullarını araştıran Max Planck Enstitüsü'nün müdürlüğünü yaptı. 1981'de Berkeley Üniversitesi'nde konuk profesör olarak bulundu. 1982 yılında Frankfurt Üniversitesi'ne profesör olarak geri döndü. 1994 yılında buradan emekli oldu ve Northwestern Üniversitesi'nde konuk profesör olarak seminerler verdi. Prospect dergisi tarafında 2015 yılının Nisan ayında açıklanan ve yaklaşık 3000 kişi ile yaptığı dünyanın önde gelen düşünürleri anketinde Habermas yedinci sırada yer almıştır.

Habermas geniş çerçeveli bir sosyal kuram ve felsefeyle uğraşmıştır. Beslendiği gelenekler şöyle sıralanabilir:

Immanuel Kant, Friedrich Schelling, Georg Hegel, Wilhelm Dilthey, Edmund Husserl ve Hans-Georg Gadamer’in Alman felsefi düşüncesi.
Marksist gelenek – hem Karl Marx’ın düşüncesi hem de Frankfurt Okulunun eleştirel yeni-Marksist kuramı, Max Horkheimer, Theodor W. Adorno ve Herbert Marcuse gibi.
Max Weber, Émile Durkheim ve George Herbert Mead’in sosyolojik kuramları.
Ludwig Wittgenstein, J.L. Austin ve John Searle’in dilbilimsel felsefe ve konuşma etkinliği (speech act) kuramları.
Charles Sanders, Peirce ve John Dewey’in Amerikan pragmatiklik geleneği ve Talcott Parsons ve Niklas Luhmann’ın sosyolojik sistemler kuramı..
yeni-Kantçı düşünce.
Jürgen Habermas, kendi en büyük başarısı olarak iletişimsel eylem ya da iletişimsel rasyonalizm kuramı ve kavramını görür. Akılcılığa vurgu yapan liberal gelenekten akılcılığı kişilerarası dilbilimsel iletişim yapıları içine yerleştirmesiyle ayrılır; bu kavramı kozmosun ya da bilme öznelinin yapılarına yerleştirmez. Bu sosyal kuram, kapsayıcı bir evrensel ahlaki çerçeve oluştururken, insan özgürleşmesi amacına ilerler. Bu çerçeve evrensel pragmatiklik denilen –ki tüm konuşma eylemlerinin içsel bir telos'u (Yunanca amaç ya da hedef) vardır- karşılıklı anlayış hedefine ve "insanoğlu böyle bir anlayış getirebilecek iletişimsel yeterliliğe sahiptir" tartışmasına yaslanır. Habermas bu çerçeveyi, Ludwig Wittgenstein, J. L. Austin ve John Searle'nin konuşma-eylemi (speech-act) felsefesi, George Herbert Mead'in zihin ve kendi'nin interaktif oluşumu sosyolojik kuramı, Jean Piaget ve Lawrence Kohlberg'in ahlaki gelişim ve Heidelberg'in çalışma arkadaşı Karl-Otto Apel'ın ahlak tartımı (discourse ethics) kuramları üzerinden inşa etmiştir.
Habermas, Kant'ın, aydınlanma ve demokratik sosyalizmin geleneklerini ilerletir; vurguladığı dünyayı dönüştürme gizilgücüyle ve daha insanca, adil ve eşitlikçi topluma insanın akli gizilgücünün gerçekleştirilmesiyle, kısmen de ahlaki tartım yoluyla ulaşılmasıdır. Habermas, "aydınlanmanın bitmemiş bir süreç olduğunu" vurgular ve postmodernizmden beslenen eleştirilerden farklı olarak, onun ortadan kaldırılması ya da aşılması değil, düzeltilmesi ve tamamlanması gerektiği yönünde bir tartışma sürdürür.
Sosyoloji açısından Habermas'ın en büyük katkısı toplumun evrimi ve modernizasyonu hakkındaki kapsamlı kuramıdır. Bir yandan iletişimsel akılcılık ve rasyonalizasyon arasındaki ayrıma ve diğer yandan stratejik/araçsal akılcılığa ve rasyonalizme odaklanır. Görüşleri, Talcott Parsons'un öğrencisi Niklas Luhmann'ın ayrım-bazlı sosyal sistemler kuramının, iletişimsel duruş açılı bir eleştirisini içerir.
Modernite ve sivil toplum savunusu pek çok başka çalışma için bir esin kaynağı olmuştur ve postyapısalcılık çeşitlemelerine karşı en önemli felsefi alternatif olarak adlandırılır. Ayrıca geç kapitalizm ile ilgili de etkili bir analiz sunmuştur.
Habermas'da toplumun akılcılaşması, insanlaşması ve demokratikleşmesi görüşü, salt insan türüne özgü iletişimsel yetkinliğinin doğasındaki akılcılık potansiyelinin kurumsallaştırılmasıdır. Habermas iletişim yetkinliğinin evrim sürecinde geliştiğine inanır. Fakat çağdaş toplumda çoğu zaman bastırılmış ya da zayıflatılmıştır; pazar, devlet ve örgütler gibi sosyal yaşam ana alanlarında, stratejik/araçsal akılsallık tarafından galebe çalınarak ve böylece yaşam dünyası yerine sistem mantığı geçirilerek akılcılık ve kamusal alan zayıflatılmıştır. Bu iki kavramın yeniden canlandırılması, liberal ve cumhuriyetçi geleneklerin arasına sıkışan demokrasiyi de yeniden tasarlayacaktır.

Jürgen Habermas, kamusal alan (public sphere) kavramı üstüne yoğun olarak yazmıştır. Fransız Devrimi sürecini de etkileyen, burjuvazinin siyasal güç olarak kendini gösterdiği kamusal alanı temellendirirken, 18. yüzyılda Fransa'daki "café"lerde geçen diyalogları çıkış noktası olarak alır. Bunlar, politik sorunların akılcı tartışıldığı yerlerdi ve parlamenter demokrasi, burjuva kültürünün kahvehaneler, entelektüel ve edebiyat salonları ve yazılı basın gibi merkezler etrafında gelişmesiyle mümkün olabilmişti. Bu da Aydınlanmanın eşitlik, insan hakları ve adalet ideallerini ileri götürebilmişti. Halk alanında bir çeşit akılcı fikir alışverişi ve eleştirel tartışma normu kılavuzdu ve kişinin tartıştığı fikirlerin gücü kişinin kimliğinden daha önemliydi. Dolayısıyla kamusal alan, modern toplumun ve siyasal kurumların temelini atmıştı.
Habermas’a göre bu etkenlerin dönüşümü, nihayetinde Aydınlanmanın ve burjuva halk alanının çürümesiyle sonuçlandı. En önemlisi, yapısal güçlerin etkisiyle, özellikle de ticari kitle medyasıyla tartışma alanı dönüştü ve öyle bir durumla sonlandı ki medya daha çok bir emtia (mal, tüketilecek bir şey) oldu.
Habermas bu alanı hem onu destekleyen gerçek bir içsel/yapısal hem de eleştirel politik tartımın yeşermesine yardım eden normlar ve pratikler olarak tanımlar. Kamusal alana bir kavram olarak bakmak ile tarihsel bir oluşum olarak bakmak arasında ayrım yapar. Kamusal alan fikrinde, özel var oluşlar ve halk varoluşu olarak beraber gidecek ve akılcı analizlerle devleti etkileyecektir. Tarihi bir yapılanma olarak halk alanı, aile yaşamından, iş dünyasından ve devletten ayrı bir “uzam” içerir.
Baş eseri Theory of Communicative Action -İletişimsel Eylem Kuramı- (1984) kitabında ekonomik ve yönetimsel akılcılaşma güçlerinin yaptığı tek yanlı modernleşme sürecini eleştirmiştir. Habermas günlük yaşamımızda resmi sistemlerin artan müdahalelerini, refah devleti, tekelci büyük şirket kapitalizmi ve kitle tüketim kültürü gelişmeleri paralelinde işlemiştir. Bu zorlayıcı eğilimler halk yaşamının gitgide daha geniş sahalarını akılcılaştırmaktadır, bunları etkililik ve denetimin genelleştirici mantığına indirgemektedir. Rutin politik partiler ve çıkar grupları katılımcı demokrasinin yerini alırlar, toplum gittikçe artan biçimde yurttaşların girdilerinden uzak düzlemlerde yönetilmektedir. Sistem (devlet) ve yaşamdünyası (sivil toplum) birbirine dışsal iki ayrı, farklı varlıktır ve sonuç olarak, halk (kamusal) ile özel, birey ile toplum, sistem ile yaşamdünyası arasındaki sınırlar bozulmaktadır. Demokratik halk (kamu:public) yaşamı, yurttaşların önemli sorunları tartışabilmelerine kurumların izin verdiği yerlerde ilerleyebilir. Kendi “ideal konuşma durumu”nda ("ideal speech situation") aktörler eşit tartışım yetenekleriyle donatılmıştır, birbirlerinin temel toplumsal eşitliğini tanırlar ve konuşma ideoloji ya da yanlış kabullerle çarpıtılmaz.
Habermas kamusal alanın yeniden canlandırılması konusunda iyimserdir. Ulus devleti etnik ve kültürel benzerlikler temelinde aşmakta olan politik toplumun, eşit haklar ve yükümlülüklü yurttaşların yasal koruma donatılı olması halinde, yeni dönemdeki geleceği için ümitlidir. Demokrasinin bu söylemsel biçimi (discursive theory of democracy) öyle bir toplum gerektirir ki politik istem birlikte belirlenebilsin ve bu yasama sistemi düzeyinde uygulanabilsin. Bu politik sistem eylemci bir kamusal alan gerektirir, burada ortak çıkar sorunları ve siyasi konular tartışılabilir ve kamuoyunun gücü karar verme sürecini etkileyebilir.
Habermas'a göre, devlet erkleri arasında değil, toplumsal entegrasyonun değişik kaynakları arasında yeni bir denge kurulmalıdır. Sistemin emredici kiplerinin yaşam dünyası alanlarına dönük sömürgeleştirici tecavüzlerine set çekmek gerekir. Ona göre bunu sağlayacak olan herkesin özgür ve kısıtlamasız biçimde katılacağı kamusal tartışmaya dayanan müzakereci demokrasidir.
Bazı önemli akademisyenler Habermas'ın kamusal alan görüşüyle ilgili çeşitli eleştiriler yapmışlardır. John Thompson, Habermas'ın kamusal alan görüşünün, kitlesel-medya iletişimlerindeki katlanarak büyümeden dolayı modasının geçtiğini s

Kadın hareketi, kadın haklarını desteklemeye yönelik evrensel nitelikteki sosyal hareketlerdir.

Kadın hakları hareketinin ilk adımları Aydınlanma Çağı’nda sivil özgürleşme hareketlerinin başlangıcıyla eşzamanlı atılmıştır. Ana fikir “Fransız Devrimi” sırasında da ilan edildiği gibi bütün insanların eşitliği olmuştur. Olympe de Gouges 1791 yılında “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi” (Déclaration des droits de la Femme et de la Citoyenne) ile İnsan Hakları ve Sivil Haklar Bildirisi’nden (1789) hemen sonra kadınlar için aynı hakları ve yükümlülükleri talep etmiştir. Çünkü o zaman diliminde insan ve sivil hakları ifadesi sadece erkekler için geçerliydi.
Cinsiyetler arası ilişkiye gelince temelde farklı, farkları vurgulayan ikinci ve eşitlikçi genel görüş belirginleşmiştir. İlki köklü, doğal veya yeni bir bilime dayanan “cinsiyetlerin farkı”ndan yola çıkmıştır.
Eşitlikçi yaklaşım ise Aydınlanma’nın ana fikrine dayanmaktadır. Bu bağlamda bütün insanlar “doğa önünde aynı” olduklarından toplumun tüm alanlarında cinsiyetleri bakımından eşitlenme talebi doğmuştur.

Modern kadın hareketleri veya kadın hakları hareketinin ilk dalgası (19. yüzyılın ortasından 20. yüzyılın başına kadar) kadınların oy, meslek sahibi olma ve eğitim hakkı gibi temel siyasi ve sivil hakları için yeni bir ahlak prensibine sahip bir toplum için savaşmıştır. Söz konusu ilke bütünü Almanya’da 1918 yılında Weimar Cumhuriyeti anayasasının oluşumunda da güvence altına alınmıştır. [Türkiye'de bu savaş Cumhuriyet'in (1923) ilan edilmesinden sonra 10 yıl içinde Atatürk tarafından gerçekleştirilen reformlar sayesinde kazanılmıştır.]
1960'lardan itibaren kadın hareketlerinin ikinci dalgası o zamanlar kadınlara, özellikle de annelere yapılan ayrımcılığın eleştirisi olarak “Yeni Sol”un çerçevesinde oluşmuştur. Şimdiye kadarki düzenlenen politika biçimlerine yaptıkları eleştiri nedeniyle en azından ikinci aşamanın büyük kısmı “Özerk Kadın Hareketleri” olarak anılmıştır. Bu ikinci dalga sık sık yeni sosyal hareketlerin bir parçası olarak anlaşılmıştır. Ancak son iki yüzyılın kadın hareketi bir ilişki içinde olarak görülmüş ve aşama veya dalga olarak ayrılmıştır.
1990'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde Kadın Hareketleri'nin üçüncü bir dalgası (Third wave feminism) iyice belirmiştir. Bu dalga ikinci dalganın amacını daha da geliştirmiştir. Yeni yapıda her şeyden önce evrensel, daha az etnik merkezli, erkek olmanın de zamana ve bölgelere göre değişen yapısının eleştirel olarak sebeplerinin sorulması gerekliliğini vurgulayan bir bakış açısı olmuştur. 1995'te “cinsiyet mainstreaming” başlığı altında Vatikan'ı da kapsayan hükûmetlerin toplandığı 4. Dünya Kadınlar Konferansı'nda, kadın, lezbiyen ve gay hareketlerini destekleyen bir Top-Down stratejisi olarak en küçük reform oluşturmayı kararlaştırmışlardır.
Kadın hareketleri savunucusu kavramı sadece eski kadın hareketlerinde çaba gösterenler için kullanılan bir ifade değildir, bu kavram bugün de kullanılmaktadır. Ancak 60'lı yıllardan beri Yeni Kadın Hareketleri'nin üyeleri için daha ziyade ”Feminist” kavramı kullanılmaktadır.

Fransız İhtilali çerçevesinde kadın ve erkek arasındaki eşitlik ilk olarak Avrupa salonlarında, ama aynı zamanda “Mart Öncesi” sırasında eski Katolikler tarafından da konuşulmaya başlanmıştır. Bu entelektüel çevre, küçümseyici bir tanımla Mavi Çoraplılar (Blue Stocings Society) olarak nitelendirilmiştir.
Amerika'da 1. dalga kadın hareketleri, kölelik karşıtı hareketi çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Köleliğin kaldırılması yanlıları arasında oldukça fazla dini inançlı kadın bulunuyordu. Bu kadınlar sadece siyah Amerikalı erkeklerin haklarının değil aynı zamanda da kadın haklarının beyaz Amerikalı erkeklerin vatandaşlık haklarına eşit olmadığını fark etmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak 1848 yılında Amerikan Bağımsızlık bildirgesini kaynak alan ve her şeyden önce kadının seçme ve seçilme, evlilik ve mülkiyet hakkı reformunu talep eden “Seneca Falls Bildirgesi” kararlaştırılmıştır.
İlk kadın hareketleri üyeleri kadın hakları savunucuları olarak adlandırılmıştır. Temel hedeflerinden bir tanesi kadınların seçim hakkıydı ve onlar aynı zamanda (çoğunlukla aşağılayıcı anlamda) Süfrajet (İngilizce: suffrage= seçim hakkı; Latince: suffragium=oy kullanma) olarak nitelendirilmiştir.
İlk dalganın en önemli hedefleri;

Çalışma hakkı
Eğitim hakkı
Politik eylemlerde seçme ve seçilme hakkı, bakınız Kadınların seçme ve seçilme hakkı
Yeni ahlaki değerlere dayanan bir toplum olmuştur.
Helene Lange ve Gertrud Bäumer çevresindeki liberal kadın hareketleri, Minna Cauer ve Anita Augspurg çevresindeki radikal kadın hareketleri ve Clara Zetkin çevresindeki sosyalist kadın hareketleri arasında yapılan ayrım, bugün nesnel nedenlerden ve çeşitli kesişmelerden dolayı artık yapılmamaktadır. Mantıklı olan, bağlantılar arasında ayrım yapmaktır. Radikal kanat- kısmen sosyalistlerle birlikte- ulusal düzeyde kadınların seçme ve seçilme hakkı ve üniversitelere giriş hakkı için uğraşmışlardır. Liberal kanat öncelikle kadınların yerel seçime katılma hakkı, kadınların eğitim imkânlarının iyileştirilmesi ve özellikle sosyal açıdan dezavantajlı meslek gruplarında (hizmetçilik, aktrislik) kadınların çalışma hakkının tanınması için çabalamışlardır. Bütün kanatlarda toplumu yeni ahlaki temellerle değiştirme söz konusu olmuştur.

İkinci kadın hareketlerinin ortaya çıkışını tetikleyen sebep; 1950'li yıllardan bu yana devam eden köklü toplumsal ve kültürel dönüşümlerdir. 1. dalga kadın hareketlerinde eşitlik taleplerinin yükseltildiği, kimi hukuki kazanımların elde edildiği görülmüş, ama bunun tek başına sorunu çözmediğini tecrübe eden 2. dalgadaki kadınlar, eşitlenme taleplerinin, hukuki kazanımların da aşamadığı bir ezilmişliği, bilinçlendirmeyi amaçlamıştır.
Bu bağlamda İkinci Dalga Kadın Hareketleri; Amerika Birleşik Devletleri’nde Afrika kökenli Amerikalıların vatandaşlık hakları hareketlerinden ve Vietnam Savaşı’na karşı başlatılan toplu ayaklanmalardan esinlenilerek; kadınların, kendi sorunlarına daha etkili çözümler bulma arayışından ortaya çıkmıştır.
Bu hareketler; Almanya ve Amerika’da ‘Alman Sosyalist Öğrenci Birlikleri’ (SDS), Yeni Sol ve sosyal hareketler çerçevesindeki öğrenci eylemleri olarak sıralanabilir.
Bu dalganın başlıca önemli özellikleri şunlardır:

Diğer sosyal hareketlere, sivil ayaklanmaların da dahil olduğu, daha sansasyonel eylem biçimleri yön vermektedir.
Çin ve Vietnam'dan alınarak başlatılan ‘Consciousness Raising’ (Bilinç Yükselmesi) isimli feminist hareket bu döneme dâhildir. ‘Bağır Herkes Duysun!’ ve ‘Özel olan politiktir’ sloganlarıyla yola çıkan bu hareket; kadınların tek tek özel alanlarında yaşadıkları deneyimlerin aslında kişisel sorunlar olmadığı, bütünlüklü toplumsal bir egemenlik sisteminin parçası olduğu tespitidir. Burada mücadele ederken geçmişteki hatalardan dersler çıkararak ve kazanımlardan geriye düşmeyerek ilerlemek önemlidir. Bedene sahip çıkma bir yanıyla da kurban ve mağdur psikolojisinden sıyrılıp kendi bedenlerine yabancılaşmadan kurtuluşu ve özgürleşmeyi güçlenmeyi hedeflemektir. Mücadele içinde kadının güçlenerek çıkması her şeyden daha önemlidir. Bu anlamda, özel olanın politikasını yapabilmek, yaşanan durumların tek bir kadının deneyimi değil, her kadının günlük deneyimi olduğunu bilince çıkarmaktan, kadın dayanışmasını yükseltmekten ve patriyarkanın teşhirini yapabilmekten geçer.
Erkek egemenliği ve ayrımcılık gibi haksızlıkların sorgulandığı dönemdir.
‘Bedenimiz Bizimdir!’ görüşü hâkimdir. Kürtaj, cinsellik ve istismar gibi konuların temel alındığı dönemdir.
Kadın Özgürlük Kurulu 1968 yılında, kadınların problemlerindeki azalmayı eleştirmiş ve ‘Yeni Sol’ tarafından bile dile getirilmeyen cinsiyet ayrımcılığı, kadın ezilmişliği üzerinde durmuştur. Kurul, kısa bir süre için bu bağlamdaki kadın hareketlerine öncülük etmiştir ve böylece ‘Bağımsız Kadın Hareketleri’ ortaya çıkmıştır. Burada kullanılan ‘Özerklik, Bağımsızlık’ kavramı, anarşist hareketlerdeki kullanımıyla özdeş değildir. Kavramın buradaki anlamı; tüm geleneksel dayatmalar (Almanya ve kapatılan Kadın Sosyalist Enternasyonal) ve Yeni Sol politikasından, sistemin ürünü düşüncelerden bağımsızlıktır.
1960'lı yılların sonlarında bu kadın hareketlerine tepki olarak ‘Erkek Hareketi’ doğmuştur. Yalnız; bu hareketin izlediği rota, feminizm akımını karşı görüş olarak benimsediği ve 1980'li yıllarda ortaya çıkan ‘Backlash’ isimli muhafazakâr akımın parçası olduğu için kısmen irticaidir.
Ek olarak; yine 1960'lı yıllardan bu yana, yeni bir kimlik arayışına giren, soy ve erkillik araştırmaları yapan erkek gruplar da vardır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1990'lı yıllarda yeni bir kadın hareketi dalgası ortaya çıkmıştır. Hareket, döneme ‘Feminizmin bütün amaçlarına ulaştığı için eski bir düşünce olduğu’ görüşüyle hükmeden Anti feminizm akımına karşı tepki olarak doğmuştur.
Bu hareket, günümüzde de hala gerçekleştirilemeyen, ikinci dalga kadın hareketlerinin savunduğu görüşler üzerine yoğunlaşmıştır.
Bu bağlamda, akımın doğuş amacı; ikinci dalga hareketlerinin ‘Irkçılık, erkek ayrımcılığı’ gibi sözde ya da hakiki hataları düzeltilmesi ve feminizm akımı güncel toplumsal durumlarla bağdaşması olarak algılanabilir.
Bu dönemde ayrıca; ‘toplumsal cinsiyet ve kadının cinsel kimliği’ derinlemesine sorgulanmış, kimlik mücadelesi başlatılmıştır.
Bu durum, bir ‘Nesil değişimi’ olarak düşünülebilir. Yeni nesil için feminizm akımı pek de iyi olmayan, rahatsız edici bir anlama sahiptir. Başka bir nokta ise; birçok genç kadın cinsiyet eşitliğinin hala sağlanamadığı görüşündedir. Böylece ABD'de bir Punk Grup'tan oluşan Riot Grrrl gibi hareketler ortaya çıkmıştır.
Üçüncü dalganın genç feminist temsilcileri hedef odaklı çalışmalarına -ABD'deki Üçüncü Dalga Birliği (Third Wave Foundation) gibi- feminizm öncülüğündeki bazı topluluklar ve projelerle internet üzerinden yürüttükleri organizasyonlarla devam etmektedir.

Mavi Çoraplılar (İngilizce: Blue Stocings Society; Almanca: Blaustrumpf) 19. yüzyılda, kültürlü ama kadınsı olmayan kadınl

Kadınların Sosyal ve Politik Birliği (Women's Social and Political Union/WSPU) Birleşik Krallık'ta kadın hareketleri çerçevesindeki öncü örgütlerden birisidir. Üyelerin süfrajet olarak tanımlandığı ilk gruptur.
WSPU altı kadın tarafından 10 Ekim 1903 yılında Manchester'da kurulmuştur. Emmeline ve kızı Christabel Pankhurst bu örgütün önder karakterlerinden olan kurucu üyeleri arasında yer almaktadır. WSPU militan olmayan Ulusal Kadın Oy Hakkı Dernekleri Federasyonu (National Union of Woman's Suffrage Societies, NUWSS aynı zamanda “Oy Hakkı Talebinde Bulunan Kadınlar Ulusal Birliği” veya “Kadınlar Oy Hakkı Dernekleri Ulusal Birliği” adıyla da bilinir) ile fazla verimli olmamasından dolayı ayrılmıştır. Bu örgütün taktiği, politikacıları konuşmalar yaparak ikna etmek olmuştur.
Kurucu üyeler, sadece kadınlardan oluşan ve Bağımsız İşçi Partisi (Independent Labour Party) ile işbirliği içinde sosyal reformları savunan bir örgüt kurmaya karar verdiler. Ayrıca kadınların oy hakkının genişletilmesi için de savaştılar. Militan yaklaşımlarını vurgulamak için “Deeds not Words" sloganını seçmişlerdir.
1905 yılında WSPU, Birleşik Krallık Parlamentosu üyelerinden birini, kadınlara oy hakkı için bir yasa tasarısını meclise sunmak için ikna etmiştir. Bu yasa tasarısı son anda düşmüş; fakat basının yankısı örgütün giderek güçlenmesine yardımcı olmuştur.
Yasa tasarısının düşmesiyle oluşan hayal kırıklığı WSPU'nun yaklaşım tarzının değişmesine neden olmuştur. Örgüt, parlamentoda temsil edilen politik partileri etkilemeye çalışmış ve kadınlara oy hakkı verilmesi konusunda yoğunlaşmıştır.
1906 yılında WSPU yürüyüşlerle dikkat çekmeye başlamış ve bunun bir sonucu olarak da giderek artan grup üyeleri gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Daily Mail gazetesinde haberci olan Charles Hands bu olaya ilişkin eleştirisinde ilk kez “süfrajet” tanımını kullanmıştır. Ayrıca örgüt 1907 yılında Votes for Women (Kadınlara Oy Hakkı) adlı aylık dergiyi çıkarmış ve “Kadınlar Parlamentosu” adı altında yapılacak olan birçok konferansın ilkini gerçekleştirmişlerdir.
1908 yılında WSPU'nun düzenlemiş olduğu mitinge Londra, Hyde Park'ta 500.000'den fazla kişi toplanmıştır. Grup üyelerinin giderek artan tutuklanma olayına karşılık tutuklananlar açlık grevi yapmışlar ve açlık grevi yapan kişilere karşı da hükûmet “zorla beslenme” kararı ile cevap vermiştir.
Hedefi kadın haklarının genişletilmesi olan yeni yasa teklifi 1910 yılında parlamentoya sunulmuş; fakat gerekli olan desteği görememiş ve bunun üzerine WSPU gittikçe artan militan kampanyalar düzenlemiştir. Alış-veriş merkezlerinin camları kırılmış, çiftlikler yakılmış ve aralarında Westminster Manastırı'nin de bulunduğu birçok kamu binası bombalanmıştır. Bu olaylar birçok kadının örgüte katılmasını sağlamış ve resmî çevreden çoğu kişinin ilgisini çekmiştir. Örneğin besteci Ethel Smyth WSPU için The March of Women'ı (Kadınların Marşı) yazmıştır.
WSPU, varlığı süresince birçok ayrılık ve alt gruplaşmalar yaşamıştır. Sylvia Pankhurst önderliğinde temel olarak işçi sınıfından kadınların oluşturduğu bir grup örgütten ayrılmıştır.
Giderek artan radikalleşmeler sonucu Christabel Pankhurst tutuklanma korkusu olmadan örgütü yönetebileceği Paris'e göç etmiştir. WSPU'nun yönetici düzeyinde gerçekleşen bu göç, örgütün giderek demokrasiden uzaklaşmasına yol açmış ve Christabel Pankhurst'un I. Dünya Savaşı'nın ortaya çıkmasıyla Britanya hükümetini destek kampanyalarını durdurmasını mümkün kılmıştır. Bu yüzden WSPU Britanya kamuoyunun desteğini bir süreliğine kaybetmiştir. 1917 yılında WSPU dağılmış ve bunun üzerine Christabel ve Emmeline Pankhurst Women's Party'yi (Kadın Partisi) kurmuşlardır.

Kader Taşı
Süfrajet

Kalabalığın bilgeliği, tek bir uzmanın görüşünden ziyade çeşitli ve bağımsız bir grup bireyin ortak düşüncesidir. Bu süreç, Bilgi Çağı için yeni olmasa da, Quora, Reddit, Stack Exchange, Wikipedia, Yahoo! Answers gibi sosyal bilgi siteleri ve kolektif insan bilgisine dayanan diğer internet kaynakları tarafından ana akım spot ışığına itilmiştir. Bu olgunun bir açıklaması, her bir bireysel kararla ilişkili kendine özgü bir sesin olması ve çok sayıda yanıtın ortalamasının alınmasının bu sesin etkisini ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba olacağıdır.
Jürili yargılama, bir veya birkaç uzmana dayanan kürsü yargılamasına nazaran en azından kısmen kalabalığın bilgeliğine dayandığı şeklinde algılanabilir. Siyasette bazen kalabalığın bilgeliğinin neye benzeyeceğine örnek olarak seçim gösterilmektedir. Karar verme süreci oldukça homojen bir siyasi grup ya da parti yerine çeşitlilik arz eden bir grup tarafından gerçekleştirilecektir. Bilişsel bilim alanındaki araştırmalar, kalabalığın bilgeliği etkileri ile bireysel biliş arasındaki ilişkiyi modellemeye çalışmıştır.
Büyük bir grubun miktar tahmini, genel dünya bilgisi ve uzamsal muhakeme içeren sorulara verdiği toplu cevapların genellikle grup içindeki herhangi bir bireyin verdiği yanıt kadar iyi olduğu, ancak çoğu zaman daha iyi olduğu görülmüştür.
Sosyal seçim teorisindeki jüri teoremleri, çeşitli az ya da çok makul varsayımlar altında kalabalığın bilgeliği için resmi argümanlar sağlamaktadır. Teoremlerin kendileri tartışmalı olmasa da hem varsayımlar hem de sonuçlar tartışmalı olmaya devam etmektedir. En eski ve en basit olanı Condorcet'in jüri teoremidir (1785).

Aristoteles, Politika adlı eserinde "kalabalığın bilgeliği" hakkında yazan ilk kişi olarak kabul edilmektedir. Aristoteles'e göre, “tek tek iyi insanlar olmasalar da, bir araya geldiklerinde bireysel olarak değil ama toplu olarak iyi olanlardan daha iyi olmaları mümkün, tıpkı birçok kişinin katkıda bulunduğu toplu yemeklerin tek bir kişinin masrafıyla verilenlerden daha iyi olması gibi”.

Kalabalığın klasik bilgelik bulgusunda, sürekli bir miktarın noktasal tahmini söz konusudur. Plymouth'ta 1906 yılında düzenlenen bir kır panayırında, 800 kişi kesilip hazırlanmış bir öküzün ağırlığını tahmin etme yarışmasına katılmıştır. İstatistikçi Francis Galton, ortanca tahmin olan 1207 poundun, 1198 pound olan gerçek ağırlığın %1'i içerisinde doğru olduğunu gözlemlemiştir. Bu durum, bilişsel bilimde, bir kalabalığın bireysel yargılarının, tahmin edilen miktarın gerçek değerine yakın ortalanmış medyan ile yanıtların bir olasılık dağılımı olarak modelleştirilebileceği anlayışına katkıda bulunmuştur.
Son yıllarda “kalabalığın bilgeliği” olgusundan iş stratejisi, reklam alanları ve ayrıca siyasi araştırmalarda yararlanılmaktadır. Pazarlama firmaları, müşterileri için tüketici geri bildirimlerini ve marka izlenimlerini bir araya getirmektedir. Bu arada, Trada gibi şirketler müşterilerin gereksinimlerine göre reklam tasarlamak için kalabalıkları davet etmektedir. Son olarak, siyasi tercihler siyasi seçimleri tahmin etmek veya önceden tahmin etmek üzere bir araya getirilmektedir.
İnsan dışı örnekler de yaygındır. Örneğin, golden shiner gölgeli alanları tercih eden bir balıktır. Tek bir shiner, bir su kütlesindeki gölgeli bölgeleri bulmakta çok zorlanırken, büyük bir grup gölgeyi bulmakta çok daha başarılı olmaktadır.

Kalabalığın bilgeliği bağlamında kalabalık terimi geniş bir anlam kazanır. Bir tanım, kalabalığı, açık bir katılım çağrısıyla bir araya gelen bir grup insan olarak nitelendirmektedir. Kalabalıklar genellikle çevrimiçi uygulamalarda kullanılsa da, çevrimdışı bağlamlarda da kullanılabilirler. Bazı durumlarda, bir kalabalığın mensuplarına katılım için maddi teşvikler sunulabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki jüri görevi gibi bazı “kalabalığın bilgeliği” uygulamalarında kalabalığın katılımı zorunludur.

Kalabalığın bilgeliği araştırmaları rutin olarak kalabalık ortalamaların bireysel yargılara göre üstünlüğünü bireysel gürültünün ortadan kaldırılmasına bağlamaktadır; bu da bireysel yargıların birbirinden bağımsız olduğunu varsayan bir açıklama olmaktadır. Bu nedenle kalabalık, farklı görüş ve ideolojilerden oluşuyorsa en iyi kararları verme eğilimindedir.
Ortalama alma, her bir kişinin cevabını farklı bir şekilde etkileyen rastgele hataları ortadan kaldırabilmektedir, fakat tüm kalabalığın görüşlerini aynı şekilde etkileyen sistematik hataları ortadan kaldıramamaktadır. Örneğin, kalabalığın bilgeliği tekniğinin bilişsel önyargıları telafi etmesi beklenmemektedir.
Scott E. Page farklılık tahmin teoremini ortaya atmıştır: “Kolektif tahminin karesel hatası, ortalama karesel hata eksi tahmin çeşitliliğine eşittir”. Bu nedenle, bir grupta çeşitlilik büyük olduğunda, kalabalığın hatası da küçük olmaktadır.
Miller ve Stevyers, bir bilgelik deneyinde katılımcılar arasında sınırlı iletişime izin vererek bireysel yanıtların bağımsızlığını azaltmıştır. Katılımcılardan, ABD başkanlarının sırası gibi genel bilgi sorularına yönelik sıralama sorularını yanıtlamaları istenmiştir. Soruların yarısı için her katılımcı başka bir katılımcı tarafından sunulan ve bu konuda bilgilendirilen sıralama ile başlamış, diğer yarısı için ise rastgele bir sıralama ile başlamış ve her iki durumda da gerekirse bunları doğru sıraya göre yeniden düzenlemeleri istenmiştir. Katılımcıların başka bir katılımcının sıralamasıyla başladığı yanıtlar, rastgele başlama koşulundakilerden ortalama olarak daha isabetliydi. Miller ve Steyvers, katılımcılar arasındaki farklı düzeydeki bilgilerin bu olgudan sorumlu olduğu ve katılımcıların önceki katılımcıların bilgilerini kendi bilgileriyle bütünleştirdiği ve artırdığı sonucuna varmıştır.
Kalabalıkların en iyi çalışma eğilimi, coğrafya veya matematikle ilgili bir soru gibi, sorulan sorunun doğru bir cevabı olduğunda ortaya çıkmaktadır. Ortada kesin bir cevap olmadığı zaman kalabalıklar gelişigüzel sonuçlara varabilmektedir. Kalabalığın bilgeliği algoritması, bireysel cevaplar yakınlık gösterdiğinde ve doğru cevap etrafında, bilinmeyen de olsa, simetrik bir dağılım gösterdiğinde başarılı olmaktadır. Bu simetri, yanıtlardaki hataların ortalamasının alınması işlemi sırasında birbirini yok etmesini sağlamaktadır. Tersine, bu algoritmalar doğru yanıtların alt kümesi sınırlı olduğunda rastgele önyargılara karşı koyamayarak sekteye uğrayabilmektedir. Bu zorluk, genellikle farklı uzmanlık seviyelerine sahip bireylerin anonim olarak yanıt verdiği çevrimiçi ortamda özellikle belirgin hale gelmektedir. Bazı “kalabalığın bilgeliği” algoritmaları, beklenti maksimizasyonu oylama tekniklerini kullanarak bu sorunu ele almaktadır. Wisdom-IN-the-crowd (Kalabalığın bilgeliği) (WICRO)  algoritması tek geçişli bir tasnif çözümü sunmaktadır. Bireylerin uzmanlık seviyesini, aralarındaki göreceli “mesafeyi” değerlendirerek ölçmektedir. Özellikle, algoritma uzmanları, uzmanlık alanlarındaki soruları ele alırken yanıtlarının birbirlerine nispeten “daha yakın” olacağını farz ederek tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, algoritmanın, katılımcıların yalnızca küçük bir alt kümesinin belirli bir alanda yeterliliğe sahip olduğu senaryolarda uzmanlık seviyelerini ayırt etme becerisini geliştirerek anonim çevrimiçi etkileşimler sırasında ortaya çıkabilecek potansiyel önyargıların etkisini azaltmaktadır.
Kalabalık bilgeliğinin etkisi kolayca baltalanabilir. Sosyal etki, kalabalığın cevaplarının ortalamasının yanlış olmasına neden olabilirken, geometrik ortalama ve medyan daha dayanıklıdır. Bu, bir bireyin belirsizliğini ve tahminine olan güvenini bilmeye dayanmaktadır. Bir konu hakkında bilgili olan bireylerin ortalama cevabı, konu hakkında hiçbir şey bilmeyen bireylerin ortalamasından farklı çıkacaktır. Bilgili ve deneyimsiz görüşlerin basit bir ortalaması, ortalamanın ağırlıklandırılmasının cevaplarının belirsizliğine ve güvenine dayandığı bir ortalamadan daha az doğru sonuç verecektir.
İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü tarafından yürütülen deneyler, bir grup insandan bir soruya birlikte cevap vermeleri istendiği zaman, bir fikir birliğine varmaya çalıştıklarını ve bunun da sıklıkla cevabın doğruluğunun azalmasına neden olduğunu ortaya koymuştur. Bu etkiye karşı bir öneri, grubun farklı geçmişlere sahip bir nüfustan oluşmasını sağlamaktır.
Good Judgment Project tarafından yapılan araştırma, tahmin anketleri düzenleyen ekiplerin erken fikir birliğine varmaktan kaçınabildiğini ve tahmin pazarlarında üretilenlerden daha doğru olan toplam olasılık tahminleri üretebildiğini göstermiştir.

Argumentum ad populum
Sürü psikolojisi
İletişim ve işbirliği sistemi
Kolektif zeka
Geleneksel bilgelik
Kitle fonlaması
Kitle kaynak
Delphi metodu
Dunning-Kruger etkisi
Belirme
Grup düşüncesi
Büyük sayılar kanunu
Linus yasası
Açık kaynak
Pilot hatası
Çoğunluğun tiranlığı
Vox populi

Sir Karl Raimund Popper CH FBA FRS (28 Temmuz 1902 – 17 Eylül 1994), Yahudi kökenli Avusturyalı-İngiliz filozof, akademik ve sosyal yorumcu.
20. yüzyılın en etkili bilim filozoflarından biri olan Popper, deneysel yanlışlama lehine bilimsel yöntemle ilgili klasik tümevarım görüşlerini reddetmesi ile bilinir. Popper'e göre, deneysel bilimlerdeki bir kuram asla ispatlanamaz, ancak yanlışlanabilir; yani belirleyici deneylerle incelenebilir (ve incelenmelidir). Popper, eleştirel rasyonalizmin yerini aldığı klasik meşrulaştırma bilgisine, felsefe tarihindeki ilk gerekçesiz eleştiri felsefesine karşıydı.
Siyasi söylemde, liberal demokrasiyi ve gelişen bir açık toplumu mümkün kıldığına inandığı sosyal eleştiri ilkelerini güçlü bir şekilde savunmasıyla tanınır. Popper'in politika felsefesi, sosyalizm/sosyal demokrasi, liberteryenizm/klasik liberalizm ve muhafazakarlık dahil olmak üzere başlıca demokratik siyasi ideolojilerden gelen fikirleri kucakladı ve bunları uzlaştırmaya çalıştı.

Yanlışlanabilirlik, Popper'in bilim kuramının temelidir.
Onun bilimsel yöntem görüşü, “bütün sistemleri zorlu bir sınamadan geçirerek, sonunda nispeten elverişli” sistemi seçmek amacıyla, her kuramı yanlışlamaya tabi tutmaya dayanır. Çünkü Popper'e göre, tümevarım ilkesinin geçersizliği nedeniyle, kuramlar hiçbir zaman deneysel olarak doğrulanamaz. Ama yanlışlanabilir. O halde, bir teorinin bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gereklidir.
Popper, Einstein'ın görecelik kuramı, Karl Marx’ın tarih anlayışı, Freud'un psikanaliz kuramı ve Alfred Adler'in bireysel psikoloji kuramlarına ilgi duydu. Özellikle Einstein’ın kuramının ileri sürdüğü bir yaklaşım (güneşin yakınından geçen ışık ışınları, güneşin yerçekimi alanının etkisine girerek eğilmeye uğrarlar) 1919’da güneş tutulmasının olması sırasında doğrulanması Popper’i etkiledi. Popper’i etkileyen kuramın öndeyişinin doğru çıkması değildi. Ön-deyinin doğru çıkmaması halinde, yanlışlanmış olacak olan teori derhal reddedilecekti. Önemli olan kuramın yanlışlanmaya açık biçimde formüle edilmesiydi. Popper, diğer kuramların (Marx, Freud, Adler) sahiplerinin hangi koşullarda kuramlarından vazgeçeceklerini belirtmediklerine dikkat çekti. Doğrulayıcıları çok olan fakat yanlışlayıcıları belirsiz olan bu kuramlar ona göre bilimsel olmayan kuramlardı.
Popper, hangi kuram olursa olsun belli koşullarda deneysel destek bulmanın kolay olduğunu; bilimselliğin ampirik destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemeyi esas aldı. Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir. Karl Popper, en iyi kuram "zamana bağlı olarak yanlışlanabilir, çürütülebilir olan kuramdır" demiştir.

Popper'e göre yöntembilim kuralları hem doğa bilimlerine hem de toplumbilimlerine uygulanabilir. Popper bütün bilimlerin temelde aynı tür olaylarla ilgili olduğu anlamında, tek bir bilimden hiç söz etmemiştir. Buna karşılık görece soyut bir düzeyde kalınması koşuluyla, tüm bilimlerde aynı yöntembilimin uygulanabilirliğine inanır. Ona göre, toplumsal olayların doğal olaylardan daha karmaşık olduğu tezi her zaman geçerli değildir.
Popper'in tarih bilimi üzerine de özel bazı görüşleri vardır: Ona göre, olayların peş peşe gelişi hakkındaki bilimsel açıklamalar, eğilimler ve ön-deyiler kanun değildir. Eğer mutlaka bir şey denecekse bir yönelimdir. Yönelim ise kanunun aksine genel olarak bilimsel ön-deyilere dayanak olarak kullanılamaz. Popper'in gösterdiği gerekçeler şunlardır:
1. Beşeri tarihin akışı, beşeri bilginin artışından şiddetli bir şekilde etkilenir.
2. Akli veya bilimsel metotlarla, bilimsel bilgimizin gelecekteki artışını önceden haber veremeyiz.
3. Bu sebeple, beşeri tarihin gelecekteki akış yönünü önceden haber veremeyiz.
4. Bu demektir ki, teorik bir tarihin yani teorik fiziğe tekabül eden bir tarihi sosyal bilimin imkânını reddetmemiz gerekir. Tarihsel ön-deyi için temel görevi yapacak herhangi bir bilimsel tarihsel gelişme teorisi olamaz.
5. Bundan dolayı tarihselci metodların ana hedefi yanlış kavranmıştır; ve böylece tarihselcilik çökmektedir.
Bu durumda, Popper'e göre, örneğin kuramsal fizik gibi bir kuramsal tarih disiplini olamaz. Tarih gösteriyor ki, sosyal realite tamamen farklıdır. Tarihsel gelişmenin akışı, ne kadar mükemmel olursa olsun, teorik inşalarla asla şekillendirilemez.
Çünkü eğer bu tür yeni bir bilimsel sosyal takvim yapılmış olsaydı ve başkaları tarafından da bilinir hale gelseydi (böyle bir şeyin uzun süre gizli tutulması mümkün olmazdı; çünkü ilke olarak, herhangi bir kimse tarafından yeniden keşfedilebilirdi), bu durum hiç şüphesiz bu etkinin öngörülerini altüst edecek eylemlere sebep olacaktı. Mesela, hisse senetlerinin fiyatlarının üç gün yükselip daha sonra düşeceğinin öngörüldüğünü farz edelim. Açıktır ki, piyasayla ilgili herkes elindeki senetleri üçüncü gün satacak ve böylece fiyatların o günden düşmesine yol açarak söz konusu öngörüyü yanlışlayacaktı. Kısacası, kesin ve ayrıntılı bir sosyal olaylar takvimi fikri kendi kendisiyle çelişkilidir ve bu sebeple kesin ve ayrıntılı bilimsel öngörüler imkânsızdır. O halde tarih nasıl yazılır? Önce tarihe belirli bir bakış açısından bakmaya karar verilir; sonra da tarihteki bu görüş açısından geçerli olaylar betimlenir. Popper, bu bakış açısına, tarih anlayışı adını verir ve bir tarih anlayışına sahip olmaksızın tarih yazılamayacağını savunur. Bir tarih anlayışına sahip olmadıklarını söyleyenler de, bunun bilincinde olmasalar bile, böyle bir anlayışa sahiptirler. Tarih anlayışları sınanamaz ve dolayısıyla, doğru ya da yanlış oldukları söylenemez.

Logik der Forschung, 1934 (Bilimsel Araştırmanın Mantığı, YKY, 1998);
The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları 1-2, Remzi Kitabevi, 1994);
The Poverty of Historicism, 1957 (Tarihselciliğin Sefaleti, İnsan Yayınları, 1998);
Conjectures and Refutations, 1963;
Objective Knowledge, 1972;
Unended Quest: An Intellectual Autobiography, 1976;
The Self and Its Brain, 1977;
Die beiden Grundprobleme der Erkenntnistheorie, 1979;
Realism and the Aim of Science, 1982;
The Open Universe: An Argument for Indeterminism, 1983;
Quantum Theory and the Schism in Physics, 1984;
A World of Propensities, 1990;
Alles Leben ist Problemlösen, 1994. (Hayat Problem Çözmektir, YKY, 2005)

1973 Sonning Ödülü

Karşılaştırmalı siyaset, hem bir ülke içindeki hem de ülkeler arasındaki siyasal etkileşimi analiz etmek için karşılaştırmalı yöntemi kullanan siyaset biliminin bir alt alanıdır. Diğer ampirik yöntemleri de kullanarak bu alanda özellikle, siyasi kurumlar, siyasi davranış, çatışma ve ekonomik gelişme gibi konulardaki sorunların sebepleri ve sonuçları incelenir. Belirgin çalışma alanlarına uygulandığında, karşılaştırmalı siyaset, karşılaştırmalı yönetim (hükümet biçimlerinin karşılaştırmalı çalışması) gibi başka isimlerle de anılabilir.

Karşılaştırmalı siyaset, dünyadaki çeşitli siyasi sistemlerin sistematik olarak incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Farklı siyasal sistemlerin benzerlik veya farklılıklarını anlamak temel amaçtır. Genel olarak bu sistemlerin gelişimlerinin ve değişimlerin nasıl meydana geldiğini açıklama arayışındadır. Karşılaştırmalı yaklaşımlar yakın dönemlerde siyaset biliminde sıkça kullanılmaktadır. Bunun temel nedeni, ideolojik analizler gibi klasik yöntemlerin ötesine geçerek siyasal sistemlerin içindeki farklı bağlantıları ortaya koymaktır. Bu farklı bağlamlar arasında politik kültür, bağımlılık teorisi, kalkınmacılık, korporatizm, yerel değişim teorileri, karşılaştırmalı politik ekonomi, devlet-toplum ilişkileri ve yeni kurumsalcılık gibi eksenler yer almaktadır. Bu şekilde aynı temel öğelere sahip siyasal sistemlerin neden birbirinden farklı işlediğini ya da tersi biçimde farklı özelliklere sahip sistemlerin neden aynı sonuçlar ürettiğini anlamak esastır.
Karşılaştırmalı siyasetin incelediği konulara, başkanlık ve parlamenter sistemler, demokrasiler ve diktatörlükler, çok partili sistemler ve iki partili sistemler örnek verilebilir. Karşılaştırmalı siyasette, çoğunlukla bugünkü durumdaki farkları inceler. Diğer bir deyişle, farklı zaman dilimlerindeki sistemleri değil, aynı zaman dilimindeki sistemleri inceler.
Bu alanda araştırmacılar karşılaştırma yaparken, siyasal olay ve toplumsal olguların değişiminin belli bir süreç içinde değişkenlerini tespit ederek, bunların birey ve toplum yaşamına olan etkisini inceler.
Tarihsel olarak bu disiplin, ülkelerarası karşılaştırmalar yoluyla siyaset bilimindeki geniş ve klasik soruları (örneğin demokrasi ve diktatörlüklerin ortaya çıkma nedenlerini) araştırırken, çağdaş karşılaştırmalı siyaset, öncelikle ulus-altı (örneğin bölgesel, yerel farklılıklar gibi) karşılaştırmaları kullanır. Ulus-altı karşılaştırmalara olan ilginin karşılaştırmalı siyaset üzerinde faydalı olmuştur çünkü bu araştırmalar, siyaset çalışmasına önemli metodolojik, teorik ve somut fikirlere katkıda bulunur. Genellikle ulusal düzeydeki bir odak noktası tarafından gizlenen önemli gelişmeleri, yerel araştırma yoluyla açığa çıkarmak daha kolaydır. Coğrafi ve kültürel çeşitliliğin neden olduğu sonuçlar bu şekilde daha iyi anlaşılabilir. Devlet kurumlarının bölgesel etkiler altında nasıl şekillendiğini anlamak bu alanın önemli hedeflerinden biri olmuştur.
Karşılaştırmalı siyaset adı, disiplinin karşılaştırmalı yöntemle tarihsel ilişkisini ifade eder. Bu alanın önemli isimlerinden olan Arend Lijphart, karşılaştırmalı siyasetin kendi içinde öze dair bir odağa sahip olmadığını, daha ziyade metodolojik (yöntemsel) bir odağa sahip olduğunu öne sürer: "analizin ne olduğunu belirtmez, nasıl olduğu" üzerine odaklanır. Bunun tersine Peter Mair ve Richard Rose ise karşılaştırmalı siyasetin, ülkelerin siyasi sistemlerini incelemeye öze dair bir odaklanmanın gerekliliğini vurgularlar. Bu düşünürlere göre karşılaştırmalı siyaset, ülkeler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortak kavramlar kullanarak tanımlama ve açıklama yönteminin bir birleşimi olarak tanımlanmalıdır.
Öte yandan, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, "karşılaştırmalı siyaset" terimi, "yabancı ülkelerin siyasetine" atıfta bulunmak için kullanılır. Terimin bu kullanımı tartışmalıdır.
Karşılaştırmalı siyaset, insanların dünyadaki siyasi çerçevelerin doğasını ve işleyişini anlamalarına yardımcı olduğu için önem taşır. Dünya çapında, otantik, sosyal, etnik, ırksal ve sosyal tarihe göre sınıflandırılabilecek pek çok siyasi sistem türü vardır. Aslında, siyasi birliğin karşılaştırma yapıları bile bir ülkeden diğerine göre değişmektedir. Örneğin, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri çoğunluk-oyu tarafından yönetilen ülkelerdir; ancak ABD, Hindistan'da kullanılan parlamenter sistemin aksine, liberal bir oylamaya dayalı başkanlık sistemine sahiptir. Ama Hindistan demokrasisi, siyasi karar ölçüsü açısından Amerika Birleşik Devletleri'nde daha çeşitlidir. Amerika Birleşik Devletleri'nin lideri olarak bir başkanı varken, Hindistan'ın bir başbakanı bulunmaktadır. Bu farklı yasama süreçleri, iki ulusun çoğunlukçu sistemlerine bakılmaksızın nasıl farklı olduğunu ortaya koyar.
Bu çalışma alanı, uluslararası ilişkiler ve çatışma çözümü alanları için de kritik öneme sahiptir. Çünkü dünya çapındaki yasal sorunları ve mevcut kazanma koşullarını netleştirmeye yardımcı olur. Her ikisi de siyaset biliminin alt alanları olmasına rağmen, karşılaştırmalı siyaset, uluslararası stratejinin nedenlerini ve dünya çapındaki yaklaşımların ve çerçevelerin, yerel düzeydeki siyasi davranış ve çalışma üzerindeki açıklar.

Harry H. Eckstein, karşılaştırmalı siyaset alanının tarihini Aristoteles'e kadar geri götürür. Alanın şekillenmesinde Machiavelli, Montesquieu, Gaetano Mosca, Max Weber, Vilfredo Pareto ve Robert Michels düşünürler arasında bağlantılar kurar. Modern Demokrasiler (1921) kitabı ile James Bryce ve Anayasal Hükümet ve Demokrasi (1937) kitabı ile  Carl Joachim Friedrich  bu alanın tarihine katkıda bulunmuşlardır.

Philippe C. Schmitter, karşılaştırmalı siyasetin "soy ağacının" iki ana geleneğe sahip olduğunu savunur. Bunlar, Aristoteles'le ilişkilendirdiği ve yazarın "sosyolojik anayasacılık" adını verdiği düşünce ile Platon'a kadar götürdüğü ve "yasal anayasacılık" adını verdiği ekol, bu iki geleneği oluşturur.
Schmitter, çeşitli bilim adamlarını her geleneğe yerleştirir:

1. Sosyolojik anayasacılık : Bu gelenekteki bazı klasik düşünürler şunlardır: Polybius, Machiavelli, Montesquieu, Benjamin Constant, Alexis de Tocqueville, Lorenz von Stein, Karl Marx, Moisei Ostrogorski, Max Weber, Emile Durkheim, Robert Michels, Gaetano Mosca, Vilfredo Pareto ve Herbert Tingsten. Schmitter, yirminci yüzyılda bu geleneğin "tarihsel siyaset sosyolojisi" adıyla şekillendiğini ve bunun Stein Rokkan, TH Marshall, Reinhard Bendix, Otto Kirchheimer, Seymour Martin Lipset, Juan Linz, Hans Daalder, Mattei Dogan, SN Eisenstadt, Harry Eckstein ve Dankwart Rustow gibi düşünürlerle ilgisi olduğunu belirtmektedir.
2. Yasal anayasacılık : Bu gelenekteki bazı klasik akademisyenler şunlardır: Léon Duguit, Georges Burdeau, James Bryce, A. Lawrence Lowell ve Woodrow Wilson. Schmitter, yirminci yüzyılda bu geleneğin Maurice Duverger, Herman Finer, Samuel Finer, Giovanni Sartori, Carl J. Friedrich, Samuel Beer, Jean Blondel, FA Hermens ve Klaus von Beyme gibi isimler tarafından devam ettirildiğini söylemektedir.

Gerardo L. Munck, Amerika Birleşik Devletleri'nde  akademik bir disiplin olarak siyaset bilimi alanı olan modern karşılaştırmalı siyasetin evrimi için aşağıdaki tarihsel dönemlendirmeyi önerir:

1. Bir Disiplin Olarak Siyaset Biliminin Kuruluşu, 1880–1920
2. Davranışsal Devrim, 1921–66
3. Davranış Sonrası Dönem, 1967–88
4. İkinci Bilimsel Devrim 1989–2005

21. Yüzyılın başından bu yana, bu alanda çeşitli eğilimler tespit edilebilmektedir.

Alanı hegemonize eden rasyonel seçim teorisi argümanının sonu,
Birleştirici bir büyük-teori eksikliği,
Nedensel çıkarıma daha fazla dikkat etmek ve deneysel yöntemlerin kullanımının artması,
Nitel yöntemler de dahil olmak üzere gözlem yöntemlerinin daha çok kullanımı,
Teorileştirme olarak, daha önce fazla önemsenmeyen  "yöntemlerin hegemonyası"na dair artan vurgu.

Bazı tanımlara göre karşılaştırmalı siyaset, Platon'un Devlet ve Aristo'nun Politika'sı gibi kitaplara referansla, Antik Yunan felsefesine kadar geri götürülebilir.
Modern bir alt disiplin olarak karşılaştırmalı siyaset, çeşitli alanlarda yapılan araştırmalarla oluşturulur. Bunlar:

Demokratik devletlerin siyaseti
Otoriter devletlerin siyaseti
Kamu mallarının sağlanması ve dağıtım politikası
Siyasi şiddet
Etnik ve dini siyaset dahil olmak üzere kimlik siyaseti
Demokratikleşme ve rejim değişikliği
Seçimler ve seçim ve parti sistemleri
Kalkınmanın ekonomi politiği
Kolektif eylem
Oy verme davranışı
devletin kökenleri
Karşılaştırmalı siyasi kurumlar
Karşılaştırmalı siyasi araştırma metodolojileri.
Bu alanda çalışan pek çok araştırmacı ve araştırma kurumu yukarıdaki kategorilere veya başlıklara göre tanımlanırken, coğrafya veya ülke uzmanlığı da bir kategori olarak öne çıkmaya başlamaktadır.
Pek çok düşünüre göre karşılaştırmalı siyaset ve uluslararası ilişkiler arasındaki ayrım yapaydır çünkü ulusların kendi içindeki süreçleri uluslararası ilişkileri etkilediği gibi tersi durumlar da geçerlidir. Bazı akademisyenler yöntemsel olarak bu alanların birleşmesini önermektedir. Ancak karşılaştırmalı siyaset, uluslararası ilişkiler disipliniyle benzer "izm"lere (örneğin realizm ya da idealizm gibi alanlara) sahip değildir.

Kendisi metodolojik (yöntemsel) bir yaklaşımı (karşılaştırmalı yöntem) öne çıkarsa da, karşılaştırmalı siyaset çalışan siyaset bilimciler, alanın başka başlıklarındaki bilim adamlarıyla aynı yöntem çeşitliliğini kullanırlar. Bunlar deneyim aktarımı, karşılaştırmalı tarihsel analiz, vaka analizi, anket yapmak ve etnografi gibi yöntemlerdir. Araştırmacılar, çalışmalarında iki ana soruna etrafında bir yöntem tercihinde bulunurlar: ontolojik yönelim ve soru tipi veya ilgilenilen fenomen.

Çoğu Benzer Sistem Tasarımı / Mill'in Fark Yöntemi : Bu yöntem, bağımlı değişkenin varlığını ya da yokluğunu açıklayan bağımsız değişkenleri bulmayı kolaylaştıracağı varsayımıyla, yalnızca bağımlı değişkende farklılık gösteren çok benzer durumların karşılaştırılmasını içerir.
En Farklı Sistem Tasarımı / Mill'in Benzerlik Yöntemi : Bu yöntem, hepsi ortak olarak aynı bağımlı de

Katılımcı demokrasi, siyasi sistemlerin işleyişindeki bileşenlerin geniş katılımını vurgulayan bir siyasi teoridir. Bu teoriye göre demokrasinin etimolojik kökleri (Yunan demos ve kratos), halkın iktidarda söz sahibi olduğunu ve dolayısıyla demokrasinin katılımcı olması gerektiğini vurgular. Bununla birlikte, katılımcı demokrasi, geleneksel temsili demokrasiye göre daha kapsamlı sivil katılım biçimlerini ve daha fazla siyasi temsili savunma eğilimindedir. Katılımcı demokrasinin yaygın olduğu toplumlar herhangi bir olay karşısında kolayca örgütlenebilir bunun yanında otoriter rejimlerin kuvvetli olduğu toplumlarda halk kolayca birleşemez.
Örnek olarak, temsilcilerin seçilmesinden ziyade bir sıralama sistemi yoluyla yönetim organlarının yaratılmasının, yurttaşların iktidar pozisyonlarını kendilerinin elinde tutmasına izin vererek daha katılımcı bir organ üreteceği düşünülmektedir.
Bazı akademisyenler, güçlü bir hükûmet dışı kamusal alanın güçlü bir liberal demokrasinin ortaya çıkması için bir ön koşul olduğu inancına dayanarak, terimin sivil toplum alanındaki topluluk temelli faaliyetlere yeniden odaklanılması gerektiğini savunuyor. Bu akademisyenler, sivil toplum alanı ile resmi siyasi alan arasındaki ayrılığın önemli olduğunu vurgulama eğilimindedir.

Kemal Gözler, (d. 1966, Biga) Türk hukukçu, kamu hukuku uzmanı, akademisyen.

Kemal Gözler, 1983 yılında Biga Lisesi'nden mezun oldu. 1983 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1987'de mezun oldu. Aynı üniversitenin sosyal bilimler enstitüsünde kamu hukuku anabilim dalındaki yüksek lisans eğitimini 1990'da tamamladı. Daha sonra Fransa'ya giderek Bordeaux Üniversitesi hukuk, siyâsî, iktisâdî ve idârî bilimler fakültesinde, kamu hukuku üzerine 1990-92 arasında yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra, 1995'te de aynı üniversiteden doktora çalışmasını tamamlayarak "hukuk doktoru" ünvânını aldı.

Kemal Gözler, 1988 yılından 1997'e kadar Ankara Üniversitesi hukuk fakültesinde, genel kamu hukuku dalında araştırma görevlisi olarak görev yaptı. Fransa dönüşü, 1997'de Uludağ Üniversitesi iktisadî ve idarî bilimler fakültesine yardımcı doçent olarak atandı. 2000'de doçent olduktan sonra 2004 yılına kadar Bursa'da görev yaptı. 2004 yılında Koç Üniversitesi hukuk fakültesine doçent kadrosu ile geçti. 2007 yılında profesör ünvânı ile yeniden Uludağ Üniversitesi hukuk fakültesinde anayasa hukuku dalında ders verdi ve 2016'da emekli oldu.
Kemal Gözler, 1999 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği'nden "genç sosyal bilimciler birincilik ödülü"nü kazandı. 2001 yılında, ODTÜ Mustafa N. Parlar Eğitim ve Araştırma Vakfı'nın "araştırma teşvik ödülü"ne lâyık görüldü. Ayrıca 2009 yılında, 2008 tarihli idare hukuku kitabının 7. baskısı, 2009 TÜBA üniversite ders kitapları telif ödülünü kazandı. Kemal Gözler'in anayasa hukuku, hukuk felsefesi, idare hukuku üzerine ve Lofça Pomakları hakkında yayınlanmış çalışmaları vardır.
Kemal Gözler ayrıca kendi kurduğu ve anayasa 22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. başlıklı internet sitesinde Türk anayasa hukuku ile ilgili ve idare 20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. başlıklı internet sitesinde de Türk idare hukuku ile ilgili görüşlerini, yazılarını, makalelerini ve dahi bu konularla ilgili bilimsel çalışmaları ve kaynakları paylaşmaktadır.

Yazık, Konstitüsyon Bitti, 2021, Ekin Yayınevi, Bursa
Elveda Anayasa: 16 Nisan 2017'de Oylayacağımız Anayasa Değişikliği Hakkında Eleştiriler, 2017, Ekin Yayınevi, Bursa
Anayasa Hukukunun Genel Esasları: Ders Kitabı, 2016, Ekin Yayınevi, Bursa
Türk Anayasa Hukuku Dersleri, 2016, Ekin Yayınevi, Bursa
Türk Anayasa Hukukuna Giriş, 2016, Ekin Yayınevi, Bursa
Türk Anayasa Hukuku Pratik Çalışmaları, 2016, Ekin Yayınevi, Bursa
Anayasa Hukukuna Giriş, 2016, Ekin Yayınevi, Bursa
Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, 2011, Ekin Yayınevi, Bursa
Kısa Anayasa Hukuku, 2016, Ekin Yayınevi, Bursa
Judicial Review of Constitutional Amendments: A Comparative Study, Bursa, Ekin Yayınevi, 2008 (http://www.anayasa.gen.tr/jrca.htm 28 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Devletin Genel Teorisi: Bir Genel kamu Hukuku Ders Kitabı, Bursa, Ekin Yayınevi, 1. Baskı, 2007 (7. Baskı, 2016, 384 s.)
İdare Hukuku, 2003, Ekin Yayınevi, Bursa
Hukukun Temel Kavramları, 2003, Ekin Yayınevi, Bursa
Genel Hukuk Bilgisi, 2003, Ekin Yayınevi, Bursa
İdare Hukuku Dersleri, Bursa, Ekin Yayınevi, 1. Baskı, 2002
İdare Hukukuna Giriş, Bursa, Ekin Yayınevi, 1. Baskı, 2002
Kısa İdare Hukuku, Bursa, Ekin, 1. Baskı, 2011
Anayasa Değişikliği Gerekli mi? 1982 Anayasası İçin Bir Savunma, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2001 (1.5.2004 www.anayasa.gen.tr/adgm.htm; 1.5.2004)
Devlet Başkanları: Bir Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku İncelemesi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2001 (1.5.2004 www.anayasa.gen.tr/devletbaskanlari.htm; 1.5.2004)
Türk Anayasa Hukuku, 2000, Ekin Yayınevi, Bursa
Kanun Hükmünde Kararnamelerin Hukuki Rejimi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000 (20.4.2004 www.anayasa.gen.tr/khk.htm; 20.4.2004)
Cumhurbaşkanı - Hükûmet Çatışması: Cumhurbaşkanı Kararnameleri İmzalamayı Reddebilir mi?, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, (3.5.2004 www.anayasa.gen.tr/catisma.htm; 3.5.2004)
Anayasa Hukukunun Metodolojisi, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, İkinci Baskı, 1999 (1.5.2004 www.anayasa.gen.tr/metodoloji.htm; 1.5.2004)
Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1999 (3.5. 2004 www.anayasa.gen.tr/angecerliligi.htm; 3.5. 2004 ISBN 9767338486
Hukuk Eğitiminde Sınavlar, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1999 (1.5.2004 www.anayasa.gen.tr/sinavlar.htm; 1.5.2004)
Hukuka Giriş, 1998, Ekin Yayınevi, Bursa
Kurucu İktidar, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 1998, (192 s.)
Hukukun Genel Teorisine Giriş: Hukuk Normlarının Geçerliliği ve Yorumu Sorunu, Ankara, US-A Yayıncılık, 1998
Le pouvoir de révision constitutionnelle, Thèse pour le doctorat en droit, Directeur de recherches: Prof. Dmitri Georges Lavroff, Université Montesquieu - Bordeaux IV, Faculté de droit, des sciences sociales et politiques, 1995, (774 s.)

Les villages pomaks de Lofça aux XVe et XVIe siècles d'après les tahrir defters ottomans, Ankara, Publications de la Société turque d'Histoire, 2001 (www.anayasa.gen.tr/pomak.htm;) ISBN 9751614538
Yeniçiftlik Köyü : Tarihi, Ekonomisi, Sosyal ve Kültürel Yapısı (Necdet Zeki Gezer ile birlikte), Bursa, Ekin Yayınları, İkinci Baskı, 2014, 848 sayfa 1. Baskının Tam Metni 23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kendi kendini yöneten koloni, Britanya İmparatorluğu'nda seçilmiş yöneticilerin koloninin temsili kontrolüne sahip olup, kolonyal güce başvurmadan çoğu kararı alabildiği seçilmiş bir hükûmete sahip bir idari bölünüş biçimidir. Birleşik Krallık hükûmetinin atanmış bir Vali aracılığıyla, atanmış bir Konsey'in yardımıyla veya yardımı olmaksızın yönettiği bir Kraliyet kolonisinin aksine bu koloniler kendi yönetim organlarını oluşturmaktaydı. Kendi kendini yöneten kolonilerin çoğunda "halka sorumlu hükûmet" vardı.
Kendi kendini yöneten kolonilerin monarşi ve Birleşik Krallık kanunları anayasal konularda çoğunlukla resmi bir yetkisi yoktu. Londra'daki Özel Meclis Yargı Komitesi, hukuk ve adalet konularında nihai temyiz yolu olarak hizmet vermektedir.
Koloniler, yürütmenin ne imparatorluk hükûmetinin ne de genel oyla seçilen yerel bir yasama meclisinin değil, yerel devletin kontrolü altında olduğu durumlarda İngilizce'de "self-governing" olarak adlandırılmıştır. Çoğu durumda, yerleşimci bir topluluktan gelen yönetici bir sınıf tarafından uygulanmıştır.
1983 yılında, self-governing (özellikle Bermuda) veya Kraliyet (özellikle Hong Kong) olmak üzere o dönemde geriye kalan İngiliz kolonileri, İngiliz Bağımlı Bölgeleri olarak tanımlanmıştır. 2002 yılında ise Britanya Denizaşırı Toprakları olarak yeniden tanımlanmıştır.

"Kendi kendini yöneten koloni" terimi bazen, 1630-1684 yılları arasında Massachusetts'te olduğu gibi, sınırlı bir imtiyazla seçilen bir vali tarafından Kraliyet kolonisinin doğrudan yönetilmesiyle ilgili olarak kullanılmıştır.
İngiliz denizaşırı topraklarında kurulan ilk yerel yasama organları Virginia Burgesses Meclisi (1619) ve aslen Virginia'nın bir parçası olan Bermuda Meclisi (1620) olmuştur. Şu anda bir Senatoyu da içeren Bermuda Parlamentosu, Tynwald ve Westminster'dan (şu anda Birleşik Krallık Parlamentosu) sonra İngiliz Milletler Topluluğu'ndaki en eski üçüncü parlamentodur. Bu üç parlamentodan sadece Bermuda'nınki sürekli olarak yasama faaliyetlerinde bulunmuş, kraliyet yanlıları İngiltere Milletler Topluluğu ve Protektora döneminde takımadaların kontrolünü ellerinde tutmuşlardır.
Bununla birlikte, terimin modern anlamında, kendi kendini yöneten ilk koloninin genellikle 1841'de Kanada Eyaleti olduğu kabul edilir; koloni 1849'da sorumlu hükûmete kavuşmuştur. Vancouver Ada Kolonisi hariç, Britanya Kuzey Amerika'sının tüm kolonileri 1848 ile 1855 yılları arasında kendi kendini yönetir hale gelmiştir. Yeni İskoçya, Joseph Howe'un çabalarıyla Ocak-Şubat 1848'de sorumlu hükümete kavuşan ilk koloni oldu ve bunu aynı yıl Kanada Eyaleti izledi. Onları 1851'de Prens Edward Adası, 1855'te Philip Francis Little yönetiminde New Brunswick ve Newfoundland izledi. Kendi kendini yöneten ayrı bir koloni olarak kalan, 1907-1934 yılları arasında ayrı bir Dominyon olan, 1934'te kraliyet kolonisi olmaya geri dönen ve 1949'da Kanada'ya katılan Newfoundland hariç, Kanada kolonileri 1867 ve 1873 yılları arasında aşamalı olarak bir Dominyon olarak federasyonlaştırıldı. Bununla birlikte, "kendi kendini yöneten koloni" terimi Kanadalı anayasa uzmanları tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır.

Avustralasya'da kendi kendini yöneten koloni terimi, tarihçiler ve anayasa hukukçuları tarafından, Avustralasya'daki yedi İngiliz yerleşimci kolonisi olan Yeni Güney Galler, Yeni Zelanda, Queensland, Güney Avustralya, Tazmanya, Victoria ve Batı Avustralya'daki siyasi düzenlemelerle ilgili olarak, 1852 ile altı Avustralya kolonisinin Federasyonu kabul ederek Dominyon haline geldiği 1901 yılları arasında yaygın olarak kullanılmaktadır. Yeni Zelanda da 1907'de Dominyon olana kadar ayrı bir koloni olarak kaldı.

Güney Afrika'da Cape Kolonisine 1852'de temsili hükûmet, 1872'de ise sorumlu hükûmet verildi. Natal 1893'te, Transvaal 1906'da ve Oranj Nehri Kolonisi 1908'de kendi kendini yönetir hale geldi. Bu dört koloni 1910 yılında üniter bir Dominyon olan Güney Afrika Birliği olarak birleştirildi. Güney Rodezya (daha sonra Zimbabve), 1923 yılında kendi kendini yöneten bir koloni haline geldi.

Malta aynı zamanda 1921 ile 1933, 1947 ile 1958 ve 1962 ile iki yıl sonraki bağımsızlığına kadar kendi kendini yöneten bir koloniydi.

Dominyonlar, 19. yüzyılın ortalarından sonlarına ve 20. yüzyılın başlarında kendi kendini yöneten kolonilerden çok daha fazla özerkliğe sahip, kendi kendini yöneten varlıklardı. Dominyonlarda, 1931'deki Westminster Yasası'ndan önce, resmi olarak hükümdarın temsilcisi olan bir Genel Vali, İngiliz hükûmetinin memuruydu.
1926 Balfour Deklarasyonu ve 1931 Westminster Yasası üzerine yapılan anlaşmanın ardından Dominyonlar Birleşik Krallık'a tarafından denk olarak tanındı. O dönemden sonra, Dominyonlar, eğer isterlerse, savunma ve dış ilişkiler konularında büyük ölçüde özgürdü ve "Dominion" yavaş yavaş yeni bir anlam kazandı: Britanya'dan bağımsız olan ancak resmi olarak İngiliz hükümdarını paylaşan bir devlet. Domiyon terimi o zamandan beri büyük ölçüde kullanım dışı kaldı ve yerini İngiliz Milletler Topluluğu bölgesi terimi aldı.

1981'de, Britanya Tabiyeti Kanunu uyarınca ve özyönetim devrine doğru statüdeki değişikliği yansıtan (ve sömürgecileri Birleşik Krallık'ta yaşama ve çalışma haklarından mahrum bırakan), kendi kendini yöneten bölgeler ve Kraliyet kolonileri "Britanya'ya Bağlı Bölgeler" olarak yeniden adlandırıldı. Bu terminoloji, bölgelerdeki hem kraliyet yanlılarını hem de milliyetçileri rahatsız etti ve 2002 yılında Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu uyarınca terim Britanya Denizaşırı Toprakları olarak değiştirildi.

Özerklik
Taç kolonisi
Domiyon

Kleptokrasi ya da yağma düzeni, bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal veya dini grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca hırsızlar rejimi anlamına gelir. Demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleşmediği ülkelerde görülen bu durum, o ülkelerin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri olmaktadır.
Kleptokrasi'nin, Plütokrasi (Zenginlerin yönetimi) ve Oligarşi'den (Ayrıcalıklıların yönetimi) ayrılan bazı yönleri vardır. Kleptokrasi ile yönetilen bir ülkede yozlaşmış politikacılar, kendilerini hukukun üstünlüğünün dışında tutup; yandaş komisyonlar, rüşvetler ve özel ayrıcalıklar yoluyla, devlet fonlarını kendilerine ve ortaklarına yönlendirerek gizlice zenginleşirler. Bununla birlikte, kleptokratlar genellikle elde ettikleri kârlarının büyük kısmını, iktidarını kaybetme ihtimâline karşın, yurtdışı bankalarda muhafaza ederler.

Yolsuzluk karşıtı çalışmalarıyla tanınan Almanya merkezli Uluslararası Şeffaflık Örgütü, 2004 başlarında şu bilgileri veren bir rapor yayınladı:

Eski Endonezya devlet başkanı Suharto (15 Milyar ile 35 Milyar Dolar arası)
Eski Filipinler devlet başkanı Ferdinand Marcos (5 Milyar ile 10 Milyar Dolar arası)
Eski Zaire (bugünkü Kongo) devlet başkanı Mobutu Sese Seko (5 Milyar Dolar)
Eski Nijerya devlet başkanı Sani Abacha (2 Milyar ile 5 Milyar Dolar)
Eski Yugoslavya ve Sırbistan devlet başkanı Slobodan Milošević (1 Milyar Dolar)
Eski Haiti devlet başkanı Jean-Claude Duvalier (300 Milyon ile 800 Milyon Dolar arası)
Eski Peru devlet başkanı Alberto Fujimori (600 Milyon Dolar)
Eski Ukrayna başbakanı Pavlo Lazarenko (114 Milyon ile 200 Milyon Dolar arası)
Eski Nikaragua devlet başkanı Arnoldo Alemán (100 Milyon Dolar)
Eski Filipinler devlet başkanı Joseph Estrada (78 Milyon ile 80 Milyon Dolar arası)

Hırsızlar rejiminin egemen olduğu bir ülkede, yerli sanayi ve tarımsal üretim zayıflar ve iç pazar büyük sermaye gruplarına açılır. Siyasal alanda da insan haklarını çiğneyen, baskıcı bir yönetim kendini gösterir (düşük ücretler, rüşvetsiz iş yapmayan bir bürokrasi vb). Etnik milliyetçiliği, ırkçılığı ya da dini kullanarak geniş kitleleri yönlendirmeleri, bu tür yönetimlerin en karakteristik özellikleri arasındadır.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü

Kofi Atta Annan (d. 8 Nisan 1938, Kumasi - ö. 18 Ağustos 2018, Bern), yedinci Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri.

8 Nisan 1938'de Gana'nın Kumasi şehrinde doğdu. Henry Reginald ve Victoria Annan'ın çocukları olarak, kardeşi Efua Atta ile beraber ikiz olarak dünyaya geldiler. Babası Lever Brothers'da ihracatçılık yapıyordu ve ailesinin durumu Gana'ya göre çok iyiydi. Bu durumları Kofi'yi 1870'lerde kurulan Mfantsipim yatılı okuluna gönderilmesine yardımcı oldu.
Üniversite eğitimini Gana, ABD ve İsviçre'de yaptıktan sonra BM'de çalışmaya başladı. Bütün iş hayatı boyunca, Birleşmiş Milletler'in değişik branşlarında çalıştı. Genel Sekreter seçilmeden önce, Genel Sekreter Müsteşarlığı yapmaktaydı. 13 Aralık 1996'da Boutros Boutros-Ghali'den sonra Birleşmiş Milletler'in yedinci Genel Sekreteri olarak seçildi. 2001 yılında Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. 
10 yıllık bir hizmetten sonra Annan 1 Ocak 2007'de görevini Güney Koreli Ban Ki-moon'a devretti.
İsveçli Nane Maria Annan ile evli olan Annan'in bir önceki evliliğinden üç çocuğu bulunmaktadır. Annan İngilizce, Fransızca, Fante ve bazı Afrika dillerini konuşabilmekteydi.
Annan, 18 Ağustos 2018 tarihinde öldü.

Kofi Annan'ın Birleşmiş Milletler'deki liderlik döneminde aldığı çeşitli kararlar ve takındığı tutumlar şiddetle eleştirilmesine neden olmuştur:

2003 yılında Kıbrıs Sorunu'na yeni çözümler önermesi ve adada yapılan referanduma öncülük etmesine rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni verdiği Hayır oyundan sorumlu tutmakta etkisiz kaldı.
Yine 2003 yılında ABD'nin Irak'a yaptığı müdahale sırasında Kofi Annan'ın liderliğindeki Birleşmiş Milletler'in devre dışı kalarak ABD'nin güdümünde hareket etmesi Kofi Annan'ın eleştirildiği önemli noktalardandır.
2006 yılında, siyasi mercilere sunduğu "Annan Planı" ile Kıbrıs'ta bir barış sağlamaya çalışmış, bu plan Kıbrıs Türkleri tarafının referandumda kabul etmesine rağmen Kıbrıs Rumlarının referandumda hayır demesi üzerine yürürlüğe girmemiştir.
2012 yılında Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği temsilcisi olarak 2011-2012 Suriye ayaklanması için bir çözüm yolu aranmasına yardım etmeye devam etmeye çalışmıştır.
2 Ağustos 2012 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-mun Kofi Annan'ın Suriye özel temsilciliği görevini bıraktığını açıklamıştır.

Komünist parti, işçi sınıfının önderliğinde üretim araçlarının mülkiyetinin kolektifleştirilmesini hedefleyen ve tüm dünyada herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar ilkesi doğrultusunda sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya kurmayı amaçlayan yasal veya yasa dışı olarak örgütlenen, silahlı kanadı da bulunabilen siyasi parti.

19. yüzyılda kapitalist ekonomik ve toplumsal sisteminin yetkinleşmesiyle beraber önem kazanan ve sayısı artan işçi sınıfı iş hayatında giderek önemli bir bileşen olmaya başlar. İşçi sınıfının kapitalist ekonomik sistemdeki yerini ilk kez kapsamlı bir şekilde inceleyen kuramcılar Karl Marx ve Friedrich Engels kapitalist toplumun içinde meydana gelen ve gelişen işçi sınıfının kapitalist üretim ilişkilerinden ötürü emeğine el konduğu sonuca varırlar. Kapitalizmin meydana getirdiği bu toplumsal sınıf ayrımını ve emek sömürüsünü ortadan kaldırmak için yine bu kuramcılar 1848 yılında Komünist Parti Manifestosunu kaleme alırlar. Manifestoda işçi sınıfının örgütlenerek üretim araçlarına el koyması ve toplumda sınıflı yapıyı ortadan kaldırması öngörülmektedir.

Bu dönemde özellikle Avrupa'da işçi sınıfı ağırlıklı ayaklanmalar ve isyanlar yaşanmaktadır. Sosyalistlerin örgütlenmeleri 1848 Devrimlerinin başarısız olmasından sonra ilk kez uluslararası bir örgüt yapısını 1866 yılında I. Enternasyonal ile alacaktır. Ancak bu örgütsel yapı uzun ömürlü olmayacaktır. 1871 yılındaki Paris Komününün başarısız olmasından ancak yıllar sonra 1889'da II. Enternasyonal toplanabilecektir. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisinin liderliğinden büyüyen II. Enternasyonal partileri, 1914 yılındaki I. Dünya Savaşında kurdukları uluslararası örgütün varlığına rağmen kendi savaş yanlısı hükûmetlerini destekleyince II. Enternasyonal fiilen çöker.

Marx ve Engels'den sonra komünist ideolojinin en önemli ismi olan Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin önderliğinde örgütlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) Bolşevik kanadı Avrupa'daki örnekleri kadar olmasa da gelişken bir komünist partisidir. Bolşeviklerin uluslararası sahneye çıkmaları ve bu arenada liderlik konumuna geçmeleri 1917 yılında başarılan Ekim Devrimi ile olur. İktidarı alan Lenin önderliğindeki Bolşevikler sosyalist iktidarın alındığı uzun soluklu ilk deneme olur. Bu dönemde uluslararası alandaki örgütlenmeyi elden geçiren Bolşevikler III. Enternasyonal veya Komintern'i meydana getirirler.

Bu yapı II. Dünya Savaşı sırasında lağvedilecektir. Soğuk Savaş döneminde ise uluslararası bir örgütlenmenin yerine sosyalist blok ülkeleri arasında savunma alanında işbirliğini öngören Varşova Paktı oluşturulmuştur. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra II. Enternasyonal, sosyal demokrat partilerin birleşimiyle yeniden canlandırılsa da komünist ideolojiyle bir bağı bulunmamaktadır.

Komünist partinin temel ideolojisi marksizmdir. Özellikle Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra Lenin'in marksizme kuramsal olarak getirdiği katkılar leninizm olarak adlandırılacak ve komünist partilerce benimsenecektir. Leninizm, marksizmin 20. yüzyıl için yorumlanması ve iktidarın alınabilmesi için örgütlenme formuna dair katkıları içerir. 1949 yılında Çin Komünist Partisinin iktidarı almasından sonra parti genel sekreteri Mao'nun öğretileri de bazı komünist partilerince benimsenecek ve maoist ideoloji bölgesel komünist partilerinde etkin olacaktır.

Komünist partilerinde genellikle en yetkili yönetim parti kongresidir. Kongreler arasında yönetim Politbürodadır. Politbüro üyeleri Merkez Komite üyeleri arasından belirli aralıklarla seçilir. Merkez Komite ise ülke çapındaki örgüt yöneticilerinin katıldıkları kongrelerde belirlenir.

Komünist partilerin uluslararası örgütlenmesi özellikle Bolşeviklerin iktidarda bulundukları dönemde etkili olmuş ve Sovyetler Birliğinin uluslararası arenadaki siyasi hattı kardeş komünist partiler tarafından en öncelikli gündem olarak belirlenmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iktidarda az sayıda da olsa komünist parti olsa da bunlar arasında önceki örnekler ekseninde bir örgütlülük bulunmamaktadır.

Çin Komünist Partisi
Küba Komünist Partisi
Laos Komünist Partisi
Kore İşçi Partisi
Vietnam Komünist Partisi

 Güney Afrika Komünist Partisi
 Brezilya Komünist Partisi
 Bulgaristan Komünist Partisi
 Emekçi Halkın İlerici Partisi
 Moldova Komünist Partisi
 Nepal Komünist Partisi (Maoist)
 Sri Lanka Komünist Partisi
 Uruguay Komünist Partisi
 Venezuela Komünist Partisi

Marksizm
Leninizm
Komünizm
Öncü parti
Parti genel çizgisi

Quakers (Dostların Dînî Derneği), mevcut Hristiyan mezheplerinden ve tarîkatlarından memnun olmayanlar tarafından 17. yüzyıl ortalarında İngiltere'nin kuzeybatısında ortaya çıkmış bir mezheptir.
Arkadaşlar (Quakerlar), genel olarak her insanın içsel ışık tarafından yönlendirilerek “Tanrı’nın tanıklığını” herkesle paylaşabileceğine inanma noktasında birleşirler. Kuveykırlar, geleneksel olarak Birinci Petrus Mektubu’ndan esinlenerek “tüm inananların ruhbanlığı” anlayışını benimsemişlerdir. Aralarında Evanjelik, Kutsallık hareketi (Holiness), liberal ve geleneksel Kuveykır (Conservative Friends) yorumlarını benimseyen Hristiyanlar olduğu gibi, Tanrı inancına dayanmayan (Nontheist) Kuveykırlar da bulunur. Kuveykırlar, farklı ölçülerde olmak üzere, hem iman ikrarı (creed) hem de hiyerarşik yapılardan uzak durma eğilimindedir. 2017 yılında dünyada yaklaşık 377.557 yetişkin Kuveykır olduğu tahmin edilmekteydi; bunların %49'u Afrika'da, ardından %22'si Kuzey Amerika'da yaşamaktaydı.

Üyeleri Arkadaşlar ya da İngilizce: Religious Society of Friends olarak adlandırılır. Tarihçiler, mezhebin kurucusu ve en önemli erken dönem lideri olarak George Fox'u (1624 - 1691) gösterir. Quaker, Mennonite Kilisesi ve Brethren Kilisesi'yle birlikte Hristiyan pasifizmini savunan üç tarihî barış kilisesi'nden biri olarak değerlendirilir.
İngiltere'deki kuruluşunun ardından Quakerizm temelde; ABD, Avustralya, Bolivya, Galler, İrlanda, İskoçya, Kenya ve Kosta Rika gibi ülkelere yayıldı. Günümüzde başta Afrika, Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika olmak üzere birçok bölgede mensubu bulunmaktadır. Quakerlerin toplam sayısı nispeten düşük olsa da (bütün Dünya'da yaklaşık 350.000) Philadelphia, Pensilvanya; Newberg, Oregon; Greenleaf, Idaho; Whittier, Kaliforniya; Richmond, Indiana; Friendswood, Teksas; Birmingham, İngiltere ve Greensboro, Kuzey Karolina gibi yerlerde Quaker etkisi yoğun şeklide görülmektedir.

Quakerlik tarihi kabaca dört aşamaya ayrılmaktadır. Günümüzde, Quakerlik başlangıcı, sıfır aşama noktası bağlamında bağımsız din toplulukları olarak grupların oluşum başlangıcı değil de daha sonraki kurucuların (ya da Quaker olarak adlandırılan ilk dostların) ilk resmi çıkışlarına dayandırılmaktadır. Sıfır aşama ya da yapısal oluşum aşaması chiliastisch (İsa'nın yeryüzüne geri dönüp binlerce yıllık bir hükümranlık süreceği beklentisine dayanan öğreti) fikirlerle şekillenmiştir.
1650'den yaklaşık 1690'a kadar olan ilk aşama yoğun takiplerle ve yoğun misyon çalışmalarıyla geçmiştir. Bu ilk aşamada Quakerlik İngiltere'de ve daha sonra ABD'de yayılmıştır.
1690'lardan 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar olan ikinci aşamanın şekillenmesinde, kendi kabuğuna çekilme, ayrışma, durağanlaşma ve tepkisiz kalma görülmüş, aynı zamanda, ekonomik ve toplumsal gelişmeler etkili olmuştur.
18. yüzyılın ikinci yarısından 19. yüzyıl ortalarına kadar olan üçüncü aşama; kadınlar, köleler ve esirlerin hakları için birçok Quaker'in barışçıl ama radikal savaşları, barışa katkı, açlık ve sömürünün hafifletilmesi ile süregelmiştir.
19. yüzyılın ortalarından günümüze kadar gelen dördüncü aşama ise bölünmeler ve yeniden birleşmelerden oluşur.

Quaker tarihi İngiltere'de 17. yüzyılda başlamıştır. Başlangıçta, Quakerler, kendilerini din topluluğu olarak görmüyorlardı, daha çok, dağınık bir gruplaşma vardı. Quakerler, Tanrısal ışığın büyüklüğü ve parlaklığından tamamen büyülenmiş bir şekilde heyecanlı ve titreyerek konuştuklarından, karşıtları onlara alay mahiyetinde, İngilizce: “to quake = titreme” anlamına gelen bu ismi takmışlardır.
George Fox'un bir İngiliz mahkemesinde söylemiş olduğu “Tanrı’nın sözleri önünde titre!” sözüyle yayılan Quaker adı başka bir kökene sahip oldu. İlk olarak Quakerler, Anglikan mezhebine bağlı olanlar için kurulan kiliselere ve kendilerince ikiyüzlü olarak değerlendirilen Püritenlere karşı çıkan muhalefetleriyle birleştiler.
Bu muhalif hareketlerin ilk düşünsel önderlerinden birisi, 1649 yılında Nottingham'daki bir kilisede ilk genel konuşmasını yaparken tutuklanan George Fox'dur. Tanrı'ya küfretme gerekçesiyle sekiz defa hapis cezası almıştır.
İlk Quaker Topluluğu'nun diğer bir ismi ise bir süre George Fox'a rakip olarak ortaya çıkan James Nayler'dir. James Nayler'in kendisi olduğu kadar taraftarları açısından hareketin doruk ve dönüm noktası 1656 yılında Bristol'da Tanrı'ya küfretme gerekçesiyle tutuklanması olmuştur.
İlk misyon çalışmalarının diğer bir kilit ismi ise, arka planda organizatör olarak çalışan Margaret Fell'dir (1614 – 1702). 1669'da George Fox ile evlenen Margeret, belgeyi imzalamamasına rağmen, ünlü Barış Belgesi'nin asıl yazarı olarak kabul edilmektedir.
17. yüzyılda Quakerlere karşı olan toplumsal ve politik tutum çelişkilidir. 1651 yılında Oliver Cromwell, George Fox'a yüzbaşı rütbesini teklif etti, ancak George Fox bu teklifi kabul etmedi. 1660'lı yılların başında İngiltere'de, Quaker takibi doruk noktasına ulaşmıştı. Yüzlerce Quaker linç edildi, tutuklandı ve kötü muamele gördü. 1667 - 1669 yılları arasında George Fox, aylık, üç aylık ve yıllık toplantılar düzenlemiş ve bu toplantılar günümüze kadar gelen Quaker sistemini oluşturmuştur.
Quakerler'ın, soruşturmalardan sonra bile (1689, İngiliz Parlamentosu, Dinsel Hoşgörü Yasası) kamu dairelerinde, siyasi görevlerde ve üniversitelerde çalışmalarına izin verilmemiştir. Bunun nedeni ise resmî göreve başlama yeminini kabul etmemeleridir. Bu yüzden birçok Quaker üyesi, ilk olarak Kuzey Amerika'ya, Batı Hindistan'a ya da Hollanda'ya veya Frizon Ülkesi'ne göç etmiştir.
Quakerliğin şekillenmesinde rol oynayan üçüncü ünlü kişi ise İngiliz William Penn'dir. Penn 1681 yılında Pensilvanya valisi seçilmiş ve İngiliz-Amerikan (Quaker) tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Penn aynı zamanda milletler arası iletişim için çalışmış ve Avrupa Barışının Bugünü ve Geleceğine Doğru (Towards the Present and Future Peace of Europe) adlı eserini yazmıştır.
İngiltere'de soruşturmaların azalmasından sonra, 18. yüzyılın başlarında Quakerler ekonomi alanında başarılı olmuşlardır. Bunun en başlıca nedeni ise dürüst iş adamları olarak çok saygın bir üne sahip olmalarıydı. Bazı firmalar günümüzde de varlıklarını sürdürmekte ve tanınmaktadır. Bunlardan bazıları, Clarks (ayakkabı), Barclays (banka) ve Cadbury Limited'tir (çikolata, gıda; 1969'da Cadbury Schweppes'le birleşmiştir.).
17. yüzyıl sonlarına doğru, ekonomi alanındaki başarı ve toplumsal entegrasyonla, yoğun bir şekilde yürütülen misyon gezileri ve faaliyetleri son bulmuş ve 18. yüzyıl ortalarına kadar bu durağanlık devam etmiştir. Adalet ve dürüstlük için savaşan Quakerlerin dürüstlük tablosu, ilk olarak 18. yüzyılın ikinci yarısına dayanmaktadır. Özellikle İngiliz-Amerikan Quakerler ve Britanyalılar aktif bir şekilde kölelik sorunuyla uğraşmış ve kadın hakları için savaşmışlardır.
Şiddetli sayılabilecek tartışmalarda, bu sefer sadece kendi hayatları için değil başkalarının hayatları için de savaştıklarından, karşıtlarını ahlaksal olarak çökertmek amacıyla ilk yıllarındaki geleneklerini sürdürüp polemiğe girmekten kaçınmamışlardır.

Quakerler, daha önceleri bugünkü Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşmişlerdir. 1657'de Boston'da olduğu gibi Kuzey Amerika'daki bazı Britanya kolonilerinde de Quakerlik yasaklanmıştır. Quaker Mary Dyer, Boston'da bu yasalara karşı protesto eylemleri gerçekleştirmiş, bu yüzden birçok defa tutuklanmış ve iki defa ölüm cezasına çarptırılmıştır. İkinci seferde bu karar uygulanmış ve Dyer 1 Haziran 1660'ta idam sehpasında ölmüştür.
William Penn, 1671'den itibaren birçok Avrupa ülkesine gitmiş ve “Yeni Dünya”da Quaker Kolonisi’ni tanıtmıştır. Kuzey Amerika’ya en büyük göç dalgası 1681’den itibaren, İngiltere kralı II. Charles’ın, Quakerlere o zamanki yerleştikleri batı sınırındaki alandan büyük bir yer vermesiyle ve daha sonra Pensilvanya olarak adlandırılan bu alana, William Penn’i vali olarak ataması ile başlamıştır. Penn’in belirttiği gibi bu “kutsal deneyim”, bu zamana kadar var olmuş tek Quaker ülkesidir. Pensilvanya anayasası, alışılmadık derecede liberal seçim hakkı ve bütün mezhepler için sunduğu tam din özgürlüğü ile zamanının diğer anayasalarına göre oldukça öndeydi. Penn'in, Kızılderilileri alkolden ve beyazların sömürgesinden koruması ve ülke devir antlaşmasını savunmasıyla, Pensilvanya kızılderili akınından korunmuştur. Penn, Lenni Lenape ya da Irokeseler gibi komşu kızılderililerle yoğun temas halindeydi, hatta onların dilini de konuşabiliyordu. Böylece Philadelphia'ya bölgesi hızla gelişmiş ve Quaker kolonilerinin merkezi haline gelmiştir.
Pensilvanya, daha önceleri de Quakerler tarafından asla sorgulanmamış olan İngiliz etkisi altında bulunmaktadır. Ancak bu durum zamanla Quakerler için manevi bir çöküntü oluşturmuştur. Çünkü İngiltere, Pensilvanya'dan kendi askerî güçleriyle birlikte, çatışmalara katılmasını istemiştir. Pensilvanya milletvekilleri bunun yerine 1693'te İngiltere'de düzenlenen Quaker Yıllık Toplantısı'nda, savaş vergisi ödemenin, 1661'de yapılan tarihi Barış Antlaşması'na aykırı olmadığını ve böylelikle kraliçeye, Fransızlar tarafından işgal edilen Kanada'ya karşı harekâtın donanması için 2000 pound verme kararı almışlardır. Bu ödemeler birçok defa yapıldıktan sonra, Pensilvanya'daki bazı Quakerler bunun Barış Antlaşmasına aykırı olduğunu savunmuşlardır. Kutsal deneyim 85 yıl sonra başarısızlığa uğradığı zaman, Quakerler 1756'da parlamentodaki yerlerini bırakmışlardır.
1758'de Philadelphia'da yapılan ilk yıllık toplantıda köleliğin kaldırılması kararı alınmış, bu kurallara karşı gelenler, Dostların Dini Topluluğu'ndan dışlanma yoluyla cezalandırılmıştır. Kaynak18 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kânûn-ı Esâsî (Osmanlıca: قانون اساسی, romanize: Ḳânûn-i ʾEsâsî) veya 1876 Anayasası, Kânûn-ı Esâsî çeviri olarak "temel kanun" ya da "anayasa" anlamına gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk ve son anayasasıdır. 23 Aralık 1876'da ilan edilmiş, 1878'de II. Abdülhamid tarafından askıya alınmış, 24 Temmuz 1908 II. Meşrutiyet’in ilanı sonucunda yeniden yürürlüğe girmiştir. 1921 Anayasası'nın (Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu) kabul edildiği 20 Ocak 1921 tarihi ile 1924 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği 24 Mayıs 1924 tarihi arasında ise kısmen yürürlükte kalmıştır.

Osmanlı Devleti'nde anayasa ve parlamenter düzen talepleri Fransa'daki 1848 Devrimi'nden itibaren duyulmaya başlandı ve özellikle 1867-1868'de Namık Kemal'in başını çektiği Genç Osmanlılar hareketi tarafından dile getirildi.
Anayasa tartışmaları Âli Paşa'nın 1871'de ölümünden sonra başlayan siyasi ve mali kriz döneminde yoğunlaştı. Bu dönemde Midhat Paşa meşrutiyetçi görüşün başlıca temsilcisi olarak sivrildi. 1876'da Abdülaziz'in tahttan indirilmesiyle Midhat Paşa devlet yönetiminde egemen güç konumuna geldi. Üç ay süren saltanatında anayasayı hazırlatmayı başaramayan V. Murad da tahttan indirilerek, meşrutiyet fikrine daha yakın olduğu düşünülen II. Abdülhamid 31 Ağustos 1876'da tahta geçirildi.
10 Eylül'deki cülûs merasiminin hemen ardından, anayasa hazırlanması için Midhat Paşa başkanlığında Cemiyet-i Mahsusa adında bir encümen kuruldu. Namık Kemal'in telkinleriyle oluşturulan ilk taslak daha sonra Mithat Paşa'nın özel sekreteri olan hukukçu Krikor Odyan'ın görüşleri doğrultusunda Fransa ve Belçika anayasalarında çevrilen bir metinle değiştirildi. 1876 Osmanlı Anayasası Ermeni Krikor Odyan tarafından hazırlanmıştır. Bundan dolayı 1876'daki Osmanlı Anayasası doğrudan 1863'teki Ermeni Ulusal Anayasasına ve oluşturucularının etkisi altında bulunmuş.
Eğinli İngiliz Said Paşa, Süleyman Bey ve Mabeyn Başkatibi Küçük Said Paşa'nın teklifiyle "Osmanlı memleketinde bulunan milletlerin her biri kendi dilini konuşmakta serbesttir" mealindeki madde devletin resmi dilinin "Türkçedir" şeklinde değiştirilerek 18. ve 57. maddeler olmak üzere iki yerde yerini aldı. Padişaha siyasi gerekçelerle mahkemesiz sürgün yetkisi veren ünlü 113. madde Damat Mahmud Celâleddin Paşa'nın manevraları sonucu son dakikada kabul edildi. 19 Aralık'ta Mithat Paşa sadrazam oldu. 23 Aralık'ta yeni anayasa Bâb-ı Âli önündeki meydana kurulan kürsüde halka ilan edildi ve 101 pare top atışıyla kutlandı.

Kanun-i Esasi tarihi Anayasanın Yapıldığı Ortam ve Anayasanın Yapılışı olarak iki safhadadır.

1876 Anayasası, eski deyim ve tarihle "1293 Kanun-i Esasi", 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı-Batı diyaloğunun vardığı yeni bir aşamanın ürünüdür.
19. asır ortalarında Batı, sermaye birikimi sonucu tefecilik aşamasındadır. Bankalar ve bankerler devlet yaşamına ve siyasal iktidara egemendirler. Borç vermekte, devlet gücüyle alacaklarını korumaktadır.
Batı, iki yönlü bir politika izlemektedir. Kendi içinde sosyal ve uygar, dışa karşı ise emperyalist ve antisosyaldir. Uygarlığı gelişmemiş ülkelere ve kıtalara yayma bahanesiyle buraları sömürgeleştirmekte, geri kalmışlıklarını sürdürecek önlemler almakta, kalkınmalarını önlemektedir. Bu ülkeleri birbirine kırdırarak kendi çıkarları doğrultusunda savaşa sokmakta, onlara silah satmakta ve içişlerine karışmaktadır.
Batı-Osmanlı diyaloğu, bu koşulların baskısı altında gelişmiştir. İmparatorluğun ülke bütünlüğünü koruma politikasını bırakan Batı, artık Osmanlının tüm yaşam güçlerine ve kaynaklarına egemen olmayı arzulamaktadır.
Batının büyük devletleri, eski deyişle "Düvel-i Muazzama", kendi aralarında anlaşamadıkları ve kurdukları dengenin bozulmasını istemedikleri sürece Osmanlı İmparatorluğu'nun devamlılığının sağlanmaya çalışmaktadır.
Çünkü imparatorluk, öz ve iç dinamiği ile kendini kurtarma gücünden yoksundur. Üstelik çok uluslu yapısı yüzünden de yer yer bağımsızlık ve ayrılma girişimleri yaşanmaktadır. Bu girişimler Yunan ayrılmasından sonra (1829), özellikle Balkanlar'da sarsıntılı ihtilal eylemleri niteliği kazanmıştır. Büyük devletler bu eylemleri çıkarları doğrultusunda desteklemektedirler.
1876 Temmuz'unda Sırbistan ve Karadağ'ın Osmanlı'ya savaş ilan etmeleri bu tablo içinde ele alınmalıdır. Osmanlı orduları galibiyetleri karşısında, Rus İmparatorluğu bu savaşa karışmak gereği duymuş ve Bâb-ı Âli'yi mütarekeye zorlamıştır.
Rusya'nın Balkanlar'daki eylemlerini Panslavist bir tutumla çözmesinden telaşlanan batılı devletler bu duruma karışmışlar ve İstanbul'da bir konferans toplanmasını kararlaştırmışlardır.
Taşkızak Tersanesindeki Bahriye Nezâreti'nde toplanıldığı için Tersane Konferansı olarak adlandırılan Konferansta hem Balkan sorunları hem de Osmanlıdan istenen ıslahat sorunları ele alınacaktır. Konferans, 23 Aralık 1876 günü açılır.

Britanya, Fransa, İtalya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Almanya, Rusya ve delegeleri görüşmelerini sürdürürlerken şiddetli top sesleri duyunca şaşırırlar. Hariciye Nazırı Saffet Paşa durumu açıklayıcı konuşmasında şu bilgileri verir:Padişah (II. Abdülhamid) yeni bir rejimi, Meşrutiyet rejimini ilan etmektedir. İmparatorluğu oluşturan etnik unsurların özgürlükleri bu yeni idare şekli ile güvence altına alındığında, böylesine bir devrim karşısında bu toplantıya artık gerek kalmamıştır. Bu kısa konuşmadan sonra Osmanlı delegeleri toplantıyı terk ederler.Aynı gün Bâb-ı Âli'deki törende Padişah'ın Kânûn-ı Esâsî'yi bildiren iradesi okunur ve 1876 tarihli ilk Osmanlı anayasası yürürlüğe girer.
Yabancı delegeler bu tür bir açılış gösterisini yersiz ve "çocukça" bulmuşlardır. Zaten bu gibi eylemler Osmanlının batışını frenleyememiştir.

1876 Kanun-i Esasi özel bir kurul, o günün deyişi ile "Meclis-i Mahsusa" tarafından, bir pazarlık konusu olarak yapılmıştır.
Osmanlı gelişmelerine kişisel ağırlığı ile çok şeyler katacak bir padişahla (II. Abdülhamid) kendi içinde bölünmüş bir bürokrasinin karşılaşması, meşrutiyet rejimi ve anayasayı doğurmuştur.
Meşrutiyet konusunda Osmanlı aydınları görüş birliğine varamamışlardır. Birinci Jön Türk akımının desteği ile Meşrutiyetçiler, daha eylemci ve güçlü göründükleri için, yeni liderler olarak, Sadrazam Midhat Paşa'nın yönetiminde duruma hakimdirler.
Kanun-i Esasi'yi istemeyenlere gelince, bu grup her şeyden önce padişah yetkilerinin sınırlandırılmasına karşıdır; sonra da Müslüman-Müslüman olmayan eşitliğine muhaliftirler. Daha ileri gidenler Anayasanın Şeriat'a aykırılığını savunmuşlardır. Son olarak da "millet"in henüz bir anayasayı anlayacak yetenekte olmadığını ileri sürmüşlerdir. Grubun başında Cevdet, Namık ve Rüşdi Paşalar vardır.
Anayasalandırmacı gruba göre ise, bunalımların tek kaynağı istibdattır. Seçimle oluşacak bir meclis, o günün deyişi ile "Şüra-yı Ümmet", sorunları kökünden çözebilecektir. Grubun başında Midhat Paşa, Ziya Bey (sonradan Paşa) ve Namık Kemal Bey vardır.
Midhat Paşacı grup, aynı zamanda eylemcidir. Abdülaziz'i istibdatı dolayısı ile tahttan indirmiştir. Yerine ideal hükümdar simgesi olan V. Murat getirilmiştir. Fakat kısa bir süre sonra padişah akıl hastalığı nedeni ile hal' edilince, yerine hiç beklemediği anda II. Abdülhamid, Midhat Paşa ile yaptığı bir anlaşma sonunda, Hanedan-ı Ali-yi Osman'ın temsilcisi olarak tahta çıkarılmıştır.
Bu pazarlık, bir anayasa yapılması koşuluna dayanmıştır. Tahta geçer geçmez gayet hürriyetçi bir padişah kişiliğinde görülen II. Abdülhamid, anayasanın kamu hürriyetleri ile ilgili konularında, aynı eğilimi göstermemiştir.
Kanun-i Esasi, üye sayısı 30'a varan bir özel kurul (Meclis-i Mahsusa) tarafından yapılmıştır. II. Abdülhamid'in 30 Eylül 1876 tarihli iradesi ile kurulmuştur. Başkanı Sadrazam Midhat Paşa'dır.
Anayasa taslağını hazırlamak üzere, aynı kurul içinden bir alt komisyon kurulmuştur. Alt komisyon, yaptığı çalışmaları günü gününe Midhat paşa aracılığı ile büyük kurula iletmiştir.
Özel kurul 20 Kasım 1876'da, Osmanlı tarihinin çok bunalımlı bir döneminde, iki aylık yoğun bir çalışmadan sonra görevini tamamlayarak tasarıyı padişaha sunmuştur.
Kurul içindeki çatışmalar, sözünü ettiğimiz bu iki grup arasında geçmiştir. Tasarının tesliminden sonra, diyalog Abdülhamid ve Midhat Paşa grupları arasında kurulmuştur. Muhalif görüşler bu aşamada belirginleşmiş ve sertleşmiştir.
Padişah, tasarının bir kez de Heyet-i Vükela'ca incelenmesini emretmiştir. Ayrıca, Yıldız'daki bazı yüksek memurlardan da fikirlerini yazılı olarak bildirmelerini istemiştir.
Bu arada, sonrası için anlamlı bir olay patlak vermiştir. Anayasalandırmaya karşı olan bir muhalif grup, 1876 Ekim'inde eyleme geçmiştir. İmzasız bildiriler sokaklara atılmış, duvarlara yapıştırılmıştır. Yeni bir "talebe-i ülum" (medrese öğrencileri) gösterisi hazırlıklarına geçilmiştir. Halk arasında propaganda başlamıştır. Bazı nezaretlere komplo hazırlanmıştır.
Sadrazam Midhat Paşa, sorunu Heyet-i Vükela'ya getirmiştir. Eylemcilerin yargılanmadan derhal sürgün cezasına çarptırılmalarını padişahtan istemiştir.
II. Abdülhamid, görünüşte de olsa yargılama önermiştir. Midhat Paşa yargılamamada ısrar etmiş ve istifasını ileri sürmüştür. Namık Kemal İttihat gazetesinde bu ısrarı desteklemiştir. Eylemci muhalifler, yargılanmadan çeşitli yerlere sürülmüşlerdir.
Böylece keyfi bir rejime son vermek için anayasalandırma hareketini gerçekleştirmek isteyenler, yargısız cezalandırma isteği ile kendi kendilerine ters düştükleri gibi zaten bu akıma muhalif bir padişahın ve grubun eline öldürücü bir silah vermişlerdir.
Bu affedilmez hatadan karşı taraf ustaca yararlanmasını bilmiştir: II. Abdülhamid'in son anda tasarının sıkıyönetimle (idare-i örfiyye) ilgili 113. maddesine ekledikleri fıkra ile bu tür fiili durumu anayasa ilkesi haline getirmişlerdir.
İki aylık yoğun ve sert tartışma savaşı sonunda tasarı, padişahın benimsemesiyle kanunlaşmış ve 23 Aralık 1876 günü ilan edilerek yürürlüğe girmiştir.

119 maddeden oluşan anayasanın ilk beş maddesi, padişahın haklarını sayan ve tanımlayan maddelerdi. Osmanlı hükümdarlığı, halifeliği de koruyarak Osmanlı hanedanının en yaşlı üyesine ait

Küreselcilik, insanları birbirine yaklaştırmanın, sınırları açmanın, ticareti serbestleştirmenin, ABD ile diğer ülkelerin küresel güvenliği sağlamak için beraber çalışmasını sağlamanın ve ABD’nin diğer ülkeleri desteklemesinin dünyayı daha iyi bir yer yapacağını iddia eden bir ideolojidir.

"Küreselci" terimi, sağ ve aşırı sağ siyasette aşağılayıcı olarak kullanılmıştır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Donald Trump'ın seçilmesi ve başkanlığı sırasında, o ve yönetiminin üyeleri, küreselci terimini birçok kez kullandılar. Yönetim, eleştirilerini bir Yahudi komplosu ile ilişkilendirmek için terimi antisemitik bir "köpek düdüğü" olarak kullanmakla suçlandı. QAnon komplo teorisinin takipçileri, demokrasiyi ve özgürlüğü baltalamak ve kendi küresel gündemlerini uygulamak isteyen dünya çapında gizli bir elit örgüte atıfta bulunmak için "Kabal"ı kullanır. "Küreselciler", Alex Jones ve InfoWars tarafından COVID-19 karantinalarını, maske zorunluluklarını ve zorunlu aşıları teşvik edenlere referans olarak kullanılmıştır.

Larry Diamond (d. 2 Ekim 1951), Amerikalı profesör, danışman ve dış politika ve demokrasi konusunda yazardır. National Endowment for Democracy (NED) kuruluşunun yayınladığı Journal of Democracy dergisinin 1990'dan 2022'ye kadar yardımcı editörlüğünü yapmıştır. Stanford Üniversitesi'nde profesördür. Roosevelt Enstitüsü ile Hoover Enstitüsü üyelerindendir. Stanford Üniversitesi'nin uluslararası konular üzerine araştırma yapan ana merkezi olan Freeman Spogli Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü'nde (FSI) Küresel Demokrasi alanında Mosbacher Kıdemli Araştırmacısı olarak çalıştı. Burada, 2009'dan 2015'e kadar Demokrasi, Kalkınma ve Hukukun Üstünlüğü Merkezi (CDDRL) direktörlüğü görevini yürüttü. Ağustos 2025 itibarıyla, Hoover'ın Hint-Pasifik Bölgesi'ndeki Tayvan Projesi'nin eş başkanlığını (James O. Ellis, Jr. ile birlikte) yürütmektedir. FSI'da, Arap Reformu programını kurmuştur.
2004 yılının ilk zamanlarında Irak'taki Geçici Koalisyon Yönetimi'nin baş danışmanıydı.

Leviathan ya da Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Gücü, yaygın olarak Leviathan olarak bilinir, Thomas Hobbes (1588-1679) tarafından yazılmış ve 1651'de yayınlanan (revize edilmiş Latince baskısı 1668) bir kitaptır. Kitabın adı Kitâb-ı Mukaddes'te geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur. Eser, toplumun ve meşru hükûmetin yapısıyla ilgilidir ve toplumsal sözleşme teorisinin en eski ve en etkili örneklerinden biri olarak görülür. Leviathan, Machiavelli'nin Prens kitabı ile devlet idaresi alanında karşılaştırılabilen batı felsefesinin klasik bir eseri olarak yer almaktadır. İngiliz İç Savaşı sırasında (1642-1651) yazılmış olan Leviathan, sosyal bir sözleşme ve mutlak bir egemen tarafından yönetilmeyi tartışmaktadır. Hobbes, iç savaşa ve doğa durumu ("hepimize karşı savaş") yalnızca güçlü ve bölünmemiş hükûmetin engel olabileceğini iddia etti.

Thomas Hobbes'la yapılan uzun tartışmalardan sonra, Parisli Abraham Bosse, kitabın ünlü kapak görseli için, Bosse'un kendisinin geliştirdiği "géometrique" tarzında bir oyma baskı kapak deseni hazırladı.Kapak tasarımı açısından Hobbes'un 'De Cive (1642) adındaki eseri için Jean Matheus'un hazırladığı çalışmaya benzemektedir. Kapak tasarımının iki ana öğesi var; bunların üstte yer alanı daha çarpıcıdır.
Burada; en üstte Kitâb-ı Mukaddes'teki Eyüp kitabından bir alıntı yer alır, böylece altta görülen yeryüzünden yükselen, bir elinde kılıç diğer elinde piskopos asasını kavrayan, başında taç olan dev figürü o kitapta bahsedilen canavar ile ilişkilendirilmiş olur: "Non est potestas Super Terram quae Comparetur ei. Iob. 41 . 24";(" Yeryüzünde  onunla kıyaslanacak hiçbir güç yoktur, Eyüp, 41, 24 ")(Fasılların başladığı yer hakkındaki anlaşmazlıklar nedeniyle, Hobbes'un alıntıladığı ayetler modern Hristiyan çevirilerinde Eyüp 41:33, Masoretik, Septuaginta metinlerinde ve Luther çevirisinde Eyüp 41:25; Vulgata'da ise 41:24 olarak yer almaktadır.)Şeklin gövde ve kolları Giuseppe Arcimboldo tarzında hepsi devin yüzüne bakar halde üç yüz kişiden oluşurken sadece devin başının tüm özellikleri ayırt edilebilmektedir. (1651'de II. Charles için yaratılmış bir Leviathan el yazması önemli farklılıklar taşımaktadır; farklı bir dev başı ama önemli ölçüde vücudun dışına bakan ve çeşitli ifadeler içeren yüzlerden oluşan bir gövde.)
Alt kısım ahşap bir çerçeveyle çerçevelenmiş bir üçlü tablodur. Merkezde yer alan tabloda süslü bir perde üzerinde kitabın başlığı yer alır. İki taraf ana figürün kılıcını ve asasını yansıtıyor - soldaki dünyevi ve sağdaki kilise güçlerini. Her bir yan öğe eşdeğer gücü yansıtır- kale kilise ile, kralın tacı ile piskoposluk tacı, top aforoz ile,  silahlar mantık ile ve savaş meydanları kilise mahkemeleri ile. Dev, seküler ve maneviyatın egemenlik içindeki birliğini yansıtan her iki tarafın sembollerini tutar ancak gövdenin yapısı da devlet figürünü meydana getirmektedir.

Hobbes, siyaset üzerine yazdığı çalışmasına insan doğası hakkındaki tespiti ile başlar. Örnek kullanarak insanlık hakkında her şeyin materyalist yöntem ile açıklanabileceğini göstermeyi denemesinin  nedeni manevi, bedensiz ruha veya bir yeteneğe başvurmaksızın insanın zihninin dışında olan düşünceleri anlamayı sağlamak olduğu için insanın görüntüsünü hareket halinde olan bir madde olarak sunar. Hobbes terimleri açıkça tanımlayarak ve duygusal olmayan bir şekilde ilerler. İyi ve kötülük, bir kişinin iştahını ve arzularını belirtmek için kullanılan terimden başka bir şey değildir; bu iştah ve arzular bir nesneye doğru yaklaşmak veya uzaklaşmak eğiliminden başka bir şey değildir. Umut, sahip olunabileceği düşüncesiyle birlikte bir şeye duyulan iştahtan başka bir şey değildir. Zamanın egemen siyasi teolojisi, Skolastik felsefenin, Hobbes için açık kelime anlamıyla bile çelişkili olan 'maddi olmayan madde' gibi gündelik kelimelerin karmaşa yaratan tanımlarının üzerinden geliştiğini ifade etmektedir.
Hobbes insan psikolojisini, önceki düşüncelerin yaptığı gibi summum bonum'a ya da ahlaki açıdan en yüksek mertebedeki iyiye değinmeden tarif eder. Mevcut insan arzuları göz önüne alındığında sadece summum bonum içeriği değil buna eşdeğer tutulabilecek hiçbir kavram söz konusu olamazdı. Sonuç olarak, üyelerine en büyük iyiyi sağlamaya çalışan herhangi bir siyasi topluluk, kendisini haklarında karar veremeyeceği biçimde bu iyinin birbiriyle yarışan farklı açıklamaları arasında bulacaktır. Sonuç iç savaş olacaktır.
Ancak, Hobbes, bir summum malum veya en büyük kötülük var olduğunu ifade eder. Bu saldırı sonucu ölüm korkusudur. Siyasi bir topluluk bu korku etrafında yönlendirilebilir.
Summum bonum olmadığından, insanın doğal hali, en büyük iyilik peşinde koşan bir siyasi toplulukta ortaya çıkamaz. Fakat bir siyasi topluluğun dışında olmak anarşik bir durumda olmaktır. Mevcut insan doğası, insan arzularının değişebilirliği ve bu arzuları yerine getirmek için kıt kaynaklara duyulan ihtiyaç, doğa durumu; Hobbes'un nitelendirdiği bu anarşik koşul, herkesin herkese karşı savaşı olmalıdır. İki adam savaşmadığında bile, diğerinin mülkü için ya da mağdur bir şeref duygusundan dolayı onu öldürmeye çalışmayacağına dair bir garanti yoktur ve bu nedenle birbirlerine karşı sürekli koruma altında olmaları gerekir. Hatta bu açıdan bakıldığında önleyici olarak birinin komşusuna saldırması mantıklıdır.

Böyle bir durumda elde edileceklerin bir garantisi olmayacağı için endüstri için yer yoktur; dolayısıyla dünyanın hiçbir kültürüne, hiçbir gezinme ya da deniz yoluyla ithal edilebilecek malların kullanımına, hiçbir ferah binaya, büyük miktarda güce ihtiyaç duyan taşıma ve nakliye araçlarına, yeryüzü hakkında bilgiye, zamanın ölçülmesine, sanata, mektuba, topluma bunların en kötüsü ise, sürekli korku ve saldırı sonucu ölüm tehlikesi ve yalnız, fakir, pis, kaba ve kısa  insan hayatı olu
Saldırı sonucu ölüm anlamına gelen summum malumun meydana geldiği doğa durumundan uzakta olma arzusu siyasal mantığın kutup yıldızını meydana getirir. Hobbes, bunları uygulamak için kimsenin bulunmadığı için, doğru bir ifade ile "yasalar" olarak adlandırılamayacağına işaret etmesine rağmen, doğanın bir takım yasalarını olduğunu ifade etmektedir. Aklın savunduğu ilk şey barış korumak ancak barışın mümkün olmadığı yerlerde savaşın tüm avantajlarını kullanmaktır. Hobbes, doğada hiçbir şeyi haklı veya haksız diye nitelendirilemeyeceği ve her insanın her şeyi yapmaya hakkı olduğu düşüncesine açıktır. Doğanın ikinci kanuna göre doğadan ayrılmak ve onlara her konuda emretme yetkisine sahip bir devlet kurmak için bir kişi diğerlerinin de aynısını yapmaya istekli olduğu yerde kendi haklarından feragat etmeye istekli olmalıdır. Hobbes, birinci bölümü, ilk iki yasanın performansını mümkün kılan ek on yedi doğa kanununu ekleyerek ve bir egemen için egemenle anlaşmazlarken bile halkı temsil etmesinin ne anlama geldiğini açıklayarak, sonuçlandırıyor.

Bir devletin varolma amacı Bölüm II'inin başında verilmiştir:

Bir devlette yaşadıklarını gördüğümüz insanlarda kendileri ile ilgili kısıtlamaların girişinde (doğal olarak özgürlüğü ve diğerleri üzerinde egemenliği seven) bu insanların temel hareket ve varış noktaşı veya tasarımı kendi korunmaları öngörüsü ve burarada daha mutlu bir hayat sürmektir; dolayısıyla bu şu anlama gelmektedir; kaçnılmaz olan o sefil savaş koşullarından kendilerini kurtarmak için, daha önce gösterildiği gibi, insanların doğal tutkularına onları korkutmak için görünür bir güç olmadığında ve onların antlaşmalarının yerine getirilmesi için cezalandırma korkusu ile bağlansınlar...
Herkes aşağıdaki şekilde hemfikir olduğunda devlet kurulur: "Yetki veriyorum ve bu koşulda kendimi bu adamla veya bu meclis grubuna yönetme hakkımdan vazgeçtim; bu durumda temsilcin/temsilcilerin için kendi hakkından vazgeçersen, onun/onların bütün eylemlerini de aynı şekilde onaylamış olursun. "
Egemenliğin on iki temel hakkı vardır:

sonra gelen bir antlaşma öncekini geçersiz kılamayacağı için hükûmet etme biçimi yasalarla değiştirilemez
toplumu oluşturan antlaşma, egemene insanların kendileri adına davranma hakkı vermesiyle meydana geldiği için; egemen sözleşmeyi muhtemelen ihlal edemez; dolayısıyla insanlar egemenin eylemleri nedeniyle antlaşmadan kurtulmak için asla talepte bulunamazlar.
Egemen çoğunluk onun egemenliğine rıza gösterdiği için vardır; azınlık bu düzenlemeye uymayı kabul etmiştir ve daha sonra egemenin eylemlerine onay vermelidir.
her insan egemenin yaptığı eylemlerinin yazarıdır: bu nedenle egemen, İngilizlere zarar veremez ve adaletsizlik ile suçlanamaz.
yukarıdaki temel hakka göre, egemene ahlaki olarak insanlar tarafından ölüm cezası uygulanamaz
bir devletin varoluş amacı barıştır ve egemen barışın, huzurun ve anlaşmazlıkların çözülmesi konusunda gerekli olduğunu düşündüğü her eylemi yapma hakkı vardır. Bundan dolayı egemen, hangi düşünce ve düşünce sistemlerinin zararlı olup kalabalıklara anlatılmasına izin vermeye ve basılmadan önce bütün kitapların içeriğini inceleme konusunda karar verebilir.
sivil hukuk ve mülkiyet kurallarını belirlemek
bütün davalarda yargıç olmak
savaş ve barışa karar vermek ve orduyu komuta etmek
danışmanları, bakanları, hakimleri ve memurları seçmek
zenginlik ve onurlandırarak ile ödül vermek ya da bedensel ya da maddi ceza vererek cezalandırmak
onur ve değerler hakkında yasalar çıkarmak.
Hobbes, özellikle daha sonra Amerika Birleşik Devletleri Anayasası altındaki güçlerin ayrılması haline gelecek olan biçimiyle, 'Güçler Ayrılığı' fikrini açıkça reddetti. Bölüm 6, belki Hobbes'ın argümanının vurgulanmamış bir özelliğidir: düzeni teşvik etmek için egemen tarafından arzu edilirse, basının sansürü ve özgür konuşma hakları üzerindeki kısıtlamaları açıkça desteklemektedir.

Üç tanedir; monarşi, aristokrasi ve demokrasi.

Devlet tipleri arasındaki fark herkesi ya da farklı kesimlerin her birini temsil ede egemen ya da temsilci arasındaki farktan kaynaklanıyordu. Ve egemenlik ya bir insanda ya da birden fazla mecliste olduğu için; bu meclisin içine ya her insanın girme hakkı vardır, ancak bazıl

Liberal demokrasi veya Batı demokrasisi, temsilci demokratik bir hükûmet biçimi altında işleyen liberal siyasi bir ideolojinin birleşimidir. Birden fazla ayrı siyasi partinin katıldığı seçimler, hükûmetin farklı kollarına güçler ayrılığı, günlük yaşamda açık bir toplumun bir parçası olarak hukukun üstünlüğü, özel mülkiyetle piyasa ekonomisi, insan haklarının, medeni hakların, medeni özgürlüklerin ve siyasi özgürlüklerin eşit şekilde korunması gibi özelliklere sahiptir. Uygulamada sistemini tanımlamak için liberal demokrasiler genellikle hükûmetin yetkilerini belirleyen ve toplumsal sözleşmeyi güvence altına alan bir anayasaya başvururlar, bu anayasa ya kodifiye edilmiş ya da kodifiye edilmemiş olabilir. 20. yüzyılın ikinci yarısında genişleme döneminden sonra liberal demokrasi, dünyadaki yaygın bir siyasi sistem haline geldi.

Liberal demokrasi farklı ve karmaşık anayasal formlar alabilir: bir anayasal monarşi (Avustralya, Belçika, Kanada, Japonya, Norveç, İspanya ve Birleşik Krallık) veya bir cumhuriyet (Fransa, Hindistan, Brezilya, İrlanda, Amerika Birleşik Devletleri) olabilir. Bir parlamento sistemi (Avustralya, Kanada, Hindistan, İrlanda, Birleşik Krallık), bir başkanlık sistemi (Endonezya, Brezilya, Amerika Birleşik Devletleri) veya yarı başkanlık sistemi (Fransa) olabilir.
Liberal demokrasiler genellikle evrensel oy hakkına sahiptir, yani etnik köken, cinsiyet, mülkiyet sahipliği, ırk, yaş, cinsel yönelim, cinsiyet, gelir, sosyal statü veya din gibi faktörlere bakılmaksızın tüm yetişkin vatandaşlara oy hakkı tanır. Bununla birlikte, tarihsel olarak bazı liberal demokrasi olarak kabul edilen ülkeler daha sınırlı bir seçim hakkına sahip olmuştur. Hatta günümüzde bazı liberal demokrasi olarak kabul edilen ülkeler, gerçek anlamda evrensel oy hakkına sahip değildir. Örneğin, Birleşik Krallık'ta uzun hapis cezaları alan kişiler oy kullanamazlar ve bu politika, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından insan hakları ihlali olarak değerlendirilmiştir. Benzer bir politika aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nde de uygulanmaktadır. Coppedge ve Reinicke'nin bir araştırmasına göre, en az %85 oranında demokrasiler evrensel oy hakkını sağlamaktadır. Birçok ülke, insanların oy kullanmadan önce pozitif kimlik tespiti yapmasını gerektirmektedir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde eyaletlerin üçte ikisi vatandaşlardan oy kullanmak için kimlik ibraz etmelerini talep etmektedir ve aynı zamanda ücretsiz devlet kimlik kartları da sağlamaktadır. Seçimlerle alınan kararlar, tüm vatandaşlar tarafından değil, seçmenlerin üyeleri olan ve oy kullanarak katılmayı seçenler tarafından yapılır.
Liberal demokratik anayasa, devletin demokratik karakterini tanımlar. Bir anayasanın amacı genellikle hükûmetin yetkilerine sınırlama getirmektir. Liberal demokrasi, yetim bir yargı sistemi ve hükûmetin kolları arasında denge ve denetleme mekanizmaları üzerinde durur. En az iki kalıcı, yaşayabilir siyasi partinin olduğu çoklu parti sistemleri liberal demokrasilerin özellikleridir. Avrupa'da, liberal demokrasilerin bir Rechtsstaat, yani hukukun üstünlüğü prensibini takip eden bir devlet olmasının önemi vurgulanmaktadır. Hükûmet yetkisi, yazılı olarak belirlenen, kamuoyuna açıklanan kanunlara uygun olarak meşru olarak kullanılır ve belirlenen prosedüre uygun olarak kabul edilir ve uygulanır. Birçok demokrasi, kötüye kullanımı önlemek ve halkın katılımını artırmak için federalizmi, dikey yetkilerin ayrışması olarak da bilinen bir sistem kullanır ve yönetim yetkilerini yerel, bölgesel ve ulusal hükûmetler arasında böler (örneğin Almanya, federal hükûmetin temel yasama sorumluluklarını üstlendiği ve birleşik Länder'in birçok yürütme görevini üstlendiği bir sistem).

Liberal demokrasi kökenlerini ve adını 18. yüzyıl Avrupa'sı olan Aydınlanma Çağı'na kadar sürer. O dönemde, Avrupa'daki devletlerin büyük çoğunluğu monarşilerdi ve siyasi güç ya hükümdar ya da soylular tarafından elde tutuluyordu. Demokrasinin olasılığı klasik antik çağdan bu yana ciddi bir şekilde düşünülen bir siyasi teori değildi ve yaygın inanış, demokrasilerin insanların değişen hevesleri nedeniyle politikalarında istikrarsız ve kaotik olacağıydı. Ayrıca, demokrasinin insan doğasına aykırı olduğuna inanılıyordu çünkü insanlar kötü, şiddet dolu ve yıkıcı dürtülerini sınırlayacak güçlü bir lidere ihtiyaç duyan varlıklar olarak görülüyordu. Birçok Avrupa hükümdarı, iktidarlarının Tanrı tarafından düzenlendiğine inanıyor ve iktidara haklarının sorgulanmasının dinsizlikle eşdeğer olduğunu savunuyordu.
Bu yaygın görüşler, başlangıçta nispeten küçük bir Aydınlanma entelektüel grubu tarafından meydan okundu. Bu grup, insan işlerinin akıl ve özgürlük ve eşitlik prensipleri tarafından yönlendirilmesi gerektiğine inanıyordu. İnsanların eşit yaratıldığını ve bu nedenle siyasi otoritenin "soylu kan" ya da tanrıya bağlı bir ayrıcalıklı bağlantı gibi iddia edilen herhangi bir özelliğe dayandırılamayacağını savundular. Ayrıca, hükûmetlerin halka hizmet etmek amacıyla var olduğunu - tam tersi değil - ve yasaların hükmedenlere ve yönetilenlere uygulanması gerektiğini ileri sürdüler (hukukun üstünlüğü olarak bilinen bir kavram).
Bu fikirlerden bazıları, 17. yüzyılda İngiltere'de ifade edilmeye başlandı. Magna Carta'ya yeniden ilgi duyuldu ve 1628'de Petition of Right, 1679'da ise Habeas Corpus Act'i ile belirli özgürlükler halka tanındı. Bir siyasi parti fikri, 1647'deki Putney Tartışmaları sırasında siyasi temsil hakları konusunda tartışan gruplarla şekillendi. İngiliz İç Savaşları (1642-1651) ve 1688'deki İhtişamlı Devrim'in ardından, 1689'da Haklar Bildirisi kabul edildi ve belirli hakları ve özgürlükleri kodladı. Bildiri, düzenli seçimlerin gerekliliğini, Parlamento'da konuşma özgürlüğü kurallarını ve hükümdarın gücünü sınırlayan hükümleri belirleyerek, o dönemde neredeyse tüm Avrupa'da olduğu gibi kraliyet mutlakıyetinin hâkim olmayacağı olgusu sağladı. Bu durum, bireylerin toplum içindeki konumunda önemli sosyal değişime ve Parlamento'nun hükümdara karşı artan gücüne yol açtı.
18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, dönemin önde gelen filozofları Avrupa kıtası ve ötesine yayılan eserler yayınladılar. Bu filozoflar arasında en etkili olanlardan biri İngiliz deneyci John Locke idi, Two Treatises of Government adlı eserinde monarşik mutlakçılığı çürüttü. Locke'ye göre, bireyler devletle bir sosyal sözleşme yaparak doğal haklarının korunması karşılığında bazı özgürlüklerinden vazgeçerler. Locke, hükûmetlerin yalnızca halkın rızasını koruduğu takdirde meşru olduğunu ve vatandaşların hükûmetleri çıkarlarına aykırı hareket ettiğinde isyan çıkarma hakkına sahip olduğunu ileri sürdü. Bu fikirler ve inançlar Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi'ne etki etti, bu da Aydınlanma filozoflarının prensiplerini pratikte uygulamayı amaçlayan hükûmet biçimlerinin kurulmasına yol açtı.
İlk prototip liberal demokrasiler kurulduğunda, liberaller kendileri uluslararası barış ve istikrarı tehdit eden aşırı ve tehlikeli bir marjinal grup olarak görülüyordu. Liberalizm ve demokrasiye karşı çıkan muhafazakar monarşistler, geleneksel değerlerin ve doğal düzenin savunucuları olarak kendilerini görüyorlardı ve demokrasiye yönelik eleştirileri, Napolyon Bonapart'ın genç Fransız Cumhuriyeti'nin kontrolünü ele geçirmesi, onu ilk Fransız İmparatorluğu'na dönüştürmesi ve çoğu Avrupa'yı fethetmesiyle haklı çıkmış gibi görünüyordu. Napolyon sonunda yenildi ve Avrupa'da liberalizm veya demokrasinin daha fazla yayılmasını önlemek amacıyla Kutsal İttifak kuruldu. Ancak, liberal demokratik idealler kısa sürede genel nüfus arasında yaygınlaştı ve 19. yüzyılda geleneksel monarşi sürekli bir savunma ve gerileme pozisyonuna zorlandı. İngiliz İmparatorluğu'nun bağlı toprakları, 19. yüzyılın ortalarından itibaren liberal demokrasi laboratuvarları haline geldi. Kanada'da sorumlu hükûmet 1840'larda başladı ve Avustralya ve Yeni Zelanda'da, erkek seçme ve gizli oy ile seçilen parlamento hükûmeti 1850'lerden itibaren kuruldu ve kadın seçme hakkı 1890'lardan itibaren elde ed

ildi.
Reformlar ve devrimler, çoğu Avrupa ülkesini liberal demokrasiye doğru ilerletti. Liberalizm, marjinal bir görüş olmaktan çıkarak siyasi ana akıma katıldı. Aynı zamanda, liberal demokrasi kavramını benimseyen ve kendi görüşlerine uyarlayan birçok non-liberal ideoloji gelişti. Siyasi spektrum değişti; geleneksel monarşi giderek marjinal bir görüş haline gelirken, liberal demokrasi giderek daha yaygın hale geldi. 19. yüzyılın sonunda liberal demokrasi sadece "liberal" bir fikir olmaktan çıkarak, farklı ideolojiler tarafından desteklenen bir fikir haline geldi. Birinci Dünya Savaşı ve özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra liberal demokrasi, hükûmet teorileri arasında hakim bir konuma ulaştı ve şu anda siyasi spektrumun büyük çoğunluğu tarafından desteklenmektedir.
Liberal demokrasi, başlangıçta Aydınlanma dönemi liberal düşünürler tarafından ortaya atılmış olmasına rağmen, demokrasi ile liberalizm arasındaki ilişki başlangıçtan itibaren tartışmalı olmuş ve 20. yüzyılda sorgulanmıştır. Jasper Doomen'in Özgürlük ve Eşitlik adlı kitabında, liberal demokrasi için özgürlük ve eşitliğin gerekli olduğu ileri sürülmüştür. Francis Fukuyama'nın Tarihın Sonu ve Son İnsan adlı kitabında ise Fransız Devrimi'nden bu yana liberal demokrasinin tekrar tekrar alternatif sistemlere göre temelde daha iyi bir sistem olduğunu (etik, siyasi, ekonomik açıdan) kanıtladığı ve demokrasinin uzun vadede daha yaygın hale geleceğini belirtmiştir, ancak "geçici" aksaklıklar yaşayabileceğini ifade etmiştir. Bugün Freedom House araştırma enstitüsü, liberal demokrasiyi sadece seçimle işleyen bir demokrasi olarak tanımlayarak aynı zamanda sivil özgürlükleri koruduğunu ifade etmektedir.

Uygulamada, demokrasiler belirli özgürlüklere sınırlamalar getirebilir. Telif hakkı ve iftira gibi yasal kısıtlamalar bulunmaktadır. Anti-demokratik konuşmalara, insan haklarını zayıflatmaya veya terörü teşvik etmeye veya haklı çıkarmaya yönelik girişimlere sınırlamalar getirilebilir. Soğuk Savaş döneminde bu tür k

Abraham Lincoln (12 Şubat 1809, Kentucky – 15 Nisan 1865, Washington), Amerikalı siyasetçi, hukukçu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin 16. başkanıdır. 1861'den suikasta uğrayıp öldüğü yıl olan 1865'e kadar görev yapan Lincoln, döneminde çıkan Amerikan İç Savaşı'nda Amerikan ulusunu anayasal bir birlik olarak savunmak için Birleşik Devletler birliğini yönetti, savaşı kazandı. Dört yıllık başkanlık sürecinde köleliği ortadan kaldırmayı ve ABD ekonomisini modernleştirmeyi başardı.
Cumhuriyetçi Parti'nin ilk başkanıdır. Lincoln, Amerikan İç Savaşı'nda Amerika Konfedere Devletleri'ne karşı büyük bir galibiyet elde etti. Ülkenin birliğini korudu ve köleliği bitirdi. 1860 Başkanlık Seçimlerinden önce savcılık, Illinois Temsilciler Meclisi üyeliği ve bir dönem de ABD Temsilciler Meclisi üyeliği yapmıştır. İki kez ABD Senatosu'na girmek için aday olmuş ancak seçilememiştir. Lincoln ABD'de köleliğe karşı olduğunu resmen dile getirdi. 1860 yılında Başkanlık için resmen adaylığını koydu. Ertesi yıl oyların büyük çoğunluğunu alarak Cumhuriyetçi Parti'den seçilen ilk ABD başkanı oldu. 1863 yılında Özgürlük Bildirgesi'ni ilan ederek isyan halindeki eyaletlerde köleliği kaldırılmaya yönelik adım attı. Kölelik ise 1865 yılında On Üçüncü  Değişiklik’in kabul edilmesiyle ABD genelinde resmen kaldırıldı. Lincoln, suikast sonucu ölen ilk ABD başkanı oldu. Tarihsel değerlendirmelerde en iyi Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından biri olarak kabul edilir.

Abraham Lincoln, 12 Şubat 1809 tarihinde, Thomas Lincoln ile Nancy Lincoln adında iki eğitimsiz çiftçinin ilk çocuğu olarak Kentucky eyaletinde bir kulübede dünyaya geldi. Abraham adı annesi Nancy Hanks tarafından konulmuştur ve Lincoln'e ikinci bir ad verilmemiştir. Lincoln'ün soyu, 17. yüzyılda İngiltere'den Hingham, Massachusetts'e göç etmiş olan Samuel Lincoln'e dayanır.

1818'de, Lincoln 9 yaşındayken, annesi Nancy Lincoln süt hastalığından (34) öldü. Kısa bir süre sonra Thomas Lincoln, Sarah Bush Johnston adında bir kadınla evlendi. Lincoln, ekonomik nedenlerden dolayı yalnızca 18 ay kadar örgün eğitim alabildi. Daha sonra maddi sıkıntılar ve ailesinin kamu arazisinde oturduğu gerekçesiyle Indiana'dan ayrılarak Illinois eyaletine taşındı. Doymak bilmeyen okuma isteğiyle kendi kendisini eğitti. Amerikan ve İngiliz tarihiyle ilgili birçok kitap okudu. Lincoln, aynı zamanda bir güreşçi ve ağaç kesme konusunda yetenekliydi. 1,93 metre boyundaydı ve yaşına göre çok güçlüydü.

4 Kasım 1842 tarihinde Lincoln, Mary Todd ile evlendi. Robert Todd Lincoln, 1 Ağustos 1843 tarihinde Springfield'da doğdu. Yetişkinliğe ulaşabilen tek oğlu Robert, Harvard Koleji'ne gitti. Diğer çocukları ise genç yaşta öldüler. Edward Baker Lincoln, 10 Mart 1846 tarihinde doğdu ve 1 Şubat 1850 tarihinde ise öldü. William Lincoln ise 21 Aralık 1850 tarihinde doğdu. 20 Şubat 1862'de Washington'da Lincoln başkanken öldü. Thomas Lincoln ise 4 Nisan 1853'te doğdu, 16 Temmuz 1871 tarihinde Chicago'da öldü.

1832'de, henüz 23 yaşındayken, Illinois'te Liberal Parti üyesi olarak başarısız bir kampanya ile siyasi kariyerine başladı.
Sangamon nehrindeki gemi trafiğini üstlendi. Daha sonra Kara Şahin Savaşı sırasında milis kuvvetlere kaptanlık yaptı. 1834 yılında, devlet meclisi seçimini kazandı Sir William Blackstone'un İngiltere'nin hukuk sistemini anlattığı, "Commentaries on the Laws of England" adlı kitabı okudu ve hukuk öğretmeye başladı. Bu yıllarda çok başarılı bir avukat oldu. Lincoln, 1841 yılında Whig Partisine William Herndon ile birlikte girdi. 1847 yılında Birleşik Devletler Temsilciler Meclisine seçildi. Meksika-Amerika Savaşı sırasında Başkan James K. Polk'a yaptığı eleştiriler fazla dikkat çekmesine neden oldu. 1848 yılında “Savaşın gereksiz ve anayasaya aykırı olarak başkan James K. Polk tarafından başlatıldığı” söylemini içeren bir metin oylamasında 81 Demokrat'a karşı mağlup olan 82 Whig üyesi arasında yer aldı.

Tüccar - Coles Kasabası, Illionis, Indiana, ABD (1830 - 1831)
Tüccar - New Salem, ABD (1831 - 1832)
Yüzbaşı - Kara Şahin Savaşı, New Salem, ABD (1832 - 1834)
Parti Üyeliği - Whig Party, Illinois, ABD (1834 - 1836)
Parti Temsilciliği - Illinois Yasama Meclisi, Sangamon Whig Party Temsilcisi, ABD (1837 - 1841)
Stajyer Avukat - John T. Stuart Hukuk Firması, Illinois, ABD (1841 - 1844)
Avukat - Illinois, ABD (1844 - 1847)
Kongre Üyeliği - Temsilciler Meclisi, ABD (1847 - 1849)
Avukat - Springfield, Illinoins, ABD (1849 - 1856)
Parti Kurucusu ve Üyeliği - ABD (1861 - 1865)
ABD Başkanı - ABD (1861 - 1865)

Illinois Yüksek Mahkemesi'nde avukatlık kariyerine başlayan Lincoln, birçok davada başarılı olarak o dönemin en başarılı avukatları arasına girmeyi başardı. Lincoln'ün en önemli davası 1858 yılında bir cinayet davası oldu. Lincoln'ün müvekkili William "Duff" Armstrong, James Metzker'i öldürmekle suçlanıyordu.1858 yılında müdafaa ettiği ünlü William "Duff" Armstrong davasıyla, hukuk dehasını da ortaya koydu. Farklı ve o zamanlar ender rastlanılan bir taktik kullanmak suretiyle, görgü tanığının yalan söylediğini çiftçi almanağıyla kanıtladı. Lincoln, İllionis eyaletinde geçirdiği 23 yıllık hukuk hayatı boyunca, 5.100'den fazla davada avukatlık yaptı.

1861 yılında Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak göreve başlayan Lincoln, ilk olarak köleliği kaldırma sözü verdiği için köleliğin kaldırıldığını açıkladı. 13. Anayasa Değişikliğiyle de bunu başardı. Ama 19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken iş gücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerden sağlanmaktaydı. ABD'nin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve kölelik ortadan kalkmıştı. ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu. Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin yaşam tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Lincoln, seçimi kazanınca  güneyli 7 eyalet (South Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den bağımsızlığını ilan ettiler. Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet (Virginia, Arkansas, North Carolina ve Tennessee) daha katıldı. Bu toplam 11 eyalet Amerikan İç Savaşı'nda güneyli Konfederasyon tarafını oluşturdular. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli Union ("Birlik") tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi.

Lincoln, savaşın ancak dikkatli ve hatasız bir şekilde kontrol altına alınmasıyla, birliğin bozulmasının önüne geçileceğini düşünüyordu. Ancak bu düşüncesinin karşısındaki tek zorluk savaş değildi. Muharebe meydanlarında sergilenen çabanın yanı sıra, özellikle senatodaki kendi kabinesinin ve radikal Cumhuriyetçilerin muhalefetiyle de başa çıkmak gerekiyordu. Ayrıca, eşi hakkında çıkan dedikodular nedeniyle, eşinin erkek kardeşleri de Lincoln'e cephe alarak, konfederasyon ordusuna geçmişti. Tüm bunlar Lincoln'ün yüksek konumu gereği taşıdığı sorumlukların bir karşılığıydı. Ancak 1862'nin Şubat ayında 12 yaşındaki oğlu Willie'yi kaybetti. Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Her iki taraftan da birçok kayıplar oldu ve her iki taraf da zaman zaman askeri başarılar elde etse de baskın çıkamadı. 1863 yılının Temmuz ayında gerçekleşen Gettysburg Savaşı önemli bir dönüm noktası oldu. Güneyden 75 bin, kuzeyden 82 bin askerin katıldığı bu kanlı savaşta her iki taraf da askerlerinin yaklaşık üçte birini kaybettiler ama kuzeyliler tartışmasız bir üstünlük sağladı. En sonunda 9 Nisan 1865 tarihinde kuzey orduları güneyli ünlü komutan Robert Edward Lee'nin ordularını birkaç koldan sardılar ve teslim olmaya mecbur bıraktılar. Aynı yılın Haziran ayında geri kalan bütün güney askerleri de silahlarını bırakarak teslim oldular ve Amerikan İç Savaşı kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaş bitince Abraham Lincoln Güney'i sömürmek yerine onları kalkındırmak için çok sayıda karşılıksız borç teklif etti 1863'te, birlik kuvvetlerinin Gettysburg, Vicksburg ve Chattanooga'yı ele geçirmesiyle birlikte, savaşın sonlarına gelinmeye başlandı. Çünkü zafer, büyük ölçüde Kuzeyli birlik kuvvetleri tarafında görünüyordu. 9 Nisan 1865'te ise, General Robert Edward Lee'nin konfedere eyaletler ordusunun Appomattox'a yakın bir yerde kuşatılmasıyla, güney teslim oldu ve savaş böylece sona erdi.

Amerikan İç Savaşı'nın en büyük ve kanlı çarpışması Gettysburg Muharebesi'ni Birlik'in kazanmasıyla, Amerika Konfedere Devletleri'nin savaş ve bağımsızlık çabasına darbe indirilmiş oldu. Fakat Birlik Güçleri'nin asker sayısı azaldığı için daha fazla asker gerekliydi. Lincoln 1863 yılında seferberlik çağrısında bulundu. Seferberliğin halka duyurulması ile birlikte New York Eyaleti'nde hükûmete karşı bir isyan çıktı. Lincoln, halkı sakinleştirmek ve savaşa karşı birlik olma konusunda halka çağrı için 1863 yılında Gettysburg konuşmasını yaptı.

...Burada bundan böyle kendini esas adaması gerekenler hayatta kalmış olanlardır. Bu bitmemiş görevi, bu cesur insanların bu kadar ilerlettiği noktadan alıp daha ileriye taşımalıyız. Biz hayatta kalanlar, işte bu görevi sırtlanıp, burada hayatını vermiş olanların fedakarlığından aldığımız kuvvetle daha çok ilerlemek zorundayız ki bu insanların bir hiç uğruna ölmediğini ispatlayalım. Tanrı'nın şahitliğindeki bu ülkenin yeni bir özgürlük doğuşu yaşamasını sağlayalım ve halkın, halk tarafından halk için yönetimi olduğu bu devlet yeryüzünden silinmesin.
Birlik Ordusu'nun, Amerika Konfedere Devletleri'ni Gettysburg Muharebesi'nde mağlup etmesinden dört ay sonra Lincoln tarafından yapılan Gettysburg Konuşması, ABD tar

Afrika ve Asya'da liberalizm, ilk olarak Orta Doğu ve Osmanlı İmparatorluğu'nda gelişen bir düşüncedir. 19. yüzyılda Arap, Osmanlı ve Fars aydınları Avrupa'ya giderek Batı edebiyatı, bilim ve liberal fikirler hakkında öğrenim gördüler. Bu durum, kendi ülkelerinin geri kalmışlığı hakkında düşünmelerine neden oldu ve toplumlarını modernleştirmek için anayasacılığı, gelişimi ve liberal değerleri teşvik etmeleri gerektiği sonucuna vardılar. Aynı zamanda, Orta Doğu'da artan batlı güçlerin ıvarlığı ve bölgenin durgunluğu, II. Mahmut ve oğlu I. Abdülmecid, Muhammed Ali Paşa ve Amir Kabir gibi bazı Orta Doğu liderlerini sosyo-politik değişiklikler yapmaya ve modernizasyon projelerine başlamaya itti. 1826 yılında, akademisyen Rifaa at-Tahtavi, Muhammed Ali'nin bilim insanlarından oluşan bir misyonunun bir parçası olarak Paris'e gönderildi. Tahtawi, ahlak, sosyal ve siyasi felsefe ve matematik konularında eğitim aldı. Fransa'daki kalmaları süresince Condillac, Voltaire, Rousseau, Montesquieu ve Bézout gibi yazarların eserlerini okudu.

1831 yılında, Tahtawi Mısır altyapısını ve eğitimini modernleştirmek için yapılan ülke çapındaki çabaların bir parçası olarak memleketine geri döndü. Geri döndüğünde Mısır Rönesansı (Nahda) olarak adlandırılan bir dönemi başlattı ve 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında bu düşünce gelişti. Daha sonra Lübnan, Suriye ve diğer Osmanlı yönetimindeki Arapça konuşulan topluluklara bu düşünce yayıldı. 1835 yılında Dil Okulu'nu kurdu ve bu okul 1973 yılında Ayn Şems Üniversitesi'nin bir parçası haline geldi. Dönüşünden sonra Al-Tahtawi, parlamenter sistemi, vatandaşların siyasi katılım haklarını ve kadınların eğitim haklarını savunan bir düşünür oldu. Dil Okulu, erken dönem modern Mısırlı entelektüellerin mezun olduğu bir okuldu ve bu entelektüeller, Mısır'da İngiliz kolonizasyonuna karşı ortaya çıkan temel toplumsal hareketin temelini oluşturdu. Yayımlanan üç kitabı politik ve ahlaki felsefe çalışmalarıydı. Bu eserler, Mısırlı izleyicilere seküler otorite, siyasi haklar ve özgürlük gibi Aydınlanma dönemi liberal fikirleri, modern uygar bir toplumun nasıl olması gerektiği ve bunun sonucunda "iyi bir Mısırlı" olarak kabul edilen fikirlerini, ayrıca kamu yararı ve ortak iyilik üzerine düşüncelerini tanıttı.

Osmanlı İmparatorluğu, içerideki milliyetçi hareketlere ve dışarıdaki saldırgan güçlere karşı toprak bütünlüğünü sağlamak için bir dizi reform başlattı. Bu dönem Tanzimat olarak adlandırılır. Reformlara liberal neden arayanlar olsa da siyaset bilimcilere göre Tanzimat'ın uygulanmasının nedenleri bürokratikti. Bu değişiklikler, sivil özgürlükleri iyileştirmek amacıyla yapıldı. Ancak, Nahda ve Tanzimat'ın reformist fikirleri ve eğilimleri geniş halk kitlelerine başarıyla ulaşamadı, çünkü kitaplar, dergiler ve gazeteler genellikle entelektüeller ve ortaya çıkan orta sınıf kesimlere erişilebilirken, birçok Müslüman bunları İslam dünyasına yabancı etkiler olarak gördü. Bu algı, Orta Doğu devletleri tarafından yapılan reform çabalarını karmaşık hale getirdi. Millet sistemi adı verilen sistemde, Osmanlı topraklarında yaşayan tüm farklı halkları "Müslüman ve gayrimüslim altında toplayarak Türk ve Yunan, Ermeni, Yahudi, Kürt ve Arap" halklarını birleştirmeyi amaçlıyordu. Bu politika 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başladı ve Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı vatandaşları eşit kanunlara tabii tutulmaya başladı.

1865 yılında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Tanzimat reformlarından memnun olmayan bir grup Osmanlı Türkü aydın, Genç Osmanlılar adında gizli bir topluluk kurdu. Bu aydınlar, reformların yeterince ileri gitmediğine inanıyor ve imparatorluktaki otokrasiyi sona erdirmek istiyorlardı. Genç Osmanlılar, Osmanlı toplumunu dönüştürmeyi amaçladılar, imparatorluğu koruyarak ve Avrupa tarzında modernleştirerek, anayasal bir yönetim benimseyerek. Genç Osmanlılar ideolojik olarak sık sık anlaşmazlık yaşasalar da, yeni anayasal hükûmetin "Osmanlı siyasi kültürünün temeli olarak İslam'ın sürekli ve temel geçerliliğini vurgulamak için" kısmen İslam'a dayanması gerektiği konusunda ortak bir görüşe sahiptiler. Ancak, İslami idealizmi modern liberalizm ve parlamenter demokrasi ile sentezlemişlerdir; onlar için Avrupa parlamentarizmi liberalizmi takip edilmesi gereken bir modeldi ve bu model İslam'ın öğretileriyle uyumluydu. Onlar "İslamî hükümet kavramlarını Montesquieu, Danton, Rousseau ve çağdaş Avrupalı bilginler ve devlet adamlarının fikirleriyle uyumlu hale getirmeye çalıştılar."
Genç Osmanlıların oluşumunda etkili olan Namık Kemal, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nin anayasasını model almıştır; Genç Osmanlıların siyasi ideallerini "ulusun egemenliği, kuvvetler ayrılığı, hesap verilebilirlik, sivil özgürlükler, eşitlik, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, dernek özgürlüğü, mülkiyet hakları, mülkiyetin kutsallığı" şeklinde özetlemiştir. Genç Osmanlılar, imparatorluğun gerilemesinin ana nedenlerinden birinin, İslam prensiplerini terk ederek Avrupa modernitesini düşüncesizce taklit etmek olduğunu düşünmüşler ve her ikisini de en iyi şekilde devletin ve halkın çıkarlarını hizmet edecek şekilde birleştirmeye çalışmışlardır. İmparatorluğu canlandırmak için, belirli Avrupalı yönetim modellerini benimseyerek, yine de imparatorluğun temelleri olan İslam'ı korumayı hedeflemişlerdir. Bu topluluğun önemli üyeleri arasında İbrahim Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa ve Agah Efendi gibi yazarlar ve yayıncılar bulunmaktadır.

1875-1876 döneminde ortaya çıkan iç mali ve diplomatik krizler vardı. Sultan II. Abdülhamid, liberal düşünceli Mithat Paşa'yı Sadrazam olarak atadı ve 1876 Osmanlı Anayasası'nı ilan etti. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk anayasa denemesi olarak tarihe geçti ve Birinci Meşrutiyet Dönemi'ni başlattı. Liberal entelektüellerin çabaları sayesinde toplumlarını gelişme, ilerleme ve liberal değerlerle modernleştirme yolunda anayasacılık Osmanlı İmparatorluğu'nda genişletildi. Mithat Paşa, genellikle Türk Parlamentosu'nun kurucularından biri olarak kabul edilir. Bu dönem kısa ömürlü oldu. Abdülhamid anayasayı ve parlamentoyu 1878'de mutlak monarşi yönetimine dönmek adına askıya aldı, ancak Genç Osmanlıların mirası ve etkisi imparatorluğun çöküşüne kadar devam etti. Başka bir grup reformist olan Jön Türkler, Genç Osmanlıların çabalarını tekrarladı ve 1908'de Jön Türk Devrimi'ne ve İkinci Meşrutiyet Dönemi'nin başlangıcına yol açtı.

Mısır'da ise Nahda dönemi, İslam'ı ve toplumu modernize etmeyi amaçladı. Düşünürler ve dini reformcular geleneksel görüşleri reddettiler ve İslami köklere dönüş olarak gördükleri taqlid'i (taklit, yasal örneklere uyum) terk ederek ve ijtihad'a (entelektüel çaba, akıl yürütme ve hermeneutik) vurgu yaparak modernizasyonu teşvik ettiler.
İslami Modernizm, bazen Modernist Selefilik olarak da adlandırılan bir harekettir. İslami Modernizm, "ilk Müslüman ideolojik tepki" olarak tanımlanan bir harekettir. İslami Modernizm, milliyetçilik, demokrasi, sivil haklar, akılcılık, eşitlik ve ilerleme gibi modern Batı değerlerini İslami inançla uyumlu hale getirmeye çalışan bir girişimidir. Bu hareket, klasik fıkıh kavramlarının ve yöntemlerinin eleştirel bir şekilde yeniden değerlendirildiği ve İslam teolojisi ile Kur'an tefsirine (Tefsir) yeni bir yaklaşımın benimsendiği bir özelliğe sahipti.
Bu, 19. yüzyıl ortalarında ortaya çıkan bir dizi İslami hareketin ilkiydi ve bu hareketler arasında sekülerizm, İslamcılık ve Selefilik de bulunuyordu. Bu hareketler, özellikle Batı medeniyetinin ve sömürgeciliklerinin Müslüman dünyaya yönelik algılanan saldırısı karşısında zamanın hızlı değişimlerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Kurucular arasında 1849-1905 yılları arasında kısa bir süre Al-Azhar Üniversitesi'nde şeyhlik yapan Muhammed Abduh, 1838-1897 yılları arasında yaşamış olan Cemaleddin el-Efgani ve 1817-1898 yılları arasında yaşamış olan Sir Seyyid Ahmed Han yer almaktadır.
İlk İslami Modernistler (el-Efgani ve Muhammed Abdu), "salafiyya" terimini kullandılar. İslami düşüncenin yenilenmesi çabalarını ifade etmek için "salafiyya" terimini kullandılar. Bu "salafiyya hareketi" Batı'da genellikle "İslami modernizm" olarak bilinir, ancak şu anda Salafi hareket olarak adlandırılan şeyle çok farklıdır ve genellikle "Vahhabilik gibi ideolojileri" ifade eder. Modernizm'in başlangıcından bu yana, orijinal reformculuğunun hem laik yöneticiler tarafından hem de "resmi ulema" tarafından benimsenmesi sorunuyla karşılaşmıştır. "Resmi ulema"nın görevi, yöneticilerin eylemlerini dini terimlerle meşrulaştırmaktır.
Modernizm, sekülerlikten farklı olarak, kamusal yaşamda dini inancın önemini vurgular ve Salafizm veya İslamcılıktan farklı olarak çağdaş Avrupa kurumlarını, sosyal süreçleri ve değerleri benimser.

Mısır'da Vafd Partisi ("Temsilcilik Partisi"), Mısır'da milliyetçi liberal bir siyasi partiydi. 1920'ler ve 30'larda bir dönem Mısır'ın en popüler ve etkili siyasi partisi olarak kabul edilir. Liberal milliyetçilerin çabaları, 1923 Mısır Anayasası ile bir anayasal monarşi oluşturmakla sonuçlandı, ancak liberal milliyetçilik 1930'ların sonlarında Müslüman Kardeşler ve Pan-Arap milliyetçiliği hareketlerinin büyümesi ve muhalefeti nedeniyle gerilemeye başladı. Ayrıca, liberal değerleri ve fikirleri savunan çeşitli entelektüeller bulunmaktaydı. Dönemin öne çıkan liberal figürleri Taha Hussein, Ahmed Lutfi el-Sayed, Tawfiq al-Hakim, Abd El-Razzak El-Sanhuri ve Muhammad Mandur idi.
Taha Hussein ve Ahmed Lutfi el-Sayed, 20. yüzyılın en etkili Mısırlı entelektüelleri arasındaydı. Hussein, İslamcılığa karşıydı ve liberal harekete önemli katkılarından biri, Mısırlı liberalizmin ve İslam'ın nasıl uzlaştırılabileceğine dair bir inceleme yapmaktı. Özgürlük ve eşitliğe inanıyordu ve Mısır'ın Fransız Devrimi ve Sanayi Çağı fikirleriyle uyumlu olarak modern, aydınlanmış bir toplum olarak geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu.
Ahmed Lutfi el-Sayed, modern mısır milliyetçiliği, mısır'da laiklik ve mısır'da liberalizmin mimarlarından biriydi. "Neslin Profesörü" olarak sevgiyle anılan, Mısırlı milliyetçi hareketinde et

Ahlak psikolojisi ya da ahlaki psikoloji, hem felsefe hem de psikoloji alanlarını ortak bir zeminde inceleyen çalışma alanıdır. Tarihsel olarak, ahlaki psikoloji terimi, ahlaki gelişim çalışmasını ifade etmek için nispeten daha dar bir şekilde kullanılmıştır. Ahlaki psikoloji sonuç olarak etik, psikoloji ve zihin felsefesinin kesişimindeki çeşitli konulara daha geniş olarak değinmeye başlamıştır. Alanın bazı ana konuları ahlaki yargı, ahlaki akıl yürütme, ahlaki duyarlılık, ahlaki sorumluluk, ahlaki motivasyon, ahlaki kimlik, ahlaki eylem, ahlaki gelişim, ahlaki çeşitlilik, ahlaki temeller, ahlaki karakter (özellikle erdem etiği ile ilgili olarak), fedakarlık, psikolojik egoizm, ahlaki şans, ahlaki tahmin, ahlaki duygu, duygusal tahmin ve ahlaki anlaşmazlık olarak verilebilir.
Günümüzde, ahlaki psikoloji biyolojik, bilişsel / hesaplamalı ve kültürel ahlaki yargının ve davranışın temeli ve yapay zeka bağlamında ahlaki yargıyla ilgili konuların arasında gelişen bir araştırma alanıdır.

Ahlaki kuşkuculuk, hiç kimsenin ahlaki bilgiye sahip olmadığını iddia eden bir metaetik teoriler sınıfıdır. Birçok ahlaki şüpheci, ahlaki bilginin imkansız olduğuna dair daha güçlü, modal iddiada bulunur. Ahlaki kuşkuculuk, özellikle bilinebilir ve nesnel ahlaki gerçekler olduğu görüşünü savunan ahlaki gerçekçiliğe karşıdır.

Ahlaki kuşkuculuk üç alt sınıfa ayrılır: ahlaki hata teorisi (veya ahlaki nihilizm), epistemolojik ahlaki kuşkuculuk ve gayri-bilişselcilik. Bu teorilerin üçü de aynı sonuçlara varır:

(a) ahlaki iddiaların ("x durumu iyidir", "y eylemi ahlaki olarak zorunludur" vb. şeklindeki iddialar) doğru olduğuna inanmakta hiçbir zaman haklı değiliz ve ayrıca,
(b) herhangi bir ahlaki iddianın doğru olduğunu asla bilemeyiz.
Ahlaki hata teorisi, herhangi bir ahlaki iddianın doğru olduğunu bilmediğimizi temelde 3 önermeye bağlar:

(i) tüm ahlaki iddialar yanlıştır,
(ii) tüm ahlaki iddiaların yanlış olduğuna inanmak için nedenimiz var ve
(iii) reddetmek için nedenimiz olan herhangi bir iddiaya inanmakta haklı olmadığımız için, herhangi bir ahlaki iddiaya inanmakta haklı değiliz.

Ahlaki hata teorisi, iki önermeye bağlılığıyla karakterize edilen bir konumdur: (i) tüm ahlaki iddialar yanlıştır ve (ii) tüm ahlaki iddiaların yanlış olduğuna inanmak için nedenimiz vardır. En ünlü ahlaki hata teorisyeni Ethics: Inventing Right and Wrong'da bu metaetik görüşü savunan JL Mackie'dir. Mackie'nin, ahlaki hata teorisi için iki argüman sunduğu kabul edilir.
İnsanların Mackie'ye atfettiği ilk argüman, genellikle gariplik argümanı olarak adlandırılır ve kısaca "Eğer nesnel değerler olsaydı, bunlar evrendeki herhangi bir şeyden tamamen farklı, çok tuhaf türden varlıklar, nitelikler ya da ilişkiler olurdu." olarak özetlenebilir.
Mackie'ye atfedilen ve genellikle anlaşmazlıktan kaynaklanan argüman olarak adlandırılan diğer argüman, herhangi bir ahlaki iddianın (örn. "Bebekleri öldürmek yanlıştır") "neden iddiasını" ("kişinin bebekleri öldürmemek için bir nedeni vardır") gerektirdiğini söyler. Başka bir deyişle, eğer "bebekleri öldürmek yanlış" ise, o zaman herkesin bebekleri öldürmemek için bir nedeni vardır. Bu, bebekleri öldürmekten büyük zevk alan ve onların kanını eline bulaştırmadığında tamamen mutsuz olan psikopatları içerir. Ama elbette (herhangi bir misillemeye maruz kalmayacağını varsayarsak) bu psikopatın bebekleri öldürmek için her türlü nedeni vardır ve bunu yapmamak için hiçbir nedeni yoktur. Tüm ahlaki iddialar bu nedenle yanlıştır.

Epistemolojik ahlaki şüpheciliğin tüm versiyonları, herhangi bir ahlaki önermeye inanmakta haksız olduğumuzu kabul eder. Ancak, ahlaki hata teorisinin aksine, bu sonuca yönelik epistemolojik ahlaki şüpheci argümanlar, "tüm ahlaki iddialar yanlıştır" öncülünü içermez. Örneğin, Michael Ruse, herhangi bir ahlaki önermeye inanmakta haksız olduğumuz sonucu için Richard Joyce'un "evrimsel bir argüman" dediği öne sürer. Ahlaki önermelere inanmak üzere evrimleştiğimizi, çünkü buna inanmamızın genetik uygunluğumuzu geliştirdiğini (başarılı bir şekilde çoğalmamızı daha olası hale getirdiğini) öne sürüyor. Bununla birlikte, bu önermelere inanmamız, hepsi yanlış olsa bile uygunluğumuzu artıracaktır (bizi daha işbirlikçi yapacaktır vb.). Bu nedenle, ahlaki inançlarımız kanıtlara tepkisizdir; bir paranoyağın inançlarına benzerler. Bir paranoyak nasıl komplo teorilerine inanmakta açıkça haksızsa, biz de ahlaki önermelere inanmakta haksızız. Bu nedenle ahlaki inançlarımızdan vazgeçmek için nedenimiz var.

Ahlaki nihilizm
Olan-olması gereken sorunu

Ahlaki nihilizm ya da Etik nihlizm, ahlakın hiçbir şekilde olmadığına dair meta-etik görüştür; bu nedenle, hiçbir eylem bir diğerine göre daha tercih edilebilir değildir. Örneğin, ahlaki bir nihilist, herhangi bir nedenden ötürü birini öldürmenin ne doğru ne de yanlış olduğunu söyleyebilir. Ahlaki nihilizm, bireysel veya kültürel ahlaki değerleri kabul eden ahlaki görecelilikten farklıdır.
Diğer nihilistler, ahlak olmadığını iddia edebilirler, ancak eğer varsa, insan yapısıdır ve dolayısıyla da yapaydır; bu da olası farklı sonuçlar için göreceli anlamlar olduğu anlamına gelecektir. Örnek olarak, eğer birisi başka birini öldürürse, böyle düşünen bir nihilist öldürmenin doğal olarak kötü bir şey olmadığını ya da ahlaki inançlarımızdan bağımsız olarak ahlaki bir ilkel ikilik olarak inşa edildiğinden dolayı kötü olduğunu iddia edebilir. Böylece, bu şekilde düşünen bir nihilist, tüm ahlaki iddiaların herhangi bir nesnel gerçek değerinin geçersiz olduğuna inanır. Felsefi açıdan alternatif bir perspektif, ahlaki nihilizmin kendi içinde bir ahlak olduğudur. Cooper, "Ahlak" kelimesinin en geniş anlamında, ahlaki nihilizm bir ahlaktır der".

Ahlaksızlık, ahlaki yasaların, normların veya standartların ihlalidir. Ahlaksızlık normalde insanlara veya eylemlere uygulanır veya daha geniş anlamda gruplara, kurumsal organlara ve sanat eserlerine de uygulanabilir. Ahlaksızlık birçok toplumlarda suç ve günah olarak kabul edilmekdedir.
Ahlak doğru olan şeyleri ifade ettiğinden, ahlaksızlık çalmak, yalan söylemek ve öldürmek gibi yanlış şeylerle ilgilidir. Ancak bu tam olarak doğru değil ve karışık bir durumdur, çünkü bireylerin ahlaksızlık hakkında kendi düşünceleri vardır. Birçok insana göre öldürmenin ahlaksızlığın bir örneği olduğu kabul edilebilir, ancak bazı insanlar argo dil kullanmak gibi şeylerin ahlaksızlık olup olmadığına katılmıyor olabilir. Her ne kadar farklı dinlerin kendi ahlaksızlık fikirleri olsa da kelime her zaman yanlışlık ve saldırganlık ile ilişkilidir.

Ahlâkî konular listesi, ahlâkla ilgili konuları bir araya getiriyor.

aciliyete göre sıralama
açgözlülük
adalet sistemi
adil savaş
affetme
ahlâkbilimci
ahlâkî kurallar
ahlâksızlık
ailevî değerler
animist etik
arkeolojik etik
aşırmacılık
ayıplamak
azamet

biyo etiği
biyolojik savaş
biyolojik savunma
borç
Budist etiği

Çin geleneksel etiği

değer teorisi
dedikodu
demokrasi
dînî hukuk
duruşma etiği
dürüst ticâret
dürüstlük

erdemlilik
eşcinsellik
eşitlikçilik
et yemek
etyemezlik
evrensel değer
e-etik

fâizcilik
farklı görüşte olma
faydacılık
fazîlet

gazap
gayz
gen tedâvisi
genelin trajedisi
gıybet
görecilik
görgü kuralları
gurur
güveni suiistimâl

hakemlik
hakaret
hayvan hakları
hazcılık
hiddet
Hristiyan etiği
himâye etiği
Hindu etiği
homoseksüalite
hukuk felsefesi

iftihar
iftirâ
ilişki etiği
insan hakları
insan klonlama
intihar
irâde
İslâm etiği
istenç
istifçilik
iş ahlâkı
iyi
iyilik

Jainizm

katliam
kara borsa
kıvanç
kıskançlık
kızgınlık
kibir
kişisel yasa
klonlamak
Konfüçyüsçülük
korkaklık
köktencilik
kötü
kötülük
kürtaj

medenî kânun
Mûsevî etiği
münâsebetsizlik

oburluk

öfke
övünç
öznelcilik

pisboğazlık
psikolojik ıstırap

reklâmcılık
ren - Konfüçyüsçülük'ün temel konularındandır.
rezâlet

saltçılık
sapıklık
Satyagraha - Ghandi'nin uyguladığı pasif direniş etiği.
savaş
sınırlar
skandal
soykırım
stoacılık
suç
sünnet etmek
subjektivizm
suiistimal

Şinto etiği

taraf tutma
tedbir prensibi
tefecilik
telepazarlama
transhümanizm
tüketimi yönlendirmek
tıp etiği

Ubuntu (ideoloji) - Güney Afrikalı bir etiktir.
uygulamalı ahlâk

veganlık ya da veganizm
vejetaryenlik
vurgunculuk

yanlılık
yapay zekâ
yaracılık
Yezîdîlik
Yeşiller
yi - Konfüçyüsçülük'ün kilit noktalarındandır.
yurttaşlık bilgisi

zina

Alasdair Chalmers MacIntyre (12 Ocak 1929 - 21 Mayıs 2025), öncelikle ahlaki ve politik felsefeye katkısı ile tanınan, aynı zamanda felsefe ve teoloji tarihindeki çalışmaları ile tanınan İskoç filozof.
Londra Metropolitan Üniversitesi'nde Çağdaş Aristotelian Etnik ve Politika Araştırmaları Merkezi'nde (CASEP) kıdemli araştırma görevlisi, Notre Dame Üniversitesi'nde Emeritus Felsefe Profesörü ve Notre Dame Etik ve Kültür Merkezi'nde Kalıcı Kıdemli Seçkin Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır. Uzun akademik kariyeri boyunca Brandeis Üniversitesi, Duke Üniversitesi, Vanderbilt Üniversitesi ve Boston Üniversitesi'nde ders verdi.

1954'te Marxism and Christianity (Marxçılık ile Hristiyanlık)'yi ilk kitabını yazdı.
1966'da A short History of Ethics (Etiğin Kısa Tarihi) kitabı ile devam etti. O dönemde MacIntyre Marxçılığa yüz çevirdi.
Aristoteles geleneğini temel alarak bir ahlak felsefesi geliştirmeye çalıştı. 1981'de After Virtue:A Study in Moral Theory (Erdem Peşinde: Ahlak Kuramı Üzerine Bir Çalışma)'yi yazdı. MacIntyre'ın After Virtue eseri, 20. yüzyılda Anglophone ahlaki ve politik felsefesinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
1988'de Whose Justice?Which Rationality? (Kim Adaleti? Hangi Ussallık?)ile ahlaki sorunları irdeledi.
1990'da Three Rival Versions of Moral Inquiry (Ahlak Soruşturmanın Üç Karşıt Biçimi)'yi yazdı.

Alfred Deakin (d. 3 Ağustos 1856 – 7 Ekim 1919), Avustralya'da federasyon hareketinin öncülerinden olan ve daha sonra ikinci Avustralya Başbakanı seçilen Avustralyalı politikacı. Deakin, 19. yüzyılın son çeyreğinde Victoria kolonisinde işçi yanlısı endüstriyel reformlar dahil olmak üzere çeşitli liberal reformların oluşmasında önemli katkı sağladı. Avustralya'da sulama sisteminin kurulmasında da önemli rol oynadı. Victoria Başkanı olması muhtemeldi ama enerjisini federasyona adamayı tercih etti.
Deakin, 1890'lı yıllarda Avustralya kolonilerinin temsilcileri tarafından öngörülen federasyona bir anayasa hazırlamak için düzenlenen konferanslarda katılımcı olarak yer aldı. Taslak metnin liberal ve demokratik olmasının ve nihai başarıya ulaşması için gereken uzlaşmaların sağlanmasında önemli rol oynadı. Konferanslar arasında, federasyon kavramını popüler hale getirmek için geyret gösterdi ve kolonilerin referandumla federasyonu kabul etmeleri için kampanya yürüttü. Daha sonra Birleşik Krallık Hükûmeti'nin öngörülen anayasayı kabul etmesini sağlamak için mücadele etti.
Başbakan olduğu dönemde önemli bir yasama programını tamamlayan Deakin, İşçi Parti'li Andrew Fisher ile birlikte etkili bir federal hükûmetin kurucusu olarak anılmaktadır. Yüksek Mahkeme'yi genişletti, gemi satın alımı için önemli fon sağladı, Fisher hükûmeti döneminde önemli bir kuvvet haline gelen Avustralya Kraliyet Donanması'nın kurulmasına öncü oldu ve Avustralya'nın Papua üzerinde hakimiyetini kurdu.
Yükselişte olan Avustralya İşçi Partisi ile karşı karşıya gelen Deakin, 1909 yılında Korumacı Partisini (Protectionist Party) Joseph Cook'un Anti-Sosyalist Partisi (Anti-Socialist Party) ile birleştirdi (Füzyon olarak bilinir) ve günümüzde Liberal Parti'nin öncülü olarak bilinen Uluslar Topluluğu Liberal Partisi'ni (Commonwealth Liberal Party) kurdu.
Deakin liderliğindeki Liberal Parti hükûmeti, 1910 seçimlerinde Fisher'in İşçi Partisi'ne karşı yenilgiye uğradı ve ilk kez bir siyasi parti Federal Parlamento'nun her iki meclisinde de çoğunluk elde etmiş oldu. Deakin, 1913 seçimleri öncesinde Parlamento'dan istifa etti ve Liberal Parti liderliğini Joseph Cook'a bıraktı.

Alphonse Marie Louise Prat de Lamartine (Alphonse-Marie-Louis de Prat de Lamartine) (21 Ekim 1790, Mâcon - 28 Şubat 1869, Paris), Fransız yazar, şair ve siyasetçidir.
Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçıdır. Çeşitli tarih kitapları da yazan Lamartine'in Jirondenlerin Tarihi adlı yapıtı Fransa’daki 1848 ihtilalinin düşünce zeminini oluşturan eserlerdendir. İhtilalden sonra ülke yönetiminde önemli görev almış; Dışişleri Bakanlığı’nı üstlenmiş bir siyasetçidir.
Bir “Osmanlı dostu” olan yazar, Osmanlı tarihi ve Osmanlı izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Osmanlı Tarihi adlı eserlerinde aktarmıştır.

21 Ekim 1790 tarihinde Fransa'da, Paris'in güneydoğusunda yer alan Mâcon'da dünyaya geldi. Krala çok sadık, Katolik bir aristokrat ailenin çocuğu idi. Lyon'da ve Belley'de öğrenim gördü. Gençliğinde orduya girmek veya diplomatik bir görev almak istiyordu ama ailesi, ülke Napolyon tarafından yönetildiği sürece devlet hizmetine girmesine izin vermedi. Bu nedenle gençlik yıllarında avare bir aristokrat hayatı yaşadı. Hristiyanlık dininde karşılaştığı tezatlıklar dininden soğumasına ve uzaklaşmasına sebep oldu. Kalp temizliğini esas alan transandantalizm felsefesine bağlandı. 1811-1812'deki İtalya seyahati sırasında Napoli’de Antoniella adlı bir işçi kızla yaşadığı aşk onu çok etkiledi, 1815'te ölen bu sevgili, birçok şiirine ilham kaynağı oldu.
1814'te Napolyon Elbe Adası'na sürgüne gidip Bourbon Hanedanı Fransa tahta oturunca Kral XIII. Louis'nin muhafız birliğine girdi ama kısa süre sonra Napolyon’un Elbe'den kaçıp Paris'e dönüşü yüzünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kaldı. Napolyon'un Waterloo Muharebesi'nde yenilmesi ve Bourbonlar'ın Fransız tahtını gele geçirmesinden sonra ülkesine dönen Lamartine, askerlik mesleğini bıraktı; kendisini edebiyatla uğraşmaya verdi.
1816'da sağlık sorunları nedeniyle kaplıca tedavisi için gittiği Aix-les-Bains’de Julie Charles adlı evli bir kadınla tanıştı. Bourget Gölü kıyısındaki gezintileri sırasında aşık olduğu Julie, ona ünlü “Le lac” (Göl) adlı şiiri için ilham verdi ve 1817'de öldü.
1820'de ilk şiir derlemesi olan “Méditations poétiques” (Şairce Düşünceler) adlı eserini yayımladı. Şair, bu eser ile büyük bir başarı kazanarak Fransız Edebiyatının genç romantik kuşağı arasında önemli bir yer edindi. Aynı yıl Napoli’de Fransız elçiliğinde elçilik katibi olarak atanan Lamartine, o günlerde Maria-Ann Birch adlı bir İngiliz hanımla evlendi. Bu evlilikten 1822'de kızları Julia dünyaya geldi.
Lamartine, 10 yıl boyunca Napoli ve Floransa’da görev yaptı ve şiir yayımlamaya devam eti. Bu dönemde yayımladığı başlıca eserleri “Mort de Socrates” (Sokrat’ın Ölümü) ve “Harmonies poétiques and religeuses” (Şairce Dini Ahenkler)'dir. 1829’da Paris'teki Fransız Akademisi'ne üye seçildi.

1830'da Fransa tahtına Louis-Philippe’in geçmesinden sonra politikaya atılmak için diplomatik görevlerinden istifa eden şair, seçimleri kaybedince karısı ve kızını yanına alarak özel bir gemi ile doğu seyahatine çıktı. Seyahatleri, tamamı Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan Lübnan, Filistin, Suriye ve İstanbul'u kapsıyordu. Hasta olan kızı Julia bu seyahat sırasında hayatını kaybedip Beyrut’ta toprağa verilince uzun sure şehirden ayrılamadı. Kızının ölümünden duyduğu umutsuzluk, Géthsémani adlı eserinde ifade buldu.
1833’te milletvekili seçildiği haberinin gelmesi üzerine seyahatini sonlandırarak Anadolu ve Almanya üzerinden dönüş yoluna girdi. İstanbul'u ziyareti sırasında padişah II.Mahmud tarafından iyi karşılandı, kendisine refakat etmek üzere Namık Paşa ve Halil Rıfat Paşa görevlendirildi. Seyahat hatıralarını 1835 yılında dört cilt halinde bastırdı.

1833'te parlamentoya giren Lamartine, iyi bir hatip olarak ün yaptı. Başlangıçta liberal bir mutlakiyetçi iken gittikçe daha demokratik görüşlere sahip oldu. 1842’den itibaren “burjuva kral” Louis-Philippe’e muhalefeti gittikçe arttı ve Temmuz Monarşisi’ni sonlandıran “akşam ziyafetleri” adlı siyasi kampanyada aktif rol aldı. 1847'de “ Histoire des Girondins” (Jirondenlerin Tarihi) adlı sekiz ciltlik eseri yayımlayan Lamartine, Jirondenler’in tarihini kadar; kendi siyasi görüşlerini anlatıyordu. 1848’de aniden gelişen Şubat Devrimi’nde önemli bir figür olarak yer aldı. Bu devrimi “1848 Devriminin Tarihi” adlı 2 ciltlik eserinde anlattı.
Devrim sonrası oluşturulan geçici hükûmette Dışişleri Bakanlığına getirildi. 24 Şubat 1848’e başladığı bakanlık görevi, 11 Mayıs 1848’te son buldu. Bu dönemde ülke yönetiminin emanet edildiği beş kişilik komitenin bir üyesiydi. ve birkaç aylık bir süre için Avrupa’'nın en önde gelen siyasetçilerinden birisi olmuştu. İçinde yar aldığı geçici hükûmet, soyluluk unvanlarını kaldırdı politik suçlardan idam cezasını kaldırdı; Fransa kolonilerinde köleliği kaldırdı.
Lamartine Aralık 1848'de cumhurbaşkanlığına aday olduysa da oyların sadece %0,24'ünü alabildi ve üç ay sonraki seçimlerde meclise de giremedi. Köleliğin kaldırılmasından iki yıl sonra 1850'de kaleme aldığı ve Haiti’deki köle devrimini konu alan Toussaint Louverture adlı oyunu çok popüler oldu.
1850'de ikinci kez İstanbul'a gitti, Sultan Abdülmecid ile görüştü. III. Napolyon bir darbeyle imparatorluğunu ilan etmesi üzerine siyasi kariyerini noktaladı.

Lamartine, siyasi kariyeri sırasında birikimlerini kaybetmiş ve büyük maddi sıkıntı içine girmiş olduğundan ülkesinden ayrılıp Türkiye'ye yerleşmek istedi. Sultan Abdülmecit'e bir mektup yazarak çiftlik kurmak üzere İzmir veya Marmara yakınlarında kendisine bir arazi verilmesini talep etti. Hükümet, Burgaz Ovası olarak anılan bölgede 38 bin dönümlük toprağın, mülkiyeti sadrazam Mustafa Reşid Paşa üzerine geçirilmek şartıyla Lamartine'e kiralanması ve kira bedelinin hazinece ödenmesine karar verdi. Lamartine, Osmanlı yönetimi ile 25 yıllık kira sözleşmesi imzaladı ama çiftliğin işletilmesi için gerekli sermayeyi karşılayamadı ve projeden vazgeçmek zorunda kaldı.
Lamartine, Osmanlı yönetimine minnetinin bir ifadesi olarak sekiz ciltlik Histoire de la Turquie (Osmanlı Tarihi) adlı eserini yazdı. Eser, 1859’da Paris’te yayımlandı.

1851'den sonra hayatını yoksulluk içinde geçiren Lamartine, 1863'te eşini uzun ve acı veren bir hastalıktan sonra kaybetti 1867'de geçirdiği bir krizden sonra kısmen bilincini kaybetti; 28 Şubat 1869 tarihinde Paris'te yaşamını yitirdi.

Hikâye

Méditations poétiques (1820) dont "Le Lac" et "L'Isolement"
La Mort de Socrate (1823)
Nouvelles Méditations poétiques (1823) dont "La Solitude" et "Les Préludes" (ce dernier poème fut mis en musique par Franz Liszt)
Le Dernier Chant du pèlerinage d'Harold (1825)
Epîtres (1825)
Harmonies poétiques et religieuses (1830) dont "Milly, ou la Terre natale"
Recueillements poétiques (1839)
Le Désert, ou l'Immatérialité de Dieu (1856)
La Vigne et la Maison (1857)
N. B. Ces oeuvres, ainsi que les poèmes dramatiques (théâtre) et les romans en vers (Jocelyn et La Chute d'un ange, sont réunies dans les Oeuvres poétiques de la Bibliothèque de la Pléiade aux Éditions Gallimard (texte établi, annoté et présenté par Marius-François Guyard).

Roman

Raphaël (1849)
Graziella (1849)
Le Tailleur de pierre de Saint-Point (1851)
Geneviève, histoire d'une servante (1851)
Fior d'Aliza (1863)
Antoniella (1867)
Deneme

Jocelyn (1836), dont une version illustrée par Albert Besnard
La Chute d'un ange (1838)
Tiyatro

Médée (1813?, publié en 1873)
Saül (écrit en 1818 mais publié en 1861)
Toussaint Louverture (1850)
Tarih

Histoire des Girondins (1847)
Histoire de la Restauration, en huit volumes (1851)
Histoire des Constituants (1853),
Histoire de la Turquie (1853-1854), ce livre contient une Vie de Mahomet
Histoire de la Russie (1855).
anı, otobiyografi ve gezi

Voyage en Orient (1835)
Trois Mois au pouvoir (1848)
Histoire de la révolution de 1848 (1849)
Confidences contenant le récit de Graziella (1849)
Nouvelles Confidences contenant le poème des Visions (1851)
Nouveau Voyage en Orient (1850)
Mémoires inédits (1870)
Biyografileri

Le Civilisateur, Histoire de l'humanité par les grands hommes, trois tomes (1852: "Jeanne d'Arc", "Homère", "Bernard de Palissy", "Christophe Colomb", "Cicéron", "Gutemberg"; 1853: "Héloïse", "Fénelon", "Socrate", "Nelson", "Rustem", "Jacquard", "Cromwell" (Première et Deuxième Parties); 1854: "Cromwell" (Troisième Partie), "Guillaume Tell", "Bossuet", "Milton", "Antar", "Mad. de Sévigné")
Diğer

Des destinées de la poésie (1834)
Sur la politique rationnelle (1831)
La vie de Mahomet 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1854)
Lectures pour tous ou extraits des oeuvres générales (1854)
Cours familier de littérature (1856)
Nombreux discours politiques
Mektup ve yazışmaları
Correspondance d'Alphonse de Lamartine : deuxième série, 1807-1829. Tome III, 1820-1823 (textes réunis, classés et annotés par Christian Croisille; avec la collaboration de Marie-Renée Morin pour la correspondance Virieu). – Paris: H. Champion, coll. « Textes de littérature moderne et contemporaine » n° 85, 2005. – 521 p., 23 cm. – ISBN 2-7453-1288-X.
Lamartine, lettres des années sombres (1853 - 1867), présentation et notes d'Henri Guillemin, Librairie de l'Université, Fribourg, 1942, 224 pages.
Lamartine, lettres inédites (1821 - 1851), présentation d'Henri Guillemin, Aux Portes de France, Porrentruy, 1944, 118 pages.
Correspondance du 25 décembre 1867

Amartya Kumar Sen (Bengalce: Ômorto Kumar Shen; d. 3 Kasım 1933), Hint ekonomist. Açlık, insani kalkınma teorisi, refah ekonomisi ile yoksulluk, cinsiyet ayrımcılığı ve liberalizmin altında yatan mekanizmalar hakkındaki çalışmalarıyla refah ekonomisine büyük katkıda bulunmuştur. Bunun neticesinde 1998 yılında "refah ekonomisi konusundaki katkıları için" Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür.
1998 ile 2004 yıllarında, Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Trinity College'ın başına geçerek, Oxbridge kolejlerinden birinin başına geçen ilk Asyalı olmuştur. Günümüzde Sen, Harvard Üniversitesi'nde felsefe ve ekonomi profesörüdür. Amartya Sen'ın kitapları otuzdan fazla dile çevrilmiştir.
Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entelektüeli listelerinde, 2005 yılında 8., 2008 yılında 16. sırada yer almıştır.
2009 yılına geldiğimizde 80'den fazla üniversiteden fahri doktora unvanı almıştır.

Nobel Ekonomi Ödülü, refah ekonomisine katkıları için 1998 yılında.
Bharat Ratna, 1999 yılında Hindistanda en yüksek sivil ödül.
1999 yılında Başbakan Sheikh Hasina tarafından Bangladeş fahri vatandaşlığı
2000 yılında Leontief Ödülü
2002'de International Humanist and Ethical Union'dan Uluslararası Yardımsever Ödülü.
Eisenhower Medal, Liderlik ve Hizmeti için, ABD, 2000.
Companion of Honour, Birleşik Krallık, 2000.
2003 yılında, Indian Chamber of Commerce tarafından verilen Ömür Boyu Başarı Ödülü.
Ömür Boyu Başarı ödülü, Bangkok-merkezli United Nations Economic and Social Commission for Asia and the Pacific (UNESCAP)

Identity and Violence: The Illusion of Destiny (Issues of Our Time), New York, W. W. Norton, 2006.
The Argumentative Indian, 2005.
Rationality and Freedom, 2004.
Inequality Reexamined, 2004.
Development as Freedom, 1999.
Commodities and Capabilities, 1999.
Sen, Amartya, Poverty and Famines : An Essay on Entitlements and Deprivation, Oxford, Clarendon Press, 1982.
Sen, Amartya, Choice, Welfare and Measurement, Oxford, Basil Blackwell, 1982.
Sen, Amartya, Food Economics and Entitlements, Helsinki, Wider Working Paper 1, 1986.
Sen, Amartya, On Ethics and Economics, Oxford, Basil Blackwell, 1987.
Sen, Amartya, Inequality Reexamined, Oxford, Oxford University Press, 1992.

Curriculum Vitae27 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Autobiography 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopaedia Britannica's Biography - Amartya Sen
IDEAS/RePEc 1 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amartya Sen's articles at the New York review of books 14 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amartya Sen: The Possibility of Social Choice (Nobel lecture) 6 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Indian Personalities - Amartya Sen
Amartya Sen: Democracy as a Universal Value27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anarko kapitalizm (ayrıca liberteryen anarşizm, özel mülkiyet anarşizmi, piyasa anarşizmi veya serbest piyasa anarşizmi ile ifade edilebilir)  özel mülkiyet hakkına,  iktidar müdahalesinin reddine ve temel toplumsal etkileşim mekanizması olarak rekabete dayalı serbest piyasanın savunusuna dayanan siyasal düşüncedir.  Anarko-kapitalizm, özel mülkiyeti şu şartlarda meşru görür: bir emek ürünü ise, ticaret etkinliğinin bir sonucu ise veya hediye olarak elde edilmiş ise.  Ekole göre, anarko kapitalist toplumda; serbest piyasa işleyişini, toplumsal kurumları, yasa uygulamalarını, güvenliği ve altyapıyı, devlet yerine kâr amaçlı rekabete dayalı şirketlerin, yardım derneklerinin veya gönüllülüğe dayanan birliklerin düzenlemesi öngörülür.
Anarko kapitalizm, piyasa teorisyenleri Gustave de Molinari, Frederic Bastiat ve Murray Rothbard ile birlikte Amerikalı bireyciler Tucker ve Spooner gibi düşünürlerin fikirleri ile şekillenmiştir Bir tür bireyci anarşizm biçimi olarak karakterize edilir Fakat, Tucker ve Spooner'ın çizgisinde olan bireyci anarşizmden farklı olarak, anarko kapitalizm emek değer teorisini ve onun normatif uygulamalarını reddeder. Anarko kapitalist düşünceler agorizm ve piyasa merkezli özgürlükçü sol felsefelerin gelişimine katkılarda bulunmuştur.
Anarko kapitalizm hem doğal haklar hem de faydacı (utilitarian) temelde savunulmuştur. Anarko kapitalizmin, kapitalist doğasından kaynaklanan sebeplerle anarşist düşünce içindeki yeri tartışmalıdır. Özellikle komünist anarşist hareket içinde olanlar, Rothbard gibi bireyci anarşistleri anarşizm yazınından dışlama taraftarıdır. Rothbard uzlaşmaya dayalı değişimi ifade eden serbest piyasa kapitalizmini,  onu yok etmek üzere baskıcı yöntemler kullanan hükûmet ve büyük şirketler arasında bir birliktelik olarak tanımladığı devlet kapitalizminden ayırır. Bu bağlamda Rothbard "kapitalizm"i anarşizmin en yetkin ifade biçimi ve aynı şekilde anarşizmi de kapitalizmin en yetkin ifade biçimi olarak tanımlamıştır.

Sarı siyah bayrak, genel olarak anarko-kapitalizmin esas sembolü olarak kullanılır. Sarı renk, politik amaçlı kullanılan renkler içerisinde liberallerin ve sağ liberteryenlerin serbest piyasayı ve bireyciliği temsilen kullandığı bir renktir. Anarko-kapitalizmin içerisinde barındırdığı klasik liberal veya sağ liberteryen düşüncelerin, anarşizmi temsilen kullanılan siyah renkle birleşmesi olarak kullanılır.

Ama-gi, bir antik Sümer çivi yazısı sözcüğüdür. "Özgürlük/Bağımsızlık" anlamına gelen sözcüğün, bu kavramı dile getiren ilk insan yazısı olduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle de zaman zaman anarko-kapitalistler tarafından sembol olarak kullanılır.

Libertatis Æquilibritas, Latince "Özgürlüğün (Bağımsızlığın) Dengesi" anlamına gelir ve bazı anarko-kapitalizm yanlılarınca kullanılmaktadır. $ ile yin/yang sembolünün birleşimidir

David Friedman, doğrudan Anarko-kapitalist olarak nitelendirmese de Orta Çağ İzlandası'nın hukuk sisteminin Anarko-kapitalist bir hukuk sistemine çok yakın olduğunu savunuyor.
Ayrıca Orta Çağ İzlandası, Gothi adı verilen reisler tarafından yönetiliyordu. Reislik makamı ise miras kalabildiği için özel mülk gibi alınıp satılabiliyordu.

Murray Rothbard, Yeni Bir Özgürlük: Liberteryen Manifesto adlı eserinde, Gal İrlandası'nı neredeyse Anarko-kapitalist bir toplum örneği olarak öne sürmüştü.
Orta Çağ İrlandasının temel siyasi birimi "toplumsal faydalı amaçlar için gönüllü olarak birleşmiş bireylerden oluşan topluluk" olarak betimlenen ve bölgesel iddiası "üyelerinin sahip olduğu toprak mülklerinin toplamı" ile sınırlı olan túath idi. Hukuki anlaşmazlıklar ise brehon adı verilen özel yargıçlar tarafından çözülürdü ve mağdur tarafa ödenecek tazminat, gönüllü kefalet yoluyla güvence altına alınırdı.

Cospaia, yaklaşık 400 yıllık ömrüyle en uzun süreli Anarko-kapitalist toplumdu. Cospaia'da devlet yoktu fakat yerel din, ahlâk ve dışarıdan gelen saldırganlarla nasıl başa çıkılacağı gibi konularda ne yapılmasını müzakere eden İhtiyarlar ve Aile Reisleri Konseyi vardı. Cospaia’da varlığı tartışmalı olan konsey üyeliği harcı dışında hiçbir vergi yoktu. Konsey üyesi olmak ise gönüllük esasına bağlıydı.

Bir Fransız sömürgesi olan Akadya, Fransa'yı çoğu zaman görmezden gelerek vergi ödemedi. Ayrıca Akadya'nın muhteşem öteşi refahı ve zenginliği vardı. Serbest piyasa sistemi Akadya'yı Fransa'dan bile daha zengin bir hale getirmişti. Köylülerin kendi özel mülkleri vardı ve kolektif mülkiyet hiçbir yerde yoktu.

Terry L. Anderson ve P. J. Hill'e göre, 1848-1912 döneminde Vahşi Batı, "Özel kurumlar, mülkiyetin korunduğu ve anlaşmazlıkların çözüldüğü düzenli bir toplum için gerekli temeli sağladı" bu bakımdan Anarko-kapitalizme benziyordu.
Ayrıca Vahşi Batı'nın mülkiyet haklarına saygı duyulmayan kaotik bir yer olduğuna dair yaygın popüler algı da yanlıştır. 

Ada, İtalyan devletinin kontrolünden kaçış, bireysel özgürlük ve liberteryenizm ilkeleri etrafında tasarlandı, 400 metrekarelik platform üzerinde Giorgio Rosa tarafından kuruldu fakat İtalya, tarafından vergi kaçırma ve egemenlik tehdidi gerekçesiyle işgal edildi ve patlatıldı.
Yine de Avrupa Konseyi, Rose Adası'nı bağımsız bir devlet olarak tanımıştır.

Anima mundi yani dünyanın ruhu, saf semavi ruh ki antik filozoflarca doğanın her yanına nüfuz ettiği öne sürülmüştür.
Fikrin Platon ile ortaya çıktığı söylense de, kavramın (konseptin) kökeninin daha antik olduğu ve bazı doğulu filozofların sistemlerinde egemen olduğu ortaya konmuştur. Stoacılara göre o evrendeki tek önemli, hayati güçtür.
Benzer kavramlara Paracelsus gibi hermetik filozoflar ve daha sonra Friedrich Schelling (1775-1854) de sahip olmuştur.

Anima Mundi terimi Okült terminolojinin bir terimi olup, Dünya gezegeninin tümüyle bir canlı varlık olduğu kavramını dile getirmek üzere “Dünya canı” anlamında kullanılır. Zaten Latince’deki iki sözcükten oluşturulmuş terim de sözcük anlamıyla bu anlama gelir. Simyacı Basilius Valentinus’un “Dünya ölü bir vücuttan ibaret değildir” sözüyle belirttiği Anima Mundi kavramı Okültistlerin ardından Teozoflar'ca da kabul görmüştür. Bu kavramı kabul eden görüşe göre, insan bedeninde olduğu gibi, Anima mundi'nin bedeninde de sinir sistemi, dolaşım sistemleri, solunum sistemi ve çakralar mevcuttur. Anima Mundi'nin, insan varlığında olduğu gibi, ruh, süptil beden ve maddi beden olarak, üçlü bir yapıya sahip olduğu kabul edilir.

Feng Şui
Ley hatları
Çakra

Dictionary of Mysticism, Nevill Drury

(İngilizce)Themystica 24 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Türkçe)felsefeekibi.com anima&anima mundi 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anne Louise Germaine de Staël (22 Nisan 1766 - 14 Temmuz 1817), Madame de Staël olarak bilinen İsviçreli yazardır. İsviçre'nin Fransızca konuşulan bölgesinden olan Staël ülkesi dışında, daha çok da Paris'te yaşadı. Toplumsal Kurumlarla Bağlantısı İçinde Edebiyat adlı yapıtı din, hukuk, ahlak ve edebiyat arasındaki ilişkileri ele alıyordu. Bu kitap günümüzde edebiyat sosyolojisinin başlangıcı kabul edilir.

Germaine (veya Minette ), İsviçreli mürebbiye Suzanne Curchod'un ve önde gelen İsviçreli bankacı ve devlet adamı Jacques Necker'in tek çocuğuydu.Babası Fransa Kralı XVI Louis döneminde Fransa Maliye bakanı olmuştur ve kızının İsviçreli filozof Jean-Jacques Rousseau'nun ilkelerine göre eğitim görmesini ve babasının ona aşıladığı entelektüel eğitim ve Kalvinist disiplini ona vermesini istiyordu. Babası cuma günleri küçük bir çocukken Germaine'i düzenli olarak  salonuna ayaklarının dibine oturması için getirir, burada konuklar parlak çocuğu konuşturmaktan zevk alırdı. Germaine 13 yaşında Montesquieu, Shakespeare, Rousseau ve Dante okudu. Ebeveynlerinin sosyal hayatı, annesinin taleplerine boyun eğmek istemeyen, biraz ihmal edilmiş ve vahşi bir Germaine'e yol açtı.
Aile sonunda 1784'te Cenevre Gölü'ndeki bir mülk olan Château Coppet'te ikamet etti. Aile, 1785'te Paris bölgesine döndü.

Marie-Charlotte Hippolyte de Boufflers'ın yardımıyla, Protestan ve İsveç elçiliğinin Fransa ataşesi Baron Erik Magnus Staël von Holstein ile bir evlilik ayarlandı. Düğün 14 Ocak 1786'da 97, Rue du Bac adresindeki İsveç büyükelçiliğinde gerçekleşti. Germaine 20, kocası 37 yaşındaydı. Genel olarak, evlilik her iki taraf için de uygun olsana, ancak ikisinin de bir birine pek sevgisi yok gibi görünüyordu. Germaine, üç ciltlik romantik dram Sophie (1786) ve beş ciltlik trajedi  Jeanne Gray (1787) dahil olmak üzere çeşitli eserler yazmaya devam etti. Aynı zamanda bir kumarbaz olan baron, 80.000 pound alarak maçtan büyük kâr sağladı ve ömür boyu Paris büyükelçisi olarak atandı, ancak karısı  kesinlikle daha etkili elçi olacaktı.

Anne Robert Jacques Turgot, Baron de l'Aulne (10 Mayıs 1727 – 18 Mart 1781), en çok Fransa Maliye Bakanı olarak görev aldığı sırada uyguladığı ekonomik liberalizm siyasetiyle tanınan Fransız ekonomist ve siyasetçi. Tarımda azalan marjinal verim yasasını tanıyan ilk iktisatçı olduğu düşünülüyor. Yayınladığı önemli eserler arasında dini bağnazlığı kınayan Lettres sur la tolérance ("Hoşgörü Üzerine Mektuplar", 1753–1754) ve çalışma ve ticaret özgürlüğünü savunduğu Réflexions sur la formation et la distribution des richesses ("Zenginliklerin Oluşması ve Bölüşümü, 1766) öne çıkar.

XVI. Louis tarafından 1774 yılında maliye genel denetmenliğine getirildinde aldığı mali önlemler sayesinde Fransa'da sanayi ve tarım gelişme göstermeye başladı. Bu dönemde Fransa'nın bocaladığı bütçe açığını, aynı mali düzenlemeyle küçültmeyi başardı. Fransa'ya tahıl ticaretinin özgürlüğünü tekelleri ve loncaları kaldırarak getirdi (1776). İzlediği siyasetten zarar görenlerin Parlamento'daki muhalefeti nedeniyle XVI. Louis tarafından görevinden alındı.

Konu hakkında daha genel ve kapsamlı bilgi için Liberalizm başlığına bakınız.
Genel olarak, Avrupa'da liberalizm kişisel özgürlükler ile anayasal olarak sınırlandırılmış ve demoratik olarak sorumlu bir devlet geleneğini destekleyen bir siyasi harekettir. Çoğunlukla bu düşünce, devletin yoksulluğu ve diğer sosyal sorunları azaltacak eylemlerde bulunması fakat bunu yaparken toplum yapısında radikal değişikliklere gitmemesi gerektiği inancını da kapsar.
Avrupalı liberaller ekonomiye hükûmet müdahalesi derecesine göre bölünmüştür, fakat çoğunlukla sınırlı bir müdahaleye benimsemişlerdir. Günümüzde Avrupalı liberal partilerin çoğu muhafazakâr liberalizme bağlı kalırken küçük bir kısmı sosyal liberalizm ilkelerini benimsemiştir.

Liberal siyasi partilerin, sosyal bilimcilerin parti manifestolarından okuduğu ya da görünüşte liberal olan partilerin eylemlerinden çıkardıkları özelleşmiş politikaları vardır. Aşağıda listelenen kaynaklar şu an Avrupa'daki bazı liberal tutumları örneklemektedir:

Koalisyon anlaşması yapanlar da dahil hükûmette olan liberal partilerin politikaları
Avrupa Parlamentosu'ndaki Avrupa Liberalleri ve Demokratları Birliği grubunun konumu ve Avrupa Liberal Demokrat ve Reform Partisi'nin seçim manifestosu.
Alman FDP'nin liberal endişeler hakkında daha tabana yakın görüşlerin görülebildiği forumu ve Hollanda'nın Demokrotlar 66'nın daha parti merkezine yakın forumu.
Liberal politikalar üzerine uzun makaleler barındıran Belçikalı websitesi think tank Liberales.be
Liberal filozof Karl Popper'un ilkelerini benimsediklerini açıkça söyleyen Açık Toplum Enstitüsünün görüşleri ve politikaları
Avrupa Birliği'nin liberal partiler tarafından yoğun destek gören Lizbon Stratejisi.
Ayrıca, liberalleştirme programları ile Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası politakalarından çıkarılabilen liberal değer seçimleri.

Avrupa için Liberaller ve Demokratlar İttifakı (İngilizce: Alliance of Liberals and Democrats for Europe; ALDE), iki Avrupa siyasi partisi, Avrupa için Liberaller ve Demokratlar İttifakı Partisi ve Avrupa Demokrat Partisi arasındaki ulusötesi bir ittifaktır. ALDE'nin Avrupa Parlamentosu, AB Bölgeler Komitesi, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve NATO Parlamenter Asamblesi'nde siyasi grupları bulunmaktadır.
ALDE'nin Avrupa yanlısı platformu liberal ekonomiyi benimsemektedir ve Avrupa entegrasyonuna destek vermektedir.

Bölgeler Komitesindeki Avrupa için Liberaller ve Demokratlar İttifakı, Avrupa Birliği'nin sistematik bir şekilde Avrupa vatandaşlarıyla iletişim kurarak ve onları dinleyerek, mümkün olduğunca ademi merkeziyetçi bir şekilde mevzuat geliştirmesini sağlamaya kararlıdır.
Partinin ana hedefleri:

Komitenin, Avrupa vatandaşlarının ve yerel ve bölgesel otoritelerinin beklentilerine yanıt vererek en yüksek hesap verebilirlik, şeffaflık ve verimlilik standartlarını korumasını sağlamak.

Azınlıkların korunmasını teşvik etmek ve CoR faaliyetlerinin, etnik kökenleri, cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, inançları veya yaşlarına bakılmaksızın tüm geçmişlerden vatandaşları içeren Avrupa toplumunun yapısını yansıtmasını sağlamak.
Örneğin, AB'nin kişisel ve mesleki gelişim fırsatları hakkında vatandaşlara bilgi aktararak, Birlik içinde daha fazla işgücü hareketliliğini teşvik etmek için diğer AB kurumlarıyla birlikte çalışmak.
Başarılı bir Avrupa Birliği için gerekli bir temel olarak birden fazla kimliğin gelişimini teşvik etmek.
Bölgesel kimliğin serbestçe kullanılmasının sağlanması.

AB'nin yalnızca Avrupa düzeyinde en iyi şekilde ele alınan alanlarda kararlar almasını sağlamak, yani, yetki ikamesi ilkesinin uygun şekilde yerine getirilmesini garanti etmek.
AB mevzuatının yerel ve bölgesel yetkililerin görüşlerini içermesini sağlamak için Avrupa Parlamentosu, Komisyon ve Konsey ile yakın işbirliği içinde çalışmak.
Bölgelerin Avrupa'nın ekonomik büyümesine katkıda bulunma, adil ve etkili bir Avrupa sosyal modeli geliştirme becerilerini artıran önlemleri teşvik etmek.

Avrupa halklarının kültür ve kimlik mirasının kaybolmamasını ve çoklu kimliklerin gelişimini desteklemek için kullanılmasını sağlamak.
Basitleştirilmiş, hesap verebilir ve adil Avrupa yönetişimini teşvik etmek.
CoR Görüşlerinin ve faaliyetlerinin Birlik genelinde sürdürülebilir kalkınmayı ve Avrupa çevresinin korunmasını teşvik etmesini sağlamak.
Ademi merkeziyetçiliğin ve bölgeselleşmenin gelişimini teşvik etmek.
Dayanışma ve adalet temelinde ekonomik, sosyal ve bölgesel uyumu sağlamanın bir yolu olarak rekabet gücünün teşvik edilmesi.
Avrupa kültür ve dil çeşitliliğini teşvik etmek.
Gerçek sınır ötesi işbirliğini aktif olarak sürdürmek.

Gerektiğinde ve CoR araçları dahilinde, özellikle AB'nin komşu devletlerinde demokratik olarak meşru yerel ve bölgesel otoritelerin geliştirilmesine yardımcı olmak.
Uluslararası barış ve istikrarı desteklemek.

Açık toplum fikri ilk defa Henri Bergson tarafından oluşturulmuş bir fikirdir. Açık toplumlarda devlet toleranslı ve bürokrasiden uzaktır, politik sistemler şeffaf ve esnektir. Devlet hiçbir sırrı halkından gizleyemez, bu toplum modeli tamamen otoriterlik karşıtıdır ve herkes yine kendi bilgisine "emanet edilmiştir". Siyasi hürriyet ve insan hakları açık toplum yapısının temel taşlarıdır.
Karl Popper tarafından yazılmış ve ilk baskısı 1945 yılında Londra'da yapılan "Açık Toplum ve Düşmanları" tanımına göre açık toplum, siyasilerin kan dökülmeden devrilebileceği, liderlerin ancak askerî darbe veya kanlı devrimler sonucu devrilebildiği kapalı toplumun tam tersi olan bir toplum yapısıdır. Baskıcı diktatörlükler ve otokratik mutlakiyetler kapalı toplum yapısının gözlenebileceği devletlerdir.
Poppercı açık toplum yapısı temelini kendi bilim felsefesinden alır. Kimsenin mükemmel devlet hakkında mükemmel bilgisi olmadığına göre, bundan sonraki en iyi şey, yürüttüğü politikayı değiştirmeye hazır bir devlet yapısıdır. Açık bir toplum aynı zamanda çoğulcu ve kozmopolit olmalıdır ki, eldeki problemlere en fazla bakış açısıyla bakılabilsin. Bilim ve insan tarihinin belirsiz ve akışkan olduğunu ileri süren Popper; Platon, Hegel ve Marx gibi, tarihsel gelişimin bilinebilir olduğunu ileri süren düşünürlere karşı çıkar. Üstelik Popper bu düşünürlerin görüşlerini politik olarak da tehlikeli bulur. Ona göre bu yaklaşımlar normal değişim süreçlerine kapalıdırlar ve dolayısıyla otoriteryen rejimlere, yani kapalı toplumlara yol açarlar.
Açık toplum yapısı sivil toplumun açık topluma geçişte itici güç olduğunu savunur.
Kapalı toplum, açık toplum kavramının tam karşısında yer alan, değişime, gelişime ve yeniliğe kapalı, statik sosyal sistemdir. Bu tür toplumlarda bireylerin yaptıkları denetlenir, gerekirse engellenir, baskıcı yaptırımlar uygulanır; insanlar "evrim" (kendiliğinden değişim süreci) yoluyla biçimlenmez; "devrim" (dış etkiye bağımlı değişim süreci) yöntemiyle biçimlendirilir. "Kapalı toplum" kavramı yaygın olarak reel sosyalizm / komünizm uygulamalarında görülür.

Açık Toplum ve Karl Raimund Popper (makale)

Bakım etiği, özen etiği ya da bakım/özen etiği kadınlara duyulan saygınlığı, kadın çalışmalarının ahlak felsefesi açısından önemini ve ahlak felsefesinin bazı temel problemlerine kadın bakış açısının verebileceği cevapları merkezi bir konuma yerleştirerek ahlak felsefesinde alternatif bir bakış açısı sunmayı başarmış önemli bir yaklaşımdır. Bu bakımdan bakım/özen etiği, geleneksel etik teorilerden oldukça uzak ve eleştirel bir yaklaşım olarak ortaya çıkmıştır. Bakım/özen etiği, özellikle Batı düşünce tarihi içerisinde 1960'lara kadar dayanan feminist düşünce hareketlerinden kaynaklanarak geliştirilmiştir.
Bakım/özen etiğini geleneksel etik teorilerden ayıran temel özellikler için, belirtmek gerekir ki, bu alanda çalışan herkesin bakış açısını kapsayacak tek bir bakım/özen etiği tanımından bahsetmek zordur. Farklı teorisyenler, çalışma alanlarına özel problemler çerçevesinde ve kendi teorik çerçeveleri içerisinde bakım/özen etiğini değişik şekillerde yorumlamışlardır. Fakat her ne kadar bakım/özen etiği anlayışına dayanarak oluşturulmuş farklı bakış açıları olsa da, bakım/özen etiğini diğer etik teorilerden ayıran bir takım ortak özellikler üzerinden bu yaklaşımı tanımlamak mümkündür.
Örneğin deontolojik etik teorileri öncelikli olarak, herhangi bir durumda ne tür davranışlar sergilenmesi gerektiğine odaklanır. Bu gereklilik durumu, belirli durumlarda sergilenmesi beklenen belirli davranışları ortaya koyar. Bir başka ifadeyle, deontolojik etiğin ilk amacı, yapmakla yükümlü olunan davranışları belirlemeye odaklıdır. Kant da etik teorisini bu tür bir yaklaşım içerisinde oluşturur.
Bakım/özen etiğinin savunucularına göre, insan özellikle hayatının ilk dönemlerinde yaşamsal düzeyde başkalarına bağlıdır ve bu durum ihtiyaç sahibi olan kişinin ihtiyaçlarını anlama ve bu ihtiyaçları karşılama sorumluluğu taşıyan diğer kişilerin ahlaki yükümlülüğünü ortaya koyar. İşte bu zorunlu bağımlılık ya da ahlaki yükümlülük, hiçbir evrensel etik prensibe dayanmaksızın insanın doğası içerisinde kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur.

Benito Pablo Juárez García (İspanyolca telaffuz: [beˈnito ˈpaβlo ˈxwaɾes garˈsi.a])(21 Mart 1806 - 18 Temmuz 1872), Meksikalı hukukçu ve siyasetçi. Juárez, Amerika kıtasının orta kesiminde yer alan Meksika'da 1858 ile 1872 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulunmuştur. Juárez, Meksika'ya Fransız müdahalesi sırasında ülkesinde direnişe liderlik etmiş ve ülkesinin modernleşmesi yolunda önemli adımlar atmıştır.

Yerli kökenden olan Juárez fakir bir aileden geliyordu. Erken yaşta ebeveynlerini kaybeden Juárez bir Fransisken rahibinin yardımları vasıtasıyla eğitimini tamamlayabildi.
1834-1852 yılları arasında hakimlik ve Oaxaca eyaleti başkanlık görevlerini yerine getiren Juárez, 1853 yılında Antonio López de Santa Anna'nın askeri diktatörlüğüne karşı çıktığı gerekçesiyle Amerika Birleşik Devletleri'ne sürgüne gönderildi. Santa Anna'nın 1855 yılındaki istifasından sonra ülkesine döndü.

Reform Savaşı sonrasında, 1861 yılında başkan seçilişinin ardından Muhafazakârlarla - Liberaller arasındaki çatışmalar Juárez'i çok kötü duruma soktu. Savaş yüzünden iyice bozulan ekonomik durum sonucu dış borçlarını ödeyemeyeceğini dünya kamuoyuna duyurdu. Bunu mazeret olarak kullanan Fransa, Meksika'yı işgale başladı. Fransızlar 1863'te Meksiko'yu ele geçirdi ve I. Maximilian Meksika İmparatoru ilan edildi. Juárez ile kabinesi Ciudad Juárez'a çekilmek zorunda kaldı.
Amerikan İç Savaşı'nın bitmesinin ardından Amerika Birleşik Devletleri Juárez ve cumhuriyetçilere yardıma başladı. Aynı zamanda Prusya'nın güçlenmeye başlamasıyla Avrupa'da dengeler değişti ve III. Napolyon dikkatini Avrupa'ya çevirmek zorunda kaldı.Sonuç olarak Fransa'dan destek alamayan I. Maximilian ve monarşistler savaşı kaybetti. Juárez ve kabinesi tekrar iktidarı ele geçirdiler.
1872 yılında devlet başkanıyken geçirdiği bir kalp krizi sonucu öldü.
Liberal görüşlere sahip bir siyasetçi olan Juárez ülkesinde demokratik reformlar gerçekleştirdi. Orduyu sivil denetimi altına soktu, yerli halka eşit haklar verdi ve Katolik kilisesinin devlet ve toplum üzerindeki otoritesini kırmaya çalıştı.

Benito Juárez www.mexiko-lexikon.de 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benito Juárez hakkında bilgiler 4 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Henri-Benjamin Constant de Rebecque (d. 25 Ekim 1767, Lozan – ö. 8 Aralık 1830, Paris) veya Benjamin Constant, İsviçre asıllı Fransız liberal yazardır. Liberalizmin önemli adamlarından birisiydi. Önemli eserlerinden, psikolojik şiir "Adolphe"un yazarıdır. 19. Yüzyılın önemli dini ve politik yazarlarından birisidir. Babası Jules Constant de Rebecque'dır. İspanya, Meksika, Yunanistan ve Belçika başta olmak üzere liberal birçok olaya öncü olmuştur. Birçok kitap ve makale kaleme almıştır. Yaşadığı süre boyunca bazı eserleri hiç yayınlanmamıştır ve büyük bir kısmı ölümünden sonra neşredilmiştir. Fransa’nın önde gelen yazarlarından biri olmasının yanında gazeteci ve aktif bir siyasetçi kimliğine sahiptir. Özgürlük düşüncesini desteklemiştir ve Fransız liberalizminin en önemli temsilcilerden birisidir. Muhtelif kaynaklara göre 1790’larda siyasi duruşunu belirlemek amacıyla “liberal” ifadesini kullanan ilk düşünürdür. Napolyon’un çekilmesiyle başlayan İkinci Restorasyon döneminde (1814- 1830), Liberal Muhalefet hareketinin önemli temsilcilerinden birisidir.
Constant, siyaset din, felsefede ve ticaretten sanayiye kadar tüm alanlarda özgürlüğü savunmuştur. Ayrıca, sınırlı siyasi otorite, güçler ayrılığı ve dengesini ve daha geniş özel alanı içeren anayasal düzeni savunmuştur. Bireysel haklara ve özgürlüklere müdahale edilmemesini tüm eserlerinde ve konuşmalarında hararetle savunmuştur.

Benjamin Constant 1767 yılında Lozan’da doğar. Kökeni 17. Yüzyılda Fransa’dan göç eden Huguenot ailesine dayanır. Annesi doğumundan on beş gün sonra yaşamını kaybeder. Babası bir subaydır ve Hollanda’da yaşamaktadır. Constant’ın velayeti anne tarafına verilir. Fakat 1772’den sonra babası velayeti alır ve oğlunu sürekli değişen dadılara emanet eder. Bu sebeple Constant, yaşadığı bölgeyi sürekli değiştirmek zorunda kalır. 1783'te kısa süreliğine "dâhilerin yuvası" Edinburgh Üniversitesine kaydolur ve burada yaklaşık iki yıl kalır. Constant, “çalışmanın, Edinburgh’taki genç erkekler arasında moda olduğunu” ve “gerçek bir çalışma zevkini” ilk defa burada edindiğini söylemiştir.
İskoçya'da yaşadığı zaman boyunca siyasi düşüncesini önemli ölçüde etkileyen Filozof Sir Mackintosh, tarihçi Malcolm Laing ve Medeni Hukuk Profesörü John Wilde ile arkadaşlıklar kurar. Dinler tarihi hakkında Constant ile ortak düşüncelere sahip olan James Mackintosh, entelektüel çalışmasıyla onu etkiler ve yazmaya teşvik eder.
Constant Edinburgh Üniversitesi'nin yanı sıra birçok özel öğretmenden ders almış ayrıca Erlangen Üniversitesi, Bavaria'da eğitim almıştır. Çeşitli aralıklarla Fransa, İsviçre, Almanya ve İngiltere'de yaşamını sürdürmüştür.
1794'te Anne Louise Germaine de Staël'le evlenmiştir.
1815-30 yılları arasında Fransa'da hem politik düşüncenin liderliğini yapış hem de dönemin politikasında fiili olarak bulunmuştur. Bu donemde; önce Danıştay üyesi olarak atanmış daha sonraları Fransız ulusal meclisinin kurulmasını sağlamıştır. Constant dönemin Bağımsızlar adıyla bilinen sol-liberal grupların liderliğini yapmıştır.

Klasik liberal anlayış ile Modern liberal anlayış arasında bir ayrım yapmıştır. Ona göre, klasik Liberalizm katılımcıdır, halkın siyasi kararlara katılımı direkt olarak mümkün olmaktadır. Kararlara katılım direkt olduğundan halkın siyasete ayırdığı zaman, emek ve enerji sarfiyatı çok olmuştur. Bu durum toplumsal katmanların olması hasebiyle mümkün oluyordu. Üst sınıf olan elitin zamanı siyasete giderken maddi ihtiyaçlarının karşılanması için köle insanlar çalışmak durumundaydı. Klasik toplumların sayıca küçüklüğü de direkt katılımı mümkün kılmaktaydı.
Modern toplumsal yapının klasik olandan farklı olması liberal kavramın anlamını da değiştirmektedir.Modern Liberalizm bireyin özgürlüğüne ve kanunların yaptırım gücüne dayanmaktadır. Modern toplumsal yapı içindeki bireylerin direkt olarak siyasi surece katılmaları imkânsızdır. Çünkü hem sayı olarak bu mümkün değildi hem de bireylerin uzmanlık alanları buna izin vermemektedir.

De la force du gouvernement actuel et de la nécessité de s'y rallier (1796)
Des réactions politiques (1797)
Des effets de la Terreur (1797)
Fragments d'une ouvrage abandonné sur la possibilité d'une constitution républicaine dans un grand pays (1803-1810)
Principes de politique applicables à tous les gouvernements représentatifs (1806-1810)
De l'esprit de conquête et l'usurpation (Fetih ruhu ve yağma üzerine.) (1815)
Adolphe (Şiir) (1816)
De la religion (1824-1831), (Beş ciltlik bir antik din tarihi.)
A.Pitt "The Religion of the Moderns: Freedom and Authenticity in Constant's De la Religion", History of Political Thought, xxi, 1, 2000, 67-87
"Principles of Politics Applicable to all Representative Governments", Tür: Politik Yazı (Politik düşünce tarihinde Cambridge yazıları.) - Biancamaria Fontana (Trans & Ed.) Cambridge, 1988

Birçok yazara göre liberalizmin 3 ana versiyon-evresinden bahsedilmektedir. Bunların birincisi olan İngiliz liberalizmi politik alanda dini hoşgörü, rızaya dayalı hükûmet, kişisel özgürlüklerin ve özellikle iktisadi özgürlüğün korunması üzerinde odaklanmıştır. Buna karşın Fransa da daha ziyade seküralizm ve demokrasiye vurgu yapılmaktadır. ABD de ise Liberal gelenek kişisel özgürlüğe beslenen büyük bağlılığı kapitalizme karşı duyulan antipatiyle birleştirir. Böyle bir ayrımı rehber edindiğimizde Benjamin Constant İngiliz geleneğine daha yakın durmaktadır. Fransız liberal geleneğinin ana beslenme damarı olan demo vurgusunun tersine Constant demokratik vurguya katılmakla beraber rızaya dayalı yönetim şeklini ön planda tutmaktadır.

Publications by and about Benjamin Constant in the catalogue Helveticat of the Swiss National Library
Works by Benjamin Constant at Project Gutenberg
Works by or about Benjamin Constant at Internet Archive
Institut Benjamin Constant homepage 27 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rebecq liberal
Intellectual portrait of B. C. by Emile Faguet 8 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (in French)
The Liberty of the Ancients Compared with that of the Moderns (1816)
Principles of Politics Applicable to All Governments 3 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lecture on ancient and modern liberty 10 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Günümüz öğrencileri için okunabilir bir versiyon içerir.)
Find a Grave'da Benjamin Constant Original name: Benjamin Henri Constant de Rebecque 5 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Goodreads'da Benjamin Constant 5 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bertil Ohlin (23 Nisan 1899 - 3 Ağustos 1979), İsveçli ünlü iktisatçı ve politikacıdır.
Üniversite diplomasını 1917'de Lund Üniversitesinden almış; 1923'te Harvard Üniversitesi'nden master ve 1924'te Stockholm Üniversitesi'nden doktorasını almıştır. 1925-1929 arasında Kopenhag Üniversitesi ve 1929-1965 arasında Stockholm İktisat Okulunda profesörlük yapmıştır. Harvard Üniversitesi'nde misafir iktisat profesörlüğü yapmıştır.
Ülkesinde politika ile uğraşmıştır ve İsveç Liberal Halk Partisi başkanlığı yapmıştır. Bu parti 1944-1967'de iktidar partisi olan İsveç Sosyal Demokrat Partisi'nden sonra en büyük muhalefet partisi olmuştur. 1944-1945'te II. Dünya Savaşı sırasında bir koalisyon kabinesinde Ticaret Bakanlığı görevinde de bulunmuştur.
İktisada asıl katkısı, Eli Heckscher tarafından ortaya atılan uluslararası ticaret teorisini geliştirici çalışmalardan kaynaklanır. Nitekim bu çalışmaları dolayısıyla teori de Heckscher-Ohlin Teorisi diye iki yazarın ismiyle adlandırılmıştır. Ohlin'in bu katkıları ilk olarak Interregional and International Trade (1933) adlı kitabında yayımlanmıştır.
1977'de Nobel İktisat Ödülü'nü kazanmıştır.

The German Reparations Problem, 1930
Interregional and International Trade, 1933
Mechanisms and Objectives of Exchange Controls, 1937

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Bilişselcilik, etik cümlelerin birer önerme olduğunu, yani doğru veya yanlış (truth-apt) olabildiklerini savunan meta-etik görüştür. Karşıtı olan gayribilişselcilik ahlaki cümlelerin önerme olamayacağını savunur. Bilişsellik ahlaki gerçekçiliği, etik öznelliği ve hata teorisini de kapsayan geniş bir tezdir.
Önermeler anlamlı yargı cümlelerinin (yani soru ve emir cümleleri hariç) ifade ettiği şeydir. Farklı dillerde farklı cümleler aynı önermeyi ifade edebilir: "kar beyazdır" ve "Schnee ist weiß" (Almanca) her ikisi de karın beyaz olduğu önermesini ifade eder.
Bir önerme ifade etmenin ne anlama geldiğiyle ilgili daha iyi bir fikir edinmek için, önerme ifade etmeyen bir cümle incelenebilir. Örneğin, bir hırsız bir mağazadan çubuk şeker alıp kaçıyor olsun. Bunu gören mağaza sorumlusu "Hey!" diye bağırsın. Bu durumda, "Hey!" bir önerme ifade etmez. Ünlemin ifade etmediği şeyler arasında "bu bir hırsız"; "hırsızlık yanlış"; "lütfen o hırsızı durdur"; ya da "o hırsız beni gerçekten sinirlendiriyor" gibi kavramlar vardır. Mağaza sorumlusu doğru ya da yanlış olabilecek herhangi bir şey söylemiyordur. Bu yüzden söylediği bir önerme ifade etmez. Belki de ifade edilen duygusal bir durumdur. Mağaza sorumlusu şaşırır, kızarır ve bu duygularını "Hey!" diyerek dışa vurur.
Etik bilişselciler, etik cümlelerin önermeler olduğunu iddia ederler. Örneğin, Merve'nin iyi bir insan olduğunu ya da çalmanın ve yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu söylemek doğru veya yanlış olabilir. Bilişselciler bu cümlelerin "Hey!" veya "Merve'ye oley!" gibi sadece duygusal ifadeler olmadığını; aslında doğru ya da yanlış olabilecek önermeleri ifade ettiklerine inanırlar. Buradan yola çıkarak, bir bilişselci veya realist, etik cümlelerin kendilerinin doğru veya yanlış olduğunu söyler. Tersine, eğer biri "Merve iyi bir insandır" gibi cümlelerin doğru ya da yanlış olamayacağına inanıyorsa, o gayribilişselcidir.

Cehalet örtüsü (İngilizce: Veil of ignorance), John Rawls tarafından tanımlanan bir kavram. Büyük ilgi toplayan bu görüş, Rawls'un toplum ve etik felsefesine katkıları arasında önemli yer tutar. Yapay bir araç olan cehalet örtüsü, bireyler arasında adaletin sağlanması için kullanılan bir benzetmedir.
Bu görüşe göre; toplumsal bilincin farkında, birçok disipline hakim olan bireylerden oluşacak olan bir grup insan, bireylere hangi haklar verileceğine karar verecektir. Lakin söz konusu durumdan önce bu insanlar kendi kimliklerinden sıyrılacak, cehalet örtüsüne bürünecek ve hakların dağıtımı yapıldıktan sonra hangi sınıfa ait olacaklarını bilmeyeceklerdir. Ekonomik olarak hangi sınıfa düşeceklerini, cinsiyetlerinin ne olacağını, hangi ırk, hangi din vs. hiçbir şey bilmeyeceklerinden, tarafsız ve eşit davranmak zorundadırlar.
Rawls, ancak bu şekilde bir bakış açısıyla bakarsak tarafsız ve eşit olabileceğimizi, adaletin ancak bu şekilde düşünürsek sağlanabileceğini savunur.

Kocaoğlu, Mehmet (2015). John Rawls: Adalet Teorisi ve Temel Kavramları (2. bas.). Ankara: İmaj Yayınevi. s. 47: "Bilgisizlik Peçesi". ISBN 978-605-5339-17-3. OCLC 949362529.

Cogito, ergo sum (Fransızca: Je pense, donc je suis; Türkçe: Düşünüyorum, öyleyse varım), René Descartes'ın Batı rasyonalizminin kurucu elementi olan felsefi sözünün Latince hâlidir. "Cogito ergo sum", Descartes'ın Discours de la méthode (Metot Üzerine Söylevler, 1637) kitabında Fransızca "Je pense, donc je suis" şeklinde yer alır.
Descartes önce dört kural saptadı:

Açık seçik ve belirgin fikirler dışında hiçbir şeyi kabul etmemek.
Her sorunu çözümü için gerekli sayıda parçalara ayırmak.
Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıralamak.
Gözden kaçmış bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etmek.
Sonra bu kuralları izleyerek şöyle düşündü:

Duyularımız bazen bizi aldattığına göre, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını farz etmeliyim.
Burada sobanın karşısında oturduğumu nasıl bilebilirim.
Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim.
Ya da muzip bir şeytan benimle oyun oynuyor olabilir.
Kuşku duymayacağım tek şey, bir şey düşünüyor olmam. Rüya gördüğümü, benimle alay edildiğini ya da bir bedenim olmadığını düşünsem bile bu böyle.
İşte buldum! Düşünüyorum, öyleyse varım!

David Lloyd George (okunuşu: deyvid loyd corc) (d. 17 Ocak 1863 – ö. 26 Mart 1945), Britanyalı siyasetçi, 1916-1922 arasında başbakan. David ön adı, Lloyd George soyadıdır. 1945'te ölümünden kısa bir süre önce Dwyfor Kontu payesi verildi.
Liberal Parti'den seçilen son başbakandı. I. Dünya Savaşı boyunca ülkesini yönetti, savaş sonrasında Avrupa'nın yeniden şekillenmesinde baş rolü oynadı. Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama siyasetini destekledi, Türk Kurtuluş Savaşı süresince Britanya hükûmetini idare etti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına neden olan Türklere karşı açılmış savaşın baş mimarı oldu.

1863'te Manchester'a bağlı Chorlton-on-Medlock'da doğan Lloyd George, işçi sınıfı kökenli olan ilk ve aslen Galli olan tek Büyük Britanya Başbakanı'dır.
Hukuk okudu. 1885 seçimlerinde Austen Chamberlain'in reform programından etkilenerek Liberal Parti'ye katıldı. İrlanda'nın özerkliği (Home Rule) için mücadele eden başbakan William Ewart Gladstone'un takipçisi oldu. Galler Ülkesi için benzer bir özerklik programı oluşturmaya çalıştı. 1890'da parlamentoya girdi. Parlamentoda özellikle Anglikan Kilisesi'nin resmi statüsüne ve Boer Savaşı'na karşı çıkışlarıyla tanındı.
1905'te kabineye girdi. 1908'de maliye bakanı oldu. İngiltere'de sosyal güvenlik sisteminin kurulmasında baş rolü oynadı. İşçi haklarını savundu. Lordlar Kamarası'nın ayrıcalıklarına karşı mücadele ederek aristokrasinin İngiliz siyasetindeki ağırlığının azaltılmasını sağladı.

Başbakan Asquith liderliğindeki Liberal Parti 1916'da bölününce, Lloyd George partinin bir kanadıyla birlikte ayrılarak Muhafazakâr Parti'nin desteklediği bir koalisyon hükûmeti kurdu. 6 Aralık 1916'da başbakan oldu. I. Dünya Savaşı'nın son iki yılında, beş kişilik "Savaş Kabinesi" ile İngiliz savaş politikasını yönetti.
Savaş sonrasında toplanan Paris Barış Konferansı Lloyd George'un kariyerinin zirvesi idi. Paris'te kaldığı beş ay boyunca Fransa başbakanı Clemenceau ve ABD başkanı Wilson üzerinde kolay bir üstünlük kurdu. Savaştan sonra başta Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere, yeni kurulacak dünya düzenini belirlemekte baş rolü oynadı.

1922 Eylül'ünde çıkan Çanakkale Krizi (Chanak Affair) Lloyd George'un başbakanlığının sonunu getirdi. İzmir'in kurtuluşundan sonra Fahrettin Altay komutasındaki Türk süvari kolordusu Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul'a yöneldiler. Türk ordusu, Çanakkale'de bulunan İngiliz kuvvetlerine bir ültimatom vererek geçit hakkı istemişti. Bunun üzerine bölgede bulunan Fransız birlikleri Fransa Başbakanı'nın emriyle geri çekildiler. İngiltere Başbakanı Lloyd George ise ültimatomu reddederek İngiliz kuvvetlerine direnme emri verdi ve hükûmetindeki bir grup bakanla birlikte bir bildiri yayınlayarak Türkiye'ye savaş ilan edileceğini duyurdu. Bu savaşı istemeyen Kanada Başbakanı, savaşa İngiltere hükûmetinin değil, Kanada parlamentosunun karar vereceğini belirterek, Kanada'nın siyasi bağımsızlığını tarihte ilk defa fiilen ilan etmiş oldu. İngiliz kamuoyu ve Muhafazakâr Parti ileri gelenleri ve hükûmetteki üyeleri de Türkiye ile savaşa karşı çıktılar. Dışişleri bakanı Lord Curzon ve savaş bakanı Winston Churchill de başbakanın çatışmacı politikasına karşı çıkınca Muhafazakâr Parti, 19 Ekim 1922'de Carlton Club deklarasyonuyla (Carlton Club meeting) koalisyondan ayrıldı ve hükûmet düştü. Hem Lloyd George hem de lideri olduğu Liberal Parti İngiltere tarihinde bir kez daha iktidara gelemedi.

Mayıs 1940'taki kritik Norveç Tartışması sırasında meydana gelen kariyerinin son önemli parlamento müdahalesinde Lloyd George, Neville Chamberlain'ı başbakanlıktan düşürmeye ve Churchill'in yükselişinin yolunu açmaya yardımcı olan güçlü bir konuşma yaptı. Churchill, Lloyd George'a başlangıçta Chamberlain'in onayına bağlı olarak kabinesindeki tarım bakanlığını teklif etti, ancak bu koşul ve Chamberlain muhalefetini geri çektiğinde, Lloyd George'un Chamberlain'in yanında oturmak istememesi, onu reddetmesine neden oldu. Lloyd George ayrıca Britanya'nın savaştaki şansının zayıf olduğunu düşündü ve sekreterine "Winston tutuklanana kadar bekleyeceğim" dedi. Britanya Savaşı sırasında Eylül 1940'ta Bedford Dükü'ne şunları yazdı: Almanya ile müzakere edilmiş bir barış antlaşmasını savunmalıyız.
Lloyd George 1945'e dek Liberal Parti milletvekili olarak parlamentoda kaldı. Bu dönemde Liberal Parti'nin küçülerek marjinalleşmesine tanık oldu. 1936'da Adolf Hitler lehine verdiği demeç eleştirilere yol açtı. İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında, Sovyetler Birliği'ne karşı İngiliz-Alman barışını savundu. II. Dünya Savaşı devam ederken Lloyd George'un 7 Mayıs 1941'de yaptığı karamsar bir konuşma, Winston Churchill'in onu Almanlarla işbirlikçi olan Philippe Pétain ile karşılaştırmasına yol açtı. 11 Haziran 1942'de Avam Kamarası'nda son konuşmasını yaptı ve 18 Şubat 1943'te Avam Kamarası'ndaki son oyunu Beveridge Raporu'nu desteklemediği için Hükûmeti kınayan 121 milletvekilinden (97 İşçi) biri olarak kullandı. Kullandığı son oyu, yaratılmasına yardım ettiği refah devletini savunmak içindi.
Londra'daki Castle Street Baptist Şapeli'ne katılmaya devam etti, ancak 1944'te hızla zayıfladı ve sesi kesildi. Hâlâ bir milletvekiliydi, ancak sağlığı (fiziksel olarak kampanya yürütemeyecek durumda olduğunu hissediyordu) ve seçim bölgesindeki savaş zamanındaki sosyal değişiklikler konusunda endişeliydi, Carnarvon Beldelerinin bir sonraki seçimde Muhafazakar olabileceğinden korkuyordu.
Lloyd George, 26 Mart 1945'te 82 yaşında kanserden öldü. Dört gün sonra, Llanystumdwy'deki Dwyfor nehrinin yanına gömüldü.

Türk Kurtuluş Savaşı sürdüğü yıllarda Britanya hükûmetini yönetmiştir. I. Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde Lloyd George Türkiye'ye karşı son derece sert ve tavizsiz bir politika izledi. Yunanlar İzmir'e asker çıkarmadan İzmir-Konya-Antalya üçgeni İtalya işgaline uğramıştı, ancak bölgenin güçlü İtalya'ya nazaran daha güçsüz olan Yunanistan'a verilmesi İngiltere'nin çıkarlarına daha uygundu. Bu yüzden George Yunanların Anadolu'yu işgaline destek çıktı.
Ayrıca Sevr Antlaşması, Türk hükûmetinin Sevr Antlaşmasına direnmesi üzerine Yunan ordusunun Anadolu'ya sürülmesi, 1921 Londra Konferansı'nda Sevr Antlaşması'ndan taviz verilmemesinde ısrarcı olması, 1922 yazında Yunan başbakanı Gounaris'in Anadolu'dan çekilme teklifinin reddi, Eylül 1922'de Çanakkale Boğazı nedeniyle Türkiye ile savaş noktasına kadar tırmanan gerilim, hep Lloyd George'un şahsen yönettiği politikaların ürünüdür.
Ayrıca Lloyd George'un Türkiye'ye karşı tutumunu Yunan lideri Venizelos'la dostluğuna bağlayan yorumcular, Venizelos'un Kasım 1920'de iktidardan düşüşünden sonra da aynı politikaları sürdürmesini açıklamakta zorlanmıştır. Lloyd George, İzmir işgalinde önemli rol oynadığını savunmuş, bu yüzden özel bir sorumluluğu olduğunu söylemiştir. Bazı tarihçilere göre gençliğinde Gladstone'un çırağı olarak, onun Türk karşıtı görüşlerinden etkilenmiştir. Bazılarına göre Galler ve İrlanda davalarında azınlık hakları için verdiği mücadele, Türkiye'deki azınlıklara gösterdiği sempatinin kaynağıdır.

Jenkins, Roy (2001). Churchill. Londra: MacMillan Press. ISBN 978-0-33-048805-1. 
Sylvester, A. J. (1975).  Cross, Colin (Ed.). Life with Lloyd George: The Diary of A. J. Sylvester. Londra: Macmillan. ISBN 0333149076. 
Addison, Paul (1994), The Road to 1945. British Politics and the Second World War, Londra: Pimlico

David Ricardo (18 Nisan 1772 - 11 Eylül 1823), Yahudi kökenli Britanyalı politik ekonomist ve klasik finansçı. Finans ve ekonomi dünyasının en önemli isimlerinden biridir.

Ricardo, Hollanda asıllı Yahudi bir ailenin 17 çocuğundan üçüncüsü olarak 18 Nisan 1772'de Londra'da doğdu. Hollanda'daki kısa bir eğitim döneminden sonra, 14 yaşında, borsa simsarı olan babasından banka ve kambiyo işlerinin inceliklerini öğrenmeye başlamıştır. Ayrıca bir dönem East India Company'de çalışmıştır
Fakat hayatına bir borsacı olarak devam etmemiştir, Adam Smith'in Ulusların Zenginliği isimli eseriyle tanışması onda iktisata karşı bir ilgi uyandırmış sonunda borsayı bırakıp ekonomi ve siyasetle uğraşmaya başlamıştır. Borsa ile ilgilendiği dönemde iyi bir mal varlığına da sahip olmuştur.
1817 senesinde kendisine ün kazandıran eseri Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri'ni yayımlamıştır. 1819'da İngiliz parlamentosuna girer.
Diğer klasik iktisatçılar gibi Ricardo da hep uluslararası ticarette her türlü müdahaleyi reddetmiştir. Dış ticarette geliştirdiği "Mukayeseli Üstünlükler Teorisi" büyük ilgi uyandırmıştır. Ricardo, James Mill'in yakın arkadaşlarındandı. Jeremy Bentham ve Thomas Malthus da arkadaşlarındandır. 51 yaşında Gatcombe Park'ta ölmüştür.

Ricardo'nun en önemli ve ünlü eseri Politik İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri'dir. Ricardo, eserine değer kavramını açıklayarak başlar. Ricardo'nun, özel olarak, değerden kastı piyasada alınıp satılan metaların değeridir. Ricardo'ya göre bir malın, birbaşka deyişle metanın, değerini, o metanın üretiminde kullanılan emek miktarı belirler. Ricardo'nun bu teorisi iktisat literatüründe Emek değer teorisi olarak adlandırılır ve Karl Marx'ın artı değer kavramının da özünü oluşturur.
Ricardo'ya göre temel malların bir fiyatı olduğu gibi emeğin de, bir fiyatı, yani ücreti vardır ve bu ücreti belirleyen temel faktör, işçinin kendi geçimini sağlayabileceği ve neslini herhangi bir artma ve azalma olmaksızın sürdürebileceği ücret düzeyidir. Bu anlamda da ücretleri gıdaların ve temel ihtiyaçların fiyatı belirler. Bu kavram "Geçimlik Ücret Teorisi" (İngilizce: Subsistence Theory of Wages) olarak adlandırılır. Bu kavram, sosyalistler tarafından toplumu yoksulluğa mahkûm ettiği gerekçesi ile eleştirilmektedir.
Ricardo, adı geçen eserinde "Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi"ni (İngilizce: Comparative Advantage) ileri sürmüştür.
Ricardo ayrıca; miktar kuramını (sağlam para teorisi), emek değer teorisini, ücretlerin tunç kanununu, azalan verimler kanununu ve rant teorisini savunur. Ricardo, nüfus artarken işlenebilir toprak miktarının nüfustan da öte arttırılması gerektiğini söylemiştir. Ama nüfus arttıkça tarımsal gıda talebi artacak, insanlar yeni tarım alanları ekmeye yeltenecek bu da verimsiz toprak işlenmesine yol açacaktı. Böylelikle tahıl üretim maliyeti de artacaktı. Tabii ki bu da tahıl satış fiyatlarını ve rantlarını da arttıracaktı. Peki bu rant kime gidecekti? Büyük çoğunluğu toprak sahiplerine gidecekti. İşte, toprak sahiplerinin elde ettiği bu ranta saldırıda bulunmuştu. Bu bir "haksız kazançtır" demiştir. Soyut matematiksel anlayışı iktisada sokan adamdır. Bu tümdengelimci metottur. Ekonometri denilen iktisat branşının kurucusudur.

Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri (On the Principles of Political Economy and Taxation), Belge Yayınları, Çev: Tayfun Ertan, 1. Basım, Ekim 1997.

On the Principles of Political Economy and Taxation 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri (İngilizce tam metin).

Derek Parfit (11 Aralık 1942, Çin - 1 Ocak 2017, Oxford), Britanyalı filozof ve yazardır. 1960'larda kaleme aldığı birçok kitabı mezun olduğu Oxford Üniversitesi yayınevinden çıkmıştır.
Çin'de Chengdu'da 1942'de doğan Parfit, Oxford Üniversitesi mezunudur. Uzun yıllar aynı üniversitede filozofi ve felsefe alanında derslerde veren ünlü filozof ve yazar Derek Parfit 1 Ocak 2017'de Oxford kentinde 74 yaşında ölmüştür.
Kendisi gibi filozof ve yazar Janet Radcliffe Richards ile evli olan yazarın Bir Etik adlı kitabı Türkiye'de yayınlanmıştır.

Profile, All Souls College, Oxford
Derek Parfit: a bibliography. A complete bibliography of writings.
Parfit's Climbing the Mountain reading group on PEA Soup 12 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Small Amount of Biographical Information

Dietrich Bonhoeffer (d. 4 Şubat 1906 Breslau, Alman İmparatorluğu - ö. 9 Nisan 1945 Flossenbürg toplama kampı, Nazi Almanyası), Nazizm'e karşı durmuş Alman Lüteryan teologdur.

Bonhoeffer, 4 Şubat 1906'da Breslau'da kalabalık bir ailede doğdu. Bir Psikiyatrist olan Sabine Bonhoeffer Leibholz ile ikiz kardeşlerdi. Sabine ve Dietrich, sekiz çocuktan altıncısı ve yedincisiydi. Psikiyatrist ve Nürolog olan babası Karl Bonhoeffer, Sigmund Freud'a dair eleştirileriyle dikkat çekti. Annesi Paula Bonhoeffer bir öğretmendi ve Protestan Teolog  Karl von Hase ve ressam Stanislaus von Kalckreuth'un torunuydu.
Bonhoeffer'in ailesi, onun en kaliteli okullarda eğitim almasına imkân sağladı ve onun eşsiz yeteneklerini teşvik ettiler. Bonhoeffer; etrafındakilere, özellikle kilisede, liderlik etme vasfına sahipti. Aynı zamanda 8 yaşında piyano çalmayı öğrendi ve 11 yaşında Filarmoni Orkestrası'nda çalınan şarkıları besteledi. Abisi ve evin en büyük ikinci çocuğu olan Walter Bonhoeffer, Dietrich daha on iki yaşındayken Birinci Dünya Savaşında bir çatışmada öldü.
Dietrich daha 14 yaşındayken, bir hukukçu olan abisi Klaus ve bir bilim insanı olan abisi Karl'a kıyasla teoloji okumaya karar verdi. Okulunda seçmeli olarak İbranice dersleri aldı ve pek çok kez evanjelik toplantılara katıldı. Aç ve yetim çocuklar gibi savaşın getirdiği birçok acıdan etkilendi. Bonhoeffer, eğitimine Tübingen'de başladı ardından onun prestijli tezi olan "Sanctorum Communio" adlı tezi yayımlayacağı Berlin Üniversitesinde eğitim almaya başladı. 21 yaşındayken, 17 Aralık 1927'de, teoloji alanında doktorasını tamamlamak için Humbolt Üniversitesine gitti.
1930'da Amerika'nın New York kentinde gerçeklemiş "Teoloji Semineri" adlı seminere katıldı. Bonhoeffer, Amerikan Teolojisinden hiç etkilenmedi. Bonhoeffer, Öğrencilerin teolojiye ilgili olmadığını ve Luther'in "Günah ve Bağışlama" kitabından bir pasaj okuduğunda öğrencileri yüksek sesle güldüğünü aktardı. Bu süreç içerisinde siyahi öğrencisi Frank Fisher ile tanıştı. Evanjelik bir Hristiyan inanç bildirisi olan "Sosyal Adalet ve Müjde Üzerine" bildirisine teşvik eden, Amerika'daki azınlıkların yaşadığı sosyal ve ırksal problemler hususunda hassas olan ve Kilisenin bu hususta bir birleşme sağlamaktan noksan olduğuna dikkat değinen Adam Clayton Powell Sr. onun dikkatini çekti. Siyahilerin baskı altındaki kiliseleri sayesinde Tanrı'nın emirlerinin yerine getirildiğini fark etti ve onların vaazlarının etkisine kapıldı. Özünde bir vatanperver olan Bonhoeffer, savaşın dehşetini anlatan bir filmi izlemesiyle birlikte bu fikirlerini değiştirdi. Hayatının ilerleyen dönemlerinde herkesi sevmesi ve herkesin benliğine verdiği değer hasebiyle Pasifizm görüşlerini tercih etti. Ekümeniklik Hareketine dahil oldu ve bu da sonunda Hitler ve Nazilere karşı durmasına sebebiyet verdi.
1931'de Almanya'ya dönmesiyle birlikte Bonhoeffer, Berlin Üniversitesinde "Sistematik Teoloji" alanında öğretim üyesi oldu. Ekümeniklik hareketiyle sıkı sıkıya ilgilendi. Bu dönemde, öncelikle Hristiyanlığın entelektüel yönüne ilgi duyan bir teolog olmaktan daha ziyade kişisel inancına bağlı, Mesih'in Kutsal Kitap'ta vahyedilen öğretilerini kelimenin tam anlamıyla yerine getirmeye kararlı bir adam haline geldiğinden, kişisel bir dönüşüm geçirmiş gibi görmektedir. 15 Kasım 1931'de Berlin-Tiergarten'de kendisine papazlık yetkisi verildi.

Bonhoeffer, 1933'te Nazilerin iktidara geldiği ilk günlerden başlayarak rejime, özellikle de antisemitizme karşı çıktı. Londra'da iki küçük Alman cemaatinin papazlığını yaptığı 18 ay (1933-1935) dışında, Nazi rejimine karşı Alman Protestan direnişinin odağı olan Bekennende Kirche'nin sözcülüğünü yürüttü. 1939'da ABD'ye sığınmayı düşündüyse de, New York kentinde 15 gün kaldıktan sonra geri döndü. Amerikalı ilahiyatçı Reinhold Niebuhr'a yazdığı bir mektupta: Bu dönemin güçlüklerini halkımla paylaşmazsam, savaştan sonra Almanya'da Hristiyan yaşamının yeniden kuruluşuna katılma hakkını yitiririm, diyordu. 5 Nisan 1943'te tutuklandı ve Berlin'de hapsedildi.
Hitler'e karşı 20 Temmuz 1944'te düzenlenen suikastın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Bonhoeffer'in suikastçılarla yakın ilişkide olduğunu kanıtlayan belgelerin ortaya çıkarılması üzerine soruşturma genişletildi ve Bonhoeffer'in idam edilmesine karar verildi.

Birlike Yaşam ve Mezmurlar (Gemeeinsames Leben und Die Psalmen: Das Gebetbuch der Bibel) 1939-1940 - Haberci - Çeviri 2019 - Çevirmen: Debora Hade - ISBN 978-605-4707-52-2

Hıristiyanlık Tarihi, Ruth Zerner, Yeni Yaşam Yayınları, Çeviri Sibet Sel ve Levent Kınran, 0rijinal 1977, Çeviri 2004, s.621 ISBN 975-8318-86-1

Çoğu dinler etik unsûru, genelde iddia edilen doğaüstü vahiye veya irşada dayandırılır. Felsefenin önemli kollarından biri olan etik, doğru davranışın ne ve iyi hayâtın nasıl olması gerektiğini konu edinir. Genelde anlaşıldığı üzere iyiyle kötüyü ayırt etmekten daha geniş kapsamlıdır. Etiğin önemli konularından biri "iyi yaşam", yaşamaya değen, insanı tatmîn eden hayattır. Bu konu birçok filozofça ahlâkı yaşamaktan daha önemlidir.

Batı felsefesinin etik hakkındaki eserleri, edebî ve dînî düşüncelerini Mûsevî İncili'ne (Eski Ahid) dayandıran bir kültürün etkisinde yazılmıştır. Bu yüzden İncil etiğiyle büyük Batılı düşünürlerin etikleri arasında görülen bağ doğrudan değildir. İncil kitaplarının bazı bölümlerinin nasıl yorumlanıp uygulanacağı konusundaki farklı görüşler sonucu etiğin değişik şekillerde yorumlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bazıları modern İncil anlayışının kökten yanlış olduğu görüşünü ileri sürmektedir.

Budist etik, geleneksel olarak Buda'nın ya da onu örnek alan başkalarının aydınlanmış görüş açısına dayanmaktadır. Ahlâkî tâlîmatlar Budistlerin kutsal kitaplarından ya da yazıya geçilmiş geleneklerde bulunur. Budist ahlâkta adı geçen çoğu âlim, bu etiğin tabiatı hakkındaki görüşlerini doğrulamak için Budist yazıları inceleme ve geleneksel Budist cemiyetlerden antropolojik delil bulma yollarına başvururlar.
Geleneksel Budizme göre Budist etiğin temelini öldürmeme, çalmama, yalan söylememe, cinsel suiistimal yapmama ve sarhoşluk olmama şeklindeki Beş İlke oluşturur. Budist olmak veya Budizme bağlılığı hedefleyenler için bu olumsuz hareketlerden uzak durmak tavsiye edilir. Budist râhip ve râhibeler, bunların yanında yüzlerce başka antlar da verirler (bkz. vinaya).
Yalnızca geleneksel formüllere ya da uygulamalara dayanmak, ana hedefi Modern Dünyâ'daki karmaşık ahlâkî problemleri çözmek olan bazı Batılı Budistlere yetersiz gelmektedir. Bu tür karmaşık problemlere gerekçeli yaklaşım için bâzen yalnızca kurallara veya vinaya’ya başvurmak yetersiz görülmektedir. Bu yüzden bu kurallara ek olarak Orta Yol gibi başka temel Budist öğretiler de dikkate alınır. Böylece ahlâki kuralların insanlığın her türlü ahlâkî sorunlarında yararlı olduğu, basit gerekçelerle ortaya konabilecektir. Böylece Budist etiği yalnızca Buda’nın aydınlanmasına ve Budist geleneğe dayandırmayarak etiğin verdiği anlayışı evrensel şekilde insanlığa öğretmek, Budist olmayan kitleye erişmek mümkün olacaktır.
Buda, Sekiz Aşamalı Asil Yol’un bir bölümünde uygun davranışları tanımlaya temel ilkeler ortaya koydu. Bunların ilki en basitinden insanlara kadar bütün canlılara karşı olan yaralamama ve şiddetsizlik anlayışı ve tutumudur. Buradaki Budist uygulama, Cainizm’in gittiği kadar aşırı bir yol çizmez. Fakat her iki görüş için şiddetsizlik, bütün canlılarla yakınlığı ve bağlılığı belirten bir prensiptir.
Theravada râhibi Bhikkhu Bodhi’nin, bu konuda şu tespitleri vardır:

"Budist etik, beş ilkede ifâde edildiği gibi bâzen tamâmen olumsuz olmakla suçlanır. … Burada beş ilkenin, hattâ Buda’nın duyurduğu diğer daha uzun kurallar, Budist etiğin bütününü teşkîl etmemektedir. İlkeler, yalnızca ahlâkî eğitimin en temel kuralları olup Buda, bunların yanı sıra mesela Mangala Sutta’da saygı, uysallık, minnetarlık, sabır, cömertlik gibi açıkça olumlu olan erdemleri içeren başka etik kuralları da öğretmiştir. Başka yazılarında toplumun esenliğini hedefleyen çok sayıda ailevî, sosyal ve politik yükümlülükleri emreder. Bunların arkasında "ölçülemezler" olarak adlandırılan sevgi dolu şefkat, merhamet, cana yakın neşe ve ağırbaşlılıktan oluşan dört davranış bulunmaktadır."

İslâmî ahlâkın aşamalı düzenlemesindeki temel kaynak, Müslümanların, fıtrat denilen ve insana Allah’ın iradesini ayırt etme gücünü veren bir özelliğin varlığına inanmaktır. İnsanın bu özelliğinin en önemli sonucu olarak vârolmanın anlamı konusunda düşünebilir ve John Kelsay’nin Encyclopedia of Ethics'te yazdığı gibi sonuçta Allah’ın varlığına işâret eder. Böylece insanların hangi çevreden gelirlerse gelsinler, Allah’ın irâdesine teslîm olmak ve İslâm’a uymak konusunda ahlâkî sorumlulukları vardır. ([Kur'an 7:172]).
Bu doğal eğilim, Kur’ân’a göre insanlığın maddî başarıya olan eğilimiyle bozulmuştur. Bu tür bir eğilim kendini başta temel yaşamı sürdürme ve emniyet ihtiyâcı olarak gösterirse de sonra diğerlerinden farklı olma tutkusu olarak kendini gösterir. Sonunda materyalizme olan tutuku, İslâmî kaynaklara göre doğuştan fıtratla gelen iyiyi kötüden ayırma ölçütünü aksatarak cahiliye sebep olur."
Müslümanlara göre İslâm peygamberi Muhammed, Allah tarafından insanlığa ahlâkî sorumluluklarını hatırlatmak ve toplumda bu sorumluluk bilincine ters olan düşüncelerle meydan okumak için gönderilmiştir. Kelsay'a göre bu meydan okuma, İslâm-öncesi Arabistan'ında bulunan beş temel vasfına karşıydı:

Arapların değişen kan bağına ve akrabâlığa dayanan kabileleri bölünmesi. Buna takvâ ve ümmet temellerinde birleşmiş bir topluluk oluşturarak karşı koyar,
Allah'ın yanında birçok tanrıya tapınmayı kabul düşüncesi, Allah'ın ne bir ortağının, ne de ona eş olanın bulunamayacağını belirten müsamahasız tevhit düşüncesiyle karşı koyar,
Maço (Ar. muruwwa) özelliğini İslâm tasvip etmeyip alçak gönüllülüğün ve dindarlığın önemini vurgular,
Meşhur olmaya veya bir miras bırakmaya verilen önem yerine Kıyâmet Günü'nde insanlığın Allah huzurunda hesap vereceği düşüncesi getirildi,
Eski geleneklere saygı ve onlara uymak yerine Allah'a boyun eğip vahyedilene uymayı emredildi.
Bu değişiklikler, toplumu kişilik, İslâmî inanç, Dünya görüşü ve değerlerin sıralaması açısından yeniden yönlendirmiştir. Bunu izleyen nesillerin bakış açısından bakıldığında bu değişiklikler, Arap yarımadası’nda toplumda ve yaşamdaki ahlâkî düzende büyük değişimlere neden olmuştur. İslâm peygamberi Muhammed için İslâm-öncesi Arabistan gaflete örnekse de tamamen iyilikten yoksun değildi. Muhammed, Arapların İslâm-öncesi geleneklerin yakın akrabalar, dullar, yetimler ve benzeri muhtaçlarla ilgilenmek ve adâleti hâkim kılma gibi bazı yönlerini kabul ederken başkalarını da reddetmiş, kabul edilen değerleri tavizsiz tevhitin getirdiği bir önem sırasına koymuştur.

Konfüçyüsçülük ve Neo-Konfüçyüsçülük, ilişkilerin idâmesini ve akrabalık münasebetlerini etiğin en önemli düşüncesi olarak vurgular. Özellikle başkalarına olan borcun, sana olan uzaklıklarıyla ters orantılıdır. Başka bir deyişle ebeveynine her şeyi borçlu olan insan, herhangi bir şekilde yabancılara karşı bir yükümlülüğü yoktur. Bu da bütün insanlığı aynı şekilde ve aynı anda sevmenin mümkün olmaması gerçeğini tanıma olarak görülebilir. Dolayısıyla buna da akrabalık etiği veya durumsal etik denir. Konfüçyüsçü sistem Kantçı sistemden, ancak ender olarak mutlak veya evrensel olan yasalar veya prensipler içerdiğinden çok farklıdır.
Bununla hiçbir zaman evrensel etik söz konusu edilmedi demek istemiyoruz. Gerçekten de Zhou Hanedanlığı sırasında Çin’de Konfüçyüs’ün ana muhalifleri olan Mozi’nin taraftarları, evrensel sevgiyi (Çince: 加奶; pinyin: jiā năi; lit. 'süt eklemek; evrensel sevgi') savundular. Konfüçyüsçü görüş sonunda Çin felsefesi’nin birçok yönüne egemen oldu ve bunu da sürdürmektedir. Çoğu insan ise, Mao Zedong’un komünist olmaktan çok Konfüçyüsçü olduğunu savundu.
Konfüçyüsçülüğün bilhassa Mengzi (Çince: 孟子; pinyin: Mèng zĭ) tarafından savunulan şekli, ideal yöneticinin Konfüçyüs’ün ifadesiyle "ortada Kuzey Yıldızı gibi dururken diğer yıldızların etrafında dönmesini sağlayacak şekilde hareket eden kişidir". Başka bir deyişle ideal yönetici, çıkıp insanları iyi yapmak için kuvvete başvurmadan onlara bu yolda örnek olur. İdeal kral, yasalar çıkarmak yerine ahenge teşvîk eder.
Konfüçyüs, her şeyden önce dürüstlüğün önemini vurgular. Norm (Çince: 理; pinyin: lĭ), adâlet (Çince (basitleştirilmiş): 义; Çince (geleneksel): 義; pinyin: yì) ve insancılık (Çince: 仁; pinyin: rén kavramlarını, felsefesinde sanki mevcûdiyetini borçlu olduğu ebeveynine ve hayatta kalışını borçlu olduğu komşularına, arkadaşlarına ve altında çalışanlara karşı derin dürüstlük (pinyin: chéng; lit. 'dürüstlük, samîmiyet') ve sadâkatla (Çince: 孝; pinyin: xiào) yaklaşımı olarak görülebilir. Kendisi geleneksel âdet sistemleştirdi ve ondan önceki dönemlerden aldığı kavramların anlamlarını aslında değiştirmiş oldu. Konfüçyüsçü aile ve Konfüçyüsçü yönetici kavramları, Çin yaşamını 20. yüzyılın başına kadar etkiledi. O zaman bu kavramlar katılaşmış imparatorvâri bir hiyerarşi şekline gelmiş mülkiyet hakları, artık herhangi bir diktatörlükten zor ayırd edilebilir hâle gelmişti. Böylece geleneksel âdetler legalizmle saptırılmıştı.

Bilhassa Mahayana Budizmi, Çin felsefesine metafizik bir bağ getirmiş, onu evrenselleştirmiştir. Neo-Konfüçyüsçülük, genelde Tang Hânedanlığı zamanında egemen olan Budizm’e bir reaksiyon olup sanki "yerel" Konfüçyüsçü bir metafizik ve çözümlemeci bir sistem kurma girişimidir.

Seküler etik insanın dinden bağımsız olarak ulaşabildiği bir etiktir. 
Dindar insanlarca Tanrı'nın vahiy yolu ile bildirdiği tamamlanmış kabul edildiği için seküler etik insanın kendisinin Tanrı'dan kibirli göstermeye çalışması olarak değerlendirilir. 
Seküler etiğe semavi dinlerden en yakın olanı Hristiyanlıktır. 
"Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma!" vahyi üzerinden yaklaşılır. 
Ancak Hristiyanlıktaki bu yaklaşım da tam olarak seküler etiği temsil etmez. 
Seküler etik bu vahyin hatalı ve insanın kendi çıkarlarına kullanabileceği bir araç olduğunu iddia eder. 
Buna örnek olarak hakim suçlu teşbihi gösterilir. 
Hakim suçlu teşbihi: "Hakim kendisinin hapse atılmasını istemez ama suçluyu hapse atmalıdır." 
Eğer vahiy yolu ile yaklaşılırsa ayet bu şekilde kullanıma müsaittir. 
Seküler etik anlık doğrular üzerinde karar vermeyi destekler.

Diyojen (Yunanca: Διογένης ὁ Κυνικός Diogenis o Kunikos, Diogenes), MÖ 412 (ya da MÖ 404) - MÖ 323 yılları arasında yaşamış Kinik felsefesinin öncüsü ünlü filozoftur. Sinop'ta doğmuş Korint'te ölmüştür. Sinoplu Diyojen ve Kinik Diyojen olarak da bilinmektedir. Diyojen, medeniyeti reddetmiş ve medeniyet içerisinde medeniyetten uzak bir şekilde yaşamaya çalışmış bir antik çağ filozofudur.
Sıklıkla 10.- 11. yüzyılda aynı bölgelerde yaşamış Bizans subayı, dönemin prensesi Evdoksia ile evlenerek imparator olan 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Alparslan'a yenilen Romen Diyojen (IV. Romanos Diogenes) ile karıştırılmaktadır.

MÖ 412 (veya MÖ 404) yılında dönemin Yunan kolonisi olan Karadeniz'in Sinope (Sinop) ilinde doğmuştur. Yaşamının Sinop'ta geçen ilk yılları hakkında babası Hicesias’in kuyumcu ve sarraf olduğu bilgisi haricinde fazla kaynak yoktur. Babası ve Diyojen'in kalpazanlık ve para tahribatı suçuyla Atina'ya sürgün edildiği bilinmektedir. Arkeolojik kazılarla 4. yüzyıla ait Hicesias imzası taşıyan dövülmüş demirden keski madeni paralar çıkarılmış olsa da siyasi veya mali nedenlerle tahrip edilmiş olması olası olan bu paraların tahribat nedenini açıklayan bulgu ve kaynak yoktur.

Diyojen, sürgün edilen babasıyla Yunanistan'a gitmiştir. Kısa bir süre sonra onu terk eden “Manes” adındaki köle ile geldiği Atina'da dönemin medeniyetine karşı çıkmış bir köpek gibi yaşamaya karar vermiş, böylece "kynikos" (köpeksi) adını almıştır. Dinde, davranışta, giyimde, barınmada, yiyecek ve terbiyede bütün geleneği reddetmiştir.
Atina'da tanıştığı Sinizm öğretisinin kurucusu Antisthenes kendi felsefe ve öğretisini Diyojen'e öğretmiştir. Sokrates’ten ders alan Antisthenes, Sokrates’in ölümünden sonra kendi okulunun başına geçip gerçek erdemin kişinin kendine egemen olmasına, tutkularından ve öbür insanlara bağımlılıktan kurtulmasına dayanan kinik felsefesinin kurucularından olmuştur. Diyojen, Antisthenes’in doğaya uygun yaşam çağrısına uymuştur. Hayatını son derece fakir olarak geçiren Diyojen'in içinde yaşadığı bir fıçısı ve bir çanağı vardır. Rivayetlere göre bir gün bir çeşme başında avucu ile su içen bir çocuğu gördüğünde “Bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti” diyerek elindeki çanağı da atmıştır.

Aegina'ya giderken korsanlar tarafından kaçırılıp Xeniades isminde bir adama satılarak Korint’e geldiği rivayeti yaygın olan Diyojen, Xeniades'in iki oğluna öğretmenlik yapmıştır. Hayatının kalanını yaşadığı Korint'te sokak yaşamını sürdürmediği, erdemli bir bilgine dönüştüğü de rivayet edilmektedir.

Aristoteles’in öğrencisi olan Büyük İskender felsefeye meraklı, filozoflara değer veren bir hükümdardır. Korint’e gelen Büyük İskender, Diyojen’i ziyaret etmiş ve bir dileği olup olmadığını sormuştur. O ise bu soruya “Gölge etme başka ihsan istemem.” yanıtını vermiştir. Verdiği cevabın asıl hali işaret parmağıyla güneşi göstererek, "Benden bana veremeyeceğin şeyi esirgeme" şeklindedir. Daha sonraları İskender bu olay üzerine "Ünlü imparator Büyük İskender olmasaydım 'Diyojen' olmak isterdim" demiştir.

Kuduz bir köpeğin ısırması, çiğ ahtapot yeme alışkanlığına bağlı olarak ya da nefesini tutarak intihar ettiği gibi pek çok ölüm sebebi rivayet edilmekle birlikte, bugün ölüm nedeni hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Platon'un Çılgın Sokrat dediği, çok güzel konuşan, üstün zekası ile herkesi etkileyebilen bu ünlü Kinik filozof bütün gariplik, anormal hal ve tavırlarına rağmen saygı görmüş, ölümünden sonra anısına Korintoslular bir köpeğin yaslandığı mermer bir sütun dikmiştir.
Türkiye'de de Diyojen'in anısını yaşatmak için 2006 yılında Sinop'un girişine heykeli dikilmiştir. Elinde fener ve yanında köpeğiyle birlikte tasvir edilen yaklaşık altı metrelik mermer Diyojen heykeli, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü öğretim görevlisi Turan Baş önderliğinde 25 kişilik ekip tarafından altı ayda hazırlanmıştır.

Diyojen yoksulluk içinde yaşadığı, halka açık yerlerde yatıp kalktığı ve yiyeceğini dilenerek topladığı halde, herkesin aynı şekilde yaşaması gerektiğini savunmamıştır. Kişinin en kısıtlı yaşam koşullarında bile, mutlu ve bağımsız olabileceğini göstermeyi amaçlamıştır. İnsanın kendi kendine yeterli olabilmesi gerektiğini savunmuştur. Uygarlaşmanın getirdiği kurallara ve araçlara bağlı olan bir yaşamı reddetmiş, yaşamın doğal ve sade olması gerektiğine inanmıştır.
Kendi açısından sade ve doğal, toplumsal değerler açısından ise sefil denebilecek bir yaşam sürer. Ona göre, sade bir yaşam tarzı, sadelikten başka, örgütlenmiş, dolayısıyla uzlaşımsal toplumların görenek ve yasalarını da önemsememek anlamına gelir. Diyojen, doğaya aykırı bir kurum olan ailenin yerini, kadınların ve erkeklerin tek bir eşe bağlı olmadığı, çocukların ise bütün toplumun sorumluluğunda bulunduğu doğal bir durumun alması gerektiğini savunmuştur.

Zaman içerisinde Diyojen, onun yaşam biçimine benzer yaşayan insanlar için bir yakıştırma olmuştur. Bu benzetme psikiyatride de kullanılmaya başlanmış ve kendilerine bakmayan insanlar Diyojen'e benzetilerek, hastalıklarına "Diyojen sendromu" adı verilmiştir. Bu hastalar normalde sosyokültürel seviyesi yüksek insanlar olup, bu tip bir davranış bozukluğuna çok yavaş geçmektedirler. İlk olarak etraflarında olup bitenlerle temaslarını kesen bu hastalar genellikle yalnız yaşarlar ya da etraflarındaki yakınlarının farkında değildirler. Anti-sosyalleşip çoğunlukla kir pas içinde, dağınık bir ortamda yaşamaya başlayarak çöp toplamaya (syllogomania) da başlayabilmektedirler.

Kinizm
Antikçağ felsefesi
Antisthenes

[9] Küçüklere Filozoflar Dizisi-Yan Marchand, Diyojen: Köpek Adam,Sistem Yayıncılık, 2012, ISBN 978-975-342-841-5
[10] 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nejat Muallimoğlu, Düşünen İnsana Hazine, Avcıol Basım Yayın, 2002
PDF - DİYOJEN SENDROMU, Turkish Journal of Geriatric, 2002

Domingo Faustino Sarmiento (d. 15 Şubat 1811, San Juan - ö. 11 Eylül 1888, Asunción), Arjantinli aktivist, entelektüel, yazar, devlet adamı ve Arjantin'in altıncı devlet başkanı. Yazıları, gazetecilikten otobiyografiye, siyaset felsefesine ve tarihçiliğe kadar çok çeşitli tür ve konuyu kapsamıştır. On dokuzuncu yüzyıl Arjantininde büyük etkisi olan 1837 Kuşağı olarak bilinen bir grup entelektüel grubunun üyesiydi. Eğitim konularıyla özellikle ilgilendi ve aynı zamanda bölgenin edebiyatı üzerinde önemli bir etkiye sahipti.

Sarmiento, fakir fakat politik açıdan aktif bir ailede büyümüştür. 1843-1850 yılları arasında sık sık sürgünde yaşadı ve Şili'de ve Arjantin'deyken yazılar yazdı. En büyük edebi başarısı, Sarmiento'nun Şili'deki sürgün esnasında El Progreso gazetesinde çalışırken yazdığı Juan Manuel de Rosas eleştirisi olan Facundo'dur. Kitap, Sarmiento'nun edebi olarak daha çok tanınmasını sağladı. Enerjisini ve çabasını diktatörlere karşı -özellikle Rosas'a karşı- olan savaşında harcadı ve gözünde demokrasi, sosyal hizmetler ve akılcı düşüncenin değer verildiği bir dünya olan aydınlaşmış Avrupa'yı gaucho'nun barbarlığı ve özellikle de on dokuzuncu yüzyıl Arjantin'inin acımasız güçlüleri olan caudillo ile karşılaştırdı.
1868'den 1874'e kadar Arjantin başkanı iken Sarmiento, Latin Amerika için çocuklar ve kadınlar için eğitim de dahil olmak üzere akılcı düşünce ve demokrasiyi savundu. Ayrıca, tren sistemlerini, posta sistemini ve kapsamlı bir eğitim sistemini modernize etme ve geliştirme fırsatını elde etti. Yurt dışında seyahat ettiği ve diğer eğitim sistemlerini incelediği federal ve eyalet seviyeleri üzerinde uzun yıllar bakanlık görevinde yer aldı
Sarmiento, Paraguay'ın Asunción şehrinde 77 yaşında kalp krizinden öldü. Buenos Aires'e gömüldü. Bugün, politik bir yenilikçi ve yazar olarak saygı görmektedir.

Sarmiento, 15 Şubat 1811'de Arjantin'in San Juan kentinin yoksul bir banliyösü olan Carrascal'da dünyaya geldi. Babası José Clemente Quiroga Sarmiento y Funes, bağımsızlık savaşlarında orduda görev yapmıştır. Annesi Doña Paula Zoila de Albarracín e İrrázabal, babasını genç yaşta kaybeden çok dindar bir kadındı ve kendi evini kurmak için dokumacılık yapmaya başladı. 21 Eylül 1801'de José ve Paula evlendi. On beş çocukları oldu fakat bunlardan dokuzu öldü; Domingo yetişkinliğe kadar hayatta kalan tek oğullarıydı. Sarmiento ebeveynlerinden büyük ölçüde etkilendi; annesi her daim sıkı bir şekilde çalışırdı ve babası ise Sarmiento'nun kesinlikle inandığını söylediği  vatansever olma ve ülkesine hizmet etme hikâyeleri anlatırdı.
Sarmiento dört yaşındayken kendisine, babası ve sonradan Cuyo'nun piskoposu olan amcası José Eufrasio Quiroga Sarmiento tarafından okuma yazma öğretildi. Gençliğinde etkilendiği bir diğer amcası genç Arjantin Cumhuriyeti'nin önemli figürü ve Juan Manuel de Rosas'ı iktidara getirme konusunda etkili olan Domingo de Oro'dur. Sarmiento, Oro'nun politik ve dini yönelişlerini takip etmemiş olmasına rağmen entelektüel bütünlüğün ve dürüstlüğün değerini ondan öğrendi. Bilimsel ve oratoryal becerilerle tanınan Oro'nun bu özelliklerini aldı. 1816'da, beş yaşındayken, Sarmiento La Escuela de la Patria adındaki ilkokula girmeye başladı. Başarılı bir öğrenciydi ve okulun Birinci Vatandaş (Primer Ciudadano) unvanını aldı. İlkokulu bitirdikten sonra annesi rahip olması için Córdoba'ya gitmesini istedi. İncil'i okumak için bir yıl harcadı ve kilise işlerinde amcasına yardım ederek birlikte zaman geçirdi fakat Sarmiento kısa sürede dinden ve okuldan sıkıldı ve saldırgan çocuklarla bir araya geldi. Sarmiento'nun babası onu 1821'de Loreto Ruhban Okulu'na götürdü ancak bilinmeyen nedenlerden dolayı Sarmiento okula girmedi ve babasıyla birlikte San Juan'a geri döndü. 1823 yılında, Devlet Bakanı Bernardino Rivadavia, her eyaletin en iyi altı öğrencisinin Buenos Aires'te yüksek öğrenim görmek için seçileceğini açıkladı. Sarmiento, San Juan'daki listenin başında yer aldı fakat sadece on öğrencinin burs alacağı açıklandı. Seçim kurayla yapıldı ve Sarmiento'nun adı kurada çıkmadı.

1826 yılında kongre, Bernardino Rivadavia'yı Río de la Plata Birleşik Eyaletleri'nin başkanı olarak seçti. Bu eylem vilayetlerin öfkesini tetikledi ve iç savaş çıktı. Buenos Aires'te tesis edilecek güçlü, merkezi bir Arjantin hükûmeti için destek ve iki karşı grup oluşturuldu. Sarmiento gibi varlıklı ve eğitimli kişiler Üniteryen Partisi'nin merkezi hükûmetini tercih ettiler. Onlara muhalif olarak da çoğunlukla kırsal alanlarda yaşayan ve Avrupa adetlerini reddetme eğiliminde olan kişilerden oluşan Federalistler yer aldı. Manuel Dorrego ve Juan Facundo Quiroga gibi rütbeli kişiler arasında sayılanlar bireysel vilâyetler için daha fazla özerkliğe sahip serbest bir federasyon taraftarıydılar.
Rivadavya hükûmetinin görüşleri iki ideoloji arasında bölündü. Sarmiento gibi üniter insanlar için Rivadavia'nın başkanlığı olumlu bir deneyim oldu. Avrupa'lıların çalıştığı bir üniversite kurdu ve kırsal alanda çalışan erkek çocuklar için bir halk eğitim programını destekledi. Ayrıca tiyatro ve opera gruplarını, yayınevleri ve bir müzeyi destekledi. Bu katkılar Üniterler tarafından uygarlaştırıcı adımlar olarak kabul edildi fakat bunlar, Federalistlerin keyfini kaçırdı. Basit işleri yapan işçilerin maaşları hükûmetin belirlediği taban fiyatlara bağlıydı ve gaucho'lar avarelikten ötürü  Rivadavia tarafından tutuklandı ve genellikle ücret ödemeden kamu projelerinde çalışmaya zorlandılar.
1827'de Federalist güçler, Üniterler'e meydan okudu. Rivadavia'nın istifasından sonra Manuel Dorrego, Buenos Aires eyaletinin valisi olarak atandı. Ardından Brezilya'yla barış yaptı ancak Arjantin'e geri döndüğünde Dorrego'nun yerini alan Üniter general Juan Lavalle tarafından devrildi ve idam edildi. Ancak Lavalle, vali olarak uzun süre koltukta oturmadı; Rosas ve Estanislao López tarafından yönetilen ve gaucho'lardan oluşan milisler tarafından kısa zamanda devrildi. 1829'un sonunda Lavalle'nin dağıttığı eski yasama meclisi yürürlüğe girdi ve Rosas'ı Buenos Aires valisi olarak atadı.
Sarmiento, askeri faaliyetleri nedeniyle 1827'de amcası José de Oro ile birlikte evinden ayrılmak zorunda bırakıldı. José de Oro, General San Martín'in liderliğinde Chacabuco Savaşı'nda savaşmış bir papazdı. Sarmiento ve de Oro birlikte komşu San Juan eyaletindeki San Francisco del Monte'ye gitti. Zamanın çoğunu amcasıyla birlikte öğrenmeye harcadı ve kasabadaki tek okulda öğretmenliğe başladı. Sonraki yıl annesi kendisine eve gelmesini belirttiği bir mektup yazdı fakat Sarmiento reddetti. Kendisini toplamaya gelecek olan babasından bir cevap aldı. Babası, Sarmiento'nun Buenos Aires'teki Colegio de Ciencias Morales okuluna gönderilmesi için San Juan valisini ikna etti.
Sarmiento'nun dönüşünden kısa süre sonra San Juan eyaletinde iç savaş başladı ve Facundo Quiroga, Sarmiento'nun kasabasını istila etti. Siyasi kargaşa nedeniyle Buenos Aires'te okula gidemeyen Sarmiento, Quiroga ile savaşmayı seçti. Üniter orduya katıldı ve savaştı, Pilar Savaşı'ndan sonra San Juan'ın Quiroga tarafından ele geçirilmesiyle ev hapsinde tutuldu. Daha sonra, önemli bir üniter figür olan General Paz'a katılması şartıyla serbest bırakıldı.

Mücadele ve savaş çok geçmeden devam etti ancak sırayla Quiroga, General Paz'ın ana müttefiklerini yendi ve 1831'de Sarmiento, Şili'ye kaçtı. Beş yıl boyunca Arjantin'e dönmedi. O tarihlerde Şili, iyi kamu yönetimi, anayasal örgütlenme ve rejimi eleştirme özgürlüğü nedeniyle dikkatleri çekiyordu. Sarmiento'nun görüşüne göre, Şili "mülkiyet güvenliği, düzenin devamı ve bu ikisiyle birlikte servet ve refahın gelişmesine neden olan girişim ruhu ve çalışma aşkı" taşıyordu.
İfade özgürlüğü biçimi olarak Sarmiento siyasi eleştiri yazmaya başladı. Yazmaya ek olarak Los Andes'te ders vermeye başladı. Öğretimdeki yenilikçi tarzı nedeniyle kendini eyalet valisiyle çatışma içinde buldu. Valiliğine yanıt olarak kendi okulunu Pocuro'da kurdu. Bu süre zarfında Sarmiento âşık oldu ve Ana Faustina adında gayrimeşru bir kızı oldu ancak evlenene kadar bunu kabul etmedi.

1836'da Sarmiento San Juan'a  ağır tifo ateşiyle hasta olarak geri döndü. İyileştikten sonra El Zonda adlı bir federal federasyon dergisi kurdu. San Juan hükûmeti, Sarmiento'nun eleştirilerini beğenmedi ve ağır vergiler getirerek dergiyi sansürlendi. Sarmiento, dergiyi 1840'ta durdurmak zorunda kaldı. Ayrıca bu dönemde, hazırlık okulu olan Santa Rosa Lisesi olarak adında kızlar için bir okul kurdu. Okula ek olarak Edebiyat Derneği oluşturdu.
"1837 Nesli" adında bir grupla ilişki kurdu. Bu grup, Esteban Echeverría, Juan Bautista Alberdi ve Bartolomé Mitre'yi de içeren bir grup aktivistten oluşmaktaydı.
1840'ta tutuklanan ve komplodan suçlanan Sarmiento, tekrar Şili'de sürgüne gönderildi. 1842'de Sarmiento, Güney Amerika'da ilk normal okulun müdürü olarak atandı; aynı yıl El Progreso gazetesini kurdu. Mayıs 1845'te El Progreso, en tanınmış eseri olan Facundo'nun ilk baskısının seri yayınına başladı; temmuz ayında Facundo kitap şeklinde çıktı. 1845-1847 yılları arasında Sarmiento, Şili hükûmeti adına Brezilya'dan Uruguay'a kadar Güney Amerika'nın çeşitli bölgeleri, Avrupa, Fransa, İspanya, Cezayir, İtalya, Ermenistan, İsviçre, İngiltere, Küba, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada gibi ülkelere giderek farklı eğitim sistemlerini ve eğitim ve iletişim düzeylerini inceledi. Seyahatlerine dayanarak, 1849'da yayınlanan Viajes por Europa, África, y América adlı kitabı yazdı.
1848'de Sarmiento gönüllü olarak bir kez daha Şili'ye gitti. Aynı yıl içinde Benita Martínez Pastoriza ile tanıştı ve evlendi. Eşinin oğlu olan Domingo Fidel veya Dominguito'yu evlatlık aldı. 1850'de hem Argirópolis hem de Recuerdos de Provincia'yı yayımladı. 1852'de Rosas'ın rejimi sonunda yıkıldı. Sarmiento, ülkenin yeni anayasası hakkında tartışmaların içinde yer aldı.

1854 yılında Sarmiento kısa süre içinde Arjantin'in Şili sınırındaki Mendoza'yı ziyaret etti ancak tutuklandı ve hapsedildi. Serbest bırakılması üzerine Şili'ye döndü. Ancak 1855'te Şili'd

Donald Herbert Davidson (6 Mart 1917 - 30 Ağustos 2003) Amerikalı filozoftur. 1981'den 2003'e kadar Kaliforniya Üniversitesi'nde felsefe dersleri verdi. Bu sırada Stanford, Rockefeller, Princeton ve Chicago Üniversitelerinde de derslere girdi. Davidson, karizmatik kişiliği ile derin ve zor düşünceleriyle bilinirdi. 1960'lardan beri yürüttüğü çalışmaları, başta zihin felsefesi, dil felsefesi ve eylem kuramı olmak üzere felsefenin çeşitli alanlarında etkili olmuştur. Davidson bir analitik felsefeci olup bu alanda çalışmalar yürütmüş olsa da kıta felsefesinde, özellikle de edebiyat teorisinde ilgi görmüştür.
Fikirlerini, genellikle kısa metinler halinde, belirli bir ana teoriye dayandırmadan yayınlamış olsa da, çalışmalarının özünde bir bütünlük vardır: Aynı fikir ve yöntemleri görünürde alakasız olan problemlere uygulamış ve ünlü filozofların çalışmalarını sentezlemiştir. Etki yaratan gerçeklik-koşullu semantik  fikrini ortaya atmış, zihinsel olayların fizyolojik olayların katı sonucu olduğu fikrine karşı çıkmış, ayrıca "Filozof ve dilbilimcilerin sandığı gibi bir dil yoktur. Dolayısıyla öğrenilecek, ustalaşılacak ya da beraber doğulacak bir şey yoktur." diyerek dilsel kavrayışın kurallara bağlı olması düşüncesini reddetmiştir. Davidson'un felsefesinin, insanların birbiriyle nasıl iletişim kurduğu ve etkileştiğiyle ilgili olduğu söylenebilir.

Düşünce özgürlüğü, başka bir deyişle ifade özgürlüğü veya vicdan özgürlüğü demokrasinin temel ilkesidir. İnsan haklarına ilişkin bütün belgelerde ilk sırada vurgulanmıştır. Kimsenin müdahalesi olmadan her fert istediğini düşünme hakkına sahiptir ve bu hakkın korunması gerektiğine, düşünce özgürlüğünün kimseye duyurulmadan sadece beyinde kalan bir soyut işlem değil, açıklama, ifade, tartışma, yayınlama özgürlüğünü de beraberinde getirdiğine dair açık toplumlarda bir temel uzlaşma ilkesi olmuştur.
Her çeşit bilgi ve fikir, ülke sınırlarına bağlı olmaksızın, sözle veya yazıyla iletmeyi içererek, her kategoride, fikirde ve sanatta, araştırma ve elde etmede özgürdür.
Hukuk metinleri, devlet biçimlerinin kısıtlamaları, baştaki bu temel ilkeleri kabul ettikten sonra, ancak diye başlayan metinler içermektedir. Ancak, diye başlayan metinlerde, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması ve sınırlandırılması, yasaklar, ihlaller, suç ve cezalar yer almaktadır. Bunlar genellikle Batı toplumlarında kaldırılmıştır. Konuşma, örgütlenme ve basın özgürlüğü başlıkları altında Batı'da kısıtlamalar yoktur.
Kimi toplumsal olaylar, terörizmin yıkıcı sonuçları, Batı'da ve Doğu'da düşünce özgürlüğünün yasallık ve meşruluk sınırlarını yeniden düşünmeye itmiştir. Toplumların hepsi aynı sisteme sahip değildir. Toplumlararası ve kültürlerarasında düşünce özgürlüğü ayrılıkları bulunmaktadır. Batı'da genel olarak sistemi devirmeyi amaçlamış örneğin proletarya diktatörlüğü görüşlerinin düşünce özgürlüğü içinde mütalaa edilmesine karşın, Doğu toplumlarında çoğulculuk sınırlı özgürlükler içinde savunulmaktadır.

Edmund Burke (Türkçe: Edmund Börk okunur) (12 Ocak 1729, Dublin - 9 Temmuz 1797, Beaconsfield), İngiltere Avam Kamarası'nda uzun yıllar milletvekilliği yapmış İrlandalı-İngiliz siyasetçi, yazar, hatip, siyaset kuramcısı ve filozoftur.

Burke Protestan bir baba ve Katolik bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Özellikle Fransız İhtilali'ne karşı olmasıyla ve Kuzey Amerika'daki İngiliz sömürgelerinin bağımsızlık hareketine verdiği destekle hatırlanır. Fransız İhtilali karşıtlığı, tarihteki en ünlü muhafazakâr siyasetçilerden biri hâline gelmesini sağlamış, Anglo-Amerikan muhafazakârlığının babası olarak anılmasına neden olmuştur. Burke estetik üzerine felsefi çalışmalar da yaptı ve Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
Fransız İhtilali Üzerine Düşünceler adlı eserinde bu ihtilale ciddi eleştiriler getirdi. Önceleri şüpheyle karşılansa da, ihtilal sonrası Fransa'da Burke'ün öngördüğü şekilde karışıklıklar olması ve şiddet kullanılması üzerine, eser yaygınlaşan bir kabul gördü.
Burke 'liberal' bir muhafazakârdı. Toplumsal reformların evrimsel bir süreçte yapılması gerektiğini söylüyor, ancak devrimsel, topyekûn değişim planlarına karşı çıkıyordu. Bu açıdan, Joseph de Maistre gibi statik bir düzen savunan otokratik kıta Avrupası düşünürlerinden farklıdır.
Adam Smith, iktisat konusunda Burke ile tamamen aynı görüşte olduklarını yazdı. Burke'ün fikirleri, Friedrich Hayek ve Karl Popper gibi 20. yüzyılın önemli liberal - muhafazakâr düşünürleri üzerinde etkili oldu. Winston Churchill, onu tiranlığa karşı savaşan ve toplumu farklı uçlardan gelen aşırı eğilimlere karşı savunan bir düşünür olarak tasvir etti.
Öte yandan, Burke, Karl Marx gibi devrimci sol siyasetçiler tarafından kıyasıya eleştirildi.

Edmund Burke ve Muhafazakârlık

Ekonomik liberalizm, piyasa ekonomisinin bireyci hatlara dayanmasını ve üretim araçlarının özel mülkiyette olmasını destekler. Ekonomik liberaller, serbest ticareti ve açık rekabeti engellediği için piyasaya yapılan hükümet müdahalesine ve korumacılığa karşı çıkma eğilimindedir, ancak mülkiyet haklarını korumak ve piyasa başarısızlıklarını çözmek için yapılan hükûmet müdahalesini destekler. Ekonomik liberalizm, Büyük Buhran ve Keynesyenizm'in yükselişine kadar genel olarak klasik liberalizmin ekonomik modelini ifade etmek için kullanılmıştır.
Bir ekonomik sistem olarak, ekonomik liberalizm bireysel hatlar üzerinde örgütlenir; bu, mümkün olan en fazla sayıda ekonomik kararın kolektif kurum veya kuruluşlardan ziyade bireyler veya haneler tarafından alındığı anlamına gelir. Bu ilkelere göre yönetilen bir ekonomi, liberal kapitalizm veya liberal bir ekonomi olarak tanımlanabilir.
Ekonomik Liberalizm, Aydınlanma döneminde, özellikle Adam Smith tarafından geliştirilen ve hükûmetin ekonomiye minimum müdahalesini savunan Klasik Liberalizm'deki ekonomi teorisi olarak doğmuştur. Bu, başlangıçta özel mülkiyet ve ticaret fikrini desteklemek içindi. Bununla birlikte, politikaya ilişkin artan endişeler nedeniyle, ekonomik liberalizm, yoksullara yardım etmek için hükûmet müdahalesine izin veren yeni bir liberalizm biçiminin yolunu açtı. Sonuç olarak, Smith'in serbest ticaret, işbölümü ve bireysel inisiyatif ilkesine ilişkin ekonomik teorilerinin yaygın çekiciliği, eserlerinde bulunan zengin politik liberalizm gövdesinin karartılmasına yardımcı olmuştur. Bu, sıradan bir insanı kendi mülküne ve ticaretine sahip olmaya teşvik etti ve bu da bireylerin toplum içindeki yerlerinin kontrolünü yavaş yavaş ele geçirmelerine izin verdi.
Ekonomik liberalizm, piyasalar ve sermaye varlıklarının özel mülkiyeti ile ilişkilidir. Tarihsel olarak, ekonomik liberalizm, merkantilizme ve feodalizme tepki olarak ortaya çıktı. Günümüzde ekonomik liberalizm, sosyalizm ve planlı ekonomiler gibi kapitalist olmayan ekonomik düzenlerin de karşıtı olarak görülmektedir. Aynı zamanda serbest ticarete ve açık piyasalara verdiği destek nedeniyle korumacılıkla da çelişmektedir.
Ekonomik liberaller genellikle, düşük vergiler, azaltılmış hükûmet harcamaları ve en aza indirilmiş hükûmet borçları gibi önlemler yoluyla kısıtlı bir maliye politikasını ve bütçelerin dengelenmesini savunan bir siyasi ve ekonomik felsefeye bağlı kalırlar. Serbest ticaret, ekonominin kuralsızlaştırılması, daha düşük vergiler, özelleştirme, işgücü piyasasının esnekliği ve sendikalara muhalefet de ortak görüşlerdendir. Ekonomik liberalizm, klasik liberalizm ve mali muhafazakarlık ile aynı felsefi yaklaşımı izler.

Aydınlanma Çağı boyunca özellikle Adam Smith tarafından geliştirilen ekonomik liberalizm, ekonomide devletin müdahalesini minimumda tutmayı savunan liberalizmin ekonomi teorisi olarak doğdu. Ekonomik liberalizmin lehindeki argümanlar, Smith ve diğerleri tarafından geliştirildi ve feodalizm ile merkantilizme karşı Aydınlanma Çağı sırasında öne sürüldü. İlk olarak Adam Smith tarafından Milletlerin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme (1776) adlı eserde analiz edildi. Bu eser, devletin piyasa ekonomisine minimum müdahalesini savundu, ancak temel kamusal malların sağlanmasına karşı çıkmadı. Smith'e göre, herkesin ekonomik işlerini devletin kontrolü yerine kendi başına yapmasına izin verilirse, sonuç daha fazla refahı olan uyumlu ve daha eşit bir toplum olurdu. Bu, 18. yüzyılın sonlarında kapitalist bir ekonomik sisteme doğru atılan adımı destekledi ve sonraki dönemde merkantilist sistemin çöküşünü beraberinde getirdi. Özel mülkiyet ve bireysel sözleşmeler, ekonomik liberalizmin temelini oluşturur.
Ekonomik liberalizmin ilk teorisi, bireylerin ekonomik eylemlerinin büyük ölçüde kendi çıkarlarına dayandığı varsayımına dayanıyordu (görünmez el) ve onlara herhangi bir kısıtlama olmadan hareket etmelerine izin verilirse, herkes için en iyi sonuçları üreteceğini öngörüyordu (spontane düzen). Bu, en azından kamusal bilgi ve adaletin minimum standartlarının varlığına dikkat edilmesi kaydıyla, hiç kimsenin zorlayamayacağı, çalmayacağı veya dolandırıcılık yapamayacağı ve ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün olması gerektiği anlamına gelir, böylece hiç kimse, hiç kimsenin zorlayamayacağı, çalmayacağı veya dolandırıcılık yapamaz ve ifade ve basın özgürlüğü olmalıdır. Bu ideoloji, İngiliz hukukunda iyi niyet görevinin varlığını reddeden Lord Ackner tarafından iyi bir şekilde yansıtılmıştır; İngiliz sözleşme hukukunda iyi niyet görevinin varlığını reddeden Lord Ackner, tarafların müzakerelerde yer aldıklarındaki "karşıtlık pozisyonunu" vurgulamıştır.

Başlangıçta, ekonomik liberaller zenginlerin feodal ayrıcalıklarını destekleyenlerle ve aristokrasinin geleneklerinden ve hükûmetlerin ulusal ekonomileri kendi kişisel çıkarlarına göre yürütme haklarından gelen argümanlarla başa çıkmak zorunda kaldılar. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında, aristokratlar batı ülkelerinin başlıca sermaye piyasalarında büyük ölçüde ekonomik liberaller tarafından bitirildi.
Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyılda kökenleri Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa ile imzalanan 1500'lerden beri hüküm süren ticaret antlaşmalarına dayanan kapitülasyonlarla 18. yüzyılda liberal serbest ticaret politikalarına sahipti ve daha sonra 1673 yılında, 1740 yılında ithalat ve ihracat için sadece %3 gümrük vergisi uygulayan ve 1790 yılında alınan kapitülasyonlarla bu durum teşvik edildi. Osmanlı'nın serbest ticaret politikaları, serbest ticareti savunan 1834 tarihli Ticaret Sözlüğü'nde J. R. McCulloch yer alan gibi ekonomistler tarafından övgüyle karşılandı, 1846 yılında Mısır'ın Osmanlı'dan ayrılması ile serbest ticarete karşı çıkan İngiliz siyasetçileri tarafından Osmanlı'nın ekonomik politikaları eleştirildi, Başbakan Benjamin Disraeli, Osmanlı İmparatorluğu'nu 1812 yılında dünyanın en güzel ürünlerinden bazılarının imha edildiği bir örnek olarak göstererek kontrolsüz serbest rekabetin neden olduğu zarara değindi.

Tarihçi Kathleen G. Donohue, 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'ndeki klasik liberalizmin, İngiltere'ye karşı ayrımcı özelliklere sahip olduğunu iddia ediyor: "Amerika'daki klasik liberal teorinin merkezinde laissez-faire fikri vardı. Ancak Amerika'daki klasik liberallerin büyük çoğunluğu için laissez-faire, hiçbir hükümet müdahalesi anlamına gelmiyordu. Aksine, hükümetin üreticilere fayda sağlayan tarifeler, demiryolu teşvikleri ve iç iyileştirmeleri sağlamasını memnuniyetle karşılıyorlardı. Kınadıkları şey, tüketicilerin menfaati için müdahaledir."

İlk oluşturulduğunda, ekonomik liberalizm, özel mülkiyet ve ticaret fikrini teşvik etmeye odaklanmıştı; ancak politika konularına duyulan endişelerin büyümesi nedeniyle, ekonomik liberalizmin yükselişi, yoksullara yardım etmek amacıyla hükûmet müdahalesine olanak tanıyan sosyal liberalizm adı verilen yeni bir liberalizm türünün yolunu açtı. İlerleyen yazarlar, Smith'in ekonomik teorilerinin bir alt kümesinin geniş çapta benimsenmesini ve kendi çalışmalarını desteklemek için kullanmasını sağladıkça - serbest ticaret, iş bölümü ve bireysel girişim ilkesi - bu, Smith'in çalışmalarında bulunan siyasi liberalizmin zengin yelpazesinin diğer yönlerini belirsizleştirmeye katkıda bulundu. Örneğin, Smith'in çalışması, sıradan insanların kendi mülkiyetlerini elinde tutabileceği ve ticaret yapabileceği idealini teşvik etti ve Smith'e göre bu, bireylerin toplum içindeki yerlerini kontrol etmelerine yavaş yavaş izin verecekti.

Ekonomik liberalizm, Amerika Birleşik Devletleri'nde mali muhafazakarlık veya ekonomik liberteryenlik olarak adlandırılan mali liberalizmden çok daha geniş bir kavramdır. Ekonomik liberalizmin mali yönünü vurgulayan ideolojiye mali liberalizm denir ve serbest ticareti destekleme olarak tanımlanır.

Ekonomik liberalizm, ekonominin etkin olmayan sonuçlara yol açtığında hükûmet müdahalesine karşı çıkar. Özel mülkiyet hakkını koruyan ve sözleşmeleri uygulayan güçlü bir devlete destek verirler. Piyasa başarısızlıklarını çözmek için hükûmet müdahalesini destekleyebilirler. Ordoliberalizm ve klasik liberalizme dayalı çeşitli toplumsal liberalizm okulları devlet için daha geniş bir rol içerebilir, ancak özel girişimi ve serbest piyasayı kamu girişimi ve ekonomik planlama ile değiştirmeyi amaçlamazlar. Sosyal piyasa ekonomisi, serbest fiyat sistemi ve özel mülkiyete dayalı büyük ölçüde serbest bir piyasa ekonomisidir ve piyasa sonuçlarından kaynaklanan sosyal eşitsizlikleri ele almak için hükûmet etkinliklerini destekler.

Anayasal iktisat
Mali muhafazakârlık
Ekonomik özgürlük
Piyasa ekonomisi
Özel mülkiyet
Liberalizm

Gertrude Elizabeth Margaret Anscombe (18 Mart 1919, Limerick, İrlanda, Büyük Britanya - 5 Ocak 2001, Cambridge, İngilitere, Birleşik Krallık), genellikle G. E. M. Anscombe veya Elizabeth Anscombe olarak anılan, bir İngiliz analitik filozofudur. Zihin felsefesi, eylem felsefesi, felsefi mantık, dil felsefesi ve etik üzerine yazdı. Analitik Thomizm'in önde gelen isimlerinden biriydi.

Anscombe, Ludwig Wittgenstein'ın öğrencisiydi ve onun çalışmalarında bir otorite haline geldi ve Yazılarından çizilen birçok kitabı, öncelikle Felsefi Soruşturmalar olmak üzere birçok yazı ve yayını düzenledi ve tercüme etti. Anscombe'un 1958 tarihli "Modern Ahlaki Felsefe" makalesi, sonuçsallık terimini analitik felsefe diline soktu ve çağdaş erdem etiği üzerinde önemli bir etkiye sahip oldu. “Niyet” monografisi, genellikle en büyük ve en etkili çalışması olarak kabul edilir ve eylem ve pratik akıl kavramlarına devam eden felsefi ilginin bu çalışmadan ana itici gücünü aldığı söylenebilir.

Erdem veya fazilet, ahlaki olarak doğru olan şeyi yapıp yanlış olanı yapmamaktır. Erdem kavramı, felsefe tarihinin başlangıcından beri yer alır. "İnsanın ve yaşamın anlamı nedir?" sorusuna verilen felsefi cevap başlangıçta "erdemli olmak" olarak belirtilmiştir. Örneğin mutluluk yaşamın temel amacıdır ve mutluluğa ulaşmanın yolu erdemli olmaktan geçer. Bu düşünceye göre erdemli olmaksa ancak bilgi sahibi olmakla mümkündür. Ayrıca erdemli olmak bilgi sahibi olmak demektir. 

Sokrates, Platon, Aristoteles felsefi etkinliklerinin önemli bir bölümünü erdem konusu üzerine yürütürler. Mutluluk ve erdem birbirleriyle ilintili iki önemli kavram olarak ele alınır. Sokrates yaşamın ve dolayısıyla ahlaksal eylemlerin amacının mutluluk olduğunu belirtirken, bunun bilgi ile mümkün olduğunu ileri sürer. Dolayısıyla erdemli olmak bilgi sahibi olmakla olanaklıdır ve bu da mutluluk sağlayacaktır. Kıbrıslı Zenon, mutluluk için erdemli olmayı yeter şart olarak ileri sürdüğünde bu düşünceyi açıkça belirtir. Benzer şekilde yaşamın temeline acıdan sakınmayı ve mutlu olmayı koyan Epikurosculuk da, başka bir açıdan böyle bir temel ilkeye dayanır: "Komşun farkına vardığında utanacağın bir şey yapma." Bu yaklaşım, erdemli olmayı, mutluluğun temeline bu şekilde yerleştirir. Bilgi, insanı erdemli yapar çünkü ahlaki anlamda doğru davranmayı sağlayacak olan şey bilgidir.
Daha sonraları giderek ahlak felsefesinin kavramlarından biri olarak yer edinmiştir. Buna göre erdem, hangi davranışların insanca ya da kabul edilir olduğunu belirten bir kavramdır. Ahlaki doğruluk erdemli olmakla bu anlamda bir tutulur. Bu genel tanımın ötesinde ahlak felsefeleri farklı şekillerde bir erdem anlayışı geliştirmişlerdir. İyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarında görülen topluma, yere, zamana göre farklılıklar, beraberinde erdem kavramının da farklı şekillerde düşünülüp anlaşılmasını getirmiştir. Birçok filozof erdemi bu anlamda felsefenin merkezine yerleştirmiştir. Buna göre erdem, istenç ya da iradenin ahlaksal iyiye yönelmesidir.
Sokrates'e göre erdem her insana öğretilebilir ancak her insanda aynı oranda zuhur etmez.

Erdem etiği, zihin, karakter ve dürüstlük duygusunu vurgulayan normatif etik teorilerdir. Erdem etiği ile ilgilenenler, eylemin sonuçlarına odaklanan erdemlerin ve diğer ilgili sorunların doğasını ve tanımını tartışırlar. Bunlar, erdemlerin nasıl elde edildiğini, çeşitli gerçek yaşam bağlamlarında nasıl uygulandıklarını ve evrensel bir insan doğasında mı yoksa çok sayıda kültürde mi kök salmış olduklarını içerir.
Erdem etiği iyilik veya doğruyu tanımlamak yerine, kişiliğin (karakterin) gelişimi kavramı üzerine eğilir. Bu kuramda doğruluk, eylemin kendisi ya da neticesi tarafından değil kişinin karakterinin özelliklerine bağlı olarak belirlenir. Erdem etiği nasıl davranmalıyım yerine nasıl bir insan olmalıyım sorusunu sorar ve doğru insan olmak için gereken erdemler üzerine kafa yorar.

Ana maddeler: Erdem ve Ahlaki karakter
Erdem, yaşamın bazı alanlarında iyi düşünmek, iyi hissetmek ve iyi davranmak için ahlaki açıdan iyi bir eğilimdir. Benzer şekilde, kötülük kötü düşünmeyi, kötü hissetmeyi ve kötü davranmayı içeren ahlaki açıdan kötü bir eğilimdir. Erdemler günlük alışkanlıklar değildir, erdemler karakter özelliklerdir. Erdem sahibini iyi bir insan yapan özelliktir, ahlaksızlık ise sahibini kötü bir insan yapan özelliktir. Antik Yunan ve modern eudaimonistik erdem ahlakında, erdemler ve ahlaksızlıklar hem duygusal hem de entelektüel bileşenleri içeren karmaşık eğilimlerdir. Yani, bunlar hem yapılacak doğru şeyin ne olduğunu konusunda iyi bir şekilde akıl yürütebilmeyi(aşağıya bakınız phronesis) hem de duygularımızı doğru bir şekilde meşgul etmeyi içeren eğilimlerdir.
Örneğin, cömert bir kişi, insanlara ne zaman yardım edeceği konusunda iyi akıl yürütebilmekte ve aynı zamanda zevkli insanlara yardım edebilmektedir. Buna göre erdemli insanlar  sadece ne yapacaklarını düşünmeyen ve duygusal olarak yanlış şeylere bağlanan insanlarla veya ne olduğunu bilseler bile duyguları tarafından yanlış şeyi yapmaya teşvik edilen insanlarla karşı karşıya gelebilmektedir. Ancak aynı zamanda duyguları onları yanlış bir şeye teşvik etse de iradelerinin gücüyle duygularını bastıran insanlarla da karşı karşıya gelinebilmektedir.

Batı geleneğinin çoğu gibi, erdem teorisi de antik Yunan felsefesinden kaynaklanmış gibi görünmektedir.
Erdem etiği Sokrates ile başlamış ve daha sonra Platon, Aristoteles ve Stoacılar tarafından daha da geliştirilmiştir. Erdem etiği, varlığa vurgu yapan normatif etik felsefeler koleksiyonunu ifade etmektedir. Bunu söylemenin bir başka yolu da, erdem ahlakında ahlakın, bireyin eylemlerinin (veya sonuçlarının) bir yansıması olmaktan çok bireyin kimliğinden veya karakterinden kaynaklanmasıdır. Bugün erdem etiğinin çeşitli taraftarları arasında, hangi belirli erdemlerin ahlaki açıdan övgüye değer olduğu konusunda tartışmalar yaşanmaktadır. Bununla birlikte, çoğu teorisyen, ahlakın içsel erdemlerin bir sonucu olduğu konusunda hemfikirdir. İçsel erdemler, farklı normatif felsefeleri erdem etiği olarak bilinen alanla birleştiren ortak bağlantıdır. Platon ve Aristoteles'in erdemlere yaklaşımı aynı değildir. Platon, erdemin etkili bir şekilde aranması gereken bir amaç olduğuna ve bunun için bir arkadaşın yararlı bir araç olabileceğine inanır.

Etik sezgicilik ya da sezgici etik, ahlaki değerlerin sezgi yoluyla kavrandığını, söz konusu değerlerin gerçek, nesnel ve evrensel olarak bağlayıcı ve tüm insanlar için ortak olduğunu sezgi yoluyla anladığımızı iddia eder. Eylemlerin doğru ya da yanlış oluşları, onlar üzerine düşünmeyle ulaşılacak bir sonuç değil, aksine doğrudan sezgiyle varılacak bir bilgidir. Sezgicilik dışında da belirli etik sorunlarına dair genel sezgilerin sorunun çözümüyle uyumlu olmasına çoğu etikçi dikkat etse de sezgicilikte, düşünme ve deneyimin ötesinde bilgiye ve dolayısıyla sonuca sadece sezgiyle varılması gerektiğinden, etik sorunlarının genel sezgiyle tamamen uyumlu bir şekilde çözülmesine önem verilir.
Sezgicilik, hiçbir aracıya veya dış dünyadan uyarana gerek duyulmaksızın  sezgilerimiz aracılığıyla kavranabilen  ahlaki doğruların insan duygu ve düşüncelerinden, uzlaşımlarından bağımsız olarak var olduğunu iddia etmesiyle bilişselci-nesnelci etik teorilerdendir.

Etik öznellik, etiğin nesnelliğinden söz edilemeyeceği, etik olguların doğal olgular gibi kavranılamayacağı, etik bilginin ise evrensel olamayacağı “öznelci” olarak adlandırılan kuramların temellendirmeye çalıştığı savlardır. Ahlak olguların olduğunu ve onların bilgisine ulaşılabilineceğini yadsıyan öznelciler, etikte nesnellikten değil öznellikten, gerçekçilikten değil görecilikten söz etmek gerektiğini temellendirmek isterler. Etik öznellik, değerlerin nesnelliğine ve etik ilkelerin bilimsel ilkeler gibi gözlemsel sınanabilirliğinin kabulüne itirazı içerir. “Öznellik” kavramı da bu çerçevede içeriklendirilmek istenir. Etik öznelciliği savunan düşünürler arasında sayılan John Leslie Mackie, etikte nesnel değerlerin olmadığı kabulüyle yola çıkarken; bir başka öznelci Gilbert Harman ise, “etikte gözlemsel sınanabilirlik”in olanaklı olup olmadığını tartışacaktır.

Evrensel ahlakçılık, kültür, ırk, din, milliyet, cinsel yönelim ve diğer herhangi bir ayırt edici özellikten etkilenmeksizin tüm benzer kabul edilen bireyler için bir evrensel etiğin olduğunu savunan meta-etik kavramıdır.
Felsefe profesörü Hepburn'a göre: "Objektivist kutba doğru hareket etmek, ahlaki yargıların rasyonel olarak savunulabilir, doğru veya yanlış olabileceğini, ahlaki olarak kabul edilemez eylemleri belirlemek için rasyonel prosedürel testler olduğunu veya ahlaki değerlerin belirli zamanlarda bireylerin duygu durumlarından bağımsız olarak var olduğunu iddia etmektir."

Dilbilimci ve politik teorisyen Noam Chomsky şöyle der:"evrensellik ilkesini benimsersek: bir eylem başkaları için doğru (veya yanlış) ise, bizim için doğru (veya yanlış). Başkalarına uyguladıkları standartları -aslında daha katı olanları- kendilerine uygulayarak asgari ahlaki düzeye yükselmeyenler, yanıtın uygunluğundan söz ettiklerinde açıkça ciddiye alınamazlar; ya da doğru ve yanlış, iyi ve kötü."

Evrimsel etik, evrim teorisinin etik veya ahlak anlayışımıza nasıl dayanabileceğini araştıran bir araştırma alanıdır. Evrim etiği ile araştırılan konular oldukça çeşitlidir. Evrim etiğinin destekçileri, tanımlayıcı etik, normatif etik ve metaetik alanlarına önemli etkileri olduğunu iddia etmişlerdir.
Betimsel evrim etiği, evrimin insan psikolojisi ve davranışlarını şekillendirmedeki rolüne dayanan iddialara dayanan ahlaki biyolojik yaklaşımlardan oluşur. Bu tür yaklaşımlar, evrimsel psikoloji, evrimsel sosyobiyoloji veya etoloji gibi bilimsel alanlara dayanabilir ve bazı insan ahlaki davranışlarını, kapasitelerini ve eğilimlerini evrimsel açıdan açıklamaya çalışabilir. Örneğin, ensestin ahlaki açıdan yanlış olduğuna dair olan neredeyse evrensel inanç, insanın türünün korumasını, hayatta kalmasını sağlamak için evrimsel bir adaptasyon olarak açıklanabilir.

Eşitlikçilik veya egaliteryanizm bir ya da tüm canlı varlıklar için belirli kategorilerde eşitlik talebinde bulunan düşünce biçimidir.
Çağdaş bağlamda özellikle ırk, etnisite, cinsiyet ve cinsel yönelim bağlamında eşitliğe dair vurgular içerir. Bu yüzden eşitlikçilik, cinsiyet eşitlik, cinsel eşitlik ve/veya ırk eşitliği vb. olarak da tanımlanabilir. Bu görüşe göre toplum renk ve cinsiyet farklılıklarını önemsemeyen bir konumda olmalıdır.
Bu görüş genellikle herhangi bir ideolojiden veya politik düşünceden bağımsız olarak ele alınır. Maskülizmle bütünleşmeden erkek haklarını, Feminizmle bütünleşmeden kadın haklarını destekler ya da ırkçılığı ekonomik yahut politik düzeyde ele alan görüşlerle bir tutmadan ırk ayrımına karşı çıkar. 
Söz konusu özellik ya da yeti, ruh, akıl, acı çekme, ahlak duygusu ya da aynı Tanrı tara­fından yaratılmış olma özelliği olabilir. Hu­kukta ve siyasette, hakları ya da imkanları bakımından insanlar arasında ayrım göze­tilmemesini, var olan ayrımların giderilme­sini öngören ilke olarak eşitlikçilik, her bi­reyin içinde bulunduğu maddi koşullardan bağımsız olarak, aynı değeri taşıdığını var­sayar, fakat doğuştan ya da sonradan kaza­nılmış farklı bireysel yetenek ve nitelikleri birbirleriyle eş tutmaz.

Siyasette eşitlikçilik iki şekilde olabilir. Birincisi bazen doğal haklar olarak da adlandırılan, kişilerin eşitliğini savunan ve genellikle John Locke'un kurucusu kabul edildiği şeklidir.

Hristiyanlık ile egaliteryanizm arasında bir bağ kuran ideolojidir.

Anarşizm
Liberalizm
Sosyalizm
Mutualizm
Toplumsal eşitlik

Feminist etik, geleneksel etik teorilerinin, çoğunlukla erkek egemenliğinde olduğu için, kadının ahlaki deneyimine az değer verildiği inancına dayanan bir etik yaklaşımdır ve bu nedenle etiği dönüştürmek için bütüncül bir feminist yaklaşımla yeniden şekillendirmeyi seçer.

Feminist filozoflar, geleneksel etiği erkeklerin baskın anlayışıyla yapıldığı için ve kadınların bakış açılarına çok yer verilmediği için eleştiriyorlar. Geleneksel etik, bakımı ve özel hayatın ahlaki sorunlarını ve ailenin sorumluluklarını önemsiz konular olarak görüyor. Genellikle kadınlar erkeklere göre etik olarak olgunlaşmamış ve sığ olarak tasvir edilmektedir. Geleneksel etik "bağımsızlık, özerklik, akıl, irade, ihtiyat, hiyerarşi, tahakküm, kültür, aşma, ürünün, zühd, savaş ve ölüm" gibi eril özellikleri yüceltir  ve "özgürlük, özerklik, bağlantı, paylaşım, duygu, beden, güven, hiyerarşi yokluğu, doğa, içkinlik, süreç, sevinç, barış ve yaşam. " gibi kadınsı özelliklere daha az ağırlık verir. Kadınlar geleneksel olarak erkeksi kültürel özellikleri somutlaştırır ya da kullanırlarsa, yabancı gibi ya da erkek gibi olma çabası olarak görülürler. Geleneksel etik, ahlaki akıl yürütmenin kurallar, haklar, evrensellik ve tarafsızlık çerçevesinde incelenen ve bir toplumun standardı haline gelen "erkek" odaklı bir sözleşmeye sahiptir. Ahlaki akıl yürütmeye "kadın" yaklaşımları ilişkileri, sorumlulukları, özgüllüğü vurgular.

Feminist ahlak, Mary Wollstonecraft'ın 1792'de yayınlanan Vindication of the Rights of Women adlı çalışmasında geliştirilmiştir. Aydınlanma'nın getirdiği yeni fikirlerle, feministler her zamankinden daha fazla seyahat edebiliyor, fikir alışverişi ve kadın haklarının ilerlemesi için daha fazla fırsat yaratıyorlardı. Romantizm gibi yeni toplumsal hareketlerle insan kapasitesi ve kaderi üzerine eşi görülmemiş iyimser bir bakış açısı gelişti. Bu iyimserlik, John Stuart Mill'in Kadının Öznesi (1869) adlı makalesinde yansıtıldı. Feminist etik yaklaşımlar bu dönemde Catherine Beecher, Charlotte Perkins Gilman, Lucretia Mott ve Elizabeth Cady Stanton gibi diğer önemli kişiler tarafından, özellikle 'kadın ahlakı' ile ilgili ahlakın toplumsal cinsiyet doğasına vurgu yaparak daha da geliştirildi.

Amerikalı yazar ve sosyolog Charlotte Perkins Gilman kurgusal bir "Kadınlar Ülkesi" hayal etti. Erkeksiz bu toplumda, kadınlar kızlarını partenogenez yoluyla üretir ve üstün bir ahlakla yaşarlar. Bu kadın merkezli toplum, hem çalışkanlığa hem de anneliğe değer verirken, hayata bireyselci yaklaşımları caydırdı. Gilman, böyle bir senaryoda kadınların birbirlerine egemen olmaları gerekmeyeceğinden işbirliği içinde ilişki kurabileceklerini düşündü. Herland, en iyi "kadınsı" erdemleri ve en iyi "eril" erdemleri insan erdemiyle ortak olarak birlikte geliştirir ve birleştirir. Gilman'a göre bir toplum erdemli olmak istiyorsa, Herland'ın kurgusal ütopyasını örnekl almalıdır. Bununla birlikte, kadınlar ekonomik destek için erkeklere bağımlı oldukları sürece, kadınlar kölelikleri ve erkekler kibirleriyle tanınmaya devam edecektir. Kadınların gerçekten insan ahlakı geliştirmeden önce erkeklerle ekonomik eşitliği olması gerekir, bu gurur ve alçakgönüllülüğün mükemmel karışımına özsaygı diyoruz.

Carol Gilligan ve Nel Noddings, geleneksel etiği, kadınların kültürel değerlerini ve erdemlerini yoksun bırakan, göz ardı eden, önemsizleştiren olarak veya kadınların kültürel ve ahlaki değerlerine saldırı olarak görüp eleştiren feminist bakım etiğinin temsilcileri. 20. yüzyıl feminist etikçileri, feminist olmayan bakım odaklı etik yaklaşımlarına kıyasla, etik konusunda çeşitli bakım odaklı feminist yaklaşımlar geliştirdiler, feminist olanlar toplumsal cinsiyet konularının etkisini daha iyi anlama eğilimindedir. Feminist bakım odaklı etikçiler, ataerkil toplumların kadınların sevgi, düşünme, çalışma ve yazma yöntemlerinin değerini ve yararlarını takdir etmeme eğilimlerini dikkate alır ve kadınları bağımlı olarak görme eğilimindedir. Bu nedenle bazı sosyal çalışmalar, sadece geleneksel çalışma etiğinden ziyade feminist etiği benimsemek için bilinçli bir çaba göstermektedir. Bunun bir örneği, Roffee ve Waling'in LGBTIQ topluluğuna karşı saldırgan söylemler üzerine yaptığı 2016 araştırmasıydı. LGBTIQ topluluğuna odaklanmış olmasına rağmen, feminist etik, katılımcıların güvenlik açıklarına ve ihtiyaçlarına daha açık oldukları için daha uygundur. Tıp alanları, etiğin LGBTIQ topluluğunda başarısız olarak, nasıl tedavi gördükleri ve onlara hangi tedavi seçeneklerinin verildiği konusunda olumsuz bir rol oynadığını kabul etmemektedir. Ayrıca kadınlara tıbbi alanlarda da nasıl davranıldığı konusunda başarısız olur.

Feminist adalet ahlakı, feminist bir görüş olarak evrensel ahlak üzerinde dönüşüm yapmayı hedefleyen bir görüştür. Çoğu feminist etik türü gibi, feminist adalet etiği de cinsiyetin ana akım etik düşüncelerden nasıl dışlandığına bakar. Ana akım etiğin erkek odaklı olduğu ileri sürülmektedir. Ancak feminist adalet etiği, diğer feminist etik türlerinden önemli ölçüde farklıdır. Evrensel bir etik seti feminist adalet etiğinin önemli bir parçasıdır  ancak Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasındaki fark gibi coğrafi konuma bağlı olarak adaletin nasıl uygulandığına bağlı olarak değişebilir ve adalet olarak kabul edilen şeyi değiştirebilir. Feminist adalet etiği, "kalın" ahlakı "ince" ahlaktan ayırmada açıktır. Grupları kültür veya diğer fenomenlerle birbirinden ayırarak tanımlayan diğer etik yaklaşımlar “kalın” ahlakın ifadeleri olarak kabul edilir. Feminist adalet ahlakı, ahlakın “ince” ifadelerinin aksine, “kalın” ahlak ifadelerinin özünde geçerli feminist eleştiriyi aşındırmaya eğilimli olduğunu iddia eder.

Feminist etikçiler, kadınların farklı bakış açılarının duyulması ve daha sonra onlardan kapsayıcı bir görüş birliği oluşturma zorunluluğu olduğuna inanmaktadır. Bunu başarmaya çalışmak ve erkeklerle cinsiyet eşitliğini birlikte ilerletmek feminist etiğin hedefidir. Değişen bakış açılarının yanı sıra tedavi açısından 'etik' olarak kabul edilen hususlar ve kadınların, özellikle de kadın bedenlerinin nasıl ele alınması gerektiği sorunsalı, bu sorunların düzeltilmesi modern zamanlarda önemlidir.
"Feminist etiğin amacı, toplumların ve kadınların şiddet, itaat ve dışlanma yoluyla zarar gördüğü durumların değiştirilmesidir. Bu tür haksızlıklar şimdi ve gelecekte belirdiğinde, radikal feminist aktivistler dikkatli değerlendirme ve düşünmeyi takiben protesto ve eylem çalışmalarına devam edecekler "  Şiddetin olmasıyla, bir kez daha eril davranışlarla birlikte geleneksel etiğe doğru geriye atılmayı teşvik eder. Günümüz toplumunda, yirminci yüzyılda, kadınlara karşı şiddet uygulamak sosyal olarak daha az kabul edilebilir hale gelmektedir.

Feminist teoriler ve etik teorileri, ağırlıklı olarak eril Uluslararası İlişkiler alanının kapsamını genişletmektedir. Bu, özellikle çocuk hakları, cinsiyet şiddeti ve ayrımcılığı, savaşın parçalandığı toplumlarda cinsiyet ilişkileri ve ana akım tartışmalarda alakalı görünmesi zor olan diğer benzer konuları içeren özel alanların kamuoyunda yer alması için önemlidir, uluslararası ilişkilerde etik. Feminist etik diyalogları özel alanda neredeyse kaçınılmaz bir şekilde mevcuttur ve kamusal alanda sadece baskın 'erkek' etik paradigmalarını gölgede bıraktığı bilinmektedir. Bu özellikle, özellikle şiddet, teknoloji ya da ekonomi dili üzerine kurulduğu erkeksi tartışma konuları olarak bilinen uluslararası ilişkilerdeki etik tartışmasında bir gerçektir.
Uluslararası İlişkiler teorisinin temelleri hakkında daha fazla ayrıntı için "Etik" konusundaki Kimberly Hutchings tartışmasına bakınız 

Alison Watson 
Watson, savaş zamanı tecavüzünden doğan çocuklar konusunu tartışıyor ve bu marjinalleşmiş konuları ele almak için feminist etik teorisini kullanıyor. Görünmezlik, uluslararası annelik söyleminin çoğunda 'özel alan etkinliği' olarak, geleneksel savaşta, savaş zamanı tecavüzün çocukları gibi önemli konuların uluslararası diyalog çevirisinde kaybedilebileceği ve en az değinilebileceği bir konu olarak vurgulanmaktadır. Feminist etik teorisi, uluslararası ilişkilerin teorik diyaloglarının genişletilmesi ve marjinal konuların ele alınması açısından yarar sağlamıştır.
Puechguirbal 
Barışı koruma operasyonları ve yeniden inşa stratejilerinde, silah ve şiddeti çevreleyen mevcut etik kapsamının genişletilmemesinin, hem erkeklerin hem de kadınların ihtiyaçlarını karşılayamamalarına neden olduğuna dair kanıtlar vardır. Puechguirbal, çatışmanın 'toplumsal cinsiyetli bir deneyim' olduğunu savunuyor ve çatışma sonrası toplumdaki savaşın kadınlar, erkekler, erkekler ve kızlar üzerindeki farklı etkilerini kontrol altında tutarak daha fazla marjinalleşmelerinin önüne geçerek barışı koruma operasyonlarının önemini tartışıyor. Şu anda barışı koruma operasyonları, güvenliğin düşmanlıkları durdurması ve silahsızlanmanın durması anlamında çok eril. Barış inşası operasyonları, odağı yalnızca çete üyelerine karşı düşmanlıkların silahsızlandırılması ve sona erdirilmesinden çatışmayla ayrılan toplumlara gömülmüş kadınlara, erkeklere ve çocuklara yönelik şiddetin sosyal yapılarına kaydırmalıdır. Cinsiyet sorunları barışı koruma misyonlarının görevlerinin bir parçası olmamıştır  ve kadınları çatışma sonrası yeniden yapılanmada siyasi süreçlerde daha aktif rol almaya çağırmaktadır. Feminist etiğin barışı koruma ve yeniden inşa stratejilerinde uygulanması, Uluslararası İlişkiler diyaloglarında çok önemli olmadığı gibi daha geniş bir konu yelpazesine ulaşabilir. Mevcut stratejiler, toplumsal cinsiyet şiddetinin ve olaylarda yüksek seviyelere ulaşmaya devam eden cinsel istismarların barış ve sona erdirilmesi hedeflerine ulaşmamaktadır. Bu, ele alınması gereken çatışma sonrası toplumların bir kalıntısı olmaya devam etmektedir. Feminist etiğin uygulanması, sadece kurumlara değil topluma da uygulanacak şekilde her iki cinsiyetin ihtiyaçlarını karşılayacak cinsiyet stratejileri için daha barışı koruma ve barış inşa stratejileri üretir.

Feminist etik ve bakımı uygularken, bunun Ka

Franklin Delano Roosevelt (/ˈroʊzəvəlt/, /-vɛlt/ ROH-zə-velt; 30 Ocak 1882 - 12 Nisan 1945), adının ve soyadının baş harfleri FDR ile de anılır, 1933'ten 1945'teki ölümüne kadar 32. Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak görev yapan Amerikalı siyasetçi. En uzun süre görev yapan ABD başkanı olan FDR, iki dönemden fazla görev yapan tek başkandır. İlk iki dönemi Büyük Buhran'la mücadeleye odaklanırken, üçüncü ve dördüncü dönemlerinde odağını Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı'na katılmasına çevirdi.
Tanınmış Delano ve Roosevelt ailelerinin bir üyesi olan Roosevelt, 1911'den 1913'e kadar New York Eyalet Senatosu'na seçildi ve ardından Birinci Dünya Savaşı sırasında Başkan Woodrow Wilson'ın Deniz Kuvvetleri Sekreter Yardımcısı oldu. Roosevelt, 1920 ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti'den James M. Cox'un başkan yardımcısı adayıydı, ancak Cumhuriyetçi aday Warren G. Harding'e karşı kaybetti. 1921 yılında Roosevelt, bacaklarını kalıcı olarak felç eden bir hastalığa yakalandı. Kısmen eşi Eleanor Roosevelt'in teşvikiyle, 1929'dan 1933'e kadar New York valisi olarak kamu görevine geri döndü ve bu sırada Büyük Buhran'la mücadele programlarını destekledi. Roosevelt, 1932 başkanlık seçimlerinde başkan Herbert Hoover'ı ezici bir zaferle mağlup etti.
Başkan olarak geçirdiği ilk 100 gün boyunca Roosevelt, eşi benzeri görülmemiş federal yasalara öncülük etti ve Büyük Buhran'ın büyük bölümünde federal hükûmeti yönetti. Büyük Buhran'ın ekonomiye olumsuz etkilerini düzeltmek için Yeni Düzen'i uyguladı, Yeni Düzen koalisyonunu kurdu ve Amerikan siyasetini Beşinci Parti Sistemine göre yeniden düzenledi. Ulusal Kurtarma İdaresi ve diğer programlarla ekonomik iyileşme sağlamaya çalışırken işsizlere ve çiftçilere yardım sağlamak için çok sayıda program oluşturdu. Ayrıca finans, iletişim ve işgücü ile ilgili önemli düzenleyici reformlar başlattı ve İçki Yasağı'nın sona ermesine öncülük etti. 1936'da Roosevelt, ezici bir çoğunlukla yeniden seçildi. 1937'de Yüksek Mahkeme'yi genişletemedi ve aynı yıl, daha fazla Yeni Düzen programı ve reformunun uygulanmasını engellemek için muhafazakâr koalisyon kuruldu. Roosevelt döneminde hayata geçirilen başlıca programlar ve yasalar arasında Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu, Ulusal Çalışma İlişkileri Yasası, Federal Mevduat Sigorta Kurumu ve Sosyal Güvenlik bulunmaktadır. 1940 yılında, dönem sınırlamalarının resmî olarak uygulanmasından bir dönem önce, yeniden seçilmek için aday oldu ve 1940 başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Wendell Willkie'yi mağlup etti.
Japonya'nın 7 Aralık 1941'de Pearl Harbor'a saldırmasının ardından Roosevelt, Japonya'ya savaş ilan edilmesini sağladı. Almanya ve İtalya'nın 11 Aralık 1941'de ABD'ye savaş ilan etmesinin ardından, ABD Kongresi karşılığında ek savaş ilanlarını onayladı. Mihver güçlerine karşı Müttefiklere liderlik ederken diğer ulusal liderlerle yakın işbirliği içinde çalıştı. Roosevelt, savaş çabalarını desteklemek için Amerikan ekonomisinin seferber edilmesini denetledi ve önce Avrupa stratejisini uyguladı. Ayrıca ilk atom bombasının geliştirilmesini başlattı ve diğer Müttefik liderlerle birlikte Birleşmiş Milletler ve diğer savaş sonrası kurumların temelini atmak için çalıştı, hatta "Birleşmiş Milletler" terimini ortaya attı. Roosevelt, 1944'te yeniden seçildi, ancak savaş yıllarında fiziksel sağlığının ciddi ve istikrarlı bir şekilde bozulmasının ardından 1945'te öldü. Tarihsel sıralamalar onu sürekli en büyük üç Amerikan başkanı arasına koyar.

30 Ocak 1882'de, New York, Hyde Park'ın Hudson Valley kasabasında, iş insanı James Roosevelt I ve ikinci eşi Sara Ann Delano'nun oğlu olarak dünyaya geldi. Roosevelt'in  ebeveynleri, sırasıyla, eski zengin New York ailelerinden Roosevelt'ler, Aspinwalls ve Delanoslardan geliyordu. Roosevelt'in babasoylu atası 17. yüzyılda New Amsterdam'a göç etti ve Roosevelt'ler tüccar ve toprak sahibi olarak gelişti. Delano ailesinin atası Philip Delano, 1621'de Fortune'da Yeni Dünya'ya seyahat etti ve Delanos, Massachusetts'te tüccar ve gemi yapımcısı olarak zenginleşti. Franklin'in babasının önceki evliliğinden James "Rosy" Roosevelt adında bir üvey erkek kardeşi vardı.

Roosevelt, zengin bir ailede büyüdü. Babası James, 1851'de Harvard Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu, ancak büyükbabası James Roosevelt'ten miras aldıktan sonra avukatlık yapmamayı seçti. Roosevelt'in babası, bir zamanlar Franklin'i Beyaz Saray'da Başkan Grover Cleveland ile görüşmeye götüren tanınmış bir Bourbon Demokratıydı. Başkan ona şöyle dedi: "Küçük adamım, senin için garip bir dilek tutuyorum. Asla Birleşik Devletler Başkanı olamazsın." Annesi Sara, Franklin'in ilk yıllarında oğlu üzerinde çok etkiliydi. Bir keresinde, "Oğlum Franklin bir Delano, bir Roosevelt değil." demişti. Franklin doğduğunda 54 yaşında olan babası James, bazıları tarafından uzak bir baba olarak görülse de, biyografi yazarı James MacGregor Burns, "James'in oğlu o zamanlar tipik olandan daha fazladır." demiştir.
Roosevelt ata binmeyi, ateş etmeyi, kürek çekmeyi ve polo ve çim tenisi oynamayı öğrendi. Gençliğinde golf oynamaya başladı ve yetenekli bir uzun vurucu oldu. Yelken açmayı erken öğrendi ve 16 yaşındayken babası ona bir yelkenli verdi.

Roosevelt, ilk gezisini iki yaşında yaptı ve her yıl yedi ila on beş yaşları arasında ebeveynleriyle birlikte Avrupa'ya gitti. Roosevelt'in yaptığı seyahatler onun Almanca ve Fransızca öğrenmesine yardımcı oldu. Almanya'da dokuz yaşında devlet okuluna gitmesi dışında Roosevelt, 14 yaşına kadar öğretmenlerinden evde eğitim aldı. Daha sonra Groton, Massachusetts'teki bir Episkopal yatılı okul olan Groton School'a gitti. Okulun müdürü Endicott Peabody, Hristiyanların daha az şanslı olanlara yardım etme görevini öğütlüyor ve öğrencilerini kamu hizmetine girmeye teşvik ediyordu. Peabody, Roosevelt'in yaşamı boyunca güçlü bir etki olarak kaldı, düğününde görev yaptı ve onu başkan olarak ziyaret etti.
Groton'daki sınıf arkadaşlarının çoğu gibi, Roosevelt de Harvard Koleji'ne gitti. Roosevelt akademik olarak ortalama bir öğrenciydi ve daha sonra, "Üniversitede dört yıl boyunca ekonomi dersleri aldım ve bana öğretilen her şey yanlıştı." demiştir. Roosevelt, Alpha Delta Phi kardeşliğinin bir üyesiydi. Roosevelt bir öğrenci veya sporcu olarak görece farksızdı, ancak büyük bir hırs, enerji ve başkalarını yönetme yeteneği gerektiren bir pozisyon olan The Harvard Crimson adlı okul gazetesinin baş editörü oldu.
Roosevelt'in babası 1900'de öldü ve babasının ölümü onun için büyük sıkıntıya neden oldu. Ertesi yıl, Roosevelt'in beşinci kuzeni Theodore Roosevelt, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı oldu. Theodore'un güçlü liderlik tarzı ve reform yapma gayreti onu Franklin'in rol modeli ve kahramanı yaptı. Roosevelt, Harvard'dan 1903'te mezun oldu. Columbia Hukuk Fakültesi'ne 1904'te girdi, ancak New York baro sınavını geçtikten sonra 1907'de okulu bıraktı. 1908'de Carter Ledyard & Milburn adlı hukuk firmasında işe girdi. 

Franklin, 1902 yılının ortalarında, çocukken tanıştığı müstakbel eşi Eleanor Roosevelt ile kur yapmaya başladı. Eleanor ve Franklin beşinci kuzenlerdi, bir zamanlar uzaklaştırıldılar ve Eleanor, Theodore Roosevelt'in yeğeniydi. 1902'de birbirleriyle yazışmaya başladılar ve Ekim 1903'te Franklin, Eleanor'a evlenme teklif etti.
17 Mart 1905'te Roosevelt, annesinin şiddetli direnişine rağmen Eleanor ile evlendi. Eleanor'dan hoşlanmasa da Sara Roosevelt, oğluna çok sahip çıkmıştı ve onun evlilik için çok genç olduğuna inanıyordu. Nişanı birkaç kez bozmaya çalıştı. Eleanor'un amcası Başkan Theodore Roosevelt, Eleanor'un merhum babasının yerine Elliott için yapılan düğünde durdu. Genç çift, ailesinin Hyde Park'taki mülkü olan Springwood'a taşındı. Ev, 1941'deki ölümüne kadar Sara Roosevelt'e aitti ve aynı zamanda onun da eviydi. Buna ek olarak, Franklin ve Sara Roosevelt, Sara'nın New York'taki genç çift için inşa ettiği bir şehir evinin planlamasını ve tefrişatını yaptılar; Sara'nın yanına ikiz bir ev inşa ettirdi. Eleanor, Hyde Park veya New York'taki evlerinde hiç kendini evinde hissetmedi ancak Sara'nın çifte verdiği Campobello Adası'ndaki ailenin tatil evini sevdi.

Biyografi yazarı James MacGregor Burns, genç Roosevelt'in üst sınıfta kendinden emin ve rahat olduğunu söyledi. Buna karşılık Eleanor o zamanlar utangaçtı ve sosyal hayattan hoşlanmıyordu ve ilk başta birkaç çocuğunu büyütmek için evde kaldı. Franklin, babasının yaptığı gibi, çocukları büyütme işini karısına bırakırken, Eleanor da büyük ölçüde çocukları büyütmek için işe alınan bakıcılara güveniyordu. Bir anne olarak erken yaşantısına atıfta bulunarak, daha sonra "bir bebeği idare etmek veya beslemek konusunda kesinlikle hiçbir şey bilmediğini" belirtti. Eleanor cinsel ilişkiden hoşlanmamasına ve bunu "katlanılması gereken bir çile" olarak görmesine rağmen, o ve Franklin'in altı çocuğu vardı. Anna, James ve Elliott sırasıyla 1906, 1907 ve 1910'da doğdu. Çiftin ikinci oğlu Franklin, 1909'da bebeklik döneminde öldü. Franklin adında başka bir oğul 1914'te, en küçük çocuğu John ise 1916'da doğdu.

Roosevelt'in birkaç evlilik dışı ilişkisi oldu. Eleanor'un sosyal sekreteri Lucy Mercer ile, 1914'te işe alındıktan kısa bir süre sonra bir ilişkiye başladı. Bu ilişki Eleanor tarafından 1918'de keşfedildi. Eylül 1918'de Eleanor, Roosevelt'in bavulundaki meseleyi ortaya çıkaran mektuplar buldu. Franklin, Eleanor'dan boşanmayı düşündü ancak Sara şiddetle itiraz etti ve Lucy, beş çocuklu boşanmış bir adamla evlenmeyi kabul etmedi. Franklin ve Eleanor evli kaldılar ve Roosevelt, Lucy'yi bir daha hiç göremeyeceğine söz verdi. Eleanor bu ilişkiden dolayı onu asla affetmedi ve evlilikleri siyasi bir ortaklığa dönüştü.
Eleanor kısa süre sonra Hyde Park'ta Val-Kill'de ayrı bir ev kurdu ve kendini kocasından bağımsız olarak toplumsal ve politik amaçlara adadı. Evliliklerindeki duygusal kopuş o kadar şiddetliydi ki Franklin, 1942'de Eleanor'a sağlığının kötüye gitmesi nedeniyle tekrar kendisiyle yaşamayı teklif ettiğinde, Eleanor bunu reddetti. Roosevelt, Eleanor'ın Beyaz Saray'a yaptığı ziya

Friedrich List (6 Ağustos 1789, Reutlingen - 30 Ekim 1846, Kufstein) 19. yüzyılın en tanınmış Alman ekonomistlerinden biridir. Aynı zamanda işletmeci, diplomat ve demir yolu öncüsü olarak da tanınır. Avrupa Birliği'nin fikir babası olduğu düşünülür, zira Avrupa Ekonomik Topluluğu onun fikirlerinden doğmuştur.

Tanınmış deri ustası Johannes List ile Maria Magdelena oğludur. Özgür imparatorluk şehri Reutlingen'de dünyaya geldi. Doğum günü tam olarak bilinmediği için vaftiz edildiği gün olan 6 Ağustos 1789 doğum günü olarak kabul edilir. Doğduğu şehirdeki Latince okulunu bitirince 14 yaşında babasının yanında çırak olarak çalışmaya başladı. Dericilik ilgisini çekmeyince 1805 yılında devlet memurluğuna girdi. Çeşitli şehirlerde maliye defterdarlığı yaptı. 1816 yılında Maliye Bakanı Yardımcısı oldu.

Kilise ve Okul Eğitimi Bakan'ın tavsiyesi üzerine 17 Ekim 1817'de Tübingen Üniversitesi'nde Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kurdu. Bu bölümün temel dersleri yönetim ve ekonomi bilimi, adalet ve maliyeydi. Herhangi bir okul veya üniversite bitirmemiş olmasına rağmen Friedrich List profesörlük aldı. Bu yüzden üniversitedeki pek çok çalışandan tepki gördü.
Tübingen'de profesörlük yaparken 19 Şubat 1818'de Wertheim'da dul Karoline Neidhart ile evlendi. 10 Aralık 1818'de ilk kızları Emilie doğdu. Ailenin çok sevdiği Emilie 1833'ten itibaren babasının sekreterliğini yaptı. 23 Şubat 1820'de oğulları Oskar, 1 Temmuz 1822'de kızları Elise ve son olarak 20 Ocak 1829 kızları Karoline dünyaya geldi. en küçük kızlarının annesi ile isim benzerliğinden dolayı ona "Line" diye hitap ediyorlardı.
Karoline ile evlendikten sonra Wüttemberg'in yönetim sisteminin değişmesi gerektiğine dair fikirlerini yayınladı. Ayrıca bir gazetede liberal bir anayasa yazılmasına dair fikirleri yayınlandı. Kral tarafından darbeci olarak fişlenen Friedrich üniversitedeki görevinden ayrılmak zorunda kaldı.
1819 yılında Frankfurt'a gittiğinde yerel tacirlerle bir araya geldi. Orada, Friedrich List'in de katılımıyla Alman Ticaret Birliği kuruldu. Sonradan Alman Tacirler ve Fabrikatörler Birliği olan bu birlik modern zamanların ilk Alman iş birliği grubu oldu. Bu ona Almanya'yı bir bütün haline getirme fikrini verdi. List Alman sanayisinin kalkınması için Almanya içinde gümrük birliğiyle bağlanmış bir iç pazar oluşması gerektiğine inanıyordu. Gümrüklerin sadece dış ticarette iç pazarı korumak için olması gerektiğini düşünüyordu.
Federal Meclis, Ticaret Birliği'ni tanımadığını ilan etti. Bunun üstüne List üniversitedeki profesörlüğüne geri alabilmek için Maliye Bakanlığı'na döndü ancak hem üniversitedeki değişlikler hem de kendisinin bir muhalif olmasından dolayı bu neredeyse mümkün değildi.

Friedrich List 1819 yılında Wüttemberg Eyalet Meclisi seçimlerinde milletvekili olarak seçildi fakat 30 yaşını doldurmadığı için seçim sonucu geçersiz sayıldı. 1820 yapılan seçimde Reutlingen'den milletvekili olarak çıktı. Wüttemberg Eyalet Meclisi'nde demokrasi ve serbest ticareti savundu. 1821'de yazdığı "Reutlingen Dilekçesi"nde Alman bürokrasisini ve ticaret politikalarını eleştirdi. Yerel yönetimlerin özerkleştirilmesini ve güçlendirilmesini istiyordu. Belediyelerde serbest seçimlerin yapılmasını ve yerel bağımsız adalet sisteminin kurulmasını savunuyordu. Dilekçe yayımlanamadan tutuklandı. Kralın da baskısıyla 24 Şubat 1821'de meclise istifasını sundu ve diplomatik dokunulmazlığı kaldırdı.
Nisan 1822'de on aylık hapis cezasına çarptırıldı. Başlangıçta Baden, Fransa ve İsviçre'ye kaçtı ama hiçbir yerden sığınma alamayınca 1824'te cezasını çekmek için geri döndü.

1825'te Birleşik Devletler'e göç edeceğini bildirdiğinde hapis süresi beş ay kısaltıldı. Amerika'da çiftçilikte başarılı olamadı. Bir yıl sonra çiftliğini sattı. Reading, Pennsylvania'ya taşındı ve 1826 ile 1830 arasında Almanca "Reading Adler" gazetesini redaktörlüğünü yaptı.
1827'de bir kömür yatağı keşfedince çeşitli şirketlerle birleşerek bir kömür madeni kurdu. 1831'de kömürü demir yoluyla taşımak için bir şirket kurdu. Bu şirket ile Amerika'da da demir yolu öncülerinden biri oldu. Şirket büyümeye başladığı sırada patlak veren 1837 ekonomik krizi yüzünden bütün trenlerini kaybetti.
Amerikalı şirketler İngiltere'ye karşı 1827 gümrük koruma kampanyası başlattı. Bu kapsamda İngiltere'den ürün ithalatı zorlaştırılacaktı. List o yıllarda Alexander Hamilton'ın görüşlerini tanımaya başladı. Bunun üstüne 1827 yılında gümrük korumasını ekonomik açıdan destekleyen bir makale yazdı. Böyle bu hareketin önemli temsilcilerinden biri oldu. Düşünceleri Amerikan ekonomi düşününü etkiledi. Adam Smith'in aksine serbest ticaret yerine ithalatın engellenmesi gerektiğini savundu. 1828'deki Başkanlık Seçimleri'nde Andrew Jackson'a destek verdi. Başarılı geçen seçimlerden sonra 1830 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. 1834 yılında Saksonya Krallığı'ndaki Amerikan Elçiliği'ne atandı. Böylece diplomatik dokunulmazlık kazanan List, Alman tren ağının kurulmasına yardım etmeyi umuyordu.

List'e göre Almanya içindeki tarife engellerinin kaldırılması ve ulusal demir yolu ağının kurulması Alman ekonomisi için "siyam ikizleri" gibi önemli iki konuydu. Öncelikle ulusal demir yolu ağının kurulmasına odaklandı. Böyle bir ağın daha hızlı, ucuz ve düzenli bir toplu taşıma sistemi kuracağını düşünüyordu. Yenilikçi reklamlarla geniş halk kitlelerine ulaştı. Ardından bu işin maliyet ve gelirlerini analiz etmesi için bir hazırlık komitesi kurdu. Daha sonra bu komite devletle hangi tavizlerin verileceğini ve işin nasıl finanse edileceğini görüştü. 1939 yılında Leipzig-Dresden hattı Almanya'da açılan ilk uzun mesafeli demir yolu hattı oldu. Bu hattan sonra List'in kurduğu komite çeşitli başka demir yolu
hattının kuruluşuna destek oldu.

Diğer eyaletlerin de benzer projeler geliştirmesi içini çalışmaya başladı. 1835 Mannheim'dan Basel'e, Magdeburg'dan Berlin'e oradan da Hamburg'a çeşitli hatların kurulması fikrini ortaya attı. Ekonomi konusundaki fikirlerinin propagandasını yapmak amacıyla 1835 yılında "Lokomotif Gazetesi ve Ulusal Ticari, Sanayi ve Tarımsal Gelişim Dergisi"ni (das Eisenbahnjournal und National-Magazin für die Fortschritte in Handel, Gewerbe und Ackerbau) yayınlamaya başladı. Bu dergi 1837 yılına kadar kırk sayı basıldı.
Bütün başarılarına rağmen hayalindeki Alman demir yollarındaki yöneticilik pozisyonuna bir türlü kavuşamadı. Yaratıcı bir müdür olmasına rağmen çalışmalarının sonucunda birkaç defa aldığı toplu para dışında herhangi bir maddi avantaj sağlayamadı. Bu durum Amerika'da ortağı olduğu şirketlerin kârları düşünce daha büyük bir sorun haline geldi. Son birkaç yıldır gönüllü olarak yaptığı işleri bırak yeni bir gelir kaynağı bulmak zorunda kaldı. List yine yurt dışına gitmeye karar verdi. Bu defa Fransa'ya gidecekti.

Paris'te düzenli olarak "Allgemeine Zeitung"a Fransa iç politikası hakkında yazılar yazıyordu. Bunun dışında yine ulusal ekonomi hakkında yazılar yazmaya başladı. İlk siyasi ekonomik sisteminin metnini (Das natürliche System der Politischen Ökonomie[Politik Ekonominin Doğal Sistemi],1837) tamamladı ve Paris Akademi Ödülü için bu eseriyle başvuruda bulundu. Eserinde gümrük koruma politikasının serbest ticareti nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt arıyordu. Bir ödül kazanamadı ancak bu eser Almanya'nın List'in ulusal ekonomi fikriyle ilgilenmesi sağladı. 1839/40 arasında çok sayıda deneme yazdı ve yayınlayabildi.
1840 yılında Almanya'ya geri döndü. Bunun altında kişisel nedenler de yatıyordu. Tek oğlu askerlik sırasında Yabancı Lejyon'a düşmüştü. Ayrıca politik gerginlikler ve fikirlerini Almanya'da uygulama isteğinin de önemli bir etkisi vardır. Augsburg'a dönüp gazetecilik yapmaya devam etti.
List, 1840'larda liberal Prusya gümrük tarifelerinin gümrük birliğinde benimsenmesinin yanlış olacağını savundu. Ona göre Almanya'nın eğitim seviyesini yükseltip İngiltere gibi sanayileşmiş bir devlet olması, üstün bir üretim gücüne sahip olması gerekiyordu. 1844 yılında Gümrük Birliği, koruyucu gümrük tarifesini düzenledi. Bu politika 1840'lı yıllar boyunca endüstriyel gelişim üstünde olumlu bir etki yarattı.
1841 yılında büyük eseri "Das nationale System der Politischen Ökonomie"yi (Ulusal Politik Ekonomi Sistemi) yazdı. List Amerika'daki yazılarında da bahsettiği gibi ekonomi üstünde sadece genel kuralların etkisinin olmadığını, aynı zamanda çeşitli sosyal ve siyasi faktörlerinde göz önünde bulundurulması gerektiğini savundu. Adam Smith ve klasik ekonomi üretime özellikle önem verirken, List üretici güçlerin üstünde durdu. Bu konuda tanıdığı Friedrich Wilhelm Joseph Schellings'in üretici güçler felsefesinden etkilenmişti. Ulusal sanayileşmeyi bir iç güçlenme olarak görüyordu ve uluslararası alanda rekabet gücü olan bir sanayi oluşana kadar iç piyasayı (bebek endüstriyi) koruyan gümrük tarifelerinden yanaydı. List, ekonomik nedenlerden dolayı ulus-devlet için çok çaba gösterdi.

List yayınları sayesinde kişisel konumunun gelişmesini umuyordu. En azından Wüttemberg hükûmeti vatandaşlık haklarını 1841'de geri vermişti. Güney Almanya eyaletlerinde yüksek bir yöneticilik pozisyonu umuyordu ama böyle bir pozisyona sahip olamadı. Çeşitli gazetelerde "bebek endüstri" kavramını inceledi. Bu ana konunun altında bazı alt konuları da inceledi. Tarım politikaları hakkında yazılar yazdı. Gümrük tarifelerinin dışında küçük işletmelerin büyük işletmeler için feda edilebileceğini savundu. 1843'ten itibaren "Zollvereinsblatt" adlı gazeteyi yayımlamaya başladı. Bu gelişmekte olan sanayilerde eğitimin önemi tezini destekleyen bir yayın oldu. Rheinische Zeitung'un editörlük teklifini sağlık sorunları nedeniyle reddetti. Rusya Finans Bakanı Kont Cancrin'in teklifini bile reddetti.
Gazetecilik List'i yeterince tatmin etmeyince 1844 yılında uzun bir gezi ve eğitim turuna başladı. Belçika'da neredeyse gümrük birliği ve hükûmet arasında bir anlaşma imzalattırıyordu. Münih'te bir çiftçi topluluğuna hitap etti. Sonrasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu dolaşmaya başladı. Viyana'da hükûmeti yaygın bir demir yolu ağı kurması ve ikili mo

Claude-Frédéric Bastiat (/bɑːstiˈɑː/; Fransızca: [klod fʁedeʁik bastja]; 30 Haziran 1801 - 24 Aralık 1850) Fransız ekonomist, yazar ve Fransız Liberal Okulu'nun önde gelen bir üyesiydi.
Fransız Ulusal Meclisi üyesi olan Bastiat, fırsat maliyeti ekonomik kavramını geliştirmiş ve kırık pencere benzetmesini ortaya atmıştır. Ekonomi teorisyeni Joseph Schumpeter tarafından "gelmiş geçmiş en parlak ekonomi gazetecisi" olarak tanımlanmıştır.
Klasik iktisadın ve Adam Smith iktisadının bir savunucusu olarak, görüşleri serbest piyasayı desteklemiş ve Avusturya Okulu'nu etkilemiştir. En çok, hukukun başkalarının mülkünü "yağmalamak" yerine özel mülkiyet gibi hakları koruması gerektiğini savunduğu The Law (Hukuk) adlı kitabıyla tanınır.

Bastiat 29 Haziran 1801'de Fransa'nın güneyinde Biscay Körfezi'nde bir liman kenti olan Bayonne, Aquitaine'de doğdu. Babası Pierre Bastiat kentin önde gelen işadamlarından biriydi. Annesi 1808 yılında Frédéric yedi yaşındayken öldü. Babası iç kesimlerdeki Mugron kasabasına taşındı ve Frédéric de kısa süre sonra onu takip etti. Mugron'daki Bastiat arazisi Fransız Devrimi sırasında satın alınmıştı ve daha önce Poyanne Markisi'ne aitti. Pierre Bastiat 1810 yılında ölünce Frédéric yetim kaldı. Babasının büyükbabası ve evlenmemiş teyzesi Justine Bastiat tarafından himaye edildi. Bayonne'da bir okula devam etti, ancak teyzesi bu okulu kötü buldu ve bu nedenle onu Saint-Sever okuluna kaydettirdi. 17 yaşındayken Sorèze'deki okulunu bırakarak amcasının ailesinin ihracat işinde çalışmaya başladı. Bu şirket babasının da ortak olduğu şirketti.
Bastiat, artık amcasının yanında çalışmak istemediği ve resmi eğitim için Paris'e gitmek istediği için entelektüel bir ilgi geliştirmeye başladı. Büyükbabasının sağlık durumu kötü olduğu ve Mugron malikanesine gitmek istediği için bu umudu gerçekleşmedi. Bastiat ona eşlik etti ve bakımını üstlendi. Ertesi yıl Bastiat 24 yaşındayken büyükbabası öldü ve aile mülkünü ona bırakarak teorik araştırmalarını ilerletmesi için gerekli araçları sağladı. Bastiat felsefe, tarih, siyaset, din, seyahat, şiir, politik ekonomi ve biyografi gibi çeşitli alanlarda entelektüel ilgi alanları geliştirdi. Bastiat, 1830 Orta Sınıf Devrimi'nden sonra siyasi olarak aktif hale geldi ve 1831'de Mugron sulh yargıcı ve 1832'de Landes Genel Konseyi'ne (il düzeyinde meclis) seçildi. Bastiat, 1848 Fransız Devrimi'nden sonra ulusal yasama meclisine seçildi.
Bir iktisatçı olarak kamusal kariyeri ancak 1844 yılında, ilk makalesinin o yılın Ekim ayında Journal des économistes'de yayınlanmasıyla başlamış ve 1850 yılında zamansız ölümüyle sona ermiştir. Bastiat, muhtemelen fikirlerini tanıtmak için Fransa'da yaptığı turlar sırasında tüberküloza yakalandı ve bu hastalık sonunda daha fazla konuşma yapmasını (özellikle 1848 ve 1849'da seçildiği yasama meclisinde) engelledi ve hayatına son verdi. The Law'da şöyle yazmıştır: "Öldüğüm güne kadar, bu ilkeyi ciğerlerimin tüm gücüyle (ne yazık ki çok yetersiz) ilan edeceğim."
Bu son satır çevirmenler tarafından tüberkülozunun etkilerine bir gönderme olarak anlaşılmıştır. 1850'nin sonbaharında doktorları tarafından İtalya'ya gönderildi ve önce Pisa'ya, ardından Roma'ya gitti. Bastiat 24 Aralık 1850'de 49 yaşında ölmeden önce yanındakileri yatağına yaklaşmaya çağırdı ve iki kez "gerçek" kelimesini mırıldandı.

Bastiat, ekonomi ve politik iktisat üzerine, genellikle açık düzenleri, güçlü argümanları ve keskin nükteleriyle karakterize edilen birçok eserin yazarıydı. Ekonomist Murray Rothbard şöyle yazmıştır: "Bastiat gerçekten de berrak ve mükemmel bir yazardı; parlak ve nükteli denemeleri ve fablları bugün bile korumacılığın ve her türlü devlet sübvansiyonu ve kontrolünün dikkat çekici ve yıkıcı yıkımlarıdır. O, sınırsız bir serbest piyasanın gerçekten parlak bir savunucusuydu." Bununla birlikte, Bastiat'nın kendisi, olağanüstü koşullarda sınırlı da olsa sübvansiyonun mevcut olması gerektiğini beyan ederek şunları söylemiştir:"Olağanüstü koşullar altında, acil durumlar için, Devlet bazı talihsiz insanlara yardım etmek, değişen koşullara uyum sağlamalarına yardımcı olmak için bazı kaynaklar ayırmalıdır".Daha iyi bilinen eserleri arasında, serbest ticaretin savunusunu içeren bir dizi deneme (ilk olarak Journal des économistes'de yayınlanmıştır) olan Economic Sophisms yer almaktadır. Bastiat bu eseri İngiltere'de yaşarken, Fransız Cumhuriyeti'ni şekillendirenlere kaçınmaları gereken tehlikeler konusunda tavsiyelerde bulunmak amacıyla yazmıştır. Ekonomik Safsatalar 1867 yılında Emile Walter takma adıyla yazan ekonomist ve para tarihçisi Alexander del Mar tarafından Amerikalı okurlar için çevrilmiş ve uyarlanmıştır.

Ekonomik Sofizmler'de mumcuların dilekçesi olarak bilinen hicivli benzetmede mumcular ve donyağı üreticileri Fransız Temmuz Monarşisi'nin (1830-1848) Temsilciler Meclisi'nde lobi yaparak Güneş'in kendi ürünleriyle haksız rekabet etmesini engellemeye çalışırlar. Ayrıca Sofizm'de krala, bazı çağdaşlarının daha fazla zorluğun daha fazla iş ve daha fazla işin daha fazla zenginlik anlamına geldiği varsayımına dayanarak, herkesin sağ elini kullanmasını yasaklayan bir yasa talep eden alaycı bir dilekçe de yer almaktadır.

Bastiat'nın en ünlü eseri, ilk olarak 1850 yılında bir broşür olarak yayınlanan Hukuk'tur. Eserde adil bir hukuk sistemi tanımlanmakta ve ardından bu tür bir hukukun özgür bir toplumu nasıl kolaylaştırdığı gösterilmektedir. Bastiat, Kanun'da herkesin "hayatını, özgürlüğünü ve mülkünü" koruma hakkına sahip olduğunu yazmıştır. Devlet, bu hakkı savunmak için yalnızca "bireysel güçlerin yerine ortak bir gücün ikame edilmesi" olmalıdır. Bastiat'ya göre, adaletin (yani kişinin hayatını, özgürlüğünü ve mülkünü savunmanın) kesin sınırları vardır, ancak hükûmet gücü hayırseverlik çabalarına doğru genişlerse, o zaman hükûmet sonsuza kadar büyüyebilecek kadar sınırsız hale gelir. Ortaya çıkan devletçilik "şu üçlü hipoteze dayanır: insanoğlunun tamamen eylemsizliği, yasanın her şeye kadir olması ve yasa koyucunun yanılmazlığı". Bu durumda halk, yasa koyucu tarafından toplum mühendisliğine tabi tutulur ve yasa koyucunun iradesine "çömlekçinin elindeki kil gibi" boyun eğmek zorundadır:Sosyalizm, kaynaklandığı eski fikirler gibi, hükümet ile toplum arasındaki ayrımı karıştırır. Bunun sonucu olarak, ne zaman bir şeyin devlet tarafından yapılmasına itiraz etsek, sosyalistler bunun yapılmasına itiraz ettiğimiz sonucuna varırlar. Devlet eğitimini onaylamıyoruz. O zaman sosyalistler bizim her türlü eğitime karşı olduğumuzu söylüyorlar. Devlet dinine karşı çıkıyoruz. O zaman sosyalistler hiçbir din istemediğimizi söylerler. Devlet tarafından dayatılan eşitliğe itiraz ediyoruz. O zaman eşitliğe karşı olduğumuzu söylüyorlar. Ve bu böyle devam ediyor. Sanki sosyalistler bizi, devletin tahıl yetiştirmesini istemediğimiz için insanların yemek yemesini istememekle suçluyorlarmış gibi.
Sosyal kombinasyonlar icat etme, bunların reklamını yapma, bunları savunma ve kendi masraf ve risklerini göze alarak bunları kendi üzerlerinde deneme haklarına itiraz etmiyorum. Ancak bu planları bize yasalarla -zorla- dayatma ve vergilerimizle ödemeye zorlama haklarına itiraz ediyorum.Bastiat, hukukun, bir kişinin kendini savunma hakkını (yaşamı, özgürlüğü ve mülkiyeti) bir başkasının yasallaştırılmış yağma hakkı lehine cezalandırdığında sapkın hale geldiğini ileri sürer ve bunu "hukukun bazı kişilerden kendilerine ait olanı alıp ait olmayan başka kişilere vermesi" olarak tanımlar. Eğer yasa bir yurttaşın suç işlemeden yapamayacağı bir şeyi yaparak bir başka yurttaşın zararına yarar sağlıyorsa" şeklinde tanımladığı yasal yağmaya "koruyucu tarifeler, sübvansiyonlar, garantili karlar, garantili işler, yardım ve refah programları, kamu eğitimi, artan oranlı vergilendirme, ücretsiz kredi ve bayındırlık işleri" gibi vergi desteklerini de dahil etmektedir. Bastiat'ya göre yasal yağma "sonsuz sayıda yolla gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla, bunu düzenlemek için sonsuz sayıda planımız var: tarifeler, koruma, yardımlar, sübvansiyonlar, teşvikler, artan oranlı vergilendirme, kamu okulları, garantili işler, garantili karlar, asgari ücretler, yardım hakkı, emek araçları hakkı, serbest kredi vb. vb. Tüm bu planlar bir bütün olarak - ortak amaçları olan yasal yağma ile birlikte - sosyalizmi oluşturur". Bastiat ayrıca şu mizahi noktaya da değinmiştir: "Eğer insanlığın doğal eğilimleri insanların özgür olmasına izin vermeyi güvenli kılmayacak kadar kötüyse, bu organizatörlerin eğilimleri nasıl oluyor da her zaman iyi oluyor? Yasa koyucular ve onların atadığı temsilciler de insan ırkına ait değiller mi? Yoksa kendilerinin insanlığın geri kalanından daha ince bir çamurdan yapıldıklarına mı inanıyorlar?"

Bastiat, 1850 tarihli "Ce qu'on voit et ce qu'on ne voit pas" ("Görülen ve görülmeyen") başlıklı makalesinde, kırık pencere benzetmesi aracılığıyla fırsat maliyeti kavramını adı dışında her şeyiyle ortaya koymuştur. Bu terim, ölümünden altmış yıl sonra 1914 yılında Friedrich von Wieser tarafından ortaya atılana kadar kullanılmamıştır.

Bastiat ayrıca 1849 ve 1850 yılları arasında Pierre-Joseph Proudhon ile faizin meşruluğu konusunda ünlü bir tartışmaya girmiştir.Robert Leroux'nun ileri sürdüğü gibi Bastiat, Proudhon'un faiz karşıtı doktrininin "herhangi bir ciddi yaklaşımın tam antitezi olduğu" inancına sahipti. Proudhon ünlü bir şekilde öfkesine yenik düşmüş ve ad hominem saldırılara başvurmuştur: "Zekanız uykuda ya da daha doğrusu hiç uyanmadı. Sen mantığın var olmadığı bir adamsın. Hiçbir şey duymuyorsunuz, hiçbir şey anlamıyorsunuz. Felsefesiz, bilimsiz, insanlıktan yoksun birisiniz. Muhakeme yeteneğiniz, tıpkı dikkat etme ve karşılaştırma yapma yeteneğiniz gibi sıfırdır. Bilimsel olarak, Bay Bastiat, siz ölü bir adamsınız."

Bastiat, hükûmetin tek amacının bireyin yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakkını korumak olduğunu ve hükûmetin bireyin diğer kişisel meselelerine müdahale etmesinin tehlikeli ve ahlaki açıdan yanlış olduğunu ileri sürmüştür. Buradan hareketle Bastiat, bir bireyin elinden bir şeyi alıp

Fırsat eşitliği, kişilerin hayata eş imkanlarla başlaması ve mevcut fırsatlara herkesin eşit derecede sahip olması gerektiğini belirten, Amerikan ve Fransız devrimlerinin de temel yapısı olan eşitlik türü.
Herkesin eşit koşullarda başladığı bir sürecin, kişinin ilerleme gücü ve yetenekleri doğrultusunda farklı konumlara ulaştığı eşit olmayan bir durumla sonuçlanması gerektiğini belirten fırsat eşitliği kavramı, Margaret Thatcher tarafından ‘eşit olmama hakkı’ olarak tanımlanır. Politik görüş, ırk ya da cinsiyet gibi etkenlerden oluşmaması beklenilen kariyer durumu, fırsat eşitliği ilkeleri doğrultusunda yeteneklere göre şekillenir. Bu koşullar yardımıyla ortaya bireylerin sahip oldukları mevkilerin kendi becerileri ile belirlendiği (liyakata dayalı) bir meritokrasi durumu çıkar.

Friedrich Engels’in Komünizmin Temelleri adındaki eserinde belirttiği eğitim eşitliği bu konuda verilen örneklerdendir. Eğitimde eşitlik fikri yardımıyla herkes hangi şartlara sahip olursa olsun eğitim alabilecek ve eşit şekilde bir başlangıç yapabilecektir. Diğer yandan bir iş için çalışan alımı sırasında cinsiyet veya yaş gibi özellikleriyle değil, kişinin meslek hakkındaki becerileri kapsamında bir değerlendirme yapılması fırsat eşitliği örneklerindendir.

Belirtilen fikir her türdeki durum için geçerli olmalıdır ve dolayısıyla her anlamda başlangıç aşamasındaki bireylerin eşit olmasını gerektirir. Ayrıca bu durum ‘maksimum fırsat ilkesi’ olarak da adlandırılır ve gerçek koşullarda bakıldığında herkesin tamamen eşit haklara sahip olması oldukça zordur. Örneğin aile bireylerinin davranışlarındaki farklılıklar, çocukların yetişmesi konusunda da farklılıklara neden olacaktır. Sevecen ve nazik ailelerin çocuklarının elde ettiği imkanlar ile bilinçsiz veya sert ailelerin çocuklarının sahip oldukları imkanlar aynı değildir. Ayrıca eğitimli bir ailenin çocuğu erken dönemlerde bilgi ile tanışırken, eğitim almamış ailelerdeki çocuklar çok daha geç süreçlerde bilgiye ulaşır. Ayrıca eğitimde fırsat eşitliği başlığında özellikle belirtileceği gibi okullarda yapılacak düzenlemelerin -daha önceki koşullar nedeniyle- fırsat eşitliğini tamamen getiremeyeceği söylenebilir.

Eğitimde fırsat eşitliği, asıl fırsat eşitliği tanımında olduğu gibi, kişilerin kökenlerine veya cinsiyetlerine bakılmaksızın eşit imkanlar dahilinde eğitim alabilmesidir.

Eğitimde fırsat eşitliğine ulaşma konusunda okulların bulunduğu alanların sosyo-ekonomik durumları göz önüne alınır. Ekonomik açıdan yetersiz bölge okullarına diğer bölgelerdeki eğitim malzemeleri ile aynı materyaller sağlanır. Ancak bir eleştiri olarak belirtildiği gibi okul içindeki eşit imkanların tam olarak fırsat eşitliği olmadığı tartışılan bir konudur.
Eğitimde fırsat eşitliği kapsamında 2001 yılında ABD’de ‘Geride Çocuk Kalmasın Yasası’ çıkarılmıştır. Bu yasa yardımıyla amaçlanan durum, devlet okullarının temel eğitim programlarındaki performans düzeyinin artması olarak tanımlanır. Bahsedilen yasanın, velilerin çocuklarını eğitim verme düzeylerine göre hangi okullara gönderebileceğini seçme konusunda tanınan yenilikleri içerir. Yasanın uygulanış şekli, 12 yaşına kadar olan öğrencilerin çeşitli sınavlarla değerlendirilmesi ve sonucunda da performans açısından düşük okulların yeniden gözden geçirildiği bir sistem halindedir. Yeniden gözden geçirme sonucunda belirlenen başarılı öğrencilerin, eğitim performansı yüksek başka okullara alınması durumu ve düşük performanslı sayılan okulların düzeltilme çalışmaları ile öğrenciler arasındaki eğitim farkı kapatılmaya çalışılır. Bu yasanın, özgün Amerikan koşullarına göre çıkmış olmasına rağmen küresel bir konumda uygulanması gerektiği varsayılır.

Eğitim hizmetlerini sağlayan devletin ekonomik durumu ile eğitim hizmetlerinden yararlanması beklenen kişilerin ekonomik durumlarının eşitlik kavramını etkilediği bilinir. Örneğin gelir dağılımında yaşanan farklılıklar eğitimde fırsat eşitliğini etkileyecek bir unsurdur.

İki yönlü olarak ele alınan coğrafi etmenler, köy-kent ayrımı ve bölgeler ayrımı şeklindedir. Örneğin köyde yaşayan bireyler, okulun yaşadıkları alanda bulunmaması gibi durumlardan dolayı eğitimde fırsat eşitliği konusunda sorun yaşayabilirler. Ya da bölgeler arasında, öğretmen sayısı, okul araç ve gereçlerinin yeterliliği gibi farklı koşullar ortaya çıkar.

Cinsiyet, dil, din ya da kökensel farklılıklar gibi sebeplerle eğitimde eşitsizlikler gözlemlenebilir. Örneğin çeşitli ülkelerde kadın eğitiminin erkek eğitiminden daha değersiz görüldüğü dönemler yaşanmış ve yaşanmaktadır. Örneğin Türkiye'de Cumhuriyet ile birlikte bu sorun için önemli adımların atılmaya başlandığı gözlemlenir.

Eğitim politikalarının farklı dönemlerde de varlığını sürdürebilmesi için, siyasi iktidarın eğitim programlarını çağın koşullarına göre düzenlemesi gerekir. Eğitimde eşitlik siyasal iktidar ve uygulamalarına da bağlıdır.

Kişilerin sahip olduğu zihinsel veya fiziksel düzeydeki bireysel yetersizlikler eğitim konusunda eşitliği etkileyen doğal bir etmendir. Bu yüzden eğitim hizmetlerinde bireysel koşullara da önem verilmesi, pozitif ayrımcılık yapılması gerekir.

Eğitim konusundaki fırsat eşitliği konusuna öncülük eden Coleman, 1966'da ABD'de ırk göstergesi sayılan ten rengi hakkında bir çalışma yapmıştır. Bu çalışmasında akademik başarıyı etkileyen ilk koşulun aile olduğunu belirtir çünkü özellikle siyahi olarak adlandırılan çocukların okullarında eğitim şartları eşit duruma gelirse bile bulundukları çevre ve psikolojilerinin başarılarına etki ettiğini ifade eder.
Bunların dışında Coleman eğitimde fırsat eşitliği hakkındaki fikirlerinde beş tür eşitsizlik tespit eder:

Öğrencinin yaşadığı toplumun okuluna etkisi ile meydana gelen eşitsizlikler: Öğrenciye özel eğitimsel harcamalar, öğrencinin erişebildiği kütüphaneler, öğrencinin sahip olduğu öğretmenlerin nitelikleri gibi koşullardan oluşur.
Okulun kökensel farklılığına ilişkin eşitsizlikler.
Okula özgü somut sayılmayan özellikler: Öğretmenlerin tutumları, öğrenciden beklentileri, çocuklara karşı ilgileri gibi durumlardan oluşur.
Eşit yeteneğe sahip bireylerin okul nedeniyle karşılaştığı eşitsizlikler.
Eşit yeteneklere sahip olmayan bireylerin okul nedeniyle karşılaştığı eşitsizlikler: Anadil farklılığı yaşayan bir öğrencinin yaşadığı eğitim eşitsizliği gibi durumları kapsar.
Bahsedilen durumlar sonucunda Coleman, eğitimde fırsat eşitliğinin okulda sağlanması gerektiği gibi okul dışı etmenlerle de -ailenin kültürü, kamusal yatırımlar- oldukça ilişkili olduğunu ve bu alanda da eşitlik sağlanması gerektiğini belirtir. Ancak bu durumun tamamen gerçekleşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ‘eğitimde fırsat eşitliği’ kavramı aslında ‘eşitliğe yakınlık’ olarak ifade edilir. Bu yüzden fırsat eşitliği mümkün olabileceği haliyle okul içindeki durumlarda uygulanmaya çalışılır.

George Edward Moore (4 Kasım 1873 - 24 Ekim 1958), Cambridge Üniversitesi'nde önce okuyup sonra orada ders vermiş çağdaş İngiliz düşünürüdür. İdealizme olan şiddetli karşı çıkışıyla ün kazanan Moore, Bertrand Russell, Ludwig Wittgenstein ve (onlardan önce) Gottlob Frege ile birlikte analitik felsefe akımının kurucularından biridir.

Ahlak ve bilgi konusundaki görüşleriyle tanınan Moore, ahlakın temel kavramı olan iyinin, daha basit başka bir şey aracılığıyla tanımlanamayan, analiz edilemeyen, fakat belirli şeylerin ya da durumların, ahlaki bir sezgiyle bilinebilecek doğal olmayan bir niteliği olduğunu öne sürmüştür. Doğruluk, ödev gibi diğer ahlaki kavramlar ise, söz konusu iyilik niteliğini yaratabilen ve koruyabilen faaliyetler ya da eylemler yoluyla tanımlanabilir. Bilgi alanında deneyci bir bakış açısı benimseyen Moore, çoğu zaman empirizmden çıkartılan kuşkucu sonuçlardan sakınmış ve idealizme şiddetli eleştiriler yöneltmiştir. O, duyu-verileriyle maddi nesneler arasındaki ilişkiyi açıklamakta zaman zaman zorlanmakla birlikte, sağduyunun savunuculuğunu yapmış ve ortalama insanın dış dünya ile ilgili görüşünün doğru olduğunu öne sürmüştür. Başka bir deyişle, sağduyunun dünyanın doğasıyla ilgili görüşlerini kuşkucu ya da metafiziksel görüşler karşısında savunan Moore, felsefi problem ya da güçlükler söz konusu olduğunda benimsenecek doğru yaklaşımın, problemi çözmeye kalkışmadan önce, güçlüğü doğuran şeyin ne olduğu sorusunu sormaktan meydana gelmesi gerektiğini iddia etmiştir. Moore, Doğalcı Yanılgı anlatımıyla örneğin iyinin mutluluk gibi tanımlanabilir bir ifadeye bürüneceğine inanmış olanların Doğalcı Yanılgıya saptıklarını söylemektedir. Moore böylece bu yanılgıya düşenlerin sadece iyiyi tanımlayabildiklerini zannettiklerini, fakat bununla birlikte istenilen bir tanıma ulaşamayışlarından bahseder.

Gilbert Ryle (1900-1976), çağdaş İngiliz filozofudur. Dil felsefesi geleneği içinde yer alır. Ludwig Wittgenstein'ın felsefi sorunlara yaklaşımını paylaşan İngiliz sıradan dil filozofları kuşağının bir temsilcisiydi. Aristoteles'ten etkilenip, Edmund Husserl ve Meinong'la da ilgilenen Ryle'ın en önemli iki kitabı Zihin Kavramı ve İkilemler'dir.
Felsefenin en önemli görevinin, yanlış kurgu ve saçma kuramların, bu kuramlarda geçen dilsel deyimlerin sonucu olduğunu göstermekten oluştuğunu dile getiren Ryle, bir ifadenin sentaktik formu ile bu ifadelerin betimlediği olgu formlarını birbirinden ayırmış ve gündelik dilde geçen deyimlerden büyük çoğunluğunun sistematik olarak yanıltıcı olduğunu savunmuştur. Ryle filozofun, gündelik konuşmanın yanıltıcı ifadelerinden sakınmak için, tümceleri, felsefenin konu aldığı olgu formlarını açıkça gözler önüne serecek şekilde yeni baştan ifade etmeyi öğrenmesi gerektiğini söylemiş ve felsefi analizin bu tür yeni baştan tanımlamalarla başladığını iddia etmiştir.

Gilbert Ryle, 19 Ağustos 1900 tarihinde İngiltere'nin Sussex eyaletinin Brighton kentinde doğdu. Babası felsefe ve astronomiyle ilgilenen biriydi ve çocuklarını kütüphanelere götürüyordu. Ryle 1919'da Brighton College'dan mezun olduktan sonra, Oxford Üniversitesi'nde Queens College'da klasikleri okudu. Daha sonra burayı bırakıp felsefe okumaya başladı ve okulu yüksek onur derecesiyle bitirdi. İkinci Dünya Savaşı’na kadar Christ Church'te öğretmen olarak kaldı. Savaştan sonra Oxford felsefe de profesör olarak görev yapmaya başladı ve Aristotelian Society'nin başkanlığını ve Mind Dergisi'nin editörlüğünü yaptı. 6 Ekim 1976 tarihinde North Yorkshire'ın Whitby kasabasında öldü.

Ryle, başlangıçta Husserl ve Heidegger'in etkisiyle fenomenoloji üzerine makaleler kaleme almasına rağmen, Wittgenstein felsefesiyle tanıştıktan sonra analitik felsefeye yönelmiştir. Mantıksal atomculuk akımının ortaya çıkışı ve gelişimini yakından izleme şansına sahip olmuş, ancak akımın temsilcilerinin felsefe yöntemi kendisine fazla çekici gelmemiştir. Bilindiği gibi, analitik felsefenin bir kolunu oluşturan mantıkçı pozitivizm, Wittgenstein'ın Tractatus Logico Philosophicus adlı eserinden hareketle bir olgusal felsefe, bir mantıksal olguculuk oluşturmaya çalışmıştır. Burada resim kuramı ve özel dil tartışmalarına dayanan felsefe yöntemi, önermelerin çözümlemesini bu özel dil açısından yaparak felsefeyi bu özel dilin analizine indirgeme hareketi olarak karşımıza çıkar. Oysa Ryle, özel dil karşısında günlük dilin kullanımın kendisine yöntem olarak benimser ve bu günlük dil kullanımından hareketle bir dil çözümlemesine girişir. Mantıkçı pozitivistlerin olguya karşılık gelmediği gerekçesiyle felsefeden uzaklaştırmaya çalıştığı metafizik ise, Ryle açısından bir yatkınlık yahut eğilim alanı olarak kabul edilecektir. Kendisi de bir metafizik profesörü olan filozof, metafizik karşıtı filozofların tekelci düşüncelerine mesafeli yaklaştı ve kendine özgü bir felsefe yöntemi benimsemeye çalıştı.
Ryle, mantıkçı pozitivistlerin mantıksal analizinin tersine, kavramsal analiz yoluyla felsefe yapmaya çalışmıştır. Kavramlar arasındaki farklılıkların gösterilmesi, Ryle açısından çok önemlidir. Çok soyut ve formel bulduğu modern mantığı yeri geldiğinde eleştirmekten kaçınmayan filozof, bu mantığın, önermelere içerikten koparılmış kuru bir bakış açısıyla yaklaştığını, oysa önermenin mantıksal formu olarak anılan şeyin içerik yoluyla özellik kazanıp belirlenen şey olduğunu öne sürer. Aynı mantıksal yapıya sahip olan iki önerme, eğer bağlantı içine soktukları kavramlar aynı kategoride değilse, aynı mantıksal forma da sahip değildir. Öyleyse, kategorilerin belirlenimi, onların a priori listesini yapmakla mümkün olacaktır.
Tractatus'un etkisini daima üzerinde hissetmesine rağmen, özel dili hiçbir şekilde kabul etmeyen Ryle, bu kitabın öne sürdüğü kimi düşünceleri kabul etmemiştir. Özellikle olguların dilin sınırlarını belirlemesi ve dünyayı da olgulara indirgemesi, filozofun en başından beri karşı çıktığı özel dilin egemenliğini gösteren bir durumdu. Fenomenoloji'den dil çözümlemesine doğru bir gidiş gösteren Ryle felsefesi, aslından Wittgenstein'ın ikinci döneminde öne sürdüğü görüşlerle yani gündelik dilin felsefeye uygulanmasına olanak veren bir yöntemle biçimlenmiştir. Filozofa göre felsefenin görevi, yanlış felsefî sistemler ve saçma kuramlardaki anlatım yanlışlıklarını ortaya koymak ve onları düzeltmektir.

Böylelikle Ryle, felsefesinin yöntemini dilbilimsel çözümleme yani felsefe sorunlarına gündelik dille yaklaşarak ondaki girift ve yanlış ifadeleri göstererek onları doğru bir düzleme koymak olarak belirler. Tümel gerçeklikler arasından görünen çatışmalardan doğan felsefî sorunları çözmek, felsefenin asıl görevidir. Evrensel gerçeklikler arasında görülen çatılmaların yahut ikilemlerin temel nedeni, bu evrensel gerçeklikleri dile getiren tümel kavramları anlamamaktan, yanlış anlamaktan ileri gelir. Felsefe, bu kavramları dilsel açısından derinlemesine inceleyerek, onları yanlış anlaşılmaktan kurtarabilirse, kavramlar olmaları gereken yere, kendi mantıksal düzlemlerine konularak çatışmalar önlenmiş olur.
Ryle'ın felsefeye yaptığı en önemli katkı, kuşkusuz kategori yanlışı dediği şeyin, yani kavramların yanlış kullanımından doğan yanlış kurguların ortaya konarak düzeltilmesidir. Kategori yanlışı, kavramları gerçekte olmaları gerekenin dışında, bir başka mantıksal tip ya da kategoride veya da bunların dizilerinde yer alıyormuş gibi göstermektir. Sözgelimi, bir kriket oyununu seyreden birisinin, takımların oyuncuları ve diğer oyuna ait şeylerin dışında bir takım ruhu elemanını sahada araması kategori yanlışıdır. Ona takım ruhunun topu atmak ya da yakalamak gibi bir şey olmadığı, onun başka bir kategoriye ait olan başka bir görev olduğu açıklanmalıdır. Yine Oxford Üniversitesi'ni ziyaret eden birine binalar, oyun salonları gibi üniversiteye ait mekanların gösterilmesinin ardından bu kişinin üniversitenin nerede olduğunu sorması da mantıksal açıdan bir kategorik yanlıştır. Çünkü bu kişi, binaların ait olduğu kategori içine üniversiteyi de yerleştirmektedir. Oysa üniversite, binaların tümünü içine alan bir kategoridir ve binaları kapsar.

Ryle, zihin felsefesinin önemli bir temsilcisi olması bakımından, bu yanlışları insan zihniyle bedeni arasındaki ilişkide göstermeye çalışır. Resmî öğreti dediği Kartezyen felsefenin zihin-beden düalizmini yadsırken, bu ikiciliğin nedenlerinin zihnin durum ya da etkinliklerini yanlış anlamaktan kaynaklandığını öne sürer. Zihni bedenin içine yerleştirilmiş fazladan veya beden-dışı bir varlık olarak görme eğilimi, insanı biri soyut diğeri somut iki ayrı tözün bulunduğuna inanmaya götürür. Böylece ortaya zihin-beden birliğinin, ahenginin karşıtı olan zihin-beden ayrılığını temsil eden makinedeki hayâlet dogması çıkar. Ryle'a göre bu durum, evrensel gerçekliği temsil etmekten çok evrensel yanlışlığı simgelemektedir. Felsefe, zihinle beden arasında olduğu sanılan bu düalizm yanılgısını, bu zoraki karşıtlığı ortadan kaldırmalıdır. Bunun için de zihin kavramının ve zihin-beden ilişkisinin dilsel çözümlemesi yapılarak, ne tarzda bir yanlış kurgu yapıldığı, ne tür bir yanlış anlama içine girildiği ve kavramların nasıl kategorik olarak yanlış anlaşıldığı aydınlatılmalı ve yeni bir açıklama getirilmelidir.
Kartezyen öğretiye göre bir bireyin, makinenin içine yerleştirilmiş bir hayâlet olarak sunulması, kökten kategori yanlışlarına bağlıdır. Resmî öğreti, bedensel olanı mekanik düzlemde ele aldığı ve onun mekaniğini yasalarına göre işlediğini varsaydığı için, zihnin de aynı kategoride yer aldığını düşünmesinden dolayı onun da mekanik olmayan yasalara göre işlediğini savunmuştur. Eğer böyle bir çıkarımı haklı çıkarmaya kalkarsak, bireyin düşünce, duygulanım ve eylemlerini fiziksel, biyolojik ve fizyolojik olarak betimlememiz olanaksız olur. Bu yüzden bireye ait davranışları kopya terimlerle açıklamak gerekir. İnsan bedeni karmaşık yapıda düzenlenmiş bir bütünse, insan zihni de karmaşık yapıda düzenlenmiş başka bir bütündür ve onlar yalnızca farklı çeşit maddeden ve farklı yapıda oluşturulmuşlardır. Beden bir nedenler ve etkiler alanı olduğu gibi, zihin de başka bir nedenler ve etkiler alanıdır. 
Ancak bu etki ve nedenler mekanik türden şeyler değildir. Burada Kartezyen öğretinin maddeyi tek bir töze indirgeyerek yalnızca uzamsal özniteliğe sahip olduğunu söylemesine karşın, Ryle, maddenin etkinliğinden hareketle onun uzamsal niteliğinin yanında zihinsel niteliğinin olduğunu da belirtmektedir. Böylelikle zihin bedenden ayrı ve düşünsel töz olmaktan çıkarak, maddenin bir türü hâline gelmiş olur.

Ryle, felsefedeki kategori yanlışlarını gösterdikten sonra, felsefenin asıl görevine yani kavramların doğru kullanımına geçer. Bu görev, zihinlerle ilgili yeni bir öğreti koymak değil, zihin ve zihinsellik kavramlarının yerini belirlemektir. Bunun için de yine dil çözümlemesine, kavramsal analize başvurmak gerekecektir. Zihin felsefesi alanında nörofizyolojik açıklamalardan hoşlanmayan filozof, zihin ve zihinsellik olgusunu onun dilsel kullanımları bağlamında ele alır. Ryle'ın amacı, geleneksel felsefenin içine düştüğü ayrımcı yanlışa düşmemek, bu ayrımcılığı ortadan kaldırarak zihin-beden ilişkisine birliktelik açısından yaklaşmaktır. 
İnsan için iki önerme grubu olduğundan bahseden Ryle, ilkini insanın bedensel durum ve yatkınlıkları, ikincisini de kişinin düşünce, duygu, korku, beklenti gibi yaşantı ve eylemleriyle, karakter özellikleriyle olan önermeler olarak açıklar. Düalizme göre bunların ikisi birbirinden anlamca farklı olduklarından birbirlerine indirgenmeleri söz konusu değildir. Bir kısım filozoflar konuya ya tamamen zihinsellik ya da tamamen fiziksellik açısından yaklaşırlar ki, Ryle bunu kabul etmemektedir. Oysa ona göre zihinsellik, gözlemlenebilen davranışlarda ve etkinliklerde aranmalıdır. Gözlemlenebilen şeyler fiziksel alana ait olduğuna göre, zihinseli fiziksel olandan ayırt etme sorunuyla karşılaşırız. Ryle, bu sorunu, davranışları belli

Giuseppe Mazzini (d. 22 Haziran 1805, Cenova, Birinci Fransız İmparatorluğu - ö. 10 Mart 1872, Pisa, İtalya Krallığı), İtalyan milliyetçisi, siyasetçi, avukat, aktivist, gazeteci, yazar ve mason.

Giuseppe Garibaldi ile birlikte İtalya'nın birleşmesine öncülük etmiştir. 1864 yılında İstanbul'da Giuseppe Garibaldi ile birlikte Societa' Operaia (İtalyan İşçi Cemiyeti)'ni ve İstanbul'daki ilk İtalyan mason locasını kurmuştur. Karbonariler İtalya'daki faaliyetlerine öncülük etmiştir.
Mazzini'nin ulusçu düşünceleri Avrupa'da yeni cumhuriyetçi ve muhafazakâr hareketlerin temellerini atmıştır. Etkiledikleri arasında Eski ABD Başkanı Woodrow Wilson, eski İngiltere Başbakanı David Lloyd George ve Lorenzo Compagni dışında Mahatma Gandhi, Hindistanlı politikacı Vinayak Damodar Savarkar, Hindistan'ın ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru, İsrail'in kurucusu David Ben-Gurion, İsrail'in eski Devlet Başkanı Golda Meir, Ganalı devrimci Kwame Nkrumah ve Çin Ulusunun Babası olarak anılan Çinli siyasetçi Sun Yat-sen vardır.

İtalya'nın birleşmesi
İtalya tarihi
Giuseppe Garibaldi
Karbonariler
Albert Pike

Görünmez el, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bireylerin getirdiği istenmeyen daha büyük sosyal yararları ve kamu yararını tanımlayan bir ekonomik kavramdır. Kavram ilk olarak Adam Smith tarafından 1759'da yazılan Ahlaki Duygular Teorisi'nde tanıtıldı. Smith'e göre, kelimenin tam anlamıyla ilahi bir yardımdır, bu tanrı elidir, bu da bunu gerçekleştirmek için çalışır.
1776'da Ulusların Zenginliği'ni yazdığında, Smith uzun yıllar Fransız Fizyokratlarının ekonomik modellerini incelemişti ve bu çalışmada görünmez el, yerli sanayiyi desteklemek için sermaye istihdamı ile daha doğrudan bağlantılıdır. Ulusların Zenginliği'nde bulunan "görünmez elin" tek kullanımı Kitap IV, Bölüm II' de, "Bu Tür Malların Yabancı Ülkelerden İthal Edilmesine İlişkin Kısıtlamalar"da yer gerçekleştirilir. Smith'in yazılarında tam ifade sadece üç kez kullanılır.
Smith, izole mülk modelinde her iki ekonomik uygulamayı da geliştiren Richard Cantillon'un ifadesinin iki anlamını ortaya atmış olabilir.
Ticaret ve piyasa alışverişi fikri, neoklasik ekonominin arkasında yatan laissez faire ekonomi felsefesinin merkezi bir gerekçesidir. Bu anlamda, ekonomik ideolojiler arasındaki merkezi anlaşmazlık, "görünmez elin" ne kadar güçlü olduğu konusunda bir anlaşmazlık olarak görülebilir. Alternatif modellerde, Smith'in yaşamı boyunca büyük ölçekli endüstri, finans ve reklamcılık gibi yeni gelen güçler etkinliğini azaltır.
Terimin yorumları Smith tarafından kullanımın ötesinde genelleştirilmiştir.

Görünmez el kavramına ilk atıf 7. yüzyıl Arabistan'ında ortaya çıkar ki, İslam peygamberi Muhammed'in bir tüccar tarafından fiyatları yükselmiş malların fiyatlarını sabitletmeleri istendiğinde, Muhammed "Fiyatları düşük ve yüksek yapan ancak Allah'tır" diye cevap verir, diğer Hadislerde ise "Fiyatları düzelten Allah'tır" denilir. Bu, bir peygamberin bile serbest piyasaya müdahale edemeyeceği bir laissez faire serbest pazarının ilk uygulaması olarak yorumlanmış ve uygulanmıştır.

Smith'teki görünmez elin Batı dünyasındaki ilk görünümü, Bölüm IV, Kısım 1'deki Ahlaki Duygular Teorisi'nde (1759) gerçekleşir ve burada bencil bir ev sahibini, hasatını kendisi için çalışanlara dağıtmak için görünmez bir el tarafından yönetildiğini tanımlar: 

Gururlu ve duygusuz ev sahibi geniş alanlarını görüyor ve kardeşlerinin istediği için düşünmeden, hayal gücünde tüm hasatı tüketiyor ... [Yine de] midesinin kapasitesi, arzularının sonsuzluğuyla orantılı değil ... geri kalanını, kendisinin de kullandığı o küçük şeyi hazırlayanlar arasında, bu küçük tüketilen saraya uyanlar arasında, büyüklük ekonomisinde kullanılan tüm farklı bibloları ve ıvır zıvırları sağlayanlar ve sırayla tutanlar arasında dağıtmakla yükümlü olacaktır; Hepsi böylece onun lüks ve kaprislerinden türeyen, boşuna insanlığından veya adaletinden bekledikleri hayatın necessaries payı... Zenginler sadece yığından en değerli ve uygun olanı seçerler. Fakirlerden biraz daha fazla tüketirler ve doğal bencilliklerine ve yakınlıklarına rağmen, sadece kendi manastırlarını kastetseler de, istihdam ettikleri binlerce kişinin emeğinden önerdikleri tek son, kendi kibirli ve doyumsuz arzularının tatmini olsa da, tüm iyileştirmelerinin ürettiği yoksullarla bölünürler... Görünmez bir el tarafından, dünya tüm sakinleri arasında eşit bölümlere ayrılmış olsaydı ve böylece onu istemeden, bilmeden toplumun ilgisini ilerletecek ve türlerin çoğalmasına yol açmış olacak olan yaşamın necessaries dağılımını yapmak için yönlendirilirler. Kader yeryüzünü birkaç yüce efendi arasında böldüğünde, bölmede dışlanmış gibi görünenleri ne unuttu ne de terk etti.

Görünmez el metaforunu kullanan Smith, kendi çıkarları doğrultusunda para alışverişi eden bir bireyin ekonomiyi bir bütün olarak istemeden nasıl etkilediğini sunmaya çalışıyordu. Başka bir deyişle, kendi çıkarlarını, kamu yararı ile birlikte bağlayan bir şey vardır, böylece kendi çıkarlarını takip eden bireyler kaçınılmaz olarak bir bütün olarak topluma fayda sağlayacaktır. "Görünmez elin" bu temsilinin Amerika'nın bağımsızlığının çalkantılı yılında gerçekleştiğini belirtmek gerekir. "Bu zamanlama göz önüne alındığında, bu daha olumlu çağrışımın, bir İskoç'un Amerikan Devrimi'nin potansiyel olumlu etkilerini yansıtması ve bir ulusun inen soyluların kontrolü dışında nasıl faaliyet gösterebileceği konusunda dünyayı aydınlatmaya çalışmasının doğrudan bir sonucu olduğu her türlü muhtemeldir."

Sadece Astronomi Tarihi'nde (1758'den önce yazılmış) Smith, cahillerin doğa olaylarını açıklamak için atıfta bulunduğu görünmez elden bahseder:

Ateş yanar ve su tazelenir; ağır cisimler iner ve daha hafif maddeler kendi doğalarının gereği olarak yukarı doğru uçar; Jüpiter'in görünmez eli de bu konularda çalıştırılmak için yakalanmadı.
Ahlaki Duygular Teorisi'nde (1759) ve Ulusların Zenginliği'nde (1776) Adam Smith görünmez bir elden bahseder. Ahlaki Duygular Teorisi'nde Smith, kavramı neoklasik gelişim teorisinde de kullanılan bir kavram olan "aşağı doğru" bir teoriyi sürdürmek için kullanır: Zenginlerin oburluğu fakirleri beslemeye yarar.
Smith'in Fransa ziyareti ve Fransız Économistes'e (Fizyosistler olarak bilinir) tanışması, siyasi ekonominin sonu olarak görüşlerini mikro-ekonomik optimizasyondan makroekonomik büyümeye çevirdi. Yani ev sahibinin Ahlaki Duygular Teorisi'ndeki oburluğu, Ulusların Zenginliği'nde verimsiz emek olarak kınanıyor.
Smith'in mikro-ekonomikten makroekonomlu bir görüşe teorik U dönüşü Ulusların Zenginliği'ne yansımıyor. Bu kitabın büyük bir kısmı Smith'in Fransa ziyaretinden önceki derslerinden geri alıyor. Bu yüzden Ulusların Zenginliği'nde mikro-ekonomik ve makroekonomini olan Adam Smith'i ayırt etmek gerekir. Smith'in çalışmalarının ortasında görünmez bir eli alıntılayıp alıntılamadığı, tarifeler ve patentler söz konusu olduğunda olduğu gibi tekelleri ve hükûmet müdahalelerini kınayan mikro-ekonomik bir açıklama mı yoksa makroekonom ekonomik bir açıklama mı olduğu tartışılır.

Kitaplar

Felsefi Konular Üzerine Denemeler - Adam Smith
Ben, Kalem - Leonard Read
Ulusal Kazanç - Anders Chydenius
Ahlaki Duygular Teorisi - Adam Smith
Görünür El - Alfred D. Chandler Jr.
Ulusların Zenginliği - Adam Smith
Maddeler

Laissez faire
Objektivizm
Sosyal bilimler felsefesi
Spontan düzen

Halk egemenliği, bir devletin otoritesinin ve hükûmetinin, tüm siyasi gücün kaynağı olan halkının rızasıyla oluşturulması ve sürdürülmesi ilkesidir. Bir ilke olan halk egemenliği, herhangi bir özel siyasi uygulama anlamına gelmez.
Benjamin Franklin, bu kavramı "Özgür hükûmetlerde yöneticiler hizmetkarlar ve insanlar onların üstleri ve hükümdarlarıdır" diye yazdığında dile getirdi.

Childers, Christopher (2012), The Failure of Popular Sovereignty: Slavery, Manifest Destiny, and the Radicalization of Southern Politics, University of Kansas Press, s. 334 
Etcheson, Nicole (Spring–Yaz 2004), "The Great Principle of Self-Government: Popular Sovereignty and Bleeding Kansas", Kansas History, cilt 27, ss. 14-29  links it to Jacksonian Democracy
Johannsen, Robert W. (1973), Stephen A. Douglas, Oxford University Press, ss. 576-613 .

Harriet Martineau (/ˈmɑːrtənˌoʊ/; 12 Haziran 1802 - 27 Haziran 1876) İngiliz sosyal kuramcı ve ilk kadın sosyolog olarak görülmektedir. Sosyolojik, bütüncül, dini ve kadınsı bir bakış açısıyla yazdı, Auguste Comte'un eserlerini tercüme etti ve bir kadın yazar için geçimini sağlayacak kadar kazandı. Genç Prenses Victoria yaptığı işten keyif aldı ve onu taç giyme törenine davet etti. Martineau, "temel siyasi, dini ve sosyal kurumlar da dahil olmak üzere [toplumun] tüm yönlerine odaklanmayı" tavsiye ediyordu. Kadınların erkekler altındaki statüsüne kapsamlı bir analiz uygulamıştı. Romancı Margaret Oliphant onu "doğuştan bir öğretim görevlisi ve politikacı... kendi kuşağının erkek ya da kadın herhangi birine göre cinsiyetinden belirgin bir şekilde daha az etkilenmiş" olarak nitelendirdi.

Sekiz çocuğun altıncısı olan Harriet Martineau, babası Thomas'ın (1764-1826) tekstil üreticisi olduğu İngiltere'nin Norwich kentinde doğdu. Çok saygın bir Üniteryen, 1797'den beri Norwich'teki Sekizgen Şapeli'nin diyakozuydu. Harriet'in annesi Elizabeth Rankin (1772-1848) ise bir şeker arıtıcısı ve bakkalın kızıydı.
Martineau ailesi, Fransız Huguenot soyundan geliyordu ve Üniteryen görüşlere sahipti. Harriet Martineau'nun ziyaret etmekten zevk aldığı amcaları arasında, yakınlardaki Bracondale Lodge'da mülkü bulunan hayırsever iş insanı Peter Finch Martineau'da ve cerrah Philip Meadows Martineau (1752-1829) da bulunuyordu. Martineau, İngiliz Ayrılıkçılar geleneğinde bir filozof ve din adamı olan kardeşi James'e en yakın olandı. Yazar Diana Postlethwaite'e göre, Harriet'in annesiyle olan ilişkisi gergin ve şefkatten yoksundu, bu da daha sonraki yazılarında ifade edilen görüşlere katkıda bulundu. Martineau'nun belirttiğine göre, annesi onu bir sütanneye terk etmişti.
Household Education (Ev hanımlığı Eğitimi; 1848) adlı kitabında anlatıldığı gibi, "ev hanımlığı için doğal fakülte" hakkındaki fikirleri onun yetiştirilme eksikliğinden kaynaklanıyordu. Ailedeki kız yetiştirme konusundaki muhafazakâr yaklaşıma rağmen, Harriet Martineau ailedeki akademik olarak başarılı olan tek kız çocuğu değildi; kız kardeşi Rachel, öğrencilerinden biri olarak sanatçı Hilary Bonham Carter ile birlikte kendi Üniteryen Akademisi'ni yönetti. Martineau'nun annesi, kızının elinin gizlice kalem tutmasının yanı sıra "dikiş iğnesi tutmaya" zorlayarak uygun kadınsı davranışlara özellikle zorluyordu.
Martineau genç yaşta tat ve koku duyularını kaybetmeye başladı, giderek sağır oldu ve kulak trompeti kullanmak zorunda kaldı. Hayatındaki birçok sağlık sorununun başlangıcıydı. 1821'de Üniteryen bir dergi olan Monthly Repository için isimsiz olarak yazmaya başladı ve 1823'te Devotional Exercises and Addresses, Prayers and Hymns (Adanmışlık Egzersizleri ve Hitaplar, Dualar ve İlahiler) kitabını yayınladı.
1829'da ailenin tekstil işi iflas etti. O sırada 27 yaşında olan Martineau, ailesinin geçimini sağlamak için geleneksel kadınlık rollerinden sıyrıldı. İğne işiyle birlikte, makalelerini Monthly Repository'ya satmaya başladı ve British and Foreign Unitarian Association adlı dernekten üç makale ödülü de dahil olmak üzere övgüler kazandı. Repository ile olan düzenli çalışması, güvenilir ve popüler bir serbest yazar olarak onun tanınmasına yardımcı olmuştur.
Martineau'nun Otobiyografisinde, yazar olarak başarısını ve babasının "başımıza gelen en iyi şeylerden biri" olarak tanımladığı iş başarısızlığınına borçlu olduğunu belirtiyor. O zaman nasıl "bitki gibi yaşamak yerine gerçekten yaşayabilmeyi" öğrendiğini anlatıyor. Ayrıca, "edebi ve ekonomik anlatıların füzyonunu" yazarken hayatındaki finansal sorumluluk deneyimini de vurgular.
İlk sipariş alarak yazdığı kitabı Illustrations of Political Economy, genel halkın Adam Smith'in fikirlerini anlamasına yardımcı olmayı amaçlayan kurgusal bir öğreti kitabıydı. Illustrations (Çizimler), yayıncının iyi satmayacağını varsaydığı için Şubat 1832'de sadece 1500 kopya olarak yayınlandı. Yine de çok hızlı bir şekilde başarılı oldu ve Charles Dickens'ın çalışmaları kadar istikrarlı bir şekilde satacaktı. Çizimler, yaygın beğeni toplayan ilk eseri ve başarısı oldu, Adam Smith ve diğerlerinin serbest piyasa fikirlerini Britanya İmparatorluğu'na yaymaya hizmet etti. Martineau daha sonra iki yıllık bir süre boyunca bir dizi benzer aylık hikâye yazmayı kabul etti, ardından kardeşi James'in de onunla birlikte dizi üzerinde çalışmasıyla iş hızlandı.

19. yüzyılın başlarında, çoğu sosyal kurum ve norm, cinsiyete veya erkekler için kadınlara karşı neyin uygun olduğu algısına göre güçlü bir şekilde şekillendi. Yazmak bir istisna değildi; Sosyal, ekonomik ve politik konuları konu alan kurgu dışı eserlerde erkekler hakim olurken, romantizm kurgusu gibi sınırlı alanlar ve ev hayatını konu alan konular kadın yazarlar için uygun görüldü. Edebiyat dünyasındaki bu cinsiyetçi beklentilere rağmen, Martineau çeşitli konularda görüşlerini güçlü bir şekilde dile getirdi.

Kasım 1832'de Martineau Londra'ya taşındı. Tanıdıkları arasında dönemin önde gelen isimleri vardı: Henry Hallam, Harriet Taylor, Alexander Maconochie, Henry Hart Milman, Thomas Malthus, Monckton Milnes, Sydney Smith, John Stuart Mill, Edward Bulwer-Lytton, Elizabeth Barrett Browning, Sarah Austin ve Charles Lyell . Jane Welsh Carlyle ve Thomas Carlyle . Daha sonra edebiyat kariyeri boyunca Florence Nightingale, Charlotte Brontë, George Eliot ve Charles Dickens ile de tanıştı.
1834 yılına kadar Martineau, kardeşi James ile politik ekonomi serisinin yanı sıra Poor Laws and Paupers Illustrated and Illustrations of Taxation adlı ek bir dizi ile hükûmet politikasını doğrudan etkilemeyi amaçlayan Vergilendirme düzenlemeleri ile meşgul oldu. Aynı zamanda, Britanya Whig Partisi'nin "Poor Law" reformlarını desteklediğini ifade eden dört hikâye yayınladı. Doğrudan, anlaşılır, herhangi bir çaba göstermeden yazılmış ve yine de pratik olarak etkili olan bu hikâyeler yazarın üslubunun özelliklerini de gösterir. Tory paternalistler ona "yoksullar için hayırseverliği ve iyileştirmeyi küçümseyen" bir Malthusçu diyerek tepki gösterirken, Radikaller ona aynı derecede karşı çıktılar. Liberal parti üst sınıfındakiler ise onu göklere çıkardılar.

Mayıs 1834'te Charles Darwin, Galápagos Adaları'na yaptığı keşif gezisinde, kız kardeşlerinden aldığı bir mektuptan Martineau'nun "Londra'da artık büyük bir Aslan olduğunu, onu yazmaya yönlendiren Ld. Brougham tarafından çok fazla himaye edildiğini" öğrendi. Broşür boyutunda parçalar halinde Illustrated Poor Laws and Paupers Illustrated eserini okuması öneriliyordu. Kardeşleri Erasmus'un onu tanıdığını, çok büyük bir hayranı olduğunu, herkesin onun küçük kitaplarını okuduğunu ve eğer sıkıcı bir saati varsa, onları denize atabileceğini de eklediler.
1834'te, ekonomi serisini tamamladıktan sonra, Harriet Martineau, Amerika Birleşik Devletleri'ne uzun bir ziyarette bulundu ve bu sırada, bazıları az bilinen, diğerleri eski ABD başkanı James Madison kadar ünlü birçok insanla Montpelier'deki evinde görüştü. Ayrıca Boston'da çok sayıda kölelik karşıtıyla tanıştı ve kızların eğitimi için kurulan okulları inceledi. Kölelik karşıtlığına verdiği destek, o zamanlar ABD'de pek sevilmemesine ve tartışılmasına neden oldu, dönüşünden kısa bir süre sonra Society in America (1837) ve How to Observe Morals and Manners (1838) adlı yayınları ile de bu tartışmalar körüklendi. İki kitap, o dönemde ortaya çıkan sosyoloji alanına önemli katkılar olarak kabul edilmektedir.
Society in America kitabında Martineau, kadınların eğitim durumunu öfkeyle eleştiriyordu:

Kadının zekâsı, haksız yere eğitimin kısıtlanmasıyla sınırlandırılmıştır... Hayatta geniş bir eğitimin gerekli olduğu düşünülen hiçbir nesneye sahip olmadıkları için kadınlara eğitim de verilmez... Seçim, ya kötü eğitimli, pasif ve boyun eğen veya iyi eğitimli, dinç ve ancak müsamaha ile özgürlüğüne izin verilmesidir. Harriet Martineau'nun Illustrations of Political Economy adlı eserinin yayımlanması kamuoyunda başarı getirdi. O kadar başarılıydı ki, "1834'te aylık satışlar... bir kurmaca eserin 2.000 veya 3.000 kopya satışının son derece başarılı sayıldığı 1830'lu yıllarda 10.000'e ulaşabildi."
Westminster Review'da yayınlanan "The Martyr Age of the United States" (Amerika Birleşik Devletleri Şehit Çağı; 1839) adlı makalesi, İngiliz okuyucuları, İngiltere'nin köleliği ortadan kaldırmasından birkaç yıl sonra Amerika'daki kölelik karşıtlarının mücadeleleriyle tanıştırdı.

Ekim 1836'da, İkinci Beagle yolculuğundan döndükten kısa bir süre sonra Charles Darwin, kardeşi Erasmus ile birlikte kalmak için Londra'ya gitti. Günlerini Amerika Birleşik Devletleri gezisinden dönen "Bayan Martineau'yu kovmakla" geçirirken buldu. Charles kız kardeşine şöyle yazmıştı:Bu kadar takdire şayan bir baldızdan tek korumamız, onu çok fazla çalıştırması." Şu yorumda bulundu: "Onu aylaklığı konusunda zaten suçluyor - Bir gün ona evlilikle ilgili fikirlerini açıklamaya gidecek - Mükemmel haklar eşitliği onun doktrininin bir parçası. Uygulamada eşitlik olup olmayacağından çok şüpheliyim.Darwin'ler, Martineau'nun Üniteryen geçmişini ve Whig siyasetini paylaşıyordu, ancak babaları Robert Darwin, potansiyel bir gelin olarak, siyasetinde çok aşırı olduğu konusunda endişeliydi. Charles, babasının Westminster Review'da radikallerin Whig'lerden kopmasını ve işçilere oy hakkı vermesini isteyen bir yazının "Martineau'nun olmadığını anlamadan ve büyük bir öfkeyi boşa harcamadan önce şimdi onun olmadığına inanamıyorum" diyerek üzüldüğünü kaydetti. Aralık 1836'nın başlarında Charles Darwin, Martineau'yu aradı ve Niagara Şelaleleri'nde gördüğü "dünya inşa etme sürecinin" "görkemi ve güzelliği" de dahil olmak üzere Society in America (Amerika'da Toplum) adlı kitabında hakkında yazdığı sosyal ve doğal dünyaları tartışmıştır. Bir mektupta şunları kaydetmiştir:Çok hoş biriydi ve kısıtlı zaman göz önüne alındığında çok sayıda konuda konuşmayı başarırdı. Her ne kadar, biraz çirkin olduğunu görünce şaşırsam da, bana öyle geliyor ki, kendi projeleri, kendi düşünceleri ve yetenekler

Felsefi bir soru olan "Hayatın anlamı nedir?", farklı insanlar tarafından farklı şekillerde algılanabilir ve "anlam" sözcüğünün buradaki belirsizliği farklı açıklamalara yol açar: "Hayatın kökeni nedir?", "Evrenin ve yaşamın doğası nedir?", "Hayatı değerli kılan şey nedir?", "İnsanın hayattaki amacı nedir?". Bu sorulara bilimsel teorilerden felsefî, teolojik ve ruhanî argümanlara kadar birçok değişik şekilde cevap verilmektedir.
Başka bir bakış açısına göre de "Hayatın anlamı" sorunu ancak ölümle son bulur, cevaplanabilir. Felsefî bakış açısına göre sonuç kaçınılmaz olan ölümdür. Yaşadıkları hayattan (zengin, fakir, zeki, aptal, güzel, çirkin) bağımsız olarak her insan ölür ve bu sorun da son bulur. Konuyla ilgili görüşler özetle aşağıda görülebilir.

Birçok insan kendine bir dönem "Hayatın anlamı nedir?" diye sorar ve kendince cevaplar verir, en popülerleri şunlardır:
Yaşamı sürdürebilme ve maddi/geçici başarı

...Geliri artırmak ve sosyal statüyü yükseltmek.
...Başkalarıyla yarışmak ya da ortak olmak
...Sizi yaralayanları yok etmek ya da pasifist kalmaya çabalamak
...Yaşamak
...Kendi ailenizi ya da başkasının ailesini korumak
...Güç kazanmak ve gücü kullanmak
...Kitap ya da tablo gibi sanat eseri miras bırakmak/bırakmaya çabalamak
...Fiziksel, finansal ya da mental özgürlük kazanmak
...Ünlü olmak
...Çocuk sahibi olmak
Bilgelik ve bilgi

...Soru sormamak ya da sürekli soru sormak
...Sınırların ötesini keşfetmeye çalışmak
...Birinin hatalarından ders çıkartmak
...Sürekli olarak hayatın anlamını öğrenmeye ve anlamaya çabalamak
...Bir insanın bakış açısını/dünya görüşünü değiştirmek
Ahlaki

...Merhamet göstermek
...Başkalarıyla ve doğayla barış içinde yaşamak
...Aşık olmak
...Aşık ettirmek
...Erdemli olmaya çalışmak
...Başka insanlara hizmet etmek
...Adalet için çalışmak
Dinsel ve ruhanî.

...İç huzuru yakalamak
...Güzel ameller yapmak
...Ölümden sonra cennete ulaşmak
...Tanrı'ya hizmet etmek
...Kul olmak

Hemşirelik etiği, uygulama etiğinin hemşirelik alanındaki faaliyetlerle ilgilenen bir dalıdır. Hemşirelik etiği, fayda, zarardan koruma ve özerkliğe saygı gibi tıp etiği ile birçok ilkeyi paylaşır. İlişkilere, insan onuruna ve işbirlikçi bakıma verdiği vurgu ile ayırt edilebilir.
Profesyonel hemşirelikte uygulamaların esasını estetik, altruizm, eşitlik, özgürlük, insan onuru, dürüstlük ve gerçekçilik değerleri, etik ilkeleri, kural ve kuramları, etik karar verme yöntemleri belirler.

Profesyonel bir meslek olan hemşirelik insan ile iç içe olması nedeniyle etik kural ve ilkelere sahiptir. Hemşireliğin ilk etik ilkesi olarak kabul edilen “Florence Nightingale Andı” hemşireler için önemli bir rehber olup, 1950 yılında Amerikan Hemşireler Birliği (ANA), 1953 yılında Uluslararası Hemşireler Birliği (ICN) çağa uygun yeni hemşirelik ilkelerini ortaya koymuşlardır.
Hemşirelik uygulamalarında dikkate alınması gereken etik ilkeler; özerklik, yararlılık, zarar vermeme, dürüstlük, gizlilik, adalet ve sadakattir.

Özerklik kavramı; özerk insanın saygın olduğuna, kişisel hedeflerini kendisinin belirleyebildiğine, bir eylem, plan üzerinde karar verebilme yetisinin olduğuna ve tercihleri doğrultusunda bir eylemde bulunma özgürlüğünün olduğuna inanılan dört temel unsurdan oluşur. Özerklik ilkesi içinde; hastaların tedavilerin olası sonuçları, alternatifleri ve riskleri hakkında bilgilendirildiği ve tedaviye özgür bir şekilde izin vermelerinin gerektiği bilgilendirilmiş; eğer mümkün olsaydı, hastanın kendisi için seçeceğine inandığımız eylemi ekonomik etkenler, yaşam biçimi, değerler, rol, kültür ve spiritüel inançlarını da gözeterek hastanın koruyucusu olarak, onun adına seçmemiz, parentalizm; genel olarak, hastanın sağlık bakım etkinliklerine katılma noktasında isteksiz olması, itaatsizlik gibi önemli konular da ele alınır. Özerklik ilkesi, bireylere hayatlarını etkileyen konular hakkında tercih yapma özgürlüğünü vermektir.
Yararlılık ilkesi, hemşirelerin hastalara yarar sağlayacak bir şekilde davranmasını gerektirir. Hemşirelerin yararlı bir şekilde davranma yükümlülüğü bulunmaktadır ve yarar sağlayan eylemler ahlaki ve yasal açıdan profesyonel rolün gerektirdikleridir.
Zarar vermeme ilkesi; yararlılık ilkesi ile ilişkili olup; kasıtlı zarar, zarar riski ve yarar verme eyleminin gerçekleştirilmesi sırasında ortaya çıkan zararlardan kaçınmayı gerektirir.
Dürüstlük ilkesi, doğruyu söylemekle ilişkilidir ve doğruluk evrensel bir erdem olarak kabul edilmektedir. Kant, John Stuart Mill gibi felsefe düşünürleri gerçeğin söylenmesi konusunda hemfikirdirler. Hemşirelik etiğinde de dürüstlük bir erdem olarak görülüp teşvik edilmekte ve doğruyu söylemenin hemşirenin önemli bir görevi olduğu kabul edilmektedir.
Gizlilik ilkesi, hem gizliliği hem de mahremiyeti içerir. Temel bireysel haklardan olan mahremiyet; bireyin kişisel bilgi ya da sırlarının başka ifşa edilmesini kontrol etmesi anlamındadır. International Council of Nursing'in Hemşirelik Etik Kodları, hemşirenin kişisel bilgiyi gizli tutmasını, bilgiyi paylaşması gerektiği noktada sağduyusunu kullanmasını önermektedir.
Adalet ilkesi, bireylere adil, eşit ve uygun tedavinin sağlanması, materyal ve hizmetlerin dağıtılmasıdır.
Sadakat ilkesi, sadık olmak ve verilen sözleri tutmak anlamındaki etik ilkedir. Sadakat ilkesi doğrultusunda meslek üyelerinden, kendilerine uygulama yapma hakkını veren topluma sadık olması, mesleğin etik kurallarını üstelenme sözünü tutması, belirlenen uygulamalar ve hemşirelik tanımı kapsamında uygulama yapması, uygulamada yetkin olması, çalıştıkları kurumların politikalarına uyması ve hastalara verdikleri sözleri tutması beklenir.

Henri-Louis Bergson (d. 18 Ekim 1859, Paris - ö. 4 Ocak 1941, Paris), Fransız filozoftur.
Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olmuştur. Yaşadığı zamanın aksine kendine özgü bir yaklaşımla, felsefe ile bilimi yakınlaştırmayı denemiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bergson'a göre, bilime metafizik, metafiziğe bilim katmak gerekir. Bilime metafizik katmakla, bilimin bilgi bakımından bizi tamamen sınırlayan tutumunu genişletme, metafiziğe bilimi katmakla da metafiziği boş kuruntulardan, soyut kavramlardan kurtarma umudunu taşır. Birçok düşünürü, gerçekliği kavramak için sezgi süreçlerinin soyut rasyonalizm ve bilimden daha anlamlı olduğuna ikna etmiştir. Statik imge ve kavramların ötesinde, dinamik ve bütünsel kavrayışı sezgi sağlar.
1927 yılında "zengin ve hayat verici fikirleri ve bu fikirlerin sunulmasında kullandığı parlak yeteneği sebebiyle" Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmüştür. 1930 yılında Fransa tarafından Legion d'honneur ile ödüllendirilmiştir.

Bergson, 1868'den 1878'e kadar Paris'te Lycée Fontanes'e (1870–1874 ve 1883'ten bu yana Lycée Condorcet olarak bilinir) katıldı. Daha önce bir Yahudi dini eğitimi almıştı. Ancak 14-16 arasında inancını kaybetti. Hude'a (1990) göre, bu ahlaki kriz, insanlığın modern primatlarla ortak ataya sahip olduğu, bazen yaratıcı bir tanrıya ihtiyaç duymadığı şeklinde yorumlanan bir süreç olan evrim teorisini keşfetmesiyle bağlantılıdır.
Lisedeyken Bergson, bilimsel çalışması için bir ödül ve 1877'de on sekiz yaşındayken bir matematik probleminin çözümü için bir ödül kazandı. Çözümü ertesi yıl Nouvelles Annales de Mathématiques'te yayınlandı. Yayımlanan ilk eseriydi. Kariyerinin bilimler alanında mı yoksa beşeri bilimler alanında mı olması gerektiği konusunda biraz tereddüt ettikten sonra, öğretmenlerini dehşete düşürerek ikincisini tercih etmeye karar verdi. On dokuz yaşındayken École Normale Supérieure'e girdi. Bu dönemde Herbert Spencer'ı okudu. Orada lisans derecesi aldı ve bunu 1881'de Paris Üniversitesi'nden agrégation de philosophie izledi.
Aynı yıl, Anjou'nun eski başkenti Angers'deki lisede öğretmenlik randevusu aldı. İki yıl sonra, Puy-de-Dôme bölgesinin başkenti Clermont-Ferrand'daki Lycée Blaise-Pascal'a (Clermont-Ferrand) yerleşti.
Clermont-Ferrand Bergson'a gelişinden bir yıl sonra, Lucretius'tan alıntıların bir baskısını yayınlayarak, Extraits de Lucrèce olarak yayınlanan De Rerum Natura'nın ve şairin materyalist kozmolojisinin eleştirel bir incelemesiyle beşeri bilimlerdeki yeteneğini gösterdi. (1884), tekrarlanan basımları, Fransız gençliği arasında Klasikleri teşvik etmedeki değerini doğrular. Bergson, ülkesinin bu bölümünde (Auvergne bölgesi) öğretmenlik ve ders verirken, özel çalışma ve özgün çalışma için zaman buldu. Doktora derecesi için Aristoteles üzerine kısa bir Latince tezi (Quid Aristoteles de loco senserit, "Aristoteles'te Yer Kavramı Üzerine") ile birlikte sunduğu Zaman ve Özgür İrade tezini hazırladı. 1889'da Paris'te. Eser aynı yıl Félix Alcan tarafından yayınlandı. Ayrıca Clermont-Ferrand'da Pre-Sokratikler, özellikle Herakleitos üzerine dersler verdi.
Bergson, Zaman ve Özgür İrade'yi Jules Lachelier'e (1832–1918), dönemin halk eğitim bakanı, Félix Ravaisson'un (1813–1900) bir öğrencisi ve İndüksiyonun Kuruluşu Üzerine felsefi bir çalışmanın yazarı (Du fondement de l) adadı. 'indüksiyon, 1871). Lachelier, "her yerde eylemsizliğin yerine gücü, ölümün yerine yaşamı ve kaderciliğin yerine özgürlüğü koymaya" çalıştı. (Bergson, Ecole Normale Supérieure'nin bu öğretmenlerinin her ikisine de çok şey borçluydu. Onun anma konuşmasını 1900'de ölen Ravaisson'la karşılaştırın.)
Bergson, 1888'de yeniden Paris'e yerleşti ve College Rollin olarak bilinen belediye kolejinde birkaç ay öğretmenlik yaptıktan sonra, sekiz yıl kaldığı Lycée Henri-Quatre'da bir randevu aldı. Orada Darwin'i okudu ve teorileri üzerine bir ders verdi. Bergson daha önce Lamarckizm'i ve onun kazanılmış özelliklerin kalıtsallığı teorisini onaylamış olmasına rağmen, Darwin'in sürekli yaşam vizyonuyla daha uyumlu olan kademeli varyasyonlar hipotezini tercih etmeye başladı.
1896'da Matter and Memory adlı ikinci büyük eserini yayınladı. Bu oldukça zor çalışma, beynin işlevini araştırır ve beden ve zihin ilişkisi sorunlarının dikkatli bir şekilde ele alınmasına yol açan bir algı ve hafıza analizini üstlenir. Bergson, üç büyük eserinin her birine hazırlanmak için yıllarca araştırma yapmıştı. Bu, özellikle, o dönem boyunca gerçekleştirilen kapsamlı patolojik araştırmalara tam bir aşinalık gösterdiği Matter and Memory'de açıkça görülmektedir.
1898'de Bergson, mezun olduğu École Normale Supérieure'de konferans şefi oldu ve daha sonra aynı yıl Profesörlüğe terfi etti. 1900 yılında, Charles Lévêque'nin ardından Yunan ve Roma Felsefesi Kürsüsü'nü kabul ettiği Collège de France'da Profesör olarak görevlendirildi.
Ağustos 1900'ün ilk beş gününde Paris'te düzenlenen birinci Uluslararası Felsefe Kongresi'nde Bergson kısa ama önemli bir makale okudu: "Nedensellik Yasasına İnancın Psikolojik Kökenleri" (Sur les Origines psychologiques de notre croyance) à la loi de causalité). 1900'de Felix Alcan, daha önce Revue de Paris'te yer alan, Bergson'un minör yapımlarının en önemlilerinden biri olan Kahkaha (Le rire) başlıklı bir yapıt yayınladı. Komedinin anlamı üzerine olan bu deneme, Auvergne'deki ilk günlerinde verdiği bir konferanstan kaynaklandı. Bunun incelenmesi, Bergson'un yaşam görüşlerini anlamak için esastır ve sanatın yaşamdaki yerini ele alan pasajları değerlidir. Çalışmanın temel tezi, gülmenin insan için sosyal yaşamı mümkün kılmak için evrimleşmiş bir düzeltici olduğudur. Başarısızlıkları esnek olmayan bir mekanizmaya benziyorsa, toplumun taleplerine uyum sağlayamayan insanlara güleriz. Çizgi roman yazarları, gülmek için bu insani eğilimi çeşitli şekillerde sömürdüler ve onlar için ortak olan şey, çizgi romanın orada "yaşayanların üzerine mekanik bir şey kaplamış" olduğu fikridir.
1901'de Académie des sciences morales et politiques, Bergson'u üye olarak seçti ve o enstitüye üye oldu. 1903'te Revue de métaphysique et de morale'e Metafiziğe Giriş (Metafiziğe Giriş) başlıklı çok önemli bir makaleye katkıda bulundu ve bu makale, üç büyük kitabının incelenmesine bir önsöz olarak faydalı oldu. Bu makalede, Yaratıcı Evrim'de gerçekleştirilen felsefi programını detaylandırdı.
Sosyolog ve filozof Gabriel Tarde'nin 1904'te ölümü üzerine Bergson, Modern Felsefe Kürsüsü'nde onun yerine geçti. O yılın 4-8 Eylül tarihleri arasında Cenevre'yi ziyaret etti ve İkinci Uluslararası Felsefe Kongresi'ne katıldı ve Zihin ve Düşünce: Felsefi Bir Yanılsama (Le cerveau et la pensée: une illüzyon felsefesi) üzerine ders verdi. Bir hastalık ziyareti Almanya'yı Heidelberg'de düzenlenen Üçüncü Kongre'ye katılmaktan alıkoydu. Bu yıllarda Bergson, genç bir Jacques Maritain'i güçlü bir şekilde etkiledi, hatta belki Maritain ve karısı Raïssa'yı intihar düşüncelerinden kurtardı.
Kitapları arasında en çok bilinen ve en çok tartışılan üçüncü büyük eseri, Yaratıcı Evrim 1907'de yayınlandı. Pierre Imbart de la Tour, Yaratıcı Evrim'in düşüncede yeni bir yönün dönüm noktası olduğunu belirtti. 1918'de Alcan, yayıncı, on yıl boyunca yılda ortalama iki baskı yaparak yirmi bir baskı yapmıştı. Bu kitabın ortaya çıkışının ardından, Bergson'un popülaritesi, yalnızca akademik çevrelerde değil, aynı zamanda genel okuyucu kitlesi arasında da büyük ölçüde arttı.
O zamanlar, Bergson, henüz yakın zamanda ortaya çıkmış olan (Yaratıcı Evrim'in ilk bölümünde gösterildiği gibi) döllenme teorisi de dahil olmak üzere kapsamlı bir biyoloji çalışması yapmıştı, yaklaşık olarak. 1885 – felsefe tarihinde, özellikle Yunan ve Roma felsefesinde uzmanlaşmış bir filozof için küçük bir başarı değil.Darwin'den ayrı olarak, yaşamın birliği ve tüm canlılar arasındaki ekolojik dayanışma fikrini sürdürdüğü Haeckel'i ve mutasyonunu kendisinden alıntıladığı Hugo de Vries'i de kesinlikle okumuştu. evrim teorisi (Darwin'in tedriciliğini tercih ederek karşı çıktığı). Ayrıca, Collège de France'da Deneysel Tıp Kürsüsü'nde görev yapan Claude Bernard'ın halefi Charles-Édouard Brown-Séquard'dan da alıntı yaptı.
Bergson, 1919 ve 1954 yılları arasında ressamlara, heykeltıraşlara, dekoratörlere, oymacılara, yazarlara ve müzisyenlere verilen Prix Blumenthal'ın verilmesinde Florence Meyer Blumenthal ile jüri üyesi olarak görev yaptı.

Temel İlkeler: Temel eserleri arasında Essais sur les Donnees immediates de la Conscience (Bilincin Dolayımsız Verileri Üzerine Denemeler), Matiere et Memoire (Madde ve Bellek), Les Deux Sources de la Morale et de la Religion (Ahlak ve Dinin İki Kaynağı) ve L'Evolution creatrice (Yaratıcı Evrim) gibi kitaplar bulunan Bergson, Almanya'da doğup gelişmiş olan idealist felsefenin Fransa'daki temsilcisi olarak tanınır. Aynı zamanda, süreç felsefesi adı verilen felsefe türünün de en önemli temsilcilerinden olan Bergson, pozitivizmin ya da oldukça dar bir çerçeve içinde kalan bilimsel yorumların iddialarına şiddetle karşı çıkarken, insani ve dinsel değerlerin önemini vurgulamıştır.
Bergson bir filozof olmasından ziyade, her şeyden önce hatırı sayılır bir matematik insanıdır. Onun sahip olduğu bu yatkınlık, bilim dalları arasında önemli düşünsel ilişkiler kurabilmesine olanak sağlamıştır. Bergson felsefesinde psikoloji, biyoloji, fizik, matematik ve hatta toplum bilim bir aradadır. Bunun yanında Bergson'un felsefeye yüklediği en büyük görev de, bilimin bağlı olduğu yöntemleriyle yapamadığı yaşamı kavrayabilmektir. O, işte bu çerçeve içinde, 20. yüzyılda gelişen akla karşı başkaldırının önemli öncülerinden biri olmak durumundadır. Bergson dinamik ve düalist bir felsefe akımının daha doğru olduğunu benimsemiştir. Düşüncelerinden dolayı Sezgicilik (entüisyonizm) akımının öncüsü sayılır.
Bergson bilimsel determinizme karşı özgür iradeye değer vermiş ve statik kavramlarla düşünen analizci aklın yerine nesnesini içeriden ve bütünsel olarak kavrayan sezgiyi savunmuştur. Doğrusal zaman anlayışının yerine koyduğu "süre" kavramı sayesinde geçmiş ile yaşadı

Herbert Spencer (27 Nisan 1820 - 8 Aralık 1903), İngiliz filozof ve sosyolog.
27 Nisan 1820 tarihinde Derby (İngiltere)'de doğmuştur. Babası George, geleneklere uymayan, Anglikan mezhebine bağlı olmayan bir okul öğretmeniydi. Babası da dahil olmak üzere birçok aile üyesi öğretmendir. Sanat ve beşeri bilimlerde değil, teknik ve faydacı konularda eğitim gördü. 1837'de demiryolu için inşaat mühendisi olarak çalışmaya başladı, 1846'ya kadar bu mesleğe devam etti. Spencer bu dönemde kendi başına çalışmaya devam etti ve bilimsel ve siyasi çalışmalar yayınlamaya başladı. 1848'de Spencer, Economist'in editörü olarak atandı ve entelektüel fikirleri sağlamlaşmaya başladı. 1850'de ilk büyük çalışmasını Sosyal Statik olarak tamamladı. Bu çalışmanın yazımı sırasında, Spencer ilk olarak uykusuzluk yaşamaya başladı ve yıllar boyunca zihinsel ve fiziksel sorunlar yaşadı. Birçok bilim dalında binlerce fikir ortaya atmış ve "evrim" teorisinde Charles Darwin'in bir numaralı rakibi olmuştur.
1858'de evrim teorisini biyoloji bilimi ile sınırlamayıp, bu teoriyi bütün bilimlere uygulamak fikri kafasında belirdi. Sağlık sorunları nedeniyle günde sadece birkaç saat yazabiliyor olmasına ve maddi durumunun kötülüğüne rağmen, 1862'de dokuz ciltlik şaheseri Sentetik Felsefe'yi yazmaya başladı.
Sentetik felsefe kısaca birçok farklı bilim dalına evrim teorisini uygulamayı konu alır. Bu şaheserin en çok dikkat çeken ve Spencer'ın da üzerinde en çok çalıştığı bölüm, sosyolojiye evrim teorisinin uygulanmasını, toplum evrimini inceleyen, "Sosyoloji İlkeleri" adlı 3 cilttir. "Biyolojinin İlkeleri" ve "Ahlâkın İlkeleri" bu şaheserin üzerinde en çok konuşulan ve kuşkusuz bilim dünyasına en çok katkıda bulunan diğer bölümleridir.
1858'de evrim teorisini biyoloji bilimi ile sınırlamayıp, bu teoriyi bütün bilimlere uygulamak fikrini uygulamaya koyar. 1862'de dokuz ciltlik Sentetik Felsefe'yi yazmaya başladı. Sentetik Felsefe, kısaca birçok farklı bilim dalına evrim teorisini uygulamayı konu alır. Bu kitabın en çok dikkat çeken ve Spencer'ın da üzerinde en çok çalıştığı bölüm, sosyolojiye evrim teorisinin uygulanmasını, toplum evrimini inceleyen, "Sosyoloji İlkeleri" adlı 3 cilttir. Spencer, ahlaki ve siyasal inançlarını, çağdaşı olan Toplumsal Darwinciler gibi bir Doğa felsefesi zemininde geliştirmeye çalıştı. Darwin'in doğal evrim teorisinin ve bu teoriden önce kendisinin türettiği "uyum yeteneği” doğal seçilimin toplumsal hayatta uygulamasında başı çekti. Spencer'a göre, tıpkı doğada verilen var olma mücadelesinde "uyum yeteneği en çok olan"ın hayatta kalması gibi, toplumda yaşanan rekabet de en iyi olanın ortaya çıkmasını sağlayabiliyordu.
Spencer, toplumların tıpkı canlı organizmalar gibi işlediğini de öne surdu. Toplumlar ne kadar karmaşıklaşırsa parçaların karşılıklı bağımlılığı da o ölçüde artıyordu. Doğal bir özellik olarak kendi dengelerini sağladıkları için, kendi üyelerinin daha ileri düzeyde evrim için mücadele etmelerine ihtiyaç duyarlar. Ancak mücadele feodal toplumda askeri bir form kazanırken, Spencer, sanayileşmiş toplumda rekabet ve iş birliği bileşiminin bu formun yerini almasını gerekli görür. Ayrıca, evrimin özel çıkarları genel faydaya dönüştürerek bir tur "görünmez el" gibi işlediğini düşünür. Evrimin en uzun vadeli yönelimi egoizmden özgeciliğe doğrudur. Süreç içinde toplumsal hayat, toplumsallaşmanın en yüksek düzeye ulaşmasıyla bireysellikte en büyük gelişimi sağlayacaktır.
1870'lerde ve 1880'lerin başında özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve İngiltere'de ünü doruk noktasına varmıştı. 1902'de Edebiyat dalında Nobel Ödülüne aday gösterildi. Birçok ödülü ve övgüyü çoğu zaman reddetti. Uzun bir hastalık döneminin ardından 1903'te öldü.
Herbert Spencer geniş bir alana yayılmış farklı türdeki bilgileri uyumlu bir şekilde birleştirerek Viktorya Dönemi'ne damgasını vuran kişilerden olmuştur. Evrim kuramının gelişiminde ve kabulünde en az Charles Darwin kadar büyük bir rol oynamış, bugün evrim kuramını açıklarken kullanılan birçok terimi de ilk kez kullanan kişi, o olmuştur.

Spencer'ın "en uygun olanın hayatta kalması" bakış açısının ve en güçlü ve en güçlü türlerin hayatta kalması konusundaki görüşünün çağdaş İranlı araştırmacı Enayatollah Morshedi üzerindeki etkisi, gelecekteki ekosistem ve Spencer'ın organik bir görüşüne sahip olan bu araştırmacının etkisi olmuştur. genelleme İşletmelerin ve ekonomik örgütlerin ekosistemine, The Businesses of the Future World (Geleceğin Dünyasının İşletmeleri) adlı kitabında "Ekonomik Spencerizm: En Uygun Firmanın Hayatta Kalması ve Geleceğin Seçimi" başlıklı bir iddia ve teori ortaya atmıştır. Kısacası, Morshedi'nin kitabında önerdiği Ekonomik Spencerizm teorisine göre, geleceğin ekonomik ekosisteminde ve mikro ve makro iş ortamlarının değişiminde, gelişmelere ve eğilimlere en uyumlu girişim olan en uygun organizasyon kazanır ve Hayatta kalacak. Morshedi'nin Ekonomik Spencerizm teorisinde, en uygun organizasyon veya firma, değişimlere karşı en esnek organizasyon, geleceğin dünyasında yenilikçi ve teknolojik değişim ve gelişmelere en az direnç gösteren en öğrenen organizasyon kültürü anlamına gelir. "Gelecek" ve "örgüt" kavramlarına organik bir bakışla Morshedi, Spencer'ın ekonomik organizasyonlar ekosistemine en uygun olanın hayatta kalmasına ilişkin görüşünü genişletti ve genelleştirdi ve buna Ekonomik Spencerizm adını verdi.

System of Synthetic Philosophy (1862-1893)
Social Statics (1851)
Education (1861)
The Man Versus the State (1884)

Liberalizm
Evrim

Hilary Whitehall Putnam (d. 31 Temmuz 1926 - ö.13 Mart 2016), Amerikalı filozof, bilişim uzmanı, matematikçi ve bilim insanı. Analitik bilimin 1960'larda en başarılı temsilcisi oldu. Bilim ve matematiği sentezleyerek makalelerde yazmıştır. Kendisi ölene kadar Cogan Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve profesör olarak görev aldı.
Putnam Şikago, Illinois'de doğdu. Harvard, Pennsylvania ve Los Angeles üniversitelerinde eğitim gördü. 13 Mart 2016'da Boston, Massachusetts'de 89 yaşında ölmüştür.

IMDb'de  Hilary Putnam 
An extensive bibliography27 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
An extensive directory6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
London Review of Books contributor page17 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hilary Putnam: On Mind, Meaning and Reality3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Interview by Josh Harlan, The Harvard Review of Philosophy, spring 1992.
"To Think with Integrity"3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hilary Putnam's Farewell Lecture, The Harvard Review of Philosophy, Spring 2000.

Hoşgörülü toplum, özellikle şiddet, cinsel özgürlük, küfür gibi konularda toplumsal normların giderek daha hafif hale geldiği bir toplumu tanımlamak için kullanılır. Bu terim, kültürel muhafazakarlar tarafından genellikle, evlilik öncesi cinsel ilişkinin daha fazla kabul görmesi, boşanma oranlarındaki artış ve eşcinsel birliktelik gibi geleneksel olmayan ilişkilerin kabul edilmesi gibi geleneksel değerlerin çöküşü olarak görülen durumları eleştirmek amacıyla aşağılayıcı bir şekilde kullanılır. İngiliz hukuk reformcusu ve Parlamento Üyesi A. P. Herbert, özellikle boşanma gerekçelerini genişleten 1937 tarihli Evlilik Davaları Yasası'nı savunması nedeniyle “Hoşgörülü Toplumun Babası” olarak tanımlanmıştır. Bu yasa, özellikle 1970’lerin başında Batı kültüründe zirveye ulaşan cinsel devrim döneminde, dönemin tutum değişikliklerine karşı çıkanlar tarafından kullanıldı. 2000’li yıllarda, hoşgörülü ebeveynler, 16 yaşın altındaki bazı kızların tanga gibi iç çamaşırlar giymesinin ardındaki nedenlerden biri olarak eleştirildi.

Hürriyet, şu anlamlara gelebilir:

Hürriyet (felsefe)
Hürriyet (gazete, 1868)
Hürriyet, bir Türkçe günlük gazete.
Hürriyet Abidesi
Hürriyet Film, Türkiye'de bir film prodüksiyon şirketi.
Hürriyet Gösteri, Sanat Edebiyat Dergisi
Hürriyet (şiir)

Hürriyet, Altınordu, Ordu'nun Altınordu ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Bağcılar, İstanbul ili Bağcılar ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Bahçelievler, İstanbul ili Bahçelievler ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Büyükçekmece, İstanbul ili Büyükçekmece ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Çarşamba, Samsun ili Çarşamba ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Gaziosmanpaşa, İstanbul ili Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, İncirliova, Aydın'ın İncirliova ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Kâğıthane, İstanbul ili Kâğıthane ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Karasu, Sakarya'nın Karasu ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Kartal, İstanbul ili Kartal ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Kemalpaşa, İzmir ili Kemalpaşa ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Onikişubat, Kahramanmaraş'ın Onikişubat ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Osmangazi, Bursa'nın Osmangazi ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Pazarcık, Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesine bağlı mahalle
Kavaklı Hürriyet, Silivri, İstanbul ili Silivri ilçesine bağlı mahalle
Hürriyet, Tarsus, Mersin'in Tarsus ilçesine bağlı mahalle

Jean-Baptiste Say (d. 5 Ocak 1767 - ö. 15 Kasım 1832), Fransız felsefeci, yazar ve ekonomist.

Jean-Baptiste Say, 5 Ocak 1767'de Lyon'da doğdu. Babası Jean-Etienne Say, Nantes Fermanı'nın Ekim 1985'te iptali nedeniyle bir süre Nîmes'ten Cenevre'ye taşınan Protestan bir ailenin çocuğuydu. Say, ticari bir kariyer yapmak istiyordu ve 1785 yılında kardeşi Horace ile birlikte eğitimini İngiltere'ye tamamlamak üzere gönderildi. Bir süre Croydon'da ve daha sonra Fulham'da yaşadı. Sonraki dönemde, Londra merkezli iki şeker ticaret firması, James Baillie & Co ile Samuel ve William Hibbert tarafından art arda istihdam edildi. 1786'nın Aralık ayında Hibbert'in, Nantes'ta ölümüyle sona eren Fransa seyahatinde Samuel Hibbert'e eşlik etti. Say, Étienne Clavière tarafından yönetilen bir hayat sigortası şirketinde iş buldu ve Paris'e döndü.
Say'ın ilk edebi girişimi, 1789'da yayınlanan basın özgürlüğü üzerine bir broşürdü. Daha sonra Mirabeau'nun yanında Courrier de Provence'da çalıştı. 1792'de Champagne seferine gönüllü olarak katıldı. 1793'te Fransız Devrimi modasına uygun olarak "Atticus" takma adını aldı ve o zamanki Maliye Bakanı Étienne Clavière'in sekreteri oldu.
1794'ten 1800'e kadar, Adam Smith'in doktrinlerini açıkladığı "La Decade philosophique, litteraire, et politique" adlı süreli bir yayının editörlüğünü yaptı. Bir yayıncı olarak itibarını sağlamlaştıran Say, Adam Smith'in fikirlerinden etkilendi ve iktisat konusunda ilgisini arttırarak, kendi görüş ve fikirlerini de bu yolla geliştirmiştir. 1803'te "Traité d'économie politique" adlı başlıca eserini yayınladı.

İlk olarak ekonomi ilminin sınırlarını çizerek ekonomi ve siyaseti birbirinden ayırmıştır. Ona göre fizik kanunları gibi ekonominin de kanunları vardır. Bu yüzden bu kanunların değiştirilemez fikirlerini ortaya koymuştur. Bu kanunlar eşyanın tabiatından doğar ve insanların eseri değildir.
Düşünceleriyle fizyokratların, merkantalistlerin ve Adam Smith'in düşüncelerini hem tenkit etmiş hem de üzerine bir takım düşünceler ekleyerek olan düşünceyi daha da zenginleştirmiştir.
Jean-Baptiste Say'a göre tabiat her türlü faaliyet sahasında insanla müştereken çalışır. İstihsal madde değil fayda yaratmaktadır. Devlet içinde kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan hakimler, hekimler ve diğer meslek gruplarının hizmetleri de ona göre verimlidir, faydalıdır, maddi ve manevi ihtiyaçları karşılarlar.
Sermaye maddi mallar değil o malların değeridir ve daima aynı değerini muhafaza eder.
Jean-Baptiste Say, "Her arz, kendi talebini yaratır." görüşündedir. Say Kanunu, Mahreçler Kanunu olarak da bilinir.

Jean-Baptiste Say, 1793'te Mlle Deloche ile evlendi. 1826'da İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı bir üyesi olarak seçildi. Daha sonraki yıllarda Say, sinir krizi ataklarına maruz kaldı. Karısını Ocak 1830'da kaybettikten sonra sağlığı giderek bozuldu. 1830'da Temmuz Devrimi patlak verdiğinde Say, Seine bölgesinin Genel Konsey Üyeliği'ne seçildi, ancak sağlık sorunları nedeniyle istifa etmeyi gerekli gördü.
Jean-Baptiste Say, 15 Kasım 1832'de Paris'te öldü ve Père Lachaise Mezarlığı'na defnedildi.

Jeremy Bentham (15 Şubat 1748-6 Haziran 1832), İngiliz faydacı filozof, hukukçu ve toplum reformucusu.
İnsanları, rasyonel bir biçimde kendi çıkarlarını izleyen ve faydalarını en yüksek noktaya getirmeye çalışan canlılar olarak görüyordu.
Faydacılığın kurucusu olarak da bilinir. Hayvan haklarının ilk savunucularındandır ve liberalizmin gelişiminde büyük katkıda bulunmuştur. "Ahlak ve Yasama İlkelerine Giriş" adlı yapıtında ilk kez faydacılığın bütününü ana hatlarıyla sergiledi. Medeni hukukun reform yoluyla herkese güvenlik, eşitlik ve huzur sağlayacağını düşünüyordu. Bir ateist idi. Ölümünden sonra mumyalanmayı ve kurulmasına yardımcı olduğu okulun bir salonunda cam bir kutuda sergilenmeyi vasiyet etti.

1791'de dünyanın en kaba adamı seçildi. Az sayıda gardiyanın çok sayıda mahpusu gözetlemesini sağlamak üzere “denetim evi” anlamında panopticon adını verdiği daire planlı bir yapı tasarladı. Bu tasarım birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Panopticon'un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin iyi aydınlatılmış bir silüetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham'ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka çaresi yoktu. Böylece mahpus bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı.

John Duns Scotus  (/ˈskoʊtəs/ SKOH-təs; Latince telaffuz: [duns ˈskɔtus], "İskoç Duns"; yaklaşık 1265/66 – 8 Kasım 1308), İskoç kökenli bir Katolik rahip ve Fransisken keşiş, üniversite profesörü, filozof ve ilahiyatçıdır. Orta Çağ'ın son döneminde Batı Hristiyanlığı'nın en önemli filozof-ilahiyatçıları arasında yer alır; Thomas Aquinas, Bonaventura ve Ockhamlı William ile birlikte anılır.
Duns Scotus, hem Katolik hem de seküler düşünce üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olmuştur. En çok tanındığı doktrinler arasında "varlığın tek-anlamlılığı" — varoluşun sahip olduğumuz en soyut kavram olduğu ve var olan her şeye uygulanabilir olduğu görüşü; "biçimsel ayrım" — aynı şeyin farklı biçimsel yönleri arasında ayrım yapma yöntemi; ve "haecceitas" — her bireysel varlıkta onu bir birey yapan özelliği (yani belirli bir “bu'luk”) yer alır. Duns Scotus ayrıca Tanrı'nın varlığına dair karmaşık bir argüman geliştirmiş ve Meryem’in Günahsız Doğumu doktrinini savunmuştur. Scotus'un çalışmalarından türeyen düşünsel gelenek Scotizm olarak adlandırılır.
Duns Scotus, derinlemesine ve incelikli düşünme tarzı nedeniyle skolastik bir unvan olan Doctor Subtilis (“İnce Doktor”) ile anılmıştır. 1993 yılında Papa II. Ioannes Paulus tarafından azizlik sürecinin ilk aşaması olan kutlu ilan mertebesine yükseltilmiştir.

Duns Scotus hakkında, eserleri dışında çok az bilgi bulunmaktadır. Doğum tarihinin 23 Aralık 1265 ile 17 Mart 1266 arasında bir zamanda gerçekleştiğine inanılmaktadır. İskoçya'da bölgenin önde gelen ailelerinden birine mensup olarak dünyaya gelmiştir. Doğduğuna inanılan yer — Duns Castle'ın Kuzey Köşkü yakınındaki Pavilion Lodge'un ön kısmı — günümüzde bir kurgan ile işaretlenmiştir. Bu anıt, 1966 yılında Birleşik Krallık'taki Fransisken keşişler tarafından, doğumunun 700. yıldönümünü anmak amacıyla dikilmiştir. Duns Scotus, Küçük Kardeşler Tarikatı'na ait rahip giysisini Dumfries'te giymiştir; burada amcası Elias Duns, tarikatın koruyucusu olarak görev yapmaktaydı.
Duns Scotus'un yaşı, yaşamına dair kesin olarak bilinen ilk tarih olan, 17 Mart 1291'de İngiltere'nin Northampton kentindeki St Andrew's Priory'de rahipliğe atanmasına dayandırılmaktadır. Kanon hukukuna göre kutsal takdisleri almak için gereken asgari yaş 25'tir ve genellikle bu yaşa ulaşır ulaşmaz atanmış olduğu varsayılır.  Çağdaşlarının onu Johannes Duns olarak adlandırması — Orta Çağ'da kişilerin Hristiyan adlarının ardından geldikleri yerin eklenmesi geleneğine uygun biçimde — onun Duns'tan, yani İskoçya'nın Berwickshire bölgesinden geldiğini düşündürmektedir.
Geleneksel anlatıma göre Duns Scotus, Orta Çağ üniversitesi niteliğindeki bir Fransisken studium generalede eğitim görmüştür. Bu kurum, Oxford'daki St Ebbe's Kilisesi'nin arkasında, Pennyfarthing Sokağı ile çevrili ve St Aldate's'ten kaleye, dış avluya ve eski surlara kadar uzanan üçgen biçimli bir alanda yer almaktaydı.  Küçük Kardeşler Tarikatı bu alana, Paris Üniversitesi'nin 1229–30'daki dağılmasından sonra taşınmıştır. O dönemde bölgede yaklaşık 270 kişi yaşamaktaydı; bunların yaklaşık 80'i keşişti.
Duns Scotus'un 1300 yılı itibarıyla Oxford'da bulunduğu anlaşılmaktadır; zira İngiltere'nin kilise eyaleti (İskoçya'yı da kapsayan) eyalet başkanı tarafından, Lincoln Piskoposu'ndan günah çıkarma yetkisi talep edilen keşişler arasında adı geçmektedir.  1300–01 yıllarında, Bridlington'lı Philip'in yönettiği bir tartışmalı oturumda yer almıştır.  1302 yılının sonlarına doğru, Paris Üniversitesi'nde Petros Lombardos'un Sententiae adlı eserine dair dersler vermeye başlamıştır. Ancak aynı akademik yıl içinde, kilise mülklerinin vergilendirilmesi konusunda Papa VIII. Bonifacius ile Fransa Kralı IV. Philippe arasındaki çekişmede papanın tarafını tuttuğu için Paris Üniversitesi'nden uzaklaştırılmıştır.
Duns Scotus, muhtemelen mayıs ayında olmak üzere, 1304 yılı bitmeden önce yeniden Paris'e dönmüştür. Burada ders vermeye devam etmiş; ancak hâlâ açıklığa kavuşmamış nedenlerle, muhtemelen 1307 yılı ekim ayında Köln'deki Fransisken studiumuna gönderilmiştir. 15. yüzyıl yazarı William Vorilong'a göre bu ayrılış ani ve beklenmedik olmuştur. Scotus, öğrencileriyle birlikte Prato clericorum ya da Pré-aux-Clercs olarak bilinen — Rive Gauche üzerinde, akademisyenlerin dinlenme ve sohbet için kullandığı açık bir alan — yerde vakit geçirirken, Fransiskenler Genel Bakanından gelen emir ulaşmış; Scotus hemen ayrılmış, yanında çok az ya da hiç kişisel eşya almamıştır.

Duns Scotus, 1308 yılı kasım ayında Köln'de beklenmedik şekilde vefat etmiştir; geleneksel olarak ölüm tarihi 8 Kasım olarak kabul edilir. Mezarı, Köln'deki Küçük Kardeşler Kilisesi'ndedir. Lahitinin üzerinde şu Latince şiir yer alır:Scotia me genuit.
Anglia me suscepit.
Gallia me docuit.

Colonia me tenet.(İskoçya beni doğurdu.
İngiltere beni barındırdı.
Fransa bana öğretti.
Köln beni tutuyor.)
Duns Scotus'un, komaya girme eğilimini yalnızca hizmetkârının bildiği ve onun yokluğunda canlı gömülme ile sonuçlanan bir olay yaşadığına dair anlatı, büyük olasılıkla bir efsanedir. Bu temaya dair bilinen ilk kayıt yaklaşık 1400 yılına tarihlenmektedir.  Bu anlatıyı aktaran birçok yazar arasında Francis Bacon da yer alır; Historia vitae et mortis adlı eserinde bu hikâyeye yer vermiştir.
Merton College, Oxford'a ait Codex 66'nın kolofonunda, Scotus'un Cambridge'de de bulunduğu belirtilmektedir.

Scotus'un başlıca eseri, Petros Lomardos'ın Sententiae adlı çalışmasına yazdığı yorumdur. Bu metin, onun felsefi görüşlerinin ve tanınmasını sağlayan argümanlarının neredeyse tamamını içerir. Bunlar arasında varlığın tek anlamlılığı, biçimsel ayrım, sayısal birlikten daha az olan birlik düşüncesi, bireysel doğa ya da “bu'luk” (haecceity), ilhamcılık eleştirisi ve Tanrı'nın varlığına dair meşhur kanıtı yer alır. Yorumun birden fazla versiyonu mevcuttur. Standart versiyon, Ordinatio (Opus oxoniense olarak da bilinir) adlı metindir; bu, Scotus'un Oxford'da lisans öğrencisiyken verdiği derslerin gözden geçirilmiş hâlidir. İlk revizyonun muhtemelen 1300 yazında başladığı düşünülmektedir — Prolog'un ikinci sorusunda yer alan ifadeler, 1299'daki Vâdi'l-Haznedar Muharebesi'ne atıfta bulunur; bu savaşın haberinin 1300 yazında Oxford'a ulaşmış olması muhtemeldir. Scotus 1302'de Paris'e gitmeden önce eser hâlâ tamamlanmamıştı.
Eserin diğer iki versiyonu, Scotus'un Oxford'daki derslerine ait notlarıdır; bunlar yakın zamanda transkribe edilerek Lectura adıyla yayımlanmıştır. Bu çalışmanın ilk kitabı muhtemelen 1290'ların sonlarında Oxford'da kaleme alınmıştır. İkinci versiyon ise Reportatio parisiensis (ya da Opus parisiense) olarak bilinir; Scotus'un Paris'te Sententiae üzerine verdiği derslerin transkripsiyonlarından oluşur. Reportatio, bir öğrencinin ustasının verdiği dersin tutanak veya transkripsiyonudur. Eğer bu versiyon bizzat usta tarafından gözden geçirilmişse, reportatio examinata olarak adlandırılır.
Scotus dönemine gelindiğinde, Sententiae üzerine yazılan bu “yorumlar” artık kelimesi kelimesine açıklamalar olmaktan çıkmıştı. Bunun yerine, Petros Lomardos'ın özgün metni, teolojik ya da felsefi açıdan ilgi çekici konular üzerine özgün tartışmalar başlatmak için bir zemin olarak kullanılıyordu. Örneğin, II. Kitap, 2. Ayrım'da meleklerin konumu ele alınırken, bu konu sürekli hareket üzerine karmaşık bir tartışmanın başlangıç noktası hâline gelir; burada aynı şeyin aynı anda iki farklı yerde bulunup bulunamayacağı (bilokasyon) sorgulanır. Aynı kitabın 3. Ayrımı'nda ise, meleklerin maddi bedenleri olmadığı hâlde birbirlerinden nasıl farklılaşabildikleri sorusu üzerinden, genel olarak bireyleşme meselesi incelenir.

Scotus, kariyerinin erken döneminde yalnızca felsefi ve mantıksal içerikli eserler kaleme almıştır; bunlar Aristoteles'in Organonuna yazdığı yorumlardan oluşur. Bu çalışmalar, Porphyrios'un İsagocisi ile Aristoteles'in Kategoriler, Peri Hermeneias (De Interpretatione) ve Sofistik Çürütmeler (De sophisticis elenchis) üzerine yazılmış Sorulardan ibarettir ve muhtemelen 1295 civarında tarihlendirilmektedir. Aristoteles'in Metafizik adlı eserine yazdığı yorum ise muhtemelen aşamalı olarak kaleme alınmıştır; ilk versiyonun yaklaşık 1297 civarında başladığı düşünülmektedir, esas gövdesi olan Ordinatio tamamlandıktan sonra önemli eklemeler ve değişiklikler yapılmış olabilir. Metafizik üzerine yazdığı Expositio ise yüzyıllar boyunca kayıp kalmış, ancak yakın zamanda Giorgio Pini tarafından yeniden keşfedilip yayıma hazırlanmıştır.
Buna ek olarak, muhtemelen 1300 ile 1305 yılları arasında yazılmış 46 kısa tartışma metni olan Collationes; doğal teolojiye dair bir çalışma olan De primo principio; ve muhtemelen 1306 Advent dönemi ya da 1307 Lent dönemine tarihlenen bir quodlibetal tartışmanın kaydı olan Quaestiones Quodlibetales bulunmaktadır.
Scotus'a ait olduğu sanılan bazı eserlerin aslında ona ait olmadığı artık bilinmektedir. Bu konuda, ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde bile şüpheler ortaya çıkmıştır. 16. yüzyıl mantıkçısı Jacobus Naveros, bu metinler ile Scotus'un Sententiae üzerine yazdığı yorum arasında tutarsızlıklar fark etmiş ve onun mantıksal eserler yazıp yazmadığından şüphe etmeye başlamıştır. Prior Analytics üzerine Sorular (In Librum Priorum Analyticorum Aristotelis Quaestiones) adlı eser de yanlışlıkla ona atfedildiği sonradan anlaşılmıştır.Şablon:Kaynak needed 1922 yılında Martin Grabmann, De modis significandi adlı mantık eserinin aslında 14. yüzyıl modist okuluna mensup mantıkçı Erfurtlu Thomas tarafından yazıldığını ortaya koymuştur. Bu nedenle, Martin Heidegger'in habilitasyon tezini Scotus üzerine yazdığı iddiası yalnızca kısmen doğrudur; zira tezin ikinci bölümü aslında Erfurtlu Thomas'ın eserine dayanmaktadır.

Scotus'un tümeller anlayışı, Scotusçu gerçekçilik olarak bilinir. Genel olarak felsefi gerçekçi (nominalist karşıtı) olarak kabul edilen Scotus, tümelleri gerçek olarak ele alır; ancak onların hem tikel varlıklarda hem de zihindeki kavramlar olarak var olduğunu savunur (Platoncu “üçüncü alan” anlayışının aksine). Daha sonra Ockhamlı William tara

John Leslie Mackie Avustralyalı bir filozoftur. Din felsefesine, metafizik ve dil felsefesine önemli katkılar sağladı ve belki de en çok meta-etik konusundaki görüşleriyle, özellikle de ahlaki şüpheciliği savunmasıyla tanınıyordur. Altı kitap yazmıştır. En çok bilinen Etik: Doğru ve Yanlış İcat Etmek (1977); kitap, cesurca "Nesnel değer yoktur" ifadesini kullanarak başlamaktadır. Kitap, etik keşfedilmek yerine icat edilmelidir tartışması üzerinedir.

Mackie'nin Ahlaki Hata Teorisi'ne göre, tüm ahlaki değerlendirmeler temelde hatalıdır. "Nesnel değer diye bir şey yoktur, değerlerin nesnel olmadığını iddia etmek, muhtemelen ahlaki değerle aynı anlama gelecek olan, ahlaki anlamda iyi olmayı değil, ahlaki değer veya değersizlik olarak adlandırılan doğruluk ve yanlışlık, ödev, mükellefiyet, bir davranışın adice bir iş olarak görülmesi gibi şeyler için de geçerlidir". Buna göre, bir insanı öldürmek ahlaki olarak doğru veya yanlış olarak kabul edilemez; her iki durumda da ahlaki bir "doğruluk" iddiası yapmak hatalı olacaktır. Dolayısıyla ahlaki değerlerin nesnel bir temeli yoktur ve ahlaki doğrular veya yanlışlar metafiziksel gerçeklikler değil, insanın algılarındaki bir tür yanılsamadır.

Mackie, The Argument from Relativity düşüncesi altında ahlaki değerlerin nesnel ve evrensel olmadığını, bunun yerine toplumlar ve kültürler arasında göreceli olarak değişebildiğini savunur. Bu bağlamda, farklı toplumlar arasındaki ahlaki farklılıklar, "Argument from Relativity"nin temelini oluşturur Örneğin, Batı toplumlarında monogami evlilik yaygın olarak kabul edilirken, bazı diğer toplumlarda poligami evlilik biçimleri tercih edilebilmektedir. Bu durum, ahlaki değerlerin toplumdan topluma değişebileceğine bir örnek oluşturur. Bir başka örnek ise, bazı toplumlarda et yemek ahlaki bir sorun teşkil etmezken, Hinduizm gibi diğer toplumlarda hayvanların yenmesi ahlaki olarak kabul edilemez. Bu ahlaki farklılıkların nedenleri, genellikle toplumların değerlerine, kültürel geçmişlerine, dinlere ve sosyal normlara dayanır. Örneğin, monogaminin veya poligaminin kabul edilmesi, bir toplumun aile yapısına, cinsel ilişkilere ve toplumsal düzenine bağlı olabilir. Bu göreceli ahlaki değerler, ahlaki gerçekçilik veya objektif ahlaki değerlerin varlığına karşı bir zorunlu çıkarsamadır. Eğer ahlaki değerler objektif ve evrensel olsaydı, farklı toplumların aynı ahlaki değerlere sahip olması beklenirdi. Ancak, gerçekte farklı toplumlar arasında bu kadar büyük ahlaki farklılıkların olması, objektif ahlaki değerlerin varlığına karşı bir meydan okumadır.

Mackie'nin "Argument from Queerness" (Tuhaflık Argümanı) altında öne sürdüğü argümanlar, ahlaki değerlendirmelerin tuhaf doğasını vurgular ve bu tuhaflığı Metafiziksel Argüman ve Epistemolojik Argüman olmak üzere iki temel başlıkta ele alır.

Mackie'ye göre, eğer ahlaki değerler objektif bir şekilde var olsaydı, bu değerlerin eylemleri doğrudan yönlendirebilmesi gerekirdi. Ancak, gerçekte insanların ahlaki değerlere uyma konusunda isteksiz oldukları ve sıklıkla arzuları veya istekleri doğrultusunda hareket ettikleri gözlemlenir. Örneğin, bir insanın bir şeyi neden çalmadığını ele alacak olursak, çalmamasının nedeni onun ahlaki açıdan yanlış olması değil, sonucunda ceza alabilecek olma korkusundan kaynaklanmaktadır. Sonucunda ceza alma ihtimali ya da korkusu olmasaydı, objektif bir "ahlaklı" eylem söz konusu olamazdı. Eğer ahlaki değerler objektif ve evrensel olsaydı, bu sadece ceza alma korkusundan kaynaklanmazdı, aynı zamanda ahlaki bir yükümlülük olarak kabul edilirdi. Fakat, insanlar genellikle ahlaki değerlere uyma konusunda isteksizdir ve bu da objektif ahlakın olmadığına dair bir işaret gösterebilir. Bu bağlamda, Mackie'nin argümanı, ahlaki değerlerin doğasının insan arzularıyla uyumsuz olduğunu ve bu nedenle objektif ahlak kavramının sorgulanması gerektiğini ileri sürer.

Mackie'ye göre, eğer objektif ahlaki değerler varsa, bu değerlere nasıl ulaşılacağı ve ahlaki eylemlerin neye göre şekilleneceği belirsizdir. Mackie, ahlaki değerlerin nasıl belirleneceği konusunda belirsizliklerin olduğunu ve bu konuda bir fikir birliğinin olmadığını savunur. Örneğin, Intuitionism'e göre ahlaki değerler doğuştan gelir, ancak bu fikir herkes tarafından kabul edilmez ve ahlaki değerlerin kaynağı hakkında çeşitli fikir ayrılıkları vardır. Mackie'nin epistemolojik argümanı, ahlaki değerlerin nasıl belirleneceği konusunda bir belirsizlik olduğunu vurgular ve bu belirsizlik, objektif ahlak kavramının geçerliliğini sorgular.

John Bordley Rawls (21 Şubat 1921 - 24 Kasım 2002), Amerikalı filozof. Temel eseri A Theory of Justice (Bir Adalet Kuramı) dır. Bu kitap 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında hazırlanmış en önemli kitap olarak görülmektedir. 1971'de yazdığı bu kitaptan sonra 1993'te Siyasal Liberalizmi yazmıştır. Bu kitap da bir anlamda onun adalet kuramı çalışmasının bir devamı niteliğindedir.
1950'lerde ceza üzerine yazdığı ilk yazılarından, doğruluğun (ve dolayısıyla Etik'in) temellerine yönelik yazılarına kadar onun bütün yazılarında toplumsal adalet ya da adaletin eşit dağılımı sorunlarıyla uğraşmış olduğu görülür. Söz konusu Bir Adalet Kuramı kitabın da Rawls, " hakkaniyet olarak adalet" fikrini şekillendirmeye çalışır. O faydacı ahlak felsefesi karşısında toplumsal bir adalet düşüncesi oluşturma arayışındadır. Bu bağlamda şekillenen liberal adalet anlayışını sözleşmecilik ilkesiyle birlikte temellendirir. Bu bir anlamda "toplumsal sözleşme" geleneğinin devam ettirilmesi olarak görülmektedir. Rawls'ın adalet kuramı şu iki ilkeyle belirtilebilir. Bir; özgürlükler konusunda eşitlik. İki; toplumsal eşitsizliklerin toplumda dezavantajlı durumdakilerin yararı gözetilerek çözümlenmesi. Kuramı ve formülasyonları cok yoğun tartışmalara yol açmıştır. Özellikle kuramın içerdiği rasyonel çekirdek, yani neden ve nasıl diğerlerine nazaran Rawls'ın belirttiği adalet anlayışını tercih edecegimiz konusundaki rasyonellik, kuramın tartışmaya açık yanını oluşturmaktadır. Rawls, çoğulcu ve eşitlikçi bir siyasal liberalizm anlayışı içinde hakkaniyet olarak adalet fikrine imkân olacağını düşünmektedir.

John Rawls, "Baltimore'un en seçkin avukatlarından biri" olan William Lee Rawls ve Anna Abell Stump Rawls'un oğlu olarak Baltimore, Maryland'de doğdu. Beş erkek çocuktan ikincisi olan Rawls'u trajedi erken yaşında yakaladı. "İki erkek kardeşi Rawls'dan ölümcül hastalık bulaşması sebebiyle çocukluklarında vefat ettiler. . . . 1928' te, 7 yaşındaki Rawls difteriye yakalandı. Kendisinden 20 ay küçük olan erkek kardeşi Bobby, O'nu odasında ziyaret etti ve enfeksiyon kaptı. Ertesi kış, Rawls zatüreye yakalandı. Diğer erkek kardeşi Tommy'e hastalık bulaştı ve öldü." Rawls biyografisi yazarı Thomas Pogge, kardeşlerinin ölümünün   "John'un çocukluğunun en önemli olayları” olduğunu söylemektedir.
Rawls Connecticut'taki Kent School'a (Episcopalian hazırlık okulu) nakil olmadan önce kısa bir süre Baltimore'da okula gitti. 1939' daki mezuniyetinin ardından Rawls, Princeton Üniversitesi'ne başladı ve yüksek şeref derecesi summa cum laude ile mezun oldu. The Ivy Club ve the American Whig-Cliosophic Society'e kabul edildi. Princeton'daki son iki senesinde "teoloji ve doktrinleriyle yoğun bir şekilde ilgilendi". Piskopos rahipliği (Episcopal priesthood) eğitimi almak için papaz okuluna gitmeyi düşündü.
1943'te Bachelor of Arts olarak mezun oldu ve hemen sonra Amerika Birleşik Devletleri Ordusu'na kaydoldu.  Rawls, II. Dünya Savaşı sırasında Pasifik'te piyade olarak hizmet etti. Pasifik'te Yeni Gine'yi, Filipinler'i dolaştı ve Japonya'da bulundu; burada, Hiroşima bombalamasının sonrasına tanıklık etti. Bu tecrübe sonrasında, Rawls subay olma teklifini geri çevirdi ve 1946'da ordudan er olarak ayrıldı. Kısa bir süre sonra Princeton'a etik felsefesi üzerine doktora yapmak için geri döndü.
Rawls Brown Üniversitesi mezunu olan Margaret Fox ile 1949'da evlendi.

1950'de Princeton'da Doktora'sını tamamladıktan sonra 1952'ye kadar burada ders verdi. Bu tarihte, Oxford University (Christ Church) için Fulbright bursu kazandı. Burada, liberal siyaset kuramcısı ve tarihçi Isaiah Berlin ve hukuk kuramcısı H. L. A. Hart'ın görüşlerinden etkilendi. Birleşik Devletlere döndükten sonra Cornell University'nde yardımcı doçent (assistant professor) ve doçent (associate professor) olarak görev yaptı. 1962'de, Cornell'da profesör oldu. Kısa süre sonra da MIT'de tenure konumuna geçti. Aynı yıl, kırk yıl boyunca hocalık yapacağı ve etik ve siyaset felsefesi alanında Martha Nussbaum, Thomas Nagel, Onora O'Neill, Adrian Piper, Christine Korsgaard, Susan Neiman, Claudia Card, Thomas Pogge, T.M. Scanlon, Barbara Herman, Joshua Cohen, Thomas E. Hill, Jr. ve Paul Weithman'nın dahil olduğu dönemin önde gelen isimlerine ders vereceği Harvard Üniversitesi'ne geçiş yaptı.

Rawls kekeme oluşu ve "spotlar karşısında yarasa gibi dehşet" duyması nedeniyle nadiren röportaj verdi; ve ününe rağmen göz önünde bulunan bir entelektüel olmadı. Bunun yerine kendini akademi ve aile yaşamına adadı.
1995'te çalışmasının önüne ciddi bir şekilde engel oluşturacak olan ve birçok defa yaşayacağı felçten ilkini yaşar. Buna rağmen, uluslararası adalet hakkındaki görüşlerini en bütüncül haliyle açıkladığı The Law of Peoples adlı kitabını tamamlayabildi ve ölümünden kısa süre önce Kasım 2002'de "Bir adalet Teorisi" adlı kitabına yönelik eleştirilere cevap niteliğinde Justice As Fairness: A Restatement'ı yayınladı.

Rawls liberal siyaset felsefesine katkılarıyla tanınmıştır. Rawls'un çalışmaları arasında büyük ilgi toplanlayan görüşleri şunlardır: 

Justice as Fairness
The original position
Reflective equilibrium
Overlapping consensus
Public reason
Veil of ignorance
Political constructivism
Akademik çevrede A Theory of Justice'nin  1971'de yayınlanmasıyla siyaset felsefesi üzerine akademik çalışmalarda yeniden canlanmaya yol açması bakımından önemine dair genel bir mutabakat vardır. Çalışmaları iktisatçı, hukukçu, siyaset bilimci, sosyolog, sağlıkta kaynak dağıtımıyla ilgilenler ve teologlardan ciddi bir ilgi görmüş ve disiplinel sınırları aşmıştır. Rawls, Birleşik Devletler ve Kanada mahkemelerinde sıklıkla alıntı yapılması ve Birleşik Devletler ile Birleşik Krallık politikacılarının atıfta bulunmasıyla siyaset felsefesi alanındaki çağdaşlarından ayırt edilmişir.

John Rawls ve Yaşamı

José Ortega y Gasset (9 Mayıs 1883, Madrid - 18 Ekim 1955, Madrid), İspanyol filozof.

Madrid ve Alman üniversitelerinde okudu. 1910'da doğduğu kente (Madrid) dönerek metafizik profesörü oldu. Çeşitli dergiler çıkararak İspanya'da kültür ve edebiyatı yeniden canlandırma hareketinde önemli bir isim oldu. La Revista de Occidente bu dergilerin en tanınmışıdır.
İç savaşın çıkmasıyla İspanya'dan ayrılan Gasset, önce Fransa'da, sonra Arjantin'de yaşadı. Yaşamının son yıllarında tekrar İspanya'ya döndü ve 1955'te Madrid'te öldü.
Ne söylediği kadar nasıl söylediğine de önem veren bu İspanyol filozof, Camus'ye göre "Nietzsche'den sonra belki de en büyük Avrupalı yazar"dır. Varoluşçu düşünce içerisinde anılması gereken önemli düşünürdür.
Kültürel ve siyasi açıdan muhafazakâr biri olan Gasset, tıpkı diğer varoluşçu düşünürler gibi, insan söz konusu olduğunda, varoluşun özden önce geldiğini söyler. Ona göre, taşa bir varoluş verilmiştir, onun olduğu şey olması için çarpışması, mücadele etmesi gerekmez. Oysa insan, içinde bulunduğu her anda, varoluşunu yeniden yaratmak, özünü belirlemek durumundadır.
1948'de Hans Breider tarafından Würzburg'daki Bayerischen Landesanstalt für Wein-, Obst- und Gartenbau'da yaratılan üzüme José Ortega y Gasset'in adı yani Ortega adı verilmiştir.

Adán el parasío (1910: Âdem Cennette)
Meditaciones del Quijote (1914: Kişot Üzerine Düşünceler)
El tema de nuestro tiempo (1923: Çağımızın Konusu),
España invertebrada (1922: Omurgasız İspanya)
La Rebelión de las masas (1929: Kitlelerin Ayaklanışı)
Origen y epílogo de la filosofía (1960: Felsefenin Kökeni ve Geleceği)

Gasset'nin bitiremediği büyük yapıtının derslerinde de kullandığı uzun bir bölümü, 1957'de El hombre y la gente (İnsan ve Herkes) adıyla yayımlandı. Ortega y Gasset'nin Türkçedeki ilk kitabı 1968 yılında May Yayınları tarafından çıkarılan Kitlelerin Ayaklanışı(')dır.

Genel
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık
Özel

Kaarlo Juho Ståhlberg (IPA: ˈkɑːrlɔ ˈjuhɔ ˈstoːlbærj) (d. 28 Ocak 1865, Suomussalmi - ö. 22 Eylül 1952, Helsinki), Finlandiya Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı.
Aslen hukukçu olan Stahlberg, birçok seçim periyotlarında Fin eyalet meclisine seçilmiş ve mecliste Fin liberal görüşlü parti olan Gelişim Partisi'ni temsil etmiştir.
1908 ile 1918 yılları arasında Helsinki Üniversitesi'nde profesör olarak da görev alan Stahlberg, devlet başkanı olmadan önceki son yılında ise İdare Mahkemesi Başkanlığında bulunmuştur.
1919 - 1925 yılları arasında devlet başkanlığı görevini yürüten Stahlberg, ikinci bir dönem seçilme hakkını kullanmamış ve bu tutumu ile gelecek dönemler için örnek teşkil etmeyi düşünmüştür.
Daha sonra hukuki alandaki yeni yasalar için çalışmada bulunan Stahlberg, 1931 ve 1937 yıllarında yine devlet başkanlığına adaylığını koysa da çok az farklarla o dönem seçilen Pehr Evind Svinhufvud (1931) ve Kyösti Kallio'ya (1937) karşı kaybetmiştir.

Kanun önünde eşitlik veya hukuksal eşitlik, bireylerin birer hukuksal kişilik olmaları nedeniyle yasa önünde eşitliklerini anlatan ilkedir. Özellikle çoğulcu demokrasilerde gelişmiş bir kavramdır. Yasalar; herkes için, toplum içindeki yeri, ekonomik gücü, toplumsal kökeni, cinsiyeti gözetilmeden, herhangi bir ayrım yapılmadan düzenlenip uygulanır.
Aynı durumda olan herkes için eşit yasa çıkarmak, yasa koyucunun adaletini gösterir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 7. maddesinde "Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır." şeklinde ifade edilmiştir.
Kanun önünde eşitlik liberalizmin temel ilkelerinden biridir.

Atina demokrasisinin yetiştirdiği en büyük konuşmacı Perikles, her yurttaşa anayasaya aykırılık nedeniyle bir yasa önerisine karşı dava açma hakkı tanıdı. Kanunların adil tatbik edilmesi yani hür yargı gibi konulara bu Atina demokrasisi döneminde rastlamaktayız.

25 Mart 1957 tarihli AB Kurucu sözleşmesinin 141. maddesi ve onu izleyen 1.12.2009 tarihli Lizbon Antlaşmasının 157. maddesi üye devletlerin pozitif ayrımcılık konusunda önlemler alabileceğini kabul etmiştir. Bu düzenlemeye göre “İş hayatında erkeklerin ve kadınların efektif bir biçimde eşit duruma getirilmeleri için üye devletlerin temsil gücü olmayanların çalışmalarını kolaylaştırmak veya meslek yaşamı içindeki olumsuzlukları gidermek için onlara tanınan özel ayrıcalıkların korunmaları veya bu konuda karar almaları eşitlik ilkesine bir aykırılık oluşturmaz.” Bu düzenlemelere göre, ayrımcılığın yasaklanması belli bir cinsiyete mensup kişi gruplarının maruz kaldığı dezavantajları önlemeyi veya bunları tazmin etmeyi hedefleyen tedbirlerin benimsenmesine ve korunmasına aykırılık oluşturmaz.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 10.maddesine göre “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olamaz. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

"Kanun önünde eşitlik" ifadesi Nebraska Eyaleti'nin sloganı ve devlet mührüdür.

İlk kez 1902'de Washington’da toplanan Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi daha sonra çeşitli ülkelerde değişik tarihlerde toplanmıştır. 18-24 Nisan 1935 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen ve 39 ülkeden gelen kadın temsilcilerin katıldığı 12.kongrede kadınlar için özgürlük ve insanlar için barış sözleri ile kongreyi açan başkan Corbett Ashby “Kadınların serbestçe ve tam anlamıyla gelişimini istiyoruz. Yeni olsun eski olsun bu gelişime ket vuran geleneklerin engellemelerine karşı savaşacağız. Erkek ve kadınlara serbest ve eşit eğitim olanakları istiyoruz. Yasalar önünde eşit, iş yaşamında ayrım gözetilmeksizin aynı özgürlükleri istiyoruz” açıklamasını yapmıştır.

Sivil haklar
Cumhuriyetçilik
Eşitlikçilik

Kapila, aynı zamanda Cakradhanus olarak da anılır, Hindu geleneğinde bir bilgedir. Bhagavata Purana'ya göre bilge Kardama ile Svayambhuva Manu'nun kızı Devahuti'nin oğludur. Kardama'nın çok bilgili dokuz kızı vardı. Kızları büyük bilgelerle evliydi. Kapila en çok Hindu felsefesinin Samkhya okulunun kurucusu olarak bilinir. Samkhya sayesinde ünlenen Kapila, MÖ 6. yüzyılda  veya MÖ 7. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen  bir Vedik bilge olarak kabul edilir.^Evi Mithila'daydı. Buda ve Budizm üzerindeki etkisi uzun zamandır bilimsel çalışmaların konusu olmuştur.
Brahmanda Purana'ya göre Kapila, Vishnu'nun enkarnasyonu olarak tanımlanır: "Bhagavān Nārāyaṇa hepimizi koruyacak. Kainatın Tanrısı artık dünyaya Kapilācārya olarak doğdu." demiştir.
Hinduizm ve Jainizm'deki birçok tarihi şahsiyet, efsanevi figürler, Hint dinindeki hac yerleri, Kapila'nın onuruna onun adını taşır.

The Sánkhya Aphorisms of Kapila 8 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1885 çevirisi, James R. Ballantyne tarafından düzenlendi, Fitzedward Hall tarafından düzenlendi.

Karel Čapek (d. 9 Ocak 1890 - ö. 25 Aralık 1938), 20. yüzyılın önemli Çek yazarıdır.
Adı, "Karel Çapek" olarak okunur. Yaygın kullanımı ile robot kavramını ortaya atan kişi olarak bilinir. "Robot" kelimesi, ilk olarak Karel Čapek'in 1920 yılında yazdığı R.U.R. - Rossum's Universal Robots adlı eserinde yer almış ve daha sonra tüm dünyada kullanılmaya başlanmıştır. Türkçeye Halid Fahri Ozansoy tarafından R.U.R. - 'Âlemşümûl Sun'î Adamlar Fabrikası adıyla çevrilip Osmanlıca olarak 1927 yılında Devlet Matbaası tarafından yayınlanmıştır. Ancak aslında bu terimin gerçek yaratıcısı Karel Čapek'in kardeşi olan Josef Čapek'tir. Čapek, Malé Svatoňovice'de, sonraları adı sırasıyla Çekoslovakya ve Çekya olacak olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda doğmuştur.

Karel Čapek, akıl ve mizah içeren geniş bir alanda yazmıştır. Çalışmaları ilginç olmalarının yanı sıra Çek dili ile gerçeklik kavramının tam ve kesin açıklamaları olmaları açısından da başarılıdır. İnsanın ve dünyanın gelecekteki sosyal evrimine bakışının yanı sıra, Yumuşak ve klasik Avrupa bilimkurgusuna göre daha teknik ve gelişmiş uzay yolculuğu öyküleri ile yeni bir akımın öncüsü sayılabilir. 20. yüzyılın ilk yarısında etik açıdan devrimci buluşları ele alan eserleri, kütle ve atom silahları, insan ötesi akıllı varlıklar ve robotlar ile ilgiliydi. Čapek eserlerinde sosyal felaketlerin iç yüzü, diktatörlük, şiddet ve tröstlerin sınırsız gücünün insan üzerindeki etkilerini ele aldı.
Diğer kitapları, dedektif hikâyeleri, romanlar, peri masalları, tiyatro oyunları ve bahçecilik üzerinedir. Bununla beraber en önemli çalışmaları, çözmeye çalıştığı epistemoloji problemi veya "Bilgi Nedir?" sorusu üzerine olmuştur.
1930'lu yılların sonlarında vahşi Nazi ve faşist diktatörlüklerinin yarattığı tehdit üzerine yoğunlaştı.En üretken yılları çeklerin ilk cumhuriyeti olan Çekoslovakya'da (1918 - 1938) geçti. Bu yıllarda yazdığı T.G. Masaryk ile konuşmalar bir çek vatanseveri ve Çekoslovakya'nın ilk devlet başkanı olan Tomas Masaryk ile cuma günleri düzenlediği bahçe toplantıları sırasındaki konuşmaları ve tartışmaları içermektedir. Bu büyük politik lider ile olan sıra dışı ilişkisinin daha sonraları Václav Havel'e ilham verdiği bilinir.

1935'te uzun bir tanışıklığın ardından aktris Olga Scheinpflugová ile evlendi. 1938'de Batılı müttefiklerin, yani Fransa ve Birleşik Krallık'ın savaş öncesi anlaşma anlaşmalarını yerine getiremeyecekleri ve Çekoslovakya'yı Nazi Almanyası'na karşı savunmayı reddedecekleri anlaşıldı. İngiltere'ye sürgüne gitme şansı teklif edilmesine rağmen Čapek, Nazi Gestapo'nun kendisini "ikinci halk düşmanı" ilan etmesine rağmen ülkesini terk etmeyi reddetti. Ailesinin Stará Huť'daki yazlık evindeki sel hasarını onarırken basit bir soğuk algınlığına yakalandı. Hayatı boyunca spondiloartropatiden muzdarip olan ve aynı zamanda çok sigara içen Karel Čapek, 25 Aralık 1938'de zatürreden öldü.
Şaşırtıcı bir şekilde, Gestapo onun ölümünden haberdar değildi. Birkaç ay sonra, Almanların Çekoslovakya'yı işgal etmesinden hemen sonra, Nazi ajanları onu tutuklamak için Prag'daki Čapek ailesinin evine geldiler. Bir süre önce öldüğünü anlayınca, karısı Olga'yı tutukladılar ve sorguladılar. Daha sonra serbest bırakıldı ve 1968'e kadar yaşadı; kocasının oyunlarından birini sahnelerken geçirdiği kalp krizinden sahnede öldü. Kardeşi Josef Čapek Eylül ayında tutuklandı ve sonunda Nisan 1945'te Bergen-Belsen toplama kampında öldü. Karel Čapek ve karısı Prag'daki Vyšehrad mezarlığına gömüldüler.

Çekçe Robota kelimesi, Almanca Arbeit ("Çalışmak") ile aynı kökenden gelmektedir.

The Absolute at Large, 1922 (in Czech), June 1975, Garland Publishing ISBN 0-8240-1403-0
Apocryphal Tales, 1945 (in Czech), May 1997, Catbird Press Paperback ISBN 0-945774-34-6, Translated by Norma Comrada
An Atomic Phantasy: Krakatit or simply Krakatit, 1924 (in Czech)
Nine Fairy Tales: And One More Thrown in for Good Measure, October 1996, Northwestern Univ Press Paperback Reissue Edition, ISBN 0-8101-1464-X. Illustrated by Josef Capek, Translated by Dagmar Herrmann
R.U.R, March 1970, Pocket Books ISBN 0-671-46605-4
Tales from Two Pockets
Short story collection, Mystery (nsf) Translated by Norma Comrada June 194, Catbird Press Paperback ISBN 0-945774-25-7
Talks With T.G. Masaryk Non-fiction. Biography of Masaryk, founder of Czechoslovakia.
Three Novels: Hordubal, Meteor, An Ordinary Lifes NSF? Translated by M. and R. Weatherall
Toward the Radical Center: A Karel Capek Reader. Collection of stories, plays and columns. Edited by Peter Kussi, Catbird Press ISBN 0-945774-07-9
War With the Newts 1936 (in Czech), May 1967, Berkley Medallion Edition Paperback. Translated by M. & R. Weatherall, March 1990, Catbird Press paperback, ISBN 0-945774-10-9, October 1996, Northwestern University Press paperback ISBN 0-8101-1468-2

Overview
A comprehensive website on Čapek
Karel Čapek, 1890--193818 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Further links 23 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karel Čapek page at Catbird Press, a publisher of several Čapek translations 29 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
An album, with an excerpt from R.U.R
Internet Speculative Fiction Database'te Karel Čapek

Karl Barth (10 Mayıs 1886, Basel – 10 Aralık 1968, Basel), çağdaş İsviçreli protestan teolog.

Tanrı'nın insandan tümüyle farklı olduğunu, insanın çabasıyla ya da akıl yoluyla bilinemeyeceğini, insanın Tanrı'nın kurtuluş planına güvenmesi gerektiğini belirten Barth, gizemciliğiyle ün kazanmıştır.

Modern teoloji ve Tanrı'nın Krallığı çalışması (Moderne Theologie und ReichGottesArbeit) 1909
Hristiyan inancı ve tarihi (Der christliche Glaube und die Geschichte) 1910
İsa Mesih ve toplumsal hareket (Jesus Christus und die soziale Bewegung) 1911
İncil'de yeni dünya (Die neue Welt in der Bibel) 1917
Romalılara Mektup (Der Römerbrief I, 1st ed.,) 1919
Romalılara Mektup (Der Römerbrief. Zweite Fassung,) 1922
Tanrı Sözü ve İnsan Sözü (Das Wort Gottes und die Theologie) 1928
Quousque tandem? 1930
Fides Quaerens Intellectum: Anselmus'un Teolojik Planı Bağlamında Tanrı'nın Varlığının Kanıtı (Fides Quaerens Intellectum: Anselm's Proof of the Existence of God in the Context of His Theological Scheme) 1931.
Protestan Teolojisinin Tarihi (Geschichte der protestantischen Theologie) 1932
Kilise dogmatikleri (Kirchliche Dogmatik) 1932
Bugün teolojik varoluş (Theologische Existenz heute) 1933
HAYIR! Emil Brunner'e yanıt (Nein! Antwort an Emil Brunner) 1934
İncil ve Hukuk (Evangelium und Gesetz) 1935
Gerekçe ve adalet (Rechtfertigung und Recht) 1938
Josef Hromadka'ya mektup (Brief an Josef Hromadka) 1938
Kilise ve Devlet (Church and State) 1939.
Kilise ve Savaş (The Church and the War) 1944.
İnsanların düzensizliği ve Tanrı'nın kurtuluş planı (Die Unordnung der Menschen und Gottes Heilsplan) 1948
Reformasyon İlmihallerine göre dua (Prayer according to the Catechisms of the Reformation) 1952
Mozart'a mektup (Brief an Mozart) 1956
Tanrı'nın İnsanlığı (The Humanity of God) 1956
Mahkûmları serbest bırakın! (Vaazlar Den Gefangenen Befreiung! Predigten) 1959
Protestan Teoloji: Giriş (Evangelical Theology: An Introduction) 1962
Tanrının İnsanlığı (The Humanity of God) 1960
Protestan Teoloji: Giriş (Evangelical Theology: An Introduction) 1963.
Ad Limina Apostolorum 1967
Fiat Iustitia! 1968

1963 Sonning Ödülü
1968 Sputnik Özel Ödülü
1972 Alman Filozoflar Jüri Ödülü
1973 Simpson's ödülü

Roger E. Olson, Hristiyan İlahiyatının Hikâyesi – Gelenek ve Reformun Yirmi Yüzyılı - Haberci Basın Yayın Dağıtım Turizm San. Ve Tic. Ltd. Şti. 2020 ISBN 978-605-4707-62-1

Kategori ya da ulam, felsefi anlamda genel olarak öznitelik ya da bir nesneye yüklenen nitelik olarak anlaşılır. Kategoriler, bir konunun anlam ve sınırlarını, içerik ve biçiminin çerçevesini belirler.
Kategoriler, koşulu kendilerinde mevcut olan genel niteliklerdir; bu anlamda ve dolayısıyla koşulsuzdurlar. Kategorik denildiğinde belirtilen anlam, bu bağlamda, koşulsuzluktur. Bu genel anlamın ötesinde felsefe tarihi boyunca kategori kavramı içerik olarak kullanıldığı felsefi dizgeye (sistem) göre anlam kazanan bir içeriğe sahiptir. Bir anlamda kategori kavramının oluşturcusu Aristoteles'tir. Aristoteles on çeşit kategori belirlemiş ve bir konu hakkında bu on kategoriye göre bir şey söylenebileceğini belirtmiştir. Töz, nicelik, nitelik, yer, zaman, durum, sahiplik, etki, edilgi, bağıntı Aristoteles'in ortaya koyduğu kategorilerdir. Böylece kategori, felsefede anlamlı bir şey söyleyebilmenin koşullarını belirleyen kavram olarak görünmektedir.
Kant'ın buna paralel ancak farklı içerikte bir kategori tanımı vardır. Kant, tecrübelerimizin önsel (a priori) koşulu olan mutlak zihinsel kavramları adlandırmak üzere kategori kavramını kullanır. Kant'a göre, zihnin duyumlardan gelen verileri toplayıp değerlendirmesi ve birleştirip sonuçlara varması için on iki ayrı kategori mevcuttur. Bu on iki kategori temelde dört ana kategoriye bağlıdır. Bunlar: Nitelik, nicelik, bağıntı ve modalite'dir.
Kant ile Aristoteles'in kategori anlayışlarındaki farklılık, Kant'ta kategoriler yalnızca düşüncenin özellikleri olmasına karşın, Aristoteles'te kategoriler hem düşüncenin hem de varlığın özelliklerini gösterirler.

Nitelik
Sınıf
Sınıflama

Felsefede, kimlik, Latince identitas ("benzerlik") kelimesinden gelir ve her şeyin yalnızca kendisiyle olan ilişkisi demektir. Özdeşlik kavramı, ayırt edilemeyen özdeşlik (eğer x ve y aynı özelliklere sahipse, bunlar tekil ve aynı şey midir?) ve zamanla değişen kişisel kimlik (x kişisi belirli bir zamandayken, y kişisinin ise daha sonraki başka bir zamanda olduğu durumda yine tekil ve aynı kişi midir?) de dahil olmak üzere birçok felsefi sorgulamanın oluşmasına yol açar. Niteliksel özdeşlik ve sayısal özdeşlik arasındaki ayrımı yapabilmek önemlidir. Örneğin, annesi seyrederken birbiriyle aynı bisikletleri kullanan iki çocuğun yarıştığı varsayılırsa, bir yanda iki çocuğun aynı bisikleti kullanması (niteliksel özdeşlik), diğer yanda aynı anneye sahip olması (sayısal özdeşlik) arasındaki farktır. Burada işlenecek konu daha katı şekilde olan sayısal özdeşliktir. Felsefi kimlik kavramı, psikoloji ve sosyal bilimlerde kullanılan ve daha aşina olunan kimlik kavramından farklıdır. Felsefi kavram daha çok x ve y'nin sadece ve sadece tek ve aynı şey veya birbirleri ile birebir eş olanlar arasındaki ilişkiye odaklıdır (ör. eğer, sadece ve sadece x=y ise). Sosyolojik kimlik kavramı ise bu durumun aksine, kişinin benlik algısı, sosyal sunumu ve daha genel anlamda kişinin kendisini diğerlerinden ayıran benzersiz veya niteliksel özelliklerine odaklıdır (ör. kültürel kimlik, cinsiyet kimliği, ulusal kimlik, çevrimiçi kimlik ve kimliği oluşturma süreçleri)

Metafizikçiler ve filozoflar farklı sorular sorarlar:

Bir nesnenin kendisiyle aynı olması, o nesne için ne anlam ifade eder?
Eğer x ve y eş benzerse (aynı şeyse), her zaman eş benzer mi olmalılar? Mutlak benzer midirler?
Bir nesnenin zamanla değişmesine rağmen aynı olması o nesne için ne ifade eder? (elmat ile elmat+1 aynı şeyler midir?)
Eğer nesnenin parçaları zamanla değiştirilirse, Theseus'un gemisi örneği gibi, ne açıdan aynı kalır?
Kimlik yasası Klasik Antik Çağ'a dayanır. Gottfried Leibniz'in x ve y ancak ve ancak x için doğru olan her şeyin y içinde doğru olması şartıyla x ve y'nin birbirine eşit olduğunu kabul etmesi, modern özdeşliğin formülasyonudur. 

Stanford Encyclopedia of Philosophy: Identity 23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., First published Wed 15 Dec 2004; substantive revision Sun 1 Oct 2006.
Stanford Encyclopedia of Philosophy: Identity over time 8 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. First published Fri 18 March 2005.
Stanford Encyclopedia of Philosophy: Personal identity 30 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. First published Tue 20 Aug 2002; substantive revision Tue 20 Feb 2007.
Stanford Encyclopedia of Philosophy: Relative identity 12 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. First published Mon 22 April 2002.

Özel

Genel
Gallois, A. 1998: Occasions of identity. Oxford: Oxford University Press. 0-19-823744-8 Google books 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Parfit, D. 1984: Reasons and persons. Oxford: Oxford University Press. 0-19-824908-X Google books 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robinson, D. 1985: Can amoebae divide without multiplying? Australasian journal of philosophy, 63(3): 299–319. DOI:10.1080/00048408512341901
Sidelle, A. 2000: [Review of Gallois (1998)]. Philosophical review, 109(3): 469–471. JSTOR 16 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sider, T. 2001: [Review of Gallois (1998)]. British journal for the philosophy science, 52(2): 401–405. DOI:10.1093/bjps/52.2.401

Klasik liberalizm, serbest piyasayı ve laissez-faire ekonomisini; sınırlı devleti, ekonomik özgürlüğü, özel mülkiyeti ve siyasi özgürlüğü vurgulayan, hukukun üstünlüğünün güvenceye aldığı sivil özgürlükleri savunan; liberalizmin bir dalı, felsefi ve politik ideolojidir. Klasik liberalizm, 19. yüzyılın başlarında, Avrupa ve Kuzey Amerika'da kentleşmeye ve Sanayi Devrimi'ne bir yanıt olarak önceki yüzyılın fikirleri üzerine inşa edilmiştir.
Düşünceleri klasik liberalizmi etkileyen insanlar arasında John Locke, Jean-Baptiste Say, Thomas Malthus, Thomas Jefferson ve David Ricardo gibi birçok ekonomist, filozof, siyaset bilimci ve yazar bulunmaktadır.
20. yüzyılda ekonomist Friedrich Hayek ve Milton Friedman liderliğindeki klasik liberalizme olan ilginin yeniden canlanması gerçekleşmiştir. Bazıları, klasik liberalizmin çağdaş gelişimini “neoklasik liberalizm” olarak adlandırmaktadır, bu da devletin piyasadaki rolünü en aza indirmek ve onu sadece güvenlik ile adalet ile ilgilenmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Sosyal liberalizm gibi liberal dallarının aksine klasik liberalizm; sosyal politikalara, vergilendirmelere ve devletin bireylerin hayatına müdahil olmasına daha olumsuz bakar, deregülasyon savunur. Büyük Buhran ve sosyal liberalizmin yükselişine kadar klasik liberalizm, ekonomik liberalizm adı altında tanımlanmıştır. Terim olarak klasik liberalizm, bir retronim olarak 19. yüzyıl liberalizminin, yükselişte olan sosyal liberalizm veya modern liberalizm ile karıştırılmaması için ortaya çıkmıştır.

Klasik liberalizm serbest pazar ilkelerine ve insanların yaşamlarına mümkün olan azami müdahale etmeme ilkelerine dayalı bir toplumun kurulmasından yanadır. Klasik liberal felsefe, devleti uzlaşma ve gerekli bir kötülük olarak değil, vatandaşların doğal veya faydacı hak ve özgürlüklerinin bir garantörü olarak algılar. Devlet iktidarının yetkileri üzerindeki pozisyona ek olarak, liberteryenler ve klasik liberaller de hukukun, demokrasinin, yargı ve kolluk sistemlerinin oluşumu konusunda farklı görüşlere sahiptir.
Klasik liberaller orduyu, yargıyı kontrol etmeyi ve doğal olarak düşük seviyedeki vergileri toplamayı savunurlar (bunun karşılığında bazı minarşistler gönüllü vergileri veya aynı sektördeki özel şirketlere alternatif bağışlarla vergileri değiştirmeyi savunuyorlar). Klasik liberallerin bazıları aynı zamanda fikrî mülkiyet, Merkez Bankası'nın varlığı ve ürünlerin devlet ruhsatlandırılmasından yanadır ve çok nadir durumlarda bu ideolojiyi destekleyen kişiler de halk eğitimini savunmaktadır.
Klasik liberalizm, devredilemez doğal haklar kavramından gelir ya da onların varlığını yararlı bir şekilde doğrular. Liberaller ve liberal mantıktan devlet, insanların haklarını gözlemlemelerine ve uygulamalarına yardımcı olan ve (19. yüzyılın ikinci yarısından sonra liberalizm) dünya çapında liberal bir ideoloji taşımak için yapılmış sosyal bir sözleşmedir, çünkü liberaller açısından insanlar (ırkları, vatandaşlıkları, uyrukları veya dinleri ne olursa olsun) eşit haklara sahiptir ve devletin görevi bu hakları korumak ve uygulamaktır. Liberteryenizm, devleti bir uzlaşma olarak görür.
Hem iktisat biliminin genel gelişiminden, hem de insanlığın genel gelişiminden kaynaklanan sorunlar klasik liberalizm ile liberteryenlik arasında derin farklılıklara yol açar.

"Liberal" kelimesi Latince liberte ("özgür") kelimesinden gelir. "Şehrin kuruluşundan itibaren Roma Tarihi"nde Titus Livius, pleb ve patrisyen sınıfları arasındaki özgürlük mücadelesini anlatıyor. Marcus Aurelius, “Akıl Yürütme” sinde “eşitlik ve eşit konuşma hakkını tanıyan, herkes için eşit yasaya sahip bir devlet; aynı zamanda en çok öznenin özgürlüğüne saygı duyan monokrasi hakkında” fikri hakkında yazıyor. İtalyan Rönesansında, bu şehir özgür şehir devletleri taraftarları ve Papalık tahtları arasında yenilenmiştir. Niccolo Machiavelli, Titus Libya'nın İlk On Yılı Söylemlerinde cumhuriyetçi yönetim ilkelerini özetledi. İngiltere'de John Locke ve Fransız Aydınlanma düşünürleri özgürlük için mücadeleyi insan hakları açısından formüle ettiler.Amerikan Kurtuluş Savaşı, liberal devlet fikrine dayanan bir anayasa, özellikle de hükûmetin hükûmeti devletin rızasıyla yönettiği fikrine dayanan ilk ulusun ortaya çıkmasına yol açtı. Fransız burjuvazisi, Fransız Devrimi sırasında liberal ilkelere dayanan bir hükûmet kurmaya çalıştı. İspanyol mutlakiyetçiliğine muhalif olan 1812 İspanyol Anayasası'nın yazarları muhtemelen siyasi hareketin destekçilerine atıfta bulunmak için "liberal" kelimesini kullanan ilk kişilerdi.
XVIII yüzyılın sonundan bu yana liberalizm, Avrupa'nın önde gelen ülkelerinin hemen hepsinde önde gelen ideolojilerden biri haline gelmiştir. Liberal fikirleri uygulamaya yönelik birçok başlangıç denemesi sadece kısmi bir başarıydı ve hatta bazen zıt sonuçlara (özellikle diktatörlüklere) yol açtı. Özgürlük ve eşitlik sloganları maceracılar tarafından seçildi. Liberal ilkelerin çeşitli yorumlarının savunucuları arasında akut çatışmalar ortaya çıktı. Savaşlar, darbeler, ekonomik krizler ve hükûmet skandalları liberalizm ideallerinde büyük bir hayal kırıklığına neden oldu. Bu nedenlerle, "liberalizm" kelimesinin farklı dönemlerinde farklı bir anlamı vardır. Zamanla, şu anda dünyanın en yaygın politik sistemlerinden birinin - liberal demokrasisinin temeli haline gelen bu ideolojinin temellerine ilişkin daha sistematik bir anlayış geldi.

Conway, David (2008). "Liberalism, Classical".  Hamowy, Ronald (Ed.). The Encyclopedia of Libertarianism. Thousand Oaks, California: SAGE Publications; Cato Institute. ss. 295-298. doi:10.4135/9781412965811.n179. ISBN 978-1-4129-6580-4. LCCN 2008009151. OCLC 750831024. 
Dickerson, M. O.; Flanagan, Thomas; O'Neill, Brenda (2009). An Introduction to Government and Politics: A Conceptual Approach. Cengage Learning. ISBN 9780176500429. 
Alan James Mayne (1999). From Politics Past to Politics Future: An Integrated Analysis of Current and Emergent Paradigmss. Westport, Connecticut. Greenwood Publishing Group. 0-275-96151-6.
Richardson, James L. (2001). Contending Liberalisms in World Politics: Ideology and Power. Boulder, Colorado: Lynne Rienner Publishers. ISBN 1-55587-939-X. 
Mavioğlu, E. (30 Mart 2004). "Türkiye'de Sol Nerede?...(01)" 28 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. 16 Mart 2008 tarihinde erişildi
Çavdar, T. (1995). "Serbest Fırka", Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 8. ss. 2052-2059. İletişim Yayınları, İstanbul
Yetkin, Ç. (1997). Atatürk'ün Başarısız Demokrasi Devrimi: Serbest Cumhuriyet Fırkası, Toplumsal Dönüşüm Yayıncılık, İstanbul
Tunçay, M. (1999). Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul

ESBE Makale “Liberalizm”
Kathleen G. Donohue. İstenmeyen Özgürlük: Amerikan Liberalizmi ve Tüketici Fikri (Amerikan Entelektüel ve Kültürel Tarihinde Yeni Çalışmalar). - Johns Hopkins University Press, 2003. - ISBN 9780801874260 .. - “Üçü - korkudan kurtulma, ifade özgürlüğü ve din özgürlüğü - uzun zamandır liberalizmin temelini oluşturuyordu.”
The Economist, Cilt 341, Sayılar 7995-7997. - The Economist, 1996 .. - “Her üçü de liberal topluma yukarıda tanımlandığı gibi bir inancı paylaşıyor: anayasal hükûmeti (erkekler tarafından değil, yasalarla yönetiliyor) ve din, düşünce, ifade ve ekonomik etkileşim özgürlüğü sağlayan bir toplum; bir toplum ... ".
Sehldon S. Wolin. Politika ve Vizyon: Batı Siyasal Düşüncesinde Süreklilik ve Yenilik. - Princeton University Press, 2004. - ISBN 9780691119779 .. - “Liberalizm, kamuya açık bir ideoloji olarak pratik olarak ortadan kalkarken, en çok atıfta bulunulan haklar arasında ifade özgürlüğü, basın, toplanma, din, mülkiyet ve usul hakları. "
Edwin Brown Firmage, Bernard G. Weiss, John Woodland Welch. Din ve Hukuk: İncil-Yahudilik ve İslami Perspektifler. - Eisenbrauns Russian, 1990. - ISBN 9780931464393 .. - "Burada vicdan özgürlüğü ve din özgürlüğü değerlerini vurgulayan modern liberalizmin temellerini ve ilkelerini açıklamaya gerek yoktur."
John Joseph Lalor. Siyaset Bilimi, Politik Ekonomi ve Amerika Birleşik Devletleri Siyasi Tarihi Cyclopædia. - Nabu Press Russian, 1883 .. - “Demokrasi kendini bir hükûmet biçimine bağlar: liberalizm, özgürlüğe ve özgürlüğün garantilerine. İkisi aynı fikirde olabilir; birbiriyle çelişmezler, fakat ne özdeşlerdir ne de zorunlu olarak birbirleriyle bağlantılıdırlar. Ahlaki düzene göre liberalizm, düşünme, tanıma ve uygulama özgürlüğüdür. Düşünme özgürlüğünün kendisi özgürlüklerin ilk ve soyluları olduğu için bu ilkel liberalizmdir. Eğer bilinçle donatılmış bir düşünce olmasaydı, insan hiçbir derecede veya herhangi bir eylem alanında özgür olmazdı. "İbadet özgürlüğü, eğitim özgürlüğü ve basın özgürlüğü en doğrudan doğrudan düşünce özgürlüğünden türetiliyor."
Liberal Manifest 25 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine / Per. İngilizceden Friedrich Naumann Vakfı Bürosu. Oxford, Nisan 1947.
Brüt, s. 5.
Locke John. Hükûmet üzerine iki tez // Çalışmalar = İngilizce. Hükûmet Üzerine İki İnceleme. - M .: Düşünce, 1988. - S. 137-405.
Ekonomik çalışma F. Hayek (erişilemez bağlantı). Tedavi tarihi 5 Ekim 2010. Arşivlendi 1 Mayıs 2011.
Wallerstein I. Yıl 2008: Neoliberal Küreselleşmenin Ölümü
Bertrand Russell. Batı Felsefesi Tarihi Ch. 12. Felsefi liberalizm.
Kölelik Yolu Hayek F.A. - M: "Yeni Yayınevi", 2005. - 264 s. - ISBN 5-98379-037-4.
Hayek F. A. Zararlı Kibir: Sosyalizmin Hataları. - M: "Catallaxy" yayınevinin katılımıyla "Haberler", 1992. - 304 s. - ISBN 5-7020-0445-0
Liberal siyasi partiler. Brockhaus ve Efron. - 1907-1909
Dünyada Özgürlük 2007, Freedom House
Oxford Manifestosu, Avrupa Parlamentosu
Üyeler (bağlantı kullanılamıyor). liberal-international.org. Tedavi tarihi 20 Temmuz 2015. 14 Mayıs 2015'te arşivlendi.
Sorensen G. Krizde Liberal Bir Dünya Düzeni: Yükleme ve Kısıtlama arasında seçim yapma. - Cornell University Press, 2015. - S. 37. - 149 s. - ISBN 9780801463303.
Tam Üyeler liberal-international.org. Tedavi tarihi 20 Temmuz 2015. 25 Mayıs 2014 tarihinde arşivlendi.
Kash

Korsan parti, farklı ülkelerde siyasi partiler tarafından kabul edilen bir etikettir. Korsan partiler sivil hakları, telif ve patent yasalarında reformu, bilginin serbest paylaşımını, bilgiye erişim özgürlüğünü ve şeffaflığı desteklemektedir.

İsveç'te 2006 yılında kurulan Korsan Partisi, telif hakkı yasaları, patent ile ilgili değişiklik ve bu konularda reform hareketleri için çabalamaktadır. Parti gündeminde ayrıca, devlet yönetiminin şeffaflığı ve İnternet üzerinde gizlilik için doğru, dürüst bir ortamın güçlendirilmesi için destek vermektedir.
Parti, 2006 Riksdag seçimlerine katılmış ve oy yetersizliğinden parlamentoya girememiştir, girebilmesi için burada en az 4% oy gereklidir. The Pirate Bay davası ile birlikte paylaşım ağlarına duyulan nefretin tepki oyları ve parti katılımı olarak geri tepmesi partinin son 6 aylık dilimde hızlı bir yükselişe geçmesini sağlamış ve yakın dönemdeki seçimlerde parlamentoya girmesine kesin gözüyle bakılmaktadır. Korsan Partisi şu sıralar 2009 Avrupa Parlamentosu seçimleri için hazırlama sürecinde bulunuyor. Parti seçimlerde %7.1 aldı ve bir koltuk kazandı.

Enternasyonal korsan partiler ulusal korsan partiler şemsiye organizasyonudur. 2006 yılından bu yana organizasyon, gevşek bir birlik olarak var olan ulusal partilerin ekim 2009 tarihinden itibaren Belçika merkezli sivil bir toplum kuruluşu durumuna gelmiştir.

İsveç girişiminden ilham alınarak 40'ın üzerinde ülkede  korsan partiler ortaya çıkmıştır.

Türkiye'de de Korsan Parti kurulması yolunda bazı hareketler başlamıştır. Girişimler sonuç vermiş ve Türkçe sitesi kurulmuştur. Bu sitede parti programını tüm internet kullanıcıları açık kaynak bir biçimde geliştirebilmektedir. Parti projesiyle ilgili tartışma, hareket, etkinlik ve rota planlama partinin e-posta grubundan devam ediyor ve kendini bu hareketin parçası olarak gören herkesin katılımına açık olmakla beraber hiçbir yönetim kadrosu bulunmuyor ve böyle bir kadro kurmak yerine tüm kararların "korsan"ların kendilerince alınmasını destekliyor.

Özel

Genel
Yiğit, Murat (2021). "Post-Demokratik Bir Siyasi Hareket Olarak Korsan Parti". Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 22. ss. 535-558. doi:10.29029/busbed.931316. 
Gül, Mehmet Tayyib (2023). "Siyasal Yaşamda Yeni Bir Oluşum: Korsan Parti ve İsveç Korsan Partisi Örneği". Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi. 24 (4). ss. 525-539. doi:10.53443/anadoluibfd.1289936. 
Çoban, Serhat (2015). Açık Erişim ve Korsan Parti Hareketi Üzerine Bir İnceleme (PDF). 17. Akademik Bilişim Konferansı (AB'15). Anadolu Üniversitesi. 

(Türkçe) Korsan Partisi Türkiye Sitesi
(Türkçe) Korsan Parti E-Posta Grubu
(İngilizce) Pirate Party Resmi Sitesi
(İngilizce) Declaration of Principles (93.3 KB) Bildiri ilkeleri
(İngilizce) 2006 Seçimi Manifestosu 29 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 election manifesto
(Türkçe) Türkiye'de Korsan Parti çalışmaları Wiki
(Almanca) Alman Korsan Partisi 4 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Teorik fizik, fiziğin matematiksel modellemeler ve fiziksel nesnelerin soyutlandırılmaları çalışmaları ve doğa olaylarını açıklayan, gerçekselleştiren ve tahmin yürüten fizik dalıdır. Bu deneysel fiziğin zıttıdır ki deneysel fizik araçlarla bu olayları soruşturur.
Teorik fizik doğada gerçekleşen olaylar üzerine tahmin yürütmek, onları açıklamak ve akla yakınlaştırmak için fiziğe ait matematiksel modeller ve soyutlamalar kullanan fiziğin bir alt dalıdır. Kuramsal fizik, matematiğin fazlasıyla kullanılmasından dolayı matematiksel fizik olarak da adlandırılır. Buna karşın deneysel fizik deney ve gözlem araçlarını kullanarak araştırma yapar.
Bilimin avantajı, genellikle deneysel çalışmalar ve teorilerin etkileşimine bağlıdır. Bazı durumlarda, teorik fizik, deney ve gözleme küçük bir ağırlık veren matematiksel kesinliğe bağlıdır. [a] Örneğin, Albert Einstein özel görelilik geliştirilirken, Maxwell denklemlerini değişmez kılan Lorentz dönüşümü ile ilgileniyordu ancak görünüşe göre Michelson-Morley in dünyanın sürüklenmesi boyunca ışık saçan eteri ile ilgilenmemişti. Öte yandan Einstein, fotoelektrik etkilerin açıklanmasında Nobel ödülüne layık görülmüştü.
Bilimdeki ilerlemeler genellikle deneysel çalışmalar ve teori arasındaki etkileşime bağlıdır. Bazı durumlarda kuramsal fizik matematiksel kalıplara sıkıca yapışırken, deney ve gözlemlere çok az ehemmiyet verir. Örnek olarak, Albert Einstein özel göreliliği geliştirirken, Maxwell denklemlerini değişmez olarak kabul eden Lorentz dönüşümleri ile ilgileniyordu. Fakat anlaşılıyor ki, dünyanın ışıldıyan eter içindeki seyahati üzerine yapılan Michelson-Morley deneyi ile pek ilgilenmiyordu. Diğer taraftan Einstein, bir kuramsal formülasyon olmadan gerçekleştirilen fotoelektrik etkiyi açıkladığı için Nobel Fizik Ödülüne layık görülmüştü. Fiziksel teori, fiziksel olayların modellemesidir.

Fiziksel olayların modellemesidir. Bu, öngörülerinin deneysel gözlemleri ile olan uyumunun derecesi ile değerlendirilir. Ayrıca teorik fiziğin kalitesi, yeni gözlemlerle doğrulanmış yeni öngörülerin yapılabilmesi özelliği ile de değerlendirilir. Fiziksel teori ile matematiksel teoremler şöyle birbirinden farklıdır; her ikisi de bazı aksiyomların formuna bağlı olsa da, matematiksel uygulanabilirliğin hükmü, herhangi bir deneysel sonucun uyuşmasına bağlı değildir. Bir fiziksel teori aynı şekilde matematiksel teoriden farklıdır; ‘teori' kelimesi matematiksel terimlerde farklı anlama sahiptir.
Fiziksel teori bir veya birden fazla çeşitli ölçülebilir nicelikler arasındaki ilişkiyi içerir. Archimedes, bir geminin suyun kütlesinin yer değiştirmesi farkı ile yüzdüğünü fark etti. Pythagoras, titreşimli telin uzunluğu ile ürettiği müzikal tonun ilişkisini anladı. Enerjinin, sürekli değişken olmadığı mekanik kuantum görüşlerinin ve görünmeyen parçacıkların hareketleri ve konumları hakkındaki belirsizliğin ölçümlerinin entropisi diğer örnekler arasındandır..
Teorik fizik birkaç tane yaklaşım barındırır. Bu konuda teorik parçacık fiziği güzel bir örnek türüdür. Meselâ, fenomenologlar çoğu kez derin fizik anlayışı olmadan, yarı deneysel formüllerin deneysel sonuçlarla bağdaştırılmasında istihdam oluşturabilirler. Modelleyiciler (Model-Yaratıcısı da denir.) sık sık fenomenologlar gibi görünürler lakin onlar matematiksel modelleme tekniklerini fizik problemlerine uygulayan veya deneysel verilerden kesin olarak daha hoş özellikleri olan kurgusal teoriler oluşturmaya çalışırlar. Gelişmiş teoriler çok fazla karmaşık ve çözülemez olarak kabul edildiği için, bazıları yaklaşık değere ulaşabilmek için girişimde bulunur ki buna etkili teoriler denir. Diğer teorisyenler kaybolmamış teorileri birleştirmeyi, resmîleştirmeyi, yeniden yorumlamayı veya genellemeyi deneyebilirler. Bazen saf matematiksel sistem ile sağlanan vizyonlar, fiziksel sistemin nasıl oluşturulduğunun ipuçlarını sağlarlar; Örneğin, Kavram; Reinmann ve diğerlerinden dolayı, uzay kendi kendini büzebilir. Hesaplamalı araştırma olması gereken teoritik problemler çoğu kez hesaplamalı fiziğin ilgisidir.
Teoriksel avantajlar, bir kenarı eski ve doğru olmayan paradigmalar içerebilir. Örneğin yayılan ışığın teorisi, ısının kalori teorisi, gelişen Phologistonun yanan oluşumu ya da Dünyanın etrafında dönen astronomik cisimler. Paradigmalar, daha yaygın olarak uygulanabilen ya da daha çok doğru olan cevapların sağlanmasındaki alternatif modellerdir. İkinci durumda, haberleşme ilkesi, önceki bilinen sonuçların korunmasında gerekli olacaktır. Bazen de, avantajlar farklı yollar boyunca devam edebilir. Örneğin, aslında doğru olan teori, bazı kavramsal ve olgusal gözden geçirmelere ihtiyaç duyar: atom teorisi, ilk bin yıl önce doğru sayıldı bazı Yunan ve Hint düşünürler tarafından ve elektriğin iki sıvı teorisi bu noktadaki iki olgudur. Ancak farklı yönleri birleştirme teorisi, Bohr'un tamamlayıcılık ilkesi yoluyla modellere karşı olan, yukarıdaki her şeye istisna bir dalga parçacık ikiliği vardır.

Eğer fiziksel teoriler doğru tahminler ve az ya da hiç yanlış teoriler yapabilirse, onlar kabul edilir. Teori -en azından ikincil bir amaç olarak- belli bir ekonomi ve zarafet, bir kavram; bazen, 13.yüzyılda İngiliz filozof Ockham'dan sonra Ockham'ın usturası denmeye başlandı, burada aynı maddeden yeterli olarak tanımlanabilen iki teorinin basit hali tercih edilir (fakat kavramsal basitlik matematiksel karmaşıklık denebilir). Eğer onlar geniş bir fenomenler yelpazesine bağlanırlarsa, onlar daha çok kabul edilebilir. Bir teorinin sonuçlarını deneme, bilimsel yöntemin parçasıdır.
Fiziksel teoriler üç gruba ayrılabilirler: anagörüş teorisi, önerilen teoriler ve saçak teoriler.
Fiziksel kuram bir fiziksel olayın modelidir. Bir fiziksel kuramın doğruluk derecesi, kuramın önerdikleri ile deneysel gözlemlerin ne kadar uyum içerisinde olduğuna bakılarak anlaşılır. Bir fiziksel kuramın kalitesi ise, yeni gözlemlerle doğrulanabilir tahminler yapabilmesi ile ölçülür, basit aksiyomlarla açıklanamaz. Fiziksel teori matematiksel teoremden farklıdır; fiziksel teoriler gerçeği modeller, gözlenenleri ifade eder ve yeni gözlemler hakkında tahminde bulunurlar.

Fiziksel kuram değişik ölçülebilir değerler arasındaki bir ya da birden fazla bağı içerir. Arkhimedes bir geminin kendi kütlesi kadar bir su ile yer değiştirerek yüzdüğünü fark etmiş; Pythagoras titreşen bir telin uzunluğu ile telin ürettiği müziksel ton arasında bir ilişki olduğunu anlamıştır. Ayrıca bir diktörtgenin köşegen uzunluğunun nasıl hesaplanacağını bulmuştur. Görünmeyen parçacıkların hareketleri ve pozisyonları ile ilgili belirsizliğin ölçüsü olan entropi, enerji ile hareketin sürekli değişmediğini öne süren kuantum mekaniksel yaklaşım fiziksel kuramla ilgili diğer örneklerdir.
Bazen salt matematiksel sistemlerin sağladığı bir bakış açısı fiziksel sistemlerin nasıl modelleneceği hakkında ipuçları verebilir; örneğin Riemann uzayın bükülebilir olduğunu ifade etmiştir.

Teorik fizik, Sokrates öncesi filozofların döneminde yaklaşık olarak 2300 yıl önce başlamıştır ve Platon ve Aristoteles tarafından devam ettirilmiştir. Orta Çağ üniversitelerinin yükselişi boyunca, sadece kabul edilen entelektüel disiplinler, dilbilgisi, söz bilimi, mantık, aritmetik, geometri, müzik ve astronomi gibi Trivium ve Quadrivium'un yedi hür sanatıdır. Orta Çağ ve Rönesans boyunca, deneysel bilimin kavramı, teoriye zıt olarak, İbn el-Heysem ve Francis Bacon gibi bilim adamlarıyla başladı. Bilimsel devrim hız kazandığı gibi, maddenin, enerjinin, evrenin, zamanın ve nedenselliğin kavramları bugün bildiğimiz şeklini almaya başladı ve diğer bilimler doğa felsefesinin başlığından silinmiştirler. Böylece teorinin modern çağı Kopernik'in astronomideki kayma paradigması ile başladı ve yakında Tycho Brahe'nin titiz gözlemleri ile özetlenen Johannes Kepler'in gezegenlerin yörüngeleri ifadeleri takip etti; Galileo ile birlikte bu adamların çalışmaları belki bilimsel devrimi oluşturduğu düşünülebilir.
Tanımlamaların modern kavramlarına karşı büyük bir çaba, Galileo ile başladı. Galileo, hem mükemmel bir teorisyen ve hem de büyük bir deneyci olan birkaç bilim adamlarından biridir. Descartes'ın analitik geometrisi ve mekaniği, Principia Mathematica'yı yazmak için, hem teorisyen hem de deneyci olan büyük bilim adamlarından Isaac Newton'un mekaniğine ve matematiğine dâhil edilmiştir. Bu kitap, Kepler, Copernicus, Galileo'nun büyük çalışmalarının sentezlerini içerir; hatta 20. yüzyıla kadar dünya görüşlerinin kabul ettiği mekaniğin ve yerçekiminin Newton teorilerini de içinde barındırır. Ayrıca gelişme, optik; özellikle de renkler teorisi ve geometrik optiğin antik bilimi Newton, Descartes ve Hollandalı Snell ve Huygens'in inceliği ile yapıldı. 18. ve 19. yüzyıllarda, Joseph-Louis Lagrange, Leonhard Euler ve William Rowan Hamilton klasik mekaniğin teorisini önemli bir şekilde genişlettiler. Matematik ve fiziğin interaktif etkileşimini toparlayan bilim adamlarından ziyade Pythagoras iki bin yıl önce başladı..
19 ve 20. yüzyıllarının büyük kavramsal başarılarının arasında enerji; ışık, manyetizma, elektrik ve ısı ile birlikte – tabi kendisi evrensel koruma olarak – fikir konsolidasyonlarından oldu. Termodinamiğin kanunu ve daha önemlisi entropinin tekili kavramının tanıtımı, maddenin özellikleri için mikroskobik bir açıklama sağlamaya başladı. İstatiksel fizik tarafından takip edilen istatistiksel mekanikler, 19. yüzyılın sonlarında termodinamiğin bir dalı olarak ortaya çıktı. 19. yüzyılın diğer önemli olaylarından biri de, elektromanyetik teorinin keşfi, önceden birbirinden ayrı olan elektriksel olguların birleştirilmesi, manyetizma ve ışıktır.
Modern fiziğin temeli ve belki fizik tarihinin en devrimci teorileri görelilik kavramı ve kuantum mekaniğidir. Newton mekaniği özel görelilik altında sınıflandırıldı ve Newton'un yerçekimi, genel görelilik tarafından hareket ile ilgili açıklama verildi. Kuantum mekaniği, siyah cisim ışımasının -ki teori için büyük bir isteklendirme oluşturdu- ve katıların özgül ısılarının anormalliklerinin anlaşılmasında ve sonunda atomları

Laissez faire (Fransızca telaffuz: [lese fɛʁ]  ( dinle), (Türkçe: Ne isterlerse yapsınlar), özel insan grupları arasındaki işlemlerin her türlü ekonomik müdahaleden (sübvansiyonlar veya düzenlemeler gibi) muaf olduğu bir ekonomik sistem türüdür.
Bir düşünce sistemi olarak laissez-faire şu aksiyomlara dayanır: "Birey toplumdaki temel birimdir, yani sosyal hesaplamadaki ölçüm standardıdır; bireyin doğal bir özgürlük hakkı vardır; ve doğanın fiziksel düzeni uyumlu ve kendi kendini düzenleyen bir sistemdir."  Orijinal ifade laissez faire, laissez passer'dir ve ikinci kısmı "(şeylerin) olmasına izin ver" anlamına gelmektedir.
Bu deyiş genellikle Vincent de Gournay'e atfedilir.
Laissez-faire'in bir diğer temel ilkesi, piyasaların doğal olarak rekabetçi olması gerektiğidir ki bu kural laissez-faire'in ilk savunucuları tarafından her zaman vurgulanmıştır.
Fizyokratlar, laissez-faire'in ilk savunucularıydı ve "17. yüzyıl Fransa'sında büyüyen korkunç ve sakatlayıcı vergilendirme ağının" yerini alacak bir impôt unique, yani toprak rantı vergisini savunuyorlardı.
Onların görüşüne göre sadece toprak vergilendirilmelidir çünkü sadece toprak üretkendir.
Laissez-faire savunucuları, hükûmetin ekonomik sektörden neredeyse tamamen ayrılmasını savunmaktadır. Laissez-faire ifadesi daha geniş bir Fransızca ifadenin parçasıdır ve kelimenin tam anlamıyla "[o/onlar] yapsın" anlamına gelir, ancak bu bağlamda ifade genellikle "olmasına izin vermek" anlamına gelir. Hiçbir zaman tam bir tutarlılıkla uygulanmamamış olsa da, laissez-faire kapitalizmi 18. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış ve Adam Smith'in Ulusların Zenginliği adlı kitabıyla daha da popüler hale gelmiştir.

Anarko-kapitalizm
Avusturya okulu
Klasik liberalizm
Serbest piyasa anarşizmi
Liberteryenizm
Minarşizm
Güçlü Bir Yürek

Lester Bowles Pearson (d. 23 Nisan 1897 - ö. 27 Aralık 1972), 1963-1968 arasında başbakanlık yapan Kanadalı siyasetçi ve diplomat. 1956'daki Süveyş Krizi'nin çözümüne ilişkin çabaları nedeniyle 1957'de Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
Toronto Üniversitesi'nde ve Oxford'da öğrenim gördü. I. Dünya Savaşı'na katıldıktan sonra Toronto Üniversitesinde tarih dersleri verdi. 1928'de Dışişleri Bakanlığı'na girerek birinci sekreter oldu. 1931'de iki kez kraliyet komisyonunda görev aldı. 1935'te danışman olarak Kanada Yüksek Komiserliği'nin Londra bürosuna atandı.
1941'de Kanada'ya geri çağrılan Pearson, 1945-1946 yıllarında Washington büyükelçiliğinde bulundu. 1946-1948 arasında Birleşmiş Milletler'de (BM) Kanada'yı temsil etti. 1947'de BM Genel Kurulu Siyaset ve Güvenlik Komitesi'nin başkanlığını yürüttü. Bu görevi sırasında Filistin'in paylaşılması sorununun sonuçlandırılmasına katkıda bulundu. 1948'de Louis Saint Laurent başkanlığındaki Liberal hükûmette dışişlerinden sorumlu devlet bakanlığına getirildi. 1958'de Kanada Liberal Partisi başkanı, 1963'te de başbakan oldu. 1968'de başbakanlıktan istifa ederek siyasi yaşamdan çekildi.
Diplomasi alanında çok ciddi çalışmalarda bulunmuştur. Pearson diplomasiyi: "Diplomasi başkasının sizin istediğinizi yapmasına müsaade etmektir" şeklinde yorumlamıştır.

Liberal feminizm, kadının özel alan ile sınırlı kalmasına karşı çıkarak, birey olarak kendini geliştirecek potansiyele sahip olması gerektiğini savunan ideoloji. 1970’lerde Amerika’da ortaya çıkmıştır. Liberal feminist teorinin klasik savunucusu olarak Mary Wollstonecraft kabul edilmektedir. Mary Wollstonecraft, 3 Ocak 1792’de feminist teori tarihindeki ilk önemli çalışma olan A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi) adlı eserini tamamlamış, bu kitap daha sonraları feminist düşünce için başat eser olmuştur. Wollstonecraft’a göre, mademki erkekler ve kadınlar aynı ahlaki ve düşünsel öze sahipler, o zaman aynı zihinsel ve tinsel eğitimi almalıdırlar. Bu noktada temel liberal feminist duruşunu ortaya koymaktadır: akıl, her insanda aynıdır. 19. yüzyıl Amerikan kadın hakları hareketinin önemli iki lideri Elisabeth Cady Stanton ve Susan B. Anthony, selefleri Wollstonecraft tarafından ifade edilen Aydınlanma teorisini geliştirmiştir. “Cinsler aynıdır” diyen Stanton, sonuç olarak bunların eşit haklar hak ettiklerini iddia etmiştir. Stanton'un temel liberal tezi, birey olan kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için bazı haklara sahip olmaları gerektiğidir. Susan B. Anthony ise bazı önermelerinde doğal haklar doktrini üzerinde ayrıntılı olarak durmuştur.
Liberal feminizmin ideolojik fikirleri, özellikle politika ve ekonomi alanlarında özgürlüğün gelişmesini teşvik eden bir siyaset felsefesi olan liberalizme dayanmaktadır. Liberalizmin, bu esas fikirleri arasında bireysel özgürlük, demokrasi, fırsat eşitliği ve eşit haklar yer almaktadır. Liberal feminizm, grup veya topluluk temelli olmaktan çok bireyci bakışa sahiptir. Bunun ayrıca bir anlamı ise; eşit hakları belli bir gruba sağlamak yerine eşit olduğu kabul edilen ve dolayısıyla eşit haklara sahip kadın bireylere verilmesidir.

Liberizm ya da özgürcülük, filozof Benedetto Croce tarafından kullanılan ve İtalyan-Amerikan siyaset bilimci Giovanni Sartori tarafından İngilizce olarak popüler olan laissez-faire kapitalizminin ekonomik doktrini için kullanılan bir terimdir.
Ekonomik doktrin laissez-faire kapitalizmini ima eden terim, filozof Benedetto Croce tarafından ilk kez kullanılmıştır ve siyaset bilimci Giovanni Sartori tarafından popülarize edilmiştir. Kavram İtalyanca liberismo kelimesinden türetilmiştir.
Sartori, liberizm kavramını ekonomide kapsamlı devlet müdahalesini savunan sosyal liberalizm ile devletin bu tür müdahalesine karşı olan liberal teorileri ayırt etmek amacıyla kullanmıştır.
Gayriresmî kullanımında liberizm; serbest ticaret, neoliberalizm, sağ-liberteryenizm, liberteryenizmin Amerikan konsepti ve laissez-faire mottosu gibi diğer kavramlar ile örtüşmektedir.
İtalya'da liberizm sıklıkla Gaetano Mosca, Luigi Einaudi ve Bruno Leoni'nin politik teorileri ile özdeşleşmiştir. Uluslararası olaraksa Avusturya Okulu tarafından savunulmaktadır.

Ludwig Heinrich Edler von Mises (29 Eylül 1881 - 10 Ekim 1973) Avusturyalı-Amerikalı Avusturya Okulu ekonomisti, tarihçi, mantıkçı ve sosyologdur. Mises, klasik liberalizmin toplumsal katkıları ve tüketicilerin gücü üzerine kapsamlı yazılar yazdı ve dersler verdi. En çok komünizm ve kapitalizmi karşılaştıran praksiyoloji çalışmalarıyla tanınır.
Mises, 1940 yılında Avusturya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmiştir. 20. yüzyılın ortalarından bu yana, liberteryen hareketler Mises'in yazılarından güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Mises'in öğrencisi Friedrich Hayek, Mises'i savaş sonrası dönemde klasik liberalizmin yeniden canlanmasındaki en önemli figürlerden biri olarak görmüştür. Hayek'in "The Transmission of the Ideals of Freedom" (Özgürlük İdeallerinin Aktarımı) adlı çalışması, Mises'in 20. yüzyıl liberteryen hareketindeki etkisine büyük bir övgü niteliğindedir.
Mises'in Özel Semineri önde gelen bir iktisatçı grubuydu. Aralarında Friedrich Hayek ve Oskar Morgenstern'in bulunduğu birçok öğrencisi Avusturya'dan Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'ye göç etmiştir. Mises'in Avusturya'da yaklaşık yetmişe yakın öğrencisi olduğu belirtilmektedir.

Ludwig von Mises, Avusturya-Macaristan'ın Galiçya bölgesindeki Lemberg şehrinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Arthur Edler von Mises'in ailesi 19. yüzyılda Avusturya'da soylular sınıfına yükselmiş (Edler, topraksız soylu bir aileye işaret eder) ve demiryollarının finansmanı ve inşasıyla uğraşmışlardı. Annesi Adele (doğumdaki soyadı Landau), Avusturya Parlamentosu'nda Liberal Parti milletvekili olan Joachim Landau'nun yeğeniydi. Arthur von Mises, Czernowitz demiryolu şirketinde inşaat mühendisi olarak Lemberg'de görev yapıyordu.
Mises 12 yaşına geldiğinde akıcı bir şekilde Almanca, Rusça, Lehçe ve Fransızca konuşuyor, Latince okuyor ve Ukraynaca anlayabiliyordu. Mises'in bir matematikçi, Viyana Çevresi üyesi ve olasılık teorisyeni olan Richard von Mises adında küçük bir erkek kardeşi vardı. Ludwig ve Richard henüz çocukken aileleri Viyana'ya geri taşındı.
Mises, 1900 yılında Viyana Üniversitesine devam etti ve Carl Menger'in çalışmalarından etkilendi. Mises'in babası 1903 yılında öldü. Üç yıl sonra, Mises 1906 yılında hukuk fakültesinden doktorasını aldı. Mises, 1913'ten 1938'e kadar üniversitede profesörlük yapmış ve bu süre zarfında Friedrich Hayek'e danışmanlık yapmıştır.

Mises, 1904-1914 yılları arasında Avusturyalı iktisatçı Eugen von Boehm-Bawerk tarafından verilen derslere katıldı. Şubat 1906'da mezun oldu (Juris Doctor) ve Avusturya'nın mali idaresinde devlet memuru olarak kariyerine başladı.
Birkaç ay sonra Viyana'da bir hukuk bürosunda stajyerlik yapmak üzere ayrıldı. Bu süre zarfında Mises ekonomi dersleri vermeye başladı ve 1909 yılının başlarında Avusturya Ticaret ve Sanayi Odası'na katılarak 1934 yılında Avusturya'dan ayrılana kadar Avusturya hükûmetine ekonomi danışmanı olarak hizmet verdi. I. Dünya Savaşı sırasında Mises, Avusturya-Macaristan topçu birliğinde cephe subayı ve Savaş Bakanlığı'nda ekonomi danışmanı olarak görev yaptı.
Mises, Avusturya Ticaret Odası'nın baş ekonomistiydi ve Avusturya şansölyesi Engelbert Dollfuß'un ekonomi danışmanıydı. Daha sonra Mises, Hristiyan demokrat politikacı ve Avusturya tahtının (Büyük Savaş'ın ardından 1918'de yasal olarak lağvedilmişti) sahibi Otto von Habsburg'un ekonomi danışmanlığını yaptı. Mises, 1934 yılında Avusturya'dan ayrılarak İsviçre'nin Cenevre kentine gitti ve 1940 yılına kadar burada Uluslararası Çalışmalar Lisansüstü Enstitüsü'nde profesörlük yaptı. İsviçre'deyken Mises, eski bir aktris ve Ferdinand Serény'nin dul eşi olan Margit Herzfeld Serény ile evlendi.

1940 yılında Mises ve eşi, Nazi Almanyası'nın Avrupa'daki ilerleyişinden kaçarak Avusturya'dan Amerika Birleşik Devletleri'nin New York şehrine göç etti. Rockefeller Vakfı'nın bursuyla Amerika Birleşik Devletleri'ne gelmişti. Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçan diğer birçok klasik liberal akademisyen gibi, Amerikan üniversitelerinde bir pozisyon elde etmek için William Volker Fonu'ndan destek aldı. Mises, New York Üniversitesinde misafir profesör oldu ve 1945'ten 1969'da emekli olana kadar bu görevi sürdürdü, ancak üniversite tarafından maaşa bağlanmadı. New York Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi olan işadamı ve liberteryen yorumcu Lawrence Fertig, Mises'i ve çalışmalarını finanse etmiştir.
Bu dönemin bir kısmında Mises, New York Üniversitesi öğretim üyesi ve Avusturya sürgünü Richard von Coudenhove-Kalergi tarafından yönetilen Pan-Europa hareketi için para birimi meselelerini inceledi. Mises, 1947 yılında Mont Pelerin Cemiyeti'nin kurucu üyelerinden biri oldu. Mises, 1962 yılında Washington'daki Avusturya Büyükelçiliği'nde politik ekonomi dalında Avusturya Bilim ve Sanat Nişanı'nı almıştır.
Mises, 87 yaşında öğretmenlikten emekli oldu ve 92 yaşında New York'ta öldü. Hartsdale, New York'taki Ferncliff Mezarlığı'nda gömülüdür. Grove Şehir Koleji, 20.000 sayfalık Mises belgeleri ve yayınlanmamış eser arşivine ev sahipliği yapmaktadır. Mises'in kişisel kütüphanesi, vasiyeti üzerine Hillsdale Kolejine verilmiştir.
Bir zamanlar Mises, yazar Ayn Rand'ın çalışmalarını övmüş ve Rand da genellikle Mises'in çalışmalarına olumlu bakmıştır ancak ikilinin, örneğin kapitalizmin ahlaki temeli konusunda güçlü anlaşmazlıkları olan değişken bir ilişkisi olmuştur.

Mises, klasik liberalizm adına kapsamlı yazılar yazdı ve dersler verdi. Mises, büyük eseri İnsan Eylemi'nde praksiyolojiyi sosyal bilimlerin genel kavramsal temeli olarak benimsemiş ve iktisada metodolojik yaklaşımını ortaya koymuştur.
Mises ekonomik müdahalesizlikten yanaydı ve bir anti-emperyalistti. I. Dünya Savaşı'nı insanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak nitelendirdi ve şöyle yazdı: "Savaş her zamankinden daha korkutucu ve yıkıcı hâle geldi çünkü artık serbest ekonominin yarattığı son derece gelişmiş tekniğin tüm araçlarıyla yürütülüyor. Burjuva uygarlığı zenginlik yaratmak için demiryolları ve elektrik santralleri inşa etmiş, patlayıcılar ve uçaklar icat etmiştir. Emperyalizm, barış araçlarını yıkımın hizmetine sunmuştur. Modern araçlarla insanlığı tek bir darbede yok etmek çok kolay olurdu."
Mises, 1920'de yazdığı bir makalede Ekonomik Hesaplama Problemi'ni planlı ekonomilere ve fiyat mekanizmasının reddine dayanan sosyalizmlerin bir eleştirisi olarak ortaya koymuştur. "Sosyalist Toplumda Ekonomik Hesaplama" başlıklı ilk makalesinde Mises, kapitalizmde fiyat sisteminin doğasını tanımlamakta ve bireysel öznel değerlerin toplumda kaynakların rasyonel tahsisi için gerekli nesnel bilgiye nasıl dönüştürüldüğünü anlatmaktadır. Mises, sosyalist ekonomilerdeki fiyatlandırma sistemlerinin zorunlu olarak eksik olduğunu, çünkü bir kamu kuruluşunun tüm üretim araçlarına sahip olması durumunda, sermaye malları için rasyonel fiyatlar elde edilemeyeceğini, çünkü bunların nihai malların aksine "değişim nesnesi" değil, yalnızca malların iç transferi olduğunu savunmuştur. Bu nedenle, fiyatlandırılmamışlardır ve dolayısıyla sistem zorunlu olarak irrasyonel olacaktır çünkü merkezi planlamacılar mevcut kaynakları nasıl verimli bir şekilde tahsis edeceklerini bilemeyeceklerdir. "Sosyalist bir toplumda rasyonel ekonomik faaliyetin mümkün olmadığını" yazmıştır. Mises, sosyalizm eleştirisini 1922 tarihli “Socialism” (Sosyalizm) adlı kitabında daha da geliştirmiştir: “Ekonomik ve Sosyolojik Bir Analiz” adlı kitabında, piyasa fiyat sisteminin praksiyolojinin bir ifadesi olduğunu ve herhangi bir bürokrasi biçimi tarafından taklit edilemeyeceğini savunmuştur.
Mises, 1956 tarihli “Anti-Kapitalist Zihniyet” adlı kitabında Amerikan sosyalizmini incelemiş ve serbest piyasaya yönelik entelektüel muhalefeti ele almıştır. Mises, bu entelektüellerin, büyük işletmelerin gelişmesi için gerekli olduğunu savunduğu kitlesel taleple başa çıkma gerekliliğine karşı çok küskün olduklarını ileri sürdü.
Mises'in Avrupa'daki dostları ve öğrencileri arasında Wilhelm Röpke ve Alfred Müller-Armack (Almanya Başbakanı Ludwig Erhard'ın danışmanları), Jacques Rueff (Charles de Gaulle'ün para danışmanı), Gottfried Haberler (daha sonra Harvard'da profesör), Lionel, Lord Robbins (Londra Ekonomi Okulundan), İtalya Cumhurbaşkanı Luigi Einaudi ve 2007 Nobel Ekonomi Bilimleri Anma Ödülü sahibi Leonid Hurwicz yer almaktadır.
Ekonomist ve siyaset teorisyeni Friedrich Hayek, Mises'i ilk kez Avusturya'nın Birinci Dünya Savaşı sonrası borçlarıyla ilgilenen bir devlet dairesinde onun yardımcısı olarak çalışırken tanıdı. 1956'da bir partide Mises'e kadeh kaldırırken Hayek şöyle demişti: "Onu tanıdığım en iyi eğitimli ve bilgili adamlardan biri olarak tanıdım". Mises'in Viyana'daki seminerleri, oradaki yerleşik iktisatçılar arasında canlı tartışmaları teşvik etti. Toplantılar, Viyana'dan geçmekte olan diğer önemli ekonomistler tarafından da ziyaret edildi.
New York Üniversitesindeki seminerinde ve evindeki gayri resmî toplantılarda Mises, Avrupa'daki ününü duymuş olan üniversite ve lise öğrencilerinin ilgisini çekti. Notlardan özenle hazırlanmış dersler verirken dinlediler. New York'ta yirmi yıl boyunca verdiği gayri resmî seminere katılanlar arasında Israel Kirzner, Hans Sennholz, Ralph Raico, Leonard Liggio, George Reisman ve Murray Rothbard bulunmaktadır. Mises'in çalışmaları Benjamin Anderson, Leonard Read, Henry Hazlitt, Max Eastman, hukukçu Sylvester J. Petro ve romancı Ayn Rand gibi diğer Amerikalıları da etkilemiştir.

Ludwig Von Mises'in ekonomik çalışmalarının bir sonucu olarak Mises Enstitüsü, 1982 yılında Lew Rockwell, Burton Blumert ve Murray Rothbard tarafından Cato Enstitüsü ile Cato Enstitüsü'nün kurucularından biri olan Rothbard arasındaki ayrılığın ardından kurulmuştur. Kuruluşu, Ron Paul tarafından finanse edilmiştir.
Mises Enstitüsü, Ludwig Von Mises, Murray Rothbard, Hans-Hermann Hoppe ve diğer önde gelen ekonomistler tarafından yazılmış binlerce ücretsiz kitabı e-kitap ve sesli kitap formatında sunmaktadır. Ayrıca, Mises Enstitüsü bir yüksek lisans programı da sunmaktadır.

İktisat tarihçisi Bruce Cal

Özdek, bilinçten bağımsız olarak var olan her şey. Bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan her şey Özdek'tir. Bu anlamda özdek, Nesnel gerçek (Objektif realite) olarak tanımlanır.
İnsan özdeği duyumlarıyla algılar. Bu dış gerçek olan özdeğin var olması için insan bilinci gerekli değildir, dış gerçek insanın ve böylelikle bilincin yeryüzünde varlaşmasından önce de vardı. Özdeğin özü devim (hareket)tir. Devim özdekte bir özgüç (Otodinamizm) olarak belirir. Özdek devimselliği ve değişkenliği gereği, sayısız biçimleri kapsar: taş, insan, yıldız, ısı, yerçekimi, elektromanyetik dalga, radyasyon, kozmik nebüloz.

Antikçağ yunan düşüncesinde ilk seziler (Thales, Anaksimandros, Anaksimenes) ilk nedeni Canlıözdek olarak tasarlamıştı (Hilozoizm). Anaksimenes'in Ruh (Psike) olarak adlandırdığı ilkneden Soluk ya da Hava da özdeksel bir nitelikteydi. Sonra bu ilk neden katı, som, bölünmez (Atom) bir gerçek olarak düşünüldü (Leukippos, Demokritos). Demokritos Tanrıların bile incecik atomlardan meydana geldiğini ileri sürüyordu. Demokritos'un bu atomcu özdek anlayışı, Tanrılar bir yana, ondokuzuncu yüzyıla kadar geldi. Bu arada ilk olarak Ruh özdeğin dışına çekilerek ondan büsbütün ayrı bir şey olduğu ortaya atıldı. Ne var ki bu savı ortaya atanda (Anaksagoras) bir Atomcu özdekçiydi....

Anaksagoras, kendiliğinden devimselliği sezmiş bulunan büyük Diyaletikçi Herakleitos'un tersine, devimin özdeğe dışarıdan verilmiş olması gerektiğini düşünmüş ve bu devim vericiliği de ruha yakıştırmıştır. Anaksagoras'ın bu kımıldatıcı güce Nous (Ruh ve Akıl) adını veriyordu. Gerçekte Herakleitos da evrensel bağımlılığı ve birliği buna benzer bir kavramla, Logos'la dile getirmişti. Özdeksel beynin özel bir fonksiyonu olan Us, yavaş yavaş karşıtına dönüşerek kendine yabancılaşmaya ve karşıt bir güç olarak belirmeye başlamıştı. Büyük soyutlayıcı Platon'la büyük biçimci Aristoteles spekülatif düşünceleriyle özdeğin bu yabancılaşmasını tamamladırlar. Bilim henüz emekleme çağını yaşıyordu. Bilimsel deney ve gözlemlerle denetlenemeyen spekülatif düşünceler ve varsayımlar başları boş durumda çeşitli alanlara yayılıyorlardı. Böylece, ilkel diyalektik anlayışın yerine yeni bir anlayış olan Metafizik geçiyordu. Artık bütün Orta Çağ süresince, soyut kavlaradan kurulu soyut, durgun hiyerarşik bir evren bir Evren düşlenecekti. Bu düş evreninin özdekleride gerçeklerinden soyutlanmış birer düş özdekleri olcaklardı.
Orta Çağ Hristiyan Skolastiğinin düşünsel temelleri olan Platon ve Aristoteles'e göre özdek, Kendisine anlam kazandıran İde ve Biçim'in dışında düşünülürse, belirsiz bir şeydir. Platon onu büsbütün yoksayar, özdek yokluktur ve ancak İde'nin ona vereceği biçimle varlaşır. Aristoteles, onu bir hiyerarşiye bağlar, özdek bir yetkin olmayışır ve her basamak kendisinden daha yetkinin özdeğidir. Bu anlayışlar özdeğe şu nitelikleri yakıştırır: Tamlığa ve yetkinliğe direnen, kaba, durgun, çirkin ve biçimsiz, budala, varlığı yadsıyan, oransız ve olumsuz. Artık bütün Orta Çağ boyunca metafizik anlayış içinde özdeğin nitelikleri bunlar olacaktır. Özdeği küçümseme ve ondan kurtulma çabalarının düşünsel temeli bu anlayıştır. Önce katı ve som bir şey sayıldığı halde sonla yokluk'a indirgenen ve daha sonra yoklukta kalabalık olarak ele alınan özdek, nesnel gerçekliğini ileri süren Roger Bacon (1214-1294)'un izinde yürüyen Kepler (1571-1630), Galileo (1564-1642) ve Francis Bacon (1561- 1626)'un çalışmalarıyla kazanırmıştır. İngiliz düşünürü Locke (1632-1704), gittikçe gelişmekte olan bilimlerin kendisine verdiği bir açıklıkla, düşüncelerin deney ve gözlemlerden geldiğini ve bundan ötürü özdeksel bir temele dayandığını tanıtlamıştır.
Özdek; XIX. yüzyılın özdeksel anlayışı içinde bilimsel anlamına kavuşur: Özdek zaman ve mekan içinde devim ve değişmeden ibaret bulunan somut ve nesnel bir gerçektir. Özdeksel evren, her şeyin her şeye bağlı ve ilişkili somut bir bütün olduğundan bu evrende olup bitenlerin hepsi özdeksel süreçlerle açıklanabilir. Yanlış anlayışlar, bilimlerin yardımından yoksun bulunduklarından ötürü, özdeğin özüyle biçimini birbirine karıştırmaktan ve bunların aralarındaki ilişkiyi diyalektik bir açıdan görememekten, bilinci insan özdeğinden soyutlayıp soyut bir özdek kavramı ortaya atarak iki soyutluğu birbirleriyle tutuşturmaktan ve bütün bu soyutlamaların sonunda zorunlu olarak soyut bir evren elde etmekten doğmuştur.

Marie Jean Antoine Nicolas de Caritat, Marquis de Condorcet, (17 Eylül 1743 - 28 Mart 1794), Nicolas de Condorcet olarak da bilinen Fransız filozof ve matematikçidir. Liberal ekonomi, anayasal hükûmet, parasız ve eşit kamu eğitimi, kadınlar ve tüm ırklardan insanlar için eşit hakları destekleyen düşünceleriyle Aydınlanma Çağı ve Aydınlanma rasyonalizminin ideallerini somutlaştırmıştır. Condorcet, Fransız Devrimi'nin yetkililerinden bir süre kaçtıktan sonra yakalandı ve hapishanede öldü.
İnsanın yetkinleşebileceğine ve insanlığın sonsuzca ilerleyebileceğine inanan Condorcet, ilerlemeye duyduğu bu inancı, İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerine Tarihi bir Tablo Taslağı adlı eserinde dile getirmiştir. Auguste Comte'un Anne Robert Jacques Turgot ile beraber en çok etkilendiği Aydınlanmacı filozoftur. Comte'nun ortaya koyduğu 3 Hal Yasasına fikir ve ilham sağlamıştır.

Condorcet, insanlığın dokuz tarihsel dönemden geçtiğini ve karşı konulamaz bir şekilde onuncu döneme doğru ilerlediğini ileri sürer. Bu son döneme ilişkin öngörüleri, hem kendisinin hem de Aydınlanma Çağı'nın vasiyeti niteliğindedir: “İnsan soyunun gelecek durumuna ilişkin umutlarımız, şu üç noktada toplanabilir: Uluslararasındaki eşitsizliğin yıkılması, her halk içinde [sınıflar arasındaki] eşitliğin gelişmesi ve insanın gerçekten yetkinleşmesi. (...) Öyle bir gün gelecek ki, güneş, bu yeryüzünde, akıllarından başka bir efendi tanımayan özgür insanları aydınlatacak yalnızca; tiranlar ile köleler, papazlar ile onların aptal ya da ikiyüzlü yardakçıları, tarihin tozlu sayfalarında ya da tiyatro sahnelerinde var olmaya devam edecekler yalnızca."
Kant'ın deyişiyle “insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerleme” düşüncesi, Condorcet gibi düşünürlerce bir tarih felsefesi içinde sergilenerek “eğitim” kavramıyla ilişkilendirilmiştir. Bir toplumun iyi ve mutlu olabilmesi için tüm ülkelerde doğa yasalarının kabul edilip uygulanması gerekir. Tüm ülkelerde doğal yasaların kabul edilmesi durumunda farklı devletlerin pozitif yasalarının birbirinin benzeri olacağına ilişkin bir ideal fikri Condorcet'nin deyişiyle “ bir yanda gerçek, akıl, adalet ve insan hakları, öte yanda mülkiyetin, özgürlüğün ve güvenliğin önemi her yerde aynı olduğuna göre, bütün devletlerin aynı ceza yasalarına, aynı medeni yasalara, aynı ticaret yasalarına vb.’ne sahip olmaları ” gerekir. Tüm insanlık için geçerli doğal yasalar anlayışından hareket edildiğinde yeryüzünde tüm insanları kapsayacak bir dünya devleti (kozmopolis) ya da bir dünya barışı düşüncesine ulaşmak hiç de zor hale gelmez.
Condorcet, kadın ile erkeğin her bakımdan eşit olduğunu ve bu eşitliğin yasalarca garanti edilmesi gerektiğini savunmuş tek Aydınlanma filozofudur. Ayrıca Condorcet, Fransız Devrimi yıllarında, kadınların erkeklerle aynı siyasal haklara sahip olmaları yönünde etkinlikte bulunmuş ender devrimcilerden de biridir.
Aydınlanmacı filozofların çoğunluğuna göre, bağnazlık ve onunla at başı giden hoşgörüsüzlük, insanların birbirlerine kin, öfke, düşmanlık duymalarına neden olarak toplumları adaletsizliğe ve savaşlara sürükleyen büyük bir beladır. Örneğin Hume, Hristiyan barbarlığına Roma ve Madrid'teki engizisyon uygulamalarını örnek verir ve bu uygulamaların çoktanrılı dinlerdeki insan kurban etme törenlerinden çok daha fazla kan döktüğünü belirtir. “Putperestlik [paganizm] çok az kan döktü, bizim dinimiz ise yeryüzünü kana buladı” diye yazan Voltaire gibi Condorcet de eleştiri oklarını açıkça Hristiyanlığa yöneltir: “Hristiyanlık, insanları yırtıcı hayvanlara dönüştürdüğü için iğrençtir; papazlar da onların çılgınlıklarını istedikleri gibi yönetirler.”

Condorcet'ye göre “Medeni ülkelerde devleti yapan topraktır. Demek ki yurttaşları yapan mülkiyet olmalıdır.”

Martha Craven Nussbaum (6 Mayıs 1947), Amerikalı filozof ve hukuk ve felsefe bölümünde ortak olarak görevlendirildiği Chicago Üniversitesi'nde profesördür. Antik Yunan ve Antik Roma felsefesi, siyaset felsefesi, feminizm ve hayvan hakları da dahil olmak üzere etik konularına özel bir ilgisi vardır. Ayrıca, Güney Asya Araştırmaları Komitesi üyesi ve İnsan Hakları Programı yönetim kurulu üyesidir. Daha önce Harvard ve Brown'da ders vermişti.
Nussbaum, aralarında İyiliğin Kırılganlığı (1986), İnsanlığın Geliştirilmesi: Liberal Eğitimde Klasik Bir Reform Savunması (1997), Seks ve Sosyal Adalet (1998), İnsanlıktan Saklanma: İğrenme, Utanç ve Kanun (2004), Adaletin Sınırları: Engellilik, Uyruk, Tür Üyeliği (2006) ve İğrenmeden İnsanlığa: Cinsel Yönelim ve Anayasa Hukuku (2010) da olan kitapların yazarıdır. 2016 Kyoto Sanat ve Felsefe Ödülü ile 2018 Berggruen Ödülü'nü almıştır.

Mary Wollstonecraft (27 Nisan 1759 - 10 Eylül 1797), İngiliz yazar, filozof ve kadın hakları savunucusu. Kısa kariyeri süresince romanlar, felsefi inceleme yazılarının yanı sıra bir seyahatname, bir conduct book, bir çocuk kitabı ve bir Fransız Devrimi tarihçesi de yazmıştır. Wollstonecraft en çok kadınların erkeklerden yaradılış icabı daha değersiz olmadığını ancak eğitimsiz oldukları için daha değersiz göründüklerini savunduğu, 1792 yılında yayımlanan Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi (A Vindication of the Rights of Woman) kitabıyla tanınır. Hem erkeklerin hem de kadınların akıl ve muhakeme sahibi varlıklar olarak kabul edilmelerini önerirken mantık üzerine kurulu bir toplumsal düzen tahayyül eder.
Mary Wollstonecraft erken dönem feministlerinden biridir. Jean-Jacques Rousseau’nun fikirlerini çökertme kaygısı taşır, kadınların eğitim hakkını savunur. Rousseau, “Emile” adında bir kitap yazar ve bu kitapta genç bir erkeğin eğitiminin nasıl olması gerektiğini anlatırken Emile'nin eşi için aynı eğitimi öngörmez. Rousseau'ya göre, erkekler rasyonel vatandaş olmak için eğitilirken kadınlar erkeklere destek için eğitilir.
Mary Wollstonecraft Rousseau'nun bu fikirlerine karşı çıkar. Mary'e göre kadınlar erkeklerin zevki için yaratılmamışlardır, kadınlar bağımsız olabilmeli ve hayatları üzerinde kontrol sahibi olmalıdır. Mary Wollstonecraft toplumsal olarak oluşturulmuş kadın imgesinin kadınların yeteneklerini yansıtmadığını hatta bozduğunu iddia eder.
20. yüzyılın sonlarına kadar alışılmamış ve görenek dışı kişisel ilişkileri nedeniyle Wollstonecraft'ın yaşamı yazılarından daha çok ilgi gördü. Henry Fuseli ve Gilbert Imlay ile yaşadığı bahtsız ilişkilerinden sonra Wollstonecraft anarşist hareketin fikir babalarından biri olan filozof William Godwin ile evlendi. Imlay ile olan ilişkisinden bir kız çocuğu sahibi olan Wollstonecraft, Godwin ile olan evliliğinden olan kızının doğumundan on gün sonra öldüğünde ardında tamamlanmamış çok sayıda el yazması bıraktı. İkinci kızı olan Mary Wollstonecraft Godwin annesi gibi başarılı bir yazar oldu ve Frankenstein eseri ile Mary Shelley adıyla tanındı.
Dul eşi Godwin, Wollstonecraft'ın sıra dışı yaşam tarzını açığa çıkaran biyografisini 1798'de yayımladı. Bu biyografi istemeden de olsa bir yüzyıl boyunca eşinin itibarının bozulmasına neden oldu. Ancak 20. yüzyılın başında feminist hareketin ortaya çıkmasıyla birlikte Wollstonecraft'ın kadınların eşitliğini savunduğu ve geleneksel kadınlık kavramını eleştirdiği yazıları giderek daha da önem kazandı. Günümüzde Wollstonecraft feminist felsefenin kurucularından biri olarak görülmekte ve feministler onun yaşamının ve eserlerinin üzerlerinde büyük bir etkisi olduğunu belirtmektedirler.

Wollstonecraft, Elizabeth Dixon ve Edward John Wollstonecraft'ın yedi çocuğunun ikincisi olarak 27 Nisan 1759'da Londra'da Spitalfields'ta doğdu. Çocukken ailesi müreffeh bir gelire sahipse de babası zamanla servetini spekülatif projelerle yitirdi. Bunun sonucunda ailenin ekonomik durumunun kötüleşmesi nedeniyle Wollstonecraft gençliğinde sürekli taşınmak zorunda kaldı. Ailesinin ekonomik durumu öyle kötüleşti ki babası Wollstonecraft'ın erişkin olduğunda eline geçecek olan mirası da vermeye zorladı. Üstelik babası sarhoş iken eşini döven zorba bir adam hâline geldi. Wollstonecraft annesini korumak için yatak odasının önünde uyumaya başlamıştı. Wollstonecraft yaşamı boyunca kız kardeşleri Everina ve Eliza için de benzer bir annelik rolünde bulunmuştur. Örneğin 1784 yılında muhtemelen doğum sonrası depresyondan muzdarip kardeşi Eliza'yı kocasını ve çocuğunu terk etmeye ikna etti. Eliza'nın kaçışı için tüm ayarlamaları yapan Wollstonecraft toplumsal normlara meydan okumaya yönelik istekliliğini gösterdi. Ancak bu olayın bedeli kızkardeşi için ağır oldu: Sosyal dışlanmaya maruz kalan Eliza yeniden evlenemediği için yoksulluk ve zor koşullar altında yaşamını sürdürmek zorunda kaldı.
Wollstonecraft'ın gençliğinde iki arkadaşlığının önemli etkisi oldu. Bunların ilki Beverley'de Jane Arden ile olan arkadaşlığıdır. Sık sık birlikte kitap okuyan iki arkadaş, kendi kendini yetiştirmiş bir filozof ve bilim insanı olan Arden'in babasının verdiği derslere katıldı. Ardenlerin evinde gördüğü entelektüel atmosferden oldukça büyük zevk alan Wollstonecraft Arden ile olan arkadaşlığına zaman zaman aşırı sahiplenmeye varacak kadar çok önem verdi. Wollstonecraft Arden'e şöyle yazmıştır: "Arkadaşlık hakkında romantik fikirlere sahibim;... Sevgi ve arkadaşlık konusunda fikirlerim biraz bireyci; ya ilk sırada olmalıyım ya da hiç görüşmeyelim." Wollstonecraft'ın Arden'e yazdığı mektuplarda daha sonra yaşamı boyunca görülecek olan değişken ve depresif duygular izlenebilmektedir.
İkinci ve daha önemli olan arkadaşlığı, Hoxton'da yaşayan ve Wollstonecraft için manevî ebeveyn olmuş Clare ailesi tarafından tanıştırıldığı Fanny (Frances) Blood ile olan arkadaşlığıdır. Wollstonecraft zihnini Blood ile olan arkadaşlığının açtığını söyler. Ailesi ile olan yaşantısından memnun olmayan Wollstonecraft, Bath'ta yaşayan Sarah Dawson adlı dul bir kadının yanında lady's companion  işini kabul ederek 1778 yılında ailesinin yanından ayrıldı. Ancak Wollstonecraft bu asabî kadın ile geçinmekte güçlük yaşadı ve bu deneyimini 1787 yılında yayımlanan ilk Thoughts on the Education of Daughters adlı ilk kitabında aktardı. 1780 yılında ölmek üzere olan annesine bakmak için çağrıldığı evine geri döndü. Annesinin ölümünde sonra Dawson'un yanına işin dönmek yerine Blood ailesinin yanına taşındı. Burada geçirdiği iki yıl boyunca kusursuz diye gördüğü Blood'un aslında geleneksel kadınlık değerlerine bağlı olduğunu anladı ancak yine de yaşamı boyunca hem Blood'a hem de ailesine olan bağlılığını sürdürdü. Örneğin Blood'un erkek kardeşine sık sık parasal yardımda bulundu.
Wollstonecraft Blood ile birlikte kadınlara mahsus bir ütopyada yaşamayı tahayyül ediyordu; birlikte yaşayacak bir yer kiralamak ve birbirlerini hem duygusal hem de finansal olarak desteklemek üzere planlar yaptılar ancak ekonomik gerçeklikler nedeniyle bu planları suya düştü. Geçimlerini sağlayabilmek için Wollstonecraft kız kardeşleri ve Blood ile birlikte bir Dissenter cemaati olan Newington Green'de bir okul açtılar. Kısa süre sonra nişanlanan Blood evlendikten sonra eşi ile birlikte sağlık durumunun düzelmesi için Portekiz'de Lizbon'a gitti. Mekân değişikliğine rağmen Blood'ın sağlığı hâmile kaldıktan sonra daha da kötüleşti ve 1785'te Wollstonecraft okulu geride bırakarak Blood'a bakmak için Lizbon'a gitti. Wollstonecraft'ın okulu bırakmasından sonra okul kapanmak zorunda kaldı. Blood'ın ölümünün Wollstonecraft üzerinde büyük etkisi oldu ve bu olay 1788'de yayımlanan Mary: A Fiction adlı ilk romanına esin kaynağı oldu.

Blood'ın ölümünden sonra arkadaşlarının yardımıyla İrlanda'da Kingsborough ailesinin kızlarına mürebbiyelik yapmak üzere iş buldu. Her ne kadar Lady Kingsborough ile iyi geçinemese de çocuklar onu ilham verici bir eğitmen olarak gördü; Margaret King sonradan Wollstoncraft'ın "zihnini tüm bâtıl inançlardan arındırdığını" söylemiştir. Wollstonecraft mürebbiyeliği sırasında yaşadığı deneyimlerin bazılarını Original Stories from Real Life adlı 1788'de yayımlanan tek çocuk kitabında aktardı.
Saygıdeğer ancak yoksul kadınlara açık kariyer seçeneklerinin sınırlı olmasından hayâl kırıklığı duyarak yalnızca bir yıl mürebbiyelik yaptıktan sonra yazar olarak yaşamını sürdürmeye karar verdi. O zamanlar çok az sayıda kadının geçimini yazarlıkla sağlayabildiği göz önüne alındığında bu kararı oldukça radikaldi. Kız kardeşi Everina'ya 1787'de yazdığı mektubunda belirttiği gibi "yeni bir türün ilki" olmaya çalışıyordu. Londra'ya taşındı ve liberal yayıncı Joseph Johnson'ın yardımıyla yaşayacak ve çalışacak bir yer bularak geçimini sağlamaya başladı. Fransızca ve Almanca öğrendikten sonra yapmaya başladığı çeviriler arasında Jacques Necker'den yaptığı Of the Importance of Religious Opinions (Dinî Kanaatlerin Önemi Hakkında) ile Christian Gotthilf Salzmann'dan yaptığı Elements of Morality, for the Use of Children (Çocuklar İçin Ahlâk Unsurları) metinleri dikkati çeker. Aynı zamanda Johnson'un süreli yayını Analytical Review için asıl olarak romanlar üzerine olmak üzere eleştiri yazıları da yazdı. Bu süre zarfında Wollstonecraft'ın entelektüel evreni yalnızca eleştiri yazıları için okudukları sayesinde değil aynı zamanda birlikte olduğu kişiler sayesinde de genişledi. Johnson'un ünlü akşam yemeklerinde Thomas Paine ve William Godwin gibi kişilerle tanıştı. Godwin ile Wollstonecraft ilk tanıştıklarında birbirlerinden pek hoşlanmamışlardı. Godwin akşam yemeğine Paine'i dinlemek için gelmişti ancak Wollstonecraft tüm gece boyunca onu meşgul ederek hemen hemen her konuda Godwin ile fikir ayrılığına düşmüştü. Johnson'u arkadaştan daha öte gören Wollstonecraft bir mektubunda ondan bir baba ve ağabey gibi bahseder.
Londra'da bulunduğu sırada, evli olmasına rağmen ressam Henry Fuseli ile ilşkisi oldu. Fuseli'nin dehâsından, ruhunun yüceliğinden, anlayışının çabukluğundan ve sevecen sempatikliğinden etkilendiğini yazmıştır. Fuseli ve eşi ile birlikte birlikte yaşamayı teklif etti ancak eşinin bu teklif karşısında dehşete kapılmasından sonra Fuseli Wollstonecraft ile olan ilişkisini bitirdi. Fuseli'nin terk etmesinden sonra olayın mahcubiyetiyle Wollstonecraft Fransa'ya gitmeye ve 1790'da yayımlanan Vindication of the Rights of Men metni ile kutladığı devrime katılmaya karar verdi. Rights of Men metnini Edmund Burke'ün Fransız Devrimi'ni eleştirdiği muhafazakâr yazısı Fransa'daki Devrim Üzerine Düşünceler'e karşı cevap olarak yazmıştı ki bu metin ile kısa sürede tanındı. Joseph Priestley ve Burke'ün yazısına karşı verilen cevaplar arasında en popüler olanını yazmış olan Thomas Paine ile kıyaslandı. Rights of Men yazısında kaleme aldığı fikirleri en tanınmış ve en etkileyici olacak olan eseri Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi'nde genişletti.

Wollstonecraft Londra'dan 1792 Aralık ayında Paris'e gitmek için ayrıldı ve XVI. Louis'nin giyotin ile 

Matthew Arnold (d. 24 Aralık 1822, Laleham, Middlesex - ö. 15 Nisan 1888, Liverpool), İngiliz şair ve kültür eleştirmeni.

Kültür eleştirmeni olarak edebiyatta büyük etkisi oldu. Arnold, Rugby School'un tanınmış müdürü Thomas Arnold'un oğlu ve edebiyat profesörü Tom Arnold ve roman yazarı William Delafield Arnold kardeşiydi.

Alaric at Rome. A Prize Poem (1840)
Cromwell. A Prize Poem (1843)
The Strayed Reveller and Other Poems (1849)
Empedocles on Etna and Other Poems (1852, 1900)
Poems. A New Edition (1853)
Poems. Second Series (1855)
Merope. A Tragedy (1858)
New Poems (1867)
A Matthew Arnold Birthday Book (1883)
The Works of Matthew Arnold (h1903)
The Poetical Works of Matthew Arnold (1950)
The Poems of Matthew Arnold (1965)

England and the Italian Question (1859)
The Popular Education of France, with Notices of That of Holland and Switzerland (1861)
On Translating Homer. Three Lectures Given at Oxford (1861)
On Translating Homer. Last Words. A Lecture Given at Oxford (1862)
Heinrich Heine (1863)
A French Eton; or, Middle Class Education and the State (1864)
Essays in Criticism (1865)
Schools and Universities on the Continent (1867)
On the Modern Element in Literature (1869)
Culture and Anarchy. An Essay in Political and Social Criticism (1869)
Literature and Dogma. An Essay towards a Better Apprehension of the Bible (1873)
Higher Schools and Universities in Germany (1874)
God and the Bible. A Review of Objections to „Literature and Dogma“ (1875)
Last Essays on Church and Religion (1877)
Mixed Essays (1879)
The Study of Poetry (1880)
Irish Essays, and Others (1882)
Friendship's Garland Being the Conversations, Letters and Opinions of the Late Arminius, Baron von Thunder-ten-Tronckh (1883)
On the Study of Celtic Literature (1883)
St. Paul and Protestantism; with an Introduction on Puritanism and the Church of England (1883)
Culture and Anarchy (1883)
Discourses in America (1885)
Charles Augustin Sainte-Beuve. Encyclopedia Britannica'dan, dokuzuncu baskı, IX: Sayfalar 162-165 (1886)
Education Department (1886) Special Report on Certain Points Connected with Elementary Education in Germany, Switzerland, and France
General Grant. An Estimate (1887)
Schools. In The Reign of Queen Victoria (1887)
Essays in Criticism. Second Series (1888)
Civilization in the United States. First and Last Impressions of America (1888)
Reports on Elementary Schools 1852-1882 (1889)

A Bible-Reading for Schools. The Great Prophecy of Israel's Restoration (1872)
Isaiah XLLXVI; with the Shorter Prophecies Allied to It (1875)
The Six Chief Lives from Johnson's „Lives of the Poets,“ with Macaulay's „Life of Johnson“ (1878)
(Vorwort) The Hundred Greatest Men. Portraits of the One Hundred Greatest Men of History (1879)
Poems of Wordsworth (1879)
Letters, Speeches and Tracts on Irish Affairs by Edmund Burke (1881)
Poetry of Byron (1881)
„Isaiah of Jerusalem“, sonradan eklenmiş giriş bölümü, düzeltmeler ve yorumlar ile (1883)

Matthew Arnold biyografisi27 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Memetik, Darwinci evrim ile bir analojiye dayanan bilgi ve kültür çalışmasıdır. Destekçiler memetiği, kültürel bilgi aktarımının evrimsel modellerine bir yaklaşım olarak tanımlarlar. Memetik, bir fikrin nasıl başarılı bir şekilde yayılabileceğini açıklar, ancak mutlaka bu fikrin gerçek olması gerekmez. Eleştirmenler teorinin "denenmemiş, desteklenmemiş veya yanlış" olduğunu ileri sürerler. Pek çok bilim insanı memetiği sözde bilim olarak nitelendirmiş, memetiğin bir araştırma programı olarak kabul görmesine engel teşkil etmişlerdir.
Mem terimi , Richard Dawkins'in 1976 tarihli Gen Bencildir kitabında ortaya atıldı, lakin Dawkins sonradan kendisini ortaya çıkan çalışma alanından uzaklaştırdı. Bir gene benzer şekilde mem, bir ya da daha fazla bireyin zihninde "barındırılan" ve bir kişinin zihninden başka birinin zihnine bir anlamda atlama yoluyla kendi içinde kendini yeniden üretebilen bir "kültür birimi" (bir fikir, inanç, davranış biçimi vb.) olarak düşünülmüştür. Bu nedenle, bir bireyin bir inancı benimsetmesi için diğerini etkilemesi olarak kabul edilecek olan şey, kendisini yeni bir konakta yeniden üreten bir fikir-çoğaltıcı olarak görülür. Genetikte olduğu gibi, özellikle Dawkinsçi yorum dahilinde, bir memin başarısı ev sahibinin etkinliğine yaptığı katkıya bağlı olabilir.

Evrimsel biyolog Richard Dawkins, Gen Bencildir (1976) adlı kitabında gene benzer bir kültürel aktarım birimini tanımlamak için mem terimini kullandı. Farklı bir anlamda da olsa, üremenin kültürde de gerçekleştiğini savundu. Kültürel evrim en az Darwin dönemine kadar uzanan bir geçmişi olan çok daha eski bir konu olsa da, Dawkins (1976), memin beyinde bulunan bir bilgi birimi olduğunu ve İnsanın kültürel evrimindeki mutasyona uğrayan çoğaltıcı olduğunu öne sürdü. Bu, çevresini etkileyebilen, yani nedensel faaliyete sahip olan ve yayılabilen bir kalıptır. Bu öneri sosyologlar, biyologlar ve diğer disiplinlerden bilim adamları arasında tartışmalara neden oldu. Dawkins'in kendisi, beyindeki bilgi birimlerinin kopyalanmasının insan davranışını ve nihayetinde kültürü nasıl kontrol ettiğine dair yeterli bir açıklama yapmadı, kitabın ana konusu genetikti. Görünüşe göre Dawkins, Bencil Gen'de kapsamlı bir memetik teorisi sunma niyetinde değildi, daha ziyade mem terimini spekülatif bir ruhla türetti. Buna göre, farklı araştırmacılar "bilgi birimi" terimini farklı şekillerde tanımlamaya başladılar.
Kültürel bilgi aktarımının evrimsel modeli, bilgi birimlerinin veya "memlerin" bağımsız bir varlığa sahip olduğu, kendi kendini kopyaladığı ve çevresel güçler aracılığıyla seçici evrime tabi olduğu kavramına dayanmaktadır. Richard Dawkins'in yazılarında öne sürülen bir önermeden yola çıkan bu model, kültürün kendi kendini kopyalayan birimlerine bakan yeni bir çalışma alanının temelini oluşturmuştur. Memlerin genlere benzer olduğu gibi, memetiğin de genetiğe benzer olduğu öne sürülmüştür.
Modern memetik hareketi 1980'lerin ortalarından kalmıştır. Douglas Hofstadter'ın Scientific American dergisindeki Ocak 1983 tarihli " Metamagical Themas " sütunu etkiliydi - 1985'teki aynı isimdeki kitabı gibi. "Memetikçi", "genetikçi"ye benzer bir şekilde ortaya çıktı - orijinal olarak Gen Bencildir'de. Daha sonra Arel Lucas, memleri ve onların insan ve diğer taşıyıcılarıyla olan bağlantılarını inceleyen disiplinin, "genetik" ile kıyaslanarak "memetik" olarak bilinmesini önerdi. Dawkins'in Gen Bencildir'i, farklı entelektüel geçmişlere sahip insanların dikkatini çeken bir faktör olmuştur. Diğer bir etki 1991 yılında  Bilincin açıklanması isimli Tufts Üniversitesi filozofu  Daniel Dennett tarafından yayınlandı, yayın mem kavramını zihin teorisine dahi etti. 1991 tarihli " Zihin Virüsleri " adlı makalesinde Richard Dawkins, dini inanç olgusunu ve örgütlü dinlerin çeşitli özelliklerini açıklamak için memetiği kullandı. O zamana kadar memetik, kurguda görünen bir tema haline gelmişti (örn. Neal Stephenson'ın Kar Kazası).
Bir virüs olarak dil fikri, William S. Burroughs tarafından1962'de Patlayan Bilet adlı kitabında ve daha sonra 1970'te The Job'da yayınlanan Elektronik Devrim'de tanıtılmıştı.
Memetiğin bütünüyle modern oluşumunun temeli, 1995'te Douglas Rushkoff'un Medya Virüsü: Popüler Kültürde Gizli Gündemler tarafından başlatıldı ve 1996'da akademik ana akım dışındaki iki yazarın kitaplarının daha yayınlanmasıyla hızlandı: eski Microsoft yöneticisi, motivasyonel konuşmacı ve profesyonel poker oyuncusu Richard Brodie tarafından yazılan Aklın Virüsü: Memin Yeni Bilimi; ve Fermilab'da uzun yıllar mühendis olarak çalışan bir matematikçi ve filozof Aaron Lynch tarafından yazılan Düşünce Bulaşması: İnanç Toplumda Nasıl Yayılır?. Lynch, teorisini kültürel evrim alanındaki akademisyenlerle herhangi bir temastan tamamen bağımsız olarak tasarladığını iddia etti ve görünüşe göre kitabı yayımlanmaya çok yakın olana  kadar GenBencildir'in farkında değildi.
Lynch ve Brodie'nin kitaplarının yayınlanmasıyla aynı zamanlarda Memetiğin Dergisi – Bilgi Yayılımının Evrimsel Modelleri (1997'den 2005'e kadar elektronik olarak yayınlandı) e-dergisi ilk kez ortaya çıktı. Bu yayıma ilk olarak Manchester Metropolitan Üniversitesi'ndeki Politika Modelleme Merkezi tarafından ev sahipliği yapıldı. E-dergi kısa süre sonra yeni doğmakta olan memetikçi topluluk içinde yayın ve tartışma için merkez haline geldi. (Elan Moritz tarafından düzenlenen Fikirlerin Dergisi isimli 1990'da başlayan kısa ömürlü, kağıt tabanlı bir memetik yayını vardı, ) 1999'da Batı İngiltere Üniversitesi'nde psikolog olan Susan Blackmore; Dennett, Lynch ve Brodie'nin fikirlerini daha bütünce işleyen ve onları kültürel açıdan çeşitli yaklaşımlarla karşılaştırmaya ve tartışmaya çalışan memetik temelli teoriler sağlamanın yanı sıra dilin evrimi ve insanın bireysel benlik duygusu için fazlaca yeni ve tartışmaya açık olan Mem Makinesi'ni yayınladı. .

Mem terimi, "taklitçi, taklit eden" anlamına gelen Antik Yunanca μιμητής (mimētḗs) kelimesinden türemiştir. Benzer bir terim olan mneme 1904'te, en çok "hafızanın engram teorisi"ni geliştirmesiyle tanınan Alman evrimci biyolog Richard Semon'un  Die mnemischen Empfindungen in ihren Beziehungen zu den Originalempfindungen adlı çalışmasında kullanıldı, terim 1921'de İngilizce'ye The Mneme olarak çevrildi. Daniel Schacter, 2000 yılında Unutulmuş Fikirler, İhmal Edilen Öncüler: Richard Semon ve Belleğin Öyküsü'nü yayınlayana kadar Semon'un Çalışması Erwin Schrödinger'in 1956'daki Tarner Dersi olan “Zihin ve Madde”de kapsamlı olarak alıntılanmış olmasına rağmen çok az etkiye sahipti. Richard Dawkins (1976) görünüşe göre mem kelimesini Semon'dan bağımsız olarak türetti ve şunu yazdı:"'Mimeme', uygun bir Yunanca kökten geliyor, ama kulağa biraz 'gen' gibi gelen tek heceli bir kelime istiyorum. Klasikçi arkadaşlarımın mimemi mem olarak kısaltırsam beni affedeceklerini umuyorum. Eğer teselli olacaksa, alternatif olarak 'hafıza' (memory) ile ya da Fransızca même kelimesiyle ilgili olduğu düşünülebilir."

Memetik hareketi neredeyse anında ikiye bölündü. İlk grup, Dawkins'in "bir kültürel aktarım birimi olarak mem" tanımına bağlı kalmak isteyenlerdi. Leveious Rolando ve Larry Lottman ile birlikte memetik mühendisliği terimini araştırma ve ortak paydaya çevirmeye yardımcı olan başka bir memetikçi Gibron Burchett, bir memin daha isabetli şekilde beyinde bulunan "kopyalanabilen bir kültürel bilgi birimi" olarak tanımlanabileceğini belirtti. Bu düşünce, Dawkins'in Genişletilmiş Fenotip  adlı kitabındaki memin ikinci tanımıyla daha uyumludur. İkinci grup, memleri gözlemlenebilir kültürel yapılar ve davranışlar olarak yeniden tanımlamak istemektedir. Ancak, bu iki tarafın aksine, Blackmore ne "dış mem" ne de "iç mem" kavramını reddetmez.
Bu iki ekol “içselciler” ve “dışsalcılar” olarak tanındı. Önde gelen içselciler arasında hem Lynch hem de Brodie vardı; En etkili dışsalcılar arasında Liverpool John Moores Üniversitesi'nden bir genetikçi olan Derek Gatherer ve kültürel evrim ve müzik üzerine bir yazar olan William Benzon vardı. Dışsalcılığın ana mantığı, içsel beyin varlıklarının gözlemlenebilir olmaması ve memetiğin bir bilim olarak, özellikle de kantitatif bir bilim olarak, vurgusunu kültürün doğrudan ölçülebilir yönlerine taşımadıkça ilerleyemeyecek olmasıydı. İçselciler çeşitli argümanlarla karşı çıktılar: beyin durumlarının eninde sonunda ileri teknoloji ile doğrudan gözlemlenebilir olacağı, çoğu kültürel antropologun kültürün yapay eserler değil inançlarla ilgili olduğu konusunda hemfikir olmaları ve yapay nesnelerin zihinsel varlıklar (veya DNA) ile aynı anlamda kopyalayıcı unsur olamayacağı konusunda hemfikir olmaları. Tartışma o kadar hararetli hale geldi ki, 15. Uluslararası Sibernetik Konferansı'nın bir parçası olarak düzenlenen 1998 Memetik Sempozyumu, tanımsal tartışmalara son verilmesi çağrısında bulunan bir önergeyi kabul etti. McNamara 2011'de, nörogörüntüleme araçlarını kullanarak işlevsel bağlantı profili oluşturmanın  içsel "i-memler"in ("internal" meme) işleyişinin gözlemlenmesini mümkün kıldığını dışsal "e-memler"e ("external" meme) yanıt olarak gösterdi.
İçselci ekolün gelişmiş bir ifadesi, Cambridge Üniversitesi'nden bir antropolog olan Robert Aunger tarafından 2002'de Elektrik Mem'in yayınlanmasıyla geldi. Aunger ayrıca 1999'da Cambridge'de önde gelen sosyologların ve antropologların o tarihe kadar memetikte kaydedilen ilerlemeye ilişkin değerlendirmelerini sunabildikleri bir konferans düzenledi. Bu, 2001'de Aunger tarafından ve Dennett tarafından bir önsöz ile düzenlenen The Kültürü Darvinleştirme: Memetiğin Bilim Olarak Konumu'nun yayınlanmasıyla sonuçlandı

2005 yılında, Memetik Dergisi yayınını durdurdu ve memetiğin geleceği hakkında bir dizi makale yayımladı. Web sitesi, "birkaç yıl boyunca hiçbir şey olmadı, yeniden lansman yapılmasına rağmen... " diye yazdı. Susan Blackmore, serbest çalışan bir bilim yazarı olmak için Batı İngiltere Üniversitesi'nden ayrıldı ve şimdi daha çok bilinç ve bilişsel bilim alanına odaklanmaktadır. Derek Gatherer ilaç endüstrisinde bilgisayar pr

Mensiyüs ya da Mıngzi (Çince: 孟子), MÖ 372-289 yılları arasında yaşamış ve insan doğası ve siyaset üzerine olan görüşleriyle Konfüçyusçuluğu temellendirmeye ve güçlendirmeye çalışmış olan Çinli düşünür. Mensiyüs, insanın eğiliminin iyiliğe doğru olduğunu, doğru yolu bulmak için, vicdanımızın sesine, bizde doğuştan var olan doğal bilgiye dayanmamız gerektiğini, uyum içinde yaşamamızın anahtarının kendi içimizde olduğunu ve bizim uyum içinde yaşadığımız takdirde, toplum düzeninin de, kendiliğinden en iyi bir biçimde kurulacağını söylemiştir.

Mensiyus M.Ö 371 yılında Şandung ilinde doğmuştur. Eyaletten eyalete dolaşarak siyasal danışmanlık yapan Mensiyus, ömrünün kırk yılını hükümdarları, bir yönetici için en önemli özelliğin insanlık ve dürüstlük olması gerektiğine inandırmaya çalıştı. Çabalarından bir sonuç alamayacağını anlayınca, kendisini öğretmenliğe adayıp, Konfüçyüsçülüğün gelişmesinde önemli rol oynadı.

Mensiyus'un öğretisinin temeli, insan yapısının doğuştan iyiliğidir. Ona göre her insan, dört temel duygu ile doğar: acıma, utanç duyma, saygı, doğru ve yanlış duygusu. Sonradan bu dört duygu, dört temel erdeme dönüştürülebilir: iyilik, dürüstlük, ahlâklılık ve bilgelik. Ölümünden sonra öğrencilerinin bir araya getirdikleri dersleri (Mensiyus'un Kitabı), Konfüçyüsçülüğün klasik yapıtlarındandır.

Merkezcilik, siyasi yelpazede sol ve sağ siyaset arasında yer alan siyasi ideolojiler bütünüdür. Ilımlı siyaset ile ilişkilendirilir, sol ya da sağ politikalarla güçlü şekilde özdeşleşmeyen kişileri kapsar. Merkezcilik çoğunlukla liberalizm, radikal merkezcilik ve tarımcılık gibi akımlarla bağlantılıdır. Kendini merkezci olarak tanımlayanlar, siyasi değişimin kademeli biçimde gerçekleşmesini savunur; bu yaklaşım çoğu zaman ılımlı yeniden dağıtım politikalarına sahip bir refah devleti anlayışını içerir. Siyaset bilimi içinde merkezcilik, genellikle sol ve sağ arasındaki konumuyla kabul görse de, merkezci ideolojilere karşı çıkan radikal gruplar bunları zaman zaman solcu ya da sağcı olarak nitelendirebilir.
Merkezci partiler genellikle büyük sol ve sağ partiler arasında orta konumda yer alır, ancak belirli bir yönde güçlü bir partinin bulunmadığı durumlarda merkez sol ya da merkez sağ seçmeni de temsil edebilirler. Çok partili sistemlerde merkezci partiler, hem sol hem de sağ partilerle uzlaşabilmeleri nedeniyle koalisyon hükûmetlerinin kurulmasında önemli bir rol oynar; buna rağmen çoğu zaman küçük ortak konumunda kalırlar ve kendi politikalarını tam anlamıyla uygulamakta zorlanırlar. Bu tür partiler, nispi temsil sistemine kıyasla dar bölge çoğunluk sistemi kullanılan ülkelerde genellikle daha zayıf performans gösterir. Partiler ve siyasetçiler, oy kazanma stratejilerine bağlı olarak merkeze yaklaşmak ya da merkezden uzaklaşmak için farklı teşviklere sahip olabilir. Bazı popülizm yanlısı partiler ise siyasi konumlarını sol ya da sağ popülizm yerine doğrudan hükûmet karşıtlığı üzerine kurarak merkezci bir çizgi benimseyebilir.
Merkezcilik, Fransız Devrimi sırasında ortaya çıkan sol-sağ siyasi yelpazesiyle birlikte gelişti; ne radikallerle ne de gericilerle özdeşleşen meclis üyeleri iki grubun ortasında oturuyordu. 18. yüzyılda liberalizm, hem muhafazakârlığa hem de sosyalizme meydan okuyarak baskın merkezci ideoloji hâline geldi. Tarımcılık ise 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Avrupa'da kısa süreliğine önemli bir merkezci hareket olarak öne çıktı. Holokost ile ilişkilendirilen öjeni anlayışı, merkezci çevrelerin bilimsel ırkçılığı terk ederek ırkçılık karşıtlığına yönelmesine neden oldu. Merkezcilik, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında Avrupa ve Amerika'da daha etkili hâle geldi; ancak 2008 küresel finans krizinin ardından yükselen popülizm ve siyasi kutuplaşma nedeniyle etkisini kaybetmeye başladı. Günümüzde sosyal liberalizm, Pancasila ve Hristiyan demokrasi gibi birçok siyasi görüş, merkezci olarak kabul edilir. Aynı şekilde, Üçüncü Yol gibi modern politik hareketler de merkezci olarak kabul edilebilir, çünkü bunlar hem sağ ekonomik platformları hem de sol sosyal politikaları destekleyen bir sentezin savunucularıdır.

Her iki politika tarafında da, liberal ve işçi partileri içinde çeşitli gruplar tarafından desteklenen merkezciler vardır. Liberal Parti'nin ılımlı üyeleri ve İşçi Partisi'nin sağ kanadı, merkezciliği temsil etmektedir. Avustralya'nın en önemli merkezci partisi Avustralya Demokratları'dır. Parti, 1977'den 2007'ye kadar Senatoda temsil edildi ve sık sık dengeleyici güç olarak hizmet etti. "Orta yol" olarak bilinen parti, 2019'da yeniden kuruldu.

Halk Birliği, sosyal liberalizmi savunan ve Fransızca konuşan Belçikalılar tarafından kültürel olarak baskı altında hisseden Hollandaca konuşan Belçikalıları temsil etmeyi amaçlayan Flandre'nin geleneksel merkez partisiydi. 2009'dan beri bu partinin en büyük halefi olan Yeni Flaman İttifakı, daha çok Halk Birliği'nin sağ kanadından oluşuyor ve son yıllarda daha liberal muhafazakâr bir görüş benimsiyor.
Liberal Reformist Hareket ve DéFI, politik spektrumun merkezinde yer alan diğer partilerdir.

Brezilya Demokratik Hareketi (MDB), ülkenin en büyük siyasi partilerinden biridir ve birçok merkez partisinden biridir. Brezilya siyasetindeki başka bir merkez parti, Brezilya Sosyal Demokrasi Partisi (PSDB)'dir. Diğer merkez partiler arasında Sosyal Demokrat Parti (PSD), Yeşil Parti (PV), Vatandaşlık (CID) ve Sosyal Düzen Cumhuriyet Partisi (PROS) yer almaktadır. Brezilya'da çok sayıda merkez parti vardır ve bu partiler yerel politikada önemli bir rol oynar. Bu nedenle, sağ veya sol kanattaki büyük partilerin bir parçası olmayan partilere "Centrão" (büyük çadır) denir.

Kanada'nın modern siyasi tarihi boyunca, federal düzeydeki hükûmetler "aracılık politikası" uygulayarak ılımlı, merkezci bir politika izlemiştir. Kanada Muhafazakar Partisi ve Kanada Liberal Partisi (ve önceki temsilcileri), geniş bir seçmen kitlesinden destek almaktadır. Tarihsel olarak, Kanada'nın siyasi spektrumunda Liberaller, merkez sağ muhafazakarlardan daha ılımlı ve merkezci olarak görülürler. 1970'lerin sonlarında Başbakan Pierre Elliott Trudeau, Kanada Liberal Partisinin "radikal merkeze" bağlı olduğunu söyledi. Kanada toplumunda aşırı sağ ve aşırı sol siyaset hiçbir zaman öne çıkan güçler olmadı.

Hırvat Halk Partisi (Liberal Demokratlar) ve Halk Partisi (Reformistler) merkezci gruplardır. Tarımsal Hırvat Köylü Partisi eskiden merkez sağda yer alıyordu, ancak son zamanlarda daha ılımlı ve merkezci hale geldi.

Çek Cumhuriyeti'nde birçok önde gelen merkezci parti vardır. Bunlar arasında senkretik popülist hareket ANO 2011, sivil özgürlükçü Çek Korsan Partisi, uzun süredir var olan Hristiyan ve Demokrat Birlik - Çekoslovak Halk Partisi ve yerelci Belediye Başkanları ve Bağımsızlar partisi yer almaktadır.

Fransa'da geleneksel olarak "centriste" partiler vardı, ancak zaman içinde bu partiler değişti. Genel olarak yeni bir siyasi konu ortaya çıktığında ve yeni bir siyasi parti ana akıma girdiğinde, eski merkez sol partiden gelen siyasi hareket de facto olarak sağcı olabilir, ancak kendisini bir sağ parti olarak görmeyeceği için merkezciliği benimseyecektir.
Fransa Cumhurbaşkanı olarak seçilen Emmanuel Macron tarafından kurulan Renaissance (LREM) partisi en önemli merkez partidir. Macron, kendisini tanımlamak için "merkezci" terimini kullanmayı tercih etmemekle birlikte, politikaları genellikle merkezcidir. 2007 yılında kurulan François Bayrou'nun Demokrat Hareketi, Hristiyan Demokrat Demokrasi ve Fransız Birliği'nin halefi olan bir partidir.

Politische Mitte, siyasi merkez ve merkezcilik anlamına gelir. Sosyal-liberal Weimar Cumhuriyeti (1918–1933) dönemindeki Alman Demokrat Partisi, Almanya tarihindeki tüm Alman partileri arasında en açıkça merkezci olanıdır.
1870 yılında Weimar Cumhuriyeti'nde Alman Katoliklerin bir partisi olan Zentrum bulunmaktaydı. Bu parti, doğrudan bir merkezci bir parti olmamasına rağmen, hem sağ hem de sol taraftaki Katolikleri birleştirdiği için "Merkez Partisi" olarak adlandırıldı. İlk olarak "Volkspartei" olarak bilinen bu parti içerisinde, liberaller ve muhafazakârlar yer alıyordu. Bununla birlikte, dini konularda tarafsız olmayan ve daha liberal ve modernist görüşlere karşı çıkan açık bir sağ muhafazakâr politika izlemekteydi.
Batı Almanya'ya demokrasinin dönüşünden sonra Zentrum'un önemli halefi olan Hristiyan Demokrat Birlik, tarih boyunca kendisini sağcı veya merkezci olarak tanımladı ve genel olarak sağ kanatta yer aldı. 1990'ların başında etkisi altında kaldıkları dönemin bir sonucu olarak, Almanya Sosyal Demokrat Partisi üyeleri kendilerini "yeni merkez" olarak tanımlamış olsalar da, partilerinin geçmişi ve sosyalist kimlikleri nedeniyle günümüzde partilerini merkezci olarak tanımlamamaktadırlar.
Diğer partiler, özellikle bölgesel partiler, Almanya'daki bazı eyalet parlamentolarında merkezci olabilir. Schleswig-Holstein eyaletindeki Danimarkalı ve Friz azınlıkların oluşturduğu Güney Schleswig Seçmen Federasyonu, şu anda merkezci bir siyasi pozisyona sahiptir, ancak eski bir sol görüşlü bir parti olarak tarihte yerini almaktadır. Parti, 2009, 2010 ve 2012 yıllarında Almanya cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sosyal Demokratlar ve Yeşiller partilerinin adaylarını destekledi.
Eyalet parlamentosundaki Özgür Seçmenler partisi, Bavyera'da da merkezci bir partidir.

Merkezci politikacı ve Tarım ve İşçi Partisi'nin kurucusu Alexandros Papanastasiou, modern Yunanistan siyasetinde merkezciliğin temelini atmıştır. 1961'de Georgios Papandreou ve diğer siyasi liderler, Merkez Birliği olarak bilinen bir koalisyon partisini kurdu. Beş parti birleşti: Sosyal Halk Partisi, Liberal Parti, İlerici Tarımsal Demokrat Birlik ve Ulusal İlerici Merkez Birliği.
Yunanistan'da iktidarda olan son Venizelist parti Merkez Birliği Partisi oldu. 1977'ye kadar parti resmen varlığını sürdürdü (darbe sonrası Merkez Birliği - Yeni Güçler olarak adlandırıldı), ardından halefi Demokrat Merkez Birliği (EDIK) partisi kuruldu.
Vassilis Leventis, 1992'de Merkezci Birlik'i "Merkezci ve Ekologlar Birliği" olarak kurdu, ancak kısa bir süre sonra bu adı değiştirdi. Merkez Birliği'nin ideolojik devamı olarak nitelendirilen parti, Yunanistan'daki merkezci ifadenin politik bir devamı olmayı amaçlıyor. Leventis, Eleftherios Venizelos, George Papandreou Sr. ve diğer önemli politikacılar gibi Venizelist mirasının bir parçası olmak istedi. Ancak 2015'e kadar partinin toplam etkisi sınırlı olmuştur; Ocak 2015 Yunanistan yasama seçimlerinde %1,8 oy oranı, Eylül 2015 Yunan Parlamentosu seçimlerinde 3,4% oy oranı ve dokuz seçilen üye ile en yüksek başarısı olmuştur.
Stavros Theodorakis, kısa ömürlü bir sosyal liberal parti olan The River'ı kurdu ve 2015 yılında hem Yunan hem de Avrupa Parlamentolarında sandalye kazandı. 2019 yılında dağıldı.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından 1955 yılında Japonya hükûmeti Liberal Demokrat Parti (LDP) tarafından devralındı ve Japonya Sosyalist Partisi'ne (JSP) karşı bir siyaset yürüterek seçimleri kazandı. Ancak 1960'lardan itibaren Komeito, Demokrat Sosyalist Parti ve Sosyalist Demokrat Federasyonu gibi merkezci partiler ortaya çıktı. Yeni Japonya Partisi, 1992'de reformcuların LDP'den ayrılmasıyla merkezci ve liberal bir partiydi. Ancak iki yıl sonra dağıldı.

Medeni Platform (PO), 2001'de liberal muhafazakâr bir parti olarak kuruldu ve 2007-2015 yılları a

Meslek etiği, bir meslekle ilgili neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyen, o meslekle ilgili birtakım davranış kuralları (etik kurallar) oluşturan ve mesleğe mensup kişilerin bu davranış kurallarına uymasını zorunlu kılan, uymayanları meslekten çıkaran, hizmet ideallerini koruyan ilkeler bütünüdür. Bu anlamda her mesleğin kendine özgü etik ilkeleri vardır.
Meslek etiği ilkelerinin şu yararları vardır:

Meslektaş baskısı sağlayarak, meslek üyelerini etik davranış göstermeye motive eder.
Meslek üyelerine doğru ya da yanlış eylemleri konusunda daha tutarlı ve kararlı bir rehberlik sağlar.
Belirsiz durumlarda nasıl davranılacağı konusunda meslek mensuplarına rehberlik eder.
Yönetici ya da patronların otokratik gücünü kontrol altında tutar, denetler.
Kurumların toplumsal sorumluluklarını tanımlar ve bu doğrultuda faaliyette bulunmaya motive eder.
Kurumun ya da mesleğin çıkarlarının gözetilmesini sağlar.
Mesleki etik, her zaman bir grubun eseridir. Mesleki etik grup onu koruduğu sürece yürürlükte kalabilen ve bireylere emreden, onları şu ya da bu şekilde davranmaya zorlayan, kişisel eğilimlerine bir sınır çizen ve daha ileri gitmelerine engel olan kurallardan oluşmuştur.

Meta (metâ, çoğulu: emtia), sözcük anlamı olarak ticari amaçla üretilmiş, alınır-satılır mal anlamına gelip Karl Marx'ın kapsamlı çalışması olan Kapital'in başlangıcını oluşturan konudur. Burada açıkça metadan, "toplumun en temel hücresi" olarak sözedildiği görülür ve bu durum Marx'ın tahlillerine buradan başlamasının sebebidir.
Meta, elbette Marx'tan önceki iktisatçıların da bildiği bir şeydir ancak Marx, metayı bu bağlamda, kapitalist toplumsal yapının çözümlenmesinin merkezine koyunca klasik iktisadın ötesine geçer. Kapitalizm bir meta üretimi sistemidir, bu yapısı gereği her şeyi metalaştırır, her şey para aracılığıyla kullanım değerinin ötesinde değişim değeri dolayısıyla da üretilir. Marx, bu noktada metanın değişim amacıyla üretilen bir şey olduğunu söyler.
Kapital'de metayı tanımlayan ve bu bağlamda çözümleyen birçok açıklayıcı ifade vardır. Örneğin Marx, genel meta tanımlamasında şöyle der:

"Meta, her şeyden önce, bizim dışımızda bir nesnedir ve taşıdığı özellikleriyle şu ya da bu türden insan gereksinmelerini gideren bir şeydir. Bu gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden, ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez. Burada nesnenin, bu gereksinmeleri, geçim aracı olarak doğrudan doğruya mı, yoksa üretim aracı olarak dolaylı yoldan mı, nasıl giderdiği de bizi ilgilendirmemektedir"
Ve ayrıca başka bir yerde;

"Metalar, dünyaya, kullanım-değerleri ya da demir, keten bezi, buğday gibi ticari mallar olarak gelirler. Bu, onların, sade, yalın, maddi biçimidir. Bununla birlikte, bunlar, yalnızca iki yanlı bir şey oldukları, hem yararlılığın nesneleri ve hem de değerin taşıyıcıları oldukları için metadırlar. Birisi fiziksel ya da doğal biçim, birisi de değer-biçim olmak üzere, iki biçime sahip oldukları sürece, ancak meta olarak görünürler ya da meta biçimine bürünürler."
Yalnızca kullanım amacıyla üretilen nesneler ya da kullanım değerinden ibaret olan maddeler meta değildirler; ancak başka bir ürünle değiştirmek ya da satmak için bir şey yapılırsa, yani nesnede bir değişim değeri söz konusu ise, o nesne bir metadır. Kapital'in ilgili bölümleri metanın bu niteliklerini çözümler. Nesnenin ya da üretimin niteliksel değeri, yani onun kullanım değeri ve bunun karşısında niceliksel değeri, yani değişim değeri vardır. Bunlar nesnede bir bütün halinde bulunur ya da öyle algılanır; ancak, Marx'tan itibaren böyle olmadığı anlaşılır; metayı meta yapan onun değişim değeridir. Alınıp satılabilen bir şey olarak emek gücü de bir metadır ve işçinin metalaşması sürecinin temeli de buradadır.

Kapital, K.Marx, Cilt I, Sol Yayınları.
Değerlendirme

Metaetik, etik anabilim dalının etik özelliklerinin, anlatım ve bildirimlerinin, tutumlarının ve yargılarının doğasını anlamak, arayıp bulmak ve ortaya çıkarmak maksadıyla uğraşan koludur.
Meta-etik, etik anabilim dalının genellikle felsefeciler tarafından kabul gören 4 ana kolundan biridir. Diğer 3 kol tasvirî etik, normatif etik ve uygulamalı etik olarak tanımlanmaktadır.
Meta-etik, normatif etik sistemlerini, onların ilk ilkeleri olan ahlak yargılarını ve etiğin ilkel terimleri olan ahlaki kavramları çözümler. Normatif etiğin yargılarına karşı oldukça eleştirel yaklaşan meta-etik; tarihsel, bilimsel, deneyimsel veya normatif yargı gerektiren-ya da ihtiva eden- bir düşünce biçimi olmayıp, ahlaki kavramların anlamını dil ve ahlak ilişkisi içinde analiz eden; analitik bir disiplin türü olan bir etik dalıdır.
Normatif etik Şu gibi durumlarda ne yapmalıyız? gibi soruların cevaplarını ararken meta-etik İyilik nedir? ve Bir şeyin iyi veya kötü olduğunu nasıl söyleyebiliriz? gibi soruların cevaplarını arar. Kısacası, meta-etik, etik değerlerin doğasını ve özelliklerini anlamaya çalışır.
Bazı kuramcılar, pratik etik teorilerinin anlamlı olabilmesi için öncelikle sağlam bir meta-etik teorisine sahip olmamız gerektiğini iddia ediyor. Hangi konuda ne yapacağımıza karar vermeden önce bu kararı hangi ahlaki ölçüte göre almamız gerektiğini kararlaştırmamız gerekiyor. Aksi halde günlük hayatta önemli olaylar için aldığımız önemli kararlar bile belirli bir mantığa oturtulmamış olacaktır. Meta-etik, bu tarz bir mantığı arar.

Richard Garner ve Bernard Rosen'a göre üç tip meta-etik problemi veya üç genel meta-etik sorusu vardır:,
1. Ahlaki ilkeler ve ahlaki yargılar ne anlama geliyor?
2. Ahlaki yargıların doğası nedir?
3. Ahlaki yargılar herhangi bir şekilde desteklenebilir veya savunulabilir mi?
İlk tipten sorulara bir örnek olarak: İyi ve kötü gibi sözcüklerin anlamı nedir? sorusu söylenebilir. İkinci soru tipi; ahlaki yargıların evrensel mi yoksa göreli mi olduğunu tartışır. Üçüncü soru tipine örnek olarak ise: Herhangi bir konuda, tüm seçenekler arasından neyin ''iyi'' olup neyin ''kötü'' olduğunu nasıl bilebiliriz? sorusu örnek verilebilir. Garner ve Rosen bu üç temel meta-etik soruyla ilgili: ''Bu sorular birbirleriyle alakasız sorular değiller. Bazen aralarından herhangi bir soru için önerilen güçlü bir cevap; bir diğerini veya hepsini birden cevaplıyor olabilir.'' demiştir.
Bir meta-etik teorisinin, bir normatif etik teorisinden farklı olarak, ''daha iyi'', ''daha kötü'', ''iyi'', ''kötü'', ''kötülük'' gibi belirli ahlaki yargılara özel bir anlam-değer vermemesine rağmen normatif etik teorisinin iddialarının sağlamlığını ve anlamını derinden etkileyebilir.

Ahlaki anlambilim, "Ahlaki terimlerin ya da yargıların anlamı nedir?" sorusunu yanıtlamaya çalışır.

Bilişselci teoriler, bilişselci olmayan teorilerin aksine, değerlendirici ahlaki cümlelerin önermeleri ifade ettiğini (yani, doğru veya yanlış olma kapasitesine sahip 'doğruluğa uygun' veya 'doğruluk taşıyıcıları' olduklarını) savunur. Bilişselciliğin çoğu biçimi, tümünün hatalı olduğunu ileri süren hata teorisinin aksine, bu tür önermelerin bazılarının doğru olduğunu savunur (ahlaki realizm ve etik sübjektivizm dahil).

Ahlaki gerçekçilik (sağlam anlamda; minimalist anlam için bkz. ahlaki evrenselcilik) bu tür önermelerin sağlam ya da zihinden bağımsız gerçeklerle, yani herhangi bir kişi ya da grubun öznel görüşüyle ilgili gerçeklerle değil, dünyanın nesnel özellikleriyle ilgili olduğunu savunur. Metaetik teoriler genellikle ya bir tür realizm ya da ahlaki gerçeklere ilişkin üç "anti-realizm" biçiminden biri olarak kategorize edilir: etik sübjektivizm, hata teorisi ya da bilişsel olmayan sübjektivizm. Gerçekçiliğin iki ana türü vardır:
1- Etik natüralizm, nesnel ahlaki özelliklerin var olduğunu ve bu özelliklerin tamamen etik olmayan özelliklere indirgenebileceğini ya da bazı metafiziksel ilişkilerde (supervenience gibi) bulunduğunu savunur. Çoğu etik natüralist, ahlaki gerçekler hakkında ampirik bilgiye sahip olduğumuzu savunur. Etik natüralizm, başta faydacılar olmak üzere pek çok modern etik teorisyeni tarafından zımnen varsayılmıştır.
2- G. E. Moore tarafından ortaya atılan etik natüralizm, nesnel ve indirgenemez ahlaki özellikler ("iyilik" özelliği gibi) olduğunu ve bazen ahlaki özellikler ya da ahlaki gerçekler hakkında sezgisel ya da başka bir şekilde a priori farkındalığa sahip olduğumuzu savunur. Moore'un natüralist yanılgı olarak gördüğü şeye karşı geliştirdiği açık soru argümanı, çağdaş analitik felsefede metaetik araştırmaların doğuşundan büyük ölçüde sorumludur.

Etik öznelcilik, ahlaki gerçekçilik karşıtlığının bir biçimidir. Ahlaki ifadelerin insanların tutumları ve/veya gelenekleri tarafından doğru ya da yanlış hale getirildiğini savunur; her toplumun, her bireyin ya da belirli bir bireyin tutumları. Etik öznelciliğin çoğu biçimi görecelidir, ancak evrenselci olan kayda değer biçimler de vardır:
1- İdeal gözlemci teorisi, neyin doğru olduğunun varsayımsal bir ideal gözlemcinin sahip olacağı tutumlar tarafından belirlendiğini savunur. İdeal gözlemci genellikle diğer özelliklerinin yanı sıra mükemmel derecede rasyonel, yaratıcı ve bilgili bir varlık olarak nitelendirilir. Belirli (varsayımsal da olsa) bir özneye atıfta bulunması nedeniyle öznelci bir teori olsa da, İdeal Gözlemci Teorisi yine de ahlaki sorulara evrensel yanıtlar sağlama iddiasındadır.
2- İlahi emir teorisi, bir şeyin doğru olması için tek bir varlığın, Tanrı'nın, onu onaylaması gerektiğini ve Tanrı olmayan varlıklar için doğru olanın ilahi iradeye itaat olduğunu savunur. Bu görüş Platon tarafından Euthyphro'da eleştirilmiştir (bkz. Euthyphro problemi) ancak bazı modern savunucuları (Robert Adams, Philip Quinn ve diğerleri) vardır. İdeal gözlemci teorisi gibi, ilahi emir teorisi de öznelciliğine rağmen evrenselci olduğunu iddia eder.

Ahlaki anti-realizmin bir başka biçimi olan hata teorisi, etik iddiaların önermeleri ifade etmesine rağmen, bu tür önermelerin tümünün yanlış olduğunu savunur. Dolayısıyla, hata teorisine göre hem "Cinayet ahlaki açıdan yanlıştır" ifadesi hem de "Cinayete ahlaki açıdan izin verilebilir" ifadesi yanlıştır. J. L. Mackie muhtemelen bu görüşün en tanınmış savunucusudur. Hata teorisi ahlaki doğrular olduğunu reddettiğinden, hata teorisi ahlaki nihilizmi ve dolayısıyla ahlaki şüpheciliği gerektirir; ancak ne ahlaki nihilizm ne de ahlaki şüphecilik tersine hata teorisini gerektirmez.

Bilişselci olmayan teoriler, etik cümlelerin ne doğru ne de yanlış olduğunu, çünkü gerçek önermeleri ifade etmediklerini savunur. Non-kognitivizm, ahlaki anti-realizmin bir başka biçimidir. Bilişselciliğin çoğu biçimi aynı zamanda dışavurumculuğun da biçimleridir, ancak Mark Timmons ve Terrence Horgan gibi bazıları ikisini birbirinden ayırır ve dışavurumculuğun bilişselci biçimlerinin olasılığına izin verir. Bilişsel olmayanlar şunları içerir:
1- A. J. Ayer ve Charles Stevenson tarafından savunulan emotivizm, etik cümlelerin yalnızca duyguları ifade etmeye hizmet ettiğini savunur. Ayer, etik cümlelerin iddia değil, onaylama veya onaylamama ifadeleri olduğunu savunur. Yani "Öldürmek yanlıştır" demek "Yuh olsun öldürmeye!" gibi bir anlama gelir.
2- Simon Blackburn tarafından savunulan yarı-gerçekçilik, etik ifadelerin dilsel olarak olgusal iddialar gibi davrandığını ve karşılık gelebilecekleri hiçbir etik olgu olmamasına rağmen uygun bir şekilde "doğru" veya "yanlış" olarak adlandırılabileceğini savunur. Projektivizm ve ahlaki kurguculuk birbiriyle ilişkili teorilerdir.
3- R. M. Hare tarafından savunulan evrensel kuralcılık, ahlaki ifadelerin evrenselleştirilmiş emir cümleleri gibi işlev gördüğünü savunur. Yani "Öldürmek yanlıştır", "Öldürme!" gibi bir anlama gelir. Hare'in kuralcılık versiyonu, ahlaki reçetelerin evrenselleştirilebilir olmasını ve dolayısıyla, kendi başına doğruluk değerlerine sahip gösterge ifadeleri olmamalarına rağmen, aslında nesnel değerlere sahip olmalarını gerektirir.

Metaetik teorileri kategorize etmenin bir diğer yolu da merkeziyetçi ve merkeziyetçi olmayan ahlak teorileri arasında ayrım yapmaktır. Merkeziyetçilik ve merkeziyetçi olmayanlar arasındaki tartışma, ahlakın "ince" ve "kalın" kavramları arasındaki ilişki etrafında dönmektedir: ince ahlaki kavramlar iyi, kötü, doğru ve yanlış gibi kavramlardır; kalın ahlaki kavramlar ise cesur, adaletsiz, adil veya dürüst olmayan gibi kavramlardır.Her iki taraf da ince kavramların daha genel ve kalın kavramların daha özel olduğu konusunda hemfikir olsa da, merkeziyetçiler ince kavramların kalın kavramlardan önce geldiğini ve bu nedenle ikincisinin birincisine bağımlı olduğunu savunmaktadır. Yani, merkeziyetçiler "adil" ve "kaba" gibi kelimeleri anlamadan önce "doğru" ve "olması gereken" gibi kelimeleri anlamak gerektiğini savunurlar. Merkeziyetçi olmayanlar ise bu görüşü reddederek ince ve kalın kavramların birbiriyle eşit olduğunu ve hatta kalın kavramların ince kavramları anlamak için yeterli bir başlangıç noktası olduğunu savunur.
Merkeziyetçi olmayan yaklaşım, 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında etik natüralistler için, normatifliğin dilin dışlanamaz bir yönü olduğu ve kalın ahlaki kavramları ince bir ahlaki değerlendirmeye bağlı salt betimleyici bir unsur olarak analiz etmenin bir yolu olmadığı, dolayısıyla olgular ve normlar arasındaki herhangi bir temel ayrımı zayıflattığı yönündeki argümanlarının bir parçası olarak özel bir öneme sahip olmuştur.
Bu arada Allan Gibbard, R. M. Hare ve Simon Blackburn olgu/norm ayrımını savunmuşlardır; Gibbard, geleneksel İngilizcede sadece karma normatif terimler (yani ne tamamen tanımlayıcı ne de tamamen normatif olan terimler) olsa bile, olgusal tanımlamalar ve normatif değerlendirmeler arasındaki ayrımı korumamıza izin veren nominal olarak İngilizce bir metal dil geliştirebileceğimizi iddia edecek kadar ileri gitmiştir.

Ahlaki ontoloji, "Ahlaki yargıların doğası nedir?" sorusunu yanıtlamaya çalışır.
Bazı ahlaki standartlar olduğuna inananlar arasında (ah

Millî liberalizm, liberal politikaları ve meseleleri milliyetçilik unsurlarıyla birleştiren liberalizmin bir çeşididir. Ulusal veya milliyetçi liberalizm olarak da isimlendirilir.
Millî liberalizm, öncelikle 19. yüzyılın bir ideolojisi ve hareketiydi. Bir dizi "millî liberal" sîyâsî parti, ideolojisi veya sadece ismiyle, özellikle 19. yüzyılda Avrupa'da Orta Avrupa, Kuzey ülkeleri ve Güneydoğu Avrupa gibi çeşitli millî bağlamlarda etkindi.
Millî liberal hedefler, bireysel ve ekonomik özgürlüğün yanı sıra millî egemenliğin peşindeydi. Macaristan'ın komünizm sonrası ilk Başbakanı olarak görev yapan tarihçi ve Hristiyan demokrat József Antall, millî liberalizmi 19. yüzyıl Avrupa'sında "ulus devletin ortaya çıkışının bir parçası ve parseli" olarak nitelendirdi.
Oskar Mulej'e göre, "hem ideolojiler hem de sîyâsî parti gelenekleri açısından, Orta Avrupa topraklarında on dokuzuncu yüzyıl boyunca bu bölgeye özgü farklı bir liberalizm türünün geliştiği iddia edilebilir" ve Maciej Janowski'den alıntı yaparak, " 'millî' kelimesi aşağı yukarı 'liberal' ile eşanlamlı olarak işlev gördü" ("millî" tek başına liberal dernekler hakkında şüphe uyandırmak için yeterliydi"). Ayrıca Mulej'e göre, Güneydoğu Avrupa'da "'millî liberaller' merkezî roller olmasa da görünür bir rol oynadılar, ancak onları Orta Avrupa'daki benzerlerinden önemli ölçüde ayıran oldukça farklı, bölgeye özgü özelliklerle oynadılar."
Michael Lind, Up From Conservatism adlı kitabında, millî liberalizmi The Progressive'ın tarihçi Arthur M. Schlesinger Jr.'ın "Hayâtî Merkez" ifadesini kullanması olarak tanımladığı şekilde tanımlar. Lind'in kendisi, millî liberalizmi "ılımlı sosyal muhafazakârlığı ılımlı ekonomik liberalizmle" birleştirmek olarak tanımlar.
Karşılaştırmalı Avrupa siyasetinin önde gelen akademisyenlerinden Gordon Smith, millî liberalizmi, milliyetçi hareketlerin ulus devletler yaratmadaki başarısı, liberal bir idealin, partinin veya politikacının artık "millî" olduğunu belirtmeyi gerekli kılmadığında popülerliğini yitiren sîyâsî bir kavram olarak anlar.

Monizm ya da bircilik, her şeyin bir tek zorunluluğun, ilkenin, madde ve enerjiden olduğunu iddia eden veya tek bir tözden kaynaklandığını savunan felsefi görüş.
Monizm, mutlak olarak iki tür madde (veya zorunluluk, ilke) olduğunu ileri süren dualizmden ve mutlak olarak birçok türde madde (veya zorunluluk, ilke) olduğunu ileri süren pluralizmden ayrılmaktadır. Felsefe alanında temel sorulardan biri olan teklik-çokluk sorununa çokluğun da aslında tek olabileceği görüşünü getirmektedir. Ruhsal olanın maddeden kaynaklandığını savlayan maddecilik ve tinsel olan ilk kaynak olarak gören düşüncecilik birci felsefi akımlardır.
Genellikle monizmin panteizm, panenteizm ve içkin bir Tanrı inanışı ile ilişkili olduğu düşünülür. Ayrıca, saltçılık (absolutizm) ve monad da monizmle yakından ilgilidir. İlk temsilcisinin Parmenides olduğu bilinmektedir. Pisagor da monist olarak bilinmektedir. "Bir" sayısı Pisagor'a göre mutlak ve kutsaldır. Aynı zamanda Çok'u da içinde barındırmaktadır.

"Monizm" terimi ilk olarak Alman düşünürü Christian von Wolff tarafından kullanılmıştır. Monismus, Yunanca yalnız demek olan monos sözcüğünden türetilmiş olan bir terimdir. Orhan Hançerlioğlu tarafından yazılan Felsefe Ansiklopedisi - Kavramlar ve Akımlar adlı yapıtın Cilt I, s.179'da tekçilik ve bircilik sözcükleri monismus teriminin Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır.

Charles-Louis de Secondat, baron de La Brède et de Montesquieu (18 Ocak 1689 – 10 Şubat 1755), daha çok bilinen adıyla kısaca Montesquieu, Fransız bir yargıç, tarihçi ve politik düşünürdür.
Kuvvetler ayrımı esasını ortaya atmıştır. 20 yıl üzerinde çalıştığı 18. yüzyıla damgasını vuran Kanunların Ruhu (De l'esprit des lois) adlı kitabında yasama, yürütme ve yargıyı birbirlerinden ayırmanın önemini vurgulamış ve "despotluk" kelimesinin yerleşmesinde diğer yazarlardan çok kendisi katkı sağlamıştır.

Montesquieu 1689'da Bordeaux'da doğdu. Babası Jacques de Secondat, uzun soyluluk geçmişi olan bir askerdi. Annesi Marie Françoise de Pesnel ise La Brède Baronluğu unvanının Secondat ailesine gelmesini sağlayan varisiydi ve Montesquieu daha yedi yaşındayken öldü. Montesquieu, Bordeaux’da hukuk okudu. 1708’de avukat oldu. 1714’te yani yirmi yedi yaşında Bordeaux parlamentosunda yargıtay başkanı oldu. 1721’de yayımlanan Les Lettres Persanes (İran mektupları) büyük ilgi görünce Montesquieu görevini bir başkasına devretti. Avusturya’ya Macaristan’a İtalya’ya Hollanda’ya İngiltere’ye gitti. Kendini bilimsel çalışmalarına vermek için Brède şatosuna çekildi. Bir yandan doğa bilimlerine yönelirken bir yandan da toplumsal yaşamın koşullarını inceledi. Montesquieu 1755’te Paris’de yaşama gözlerini kapadı.

Bir siyaset sosyolojisi geliştiren Montesquieu, esas ününü toplum, hukuk ve yönetim tarzı konusunda gerçekleştirdiği karşılaştırmalı araştırmadan almıştır. Siyaset ve hukuk konusunda tümevarımsal ve deneysel bir yaklaşımı benimseyen filozof; olguları kaydetmek yerine anlamayı, görüngüleri konu alan karşılaştırmalı bir soruşturmayı, tarihsel gelişmenin ilkelerine ilişkin sistematik bir araştırmanın temeli yapmayı itmiştir. Siyaset konusuna, şu halde bir tarih filozofu olarak yaklaşan Montesquieu, farklı politik toplumlardaki farklı pozitif hukuk sistemlerinin çok çeşitli faktörlere, örneğin; halkın karakterine, ekonomik koşullarla iklime, vs. göreli olduğunu söylemiştir. O, işte bütün bu temel koşullara "yasaların ruhu" adını vermiştir. Montesquieu bu bağlamda üç tür yönetim tarzını birbirinden ayırmış ve bu devletlere uygun düşen yönetici ilke, iklim ve topraktan söz etmiştir. Buna göre despotizm büyük devletlere, sıcak iklimlere uygun düşer ve korkuya dayanır. Britanya örneğinde olduğu gibi ne soğuk ve ne de sıcak olan bir iklimin hüküm sürdüğü, orta büyüklükteki devletlere uygun düşen yönetim biçimi, monarşidir; söz konusu yönetim biçimi, şan ve şerefe dayanır. Buna karşın, soğuk iklimlere ve küçük devletlere uygun düşen rejim, demokrasidir; demokrasinin yönetici ilkesinin erdem olduğunu öne süren Montesquieu, tüm insanlar için geçerli olan tek bir doğa yasası ve evrensel bir insan doğası olduğunu kabul eden akılcılığa şiddetle karşı çıkmış ve kuvvetler ayrılığı prensibini ortaya atmıştır. Geometri alanında çok olmasa da çalışmalar yapmıştır. Üçgende alan ve benzerlik konularında birçok defa önerilerde bulunmuştur.

Yasaların da tabi olduğu yasalar vardır. Kısaca yasaların da bir ruhu vardır. Montesquieu'ye göre ancak yasa düzeninin egemen olduğu bir toplum güçlü olabilirdi. Bu görüş tüm aydınlanma düşünürlerinin de ortak görüşü olmuştur. Her yasa toplumsal ihtiyaçların bir ürünüdür. Bu yasalar sosyal, ekonomik ve siyasi olabilir. Montesquieu, bu faktörlerin tümüne birden yasaların ruhu adını vermiştir. Din, geçmişte yaşanan olaylar, örf ve adetler de yasaların ruhuna etkide bulunur. Yani yasaların ruhu o yasaların meydana gelmesine yol açan faktörlerin tümüdür. Her ülkede yasaların ruhuna etki eden sebepler farklıdır. Ülkeler de bu farklılıklara göre biçimlenir.
Montesquieu, döneminin diğer filozofları gibi toplumların nasıl yönetildiği ve nasıl yöneltilmesi gerektiği konusunda üç yönetim biçimini belirlemiştir:

Cumhuriyet: Yönetim yetkisi ve egemenlik halkın tamamına aitse demokratik cumhuriyetten; eğer halkın bir kısmına ait ise aristokratik cumhuriyetten söz edilir. Bu kesimin büyümesi, rejimi demokrasiye yaklaştırır. Cumhuriyetin dayanağı olan ilke erdemdir. Erdem ise yurt sevgisine, eşitliğe ve yasalara olan saygıya dayanır. Montesquieu cumhuriyeti küçük ülkeler için uygun görmüştür.
Monarşi: Tek bir kişinin yasalarla belirlenmiş yönetimidir. Kralın yanında yasaları koyan bir parlamento bulunur. Monarşinin temel ilkesi ise onurdur. Çünkü tarihte kralların yanında çalışmadan zengin olmak isteyen, onurlu şerefli insanları küçümseyen ve engelleyen zayıf karakterli kişiler bulunur. Kralın yasalara uymamasıyla düzen bozulur. Montesquieu'ya göre monarşi Fransa için en uygun yönetim biçimi idi.
İstibdat (Despotizm): Tek bir kişinin keyfî yönetimidir. Burada yasalar bulunmaz. Halkın değeri yoktur. Keza halk köle ruhlu insanlardır. Despotizmin temel ilkesi korku amacı ise huzurdur. Montesquieu despotizmi büyük Doğu ülkeleri için uygun bulmuştur.

17. yüzyıldan sonra Avrupalıların Doğu'ya duydukları ilgiyi Doğu'yu gösterip ülkesinin krallıktan başlayarak bütün kurumlarını eleştirdi. İran'ı bahane olarak kullandı. Ancak kitapta toplumun değerlerin derine inilip eleştirilmiyor, sadece göze batan veya öne çıkmış konular üzerinde duruluyordu. Buna rağmen İran Mektupları bir eleştiri kitabıdır. Üzerinde durduğu ve eleştirdiği kişiler feodal beyler, saray adamları, sarayda çalışanlardan XIV. Louis'e kadar uzanır. Ayrıca kitapta mutlak yönetimin (monarşi) nasıl bozulduğu ve despotizme döndüğüyle ilgili tespitler bulunur.
Konusu; İranlı Useck düşmanlarından kaçmak için Paris'te yaşayan arkadaşının yanına gider. Bu iki arkadaş İran'daki dostlarıyla mektuplaşırlar. Kitaptaki amaç Paris'teki iki İranlıyı anlatmak değil onların gözünden Batı'yı  ya da Fransa'yı anlatmaktır. Fransa'nın garipliklerini mizahçı bir dille ortaya koymaktır.

Montesquieu'ye göre Roma, yükselişini önce kralların kişisel değerlerine sonra da imparatorluğun ve cumhuriyetin erdemlerine (disiplin, kanunlara saygı, yurdunu sevme, eşitlik duygusu, senatonun ölçülü davranması ve sözünü geçirmeyi bilmesine) borçludur. Çöküşü de imparatorluğun gelişigüzel bir şekilde büyümesinin, uzak ülkelerde yapılan savaşların, imparatorluğun savunmasında barbarlara güvenilmesinin ve törenlerin bozulmasının bir sonucudur.

Kuvvetler ayrılığı fikrini İngiltere'nin siyasi yapısından ilham alarak ortaya koymuştur. Yönetimin İngiltere'de olduğu gibi üçe ayrılması gerektiğini söyler: kral, soylular ve halk. Bu siyasi yapının ve yönetim biçiminin aynen Fransa'ya aktarılması gerektiğini söyler. Çünkü kuvvetlerin tek bir elde toplanması despotizmi ortaya çıkarabilir. Montesquieu günümüz kuvvetler ayrılığından farklı olarak hem sınıflar hem de erkler arasında bir ayrım yapılması gerektiğini öngörmüştür. Krala yürütmeyi; halk ve asilleri ise yasamanın içine koymayı hedeflemiştir. Yargı ise bağımsız kalacaktı. Montesquieu kuvvetler ayrılığı ile soyluları öne çıkarmayı planlamıştır.

Özgürlük herkesin iddia ettiği gibi istediğimiz şeyler yapmak ya da istemediğimiz şeyleri yapmaya zorlanmamak değildir. Örneğin, devletin vergi istemesi halinde vatandaşlar vermek istemeyebilirler. Böyle bir durumda devlet vergiyi güç kullanarak zorla alır. Hiç kimse vergi vermek istemiyorum özgürlüğüme müdahale edemezsiniz diyemez. Özgürlük bu değildir. Böyle bir özgürlük tanımında devlet varlığını sürdüremez. Montesquieu'ya göre özgürlük, yasaların izin verdiği her şeyi yapmaktır. İnsan, yasaların izin verdiği kadar özgürdür. Yasaların dışına çıkmak ise bir özgürlük değil yasa ihlalidir.
Montesquieu'nun tanımladığı özgürlüğün sakıncası ise vatandaşlara verilecek olan her hak ve özgürlüğün yasalarda tek tek belirlenmelidir. Zira yasalarda belirlenmemiş bir konuda özgürlük mevcut olmayacaktır. Her bir özgürlüğü belirleyip yasalarda tek tek saymak zor bir iş olacaktır.

İran Mektupları (1721)
Romalıların Yücelik ve Çöküşünün Nedenleri Üzerine Düşünceler (1734)
Kanunların Ruhu Üzerine (1748)

Free full-text works online12 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Timeline of Montesquieu's Life

Makaleler ve bölümler

Kitaplar

Muhafazakâr liberalizm veya konservatif liberalizm, muhafazakâr duruşun liberal değerler ve politikalarla birleştirildiği, liberal ideolojiyi temsil eden harekettir.
Muhafazakâr liberalizm klasik liberalizmin daha az radikal türüdür. Muhafazakâr liberaller; bireysel özgürlük, demokrasiyi savunmakla birlikte tam rekabet modelini, sınırsız devleti ve düpedüz akıl yönetimini eleştirir, tecrübeyi de yönetime ortak eder. Bu akımın önemli savunucuları Friedrich Hayek, Edmund Burke ve Karl Popper'dir.

Colgate Üniversitesi'nde profesör olan Robert Kraynak'a göre, "ilerici liberalizmi (yani sosyal liberalizmi) takip etmek yerine, muhafazakar liberaller klasik felsefe (erdem, ortak iyi ve doğal haklar fikirleriyle) gibi modern öncesi kaynaklardan yararlanırlar.), Hristiyanlık (doğal hukuk, insanın sosyal doğası ve orijinal günah fikirleriyle birlikte) ve eski kurumlar (ortak hukuk, kurumsal yapılar ve sosyal hiyerarşiler gibi) Bu onların liberalizmine muhafazakar bir temel verir. Locke veya Kant'tan ziyade Platon, Aristoteles, Sokrates, Augustinus, Thomas Aquinas ve Edmund Burke; genellikle Yunan polisi, Roma Cumhuriyeti ve Hristiyan monarşilerinin siyasetine derin bir sempati içerir. muhafazakar liberaller, modern dünyada klasik ve Orta Çağ siyasetinin restore edilemeyeceğini kabul ederler ve ahlakçılar olarak, özgürlük ve özyönetim konusundaki modern deneyin olumlu etkisi olduğunu görürler. insan haysiyetini arttırmanın yanı sıra (kitle kültürünün ortasında bile) sonsuzluğa yönelik aşkın özlemler için bir açılım sağlamak. En iyi pratikte muhafazakar liberalizm, Tanrı'nın emrindeki özgürlüğü teşvik eder ve tiranlığa karşı anayasal güvenceler sağlar. Geleneksel ahlaka ve klasik Hristiyan kültürüne dayanan bir özgürlük rejiminin, Batı medeniyetinin mütevellileri olarak sadece savunmaktan ziyade gurur duyabileceğimiz bir başarı olduğunu gösteriyor.

Mutluluk ya da neşe bir bireyin kendini tatmin olmuş, huzurlu ve iyi hissettiği bir ruh halidir. Bu duygu, hem bireysel hem de çevresel etmenlerden etkilenir. İnsanların yaşamdan beklentileri, yaşam koşulları, sosyal ilişkileri ve fiziksel sağlıkları mutluluk algısını şekillendirir. Mutluluk, sadece yüzeysel bir keyif hali değil, aynı zamanda derin bir tatmin ve anlam duygusunu da içerir.

Beyin, mutluluk duygusunu oluşturma sürecinde kilit bir rol oynar. Beyindeki nörotransmitterler ve hormonlar özellikle dopamin, oksitosin, serotonin ve endorfin gibi hormon ve nörotransmitterler mutluluk hissini tetikler. Dopamin, ödül ve motivasyonla ilgilidir; serotonin, sakinlik ve huzur sağlar; endorfin ise ağrıyı azaltır ve keyif verir. Aynı zamanda fiziksel aktiviteler, sağlıklı bir uyku düzeni ve dengeli beslenme bu kimyasalların salgılanmasını destekler.

Mutluluk, bireyin yaşamını algılama biçimiyle doğrudan ilişkilidir. İnsanlar mutluluğu genellikle kendi beklentileriyle yaşam koşulları arasındaki uyumda bulur. Kendine değer verme, kendini olduğu gibi kabul etme ve güçlü bir özgüvene sahip olma, mutluluğun temel psikolojik unsurlarındandır. Ayrıca geçmişten öğrenilen deneyimler ve geleceğe dair umutlu bir bakış açısı, mutluluk hissini güçlendirir.

İnsan, doğası gereği sosyal bir varlıktır ve mutluluğu büyük ölçüde sosyal bağlarından etkilenir. Sevgi dolu bir aile, güvenilir arkadaşlıklar ve anlamlı ilişkiler, bireyin mutluluk düzeyini artırır. Yalnızlık, izolasyon ve güvensizlik hissi ise mutluluk üzerinde olumsuz bir etki yaratabilir. Başkalarıyla olan ilişkilerde samimiyet ve güven duygusu, mutluluğun sosyal temelini oluşturur.

Kimileri mutluluğu maddi alanda, kimileri manevi alanda, kimi insanlar ise hem maddi hem manevi alanda edinilebilecek bir ruhsal hal olarak ele almışlardır. Örneğin, mutluluğun manevi alanda edinilebilecek bir hal olduğunu düşünen eski Grek düşünürleri mutluluğu erdemin ödülü olarak değerlendirmişlerdir.
Mutluluk hakkında mistisizmde, çeşitli dinlerde ve felsefi ekollerde ortaya konan görüşlerde farklılıklar genellikle şu soruların yanıtlarında toplanmaktadır:

Mutluluk bir amaç mı, bir sonuç mu olmalıdır?
Mutluluk, manevi değerlere mi bağlıdır, maddi değerlere mi bağlıdır?
Maddi değerlerin edinilmesiyle edinilen geçici hal mutluluk kapsamında değerlendirilebilir mi?
Mutluluk, kişinin diğerleri hakkındaki hareketleriyle ne derecede ilişkilidir? Diğer insanlarla birlikte yaşamayan, toplumdan yalıtılmış biri mutlu olabilir mi?
Istırap ya da mutsuzluğu tatmamış biri mutlu olabilir mi?

“Kişinin yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. (…) Bir insan böyle hareket ederken ‘benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı bilecekler mi’ diye bile düşünmemelidir. Hatta en mutlu olanlar hizmetlerinin bütün nesillerce bilinmemesini tercih edecek karakterde bulunanlardır.” (M.K. Atatürk,1937,100 ve 1937,5-277)
“(...) Hal böyleyken, insanlar gerçek mutluluk ve kurtuluşu, ancak maddelere tapan nefislerinin hava ve hevesine tutsak olmuş iradelerine göre değer biçtikleri birtakım uydurma kurallardan beklemektedirler. (…) Maddelere ve objelere bağlı mutluluklar, doğal olarak bu cansız şeyler gibi geçicidir (fanidir) ve günün birinde onlar gibi  çökecek, yıkılıp gidecek, yok olacaklardır. Fani şeylere bağlı ve onlarla geçerli hiçbir mutluluk devamlı olamaz. Devam eden, ölmeyen bir mutluluk, ebedi (sonsuz) değerlere bağlı ve onlarla geçerli bir mutluluktur. Şu halde hakiki mutluluğun kaynaklarından birini de, ebedi olan canlı varlıklara, özellikle insan ruhlarına duyulan sevgi oluşturur. Çünkü o (sevgi) ebedidir. (...) İnsanın hakiki mutluluğunun ilk kapılarını açan sevgi; merhamet, şefkat ve yardım duygularıyla beslenir. Bu duygular mutluluk kapısının en sadık kapıcılarıdır. Bunlar izin vermeden ne gerçek sevgiye ulaşılır, ne de büyük mutluluğun kapıları açılır.” (Neo-spiritüalizm’in kurucusu Dr.Bedri Ruhselman)
“Bütün mutsuz olanlar, yalnız kendi mutlulukları peşinde koşanlardır. Bütün mutlu olanlar ise başkalarının mutlu olması için çalışanlardır.” (Budizm)
“Engelleri aşmak, varoluşun en büyük hazzıdır; bunlar ticaret ve iş yaşamındaki maddi şeylerde de olabilir, öğrenme ve bilimsel araştırmadaki düşünsel şeylerde de olabilir; bu engellerle savaşmak ve onları yenmek mutluluk verir." (Schopenhauer)
”İnsanın gerçek varlığını bilmesi mutluluk, unutması ise elemdir.” (Sri Nisargadatta Maharaj)

İnsanlar yüzyıllardır mutluluğu ölçmeye çalışıyorlar. 1780'de İngiliz faydacı filozof Jeremy Bentham, mutluluğun insanların birincil amacı olduğu için, hükümetin ne kadar iyi performans gösterdiğini belirlemenin bir yolu olarak ölçülmesi gerektiğini öne sürdü.
Mutluluğu ölçmek için çeşitli ölçekler geliştirildi:

Öznel Mutluluk Ölçeği (SHS) (ingilizce:Subjective Happiness Scale), 1999'dan itibaren küresel öznel mutluluğu ölçen dört maddelik bir ölçektir. Ölçek, katılımcıların kendilerini mutlu ya da mutsuz bireyler olarak nitelendirmek için mutlak derecelendirmeler kullanmasını ve aynı zamanda kendilerini ne ölçüde mutlu ve mutsuz birey tanımlamalarıyla özdeşleştirdiklerini sorar.
1988 tarihli Pozitif ve Negatif Etki Çizelgesi (PANAS) (ingilizce:Positive and Negative Affect Schedule) 20 maddelik bir ankettir ve kişilik özellikleri ile olumlu ya da olumsuz etkiler arasındaki ilişkiyi "şu an, bugün, son birkaç gün, geçen hafta, son birkaç hafta, geçen yıl ve genel olarak" değerlendirmek için beşli Likert ölçeği (1 = çok az veya hiç, 5 = aşırı) kullanılır. Ek etki ölçekleri olan daha uzun bir versiyon 1994'te yayımlanmıştı.
Yaşamdan Memnuniyet Ölçeği (SWLS), (İngilizce:Satisfaction with Life Scale) Ed Diener tarafından geliştirilen yaşam memnuniyeti'nin küresel bir bilişsel değerlendirmesidir. Bir kişinin hayatıyla ilgili beş ifadeye katılmak veya katılmamak için yedi puanlı Likert ölçeği kullanılır.
Dünya Mutluluk Raporu'nda Cantril merdiven yöntemi kullanılmıştır. Katılımcılardan, kendileri için mümkün olan en iyi yaşam 10 ve olabilecek en kötü yaşam 0 olan bir merdiven düşünmeleri istenir. Daha sonra kendi mevcut yaşamlarını bu 0'dan 10'a kadar derecelendirmeleri istenir.
Olumlu Deneyim; Gallup tarafından yapılan bu ankette, önceki gün insanların keyif alıp almadıklarını, çok gülüp gülüp geçmediklerini, kendilerini iyi dinlenmiş hissedip hissetmediklerini, kendilerine saygılı davranılıp davranılmadığını, ilginç bir şey öğrenip öğrenmediğini veya yapıp yapmadığı sorulur. 2018'deki Paraguay ve Panama'nın başı çektiği en iyi 10 ülkeden 9'u Güney Amerika'da idi. Ülke puanları 85 ile 43 arasında değişmektedir.
2012'den beri Dünya Mutluluk Raporu yayımlanmaktadır. Mutluluk, "Bir bütün olarak hayatınızdan ne kadar mutlusunuz?" ve duygusal raporlarda, "Şimdi ne kadar mutlusunuz?" gibi değerlendirilir ve insanlar bu sözlü bağlamlarda mutluluğu uygun şekilde kullanabiliyor görünmektedir. Rapor, bu cevapları kullanarak en yüksek mutluluk düzeyine sahip ülkeleri belirler. Öznel iyi oluş ölçümlerinde birincil ayrım, bilişsel yaşam değerlendirmeleri ile duygusal raporlar arasındadır.
Birleşik Krallık, daha önceden gayri safi milli mutluluk ölçen Butan'ın ardından, 2012'de ulusal refahı ölçmeye başladı.
Mutluluğun zaman içinde oldukça istikrarlı olduğu bulunmuştur.
Mutluluğun ayrıca iş yerindeki performansı artırdığına dair ampirik çalışmalar da bulunmaktadır. 4.277 kişinin 21 ay boyunca katıldığı bir çalışmada, mutluluk ile iş yerindeki performans arasında pozitif bir korelasyon olduğu bulunmuştur.

Mühendislik etiği, mühendislerin mühendislik uygulamaları için geçerli olan ve mesleğe, topluma, işe, işverene, meslektaşlarına karşı uymaları gereken etik davranışlar bütünüdür. Bilimsel bir disiplin olarak bilim felsefesi, mühendislik felsefesi ve teknoloji etiği gibi konularla yakından ilgilidir. Mühendislik etiğinin tek bir uygulaması ve standardı yoktur, dallara göre değişen anlamı ve uygulaması vardır.
Özellikle teknik tasarımlar başta olmak üzere birçok uygulamada toplumun mühendislere bağımlı olması, mühendislerin ahlaki olarak güvenilir davranmalarını gerekli kılar. Eğer işlerini bilim ve kurallara uygun olarak ve en önemlisi de etik kurallara uygun olarak yapmazlarsa onlarca, yüzlerce hatta binlerce kişinin bundan etkilenmesine hatta ölümle sonuçlanacak kazalara neden olabileceklerini bilerek uygulamalarını yapmaları sadece çalıştıkları şirketlerin değil aynı zamanda da kendilerinin de sorumluluğudur.
Mühendisler mesleki görevlerini yerine getirirken aşağıdaki temel konuları dikkate almalıdırlar:

Halkın güvenliğini, sağlığını ve refahını en üst düzeyde tutmak.
Hizmetleri yalnızca kendi yetki alanlarında gerçekleştirmek.
Herkese açık beyanları sadece nesnel ve doğru bir şekilde yayınlamak.
İşveren veya müşteriye karşı sadık ve güvenilir davranmak.
Yanıltıcı eylemlerden kaçınmak.
Mesleğin onurunu, itibarını ve saygınlığını artırmak için kendilerini onurlu, sorumlu, etik ve yasalara uygun şekilde davranmaya adamak.
Sosyo-teknik sistemdeki konumlarından dolayı mühendislerin teknik demokrasinin vatandaşı olması, toplumun diğer üyelerinden daha fazla beklenmektedir. Ayrıca, mühendisler, şirketleri içindeki yükümlülükleri ile ilgili olarak, teknik şartnamelerin iletilmesinden oluşan rolün yanı sıra, üstlerine veya müşterilerine alternatifler önerebilir ki bazı durumlarda buna zorunludurlar. Sorumludur çünkü önerilerini dikkate alarak seçimleri yapacaklar onlara güvenmektedirler.
Mühendislerin ahlaki yükümlülükleri, en azından teknik tasarım eylemleri gibi bazı şeyler için toplumun tamamının mühendislere bağımlı olmasından kaynaklanır. Mühendislerin büyük bir sorumluluğu vardır, çünkü işlerini teknik yeterlilik ve etik taahhüdüyle yapmazlarsa, sadece bir kişi zarar görmez veya ölmez (bir doktor işini yapmamasının aksine), onlarca, yüzlerce, hatta binlerce kişi etkilenebilir.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre mühendis olan kişiye verilen isimdir. Yine TDK'ye göre mühendis, insanların her türlü ihtiyacını karşılamaya dayalı yol, köprü, bina gibi bayındırlık; tarım, beslenme gibi gıda; fizik, kimya, biyoloji, elektrik, elektronik gibi fen; uçak, otomobil, motor, iş makineleri gibi teknik ve sosyal alanlarda uzmanlaşmış, belli bir eğitim görmüş kimsedir. Ancak Sözlük tanımının dışına çıkmak ve uygulamaya yönelik bir tanım yaparsak; mühendisler, teknik problemlere ekonomik çözümler geliştirmek için bilim ve matematik prensiplerini uygularlar. Çalışmaları, bilimsel keşifler ile toplumsal ve tüketici ihtiyaçlarını karşılayan ticari uygulamalar arasındaki bağlantıdır.

"Etik" kelimesi, kendisi "karakter, adet olan hayat tarzı" anlamına gelen êthos (ἦθος) kök kelimesinden gelen "kişinin karakteriyle ilgili" anlamına gelen Eski Yunanca ēthikós (ἠθικός) kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime ethica olarak Latinceye, éthique olarak Fransızcaya aktarılmış oradan da Türkçe 'ye girmiştir. Sözlük anlamı olarak töre bilimi ya da ahlâk ile ilgili olan anlamlarına gelmektedir.
Etik, basit tanımıyla, ahlâki ilkeler sistemidir. İnsanların karar verme ve yaşamlarını yönlendirmelerini etkiler. Etik, birey ve toplum için neyin iyi olduğu ile ilgilenir ve ahlaki felsefe olarak da tanımlanır.
Bunlarla birlikte bir insanın eylemlerinin etik temelde sorgulanabilmesi için o kişinin: 

Başkasının baskısı ve tahakkümü altında kalmadan karar verme özgürlüğüne sahip olması,
İradesinin herhangi bir otoritenin vesayeti veya baskısı altında bulunmaması, başka bir tanımlamayla yaderk bir kişilik yerine özerk bir kişiliğe sahip olması,
Nasıl davranacağı konusunda seçeneklerinin elinden alınmamış olması,
gerekmektedir.

TDK'ye göre kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet. Sorumluluk bireyde doğal olarak gelişir ancak bu durum daha sonra içinde bulunulan topluluğa karşı duyulan sorumluluk biçiminde kolektif olarak gelişir.
Mesleki anlamda sorumluluk, belirli bir görevin istenilen nitelik ve nicelikte yerine getirilmesi olarak adlandırılabilir. En genel anlamda iki tür sorumluluk vardır: üstlere hesap vermeyi de içeren sorumlu olma durumu ve işi yapmayı üstlenmek anlamındaki sorumluluk alma kavramlarıdır.

Mühendislik kavramı ve uygulaması 19. yüzyılda ayrı bir meslek olarak yükseldikçe, mühendisler kendilerini sıradan işçilerden ayrı olarak bağımsız profesyonel pratisyenler veya büyük işletmelerin özel teknik çalışanları olarak gördüler ve çalıştıkları ya da tasarladıkları projeleri bu açıdan değerlendirmeye başladılar. O zamana kadar çalışanlarının üzerinde mutlak hakimiyete sahip olan işverenler için bu durum hakimiyetlerinin sorgulanması durumunu meydana getirdi.
Mühendislerin bu şekilde bilinçlenmesiyle birlikte öncelikli olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde Amerikan İnşaat Mühendisleri Topluluğu (ASCE)(1851), Amerikan Elektrik Mühendisleri Topluluğu (AIEE) (1884), Amerikan Makine Mühendisleri Topluluğu (ASME) (1880), Amerikan Maden Mühendisleri Enstitüsü (AIME) (1871) gibi değişik Mühendis grupları bir araya gelerek kendi meslek örgütlerini kurmaya başladılar.

19. yüzyıl sona erdiğinde ve 20. yüzyıl başladığında, Ashtabula Nehri Demiryolu Felaketi (1876), Tay Köprüsü Felaketi (1879) ve Quebec Köprüsü çöküşü (1907) gibi bazı korkunç köprü kazaları da dahil olmak üzere bir dizi önemli yapısal kazalar oldu. Bu yaşanan olaylara bir tepki olarak, dört kurucu mühendislik topluluğundan üçü resmi etik kuralları geliştirdi. AIEE 1912'de, ASCE ve ASME de 1914'te bunları uygulamaya soktu.
I. Dünya Savaşı sıralarında mühendislik mesleğinin önde gelenleri kendi mesleklerinin hukukçulara ve doktorlara tanınan toplumsal statüye sahip olmadığını düşünmeye başladılar. Bunun üzerine tüm mühendislik meslek odaları temelde mühendislik mesleğinin toplum önündeki statüsünü geliştirmek amacıyla kendi alanlarındaki kuralları oluşturmaya başladılar.
Bu tür kazaların, profesyonel uygulamaların gerekliliği konusunda toplumda uyanan gerekliliklerden dolayı, bir süre sonra, ABD'de mühendislik projelerini yürütmek ve uygulamak için mühendislik lisansı gibi belgelerin istenmesi hareketi başladı. Bu belgeler bir takım eğitim, tecrübe ve sınav başarısını da kapsamaktaydı. 1947 yılına gelindiğinde ABD'deki tüm eyaletlerde lisans yasaları uygulamaya konulmuştu. 1932'de kurulan Mesleki Gelişim için Mühendisler Konseyi ECPD, mühendislik okullarını akredite etmeye başladı. Bu konsey 1980 yılında Mühendislik ve Teknoloji Ekreditelendirme Kurulu (ABET) olarak isim değiştirdi.

Türkiye'de, 1908'de İstanbul'da çok sayıda kurulan sivil örgütlerden biri de Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyetidir. Cemiyet 1912 yılında etkinliklerini askıya almış ve 1919'da yeniden çalışmalarına başlamış ve varlığını 1922 yılına kadar sürdürmüştür. Türkiye'de Cumhuriyetin ilanından sonra ilk örgütlenmeler ise Mayıs 1926 yılında ve merkezleri Ankara'da bulunan Türk Mühendisler Birliği ve Türk Yüksek Mühendisler Birliği'nin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu birliklerin amaçları daha çok mesleki sorunları gündeme almak, tartışmak ve iyileştirmek iken etik boyutu daha o dönemlerde öne çıkmamıştı.
Bu öncü örgütlere daha sonra çeşitli tarihlerde uzmanlık alanlarında örgütler eklenmiştir. 1954 yılında Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'nin kurulmasıyla birlikte ilk genel kurulda Elektrik Mühendisleri Odası, Gemi Mühendisleri Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası, Orman Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası kurulması kararlaştırılmıştır.

Dünya çapındaki birçok mühendislik meslek örgütü, üyelerinin etik kurallara uyması için açıklamalar, deklarasyonlar ve hatta yazılı kararlar uygulamaktadırlar. Ancak bunların gerçek anlamda ilk yazılı kurallar olarak ele alınması ASCE tarafından 1914'te Etik Kurallar (Code of Ethics) başlığında yandaki gibi listelendi.
1914 kuralları, ASCE için yüksek etik standartların önemini iletmede önemli bir adım olsa da, yayınlanan ilk kurallar bütününün, bir inşaat mühendisinin, halkın refahını koruma yükümlülüğünü bir düzenlemeyle değil de kişisel onur kavramıyla uygulamaya bıraktığını izlemek ilginçtir. Bu ilk kuralların kanunları, sadece, bir mühendisin diğer mühendislerle ve müşterilerle etkileşimi ile ilgilidir ve bir mühendisin halka karşı görev ve sorumluluklarından bahsetmez. ASCE, 1976'ya kadar mühendisin temel etik görevinin "halkın güvenliğini, sağlığını ve refahını en üst düzeyde tutmak" olduğunu belirten açık bir ifadeyi kabul etmeyecekti.
Mühendis yetiştiren okullar, müfredatlarında mühendislik etiği dersi vermeye başladı ve mezunlarını etik anlamda bağlayacak çeşitli yeminleri diploma teslimlerinde uygulamaya başladılar. Bunlara Kanada'daki Iron Ring, ABD'deki Order of the Engineer, Türkiye'deki İTÜ Mühendislik Yemini örnek olarak verilebilir.
Türkiye'de, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği 2003 yılında düzenlediği Mühendislik ve Mimarlık Kurultayında, TMMOB Mesleki Davranış İlkelerini, mühendislerin ve mimarların mesleki uygulamalarında göz önünde bulundurmaları gereken değerleri ve almaları gereken kararlarına kılavuzluk etmesi için hazırlanmış ve kabul etmiştir.
ABD'de, ASCE Code of Ethics'i en son Ekim 2020'de güncelledi.

Profesyonel anlamdaki belirli bir meslek grubunun, meslek üyelerine yapmalarını zorunlu kılan, uygulayıcılarını belli kurallarla davranmaya zorlayan ve kişisel eğilimlerini sınırlayan, mesleki çekişmeyi düzenleyen ve hizmet ideallerini korumayı amaçlayan mesleki ilkeler bütünüdür.
Mesleki etik kuralların amacı, kapsamına giren pe

Felsefi olarak negatif özgürlük kavramı, bireyin başkalarının otoritesine maruz kalmadan özgür olması anlamına gelir. Bu negatif anlayışta, kişinin, etkinliğini kimse tarafından karışılmadan özgürce gerçekleştirebileceği düşünülür. Örneğin Thomas Hobbes'a göre, "özgür bir adam… iradesi dahilindeki yapacaklarına mani olunmayan kişidir."
Negatif özgürlük ile pozitif özgürlük arasındaki fark, Isaiah Berlin tarafından, "Two Concepts of Liberty" isimli konferansında belirtilmiştir. Berlin'e göre, bu fark politik gelenekte iyice yerleşmiştir: negatif özgürlük kavramı, en belirgin olarak İngiliz politik filozoflarınca (örneğin, Locke, Hobbes ve Smith) ilişkilidir; bunun karşılığında pozitif özgürlük kavramı ise, Hegel, Rousseau, Herder  gibi kıtasal Avrupa düşünürlerinin felsefelerinde görülür.
Negatif özgürlük konsepti, birkaç dikkat çekici unsura sahiptir. Birincisi, negatif özgürlük bir tür özgürlük alanı (yasaların yokluğunu) tanımlar. Berlin'in ifadesiyle, "negatif anlamı ile özgürlük, 'Öznenin – kişi ya da kişi grubu – yapabileceği veya olabileceği şeyi diğer kişilerin müdahalesi olmadan yapabilmesi veya olabilmesi için bulunması gereken bölge nedir' sorusunun cevabını içerir." Bazı filozoflar bu alanın bazı şartlarıyla uyuşmasalar da, kişinin başkası tarafından engellenmemesi ile ilgili ana noktasına katılırlar. İkincisi, negatif özgürlük dahilindeki kısıtlama, doğal ya da kapasite yetersizliği gibi sebeplerle değil, kişi veya kişilerce empoze ettirilir. Helvetius, bunu açıkça ifade etmiştir: "Özgür adam demirler içinde değildir, herhangi bir amaca tutsak edilmemiştir, cezalandırılma korkusu içindeki bir köle gibi yaşatılmaz… bir kartal gibi uçmasını engelleyen ya da bir balina gibi yüzmesini engelleyen şey özgürlüğünün kısıtlanması olmamalıdır."
Pozitif ve negatif özgürlük ikilemi, sosyalizm, sosyal demokrasi, liberter sosyalizm ve marksizm yandaşı filozoflarca sahte bulunur. Kimilerine göre pozitif ve negatif özgürlük, uygulamada ayırt edilemez, kimisine göre ise bir özgürlük türü diğerinden bağımsız olarak var olamaz. Genel bir kanı ise negatif özgürlüğün korunması için hükûmetin veya toplumun pozitif hareketler yapması, aksi takdirde bireylerin birbirlerinin özgürlüğünü almasının engellenemeyeceği yönündedir.

"İnsanların özgürlük isteği, otorite ihtiyacı ile nasıl uzlaşır?" sorusuna verdikleri cevap, pek çok düşünürün özgürlük üzerine olan görüşlerinin ana çizgilerini anlamaya olanak verdiği gibi, otorite, eşitlik ve adalet gibi kesişen konseptler hakkında yorumlarını da aydınlatır. 
Hobbes ve Locke, bu soruya iki tane etkili ve açıklayıcı çözüm getirdiler. Başlangıç noktası olarak, ikisi de her bireyin zevklerine ve isteklerine göre rahatça hareket edebileceği alanların net bir çizgi ile çizilmesi gerektiğine dair hemfikirler. Bu bölge, kişisel özgürlüğün dokunulmaz ve kutsal alanını oluşturur. Ama, otorite olmadan toplumun olamayacağına da inanırlar. Bu tanımda otoritenin amacı, farklı yönelmeler üzerine olan çarpışmaları engellemek ve kişilerin özgürlük alanlarının başladığı ve bittiği sınırları ayırmaktır. Hobbes ile Locke'un zıt düştüğü nokta ise alanın uzandığı yerler. İnsan doğasının nispeten kötü yönlerini ele alan Hobbes'a göre, kişinin içgüdüsel olan vahşi, yırtıcı ve yıkıcı yönlerini bastırmak için güçlü bir ototrite gerekmektedir. Kalıcı ve sürekli olası anarşi tehdidini savurmayı sadece güçlü bir otorite yapabilir. Bir başka açıdansa, Locke, insanların genel olarak kötüden fazla iyi olduklarına inandı ve bireysel özgürlük sınırlarının daha geniş bırakılmasının gerekliliğini savundu.

John Jay, Federalist Gazetesi'nin 2. sayısında: "Hükümetin vazgeçilmez gereksiniminden daha önemli bir şey yoktur, ve ne zaman veya nasıl oluşturulursa oluşturulsun, insanların doğal haklarının bir kısmını feda etmelerinin, güçlenmesi açısından çok önemli olduğu da bir o kadar reddedilemezdir." demiştir. Jay'in anlatmak istedikleri, "doğal haklar" yerine "negatif özgürlük" yazılırsa daha net görülebilir. Çünkü burada anlatılan durum, güçlü bir otoritenin oluşumu, bizim kendi negatif özgürlüğümüz üzerine yaptığımız kısıtlamalar üzerine olmuştur.
Thomas Paine, Common Sense isimli risalesinde, toplum ve hükûmet arasındaki farkı, pozitif ve negatif özgürlük arasındaki fark aracılığı ile ayırt eder: "Toplum isteklerimizle, hükûmet içimizdeki kötülükle kurulur; eski, bağlılığımızı perçinlemek aracılığıyla mutluluğumuzu pozitif yönde etkilerken, yeni, ahlaksızlığımızı engelleyerek negatif yönde etkiler. "
Thomas Jefferson, "Doğru özgürlük, diğerleriyle eşit olan haklara göre etrafımıza çizilen çizginin içinde, irademizle yaptığımız hareketlerimizin engellenmemesidir."
Liberteryen düşünür Tibor Machan negatif özgürlüğü "ahlaki seçim, ve dolayısıyla insanlığın gelişimi için gerekli" şeklinde savunur ve "bir insan toplumunun, yaşama, gönüllü hareket edebilme ve mülkiyetine olan haklarına evrensel bir şekilde saygı gösterildiğinde, anlaşıldığında ve savunulduğunda" güven altında olduğunu belirtir.

Isaiah Berlin: Four Essays on Liberty (özellikle Two Concepts of Liberty)
Isaiah Berlin: Freedom and its Betrayal

Negatif ve pozitif haklar
The Trap (televizyon belgesel dizisi)

Positive and Negative Liberty - Stanford Felsefe Ansiklopedisi 14 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nihilizm, evrenin ve insan yaşamının özünde herhangi bir anlam taşımadığını savunan bir felsefi yaklaşımdır. Ancak bu, her türlü anlam ve değerin tamamen reddi gerektiği anlamına gelmez. Nihilizme göre, toplumsal, ahlaki ve kültürel değerler insan yapımıdır ve mutlak bir gerçeklik taşımaz.
Nihilizm, Tanrı'nın varlığı, iradenin özgürlüğü, bilginin kesinliği, ahlak ve tarihin mutlak sonu gibi kavramların mutlak kabul edilmesini reddeder. Ancak bu kavramların kendisinin reddedilmesi, bireyin ya da toplumun pragmatik olarak vereceği bir karardır ve nihilizmden bağımsızdır.
Her ne kadar Nietzsche gibi nihilizme muhalif düşünürler, nihilizmi aşırı sonuçlarıyla tanımlamaya çalışsa da, bu tanımlar nihilizmin kendisini değil, muhaliflerin nihilizme yönelik bakış açılarını yansıtır. Bu bağlamda, Crosby (1998) ve Deleuze (1962) gibi filozofların tanımları da, nihilizmin aşırı yorumlarına odaklanan eleştirisel perspektiflerdir.
Aynı zamanda kök sözcük olan "nihil", İngilizce bir sözcük olan annihilate'de de bulunur ki bu sözcük "yok etmek, ortadan kaldırmak, imha etmek" anlamlarına gelmektedir. Nihilizm sözcüğü Rus yazar İvan Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabında Bazarov adlı karakteri tanımlaması için kullanmasından sonra popülerleşmiştir. 19. yüzyıl ortalarında Rusya'da, özellikle genç entelektüel kesim arasında taraftar bularak yükselen ve bu nedenle kendine büyük felsefi akımlar arasında yer edinen bir felsefi yaklaşımdır.
İnsani değerlerin asılsız olduğu, hayatın anlamsız olduğu, bilginin imkansız olduğu veya bazı varlıkların var olmadığı veya bunların anlamsız veya manasız olduğu da dahil olmak üzere farklı nihilist pozisyonlar olmuştur.
Nihilizm; bilgi felsefesi, ahlak ve siyaset alanında kabul görmüştür. Ve yine nihilizm, her şeyi, her gerçeği ve değerleri reddetme şeklinde ortaya çıkmıştır. Nihilizm; her türlü bilgi imkânını reddeder ve hiçbir doğru, genel geçer (Toplum tarafından kabul edilen, hemen herkesçe benimsenen) bilginin olamayacağını savunur. Varlığı her şekliyle şüphe ile karşılar ve hatta yok sayar.
Nihilizm temelde estetizmin bütün biçimlerini reddeder. Toplumsal bilimleri ve klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeder. Yalın olgucu (pozitivist) ve maddeci bir tutumla yerleşik toplumsal düzene baş kaldırmayı temsil eder, devlet, din ya da aile otoritesine karşı çıkar. Yalnızca bilimsel doğruları temel aldığı düşünülse de, bilimin toplumsal sorunlarının üstesinden gelemeyeceğini kabul eder.

Nihilizm kavramı, Theravada ve Mahayana Tripiṭaka'da kaydedildiği üzere Buda tarafından ele alınmıştır. Orijinali Pali dilinde yazılmış olan Tripiṭaka, nihilizmden natthikavāda ve nihilist görüşten micchādiṭṭhi olarak söz etmektedir. İçindeki çeşitli sutralar Buda hayattayken farklı çileci mezhepleri tarafından benimsenen ve bazıları Buda tarafından ahlaki açıdan nihilist olarak görülen çok sayıda görüşü tanımlamaktadır. Apannaka Sutta'daki “Nihilizm Doktrini”nde Buda ahlaki nihilistleri aşağıdaki görüşlere sahip olarak tarif etmektedir:

Verme eylemi hiçbir faydalı sonuç doğurmaz;
İyi ve kötü eylemler hiçbir sonuç doğurmaz;
Ölümden sonra varlıklar bu dünyada veya başka bir dünyada yeniden doğmazlar;
Dünyada, doğrudan bilgi yoluyla, varlıkların bu dünyada veya başka bir dünyada yeniden doğduğunu doğrulayabilecek hiç kimse yoktur.
Ayrıca Buda, bu görüşlere sahip kişilerin iyi zihinsel, sözel ve bedensel davranışlardaki erdem ile yanlış davranışlardaki karşılık gelen tehlikeleri göremeyeceklerini ve bu yüzden bu ikincisine yöneleceklerini belirtmektedir.

Nihilizm terimi felsefeye ilk kez Friedrich Heinrich Jacobi (1743-1819) tarafından kazandırılmıştır. Jacobi, bu terimi rasyonalizmi, özellikle de Spinoza'nın determinizmini ve Aydınlanma'yı (Aufklärung) tanımlamak için kullanmıştır. Ona göre, tüm rasyonalizm nihayetinde nihilizme indirgenmekteydi ve bu durumdan kaçınmak için bir tür inanç ve vahye geri dönülmesi gerektiğini savunuyordu. Bu görüşü bir reductio ad absurdum olarak ileri sürmüştür. Örneğin, Bret W. Davis şöyle yazmaktadır:

Nihilizm fikrinin ilk felsefi gelişimi genellikle, ünlü bir mektubunda Fichte'nin idealizmini nihilizme düşmekle eleştiren Friedrich Jacobi'ye atfedilmektedir. Jacobi'ye göre Fichte'nin egoyu mutlaklaştırması, Tanrı'nın mutlak aşkınlığını inkar eden bir öznellik şişirmesidir.
İlgili ancak karşıt bir kavram olan fideizm, aklı imana düşman ve ondan aşağı olarak görmektedir.

Søren Kierkegaard (1813-1855) nihilizmin erken bir biçimini ortaya koydu ve bunu tesviye olarak adlandırdı. Tesviyeyi, bireyin biricikliğinin yok olacağı ve kişinin varoluşunda anlamlı hiçbir şeyin onaylanamayacağı bir noktaya kadar bireyselliği baskılama süreci olarak görmüştür:

En yüksek seviyedeki tesviye, kişinin kendi kalp atışlarını duyduğu ölümün durgunluğu gibi bir şeydir. Ölüm gibi bir durgunluk, içine hiçbir şeyin giremediği, her şeyin battığı, güçsüz bir durumdur. Bir kişi bir isyanın başına geçebilir ama bir kişi bu tesviye sürecinin başına geçemez çünkü bu onu lider yapar ve tesviye edilmekten kaçınır. Her birey kendi küçük çevresinde bu tesviyeye katılabilir, ancak bu soyut bir süreçtir ve tesviye bireyselliği fetheden soyutlamadır.
— The Present Age, 1962, sayfa 51–53. 
Bir yaşam felsefesinin savunucusu olan Kierkegaard, genel olarak tesviyeye ve onun nihilist sonuçlarına karşı çıkmış, ancak “tesviye çağında yaşamanın gerçekten eğitici olacağına, çünkü insanların tesviye yargısıyla tek başlarına yüzleşmek zorunda kalacaklarına” inanmıştır. George Cotkin, Kierkegaard'ın “on dokuzuncu yüzyılda hem ruhani hem de siyasi inancın standartlaştırılmasına ve tesviye edilmesine” karşı olduğunu ve Kierkegaard'ın “kitle kültüründe bireyi egemen görüşe uygunluk ve itaatin şifresine indirgeme eğilimlerine karşı çıktığını” ileri sürmektedir. Kierkegaard, tesviye sürecinin üstesinden gelebilen bireylerin bunun için daha dayanıklı olduğunu ve bunun “gerçek bir benlik olma” yolunda doğru yönde atılmış bir adımı temsil ettiğini savunur. Hubert Dreyfus ve Jane Rubin, tesviyenin üstesinden gelmemiz gerektiği için Kierkegaard'ın ilgisinin, “giderek nihilistleşen bir çağda, hayatlarımızın anlamlı olduğu hissini nasıl geri kazanabileceğimiz” konusunda olduğunu ileri sürmektedir.

Rus nihilizmi, 1860-1917 yılları arasında hem nihilist felsefenin yeni ortaya çıkan bir biçimi hem de dönemin bazı devrimci eğilimleriyle örtüşen ve çoğu zaman yanlış bir şekilde siyasi terörizm olarak nitelendirilen geniş bir kültürel hareketti. Rus nihilizmi, metafiziği, duygusallığı ve estetikçiliği reddetmekle birlikte katı determinizm, ateizm, materyalizm, pozitivizm ve rasyonel egoizm teorilerini içeren mevcut değerlerin ve ideallerin çözülmesine odaklandı. Bu düşünce ekolünün önde gelen filozofları arasında Nikolay Çernışevski ve Dimitri Pisarev yer almaktadır.
Rus nihilist hareketinin entelektüel kökenleri 1855'e ve belki de daha öncesine kadar götürülebilir, burada esas olarak aşırı ahlaki ve epistemolojik şüphecilik felsefesi söz konusuydu. Ancak nihilizm adının ilk kez popülerleşmesi 1862 yılına, İvan Turgenyev'in ünlü romanı Babalar ve Oğullar'da bu terimi genç kuşağın kendilerinden önce gelen hem ilericiler hem de gelenekçiler karşısındaki hayal kırıklığını tanımlamak için kullanmasına ve bunun olumsuzlama ve değer yıkımının mevcut koşullar için en gerekli şey olduğu görüşünde tezahür etmesine kadar sürmüştür. Hareketin bu ismi benimsemesi, romanın hem muhafazakârlar hem de genç kuşak tarafından ilk başta sert karşılanmasına rağmen çok kısa sürmüştür.
Felsefi olarak hem nihilist hem de şüpheci olsa da, Rus nihilizmi sanıldığı gibi etiği ve bilgiyi tek taraflı olarak olumsuzlamamış, anlamsızlığı kesin olarak benimsememiştir. Yine de çağdaş akademi, Rus nihilizminin salt şüphecilikle bir tutulmasına karşı çıkarak onu temelde bir Prometheus hareketi olarak tanımlamıştır. Olumsuzlamanın tutkulu savunucuları olan nihilistler, Rus halkının Prometheus gücünü özgürleştirmeye çalıştılar. Onlara göre bu güç, bir prototip bireyler sınıfında veya kendi deyimleriyle "yeni tiplerde" somutlaşmaktaydı. Pisarev'e göre bu bireyler, kendilerini tüm otoriteden kurtararak ahlaki otoriteden de muaf olurlar ve bu özellikleriyle ayaktakımından ya da sıradan kitlelerden ayırt edilirler.
Daha sonraki nihilizm yorumları, Rus nihilizmine tepki olarak ortaya çıkan Fyodor Dostoyevski'ninkiler gibi anti-nihilist edebiyat eserlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Çağdaş akademisyen Nishitani, “Gerçek dünyadaki yozlaşmış nihilistlerin aksine, kendilerini şımartarak nihilist duyarlılıklarını uyuşturup kendilerini unutmaya çalışanlar, Dostoyevski'nin karakterleri gönüllü olarak nihilizme atlarlar ve onun sınırları içinde kendileri olmaya çalışırlar” diye yazmaktadır. “Tanrı yoksa her şey mübahtır‘ ya da ’après moi, le déluge'de ifade edilen nihilizm, içtenliğini sonuna kadar yaşamaya çalıştıkları bir ilke sunmaktadır.

Nihilizm genellikle, Batı kültürünün yaygın bir fenomeni olarak nihilizme ayrıntılı bir teşhis koyan Alman filozof Friedrich Nietzsche ile ilişkilendirilir. Kavram Nietzsche'nin çalışmalarında sıkça yer alsa da, Nietzsche bu terimi farklı anlamlar ve çağrışımlarla çeşitli şekillerde kullanmıştır.
Nietzsche'nin düşüncesinin gelişimiyle ilgili olarak, 1869'dan itibaren “nihilist” temalarla ilgilenmesine rağmen, nihilizmin kavramsal bir kullanımının ilk kez 1880'in ortalarında el yazısı notlarında ortaya çıktığı araştırmalarda belirtilmiştir. Bu dönem, Rusya'da nihilist olaylarla ilgili gazete haberlerine dayanarak sözde “Rus nihilizmini” yeniden inşa eden popüler bir bilimsel çalışmanın yapıldığı dönemdir. Üç baskı yapan bu eser sadece geniş bir Alman okur kitlesi tarafından bilinmekle kalmadı, aynı zamanda Nietzsche üzerindeki etkisi de kanıtlanabilir olmuştur.
Karen L. Carr, Nietzsche'nin nihilizm tanımını “Bir gerilim durumu, değer vermek veya ihtiyaç duyduğumuz şeyler ile dünyanın nasıl işlediği arasındaki orantısızlık” olarak tanımlamaktadır. Dünyanın, sahip olmasını istediğimiz ya da uzun zamandır sahip olduğuna inandığımız nesnel bir değere 

Norm kelimesi Latince erese/çekül sicimi, kural ve talimat anlamlarına gelen norma kelimesinden gelir ve Yunanca κανόνας kelimesinin mukabili olarak kullanılan ve mimari alanından ödünç alınan kavram ilk dönemlerden itibaren soyut ve manevi bağlamada taşınmıştır. Cicero, hukuk felsefesinde kural kavramını ifade etmek için  regula yanında norma kavramını da kullanmıştır.
Norm belirli bir ölçüyü gerektirir. Bu anlamda belirli bir ideal ve örneği içinde barındırır ve olması gerekini tanımlamak için kullanılır. Norm kelimesi çok geniş bir alanda kullanılır. Ahlak, hukuk ve nezaket kurallarını kapsayan toplumsal normların yanında, teknik ve bilim alanında norm kavramı kullanılır. Kısaca, nasıl yapılması ve üretilmesi gerektiğine dair metodu olan her eylem kategorisinde normlardan söz edilir.
Norm kavramı, Pratik felsefeye ait bir kavramdır. Aristoteles'in yaptığı teorik ve pratik felsefe ayrımından itibaren, felsefe de olanı ifade eden olgusal ve gerekliliği ifade eden normatif alanın farklılığı konusunda bir bilinç geliştirilmiştir. Fakat bu konudaki farkındalığı artırma konusundaki en büyük katkı, Hume tarafından ortaya konmuştur. Normlar, tarif eden, açıklayan ve ifade eden kavramsal soyutlamalardan ziyade, bir eylemi gerçekleştirmeye yönelik pratik anlam kavramlarıdır (cümlelerdir). Normatif cümleler, tanım yapan düze cümlelerden farklı olarak, "zorunludur" ifadeleri ve iddialarını ima ederler. Yaygın normatif cümleler komutlar, izinler ve yasaklar; samimiyet, gerekçe ve dürüstlüğü içeren ortak normatif soyut kavramlar  içerir.

Adalet Sarayı şu anlamlara geliyor olabilir;

Brüksel Mahkemeleri, Belçika'nın Brüksel  şehrinde bulunan Mahkemeleri Brüksel Adalet Sarayı olarak bilinir.
Adalet Sarayı (Bükreş), Romanya'nın Bükreş şehrinde bulunan Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Kolombiya), Kolombiya'da bulunan Adalet Sarayı.
Kraliyet Adalet Mahkemeleri Sarayı, İngiltere ülkesi Londra'da bulunan hukuk mahkemeleri.
Adalet Sarayı (Lüksemburg), Avrupa Adalet Divanı Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Malezya), Malezya ülkesinde bulunan Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Montreal), Kanada'nın Québec eyaletine bağlı Montreal şehrinde bulunan Adalet Sarayı.
Justizpalast (Münih), Almanya'nın Münih şehrinde bulunan Adalet Sarayı.
Justizpalast (Nürnberg), Almanya'nın Nürnberg şehrinde bulunan Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Paris), Fransa'nın Paris şehrinde bulunan Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Peru), Peru'nun bulunan Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Roma), İtalya'nın Roma şehrinde bulunan Adalet Sarayı.
Adalet Sarayı (Türkiye), Türkiye'de her il ve büyük ilçelerde kurulu olan adliye yapıları olup, bulunduğu il veya ilçenin adıyla anılan yerler.
Adalet Sarayı (Viyana), Avusturya'nın Viyana şehrinde bulunan Adalet Sarayı.

Adalet Sarayı kuşatması, 1985 yılında Kolombiya Adalet Yüksek Mahkemesi üyelerine karşı yapılan saldırı.

Adil dünya inancı, dünyanın adil bir yer olduğu, insanların hayatta hak ettiklerini yaşadıkları; kötü şeylerin kötü insanların başına, iyi şeylerinse iyi insanların başına geldiğini varsayan hipotez.
İnsanlar; iyilerin ödüllendirildiği, kötülerin cezalandırıldığı ve sonuç olarak herkesin hak ettiğini aldığı adaletli bir dünyada yaşıyor olduklarına inanmaya güdülenmişlerdir. Mutluluk ve başarı gibi olumlu sonuçların yalnızca iyi insanlar tarafından elde edildiğini, olumsuz sonuçlarınsa kötü kimselerin başına geldiğine inanırlar. Bu inancın sarsılması durumunda kişilerin uyum mekanizmaları devreye girer ve çeşitli yanılsamalar ile durum kişiyi rahatsız etmeyecek bir hâle dönüştürülür. Bu yönü ile adil dünya inancı, ruh sağlığının korunması ve devamı açısından olumlu bir başa çıkma metodu gibi görünmektedir.
Bireyin hak edecek bir şey yapmadığı müddetçe başına kötü şeyler gelmeyeceğine inanmasını sağlayarak, kendisini güvende hissetmesine olanak vermektedir. Öte yandan, hak etsin veya etmesin her koşulda yaşadığı mağduriyetten dolayı kurbanı suçlayan bir eğilim olduğu için olumsuz bir yönü de bulunmaktadır.Melvin Lerner’ın "Mağduru Değersizleştirme" Deneyi (1966) Lerner, insanların "kötü şeylerin sadece kötü insanların başına geldiğine" inanma ihtiyacını test etmek için bir laboratuvar deneyi kurgulamıştır. Deneyde, 72 kadın üniversite öğrencisine bir öğrenme süreci izleyecekleri söylenmiş ve elektroşoka maruz kalan bir "mağdur" (aslında bir oyuncu) izletilmiştir. Katılımcılar, mağdurun hatalı cevaplar verdiğinde acı verici şoklar aldığına inandırılmışlardır. Katılımcılar, kurbanın acı çekmesini durduramadıklarında, kurbanı aşağılamaya ve bu acıyı hak ettiğini düşünmeye başlamıştır ancak Kurbana deney sonunda para ödülü veya tazminat verileceği söylendiğinde, katılımcıların kurbanı aşağılamadığı görülmüştür. Çünkü adalet, ödül aracılığıyla yeniden tesis edilmiştir. Sosyal psikolojik araştırmalar, bir toplumda kurumsal adalet sistemine olan güven azaldıkça veya adaletsizlikler görünür hale geldikçe, bireylerin mevcut düzeni savunma ve kurbanı suçlama eğilimlerinin arttığını göstermektedir. Bu durum, Sistem Haklı Çıkarma Teorisi ile açıklanır. Bireyler, yaşadıkları toplumun adaletsiz ve güvensiz bir yer olduğunu kabul etmek yerine, mağdurların kendi kaderlerini hak ettiklerini düşünerek adalet sisteminin bozukluğunu zihinlerinde meşrulaştırırlar. Dünya Adalet Projesi tarafından yayınlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre Türkiye, son yıllarda hukuk devleti ilkeleri, temel haklar ve yargı mekanizmalarının etkinliği gibi kategorilerde 140'tan fazla ülke arasında alt sıralarda yer almaktadır. Sosyal psikoloji literatürü, kurumsal adalet sistemine olan güvenin azaldığı bu tür ortamlarda, bireylerin bilişsel bir savunma mekanizması olarak kurbanı suçlama eğiliminin arttığını savunmaktadır. Aynı zamanda verilere göre Türkiye'de kendini "Müslüman" olarak tanımlayanların oranı %95 ve "Dindar" olarak tanımlayanların oranı ise %51. yapılan araştırmalar sonucunda ise dini inanç ile adil dünya inancı arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. 

Karma yasası

Sosyal Algı - Adil Dünya Hipotezi 19 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Khan Academy
Atasözlerinde Adil Dünya İnancı 9 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Tuba Dik (academia.edu)

Alain Badiou, (doğ. 17 Ocak 1937, Rabat, Fas) önde gelen Fransız sol kanat düşünür, École Normale Supérieure'nin (ENS) eski felsefe bölüm başkanı.

Badiou aynı zamanda Sorbonne ‘da kurs aldığı bir süre olan 1956 ile 1961 arasında öğrencisi olduğu ENS’de bir felsefeci olmak üzere resmi eğitim aldı. Matematiğe yönelik her zaman canlı ve sürekli bir ilgisi vardı. Çok genç yaşlarda siyasal alanda etkin oldu, SFIO Sosyalist Partinin bir uzantısı olan Birleşik Sosyalist Parti'nin (PSU) kurucularındandı. PSU özellikle Cezayir’in sömürge olmaktan kurtulması için etkin bir mücadele içindeydi. İlk romanı Almagestes’i 1964’te yazdı. 1967’de Louis Althusser tarafından oluşturulan ve Jacques Lacan’ın etkisinde hızla büyüyen bir çalışma grubuna katıldı.
Mayıs 1968’de öğrenci ayaklanmaları Badiou’nun aşırı sola geçmesine neden oldu ve UCFML gibi aşırı radikal komünist ve Maoist gruplara katıldı. 1969’da karşı-kültür düşüncesinin kalesi olan 8. Paris Üniversitesi fakültesine (Vincennes-Saint Denis) girdi. Burada felsefe çalışmalarını Althusserci “bilimsel” Marksizm programından sağlıksız sapmalar olarak gördüğü profesör Gilles Deleuze ve Jean-François Lyotard ile ateşli entelektüel tartışmalar yaptı.
1980'lerde hem Althusserci Marksizm hem de Lacan'cı psikanaliz bir düşüşe geçince (Lacan'ın ölümü ve Althusser'in akıl hastanesine yatırlması ile), Badiou, Théorie du sujet (1982) ve en büyük eseri, Being and Event (1988) gibi daha teknik ve soyut felsefe çalışmalarını yayınladı. Bununla birlikte, Badiou, son çalışmalarında da kullandığı, Althusser veya Lacan'ı ve Marksizm'e ve psikanalize dönük sempatik başvurularını, hiçbir zaman elden bırakmadı.
ENS'deki şimdiki pozisyonunu 1999'da aldı. Aynı zamanda başka birçok kurumda da çalışmaktadır; Collège International de Philosophie (Uluslararası Felsefe Okulu) gibi. Kendisi şimdi, 1985'te Maoist UCFML'den bazı yoldaşlarıyla kurduğu "L'Organisation Politique"’in bir üyesidir. Badiou aynı zamanda bir tiyatro yazarı olarak Ahmed le Subtil gibi yazdığı oyunlarla büyük başarılar kazanmıştır.
Son on yılda artan sayıda eseri Deleuze, Manifesto for Philosophy (Felsefe için Manifesto), Metapolitics (Meta Politikalar) ve Being and Event gibi İngilizce’ye çevrilmiştir. İngilizce yayınlanan New Left Review ve Cabinet Magazine gibi dergilerde Badiou’dan kısa metinler yayınlanmaktadır.

Badiou felsefesinde birçok düşüncenin tekrar kullanımını gerçekleştirir. Onun amaçlarından biri gerçeğin bu kategorilerinin her türlü felsefe eleştirisi için kullanışlı olduğunu göstermektir. Bu nedenle, bunları sanat ve tarih kadar ontoloji ve bilimsel keşifler için de kullanır.

Badiou’ya göre, felsefe, felsefi gerçekleri üretmesi açısından kendisinin gerçek prosedürler olarak kabul ettiği dört durum (sanat, aşk, politika ve bilim) içinde yapılabilir. Badiou çalışmalarında sürekli olarak, kendisinin felsefi bir "hastalık" olarak nitelendirdiği, bu diskurlardan herhangi birine kendi gerçeğini dayatmaktan felsefenin sakınması gerektiğini dile getirir. Badiou sıklıkla “birleşme noktalarını” veya farklı diskurlar tarafından üretilen gerçekler arasındaki istisnai bağlantı sahalarını bulmaya çalışmıştır. Badiou'nun gerçeklik prosedür içeriğinin dış gerçekliğin inkârı imasını içermediği akılda tutulmalıdır. Badiou, Lacan'ı takip ederek, ‘gerçeği’, gerçeklik prosedürleri çerçevesinde etkide bulunacaklar üzerinde tekrar etkide bulunacak şekilde öğretilebilecek varolanın hacmini ancak sembolize edilemeyecek gerçekliği tasarlamak için kullanmaktadır. Böylece, bir gerçeklik prosedürüne gerçeğe ulaşmak için ihtiyaç duyulduğunda, ‘gerçek’ aynı zamanda onların gerçeği üretimi olasılığında bir dış sınır olarak iş görür.

"The Handbook of Inaesthetics" (Estetik Dışının El Kitabı) kitabında Badiou, ‘inestetik’ ifadesini “yansıma/nesne ilişkisi”ni inkar eden artistik yaratıcılık içeriğine gönderme yapmak için uydurmuştur. Mimesis düşüncesine veya ‘tabiatın’ şiirsel yansımasına karşı bir tepki göstermek adına, Badiou sanatın ‘içkin’ ve ‘biricik” olduğunu iddia eder. Bir sanat eserindeki aracısızlıkta sunulan gerçeklik duygusuyla, içkin ve sanat ve sadece sanatta bulunan gerçeklik duygusuyla, biricik. Felsefe ve sanat arasındaki bağ hakkındaki görüşü, kendisinin işlevlerini “bilginin biçimlerini onların içinde bazı gerçeğin bir delik açabilecek şekilde düzenlendiği” biçiminde iddia ettiği pedogoji motifine bağlıdır. Bu fikirlerini Samuel Beckett'in düz yazıları, Stephane Mallarme'in ve Fernando Pessoa'nun (bunlar O'na göre felsefenin şimdilik nüfuz edemediği eserler meydana getirdiklerini iddia ettiği sanatçılardır) şiirleri ve diğerlerinin eserlerinden oluşan örneklerle geliştirmektedir.

(2004), Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme İstanbul: Metis Yayınları, ISBN: 9789753424448 Çeviri: Tuncay Birkan
(2006), Felsefe İçin Manifesto İstanbul: Ara-lık Yayınları, ISBN 9759804719 Çeviri: Hakkı Hünler/ Nilgün Tutal
(2006, 2.bas 2012), Sonsuz Düşünce İstanbul: Metis Yayınları, ISBN: 9789753425629 Çeviri: Işık Ergüden, Tuncay Birkan
(2010), Bir Baska Estetik İstanbul: Metis Yayınları ISBN 9789753427876 Çeviri: Aziz Ufuk Kılıç
(2010), (Judith Butler, Slavoj Zizek, Udi Aloni ile; Ed. Zizek), Bir Yahudi Ne İster?, İstanbul: Encore Yayınları, ISBN: 9786056044762, Çeviri: Bahadır Turan, Öznur Tuna
(2011), Sonlu ve Sonsuz, İstanbul: MonoKL 2011, ISBN: 9786056262449 Çeviri: Murat Erşen
(2011), Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki İstanbul: MonoKL ISBN: 9786056262432 Çeviri: Murat Erşen
(2011), (Nicolas Truong ile) Aşka Övgü İstanbul: Can Yayınları ISBN: 9789750713507 Çeviri: Orçun Türkay
(2011), (Barbara Cassin ile) Heidegger, Nazizm, Kadınlar, Felsefe İstanbul:MonoKL ISBN 9786056262456 Çeviri: Hayri Gökşin Özkoray
(2011), Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, İstanbul:MonoKL, ISBN: 9786056262432 Çeviri: Murat Erşen
(2011), Komünist Hipotez, İstanbul:Encore Yayınları, ISBN 9786058765956 Çeviri: Oylum Bülbül
(2011), (Slavoj Zizek ile) Bir İdea Olarak Komünizm, İstanbul: Ayrıntı Yayınları ISBN: 9789755396118 Çeviri: Ahmet Ergenç, Ebru Kılıç
(2011), Yüzyıl, İstanbul: Sel Yayıncılık Çeviri: Işık Ergüden
(2012), Tarih'in Uyanışı, İstanbul: MonoKL ISBN: 6056262463 Çeviri: Murat Ersen
(2013), Deleuzecü siyaset diye bir şey var mı?, İstanbul: Norgunk ISBN: 9788686735 Çeviri: Burcu Yalım - Emre Koyuncu
(2020), Petrograd’dan Şanghay’a, Vakıfbank Kültür Yayınları, Çeviri: Murat Erşen
(2024), Sayı ve Sayılar, İnka Kitap, Çeviri: 	Nüvit Bingöl

Alain de Benoist (/də bəˈnwɑː/ də bə-NWAH, 11 Aralık 1943), Fabrice Laroche, Robert de Herte, David Barney ve diğer mahlaslarıyla da bilinen Fransız siyaset felsefecisi ve gazeteci, Nouvelle Droite'nin (Fransa'nın Yeni Sağı) kurucu üyesi ve etnik milliyetçi düşünce kuruluşu GRECE'nin lideridir.
Temel olarak Alman Muhafazakâr Devrimi düşünürlerinin etkisinde kalan de Benoist, Hristiyanlığa, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisine, neoliberalizme, temsili demokrasiye, eşitlikçiliğe ve bu değerleri somutlaştırdığını ve desteklediğini düşündüğü ABD'ye karşı çıkmaktadır. Bireysel ve sınırlandırılmış etnik kültürel bölgelerin korunmasına ve karşılıklı saygı gösterilmesine dayanan bir kavram olan etnik çoğulculuk kavramını teorileştirmiştir.  
Çalışmaları Amerika Birleşik Devletleri'ndeki alternatif sağ hareket üzerinde etkili olmuş ve Richard B. Spencer'ın ev sahipliğinde düzenlenen Ulusal Politika Enstitüsü konferansında kimlik üzerine bir konuşma yapmıştır fakat hareketle arasına mesafe koymuştur.

İlk yazılarında de Benoist, sömürgecilik taraftarlarına yakın durmuş ve etno-biyolojik bir sosyal bilim yaklaşımını takip ederek “sömürgecilikten kurtulma ve uluslararası negrifikasyon” döneminde Apartheid'ı “Batı'nın son karakolu” olarak savunmuştur. 1970'lerden itibaren giderek Amerikan emperyalizmine karşı Üçüncü Dünya'yı savunmaya başlamış ve etnik çoğulculuk kavramıyla teorileştirdiği kültürel bir ayrım tanımını benimsemiştir. Akademisyenler, bu değişimin onun gençlik yıllarındaki ideolojik ve biyolojik ırkçılığından gerçekten uzaklaşıp uzaklaşmadığını ya da eşitlik karşıtı fikirlerini daha kabul edilebilir kavramların arkasına gizlemek için bir strateji olup olmadığını sorgulamışlardır. De Benoist aynı zamanda küreselleşmenin, sınırsız kitlesel göçün, liberalizmin, postmodern toplumun ve “ aynılaşma ideolojisi” olarak adlandırdığı şeyin ateşli bir eleştirmenidir.
Siyaset bilimci Jean-Yves Camus, de Benoist'in temel fikrini şu terimlerle açıklamaktadır: “Metapolitikayı kullanmak suretiyle, küreselleşmenin ortaya çıkışına kadar kıtada paylaşılan kültürel değerlere dayanan Avrupa medeniyetinin gelişmesi ve sürdürülmesi için gerekli olan yol ve araçları değerlendirmek.” De Benoist, GRECE ve Nouvelle Droite'nin temel değerlerini temsil etse de, eserleri bu akımların diğer düşünürlerinin eserleriyle her zaman aynı değildir. Özellikle siyasi şiddete karşı olan yazar, “siyasi bir hareket değil, bir düşünce okulu” inşa ettiğini beyan etmiştir. 2000 yılında “Avrupa'nın Sömürgeleştirilmesi: Göç ve İslam Hakkında Gerçeği Konuşmak” adlı kitabının yayınlanmasının ardından Guillaume Faye'nin Müslümanlarla ilgili “güçlü ırkçı” fikirlerini reddetmiştir.

2006 yılında de Benoist, Martin Buber'in diyalog felsefesinden ve "Ich und Du" kavramından esinlenerek kimlik kavramını diyalog temelli bir olgu olarak tanımlamıştır. Ona göre, kişinin kimliği iki bileşenden oluşmaktadır. Bunlar, kişinin geçmişinden (etnik köken, din, aile, milliyet) gelen “nesnel kısım” ve birey tarafından özgürce seçilen “öznel kısım”dır. Dolayısıyla kimlik, kesin bir kavram olmaktan ziyade sürekli bir değişim halindedir. 1992'de de Benoist, Ulusal Birlik'in etnik çoğulculuğu kullanmasını, “Fark, tanımı gereği yalnızca ilişkisel olarak var olmasına rağmen, mutlak bir şeymiş gibi ele alınmaktadır.” gerekçesiyle reddetmiştir.
1966'da yazdıklarına göre: "Irk, bireysel farklılıkları kapsayan tek gerçek birimdir. Tarihin nesnel incelenmesi, gelişimlerinde duraklayan ve bu nedenle fiili bir gerileme içinde olan ırkların aksine, yaşamın evrimi yolunda yükselen yolda ortaya çıktığından beri yalnızca Beyaz ırkın  sürekli ilerlediğini göstermektedir."
Pierre-André Taguieff gibi bilim insanları Nouvelle Droite'i farklılık kavramına odaklanması nedeniyle bir tür miksofobi olarak nitelendirirken, De Benoist de “kimlik patolojisi” olarak adlandırdığı şeyi, yani sağ popülizmin “sistematik ve irrasyonel nefret” olarak gördüğü şey eşliğinde “biz ve onlar” tartışmasını yürütmek için kimliğin siyasi kullanımını eleştirmiştir. De Benoist'in kimlik konusundaki görüşlerini anlamanın zorluğu, yazılarının 1960'lardan bu yana birçok kez yeniden sentezlenmesinden kaynaklanmaktadır. 1974 yılında “Üstün ırk yoktur. Tüm ırklar üstündür ve her birinin kendine has bir dehası vardır." 1966 yılında şöyle yazmıştır: “Avrupa ırkı kesinlikle üstün bir ırk değildir. Sadece evrim doğrultusunda ilerleme kabiliyeti en yüksek olanlardır... Irksal faktörler istatistiksel olarak kalıtsaldır, her ırkın kendine özgü bir psikolojisi vardır. Tüm psikolojiler değer oluşturur.” De Benoist, Carl Schmitt'in siyasetin temel meselesi olarak dost ve düşman ayrımı yapmasından etkilenmiştir. Buna rağmen, kendisi göçmenleri küreselleşmenin kurbanları olarak görmekte ve göçün her şeyden önce çok uluslu şirketlerin kâr hırsına kapılıp ucuz işgücü ithal etmeyi tercih etmelerinin bir sonucu olduğunu savunmaktadır.

De Benoist, hem liberalizmin hem de milliyetçiliğin nihayetinde aynı metafizik öznellikten kaynaklandığı ve Fransız Cumhuriyeti tarafından kurulan merkeziyetçi ve Jakoben devletin “tek ve bölünmez” bir Fransa projesi içinde bölgesel kimlikleri yok ettiği gerekçesiyle ulus devleti ve milliyetçiliği reddetmektedir. Bunun yerine her bir grubun siyasi özerkliğini savunmakta, ulus devleti aşacak ve hem bölgesel hem de Avrupa kimliklerinin gelişmesine olanak tanıyacak olan yetki ikamesi ilkesi üzerine inşa edilmiş bütüncül bir federalizmi desteklemektedir. De Benoist, etnik ve dini gelenekler konusundaki bilginin sonraki nesillere aktarılması gereken bir görev olduğuna inanmaktadır ve kozmopolitanizmin ahlaki bir gereklilik olduğu fikrine eleştirel yaklaşmıştır.

De Benoist, Hümanizm, Fransız Devrimi ve Amerika Birleşik Devletler'inin Kurucu Babalarının düşüncelerinde somutlaşan bir ideoloji olarak gördüğü bireysel hakların önceliğini eleştirmektedir. Komünist olmamakla birlikte de Benoist, Karl Marx'ın Das Kapital'de geliştirdiği kapitalizmin doğasına ve çatışan sınıf çıkarlarına ilişkin Marksist analizden etkilenmiştir. Sonuç olarak, temel düşüncelerinden bir diğeri, dünyanın postmodern dönemin iki tipik eğilimi olan “sermayenin hegemonyası” ve “kişisel çıkar peşinde koşma” ile karşı karşıya olduğudur.
Akademisyen Jean-Yves Camus'ye göre, de Benoist antikapitalist analizini solcularla paylaşsa da, amacının doğası gerçekten daha farklıdır çünkü de Benoist serbest piyasanın sınırsız bir şekilde genişlemesini ve tüketiciliği halkların kimliklerinin silinmesine katkıda bulunan başlıca unsurlar olarak görmektedir. Dahası, de Benoist işçi sınıfı ve burjuvazinin varlığını kabul etmekte ancak ikisi arasında temel bir ayrım yapmamaktadır. Daha ziyade toplumu “yeni egemen sınıf” ile “halk” arasında bölmektedir. 1991'de Eléments dergisinin editör kadrosu, “serbest piyasa ekonomisine meşruiyet kazandırabilecek ve sosyal Darwinizme yol açabilecek sistematik bir eşitlik karşıtlığını” benimsemenin tehlikesinden bahsetmiştir.
De Benoist, modern Amerikan liberallerinin eritme potu fikrine karşı çıkmaktadır. ABD'yi eleştiren bir kişi olarak şu sözleri aktarılmıştır: "Bazı insanlar bir gün Kızıl Ordu Kızıl Ordu üniforması giymek zorunda kalacakları düşüncesini kabullenemiyor. Aslında bu korkunç bir ihtimal. Bununla birlikte, bu bir gün Brooklyn'de hamburger yiyerek yaşamak için elimizde avucumuzda kalanı harcamak zorunda kalacağımız fikrine katlanmak için bir neden değildir." 1991 yılında, Birinci Körfez Savaşı'nın Avrupalı destekçilerini “Amerikan düzeninin işbirlikçileri” olarak tanımlamıştır.

De Benoist 1980'lerde, Amerikan toplumunun tüketim çılgınlığı ve materyalizminden ve Sovyetler Birliği'nin bürokrasi ve politik baskısından farklı olacağı düşüncesiyle İslam dünyası bağ ile kurulmasını desteklemiştir. Ayrıca Hristiyanlığın doğası gereği tahammülsüz, teokratik ve zulme eğilimli olduğunu belirterek karşı çıkmaktadır.

De Benoist'in etkilendiği isimler arasında Antonio Gramsci, Ernst Jünger, Martin Buber, Jean Baudrillard, Georges Dumézil, Ernest Renan, José Ortega y Gasset, Vilfredo Pareto, Karl Marx, Guy Debord, Arnold Gehlen, Stéphane Lupasco, Helmut Schelsky, Konrad Lorenz gibi isimler yer almaktadır, Carl Schmitt ve Oswald Spengler gibi Muhafazakâr Devrimciler, 1930'ların aykırı düşünürleri, Johann Gottfried Herder, Johannes Althusius, iki savaş arası Avusturya Marksistleri ve Alasdair MacIntyre ve Charles Taylor gibi komüniteryen felsefeciler de yer almaktadır.

Kendisini neopagan olarak tanımlayan  Benoist, 21 Haziran 1972'de Alman Doris Christians ile evlenmiştir. İki çocuğu vardır.   Kendisi, Fransa şubesinin eski başkanı Nouvelle École'ün himaye komitesinin bir üyesi olan yüksek IQ topluluğu olan Mensa  üyesidir. De Benoist, tahminen 150.000 ila 250.000 kitapla Fransa'nın en büyük özel kütüphanesine sahiptir.

Albert Camus (Fransızca telaffuz: [albɛʁ kamy]; d. 7 Kasım 1913 - ö. 4 Ocak 1960), Fransız yazar ve filozof.
Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında öldü.

20. yüzyılın en güçlü Fransız yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in (Fransız Cezayiri: O dönemde bir Fransız sömürgesi) Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi.
1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus, 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone, bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'te "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu. Fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi.
1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. II. Dünya Savaşı'nın henüz "Tuhaf Savaş" olarak adlandırılan ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söyleni"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terk edip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü.

Camus II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'na karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir.
Savaştan sonra, Sartre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı.
Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. Bu kitap, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti.
Camus, 1950'lerde kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insanlık dışı bir sertlik kullanan Sovyet metotlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, idam cezasına karşı savaşını sürdürdü.
Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükûmetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı.
Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı.

Camus, 4 Ocak 1960'ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında "Le Grand Fossard" isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu öldü. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus'yle birlikte öldü. Çek şair Jan Zábrana günlüklerinde "güvendiği birisinden Camus'un KGB tarafından öldürüldüğünü duyduğu" söylemiştir. Camus'un biyografisini yazan Olivier Todd iddiaya dair daha sonraki araştırmalarında Sovyet arşivlerinde iddiayı destekleyen bilgi bulamamıştır. Camus Lourmarin Mezarlığı, Lourmarin, Vaucluse, Provence-Alpes-Côte d'Azur'de gömülmüştür.

Camus'nün ölümünden sonra telif hakları Camus'nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus'ye devredildi. Ölümünden sonra 1970'te "Mutlu Ölüm", 1995'te de öldüğünde hala bitmemiş olan "İlk Adam" yayımlandı.

Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Soyleni"de açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir.
Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar.
Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni'de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz.

Bazı eleştirmenler Camus'yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus'nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar:
"Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söyleni'dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur. Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; 'hayat hiçbir şey değildir, itina ile yaşayınız.'dir. Hayatın bir anlam aramaya çalışılmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiçbir şey değiştirmeyeceğidir. Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus'un felsefesi pesimist veya aşırı melankolik değildir.
Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler:

"Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt'ü Sisifos Söyleni'nde ele alırken, bir metot arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım."

Camus'yle birlikte anılan ve sık sık gönderme yapılan konulardan biri de kaleciliğidir. Bir süre Cezayir Üniversitesi genç takım kaleciliği yapmıştır ve maç raporlarına göre tutkuyla oynayan cesur bir kalecidir. Bir seferinde arkadaşı Charles Poncet "tiyatroyu mu yoksa futbolu mu" tercih edeceğini sorduğunda, "Tereddütsüz futbol" cevabını vermiştir. Tüberküloza yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. 1950'li yıllarda bir spor dergisine futbol hakkında bir yazı yazması rica edilince şöyle demiştir:

Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne b

Aleksandr Gelyeviç Dugin (Rusça: Алекса́ндр Ге́льевич Ду́гин; d. 7 Ocak 1962, Moskova), Rus siyaset bilimci ve faşist görüşleriyle tanınan strateji uzmanıdır.
Kremlin ve Rus ordusuyla yakın ilişkisiyle tanınan Dugin, Duma'nın başkanı Gennady Seleznyov'un ve Birleşik Rusya adlı partinin yöneticilerinden Sergey Narişkin'in danışmanıdır. Nasyonal Bolşevik Parti, Nasyonal Bolşevik Cephesi ve Avrasya Partisi'nin kurucusudur. Jeopolitiğin Temelleri (1997) ve Dördüncü Siyaset Teorisi (2009) gibi 30 kadar kitabın yazarıdır. Putin'in baş stratejisti olarak görünen Dugin'in Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesinde önemli rol oynadığına dair görüşler vardır. Kızı Daria Dugina 21 Ağustos 2022 tarihinde öldürüldü.

Aleksandr Dugin'in resmi sitesi 18 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
X'te Aleksandr Dugin
Facebook'ta Aleksandr Dugin
Dördüncü Siyasi Teori 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Eurasianist Movement, Evrazia, 4 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Aralık 2015 
Eurasia Movement, Yahoo Geo cities, 25 Ekim 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Aralık 2015 .

Ali Şerîatî (Farsça: علی شريعتی‎; 23 Kasım 1933, Sebzevar - 19 Haziran 1977, Southampton), İranlı Müslüman sosyolog, düşünür ve yazar.
Özellikle din sosyolojisi ve çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiştir. Marksist düşünceden yaptığı alıntılar ve türetmeler ve bunların kendi zamanındaki İran'a ve çevresine adapte edilmesi ve Marksizm kritiği ile birlikte çağdaş İslam düşüncesi ve devrimcilik açısından ortaya koyduğu çeşitli sonuçlar ve yarattığı ilgi sebebiyle, gerek önemli çağdaş İslam düşünürleri arasında gerekse İran'daki devrimci İslam'ın babası ve İran İslam Devrimi'nin baş düşünürü olarak anıldığı olmuştur. 
Düşünceleri genel olarak İslam'a dönüş ya da öze dönüş başlığı altında toplanabilir. Bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam'ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur. Bu tarzından yola çıkarak kendisi hakkında sosyolojiyi İslamlaştırmaktan ziyade İslam'ın sosyolojik bir okumasını yaptığı da söylenmiştir.

Ali Şerîatî, 1933 yılında Sebzevar yakınlarındaki Mezînân köyünde doğdu. Babası eğitimli bir aileye mensup din öğretmeni Muhammed Tâkî Şerîatî'dir.

İlk öğrenimine Mezînân'da başladı. Meşhed'de Firdevsî Lisesi'nden mezun olduktan sonra ve öğretmen okulunda okudu. 1958 yılında Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Lisansını İran'da bitirdikten sonra, Paris Üniversitesi'nde doktorasına başladı. Burada, 1964 yılında Sayfuddin'den Belh'in Faziletleri Tarihi isimli bir el yazmasının notlandırılmış bir Farsça çevirisini yaparak edebiyat dalında doktor oldu. Daha sonra İran'a döndü, fakat şah yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedildi. Yönetim onu Fransa'dayken devleti yıkıcı siyasi aktivitelerde bulunmakla suçlamıştı. Daha sonra 1965'te serbest bırakıldı ve Meşhed Üniversitesi'nde ders vermeye başladı.

Muhammed Tâkî Şerîatî, Meşhed'deki önemli saygın dini aydınlarla birlikte 1944 yılında İslamî Hakikatı Tebliğ Merkezi adında bir dernek kurarak komünist düşüncelere karşı mücadeleye başladı. Aynı zamanda, dini düşünce ve fikirleri yeniden yapılandırmaya çalışarak sapma ve tahrife karşı mücadele etti. Faaliyetlerine başladığında on iki yaşındaydı ve on beş yaşına geldiğinde önemli bir dini lider haline gelmişti. Konferanstaki konuşmacıların amacı, Kur'an'a dayalı bir ahlak felsefesi oluşturmaktı. Şeriati'nin 14 yaşında olduğu 1947'den, kapatıldığı yıl olan 1959'a kadar tüm programlarına katıldı ve bazı arkadaşlarının derneğe katılmasında temel bir rol oynadı.

Dersleri kısa sürede farklı toplumun farklı kesimlerinden öğrenciler tarafından beğenilmiş ve popülerleşmişti. Bunun sonucu rejim, üniversite yönetimine Şeriatî'nin derslerinin kaldırılması yönünde baskı yaptı. Bunun üzerine Şeriâtî de Tahran'a taşındı ve Hüseyniye-i İrşad Enstitüsü'nde ders vermeye başladı. Yine büyük bir popüleriteye ulaşan dersleri, yine toplumun her kesiminden öğrencileri etkilemiştir. Şeriâtî'nin görüşlerine ilginin arttığı orta ve yüksek sınıflardan öğrencilerin olması dikkat çekiciydi. Bu ilgi de şah rejiminin Şeriatî ile bazı öğrencilerinin tutuklanması emrini vermesine neden oldu. Kasım 1972'de Hüseyniye-i İrşad Enstitüsü kapatıldı. Eylül 1973'te Şeriâtî tutuklandı. 1975 yılı Mart ayında tahliye edildi.
Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından gelen tepkiler üzerine yönetim onu serbest bıraksa da, çeşitli şartlarla tahliye edilmişti; kesinlikle herhangi bir eğitim aktivitesinde yer almayacak, hiçbir şey yayımlamayacak ve özel veya genel hiçbir toplantı yapmayacaktı. Ayrıca devletin güvenlik örgütlerinden SAVAK onun yakın çevresini yakın gözetim ve denetim altında tutacaktı. Şeriatî bu koşullar altında daha fazla İran'da kalamayacağını karşı çıkarak ülkesini İngiltere'ye gitmek üzere terk etmeye karar verdi. Kimi kesimler onu, İngiliz istihbaratıyla iş birliği yapan SAVAK'ın öldürdüğünü öne sürse de, ölümünden sonra yapılan otopside herhangi bir şüpheli ize rastlanmadı. Otopsi, kalp yetmezliğinden öldüğünü teyid etti. 

Devrim öncesi İran'ın en önemli ve etkili felsefi liderlerinden sayılan Şeriati'nin görüşleri bugün hâlâ İran toplumunda popüler ve etkindir. Özellikle bugünkü İslamî cumhuriyet rejiminin biçimi, ruhban sınıfının konumu ve eşitlik anlayışına karşı çıkan kesimler tarafından beğenilmektedir.
Şerîatî'nin düşünsel çalışmaları sadece devrim öncesi ve sonrası İran'ı değil, dünya çapında İslamcı topluluk ve düşünceler başta olmak üzere birçok kişi ve grubu etkilemiştir. Çeşitli dinî kavramlara yaklaşımı, ruhban sınıfının eleştirisi ve İslamcılık hareketinin içinde kabul edilen çeşitli çıkarımlarıyla ilgi çekmiştir.
Şerîatî, ayrıca Martinikli marksist düşünür ve şair Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri başlıklı eserini, Jacques Derrida'nın Şiir Nedir ve Fransız oryantalist ve aynı zamanda katolik papaz olan Louis Massignon'nun Selmân-ı Pak başlıklı eserlerini Farsçaya tercüme etti. Ali Şerîatî'nin eserlerinin neredeyse tümü Türkçeye çevrilmiştir.

Öncelikle, Şeriati batılı liberal demokrasiyi eleştirdi. Demokrasi, liberalizm ve milletlerin yağmalanması arasında doğrudan bir ilişki olduğuna işaret etti. Liberal demokrasinin insanlık düşmanı olduğuna inanıyordu. Ayrıca liberal demokrasinin egemen ekonomik sisteminin adaletsiz olduğunu ve insan haklarına aykırı olduğunu belirtti. Böyle bir toplumda, zayıf bir bireyin zaten yenilgiye ve yok olmaya mahkûm olduğunu savundu. Şeriati'nin düşüncelerinde ve liberal demokrasi eleştirisinde bazı temel yapılar vardır. İlk temel, dini dünya görüşü ile dini olmayan dünya görüşü arasındaki kontrastla ilgilidir. Tarihi, toplumu ve insanlığı monistik bir dünya görüşüne göre açıkladı. Liberalizmi, eşitsizlik ve ayrımcılık içeren bir şey olarak tanımladı. Maneviyata dayanan özgürlük ve eşitlik, tarih boyunca bir dönemde harap edilen ön-modern toplumların temeliydi.
Şeriati'ye göre, İmam Ali'nin hükûmeti en iyi demokrasi şekli olarak kabul edilebilir. Bu vesileyle, İmam Ali'nin davranışlarını düşmanıyla karşılaştırarak yorumlamaya çalıştı. Bu demokrasi türünü 'Sorumluluk Demokrasisi' olarak adlandırdı. Şeriati'nin batı demokrasisi tanımını kabul etmediği görülüyor, ancak demokrasiyle sorunu yoktu. Ona göre, dini bir hükûmet Müslüman vatandaşların demokratik hakkıdır. Batılı demokrasinin temel problemlerinden birinin demagoji olduğuna inanıyordu. Günümüzde seçmenlerin oyları reklam araçlarının yardımıyla özel kanallara yönlendiriliyor. Bu tür bir durumda sadece eleştirel bir bilince sahip olan kişi dikkat dağıtıcı unsurları ve yüzeysel argümanları atabilir ve kendileri ve toplulukları için etkili bir şekilde oy kullanabilir. Batılı demokrasinin altın, zulüm ve hileye (Zar, Zour ve Tazvir) dayandığını ve ideolojik Yönlendirmeden farklı, devrim karşıtı bir rejim olduğunu savunuyor.

Sorumluluk demokrasisini daha iyi açıklamak için, ilk olarak iki kavram arasında bir ayrım yapıyor. Bunlardan biri Siyaset ve diğeri politikadır. Siyaset, toplumu değiştirme ve dönüştürme sorumluluğunu almak isteyen hükûmet tarafından uygulanan bir felsefedir, sadece onun var oluşu ve mevcudiyeti değil. Aslında, Siyaset ilerici ve dinamik bir şeydir. Siyaset felsefesinde hükûmetin amacı toplumsal kurumları, kuruluşları ve hatta toplumun tamamını yani kültürü, ahlakı ve arzuları değiştirmektir; basitçe söylemek gerekirse, Siyaset insanların var olmasını sağlamak ister. Öte yandan, politikada böyle bir yaratma yoktur. Başka bir deyişle, politika var olan insanları takip etmektir, onları yaratmak değil. Tabii ki, Şeriati Siyaseti politikaya tercih eder çünkü ilki daha ilericidir
İnsan yaratmayı (Ensan Sazi) önemser. Aslında, onun ütopyası Gnosis, eşitlik ve özgürlük kavramları ile inşa edilmiştir. Sorumluluk demokrasisi, Hoseyniyeh Erşad'taki derslerinden birinden ortaya çıkmıştır; Ümmet ve İmamet adında ünlü bir ders. Ona göre, İmam sadece politik, sosyal ve ekonomik boyutlarda değil, tüm varoluşsal boyutlarda insanları yönlendirmek isteyendir. İmamın her yerde ve her zaman canlı olduğuna inanır. Öte yandan, İmamlık metafizik bir inanç değil, devrimci bir rehber felsefesidir. İmamın, bir diktatör gibi kendi arzularına göre değil, İslami ideolojiye ve otantik değerlere göre insanları yönlendirmesi gerektiğini ekledi.

Bazı akademisyenler, onu günümüzün dini yeni düşünürleri arasında sınıflandırır. Bu görüş açısına göre, Şeriati Batı'nın rasyonelliğini kabul etmiştir. Şeriati, Batı'nın teorik temelini "medeniyet" olarak adlandırmış ve onun görünümlerine "Teceddüt" [Yenilenme] demiştir. Medeniyeti kabul etmeyi vurgulamış ve teceddütü eleştirmiştir. Ayrıca, medeniyetin derin bir şey olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanmıştır. O, ampirik bilim ve bilginin önemini de büyük ölçüde takdir etmiştir. Ampirik metodolojiyi beğenmiştir. Ayrıca, bilimsel metodolojiye olan ilgisizliği nedeniyle gelenekçiliği eleştirmiştir. Diğer yandan, Modernistleri, Batı'nın ideolojik teorilerini geçerli bilimsel epistemoloji ile karıştırdıkları için eleştirmiştir. Şeriati'ye göre, akıl bilgisi kendiliğinden açıktır. Bu nedenle, akıl bilgisini, diğer kaynakları anlamanın aksiyomu olarak düşünmeyi önermiştir; yani kutsal kitap ya da Kur'an, hadis, siret (Peygamber biyografisi) ve icma (konsensüs). Şeriati ayrıca, dinin anlaşılmasında konsensüsü bir kaynak olarak reddetmiştir. Bilgi ve zaman kavramları üzerinde, kutsal kitap ve gelenekle birlikte ısrar ederek metodolojinin ve bakış açısının değiştirilmesinin önemli rolünü vurgulamıştır. Şeriati, sosyoloji analizinde Georges Gurvitch hayranı olarak, sosyal olayların ve tarihi olayların analizi için özel bir modelin olmadığına inanıyordu. Dini ve toplumu bir birliği olmadığını, aksine pek çok din ve toplum olduğunu d

Anatole France (Anatole François Thibault, d. 16 Nisan 1844, Paris - ö. 12 Ekim 1924, Saint-Cyr-sur-Loire, Tours), Fransız yazardır.
Klasik geleneğin önde gelen temsilcileri arasında kabul edilir. Edebiyatın her türünde eserler veren yazar, 1921 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. 12 Ekim 1924 tarihinde öldü.

Bir kitapçının oğlu olarak dünyaya gelen Anatole France, hayatının büyük bir kısmını kitaplarla geçirmiştir. Okulunda da iyi bir hümanist kültürüyle yetişti ve edebiyata yönelmeye karar verdi. Eserlerinde şüphecilik görülür. 1900 yılından sonra ise toplumsal konuların üzerine düşmüş ve düşüncelerini eserlerine yansıtmıştır, ilk kısa öykülerinden biri niteliğinde olan Crainquebille isimli öyküsü tiyatroya uyarlanmıştır ve 3 perdelik komedi şeklidedir.

La Mort d'un juste (1870)
Poèmes dorés (1873)
Les Noces corinthiennes (1876), drame antique en vers

Jocaste et le chat maigre (1879)
Le Crime de Sylvestre Bonnard (1881), qui reçoit le prix de l'Académie française.
Les Désirs de Jean Servien (1882)
Abeille, conte (1883)
Nos enfants, scènes de la ville et des champs (1886)
Balthazar (1889)
Thaïs (1890), (PG), qui a fourni l'argument au Thaïs de Jules Massenet
L'Étui de nacre (1892), recueil de contes
La Rôtisserie de la reine Pédauque (1892)
Les Opinions de Jérôme Coignard (1893)
Le Lys rouge (1894), roman
Le Jardin d'Épicure (1895), (PG)
Le Puits de Sainte Claire (1895)
L'Histoire contemporaine : Autour d'un enseignant à l'université de Tourcoing, une tétralogie satirique de la société française sous la Troisième république (du boulangisme au début du Şablon:XXe siècle.)
L'Orme du mail (1897), (L'Histoire contemporaine, I)
Le Mannequin d'osier (1897), (L'Histoire contemporaine, II)
L'Anneau d'améthyste (1899), (L'Histoire contemporaine, III)
Monsieur Bergeret à Paris (1901), (L'Histoire contemporaine, IV), (PG)3 Şubat 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Clio (1900)
Le Procurateur de Judée (1902)
Histoires comiques (1903)
Sur la pierre blanche (1905), (PG)
L'Affaire Crainquebille (1901)
Penguenler Adası (1908), (PG)
Les Contes de Jacques Tournebroche (1908)
Les Sept Femmes de Barbe bleue et autres contes merveilleux (1909)
Tanrılar Susamışlardı (1912)
La Révolte des anges (1914)
Marguerite (1920)
Le Comte Morin (1920)

Le Livre de mon ami (1885)
Pierre Nozière (1899)
Le Petit Pierre (1918)
La Vie en fleur (1922)

Au petit bonheur, un acte (1898)
Crainquebille, pièce (1903)
La comédie de celui qui épousa une femme muette, deux actes (1908)
Le Mannequin d'osier, comédie (1928)

Alfred de Vigny, étude (1869)
Le château de Vaux-le-Vicomte (1888)
Le Parnasse contemporain (1871) (participation limitée : quelques poèmes)
Le Génie latin (1913), recueil de préfaces
Sur la voie glorieuse (1915)

Opinions sociales (1902)
Le parti noir (1904)
Vers les temps meilleurs (1906), recueil de discours et lettres
Trente ans de vie sociale

Antonio Francesco Gramsci (d. 22 Ocak 1891, Sardinya - ö. 27 Nisan 1937, Roma), İtalyan düşünür, siyasetçi, dilbilimci ve sosyalist kuramcı.
İtalyan Komünist Partisi'nin kurucu üyelerinden ve bir dönem lideriliğini yapmış olan Gramsci, aynı zamanda Benito Mussolini ve faşizmin sert bir eleştirmeniydi, bu sebepten 1926'da hapsedildi ve kalan hayatını 1937'deki ölümüne kadar hapiste geçirdi. Marksist literatüre katkısı ana olarak hegemonya, sivil toplum, altyapı-üstyapı ilişkileri, toplumda aydınların işlevi üzerindedir. Devlet teorisi üzerine özgün görüşler ileri sürmüş, başta Althusser olmak üzere birçok Marksist kuramcıyı derinden etkilemiş, görüşleri Batı Marksizm'inin temellerini oluşturmuştur.

Gramsci İtalya'da Sardunya adası'nda bulunan Ales'te doğdu. Alt düzey bir memur olan Francesco Gramsci'nin yedi oğlundan biriydi. Babasının ailesi Güney İtalya'ya 15. ve 16. yüzyıllarda göçetmiş Arnavut kökenli bir topluluk olan Arbëreshë'lerdendi. Arnavut kökenleri nedeniyle, Gramsci soyadının bir Arnavut kasabası Grameç ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Mali zorluklar ve Francesco Gramsci'nin polisle sorunları aileyi Sardunya'da birkaç kasaba değiştirmeye zorladı, sonunda Ghilarza'ya yerleştiler.
Francesco Gramsci, 1898'de zimmetine para geçirmekten tutuklandı ve hapsedildi. Bu durum, Antonio Gramsci'nin okulu terk etmesine ve 1904'te babasının serbest bırakılışına dek çeşitli işlerde çalışmasına neden oldu. Antonio Gramsci'nin sağlık sorunları o zamanlarda başladı: bir çocukluk kazası yüzünden omurilik bozuk oluşumu onu kambur ve azgelişmiş bıraktı. Yaşamı boyunca onu izleyecek dahili hastalıklar da o dönemde başladı.
Gramsci, orta okulu Cagliari'de tamamladı. Cagliari'de, eski bir asker olan ve İtalya'da görev yaptığı sırada militan sosyalist olan büyük ağabeyi Gennaro ile birlikte kaldı. Ancak, o zamanlar Gramsci sosyalizme sempati duymuyordu. Daha çok; gittikçe yoksullaşan, bu yoksulullaşmanın nedenlerini hızla sanayileşen Kuzey İtalya'nın öncelik tanınmasıyla ihmal edilişlerine bağlayan Sardunyalı köylü ve madencilerin acıları ile ilgileniyordu. Kuzeye duyulan bu tepki sonucunda Sardunya milliyetçiliği eğilimleri gösteriyordu.

Parlak bir öğrenci olan Gramsci, 1911'de Torino Üniversitesi'nde okuyabilmesini sağlayacak bir burs kazandı. Sınava gelecekte mücadele arkadaşı olacak Palmiro Togliatti ile birlikte girmişti. Torino'da edebiyat okudu, dilbilime yakın ilgi duydu. Gramsci geldiğinde Torino bir sanayileşme sürecinden geçiyor, Fiat ve Lancia fabrikaları fakir bölgelerden işçi elde etmek için insan taşıyordu. Bu dönemde sendikalar kuruldu ve sınıfsal toplumsal çelişkiler görünür olmaya başladı. Gramsci bu gelişmelerin içinde yer aldı. Sosyalist çevrelerle iletişimde olmasıyla birlikte, büyüyüp yetiştiği Sardunya kültürü ile etkileşimini devam ettirmesini sağlayacak Sardunyalı göçmenlerle de görüşüyordu. Dünya görüşü bu ortamda; Sardunya'da edindiği daha önceki deneyimler ile birlikte İtalya'daki çevresiyle şekillendi. 1913 sonlarında İtalya Sosyalist Partisi'ne katıldı.
Akademik çalışmalarında yetenekli olmasına rağmen, artan siyasi bağlantıları yanında mali sorunlar ve zayıf bünyesi nedeniyle 1915 başlarında eğitimini bıraktı. Eğitimi sırasında yoğun bir tarih ve felsefe bilgisi edindi. Üniversitede Antonio Labriola, Rodolfo Mondolfo, Giovanni Gentile'nin ve en önemlisi, zamanının en saygı duyulan aydını olan Benedetto Croce'nin fikirleriyle tanıştı. Bu düşünürler Labriola'nın "praksis felsefesi" ("philosophy of praxis") adını verdiği bir tür Hegelci Marksizm'i benimsemişlerdi. Gramsci bu terimi daha sonra hapishanede yazdığı yazıları sansürden geçirebilmek için sık sık kullanmasına rağmen, bu düşünce akımına karşı ilişkileri kariyeri boyunca hep belirsiz kalacaktı.
1914'ten sonra Il Grido del Popolo gibi sosyalist gazetelerdeki yazıları ona dikkate değer bir gazeteci olarak ün kazandırdı. 1916'da Sosyalist Parti resmi yayın organı Avanti!'nin Piedmont baskısının eş-editörü oldu. Açıklıkla yazan verimli bir siyaset kuramı yazarı olarak Gramsci, Torino sosyal ve siyasi yaşamını tüm yönleriyle yazan görkemli bir yorumcu olduğunu kanıtladı.
Gramsci aynı zamanda Torino işçilerinin eğitimi ve örgütlenmesiyle ilgileniyordu. 1916'da ilk kez topluluk karşısında konuşmalar yaptı ve Romain Rolland, Fransız Devrimi, Paris Komünü ve kadınların kurtuluşu gibi konulara değindi. 1917 Ağustos devrimci ayaklanmalarının ardından Sosyalist Parti liderlerinin tutuklanmasıyla Gramsci parti Geçici Komitesine seçildi ve Il Grido del Popolo editörü oldu. Böylece, Torino'da sosyalist liderlerden biri haline geldi.
Nisan 1919'da Togliatti, Angelo Tasca ve Umberto Terracini ile birlikte, haftalık gazete L'Ordine Nuovo'yu çıkardılar. Aynı yıl Ekim ayında, birçok hizibe bölünmüş olmasına rağmen Sosyalist Parti büyük çoğunlukla 3. Enternasyonal'e katıldı. L'Ordine Nuovo grubu Lenin tarafından Bolşevikler'e en yakın grup olarak görülüyordu ve aşırı sol Amadeo Bordiga'nın anti-parlamenter programına karşı Lenin'in desteğini almıştı. Parti içi geçerli pek çok taktik arasında, Gramsci grubu temel olarak işçi konseyleri savunusuyla öne çıkıyordu. Bu konseyler, 1919 ve 1920 Torino büyük grevleri sırasında kendiliğinden ortaya çıkmışlardı. Gramsci için bu konseyler, üretimi örgütleme görevinin yönetimini sağlayabilecek uygun araçlardı. Lenin'in "Bütün İktidar Sovyetlere" siyasetiyle aynı konumda olduğuna inanmasına rağmen, Bordiga tarafından Georges Sorel ve Daniel DeLeon fikirleriyle etkilenmiş sendikalist bir eğilim olarak suçlandı. Torino işçilerinin 1920 ilkbaharında yenilgisiyle, Gramsci konseylerin savunusunda hemen hemen tek başına kalmıştı.

İşçi konseylerinin ulusal bir harekete dönüşümde başarısızlığı Gramsci'yi Leninist anlamda bir Komünist Parti'nin gerekliliğine inandırdı. L'Ordino Nuovo etrafındaki grup, İtalyan Sosyalist Partisi'nin merkezci önderliği aleyhinde söylemlerde bulundu ve Bordiga'nın "çekimser" hizbiyle ittifak yaptı. Bu gelişmelerin sonucunda, İtalyan Komünist Partisi 21 Ocak 1921'de Livorno kentinde kuruldu. Gramsci, Bordiga'nın yardımcısı oldu. Bordiga'nın disiplin vurgusu, merkeziyetçilik ve saflık ilkeleri parti programında Bordiga'nın liderliği yitirdiği 1924'e dek egemen oldu.
1922'de Gramsci yeni partinin bir temsilcisi olarak Rusya'ya gitti. Rusya'da daha sonra evleneceği viyolonselist Giulia Schucht ile tanıştı.
Rusya görevi İtalya'da Faşizm'in gelişine rastladı ve Gramsci, İKP önderliğinin isteklerinin aksine, faşizme karşı sol partilerin birleşik cephesini güçlendirme talimatlarıyla geri döndü. Böyle bir cephenin merkezinde İKP olacak ve bu vasıtayla Moskova bütün sol güçleri kontrol edecekti. Ancak diğerleri bu olası üstünlüğe karşı çıktılar. Sosyalistlerin İtalya'da belli bir geleneği vardı; ancak Komünist Parti oldukça genç bir partiydi ve oldukça radikal görünüyordu. Pek çok kişi, komünistlerce yönlendirilen bir koalisyonun siyasi tartışmalara uzak kalacağı ve bunun bir izolasyona yol açacağını savunuyordu.
1924'te Gramsci İKP başkanı oldu. Venedik seçimlerinde milletvekilli seçildi. Partinin resmi gazetesi L'Unita'yı (Birlik) örgütlemeye başladı. O sırada kendisi Roma'da yaşarken ailesi Moskova'da idi. Ocak 1926 Lyons Kongresi'nde Gramsci'nin İtalya'da demokrasiyi yeniden inşa için birleşik cephe çağrısı tezleri İKP tarafından kabul edildi.
1926'da Bolşevik parti içinde Stalin'in manevraları Gramsci'yi Komintern'e bir mektup yazmaya yöneltti. Bu mektupta Troçki önderliğindeki muhalefeti eleştiriyor, ayrıca liderin bazı olası yanlışlıklarının da altını çiziyordu. Togliatti parti temsilcisi olarak Moskova'daydı, mektubu okudu ve göndermemeye karar verdi. Bu Gramsci ile Togliatti arasında hiçbir zaman çözüme kavuşmayacak zorlu bir çatışmaya neden oldu.

9 Kasım 1926'da Faşist hükûmet Mussolini'nin yaşamına kasteden bir saldırıyı gerekçe göstererek olağanüstü hâl yasalarını yürürlüğe koydu. Gramsci, milletvekili dokunulmazlığına rağmen tutuklandı ve ünlü Roma hapishanesi Regina Coeli'ye götürüldü. Davasında Gramsci'nin savcısı ünlü "Yirmi yıl bu beynin işlemesini durdurmalıyız" ifadesini kullandı. 5 yıl (uzak Ustica adasında) alıkonulma cezası aldı; ertesi yıl 20 yıl hapis cezasına (Bari yakınlarında, Turi'de) çarptırıldı. Yeni yaşam şartları sağlık problemlerini artırdı, çok az yardım görebileceği tek kişilik bir hücreye kondu. 1932'de İtalya ile Sovyetler Birliği arasında yapılması planlanan Gramsci'yi de etkileyecek siyasi mahkûmların değişimi girişimi sonuçsuz kaldı. 1934'te sağlığı ağır şekilde kötüleşti ve Civitavecchia, Formia ve Roma hastanelerine gittikten sonra şartlı olarak özgür bırakıldı. Özgürlüğüne kavuştuktan kısa bir süre sonra 46 yaşında Roma'da öldü; orada Protestan Mezarlığı'na gömüldü.

Gramsci, özellikle Batı Marksizmi'nin temel düşünürlerinden birisi olarak, 20. yüzyılın en önemli Marksist kuramcılarından olarak kabul edilmektedir. Gramsci hapiste olduğu sürece 30'dan fazla defter ve toplam 3000 sayfa tarih ve analiz yazısı yazdı. Bu yazılar Hapishane Defterleri olarak adlandırıldı. Hapishane Defterleri, Gramsci'nin İtalya tarihini ve milliyetçiliğinin izlerini sürerken aynı zamanda Marksist kuram, eleştirel kuram (critical theory) ve kendi adıyla anılan eğitim kuramıyla ilgili bazı düşüncelerini de içerir. Ele aldığı temel konular:

Kapitalist devleti inşa aracı olarak hegemonya,
İşçi sınıfı içinde entelektüellerinin çıkabilmesine yol açabilmek için, halk işçi eğitimi gereksinimi,
Egemenliğin doğrudan ya da zor yoluyla gerçekleştiği siyasi toplum (polis, ordu, yasal sistem, vb.) ile egemenliğin ideoloji ya da rıza yoluyla gerçekleştiği sivil toplum (aile, eğitim sistemi, sendikalar, vb) ayrımı,
'Mutlak tarihçilik',
Ekonomik determinizm eleştirisi,
Felsefi maddecilik eleştirisi.

Hegemonya daha önceden Lenin gibi Marksistlerce kullanılan demokratik bir devrimde işçi sınıfının önderliğini belirten bir kavramdı, fakat Gramsci tarafından Ortodoks Marksizm'in öngördüğü 'kaçınılmaz' sosyalist devrimin 20. yüzyıl başlarında niçin olmadığını açıklayan keskin bir analiz ile geliştiril

Antonio Negri (1933, İtalya - 16 Aralık 2023, Paris, Fransa), İtalyan felsefeci, siyaset teorisyeni, otonomcu Marksizm'in önde gelen isimlerinden.
Teorik tartışmalarla pratik mücadeleyi birleştirmeye çalışan Negri, küresel ve postmodern dönemde yeni bir siyasal özne inşa etmenin önemine vurgu yapmaktaydı. Özellikle Michael Hardt ile birlikte yazdıkları  İmparatorluk, Çokluk, Ortak Zenginlik serisi ile 2000'li yıllarında başlarından itibaren yeni tartışmaların belirleyicisi oldu. Eserlerinde Spinoza, Marx ve Foucault'nun etkisi vardır. 

Negri 23 yaşında Alman tarihselciliği üzerine hazırladığı bitirme teziyle felsefe diplomasını aldıktan sonra iki yıl Benedetto Croce Tarihsel Çalışmalar Enstitüsünde çalıştı. 1959 yılında Hukuk profesörlüğüne hak kazandı ve 1967 yılına kadar Padova Üniversitesi'nde görev yaptı. 1967 yılında ayrıca Devlet Doktrinleri profesörü olarak atandı. Birçok yayımcılık faaliyetinde bulundu. İtalyan Sosyalist Partisi'nin yerel bir yayın organı olan Progresso Veneto dergisinin yöneticiliğini yaptı.Daha sonra sosyalistlerin Hristiyan Demokrat Partiy'le koalisyon yapması sonucu Negri bunu kabul etmeyerek partiden ayrıldı.Bu tarihten sonra Kızıl Defterler (Qaderni Rossi) adlı dergide yazmaya başladı. Bu sırada farklı felsefe dergilerinde de (Aut-Aut, Critical del Dretto) yazıları yayımlandı. Yeni bir siyasal oluşum çevresi olan Potere Operairo'da Negri önplana çıkan bir kuramcı oldu. Autonomia hareketi bu dönemde doğdu ve Negri bu ayaklanmanın sorumlularından biri olarak suçlandı. Bu suçlamalardan aklandı, ancak daha sonra, 1979 yılında, Kızıl Tugaylar'ın Aldo Moro'yu kaçırıp öldürmelerinin sonrasında yapılan soruşturmalara bağlı olarak suçlanıp tutuklandı. Negri'nin Kızıl Tugaylarla'la ilişkisi kanıtlanamadı. Buna rağmen dört buçuk yıl hapiste kaldı ve Radikal Parti'nin listesinden cezaevindeyken İtalyan Parlamentosu'na seçilerek serbest kaldı. Ancak dokunulmazlığı kaldırıldı ve Negri bunun sonucunda İtalya'yı terk etmek zorunda kaldı. 1997'ye kadar Fransa'da yaşadı ve o yıl İtalya'ya geri döndü. Kalan hapis cezasını çekmek için yeniden hapse konuldu. Birçok önemli ve çok ses getiren kitaplara imzasını attı (Marx Beyond Marx, Empire). Özellikle Michael Hardt ile birlikte yazdıkları İmparatorluk kitabı yeni bir sol düşüncenin teorik olarak geliştirilmesinde köşe taşı olarak değerlendirildi. Postmodern durum içinde yeni bir iktidar ve direniş teorisi oluşturmak Negri'nin felsefi ve siyasal hedefi olarak belirtilebilir.
Negri partneri Fransız filozof Judith Revel ile birlikte yaşadığı Paris'te 90 yaşında öldü.

Çokluk
Biyoiktidar
Biyopolitik
imparatorluk (kavram)

Marksizm
Küreselleşme
Post-Marksizm

Aykırı Spinoza, çeviren Nurfer Çelebioğlu, Eylem Canaslan, Otonom Yayıncılık
Yaban Kuraldışılık, çeviren Eylem Canaslan, Otonom Yayıncılık
Marx Ötesi Marx, çeviren Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık
İmparatorluktaki Hareketler, çeviren Kemal Atakay, Otonom Yayıncılık
Yıkıcı Politika, çeviren Akın Sarı, Otonom Yayıncılık
Avrupa ve İmparatorluk, çeviren Kemal Atakay, Otonom Yayıncılık.
Bizim Gibi Komünistler, çeviri:Barış Özçorlu, Mustafa Erata, İlkay Sümer
Félix Guattari ile yazışmalar, Otonom Yayıncılık.

Devrim Zamanı, çeviri:Yavuz Alogan Ayrıntı Yayınları
Dioynisus'un Emeği, çeviri:Ertuğrul Başer, Michael Hardt ile birlikte İletişim Yayınları
Çokluk, çeviren:Barış Yıldırım, M.Hardt ile birlikte, Ayrıntı Yayınları
İmparatorluk, çeviren:Abdullah Yılmaz, Michael Hardt ile birlikte, Ayrıntı Yayınları.

Arnold Gehlen (29 Ocak 1904, Leipzig - 30 Ocak 1976, Hamburg), Alman filozof, antropolog ve sosyologdur. Helmuth Plessner ve Max Scheler ile birlikte felsefi antropolojinin başlıca temsilcilerindendir. Gehlen, 1960'lı yıllarda Theodor W. Adorno'nun muhafazakâr rakibi olarak kabul edilmekteydi.

Der Mensch: Seine Natur und seine Stellung in der Welt (1940) (Türkçesi: İnsan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1954.)
Urmensch und Spätkultur. Philosophische Ergebnisse und Aussagen (1956)
Die Seele im technischen Zeitalter (1957)
Zeit-Bilder. Zur Soziologie und Ästhetik der modernen Malerei (1960)
Moral und Hypermoral. Eine pluralistische Ethik (1969)

Felsefi antropoloji
Postmodernizm

Gehlen, Arnold (15 Haziran 1970), İnsan Üzerine Sekiz Konferans, Döver, Rifat tarafından çevrildi, Istanbul University Press 
"Gehlen, Arnold (1904–1976)". Encyclopedia.com. 
Schirmacher, Wolfgang, (Ed.) (2003). German 20th Century Philosophical Writings. Londra: A & C Black. s. 259. ISBN 0-82641358-7. 
Brown, Stuart; Collinson, Diane; Wilkinson, Robert, (Ed.) (2012). Biographical Dictionary of Twentieth-Century Philosophers. Abingdon-on-Thames: Routledge. s. 269. ISBN 978-1-13492796-8. 
Niethammer, Lutz; Templer, Bill (Spring–Yaz 1989). "Afterthoughts on Posthistoire". History & Memory. 1 (1). Indiana University Press. ss. 27-53. JSTOR 25618572. 
Discogs'ta Arnold Gehlen diskografisi

Ayn Rand (2 Şubat 1905 - 6 Mart 1982, ilk adı Alisa Zinovyevna Rosenbaum), kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitaplarıyla tanınan filozof-yazar.
Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand sıkı bir minarşisttir. Liberteryenler ve Amerikalı muhafazakârlar arasında önemli bir etkisi olmuştur.
Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır, kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı adına çalıştığı için olur. Rand'a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.
Ona göre,

İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,
Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,
Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.

Ayn Rand Rusya'da Sankt-Peterburg'da doğdu. Yahudi bir ailenin üç kızının en büyüğü idi. Ailesi agnostik ve dine karşı ilgisizdi. Küçük yaşlarından itibaren edebiyat ve sinemaya ilgi duydu. Yedi yaşındayken hikâyeler ve oyunlar yazmaya başladı. Annesi ona Fransızca öğretme görevini üstlendi ve çocuklar için hikâyelerin bulunduğu bir dergiye abone oldu. Bu dergilerde Rand ilk çocukluk kahramanını buldu: Rudyard Kipling tarzı bir hikâye olan Gizemli Vadi'de yerli bir subay, Cyrus Paltons.
Gençlik yılları boyunca Sir Walter Scott, Alexandre Dumas ve diğer romantik yazarların kitaplarını okudu ve genel olarak romantizm akımına karşı tutkulu bir sevgi besledi. 13 yaşında Victor Hugo'yu keşfetti ve romanlarına âşık oldu. Sonraki yıllarda Rand onu en sevdiği, dünya edebiyatının en büyük roman yazarı olarak adlandırmıştır.
Petrograt Üniversitesi'nde felsefe ve tarih okudu. Üniversite yıllarında yaptığı en büyük keşifler Edmond Rostand, Friedrich Schiller ve Fyodor Dostoyevski oldu. Rostand'a zengin, romantik hayal gücü, Schiller'e de büyük, kahramansı etkisi yüzünden hayranlık besledi. Dostoyevski'ye kurduğu drama ve yaptığı derin ahlâki analizler yüzünden hayrandı, ama felsefesine ve hayat anlayışına derinden karşıydı.
Kısa öyküler ve oyunlar yazmaya devam etti ve yoğun bir şekilde Anti-Sovyet fikirler içeren düzensiz bir günlük tuttu. Nietzsche ile de tanıştı, Böyle Buyurdu Zerdüşt'teki kahramanca ve özgür adamı yüceltişini beğendi, ama aynı zamanda felsefesine romanlarının önsöz kısmında haşince eleştirecek kadar karşı oldu.
Rand'ı açık ara en çok etkileyen isim özellikle Mantık adlı eseriyle Aristoteles'tir, onu gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak gördü ve sonradan etkilendiği tek filozof olduğunu söyledi.
Sonradan 1924'te Devlet Sinema Sanatları Enstitüsü'ne girdi ama 1925'te kendisine Amerika'daki akrabalarını ziyaret etmek için bir vize verildi. Şubat 1926'da 21 yaşında ABD'ye geldi ve akrabalarıyla Chicago'da geçirdiği kısa bir süreden sonra bir daha hiçbir zaman Sovyetler Birliği'ne geri dönmemeye karar verdi. Senarist olma hayali ile Hollywood yollarına düştü.
Sonradan ismini Ayn Rand olarak değiştirdi. İsmini Remington Rand daktilosundan aldığına dair bir rivayet vardır ama o Ayn Rand ismini daktilo piyasaya çıkmadan önce kullanmaya başlamıştır. Ayn adını Finlandiyalı bir yazardan etkilenip aldığını söylemiştir. Bu Finlandiya-Estonyalı bir yazar olan Aino Kallas olabilir, ama Fince konuşulan ülkelerde bu isme ve varyasyonlarına sıklıkla rastlandığı için kesin olarak bilinmiyor.

Başlangıçta Hollywood'da bocaladı ve basit ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tuhaf işlere girdi. Ek olarak Cecil B. DeMille'in King of Kings'inde çalışırken gözüne çarpan hırslı, genç bir aktörle tanıştı, Frank O'Connor. İkisi 1929 yılında evlendiler. 1931 yılında Rand Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.
Edebi ilk başarısını 1932 yılında Red Pawn adlı senaryosunu Universal stüdyolarına satarak yakaladı. Ardından 1934'te 16 Ocak Gecesi (Night of January 16th) adlı eserini yayımladı ve bu eser büyük ölçüde başarılı oldu. Sonra 1936'da Yaşamak İstiyorum (We the Living), 1938'de de Ben (Anthem) adlı romanlarını yazdı.
Yaşamak İstiyorum Amerikalı eleştirmenlerden orta, İngiltere'de ise iyi bir tepki aldı, ama Anthem tuhaf yayımlanma hikâyesi yüzünden sadece İngiltere'de ama önemli bir beğeni kazandı. Rand Amerikayı o yıllarda etkisine alan kızıl dönem'e (the red decade) son derece karşıydı ve aslında Anthem Amerika'da yayıncı bile bulamadı, ilk baskısı İngiltere'de yapılmıştır. Bunun yanında, Rand hâlâ edebi üslunu tam olarak geliştirememişti ve romanları hâlâ gelişmesini tamamlamamıştı.

Roma'daki Scalara film şirketi tarafından 1942'de Ayn Rand'ın haberi olmadan Yaşamak İstiyorum kitabı üzerine 2 film yapıldı: Noi vivi ve Addio, Kira. Benito Mussolini yönetimindeki İtalyan hükûmeti ikisini de sansürledi fakat Anti-Sovyet içeriği yüzünden yayınlanmasına izin verdi. Filmler başarı kazandı ve halk çabucak filmlerin komünizm'e olduğu kadar faşizm'e de karşı olduğunu anladı, kısa süre sonra da hükûmet yasaklamaya karar verdi. Sonradan filmler elden geçirildi ve Rand'ın onayı ile We the Living adı ile 1986 yılında yayınlandı.
Rand'ın profesyonel anlamda ilk büyük başarısı yazımı 7 sene süren ve 1943 yılında yayınlanan Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) romanı oldu. Roman 12 yayıncı firma tarafından "fazla entelektüel ve Amerikan düşünce tarzına karşı" olması gerekçesiyle geri çevrildi, "bu kitabı okuyacak bir kitle yok" 'tu. Sonunda kitap Archibald Ogden'in kitabı beğenmesi ve editörlük kurulunda kabul ettirmesi sayesinde Bobbs-Merrill Company yayınevi tarafından basıldı. İlk zorluklara rağmen Hayatın Kaynağı dünya çapında bir başarıya kavuşarak Ayn Rand'a ün ve ekonomik rahatlama getirdi.
Hayatın Kaynağı'nın teması "insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik"tir. Beş ana karakteri konu alır. Başkahraman Howard Roark, Rand'ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiç kimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler  yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark'ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.
Rand'ın "magnum opus"u, en büyük eseri Atlas Vazgeçti'dir. (Atlas Shrugged) 1957 yılında yayımlanmış ve dünya çapında bir çoksatan kitap olmuştur. (Kitabın adının Türkçe karşılığı "Atlas Silkindi"'dir. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ın artık vazgeçtiğine yapılan bir göndermedir. Türkçe çevirisinde "Atlas Vazgeçti" ismi kullanılmıştır.) Atlas Vazgeçti, Ayn Rand'ın objektivist felsefesini en iyi ve bütün şekilde anlattığı romanıdır. Kitapta yer alan şu sözleri düşüncesini özetler:

"Benim felsefem, özünde, hayattaki ahlâki amacı kendi mutluluğu olan, varlığının yegâne amacı ve en yüce eseri olarak yaratıcı üretkenliğini gören kahramansı bir varlık, bir insan konseptidir."
Atlas Vazgeçti'nin ana teması "insan aklının toplumdaki rolü" dür. Rand sanayiciyi tüm toplumlardaki en değerli organ olarak görür ve sanayicilere karşı duyulan genel kızgınlığı son derece sert bir biçimde eleştirir. Bu duyguları onu Amerikalı sanayicilerin greve gittiği ve dağlık bir alanda saklanmayı seçtiği bir roman yazmaya iter. Toplumun sömürücü olarak gördüğü, aşağıladığı ve suçladığı bu idealist, yaratıcı insanların kaçmasıyla Amerikan toplumu ve ekonomisi genel anlamda çöküşe girer. Hükûmet sanayi üzerindeki zaten boğucu olan kontrollerini artırarak tepki gösterir. Roman her ne kadar politik bir temayı merkez almışsa da seks, müzik, tıp ve insan yetenekleri gibi birçok farklı ve kompleks meseleyi irdeler.
Nathaniel Branden, karısı Barbara, Alan Greenspan ve Leonard Peikoff gibi başkaları ile birlikte Ayn Rand, Felsefesini tanıtmak ve yaymak üzere objektivist hareketi başlatır.

(Bu yazı objektivizm ile direkt ilgili değildir, Ayn Rand'ın hayatında objektivist felsefenin yerini anlatır. Objektivizm için bkz. ilgili iç ve Dış bağlantılar)
1950'de Rand New York'a taşındı ve 1951'de 19 yaşında genç bir psikoloji öğrencisi olan Nathaniel Branden ile tanıştı. 14 yaşındayken Hayatın Kaynağı'nı okuyan Branden Rand'ın açığa çıkan objektivist felsefesini kendisiyle tartışmaktan zevk alıyordu. Branden ve bazı arkadaşları ile birlikte bir grup oluşturdular ve ileride Birleşik Devletler Merkez Bankası başkanı olacak Alan Greenspan'ın da katılımından faydalandılar. Yıllar sonra her ikisi de evli olmasına rağmen Rand ve Branden'ın arkadaşlıkları romantik bir ilişkiye dönüştü. Eşleri tarafından kabullenilmesine rağmen bu ilişki Branden'ın önce eşinden ayrılmasına sonra da boşanmalarına sebep oldu. 60 ve 70'li yıllarda Rand objektivist felsefeyi kitaplarıyla ve çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmalarla geliştirip yaydı. Konuşmalarının çoğunu Nathaniel Branden'ın felsefeyi yaymak için kurduğu Nathaniel Branden Enstitüsü'nde (NBI) yaptı.

1968'de Karmaşık bir dizi ayrılma-birleşmeden ve Nathaniel Branden'ın Patrecia Scott ile olan ilişkisini öğrendikten sonra hem kendisi, hem de karısı Barbara Branden ile olan münasebetini kesin bir şekilde bitirdi. (Bu ilişki Rand-Branden ilişkisiyle çakışmamıştır.) Rand NBI ile ilişkisini bitirdi ve "The Objektivist" dergisinde yayımladığı bir mektupla Branden ile olan ayrılıklarını duyurdu. Bir daha bir araya gelmed

Benjamin Nathan Cardozo (24 Mayıs 1870, New York – 9 Temmuz 1938, New York), ABD'li hukukçu ve yargıç. 1932-1938 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi yargıçlığı yapmıştır. Ayrıca Yale Üniversitesi'nde yargı sürecine ilişkin dersler vermiştir.

Benjamin Nathan Cardozo, Amerikan Devrimi öncesinde Londra'dan Amerika'ya göç etmiş Portekizli Yahudi bir ailenin üyesi olarak 1870 yılında New York'ta dünyaya gelmiştir. Babası Albert Jacob Cardozo da hukukçu olup, New York Yüksek Mahkeme yargıçlığı yapmış, 1872 yılında isminin bir yolsuzluk suçlamasına karışması üzerine istifa etmiştir. Annesi Rebbecca Washington ise, Benjamin henüz 9 yaşındayken ölmüştür. 1885 yılında ise babası ve kız kardeşi Grace ölmüştür.
Benjamin'in ilk yıllarında, babasının da etkisiyle dini ritüeller önemli bir yer tutmuştur. Özellikle ABD'nin en eski sinagogu olan Congregation Shearith Israel'de gerçekleştirilen etkinliklere babasıyla birlikte sık sık katılırdı.

Benjamin Cardozo 1885 yılında, 15 yaşındayken Columbia Kolejine başlamıştır. 1889 yılında ise Columbia Law School'a kabul edilmiştir. Burada hukuk eğitimi alırken, aynı zamanda Felsefe Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydolmuş ve bu fakültelerde de dersler görmüştür.

1891 yılında Baro'ya kabul edilerek avukatlık yapmaya başlamıştır. Hukuk alanındaki bilgi birikimi nedeniyle kendisine "avukatların avukatı" denilmekteydi. Başarılı avukatlık kariyerinin ardından, 1913 yılında New York Eyaleti Yüksek Mahkemesi'ne yargıç olarak seçilmiştir. 1917 tarihine kadar yürüttüğü bu görevin ardından, 1917-1926 tarihleri arasında New York Temyiz Mahkemesi üyeliği, 1927-1932 tarihleri arasında New York Temyiz Mahkemesi Başyargıçlığı, 1932-1938 tarihleri arasında ise Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi yargıçlığı görevlerini yürütmüştür.

The Paradoxes of Legal Science. Columbia University. OCLC 843833 (1928).
The Nature of the Judicial Process, The Storrs Lectures Delivered at Yale University (1921).
Türkçe Çevirisi: Yargı Sürecinin Doğası, Tekin Yayınevi, 2018, (Çevirenler: Muzaffer Dülger / Sedat Erçin)
The Altruist in Politics, commencement oration at Columbia College (1889)

Burrhus Frederic Skinner (20 Mart 1904 – 18 Ağustos 1990), Amerikalı ruhbilimci, yazar, mucit, sosyal reform savunucusu ve şairdir. Toplum felsefesi ile ilgilenmiştir. 1958 yılından emekli olduğu 1974 yılına kadar Harvard Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olarak görev yapmıştır.

Pennsylvania'da doğan Skinner, yüksek okula gidene kadar burada yaşamıştır. "Skinner kutusu" adıyla bilinen deneyiyle öğrenmede edimsel (vasıtalı, operant) koşullanmanın önemini ortaya koymuş, son dönemdeki en önemli psikologlardan biri olmuştur. Psychology Today dergisi, Eylül 1967 sayısında Skinner'ı psikolojiye en önemli katkıları yapan bir psikolog olarak tanımlamıştır. Davranışçı (Bihewyorist) ekolü kendisine daha yakın gören Skinner, toplumların davranışsal kontrolü için özgün bir program geliştirmiş; bebeklerin bakımı için otomatik bir bebek karyolası tasarlamış ve davranış değişikliği tekniklerinin geniş ölçekli kullanımı için çalışmalar yapmıştır. Skinner 1989 yılında hastalanmış ve doktorlar tarafından kendisine lösemi teşhisi konulmuştur. Bunu öğrendikten sonra bile bilimsel çalışmalarını ara vermeksizin sürdüren Skinner, ölmeden saatler önce bile yazmaya devam etmiş ve "Psikoloji Bir Zihin Bilimi Olabilir mi?" isimli makalesini tamamlayamadan 1990 yılında hayata veda etmiştir. "Başarısızlık her zaman hata demek değildir, yeri geldiğinde yapabileceğiniz en iyi şey olabilir. Asıl hata denemekten vazgeçmektir" ve "Eğitim, öğrenip unuttuklarımızdan geri kalanlardır." sözleriyle popüler kültürde de yer edinmiştir.
Davranışçı kurama göre "öğrenme", bireyin davranışındaki gözlemlenebilir bir değişmedir. Uyaran-tepki bağı önemlidir. Skinner'in dil edinim sürecine bakışında da davranışçı kuram etkili olmuştur. Skinner'a göre insan davranışsal koşullar sonucu dili edinir. Diğer dil edinim teorilerinin aksine insanda konuşabilme yetisinin doğuştan varolmadığına inanan Skinner, dil edinim sürecini bir bina yapımına benzetir. Dil öğrenme mekanizmasının yerine olgusal olarak dili kavrama kabiliyetini koyar. Bu bağlamda Skinner dil edinim sürecindeki bir çocuğa "Rastlantısal olarak ortaya çıkan davranışın kazandırıldığı edimsel koşullanmanın edilgen öznesi" olarak bakar.
Edimsel koşullanma için farelerle yaptığı yoksunluk deneyine "Skinner kutusu" denir. Skinner kutusunda manivela ve kırmızı, yeşil ışıklar mevcuttu.

The Behavior of Organisms (Organizmaların Davranışı) The Behavior of Organisms: An Experimental Analysis, 1938. ISBN 1-58390-007-1, ISBN 0-87411-487-X.
Walden Two, 1948. ISBN 0-87220-779-X (1976'da geliştirilmiş yeni baskı).
Science and Human Behavior (Bilim ve İnsan Davranışı), 1953. ISBN 0-02-929040-6. B. F. Skinner Vakfı sitesinde ücretsiz pdf sürümü BFSkinner.org.
Schedules of Reinforcement, with Charles Ferster, 1957. ISBN 0-13-792309-0.
Verbal Behavior (Sözel Davranış), 1957. ISBN 1-58390-021-7.
The Analysis of Behavior: A Program for Self Instruction, James G. Holland ile birlikte, 1961. Bunun basılı metni yok ancak B. F. Skinner Vakfı sitesinde etkileşimli sürümü mevcut. ISBN 0-07-029565-4.
The Technology of Teaching (Öğrenme Teknolojileri), 1968. New York: Appleton-Century-Crofts Library of Congress Card Number 68-12340 E 81290
Contingencies of Reinforcement: A Theoretical Analysis, 1969. ISBN 0-390-81280-3.
Beyond Freedom and Dignity, 1971. ISBN 0-394-42555-3.
About Behaviorism (Davranışçılık Hakkında) 1974. ISBN 0-394-49201-3, ISBN 0-394-71618-3.
Particulars of My Life: Part One of an Autobiography, 1976. ISBN 0-394-40071-2.
Reflections on Behaviorism and Society (Davranışçılık ve Toplum Üzerine Yansımalar), 1978. ISBN 0-13-770057-1.
The Shaping of a Behaviorist: Part Two of an Autobiography, 1979. ISBN 0-394-50581-6.
Notebooks, edited by Robert Epstein, 1980. ISBN 0-13-624106-9.
Skinner for the Classroom, edited by R. Epstein, 1982. ISBN 0-87822-261-8.
Enjoy Old Age: A Program of Self-Management, with M. E. Vaughan, 1983.
A Matter of Consequences: Part Three of an Autobiography, 1983. ISBN 0-394-53226-0, ISBN 0-8147-7845-3.
Upon Further Reflection, 1987. ISBN 0-13-938986-5.
Recent Issues in the Analysis of Behavior, 1989. ISBN 0-675-20674-X.
Cumulative Record: A Selection of Papers, 1959, 1961, 1972 and 1999 as Cumulative Record: Definitive Edition. This book includes a reprint of Skinner's October 1945 Ladies' Home Journal article, "Baby in a Box," Skinner's original, personal account of the much-misrepresented "Baby in a box" device. ISBN 0-87411-969-3 (paperback)

Carl Schmitt (11 Temmuz 1888 – 7 Nisan 1985) Alman hukukçu ve siyasi teorisyen.
Schmitt, siyasi gücün etkili bir şekilde kullanılmasını kapsamlı bir şekilde yazmıştır. Otoriter muhafazakâr bir teorisyen olarak, parlamenter demokrasi, liberalizm ve kozmopolitizmin eleştirmeni olarak tanınmıştır. Eserleri siyaset teorisi, hukuk teorisi, kıta felsefesi ve siyasi teolojiyi kapsar. Bu eserler, büyük ölçüde Nazizm'e verdiği entelektüel destek ve aktif katılımı nedeniyle tartışmalıdır. 1933'te Nazi Partisi'ne katılmış ve hukuk ile siyaset teorilerini rejimin ideolojik meşrulaştırması için kullanmıştır. Prusya Devlet Konseyi ve Alman Hukuk Akademisi gibi çeşitli Nazi konseylerinde görev almış, Nasyonal Sosyalist Hukukçular Birliği'nin başkanlığını yapmıştır. Daha sonra üst düzey Nazi yetkilileri arasında gözden düşmüş ve partideki resmî görevlerinden uzaklaştırılmıştır.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi şöyle yazar: "Schmitt, liberal anayasacılığın ve liberal kozmopolitizmin zayıflıklarının keskin bir gözlemcisi ve analistiydi. Ancak tercih ettiği tedavinin hastalıktan sonsuz derecede daha kötü olduğu konusunda pek şüphe yoktur." Fikirleri hâlâ oldukça etkilidir; birçok akademisyen onun Çin ve Rusya'daki modern yönetime, ayrıca yeni muhafazakârlık ve Trumpizm hareketlerine etki ettiğini savunmaktadır.

Schmitt, Alman İmparatorluğu'nun Vestfalya bölgesindeki Plettenberg'de doğdu. Ailesi, Alman Eifel bölgesinden Roma Katoliği olan ve Plettenberg'e yerleşmiş kişilerdi. Babası küçük bir iş adamıydı. Schmitt'in üç kardeşi vardı: Auguste, Joseph ve Anna Margarethe. 1907 ile 1910 yılları arasında Berlin, Münih ve Strasbourg üniversitelerinde hukuk okudu. Aynı yıl birinci devlet hukuk sınavını geçti. 1910 tarihli doktora tezi Über Schuld und Schuldarten (Suç ve Suç Türleri Üzerine) başlığını taşıyordu. 1914'te Strasbourg'da Der Wert des Staates und die Bedeutung des Einzelnen (Devletin Değeri ve Bireyin Önemi) adlı teziyle habilitasyonunu tamamladı. Düsseldorf Yüksek Bölge Mahkemesi'nde hukuk stajını bitirdi ve Şubat 1915'te Assessor sınavını geçti.
Şubat 1915'te Bavyera Ordusu'na gönüllü olarak katıldı ve I. Dünya Savaşı'nda görev yaptı. 1 Temmuz 1919'da ordudan terhis edildi. Sivil hayata döndükten sonra akademik kariyere başladı ve bu kariyer onu sırasıyla Münih Teknik Üniversitesi (1920), Greifswald Üniversitesi (1921), Bonn Üniversitesi (1922), Berlin Teknik Üniversitesi (1928), Köln Üniversitesi (1933) ve Berlin Üniversitesi'nde (1933–1945) öğretim üyeliği pozisyonlarına getirdi.

Münih'te bulunduğu sırada Schmitt, Max Weber'in "Meslek Olarak Siyaset", "Meslek Olarak Bilim" ve Genel Ekonomi Tarihi adlı derslerine katılmıştır. 1923'te, Melchior Palyi'nin Erinnerungsgabe für Max Weber ikinci cildine katkı sağlamıştır.
1921'de Greifswald Üniversitesi'nde profesör olan Schmitt, burada Die Diktatur (Diktatörlük Üzerine) adlı denemesini yayımlamıştır.
1922'de Bonn Üniversitesi'nde profesörken Politische Theologie (Siyasi İlahiyat) adlı eserini yayımlamıştır. Schmitt, 1928'de Berlin'deki Handelshochschule'de hukuk profesörü olarak üniversiteler değiştirmiş ve 1933'te Köln Üniversitesi'nde bir pozisyon kabul etmiştir. En ünlü makalesi "Der Begriff des Politischen" ("Siyasal Kavramı"), Berlin'deki Deutsche Hochschule für Politik'teki derslerine dayanmaktadır.
1932'de Schmitt, Reich hükûmetinin avukatı olarak Preussen contra Reich (Prusya'ya Karşı Reich) davasında yer almıştır; bu davada SPD'nin kontrolündeki Prusya hükûmeti, Franz von Papen'in sağcı Reich hükûmeti tarafından görevden alınmasını tartışmıştır. Papen, Almanya'nın en büyük eyaleti olan Prusya'nın solun güçlü bir üssü olduğunu ve özellikle Prusya polisi aracılığıyla kurumsal güç sağladığını düşünerek harekete geçmiştir. Schmitt, Carl Bilfinger ve Erwin Jacobi Reich'ı temsil ederken, Prusya hükûmetinin avukatlarından biri Hermann Heller'di. Ekim 1932'de mahkeme, Prusya hükûmetinin görevden alınmasının hukuka aykırı olduğuna, ancak Reich'ın bir komiser atama hakkına sahip olduğuna hükmetmiştir. Alman tarihinde, Weimar Cumhuriyeti'nde federalizmin fiilen yıkılmasına yol açan bu mücadele Preußenschlag (Prusya Darbesi) olarak bilinir.

Gençliğinde Schmitt, "yirmili yaşların ortasında kiliseyle bağını koparana kadar sadık bir Katolik" idi. I. Dünya Savaşı'nın sonlarından itibaren Katolikliğini "yerinden edilmiş" ve "bütünlüğü bozulmuş" olarak tanımlamaya başladı. N. S. Lyons'a göre, Schmitt'in iç dünyasında bir şey 1914 civarında değişmeye başlamış gibi görünüyor; günlük notları inanç krizine işaret etmeye başlamıştır. Lyons'a göre, kadınlarla yaşadığı sorunlu ilişkiler onu inançtan uzaklaştırmıştır.
Siyaset teorisyeni Reinhard Mehring'e göre, Schmitt'in Katoliklik ile ilişkisi büyük ölçüde siyasal nitelikteydi ve Katolik doktrinine gerçek bir inançtan ziyade bu yöndeydi. Ancak Katolik Kilisesi'nin hiyerarşik yapısını ve Roma hukukunu da övmüştür. Søren Kierkegaard, Juan Donoso Cortés ve Thomas Hobbes gibi Hristiyan düşünürleri sıkça alıntılamış ve onlardan etkilenmiştir.

Schmitt'in "İstisna hâli" doktrini 21. yüzyılda yeniden popülerlik kazanmıştır. Schmitt, 1933'te Nazi Almanyası'nın iktidarı ele geçirmesinden on yıl önce formüle ettiği bu doktrinde, olağanüstü durumların şu uygulamaları haklı çıkardığını savunmuştur:

Özel yürütme yetkileri
Hukukun üstünlüğünün askıya alınması
Yasal ve anayasal haklardan feragat
Schmitt'in doktrini, Nazi rejiminin teorik hukukî temelini sağlayarak Hitler'in iktidara yükselişinin yolunu açmaya yardımcı olmuştur.

31 Ocak 1933'te Schmitt, Adolf Hitler'in Şansölye olarak atanmasıyla ilgili olarak "Hegel öldü denilebilir" yorumunu yapmıştır. Richard Wolin şöyle gözlemlemiştir:

Burada Hegel, "bürokratik sınıf" ya da Beamtenstaat'ın filozofu olarak, Hitler'in zaferiyle kesin olarak aşılmıştır ... Hegel'in Rechtsphilosophie'de "evrensel sınıf" olarak gördüğü bu memur sınıfı, yürütme otoritesinin egemenliğine kabul edilemez bir yük oluşturur. Schmitt için ... bürokratik işleyişin özü, norma saygıdır; bu bakış açısı Carl Schmitt'in doktrinleriyle büyük bir gerilim içindedir ... Hegel, bu sözde evrensel sınıfı siyasi düşüncesinde öncelikli konuma yerleştirerek utanç verici bir emsal oluşturmuştur; çünkü bürokrasinin önceliği, egemen otoritenin yetkisini azaltma ya da yerine geçme eğilimi taşır.
Naziler, Mart 1933'te Yetki Kanunu'nun (Ermächtigungsgesetz) kabulünü sağlamıştır; bu kanun Weimar Anayasası'nı değiştirerek "mevcut hükûmet"in kararnameyle yönetmesine izin vermiş, hem Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'u hem de Reichstag'ı baypas etmiştir.
Alman Ulusal Halk Partisi lideri Alfred Hugenberg, Nazi koalisyon hükûmetinde Nazi ortakları tarafından yavaş yavaş dışlanan bir konumdaydı ve ülkedeki Nazi iktidarını yavaşlatmak umuduyla kabine pozisyonundan istifa etmekle tehdit etmiştir. Hugenberg, böylece hükûmetin değişeceğini ve Yetki Kanunu'nun artık geçerli olmayacağını düşünüyordu, çünkü "mevcut hükûmet" artık var olmayacaktı. Schmitt'in verdiği hukuki görüş bu manevranın başarıya ulaşmasını engellemiştir. O dönemde anayasa teorisyeni olarak tanınan Schmitt, "mevcut hükûmet" ifadesinin kanunun kabul edildiği andaki kabine bileşimini değil, Hitler kabinesinin getirdiği "tamamen farklı türde bir hükûmet"i—yani Weimar Cumhuriyeti demokrasisinden farklı olanı—kastettiğini beyan etmiştir.
Schmitt, Üçüncü Reich'ın ilk dönemlerinde yapılan toplantılarda başkanlık eden hukuk uzmanıydı; bu toplantılar, yeni bir anayasa oluşturma sürecinin baypas edilmesi yönünde resmî bir karara yol açmıştır. Eski anayasanın nominal olarak korunmasına yönelik bir yaklaşım benimsenmiş olsa da, Führerprinzip (Lider İlkesi) aşkın üstün-hukukî statüye kavuşturulmuştur. Schmitt, hukukî anayasa yerine Lider İlkesinin kabulünün, Alman halkının varsayılan "Völkisch" ya da ırksal bileşimi ve Hitler ile özdeşleşmesiyle meşrulaştırıldığını savunmuştur.
Schmitt, 1 Mayıs 1933'te Nazi Partisi'ne katılmıştır. Birkaç gün içinde Yahudi yazarların "Alman olmayan" ve "Alman karşıtı" yazılarının yakılmasından sevinç duymuş ve "Yahudi" fikirlerden etkilenmiş yazarların eserlerini de kapsayacak çok daha kapsamlı bir temizlik talep etmiştir. Haziran 1933'ten itibaren Hans Frank'ın Alman Hukuk Akademisi'nin yönetim kurulunda yer almış ve Devlet ve İdare Hukuku Komitesi'ne başkanlık etmiştir. Temmuz ayında Hermann Göring tarafından Prusya Devlet Konseyi'ne atanmış, Kasım ayında ise Nasyonal Sosyalist Alman Hukukçular Birliği'nin başkanı olmuştur. Ayrıca, Heller'in yerine Berlin Üniversitesi'nde profesörlük görevine getirilmiş ve bu görevi II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar sürdürmüştür. Teorilerini, Nazi diktatörlüğünün ideolojik temeli ve Führer devletinin hukuk felsefesi açısından meşrulaştırılması olarak sunmuş, özellikle auctoritas kavramı üzerinden bunu yapmıştır.
Haziran 1934'te, Nazi hukukçularının gazetesi Deutsche Juristen-Zeitung'un (Alman Hukukçular Dergisi) baş editörü olarak atanmıştır. Temmuz ayında dergide yayımladığı "Der Führer schützt das Recht" (Lider Hukuku Korur) makalesinde, Uzun Bıçaklar Gecesi'ndeki siyasi cinayetleri Hitler'in "en yüksek idarî adalet biçimi (höchste Form administrativer Justiz)" olarak sunduğu otoritesiyle meşrulaştırmıştır. Schmitt kendini radikal bir antisemit olarak sunmuş ve Ekim 1936'da Berlin'de düzenlenen hukuk öğretmenleri kongresine başkanlık ederek Alman hukukunun "Yahudi ruhu"ndan (jüdischem Geist) arındırılmasını ve tüm Yahudi bilim insanlarının yayınlarının küçük bir sembolle işaretlenmesini talep etmiştir.
Yine de Aralık 1936'da, Schutzstaffel (SS) yayını Das Schwarze Korps, Schmitt'i oportünist, Hegelci devlet düşünürü ve Katolik olmakla suçladı ve antisemitizminin yalnızca bir maske olduğunu öne sürerek, daha önceki açıklamalarında Nazilerin ırk teorilerini eleştirdiği ifadeleri kanıt olarak gösterdi. Bu suçlamadan sonra Schmitt, Reichsfachgruppenleiter (Reich Meslek Grubu Lideri) görevinden istifa etti ancak Berlin'deki profesörlüğünü ve "Prusya Devlet Konsey Üyesi" ünvanını korudu. Schmitt 1937'de soruşturmaya devam edildi ancak Göring

Cesare Beccaria Bonesana (15 Mart 1738, Milano - 28 Kasım 1794, Floransa) İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist ve edebiyatçı, Aydınlanma Çağı'nın önemli isimlerinden. "Suçlar ve Cezalar Hakkında" adlı (Dei delitti e delle pene) kitabı ile mevcut çağdaş ceza hukukunu kurmuş ve ölüm cezası karşıtlığını da -ilk savunanlardan birisi olarak- aynı eserde gerekçelendirmiştir.
1747-1755 yılları arasında sekiz sene dini eğitim gördükten sonra 20 yaşındayken hukuk doktorası eğitimini tamamlamıştır. Beccaria genelde Hukuk sorunlarıyla ilgilenmiştir.
1770 yılından itibaren Avusturya egemenliğindeki Milan Yönetiminde üst düzey görevli memur olmuş ve ölünceye kadar bu görevini sürdürmüştür. Fransa'da işkencenin kaldırılmasına (1780 ve 1788), İsveç'te yargı reformunun gerçekleşmesine ilham vermiştir ve 1777 yılında ABD'de yayınlanan eseriyle, Thomas Jefferson'ı etkilemiştir.
Beccaria aynı zamanda bir iktisatçıdır. "Milano Devletinde Paralardaki Düzensizlikler ve Çareleri Üzerine" (Sui disordini e sui rimedii delle monete nello Stato di Milano nel 1762) adını verdiği yapıtı iktisadi reform konusunda verdiği ilk eserdir. Bu eserin kazandığı büyük başarı Becceria'nın dönemin seçkinleri tarafından tanınmasını sağlar. 1769 yılında iktisat konularında üniversitede dersler vermiştir. Beccaria'nın iktisadi görüşleri  "Custodio" derlemeleri arasında yayımlanan Siyasal Ekonominin Öğeleri (Elementi di economia politica) adlı eserde toplanmıştır.

Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı kitabını çok büyük bir titizlik göstererek 26 ayda yazmıştır. Bu eserinde, idamın ve işkencenin ceza olarak görülemeyeceğini ve bunun bir barbarlık olacağını açıklamaya çalışmıştır. Bu eseriyle beraber hukuka pek çok ilke kazandırmıştır. Bunlardan bazıları "Nullum crimen nulla poena sine lege" (kanunsuz ne suç ne ceza olur) böylelikle meşruluk prensibini de hukuka katmıştır. Ayrıca bir diğer örnek: "Yasa ancak açık ve zorunlu olarak gerekliliği beliren cezaları koymalıdır ve bir kimse ancak suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş olan ve usulüne göre uygulanan bir yasa gereğince cezalandırılabılır." ki bu da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde 8. madde olarak yer almıştır.
Eseri 1765'te Fransızca, 1766'da Almanca, 1767'de İngilizce, 1770'te İsveççe, 1772'de Lehçe, 1774'te de İspanyolcaya çevrilmiştir. Voltaire ve Diderot gibi bir sürü aydının, bu eser, tartışmasını sağlar. Bu eseriyle beraber ölüm cezasının 200 yıldır tartışılmasına katkıda bulunmuştur. Kendisi idamın hem kullanılamaz hem de gereksiz olduğunu göstermiş ve bunu "kamusal cinayet" olarak tanımlamıştır.
Kazandırdığı hukuki ilkeler ve "Suçlar ve Cezalar Hakkında" adlı eseri bugün halen üniversitelerin ceza hukuku kürsülerinde kaçınılmaz bir şekilde referans olarak gösterilmektedir.

Cezalandırıcı adalet, suçun temeline inmeden 'suç' olmasına odaklanan ve faile eş değer yaptırım uygulayan bir yaklaşımdır. Suç işlerken rasyonel olan kişileri bu eylemlerden vazgeçirebilmek için o eylemin doğuracağı faturanın ağırlaştırılması yani kişinin yeteri şiddette cezalandırılması gerekmektedir. İntikamın aksine, cezalandırıcı adalet kişisel değildir, doğal sınırları vardır, başkalarının acılarından zevk almaz. Cezalandırıcı adalet, suçlunun caydırılması, sürgün edilmesi ve rehabilitasyonu gibi diğer cezalandırma yaklaşımlarıyla çelişir.

Cezalandırıcı adalet'in bazı amaçları şunlardır:

Kamuoyu vicdanını rahatlatmak amaçlardan biridir; bu sayede insanların adalet arayışlarını farklı şekilde aramalarının da engellenmesi amaçlanmaktadır.
Kamuoyu vicdanının rahatlatılmasıyla toplumsal birlikteliğin pekiştirilmesi.

Cezanın para cezası içermesi durumunda teori, suçlunun mali durumunun dikkate alınmasına izin vermiyor ve bu durum, yoksul bir bireyin ve bir milyonerin aynı tutarı ödemeye zorlanabileceği durumlara yol açıyor. Böyle bir para cezası, gelir düzeyi düşük suçlu için ceza niteliğindeyken, milyoner için önemsiz olacaktır. Pek çok yargı alanı, para cezasının miktarını yalnızca suça değil aynı zamanda suçlunun gelirine, maaşına ve ödeme kabiliyetine dayandıran Avrupa Birliği'nin cezai eşitlik vurgusu gibi değişkenleri kullanmaktadır.

Onarıcı adalet

Chantal Mouffe (d. 17 Haziran 1943, Charleroi, Belçika), Belçikalı politik kuramcı.

İngiltere'de University of Westminster'de profesör olarak görev yapmaktadır. En çok Ernesto Laclau ile beraber kaleme aldığı Hegemonya ve Sosyalist Strateji kitabıyla tanınmaktadır. Düşünceleri daha çok post-marksist olarak nitelendirilmektedir çünkü 1960'ların toplum ve öğrenci hareketlerinde ve dolayısıyla işçi sınıfı ve yeni toplum hareketlerine etkin olarak katılmışlardır (Mouffe açısından özellikle ikinci dalga feminizm önemlidir).

(Ernesto Laclau ile) Hegemony and Socialist Strategy: Towards a Radical Democratic Politics. 1985 (Hegemonya ve Sosyalist Strateji & Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru, İletişim yay. 2008)
The Return of the Political. 1993 (Siyasetin Dönüşü, Epos yay. 2010)
(ed.) Deconstruction and Pragmatism. 1996 (Yapıbozum ve Pragmatizm, Sarmal yay. 1998)
The Democratic Paradox. 2000 (Demokratik Paradoks, Epos yay. 2009)
On the Political. 2005 (Siyasal Üzerine, İletişim yay. 2010)

(ed.) Gramsci and Marxist Theory. 1979
(ed.) Dimensions of Radical Democracy: Pluralism, Citizenship, Community. 1992
Le politique et ses enjeux. Pour une démocratie plurielle. 1994
(ed.) The Challenge of Carl Schmitt. 1999
(ed.) Feministische Perspektiven. 2001
(ed.) The legacy of Wittgenstein: Pragmatism or Deconstruction. 2001
Hegemony, Radical Democracy, and the Political. 2013
Agonistics: Thinking The World Politically. 2013

François Marie Charles Fourier (7 Nisan 1772 - 10 Ekim 1837) Fransız ütopik sosyalist ve filozoftur.

Günümüz akademisyenleri féminisme kelimesini 1837 yılında Fourier in türettiğini söyler. Fourier, 1808'de kadın haklarının genişletilmesinin bütün sosyal ilerlemenin ana ilkesi olduğunu iddia etti. Ayrıca düşünceleriyle 1855'ten 1860'a kadar süren La Reunion ve 1841'den 1856'ya kadar süren North American Phalanx komünist topluluklarının kuruluşuna kaynaklık etmiştir. Fourier küçük bir iş insanının oğludur. Fourier mühendis olmak istiyordu fakat Genel Askeri Mühendislik Okulu soyluların oğullarını kabul etti. Daha sonra Fourier mühendislik eğitimi almadığı için minnettar olduğunu söylemiştir çünkü mühendis olsaydı insanlara bugün bildiğimiz yardımlarını yapamayacaktı. Babası 1781'de öldüğünde Fourier babasının mülkünün 1/3 ünü aldı (200.000 frank). Bu miras Forier'in boş zamanlarında Avrupaya seyahat etmesini sağladı. 1791'de Besançon'dan Lyon'a gitti. 1791'den 1816'ya kadar Paris, Rouev, Lyon, Marsilya ve Bordeaux şehirlerinde çalıştı ve 1837'de Paris'de öldü.

Claude Adrien Helvétius (26 Şubat 1715 - 26 Aralık 1771), Aydınlanma Çağı'nın önemli düşünürlerinden biri olup, Encyclopédie'nin hazırlanmasına katkı yapmış olan Fransız filozoftur.
Helvétius, insan zihninin tüm entelektüel güçlerini, Condillac'ınkine benzer bir indirgeyici analizle, duyum ya da duyu algısına indirgeme girişimiyle ün kazanmıştır. İnsan hayatını ve hareketlerini etkileyen en önemli iki unsurun acı ve haz olduğunu ileri sürer.
De l'Esprit (Ruh Üzerine) ve De l'Homme (İnsan Üzerine) eserlerinde “herkesin eşit öğrenme kapasitesi ile doğduğu, zihnin tüm melekelerinin basit duyumlara indirgenebileceği, erdem ve yeteneğin eğitimin bir sonucu olduğu ve eğitimin her şeye kadirliği" gibi başlı tezleri eğitimde eşitlik problemi açısından içerdiği sonuçlar çerçevesinde tartışmıştır. Bütün bireylerin doğuştan eşit yapabilirliklere sahip olması nedeniyle eğitim imkânları ve çevresel şartlar tamamen veya neredeyse tamamen eşitlenirse eğitimin sonuçların da eşitlenebilir olduğunu savunur.

Helvétius, 1715'te Paris’te dünyaya gelmiştir. Babası ve dedesi hekimdir. Dayısı gibi vergi toplayıcısıdır. Henüz 23 yaşındayken Kraliçenin jestiyle birçok vilayette vergi toplayarak üç yılda hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştur. 1751’de fakir ama soylu bir ailenin kızıyla evlenmiştir. İşi sebebiyle sürekli seyahat halinde olan Helvétius, içinde yaşadığı Aydınlanma döneminin Montesquieu, Rousseau, D’Alembert, Diderot gibi entelektüelleri ile fikir alışverişinde bulunmuş, onların etkisiyle radikal fikirler geliştirmiştir. Diderot ve D’Alembert’in başkanlığında kurulan ünlü Ansiklopedi projesine maddi katkılar yapmıştır. Sonrasında fikirleri de Ansiklopedi’de yer almıştır. 1758’de De l’Esprit (Zihin Üzerine) adlı eseri yayınlanmıştır. Grossman’a göre bu eser, 18. yüzyılda Rousseau’nun Emile’i dışında halkın ilgisini en çok çeken, sivil ve dini otoritelerden en çok tepki gören eserdir. Eser, engizisyon, başpiskopos, rahip ve özellikle de parlamento gibi otoriteler tarafından ateistik, materyalist, günahkâr, ahlaksız ve baltalayıcı bulunmuş ve yaktırılmıştır. Helvétius, İngiltere ve Prusya’ya seyahatlerde bulunmuştur. Yaşamının son 12 yılını görüşlerini geliştirmeye ve temellendirmeye adamıştır. 1771’de ölmüştür. Ölümünden bir yıl sonra 1772’de De l’Homme (İnsan üzerine) yayınlanmıştır. Eğitimin her şeye kadir olduğu savunusuyla dikkat çeken kitap yer yer Rousseau’nun Emile’ide ortaya koyduğu eğitim üzerine düşüncelere gönderme yaparak tüm insanların eşit öğrenme kapasitesine sahip olduğuna dair varsayımı savunmuştur. Eser bu yönüyle De l’Esprit’in aksine yüceltilmiştir. Eserin temel konusu eğitimi tartışmak olsa da aynı zamanda yönetim ve politika üzerine de geniş yorumlar bulunmaktadır.
Helvétius önemli düşünürleri de etkilemiştir. Onun De l’Esprit’i Cesare Beccaria’yı ve onun aracılığıyla da İngiliz faydacılarını, özellikle Jeremy Bentham’ı etkilemiştir. Bentham onun için “kâhin”, “tanrısal” gibi övücü sözler söylemiş, kendisini fayda ilkesine götürdüğünü belirtmiştir. Franz Mehring’e göre, Marx Paris’te çalışırken Fransız materyalistleri ile tanışır. Marx’a göre Helvétius ve Holbach, materyalizmi sosyal yaşama taşırlar, insan zekâsının doğal eşitliğini savunurlar ve aklın ilerleyişi ile sanayinin ilerleyişi arasında esaslı birliği gösterirler, insanın doğal iyiliğini, eğitimin her şeye kadirliğini vurgularlar. Marx’a göre onların öğretileri “gerçek hümanizm”dir ve “komünizmin toplumsal temeli’dir.

Helvétius’un insanların temel eşitliğine dair görüşü, onun insan doğasına dair görüşünden kaynaklanır. İnsan doğasına dair onun zamanında yaygın olan görüşleri üç gruba ayırabiliriz: İnsan doğası (1) düzeltilemez bir biçimde kötüdür, (2) ne iyidir ne de kötüdür, boş bir sayfa gibidir ve (3) iyidir, lekesizdir. Bu görüşlerden birincisi en eskisi, en köklüsü ve en otoriteridir. Birinci görüş tipik ifadesini, Augustinus’un etkisiyle Hıristiyanlığın bir doktrini haline gelen Hıristiyanlığın İlk Günah dogmasında bulur. Bu görüşe göre Âdem ve Havva’nın işlediği İlk Günah, bütün insan soyuna geçmiştir ve insanlar sadece Tanrı’nın inayetiyle kurtulabilirler, kendi çabalarıyla kurtulamazlar. İnsanları eğitim yoluyla fanatizmden, cehaletten, hurafelerden kurtarmayı amaçlayan Aydınlanmacıların bu yöndeki çabalarını beyhude hale getiren bu görüş, Ernst Cassirer’in işaret ettiği gibi, bütün aydınlanma düşünürlerinin hedefe aldığı “ortak düşman”dır. Bu görüş, seküler terimlerle Hobbes tarafından da savunulur. Kökleri Aristoteles’te olan ikinci görüş, Locke’un adıyla özdeşleşmiş gibidir. Tipik ifadesini, “boş levha” (tabula rasa) metaforunda bulur. Buna göre insanlar ne kötü ne de iyi eğilimlerle doğarlar. Onları iyi ya da kötü yapan kendi dışlarındaki ya da çevreden aldıkları etkilerdir. İnsan, çevre onun üstünde iyi etkiler yaparsa iyi, kötü etkiler yaparsa kötü olur. Çevre iyi etkiler yapacak şekilde düzenlenirse, İlk Günah öğretisinin iddiasının aksine, insanları iyi yapmak mümkündür. Üçüncü görüş, Rousseau’nun adıyla bilinir. Rousseau’ya göre “Her şey, Yaratıcı’nın elinden çıktığında iyidir; insanoğlunun elinde bozulur”. Ona göre sadece kötülük dışarıdan gelir. Eğitimciye düşen şey, insanı iyi yapmak değil, kötü olmasını engellemektir. Helvétius’a göre de çocuğun zihni doğduğunda boştur; o, doğuştan gelen herhangi bir bilgi ile doğmaz. İnsan doğasında, Rousseau’nun iddia ettiği gibi moral standartlar açısından iyi sayılan şeylere de, Hıristiyanlığın İlk Günah dogmasının iddia ettiği gibi kötü sayılan şeylere de bir eğilim yoktur. “İnsanlar, fikirleri ve tutkuları olmadan doğarlar. Doğuştan erdem de, erdemsizlik de yoktur. Taklitçi ve uysaldırlar. Eğilip bükülebilir, şekil alabilirler. Alışkanlıkları ve karakterleri aldıkları örneklerin ve talimatların bir sonucudur” Dolayısıyla, Rousseau’nun insanın doğuştan kötü olmadığı tezini kabul eder fakat iyi olduğu tezini reddeder. Helvétius, boş levha görüşünü benimser ve onu Locke’ta olduğundan daha radikal hale getirir. Çünkü birinci olarak, Locke’un görüşleri, Hıristiyanlığın İlk Günah dogmasına karşı radikal olsa da yeteri kadar radikal değildir. Locke, bir yandan insan zihninin boş bir sayfa olduğunu, insanın iyi ya da kötü olmasında eğitimin belirleyici olduğunu vurgularken bunun insanların “onda dokuzu” için geçerli olduğunu söyler, “onda birinin” istisna oluşturduğunu söyler: Gerçi diğer insanların yardımına gereksinim duymayan, fiziksel ve ruhsal bakımdan doğuştan güçlü insanlar vardır; doğal yetenekleri onları doğumlarından itibaren mükemmeliyete taşır ve şanslı bedenlerinin avantajıyla mucizeler yaratabilirler. Ancak bu tür örnekler az görülür. İkincisi, Locke’a göre zihin tamamen boş değildir. Zihinde aktif hale gelmek için duyu verilerinin uyarmasını bekleyen ve onların işlenmesini sağlayan düşünme, soyutlama, akıl yürütme, birleştirme, ayırma gibi bazı yetiler vardır. Ona göre, “eğer insan aklını ve tabiatın doğuştan kendine verdiği yetileri uygun bir şekilde kullanırsa, kendisine ödevlerini öğretecek bir öğretmen ve onları hatırlatacak bir nasihatçi olmadan, onun tabiat kanununun bilgisini elde etmesi mümkündür”. Üçüncüsü, çocuklarda bireysel yetenek ve mizaç farklılıklarını da kabul eder. Ona göre yabani ya da yumuşak, atılgan ya da ürkek, merhametli ya da gaddar, dışa dönük ya da içe kapanık olmak doğuştandır. "İnsan her şeyi denemiş bile olsa, terazinin kefesi doğanın belirlediği yöne doğru ağır basacaktır”.

Desiderius Erasmus (28 Ekim 1466, Rotterdam - 12 Temmuz 1536, Basel), Kuzey Avrupa Rönesansı'nın önemli Felemenk katolik Augustinian rahibi, felsefeci, klasik edebiyat araştırmacısı, hümanist bilgin ve ilahiyatçı.

Günümüzde, Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Erasmus, 1465 yılında Hollanda'nın Rotterdam kentinde doğdu. Ayrıca bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik gösteremedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan "cüppe giymeme" iznini aldı. Paris Üniversitesi'ne devam etti. 1499'da İngiltere'ye gittiğinde, John Colet, Thomas More (Morus) gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi. 
Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa'nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa'da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Martin Luther'in reformları başladığında, Kilise'nin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hristiyan dünyasının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı.
1536'da Basel'de öldüğünde Avrupa'nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.
Bütün yaşamı boyunca Latince konuşup yazan Erasmus ölmeden önceki son sözlerini ana dilinde söylemişti: "lieve God" (Sevgili Tanrı)
Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae), Erasmus'un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya'dan İngiltere'ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere'de, dostu Thomas More'nin evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More'a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia), kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir.
Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.
Yazınsal açıdan Deliliğe Övgü, Latin ozanı Horatius'un "hakikati gülerek söylemek" ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios'tan da esinlenmiştir.

Stefan Zweig'in Erasmus Biyografisi
Erasmus Programı

Erich Fromm (23 Mart 1900, Frankfurt - 18 Mart 1980), Yahudi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur. Ruh bilimine Marksist-sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir. Frankfurt Okulu ve okulun genel yaklaşım biçimi olan eleştirel teori için yaptığı katkılar ile de tanınmaktadır.

Heidelberg ve Münih Üniversiteleri'nde toplum bilim ve psikanaliz eğitimleri gördü. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde doktora öğrenimini tamamladı. Münih'te ruh hekimliği ve ruh bilim üzerine ek incelemeler yaptıktan sonra, Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde eğitim gördü ve 1931 yılında mezun oldu.
30'lu yılların başlarında Almanya'da Nazi hareketinin güçlenmesi nedeni ile İsviçre'nin Cenevre şehrine yerleşti. 1933 yılında Chicago Ruh Çözümleme Enstitüsü'nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1934 yılında, 1938'e kadar kadrosunda bir uzman olarak görev aldığı Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte New York'a taşındı. Özel çalışmalarını sürdürdü ve Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.
1946 yılında William Alonson White Ruh Hekimliği, Ruh Çözümleme ve Ruh Bilim Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı. Yale Üniversitesi, New York Üniversitesi Bennington Koleji, Michigan Eyalet Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.
1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden gelen bir profesörlük önerisini kabul etti ve tıp fakültesi lisansüstü bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu, 1965 yılında emekli olana kadar orada çalıştı.
Emeklilik yıllarını geçirdiği 1980 yılında İsviçre'de öldü.
Marksist ve sosyalist, insancıl dünya görüşünü benimseyen Fromm, Batı kapitalizmi ve SSCB komünizmini reddetmiştir.
Biyofili hipotezine olan katkıları, evrimsel psikoloji konusundaki araştırmalara temel sağlamıştır.
Erich Fromm'un çalışmaları birçok dile çevrilmiştir. Sigmund Freud etkisinde kalmıştır.

Özgürlükten Kaçış (1941)
Erdem ve Mutluluk/Ahlak Felsefesinin Psikolojisine İlişkin Bir Araştırma (1947)
Psikanaliz ve Din (1950)
Unutulmuş Dil (1951)
Sağlıklı Toplum (1955)
Sevme Sanatı (1956)
Sigmund Freud'un Kişiliği ve Etkileri (1959)
Bırakın İnsan Kazansın: Bir Sosyalist Manifesto ve Program 1960
Zen Budizm ve Ruh Çözümleme - D.T. Suzuki ve Richard de Martino ile birlikte (1960)
Marx'ın İnsan Anlayışı (1961)
Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum (Yanılsama Zincirlerinin Ötesinde) Marx ve Freud'un Kıyaslanması (1962)
İsa Dogması: ve Din, Psikoloji, Kültür Yazıları (1963)
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı (1964)
Sosyalist Hümanizm (1965)
Tanrılar Gibi Olacaksınız (1966)
Umut Devrimi (1968)
İnsan Doğası (1968)
Meksika Köyünde Toplumsal Karakter - Michael Maccoby ile birlikte (1970)
Ruh Çözümlemeciliğin Bunalımı: Freud'un Denemeleri, Marx ve Toplumsal Ruh Bilim (1970)
İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri (1973)
Sahip Olmak Mı, Olmak Mı? (1976)
Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları (1979)
İtaatsizlik Üzerine (1981)
Hayatı Sevmek (1986)
Olma Sanatı (1993)
Dinleme Sanatı (1994)
İnsan Olmak Üzerine (1997)

erich-fromm.de – Erich Fromm Arşivleri
Uluslararası Erich Fromm Derneği 21 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erich Fromm online 21 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Erich Fromm Vakfı (İtalyanca)
1958 Mike Wallace görüşmesi 2013-07-25 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., hrc.utexas.edu
FBI dosyası, Erich Fromm 21 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özgürlükten Korkmak Bölüm V. "Özgürlükten Kaçış Mekanizmaları" 12 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Erich Fromm (1942)
Erich Fromm 21 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Encyclopædia Britannica

Ernest Renan (d. 28 Şubat 1823 - ö. 2 Ekim 1892), Fransız bir Oryantalist, Semitik diller ve medeniyetleri üzerine çalışmalar yapmış bir akademisyen, din tarihçisi, filolog, filozof, İncil uzmanı ve eleştirmeniydi. Erken Hristiyanlığın kökenleri üzerine eserler kaleme aldı ve özellikle milliyetçilik, ulusal kimlik ve ırkçılıkla ilgili çeşitli siyasi teorileri savundu. Renan, günümüzde büyük ölçüde çürütülmüş olan Hazar hipotezini ileri süren ilk akademisyenlerden biri olarak bilinir. Bu hipotez, Aşkenaz Yahudilerinin çok büyük bir kısmının veya tamamının, Yahudiliği benimseyen ve hakanlıklarının çöküşünün ardından Orta ve Doğu Avrupa'ya göç ettiği öne sürülen bir Türk halkı olan Hazarların torunları olduğunu öne sürüyordu.

Breton ahalinin çoğunlukta olduğu Fransa'nın kuzey batısındaki Bretonya bölgesindeki liman kasabası Tréguier'de doğdu. Ateşli bir Cumhuriyetçi filika kaptanı balıkçı olan babası komşu kasaba Lannion'dan kraliyetçi bir tüccarın kızı ile evlenmişti. Renan beş yaşındayken babası öldüğünde 12 yaş büyük ablası Henriette ailenin moral kaynağı oldu. Ablasının Tréguier'de bir kız okulunda öğretmenlik yapabilmek için boşuna çabaları sonuç vermeyince yatılı bir kız okulunda öğretmenlik yapmak için Paris'e gitti. Öğrencileri arasında Ahmet Ağaoğlu da bulunmaktadır.

Renan doğduğu kasabadaki papaz ilahiyat okuluna gitti. Papaz okulunda öğretmenleri kendisi hakkında uysal, sabırlı, gayretli, özenli ve eksiksiz diye not tutmuşlardı. Rahipler ona matematik ve Latince öğretirken annesi onun eğitimini tamamlamıştı. Renan'ın annesi cetleri Bordo'dan göç etmiş olan yarı Breton'du. Renan, kendisinin Gaskon ve Breton tabiatının tamamen iki farklı kutupta olduğunu söylerdi.
1838 yılının yazında, Renan Tréguier kolejindeki bütün ödülleri kazandı. Kız kardeşi öğretmenlik yaptığı okulunu doktoruna kardeşinden bahsetti, o da aristokrasi ile rahipler arasında arkadaşlık teşkil etmeyi amaçlayan genç Katolik asillerin ve en başarılı öğrencilerin alındığı Aziz Nicholas du Chardonnet papaz okulunun idaresi görevindeki Félix Antoine Philibert Dupanloup'a söyledi. Dupanloup, henüz sadece 15 yaşında olan ve hiç Britanny dışına çıkmamış olan Renan için gönderildi. Din ona Tréguier ve Paris'dekinden tamamen farklı göründü. Başkentin yüzeysel, parlak sözde bilimsel Katolikliği Breton ustalarının sade inancını kabul eden Renan'ı tatmin etmedi.

Renan Müdafaanâmesi

Ernesto Laclau (6 Ekim 1935 - 13 Nisan 2014), Arjantinli politik kuramcıdır. Sıklıkla, Post-Marksizm olarak tanınmaktadır. Essex Üniversitesin'de Politik Kuram kürsüsünde profesördür, yıllarca İdeoloji ve Konuşma Çözümlemesi alanları doktora programlarının yöneticiliğini yapmıştır.
Laclau, Kuzey Amerika'da birçok üniversitede, Latin Amerika, Batı Avrupa, Avustralya ve Güney Afrika' da ders verdi. Son olarak, The University at Buffalo' dan ayrıldı ve bir süre Northwestern University'de ders vermişir.
Laclau'nun en önemli kitabı Hegemony and Socialist Strategy - Hegemonya ve Sosyalist Strateji dir, bu kitabını hayat arkadaşı Chantal Mouffe ile birlikte yazmıştır. Onların düşünceleri genellikle, her ikisi de 1960'ların toplumsal ve öğrenci hareketlerinde politik olarak etkin oldukları ve daha sonra işçi sınıfına ve yeni toplumsal hareketlere katılmaya çalıştıkları için, post-Marksizm olarak tanımlanmaktadır. Marksist ekonomik gerekircilik ve sınıf mücadelesinin toplumda vazgeçilmez bir antagonist olmasını reddettiler. Tersine bütün antagonizmaların ifade edilebileceği radikal agonistik çoğulculuk demokrasisini savundular.
Laclau Sevilla'da 2014'te geçirdiği bir kalp krizi sonucu ölmüştür.

Politics and Ideology in Marxist Theory - Marksist Kuramda Politikalar ve İdeoloji (NLB, 1977)
Hegemony and Socialist Strategy - Hegemonya ve Sosyalist Strateji (Chantal Mouffe ile) (Verso, 1985)
New Reflections on the Revolution of our Time - Zamanımızın Devrimi Üzerine Yeni Yansımalar (Verso, 1990)
The Making of Political Identities - Siyasi Kimlikler Oluşturma (editor) (Verso, 1994)
Emancipation(s) (Verso, 1996)
Contingency, Hegemony, Universality - Temas, Hegemonya, Evrensellik (Judith Butler ve Slavoj Zizek ile) (Verso, 2000)
On Populist Reason - Popülist Neden Hakkında (Verso, 2005)
Elusive Universality - Bulunmaz Evrensellik (Routledge, forthcoming 2007)

Louis Althusser
Antonio Gramsci
Slavoj Žižek

Centre for Theoretical Studies, University of Essex Includes Laclau papers on populism and the philosophical roots of discourse theory
Ideology and Discourse Analysis network
Hearts, Minds and Radical Democracy6 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Interview with Ernesto Laclau and Chantal Mouffe
Entrevista a Ernesto Laclau sobre el juego de la política

Étienne de La Boétie (1 Kasım 1530 – 18 Ağustos 1563), modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne'in en yakın dostu olarak bilinir.

La Boétie, Akitanya'nın Sarlat kentinde dünyaya geldi. Ailesi, monarşiye olan destekleri sayesinde sonradan soylulaşmıştı. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı. 1553'te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Yaşı küçük olmasına rağmen yetenekliydi. Bu yüzden Kral II. Henri'nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu'nda danışman olarak görev yapmaya başladı. Bu görevini 1563'teki zamansız ölümüne değin devam ettirdi. Parlamentoda Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne ile tanışan La Boétie, onunla derin bir dostluk kurdu. Öyle ki Montaigne, La Boétie'nin ölümünün ardından “Kanımca çağımızın en büyük insanıydı.” diyecektir.
Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı, Ksenofon ve Plutarkhos'un eserlerini Fransızcaya çevirdi. Pierre de Ronsard'un da içinde bulunduğu bir şair topluluğuyla yakın ilişkiler kurdu ve şiirler yazdı.
La Boétie'nin yaşadığı dönemde Fransız monarşisinin en temel sorunu Reform hareketlerinin etkisiyle başlayan mezhep çatışmalarıydı. Bu çatışmalarda üç farklı grup öne çıkıyordu. İlk grup Katolikler, ikinci grup protestanlığa yakın olan Huguenotlar, üçüncü grup ise her iki tarafa da eşit durmaya çalışan ılımlılardı. Ilımlılar, devletin dininin Katoliklik olarak kalmasını onaylıyor ama aynı zamanda Huguenotların dinî özgürlüklerinin güvence altına alınmasını istiyordu. Bunun için de öncelikle tüm kiliselerin mutlak bir biçimde monarşiye bağlanması gerektiğini öne sürüyorlardı. Bu yaklaşım, zaten güçlerini artırmak isteyen monarşi yanlılarının çıkarına uygundu. Bu doğrultuda Kral, 1562'de Ocak Fermanı ilân etti. Böylece ülkedeki tüm protestanlara ibadet özgürlüğü tanınıyordu.
Bu ortamda La Boétie, kötülüklerin başlıca kaynağının mezhepsel bölünmeler olduğunu ve bu bölünmeyi düzeltmesi gereken kişinin kral olduğunu belirtmiştir. Bu olaylar hakkındaki görüşlerini Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabıyla dile getirmiştir.

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, 1576
Ocak Fermanı Hakkında İnceleme, 1562

Keohane, Nannerl O. (1977). ‘The Radical Humanism of Étienne de la Boétie’, Journal of the History of Ideas. 38:119–130.
Lablénie, Edmond (1930). ‘L’Énigme de la “Servitude Volontaire”’, Revue du seizième siècle. 17:203–227 [French].
Podoksik, Efraim (2003). ‘Estienne de La Boëtie and the Politics of Obedience’, Bibliothèque d’Humanisme et Renaissance. LXV(1): 83–95.
Presley, Sharon (2008). "La Boétie, Étienne de (1530–1563)".  Hamowy, Ronald (Ed.). The Encyclopedia of Libertarianism. Thousand Oaks, CA: SAGE; Cato Institute. s. 277. doi:10.4135/9781412965811.n165. ISBN 978-1412965804. LCCN 2008009151. OCLC 750831024. 30 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Temmuz 2017. 
Rothbard, Murray. 'Ending Tyranny Without Violence' 6 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., originally titled The Political Thought of Étienne de La Boétie

Eugen Ehrlich (14 Eylül 1862, Çernivtsi, Bukovina Dükalığı - 2 Mayıs 1922, Viyana, Avusturya), Avusturyalı hukukçu ve sosyolog. Hukuk sosyolojisinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Viyana Üniversitesi'nde hukuk eğitimi aldı ve orada birkaç yıl öğretmen olarak görev yaptı. Czernowitz Üniversitesi'nde (1899–1914) Roma hukuku alanında Profesör olarak görev yaptı. Eugen Ehrlich, 1906 profesör olarak bulunduğu Czernowitz Üniversitesi'nde dana sonra Rektörü olarak devam etti. Ehrlich'in eserleri arasında 1913'te yayımlanan Hukuk Sosyolojisinin Temelleri eseri ana çalışmalarından birisidir.

Ehrlich, hukuk sosyolojisini genel olarak bir bilim dalı olarak tanımlar ve hukuk sosyolojisinin görevini bu anlamda bir yönüyle hukukun çevresini yani devlet ve yargılama süreçlerini incelemektense asıl olarak da hukuksal birliklerde ortaya çıkan yaşayan hukuku incelemek olarak nitelendirir. Ehrlich kiliseleri, şirketleri, sınıfları, hatta aileyi bu anlamda bir toplumsal birlik olarak tanımlar. Bu toplumsal birliklerin kendi içinde resmi hukukun dışında bir hukuk düzenleri olduğunu söyler, bunu da ‘yaşayan hukuk’ kavramsallaşmasıyla anlatır.
Yaşayan hukuk denilen şey aslında toplumsal birliklerin içsel düzenini sağlamaya dönük kurallardır. Yaşayan hukuk, hukuksal metinlerde yani pozitif hukukta tanınmamış ya da yasa koyucu tarafından vaaz edilmemiş olsa da yaşamın kendisinde hâkim olan hukuk düzenidir.
Ehrlich'e göre, hukuk bilimi sadece pratik bilgiden oluşuyordu. Ve hukuk çalışmalarının bilimsel temellini anlamadan, mesleklerini icra etmek için gerekli becerileri edindiklerini ve öğrencilerin hakim veya bir devlet görevlisi olarak görevlerini yerine getirebilecek kadar bilgiye donanıma sahip eğitimler aldığını eleştiriyordu. Ehrlich bu hukuk önermelerini mahkemelerin önlerine gelen uyuşmazlıkların nasıl çözmeleri gerektiğini anlatan ve idarecilerin belirli durumlarda ne yapmaları gerektiğini anlatan talimatlardı. Yani hukukçunun eğitimi sadece hukuk kurallarını soyut bir şekilde tanımak ve bunları belirli davalarda uygulamayı öğrenmekti.
Ehrlich, sosyolojik bir hukuk biliminin yeterli gelişiminin zamanla hukuk bilimini karakterize eden durumların üstesinden gelmek için alternatif olduğuna inanıyordu. Ve bu yüzden sosyal yaşamda nasıl işlediğini anlamayı amaçlayan ve bilimsel bilginin hemen pratik kullanımı gibi kararları bir kenara bırakacak bir bilimi savundu. Ehrlich'in görüşü, hukukun parlamentolardan, meclislerden ziyade dışarıda, insanların arasında aranması yönündedir.

Ehrlich, Czernowitz Üniversitesi'ne geri dönme talebini sunmaya karar verdi. Ancak Eugen Ehrlich, Czernowitz'de Profesör olarak faaliyetlerine devam edemedi. Sağlık sorunlarının kötüleşmesi ve diyabet nedeniyle 2 Mayıs 1922'de Viyana'da öldü.

Aydın, Murat Burak. "JAPONYA’DA ALTERNATiF UYUşMAZLIK ÇÖZÜMÜ, TÜRKiYE’DE ARABULUCULUK VE YAşAYAN HUKUK." Prof. Dr. ADNAN GÜRİZ'E ARMAöAN: 155.
Lacas P. Konzen and Henrique S. Bordini. "Sociology of law against legal dogmatics: revisiting the Ehrlich-Kelsen debate." UFRGS' Law and Society Research Group: 2018,
Nezhurbida, Sergiy 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. and Maria Diachuk (2018). Eugen Ehrlich : Bibliographic Index (Series in Law). With Introductory article of Manfred Rehbider, edited by Slavka Tomascikova 12 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Vernon Press, 352 p. 978-1-62273-377-4
Ерліх, Євген. Монтеск’є та соціологічна юриспруденція 6 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. / Пер. з анг. і передмова С.І. Нежурбіди 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. // Науковий вісник Чернівецького університету: Збірник наук. праць. Вип. 728: Правознавство. - Чернівці: ЧНУ, 2014. – C. 5-14.
Sergij Neshurbida 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Manfred Rehbinder (2021). Eugen Ehrlich an der Franz‐Josephs‐Universität in Czernowitz. 18 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Beiträge zur Rechtsgeschichte Österreichs 11(1).
www.eugen-ehrlich.com 12 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Francesco Guicciardini (d. 6 Mart 1483, Floransa - ö. 22 Mayıs 1540, Santa Margherita a Montici), ünlü İtalyan tarihçi, diplomat ve devlet adamı. Çağının İtalyan tarihine ilişkin en önemli kaynak olan Storia d'Italia'nın (İtalya Tarihi) yazarıdır.

Soykütüğünden de görülebileceği gibi (→ Guicciardini ailesi), Guicciardini'nin ataları devlet yönetiminin en üst kademelerinde görev yapmışlardır. Francesco, dönemin anlayışına uygun olarak, Latince ve Eski Yunan-Roma klasikleri üzerine başlangıç düzeyindeki öğreniminin ardından Floransa, Ferrara ve Padova'da medeni hukuk öğrenimi gördü. Kilisede kariyer yapma düşüncesine, dönemin kilise yönetimini yozlaşmış bulan babası Piero onay vermedi. Bunun üzerine, Floransa'da avukatlığa başladı ve 1508'de Alamanno Salviati'nin kızı Maria'yla evlendi; bu evliliğin ana amacı, anılarında dile getirdiği üzere, güçlü Salviati ailesiyle kuracağı bağın ona getireceği siyasal destekti. Aynı yıl aile anılarını (Ricordi autobiografici e di famiglia) ve 1378-1509 arası Floransa tarihini anlattığı Storie fiorentine'yi (Floransa Tarihi) yazmaya başladı.
Guicciardini'nin avukatlıktaki büyük başarısı üzerine, 1512'de Signoria Aragon kralı Fernando'nun sarayına elçi olarak onu gönderdi. Böylece, Guicciardini devlet adamlığı ve diplomatlık kariyerine adım atmış oldu. Bu ilk elçilik görevi sırasındaki tutumu daha sonra sert eleştirilere konu olmuş; siyasal hasımları onu Floransa Cumhuriyeti'nin çıkarlarından çok, sürgündeki Mediciler'I iktidara getirmek için çaba göstermekle suçlamışlardır. İspanya sarayından Signoria ile yazışmaları, olağanüstü gözlem ve analiz gücünü gösterir.

1515'te Papa X. Leo onu hizmetine aldı ve önce Modena valiliğine (1516), ertesi yıl da bu görevinin yanı sıra Reggio valiliğine getirdi. 1526'da Papa Clemens, Guicciardini'ye daha büyük bir paye vererek, onu papalık kuvvetlerinin başkomutanlığına getirdi. Bu görevini yürütürken, Roma'nın Yağmalanması'na ve Clemens'in hapse atılmasına tanık oldu.
Guicciardini 1538-1530 arasında Floransa tarihine ilişkin ikinci kitabı üzerinde çalıştı. Aynı dönemde toplumsal ve siyasal yaşam üzerine görüşlerini dile getiren özdeyişlerin ve gözlemlerini Ricordi adlı bir çalışmada topladı. Dostu Niccolò Machiavelli'ye çoğu kez benzer siyasal görüşleri paylaşan ama bazen ondan daha radikal olabilen Guicciardini'nin, uzun süre papalığa hizmet etmiş olmasına karşın, kilise eleştirisinde onunla aynı görüşteydi. Ama Considerazini intorno ai Discorsi del Machiavelli (yak. 1530; Machiavelli'nin [Titus Livius'un On Kitabı Üzerine]Konuşmalar'ı Üzerine Gözlemler) adlı çalışmasında Machiavelli'nin siyaset bilimine ilişkin düşüncelerini Roma tarihine dayandırmasını eleştirdi.
Cumhuriyetin yıkılmasından sonra papalık temsilcisi olarak Floransa'ya dönen Guicciardini, cumhuriyetçilerin baskı altına alınmasında önemli rol oynadı. 1531'de Clemens tarafından Bologna valiliğine atandı, ama 1534'te bu görevinden alındı. Bunun üzerine, Floransa'ya dönerek Dük Alessandro de Medici'nin hukuk danışmanı oldu, başkomutanlığı sırasındaki olayları konu alan bir tarih kitabı üzerine çalışmaya başladı. Sonraki yıllarda yeniden kaleme aldığı bu çalışması, 1494-1534 arası İtalya tarihini anlattığı Storia d'Italia'nın (İtalya Tarihi) temelini oluşturdu. 1536'da yazmaya başladığı sanılan bu kitabının son okumasını tamamlayamadan öldü.
Guicciardini, Floransa dükü, Alessandro'nun öldürülmesinden sonra (1537) yerine Cosimo'nun geçmesine yardımcı oldu. Böylece dükün yetkilerini sınırlayabileceğini umuyordu. Cosimo döneminde önemli görevler üstlenmeyi sürdürmesine karşın bu umutları gerçekleşmedi ve yönetimde arzuladığı kadar söz sahibi olamadı. Son yıllarını Santa Margherita a Montici'deki villasında başyapıtı Storia d'Italia'yı (İtalya Tarihi) yazarak geçirdi.

Storie fiorentine (Floransa Tarihi)
Considerazioni sui Discorsi del Machiavelli. (Machiavelli'nin [Titus Livius'un On Kitabı Üzerine]Konuşmalar'ına İlişkin Gözlemler)
Ricordi politici e civili (Siyasal ve Sivil Anılar).
Storia d'Italia (İtalya Tarihi)
Dialogo del Reggimento di Firenze (Floransa'nın Yönetimi Üzerine Söyleşi)

Bu maddenin hazırlanmasında Kamu Malı kapsamındaki 1911 Encyclopædia Britannica (11. Basım) Francesco Guicciardini maddesinden yararlanılmıştır.

Yoshihiro Francis Fukuyama (d. 27 Ekim 1952, Chicago), Amerikalı siyaset bilimci.
Lisansını Cornell Üniversitesi'nde; doktorasını da Harvard Üniversitesi'nde yapmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığında Politika Planlama Dairesinde Ortadoğu uzmanı ve Genel Direktör Yardımcısı olarak çalışmıştır. 1981-1982 yıllarındaki Mısır-İsrail Görüşmelerine ABD heyeti üyesi olarak katılmıştır.
Fukuyama, farklı örgütlerde ve dergilerde görev yapmaktadır. 1990 sonrasının önde gelen siyaset bilimcilerinden biri olan Huntington'la birlikte bir süre Journal of Democracy dergisinin editörlüğünü yapmıştır. 1992 yılında yayınlamış olduğu (The End of History and the Last Man) 'Tarihin Sonu ve Son İnsan'adlı teziyle Batı Liberal düşüncesinin insanlığın ulaşabileceği son aşama olduğunu iddia etmesiyle gündem oldu.
Fukuyama, 2005 yılının Temmuz ayı itibarıyla Johns Hopkins Üniversitesi'nde uluslararası iktisat politikası öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve The American Interest Dergisinin yayın kurulu başkanlığını yürütmektedir.
Fukuyama, Irak savaşının başladığı dönemde neo-con çevreden uzaklaşmaya başladı ve farklı görüşlere yöneldi.

Francisco Suárez (d. 5 Ocak 1548, Granada - ö. 25 Eylül 1617, Lizbon), İspanyol Cizvit rahibi, skolastik filozof ve teolog.

Ailesi Granada’nın soylu ve zengin ailelerindendi. Geçmiş nesillerde ailesinin kiliseye ve devlete hizmetleri oldu. Babasının da avukat olmasından etkilenen Suárez, 13 yaşındayken Latin dili ve edebiyatı bilgisiyle hukuk eğitimi almak üzere Salamanca Üniversitesi'ne girdi.
1565 ve 1570 yıllarında Salamanca Üniversitesi'nde felsefe ve ilahiyat eğitimi aldı. 1571 yılında Segovia Üniversitesi'nde profesör ünvanı aldı. Segovia, Valladolid Üniversitesi, Roma Üniversitesi, Salamanca Üniversiteleri'nde profesörlük yaptı.
Bu süreçte çalışma biçimi nedeniyle, teolojik doktrinin dışına çıktığı eleştirileri doğdu. Geleneksel yöntemin dışına çıkma isteğinden dolayı, kilise öğretisine ve dogmalarına bağlılığına ilişkin şüpheler oluştu. 1573 yılında geleneksel skolastiğin dışına çıkma nedeni ile suçlanmıştır. Bu suçlamalardan dolayı "Cizvit Topluluğunun" menfaatleri için öğretmenlik görevini bırakmayı düşünmüştür. Ancak Kastilya'nın en yüksek din görevlisi tarafından ismi aklanmıştır.
1593 yılında Coimbra Üniversitesi Teoloji Bölümü'nün başkanlığını yaptı. Bu dönemde Tractatus de legibus ac Deo legislatore' (Yasa koyucu Tanrı'nın yasalarının incelenmesi) kitabını yayımladı. 1615 yılında emekli oldu.

Metafizik ve ilahiyat alanındaki çalışmaları, 17. ve 18. yüzyıl Katolik ve Protestanlar arasında skolastik düşünce yönünden çok önemli bir etki yarattı. Suarez Thomas Aquinas'un felsefesinden özgürce uyarlanarak İspanya, Portekiz ve İtalya'nın Katolik okullarında metafizik müfredata ekledi. Uluslararası hukuk da dahil olmak üzere, hem metafizik hem de hukuk için Alman ve Hollanda okullarının reformcu görüşleri üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Çalışmaları, Hugo Grotius (1583-1645) gibi diğer bilim adamları tarafından övgü aldı.
Felsefesinin temelinde gerçek olanı bilmek ve onu yaymak vardır.

Zeynep Hazar'ın Francisco Suárez'de Yasa, Devlet ve Sosyal Sözleşme kitabında belirtildiği gibi; Suárez'e göre yasa, yeterli bir biçimde ilan edilmiş; ortak ve değişmeyen kuraldır. Yasanın kaynağı aklı ve iradedir. Suárez'e göre yasanın kaynağının akıl olduğunu gösteren pek çok doğrulama vardır. Öncelikle yasanın işlevi düzenlemektir. Düzenleme ise iradeye değil akla bağlıdır. Zira düzenleme içerisinde kesin bir muhakemeyi barındırır. Yasanın düzenlenmesi muhakeme olmaksızın düzenlenemez. İkinci olarak düşünüre göre yasanın işlevi Kitab-ı Mukaddes'te geçen ayetlere uygun bir biçimde emretmek ve aydınlatmaktır. Aydınlatma eylemi ise akla özgüdür. Üçüncü olarak yasa İncil'de belirtildiği üzere bir kuraldır; adil olan ve adil olmayanın belirlendiği bir kural. İrade ile kural oluşturmak mümkün değildir. Zira Suárez'e göre, iradenin kendisi de akıl ile tanzim edilmelidir. Bu bakımdan yasa, akla ilişkindir.
Hukuk; ezeli, doğal ve beşeri olmak üzere üçe ayrılır.

Ezeli Hukuk: Tanrının getirdiği kaideler olan ve değişmesi mümkün olmayan hukuktur. Tanrı var olduğu sürece ezeli hukuk da vardır. Fakat bu hukuk, insanın diğer hukuk dallarını keşfedip oradaki yasaları uygulamaya başladığında canlılık kazanmaktadır. Ezeli yasa, tüm yasaların kaynağı ve kökenidir. Ona göre bu yasa adeta yeryüzünün yaratıcısından bir sızıntıdır. Bu yasa ölümsüzdür. Zira Tanrı'daki üstün aklı temsil eder. Tanrı'nın yeryüzü ile kurduğu bütün ilişkilerde, her şeyin üstün bir akla, üstün bir yasaya göre ayarlanmıştır.
Doğal Hukuk: Kurallarını insan aklı ile yaratır. İçeriğinde özel ilkeler barındırmaz. Kuralları geneldir. Doğal yasa, Tanrı'nın yaratmış olduğu doğaya uygun olan yasadır. Bu bakımdan onun aynı zamanda ebedî olduğu söylenebilir. Doğal yasanın kaynağı Tanrı'dır. Bu nedenle doğal yasanın kaynağı açısından ilahî olduğunu söylemek mümkündür. Düşünüre göre bu yasanın insan için doğal olması, insanın Tanrı'nın yarattığı bir canlı olmasından ileri gelir. Ona göre bu yasanın varlığı insan aklı ile keşfedilebilir.
Beşerî Hukuk: İlahi ve doğal hukuk kurallarını harmanlayıp eksiklerini tamamlayan hukuktur. Yaptırımı asıl yasa koyucu olan Tanrı'nın gücü ve isteğidir. Suárez'in anlayışına göre iki tür beşerî yasa vardır. Birinci tür yasa örf-adet hukukundan kaynaklanan yasalardır. Beşerî yasanın ikinci türü ise her bir ülkedeki yasa koyucunun kendi toplumu için hazırladığı özel yasalardır.
Francisco Suárez, ilahi hukuk ile beşeri hukuk arasında yani doğal hukuk ile devletin hukuku arasında gözle görülür farkları ortaya koymuştur. Devletin hukukunun ihtiyaçlar doğrultusunda değiştirilebilir olduğunu savunmuştur. Devletin hukuku, insanlar belli topraklara bölünse de belli bir bütünlük var olduğundan dolayı vardır. İnsanlar doğaları gereği iletişim kurmadan veya yardımlaşmadan yaşayamazlar. Bu sebepledir ki insan ilişkilerini düzenleyen bir devlet ve devleti düzenleyen bir hukuk sistemine mecburiyet vardır.

Suárez'e göre insanlar doğuştan özgürdür. Hiçbir insanın diğer bir insan üzerinde hükmetme ya da politik yargılama gücü yoktur. İnsanlar, Tanrı dışındaki hiç kimseye tabi olamaz. Bu nedenle insan egemenliği doğa düzenine aykırıdır ve içerisinde tiranlık (zorbalık) barındırır. Siyasi iktidarın kaynağı Tanrı'dır. Zira gerçek yasa iradeleri bağlar. Oysa hiçbir insan bir diğer insanın iradesini bağlayamaz. Zira bu güç, özel olarak, tek ve bir koruyan ve yok eden olan Tanrı'nın mahiyeti gibi gözükmektedir. Siyasi hakların sahibi; gerçek efendi, kral ve kanun koyucu Tanrıdır; o her şeyden üstün ve eşsizdir.
Siyasi gücün halkta olduğunu ispata çalışan, diğer bir ifade ile bu gücü halka bahşetmek isteyen birçok filozof ve düşünür, devleti insanlar arasında kendi rızalarıyla meydana gelen bir uzlaşmanın neticesi olarak göstermek adına sosyal sözleşme teorisini ileri sürmüşlerdir.
İnsan doğanın bir sonucudur. Halkın huzur ve refah seviyesini gerektiği yerde tutabildikçe, kral, kralın otoritesi ve halk arasındaki sözleşmeye dayalı olan monarşi, en iyi yönetim biçimidir fakat bu sözleşmenin geçerli olabilmesinin şartları vardır. Bu şartlar kralın halka eziyet etmemesi ve halka iyi davranmasıdır. Sözleşme, ancak bu şartlar sağlandığında geçerli olabilmektedir. Kral halka iyi davranmadığı takdirde, halkın, papanın çağrısı ile direnme hakkı da sözleşmede yer almaktadır. Yani papanın, kralın kararlarına müdahale edebilmesi söz konusu olmuştur. İnsanların herhangi bir edim veya özellik dolayısıyla birbirlerinden üstün hale gelmeleri mümkün değildir. Üstün olan tek varlık Tanrı'dır ve bütün insanlara ait kılınmıştır. Ayrıcalık hakkı, toplumun buna rıza göstermesi ve zamanı geldiğinde iade edilmek koşuluyla krala devredilebilir. Böylelikle kralların tümünün ilahi gücü olduğu düşüncesine karşı çıkmış ve bunu Defensio Fidei Catholicae (Katolik İnancın Savunması) eserinde işlemiştir. O dönem İngiltere'sinde yöneticilerin gücünü Tanrı'dan aldığı inanışının yaygın olmasından bahisle kitap, I. James tarafından yaktırılmıştır.

Disputationes Metaphysicae (Metafizik Tartışmaları)
De Deo Incarnato (İsa'nın Yeniden Vücut Bulması Hakkında)
De Defensio Fidei (İmanın Savunması Hakkında)

E-öğrenme, elektronik ortam aracılığı ile yapılan öğretim biçimidir. Örgün öğrenimden en büyük farkı zaman, mekan ve süre sınırı olmamasıdır. E-öğrenme, dijital ortamda aktarılır ve internet olan her yerden erişim sağlanabilir.

Günümüzde gittikçe yaygınlaşan ve çoğu üniversitenin de hızla altyapı hazırlıklarını tamamladığı e-öğrenmenin birçok olumlu yönü vardır. Bunlardan bazıları: 

Öğrenci merkezlidir.
Öğrenci konuyu öğrenene kadar, konu üzerinde çalışabilir.
Zaman sınırsızdır.
Herkes kendi öğrenme hızında öğrenebilir.
Öğrenci, konuyu anlamadığı zaman, iletişim araçları ile öğretmen ve diğer öğrenciler ile bağlantı kurabilir.
Dünyanın diğer ucundaki bir kişinin bilgilerinden faydalanılabilir.
Bağlantılar aracılığıyla, doğru ve istenilen kaynağa kısa sürede erişilir.
Eğitim maliyetlerini dikkate değer anlamda düşürmektedir.
Zaman ve mekandan bağımsızdır.
Kişi kendini en rahat hissettiği zaman ve mekanda konuyu öğrenebilir.
Öğrenim faaliyeti daha zevkli olabilir.
Öğrenim materyalleri, hızlı değişen koşullara göre, kısa sürede güncellenebilir.
Kişisel testler ile öğrenci kendi kendini sınayabilir.
Konunun anlaşılıp anlaşılmadığına dair geri bildirimin hızlı bir şekilde yapılması motivasyonu artırır.
Kişinin tüm öğrenim faaliyetleri raporlanabilir.
Her tür altyapıdan ve toplumun farklı kesimlerinden gelen öğrencilere fırsat eşitliği.

Olumlu yönleri olduğu gibi e-öğrenme bazı olumsuz özelliklere de sahiptir. Bunlar:

Eğitmenler, etkili birer e-öğrenmenin nasıl olacağını öğrenmek zorundadırlar.
Eğitmenler için geleneksel olan ders içeriğini çevrimiçi ortama aktarmak zordur.
Bireysel geri bildirim sağlama konusunda eğitmenler açısından, çok fazla zaman alır (çünkü aktif bir katılım için daha çok öğrenci gereklidir).
Öğrencilerin ve eğitim sağlayanların araç-gereç ihtiyaçları,
Öğrenciler ve eğitmenler için teknik eğitim ve destek,
Akademik anlamdaki dürüstlük,
Online eğitim alan öğrenciler için;

Ölçme ve değerlendirmelerin türleri ve etkililiği
Etkileşim eksikliği

Alanyazına bakıldığında farklı kavramlar ile karşılaşılmaktadır. Araştırmacılar; eğitim teknolojilerinin gelişimine göre yeni kavramlar ortaya çıkarmıştır. Aydın (2002) ‘a göre alanyazında; web destekli öğretim (web based instruction), eşzamanlı öğretim (syncronize instruction), eşzamansız öğretim (asyncronize instruction), sanal eğitim (virtual education), bilgisayar destekli uzaktan eğitim (computer based distance education), bilgisayar ortamlı/destekli iletişim (computer-mediated communicaitons), İnternetle eğitim İnternete dayalı/destekli eğitim (İnternet based/aided education), çevrimiçi eğitim (online education) kavramları ile sık karşılaşılmaktadır.
E-öğrenme çeşitleri yer ve zaman açısından ele alındığında değişik şekillerde tanımlanabilir. Bunları bir tablo şeklinde gösterebiliriz.

E-öğrenmenin dizaynı, geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesi, insan kaynaklarının dışında donanım ve yazılım araçları gerektirmektedir. 
Donanım araçları genelde multimedia uygulamalarını kullanabilen ve İnternet tarayıcısı olan bir kişisel bilgisayarı gerektirir. Tabi bunların kullanılabilmesi için ağ sağlayıcılar ve kullanıcıların sürekli ulaşabileceği İnternet sunucular da gerekmektedir. 
Yazılım araçları ise genellikle çeşitli web düzenleme ve grafik araçlarını içerir. Bunlar basit yapılı ya da karmaşık olabilirler.
Brandon Hall'un yaptığı son çalışma yaygın olarak kullanılan bazı araçları aşağıdaki gibi göstermektedir.
Adobe Flash™
Adobe Dreamweaver™ 
Macromedia Authorware™  Nedir ve Örnekler
TrainerSoft from Outstart™
Lectora Publisher™
Adobe Captivate™
Adobe Presenter™
Articulate™
Raptivity™
Camsmith Camtasia™
En çok tanınan yazılım simülasyon araçları ise aşağıdaki gibidir.
Adobe Captivate™
Techsmith Camtasia™
OnDemand™ (Global Knowledge)
FireFly™ (KnowledgePlant)
Assima™
STT Trainer™ (STT: A Division of Kaplan)
InfoPak Simulator™ (RWD Technologies)

İstanbul Boğaziçi Enstitüsü
Udemy
Edx
Coursera
Khan Academy
Open Culture Online Courses
Academic Earth
Udacity
Harvard Online Learning
General Assembly

10–15 yıldır daha iyi bilinmekte olan e-öğrenme, 10–15 yıldan fazla bir geçmişe sahiptir.

Bilgisayarlar için önemli görülen rollerden çoğunun 1960'lı yıllarda açıkça söylenmiş olduğu iddia edilebilir. Bilgisayarlar icat edildikten biraz sonra, ruh bilimciler ve eğitimciler, bilgisayarların eğitimsel güçlerine dikkat çekmişlerdir. Bilgisayar tabanlı öğretim gelişimleri, sırasıyla, öğrenmenin ve öğretmenin temel kanılarının otomatikleşmesine odaklanmıştır. Ne var ki, bilgisayar tabanlı eğitimin ilk grubunun teknik bilim adamları iki gruba ayrılmıştır: uygulamalı bilim adamları (mühendisler), ileri düzey araştırmacılar.

1960'lar, daha sonra eğitim alanında geliştirilecek politikaları (kilometre taşı sayılan olayları) doğurdu. Her başarılı teknolojik yenilikle birlikte, yeni yetenekler ve şekiller teknolojinin desteklediği öğrenme işlemini artırmayı ulaşılır hâle getirdi. Aşağıdaki zaman çizelgesi İngiltere'deki bazı önemli olayları listelemektedir:

1963: The British Computer Society(İngiltere Bilgisayar Derneği), Schools' Committee adındaki okul birliğini, bilgisayar eğitimini okullarda ilerletmek için kurdu.
1965: İlk bilgisayar, bir İngiliz okuluna kuruldu.
1967: The National Council for Educational Technology(NCET) kuruldu.
1969: NCET eğitimde bilgisayar kullanımı ile ilgili üç adet rapor yayınladı.
1969: The Scottish Office, “Okulda Bilgisayar” adında geçici bir rapor yayınladı.
10 yıl süre zarfında, bu konuda çalışan bilim adamları grubu, araçlarını geliştirip düzenlediler. NCET, yaptığı çalışmaların birinde bilgisayar tabanlı öğrenme sistemlerini konu almıştır. Buna yönelik hazırladığı raporda geçen bazı ifadeler aşağıdaki gibidir:

Öğrencilerin kullanımı için bilgi depolama,
Öğrencileri bilgisayar konusunda eğitme,
Karışık durumları (zaman alacak, pahalı olacak, imkânsız) örneklendirme.

İkinci grup araştırmacılar, insan biliş ve öğrenmesini göstermek için, bilgi-yapısal- yönelimli yaklaşıma odaklandılar. Becerileri nasıl öğrenip, onlarda ne şekilde uzmanlaştığımıza dair yapay zeka çalışmalarına dayanan bu yaklaşım, Akıllı yardım sisteminin (ITS) gelişmesine öncü oldu. Akıllı yardım sisteminin işlevleri geleneksel yaklaşımlardan farklıdır. Bu işlevler, öğrencinin gereksinimi doğrultusundagerçek zamanda öğrenim oluşturmak için Akıllı yardım sistemine ihtiyaç duyarlar. Ayrıca, Akıllı yardım sistemi teknoloji ve kullanıcı arasında tartışmayı veya diyalogu sağlamalıdır. Ancak, bazı faktörler Akıllı yardım sistemi teknolojisinin gelişimini engellemiştir. İnsan bilişinin bilimi nispeten olgunlaşmamıştı ve karmaşık modelleme ve kural tabanlı sistemlerin önemli hesaplama güçleri gerektirmesi bu faktörler arasındadır.Akıllı yardım sistemleri kontrol mantığını öğretimsel içerikten ayırma eğilimiyle  nitelendirilmiştir. 

Internet ve WWW gelişmekte olan her iki grup için gündemi baştan tanımlamıştır. Internet geliştikçe, bilgiye ve veriye kolay erişim sağlayan ortak standartlar üzerine kurulmuş, geniş erişilebilir iletişim yapısı sağladı. Bilgisayar tabanlı öğretim sistemleri, sunucu tabanlı öğrenme yönetim sistemleri ortaya çıktıkça, içerik ve kontrolü ayırarak, CD-Romdan İnternete doğrudan adaptasyondan  web tabanlı yazılım diline ilerlemiştir. 

Hızla gelişen bilim ve teknoloji etkisini eğitim alanında da göstermiştir. 20. yüzyılın sonlarında başlayan e-öğrenme, 21. yüzyılın başlarında özellikle İngiltere ve Avustralya gibi bazı ülkelerde ileri seviyede kullanılmaktadır. Özellikle 21. yüzyılın başlarında geleneksel (yüz yüze) eğitimden yeni yöntem eğitim sistemi sayılan uzaktan eğitime geçiş süreci yaşanmaktadır. Artık yüz yüze eğitimin varlığını devam ettirebilmesi konusunda insanların kafasında sorular yükselirken e-eğtimin insan hayatına her geçen gün daha etkili bir biçimde girdiği ise tartışma gerektirmeyen bir konudur. 21. yüzyıl yüz yüze ve uzaktan eğitimi bir arada yaşadığımız ilk yüzyıl olmakla birlikte son yüzyıl olma olasılığı da oldukça yüksektir.

E-öğrenme teknoloji tabanlı birçok eğitim biçimini (bilgisayar tabanlı öğrenme, web tabanlı öğrenme, sanal sınıflar) kapsayan geniş bir uygulama sürecidir. Bu durum göz önüne alınarak, aşağıdaki örnek uygulamada, e-öğrenmenin kapsadığı eğitim biçimlerinden biri olan web-tabanlı e-öğrenme sunulmaktadır. Burada tanıtılacak ürün sadece örnek amaçlı kullanılacaktır.
Web-tabanlı e-öğrenme süreci beş aşamadan oluşmaktadır. Bu aşamalar sırasıyla, e-sorgulama, e-yönetim, e-kayıtlama, e-ders ve e-mezuniyettir. Aşağıdaki uygulamalı örnekte bu aşamalardan e-ders kısmına değinilmektedir.

Bu web-tabanlı e-öğrenme uygulaması Çevrimiçi Mühendislik Kursu Yönetim Sistemi tarafından hazırlanmıştır. Dersi alan öğrenciler, öğretim görevlilerine danışarak şifre edindikten sonra sisteme giriş yaparak kurs sayfasından derslerine erişmektedirler. Şifre alarak derslerine erişmenin yanı sıra, misafir öğrenciler de e-kitap ve e-ders etkinliklerinden yararlanabilmektedirler. Kursun giriş sayfasında, ders bağlantılarıyla öğrenciler, derslerine yönlendirilebilmektedirler. Öğrenciler öğrenme sırasında, e-kitaplardan ve multimedya ürünlerinden web sitesi aracılığıyla yararlanabilmektedir.
Çevrimiçi öğrenme ya da e-Öğrenme; İnternet teknolojileri, TV, hücre telefon vb. elektronik ortamlarda, eğitimin materyalinin metin, ses, hareketli video, stil grafikleri, animasyon gibi elektronik araçlarla dağıtılması ile gerçekleşen öğrenme ve öğretim faaliyetine verilen addır. Kullanılan çoklu ortam teknolojisi ile veri değiş-tokuşu ve işbirliği kolay sağlanmaktadır. Öğrenciler konumlandırmadan uzaktırlar, kendi imkanları ile çevrimiçi derslere eşzamanlı veya eşzamansız olarak erişirler (Özkul, 2003; Morrison, 2003; Wright, 2005; Gondon ve Lin, 2005; Watkins, 2005; Dabbagh ve Banan-Ritland, 2005).|12|.

"Öğretimin tasarımlanması sürecinde etkileşim ve etkileşim olanaklarının düzenlenmesi çok önemli bir basamaktır." Bu durum temel alınarak, e-kitaplar ve e-dersler dinamik olup, öğrencilere görsel ve yazınsal bilgiler sunulmuştur. Animasyonlarla konu 

Eğitim denetimi, eğitimde olumlu ve olumsuz yönlerin belirlenmesiyle başlayan sürecin değerlendirilmesi ve geliştirilmesi açısından dönüt verilmesi şeklinde döngüsel devam eden bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Eğitim denetimiyle ilgili yapılan tanımlamalar, eğitim denetimine yüklenen anlama göre farklılık gösterebilmektedir. Klasik bir anlam yüklemeye göre kontrol ve denetim süreci gibi dışsal değerlendirmeyi öncellerken, çağdaş yaklaşımlara göre sürecin her alanında yapılan rehberlik ve gelişim olarak görülebilmektedir.
Eğitim denetimi, eğitimde olumlu ve olumsuz yönlerin belirlenmesiyle başlayan sürecin değerlendirilmesi ve geliştirilmesi açısından dönüt verilmesi şeklinde döngüsel devam eden bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Eğitim denetimiyle ilgili yapılan tanımlamalar, eğitim denetimine yüklenen anlama göre farklılık gösterebilmektedir. Klasik bir anlam yüklemeye göre kontrol ve denetim süreci gibi dışsal değerlendirmeyi öncellerken, çağdaş yaklaşımlara göre sürecin her alanında yapılan rehberlik ve gelişim olarak görülebilmektedir.
Eğitim denetiminde farklı bakış açılarına göre eğitim denetiminde idari ve akademik işlevler bulunmaktadır. İdari olarak denetimde okulda sağlanan güvenlik, okulun altyapı hizmetleri, okul kayıtları ve okuldaki iş yükünün eşit dağıtılıp dağıtılmadığıyla ilgili iken akademik bağlamda denetim; öğrenci başarılarının izlenmesi, rehberlik, öğretim faaliyetlerinin niteliği açısından değerlendirilmektedir.

Eğitim hukuku, "özellikle örgün eğitim kurumlarının organizasyonu, hukuki durumu, temel yapısı, yönetim biçimi, organları arasındaki ilişkileri, bunların temel hak ve görevlerini, öğretmen, öğrenci gibi doğrudan doğruya okul içinde, içinde bulunmakla beraber veli gibi okulla ilişkisi olan kişilerin hukuki durumlarını düzenleyen kuralların tümü”dür.
Eğitim hukuku kavramı, eğitimin hukuk bağlamında ele alınması ve eğitim ile ilgili konulardaki yasal düzenlemeleri kapsayan geniş bir konu alanına sahiptir. Genel olarak eğitim ve hukuk iki farklı alan olmasına rağmen birbirinin uygulanmasını kolaylaştırma boyutunda ortak noktalarda buluşan yeni bir bilim dalıdır. Bu kavramın kapsamına hukukun çeşitli dalları ile eğitim bilimlerinin ortak noktada kesiştiği konular girmektedir. Eğitimin okulda ve okul dışında sürekli devam eden ve yaşamın bütününü kapsayan bir süreç olmasından dolayı eğitim hukuku da kapsamlı bir hukuk dalıdır. Bireylerin eğitimi ile ilgili bütün alanları kapsamaktadır. Örgün ve yaygın eğitimin içerisinde yer alan tüm paydaşların hukuksal boyuttaki haklarının tümü eğitim hukukunun konusunu oluşturur.
Eğitim hukuku; öğrencileri, velileri, eğitim kurumlarındaki idareci ve eğitmenleri, denetim kurumlarını, deneticileri, bunların bağlı bulunduğu Bakanlık gibi kamu üst kurumlarını ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini Anayasa, kanunlar, yönetmelikler, kararnameler ve içtihatlarla düzenleyen bir hukuk dalıdır. Eğitim sadece okul aracılığı ile yapılan değil okul dışında, ailede, iş hayatında yapılan faaliyetleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla eğitim hukuku örgütlü eğitimi aşarak insan eğitiminin bütün alanlarını kapsamaktadır. Bu bağlamda Medeni Kanun'un aile hukuku kapsamındaki çocuklara ilişkin hükümler, çocuk hukuku, okul hukuku, yaşam boyu süren eğitim faaliyetleriyle ilgili tüm konular eğitim hukukunun konusunu oluşturmaktadır. Eğitim hukuku dalına ihtiyaç duyulmasının sebebi, bu alanda doğacak sorunların yine bu alana özgü oluşturulmuş yasa ya da mevzuatlarla çözülmesi gerekliliğidir. Memur ve diğer kamu görevlileri Mili Eğitim Bakanlığı'nın çıkardığı yönetmelik gibi mevzuatın emrettiği koşullara uymak zorundadırlar. Örneğin herhangi bir bakanlığın merkez ya da taşra teşkilatında görevli personel 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na tabi iken devlet üniversitelerinde görevli öğretim üyeleri 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na bağlıdırlar. Bu ve benzeri örnekler bağlamında eğitim alanı için ayrı bir hukuk dalının olması bir sorun yaşandığında sorunların çözümünün daha hızlı olmasını sağlayacaktır. Eğitim hukuku alanında, yalnızca eğitim ve öğretim alanındaki uyuşmazlıklara bakmakla görevli eğitim mahkemelerinin kurulması düşüncesiyle de bu alandaki davaların daha hızlı sonuçlandırılması sağlanır.

Eğitim merkezleri, fakülteye destek hizmetleri sağlamak, öğretim elemanlarının öğretim ve mesleki gelişimlerini geliştirmelerine yardımcı olmak için ve yüksekokul ve üniversitelerdeki bağımsız akademik öğrenme alanıdır. Eğitim merkezleri ayrıca, lisansüstü öğrencilere gelecekteki kariyerlerine rutin olarak mesleki gelişim sağlar. Bazı merkezler, bireysel kuruma bağlı olarak öğrenciler ve diğer hizmetler için öğrenme destek hizmetleri sağlayabilir. Eğitim merkezleri öğretim ve öğrenim merkezleri, fakülte geliştirme merkezleri, akademik destek merkezleri gibi farklı isimlerle de çalışabilir.
Bazı merkezler, çalışma ve öğrenme becerileri olan öğrencilere ve hatta akran özel ders programlarına destek hizmetleri sunmaktadır. Bununla birlikte, birçok kurumda, öğrenci destek hizmetleri, öğrenme kaynak merkezi veya öğrenci danışma merkezleri alanına girebilir.

Eğitim tanımları, Davranışçı psikolojiye göre eğitim, kişide öğrenme yaşantıları yoluyla istendik davranış değişikleri oluşturma sürecidir.
Yapılandırmacı yaklaşıma göre ise, eğitim, yaşantılar yoluyla, deneyimleyerek, gözlemleyerek, deneme-yanılma yoluyla, kendi bilişsel şemalarını yapılandırma sürecidir.
Tarih boyunca eğitimin ana amacı, kültürün tüm nesillere yayılmasını sağlamaktı.
Eğitim insan doğduğunda başlar ve ömür boyu sürer. Bebeklere, anne karnında müzik dinletme ve hikâye okuma eğilimlerini de hesaba katarsak, eğitim doğmadan önce başlar da diyebiliriz. Kimileri için, hayatın zaferleri ve yenilgileri geleneksel eğitimden daha önemlidir. (Mark Twain: "Okulun eğitimime müdahale etmesine asla izin vermem.") Yaşama bakış açısının ve davranış biçimlerinin şekillenmesinde ilk ve en önemli adımı ailesel eğitim oluşturur.
Geçmişte eğitim bir aile ferdinden diğerine geçerken (anne kızına yemek pişirmeyi, baba oğluna avlanmayı öğretirdi.), ilk kez Sümerliler döneminde, okuma ve yazmanın temel alındığı günümüzün geleneksel eğitimi şekillenmeye başlamıştır. Bir konuda uzman olmak isteyenler ya aile bireylerinden eğitim alır ya da bir uzmanın yanında önce çaylaklık (staj), ardından asistanlık (kalfalık) dönemi geçirirlerdi. Uzman olduktan sonra ise yeni çaylaklara ve asistanlara uzmanlıklarının sırlarını öğretirlerdi.

Geleneksel eğitim, bir toplumun uzun yıllar boyunca benimsediği ve kuşaktan kuşağa aktarılarak süreklilik kazanan öğretim yöntemlerini ifade etmektedir. Bu eğitim biçimi genellikle öğretmen merkezli öğrenme anlayışına dayanır; öğretmen bilgiyi aktaran, öğrenci ise bilgiyi pasif biçimde alan konumdadır. Öğrencilerden çoğunlukla ezber yoluyla öğrenmeleri ve belirli kurallara uygun davranmaları beklenir.
Geleneksel eğitim, ahlak ve toplumsal değerlerin aktarımına büyük önem verir. Eğitimin amacı, bireyi toplumsal normlara uygun, disiplinli ve bilgili bir vatandaş olarak yetiştirmektir. Bu yönüyle, bireyin kişisel gelişiminden ziyade toplumun beklentilerine uygun bir birey olarak yetiştirmek ön plandadır.
Bu anlayışta tüm öğrencilere aynı içerik aynı biçimde sunulur; öğrenme süreci çoğunlukla ezbere dayalı eğitim, sınav ve sözlü yoklama gibi yöntemlerle değerlendirilir. Öğrenciler arasında bireysel farklılıklar göz ardı edilebilir; hızla öğrenemeyen öğrenciler başarısız sayılabilir.
Tarihsel olarak, geleneksel eğitim modeli Antik Yunan'dan itibaren biçimlenmiş; Orta Çağ'da Avrupa'da skolastik eğitim biçiminde kurumsallaşmış; İslam dünyasında ise medrese sistemi içerisinde şekillenmiştir. 19. yüzyılın sonlarına dek Amerikan eğitim sistemi dahil olmak üzere pek çok ülkede yaygın biçimde uygulanmıştır.
Günümüzde ise birçok ülkede geleneksel eğitim anlayışı, öğrenci merkezli eğitim ve yapılandırmacı yaklaşım gibi modern pedagojik eğilimlerle birlikte tartışılmakta; bu modelin bütüncül eğitim, yaratıcı düşünme ve eleştirel düşünme becerileri kazandırmakta yetersiz kaldığı öne sürülmektedir.

Geleneksel eğitimin temel amacı, toplumun değerlerini, normlarını, bilgi birikimini ve kültürel mirasını gelecek kuşaklara aktarmaktır. Bu yaklaşımda eğitimin işlevi bireysel gelişimden çok, bireyin toplum içinde sorumluluklarını bilen ve kurallara uyan bir birey hâline gelmesini sağlamaktır.
Bu bağlamda, geleneksel eğitimde öğretmen bir otorite figürü olarak kabul edilir ve öğrenciye hazır bilgi sunar. Öğrenciden beklenen ise bu bilgiyi itaat, disiplin ve saygı çerçevesinde kabullenmesi ve ezberlemesidir. Bu süreçte ahlaki eğitim, millî kimlik, toplumsal düzen ve dinî değerlerin aktarımı da önemli yer tutar.
Geleneksel eğitimin bir diğer amacı ise bireyin belirli bilgi ve becerilerle donatılmasıdır. Özellikle okuma, yazma ve aritmetik gibi temel akademik beceriler, eğitim sürecinin merkezinde yer alır. Meslekî becerilerden ziyade genel kültür ve bilgi aktarımı ön plandadır. Bu yönüyle geleneksel eğitim, bireyi iş gücü piyasasına değil, topluma uygun birey hâline getirmeyi hedefler.
Geleneksel eğitim sistemlerinde başarı, çoğunlukla not sistemi veya sınav gibi ölçme araçlarıyla tanımlanır. Bu yaklaşımda öğrenciler arasında rekabet teşvik edilirken, bireysel farklılıklar ya da alternatif öğrenme yolları genellikle göz ardı edilir.

Geleneksel eğitim, insanlık tarihi boyunca çeşitli kültürlerde farklı biçimlerde ortaya çıkmış ve kurumsallaşmıştır. Antik çağlardan itibaren eğitim, bilgi ve değerlerin aktarımı için bir araç olarak görülmüş; çoğunlukla dinî, ahlaki ve toplumsal normların sürdürülmesi amacıyla yapılandırılmıştır.
Antik Yunan'da geleneksel eğitim, sofistler ve Platon gibi filozoflar aracılığıyla şekillendi. Eğitim, erkek yurttaşları iyi birer hatip, asker ve yönetici olarak yetiştirmek amacıyla veriliyordu. Platon'un Devlet adlı eserinde ideal eğitimin, bireyin doğasına uygun olarak sınıflara ayrılması gerektiği vurgulanmıştır. Aristoteles ise eğitimi ahlak ve erdem temelinde tanımlamış, devletin toplumu yönlendirmede eğitimi kullanması gerektiğini savunmuştur.
Orta Çağ'da Avrupa'da eğitim büyük oranda Kilise kontrolünde gerçekleşmiş ve skolastik eğitim anlayışı yaygınlaşmıştır. Manastır okulları ve daha sonra kurulan üniversiteler, Hristiyanlık inancı temelinde eğitim veren kurumlardı. Bu dönemde bilgi, kutsal otoriteye dayalı olarak aktarılmış ve eleştirel düşünce sınırlanmıştır.
Aynı dönemde İslam dünyasında medreseler, eğitim ve bilimsel üretimin merkezleri hâline gelmiştir. Medreselerde Kur'an eğitiminin yanı sıra matematik, astronomi, felsefe ve hukuk gibi alanlarda da eğitim verilmiştir. Bu eğitim anlayışı, nakil ve akıl dengesine dayanmakla birlikte, müfredatın büyük ölçüde sabit ve öğretmen merkezli olması bakımından geleneksel özellikler taşımaktaydı.
Osmanlı İmparatorluğu'nda geleneksel eğitim, sıbyan mektebi ve medrese gibi kurumlar üzerinden yürütülmüştür. Sıbyan mektepleri, çocuklara temel dinî bilgi ve ahlaki terbiye vermeyi amaçlarken, medreseler daha ileri düzey dinî ve hukukî eğitim sunmuştur. Eğitim dili Arapça ve Osmanlı Türkçesi olup, temel öğretim yöntemi ezber ve müzakereydi.
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında sanayileşme, modernleşme ve ulus devlet oluşumlarıyla birlikte geleneksel eğitim anlayışı birçok ülkede eleştirilmeye başlanmış; eğitim reformları, yapılandırmacı kuram, öğrenci merkezli yaklaşımlar gibi yeni pedagojik modeller geliştirilmiştir. Ancak geleneksel yöntemler hâlen pek çok okulda uygulanmaya devam etmektedir.

Geleneksel eğitim günümüzde hâlâ birçok ülkede yaygın olarak uygulanmaktadır. Özellikle devlet okullarında, büyük öğrenci gruplarına yönelik standardize edilmiş müfredat, sınav odaklı değerlendirme sistemleri ve öğretmen merkezli sınıf yönetimi, geleneksel anlayışın temel unsurlarını oluşturmaktadır.
Ancak günümüz eğitim bilimcileri tarafından bu yaklaşım birçok açıdan eleştirilmektedir. Yapılandırmacılık, bütüncül eğitim, alternatif öğrenme modelleri ve öğrenci merkezli öğrenme gibi çağdaş pedagojik yaklaşımlar, geleneksel modelin bireysel farklılıkları gözetmeyen, yaratıcı ve eleştirel düşünmeye yeterince alan tanımayan yapısını sorgulamaktadır.
Geleneksel eğitimin sürdüğü ortamlarda öğretmen, hâlâ sınıfın ana otoritesi olarak görülmekte; bilgi, tek doğru olarak sunulmakta ve öğrenci başarısı çoğunlukla çoktan seçmeli test, yazılı sınav ve ezbere dayalı değerlendirme araçlarıyla ölçülmektedir. Bu durum, eleştirel düşünme, işbirliği, problem çözme ve dijital okuryazarlık gibi 21. yüzyıl becerilerinin gelişimini sınırlayabilmektedir.
Buna karşın bazı uzmanlar, geleneksel eğitimin disiplin, temel bilgi aktarımı ve kültürel süreklilik gibi alanlarda hâlâ önemli bir rol oynadığını savunmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, sınırlı kaynaklar nedeniyle alternatif yaklaşımların uygulanabilirliği sınırlı kalmakta; geleneksel yöntemler işlevsel bir çözüm olarak varlığını sürdürmektedir.
Böylece günümüzde geleneksel eğitim, hem eleştirilen hem de sürdürülen bir yapı olarak, eğitim politikaları, okul kültürü ve toplumsal beklentiler bağlamında tartışmalı bir konumda varlığını sürdürmektedir.

Geleneksel eğitim, uzun yıllar boyunca baskın model olarak uygulanmış olsa da, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren birçok eğitimci ve araştırmacı tarafından çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Bu eleştiriler pedagojik, psikolojik, sosyolojik ve teknolojik bağlamlarda şekillenmektedir.

Geleneksel eğitimde tüm öğrencilere aynı içerik, aynı yöntemle ve aynı hızda sunulmaktadır. Bu durum, öğrenciler arasındaki öğrenme stilleri, hazırbulunuşluk düzeyleri ve ilgi alanları gibi bireysel farklılıkların göz ardı edilmesine neden olur. Howard Gardner’ın çoklu zekâ kuramına göre, öğrenciler farklı yetenek alanlarında gelişim gösterdiğinden, tek tip eğitim modeli bu çeşitliliği karşılayamamaktadır.

Geleneksel eğitim, bilgiyi öğrencilerin belleğine yüklemeye odaklıdır. Bu yaklaşımda anlam kurma, analiz, sentez, değerlendirme gibi üst düzey bilişsel beceriler ikinci planda kalır. Bloom'un taksonomisi göz önüne alındığında, ezberci sistem öğrencileri yalnızca “bilme” ve “anlama” düzeylerinde tutmakta; yaratıcı ve eleştirel düşünmeyi yeterince desteklememektedir.

Modern eğitim yaklaşımları, öğrenciyi öğrenme sürecinin merkezine alırken; geleneksel modelde öğretmen bilgi kaynağı, öğrenci ise pasif alıcı konumundadır. Yapılandırmacı öğrenme kuramı gibi yaklaşımlar, öğrencilerin kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlam inşa etmeleri gerektiğini savunur. Bu bağlamda, geleneksel model öğrencinin öğrenme sürecine aktif katılımını sınırlamaktadır.

Geleneksel eğitim, çoğu zaman yalnızca bilişsel gelişime odaklanırken, öğrencilerin duygusal zekâ, öz farkındalık, empati ve iş birliği gibi sosyal-duygusal becerilerini geliştirme konusunda yetersiz kalmaktadır. Oysa çağdaş yaklaşımlar, öğrenmenin yalnızca bilgi edinimi değil; bireyin duygusal ve sosyal yönleriyle bütünleşik bir süreç olduğunu vurgular.

Oyun temelli öğrenme ve öğrenmenin oyunlaştırılması gibi modern yaklaşımlar, özellikle çocuklar ve gençler için öğrenmeyi daha motive edici ve kalıcı hâle getirmektedir. Geleneksel sistemde ise oyun ve eğlence unsurları genellikle "ciddiyetsizlik" olarak algılanır. Oysa araştırmalar, oyun yoluyla öğrenmenin özellikle ilkokul ve ortaokul seviyelerinde dikkat, katılım ve öğrenme kalitesini önemli ölçüde artırdığını göstermektedir.

Geleneksel model, teknolojiyi sıklıkla yalnızca bir araç olarak görür ve dijital okuryazarlık, medya kullanımı veya çevrim içi kaynaklardan öğrenme gibi becerileri yeterince teşvik etmez. Buna karşın dijital çağda öğrencilerin teknolojiyle anlamlı etkileşim kurması, eleştirel dijital düşünme becerilerini geliştirmesi ve bilgiyi çok kaynaklı biçimde işleyebilmesi beklenmektedir.

Geleneksel eğitimde kullanılan ölçme-değerlendirme yöntemleri (örn. standart testler), sıklıkla öğrencilerin sosyoekonomik durumları ile doğrudan ilişkili sonuçlar üretir. Ezber kapasitesi ve test çözme stratejileri, destekleyici aile ortamlarında daha sık geliştirildiği için, bu sistem dezavantajlı öğrenciler aleyhine işlemiştir.

Paulo Freire gibi düşünürler, geleneksel eğitimi “bankacı eğitim modeli” olarak tanımlamış; öğrencilerin bilgiyle doldurulan pasif varlıklar olarak görülmesini eleştirmiştir. Freire'e göre bu durum, bireyin özgürleşmesini engeller ve mevcut toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretir.

Bugünün eğitim anlayışı, öğrencilerden yalnızca bilgi değil; aynı zamanda eleştirel 

Halk eğitimi, toplumun eğitimini kapsayan çalışmaların tümüne verilen addır. Milli eğitim sistemi içerisinde bulunmayan, amacı ve yöntemi halkın kendisi için geliştirilmiş sivil toplum tarafından oluşturulan halk eğitimidir.

Yaygın eğitim, örgün eğitim sistemine hiç girmemiş ya da herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademelerden çıkmış bireylere, gerekli bilgi, beceri ve davranışları kazandırmak için örgün eğitimin yanında veya dışında, onların; ilgi, istek ve yetenekleri doğrultusunda ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini sağlayıcı nitelikte, çeşitli süre ve düzeylerde yaşam boyu yapılan eğitim, öğretim, üretim, rehberlik ve uygulama etkinlikleri çerçevesinde açılan kurslar aşağıya çıkarılmış olup, istek ve talepler doğrultusunda bu kursların çeşitleri ve sayıları çoğaltılmaya çalışılmaktadır.
Halk Eğitimi Merkezlerindeki kurslar; mesleki, teknik ve sosyal-kültürel amaçlı olmak üzere iki ana bölümde açılır. Düzenlenecek kurslarda tür sınırlaması yoktur. İhtiyaç duyulan her alanda kurslar düzenlenir.

Diksiyon
Yabancı dil
Sanat
Tiyatro

Bilgisayar Kullanımı
Kuaförlük eğitimi
Aşçılık
Halıcılık

Stilistlik
Modelistlik
Dikiş-Nakış

Sovyetler Birliği'nde halk eğitimi sosyalist ilkelerin tüm sovyet halklarına ulaştırılması esasına dayanmıştır. Sovyetler Birliği'nin kurucusu Vladimir Lenin'in eşi Nadejda Krupskaya Lenin ve Halk Eğitimi adlı eserinde; halk eğitiminin batıdaki kapitalist toplumlarda zorunlu olarak herkese ulaşamadığından bahsetmekte ve Karl Marx ve Friedrich Engels'in eserlerinde bahsettiği "işçi ve emekçilerin aydınlatılması" esasına dayandığından bahseder. Buna göre kapitalist ve sosyalist okullar birbirinden farklıdır ve verdikleri eğitim büyük farklılıklar gösterir. Krupskaya bu durumu kapitalist ülkelerdeki okullardaki eğitimin yalnızca belli bir toplumsal sınıfa yönelik olduğu, sosyalist okullardaki eğitimin ise Marksist-Leninist ilkelere sadık olacak şekilde tüm halka ulaştığı savıyla açıklar.
Sovyetler Birliği'ndeki halk eğitimi üretim ilişkilerini içinde barındırması açısından diğer halk eğitim örneklerinden farklılık arz eder.

Türkiye Genelinde Halk Eğitimi Merkezlerine İlişkin 2006-2007 Öğretim Yılına İlişkin Veriler (.pdf) formatında 
İl ve ilçeler bazında istatistik(.pdf) formatında 
Kurs türleri (.pdf) formatında

Kara eğitim veya kara pedagoji baskı, korku ve şiddete dayalı eğitim metodudur. İçerisinde fiziksel ve psikolojik şiddet barındıran bu eğitim metodu daha çok baskı ve korku ile şekillenmiş dikta rejimlerinde görülmüştür ve görülmektedir.
Bireylerin, henüz erken yaşlarda eğitim adı altında gerek fiziksel gerekse psikolojik şiddete maruz bırakılmaları kara eğitimin en büyük ayağını oluşturmaktadır. Yatılı okullar  başta olmak üzere eğitim kurumlarında öğrencileri kontrol altında tutabilmek adına uygulanan fiziksel baskı ve şiddet eğitimi sağlıksız kılmaktadır ve sonuçları ileriki yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Bunun yanı sıra kara eğitim, psikolojik olarak uygulanan baskı ve şiddete bakıldığında bireylerin susma, köşelerine çekilme ve sindirilme durumları başgöstermektedir.
Kavram, ilk olarak 1977 yılında Alman sosyolog Katharina Rutschky tarafından Kara Pedagoji adlı eseriyle ortaya atılmıştır. Daha sonrasında, 1980 yılında İsviçreli psikolog, pedagog ve yazar Alice Miller'in Başlangıçta Eğitim Vardı adlı eseriyle kavram, sabit bir zemine oturtulmuştur. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nce oluşturulan Kara Eğitim adlı çalışmayla kavram, soyut bir anlam kazanmıştır. Bu anlama göre kara eğitim, belirli bir ideolojik, siyasi veya dini görüşün belirlediği kalıplara göre bireyler yetiştirmek olarak tanımlanmıştır. Kara eğitimin, dünyadaki bu yöndeki uygulamalarına bakıldığında Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası, Doğu Almanya ve Kuzey Kore görülmektedir. Söz konusu ülkelerin ortak özelliklerine bakıldığında baskının, korkunun ve şiddetin hakim olduğu görülmektedir. Nitekim bu bölgelerde verilen eğitim de söz konusu olgulardan net olarak etkilenmiştir. Bu durum, geleneksel eğitim metotlarının reddedildiği, tam aksine çağdaş eğitim metotlarının benimsendiği günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır.

Kişisel gelişim, Kapitalist modern dünya ekonomilerinin geliştiği toplumlarda bireylerin ekonomik, sosyal veya psikolojik sorunlarına kendi başlarına çözüm üretmelerini sağlamaya dönük ortaya çıkan kültürel hareket ve onun uzantısı ürünlerin tümünü kapsayan bir ifadedir.

Batı ya da Doğu dünyasının klasik dönem dini veya edebi literatürlerinde insanların daha mutlu yaşamalarına yönelik öğütlere rastlanmaktadır. Ancak klasik Türk edebiyatında "nasihatname" başlığı altında değerlendirilebilecek bu eserlerde daha fazla kazanç sağlamaktan çok Tanrısal düzene daha fazla uyum sağlamak ve toplumsal ahlak ve edebe yönelik öğütlerin daha fazla olduğu görülür. Bugünkü anlamda kişisel gelişim 1800'lerde Batı dünyasında "Self-help" başlığı altında bir yanlışı kanuni yollarla ve kişinin kendi inisiyatifini kullanarak çözebilmesi hakkı olarak tanımlanmıştır. İlk kişisel gelişim kitabı Samuel Smiles'in (1812-1904) "Self-Help" başlığı ile 1859'da basılmıştır. Kitabın açılış cümlesi : "Sema kendilerine yardım edenlere yardım eder." Benjamin Franklin'in Poor Richard's Almanac (1733-1758) adlı kitabındaki "Tanrı kendilerine yardım edenlere yardım eder" cümlesinin bir çeşitlemesidir. 20.yüzyılda Dale Carnegie'nin Türkçeye de "Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı" adıyla çevirilen How to Win Friends and Influence People (1936) adlı kişisel gelişim kitabının büyük başarısı benzer türde yeni kitapların yazılmasını teşvik etti. Daha önceleri Kişisel Gelişim altında olmasa da kişilerin düşünceleriyle yaşamlarına etkili olduğuna dair fikirler ortaya atılmıştı örneğin 1902'de James Allen tarafından yayınlanan As a Man Thinketh adlı kitapta "kişi tam olarak ne düşünüyorsa odur, karakteri tüm düşüncelerin toplamından ibarettir" denilmektedir. Napoleon Hill'in Think and Grow Rich (1937) adlı eserinde tekrarlanan olumlu düşüncelerin "sonsuz zeka"yı tahrik ederek mutluluk ve zenginliği çekeceği iddia edilmiştir. 20.yüzyılın son çeyreğinde kişisel gelişim kendi üzerine düşünmeyle inşa edilen postmodern öznellik ile ilişkilendirilmiş, öznelliğin krizi satışı gittikçe artan kişisel gelişim kitaplarıyla kendini ortaya koyduğu öne sürülmüştür. Bazı toplumbilim kuramcıları kişisel gelişimdeki kişilerin benlikleriyle böylesi bir uğraşın toplumsal kontrol araçlarından biri olarak ve politik huzursuzluğu önlemeye dönük kullanıldığını iddia etmektedirler.

21.yüzyıl başlarında ABD'de kitaplar, seminerler, işitsel ve görsel ürünler, kişisel koçluk gibi unsurları içeren kişisel gelişim endüstrisinin yıllık 2.48 milyar dolarlık bir ciroya sahip olduğu söylenmiştir. Marketdata adlı bir araştırma şirketi ABD'de 2006 yılına kadar kişisel gelişim pazarının 9 milyar dolar daha fazla geliştiğini tahmin etmektedir. Şirket bu başlık altında holistik kurumlar, kitaplar, işitsel ürünler, motivasyona yönelik seminerler, kişisel koçluk hizmetleri, zayıflama ve stres yönetimi programlarını değerlendirmeye almıştır. Laura Vanderkam 2012'de pazarın  12 milyar dolar gibi bir rakama ulaştığından söz etmektedir.

Araştırmacılar kişisel gelişim ürünlerinin hatalar içerdiği ve insanları yanlış yönlendirdiklerini iddia etmektedirler. Steve Salerno, SHAM: the Self-Help and Actualization Movement adlı kitabında Amerika kişisel gelişim hareketini iddia ettikleri hedeflere insanları eriştirmekte etkisiz olmalarının yanı sıra toplumsal açıdan da zararlı olmakla itham etmiştir.

Wikipedia Self-Help Maddesi

Kur'an kursu, katılımcılara Kur'an'ı yüzünden okumayı öğretmek, İslam dini ibadetleri için gerekli sûre, ayet ve duaları ezberletmek, hafızlık yaptırmak, İslam dininin ibadet ve ahlâk esaslarını öğretmek amacıyla düzenlenen yaygın din eğitimi kursudur.
Erkek yatılı ve gündüzlü, kız yatılı ve gündüzlü, karma yatılı ve gündüzlü olmak üzere 6 tür kurs düzenlenir.
Kurslar, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 7 Nisan 2012 tarih ve 28257 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Yönetmelik'e uygun olarak düzenlenir. Ayrıca çeşitli vakıflar tarafından düzenlenen ve Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde faaliyet gösteren özel kurslar ile yasaya aykırı olarak izinsiz açılıp işletilen kurslar mevcuttur.

Diyanet İşleri Başkanlığı 32 hafta süren Uzun Süreli Kur'an Kursları, ilköğretim 5. sınıfı bitirmiş öğrencilerin yaz aylarında devam ettiği Yaz Kur'an Kursları ve Kur'an'ı baştan sona ezberlemek isteyenlere yönelik Hafızlık Eğitimi olmak üzere üç ayrı kurs programı düzenler. 2012-2013 öğretim döneminde uygulamaya başlamak üzere “İhtiyaç Odaklı Kur'an Kursları öğretim” programı da geliştirilmiştir.

1997'de 8 yıllık kesintisiz eğitim yasasının yürürlüğe girmesi ile Kur'an kurslarına sadece ilköğretimi bitirenlerin kabul edilmesi kuralı getirilmiş, bu uygulama nedeniyle devam Diyanet İşleri Başkanlığı yönetimindeki kurslara devam etme imkânı kalmayanlar, izinsiz açılan çeşitli kurslara yönelmiştir.
İzinsiz Kur'an kursu açanlar hakkında pek çok dava açılmışsa da Türk Ceza Kanunu'nun “Kanuna aykırı eğitim kurumu" maddesinde 2005 yılında yapılan değişiklikle izinsiz açılan eğitim kurumlarının kapatılması kuralı kaldırılmış, 2013 yılındaki değişiklikle kanuna aykırı eğitim kurumu açma suçu yürürlükten kaldırılmış ve izinsiz Kur'an kursu hakkında açılan davalar düşmüştür.

Kurs üniversitelerde tipik olarak bir akademik dönemli bir öğretim birimidir. Ayrıca herhangi bir bilim, meslek, dil, sanatın birilerine öğretilme yöntemidir. Kurs bu anlamları da verebilir:

Kurs (eğitim) - bir akademik dönem süren bir eğitim ünitesi

Rota veya kurs - bir seyahat yolu
Kurs (oryantiring), yarışma sırasında oryanerler tarafından ziyaret edilen, arazide kırmızı / beyaz bayraklarla işaretlenmiş bir dizi kontrol noktası ve haritada karşılıklı gelen mor semboller

Ana yemek veya birçok ülkelerde "kurs" -  yemek sırasında aynı anda servis edilen bir veya daha fazla gıda maddesi seti.

Yarış pisti veya yarış kursu - insanların, hayvanların ve araçların yarışması için tasarlanan bir yer

Kurs (mimarlık), bir duvarda benzer boyuttaki yapı malzemesinden oluşan sürekli yatay katman
Kurs (tıp), tıbbi ilaç rejimi veya bir hastalığın evrim hızı
Kurs (müzik), telli bir çalgıda, tek bir nota vermek üzere birlikte çalınan ve uyum veya oktav olarak ayarlanmış bir çift veya daha fazla bitişik tel
Kurs (yelken), bir yelkenli geminin direğindeki ana yelken

Liberya, resmî olarak Liberya Cumhuriyeti, Batı Afrika kıyısında yer alan bir ülkedir. Kuzeybatısında Sierra Leone, kuzeyinde Gine, doğusunda Fildişi Sahili ve güney ve güneybatısında Atlantik Okyanusu ile çevrilidir. Yaklaşık 5,5 milyon nüfusa sahip olup 43.000 mil kare (111.369 km²) alanı kaplamaktadır. Resmi dili İngilizcedir. Ülkenin etnik ve kültürel çeşitliliğini yansıtan 20'den fazla yerel dil konuşulmaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Monrovia'dır.
Liberya, 19. yüzyılın başlarında, siyahilerin Amerika Birleşik Devletleri'nden ziyade Afrika'da özgürlük ve refah için daha iyi şanslara sahip olacağına inanan Amerikan Kolonizasyon Derneği'nin (ACS) bir projesi olarak başladı. 1822 ile 1861'deki Amerikan İç Savaşı'nın patlak vermesi arasında, 15.000'den fazla özgür ve özgür doğmuş Afrikalı Amerikalı, 3.198 Afro-Karayipli ile birlikte Liberya'ya yerleşti. Yavaş yavaş bir Amerikan-Liberya kimliği geliştiren yerleşimciler, yerli halkı sömürgeleştirirken kültürlerini ve geleneklerini de beraberlerinde taşıdılar. Amerikan-Liberya önderliğinde Liberya, 26 Temmuz 1847'de bağımsızlığını ilan etti; bu bağımsızlık ABD tarafından 5 Şubat 1862'ye kadar tanınmadı. 
Liberya, bağımsızlığını kazanan ilk Afrika cumhuriyeti ve Afrika'nın en eski sürekli bağımsız ülkesidir. Etiyopya hiçbir zaman sömürgeleştirilmedi, ancak 1936'dan 1941'e kadar İtalyan işgaline maruz kaldı. Hem Liberya hem de Etiyopya, Avrupa'nın Afrika'yı paylaşma yarışından kurtuldu. 20. yüzyılın başlarında Liberya, Firestone Lastik ve Kauçuk Şirketi tarafından kauçuk üretimine büyük yatırımlar gördü. Bu yatırımlar, Liberya'nın ekonomisinde, iş gücünde ve ikliminde büyük ölçekli değişikliklere yol açtı. II. Dünya Savaşı sırasında Liberya, Nazi Almanyası'na karşı ABD'nin savaş çabalarını destekledi ve karşılığında ülkenin zenginliğine ve kalkınmasına yardımcı olan önemli miktarda Amerikan altyapı yatırımı aldı. Başkan William Tubman, ülkenin refahını ve uluslararası profilini yükselten ekonomik ve siyasi değişiklikleri teşvik etti; Liberya, Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği Örgütü'nün kurucu üyesiydi. 
1980'de, William Tolbert'in yönetimiyle ilgili siyasi gerilimler, Amerikan-Liberya yönetiminin sonunu ve Liberya'nın ilk yerli lideri Samuel Doe'nun iktidarı ele geçirmesini işaret eden bir askeri darbeyle sonuçlandı. Diktatörlük rejimi kuran Doe, 1989'dan 1997'ye kadar süren ve isyancı lider Charles Taylor'ın başkan seçilmesiyle sonuçlanan Birinci Liberya İç Savaşı bağlamında 1990'da suikaste uğradı. 1998'de, kendi diktatörlüğüne karşı İkinci Liberya İç Savaşı patlak verdi ve Taylor, 2003'te savaşın sonunda istifa etti. İki savaş, 250.000 kişinin (nüfusun yaklaşık %8'i) ölümüne ve çok daha fazlasının yerinden edilmesine yol açtı ve Liberya ekonomisi %90 oranında küçüldü. 2003'te imzalanan bir barış anlaşması, 2005'te demokratik seçimlere yol açtı. Ülke o zamandan beri nispeten istikrarlı kaldı. 
Liberya'da madencilik, 1960'lardan beri önemli bir ekonomik itici güç olmuştur, ancak Liberya iç savaşları sırasında büyük ölçüde durmuştur. İç savaşların sona ermesinden bu yana, endüstriyel madenciliğe ağırlık verilerek madencilik faaliyetleri artmıştır. Madencilik ayrıca ormansızlaşma, su kirliliği ve hava kirliliği gibi çevresel bozulma ve çevresel yıkımla ilgili endişelere de yol açmıştır. Endüstriyel madencilerin düşük ücretleri, çalışma koşulları ve yaşam koşulları, Liberya madencilik sektörünün başlangıcından günümüze kadar devam eden protestolara neden olmuştur.

1822 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde serbest bırakılan köleler tarafından kurulan ülkenin adı, Latince sözcük olan liber (Türkçe: Özgür) sözcüğü baz alınarak oluşturulmuştur. Ülkenin başkenti olan Monrovia ise Amerika Birleşik Devletleri'nin eski başkanlarından James Monroe'den esinlenerek oluşturulmuştur.

Liberya, Batı Afrika'da yer almakta olup, ülkenin güneybatısında Kuzey Atlantik Okyanusu ile sınır komşusudur. 4° ve 9°K enlemleri ile 7° ve 12°B boylamları arasındadır.
Çok karmaşık yüzey şekilleri olan Liberya'nın yaklaşık 560 km'yi bulan kumlu ve alçak kıyı şeridi boyunca lagünler, bataklıklar ve yer yer kayalık burunlar uzanır. Genişliği 23–40 km arasında değişen bu kesimin gerisindeki hafif engebeli tepeler birdenbire yükselerek yerini dar bir orman kuşağına bırakır. Ortalama yüksekliği 180–300 m olan bu kuşağı orman örtüsünün seyrekleştiği bir plato izler. Vadilerle yarılmış bu platonun yüksekliği 450–650 m arasında değişir.
Liberya'nın kuzey kesimi dağlıktır. 1350 metreye kadar yükselen tepeler vardır. Bu bölgenin en yüksek noktası olan Nimba Dağları, Gine sınırında bulunan Guest House (Konuk Evi) Tepesi'nde 1.381 m'ye ulaşır.
Dağlık bölgeden doğan Mano ve Moro ırmakları güneybatı yönünde akarak Atlas Okyanusu'na dökülür. Fildişi Kıyısı sınırını oluşturan Cavalla Nehri'nin bir bölümü ulaşıma elverişlidir. Öteki önemli akarsular Lofa, St.Paul, St.John ve Cestos'dur. St. Paul Nehri üzerinde, başkentin 27 km kuzeydoğusundaki çavlanlarda kurulan baraj önemli bir hidroelektrik kaynağıdır.
Ülke topraklarının tabanında yer alan granit, şist ve gnays oluşumlu kayaç katmanı yoğun kıvrılma ve kırılmalara uğramıştır. Bu katmanın arasına yer yer demir içeren itabirit oluşumları sokulur. Kıyı boyunca kumtaşı yatakları uzanır. Egemen toprak dokusunu, daha çok ağaçların yetişmesine olanak sağlayan ince lateritli topraklar oluşturur.

İklim özellikle kıyı kesiminde yıl boyunca sıcak ve nemlidir. Yağış mevsimi mayıstan ekime, kurak mevsim ise kasımdan nisana değin sürer. Aralık aylarında Sahra'dan kıyıya doğru esen ve Harmattan olarak bilinen tozlu ve kuru çöl rüzgârları da iklimi etkiler. Yıllık ortalama sıcaklık 18 °C ile 29 °C arasındadır. Kış sıcaklık ortalaması 24 °C, yazın ise 33 °C 'dir. Kıyı şeridinde 5.080 mm'yi bulan yıllık yağış miktarı, iç kesimlere doğru azalarak 1.780 mm'ye kadar iner.
Tropik yağmur ormanları ülke topraklarının yaklaşık yüzde 40'ını kaplar. Sayıca 26 değişik türü kapsayan kerestelik ağaç türlerinin başında demirağacı, Baphia nitida ve maun gelir. Ormanlarda birçok maymun, antilop ve kemirici hayvan yaşar. Ayrıca cüce suaygırına ve bazı karıncayiyen türlerine rastlanır. Fil, yabanıl manda ve pars giderek ortadan kalkmaktadır. Sürüngen varlığı oldukça zengindir. Başlıca yılan türleri siyah kobra ve engerektir. Üç ayrı timsah türü belirlenmiştir.

Milliyet: Kpelle (851.000), Bassa (568.000), Grebo (388.000), Kru (268.000), Araplar (45.000).
Din: Animizm: %1,3, Hristiyan: %85,1 (Protestanlık: %76,3, Katolikler: %7,2, bağımsız kiliseler: %1,6), İslam: %12,2.

Liberya hükûmeti Amerika Birleşik Devletleri hükûmet sistemi baz alınarak kurulmuş üniter anayasal bir cumhuriyettir ve temsili demokrasi ile yönetilir. Güçler ayrılığı ilkesi vardır. Yürütme cumhurbaşkanı başkanlığında, yasama Liberya meclisince ve yargı yargıtay tarafından sürdürülür.
Cumhurbaşkanı, devletin başkanıdır ve aynı zamanda başkomutanıdır.

Liberya'da büyük ölçüde tarım ve demir cevheri ihracatına dayanan, gelişme yolunda bir piyasa ekonomisi yürürlüktedir. Yakın dönemde açık kapı politikasının ve yabancı sermayeye tanınan kolaylıkların katkısıyla sağlanan yüksek ekonomik büyüme hızı, 1980'lerin başında artan ithal petrol maliyetinin ve dünya çapındaki durgunluğun etkisiyle bir yavaşlama sürecine girmiştir.
1988 verilerine göre ülkenin gayrı safi millî hasılası (GSMH) 975 milyon Amerikan doları, büyüme hızının nüfus artış hızının gerisinde kalması nedeniyle oldukça düşük bir gelişme seyri izleyen kişi başına düşen millî geliri ise 400 ABD dolarıdır. 2011'de ülkenin nominal GSYİH'sı 1,154 milyar ABD doları iken, kişi başına düşen nominal GSYİH 297 ABD doları ile dünyanın üçüncü en düşük seviyesiydi.

Haluk Hastürk, "Liberya'da Özgürlük ve Ölüm: Bir İç Savaşı Anlamak", Birikim Dergisi, Kasım-Aralık 2003, Sayı:175-176 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maarif Nazırlığı ya da Maarif Nezareti son dönem Osmanlı Hükümetleri'nde eğitim işlerinden sorumlu olan nazırlıktır.

Osmanlı Devleti'nde II. Mahmut dönemine kadar eğitim işlerinden sorumlu bir devlet görevlisi bulunmuyordu. Bu dönemde Heyet-i Vükela yani Bakanlar Kurulunun kurulmasıyla Evkaf Nazırlığı, eğitim işlerinden sorumlu oldu. İlk önceleri 1838 yılında açılan Rüştiye Mekteplerinden sorumlu olacak Mekatib-i Rüştiye Nezareti kuruldu. Bir aralık Sıbyan Mekteplerini düzene koymak ve Darülfünun kurmak amacıyla geçici olarak bir Maarif Meclisi oluşturuldu. 1841 yılında bu meclisin adı Meclis-i Maarif-i Umumiye oldu. Nihayet 1857 yılında Tanzimat döneminde Maarif-i Umumiye Nezareti adı altında ilk Maarif Nazırlığı kuruldu ve başına ilk Maarif Nazırı olarak Abdurrahman Sami Paşa getirildi.
1869 yılında o zamanki Maarif Nazırı Mahmut Esat Saffet Paşa tarafından hazırlanan Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile eğitim siteminde köklü bir değişikliğe gidildi. Medrese sisteminden uzaklaşarak, Rüştiye Mekteplerinden sonra eğitim verecek İdadi Mektepleri kuruldu.
Son Osmanlı Maarif Nazırı 1921 yılının Ağustos ayında görev yapmış olan Abdullah Lami Bey'dir. Bu tarihten sonra bu görevi Ankara'daki Maarif Vekâleti üstlenmiş, sonradan dilde yapılan sadeleştirme sonucu Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı adını almıştır.

Abdurrahman Sami Paşa (Temmuz 1857 - Aralık 1861)
Ahmed Kemal Paşa (Aralık 1861 - Aralık 1862)
Mustafa Fazıl Paşa (Aralık 1862 - Ocak 1863)
Mehmed Nevres Paşa (Ocak - Mart 1863)
İbrahim Edhem Paşa (Mart - Mayıs 1863)
Ahmed Kemal Paşa (Mayıs 1863 - Mart 1865)
Mehmed Nevres Paşa (Mart - Nisan 1865)
Abdüllatif Suphi Paşa (Ağustos 1867 - Mart 1868)
Mehmed Esad Safvet Paşa (Mart 1868 - Ekim 1871)
Mehmed Emin Derviş Paşa (Ocak - Mayıs 1872)
Ahmed Vefik Paşa (Mayıs - Aralık 1872)
Ahmed Cevdet Paşa (Nisan 1873 - Nisan 1874)
Mehmed Esad Safvet Paşa (Nisan 1874 - Ocak 1875)
Ahmed Arifi Paşa (Ocak - Haziran 1875)
Ahmed Cevdet Paşa (Haziran - Aralık 1875)
Yusuf Ziya Paşa (Ekim 1876 - Şubat 1877)
Mehmed Tahir Münif Paşa (Şubat - Kasım 1877)
Ahmed Vefik Paşa (Ocak - Şubat 1878)
Abdüllatif Suphi Paşa (Şubat - Nisan 1878)
Mehmed Tahir Münif Paşa (Nisan 1878 - Eylül 1880)
Kıbrıslı Mehmed Kâmil Paşa (Eylül 1880 - Aralık 1881)
Ali Fuad Bey (Aralık 1881 - Mayıs 1882)
Mustafa Nuri Paşa (Mayıs 1882 - Eylül 1884)
Ahmed Zühdü Paşa (Eylül 1891 - Nisan 1902)
Mehmed Celaleddin Paşa (Nisan 1902 - Temmuz 1903)
Mustafa Haşim Paşa (Temmuz 1903 - Temmuz 1908)
Recaizade Mahmud Ekrem Bey (28-30 Temmuz 1908)
İbrahim Hakkı Paşa (Temmuz - Eylül 1908)
Recaizade Mahmud Ekrem Bey (Eylül - Kasım 1908)
İbrahim Hakkı Paşa (Aralık 1908)
Abdurrahman Şeref Efendi (Aralık 1908 - 11 Şubat 1909)
Yusuf Ziya Paşa (11-16 Şubat 1909)
Abdurrahman Şeref Efendi (16 Şubat - Mayıs 1909)
Mustafa Nail Bey (Mayıs 1909 - Ocak 1910)
Emrullah Efendi (Ocak 1910 - Mart 1911)
Babanzade İsmail Hakkı Bey (Mart - Ekim 1911)
Emrullah Efendi (Ocak - Temmuz 1912)
Gelenbevizade Mehmet Said (Temmuz - Ekim 1912)
Mehmed Şerif Paşa (Ekim 1912 - Ocak 1913)
Ahmet Şükrü Bey (Ocak 1913 - Aralık 1917)
Ali Münif Bey (Aralık 1917 - Temmuz 1918)
Doktor Nâzım Bey (Temmuz - Ekim 1918)
Gelenbevizade Mehmet Said (Ekim - Kasım 1918)
Rıza Tevfik Bey (Kasım 1918 - Ocak 1919)
Yusuf Ziya Paşa (Ocak - Mart 1919)
Ali Kemal Bey (Mart - Mayıs 1919)
Rumbeyoğlu Fahreddin Bey (Nisan - Temmuz 1920)
Bağdatlı Mehmed Hadi Paşa (Temmuz - Ekim 1920)
Mustafa Reşit Paşa (Ekim - Kasım 1920)
Raşid Bey (Ocak - Haziran 1921)
Mustafa Arif Bey (Haziran - Ağustos 1921)
Abdullah Lami Bey (13-19 Ağustos 1921)

Mentorluk veya koçluk daha deneyimli veya daha bilgili bir kişinin daha az deneyimli veya daha az bilgili bir kişi veya gruba rehberlik ettiği ilişkiye verilen isimdir. Mentor, daha yaşlı veya daha genç olabilir, ancak belirli bir uzmanlık alanına sahip olması gerekir. Mentorluk süreci geniş deneyime sahip biriyle öğrenmek isteyen biri arasında bir öğrenme ve gelişme ortaklığıdır. Çoğu geleneksel mentorluk, kıdemli çalışanların daha genç çalışanlara eğitim vermesini içerir. Mentorluk tecrübesi ve ilişki yapısı psikolojik sosyal destek, kariyer rehberliği, rol modelleme ve mentorlerin dahil olduğu mentorluk ilişkilerinde meydana gelen iletişimi etkilemektedir.
Mentorluk, bilginin, sosyal sermayenin (sosyo-kapital) ve alıcının iş, kariyer veya mesleki gelişim ile ilgili algıladığı psikososyal desteğin gayri resmi aktarımı için bir süreçtir. Mentorluk makbuzu alan kişiye protégé (erkek), protégée (kadın), çırak veya eğitimci denilebilir.
Mentorluk her zaman iletişimi içeren ve ilişkiye dayalı bir süreçtir, ancak kesin tanımı şu anda kullanımda olan 50'den fazla tanımıyla belirsizdir.
Avrupa'daki mentorluk, en azından Antik Yunan döneminden beri var olmuştur ve kelimenin kökleri, Homeros'un Odysseia eserin'deki Alcimus'un oğlu Mentor'a gitmektedir. 1970'lerden bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nde esas olarak eğitim bağlamlarında yayılmıştır, kadınlar ve azınlıklar için işyeri eşitliğini ilerleten hareketle önemli tarihsel bağlantılarla bağlantılıdır. Mentorluk "Amerikan yönetiminde bir yenilik" olarak tanımlanmıştır.

Birden fazla mentorlar: Yeni ve yaklaşmakta olan bir trend birden fazla mentorlara sahip olmaktır. Birden fazla akıl hocasına sahip olmak, akıl hocası olan kişinin bilgisini genişletir. Farklı güçleri olabilecek farklı mentorlar var.
Mesleği veya ticaret mentoru: ticaret ve meslekte olan kişidir. Kariyerinin zirvesinde kalmak için bilmeli gereken trendleri, önemli değişiklikleri ve yeni uygulamaları bilirler.
Endüstri mentoru: yalnızca mesleğe odaklanır ve araştırma, geliştirme, endüstri hakkında fikir verebilir. Bu akıl hocası endüstri hakkında bir bütün olarak fikir sahibi olabilir. Sektörde araştırma, geliştirme veya kilit değişiklikler olup olmadığını bilmek gerekir.
Organizasyon mentoru: Kuruluşlardaki politika sürekli değişiyor. Şirket değerleri, stratejileri ve ürünleri hakkında bilgi sahibi olmak, aynı zamanda bunlar değiştiğinde de önemlidir. Bir kuruluş mentoru misyonları ve stratejileri netleştirebilir ve gerektiğinde müdahale edebilir.
İş süreci mentoru: Bu mentor tümsekler üzerinde hızlı bir şekilde hız yapabilir ve gereksiz çalışmaları kesebilir. Bu danışman, projelerin 'giriş ve çıkışlarını' açıklayabilir ve çalışma gününüzde devam etmekte olan gereksiz şeyleri ortadan kaldırabilir. Bu mentor işlerin hızlı ve verimli bir şekilde yapılmasına yardımcı olabilir.
Teknoloji danışmanı: Bu gelecek vadeden, inanılmaz derecede önemli bir pozisyondur. Teknoloji hızla gelişiyor ve şirketler arasında günlük işlemlerin bir parçası haline geliyor. Elinden gelenin en iyisini yapabilmek için, en yeni teknolojide işlerin nasıl yapıldığını bilmek gerekir. Bir teknoloji danışmanı, teknik arızalara yardımcı olacak, şu anda kullanmakta olduğundan daha iyi çalışabilecek sistemler konusunda tavsiyede bulunacak ve yeni teknolojiyle en iyi şekilde kullanıp günlük yaşama nasıl uygulayacağı konusunda insanı yönlendirecektir.
Ters mentorluk: Mentorluk genellikle daha deneyimli, daha yaşlı bir kişinin daha genç bir kişiye rehberlik etmesini içerirken, bunun tersi bir yaklaşım da kullanılabilir. 2000'li yıllarda dijital yeniliklerin, internet uygulamalarının ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, genç kişiler bu teknolojilere kuruluşlardaki kıdemli kişilerden daha aşina olabilir. Genç nesiller, yaşlı nesillerin mevcut trendlere açılmasına ve trendlerle büyümesine yardımcı olabilir.

Avrupa Mentorluk ve Koçluk Konseyi
Big Brothers Big Sisters of America
Antrenman
Eğitim ve geliştirme
Kurumsal eğitmen
İşbaşı eğitim
E-mentorluk
Baba kompleksi
Maybach Vakfı
New Teacher Center
Akran mentorluk
Hızlı ağ iletişimi
Gençlik mentorluğu
İşyeri mentorluğu

Meta-analiz, birden fazla bilimsel çalışmanın sonuçlarını birleştiren istatistiksel analizdir. Meta-analizler, aynı soruyu ele alan birden çok bilimsel çalışma olduğunda ve her bir çalışmanın bir dereceye kadar hataya sahip olması beklenen ölçümleri bildirdiği durumlarda kullanılır. Burada amaç, bu hatanın nasıl olduğuna bağlı olarak bilinmeyen ortak gerçeğe en yakın havuzlanmış bir tahmin elde etmek için istatistik yaklaşımlarını kullanmaktır. Bu nedenle Metabilimin temel metodolojisidir. Meta-analiz sonuçları, kanıta dayalı tıp literatürü tarafından en güvenilir kanıt kaynağı olarak kabul edilmektedir.
Meta-analizler yalnızca bilinmeyen etki büyüklüğünün tahminini sağlamakla kalmaz aynı zamanda farklı çalışmalardan elde edilen sonuçları karşılaştırma ve çalışma sonuçları arasındaki kalıpları, sonuçlar arasındaki anlaşmazlık kaynaklarını veya gün ışığına çıkabilecek diğer ilginç ilişkileri belirleme kapasitesine de sahiptir.
Bununla birlikte meta-analizle ilgili bazı metodolojik problemler de vardır. Tek tek çalışmalar; sorgulanabilir araştırma uygulamaları (ör. veri tarama, veri gözetleme, araştırmaları bırakma) veya dergi düzeyindeki yayın yanlılığı nedeniyle sistematik olarak önyargılıysa, genel tedavi etkisinin meta-analitik tahmini gerçek etkinliğini yansıtmayabilir. Meta-analiz, heterojen çalışmalar arasındaki farklılıkların ortalamasını almakla da eleştirilmiştir, çünkü bu farklılıklar potansiyel olarak klinik kararlarda bilgilendirici olabilir. Örneğin, çelişkili sonuçlar bildiren iki randomize kontrollü çalışmada (RKÇ) farklı tedavi etkileri yaşayan iki hasta grubu varsa, meta-analitik ortalama, elma ve portakalların ağırlığının ortalamasına benzer şekilde hiçbir grubu temsil etmeyebilir. Sonuç ne elmalar ne de portakallar için doğrudur. Bir meta-analiz gerçekleştirirken araştırmacı, çalışmaların nasıl aranacağına karar verme, bir dizi nesnel kritere dayalı çalışmaları seçme, eksik verilerle ilgilenme, verileri analiz etme ve açıklama veya seçim yapma dahil olmak üzere sonuçları etkileyebilecek bazı seçimler yapmaktadır. Bu durum bir meta-analizin tamamlanmasında yapılan bu metodolojik seçimlerin sonuçları etkileyebileceği için meta-analizi esnek hale getirir. Örneğin, Wanous ve meslektaşları (a) iş performansı ve tatmin ilişkisi, (b) gerçekçi iş ön izlemeleri, (c) rol çatışması ve belirsizliği bağıntıları ve (d) iş olmak üzere dört başlık altında dört çift meta-analiz incelediler. Sonuçta memnuniyet ve devamsızlık ilişkisini incelediklerinde araştırmacılar tarafından yapılan çeşitli yargılamaların nasıl farklı sonuçlar ürettiğini göstermişlerdir.
Meta-analizler, her zaman olmamakla birlikte genellikle sistematik inceleme prosedürünün önemli bileşenleridir. Örneğin, tedavinin ne kadar iyi olduğunu daha iyi anlamak için bir tıbbi tedavinin birkaç klinik denemesi üzerinde meta-analiz yapılabilir. Burada Cochrane Collaboration tarafından kullanılan terminolojiyi takip etmek ve "araştırma sentezi" veya "kanıt sentezi"nin birleştirme gibi diğer yönlerini bırakarak kanıtları birleştirmenin istatistiksel yöntemlerine atıfta bulunmak için "meta-analiz"i kullanmak uygundur. Bir meta-analiz ikincil bir kaynaktır. Ayrıca aynı seçim kriterlerinden geçmemiş veya aynı araştırma metodolojilerinin hepsine aynı şekilde uygulanmamış çok sayıda kohort olduğu durumlarda tek bir çalışmaya meta-analiz de uygulanabilir. Bu koşullar altında her kohort ayrı bir çalışma olarak ele alınır ve çalışma çapında sonuçlar çıkarmak için meta-analiz kullanılır.

Müdahalelerin Sistematik İncelemeleri için Cochrane El Kitabı 16 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
25'te Meta-Analiz (Gene V Glass) 13 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sistematik İncelemeler ve Meta-Analizler (PRISMA) Bildirimi için Tercih Edilen Raporlama Öğeleri 27 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"metansue" R paketi ve grafik arayüzü 16 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
En İyi Kanıt Ansiklopedisi 18 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Motivasyon veya güdü, insanların ve diğer hayvanların belirli bir zamanda bir davranışı başlatmasının, sürdürmesinin veya sonlandırmasının nedenidir. Güdü durumları genellikle, hedefe yönelik davranışta bulunma eğilimini yaratan, failin içinde hareket eden güçler olarak anlaşılır. Farklı zihinsel durumların birbirleriyle yarıştığı ve yalnızca en güçlü durumun davranışı belirlediği sıklıkla kabul edilir. Bu, bir şeyi aslında yapmadan da yapmaya motive olabileceğimiz anlamına gelir. Motivasyonu sağlayan paradigmatik zihinsel durum arzudur. Ancak kişinin ne yapması gerektiği veya niyetleri hakkındaki inançlar gibi diğer çeşitli durumlar da motivasyon sağlayabilir. Motivasyon, bir kişinin ihtiyaçlarını, arzularını, isteklerini veya dürtülerini ifade eden motive ('güdü' anlamına gelen İngilizce kök) kelimesinden türetilmiştir. Bireyleri bir hedefe ulaşmak için harekete geçmeye motive etme süreci denilir. İş hedefleri bağlamında insanların davranışlarını körükleyen psikolojik unsurlar veya para arzusunu içerebilir.
Güdüsel (Motivasyonel) durumların içeriğine ilişkin çeşitli rakip teoriler öne sürülmüştür. İçerik teorileri olarak bilinirler ve insanları genellikle veya her zaman hangi hedeflerin motive ettiğini açıklamayı amaçlarlar. Örneğin Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi ve ERG teorisi, insanların motivasyondan sorumlu olan belirli ihtiyaçları olduğunu öne sürektedir. Yiyecek ve su gibi bu ihtiyaçlardan bazıları, başkalarının saygı duyması gibi diğer ihtiyaçlardan daha temeldir. Bu görüşe göre, daha yüksek ihtiyaçlar ancak daha düşük ihtiyaçlar karşılandıktan sonra motive edilebilir. Davranışçı teoriler, bilinçli zihinsel durumlara açıkça atıfta bulunmaksızın, davranışı yalnızca durum ile dışsal, gözlemlenebilir davranış arasındaki ilişki açısından açıklamaya çalışır.
Motivasyon, eğer aktivite doğası gereği ilginç ya da eğlenceli olduğu için isteniyorsa içsel olabilir ya da eğer kişinin hedefi, aktivitenin kendisinden farklı bir dış ödül ise dışsal olabilir. İçsel motivasyonun dışsal motivasyona göre daha faydalı sonuçlara sahip olduğu ileri sürülmektedir. Motivasyonel durumlar, bilinçli ve bilinçsiz motivasyon olarak adlandırılan, failin neden bu şekilde davrandığının tam olarak farkında olup olmadığına göre de kategorize edilebilir. Motivasyon pratik rasyonellikle yakından ilişkilidir. Bu alandaki temel fikir, eğer bir eylemi gerçekleştirmemiz gerektiğine inanıyorsak onu gerçekleştirmeye motive olmamız gerektiğidir. Bu gerekliliğin yerine getirilmemesi, ne yapmamız gerektiğine dair inançlarımız ile eylemlerimiz arasında bir tutarsızlık olduğu, akrasia veya irade zayıflığı olarak bilinen irrasyonellik durumlarıyla sonuçlanır.
Motivasyon üzerine yapılan araştırmalar çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. İş alanında temel soru iş motivasyonuyla ilgilidir; örneğin bir işverenin çalışanlarının motive olmasını sağlamak için ne gibi önlemler kullanabileceği. Motivasyon, öğrencinin öğrenmesindeki önemli rolü nedeniyle eğitim psikologlarının da özel ilgisini çekmektedir. Bu alanda içsel ve dışsal motivasyonun etkilerine özel ilgi gösterilmiştir.

Güdü ("Motivasyon") terimi genellikle insanların veya hayvanların belirli bir zamanda belirli bir davranışı neden başlattığını, sürdürdüğünü veya sonlandırdığını açıklayan şey olarak tanımlanır. Motivasyon durumları çeşitli güç derecelerinde ifade edilebilir; derece ne kadar yüksek olursa, durumun davranış üzerinde bir etki yaratması da o kadar olası olur. Bu genellikle hedefe yönelik davranışla sonuçlanan, aracının içinden etki eden güçlerle bağlantılıdır.
Motivasyonu iç güçler açısından tanımlamanın bir sorunu, bunları ölçmenin çok zor olmasıdır; deneysel düşünceye sahip teorisyenlerin sıklıkla gözlemlenebilir davranışla daha yakından bağlantılı tanımları tercih etmelerinin nedeni budur. Yaklaşımlardan biri motivasyonu hayvanın davranışının esnekliği açısından tanımlamaktır. Bu esneklik, hayvan yeni deneyimler yoluyla öğrendikçe değişen hedefe yönelik davranışları içerir. Örneğin fareler, açlıklarını gidermek için karmaşık labirentlerden geçmeyi öğrenebilirler. Sineklerin beslenme davranışları ise bu anlamda esnek değildir. Bu görüşe göre, motivasyon durumlarını sineklere değil de farelere atfetmekte haklıyız.
Ancak esnek davranışın olmadığı motivasyon durumlarının da olduğu ileri sürülebilir. Örneğin felçli bir kişi, fiziksel davranışta bulunamasa da hâlâ motivasyona sahip olabilir. Bu, esnekliğin hâlâ yeterli bir motivasyon işareti olabileceği ancak gerekli bir işaret olmadığı anlamına gelir. Bazı tanımlar insan ve hayvan motivasyonu arasındaki sürekliliği vurguluyor, ancak diğerleri ikisi arasında net bir ayrım yapıyor. Bu genellikle, insanların nedenlerle hareket ettiği ve kendilerini oluşturdukları niyetlere adadıkları, hayvanların ise sadece en güçlü arzularını takip ettikleri fikriyle vurgulanır. Nedensel tanımlar, motivasyon ile bunun sonucunda ortaya çıkan davranış arasındaki nedensel ilişkiyi vurgular. Nedensel olmayan tanımlar ise motivasyonun davranışı nedensel olmayan bir şekilde açıkladığını savunur.

Davranışçılar motivasyonu yalnızca durum ile dışsal, gözlemlenebilir davranış arasındaki ilişki açısından açıklamaya çalıştılar. Ancak aynı varlık, daha önce olduğu gibi aynı durumda olmasına rağmen sıklıkla farklı davranır. Bu, açıklamanın, uyaran ve tepki arasındaki bağlantıya aracılık eden varlığın içsel durumlarına atıfta bulunması gerektiğini göstermektedir. Bu içsel durumlar arasında psikologlar ve filozoflar en çok zihinsel durumlarla ilgilenirler. Motivasyonu sağlayan paradigmatik zihinsel durum arzudur. Ancak kişinin ne yapması gerektiği veya niyetleri hakkındaki inançlar gibi diğer çeşitli durumların da motivasyon sağlayabildiği iddia edilmiştir. Motivasyonun yokluğu depresyon gibi ruhsal hastalıklara neden olabilir.
"Temelde motivasyon oluşturan tutumlar" olarak anılan durumlar için, bazen motivasyon sağlayan durumlar arasında önemli bir ayrım yapılırken, bazen sadece diğer belirli koşullara bağlı olarak motivasyon sağlar. Eylem arzusu olarak adlandırılan bir eylemi gerçekleştirme arzusunun her zaman motivasyon sağladığı ileri sürülmüştür. Bu, temsilcinin daha acil başka sorunlar olması nedeniyle eylemi gerçekleştirmemeye karar vermesi durumunda bile geçerlidir. Belirli bir hedefe nasıl ulaşılacağına dair araçsal inanç ise, failin halihazırda bu hedefe sahip olmasına bağlı olarak motivasyon sağlar. Tuttuğumuz futbol takımının bir sonraki maçını kazanması ya da dünya barışının sağlanması gibi eylemlerin yanı sıra pek çok şeyi arzu edebiliriz. Bu arzuların motivasyon sağlayıp sağlamadığı, diğer şeylerin yanı sıra, failin bunların gerçekleşmesine katkıda bulunma yeteneğine sahip olup olmadığına bağlıdır. Bazı teorisyenler arzunun motivasyon için gerekli olduğu fikrini kabul ederken diğerleri arzular olmadan da hareket edebileceğimizi savunur. Motivasyon bunun yerine örneğin rasyonel müzakereye dayanabilir. Bu görüşe göre, ağrılı bir kanal tedavisine katılmak, çoğu durumda, bunu yapma arzusuyla değil, kasıtlı olarak motive edilir. Dolayısıyla arzu motivasyon için gerekli olmayabilir. Bu tezin karşıtları, buna karşı çok canlı bir istek mevcut olsa bile, kanal tedavisine katılmanın bir anlamda arzu edildiğini iddia edebilirler.
Bir diğer önemli ayrım, ortaya çıkan ve kalıcı arzular arasındadır. Kişinin zihninin arkasında bir yerde var olan kalıcı arzuların aksine, mevcut arzular ya bilinçlidir ya da başka bir şekilde nedensel olarak aktiftir. Örneğin Dhanvi, arkadaşını bu hafta sonu yürüyüşe çıkmaya ikna etmekle meşgulse, o zaman yürüyüşe çıkma arzusu ortaya çıkıyor. Ancak eski arabasını satmak veya patronuyla terfi hakkında konuşmak gibi diğer arzularının çoğu bu konuşma sırasında sadece ayakta duruyor. Yalnızca ortaya çıkan arzular motivasyon kaynağı olarak hareket edebilir. Ancak ortaya çıkan arzuların tümü bilinçli değildir. Bu, bilinçsiz motivasyon olasılığını açık bırakır.
Bazı psikolojik teoriler motivasyonun tamamen bireyin kendisinde var olduğunu iddia ederken, sosyo-kültürel teoriler motivasyonu sosyal grupların kültürel bağlamı içindeki eylem ve faaliyetlere katılımın bir sonucu olarak ifade etmektedir.

Çoğunlukla Hume'cu gelenekten gelen bazı teorisyenler, arzuların dışındaki durumların bizi motive edebileceğini reddederler. Böyle bir bakış açısı, arzuların dereceli olduğu düşüncesiyle birleştiğinde doğal olarak her zaman en güçlü arzumuzun peşinden gittiğimiz tezine yol açabilir. Bu teori, eylem planını her zaman en yüksek net motivasyon gücüyle takip edecek şekilde değiştirilebilir. Bu, birkaç zayıf arzunun hepsinin aynı eylem tarzını tavsiye ettiği ve hep birlikte en güçlü arzuya galip geldiği durumları açıklar. Bu teze karşı çeşitli itirazlar ileri sürülmüştür. Bazıları argümanlarını özgür iradeye sahip olduğumuz varsayımına dayandırıyor, yani ne yapacağımızın faile bağlı olduğu anlamına gelir. Bu konumdan hareketle davranışın fail tarafından değil arzular tarafından belirlenmesine izin veren bir bakış açısını reddetmek doğaldır. Diğerleri ise, temsilcinin başka bir şey yapma arzusu çok daha güçlü olmasına rağmen görev duygusuyla hareket etmesi gibi karşı örneklere işaret eder. Bir argüman çizgisi, arzuya dayalı motivasyon ile eyleme geçme niyeti arasında önemli bir fark olduğunu savunur: niyet, amaçlanan eylem planına bir tür bağlılık veya özdeşleşmeyi içerir. Bu, fail tarafında meydana gelir ve düzenli arzularda mevcut değildir. Bu yaklaşım, arzuların, güçlerine dayalı olarak niyetlerin oluşmasına bir şekilde katkıda bulunduğu görüşüyle birleştirilebilir. Bu ayrımın insan eylemi ile hayvan davranışı arasındaki fark açısından önemli olduğu ileri sürülmüştür. Bu görüşe göre, hayvanlar otomatik olarak en güçlü arzularını takip ederken, insan failler en güçlü arzularıyla örtüşen veya örtüşmeyen niyetlerine göre hareket ederler.

Motivasyonun içeriğini açıklayan teoriler: İnsanların ne tür şeyleri motive edici bulduğu, motivasyon araştırma tarihindeki en eski teoriler arasındadır. İçerik teorileri hangi hedef (ihtiyaç) kategorilerinin insan

Nijerya, resmî adıyla Nijerya Federal Cumhuriyeti, Batı Afrika'da, kuzeyde Sahel bölgesi ve güneyde Atlantik Okyanusu'ndaki Gine Körfezi arasında yer alan bir ülkedir. 923.769 kilometrekare (356.669 mil kare) alana sahiptir. 236 milyondan fazla nüfusuyla Afrika'nın en kalabalık ülkesi ve dünyanın altıncı en kalabalık ülkesidir. Nijerya, kuzeyde Nijer, kuzeydoğuda Çad, doğuda Kamerun ve batıda Benin ile sınır komşusudur. Nijerya, 36 eyalet ve başkenti Abuja'nın bulunduğu Federal Başkent Bölgesi'nden oluşan bir federal cumhuriyettir. Nüfus bakımından Nijerya'nın en büyük şehri, dünyanın en büyük metropol alanlarından biri ve Afrika'nın en büyüğü olan Lagos'tur.
Nijerya, MÖ ikinci binyıldan beri çeşitli yerli kültürlere, sömürge öncesi devletlere ve krallıklara ev sahipliği yapmıştır. MÖ 1500 civarına tarihlenen Nok kültürü, bölgedeki bilinen en eski medeniyetlerden birini oluşturmaktadır. Kuzeyde Hausa Krallıkları, güneyde Benin'in Edo Krallığı, güneydoğuda Nri'nin Igbo Krallığı ve güneybatıda Oyo İmparatorluğu yer alıyordu. Günümüz Nijerya toprakları, çok sayıda şehir devletine ev sahipliği yapıyordu. 19. yüzyılın başlarında Fula cihatları Sokoto Halifeliği ile sonuçlandı. Modern devlet, 19. yüzyılda İngiliz sömürgeleştirmesiyle ortaya çıktı ve 1914'te Güney Nijerya Koruma Bölgesi ve Kuzey Nijerya Koruma Bölgesi'nin birleşmesiyle bugünkü toprak şeklini aldı. İngilizler, idari ve yasal yapılar kurdu ve geleneksel monarşileri dolaylı yönetim biçimi olarak bünyesine kattı. Nijerya, 1 Ekim 1960'ta resmen bağımsız bir federasyon oldu. 1967'den 1970'e kadar süren bir iç savaş yaşadı, ardından bir dizi askeri diktatörlük ve demokratik olarak seçilmiş sivil hükûmetler geldi ve 1999 Nijerya başkanlık seçimlerinde istikrarlı bir hükûmete kavuştu.
Nijerya, 500 farklı dil konuşan 250'den fazla etnik grubun yaşadığı çok uluslu bir devlettir ve hepsi çok çeşitli kültürlerle özdeşleşmektedir. En büyük üç etnik grup, kuzeyde Hausa, batıda Yoruba ve doğuda Igbo olup, toplam nüfusun %60'ından fazlasını oluşturmaktadır. Resmi dil, ulusal düzeyde dil birliğini kolaylaştırmak için seçilen İngilizcedir. Nijerya anayasası, hukuken din özgürlüğünü güvence altına almaktadır ve dünyanın en büyük Müslüman ve Hristiyan nüfuslarından bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Nijerya, çoğunlukla ülkenin kuzeyinde yaşayan Müslümanlar ve çoğunlukla güneyde yaşayan Hristiyanlar arasında kabaca ikiye bölünmüştür; Igbo ve Yoruba etnik gruplarına özgü dinler gibi yerel dinler azınlıktadır.
Nijerya, Afrika'da bölgesel bir güç ve uluslararası ilişkilerde orta güçtür. Nijerya ekonomisi, nominal GSYİH'ye göre Afrika'nın dördüncü, dünyanın 52. ve satın alma gücü paritesine göre 19. büyük ekonomisidir. Nijerya, büyük nüfusu ve ekonomisi nedeniyle vatandaşları tarafından sıklıkla Afrika'nın Devi olarak anılır ve Dünya Bankası tarafından gelişmekte olan bir pazar olarak kabul edilir. Nijerya, Afrika Birliği'nin kurucu üyesi ve Birleşmiş Milletler, Milletler Topluluğu, Bağlantısızlar Hareketi, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu, İslam İşbirliği Teşkilatı ve OPEC dahil olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun üyesidir. Gelecek on bir ekonomiden biridir ve ayrıca Meksika, Endonezya ve Türkiye ile birlikte MINT grubunun üyesidir.

Ülkenin ismi Nijer Nehri'nden gelmektedir. Nijer Nehri ifadesinin Tuareg dilinde karşılığı olan ghir n-igheren kelimesi nehirlerin nehri anlamına gelmekte olup, bu kelime Arapçada Nahr al-anhur olarak Latincede ise Niger (Türkçe: siyah olan) olarak kullanılmıştır.

Kainji barajının kazıları MÖ 2. yüzyılda demir işçiliğinin yapıldığını gösterdi. Neolitik zamanlardan Demir Çağı'na geçiş, ara bronz üretimi olmadan gerçekleşti. Bazıları teknolojinin Nil Vadisi'nden batıya doğru taşındığını öne sürdü. Ancak Nijer Nehri vadisindeki ve orman bölgesindeki Demir Çağı, metalurjinin üst savanada ortaya çıkmasından 800 yıldan daha öncesine ve Nil Vadisi'nden de daha öncesine dayanır gibi görünmektedir. Yakın tarihli araştırmalar, demir metalurjisinin Sahra Altı Afrika'da bağımsız olarak geliştiğini öne sürmektedir.

Nok uygarlığı MÖ 1.500 ile MS 200 yılları arasında gelişti. Sahra altı Afrika'daki bilinen en eski heykellerden bazıları olan gerçek boyutlu pişmiş toprak figürler üretildi.
Nijerya topraklarında bilinen ilk gelişmiş kültür, MÖ 1500'lü yıllarda gelişmeye başlayan Nok uygarlığıyla birlikte oluşmuştur. Nok uygarlığı, bu dönemde kaynağı cenaze ritüellerine dayanan toprak heykeller üretmiştir. Bu heykeller, Sahra Altı Afrika'da bilinen en eski figürler arasında yer almaktadır.
Modern arkeolojik kazılarda bulunan eritme düzenekleri, tarım aletleri ve silahlardan yola çıkılarak, Nok uygarlığının demir metalurjisiyle yakından ilgilendiği düşünülmektedir. MÖ 550 civarında ve muhtemelen birkaç yüzyıl önce demir eritilmişti. Güneydoğu Nijerya'daki Nsukka bölgesindeki MÖ 2000'e tarihlenen Lejja'ya ve MÖ 750'ye Opi'ye tarihlenen yerlerde de demir eritildiğinin kanıtları bulunmuştur.
Nijer ve Kongo'daki diğer toplulukların Nok uygarlığıyla aralarındaki iletişim, günümüzde de araştırılan konular arasındadır. İgbolar'ın yerleşimleri üzerine yapılan arkeolojik kazılarla başka kültürlerden de etkilendiği anlaşılan bölgeye, 50 yılından başlayarak Roma İmparatorluğu tarafından keşifler gerçekleştirilmiştir. Flaccus Seferi, Matiernus Seferi ve Festus Seferi adı altında düzenlenen üç keşifte, Nijerya topraklarında bulunan altın rezervlerinden yararlanmak amaçlanmıştır.

Kano Günlüğü, Hausa Sahel şehir devleti Kano'nun MS 999'a dayanan eski tarihini vurgularken, Daura, Hadeija, Kano, Katsina, Zazzau, Rano ve Gobir gibi diğer büyük Hausa şehirlerinin (veya Hausa Bakwai'lerinin) hepsinin 10. yüzyıla kadar uzanan kayıtlı tarihleri vardır.
MS 7. yüzyıldan itibaren İslam'ın yayılmasıyla birlikte bölge Sudan veya Bilad Al Sudan (Türkçe: Siyahların Ülkesi, Arapça: بلاد السودان) ol olarak anılmaya başlanmıştır. Nüfuslar kısmen Kuzey Afrika'nın Arap Müslüman kültürüne bağlı olduğundan, Sahra ötesi ticarete başladılar ve Arapça konuşanlar tarafından Müslüman dünyasının genişletilmiş parçası kabul edildikleri için Al-Sudan (anlamı "Siyahlar") olarak adlandırıldılar. Müslümanlar'ın bölgeyle kurduğu ilk etkileşimler, ticaret amacıyla Sahra Çölü'nün geçilmesine dayanmıştır.
Nijerya topraklarında İslam'ın hızla yayılmasına neden olan faktörler arasında, ticaretin sürekliliği için verilen krediler, iletişimin sağlanabilmesi için kurulan bilgi ağları ve sözleşme hukuku konusunda getirilen yenilikler vardır. Ayrıca alfabe ve ondalık sistemin benimsenmesi konusunda da Müslümanlar'dan yararlanılmıştır.
Orta Çağ Arap ve Müslüman tarihçileri ve coğrafyacıları tarafından bölgenin İslam medeniyetinin başlıca merkezi olarak Kanem-Bornu İmparatorluğu'ndan bahseden erken tarihsel referanslar vardır.
Igbo halkının Nri Krallığı 10. yüzyılda güçlendi ve 1911'de egemenliğini İngilizlere kaybedene kadar varlığını sürdürdü. Nri, Eze Nri tarafından yönetiliyordu ve Nri şehri Igbo kültürünün temeli olarak kabul edilir. Igbo yaratılış mitinin ortaya çıktığı Nri ve Aguleri, Umeuri klanının topraklarındadır. Klanın üyeleri soylarını ataerkil kral figürü Eri'ye kadar götürür. Batı Afrika'da, kayıp balmumu işlemi kullanılarak yapılan en eski bronzlar, Nri etkisindeki bir şehir olan Igbo-Ukwu'dandı.
Güneybatı Nijerya'daki Yoruba krallıkları Ife ve Oyo sırasıyla 12. ve 14. yüzyıllarda öne çıktı. Ife'nin şu anki yerindeki insan yerleşiminin en eski belirtileri 9. yüzyıla kadar uzanır ve maddi kültürü pişmiş toprak ve bronz figürleri içerir.
1350'li yıllarda, Kuzey Nijerya'da Hausa şehir devletlerinin etkisini sürdürdüğü bir siyasi yapı oluşmuştur. Bu şehir devletleri arasında, birbirleriyle olan rekabetleri nedeniyle sıklıkla savaşlar çıkmıştır. Çad Gölü'nün çevresindeki Kanem İmparatorluğu, bölgede güçlü bir hakimiyet sağlamıştır. İslam'ın hızla yayılmasına ve yöneticilerin neredeyse tamamının kısa bir süre içerisinde Müslüman olmasına rağmen, halkın geleneksel dinlerini değiştirmesi 1700'lü yıllara kadar sürmüştür.
İgbolar, merkezi Anambra'da olmak üzere milli unsurları ve dini inançlarını yansıtan Nri Krallığı altında birleşmişlerdir. Yorubalar ise, Ife'de şehir yerleşmeleri oluşturmuş ve Oyo Krallığı'nı kurmuşlardır. Kanem İmparatorluğu girdiği savaşların etkisiyle küçülürken, bu krallıklar çevrelerindeki şehir devletlerini işgal etmeye başlamışlardır.

16. yüzyılda Portekizli kaşifler, Lagos (eski adıyla Eko) adını verdikleri limanda ve Köle Sahili bölgesi boyunca Calabar'da güney Nijerya halklarıyla önemli, doğrudan ticarete başlayan ilk Avrupalılardı. Avrupalılar kıyıdaki halklarla mal ticareti yaptılar; Avrupalılarla kıyı ticareti aynı zamanda Atlantik köle ticaretinin başlangıcını da işaret etti. Tarihi Biafra Körfezi'ndeki (şimdi yaygın olarak Bonny Körfezi olarak anılır) Calabar limanı, bu dönemde Batı Afrika'nın en büyük köle ticaret merkezlerinden biri haline geldi. Diğer büyük köle limanları Badagry, Benin Körfezi'ndeki Lagos ve Biafra Körfezi'ndeki Bonny Adası'nda bulunuyordu. Bu limanlara götürülenlerin büyük çoğunluğu baskınlarda ve savaşlarda esir alınmıştı. Genellikle esirler, zorunlu işçi olarak sömürgecilerin topraklarına geri götürülürdü; bazen yavaş yavaş kültürlenir ve fatihlerin toplumuna dahil edilirlerdi. Köle yolları, iç bölgeleri büyük kıyı limanlarıyla birbirine bağlayan Nijerya boyunca kuruldu. Atlantik köle ticaretine katılan daha üretken köle ticareti krallıklarından bazıları, güneyde Edo'nun Benin İmparatorluğu, güneybatıda Oyo İmparatorluğu ve güneydoğuda Aro Konfederasyonuyla bağlantılıydı. Benin'in gücü 15. ve 19. yüzyıllar arasında sürdü. Oyo, 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında topraklarının zirvesine ulaşmış ve etkisini Batı Nijerya'dan günümüz Togo'ya kadar genişletmiştir.
Portekiz ve İngiltere'den denizcilerin, Avrupa sömürgeciliğini Nijerya'da yaymaya başlamasıyla birlikte, 20 milyona yakın Nijeryalı'nın esir olarak satıldığı tahmin edilen bir süreç başlamıştır. Nijerya büyük bir köle ticaret merkezi olarak kullanılmıştır.
Kuzeyde, Hausa şehi

Odak grubu, sosyolojide, bir konu hakkında araştırma yapmak için bir grup toplayarak, araştırmayı organize etmekten oluşan nitel bir yöntemdir.

Odak grup yöntemi, ilk olarak 1944 yılında Robert K. Merton ve P. Kendall tarafından kullanılmış olan bir yöntemdir. Ayrıca Robert K. Merton ve P. Kendall, bugüne kadar geçerliliğini korumuş olan "Odaklı Görüşme" kitabını da beraber yayınlamışlardır.

Araştırma, hedef kitle temsilcileriyle derinlemesine görüşmelerden oluşur. İzleyicilerle yapılan görüşmeler sırasında, araştırmacılar ürün, hizmet ve diğer araştırma nesneleri hakkında öznel görüşler alırlar. Geniş anlamda, "odak grubu" terimi, araştırma yönteminin kendisi demektir. Dar anlamda ise yanıtlayanlar denilebilmektedir. Odak grup katılımcılarının sayısı, 8-12 katılımcı arasında değişmektedir. Bu sayı, katılımcıların fikirlerinin, tam anlaşılabilmesi için ideal olanıdır.
Ürüne, hizmete ve benzeri durumlara karşı, mevcut tavrın nedenleri araştırılmaktadır. Bu yöntemi kullanarak araştırma katılımcısı olmak için aşağıdaki seçim kriterlerini karşılamak gerekmektedir:

Katılımcıların daha önce odak grubuna katılmamış olması gereklidir.
Cevaplayıcıların, birbirlerini tanımıyor olması arzu edilir.
Katılımcının, yürütülen araştırma konusunda yeterli bilgiye sahip olması, araştırma hakkında gerçek fikirlerini ifade etmesini sağlayacaktır.

Röportaj

Ortak eğitim, teorik eğitim ile pratik eğitim metodunu birleştiren ve bu sayede kuramsal bilginin yanı sıra iş deneyimi de olan bireyler yetiştirmeyi öngören bir eğitim stratejisidir.
Ortak eğitim metodunun uygulandığı yüksek öğretim kurumlarında öğrenciler genellikle akademik yılın bir döneminde çeşitli kurumlarda veya şirketlerde ücretli olarak çalışarak meslekleriyle ilgili deneyim kazanırlar. Bir başka deyişle program sayesinde öğrenciler eğitim aldığı disiplinle ilgili bir alanda çalışma fırsatı bulmakta ve kendisini iş dünyasına henüz eğitim aldığı esnada hazırlama şansı elde etmektedir.
Ortak eğitim modelinin uygulanma gerekçelerinden bir diğeri ise inovasyon yapabilme faaliyetlerini başlatabilmek ve geliştirebilmek için gereken unsurların başında üniversite ile sanayinin işbirliğinin sağlanması konusunun geliyor olmasıdır. Program sayesinde iki taraf arasındaki bu iletişim öğrenciler henüz lisans düzeyinde iken sağlanmaktadır. Böylelikle ortak eğitim modeli, öğrencilerin henüz lisans eğitimlerini devam ettirdiği dönemde onları meslekî faaliyetlerin içine çekmektedir. Ortak eğitim modelinin en başarılı örnekleri Co-op Education adı altında ABD, Kanada, İngiltere ve Almanya gibi ileri ve sanayileşmiş ülkelerde uygulanmaktadır. Bu ülkeler ortak eğitim programlarını kendi sanayi ve kültürel özellikleri çerçevesinde gerçekleştirmektedirler.

Ortak eğitim ilk defa 1906 yılında Herman Schenider tarafından Cincinnati Üniversitesinde uygulanmak üzere tasarlanmış, daha sonra 1909'da Northeastern Üniversitesi tarafından geliştirilerek uygulamaya konulmuştur. Ortak eğitim programı Türkiye'de ilk defa 1997 yılında ODTÜ'de 20 mühendislik öğrencisi için denenmiş fakat bu program maaşsız bir eğitim programı olarak kalmış ve öğrencilerin mezuniyetini geciktirdiği için bir yıl sonra yürürlükten kaldırılmıştır. Türkiye'de kapsamlı bir şekilde 2005 yılında sadece TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi'nde uygulamaya konulan bir programdır.

Dünyada ortak eğitim modeliyle eğitim yapan yüksek öğretim kurumlarını ve şirketleri bir araya getirmek, programın geleceği ve yürütülmesi konusunda fikir teatisi yapılması ve dünya çapında bu alanda konferanslar düzenlenmesi için kurulmuş Dünya ortak eğitim birliği adlı bir kuruluş bulunmaktadır. Bu kuruluş Dünya ortak eğitim konseyi ve meclisi adıyla 1983 yılında ortak eğitim modelini dünya çapında teşvik etmek amacıyla kurulmuştur.

Staj çoğunlukla öğrenci ile işveren arasındaki anlaşmaya dayanırken ortak eğitim çoğunlukla üniversite ile işveren kurum arasındaki işbirliğinin bir sonucudur.
Staj programları genellikle bir dönemlik kısa programlar halindedir. Buna karşın Ortak eğitim çoğunlukla birkaç dönemlik eğitim programını içerir.
Stajlarda stajyerin maaş alıp almaması genellikle işverenin inisiyatifindedir. Buna karşın ortak eğitim programlarında öğrenciler yaptıkları iş karşılığında ücret alırlar.
Stajlar, işverenin sunduğu koşullara göre kimi zaman part-time olabilmektedir. Ancak ortak eğitim programlarında çalışma saatleri işveren kurumun diğer personeli için geçerli olan uygulama ile aynıdır.
Stajlarda genellikle maaş olmadığından veya çok az olduğundan öğrenciye verilen sorumluluk da azdır, buna karşın ortak eğitim programlarında öğrenci en az asgari ücret aldığından buna bağlı olarak da çalıştığı kuruma karşı daha fazla sorumluluk sahibidir.
Staj programları öğrenciler için düzenlenirken, bazı ortak eğitim programları mezunlar için de düzenlenmektedir.
Ortak eğitim programları genellikle dönem boyunca daha yoğun bir eğitim programı içerirler.

Ortak eğitim programını uygulayan bazı eğitim kurumları şunlardır:

Necmettin Erbakan Üniversitesi
Atılım Üniversitesi
Bahçeşehir Üniversitesi
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi
Drexel Üniversitesi
Northeastern Üniversitesi
Georgia Teknoloji Enstitüsü
Waterloo Üniversitesi
Wilfrid Laurier Üniversitesi
Florida Teknoloji Enstitüsü
Kettering Üniversitesi
Süleyman Şah Üniversitesi
Steinbeis Yönetim ve Teknoloji Merkezi
Wentworth Teknoloji Enstitüsü
Süleyman Demirel Üniversitesi Teknoloji Fakültesi
Aksaray Üniversitesi

Staj
Türkiye'de Mesleki Eğitim Stajı

World Association for Cooperative Education - Dünya Ortak Eğitim Birliği web sayfası (İngilizce)  13 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman psikiyatrist Johannes Heinrich Schultz tarafından geliştirilmiş bir gevşeme tekniği olan otojenik eğitim (autogenic training) tekniği genellikle 15 dakika süren periyotlarla sabah, öğle ve akşam vakitlerinde uygulanır. Yatarak, oturarak veya yatarak uygulanan teknik sırasında gevşeme durumunu arttırıcı görselleştirmeler kullanır. Otojenik eğitim stres ve psikosomatik bozukluklarda yardımcı bir yöntem olarak kullanılabilmektedir.

Otojenik eğitim sempatik ve parasempatik sinir sistemleri arasındaki dengeyi sağlar. Bu denge durumunun sindirim ve bağırsak hareketleri, kan basıncı, bağışıklık sistemi fonksiyonları vs. faydalı etkileri vardır.
Otojenik eğitim, otonom sinir sistemi üzerinden bedeni kontrollü olarak gevşetme, kişinin ruhunu, psikolojisini rahatlatma metodudur. Adeta kişinin kendi kendini uyur konuma getirmesidir. Ama bu konum bir uyuma hali olmayıp, bilakis gevşemiş olan bedende bilincin açık olma halidir.
Otojenik eğitim, 1920'li yılların başlarında, Alman bir psikiyatrist olan Prof. Dr. Johannes Heinrich Schultz tarafından bulunmuştur. Bilimsel alanda da itibar bulmuş olan bu metot, o zamandan beri doktorlar, psikoterapistler ve pedagoglar tarafından, psikolojik ve psikosomatik sorunlarda önleyici mükemmel bir yöntem olarak görülmekte ve uygulanmaktadır.
Otojenik eğitim, diğer işlevlerinin yanı sıra; konsantrasyon azlığı ve bozukluğu, uykusuzluk, dinlenememe ve iç huzursuzluğu giderebilmekle birlikte zihinsel, bedensel ve sanatlar yeteneklerin geliştirilmesinde etkili, alışkanlıklardan kurtulmada yardımcı olmaktadır. Yaşamımızı engelleyici negatif düşüncelerin pozitif olarak değiştirilmesinde, olaylara ve yaşananlara sınır koymanın ötesinde kendi özgüvenimizi artırarak sorunlarla baş edilebileceğini göstermektedir. Sınav ve doğum öncesi hazırlıklarda ve her türlü strese karşı oldukça elverişli bir yöntemdir.
Otojenik eğitim, yetkili bir kurs öğretmeni tarafından, tek kişiye ya da gruba öğretilir. Bu metodu eğer bir grubun içinde öğrenirseniz, diğer kursa katılanlarla da, fikir alışverişi içinde bulunacağınızdan daha yararlı olabilir. Tek başınıza öğrenmeye kalkmak, yanlış ve engelleyici egzersizlere kayabilme düşüncesi ile, tavsiye edilmez.
Otojenik eğitim ile yaklaşık 2-6 haftalık bir çalışma sonrası, kendinizi kısa bir süre içerisinde stresli bir konumdan, sakin, rahat ve huzurlu bir konuma (relaks hale) getirebilmeyi başardığınızda, egzersizlerinize telkinlerde ekleyebilirsiniz. Örneğin bir sınav öncesi "ben onu kolaylıkla başaracağım" ya da devamlı uykusuzluk hali çektiğinizde "ben derin ve rahat uyuyorum" gibi. Kendiniz relaks bir konumda iken şuuraltı ile rahatça kontakt kurabileceğinizden, buna benzer pozitif düşünceler (telkinler), şuuraltına daha kolay yerleşecek ve şuuraltı o telkini işletip size yardımcı olacaktır. Oldukça kısa bir zaman içinde ve olanaklar ölçüsünde, telkinleriniz etkisini gösterip, amacına ulaşacaktır.
Otojenik eğitim, tüm dinî inançlardan veya belli bir dünya görüşünden uzak, dünya genelinde en çok araştırılan, incelenen ve üzerinde en çok etüt yapılan bir rahatlama metodudur.
Otojenik eğitim, doktor veya ilaç tedavisi yerine geçmez; ama bundan bağımsız olarak tüm tedavi ve terapilerin yanında destekleyici olarak uygulanabilir. Bilinçli ve kararlı uygulandığı takdirde de ömür boyu psikolojik hijyen sağlar. Hastalık düzeyindeki rahatsızlarda doktor kontrolü mecburidir!!!

Otojenik eğitim desteğiyle; iş ve aile problemleri, sınav, iş görüşmesi, toplantı, özel bir sunum ve benzeri stresli durumlar öncesinde, sinir bozuklukları ve psikolojik rahatsızlıklarda iç huzur ve rahatlama/gevşeme elde edebilirsiniz. Bunun yanı sıra istek dışı oluşan düzenli uyuyamama, yüksek veya düşük tansiyon, çeşitli ağrılar, egzama, astım gibi birçok fiziksel rahatsızlıkları yenmede olumlu yönde etkilidir. Bu rahatlamayla konsantrasyonunuzu ve algılama gücünüzü arttırıp; ruhsal/düşünsel, bedensel ve sanatsal yeteneklerinizi yükseltebilirsiniz.
Otojenik eğitim bir ilk yardım tedavisi değildir. Öğrenilmesi ve kişinin kendisinde belirgin bir değişimin oluşması birkaç haftayı bulur. Bu öğretiyi strese dayalı rahatsızlıklara karşı önleyici bir yöntem olarak görebilirsiniz.

Otojenik eğitimin öğrenim süresi, kurs eğitmeninin uygulayacağı kurs akışına göre değişkendir. Genelde otojenik eğitimin 6 temel basamağı, 60 dakikalık dersler halinde; her dersin arasına 3-7 günlük egzersiz süresi tanınarak 5-7 derste öğretilir. Ders arasındaki süreçte, kursa katılanlar öğrendiklerini egzersiz yaparak pekiştirir, kendilerini bir sonraki derse hazırlarlar. Bu süreç içinde, bulunduğunuz konuma uygun telkinleri kendinize vermeye başlayabilirsiniz. Yaklaşık 12 haftalık düzenli bir egzersizle sizde "şartlı refleksi" kullanabilmeye başlarız.

Şartlı/Zorunlu Refleks, terbiye edilen bedenin belirli bir konumda gösterdiği reaksiyondur. Öyle ki; Otojenik Eğitimin verdiği öğretisi ile, bedenimizde rahatlatıcı bir sıcaklık oluşmasını istediğimizde, bu reaksiyon hemen oluşur ve rahatlatıcı sıcaklığı hissederiz. Stresli ortamlarda (örneğin bir sınav ya da önemli bir toplantı öncesi) bu şartlı refleksi devreye sokarak, kendinizi çok kısa bir zaman içinde oldukça rahat/relaks bir konuma getirmeyi sağlayabiliriz.

Otojenik eğitim bazı kalp problemleri (miyokard enfarktüsü), diyabet, şizofreni, glokom, alkol, epilepsi, uyuşturucu bağımlılığı gibi ciddi bazı durumlarda yan etkisi (kontraendikasyon) olabilir veya bu tip durumlara adapte edilmesi gerekebilir.

Luthe Dr W & Schultz Dr JH, "Autogenic Therapy", first published by Grune and Stratton, Inc., New York, (1969). Republished in (2001) by The British Autogenic Society.
Ikezuki, Miyauchi, Yamaguchi, and Koshikawa, (IMYK 2002). Development of Autogenic Training Clinical Effectiveness Scale (ATCES). In Japanese Journal of Psychology 72(6):475-481. PubMed index 1197784120 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Stetter & Kupper (2002). Autogenic training: a meta-analysis of clinical outcome studies. In Applied Psychophysiology and Biofeedback 27(1):45-98. PubMed index 1200188520 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

The British Autogenic Society1 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
An audio version of the Autogenic Training
Autogenics: A self-help training schedule.10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paulo Reglus Neves Freire, Ph.D (d. 19 Eylül 1921 - ö. 2 Mayıs 1997), Brezilyalı eğitimci, filozof ve eleştirel pedagojinin etkili kuramcılarından biridir. Eleştirel pedagoji hareketinin temel metinlerden biri olarak kabul edilen Ezilenlerin Pedagojisi adlı çalışmasıyla tanınır.

Orta hâlli bir ailenin oğlu olarak doğmuştur. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nı yoksulluk ve açlıkla geçirmiş olması onu yoksullara olan ilgisini ve tedirginliğini şekillendirmiş ve kendine ait dünya görüşünü yaratmasına yardımcı olmuştur.
1986'da karısı Elza öldü ve Freire, radikal eğitim çalışmalarını sürdüren Maria Araújo Freire ile evlendi.
1991'de Paulo Freire Enstitüsü São Paulo'da popüler eğitim kuramlarını geliştirmek ve ayrıntılı bir şekilde ele almak için kurulmuştur. Enstitü, Freire arşivlerini elinde bulundurmaktadır.
2 Mayıs 1997'de kalp rahatsızlığından dolayı hayatını kaybetmiştir.

Pedagog, çocuk ve ergenin psikolojisini, psikososyal, bilişsel ve duygusal gelişimini takip eden, gerektiğinde ebeveynlere psikolojik ve pedagojik danışmanlık yapan, çocuk ve ergenler ile çalışan psikolojik danışmanlardır. Pedagoglar, toplum tarafından kabul gören normlar doğrultusunda çocuklardaki bedensel, zihinsel, duygusal ve psikososyal gelişimi inceler, buralarda meydana gelen sapmaların düzeltilmesinde rol alırlar. Bunların yanı sıra pedagoglar, çocuk mahkemelerinde bilirkişi, çocuk ıslahevlerinde gözlemci ve uzman kişi, her dereceli okullarda disiplin kurulu danışmanlığı, kreş ve çocuk yuvalarının açılmasında bilirkişi, sağlık kurumları, hastane çocuk kliniklerinde  ve psikolojik danışmanlık merkezlerinde uzman olarak da görev yapmaktadırlar.

Pedagogların hizmet sahaları genelde şu başlıklar altında toparlanabilir;

Davranış bozuklukları
Öğrenme ve dikkat bozuklukları
Engelli çocuklar rehabilitasyonu
Düşük ve yüksek IQ üzeri çalışmalar
Anne-çocuk ilişileri
Dil ve konuşma patolojisi
Öğretmenlik ve rehberlik hizmetleri
Çocuk gelişimi ve çocuk terbiyesine yönelik destek programları
Terapi görüşmeleri
Zeka geriliği ve/veya üstün zeka
Okul başarısızlığı ve uyumsuzluğu,
Yaygın gelişim bozukluklar
Gecikmiş dil ve konuşma
Artikülasyon (sesletim) ve sesbilgisi bozuklukları
Kekemelik
Aile danışmanlığı

Meslekler listesi
Eğitmen
Öğretmen
Mentor
Antrenör
Koçluk

Pragmatizm, felsefede; uygulayıcılık, uygulamacılık, pragmacılık, fiîliyye, faydacılık, yararcılık gerçeğe ve eyleme yönelik olan, pratik sonuçlara yönelik düşünme temelleri üzerine kurulmuş olan felsefi akımdır. William James (1842-1910) tarafından popüler hale getirilmiştir. Onun felsefe ekolünden olanı yapmak, başarmak anlamına da gelir. Hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisidir. İyinin teorisi olarak faydacılık refahcıdır (welfarist). İyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir doğru teorisi olarak ise faydacılık neticecidir (consequentialist). Doğru hareket bir şeyin uygulanabildiği ölçüde gerçek olduğu savına dayandırılmıştır. Bir fikrin doğruluğu faydalılığı, kullanışlılığı veya işlerliği gibi gözlemlenebilir etkilerine göre belirlenir.
Ampirizm ile yakın alakası olan bu felsefi akımı teorik düşüncenin tam tersi olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.
Kelimenin dayandığı felsefi terim prágma, Eski Yunanca olup iş, eylem demektir. Pragmatik ise kelime anlamı olarak işe yönelik anlamına gelir. "Faydacılık" bu terime karşılık kullanılan sözcüktür. "Faydacılık ilk olarak 18. yüzyıl İngiltere'sinde Jeremy Bentham ve diğerleri tarafından öne sürülmüştür. Fakat Epikür (Aipikuros) gibi Antik Yunan filozoflarına kadar geri gidilebilir. İlk kez ortaya atıldığında iyi en fazla insana en fazla mutluluğu getiren şey olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Bentham iki farklı ve birbiri ile çelişme potansiyeli olan kavram içerdiğinden birinci kısmı atıp sadece “en büyük mutluluk prensibi” demiştir.
Hem Bentham'ın hem de Epikür'ün formülasyonu hedonistik nedenselliğin farklı tipleri olarak düşünülebilir çünkü hareketlerin doğruluğunu sebep oldukları mutluluğa göre ölçüyorlardı ve mutluluğu zevk ile tanımlıyorlardı; ancak Bentham'ın formulasyonu ferdi olmayan bir hedonizmdi. Epikür'ün kişiyi en mutlu eden şeyi yapmasını tavsiye etmesine karşılık Bentham herkesi en mutlu yapacak şeyi yapmayı uygun görüyordu.
John Stuart Mill "Utilitarianism" isminde ünlü (ve kısa) bir kitap yazmıştır. Mill bir faydacı olmasına rağmen bütün zevklerin aynı değerde olmadığını ileri sürmüştür. “Mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak, mutlu bir domuz olmaktan yeğdir.” sözü bu görüşünü anlatır.
Faydacılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. İlk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülüp karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiçbir zaman yapılamadı. Değişik insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Faydacılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız bu problemi utilitaryanizmi reddetmek için kullanamazsınız demişlerdir.
Faydacılık sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama faydacılar iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir.
Bu akımın -bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur- şeklindeki savı ise hiçbir teorik mekanizmanın tartışılmasına izin verilmeden bir şey özden yoksun olduğu halde başarılı bile olsa kabul gördüğünden eleştirilmiştir. Söz gelimi birbirinden farklı seçeneklere sahip bir soru hiçbir bilgi sahibi olmayan kimse tarafından rastgele ama doğru yanıtlandığında faydacılığa göre o şey artık mutlaklık kazanmıştır. Bu kişinin bilgili, eğitimli ya da zeki olması pek de önemli unsurlar değildir. Tersi durumda da çok iyi eğitimli ve yetenek sahibi kişiler toplumda iyi statülere erişemediği durumda onların geri zekalı ya da cahil olarak damgalanmaları bu akım yüzündendir. Kısacası faydacılıkta önemli olan öz değil biçimdir, olayların teorik akışı önemsizdir, mutlak olan daima pratik başarı olarak kabul edilir. Her teori doğru değil ama her pratik doğrudur bu görüşe göre.
Daniel Dennett kararlarımızı yönlendirmek için faydacılığın kullanmasının sınırlarını belirlemek için Three Mile adası kazasını örnek olarak kullanır. Bu nükleer santraldeki kaza iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey miydi? Bu kaza birçok kişi tarafından nükleer enerji politikasına yaptığı etkiler yüzünden yararlı olarak görülmekteydi (neticede Çernobil kadar kötü bir kaza değildi). Dennett faydacılık açısından tüm kanıtları tartıp bir karara varmak için hâlâ daha erken (aradan geçen 20 yıla rağmen) olduğunu söylemektedir.
Burada söz edilen sıkıntılardan kurtulmak için faydacılığın değişik çeşitleri ortaya atılmıştır. Faydacılığın geleneksel şekli en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir diyen kural faydacılığıdır.
Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun; hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir ama genel kural olarak doğruyu söylemek o kişiye daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir.

Psikolojik danışmanlık ve rehberlik, bir koruyucu ruh sağlığı hizmetidir. Eğitim kurumları bu hizmetin uygulama alanlarından bir tanesidir. Ruh sağlığı açısından normal, ancak gelişimsel ve uyum sorunları olan herkesin bu hizmetlere ihtiyacı vardır. Örneğin, yeni okula gelmiş bir öğrencinin uyum sorunu olabilir, arkadaşsızlık çekebilir, bir başka öğrencinin sınavlara ilişkin kaygısı olabilir ya da bir üst eğitim kurumu veya meslek seçimiyle ilgili yardım isteyebilir gibi. İşte, tüm bu sorunlara, psikolojik danışma ve rehberlik programlarından mezun olan psikolojik danışmanlar (ki Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nda bu kişilere, öğretmen haklarından yararlanmaları için, rehber öğretmen demektedir. Farklı alan mezunu kişilerin bazen Rehber öğretmen olarak atandığı olmuştur. Bu insanların mesleki eksikliklerini gidermek için değişik eğitimler açılmıştır. Sadece rehberlik öğretmeni olarak çalışıp, psikolojik danışmanlık gibi hassas işler yapmadıkları zaman  ciddi sorunlar ile karşılasılmaz. Eğitim ortamında öğrencilere, psikolojik danışma ve rehberlik hizmetleri sunulduğu takdirde, öğretim ve yönetim işleri kolaylaşacak, hem geleceğin yetişkinleri olan çocuk ve gençlerin, dolayısıyla toplumun ruh sağlığı korunmuş hem de çağdaş eğitim ortamı sağlanmış olur. Rehberlik hizmet alanına ve problem alanın göre kendi içinde ayrılmaktadır. Hizmet alanına göre; eğitim, sağlık ve sosyal rehberlik olarak ayrılır. Problem alanına göre ise kişisel, eğitsel ve mesleki rehberlik olarak ayrılmaktadır. 
Okullarda üst eğitim kurumlarına geçiş önemli olduğu için en çok mesleki rehberlik üzerinde durulmaktadır. İlkokulda çalışanlar özel eğitime ihtiyaç duyan çocukların belirlenmesi ve bireysel eğitim planı yapılması ve takip edilmesi konusunda çok çalışır. İllerde ve büyük ilçelerde Rehberlik ve Araştırma Merkezleri vardır. Burada Okul rehberlik hizmetleri ve özel eğitim bölümleri vardır. Okul rehberlik bölümü okullarda yapılan çalışmaları organize eder.

Psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri Amerika'da 20. yüzyılın başlarında mesleki rehberlik olarak ortaya çıkmıştır. Eli Weaver, 1906'da Meslek Seçme kitabı yayınlamıştır. Rehberlik hareketinin kurucusu olarak bilinen Frank Parsons, 1908'de Boston'da kurduğu mesleki rehberlik bürosuyla gençlere seçecekleri mesleklerle ilgili danışma hizmeti vermiştir. Amaç, gençlerin, kendi imkân ve yeteneklerine en uygun mesleği seçmelerine ve bu mesleğe hazırlanarak girmelerine yardım etmektir.

Psikolojik danışmanlık yapabilmek için, lisans düzeyinde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) bölümünü bitirmek gerekmektedir. Psikolojik Danışmanlar, psikiyatristlerden farklı olarak, "hastalık" durumundaki, ilaç tedavisi gerektiren psikolojik rahatsızlıklarla ilgilenmezler. Eğitim alanında danışmanlık hizmeti verirler ve Türkiye'de öğretmen olarak görev yapmak üzere yetiştirilirlerç Bugünkü anlamda rehberlik ve psikolojik danışmanlık kavramı, Türk eğitimine 1950'lerin ilk yıllarında 1947'de Marshall yardımı çerçevesinde başlayan Türk-Amerikan dostluk ilişkileri, eğitim alanında da değişme ve gelişme arzularını kamçılamıştır. Amerika'ya gruplar halinde öğrenciler gönderilmeye başlanmıştır. Birçok yöneticiler, eğitimciler, askerler, vb. "görgü-bilgi arttırmak" için gruplar halinde gönderilmiş; oradan da Türkiye'ye birçok alanlarda "uzmanlar" gelmeye başlamıştır. Organize rehberlik faaliyetleri, dolayısıyla psikolojik yardım hizmetleri kavramının Türk eğitiminde yer almaya başlamasında bu ilişkilerin büyük rolü olmuştur. Gerçi 1950'den önceki yıllarda da öğrencinin kişisel gelişmesi için bazı fikirler ve çabalar eğitim literatüründe ve okul faaliyetlerinde görülmektedir. Çocuğun kendi yetenek, ilgi ve ihtiyaçları çerçevesi içinde öğrenip gelişmesinin gerektiği fikri yaygındır. 1939 tarihli bir ilkokul müfredat programında, öğretmenin öğrencilere "kılavuzluk" etmesi işaret edilerek rehberlikten 
bahsedilmeye başlanmıştır. Öğrencinin kişisel gelişmesini daha etkili bir şekilde sağlamak için okul ve ailenin işbirliği gereği idrak edilerek' okullarda Okul-Aile Birlikleri kurulmuş ve Millî Eğitim Bakanlığı, Okul-Aile Birlikleri yönetmeliğini çıkartmıştır.
Psikolojik hastalıklar, kişinin ruh halini, davranışlarını, düşüncesini ve duygularını etkileyen zihinsel olarak ortaya çıkan, akıl sağlığı ile ilişkilendirilen sağlık sorunudur. Yaygın psikolojik hastalıklar, kaygı bozuklukları, depresyon, bipolar bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, şizofreni, yeme bozukluğu, sosyal bozukluklar, nörogelişimsel bozukluklardır.
Yaygın psikolojik hastalıklar şunlardır:
Depresyon türleri
Anksiyete bozuklukları
Bipolar bozukluk
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB)
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB)
Şizofreni
Yeme bozuklukları
Yıkıcı davranış bozuklukları
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB)
Fobiler (agorafobi, klostrofobi, sosyal fobi gibi)
Panik bozukluk
Uyku bozuklukları

Psikoloji biliminde ortaya konan yeni teoriler ve sanayileşme ile gelişen yeni meslek dalları psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin de sürekli gelişmesini sağlamıştır. Psikolojik Danışma ve Rehberlik hizmetinde kişinin kendisini daha iyi tanıması, istekleri, yetenekleri ile yaşamı, alışkanlıkları, gelecek planları ve kararları arasındaki denge gözetilmektedir.
Psikolojik Danışma ve Rehberlik hizmetinde kullanılan bazı teknikler:

Soru Listesi
Anket
Otobiyografi
Gözlem
Vak'a Kaydı
Arzu Listesi
Beier Cümle Tamamlama Testi
Zaman Cetveli
Problem Tarama Listesi
Başarı / Kabiliyet Karşılaştırma Tablosu
Değerlendirme Cetveli
Ev Ziyaretleri
Sosyometri
Vaka incelemesi
Vaka-Temsili
Sosyodrama
Psikodrama
Psikoterapinin alt dalları
Aile Danışmanlığı

Sanat eseri, insanın duyularına hitap eden, öncelikli olarak amacı estetik haz uyandırmak olan, çeşitli malzemeler ile sanatçı tarafından meydana getirilen özgün üründür. Edebiyat ve müzik eserleri de dahil olmak üzere, sanat olarak kabul edilen herhangi bir eser dışında, bu terim temel olarak somut, taşınabilir görsel sanat formları için geçerlidir. Görsel sanatlarda bir sanat eseri, profesyonel olarak belirlenen veya öncelikle bağımsız bir estetik işlevi yerine getirdiği düşünülen fiziksel iki veya üç boyutlu bir nesnedir.
Sanat eseri, onu oluşturan sanatçının algı, fikir, sezgi ve zevklerine göre şekillenir; sanatçı iletmek istediği düşünceyi esere yansıtır, dolayısıyla sanat eserleri özneldir. Sanat eserinin asıl yapım amacı güzel olanı ortaya koymaktır, fayda sağlamak için yapılmaz ve ticari kazanç elde etme amacı taşımamalıdır.
Varlık amacı yararlı olmak olan ve ürettiği eserlerden maddi kazanç sağlayan, günlük ihtiyaçları karşılamaya yarayan eserler meydana getiren işlere zanaat; bu işler ile uğraşıp zanaat yapan kişiye de zanaatkâr denir. Bu ürünler tek ve öznel olmayabilir; bir zanaatkâr bir eserin benzerlerini çok kez yapılabilir.
Sanatçının ve zanaatkârın kullandıkları malzemeler çoğu zaman aynı olsa da bu malzemeleri kullanış ve eseri meydana getirme amaçları birbirinden farklıdır. Sanatçı estetik zevk oluşturmak; zanaatkâr ise faydalı olmak amacı ile eserler üretir. Sanatçı bir eser üretirken her defasında özgün olmalı ve farklı ürünler ortaya koymalıyken; zanaatkâr bir eserin aynısını çok kez aynı şekilde yapabilir ve bundan standardı belirlenmiş bir ücret alır.

Karşı Sanat
Sanat pazarı
Sanat sergisi
Sanat için sanat
Sanat müzesi
Sanat festivali
Sanat müzayedesi
Sanat finansmanı

Sanat eğitimi, kişinin duygu, düşünce ve izlenimlerini anlatabilmek, yetenek ve yaratıcılığını estetik bir seviyeye ulaştırmak amacıyla yapılan eğitim faaliyetlerinin tümüdür.
Sanat eğitimi; kişiye estetik yargı yapabilme konusunda yardımcı olmayı amaçlarken, yeni biçimleri hissedip, eğlenmeyi ve heyecanlarını doğru biçimlerde yönlendirmeyi öğretir. Sanatçı yetiştirmeye değil; yetiştirmek durumunda olduğu her kişiyi, yaratıcılığa yöneltip, onun bilgisel, bilişsel, duyusal ve duygusal eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Yaratıcı güç ve potansiyelleri eğitmek, estetik düşünce ve bilinci örgütlemek için çalışır.
Sanat, bireyin sosyal ilişkilerini ayarlamasını, işbirliği ve yardımlaşmayı, doğruyu seçme ve ifade edebilmeyi, bir işe başlayıp bitirme sevincini tatmayı, üretken olmayı sağladığı için gereklidir. Sanat eğitimi; gözlem yapma, özgün buluş ve kişisel yaklaşımları destekler, pratik düşünceyi geliştirir. Olayları, olmadan da beyinde gerçekleştirebilme gücünü artırır. Bireyin el becerisini geliştirir ve sentez yapmasına yardımcı olur.
Sanat eğitimi, güzel sanatların tüm alanlarını ve biçimlerini içine alan, okul içi ve okul dışı yaratıcı eğitimdir. Sanat eğitiminin amacı, yapılmış olanları yineleyen değil, yeni şeyler yapabilme yeterlilikleri olan insanları yetiştirmektir. Sanat, eğitim bilimindeki birikimin ürünü olan çağdaş görüşler; kişinin bir bütün olarak sanatı anlaması, öğrenmesi iletişim ve etkileşime girmesi ile yaratıcı etkinlikte bulunmasını içermekte ve böylece sanat eğitimi alanı yeni ve çağdaş bir nitelik kazanmaktadır.
Genel eğitim kapsamında sanat eğitimi, sanatların yasa ve tekniklerini kullanarak, bireye estetik kişilik kazandırmayı hedefleyen bir eğitim alanıdır. Sanat eğitimi sürecinde; algılama, bilgilenme, düşünme, tasarlama, yorumlama, ifade etme ve eleştirme davranışları, estetik ilkeler doğrultusunda sanatların dili kullanılarak edinilir. Bu eğitim alanında birey; resim, müzik, tiyatro, dans, şiir, öykü, roman, heykel, seramik, fotoğraf, yaratıcı drama, film, video gibi sınırsız sanat evreninden, kendine en uygun dili seçme şansına sahip olarak kendini ifade olanağı bulmaktadır.

Sanatsal yaratma eyleminin özyapısı incelendiğinde, üç temel aşamadan oluştuğu görülür. Bu aşamalar sanat eğitiminin de temel aşamalarıdır. Eğitim sistemindeki sanat dersleri de bu düşünce ile ele alınmalıdır. Sanat, hem bilgi birikimi ve hem de deneyim olarak, okullarda öteki konu alanları gibi, kendi amaçlarını gerçekleştirmek için var olmalıdır.
Sanat eğitiminin amaçları saptanırken, sanatın öz değerlerinin, bireyin sanatsal ve kültürel gereksinimlerine olan katkısı dikkate alınmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, sanatın yapısındaki aşamalar sanat dersleri için de geçerlidir. Bunlar;

Bilgilenme aşaması
Yaratıcı düşünme aşaması
Sanatsal anlatım aşamasıdır.
Sanat eğitimi bu üç aşaması ile bireyi zihinsel, duyusal, duygusal, ruhsal, sosyal, bedensel tüm özellikleri ile kavramakta; bu aşamaları yaşayan birey, birçok önemli, olumlu davranışı kazanırken, estetik bir kişilik de geliştirmiş olmaktadır. Sanat eğitimi, her yaş ve düzeyde insan için gereklidir; özel yetenek gerektirmez. İnsan; aklı ve duyguları ile, öznelliği ve nesnelliği ile, gerçekliği ve imgelemi ile bir bütündür. Bu bütünlüğün korunması ve geliştirilmesi için eğitim sisteminde Matematik, Fen, Tarih, Dil gibi bilime dayalı derslerle, Edebiyat, Resim, Müzik, Tiyatro, Dans gibi sanat derslerinin dengelenmesi gerekir.
Özetle sanat eğitimi, yaratıcılığın ön planda tutulduğu, eleştirel düşünmenin geliştirildiği, her öğrencinin kişisel gelişimi ve eğilimleri paralelinde yönlendirilmeye çalışıldığı, güvenilir bir eğitim çeşididir.
Eğitimin her kademesinde yürütülecek çalışmalar, öğrencilerin yaratıcı düşünce güçlerini ortaya çıkaracak, onları kalıplara sokmayacak, özgürce kendilerini ifade edebilecekleri şekilde olmalıdır. Temel amaçları, çocuğu görmeye, aramaya, sormaya, denemeye, sonuçlandırmaya alıştırmak olan sanat eğitimi, eğitimin her kademesinde kesintiye uğramadan devam etmelidir.

Sanat eğitimi içindeki bazı alanlar.

Görsel Sanatlar eğitimi
Müzik eğitimi
Tiyatro eğitimi
Dans eğitimi

Sanatlar, insanların çok geniş bir yelpazedeki yaratıcı ifade, hikâye anlatımı ve kültürel katılım uygulamalarıdır. Son derece geniş bir medya yelpazesinde çeşitli ve çoğul düşünme, yapma ve olma kiplerini kapsarlar. Hem son derece dinamik hem de insan yaşamının karakteristik olarak sabit bir özelliği olarak, yenilikçi, stilize ve bazen karmaşık biçimlere dönüşmüşlerdir. Bu biçimler, genellikle belirli bir gelenek içinde, nesiller boyunca ve hatta medeniyetler arasında sürekli ve kasıtlı çalışma, eğitim ve/veya teorileştirme yoluyla elde edilir. Sanatlar, zaman ve mekan boyunca değerleri, izlenimleri, yargıları, fikirleri, vizyonları, manevi anlamları, yaşam kalıplarını ve deneyimleri aktarırken, insanların farklı sosyal, kültürel ve bireysel kimlikler geliştirmesini sağlayan bir araçtır.
Sanatların öne çıkan örnekleri aşağıdaki gibidir:

görsel sanatlar (mimari, seramik, çizim, film yapımı, resim, fotoğrafçılık ve heykeltıraşlık),
edebî sanatlar (kurgu, drama, şiir ve nesir),
performans sanatları (dans, müzik ve tiyatro) ve
Nesneler, performanslar üretmek, kavrayışları ve deneyimleri aktarmak, yeni ortamlar ve alanlar inşa etmek için yetenek ve hayal gücünü kullanabilirler.
Sanatlar, yaygın, popüler veya gündelik uygulamalar olduğu kadar daha sofistike ve sistematik ya da kurumsallaşmış uygulamalarda da görülebilir. Ayrık ve bağımsız olabilecekleri gibi, çizgi romanlarda resimler ile yazılı kelimelerin birleşiminde görüldüğü üzere diğer sanat biçimleriyle birleşip iç içe geçebilirler. Sinematografide olduğu gibi, daha karmaşık bir sanat biçiminin belirli bir yönünü de geliştirebilir veya katkıda bulunabilirler. Tanımı gereği, sanatlar sürekli olarak yeniden tanımlanmaya açıktır. Örneğin, modern sanat uygulamaları, sanatın ve onun üretim, alımlama ve olasılık koşullarının maruz kalabileceği değişen sınırların, doğaçlamanın, deneylerin, düşünümsel doğanın, özeleştirinin ve sorgulamanın bir kanıtıdır.
Hem dikkat ve duyarlılık kapasitelerini geliştirmenin bir aracı olan hem de kendi içinde bir son barındıran sanatlar, aynı anda hem dünyaya bir tepki biçimi hem de tepkilerimizin ve değerli bulduğumuz hedeflerin veya arayışların dönüştürülmesinin bir yolu olabilir. Tarih öncesi mağara resimlerinden, antik ve çağdaş ritüel biçimlerine, günümüzdeki filmlere kadar sanat, birbirimizle ve dünyayla sürekli değişen ilişkilerimizi kaydetmeye, somutlaştırmaya ve korumaya hizmet etti.

Sanat ve Sanatlar terimlerinin tanımlarının birkaç olası anlamı vardır. Sanat kelimesinin ilk anlamı "yapış biçimi"dir. Sanatlar ise günümüzün en temel anlamıyla, insanlarda duyarlılık üreten belirli etkinlikler olarak tanımlanır. Sanatlar, bilimi dahil etmeden yaratıcı ve hayal gücüne dayalı tüm etkinlikleri bir araya getirmek olarak da anılır.

Topic Dictionaries at Oxford Learner's Dictionaries.
Definition of Art by Lexico.

Somali (Somalice: Soomaaliya; Arapça: الصومال), resmî olarak Somali Federal Cumhuriyeti (Somalice: Jamhuuriyadda  Federaalka Soomaaliya, Arapça: جمهورية الصومال الفيدرالية Jumhūriyyat aṣ-Ṣūmāl al-fidraliyyah) ve komünist yönetimde önceki bilinen adıyla Somali Demokratik Cumhuriyeti olarak anılan, Doğu Afrika'da Afrika Boynuzu denilen coğrafî bölgede bulunan bir ülkedir. 1991'de Somali İç Savaşı'nın başlamasından beri devletin çoğu bölgesinde merkezî bir hükûmet kontrolü yoktur. Uluslararası olarak tanınmış Federal Geçiş Hükûmeti, ülkenin sadece küçük bir parçasını yönetmektedir.
Somali Afrika'nın en doğu ucunda yer alıp, Kuzeybatıda Cibuti, güneybatıda Kenya, kuzeyde Aden Körfezi ve Yemen, doğuda Hint Okyanusu, batıda Etiyopya ile çevrilidir. Kıtadaki en uzun sahil şeridine sahiptir ve arazisi temel olarak platolar, düzlükler ve yaylalardan oluşur. Periyodik muson rüzgarları ve düzensiz yağışla yıl boyu kurak iklime sahiptir.
Antik Çağ'da, Somali önemli bir ticaret bölgesiydi, ve birçok bilgine göre efsanevi antik Punt Krallığı'nın en muhtemel yerleşkeleri arasındadır. Orta Çağ boyunca, pek çok güçlü Somali imparatorlukları bölgesel ticareti hakimiyeti altına almıştır bunlardan bazıları; Ajura İmparatorluğu, Adal Sultanlığı, Warsangali Sultanlığı ve Gobroon Hanedanı. Somali, uzun süre Osmanlı İmparatorluğu topraklarının bir parçası olmuştur. 19.yüzyıl sonlarına doğru ise bölgede Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflamıştır. 1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla birlikte İngilizler, Kızıldeniz'den Aden Körfezi'ne giden yolun güvenliğini sağlamak adına bölge ülkelerini işgal etmişlerdir. Ülkenin körfez kıyı şeridini işgal eden İngilizler, Güney bölgeleri ise İtalyanlara bırakmışlardır. Britanya Somalisi 1887 – 1960, İtalyan Somalisi 1889 – 1960 yılları arasında varlığını sürdürmüştür. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında İngilizler ve İtalyanlar sahil bölgelerinde kontrolü kazandı ve Britanya Somalisi ve İtalyan Somalisi kuruldu. Muhammed Abdullah Hassan tarafından kurulan Derviş Devleti, Britanya İmparatorluğu'nu sahil kesimlerine kadar dört kez püskürtmüşse de 1920 yılında Britanya hava gücüne yenilmişlerdir. İtalya 1927 yılında kendisine bağlı olan tüm bölgeler üzerinde tam bir hakimiyet sağladı. İtalya'nın bu işgali 1941 yılında bölgenin İngiliz askeri yönetimi altına girmesine kadar sürdü. 1960 yılında kuzey ve güneyi kapsayan bağımsız Somali Cumhuriyeti kuruldu. Mohamed Siad Barre 1969 yılında iktidarı ele geçirdi ve Somali Demokratik Cumhuriyeti'ni kurdu. Siad Barre; klanlar arasında rekabeti teşvik etmek, muhalefet partilerini yasaklamak, sivil toplumu bastırmak ve tüm bağımsız kurumları yok etmek suretiyle rejimini yirmi iki yıl sürdürdü. Yeni yönetimle birlikte ülkede tutuklamalar ve işkenceler arttı, gazete (sadece bir gazeteye resmi olarak izin verildi), radyo ve televizyon yasaklandı, orduya yatırım arttırıldı ve muhalifleri tespit etmek ve onları engellemek amacıyla Ulusal Güvenlik Servisi adlı gizli bir ekip kuruldu. Halkın ayaklanmaları askeri baskılarla engellenmekteydi. Ülke, özellikle 80'ler boyunca dış yardıma muhtaç durumdaydı. Eğitim, sağlık, ulaşım veya altyapı gibi kamusal alanda yatırım yapmak için çok az kaynak vardı. Herhangi bir siyasi pozisyona ilişkin seçim düzenlenmemekte; seçilmesi gerekenlerin tümü Barre tarafından atanmaktaydı. 1991 yılında Somali İç Savaşı patlak verdi ve Barre hükûmeti düştü.

Somali İç Savaşı, Somali'de 1988'den bu yana sürmekte olan bir silahlı çatışmadır. 2006'dan beri belirli bir hükûmeti olmayan ve bu durum karşısında merkezi yapılanma gibi yetkili organlara sahiplik göstermeyen bir yapıya bürünmüştür.
Bunun en büyük sebebi 1991'de General Mohamed Siyad Barre'nin zorla iktidardan uzaklaştırılması sonucunda oluşan iktidar boşluğudur. Bu sebepten ötürüdür ki Somali'deki 1993-94 olaylarında gerçekleşen katliam ve kıtlıklar anlam bulmuştur. Eski asker ve kabile lideri olan Mohamed Farah Aidid önderliğindeki isyancı güçler; BM gücü olan Unosom kuvvetlerine saldırmış ve 23 Pakistanlı askeri öldürmüştür.
Bu dönemden itibaren ülke bir iç savaş ve barış gücünün bile yetersizliğini açıkça ortaya koyduğu kaos ortamına sürüklenmiştir.
1999-2003 döneminde açıkça beliren İslamcı güçler kabilelerin desteğinde otonom yönetimler oluşturup kendi hukuk ve sosyal işlevlerini yerine getirebilecek ufak bölgelere bölünmüştür. Özellikle Doğu Afrika'nın incisi olarak bilinen Mogadişhu şeriat mahkemelerinin en sık biçimde görüldükleri bir yer halini almıştır.
Ülkedeki bu iktidar boşluğu kuzeyde Somaliland adında yeni bir hükûmetin kurulmasına yol açmış ve bu hükûmette 2005-2006 döneminde güneyle çatışmaya girerek Etiyopya ve BM kuvvetlerini savaşa dahil etmiştir. İslami güç ve kabile savaşçıları güneye ve batı bölgesindeki uçlara çekilirken başkent Mogadişu Etiyopya kuvvetlerinin eline geçmiştir. 

Somali İç Savaşı

Somali'de ağırlıklı olarak hayvancılık, havale / para transfer şirketleri ve telekomünikasyona dayalı bir kayıt dışı ekonomi oluşmasına sebep olmuştur.
Kadim dünyanın en önemli ticaret merkezlerinden olan Somali, tarihi ipek yolu Afrika kolundan (Somali)'den geçiyordu. Önemli altın ve petrol rezervlerine sahip bir ülkedir. Hint Okyanusuna sıfır olan Somali ekonomisinin aşağı yukarı %65'i hayvancılık ve çiftçiliğe dayanır. Deve, koyun, keçi ve sığır yetiştirilir. Ülke arazisinin %15'i ekime müsaittir. Nehirler boyunca uzanan topraklar oldukça verimlidir. Başlıca tarım mahsulleri mısır, darı, susam, fasulye, pamuk, şekerpancarı, süpürgedarısı ve muzdur.
Ülkede çıkarılabilen başlıca mineraller; deniz tuzu, kireçtaşı, kumtaşı, kil, lületaşı, alçıtaşı, demir, kalay boksit, titanyum ve uranyumdur.

Ülkenin para birimi Somali Şilinidir (SOS). Daha çok İtalya, İngiltere ve Almanya'dan makine, kimyevi maddeler ve diğer tüketim maddeleri alır. Dışarıya muz, deri, boynuz, pamuk, balık, mısır, çekirdek içi ve et satar. İhracatını daha çok Suudi Arabistan ve İtalya'ya yapar. 

Somali Paleolitik dönemden beri yerleşim alanı olmuştur. Ülkenin kuzey kesiminde bulunan mağara resimleri MÖ 9000 yılına ait olduğu belirlenmiştir. Bunlardan en ünlüsü, Afrika kıtasının bilinen en eski kaya sanatı içeren Laas Geel kompleksi. Çözülmemiş yazıtlar aynı zamanda her bir mağara resimlerinde altında tespit edilmiştir.
Afrika Boynuzu'nda bulunan mezarlıklar Somali'de 4. binyıl kadar önce cenaze geleneklerinin bulunduğuna kanıt olarak gösterilmiştir. 1909 yılında Somali'nin kuzeyin bölgesindeki Jalelo arkeolojik kazı alanında bulunan taş aletler "paleolitik dönemdeki doğu ve batı arasındaki evrensel bağlantıya en önemli kanıt" niteliğindedir.

Antik piramidal yapılar, mezarlar, harabeye dönmüş şehirlerdeki eski taş duvarlar bir zamanlar Somali yarımadasında yaşamış eski kadim bir uygarlığın kanıtlarını sunmaktadır. Gerçekleştirilen arkeolojik kazılar ve yapılan araştırmalar sonucu bu kadim uygarlığın kullandığı yazı sistemi hala çözülememiştir ayrıca milattan önce 2000'lerde Eski Mısır ve Miken Uygarlığı ile yapmış olduğu ticaret ilişkileri antik Punt ülkesinin Somali bölgesinde yaşadığının destekleyici kanıtlarıdır. Puntlulara göre "ticaret sadece bizim ürettiğimiz tütsü, abanoz ve kısa boynuzlu sığır değil aynı zamanda komşu bölgelere de altın, fildişi ve hayvan derileri içeren mallar olmalı". Deir El Bahari'deki tapınak kabartmalarına göre Punt Ülkesi o zamanlar Kral Parahu ve Kraliçe Ati tarafından idare edilmekteydi.
Milattan önce 2000-3000 yılları arasında Eski Somalilerin evcilleştirdiği develer Eski Mısır ve Kuzey Afrika'ya yayıldı. Klasik dönemde Mossylon, Opone, Malao, Mundus ve Somali Tabae şehir devletleri; Fenike, Mısır Ptolemaios, Yunanistan, Part Pers, Saba, Nabataea ve Roma İmparatorluğu'nun tüccarları ile bağlantı kurarak bir ticaret ağı geliştirdi. Bu ticareti deniz yolu vasıtasıyla gerçekleştirdiler.

Somali, çoğu henüz el değmemiş halde uranyum, demir, kalay, bakır, jips, boksit ve doğal gaz yataklarına sahiptir. Arap Yarımadasına yakınlığı nedeniyle petrol açısından da zengin olduğu varsayılmaktadır. Bu araştırmalar doğrultusunda, kuzeydeki Puntland eyaletinde yaklaşık 5-10 milyar varillik petrol rezervi saptanması sonucu Somali Petrol Şirketi kurulmuştur.

Türkiye Uzay Ajansı tarafından açıklanan 10 Yıllık Milli Uzay Programı'na göre 2028 senesine kadar Somali'de bir roket fırlatma sahası inşa edilecektir.

Sosyal pedagoji, Alman bilim insanı Adolf Diesterweg (1790-1866) tarafından ilk defa ortaya atılan bu terim, toplumda mağdur duruma düşmüş, sosyal yönden tecrit edilmiş veya şahsî yönden problemleri olan insanların sosyal hayata yeniden kazandırılmaları, bağımsız ve üretken hâle gelmelerini sağlayan terapoytik, eğitimsel ve danışmaya yönelik hizmetlerin bütünüdür. Daha basit bir yaklaşımla sosyal pedagoji, sosyal sorunlu çocuk, genç ve yetişkinlerin okul dışı eğitim ve terbiyesidir.
Bazı sosyal bilimciler, sosyal pedagojiyi, toplumsal eğitim veya yaygın eğitim anlayışı ile daha çok halk eğitimi veya kitle-toplum eğitimi olarak tanımlamaktadır. Bazıları da sosyal pedagojiyi, halk eğitimi çerçevesinde dar anlamda sadece yetişkinler eğitimi olarak görmektedir.

Topluma yönelik eğitim faaliyetlerinin ortak noktası, okul dışı, bir başka ifadeyle örgün eğitimin dışında kalmasıdır. Dolayısıyla, sosyal pedagoji; mecburî eğitimini tamamlamış olan veya buna paralel olarak bazı sosyal sorunlu kişiler için, genelde kamu kurum ve kuruluşlarca düzenli, planlı ve sistemli bir şekilde yürütülen yaygın eğitim faaliyetlerinin bütünüdür.
Örgün eğitim sistemine hiç girmemiş veya herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademeden çıkmış gençlere ve bütün yaş gruplarına, örgün eğitimin yanında veya dışında düzenlenen eğitim, öğretim, rehberlik ve uygulama faaliyetleri, sosyal pedagoji kapsamına girmektedir.
Halk eğitiminin yöneldiği kitle; yaş, akıl, cinsiyet, eğitim düzeyi, öğrenme ihtiyacı-isteği, sosyal statü ve sosyal gereklilik bakımından birbirinden farklı kişilerden meydana gelmektedir.
Türkiye'de halk eğitiminden yararlanan kişilerin başında daha çok okuma yazma bilmeyenler, ev kadınları; beceri sahibi olmayan veya niteliksiz işsizler¸ serbest meslek erbabı; yaşadıkları ülkenin lisanını bilmeyen yabancılar, işçiler; işverenler; çiftçi; öğrenci; zanaatkâr ve esnaf gelmektedir.
Sosyal pedagojik faaliyetlerin kapsamına hemen hemen aynı sosyal gruplar girmektedir. Ancak, bu hedef kitlelerin içinde psiko-sosyal yönden sorunlu olan kişiler, asıl sosyal pedagojin ilgi alanına girmektedir.
Sosyal eğitim faaliyetleri, sosyal politikalar, sosyal hizmetler, gençlik hizmetleri ve aile hizmetleri aracılığı ile yürütülmektedir.
Avrupa'da sosyal pedagojik hizmetler, 19. yüzyılda kilise tarafından başlatılmıştır. Hedef grup, daha ziyâde sanayi devriminden olumsuz yönde etkilenen ve şehirlere göç eden büyük ailelerin çocukları olmuştur. Bu dönemde örneğin Almanya'da, özellikle büyük şehirlerde kilise örgütleri tarafından muhtaç gençlere, meslekî eğitim imkânı tanıyan yurtlar, dernekler ve okulların yanında özel çocuk bakım evleri açılmıştır.
Bugün, sosyal pedagojik hizmetlerin faaliyet alanları ile sosyal çalışmanın faaliyet alanları birbirine çok yakındır. Bir kamusal sosyal faaliyet biçimi olarak sosyal çalışma, kötü sosyal şartları ortadan kaldırmak ve sosyal sorunlu kişi ve ailelere aynî veya nakdî destek sağlamakla bu maddî sorunun ortadan kalkmasına yardımcı olurken, sosyal eğitim daha çok bu sosyal grupların eğitimleri ile ilgilenmektedir.

Engellilerin sosyal hayata adaptasyonu ve eğitimi.
Alkol ve uyuşturucu bağımlıların psiko-sosyal sorunlarına eğitimsel açıdan yardımcı olmak.
Yabancıların sosyal hayata uyumlarını kolaylaştırmak amacıyla dil kursları çerçevesinde pedagojik uyum programları sunmak.
Evsiz-barksız kişilere sosyal konut alanında veya geçici iskan konusunda yardımcı olmak.
Yardıma muhtaç kişi ve ailelerin psiko-sosyal ve maddî sorunlarını gidermek konularında yardımcı olmak.
Aile içi şiddete maruz kalmış kadın ve çocukların psiko-sosyal sorunlarına yardımcı olmak ve geçici-kalıcı sosyal konutlar bulmak.
Çocukların psiko-sosyal ve eğitim sorunlarına yardımcı olmak.
Tutukluların eğitim gereksinimlerini karşılamak.

Aileleri korumak ve sağlıklı bir ortamda geliştirmek.
Çocukların sosyalleşmesine yardımcı olmak.
Kişilere sosyal ahlâk ilkeleri çerçevesinde sosyal sorumluluk aşılamak.
Toplumun genel kültürel, meslekî ve eğitim ihtiyacını karşılamak. Özellikle meslek veya sanat sahibi olmayanlara meslekî bilgi ve beceri öğretmek.
Bireyin kişisel yeteneklerini geliştirmek.
Bireyin toplum içindeki görevini daha iyi kavramasını sağlamak. Sosyal uyumuna ve gelişimine yardımcı olmak.
Örgün eğitim kurumlarından yararlanamamış olanlara temel eğitim olanakları sunmak.
Örgün eğitimden geçmiş kişilere belirli alanlarda duydukları eksikliklerini giderebilmek için tümleyici ve yenileyici eğitim sunmak.

Türkiye'de sosyal pedagoji ve sosyal çalışma faaliyetleri, sınırlı imkânlar doğrultusunda daha çok sosyal hizmetler çerçevesinde yürütülmektedir. Yaygın eğitim faaliyetlerinin büyük bir bölümü ise, iyi organize edilmiş bir şekilde daha çok Halk Eğitim Merkezleri tarafından düzenlenmektedir.
1956 yılında açılmaya başlayan ve sayıları 1960'ta 19'a, 1970'te 334'e, 1980'de 567'ye ve 1991'de de 767'ye ulaşan Halk Eğitim Merkezleri, il ve ilçelerde Millî Eğitim Müdür Yardımcılarından birine bağlı olarak çalışmaktadır.
Halk Eğitim Merkezlerinde eğitim hizmetleri, genellikle 4 değişik alanda olmaktadır:

Meslek Kursları
Merkezlerde, biçki-dikiş, giyim, modelistik, kilim-halı dokuma, el örgüsü, yapma çiçekçilik ve nakış gibi evlerde kullanılabilecek beceriler kazandıran kurslarla elektrikçilik, oto elektrik, trikotaj, torna-tesviye, traktör bakım ve onarım, demircilik, doğramacılık, tornacılık ve kaynakçılık gibi sanayi kesiminde iş bulmaya yarayacak beceriler kazandıran kurslar Meslek Kursları adı altında yürütülmektedir.
Sosyo-Kültürel Kurslar
Merkezlerde, genel kültür konuları ile örgün eğitimdeki ders konularını içeren, katılanların genel kültürlerini, bilgilerini artırmaya yönelik ya da onları çeşitli imtihanlara hazırlayan kurslar da tertiplenmektedir. Bu kurslar şunlardır:
Müzik (Türk halk müziği; Türk sanat müziği); Folklor (Halk oyunları);
Üniversiteye Hazırlık (Genel yetenek, Fen, Lisan, Sosyal);
Müzik Aletleri (Keman, Bağlama, Flüt, Kanun, Tambur, Ney);
Yabancı Dil (İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça);
Okul Bitirmelere Hazırlık (Fizik, Edebiyat, Matematik, Fen bilgisi, Kimya, Coğrafya, Sosyal bilimler, Tarih);
Spor (Jimnastik, Basketbol, Hentbol, Voleybol, Güreş, Tenis, Atletizm, Boks);
Diğer sosyo-kültürel kurslar (İlk yardım, Çevre sağlığı, Nüfus planlaması, Anne ve Çocuk Sağlığı.
Okuma Yazma Kursları
Bu kurslar, okuma yazma öğretmeyi amaçlayan 1. kademe kurslarıyla, okuma yazma öğrenenleri ilkokul bitirme sınavlarına hazırlayan 2. kademe kurslarından oluşmaktadır.
Sosyo-Kültürel Etkinlikler
Merkezlerde sosyal-kültürel etkinlikler adı altında herkese açık olan toplantılar, sergiler, tiyatro ve sinema gibi gösteriler düzenlenmektedir.

Sosyal Siyaset Kürsüsü - Sosyal Pedagoji
Sosyal Sorumluluk Oyun Projeleri 21 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sosyoekonomik durum (SED), bir bireyin veya ailenin ekonomik ve sosyal pozisyonunu, gelir, eğitim ve meslek gibi faktörlere dayanarak belirleyen birleşik bir ölçüttür. Bir ailenin SED'i incelendiğinde, hane geliri ile üyelerinin eğitim ve meslekleri değerlendirilir; bireyin SED'i için ise yalnızca kendi özellikleri dikkate alınır. Son araştırmalar, SED'in daha az bilinen bir özelliği olarak algılanan finansal stresi ortaya koymuştur; bu, "gelir ile gerekli harcamalar arasındaki denge"yi tanımlar. Algılanan finansal stres, bir kişinin her ayın sonunda yeterli, sadece yeterli veya yetersiz paraya ya da kaynaklara sahip olup olmadığını belirleyerek test edilebilir. Ancak, SED genellikle toplumdaki ekonomik farklılıkları tasvir etmek için kullanılır.
SED, tipik olarak bir ailenin veya bireyin düşebileceği üç seviyeye (yüksek, orta ve düşük) ayrılır. Bir aileyi veya bireyi bu kategorilerden birine yerleştirirken, üç değişkenden (gelir, eğitim ve meslek) herhangi biri veya hepsi değerlendirilebilir.
Yüksek sosyoekonomik ailelerde eğitim, hem ev içinde hem de yerel toplulukta genellikle çok daha önemli olarak vurgulanır. Gıda, barınma ve güvenliğin öncelikli olduğu daha yoksul bölgelerde, eğitim genellikle daha az önemli kabul edilir. Daha yoksul hanelerdeki gençler, istenmeyen gebelikler, bağımlılık, uyuşturucu kullanımı, diyabet ve obezite gibi birçok sağlık ve sosyal problem açısından özellikle risk altındadır.
Ayrıca, düşük gelir ve eğitim seviyelerinin, menenjit, solunum yolu virüsleri, artrit, koroner hastalıklar ve psikoz, şizofreni gibi çeşitli fiziksel ve mental sağlık problemlerinin güçlü öngörücüleri olduğu gösterilmiştir. Bu problemler, evde veya işyerlerindeki çevresel koşullardan kaynaklanabilir ya da sosyal nedensellik modelini kullanarak, engellilik veya mental hastalık, bir kişinin sosyal statüsüne, özgürlüklerine ve haklarına yol açan bir öncül olabilir.

Varlık, bir dizi ekonomik rezerv veya varlık olup, hane halkının acil durumlarla başa çıkma, ekonomik şokları absorbe etme veya rahat bir yaşam sürme yeteneğini sağlayan bir güvenlik kaynağı sunar. Varlık, nesiller arası geçişlerin yanı sıra gelir ve tasarruf birikimini de yansıtır.
Gelir, yaş, medeni durum, aile büyüklüğü, din, meslek ve eğitim, varlık ediniminin tüm öngörücüleridir.
Varlık uçurumu, gelir eşitsizliği gibi, Amerika Birleşik Devletleri'nde çok büyüktür. Bu, kısmen kurumsal ayrımcılıktan kaynaklanan gelir farklılıkları ve başarı farklılıkları nedeniyle bir ırksal varlık uçurumu vardır. Thomas Shapiro'ya göre, tasarruflardaki farklılıklar (farklı gelir oranlarından dolayı), miras faktörleri ve konut piyasasındaki ayrımcılık, ırksal varlık uçurumuna yol açar. Shapiro, tasarrufların artan gelirle birlikte arttığını, ancak Afrikalı Amerikalıların, Avrupa kökenli Amerikalılardan (beyazlar) önemli ölçüde daha az kazandıkları için buna katılamadıklarını iddia ediyor. Ayrıca, miras oranları Afrikalı Amerikalılar ile Avrupa kökenli Amerikalılar arasında büyük farklılıklar gösterir. Bir kişinin, yaşamı boyunca veya ölümünden sonra miras aldığı miktar, iki farklı birey veya aile arasında farklı başlangıç noktaları yaratabilir. Bu farklı başlangıç noktaları, konut, eğitim ve istihdam ayrımcılığına da etki eder. Shapiro'nun ırksal varlık uçurumu için sunduğu üçüncü neden, Afrikalı Amerikalıların konut piyasasında redlining ve daha yüksek faiz oranları gibi karşılaştıkları çeşitli ayrımcılıklardır. Bu tür ayrımcılıklar, Afrikalı Amerikalıların farklı başlangıç noktalarına ve dolayısıyla daha az varlığa sahip olmalarına neden olan diğer nedenlere katkıda bulunur.

Yüksek SED'e sahip ebeveynlerin çocukları, düşük SED'li akranlarına göre daha fazla ilgisizlik davranışları sergileme eğilimindedir. Michael Kraus ve Dacher Keltner tarafından yapılan bu çalışma, Aralık 2008'de Psychological Science dergisinde yayımlanmıştır. Bu bağlamda, ilgisizlik davranışları, kendini düzeltme, yakınlardaki nesnelerle oynama ve konuşulurken karalama yapma gibi davranışları içerir. Buna karşılık, ilgi gösteren davranışlar, baş sallama, kaş kaldırma, gülme ve partnerine bakma gibi davranışları içerir. Bu ipuçları, partnerine ilgi gösterme ve ilişkiyi derinleştirme arzusunu gösterir. Düşük SED'li katılımcılar, konuşma partnerlerine karşı daha fazla ilgi gösteren davranışlar sergileme eğilimindeyken, yüksek SED'li katılımcılar daha fazla ilgisizlik davranışları sergilemiştir. Yazarlar, SED arttıkça, kişinin ihtiyaçlarını karşılama kapasitesinin de arttığını ve bu durumun, yüksek SED'li bireylerin, gelecekte partnerlerinin yardımına daha az ihtiyaç duyacakları için, konuşma partnerleriyle uyum sağlama eğilimlerinin azalmasına yol açabileceğini öne sürmüşlerdir.

Söylem çözümlemesi veya söylem analizi, bir uygulamalı dilbilim alanı ve sosyal bilimlerde kullanılan nitel, yorumlamacı bir araştırma yöntemidir. Bu yorumlama, faaliyeti dolayısıyla "eleştirel söylem çözümlemesi" veya "eleştirel söylem analizi" biçimlerinde de kullanılır. Söylem çözümlemesi eleştirel bir yaklaşımla; söylem aracılığıyla konuşucu tarafından gerçekleştirilen, aktarılan mesajı ve bununla beraber söylemi ortaya koyan kişi veya yapının ideolojisini açığa çıkarmakta kullanılır. Zellig Harris, bu kavramı ilk kez 1952 yılında alan yazınında kullanmıştır.
Söylemler, “geleneksel düşünme yollarını oluşturan ve bu yollar tarafından biçimlendirilen konuşma biçimleri” olarak tanımlanabilir. Konuşma ve düşünme arasındaki bu bağlantılı yapılar, birbirine bağlı düşünceler dizisi olarak değerlendirilen ideolojileri oluşturur ve böylece güç ilişkilerinin toplum içinde sürdürülmesine katkı sağlar. Dolayısıyla söylemler, yalnızca dilsel örüntüleri değil, aynı zamanda düşünce kalıplarını ve alışılmış davranış biçimlerini de içerir.
Söylem üç ana şekilde değerlendirilir:

konuşmacının ne dediği
konuşmacının ne demek istediği
dinleyicilerin ne anladığı
Bir söylem değerlendirilirken bu üç aşama dikkate alınır.

Eleştirel söylem çözümlemesi

Aile içi şiddet, bir aile üyesinin; diğer üyesi veya eski üyesine karşı fiziksel ya da psikolojik olarak hükmetme ya da zarar vermesidir.
Fiziksel istismar ve çocuk istismarı; aile içi şiddetinin de bir parçası olabilir. Ancak çocuklara karşı yapılan şiddet eylemleri, çocuk istismarı altında incelenir. Her ne kadar göz ardı edilse de; fiziksel ve cinsel şiddet istismarlarının %90'ı aile bireyleri tarafından yapılmaktadır.
Çeşitli ülkelerde aile içi şiddete bakış açısı oldukça değişiktir. Birçok toplum ve dini inanışlar arasında da farklılıklar bulunmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde aile içi şiddette mağdur %35 oranında erkektir; ancak büyük çoğunluğu şikayette bulunmazlar. İngiltere'de ise bu rakam %16.6 civarındadır. Amerika'da mahkemeye intikal etmiş şiddet eylemlerinin %95'i kadınlara karşıdır.
Birçok çağdaş toplumda; aile içi şiddet fiziksel seviyede ise kriminal bir suç olarak değerlendirilir. Ekonomik, duygusal, zihinsel, sosyal ve ruhsal baskıların karşılığı olarak da yüksek tazminat bedelleri ödemeye mahkûm edilirler.
1992'de Avrupa Birliği'nde yapılan araştırmaya göre; her 4 kadından 1'i hayatları süresince en az bir kez aile içi şiddetle karşılaştığını söylemiştir.

Avrupa Birliği standartlarına göre her 7500 kadına bir sığınma evi kurulması mecbur tutulmuşken; Türkiye'de toplam dokuz kadının sığınma evi vardır. Bu da ortalama 3 milyon kadına bir sığınma evinin düştüğünü gösterir. SODEV araştırmasına göre; mevcut sığınma evleri de güç koşullar altında çalışmaktadır. Belediyeler ise; açılan birçok sığınma evini kapatmıştır.
Bu vesile ile Türk Kadınlar Birliği, Türk Anneler Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı, AÇEV, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlama Vakfı, Roteryenler, Lions ve Soroptimistler gibi dernekler Türkiye'de mağdur kadınlara yardım etmeye çalışmaktadırlar.
T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun 1995'te yaptığı araştırma doğrultunda; aile içi şiddete uğrayanların %80'i yapacak fazla bir şey olmayacağına inanır. İlkkaracan'ın 2000 yılında yaptığı araştırmaya göre de; Türkiye'nin doğu ve güneydoğu'sunda kadınların %50.8'sinin rızaları olmadan evlendirildiğini söylemiştir.

14 Ocak 1998 tarihinde kabul edilen 4320 sayılı kanun aile içi şiddete karşı Türkiye'de aile şiddeti mağdurları için yazılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 75 yılında ise benzeri bir kanun varolmamıştır, mevcut olan kanun da aile şiddeti mağdurları tarafından genelde bilinmemektedir.
Bu kanuna göre; aile şiddetinde mağdur olanın Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmesi ve Sulh Hukuk Hakimi'nin kabulu doğrultusunda kusurlu eş hakkında kanunumuza göre sırasıyla şu işlemlere başvurulur:

Diğer eşe veya çocuklara veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik davranışlarda bulunmaması,
Müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer eşe ve varsa çocuklara tahsisi ile diğer eş ve çocukların oturmakta olduğu eve veya iş yerlerine yaklaşmaması,
Diğer eşin, çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinin eşyalarına zarar vermemesi,
Diğer eşi, çocukları veya aynı çatı altında yaşan aile bireylerini iletişim vasıtalarıyla rahatsız etmemesi,
Varsa silah ve benzeri araçlarını zabıtaya teslim etmesi,
Alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak ortak konuta gelmemesi veya ortak konutta bu maddeleri kullanmaması.
Aile içi şiddeti mağduru 6 ay daha eşiyle beraber yaşaması önerilir ve bu 6 ay içerisinde durum değişmezse tutuklanacağı eşine iletilir.
Ancak; eşin şiddeti tekrarlaması halinde, mağdur tekrar Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurur; ve Sulh Ceza Mahkemesi'nce kamu davası açılır. Bu durumda da eş 3 ila 6 ay arasında hapis cezası ile cezalandırılır, 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu'na göre de; çoğu zaman bu suç para cezasına çevrilir.
İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi; mevcut kadınların aile içi şiddeti mağdurlarını korumadığını; aksine ölümlerine sebebiyet verecek şekilde uluslararası standartlardan uzak olduğunu iletmiş; birçok kez kanunun geliştirilmesi ve değişmesi için başvurularda bulunmuştur.
Benzeri girişimlerde bulunan İzmir Barosu Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi ise; baro tarafından kapatılmıştır.
Avrupa Birliği ile uyum süreci içerisinde; Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu yardımı ile aile içi şiddeti hakkında niteliksel ve niceliksel araştırmalar yapılacaktır ve Ulusal Eylem Planı geliştirilecektir. Bu proje; Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ile yapılacak ve Kasım 2006'da başlaması öngörülmektedir. 4320 sayılı kanun ile sonuçlanan son Başbakanlık araştırması 1995 yılında yapılmıştır.
Şiddet sadece dayak şekli değildir. Tehdit, zorlama, hapsetme, cinsel şiddet ve psikolojik baskı şekillerinden biridir. Şiddet ailelere büyük zarar verebilir ve ruhsal, fiziksel acılara yol açabilir. Şiddetin anlayışla karşılanması söz konusu olamaz. Avusturya'da şiddet cezayı gerektiren bir suçtur. Birçok ülkede son yıllarda şiddetten korunma yasaları çoğalmıştır. Mayıs 1997'de yürürlüğe giren "Şiddetten korunma yasası" şiddete maruz kalan kişilerin şiddeti uygulayanı derhal konuttan uzaklaştırma ve para cezası yoluyla korunmasını sağlamaktadır.

Aile içi şiddet, başlıca üç başlık altında incelenir. Sosyal, Psikolojik ve Biyolojik olarak da incelenebilecek bu kategoriler; tam açıklaması ile Fakirlik (Sosyal), Güç ve Kontrol isteği(Psikolojik) ve Biyolojik (Alkol ve Uyuşturucu) başlıklarında incelenebilir.

Ekonomik güçlük çeken ailelerde, diğer ailelere nazaran çok daha fazla aile içi şiddeti gerçekleşmektedir.
Fakirliğin getirdiği sosyoekonomik sorunlar doğrultusunda; birey tepkisini ailesine karşı göstermektedir.
Fakir ailelerde yokluğun verdiği eksiklik nedeniyle iç çatışmalar yaşanmaktadır.
Fakir ailelerin çocukları zengin olan ailelerin çocuklarıyla ve onların sahip oldukları imkânlarla yüz yüze gelince bir eksiklik hissetmektedirler ve bunu da ailelerine yansıtmaktadırlar ve giderek saldırgan tutum sergilemektedirler.
Fakirlik nedeniyle okulunu bitiremeyen bireyler bilinçsiz ve cahil kalabilmektedir bu nedenle yanlış yollara sapmaktadırlar, araştırmalar sonucu şiddetin en çok eğitimden yoksun kalmış aileler ve onlar tarafından yetiştirilmiş bireylerce sergilendiği saptanmıştır.

Toplumsal bakış açısı doğrultusunda, erkeğin egemen olmasını öngören toplumların alışkanlıklarında ve geleneklerinde kadınlar mağdur durumdadır. Bunun dini ve kültürel boyutları da mevcuttur; ancak erkeğin aile reisi görevini üstlenmesi ve bunu hor görmesidir.
Aile içerisinde her bireyin eşit görevlere dağılmaması ve güç sahibi olanların mantıksal olarak bunu kaldıramaması.

Uluslararası araştırmalar doğrultusunda; alkolik ve uyuşturucu bağımlısı olan bireylerin %25'e yakını aile içinde şiddet uygulamaktadır.
Bazı kurumlar tüm kötü alışkanlıkları (kumar vb.) bu kategori içerisine ekler.

Okulda Şiddete Hayır!
Turkpdr.com Aile Danışmanlığı ve Aile içi Şiddet
Şiddete hayır!
Şiddetin Saharasya Kökenleri
Uludağ Üniversitesi Aile içi şiddet araştırması
SODEV araştırması
rehberlik
Suç ve Ceza: Suçla Mücadelede Ortak Nokta 20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20110404103123/http://www.okuldasiddet.net/12/dokumanlar.html

Aldatma veya sadakatsizlik; evli ya da duygusal veya cinsel bir kapalı ilişki içerisindeki taraflardan birinin ilişkideki partnerinin bir başka kişi ile ilişkiye girmesi. Aldatma sadece duygusal düzeyde, sadece cinsel ilişki düzeyinde veya hem duygusal hem cinsel ilişki şeklinde olabilir. Aldatmanın tanımı kültürden kültüre veya çiftler arasındaki anlaşmalara göre farklılık gösterebilir.

Duygusal aldatma; kişinin romantizm, zaman ve ilgi gibi duygusal kaynaklarını ilişki dışındaki bir kimseye yöneltmesidir. Yeni ilişkinin boyutu yüz yüze görüşme ile internet, mektup veya telefon aracılığıyla uzaktan görüşme arasında değişebilir.

İslam kültüründe din gereği nikâhlı olmayan iki kişinin cinsel ilişkiye girmesi zinâ olarak adlandırılır. Ancak zinânın gerçekleşmesi için taraflardan birinin eşini aldatıyor olması gerekmez; yani iki bekar kişinin ilişkiye girmesi de zina sayılır. İslam'da zinâ haramdır.

Anket, kişilerin belli konulardaki tutumlarını, düşünce ve duygularını, önerilerini almak üzere yazılı olarak hazırlanmış soru listeleridir. Bilimsel değer taşıması için, geçerli ve güvenli sonuç vermesi beklenir. Burada sosyal gruplar dikkate alınmalı farklı gruptaki bireylerin anketlere vereceği cevapların farklılık arz edeceği değerlendirmelerde dikkate alınmalıdır. Anketler şirketlerin yatırımlarını yapmadan önce insanlardan aldıkları bilgi kaynağıdır. Şirketler bu anketler aracılığıyla yatırım yapmakta ve anket sonuçlarına bakarak var olan riski minimum seviyeye çekerler. Ayrıca anketler sorunların çözümü, gruplaşmalar ve seçim sonucu tahminleri için kullanılır.  

Çeşitli anket metodolojisi vardır. Bunlar geleneksel ve modern olmak üzere iki ayrı konu başlığı altında incelenebilir.

Postayla
Faksla
Elden bırakılıp almayla

Telefonla
Biçimsel mülakat aracılığıyla

E-posta ile
İnternet üzerinden
Görüşme yöntemlerini kullanarak çok detaylı veriler elde edilebilir. Ancak bu yöntem özel bir eğitim gerektirir. Ayrıca ayrıntılı verilerin analiz ve yorumu güç olacaktır. Yazılı anketler ise daha az detaylı veri sağlamalarına rağmen, kısa zamanda büyük miktarlarda veri toplanmak için uygundurlar.

Arkadaşlık, bir kişilerarası ilişkidir, birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerin kurduğu sosyal ve duygusal bağdır.
Arkadaşlık, iletişim, sosyoloji, sosyal psikoloji, antropoloji ve felsefe gibi akademik alanlarda incelenmiştir. Sosyal değişim teorisi, eşitlik teorisi, ilişkisel diyalektik ve bağlanma teorisi dahil olmak üzere çeşitli akademik arkadaşlık teorileri önerilmiştir.

Türkçe kökenli bir sözcüktür, arka çıkmak deyiminde kullandığımız arka zahîr, hâmi, yardımcı ile bağlantılı görünmektedir. Buna göre arkadaş birbirine arka (destek) olan insanları ifade etmek üzere arka isim köküne ortaklık bildiren +daş ekinin getirilmesiyle türetilmiştir.
Halk etimolojisine dayalı bir açıklamaya göre ise arkadaş kelimesinin kökeni şöyledir: Eski Türklerde askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış. Genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş. Yıllar sonra bu sırt dayanan taşın ismi "arka-taş" iken arkadaş şeklinde yerleşmiş, bugün de iletişim içinde olunan ve samimiyetine güvenilen kişilere verilen isimdir.
Arkadaşın eş anlamlıları ise bacanak, dost, eş, tomdaş, yoldaş sözcükleridir. Anadolu ağızlarında arkadaş anlamında abbap, adaş, agadaş, agilik, ağoş, ardeç, arkeş, ayahtaş, ayegen, bağdaşık, bıllalık, cöñer, cura, eci, gada, gağa, gardaşlık, geyz, gıyız, hentoş, icam, iyan (iğen), kafar, kakadak, karayen, kıdım, öğür, sabadaş, sağdıç (sadış), sıñarı, yanaşıh sözcükleri tespit edilmiştir.
Anadolu sahasında tarihî metinlerde arkadaş anlamında eş (iş), koldaş, koştaş, sıñarı, uya sözcükleri kaydedilmiştir. Ayrıca Osmanlıca celîs, musahib, refik, hemdem, hempâ, yâr sözcükleri de bu anlamda kullanılmıştır.
Türk lehçelerinde arkadaş anlamında adaş, dost, ipteş, yoldaş gibi kelimeler kullanılmaktadır. Ancak Türk dilinin tarihî ve bugünkü kollarında arkadaş anlamında kullanılan sözcükler bunlarla sınırlı değildir. Mesela Azerbaycan'da konuşma dilinde arkadaş anlamında erkeklere atfen qaqaş sözcüğünün kullanılması yaygındır. Türkçede yakın arkadaş olan ergenler birbirlerine kanka da demektedirler.

Askerî sosyoloji, askerî bir kurum içindeki bireyi ve askerlik mesleğini inceleyen akademik alanı tanımlamak için kullanılan terimdir. Savaş, askerlik ve silahlı kuvvetler ile toplum arasındaki karşılıklı ilişkileri ve etkileşimleri mercek altına alıp sistemli bir biçimde inceler. Askerî sosyoloji, ordu kavramını bir kurum ve yapı olarak ele alır.
Askerî sosyoloji, silahlı kuvvetlerin iç hallerini, uygulamalarını ve ayrıca ordunun diğer sosyal kurumlarla arasındaki ilişkilerini analiz etmek için sosyolojik kavramları, teorileri ve yöntemleri kullanan disiplinler arası bir sosyoloji alt dalıdır.
Savaş dönemlerinde doğmuştur. Politikacıların ve savaş tekelinde bulunanların aydınlatıcısı olmuş ve günümüzdeki haline gelmiştir. Askerî sosyoloji kavramı direkt olarak ordu içerisinde, savaş meseleleri çerçevesinde ortaya çıkmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası Amerikan Ordusu bünyesinde ortaya çıkan psikolojik çalışmalarla başlamaktadır.
Askerî sosyoloji günümüzde Avrupa ve Amerika orduları içerisinde sosyolojik yöntemler kullanılan uygulamalı bir alan olmasıyla birlikte, ordunun toplumsal boyutunu inceler.
Askerî sosyolojinin tarihsel kaynaklarına katkıda bulunan diğer unsur ise sosyoloji disiplinin bizzat kendisidir.
Askerî sosyolojiye katkısı olan sosyologlar vardır. Bu sosyologlar:

Auguste Comte
Alexis de Tocqueville
Herbert Spencer
Gaetano Mosca
Max Weber
Türkçe literatürde askerî sosyoloji adına yapılmış çalışmalar yok denecek kadar azdır.

Babalık hakları akımı, üyeleri öncelikli olarak aile hukuku, velayet, çocuğa destek gibi baba ve çocuğa etki eden konularla ilgilenen akım. Evlilik dışı ilişkiden çocuk sahibi olmuş ya da boşanmış çoğu baba, çocuğun velayet hakkını anne ile eşit ölçüde paylaşmak ister.

Babalık hakları akımının başlangıcı özellikle endüstri toplumlarında boşanmaların artmasıyla ile oluşmuştur. 19. yüzyılda ABD, İngiltere ve Avustralya gibi ülkelerdeki yargı birimleri genelde vesayet hakkını babalara verir ve kadınlara vesayet hakkı tanımazdı. Günümüzde, yapılan psikolojik araştırmaların da desteğiyle genelde anneler vesayet hakkına daha yakın kabul edilir. Babalık hakları akımı ile çift ayrıldıktan sonra vesayet hakkının sadece bir ebeveynde olmaması gerektiği her iki ebeveynin de çocukla ilgilenebileceği savunulmuştur. Babalık hakları akımı, babaların hukuki süreçte dezavantajlı durumda olduğu ve bu duruma karşı babaların haklarını savunmayı hedefler.

Barış, savaş ve sosyal çatışmanın sosyolojik incelemesi, grup çatışmalarını, özellikle kolektif şiddeti ve alternatif yapıcı şiddet içermeyen çatışma dönüşümü biçimlerini analiz etmek için sosyolojik teori ve yöntemleri kullanır.

Amerikan Sosyoloji Kurumunun Barış, Savaş ve Sosyal Çatışma bölümünün tüzüğü şöyledir:Barış, Savaş ve Sosyal Çatışma bölümü'nün amacı, toplu çatışma dinamiklerini ve bunun önlenmesi, yürütülmesi ve çözülmesinin anlaşılması ve incelenmesi için sosyolojik teorilerin ve yöntemlerin geliştirilmesini ve uygulanmasını teşvik etmektir. Ülkeler, etnik gruplar, siyasi hareketler ve dini gruplar gibi kolektif yapılar ve askeri kurumlar ile çatışmalar üzerine yapılan çalışma dahildir. Ayrıca askeri kuruluşların, diğer devlet kuruluşlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve sosyal hareketlerin rolleri de dahildir.

Sürü psikolojisi
Başarısız devlet
Askeri sosyoloji
Terörizmin sosyolojisi
Kesin inançlılar

Sinisa Malesevic, 2010. The Sociology of War and Violence. Cambridge: Cambridge University Press.
John MacDougall, Morten G. Ender, Teaching the sociology of peace, war, and social conflict: a curriculum guide, American Sociological Association, 2003

Beden toplum bilimi; insanların bir araya gelmesiyle bilinçsizleşmesi, kendi aklını kullanamamasıdır.
Kişiselleşememiş, kişiliksiz insandan bahseder. Kendi kendini yönetemezken, toplum içerisinde kendine kimlik bulur, o toplumun yasal veya yasal olmayan her türlü hareketine ortak olur.
Batı dillerinde; beden ile cisim genellikle aynı sözle karşılanmaktadır. Yani canlı bir varlığın bedensel gerçekliği ile cansız bir varlığın fiziksel gerçekliği aynı kavram altında düşünülmektedir. Genel olarak batı düşüncesinde hakim olan görüş “bedenin aklın karşıtı” olarak değerlendirilmesidir. Beden, zihne karşıt olumsuz niteliklerle anılmıştır.
Beden, Antik Yunan Felsefesi'nden başlayarak insan ruhunu tutsak etmiş bir kafes olarak görülmüştür.
Foucault'ya göre sosyoloji beden meselesini çok ihmal etmiştir.

Birlikte yaşama, evli olmayan kişilerin, genellikle çiftlerin birlikte yaşaması durumudur. Çiftler genellikle uzun vadeli veya kalıcı olarak romantik veya cinsel açıdan yakın bir ilişki içindedirler. Bu tür yaşam özellikle evlilik, cinsiyet rolleri ve din ile ilgili değişen sosyal görüşlerin öncülüğünde, 20. yüzyılın sonlarından bu yana Batı ülkelerinde giderek daha yaygın hale gelmiştir.
Daha genel olarak birlikte yaşama terimi, birlikte yaşayan herhangi bir sayıda insan anlamına gelebilir. "Birlikte yaşamak", geniş anlamda "birlikte olmak" anlamına gelir.

Günümüzde birlikte yaşama Batı dünyasındaki insanlar arasında yaygın bir modeldir.
Avrupa'da, İskandinav ülkeleri bu trendi ilk başlatanlar olmuş ve o zamandan beri pek çok ülke onu takip etmiştir. Akdeniz Avrupası, dinin güçlü bir rol oynamasıyla geleneksel olarak çok muhafazakar olmuştur. 1990'ların ortalarına kadar bu bölgede birlikte yaşama seviyeleri düşük kalmış ancak artış eğilimindedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, son birkaç on yılda evli olmayan çiftlerin birlikte yaşamasında artış oldu. Tarihsel olarak birçok Batı ülkesi, evlilik dışı birlikte yaşamaya karşı çıkan seks hakkındaki Hristiyan doktrinlerinden etkilenmiştir. Sosyal normlar değiştikçe, bu tür inançlar nüfusta daha az yaygın hale geldi ve bugün bazı Hristiyan mezhepleri birlikte yaşamayı evliliğin habercisi olarak görmektedir. Papa Francis, çocukları olan birlikte yaşayan biriyle evlendi, eski Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams ve York Başpiskoposu John Sentamu birlikte yaşamaya olan hoşgörülerini ifade ettiler.

 Wikimedia Commons'ta Birlikte yaşama ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Charles Wright Mills (28 Ağustos 1916 - 20 Mart 1962), Amerikalı sosyologdur.
ABD'de Texas'ta doğdu. Babası sigorta komisyonculuğu yapıyordu. Annesi ise ev hanımıydı. Mills Texas ve Wisconsin Üniversitesinde eğitim gördü. Daha sonra Maryland ve Columbia Üniversitesinde ders verdi. reformist ve karşılaştırmalı (mukayeseli) - tarihsel (1950'lerden sonra dışlanan) bir bakış açısına sahip, Amerikalı muhalif sosyologdur. Çatışmacı bakışla, toplumsal düzen bağlantısını başarıyla kurabilmiştir. Oy kullanmamıştır. Pozitivizme karşı çıkarak, sosyolojiye daha Hümanist bakmıştır.
Marx ve Weber'den çok etkilenmiş olup; “Yabancılaşma” kavramını Marx'tan almıştır; düşünceleri ve bakış açısı, Coser ve Dahrendorf'un çatışmacı bakış açılarına da oldukça uygun düşmektedir.
“Güç” ve “İktidar” en önemli kavramlarındandır; ancak final formu olarak zora dayalı güçten çok, “Karar verme ve güç yapısı (power structure)” ile ilgilidir.
En önemli eserleri; The Power Elite (İktidar Seçkinleri), Listen, Yankee: The Revolution In Cuba (Dinle Yankee: Ve Castro'nun Tarihi Savunması),The Sociological Imagination (Sosyolojik Tahayyül), The Marxists'tir (Marksistler).
Sosyal psikolojik ilkeleri hiçbir zaman göz ardı etmemekle birlikte, bunları yapıyla ilgili sosyolojik kaygılara bağlamayı bilmiş bir kuramcıdır; eklemlendiği şey sosyal psikolojidir. Poloma'ya göre Mills; "Sosyolojik tasarım" (toplumsal tahayyül, hayalgücü, düşün/sociological imagination) çağrısı ile büyük kuramcıları ("grand theorists") eleştirmiştir. Mills'in sosyolojik kuramında, grand teori perspektifinin yoksun olduğu 3 öğenin merkezi önemde bulunduğu görülür:

Düşüncelerin, insan tarihinde sahip oldukları önemli yer
Gücün (power) doğası ve bilgiyle ilişkisi
Ahlaki eylemin anlamı ve bilginin ahlaki eylemdeki yeri
Sosyolojik imajinasyon, 3 önemli soruya cevap arar:
1) Belirli bir toplumda işler, faaliyetler nasıl örnek hale gelmektedir?
2) Bu toplumun insanlık tarihindeki konumu nerdedir? (Tarihselciliğe yaptığı vurguyla, Parsons'a tarihselci bir alternatif getirmektedir)
3) Bu toplum, ne tür insan tipi üretmektedir?
Mills'e göre, çağrıda bulunduğu "sosyolojik tasarım (imgelem)", makroskobik ve moleküler (mikroskobik) bakış açısının bir harmanı olmalıydı:
Makroskobik: Amacı, belirli tarihi fenomen tipleri ortaya koyarak, bu fenomen tipleriyle sistematik olarak birbirine bağlanan kurumları ilişkilendirmek olan bakış açısıdır ki; Weber, Marx, Simmel ve Mannheim'ın çalışmaları, tümüyle makroskobik araştırma yollarını örnekler.
Mikroskobik: Küçük ölçekli problemler ve doğrulamada (sınama) kullanılan istatistiksel modelleri ifade (karakterize) eder.
Mills'e göre; “Sorun ve çalışmalarımızın siyasal ve toplumsal olarak önemi arttıkça, çözümlerimiz de daha az özenli ve bilgimiz daha az kesin olmaktadır”. Bu ikileme getirdiği çözüm ise; bu iki yöntem arasında mekik dokumaktır: Bu da, makroskobik düzeylerde geniş boyutlu çalışırken, mikroskobik düzeyde yeterince kanıtlayıcı veri toplayabilmek için inceden inceye çalışma olanağı sağlar.
Mills'e göre, anlamlı bir sosyolojik kuramla ilgilenip, tarih ve biyolojiyi veri kaynağı olarak kullanan sosyolog; "sosyolojik tasarım"a sahiptir. Böyle sosyologlar, anlamlı bir sosyolojik kuramla ilgilenip, iyi bir tarih ve biyoloji bilgisi ve kullanma yeteneği ile harmanlarlar. Yani sosyolog, makro düzeyde çözümler ararken, mikro seviyede olayları tasvir edici, tamamlayıcı verileri toplamaya gayret eder. Bu noktada işlevselci sosyolojiye (fonksiyonalizme), Talcott Parsons'ın üzerinden, “kuramını doğrulayıcı yeterince veri toplamadığı” hususu ile eleştiri getirir. Natüralistik sosyolojinin, fizik kurallarını sosyolojiye uygulama heveslerinde olduğunu belirtir (“Fizikçilerin doğaya ilişkin olarak yaptılarına inandıklarını, toplum ve tarihle yapmak üzere yola koyulmuşlardır”): Mills'in kuramı ise, değerlendirici ve hümanistik bir kuram özelliğindedir. Gerth ve Mills; biyolojik organizmalarının ve fiziksel yapılarının ve her kişilik yapısında rol oynayan kişinin farklı konumlanmaları nedeniyle kadın ve erkeğin eşsiz (unique) yaratıklar olduğunu söylemektedirler.
Mills'e göre insanlar doğaları gereği, davranışsal olarak irrasyoneldirler. Bu yüzden kadın ve erkekler; dürtülere, politik sloganlara ve statü sembollerine irrasyonel, duygusal tepkiler vermeye eğilimlidirler. Bu irrasyonelliği sergilemek sosyolojinin görevi olmalıdır. Bu sergileyişle tüm insanlar irrasyonel tepkiler vermeye daha az eğilimli olacaklardır (Bu sebepledir ki; Mills, güç ve siyaset üzerine makaleler yazmış,”White Collar” ve “The Power Elite” çalışmalarını yapmıştır). Sosyal bilimcilerin, sosyolojinin toplumun acil sorunlarıyla doğrudan bağlantısına ilgi duyması gerektiğini vurgulamaktadır. Bir toplum bilimcisi olarak sosyoloğun günümüzde insan yaşamının kalitesinde bir farklılık yaratmakla ilgisi olması gerektiğini düşünmekte ve sosyologları “Scientism” (bilimcilik) tehlikesine karşı uyarmaktadır. Durkheim'ın “anomi” karşısında entelektüellere biçtiği rol ve atfettiği görevler düşünülürse, bu bakımdan Mills'in Durkheim'dan etkilendiği söylenebilir.
“Toplum” ve “sosyoloji” tanımları, yapısal fonksiyonalisttir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi; insanın irrasyonel tarafına yaptığı vurgu ile yapısal fonksiyolizmden ayrılır.
Mills'e göre;
Siyasal düzen: İnsanların, toplumsal yapıdaki güç ve otorite dağılımını ele geçirdikleri, kullandıkları ve etkiledikleri kurumları kapsar.
Ekonomik düzen: İnsanların mal ve hizmetleri üretmek ve dağıtmak için emeği, kaynakları ve teknik araçları örgütledikleri kurumları kapsar.
Askeri düzen: İnsanların meşru şiddeti örgütledikleri ve kullanımını destekledikleri kurumları kapsar.
Kamuoyu; belli bir zamanda belli bir tartışmalı durum karşısında bu sorunla ilgilenen kişi ya da kişilerin gruplarında hâkim olan kanaattir. Dolayısıyla bir toplumda tek bir kamuoyundan bahsetmek mümkün değildir; sadece savaş gibi halkın tek vücut olduğu durumlarda tek bir kamuoyundan bahsedilebilir. Kamu toplumu ve kitle toplumundaki ayrımlar ise;

1) Kamu toplumunun temel dayanağı düşüncenin özgürce açıklanabilmesidir, toplumsal hayatta bireyler düşünce ve görüşlerinin özgürce açıklayabilmektedirler. Kamuoyu da açık tartışmalarla oluşmaktadır.
2) Hiçbir kurumun, kamu üzerinde açık ya da gizli herhangi bir baskısı bulunmamaktadır.
3) Kamuoyu toplumu, kendi sorunlarıyla ilgili her sorunu protesto etmeyebilirler; protesto haklarının oluşu, özgürlük ortamının varlığı sayesindedir.

1) Kitle toplumunun temel dayanağı ise kitle iletişim araçlarının bireyleri manipüle ederek gönderilen mesajları tüketmelerini sağlamaktır. Düşünce ve eğilimler karşılıklı dinlenebilmesine rağmen, kendini ifade edebilenlerin sayısı azdır. Kitle toplumu, güdülenmiş toplumdur.
2) İktidar, kamu üstünde baskı sahibidir (Bu da, bir toplumun kitle/kamu toplumu olduğunu gösteren ölçüttür). Bireyler yığını olarak görülen kamu; KİA (Kitle İletişim Araçları) ile biçimlenir ve KİA ile oluşturulan kamuoyunun oluşturacağı davranışlar, iktidar tarafından sürekli denetlenir. Açık ya da örtülü bir baskı mevcuttur.
3) Demokrasinin varlığı adına her konu protesto edilebilir.
Her toplum zamanla değişebilir; kitle toplumu ya da kamu toplumu halini alabilir. Mills'e göre Amerikan toplumunun gidişatı, kitle toplumuna doğrudur.
KİA'nın kullanımı ve idaresi, iktidar seçkinlerinin elindedir.

Mills'e göre orta sınıf, geniş bir yelpaze olup; işverenlerle ücretli çalışanlar arasındaki tampon sınıftır, büyük ölçüde”yabancılaşma”nın pençesindedir. Marx'ı hatırlarsak, Marx'a göre;

İnsanları hayvanlar dünyasından ayıran şey, “emek”tir.
Kapitalist sistemin ortaya çıkardığı modern sanayi, insanlığın kendini emeğiyle ifade etmesini giderek zorlaştırmaktadır. Bir çiftçi, hasatta elde ettiği ürünle, esnaf girişimiyle, doktor iyileştirdiği hastasıyla doyuma ulaşabilir; ancak kapitalizmde sanayileşme kişisel olarak giderek daha anlamsız işler yaratmaktadır. Bu doğrultuda kişiler kendilerini emekleri ile ifade edemeklerinden, hem ortaya çıkan sonuca hem sürece, hem kendilerine hem de doğaya yabancılaşmaktadırlar. İş dünyasında yaşanan yabancılaşma, “iç dünya”ya da sirayet etmekte ve çılgınca bir eğlence anlayışını doğurmaktadır: Kişiler sentetik heyecanların peşinde, sentetik ilişkiler kurarlar; gerçek ve derin ilişkiler, rahatlamalar yaşanamaz. Orta sınıf, devamlı iktidar seçkinlerinin sahip olduğu para, iktidar ve prestijin peşindedir; ancak bunlara hiçbir zaman sahip olamayacaktır. Mills'in orta sınıf sorununa yaklaşımındaki temel kavram, Marx'ın yabancılaşma sorunudur. Mills'e göre prestijin en önemli yolu doğumdur; eğitimle de sağlanır ve eğitimin süresi, prestiji belirler.
"Beyaz Yakalılar" eserinde, orta sınıf konusunu ele almıştır. 1950'lerde Amerika'da giderek büyüyen beyaz yakalı orta sınıfın statüsü hakkında kaleme aldığı bir eserdir. 20. yüzyılda büyük çaplı girişimcilerden küçük mülk sahiplerinden oluşan eski ve bağımsız durumdaki orta sınıfın yanı sıra, şirketleşme çatısı altında toplanan Amerikan toplumunda yeni bağımlı bir orta sınıf ortaya çıkmıştır. 1940'larda bu yeni orta sınıf nüfusun beşte dördünü yani büyük bir oranını kaplamaktadır. Yeni orta sınıf bir toplum yapısının önemli siyasal parçası olamamıştır. Günümüzde ise toplumu kitle toplumu olmaya zorlayan güçlerin, arkadan gelen ikinci veya üçüncü sınıfın hizmetlileri olma pozisyonunda kalmıştır. Mills eski orta sınıfın bir zaman içinde olsa, toplumda bağımsız bir iktidar tabanı oluşturduğunu belirtmekle birlikte, yeni orta sınıfın bu yeteneği göstermediğini belirtir. Ayrıca Mills Beyaz yakalıların bağımsız bir siyasal görünümü olmayan ve olacağa da benzemeyen bir yeni orta sınıf meydana geldiğine dikkat çeker.
Mills, orta sınıf işçilerinin ve hatta serbest meslek sahibinin; genelde kendi yaşamlarını kontrol edecek bir kişisel güçten ve ulusu şekillendirebilecek bir politik güçten yoksun olduklarını belirtmektedir.

İktidar seçkinleri adlı eseri hakkında; Bu eseri Wright Mills 1956'da kaleme almıştır. Amerikan toplumunun güç, iktidar seçkinleri analizi üzerine odakl

Cariye ya da halayık, savaşta esir edilmiş veya başka bir şekilde köle konumuna düşmüş, her konuda efendisinin isteklerine bağlı bulunan kadınları ifade eder. Savaşta esir edilen kadınlar için karavaş ismi de kullanılır.

Cariyelerin efendilerinden oğulları Yahudi ve Arap toplumu gibi bazı toplumlarda genellikle köle kabul edilmemişlerdir. İslam öncesi Araplarda yaygın olan cariyelik sistemi Arapların Müslüman olmasından sonra da devam etmiş ancak Kur'an cariyelerin hak ve hukuku ile ilgili bazı durumları düzenlemiştir. İslam Devleti ve Osmanlı Devleti'nde 19. yüzyıl ortalarına kadar var olan bir sistemdi.
Köleliğin insani ve ahlaki bir kurum olmadığı ilk olarak Aydınlanma Çağı'nda seslendirilmeye başlanmıştır. İlk kanunlar İngiltere'de ve ABD'de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemişti. Avrupa'da İngiltere ve Fransa, köleliği kaldıran ilk ülkelerdir. Osmanlı Devleti, İslami nedenlerden ötürü Avrupa'da köleliği terk eden en son ülke olmuştur. Osmanlı'da kölelik sistemi, batıdan etkilenerek liberal görüşler edinen Sultan Abdülmecid döneminde 1847'de bir fermanla şeklen kaldırılmıştır. Fakat gerçekte Osmanlı vilayetlerinde 19. yüzyılın sonuna kadar köle kullanılmaya devam edilmiştir.

Müslüman dünyasında cariyeliğin tarihi

Din sosyolojisi, dini kurum ve dini yapılanmaları, dini temalarla toplumsal yapı arasındaki ilişkileri ve dinin toplum, toplumun din üzerindeki etkilerini araştıran bilimsel bir disiplindir. Din sosyologları toplumun din üzerinde dinin toplum üzerindeki etkilerini bir başka deyişle toplum ve din arasındaki diyalektik ilişkiyi açıklamaya çalışır.

Din sosyolojisi (Sociologie de la Religion) terimi ilk olarak Emile Durkheim tarafından Année Sociologique (Sosyoloji Yıllığı) dergisinin 1899'da yayınladığı bir sayısındaki yazısında kullanılmıştır. Bunun dışında Durkheim'ın Dini Hayatın İlkel Şekilleri (Formes Elementaires de la Vie Religieuse) adlı daha sonraki din sosyolojisi disiplininde çok önemli yeri olan sosyoloji perspektifinden dini hayatı ele aldığı bir eseri bulunmaktadır. Durkheim bu eserinde dinin toplumsal hayattaki işlevini vurguluyor ve toplumun kolektifliğinin bir yansıması olarak dinin toplumsal unsurları bir arada tutan işlevine vurgu yapıyordu. Durkheim'in din anlayışının ateist veya agnostik olduğu belirtilir. Ancak onun için dinin nihai olarak doğru olup olmadığı önemli değildir. İşlevi olan bir kurum canlılığını sürdürür aksi takdirde ya yok olur ya yeni bir biçime bürünür.
Sosyolojinin diğer ünlü simalarından biri olan Marx'a gelince din sosyo-ekonomik faktörlerin epifenomeni (gölge olgu)dir. Marks için de din esasen bir işleve sahiptir. Kendi emeğine yabancılaşmış toplumsal sınıfların bu yabancılaşmayı aşmak için ürettiği bir şeydir ancak yabancılaşmanın asıl kaynağını gözden uzaklaştırdığı ve yönetici sınıfın yönetilenler üzerindeki baskısının bir aracı haline geldiği için olumsuzluklar taşımaktadır.
Din sosyolojisinin sistematik bir bilim dalı haline gelmesini sağlayan Max Weber ise Dilthey ve Rickert'den gelen manevi bilimler akımına bağlı anlayıcı sosyoloji geleneği içinden dine bakar. Ona göre din sadece bir sonuç değil aynı zamanda toplumsal olguların belirli bir biçimde düzenlenmesini sağlayan bir zihniyet biçimidir.

Türkiye'de din sosyolojisi sosyolojinin girişiyle birlikte olmuştur. Ziya Gökalp, Durkheimci bir sosyoloji anlayışını Türkiye'ye taşıdığı gibi din sosyolojisi alanında Türkçede ilk metinleri kaleme alan kişi olmuştur. Daha sonra din sosyolojisi alanında Türkçedeki ilk kitap Hilmi Ziya Ülken tarafından Dini Sosyoloji adıyla kaleme alınmıştır. Türkiye'de din sosyolojisi alanında Weberyan çizgiyi iktisat bilimci Sabri Ülgener temsil etmiştir.

Dini Hayatın İlkel Biçimleri
Din Bilimleri
Yeni Dini Hareketler
New Age
Peter L.Berger
Yümni Sezen
Ziya Gökalp
Hilmi Ziya Ülken

Yasin Aktay ve M. Emin Köktaş (Derleyen)Din Sosyolojisi, 975-7726-48-6, 349, Ankara, Vadi Yayınları, 1998
Ünver Günay, Din Sosyolojisi, İnsan Yayınları, 2001
M. Ali Kirman, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul, Rağbet Yayınları, 2011
M. Ali Kirman, Yeni Dini Hareketler Sosyolojisi, Ankara, Birleşik, 2010
M. Ali Kirman, Din ve Sekülerleşme, Adana, Karahan Yay. 2005
Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 2009 (ilk baskı 1983)
Niyazi Akyüz-İhsan Çapçıoğlu, Ana Başlıklarıyla Din Sosyolojisi, Gündüz Eğitim ve Yayıncılık, Ank. 2008
Grace Davie, Modern Avrupa'da Din, Küre Yayınları, 2006
İsa Kuyucuoğlu, Batı'da Din Sosyolojisi Teori ve Yöntem Analizleri, Eskiyeni Yayınları, 2008
Abdurrahman Kurt, Din Sosyolojisi, Sentez Yayınları, 2Bursa, 2011
Mathew Guest, Neoliberal Din 21. Yüzyılda İnanç ve Güç, ÇEv. Melih Pekdemir, Fol Kitap, ISBN 9786258242911.

Max Weber, Sociology of Religion
Max Weber, The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism
Inger Furseth and Pal Repstad, An Introduction to the Sociology of Religion: Classical and Contemporary Perspectives
Grace Davie, The Sociology of Religion
Alan Aldridge, Religion in the Contemporary World: A Sociological Introduction
Michele Dillon, Handbook of the Sociology of Religion
Bryan Wilson, Religion in Sociological Perspective
Madeleine Cousineau, Religion in a Changing World: Comparative Studies in Sociology
William H. Swatos, Religious Sociology: Interfaces and Boundaries
William W. Zellner, Marc Petrowsky, Sects, Cults and Spiritual Communities: A Sociological Analysis
J. Milton Yinger, Religion in the Struggle for Power: A Study in the Sociology of Religion
Linda Woodhead, Paul Heelas, David Martin-Peter Berger and the Study of Religion
John A. Hannigan, Social Movement Theory and Sociology of Religion
Peter L. Berger Sacred Canopy: Elements of a Sociological Theory of Religion

Ünver Günay: Din Sosyolojisinin Tarihsel Gelişimi (pdf) 8 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Din Sosyolojisi Araştırmalarında Objektiflik 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dorothy Edith Smith (6 Temmuz 1926, Northallerton, Yorkshire, İngiltere - 3 Haziran 2022), Kanadalı sosyolog.
Sosyoloji; özellikle feminist teori, aile çalışmaları ve yöntem bilimi içermek üzere sosyoloji alt dalları ile kadın çalışmaları, psikoloji ve eğitim çalışmalarını içeren diğer disiplinler üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur. Bir sosyoloji alt dalı olan kurumsal etnografya alanının kurucusudur.

Annesi Dorothy F. Place, babası Tom Place'dir. Üç erkek kardeşi vardır: Kardeşlerinden biri, Ullin Place, bir beyin süreci olarak bilinç üzerine çalışmaları ile tanınmaktadır, diğer bir kardeşi, Milner Place ise tanınmış bir İngiiz şairidir.

Lisans eğitimini Londra Ekonomi Okulu'nda yapmış, doktorasını 1963 yılında Kaliforniya Üniversitesi'nde (Berkeley) tamamlamıştır.

1967 yılında British Columbia Üniversitesi'nde çalışmak üzere Vancouver'e taşınmış ve söz konusu üniversitede Kadın Çalışmaları Programı'nın kurulmasında önemli etkisi olmuştur.
1977 yılında Ontario Eğitim Çalışmaları Enstitüsü'nde çalışmak üzere, iki oğluyla birlikte Toronto, Ontario'ya taşınmıştır. Emekli olana kadar bu kurumda çalışmayı sürdürmüştür. Bu arada kurumsal etnografya alanındaki çalışmalarını sürdürdüğü Victoria Üniversitesi'nde profesör olarak görev almıştır.
Smith, 3 Haziran 2022'de 95 yaşında Vancouver'daki evinde düşme komplikasyonları nedeniyle öldü.

"Sosyolojinin dönüşümü"ne olan katkılarından dolayı ve "feminist bakış açısı teorisi"nin sınırlarını "ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet"i içerecek şekilde genişlettiği için Dr. Smith Amerikan Sosyoloji Birliği'nin Seçkin Akademisyen Ödülü (1999) ve Feminist Sosyoloji için Jessie Bernard Ödülü (1993) dahil olmak üzere Amerikan Sosyoloji Birliği'nden birçok ödül almıştır.
Ayrıca Kanada Sosyoloji ve Antropoloji Birliği'nden de iki ödül almıştır: Büyük Katkı Ödülü (1990) ve "Bir Sorunsal Olarak Her Günkü Dünya: Feminist Bir Sosyoloji" adlı kitabı için John Porter Ödülü (1990).

Institutional Ethnography as Practice (2006)
Institutional Ethnography: A Sociology for People (2005)
Writing the Social: Critique, Theory, and Investigations (1999)
The Conceptual Practices of Power: A Feminist Sociology of Knowledge (1990)
Texts, Facts, and Femininity: Exploring the Relations of Ruling (1990)
The Everyday World as Problematic: A Feminist Sociology (1987)
Feminism and Marxism: A Place to Begin, A Way to Go (1977)

Kurumsal Etnografya 17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kurumsal Etnografya Kısmi bir Bibliyografya 15 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Writing the Social: Critique, Theory and Investigations" Chris ‘nob’ Doran'ın eleştiri yazısı, Toronto Press Üniversitesi
"Dorothy E. Smith: Voice, Standpoint and Power", Abigail Brooks, Boston College
"Dorothy Smith and Knowing the World We Live In", Marie Campbell (Sosyoloji ve Sosyal Refah Gazetesi'nde yayımlanmıştır)  7 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kurumsal Etnografya – "Towards a Productive Sociology - An Interview with Dorothy E. Smith" Karin Widerberg, Oslo Üniversitesi Sosyoloji ve Beşeri Coğrafya Departmanı PhD, Profesörü -- Online MS WORD DOC  15 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Official Knowledge and the Relations of Ruling: Explorations in Institutional Ethnography", Peter R. Grahame ve Kamini Maraj Grahame

Emmanuel-Joseph Sieyès (3 Mayıs 1748 - 20 Haziran 1836) ya da abbé Sieyès (Telaffuzu: [sjejɛs]), Fransız Katolik din adamı, siyasi deneme yazarı ve diplomattı. Fransız Devrimi'nin en önemli siyasi teorisyenlerinden olan Sieyès, Fransız Konsülü'nde Birinci Fransa İmparatorluğu'nda önemli bir rol oynadı.
1789 tarihli Üçüncü Sınıf Nedir? adlı eseri Devrim'in bir manifestosu oldu ve Haziran 1789'da Estates-General'in Fransız Devrim Meclisi'ne dönüştürülmesini sağladı. 1799'da direktör olduktan sonra Napolyon Bonapart'ı iktidara getiren 18 Brumaire Darbesi'nin azmettiricilerinden oldu. Yayımlanmamış bir el yazmasında sosyoloji terimini de ilk defa ortaya atan Sieyès, o zamanlar yeni yeni ortaya çıkan sosyal bilimlere de kayda değer teorik katkılarda bulundu.

Noter Honoré Sieyès ve eşi Annabelle'in çocuğu olarak Fréjus şehrinde dünyaya gelen Emmanuel-Joseph Sieyès, Sorbonne Koleji'nde teoloji eğitimi almıştır ancak soylu olmadığı için Kilise içerisinde fazla yükselememiştir. Estates-General toplandığında zaten aristokrasiye iyi gözle bakmayan Sieyès, Üçüncü Sınıf Nedir? adlı eserini 1789'da tam da bu konuyla ilgili olarak yazmıştır.
17 Haziran 1789'da ise üçüncü sınıfın temsilcileri Sieyès öncülüğünde toplanıp bir kurucu meclis kurdular. Diğer sınıflara da kendilerine katılmaları için mesaj gönderdiler ve ülkenin yönetimine onlarla ya da onlar olmadan katılacaklarını bildirdiler. Bu olanları engellemek için XVI. Louis meclisin toplandığı Salle des États'ın kapatılmasını emretti.Bunun üzerine meclis Versailles sarayının hemen yanındaki tenis kortlarında toplanmaya başladılar ve burada 20 Haziran'da Fransa'ya yeni bir düzen getirilene kadar ayrılmayacaklarını söyleyen Tenis Kortu Yemini'ni ettiler. Kısa sürede ruhban sınıfının çoğunluğu da onlara katıldı.
Napolyon, Paris'e varır varmaz o zamnalar Direktuar üyelerinden olan Sieyès tarafından planlanan darbenin hazırlıklarına katıldı. 9 Kasım 1799 tarihinde gerçekleşen hükûmet darbesiyle Fransa tarihinde yeni bir dönem başladı. Kısa bir süre içinde anayasada değişiklikler yapıldı ve Yeni anayasa ile cumhuriyet görüntüsü altında bir diktatörlük oluşturulmuştu. Yönetim üç konsülün eline bırakılmıştı; en önemli görev olan birinci konsüllüğe Napolyon getirildi. Diğer iki üye Sieyes ve Roger-Ducos idi. Napolyon, bir ay sonra ikinci konsüllüğe Cambacérès’i, üçüncü konsüllüğe Lebrun’u getirdi. 7 Şubat 1800’de bir ulusal referandum düzenlendi ve halka Napolyon’un ömürboyu konsül olmasını onaylayıp onaylamadıkları soruldu. 18 Şubatta ilan edilen resmî sonuçlara göre 3,011,007 “Evet”, 1562 “Hayır” oyu verilmişti. Böylece anayasada değişiklik yapıldı ve Napolyon “ömürboyu konsül” oldu.
O dönemde Napolyon’un İtalya’ya savaş açmasından sonra Paris’e giden o zamanın Prusya büyükelçisi ve filozof Wilhelm von Humboldt'la tanışmıştır.
1803–1816 arasında Fransız Akademisi'nde (Académie française) Koltuk 31'de oturdu. 1748-1836 arasında da Fransa Ahlâkî ve Siyâsî Bilimler Akademisi'nde Koltuk 1'de oturdu
Sieyès, Père Lachaise Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Üçüncü Sınıf Nedir?, hem içeriği hem de ortaya çıktığı siyasal koşullar açısından yol göstericidir. Nitekim, Sieyès’in çalışması, Fransız Devrimi ile sonuçlanan uzun bir kriz döneminin ürünüdür(Sewell, Jr., 1994, s. 2). Daha somut bir ifadeyle, “Üçüncü Sınıf Nedir?” adlı çalışmanın yayımlanmasının öncesinde, Fransa, yaklaşık iki yıldır, 1786'nın yazından beri, derin bir politik ve mali krizin içinde yer almaktadır. Mevcut siyasi iradeyi ifade eden kralın krize yönelik manevraları ise, durumu iyileştirme noktasında oldukça yetersizdir. Mali yönden iflasın önüne geçebilmek adına kral, o döneme değin vergiden muaf tutulmuş soylular sınıfının maddi desteğine, yeni bir vergi düzenlemesine ihtiyaç duyar. Fakat, âcz içindeki kral, iradesini soylular sınıfına empoze etme gücünden yoksundur. Soylular sınıfı kralın isteğini yalnızca, kendileri için politik ayrıcalıklar elde etme koşuluyla yerine getirmektedirler.
Sieyés'e göre millet "her şey"dir. Meclisin, söz konusu üçüncü tabakadan yani milletten oluşturulması gerektiğini söylemektedir. Milleti, ortak yasa altında yaşayan topluluk olarak tanımlar. Millet, eşit bireylerden oluşur. O, yalnızca bugünü değil, geçmişi ve geleceği de kapsayan manevi varlıktır. Sieyés'in modern devlete en büyük katkısı hiç şüphesiz millet kavramı anlayışı olmuştur. Düşünceleriyle ulusal egemenlik teorisine de zemin hazırlamıştır.

Erving Goffman (11 Haziran 1922 - 19 Kasım 1982), bazıları tarafından "Yirminci yüzyılın en etkili Amerikan sosyoloğu" olarak kabul edilen Kanada doğumlu bir sosyolog, sosyal psikolog ve yazardır. 2007 yılında Times Higher Education Guide; onu Michel Foucault, Pierre Bourdieu ve Anthony Giddens'in arkasında ve Jürgen Habermas'ın önünde beşeri ve sosyal bilimlerde en çok alıntı yapılan altıncı yazar olarak listeledi.
Goffman, Amerikan Sosyoloji Derneği'nin 73. başkanıydı. Sosyal teoriye bilinen en iyi katkısı, sembolik etkileşim çalışmasıdır. Bu, 1956 tarihli The Presentation of Self in Everyday Life adlı kitabından başlayarak dramaturjik analiz biçimine dönüştü. Goffman'ın diğer önemli çalışmaları arasında Asylums (1961), Stigma (1963), Interaction Ritual (1967), Frame Analysis (1974) ve Forms of Talk (1981) sayılabilir. Başlıca çalışma alanları arasında gündelik hayatın sosyolojisi, sosyal etkileşim, benliğin sosyal inşası, deneyimin sosyal organizasyonu (çerçevelenmesi), toplam kurumlar ve damgalar gibi sosyal hayatın belirli unsurları yer alır.

Eşcinsel evlilik, hemcins evliliği veya evlilik eşitliği, aynı cinsiyetten bireylerin evlenmesi ve karşı cinsiyetten bireylerin evliliği ile eşit haklara ve statüye sahip olması durumu.
Evlilik eşitliğinin yasallaştırılması Amerikan Psikiyatri Birliği'nın "yasal hak" nitelemesi ve eşitlikçilik konusunda cinsel ayrımın ortadan kaldırılması için aynı cinsiyetten bireylerin resmî olarak birlikte yaşamalarına dair düzenlemeler bütününü kapsar.

Hemcinsler arası evliliğin yasallaşmasını savunan bazı kuruluşlar, özel haklar değil yalnızca evlilik hakkından eşit olarak yararlanma hakkını vurgulamak için "evlilik eşitliği" terimini kullanmayı tercih ederler. Evlilik eşitliği, ayrıca feministler tarafından, partnerlerin cinsiyetlerinin önem teşkil etmediğini, her ikisinin de evlilikte eşit haklara sahip olduğunu belirtmek için kullanılan bir terim olmuştur.
Durum karşıtları ise eşcinsel evliliği haklar açısından karşı evlilik ile eşitlemenin, evlilik ve evlilik geleneğinin daha başka şekilde yorumlanmasına yol açacağını savunmuştur.
Bazıları ise, "evlilik" kelimesinin dini münasebette kalmasını, medeni ve yasal kontekste ise değişmez bir sivil birliktelik kavramının kullanılmasını önermiştir.

Ming hanedanı döneminde Çin'in güneyindeki Fujian bölgesinde kadınlar, süslü törenlerde sözleşmeyle kendilerini daha genç kadınlarla bağlarlardı. Erkekler de benzeri sözleşmelere katılırlardı. Böyle sözleşmeler antik Avrupa tarihindekilerine benzerdi.
Eşcinsel evlilikten bahseden ilk kayıt, Roma İmparatorluğu'nun ilk senelerine dayanır. Bu eşcinsel evlilikler, heteroseksüel evliliklerinde yapılan aynı törenler ve geleneklerle resmîleştirildi. Cicero, Latincede "evlenmek" anlamına gelen "nubere" kelimesini kullanarak, sıradan bir şekilde Büyük Curio'nun oğlunun evliliğinden bahseder. Cicero'ya göre Küçük Curio, Antonius ile "sağlam ve kalıcı bir evlilikte birleşmişti". Martialis de birkaç eşcinsel evlilikten bahseder. Juvenalis, sanki "hiçbir özelliği yok" gibi bazı eşcinsel evlilik törenlerine gitmesinden bahsetmiştir. Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun resmî dini olmasına kadar eşcinsel evlilikler devam etmiştir. Theodosius kanunlarında bir kanun (C. Th. 9.7.3.) Hristiyan imparatorları II. Constantius ve Konstans tarafından çıkarıldı. Bu kanun antik Roma'da eşcinsel evliliği yasak kıldı ve böyle evliliklerde bulunanların idam edilmelerini emretti.

Eşcinsel evlilik şu anda dünya genelinde 32, Avrupa genelinde 18 ülkede yasaldır. Hollanda 2001'de eşcinsel evliliklerin uygulandığı ilk ülke olmuştur ve ardından onu Belçika, İspanya, Norveç, İsveç, Portekiz, İzlanda, Danimarka, Fransa ve diğer ülkeler izlemiştir. İrlanda'da eşcinsel evlilik ilk defa halk oylamasına sunulmuş ve referandum sonucunda eşcinsel evlilik 2015 yılında yasallaşmıştır. Avusturya, 1 Ocak 2019 tarihinde eşcinsel evlilikleri kabul etmeye başlamıştır. 26 Eylül 2021 tarihinde yapılan halk oylaması ile İsviçre'de de eşcinsel evlilik (ehe für alle) kabul edilmiştir. 21 Temmuz 2022 tarihinde Andorra Prensliği, en son 15 Şubat 2024 tarihinde de Yunanistan'da eşcinsel evlilik yasallaşmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Massachusetts, Connecticut, Iowa, Vermont, New Hampshire, Maine, Maryland, Washington, Maine, Kaliforniya, Rhode Island, Minnesota, New Jersey eyaletleri; Washington, D.C. federal bölgesi; Coquille kabilesi; ve Meksika'nın Meksiko federal bölgesinde de eşcinsel evlilikler yasal olarak yer almaktadır. ABD'de eşcinsel evlilik eskiden Kaliforniya ve Maine eyaletlerinde yasaldı; ancak yasama ve yargı yoluyla bu eyaletlerde verilen yasal statü halk referandumuyla kaldırılmıştır. 2012 senesi Kasım ayında yapılan genel seçimlerde eşcinsel evliliği Maine'de tekrar tahsis edilirken, Maryland ve Washington eyaletlerinde de ilk kez halk oylaması yolu ile geçerlilik kazanmıştır. 27 Haziran 2013 Anayasa mahkemesi karariyla Kaliforniya'da eşcinsel evliliği askıya alan Proposition 8 iptal edilmiş ve eşcinsel evlilik tekrar bu eyalette geçerlilik kazanmıştır. Aynı tarihte anayasa mahkemesinin bir diğer kararıyla, eşcinsel evliliğin geçerli olduğu bir eyalette resmi olarak evlenen bir eşcinsel çiftin evlilikleri federal hükûmet tarafından da tanınır olup, heteroseksüel evli çiftlere tanınan federal hakların hepsi eşcinsel evli çiftler için de geçerli hale getirilmiştir. 26 Haziran 2015'te Amerika Birleşik Devletleri Yüce Mahkemesi tarafından verilen Obergefell v. Hodges kararı ile tüm eyaletlerde eşcinsel evlilikler yasallaşmış oldu.

2010 yılından bu yana Arjantin'de eşcinsel evlilik yasaldır. Eşcinsel evliliği tanıyan ilk Güney Amerika ülkesi olmuş Uruguay'da yasamanın her iki kabinesi de eşcinsel evliliği yasasını kabul etmiştir. Ayrıca 22 Temmuz 2010 yılından bu yana yasal olan yasa da eşcinsel çiftlere evlat edinme hakkı da verilmektedir.

2004 yılından bu yana Brezilya'nın altulusal yetki alanlarına göre bazı bölge ve eyaletlerinde serbest olan eşcinsel evlilik merkez hükûmeti tarafından 2013 yılında ülke genelinde yasallaştırılmıştır.

2005 yılında medeni hukukta eşcinsel evliliği tanıyan ilk Kuzey Amerika ve Dünya'da ülke çapında eşcinsel evliliği yasallaştıran dördüncü ülkesi Kanada olmuştur. Kanada eşcinsel evliliği tüm ülke genelinde yasallaştırmadan önce yasayı merkez hükûmetinden önce 3 eyalet ve bölge kabul etmiş ve ülke geneli yasadan önce de aynı eyalet ve bölgelerde 3,000 eşcinsel çift evlenmiştir.

Kosta Rika ise, 26 Mayıs 2020 tarihinde eşcinsel evlilikleri kabul eden ilk orta amerika ülkesidir.

2006 yılında Güney Afrika eşcinsel evliliği yasalaştıran ilk ve tek Afrika ülkesi olmuştur.

Yeni Zelanda'da eşcinsel evliliği 17 Nisan 2013 tarihinden itibaren yasaldır.

İsrail, ülke sınırları dışında uygulanan eşcinsel evlilikleri yasal olarak tanımıştır; fakat ülke sınırları içerisinde eşcinsel evlilik yapılamamaktadır. Yalnızca Kanada ve İspanya eşcinsel ve heteroseksüel çiftlere evliliklerinde aynı yasal statüyü vermektedir. Diğerleri ise eşcinsel evliliğin uygulanması için ülke içerisinde ikameti önkoşul saymaktadır.

Ayrıca medeni birliktelik, eviçi partnerlik ve kayıtlı partnerlik evliliğin birçok avantajını eşcinsel çiftlere sunmaktadır. (Andorra, Avustralya, Kolombiya, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İzlanda, İsrail, Lüksemburg, Yeni  Zelanda, Norveç, Portekiz, Slovenya, İsveç, İsviçre, İngiltere. Ayrıca Arjantin, Brezilya ve Meksika'nın bazı eyaletleri.Birleşik Devletlerde: California, Hawaii, Maine, New Jersey, Oregon, Washington eyaletleri.)
2013 Temmuz ayında İngiltere ve Galler'de de eşcinsel evlilik yasal statü kazanmıştır. Aynı şekilde yine 2013 yılının Temmuz ayında Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesi “Evliliğin Savunulması Akdi – DOMA”'yı anayasaya aykırı bulduğundan, eşcinsel evliliğin geçerli olduğu Birleşik Devletler Eyaletlerinde yapılan evlilikler, federal düzeyde de tanınır hale gelmiştir.

Eşcinsel Birliktelikler ve Bunların Kanunlar İhtilafı Hukukunda Düzenlenişi
Same-Sex Marriages: Legal Issues 8 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Fei Xiaotong veya Fei Hsiao-tung (2 Kasım 1910 - 24 Nisan 2005), Çinli sosyolog ve insanbilimci.
Çin'deki etnik gruplar üzerine yaptığı araştırmalarla tanınmıştır. Çin'deki sosyolojik ve antropolojik çalışmalara iyi bir dayanak oluşturmasının yanı sıra Çin'in sosyal ve kültürel fenomenlerinin uluslararası topluluklarda tanınmasını sağladı. Ölümünden önce Pekin Üniversitesi'nde Sosyoloji Profesörü olarak görev yapmaktaydı.

Fei Xiaotong, 2 Kasım 1910'da Jiangsu eyaletine bağlı Wu Jiang bölgesinde doğdu. Onun dünyası siyasal yozlaşma ve sefillikle dolu bir dünyaydı. Seçkin ancak zengin olmayan bir ailede büyüdü. Babası, Fei Pu'an (Çince: 费朴安) Çin klasik bilimleri üzerine eğitim gördü, Shengyuan memurluk derecesini kazandı, Japonya'da okudu ve bir ortaokul kurdu. Annesi Yang Renlan (Çince: 杨纫兰) Hristiyan bir resmi hükûmet görevlisinin kızıydı ve oldukça eğitimli bir kişiydi. Ayrıca Fei'nin de gittiği bir anaokulu kurmuştur. Kardeşleri arasında Çinli politikacı Yang Qianli (Hong Kong'lu yönetmen ve söz yazarı Evan Yang'ın babası), mimar Yang Xiliu, Çinli-Amerikalı animatör Cy Young ve girişimci Yang Xiren bulunmaktadır.

1933'te Yenching Üniversitesi (şimdiki adı Pekin Üniversitesi) sosyoloji lisans programını bitirdi. 1935'te Tsinghua Üniversitesi'nden Sosyoloji yüksek lisans derecesi aldı.
1936'da İngiltere'ye geldi ve Londra Ekonomi Okulu'nda Bronisław Malinowski'nin öğrencisi oldu. Fei bir topluluğun çeşitli "parçalarının" karşılıklı olarak kurduğu fonksiyonel ilişkiye ve o toplumun üyeleri için kültürün anlamı üzerine odaklandı. Yapısal işlevselciliği birleştiren araştırma yöntemleri tasarladı. Fei 1938'deki doktora tezini Çin'in Kaixiangong köyündeki saha çalışmalarına bağlı olarak yazdı; 1939'da "Peasant Life in China" (Çinli Köylülerin Yaşamı) adıyla yayımladı ve antropoloji doktoru oldu.
Görüşleri iki ana başlıkta incelenebilir:

Fei'ye göre Çin'in nüfusunun çokluğuna ters orantılı biçimde arazisi azdı. Buna paralel olarak köylerdeki nüfusta çok fazlaydı. Köylerdeki nüfusun kentlere göç ettirilmesi görüşüne karşı olarak kırsal kalkınmayı savunmuştur. Ona göre kırsal kesimlerde sanayileşme artar ve ekonomik durum iyileştirilirse işsizlik ve fakirlik sorunu daha iyi şekilde çözülecekti. Sonraki yıllarda bu görüşlerine yönelik öz eleştiride bulunmuştur.

Çinli tarihçi Gu Jiegang, Çin'de yaşayan herkesin Çin milleti olduğunu savunuyordu. Ona göre Çin'in yaşayış tarzı olarak farklı olan halklarını da dahil etmek üzere herkes Çin milleti adı altında birleştirilmeliydi. Fei Xiaotong bu görüşe karşı çıkmıştır. Ona göre bir milleti oluşturan etmenler kültür ve kan bağı idi. Çin'de çok farklı halkların bir arada yaşadığını, bu halkları birleştirmek amacıyla farklı kültürleri yok etmeye gerek olmadığını savunuyordu. Bunun yerine halklar arasındaki siyasi ve sosyal eşitsizlikleri ortaya çıkaran faktörleri ortadan kaldırmayı savunmuştur. Çin Komünist Partisi'nin iktidara gelmesi sonrası bu görüşleri değişmiş; Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki azınlıklar ve milliyetler sosyolojisi üzerine araştırmalar yapmıştır. Bu süreçte Çin'deki farklı azınlıkların kültürü, dili, yaşam tarzı hakkında bilgi sahibi olmuştur.

1949'da Çin'in kurulmasının ardından Fei, ulusal entelektüel ve ideolojik yaşamda önemli bir rol oynadı ve kısa zamanda siyasi görevleri artmaya başladı. 1951'de Pekin'de bulunan "Merkezi Milliyetler Enstitüsü" (bugün Merkezi Milletler Üniversitesi) başkan yardımcılığına getirildi. 1954'te Milliyet İşleri Komisyonu üyesi olarak 1. Ulusal Halk Kongresi'ne katıldı.
Ne var ki, çok geçmeden sosyoloji bölümü burjuva bilimi olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Fei, artık ders veremiyor ve yayımları gitgide azalıyordu. 1956-1957 yılları arasındaki Yüz Çiçek Kampanyası sırasında tekrar, sosyolojinin restorasyonunu temkinli bir şekilde öneren konuşmalar yaptı. Ancak bu atmosfer 1957'de aniden Sağcı Karşıtı Hareket ile değişti. Bu süreçte sağcı olarak fişlenenler arasında yer aldı ve dışlandı. Fei, "halka karşı suçlarını" itiraf etmesi için sayısız toplantıda ayakta ve başı öne eğik biçimde durdu. Yüzlerce makale ile meslektaşları da dahil olmak üzere ona saldırıyor ve bu saldırılar acımasızca ve dürüst olmayan şekilde yapılıyordu. Fei, toplumdan dışlanmış, aşağılanmış, izole edilmiş; öğretmekten, araştırmaktan ve bunları yayımlamaktan aciz bir hale düşmüştü. Bu dışlanma ve baskı Çin Kültür Devrimi sırasında zirveye ulaştı. Kızıl Muhafızlar tarafından fiziki saldırılara uğradı, tuvalet temizlemeye zorlandı ve intiharı dahi düşündü. Hayatının en verimli yılları basit bir ifadeyle kaybolup gidiyordu.

1970'lere gelindiğinde Uluslararası alanda tanınan Fei, yabancı misafirler ağırlamaya başladı ve Mao'nun ölümünden sonra Çin sosyolojisinin restorasyonunu yönetmesi istendi. Amerika Birleşik Devletlerini tekrar ziyaret etti ve yeni Çinli sosyologlar yetiştirmesi için Amerikalı sosyal bilimcilerin Çin'e gelmesini sağladı. 1980'de resmen itibarı iade edildi. Dörtlü Çete'nin televizyonda naklen yayınlanan yargılamasında yargıçlardan birisiydi. 

"İkinci Hayatı", önemli makam sahipleri ve politika belirleyicileriyle temasları her kamu entelektüelleri gibi daha fazla olduğu bir dönemdi. Onun hızlı yükselişinin etkisi, özellikle yüz milyonlarca köylünün ekonomik olarak iyileşmesini sağlayan kırsal kalkınmayı teşvik etmesi için hükûmeti ikna etmesinde hissedildi. 1990'larda neredeyse her hafta adı gazetelerde anılıyor ve yüzü televizyonlarda gözüküyordu. Çin'in tamamını gezdi; Amerika, Kanada, Avrupa, Japonya, Avustralya ve daha birçok yere yurt dışı ziyaretlerinde bulundu. Uluslararası alanda ödül yağmuruna tutuldu. Uygulamalı Antropoloji Derneği (SFAA) Malinowski Ödülü; Kraliyet Antropoloji Enstitüsü (RAI) Huxley Memorial Madalyası; Hong Kong Üniversitesi fahri doktorası; Japonya, Filipinler ve Kanada gibi ülkelerde onursal ödüllere layık görüldü.
Fei, aynı zamanda, Lewis H. Morgan'ın aşamacı evrimsel görüşünü takip eden, Çin tarihindeki etnik gruplar üzerine etkili teorileriyle de tanınır. Hong Kong'daki Tanner Konferansındaki "Çin Milliyetinin Yapılandırılmasında Çoğulluk ve Birliktelik" çalışması bunun temsili bir örneğidir. Fei'ye göre Huaxia kavramı Çin Hanedanı döneminde etkili olmuş gerçek bir etnik grup Han Ulusuyla ortaya çıkmıştır. Daha sonrasında Han, Çin'in kuzey sınırındaki Qiang gibi etnik göçebeleri cezbeden ve asilime eden tarım toplumuyla "Öz Merkezcil Kuvvet" haline gelmiştir. Fei, Çinliliği bir kartopuna benzetmektedir.

Her şeyden önce Fei, "ikinci hayat"ında yazarlıkta ilerleme kaydetmişti. Çoğu eski kitabı bu dönemde tekrar basıldı ve büyük kemiyette yeni kitaplar ve makaleler yayımladı. Defaatle Çin modernleşmesinin başarılı olmasında sosyoloji ve antropolojiyi savundu. Köydeki saha çalışmasını, öğrencilerini ve öğretmenlerini hatırladı. Kırsal kalkınma, kasabalar, ulusal azınlıklar ve gelişmekte olan sınır bölgeleri hakkında kitapları ve makaleleri vardı. Entelektüellerin tarafını tuttu. Yurt dışı gezilerinde öğrendiklerini anlattı ve İngilizce'den yeni çeviriler yaptı. Küçük şiir kitapları da vardı. Yeni yazılarının öncekilerden bir farkı vardı: siyasal ihtiyat. Zira Fei son zamanlarında ateşle oynamayı göze alamayacak kadar az bir zamanı vardı.
24 Nisan 2004 tarihinde 94 yaşında öldüğü sırasında Pekin Üniversitesinde Sosyoloji Profesörü olarak görev yapıyordu. 80'lerden beri ders verdiği ve yönettiği Sosyoloji Bölümü tarafından kendisine anma töreni yapıldı.
Bunların yanında siyasi görevler alan Fei Xiaotong; 1987-1996 yılları arasında Çin Demokratik Birliği başkanlığı da yapmıştır.

Peasant Life in China: A Field Study of Country Life in the Yangtze Valley. Preface by Bronislaw Malinowski. London: G. Routledge and New York: Dutton, 1939. Japonca tercümesi de bulunmaktadır.
Fei & Chang Chih-I《Zhang Zhiyi 张之毅》, Earthbound China: A Study of Rural Economy in Yunnan. University of Chicago Press, 1945. ISBN 9780415605458
China's Gentry: Essays in Rural-Urban Relations. Chicago: University of Chicago Press, 1953.
Neidi de nongcun, "Çin’in İç Bölgelerinde Köyler"《內地的農村》(Villages of the interior). Shanghai: Shenghuo, 1946.
Shengyu zhidu, "Üreme Sistemi",《生育制度》 (The institutions for reproduction). Shanghai: Shangwu, 1947.
From the Soil ,"Kırsal Çin", (Xiangtu Zhongguo, 《鄉土中國》). Shanghai: Guancha, 1948. (Translated as From the Soil: The Foundations of Chinese Society, U. of California Press, 1992)
Xiangtu chongjian, "Kırsalın Yeniden İnşası",《鄉土重建》 (Rural recovery). Shanghai: Guancha, 1948.
Small Towns in China: Functions, Problems & Prospects. Beijing: New World Press, 1986.
Fei Xiaotong wenji, "Fei Xiatotong Külliyatı" 《费孝通文集》 (Collected works of Fei Xiaotong), 15 vols. Beijing: Qunyan chubanshe, 1999.
Küreselleşme ve Kültürel Özbilinç, İpekyolu Kültür ve Edebiyat, 2021. ISBN 9786059914505

1980: Bronislaw Malinowski Ödülü
1981: Huxley Memoraial Madalyası
1988: Britannicca Ansiklopedisi Ödülü
1993: Fukuoka Amerika ve Asya Kültürü Ödülü
Hong Kong Üniversitesi fahri doktora ödülü
Macau Üniversitesi fahri doktora ödülü
1994: Ramon Magsaysay Ödülü

6. Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı başkan yardımcılığı
7. ve 8. Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi başkan yardımcılığı
Hong Kong Anayasa Hazırlık Komitesi başkan yardımcılığı
Çin Demokratik Birliği başkanlığı
Danıştay Uzmanlar Bürosu müdür yardımcılığı
Ulusal Etnik İşler Komitesi başkan yardımcılığı
Demokrat Birlik Merkez Komitesi başkanlığı

Sosyologların listesi

R. David Arkush, Fei Xiaotong and Sociology in Revolutionary China. Cambridge, MA: Harvard University Press, 1981.
Pasternak, Burton, "A Conversation with Fei Xiaotong," Current Anthropology 29:637-62 (1988).
"Fei Xiaotong [Hsiao-tung Fei]," American Anthropologist, 108.2:452–461 (2006).

Ferdinand Tönnies (26 Temmuz 1855, Oldenswort - 9 Nisan 1936, Kiel, Almanya), Alman sosyologdur. En bilinen eseri Gemeinschaft und Gesellschaft'tır. Toplumcu bakış açısına sahiptir. Toplumu hastalıklardan korumanın önemini vurgular.
Bu eserde toplulukları cemaat ve cemiyet olmak üzere ikiye ayırmıştır. Cemaat toplumu ona göre organik olandır. Aile ilişkileri önemsenmiş, kır ve geleneksel yaşam yoğunlaşmıştır. Cemiyet toplumunda ise bütün yapı ekonomizm üzerine inşa edilmiştir. İnsanlar metaya dönüşmüştür. İlişkiler soğumuş ve çıkar ön plana çıkmıştır. Cemiyet toplumunda ciddi sorunlar baş gösterir. Bu teorisi; özünde Émile Durkheim'ın dayanışma kavramıyla benzerlikler gösterir.

1887: Gemeinschaft und Gesellschaft, Leipzig: Fues's Verlag, 2nd ed. 1912, 8th edition, Leipzig: Buske, 1935
1896: Hobbes. Leben und Lehre, Stuttgart: Frommann, 1896, 3rd edn 1925
1897: Der Nietzsche-Kultus, Leipzig: Reisland
1906: Philosophische Terminologie in psychologischer Ansicht, Leipzig: Thomas
1907: Die Entwicklung der sozialen Frage, Leipzig: Göschen
1909: Die Sitte, Frankfurt am Main: Rütten & Loening
1917: Der englische Staat und der deutsche Staat, Berlin: Curius
1921: Marx. Leben und Lehre, Jena: Lichtenstein
1922: Kritik der öffentlichen Meinung, Berlin: Springer; 2nd ed. 2003, Berlin/New York: Walter de Gruyter (Ferdinand Tönnies Gesamtausgabe, vol. 14)
1924, 1926, 1929: Soziologische Studien und Kritiken, 3 vols, Jena: Fischer
1926: Fortschritt und soziale Entwicklung, Karslruhe: Braun
1927: Der Selbstmord in Schleswig-Holstein, Breslau: Hirt
1931: Einführung in die Soziologie, Stuttgart: Enke
1935: Geist der Neuzeit, Leipzig: Buske; 2nd ed. 1998 (Ferdinand Tönnies Gesamtausgabe, vol. 22)
Tönnies' Complete Works (Ferdinand Tönnies Gesamtausgabe), 24 vols., since 1998, Lars Clausen, Alexander Deichsel, Cornelius Bickel, Carsten Schlüter-Knauer, Uwe Carstens; Publisher: Walter de Gruyter, Berlin/New York)

Çıkma ya da flört; evlilik, nişanlılık ya da buna benzer başka bir birliktelik içinde olmayan iki birey arasında arkadaşlığın ötesinde duygusal, romantik ve/veya cinsel yakınlık içeren ilişkidir.
Genellikle bir romantik ilişkinin başlangıcında, çiftin, sık sık bir araya gelerek birbirini tanımaya çalıştığı dönemdir. Bu kavram için Türkçede kullanılan çıkma ifadesi, "birlikte sokağa çıkmak, bir yere gitmek'" sözünün bir kısaltması olarak kullanılmaktadır. Flört kelimesi ise, Fransızca "küçük çiçek, çiçek buketi", "boş sözler etmek" anlamlarına gelen "fleurette" fiilinden türemiştir ve zamanla "işve, cilve, güzel
söz" anlamlarını kazanmıştır.
Bu kavram, uzun süreli bir romantik ilişki, kısa süreli romantik bir ilişki, bir defaya özgü bir buluşma/ tanışma eylemi, tek gecelik cinsel bir partner, sadece bir cinsel partner, bir ve birkaç kişiyle takılmak, bir grup arkadaşla birlikte sosyalleşmek gibi biçimler alabilir. Üzerinde uzlaşılmış bir tanım yoktur. Kimileri flörtü iki kişinin kendini birbirine adadığı tek eşli bir ilişki olarak tanımlarken, bazıları adanmışlık içermeyen ilişki ya da bir kişinin aynı anda birden fazla partnerle birlikte olabileceği ilişki olarak tanımlayabilir. İletişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak, internet ortamında veya diğer iletişim araçlarıyla, romantizme yönelik sosyalleşmek de çıkma olarak kabul edilir.
Flörtün, romantik ilişkilerde birbirini tanıma dönemi olup şiddet içermeyeceği düşünülse de bir üniversitede flört ilişkisi içindeki  öğrencilerin önemli bir kısmının şiddette maruz kaldığını ortaya koyan bir araştırmanın ABD'de 1981'de yayımlanmasından sonra flört ilişkilerindeki şiddet konusu birçok araştırmacının dikkatini çekmiş ve birçok araştırma yapılmıştır.  Fiziksel, cinsel, psikolojik/duygusal veya ısrarlı takip gibi şiddet türlerinin flört ilişkilerinde yaşandığı pek çok araştırmacı tarafından rapor edilmiştir.

Flört şiddeti (flört ilişkisinde şiddet, flört içi şiddet, sevgili şiddeti), flört ilişkisinde eşlerden birinden diğerine beraberlikleri sırasında veya beraberlikleri bittikten sonra yönelen duygusal, fiziksel ve cinsel saldırganlık eylemleri.
Romantik yakın ilişki şiddetinin bir alt tipi olarak sınıflandırılan bir şiddet türüdür. "Flört ilişkisinde şiddet", "flört içi şiddet",
"sevgili şiddeti", "yakın partner şiddeti" ve "güvensiz / sağlıksız ilişki" gibi kavramlarla da ifade edilir. Her yaştan bireyin flört ilişkisi içerisinde karşılaşabileceği bir saldırganlık şeklidir ancak evlilik öncesi ilişkide ortaya çıkması sebebiyle daha çok lise-üniversite çağındaki gençleri kapsayan bir sorun olarak düşünülür. Kişilerin yaralanması, ölümü ile sonuçlanabildiği gibi maruz kalan kişide öz güven azalması, depresyon, intihar düşünceleri ve girişimleri, kaygı bozuklukları, öfke patlamaları, madde kullanımı, uyku ve yeme bozuklukları gibi etkileri olur.

ABD'li sosyolog James Makepeace tarafından yapılan ve flört ilişkisi içindeki üniversite öğrencilerinin önemli bir kısmının şiddette maruz kaldığını bulgulayan bir çalışmanın 1981'de yayımlanmasından sonra flört ilişkilerindeki şiddet konusu birçok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Flörtün, romantik ilişkilerde birbirini tanıma dönemi olup şiddet içermeyeceği; yakın ilişkilerdeki şiddetin evlilik dönemindeki anlaşmazlıklar sonucu ortaya çıktığı şeklindeki görüşle çelişen bu ilk araştırmadan sonra flört şiddeti konusunda gittikçe daha çok sayıda araştırma gerçekleştirilmiştir. Çalışmaların kimisinde flört şiddeti, çiftler arasındaki sadece fiziksel yaralanma vakalarını içerecek şekilde tanımlanmakta; kimisinde duygusal ve cinsel şiddeti de içerecek şekilde tanımlanmaktadır.
1989 yılında David Sugarman ve Gerald Hotaling flört şiddetine dair o güne dek yapılmış kırk araştırmayı inceleyen bir makale yayımlamış ve flört şiddetini, "flört ilişkisindeki  eşlerden birinin diğerine acı çektirme ya da zarar verme niyetiyle baskı yapması ya da fiziksel güç kullanması veya kullanmakla tehdit etmesi olarak ele alan çalışmaları incelemiştir.
Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımına göre flört şiddeti; bir flört ilişkisi içinde meydana gelen fiziksel veya cinsel şiddettir.

Fiziksel flört şiddeti
Flört ilişkisi içindeki partnerlerden birinin diğerinin bedenine kasıtlı zarar vermesidir.

Psikolojik flört şiddeti
Partnerlerden birinin diğerini küçük düşürecek, özgüvenini zedeleyecek, korkutacak davranışlarda bulunmasıdır.

Cinsel flört şiddeti
Partnerlerden birinin diğerini cinsel yakınlık veya cinsel birliktelik için zorlaması; duygusal baskı yoluyla cinsel birliktelik veya yakınlık için onay almasıdır.

Dijital flört şiddeti
Partnerlerden birinin diğerini kontrol etmek ve baskı kurmak için dijital teknolojik araçları ve sosyal medya hesaplarını kullanması, bu araçlar yoluyla tehdit etmesi. Dijital flört şiddetinin örnekleri arasında şunlar gösterilebilir: Sosyal medya da ortak hesap açmaya zorlamak, sosyal medya şifrelerini istemek, son görülme saatlerini kontrol etmek, sosyal medyada arkadaş kısmını incelemek ve kimlerle arkadaş olabileceğini belirlemek, profil fotoğrafına birlikte oldukları fotoğrafı koyması için baskı yapmak, izinsiz bir şekilde telefon ve bilgisayarı karıştırmak, mesaj gönderdiğinde anında cevap vermesini beklemek. Israrlı takip/Musallat olma
Birliktelikleri devam eden veya son bulmuş olan partnerlerden birinin diğerini korkutmak, rahatsız etmek üzere sürekli takip etmesidir.

Sosyal flört şiddeti
Partnerlerden birinin sevgi ve kıskançlığını öne sürerek diğerinin sosyal ilişkilerini kısıtlaması, partnerinin yalnızlaşmasına sebep olacak şekilde davranmasıdır.

Flört Şiddeti 12 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., TOG Genç kadın Fonu
Gençler arası İlişkilerde Flört Şiddeti12 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (eğitimciler için broşür), Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği

Friendzone (veya friend zone), bir arkadaşlık ilişkisi içerisinde bulunan kişilerden birinin, diğer kişi ile romantik veya cinsel bir ilişki içine girmek istemesini, ancak diğer kişinin bunu istememesini ve bazen ilişkinin arkadaşlık olarak devam etmesini istediğini tanımlayan bir durumdur. Friendzone, genel olarak reddedilen kişi için istenmeyen bir durum olarak kabul edilir.
Bazı psikologlara göre, bir cinsiyetler arası arkadaşlıkta erkek şahsın kadın arkadaşına romantik veya cinsel bir ilgi duyması, kadın şahsın erkek kişiye ilgi duymasından daha olasıdır. Buna ek olarak erkek kişinin kadın arkadaşının kendisine duyduğu ilgiyi abartması ve olduğundan daha fazla görmesinin de daha yaygın olduğu belirtilmiştir.
Kavram, kadınların ilgi duymadığı erkekler ile, bu erkekler sırf kendilerine iyi davrandıkları için onlarla cinsel ilişkiye girmeleri beklentisi oluşturması neden gösterilerek kadın düşmanı olmakla suçlanmıştır.

Karşılıksız aşk

Genetik soybilim, geleneksel soybilime (genealojiye) genetiğin uygulamasıdır. Genetik soybilimde, soybilimsel DNA testi kullanılarak kişiler arasındaki genetik ilişki seviyesi belirlenir.

Genetikte aile isimlerinin tahkiki George Darwin'e (Charles Darwin'in oğlu) kadar geri uzanır. 1875'te George Darwin ilk-kuzen evliliklerin sıklığını belirlemek için soyadları kulanmış ve aynı soyada sahip olan kişiler arasında evlilik (izonimi) insidansını hesaplamıştır. Büyük Britanya topluluğunda ilk-kuzen evliliği için %2,25-%4.5 arası bir sayıya ulaşmış, üst sınıflar bu sayı aralığının yukarı ucunda, genel kırsal toplum ise alt ucundaydı (kendi ebeveynleri, Charles Darwin ve Emma Wedgwood ilk-kuzenlerdi). Bu basit çalışma kendi dönemi için yenilikçiydi. Aile tarihini çalışmak için genetik kullanmaya yönelik bundan sonraki keşif 1990'ları buldu, o vakit Y kromozomundaki bazı yerleri babadan oğula kalıtımı izlemek için yararlı olduğu bulundu.
Dr. Karl Skorecki, Aşkenaz kökenli Kanadalı bir nefrologdu. Skorecki, sinagogunda kendisi gibi Kohen olan ama Sefardik soydan olanların tamamen farklı fiziksel görünümleri olduğunu fark etti. Yahudi geleneğe göre tüm Kohenler (Kohanim), Musa'nın kardeşi Aaron'un soyundan gelmedir. Eğer Kohanim sülalesi tek bir erkeğin ahvadı ise, bunların ortak bazı genetik işaretler taşıması ve belki bir aile benzerliğini koruması gerektiğini düşündü Skorecki.
Bu hipotezi sınamak için Skorecki, Arizona Üniversitesi'nden Profesör Michael Hammer ile temas kurdu. Hammer, moleküler genetik araştırmacısı ve Y kromozomu araştırmasında bir öncü idi. 1997'de Nature dergisindeki yayınlanan raporları bilim ve din dünyasında şok dalgaları yarattı. Gerçekten de, Y kromozomunda bulunan belli bir işaretin haham soyundan gelen bir Yahudi erkekte bulunma olasılığının genel topluma oranla daha yüksek olduğu bulundu. Binlece yıl boyunca ortak bir soy unsuru kesin bir şekilde korunmuştu (bakınız Y-kromozomal Aaron. Üstelik, bulgular "hatalı babalık olaylarının" çok az sayıda olduğunu göstermiştir.
Bu yeni metodolojiyi genel soyadlara ilk uygulayan, Oxford Üniversitesi'nden bir moleküler biyolog olan Bryan Sykes oldu. Sykes soyadı üzerine yaptığı araştırmada erkek kromozom üzerindeki sadece dört işarete bakmasına rağmen geçerli sonuçlar verdi. Bu çalışma, soybilimci ve tarihçiler için genetiğin değerli bir yardımcı olacağının gösterdi.
2000 nisanında, Family Tree DNA adlı şirket, ilk genetik soybilim testlerini sunmaya başladı. Böylece Y kromozomu hakkında kişisel bir teori, akademik bir çalışmanın dışında ilk defa sınanabilir oldu. Sykes'ın soyad çalışmasındaki fikri başka akademik araştırmacılar tarafından da kabul görmüş ve internette Soyadlar Projesi (Surname Project) olarak genişletilmişti. Bu gişimler, genetik test ile elde edilen bilginin dünya çapında soybilimcilere yayılmasını sağlamıştır.
2001'de Sykes, "Havva'nın yedi kızı" (The Seven Daughters of Eve) adlı popüler bir kitabında Avrupalılarda bulunan 7 ana haplotipten bahsetmiştir. Kitabın başarısının ardından ve soybilimsel DNA testinin giderek ucuzlanıp yaygınlaşması ile genetik soybilim hızla büyüyen bir saha haline geldi. 2003'te aynı soydı paylaşanlarda DNA testi yapılmasının bilimsellik seviyesine ulaşmış olduğu, Nature Reviews Genetics dergisinde çıkan, Joblin ve Tyler-Smith tarafından bir makalede beyan edildi. Test satan şirketler ve bu testleri sipariş eden müşteri sayısı hızla büyümüştür.
Genetik soybilimin kabul görmesindeki bir diğer aşama, Genografik Proje olmuştur. Genografik Proje ABD'deki Milli Genografi Derneği (National Geographic Society) ve IBM tarafından, University of Arizona ve Family Tree DNA'nın işbirliği ile, 2005'te başlatılmış beş yıllık bir araştırma projesidir. Projede kullanılan test kitleri, Y kromozomunundaki 12 STR işaretleri veya mitokondriyal DNA'daki HVR1 bölgedeki mutasyonlara bakmakta kullanılmaktadır. Projenin amacı, başlıca soybilimsel değil antropolojik olmakla beraber Ekim 2007 itibarıyla projenin halka açık kit satışları 225.000'i aşması genetik soybilimin popülerleşmesine yardımcı olmuştur.
Yaygın soyadlar durumunda 12 genetik işaret yeterli ayrım gücüne sahip değildir, bu yüzden bazı laboratuvarlar 25, hatta 67 Y-kromozomu genetik işaretine birden bakmaktadırlar. Bu alanda çalışan tüm şirketler ve onlara destek olan laboratuvarların yıllık satış rakamlarının (2006'da) 60 milyon USD olduğu tahmin edilmektedir.

2000'den beri düzinelerce bilimsel makaleler yayımlanmış ve binlerce kişisel test sonucu internette kamuya açılmıştır. Bazı laboratuvarların farklı test yöntemleri kullanmasından dolayı sonuçların karşılaştırması karmaşık olabilmektedir. Farklı iki kaynaktan olup farklı görünen sonuçlar aynı olabileceği gibi, tersi de olabilmektedir.

En yaygın genetik soybilimsel testler Y-DNA (baba sülalesi) ve mtDNA (ana sülalesi) soybilimsel DNA testleridir. (Bu maddede Y kromozomu ve Y-DNA terimleri eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.)
Bu testlerde iki kişide bulunan belli DNA dizilerini karşılaştırarak bu kişilerin (soybilimsel bir zaman ölçeğinde) aynı atadan gelmiş olma olasılığı hesaplanır. Bruce Walsh tarafından gelişitirlmiş Bayes modeli kullanılarak bu iki kişiyi en yakın ortak atalarından ayıran nesil sayısı kestirilir.
Y-DNA testinde Y kromozomundaki "kısa bitişik tekrar" (short tandem repeat; STR) ve baze tek nükleotit polimorfizmlere (single nucleotide polymorphism; SNP) bakılır. Y kromozomu sadece erkeklerde bulunur ve dolayısıyla sadece babasal sülale hakkında bilgi verir. Bu testler yakın geçmiş (STR'ler aracılığıyla) ve eski (SNP'ler aracılığıyla) genetik atalar hakkında bilgi verebilir. Y-kromozom STR testi bir haplotip ortaya çıkarır, bu haplotip bir erkek ataların tüm erkek ahvadında benzer olmalıdır. SNP testleri kişilerin ait olduğu babasal haplotipleri belirler, bu haplotipler büyük genetik toplulukları tanımlar.
mtDNA testinde HVR-1, HVR-2 bölgesi veya her ikisi ya dizilenir ya da bunların belli varyantları için test edilir. Bir mtDNA testinde ayrıca kişileri belli anasal haplotiplere yerleştirmeye yarayan SNP'lere de bakılabilir hatta tüm mtDNA'nın dizilenmesi de mümkündür.
Y-DNA veya mtDNA test sonuçları başkalarının sonuşları ile karşılaştırılabilir, bunun için ya özel ya da kamuya açık veritabanları mevcuttur.

Biyocoğrafi ve etnik köken için ayrı DNA testleri mecuttur ama bunların geleneksel soybilimin ilgi alanına girmez.
Genetik soybilim halklar arasında hayret verici bağlantılar ortaya çıkarmıştır. Örneğin, eski Fenikelilerin günümüz Malta adası topluluğunun atası olduğunu göstermiştir.
Daha çok bilgi için Biyocoğrafi soy, soybilimsel DNA testi ve topluluk genetiği maddelerine bakınız. 

Soybilimsel DNA test yöntemleri ayrıca daha büyük zaman ölçekleri için kullanılarak insan göç yollarını çizmekte kullanılmaktadır. Örneğin, ilk insanların Kuzey amerika'ya ne zaman ve nereden geldiklerini belirlemekte kullanılmışladır.
İnsan göç yollarını haritalamak amacıyla son yıllarda bazı araştırmacılar ve laboratuvarlar dünyanın her tarafındaki yerli topluluklardan örnekler toplamaktadırlar. Yakın zamanda bu bilmi halka sunmayı amaçlayan çeşitli projeler de başlatılmıştır. Bir örnek, yukarıda Tarih bölümünde belirtildiği üzere, National Geographic Society'nin Genografik Projesi'dir, bu proje5 kıtadan 100.000 kişiden elde edilmiş DNA numuneleri toplayıp analiz ederek tarihsel insan göçlerini haritalamayı amaçlamaktadır. Bir diğer örnek, DNA Klanları Genetik Köken Analiz (DNA Clans Genetic Ancestry Analysis)'dir, bu projede bir kişinin dünyanın her tarafından yerli etnik gruplara olan genetik bağlantısı ölçülmektedir.

Erkek DNA test müşterileri çoğu zaman babalarının babasal kökenini belirlemek amacıyla bir Y kromozom testiyle başlar. Kadınlar genelde mitokondri testiyle başlayıp anasal soylarını takip ederler, aynı test genelde erkekler tarafından da yapılır.
DNA testi satın alanlar genelde belli bir atasal grupla olan ilişkileri hakkında nicel, bilimsel bir bağlantı elde etmeyi amaçlar. Örneğin, bu hizmetlerin bazı müşterileri baba tarafından Viking kökenli olduklarının kanıtlanmayı arzu ettiklerini bildirmişlerdir. Bu piyasa talebini karşılamak için bir Britanya DNA test servisi, Oxford Ancestors, erkeklerin Viking soyundan geldiğini test edecek bir Y kromozom testi sunmaktadır. DNA'ları bu haplogruba ait çıkanlara test servisi tarafından bir Viking Soyu sertifikası verilmektedir. Aynı DNA test şirketi, BBC ile ortaklaşa olarak "Vikinglerin Kanı" adlı bir televizyon belgeseli hazırlamıştır, DNA testinin Viking kökeni ortaya çıkarmakta nasıl kullanılacağını anlatan.
The RootsWeb Genealogy-DNA adlı İnternet tartışma grubunun dünya çapında 750 üyesi bulunmaktadır. Bazı liste üyeleri DNA testi yaptırmış olup sonuçların yorumlanması konusunda tavsiye ve yönlendirme isterler. Listede ayrıca bazı etnik gruplar, coğrafi bölgeler veya soyadlara bakan DNA projelerinin idarecileri bulunmaktadır.

Mitokondriler ökaryotik hücrelerin (insanlarınki gibi) sitoplazmasında bulunan organellerdir. Başlıca işlevleri hücreye enerji sağlamaktır. Mitokondrilerin bir zamanlar serbest yaşayan simbiyotik bakterilerin işlevini kaybetmiş kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Mitokondrilerin bir zamanlar serbest yaşayan organizmalar olduğunun bir belirtisi, mitokondriyal DNA (mtDNA) olarak adlandırılan, nispeten küçük dairesel bir DNA parçasına sahip olmasıdır. İnsan DNA'sının çok büyük bir kısmı hücre çekirdeğindeki kromozomlarda bulunur ama mtDNA bir istisnadır. Kişiler sitoplazma ve onda bulunan organelleri annelerinden kalıt alırlar, çünkü bunlar yumurta hücresinden kaynaklanır, spermden değil. Mitokondriyal DNA'da bir mutasyon meydana gelince bu mutasyon dişilerden oluşan bir sülale boyunca aktarılır. Bu ender mutasyonlar kopyalama hatalarından kaynaklanır—DNA kopayalanırken DNA dizisinde tek bir hata meydana gelebilir, bunun sonucuna tek nükleotit polimofizmi (İngilizce single nucleotide polymorphism teriminin kısaltması olan SNP olarak da bilinir).
İnsan Y kromozomları erkeğe özgü seks kromozomlarıdır; Y kromozomuna sahi

Gençlik hakları, gençlerin sivil haklarını genişletme amacı güden düşünce öbeğidir. Çıkış kaynağı; gençlik birlikleri ve kuşaklararası eşitlik yoluyla savaşılan ephebiphobia, erişkincilik ve yaş ayrımcılığı gibi tutumlara karşı gösterilen tepkidir.

1930'larda bağımsız bir hareket olarak ortaya çıkan gençlik hakları, sivil haklar ve kuşaklararası eşitlikle birlikte anılmıştır. Kökleri Büyük Bunalım dönemindeki genç eylemciliğine dayanan hareket; sivil haklar savaşımı, Vietnam Savaşı karşıtlığı ve benzer birçok hareketi etkilemiştir. Gençlik hakları, İnternet'in etki alanının genişlemesiyle yeniden öne çıkmaya başlamıştır.

Gençlik hakları savunucuları; erillik, erişkincilik ve yaş ayrımcılığı gibi tarihi algılamalar ile çocuk ve gençlik korkusu gibi olguları önemserler.
Toplumsal yaşamı düzenleyen yasaların bu algılamalardan etkilendiği düşüncesi de gençlik hakları savunucularına aittir. Olgunluk yaşı, çocuk işçi hakları, çalışma hakkı yasaları, sokağa çıkma yasakları, içki içme yaşı, araç kullanma yaşı, çocuk aldırma, korumalı evlatlık, fiziksel cezalandırma, reşitlik yaşı ve zorunlu askerlik konuları da bu kapsamda değerlendirilmektedir.
Gençlik haklarının okullardaki uygulamasına ilişkin konular ise sıfır hoşgörü, in loco parentis ve öğrenci haklarıdır. Evokullulaşma, okulsuzlaşma ve alternatif okullar; popüler gençlik hakları sorunlarındandır.
Gençlik hakları savaşımı uzun yıllardan bu yana toplumsal uğraş konusu üzerinde odaklanmaktadır. Oy verme ve aday olma yaşlarını düşürerek gençlik haklarını genişletme çabalarının yanı sıra, seçilen gençlerin belediye meclisi üyesi ya da Belediye Başkanı olarak görev almalarını sağlamaya yönelik çalışmalar da yapılmıştır.
Gençlik hakları savunucularının sözü edilen hakları geliştirme yolları, gençlik programları ve gençlik örgütleri kurmaktır. Asıl amaç, bu kuruluşların gençlik eylemciliği, gençlik katılımı, gençliğin sesi ve kuşaklararası eşitliği güçlendirmesinin sağlanabilmesidir.

"Gençliğin kurtuluşu" olarak da bilinen "gençlik hakları hareketi", yaş ayrımcılığına karşı savaşım veren ve "ergenlik yaşından küçük" (çoğu ülkede 18 yaşından küçük olanlar) gençlerin sivil haklarını güvence altına almaya çalışan bir halk hareketidir. Hareket, görünürde pedofobi ve ephebiphobiaya karşıdır ve kuşaklararası eşitliğin geliştirilmesini amaç edinir.
Gençlik hakları savunucuları kendilerini çocuk hakları savunucularından ayırmakta ve bu kişilerin erillik, pedofobi (çocuk korkusu) ve erişkinciliği istemeden de olsa güçlendirdiğini öne sürmektedirler. Çocuk hakları gönüllülerinin oluşturduğu Çocukları Koruma Fonu gibi kuruluşların 1970'lerdeki yönergeleri de gençlik hakları savunucularının elini güçlendirir niteliktedir.

İskoçya'daki Article 12 ve Almanya merkezli K.R.A.T.Z.A. uluslararası gençlik hakları kuruluşlarındandır. 2001 yılında kurulmuş olan İnsan Hakları İçin Gençlik kuruluşu 1995-2004 yılları arasındaki dönemi kapsayan İnsan Hakları Eğitimi On Yılı'nda Birleşmiş Milletler'le yaptığı eşgüdüm çalışması kapsamında bir yazı yarışması düzenlemiştir.

"Ulusal Gençlik Hakları Kurumu", Birleşik Devletler'in temel gençlik hakları kuruluşudur. Ülke çapında etkin olan kurum, medyada da kayda değer bir söz hakkına sahiptir. "The Freechild Project" adlı kuruluş ise gençlik hakları sorunlarını, kuruluşundan bu yana gençliğin gelişimine katkı yapmış olan kurumların gündemine taşımasıyla ünlenmiştir. Küresel Gençlik Ağı, dünyanın dört bir yanından gençleri bilinçlendirmekte ve Peacefire, gençlik hakları girişimcileri için teknoloji desteği sunmaktadır.
John McCardell, Jr. tarafından kurulmuş olan Choose Responsibility ve bu kuruluşun ardılı olan "Amethyst Initiative", içki içme yaşını temel gündem maddesi olarak kabul etmektedir. Choose Responsibility, yaş sınırının 18 olmasını desteklerken The Amethyst Initiative, alkol kültürüne önem vermekte ve içki içme yaşının bilinçli alkol tüketimi üzerindeki etkisini incelemektedir.

Gençlik hakları tüm dünyada birçok kişi ve kurum tarafından tanıtılmıştır. 1960'lar ve 70'lerde öne çıkan John Caldwell Holt, Richard Farson, Paul Goodman ve Neil Postman; temel gençlik hakları sorunlarını (eğitim, yürütme, toplumsal hizmetler ve yurttaşlık) işlemişlerdir.
Yazılı ve görsel medyada sık sık yer alan Alex Koroknay-Palicz, gençlik haklarının en güçlü savunucularından biri olarak kabul edilmektedir. Ünlü bir toplumbilimci olan Mike A. Males de gençlerin Birleşik Devletler'deki haklarına ilişkin birçok kitap yayımlamıştır. Robert Epstein ise gençlerin toplumsal hak ve yükümlülüklerinin kapsamının genişletilmesi konusunda katkıları olan bir yazardır. Taking Children Seriously'den Sarah Fitz-Claridge, Peacefire'dan Bennett Haselton ve "The Freechild Project"'ten Adam Fletcher gibi kurumsal kişilikler, gençlik haklarının geliştirilmesine yönelik yerel, ulusal ve uluslararası çalışmalar yapmaktadırlar.

18 Yaş Altı Hareketi 30 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İrlanda Ulusal Gençlik Web Sitesi 1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuzey Amerika'daki Gençlik Hakları Üzerine Bir İnceleme

George Herbert Mead (27 Şubat 1863 - 26 Nisan 1931), öncelikle birkaç seçkin pragmatistten biri olduğu Chicago Üniversitesi'ne bağlı Amerikalı filozof, sosyolog ve psikologdur. Simgesel etkileşimciliğin ve Chicago sosyolojik geleneğinin kurucularından biri olarak kabul edilir.

George Herbert Mead, 27 Şubat 1863'te Massachusetts, South Hadley'de doğdu. Babası Hiram Mead, annesi Elizabeth Storrs Mead (doğumdaki soyadı Billings) ve kız kardeşi Alice'ten oluşan Protestan, orta sınıf bir ailede büyüdü. Babası, bir çiftçi ve din adamları soyundan gelen eski bir papazdı ve daha sonra Oberlin Koleji'nin ilahiyat okulunda Kutsal Retorik ve Pastoral Teoloji kürsüsünde başkanlık yaptı. Elizabeth, Oberlin Koleji'nde iki yıl öğretmenlik yaptı ve ardından 1890'dan 1900'e kadar Massachusetts, South Hadley'deki Mount Holyoke Koleji'nin başkanı olarak görev yaptı.
1879'da George Mead, Oberlin Koleji'ndeki Oberlin Akademisi'ne ve ardından kolejin kendisine kaydoldu ve 1883'te Bachelor of Arts ile mezun oldu. Mead, mezun olduktan sonra yaklaşık dört ay ilkokul öğretmenliği yaptı. Sonraki üç yıl boyunca Wisconsin Central Railroad Company'de eksper olarak çalıştı .
1887 sonbaharında Mead, temel ilgi alanlarının felsefe ve psikoloji olduğu Harvard Üniversitesi'ne kaydoldu. Harvard'da Mead, düşüncesi üzerinde büyük etkisi olan Josiah Royce ve çocuklarına ders verdiği William James ile çalıştı. 1888'de Mead, yalnızca lisans derecesi aldıktan sonra Harvard'dan ayrıldı ve daha sonraki çalışmalarının merkezinde yer alan "jest" kavramını öğrendiği psikolog Wilhelm Wundt ile çalışmak için Almanya'nın Leipzig kentine taşındı.
1891'de Mead, Oberlin'de tanıştığı bir arkadaşı olan Henry Northrup Castle'ın (1862-1895) kız kardeşi Helen Kingsbury Castle (1860-1929) ile evlendi. Mead, tezini hiç bitirmemesine rağmen, 1891'de Michigan Üniversitesi'nde bir görev elde edebildi. Orada Mead, her ikisi de onu büyük ölçüde etkileyecek olan Charles H. Cooley ve John Dewey ile tanıştı. 1894'te Mead, Dewey ile birlikte ölümüne kadar ders verdiği Chicago Üniversitesi'ne taşındı. Dewey'in etkisi Mead'i eğitim teorisine yönlendirdi, ancak düşüncesi kısa süre sonra Dewey'inkinden ayrıldı ve zihin, benlik ve toplumla ilgili ünlü psikolojik teorilerine dönüştü.
Bağımsız bir filozof değildi, Chicago'nun sosyal ve politik meselelerinde aktifti; birçok etkinliği arasında Chicago Şehir Kulübü için yaptığı çalışmalar yer alıyor. Mead, bilimin sosyal problemlerle başa çıkmak için kullanılabileceğine inanıyordu ve Chicago'daki yerleşim evinde araştırma yapılmasında kilit bir rol oynadı. Ayrıca Chicago'daki Hull House'da sayman olarak çalıştı.
Mead, 26 Nisan 1931'de kalp yetmezliğinden öldü.

1932. The Philosophy of the Present.
1934. Mind, Self, and Society.
1936. Movements of Thought in the Nineteenth Century.
1938. The Philosophy of the Act.
1964. Selected Writings. — This volume collects articles Mead himself prepared for publication.
1982. The Individual and the Social Self: Unpublished Essays by G. H. Mead.
2001. Essays in Social Psychology.
2010. G.H. Mead. A Reader.

"Suggestions Towards a Theory of the Philosophical Disciplines" (1900);
"Social Consciousness and the Consciousness of Meaning" (1910);
"What Social Objects Must Psychology Presuppose" (1910);
"The Mechanism of Social Consciousness" (1912);
"The Social Self" (1913);
"Scientific Method and the Individual Thinker"(1917);
"A Behavioristic Account of the Significant Symbol" (1922);
"The Genesis of Self and Social Control" (1925);
"The Objective Reality of Perspectives" (1926);
"The Nature of the Past" (1929); and
"The Philosophies of Royce, James, and Dewey in Their American Setting" (1929).

Aboulafia, Mitchell, ed. 1991. Philosophy, Social Theory, and the Thought of George Herbert Mead. Albany: SUNY Press.
— 2001. The Cosmopolitan Self: George Herbert Mead and Continental Philosophy. Chicago: University of Illinois Press.
Biesta, Gert, and Daniel Tröhler, ed. 2008. G. H. Mead: the Philosophy of Education. Boulder, CO: Paradigm Publishers. 9781594515309
Blumer, H. & Morrione, T. J. 2004. George Herbert Mead and Human Conduct. New York: Altamira Press.
Conesa-Sevilla, J. 2005. "The Realm of Continued Emergence: The Semiotics of George Herbert Mead and its Implications to Biosemiotics, Semiotics Matrix Theory, and Ecological Ethics." Sign Systems Studies (September). Estonia: Tartu University.
da Silva, Filipe Carreira. 2007. G.H. Mead. A Critical Introduction. Cambridge: Polity Press.
— 2008. Mead and Modernity: Science, Selfhood and Democratic Politics. Lanham, MD: Lexington Books.
Gillespie, Alex. 2001. "The Mystery of G.H. Mead's First Book" (Essays in Social Psychology book review). Theory & Psychology 13(3):422–24. Archived from the original 17 June 2010.
— 2005. "G. H. Mead: Theorist of the social act." Journal for the Theory of Social Behaviour 35:19–39.
— 2006. "Games and the development of perspective taking." Human Development 49:87–92.
Joas, Hans. 1985. G.H. Mead: A Contemporary Re-examination of His Thought. Cambridge, MA: MIT Press.
Habermas, Jürgen. 1992. "Individuation through socialization: On George Herbert Mead's theory of socialization." in Postmetaphysical Thinking, by J. Habermas, translated by W. M. Hohengarten. Cambridge, MA: MIT Press.
Honneth, Axel. 1996. "Recognition and socialization: Mead's naturalistic transformation of Hegel's idea." Struggle for Recognition: The Moral Grammar of Social Conflicts, by A. Honneth, translated by J. Anderson. Cambridge, MA: MIT Press.
Lewis, J. D. 1979 "A social behaviorist interpretation of the Meadian 'I'." American Journal of Sociology 85:261–87.
Lundgren, D. C. 2004. "Social feedback and self-appraisals: Current status of the Mead-Cooley hypothesis." Symbolic Interaction 27:267–86.
Miller, David L. 1973 G. H. Mead: Self, Language and the World. Chicago: University of Chicago Press.
Nungesser, Frithjof. 2016. "Mead Meets Tomasello. Pragmatism, the Cognitive Sciences, and the Origins of Human Communication and Sociality" in: The Timeliness of George Herbert Mead. Ed. by H. Joas and D. R. Huebner. Chicago: The University of Chicago Press, 252-275.
Nungesser, Frithjof. 2020. "The Social Evolution of Perspective-taking. Mead, Tomasello, and the Development of Human Agency" Pragmatism Today, 11(1): 84–105.
Sánchez de la Yncera, Ignacio. 1994. La Mirada Reflexiva de G.H. Mead. Montalbán, ES: Centro de Investigaciones Sociológicas.
Shalin, Dmitri. 1988. "G. H. Mead, socialism, and the progressive agenda." American Journal of Sociology 93:913–51.

Internet Archive'daki George Herbert Mead tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
George Herbert Mead çalışmaları – Gutenberg Projesi
George Herbert Mead çalışmaları (kamu malı sesli kitaplar) 
Mead Project 2.0 7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Mead's published and unpublished writings, many of which are available online, along with others.
George Herbert Mead 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Mitchell Aboulafia, Stanford Encyclopedia of Philosophy
Review materials for studying George Herbert Mead
Guide to the George Herbert Mead Papers 1855-1968 12 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the University of Chicago Special Collections Research Center 16 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Göç sosyolojisi ya da göç hareketleri insanlık tarihi kadar eskiye dayanan toplumsal bir olgudur. Öyle ki göç, bir kişinin veya belirli bir kitlenin farklı amaçlarla, belli bir zaman aralığında, bulundukları noktadan farklı noktalara gerçekleştirdikleri nüfus hareketleridir. Göç eden bireylerin geldikleri kaynak nokta ve ulaşmayı amaçladıkları hedef noktalar üzerinden tanımlanan bu demografik geçişler, toplumların sahip oldukları sosyal yapıyı ve değişim hacmini etkilemektedir.
Söz konusu nüfus hareketleri  siyasi, iktisadi, kültürel  ya da çevresel  faktörlere  dayalı olarak gerçekleşebilmektedir. Toplum veyahut topluluklarda sosyal değişim ve dönüşüme neden olan bu faktörler, göçün sosyolojik açıdan incelenmesini ve tartışılmasını mümkün kılmaktadır. Dolayısıyla göç, bireylerarası ya da toplumlararası etkileşime neden olmakta ve sürecin dinamizmine ivme kazandırmaktadır.
Göçü kategorize etmek, çok aktörlü ve yönlü bir süreç olmasından dolayı oldukça zordur. Ancak kavramsal açıdan göçün farklı tasniflere tabi tutulduğu da görülmektedir.

Gıda sosyolojisi, toplumun ilerleyen tarihi ve gelecekteki gelişimi ile ilgili kaygılardan ortaya çıkan gıda çalışmasıdır. Gıda sosyolojisi içerisinde; üretim, hazırlık, tüketim, dağıtım, etik, kültürel vb. konular barındırır. Toplumumuzdaki gıda dağıtımının yönü, gıda tedarik zincirindeki değişikliklerin analizi ile incelenebilir. Özellikle küreselleşme, gıda dağıtım endüstrisinde baskı etkisi yaratarak gıda tedarik zinciri üzerinde önemli etkilere sahiptir.

Gıda tedarik zincirindeki merkezi satın alma merkezlerinden kaynaklanan ölçek etkileri, gıda dağıtım pazarındaki büyük perakendeciler veya distribütörler gibi büyük oyuncuları desteklemektedir. Bunun nedeni, güçlü pazar güçlerini ve finansal avantajlarını daha küçük oyunculara karşı kullanabilmeleridir. Hem güçlü bir pazar gücüne hem de finansal kredi piyasasına daha fazla erişime sahip olmaları, piyasayı domine edebilecekleri ve gıda dağıtım pazarındaki konumlarını sağlamlaştırabilecekleri anlamına geliyordu. Bu, bir uçta büyük oyuncular ve diğer uçta faaliyet göstermek için dar pazarları seçen küçük oyuncular tarafından karakterize edilen bir gıda dağıtım zinciri ile sonuçlanacaktır. Özel gıda dağıtım pazarlarında daha küçük oyuncuların varlığı, küçülen pazar paylarına ve ölçek etkileri nedeniyle daha büyük oyuncularla rekabet edememelerine bağlanabilir. Bu mekanizma aracılığıyla, küreselleşme daha küçük rol oyuncularını yerinden etmektedir. Özel gıda dağıtım pazarlarını rahatsız eden bir diğer mekanizma da dağıtım zincirlerinin kendi markalarına sahip olmalarıdır. Kendi markalarına sahip mağazalar, kendi markalarının fiyatını düşürerek rakipler arasındaki fiyat savaşlarıyla mücadele edebilmekte ve böylece tüketicilerin onlardan mal satın alma olasılığını artırmaktadır.

İnsanlığın başlangıcından beri, gıda sadece beslenme amacıyla önemliydi. Tarihin başlangıcındaki insanlar dünya üzerinde, gıdayı bir enerji kaynağı olarak kullanmaktaydı. Bu yüzden ilk insanlar avlanmak ve hayatta kalmak için yüksek enerji gereksinime ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle gıdayı direkt bir beslenme aracı olarak kullanıyor ve tüketiyorlardı.
Bu gelişmeler nihayetinde gıda emeğine ve gıda sosyolojisinin ekonomik kısmına da giren "tarımcılık" gelişmesine yol açtı. Yıllar geçtikçe yemek, kültürleri ve insanları bir araya getirmenin bir yolu haline geldi. Birçok kültürde insanları bir araya getiren şey yemek kültürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısacası yemek kültürü ve toplumları kaynaştırması; Homo-sapiens avcılığı ve toplayıcılığından, sömürgecilere, Yerli Amerikalıların şükran gününe kadar uzanan bir yolculuk haline geldi.
Sosyologlara göre, amaçlarına ve anlamlarına göre ayrılan farklı yiyecek grupları vardır. Bir kültürün temelini oluşturan kültürel süper gıdalar vardır. Ekonomik durumu yansıtan prestij gıdaları ve ağırlıklı olarak vücudun iyileştirilmesi için tüketilen vücut imajı gıdaları vardır. Sempatik yiyecekler, bir hurafe gibi beğenilen arzu edilen bir özellik için yenir. Son olarak, belirli bir sağlık nedeni ile tüketilen fizyolojik gıdalar vardır. Bu farklı kategoriler, araştırmacıların ve sosyologların kültürü gıda perspektifinden incelemelerine yardımcı olmaktadır. Genellikle gıdanın toplumla nasıl büyüdüğünü, küflendiğini ve değiştiğini bizlere gösterir.

Sembolik bir etkileşimcinin merceğinden, yemek sosyolojisi ile ilgili birçok sembol vardır. Yemek, birçok kültürde insanları bir araya getirir ve onları farklı seviyelerde birbirine bağlar. Örneğin, aile ile sofrada yemek yeme geleneği, birbirleriyle birlikteliği ve iletişimi temsil eder. Yemeğin kendisi, olduğundan daha büyük bir şeyi sembolize edebilir. Amerika'da fast food, bazıları için hızlı bir akşam yemeğine ihtiyaç duyan meşgul aileyi temsil edebilir. Ancak diğerlerine göre, özellikle Amerikan tüketimi fikrini merkeze alan “McDonaldization Teorisi ”ni gösterebilir. Yemek sosyolojisinin nasıl sembolize edilebileceğinin bir başka örneği de yemeği sıfırdan yapmak olabilir. Bu romantik duygular beslediğimiz birine karşı bir sembol olarak veya ailemize karşı bir sembol olarak karşımıza çıkabilir.

Diyetler tarihin birçok evresinde insanlar için var olmuş bir kavramdır. Ancak günümüzde ince, zayıf veya fit olmak insanoğlu için takıntı haline geldi. Geçmişe baktığımızda ise bir kadının iri olması onu daha güzel kılar mantığı insanlar tarafından benimsenmiştir. Çünkü bunun en temel sebebi, iri bir insan yemeğe kolay ulaşması demekti. Bu da o insanın zenginliğini ve sınıfını belirtirdi.
1920 yıllarından itibaren durum değişti ve zayıflık popülerlik kazandı. 1960'lı yıllarda ise Twiggy gibi modeller dikkat çekti ve birçok kadın benzer vücut tipine sahip olmaya çalıştı. Bu gelişme, egzersiz videolarının da popülaritesine artırdı ve 1980'lere kadar devam etti. 2010 yılından itibaren ise farklı diyet akımları meydana geldi. Buna örnek olarak vejeteryenlik, veganlık ve glütensiz ürün tüketimi gibi diyetler ortaya çıktı. Ayrıca bir kişinin diyet seçmesinde birçok neden de barınmaktadır. Ahlaki nedenler, sindirim sistemindeki sorunlar, toplumsal etkiler ve dini etkiler, kişinin diyet seçiminde etken rol oynamaktadır.

Amerika'yı etkisi altına alan obezite salgını, aynı zamanda gıdaların evrimi ile toplumları nasıl şekillendirdiğine güzel bir örnektir. Birçok Amerikalının tükettiği fast food ve yüksek kalorili hazır yiyecekler popülerleştiği için obezite de kaçınılmaz bir seviyeye ulaşmıştır. Belirli sosyoekonomik geçmişe sahip insanların yaşadığı çevre, tükettikleri gıda türünü de büyük ölçüde etkilemiştir. Yüksek kalorili ve düşük besleyici gıdalar daha ucuz olma eğilimindedir ve erişimi daha kolaydır. Bu nedenle çoğu insan alışveriş yaparken daha ucuz seçeneklere yönelir. Fiziksel hareket eksikliği de obeziteye katkıda bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar, gün içerisinde fiziksel aktivite yapamayan insanların obeziteye yakalanma ihtimalini daha yüksek göstermektedir.

Beardsworth, Alan ve Keil, Teresa. Menüdeki Sosyoloji: Gıda ve Toplum Araştırmasına Davet (1). Londra, ABD: Routledge, 2002. ProQuest ebrary. Ağ. 21 Kasım 2016.
Caplan, Pat, ed. Gıda, Sağlık ve Kimlik (1). Londra, ABD: Routledge, 2013. ProQuest ebrary. Ağ. 7 Aralık 2016.
Halkier, Bente. Tüketim Zorlandı: Medialized Gündelik Yaşamlarda Gıda. Farnham, GB: Routledge, 2010. ProQuest ebrary. Ağ. 7 Aralık 2016.
İlaç Enstitüsü. Açlık ve Obezite: Bir Gıda Güvensizliği Paradigmasını Anlamak—Çalıştay Özeti. Washington, ABD: Ulusal Akademiler Basını, 2011. ProQuest ebrary. Ağ. 7 Aralık 2016.
Lupton, Deborah. Gıda, Beden ve Benlik. Londra, GB: SAGE Publications Ltd, 1996. ProQuest ebrary. Ağ. 21 Kasım 2016.
Marsden, Terry ve Cavalcanti, Josefa Salete Barbosa, ed. Kırsal Sosyoloji ve Kalkınma Araştırmaları: Küreselleşen Gıdada Çalışma İlişkileri. Bingley, GB: Emerald Group Publishing Limited, 2014. ProQuest ebrary. Ağ. 21 Kasım 2016.
Ritzer, George. Tüketim Sosyolojisinde Keşifler: Fast Food, Kredi Kartları ve Kumarhaneler. Londra, GB: SAGE Publications Ltd, 2001. ProQuest ebrary. Ağ. 21 Kasım 2016.

Carolan, M. 2012, Gıda ve tarım sosyolojisi, Routledge, New York; Londra;.
Bearsworth, Alan. 1997, Menüde Sosyoloji: Gıda ve Toplum Araştırmalarına Davet, Routledge,0-415-11424-1
Germov, John. 2004. A Sosyology of Food & Nutrition: The Social Appetite, Oxford University Press,0-19-551625-7
Kingsolver, Barbara. 2007. Hayvan, Sebze, Mucize: Bir Yıl Yemek Ömrü, Harpercollins,0-06-085255-0
Levenstein, Harvey. 1988, Masada Devrim: Amerikan Diyetinin Dönüşümü, Oxford University Press,0-19-504365-0
Nestle, Marion. 2003, Food Politics: How the Food Industry Influences Nutrition and Health, Univ of California Press,0-520-24067-7
Mennel, Stephen. 1993. Gıda Sosyolojisi: Yeme, Diyet ve Kültür, Adaçayı Yayınları,0-8039-8839-7
Ritzer, George. 2007, Toplumun McDonaldlaşması, Adaçayı Yayınları,978-1-4129-5429-7
Schlosser, Eric. 2001. Fast Food Nation: Tüm Amerikan Yemeklerinin Karanlık Yüzü, HarperCollins0-395-97789-4

Yiyecek ve İçecek Tarihi Araştırma Merkezi.
Yemek Zaman Çizelgesi 15 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gıda Bilimi Dünyası

Hipergami (halk dilinde "Yüksek birisiyle evlenmek" olarak anılır, bazen "yüksek oyun" olarak anılır), sosyal bilimlerde kendisinden daha yüksek kast veya sosyal statüye sahip bir eşle evlenen bir kişinin eylemi veya uygulaması için kullanılan bir terimdir.
"Hipogami" zıtlığı, tersini ifade eder: daha düşük sosyal sınıf veya statüden bir kişiyle evlenmek (konuşma dilinde "Aşağı birisiyle evlenmek"). Her iki terim de 19. yüzyılda Hint alt kıtasında, iki kavram için sırasıyla Sanskritçe anuloma ve pratiloma terimlerini kullanan klasik Hindu hukuk kitaplarını çevirirken icat edildi.
Hipergini terimi, erkekler aşağı birisiyle evleneceği için kadınların evlenmesiyle ilgili genel pratiği tanımlamak için kullanılır.

Hindistan'ın kırsal kesiminde, hipergami modernleşme fırsatıdır. Hindistan'ın kırsal kesimlerindeki evlilikler, giderek artan bir şekilde aşırı eşlilik örnekleridir. Çiftçiler ve diğer kırsal işçiler, kızlarının şehir yaşamına erişmesini istiyor, çünkü büyükşehir bağlantılarıyla internet erişimi, daha iyi iş fırsatları ve üst sınıf sosyal çevreler geliyor. Kentsel bir alandaki bağlantı, gelinin ailesi için daha geniş bir sosyal ufuk yaratır ve ailedeki küçük çocuklar, daha iyi bir eğitim için şehirdeki çiftle birlikte yaşamaya gönderilebilir. Hipergami'nin bir bedeli vardır; çeyiz, genellikle bir evin tamamından daha fazla veya daha fazla maliyete sahiptir. Bir kıza uygun bir evlilik ayarlamak için ebeveynler tarafından ödenmesi gereken yüksek bedel, dişi fetüslerin kürtaj oranlarının artmasına neden olmuştur.
Hindistan'da evlenme kavramı, kasta dayalı sınıf tabakalaşması nedeniyle yaygındır. Daha yüksek kastlardan kadınların alt kastlardan erkeklerle evlenmesine izin verilmedi. Smritis'te Anuloma olarak anılan bu evlenen kadın kavramı, gen havuzunun Hindu ideolojik eşdeğerini aşağılamaktan koruyan mekanizma olarak haklı çıkarıldı. Pratiloma olarak adlandırılan Anuloma'nın tersine eski Hint toplumunda izin verilmiyordu. Ancak Mahabharata, istisnalara izin verilen örneklerden bahsediyor, örneğin Shukracharya'nın kızı Devayani, Kshatriya Yayati ile evlendiğinde.

Dünyanın dört bir yanındaki düzinelerce ülkede eş seçimi üzerine yapılan araştırmalar, erkeklerin ve kadınların eş seçerken farklı özelliklere öncelik verdiklerini, erkekler genç ve çekici kadınları tercih etme eğiliminde olduklarını ve kadınlar eğitimli, hırslı, çekici ve zengin erkekleri tercih etme eğiliminde olduklarını ortaya çıkardı. Evrimsel psikologlar, bunun, sağlıklı bebekler doğuracak kadınları aramaya itilen erkekler ve ailenin hayatta kalması için gerekli kaynakları sağlayabilecek erkekleri aramaya yönlendirilen kadınlarla cinsel seçilimden kaynaklanan içsel bir cinsiyet farkı olduğunu iddia ediyorlar.
Bununla birlikte, sosyal öğrenme kuramcıları, kadınların yüksek kazanç kapasitesine sahip erkeklere değer verdiğini, çünkü kadınların erkek egemen bir toplumda dezavantajlı statüleri nedeniyle kendi kazanma yeteneklerini kısıtladığını söylüyor. Toplumlar daha cinsiyet eşitliğine doğru kayarken, kadınların eş seçim tercihlerinin de değiştiğini iddia ediyorlar. Bazı araştırmalar bu teoriyi desteklemektedir, 37 ülkede 8,953 kişiyle yapılan bir anketin 2012 analizi de dahil olmak üzere, bir ülke cinsiyet eşitliği ne kadar fazlaysa, erkek ve kadın yanıtlayıcıların farklı nitelikler yerine birbirleriyle aynı nitelikleri aradıklarını bildirme olasılığı yüksektir. Bununla birlikte, Townsend (1989) tıp öğrencilerini, eğitim kariyeri ilerledikçe evlilik partnerlerinin mevcudiyetinin nasıl değiştiğine ilişkin algıları konusunda araştırmıştır. Kadınların yüzde 85'i "Durumum yükseldikçe kabul edilebilir partner havuzum azalır" dedi. Buna karşılık, erkeklerin yüzde 90'ı "Statüm yükseldikçe kabul edilebilir ortaklar havuzum artar" diye düşünüyor.
Gilles Saint-Paul (2008), matematiksel modellere dayanarak, insan dişi hipergami'nin, kadınların tek eşli çiftleşmeden (daha yavaş üreme hızları ve sınırlı doğurganlık pencereleri göz önüne alındığında) daha fazla çiftleşme fırsatı maliyetleri kaybetmesi nedeniyle ortaya çıktığını ve dolayısıyla bu evlilik bedelinin karşılanması gerekir. Evlilik, genetik olarak daha yüksek kaliteli bir erkeğin, ebeveyn yatırımı olmasa da, hamile bırakma olasılığını ortadan kaldırarak, yavrularının genel genetik kalitesini düşürür. Bununla birlikte, bu azalma, genetik olarak düşük kaliteli kocası tarafından daha yüksek düzeyde ebeveyn yatırımı ile telafi edilebilir.
Deneysel bir çalışma, İsrail'de oldukça çarpık bir cinsiyet oranına sahip (1000 kadına 646 erkek) bir bilgisayar randevu hizmetine abonelerin eş tercihlerini inceledi. Bu çarpık cinsiyet oranına rağmen, "Eğitim ve sosyoekonomik statü konusunda, kadınlar ortalama olarak daha fazla hipergamik seçicilik gösterirler; bu özelliklerde kendilerinden daha üstün olan eşleri tercih ederler... Erkekler ise buna dayalı bir hipergaminin analoğunu arzular. fiziksel çekicilik; fiziksel çekicilik ölçeğinde kendilerinden daha üst sırada yer alan bir eş arzu ederler."
Bir çalışma, Amerika Birleşik Devletleri'nde 1.109 ilk kez evli çiftten oluşan bir örneklemde "evlenen" kadın veya erkek sayısında istatistiksel bir fark bulamadı.
Başka bir çalışma, İngiltere'de hipergaminin 1950'lerden bu yana önemli ölçüde azaldığını göstermiştir. Eğitimde erkeklerin “evlendiği” geleneksel evlilik pratikleri, kadınlar eğitim avantajına sahip olduktan sonra uzun süre devam etmez.

Hint alt kıtası, imparatorluk Çin, eski Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu ve feodal Avrupa dahil olmak üzere tarih boyunca hipergaminin biçimleri uygulanmıştır.
Bugün, çoğu insan yaklaşık sosyal eşitleriyle evleniyor ve dünyanın bazı yerlerinde hipergamiler azaldı. Kadınların yaşlı erkeklerle evlenmesi giderek daha az yaygın hale geliyor. (Hipergamilik, erkeğin daha yaşlı olmasını gerektirmez, yalnızca daha yüksek statüde olmasını gerektirir ve sosyal eşitlik genellikle ekonomik eşitlikten ziyade sosyal çevreleri ifade eder).
Araştırmacı Yue Qian, 1980 ve 2012'deki çiftler arasındaki gelir farkını araştıran 2016 tarihli bir makalede, kadınların kendilerinden daha yüksek gelire sahip erkeklerle evlenme eğiliminin modern çağda hala devam ettiğini belirtti.

 Vikisözlük'te Hipergami ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Irawati Karve (15 Aralık  1905 – 11 Ağustos 1970), Hindistan, Maharaştra'dan öncü bir Hint sosyolog, antropolog, eğitimci ve yazardır. Hindistan'da Hint Sosyolojisi ve Sosyolojisi'nin kurucusu G. S. Ghurye'nin öğrencilerinden biridir. İlk kadın Hint Sosyolog olduğu iddia edildi.

Irawati Karve, 15 Aralık 1905'te zengin bir Chitpavan Brahmin ailesinde doğdu ve adını babası Ganesh Hari Karmarkar'ın Burma Pamuk Şirketi için çalıştığı Burma'daki İravadi Nehri'nden aldı. Yedi yaşından itibaren Pune'deki Huzurpaga yatılı kız okuluna gitti ve daha sonra 1926'da mezun olduğu Fergusson Koleji'nde felsefe okudu. Daha sonra Bombay Üniversitesi'nde G. S. Ghurye altında sosyoloji okumak için Dakshina Bursu aldı ve 1928'de The Chitpavan Brahmans — An Ethnic Study adlı kendi kastı üzerine bir tezi ile yüksek lisans derecesi aldı.
Karve, Ghurye ile okurken bir okulda kimya öğreten Dinkar Dhondo Karve ile evlendi. Kocası, sosyal olarak seçkin bir Brahman ailesinden olmasına rağmen, eşleşme onun devletin yönetici ailesiyle evlenmesini uman babasının onayını almadı. Dinkar, bir Bharat Ratna ve kadın eğitiminin öncüsü olan Dhondo Keshav Karve'nin oğluydu. Biraz çelişkili bir şekilde Dhondo Karve, Dinkar'ın onu daha ileri çalışmalar için Almanya'ya gönderme kararına karşı çıktı.
Almanya'da Kasım 1928'de başlayan zaman, Hindistan Ulusal Kongresi üyesi Jivraj Mehta'nın kredisiyle finanse edildi ve Dinkar'ın on yıl kadar önce organik kimya alanında PhD aldığı ülkedeki kendi eğitim deneyimlerinden ilham aldı. Kaiser Wilhelm Antropoloji Enstitüsü'nde okudu ve iki yıl sonra doktora derecesi aldı ve daha sonra Hindistan'daki kocasının yanına geri döndü, burada çift, o yıllarda yaygın olan sosyal kısıtlamalara daha az bağlı, oldukça alışılmadık bir hayat yaşadı. Kocası bir ateistti ve Irawati Pandharpur'daki Vithoba'daki Hindu tapınağına yaptığı ziyaretleri inançtan ziyade "gelenek" hürmeti olarak açıkladı. Bütün bunlara rağmen, onlarınki esasen görünüş ve fiil bakımından orta sınıf bir Hindu ailesiydi.

Karve, 1931'den 1936'ya kadar Bombay'daki SNDT Kadın Üniversitesi'nde yönetici olarak çalıştı ve şehirde lisansüstü eğitim verdi. 1939'da sosyoloji reader olarak Pune'deki Deccan Koleji'ne taşındı ve kariyerinin geri kalanında orada kaldı.
Nandini Sundar'a göre Karve, ilk Hint kadın antropologdu ki Hindistan'da Karve'nin yaşamı boyunca genellikle sosyoloji ile eş anlamlı bir disiplindi. Antropoloji, antropometri, seroloji, Hindoloji ve paleontolojinin yanı sıra türküler toplama ve feminist şiirleri çevirme gibi geniş kapsamlı akademik ilgi alanlarına sahipti.
Esasen, çeşitli entelektüel düşünce okullarından ilham alan ve bazı açılardan W. H. R. Rivers tarafından kullanılan teknikleri taklit eden bir yayılmacıydı. Bu etkiler, klasik Hindolojiyi, Britanya Hindistanı'nın bürokratları tarafından uygulanan etnolojiyi ve ayrıca Alman öjenik temelli fiziksel antropolojiyi içeriyordu. Ayrıca, saha araştırmasına doğuştan gelen bir ilgisi vardı. Sundar, Karve'nin "1968'e kadar, antropometrik ve daha sonra 'genetik' veriler (kan grubu, renk görüşü, el sıkışması ve hipertrikoz) olarak adlandırılanlar temelinde alt kastlar gibi sosyal grupları haritalamanın önemine olan inancını koruduğunu belirtir.
O zamanlar Poona Üniversitesi (günümüzde Pune Üniversitesi) olan yerde antropoloji bölümünü kurdu.
Karve uzun yıllar Pune Üniversitesi Deccan Koleji'nde Sosyoloji ve Antropoloji Bölüm başkanı olarak görev yaptı. 1947'de Yeni Delhi'de düzenlenen Ulusal Bilim Kongresi'nin Antropoloji Bölümüne başkanlık etti. Hem Marathice hem de İngilizce yazmıştır.

Özel

Genel
Sundar, Nandini (2007), "In the cause of anthropology: the life and work of Irawati Karve",  Uberoi, Patricia; Sundar, Nandini; Deshpande, Satish (Ed.), Anthropology in the East: The founders of Indian Sociology and Anthropology, New Delhi: Permanent Black, ISBN 978-1-90542-277-7

Irk ve etnik ilişkiler sosyolojisi, toplumun tüm seviyelerinde ırklar ve etnik gruplar arasındaki toplumsal, politik ve ekonomik ilişkilerin incelenmesini kapsar. Bu alan, konut ayrımı, farklı ırk ve etnik gruplar arasındaki diğer karmaşık sosyal süreçler gibi sistematik ırkçılık üzerine yapılan çalışmalarla da ilgilenir.
Irk ve etnisitenin sosyolojik analizi, sıklıkla postkolonyal teori, toplumsal tabakalaşma ve sosyal psikoloji gibi sosyolojinin diğer alanlarıyla etkileşim içine girmektedir. Siyasi politika düzeyinde, etnik ilişkiler ya asimilasyon ya da çok kültürlülük açısından tartışılmaktadır. Irkçılık karşıtlığı, özellikle 1960'larda ve 1970'lerde popüler olan başka bir siyaset tarzını oluşturur. Akademik araştırma düzeyinde, etnik ilişkiler; ya bireysel ırksal-etnik grupların deneyimleriyle ya da kapsayıcı teorik konularla tartışılır.

William Edward Burghardt Du Bois, 20. yüzyılın en etkili siyah bilginlerinden ve aktivistlerinden biri olarak bilinir. Du Bois kendini halkı hakkında eğitti ve akademiyi, halkına karşı sosyal adaletsizlikler konusunda başkalarını aydınlatmanın bir yolu olarak aradı. Du Bois araştırması "zenci grubunu bir neden olarak değil bir semptom olarak ortaya çıkardı; çabalayan, çarpıntı yapan bir grup ve hareketsiz, hasta bir suç gövdesi değil; uzun bir tarihsel gelişme ve geçici bir olay olarak değil". Du Bois, Siyah Amerikalıların yüksek öğrenimi benimsemeleri ve toplumda daha yüksek bir konum elde etmek için okula yeni erişimlerini kullanmaları gerektiğine inanıyordu. Bu fikre Yetenekli Onuncu Fikir adını verdi. Popülerlik kazandıkça, siyahların bazı yerlerde özgür olabilmeleri için her yerde özgür olmaları gerektiği inancını da vaaz etti. Afrika ve Rusya'ya seyahat ettikten sonra, orijinal entegrasyon felsefesinden vazgeçti ve bunu uzun vadeli bir vizyon olarak kabul etti.

Marx, toplumu, kapitalist sınıf ve işçi sınıfından başlayarak dokuz "büyük" sınıfa ayırarak tanımladı ve orta sınıflar uygun gördükleri şekilde birinin veya diğerinin arkasında oluyorlardı. Marx, işçi sınıfının sömürülmesini durdurmak için işçi sınıfının kapitalist sınıfa karşı ayaklanmasını umuyordu. Siyah ve beyaz işçileri ayırdıklarından, örgütlenmedeki başarısızlıklarının bir kısmı kapitalist sınıftan kaynaklanıyordu. Özellikle Amerika Kıtası'nda Siyahlar ve Beyazlar arasındaki bu ayrılık, ırkçılığa katkıda bulunuyordu. Marx, kapitalizmin ırkçılığa katkısını, bölünmüş emek piyasaları ve ırksal bir kazanç eşitsizliği ile ilişkilendirmiştir.

Irk ilişkilerine ilişkin en önemli sosyal psikolojik bulgulardan biri, kalıplaşmış grupların üyelerinin bu kalıp yargıları içselleştirmeleri ve dolayısıyla çok çeşitli zararlı sonuçlara maruz kalmalarıdır. Örneğin, stereotip tehdidi adı verilen bir olguda, testlerde düşük puan almış olarak kalıp yargılanan ırksal ve etnik grup üyeleri, kendilerine bu kalıp yargı hatırlatılırsa, bu testlerde daha kötü performans göstereceklerdir. Etki o kadar güçlüdür ki, sınava giren kişiden sınava girmeden önce ırkını belirtmesini istemek bile (çoktan seçmeli bir soruda "Afrikalı Amerikalı" kelimesini öne çıkartmak gibi) test performansını önemli ölçüde değiştirebilmektedir. Bu araştırma dizisine özel olarak sosyolojik bir katkı, bu tür olumsuz stereotiplerin anında oluşturulabileceğini bulmuştur: Michael Lovaglia liderliğindeki bir akademisyen ekibi tarafından 1998 yılında yapılan bir deney, solak insanların, belirli bir test türü için dezavantajlı bir grup olduklarına inandırılarak yönlendirilirlerse stereotip tehdidine maruz kalabileceklerini göstermiştir.

Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu
Göç sosyolojisi

Banton, M. 1987. Racial Theories. Cambridge: Cambridge Üniversitesi Yayınları.
Ellis, J. 2011. Race Relations | Culture and Ethnicity 4 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. USARiseUp
Feagin, J. 2003. Racial and Ethnic Relations. Prentice Hall (8th edition)
Gibson, Robert. 1978. Booker T. Washington and W. E. B. DuBois: The Problem of Negro Leadership 30 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Yale
Jenkins, R. 2008. Rethinking Ethnicity. London: Sage (2nd edition).
Malesevic, S. 2004. The Sociology of Ethnicity. London: Sage.
Omi, M. & Winant, H. 1986. Racial Formation in the United States. New York: Routledge
Vera, H; Feagin, J. 2007. Handbook of the Sociology of Racial and Ethnic Relations. Springer
Wilson, H. 2006. The Sociology of Racial and Ethnic Relations. Bryant
Zuckermann, Ghil'ad et al. (2015), ENGAGING - A Guide to Interacting Respectfully and Reciprocally with Aboriginal and Torres Strait Islander People, and their Arts Practices and Intellectual Property, Australian Government: Indigenous Culture Support.

Israrlı takip; özel hayatın gizliliğini ihlal etmek, tehdit ve şantaja başvurmak gibi yollarla bir kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma durumudur. Eylemi gerçekleştiren kişi karşı tarafta korku uyandırmayı, ona gözdağı vermeyi ve kendisini güvensiz hissetmesini hedefler. Psikoloji, sosyoloji, kriminoloji ve hukuk gibi disiplinlerin çalışma alanına girmekle birlikte ısrarlı takibin hukuki bir nitelik kazanması nispeten daha yeni bir olaydır. Çeşitli uzmanlar tarafından farklı tanımları yapılmış olsa da genel itibarıyla bir taciz ve sarkıntılık türü olduğu kabul edilmektedir. Günümüzde ısrarlı takip pek çok ülkede suç olarak sayılmakta ve ilgili yasalarca yaptırıma tabii tutulmaktadır. Literatüre İngilizce "stalking" kelimesinden türeyerek giren ısrarlı takibin tam Türkçe karşılığı "musallat olma" veya "dadanma"dır.

Israrlı takip konusunda yasal düzenlemeler yapan ilk Avrupa ülkesi Danimarka olmuştur. 1933 yılında çıkartılan kanunla ısrarlı takip suç olarak kabul edilmiş ve hapis cezasının yanı sıra para cezası, koruma tedbiri gibi ilave uygulamalarla caydırıcılığı arttırılmaya çalışılmıştır. Uzun yıllar boyunca diğer ülkelerin gündemini ve yasalarını pek meşgul etmeyen bu konu, 1997'de İrlanda yasalarına girmiş ve böylece İrlanda ısrarlı takibi ele alan ilk AB üyesi ülke olmuştur. 1998'de Belçika, 2000'de Hollanda, 2006'da Avusturya ve son olarak 2007 yılında Almanya da ısrarlı takibi suç olarak kabul etmiştir. Ayrıca; Fransa, İsveç ve Slovenya anayasalarında, doğrudan bir düzenleme bulunmasa da, "ısrarlı takip" kavramı yer almaktadır.

Türk hukukunda ısrarlı takibe yönelik eylemler müstakil bir suç olarak düzenlenmeden önce kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçu kapsamında değerlendirilmekteydi. Ancak bunun yeterli bir koruma imkanı sağlamadığı konusunda eleştiriler bulunmaktaydı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 2009 yılında önüne gelen Opuz/Türkiye davası ile verdiği "Türk yargı makamlarının kadına yönelik şiddet konusunda gereken hassasiyeti göstermeyip suçun cezalandırılması konusunda da cinsiyet ayrımcılığına dayalı hak ihlali yaptıkları"  şeklindeki karar bu konuda bir dönüm noktası olmuş ve bu konuda ilk düzenleme 2012 yılında getirilen 6284 Sayılı Kanun ile gerçekleştirilmiştir. Bu kanun ile ısrarlı takip durumlarında fail hakkında uzaklaştırma, mağdur hakkında ise koruma tedbiri alınabileceğine dair hükümler getirilmiştir. 2022 yılında ise ısrarlı takip eylemleri, kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçunun özel bir şekli olarak müstakil bir suç haline getirilmiştir. Düzenlemenin en önemli noktası fail açısından özel kastın aranmamasıdır.
12 Mayıs 2022 tarihli ve 7406 sayılı kanun değişikliyle, Türk Ceza Kanununun "Hürriyete Karşı Suçlar" başlığının 123. maddesinde müstakil bir suç olarak tanımlanmaya başlayan ısrarlı takip; suçun basit halinde altı aydan iki yıla kadar, nitelikli halinde ise bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası kapsamına alınmıştır.

Zorbalık
Gaslighting
Gözetim
Röntgencilik

James Samuel Coleman (12 Mayıs 1926 - 25 Mart 1995), Chicago Üniversitesinde çalışmış Amerikalı bir sosyolog, teorisyen ve ampirik araştırmacıdır.
1991 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği başkanlığına seçildi. Eğitim sosyolojisi ve kamu politikası okudu. Sosyal sermaye teriminin ilk kullanıcılarından biriydi. Sosyolojideki yeni muhafazakârlardan biri olarak kabul edilir. Foundations of Social Theory (1990) adlı çalışması sayısız sosyolojik teoriyi etkilemiş, The Adolesan Society (1961) ve "Coleman Report" (Equality of Educational Opportunity, 1966) adlı çalışmaları ise eğitim sosyolojisinde en çok alıntı yapılan iki kitap olmuştur. Dönüm noktası niteliğindeki Coleman Raporu, eğitim teorisinin dönüştürülmesine ve ulusal eğitim politikalarının yeniden şekillendirilmesine yardımcı oldu; Amerika Birleşik Devletleri'nde eşitlik ve üretkenliğin belirlenmesinde okullaşmanın rolüne ilişkin kamuoyunu ve bilimsel düşünceyi etkiledi.

James ve Maurine Coleman'ın oğlu olarak çocukluğunu Indiana, Bedford'da geçirdi, ardından Louisville, Kentucky'ye taşındı. 1944'te mezun olduktan sonra Virginia'da küçük bir okula kaydoldu ancak II. Dünya Savaşı sırasında ABD Donanması'na kaydolmak için okuldan ayrıldı. 1946'da ABD Donanması'ndan terhis olduktan sonra Indiana Üniversitesine kaydoldu. Sonunda okulunu  değiştirdi ve 1949'da Purdue Üniversitesinden kimya mühendisliği alanında lisans derecesini aldı. 1952 yılına kadar Eastman Kodak'ta çalıştı. Bu sıralarda sosyolojiye ilgi duymaya başladı ve Columbia Üniversitesinde eğitimine devam etti. Orada bulunduğu süre boyunca, iki yılını Uygulamalı Sosyal Araştırmalar Bürosu'nda araştırma görevlisi olarak geçirdi. Paul Lazarsfeld tarafından yayına hazırlanan Mathematical Thinking in the Social Sciences'da bir bölüm yazdı. 1955'te Columbia Üniversitesinden doktorasını aldı.
En çok "Eğitim Fırsatlarının Eşitliği" (EEO) ya da Coleman Raporu'nu oluşturan devasa çalışmasıyla tanınmaktadır.

Kalkınma teorisi, toplum içerisinde istenilen ve hayal edilen değişimin nasıl başarılacağına dair fikirler içeren bir teori türüdür. Kalkınma teorisi altında birçok teori bulunmaktadır. Bu makale içerisinde de farklı teorilerin bakış açıları "kalkınma teorisi"ne göre belirtilmektedir.

Modernleşme teorisi, toplumlarda modernleşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğini incelemek için kullanılır. Bu teori ülkelerin, toplumların hangi yönlerinin ekonomik kalkınmaya engel olduğunu ele alır. Bu teorideki asıl amaç geri kalmış veya gelişmeyi arzulayan toplumların modernleşmesine katkı sunmaktır. Birçok bilim insanı modernleşme teorisine katkıda bulunmuştur.

Modernleşme teorisinin ilkeler arasında, toplumların kendilerini geliştirip değiştirebileceğini belirten "ilerleme" fikrinden türetilmektedir. Bu teorinin kökenindeki bilim insanı ise Marquis de Condorcet  olmuştur. Bu teori aynı zamanda teknolojik gelişmelerin ve ekonomik değişikliklerin ahlaki ve kültürel değerlerde de değişikliklere yol açabileceğini belirtmektedir. Fransız sosyolog Émile Durkheim,Toplumda İş Bölümü adlı çalışması ile toplumda sosyal düzenin nasıl korunduğunu ve ilkel toplumların gelişmiş toplum statüsüne nasıl geçebileceklerini anlatmıştır.
Modernleşme teorisine katkıda bulunan diğer bilim adamları ise David Apter, Seymour Martin Lipset, David McClelland ve Talcott Parsons olarak karşımıza çıkmaktadır.

Büyüme modelinin doğrusal aşamaları, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa ekonomisini canlandırmak için kullanılan Marshall Planı'ndan büyük ölçüde esinlenen bir ekonomik modeldir. Ekonomik büyümenin ancak sanayileşme ile sağlanabileceğini varsayar.
Bu teoriye göre; doğru sermayeye gelecek olan kamu müdahalesi gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşmesine ve ekonomik kalkınmasına destek olacaktır.
Rostow'un büyüme aşamaları modeli, büyüme modelinin doğrusal aşamalarının en iyi bilinen örneğidir. Walt W. Rostow, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş bir ekonomi statüsüne ulaşmak için geçmesi gereken beş aşamayı sıralamaktadır. Rostow'a göre bu aşamalar:

Geleneksel toplum
Kalkış için ön koşullar
Kalkış
Olgunluğa geçiş
Yüksek kitlenin tüketimi yaşı olarak sıralanmaktadır.
Rostow, ekonomik gelişmenin belirli sektörler tarafından yürütebileceğini savunmaktadır. Ona göre; bir ülkenin kalkışa ulaşması için bazı kalkınma kurallarına uyması gerekmektedir. Uyması gereken temel üç madde:

Bir ülken yatırım oranlarını, GSYİH'sının en az %10'una yükseltilmesi gerekiyor.
Birden fazla yüksek üretim kapasitesine sahip sektörler oluşturulmalı.
Oluşturulacak bu sektörlerin, büyümesini desteklemek için kurumsal, politik ve sosyal çevre bir arada olmalıdır.
Ancak Rostow modelinin ciddi kusurları bulunmaktadır. Bu kusurların en önemlileri ise:

Kalkınmanın tüm ülkeler için aynı aşamalardan geçeceğini varsayar; bu toplumsal yaşam, kültürel bakış açısına vb. durumlara göre mümkün olmayabilir.
Kalkınmayı yalnızca kişi başına düşen GSYİH'nın artması ile ölçümler.
Gelişimin özelliklerine odaklanır, ancak gelişimin gerçekleşmesine neden olan faktörleri tanımlamaz.
Bu nedenle, gelişmeyi teşvik etmek için mevcut olması gereken sosyal yapıları ihmal eder.

Modernleşme teorisi, "ilkel" toplumların geleneklerini ve önceden var olan kurumlarını modern ekonomik büyümenin önündeki engeller olarak tanımlar. Bir topluma dışarıdan dayatılan modernleşme, şiddetli ve radikal bir değişime neden olabilir, ancak modernleşme teorisyenlerine göre genellikle bu risk göze alınmaya değer. Eleştirmenler, geleneksel toplumların yok edildiğine ve modernleşmenin hiçbir zaman elde edemeden modern bir yoksulluk biçimine kaydığına işaret ediyor.

Yapısalcılık, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyümesini engelleyen yönlere odaklanan bir kalkınma teorisidir. Yapısalcılık ile ilerleyen politikalar sanayi sektörünü beslemek için hükûmetlerin ekonomiye müdahalesini içermektedir. Gelişmekte olan ülkeler, bu yapısal dönüşümü kendi kendini idame ettiren bir ülke olmak için kullanmaktadır. Stratejinin mantığı, bebek endüstriler tezine dayanmaktadır. Genç endüstrilerin başlangıçta yabancı rakiplerle rekabet edebilecek deneyim ve ekonomiye sahip olmamasından dolayı kendilerini korumaları gerektiğini dile getirir.
Yapısalcılar, Üçüncü Dünya ülkelerinin gelişebilmesinin tek yolunun devletin eylemi olduğunu savunuyorlar. Üçüncü dünya ülkeleri, sanayileşmeyi hızlandırmalı ve diğer ülkeler ile ticarete olan bağımlılıklarını azaltmak zorundadır.
Yapısalcılığın kökleri Güney Amerika'da bulunan Şili'de yatmaktadır. 1950'de Raul Prebisch , Latin Amerika Ekonomik Komisyonu'nun ilk direktörü olmak için Şili'ye giderek bu düşünceyi başlatmıştır.

Bağımlılık teorisi, esasen yapısalcı düşüncenin bir devamıdır ve temel fikirlerinin çoğunubenimser. Yapısalcılar, ekonomiye hükûmet müdahalesi stratejisi izlenmedikçe kalkınmanın mümkün olamayacağını düşünseler de, bağımlılık düşüncesi dünyanın gelişmiş bölgeleriyle ticaret yaparak gelişmeye izin verebilir. Bununla birlikte, bu tür bir gelişme "bağımlı gelişme" olarak kabul edilir. Bağımlılık düşüncesi; kaynakların yoksul ülkelerden zengin ülkelere aktığını ve bununda yoksul devleti daha yoksul yaptığını belirtir. Modernleşme teorisinin aksine, bağımlılık teorisi, tüm toplumların benzer gelişim aşamalarında ilerlemediğini ifade eder. Bağımlılık teorisyenleri, azgelişmiş ülkelerin dünya pazarıyla olan bağlantılarını azaltmadıkça ekonomik olarak savunmasız kaldıklarını da savunmaktadır.
Bağımlılık teorisi; yoksul ulusların gelişmiş uluslar için doğal kaynak ve ucuz iş gücü sağladığını, bunlar olmadan gelişmiş ulusların sahip oldukları yaşam standardına sahip olamayacaklarını belirtir.
Yapısalcı köklerine ek olarak, bağımlılık teorisi, ünlü bir bağımlılık teorisyeni olan Immanuel Wallerstein'ın çalışmalarına da yansıyan Neo-Marksizm ve Dünya Sistemleri Teorisi ile örtüşmektedir. Wallerstein, ekonomik ilişkilerle birbirine bağlanan tek bir dünya olduğunu iddia ederek Üçüncü Dünya kavramını reddeder. Dünya sisteminin genişlemesinin sonuçlarından biri, doğal kaynaklar, emek ve insan ilişkileri gibi şeylerin metalaştırılmasıdır.

Temel ihtiyaçlar teorisi, 1976'da Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından, gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun azaltılması ve eşitsizlikle mücadele açısından bir sonucu olmayan modernleşme ve yapısalcılık teorilerine tepki olarak ortaya atıldı. Yaklaşım, bir toplumun geçim için neye ihtiyacı olduğunu belirleyerek ve nüfusu yoksulluk sınırının üzerine çıkması için yardım etmiştir. Temel ihtiyaçlar teorisi, ekonomik olarak üretken faaliyetlere yatırım yapmaya odaklanmaz. Temel ihtiyaçlar, bireyin hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu ürün ve alanlara yatırım yapmaktadır.
Temel ihtiyaç teorisinin savunucuları, yoksulluğun ortadan kaldırılması için insanın çalışırken çok yorulmaması, tüketerek tasarruf edebilecek konuma gelmesi için bu teorinin iyi bir yol olduğunu savunmaktadır.

Neoklasik kalkınma teorisinin kökenleri klasik ekonomi anlayışından gelmektedir. Klasik iktisat 18. ve 19. yüzyıllarda geliştirilmiş, ürünlerin değerine ve hangi üretim faktörlerine bağlı olduğuna odaklanmıştır. Bu teoriye ilk katkıda bulunanlar Adam Smith ve David Ricardo'dur.
Neoklasik gelişim teorisi 1970'lerin sonlarına doğru İngiltere'de Margaret Thatcher ve ABD'de Ronald Reagan'ın seçilmesiyle etkili oldu. Ayrıca Dünya Bankası 1980 yılında temel ihtiyaçlar yaklaşımından neoklasik bir yaklaşıma kaymıştır. 1980'lerin başından itibaren neoklasik gelişim teorisi uygulanmaya devam etmektedir.

Neoklasik kalkınma teorisinin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki en önemli etkisi, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun da desteklediği "Yapısal Uyum Programı" oldu. Bu programa göre yapılması gerekenler:

Mali tasarruf
Özelleştirme
Ticaretin serbestleştirilmesi, döviz devalüasyonu ve pazarlama kurullarının kaldırılması
Hükûmetin geri çekilmesi ve deregülasyon
1980'lerde Latin Amerika'nın ekonomik krizden kurtulması için gerekli olduğuna inanılan bu uygulamalar, John Williamson tarafından ortaya atılmıştır. Washington Konsensüsü olarak bilinmektedir.

Gelişim sonrası teori, ulusal ekonomik kalkınma fikrini tamamen sorgulayan bir teoridir. 
Gelişim sonrası teorisyenlerinden Sachs'a göre; kalkınma düşüncesine batılı ülkeler hakimdir ve çok etnik merkezlidir. Buna göre batılı yaşam tarzı dünya nüfusu için ne gerçekçi ne de arzu edilen bir hedef olabilir.
Bir savunucusu Majid Rahnema'ya göre, yoksulluk kavramları gibi şeyler kültürel olarak çok yerleşiktir ve kültürler arasında çok farklılık gösterebilir.

Sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeden bugünün ihtiyaçlarını karşılayan kalkınmadır. Kısacası gelecek nesillerin teminatı olan bazı ekonomik maddelerin satılmaması olarak adlandırılabilir. Sürdürülebilir kalkınma, çevresel sürdürülebilirlik, ekonomik sürdürülebilirlik ve sosyopolitik sürdürülebilirlik olarak üçe ayrılabilir. Club of Rome tarafından yaptırılan Büyümenin Sınırları kitabı, sürdürülebilirlik düşüncesine büyük bir ivme kazanmıştır. Sürdürülebilir kalkınmanın üzerinde durduğu bir konu da küresel ısınmadır. Bunun için önerilerde bulunarak, 1997 yılında imzalanan Kyoto Anlaşması'nın da oluşmasına katkı sağlamıştır.

İnsani gelişme teorisi; ekoloji, sürdürülebilir kalkınma, feminizm ve refah ekonomisi gibi farklı kökenlerden gelen fikirleri kullanan bir teoridir. Normatif politikadan kaçınmak ister ve bir ekonomide beşeri sermayenin toplam değerini artırmak için sosyal sermayenin nasıl daha verimli kullanılabileceğine odaklanır.
Amartya Sen ve Mahbub ul Haq insani gelişim teorisinin tanınmış savunucularındır. Amartya Sen'in çalışması, yeteneklere odaklanmıştır. İnsanların neler yapabileceği ve onların refahını belirleyen, gelir veya mallardan ziyade bu yetenekleridir. Bu fikir, İnsani Gelişme Endeksi'nin oluşturulmasında da temel rol oynamıştır.

Ekonomik kalkınma
Dünya sistemi teorisi
İlerlemecilik
Manifest Destiny
Medenileştirme misyonu

MP Cowen ve RW Shenton, Doctrines of Development, Routledge (1996), 978-0-415-12516-1 .
Peter

Kamu sosyolojisi, akademik olmayan izleyicilerle etkileşim kurmak için sosyolojinin disiplin sınırlarını genişletmeyi vurgulayan daha geniş sosyoloji disiplininin bir alt alanıdır. Belki de en iyi, belirli bir bilimsel yöntem, teori veya bir dizi politik değerden ziyade bir sosyoloji tarzı olarak anlaşılması daha makul bir yoldur. Yirmi birinci yüzyıldan beri bu terim, 2004 Amerikan Sosyoloji Derneği (ASA) başkanlık konuşmasında kamu sosyolojisinin disipline edilmesi için ateşli bir çağrıda bulunan Berkeley sosyologu Michael Burawoy ile geniş çapta ilişkilendirilmiştir. Burawoy konuşmasında, halk sosyolojisini, öncelikle diğer akademik sosyologlara hitap etmekle ilgilenen bir sosyoloji biçimi olan "profesyonel sosyoloji" olarak adlandırdığı olguyla karşılaştırır.
Burawoy ve diğer kamu sosyolojisi savunucuları, bu disiplini önemli kamusal ve politik kaygılara ilişkin sorunlarla ilgilenmeye teşvik eder. Bunlar, kamu politikası, siyasi aktivizm, toplumsal hareketlerin amaçları ve sivil toplum kurumları hakkındaki tartışmaları da içerir. Kamu sosyolojisi, disiplin içinde bir "hareket" olarak kabul edilirse, yalnızca toplumda ne olduğu veya ne olmuş olduğu hakkında değil, tartışmalara katkıda bulunmak için ampirik yöntemlerden ve teorik anlayışlarından yararlanarak sosyoloji disiplinini yeniden canlandırmayı amaçlayan bir sosyoloji alt dalıdır. Bu nedenle, kamu sosyolojisinin birçok versiyonu inkâr edilemez bir şekilde normatif ve politik karaktere sahiptir - bu, önemli sayıda sosyologun yaklaşıma karşı çıkmasına neden olan bir gerçektir.

"Kamu sosyolojisi" terimi ilk olarak Herbert J. Gans tarafından 1988 ASA başkanlık konuşmasında "Amerika'da Sosyoloji: Disiplin ve Kamu"da tanıtıldı. Gans'a göre, halk sosyologlarının başlıca örnekleri arasında The Lonely Crowd'un (sosyolojinin şimdiye kadar yazılmış en çok satan kitaplarından biri) yazarı David Riesman ve en çok satan başka bir çalışmanın baş yazarı Robert Bellah vardı. kalp . 2000 yılında (Burawoy'un ASA konuşmasından dört yıl önce), sosyolog Ben Agger , Kamu Sosyolojisi: Toplumsal Gerçeklerden Edebi Eylemlere, önemli kamusal sorunları ele alan bir sosyoloji için çağrıda bulunan kitabı yazdı.
Aldon Morris, W. E. B. Du Bois'nın, tarihsel olarak siyah bir kolej olan Clark Atlanta Üniversitesi'ndeki görev süresi boyunca, sosyolojinin ilk gerçek bilimsel bölümünü kurduğunu ve Chicago okulunun "bilimsel devrimi"nden önce geldiğini ileri sürer. Du Bois'ya göre, Amerikan siyahlarını Amerikan toplumunun ırkçı dokusunda yerleşik olan tiranlıklardan ve baskılardan kurtarmak için sağlam ampirik sosyolojik araştırma gerekliydi. Du Bois, kapsamlı bir tümevarım araştırması yoluyla, ampirik kanıtlara dayanmayan, ancak bilimsel analizde hiçbir temeli olmayan büyük tümdengelimsel anlatılara dayanan, ırksal eşitsizlik için sosyal Darwinist, biyolojik ve kültürel eksiklik açıklamalarını ortadan kaldırmaya ve meşrulaştırmaya çalıştı.

Kamu sosyolojisinin tek bir tanımı bulunmamakla birlikte, bu terim, Burawoy'un sosyolojiye özel bakış açısıyla geniş çapta ilişkilendirilmiştir. Burawoy'un 2004 ASA başkanlık konuşmasından bir alıntı, onun bu terime ilişkin anlayışının kısa ve öz bir tanımını sunar:"Toplumun aynası ve vicdanı olarak sosyoloji, derinleşen sınıf ve ırk eşitsizlikleri, yeni cinsiyet rejimleri, çevresel bozulma, piyasa köktenciliği, devlet ve devlet dışı şiddet hakkında kamusal tartışmayı tanımlamalı, teşvik etmeli ve bilgilendirmelidir. Dünyanın kamu sosyolojisine - akademi dünyasını aşan bir sosyolojiye - her zamankinden daha fazla ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Potansiyel kamuoyumuz, medya izleyicilerinden politika yapıcılara, susturulmuş azınlıklardan toplumsal hareketlere kadar çok çeşitlidir. Bunlar yerel, küresel ve ulusaldır. Kamu sosyolojisi, tüm bu bağlamlarda tartışmayı teşvik ederken, disiplinimize ilham verir ve canlandırır. Buna karşılık, teori ve araştırma, halk sosyolojisine meşruiyet, yön ve öz verir. Öğretim, halk sosyolojisi için eşit derecede merkezidir: Sosyolojiyi hayatın her alanına taşıdıkları için öğrenciler bizim ilk kamuoyumuzdur. Son olarak, olan ve olabilecek arasındaki boşluğu açığa çıkaran eleştirel hayal gücü, dünyanın farklı olabileceğini bize hatırlatmak için kamusal sosyolojiye değerler aşılar."2004'te Burawoy tarafından başlatılan sohbete dayanarak, New York'taki 2007 ASA toplantısı, kamu sosyolojisinin birçok yönünü içeriyordu. Sunumların çoğu doğrudan kamu sosyolojisi tartışmasıyla ilgili, örneğin: "Pratik Bir Kamu Sosyolojisi Oluşturmak: Vatandaşlık Projesinde Katılımcı Araştırma Üzerine Düşünceler", Paul Johnston; "Cezanın Yeni Bir Kamu Sosyolojisi", Heather Schoenfeld; "Aktivistler Ne İstiyor?", Danielle Bessett ve Christine Morton tarafından yazılan "Feminist Yeniden Üretim Akademisyenleri için Kamu Sosyolojisi" ve Eva Elliott ve Gareth Williams tarafından yazılan "Bir Kamu Sosyolojisi Geliştirmek: Sağlık Etki Değerlendirmesinde Kamusal Bilgiden Sivil İstihbarata"

Jane Addams
John G. Bruhn
Elizabeth J. Clark
WEB Du Bois
Jonathan A. Friedman
Jan M. Fritz
C. Margaret Salonu
Rand L. Kannenberg
Abdelwahab Ben Hafaiedh
Roger A.Straus
Lester Frank Ward
Tressie McMillan Cottom
Michael Eric Dyson
Melissa Harris-Perry
Cornel Batı

Agger, Ben (2007). Public Sociology: From Social Facts to Literary Acts (2nd edition ed.). Lanham, MD: Rowman & Littlefield Publishers. 978-0-7425-4105-4. OCLC 76940021.
Robert Bellah, Richard Madsen, William Sullivan, Ann Swidler and Steven Tipton. 1985. Habits of the Heart. Berkeley: University of California Press. 0-520-05388-5 OCLC 11030006
C. Wright Mills. 1959 (2000). The Sociological Imagination. Oxford University Press. 0-19-513373-0 OCLC 41476714
Burawoy, Michael: "For Public Sociology" 21 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (American Sociological Review, Şubat 2005)
Burawoy, Michael: "The Critical Turn to Public Sociology" 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Critical Sociology, Yaz 2005)
Fatsis, L. (2014) "Making sociology public: A critical analysis of an old idea and a recent debate" 13 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., PhD Thesis, School of Law Politics and Sociology, Sussex Üniversitesi.

PublicSociology.com 30 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Sosyoloji Derneği (ASA) 24 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SociologicalImagination.org - Kamu Sosyolojisi Bibliyografyası 1 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kantitatif, Analitik kimyada maddenin analiz edilmesi için kullanılan iki işlemden bir tanesi. Kantitatif, sıfat olarak Fransızcadaki "quantitatif" kelimesinden gelmektedir. Analiz, kalitatif ve kantitatif diye ikiye ayrılır. Kantitatif (nicel) analiz; bir maddenin içindekilerin ne olduğunu değil, bu maddenin içinde bulunanların ne kadar olduğunu analiz etmek için kullanılan bir analiz yöntemidir.

Önceden hazırlanmış bir soru formuna bağlı kalınarak, sayısal yorum ve genelleme yapılabilen araştırma türüdür. Niceliksel araştırma yönteminde, araştırılan konuya ilişkin, evreni temsil edecek örneklemden sayısal sonuçlar elde edilmektedir. Elde edilen sonuçlar üzerinde gerekli istatistiki ve matema-tiksel analizler yapılabilmektedir. Nicel araştırma yönteminde, araştırma evreninin araştırma konusu hakkındaki fikrinin yönü sorgulanmaktadır. Yani, konu hakkında yoğun bir analiz değil aksine, daha yüzeysel, daha çok sayısal ve çoğunluk/azınlık temsiliyetleri saptanmaktadır. Nicel araştırmalarda sayısal temsiliyet söz konusu olduğu için, araştırma evrenini temsil edecek örneklemin hatasız tespit edilmesi ve bu örnekleme doğru soruların sorulması önemlidir.
Son yirmi beş yıl içinde, klasik yöntemlerin yerine geçmeyi değil de, onların bazı noksan yanlarını tamamlamayı amaç edinen kantitatif (nicel) analiz yöntemleri geliştirilmiş bulunmaktadır. Bu yöntemlerin üstün bir tarafları vardır: objektif olmaları. Bu yöntemler metinlerin yorumlanmasındaki sübjektif öğelerin ayıklanması ve yorumlayıcının kişiliğinden özgür bir yorumlama yapabilmesi için kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin uygulamalarında belgeler bir araştırmacı grubu tarafından incelenebilmekte ve hesap makineleri de kullanılabilmektedir.
Anketlerin, kitlelerin süreç içinde ortaya çıkan değişkenlerin etkisiyle tutum ve kanaatlerinde ne gibi farklılıkların ortaya çıktığını ya da belirli bir zamandaki tutum ve kanaatleri tespit etmeye yaradıkları ortadadır. Anket, özellikle sosyal bilim araştırmalarında başvurulan bir yöntemdir. Önceden hazırlanan anket formlarına bağlı olarak araştırma yapılır. Bu formların hazırlanması, uygulanması, analizi ve yorumlanması uzmanlık gerektirir. Bunların yanı sıra gelen kültür ve insan davranışlarını değerlendirme yetenekleri anketlerin hazırlanması ve uygulanmasında etkili olur. Anket araştırması, özel olarak belirlenmiş bir ana kütlenin (evren) içinden örneklem seçilerek gerçekleştirilen çalışmadır. İstatistik ilkelerine uygun yapılırsa, belirli ölçüde güven verebilen bir örneklemden hareketle ana kütle hakkında genelleme yapılabilir.
Anket, basit bir bilgi toplama süreci değildir. Anket sistematik ve planlı çalışmayı gerektirir. Elde edilen verilerin doğruluğu, büyük ölçüde kullanılan yöntemlerin seçimine ve uygulamasına bağlıdır. Bu yöntemler potansiyel hata kaynaklarından bağımsız oldukları sürece, anket sonuçlarının doğruluğu artacaktır. Araştırmada karşılaşılan hata kaynakları, kapsam, örnekleme, ölçüm ve cevaplanmama hatalarıdır.
Araştırma evrenine tamamen ulaşmak mümkün olmadığı için, bu evreni temsil etme özelliğine sahip belirli sayıda belirli yöntemle daha az bir kitle olan örnekleme seçilir. Anket, bu örnekleme üzerine yapılır. Böylece; araştırmanın hem maliyeti, hem de uygulama tarihi daha net ve kısa sürede biter.

Nicel araştırmalarda kullanılan anketler hazırlanırken ilk aşamada, araştırmanın hipotezi ve alt problemleri çok iyi bilinmelidir. Araştırmanın amacının ne olduğu açık ve net biçimde tanımlanmalıdır. Bu aşamada araştırmanın amacı ve cevabı aranan sorular sıralanmalıdır. Araştırmayı şekillendiren temel unsur, anket çalışmasında amacın ne olduğudur. Amacı açık ve net bilinmeyen bir araştırma sırf araştırma yapmış olmak için yapılamaz ve hiçbir bilgiye de ulaşamaz.
Araştırmada hipotez, deneyle kanıtlanmamış olmakla birlikte kanıtlanabi-leceği umulan kurumsal düşünü ya da varmış ve gerçekleşmiş gibi kabul edilerek bir şeyde dayanak olarak kullanılan, bir olayı açıklamada yararlanılan ilke olarak tanımlanabilir.
Bir başka deyişle, bir hipotezin (varsayım) sadece "doğru sorulmuş bir soru" içermesi, tek başına yeterli değildir. Bir varsayımın kullanılabilir bir varsayım olması da gerekmektedir. Toplumbilimde kullanılabilir bir varsayımın özellikleri şu başlıklar altında toplanabilir.

Varsayım belirgin olmalıdır.
Varsayım sağlam bir mantığa dayanmalıdır.
Varsayımda kullanılan kavramlar açıkça tanımlanmalıdır.
Varsayımın deneyle elde edilen anlamları olmalıdır.
Varsayım bir kurama dayanmalıdır.
Varsayımın, onu sınayacak tekniklerle bağı kurulmalıdır
Varsayım gerçeklenmeye açık olmalıdır.
Varsayım somut bir gereksinmeden kaynaklanmaktadır.
Varsayım yeni bilgiler üretmelidir.

M. Düverger, A.g.e., s. 134.
Arsev Bektaş, Kamuoyu İletişim ve Demokrasi, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1996, s. 194.
Türker Baş, Anket, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2001, s. 13.
Niyazi Karasar, A.g.e., s. 72.
Sami Güven, A.g.e., s. 90

Kantitatif tarih

Karşılaştırmalı tarihsel araştırma,  belirli bir zaman ve yerin ötesinde geçerli olan açıklamalar oluşturmak ya da diğer tarihsel olaylarla doğrudan karşılaştırmak, teori oluşturmak veya günümüze atıfta bulunmak için  tarihsel olayları inceleyen bir sosyal bilim yöntemidir.

Karşılaştırmalı sosyoloji

Mahoney, James. 2004. "Comparative-Historical Methodology." 24 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Annual Review of Sociology, 30:81-101.
Deflem, Mathieu. 2015. "Comparative Historical Analysis in Criminology and Criminal Justice." 16 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. pp. 63–73 in The Routledge Handbook of Qualitative Criminology, edited by Heith Copes and J. Mitchell Miller. London: Routledge.
Deflem, Mathieu, and April Lee Dove. 2013. "Historical Research and Social Movements." 17 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. pp. 560–563 in The Wiley-Blackwell Encyclopedia of Social and Political Movements, edited by D.A. Snow, et al. Malden, MA: Wiley-Blackwell.
Deflem, Mathieu. 2007. "Useless Tilly (et al.): Teaching Comparative-Historical Sociology Wisely," 28 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Trajectories, Newsletter of the ASA Comparative & Historical Sociology section 19 (1): 14-17.
Kiser, Edgar, and Michael Hechter. 1998. "The Debate on Historical Sociology: Rational Choice Theory and Its Critics,". American Journal of Sociology 104 (3): 785-816; (AN 2147972)
Skocpol, Theda, and Margaret Somers. "The Uses of Comparative History in Macrosocial Inquiry." Comparative Studies in Society and History Vol. 22, No. 2 (1980): 174-197.

Kişilerarası ilişki, bir kişinin başka toplum fertleri ile bilişsel ve fiziksel olarak devamlı etkileşimde olması durumudur. Bu tür ilişkiler genellikle insan türünün "ait olma" içgüdüsüne paralel olarak oluşturduğu sözlü veya sözsüz ilişkiler ağını kapsar. Bu ilişkiler duygu, düşünce tarzları ve davranış tarzları ekseninde gelişme gösterir. Kişilerarası ilişkilerde ilk izlenimler kilit bir rol oynar; ilk izlenimler genellikle fiziksel çekicilik, yakınlık, benzerlik ve saygınlık başlıkları altında oluşur.
Zorunluluk olarak girilen ilişkiler haricinde kişilerarası ilişkiler genel olarak 3 tip altında incelenebilir; arkadaşlık, aile ve romantik ilişkiler. İletişimi etkileyen temel faktörler ise kişisel özellikler (cinsiyet, fiziksel görünüm, kişilik özellikleri, geçmiş deneyimler ve davranış biçimleri), algı, duygular, kültür ve sosyal çevredir. Ayrıca kişilerarası ilişkilerde Halo etkisi de gözlemlenebilir. Bu durumda insan, diğer bir kişiyi veya olayı tek bir özelliğinden tümden olumlu ya da tümden olumsuz etiketleme eğilimindedir.
Kişilerarası ilişkilerin ana temaları veya eğilimleri şunlardır: aile, akrabalık, arkadaşlık, aşk, evlilik, istihdam, komşuluk, etik değerler ve dayanışma. Kişilerarası ilişkiler yasa, gelenek veya karşılıklı anlaşmayla düzenlenebilir ve toplumsal grup ve toplumların temelini oluşturabilir. İnsanlar belirli sosyal bağlamlarda birbirleriyle iletişim kurduğunda veya hareket ettiğinde ortaya çıkarlar ve adil ve karşılıklı uzlaşmalar sayesinde gelişirler.
Kişilerarası ilişkiler genellikle gerçek hayatta ve ortamlarda kurulur. Son yıllarda akıllı telefon, bilgisayar, anlık mesajlaşma, videotelefon, çevrimiçi sohbet, sosyal medya gibi teknolojiler de kişilerarası ilişkilere önemli katkı sağlamıştır.

İnsanlar genellikle en az sayıda, kalıcı olumlu ve anlamlı kişilerarası ilişkiler geliştirmek ve sürdürmek için yaygın bir evrimsel güdüye sahiptirler. İnsanlar toplum içerisinde ilk etapta hayatta kalmak, ikinci etapta ise sosyal ihtiyaçlarını gidermek için diğer insanlarla etkileşime girer. İhtiyaç için girilen ilişkilere doktorlar, fırıncılar veya polisler ile insanlığın antik çağlarında kabileye yiyecek getirmekle sorumlu bireyler örnek verilebilir. İnsan, hayatını idame ettirmek için bu tarz ilişkilere girmeye mecburdur.
John Bowlby'in Bağlanma Kuramı'na göre toplumsal bağlar; etkileşimde tutarlılığı, ilişkide kararlılığı ve fiziksel teması içerir. Maymun ve insan bebekleri üzerinde yaptığı araştırmada bebeklerin bakıcılarından ayrıldıklarında sırasıyla Karşı Koyma (ilişki partnerini bulmaya çalışmak), Çaresizlik (depresyon durumu) ve Kopma'dır (aramaktan tamamen vazgeçme durumu). Maymun ve insan bebeklerinin benzerliği, kişilerarası ilişkinin evrimsel bir durum olduğunu düşünmesine yol açmıştır.

İlerleyen dönemlerde Bowlby'in Bağlanma Kuramı'ı esas alınarak yetişkinlerin romantik ilişkileri üzerine bazı bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar ile insanın erken dönemde yaşadıklarının ilerleyen yaşlarında hayatını nasıl etkilediği üzerine bulgular bulunmuştur. Bazı akademisyenler bu ilişkileri stiller altında ele almıştır:

Bir insanın partneri ile somut bir durum oluşmadığı müddetçe herhangi bir bağlanma sorunu yaşamadığı durumdur. Çocukluk dönemlerinde aileleriyle sıcak, sevgiye dayalı ilişkilerinin olduğunu belirten bireyler en çok bu sınıf içerisinde ilişkilerde bulunma eğilimindedir.

İnsanın sürekli olarak partnerinin kendisini yeterince sevmediğini veya gereken yakınlığı kurmadığını düşündüğü ilişki türüdür. Aileleriyle ilişkilerinin bazen sevgi dolu, sıcak bazen de reddedici olduğunu belirten bireyler bu sınıfa eğilimlidir.

Başkalarıyla yakınlık kurmak ve ilişkiye girmekte çekinceli olan, partnerinin kendisiyle fazla yakınlıkta olması durumunda sinirlenen insanların girdiği durumdur. Aileleriyle reddedici ilişkiler içerisinde büyümüş bireyler ise bu sınıfa eğilimlidir. Kaçınmacı bağlanma stili, çoğu bilim insanı tarafından psikolojik olarak "olmaması gereken bir durum" olarak nitelendirilir. Bu stilin etkilerini ilişkilerinde sıklıkla gözlemleyen insanların bu durumda psikolojik tedavi alması yararlarına olacaktır.

Kurumlar sosyolojisi; toplumu münferit toplumsal olaylardan ziyade, birbirine uyarlanmış ve bağlı kılınmış kurumların oluşturduğu bir yapısal bütünlük olarak ele alan ve bu bütünlüğü inceleyen sosyoloji alt dalıdır. Bu çerçevede belirlenen temel kurumlar (aile kurumu, ekonomi kurumu, din kurumu, siyaset kurumu, eğitim kurumu, boş zamanlar kurumu gibi) öncelikli olarak müstakil birer birim olarak ele alınır; ardından kurumlar arası ilişkiler ve kurumların birbirleri üzerindeki etkileri incelenir.
Toplum, ortak bir coğrafi mekanda, kurumsallaşmış davranış biçimleri sergileyen ve bir arada yaşayan bireylerden oluşmuş bir bütündür. Toplumu oluşturan bireyler arasında düzenli ilişkiler ve davranış kalıpları vardır. Dil ve kültür sayesinde inşa edilen bu davranış kalıpları, zaman içerisinde değişime uğrayabilir
Sosyolojik açıdan kurum, kültürün ve toplumun yaşam tarzlarının biçimlendirilmiş bir parçası anlamında kullanılır. Toplumun temel ve önemli ihtiyaçları çerçevesinde teşkilatlanmış ve bütünleşmiş değerlerin, kuralların ve davranış kalıplarının bileşimi olan sosyal kurumlar, sosyolojik yöntem ve tekniklerle inceleme yapan bir toplum bilim dalıdır. Toplumsal ihtiyaçların karşılanması için, biçim ve yöntemlerin süreklilik hallerini ifade etmek için kurum sözcüğüne başvurulur.
Kurumlar, bireysel ihtiyaçların karşılanması amacıyla ortaya çıkmıştır ve her kurumun bünyesindeki bireylerin belirli rolleri bulunur. Bu roller, bireylerin bulunduğu toplumun kendisinden beklediği davranışlardır. Birey, toplumsal yapıda birden fazla statüye  dolayısıyla birden çok role sahip olabilir. Örneğin bir kadın; bir kuruluşta yönetici pozisyonundayken  aynı zamanda hem anne, hem eş, hem de evlat statüsünde olabilir. Kadının yönetici rolünde sergilemesi gereken davranışlar ile anne rolünden beklenenler farklılık gösterir. Diğer bir ifadeyle bireyin sahip olduğu her farklı rol için toplumun beklentisi de farklılaşmaktadır.

Aile kavramını tam anlamıyla tanımlamak çok zordur zira aile kurumu tarihsel bir süreç içinde ele alındığında yapısında daha farklı fonksiyonların ortaya çıktığı görülür. Basit bir tanımlamayla aile kavramı; aile, farklı cinsiyetten bireyin evlenerek oluşturduğu, çocukların katılımıyla genişleyen ve karı, koca ile çocuklardan müteşekkil toplumsal bir bütündür.
Aile kurumu; çocukların yetiştirilmesi, erken yaşta sosyalleştirme (aile üyelerine statü sağlama), sevgi ve ilgi ihtiyaçlarını karşılanması, kültürün gelecek nesillere aktarılması ile  ekonomik ve psikolojik tatmin fonksiyonlarını yerine getirir. Toplumdal ilişkilerde belirleiyici bir rol oyanayan aile, sosyal kişiliğin belirlenmesinde oldukça önemli bir kurumdur.
Fransız düşünür Durkheim aileyi; Totem aile, Anaerkil aile, Babaerkil aile, Pederi aile, Soy ailesi ve Modern aile olmak üzere altı kategoriye ayırır. Bu sınıflandırma dışında; yerleşim birimine göre (köy ailesi, kasaba ailesi, kent ailesi, gecekondu ailesi) veya yapısına göre(çekirdek aile, ataerkil aile, geçici geniş aile, parçalanmış aile vb.) pek çok sınıflandırma mevcuttur.

Ekonomi kurumu, toplumda ürün ve hizmetlerin arzına yönelik kalıplaşmış sosyal davranışlardan oluşur. Sosyolojinin ilgilendiği bu davranış örüntüleridir. Ekonomi kurumu; toplumda yapısal bütünlük arz eden ve süreklilik kazanmış işlemler bütünü olup kültürün önemli bir parçasıdır. Kurum; malın üretimi, dağıtımı, tüketimi ve değiş-tokuşu ile  ilgili süreçleri ele alır.
Üretim: Mal ve hizmetlerin elde edilmesi ve çoğaltılması işlemidir. Temel amaç sosyal faydayı sağlamaktır.
Dağıtım: Üretilen mal ve hizmetlerin toplumun farklı kesimlerine ulaştırılmasını sağlayan ünitedir.
Tüketim: Toplumsal ihtiyaç ve taleplere göre şekillenen kullanım tutumlardır.
Değiş-Tokuş: Bir malı verip yerine başka bir malı alma işidir.

Din, manevi temellere dayalı toplumsal bir kurumdur. Bu kurum, kişilerin Tanrı gibi aşkın bir varlık ile ilişki kurma gereksinimlerini karşıladığı gibi bireylerin dünyayı maddi ve manevi açıdan anlamlandırma sistemi olarak görev yapar. Din kurumu toplumsal yapıda birleştirici işleve sahiptir.
Din, sadece sosyolojiinn değil pek çok farklı disiplinin ortak çalışma sahasıdır. Din sosyolojisi, toplumsal ilişkilerde dinsel sorunları ele alan bir sosyoloji dalıdır. Yani dinin toplum, toplumun din üzerindeki etkilerini araştıran, aralarındaki ilişkileri inceleyen bilim dalıdır.
Dinin sosyal işlevi, toplumlara bir sosyal kimlik kazandırmasıdır. Bu nedenle pek çok toplum kendini din ile tanımlamaktadır. Birçok toplum kendini din üzerinden tanımlar. Din; çatışmaları dengeleyici rolü ve sunduğu normlar dizisiyle toplumsal bir kontrol ve denetim mekanizması vazifesi görür.

Siyaset Kurumu; devletin kamu düzenini sağlama, ülke ve toplum yönetimini gerçekleştirme görevini yerine getiren kurumdur. Siyaset kurumunun ortaya çıkmasının temel nedeni, insanların toplu halde yaşamaları ve varlıklarını sürdürmek için birbirlerine ihtiyaç duymalarıdır. Bireyler birbirlerine ihtiyaç duymaksızın varlıklarını sürdürebiliyor olsalardı siyasetten bahsedilemeyebilirdi.
Sosyoloji, siyaseti sosyal kurum ve bilimsel bir yöntem olarak ele alır. Siyaset kurumu; siyasal kurumların kuruluşu, işleyişi, gelişimi, amaçları ve aralarındaki ilişkileri ele alır ve inceler. Siyasette bir taraftan çatışan fikirler, farklı istekler ve birbirine zıt çıkarlar bulunmaktadır. Diğer taraftan insanlar ortak kurallar çerçevesinde barış içerisinde yaşamaya, işbirliği yapmaya ve uzlaşmaya çalışırlar.

Eğitim; bireylerin davranışlarında, kendi yaşantıları yoluyla ve bilerek istenilen yönde değişim meydana getirme sürecidir. Bireyi toplumsal hayata hazırlayan bu faaliyetler, toplum tarafından yürütülen bir yetiştirme süreci olarak görülür.
Eğitim Kurumu, eğitimin toplumsal temellerini ve işlevlerini inceleyen bir yapıdır. Sosyolojik açıdan eğitim, sosyalleşmenin bir görünümü ve bir şekli olarak görülebilir. Eğitim faaliyetleri, bireylerin veya grupların kişilik gelişimini toplumun ihtiyaçları doğrultusunda olumlu yönde etkilemeyi amaçlayan sosyal faaliyetlerdir.
Eğitim, toplumun ihtiyaçlarına göre biçimlendirilerek verilir. Eğitim süreci iki ana başlık altında incelenebilir:

Belirli bir amaç doğrultusunda, önceden hazırlanmış programlar çerçevesinde planlı ve profesyonel eğitmenler yardımıyla yapılan eğitimdir.

Belirli bir amacı ve plan programı olmayan, hayatın akışı içinde kendiliğinden gözlem ve taklit yoluyla gerçekleşen öğrenme yöntemidir.

Boş zaman; bireyin zorunlu faaliyetleri dışındaki serbest zaman dilimidir. Bireyler bu süreci dinlenme, kültürel faaliyetler (okuma, sanat vb.) ve sosyal etkileşimle değerlendirirler.
Boş zamanının verimli değerlendirmesi, bireyin toplumsal üretkenliği açısından zorunlu ve önemli bir durumdur. Çünkü boş zamanını verimli bir şekilde kullanan bireyler topluma faydalı katkılar yapabilirler. Boş zamanda topluma fayda sağlayamanın sadece bilgi toplamak ve bilgi üretmek olduğunu düşünmek yanlış olur. Birey boş zamanını resim yapmak, spor yapmak, kitap okumak vb. bir şekilde geçirerek de topluma faydalı olabilir.
Sosyoloji, tüm bu kurumların birbiriyle olan organik bağlarını ve karşılıklı etkileşimlerini bütüncül bir perspektifle incelemektedir.

Küçük gruplar sosyolojisi, sosyal ilişkilerden kaynaklanan eylem, etkileşim ve bunların sonucunda oluşan sosyal grup tiplerini inceleyen sosyoloji dalıdır. Kavram ilk defa Fransız yazar ve sosyolog Gabriel Tarde tarafından kullanılmıştır. Sosyal hayatta toplum, büyük bir sosyal gruptur, toplumun içinde alt gruplar yer almaktadır. Küçük grupların büyük gruplar içinde olmaları sosyal gruplarla ilgili bir özelliktir. Alan, uluslararası ilişkilerde kullanılan alanlardandır ve grup özelliklerinin karar vermeyi nasıl etkilediği ile ilgili çalışmaları ele alır. Kültürel antropologlar ve siyaset bilimciler tarafından veri toplama amaçlı olarak kullanılmıştır. Küçük gruplar sosyolojisi, toplumların içerisinde barındırdığı çeşitli küçük grupları mikro sosyolojik düzeyde ele alır, küçük grupların iletişimindeki görev, süreç ve ilişki çatışmalarını inceler.

Küçük gruplar sosyolojisi kavramı ilk olarak Fransız yazar ve sosyolog Gabriel Tarde tarafından ortaya atılmıştır. Sosyal ilişkilerden kaynaklanan eylem ve sonuçları inceler. Toplum ve toplum içindeki alt grupların incelenmesi bu alanın araştırma konusudur. Küçük grupların büyük gruplar içinde olmaları sosyal gruplarla ilgili bir özelliktir. Küçük gruplar, aralarında yoğun etkileşim olan az sayıda üyeden oluşan gruplardır. Küçük gruplar sosyolojisi, bir alan incelemesi ve cemaat sosyolojisi çalışması olarak da tanımlanmıştır. Küçük gruplar sosyolojisi ayrıca mikro sosyolojik düzeyde toplumlardaki küçük grupların incelemesi olarak tanımlanır. A. Paul Hare, benzer amaçların tanınmasını, davranış normlarını, rol farklılaşmasını ve çekim ağlarını bir grubu bir bireyler topluluğundan ayıran özellikler olarak tanımlamıştır. Gruplar, sosyoloji teorisinde bir nesne olarak ortaya çıkmıştır ve teorilerde atomik bir "kara kutu" olma eğilimindedir.

Küçük gruplar sosyolojisine dayalı ilk çalışmalar I. Dünya Savaşı sonrasına denk gelir, etnik grup ilişkileri ve bunların diğer gruplara karşı tutumlarını konu edinir ve Amerika'da gerçekleştirilmiştir. Aynı çalışmalar likert ölçeği ve sosyometri tekniklerinin gelişimi ile sonuçlanmıştır. ABD, çeşitli ülkelerde karşılaştığı farklı kültürlere ait topluluklara karşı, küçük gruplar sosyolojisi ve sosyal psikoloji bilgilerine dayanarak psikolojik savaş taktikleri geliştirmiştir. Johan Galtung, 1966'da yapılan uluslararası ilişkiler konulu bir konferanstaki bildirisinde, küçük gruplar sosyolojisinin uluslararası ilişkilerin incelenmesi için yararlı olduğu fikrini ortaya atmıştır. Galtung, özellikle, sadece "somut" uluslararası ilişkilerin değil, aynı zamanda "soyut" uluslararası ilişkilerin de küçük gruplar sosyolojisi açısından anlaşılabileceği fikrine dikkat çekmiştir.

Theodore M. Mills, bir kişinin aynı anda ortalama beş veya altı gruba ait olduğunu ve yerleşmiş yaklaşık dört veya beş milyar küçük grup olduğunu öne sürmüştür. Mills'e göre bir kişi uyanık saatlerinin çoğunu bir grupta veya başka bir grupla etkileşime girerek geçirir. Mills bu grupları aile grupları, arkadaş grupları, iş ortakları, kulüp grupları, dernekler, kız arkadaş grupları, komiteler ve atletik takımlar olarak tanımlamıştır. Mills'e göre; daha geniş birimlerin parçaları olan yönetim kurullarına kıyasla, bu grupların/ailelerin bazıları nispeten ayrıdır. Mills örnek olarak; inşaat çeteleri, av partileri, belediye kurulları, tören dans takımları, bombardıman ekipleri ve atletizm takımlarını göstermiştir.

Mills, küçük grupları inceleme nedenini sosyal psikoloji olarak tanımlamıştır. Mills bu nedeni: "Sosyal baskılar ve bireyden gelen baskılar küçük grupta bir araya geldiğinden, bu baskılar arasındaki etkileşimi gözlemlemek ve denemek için uygun bir bağlamdır. Bilimsel araştırma, bireylerin sosyal gerçeklerle nasıl başa çıktıklarına dair genel yasalara yol açabilir." diyerek tanımlamıştır.

Küçük gruplar sosyal kısıtlamaların uygulandığı araçlar olabilir ve aynı zamanda kısıtlamalara meydan okunabileceği bir saha olarak da hareket edebilir. Küçük gruplar genellikle statü müzakerelerinin yanı sıra bir dizi ortak anlam taşıyan bir idio-kültür içerir ve geliştirir. Gruplarda toplumun beklentileri doğrultusunda ödüller ve cezalar verilebilmektedir.
Bir grup içindeki fraksiyonların karar verme üzerinde etkisi olabilir. Bir grup içindeki daha büyük fraksiyonların üyelerinin etkilenme olasılığı daha düşüktür ve kendilerini fraksiyonun bir üyesi olarak tanımlama olasılıkları daha yüksektir. Çoğunlukların karar alma üzerindeki etkisi, alınan karara bağlı olarak değişir. Bir görevin ortak bir kavramsal temsili, bir grubun çoğunluk kararına uyma olasılığını azaltabilir. Bireyler ya da küçük gruplar problem çözme görevlerinde daha fazla söz sahibi olabilmektedir.

Gruplar içindeki çatışmalar görev, süreç ve ilişki çatışması olmuştur. Bir görevin içeriğine ve sonucuna yönelik çatışmanın, farklı üyelerin fikirlerinin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesi yoluyla bir görevin anlaşılmasını artırdığı ve bir ekibin üyelerine fikirlerini ifade etmeleri için kolaylık sağlayabileceği düşünülmektedir. Görev çatışması, bireylerin çatışmayı yetenek ve yetkinliklerine ilişkin olumsuz algılar olarak yorumlamalarına yol açarak ruminasyon ve strese neden olabilir ve tamamlanan görevlerde dikkat dağıtıcı bir unsur olarak hareket edebilir. Görev çatışması ve ilişki çatışması aynı anda meydana gelirse sonuçları kötüleşir. Araştırmalara göre, basit üretim görevleri diğer görevlere kıyasla çatışmadan daha az fayda sağlamaktadır. Bir görevi tamamlamak için kullanılan süreç üzerindeki çatışma, bireylerin rolleri hakkında algıladıkları çağrışımlar nedeniyle olumsuz etkilere sahip olabilir. Süreç çatışması, kullanılacak sürecin analizinin faydalı olabileceği bir görevin başlangıcında avantaj sağlayabilmektedir.

Küçük gruplar sosyolojisinin başlıca araştırma ilgi alanlarından biri, grup özelliklerinin karar vermeyi nasıl etkilediğidir. Bu tür araştırmalar, uçuş ekipleri, denizaltı mürettebatı, protesto organizatörleri, iş toplantıları ve jüriler gibi çok çeşitli gerçek gruplara odaklanmıştır. Küçük gruplardaki araştırmaların en tutarlı bulgularından biri, grup üyelerinin görüşlerinin zaman içinde daha da benzer hale gelmesidir, bu da "seçim kaymaları" olarak bilinen bir süreçtir. Muzaffer Şerif küçük gruplar üzerine yapılan araştırma bulgularını "Küçük gruplar üzerinde yapılan araştırmaların en tutarlı bulgularından biri, grup üyelerinin görüşlerinin zaman içinde yakınsama (veya daha benzer olma) eğilimidir" diyerek tanımlamıştır.

Kültürel antropologlar, farklı koşullar altında yaşayan gruplar hakkında veri sağlamışlardır. Siyaset bilimciler yasama gruplarının işleyişini, baskı gruplarını ve grup üyeliğinin oy verme üzerindeki etkilerini incelemişlerdir. Küçük gruplar sosyolojisi, 1970'li yıllarda John Thibaut ve Harold Kelley olmak üzere çıkar çatışması alanında kullanılmış, çatışma durumunda insan ve grup davranışını incelemiştir.

Notlar

Dipnotlar

Kullanılan kaynaklar

Kıskançlık, bir kişinin bir başkasının niteliğinden, becerisinden, başarısından veya mülkiyetinden yoksun olduğu ve diğerinin bu özelliklere kendi için sahip olmasını dilediği ve istediği zaman ortaya çıkan bir duygudur. Türk Dil Kurumu, kıskançlık kelimesini şöyle açıklamıştır:
"Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum, günücülük, hasetçilik, hasetlik, hasutluk."
Kıskançlık doğuştan değil, sonradan öğrenilen ve birçok insanı etkileyen, rahatsız edici bir duygudur. Dozunda bırakıldığı sürece kıskançlık bir hastalık değil davranış bozukluğudur. Kişi bu konuda kendini kontrol edemezse bu davranış bozukluğu ileride depresyona sebebiyet verebilir. Kıskançlık, özgüven eksikliği ve yetersizlik duygularından dolayı ortaya çıkmaktadır. Kıskançlık yaşayan birisi zaman içerisinde değersizlik, çaresizlik, öfke, mutsuzluk ve yalnızlık gibi duyguları da yaşar.
Bu davranış bozukluğu hayvanlarda da görülmektedir. Örneğin, bir evde uzun süre bulunan bir kedi tüm ilgiyi kendi üzerine çektiğini hisseder. O eve ikinci bir kedi geldiğinde diğer kedi asabi tavırlar göstererek kıskançlık eder ve sahibini de protesto eder.

Mysore Narasimhachar Srinivas (1916-1999) Hint sosyolog.
Güney Hindistan'da kast ve kast sistemleri, sosyal tabakalaşma ve Sanskritleşme üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Srinivas'ın sosyoloji ve sosyal antropoloji disiplinlerine ve Hindistan'daki kamusal yaşama katkısı benzersizdi. Bir yandan İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra (çoğunlukla Kuzey Amerika üniversitelerine yönelik) alan araştırmalarının şekillendiği güçlü kalıptan çıkma ve sosyal antropoloji ve bilimin disipliner zeminini deneme kapasitesiydi. diğer yandan, bir sosyal bilimci olarak özgünlüğünü belirleyen sosyoloji.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Güney Asya bölgesi araştırmalarını büyük ölçüde şekillendiren şeyin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sanskritik bilim ile Batı bloğunun stratejik kaygıları arasındaki konjonktürün önemli olduğunu belirtmek önemli olabilir. Sömürge döneminde, Brahminler veya Panditler, Hindu yasalarının ve geleneklerinin İngiliz sömürge yönetimine önemli muhatapları olarak kabul edildi. Değişmeyen bir Hint toplumu hakkındaki kolonyal varsayımlar, ABD'deki ve başka yerlerdeki çoğu Güney Asya departmanında çağdaş meselelerle ilgili Sanskritçe çalışmaların meraklı bir araya gelmesine yol açtı. Bir Hint sosyolojisinin Indoloji ve sosyolojinin birleşiminde yer alması gerektiğine kuvvetle inanılıyordu.
Srinivas'ın bursu, Hint toplumunu anlamak için bu baskın paradigmaya meydan okumaktı ve bu süreçte Hindu toplumunu anlamak için daha yeni entelektüel çerçeveler getirecekti. Hindistan'daki seçim süreçlerinde kastın önemi konusundaki görüşleri iyi bilinmektedir. Bazıları bunu Hint toplumunun sosyal tabakalaşmasının kalıcı yapısal ilkelerini doğrulamak için yorumlamış olsa da, Srinivas için bunlar demokrasinin yayılması ve seçim siyasetinin köy toplumunun yerel dünyasında bir kaynak haline gelmesiyle meydana gelen dinamik değişiklikleri sembolize ediyordu.
Eğilimiyle ütopik yapılara verilmedi - adalet, eşitlik ve yoksulluğun ortadan kaldırılması hakkındaki fikirleri, sahadaki deneyimlerine dayanıyordu. Sosyolojisinin yeni ve radikal özlemleri hesaba katması yönündeki talepler karşısındaki dürüstlüğü, yazılarının en hareketli yönlerinden biriydi. Srinivas, "sanskritleşme", "baskın kast", "dikey (kastlar arası) ve yatay (kastlar arası) dayanışmalar" gibi terimleri kullanarak, bir sosyal kurum olarak kastın akışkan ve dinamik özünü yakalamaya çalıştı.
Metodolojik uygulamasının bir parçası olarak, Srinivas, saha çalışmasına dayalı etnografik araştırmayı şiddetle savundu, ancak saha çalışması kavramı, yerel olarak sınırlandırılmış alanlar kavramına bağlıydı. Bu nedenle, baskın kast hakkındaki makalesi ve ortak bir aile anlaşmazlığı hakkındaki makalesi gibi en iyi makalelerinden bazıları, büyük ölçüde güney Hindistan'daki kırsal yaşama doğrudan katılımından (ve katılımcı bir gözlemci olarak) ilham almıştır. Ulusal entegrasyon, toplumsal cinsiyet sorunları, yeni teknolojiler vb. temaları üzerine birkaç makale yazdı. Köyün ve kurumlarının ötesine geçen bu konularda yazı yazmanın metodolojik etkileri hakkında neden kuramsallaştırmadığı konusunda gerçekten şaşırtıcı. Metodolojisi ve bulguları, Hindistan'da kast üzerine çalışan ardışık araştırmacılar tarafından kullanılmış ve taklit edilmiştir.

Mysore'da Evlilik ve Aile (1942)
Güney Hindistan Coorgs Arasında Din ve Toplum (1952)
Modern Hindistan'da Kast (1962), Asya Yayınevi
Hatırlanan Köy (1976)
Kişisel Yazılar Yoluyla Hint Toplumu (1998)
Köy, Kast, Cinsiyet ve Yöntem (1998)
Modern Hindistan'da Sosyal Değişim
Baskın Kast ve Diğer Denemeler (ed.)
Hindistan'da Sosyal Değişimin Boyutları

Malî sosyoloji, kamu maliyesinin, özellikle vergi politikasının sosyolojisidir. Bir alan olarak, vergilendirmeye uyumu belirleyen kültürel ve tarihî faktörler de dahil olmak üzere vatandaş ile devlet arasındaki vergi ilişkisini araştırır. Joseph Schumpeter'in 1918 tarihli Vergi Devletinin Krizi mâlî sosyolojinin başlıklı çalışması, kurucu metnidir, ancak Schumpeter bu terimi Avusturyalı sosyolog Rudolf Goldscheid'in 1917 tarihli Staatssozialismus oder Staatskapitalismus başlıklı (Türkçe: Devlet Sosyalizmi veya Devlet Kapitalizmi) Almanca eserinden ödünç almıştır. 1990'lardan bu yana, "yeni mali sosyoloji", modernitenin ortaya çıkışının sadece bir sonucu değil, bir nedeni olarak vergilendirmenin temel rolünü analiz eder.

Forssén, Björn (2019). Law and Language on The Making of Tax Laws and Words and context – with Legal Semiotics: Fourth edition. Stockholm: Published by the author and available in full text on www.forssen.com (where you find the book under code 011Röd). 
Forssén, Björn (2019). The Entrepreneur and the Making of Tax Laws – A Swedish Experience of the EU law: Fourth edition. Stockholm: Published by the author and available in full text on www.forssen.com (where you find the book under code 010Röd). 
Leroy, Marc (2011). Taxation, the State and Society: The Fiscal Sociology of Interventionist Democracy (İngilizce). New York: Peter Lang. ISBN 978-9052016979. 
McLure, Michael (2007). The Paretian School and Italian Fiscal Sociology. Basingstoke: Palgrave Macmillan. ISBN 978-0230596269. 
Schumpeter, Joseph (1991). "The Crisis of the Tax State".  Swedberg, Richard (Ed.). The Economics and Sociology of Capitalism (İngilizce). Princeton: Princeton University Press. ss. 99-140. ISBN 978-0691222141. 
Wagner, Richard E. (2007). Fiscal Sociology and the Theory of Public Finance: An Exploratory Essay (İngilizce). Cheltenham: Edward Elgar. ISBN 978-1847202468.

Ayrılmak veya ilişkinin dağılması, bir ilişkinin sona ermesidir. Eylem, bir kişi tarafından başlatıldığında genellikle argoda "[birini] terk etmek" olarak adlandırılır. Bu terimin evli bir çift için kullanılması daha az olasıdır, buradaki ayrılığa tipik olarak ayrılık veya boşanma denir. Evlenmek üzere nişanlanan bir çift ayrıldığında ise buna genellikle "nişan bozma" denir. İnsanlar genellikle ayrılıkları romantik bir açıdan düşünürler ancak romantik olmayan ve platonik ayrılıklar da vardır ve bu tür ilişki çözülmeleri genellikle arkadaşlığın sürdürülememesinden kaynaklanır.
Susie Orbach (1992), flört ve birlikte yaşama ilişkilerinin sona ermesinin boşanma kadar veya ondan daha fazla acı verici olabileceğini belirtmiştir. Bu ilişkilerin sosyal olarak daha az tanınmasını örnek göstermiştir.

Bir ilişkinin sona erme sürecini açıklamak için birkaç psikolojik model önerilmiştir. Birçoğu ilişkinin sona ermesinin aşamalar halinde gerçekleştiğini öne sürer.

L. Lee, nihayetinde ayrılığa giden beş aşama olduğunu öne sürüyor.
# Memnuniyetsizlik: ortaklardan biri veya her ikisi de ilişkiden memnun kalmaz
# Maruz kalma: her iki taraf da karşılıklı olarak ilişkideki sorunların farkına varır
# Müzakere: her iki taraf da sorunların çözümlerini müzakere etmeye çalışır
# Çözüm ve dönüşüm: her iki taraf da müzakerelerinin sonucunu uygular
# Fesih: önerilen çözüm sorunları düzeltemez ve başka çözüm kabul edilmez veya uygulanmaz

Steve Duck, altı aşamalı ayrılık döngüsünün ana hatlarını şöyle çiziyor:
# İlişkiden memnuniyetsizlik
# Sosyal geri çekilme
# Hoşnutsuzluk nedenlerinin tartışılması
# Halka açılmak
# Anıları toparlamak
# Sosyal değer duygusunu yeniden yaratmak

Hill, Rubin ve Peplau evlilikten önce ayrılmayı öngören beş faktörü şöyle tanımlamaktadır:
# İlişkiye eşit olmayan katılım
# Yaş farkı
# Farklı eğitim hedefleri
# Zeka farkı
# Fiziksel çekicilik farkı

Michel Foucault (Fransızca telaffuz: [miʃɛl fuko]; doğum adı Paul-Michel Foucault) (15 Ekim 1926, Poiters, Fransa - 25 Haziran 1984, Paris, Fransa), Fransız filozof, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog, psikolog ve sosyologdur.
Bilginin iktidar olduğunu iddia eden Foucault, modern öznelik deneyimini bir tahakküm mekanizması olarak reddetmiş, "insanın" iki yüzyıllık tarihi olan kurgusal bir şey olduğunu söylemiş, 18. yüzyıldan önce "cinselliğin" ya da "eşcinselliğin" var olmadığını iddia etmiş, "hakikatin" söylemsel oluşumlar ve iktidar tertibatı adını verdiği toplumsal ilişkiler içerisinde gelişen tarihsel süreçte üretildiğini ortaya koymuştur.
Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi kitaplarının yazarı olan Foucault, aynı zamanda Collège de France'da verdiği ve ölümünden sonra yayımlanan derslerinde modern toplum, iktidar, özne, politika, bilgi gibi pek çok alanda felsefe ve sosyal bilimler alanlarında oldukça etkili olmuş ve hâlâ da etkili olmaya devam eden düşünceler ortaya atmıştır.

15 Ekim 1926'da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris'teki 4. Henry Lisesi'ne girdi. 1946'da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.
Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.
1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960'ta Fransa’ya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Deliliğin tarihi" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.
Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.
1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.
1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970'te en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.
Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.
1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ruhullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.
Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger'in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud'un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.
25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle ölmüştür.
Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genelgeçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Foucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genelgeçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.

Foucault kendi zamanında herkes için temel teşkil eden üç akımın Marxism, fenomenoloji ve varoluşçuluk olduğunu söyler, üçünden de etkilenmiş olsa da üçüne de karşı çıkmıştır. Bu listeye Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i de dahil edebiliriz, her ne kadar Foucault’un episteme ve iktidar kavramlarına yaklaşımı Hegel’in tin anlayışını hatırlatıyor olsa da, Foucault’nun temel amaçlarından birisi diyalektiğe dayanmayan bir tarih yorumu ve hakikat incelemesi geliştirmektir. Ayrıca Karl Marx’ın ekonomi-politik analizini de benimsemeyen Foucault, üretim biçimini politik süreçleri ve toplumsal sınıfları açıklayan bir neden olarak kabul etmez ve politika incelemesini güç ilişkileri ağı içerisinde şekillenen iktidarın kendine ait süreçlerinde temellendirir. Fenomenolojinin insan deneyimini inceleme ve bu sayede onda örtülü kalan anlamları ortaya çıkarmaya yönelik bakış açısını bir anlamda benimsese de, temelde “aşkın özneyi” varsaydığını düşündüğü için fenomenolojiye karşıdır. Varoluşçluğu ise ki dönemin en ünlü isimleri Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile uzun tartışmalara girmiştir, özgürlüğü insan doğasında mutlak olarak verili varsaydığı ve dolayısıyla Hümanist temeller üzerine kurulu olduğu için eleştirir.
“Nietzsche, Soykütük, Tarih” makalesinde açıkça görülebileceği üzere Foucault'nun temel çıkış noktası Friedrich Nietzsche ve onun “soykütük” anlayışıdır. Nietzsche “Ahlakın Soykütüğü” ve diğer kitaplarında kullandığı haliyle soykütük kavramını ahlaki değerlere dair bir inceleme ve yorumlama metodu olarak geliştirir. Ahlakın Soykütüğü kitabında, ahlaki kavramların ortaya çıkışı ve tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri değişimler ve dönüşümleri inceleyen Nietzsche, ahlaki değerlerin “doğal” ya da değişmez olmadığını gösterir. Halihazırda yerleşmiş olarak bulunan ahlaki değerlerin tarihsel süreç içerisinde üretilme koşullarını açığa çıkararak, onların ötesine geçmeyi ve yeni ahlaki değerler üretmeyi amaçlar. Bu metodu hakikat kavramına uygulayarak genişleten Foucault, aynı biçimde hakikat anlayışımızı oluşturan toplumsal ağların, süreçlerin ve ilişkilerin tarih içerisinde ortaya çıkışlarını ve değişimlerini konu edinerek hakikat olarak bildiklerimizin aslında tarihte belirli bir dönemde ve belirli bir toplumda ortaya çıkmış, olumsal, yani zorunlu olmayan yorumlar olduklarını göstermeye çalışır. Nietzsche'nin “özne”ye varlık atfetmeyi reddeden, gerçekliği olaylar ve eylemlerin zemininde anlayan düşüncesine dayanarak bir özne eleştirisi geliştiren Foucault, ayrıca güç ilişkilerinin düzeninde temellendirdiği iktidar analizinde de, Nietzsche’nin yaşam, güç istenci ve kendini aşma kavramlarından yola çıkmıştır.
Foucault’ya göre soykütük bir anlamda özgürlüğün koşuludur, çünkü ancak içine doğduğumuz toplumda yerleşik halde bulunan hakikat anlayışının zorunlu olmadığını ortaya çıkararak onu değiştirme ihtimalini ortaya çıkarabileceğimizi ve onun ötesinde yeni bir hakikat anlayışı üretebileceğimizi düşünmektedir. Ancak hiçbir zaman bu yeni hakikat anlayışının ya da özgürlüğün ne olduğuyla ilgili bir şey söylememiştir ve bu nedenle eleştirilmiştir.
Tarihsel olarak toplumda belirli bir hakikat yorumuna bağlı olarak ortaya çıkan bilgi ve bu hakikatin sınırlarının belirlenmesi ve ötesine geçilmesi olarak gerçekleştirilen özgürlük, Foucault’nun Martin Heidegger’den ve onun Varlık ve Zaman kitabından ne kadar temelden etkilendiğini göstermektedir. Ayrıca ömrünün son dönemlerine doğru geliştirmeye başladığı “kendilik kaygısı” ya da “öznenin yorumbilimi” gibi kavramlar ve analizler de Heidegger'in düşüncesi ve onun Antik Yunan felsefesi yorumuyla derinden ilişkilidir.
Foucault'nun dil ve söylem anlayışı, ayrıca hakikatin söylemsel oluşumlar dahilinde ortaya çıkışını inceleme biçimi pek çok açıdan, kendisi de Heidegger'den oldukça etkilenen, psikanalist Jacques Lacan’ın teorilerine dayanmaktadır. Dil içerisinde ortaya çıkan özne, dilin analizinden yola çıkarak bilinçdışının temel biçimlenme süreçlerini inceleme, toplum içerisinde şekillenen semboller ve imgeler ar

Mimarlık sosyolojisi, yapılı çevrenin sosyolojik çalışması ve modern toplumlarda mimarların rolü ve kapsamıdır. Mimarlık temel olarak estetik, mühendislik ve sosyal kavramlardan meydana gelir. Yapılı çevre, insanların aktivitelerinden oluşan tasarlanmış alanlardır. Bu alanlar birbiriyle ilişkili ve birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Birbirinden farklı birçok sosyal kurum bulunmaktadır. Bu sosyal kurumlar, bazen binayı kullanan insanların hem binada yaşayanların amacından hem de çeşitli yapı ve organize iletişim akışından tüm yönleriyle faydalanmalarını sağlamak için işlevsel alanlara ihtiyaç duyar. Binaların, bu sosyal kurumların ihtiyaçlarını, toplumsal gereksinimleri karşılamak üzere tasarlanma biçiminin, mimaride sosyal yönlerin uyumu olduğu söylenebilir.
Mimarlık sosyolojisi, bir başka deyişle, mimarlık ile toplum arasındaki ilişkiyi inceleyen bir sosyal bilim alanıdır.
İnsanların yaşadığı mekânların toplumsal yaşamı nasıl etkilediğini, toplumun da bu mekânların biçimlendirilmesindeki rolünü ve bu biçimlendirmenin hayata geçiriliş sürecini inceler.
Mimarlığı bina tasarımı boyutunun ötesine taşıyarak, mimarlık eserlerinin insanların davranışları, sosyal ilişkiler ve kültür üzerindeki etkilerini ele alır.
Bu çerçevede, mimarlık sosyolojisi, "İnsanlar mekânı nasıl kullanır?", "Bir şehir planı insanların birbirleriyle ilişkilerini nasıl değiştirir?", "Mimari tasarım sınıf farklılıklarını ve sosyal ayrışmaları nasıl etkiler ya da açığa çıkarır?", "Ev, mahalle ve şehir düzeni toplumsal kimliği nasıl etkiler?" gibi sorulara yanıt arar.

Mimarlık, toplumun görsel şeklidir ("Gestalt") ve bunun içinde, tüm çeşitli yapı türleri (tüketimin, hareketliliğin, politik ve dini mimarinin yanı sıra fabrikalar, hapishaneler, sinema binaları vb.) mimari sosyolojinin nesneleri haline gelebilir. Örneğin, spesifik bir mimari, toplumun yapısının ve ilkelerinin nasıl olduğunu ifade eder.

Mimarlığın sosyolojik analizi; Marcel Mauss, Walter Benjamin, Norbert Elias, Michel Foucault, Ernst Bloch, Siegfried Kracauer, Pierre Bourdieu, Maurice Halbwachs, Karel Teige ve diğerleri gibi klasik sosyoloji yazarlarında bulunabilir.

Teknoloji sosyolojisi, mimari eser sosyolojisine arşitektonik (ing.architectonic) yaklaşımlar sunmaktadır. İlk başlarda, binalar (sanat ve teknik bakımından) bu disiplinin merkezinde yer almamasına rağmen bu sosyoloji teknik konularla ilgiliydi. Yapı olarak mimarlığın bakış açısı, mimari ve özne arasındaki 'etkileşimler' sorusu olacaktır. Çok spesifik bir mimarinin, yol, hareket ve algı gibi kesin konular hakkında nasıl fikirlerde bulunduğudur.

"Sosyal alan" terimi, Pierre Bourdieu ve diğerleri tarafından (mimari veya yapılmış çevrenin aksine) sosyal olarak oluşturulmuş mekansal yapılar olarak daha soyut bir anlamda kullanılır: Georg Simmel böyle bir mekan sosyolojisi fikrini ortaya attı ve her zaman toplumun mimarisini gözledi. Simmel aynı zamanda bir şehir sosyolojisini kavramını geliştirdi (makaleleri Chicago okulunda okunmuştur): büyük şehirlerdeki spesifik yaşam biçimleriyle ilgili sorunlar üzerine ("Big cities and life of spirit", 1903). Şehir sosyolojisi öncelikle şehir içindeki sosyal yapılarla ilgilenir. Bunlar, ayrışma, şehirleşme ve şehirlerin gerileme süreçleridir. Son zamanlarda, daha çok bir mimarlık sosyolojisi ile ilişkilendirilecek olan “şehirlerin farklılıkları” üzerine bir araştırmalar yoğunluğu oluşmuştur. Ronald Daus, Avrupa dışı megakentlerin tarihini inceleyerek bu alanda yeni konseptler sunmaktadır.

Paul Jones, The Sociology of Architecture: Constructing Identities, Liverpool University Press 2010 (in print).
Leslie Sklair, "The Icon Project: Architecture, Cities, and Capitalist Globalization", Oxford University Press, New York, 2017.
Heike Delitz, Gebaute Gesellschaft. Architektur als Medium des Sozialen, Frankfurt/M., New York 2010.
Heike Delitz, Architektursoziologie. Reihe Einsichten. Themen der Soziologie, Bielefeld 2009.
Joachim Fischer/Heike Delitz (eds.), Die Architektur der Gesellschaft. Theorien für die Architektursoziologie, Bielefeld: transcript 2009.
Olivier Chadoin, Etre architecte : les vertus de l'indétermination - de la sociologie d'une profession à la sociologie du travail professionnel, Presses Universitaires de Limoges, 2007.
Heike Delitz, Die Architektur der Gesellschaft. Architektur und Architekturtheorie im Blick der Soziologie, in: Wolkenkuckucksheim - Cloud-Cuckoo-Land - Vozdushnyi zamok. Internationale ZS für Theorie und Wissenschaft der Architektur, 10. Jg. H. 1 (Sept. 2006): »From Outer Space: Architekturtheorie außerhalb der Disziplin« (http://www.tu-cottbus.de/BTU/Fak2/TheoArch/Wolke/deu/Themen/051/Delitz/delitz.htm).
Herbert Schubert, Empirische Architektursoziologie, in: Die alte Stadt 1/2005, 1-27
Joachim Fischer/ Michael Makropoulos (Hg.), Potsdamer Platz. Soziologische Theorien zu einem Ort der Moderne, München 2004
Bernhard Schäfers, Architektursoziologie, Opladen (Leske + Budrich) 2003 ISBN 3-8252-8254-6
Gieryn, Thomas: What Buildings do, in: Theory and Society 31 (2002), 35-74
Guy Ankerl, Experimental Sociology of Architecture. A Guide to Theory, Research and Literature, Mouton de Gruyter Publ. (The Hague, Paris, New York)549 p. 1983 ISBN 90-279-3440-1 (paper) Hardcover ISBN 90-279-3219-0.
Anthony D. King (ed.), Buildings and Society: Essays on the Social Development of the Built Environment, London 1980
Robert Gutman, "Architecture from the Outside In: Selected Essays by Robert Gutman (ed. Dana Cuff, John Wriedt), Princeton Architectural Press, 2010. "People and Buildings" (ed. Robert Gutman, Nathan Glazer), Transaction Publishers, 2009. "Architectural Practice: A Critical View," Princeton Architectural Press; 5th edition, 1997.
www.architektur-soziologie.de task force Sociology of architecture in the German Sociological Association
Espaces et Sociétés «Sociologie et architecture : matériau pour une comparaison européenne », Olivier Chadoin et Viviane Claude (Coord), n°142, juin 2010.
Chadoin Olivier, «Le sociologue chez les architectes – Matériau pour une sociologie de la sociologie en situation ancillaire », Sociétés contemporaines, n°3/75, 2009.
Chadoin Olivier, "Sociologie de l'architecture et des architectes", Marseille, Editions Parnthèses, 2021.

Nitel araştırma metotları ya da bazen sadece nitel metotlar, nitel araştırmada olayların ve algıların laboratuvar ortamı dışında tümel bir biçimde anlamlarını bulmaya yönelik çalışma- kullanılan yöntem.
Günümüz araştırma sistemlerinde özellikle sosyal disiplinlerde kullanılan, insan ve insan gruplarının davranışlarının,sosyal olaylarının oluşumunu ve anlamını açıklamada kullanılır.Nitel metotlar, katılımcı ve yorumlayıcı bir tavırla ele alınır.

Nitel araştırmada ulaşılması gereken bilgiler için-algılar, çevresel bilgi ve süreç bilgisi-nitel metotlar kullanılır.Bu metotlar kendi içerisinde üç ana başlıkta incelenir;görüşme,gözlem ve yazılı materyal incelemesi.

Görüşme,nitel metotların içinde en sık kullanılandır.İnsanların deneyimlerini, perspektiflerini ve duygularını ifade ederken kullanılan nitel araştırma yöntemidir.Sözlü iletişim, görüşmenin ana formudur.

Katılımcıların sorulara anlık cevap verebilmesi,
Karmaşık ve hassas konuların ikili iletişimde daha rahat anlaşılabilmesi,
Görüşülen kişilerin birincil ifadesinin yer alması sebebiyle derin anlama olanağı sunması.

Görüşmecinin eğitim ve hazırlık sürecinin uzun olması,
Elde edilen verilerin değerlendirilmesinin zor ve zaman alıcı olması,
Görüşmecinin sahip olduğu etkenlerin-konuşması,görünüşü-görüşmenin sonucunu etkilemesi.

Gözlem, nitel araştırmada incelenen sosyal durumların gözlenerek açıklanabileceğini savunan nitel metot türüdür.İnsanların davranışlarını,diğer sosyal olguları değerlendirmek ve yorumlamak için kullanılır. Yapılandırılmış ve yapılandırılmamış gözlem olmak üzere iki alt başlığa sahiptir.
Yapılandırılmamış gözlem,yarı-yapılandırılmış gözlem olarak da adlandırılır.

Bu nitel gözlem metodu,katılımcının tam kontrolü olmadan ve yapılandırılmamış gözlemle ulaşılan sonuçları bir veri toplama aracı yardımıyla doğal ortamda test etmeye yönelik çalışır.

Bir veri toplama aracı olmaksızın yapılan nitel metottur.Bu metot,katılımcı ve katılımsız olmak üzere iki alt başlığa sahiptir.

İncelediği konunun içine giren ve grubun bir parçası olan araştırmacı yardımıyla yapılır.Araştırılan durumu en ayrıntılı formuyla sunmaya ve betimlemeye yöneliktir.Katılımcı içten bir tavırla olaylara yaklaşarak onları derinden yorumlar.Katılım seviyesi, araştırmacıya göre değişebilir.

Bir veri toplama aracının olmadığı fakat araştırmacının incelediği durumun bir üyesi olmadığı nitel metottur.Kısmi nesnellik sağlayan bu metotta,araştırmacının bulunduğu sosyal ortama hiç dahil olmaması oldukça zordur.

Sözel durumun dışında davranış incelemesine olanak vermesi,
Doğal çevreyi barındırması

Kontrol imkanı sunmaması,
Elde edilen verileri sayısallaştırma zorluğu,
İncelenecek alana giriş zorluğu,
Gözlemcinin iyi yetişmiş ve etkin olmasının gerekmesi.
Yazılı materyallerin incelenmesi

Hem kendi başına hem de diğer nitel metotlarla kullanılabilen bir yöntemdir.Elde edilen bilgilerin-görüşme kayıtları,gözlemden elde edilen notlar, resimler-sistematik bir şekilde sınıflandırılması ve sunulmasında kullanılan  nitel metottur.

Patricia Hill Collins, (d. 1 Mayıs 1948) Maryland Üniversitesi'nde (College Park) sosyoloji dalında seçkin üniversite profesörüdür ve Cincinnati Üniversitesi Afrika Kökenli Amerikalı Çalışmaları Departmanı'nın eski başkanıdır.
Collins Amerika'nın öncü siyahi feministlerinden biri olarak görülmektedir. İlk baskısı 1990 yılında yapılan Black Feminist Thought: Knowledge, Consciousness and the Politics of Empowerment (Siyahi Feminist Düşünce: Bilgi, Bilinç ve Yetkilendirme Politikaları) adlı kitabıyla Amerika Birleşik Devletleri'nde ün kazanmıştır.

Genç yaşta profesyonel olan Collins, 1948'de Philedelphia'da doğar. Babası bir hayvan çiftliği işçisi, annesi ise sekreterdir. İlk ve orta öğrenimini Philedelphia'da tamamlar. 1969'da Brandies Üniversitesi'ni bitirir. Ardından Harvard Üniversitesi'nde Yüksek lisans bursu kazanır. 1970 ve 1976 yılları arasında Aziz Joseph Toplum Okulu'nda öğretmenlik yapar ve müfredat uzmanı olarak görevini sürdürür. Harvard Üniversitesinde yüksek lisansını tamamladıktan sonra 1984'te Brandies Üniversitesi'nde doktorasını tamamlar. O, Roger L. Collins'le evlenir. Cincinnati Üniversitesi'nde profesör olur. 1990'da ilk kitabı, 'Siyah Feminist Düşüncesi' yayımlanır. Ardından 'Yetki Vermenin Bilgisi' ve 'Yetki Vermenin Bilinç Ve Politikası' yayımlanır. Kitabın gözden geçirilen onuncu baskısı 2000'de yayımlanır.

Collins, 1982'de Cincinnati Üniversitesi'nde asistan profesör olur. 1990'da, "Siyah Feminist Düşünce" kurgu, şiir ve müziği de kapsayan geniş kaynaklar sahası yayınlanır. Collins, feminist düşünceyi incelediği bu kitapta üç merkezi soruna dikkat çeker:

Yarışın oluşturduğu zulümler, sınıf, cinsiyet, cinsellik ve ulus farklılıkları.
Siyah kadınların sınırlanması, siyah kadınlığın saptırılan tanımlarından dolayı kontrol edilememesi.
Siyah kadın olmanın tanımlanmasının bir ihtiyaç olmasından çok, dünya görüşlerinin yaratılmasının önemi ve sosyal adalet çalışmaları.
Collins'e, "Siyah Feminist Düşünce" çalışması için 1993'te Jesse Barnard Ödülü hükmen verildi. Kitap, Amerika'daki Cinsiyet Çalışma Kurslarının müfredat listelerine aşamalı olarak eklenendi. Ardından sosyal bir kuramcı olarak tanınan Collins'in bitmiş 40 makalesi ve denemeleri birçok dergide yayımlandı. Felsefeyi, tarihi kapsayan, sosyolojiye ek olarak psikolojiyi ele alan yazılardı bunlar. 1993'te Cincinnati Üniversitesi'nde Afrika ve Amerika Çalışmaları profesörü olarak kesin yerini edindi.
Yarış Sınıflar Ve Cinsiyet antolojsinin düzeltisini yaptı ve bu kiabı 1992'de Margaret Andersen'le ortak olarak yayınladı. Kitap 200 fakültede ve üniversitelerin dışında ilgiyle karşılandı. Kitap, yarışın alanına şekil vermeye çalışan ilk eser olarak tanındı. Collins 1998'de, "Sözcüklerle kavga etmek: Adalet İçin Siyah Kadınları Arama" adlı üçüncü kitabını yayımladı. "Sözcüklerle Kavga Etmek" siyah toplumlarda kadınlara karşı uygulanan ırkçılığa büyüteç tuttu. 2004'te "Siyah Cinsel Politika" ırkçılığın ve cinsel ayrımcılığın tartışmaları yayımladı. 2006'da, siyah milliyetçiliğini, feminizm ve kadınların arasındaki ilişkiyi sınayan "Modern zıplama: Irkçılık, Milliyetçiliğe Karşı Kara Güç Ve Feminizm" eserini yayımladı.
Cincinnati Üniversitesi, Collins'i ilk Afrikalı-Amerikalı ve ikinci kadın sosyolog olarak Charles Phelps Taft profesörü olarak adlandırdı. 2005 baharında bu Üniversitesi'den emekli oldu ve Maryland Üniversitesi'nde sosyoloji profesörlüğü yapmaya başladı.Sınıf Ve Cinsiyet kitabının da altıncı baskısı 2007'de yayımlandı. Maryland üniversitesi, Collins'i 2006'da yılın en seçkin üniversite profesörü olarak adlandırdı.

"Kara güçten modern zıplamaya: Irkçılık, milliyetçilik ve feminizm" ISBN 1-59213-092-5 2006
"Siyah cinsel politika: Afrikalı Amerikalılar, cinsiyet ve yeni ırkçılık" ISBN 0-415-93099-5 2005
"Sözcüklerle kavga etmek: Adalet için siyah kadınlar ve arama", ISBN 0-8166-2377-5 1998
"Yarış, sınıflandır ve cinsiyet: Bir antoloji", ISBN 0-534-52879-1, ortak-düzeltilen w Margaret Andersen, 1992,1995,1998,2001,2004,2007
"Siyah feminist düşünce: Yetki vermenin bilgi, bilinç ve politikası"ı seçti, ISBN 0-415-92484-7 1990 2000

Platonik/Eflâtûnî aşk, maddeyle ilgisi olmayan, maddî tatmin aramayan, hayalde yaşatılan aşk, sevgi demektir. Bir başka ifade ile seksüellikten arındırılmış (müberrâ olmuş), derin sevgi.
Günlük kullanımda "imkansız aşk, aşık olunana ulaşılması güç olan aşk" manasında kullanılır

Platonik aşk, Platon'un Şölen adlı aşkı konu alan ve aşk hakkında tartışılan kitabında Sokrates'in bu tarışmada savunduğu ve tanımladığı "ideal" aşk türünden gelir. Sokrates gerçek aşkın, cinsellik içermeyen ve salt sevgiden oluşan bir kavram olduğunu iddia eder. Lâkin unutmamak gerekir ki mevzubahis olan aşk, eşcinsel aşktır. Sokrates kadınlar ile gerçek bir aşk yaşanamayacağını iddia eder ve cinsellikten tiksinir.
Zaman içinde şu şekilde bir anlam kaymasına uğrar:
Cinsellik içermeyen eşcinsel aşk >> Cinsellik içermeyen aşk >>(son dönemde) İmkansız aşk
Bu kavramın Platon'un Devlet kitabından türediği iddiası galât-ı fâhiş olarak nitelendirilebilir.

Aşk
Platon
Aseksüellik
Antiseksüalizm

Poliamori, bireylerin birden çok sevgiliye sahip olabildikleri, söz konusu ilişkiye dahil olan herkesin bu durumun bilincinde olup bunu onayladığı, monogaminin (tekeşliliğin) ya da monamorinin tersi niteliğinde, insanlar arası ilişki türü.

“Poliamori” sözcüğünün kökü Yunanca ve Latinceye dayanır. Yunancada poli “çok”, Latincede amor “aşk” anlamına gelir. Bu anlamda poliamori sözcüğünü “çoklu aşk” olarak çevirmek mümkündür. Çoklu aşk, hem tek eşli ilişkilerde karşılaşılan ve çoğunlukla bir ilişkinin bitip diğerinin başlamasıyla sonuçlanan "aldatma" pratiğini, hem duygusal süreklilikten koparılmış rastgele-geçici cinsel ilişkileri, hem de 60'lı yılların cinsel devrim kuram ve pratiklerinin aşırılıklarını ve açmazlarını sorgulayarak daha gerçekçi, sağlıklı ve temkinli bir bakış açısı geliştirme çabasına dayanır. Kavramın tarihi 60'lı yıllara uzanır. 60'lı yılların “serbest aşk” kavramından çıkarılan derslerle, 70'li yıllarda “sorumlu tekeşlilik-dışı ilişkiler” (responsible non-monogamy) kavramı ortaya çıkmıştır. 80'li yılların başından itibaren kısaca “poliamori” kavramı kullanılmaya başlamış ve bu kavram 90'lı yılların ortasında yaygınlaşarak özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa'da gündelik dilin bir parçası haline gelmiştir.

Poliamori ya da çoklu aşk, “sorumlu, açık, dürüst ve uzun vadeli” duygusal birliktelikleri içerir. Bu tanıma dayanarak çoklu aşkın üç ayırt edici özelliğinden söz etmek mümkündür. Birincisi, çoklu aşk ilişkiye taraf olan herkesin bilgisi ve onayı ile yürür. Bu anlamda “radikal dürüstlüğe” dayanır ve “aldatma” pratiklerinden ayrılır. İkincisi, uzun vadeli duygusal yakınlıkları temel alır ve bu anlamda “çapkınlık”, “tek gecelik ilişki”, “poligami” gibi cinsellik üzerinden tanımlanan ilişki biçimlerinden ayrılır. Üçüncüsü, çoklu aşkta temel sorun bağlanma-bağlanmama ya da özgürlük-güvenlik ikilemi değil, birden fazla sevgi ilişkisinin nasıl sürdürülebileceği sorusudur. Hem özgürlüğün hem de güvenlik duygusunun insanın temel gereksinimleri olduğu ve günümüzde bu gereksinimleri hala “aile” kurumunun karşıladığı kabul edilir. Bu anlamda, 60'lı yılların aile-karşıtı söyleminden farklı olarak sorun “aile” kavramının kendisinde değil, içeriğinin doldurulma biçiminde görülür. Aile kurumu ile karşılanan insani gereksinimlerin (çocukların bakımından gündelik yaşamın yeniden üretimine dek), alternatif yaşam tarzlarının inkâr etmesi gereken değil, tam tersine başka biçimlerde karşılaması gereken gereksinimler olduğu vurgulanır. Bu gereksinimleri karşılamak için de kuralsız bir serbesti yerine, açıkça tanımlanmış kuralları olan alternatif düzenlemeler yapılması önerilir.

Çoklu aşkın pek çok değişik biçimi vardır. Aslında her ilişki kendi dinamiklerine özgü bir biçim yaratır. Yine de birkaç ana eğilimden söz etmek mümkündür. “Açık ilişki” (open relationship) olarak tanımlanan modelde, bir çift birlikteliklerini sürdürürken, başka yakın ilişkiler kurarlar. Bu modelin kendine özgü terimleri de vardır. Aynı evde yaşamayı sürdüren çiftin arasındaki ilişki “birincil” (primary), sürekli ilişki içinde oldukları sevgiliyle ya da sevgililerle kurdukları ilişki ise “ikincil” (secondary) olarak adlandırılır. (Burada birincil-ikincil ayrımında ölçütün genellikle duygusal bağın gücü değil, gündelik pratiğin gerekleri olduğu vurgulanır). “Yakınlık ağı” (intimacy network) denilen ikinci bir model, birbirleriyle farklı düzeylerde yakınlıkları olan tekil insanlar için kullanılır. Bu modelde birbirini seven bir ikilinin başka sevdikleri genellikle birbirleriyle aynı ölçüde yakınlık ya da ilişki kurmaz, böylece ilişkiler farklı boyutlarda yakınlıklar ağı biçimini alır. “Çoklu sadakat” (polyfidelity) denen üçüncü modelde ise, hepsi birbirini seven üç ya da daha çok kişi birlikte yaşar. Bu tarzı seçenler, ilişkilerini başkalarına açabildikleri gibi, kapalı da tutabilirler.

Çoklu aşkı seçenler, bunun tekeşliliğe üstün bir yaşam tarzı olmadığını ısrarla vurgularlar. Çoklu aşkı, propagandası yapılacak bir düşünsel akım olarak değil, yalnızca duygusal-cinsel bir yönelim olarak görürler. Tek-eşlilik gibi çoklu aşkın da kendine özgü olumlulukları ve zorlukları vardır. Olumlulukların başında, sevgi ilişkilerinin sürekliliği, bir başka deyişle, bir başkasını sevdiğinde var olan sevgi ilişkisini sonlandırmak zorunda kalmamak gelir. Ancak bu her zaman kolay bir süreç olmaz. En büyük sorunların başında kıskançlıkla nasıl baş edileceği gelir. Kıskançlığın çoklu aşk ilişkilerinde tekeşli ilişkilerde yaşandığından daha az yaşanacağına dair hiçbir güvence yoktur. Tam tersine, bilinen kalıpların var olmadığı bir durumda kıskançlıkla nasıl baş edileceği daha can yakıcı bir sorun halini alır. Bu konuda 90'lı yılların başında geliştirilen ilginç bir kavram da vardır: compersion. “Sevilen kişinin bir başka kişi ile yaşadığı sevgi ilişkisinden zevk almak” anlamına gelen bu kavram, temelde sevilen kişinin kendi yaşamında güzel bir duygu yaşadığını hissetme anlamında bir tür empatiye dayanır. Çoklu aşkı seçenler, kıskançlık ve yanlış anlamalarla baş etmek için bir şeyin daha çok önemli olduğunu vurgularlar: konuşmak. Sürekli iletişim, her türlü yanlış anlamaya karşı tek çözüm olarak görünür. Zaten kamusal alanda kullandıkları sembol de bunu yansıtır: papağan.

Çoklu aşkı seçenler tekeşliliği mücadele edilmesi gereken bir şey olarak değil, meşru bir duygusal-cinsel yönelim olarak görürler. Tek talepleri, kendi yönelimlerinin de meşru bir tercih olarak görülmesi ya da “farklarının tanınması”dır. Bu konuda eşcinsel hareketinin talepleri ve tarzları ile büyük paralellikler gösterirler. Nasıl eşcinsel hareketi, eşcinselliğin heteroseksüelliğe bir üstünlüğü olmadığını ama heteroseksüellik karşısında bir “sapkınlık” da olmadığını, yalnızca farklı bir duygusal-cinsel bir yönelim olduğunu anlatmaya çalıştıysa, çoklu aşkı seçenler de tek eşliliğe üstünlük iddiaları olmadığını, ama bir sapkınlık ya da hastalık olarak da görülmemeleri gerektiğini anlatmaya çalışmaktadır. Ve yine eşcinsel hareketinde olduğu gibi, mücadelelerini yavaş yavaş hukuksal düzleme de taşıyarak, yasal metinlerde kullanılan dili dönüştürme çabası içindedirler. Bu anlamda çoklu aşkı seçenler henüz yolun çok başındadır ve uzun bir mücadele süreci onları beklemektedir. Ancak yine eşcinsel hareketinde olduğu gibi, kendi kimlik mücadelelerinde ortaya attıkları sorulardan ve kavramlardan herkes bir şeyler öğrenmektedir.

www.polyamory.org
Deborah N. Anapol, Polyamory: The New Love without Limits: Secrets of Sustainable Intimate Relationships.

Çok eşlilik veya poligami, bir kimsenin aynı esnada birden fazla kişiyle evli ya da birlikte olmasıdır. Terim çok karılılık (polijini), çok kocalılık (poliandri), eşcinsel çok eşlilik ve grup evliliği durumlarını kapsamakla birlikte -yaygın olması nedeniyle- genellikle polijini ile eşanlamlı olarak kullanılır.
Bazı din ve kültürlerde kabul edilen bir durum olan poligami, pek çok ülkede kanunen suçtur. Poligaminin serbest veya yaygın olduğu ülkelerde ekseriyetle polijini (çok karılılık) görülür. Birleşmiş Milletler; insan haysiyetine ve eşitliğine aykırı olduğu gerekçesiyle, poligaminin engellenmesi için devletler nezdinde çağrıda bulunur.
Sosyobiyoloji ve zooloji terimi olarak çok eşlilik, birden fazla eş ile çiftleşme davranışları için kullanılan genel bir terimdir.

Türkçeye Fransızca polygamie'den geçen kavramın kökeni Yunanca polus (çok) ve gamos (evlilik) sözcükleridir. -jini eki Yunanca gunê (kadın) ve -andri ise andr (erkek) sözcüklerinden gelir.

1980 basımı Ethnographic Atlas kitabının listelediği 1,231 toplumdan, 186'sının tek eşli, 453'ünün nadiren polianjik, 588'inin sıkça polianjik ve 4'ünün poliandrik toplumlar olduğunu ortaya koymuştur.  Poliandri sadece Himalayalar'da bulunan dağ toplumlarında gözlemlenmiştir.

Pozitivizm veya olguculuk; Auguste Comte'un başını çektiği, doğru bilginin yalnızca bilimsel bilgi olduğu, doğru bilgiye ise yalnızca ampirizm (deneycilik) ile ulaşılabileceğini ve bu bilginin kendisinin deneysel olmadığını savunan düşünce akımıdır. Pozitivizm, sosyal bilimlerin fen bilimleri gibi kesin gerçeklikler içeren kurallara dayanması ve felsefi tartışmalardan uzaklaşmak hedefiyle, 19. yüzyıl içindeki toplumsal ilişkiler çerçevesinde şekillenmiştir.

Pozitivizm'de iki felsefi düşünce mevcuttur. Her iki düşüncenin de teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı vardır.

Daha eski olan pozitivizm, Auguste Comte'un 19. yüzyılda ortaya attığı düşüncedir.
Daha yeni olan mantıksal pozitivizm 1920'de Viyana Çevresi tarafından kurulmuştur.
Yapısal antrolopolog Edmund Leach 1966 Henry Myers derslerinde pozitivizmi şu şekilde tanımlamıştır:

"Pozitivizm, ciddi bilimsel sorgunun, bir dış kaynaktan gelen nihai sebepleri aramayan ama direkt gözleme açık olan gerçekler arasındaki ilişkilerle sınırlı olmasını söyleyen görüştür."
Pozitivizm aynı zamanda hukuki pozitivizm adı verilen hukuk görüşünün de ismidir. Doğa yasalarına ters olarak hukuki sistemlerin evrimsel yollarla bağımsız olarak tanımlanabileceğini öne sürer. Hukuki pozitivizm, bazen kanunlara içeriği ne olursa olsun uyulmalıdır şeklinde de anlaşılmıştır. Carlos Nino bu iki anlayışın ilkine 'metodolojik' ikincisine ise 'ideolojik' ismini vererek ayırmış ve sadece ilkinin felsefi olarak savunulabilir olduğunu öne sürmüştür.

Felsefede olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşü
Genel çizgileriyle olguculuk, deney konusu edilebilecek olgularla ilgili, yani en geniş anlamıyla bilimsel bilginin sağlam bilgi olduğunu vurgular.

Pozitivizm terimini ilk kullanan Saint Simon (Türkçe okunuşu Sen Simon)'dur. Bu yaklaşımı geliştirip sistemleştiren Fransız sosyolog August Comte (Türkçe okunuşu Ogüst Komt)'tur.
Olguculuk tarihsel olarak, Avrupa'da Aydınlanma'nın ve Yeni Çağ bilimlerindeki önemli gelişmelerin bir sonucudur. Comte'un asıl amacı, toplum olaylarını bilimsel yönetmelerle inceleyerek topluma yeni bir şekil, yeni bir yön vermektir. Bunun için sosyolojiyi bilim olarak kurmuştur. Sosyolojiye fizik ve matematiğin yöntemlerini uygulamaya çalışmıştır. Bu bakımdan pozitivizm, deneyci felsefenin bir türüdür. Comte, fiziğin yöntemi ile olgular dünyasını doğru olarak bilmenin mümkün olduğuna inanır. Olguların bilgisi olayların özünü ve gerçek nedenini vermez ama olayları idare eden kanunları verir. Bu kanunlarla, gelecek hakkında öngörüde bulunulur.
Olguculuğun çağımızdaki gelişimi yeni olguculuk genel adını taşır. Yeni olguculuk; mantıksal atomculuk, genel semantik, mantıksal pozitivizm akımlarında belirir. Bu akımlar genel olarak felsefe sorunlarını dil sorunlarına indirgerler.

Comte, sebep ve sonuçların gözetlenmesi gerektiğini savunmuştur. O, "Tarihi Toplumsal Evre" anlayışını "Üç Aşama Yasası" ile açıklar.

Teolojik evre: Fenomenlerin tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre insanların her şeyi din ile açıkladığı bu dönem Orta Çağa kadar uzanır.
Metafizik evre: Olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması 1789'a kadar sürmüştür.
Pozitif evre: Bu evrede insan sadece gözlemlenebilir olana yönelir. Yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantılar incelenir. Ona göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetişkinliğe geçiş aşamalarına benzetir. Bununla birlikte Comte, “Pozitivizm nedenlerle uğraşmaz ama nasılları iyi bilir” ilkesini koyar.
Böylece yaşadığı dönemde incelediği modern toplumların, özelinde Fransız toplumunun, pozitif evrede olduğunu ve geçmişten koparak bugün yeni bir düzenin içine girdiğini savunur. Bu evredeki toplumu anlamak için, pozitif evrenin kurallarına göre hareket edilmesi gerekir. Böylece sosyolojinin kuruluşu ile pozitivizm arasında da bağlantı kurulabilir.

Hukuki pozitivizm

Robert King Merton (4 Temmuz 1910 - 23 Şubat 2003), Amerikalı sosyolog.
Doğu Avrupa göçmeni işçi sınıfından Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Sosyoloji kariyerine Philadelphia'da Temple Üniversitesi'nde George E. Simpson'un rehberliği altında başlamış, Harvard Üniversitesi'nde Pitrim A. Sorokin ile devam etmiştir.
Merton 1939 yılına kadar Harvard'de öğretmenliğini sürdürmüş aynı yıl Tulane Üniversitesi Sosyoloji Bölümünün başkanlığına getirilmiş ve profesör olmuştur. 1941'de Columbia Üniversitesi'ne girmiştir.
Merton kültürel yapı ve toplumsal yapı ayrımını getirmiştir. Kültürel yapı belli bir toplum ya da grup üyelerinin ortak davranışını yöneten, örgütlenmiş bir seri normatif değerlerdir. Toplumsal yapı ise toplumun ya da grubun üyelerinin çeşitli şekillerde içinde bulundukları örgütlenmiş bir dizi toplumsal ilişkilerdir. Bu yapı aynı zamansa yapı kavramının insanların yaşamlarındaki davranışlarının nedenini anlamaya yönelik bir araç olduğunu da ortaya koynaktadır (Gökçe;1996:4).
Sosyolog Harriet Zuckerman ile evliliği dahil iki kere evlenen Merton'un ilk evliliğinden 1997 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi sahibi Robert C. Merton ve iki kızı olmuştur.

Kariyerinin önemli bir kesimini Colombia Üniversitesi'nde eğitmen olarak geçirip profesör unvanıyla tamamlayan Robert King Merton "kendi kendini doğrulayan kehanet", "rol modeli" ve "kastedilmeyen sonuçlar" gibi terimleri sosyoloji literatüre kazandırmıştır.
Merton ABD Ulusal Bilimler Akademisine seçilen ilk sosyologlardan biri ve aynı zamanda American Philosophical Society ve kendisini Parsons ödülüyle ödüllendiren American Academy of Arts and Sciences'in de üyesidir.

Toplum bilimi

Ses analizi ya da Konuşma analizi, iletişimi ve gelecekteki etkileşimi iyileştirmek için müşteri bilgilerini toplamak üzere kaydedilen çağrıları analiz etme sürecidir. Süreç, öncelikle müşteri iletişim merkezleri tarafından bir işletmeyle müşteri etkileşimlerinde ihtiyaçları çıkarmak için kullanılır.
Konuşma analitiği, otomatik konuşma ve tanıma unsurlarının varlığına rağmen, konuşmanın duygusal tonu ve etkileşim sırasında konuşma ile konuşmama miktarına bağlı konumlarına göre tartılan konuyu analiz ettiği bilinmektedir. İletişim merkezlerindeki konuşma analitiği, etkin maliyet sınırlaması ve müşteri hizmetleri stratejileri oluşturmak için gerekli olan zekayı ortaya çıkarmak ve kaydedilen müşteri etkileşimlerini araştırmak için kullanılabilir. Teknoloji, maliyet etkenlerini belirleyebilir ve trend analizi yapabilir, süreçler ile birlikte ürünlerinde güçlü ve zayıf yönleri belirleyebilir bunun sonucunda pazarın teklifleri nasıl algıladığını anlamaya yardımcı olmayı sağlamaktadır.

Konuşma analizi, bir şirket ile müşterileri arasındaki kayıtlı telefon görüşmelerinin kategorik analizini oluşturur. Müşteri aramalarından gelişmiş işlevsellik ve değerli istihbarat sağlar. Bu bilgileri strateji, ürün, süreç, operasyonel sorunlar ve iletişim merkezi temsilcisi performansıyla ilgili bilgileri keşfetmek için kullanılabilir. Ek olarak, konuşma analizi, iletişim merkezi temsilcilerinin ek eğitime veya eğitime ihtiyaç duyabileceği alanları otomatik olarak belirleyebilir ve aramalarda sağlanan müşteri hizmetini otomatik olarak izleyebilir.
Süreç, belirli bir süre içinde en sık kullanılan kelimeleri sıralar ve cümleleri teker teker algılayarak  kullanımın yükselişte ya da düşüş eğiliminde olduğunu gösterebilir. Bu bilgiler, bir kuruluştaki denetçiler, analistler ve diğer kişiler için tüketici davranışındaki değişiklikleri tespit etmek ve çağrı hacimlerini azaltmak ve müşteri memnuniyetini artırmak için harekete geçmek için kullanışlıdır. Müşterinin düşünce sürecine ilişkin bir fikir sağlar ve bu da şirketlerin ayarlamalar yapması için bir fırsat yaratır.

Konuşma analizi uygulamaları, günlük hayattaki sesle gerçek zamanlı uyarılar alarak veya kaydedilen konuşma üzerinde bir işlem sonrası adım olarak sözlü anahtar kelimeleri veya cümleleri tespit edebilir. Bu teknik aynı zamanda ses madenciliği olarak da bilinir. Diğer kullanımlar, memnun olmayan müşterilerden gelen çağrıları belirlemek için iletişim merkezi ortamında konuşmanın sınıflandırılmasını içerir.
Bilgi alma alanında yaygın olarak kullanılan Kesinlik ve geri çağırma gibi önlemler, bir konuşma analitiği arama sisteminin yanıtını ölçmenin tipik yollarıdır. Kesinlik, sorguyla alakalı arama sonuçlarının oranını ölçer. Geri çağırma, arama sonuçları tarafından döndürülen toplam ilgili öğe sayısının oranını ölçer. Standartlaştırılmış bir test setinin kullanıldığı durumlarda, farklı konuşma analizi sistemlerinin arama performansını doğrudan karşılaştırmak için hassasiyet ve geri çağırma gibi ölçümler kullanılabilir.
Farklı konuşma analizi sistemlerinin doğruluğunun anlamlı bir karşılaştırmasını yapmak zor olabilir. LVCSR sistemlerinin çıktısı, kelime hata oranı (WER) için bir değer üretmek için referans kelime düzeyinde transkripsiyonlara göre puanlanabilir, ancak fonetik sistemler, kelimeleri değil, temel tanıma birimi olarak telefonları kullandığından, bu ölçüyü kullanarak karşılaştırmalar yapılamaz. . Konuşma analizi sistemleri, söylenen kelimeleri veya cümleleri aramak için kullanıldığında, kullanıcı için önemli olan, döndürülen arama sonuçlarının doğruluğudur. Bireysel tanıma hatalarının bu arama sonuçları üzerindeki etkisi büyük ölçüde değişebileceğinden, kelime hata oranı gibi ölçüler, kullanıcı perspektifinden genel arama doğruluğunu belirlemede her zaman yardımcı olmaz.
ABD Hükûmeti Sorumluluk Bürosuna göre, "veri güvenilirliği, amaçlandıkları kullanımlar göz önüne alındığında, bilgisayarda işlenen verilerin doğruluğu ve eksiksizliği anlamına gelir." Konuşma Tanıma ve Analitik alanında, "tamlık" "algılama oranı" ile ölçülür ve genellikle doğruluk arttıkça algılama oranı düşer.

Konuşma analizi satıcıları bir 3. tarafın "motorunu" kullanır ve diğerleri özel motorlar geliştirir. Teknoloji esas olarak üç yaklaşım kullanır. Fonetik yaklaşım, işlem için en hızlı olanıdır, çünkü çoğunlukla gramerin boyutu çok küçüktür ve temel tanıma birimi bir fonemdir. Çoğu dilde onlarca benzersiz ses birimi vardır ve bu tanımanın çıktısı, daha sonra aranabilen bir ses birimi akışıdır. Geniş kelime dağarcığı sürekli konuşma tanıma (LVCSR), daha yaygın olarak konuşmadan metne, tam transkripsiyon veya ASR (otomatik konuşma tanıma olarak bilinir), temel birim olarak bir dizi kelime (bir-gram, iki-gram vb.) Kullanır. Bu yaklaşım, sese karşı eşleşmesi için yüz binlerce kelime gerektirir. Yeni iş sorunlarını ortaya çıkarabilir, sorgular çok daha hızlıdır ve doğruluğu ses bilgisi yaklaşımdan daha yüksektir.
Genişletilmiş konuşma duygu tanıma ve tahmini, üç ana sınıflandırıcıya dayanır: kNN, C4.5 ve SVM RBF Kernel. Bu set, ayrı ayrı alınan her bir temel sınıflandırıcıdan daha iyi performans sağlar. Diğer iki sınıflandırıcı grubuyla karşılaştırılır: Karma çekirdekli bire karşı (OAA) çok sınıflı SVM ve aşağıdaki iki temel sınıflandırıcıdan oluşan sınıflandırıcılar kümesi: C5.0 ve Sinir Ağı. Önerilen varyant, diğer iki grup sınıflandırıcıdan daha iyi performans elde eder.

Pazar araştırması, konuşma analizinin 2020 yılına kadar milyar dolarlık bir endüstri haline geleceğinin ve Kuzey Amerika'nın en büyük pazar payına sahip olacağının tahmin edildiğini gösteriyor. Büyüme oranı, uyumluluk ve risk yönetimi için artan gereksinimlerin yanı sıra piyasa istihbaratı yoluyla endüstri rekabetindeki artışa bağlanıyor. Endüstrinin telekomünikasyon, BT ve dış kaynak kullanımı segmentlerinin seyahat ve konaklama segmentlerinden beklenen büyüme ile en büyük pazar payına sahip olduğu düşünülmektedir.

Customer intelligence
Customer dynamics
Speech recognition

Simgesel etkileşim, büyük ölçekli sosyal yapılar yerine insan eylemine odaklanan ve bununla birlikte insanlar ve toplum arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan teorik yaklaşım. Sembolik etkileşimcilik insan eyleminin ve etkileşimin yalnızca anlamlı iletişim veya sembol alışverişi yoluyla anlaşılabilir olmasıdır. Sembolik etkileşimcilik mikro düzey etkileşimlere odaklanmanın bir sonucu olarak, sosyal ve sosyal sistemlerin makro yapılarının nesnel yönlerini değil, sosyal yaşamın öznel ve kültürel yönlerini incelemeye odaklanmıştır.
Simgesel iletişimcilik ise insanların yaşadıkları dünyadaki nesnelere bir anlam yüklemeleri ve bu anlamlara bağlı olarak dünyaya verdikleri anlamları niteleyen bir kavramdır. Simgesel iletişimcilik terimi Herbert Blumer tarafından ortaya konmuştur. George Herbert Mead’in benlik ile ilgili ileri sürdüğü görüşleri onun simgesel etkileşimin kurucusu olarak bilinmesinde önemli bir yere sahiptir . C. H. Cooley ve W. I. Thomes'in de simgesel etkileşim kavramına katkıları bulunmaktadır. Nesnelere anlamlar yükleyen ve bu anlamlar üzerine düşünebilen tek varlıklar insanlardır.

Sembolik etkileşimciliğin önemli isimlerinden Mead benliği, kendisinin gerçekleştiği öncül olan “ötekinin rolünü almak”  olarak tanımlamıştır. Başkalarıyla etkileşim yoluyla kim olduğumuz hakkında bir kimlik geliştirmeye ve başkalarına empati kurmaya başlarız. Böylelikle insanların diğerleriyle iletişim kurarken roller üzerinden bunu gerçekleştirdiğini ifade eder.

Herbert Blumer, hocası Mead ile birlikte sembolik etkileşimci ekolünün önde gelen isimleri arasında yer almaktadır. Sembolik etkileşimciliğin sosyolojinin farklı çalışma alanlarına uygulanabilmesindeki temel ilkelerin kavramsallaştırmasında önemli bir katkısı bulunmaktadır. Sembolik etkileşimcilik nesnelerin
kendi içkin anlamlarını konu alırken Blumer'e yaklaşımına göre bireylerin kendi ilgileri doğrultusunda nesnelere yükledikleri anlamlar üzerinden harekete geçtiklerini vurgulamaktadır.

1- Şişman, Mehmet. Eğitim Yönetiminde Kuram Ve Araştırmada Alternatif Paradigma ve Yaklaşımlar, Eğitim Yönetimi, (1998), s.395-422
2- Gökulu, Gökhan,"Semboli Etkileşimci Teorinin Gündelik Yaşam Sosyolojisine Katkıları", Ekev Akademi Yayınları, Yıl:23 Sayı:80 (Güz 2019), s.173-188
3- Özhan Dedeoğlu, Ayla,"Tüketici Davranışları Alanında Kalitatif Araştırmaların Önemi Ve Multidisipliner Yaklaşımlar", D.E.Ü.İ.İ.B.F.Dergisi, Cilt:17 Sayı:2, Yıl:2002, s:75-92

Siyaset sosyolojisi, devlet ve sivil toplumdan aileye kadar uzanan politik fenomenlerin sosyolojik analizi, araştırması vatandaşlık, toplumsal hareketler ve sosyal güç kaynakları gibi konuları araştırmakla ilgilenen bir bilim disiplinidir. Siyaset sosyolojisinin konusu toplumsal bağlamı içinde iktidardır. 19. yüzyıl ile beraber genel olarak toplumsal ve özel olarak siyasal düşüncenin bilimselleşmeye başladığı görülmüştür. Teknoloji, sanayileşme gibi unsurlar kalabalıklaşmayı beraberinde getirmiş, kalabalıklaşma ise siyasal düşünceye yönelim sağlamıştır.
Bu disiplinin fikir kaynakları, Montesquieu, Adam Smith ve Adam Ferguson gibi düşünürlerden, sosyoloji biliminin kurucu babaları Karl Marx, Émile Durkheim ve Max Weber'den ve Ernest Gellner, Anthony Giddens, Jürgen Habermas ve Michael Mann gibi çağdaş teorisyenlere kadar izlenebilir. Siyaset sosyolojisinde tipik araştırma soruları, "Neden bu kadar az ABD veya Avrupa vatandaşı oy kullanmayı seçiyor?" veya "Kadınların seçilmesi ne farklılık yaratır?", gibi örneklendirilebilir. Siyasal sosyologlar daha sonra "Beden nasıl bir güç alanıdır?", "Duyguların küresel yoksullukla ilişkisi nasıldır?" ve "Bilgi demokraside ne farklılık yaratır?" gibi sorular da geliştirmeye başladılar.

Siyaset sosyolojisinin geleneksel olarak dört ana araştırma alanı vardır.

Modern devletin sosyopolitik oluşumu
Toplumsal gruplar arasındaki toplumsal eşitsizlik (sınıf, ırk, cinsiyet) Siyaseti nasıl etkiler?
Kamuoyu, İdeolojiler, kişilikler, Toplumsal hareketler ve resmî kurumların dışındaki siyasal iktidar güçleri, siyaseti nasıl etkiler?
Toplumsal gruplar içinde ve bu gruplar arasındaki güç ilişkileri (örneğin aileler, işyerleri, bürokrasi, medya)
Başka bir deyişle, siyaset sosyolojisi geleneksel olarak sosyal eğilimlerin, dinamiklerin ve tahakküm yapılarının resmî siyasi süreçleri nasıl etkilediği ve çeşitli sosyal güçlerin siyasi politikaları değiştirmek için birlikte nasıl çalıştıklarını araştırmakla ilgilidir. Bu açıdan üç ana teorik çerçeve tanımlanabilir: Siyasi çoğulculuk, elit teori veya yönetsel teori ve Marksist analiz ile örtüşen sınıf analizi. Çoğulculuk, siyaseti öncelikle rakip çıkar grupları arasında bir yarışma olarak görür. Elit teori veya yönetsel teori bazı durumlarda devlet merkezli bir yaklaşım olarak adlandırılır. Devletin, güç merkezli bir organizasyon olarak ne anlama geldiğini, örgütsel yapısına, yarı özerk devlet yöneticilerine ve devletin dışında yer alan çıkar odaklarına bakarak açıklamaya çalışır. Bu alanın önde gelen Amerikalı bir sosyolog ve siyaset bilimci olan Theda Skocpol'dur. Toplumsal sınıf teorisi analizi, kapitalist seçkinlerin politik gücünü vurgular. İki ayrı bölümde ele alınabilir: Biri "güç yapısı" veya "araçsal" yaklaşım, diğeri yapısal işlevselci yaklaşımdır. Güç yapısı yaklaşımı, en tanınmış temsilcisi G. William Domhoff tarafından açıklandığı üzere, kimin yönettiği sorusuna odaklanmaktadır. Yapısalcı yaklaşım ise, kapitalist bir ekonominin işleyişine önem verir; devletin sadece işleyiş için gereklerin yapılmasına izin vermek ve cesaretlendirmekle görevli olup, diğer işlerden çekilmesi gerektiğini savunur. (Nikos Pulancas, Bob Jessop vb.)

Karl Marx'ın devlet hakkındaki fikirleri üç konu alanına ayrılabilir: Kapitalizm öncesi devletler, kapitalist (yani şimdiki) dönemdeki devletler ve kapitalizm sonrası toplumdaki devlet ya da devletsizlik. Bunun üstesinden gelmek, devletle ilgili kendi düşüncelerinin zamanla değiştiği, erken komünizm öncesi döneme göre, Avrupa'daki başarısız 1848 Devrimlerinden hemen önceki olgun Marx döneminde daha farklı çalışmalar ortaya koymuştur.
Marx'ın 1843 tarihli Hegel'in Hak Felsefesinin Eleştirisi eserinde, temel anlayışı devlet ve sivil toplumun ayrı olduğu yönündedir. Ancak, zaten bu model için bazı kısıtlamalar gördü ve tartışmalar ileri sürdü:

Her bir devlet kendi onun dışında bulunan kitlelerin garantisine ihtiyaç duyar.
Henüz özel mülkiyetin kaldırılması hakkında hiçbir şey söylemiyordu, gelişmiş bir sınıf teorisini ifade etmiyor ve "devlet / sivil toplum ayrımı sorunu için ortaya koyduğu çözüm tamamen politik bir çözüm olan evrensel oy hakkı idi."
1846 yılında Alman İdeolojisi eserini yazdığı zaman Marx, devleti burjuva ekonomik çıkarlarının bir üretimi olarak gördü. İki yıl sonra, bu fikir Komünist Manifesto'da açıklandı:

Modern devletin yürütme organı, tüm burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir.
Bu, devlet teorisine tamamen uyacak biçimde, üretim güçlerinin halkların üretim ilişkilerini, üretim ilişkilerinin de (siyasal ilişkiler dahil olmak üzere) diğer tüm ilişkileri belirlediği tarihin ekonomik bir yorumu olan tarihsel materyalizmi açıklar. "Belirlenirci" (deterministik) iddianın güçlü bir biçimi olmasına rağmen, Marx "koşulları" da kullanır. "belirlenircilik" (determinizm) bile nedensellik değildir ve bir miktar karşılıklı hareketlilik kabul edilmektedir. Burjuvazi ekonomiyi kontrol ederken, bu yolla devleti de kontrol eder. Bu teoride devlet, sınıf yönetiminin bir aracıdır.
Antonio Gramsci'nin hegemonya teorisi yine kendi kapitalist devlet anlayışına bağlıdır. Gramsci devleti dar anlamıyla hükûmetten ibaret görmez. Bunun yerine, onu siyasal toplum (polis, ordu, hukuk sistemi vb.) - siyasi kurumların, yasal ve anayasal kontrolün alanları - ve sivil toplum (aile, eğitim sistemi, sendikalar, vb.) - genel olarak devlet ve ekonomi arasında aracılık eden özel veya devlet dışı kesim olarak görülür- olarak ikiye ayırır. Bununla birlikte, bölünmenin tamamen kavramsal olduğunu ve ikisinin de gerçekte örtüştüğünü vurgular. Gramsci, kapitalist devletin zorla ve kısmen rıza ile yönettiğini iddia eder: siyasal toplum güç dünyasıdır ve sivil toplum rıza dünyasıdır. Gramsci, modern kapitalizm sistemi altında burjuvazinin, sendikaların ve sivil toplum içindeki kitle siyasi partilerinin taleplerinin siyasi alan tarafından karşılanmasına izin vererek ekonomik kontrolünü sağlayabileceğini ileri sürer. Böylece burjuvazi, temel ekonomik çıkarlarının ötesine geçer ve egemenlik biçimlerinin değişmesine izin vererek pasif devrime geçer. Gramsci, sırasıyla reformizm ve faşizm gibi hareketlerin ve Frederick Taylor ile Henry Ford'un bilimsel yönetim (Taylorculuk) ve montaj hattı yöntemlerinin bunun örnekleri olduğunu öne sürüyor.
İngiliz Marksist sosyolog Ralph Miliband, arkadaşı olduğu Amerikalı sosyolog C. Wright Mills'ten etkilenerek kaleme aldığı, 1969 yılında yayınlanan Marksist bir siyasal sosyoloji çalışması olan Kapitalist Toplumda Devlet eserinde, çoğulculuğun siyasi gücü yaymakta olduğu fikrini reddeder ve Batılı demokrasilerde bu gücün baskın bir sınıfın elinde tutulduğunu savunur. Nikos Pulancas'ın devlet teorisi, Marksizm içinde basit anlayışlar olarak gördüğü unsurlara tepki gösterdi. Ona göre Miliband'ın araçsalcı Marksist yöntemi, devletin sadece belirli bir sınıfın elinde bir araç olduğunu iddia ediyordu. Poulantzas buna katılmıyordu, çünkü kapitalist sınıf, sınıfının gücünü bir bütün olarak sürdürmek yerine, bireysel olarak kısa vadeli kârına fazlasıyla odaklanmış olarak görünüyordu ve bütün devlet iktidarını kendi çıkarları için kullanıyordu. Poulantzas, devletin, kapitalist sınıftan nispeten özerk olmasına rağmen, yine de kapitalist toplumun düzgün işleyişini sağlama işlevini üstlendiğini ve bu nedenle kapitalist sınıfın yararına olduğunu savunuyordu. Özellikle, kapitalizm gibi doğal olarak bölücü bir sistemin kendini yeniden üretmesi için gerekli olan toplumsal istikrarla nasıl bir arada bulunabileceği çelişkisine odaklandı. Özellikle milliyetçiliğe kapitalizm içindeki sınıfsal bölünmelerinin üstesinden gelmenin bir yolu olarak bakıyordu. Gramsci'nin kültürel hegemonya anlayışından hareketle Poulantzas, ezilenlerin hareketlerinin baskı devletin tek işlevi olmadığını ileri sürüyordu. Aksine, devlet iktidarı ezilenlerin rızasını almalıydı. Egemen grup, bunu, alt grubun onayını almasının bir aracı olarak, alt gruplarla sınıf ittifakları yaparak gerçekleştirmelidir.
Bob Jessop, Gramsci, Miliband ve Poulantzas'tan etkilenerek, devletin bir varlık olarak değil, farklı stratejik etkilerle sosyal bir ilişki olarak görülmesini önerdi. Bu, devletin farklı sosyal çıkarların tarafsız bir koordinatörü, kendi bürokratik hedefleri ve çıkarları olan özerk bir kurumsal aktör veya çoğulcular, seçkinler / devletçiler ve konvansiyonel Marksistlerin sıklıkla tarif ettiği gibi "burjuvazinin yürütme komitesi" gibi önemli, sabit bir değere sahip bir kurum olmadığı anlamına gelir. Aksine, devleti esas olarak belirleyen, içinde bulunduğu geniş toplumsal ilişkilerin doğası, özellikle de sosyal güçlerin dengesidir.

Siyaset sosyolojisinde, Weber'in en etkili olan katkılarından biri Meslek Olarak Politika (Politik als Beruf) makalesidir. Burada Weber, devletin tanımını, fiziksel gücün meşru kullanımı üzerinde bir tekele sahip olan bir varlık olarak ortaya koyar. Weber, siyasetin devletin gücünün çeşitli gruplar arasında paylaşıldığını ve siyasi liderlerin bu gücü kullanan kişiler olduğunu yazmıştır. Weber üç ideal siyasi liderlik türünü (alternatif olarak üç tür tahakküm, meşruiyet veya otorite olarak adlandırılır) sıralamıştır:

karizmatik otorite (ailesel ve dini),
geleneksel otorite (patrikler, patrimonializm, feodalizm) ve
yasal otorite (modern hukuk ve devlet, bürokrasi).
Ona göre, yöneticiler ve yönetilen arasındaki her tarihsel ilişki bu unsurları içeriyordu ve bu üçlü ayrım temelinde tümü analiz edilebilirdi. Karizmatik otoritenin istikrarsızlığının onu daha yapılandırılmış bir otorite biçimine "rutinleştirmeye" zorladığını ileri sürer. Saf bir geleneksel yönetim türünde, bir yöneticiye karşı yeterli direnç bir "geleneksel devrime" yol açabilir. Sonunda bürokratik bir yapı kullanan rasyonel-yasal bir otorite yapısına doğru ilerleme kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu teori bazen sosyal evrim teorisinin bir parçası olarak görülebilir. Bu yönde bir hareketin kaçınılmazlığını öne sürerek daha geniş rasyonelleşme kavramıyla bağlantı kurar.

Bürokratik yönetim bilgi yoluyla köklü bir tahakküm anlam

Sosyal araştırma, sosyal bilimciler tarafından sistematik bir plan izlenerek yürütülen araştırmalardır. Sosyal araştırma metodolojileri nicel ve nitel olarak sınıflandırılabilir.

Kantitatif çalışma tasarımları; miktarla ilgilidir, sosyal olgulara nicel kanıtlar aracılığıyla yaklaşır, geçerli ve güvenilir genel iddialar oluşturmak için çoğu zaman birçok vakanın istatistiksel analizine dayanır.
Niteliksel çalışma tasarımları; kalite ile ilgilidir, doğrudan gözlem, katılımcılarla iletişim veya metinlerin analizi yoluyla sosyal fenomenlerin anlaşılmasını vurgular ve genellikten ziyade bağlamsal öznel doğruluğu vurgulayabilir.
Yöntemler nicel veya nitel olarak sınıflandırılabilirken, çoğu yöntem her ikisinin öğelerini içerir. Örneğin, nitel veri analizi, genellikle, ham verileri sistematik bilgilere kodlamak ve kodlayıcılar arası güvenilirliği ölçmek için oldukça yapılandırılmış bir yaklaşımı içerir. Bu nedenle, "nitel" ve "niceliksel" yaklaşımlar arasında basit bir ayrım çizerek önerildiğinden daha karmaşık bir ilişki vardır.
Sosyal bilimciler, çok geniş bir sosyal fenomeni analiz etmek için bir dizi yöntem kullanır: milyonlarca bireyden elde edilen nüfus sayımı anket verilerinden tek bir failin sosyal deneyimlerinin derinlemesine analizine; çağdaş sokaklarda neler olup bittiğini izlemekten, eski tarihi belgelerin araştırılmasına kadar. Kökleri klasik sosyoloji ve istatistikte bulunan yöntemler, siyaset bilimi, medya çalışmaları, program değerlendirme ve pazar araştırması gibi diğer disiplinlerdeki araştırmaların temelini oluşturmuştur.

Sosyal bilimciler, belirli araştırma teknikleri için destek kamplarına bölünmüştür. Bu tartışmalar, sosyal teorinin tarihsel özüyle (pozitivizm ve antipozitivizm; yapı ve faillik) ilgilidir. Birçok yönden çok farklı olmakla birlikte, hem nitel hem de nicel yaklaşımlar, teori ve veri arasında sistematik bir etkileşimi içerir. Yöntem seçimi genellikle büyük ölçüde araştırmacının araştırmayı amaçladığı şeye bağlıdır. Örneğin, tüm popülasyonda istatistiksel bir genelleme yapmakla ilgilenen bir araştırmacı, temsili bir örnek popülasyona bir anket anketi uygulayabilir. Buna karşılık, bireyin sosyal eylemlerinin tam bağlamsal bir anlayışını arayan bir araştırmacı, etnografik katılımcı gözlemi veya açık uçlu görüşmeleri seçebilir. Çalışmalar genellikle çok stratejili bir tasarımın parçası olarak nicel ve nitel yöntemleri birleştirecek veya üçgenleştirecektir.

Tipik olarak bir popülasyon çok büyüktür ve bu popülasyondaki tüm değerlerin numaralandırılmasını veya tam bir nüfus sayımını olanaksız hale getirir. Bir örnek böylece bir popülasyonun yönetilebilir bir alt kümesini oluşturur. Pozitivist araştırmalarda, bir örneklemden elde edilen istatistikler, bir bütün olarak popülasyona ilişkin çıkarımlarda bulunmak için analiz edilir. Bir örnekten bilgi toplama işlemine örnekleme denir. Örnekleme yöntemleri rastgele (basit rastgele örnekleme, sistematik örnekleme, tabakalı örnekleme, küme örnekleme) veya rastgele olmayan/olasılıksız (kolay örnekleme, amaçlı örnekleme, kartopu örnekleme) olabilir. Örneklemenin en yaygın nedeni, bir popülasyon hakkında bilgi elde etmektir. Örnekleme, tam bir nüfus sayımından daha hızlı ve daha ucuzdur.

Aşağıdaki araştırma yöntemleri listesi ayrıntılı değildir:

Center for the Advanced Study of Communities and Information, ABD.
Centre of Research in Theories and Practices that Overcome Inequalities
Economic and Social Research Council, Birleşik Krallık
National Centre of Research in Social and Cultural Anthropology, Cezayir
Institute for Social Research, Almanya
Mass Observation, Birleşik Krallık
Melbourne Institute of Applied Economic and Social Research, Avustralya
National Centre for Social Research, Birleşik Krallık
National Opinion Research Center, ABD.
New School for Social Research, ABD.
Social Science Research Network ABD.

Bailey, Kenneth D. (1994). Methods of Social Research (İngilizce). Simon and Schuster. ISBN 978-0-02-901279-6. 14 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Eylül 2021. 
Donald H. McBurney; Theresa L. White (2009). Research Methods (İngilizce). Cengage Learning. ISBN 0-495-60219-1. 14 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Eylül 2021. 
Glenn Firebaugh, Seven Rules for Social Research, Princeton University Press, 2008, 978-0-691-13567-0
Mills, C. Wright. Appendix to Sociological Imagination (1959). Appendix, On Intellectual Craftsmanship, pp. 195–226. In the Sociological Imagination. New York: Oxford University Press.
Earl Babbie, The Practice of Social Research, 10th edition, Wadsworth, Thomson Learning Inc., 0-534-62029-9
W. Lawrence Neuman, Social Research Methods: Qualitative and Quantitative Approaches, 6th edition, Allyn & Bacon, 2006, 0-205-45793-2

Free Resources for Social Research Methods 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Evaluation Portal 18 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Evaluation Association Evaluation Portal 21 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sosyal hareket teorisi, sosyal bilimler içinde, genellikle sosyal mobilizasyonun neden meydana geldiğini, ortaya çıkardığı biçimleri açıklamaya çalışan disiplinler arası bir düşünceler bütünüdür. Sosyal hareketlerin oluşumu ve işleyişinin potansiyel sosyal, kültürel ve politik sonuçları üzerine incelemeler içerir.

Klasik yaklaşımlar 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında ortaya çıktı. Bu yaklaşımların ortak noktası, aynı nedensel mekanizmaya dayanmalarıdır. Buna göre toplumsal hareketlerin kaynakları, yapısal gerilimlerdir. Bu gerilimler, bireyleri işsizlik, hızlı sanayileşme veya kentleşme gibi nedenlerle belirli psikolojik baskılar altına sokan, toplumdaki yapısal zayıflıklardır. Psikolojik rahatsızlık belirli bir eşiğe ulaştığında, bu gerilim kişileri, protesto gibi geleneksel olmayan siyasi katılım araçlarına yönlendirir. Diğer bir deyişle bireyler, sistemle kurdukları bağlar kişisel ve duygusal olarak kopma eğilimine girdiğinde bu tarz eylemlere katılma eğilimi gösterir. Ek olarak, bu yaklaşımların ortak noktası, çekişmeli siyasete katılımı alışılmadık ve mantıksız olarak görmeleridir, çünkü protestolar, durumlarını iyileştirmeye yönelik rasyonel bir girişimden ziyade şikayetlere verilen duygusal ve hüsrana uğramış bir tepkinin sonucudur. Kişilerin bu eylemlere katılması rasyonel değil, geçici ve anlık duygusal tepkilerin sonucudur. Bu psikoloji temelli teoriler, hareketleri sıradışı görmeyen günümüz sosyologları ve siyaset bilimciler tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir, ancak birçoğu hala duyguların önemini (merkezi olmasa da) savunmaktadır. Gustav LeBon, Herbert Blumer, William Kornhauser ve Neil Smelser'in çalışmaları bu yaklaşımın temellerini atmıştır.

1900'lerin başlarında ve ortalarında sosyologlar, hareketlerin, kendi kontrolleri dışındaki durumlara karşı duygusal olarak tepki vermeye çalışan bireylerin rastgele oluşumları olduğunu düşünüyorlardı. Bu araştırma alanındaki en önemli isim, Gustave LeBon'du . Kitleler Psikolojisi adlı kitabında, kalabalıkların kolektif davranışlarını inceledi. Vardığı sonuca göre, bir kişi kalabalığın içinde kaybolduğunda, davranışı ilkel ve irrasyonel hale gelir ve bu nedenle kendiliğinden şiddet uygulayabilir. Bu dönüşüm belirli koşullar altında gerçekleşir. Bireyler kendilerini kalabalığa kaptırdıklarında, anonimlik duygusu kazanırlar ve bu durum, kalabalık içindeki davranışlarından sorumlu tutulamayacaklarına inanmalarına neden olur. Bir kalabalığın parçası olarak görünmezlik duygusuyla birleşen bu koşullar altında eleştirel akıl yürütme imkansızdır ve bilinçsiz bir kişilik ortaya çıkar: yıkıcı içgüdülerin ve ilkel inançların hakim olduğu bir kişilik. Bu teori, Herbert Blumer ve Neil Smelser gibi diğer teorisyenler tarafından alınmış ve daha da geliştirilmiştir.
Bu yaklaşımlar, hareketlerin sistemli işleyen bir toplumda sıradışı bir sorun olduğu varsayımıyla konuyu ele alırlar.

Kitle toplumu teorisi, 1930'larda ve 1940'larda faşist ve komünist hareketlerin etkisiyle gelişti ve yabancı ülkelerdeki aşırıcılığın yükselişini açıklama girişimi olarak görülebilir. Kitle toplumu teorisinin temel iddiası, sosyal olarak izole edilmiş insanların aşırılığa karşı daha savunmasız olduğudur.
Bu teorinin düşünsel dayanağı, Émile Durkheim'ın analizleridir. modern toplum ve bireyciliğin yükselişini analiz eden Fransız sosyolog Durkheim, sanayi toplumunun ortaya çıkışının iki soruna yol açtığını belirtmiştir:

Anomi : Modern toplumun büyümesi ve karmaşıklığı nedeniyle davranışları düzenlemenin yetersiz kalmasıdır.
Egoizm : Yerel bağlılıkların zayıflaması nedeniyle insanların aşırı bireyselleşmesi.
Bu problemler, bireylerin davranışlarını kontrol etmekte zayıflamış bir sosyal ağa işaret etmektedir. Durkheim'a göre bu, intihar gibi sorunlu davranışlara yol açacaktır.
Arthur Kornhauser, The Politics of Mass Society adlı kitabında bu teoriyi toplumsal hareketlere uyguladı. Bir kitle toplumunda anomi ve egoizmin küçük yerel grupların ve ağların zayıflamasına neden olduğunu belirtti. "Bundan geriye güçlü seçkinler, devasa bürokrasiler ve izole edilmiş bireyler mi kaldı" sorusu etrafında çalışma yapmıştır. Bu durumda toplumda, seçkinler ve seçkin olmayanlar arasındaki ara tamponlar aşınır ve seçkin olmayanların seçkinleri etkilemesi için normal kanallar etkisiz hale gelir. Bu, seçkin olmayanların kendilerini daha yabancılaşmış hissetmelerine ve dolayısıyla sosyal hareketler gibi aşırı davranışlara karşı daha duyarlı olmalarına neden olur.

Bu yaklaşımda insanlar, iki ana eksende harekete yönelir: Birincisi başkalarıyla veya ikincisi beklentileriyle ilgili olarak. Bu eksenler yoksunluk veya eşitsizlik duygusuyla insanları hareketlere yönlendirir. İlk görüşte, katılımcılar daha fazla güce, ekonomik kaynağa veya statüye sahip olan diğerlerini görür ve böylece aynı şeyleri kendileri için elde etmeye çalışırlar. İkinci görüşe göre, sürekli olarak iyileşen bir durum (özellikle gelişen bir ekonomi) durup daha da kötüye gittiğinde insanların isyan etme olasılığı daha yüksektir. Bu noktada, insanlar hareketlere katılacak çünkü beklentileri gerçek maddi durumlarını aşmış olacak ("J-Eğrisi teorisi" olarak da adlandırılır). James Davies, Ted Gurr, ve Denton Morrison'ın çalışmalarına bakın.

1960'larda hem Avrupa'da hem de Amerika Birleşik Devletleri'nde toplumsal hareket faaliyeti yükselişe geçti. Bu artışla birlikte, toplumsal hareketler hakkındaki yaklaşımlarda değişiklikler meydana geldi. 1968 hareketleri gibi eylemleri açıklamak için eski yaklaşımlardan uzaklaşıldı. Ayrıca kamuoyuna da yansıyan bu değişime göre protestolar artık siyaseti daha iyi hale getiriyor ve sağlıklı bir demokrasi için gerekli görülüyordu. Klasik yaklaşımlar toplumsal hareketlerdeki bu artışı açıklayamamıştır. Eski yaklaşımların temel ilkesi, protestoların toplumdaki yapısal zayıflıklardan dolayı sorun yaşayan insanlar tarafından gerçekleştirilmesi olduğu için, toplumsal hareketteki büyümenin ardından refahta bir düşüşten ziyade büyümenin gelmesi açıklanamamaktaydı. Bu nedenle, yeni teorik yaklaşımlara ihtiyaç vardı.
Yoksunluk artık açıklayıcı olmadığı için, araştırmacıların başka boyutlara odaklanması gerekti. Ancak geliştirilen açıklamalar Amerika Birleşik Devletleri'nde Avrupa'dakinden farklıydı. Amerikan merkezli yapısal yaklaşımlar, sosyal ve politik bağlamın özelliklerinin protestoları nasıl etkinleştirdiğini veya engellediğini inceledi. Avrupa-merkezli sosyal-inşacı yaklaşımlar, neden boyutuna odaklanarak toplumsal cinsiyet, etnik köken veya cinsellik gibi kolektif kimliğin diğer göstergelerini vurguluyordu. Ancak Marksist yaklaşımın öne çıkardığı sınıf mücadelesinin toplumsal hareketlerin merkezinde olduğu fikrini de reddediyordu.

Bu yaklaşıma göre belirli siyasi bağlamlar, potansiyel toplumsal hareket eylemleri için elverişli (veya üretici) olabilirler. Bu ortamlar, belirli hareketleri veya genel toplumsal hareket faaliyetini olumlu ya da olumsuz anlamda etkileyebilir haldedir. Bu etkiler belirgin aktivistleri öne çıkarıp eylemlere olasılık tanıyabilirler. Siyasi fırsatlar, siyasi tavizler, harekete katılım veya hareketin örgütlenmesi yoluyla gerçekleştirilebilir. Fırsatlar şunları içerebilir:

Siyasi karar alma gücüne artan erişim
Yönetici elitlerin ittifakındaki istikrarsızlık (veya seçkinler arasındaki çatışma)
Seçkin müttefiklere erişim (daha sonra bir harekete kendi mücadelesinde yardımcı olabilecekler)
Devletin muhalefeti bastırma kapasitesi ve eğilimi

Toplumsal hareketlerin her şeyden önce örgütlere ihtiyacı vardır. Kuruluşlar, iyi tanımlanmış hedeflerine ulaşmak için kaynaklara ulaşıp bunları dağıtabilir. Bu konuya odaklanan teorisyenler, toplumdaki belirli bir grubun tercihlerinin protestoya dönüşme olasılığını tahmin etmek için bu grubun önceden var olan örgütlenmesine bakarlar. Bir toplumsal hareketle ilgili nüfus zaten yüksek düzeyde örgütlü olduğunda, örgütlü protesto biçimleri yaratma olasılığı daha yüksektir çünkü daha yüksek bir örgütlenme, gerekli kaynakların seferber edilmesini kolaylaştırır. Bu teorinin bazı yorumlarında hareketlerin, mevcut kaynakları verimli kullanan (şirketler gibi) kapitalist girişimlere benzerliği vurgulanmıştır. Akademisyenler, beş tür kaynak için bir tipoloji önermişlerdir:

Maddi (para ve fiziksel sermaye);
Moral (dayanışma, hareketin amaçlarına destek);
Sosyal-Örgütsel (örgütsel stratejiler, sosyal ağlar, toplu işe alım);
İnsan (gönüllüler, personel, liderler);
Kültürel (önceki aktivist deneyimi, konuların anlaşılması, kolektif eylem bilgisi)

Bu alan, bir toplumsal hareketin toplum üzerindeki etkisini ve bu etkilere hangi faktörlerin yol açmış olabileceğini değerlendirmeye odaklanır. Bir toplumsal hareketin etkileri bireyler, kurumlar, kültürler, veya siyasi sistemler üzerinde oluşabilir. Bu etkiler arasında en çok siyasi etkiler incelenirken, diğer düzeylerdeki etkiler de en az onun kadar önemli olabilir. Etki Teorisi'nin çeşitli metodolojik sorunla eşleştirildiği için, Sosyal Hareket Teorisi'nin ana dalları arasında en az tercih edilenidir. Bununla birlikte, şiddetin etkisi, seçkinlerin ve siyasi müttefiklerin önemi, ve genel olarak halk hareketlerinin aracıları üzerine tartışmalara yol açmıştır.

Avrupa-eksenli bu teori, günümüz hareketlerinin kategorik olarak geçmiştekilerden farklı olduğunu iddia eder. Marksist teorinin iddia ettiği gibi sınıf çatışması içindeki işçi hareketleri yerine, günümüzdeki hareketleri (savaş karşıtı, çevreci, sivil haklar, feminist vb.) sosyal ve kültürel çatışma noktaları üzerinden ele alırlar (bkz. Alain Touraine). Harekete katılımın motivasyonları, sadece maddi değil, duygusal nedenlere sahip kişilerdir. Bunlar, bir tür post-materyal değerlere daha çok önem veren ve yeni yaratılan kimlikleri benimseyen, "yeni orta sınıftan" olanlardır. Ronald Inglehart, Jürgen Habermas, Alberto Melucci, ve Steve Buechler'in çalışmaları bu yaklaşımda belirleyici olmuştur. Bu ekol, Charles Tilly gibi önde gelen Amerikalı akademisyenler arasında bile kimliğe kalıcı bir vurgu yapılmasını sağlamıştır.

1990'ların sonunda çıkan iki kapsamlı kitap, so

Sosyal inşacılık, sosyoloji, sosyal ontoloji ve iletişim teorisinde kullanılan bir terimdir. Bu terim her alanda farklı işlevlere hizmet edebilmektedir; ancak bu teorik çerçevenin temeli, kavramlar, inançlar, normlar ve değerler gibi toplumsal gerçekliğin çeşitli yönlerinin, fiziksel gerçekliğin ampirik gözleminden ziyade toplum üyeleri arasındaki sürekli etkileşimler ve müzakereler yoluyla oluşturulduğunu öne sürmektedir. Sosyal inşacılık teorisi, bireylerin 'gerçeklik' olarak algıladıkları oluşumların çoğunun aslında sosyal gelenekler ve yapılardan etkilenen dinamik bir inşa sürecinin sonucu olduğunu öne sürmektedir.
Doğuştan gelen veya biyolojik olarak önceden belirlenmiş olguların aksine, bu sosyal yapılar içinde var oldukları sosyal çevreler tarafından toplu olarak formüle edilir, sürdürülür ve şekillendirilir. Bu kurgular, bireylerin hem davranışlarını hem de algılarını önemli ölçüde etkiler ve deneysel olarak doğrulanabilir olsun ya da olmasın, genellikle kültürel anlatılara dayalı olarak içselleştirilir. Bu iki yönlü gerçeklik inşası sürecinde, bireyler sadece sosyal ilişkileri aracılığıyla bilgiyi yorumlayıp özümsemekle kalmaz, aynı zamanda mevcut toplumsal anlatıların şekillenmesine de katkıda bulunurlar.
Sosyal yapıların örnekleri, paranın belirlenmiş değerini, öz/öz kimlik kavramı kavramlarını, Fiziksel çekiciliği, Toplumsal cinsiyeti, dili, ırkı, etnik kökeni, Toplumsal sınıfı, Toplumsal tabakalaşmayı, milliyeti, dini, sosyal normları, modernliği kapsayan geniş bir yelpazeye sahiptir. takvim ve diğer zaman birimleri, evlilik, eğitim, vatandaşlık, stereotipler, kadınlık ve erkeklik, sosyal kurumlar ve hatta 'sosyal yapı' fikrinin kendisidir. Bu yapılar evrensel doğrular olmayıp, farklı kültürler ve toplumlar arasında önemli farklılıklar gösterebilen esnek varlıklardır. İşbirliğine dayalı uzlaşıdan doğarlar ve toplu insan etkileşimleri, kültürel uygulamalar ve paylaşılan inançlar yoluyla şekillenir ve sürdürülürler. Bu, toplumdaki insanların, bu kavramları doğrulayacak insanlar veya dil olmadan var olamayacak fikirler veya kavramlar inşa ettiği görüşünü ifade eder; yani bir toplum olmadan bu yapılar var olmayacaktır.

Sosyal yapı ya da inşa, bir toplum tarafından bir nesne ya da olaya yüklenen ve o toplum tarafından nesne ya da olaya nasıl bakıldığı ya da ele alındığına ilişkin olarak benimsenen anlam, kavram ya da çağrışımdır.
Hedef kitlelerin sosyal inşası, davranışları ve refahı kamu politikasından etkilenen kişi veya grupların kültürel karakterizasyonlarını veya popüler imajlarını ifade etmektedir.
Sosyal inşacılık, olguların anlamlarının, insanların tarihleri boyunca onlar hakkında geliştirdikleri ve paylaştıkları gerçeklik haline gelen zihinsel ve dilsel temsillerin dışında bağımsız bir temele sahip olmadığını öne sürmektedir. Dilbilimsel bir bakış açısıyla, sosyal inşacılık anlamı dışsal bir gerçeklikten ziyade dil içindeki içsel bir referans olarak merkeze almaktadır.

16. yüzyılda Michel de Montaigne şöyle yazmıştır: "Bir şeyleri yorumlamaktan çok yorumları yorumlamaya ihtiyacımız var."  1886 ya da 1887'de Friedrich Nietzsche de benzer şekilde ifade etmiştir: "Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır." Walter Lippmann, 1922 tarihli Public Opinion (Kamuoyu) adlı kitabında, "Gerçek çevre, insanlar ve çevreleri arasında doğrudan bir tanışıklık için tamamen çok büyük, çok karmaşık ve çok geçicidir" demiştir. Her insan, dünyanın öznel, önyargılı ve zorunlu olarak kısaltılmış bir zihinsel imgesi olan sözde bir çevre inşa eder ve bir dereceye kadar herkesin sözde çevresi bir kurgudur. İnsanlar "aynı dünyada yaşarlar, ancak farklı dünyalarda düşünür ve hissederler."  Lippman'ın "çevresi" "gerçeklik" olarak adlandırılabilir ve onun "sözde çevresi" bugün "inşa edilmiş gerçeklik" olarak adlandırılan şeye eşdeğer görünmektedir.
Sosyal inşacılığın kökleri yakın zamanda " Simgesel etkileşimlik " ve " fenomenoloji "ye dayandırılmıştır. Berger ve Luckmann'ın 1966'da yayınlanan Gerçekliğin Sosyal İnşası adlı eseriyle bu kavram kendine yer bulmuştur. Kırk yılı aşkın bir süre sonra, pek çok teori ve araştırma, insanların "sosyal ve kültürel dünyalarını, bu dünyalar onları oluştururken aynı zamanda oluşturdukları" temel ilkesine kendini adamıştır. Bu, "aynı anda hem eğlenceli hem de ciddi olan, gerçekliğin hem açığa çıktığı hem de gizlendiği, faaliyetlerimiz tarafından yaratıldığı ve yok edildiği" bir toplumsal süreci kökten değiştiren bir bakış açısına sahiptir. Araştırmacının " önermeler aracılığıyla gerçekliğin temsilinde kesinliği ciddiyetle aradığı" "Batı entelektüel geleneği"nin yerine bir alternatif sağlamaktadır.
Sosyal inşacı terimlerle ifade edecek olursak, "kabul edilmiş gerçeklikler" "sosyal özneler arasındaki etkileşimlerden" doğar; ayrıca gerçeklik "pozitivist bilimsel sorgulama yoluyla ortaya çıkarılmayı bekleyen" nesnel bir hakikat de hiç değildir. Aksine, "hakikat ve meşruiyet için yarışan birden fazla gerçeklik" olabilmektedir. Sosyal inşacılık "dil ve iletişimin temel rolünü" anlayarak ve bu anlayış " dilsel dönüşe " ve daha yakın zamanda " söylev teorisine dönüşe" katkıda bulunmuştur. Sosyal inşacıların çoğunluğu, "dil gerçeği yansıtmaz, aksine onu oluşturur (yaratır)" fikrine yatkındır.
Sosyal inşacılığın geniş bir tanımının örgütsel bilimlerde destekçileri ve eleştirmenleri bulunmaktadır. Çeşitli örgütsel ve yönetsel olgulara inşacı bir yaklaşımın daha yaygın ve yükselişte olduğu görülmektedir.
Andy Lock ve Tom Strong, sosyal inşacılığın bazı temel ilkelerinin izini 18. yüzyıl İtalyan siyaset felsefecisi, retorikçi, tarihçi ve hukukçu Giambattista Vico'nun çalışmalarına kadar sürmektedir.
Berger ve Luckmann, sosyal inşa teorisini etkileyen bilgi sosyolojisi fikrini yarattığı için Max Ferdinand Scheler'e geniş bir etki alanı tanımaktadır.
Lock ve Strong'a göre, çalışmalarıyla sosyal inşacılığın gelişimine katkıda bulunan diğer etkili düşünürler şunlardır: Edmund Husserl, Alfred Schütz, Maurice Merleau-Ponty, Martin Heidegger, Hans-Georg Gadamer, Paul Ricoeur, Jürgen Habermas, Emmanuel Levinas, Mikhail Bakhtin, Valentin Volosinov, Lev Vıgotski, George Herbert Mead, Ludwig Wittgenstein, Gregory Bateson, Harold Garfinkel, Erving Goffman, Anthony Giddens, Michel Foucault, Ken Gergen, Mary Gergen, Rom Harre ve John Shotter.

1950'lerde ortaya çıkışından bu yana, kişisel yapı psikolojisi (PCP) esas olarak yapılandırmacı bir kişilik teorisi ve büyük ölçüde tedavi edici bağlamlarda bireysel anlam oluşturma süreçlerini dönüştüren bir sistem olarak gelişmiştir. Kişilerin kendi yaşam dünyaları hakkında teoriler oluşturan ve bunları test eden bilim insanları olduğu düşüncesine dayanmaktaydı. Bu nedenle, deneyimin yapıcı doğasını ve kişilerin deneyimlerine verdikleri anlamı takdir etmeye yönelik ilk girişimlerden birini temsil etmektedir. Sosyal inşacılık ise esas olarak bir eleştiri biçimi olarak gelişmiş,[1] toplumsal anlam yaratma süreçlerinin baskıcı etkilerini dönüştürmeyi amaçlamıştır.  Yıllar geçtikçe, tek bir Sosyal inşa konumu olmayan, farklı yaklaşımlardan oluşan bir kümeye dönüşmüştür. Bununla birlikte, Sosyal inşa genel terimi altındaki farklı yaklaşımlar, dil, bilgi ve gerçeklik hakkındaki bazı ortak varsayımlarla gevşek bir şekilde bağlantılıdır.
Kişisel yapı psikolojisi ve sosyal inşa arasındaki ilişki hakkında düşünmenin olağan bir yolu, onları bazı açılardan benzer, ancak diğer açılardan da çok farklı iki ayrı varlık olarak ele almaktır. Bu ilişkiyi kavramsallaştırmanın bu yolu, ortaya çıkışlarındaki koşullara bağlı farklılıkların mantıksal bir sonucudur. Sonraki analizlerde, kişisel yapı psikolojisi ve sosyal inşa arasındaki bu farklılıklar, ikili karşıtlıklar olarak formüle edilen çeşitli gerilim noktaları etrafında çerçevelenmiştir: kişisel/toplumsal; bireyci/ilişkisel; eylemlilik/yapı; inşacı/yapılandırmacı. Her ne kadar çağdaş psikolojideki en önemli konulardan bazıları bu katkılarda detaylandırılmış olsa da, kutuplaşmış konumlandırma aynı zamanda kişisel yapı psikolojisi ve sosyal inşa arasında bir ayrım fikrini destekledi ve aralarındaki diyalog için yalnızca sınırlı fırsatlara yol açtı.
Kişisel yapı psikolojisi ve sosyal inşa arasındaki ilişkinin yeniden çerçevelenmesi hem Kişisel yapı psikolojisi hem de sosyal inşa topluluklarında faydalı olabilir. Bir yandan sosyal inşa teorisini genişletip zenginleştiriyor ve Kişisel yapı psikolojisi "araç takımının" yapılandırmacı terapi ve araştırmada uygulanmasının faydalarına işaret etmektedir. Öte yandan, yeniden çerçeveleme Kişisel yapı psikolojisi teorisine katkıda bulunur ve tedavi konuşmalarında sosyal inşayı ele almanın yeni yollarına işaret eder.

Sosyal inşacılık gibi, inşacılık da insanların eserler inşa etmek için birlikte çalıştığını belirtir. Sosyal inşacılık, bir grubun sosyal etkileşimleri yoluyla yaratılan eserlere odaklanırken, sosyal yapılandırmacılık bir bireyin bir gruptaki etkileşimleri nedeniyle gerçekleşen öğrenmesine odaklanır.
Sosyal yapılandırmacı yaklaşım birçok eğitim psikoloğu tarafından incelenmiş ve bu psikologlar sosyal yapılandırmacılığın öğretme ve öğrenme üzerindeki etkileri ile yakından ilgilenmişlerdir. Sosyal yapılandırmacılığın psikolojik boyutları hakkında daha fazla bilgi için Lev Vygotsky, Ernst von Glasersfeld ve A. Sullivan Palincsar'ın çalışmalarına bakılması gerekmektedir.

Sosyal inşacılığı kullanan sistemik modellerden bazıları Öyküsel Terapi ve Çözüm Odaklı Terapidir 

Max Rose ve Frank R. Baumgartner (2013), Framing the Poor: Media Coverage and U.S. Poverty Policy, 1960-2008 adlı çalışmalarında, medyanın ABD'deki yoksulları nasıl çerçevelediğini ve olumsuz çerçevelemenin devlet harcamalarında nasıl bir kaymaya yol açtığını incelemektedir. 1960 yılından bu yana devlet, sosyal yardım gibi sosyal hizmetler için giderek daha az para harcamaktadır. Kanıtlar, medyanın 1960'tan bu yana "tembel" ve "dolandırıcılık" gibi kelimelerin daha fazla kullanılmasıyla yoksulları daha negatif bir şekilde çerçevelendirdiğini ortaya çıkarmaktadır.

Potter ve Kappeler (1996), Constructing Crime: Perspective on

Sosyal psikoloji bireylerin düşüncelerinin, iç dünyalarının ve davranışlarının başkalarının gerçek, hayalî ve anlaşılan oluşundan nasıl etkilendiğine dair bir bilimsel çalışmadır.  Bu alanda araştırma yapanlar genellikle psikolog veya sosyolog'lardan oluşmaktadır. Buna rağmen bütün sosyal psikologlar hem birey, hem de topluluk bazında çalışırlar. Benzerliklerine rağmen iki alan amaçları, yaklaşımları, yöntemleri ve terimlerinde farklılaşırlar. Biyofizik ve kavrama psikolojisi gibi sosyal psikoloji de disiplinlerarası bir alandır.
Sosyal psikolojinin belli başlı konuları:

Yardım, Altruism: İnsanlar neden ve ne durumlarda birbirlerine yardım eder veya etmezler.
Sosyal uyum: Bireyler neden grup kurallarına uyarlar veya uymazlar.
Söz dinleme, İtaat: İnsanlar neden söz dinlerler, itaat ederler.
Toplum ve birey etkileşimi
Önyargı: Önyargı nasıl oluşur.
Hiddet ve saldırı: Bireyler neden ve ne durumlarda başkalarına saldırırlar.
Sosyal Psikoloji ve Alanları, düşüncelerin, duyguların ve davranışların diğer insanların gerçek veya hayali varlığından veya sosyal normlardan nasıl etkilendiğinin bilimsel olarak incelenmesidir. Sosyal psikologlar tipik olarak insan davranışını, zihinsel durumlar ve sosyal durumlar arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak, düşüncelerin, duyguların ve davranışların meydana geldiği sosyal koşulları ve bu değişkenlerin sosyal etkileşimleri nasıl etkilediğini inceleyerek açıklarlar.

Sosyal psikolojideki meseleler, insanlık tarihinin büyük bir bölümünde felsefede tartışılmasına rağmen, sosyal psikolojinin bilimsel disiplini resmi olarak 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında başlamıştır.

19. yüzyılda, sosyal psikoloji daha geniş bir alan olan psikolojiden ayrılmaya başladı. O zamanlar pek çok psikolog, insan doğasının farklı yönleri için somut açıklamalar geliştirmekle ilgileniyordu. Sosyal etkileşimleri açıklayan somut neden-sonuç ilişkilerini keşfetmeye çalıştılar. Bunu yapmak için bilimsel yöntemi insan davranışına uyguladılar. Bu alanda yayınlanan ilk çalışma, Norman Triplett'in sosyal kolaylaştırma fenomeni üzerine 1898 tarihli deneyiydi. Bu psikolojik deneyler daha sonra 20. yüzyılın sosyal psikolojik bulgularının çoğunun temelini oluşturmaya devam etti.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, sosyal psikologlar çoğunlukla ABD ordusu için ikna ve propaganda çalışmalarıyla ilgilendiler (ayrıca bkz. psikolojik savaş ). Savaşın ardından araştırmacılar, toplumsal cinsiyet ve ırksal önyargı konuları da dahil olmak üzere çeşitli sosyal sorunlarla ilgilenmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı'nı hemen takip eden yıllarda, psikologlar ve sosyologlar arasında sık sık işbirliği yapıldı. Bununla birlikte, iki disiplin son yıllarda giderek daha fazla uzmanlaştı ve birbirinden izole oldu; sosyologlar genellikle toplumun üst düzey, geniş ölçekli incelemelerine ve psikologlar genellikle bireysel insan davranışlarının daha küçük ölçekli araştırmalarına odaklanıyor. 

1960'larda bilişsel uyumsuzluk, görgü tanığı müdahalesi ve saldırganlık gibi konulara artan bir ilgi vardı. 1970'lerde, laboratuvar deneyleriyle ilgili etik kaygılar, tutumların davranışı doğru bir şekilde tahmin edip edemeyeceği ve bilimin kültürel bir bağlamda ne ölçüde yapılabileceği gibi konularda sosyal psikolojiye yönelik bir dizi kavramsal meydan okuma ortaya çıktı. Aynı zamanda, sitüasyonizmin -insan davranışının durumsal faktörlere dayalı olarak değiştiği teorisi- ortaya çıktığı ve psikolojide benlik ve kişiliğin önemine meydan okuduğu bu dönemdeydi.1980'ler ve 1990'larda sosyal psikoloji, teori ve metodoloji ile ilgili olarak bu sorunlara bir dizi çözüm geliştirdi. Günümüzde etik standartlar araştırmayı düzenlemektedir ve sosyal bilimlere yönelik çoğulcu ve çok kültürlü bakış açıları ortaya çıkmıştır. 21. yüzyıldaki çoğu modern araştırmacı, ilişkilendirme, sosyal biliş ve benlik kavramı gibi olgularla ilgilenir. Sosyal psikologlar ayrıca, sağlık, eğitim, hukuk ve işyerinde sosyal psikolojinin uygulamalarına katkıda bulunan uygulamalı psikoloji ile ilgilenirler.

Sosyal psikolojide tutum, düşünce ve eylemi etkileyen öğrenilmiş, küresel bir değerlendirmedir. Tutumlar, onaylama ve onaylamama ya da beğenip beğenmeme ile ilgili temel ifadelerdir. Örneğin, çikolatalı dondurma yemek veya belirli bir siyasi partinin değerlerini desteklemek tutum örnekleridir. İnsanlar herhangi bir durumda birden fazla faktörden etkilendiklerinden, genel tutumlar her zaman belirli davranışların iyi bir göstergesi değildir. Örneğin, bir kişi genellikle çevreye değer verebilir, ancak belirli bir günde belirli faktörler nedeniyle bir plastik şişeyi geri dönüştürmeyebilir. Tutumlar üzerine yapılan araştırmalar, geleneksel, öz-bildirimli tutumlar ile örtük, bilinçsiz tutumlar arasındaki farkı incelemiştir. Örneğin, Örtülü İlişkilendirme Testi'ni (IAT) kullanan deneyler, insanların, açık yanıtları tarafsız olduğunu iddia etse bile, diğer ırklara karşı genellikle örtük önyargı sergilediğini bulmuştur. Benzer şekilde, bir araştırma, ırklar arası etkileşimlerde, açık tutumların sözlü davranışla, örtük tutumların ise sözsüz davranışla ilişkili olduğunu buldu.

İkna, insanları bir tutum, fikir veya davranışı rasyonel veya duygusal yollarla benimsemeye yönlendirmeye çalışan aktif bir etkileme yöntemidir. İkna, güçlü baskı veya zorlamadan ziyade itirazlara dayanır. İkna sürecinin, genellikle beş ana kategoriden birine giren çok sayıda değişkenden etkilendiği bulunmuştur: 
1-İletişim: Uzmanlığı, güvenirliği ve çekiciliği içerir.
2-Mesaj: değişen derecelerde mantık, duygu (ör. korku), tek taraflı veya iki taraflı argümanlar ve diğer bilgi içeriği türlerini içerir.
3-Kitle: çeşitli demografik bilgileri, kişilik özelliklerini ve tercihleri içerir.
4-Araç: basılı kelime, radyo, televizyon, internet veya yüz yüze etkileşimleri içerir.
5-Bağlam: ortamı, grup dinamiklerini ve ön bilgileri içerir.
İkili süreç ikna teorileri (ayrıntılandırma olasılığı modeli gibi), iknaya iki ayrı yolun aracılık ettiğini iddia eder: merkezi ve çevresel. Merkezi ikna yolu, gerçeklerden etkilenir ve daha uzun süreli değişimle sonuçlanır, ancak işlemek için motivasyon gerektirir. Periferik yol, yüzeysel faktörlerden (örneğin gülümseme, giyim) etkilenir ve daha kısa süreli bir değişimle sonuçlanır, ancak işlemek için çok fazla motivasyon gerektirmez.

Sosyal biliş, insanların başkaları hakkındaki bilgileri nasıl algıladığını, tanıdığını ve hatırladığını inceler. Çoğu araştırma, insanların diğer insanlar hakkında sosyal olmayan veya insani olmayan hedeflerden farklı düşündükleri iddiasına dayanmaktadır. Bu iddia, Williams sendromu ve otizmi olan kişilerde sergilenen sosyal-bilişsel eksiklikler tarafından desteklenmektedir.

Sosyal bilişte önemli bir araştırma konusu, ilişkilendirmedir. Nitelikler, kişinin kendi davranışı veya başkalarının davranışı gibi davranışların açıklamalarıdır.
İlişkilendirmenin bir unsuru, davranışın nedenini iç ve dış faktörlere atfeder. Bir davranışın kişilik, eğilim, karakter ve yetenek gibi içsel özelliklerden kaynaklandığına dair içsel veya eğilimsel bir nitelik neden olur. Dış veya durumsal bir atıf, bir davranışın hava durumu gibi durumsal unsurlardan kaynaklandığını gösterir. :İlişkilendirmenin ikinci bir unsuru, davranışın nedenini sabit ve istikrarsız faktörlere bağlar (yani, davranışın benzer koşullar altında tekrarlanıp tekrarlanmayacağı veya değiştirilip değiştirilemeyeceği). Bireyler ayrıca davranışın nedenlerini kontrol edilebilir ve kontrol edilemeyen faktörlere (yani, eldeki durum üzerinde ne kadar kontrole sahip olduğu) bağlar. İlişkilendirme sürecinde çok sayıda önyargı keşfedildi. Örneğin, temel atıf hatası, diğer insanların davranışları için eğilimsel atıflar yapmaya yönelik önyargıdır. :724Aktör-gözlemci önyargısı, teorinin bir uzantısıdır ve diğer insanların davranışları için eğilimsel atıflar ve kişinin kendi davranışları için durumsal atıflar yapma eğiliminin var olduğunu öne sürer. Kendine hizmet eden önyargı, özellikle benlik saygısı tehdit edildiğinde, başarıların yatkınlık nedenlerini ve başarısızlığın durumsal nedenlerini atfetme eğilimidir. Bu, kişinin başarılarının doğuştan gelen özelliklerden, başarısızlıklarının ise durumlardan kaynaklandığını varsaymasına yol açar.

Buluşsal yöntemler, bilinçli muhakeme yerine karar vermek için kullanılan bilişsel kısayollardır. Kullanılabilirlik buluşsal yöntemi, insanlar bir sonucun olasılığını o sonucun hayal edilmesinin ne kadar kolay olduğuna bağlı olarak tahmin ettiğinde ortaya çıkar. Bu nedenle, canlı veya oldukça akılda kalıcı olasılıklar, resmedilmesi veya anlaşılması zor olanlardan daha olası olarak algılanacaktır. Temsili buluşsallık, insanların bildikleri bir prototipe ne kadar benzer olduğuna bağlı olarak bir şeyi kategorize etmek için kullandıkları bir kısayoldur. :63Sosyal biliş araştırmacıları tarafından çok sayıda başka önyargı bulundu. Geri görüş önyargısı, sonucun farkına vardıktan sonra olayları tahmin etmenin yanlış bir hatırası veya gerçek tahminlerin abartılmasıdır. Doğrulama önyargısı, kişinin önyargılarını doğrulayacak şekilde bilgi arama veya yorumlama eğilimine yol açan bir tür önyargıdır. 

Şemalar, bilgiyi organize eden ve bilgi işlemeye rehberlik eden genelleştirilmiş zihinsel temsillerdir. Sosyal bilgileri ve deneyimleri organize ederler. Şemalar genellikle otomatik ve bilinçsizce çalışır. Bu, algı ve hafızada önyargılara yol açar. Şemalar, orada olmayan bir şeyi görmemize yol açan beklentilere neden olabilir. Bir deney, insanların siyah bir adamın elindeki bir silahı beyaz bir adama göre yanlış algılama olasılığının daha yüksek olduğunu buldu. Bu tür bir şema bir klişedir, belirli bir grup insan hakkında genelleştirilmiş bir inançlar dizisidir (yanlış olduğunda nihai bir atıf hatasıdır ). Basmakalıp yargılar genellikle olumsuz veya tercih edilen tutum ve davranışlarla ilişkilidir. Davranış şemaları (örneğin, bir restorana gitmek, çamaşır yıkamak) senaryolar olarak bilinir.

Benlik kavramı, insanların kendileri hakkında sahip oldukları inançların toplamıdır. Benlik kavramı, benlik şe

Bu bir sosyolog listesidir. Herhangi bir sosyolojik alt alan da dahil olmak üzere, sosyal teori ve araştırmaya önemli katkılarda bulunanları kapsaması amaçlanmıştır. Diğer alanlardaki bilim adamları ve filozoflar, çalışmalarının en azından bir kısmı özellikle sosyolojik olarak tanımlanmadıkça dahil edilmez.

Peter Abell, İngiliz sosyolog
Mark Abrams (1906-1994), İngiliz sosyolog, siyaset bilimci ve anketör
Janet Abu- Lughod (1928-2013), Amerikalı sosyolog
Jane Addams (1860-1935), Amerikalı sosyal hizmet uzmanı, sosyolog, kamu filozofu ve reformcu
Theodor Adorno (1903-1969), Alman filozof ve kültürel sosyolog
Richard Alba, Amerikalı sosyolog
Francesco Alberoni, İtalyan sosyolog
Martin Albrow, İngiliz sosyolog
Jeffrey C. Alexander, Amerikalı sosyolog
Edwin Amenta, Amerikalı sosyolog
Nancy Ammerman, Amerikalı sosyolog
Eric Anderson, Amerikalı-İngiliz sosyolog
Elijah Anderson, Amerikalı sosyolog
Stanislav Andreski, Polonyalı-İngiliz sosyolog
Aaron Antonovsky, İsrailli sosyolog
Arjun Appadurai, Hint sosyolog
Andrew Arato, Macar-Amerikalı sosyolog
Margaret Archer, İngiliz sosyolog
Hannah Arendt (1906-1975), Alman siyaset kuramcısı
Alcira Argumedo (1940-2021), Arjantinli sosyolog
Aristoteles (384 bC-322 aC), Antik Yunan filozofu ve sosyolog
Raymond Aron (1905-1983), Fransız filozof ve sosyolog
Stanley Aronowitz, Amerikalı sosyolog
Giovanni Arrighi, İtalyan sosyolog
Johan Asplund (1937-2018), İsveçli sosyolog
Vilhelm Aubert (1922-1988), Norveçli sosyolog
Francisco Ayala, İspanyol sosyolog ve romancı

Elisabeth Badinter (1944 doğumlu), Fransız filozof ve tarihçi
Patrick Baert, İngiliz sosyolog
Sergio Bagú, Arjantinli sosyolog
Kenneth D. Bailey, Amerikalı sosyolog
Georges Balandier, Fransız sosyolog
Emily Greene Balch, Amerikalı sosyoloji profesörü ve Nobel Barış ödüllü
Robert Balch, Amerikalı sosyolog
E. Digby Baltzell, Amerikalı sosyolog
Eileen Barker (1938 doğumlu), İngiliz sosyolog ve profesör
Barry Barnes, İngiliz sosyolog
Liberty Barnes, Amerikalı sosyolog
Roland Barthes (1915-1980), Fransız edebiyat eleştirmeni, edebiyat ve toplum kuramcısı, filozof ve göstergebilimci
Robert Bartholomew (1958 doğumlu), Yeni Zelanda'da yaşayan Amerikalı tıbbi sosyolog
Roger Bastide, Fransız sosyolog
Gregory Bateson (1904-1980), İngiliz/Amerikalı sibernetikçi
Jean Baubérot (1941 doğumlu), Fransız tarihçi ve sosyolog
Jean Baudrillard (1929-2007), Fransız kültür kuramcısı
Zygmunt Bauman (1925-2017), Polonyalı/İngiliz sosyolog
Frank Bean, Amerikalı sosyolog
Peter Bearman (1956 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Ulrich Beck (1944-2015), Alman sosyolog
Gary Becker, Amerikalı ekonomist
Howard P. Becker, Amerikalı sosyolog
Howard S. Becker (1928 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Jens Beckert, Alman sosyolog
Richard F. Behrendt (1908-1973), Alman sosyolog
Daniel Bell (1919-2011), Amerikalı sosyolog
Robert N. Bellah, Amerikalı sosyolog
Walden Bello, Filipinli sosyolog
Reinhard Bendix, Alman-Amerikalı sosyolog
Walter Benjamin (1892-1940), Alman kültür yazarı ve sosyolog
Albert Benschop (1949-2018), Hollandalı sosyolog
Joseph Berger, Amerikalı sosyolog
Peter L. Berger (1929 doğumlu), Avusturya-Amerikalı sosyolog
Pierre L. van den Berghe, Belçikalı sosyolog
Henri Bergson (1859-1941), Fransız filozof
Jessie Bernard, Amerikalı feminist sosyolog
Eduard Bernstein, Alman politikacı ve entelektüel
Jean-Michel Berthelot, Fransız sosyolog
Andre Beteille, Hint sosyolog
Krishna Bhattachan, Nepalli sosyolog
Robert Bierstedt, Amerikalı sosyolog
Norman Birnbaum, Amerikalı sosyolog
Margunn Bjørnholt (1958 doğumlu), Norveçli sosyolog ve ekonomist
Donald Black, Amerikalı sosyolog
Peter Blau (1918-2002), Amerikalı sosyolog
Kathleen M. Blee (1953), Amerikalı sosyolog
Gisela Bleibtreu-Ehrenberg (1929), Alman sosyolog, etnolog ve seksolog
Danielle Bleitrach (1938 doğumlu), Fransız sosyolog ve gazeteci
David Bloor, İngiliz sosyolog
Herbert Blumer (1900-1987), Amerikalı sosyolog
Olivier Bobineau (1972 doğumlu), Fransız sosyolog
Luc Boltanski, Fransız sosyolog
Scott Boorman (1949 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Charles Booth, İngiliz sosyal araştırmacı
Ernst Borinski (1901-1983), Alman sosyolog
Thomas Bottomore (1920-1992), İngiliz sosyolog
Raymond Boudon, Fransız sosyolog
Pierre Bourdieu (1930-2002), Fransız sosyolog
Victor Branford (1863-1930), İngiliz sosyolog
Ronald Breiger, Amerikalı sosyolog
John David Brewer (1951 doğumlu), İngiliz sosyolog
Carl Brinkmann (1885-1954), Alman sosyolog
David G. Bromley, Amerikalı sosyolog
Rogers Brubaker, Amerikalı sosyolog
Hauke Brunkhorst, Alman sosyolog
Walter F. Buckley, Amerikalı sosyolog
Michael Burawoy, Amerikalı sosyolog
Ernest Burgess (1886-1966), Kanadalı sosyolog
Tom R. Burns, Avrupalı-Amerikalı sosyolog
Ronald Burt, Amerikalı sosyolog
Judith Butler (1956 doğumlu), Amerikalı cinsiyet kuramcısı
Laila Bushra, Pakistanlı sosyolog

Roger Caillois, Fransız sosyolog
Craig Calhoun, Amerikalı sosyolog
Michel Callon, Fransız sosyolog
Elias Canetti, Bulgaristan doğumlu romancı ve yabancı sosyolog
Georges Canguilhem, Fransız entelektüel
Fernando Henrique Cardoso (1931 yılında doğumlu), Brezilyalı sosyolog, Brezilya eski Başkanı
Kathleen Carley, Amerikalı hesaplamalı sosyolog
Antonio Caso, Meksikalı sosyolog
Robert Castel, Fransız sosyolog
Julieta Castellanos (1952 doğumlu), Honduraslı sosyolog
Manuel Castells (1942 doğumlu), İspanyol sosyolog ve şehir plancısı
Cornelius Castoriadis (1922-1997), Yunan filozof ve siyaset kuramcısı
Michel de Certeau, Fransız kültür sosyoloğu
Francis Stuart Chapin (1888-1974), Amerikalı sosyolog
Christopher Chase-Dunn, Amerikalı sosyolog
Louis Chauvel (1967 doğumlu), Fransız sosyolog
Nancy Chodorow (1944 doğumlu), Amerikalı sosyolog, psikanalist ve cinsiyet kuramcısı
Nicholas A. Christakis, Amerikalı sosyolog
Chua Beng Huat, Singapurlu sosyolog
Aaron Cicourel, Amerikalı sosyolog
Dieter Claessens (1921-1997), Alman sosyolog
Lars Clausen (1935 doğumlu), Alman sosyolog
Marshall B. Clinard (1911-2010), Amerikalı sosyolog (kriminoloji)
Clifford Clogg, Amerikalı sosyolog
Richard Cloward (1926-2001), Amerikalı sosyolog
Philip N. Cohen, Amerikalı sosyolog
Ronald L. Cohen, Amerikalı sosyal psikolog
Stanley Cohen, İngiliz sosyolog (kriminoloji)
James Samuel Coleman (1926-1995), Amerikalı sosyolog
Harry Collins, İngiliz sosyolog
Patricia Hill Collins (1948 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Randall Collins, Amerikalı sosyolog
Auguste Comte (1798-1857), Fransız sosyolojinin kurucusu
Nicolas de Condorcet, Fransız matematikçi ve erken sosyolog
Dalton Conley, Amerikalı sosyolog
RW Connell (1944 doğumlu), Avustralyalı sosyolog
Paul Connerton, İngiliz sosyolog
Charles Cooley (1864-1929), Amerikalı sosyolog
Anna Julia Cooper, Amerikalı sosyolog
Lewis A. Coser (1913-2003), Amerikalı sosyolog
Carl J. Couch (1925-1994), Amerikalı sosyolog
Douglas E. Cowan, Kanadalı sosyolog
Maxine Leeds Craig, Amerikalı sosyolog
Colin Crouch, İngiliz sosyolog
Michel Crozier, Fransız sosyolog
Agustin Cueva, Ekvadorlu sosyolog
Stefan Czarnowski (1879-1937), Polonyalı sosyolog

Robert Dahl (1915 doğumlu), Amerikalı siyaset bilimci
Ralf Dahrendorf (1929-2009), Alman-İngiliz sosyolog ve politikacı
Dankwart Danckwerts (1933 doğumlu), Alman sosyolog
Randy David, Filipinli sosyolog
Leonore Davidoff (1932-2014), Amerikalı-İngiliz sosyolog ve tarihçi
Kingsley Davis, Amerikalı sosyolog
Georges Davy, Fransız sosyolog
François de Singly, Fransız sosyolog
Régis Debray, Fransız mediolog
Alexander Deichsel (1935 doğumlu), Alman sosyolog
Christine Delphy (1941 doğumlu), Fransız sosyolog, feminist ve kuramcı
Gilles Deleuze (1925-1995), Fransız filozof
Donatella della Porta, İtalyan sosyolog ve siyaset bilimci
Christine Delphy, Fransız sosyolog
Bogdan Denitch, Amerikalı sosyolog
Régis Dericquebourg (1947 doğumlu), Fransız din sosyoloğu
Jacques Derrida, Fransız filozof
Heinz Dieterich, Alman-Meksikalı sosyolog
Wilhelm Dilthey, Alman tarihçi, psikolog ve sosyolog
Helen Dinerman (1920-1974), Amerikan kamuoyu araştırmacısı
Paul DiMaggio, Amerikalı kültür sosyoloğu
Georgi Dimitrov Dimitrov, Bulgar sosyolog
Stuart C. Dodd, Amerikalı sosyolog
G. William Domhoff, Amerikalı sosyolog
Mary Douglas, İngiliz antropolog ve algı sosyoloğu
Tommy Douglas, Kanadalı politikacı
WEB Du Bois (1868-1963), Amerikalı sosyolog ve sivil haklar lideri
Denis Duclos, Fransız sosyolog
Otis Dudley Duncan, Amerikalı sosyolog
Mitchell Duneier, Amerikalı sosyolog
Eric Dunning, İngiliz sosyolog
Émile Durkheim (1858-1917), Fransız sosyolog
Troy Duster, Amerikalı sosyolog
Maurice Duverger, Fransız sosyolog
Jean Duvignaud, Fransız sosyolog

Gerald L. Eberlein (1930-2010), Alman sosyolog
Alain Ehrenberg, Fransız sosyolog
Eugen Ehrlich, Alman sosyolog
Shmuel Noah Eisenstadt (1923-2010), İsrailli sosyolog
Riane Eisler (1931 yılında doğumlu), kültür tarihçisi, sistem bilimcisi, eğitimci ve avukat
Norbert Elias (1897-1990), Alman sosyolog
Jon Elster, Norveçli sosyolog
Mustafa Emirbayer, Amerikalı sosyolog
Hugo O. Engelmann (1917-2002), Amerikalı sosyolog
Friedrich Engels (1820-1895), Alman sosyalist filozof
Paula England, Amerikalı sosyolog
Ronald Enroth (1938 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Kai T. Erikson (1931 yılında doğumlu), Amerikalı sosyolog
Fernando Escalante Gonzalbo, Meksikalı sosyolog
Gosta Esping-Andersen, Danimarkalı sosyolog
Amitai Etzioni (1929 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Peter B. Evans, Amerikalı sosyolog

Orlando Fals Borda, Kolombiyalı sosyolog
Frantz Fanon, Martinikalı entelektüel ve sosyolog
Rick Fantasia, Amerikalı sosyolog
Thomas Fararo (1933 doğumlu), Amerikalı matematiksel sosyolog
Paul Fauconnet (1874-1938), Fransız sosyolog
Joe Feagin, Amerikalı sosyolog
Fei Xiaotong (1910-2005), Çinli sosyolog ve antropolog
Anuška Ferligoj, Sloven matematik sosyoloğu
Florestan Fernandes (1920-1995), Brezilyalı sosyolog
Myra Marx Ferree (1949 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Enrico Ferri, İtalyan sosyolog ve kriminolog
Gary Alan Fine (1950 doğumlu), Amerikalı sosyolog
Claude Fischer (1947 doğumlu), şehircilik altkültür teorisinin Amerikalı yazarı
George Fitzhugh (1806-1881), Amerikalı sosyal teorisyen
Crystal Mari

Sosyoloji bibliyografyası listesi sosyoloji ve onun alt disiplinlerine ilişkin eserleri içerir. Eserlerin bir kısmı sosyoloji antolojisi; diğer bir kısmı da sosyoloji tarihi ya da kayda değer eserlerden seçilmiştir.

Comte, Auguste. 1865. Discours sur l'ensemble du positivisme (A General View of Positivism).
Marx, Karl. 1867. Das Kapital. Kritik der politischen Ökonomie Capital (Capital: A Critique of Political Economy) Türkçe: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı).
Marx, Karl, and Friederich Engels. 1846. Die deutsche Ideologie (The German Ideology) Türkçe: Alman İdeolojisi.
Weber, Max. 1904. Die protestantische Ethik und der 'Geist' des Kapitalismus (The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism) Türkçe: Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu.

1893. De La Division Du Travail Social [The Division of Labour in Society]. Türkçe: Toplumsal İşbölümü.
1897. Le Suicide: étude de sociologie [Suicide: A Study in Sociology]. Türkçe: İntihar
Püriten ahlak ve fikirlerin kapitalizmin gelişmesinde etkili olduğunu öne sürmüştür. Weber, dini bağlılıkların beraberinde ekonomik arayış dahil olmak üzere dünyevi işlerin reddedilmesini izlediğini gözlemler. Ancak Protestanların neden böyle olmadığına dair paradoksa değinmektedir.
1912. Les formes élémentaires de la vie religieuse. The Elementary Forms of the Religious Life. Türkçe: Dini Hayatın İlkel Biçimleri.
1919. Les Règles de la Méthode Sociologique. The Rules of Sociological Method. Türkçe: Sosyolojik Yöntemlerin Kuralları).

Bourdieu, Pierre. 1979. La distinction: Critique sociale du jugement [Distinction: A Social Critique of the Judgment of Taste] (Ayrım & Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi).
Bourdieu, Pierre ve Jean-Claude Passeron.1970. La Reproduction. Éléments pour une théorie du système d'enseignement. Reproduction in Education, Society and Culture. Türkçe: Yeniden Üretim: Eğitim Sistemine İlişkin Bir Teorinin İlkeleri.
Katz, Jack. 1988. Seductions of Crime: Moral and Sensual Attractions in Doing Evil.
Schultz, Alfred. 1967. Almanca: Der sinnhafte Aufbau der sozialen Welt. İngilizce: The Phenomenology of the Social World. Türkçe: Fenomenoloji ve Sosyal İlişkiler.

Ekonomi sosyolojisi, ekonomik fenomenleri açıklamaya çalışır. Ekonomi sosyolojisi, zaman zaman iktisat çalışmalarıyla örtüşürken, esas olarak sosyal ilişkiler ve kuruluşların rollerine yoğunlaşır.

Boltanski, Luc, and Ève Chiapello. 2005. The New Spirit of Capitalism.
Boltanski, Luc, and Laurent Thévenot. 2006. On Justification. The Economies of Worth.
de Tocqueville, Alexis. 1835/1840. De La Démocratie en Amérique. On Democracy in America 1 & 2. Türkçe: Amerika'da Demokrasi
— 1856. L'Ancien Régime et la Révolution. The Old Regime and the French Revolution. Türkçe: Eski Rejim ve Devrim.
Durkheim, Emile. 1893. De La Division Du Travail Social. The Division of Labour in Society.Türkçe: Toplumsal İşbölümü.
Granovetter, Mark. 1985. "Economic Action and Social Structure: The Problem of Embeddedness." The American Journal of Sociology 91(3):481–510.
Hirschman, Albert O. 1982. "Rival Interpretations of Market Society: Civilizing, Destructive, or Feeble?" Journal of Economic Literature 20(4):1463–84.
Polanyi, Karl. 1944. The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time.Türkçe: Büyük Dönüşüm
Simmel, George. 1907. The Philosophy of Money.Türkçe: Paranın Felsefesi
Smelser, Neil and Richard Swedberg, ed. 2005. The Handbook of Economic Sociology. Türkçe: İktisat Sosyolojisi
Weber, Max. 1922. Wirtschaft und Gesellschaft. Economy and Society. Türkçe: Ekonomi ve Toplum.
White, Harrison C. 2002. Markets from Networks: Socioeconomic Models of Production.

Endüstri sosyolojisi, teknolojik değişim, küreselleşme, işgücü piyasası, işin örgütlenmesi, yönetim uygulamaları ve iş bölümüne odaklanır.

Bell, Daniel. 1973. The Coming of Post-Industrial Society: A Venture in Social Forecasting. (Sanayi Sonrası Toplumun Gelişi).
Braverman, Harry. 1974. Labor and Monopoly Capital: The Degradation of Work in the Twentieth Century. (Emek ve Tekelci Sermaye)
Burawoy, Michael. 1979. Manufacturing Consent: Changes in the Labor Process Under Monopoly Capitalism.
Dore, Ronald P. 1973. British factory, Japanese Factory.
Goldthorpe, John, David Lockwood, Frank Bechhofer, and Jennifer Platt. 1968. The Affluent Worker: Industrial Attitudes and Behaviour.

Çevre sosyolojisi, toplum ile çevre arasındaki ilişkiyi araştırır. Özellikle çevre sorunlarına yol açan sosyal faktörleri, bu sorunların toplumsal etkilerini ve bu sorunlara dair çözümleri araştırır.

Carson, Rachel. 1962. Silent Spring. (Sessiz Bahar).
Diamond, Jared. 2006. Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed. (Çöküş: Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçerler?)
Hannigan, John A. 1995. Environmental Sociology: A Social Constructionist Perspective.
Michelson, William. 2002. Handbook of Environmental Sociology.
Schnaiberg, Allan, and Kenneth Alan Gould. 2000. Environment and Society: The Enduring Conflict. Caldwell.

Demografi insan nüfusuna dair istatistiksel çalışmalar barındırır. Bu çalışmalar, popülasyonun büyüklüğü, yapısı ve dağılımı; doğum, göç,yaşlılık ve ölüme bağlı olarak zamansal veya mekansal değişimlerin incelenmesini kapsar.

Malthus, Thomas. 1798. An Essay on the Principle of Population 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Myrdal, Alva, and Gunnar Myrdal. 1934. Crisis in the Population Question.

Kent sosyolojisi, metropol alanlarda yaşayan insanların sosyal ilişkilerini araştırır.

Castells, Manuel 1972. The Urban Question: A Marxist Approach.
Delany, Samuel R. 1999. Times Square Red, Times Square Blue.
Gottdiener, Mark, and Ray Hutchison. 2000. The New Urban Sociology.
Hutter, Mark. 2007. Experiencing Cities: A Global Approach.
Jacobs, Jane. 1961. The Death and Life of Great American Cities.
Bu kitap şehir planlama tarihindeki en etkili çalışma olmuştur
Molotch, Harvey, and John R. Logan. 1987. Urban Fortunes: The Political economy of Place 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Park, Robert E., and Ernest W. Burgess. 1925. The City.
Simmel, Georg. 1903. The Metropolis and Mental Life. Türkçe: Metropol ve Tinsel Hayat

Bem, Sandra Lipsitz. 1994. Lenses of Gender: Transforming the Debate on Sexual Inequality 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Chodorow, Nancy. 1978. The Reproduction of Mothering 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Türkçe: Anneliğin Yeniden Üretimi.
Collins, Patricia Hill. 2005. Black Sexual Politics: African Americans, Gender, and the New Racism.
— 2006. From Black Power to Hip Hop: Racism, Nationalism, and Feminism.
Connell, Raewyn W. 1987. Gender and Power: Society, the Person, and Sexual Politics.
—  2002. Gender: Short Introductions.
Harding, Sandra. 1991. Whose Science? Whose Knowledge?: Thinking from Women's Lives 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
—  1987. Feminist Yöntem Diye Bir Şey Var mı?, (çev. Zelal Ayman).

Bilgi sosyolojisi, insan düşüncesi ile onun ortaya çıktığı sosyal bağlam ile ilişkisinin yanı sıra egemen fikirlerin toplum üzerindeki etkilerinin incelenmesine atıfta bulunur.

Berger, Peter L., and Thomas Luckmann. 1966. The Social Construction of Reality: A Treatise in the Sociology of Knowledge.
Bloor, David. 1976. Knowledge and social imagery.
Bilim ve Teknoloji Çalışmaları olarak bilinen alanı doğurdu.
Fleck, Ludwik. 1935. Genesis and development of a scientific fact.
Latour, Bruno, and Steve Woolgar. 1979. Laboratory Life: The Construction of Scientific Facts.
Salk Enstitüsü'nde çalışan mikrobiyologların etnografisidir.
Mannheim, Karl. 1936. Ideology and Utopia. Türkçe: İdeoloji ve Ütopya

Siyaset sosyolojisi; sosyal eğilimler, dinamikler ve egemen fikirlerin resmi siyasete etkisini; aynı zamanda çeşitli toplumsal güçlerin politikalar üzerinde etkili olabilmek için nasıl birlikte çalıştığını araştırmaktadır. Aynı zamanda, sosyal etkileşim aracılığıyla kimliğin oluşumu, bilgi siyaseti ve sosyal ilişkilerin diğer açılarıyla da ilgilenmektedir.

Mills, C. Wright. 1958. The Power Elite.Türkçe: İktidar Eliti
Domhoff, G. William. 1967. Who Rules America?. Türkçe: Şimdi Amerikayı Kim Yönetiyor?. 1997
Skocpol, Theda. 1979. States and Social Revolutions: A Comparative Analysis of France, Russia, and China. Türkçe: Devletler ve Toplumsal Devrimler
Piven, Frances Fox, and Richard Cloward. 1988. Why Americans Don't Vote.
—  2000. Why Americans Still Don't Vote: And Why Politicians Want It That Way.

Du Bois, W. E. B. 1899. The Philadelphia Negro: A Social Study.
— 1903. The Souls of Black Folk.
Myrdal, Gunnar. 1944. An American Dilemma: The Negro Problem and Modern Democracy. Türkçe: Bir Amerikan İkilemi: Siyahi Sorunu ve Modern Demokrasi

Din sosyolojisi, dinin toplum içindeki rolü ve uygulamalarının tarihsel arka planını, gelişimini ve evrensel temasına odaklanır.

Durkheim, Émile. 1912. The Elementary Forms of the Religious Life. Türkçe: Dini Hayatın İlkel Biçimleri
Berger, Peter L. 1967. The Sacred Canopy: Elements of a Sociological Theory of Religion. Türkçe: Dinin Sosyal Gerçekliği
— 1970. A Rumor of Angels: Modern Society and the Rediscovery of the Supernatural. Türkçe: Melekler Hakkında Söylenti & Modern Toplumda Tabiatüstünün Yeniden Keşfi
Weber, Max. 1905. Almanca: Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus. İngilizce: The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. Türkçe: Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu

Başlangıçta Marksist düşünceden etkilenmiştir. Çatışma teorisi, ekonomik ve sosyal eşitsizliği, baskı ve suçu olduğu kadar sosyal çatışmayı da vurgular.

Marx, Karl, and Friedrich Engels. 1848. The Communist Manifesto. Türkçe: Komünist Manifesto
Marx, Karl. 1859. A Contribution to the Critique of Political Economy. Türkçe: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı
Veblen, Thorstein. 1899. The Theory of the Leisure Class.Türkçe: Aylak Sınıfın Teorisi
— 1904. The Theory of Business Enterprise.
Mills, C. Wright. 1951. White Collar: The Amer

Bu listede, sosyolojiyi ve çeşitli alt alanlarını kapsamakta olan ilgili akademik dergiler yer alır.

Acta Sociologica
The American Journal of Economics and Sociology
American Journal of Sociology
American Sociological Review
Annales. Histoire, Sciences sociales
Année Sociologique (Fransızca)
Annual Review of Sociology
Armed Forces & Society
Articulo – Journal of Urban Research

Body & Society
British Journal of Sociology

City and Community
Comparative Studies in Society and History
Contemporary Jewry
Contemporary Sociology
Contributions to Indian Sociology
Contexts
Criminology
Critical Sociology
Current Sociology

Demography
Deviant Behavior

Electronic Journal of Sociology
Ethnic and Racial Studies
European Sociological Review

Gender and Society

International Review of Social History

Journal of Applied Social Science
Journal of Artificial Societies and Social Simulation
Journal of Contemporary Ethnography
Journal of Family Issues
Journal of Health and Social Behavior
Journal of Homosexuality
Journal of Marriage and Family
Journal of Mundane Behavior
Journal of Politics & Society
Journal of Research in Crime and Delinquency
Journal of Sociology
Journal of World-Systems Research

Kölner Zeitschrift für Soziologie und Sozialpsychologie (Almanca)

Men and Masculinities
Migration Letters
Mobilization: The International Quarterly Review of Social Movement Research

Nature and Culture

Population and Development Review
Public Culture

Qualitative Sociology
Quality & Quantity

Research and Practice in Social Sciences
Rural Sociology

Science and Society
Signs: Journal of Women in Culture and Society
Social Currents
Social Forces
Social Justice
Social Networks
Social Problems
Social Psychology Quarterly
Social Research
Society
Socio-Economic Review
Sociological Forum
Sociological Inquiry
Sociological Insight
Sociological Methodology
Sociological Perspectives
Sociological Quarterly
Sociological Research Online
Sociological Theory
Sociology
Sociology of Education
Symbolic Interaction

Teaching Sociology
Tönnies-Forum

Work and Occupations

Youth & Society

SCImago Journal Rank'ta Sosyoloji ve Siyaset Bilimi Dergileri 8 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Sosyal Bilimler Atıf Dizini"'ndeki liste 12 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Konunun alanında, Scopus indeksli dergiler: Sosyoloji ve Siyaset Bilimi 11 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu liste sosyoloji maddelerinin dizinini içermektedir. Özet liste için Genel sosyoloji listesi.

Adaptasyon — Aile — Aile içi şiddet — Akraba seçilimi — Akrabalık — Akran grubu — Akut hastalıklar — Alkolizm — Alman Sosyoloji Topluluğu — Altkültür — Altyapı — Altyapı ve üstyapı — Alzheimer hastalığı — Amerikanizm — Anabaptizm — Anaerkillik — Anasoyluluk — Anarşi — Anayerli — Androginos — Animizm — Anomi — Antipozitivizm — Antisemitizm — Antropoloji — Apollon — Araştırma — Artı değer — Asch deneyi — Asimilasyon — Askerî darbe — Askerî-endüstriyel kompleks — Aşk — Ataerkillik — Aydınlanma Çağı — Ayrımcılık — Avangart — Avcı-toplayıcı — Ayin — Azınlık

Bağımlı ve bağımsız değişkenler — Bağımlılık teorisi — Basın-yayın — Bebek ölümü — Beklenen yaşam süresi — Benlik — Biçimsel dil kuramı — Bilgi teknolojisi — Bilim — Bilinç — Bilişsellik — Binyılcılık — Birinci dünya ülkesi — Birincil sektör — Biyoetik — Biyolojik cinsiyet — Boy — Burjuvazi — Bürokrasi — Bütünlük — Büyük Buhran

Chicago okulu — Cinayet — Cinsiyet — Cinsiyet rolü — Cinsiyetçilik — Çelişki — Çete — Çevre kirliliği — Çevrecilik — Çıkar grubu — Çifte standart — Çilecilik — Çocuk işçiler — Çok eşlilik — Çok kültürlülük — Çok uluslu şirket — Çölleşme — Çöp

Daimi ordu — Darwinizm — Dayanışma — Değer — Demografi — Demokrasi — Deney — Devalüasyon — Devlet — Devletsiz millet — Devrim — Diaspora — Difüzyon — Diğerkâmlık — Din — Direniş hareketi — Distopya — Diyalektik — Doğa — Doğum oranı — Doğurganlık — Dramaturjik model

Egemen sınıf — Egemenlik — Eğitim — Ekoloji — Ekonomi — Ekosistem — Ekzogami — Eleştirel teori — Elverişlilik örneği — Emperyalizm — Emtia — Endüstriyel demokrasi — Entelijansiya — Epistemoloji — Erillik — Eşcinsellik — Eşit işe eşit ücret — Eşitlikçilik — Etnik azınlık — Etnik grup — Etnografya — Etnometodoloji — Etnosentrizm — Ev işçisi — Evlilik — Evrensel sağlık hizmeti — Evrim — Evsizlik

Faşizm — Fekondite — Feminizm — Fenomenoloji — Feodalizm — Fetiş — Fordizm — Fuhuş — Fütüroloji

Gayri safi yurt içi hasıla — Geçiş törenleri — Gelir — Gençlik — Gençlik altkültürü — Genetik mühendisliği — Geniş aile — Geri besleme — Gestalt psikolojisi — Getto — Girişimcilik — Gizli müfredat — Göçmen — Görecilik — Göreli yoksunluk — Görücülük — Göstergebilim — Gözetim — Grev — Grup davranışı — Grup dinamiği — Günah keçisi — Güven

Habitus — Halk inançları — Halk sağlığı — Hava kirliliği — Hayvan tacizi — Hegemonya — Heteroseksüellik — Hipotez — Hispanik — HIV/AIDS — Homofobi — Hukuk — Huy — Hükûmet

Irk — Irkçılık — İç grup ve dış grup — İçgüdü — İdeoloji — İki ruhluluk — İkinci dünya ülkesi — İlaca bağımlı kılma — İletişim — İnkılapçılık— IQ — İsyan — İş bölümü — İşlevselcilik — İşsizlik — İyatrojenez

Jeopolitik — Jim Crow yasaları

Kadınlık — Kamusal alan — Kantitatif araştırma yöntemi — Kapitalizm — Kapitalist — Kara Panter Partisi — Karizmatik hareket — Karma ekonomi — Karşı devrim — Karşı kültür — Karşılaştırmalı sosyoloji — Karşılıklılık — Kast — Katılımcı demokrasi — Katolizm — Kayıt dışı ekonomi — Kent ekolojisi — Kent sosyolojisi — Kentleşme — Kentsel dönüşüm — Kimlik — Kilise — Kolektif bilinç — Kolektif bilinçdışı — Komünizm — Konglomerat — Korelasyon — Kök hücre — Köktendincilik — Köylü sınıfı — Krallık zümreleri — Kronik hastalıklar — Kuruluş — Kutsal — Kült — Kültür — Kültür emperyalizmi — Kültürel görelilik — Küreselleşme — Kürtaj — Küyerelleşme

Laissez faire — Lezbiyenizm — Liberal demokrasi — Lisansüstü — Lümpen proletarya

Makro sosyoloji — Malthusçuluk — Marksizm — Materyalizm — McDonaldlaşma — Medyan — Megalopol — Meritokrasi — Meta fetişizmi — Metodoloji — Merkantilizm — MİA — Meslek — Mezhep — Michel Foucaulte — Militarizm — Milliyetçilik — Moda — Modernite — Modernizasyon teorisi — Monoteizm

Neden ilişkili pazarlama — Nedensellik — Neokolonyalizm — Neoliberalizm — Nesnel — Nezaket — Nitel araştırma metotları — Norm — Nükleer caydırıcılık

Okuryazarlık — Oligarşi — Oligopol piyasası — Ongun — Ontoloji — Organize suç — Ormansızlaşma — Orta sınıf — Otarşi — Otoriter kişilik — Otoriteryenizm — Otorite — Otokrasi — Otomasyon — Ölüm — Ölüm oranı — Önyargı - Ötrofikasyon — Özel sağlık sistemi

Paradigma — Poliandri — Poliarşi — Polijini — Polis şiddeti — Politeizm — Popüler kültür — Postmodernizm — Postmodernite — Post yapısalcı felsefe — Pozitif ayrımcılık — Positivizm — Pragmatik sosyoloji için bakınız: George Herbert Mead — Pragmatizm — Proletarya — Psikopati — Psikoz

Radikalizm — Rasyonellik — Realizm — Redüksiyonizm — Remodernizm — Risk — Rönesans — Ruhsal bozukluk

Sanayi toplumu — Sanayileşme — Sapir-Whorf hipotezi — Satın alma gücü paritesi — Savaş — Savaş ekonomisi — Seçkinler — Sekülarizasyon — Sembol — Sera etkisi — Serbest bölge — Sermaye şirketi — Seyirci etkisi — Sınıf — Sınıf ayrımı — Sınıf bilinci — Sınıf mücadelesi — Silah ticareti— Silahlanma yarışı — Simgesel etkileşim — Simülasyon — Sistem teorisi — Sivil toplum — Siyaset — Siyaset sosyolojisi — Siyasi çoğulculuk — Siyasi ekonomi — Siyasi parti — Sosyal dışlanma — Sosyal ilişki — Sosyal sağlık — Sosyalizm — Sosyobiyoloji — Sosyoloji — Soykırım — Soylulaştırma — Sömürgecilik — Söylev — statü — Stereotip — Stratejik Savunma Girişimi — Suç — Şehir içi — Şiddet — Şizofreni

social actions — Aktivizm — social actor — social analysis — social animal — social anthropology — Sosyal anksiyete bozukluğu — Sosyal güvence — social artifact — social attitude — social balance theory — social behavior — Sosyal imleme — Sosyal sermaye — social center — Toplumsal değişme — social character — Sosyal yurtseverlik — Seçim sistemi — social choice theory — Toplumsal grup — Toplumsal sınıf — Sosyal kulüp — social closure — Sosyal biliş — social commentary — social complexity — social computing — social condenser — social conflict — social conservatism — social contact — Toplumsal sözleşme — social construction — Sosyal inşacılık — social construction of technology — social context — social control — social cost — Social Credit — social cycle theory — social dance — Sosyal Darwinizm — Sosyal demokrasi — Demografi — Toplumsal değişme — social diffusion theory — social dilemma — social disobedience — social disorganization — social division — social ecology — social effect of evolutionary theory — social effects of rock and roll — Elitizm — Toplum mühendisliği — social environment — Sosyal girişim — social epistemology — Toplumsal eşitlik — social evolution — social exchange theory — social fact — Sosyal anksiyete bozukluğu — social forces — social forum — Yapısal işlevselcilik — Beşeri coğrafya — social geometry — social good — Toplumsal grup — social guidance film — Sosyal mühendislik — Toplumsal tabakalaşma — Sosyal tarih — Sosyal konut — social hygiene movement — Kimlik — social implosion — social indicator — Sosyal eşitsizlik — Sosyal etki — social informatics — Üstyapı — Sosyal adalet — Gerçek sosyal yaşam — social institution — Sosyal sigorta — Sosyal ilişki — social issues — social judgment theory — social learning theory — Sosyal liberalizm — Sosyal ilişki — social loafing — social mania — Toplumsal engellilik modeli — social mobility — Toplumsal hareket — Sosyal ağ — social order — social organisation — social parasitism — social phenomenon — Toplum felsefesi — Sosyal politika — Sosyal pozisyon — social power — Akran baskısı — social prestige — social problem — social progress — Sosyal psikoloji — Toplumsal sınıf — social reality — Sosyal ilişki - social reproduction — Sosyal araştırma — social resonance — Sosyal sorumluluk — social risk — social risk positions — social robot — social role — Sözleşme — Sosyal bilimler — social simulation — social skills — social space — social statistics —  social stigma —  Toplumsal yapı — social studies — social support — social theory — İsyan — Sosyal hizmet — social trend — Sosyal bilimkurgu — Dayanışma

sociology books — Sosyoloji teorileri — sociological imagination — sociological naturalism — sociological perspective — Positivizm

Tam liste için bakınız Sosyolojinin dalları
Gerontoloji — sociology of architecture — Sanat sosyolojisi — Beden sosyolojisi — sociology of childhood — sociology of conflict — sociology of deviance — sociology of disaster — Eğitim sosyolojisi — sociology of emotions — sociology of the family — sociology of fatherhood — sociology of film — sociology of food — Toplumsal cinsiyet sosyolojisi — Siyaset sosyolojisi — sociology of health and illness — Bilim tarihi sosyolojisi — Göç sosyolojisi — Bilgi sosyolojisi — sociology of language — Hukuk sosyolojisi — sociology of leisure — Davranışsal iktisat — sociology of medicine — Askerî sosyoloji — sociology of music — sociology of punishment — Irk ve etnik ilişkiler sosyolojisi — Din sosyolojisi — sociology of science and technology — sociology of sport — sociology of terrorism — sociology of work-sociology of motherhood

Tabu — Tarım toplumu — Tarihsel sosyoloji — Taşıma kapasitesi — Taylorculuk — Tecavüz — Tek eşlilik — Tek hatlı evrim — Tekel — Teknoloji — Temsilî demokrasi — Teori — Teoritik yaklaşım — Terörizm — Tıp — Ticaret ağı — Topluluk — Toplum — Toplumsal olay — Toplumsal cinsiyet — Toplumsal tabakalaşma — Toplumsal yabancılaşma — Toplumsal yapı — Toplumsallaşma — Topyekûn savaş — Totalitarizm — Töre ve namus suçları — Transseksüellik — Tüketim toplumu

Ulus devlet — Ussallaştırma — Uygulamalı bilimler — Üçüncü dünya ülkesi — Üçüncül sektör — Üretici güçler — Üretim araçları — Üretim biçimi — Üretim ilişkileri — Üst anlatı — Üst gerçeklik — Üst sınıf — Üstel büyüme

Varoluşçuluk — Vatandaş — Vatandaşlık

Yahudilik — Yanlış bilinç — Yapı — Yapılandırma teorisi — Yapısal işlevselcilik — Yapısal işsizlik — Yapısöküm — Yaş ayrımcılığı — Yaş piramidi — Yaşam döngüsü — Yaşlı istismarı — Yeşil Devrim — Yoksulluk — Yoksulluk sınırı — Yolsuzluk

Zenofobi — Zekâ — Zihin kontrolü

Sosyoloji sosyolojisi, sosyal teorileri sosyolojik entelektüel üretimde sosyo-tarihsel bağlamların etkisinin analizi ile birleştiren bir sosyoloji alanıdır.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu'ye göre sosyoloji sosyolojisinin görevi, kanonların irdelenmesine odaklanarak ve yeni epistemolojilere doğru hareket ederek, kabul edilmiş doğruları sorgulamaktır.
İngiliz sosyolog Andrew Halsey, 2004 yılında yayınlanan A History of Sociology in Britain (Britanya'da Sosyolojinin Tarihi) adlı kitabında bir sosyoloji sosyolojisinin ana hatlarını çiziyor. 20. yüzyıldaki siyasi ekonomik rejimler ile sosyolojinin akademik bir disiplin olarak gelişimi arasında bir bağlantı olduğunu öne sürüyor.

Sosyal bilimler felsefesi

A History of Sociology in Britain (2004, Oxford University Press)
SOCIOLOGÍA DE LA SOCIOLOGÍA by FRANCISCO JAVIER CONDE 20 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sosyoloji; bilimsel bir disiplin olarak öncelikle, aydınlanma düşüncesinin yanı sıra, Fransız Devrimi'nden kısa bir süre sonra pozitivist bir toplum bilimi olarak ortaya çıktı. Sosyoloji oluşumu, modernite, kapitalizm, kentleşme, rasyonalizasyon, sekülerleşme, sömürgeleştirme ve emperyalizm gibi konulara tepki olarak ortaya çıkan bilim felsefesi ve bilgi felsefesindeki çeşitli kilit hareketlere borçludur.
19. yüzyılın sonlarında, ortaya çıkan aşamaları sırasında, sosyolojik tartışmalar, kurumları, toplumsallaşma birimleri ve gözetim araçları dahil olmak üzere modern ulus devlet'in ortaya çıkışına özel ilgi gösterdi. Bu itibarla, Aydınlanma'dan ziyade modernite kavramına yapılan vurgu, sosyolojik söylemi klasik siyaset felsefesinden sıklıkla ayırır. Aynı şekilde, daha geniş anlamda toplumsal analiz, felsefenin ortak stoğunda kökenlere sahiptir, bu nedenle sosyolojik alandan önce gelir.
Çeşitli nicel sosyal araştırma teknikleri, hükûmetler, işletmeler ve kuruluşlar için ortak araçlar haline geldi ve diğer sosyal bilimlerde de kullanım buldu. Bu; sosyal dinamiklerin teorik açıklamalarından ayrılan, sosyal araştırmaya sosyoloji disiplininden bir dereceye kadar özerklik verdi. Benzer şekilde, "sosyal bilim", insanları, etkileşimi, toplumu veya kültürü inceleyen çeşitli disiplinlere atıfta bulunmak için bir şemsiye terim olarak kullanılmaya başlandı.

Sosyolojinin bir kelime, kavram ve popüler terminoloji olarak kodlanması, Emmanuel Joseph Sieyès ve bu noktadan sonraki rakamlarla tanımlanır. Sosyoloji etrafında şimdiki zamanın fikirlerini geçmişe sokmak için şimdiciliğe dikkat etmek önemlidir. Aşağıda, bugün sosyolojinin ne olduğunu bildiğimizi yansıtan ve onları sosyoloji etrafında bilgi geliştirmede önemli figürler olarak konumlandıran güçlü yöntemler ve eleştiriler geliştiren figürleri görüyoruz. Ancak, "sosyoloji" terimi bu dönemde mevcut değildi ve bu daha önceki çabaları sosyolojinin daha geniş tarihine dahil etmek için dikkatli bir dil gerektiriyordu. Kullanılacak daha uygun bir terim, sosyolojinin kaba bileşenlerinin mevcut olduğunu, ancak bugün onu kavramsallaştırdığımız şekliyle sosyoloji olarak anlamak için tanımlanmış bir şekli veya etiketi olmadığını ana hatlarıyla belirten proto-sosyoloji olarak tanımlar.

Sosyal bilimler felsefesi

Genel kuramlar olarak, başlıca genel toplum bilimi kuramlarından bazılarını (ve çeşitlerini ) içerecek şekilde;

Çatışmacı kuram: Bir toplumsal grubun diğer toplumsal gruplar üzerindeki hakimiyet kurma veya tahhakküme karşı direnme yetileri üzerine odaklanır. Eşitsizlik ve değişim üzerinde çalışmalar yapılmıştır.
Etnometodoloji: Üyelerinin pratik uslamlamada kullandıkları sağduyusal yöntemlerce sergilenen kırılgan düzen olarak görür toplumu.
Feminizm: Toplumdaki kadın (cinsiyet olarak) hakimiyetinin toplumsal yaşamı nasıl biçimlendirdiği üzerine odaklanır.
İşlevselcilik: Tamamıyla bütünün işlevselliğini, toplumsal birimlerin birlikte çalışarak nasıl gerçekleştirdiği üzerine odaklanan ana kuramsal yaklaşımdır.
Yorumsamacılık: Max Weber'in çalışmasında şekillenen bu kuramsal yaklaşım der ki; toplumsal olan süreçlerde, iktisadi ve tarihsel araştırmalar kavramsal araçlarla değerlendirilmesi gerektiği için tamamıyla tarif edici ve deneysel olamaz.
Toplumsal inşacılık: Bilginin sosyolojik teorisidir. Belli ve özel bir bağlamda sosyal fenomenin nasıl geliştiği üzerine düşünür.
Fenomenoloji: Alfred Schütz'ün sosyal fenomenolojisi, sosyal inşacılığı ve etnometodolojinin gelişimini etkilemiştir.
Pozitivizm: Gözlemlenebilir (genellikle ölçülebilir) toplumsal görüngüler arasındaki ilişkilerin yapısı olarak görür toplumu. Auguste Comte öncüsüdür.
Yapısal işlevselcilik: Tüm sistem üzerinde geçerli olan sosyal sisteme ait çeşitli parçaların işlevlerine yönelik düşünüşün paradigmasıdır.
Sembolik etkileşimcilik: Sosyal etkileşim kademelerindeki gelişim bazında, anlamların ve sosyal davranışların nasıl paylaşıldığını sınar.
Dramaturjik model: Yaşamı bir uygulama (performans) olarak gören özele indirgenmiş sembolik etkileşimci paradigmadır. Erving Goffman tarafından geliştirilmiştir.
Rasyonel seçimler kuramı: Bireylerin, yararlarını çoğaltma amaçlı etkileşimlerindeki sosyal davranışlarını inceler.

İngilizcesi 2 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Urry, J., "Mekanları Tüketmek", Ayrıntı Yay., Çev: Rahmi G. Öğdül, İstanbul, 1999.

Sapma veya sapma sosyolojisi, resmi kuralları ihlal eden davranışları, eylemleri araştırmaktadır. Örnek olarak sapma sosyolojisi, toplum kuralların ihlalini, suç vb. durumları ele almaktadır. Sapma teriminin olumsuz bir anlamı olsa da, sosyal kuralların çiğnenmesi her zaman olumsuz bir eylem oluşturmamaktadır. Bazı durumlarda kuralların ihlal edilmesine rağmen, davranış olumlu veya toplum tarafından kabul edilebilir olarak adlandırılabilir.
Sosyal kurallar toplumların gelenek, görenek ve kültürlerine göre farklılık gösterebilir. Belirli bir toplumda ceza gerektiren eylem, diğer toplumlarda çok doğal bir şekilde karşılanabilir. Bu duruma örnek vermek gerekir ise; Singapur'da sakız çiğnemek yasak iken diğer ülkeler de sakız çiğnemek çok doğal bir şekilde karşılanmaktadır.
Sapma; işlendiği yere ve zamana göre olumlu veya olumsuz karşılanabilir. Toplumlar arasında başka bir insanı öldürmek ciddi bir suç olarak kabul edilse de, savaş sırasında veya meşru müdafaa anında normal karşılanabilir.

Kuralların çiğnenmesi; resmi sağma veya gayri resmi sapma olarak iki tür olarak kabul edilebilir. Resmi sapma, toplum içinde var olan kuralların, yasaların çiğnenmesi ile oluşan suça denir. Gayri resmi sapma ise yazılı olmayan, sosyal yaşamın getirdiği ahlaki kuralların ihlal edilmesine denir. Gayri resmi sapma, genellikle toplumlar içerisinde oluşan sosyal tabulara karşı oluşmaktadır.
Tabu, toplum tarafından sapkınlık olarak kabul edilen sosyal davranış biçimidir. "Tabu" terimi; "yasaklar", "izin verilmeyen" anlamına gelen Tongaca "tabu" kelimesinden gelmektedir. Bazı toplum tabuları, yasalar altına alınarak yasaklanmıştır ve cezaları mevcuttur. Diğer tabular ise toplum arasında utanç, saygısızlık ve aşağılanma olarak sonuçlanmaktadır. Tabu, evrensel değildir ancak birçok toplumda görülebilir. Toplumlar arasında tabular değişiklik gösterebilir.

Sapmaya neden olacak eylemler; toplumlara karşı bir isyan olabilir. Bir toplumda, bireylerin veya grupların davranışı, sapkınlık kurallarını nasıl oluşturduğunu belirler.
Sosyolojide sapkın davranışı, tanımlayan üç sınıf mevcuttur.

Yapısal işlevselcilik
Sembolik etkileşim
Çatışma teorisi

Yapısal işlevselciler, toplumdaki sapmaların nasıl faktörlere maruz kaldığını ve nasıl bir araya geldiğini ve etkileşime girdiğini araştırır. Yapısal işlevselciler arasından en popüler isimler Emile Durkheim ve Robert Merton'dur.

Émile Durkheim, sapkınlığın toplumlar arasında normal ve hatta gerekli olduğunu iddia ederdi. Sapkınlığın işlevlerini ise 4 madde de ifade ederdi:

"Sapma kültürel değerleri ve normları doğrular. Kötülük olmadan iyilik olamaz ve suç olmadan adalet olamaz."
Sapma ahlaki sınırları tanımlar, insanlar sapmayı tanımlayarak doğruyu yanlıştan ayırt eder.
Ciddi bir sapma biçimi insanları bir araya gelmeye ve buna karşı aynı şekilde tepki vermeye zorlar.
Sapma, toplumun ahlaki sınırlarını zorlar ve bu da toplumsal değişime yol açar.
Toplumun geneli birlikte sapma işlediğinde, toplumsal ahlak yok olur. Durkheim 1897 yılında toplumsal vicdanı, toplumun üyelerinin izlediği bir dizi sosyal kural olarak tanımlar. Toplumsal vicdan olmasaydı, kurumlarda veya toplum sınıflarında mutlak ahlak gözetilmezdi.

Robert K. Merton, gerilme / anomi teorisinin bir parçası olarak sapkınlığı hedefler ve araçlar açısından tartıştı. Durkheim anomisinde toplumsal normların karıştırıcı olduğunu belirtti. Merton ise bu teoriyi daha ileri taşıyarak, toplumsal hedeflere ulaşmanın meşru olmayan yolları olduğunu savundu. Bireyin toplumsal beklentileri ve izlediği araçların sapkınlığı anlamada yararlı olduğunu öne sürdü.
Merton, sosyal hedeflere ulaşmak veya bu sosyal hedefleri, kabul/red etmek için 5 adet sapma türü tanımlamıştır.

İnovasyon, kültür içerisinde zenginliğin önemli olması ancak bu zenginliğe ulaşmak için fırsatların sunulmaması insanları "yenilik"e iter. Örneğin; uyuşturucu çalarak ve bunun satışını yaparak zengin olmak buna örnek gösterilebilir. Yenilikçiler toplumun hedefini kabul eder ancak bunlara ulaşmanın toplumdaki yollarını reddeder. Merton, yenilikçileri toplum içerisinde refaha ulaşmak için ihtiyaç duydukları fırsatlardan mahkûm bırakılmış kişiler olarak tanımlar.
Uyumcular, toplumun hedeflerini ve bu hedeflere ulaşmanın toplumsal yolunu kabul ederler. Örneğin; çok çalışarak zengin olunabilir. Merton, uyumcuları parasal refaha ulaşmak için eğitim fırsatlarına erişebilen, orta sınıf insanlar olduğunu iddia eder.
Ritüelizm, kültürel bir hedefe ulaşmayan ve saygınlık hissetmek için bazı hedefleri gözden kaçıran kişileri tanımlar. Ritüelciler, toplumun hedeflerin reddeder ancak toplumun kurumsallaşmış araçlarını kabul eder.
Geri çekilme, kişinin toplumun kültürel hedeflerini ve araçlarını reddetmesidir. Geri çekilenler, toplumun hedeflerini ve bu hedefler için olan meşru yolları reddederler. Merton, geri çekilme eyleminde olanları gerçek sapkınlar olarak görmektedir.
İsyan, geri çekilme ile benzerlik gösterebilir. Ancak buradaki insanlar hem kültürel hedefleri hem de araçları reddeder. Karşı kültür oluşturmayı hedeflerler.

Edwin Sutherland, diferansiyel çağrışım teorisinde, suçluların sapkın davranışları öğrendiğini ve sapkınlığın doğal bireyin doğasında  olmadığını öne sürdü. Bir kişi diğer kişilere karşı sapkın bir davranışta bulunduysa, suç davranışı öğrenilecektir. Edwin Sutherland, suçlu davranışının diğer tüm davranış biçimleri gibi öğrenildiğini savunmaktadır.
Sutherland, bireyler ve gruplar arasındaki etkileşimlerden, sembollerin ve fikirlerin iletişimini kullanarak teorisinde bazı temel noktaları özetledi. Sapma ile ilgili semboller ve fikirler olumsuz olsa bile elverişli olduğunda, birey sapma üzerine olumlu bir görüş alma eğilimindedir ve bu davranışların daha fazlasına başvurur.
Suç davranışı, diğer davranış türlerinde olduğu gibi öğrenilir. Bunun bir örneği şehir içi topluluklarda çete faaliyeti olabilir. Sutherland, "bir bireyin yakın arkadaşları çete ortamında ise, onlarla etkileşim halinde olması sonucu o bireyde çeteye dahil olabilecektir."

Gresham Sykes ve David Matza'nın nötrleştirme teorisi, sapkınların gerçekleştirdiği eylemleri haklı göstermek için farklı tanımlamalara başvurabileceğini ifade eder.
Beş tür nötralizasyon vardır:

Sorumluluk reddi: sapkın, çaresizce sapkınlığa itildiğine ve aynı koşullar altında başka herhangi bir kişinin benzer eylemlere başvuracağına inanır;
Yaralanmanın reddi: sapkın, eylemin diğer bireylere veya topluma zarar vermediğine ve dolayısıyla sapkınlığın ahlaki açıdan yanlış olmadığına inanır;
Mağdurun reddi: sapkın, mağdur bireyin erdem veya ahlak eksikliği nedeniyle sonuçları hak ettiğine inanır;
Suçlunun kınanması: sapkın, mağdurun sapma eğiliminde olduğuna bu yüzden karşı çıkılması gereken kişi olduğuna inanır.
Daha yüksek sadakatlere itiraz: sapkın, hukukun sınırlarının ötesine geçen sadakatlerin ve değerlerin olduğuna inanır; ahlak, arkadaşlıklar, gelir veya gelenekler sapkın için yasal sınırlardan daha önemli olabilir.

Frank Tannenbaum ve Howard S. Becker, etiketleme teorisini yarattı ve geliştirdi. Becker, "toplumsal grupların, gerçekleştirdiği ihlaller oluşturulan kurallarda sapma yarattığına" inanıyordu.
Etiketleme, insanların başkalarının davranışını sapkın olarak adlandırdığı veya farklı bir şekilde yagıladığı "sosyal izleyici"nin toplumsal tepki süreci olarak ifade edilebilir.
Bu nedenle etiketleme teorisi, kişinin sapkın olarak etkilenmesini içselleştireceğini ve buna göre hareket edeceğini ifade eder. Kısaca "sapkın" olarak etiketlenen bir kişi buna göre yaşayacaktır. Zaman geçtikçe "sapkın" etikete uygun sapmalar yaparak sapma oluşturan özellikler edinir.
Bu teori, simgesel etkileşim olmakla birlikte, baskın grubun neyin sapkın olduğuna karar verme gücüne sahip olması ve etiketleme gücüne sahip olması nedeniyle çatışma teorisi unsurlarına da sahiptir.
Etiketlemede toplum genellikle çifte standart kullanır ve toplumun bazı kesimleri kayırmacılıktan hoşlanır. Bir grupta bazı davranışların iğrenç olduğu kabul edilebilirken, farklı bir grupta bu davranış görmemezlik gelinebilir veya kabul edilebilir bir davranış olarak karşımıza çıkabilir.
Sapkınlığın tıbbi hale getirilmesi, ahlaki ve hukuki sapkınlığın tıbbi bir duruma dönüştürülmesi, toplumun sapkınlığa bakış biçimini değiştiren önemli bir değişimdir. Etiketleme teorisi bu değişimin açıklanmasına yardımcı olur, çünkü eskiden ahlaki olarak değerlendirilen davranışlar artık nesnel bir klinik tanıya dönüştürülmektedir. Örneğin, uyuşturucu bağımlılığı olan insanlar "kötü" yerine "hasta" olarak kabul edilir."

Edwin Lemert, etiketleme sürecini açıklamanın bir yolu olarak birincil ve ikincil sapma fikrini geliştirdi. Birincil sapma, sapkın herhangi bir şeyden etiketlenmeden oluşan sapmadır. İkincil sapma ise, kişinin sapkın etiketi ile bağdaşmasından sonra oluşan tepki eylemidir.
İnsan bir suç işlediğinde (birincil sapma), ne kadar hafif olursa olsun, toplum insana sosyal cezalar getirecektir. Bununla birlikte, ceza mutlaka suçu durdurmaz, bu nedenle kişi aynı birincil sapkınlığı tekrar yapabilir ve toplumdan daha sert tepkiler alabilir. Bu noktada kişi topluma kızmaya başlayacak, toplum ise daha sert baskılar getirecektir. Nihayetinde, bütün toplum kişiyi sapkın olarak damgalayacak ve kişi buna tahammül edemeyecektir, ancak nihayetinde suçlu rolünü kabul edecek ve suçlunun rolüne uygun suç eylemleri gerçekleştirecektir.
Birincil ve ikincil sapma, insanların daha zor suçlu olmalarına neden olan şeydir. Birincil sapma, kişinin itiraf veya raporlama yoluyla sapkın olarak etiketlendiği zamandır. İkincil sapma, birincil sapmadan önce ve sonra gerçekleşen sapmadır. Suçlu olma adımları şunlardır:

Birincil sapma;
Sosyal cezalar;
İkincil sapma;
Daha güçlü cezalar;
Cezalandırıcılara karşı kızgınlık ve düşmanlık ile daha fazla sapma;
Toplum kişiyi suçlu olarak damgalayacak;
Kişinin tolerans edilebilme payı kalkacak;
Damgalayıcı cezalar nedeniyle sapkının davranışların da artış gerçekleşecek;
Kişi suçlu olduğunu kabul ederek, sapkın davranışlarına devam edecek.

Kırık camlar teorisi, yasa

Aşağıdakiler, sosyoloji disiplinine genel bakış ve güncel bir rehber olarak sunulmaktadır:
Sosyoloji – mikro düzeyde bireysel faillik ve etkileşimden makro düzeyde sistemler ve toplumsal yapıya kadar insan sosyal ilişkisini anlamak, çeşitli ampirik araştırma ve eleştirel analiz yöntemlerini kullanarak toplumsal yapıyı inceleyen bir çalışmadır.

Sosyoloji aşağıdakilerin tümü olarak tanımlanabilir:

Toplumun incelenmesi.
Akademik disiplin – bir öğrenciye verilen veya onun tarafından alınan bilgi bütünü; bir bireyin uzmanlaşmayı seçtiği bir bilgi dalı veya alanı veya çalışma alanı.
Bilim alanı – bilimde yaygın olarak tanınan özel uzmanlık kategorisidir ve tipik olarak kendi terminolojisini ve terminolojisini bünyesinde barındırır. Böyle bir alan, genellikle, hakemli araştırmaların yayınlandığı bir veya daha fazla bilimsel dergi tarafından temsil edilecektir. Sosyoloji ile ilgili birçok bilimsel dergi bulunmaktadır.
Sosyal bilim - insan toplumunun yönlerini araştıran akademik burs alanı.

Sosyoloji

Sosyoloji tarihi
İbn Haldun (1332-1406) - Mukaddime'sinde; evrensel tarihin yedi ciltlik bir analizine giriş, sosyal felsefe ve sosyal bilimi, sosyal uyum ve sosyal teorileri formüle etmede ilk geliştiren kişiydi. çatışma. Bu nedenle bazıları tarafından sosyolojinin öncüsü olarak kabul edilir.

Sosyologların listesi

College of Sociology, Paris, 1937–39
New School for Social Research, New York
Department of Sociology at the University of Chicago, Chicago
Uzhhorod National University Department of Sociology and Social Work, Uzhhorod
Atlanta Sociological Laboratory, Atlanta, 1895-1924

Küresel çalışmalar
Beşeri coğrafya
Adalet
Siyaset bilimi
Sosyal antropoloji/Kültürel antropoloji
Sosyal tarih
Toplumdilbilim
Sosyal araştırma

Sosyoloji bibliyografyası
Sosyoloji maddeleri listesi
Sosyoloji

SocioSite 11 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a directory of sociology resources
Sections of American Sociological Association
Research Committees and Themes 7 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of International Sociological Association, AIS
Fransızca:  Comités de Recherche de l'Association internationale des sociologues de langue française, AISLF
Fransızca:  Liste des réseaux thématiques de l'Association Française de Sociologie, AFS

Sosyoloji ve tarih arasında yer alan bir araştırma disiplinidir. Bu iki kavram arasında sıkı bir ilişki bulunur. En yüzeysel  anlamıyla tarihi, geçmişteki olaylara ait bilgilerin keşfedilip, toplanması ve bir araya getirilip sunan bilim olarak tanımlarsak sosyolojiyi de tarih boyunca yaşayan insanların, toplumların çeşitli yönlerini inceleyen bilim olarak kabul etmeliyiz. Bir tarihi olay örneği ile sosyoloji tarih ilişkisini anlayabiliriz. Her tarihi olay bir sosyo-kültürel olaydır. Sosyoloji de bu sosyo-kültürel olayları, sosyal ilişkileri araştırır. Böylece tarih ile sosyoloji birbirleriyle örtüşür.

Sosyoloji, ilk sosyologlardan itibaren tek başına değil din, tarih, felsefe gibi birçok disiplinle birlikte çalışmıştır. Örneğin, 1.Dünya savaşının siyasal ve tarihi olaylarını tarih bilimi konu edinirken savaş sırasında insanların toplumsal hayatını, savaş sırasında ne yaşadıklarını, savaşın toplum üzerindeki etkileri sosyoloji konu edinir.
Tarih ile sosyoloji arasındaki ilişkiyi Mills, şöyle ifade eder: "Her sosyal bilim ya da daha iyisi, ciddî denilebilecek her toplumsal çalışma dalının düşüncelerinde tarihsel bir bakışa dayanması ve tarihsel materyallerden tüm olarak yararlanması gerektiğidir. Toplumbilim adını taşıyabilecek değer de olan bir toplum bilim 'tarihsel toplumbilim' niteliğini de taşımak durumundadır". Bu da her sosyo-kültürel olayın bir tarihsel nitelik taşıması gerektiğini ve tarih ile sosyoloji arasında sıkı sıkı bir bağ olduğunu bize göstermektedir. Sosyologlar her sosyal olayın temelinde tarihi olay vardır derler. Bu sebepten ötürü sosyoloji tarihe ya da tarihî bilgilere başvurmak zorundadır.
Tarih ile sosyoloji birbiriyle ilişki içinde bulunmasına karşın farklı yönleri de vardır. Tarih, 1789 Fransız Devrimi,1914 1.Dünya Savaşı gibi somut ve özel konularla ilgilenir. Sosyoloji ise işsizlik, göç, kentleşme gibi sorunları soyut ve genel biçimde ele alır. Tarihçiler ile sosyologlar arasındaki farkı Bottomore şu şekilde ifade eder:" tarihçiler genellikle belirli dönemlerle ilgili sosyal olgular üzerinde çalışırken, toplumbilimciler çok sayıdaki benzer olaylar üzerinde çalışırlar şeklinde cevap verir".

Giovanni Arrighi
Barrington Moore Jr.
Michel Foucault
Karl Polanyi
Theda Skocpol
Charles Tilly
Immanuel Wallerstein

Tarihsel Sosyoloji / Bloch'tan Wallerstein'a Görüşler ve Yöntemler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Barrington Moore Jr., Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, İmge Kitabevi Yayınları.
Theda Skocpol, Devletler ve Toplumsal Devrimler, İmge Kitabevi Yayınları.

Terör sosyolojisi, terörizmi sosyal bir fenomen olarak anlamaya çalışan sosyolojinin bir alandır. Alan, terörizmi tanımlar, niçin gerçekleştiğini araştırır ve toplum üzerindeki etkisini değerlendirir. Terörizm sosyolojisi, siyaset bilimi, tarih, ekonomi ve psikoloji alanlarından meydana gelmektedir. Terörizm sosyolojisi, terörizmi meydana getiren sosyal koşullara vurgu yapması ile önemli terörizm araştırmalarından farklılık göstermektedir. Terörizm sosyolojisi ayrıca devletlerin böyle olaylara nasıl tepki gösterdiğini araştırır.

Terör sosyolojisi alanı, terörizmi bir "sosyal yapı" olarak görmektedir. Terörizmi tanımlamak olayları yorumlamayı ve sebepleri tespit etmeyi içerir. Bu tanım süreci ve kamuya sonuç sunumu, kamusal algıları manipüle edebilir ve bazı çıkarları arttırabilir. Alan, insanların, siyasi sebepler için kolektif şiddet eylemlerine nasıl motive olduğunu analiz eder.  Sosyal bir davranış olarak alan, bu şiddetin iletişim, paylaşılan ve rekabet içindeki norm ve değerlerin ve sosyal ve öz-kısıtlama düzeylerine bağlar. Teröristlerin, radikal norm ve değerlerin daha etkili olduğu kanıtlanmış toplumlardan ortaya çıktığı görülmüştür. Bu meselelerin sosyolojik araştırması, teorik, metodolojik ve tematik açı temelli yaklaşımı olarak yapılır.

11 Eylül saldırılarından sonra, araştırmacılar, örneğin -ahlaki panik, organize cevap, medya kapsamı ve terörle mücadele gibi- terörizme ilişkin, çeşitli sosyolojik geleneklere daha fazla ilgi duymaya başladı.
Weinberg, Pedahzur ve Hirsch-Hoefler (2004) 55 makaleden 73 terörizm tanımını inceleyerek terörün “tanıtım arayışı önemli bir rol oynadığı, ülkede güç veya şiddet tehdidini veya kullanımını içeren siyasi güdümlü bir taktik olduğu” sonucu ile terörizmin en kapsamlı tanımını yapmıştır. Ancak Weinberg ve diğerleri, terörizm tanımlarının genellikle terörizmin sembolik yönlerini görmezden geldiğine işaret etmiştir. Sosyoloji, sembolizme odaklanması nedeniyle terörü değerlendirmek için benzersiz bir bakış açısına sahiptir.

11 Eylül saldırılarından bu yana, Mathieu Deflem (Güney Karolina Üniversitesi), S.E. Costanza (Central Connecticut Eyalet Üniversitesi) ve John C. Kilburn Jr. (Texas A&amp;M Uluslararası Üniversitesi) sosyolojide terörizm ile ilgili bir alt alanın  geliştirilmesi çağrısında bulunan sosyologlar arasında yer alıyor. Terörizm sosyolojisindeki araştırmanın parçası olan ortak konular şunlardır: askeri harcamalar, terörle mücadele, göç, mahremiyet sorunları ve bu bağlamlar içinde güç sorularının, terörizmin tanımı, propaganda, milliyeti, medya ve benzerinin bahsedildiği İsrail-Filistin çatışması. Ayrıca, din ve terörizm arasında varsayılan bir bağlantı, sosyologlar ve sosyal psikologlar arasında bir başka sıcak gündem maddesi haline geldi.

Araştırmacılar, terörizmin sosyolojik çalışmasına rehberlik etmek için farklı odak alanları önerdiler. Çoğu terörizm araştırması, terör olaylarını önlemeye ve bunlara tepki vermeye yoğunlaşır. Turk ve Tosini, terörizmi tanımlamanın önemini vurgulamaktadır. Turk, tarafların terörizmi nasıl tanımladığının, halkın terörizm anlayışını etkilediğini açıklamaktadır.  Bir hükûmet bir grubu terörist grup olarak adlandırmayı seçtiğinde, bu kasıtlı bir seçimdir. Terörizmi kimin tanımladığı ve nasıl tanımladığı terör sosyolojisinin temel odak alanlarından biridir.
Araştırmacılar terörizmi, iletişim ve sosyalizasyon bakımından da inceleyebilirler. İletişim olarak terörizm, bir gösterge olarak teröre odaklanır. Bir grup veya birey, politika veya toplumun bir yönü ile hayal kırıklığını iletmektedir.  Diğer araştırmacılar, teröristlerin nasıl sosyalleştiğine odaklanmaktadır. Araştırmacılar, insanları terör eylemlerini tercih etmeye yönlendiren koşulları anlamaya çalışıyor.
Araştırmada terörizmin bağımsız mı yoksa bağımlı değişken mi olduğu çalışmayı etkilemektedir. Terörizm genellikle hipotezlerde bağımlı bir değişkendir. Araştırmacılar teröre neyin sebep olduğunu bulmaya çalışmaktadır. Young ve Gurr, terörizmi bağımsız değişken yapmanın faydalı olduğunu savunmaktalar. Bağımsız bir değişken olarak terörizm, terörizmin varlığının ve eylemlerinin toplumu nasıl etkilediğine odaklanır.

Toplumun terörizme nasıl tepki verdiği ve terörizmi nasıl anladığı, terörizm sosyolojisinde temel bir araştırma sorusudur. Huff ve Kertzer, Halkın Terörizmi Nasıl Tanımladığı başlıklı makalelerinde, bir bireyin bir olayı terörizm olarak tanımlamasını neyin etkilediğini anlamak için ortak bir deney yaptılar. Eylem türünün (yani ateş etme, bomba), zayiatların ve oyuncu hakkındaki arka plan bilgilerinin önemli bir etkisi olduğunu buldular.  Arka plan bilgileri arasında din, milliyet veya siyaset ve eylemin motivasyonu yer aldı. Huff ve Kertzer, medyanın ve halk figürlerinin halka sağlanan arka plan bilgilerinin türünü kontrol ettiğini savunuyor. Bu "medya ve elit çerçeveleme etkisi ", kamuoyunun terörizm algısını etkileyebilir.

11 Eylül saldırılarından sonraki ilk bağımsız-değerlendirilmiş literatür, 11 Eylül saldırıları sırasında polis teşkilatının ve vatandaşların teröre verdiği tepkileri inceledi. Ayrıca ilk müdahale ekipleri (polis, kurtarma ekipleri vb.) ve topluluklar arasındaki etkileşimleri de inceledi. Ramirez, Hoopes ve Quinlan (2003) haklı olarak, 11 Eylül saldırılarından sonra polis teşkilatlarının insanları profilleme konusundaki yöntemlerini temelden değiştireceğini ve polis teşkilatlarının görev açıklamalarını değiştireceğini öngördü. En küçük yerel polis teşkilatlarının bile terör sorunuyla başa çıkmak için bir tür baskı hissetmeye meyilli olduğuna inanmak için güçlü nedenler mevcuttur.
Bazı sosyologlar ve hukukçular, sosyal adalet meselesi olarak sosyologların büyük ilgisini çeken insan hakları üzerinde olumsuz etkileri olabilecek, terör tehditlerinin agresif (veya militarist) polisliğinin potansiyel sonuçlarını düşünmüşlerdir. Örneğin, Çökmüş kaplan mı yoksa hayalet ejderha mı? adlı bağımsız-değerlendirilmiş bir makalede Helms, Costanza ve Johnson (2011) , küresel siber terör söylemini inceleyerek, ulusal düzeydeki medya tepkisinin gereksiz ve sistemik bir siber terörizm arayışına yol açmasının mümkün olup olmadığını soruyorlar. Böyle bir aşırı tepkinin, federal hükûmete internet üzerinde nihai gücü verebilecek bir "öldürme anahtarı " politikasına yol açabileceği konusunda uyarıyorlar.

Terör sosyolojisi alanındaki daha yakın tarihli çalışmalar, felsefi ve yansıtıcıdır; 11 Eylül saldırılarından sonra ahlaki panik ve aşırı harcama gibi konulara odaklanmıştır. Costanza ve Kilburn (2005), Symbolic Security, Moral Panic and Public Sentiment: Toward a Sosyology of Counterterrorism başlıklı bir makalede, sembolizm konusunun terörle mücadeleyi anlamak için çok önemli olduğunu savundu. Klasik bir sembolik etkileşimci bakış açısı kullanarak, anayurt güvenliği sorununa ilişkin güçlü kamu duyarlılığının, politikayı gerçek ve somut tehditlerden çok yüzeysel tehditlere yönelttiğini savunuyorlar. Diğerleri, sembolizmin, temsilciliğe, vekalet karar verme sürecinde maliyetli ve test edilemez bir “aşırı uyanıklık ” politikasına yol açtığını iddia etmektedir.

Modern sosyolojinin nicel yalınlığına rağmen; Kilburn, Costanza, Borgeson ve Metchik (2011), iç güvenlik önlemlerinin etkisini etkili ve bilimsel olarak değerlendirmek için birkaç metodolojik diken olduğuna dikkat çekiyor. Geleneksel kriminolojide, herhangi bir polislik stratejisinin (mahalle bekçiliği, silah kontrolü, yaya devriyeleri, vb.) etkinliğini ölçmek için niceliksel olarak en uygun başlangıç noktası, toplam finansal maliyetleri temizleme oranlarına veya tutuklama oranlarına göre değerlendirmektir. Terörizm çok nadir görülen bir olay olgusu olduğundan, tutuklamaları ölçmek, politika etkinliğini test etmenin naif bir yolu olacaktır.
Terör sosyolojisinin bir alt alan olarak geliştirilmesindeki diğer bir metodolojik sorun, iç güvenlik çalışmasında anahtar kavramlar için operasyonel ölçütler bulmaktır.  Hem terörizm hem de iç güvenlik, sosyal bilimciler için nispeten yeni kavramlardır ve akademisyenler, bu fikirlerin doğru bir şekilde nasıl kavramsallaştırılacağı konusunda henüz anlaşmaya varmamışlardır.

İşlevselcilik, “toplumdaki çeşitli sosyal kurumların ve süreçlerin, toplumu ayakta tutmak için bazı önemli (veya gerekli) işlevlere hizmet etmek için var olduğu" teorisidir. Bu sosyolojik bakış açısı, Émile Durkheim gibi sosyologların çalışmalarından yararlanır ve adını toplumu incelemenin en iyi yolunun, toplumun farklı yönlerinin oynadığı rolleri belirlemek olduğu fikrinden alır. Gevşek bir şekilde anlaşılan sosyal sapma, herhangi bir "toplumsal olarak yerleşik normların ihlali" anlamına gelebilir. Bu, reşit olmayan bir kişinin yüzüne kapı çarpmasından büyük kapsamlı bir terör eylemine kadar değişebilir. Bu sebeple, terörizm sapkın bir davranıştır.  İşlevselcilik, bir suç biçimi olan terörizmi, toplumun normal gidişatından geçici bir sapma olarak görür ve bir bakıma toplum için işlevseldir.
Yapısal işlevselciliği kullanan bir sosyolog, herhangi bir sosyal olgunun varlığını, o olgunun gerçekleştirdiği işlev ile açıklayacaktır. Dolayısıyla terör, bireyleri karşıtlık içinde bir araya getirmesi ve kendisine karşı çıkan gruba aidiyet duygusu getirmesi nedeniyle işlevseldir. Bu grup dayanışması duygusu, insanların toplumda hayatta kalabilmek için toplumun herhangi bir değerini takip etmesine gerek duymadığı aşama olan anomi durumunu önlemeye yardımcı olacaktır.
Ayrıca Talcott Parsons'un teorileri, yapısal işlevsellik içinde düşünme tarzını da şekillendirmiştir. N. Luhmanns adlı öğrencisinin durumu böyledir. Örneğin, Luhmanns'ın Sosyal Sistem teorisinde, modern toplum, birçok farklı alt sistemi olan - önceki tarihsel daha az farklılaşmış toplumlara (Avcılık ve Toplayıcılık, Tarım, Bahçıvanlık, Pastoral Toplumlar vb.) kıyasla işlevsel olarak evrimleşmiş, işlevsel olarak farklılaştırılmış bir toplumun ders kitabı örneğidir. Emile Durkheim'a göre ise genellikle çok daha küçük ve daha geleneksel temelli ya da mekanik toplumsal dayanışma biçimleri altında işletilir. Luhmann, bu sistem farklılaşmasının

Theda Skocpol (4 Mayıs 1947 doğumlu), Harvard Üniversitesi'nde Victor S. Thomas Yönetim ve Sosyoloji Profesörü olan Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci. Her iki disiplinde de etkili bir figür olan Skocpol, en çok tarihsel-kurumsal ve karşılaştırmalı yaklaşımların yanı sıra "devlet özerkliği teorisi" ile tanınır. Hem popüler hem de akademik kitle için çok sayıda yazı yazdı. Amerikan Siyaset Bilimi Derneği ve Sosyal Bilimler Tarih Derneği Başkanlığı yapmıştır.
Tarihsel sosyoloji alanında, Skocpol'un çalışmaları ve görüşleri yapısalcı okul ile ilişkilendirilmiştir. Bir örnek olarak, toplumsal devrimlerin tarım toplumlarının belirli yapıları ve kendi devletleriyle ilişkileri göz önüne alınarak açıklanabileceğini savunmaktadır. Böyle bir yaklaşım, devrim süreçlerinin belirleyici faktörleri olarak "devrimci halklar", "devrimci psikoloji" ve/veya "devrimci bilinç" rolünü öne çıkaran "davranışçı" yaklaşımlardan büyük ölçüde farklıdır. 1979 tarihli Devletler ve Toplumsal Devrimler adlı kitabı, devrimler üzerine yapılan araştırmalarda oldukça etkili oldu ve yeni bir paradigma yarattı.
Harvard Sosyoloji Bölümü web sitesindeki profiline göre (2017 (2017) itibarıyla) araştırma gündemi, 1960'lardan bu yana meydana gelen değişiklikler de dahil olmak üzere, "ABD sosyal politikası ve Amerikan demokrasisinde sivil katılımdır. Yakın zamanda ABD yüksek öğreniminin geliştirilmesi ve ABD federal politikalarının Obama döneminde dönüşümleri üzerine yeni projeler başlattı."

Theda Skocpol, 4 Mayıs 1947 tarihinde Michigan, Detroit'te doğdu. Ebeveynleri öğretmendi. Annesi, küçük bir liberal sanatlar kolejinde ev ekonomisi okumasını isterken, babası üniversite eğitiminin maliyeti konusunda endişeliydi. 1969'da Michigan Eyalet Üniversitesi'nde sosyoloji alanında lisans derecesini aldı. Michigan Eyaleti'nde, Vietnam Savaşı döneminde savaş karşıtı harekete katıldı. Metodist öğrenci derneği aracılığıyla, yeni gelenlere İngilizce ve matematik öğretmek için, Mississippi, Holly Springs'teki tarihsel olarak siyahi bir üniversite olan Rust College'a gitti. Öğrencilerin çoğu ortakçı ailelerden geliyordu ve birinci nesil üniversite öğrencileriydi. Mississippi'de ırkçılığı ve ayrımcılığı gözlemlediği dönemi, "hayat değiştiren" olarak nitelendirdi. Daha sonra Harvard Üniversitesi'nde yüksek lisans (1972) ve Doktora derecesini (1975) aldı. Harvard'da Barrington Moore Jr. ile çalıştı.
1975'ten 1981'e kadar Skocpol, Harvard sosyoloji bölümünde asistan ve doçent olarak görev yaptı. Bu süre zarfında, Skocpol States and Social Revolutions: A Comparative Analysis of Social Revolutions in Russia, France and China (1979) (Devletler ve Toplumsal Devrimler) adlı ilk kitabını yayınladı. Sosyal bilimcilerin sosyal ve politik değişimin aracısı olarak devlete yeni bir bakış açısı getiren Bringing the State Back In kitabı da dahil olmak üzere sonraki çalışmalarından bazıları metodoloji ve teori üzerine odaklandı.
1981'de Skocpol, Chicago Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Sonraki beş yıl boyunca Sosyoloji ve Siyaset Bilimi ve Sosyal Bilimler Doçenti, Sosyoloji ve Siyaset Bilimi Profesörü ve Endüstriyel Toplumlar Araştırma Merkezi Direktörü olarak görev yaptı.
1980'lerin başında, Skocpol, Harvard Üniversitesi'nin kadın olduğu için kadrosunu vermediğini (1980) iddia etti. Bu suçlamanın 1981'de bir iç inceleme komitesi tarafından gerekçelendirildiği ortaya çıktı. 1984'te Harvard Üniversitesi, Skocpol'a kadrolu bir pozisyon (kadın sosyolog için ilk kez) teklif etti ve kabul etti.
Skocpol 1986'dan günümüze Harvard Üniversitesi'nde Sosyoloji Profesörü; Amerikan Siyasi Araştırmalar Merkezi Direktörü; Fen Bilimleri Enstitüsü Dekanı ve 2021 itibarıyla Victor S. Thomas Yönetim ve Sosyoloji Profesörüdür.

Skocpol, kariyeri boyunca çeşitli akademik ve mesleki kuruluşta birçok pozisyonda bulunmuştur. Bunlardan bazıları şunlardır: Siyaset ve Tarih Bölümü Başkanı, Başkan ve daha sonra Amerikan Siyaset Bilimi Derneği Konsey üyesi (1991-1996). 1903'ten bu yana görev alan yüzden fazla başkandan bu göreve sadece on kadın geldi. Skocpol aynı zamanda Princeton Studies in American Politics: Historical, Comparative ve International Perspectives'in kurucusu ve ortak editörü (1993 - günümüz); ve Radcliffe İleri Araştırmalar Enstitüsü Sosyal Bilimler Kıdemli Danışmanıdır (2006-2008).
Özgeçmişine göre Skocpol, yirminin üzerinde ödül aldı; bunlardan bazıları: C. Wright Mills, Toplumsal Sorunlar Çalışmaları Derneği Ödülü, 1979; American Philosophical Society'ye 2006 ve Ulusal Bilimler Akademisi'ne seçilmesi, 2008. Protecting Soldiers and Mothers (Askerleri ve Anneleri Korumak) (1992) adlı kitabı, 1993 yılında Amerikan Siyaset Bilimi Derneği (American Political Science Association) tarafından siyaset bilimi alanında en iyi kitap dalında Woodrow Wilson Ödülü'ne layık görüldü. Aynı zamanda Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi ve Amerikan Felsefe Derneği'nin seçilmiş üyesidir .
2007'de, "devrimler, refah ve siyasal güven için devletin önemine dair teorik derinlik ve deneysel kanıtlarla geliştirdiği vizyoner analiz" ile siyaset biliminde dünyanın en prestijli ödüllerinden biri olan Johan Skytte Siyaset Bilimi Ödülü'ne layık görüldü.
2015 yılında Cornell Üniversitesi'nde Andrew Dickson White Professor-at-Large (2015-2021 arasında) olarak adlandırıldı.
Ekim 2019'da, Radboud Üniversitesi Nijmegen'den fahri doktora ile ödüllendirildi.

Skocpol'un en ünlü kitabı Devletler ve Toplumsal Devrimler (States and Social Revolutions: A Comparative Analysis of Social Revolutions in Russia, France and China) (1979), çoğu teorinin devrimlerin gerçekleşmesinde yalnızca doğrudan eylemi nasıl açıkladığını tartışır. Toplumsal Devrimler, toplum durumunun ve sınıf yapılarının hızlı tempolu köklü dönüşümleridir. Yapıyı, sosyal devrime yol açabilecek devrimci bir durum yaratılmasına dahil etmiştir. Böylece devrim, idari ve askeri birimler çöktüğünde sivil kurumları ve hükûmeti değiştirir.
Skocpol çalışmasında "modern dünya tarihindeki sosyal-devrimci dönüşümleri analiz etmek için bir referans çerçevesi sunar." 1787-1800 arasındaki Fransız Devrimi, 1917-1921 Rus Devrimi ve 1911-1949 Çin Devrimi arasındaki nedenleri tartışıp karşılaştırır.
Skocpol'e göre, toplumsal devrimlerin iki aşaması vardır: Bunlar, devlet krizi ve devrimci durumdan yararlanmak için egemen bir sınıfın ortaya çıkmasıdır. Devlet krizi, zayıf ekonomi, doğal afet, gıda kıtlığı veya güvenlik endişelerinden kaynaklanmaktadır. Devrimin liderleri de bu kısıtlamalarla yüzleşmek zorundadır ve bunların ele alınması devleti yeniden ne kadar iyi kuracaklarını etkiler.
Skocpol, Marksizmin sınıf mücadelesini toplumsal huzursuzluğun ana nedenlerinin devletin sosyal yapıları, uluslararası rekabet baskıları, uluslararası gösteriler ve sınıf ilişkileri olduğunu iddia etmek için kullanır. Eleştirmenler, Skocpol'un bireylerin ve ideolojinin  rolünü göz ardı ettiğini ve çeşitli karşılaştırmalı metodolojik stratejiler kullandığını öne sürerler.

Protecting Soldiers and Mothers (Askerleri ve Anneleri Korumak) kitabını yazmadan önce, Skocpol ilk olarak Devlet Özerklik Teorisi adını verdiği görüşü tasarladı. Bu teori, devlet bürokrasilerinin özerk girişimlerde bulunma potansiyeline sahip olabileceğinin altını çizdi ve bu potansiyelin toplum merkezli çalışmalara odaklananlar tarafından göz ardı edildiğini vurguladı. Skocpol, Amerika'da partilerin hükûmetten daha önemli olduğunu ve sınıf egemenliğinin Amerikan siyasetinde büyük rol oynadığını  düşünmektedir.

Bu kitapta Skocpol, İç Savaş gazileri ve aileleri için rekabetçi parti siyasetinden kaynaklanan faydaların yanı sıra kadın hareketlerinde gerçekleştirilen büyük eylemleri ele almıştır. Askerler ve anneler, ülke çapındaki reformatif kadın kulüpleri aracılığıyla sosyal harcamalardan, çalışma düzenlemelerinden ve sağlık eğitiminden yararlanır. Aynı zamanda Skocpol devlet özerklik teorisinde devletlerin bağımsız iktidarını görmezden gelen teorisyenlerin iddialarını reddederek, "toplumsal hareketlere, baskı grupları birliklerine ve siyasi partilere Amerika'daki iktidar gücünü anlama konusunda hak ettikleri yeri vermek anlamında devlet merkezli teorik çerçevem tamamen 'siyasa merkezli bir yaklaşıma' dönüşmüştür" açıklamasında bulunur.
Skocpol, ülke çapındaki gevşek bürokrasinin ve resmi bir kilisenin bıraktığı boşluğu kulüplerin ve derneklerin nasıl doldurduğunu açıklayarak, kadınların işçi haklarını, emekli maaşlarını, asgari ücreti ve destekli doğum sağlığı kliniklerini nasıl elde ettiklerine dair bir vaka çalışması sunar. Skocpol ayrıca, kadınların bu hedeflere ulaşmak için  ulusal düzeyde çalışarak sınıf eşitsizliğinin üstesinden gelebildiklerine, kitaplar, TV, dergi ve toplantılarla temsilcileri etkilediğine dikkat çeker.

Diminished Democracy (Azalan Demokrasi), ABD halkının katılımındaki değişiklikleri ve son zamanlarda yaşanan düşüşü tartışmaktadır. Skocpol, ABD'nin nasıl bir sivil ulus haline geldiğini, bu sürecin liderlerini, sivil örgütlerin yönetimini ve değişikliklerini, bu değişimin zararlı etkilerini ve bir vatandaşlık duygusunu nasıl yeniden yaratacağını açıklarken bunu nasıl tersine çevirebileceğinden de bahseder.
Giderek daha az sayıda Amerikalının gönüllü gruplara katıldığından, hükûmetle etkileşime girebilen ancak halkla etkileşim kurmayan seçkinlerin önderlik ettiği kâr amacı gütmeyen grupların sayısı arttığından bahseden Skocpol, okuyucuyu, katılımın bir gün sivil bir sorumluluktan çok ayrı bir iş haline geleceği fikriyle kışkırtır.

2009 yılında, Skocpol, çalışmalarının akademi dışındakilere erişilebilirliğini artırırken aynı zamanda kamusal zorlukları aşmak için koordine olan akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir dernek (Scholars Strategy Network) tasarladı ve kurdu.  2018 itibarıyla ağın yöneticisi olarak görev yapmaktadır.

1967'de Michigan Eyalet Üniversitesi'nde okurken Bill Skocpol ile evlendi. İkisi de Michigan Eyaletinde öğrencilerdi ve Bill Teksas'tan bir fizik okuyordu. Öğrenciler için çalışan Metodist bir organizasyon aracılığıyla tanışmışlardı. Soyadı bazen Skočpol olarak aktarılır. Michael

Thorstein Bunde Veblen (d. 30 Temmuz 1857, Cato, Manitowoc County, Wisconsin - ö. 3 Ağustos 1929, Menlo Park, Kaliforniya), Amerikalı iktisatçı, sosyolog ve akademisyen. Kurumsal iktisat ekonomik ekolünün kurucularından biridir ve hazırladığı eserler ile bu akımın ilk teorisyenlerinin başında gelmiştir. Marksist olmayan kapitalist sistem kritikçisi.

Veblen ABD'de Wisconsin eyaletinde doğmuştur. Kırsal bir küçük kasabada Norveç'ten Amerika'ya yeni göç edip Wisconsin'da yerleşmiş bir çiftçi ailesinin çocuğuydu. Çocukken ailesi Nerstrand, Minnesota'da bir çiftlik almıştı. Ailede Norveççe konuşulmaktaydı ama Veblen küçükken, gerek gittiği komşularından ve gerekse eğtim aldığı eyalet okullarında İngilizce öğrenmişti. Fakat Veblen, hayatı boyunca Norveççe ve Norveç ile bağlantılarını hep korumuştur. İskandinav mitleri olan İzlanda efsanelerini (sagalar) İngilizceye çevirip yayımlamıştır ve birkaç defa Avrupa'ya giderek Norveç'i ziyaret etmiştir. Ailesi, çok sıkı kuralları olan Lutherci Protestanlığa inanmakla beraber Veblen ateist inançlarına bağlı olmuştur.
Veblen üniversite eğitimini Northfield, Minnesota'da (şimdi Carleton College olan) Carleton Kolej Akademisi'nde yaptı. Burada, daha akademi kariyerinin başında bulunan ve sonradan Amerika'da neoklasik iktisatçısı olarak ünlenecek John Bates Clark (1847-1938) tarafından verilen dersleri takip ederek, ondan çok etkilendi. Diploma sonrası eğitimini Johns Hopkins Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'nde ekonomi alanında yaptı ve 1884'te Yale Üniversitesi'ne sunduğu tezle doktorasını aldı.
Veblen 1891'e kadar üniversitede bir pozisyon bulamayıp ailesinin çiftliğinde yaşadı ve o yıl Cornell Üniversitesi'ne öğrenci okutmanı olarak girdi. İlk akademik görevini ve ilk unvanını (1900'da doçent olarak) yeni kurulan Chicago Üniversitesi'nde aldı. Bu üniversitedeyken ünlü akademik iktisat dergisi olan ''Journal of Political Economy'''nin editörlüğünü yaptı ve iş adamlarını kritik eden The Theory of the Leisure Class (Aylak Sınıfın Teorisi) (1899) ve The Theory of Business Enterprise (İşletme Girişimi Teorisi) (1904) kitaplarını yayınladı. 1888 yılında ise evlendi fakat bu evliliği boyunca hiç mutlu olmayacaktı.
1906'da Stanford Üniversitesi'ne geçti. Fakat iş adamları ve özel işletmeler hakkında takındığı meşhur eleştirel tutumu dolayısıyla ideologlar tarafından beğenilmemesi ve ev hayatının uygunsuzluğu dolayısıyla 1911'de hem karısından hem de üniversitesinden ayrılarak Missouri Üniversitesi'ne geçti. Burada 1914'te yeni bir evlilik yaptı. Fakat üniversitedeki ve üniversite dışındaki ideologlar tarafından devamlı tenkitler ve alaylarla karşılaştı. Bu tepkiler sebebiyle 1918'de işinden ayrılıp New York'a geçti.
New York'ta The Dial adlı etkili bir derginin editörlüğünü üstlendi. 1919-1926 döneminde şimdiki adı New School olan "New School for Social Research" (Sosyal Araştırma için Yeni Okul) adlı üniversitenin kurulup gelişmesinde büyük katkısı oldu. Bu dönemde Sovyet Rusya devriminin "mühendisler" tarafından yapıldığını ve yeni bir ekonomik sistem olarak "Mühendisler Devleti"'nin kurulacağını öngördüğü "The Engineers and the Price System" (Mühendisler ve Fiyat Sistemi) adlı kitabı yayınladı. Bu düşüncelerinin gelişmesini sağlayan kurumlar olan "Teknoloji İttifakı" ve "Teknokrasi Eylemi" adlı açılımlara katkılar yaptı.
1927'de Veblen, Palo Alto, Kaliforniya'daki evine çekildi. 1929'da, çok önceden öngördüğü Büyük Bunalım ortaya çıkmadan üç ay önce öldü.

Şu seçilmiş liste Thorstein Veblen'in önemli eserlerini vermektedir:

Thorstein Veblen (1897), "Why is Economics Not an Evolutionary Science?" Quarterly Journal of Economics C.12  (İngilizce)
Thorstein Veblen (1899), The Theory of Leisure Class (İngilizce)
Thorstein Veblen (1904) "The Beginning of Ownership" American Journal of Sociology, C.4 (İngilizce)
Thorstein Veblen (19), Theory of Business Enterprise (İngilizce)
Thorstein Veblen, () The Engineers and the price system (İngilizce)

Kurumsal iktisat

Toplumsal cinsiyet sosyolojisi, kadın ve erkek arasındaki farkılılıkların kültürel ve toplumsal olarak nasıl kurulduğunu, kadın ve erkeğin sosyal yapı içindeki durumlarını, kadınlık ve erkeklik kimliğinin oluşum sürecini inceleyen sosyoloji alt dalıdır.
Sosyal etkileşim, sosyal yapının sosyolojisiyle doğrudan bağlantılı olduğu gibi en önemli sosyal yapı da statüdür. Statü, bir bireyin sahip olduğu ve toplum tarafından nasıl karşılanacağını etkileyen konumundan kaynaklanır ki bir bireyin sahip olabileceği en önemli statülerden birisi cinsiyettir.

Toplumsal cinsiyet kavramı kadınlar ve erkekler arasındaki toplumsal ve kültürel olarak inşa edilmiş farklılıkları ifade eder. Toplumun kültürüne norm ve değerlerine göre toplumsal cinsiyet ve rol davranışları öğrenilir ve pekiştirilir. Böylece toplumda kadın ve erkeğe farklı toplumsal sorumluluk yüklenir.
Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkların nereden kaynaklandığı sorusuna verilen cevaplar aynı zamanda biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımı da ifade eder. Biyolojik yaklaşım kadın ve erkeğin farklı davranışlarının kaynağını, onların farklı kromozomlar, üreme organları ve hormonlarla belirlenen biyolojik özelliklerle açıklar. Biyolojik determinizm, erkeklere atfedilen özellikleri üstün, kadın özelliklerini aşağı kabul eden hiyerarşik bir sistem inşa eder. Böylece kadın ve erkek arasındaki farklılıklar doğuştan, doğal ve dolayısıyla değişmez kılınarak toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri biyolojik özelliklere de dayalı olarak meşrulaştırılır.
Bu anlamda cinsiyet biyolojiyle bağlantılıdır, toplumsal cinsiyet kavramı ise kadınlar ve erkekler arasındaki toplumsal ve kültürel olarak inşa edilmiş farklılıkları ifade eder. İkinci dalga toplumsal cinsiyet kavramlaştırmasına göre insan, kadın doğmaz sonradan olur. İnsan dişisinin toplum içerisindeki görünüşünü belirleyen biyolojik, ruhsal ve iktisadi bir yazgı yoktur. Ancak başkasının araya girişi bir bireyi öteki varlık haline getirebilir. Toplumsal cinsiyet kavramının kullanılmasıyla biyolojik açıklamalar açıkça reddedilir.

Toplumsallaşma, yaşamın her döneminde aile, arkadaşlar, okul ve iş yeri, çevreler ve medya gibi aracılarla ömür boyu devam eden bir süreçtir. Bu süreçte toplumun kültürüne, norm ve değerine göre toplumsal cinsiyetin rol ve davranışları öğrenilir, pekiştirilir ve içselleştirilebilir. Genel anlamda toplum kadın ve erkeklere cinsiyete dayalı farklı sorumluluklar yükler ve farklı beklentiler taşır. Aile büyükleri, anne/babalar, öğretmenler ve televizyon programları cinsiyete göre hangi tutum ve durumun uygun olduğunu nasıl davranılması gerektiğini konusunda kız ve oğlan çocuklarını eğitir, teşvik eder ve destekler. Bunların karşısında cinsiyetlerine uygun rol ve davranış göstermeyen çocuklarla alay edilir. Çocuklar uyarılır veya dışlanır. Doğum ile başlayan toplumsallaşma süreci bilgi ve beceriler yapılan işler, seçilen meslekler gibi ayrımlarla aile, eğitim ve çalışma gibi yaşamın her alanında devam eder.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin varlığı ise ataerkillik çerçevesinde ele alınır. Ataerkillik, erkeklerin kadınlar üzerinde egemen olduğu, kadınlara göre daha baskın olduğu toplumsal yapı sistemidir. Ataerkillik 5 yapının birleşiminden oluşur. Bu yapılar,

Ev içindeki ataerkil üretim ilişkileri
Ücretli çalışmadaki ataerkil ilişkiler
Devlet
Cinsellikteki ataerkil ilişkiler
Ataerkil kültürel kuramlar
olarak ele alınabilir.

Kadın ve erkeklerin ne yapması gerektiği ya da neleri yapabileceği konusunda toplumda yaratılmış olan fikirlere dayanarak kadınlara ve erkeklere farklı roller, sorumluluklar ve görevler yüklenmesini ifade eder. Kadın geleneksel anlamda doğayla, içgüdüsel davranışlarla ve duygusal bağlılıkla düşünülür. Ev merkezli anne ve eş rolleri çerçevesinde ev işleri, çocuk, hasta ve yaşlı bakımından sorumlu olarak özel alanda tanımlanır. Erkek ise ev dışında ücretli çalışmasıyla evi geçindiren ve aile reisi konumundadır. Tutum ve davranışları kamusal dünyadaki konumunlarına dayalıdır. Bu anlamda hem özel anlamda hem de kamusal alanda yer alır. Ayrıca erkekler mülkiyet sahibi ve yöneticisi, siyasette iş ve meslek hayatında aktif bireyler olarak kabul edilir.

İkinci dalga feminizm düşüncesinde Liberal, Radikal, Marksist ve Sosyalist feminist kuramlar olmak üzere 4 temel yaklaşımdan söz edilir.
Liberal feminizm kadının ikinciliğini kamusal ve yasal kısıtlamalara bağlarken radikal feminizm bunun erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği, baskı ve kontrolünden kaynaklandığını ileri sürer. Bu bağlamda liberal feministler toplumsal yaşamın her alanında görülen kadınlara yönelik ayrımcılığın sona ermesini sağlayacak yasal hak ve fırsat eşitliğinin sağlanması için mücadele ederler.
Radikal feministler, kadınlara eşit hak ve fırsat verilmesinin onların özgürleşmesini sağlamayacağını vurgular. Kadının ezilmesinin erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliği baskı ve kontrolünden kaynaklandığını ileri sürer. Bundan dolayı kadınların ataerkil sistemle mücadele etmesi gerektiğini savunur.
Marksist feminizme göre kadınların ezilmişliği, kapitalist sistemle ilişkilidir ve sınıf sisteminde kadının ikincileştirilmesinde en önemli belirleyici olarak görülür. Bu nedenle kadınların sömürülmesiyle kapitalist üretim arasındaki ilişkinin açıklanması ve çözümlenmesi gerektiğini savunur. Bu anlamda kadınların ezilmesinin nedeni olarak kapitalist sistem görmesi ve ataerkilliğin bağımsız bir sistem olmadığını vurgulamasıyla radikal feminizmden ayrılırlar.
Son olarak, Sosyalist feminizm, kadının ezilmesini  açıklamada sınıf ve cinsiyet sistemlerine yani kapitalist ve ataerkil ilişkilere aynı ölçüde önem verir. Bu anlamda sosyalist feministler kadının ezilmişliğinin iki yönlü olduğunu ve bunların kapitalist ilişkiler ve ataerkil ilişkiler olduğunu savunur. Böylece kadınların özgürleşmesinde sadece kapitalist sistemin yıkılması yeterli değildir. Aynı zamanda erkek egemenliğinin baskı ve kontrolünün sona ermesi, ataerkilliğin yıkılması için mücadele edilmesi gerekir.

Postmodernizm, tek bir doğruyu reddederek gerçekliğin söylemler tarafından inşa edildiğini savunur.
Hem feminizm hem de postmodernizm, geleneksel felsefi geleneklere dayanmayan yeni toplumsal eleştiri paradigmaları geliştirmeye çalışır. İki yaklaşım arasında birtakım ayrılıklarda bulunur. Postmodernler temelciliğe ve özcülüğe ilişkin çok yönlü eleştiriler sunarlar. Ancak toplumsal eleştiri anlayışlarının bilişsel içeriği boş olmaya eğilimlidir. Feministler ise sağlam toplumsal eleştiriler sunmalarına karşın çoğu temelcilik ve özcülük eğilimindedir. Postmodernistler toplumsal gerçekliğin söylemler tarafından inşa edildiğini dolayısıyla gerçekliğin tanımlanana kadar var olmadığını ileri sürerler. Genel ve evrensel kuramın reddine bağlı olarak postmodernistler bilimsel kesinliğe dair iddialara güvenmezler. Bu anlamda postmodernist feministler erkek merkezli kuramların yerine feminist kuramları koyma düşüncesini reddederler. Çünkü onlara göre gerçek bilgi olasılığı yoktur ve çoğul gerçeklik söz konusudur. Tek bir doğru yoktur. Öncelikli bilgi veya bilgi üreticileri yoktur. Her bilgi tarihsel ve kültürel olarak özgündür ve belirli söylemlerin ürünüdür. Postmodernizmin odağında çokça parçalanmış öznenin ırk, cinsiyet, yaş gibi farklılıklarının tanınması ve yapısı vardır. Bu anlamda cinsiyet farklılıklarının gerçekten var olmadığını bir dil öncesi gerçekliklerinin olmadığını savunurlar. Cinsiyet farklılıkları ancak dil aracılığı ile bilince taşındıktan sonra var olur daha önce var olmamıştır.

1990'lı yıllarda ortaya atılan Queer kuramı ise toplumsal cinsiyetin anlamını erilliğe ve dişiliğe dair basmakalıp fikirlerle sınırlı tutan görüşlere itiraz getirmeye çalışır. Feminizmin ikili toplumsal cinsiyet ifadelerini idialleştirerek hiyerarşi ve dışlama biçimleri ürettiğini, bu anlamda diğer kimlik ve kimlik karşıtı konumlarını dışladığı belirtilir. Bu yaklaşıma göre cinsiyet ve toplum cinsiyet arasında bir ayrım yoktur, toplumsal cinsiyet gibi biyolojik cinsiyet de inşa edilmiştir. Dişil ve eril bedenler arasında üremeye dayalı farklılıklar üzerinden yaratılan ikili bir bölünme toplumsal pratiklerle doğallaştırılır. Sonuç olarak Queer kuram toplumsal cinsiyet, etnisite, sınıf gibi aidiyetlere cinselliği ekleyerek kimlik temelli sınırların genişlemesini sağlamıştır. Böylece cinselliğin iki kutuplu kategori üzerinden ele alınmasıyla yeniden üretilen iktidar ilişkilerini analiz edilmesini sağlar.

Toplum biliminde ve diğer sosyal bilimlerde, toplumsal tabakalaşma kavramı hiyerarşik bir düzene ve toplum içerisindeki güç ve refahın bölümlenmesine, bireylerin bu bölümlenmedeki konumlarına atıfta bulunur. Kavram, sosyo-ekonomik bir içerik taşıyan sınıf kavramıyla ilişkilidir ve ekonomik, toplumsal, siyasi ve ideolojik eşitsizlikler ya da farklılıklar temelindeki sosyo-ekonomik koşulların farklı görüngüleri üzerine kuruludur. 
Toplumda tabakalaşma süreci, en temelde insanoğlunun bir arada beraber yaşama güdüsüyle ortaya çıkan bir kavramdır. Toplumların temelinde yer alan katmanlaşma, farklı toplumlarda farklı şekillerde bulunabilir. Tabakalaşma, toplumun sosyal yapısından bağımsız değildir.
Toplumsal tabakalaşma, toplumda bazı sorunların varlığının da işareti olabilir. Özellikle ekonomik açıdan temellendirilebilecek olan cinayet, çocuk ölümleri, obezite, çocuk yaşta hamilelik, depresyon ve mahkûm nüfusundaki artış gibi örnekler yüksek düzeyde toplumsal eşitsizliğin de göstergesi olabilir.

Sosyal tabakalaşma soyut bir ayrımdır
Sosyal tabakalaşmada hiçbir tabaka diğerinden kesin çizgilerle ayrılmaz
Tabakaların özellikleri zamanla ve toplumdan topluma değişebilir
Endüstri ve modern toplumlardaki tabakalar daha çok ekonomik ağırlıklıdır
Toplum içindeki her bireyin bir sosyal tabakası vardır

Köle, yasa ve geleneğin bir başkasının mülkü olarak saydığı kimsedir. Bu, köleliğin en uç noktasını oluşturur. Çünkü bireyler tamamen ya da kısmen haklardan yoksundur. Örnek olarak eski Yunan, Roma toplumları ve 18. yy.daki Kuzey Amerika'nın güneyindeki devletleri gösterebiliriz. Aynı zamanda Hindistan'da kast sisteminin en altında bulunan ‘’Dalit’' buna örnektir. Köle efendisine tabidir. Efendinin köle üzerindeki gücü sınırsızdır. Kölelerin siyasi hakkı yoktur.

Feodal toplumlarda üç tabaka vardır. Bunlar; elitler, zanaatkârlar ve köylülerdir. Bir feodal sınıf üyesi diğerine geçemezdi. Her feodal sınıf kendi içinde hak ve ayrıcalıklar bakımından ayrı bir kurallar takımı ile hüküm sürüyordu. Aşağı feodal sınıfın, üstün feodal sınıfın yasalarına itaat etmek görevi vardır. Dışarıya açılmamış bir toplum biçimidir.

Tutku (Yunanca πάσχω (pasho) "acı çekmek, harekete geçmek" ve Geç Latince (çoğunlukla Hristiyan) passio "tutku; acı çekmek" (Latince pati "acı çekmek"; sıfat-fiil: passus)), belirli bir kişi veya şeyle ilgili olarak güçlü ve inatçı veya zar zor kontrol edilebilen duygu veya eğilimi belirtmek için kullanılan bir terimdir.
Tutku, kelime anlamı olarak; bir fikre, teklife veya amaca duyulan hevesli ilgiden veya hayranlıktan; bir ilgi veya faaliyetten coşkuyla zevk almaktan; bir kişiye karşı güçlü çekim, heyecan veya duyguya kadar değişebilir. Çoğunlukla aşk duygusuna eşlik etse de, tek başına da güçlü bir duygu olabilir. Çoğu zaman kişinin bilinçli kontrolü dışında oluşmuş derin bir duygu ve düşünce bağlılığının varlığı söz konusudur. Nitekim TDK Sözlük'te "İrade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras" olarak tanımlanmıştır.

Denis Diderot tutkuları şöyle tanımlar:

Kan ve hayvan ruhlarının bazı düzensiz hareketlerinin neden olduğu veya bunlara eşlik ettiği belirsiz bir zevk veya acı hissi ile birleşen, belirli bir yoğunluğa taşınan düşkünlükler, eğilimler, arzular ve isteksizlikler tutku olarak adlandırdığımız şeydir. Ruhun bir anlamda tutku adının geçtiği yerde pasif hale getirildiği bir durum olan tüm kişisel özgürlük uygulamalarını engelleyecek kadar güçlü olabilirler. Ruhun bu eğilimi ya da sözde eğilimi, kendi içinde tutku uyandıran bir nesnede büyük bir iyilik ya da büyük bir kötülüğün bulunduğuna dair sahip olduğumuz düşünceden doğar.
Diderot, ayrıca tutkunun yol gösterici ilkeleri olarak gördüğü haz ve acıyı dört ana kategoriye ayırır:
I-Duyuların zevkleri ve acıları
II-Zihnin veya hayal gücünün zevkleri
III-Kusursuzluğumuz; veya erdemlerin veya kusurların kusurluluğu
IV-Başkalarının mutluluğu veya talihsizliğindeki zevkler ve acılar.
İsmet Emre de tutkuyu şöyle anlatmaktadır:

Tutku; bilincin eğilim gösterdiği şeye yürümesi değil, kendini onun kollarına bırakmasıdır. Yapmaktan keyif aldığı eylemle önce kısa süreliğine göz göze gelmesi, ardından tükenene değin onun peşinden ‘sürüklenmesi’dir. Tutku bir etkilenme değil, bir çarpılmadır; bir uyuşukluk değil, bir sarsılmadır; bir ulaşma değil, bir yolculuktur.
Modern pop-psikolojiler ve istihdam sağlayan kurumlar, "tutku" ifadesini destekleme ve hatta teşvik etme eğilimindedir; önceki nesiller bazen daha da incelikli bakış açıları ifade etmişlerdir. Örneğin Schroeder (Temmuz 1917)

Türk Medeni Kanunu (Resmî olarak Kanun no. 4721) kısaca TMK, Türkiye Cumhuriyeti'nde 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren, medeni hukuk sisteminin temelini oluşturan kanundur. 22 Kasım 2001'de ülkenin yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği bu kanun Türk Kanunu Medenisi'nin yerini almıştır. Yaklaşık 1030 maddeden oluşmaktadır ve beş kitap halindedir.
Ülkenin geçmiş medeni kanunu olan, Türk Kanunu Medenisine göre daha güncel bir Türkçeye yer verilmiş ve madde metinlerinin yazımında daha sade bir dil kullanılmıştır.

Türk Medeni Kanunu öncesinde 17 Şubat 1926'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen Türk Kanunu Medenisi, dönemin önde gelen medeni kanunlarından İsviçre Medeni Kanununu esas almış ve hukukçu milletvekilleri ve hukukla ilgilenen kişilerce oluşan 26 kişilik komisyon tarafından doğrudan çevrilmiş ve ülkenin yasalarına eklenmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından maddelerine ayrıntılı esas alınmadan kanun yalnız bir kere okunarak kabul edilmiştir.

İlerleyen dönemlerde koşullarının değişmesiyle  kanunun yenilenmesi gerektiği fikri ortaya çıkmıştır. Türk Kanunu Medenisi'nde   değişiklikler yapılarak yenilenme hedeflendiğinden daha sonrasında (1994 tarihinde) yeni bir medeni kanun için bir komisyon çalışmalarına başladı. Komisyon 2 yıl içerisinde 620 madde kadar oluşturmuş, dönemin başbakanı Necmettin Erbakan'ın istifasıyla çalışmalar yarıda bırakılmıştır. 57. hükûmette Adalet bakanı olarak görev yapan Hikmet Sami Türk, yeni medeni kanunun tasarısını hızlandırılarak yasalaşması için çalışmalar yürütmüştür.
2000 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yeni medeni kanun tasarısı üzerine görüşmeler yapılmaya başlandı. Fikir ayrılıkları ve değişen maddeleri için meclis 170 saat çalışmaların ardından 9 Mayıs 2001 tarihinde komisyon son toplantısını gerçekleştirdi. 22 Kasım 2001 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından maddelerine ayrıntılı esas alınmadan tasarıda yer alan bölümler halinde görüşülüp kabulü sonrasında kabul edildi.

Türk Medeni Kanunu, yaklaşık beş kitaptan oluşmaktadır. Medeni kanun, kişiler, aileler, miraslar ve eşyalar üzerine münasebetleri düzenleyen kanundur. Kişilerin hak ve ödevleri, ailenin kuruluşu, miras ilişkilerinin düzenlenmesi, medeni kanunun konuları içine girer.
Türk Medeni Kanunun yapısı:

Başlangıç esasları:
Kitap I: Kişiler Hukuku, şahıslara ve onlara tanınan hakları içermektedir.
Kitap II: Aile Hukuku, şahısların evlilik, ayrılık ve mal paylaşımı gibi haklarını içermektedir.
Kitap III: Miras Hukuku, şahısların miras ve konuların üzerine haklarını içermektedir.
Kitap IV: Eşya Hukuku, şahısların eşya üzerindeki mutlak haklarını içermektedir.

Başlangıç esasları, hukukun uygulanması için içerikler, hukuki ilişkiler, genel nitelikli hükümler, İspat kurallarını içermektedir. Hukuki ilişkiler kapsamında, dürüst davranma, iyiniyet, hakimin takdir yetkisi ele alınırken, ispat kurallarında kişinin yaptığı suçlamayı ispatlamakla yükümlü olduğu ve resmi belgelerle bunu ispatlaması gerektiği belirtilir.

Türk Ceza Kanunu

Türk Medeni Kanunu

Uygulamalı sosyoloji ya da "sosyolojik uygulama" (politika sosyolojisi), uygulamalı bir ortamda sosyolojik bilgiyi kullanan müdahaleye atıfta bulunur hale geldi. Uygulamalı sosyologlar, toplum destekli polisliğin ve suç önlemenin geliştirilmesi, uyuşturucu mahkemelerinin değerlendirilmesi ve iyileştirilmesi, şehir içi ihtiyaçların değerlendirilmesi gibi toplumların günlük sorunları çözmelerine yardımcı olmak için sosyolojik yöntemler kullanarak üniversiteler, hükûmet ve özel muayenehane gibi çok çeşitli ortamlarda çalışırlar.
Uygulamalı Sosyal Bilimler Forumu (ASSF) tarafından tanımlandığı gibi, Uygulamalı Sosyal Bilimler (ASS), belirli bir toplumda meydana gelen sosyal ve politik dönüşüm süreçlerini vurgulamayı amaçlar. Ürettiği bilginin operasyonel yönü ile karakterize edilir. Saf akademik bilginin aksine, uygulamalı sosyal bilimler, tartışmayı sosyal ve politik reformun bilimsel önceliklerine ve beraberindeki sosyal dönüşümlere yönlendirmeye çalışır. Bu açıdan bakıldığında uygulamalı sosyal bilimler, hem eylemi hem de akademik bilimleri zenginleştiren tamamlayıcı bilgiler olarak görülebilir.
ASS'nin amaçları, amaçlarıyla ilgili pratik konular üzerinde derinlemesine düşünmek, toplumda önemli karar vermeyi desteklemek ve araştırmacıların bilgilerini desteklemelerini ve olası çözüm yelpazesini zenginleştirmelerini sağlamaktır.
"Eylem araştırması", uygulamalı sosyal bilimler için tercih edilen çerçevedir. Eylem araştırması burada, araştırmacı tarafından tek bir tanısal test tipinin veya envanterin geri döndürülmesinin ötesinde daha fazla müdahaleyi içeren bir süreç olarak tanımlanabilir.
SSA'nın metodolojik araçları şunlardır:

Nitel yaklaşımlar (farklı türde mülakatlar ve/veya toplu)
Anketleri ve/veya literatür araştırmalarını, veri işleme istatistiklerini kullanan nicel yöntemler Uygulamaların analizi
Eylem araştırması
Katılımcı yöntemler

Jane Addams
John G. Bruhn
Elizabeth J. Clark
W. E. B. Du Bois
Jonathan A. Friedman
Jan M. Fritz
C. Margaret Hall
Rand L. Kannenberg
Abdelwahab Ben Hafaiedh
Roger A. Straus
Lester F. Ward
Tressie McMillan Cottom
Michael Eric Dyson
Melissa Harris-Perry
Cornel West

Tarihsel sosyoloji
Yapılandırma teorisi

William Edward Burghardt Du Bois kısa adıyla, W. E. B. Du Bois (23 Şubat 1868 - 27 Ağustos 1963), Amerikalı sosyolog. 20. yüzyılın ilk yarısında ABD'de Siyah protesto hareketinin en önemli önderidir. 1909'da Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği'nin (NAACP) oluşturulmasına katkıda bulundu.1910-1934 arasında derneğin yayın organı Crisis'in yönetmenliğini yapmıştır.

1888'de Tennessee'nin Nashville kentinde, Siyahların gittiği Fisk Üniversitesi'nden mezun oldu. 1895'te Harvard Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. Doktora tezi The Suppression of the African Slave-Trade to the United States of America 1638-1870 (1638-1870 arasında ABD'ye Yönelik Afrikalı Köle Ticaretinin Yasaklanması) 1896'da yayımlandı. Doktorasını tarih dalında yapmış olmasına karşın geniş kapsamlı bir sosyal bilimler eğitimi alan Du Bois, sosyologların ırk ilişkileri konusunda kuramlar geliştirdiği bir sırada, Siyahların içinde bulunduğu mkoşullara ilişkin deneysel araştırmalar yapıyordu.On yıldan fazla ABD'deki Siyahlara ilişkin sosyolojik ilişkilerle uğraştı.Bu araştırmalarının sonucunda 1897-1914 arasında, o sırada ders verdiği Atlanta Üniversitesi'nde 16 monografi ve ABD'deki Siyah topluluğun durumuna ilişkin ilk inceleme olan The Philadelphia Negro; A Social Study; (1899; Philadelphialı Zenci; Toplumsal bir inceleme) yayımladı.Başlangıçta sosyal bilimlerin ırk sorununu çözecek bilgileri sağlayabileceğine inanıyordu, ama giderek linç, angarya, yurttaşlık haklarından yoksun bırakma, Jim Crow ırk ayrımı yasaları, ırkçı saldırılar ve çatışmalarla dolu bir ortamda toplumsal değişmenin, ancak ajitasyon ve protesto yoluyla gerçekleşebileceği sonucuna vardı.Bu yüzden de dönemin en etkin Siyah önderi olan ve uzlaşmacı bir felsefe aşılayan Booker T. Washington Siyahların ırk ayrımını şimdilik kabul etmelerini öneriyor, çok çalışıp ekonomik kazanç sağlayarak yükselmeleri gerektiğini, böylelikle beyazların saygısını kazanacaklarını ileri sürüyordu.Du Bois 1903'te yayımlanan ünlü kitabı The Souls of Black Folk (Siyah İnsanların Ruhları) Washington'ın stratejisinin Siyah insanı baskıdan kurtarmaya değil, yalnızca bu baskının sürmesine hizmet edeceğini ileri sürdü.Bu eleştiri Siyah aydınlar arasında Booker T. Washington'a karşı muhalefeti netleştirdi.Böylece Siyah topluluğun önderleri iki kanatta kutuplaştı:Washington'ın tutucu yandaşları ve radikal muhalifleri.
İki yıl sonra 1905'te, Du Bois, temelde Booker T. Washington'ın programına saldırmayı amaçlayan Niyagara Hareketi'nin kurucu önderliğini üstlendi. 1909'a değin yılda bir kez toplanan bu küçük örgüt, iç kavgalar ve Washington'ın muhalefeti nedeniyle gücünü önemli ölçüde yitirdi. Ama 1909'da kurulan, bütün ırkların üyelerine açık NAACP'nin ideolijik öncüsü ve doğrudan esin kaynağı olarak önem kazandı. NAACP'nin kurulmasında etkin rol oynayan Du Bois, derneğin araştırma müdürü ve dergisi Crisis'in yayın yönetmeni oldu. 1910-1934 arasında, Siyah protesto hareketinin propagandacısı olarak orta sınıftan Siyahlar ile ilerici beyazlar arasında eşi görülmemiş bir nüfuz sağladı.
Ham Niyagara Hareketi'nde, hem de NAACP içinde temel olarak ırklar arasında birleşme yanlısı bir tutum takınmakla birlikte, düşüncelerinde ayrılıkçı-milliyetçi eğilimler değişen derecelerde de olsa, her zaman kendini gösterdi. The Souls of Black Folk'ta Siyah Amerikalıların içinde bulunduğu ikiliği şöyle dile getirdi:
Kişi her zaman ikiliğini hisseder:Bir Amerikalı, bir Zenci; iki ruh, iki düşünce, iki uzlaşmaz çekişme; tek bir Siyah bedende çatışan iki ideal, yalnızca bu bedenin ayrılmaz gücü onu parçalara ayırıp dağılmaktan korur... O kişi, lanetlenmeksizin, hemcinslerinin hakaretine uğramaksızın, Fırsat'ın kapıları yüzüne çarpılmaksızın bir insanın hem Zenci, hem de bir Amerikalı olabilmesini arzular

Du Bois'nin Siyah milliyetçiliği çeşitli biçimler almıştır.Bunlardan birincisi ve en ağır basanı, önde gelen savunucularından olduğu Panafrikanizmdi. Bu görüşe göre, Afrika kökenli bütün insanların çıkarları ortaktı ve özgürlük mücadelesinde birlikte çalışmaları gerekirdi. 1900'de Londra'da toplanan ilk Panafrika Konferansı'nın önderi olan Du Bois, 1919-1927 arasında düzenlenen dört Panafrika Kongresi'nin (PAC) de mimarı oldu. Dile getirdiği ikinci bir milliyetçililik kültürel nitelikliydi. Crisis'in yayın yönetmeni sıfatıyla Siyah edebiyatının ve sanatının gelişimini özendirdi ve okurlarını Siyahtaki Güzellik'i görmeye çağırdı. Du Bois'nin Siyah milliyetçiliğinin üçüncü bir biçimi Siyahların, ekonomideki ırk ayrımına ve Siyahların yoksulluğuna karşı bir silah olarak, üretici ve tüketici kooperatiflerinden oluşan bir grup ekonomisi geliştirmeleri gerektiği yolundaki inancında görülür. Du Bois'nin 1930'lardaki ekonomik bunalım sırasında özellikle önem kazanan bu görüşü, NAACP içinde ideolojik bir çatışmanın ortaya çıkışını hızlandırmıştır.
Du Bois 1934'te NAACP'yi kitlelerin sorunlarını göz ardı edip Siyah burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmekle suçlayarak bu örgütten ve Crisis'in yayın yönetmenliğinden ayrıldı. Kooperatfilere duyduğu ilgi, milliyetçiliğinin Marksist eğilimlerinden kaynaklanan bir parçasıydı. 20. yüzyıla girerken Du Bois, Siyah kapitalizmini ve Siyah girişimcilerin Siyahlarca desteklenmesini savunmuştu. Ama 1905 dolaylarında sosyalist öğretilere eğilim gösterdi. 1912'de, yalnızca kısa bir süre için Sosyalist Parti üyesi olduysa da, Marksizme ölünceye değin yakınlık duydu.
NAACP'den ayrıldıktan sonra Atlanta Üniversitesi'ne dönerek sonraki 10 yılını öğretim ve araştırmaya adadı. 1940'ta Atlanta Üniversitesi'nin ırk ve kültür dergisi Phylon'u kurdu.1945'te, genel yayın yönetmenliğine getirildiği, tasarı halindeki bir Siyah ansiklopedisinin hazırlık cildini yayımladı. Ayrıca, bu dönemde iki önemli kitap yazdı. Black Reconstruction: An Essay Toward a History of the Part Which Black Folk Played in the Attempt to Reconstruct Democracy in America, 1860-1880 (1935; Siyahların Yeniden İnşası: Amerika'da Demokrasinin Yeniden İnşası Girişiminde Siyah Halkın Oynadığı Rolün Tarihine Yönelik Bir Deneme, 1860-1880), Amerikan İç Savaşı sonrasında Birlik'ten ayrılan Güney eyaletlerinin Kongre'nin isteklerine uygun olarak yeniden örgütlendiği Yeniden İnşa Döneminin (1865-1877) önemli bir Marksist yorumuydu. Bu yapıtın asıl önemi ise, Amerikan tarihinin bu kritik döneminde Siyahların hakkında var olan bilgilerden ilk kez bir senteze varmasındaydı. 1940'ta De Bois'nin, Dusk of Dawn:An Essay Toward an Autobiography of a Race Concept (Şafağın Alacakaranlığı: Irk kavramının Otobiyografisine Yönelik Bir Deneme)adlı kitabı yayımlandı. Du Bois bu parlak yapıtında kendi meslek yaşamı aracılığıyla, Siyah-beyaz çatışmasının değişen ve karmaşık yanlarını gözler önüne serdi; Afrika ve Afroamerikan özgürlük mücadelelerindeki kendi rolünü açıkladı.
Atlanta Üniversitesi'nde geçirdiği bu verimli 10 yılın ardından bir kez daha NAACP'de bir araştırma görevine geldi. NAACP ile bu kısa bağlantısı ikinci bir şiddetli çatışma ile 1948'de sona erdi. Du Bois bundan sonra siyasi görüşlerinde va yazılarında sürekli sola kaydı. Sovyet yanlısı görülen Du Bois, 1951'de yabancı bir devletin gayriresmî ajanı olmakla suçlandı. Federal yargıç beraatına karar verdiyse de, artık ABD hakkında her zamankinden de büyük bir düş kırıklığına uğramıştı. 1958'de Lenin Barış Ödülü'nü aldı. 1961'de Komünist Parti'ye giren ve ABD'den ayrılıp Gana'ya yerleşen Du Bois bir yıl kadar sonra Amerikan vatandaşlığını reddetti.
Yayımlanan başlıca iki yaşamöyküsü Francis L. Broderick'in W.E.B. Du Bois: Nrgro Leader in a Time of Crisis'i (1959; W.E.B. Du Bois: Bunalım Zamanının Zenci Önderi) ve Elliot M. Rudwick'in W.E.B. Du Bois: Propagandist of the Negro Protest'idir (1968; W.E.B. Du Bois: Zenci Protestosunun Propagandacısı)

Yapısal-işlevselcilik (İngilizce: Structural-functionalism): Öncelikle yapısal işlevselcilik ontolojik olarak Holistik paradigma içerisinde değerlendirilebilir. Esas itibarıyla metodolojik bir araç olarak sosyoloji disiplini içerisinde kullanılmakta olan bu yaklaşım; siyaset bilimi, antropoloji, psikoloji, sosyobiyoloji, sosyal psikoloji gibi disiplinler ve alt disiplinler bünyesinde sosyal bilimler alanında önemli bir hareket noktası konumundadır. 19. yy.da Herbert Spencer'ın organizmacı toplum yapısı yaklaşımı ile bağlantılı olarak gelişen, ama asıl olarak işlevselci yaklaşımın devamı niteliğindeki bu metodolojik yaklaşım, özellikle 20. yüzyılda 
Talcott Parsons ile şekillenmiştir. Kuramsal çerçeve açısından antropoloji disiplinindeki en önemli kuramcıları Bronislaw Malinowski ve Alfred Radcliffe-Brown'dır. Sosyolojik gelişim çizgisinde bu yaklaşımın en önemli kuramcıları Herbert Spencer, Auguste Comte, Emile Durkheim, Talcott Parsons, Robert K. Merton ve David Keen'dir.

"İnsan, gözü olduğu için görmez, görme işlevini yerine getirmek için göz oluşur."

Üzerine düşünülen konu öncelikle toplum ve yapısıdır. Sosyal fenomenlerin tahlilinde toplum yapısı ve işlevleri ortaya konulur. Başlıca şu sorulara verilebilecek cevaplar çerçevesinde bilimsel nitelik bu bakış açısıyla şekillenir: Sistem ne üzerinde yoğunlaşmıştır, işleyiş biçimi, değişimin nasıl gerçekleştiği ve üretilenin ne yönde çıktılar verdiği. Bu kuram çerçevesinde toplumun yapısı ve işlevleri dikkate alınır. Önemli olan ve ortaya konulmaya çalışılan, toplumun bir bütünlük içerisinde kendi sürekliliğini sağlamasının izahıdır. Bu durum organik toplum modeli baz alınarak izah edilmektedir. İşlevselci yaklaşım statükodan yana olmaktan öte, daha çok değişimi vurgulamak istemez. Değişim; toplumsal sistemi, parçalar arasındaki bütünleyici ahengi yıpratabilir hatta bozabilir. Bu durumda toplumsal işlev yıpranacak ve kendisini yeniden inşa edecek ve düzene oturtacaktır. Çatışma durumu da benzer şekilde sistemin işleyişi, düzeni ve sürekliliği için kaçınılması gereken bir durumdur. İşlevselcilik bu temel düşünüş üzerinden hareket ettiği için statükocu olarak nitelendirilmektedir.

Yapısal işlevselci yaklaşıma göre toplumun çekirdeği bireydir. Toplumun alt sistemleri bireylerin bir aradalığı ile oluşur. Tek tek bireylerin bütünlüğü alt sistemleri, alt sistemlerin işlevsel bütünlüğü ise sistemi meydana getirir. Birey, toplumsal bir rol içerisinde ele alınır ve yapısal işlevselcilik bu role sahip bireye "aktör" demektedir. Birey aynı zamanda sahip olduğu role uygun bir statü içerisinde yer alır ve rol kavramı statü ile birlikte anlam kazanır. Durkheim büyük oranda Auguste Comte'un organizmacı pozitivizminden dayanak bularak toplumsal yapıyı organizma benzeri bir hal ile açıklamıştır. Yapısal işlevselci yaklaşımın en büyük temsilcilerinden Talcott Parsons'a göre de bu örnekten yola çıkılabilir.

Toplumsal değişme, Parsons'un belirttiği şekilde, toplumsal sistemin bir bütün halinde çalıştığı ve bu bütünün karmaşık yapısının kendi içerisinde bir uyumu barındırdığı savından yola çıkılarak değerlendirilmektedir. Sistem, kusursuz biçimde işleyebilmenin yöntemlerini kendine içkin biçimde meydana getirmektedir. Herhangi bir "kusursuzluk"tan sapma hali, hızlı biçimde tekrar düzenli hale geçişi ve uyumu ardında taşır.
Parsons'a göre yapısal işlevselci kuramsal perspektif ile bağlantılı olarak 4 görünüm ışığında toplumsal değişim tartışılabilir:

Farklılaştırma
Uyumlu yükseltme
Kapsama
Gerçek değerleme

Amerikan sosyolojisi esas olarak, tarihsel olaylara hapsolmak yerine olanı betimlemeyi, güncel toplumsalı çözümlemeyi amaçlar. Toplumsal bütünü parçalar halinde bütünden soyutlanmış biçimde analiz eder. Bu çözümlemeler esnasında analizler bireylere kadar indirgenir. Bireylere indirgenen güncel sosyolojik analizler ortaya psikolojik yaklaşımı çıkartır. Toplum bir işlevler bütünüyse, işlevler de incelenmelidir. Toplumdaki uyumun algılanabilmesi ve sürdürülebilmesi işlevsel yaklaşım ile mümkündür. Değişim farklılaşmadır. Toplum büyüyerek farklılaşır, fakat özünde değişmez.
Farklılaşma:Yapıların değişmeye başlamasıyla, değişen işlevlere uygun yapıların oluşturulması veya işlevlerin o yeni yapılara uygun hale getirilmesidir.

Weber’in tesiriyle rasyonelleşmeye önem verilmiştir. Bu, bilim ve teknolojiden ve düşünce sisteminden kaynaklanır. Rasyonalizasyon, toplumsal sistemin temelindeki değer yargısı sisteminin oluşturduğu süreçtir. Değer yargısı sistemi bu yaklaşımda karizmatik niteliktedir. Mevcut toplumsal sistemin korunmasını amaçlar. Rasyonelleşme, değişimi zorlayan bir iç yönelmedir. Bununla birlikte toplumsal sistemin temelinde yatan değer yargısı sisteminin oluşturduğu ve biçimlediği uyum ve denge koşulları içinde yönlenen ve aynı zamanda koşullarla sınırlanan bir süreçtir. Denge ve uyum değişime karşıdır. Oysa çatışmacı bir yapı anlayışı değişimi gerekli kılar ve izahını kolaylaştırır.
Fransız orijinli post yapısalcı (postmodern) düşün dünyasına kadar uzanan bir işlev ve yapı sentezi özellikle dil, mikro olanın izahı ve genel soyutlamalara ulaşma, parçalı düşün gibi kuramsal tartışmalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Ferdinand de Saussure, Gilles Deleuze, Jacques Derrida, Jacques Lacan, Jean Baudrillard, Michel Foucault gibi dil ve yapı bütünlüğünden parçalı mikro iktidar alanına kadar ulaşan varsayımlar ve kuramlar bütününe şahit olmaktayız.

Abrahamson,Mark., "Functionalism", Prentice-Hall Inc. 1976 NewJersey (Çev: Prof.Dr.Nilgun Celebi)
Canoglu, Ayse., "Talcott Parsons’in Amerikan Sosyolojisine Katkiları", 1989,Istanbul Üniversitesi (Basılmamış Yuksek Lisans Tezi)
Fine, Gray Alan., "Talking Sociology", Alllyn and Bacon Inc.3rd ed., 1993.
Johnson, Allan G., "Blackwell Dictionary of Sociology", Blackwell Company, 2000.
Kızılçelik, Sezgin., "Sosyoloji Teorileri-I", Nüve kültürmerkezi, 1994.
Kızılçelik, Sezgin., "Sosyoloji Teorileri-II", Anı Yayıncılık, Kasım 2000.
Kongar, Emre, "Toplumsal Degisme", Remzi kitabevi, 4.Basim, 1985, İstanbul.
Turner, Jonathan H., "The Structure of Sociological Theory", Wadsworth, Publishing Company, 6th. Edition, 1998.
Alan Swingewood, "Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi", Bilim ve Sanat, Çev:Osman Akınhay, 1998, Ankara.
Poloma, Margaret M., "Çağdaş Sosyoloji Kuramları", Gündoğan Yay., Çev:Hayriye Erbaş, 1993, Ankara.

İşlevselcilik
Yapısalcılık

Yaşlı istismarı, güven beklenen bir ilişkide daha yaşlı kişiye zarar ve sıkıntı yaratan, tek ya da ardışık uygunsuz hareketlerdir.
Birkaç tip yaşlı istismarı vardır, başlıcaları:

Fiziksel: Vurmak, tokatlamak, yakmak, ittirmek, bağlamak ya da fazla ya da yanlış ilaç vermek gibi örnekler.
Psikolojik: Bağırmak, hakaret etmek, korkutmak, suçlamak, göz ardı etmek ya da aşağılamak gibi örnekler. Sık görülen örneklerden biri de, kişiyi fiziksel ya da mental bir durumu geriktirmemesine rağmen Huzurevine koymak ile tehdit etmektir.
Ekonomik: Yasa dışı ya da izinsiz bir kişinin malinin, parasının, banka/emeklilik hesabının ya da diğer değerli varlıklarının kullanımı (miras değiştirerek istismar eden kişinin kendini eklemesi dahil). Sıklıkla hile yolu ile vekaletname alınarak, para ve malları kullanmak ya da kendi evinden çıkartılma...
Cinsel: Kendi rızası olmadan herhangi bir cinsel etkinliğe zorlamak.
İhmal: Kişiyi, yiyecek, giysi, ısınma, temel ilaçlarından veya ihtiyaçlarından mahrum etmek.
Hak istismarı: Mahkemece zihni yetersizlik gösterilmeyen yaşlı kişilerin sivil ve hukuki haklarını yadsımak.
Bu tür istismarı yapan kişiler kontrol ya da otorite pozisyonundaki herhangi bir kişiyi içerebilir; bu aile içinden ya da kurumsal bir kişiden gelebilir. Bu kişi eş, çocuk veya başka bir akraba, arkadaş ya da komşu, gönüllü yardımcı, hizmetçi, sağlık görevlisi, sosyal hizmetler görevlisi veya başka bir etraftaki görevli kişi olabilir. Tipik bir örneği huzurevlerinde ilaçların zorla verilmesidir; hemşirelerin yaşlı hastayı 5 dakika içinde etkisiz hale getirip istemedikleri enjeksiyonu nasıl yaptıklarını şakalaşarak anlatmaları gibi. Genelde insan hakları konusunda incelemeler sık olarak yapılmakla birlikte yaşlılara uygulanan bu durumlar henüz araştırılmamaktadır.

Action on Elder Abuse website 20 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Financial Crimes Against the Elderly
Abuse & Neglect InfoKit.pdf

Çatışma teorileri, toplumu içindeki farklı gruplar arasındaki eşitsizliklere odaklanarak inceler. Toplumu oluşturan gruplar arasındaki rekabetten kaynaklanan çıkar çelişkisini ele alan, çatışmanın toplumun gelişimi açısından önemli bir yeri olduğunu dile getiren teori. Toplumların genel yapısını çözümleyen bir yaklaşım olarak, işlevselciliğe karşı oluşturulmuştur. İçinde üç kabulü bulundurur:

İnsanların istedikleri, elde etmeye çalıştıkları; ancak toplum tarafından belirlenmemiş olan ama insanların hepsinde ortak bazı temel çıkarlara sahip olduklarıdır.
Toplumsal ilişkilerin çekirdeği olarak güç'e verilen ağırlıktır. Çatışma kuramcıları her zaman güçü yalnız az bulur ve eşitsizce bölünmüş ve dolayısıyla çatışmanın bir kaynağı olarak değil esas itibarıyla zorlayıcı olarak görülürler.
Değerlerin ve düşüncelerin bütün toplumun kimliğini ve hedeflerini belirleyen araçlar olmaktan çok, farklı toplulukların kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere kullandıkları silahlar olarak görülmesidir.
Çatışma teorisi temel olarak sosyal ve ekonomik gücün suça etkileri, kişi ve grupların davranışlarını belirleme ve kontrol etme yeteneğini tanımlamaktır. Gücün eşit olmayan dağılımı çatışmayı yaratır. Çatışma güç için rekabete yerleşmiştir. Çatışma kuramına göre, suç kavramı güçlüler tarafından tanımlanmıştır, yasalar kültürel olarak görelidirler ve doğru ile yanlışın kesin bir standardı ile bağlanmamışlardır.
Çatışma teorisinin temellerini ilk sosyologlardan Karl Marx ve Max Weber atmıştır. Sosyolojide çatışma teorisi Karl Marx tarafından 19. yy başlarında yaratılmıştır. Çatışma teorisinin temel ögeleri Marx'ın eserlerinde açık bir şekilde bulunmaktadır. İlk olarak insanların belli bir tabiata ve önceden belirlenmiş çıkar duygularına sahip olduklarına inanır. İkinci olarak tarihsel ve çağdaş toplumu, farklı çıkarlara sahip toplumsal kümeler arasındaki çatışmalar açısından incelenir.

"Çatışma Teorisi". Türkçe Bilgi. 
"Çatışma Teorisi Nedir?". 3 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ağustos 2020.

Çeyiz, gelin için hazırlanan her türlü eşya. Geleneksel olarak "çeyiz" denilen şeyler bir kız daha evlenecek yaşa varmamışken biriktirilmeye başlanır ve evlenene kadar tamamlanır. Bunlar çoğunlukla el emeği ile üretilmiş halılar, dikiş-nakışlar, yastıklar, yorganlar, havlular gibi ev eşyalarıdır. Çeyiz, damat veya ailesi tarafından evleneceği veya evlenmek üzere olduğu kadının ailesine ödediği başlık parası ile karşılaştırılabilir.

Çeyiz kelimesinin kökeni Arapça chz kökünden gelen ve "donanım" veya "nikâhta kız tarafınca verilen hediyeler" anlamına gelen جَهَاز (cahāz) sözcüğüne dayanmaktadır. Türkçede yer alan cihaz kelimesi ile eş asıllıdır. Bir Türk dilinde tespit edildiği ilk kaynak Manyasoğlu Mahmud tarafından Farsçadan çevrilmiş Sadî-i Şîrâzî'ye ait Gülistan eserinin çevirisinde "cihāz-ıla" olarak yer alır. François de Mesgnien Meninski'nin Thesaurus sözlüğünde de "cehāz, cihāz vul. çihāz" formlarında paraphernalia sözcüğünün karşılığı olarak verilmiştir.

Drahoma, Yahudilerde gelin tarafının damada götürdüğü mal veya para.
Avrupa ülkeleriyle Türkiye'deki Rum, Ermeni ve Museviler arasında, ailesinin kız evlada ayırdığı drahoma bir işletmeyi yönetmek, sürdürmek, ailesine bağlı olmadan yaşayabilmek amacıyla da verilir. Avusturya Medeni Kanunu'nda drahoma zorunlu kılınmış; İsviçre ve Alman Medeni Kanunları'nda kabul edilmemiştir. Ailenin kızlarına verdikleri drahoma genellikle damada geçer. Türkiye'deki geçerli usul çeyizdir.

 Wikimedia Commons'ta çeyiz ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Émile Durkheim (15 Nisan 1858, Épinal - 15 Kasım 1917, Paris), sosyolojiyi bağımsız bir bilim dalı haline getiren ve toplumsal olguları inceleyen çalışmalarıyla tanınan Fransız sosyolog.
Sosyoloji adı her ne kadar August Comte tarafından verilmiş olsa da Fransız sosyolojisi 19. yüzyılın sonundaki güçlü etkisini ona ve onun kurmuş olduğu L'Année Sociologique isimli yayına borçludur.

David Émile Durkheim, 15 Nisan 1858'de Épinal, Lorraine, Fransa'da Yahudi bir ailede; Mélanie ve Moïse Durkheim'un oğlu olarak doğdu. Babası, büyükbabası ve büyük-büyükbabası hahamdı ve Durkheim'de eğitimine ilk Yahudi okulunda başladı.
1885 yılında Durkheim, Almanya'da bulundu. Fransa'ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887 Bordeaux Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1902 yılında Sorbonne Edebiyat Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 yılında Buisson'un ölümü üzerine Sorbonne Eğitimbilim Profesörlüğüne getirildi.
Durkheim sosyolojiyi sistemleştiren ve ona asıl unsurlarını ekleyen en önemli isimlerin başındadır. Durkheim, toplum yaşamını doğal dünyayı inceleyen bilim adamları ile aynı nesnellikte incelememiz gerektiğini savunur. Sosyolojiye bilimsel bir disiplin kazandırması ve sosyolojinin konusunun ne olması konusunda yapmış olduğu çalışmalar onu sosyolojinin kurucuları arasında en önemli yere oturtmuştur.
15 Kasım 1917'de Paris'te ölmüştür.

Durkheim'e göre toplumsal düzen ve dayanışma her şeyden önce gelmektedir. Toplumsal düzen ve dayanışma oluşturulabilmesi için ise işbölümü ve uzmanlaşma gerekmektedir. Sanayi toplumu ile insanlar belirli mesleklerde uzmanlaşmaya gitmeye başlamıştır. Bu sebeple dayanışma zorunlu hale gelmiştir. Ona göre toplumsal düzenin sürdürülebilmesi için iki türlü dayanışma vardır. Mekanik dayanışma ve organik dayanışma.

Mekanik dayanışma: Mekanik dayanışmanın hakim olduğu toplumlar homojen bir yapıya sahiptirler. Bu toplumlar fazla gelişmemiş toplumlardır, Üretim az makineleşme yok denilecek orandadır. Ağırlıklı olarak ceza hukukuna tabi olup cezaları ağır cezalardır. ceza hukukuna tabi olmalarının bir sebebi ise insanların işlevlerinin aynı olmasından kaynaklıdır. İnsanların işlevleri birbirinin aynısı olduğu için bir diğerinin yeri kolaylıkla doldurulabilir. ceza hukukunun ağırlıkta olmasının bir amacı ise düzenin katı bir anlayış olarak bozulmasının tamamen önüne geçmektir. Bu toplum yenikliklere saygı duymaz ve farklılıkları olumlu karşılamaz. Din toplumsal değer olarak kişilerin yaşamlarını şekillendiren bir etmendir. Biz düşüncesine sahip olan mekanik toplumda irade pek söz sahibi olan bir kavram değildir.
Organik dayanışma: Organik dayanışmanın hakim olduğu toplumlar heterojen yapıya sahiptirler. Bu toplumlar gelişmiş toplumlar veya gelişmekte olan toplumlardır. Üretim giderek artmaktadır. modern üretim yöntemleri kullanılmaktadır. Özel hukuka tabidirler, ceza değil tazmin vardır. Bu toplumdaki her bireyin ayrı bir işlevi ayrı bir yeri vardır bu yüzden kimsenin yeri kolay kolay doldurulamaz. Bu toplumda irade söz konusudur, ben anlayışı hakimdir. İnsanlar farklılıklara saygı duyarlar. Bu toplumda refah seviyesi de yüksektedir.
Durkheim, toplumu bir arada tutan unsurların değerler ve gelenek olduğuna inanıyordu. Suç, sapma ve intihar davranışları anominin (normsuzluk) arttığı durumlarda artış göstermektedir. Durkheim'in en önemli çalışması intihar üzerine yapmış olduğu çalışmalardır. (1897-intihar adlı eseri)
Durkheim'e göre toplumsal dayanışmayı sağlayan en önemli unsur dindir. Ahlaki uzlaşı ve toplumsal ahlakın kaynağı dindir. Ona göre dinin kaynağı ise toplumun kendisidir, yani kutsal olan ilke kutsal olmayan üzerinde yapılan ayrım dinin belirleyicisidir.
Durkheim'ın öne sürdüğü faktörler:

Bireycilik: Geleneksel toplumlarda, insanların kimlikleri bir klana yahut sınıfa bağlıdır. Karar alma süreçlerinde çok az seçeneğe sahiptir.
Aşırı Umut: Kapitalizm umutları artırdı. Çabalayan herkes patron olabilir.
Ulusun ve Ailenin Zayıflaması: 19 yüzyılının bazı dönemlerinde ulus fikri aidiyet ve bağlılık duygusunu üstlenecek kadar büyümüştü.
Durkheim, sosyolojiyi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte'un fiziği, Herbert Spencer'in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, "toplumsal olay" bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur.
Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir.
Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır.
Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim'ın eserlerinin bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Comte'un takipçisidir. Sosyolojizm düşüncesi felsefesi olarak Materyalizm ve Kolektif inançları değerlendiriyor. Tanrı'nın ve evrenin varlığı konusunda emin olmadığını Sosyoloji ve Din olarak Tanrı'nın toplum olduğunu yani ezilen, sınıfının bir olduğunu, Toplumun da Tanrı'nın felsefesine uygun inançları "Teizm, Ateizm, Deizm, Budizm ve Agnostizm, ...'' gibi farklı inançlara göre bölünmesini değerlendiriyordu. Ayrıca, nasıl toplumu gözettiği bireyin de davranışlarda bulunurken toplumu temel ahlak esasına ve pozitif yaklaşıma çağrıştırıldığını düşünüyordu.
Toplumsal olguları ampirik olarak inceledi. ''Toplumsal olgular bireyin dışındadır, bireyin zorlamasıdır ve diğer toplumsal olgular ile açıklanır'' diye savundu.

Ahlaksal Terbiye
Ahlak ve Hukuk Kaideleri Hakkında Dersler
Meslek Ahlakı
Ceza Evriminin İki Kanunu
Dini Hayatın İlkel Biçimleri
Sosyolojik Yöntemin Kuralları
İntihar

Pozitivizm

İbn Haldun (Arapça: ابن خلدون 27 Mayıs 1332, Tunus - 19 Mart 1406, Kahire), modern tarihyazımının, sosyolojinin ve iktisadın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisidir. Ayrıca İslam aleminde Liberalizm ilkelerini kitaplarında bulunduran ilk Müslüman düşünür. Köklü bir aileden geldiği için iyi bir eğitim aldı. Tunus ve Fas'ta devlet görevlerinde bulunduktan sonra Gırnata ve Mısır'da çalıştı. Kuzey Afrika'nın o dönem istikrarsız ve entrikalarla dolu siyasal yaşamı 2 yıl hapiste yatmasına neden oldu. Bedevi kabilelerini çok iyi tanımasından dolayı aranan bir devlet adamı ve danışman oldu. Mısır'da 6 defa Maliki kadılığı yaptı. Şam'ı işgal eden Timur ile görüşmesi bir fatih ile bir bilginin ilginç buluşması olarak tarihe geçti.
Siyasal yaşamdan çekildiği dönemlerde adını tarihe geçiren 7 ciltlik dünya tarihi Kitâbu'l-İber ve onun giriş kitabı olarak düşündüğü Mukaddime'yi yazdı. Eseri, Arap dünyasında etki yaratmasa da Osmanlı tarih anlayışını derinden etkilemiştir. Başta Katip Çelebi, Naima ve Ahmet Cevdet Paşa olmak üzere Osmanlı tarihçileri Osmanlı Devleti'nin yükseliş ve çöküşünü pek çok defa onun teorileriyle analiz etti. Arap dünyasında yeniden keşfedilmesi ancak Arap milliyetçiliğinin gelişmeye başlaması ile oldu. 19. yüzyıldan itibaren ise Avrupalı tarihçiler tarafından keşfedildi ve eserleri büyük takdir gördü. Öyle ki Toynbee, aradan geçen yüzyıllardan sonra onun için şöyle dedi: "Herhangi bir zamanda, herhangi bir ülkede, herhangi bir zihin tarafından yaratılmış en büyük tarih felsefesinin sahibi.".

Tam adı Ebu Zeyd Abdurrahman ibn Haldun el-Hadramî ya da Abdurrahman b. Muhammed b. Ebu Bekr Muhammed b. Hasan'dır. Künyesindeki Ebu Zeyd büyük oğlu Zeyd'den gelir. Ayrıca Mısır'da Malikî başkadılığı yaptığı için Veliyüddin, ailesi Yemen'in Hadramut ilinden olduğu için Hadramî, kendisi Tunus'ta doğduğu için Tunusî, diğer mezheplere bağlı olan kadılardan ayırt edilmek için Malikî, hayatının önemli bölümünü Mağrip'te geçirdiği için de Mağribî gibi lakaplarla da anılmıştır.
İbn-i Haldun'un yaşamı çok iyi belgelenmiştir. Hayatı hakkındaki en önemli kaynak, kendi yazdığı otobiyografisi Et-Ta'rif adlı eserdir. Bu eserde hayatına ilişkin çeşitli dokümanlar ayrıntılı şekilde aktarılmıştır. Bununla birlikte otobiyografisi, özel hayatı ve ailesinin geçmişi hakkında çok az bilgi içerir. Endülüs'te yaşayan ve Beni Haldun olarak anılan bir aileden olup, 1332'de (Hicri 732) Tunus'ta doğdu. Endülüs'te önemli devlet görevlerinde bulunan ailesi, 13. yüzyılın ortalarında Endülüs'ün Kastilya kralı III. Ferdinand tarafından ele geçirilmesinden sonra Tunus'a göç etti. Ailesi Tunus'taki Hafsi hanedanının yanında resmî hizmetlerde bulundu. Buna karşın İbn-i Haldun'un babası ve dedesi politik hayattan çekilmiş ve kendilerini mistik bir hayata vermişti. Kendisi gibi tarihçi olan kardeşi Yahya İbn Haldun, Abdülvadi hanedanı üzerine bir kitap yazmış ve sarayın resmî tarihçisi olmak isteyen bir rakibi tarafından suikasta uğramıştı.
Özgeçmişinde İbn-i Haldun, kökeninin İslam Peygamberi Muhammed zamanındaki Yemenli Arap kabilelerinden Hadramut'a kadar uzandığından ve ailesinin İslamî fetih başlarında İspanya'ya geldiğinden bahseder. Kökenini dayandırdığı Vail bin Hacer, Muhammed'i ziyaret etmiş, hayır duasını almış ve ondan 70 hadis rivayet etmiş bir sahabedir. İbn-i Haldun'un ailesi 8. yüzyıl sonlarında Yemen'den Endülüs'e göç etmiş ve 12. yüzyılda Endülüs'ün İspanya kralı Ferdinand tarafından ele geçirilmesinden sonra Tunus'a göç etmiştir. "Haldun" aile isminin kökeni, öncülleri Osman bin Halid'ten gelir. Halid ismi Yemen halkının âdeti gereği vav ve nun harfleri eklenerek Haldun biçimine dönüşmüştür. Ben-i Haldun ailesi, birkaç kuşak boyunca Endülüs'ün Carmona ve Sevilla bölgelerinde yaşamıştır. İbn-i Haldun, otobiyografisinde "ve bizim ecdadımız, Hadramutlu Yemen Araplarından, Arapların en tanınmış, en saygınlarından olan Vail bin Hacer'den gelmektedir" der. Buna karşın biyografi yazarı Muhammed Abdullah Enan bu iddiayı sorgular ve İbn-i Haldun'un ailesinin o dönemde sosyal statü kazanabilmek için Arap kabilelerinden olduğunu iddia eden Muladilerden olabileceğini öne sürer. Enan, aynı zamanda bazı Berberi grupların da kendilerini Arap bir ecdada dayamak için aldatıcı ve abartılı bir çabaya girdiklerini ayrıntılı şekilde belgeler. Bu çabanın altında yatan nedenin politik ve sosyal nüfuz elde etme arzusu olduğunu belirtir. Başka bir görüşe göre ise, İbn-i Haldun doğduğu yerdeki yerli çoğunluk gibi aynı Berberi atalardan gelmektedir. Bu görüşe göre, Berberi kabilelere duyduğu hayranlık ve saygı yaşadığı dönemin geleneksel bakışına pek uymuyordu. Ayrıca eserlerinde Berberilere ayırdığı yer ve Araplarla karşılaştırmalarında iğneleyici ifadeler kullanması ve Mağrip'in dışındaki olaylara ve devletlere oldukça ilgisiz kalması onun Berberi olabileceğine dair varsayımlar üretilmesini sağlamıştır. Muhammed Hozien bu düşünceye "İbn-i Haldun'un ailesi Berberi olabilir, bununla birlikte ataları zamanında Endülüs'ten ayrılıp Tunus'a gelmişler ise atalarının Arap olduğunu iddia etme ihtiyacı duymazlardı. Çünkü Endülüs'te hüküm süren Muvahhidler ve Murabıtlar da Berberi idiler ve İbn-i Haldun Berberi kökenini inkâr etmeyi düşünmezdi" ifadeleriyle karşı çıkar. İbn-i Haldun'un en önemli eseri olarak kabul edilen Mukaddime'nin en iyi denilebilecek çevirisini yapan Rosenthal ise bu konuda şöyle der: "Her ne kadar yazarımızın kişiliğindeki Berberi ve İspanyol katkıların sonradan işe karışmış olması mümkün olsa da, aklıselim, onun uzak geçmişten gelen Arap kökenine kuşku ile bakmamıza izin vermez.".

İbn-i Haldun'un dedesi, Tunus'ta Hafsî sarayında vezirdi. Babası Muhammed Vâbili kendini İslami ilimler ve edebiyata adamış birisi idi. İlk öğretmeni babası oldu, öğrenimine ondan aldığı derslerle ve Kur'an'ı ezberleyerek başladı. Ailesinin konumu sayesinde Tunus'taki en iyi öğretmenlerden eğitim alma olanağına kavuştu. Kaliteli bir Arap eğitimi olan, Kur'an, Arap dilbilimi, Hadis ve Fıkıh eğitimi aldı. O dönemin tanınmış kıraat âlimi olan Şeyh Abdullah Muhammed bin Bezzal-i Ensari'den "Kur'an'ı Arapçanın yedi lehçesine göre yedi şekilde okumayı" (Kıraat-ı Seba) öğrendi. Şatibiyye ve Raiyye kasidelerini ezberledi. Kendi anlatımına göre Kur'an'ı 21 defa yedi kıraat üzerine hatmetti. Arap dili ve edebiyatını babasının dışında Şeyh Muhammet el-Arabi el-Hasayidi, Şeyh Muhammed Şevvaş el-Mezazi ve Şeyh Ebu Abbas Ahmed bin Kassar'dan öğrendi. Edebiyat ilmini Şeyh Ebu Abdullah bin Bahr'den okudu ve onun tavsiyesiyle Muallekatı (İslamdan önce Kâbe duvarına asılı olan yedi kaside), Mütenebbi'nin şiirlerini ve 10. yüzyıl şiirlerinin büyük bir derlemesi olan Egani kitabını okudu ve bazılarını ezberledi. Fıkıh ve hadis ilmini Şeyh Şemsettin Ebi Abdullah Muhammed bin Cabir, Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Ceyyani ve Şeyh Ebu Kasım Muhammed Kusayr'dan öğrendi. O dönemin ileri gelen aydınlarından olan Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Süleyman Satti, Şeyh Muhammed bin İbrahim Eyli ve Kadı Şeyh Ebu Abdullah Muhammed bin Abdüsselam'ın meclislerine katılıp her birinden icazet aldı. Böylece hem aklî hem naklî bilimlerde kendini geliştirdi. Ayrıca matematikçi ve filozof olan el-Âbilî'den (1282/3-1356) matematik, mantık ve felsefe eğitimi aldı, İbn-i Rüşt, İbn-i Sina, Fahreddin Razî ve Şerafeddin el-Tusî'nin eserlerini okudu. 17 yaşında iken üç kıtayı ve bu arada Tunus şehrini de etkisi altına alan Büyük Veba Salgınında ailesini kaybetti.

Eğitimi bitince Tunus şehrinde Hafsi hanedanından Sultan Ebu İshak İbrahim II. El-Mustansır'a yazman yapıldı. 1347 yılında Ebu Hasan Tunus'u işgal ettiğinde, henüz yirmi yaşında idi. Merini sarayı ile iyi ilişkileri olduğu için Tunus'tan Fas'a taşındı ve burada Sultan Ebu İshak'ın isteği ile İbn Tafragin'in kaleminde alâmet kâtibi olarak çalışmaya başladı. Alâmet katibinin görevi, besmele ile ondan sonra gelen resmî yazı arasına kaligrafi ile "Allah’a hamd olsun, Allah’a şükür" ifadesini yazmaktı. Bu dönemde, şu anda dahi Fas mimarisinin en güzel örneklerinden olan Ebu İnaniye medresesinde yaşadı ve çalışmalar yaptı. Dönemin Merini Sultanı Ebu İnan Faris, İbn-i Haldun'u daha sonraları sultan fermanlarını yazma görevine getirdiyse de, bu, genç İbn-i Haldun'un adının sultana karşı bir takım entrikalara karışmasının önüne geçemedi. 25 yaşında iken hapse atıldı ve Ebu İnan Faris'in ölümüne kadar, 22 ay hapiste kaldı. Ebu İnan Faris'in 1358'de ölümünden sonra oğlu ve halefi tarafından serbest bırakıldı. Bu sırada sürgünde yaşayan amcası Ebu Salim ile gizlice anlaştı. Ebu Salim, Fas'ın idaresini ele geçirince İbn-i Haldun'a sır kâtipliği ve hâkimlik gibi önemli görevler verdi. Ancak Ebu Salim'in İbn-i Haldun'un bir arkadaşı olan Ömer ibn Abdullah tarafından devrilmesinden sonra umutları yerle bir oldu. Çünkü ülkenin yeni hâkimi ona hiçbir görev vermediği gibi, Tilimsan'da iktidarda olan ve İbn-i Haldun'un politik yeteneklerini iyi bilen Abdülvadilerin de ona yardımcı olmalarını engelledi. İbn-i Haldun, buna rağmen, politik girişimciliğini sürdürme isteğinden vazgeçmedi ve 1362'de Cebelitarık'ın karşı kıyısına, Gırnata'ya taşındı. Fas'ta sürgünde olduğu sırada yardımcı olduğu ve sonradan Gırnata emiri olan V. Muhammed İbn-i Haldun'u çok iyi karşıladı. Emir onu bir barış anlaşması yapmak üzere Sevilla'daki Kastilya kralı olan Zalim Pedro'ya elçi olarak gönderdi. Kendinden istenen bu anlaşmayı başarıyla halletti. Bir zamanlar ailesinin sürüldüğü ülkenin kralını bilgisiyle etkilediği gibi, kralın, ailesinin zararlarını telafi etme ve oraya yerleşmesi için yaptığı teklifi de nazikçe reddetmiştir.
İbn-i Haldun'un Gırnata'dan ayrılmasına neden olan olaylara ilişkin bir belirsizlik vardır. Oryantalist Muhsin Mahdi'ye göre Gırnata'da yaşadığı sürede Sultan V. Muhammed ile olan yakın ilişkisi, kısa zamanda rakibi haline gelecek olan vezir Lisannüddin İbn Hatip tarafından artan bir huzursuzluk ile izleniyordu. İbn-i Haldun, genç sultan Muhammed'den idealindeki bilge hükümdarı yaratmaya çalışıyordu. Vezir İbn Hatip'e göre i

İnsan cinsel eylemi, insanların cinselliklerini deneyimleme ve ifade etme biçimidir. İnsanlar, çok çeşitli nedenlerle, tek başına yapılan faaliyetlerden başka bir kişiyle değişen sıklıkta farklı davranışlara kadar çeşitli cinsel eylemlerde bulunurlar. Cinsel eylem, genellikle uyarılmış kişide cinsel uyarılma ve fizyolojik değişikliklere neden olur, bunlardan bazıları telaffuz edilirken bazıları daha kısaltılır. Cinsel eylem, partner bulma veya çekme stratejileri veya bireyler arasındaki kişisel etkileşimler gibi bir başkasının cinsel ilgisini uyandırmayı veya başka birinin cinsel yaşamını geliştirmeyi amaçlayan davranışları ve faaliyetleri de içerebilir. Cinsel eylem, cinsel uyarılmayı takip edebilir.
İnsan cinsel aktivitesinin sosyolojik, bilişsel, duygusal, davranışsal ve biyolojik yönleri vardır. Bunlar arasında kişisel bağlanma, duygu paylaşımı ve üreme sisteminin fizyolojisi, cinsel dürtü, cinsel ilişki ve tüm biçimleriyle cinsel eylemler yer alır.
Bazı kültürlerde, cinsel aktivite yalnızca evlilik içinde kabul edilebilirken, evlilik öncesi ve evlilik dışı seks tabu olarak kabul edilir. Bazı cinsel faaliyetler ya evrensel olarak ya da bazı ülkelerde ya da yerel yargı alanlarında yasa dışıdır, bazıları ise belirli toplumların ya da kültürlerin normlarına aykırı kabul edilir. Çoğu yargı alanında cezai suç olan iki örnek, yerel rıza yaşının altındaki bir kişiyle cinsel saldırı ve cinsel faaliyettir.

Durex Global Sex Survey 2005 (PDF) at data360.org
Ryan, Christopher & Jetha, Cacilda, (2010). Sex at Dawn: The Prehistoric Origins of Modern Sexuality. New York: Harper.

Akarsu morfolojisi ya da diğer adıyla nehir morfolojisi, nehir kanallarının şekillerini ve zaman içerisinde nehir kanallarının yönlerinin ve şekillerinin nasıl değiştiğini göstermek için kullanılan terimlerdir.

Akarsu: Karalar üzerindeki yüzeysel sular, yerçekimi tesiri ile en büyük eğim yönünde belirli bir mecrada toplanarak çizgisel bir akım oluşturur. Akarsu bu şekilde oluşan doğal su yolları içinde, hareket eden sular için kullanılan genel bir sözcüktür.
Akarsu havzası: Bir akarsuyun sularını topladığı alana akarsu havzası, drenaj havzası ya da su toplama havzası adı verilir.
Su ayrım çizgisi: İki komşu akarsu havzasını ayıran çizgiye su ayrım çizgisi denir.
Akarsu ağı: Bir akarsu kolu ile yan kollarının tümünün meydana getirdiği şebekedir.
Akarsu yatağı: Bir akarsuyun ortalama su seviyesindeki kesit kısmıdır.
Telvek: En düşük kotlu taban noktalarını birleştirerek elde edilen çizgidir.
Memba bölgesi: Bir akarsu kesitinde kaynak tarafında kalan akarsu bölümüdür.
Mansap bölgesi: Bir akarsu kesitinin uç kısmında kalan akarsu bölümüdür.

Taşkın

Artezyen terimi, su seviyesi başlangıçta karşılaşılanın üstünde olan kuyulardaki yer altı suyunun yükseldiği durumlar için kullanılır. Artezyen sözcüğü, Fransa'da; 1126 yılında Avrupa'da ilk artezyen kuyusunun açıldığı ve bugün de hala akmakta olan Calais yakınındaki Artois bölgesi ve kasabasından gelir.
Artezyen durumunun oluşması için genellikle iki koşul mevcuttur;

Su ile beslenmesi için akiferin bir kısmının yüzey ile temas halinde ve yüzeye yakın kesimlerin eğimli olması,
Suyun kaçmasını önlemek için akiferin  üstünde ve altındaki akitardların bulunması gerekmektedir.
Böyle bir akifer, basınçlı akifer olarak adlandırılır. Böyle bir katman dağıldığında; suyun üstündeki ağırlığın oluşturduğu basınç, suyu yükseltmeye zorlar. Herhangi bir sürtünme yoksa kuyudaki su, akifer üstündeki su seviyesine kadar yükselir.

Yer altı suyunun kapalı ve yüksek hidrostatik basınç yarattığı bir sistemi tanımlar. Eğer basınçlı akiferin içine bir kuyu açılırsa su bu tip sistemlerde akifer düzeyinin üzerine çıkabilirler ve dolayısıyla orada basıncı azaltarak suyu yukarı doğru gitmeye zorlar.
Bir basınçlı akiferin (artezyen sistemi) gelişmesi için 3 jeolojik koşulun bulunması gerekir;

Akifer alttan ve üstten suyun kaçmasını önleyen geçirimsiz birimlerle sınırlanmış olmalıdır,
Kayaç istifi, akiferin beslenmesini sağlayacak biçimde genellikle eğimli ve yüzeye çıkmıştır,
Beslenme alanında akiferi doldurmaya yetecek kadar yağış olmalıdır.
Eğer etrafındaki kayalar yeterli basınç uygularsa fosil su da basınçlı su olabilir. Bu yeni kademelenmiş petrol kuyularının basınçlanmasına benzer. Artezyen (basınçlı) suların gelişimi için gerekli jeolojik koşullar çeşitli şekillerde oluşabildiğinden dolayı artezyen sistemler, altında çökel kayaçların uzandığı pek çok yerde bulunur..

Artezyen terimi, artezyen kuyu ve artezyen kaynak alt başlıklarını içerisinde barındırır;

Basınçlı akiferde açılan bir kuyudaki suyun seviyesi genellikle akiferin tavanından daha yüksek bir seviyeye yükselir. Böyle durumlarda kuyuya artezyen kuyu denir ve artezyen şartlar altında olduğu ifade edilir. Bazı durumlarda su seviyesi zemin yüzeyinin üzerine de çıkabilmektedir. Böyle durumlardaki kuyuya fışkıran artezyen kuyusu denir ve fışkıran artezyen şartlar altında olduğu ifade edilir.

Birçok artezyen kaynağı vardır. Eğer bir fay ya da kırık suyun akiferin üzerine yükselmesine izin veren basınçlı bir akifer ile kesişirse bu tip kaynaklar meydana gelir. Çöllerde vahalar yaygın artezyen kaynaklarıdır.

Artezyen kaynaklı suların diğer yer altı sularından bir miktar üstün kalitede olması doğaldır. Bazı yer altı suları mükemmel nitelikli olabilir, ama niteliği suyun akiferin üzerine yükselmesine bağlı değildir. Bunun yerine, suyun niteliği çözünmüş mineraller ve içerdiği maddelerden etkilenir. Böylece yer altı suyundan hiçbir farkı kalmaz.

Türkiye'de artezyen kaynağı bakımdan birçok uygun bölge (Örneğin; Trakya, Konya bölümünün Toroslara komşu kısımları gibi) vardır. Türkiye'de bazı artezyen sahalarında artezyen kuyu; Devlet Su İşleri, İller Bankası ve Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü ile şirketler ve şahsa ait sondaj ekipleri tarafından açılır.

Kaynak (coğrafya)
Su şebekesi
Gölet
Gayzer

Ayazma, şifalı olduğuna inanılıp kutsallık atfedilmiş su kaynağı ve üzerine inşa edilen yapıdır.
Özellikle Anadolu'daki Ortodoks Rumlar, çeşitli yerlerdeki su kaynaklarına bir aziz veya azizenin adını vermişlerdir ve bu suların, onun manevi gücü sayesinde insanlara şifa sağladıklarına inanılmıştır.
Ayazmalar, şifalı getireceğine inananların sürekli ziyaret ettikleri mekânlardır; genellikle bir kilise içinde ya da bahçesinde bulunurlar; kimi ayazmalar ise müstakil mekânlardır.

Bu sözcük Eski Yunanca hagíasma(t) ἁγίασμα “kutsama” sözcüğünden evrilmiştir 
Başka bir yoruma göre kelime, Yunancada "kutsal" anlamına gelen  "Hagia" (Türkçe okunuşu ile "aya) ve su anlamına gelen "ma" kelimelerinin bileşiminden gelir. Zaman içerisinde iki kelime arasına "z" kaynaştırma harfi girmiştir: Hagia(z)ma; ayazma .
Kelime Türkçede soğuk su kaynağı, pınar  anlamında kullanıldığı gibi çardak, serinlenilen yer anlamında da kullanılır. Anadolu'nun birçok şehrinde  serin, soğuk bölgeleri "Ayazma" olarak isimlendirilmiştir

Ayazmaların ortaya çıkışı pagan kültürdeki  kutsal kabul edilen su kaynaklarına dayanır. Örneğin antik Likya’daki Letoon kentinde kutsal su kaynağının bulunduğu yerde bir "Nymphaion" (anıtsal su binası) mevcuttur. Hristiyanlığın ilk ayazması ise Filistin’in Emvâs bölgesindedir.
Hristiyanlıkta kutsal su kültü, Rum Ortodoks cemaati için geçerli bir  inanış olarak varlığını sürdürmüştür. Özellikle Anadolu'da Rumlar, çeşitli su kaynaklarını kutsal kabul etmiş ve ayazma yapıları yapmıştır. Bizans İmparatorluğu devrinde çeşitli ayazma yapıları inşa edilmiştir ancak ayazmaların sayısı Osmanlı İmparatorluğu idaresi altında büyük bir artış göstermiştir.
Osmanlı döneminde İstanbul'daki ayazmaların sayısı o kadar artmıştır ki, 17. yüzyılda payitahtı ziyaret eden Josephus Grelot, şehirdeki ayazmalardan şöyle bahseder: "...Rum rahipler mutlaka kiliselerine yakın, ister kendilerine ister gerçekte var olan bazı iyi etkilere sâhip birkaç kuyu bulmayı becerirler".
19. yüzyılda Bursa'nın sanayi ve ticareti hakkında kitap yazan Fransız seyyah Edmondt Dutemple da Osmanlı İmparatorluğu topraklarında su kaynaklarını kutsayıp ayazma haline getirmenin bir çılgınlık halini aldığını ifade etmiştir.
İstanbul'da sayısı eskiden 150'yi bulan ayazmalardan özellikle bostan ya da bahçelerin içinde yer alan  müstakil ayazmaların birçoğu yok olmuştur. Seksen kadar ayazma 2000'li yıllarda da varlığını sürdürmektedir.
Bağımsız ayazmalara örnek olarak Kadıköy Moda'da bir restoranın bodrum katında yer alan Aya Ekaterini Ayazması verilebilir; 1924'te Rum balıkçılar tarafından keşfedilen bu ayazma günümüzde de aktif bir ibadet mekânı olarak işlev görmektedir.
Varlığını halen sürdüren ayazmalarda, adandığı aziz veya azizenin  isim gününde (yortu) ayinler yapılmaktadır. Suyunun şifalı olduğuna inanılan bazı ayazmaları geçmişten beri Hristiyanların yanı sıra Müslüman halk da ziyaret etmektedir.

Ayazmalarda değişik yollarla toplanan su, bir su teknesinde ya da havuzda biriktirilir ve genellikle  kaynağın üzerine basit yapılar inşa edilir. Bazı ayazmalar küçük bir kulübe büyüklüğünde, bazıları kilise şeklindedir. Ayazma yapısı, içine konan ikona ve mumluk gibi dinsel eşyalarla bir ibadet mekanına dönüştürülür.
Ayazma sularının, o ayazmanın adandığı aziz ya da azizenin gözyaşları olduğuna inanılır; şifa niyetine içilir, vücudun ağrıyan bölgelerine sürülür. Ayazma ziyaretçileri, ziyaretleri sırasında önce  bir rahip tarafından kutsanır, sonra suları içer ya da vücutlarına sürer; ardından ayazmanın koruyucusu aziz ya da azizeye dua eder; ikonası önünde mum dikip adak adarlar. Ayrılırken de küçük şişelere su koyarak hastalara götürürler.

Hodegetreia Ayazması, İstanbul'da bugünkü Cankurtaran mevkiindeki Hodegon Manastırı bahçesinde bulunan, Bizans devrine ait bir ayazma idi.
Balıklı Ayazması (Zoodokhos Pege), İstanbul'da Meryem Ana'ya adanmış ayazmalardandır. Surların hemen dışında Balıklı (Pege) Kapısı'nın yakınında, Balıklı Meryem Ana Rum Manastırı içinde bulunur.
Ayvalık'taki Panagia Phaneromeni Ayazması, 19. yüzyıl yapısıdır.
Kırklareli'nin Kıyıköy kasabasında tabii kayaya oyulmuş Aya Nikola Manastırı içinde ayazma bulunur.
Trabzon'daki Sümela Manastırı'nda bulunan ayazmsında şifalı olduğuna inanılan su, manastırın çekirdeğini oluşturan tabii bir mağaradan bir taş çanağa damlamaktadır; ayazma binası yoktur.

Bayan, kadınların ad veya soyadlarının önüne gelen hitap ve saygı sözcüğüdür. 26 Kasım 1934'te Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanunun kabulü sırasında erkekler için kullanılan bay sözcüğünden türetilerek kullanımı sunulmuştur. 5 Aralık 1934'te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınması sonrası Türk Kadınlar Birliği tarafından Ankara Halkevi ve Beyazıt Meydanında gerçekleştirilen kutlamalarla sözcüğün kullanımı yaygınlaştırılmıştır. Ancak daha yaygın olarak, addan sonra kullanılan hanım sözcüğü nedeniyle günümüzde kullanımı arka planda kalmıştır.

Bayan kelimesi ilk olarak Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi çalışmaları sırasında Türk lehçelerinden bulunup mevcudiyet, hayat, gani ve beka kelimelerine karşılık önerilmiştir. Yusuf Ziya Özer bayan kelimesinin Tunguzca kökenli olduğunu belirtir. Besim Atalay bayan kelimesini kökü bay olan Altay Türklerine ait bir tanrı adı olarak tanımlar.  İbrahim Necmi Dilmen beg > begüm, han > hanım gibi eril-dişil kullanımlardan yola çıkılarak bay kelimesinden türetildiğini söylemiştir. Ahmet Cevat Emre bayan kelimesinin bay kelimesinin eşi ve benzeşi olarak -en morfeminden türetildiğini belirtir. Sevan Nişanyan ise Türkçenin hiçbir döneminde +an ekinin dişil yapım eki olarak kullanılmadığını belirterek karşı çıkar ve bayan kelimesini keyfi bir türetme olarak açıklar. Tuncer Gülensoy ve Osman Fikri Sertkaya Moğolcada zengin ve güçlü anlamına gelen bayan kelimesinin dil devrimi sırasında yeni bir anlam yüklenerek Türkçeye girdiğini belirtir.

Son yıllarda kadın ve kız ayrımının yetişkinlik veya gençliğe değil, cinselliğe yönelik çağrışım yaptığını düşünenler tarafından kadın anlamında kullanılmaya başlamıştır.[kim?] Sözcük bu şekliyle genellikle kadın demenin ayıp olacağının düşünüldüğü ortamlarda kullanılır. Sevda Alankuş'a göre bu kullanım "kadın sözcüğünün, kız sözcüğü karşısında taşıdığı ‘aktifleşmiş’ cinsellik çağrışımından korkulması" şeklinde açıklanıyor. Bu kullanım kadın haklarını savunan kişi ve örgütlerin tepkisini çekmektedir. Asıl kullanımın sadece "Bay"ın karşılığı olması gerektiği düşünülmektedir.

Bay

Birikinti ovası, genel olarak alüvyon materyalin birikmesiyle oluşur. Temel oluşturucu süreç akarsu aşındırması erozyon ve akarsu biriktirme süreçleridir. Ancak dalgalar ve buzulların aşındırma, biriktirme süreçleriylede oluşabilir. Örneğin: Kuzey Almanya ovası buzulların yığdırdığı lösler ile kaplı polderler ve geest adı verilen alçak platoda hafifçe engebelendirilmiş tekdüze büyük bir ovadır. Ülkenin hemen hemen en verimli toprakları bu bölgededir.

Delta ovası, Çöküntü ovası, Taşkın ovası, Dağ içi ovası

Akarsular tarafından taşınan alüvyonların; kil kum çakılları deniz veya göl kenarında biriktirmesiyle oluşmuş ovalara delta ovası denir. Bu ovalar bir delta harfine yani hemen hemen bir üçgene benzer. Ancak şüphesiz bir kural değildir, girintili- çıkıntılı olabilirler. Delta ovaları deltası sürekli denize doğru büyüyen ovalar durumunda olurlar. Örneğin; Po ovası her yıl yaklaşık 70-80 ha Adriyatik Denizi'ne doğru, Mezopotamya ovaları 50-60 ha Basra Körfezi'ne doğru ve Nil deltası ovası ise Akdeniz'e doğru 40-50 ha kadar büyümekte olan ovalardır. Delta ovaları akarsuyun taşıma gücünün iyice azaldığı akarsu ağız kesimlerine doğru düşük eğim gösteren alanlarda oluşur. Akarsu akış doğrultusunun tersi yönde giderek eğim artar ve akarsuyun taşıma gücü de artar. Bu kesimlerde daha çok malzemeden oluşmuş birikinti konileri oluşmuştur. Bunların birbirine eklendiği ova düzlüğüne yakın alanlarda ise birikinti yelpazeleri oluşmuştur.
Delta oluşumunu hazırlayan başlıca jeomorfolojik faktörler, şunlardır:
1. Akarsular tarafından, yeterince lığ (kil, kum, toprak, çamur vs) taşınması gerekir.
2. Kıyı açıklarının sığ (-200m. Ve daha az)olması gerekir.
3. Delta oluşum kıyılarında, güçlü gel-git hareketleri cereyan etmemelidir.
4. Kıyılar boyunca, güçlü akıntılar olmamalıdır.

Bunlara, tektonik ovaları veya çöküntü hendeği (graben) ovaları da denir. Depresyonların tabanlarında ya da havzaların tabanlarında oluşmuş ovalardır. Örneğin, Erzurum ovası (825 km-kare), Erzincan ovası (560 km-kare), Muş ovası (1500 km-kare)... Gibi). Dağ eteği ovaları: dağların eteklerinde yer alan, kısmen de bu dağlar arasına doğru sokulmuş olan ovalardır. Bunlara, piedmont ovaları(dağ eteği düzlüğü) de denir. 
Dağ eteği ovalarının, piedmont adıyla en tipikleri, ABD'nin Appalaş Dağları güneybatı bölümleri ile Kıyı ovaları(Güney Carolina ve Georgia eyaletleri) arasında yer alan, Piedmont bölgesinde görülür. Bu tip ovalar, oluşan birikinti konilerinin giderek birbirine eklenip büyüyerek, genişlemeleri sonucu oluşurlar. 
Dağ ıçi ovalarının eğimleri, kıyı ovaları ya da alçak ovalara göre daha belirgin ve fazladır. Dağlık kütleye doğru çıkıldıkça da artar ve arazi, ova niteliğini yitirerek, bir plato görünümü kazanır. Türkiye'de en tipik piedmont ovası, Bursa ovasının Uludağ volkanik kütlesine doğru en fazla sokulduğu(ovanın güney kesimi) bölümüdür.

Oluşum süreci bakımından, bunlar da dağ eteği (piedmont) ovalarına benzerler. Dağlık ya da yüksek plato bölgelerini aşan akarsular, yer yer dik yamaçlı boğazlar açarak akışlarına devam ederler. Bu boğaz çıkış kesimlerinde (akarsuyun boğazları geçtiği yerler); eğim değerleri daha az akarsuların (vadilerin), ana akarsuya(ana vadiye) eklendiği yan kollar vardır. Eğimin azalmasına bağlı olarak, akarsuyun taşıma gücü de giderek azalır ve yan kolların ana akarsuya karıştığı kesimlerin yüksek bölümlerinde birikinti konileri, bunların birbirlerine eklenmeleriyle oluşan birikinti yelpazeleri ve ana akarsuya(vadiye) daha yakın olan eğimi iyice azalmış kesimlerde ise, ovalar oluşur. Bu ovalara dağ içi ovaları veya dağ eteği düzlüğü de denir. Daha çok engebeli alanlarda görülürler.

Daha önce de ifade edildiği üzere, akarsuların normal akış düzeylerinden fazla su geçirmeleri durumu, kabarık devre diye tanımlanır. Özellikle yağışlı bölgelerde ilkbahar ve sonbahar, yarı kurak bölgelerde ise kışları, akarsuların kabarık devreleridir. Akarsuların normal akış yataklarından çıkarak, sularının çevreye doğru yayması, taşkın veya su basması diye tanımlanır. Geçmişte sıkça taşkınlara maruz kalmış ya da bugün taşkın sularının yayıldığı ovalara, taşkın ovası denir.
Taşkınlar daha çok menderesli ovalar ile diğer kıyı ovalarında etkili olurlar. Çünkü buralarda, hem ırmakların taşıdığı akarsu hacmi çoğalır, hem de eğimin azalmasına paralel olarak, akarsuyun taşıma gücü ve akış hızı büsbütün zayıflar. Bu taşma-çekilmeler süreci boyunca akarsular, ova yüzeylerinde bol lığ, yani alüvyal maddeler bırakır. Bu maddeler, tarımsal faaliyetler için çok uygun bir toprak örtüsü meydana getirir. Drenaj kanalları açılmak suretiyle topraklarda tuzlanma-çoraklaşma ile ve akarsu yatağı düzenlenerek taşkınlar önlenirse, bu tip taşkın ovalarında, verimli bir tarım faaliyeti sürdürülebilir.

Prof. Dr. Doğanay Hayati-Coğrafyaya giriş 1 genel ve fiziki coğrafya- 8. Basım Erzurum 2013 Aktif yayınevi
Prof. Dr. Erinç Sırrı-Jeomorfoloji 1 2.baskı istanbul 2005

Dalgalanma izleri, deniz dibinde, akarsu depolarında ve kumullar üzerinde, meydana gelen küçük dalgalar biçimindedir ve tabaka yüzeylerinde görülürler. Değişik hızda hareket eden iki ortam (su ve kum veya hava ve kum) arasındaki sınır yüzeyinin dalgalanmasıyla oluşur. Simetrik dalgalanma izleri düzenli salınım hareketlerine bağlı olarak meydana gelirler. Asimetrik dalgalanma izleri da dik yamaç, rüzgarın ve akıntının ilerlediği yöne bakar.
Kum, silt gibi ince unsurlu, çimentosuz, gevşek tortulların yüzeyinde dalgalar, akıntılar ve rüzgârlar tarafından meydana getirilen ve bu yerlere dalgalı, karışık veya buruşuk bir görünüm kazandıran küçük yer şekilleridir. Bunlar birbirine az çok paralel küçük sırtlarla bunların arasında yer alan oluklardan meydana gelirler. Uzanış doğrultuları kendilerini meydana getiren etmenin (dalga, akıntı veya rüzgâr) hareket yönüne diktir.
Dalgacık akım işaretleri, yönsüz dalgacıklar veya asimetrik dalgacık işaretleri yükselen ve azalan eğimli akımlara sahip olup asimetrik profildedirler. Aşağı akım eğimi yamaç açısını temsil eder ve bu açı çöküntünün şekline bağlıdır. Bunlar genellikle akarsu ve rüzgar yığıntı çevrelerinde meydana gelirler.
Çapraz tabaka dalgacıkları çöküntünün akım veya dalga aracılığıyla yer değiştirmesi yoluyla olur. Yer değiştiren dalgalanmaların üst üste binmesiyle bir dizi çapraz lamina üretilir. Dalgacık şekilleri birbirlerine yanal olacak şekildedir ve dalgacık tepeleri tabakaya dik şekilde ulaşır bu yüzden yukarı doğru artan bir eğime sahip olarak görünürler. Bu işlem birbirlerine çapraz uzanmış ve genel olarak yeryüzüne çıkmış kısımlardan dalgacık tepelerini kesen bir görüntüye sahip birçok ünitenin meydana gelmesini sağlar. Bu kısımlarda diğer yönelimlerle birlikte önceki yönelimler ve dalgacık şekillerine göre tabaka yatay veya boğaz şeklinde olabilir. Çapraz tabakalar her zaman aşağı yönde kademeli çökeltiye sahiptirler ve daime dalgacıkların yönüne diktirler. Yani dalgacıklar hangi yöne akıyorsa, akan yöne doksan derece bir açışı olacaktır.

Düz dalgalanma: Düz dalgalanmalar hepsi aynı yönde dalan ve aynı düzlemde yatan çapraz lamainalar üretir. Bu dalgalanma biçimi, akımın tek yönlü akışı ile oluşurlar.
Kıvrımlı dalgalanma: Bu dalgalanmalar kıvrımlı olan çapraz laminalar üretir. Yukarı ve aşağı eğri deseni gösterirler. Kıvrımlı dalgalanmalar, çapraz çapraz laminasyon üretir.
Bu tip dalgalanmaların altında oluşan bütün tabakalar akışa bir açıda daldırılırlar. Bu tabakalar aynı zamanda tek yönlü akım tarafından oluşturulurlar.
Katener dalgalanması: Katener dalgaları, kıvrımlı olan ancak tek yönlü bir çarkı olan çapraz laminalar üretir. Tekrarlanan bir 'w' ya benzer bir desen gösterirler. Kıvrımlı dalgalanmalar gibi, bu dalgalanma formu da daldırma ile akışa bir açıda ve aşağı akışta tek yönlü akış tarafından oluşturulmuştur.
Linguoid / Lunat Dalgalanmaları: Linguoid dalgalanmalar Katener ve kıvrımlı dalgalanmalara benzer bir tabaka oluşturacak şekilde kavisli ve eğimli bir yüzeye sahiptir. Linguoid dalgalanmalar, Katener dalgalanmalarda olduğu gibi 'W' şekline benzer bir görüntüye sahiptir. Hilal şeklinde dalgalanmalar anlamına gelen Lunat dalgalanmalar, Linguoid dalgalanmalara benzer ancak kenarları eğimden ziyade kavislidir. Diğer tüm özellikleri aynıdır.

Çapraz laminalar ve asimetrik dalgaları tanımlama

Dalga şekilli dalgacıklar: Çift yönlü dalgalanmalar veya simetrik dalgalanma işaretleri de simetrik, neredeyse sinüzoidal bir profile sahiptir. Bunlar bulundukları ortamın zayıf akımlardan meydana geldiğini gösterir ve bu zayıf akımlar dalga osilasyonları tarafından oluşur.
Günümüz akışlarının çoğunda, kaba kumdan daha büyük tortularda dalgalanmalar oluşmayacaktır. Bu nedenle, kum yatağı akışlarının dere yataklarına mevcut dalgalanmalar hakim olurken, çakıl yatağı akışları yatak formları içermez. Dalgaların iç yapısı, kum tanelerinin boyut dağılımı dalgaların büyüklüğü ile ilişkili olduğu için üstte kaba tanecikler bulunan ince bir kum tabanıdır. Bunun nedeni, kaba taneler birikir ve koruyu bir bariyer sağlarken ince tanelerin hareket etmeye devam etmesidir.
Rüzgar tarafından oluşturulan dalgacıklar
Normal Dalgacıklar: Ayrıca sıkıştırma dalgacıkları olarak da adlandırılır. Bu dalgacıklar akıntı rejiminin alçak seviyeli kısmında tanecik boyu 0,3-2,5 mm olan kumlardan meydana gelir.  Normal dalgacık dalga boyu 7–14 cm arasındadır ve düz bir sinüs yapıya sahiptir. Sinüs tepeleri rüzgârın akış yönüne yatay gelir.
Devasa Dalgacıklar: Bu dalgacıklar akıntı rejiminin yüksek seviyeli kısmında meydana gelir. Kum çift durumlu tanecik büyüklüğü dağılımı gösterir. Bu durum beklenmedik şekilde 1–25 m arası çok uzun dalga boyları meydana getirir. Rüzgârın büyük parçaları taşımak için yetersiz fakat küçük parçaları taşımak için yeterince güçlü olduğu yerlerde görülür.
Değişken Dalgacıklar:  Ayrıca aerodinamik dalgacıklar olarak da bilinir. Yüksek hızlı rüzgârlar tarafından oluşturulurlar. Uzun ve düz bir yapıya sahiptirler.
Tanımlamalar
 Dalga Tepesi: Bir dalganın aldığı en büyük değer veya yüksekliğe tepe noktası denir. Bu tepe noktası bir dalga çeviriminde dalganın pik yaptığı yerde yer alır.
Çukur:Tepenin tam aksine bir dalga üzerinde yer alan minimum değerli noktayı temsil eder.

Atıflar

Kitaplar
ERİNÇ, S:Jeomorfoloji-1,Der Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2010
HOŞGÖREN, M: Jeomorfoloji Terimleri Sözlüğü, Çantay Yayınları, İstanbul, 2011
Potter, Pettijohn. (1977) Paleocurrents and Basin Analysis
Nichols, Gary. (2009)Sedimentary and  Stratigraphy
Stow  A.V., Dorrik. (2009) Sedimentary Rocks in the Field: A Color Guide

Bir dere yatağı, bir akıntının, derenin veya nehrin dibi (batimetri) veya normal su akışının (kanal) fiziksel sınırlarıdır. Yan sınırlar veya kanalların kenarları, taşkın evresi hariç tüm durumlarda nehir kenarı veya ırmak kenarı olarak adlandırılır. Belirli koşullar altında bir nehir, bir dere yatağından birden çok dere yatağına dallanabilir. Bir nehir, kenarlarından taştığında ve taşkın yatağına aktığında bir sel meydana gelir. Genel bir kural olarak, dere yatağı kanalın normal su hattına kadar olan kısmıdır ve kenarlar, normal su hattının üzerindeki kısımdır. Bununla birlikte, su debisi değişiklik gösterdiğinden, bu farklılaşma yerel yorumlamaya tabidir. Genellikle, dere yatağında karasal bitki örtüsü bulunmaz, oysa nehir ve dere kenarları yalnızca olağandışı durumlarda su akışına maruz kaldığından çoğu zaman bir bitki örtüsü bulunur.

Bentik bölge
Talveg

 Wikimedia Commons'ta dere yatağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Jeomorfolojik bir derecik topoğrafik özellikli doğal bir akarsudur. Derecikler yamaçlarda sığ su yolları gibi erozyonun ilk işaretleri olarak meydana gelir. Yapay derecikler bazı mesafe su menteşesini taşımak için kanal olarak kurulur.

Akarsu jeomorfoloji de bir derecik erozyonun sonuçlandırdığı yüzeysel akış ve yüzey akış ile humus tabakalarında sığ ve dar bir kesidir. Derecikler toprak ve tarım arazisi yamaçlarında en yaygın alandır. Ancak çeşitli yüzeler üzerinde oluşabilir. Derecikler kalker gibi eriyebilen bazı kayaların yüzeyinde bulunabilir. Küçük dereler genellikle büyük toprak erozyonunun ilk belirtileri olarak görülür ve eğer büyüme bırakılırsa nehirleri, dereler, obruklar gibi büyük akarsu özelliği gelişebilir.

Derecikler, tepe yamaçlarında su, üst tabakasını aşındırdığında oluşur ve bu yüzden önemli ölçüde mevsimsel hava biçimlerinden etkilenebilir. Onlar yağmurlu aylarda daha sık görünmeye eğilimlidir. Derecikler akış gerilimi çoğaldığında toprak parçacıklarını ayırmak için yüzey akış yeteneği çoğaldığında, toprağın kesme gücü etkisinde kaldığında toprağın yüzeyine paralel çalışan toprak yeteneğinin üstesinden geldiği zamanlarda oluşmaya başlar. Suyun toprak parçalarını serbest parçalandığında ve onları bayır aşağıya taşıdığında erozyon süreci başlar. Bu güçler, neden kumlu, killi toprağın genellikle dereciklerin şekline duyarlı olduğunu açıklar. Derecikler her yüzeyde şekillenmesi ve onların oluşumu özü dik yamaç eğimine bağlıdır. Yer çekimi derecikleri oluşturmak için gerekli olan erozyonel çevreyi başlatmak için gerekli gücü sağlayan su gücünü belirler. Bundan dolayı dereciklerin oluşumu öncelikle yamaç eğimi tarafından kontrol edilir. Yamaç bir taraftan bir bölgede yamaç uzunluğu ve toprağın geçirgenliği kesiler sayıda kontrol ederken yamaç, dereciklerin derinliğini kontrol eder. Toprağın her türü bir eşik değerine sahiptir. Eğim açısı suyun hızı altında dereciklere şekil oluşturmak için yeterli toprak parçacıklarını çıkarmak için yeterli gücü üretemez. Örneğin; birçok yapışkan olmayan yamaçlarda bu eşik değer, bir açı etrafında gezinen bir kayma hızı 2 derece ile 3 ve 3.5 / sn arasındadır. Derecikler şekillenmeye başladıktan sonra, onların boyutunu ve akış hacmini artırabilecek diğer çeşitli erozyon güçlerine tabi tutulur. Dere basmış bir alanda erozyonun %37 e kadar dere yan duvarlarının kitle hareketi ya da çöküşü kaynaklanıyor olabilir. Su derecik içinden aktıkça, bu çöküşü tetikleyen duvarların altını kesecektir. Ayrıca su toprak duvarlarına sızdığı için, duvar çöküş şansını yükselterek onlar (toprak duvarlar) zayıflatır. Erozyon dereciklerin büyüklüğünü artıran bu güçler tarafından yaratılır.

Derecik küçük olmalarına rağmen, her yıl önemli miktarda toprak taşırlar. Bazı tahminler dere akışının derecik olmayan ta da derecikler arası alanlardan yaklaşık on kat daha fazla taşıyıcı kapasitesi olduğunu savunur. Ilımlı yağışta derecik akışı kaya parçalarını eğim aşağı 9 cm çapı taşıyabilir. 1987 yılında, Bilim adamı J. Poesen Belçika'da holdenberg alanın da, ılımlı yağış sırasında dere erozyonunun 200 kg kadar kaya kırdığını ortaya koyan bir deney yaptı. Ne yazık ki dereciklerin, manzara üzerindeki etkisi genellikle olumsuz insan faaliyetleri olmuştur. Derecikler uzak arkeolojik mevki de yıkanırken gözlemlendi. Onlar tarım alanlarında daha yaygındır. Traktör gibi tarım makineleri, yüzey boyunca su akışının olduğu noktalarda toprağa etkili olur.

Dev kazanı, içinde çakıltaşları olan bir akarsunun, şelaleden düştüğü alanlarda, oluşturduğu derin oyuk. Su yüksekten döküldüğünde yaptığı burgaç hareketiyle çakıl taşı ve kumların hareketlendirir ve üzerinde bulunduğu kayayı zamanla aşındırır.
Dev kazanının oluşumunda, şelalenin üst kısmındaki direçli kayaçlar ve alt kısmında bulunan az dirençli kayaçların bulunması önemlidir. Bu yapı şelale oluşumuna neden olur. Yukarıdan dökülen suların hareketlendirdiği çakıl taşları alt kısımdaki dirençsiz kayaları aşındırması sonucu büyükçe bir oyuk oluşturur.
Dev kazanları 10–15 m çapa kadar ulaşabilir. Çoğunlukla derinlikleri genişliklerinden fazladır. Kenarları düzdür, suyun burgaçının yanında su ile dökülen taşlarında oyulmaya etkisi vardır. Anakayanın ve hareketli çakılların sertlik derecesine göre değişmekle birlikte 1–2 m derinliğindeki oyukların 25 ila 75 yılda oluştuğu belirlenmiştir. Dev kazanının içinde ve akış yönünde çakıl ve kum birikintileri bulunur.

Drenaj sistemini belli bir drenaj havzasında dere, nehir ve göller oluşturmaktadır. Drenaj sistemi içerisinde bulunan sert veya yumuşak kayaların olup olmadığı, arazi eğimi ve topografyası önemlidir. Jeomorfolog ve hidrologlar akarsuları drenaj havzasının bir parçası olarak görmektedirler. Bir drenaj havzasındaki yer altı ve yer üstü suların akışlarını topografya belirler. Drenaj havzaları birbirlerinden topografik engellerle ayrılırlar. Drenaj havzasını bütün akış kolları temsil eder. Sayıları ve uzunlukları topografyaya  bağlı olarak havzayı genişletebilir ve şeklini değiştirebilir. Drenaj sistemini en son denize veya göle dökülen nehir temsil eder.

Kanalların yapılarına göre drenaj sistemleri birçok kategoriden oluşur. Drenaj çeşitlerini arazinin topografyası ve jeolojisi belirler.

Dendritik drenaj sistemleri, drenaj sisteminin en sık görülen şeklidir. Dendritik sistemde ana nehir bir sürü yan kollarla beslenerek ağaç görünümü alır.
Nehir kanalları arazinin eğimini takip ederek gelişir. Dendritik sistemler V şeklindeki vadilerde oluşur. Arazideki kaya tiplerinin geçirgen olmayan ve gözeneksiz olması gerekir.

Paralel drenaj sistemi, dik yamaçlarda oluşur. Dik yamaçlar nedeniyle akarsuyun yan kolları azdır ve aynı yöne hızlı ve düz bir şekilde akarlar.Yüzeyde belirli bir eğim olduğu zaman paralel drenaj sistemleri oluşur. Yan yana oluşan paralel drenaj sistemlerinin önünü dayanıklı kayaç grupları keserse ve diğer paralel sisteme bağlanır.

Bu drenaj sisteminin geometrisi üzüm bahçelerinde kullanılan tel kafeslere benzemektedir. Nehir V şeklinde bir vadiden akar ve dik yamaçlardan gelen yan kollar nehri
besler. Bu yan kolların yaklaşık 90 derecelik açıyla gelmesi ana nehrin kafes gibi gözükmesine neden olur.
Kafesli drenaj sistemi Kuzey Amerika'daki Appalachian Dağlarında görülebilir.

Dikdörtgenimsi drenaj sistemi, erozyona karşı dayanıklı olan tek tip kayaçlar üzerinde gelişir. Ancak bu sistemde su kolları, dik açılarla iki ayrı yöndedir.
Birleşmeler genellikle erozyona dayanıklı kayaç üzerinde olmaktadır. Sonuç olarak bu drenaj sistemi dik kıvrımlardan ve düz çizgilerden meydana gelen bir akım sistemidir.

Radyal drenaj sistemi, yüksek bir merkezden akışı dışa doğru yayar. Volkanlarda genellikle mükemmel radyal drenaj sistemleri görülür.
Radyal drenaj sistemi kubbe gibi diğer jeolojik yapılarda da görülür. 

Karst morfolojisi üzerinde gelişen drenaj alanlarında obruk veya polyeler tarafından kapılması ile oluşan devamsız akarsu vadileri gözlenmektedir.

Merkezcil drenaj sistemi, ters yönde su akımları hariç olmak üzere radyal drenaj sistemleri ile benzerdir. Merkezcil drenaj sistemleri aralıklı küçük göller oluşturmaktadır. Batı ve güney batı ABD'de yaygındır.Kurak mevsimlerde bu göller tuz dairelerine dönüşür.

Dengesiz drenaj sisteminde nehir ve göllerde tutarlı bir model yoktur. Jeolojik bozulmanın çok olduğu alanlarda görülür.

Monroe J., Wicander R. (2007) Fiziksel Jeoloji Yeryuvarı'nın Araştırılması. Ankara: TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI.Ankara
Atalay, İ., (2005), Genel Fiziki Coğrafya(5.Baskı),META Basım Matbaacılık, İzmir

system (geomorphology) 4 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
StarHydro – software tool that covers concepts of fluvial geomorphology and watershed hydrology 13 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Pidwirny, M. (2006). "The Drainage Basin Concept". Fundamentals of Physical Geography, 2nd Edition. Date Viewed (İngilizce)
Michael E. The Physical Environment: an Introduction to Physical Geography. 2006. Date visited (İngilizce)
Ip, Kim Wai; Lam, Chi Chung; Sze, Ming Hui; Wong, Kam Fai; Yeung, Kam Chuen (2009). "How does water shape our rivers and coasts?". Senior Secondary Exploring Geography. 1. Oxford University Press. s. 2.7. ISBN 978-0-19-549329-0.

Dünyanın en uzun nehirleri listesi dünyada bulunan 1.000 km'den daha uzun olan nehir sistemlerini ihtiva eder. Uzunluk kavramı karmaşık ve tartışmalıdır. Değişik kaynaklar bir nehir sistemi hakkında bazen birbirinden farklı bilgiler vermektedir. Bilgi kaynaklarından farklı bilgiler verilmiş ise, eğer bu farklar büyük değilse bir ortalama verilmiştir ama eğer farklar çok büyükse değişik kaynaklardan verilen bilgiler ayrı ayrı parantez içine konulup verilmiştir.

Genellikle nehirlerin uzunluğu tam tek gerçek değer olarak verilememektedir. Uzunluk nehrin kaynağı ile nehrin ağzı arasında bulunan uzunluk değeridir. Fakat hem nehrin kaynağının seçilmesi ve hem de önemli nehirlerde bile nehrin ağzının seçilmesi tartışmalara yol açmaktadır. Bu nedenle nehir uzunlukları tam gerçek değerler değil yaklaşık değerlerdir.
Bir nehrin "gerçek kaynağı" nehre başlangıç olan akarsularının kaynakları arasından nehrin ağzından en fazla uzak olanı olarak tanımlanmaktadır. Bu "gerçek kaynak" nehre adını veren nehrin ana akıntısı üzerinde değil bir yan akıntısı üzerinde olabilmektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde normal olarak Mississippi Nehri'nin esas kaynağının Minnesota eyaletinde bulunan "Itasac Gölü" olduğu birçok Amerikalı tarafından coğrafya derslerinde öğrenilip kabul edilmektedir. Halbuki bu kaynak "gerçek kaynak" tanımlamasına uymamaktadır. Mississippi Nehri ağzından en uzak olan kaynak Montana eyaletinde bulunan Jefferson Nehri'nin ana kaynağıdır. Bu Jefferson Nehri ise Missouri Nehri'ne katılmaktadır ve Missouri Nehri sonradan Mississippi'ye katılır. Böylece Misissippi Nehri uzunluğu nehrin ağzından gerçek kaynağa kadar Mississippi-Missouri-Jefferson uzunluğu olarak verilmektedir. Bunun yanında gerçek kaynak mevsimlik olarak çok değişen bir dere kaynağı veya değişen bataklık alanlar ya da göller de olabilmektedir.
Tarım arazilerinde kaynakları olan nehirlerin gerçek kaynaklarını tespit etmek çok zordur. Bu hallerde tarım yapılan tarlaların suyunu çeken tarla, bahçe yan kanallarında sular toplanmakta ve sonra yan kanalların birleşmesi ile nehre esas olan akarsu ortaya çıkmaktadır. Bu yan kanallarda toplanan ve sonra birleşen sular mevsimlik olarak değişmektedir.
Bir nehrinin ağzının da tam tanımlanması da çok güç olabilmektedir. Bazı nehirler, örneğin Rio de la Plata veya Saint Lawrence Nehri, nehir ağzında büyük bir haliç yapmakta ve denize veya okyanusa yaklaştıkça bu haliç gittikçe genişlemektedir. Bu geniş ve büyük haliç içinde nerede nehrin bittiği nerede denizin başladığı hemen hemen imkânsız olmaktadır. Diğer bazı nehirlerin ağızları bulunmamaktadır. Örneğin Okavango Nehri, Humboldt Nehri, Bear Nehri, Kern Nehri ilerledikçe su hacimleri, ya suları sıcakta uçarak ya toprak tarafından çekilerek veya tarım yapanlar tarafından kullanılarak tedricen azalmakta ve bir mevkide kaybolmaktadır. Bu şekildeki nehirlerin hangi mevkide kayboldukları mevsimlere göre değişmektedir.
Nehir uzunluklarını haritalardan tayin etmek de genellikle uydulardan detaylı fotoğraflar olmadan çok zor olmaktaydı. Uydu fotoğrafları ile yüksek mikyaslı haritalar ve detaylar elde edilmektedir. Coğrafyacılar uzunluk için en uygun büyük mikyaslı (uydu veya diğer tip) harita olarak nehrin genişliğinin haritada ölçülebilir olanını tercih etmektedirler. Ne yazık ki gayet büyük mikyaslı (uydu) haritaları gizlilik kurallarına uyularak çok araştırmacılara açık değildir.
Eğer büyük mikyaslı ve ayrıntılı haritalar bulunsa bile uzunluk ölçmek kolay olmamaktadır. Uzunluk ölçerken nehrin ortası mı yoksa kenarlarının mı ölçüleceği en baş zorluk doğuran sorundur. Eğer nehir bir göl içinden geçerse uzunluğun nasıl ölçüleceği problem doğurmaktadır. Mevsimlik ve yıllık seller, erozyon, barajlar, deniz ve nehir kıyısı ile sel savunma duvarları bu uzunluğun ölçümünü zorlaştırmaktadır. Menderes yapan nehirler ya doğal olarak ya da insan eli ile uzunluklarını değiştirmektedirler. Örneğin 1766-1885 döneminde Mississippi Nehri üzerinde Cairo, Illinois ile New Orleans, Luisiana arasında yapılan 18 tane kesip kesip de su yolunu kısaltma çalışmaları sonucunda Mississippi Nehri'nin bu iki mevki arasındaki uzunluğu 218 km azaltılmıştır.
Bunlar nehrin uzunluğunun daha kesin ölçülmesini zorlaştırmakta ama imkânsız kılmamaktadır. Fakat bu sefer değişik nehirlerin değişik uzunluk ölçümlerinde değişik doğruluk paylarının kullanılması problemi ortaya çıkmakta ve bunlar da uzunluk karşılaştırmalarını güçleştirmektedir.

Çoğu nehir için, farklı kaynaklar nehir sisteminin uzunluğu konusunda çelişkili bilgiler vermektedir. Farklı kaynaklardaki bilgiler parantez içinde verilmiştir.

Yukarıdaki listedeki nehir uzunluğu değeri arkasında bir (*) (yıldız işareti) bulunursa verilen bu uzunluk birkaç değişik kaynaktan toplanmıştır ve birbirinden fazla değişiklik göstermeyen değerlerin bir ortalamasıdır. Eğer değişik kaynaklar çok değişik uzunluk değerleri vermekte iseler, bu sefer bu değişik değerler parantez içinde belirtilmektedir.
Coğrafya bilimcileri Amazon Nehri'nin mi yoksa Nil Nehri'nin mi dünyada en uzun nehir olduğunu hâlâ tartışmaktadırlar. Son zamanlara kadar Amazon Nehri'nin uzunluğunun değişik kaynaklarda değişik verilmesine baş sebep Amazon'un ağzında bulunan "İlha de Marajo" adasının güneyindeki nehir yatağının ana yatak olarak alınıp alınmamasına bağlı idi. Ama 2007 tarihli bir BBC haberine göre, Amazon Nehri'nin kaynağı hakkında araştırmalar da bu tartışmaya yeni bir katkı yapmıştır. Bu son bilgilere göre Amazon Nehri daha uzundur. Buna neden, araştırma yapmak için And Dağları yüksek tepelerine çıkan bir grubun sağladığı yeni bilgilerdir. Bu gruba göre

Peru'nun güneyinden bulunan Nevado Mismi Dağı'nın kuzey yamacında kaynağı bulunan ve Rio Apurimac Nehri'ne katılan "Carhuasanta Suyu" Amazon Nehri'nin başlangıç kaynağı olarak kabul edilirse Amazon Nehri, Nil Nehri'nden 100 km daha uzun olmaktadır.  

Bu iddiaya karşılık uydu fotoğraflarına dayanılarak yapılan ve bu yeni ana kaynağı kullanan ölçüm araştırmalarının Amazon'un yeni ölçümlerle uzunluğunun 6.400 km'yi geçmediğini belirtmektedirler. 

Bu listede verilen nehir isimleri en genel kabul edilen isimlerdir. Fakat aynı nehrin, bu nehir civarında yaşayan halk tarafından bile, değişik isimlerle anıldığı bilinmektedir.
Bir nehrin ne kadar kısmının hangi ülkede bulunduğu da çok tartışmalar ve hatta çatışmalar doğurmaktadır.

Notlar

Kaynakça

Nehir
Dünya'nın en büyük havzaları listesi

Time dergisi 2004 Yılı Almanaki
Dünyanın önemli nehirleri
"EarthTrends" websitesinde dünyada nehir havzaları World Resources Institute (İngilizce)
Jopp, Werner; Hanle, Adolf: (1968-1973) Meyers Kontinente und Meere in 8 Bänden. Mannheim: Geographisch-Kartographischen Institut Mayer (Almanca)

Gideğen (göl ayağı), bir gölün fazla sularını boşaltan akarsulara verilen addır. Çıkış ayağı denildiği de olur. Gideğeni olan göller her zaman tatlı suludur.
Göle dökülen akarsulara benzer adlandırma ile geleğen denilir. Bazı göller dipten sızmalar ile de su kaybedebilir. Göller dışa akıştan başka buharlaşma ile de su kaybederler. Kurak bölgelerde gölün beslenmesi zayıf, buharlaşma ise fazladır. Bu durumda gölün dışa akışı (gideğeni) yoktur, bu göllere uç gölleri adı verilir. Göller çevrelerinden (akarsular ve yeraltı kaynakları) suları toplar, fazla sularını gideğen aracılığı ile başka yerlere gönderir. Gideğenin bulunduğu alan göl kıyılarının en çukur yeridir.
Bazı göllerin göl dibi ayağı bulunur. Özellikle karstik göller dipten düdenler ile su kaybederler. Bu delikler kum, balçık gibi malzeme ile zamanla tıkanabilir, bazen tamamen kapanabilir.
Kanada, Finlandiya ve Norveç gibi bazı ülkelerde göller birbirlerine akarsular ile bağlıdır. Bir gölden çıkan gideğen, diğer bir göle dökülür. Göl-nehir dizilerinde akarsu gittikçe güçlenir. Akarsuyun debisi düzenli olur ve ara göller taşkınları önlemede depo görevi yapar. Dubawnt River, Thelon River, Kazan Nehri bu tip akarsulardır.
Türkiye'de gölden çıkan gideğenlerin başlattığı akarsular şunlardır:

Beyşehir Gölü: Çarşamba Suyu
Eğirdir Gölü: Kovada Çayı
Kovada Gölü: Aksu
Manyas Gölü: Kocaçay
Ulubat Gölü: Kocaçay
Çıldır Gölü: Arpaçay
Sapanca Gölü: Çark Suyu

Heyelan set gölü heyelan sonucu bir akarsuyun önünün kapanmasıyla oluşan göl. Heyelanla yer değiştiren kütle doğal bir bent görevi görür. Settin gerisindeki çanakta sular birikerek göl oluşturur.
Heyelan set göllerinin oluşmasında; jeomorfoloji, litoloji, iklim, bitki örtüsü gibi faktörler etkilidir. Jeomorfolojik özelliğin parçalı ve engebeli olması önemlidir. Düz alanlarda heyelan oluşmaz, eğimli alanlarda oluşur. Litolojik özelliklerde kayaç çeşidi ve tabakaların uzanışı önemlidir. Kil, marn gibi litolojik unsurların suyu tutması, heyelanı tetiklemektedir. Kayaç tabakalarının eğimli uzanması heyelanda önemli bir unsurdur. İklim yağışın fazla olması ve yağışlı dönemin uzun sürmesi ile etkili olur. Suya doyan ve ağırlaşan toprak kütleleri heyelana maruz kalır. Bitki örtüsü bazen kökleriyle araziyi sabitleyerek heyelanı engeller, bazen de ağırlığı ile heyelanı tetiklediği düşünülür. Heyelanı oluşturan faktörlerin çoğu Karadeniz bölgesinde bulunur. Bu nedenle Türkiye'de  heyelan set göllerinin çoğu Karadeniz bölgesindedir.
Bitki örtüsünün varlığı erozyonu kesinlikle engellemesine rağmen, heyelan için aynı şey söylenemez. Heyelana aşırı yağışlar neden olduğundan, arazide orman bulunması beklenir.

Tortum gölü
Sera Gölü
Abant Gölü
Zinav Gölü
Sülük Gölü
Yedigöller
Borabay Gölü

Irmak kelimesi aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Nehir, deniz ve göl gibi su kütlelerine dökülen büyük akarsu
Bir kadın adı
Bir Türkçe soyadı
Irmak Hamamı, 1594 yılında yaptırılan eski hamam
Eridanus (takımyıldız)
Nehir yunusu
Irmak (film), Lütfi Ömer Akad'ın yönettiği, Serdar Gökhan ve Aysun Güven'in başrollerde oynadıkları 1972 yılı yapımı film

Irmak, Yahşihan, Kırıkkale ili Yahşihan ilçesine bağlı belde
Irmakköy, İspir, Erzurum ili İspir ilçesine bağlı köy
Irmak, Menemen, İzmir ili Menemen ilçesine bağlı mahalle
Irmakköy, Cide, Kastamonu ili Cide ilçesine bağlı köy

Çağan Irmak (d. 1970), Türk dizi ve film yönetmeni, senaryo yazarı
Sadi Irmak (1904–1990), Türk tıp doktoru ve siyasetçi
Çağla Irmak (d. 1997), Türk dizi, sinema ve tiyatro oyuncusu
Şahin Irmak (d. 1981), Türk oyuncu
Gülizar Irmak (d. 1963), Türk oyuncu ve senarist
Hamdi Irmak (d. 1961), Türk siyasetçi
Selma Irmak (d. 1971), Türk siyasetçi
Mustafa Irmak (d. 1974), Türk bürokrat
Coşkun Irmak (d. 1961), Türk yazar ve senarist

Irmak Zileli (d. 1978), Türk antropolog ve roman yazarı
Irmak Ünal (d. 1977), Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu
Irmak Arıcı (d. 1995), Türk şarkıcı ve söz yazarı
Irmak Atuk (d. 1985), Türk oyuncu, sunucu ve eski manken

Kaldera, volkanik patlama sonucu toprağın çökmesiyle oluşmuş volkanik yer şekli. Bazen volkanik kraterlerle karıştırılmaktadır. Kelime, İspanyolcada ‘caldera’ ve Latincede ‘calderia’ denilen 'pişirilmiş çömlek' anlamına gelmektedir.
Kaldera terim olarak Alman jeolog Leopold von Buch tarafından 1815 yılında Kanarya Adalarında bulunan Taburiente Kalderasını görmesi ve bu ismi kullanması sonucu literatüre eklenmiştir.

Volkanik bir patlama sonucu yanardağın altında bulunan magma odasından büyük bir magma çıkışı meydana gelir. Eğer yeterince magma çıkıyorsa, büyük miktarda boşalmış olan magma odasına doğru bir çökme meydana gelir. Bu çökmenin sebebi magma odasında üstünde kalan ağırlığı taşıyabilecek kadar malzeme kalmamasıdır. Kabaca dairesel bir kırık veya bir halka, volkanın kenarında gelişir. Bu halka kırıklar da dayk olarak bilinen sokulum müdahaleleri için besleyici olarak hizmet vermektedir. İkincil volkan bacaları yine bu halkasal kırık üzerinde gelişir. Magma odası boşaldığı zaman halka şeklindeki kırığın merkezinde kalan volkanın merkezi içeriye doğru çökmeye başlar. Bu çöküş, meydana gelebilecek patlamalarla bir doğal felakete dönüşebilir. Çöken alan 1 ila 250 km kadar olabilir.

Bazı kalderaların zengin madenlere ev sahipliği yaptığı da bilinmektedir. Dünyanın en iyi korunan ve içerisinde maden bulunduran kalderalarından biri Kanada Kuzeydoğu Ontario'da bulunan Yeni Arkean döneminde oluşmuş olan Sturgeon Gölü Kalderasıdır.

Magma silis açısından zengin ise kaldera genellikle ignimbiritinin, tüf, riyolit ve diğer magmatik kayaçlar ile doludur. Silikaca zengin magma yüksek bir viskoziteye sahip ve bu nedenle bazalt gibi kolay akmaz. Sonuç olarak, gazlar magma içinde yüksek basınç altında kapalı kalmış olma eğilimindedir. Magma Dünya'nın yüzeyine yaklaştığında, magmanın boşaltılmasıyla hızlı bir şekilde patlama meydana gelir. Geniş alanlara volkanik kül ve gaz sıkışmasının da etkisiyle lav yayılımı olabilir.
Eğer volkanik aktivite devam ederse, kaldera merkezi gibi magmanın sonraki yükselmelerinde Cerro Galan, Toba Gölü ve Yellowstone'da da görülebileceği gibi volkanik dom oluşabilir. Bir silisik veya riyolitik kaldera tek bir olayda yüzlerce hatta binlerce
kilometrelik alanı etkileyecek kadar malzeme yayabilir. Bu tür patlamalara 1881 Krakatoa veya 1991 Pinatubo volkanlarının faaliyetleri örnek verilebilir. Bu tür patlamaların sonucu olarak küçük çaplı patlamalar, yerel yıkımlar ve hatta dünya ölçeğinde sıcaklığın fark edilebilir derecede değişmesine neden olabilir.
Yellowstone Kalderası yaklaşık olarak 650 bin yıl önce patladığında Kuzey Amerika'nın önemli bir bölümünü kapsayan malzemenin yaklaşık olarak 1000 m³ olduğu tahmin edilmektedir. 1980 yılında patlayan St. Helena Dağı'ndan çıkan malzemeler 1,2 km³'lük bir hacme sahiptir. Büyük bir kaldera patlamasının ekolojik sonuçlarını Endonezya'da bulunan ve 74 bin yıl önce patlayan Toba Dağı'nda gözlenmiştir.

Bazı kalkan volkanlar (Kilauea ve Mauna Loa volkanları gibi; ayrıca bu volkanlar Hawaii'de bulunmakta ve Dünya'daki en aktif volkanlardır) farklı bir türde kaldera oluşturmaktadır. Bu tür volkanları besleyen magma az miktarda silis içerdiğinden bazaltiktir. Sonuç olarak magma daha az ağdalı riyolitik bir magma ve magma odasıdaki malzeme büyük lav akıntılarından ziyade patlayıcı olaylara drene edilir. Elde edilen kalderalar da çökme kalderalar olarak bilinir ve daha yavaş patlayıcı kalderalardır. Örneğin 1968 yılında Fernandina Adası'ndaki kalderada 350 metre birden bir çöküş gerçekleşmiştir. Kilauea Kalderasında ise Halema'uma'u adıyla bilinen iç kalderasında bir lav gölü oluşmuştur.
Nisan 2007'de patlama sırasında Réunion'da bulunan Piton de la Fournaise zirvesi aniden 300 metre birden düştü. Bu çökmenin sebebi volkanın güney tarafında magmanın aşağı doğru çekilmesidir.
Bu tür kalderalarda lavın drenaj alanına boşaltımı çok sık görülür.

1960'ların başından bu yana, volkanizma Güneş Sistemindeki gezegenlerde ve onların uydularında gerçekleştiği bilinmektedir. İnsanlı ve insansız uzay araçları sayesinde volkanizma Venüs, Mars, Ay ve Jüpiter'in uydusu olan İo'da tespit edilmiştir. Bunlardan hiçbirinde Dünya'daki gibi levha tektonizması yoktur. Bu gezegen ve uydularda meydana gelen volkanizma, sıcak nokta volkanizmasıdır. Bunun sebebi ise iç ısılarının yüksek olmasıdır. Boyutları oldukça değişse de bu gezegen ve uydularda bulunan kaldera birbirine benzerdir. Venüs üzerindeki kaldera ortalama 68 km, İo'daki kalderanın 40 km çapındadır. Tvashtar Paterae, İo'da bulunan en büyük kalderadır ve çapı muhtemelen 290 km'dir. Mars'taki kalderaların ortalama çapları Venüs'ten oldukça küçük (yaklaşık olarak 48 km) Dünya'daki kalderaların ortalama çapları ise 1,6 ila 80 km arasında değişmektedir.

Ngorongoro Krateri, Tanzanya
Menengai Krateri, Kenya
Elgon Dağı, Uganda/Kenya
Fogo Dağı, Cape Verde
Erta Ale, Etiyopya
Nabro Volkanı, Eritre
Mallahle, Eritre

Dakantou Kalderası, Çin
Ma'anshan Kalderası, Çin

Yiyang Kalderası, Çin
Aira Kalderası, Japonya
Kussharo, Japonya
Kuttara, Japonya
Mashū, Japonya
Aso, Japonya
Kikai Kaldersı, Japonya
Towada, Japonya
Tazawa, Japonya
Ashi, Japonya
Halla Dağı, Güney Kore
Heaven Gölü-Baekdu Dağı, Kuzey Kore

Pinatubo Volkanı, Filipinler
Taal Volkanı, Filipinler
Laguna de Bay, Filipinler
Batur, Endonezya
Krakatoa Volkanı, Endonezya
Toba Gölü, Endonezya
Tondano Dağı, Endonezya
Tambora Volkanı, Endonezya

Tengger Volkanı, Endonezya

Derik, Mardin, Türkiye
Nemrut Volkanı, Türkiye

Akademia Nauk, Kamçatka Yarımadası
Golovnin, Kuril Adaları
Karymsky Kalderası, Kamçatka Yarımadası
Khangar, Kamçatka Yarımadası
Ksudach, Kamçatka Yarımadası
Kurile Gölü, Kamçatka Yarımadası
Lvinaya Past, Kuril Adaları
Tao-Rusyr Kalderası, Kamçatka Yarımadası
Zavaritski Kalderası, Kuril Adaları
Uzon, Kamçatka Yarımadası

Aniakchak Dağı, Alaska
Mazama Dağı, Oregon
Katmai Dağı, Alaska
La Garita Kalderası, Colorado
Long Valley, Kaliforniya
Henry's Fork Kalderası,
Idaho

Island Park Kalderası, Idaho,
Wyoming

Newberry Volkanı, Oregon
Okmok Dağı, Alaska
Valles Kalderası, New
Mexico

Yellowstone Kalderası, Wyoming

Silverthrone Kalderası,
British Columbia

Edziza Dağı, British
Columbia

Bennett Gölü Volkanik
Alanı, British Columbia/Yukon

Pleasant Dağı Kalderası,
New Brunswick

Sturgeon Gölü Kalderası,
Ontario

Skukum Volkanizma Alanı,
Yukon

Blake Nehri Megakaldera
Alanı, Quebec/Ontario

New Senator Kalderası, Quebec
Misema Kalderası, Ontario/Quebec
Noranda Kalderası, Quebec

Amealco Kalderası, Querétaro
Las Cumbres Kalderası, Veracruz-Puebla
Los Azufres Kalderası, Michoacán
Mazahua Kalderası, Mexico State

Chaitén
Cordillera Nevada Kalderası
Laguna del Maule
Sollipulli
Ekvador

Pululahua Jeobotanik Rezervi
Fernandina Adası, Galapagos Adaları
Sierra Negra, Galápagos Adaları
Cuicocha
El Salvador

Ilopango Gölü
Coatepeque Gölü

Diğerleri

Masaya, Nikaragua
Atitlan Gölü, Guatemala
Galán, Arjantin

Banská Štiavnica, Slovakya
Bakuriani/Didveli Kalderası, Gürcistan
Samsari, Gürcistan
Santorini, Yunanistan
Nisyros, Yunanistan
Askja, İzlanda
Grímsvötn, İzlanda
Katla, İzlanda
Krafla, İzlanda
Campi Flegrei, İtalya
Bracciano Gölü, İtalya
Bolsena Gölü, İtalya
Las Cañadas, İspanya
Ardnamurchan, İskoçya
Laacher See, Almanya
Lagoa das Sete Cidades, Azorlar, Portekiz
Furnas, Azorlar, Portekiz

Rotorua Gölü, Yeni Zelanda
Okataina, Yeni Zelanda
Kapenga, Yen, Zelanda
Ohakuri, Yeni Zelanda
Maroa, Yeni Zelanda
Reporoa Kalderası, Yeni Zelanda
Taupo Gölü, Yeni Zelanda
Kilauea, Hawaii, ABD
Rano Kau, Easter Adası, Şili

Deception Adası

Cirque de Mafate, Réunion
Cirque de Salazie, Réunion
Enclos Fouqué, Réunion
Cirque de Cilaos, Réunion

Olimpos Dağı Kalderası

Maat Dağı Kalderası

Clough, C. T; Maufe, H. B. & Bailey, E. B; 1909. "The cauldron subsidence of Glen Coe, and the Associated Igneous Phenomena". Quarterly Journal of the Geological. Society. 65, 611-678.
Gudmundsson, A (2008). Magma-Chamber Geometry, Fluid Transport, Local Stresses, and Rock Behavior During Collapse Caldera Formation. In Gottsmann J. & Marti, J (Ed. 10) Caldera Volcanism: Analysis, Modeling, and Response (314-346) Elsener, Amsterdam, The Netherlands
Kokelaar, B. P; and Moore, I. D; 2006. Glencoe caldera volcano, Scotland. ISBN. 0852725252. Pub. British Geological Survey, Keyworth, Nottinghamshire. There is an associated 1:25000 solid geology map.
Lipman, P; 1999. "Caldera". In Haraldur Sigurdsson, ed. Encyclopedia of Volcanoes. Academic Press. ISBN 0-12-643140-X
Williams, H; 1941. Calderas and their origin. California University Publ. Geol. Sci. 25, 239-346.

Kaplıca, sıcak yeraltı sularından yararlanmak için yeryüzüne çıktıkları kaynakların çevresine kurulan hamam görünümündeki tesislere denir. Kudret hamamı olarak da bilinmektedir.
İnsan sağlığı açısından yararlı olduğu, bazı hastalıkları iyileştirici özelliği bulunduğu bilinen kaplıcalar, turizm açısından da önem taşırlar. Termal ve mineralli sular ve çamurlar ve gazların bulundukları yöredeki iklim faktörleriyle birlikte değerlendirilerek kür tarzında uygulamalar yapılır. Sıcak suların çıktıkları yerlere ılıca denir. Bu alanlara tesis, hamam yapıldıktan sonra kapalı ılıca denilmeye başlanır, bu isim de zamanla kaplıca halini almıştır.
Antik Yunanistan ve Roma'da kaplıcaların bazı hastalıklara iyi geldiği biliniyordu. Romalılar İngiltere'yi işgal ettiklerinde Bath'ta doğal sıcak su kaynakları buldular ve bunlardan yararlandılar. Fransa'da Vichy ve Aix-en-Provence, Almanya'da Baden-Baden ve Belçika'daki Spa kaplıcaları 18. yüzyılda çok tanındı. Bu kaplıcalardan ve Eski Roma kaplıcalarının çoğundan günümüzde de yararlanılmaktadır.

Sıcak, madensel yeraltı sularının tedavi edici etkilerden banyo veya kısmi banyo şeklinde yararlanılmasına Kaplıca Tedavisi veya Balneoterapi denir.

Kireçlenmeler,
İltihabi romatizmalar,
Yumuşak doku romatizmaları,
Mekanik bel ve boyun problemleri,
Çalışma şart ve ortamına bağlı ağrılı tablolar,
Ortapedik problemler; kırık sekelleri, ameliyat komplikasyonları,
Spor yaralanmaları,
Kas hastalıkları,
Nörolojik hasarlanmalara bağlı problemlerde kullanılır.

Vücut direncini artırmak,
Genel durumu düzeltmek,
Hastanın şikâyetlerini azaltmak,
Hastanın bulgularını ortadan kaldırmak,
Kalıcı hasarları önlemektir.

İnsan sağlının korunmasında en önemli doğal tedavi unsurlarından biri olan termal sulara yönelik talep artmaya devam etmektedir. Gerek sağlığı koruma, gerek tedavi olmak gerekse zinde kalma isteği ve aynı zamanda dinlenme ve tatil yapma olanağı da bu talebi sürekli hale getirmektedir. Türk geleneğinde yüzyıllardan beri süregelen kaplıca çadırcılığı uygulaması da bu talebin tarihsel geri planını oluşturmaktadır. Örneğin Sivas yöresindeki çok yakın zamanlara kadar bile kurulan Çermik çadırları bu durumun en güzel örneklerinden birisidir. Üstelik pek çok kaplıca hakkında değişik efsane, rivayet ve söylencelerle buraların şifa dağıtıcı önü manevi ve psikolojik olarak da pekiştirilmektedir. Termal merkezlere gitmek, günümüzde ülke düzeyinde yaygın bir toplumsal alışkanlık haline gelmektedir. Özellikle de bedensel ağrılar, romatizma ve deri hastalıkları da bu talebin şifa bulma isteği ile ilgili kısmının en önemli dayanağını oluşturmaktadır. Bu talebin yanı sıra Türkiye'de denize ve kıyılara gitmeyen, karasal bölgelerde ikamet eden ekonomik durumu yeterli olan ve harcama potansiyelleri bulunan önemli bir müşteri kitlesi bulunmaktadır. Dolayısıyla günümüzde kaplıcalar bir turizm sektörüne dönüşmüş durumdadır ve oteller, pansiyonlar hatta evlerin geçici olarak kiralanması ile birlikte varlığını sürdürmektedir. İnsan sağlığı için iyileştirici ancak daha ziyade dinlendirici ve zinde kalma etkilerinden yararlanmak amacıyla son yıllarda sektöre olan ilgi artmaya başlamıştır. Dolayısıyla mevcut pazarın genişlemeye devam ettiği dikkate alınmalıdır.

“Kaplıcalar Yönetmeliği” ne göre Sağlık Bakanlığı'ndan kaplıca işletme ruhsatı almış olan kaplıcalardaki tedavilerin bir kısmını Devlet karşılamaktadır. Sağlık Bakanlığı'nca yayınlanan Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) 2010'da kaplıca tedavilerinin SGK tarafından karşılanma şekli “4.5.4.L” bölümünde açıklanmıştır. Buna göre kaplıca tedavileri için, resmi sağlık kurumlarınca en az bir “fiziksel tıp ve rehabilitasyon” veya “tıbbi ekoloji ve hidroklimatoloji” uzman hekiminin yer aldığı sağlık kurulları tarafından sağlık kurulu raporu düzenlenecektir" denilmektedir.

Deli Çermik
Emet kaplıcaları
Eynal Kaplıcaları
Figani Beke Kaplıcası
Gazlıgöl
Golan Kaplıcaları
Güre Kaplıcası
Hasanabdal kaplıcası
Ilgın kaplıcası
Ilıksu Plajı
Kurşunlu kaplıcaları
Kuzuluk kaplıcaları
Pamukkale
Reşadiye Kaplıcaları
Sakarı ılıcaları
Sandıklı
Terziköy Kaplıcaları
Tümbüldek Kaplıcaları
Urganlı Kaplıcaları
Yoncalı kaplıcaları

Széchenyi termal kaplıcası
Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri
Termal tesisler
Sanatoryum
Ilıca
Spa

Kaynak veya pınar, mağara ve yeraltı dehlizlerinde biriken suların hidrostatik basınç altında yüzeye çıktıkları alanlardır. Farklı bölgelerde göze, bulak, eşme veya memba olarak da bilinir. Topoğrafya yüzeyinin, yeraltı su yatağını kestiği nokta veya çizgi boyunca oluşur.
Kaynaklar yeryüzüne farklı güçlerde çıkarlar. Bazıları bir çeşme suyu kadar, bazıları tek kaynaktan bir dere oluşturacak kadar güçlü, bazıları da yamaçta bir nemlilik, ıslaklık yapacak derecede süzülerek çıkarlar.

a. Vadi kaynağı: Vadilerin yeraltı sularının yüzeyinden daha derinlere kadar kazındığı durumlarda oluşur. Sular yukarıdan gelir. Vadi yamaçında oluşurlar, yamaç kaynağı da denilir.
b. Fay kaynakları: Fay hatlarından yeryüzüne çıkarlar. Geçirimli ve suyla doygun bir tabakanın kırık alanının karşısında geçirimsiz tabaka varsa faydan yukarı çıkmaya zorlanır. Beslenme bölgesine göre fay kaynakları çoğunlukla sürekli ve bol sulu kaynaklardır.
c. Tabaka kaynağı: Üstte geçirimli tabaka, altta geçirimsiz tabaka bulunur, eğim yönleri aynıdır. Yeraltı suyu eğim doğrultusunda akışa geçer, kaynak olarak yeryüzüne çıkar. Suyu yukarıdan gelen kaynakların çoğu böyledir.
d. Karstik kaynaklar: Karstik alanlarda çıkan kaynaklardır. Voklüz kaynakları bir kaynaktan bir dere oluşturacak güçteki kaynaklardır. İsmi Fransa'daki Vaucluse kentindeki kaynaktan alınmıştır. Türkiye'de bu tür kaynaklara yerel olarak büngüldek, karpuzatan gibi adlar verilir. Suları gür, soğuk ve kireçlidir. Sürekli karstik kaynakların yanında bir de aralıklı çıkan sifonlu kaynaklar vardır.
e. Gayzer: Yanardağ alanlarında püskürerek çıkan, sıcak su kaynaklarıdır. İzlanda, Yeni Zelanda, Japonya, ABD'de bulunur.
f. Artezyen: Suyun kendi basınçıyla yüzeye yükseldiği sulardır. Genellikle geçirimsiz iki tabaka arasındaki akifer oluşum sebebidir.

a. Aralıklarla çıkan kaynaklar: Fazla yağışın olduğu zamanlarda bolca çıkarken, kurak zamanda cılızlaşır ve kururlar.
b. Dönemli kaynaklar: Yeraltı su seviyesinin durumuna göre güçlenir veya zayıflarlar.
c. Sürekli kaynaklar: Hiç kurumadan sürekli suyun geldiği kaynaklar.

Derinlerden gelen kaynak suları yolları boyunca madenleri ve mineralleri eriterek bünyelerine alırlar. Bu sular pek nadir kimyasal açıdan arı olurlar. İçeriğinde erimiş madde oranı düşük olan sulara tatlı sular denilir. Diğerleri içindeki erimiş maddelere göre isimlendirilir.

a. Tuzlu sular: İçerisinde erimiş tuzların fazlaca olduğu sulardır.
b. Kireçli sular: Kaynak sularında en bol bulunan madde kalsiyum karbonattır. Kireçtaşının bulunduğu alanlarda oluşan karstik kaynaklarda bolca bulunur. Kireç miktarı suyun sertliği/yumuşaklığını belirler.
c. Maden suları: İçeriğinde bolca erimiş maden ve mineral olan sulardır. CO2'nin çokça bulunduğu asit sulara ekşi su denilir. Alkalin sularda bolca Na2, Co3 ve CaCo3 bulunan maden sularıdır.Ayrıca, kükürtlü sular, çelikli sular, acı sular, acı-tuzlu sular vardır. Bu kaynaklar çıktıkları alanda renkli tortular bırakır. Pamukkale travertenlerini oluşturan kaynak Yellowstone Millî Parkındaki Castle Gayzeri bu kaynaklara örnektir.

a. Soğuk kaynaklar: Çıkış sıcaklığı bulunduğu enleme uyan veya daha az olan kaynaklar.
b. Sıcak kaynaklar: Bulunduğu enlemin yıllık ortalama sıcaklığından daha sıcak kaynaklardır. Ilıca ve kaplıcalar gibi.
c. Sıcaklığı yıl boyunca değişmeyen kaynaklar; genellikle yerin derinliklerinden gelir. Yeryüzündeki mevsimlik sıcaklık değişimlerinden etkilenmez.
d. Sıcaklığı mevsimlere göre değişen kaynaklar; suları yüzeye yakın alanlardan gelir.
Deniz değirmeni, bazı karstik bölge kıyılarında ender de olsa deniz suyunun, karanın derinliklerine doğru aktığı görülür. Bir değirmeni döndürecek kadar suyun aktığı bu alanlara deniz suyunu yutan yer, deniz değirmeni denilir. Karadaki yeraltı suyunun deniz seviyesinden aşağıda olduğu durumlarda oluşmaktadır.

Kazan, ana buzul kütlesinden koparak ölü buzul haline gelen buz kütlelerinin zamanla sedimanla kapanması ve daha sonra da eriyerek çapı kilometreleri, derinlikleri de onlarca metreyi bulan çöküntü alanlarının su ile dolması sonucunda kazan adı verilen göller oluşur.
Bir buzul gölü olan kazan, ani drenaj nedeniyle sel sonucu oluşur. Jökulhlaups  adındaki  bu sel, sandur yüzeyi üzerine büyük miktarda tortul biriktirmektedir. Kazan, deliklere taşınması ve dolayısıyla Jökulhlaups tarafından gömüldüğü sedimentçe zengin buzun erimesi ile bloklar oluşmaktadır. Bu bloklar oluşan Kazanın delik kenarındaki formu 1992 yılında Maizels tarafından yapılan arazi gözlemleri ve laboratuvar simülasyonları ile bulundu.
ABD Mitwest de bazıları on kilometreyi geçmemesine rağmen çoğu kazanın delik çapı iki kilometreden daha azdır. Kanada'nın Ontario eyaletindeki Puslinch Gölü 160 hektarı kapsayan Kanada'daki en büyük kazan gölüdür. ABD'nin kuzey merkezi Washington eyaletindeki Cascade Dağlarındaki Balık Gölü, 200 hektardır. Çoğu kazanların derinliği on metreden az mesafededir. Çoğu durumda, kazanların delik sonunda su, sediment ya da bitki örtüsüyle doludur. Kazan yüzey veya yeraltı suları ya da akarsularla beslenmesiyle bir kazan gölü oluşur.

Bir kazan  asidik su  nedeniyle  organik bitki maddesi olunca kazan bataklık haline gelir. Asidik ve kireç tabanlı koşulları biraz nötralize edilirse bir kazan turba olur. Kettle bataklıkları ekosistemleri kapalı çünkü yağış dışında hiçbir su kaynağı yoktur. Asidik kazan bataklıkları ve tatlı kazanlar bitki ve hayvan türleri için önemli ekolojik nişler bulunmaktadır.

 

Prairie çukuru bölgesi, Amerika Birleşik Devleti, Kanada lowa, Alberta’nın kuzeyine uzanır ve binlerce küçük göletleri ve gölleri içerir.

Geology of Ice Age National Scientific Reserve of Wisconsin NPS Scientific Monograph No. 29 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The genesis of the northern Kettle Moraine, Wisconsin - PDF 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geology of the Adirondack Park22 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Pothole Lakes in Siberia". NASA Earth Observatory. 23 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Mayıs 2006.

Kol, daha büyük bir nehre veya göle akan bir akarsudur. Bir kol doğrudan bir denize veya okyanusa akmaz. Kollar ve ana akım nehirleri, yüzey ve yeraltı sularının çevresindeki drenaj havzasına boşalarak suyu okyanusa doğru yönlendirir.

Bazı durumlarda kol akarsu, ana akarsu büyüklüğünde olur. Bu durumda havza içinde kollardan hangisinin ana nehrin kabul edileceği zorlaşır. Ana akarsu, suyu fazla olan, doğrultusu daha düzgün olan gibi çeşitli değerlere göre belirlenir:

Bazı durumlarda suyu en bol olan ana akarsu sayılır. Alp Dağları'ndan kaynağını alan Rhône Nehri bu duruma örnektir. Rhône, Lyon yakınlarında dik bir açı ile Saône Irmağı ile birleşir, bu ırmağın akış istikametine uyar, kuzey-güney doğrultusunda akışa devam ederek Akdeniz'e dökülür. Akış doğrultusu dikkate alınsaydı Saône ırmağı ana akarsu kabul edilecekken, güçlü kol olan Rhône ana akarsu kabul edilmiştir.
Bazı akarsu havzalarında büyük kollardan birisi, akarsuyun genel akım doğrultusunda olduğundan ana kol sayılır. Örneğin; ABD'nin en büyük akarsuyu olan Mississippi Nehri'nin en uzun kolu Missouri Nehri (4720 m), debisi en yüksek olan Ohio Nehri olmasına rağmen akış doğrultusundan dolayı ana kol Mississippi Nehri kabul edilmektedir.
Ana kol dışında akarsu ağında yer alan tüm dere, çay ve ırmaklar kol akarsu kabul edilirler. Ana kol direk katılanlar birinci dereceden kol denilir, bu akarsulara katılanlara ikinci dereceden kol denilir. Bir akarsu ağında birinci, ikinci, üçüncü... dereceden kollar bulunabilir.

Kum barı, dışbükey kıyı boyunca bir akarsu kıvrımının iç kıvrımındaki alüvyon birikintinin birikmesi olarak adlandırılır. Kum barları, dolambaçlı ve kıvrımlı nehirlerde bol miktarda bulunur. Hilal şeklini alırlar ve akarsu akışın kıvrımlarının içinde bulunurlar. Kum barı, nehir adalarından daha küçük olmasına rağmen, oluşum ve bileşim bakımından nehir adalarına çok benzer.
Kum Barları, düzgün sıralanmış ve kendine özgü olarak akışın genel kapasitesini yansıtan tortulardan oluşur. Ayrıca çok az oranda bir eğime ve su seviyesine çok yakın bir yüksekliğe sahiptirler. Alçak seviyede oldukları için, genellikle sellerden etkilenirler. Su seviyeleri yüksek olduğu sırada dalgaların karaya attığı odun ve diğer döküntüleri biriktirebilirler. Akarsuya yakın düz topoğrafyası ve su hızının yavaş olması nedeniyle, kanocular için popüler dinlenme duraklarıdır. Bununla birlikte, bir Kum Barında kamp yapmak tehlikeli olabilir. Çünkü akarsu seviyesini birkaç santimetre kadar az yükseltebilecek bir taşkın ve sel durumunda, birkaç dakika içinde kamp yerleri zarar görebilir.
Kum barı bir biriktirme alanıdır, kıyı kesimi ise bir bir erozyon alanıdır.
Kum barları, akarsularda ortaya çıkan ikincil akışlar nedeniyle akışın zemini boyunca ve kum barının sığ eğimli tabanına doğru, kum, çakıl ve küçük taşları toplayıp birikmesiyle oluşur.

Bir akarsudaki su dahil herhangi bir sıvı, yalnızca girdap akışındaki bir kıvrımın etrafında akabilir. Girdap akışında akışkanın hızı, akış yarıçapının en küçük olduğu yerde en hızlıdır ve yarıçapın en büyük olduğu yerde en yavaştır. (Tropikal siklonlar, hortum ve suyun bir kanaldan aşağı akarken dönme hareketi, girdap akışı'nın görünen örnekleridir.) Bir akıntıdaki kıvrımın etrafından akan su, akışın zemini boyunca sınır tabakasındaki ikincil akışın kenarlarına paralel akmaz, ama akışın tabanından akışın içine doğru kısmen akar. (Bükülme yarıçapı en küçük olduğu yer). Sınır tabakasının bu hareketi; kum, çakıl, küçük taşlar ve diğer batık nesneler dahil olmak üzere gevşek parçacıkları, akıntı tabanı boyunca kum barına doğru süpürme ve yuvarlama yeteneğine sahiptir. Derenin zemini boyunca küçük taşlar ve diğer batık nesneler kum barına doğru sürüklenir.
Bu durumu evde gözlemleyebiliriz. Yuvarlak bir kaseyi veya bardağı kısmen suyla doldurun ve suya biraz kum, pirinç veya şeker serpin. Suyu bir el veya kaşıkla dairesel hareketlerle karıştırın. İkincil akış, katı parçacıkları hızla kase veya bardağın ortasında düzgün bir yığın haline getirecektir. Birincil akışın (girdap) katı partikülleri kase veya bardağın çevresine sürüklemesi beklenebilir, ancak bunun yerine kasenin veya bardağın zemini boyunca gerçekleşen ikincil akış, partikülleri merkeze doğru sürükler.
Bir akarsu düz bir rotayı takip ettiği konumda, akıntının tabanı boyunca daha yavaş olan sınır tabakası da aynı düz rotayı takip eder. Akıntının tabanı boyunca kum, çakıl ve cilalı taşları aşağı doğru süpürür ve yuvarlar. Bununla birlikte, akıntı bir viraja girerken ve birincil akış olarak girdap akışı başladığında, ikincil bir akış da başlar ve kısmen akıntı tabanından dışbükey kıyıya (daha küçük yarıçaplı kıyıya) doğru akar. Akıntı ile uzun bir mesafe boyunca hareket eden kum, çakıl ve cilalı taşlar, sonunda ilk akıntı kıvrımının kum barında durabilir.

Bir kıvrımın etrafındaki bir akışın dairesel hareketi nedeniyle suyun yüzeyi, içbükey kıyının yakınında (daha büyük yarıçaplı kıyı) dışbükey yatağa göre biraz daha yüksektir. Akıntının su yüzeyindeki bu hafif eğim, iç bükey kıyının yakınındaki akarsu tabanında dışbükey kıyıya göre biraz daha fazla su basıncına neden olur. Bu basınç gradyanı, daha yavaş olan sınır katmanını akışın tabanı boyunca dışbükey kıyıya doğru iter. Basınç gradyanı, sınır katmanını nokta çubuğunun sığ eğimli tabanına kadar sürdürebilir ve kum, çakıl ve cilalı taşların sürüklenmesine ve yokuş yukarı yuvarlanmasına neden olabilir.
İçbükey kıyı genellikle kıyı erozyonu alanıdır. Aşınmış malzeme, ikincil akış tarafından akışın zemini boyunca süpürülür, yuvarlanır ve içbükey kıyı orijinal konumundan sadece küçük bir mesafe aşağıya doğru kum barı üzerine hareket edebilir.
Kum barı tipik olarak sığ su ile düşük eğimli bir zemine sahiptir. Sığ su, çoğunlukla birikmiş sınır tabakasıdır ve güçlü bir hıza sahip değildir. Bununla birlikte, nehrin serbestçe aktığı en derin kısımlarında, girdap akışı hakimdir. Akış, bükülme yarıçapının en küçük olduğu ve yarıçapın en büyük olduğu yerlerde, yavaş ve hızlı şekilde akar. Kum barının etrafındaki sığ alanlar, akarsu yükselirken tehlikeli hale gelebilir. Su derinliği kum barının sığ bölgeleri üzerinde arttıkça, girdap akışı dışbükey kıyıya doğru uzanabilir ve herhangi bir noktadaki su hızı, su derinliğindeki yalnızca küçük bir artışa yanıt olarak çarpıcı biçimde artabilir.

Akarsuyun hızının ve enerjisinin bir kıvrım içine doğru düştüğünü iddia eden bir su yolunun asılı yükünün birikmesi (düşmesi) ile oluştuklarını öne süren, kum barı ve akçaağaç göllerinin oluşumuyla ilgili eski bir yanlış düşünce vardır. Bu yanılgı, suyun momentumunun kıvrımın iç tarafında "her zaman" en yavaş olduğu (yarıçapın en küçük olduğu yerde) ve kıvrımın dışında (yarıçapın en büyük olduğu yerde) en hızlı olduğu şeklindeki yanlış düşünceye dayanır. Bu, artan açısal momentum ile ilgilidir.
Gelgit haliçleri dışında askıda katı maddelerin kütle birikimi nadiren bir kıyı üzerinde meydana gelir; bunun yerine, girdap akışının iç kıyıda daha hızlı olması, daha büyük yüksekliği telafi eder ve bu nedenle, içbükey kıyı boyunca aşağı doğru akan su kütlesini telafi eder ve kaba, sığ yatak genellikle, herhangi bir asılı parçacığı korumak için litre başına daha fazla karışıklık sağlar. Gelgitler veya büyük engeller gibi karşıt akışlarla karmaşık etkileşimlerle karşılaşmayan nispeten sabit gradyanlı açık akış, nispeten az değişken ve katsayı ile basit bir girdap akışı modelinde bir kıvrım etrafında akar.
Kum barları genellikle sığ su ile hafif eğimli bir zemine sahiptir. Bernoulli'nin prensibine göre, çok sığ sulardaki suyun daha yüksek bir oranı, hızını düşüren (özellikle dengeleyici bir rüzgarda) yukarıda ve aşağıda sürtünmenin üstesinden gelmek için çok daha fazla iş yapar. Muhtemelen, ilk coğrafyacıların, zemine yakın ikincil akımlardan ziyade askıya alınmış maddenin çökertilmesiyle çökelmeye neden olan bu olaya inceledikleri gözlemdir.
Bir su yolunun sabit gradyanlı bir bölümünde, suyun doymuş olduğu ve sığ kıyının yüksek akış direncine sahip olduğu ancak ancak askıya kaldığı yerlerde çökelme  meydana gelebilir. Benzer şekilde, nehrin doğal bir kesik oluşturduğu dik bir eğim (nehir eğimi) haricinde, dere eğiminde neden çökelmenin meydana geldiğine dair yanlış bir açıklama vardır ve nehrin düz bir rotayı izlediği yerlerde çok az veya hiç gerçekleşmez. Şelale ve daha sonra yükünün bir kısmını daha az dik bir bölümle karşılaşma noktasında bırakabilir, örneğin Büyük Menderes.
Kıvrımlı bir su yolunun yerleşik düşük eğimli kısımlarında su hızı yavaştır, karışıklık düşüktür ve su, iri kum ve çakıl askıda birleşik halde tutamaz. Bunun tersine, sivri uçlu çubuklar kaba kum, çakıl, cilalı taşlar ve diğer batık nesnelerden oluşur. Bu malzemeler askıda taşınmamış ve daha sonra kum barına birikmişlerdir. Eğer varsa yoğunlaşacak bir dere kıvrımının yakınında zemin/yatak boyunca var olan ikincil akış tarafından süpürülmüş ve yerine yuvarlanmıştır. Özellikle düzensiz, taranmış karşı kıyıdan yansır.

Kıyı erozyonu  - bir su yolunun marjinal aşınması
Bar (nehir morfolojisi)]  - Akarsu tarafından çökeltilmiş bir nehirdeki yüksek bir tortu bölgesi
Kıyı kesimi] - Sürekli olarak erozyona uğrayan bir su kanalının dışında
Akarsu süreçleri]  - Nehirler ve akarsularla ilişkili süreçler
Helisel akış - Bir menderes içinde mantar vida benzeri su akışı
Oxbow gölü]  - Bir nehrin kesik kıvrımlı kıvrımının oluşturduğu U şeklindeki göl
Nehir ceb]i -
ikincil akış] -  Viskoz olmayan varsayımlarla birincil akış üzerine bindirilmiş nispeten küçük bir akış
Nehir kıvrımlarında ikincil akış]  - Viskoz olmayan varsayımlarla birincil akış üzerine bindirilmiş nispeten küçük bir akış
Girdap

buck, E. J. and F. K. Lutgens. Earth, 7th Edition. Prentice Hall: Upper Saddle River, New Jersey, 2002. pp. 277, 279.

Kıyı ya da kıyı şeridi, kara ile deniz ya da okyanusun birleştiği alandır. Sahil, bir kara parçasının bir su kütlesiyle bitişik olduğu bölümleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir.
Kıyı kanunu'na göre, kıyı jeomorfolojik birimi tanımlamaları şu şekilde yapılmıştır: Taşkın durumu dışında deniz, yapay ve tabii göl ile akarsuların karaya temas ettiği noktaların birleşiminden kıyı çizgisi oluşur. Kıyı kenar çizgisi ise deniz, akarsu ve sunî ve tabii göllerde kıyı çizgisinden sonra, karaya doğru su hareketlerinin meydana getirdiği kumluk, çakıllık, taşlık, kayalık, bataklık, sazlık gibi alanlarının sınırını ifade eder. Kıyı ise kıyı kenar çizgisi ile kıyı çizgisi arasındaki alanı tanımlamaktadır. Sahil kıyı kenar çizgisinden sonra kara içine doğru minimum 100 m enindeki alandır.
Eski Türkçe "kıdığ" (kenar, sınır) sözcüğünden gelen kıyı sözcüğü ise, kesmek anlamındaki kıd- köküne dayanır.
Kıyı, kara ile suyun temas alanında geçiş zonu niteliğinde olan, kendine has özellikleri olan farklı boyutlardaki yeryüzü şeklidir. Yüksek, falezli kıyılarda bu kuşak küçülür, bazen ortadan kalkar. Bazen alçak kıyılarda yüzlerce, binlerce metrelik uzunluk ve genişlikte olabilir. Kıyının en önemli özelliği deniz etkisinin dolaylı veya doğrudan hissedilen karasal alanlar olmasıdır.
Kara, su ve havanın etkileşim halinde olduğu kıyı, yıllık, aylık bazen de günlük değişikliklere uğrar. Kıyıların biçimlenmesinde, litoloji, tektonizma, rüzgâr, dalga, akıntılar, gel-git, erozyon, sedimantasyon, kıyı dolguları, kuraklık gibi etkenler dolaylı veya direkt etkilidir. Bu etkenlere bağlı olarak farklı kıyı tipleri oluşur.

Körfez
Burun
Koy
Yarımada
Tombolo

Lav domları veya Lav domu, riyolit, dasit ve trakit gibi asit karakterdeki çok yapışkan ve yoğun lavların,içinden çıktıkları bacanın ağız kısmında meydana getirdikleri kubbe şeklindeki tepelerdir.
Volkanik domlar genellikle bacanın ağzına yükselen lav kütlesinin basınç nedeniyle iç kısmından şişmesiyle oluşmaktadır. Bunun dışında peş peşe çıkan lavların içten ya da dıştan üst üste yığılmalarıyla veya katılaşmış baca tıkacının alttan gelen basınçlarla yukarıya doğru itilmesi gibi yollarla da domlar meydana gelmektedir. Yükseklikleri genellikle birkaç yüz metreyi bulabilir.
Lakolitlerin üstünde yer alan tortul katmanların yükselmesiyle oluşan domlar bunlara örnek oluşturur.

Bazı domlar yerin derin bölümlerinde serbest kalan volkanik gazların basıncı sonucu üstte yer alan katmanların kıvrılmalarıyla oluşur. Bunlara kriptovolkanik dom denir. Bu domların çekirdeğinde magmatik kaya bulunmaz.

Bunlara kümülodom ya da ekstrüzif kümbez adları da verilir.Lav kubbeleri çabuk katılaşan ağdalı magma türlerine bağlı olarak ortaya çıkan reliyef formlarıdır. Asit lavlar akışkan olmadıklarından çevreye yayılamazlar; tersine, kubbemsi yığın olarak katılaşıp kalırlar. Böylece magma bir karnabahar ya da mantar görünümü kazanır. Lav kubbesi bazen subvolkanik bir formasyon olarak ortaya çıkar ve hatta tavan katmanlarını da kubbeleştirmiş olabilir. Böyle subvolkanik domlar ancak üzerlerindeki örtü aşındıktan sonra ortaya çıkarlar. Örneğin; Afyonkarahisar kalesinin üzerinde bulunduğu trakit kütlesi olasıdır ki, böyle olmuş subvolkanik bir lav kütlesinin sonradan aşınmalarla ortaya çıkmış kafa bölümüdür.

Özel

Genel
Prof. Dr. M. Yıldız, Hoşgören. Jeomorfoloji'nin ana çizgileri II. 3. baskı. İstanbul: Çantay Kitabevi, 2003. s.107-108
Prof. Dr. Emrullah, Güney. Yerbilim 2 Jeomorfolojisi. 1. Baskı. Yayınevi:Literatür Yayıncılık, 2011. s.70-187

Küresel Volkanizma Programı: Lav Kubbeler 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USGS Foto Volkan terimleri sözlüğü: Lav kubbe 16 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Menderes, (Yunanca: Μαίανδρος, maindros), bir nehrin yatağında meydana gelen kıvrımlara verilen addır.
Bir menderes, bir nehrin akıntının veya başka bir su yolunun kanalındaki bir dizi düzenli kıvrımlı eğrilerden, kıvrımlardan, döngülerden dönüşlerden biridir. Taşkın yatağı boyunca akarken veya bir vadi içinde kanalını kaydırırken bir yandan dere veya nehir tarafından üretilir. Bir menderes, bir dere veya nehir, bir dışbükey, içbükey içeren çökeltilerin aşındırdığı diğer tortuyu aşağı akış yönünde, tipik olarak bir nokta çubuğu olan iç, dışbükey bir kanalın taşkın yatağının aşağı vadi ekseni boyunca ileri geri hareket ederken kıvrımlı bir seyir oluşturmasıdır. Menderesli bir akıntının kanalını zaman zaman taşkın yatağı veya vadi tabanı boyunca kaydırdığı bölge menderes kuşağı olarak bilinir. Tipik olarak kanal genişliğinin 15 ile 18 katı arasında değişir.
Zamanla menderesler, bazen çok kısa bir sürede, kararlı yolları ve köprüleri korumaya çalışan yerel belediyeler için inşaat mühendisliği sorunları yaratan şekilde aşağı havzaya göç eder. Bir nehrin akıntının veya bir başka akarsuyun kanalının kıvrılma derecesi, kıvrımlığıyla ölçülür. Bir su yolunun kıvrımları, kanalın uzunluğunun düz hat aşağı vadi mesafesine oranıdır. Tek kanallı ve kıvrımlı akarsuları 1,5 veya daha fazla olan dereler veya nehirler olarak tanımlanır.

Terim, günümüz Türkiye'sinde bulunan ve Eski Yunanlar tarafından (Latince: Meanders) olarak bilinen Menderes Nehri'nden türemiştir. Sonuç olarak, klasik Yunanistan'da bile (ve daha sonraki Yunan düşüncesinde) nehrin adı jeomorfolojik özelliklerin yanı sıra dekoratif desenler veya konuşma ve fikirler gibi kıvrımlı veya kıvrımlı olan herhangi bir şey anlamına gelen ortak bir isim hâline geldi. Strabon şöyle dedi: "...gidişatı o kadar dolambaçlı ki, sarmalayan her şeye kıvrımlı deniyor." Menderes Nehri, İzmir'in güneyinde Eski Yunan kenti Milet'in doğusunda, Menderes Masifi'ndeki bir grabenin içinden akmaktadır. Ancak alt erişimindeki Menderes Bölgesinden çok daha geniş bir taşkın ovasına sahiptir. Günümüz Türkçesinde adı, Büyük Menderes Nehri'dir.

Tek bir virajla düzenlenen kanal bir akışkan, başlangıçta düz olan ve daha sonra bükülen bir kanala verildiğinde, yan duvarla akışkanın rotasını değiştirmesine ve bükülmeyi takip etmesine neden olan bir basınç gradyanı oluşturur. Buradan iki karşıt süreç meydana gelir: (1) Dönmeyen akış ve (2) ikincil akış. Bir nehrin kıvrımlı olması için ikincil akışın hâkim olması gerekir.
Dönmeyen Akış: Bernoulli denklemlerinden yüksek basınç, düşük hıza neden olur. Bu nedenle, ikincil akışın yokluğunda, dış viras yüksek hızı bekleriz. Bu klasik akışkanlar mekaniği sonucu dönüşsüz bir girdap akışıdır. Menderesli nehirler bağlamında etkilerinde ikincil akışın etkisi hâkimdir.
İkincil Akış: Nehrin iç kıvrımını işaret eden basınç kuvvetleri ile nehrin dış kıvrımına işaret eden merkezkaç kuvvetleri arasında bir kuvvet dengesi mevcuttur. Kıvrımlı nehirler bağlamında nehir yatağı ile etkileşime giren ince sıvı tabakası içinde bir sınır tabakası vardır. Bu tabakanın içinde ve standart sınır tabakası teorisine göre, sıvının hızı fiilen sıfırdır. Hıza bağlı olan merkezkaç kuvveti de bu nedenle sınır tabakası içinde basınç kuvveti hâkimdir ve akışkan, nehrin dibi boyunca dış kıvrımdan içe kıvrıma doğru hareket eder. Ancak bir dereceye kadar içten dışa kıvrıma doğru zorlanır. Dış bükülmedeki daha yüksek hızlar daha yüksek kesme gerilimlerine ve dolayısıyla erozyona neden olur. Benzer şekilde, iç bükülmedeki daha yüksek gerilmelere neden olur ve çökelme meydana gelir. Bu nedenle, kıvrımlı, kıvrımlar dış kıvrımda aşınır ve nehrin giderek daha kıvrımlı hale gelmesine neden olur (kesme olayları meydana gelene kadar) iç kıvrımda çökelme, çoğu doğal dolambaçlı nehir için nehir gelişirken bile nehir genişliğinin neredeyse sabit kalacağı şekilde gerçekleşir. Nehrin doğal bir engel tarafından bükülmeye zorlanmadığı durumlarda bile, Dünya'nın Coriolis kuvveti hız dağılımında küçük bir dengesizliğe neden olabilir. Öyle ki, bir kıyıdaki hız diğerinden daha yüksektir. Bu bir kıyıdaki erozyonu ve diğerinde tortu birikmesini tetikleyebilir.

Dolambaçlı bir su yolunun teknik tanımına, kıvrımlı geometri veya kıvrımlı platform geometrisi adı verilir. Düzensiz bir dalga formu ile karakterizedir. Sinüs dalgası gibi ideal dalga formları bir çizgi kalınlığındadır. Ancak, bir akış durumunda genişlik dikkate alınmalıdır. Kıyı genişliği tipik olarak en düşük bitki örtüsü çizgisi ile tahmin edilen, tam akış seviyesinde ortalama bir enine kesitte yatak boyunca mesafedir. Bir dalga formu olarak, kıvrımlı akım aşağı vadi eksenini takip eder. Eğriye kendisinden ölçülen tüm genliklerin toplamı sıfır olacak şekilde yerleştirilmiş düz bir çizgi. Bu eksen akışın genel yönünü temsil eder. Herhangi bir enine kesitte akış yatağın merkez çizgisi olan kıvrımlı ekseni takip eder. Kıvrımlı ve aşağı vadi eksenlerinin iki ardışık kesişme noktası bir kıvrımlı döngü tanımlar. Menderes, zıt enine yönlere işaret eden iki ardışık döngüdür. Aşağı vadi ekseni boyunca bir menderesin mesafesi, menderes uzunluğu veya dalga boyudur. Aşağı vadi ekseninden bir döngünün kıvrımlı eksenine olan maksimum mesafe menderes genişliği veya genliğidir. Bu noktadaki rota tepe noktasıdır. Sinüs dalga kıranın tersine kıvrımlı bir akışın döngüleri daha neredeyse daireseldir. Eğrilik tepedeki maksimum bir kesişme noktasında (düz çizgi) sıfıra kadar değişir. Bu aynı zamanda bükülme olarak da adlandırılır. Çünkü eğrilik bu civarda yön değiştirir. Döngünün yarıçapı tepede kıvrımlı ekseni kesen aşağı vadi eksenine dik olan düz çizgidir. Döngü ideal olmadığından, onu karakterize etmek için ek bilgiye ihtiyaç vardır. Oryantosyon açısı, kıvrımlı eksen üzerinde herhangi bir noktada kıvrımlı eksen ile aşağı vadi ekseni arasındaki açıdır.
Tepedeki bir döngü, bir dış veya içbükey yatağa sahiptir. Menderes kuşağı merkez çizgiden merkez çizgiye değil dış kıyıdan dış yatağa ölçülen ortalama bir menderes genişliği ile tanımlanır. Bir taşkın ovası varsa, menderes kuşağının ötesine uzanır. daha sonra menderesin özgür olduğu söylenir. Taşkın ovasında herhangi bir yerde bulunabilir. Taşkın ovası menderesler sabitlenir. Çeşitli matematiksel formüller, menderes geometrisinin değişkenliklerini ilişkilendirir. Formüllerde görülen bazı sayısal parametreler oluşturulabilir. Dalga biçimi nihayetinde akışın özelliklerine bağlıdır, ancak parametreler ondan bağımsızdır ve görünüşe göre jeolojik faktörlerden kaynaklanmaktadır. Genelde menderes uzunluğu 10 - 14 kat, ortalama 11 kat, tam banka kanal genişliği ve tepe noktasında eğrilik yarıçapının ortalama 4.7 katı olmak üzere 3 ila 5 kattır. Bu yarıçap, kanal genişliğinin 2 - 3 katıdır. Bir mendereste derinlik modeli vardır. Bir havuzda akış yönü aşağı doğrudur, yatak malzemesini temizler. Bununla birlikte, ana hacim azalan hız nedeniyle tortu biriktirdiği virajın iç kısmında daha yavaş akar. Maksimum derinlik çizgisi veya kanal, talveg çizgisidir. Nehirler siyasi sınırlar olarak kullanıldığından tipik olarak sınır çizgisi olarak belirlenir. Menderes yay uzunluğu talveg boyunca bir menderes üzerindeki mesafedir. Nehir uzunluğu, merkez çizgisi boyunca uzunluktur.

Menderes oluşumu, doğal faktörlerin ve süreçlerin bir sonucudur. Bir akışın dalga biçimi konfigürasyonu sürekli değişmektedir. Sıvı bir girdapta bir kıvrımın etrafında akan bir kanal sinüzoidal bir yolu takip etmeye başladığında sarmal akışın virajın iç tarafına doğru yoğun aşınmış malzemeyi süpürmesi ve virajın dışını koruması ve dolayısıyla hızlanmaya karşı savunmasız bırakmasının etkisiyle ilmeklerini genliği ve içbükeyliği önemli ölçüde artar. Erozyon olumlu bir geri bildirim döngüsü oluşturur. Elizabeth A. Wood'un sözleriyle: "... Bu kıvrımlı yapı oluşturma süreci kendi kendine yoğunlaşan bir süreç gibi görünüyor... Daha büyük eğriliğin, kıvrımların daha fazla aşınmasına neden olduğu bunun da daha büyük eğrilikle sonuçlandığı..." Kanal zemini boyunca çapraz akım ikincil akışın bir parçasıdır ve yoğun aşınmış malzemeyi dirseğin içine doğru süpürür. Çapraz akım daha sonra iç tarafa yakın yüzeye yükselir ve dışa doğru akarak sarmal akışı oluşturur. Bükülmenin eğriliği ne kadar büyükse ve akışı ne kadar hızlı olursa, çapraz akım ve süpürme o kadar güçlü olur. Açısal momentumun konumu nedeniyle virajın iç tarafındaki hız dışarıdakinden daha hızlıdır. Akış hızı azaldığından merkezkaç basıncı da azalır. Süper yükseltilmiş sütunun basıncı hâkimdir ve suyu alttan dışarıdan içeriye geriye hareket ettiren dengesiz bir gradyan geliştirir. Akış içten dışa doğru yüzey boyunca karşı akışla sağlanır. Bütün bu durum çay yaprağı paradoksuna çok benziyor. Bu ikincil akış, tortuyu virajın dışından içeriye taşır ve nehri daha kıvrımlı hâle getirir. Her büyüklükteki akışın neden ilk etapta dolambaçlı hâle geldiğine, gelince mutlaka birbirini dışlamayan birkaç teori vardır.

Stokastik Teori pek çok biçimde olabilir, ancak en genel ifadelerden biri Scheidegger'inki: "Menderes trenin, yön değiştiren engellerin rastgele varlığı nedeniyle akış yönündeki stokastik dalgalanmaların sonucu olduğu varsayılır..." Nehir yolu düz, pürüzsüz, eğimli bir yapay yüzey verildiğinde yağmur ona tabakalar hâlinde akar ancak bu durumda bile suyun yüzeye yapışması ve damlaların kohezyonu rastgele dereler oluşturur. Doğal yüzeyler pürüzlüdür ve farklı derecelerde aşınabilir. Rastgele hareket eden tüm fiziksel faktörün sonucu düzelmeyen ve daha sonra giderek kıvrımlı hâle gelen kanallardır. Düz görünen kanallarda bile sonunda kıvrımlı bir kanala giden kıvrımlı bir talveg vardır.

Denge teorisinde, menderesler, arazinin aşınabilirliği ile akıntının taşıma kapasitesi arasında bir dengeye ulaşana kadar akıntı gradyanını azaltır. Alçalan bir su kütlesi, başlangıçtaki ile aynı hızda damlanın sonunda verilen potansiyel enerjiyi bırakmalıdır. Bu dere yatağının malzemesi ile etkileşime girerek giderilir. En kısa mesafe; yani düz bir kanal, birim uzunluk başına en yüksek enerjiye neden olur kıvrımları daha fazla oluşt

Moren set gölü, buzulların biriktirdiği tortular olan morenlerin bir çukurluğun önünü kapatması ile oluşan set gölleridir. Buzul gölü (sirk gölü) buzulun aşındırdığı çanağa su dolması ile oluşurken, bu göllerde etkili olan morenlerdir.

Göllerin oluşabilmesi için öncelikle bir  çevresine göre alçakta bulunan bir çanak oluşması, daha sonra içinin su ile dolması gerekmektedir. Suyun olmadığı durumda kuru bir çanak olacaktır. Buzul bölgelerine morenler arkalarında bir çanak oluşturacak şekilde yığılırlar ise çanakta biriken sular bir moren setti gölü oluşturur.

Eski içbuzul sahalarında moren set gölleri geniş yer kaplar. İskandinav ülkeleri yüzeyinin %6-10 kadarı, bir kısmı moren set gölü olan buzul gölleri ile kaplıdır. Kuzey Avrupa ülkeleri, Kuzey Amerika gölleri, Güney Amerika'nın güneyi moren set göllerinin yaygın olduğu alanlardır. Büyük Göller, Baltık Denizi çevresindeki Ladoga Gölü, Vänern Gölü, Onega Gölü, Vättern Gölü aynı şekilde oluşmuştur.
Buzul çağı buzul sınırında moren set gölleri oluşmuştur. Vadi buzulları bulundukları araziyi aşındırır, kopardıkları tortuları taşırlar ve sona erdikleri yerde bırakırlar. Bu moren depoları arkalarındaki çukurun önünü kapatır, göl oluşumuna olanak sağlar. Alp Dağları'ndaki göller Cenevre Gölü, Konstanz Gölü, Zürih Gölü, Lugano Gölü bu şeklide oluşmuştur
Morenler doğrudan göl oluşturabildikleri gibi buzul çanağı önünde, yerli kayanın üzerinde birikerek buzul gölünün seviyesinin yükselmesine de neden olabilir.
Türkiye'de fazla moren set gölü bulunmaz. Munzur Dağları doğusunda Şergölü-Merk yaylası havzasında Şergölü cephe ve ön morenleri ile oluşmuştur. Orta Toroslarda Namaras vadisinde buzul gölü bulunurken, Aladağlarda, Yedigöller civarı Hacer Vadisi'nde moren set gölü, akarsuların taşıdığı tortu ile dolup kuru bir düzlüğe dönüşmüştür.

Nehir ekosistemleri, arazinin sularını toplayıp akıtan akarsulardır ve bitkiler, hayvanlar ile mikroorganizmalar arasındaki biyotik (canlı) etkileşimleri; ayrıca birçok parçasının abiyotik (cansız) fiziksel ve kimyasal etkileşimlerini içerir. Nehir ekosistemleri, daha küçük kaynak sularının orta büyüklükteki akarsulara boşaldığı ve bunların da giderek daha büyük nehir ağlarına boşaldığı daha büyük su havzası ağlarının veya su toplama alanlarının bir parçasıdır. Nehir ekosistemlerindeki başlıca bölgeler, nehir yatağının eğimi ya da akıntının hızı tarafından belirlenir. Daha hızlı akan, türbülanslı su genellikle daha yüksek çözünmüş oksijen konsantrasyonları içerir; bu da göletlerdeki yavaş akan suya kıyasla daha büyük bir biyolojik çeşitliliği destekler. Bu ayrımlar, nehirlerin yüksek rakımlı (upland) ve alçak rakımlı (lowland) nehirler olarak sınıflandırılmasının temelini oluşturur.

Okyanus ortası sırtı; levha tektoniği tarafından oluşturulan omurgası boyunca uzanan tipik bir vadi olarak bilinen ve çeşitli sıra dağları içeren su altı dağ sistemi için kullanılan genel bir terimdir. Bu tip okyanussal sırtlar deniz tabanı yayılmasına neden olan okyanussal yayılma merkezi olarak bilinen bir karakteristiktir. Okyanussal kabuk, lav olarak yükselme, soğutma üzerine yeni bir kabuk oluşturma, okyanus kabuğundaki lineer bir zayıflıkta magma olarak mantoda yükselmesine neden olan konveksiyonel akımlardan dolayı deniz tabanı yükselmesi ile oluşur. Bu okyanus ortası sırtı sonuç olarak farklı iki tektonik plakayı birbirinden ayırır.
Dünyadaki okyanus ortası sırtları birbirleriyle bağlantılıdır ve dünyadaki en uzun sıradağ sistemlerini oluştururlar. Okyanus ortası sırtları, sistemlerini oluşturan ve her okyanusun bir parçası olan tek bir küresel okyanus ortası sırtı sisteminden oluşur. Devam eden dağ sıraları 65.000 km uzunluğundadır. Okyanus ortası sistemlerinin toplam uzunluğu 80.000 km'dir.

Okyanus ortası sırtları jeolojik olarak sırt eksenleri boyunca uzanan ve okyanus tabanlarında yükselen yeni magma ile aktiftir. Kristalleşmiş magma ve bazalttan oluşur. Deniz tabanı altında yeni bir kabuk oluşturan taşlar sırtın eksenlerinde en yeni olanlarıdır ve bu eksenlerden yükselerek yıpranmıştır. Bu bazalt bileşimlerin yeni magması, kıtasal kabuğun altında uzanan dekompresyon erimesi yüzünden eksenlerin etrafında oluşur.
Okyanuslardaki birçok okyanussal kabuk 200 milyon yıldan daha yaşlıdır. Bu kabuklar okyanus sırtlarındaki yenilenmenin sürekli halidir. Bu okyanus ortası sırtlarından uzaklaştıkça okyanus derinliği sürekli olarak artar ve en fazla derinlik bu okyanus siperlerindedir. Okyanussal kabuk sırt eksenlerinden uzaklaştıkça mantonun altında uzanan peridotit taşı giderek sertleşir. Bu kabuk ve bununla bağlantılı olarak sertleşen peridotit taşı okyanussal kabuğu oluşturur. Yavaş yavaş yayılan orta Atlantik sırtı gibi sırtlar genel olarak büyük geniş vadilere sahip olurlar. Bazen de 10 ile 20 km genişliğinde ve 1000 metreye kadar yükselebilen sırt kabuğundaki engebeli arazilere sahiptir. Buna karşılık, doğu pasifik yükselmesi gibi hızlı yayılan sırtlar dar ve keskin yarıklar oluştururlar. Bu sırtlardan yüzlerce mil uzağında genelde düz topoğrafyalar yer alır.

Okyanus ortası sırtlarının yayılmasına neden olduğu düşünülen, sırt itme ve levha çekme diye iki aşama vardır. Hangisinin baskın olduğu konusunda bir belirsizlik vardır. Sırt itme, sırtın büyüyen yığını sırttan beride kalan tektonik levhayı genellikle dalma bölgesine doğru ittirdiği zaman meydana gelir. Bu dalma bölgesinde levha çekme etkilidir. Bu sadece levhanın arkasında levhayı sürükleyen tektonik levhanın ağırlığıdır.
Okyanus ortası sırtında yeni okyanussal kabuğun oluşumuna katkıda bulunan diğer işlem ise işte bu manto taşıyıcısıdır. Ama yine de bu mantonun üstünde görünen bazı çalışmalar olmakla birlikte bunlar tektonik levhayı boylu boyunca çekmek için yeterli sürtünmeyi üretebilecek kadar esnektir. Bununla beraber yukarıdaki resmin aksine yaklaşık 400 km sismik süreksizliklerden oluşan ve sismik tomografiden türetildiği kadar 400 km'den daha fazlasını içermesi için okyanus sırtlarının altındaki magmaların oluşmasına manto yükselmesi neden olur. Nispeten sırtların altında yükselen mantolardan oluşan sığ derinlikler levha çekmesi işlemiyle yakından ilişkilidir. Diğer taraftan Kuzey Amerika levhası gibi dünyanın en büyük tektonik levhalarından bazıları hareket halindedir ve henüz hiçbir yere dalmamıştırlar.

Okyanus ortası sırtları genellikle okyanus derinliklerinde batıktır. Okyanus tabanlarının detaylı bir şekilde incelenmesi ve onların geniş kapsamlı halinin bilinmesi 1950'leri bulmadı. Kolombiya üniversitesinden Lamont-Doherty yeryüzü inceleme gemisi Vema ile çalışmalar yapmış ve okyanus yüzeyinden okyanus tabanlarına kadar veriler toplamıştırlar. Marie Tharp tarafından yönetilen bir takım ve Bruce Heezen bu veriyi analiz etmiş ve atlantiğin tabanının ortası boyunca uzanan büyük dağ zincirlerinin olduğu sonuncuna varmışlardır. Bilim adamları bu deniz altı dağ dizisine yarı Atlantik sırtı demişlerdir. Alfred Wegener 1912'de kıtaların kayması teorisini öne sürdü. Wegener'in teorisine göre Orta Atlantik sırtı yayılmaya devam ettikçe derinlerden gelen sıcak ve akışkan sıvı daha çok boşluk oluşturmaya ve yer kabuğunu birbirinden ayırmaya sebep olmaktadır. Bu yüzden levhalar hareket etmektedir. Ama Wegener sonraki işlerinde bu gözlemi sürdürmedi ve teorisi onaylanmadı. Çünkü kıtaların okyanus kabuğunu nasıl yardığını açıklayacak bir mekanizma yoktu ve teori zamanla unutuldu.

Aden Sırtı
Cocos Sırtı
Explorer Sırtı
Gorda Sırtı
Juan de Fuca Sırtı
Amerika-Antarktik Sırtı
Şili Sırtı
Doğu Pasifik Yükselimi
Doğu İskoçya Yükselimi
Gakkel Sırtı (Arktik Ortası Sırtı)
Pasifik-Antarktik Sırtı
Hindistan Ortası Sırtı
Carlsberg Sırtı
Güneydoğu Hindistan Sırtı
Güneybatı Hindistan Sırtı
Atlantik Ortası Sırtı
Kolbeinsey Sırtı (İzlanda'nın kuzeyi)
Mohns Sırtı
Knipovich Sırtı (Grönland ve Spitsbergen arasında)
Reykjanes Sırtı (İzlanda'nın güneyi)

Aegir Sırtı
Alpha Sırtı
Kula-Farallon Sırtı
Pasifik-Farallon Sırtı
Pasifik-Kula Sırtı
Phoenix Sırtı

Divergent boundary
List of Oceanic Landforms
Petrological Database of the Ocean Floor
Plate tectonics
Ridge-push
Seafloor spreading
Slab window
Famous locations on a Mid-ocean ridge
İzlanda
Afar Depresyonu

An explanation of relevant tectonic forces 12 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mid-Ocenic ridge, like baseball seam (The Dynamic Earth, USGS) 18 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ridge2000, Studying Mid-Ocean Ridges from Mantle to Microbe

Derin okyanus çukurları, binlerce km uzunluğunda dar alanlardır ve okyanusların en derin kesimlerini oluştururlar. Bunlara denizaltı vadileri de denir. Hendeklerin çoğu Büyük Okyanus'da yer alır ve bazılarının derinliği 10.000 m’yi geçer. Örneğin Mariana Hendeği’ndeki Challenger Çukuru’nun derinliği 11.022 m olarak ölçülmüştür. Challenger Çukuru, dünya okyanuslarında yer alan en derin çukur olarak bilinmektedir. Derin okyanus hendekleri, okyanus tabanlarının küçük bir bölümünü oluşturmasına karşılık çok önemli jeolojik yapılardır. Hendekler litosferik levhaların daldığı ve manto ya gömüldüğü levha yaklaşım alanlarıdır. Levhalardan biri diğerinin altına dalarken depremlerin yanı sıra volkanik aktivite de gelişir. Bu nedenle hendekler, volkanik ada yayı olarak bilinen yay şekilli aktif volkan kümelerine paralellik gösterir. Ayrıca And ve Cascade (Çağlayan) dağ sıralarının bir bölümünü oluşturan kıtasal volkanik yaylar da hendekler ile paralel bir gidiş gösterir. Pasifik Okyanusu kenarı boyunca gözlenen çok sayıda hendek ve ilişkili volkanik aktivite nedeniyle bu bölge ateş çemberi olarak adlandırılmıştır. Okyanus hendekleri genellikle okyanus tabanı seviyesinin 3-4 km altına kadar ulaşır.

Çoğunlukla  Pasifik Okyanusu (ateş çemberi) etrafında dağılım göstermişlerdir. Atlantik Okyanusu'nda yalnızca iki hendek bulunmaktadır. Bunlar Küçük Antil yayının kenarındaki Porto Riko Çukuru ile, Güney Sandviç Çukuru'dur. İki okyanusal kıtanın birbirine yaklaştığı yerlerde oluşur. Okyanus hendekleri kıta kabuğunun ve okyanus kabuğunun arasında dalma batma ile oluşabilir. Pasifik Okyanusu'nda bulunan Guam Adası yakınlarındaki Mariana Hendeği'nde yer alan Challenger Çukuru Dünya'nın  en derin noktasıdır. Çoğunlukla Pasifik Okyanusu çevresinde yaklaşık 50.000 km (31.000 mi) yakınsak plaka marjı vardır - “Pasifik tipi” marjın nedeni - ancak doğu Hint Okyanusu'nda da nispeten kısa yakınsak marj segmentleri bulunur. Atlantik Okyanusu ve Akdeniz'de. Küresel olarak, 1.9 milyon km²'lik bir alanı veya okyanusların yaklaşık% 0.5'ini kaplayan 50'den fazla büyük okyanus çukuru vardır. Kısmen doldurulmuş siperler "oluklar" olarak bilinir ve bazen tamamen gömülürler ve batimetrik ifadeden yoksundurlar, ancak bunların temsil ettiği temel plaka tektonik yapıları, büyük ismin burada da uygulanması gerektiği anlamına gelir. Bu Cascadia, Makran, güney Küçük Antiller ve Calabrian siperleri için geçerlidir. Volkanik yaylar ve volkanik arkın altına 700 km (430 mi) kadar derinleşen deprem bölgeleri ile birlikte, yakınsak plaka sınırlarının ve daha derin tezahürlerinin, batma bölgelerinin teşhisi vardır. Siperler, kıtasal kabuğun bir batma bölgesine girdiği kıtasal çarpışma bölgeleriyle (Hindistan ve Asya'yı Himalaya'yı oluşturanlar gibi) ayırırlar. Yüzen kıtasal kabuk bir hendeğe girdiğinde, çökme sonunda durur ve alan kıtasal bir çarpışma bölgesi haline gelir. Siperlere benzer özellikler, Ganj Nehri ve Dicle-Fırat nehirlerinin aktığı gibi tortu dolu ön ayaklar da dahil olmak üzere çarpışma bölgeleri ile ilişkilidir.

Hendekler 1940'ların ve 1950'lerin sonlarına kadar açıkça tanımlanamadı. Okyanusların batimetrisi, kıtalar arasındaki deniz tabanındaki transatlantik telgraf kablolarının ilk döşendiği 19. yüzyılın sonlarına ve 20. yüzyılın başlarına kadar çok az ilgi çekti. Hendeğin uzatılmış batimetrik ifadesi, 20. yüzyıla kadar iyi tanınmamıştır. “Hendek” terimi Murray ve Hjort'un (1912) klasik oşinografi kitabında bulunmamaktadır. Bunun yerine Challenger Çukuru gibi okyanusun en derin kısımları için “derin” terimini uyguladılar. I. Dünya Savaşı savaş alanlarından gelen deneyimler, hendek kavramını önemli bir sınırı tanımlayan uzun bir depresyon olarak kuşatmıştır ve belki de 1920'lerin başlarında doğal özellikleri tanımlamak için kullanılan “hendek” teriminin kullanılmasına yol açmıştır. Savaş bittikten iki yıl sonra Scofield'ın Rocky Dağları'ndaki yapısal kontrollü bir depresyonu tanımlamak için jeolojik bir bağlamdır. Johnstone, 1923 ders kitabında Bir Oşinografiye Giriş, bu terimi ilk olarak modern anlamda deniz tabanının belirgin, uzun süreli depresyonu için kullandı.
1920'ler ve 1930'larda Felix Andries Vening Meinesz, bir denizaltıdaki yer çekimini ölçebilen benzersiz bir gravimetre geliştirdi ve hendekler üzerindeki yerçekimini ölçmek için kullandı. Onun ölçümleri, hendeklerin Dünya'daki katı yaşam alanları olduğunu ortaya çıkardı. Siperlerde downwelling kavramı, Griggs tarafından 1939'da bir çift dönen davul kullanarak bir analog model geliştirdiği tectojen hipotezi olarak karakterize edildi. Pasifik'teki II. Dünya Savaşı, özellikle batı Pasifik'te batimetri üzerinde büyük gelişmeler sağladı ve bu derinliklerin doğrusal doğası netleşti. Derin deniz araştırma çabalarının hızlı büyümesi, özellikle 1950'lerde ve 1960'larda yankıların yaygın kullanımı, terimin morfolojik faydasını doğruladı. Önemli hendekler tespit edildi, örneklendi ve en büyük derinlikleri sonik olarak düştü. Hendek arama çalışmalarının ilk aşaması, Challenger Deep'in dibine dalarak rakipsiz bir dünya rekoru kıran Bathyscaphe Trieste'nin 1960 yılında sona erdi. Robert S. Dietz 've Harry Hess'in 1960'ların başlarında deniz tabanına yayılan hipotezi ve 1960'ların sonlarında levha tektonik devrimini dile getirmesinin ardından “hendek” terimi, levha tektonik ve batimetrik çağrışımlarla yeniden tanımlanmıştır.

Okyanus hendekleri, çarpışan levha sınırlarının önemli bir parçalarıdır. Çukurlar arasındaki geçişler, nispeten yumuşak dış eğimler ve daha dik iç eğimler ile asimetrik bir yapı oluştururlar. Siperler, yakınsak plaka kenar boşluğunun ayırt edici fizyografisinin merkez parçalarıdır. Siperler arasındaki geçişler, nispeten yumuşak (~ 5 °) dış (denize doğru) eğimler ve daha dik (~ 10-16 °) iç (karaya doğru) eğimler ile asimetrik profiller verir. Bu asimetri, dış eğimin aşağı iniş plakasının üstü tarafından tanımlanması gerçeğinden kaynaklanır ki bu inişe başlarken bükülmelidir. Litosferin büyük kalınlığı, bu bükülmenin yumuşak olmasını gerektirir. Çıkarma plakası hendeğe yaklaştıkça, ilk önce dış hendek şişmesini oluşturmak için yukarı doğru bükülür, daha sonra dış hendek eğimini oluşturmak için iner. Dış hendek eğimi tipik olarak deniz tabanını hendekte aşağı 'merdivenleyen' bir dizi alt paralel normal fay tarafından bozulur. Plaka sınırı, hendek ekseninin kendisi tarafından tanımlanır. İç hendek duvarının altında iki plaka, deniz tabanı kesişimi hendek konumunu tanımlayan batma dekolmanı boyunca birbirinden geçmektedir. Geçersiz kılınan plaka tipik olarak bir volkanik ark ve önkol bölgesi içerir. Volkanik ark, derinlemesine bastırılmış plaka ile baskın plaka ile ilişkili astenosferik manto arasındaki fiziksel ve kimyasal etkileşimlerden kaynaklanır. Önkol, hendek ve volkanik ark arasında yer alır. Küresel olarak, önkollar iç dünyadan en düşük ısı akışına sahiptir, çünkü önkol litosfer ile soğuk alçaltıcı plaka arasında asthenosfer (konveksiyon manto) yoktur.İç açma duvarı, geçersiz kılınan plakanın kenarını ve en dıştaki önkolu işaretler. Önkol, magmatik ve metamorfik kabuktan oluşur ve bu kabuk, büyüyen bir kamaya (çukurlaşma plakasının üstünden kazınmış tortulardan oluşan) destek olarak kullanılabilir. Sediman akısı yüksekse, malzeme alt plakadan geçersiz kılınan plakaya aktarılır. Bu durumda, bir toplanma prizması büyür ve açmanın yeri, yakınsak marjın ömrü boyunca volkanik arktan aşamalı olarak uzaklaşır. Büyümek artan prizmalar ile yakınsama marjlarına toplanma marjları denir ve tüm yakınsak marjların neredeyse yarısını oluşturur. Gelen tortu akısı düşükse, malzeme erozyon erozyonu adı verilen bir işlemde alçalma plakası tarafından alçaltıcı plakadan kazınır. Bu malzeme daha sonra batma bölgesine taşınır. Bu durumda, açmanın konumu, yakınsak marjın ömrü boyunca magmatik arka doğru hareket eder. Subdüksiyon erozyonu yaşayan yakınsama marjlarına biriktirici olmayan veya eroziv marjlar denir ve yakınsak plaka sınırlarının yarısından fazlasını içerir. Bu aşırı basitleştirmedir, çünkü aynı marj bölümü aktif zaman aralığında hem tortu birikmesi hem de çökme erozyonu yaşayabilir. Bir hendek boyunca asimetrik profil, malzeme ve tektonik evrimdeki temel farklılıkları yansıtır. Dış hendek duvarı ve dış kabarma, yitim ile ilgili deformasyonun, baskın olan plakanın altına batmaya başladığı yerden birkaç milyon yıl süren deniz tabanından oluşur. Aksine, iç hendek duvarı, yakınsak marjın tüm ömrü boyunca plaka etkileşimleri ile deforme olur. Önkol, sürekli olarak çökme ile ilgili deformasyona ve depremlere maruz kalmaktadır. Bu uzun süreli deformasyon ve çalkalama, iç hendek eğiminin, içerdiği herhangi bir malzemenin durma açısı ile kontrol edilmesini sağlar. Topaklanmayan siperlerin iç eğimi deforme olmuş çökeltiler yerine magmatik ve metamorfik kayaçlardan oluştuğu için, bu siperlerde biriken siperlerden daha dik iç duvarlar vardır.

İç hendek eğiminin bileşimi ve hendek morfolojisinin birincil faktörü tortu beslemesi ile belirlenir. Aktif ek prizmalar, nehirlerin ve buzulların hendeklere büyük miktarda tortu beslediği kıtanın yakındaki hendeklerde sıklıkla bulunur. Bu gömülü çukurluklar, hendeklerin denizaltı topoğrafyasının temsilinden yoksun olabilir. Kuzeybatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Cascadia marjı, Batı Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'daki nehirler sedimantasyon sonucu gömülü hendeklerdir.
Küçük Antiller yakınsak marjı, hendek morfolojisi için tortu kaynaklarına yakınlığın önemini göstermektedir. Güneyde, Orinoco Nehri'nin ağzının yakınında, morfolojik hendek yoktur ve önkol (biriktirici prizma dahil) neredeyse 500 km'dir. (310 mi) Büyük toplanma prizması, Barbados ve Trinidad adalarını oluşturmak için deniz seviyesinin üzerine ulaşır. Kuzey, önkol daralır, toplanma prizması kaybolur ve ~ 17°N'nin kuzeyinde, bir hendek morfolojisi hakimdir. Porto Riko Çukuru, başlıca sedimanter kaynakların daha kuzeyinde, 8.600 m'den daha derindir ve aktif bir prizyoner prizması yoktur.
Alaska-Aleutiyen yakınsak marjı boyunca doğudan batıya nehirlere yakınlık, önkol genişliği 

Palsalar, kalıcı donmuş buz lensleri içeren kutup ve kutupaltı iklimlerde görülen sıklıkla oval, alçak donmuş yatay tepeciklerdir. Pingolar gibi palsalar toprağın üzerini saran boz çekirdeğinden oluşur, fakat onlar genellikle pingolardan küçüktürler, sıklıkla grup halinde oluşur ve su baskısına maruz kalmaksızın yer altı suyundan oluşur. Palsa bölgelerde kalıcı olmayan donmuş topraklarla bir arada bulunur ve böyle bölgelerde onlar donmuş toprağın varlığına dair güvenilir bir kanıt oluşturabilirler. Palsa buz lenslerini oluşturmak için büyük su kütlelerine ihtiyaç duyar ve bu nedenle özellikle bataklıklarda oluşur.

Palsa ince kar örtüsünden dolayı çevre bölgelerden daha çok içe nüfuz eden dondurucu kış soğuklarının olduğu bataklık ya da çorak arazilerde gelişmeye başlar. Kalın kardan kaynaklanan termal izolasyonun eksikliği kışın daha dondurucu soğuğa neden olur. Bu buzlanma yaz süresince donmuş düzlem üzerinde santimetrelerce yukarı çıkabilir. Yazın yüzey materyali, özellikle organikse, kuruyup termal izolasyon sağlıyorken, palsaların yüksek yüzeyi daha büyük kış soğuğuna sebebiyet veren ince kar örtüsüne sahip olmaya eğilimlidir. Böylece iç sıcaklık yerinkinden daha düşük olacaktır. Bu çevredeki suyu yararak büyüyen buz lens oluşumuna katkı sağlar. Buz toprağın üzerine dondurucu bir baskı yaparak genişler ve üst üste birikip buz lenslerinin büyümesi olasılığını artıran gözenekleri oluşturur. Pozitif bir geri dönüşüm bağlantısı gelişmiş olur. Yüzey neminde ve bitki örtüsündeki değişimler yeni oluşmuş donmuş toprağı koruyacaktır. Toprak tabakası yavaş yavaş donmuş tepecik oluşumuna doğru yol alacaktır. Gözeneklerden sıçrayarak çıkan su çok önemli değildir. Buna rağmen bataklık toprağı suya doymuş olduğu için buz çekirdeğinin büyümesini sağlayacaktır. Palsa gelişimsel bir döngü içerisinde olduğu için zamanla eriyip çökecektir. Palsa büyümesine eşlik eden açık çatlaklar ve paslanın oluşumuna neden olan su bataklık yüzeyine yaptıkları basınçtan dolayı bu süreçlerde önemlidirler. Aslında büyüme ve çürümenin çeşitli evrelerinde oluşan palsalar iklimsel bir değişimin göstergesi değillerdir. Hepsi bir döngü tarafından oluşan palsa yıkımının ardında kalanlardır.

Palsa oluşumları dönüşümlü olarak düz ve dolambaçlı kümeler oluşturur. İzlanda'daki palsalar hörgüç, kalkan, plato, yüzük, set şeklindeyken, Norveç'tekiler kordon, koni ve çatı şeklindedirler. Enleri yaklaşık 10-30metre uzunlukları 15–150 metredir. Buna rağmen uzunluğu 500 metreyi bulan bataklık eğimine paralel palsa tepecikleri rapor edilmiştir. Yükseklikleri en az 1m den en fazla 10m ye çıkabilir. Geniş oluşumlar küçük olanlardan daha az koniseldir. Bazı yerlerde palsalar yüzlerce metre uzunluğunda karışık şekiller oluştururlar. Donmuş toprak çekirdeği yerel olarak lensler 40 cm kalınlığa ulaşmalarına rağmen 2–3 cm den daha kalın değillerdir. Palsalar grup ya da meralar halinde oluşur ve her bir palsa diğerlerinden farklı bir yaşta olduğunu gösterir. Palsa yüzeyleri sıklıkla don olayları ve kurumaya bağlı olarak çatlaklarca yarılır. Palsanın bitki örtüsü bataklık kömürü özelliği gösteren kamışla beraber küçük funda ve likenlerden oluşabilir. Aynı zamanda bir palsa ne kadar yükseğe doğru büyürse onu örten bataklık kömürü o denli kurur ve bu durum iç çekirdeği erimekten alıkoyan izolasyona daha fazla sebebiyet verir.
İki tür palsa vardır. Birincisi bataklık kömürü çekirdeğine sahip olan, diğeri çekirdeği mineralli alüvyon toprağa sahip olandır. En yaygın olan birincisidir. Diğeri bazıları tarafından istisnai olarak görülür. Fakat bu eskiden düşünülenden daha yaygındır.

Donlu toprak platoları genellikle bir bataklık içerisinde yüksek düz arazileri oluşturan birleşmiş palsalı yapılardır. Donlu toprak platoların bazı kısımları büyürken diğer kısımları çürümeye maruz kalır. Donlu toprak platoları genellikle sulak arazilerle çevrilidir. Fakat yaz boyunca çözülme ve erimeden dolayı içilebilir su göllerine sahiptir.

Palsalar kalıcı olmayan donlu toprak bölgelerinin tipik oluşumlarıdır ve bu yüzden kuzey Kanada, Alaska, Sibirya, İzlanda ve Fennoskandiya'nın yarı arktik bölgelerinde bulunur. Onlar sırf bataklıklarla bağlantılıdır ve yaygın şekilde kışların uzun olup kar örtüsünün ince olduğu bölgelerde oluşur. Bazı bölgelerde palsalar donlu toprağın altında uzanır, diğer yerlerde onlar donmayan alt tabakada uzanır.
Güney yarım kürede Arjantin üzerinde cami gölünün kuzeyi gibi Grande de Tiyera adası olarak tanımlanan son buzul çağından kalma palsalar mevcuttur. Buz çağı palsalarının kalıntıları Almanya Belçika sınırında Hohen Venn gibi Orta Avrupa'daki Hockmoren bölgesinde bulunur.

Palsalar yapısal olarak pingolara benzer. Fakat 0.5,2 m yüksekliği ve 5,25 m uzunluklarıyla palsalar büyük ölçüde pingolardan küçüktür. Buna rağmen her ikisi  kalıcı donlu toprak bölgelerinde oluştuğu için çok yıllıklı tepecikler olarak düşünülür. Dahası genellikle ayrı olan pingolara zıt olarak palsalar gruplar halinde yükselir ve palsa arazisi olarak adlandırılırlar. Pingolardan farklı olarak palsalar, kendileri donlu topraklar olarak görüldüğü için donlu topraklarca çevrelenmeye ihtiyaç duymazlar. Palsalar aktif tabaka içerisinde büyüyorken pingolar donma-erime olaylarının derin bir şekilde oluştuğu aktif tabakanın altında gelişirler.
Hem pingo hem de palsa suyun donmasında oluşan buz çekirdeğinden meydana gelir. Buna rağmen palsalar çamurlu toprak suya doygun olup buz çekirdeğinin büyümesine yeterince katkı sağladığından suyu enjekte etmek için olumlu su baskısına gerek duymazlar.

Genel;
Brown, R.J.W.; Kupsch W.O. (1974). Permafrost terminology. Altona, Manitoba: National Research Council Canada.
Washburn, A.L. (1980). Geocryology. New York: John Wiley & Sons. ISBN 0-470-26582-5.
Williams, Peter J.; Michael W. Smith (1989). The frozen Earth. New York: Cambridge University Press. ISBN 0-521-36534-1.
Özel;

Plaj; kıyı şeridinde denize girmek için düzenlenmiş, genellikle kumluk veya çakıl taşlı alan. Bir Plajı oluşturan parçacıklar tipik olarak kum, çakıl, zona, çakıl taşları gibi kayadan yapılır. Kumluk olanlarına kumsal denir. Azericede plaj anlamına gelen "çimerlik" sözcüğü de, yaygın olmamakla birlikte Türkçede de kullanılır. Plajlar göl ve nehir sahillerinde de bulunabilir.
Plajlar genelde, tuzlu su kıyı şeridi boyunca uzanan yatay ve doğal oluşumlardır. Dalga ve rüzgarın etkisiyle kenara vuran kayaları ve denizden gelen diğer jeolojik kalıntıları barındırır. Parçacıklar ayrıca yumuşakça kabukları veya koralin algler gibi biyolojik kökenli olabilir.

Bazı plajlar cankurtaran direkleri, soyunma odaları, duşlar, kulübeler ve barlar gibi insan yapımı altyapıya sahiptir. Ayrıca yakınlarda konaklama yerleri (tatil köyleri, kamplar, oteller ve restoranlar gibi) olabilir. Gelişmemiş veya keşfedilmemiş plajlar olarak da bilinen vahşi Plajlar bu şekilde değişime uğramamıştır. Vahşi Plajlar el değmemiş güzelliği ve korunmuş doğasıyla takdir edilebilir.

Plajlar genellikle kıyı boyunca dalga veya akıntı hareketinin olduğu depolanma ve çökeltilerin  biriktiği bölgelerde  meydana gelir.

Deniz kıyısı en çok plaj kelimesi ile ilişkili olsa da göller ve büyük nehirlerin yanında da plaj bulunur.
Plaj şunları ifade edebilir:

kaya malzemesinin dalgaların ve akımların kuvvetleri tarafından karada, denizde veya kıyılarda hareket ettiği küçük sistemler; ya da
önemli büyüklükte jeolojik birimlerdir.
İlki aşağıda ayrıntılı olarak açıklanmaktadır; daha büyük jeolojik birimler  başka yerlerde tartışılmaktadır.
Bir plajın onu oluşturan ve şekillendiren süreçlerle ilgili birkaç göze çarpan kısmı vardır. Çoğunlukla suyun üstünde (gelgite bağlı olarak) ve gelgitin bir noktasında dalgalardan az çok aktif olarak etkilenen kısım plaj bermi olarak adlandırılır. Berm, aktif kıyı şeridini içeren malzeme birikintisidir. Bermin bir tepesi (üstte) ve bir yüzü vardır, ikincisi tepeden suya doğru giden eğimdir. Yüzün en altında bir çukur olabilir ve ayrıca bir veya daha fazla uzun kıyı barı olabilir: hafifçe yükseltilmiş, dalgaların ilk kırılmaya başladığı bu yerde su altı bentleri oluşur.
Kum yatağı, çok büyük fırtına dalgalarından kaynaklanan ve normal dalgaların etkisinin ötesinde bir veya daha fazla eski tepenin (fırtına Plajı) kanıtı olabileceği berm tepesinden iç kısımlara kadar uzanabilir.Bir noktada, dalgaların (hatta fırtına dalgalarının) Plajı içeren malzeme üzerindeki etkisi durur ve parçacıklar yeterince küçükse (kum boyutu veya daha küçük), rüzgarlar özelliği şekillendirir. Rüzgar; tanecikleri iç kısımlara dağıtan kuvvet olduğu yerde plajın arkasındaki tortu bir kumul haline gelir.
Bu jeomorfik özellikler, plaj profilini oluşturur. Plaj profili, yaz ve kış aylarında yaşanan dalga enerjisindeki değişiklik nedeniyle mevsimsel olarak değişkendir. Yazın daha sakin denizlerle karakterize edilen ılıman bölgelerde ve kırma dalga tepeleri arasındaki uzun dönemlerde, plaj profili yaz aylarında daha yüksektir. Bu mevsimdeki hafif dalga hareketi, tortuyu sahile bıraktığı berm'e doğru taşıma eğilimindedir ve su geri çekilirken kalır. Kıyı rüzgârları kumulları daha fazla içeride şekillendirir ve güçlendirir.
Tersine, artan dalga enerjisi ve dalga tepelerinin kırılması arasındaki daha kısa süreler nedeniyle plaj profili fırtına mevsiminde (ılıman bölgelerde kış) daha düşüktür. Hızlı art arda kopan daha yüksek enerji dalgaları, sığlıktaki tortuları harekete geçirme eğilimindedir, uzun kıyı akımları ile plaj boyunca taşınmaya eğilimli olduğu süspansiyonda tutulması veya özellikle uzun kıyı akımı bir nehir veya sel akışından bir çıkışla karşılaşırsa, denize kıyı şeridi çubukları oluşturur. Böylelikle tortunun plaj berminden ve kumulundan çıkarılmasıyla plaj profilini azaltır.
Tropikal bölgelerde, fırtına sezonu yaz aylarında olma eğilimindedir, sakin hava genellikle kış sezonunda görülür.
Fırtınalar alışılmadık derecede yüksek gelgitlerle veya önemli kıyı taşkınlarına neden olan gelgit dalgalanması veya tsunami gibi ucube dalga olayı ile çakışırsa, kıyı ovadan önemli miktarda malzeme aşınabilir veya bermin arkasındaki kumullar su çekerek gerilebilir.Bu akış, kıyı şeridinin şeklini değiştirebilir, nehirlerin ağızlarını genişletebilir ve uzun kıyı sediment hareketinin üstesinden gelmek için yeterince güçlü olmayan dere ağızlarında yeni deltalar oluşturabilir.
Plaj ve kumul arasındaki çizginin sahada tanımlanması zordur. Herhangi bir önemli süre boyunca, tortular her zaman aralarında değiş tokuş edilir. Kayma çizgisi (dalgalar tarafından biriken malzemenin yüksek noktası) bir potansiyel sınırlamadır. Bu, kumun önemli rüzgar hareketinin meydana gelebileceği nokta olacaktır, çünkü normal dalgalar kumu bu alanın ötesine ıslatmaz. Bununla birlikte, sürüklenme hattının iç kısımda fırtına dalgaları tarafından saldırı altında hareket etmesi muhtemeldir.

19. yüzyılın ortalarından itibaren popüler bir tatil köyü olarak plajın geliştirilmesi, şu anda küresel turizm endüstrisinin ilk tezahürüydü. 18. yüzyılda ilk sahil tatil köyleri, hem deniz hem de o zamanki moda kaplıca kasabalarının yanı sıra rekreasyon ve sağlık için sık sık başlayan aristokrasi için açıldı. Bu tür en eski sahil beldelerinden biri, 1720'lerde Yorkshire'daki Scarborough idi; 17. yüzyılda kayalıklardan birinden şehrin güneyine uzanan asidik bir su akışı keşfedildiği için modaya uygun bir kaplıca kasabasıydı. İlk haddeleme banyo makineleri 1735 yılında tanıtıldı.

Brighton'daki tatil köyünün açılması ve Kral IV. George'tan kraliyet himayesini kabul etmesi, sahili daha büyük Londra pazarına sağlık ve zevk için bir tatil yeri olarak genişletilmiş ve plaj üst sınıf bir zevk ve ciddiyetsizlik merkezi haline gelmiştir.Bu eğilim, pitoresk peyzajın yeni romantik ideali tarafından övüldü ve sanatsal olarak yükseltildi; Jane Austen'in bitmemiş romanı Sanditon buna bir örnektir. Daha sonra, Kraliçe Victoria'nın Kent'teki Wight Adası ve Ramsgate'in uzun zamandır patenti, bir sahil rezidansının birden fazla ev alabilecek kadar zengin olanlar için son derece şık bir mülk olarak kabul edilmesini sağladı.

Bu boş zaman biçiminin orta ve işçi sınıflarına genişletilmesi, hızlı büyüyen tatil kasabalarına ucuz fiyatlar sunan 1840'larda demiryollarının gelişmesiyle başladı. Özellikle, Poulton'dan küçük sahil kasabası Blackpool'a bir şube hattının tamamlanması, ekonomik ve demografik bir patlamanın sürmesine neden oldu. Demir yolu ile gelen ani ziyaretçi akını, girişimcilerin konaklama inşa etmesine ve yeni cazibe merkezleri yaratmasına yol açarak daha fazla ziyaretçiye ve 1850'ler ve 1860'larda hızlı bir büyüme döngüsüne yol açtı.
Büyüme, Lancashire pamuk fabrikası sahipleri arasında, her yıl bir hafta boyunca makinelerin servis ve onarım için fabrikaları kapatması uygulamasıyla yoğunlaştı. Bunlar uyanış haftaları olarak bilinir hale geldi. Her kasabanın değirmenleri farklı bir hafta boyunca kapanacak ve Blackpool'un yaz aylarında uzun bir süre boyunca istikrarlı ve güvenilir bir ziyaretçi akışını yönetmesine izin verecekti. Tesisin göze çarpan bir özelliği, insanların dikkatini çekmek için eklektik bir performans çeşitliliğinin bulunduğu mesire ve zevk iskeleleriydi. 1863 yılında, Blackpool'daki North Pier tamamlandı ve hızla seçkin ziyaretçiler için bir cazibe merkezi haline geldi. Merkez İskelesi 1868'de tiyatro ve geniş bir açık hava dans pisti ile tamamlandı.
Popüler sahil beldelerinin çoğu banyo makineleriyle donatıldı, çünkü dönemin tüm örtücü plaj kıyafetleri bile en utanmaz olarak kabul edildi. Yüzyılın sonunda, İngiliz sahil şeridinde 100'den fazla büyük tatil beldesi vardı ve bunların bazıları 50.000'i aştı.

Yurt dışındaki sahil beldesinin gelişimi, plajın iyi gelişmiş İngiliz aşkı tarafından teşvik edildi. Akdeniz'in yanı sıra Fransız Rivierası, 18. yüzyılın sonunda İngiliz üst sınıfı için popüler bir yer haline gelmişti. 1864'te Nice'e giden ilk demir yolu tamamlanarak Riviera'yı Avrupa'nın dört bir yanından gelen ziyaretçiler için erişilebilir hale getirdi. 1874'e gelindiğinde, çoğu İngiliz olan Nice'deki yabancı yerleşimcilerin sakinleri 25.000'i buldu. Kıyı şeridi, Kraliçe Victoria ve Kral VII. Edward da dahil olmak üzere Avrupa kraliyet ailesini cezbetmekle ünlendi.
Kıta Avrupası'nın kumar ve çıplaklık konusundaki tutumları İngiltere'dekinden daha gevşek olma eğilimindeydi, bu yüzden İngiliz ve Fransız girişimciler olasılıkları hemen kullanmaya başladılar. 1863'te III. Monako Prensi ve Fransız bir iş adamı olan François Blanc, büyük lüks oteller, bahçeler ve kumarhanelerin yapıldığı Nice'den Monako'ya ziyaretçi çekmek için buharlı gemiler ve arabalar ayarlamıştır. Yer yeniden adlandırıldı (Monte Carlo).
Ticari deniz banyosu 19. yüzyılın sonunda Amerika Birleşik Devletleri'ne ve Britanya İmparatorluğu'nun bazı bölgelerine yayıldı. 1890'ların sonlarına doğru Henry Flagler, St. Augustine, FL ve Miami Beach, FL'de gelişen kıyı deniz tatil beldelerini Kuzey Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'dan Doğu Sahil Demir yolundaki kış yolcularına bağlayan Florida Doğu Sahil Demir yolunu geliştirdi. 20. yüzyılın başlarında Hawaii ve Avustralya'da sörf geliştirildi; 1960'ların başında Güney Kaliforniya'ya yayıldı. 1970'lerde ucuz ve uygun fiyatlı hava yolculuğu, Akdeniz, Avustralya, Güney Afrika ve Amerika Birleşik Devletlerinin kıyı Güneş Kemeri bölgeleri gibi alanlardan yararlanan gerçek anlamda küresel bir turizm pazarının büyümesini sağladı.

Plajlar sıcak güneşli günlerde popüler olabilir. Viktorya döneminde, birçok popüler sahil beldesi banyo makineleri ile donatıldı, çünkü dönemin her şeyi kaplayan plaj kıyafetleri bile en utanmaz olarak kabul edildi. Bu sosyal standart hala birçok Müslüman ülkede geçerlidir. Spektrumun diğer ucunda, kıyafetlerin isteğe bağlı olduğu veya izin verilmediği üstsüz plajlar ve çıplak plajlar vardır. Çoğu ülkede sosyal normlar, sıcak havada bir plajda benzer davranışların tolere edilemeyeceği ve hatta yargılanabileceği bitişik alanlara kıyasla önemli ölçüde farklıdır.
Avrupa

Playa göl, kısa ömürlü bir göl yatağı veya kapalı göl kalıntısıdır.
Bu düzlükler alkali tuzlarla zenginleştirilmiş ince taneli çökellerden oluşur. Playa göl geniş bir alanı kaplayabilir. Derin olmayan bu göllerin büyük bir kısmı buharlaşır ve yüzeyde bir tuz tabakası bırakır. Kurak mevsimlerde yüzey kuru, yağışlı mevsimlerde ise ıslak ve çok yumuşaktır.

Playa göl, yağmurdan veya diğer kaynaklardan gelen suyun kuru çöküntü havzasına akmasıyla oluşan gölet veya göle verilen addır. Suyun içinde çözülmüş tuzların çökmesiyle oluşan göl, zamanla kademeli olarak artar. Bir playa, kilin yassı bir yatağı olarak görülür, genellikle çökelen tuzla kaplanmıştır. Bu evaporit mineralleri, sodyum karbonat, boraks ve diğer tuzlar gibi hava koşullarına dayanıklı ürünlerin yoğunlaşmasıdır.
Birçok playa göl, yağışlı mevsimlerde, özellikle yağışlı yıllarda sığ sudan oluşmaktadır. Su tabakası ince ise ve playa göldeki kayalar rüzgarla hareket ederse aşırı derecede sert ve pürüzsüz bir yüzey oluşabilir. Daha kalın su tabakaları "çatlaklı çamur" yüzeyine ve "tepe" yapı kuruma özelliklerine neden olabilir. Çok az su varsa, tepeler oluşturabilir
Çöllerde, bajadas tarafından çevrili bir alanda bir playa bulunabilir. En büyük kuru göl yoğunluğu (yaklaşık 22.000), Teksas'ın güneyindeki High Plains ve New Mexico'nun doğusundadır.
Çoğu kuru göl küçüktür. Bununla birlikte, dünyanın en büyük tuz yatağı olan Bolivya'daki Salar de Uyuni, 10.582 kilometrekarelil alanı kapsamaktadır.
Death Valley (Ölüm Vadisi), Kaliforniya'da bulunan playada "yürüyen kayalar" olarak bilinen ve insan ya da hayvanın müdahalesi olmaksızın yüzey boyunca yavaşça hareket ederek arkasında iz bırakan kayaların olduğu jeolojik bir olay gerçekleşir. Bu kayalar son zamanlarda UC San Diego'daki Scripps Oşinografi Enstitüsü tarafından hareket halinde gözlemlendi. Playa, kışın yüzen buz tabakaları oluşturacak kadar derinleşir ama yine de kayaların yüzeyde kalacağı kadar sığ olmaktadır. Geceleri sıcaklığın düşmesiyle beraber, göletin üzerindeki kayaların oluşturdukları çatlaklar buz ile dolmaktadır. Kayalar gücünü koruyacak kadar kalın, serbestçe hareket edebilecek kadar da hafiftir. Güneş doğduğunda buzlar erir ve kayanın buzları çözülür. Bu sırada, kayalar playa boyunca hafif rüzgarlarla hareket ettirilir. Taşlar yalnızca iki ya da üç yılda bir kez hareket eder.

Polder, setler yardımıyla denizden kazanılan topraklara verilen isimdir. Yeni topraklar elde etmeye veya arazileri gelgitlerden korumaya çalışan bir arazi ıslahı biçimidir.
Bir polder çoğunlukla deniz seviyesinin altında olan bataklıklar, haliçler, göller veya kıyı alanlarından geri kazanılan yapay bir arazi alanıdır.
İstenilen alan önce setlerle çevrilir. Bu çevrede hapsolmuş su daha sonra elektrikli pompalar(eskiden yel değirmenleri) ile boşaltılır. Polder kuruduktan sonra bile, pompalar içeriye sızabilecek fazla suyu çıkartmak için çalışmaya devam eder.

Polder landscapes in the Netherlands 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — in a northwest European and a landmark context.
How to make a polder — online film 17 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rave, DJ'lerin tekrar eden ritimlere sahip elektronik müzik çalan organize dans partisidir.
1950'li yıllarda İngiltere'de "rave" terimi, Beatnik stereotipiyle ilişkilendirilen bohem partiler için kullanılıyordu. Rave akımına elektronik müziğin dâhil olması, 1980'lerde Chicago'lu acid house müzisyenlerinin uluslararası bir tanınırlık kazanmasıyla olmuştur. Manchester'da başlayan yeni rave akımı sonradan Londra'ya yayılmıştır. Rave akımının Britanya'da büyük kitlelere ulaştığı 1988 yazı ayrıca İkinci Aşk Yazı (Second Summer of Love) olarak da isimlendirilir. 1990'lara gelindiğinde ise Birleşik Krallık hükûmeti lisanssız rave partilerini (free party) kısıtlamak için çeşitli önlemler aldı.

Tekrar eden vuruşların sıralanması olarak tamamen veya yarı domine şekilde karakterize edilen sesleri içeren "müzik".
Birleşik Krallık'ın John Major hükûmeti döneminde hazırlanan 1994 Ceza Adaleti ve Kamu Düzeni Yasası'nın 63, 64 ve 65 numaralı kısımları doğrudan free party'leri hedef almıştır. Bu yasa polislere, yüz veya daha fazla kişinin katıldığı veya iki veya daha fazla kişinin hazırlık yaptığı açık alan rave partilerini durdurma yetkisi verdi. Yasanın 65. kısmı üniformalı polis memurlarına, 5 millik bir yarıçapta bulunan bir rave'e gitmek üzere olduğunu düşündüğü bir kişiyi durdurma ve uyarıyı dikkate almaması durumunda £1000'u aşmamak kaydıyla para cezası verebilme yetkisi verdi. Hükûmet, yasanın oluşturulma sebebinin tüm gece süren partilerin gürültü ve karışıklık yaratarak çevre sakinlerini rahatsız etmesi ve kırsal bölgeleri korumak olduğunu açıklamıştır. Bazı raver'lar ise yasanın amacının, gençleri MDMA'den uzaklaştırmak ve vergiye tabi olan alkole geri döndürmek olduğunu söylemiştir.

Sahil veya sahil şeridi, kara ile deniz veya okyanusların buluştuğu hat. Gelgit gibi etkenler nedeniyle sahil hattının net olarak belirlenmesi mümkün değildir.
"Kıyı bölgesi" deniz ve kara süreçlerinin etkileşiminin  meydana geldiği bölgedir. Sahil terimi genellikle coğrafi konum veya bölgeyi tanımlamak için kullanılır; Örneğin, Yeni Zelanda'nın Batı sahili ya da Amerika Birleşik Devletleri'nin Doğu ve Batı sahilleri.

Sahil sözcüğü Türkçeye, Arapça "sahil" sözcüğünden geçmiştir ve erozyon anlamındaki "sahl" kökünden gelir.

Gelgitler genellikle tortul yapılar üzerinde ve aşınmış düzlüklerde belirir. Yüksek gelgit aralıkları, dalgaların kıyıdan daha öteye ulaşmasına izin verir ve daha düşük gelgit aralığına sahip olanlar daha küçük yükseklik aralığında depresyon üretirler. Gelgit aralığı sahil şekli ve genişliğinden etkilenir. Gelgitler genellikle kendileri tarafından erozyona uğramazlar, ancak gelgit delikleri okyanuslardan nehrin yukarı kısmına kadar dalgalarla aşınabilir. Dalga aşındırması sahil çizgisinde enerjisini serbest şekilde açığa çıkartır; en büyük dalga daha fazla açığa çıkarır ve daha fazla aşındırma gerçekleştirir.

Saygıdeğer — İngilizcede genellikle The Venerable olarak bilinir — bazı Hristiyan kiliselerinde kullanılan bir hitap, ünvan veya lakaptır. Bu ünvan, genellikle ruhsal olgunlukları ve bilgelikleri nedeniyle kutsal kişilere verilir.

Katolik Kilisesi'nde, ölmüş bir Katolik, bir piskopos tarafından Tanrı'nın Hizmetkârı ilan edildikten ve Papa tarafından kutluluk için önerildikten sonra, azizlik süreci kapsamında yapılan soruşturma ve değerlendirme sonucunda “erdemde kahramanlık” gösterdiği ilan edilerek saygıdeğer ilan edilebilir. Saygıdeğer ilanı, kişinin Cennette olduğuna dair kesin bir hüküm değildir; bu beyan, kişinin Cennette olduğunun muhtemel görüldüğünü ifade eder, ancak kişinin hâlen Arafta olma ihtimali de vardır.
Bir kişinin saygıdeğer ilan edilmesinden önce, Papa tarafından onaylanmış bir bildiriyle, o kişinin yaşamında “erdemde kahramanlık” sergilediği ilan edilmelidir. Bu erdemler arasında teolojik erdemler olan iman, umut ve sevgi ile kardinal erdemler olan sağduyu, adalet, metanet ve ölçülülük yer alır.
Sonraki aşama kutluluktur, bu genellikle adayın aracılığıyla gerçekleşen bir mucizenin doğrulanmasını gerektirir. Bu aşamadan itibaren kişi “Kutlu” olarak anılır. Kutlu ilanı, kişinin Cennette olup Tanrı'yı görme nimetini yaşadığını ima eder; ancak bu, zorunlu bir şart değildir.
Azizlik süreci, kişinin bir mucizeye aracılık etmesiyle (genellikle bu ikinci mucizedir) tamamlanır ve kişi aziz ilan edilir. İstisnai azizlik ilanları da mevcuttur. Azizlik ilanı, yalnızca Katolik Kilisesi'nin kişinin lütuf hâlinde öldüğünü ve beatific vision'a eriştiğini iddia ettiği ölçüde kesinlik taşır.
Örneğin, Papa XII. Pius ve Papa II. Jean Paul, Aralık 2009'da Papa XVI. Benediktus tarafından saygıdeğer ilan edilmiş; II. Jean Paul, 2014 yılında aziz ilan edilmiştir.
Saygıdeğer ilan edilen diğer örnekler arasında Piskopos Fulton J. Sheen, Fransa Prensesi Louise, Francis Libermann ve Rahibe Mary Potter yer alır.
7. ve 8. yüzyılda yaşamış İngiliz keşiş Aziz Bede, ölümünden kısa süre sonra “saygıdeğer” olarak anılmaya başlanmış ve 1899 yılında aziz ilan edilmesine rağmen hâlen sıklıkla “Saygıdeğer Bede” veya “Bede Saygıdeğer” olarak anılmaktadır.
Bu ünvan aynı zamanda Şartrö tarikatına mensup münzevîler için, geleneksel rahip hitabının yerine kullanılan bir onursal ünvandır.

Aziz

Sebil, dışarıda olanların ücretsiz faydalanmaları adına su dağıtma amacıyla hayrat olarak yaptırılan İslami mimarideki bir yapıdır. Bağımsız bir yapı olabileceği gibi bir külliyenin içerisinde de yer alabilir. Hekimoğlu Ali Paşa Sebili (Kocamustafapaşa), Mihrişah Valide Sultan Sebili (Eyüp Sultan) Mehmet Emin Ağa Sebili (Beşiktaş) İstanbul'daki sebillerden bazılarıdır.
Türkiye'de, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Konya'daki Sahip Ata Külliyesi (1258)  taçkapısının her iki yanında bulunanlar gibi örnekleri vardır. Mısır'da, Memlûkler döneminde 15. yüzyılda yaptırılan sebil-küttab (altta sebil, üstte okul) olarak görülen bu yapıtların (Kayıtbay Cami Medresesi) örnekleri Osmanlı mimarisinde yaygınlaşmıştır. 20. yüzyılın başlarına kadar devam eden sebil geleneğinin İstanbul'da bilinen en son örneği, Topkapı'daki 1896 tarihli Pazar Tekkesi Sebili 'dir.

Çeşme

Çeşmeler, Sebiller, Selsebiller, Havuzlar-T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

Sediment taşınımı ya da çökel taşınımı katı madde taşınımı, tortu taşıma, katı parçacıkların (tortu) hareketidir. Tipik olarak tortu üzerinde etkili olan yerçekimi kombinasyonu ve/veya tortunun sürüklendiği sıvının hareketi nedeniyle meydana  gelir. Tortu taşınması, parçacıkların kırıntılı kayaçlar (kum, çakıl, kayalar vb. olduğu doğal sistemlerde meydana gelir.) çamur veya kil; sıvı hava, su veya buzdur. Yerçekimi kuvveti, parçacıkları dinlenmekte oldukları eğimli yüzey boyunca hareket ettirir. Sıvı hareket nedeniyle tortu taşıma, nehirler, akıntılar ve gelgit nedeniyle su, okyanuslar, nehirler, denizler ve diğer organları oluşur. Ulaşım, buzulların akarken ve rüzgarın etkisi altındaki karasal yüzeylerden de kaynaklanır. Sadece yerçekimi nedeniyle tortu taşınması, genel olarak eğimli yüzeylerde, tepeler, eğilimli yüzeyler, uçurumlar ve kıta sahanlığı - kıta eğim sınırı dahil olmak üzere meydana gelebilir.
Sediment taşınması sedimantoloji, jeomorfoloji, inşaat mühendisliği ve çevre mühendisliği alanlarında önemlidir. Tortu taşınması bilgisi çoğunlukla erozyon veya birikitme ile meydana gelip gelmeyeceğini, bu erozyonun veya birikimin büyüklüğünü ve gerçekleşeceği zaman ve mesafeyi belirlemek için kullanılır.

Aeolian veya eolian (æ'nin ayrıştırılmasına bağlı olarak), rüzgarla tortu taşınması için kullanılan terimdir. Bu işlem dalgaların ve kumulların oluşmasına neden olur. Tipik olarak, taşınan tortunun boyutu ince kum (<1 mm) ve daha küçüktür, çünkü hava düşük yoğunluklu ve viskoziteli bir sıvıdır ve bu nedenle yatağında çok fazla kayma yapamaz.Yatak oluşumları karasal yakın yüzey ortamında aeolian tortu taşıma tarafından oluşturulur. Dalgalanmalar ve kum tepeleri tortu taşımacılığına doğal bir kendi kendini organize eden tepki olarak oluşur.
Aeolian tortu taşımacılığı, plajlarda ve dünyanın kurak bölgelerinde yaygındır, çünkü bu ortamlarda bitki örtüsü kum alanlarının varlığını ve hareketini engellemez.
Rüzgar, çok ince taneli bir tozdur. Üst atmosfere girebilir ve dünya genelinde hareket edebilir. Sahra yataklarından gelen toz kanarya adalarına ve karayiplere, Gobi çölünden gelen toz ise Amerika Birleşik Devletlerinde birikmiştir. Bu tortu toprak bütçesi ve çeşitli adaların ekolojisi için önemlidir.

Rüzgarla taşınan ince taneli unsurlar bulunduran, tortu birikintilerine lös denir.

Jeoloji, fiziki coğrafya ve tortu taşınmasında, akışkan süreçleri doğal sistemlerde akan su ile ilgilidir. Bu, nehirleri, akarsuları, Periglasyal akışları, ani selleri ve buzul gölü taşma sellerini kapsar. Su ile taşınan tortu, hava hem taşınan tortudan daha büyük olabilir, çünkü su hem daha yüksek bir yoğunluğa hem de viskoziteye sahiptir. Tipik nehirlerde taşınan en büyük tortu kum ve çakıl büyüklüğündedir, ancak daha büyük seller, taş ve hatta kayalar taşıyabilir.
Flüvyal tortu taşınması, dalgalanmaların ve kumulların oluşumuna, fraktal şekilli erozyon desenlerine, doğal nehir sistemlerinin karmaşık desenlerine ve taşkın yataklarının gelişmesine neden olabilir.

Kıyı tortu taşımacılığı, dalgaların ve akımların hareketleri nedeniyle yakın kıyı ortamlarında gerçekleşir. Nehirlerin ağızlarında, kıyı tortusu ve akışlı tortu taşıma süreçleri nehir deltaları oluşturmak için ağ oluşturur.Kıyı tortu taşınması, plajlar, bariyer adaları ve pelerinler gibi karakteristik kıyı yeryüzü şekillerinin oluşmasına neden olur. 

Buzullar, yataklarının üzerinde hareket ettikçe, her boyuttaki malzemeyi sürükler ve taşırlar. Buzullar en büyük çökeltileri taşıyabilir ve buzul birikimi alanları genellikle, birkaç metre çapında olan çok sayıda buzul erratiği içerir. Buzullar ayrıca kayayı "buzul unu" ya da kaya unu haline getiririr ve binlerce kilometre uzaklıktaki lös yatakları oluşturmak için genellikle rüzgarlar tarafından taşınır. Buzullarda sürüklenen tortu genellikle buzul akış çizgileri boyunca hareket eder ve bu da ablasyon bölgesindeki yüzeyde görünmesine neden olur.

Yamaç tortu taşınmasında, çeşitli işlemler regolit iniş eğimini taşır. Bunlar:

Toprak sürünmesi
Ağaç atması
Hayvanlar tarafından toprağın hareketi
Yamaç eğilimleri ve heyelanlar
Bu süreçler genellikle, yamaçta difüzyon denklemine bir çözüm gibi görünen bir profil vermek için birleşir, burada difüzivite, belirli yamaçta tortu taşınmasının kolaylığı ile ilgili bir   parametredir. Bu nedenle, tepelerin üst kısımları genellikle vadiler etrafında dışbükey bir profile dönüşen parabolik içbükey bir profile sahiptir.
Tepeler dikleştikçe epizodik heyelanlara ve diğer kütle hareketleri olaylarına daha yatkın hale gelirler.Bu nedenle, tepe eğimi işlemleri, sığ eğimler için klasik difüzyonun hakim olduğu ve tepe eğimi kritik bir durma açısına ulaştıkça erozyon oranlarının sonsuzluğa ulaştığı doğrusal olmayan bir difüzyon denklemi ile daha iyi açıklanmaktadır.

Büyük malzeme kitleleri enkaz akışlarında, aşırı konsantre çamur karışımlarında, Kaya boyutuna kadar değişen klastlarda ve suda taşınır. Enkaz akışları, granüler sarp dağ vadilerinden ve yıkamalarından aşağı akarken hareket eder. Tortuları tanecikli bir karışım olarak taşıdıkları için, taşıma mekanizmaları ve kapasiteleri akışkan sistemlerinkinden farklı ölçeklenir.

Sediman taşınması, birçok çevresel, jeoteknik ve jeolojik problemi çözmek için uygulanır. Tortu taşınması veya erozyonunun ölçülmesi  kıyı mühendisliği için önemlidir. Sediman erozyonunu ölçmek için çeşitli tortu erozyon cihazları (örn., Partikül Erozyon Simülatörü (PES)) tasarlanmıştır. BEAST (Bentik Çevresel Değerlendirme Tortu Aracı) olarak da adlandırılan bu tür bir cihaz, tortu erozyon oranlarını ölçmek için kalibre edilmiştir.

Tortunun hareketi, nehirlerdeki balık ve diğer organizmalar için habitat sağlamada önemlidir. Bu nedenle, genellikle barajlar nedeniyle tortu açlığı olan yüksek derecede düzenlenmiş nehirlerin yöneticilerine, yatak malzemesini yenilemek ve çubukları yeniden inşa etmek için genellikle kısa taşkınlar düzenlemeleri önerilir. Bu, örneğin, Colorado Nehri'nin Büyük Kanyonu'nda, kamp alanı olarak kullanılan kıyı şeridi habitatlarını yeniden inşa etmek için de önemlidir.
Bir barajın oluşturduğu bir rezervuara tortu deşarjı, bir rezervuar deltası oluşturur. Bu delta havzayı dolduracak ve sonunda ya rezervuarın taranması veya barajın çıkarılması gerekecektir. Tortu taşınması bilgisi, bir barajın ömrünü uzatmak için uygun şekilde planlamak için kullanılabilir.
Jeologlar, tortul kayaçlardan ve alüvyal malzemelerin genç birikintilerinden akış derinliğini, hızını ve yönünü anlamak için taşıma ilişkilerinin ters çözümlerini kullanabilirler. Menfezlerde, barajların üzerinde ve köprü iskelelerinin etrafındaki akış yatağın erozyonuna neden olabilir. Bu erozyon çevreye zarar verebilir ve yapının temellerini açığa çıkarabilir. Bu nedenle, inşa edilmiş bir ortamda tortu taşınımının mekaniği hakkında iyi bilgi, inşaat ve hidrolik mühendisleri için önemlidir.
İnsan aktiviteleri nedeniyle askıya alınmış tortu taşınması arttığında, kanalların doldurulması da dahil olmak üzere çevresel sorunlara neden olduğunda, işleme baskın olan tane büyüklüğü fraksiyonundan sonra siltasyon denir.

Sel, genellikle kuru olan araziyi sular altında bırakan bir su taşkını olayıdır. "Akma halinde olan su" anlamına gelen kelime, gelgitin içeri akışına da uygulanabilmektedir. Taşkınlar hidroloji disiplinin bir çalışma alanıdır. Tarım, inşaat mühendisliği ve halk sağlığı gibi alanlarda önemli bir endişe kaynağıdır. Genellikle insanların çevreye verdiği değişiklikler, sellerin yoğunluğunu ve sıklığını arttırır. Örneğin; ormansızlaşma ve sulak alanların kaldırılması gibi arazi kullanımı değişiklikleri, su seti akışındaki değişikliklere ve iklim değişikliğine yol açar. Aynı zamanda deniz seviyesinin yükselmesi gibi daha büyük çevresel sorunlara da yol açmaktadır.
Seller, orman yangınlarından sonra dünyadaki en yaygın ikinci doğal afet olarak kabul edilir.

Sel; nehir, göl veya okyanus gibi su kütlelerinden su taşması halinde meydana gelir. Seller suyun üst üste geldiği veya setlerin kırıldığı zaman suyun bir kısmının olağan sınırlarından kaçmasına neden olabilir ya da alansal bir taşkında doymuş bir zeminde yağmur suyunun birikmesi ile ortaya çıkabilir. Bir gölün veya başka bir su kütlesinin boyutu, yağıştaki mevsimsel değişiklikler ve kar erimesi ile değişmektedir. Bu boyuttaki değişikliklerin mülkleri su basmadığı veya evcil hayvanları boğmadığı sürece önemli kabul edilmesi olası değildir.
Seller, özellikle su yolundaki kıvrımlarda veya mendereslerde meydana gelir. Fakat akış hızı nehir kanalının kapasitesini aştığında ise nehirlerde de meydana gelebilir. Taşkınlar, nehirlerin doğal taşkın ovalarında olmaları halinde evlere ve iş yerlerine zarar verir. Nehirlerdeki taşkın hasarı, nehirlerden ve diğer su kütlelerinde uzaklaştırılarak ortadan kaldırılabiliyorken insanlar geleneksel olarak bu nehir kıyılarında yaşamakta ve çalışmaktadırlar. Çünkü araziler genellikle düz ve verimli olduğundan kolay ticaret, sanayi ve seyahat erişimi sağlamaktadır.

Sel kelimesi, Cermen dillerinde yaygın bir kelime olan Eski İngilizcedeki "flod" kelimesinden gelmektedir.

Su, yağış ve kar erimesi ile sızarak veya kaçarak daha hızlı eridiğinde düz veya alçak alanlarda selleri meydana getirir. Fazlalık bazen tehlikeli derinliklere kadar yerinde birikir. Yüzey toprağı doymuş hale gelerek su tablasının bir taşkın yatağı gibi sığ olduğu yerlerde bir veya bir dizi fırtınadan gelen yoğun yağmur nedeniyle sızmayı etkili bir şekilde durdurabilir. Sızıntılar ayrıca donmuş zemin, kaya, beton, kaldırım veya çatılar yoluyla ihmal edilebilir derecede yavaşlatılır. Alansal taşkın, taşkın yatakları gibi düz alanlarda ve bir akarsu kanalına bağlı olmayan yerel çöküntülerde başlar, çünkü kara akışının hızı yüzey eğimine bağlıdır. Endorheik havzalar, yağışların buharlaşmayı aştığı dönemlerde alan selleri yaşayabilir.

Seller; nemli bölgelerdeki en küçük geçici akarsulardan, kurak iklimlerdeki normal kuru kanallara ve dünyanın en büyük nehirlerine kadar her türlü nehir ve dere kenarlarında meydana gelir. Toprak üstü akış, toprak üstü alanlarda meydana geldiğinde tortulların akışla toplandığı ve asılı madde veya yatak yükü olarak taşındığı çamurlu bir sele neden olabilir. Lokalizel sel; heyelanlar, buz, enkaz veya kunduz barajları gibi drenaj engellerinden kaynaklanabilir veya daha da kötüleşebilir.

Yavaş yükselen seller en yaygın olarak büyük havza alanlarına sahip büyük nehirlerde görülür. Akıştaki artış sürekli yağış, hızlı kar erimesi, muson yağmurları veya tropikal siklonların bir sonucu olabilir. Bununla birlikte, kuru iklime sahip bölgelerde büyük nehirler büyük havzalara sahip olduğundan dolayı hızlı sel olayları yaşanabilmektedir. Ancak küçük nehir kollarının havzaları daha küçük olduğundan dolayı yağış, küçük bölgelerde çok yoğun olabilir.
Ani sellerde dahil olmak üzere hızlı sel olayları, daha küçük nehirlerde, dik vadilere sahip nehirlerde, geçirimsiz arazide uzunluğunun büyük bir kısmı boyunca akan nehirlerde veya normal olarak kuru kanallarda daha sık görülür. Nedeni lokalize konvektif yağış (yoğun gök gürültülü fırtınalar) veya bir baraj, toprak kayması, buzulun arkasında oluşturulan bir yukarı akıştan ani bir salınım olabilir. Bir durumda; ani bir sel baskını, dar bir kanyondaki popüler bir şelalede Pazar günü öğleden sonra suyun tadını çıkaran sekiz kişiyi öldürdü. Gözlemlenen herhangi bir yağış olmadan, akış hızı sadece bir dakika içinde saniyede yaklaşık 50 ila 1.500 metreküp'e (1.4 ila 42m³/s) arttı. Bir hafta içinde aynı yerde iki büyük sel meydana geldi, ancak o günlerde hiç kimse şelalede değildi. Ölümcül sel; drenaj havzasının dik, çıplak kaya yamaçlarının yaygın olduğu ve ince toprağın zaten doymuş olduğu bir kısımdaki fırtınadan kaynaklanmaktadır.
Ani sel baskınları, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneybatısındaki Arroyos olarak bilinen ve başka yerlerde birçok isimle bilinen kurak bölgelerdeki normalde kuru kanallarda görülen en yaygın sel türüdür. Bu ortamda gelen ilk sel suyu kumlu dere yatağını ıslatırken tükenir. Böylece selin ön kenarı daha sonra daha yüksek akışlardan daha yavaşça ilerler. Sonuç olarak hidrografın yükselen kolu, akış hızı o kadar büyük olana kadar, taşkın aşağıya doğru hareket ettikçe daha hızlı hale gelir ve toprağı ıslatarak tükenmeyi önemsiz hale getirir.

Haliçlerdeki seller genellikle rüzgarların ve düşük barometrik basıncın neden olduğu fırtına dalgalarının ve yüksek nehir akışlarını karşılayan büyük dalgaların bir kombinasyonundan kaynaklanır.
Kıyı bölgeleri, yüksek gelgitler ve denizdeki büyük dalga olayları ile birleşen fırtına dalgalanmaları ile sular altında kalabilir. Bu da sel savunmasını aşan dalgalara veya şiddetli durumlarda tsunami ve tropikal siklonlara neden olabilir. Tropikal bir siklondan veya ekstratropik bir siklondan gelen bir fırtına dalgası bu kategoriye girer. NHC (Ulusal Kasırga Merkezi) tarafından yapılan açıklamalara göre: “Fırtına dalgası, tahmin edilen astronomik gelgitlerin üstünde ve bir fırtınanın ürettiği ilave bir su yükselmesidir.” Fırtına dalgası, astronomik gelgit kombinasyonu nedeniyle su seviyesi artışı olarak tanımlanan fırtına gelgiti ile karşılaştırılmamalıdır. Su seviyesindeki bu artış, özellikle fırtına dalgalanması bahar gelgiti ile çakıştığı zaman kıyı bölgelerinde aşırı sellere neden olabilir, bu da bazı durumlarda fırtına gelgitlerinin 20 fit veya daha fazla olmasına neden olur.

Kentsel sel, özellikle fırtına kanalizasyonları gibi drenaj sistemlerinin kapasitesini aşan yağışların neden olduğu daha yoğun nüfuslu bölgelerde, yerleşik bir ortamda arazi veya mülkün su altında kalmasıdır. Kentsel sel bazen ani sel veya kar erimesi gibi olaylarla tetiklense de, etkilenen toplulukların belirli taşkın yatakları içinde veya herhangi bir su kütlesinin yakınında olup olmadığına bakılmaksızın, topluluklar üzerindeki tekrarlayan ve sistemik etkileri ile karakterize edilen bir durumdur. Nehirlerin ve göllerin potansiyel taşması dışında; kar erimesi, yağmur suyu veya hasarlı su şebekelerinden salınan sular mülk üzerinde ve kamusal geçiş haklarında birikerek bina duvarlarında ve zeminlerden sızabilir veya kanalizasyon boruları, tuvaletler ve lavabolar arayıcılığıyla binalara yedeklenebilir.Kentsel alanlarda taşkın etkileri, akan suyun hızını arttıran mevcut asfalt yollar ve caddeler ile şiddetlenebilir. Geçimsiz yüzeyler yağmurun toprağa sızmasını engeller böylece yerel drenaj kapasitesini aşabilecek daha yüksek bir yüzey akışına neden olur.
Kentleşmiş alanlardaki taşkın akışı hem nüfus hem de alt yapı için bir tehlike oluşturmaktadır. Yakın zamandaki bazı felaketler arasında 1998'de Nimes (Fransa) ve 1992'de Vaison-La-Romaine (Fransa) su baskınları, 2005'te New Orleans (ABD) sel felaketi ve 2010-2011 yazında Queensland’da (Avustralya), Rockhampton, Bundaberg, Brisbane’deki seller yer alıyor. Kentsel ortamlardaki taşkın akışları, yüzyıllarca süren sel olaylarına rağmen nispeten yakın zamanda incelenmiştir. Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar, su basmış alanlardaki bireylerin güvenli tahliyesi için kriterleri dikkate almıştır.

Felaket nehir taşkınları, genellikle bir barajın çökmesi gibi büyük altyapı arızalarıyla ilişkilidir. Ancak bir heyelan, deprem veya volkanik patlamadan kaynaklanan drenaj kanalı modifikasyonundan da kaynaklanabilir. Örnekler arasında, taşkınlar ve laharlar yer alır. Tsunamiler, en çok deniz altı depremlerinden kaynaklanan ve felaketle sonuçlanan kıyı taşkınlarına neden olabilir.

Doğal yağışlardan, kontrollu veya kontrolsuz rezervuar salınımlarından bir drenaj kanalına ulaşan suyun miktarı, yeri ve zamanlaması, aşağı akış konumlarındaki akışı belirler. Bazı yağışlar buharlaşır, bazıları toprakta yavaşça süzülür, bazıları ise geçici kar veya buz olarak ayrılabilir. Bazıları kaya, kaldırım, çatılar ve doymuş veya donmuş zemin gibi yüzeylerden hızlı akış oluşturabilir. Drenaj kanalına hızlı bir şekilde ulaşan yağışların oranı; kuru, düz bir zeminde hafif yağmur için sıfırdan, biriken karda sıcak yağmurlar için yüzde 170'e yükseldiği gözlemlenmiştir. Yağış kayıtlarının çoğu, sabit bir zaman aralığı içinde alınarak ölçülen su derinliğine dayanır. 

Yağış eşiğinin sıklığı, gözlemlerin mevcut olduğu toplam süre boyunca bu eşiği aşan ölçümlerin sayısına göre belirlenebilir. Bireysel veri noktaları, ölçülen her derinliği gözlemler arasındaki zaman dilimine bölerek yoğunluğa dönüştürür. Yağış olayının süresi, ölçümlerin bildirildiği sabit zaman aralığından daha az ise, bu yoğunluk gerçek tepe yoğunluğundan daha az olacaktır. Konvektif yağış olayları (gök gürültülü fırtınalar), orografik yağışlardan daha kısa süreli fırtına olayları üretme eğilimindedir. Yağış olaylarının süresi, yoğunluğu ve sıklığı sel tahmininde önemlidir. Yağış olaylarının süresi, yoğunluğu ve sıklığı sel tahmininde önemlidir. Kısa süreli yağış, küçük drenaj havzalarında sel için daha önemlidir.
Taşkın büyüklüğünü belirlemede en önemli faktör yukaru eğim faktörüdür. ilgilenilen bölgenin su havzasında olan yukarı yönündeki arazi alanıdır. Yağış yoğunluğu, yaklaşık 30 mil kare veya 80 kilometre kareden daha küçük havzalar için ikinci en önemli faktördür. Ana kanal eğimi, daha büyük

Sirk ve sirk gölleri, yüksek dağ zirveleri yakınlarında buzul aşındırması kontrolünde gelişmiş, kenarları sarp yarım daire veya buna benzer şekildeki çanaklara sirk adı verilmektedir Günümüz buzul arası dönemde yüksek dağlardaki vadi buzullarının erimesi sonucu sirkler günümüzde su ile dolmuş ve gölleşmiştir. Çeşitli büyüklükte olurlar. Oluşumlarının başlangıcında kar aşındırmasının da rolü vardır. Yüksek dağlık kütlelerde yamaçların üst kısımlarında yer alan herhangi bir çukurlukta veya sel kabul havzasında biriken karlar belirli bir kalınlıktan sonra yamacın eğimine uygun olarak hareket ederler ve bu arada zemini oyarak çukurlaştırırlar. Meydana gelen bu çukura nivasyon sirki denir. Burada biriken karlar zamanla buzul buzuna dönüşürler. Bu buzulun aşındırma gücü daha fazladır ve yer aldığı çanağı daha da derinleştirerek onu sirk haline dönüştürür. Nivasyon sirklerinde ters eğimler 5 dereceden daha küçüktür. Buna karşılık asıl sirklerde bu değerden daha büyük bulunur. Sirklerin büyüklüğü buzulun kütlesi ve aşındırma süresiyle doğru orantılıdır. Bu hususta zeminin litolojik özellikleri de önemli bir rol oynar.
Sirklerin bir kısmı birleşik sirk halindedir. Bunlar yan yana bulunan komşu sirklerin birbirleriyle birleşmeleri sonucu meydana gelmiştir. Munzur Dağları üzerindeki bir kısım sirkler bu şekildedir.
Bazı sirkler eğim doğrultusunda birbirlerinin peşi sıra yer alırlar ve bulundukları yamaç kısmına basamaklı bir görünüm verirler. Bunlara bu özelliklerinden dolayı basamaklı sirk denir. Türkiye'de Karagöl, Çakır göl, Mescit, Munzur Dağları bu özelliği taşır.

Pleistosen 'de esas olarak son buzul devri olan Würn 'de oluşmuş ve bugün içlerinde buzul bulunmayan sirklerin bir kısmı göllerle kaplı bir kısmı ise gölsüzdür. İçlerinde göl bulunan sirklere diğer bir deyişle sirk göllerine örnek olarak Uludağ'ın kuzey yamacında yer alan 9 sirkten 3 tanesini işgal eden Karagöl, Elmalı  ve Kilimli gölleri Rize dağlarının orta ve doğu kısmında yer alan Mal gölü, Deli göl, Göbekli göl, Büyük deniz gölü, Karagöl kütlesi üzerindeki Elmalı göl, Camili göl; Munzur dağlarının orta bölümündeki Çimli göl ve buzul(Cilo) –Sat dağlarındaki sirk gölleri gösterilebilir.
Sirklerin bir kısmının içinde halen buzullar yer almaktadır. Erciyes dağı üzerinde kuzeybatıya bakan ve içinde buzulun yer aldığı sirk (aksu sirki) bunlara güzel bir örnek teşkil eder. Bunun gibi Kaçkar, Üçdoruk, Buzul ve Süphan dağlarıyla Aladağlar üzerinde de bir kısım sirkler buzul içerirler.
Dağ doruklarındaki buzulların hareketleriyle ortaya çıkan çukurlarda oluşan göllere, sirk gölü denir. Yurdumuzun 2200 m'den yüksek dağları son buzul döneminde buzullaşmaya uğramıştır. Yüksek dağlarımızda kuvaterner dönemin  ilk yarısında buzul oymaları sonucunda ortaya çıkan çanaklarda meydana gelmişlerdir. Bu tip göller Türkiye'de ;

Kaçkar Dağları
Zigana Dağı
Bolkar Dağları
Munzur Dağları
Erciyes Dağı
Ağrı Dağı
Aladağlar
Orta Toroslarda rastlanmaktadır.

1-)Erinç., S., 1971. Jeomorfoloji 2, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi, Coğ. Enst., Yay. No:23. İstanbul.
2-)Yıldız Hoşgören..M., Jeomorfolojinin ana çizgileri 2, İstanbul Üniv.Edebiyat Fakültesi, Coğ Enst., Yay. İstanbul
3-)BİLGİN,. T., 1972. Munzur Dağları Doğu Kısmının Glasyal ve Periglasyal Morfolojisi, İstanbul Üniv, Edebiyat Fakültesi. Coğ 
Enst., No: 69.İstanbul
4-)YALÇINLAR, İ.,1951. Soğanlı – Kaçkar ve Mescit Dağı silsilelerinin Glasyasyon Şekilleri. İ.Ü Coğ.Dergi (s.20.50)
5-)http://www.bursa.bel.tr/dosyalar/resimler/haberler/bdb_com_9806-1.jpg36593.JPG 
6-)https://web.archive.org/web/20160310113023/http://www.rizedeyiz.com/image/etkinlik/afis_1311152804..jpg

Bursa Büyükşehir Belediyesi 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sakarya Üniversitesi Coğrafya Bölümü 10 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rize Belediyesi 22 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Su döngüsü yahut hidrolojik döngü, suyun Dünya yüzeyinin üstünde ve altında sürekli hareketini tanımlar. Suyun okyanus ile denizlerden atmosfere, atmosferden yeryüzüne ve yeniden deniz-okyanuslara ulaşması şeklindeki genel turu, döngüyü oluşturur. Evrenin korunumu yasası gibi, yeryüzündeki su kaynaklarının artmaz veya eksilmezliğini ifade eden bir terimdir ve bir başlangıç veya sonu yoktur.
Dünyadaki su kütlesi zamanla oldukça sabit kalır, ancak suyun büyük buz, tatlı su, tuzlu su ve atmosferik su rezervuarlarına ayrılması, çok çeşitli iklim değişkenlerine bağlı olarak değişkendir. Su, nehirden okyanusa veya okyanustan atmosfere gibi bir rezervuardan diğerine, buharlaşma, yoğuşma, yağış, sızma, yüzey akışı ve yüzey altı akışının fiziksel süreçleriyle hareket eder. Bunu yaparken, su farklı formlardan geçer: sıvı, katı (buz) ve buhar.
Su çevrimi, sıcaklık değişimlerine yol açan enerji değişimini içerir. Su buharlaştığında, çevresinden enerji alır ve çevreyi soğutur. Yoğunlaştığında, enerjiyi serbest bırakır ve çevreyi ısıtır. Bu ısı değişimleri iklimi etkiler.
Döngünün buharlaşma aşaması suyu arındırır ve daha sonra toprağı tatlı su ile doldurur. Sıvı su ve buz akışı dünyadaki mineralleri taşır. Ayrıca, erozyon ve sedimantasyon gibi süreçlerle Dünya'nın jeolojik özelliklerinin yeniden şekillendirilmesinde rol oynar. Yeryüzündeki su kaynaklarını okyanuslar, denizler, göller ve yeraltı suları oluşturur. Dünya'daki su hareket eder, biçim değiştirir, bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır, fakat gerçekte asla yok olmaz. Su döngüsü, yağış, buharlaşma (Evapotranspirasyon), yer üstü ve yer altı akışları olmak üzere üç temel aşamayı içerir.

Su döngüsünü yönlendiren güneş, okyanuslarda ve denizlerde suyu ısıtır. Su, su buharı olarak havaya buharlaşır. Bazı buz ve karlar doğrudan su buharına yüceltilir. Evapotranspirasyon bitkilerden alınan ve topraktan buharlaştırılan sudur. Su molekülüH2O, atmosfer, azot ve oksijen, N'nin ana bileşenlerinden daha küçük moleküler kütleye sahiptir. H2O, bu nedenle daha az yoğundur. Yoğunluktaki önemli fark nedeniyle, kaldırma kuvveti nemli havayı daha yükseğe çıkarır. İrtifa arttıkça hava basıncı düşer ve sıcaklık düşer (bkz. Gaz yasaları). Daha düşük sıcaklık, su buharının havadan ağır olan küçük sıvı su damlacıklarına yoğuşmasına neden olur ve bir yukarı çekiş ile desteklenmedikçe düşer. Bu damlacıkların atmosferdeki geniş bir alan üzerinde büyük bir konsantrasyonu bulut olarak görünür hale gelir. Bazı yoğunlaşma yer seviyesine yakındır ve sis olarak adlandırılır.
Atmosferik sirkülasyon, su buharını dünya etrafında hareket ettirir; bulut parçacıkları çökelme olarak büyür ve üst atmosfer tabakalarından düşer. Bazı yağışlar kar veya dolu, karla karışık yağmur gibi düşer ve binlerce yıldır donmuş su depolayabilen buzullar ve buzullar olarak birikebilir. Suların çoğu okyanuslara veya karaya yağmur olarak düşer ve suyun yüzey akışı olarak zeminden aktığı yer. Akışın bir kısmı, akarsuların okyanuslara doğru hareket etmesiyle, manzaradaki vadilerde nehirlere girer. Yere çıkan akıntı ve su (yeraltı suyu) göllerde tatlı su olarak depolanabilir. Tüm akışlar nehirlere akmaz; birçoğu sızma olarak zemine batıyor. Biraz su zemine derinlemesine sızar ve tatlı suyu uzun süre depolayabilen akiferleri yeniler. Bazı sızmalar kara yüzeyine yakın kalır ve yeraltı suyu deşarjı olarak yüzey suyu kütlelerine (ve okyanusa) geri sızabilir. Bazı yeraltı suları kara yüzeyinde açıklıklar bulur ve tatlı su kaynakları olarak ortaya çıkar. Nehir vadilerinde ve taşkın yataklarında, hiporheik bölgedeki yüzey suyu ile yeraltı suyu arasında genellikle sürekli su değişimi vardır. Zamanla su, su döngüsüne devam etmek için okyanusa geri döner.

Birçok farklı süreç suda hareketlere ve faz değişikliklerine yol açar
Yağış
Dünya yüzeyine düşen yoğunlaşmış su buharı. Yağışların çoğu yağmur olarak görülür, ancak kar, dolu, sis damlası, graupel ve karla karışık yağmur içerir. Her yıl yaklaşık 505.000 km3 (121.000 cu mi) su yağış olarak düşüyor, bunun 398.000 km3 (95.000 cu mi) okyanuslar üzerinde. [daha iyi kaynak gerekli] Karada yağmur 107.000 km3 (26.000 cu mi) yılda su ve sadece 1.000 km3 kar yağışı (240 cu mi). Küresel yağışların% 78'i okyanus üzerinde gerçekleşmektedir.

Bitki yaprakları tarafından kesilen yağış, nihayetinde yere düşmek yerine atmosfere geri buharlaşır.

Kar eriterek üretilen akış.

Suyun karada nasıl hareket ettiği. Bu hem yüzey akışını hem de kanal akışını içerir. Akarken, su toprağa sızabilir, havaya buharlaşabilir, göllerde veya rezervuarlarda depolanabilir veya tarımsal veya diğer insan kullanımları için ekstrakte edilebilir.

Zemin yüzeyinden toprağa su akışı. Sızan su, toprak nemi veya yeraltı suyu haline gelir. Bununla birlikte, su kararlı izotopları kullanan yeni bir küresel çalışma, tüm toprak neminin yeraltı suyu şarjı veya bitki terlemesi için eşit olarak mevcut olmadığını göstermektedir.

Vadose bölgesinde ve akiferlerde yeraltı su akışı. Yeraltı suyu yüzeye dönebilir (örneğin kaynak olarak veya pompalanarak) veya sonunda okyanuslara sızabilir. Su, yerçekimi kuvveti veya yerçekimi kaynaklı basınçlar altında, sızdığı yerden daha düşük bir yükseklikte kara yüzeyine geri döner. Yeraltı suyu yavaş hareket etme eğilimindedir ve yavaşça yenilenir, böylece binlerce yıl akiferlerde kalabilir.

Suyun yerden veya su kütlelerinden üstteki atmosfere geçerken sıvının gaz fazlarına dönüşümü. Buharlaşma için enerji kaynağı öncelikle güneş ışınımıdır. Buharlaşma genellikle örtük olarak bitkilerden terlemeyi içerir, ancak birlikte spesifik olarak bitki su tüketimi olarak adlandırılırlar. Toplam yıllık bitki su tüketimi yaklaşık 505.000 km3 (121.000 cu mi) su, 434.000 km3 (104.000 cu mi) okyanuslardan buharlaşmaktadır. [2] Küresel buharlaşmanın% 86'sı okyanus üzerinde gerçekleşmektedir. [4]

Sıvı halden geçerek durum doğrudan katı sudan (kar veya buz) su buharına dönüşür.

Bu, Su buharının doğrudan buza değiştirilmesini ifade eder.

Suyun atmosferde dolaşımı. Adveksiyon olmadan, okyanuslar üzerinde buharlaşan su karada çökelemez.

Su buharının havadaki sıvı su damlacıklarına dönüşmesi, bulutlar ve sis oluşturur.

Su buharının bitkilerden ve topraktan havaya salınması.

Su topraktan dikey olarak akar ve yerçekimi etkisi altında kayar.

Su mantoya okyanus kabuğunun çökmesi ile girer. Su volkanizma ile yüzeye döner. Su döngüsü bu işlemlerin çoğunu içerir.

Bir rezervuarın hidrolojik döngü içerisinde kalma süresi, su kütlesinin kendi suyunu yenileme süresi, bir su molekülünün bu rezervuarda geçireceği ortalama süredir (bitişik tabloya bakınız). Bu rezervuardaki suyun ortalama yaşının bir ölçüsüdür.
Yeraltı suyu ayrılmadan önce Dünya yüzeyinin altında 10.000 yıldan fazla zaman geçirebilir. Özellikle eski yeraltı sularına fosil su denir. Toprakta depolanan su çok kısa bir süre orada kalır, çünkü Dünya'ya ince bir şekilde yayılır ve buharlaşma, terleme, akarsu akışı veya yeraltı suyu şarjı ile kolayca kaybolur. Buharlaştıktan sonra atmosferdeki kalış süresi yoğuşmadan ve yağış olarak Dünya'ya düşmeden yaklaşık 9 gündür.
Büyük buz tabakaları - Antarktika ve Grönland - buzları çok uzun süre saklar. Antarktika'dan gelen buz, şimdiki zamandan daha kısa olmasına rağmen, güvenilir bir şekilde 800.000 yıl öncesine tarihlenmektedir.
Hidrolojide kalış süreleri iki şekilde tahmin edilebilir. Daha yaygın yöntem, kütlenin korunumu ilkesine dayanır ve belirli bir rezervuardaki su miktarının kabaca sabit olduğunu varsayar. Bu yöntemle, kalma süreleri, rezervuar hacminin, suyun rezervuara girme veya çıkma hızına bölünmesiyle hesaplanır. Kavramsal olarak, bu, su kalmayacaksa rezervuarın boştan ne kadar süre doldurulacağını (veya su girmeyecekse rezervuarın ne kadar sürede boşaltacağını) zamanlamaya eşdeğerdir. Yeraltı suyunun tarihlendirilmesinde popülerlik kazanan ikamet sürelerini tahmin etmenin alternatif bir yöntemi izotopik tekniklerin kullanılmasıdır. Bu, izotop hidrolojinin alt alanında yapılır.

Su döngüsü, suyun hidrosfer boyunca hareketini sağlayan süreçleri açıklar. Bununla birlikte, uzun bir süre boyunca, gerçekte döngüden geçmekte olandan çok daha fazla su "depodadır". Dünyadaki tüm suyun büyük çoğunluğunun depoları okyanuslardır. Dünyadaki su kaynağının 332.500.000 mi3'ünün (1.386.000.000 km3), yaklaşık 321.000.000 mi3'ün (1.338.000.000 km3) okyanuslarda veya yaklaşık% 97'de depolandığı tahmin edilmektedir. Okyanusların su döngüsüne giren buharlaştırılmış suyun yaklaşık% 90'ını sağladıkları tahmin edilmektedir.
Daha soğuk iklim dönemlerinde, daha fazla buz örtüsü ve buzul oluşur ve küresel su kaynağının yeterli olması, su döngüsünün diğer kısımlarındaki miktarları azaltmak için buz olarak birikir. Sıcak dönemlerde bunun tersi geçerlidir. Son buz çağında, buzullar Dünya'nın kara kütlesinin neredeyse üçte birini kapladı ve sonuç olarak okyanuslar bugünden yaklaşık 122 m (400 ft) daha düşüktü. Son küresel "sıcak büyü" sırasında, yaklaşık 125.000 yıl önce, denizler şimdi olduğundan yaklaşık 5,5 m (18 ft) daha yüksekti. Yaklaşık üç milyon yıl önce okyanuslar 50 m (165 ft) daha yüksek olabilirdi. [13]
Politika Yapıcılar için 2007 Hükûmetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Özeti'nde ifade edilen bilimsel uzlaşma, su döngüsünün 21. yüzyıl boyunca yoğunlaşmaya devam etmesine rağmen, bu, tüm bölgelerde yağışların artacağı anlamına gelmemektedir. Subtropikal arazi bölgelerinde - zaten nispeten kuru olan yerlerin - yağışın 21. yüzyılda azalması ve kuraklık olasılığının artması beklenmektedir. Kurutmanın, subtropiklerin kutup kenarlarında (örneğin, Akdeniz Havzası, Güney Afrika, güney Avustralya ve Güneybatı ABD) yakınında en güçlü olacağı tahmin edilmektedir. Yıllık yağış miktarlarının, mevcut iklimde ve aynı zamanda yüksek enlemlerde ıslanma eğilimi gösteren ekvatoral bölgelerde artması beklenmektedir. Bu büyük ölçekli modeller, IPCC'nin 4. Değerlendirmesinin bir parçası olarak çeşitli uluslararası araştırma merkezlerinde yürütülen iklim model simülasyonlarının neredeyse hepsinde mevcuttur. Artık artan hidrolojik değişken

Su ekosistemi, karasal ekosistemlerin aksine, bir su kütlesinin çevrelenmesiyle oluşan bir ekosistemdir. Su ekosistemleri, birbirlerine ve çevrelerine bağımlı olan organizma topluluklarını içerir. İki ana su ekosistemi türü, tuzlu su ekosistemleri ve tatlı su ekosistemleridir.

Mercan resifleri, muazzam biyolojik çeşitliliğe sahip karmaşık deniz ekosistemlerini oluşturur.
Deniz ekosistemleri, Dünya'nın su ekosistemlerinin en büyüğüdür ve yüksek tuz içeriğine sahip sularda bulunur. Bu sistemler, daha düşük tuz içeriğine sahip olan tatlı su ekosistemleriyle çelişir. Deniz suları, Dünya yüzeyinin %70'inden fazlasını kaplar ve Dünya'nın su kaynaklarının %97'sinden fazlasını ve Dünya'daki yaşanabilir alanın %90'ını oluşturur. Deniz suyunun ortalama tuzluluğu binde 35’tir. Gerçek tuzluluk, farklı deniz ekosistemleri arasında değişiklik gösterir. Deniz ekosistemleri, su derinliği ve kıyı şeridi özelliklerine bağlı olarak birçok gruba ayrılabilir. Okyanus bölgesi, balinalar, köpekbalıkları ve ton balığı gibi hayvanların yaşadığı okyanusun engin açık kısmıdır. Bentik bölge, birçok omurgasızın yaşadığı su altındaki substratlardan oluşur. Gelgit bölgesi, yüksek ve düşük gelgitler arasındaki alandır. Diğer kıyıya yakın bölgeler arasında çamur düzlükleri, deniz otu çayırları, mangrovlar, kayalık intertidal sistemler, tuzlu bataklıklar, mercan resifleri, lagünler yer alabilir. Derin suda, kemosentetik kükürt bakterilerinin besin ağının tabanını oluşturduğu hidrotermal menfezler oluşabilir.

Bir deniz kıyı ekosistemi, karanın okyanusla buluştuğu yerde oluşan bir deniz ekosistemidir. Deniz kıyısı ekosistemleri, her biri kendi özelliklerine ve tür bileşimine sahip çok farklı türde deniz yaşam alanlarını içerir. Yüksek düzeyde biyolojik çeşitlilik ve üretkenlik ile karakterize edilirler.

Neuston olarak adlandırılan okyanus yüzeyinde serbestçe yaşayan organizmalar, Sargasso Denizi'ni oluşturan altın deniz yosunu Sargassum, yüzen kıskaçlar, deniz salyangozları, nudibranch'lar ve cnidarians gibi kilit taşı organizmaları içerir. Ekolojik ve ekonomik açıdan önemli birçok balık türü, neuston olarak yaşar veya ona güvenir. Yüzeydeki türler üniform olarak dağılmamıştır; okyanus yüzeyi, yalnızca belirli enlemlerde ve yalnızca belirli okyanus havzalarında bulunan benzersiz neustonic toplulukları ve ekolojik bölgeleri barındırır. Ancak yüzey aynı zamanda iklim değişikliği ve kirliliğin de ön saflarında yer alıyor. Okyanusun yüzeyindeki yaşam dünyaları birbirine bağlar. Sığ sulardan derin denizlere, açık okyanustan nehirlere ve göllere kadar çok sayıda kara ve deniz türü, yüzey ekosistemine ve orada bulunan organizmalara bağlıdır.

Tatlı su ekosistemleri, Dünya'nın su ekosistemlerinin bir alt kümesidir. Gölleri, göletleri, nehirleri, akarsuları, kaynakları, bataklıkları ve sulak alanları içerir.Daha büyük bir tuz içeriğine sahip olan deniz ekosistemleriyle karşılaştırılabilirler. Tatlı su habitatları, sıcaklık, ışık penetrasyonu, besinler ve bitki örtüsü gibi farklı faktörlere göre sınıflandırılabilir. Üç temel tatlı su ekosistemi türü vardır: Lentik (havuzlar, göletler ve göller dahil olmak üzere yavaş hareket eden sular), lotik (akarsular ve nehirler gibi daha hızlı hareket eden sular) ve sulak alanlar (toprağın en az bir süre doymuş veya sular altında kaldığı alanlar). zamanın bir parçası).Tatlı su ekosistemleri, dünyadaki bilinen balık türlerinin %41'ini içerir.

İskender, David E.; Fairbridge, Rhodes W., ed. (1999). Çevre Bilimi Ansiklopedisi. Kluwer Akademik Yayıncılar, Springer. P. 27. ISBN 0-412-74050-8 – İnternet Arşivi aracılığıyla.
Vaccari, David A.; Strom, Peter F.; Alleman, James E. (2005). Mühendisler ve Bilim Adamları için Çevre Biyolojisi. Wiley-Interscience. ISBN 0-471-74178-7.[sayfa gereklidir]
"Okyanus Enstitüsü". www.oceanicinstitute.org. Erişim tarihi: 1 Aralık 2018.
"Okyanus Habitatları ve Bilgileri" . 5 Ocak 2017. Erişim tarihi: 1 Aralık 2018.
"Deniz biyoçeşitliliğine ilişkin gerçekler ve rakamlar | Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü" . www.unesco.org. Erişim tarihi: 1 Aralık 2018.
Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (2 Mart 2006). "Deniz Ekosistemleri". Erişim tarihi: 25 Ağustos 2006.

Kuyu, su başta olmak üzere sıvı kaynaklarına erişmek için toprakta kazma, sürme veya delme yoluyla oluşturulan yapıdır. En eski ve en yaygın kuyu türü, yer altı akiferlerindeki yeraltı suyuna erişim sağlayan su kuyusudur. Kuyu, sıvıyı bir pompayla veya mekanik olarak elle kaldırılan kova veya büyük su torbaları gibi kaplar aracılığıyla yukarı çeker. Kuyular ilk olarak en az sekiz bin yıl önce inşa edildi. Kuyu şaftına bir kaplama yerleştirmek stabilite oluşturmaya yardımcı olur. Kuyulardaki ahşap veya hasır kaplamaların tarihi en az Demir Çağı'na uzanmaktadır.
Kuyular, dünyanın kırsal bölgelerinde hala kullanılmaktadır.

Delinmiş kuyular, tepeden döner, masa döner veya halat aleti gibi çeşitli tipte sondaj makineleri kullanılarak inşa edilir ve bunların hepsi formasyona kesmek için dönen sondaj sapları kullanır, bu nedenle "delme" terimi kullanılır.
Delinmiş kuyular basit el delme yöntemleri (burgu, çamurlama, püskürtme, sürme, el vurma) veya makine delme (burgu, döner, vurma, deliğe çekiç) ile kazılabilir. Derin kaya döner delme yöntemi en yaygınıdır. Döner, formasyon türlerinin %90'ında kullanılabilir.
Delinmiş kuyular, kazılmış kuyulardan çok daha derin genellikle birkaç yüz metreye kadar seviyeden su alabilir.
Elektrik pompalı delinmiş kuyular, genellikle kırsal veya az nüfuslu alanlarda olmak üzere dünyanın her yerinde kullanılır ancak birçok kentsel alana kısmen belediye kuyuları tarafından su sağlanır. Çoğu sığ kuyu sondaj makinesi büyük kamyonlara, römorklara veya paletli araçlara takılır. Su kuyuları genellikle 3 ila 18 metre (10–60 ft) derinliktedir ancak bazı bölgelerde 900 metreden (3.000 ft) daha derine inebilir.

Döner sondaj makineleri, genellikle 3 m (10 ft), 6 m (20 ft) ila 8 m (26 ft) uzunluğundaki çelik boru bölümlerinden oluşan, alt uçlarında bir burgu veya başka bir sondaj aleti olan, birbirine geçirilmiş parçalardan oluşan, bölümlü bir çelik sondaj dizisi kullanır. Bazı döner sondaj makineleri, gerçek sondaj deliğinin sondajıyla birlikte kuyuya bir çelik muhafaza (sürerek veya delerek) yerleştirmek üzere tasarlanmıştır. Sondaj sırasında kesikleri yerinden oynatmak ve uçları soğutmak için sirkülasyon sıvısı olarak hava ve/veya su kullanılır. Çamurlu döner olarak adlandırılan bir başka döner tarz sondaj biçimi, sondaj sırasında sürekli olarak değiştirilen özel olarak yapılmış bir çamur veya sondaj sıvısı kullanır, böylece kuyuda bir muhafaza olup olmamasına bakılmaksızın sondaj deliğinin yan duvarlarını açık tutmak için sürekli olarak yeterli hidrolik basınç oluşturabilir. Genellikle, katı kayaya açılan sondaj delikleri, kullanılan makineden bağımsız olarak, delme işlemi tamamlanana kadar kapatılmaz.
Delme makinelerinin en eski biçimi, bugün hala kullanılan çelik halatlı alettir. Özellikle bir ucu sondaj deliğine kaldırmak ve indirmek için tasarlanmış olan matkabın çıkıntısı, ucun kaldırılmasına ve deliğin dibine düşürülmesine neden olur ve halatın tasarımı, ucun her düşüşte yaklaşık 1⁄4 devirde dönmesine neden olur ve böylece delme eylemi yapar. Döner delmenin aksine, halatlı alet delme, sondaj deliğinin boşaltılabilmesi veya delinmiş kesiklerin boşaltılabilmesi için delme eyleminin durdurulmasını gerektirir. Halat alet delme kuleleri, benzer çaplı döner hava veya döner çamur donanımlı kulelere kıyasla malzemeyi delmeleri 10 kat daha yavaş oldukları için nadirdir.
Delinmiş kuyular genellikle fabrikada yapılmış bir boru ile kaplanır, tipik olarak çelik (döner havalı veya halatlı aletle delmede) veya plastik/PVC (çamur döner kuyularında, ayrıca katı kayaya delinmiş kuyularda da mevcuttur). Muhafaza, muhafaza segmentlerinin kimyasal veya termal olarak kaynaklanmasıyla oluşturulur. Muhafaza delme sırasında takılırsa, çoğu matkap, sondaj deliği ilerledikçe muhafazayı zemine saplayacaktır, bazı yeni makineler ise muhafazanın döndürülmesine ve hemen altındaki ucun ilerlemesine benzer şekilde formasyona delinmesine izin verecektir. PVC veya plastik genellikle çözücüyle kaynaklanır ve daha sonra delinmiş kuyuya indirilir, uçları iç içe geçirilmiş ve birbirine yapıştırılmış veya yivli olarak dikey olarak istiflenir. Muhafaza bölümleri genellikle 6 metre (20 ft) veya daha uzun ve 4 ila 12 inç (10 ila 30 cm) çapındadır, bu kuyunun amaçlanan kullanımına ve yerel yeraltı suyu koşullarına bağlıdır.

Su seti ya da su bentleri set, Dyke, dolgu, floodbank veya stopbank uzatılmış bir doğal olarak meydana gelen sırt ve yapay olarak üretilen bir dolgu ya da duvar bu düzenler su seviyesi. Genellikle olduğu toprak ve genellikle paralel bir seyri için nehir onun içinde taşkın veya alçak kıyı boyunca.

Amerikan İngilizcesi konuşan kişiler (özellikle Orta Batı ve Derin Güney'de), Fransızca levée kelimesinden (Fransızca fiil kolunun dişil geçmiş sıfatından "yükseltmek") gelen levee kelimesini kullanırlar. Kentin 1718'de kurulmasından birkaç yıl sonra New Orleans'ta ortaya çıktı ve daha sonra İngilizce konuşanlar tarafından kabul edildi. Adı, hem kanaldan hem de çevreleyen taşkın yataklarından daha yükseğe yükseltilen set köprülerinin özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Modern kelime dike veya dayk, büyük olasılıkla Hollandaca dijk kelimesinden türemiştir ve Frisia'da (şimdi Hollanda ve Almanya'nın bir parçası) setlerin inşası 11. yüzyılın başlarında da kanıtlanmıştır. 1250 yılında tamamlanan 126 kilometre uzunluğundaki (78 mil) Westfriese Omringdijk mevcut eski setlerin bağlanmasıyla oluşturuldu. Romalı kronik yazarı Tacitus, isyankâr Batavi'nin topraklarını su basmak ve geri çekilmelerini korumak için setler deldiğinden bahseder (MS 70). Dijk kelimesi başlangıçta hem siperi hem de yatağı belirtiyordu. İngilizce kazmak fiiliyle yakından paraleldir.
Eski İngilizcede dic kelimesi zaten vardı ve kuzey İngiltere'de dick, güneyde hendek olarak telaffuz ediliyordu. Hollandaca'ya benzer şekilde, kelimenin İngilizcede kökeni bir hendek kazmak ve yukarı bakan toprağı onun yanında bir bankaya dönüştürmekle ilgilidir. Bu uygulama, adın kazıya veya bankaya verilebileceği anlamına gelmektedir. Böylece Offa's Dyke birleşik bir yapı ve Car Dyke bir siper - bir zamanlar bankaları da yükseltmişti. İngiltere'nin iç kesimlerinde ve kuzeyinde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde, bir hendek güneydeki bir hendek, mülk sınırı işareti veya küçük drenaj kanalıdır. Bir akarsu taşıdığı yerde, Rippingale Koşu Kanalı'nda olduğu gibi akan su kanalı olarak adlandırılabilir, bu da suyu toplama suyu tahliyesi Car Dyke'den Lincolnshire'daki Güney Kırk Ayak Drenajına (TF1427) götürür. Weir Dike, Bourne North Fen'de, Twenty yakınlarında ve Lincolnshire'daki Glen Nehri'nin yanında bir su setidir. Norfolk ve Suffolk Broads'da, bir dayk bir drenaj hendeği veya bir nehir açıklarında dar bir yapay kanal olabilir veya erişim veya demirleme için geniş olabilir; bazı uzun dayklar, ör. Mum Dyke.
İngiltere'nin bazı bölgelerinde, özellikle İskoçya'da, bir dayk, genellikle kuru taştan yapılmış bir tarla duvarı olabilir.

Yapay setlerin temel amacı, bitişik kırsal kesimde su basmasını önlemek ve zaman içinde deniz ticareti için güvenilir nakliye şeritleri sağlamak için bir su yolundaki doğal rota değişikliklerini yavaşlatmaktır; Ayrıca nehrin akışını sınırlayarak daha yüksek ve daha hızlı su akışına neden olurlar. Akıntılar genellikle kumulların yeterince güçlü olmadığı denizde, yüksek sellere karşı korunmak için nehirler boyunca, göller boyunca ya da göller boyunca bulunur. Dahası, setler güçlendirmek amacıyla veya bir su baskını alanı için bir sınır olarak inşa edilmiştir. İkincisi, ordu tarafından kontrollü bir su baskını veya setlerle çevrili daha geniş bir alanın sular altında kalmasını önlemek için bir önlem olabilir. Leve'ler ayrıca saha sınırları ve askeri savunma olarak inşa edilmiştir. Kuru taş duvarlarla ilgili makalede bu tür bir kaldıraç hakkında daha fazla bilgi bulunabilir.
Çöpler, bir sel acil durumunda aceleyle inşa edilen kalıcı toprak işleri veya acil durum inşaatları (genellikle kum torbalarından) olabilir. Böyle bir acil durum bankası mevcut bir levhanın üzerine eklendiğinde, beşik olarak bilinir.
En eski setlerden bazıları, Harappan halklarının tarımsal yaşamının bağlı olduğu İndus Vadisi Uygarlığı (yaklaşık MÖ 2600'den itibaren Pakistan ve Kuzey Hindistan'da) tarafından inşa edildi. Nil Nehri'nin sol yakasında 1000 kilometreden (600 mil) daha uzun bir süre boyunca, modern Aswan'dan Nil Deltasına uzanan bir set sisteminin inşa edildiği eski Mısır'da 3000 yıldan daha uzun bir süre önce inşa edildi.Akdeniz kıyıları, Mezopotamya medeniyetleri ve Antik Çin de büyük su parkı sistemleri inşa etti. Bir rampa yalnızca en zayıf noktası kadar güçlü olduğu için, inşaatın yüksekliği ve standartları uzunluğu boyunca tutarlı olmalıdır. Bazı yetkililer, bunun işe rehberlik etmek için güçlü bir yönetim otoritesi gerektirdiğini ve erken uygarlıklarda yönetişim sistemlerinin gelişimi için bir katalizör olabileceğini iddia ettiler. Bununla birlikte, diğerleri, yönetişimin çok daha az merkezileştirildiği, Hanedanlık Öncesi Mısır'daki Kral Scorpion'dan önceki kanallar ve / veya setler gibi büyük ölçekli su kontrolü toprak çalışmalarına işaret ediyor.
Büyüyen şehir devleti Mēxihco-Tenōchtitlan'ı ve komşu şehir Tlatelōlco'yu koruyan bir başka tarihi araç, altepetl Texcoco, Nezahualcoyotl'un tlahtoani gözetiminde 1400'lerin başında inşa edildi. İşlevi, Texcoco Gölü'nün (Chināmitls tarım tekniği için ideal) acı sularını, yerleşim yerlerine sağlanan taze içme suyundan ayırmaktı. Bununla birlikte, Avrupalılar Tenochtitlan'ı yok ettikten sonra, gemi de tahrip edildi ve sel büyük bir sorun haline geldi, bu da 17. yüzyılda Göl'ün çoğunun kurutulmasına neden oldu.
Basamaklar genellikle temiz, düz bir yüzeye toprak yığılarak inşa edilir. Tabanda geniş, geçici setlerin veya kum torbalarının yerleştirilebileceği bir seviyeye doğru inceliyorlar. Her iki nehir kıyısındaki setlerde taşkın deşarj yoğunluğu arttığından ve silt yatakları nehir yataklarının seviyesini yükselttiğinden, planlama ve yardımcı önlemler hayati önem taşır. Bölümler genellikle daha geniş bir kanal oluşturmak için nehirden geri çekilir ve sel vadisi havzaları, tek bir gedikten büyük bir alanı sular altında kalmasını önlemek için birden çok setle bölünür. Her biri arasında ince bir çim yatağı bulunan yatay sıralar halinde yerleştirilmiş taşlardan yapılmış bir set, spetchel olarak bilinir.
Yapay setler, önemli mühendislik gerektirir. Yüzeyleri erozyondan korunmalıdır, bu yüzden yeryüzünü birbirine bağlamak için Bermuda otu gibi bitki örtüsü ile dikilirler. Yüksek setlerin kara tarafında, banket olarak bilinen alçak bir toprak terası genellikle başka bir erozyon önleyici tedbir olarak eklenir. Nehir tarafında, güçlü dalgalardan veya akıntılardan kaynaklanan erozyon, yolun bütünlüğüne daha da büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Erozyonun etkileri, uygun bitki örtüsünün ekilmesi veya taş, kayalar, ağırlıklı paspaslar veya beton kaplamalar döşenmesiyle karşılanır. Temelin su ile tıkanmamasını sağlamak için ayrı hendekler veya drenaj karoları inşa edilir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde Mississippi Nehri ve Sacramento Nehri boyunca ve Hollanda'da ve Avrupa'da Tuna. Çin Savaşan Devletler döneminde, Dujiangyan sulama sistemi, su koruma ve taşkın kontrol projesi olarak Çin tarafından inşa edildi. Sistemin altyapısı, Çin'in Siçuan kentindeki Chang Jiang'ın en uzun kolu olan Min Nehri üzerinde yer almaktadır.
Mississippi levee sistemi, dünyanın herhangi bir yerinde bulunan en büyük sistemlerden birini temsil eder. Mississippi boyunca yaklaşık 1000 km (620 mil) uzanan, Cape Girardeau, Missouri'den Mississippi Nehri deltası'na uzanan 5.600 km'den (3.500 mil) fazla su birikintisi içerir. New Orleans şehrini korumak için 18.yüzyılda Louisiana'daki Fransız yerleşimciler tarafından başlatıldılar. İlk Louisiana setlerinin yüksekliği yaklaşık 90 cm (3 ft) idi ve nehir kenarı boyunca yaklaşık 80 km (50 mil) bir mesafeyi kapladı. ABD Ordusu Mühendisler Birliği, Mississippi Nehri Komisyonu ile birlikte, 1882'den başlayarak, nehir kenarlarını Kahire, Illinois'den Louisiana'daki Mississippi Nehri deltasının ağzına kadar genişletmek için kaldırma sistemini genişletti. 1980'lerin ortalarında, şimdiki boyutlarına ulaşmışlardı ve ortalama 7,3 m (24 ft) yüksekliğe ulaştılar; bazı Mississippi setlerinin yüksekliği 15 m'ye (50 ft) kadar çıkmaktadır. Mississippi setleri ayrıca dünyadaki en uzun sürekli bireysel setlerden bazılarını içerir. Böyle bir kalkan, Pine Bluff, Arkansas'tan güneye doğru 610 km (380 mil) kadar uzanır.
Birleşik Devletler Ordusu Mühendisler Birliği (USACE), Hücresel Hapsetme teknolojisini (yer hücreleri) en iyi yönetim uygulaması olarak tavsiye etmekte ve desteklemektedir. Yüzey erozyonu, aşırı tepenin önlenmesi ve yamaç kretinin ve aşağı akış eğiminin korunması konularına özellikle dikkat edilir. Geocelllerle takviye, istikrarsızlığa daha iyi direnmek için toprağa çekme kuvveti sağlar.
Yapay setler zamanla doğal nehir yatağının yükselmesine neden olabilir; Bunun gerçekleşip gerçekleşmediği ve ne kadar hızlı olduğu farklı faktörlere bağlıdır, bunlardan biri nehrin yatak yükünün miktarı ve türüdür. Yoğun tortu birikimine sahip alüvyal nehirler bu davranışa eğilimlidir. Çin'deki Sarı Nehir ve ABD'de Mississippi Nehri için, yapay setlerin nehir yatağının, nehir yatağının setlerin arkasındaki bitişik zemin yüzeyinden daha yüksek olduğu bir noktaya kadar yükselmesine neden olduğu nehir örnekleri bulunmaktadır.

Barajlar, New Brunswich ve Nova Scotia, Kanada'daki Fundy Körfezini sınırlayan bataklıklarda çok yaygındır. Bölgeye yerleşen akadyalılar, verimli gelgit bataklıklarını yetiştirmek amacıyla oluşturulan bölgedeki birçok barajın orijinal inşasıyla kredilendirilebilir. Bu barajlara lezbiyenler denir. Tarımsal bataklıklardan tatlı suyu boşaltmak için düşen gelgitte açılan ve deniz suyunun barajın arkasına girmesini önlemek için yükselen gelgitte kapatılan menteşeli savak kapıları ile inşa edilmiştir. Bu savak kapılarına "aboiteaux"denir. Vancouver, British Columbia şehrinin çevresindeki alt Anakarada, Fraser Nehri deltasında, özellikle de Lulu Adası'ndaki Richmond şehrinde alçak araziyi korumak için barajlar (yerel olarak barajlar olarak bilinir ve aynı zamanda "deniz duvarı" olarak da adlandırılır) vardır. Pitt Polder, Pitt Nehri'ne bitişik arazi ve diğer kol nehirleri gibi geçmişte sular altında kalan diğer yerleri korumak i

Ulaştırma alanında taşımacılık, nakliye ve seyahat amacıyla kullanılabilen akarsu ve deniz yolları, su yolu olarak adlandırılmaktadır. Gemi gibi yüzen araçlarla her türlü taşıma faaliyeti yapmak için kullanılır. Su yolları okyanusları, denizleri ve ulaşım imkanı bulunan bazı gölleri kapsar. Kanallar dışında hiçbir mühendislik gerektirmez.
Su yolları, su taşımacılığındaki en önemli ulaşım altyapısıdır ve hem yolcu taşımacılığına (yolcu gemiciliği) hem de yük taşımacılığına (yük gemiciliği) hizmet eden gemicilik için ulaşım ve trafik rotalarıdır. Ayrıca su sporları için de kullanılırlar. Karayolu ve demiryolu ağı ve havayolu ile birlikte su yolları bir ülkenin tüm ulaşım ağını oluşturur. Venedik'teki kanallar (ana su yolu Canal Grande gibi) da gerçek yolların yerine geçen su yollarıdır.
Limanların iç kısımlarda bulunduğu yerlerde, bunlara iç olarak adlandırılabilecek bir su yolundan yaklaşılır, ancak pratikte genellikle deniz suyu yolu olarak anılır. (örnek olarak Loire Nehri). İç su yolu tâbiri, sadece iç su yolu araçları tarafından kullanılmak üzere tasarlanmış, dolaylı olarak açık deniz gemilerine göre çok daha küçük boyutlarda, gezilebilir nehirler ve kanallar anlamına gelir.

Su yolu, tarih öncesi çağlardan beri insan faaliyetinin önemli bir parçası olmuştur ve deniz taşıtlarının su kütlelerinden geçmesine izin vermiştir. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan ve dünyadaki bilinen en eski su yolu sistemi olan Büyük Kanal, dünyanın en büyük ve en kapsamlı inşaat mühendisliği projesi olarak kabul edilmektedir.

Sulak alanlar, yeryüzünün en zengin ve en üretken ekosistemlerini oluşturmaktadır. Bu alanlar yöre insanlarına ve ülkenin geneline geniş yelpazede hizmet veren oldukça karmaşık doğal sistemlerdir ve yeryüzündeki başka hiçbir ekosistemle karşılaştırılmayacak ölçüde işlev ve değerlere sahiptir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 30 Ağustos 2021'de aldığı kararla 2 Şubat'ı Dünya Sulak Alanlar Günü ilan etmiştir. Karar, 1971'de İran'ın Ramsar kentinde imzalanan ve kentin ismiyle anılan Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Sözleşmesi'nin açıklandığı güne göndermedir. Ramsar Sözleşmesi'ni 172 ülke imzalamıştır.
Sulak alanlar, tropik ormanlardan sonra biyolojik çeşitliliğin en yüksek olduğu ekosistemlerdir. Pek çok tür ve çeşitteki canlılar için uygun beslenme, üreme ve barınma ortamı olan sulak alanlar, yalnız bulundukları ülkenin değil, tüm dünyanın doğal zenginlik müzeleri olarak kabul edilmektedir. Yakın çevresinde yaşayan halkın yaşamında önemli yer tutan, bölge ve ülke ekonomisine katkılar sağlayan sulak alanlar; doğal dengenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması yönünden de diğer ekosistemler içinde önemli ve farklı bir yere sahiptirler.
Sulak alanlar yeryüzünün sadece yüzde 6'sını kaplamaktadır. Buna karşın bitki ve hayvanların yüzde 40'ı bu alanlarda bulunmakta, üremektedir. Kıyılardaki sulak alanlar tropik ormanlara oranla karbon emilimini yüzde 55 daha hızlı gerçekleştirmektedir. Yeryüzünde 3,5 milyar kişi sulak alanlarda pirinçle beslenmektedir. Buna karşın sulak alanlar tropik ormanlardan üç kat hızlı yok olmaktadır. 1970'ten bu yana tüm sulak alanların yüzde 35'i haritadan silinmiştir.
İklim değişikliğinin insanlar ve yaban hayatı üzerinde etkileri artıkça sulak alanların hızla değişen koşullara uyum yeteneği vazgeçilmez bir unsur olarak belirginleşmektedir. Dünya çapında sulak alanlara ve işlevlerine verilen değer üzerine araştırmalar artmaktadır.

Taşkın yatağı veya taşkın ovası; kanalının kıyılardan çevreleyen vadi duvarlarının tabanına kadar uzanan, sel yaşayan bir dere veya nehre bitişik bir arazi alanıdır. Toprakları genellikle seller sırasında biriken Killer, şiltler, kumlar ve çakıllardan oluşur.

Çoğu taşkın yatağı, nehir mendereslerinin iç kısmındaki çökelme ve ovarak akışı ile oluşur. Nehrin kıvrıldığı her yerde, akan su menderin dış tarafındaki nehir kıyısını aşındırırken, tortular aynı anda menderin iç tarafındaki bir nokta çubuğuna biriktirilir. Bu, lateral yığılma olarak tanımlanır, çünkü çökelme, nokta çubuğunu nehir kanalına yanal olarak oluşturur. Enderin dış tarafındaki erozyon genellikle menderin iç kısmındaki birikimi yakından dengeler, böylece kanal menderin yönünde genişlikte önemli ölçüde değişmeden kayar. Nokta çubuğu, nehir kıyılarına çok yakın bir seviyeye kadar inşa edilmiştir. Tortuların erozyonu, yalnızca Menderes daha yüksek zemine kesildiğinde ortaya çıkar. Nehir Menderes olarak, çoğunlukla nokta çubuk birikintilerinden oluşan bir seviye taşkın yatağı oluşturmasıdır. Kanalın kaydığı hız büyük ölçüde değişir ve bildirilen oranlar, Hindistan'ın Kosi Nehri için yılda 2.400 feet (730 m) kadar ölçmek için çok yavaş arasında değişir. Overbank akışı, nehir nehir kanalı tarafından barındırabileceğinden daha fazla su ile sular altında kaldığında gerçekleşir. Nehrin kıyılarındaki akış, kanala en yakın ve en kalın olan taşkın yatağında ince bir tortu kaplaması biriktirir. Bu, dikey yığılma olarak tanımlanır, çünkü tortular taşkın yatağını yukarı doğru oluşturur. Bozulmamış nehir sistemlerinde, overbank akışı, iklim veya topografya ne olursa olsun, tipik olarak her bir ila iki yılda bir meydana gelen sık görülen bir durumdur. 1993 yılında Meuse ve Ren nehirlerinin üç günlük bir selinde sedimantasyon oranları, taşkın yatağında 0.57 ila 1.0 kg / ms arasında ortalama sedimantasyon oranları buldu. Barajlarda (4 kg/m2 veya daha fazla) ve alçak alanlarda (1.6 kg/m2) daha yüksek oranlar bulunmuştur.
Overbank akışından gelen tortulaşma, doğal barajlar, çatlak yayılımları ve sulak alanlarda ve sel havzalarının sığ göllerinde yoğunlaşmıştır. Doğal barajlar, overbank akışından hızlı bir şekilde biriken nehir kıyıları boyunca sırtlardır. Asılı kumun çoğu, barajlar üzerinde birikir ve şilt ve kil çökellerini nehirden daha uzak taşkın çamurları olarak biriktirir. Barajlar genellikle yakındaki sulak alanlara kıyasla nispeten iyi drene edilecek kadar birikir ve kurak olmayan iklimlerde barajlar genellikle yoğun bir şekilde bitki örtüsüne sahiptir.
Çatlaklar, ana nehir kanalından koparma olaylarıyla oluşur. Nehir kıyısı başarısız olur ve sel suları bir kanalı temizler. Yarıktan gelen çökeller, çok sayıda dağıtım kanalı olan delta şeklinde çökeller olarak yayılmıştır. Çatlak oluşumu, nehir yatağının çökeltilerin biriktiği nehirlerin bölümlerinde en yaygın olanıdır.
Tekrarlanan seller sonunda, doğal barajlar ve terk edilmiş Menderes döngüleri taşkın yatağının çoğunun üzerinde durabilen bir alüvyon sırtı oluşturur. Alüvyal sırt, ardışık kanal göçü ve Menderes kesiminin oluşturduğu bir kanal kemeri ile tepesinde yer almaktadır. Çok daha uzun aralıklarla, nehir kanal kemerini tamamen terk edebilir ve taşkın yatağında başka bir konumda yeni bir kanal kemeri oluşturmaya başlayabilir. Bu sürece avulsiyon denir ve 10-1000 yıllık aralıklarla sellere yol açan tarihi avülsiyonlar arasında 1855 Sarı nehir selleri ve 2008 Kosi Nehri selleri yer alıyor.
Taşkınlar her türlü veya büyüklükteki nehirler etrafında oluşabilir. Nehrin nispeten düz kısımlarının bile taşkın yatağı üretebileceği bulunmuştur. Örgülü nehirlerdeki orta kanal çubukları, dolambaçlı nehirlerin nokta çubuklarına benzeyen süreçlerden aşağı doğru göç eder ve bir taşkın yatağı oluşturabilir.
Bir taşkın yatağındaki çökellerin miktarı, çökellerin nehir yükünü büyük ölçüde aşmaktadır. Bu nedenle, taşkınlar, üretildikleri yerden nihai çökelme ortamına taşınırken tortular için önemli bir depolama alanıdır.
Nehrin aşağı doğru kesilme hızı, overbank akışlarının seyrek hale gelmesi için yeterince büyük olduğunda, nehrin taşkın yatağını terk ettiği söylenir ve terk edilmiş taşkın yatağının bir kısmı akış terasları olarak korunabilir.

Taşkın yatakları, hem miktar hem de çeşitlilik açısından özellikle zengin ekosistemleri destekleyebilir. Tugay ormanları, özellikle Orta Asya'da taşkın yataklarıyla ilişkili bir ekosistem oluşturur. Nehir kıyısı bölgeleri veya sistemleri kategorisidir. Bir taşkın yatağı, bir nehirden 100 hatta 1000 kat daha fazla tür içerebilir. Taşkın yatağının ıslanması, ani bir besin dalgası salgılar: son selden arta kalanlar ve o zamandan beri biriken organik maddenin hızlı ayrışmasından kaynaklananlar. Mikroskobik organizmalar gelişir ve daha büyük türler hızlı bir üreme döngüsüne girer. Fırsatçı besleyiciler (özellikle kuşlar) avantaj sağlamak için içeri girer. Besin üretimi hızla zirveye ulaşır ve düşer; ancak yeni büyüme dalgası bir süre daha devam ediyor. Bu, taşkın yataklarını tarım için özellikle değerli kılar. İklim değişikliğine uygun olarak nehir akış hızları değişiyor. Bu değişiklik nehir kenarı bölgeleri ve diğer taşkın yatağı ormanları için bir tehdittir. Bu ormanlar, zirve akımın oluşturduğu besin açısından zengin topraktan en iyi şekilde yararlanmak için, baharın zirveye ulaşmasından sonra fide birikintilerini zamanla senkronize etmişlerdir.

Kıtlıklar ve salgın hastalıklar hariç tutulduğunda, tarihteki en kötü doğal afetlerden bazıları(ölümlerle ölçülmüştür), özellikle Çin'deki Sarı Nehir'de meydana gelen nehir selleri olmuştur. En ölümcül sellerin listesine bakınız. Bunların en kötüsü ve en kötü doğal afet (kıtlık ve salgın hastalıklar hariç), milyonları öldürdüğü tahmin edilen 1931 Çin seliydi. Bundan önce, yaklaşık bir milyon insanı öldüren ve tarihteki en kötü ikinci doğal afet olan 1887 Sarı Nehir seliydi.
Taşkın yatağının su baskınlarının kapsamı kısmen geri dönüş süresi ile tanımlanan taşkın büyüklüğüne bağlıdır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Federal Acil Durum Yönetim Ajansı (FEMA), Ulusal Sel Sigortası Programını (NFIP) yönetir. NFIP, bir topluluk için çeşitli taşkın risklerini gösteren Taşkın Sigorta Oranı Haritası (FIRM) tarafından tanımlandığı gibi, sele eğilimli bir bölgede bulunan mülklere sigorta sunmaktadır. FIRM tipik olarak, NFIP'de Özel Taşkın Tehlike Alanı olarak da bilinen 100 yıllık sel su baskını alanının tanımlanmasına odaklanır.
Bir su yolunun ayrıntılı bir çalışmasının yapıldığı durumlarda, 100 yıllık taşkın yatağı, taşkın yolunu, taşkın yatağının akış kanalını içeren kritik bölümünü ve taşkın akışlarını engelleyebilecek tecavüzlerden uzak tutulması gereken tüm bitişik alanları da içerecektir. taşkın sularının depolanmasını kısıtlayın. Sıklıkla karşılaşılan bir diğer terim ise 100 yıllık selin su altında kalacağı herhangi bir alan olan Özel Sel Tehlike Alanıdır. Bir problem, söz konusu noktanın su havzasının üst kısmındaki herhangi bir değişikliğin, su havzasının su idare etme kabiliyetini potansiyel olarak etkileyebilmesi ve dolayısıyla periyodik taşkınların seviyelerini potansiyel olarak etkilemesidir. Örneğin, büyük bir alışveriş merkezi ve otopark, 5 yıllık, 100 yıllık ve diğer sellerin seviyelerini yükseltebilir, ancak haritalar nadiren ayarlanır ve daha sonraki geliştirmelerle çoğu kez modası geçmiş hale gelir.
Sele eğilimli mülkün devlet tarafından sübvanse edilen sigortaya hak kazanması için, yerel bir topluluk, sel yolunu koruyan ve Özel Sel Tehlikeli Alanlarda inşa edilen yeni konut yapılarının en azından 100 yıllık seviyeye yükseltilmesini gerektiren bir yönetmelik benimsemelidir. sel. Ticari yapılar bu seviyeye kadar yükseltilebilir veya su baskınına dayanıklı olabilir. Ayrıntılı çalışma bilgisi olmayan bazı bölgelerde, yapıların çevreleyen derecenin en az iki fit üzerine çıkarılması gerekebilir. Pek çok Eyalet ve yerel yönetim, ayrıca, NFIP tarafından zorunlu kılınanlardan daha kısıtlayıcı olan taşkın yatağı inşaat yönetmeliklerini benimsemiştir. ABD hükûmeti ayrıca sel etkilerini azaltmak için sel tehlikesini azaltma çabalarına sponsorluk yapmaktadır. California'nın Tehlike Azaltma Programı, azaltma projeleri için bir finansman kaynağıdır. English, Indiana gibi bir dizi bütün kasaba, onları taşkın yatağından çıkarmak için tamamen yeniden yerleştirildi. Diğer daha küçük ölçekli azaltma çabaları arasında sele eğilimli binaların satın alınması ve yıkılması veya sele dayanıklı hale getirilmesi yer alıyor.
Mali'nin İç Nijer Deltası gibi bazı taşkın yataklarında, yıllık sel olayları yerel ekolojinin ve kırsal ekonominin doğal bir parçasıdır ve durgun tarım yoluyla mahsullerin yetiştirilmesine izin verir. Ancak, Ganj Deltası'nı işgal eden Bangladeş'te taşkın yatağının alüvyal toprağının zenginliğinin sağladığı avantajlar, sık sık siklonların getirdiği sel ve yıllık muson yağmurları ile ciddi şekilde dengelenmektedir. Bu aşırı hava olayları, yoğun nüfuslu bölgede ciddi ekonomik bozulmaya ve insan hayatının kaybına neden oluyor.

Traverten set gölü, travertenlerin bir vadinin önünü kapatmasıyla oluşan set gölü. Dünyada bilinen tek örneği Erzincan, Otlukbeli Gölü'dür.
Otlukbeli Gölü'nü oluşturan travertenler, bir fay kaynağından çıkan sıcak sular tarafından oluşturulmuştur. Göl, Otlukbeli ilçesinin 6 km KB'sında, Sazlar Deresi'ne ulaşmadan önce önü kapanan bir vadi içinde gelişmiştir. Vadiyi enine kesen faydan çıkan maden suları traverten seti oluşumuna neden olmaktadır.
Gölün önünü tıkayan travertenler yeni oluşmuştur. Akan bir suyun önünde traverten oluşması sorunlu olduğundan setin oluşması tartışmalıdır. Setin ortasından çıkan sular travertenleri geliştirmeye devam etmektedir. Ayrıca setin alt tarafında bir mağara gelişmektedir. Göle maden suları karışmasına rağmen, dışa akışlı olması ve dere suları ile beslenmesinden dolayı suları tatlıdır.

Tuz gölü, deniz suyu gövdesinin kara ile çevrilmesi sonucu oluşmuş tuz oranı yüksek göllerin yaygın adıdır. Tuz gölleri yoğun bir tuz kütlesine sahiptirler (çoğunlukla sodyum klorit). Diğer mineraller de önemli derecede pek çok gölden daha yüksektir. Tuzun her bir litresinde en az 3000 miligram olarak sıklıkla tanımlanır. Pek çok durumda deniz suyundan daha fazla tuz konsantrasyonuna sahiptir.

Tuz gölleri, göle akan ve içlerinde tuz, mineraller ihtiva eden sular ile şekillenir. Göl bunları dışarı bırakmaz çünkü Kapalı havza veya termaldir. Gölün suyu daha sonra buharlaşır ve arkasında çözülmemiş tuzları bırakır. Bu da onun tuzluluğunu artırır. Böylece kendisinden tuz elde edilebilecek hale gelir. Yüksek tuzluluk ayrıca gölde özelliği olan bitki örtüsü ve canlıların varlığına öncülük edecektir.
Eğer göle akan suyun toplamı, buharlaşan sudan daha az ise; göl suyu kaybolacak ve ardında tuz tabakası bırakacaktır (Buna ayrıca tuz tavası da denir).

Dünyadaki en büyük tuz gölleri sıralaması; Hazar Denizi, Aral Gölü ve Büyük Tuz Gölü ki batı yarı kürede en büyüğüdür. Tuz gölleri en yüksek seviyesi ile Namtso ve en düşük yer seviyesi ile Lut Gölü dir. Burası ayrıca dünyada deniz seviyesinden en düşük yerdir.
8nci yüzyıldan beri Rusya'daki Baskunchak Gölü'nün tuzu çıkartılır ve İpek Yolu vasıtasıyla dağıtılırdı. Şimdilerde % 99.8 NaCl saflığındaki gölün tuzu ülkenin tuz ihtiyacının %80 ini verir. 1,5 milyon - 5 milyon ton tuz ihtiyaca göre her yıl çıkartılır.

Tuz gölleri üzerine konferansdan notlar23 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alanlarına göre Dünya'nın en büyük gölleri listesi, yeryüzünde yüzölçümü büyüklüğüne göre göllerin sıralanmış bir listesidir. Bu listeye yüzey ölçümü 3.000 km2 ve daha fazla olan göller dahil edilmiştir. Buna göre yüzey ölçümü bakımından dünyanın en büyük gölü 5 ülkenin kıyısı bulunan Hazar Denizi'dir. Türkiye'nin en büyük gölü olan Van Gölü bu listede yer almaktadır. Bu liste havzaları ve haliçleri içermez. Bazı göllerin alanları mevsimsel şartlara bağlı olarak yıl içinde değişebilir. Bu özellikle kuru iklimlerdeki tuz gölleri için geçerlidir.

Dünya üzerinde 3.000 km2 üzerindeki göller aşağıdaki tabloda verilmiştir. Tablonun ilk kısmında gölün hangi kıtada yer aldığı renklendirilerek belirtilmiştir. 

*Tuz gölü

Birçok sayıda sel taşkınları ovaları yılın belirli dönemlerinde sel sularının uzunca bir dönem birikmesi ile aynen bir göl niteliklerine girmektedirler. Bunlardan birçoğunun yüzölçümü sel mevsiminde 4000 km2'yi aşmaktadır. Bu büyük değişken goller arasında Kamboçya'da Tonlé Sap (2,700 km2, sel mevsiminde 16,000 km2); Çin'de Poyang Gölü (1000 km2, sel mevsiminde 4400 km2) ve Dongting Gölü (2,820 km2, sel mevsiminde 20,000 km<süp>2</süp>) i; Mali'de Nijer Kara İçi Deltası; Sudan'da Sudd (130,000 km2'den daha büyük); Botsavana'da Okavango Deltası; Brezilya ve Paraguay'da, the Pantanal ve Amazon Nehri'nin bazı kesimları. Bazı göller, belirli mevsimlik değil de, zaman zaman değişik yıllar ve mevsimlerde sel suları toplayıp yüzölçümleri 4000 km2'yi aşmaktadırlar. Bunlara en iyi örnekler yağmurlu mevsimler olursa Avustralya'nın en büyük gölleri olan Torrens Gölü (dolu olduğu zaman 5,700 km2) ve Eyre Gölü (dolu olduğu zaman 9500 km2). Özbekistan ve Türkmenistan arasında bulunan Sarıkamış Gölü'nün yüzölçümü 21. yüzyıl başında 5,000 km2'ye yükselmiştir ama bunun ne kadar kalıcı olduğu bilinmemektedir.

Afrika: Victoria Gölü
Antarktika: Vostok Gölü
Asya: Baykal Gölü (veya Hazar Denizi)
Okyanusya: Eyre Gölü, sular yükseldiğinde (taze: Lake Toba (geniş Okyanusya), Lake Murray (jeopolitik Okyanusya), Lake Taupo or Lake Tegano (dar Okyanusya))
Avrupa: Ladoga Gölü
Kuzey Amerika: Superior Gölü (veya Michigan-Huron Gölü, eğer ikisi bir göl sayılırsa)
Güney Amerika: Titicaca Gölü (veya Maracaibo Gölü)

Note: Lake areas may slightly vary depending on the sources.

Dünyada en büyük su hacimli göller listesi
Dünyada en derin göller listesi
Avrupa'nın en büyük gölleri listesi

Factmonster.com 27 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
van der Leeden, Troise, and Todd, eds., The Water Encyclopedia. Second Edition. Chelsea, MI: Lewis Publishers, 1990. pp. 198–200.

Argentino Gölü (Lago Argentino) Arjantin'in Patagonya bölgesinde 1.415 km² alana sahip bir göl.

Göl'ün kollara ayrılan batı ucu,Andlar'a kadar uzanır. Dağlardan gelen buzulların uç noktaları birçok yerden göle açılır.
Yüksekliği yer yer 50–60 m'yi bulan, dünyaca ünlü Perito Moreno Buzulu, Argentino gölünde kırılır ve burada buzdağları oluşturur.Dağlardan gelen buzul uzantıları bazı yıllar gölü bölümlere ayırır.
Göl, Los Glaciares Milli Parkı 'nın (Buzullar milli parkı) bir parçasıdır.

Argentino güney 50 ve 51. paralelleri ile batı 72 ve 73. boylamları arasında kalır
Gölün doğu kısmı, Pampa ovalarının derinliklerinde kaybolur.
Göl kıyısındaki en önemli şehir El Calafate'dir. Buradaki halkın ana geliri, buzulları ziyarete gelen turistler oluşturur.

Göl, 1873 yılında buraya gelen denizci Valentin Filberg tarafından keşfedildi. Filberg burasını, 100 yıl önce keşfedilmiş Lago Viedma olarak kabul etti. 15 Şubat 1877 tarihinde buraya araştırmacı ve aynı isimli buzulun isim babası Francisco P. Moreno ve Carlos Moyano geldi. Moreno, bu göle Lago Argentino ismini vermiştir.

Como Gölü (İtalyanca: Lago di Como veya Lario, Almanca:Comer See), İtalya'nın kuzeyinde Lombardiya bölgesinde bulunan buzul kökenli bir göldür. Como Gölü 146 km² yüzölçümü ile İtalya'nın en büyük üçüncü gölüdür. Como Gölü'nün en ayrıcalıklı yerlerinden biri olan Lierna, gölün en etkileyici manzarasına sahip antik bir köydür ve doğrudan Bellagio burnuna bakmaktadır. Tamamen kitle turizminden uzak olan köy, son derece gizli bir emlak piyasasına sahiptir; villaların değeri 100 milyon avroyu aşabilmektedir. Matthew Bellamy, Madonna, George Clooney, Gianni Versace, Ronaldinho, Sylvester Stallone, Julian Lennon, Richard Branson, Ben Spies ve Pierina Legnani gibi ünlü isimlerin göl kıyısında evi bulunmaktadır.

Göl "Y" harfi şeklinde görünmektedir. Kuzey tarafı Colico kasabasından başlar, Como ve Lecco kasabaları sırasıyla güneybatı ve güneydoğu tarafındaki son noktalardır. Bellagio, Menaggio ve Varenna "Y" nin merkezinde yer alır ve buralardan feribot servisleri vardır.

Como Gölü büyük oranda kuzeydeki Adda Nehri tarafından beslenir. Göle Colico kasabasından giren nehir Lecco kasabasından akar.
Como gölünün güneyindeki dağlık ön-alpler bölgesinde Como, Bellagio ve Lecco kasabaları ile 2 ayağını oluşturan bölge Larian Üçgeni olarak bilinir.

Como Gölü'nde hava genelde ılımandır. Akdeniz iklimine yakın hava şartları alt-tropikal bitkilerin yıl boyunca büyümesine olanak sağlar. Göl kışın etrafındaki bölgelerin hava sıcaklığı ortalamasının daha yüksek geçmesini sağlar.

Como Gölü, güzelliği ve güzel çevresi ile ünlüdür. Göl, uzun yıllardır aristokrasinin ve zenginlerin dinlenmek için popüler bir yeri olmuştur. Günümüzde hala göl kenarında konaklayan çok sayıda ünlü var ve bu da turist akışının artmasına yardımcı oluyor. Villa Olmo, Villa del Balbianello, Villa Serbelloni ve Villa Carlotta gibi güzel parklara sahip çok sayıda saray vardır. Bazı villaların maliyeti 100 milyon avroyu geçiyor ve göl manzaralı villa bulmak çok zor.
Gölle bağlantısı olan - veya olmuş - birçok tanınmış kişi arasında şunlardan bahsedilebilir:

Matthew Bellamy
Madonna
George Clooney
Gianni Versace
Ronaldinho
Sylvester Stallone
Richard Branson

Como Gölü'nün merkezi
Villa Aurelia (Lierna Como Gölü)

Macadam, Alta (1997). Blue Guide. Northern Italy: from the Alps to Bologna. London: A & C Black. ISBN 0-7136-4294-7.
Infoparchi, Villa Carlotta 12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Infoparchi, Villa Melzi 12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Villacarlotta.it, Villa Carlotta

İtalya Gölleri uzerinde feribot servisleri - Como Gölü
Como Gölü turist kilavuzu 30 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Como Gölü Turistik haberler 10 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu liste dünyada bulunan doğal gölleri derinliklerine göre sıralandırılmasının listesidir.

Bu liste inanılır bilgilere göre maksimum derinlikleri 400 metreyi aşan tüm dünya göllerini içinde bulundurmaktadır.
Jeoloji açısından, Hazar Denizi, aynen Karadeniz ve Akdeniz denizleri gayet eski Tethys Okyanusu'nun kalıntılarıdır. Bu denizin en derin bölgesi yerin kıtasal kabuğunda değil okyanusal kabuğunda yer almaktadır. Coğrafyacılar büyük bir kapalı havzası olan tuz gölü olarak sınıflandırılmaktadır.

Birçok ekoloji incelemesi için ortalama derinlik daha çok pratik uygulama için kullanılmaktadır.Ne yazıktır ki ortalama derinlik verileri ancak gayet ince ayrıntıları incelenmiş göller için elimizde bulunmaktadır. Buna neden bu ölçünün hem gölün hacminin hem de yüzey alanının gayet iyice bilinmesini gerektirmektedir. İnanılabilir hacim ölçümleri için özel "batimetrik" araştırmalar gerekmektedir. Bu nedenle dünyanın daha gelişmiş bölgelerinin uzaklarında ıssız köşelerinde bulunan birçok derin göl için ortalama derinlik ölçümleri bulunmamaktadır.
Hazar Denizi ortalama derinliğine göre sıralamalarda gayet büyük yüzölçümü ile ilişkisi daha az olarak aşağı sıralarda yer almaktadır. Buna neden bu göl/denizde büyük ve geniş bir kıtasal sahanlık bulunmasıdır.

Afrika — 1: Tanganyika, 2: Malavi, 3: Kivu
Antarktika — 1: Vostok
Asya — 1: Baykal, (2: Hazar Denizi), 3: İssyk Gölü, (3: Matano)
Avrupa — 1: Hornındalsvatnet, 2: Mjøsa, 3: Salsvatn
Kuzey Amerika — 1: Büyük Esir Gölü, 2: Krater, 3: Kuesnel
Orta Amerika — 1: Atitlán, 2: Chicabal
Okyanusya — 1: Hauroko, 2: Manapouri, 3: Te Anau,
Avustralya — 1: St Clair
Güney Amerika — 1: O'Higgins/San Martín, 2: General Carrera, 3: Argentino

Afrika — 1: Tanganyika, 2: Malawi, 3: Kıvu
Antarktıka — 1: Vostok
Asya — 1: Baykal, 2: Issık Gölü, 3: Karakul
Kuzey Amerika — 1: Krater, 2: Tahoe, 3: Kuesnel

Not: Değişik kaynaklar çok kere göl derinliklerini değişik olarak vermektedirler. Burada verilen derinlikler en son yayımlanmıș olan en inanılılır kaynaklardan alınmıştır. Diğer ayrıntılar ve veri kaynakları için tek tek gölleri ele alıp inceleyen Vikipediya maddelerine bakınız.
.

Alanlarına göre Dünya'nın en büyük gölleri
Dünyada en büyük su hacimli göller listesi
Avrupa'da en büyük göller listesi

Worldlakes.org, En derin göller 21 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

"Environmentalgraffiti.com" websitesi - resimlerle en derin 10 göl

Erie Gölü (İngilizce: Lake Erie), Kuzey Amerika'nın beş büyük gölünden biri ve en sığ olanıdır.
Kanada ile ABD arasında yer alan ve Detroit Nehri, St Clair Gölü ve St Clair Nehri ile Huron Gölü'ne, Niagara ve Welland Kanalı ile Ontario Gölü'ne bağlanan göl, diğer dört göl gibi buzul oluşumludur. Şiddetli fırtınaların etkisinde kalan suları, Aralık ortasından Mart sonuna kadar buz tutar. Yazın ulaşım çok etkindir ve göl Kuzey Amerika'nın en büyük sanayi merkezlerinden birinin başlıca ulaşım yoludur.
Kuzey kıyılarında Kanada'nın Ontario eyaleti, güney kıyılarında ABD'nin Ohio, Pennsylvania ve New York eyaletleri bulunmaktadır. Gölde sportif ve ticari amaçlı balıkçıklık yoğun olarak yapılmaktadır. Göl kıyısındaki en büyük şehir Cleveland'dır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Malavi Gölü (eski tabir Nyassa Gölü), 560 km uzunluğu, 80 km'ye varan genişliği (ortalama 50 km) ve 704 m'ye kadar olan derinliği ile Büyük Rift Vadisi'nin en büyük göllerinden biridir. Yüzölçümü 29.604 km2'dir. Gölde dünyanın başka hiçbir sulak alanında bulunmayan canlılar yaşamaktadır.

Malavi Gölü, büyüklük bakımından Doğu Afrika'da sadece Tanganika ve Victoria Gölü'ne geçilir ve Yeryüzü'nün dokuzuncu büyük gölüdür. Gölden kaynaklanan akarsu, Shire Nehri'dir. Malavi Gölü'ne kıyısı olan ülkeler Tanzanya, Malavi ve Mozambik'tir.
Gölün güney kısımları, geniş ve güzel plajlarıyla oldukça sevilir. Kuzeye doğru kıyılar dikleşir. Tamamen kuzeydeki Tanzanya kısmında Livingstone Dağları'nın 2.500 m yüksekliğe ulaşan dik duvarları gölün hemen yanından yükselir. Burada çok şiddetli rüzgarlar ve yüksek, tehlikeli dalgalar meydana gelir. Karşı tarafta bulunan Malavi kısmındaki Karonga ve Chilumba arası çok daha az sarpken Chilumba ve Nkhata Bay arası yeterince diktir.

Malavi Gölü, balık türlerinin zenginliği ile (yaklaşık 1.500 tür) aquaristik (akvaryumculuk) alanda çok ünlüdür. Renk bakımından çok görkemli olan birçok tür, aquaristik alanda çok yaygındır. Bu balıklar, yumurtalarını ve yavrularını koruma amaçlı ağzında taşıyan Cichlidae familyasına (Cichlidler) aittir. İlginç olan ise, bu familyadan Tilapia cinsinin besin amaçlı ihracatta işe yaramasıdır. Bu balıklar ekonomik amaçlı sadece Malavi Gölü'nün en güney kısmında avlanırlar. Balıkçılar oyma kayıklarla da bu balıkları olta ile avlasalar da bunların miktarı ticareti yapılabilecek düzeyde asla değildir. Hemen kıyıdan ağ sallama ile balıkçılık çok daha yaygındır ancak balıkların büyük olanları burada bulunmaz.
Malavi Gölü'nde yolcu ve yük taşımacılığı motorlu gemiyle (MS Ilala) yapılır. Güneyden kuzeye limanlar, Monkey Bay, Chipoka, Makanjila, Nkhotakota, Nkhata Bay, Mphand Port, Ruarwe, Charo, Mlowe, Chilumba ve Karonga şehrindeki Kambwe 'dir. Monkey Bay-Karonga arasında gidiş-dönüş yolculuk 5 gün sürer. Nkhata Bay'den haftada iki kez Chizumulu ve Likoma adalarına sefer vardır.

Göl suyu sırça gibi berraktır. Rüzgarsız zamanlarda birçok metre derinlikte zemin görülebilir . En başta dikkat çeken bir unsur ise suda da karadaki gibi çok hareketli ve hızlı olan su aygırlarıdır. Hantal cüsseleri aldatıcıdır. Bu hayvanlar bitki yiyicidir ancak açık suya kaçış yollarını kestiklerinde insanlara saldırırlar. Su aygırları her yıl, balık bakımından zengin olan gölde yeterli besini bulan timsahlardan daha fazla sayıda insanı öldürmektedir. Üzerinde yerleşim olmayan küçük adalarda piton yılanı ve varan (kertenkele cinsi) gibi vahşi hayvanlar bulunur. Karşılaştırıldığında, gölün yerleşim olan yerleri daha tehlikesizdir. Gölde çiklit olarak tabir edilen balık türleri bulunmaktadır. Bu balıklar akvaryumculuk hobisi ile uğraşanların büyük ilgisini çekmektedir. Türkiye'de ve dünyada bu balıklar gittikçe önemli bir hale gelektedir. Malavi çiklitleri Türkiye'de artık bolca bulunan akvaryum balığı türlerindendir. .

1980 yılında 88 km2 büyüklüğünde Malavi Gölü Ulusal Parkı Monkey Bay'in güneyinde kurulmuştur. Park, gölün bir kısmını, Khumba Yarımadası 'nı on iki küçük adayı kapsar. Millî Park, 1984 yılından beri UNESCO'nun Dünya Doğa Mirası listesindedir.

Cichlid.Gen.Tr
malawisee.com22 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Malavi Gölü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Michigan Gölü, ABD'deki beş Büyük Göller'den biri.
ABD'nin kuzeyinde Mackinac Boğazı'yla Huron Gölüne bağlanır. Kuzey kısmı yılda dört ay kadar donan gölde şiddetli fırtınalara rağmen ulaşım canlıdır.
Büyük Göller içinde tamamı ABD'de olan tek göldür. ABD eyaletleri Indiana, Illinois, Wisconsin ve Michigan sınırlarındadır. Göl kıyısındaki en büyük şehirler Chicago ve Milwaukee'dir. Deniz seviyesinde 176 m yüksekte olan Michigan Gölü en derin yerinde 281 metredir ve 58.016 km² bir alana sahiptir. Uzunluğu 494 km, genişliği 190 km olan gölün kıyı şeridi 2.633 km boyunca uzanır.
Michigan Gölü adını, Michigan Eyaleti'nden değil tam tersi eyalet ismini bu gölden alır. Adının Anişinabe Kızılderilileri dilinde  büyük su anlamına gelen Mishi-gami 'den türediğine inanılır.

Büyük Göller
Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Mozambik (Portekizce: Moçambique), resmî adıyla Mozambik Cumhuriyeti, Afrika'nın güneydoğusunda yer alan bir ülkedir. Mozambik kuzeyde Tanzanya, Malavi, kuzeybatıda Zambiya, batıda Zimbabve, güneybatıda ise Güney Afrika Cumhuriyeti ve Esvatini ile komşudur. Doğudaki Mozambik Kanalı ülkeyi Madagaskar, Mayotte ve Komorlar'dan ayırır. Başkenti ve en büyük şehri (1876-1976 yılları arasında Lourenço Marques ismiyle bilinen) Maputo'dur.
1. ve 5. yüzyıllar arasında Bantu toplulukları kuzeyden ve batıdan bugünkü Mozambik topraklarına göçtüler. Kuzey Mozambik Hint Okyanusu'ndan gelen ve denizaşırı seferleri mümkün kılan alizelerin etkisi altında olduğundan 7-11. yüzyıllarda Svahililer bölgede bir dizi liman şehri kurdular. Bu durum sebebiyle bölgede kendine özgü bir Svahili kültürü ve dili oluştu. Liman kentleri Geç Orta Çağ'da Somali, Etiyopya, Mısır, Arabistan, İran ve Hindistan'dan gelen tüccarların uğrak noktası oldu.
Vasco de Gama'nın 1498 yılındaki seyahatinin ardından Portekizliler 1505'te bölgeyi sömürgeleştirme sürecini başlattılar. Mozambik dört asırdan uzun süren Portekiz hakimiyetinin ardından 1975'te bağımsızlığını kazandı ve Mozambik Halk Cumhuriyeti'ne dönüştü. Daha bağımsızlığın üzerinden iki yıl geçmemişken 1992'ye kadar sürecek olan uzun ve kanlı bir iç savaş başladı. 1994'te ülkede ilk çok partili seçim yapıldı ve göreceli bir istikrar sağlandı. Ancak halen düşük yoğunluklu çatışmalar sürmektedir. Mozambik başkanlık sistemiyle yönetilmektedir.
Mozambik doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülkedir. Ülke ekonomisi büyük oranda tarıma dayalıdır, ancak başlıcaları gıda, içecek, kimya endüstrisi, alüminyum ve petrol üretimi olmak üzere sanayi kolları da gelişmektedir. Turizm gelişmekte olan bir başka sektördür. Güney Afrika, Mozambik'in ana ticaret ortağı ve yabancı yatırım kaynağı olup Belçika, Brezilya, Portekiz ve İspanya diğer önemli ekonomik ortaklardır. Mozambik 2001'den bu yana yıllık GSYİH büyüme hızında en üst sıralardadır. Buna karşın ülke halen dünyanın en fakir ve az gelişmiş ülkelerinden biridir, kişi başına düşen GSYİH, insani gelişme, eşitsizlik ve beklenen yaşam süresinde alt sıralarda yer alır.
Mozambik'in resmi dili Portekizcedir ve nüfusun yaklaşık yarısı tarafından ikinci dil olarak konuşulur. Yaygın ana diller Makua, Sena ve Svahili'dir. Ülkenin nüfusu çoğunluğu Bantular olmak üzere yaklaşık 29 milyondur. En yaygın din Hristiyanlıktır, İslam ve geleneksel Afrika dinlerinin inananları da bulunur. Mozambik; Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, İngiliz Milletler Topluluğu, İslam İşbirliği Teşkilatı, Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu, Bağlantısızlar Hareketi ve Güney Afrika Kalkınma Topluluğu üyesidir. Uluslararası Frankofoni Örgütü'ne ise gözlemci üyedir.

Ülke isminin günümüzde de Mozambik'e bağlı olan Mozambik Adası'na ilk gelen ve daha sonra yöneticisi olan ve buraya adını veren Arap şeyhi Musa bin Bik'ten geldiği düşünülmektedir. 1498 yılında bu adaya ayak basan ilk Avrupalılar'dan biri Vasco da Gama olmuş ve Musa bin Bik ile de bir görüşme gerçekleştirmiştir. Buradan yola çıkarak ilerleyen dönemlerde Afrika anakarasında yer alan bölge için Mozambik adı kullanılmaya başlanmış, adanın adı da Ilha de Moçambique (Mozambik Adası) olarak değiştirilmiştir.

Avrupalıların gerçekleştirdiği keşif yolculuklarından önce Afrika'nın bu kıyı bölgelerinde Arap tüccarlar bulunmaktaydı. Bu tüccarlar Afrika, Arap Yarımadası ve Hindistan arasında altın, fildişi ve Afrikalı köle ticaretini yapmaktaydılar.

İlk Avrupalı olarak Portekiz kralının emri ile Arabistan ile Doğu Afrika arasındaki güzergâhı hakkında bilgi edinilmesi istenen Pedro da Covilhao bu bölgeye ayak basmıştır. Pedro da Covilhao'nun 1497 yılında Sofala'ya ayak basmasından tam bir yıl sonra, 1498 yılında, Vasco da Gama, Hindistan seferi esnasında Mozambik'e uğramıştır. Aynı zamanda şehir de olan ve ülkenin sömürge bölgesi olmasından sonra da 1898 yılına kadar Mozambik'in başkenti olan Mozambik Adası'nda dönemin şeyhi olan ve ülkeye daha sonraları da ismini veren Musa bin Bik ile de görüşme gerçekleştirmiştir. Bu yıldan sonra buraya olan ilgisi artan Portekizliler altın bulma umudu ile de Zambezi Nehri boyunca ilerleyerek iç kesimlere girmişler ve buraları hakimiyeti altına almışlardır. 20. yüzyılın ortalarına kadar buradaki hakimiyetini sürdüren Portekiz, Mozambik'in koloni olarak ilanından sonra burada yerleşik halkı zorla çalıştırmış, köle olarak satmış ve kötü muameleye[kime göre?] maruz bırakmıştır.
1890 yılına iki sömürgesi olan Angola ve Mozambik'i birleştirme girişimleri Birleşik Krallık'ın baskısı sonucu gerçekleşmeyen Portekiz, bu tarihten sonra "Birleşik Güney Afrika Koloni İmparatorluğu" hayalinden vazgeçmek durumunda kalmıştır. Bu tarihten sonra bu bölgede Britanya'nın hakimiyeti artmaya başlamış, Almanya ve Birleşik Krallık buradaki Portekiz hakimiyetine karşı birleşerek Angola Antlaşması'nı imzalamışlardır. Bu anlaşmaya göre her iki ülke Portekiz'in olası bir maddî kaynak talebinde bu talebi ortaklaşa karşılamayı kararlaştırmış, Portekiz'in de olası talebi ilerleyen dönemlerde geri ödeyememesi durumunda da güvence olarak talep edilecek olan Portekiz bölgelerinin kendi aralarında paylaşımını öngörmüşlerdir. Bu anlaşma her ne kadar 30 Ağustos 1898 tarihinde imzalanmış olsa da, Britanya'nın 1899 yılında Portekiz ile daha önceden imzaladığı ve her iki ülkenin de karşılıklı olarak sömürge topraklarına saygı göstermesini içeren ve Britanya'ya Portekiz Denizaşırı topraklarını savunmasına karşılık Britanya'ya Portekiz'in Afrika'da bulunan sömürge topraklarında izinsiz dolaşım hakkın veren Windsor Antlaşması'nı uzatması ile gerçeğe dönüşmemiştir.
İlerleyen yıllarda Angola Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi adına özellikle Britanya tarafından adımlar atılmaya çalışılmışsa da I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile bu antlaşma bir daha açılmamak üzere kapatılmıştır. Savaşın sürdüğü dönemde Güney Afrika Cumhuriyeti (1914-1915) Mozambik'i fethetme hedefini açıklamış, 1917 yılından itibaren de Alman birlikleri Alman Doğu Afrikası (günümüzde Tanzanya) koloni ülkesinden ilerleyerek Mozambik'in kuzey bölgelerinin büyük çoğunluğunu elde etmiştir. Portekiz Doğu Afrikası (günümüzde Mozambik) yaşanan bu gelişmelerin ardından savaşın sona ermesi ile birlikte imzalanan Versay Barış Antlaşması ile Almanların sömürgeleri için oluşturduğu ileri karakolun yer aldığı Kionga Üçgeni'ni tazminat olarak elde etmiştir.

1962 yılında Darüsselam'da UDENAMO (Türkçe: Mozambik Ulusal Demokratik Birliği) başta olmak üzere birkaç milliyetçi grubun bir araya gelmesiyle oluşan FRELIMO, Mozambik'teki sömürge yönetimini sonlandırmak için yöntemler aramaya başlamıştır. Başlangıçta silahlı mücadeleyi benimsemeyen grup, Mueda'da özgürlük yanlısı gösterilere sömürge yönetimi tarafından ateş açılması sonucunda, ülkenin kuzeyinde harekete geçerek Mozambik Bağımsızlık Savaşı'nı başlatmıştır.
FRELIMO zaman içerisinde halkın da desteğini almış ve kurtarılmış bölgeler ilan ederek kontrolü altında tuttuğu alanı genişletmiştir. 1974 yılında Portekiz'de gerçekleşen Karanfil Devrimi'nin ardından kurulan demokratik yönetim, sorunu müzakere yoluyla çözme kararı almış ve bu tarihten itibaren çatışmaların şiddeti oldukça azalmıştır.

Yeni Portekiz Hükûmeti, derhal sömürgesi olan topraklardan çekilme sürecini başlatmış ve Mozambik, 1498'den beri süregelen Portekiz sömürgesini sona erdirerek 25 Haziran 1975 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlık ilanı, Mozambik Halk Cumhuriyeti adı altında yapılmış ve devlet başkanı olarak FRELIMO lideri Samora Machel ülkenin yönetimine gelmiştir.
1986 yılında sebebi çözülemeyen bir uçak kazasında devlet başkanının hayatını kaybetmesi neticesinde FRELIMO'nun Marksist kanadı yönetimde güçlü bir konuma gelmiş ve devleti kontrol altına almışlardır. Ülkedeki tüm endüstri kamusallaştırılmış, tarımsal üretim kooperatifleri oluşturmuşlardır.
Marksizm'in hakim olduğu ülke, Doğu Bloku'ndaki ülkelerle iyi diplomatik ilişkiler sürdürmüştür. Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Küba, Angola ve Cezayir gibi ideolojik yakınlık gösterdiği ülkelerle iş birliği içerisinde bulunan Mozambik, Birleşik Krallık'la da diğer Batı Bloku ülkelerine göre daha iyi diplomatik ilişkiler kurmuştur. Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ve İsrail gibi ülkelerle kurulan uluslararası ilişkiler, gergin bir yapıya sahip olmuştur. Uganda-Tanzanya Savaşı içerisinde yer alan Mozambik, Uganda'daki isyancı gruplar ve Tanzanya'ya yoğun bir destek vererek, savaşın sonucunu belirleyen ülkelerden biri olmuştur.
Avrupalı kalifiye personelin ülkeyi terk etmesi nedeniyle, ülke ekonomisi ciddi zararlar görmüştür.

1970'li yılların ortasından itibaren Güney Afrika Cumhuriyeti ve Rodezya tarafından desteklenen yeni bir direniş hareketi başlamış, bu hareket neticesinde RENAMO (Türkçe: Mozambik Ulusal Direnişi) oluşmuştur. 1976 yılında başlayan Mozambik İç Savaşı, 16 yıl boyunca sürmüştür. Bu süreç içerisinde askerî kuvvet olarak 1980 yılından itibaren diğer ülkelerden askerî güç takviyesi edinmiştir. Bu doğrultuda Zimbabve ülkeye 10.000 askerî güç sevk etmiştir. 1 Aralık 1990 tarihinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile günümüzde de adı olan Mozambik Cumhuriyeti adını alan ülke, komünist ve tek partili düzenden çok partili ve demokratik bir anayasal yapıya geçiş gerçekleştirmiştir.
1992 yılında da taraflar arasında Roma'da varılan anlaşma ile de iç savaşa son verilmiştir. 1994 yılında gerçekleştirilen ilk demokratik seçimler neticesinde FRELIMO iktidarını perçinlemiş, RENAMO ise komşu ülkelerin baskısı neticesinde muhalefet partisi olmayı kabul ederek mecliste yerini almıştır.
Şubat 2000 yılında yaşanan şiddetli yağmurlar neticesinde oluşan selde birçok Mozambik vatandaşı ölmüştür.
Ekim 2013 tarihinde Gorongosa'da bulunan RENAMO merkezinin hükûmet kuvvetleri tarafından ele geçirilmesi sonucu, RENAMO yetkilileri 1992 yapılan anlaşmanın hükûmet tarafından geçersiz kılınması için adımlar atıldığı ve her iki taraf arasında da çatışmaların yaşandığı bilgileri dile getirilmiştir.

Ülkenin sahip olduğu 4.571

Nijer (Fransızca: Niger; Hausaca: Nijar), resmî adıyla Nijer Cumhuriyeti, Afrika kıtasının batısında denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Ülke, adını büyük bir Afrika nehri olan Nijer Nehri'nden almıştır. Kuzeybatıda Cezayir, kuzeydoğuda Libya, doğuda Çad, güneyde Nijerya güneybatıda Benin ve Burkina Faso, batıda ise Mali ile komşudur. Nijer yaklaşık 1,27 milyon km²'lik alanıyla Batı Afrika'nın en büyük ülkesidir. Bu alanın %80'i Sahra'dadır. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu yaklaşık 22 milyon nüfus ülkenin güney ve batısındaki kırsal bölgelerde yoğunlaşmıştır. Başkent ve en büyük şehir Niamey de ülkenin güneybatı köşesindedir.
Nijer toplumu geçmişte uzun süre birbirinden bağımsız yaşamış birçok etnik grup ve bölge ile tek bir devlet çatısı altında yaşadıkları kısa dönemi yansıtan bir çeşitliliğe sahiptir. Ülkedeki ana etnik gruplar Hausa, Djerma, Tuareg, Kanuri, Tubu, Arap, Gurmançe ve Pöllerdir. Nijer tarih boyunca Mali, Songhay, Kanem-Bornu ve Sokoto gibi imparatorlukların uç kısımlarında kalmıştır. Geçmişte Fransız sömürgesi olan ülke 1960 yılında bağımsızlığına kavuşmuştur. Bağımsızlıktan bu yana Nijer beş farklı anayasa ve üç ayrı askerî diktatörlük dönemi görmüştür. 2010 yılındaki askerî darbenin ardından ülke çok partili demokrasiye geçmiştir.
Az gelişmiş ülke kategorisinde sınıflandırılan Nijer, Birleşmiş Milletler'in yayımladığı İnsani Gelişme Endeksi'nde istikrarlı olarak en alt sıralarda yer almaktadır ve 2020 raporuna göre 189 ülke arasında son sıradadır. Ülkenin çöl olmayan kısımları kuraklık ve çölleşme tehdidi ile karşı karşıyadır. Ülke ekonomisi işlenmemiş maden (özellikle uranyum cevheri) ihracatı ve verimli güney toprakları dışında geçimlik tarım üzerine kuruludur. Denize kıyısının olmaması, çöl iklimi, verimsiz tarım uygulamaları, doğum kontrolü eksikliği sonucu yüksek doğurganlık hızı ve aşırı nüfus artışı, altyapı ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk ve çevresel bozulma gibi ciddi sorunlar Nijer'in kalkınmasının önünde önemli engellerdir.

Ülke, adını batısından geçen Nijer Nehri'nden alır. Nehrin adının kökeni ise belirsizdir. İskenderiyeli coğrafyacı Ptolemy, muhtemelen Nijer Nehri'ne atıfta bulunarak, Gir vadisi ve güneydeki Ni-Gir ("Aşağı Gir") hakkında açıklamalar yazmıştır. Günümüzdeki şekliyle Nijer adı ilk olarak 1550'de Berberi bilim adamı Leo Africanus tarafından kaydedildi, o kelimenin muhtemelen "nehirlerin nehri" anlamına gelen Tuareg dilindeki gher-n-gheren ifadesinden türetildiğini söyler. Dilbilimciler arasında, ilk başta hatalı olarak kabul gören Latince niger ("siyah") kelimesinden türemediği konusunda geniş bir fikir birliği vardır.

Nijer'in sonradan Sahra Çölü'ne dönüşen Kuzey kesiminde, tarih öncesi döneme uzanan yaşam izlerine rastlanmıştır. Avrupalıların bölgeye gelişinden önce Songay, Mali, Gao, Bornu gibi imparatorluk ve devletler Nijer topraklarına hâkim olmuşlardır. 19. yüzyılda ise Avrupa'dan gelen İngiliz ve Alman kâşifler Nijer Nehri'nin kaynağını aradılar. Ülke 1921 yılında Fransız Batı Afrikası sömürge sistemine dahil edilerek Fransa'nın sömürgesi haline gelmiştir. Bu bölgede sömürgeci ülkeler tarafından çiziler sınırlar, tarihî ve kültürel hassasiyetler gözetilmeden oluşturulmuştur. 1958 özerklik kazanan ülke, 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını ilan etmiştir.
Tarihî kayıtlara göre bugünkü Nijer topraklarına İslam 10. yüzyılın sonlarına doğru Berberiler vasıtasıyla ulaşmıştır. Ancak çok eskiden bu yana Nijer topraklarının bir kısmına hükmeden Gao Krallığı'nın 6. kralının adının Za Ali Fay olması bu bölge halkının çok daha önceden İslâm'la tanışmış olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Kuvvetli olan ihtimal de Nijer halkının İslâm'ı daha 7. yüzyılda Ukbe bin Nâfi'in Kuzey Afrika'da gerçekleştirmiş olduğu fetihlerin hemen arkasından tanıdığıdır. İslam buralarda yayılmaya başladığında Nijer topraklarının batı kesimleri Gao Krallığı'nın yönetimindeydi. Bu devletin 15. kralı Za Kosoy 1009'da Müslüman olarak Muslimdam unvanı aldı. Gao Krallığı 11. yüzyılın ikinci yarısında Murâbıtlar'a tâbî olmuştur. Sonraları Songhay İmparatorluğu olarak adlandırılan bu devletin başına 1464'te Sünni Ali adlı kral geçti. Ondan sonra devlete hükmeden krallar hep Müslümanlardandır. Bu devlet 1593'ten sonra Fas'a bağlı bir sultanlık oldu. Nijer'in bir kısmı üzerinde de 1200 - 1670 yılları arasında Keita Krallığı hüküm sürmüştür. Keita, daha önce bugün Nijer'in başkenti olan Niamey merkezli bir prenslikti. Keita'nın daha krallık olmadan önceki yöneticisi Baramendana 1050'de Müslüman oldu. 1200'de krallık olmasından sonra devlete hükmedenler de hep Müslümanlardandır. Keita Krallığı 16. yüzyılın sonlarından itibaren Fas'a tâbî olmuştur. Nijer'in doğusuna uzun bir süre Bornu Krallığı hükmetti. (Bornu Krallığı hakkında Nijerya târihine bkz) Kuzey kesimleri de 14. yüzyılın başlarından itibaren Mali Krallığı'nın eline geçti.
Nijer toprakları 19. yüzyılın sonlarında Fransız sömürgeciler tarafından işgal edildi ve 3 Ağustos 1960 tarihine kadar Fransız işgalinde kaldı. Bu dönemde Senegambiya ve Nijer, Yukarı Senegal ve Nijer, Fransız Batı Afrikası gibi sömürge devletleri kuruldu.
Bağımsızlık sonrasında ilk cumhurbaşkanı İlerici Nijer Partisi'nin lideri Hamani Diori oldu. Hamani Diori Fransız işgalcilerle iyi ilişkiler içinde olan ve Fransızlar tarafından desteklenen biriydi. Onun işbaşına getirilmesi de tamamen Fransızların oyunuyla oldu. Dolayısıyla Fransız sömürgeciler Nijer'in bağımsızlığını tanımakla bu ülkeden elde etmekte oldukları çıkarlardan bir şey kaybetmediler. Diori'nin yönetimi 15 Nisan 1974 târihinde gerçekleştirilen askerî darbeyle sona erdi ve yerine Seyni Kunçe geçti. Onun ölümü üzerine 14 Kasım 1987'de Albay Ali Saibu cumhurbaşkanı oldu. Ali Saibu, 1993'te çok partili rejime geçilinceye kadar bu görevde kaldı. 27 Mart 1993'te gerçekleştirilen çok partili seçimlerde muhalefetteki Değişim Güçleri İttifakı'nın adayı Mahamane Osmane cumhurbaşkanlığına seçildi.
Osmanlı Devleti, Nijer'in doğusundaki Kavar Sultanlığı'nı Trablusgarp Vilâyeti'nin hinterlandı olarak gördüğünden bu toprakları da XVI. yüzyıldan beri kendine bağlı saymaktaydı. Ancak, Osmanlı kayıtlarında bu bölgeye XIX. yüzyıla kadar askerî birlik gönderildiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
1835 yılında Trablusgarp'ın yeniden merkezî yönetime bağlanmasıyla Osmanlı Devleti bu bölgeyle fiilen yeniden komşu haline geldi ve karşısında 1830'da ele geçirdiği Cezayir'den Güney'e ve Çad Gölü civarından Kuzeye doğru yayılmak isteyen Fransa'yı buldu. Bu dönemde, işgale uğramamak isteyen Müslüman sultanlıklar Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp valileri ya da Fizan kaymakamları ile temasa geçmeye ve tâbiyetleri arz etmeye başladılar. Bunlardan biri de 1850 yılında Murzuk ilçesine gelerek metbuluğunu bildiren Kavar Hakimi I. Muhammed idi. 
Merkezi Bilma şehri olan Kavar'ın Osmanlı idaresine alındığı 22 Şubat 1852 tarihli ve 1268 sayılı İrâde-i Dâhiliye ile onaylandı. Bu şekilde Sahra ticaretinde önemli rol oynayan Bilma Tuzlası da Osmanlı Devleti'ne ilhak edilmiş oldu.
Kavar ilçesine ilişkin ekonomik verilere ise ilk kez 1884 yılına ait Trablusgarp eyaleti salnamesinde rastlanmaktadır. 1906'da Fransızların bölgeyi asker göndererek işgal etmesiyle Kavar ilçesi yeniden İstanbul'un gündemine geldi. 1911-12 Trablusgarp Savaşı'nda alınan yenilgi sonucu Osmanlı Devleti'nin bu eyaleti boşaltması Kavar'daki Fransız işgalinin yerleşmesine sebebiyet verdi.

Nijer, Afrika kıtası üzerinde 1.267.000 km² bir alan kaplamaktadır. Ülkenin orta kısmında bulunan Aïr Dağları'nın en yüksek noktası 2.022 metre ile Mont Idoukal-n-Taghès adlandırılan bölümüdür. Ülkenin batısında, kuzeyinde ve güneyinde birçok çöl bulunurken %30 kaplama alanı ile Ténéré Çölü ülkenin en büyük çölüdür. Çöller genel itibarıyla ülke topraklarının üçte ikisini kapsamaktadır. Kıtanın en büyük üçüncü nehri konumunda bulunan Nijer Nehri, ülkenin güneybatı bölümünde 650 km'lik bir uzunluk ile ülke sınırları içerisinden akmaktadır. Tarıma elverişli alanların çoğu Nijer nehri kıyısındadır. Ülkenin ayrıca Çad Gölü'ne kıyısı bulunmaktadır. 
Ülke toplam sınırı olan 5.697 km'den 1.497 km'si ve böylelikle en uzun ülke sınırını Nijerya, 1.175 km'si Çad, 956 km'si Cezayir, 821 km'si Mali, 628 km'si Burkina Faso, 354 km'si Libya ve 266 km'si ise Benin sınırından oluşmaktadır.

Nijer sıcak ve kurak bir iklime sahiptir. Temmuz - Ağustos ayları yağışların görüldüğü aylardır. Batıda Burkina Faso sınırı yakınında ve Nijer Nehri kıyısında bulunan başkent Niamey'de yıllık sıcaklık ortalaması 30.6 derece, yıllık yağış ortalaması 636 mm.'dir. Orta kesimlerde bulunan Agadez şehrinde ise yıllık sıcaklık ortalaması 38.2 derece, yıllık yağış ortalaması da 129 mm.'dir. Çöl bölgesinin daha sıcak ve kuru olması bazı bölgelerde yangınların daha sık yaşanmasına neden olur. Güneyde Nijer Nehri havzasının kenarlarında tropikal iklim görülür. Arazi ağırlıklı olarak çöl ovaları ve kum tepelerinden oluşur. Güneyde düz ve engebeli savanalar, kuzeyde ise tepeler bulunur.

Nijer'de 26 Aralık 1992'de halkoyuna sunulan anayasanın kabul edilmesinden ve bu anayasanın 1993 başlarından itibaren yürürlüğe girmesinden sonra çok partili demokratik bir sisteme geçildi. Diğer frankofon (Fransa güdümündeki) ülkelerde olduğu gibi Nijer'de de rejimin laik kimliğine büyük önem verilmektedir. Ülkenin en üst yöneticisi devlet başkanı, hükûmetin başkanı ise başbakandır. Yasama yetkisi 83 üyeli parlamentodadır. Parlamento üyeleri serbest genel seçimlerle belirlenir. Nijer, BM, İKÖ (İslam Konferansı Örgütü), Afrika Birliği Örgütü, Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu, Afrika, Antiller ve Pasifik Sözleşmesi, Uluslararası Para Fonu (IMF), İslam Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir. Nijer 2011 Human Development raporuna göre Demokratik Kongo Cumhuriyeti devletinden sonra insani gelişim endeksi, en düşük ikinci devlet konumundadır.
26 Temmuz 2023'te Nijer'de, Nijer'in cumhurbaşkanlığı muhafızlarının cumhurbaşkanı Mohamed Bazoum'u tutukladığı ve cumhurbaşkanlığı muhafız

Set gölleri, akarsu vadisi, koy, körfez ve tektonik çukurların ön kısmının herhangi bir doğal setle kapanmasıyla oluşur.

Heyelan set gölü= Heyelan sonucu yamaçlardan inen kütlelerin akarsu vadilerinin önünü kapatmasıyla oluşan göllerdir.
Alüvyal set gölü= Akarsuların biriktirilmesi sonucu oluşan birikinti konilerin zamanla genişleyerek akarsu vadilerinin ağzını kapatmasıyla gerideki kalan göllerdir.
Kıyı set gölü= Deniz kıyılarında, koy önlerinin kıyı setleri veya kordonlarıyla kapatılmasıyla oluşan göllerdir.Bu göllere " lagün ya da deniz kulağı " de denilebilir
Volkanik set gölü= Volkanlardan çıkan volkanik malzemelerin vadilerin ya da benzer çukurların önünü kapatmasıyla oluşan göllerdir.
Moren set gölü= Buzullardan çıkan suların önünün moren setleri ile kapatılması sonucu oluşan göllerdir.
Yapay set gölü= Akarsu vadisinin önünün yapay bir setle kapatılması ile oluşan baraj gölleridir.

Sibirya, Rusya'nın, Ural Dağları'ndan Büyük Okyanus'a kadar uzanan topraklarına verilen ad. Sibirya, Kazakistan ve Orta Asya'yı meydana getiren diğer cumhuriyetleri de ihtiva eder. Yaklaşık olarak 13 milyon km²'lik bir yüzölçümüne sahiptir. Sibirya bölgesinde 30 milyon civarında insan yaşar. Kuzeyinde Arktik Okyanusu, doğusunda Pasifik Okyanusu, güneyinde Kazakistan, Moğolistan ve Mançurya ülkeleri bulunur. Batısında ise Ural Dağları bulunur.
Sibirya esas olarak üç bölgeye ayrılır; Batı Sibirya, Doğu Sibirya ve Rusya'nın Uzak Doğusu.

Urallar ile Yenisey Nehri arasında yer alan Batı Sibirya bölgesi, ilk yerleşim alanıdır. Nüfusun çoğunluğunun yaşadığı ve Sibirya arazisi içinde en gelişmiş olan kısımdır.

Yarı çorak Kazakistan bölgesinde Kutup Denizi'ne doğru uzanan büyük alçak yayla, Batı Sibirya'nın en tabii fiziki özelliğidir. Bu yayla 2,5 milyon km²'lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük yaylalarından biridir. Umumiyetle düz bir arazidir. Kıyıdan 1600 km kadar içeride bulunan Omsk şehri deniz seviyesinden sadece 82 m kadar yüksektedir. Fakat bu düzlük güneydoğuda Altay Dağları tarafından bozulur. Rusya Federasyonu sınırındaki bu dağların en yüksek noktası Beluka Tepesi, yaklaşık 4620 m'dir.

Genel olarak kara iklimi hüküm sürer. Kışları çok soğuk geçer. Yaz ve kış günleri arasındaki sıcaklık farklılığı oldukça yüksektir. Ortalama ocak ayı sıcaklığı Tomsk'da -21 °C kadardır. Tomsk şehrinde kar yaklaşık 6 ay toprakta kalır.

Batı Sibirya'nın topoğrafik birliği toprak ve bitki örtüsü bakımından bozuktur. En kuzey tundra onun altında kozalaklı ağaçlardan meydana gelmiş ormanlar bulunur. Bu ormanlara tayga denir ve Batı Sibirya Yaylasının üçte ikisini teşkil eder. Batı Sibirya'nın güneyi, Altay Dağlarına kadar çeşitli türlerde steplerle örtülüdür. Altay Dağları Ob Nehri'ne ve onun kolu İrtiş'e kaynaklık yapar. Bu iki nehir Kuznetsk Havzası'nı meydana getirirler. Bu bölge Rusya'nın kömür kaynağı ve Sibirya'nın endüstri açısından kalbidir.
Nüfus, sosyal ve siyasi hayat: Nüfusun büyük bir bölümü ağaçlıklı step bölgelerinde yaşar. Ruslar, Ukraynalılar, Finler ve Yakut Türkleri nüfusu meydana getiren etnik gruplardır. Türk halkları, Altay Dağları bölgesinde yaşayıp, avcılık ve çobanlıkla geçinirler.
İdari olarak bir memlekete (Krai) ve 5 bölgeye (Oblast) ayrılmıştır. Bu altı idari merkez şunlardır: Tyumen, Omsk, Nobosibirsk, Tomsk ve Kemerova bölgeleriyle Altay Karai.

Batı Sibirya ekonomisi, tarım ve endüstriye dayanır. Kuznetsk Havzası kömür, demir filizi, petrol, doğal gaz ve kereste açısından zengindir. Dolayısıyla demir ve çelik endüstrisi gelişmiştir. Yılda yaklaşık 100.000.000 ton kömür çıkarılır.
Tarım ürünleri arasında buğday başta gelir. Bundan başka yulaf, patates, şekerkamışı ve ayçiçeği yetiştirilir. Altay bölgesi, sığır ve koyun yetiştiriciliği bakımından çok önemlidir. Süt endüstrisi buralarda gelişmiş durumdadır.
Bölgenin demir yolları güneyde yer alır. Trans Sibirya demir yolu ana hattır. Bunun güneyinde Güney Sibirya demir yolu ve bu ikisi arasında, Orta Sibirya demir yolu bulunur. Ob ve Irtysh nehirlerinin buzlu sularının eridiği 6 aylık dönemde su ulaşımına müsaittir.

Doğu Sibirya, batıdan doğuya 3000 km ve kuzeyden güneye 2500 km uzunluğundadır. Arazinin %75'i dağlık ve yüksek yaylalıktır. Yüzölçümü 4.125.000 km²dir.

Doğu Sibirya iklimi daha sert ve kuraktır. Sıcaklık çoğu zaman ortalama -40 °C kadardır. Yılda 180 günü aşan dondurucu bir hava mevcuttur. Kar kalınlığı yaklaşık 50 cm'dir.

Doğu Sibirya'nın bir kısmı donmuş topraklarla, büyük bir bölümü tundralar ve taygalarla kaplıdır. Kereste hacmi yüksek bir bölgedir. Sibirya'nın en büyük su yollarından biri olan Yenisey Nehri'nin havzası, Doğu Sibirya içindedir. Su ulaşımına imkân verir. Aynı zamanda ülkenin su gücünün %40'a yakın bir bölümü burada olduğundan hidroelektrik güç potansiyeli yüksektir. Mineral kaynakları bakımından çok zengindir. Batı Sibirya'nın iki misli kömür çıkarılır. Demir, altın, mika, kurşun, çinko, bakır, grafit, alüminyum ve elmas diğer önemli madenleridir.

Nüfusu en az olan bölgedir. Nüfusun çoğunluğu yine tarım ve endüstriyle uğraşır. Trans-Sibirya demir yolu boyunca Ruslar yerleşmiştir. Ukraynalılar, Buryatlar (Moğol ırkından) ve Türkler diğer etnik gruplardır. Az sayıda Fin de mevcuttur.
Siyasi olarak, Doğu Sibirya 6 büyük bölgeye ayrılır: Bunlar Krasnoyarsk Krayı, Tuva Cumhuriyeti, Irkutsk Oblastı, Buryatya, Çita Oblastı ve Evenkya.

Ekonomi büyük ölçüde endüstriye ve hidroelektrik santrallere bağlıdır. Irkutsk, Bratsk ve Krasnoyarsk santrallerinden elde edilen gelirler endüstri alanına kaydırılır. Doğu Sibirya, Rusya'nın en önemli alüminyum üretici bölgesidir. Altın, nikel, kalay, tungsten, lityum ve berilyum endüstride kullanılan diğer madenlerdir.
Tarım ürünleri içinde daha çok buğday ve yulaf yetiştirilir. Hayvancılık gittikçe gelişmektedir. Avcılık, balıkçılık ve ormancılık diğer önemli gelir kaynaklarıdır.
1891'le 1916 yılları arasında inşa edilen Trans-Sibirya demir yolu hattı bu bölgenin de ana hattıdır. Bundan başka Ulan-Ude, Taishet-Ust-Kut ve Çin demir yolları da mevcuttur. Rusya-Çin demir yolu yaklaşık olarak 1160 km uzunluğundadır.

Uzak Doğu Rusyası bölgesi Pasifik kıyısında, kuzeyde Bering Boğazı ve güneyde Kore arasında yer alır. Yaklaşık olarak 4000 km uzunluğundadır. Yüzölçümü 6,2 milyon km² kadardır. Pasifik Okyanusu, Bering, Oknotsk ve Japon denizleriyle kıtaya girme yapmıştır. Kıyı bölgeler kıyıya paralel olarak dağlıktır. Bölge yedi karakteristik bölgeye ayrılabilir: Mavitime, Amur, Okhotsk, Kamçatka Yarımadası, Chukchi Yarımadası, Sakhalin Adası ve Lena Nehri Havzası.

Rusya Uzak Doğusu çoğunlukla muson ikliminin tesiri altındadır. Doğu Sibirya kaynaklı kış musonları soğuk ve kuru, denizden gelen yaz musonları ise nemli bir hava getirir. Chukchi Yarımadası ise tipik bir kutup iklimine sahiptir. Bölgeden soğuk Kamçatka okyanus akıntısı geçmektedir.

Rusya Uzak Doğusunun kuzey kesimleri tundralarla kaplıdır. Diğer alanların çoğunluğu ormanlarla örtülüdür. Kuzeyde kozalaklı ağaçlar da bulunur. Güney bölgelerde geniş yapraklı ağaçlar daha çoktur. Sovyet Uzak Doğu bölgesindeki bu ormanlarda çok çeşitli türdeki hayvanlar yetişir. Yer altı kaynakları bakımından çok zengin bir bölgedir. Bureya Havzası ve Vladi Vostok bölgeleri kömür yataklarına sahiptir. Ayrıca kalay, demir, bakır, kurşun ve çinko da çıkarılır.

Nüfusun %90'dan fazlası Rus ve Ukraynalıdır. Az sayıda yerli kabile mevcuttur. 400.000 kadar Yakut Türkü bu bölgededir. İdari bakımdan yediye ayrılır. Habarovsk Krai, Maritime Krai, Amur Oblast, Sakhalin Oblast, Kamçatka Oblast, Magadan Oblast ve Yakut Otonom Cumhuriyeti.

Sibirya'nın iklimi dramatik olarak farklıdır. Kuzey kıyısında (Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyi) çok kısa süren yaz mevsimi vardır (yaklaşık bir ay uzunluğunda).

Sibirya'nın bitki örtüsü çoğunlukla tayga, kuzey ucu kenarında tundra kuşağı ile geniş yapraklı ve karışık ormanları ile güney bölgesi.
Hemen hemen bütün nüfus güneyde Trans Sibirya Demir yolu hattı boyunca yaşar. Buradaki iklim "subarctic" olarak adlandırılan genellikle çok soğuk kışları ve kısa ılık yazları ile Köppen iklim sınıflandırmasına giren tanımlama içinde yer alır. Güvenilir büyüme mevsimiyle (bol güneş ışığı ve son derece bereketli kara topraklarıyla) Güney Sibirya verimli tarıma uygundur.
Sibirya'da yağış genellikle düşüktür. Sadece Kamçatka'da 500 mm'yi aşar. Burada nemli rüzgârlar Ohotsk Denizi'nden yüksek dağların üzerine akar ve Muson etkisi güney ucundaki Primorye'nin çoğunda ağır yaz yağmurlarını üretir. Bölgenin adı çıkmış olan çok soğuğuna rağmen karın yağışı özellikle bölgenin doğusunda genellikle tamamıyla hafiftir.

Sibirya kelimesinin etimolojik söz kökeni henüz tespit edilememiştir. Fakat yorumlamalar dikkate alınırsa bilim adamlarının çoğu kelimenin kökenini Eski Türkçe kelimelerden tespit edebilmektedirler.
Sayısız kar fırtınası sebebiyle kar tozu süprülmesi, 
Seber, sübür şeklindeki eski adı da dikkate alınarak Tatar Türkçesinde süpürmek anlamına geldiği belirtilir. Sib (uyuyan), yir (yer, toprak) olarak da Tatar Türkçesinden yorumlayanlar vardır. 
Aynı zamanda tarihî Türk topluluklarından bazılarında Sibir adı görülür.
13. yy.da İranlı yazarların eserlerinde "Sebur" olarak geçer. Adın Türk kökenli "su" ve "bir" (vahşi toprak) kelimelerinin birleşimi olabileceği de öne sürülüyor. Rus yıllıklarında (kronik) ilk olarak 15. yy.dan itibaren bu adın günümüz Sibirya bölgesi için kullanıldığını görüyoruz.

Sibirya'da Ortodoks Hristiyanlık, İslam, Tibet Budizmi gibi çeşitli inanışlar vardır. Sibirya'da yaklaşık 70.000 Yahudi'nin yaşadığı tahmin edilirken, buna karşılık 4.000.000 kadar Türk soyundan türlü halklar yaşamaktadır. Müslüman Türk nüfusu azdır. Hâkim olan grup ise "Rus Ortodoks Kilisesi"ne mensup olan Ruslardır. Her durumda yerli din yüzlerce yıl geriye tarihlenir. Sibirya'nın büyük kara parçası tanrıların farklı yerel geleneklerine sahiptir. Bu örneklerin içerdikleri: Ak Ana, Anapel, Bugady Musun, Kara Han, Khaltesh-Anki, Kini'je, Ku'urkil, Nga, Nu'tenut, Numi-Torem, Numi-Turum, Pon, Pugu, Todote, Toko'yoto, Tomam, Xaya Iccita, Zonget. Kutsal alanlar Baykal Gölü'ndeki bir ada olan Olkhon'u içerir.

Sibirya'daki Petropavlovsk-Kamçatski gibi pek çok yere Rusya ve Asya'daki diğer büyük şehirlerden kara yolu ile ulaşılamaz. Sibirya'ya ulaşmanın en iyi yolu Trans Sibirya Demir yolu'dur. Trans Sibirya Demir yolu, batıda Moskova 'dan, doğuda Vladivostok arasında çalışır. Tren ikinci mevki 4 yataklı kompartımana, birinci mevki 2 yataklı kompartımana ve bir restorana sahiptir. Demir yoluna yakın olmayan şehirlere ulaşımın en iyi yolu hava yoludur.

Grigori Rasputin, Rus mistik, Pokrovskoye, Tobolsk küçük bir köyünde köylü olarak doğdu. Guberniya (şimdi Tümen Oblast)
Konstantin Çernenko, CPSU (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) Genel Sekreteri Sovyetler Birliği'ni 1984-1985 yıllarında yönetti. Bolshaya Tes'in köyünde doğdu. Krasnoyarsk Reservoir'ın sularının altında kayboldu. Günümüzde Novosyolovsky Bölgesi, Krasnoyarsk Krai 1911.
Yul Brynner, Ru

Soda, maden suyu ya da gazlı su, içinde çözülmüş halde karbondioksit gazı bulunan bir su ve içecektir. Bazı meşrubatların ana maddesini teşkil eder. Şekerli, aromalı veya sitrik asit (asitliği düzenleyici) ihtiva eden soda türleri gazoz olarak adlandırılır. Doğal ve yapay gazlı sular, ürüne bağlı olarak az miktarda sodyum klorür, sodyum sitrat, sodyum bikarbonat, potasyum bikarbonat, potasyum sitrat, potasyum sülfat veya disodyum fosfat içerebilir. Sodalar cam şişe, plastik şişe, içecek kutusu, bardak ve diğer ambalajlarda paketlenir.
Suyu karbondioksitle karıştıran ilk kişinin 1740'larda İngiliz kimyager ve hekim William Brownrigg olduğu genel kabul görmektedir. Joseph Priestley, karbonatlı suyu bağımsız olarak ve kazara icat etti. O, 1767'de Yorkshire, Leeds'teki bir bira fabrikasında bir bira fıçısının üzerine bir kase su astıktan sonra suya karbondioksit aşılama yöntemini keşfetti.

Karbondioksitin suda çözdürülmesi işlemine karbonasyon denir. Sonuçta karbonik asit açığa çıkar (kimyasal formülü  H2CO3).

Tonik (içecek)
Krem soda
Maden suyu

Amfibolit, esas olarak hornblend ve plajyoklaz minerallerinden oluşan bir kayaçtır. Bu minerallerin yanı sıra içlerinde epidot, ojit, biotit ve almandit mineralleri de yer alabilir. Yeşil, gri ve siyah renkli olan amfibolitler ferromagnezyumlu katılaşım kayaçları ile saf olmayan kalkerlerin (marn gibi) orta veya yüksek derecede metamorfizmaya uğramaları sonucu meydana gelmiştir.

Amfibolit Fasiyesi Nedir ?
Amfibolit fasiyesi, başkalaşım kayaçlarındaki mineral fasiyesi sınıflandırmasının ana bölümlerinden biridir. Amfibolit fasiyesi için­de sınıflandırılan kayaçlar, orta düzeydeki sıcaklık (en çok 500 °C) ve basınç koşullan altında oluşur. Bu düzeyin altındaki sıcaklık ve basınç koşullarında epidot-amfibolit fasiyesindeki kayaçlar, daha yoğun sıcaklık ve basınç koşullarında ise granülit fasiyesindeki kayaçlar başkalaşıma uğrar. Amfibol, diyopsit, epidot, plajiyoklaz, almandin, grosüler, grena ve vollastonit, amfibolit fasiyesi kayaçlarında bulunan başlıca mine­rallerdir.

Epidotun bulunmaması ve plajiyoklazdaki kalsiyum oranının normalden fazla olması, bu fasiyeste başkalaşım yoğun­luğunun arttığını gösteren belli başlı kimya­sal değişikliklerdir. Bu değişiklikler olurken ana kayaç genellikle su kaybına uğrar. Amfibolit fasiyesi sınıfından kayaçlar Prekambriyen gnayslarında çok bol bulunur ve bu kayaçların genellikle kıvrımlı dağ kuşak­larının derin bölümlerinde oluştuğu kabul edilir.
Polonya Amfibolit
Amfibolit /esas amfibol oluşan bir metamorfik kaya, özellikle türler hornblend ve aktinolit olduğunu. Öncelikle hornblend amfibol oluşan Aholocrystalline plütonik magmatik kayaçlar genellikle crystalcumulates olan bir Hornblendit, denir. Bir feldispat zemin içerisinde var>% 90 amfibollerden ile kayalar bir lamprofir olabilir.
Amfibolit ağırlıklı az veya hiç kuvars ile amfibol ve plajiyoklaz feldspat, oluşan kayalar grubudur. Bu zayıf foliated veya şist (lapa lapa) yapısı ile tipik koyu renkli ve ağır bir kayadır. Kaya siyah ve beyaz küçük pullar genellikle buna bir tuz-biber görünümü verir.
Amfibolit metamorfik mafık kayalar elde edilmesi gerekir. Metamorfizma kayaçların kimyası üzerine tamamen dayalı mineraller oluşturur. Çünkü, bazı 'kirli marn' ve volkanik sedimanlar aslında bir amfibolit topluluk için metamorphose olabilir. Dolomit ve siderit içeren Mevduat da kolayca komşu granitik kitleler tarafından kontakt metamorfizma belirli bir miktarda olmuştur, özellikle amfibolit (tremolit-şist, Grunerit-şist ve diğerleri) elde edilir. Başkalaşıma uğramış bazalt orto-amfibolit ve diğer kimyasal uygun litolojiler para-amfibolit oluşturmaktadır.
Bir metamorfik amfibol ise tremolit, en yüksek genellikle metamorfik ultramafiklerde türetilmiştir ve bu nedenle tremolit-talk şist genellikle 'amfibolitlerin' olarak kabul edilmez.
İçindekiler
1 Ortho-amfibolit vs para-amfibolit
2 Amfibolit fasiyesi
2.1 Uralite
2.2 Epidiyorit
3 Kullanımları
4 Kaynaklar
Orto-Amfibolitler vs para-amfibolit
Bir magmatik kaya kayaçların sahip alt epidot, zoisit kristallerinden, klorit, kuvars, sfen ve accessoryleucoxene, ilmenit ve manyetit ile albit, öncelikle amfibol oluşan metamorfik kayaçlar, Orthoamphibolites olarak bilinir.
Para-Amfibolitler genellikle daha biyotit ile orthoamphibolites aynı denge mineral topluluğu olacak ve daha fazla kuvars, albit ve kayaçların daha fazla kalsit / aragonit ve volastonitin içerebilir.
Genellikle bir amfibolit gerçek doğasını belirlemek için en kolay yolu, saha ilişkilerini incelemek için; diğer sedimanlar, özellikle grovak ve diğer kötü sıralanmış çökelleri ile geçişli özellikte olmasıdır. Amfibolit belirgin protoliti yatak yüzeyleri taşkınlık görünüyorsa, bu bir lezbiyen olduğunun da anlaşılacağı gibi bir orto-amfibolit vardır. Bir eşik ve ince metamorfizmaya lavaflows Toplaması daha zahmetli olabilir.
Bundan sonra, tüm kayaç jeokimya uygun para-amfibolit gelen orto belirleyecektir.  Metabazit kelimesi büyük ölçüde orto-amfibolit ve para-amfibolitlerden arasındaki karışıklığı önlemek için, icat edildi. Bir kökeni algılar olarak değil gerçek bir metamorfik kaya adı olarak bu yararlı bir terimdir.
Amfibolit Fasiyesi
"Nordic Sunset Granit" bildirildi fromMurmansk alanı olarak satılan Garnet amfibolit.
Amfibolit amfibolit fasiyesinde olarak bilinen sıcaklık ve basınç koşulları, belirli bir dizi tanımlar. Ancak, dikkatli yalnız amfibolitlerin dayalı metamorfik haritalama başlamadan önce burada uygulanmalıdır.
Bir (orto) amfibolit bir metamorfik amfibolit olarak kabul edilmesi için birincisi kaya amfibol aprograde metamorfik ürün değil, bir retrograd metamorfizma ürünü olduğunun belli olmasıdır. Örneğin, aktinolit amfibol (üst) yeşil şistlerde koşullarında bazalt retrograd metamorfizma ortak bir ürünüdür. Genellikle, bu kristal formu ve orijinal protoliti topluluğu alışkanlığı alacak; pseudomorphically piroksen değiştirilmesi Aktinolit amfibolit amfibolit fasiyesinde bir zirve metamorfik notu temsil edemez bir göstergesidir. Aktinolit şistler genellikle hidrotermal alterasyon veya metasomatizma sonucudur  ve tek başına alındığında metamorfik koşulları için iyi bir gösterge olmayabilir.
İkincisi, kaya mikro ve kristal boyutu uygun olmalıdır. Amfibolit fasiyesi koşulları 500 °C'nin ve baskılara iyi sünek deformasyon alanı içinde en az 1.2 GPa, sıcaklıklarda deneyimli olmalıdır.
O kalan kayaçların mineralojisi olması imkânsız ve nadirdir. Daha yaygın hornblend amfibol tarafından pseudomorphed gibi pargasit Romboedrik gibi piroksen, olivin, plajiyoklaz ve hatta magmatik amfibol fenokristalleri, bulmaktır. Orijinal magmatik dokular, katmanlı intruzyonlarından katman özellikle ham magmatik, genellikle korunur.
Amfibolit fasiyesi ile çeşitli kaya türleri oluşur çeşitli kayaçların mineral toplulukları ve dengeleri:
• Bazalt orto-amfibolit; hornblend / aktino- +/- albit +/- biyotit +/- kuvars +/- aksesuarları; genellikle kalan yeşil şist fasiyesi toplulukları da dahil olmak üzere, özellikle, klorit
• Yüksek magnezyum bazalt; orto-amfibolit olarak değil, bir Mg-A bakımından zengin amfibol antofilit içerebilir
• ultramafik kayaçlar; tremolit, asbest amfibol, talk, piroksen, wollastonit, prograd metamorfik olivin (nadiren)
• Sedimanter para-amfibolit; hornblend / aktino- +/- albit +/- biyotit +/- kuvars +/- granat (kalsit +/- wollastonite'in)
• Pelitler; kuvars, ortoklas +/- albit, +/- biyotit +/- aktino- +/- granat +/- staurolit +/- silimanit
Amfibolit fasiyeslerine genellikle Barrow Fasiyesleri Sekans ya da gelişmiş Abukuma Fasiyesleri Sekans metamorfik yörüngelerinin bir ürünüdür. Amfibolit fasiyesi aşıldığında devam defin ve yeşil fasiyesi  termal ısıtmanın bir sonucudur.
Ayrıca mezar ve metamorfik sıkıştırma (ama fazladan ısı) granulit fasiyes metamorfizma yol açacaktır; kayaların çoğunluğu ısıtma daha gelişmiş su varlığında 700 °C'ye kadar 650 aşan erime başlar. Kuru kayalarda, ek ısı (ve gömme) Eklojit fasiyesi durumlara neden olabilir.
Uralite
Uralites özellikle hidrotermal değişmiş piroksenitler vardır; otojenik hidrotermal dolaşımı sırasında piroksen ve plajiyoklaz, onların birincil mineraloji toactinolite ve saussurite (albit + epidot) değiştirdi. Doku radyal pseudomorphically piroksen sonra aktinolit düzenlenmiş ve plajiyoklaz saussuritised, bulanık değişmiş piroksen için ayırt edicidir.
Epidiyorit
Antik terimi Epidiyorit bazen diyoritin, gabro veya diğer mafık müdahaleci kaya protoliti bir metamorfize orto-amfibolit ifade etmek için kullanılır. Epidiyorit orijinal klinopiroksence olarak (çoğunlukla ojit) lifli amfibol uralite ile ikame edilmiştir.
Kullanım
Amfibolit Orta Avrupa erken Neolitik (Linearbandkeramic ve Rossen kültürlerde adzes (ayakkabı-son-baltalar) üretimi için bir favori malzeme olmuştur.
Amfibolit nedeniyle özellikle çekici dokular, koyu renk, sertlik ve parlatılabilme ve hazır durumu, kaldırım binaların bakan, yapımında kullanılan yaygın bir taş boyutudur.

Andezit, porfiritik dokuya sahip ara bileşimin magmatik yüzey kayasıdır. Genel anlamda bazalt ve riyolit arasındaki ara tiptir ve TAS diyagramında gösterildiği gibi, silisyum dioksit (SİO2) oranı %57 ve %63  arasında değişmektedir. Kıtasal kabuğun ortalama bileşimi andeziktir. Bazaltlarla birlikte Mars kabuğunun da önemli bir bileşeni olduğu tahmin edilmektedir. Andezit adı And Dağları silsilesinden türetilmiştir.

Andezitleri de daha çok montmorillonit alterasyonu gösteren bazik ve nötr andezitler ve daha çok kaolinit alterasyonu gösteren beyaz asit andezitler olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Andezitlerin değişik kökenli magmalardan değil, sadece bazaltik magmanın büyük derinliklerde ayrışmasından hâsıl olduğu yaygın bir görüştür.
Volkanik kayaçların ilk birimi andezitlerdir. Alt dokanakları gözlenmez iken, üst dokanakları, otobreşler ile uyumludur. Bazen andezitlerle otobreşler geçişli olarak gözlenir. Andezitler grimsi-pembe renkli olup değişik ayrışma derecelerine sahiptirler. Volkan-sedimenter yapıdan dolayı, akma düzlemleri, soğuma ve tektoniğinin çatlakları gözlenir.
Andezit, plütonik diyoritin ekstrüzif eşdeğeri olarak düşünülebilir. Andezit, ada yaylarında baskın kayaç tipini temsil eder. Kıtasal kabuğun ortalama bileşimi andezittir. Bazaltla birlikte bunlar Mars kabuğunun önemli bir bileşenidir.

Ada yay bölgeleri Daldırma ve geçersiz kılma plakaları arasındaki kama şeklindeki bölge. Yitim sırasında okyanus kabuğu artan basınç ve sıcaklık sonucu metaformizme yol açar. Amfibol zeolitler klorit vb sulu minareller(Okyanus litosferinde mevcut olan) daha kararlı susuz formlara dönüştükleri için su ve çözünür elementleri mantonun üst kamasına bırakırlar. Kama icerisine akan su manto malzemesinin katılaşmasını düşürür ve kısmi erimeye neden olur. Kısmen erimiş malzemenin daha düşük yoğunluğu nedeniyle geçersiz kılma plakasının alt kısmına ulaşana kadar kama boyunca yükselir. Ancak çözünür elementler (örneğin potasyum(K) baryum(Ba) ve kurşun(Pb)) ayırt edici bir zenginlğe sahiptir ve bunlar daldırma plakasının tepesinde bulunan tortuya katkıda bulunur. Her ne kadar bu işlem sırasında okyanus kabuğununda eriyebileceğini gösteren kanıtlar olsa da üç bileşenin (kabuk, tortu ve kama) göreceli katkısı hala bir tartışma meselesidir

Andezit tipik olarak yakınsak plaka kenarlarında oluşur. Ancak diğer tektonik ortamlarda da ortaya çıkabilir. Ara volkanik kayalar birkaç işlemle oluşturulur.
1- Mafik ana magmanın fraksiyonel kristalizasyonu.
2-Kabuklu malzemenin kısmen erimesi.
3-Magma rezervuarında felsik riyolitik ve mafik bazaltik magmalar arasında karışım.

Fraksiyonel kristalleştirme yoluyla andezitik kompozisyon elde etmek için bazaltik bir magma daha sonra eriyikten uzaklaştırılan spesifik minarelleri kristalize etmelidir. Bu uzaklaştırma çeşitli yollarla gerçekleşebilir ancak en yaygın olarak bu kristal çökmesi ile gerçekleşir. Bazaltik bir ebeveynden kristalize olan ve uzaklaştırılan ilk mineraller olivinler ve amfibollerdir. Bu mafik mineraller magmadan yerleşerek mafik kümülatlar oluşturur. Birkaç arktan geniş mafik kümülat katmanlarının kabuğun dibinde yattığına dair jeofizik kanıtlar vardır.Bu mafik mineraller çıkarıldıktan sonra eriyik artık bazaltik bir bileşime sahip değildir Kalan eriyiğin silika içeriği başlangıç bileşimine göre zenginleştirilir. Demir ve magnezyum içeriği tükenmiştir. Bu süreç devam ettikçe eriyik madde gittikçe evrilir ve sonunda andezitik hale gelir. Bununla birlikte mafik madde ilave edilmeden eriyik sonunda bir riyolit bileşime ulaşacaktır..

Manto kamasında kısmen erimiş bazalt baskın kabuğun tabanına ulaşana kadar yukarı doğru hareket eder. Oraya girdikten sonra bazaltik eriyik ya tabanın altında bir eriyik malzeme tabakası oluşturarak kabuğun alt tabakasını oluşturabilir ya da dayklar (duvar) halinde baskın plakaya hareket edebilir bazalt (teoride) kabuğun altında kalırsa ısı ve uçucu maddelerin transferi nedeniyle alt kabuğun kısmi erimesine neden olabilir. Isı transferi modelleri 1100-12400 °C sıcaklığında yerleştirilen ark bazaltlarının alt kabuk amfiboliti  eritmek için yeterli ısı sağlayamadığını göstermektedir. Bununla birlikte bazalt pelitik üst kabuk malzemesini eritebilir. Bu nedenle ada yaylarında üretilen andezitik magmalar muhtemelen kabuğun  kısmen erimesinin sonucudur.

And Dağları gibi kıtasal yaylar genellikle sığ kabukta magma odaları oluşturur. Bu rezervuarlardaki magmalar hem fraksiyonel kristalleşme süreci hem de çevredeki kayalarının kısmi erime yoluyla bileşiminde (dasitik ila riyolitik) evrilir. Zamanla kristalleşme devam ettikçe ve sistem ısıyı kaybettiğinde bu rezervuarlar soğur. Aktif kalabilmek için sıcak bazaltik eriyiğin sistemi şarj etmeye devam etmesi gerekir. Bu bazaltik materyal gelişen riyolitik magma ile karıştıştığında bileşim ara fazı olan andezite geri döndürülür.

Andezit taşı ya da Ankara taşı, tersiyer ve kuvaterner dönemlerdeki volkanik hareketlere bağlı olarak oluşmuş andezit bileşimdeki kor kayaçlardır. Ankara'nın Gölbaşı bölgesinde bolca bulunduğu için Türkiye'de Ankara taşı olarak da bilinmektedir.

2009 yılında araştırmacılar ABD Antarktika meteorları 2006/2007 saha sezonu arama sırasında mezar Nunataks buz sahasında bulunan iki gök taşında (GRA 06128 ve GRA 06129 numaralı)  bulunduğunu ortaya çıkardı. Bu muhtemelen andezit kabuğu oluşturmak için yeni bir mekanizmaya işaret etmektedir

İsmindeki nitelemeye rağmen Ankara Taşı'nın tip yeri, daha doğrusu en iyi örneklerin çıkarıldığı ocakların bulunduğu yer, Ankara'nın Gölbaşı ilçesindedir. 1932'de başkent Ankara'yı modern bir şehir olarak planlayan Alman  Hermann Jensen buradaki spesifik binaların çevrede bol bulunan, güzel görünümlü bu kayalarla yapılmasını sunmuştur. Bu ilk planın sonraki yıllarda terk edilmesine karşın, halen görkemini koruyan bazı eski binalar Ankara Taşı (Andezit) ile inşa edilebilmişlerdir.

Ankara Taşı kendine özgü pembeliği olan andezittir. Pembe renk kayaç içinde yer alan plajiyoklaslardan ileri gelir. Bununla birlikte Ankara'daki bütün taşlar aynı renkte değildir. Gri renkte olanları da vardır, fakat en çok tercih edileni pembe renkli olanıdır. Çoğunlukla pembe ve gri renkli taşlar birlikte kullanılır. Ankara taşı sert, sık dokuludur, fakat göreceli kolay işlenir. Gözenekli bir taş değildir. Bu nedenle dayanıklıdır ve sağlamdır. Islakken rengi parlaktır. Ekseri döşeme ve kaplama işlerinde tercih edilmektedir
Andezitin Kullanılması
Sıcaklık değişimlerine ve soğuğa gayet dayanıklı olduğundan dolayı geçmişten günümüze kadar inşaat ve mimari alanlarda kullanılmıştır. Andezit işlendikten sonra arda kalan atıkları ve tozları yapı malzemelerinde katkı olarak kullanılır

Ankara Taşı, İç Anadolu'da yaygın olan volkaniklerin  pembe olan Gölbaşı andezitleridir. Harita üzerinde yaygındır, fakat her yerde ocaklardan blok çıkarılamadığından rezervin sınırlı olduğu da bir gerçektir. Buna karşın işletme çok yoğundur ve daha hızlı üretim yalnızca taş ocağı ruhsatı almadaki güçlükler nedeniyle (şehir merkezine yakınlık, özel mülkiyet, orman ve sit alanı, çevre sorunları vb) sınırlanmaktadır.

Ankara çevresinde yaş aralığı olarak Geç Kretase'den Pliyosen'e kadar volkanik kayaç bulunmaktadır. Bunların en yaygını ve belli bir topluluk oluşturanı Erken Neojen yaşlı Galatya veya Kızılcahamam volkanitleridir. Ayrıca Ankara-Haymana arasında, Ankara-Polatlı arasında Ballıkuyumcu köyü civarlarında, Mamak ilçesi civarında bazaltik, andezitik ve riyolitik bileşimde piroklastik ve lav akmaları şeklinde püskürük kayaçlar bulunmaktadır. Bunların bir kısmı Tekke volkanitleri olarak adlandırılmış ve stratigrafik konumlarına dayanılarak Geç Miyosen yaşı verilmiştir. K-Ar yaşlandırmasında ise bunların bir bölümü Eosen olarak çıkmış ve birçok jeoloji haritasında ayrım yapılmaksızın hepsi birlikte haritalanmıştır (Seyitoğlu ve Büyükönal, 1995). Özetle, Ankara civarlarında volkanik kayaçlar bilinenlerden çok daha karmaşıktır, yaşı ve bileşimleri konusunda daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır. Ankara Taşı olarak işletilen volkanitler ise Uzayda andezit Ankara taşı (Andezit) Litolojisi ve işlenme özellikleri Saha yayılımı ve rezerv durumu Jeolojik özellikleri 14.05.2020 AndezitGölbaşı-BalaElmadağ ortasında yamalar halinde görülür. Bunlar belli bir volkanik sistemin (örn. Kapadokya volkanik bölgesi, atı Anadolu volkanik bölgesi gibi) parçası olmaktan çok, çoğunlukla Erken ve Orta Miyosen yaşlı tekçe volkanik çıkışların, Geç Miyosen ve Pliyosen dönemindeki çökellerle üzeri örtülmüş temsilcileridir.

Andezit: Ankara, Çankırı, Afyon, Uşak, Dikili.
Bazalt: İzmir, Diyarbakır, Uşak, Gediz, Muş, Bitlis, İskenderun, Boyabat, Eskişehir, Van.
Granit: Gebze, Çanakkale, Güllük, Kırşehir.
Kumtaşı: Afyon, Bolu, Eskişehir, Ankara.
Kireçtaşı: Eskişehir.
Tüf: Nevşehir, Çanakkale, Gümüşhane. Muğla.
Sleyt: Muğla.
Mermer: Afyon, Muğla, Uşak, Elazığ, Eskişehir, Kütahya, Balıkesir.

Annapurna, (/ˌænəˈpʊərnəˌ -ˈpɜːr-/;[5][6] Nepalce: अन्नपूर्ण), kuzey-merkez Nepal'in Gandaki eyaletinde Himalayalar'da 55. kilometre genişliğindeki Annapurna sıradağlarında yer alan bir zirvedir. Deniz seviyesinden 8.091 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek 10. sekizbinlik dağıdır ve tırmanışının zorluğu ve tehlikesiyle bilinir. Annapurna, Sanskritçe "Hasat Tanrıçası" anlamına gelir.
Annapurna masifi 6 ana zirve barındırır:

Annapurna I, insanların zirvesine tırmanmayı başardığı ilk 8000'lik zirvedir. Maurice Herzog ile Louis Lachenal'dan oluşan Fransız ekip, zirveye 3 Haziran 1950'de ulaşmıştır.
3 Şubat 1987'de Jerzy Kukuczka ve Artur Hajzer'den oluşan Polonya ekibi, sekizbinlik bir dağın ilk kış tırmanışını yapmışlardır.
Şu ana kadar sadece 191 kişi zirvesine ulaşabilmiştir.

Peakware - Annapurna 2 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Annapurna haritası

Antrasit. Doğal katı yakıtlardan olan yüksek kalorili bir kömür türü.
Pahalı olduğu için kullanımı sınırlıdır. Isınmadan çok kimyasal reaksiyonlarda indirgeyici olarak kullanılır. Doğada sınırlı miktarda bulunduğundan satışı kolay değildir. İçerdiği safsızlık çok az, karbon yüzdesi çok fazladır. Güçlükle tutuşan, koku ve duman çıkarmadan yanan bir çeşit taş kömürüdür. Katılık ve yoğunluğu diğer kömürlerden çoktur. Parmak üstünde leke bırakmaz. Kısa mavi renkli bir alevle yanar. Kalori 9.000 - 9.500 olduğu için lokomotiflerde kullanılır. Türkiye'de Kastamonu ilinde bulunan antrasit kömürleşme derecesi en yüksek, jeoloji bakımından en eski kömürdür. Ayrıca ısı değeri çok yüksektir.
En eski ve karbon yönünden en zengin kömürdür. Oluşumu 300-400 milyon yıl öncesine dayanan antrasit kömürlerin karbon yüzdesi % 90-95 civarındadır. Elektrik enerjisi üretiminde ve endüstride kullanılır. Kükürt oranı çok yüksek olduğu için ısınma amaçlı kullanılamaz.

Ağrı Dağı (Ermenice: Արարատ, Ararat ya da Մասիս, Masis; Selçuklular döneminde: Eğri Dağ), 5.137 metrelik rakımıyla, Türkiye'nin en yüksek dağıdır. Ağrı Dağı, Türkiye'nin doğu ucunda, İran'ın 16 kilometre batısında ve Ermenistan'ın 32 kilometre güneyindedir.
Dağın %65'lik bir kesimi Iğdır ilinde, kalan %35'lik kesimi ise Ağrı ili sınırları içerisindedir.

Dağın Türkçe ismi olan Ağrı Dağı, dilde Geç Orta Çağ'dan beri kullanılmaktadır. Dağın geleneksel Farsça ismi olan Kūh-e Nūḥ (Farsça: کوه نوح), Nuh Dağı manasına gelmektedir. Kürtçe çiyayê Agirî olarak adlandırılmış dağ bu dilde "Ateşli Dağ" anlamına gelir.
Ararat ismi, İbranicede eski çağlarda Ermeni Yaylalarında yaşamış Urartular için kullanılmış (İbranice okunuşu ile ''Ararat'') אֲרָרָט kelimesinin Yunanca varyasyonudur. Dağ dünyada genellikle bu isimle tanınmasına rağmen, dağın bulunduğu bölgede yaşamış hiçbir yerli halk dağ için bu ismi kullanmamıştır. Klasik Antik Çağda, özellikle Strabon'nun Geographica eserinde Ağrı Dağı'nın zirveleri Eski Yunancada Ἄβος (Abos) ve Νίβαρος (Nibaros) olarak geçmektedir.
Dağın geleneksel Ermenice ismi Masis (Մասիս) olmasına rağmen Ararat ve Masis isimleri günümüz Ermenistan'ında aynı yaygınlıkta kullanılmaktadır. Bu ismin Orta Farsçadaki masist (en büyük) kelimesinden türediği veya Proto-Hint-Avrupa dilinde dağ anlamına gelen *mns- kökünden evrildiği düşünülmektedir. Arkeolog Armen Petrosyan'a göre ise isim, Gılgamış Destanı'nda geçen Māšu Dağından geçmiştir.

Ağrı Dağı iki zirveden oluşur. Bunlar 5.137 metrelik Atatürk Zirvesi (Büyük Ağrı) ile 3.898 metrelik İnönü Zirvesi'dir (Küçük Ağrı). 4000 metreye kadar bazalt, daha sonraki yükseklikte andezit lavlarından oluşarak volkanik bir dağ özellikleri gösterir.
Ağrı Dağı 5137 m'lik yüksekliği ile sadece ülkenin en yüksek zirvesi olmayıp aynı zamanda üzerinde 10 km²'lik güncel bir buz takkesi (ice cap) bulunduran tek dağıdır. Ağrı Dağı üzerinde güncel kalıcı kar sınırı 4300 metreden geçmektedir (Arkel, 1973). Blumenthal (1958) kalıcı kar sınırının Pleistosen'de 3000 metre seviyesine kadar indiğini hesaplamıştır. Zirvesi dört mevsim boyunca erimeyen kar ve takke buzulu ile kaplı volkanik bir dağ olan Ağrı Dağının doruğundaki örtü buzul, Türkiye'nin en büyük buzuludur.
Buz takkesinden sarkan ve uzunlukları 1 ila 2,5 km arasında değişen toplam 11 adet buzul dili dağın güney eteklerinde 4200 m'ye, kuzey eteklerinde ise 3900 m'ye kadar ulaşmıştır. Bu dillerden en büyüğü kraterin kuzeydoğusundaki Cehennemdere Vadisi'nde bulunur. Eğimin çok fazla olmasından dolayı zaman zaman kopan buzul parçaları vadinin aşağı kesimlerinde (2370 m civarı) döküntüler ile kaplı ölü bir buzulun (rejenere buzul) oluşumuna da yol açmıştır.
Ağrı Dağı eteklerindeki morenler diğer dağlara kıyasla çok daha az bir alan kaplamaktadırlar. Bunun nedeni, Cehennemdere Vadisi hariç, gelişmiş vadilerin bulunmayışı, buzul üstünün ayrışmış malzeme ile kaplanmasını sağlayacak yüksek eğimli zirvelerin olmayışı ve zaman zaman aktif hâle geçen volkandan çıkan malzemelerin daha yaşlı moren depolarını kaplaması olarak açıklanabilir.

Erken Eosen ve erken Miyosen boyunca, Arap platformunun Lavrasya ile çarpışması kapandı ve Tetis Okyanusu'nu şimdi Anadolu olan bölgeden uzaklaştırdı. Bu kıtasal kabuk kütlelerinin kapanması bu okyanus havzasını çökertmiştir. Orta Eosen'de ve erken Miyosen'in sonuna kadar kalan denizlerin giderek sığlaşmasıyla sonuçlandı. Çarpışma zonu içindeki çarpışma sonrası tektonik yakınsama, erken Miyosenin sonunda Doğu Anadolu'dan kalan denizlerin tamamen yok olmasına, çarpışma zonu boyunca kabuksal kısalma ve kalınlaşmaya ve Doğu Anadolu-İran platosunun yükselmesine neden oldu. Bu yükselmeye eşlik eden, çok sayıda yerel havzanın oluşmasına neden olan faylanma ve katlanma yoluyla geniş deformasyon olmuştur. Devam eden faylanma, volkanizma ve depremselliğin kanıtladığı gibi, kuzey-güney sıkıştırma deformasyonu bugün de devam etmektedir.
Anadolu'da bölgesel volkanizma Orta-Geç Miyosen'de başlamıştır. Geç Miyosen- Pliyosen döneminde, yaygın volkanizma tüm Doğu Anadolu-İran platosunu kalın volkanik kayalar altında kapladı. Bu volkanik aktivite tarihsel dönemlere kadar kesintisiz devam etmiştir. Görünüşe göre, en geç Miyosen-Pliyosen'de, 6 ila 3 My arasında bir doruk noktasına ulaştı. Kuvaterner sırasında volkanizma, Ağrı Dağı gibi birkaç yerel volkanla sınırlı hâle geldi. Bu volkanlar, tipik olarak Anadolu'nun devam eden kuzey-güney kısalma deformasyonunun oluşturduğu kuzey-güney gerilme çatlakları ile ilişkilidir.
Anadolu'nun Kuvaterner volkanizmasının ayrıntılı çalışmasında ve özetinde, Yılmaz ve diğerleri. Ağrı Dağı'nın yan taraflarına derin bir şekilde oyulmuş buzul vadilerinde açığa çıkan volkanik kayalardan inşa edilmesinin dört aşamasını tanıdı. İlk olarak 700 metreden fazla piroklastik kayaç ve birkaç bazaltik lav akışı biriktiren Plinian-sub Plinian fissür patlamalarının bir çatlak patlama aşamasını fark ettiler. Bu volkanik kayaçlar, Ağrı Dağı'nın gelişmesinden önce yaklaşık olarak kuzeybatı-güney güneydoğu yönlü genişlemeli faylar ve çatlaklardan püskürmüştür. İkincisi, bir koni oluşturma aşaması volkanik aktivite bir çatlak boyunca bir noktada lokalize olduğunda başladı. Bu aşamada, 150 metre kalınlığa kadar ardışık lav akışlarının ve andezit ve dasit bileşiminin piroklastik akışlarının patlaması ve daha sonra bazaltik lav akışlarının patlaması, düşük konik profilli Büyük Ağrı konisini oluşturdu. Üçüncüsü, bir iklim evresi sırasında bol andezitik ve bazaltik lav akıntıları patlak verdi. Bu aşamada, Büyük ve Küçük Ağrı'nın mevcut konileri, ikincil çatlaklar boyunca püskürmeler ve çatlaklar ve kanatlar meydana geldikçe oluştu. Son olarak Ağrı Dağı'ndaki volkanik patlamalar, bir yan patlama aşamasına geçti, bu sırada kuzey-güney yönlü büyük bir fay, yanardağın yan kısımlarında bir dizi ikincil çatlak ve çatlakla birlikte gelişen iki koniyi dengeledi. Bu fay ve tali çatlaklar ve çatlaklar boyunca, küçük patlamalarla bir dizi asalak koni ve kubbe inşa edildi. Bir yardımcı koni, hacimli bazalt ve andezit lav akıntılarını püskürttü. Doğubeyazıt ovası boyunca ve güneyden akan Sarısu Nehri boyunca aktılar. Bu lav akışları, iyi korunmuş lav tüpleri içeren siyah ʻaʻā ve pāhoehoe lav akışlarını oluşturdu. Bu lav akışlarının radyometrik tarihlemesi, 0.4, 0.48 ve 0.81 Ma radyometrik yaşları vermiştir. Genel olarak Ağrı Dağı'nın püskürdüğü volkanik kayalardan elde edilen radyometrik yaşlar 1,5 ile 0,02 My arasında değişmektedir.

Ağrı Dağı ile ilişkili Holosen volkanik faaliyetinin kronolojisi, arkeolojik kazılar, sözlü tarih, tarihi kayıtlar veya bu verilerin bir kombinasyonu ile belgelenmiştir; MS 1450'te, 1783'te ve kesinlikle 1840'ta. Arkeolojik kanıtlar, Ağrı Dağı'nın kuzeybatı kanadından gelen patlayıcı patlamaların ve piroklastik akışların en az bir Kura-Aras kültür yerleşimini yok ettiğini ve gömdüğünü ve MÖ 2500-2400'de çok sayıda ölüme neden olduğunu gösteriyor. Sözlü tarihler, MÖ 550'de belirsiz büyüklükte önemli bir patlamanın meydana geldiğini ve doğası belirsiz küçük patlamaların MS 1450 ve MS 1783'te meydana gelmiş olabileceğini gösterdi. Tarihsel ve arkeolojik verilerin yorumuna göre, MS 139, 368, 851–893 ve 1319'da Ağrı Dağı bölgesinde volkanik patlamalarla ilişkili olmayan güçlü depremler de meydana geldi. MS 139 depreminde, MS 1840 heyelanına benzeyen ve birçok can kaybına neden olan büyük bir heyelan, Ağrı Dağı'nın zirvesinden kaynaklanmıştır.

2 Temmuz 1840'ta Ağrı Dağı'nda bir freatik patlama meydana geldi ve dağın yukarı kuzey yamacındaki radyal çatlaklardan piroklastik akış ve muhtemelen buna bağlı olarak ciddi hasara ve çok sayıda can kaybına neden olan 7.4 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Ahuri (Ermenice: Akori, modern Yenidoğan) köyündeki 1.900 köylü de dahil olmak üzere depremde 10.000'e kadar insan öldü. Buna ek olarak heyelan ve enkaz akışının bu kombinasyonu, Akori yakınlarındaki Ermeni St. Jacob manastırını, Aralık kasabasını, birkaç köyü ve Rus askeri kışlasını yok etti. Ayrıca Sevjur (Metsamor) Nehri'ne geçici olarak baraj yaptı.

Ağrı Dağı, Yahudilik ve Hristiyanlık inançlarına göre Büyük Tufan'dan sonra Nuh'un gemisine ev sahipliği yapması dolayısıyla efsanevi özelliği olan bir dağdır. Tanah ve Eski Ahit'teki Yaratılış kitabında anlatıldığı üzere Nuh'un gemisinin karaya oturduğu dağ bu dağdır. Kur'an'da Nuh'un gemisinin "Cudi'ye oturduğu" belirtilmektedir. 1950'li yıllarda, havadan çekilen fotoğraflardaki gemiye benzeyen şekiller Nuh'un gemisinin bulunduğu yönünde yorumlandı, ancak daha sonra bu iddiaların asılsız olduğu ortaya çıktı.
Kutsal kitaplarda da adı geçen Ağrı Dağı'nın farklı dillerde birçok ismi vardır. Başlıcaları Ararat, Kuh-i Nuh, Cebel'ül Haris'tir.

Ağrı Dağı için Marco Polo, yazılarında “hiçbir zaman çıkılamayacak bir dağ” diye bahsetmişse de kayıtlara göre dağa ilk tırmanış 9 Ekim 1829'da Prof. Friedrich Parrot tarafından gerçekleştirilmiştir. Friedrich W. Parrot'tun Ağrı Dağı keşif gezisine çıkmasına etki eden faktörler arasında bölgenin Rus hâkimiyeti altında girmesiyle ortaya çıkan uygun koşulların varlığı kadar, 19. yüzyıl emperyalizm çağında Rusların araştırma gezilerini çeşitli yönlerden desteklemesinin de rolü büyüktür. Bunda ise, coğrafyayı sadece bir iktidar aracı olarak değil, ideolojik-propagandacı temsil aracı olarak gören dönemin emperyalist bakış açısının da rolü bulunmaktadır. Nitekim Ruslar yönetimi altına aldıkları topraklarda güçlerini kalıcı bir şekilde sürdürme isteklerinin doğal bir sonucu olarak 19. yüzyılda Ağrı Dağı'nın yanı sıra Sibirya gibi henüz tam anlamıyla yerleşilmemiş uzak coğrafi bölgelere de sayısız bilimsel keşif gezileri de düzenlemişlerdir (Yulu, 2019). Ağrı Dağı'ndaki ilk bilimsel çalışmalar ise Imhof (1956), Blumental (1958), Birman (1968) ve Arkel (1973) tarafından yürütülmüştür. İlk kış solo tırmanışı ise 21 Şubat 1970'te eski Türkiye Dağcılık Federasyonu başkanı Dr. Bozkurt Ergör tarafından gerçekleştirildi. Yüksek irtifa dağcılığı ve akut dağ hastalığı üzerine ilk bilimsel tıbbi çalışmalar ise eski dağcılık f

Başkalaşım kayaçları ya da metamorfik kayaçlar, magmatik ve tortul kayaçların çeşitli etkilerle (örneğin basınç, sıcaklık) değişime uğraması sonucu oluşurlar. Mermer, başkalaşım kayaçlarına bir örnek olarak verilebilir. Gnays, elmas ve şist de bu kayaçlara verilebilecek diğer örneklerdir.
Bazı yönlerden oluştukları kayaçlara benzerler, ancak farklı özellikleri de vardır. 

Metamorfik kayaçlar, "kayaç biçiminde değişim" anlamına gelen metamorfizma adı verilen bir süreçte mevcut kayaç türlerinin dönüşümünden kaynaklanır. Orijinal kaya (protolit), maruz kaldığı yüksek sıcaklıklar (150 ila 200 °C) ve basınç (100 megapascal (1.000 bar) veya daha fazla) etkisiyle derin fiziksel veya kimyasal değişime uğrar. Protolit, tortul, magmatik veya mevcut bir metamorfik kaya da olabilir.

Metamorfik kayalar, Dünya'nın kabuğunun büyük bir bölümünü ve kara yüzeyinin %12'sini oluşturur. Bu kayalar, dokuya, kimyasal ve mineral birleşimine (metamorfik fasiyes) göre sınıflandırılır. Genellikle Dünya yüzeyinin altında, yüksek sıcaklıklara ve kaya katmanlarının yüksek basıncına maruz bırakılarak oluşurlar. Ayrıca, kıtasal çarpışmalar gibi yatay basınç, sürtünme ve bozulma gibi tektonik süreçler sonucunda da oluşabilirler. Metamorfik kayaçların incelenmesi, (erozyon ve yükselme sonrasında Dünya yüzeyinde ortaya çıkar), Dünya kabuğunda büyük derinliklerde meydana gelen sıcaklıklar ve basınçlar hakkında bilgi sağlar. Metamorfik kayaçların bazı örnekleri; gnays, arduvaz, mermer, şist ve kuvarsittir.
Yüksek basınç altında kayalar sıkışarak yapraklanmaya uğrar, yüksek sıcaklık altında ise aynı kimyasal bileşime sahip olan mineraller başka minerallere dönüşür. Örneğin, kil, mika ve kireç taşı metamorfizma sonucunda mermer şekline dönüşür.

Metamorfik mineraller, sadece metamorfizma süreciyle ilişkili yüksek sıcaklıklarda ve basınçlarda oluşan minerallerdir. İndeks mineralleri olarak bilinen bu mineraller arasında silimanit, kyanit, stavrolite, andalüzit ve biraz garnet bulunur.
Olivinler, piroksenler, amfiboller, mikalar, feldispatlar ve kuvars gibi diğer mineraller, metamorfik kayaçlarda bulunabilir. Ancak bu mineraller, zorunlu olarak metamorfizma sürecinin sonucu değildir. Bu mineraller magmatik kayaçların kristalizasyonu sırasında oluşurlar. Yüksek sıcaklıklarda ve basınçlarda stabildirler ve metamorfik süreç sırasında kimyasal olarak değişmeden kalabilirler. Bununla birlikte, tüm mineraller sadece belirli sınırlar içinde stabildir ve metamorfik kayaçlarda bazı minerallerin varlığı, oluşum şartlarının yaklaşık sıcaklık ve basınçlarını gösterir.

İleri derecede metamorfizmaya uğrayan kayalar, aynı zamanda kristalli bir yapı gösterir. Bunlara kristalen şistler (İngilizce "crystalline schists") ya da kristalli şistler de denilir.
Metamorfizma sürecinde tortul kayaçların parçacık boyutundaki değişimine yeniden kristalleşme denir. Örneğin, küçük bir kalsit tortul kayaçtaki kristaller, metamorfik bir dönüşümle daha büyük kristallerle karakterize olan kireç taşı veya tebeşir haline dönüşebilir. Benzer şekilde, metamorfize edilmiş kumtaşında, orijinal kuvars kum tanelerinin yeniden kristalleştirilmesi, daha büyük kuvars kristallerinin birbirine kenetlendiği ve metakuvarzit olarak da bilinen çok sıkı bir yapıya sahip olan kuvarsit ile sonuçlanır. Hem yüksek sıcaklıklar hem de basınçlar, yeniden kristalleşmeye katkıda bulunur. Yüksek sıcaklıklar, katı kristallerdeki atomların ve iyonların göç etmesine izin verir, böylece kristalleri yeniden düzenlerken, yüksek basınçlar kristallerin temas noktalarında çözülmesine neden olur.

Metamorfik kayaçlar içindeki tabakalaşma, yapraklanma (Latince folia kelimesinden türetilmiş, "yapraklar" anlamına gelir) olarak adlandırılır ve yeniden kristalleşme sırasında bir kaya bir eksen boyunca kısaltılırken meydana gelir. Bu, mika ve klorit gibi minerallerin platy veya uzatılmış kristallerinin uzun eksenleri kısalma yönüne dik olacak şekilde döndürülmesine neden olur. Bu, bantları oluşturan minerallerin renklerini gösteren şeritli veya yapraklı bir kaya ile sonuçlanır.
Dokular, yapraklı ve yapraksız olmak üzere 2 kategoriye ayrılır. Yapraklı kaya, kayayı bir düzlemde deforme ederek bazen bir bölünme düzlemi yaratan diferansiyel stresin bir ürünüdür. Örneğin, kayrak, şistten kaynaklanan yapraklı bir metamorfik kayadır. Yapraksız kayanın düzlemsel gerilme modelleri yoktur.

Her taraftan tekdüze bir baskıya maruz kalan veya belirgin büyüme alışkanlıklarına sahip mineralleri olmayan kayalar yapraklanmayacaktır. Bir kayanın diferansiyel strese maruz kaldığı durumlarda, gelişen yapraklanma türü metamorfik dereceye bağlıdır. Örneğin; bir çamurtaşı ile başlayarak aşağıdaki dizi, artan sıcaklıkla gelişir: Kayrak çok ince taneli, yapraklı bir metamorfik kayadır, çok düşük dereceli metamorfizmanın karakteristiği iken, fillit ince taneli ve düşük dereceli metamorfizma alanlarında bulunur; şist orta ile iri taneli ve orta dereceli metamorfizma alanlarında bulunur ve gnays kaba ve çok iri taneli, yüksek dereceli metamorfizma alanlarında bulunur. Mermer genellikle yapraklı değildir, bu da heykel ve mimari için bir malzeme olarak kullanılmasına izin verir.
Metamorfizmanın bir diğer önemli mekanizması, mineraller arasında erimeden meydana gelen kimyasal reaksiyonlardır. İşlemde atomlar mineraller arasında değiş tokuş edilir ve böylece yeni mineraller oluşur. Birçok karmaşık yüksek sıcaklık reaksiyonu meydana gelebilir ve üretilen her mineral topluluğu bize metamorfizma sırasındaki sıcaklıklar ve basınçlar hakkında bir ipucu sağlar.
Metasomatizm, bir metamorfizma süreçlerinde sıklıkla meydana gelen bir kayanın dökme kimyasal bileşimindeki köklü değişikliktir. Diğer çevreleyen kayalardan kimyasalların girmesinden kaynaklanmaktadır. Su, bu kimyasalları büyük mesafelerde hızla taşıyabilir. Suyun oynadığı rol nedeniyle, metamorfik kayaçlar genellikle orijinal kayada bulunmayan birçok element içerir ve başlangıçta mevcut olanlardan yoksundur. Yine de yeniden kristalleşmenin meydana gelmesi için yeni kimyasalların eklenmesi gerekli değildir.

Temaslı başkalaşım çevresindeki katı kayaya (ülke kayası) enjekte edildiğinde meydana gelen değişikliklere verilen addır. Oluşan değişiklikler magmanın kayayla temas ettiği her yerde en büyüktür çünkü sıcaklıklar bu sınırda en yüksektir ve mesafe oluştukça sıcaklık azalır. Temaslı başkalaşımda en önemli etmenler, sıcaklık ile magma veya yan kayacın akışkan içeriğidir. Soğutma magmasından oluşan magmatik kayanın etrafında 'Temaslı başkalaşım halesi' adı verilen başkalaşım bölgesi bulunur. Hale temas alanından uzak mesafedeki başkalaşmamış kayaya kadar tüm derecelerde başkalaşmayı gösterebilir. Önemli cevher minerallerinin oluşumu, temas bölgesinde veya yakınında metasomatizm süreci ile ortaya çıkabilir.

Bir kaya, magmatik bir hücum ile temas ettiğinde, daha sık sertleşir ve daha kaba kristalleşir. Bu tip birçok değişmiş kayalara eskiden Boynuz kaya (hornstone) denirdi. Hornfels yani 'Boynuz kaya' terimi genellikle jeologlar tarafından ince taneli, kompakt olanları belirtmek için kullanılır. Bir şeyl koyu killi boynuz kayalara dönüşebilir; küçük kahverengimsi biyotit plakalarıyla dolu, marn veya saf olmayan kireç taşı gri, sarı veya yeşilimsi rengi kireç-silikat-boynuz kaya veya silisli mermere, sert ve kıymıklı bir hâle ve bol ojit, granat, wollastonite ile kalsitin önemli bir bileşen olduğu diğer minerallerle bu şekilde dönüşebilir. Bir diyabaz veya andezit yeni boynuz kaya ve biyotit gelişimi ile orijinal feldispatın kısmi yeniden kristalleşmesi sonucu bir diyabaz boynuz kayası ve andezit boynuz kayası olabilir. Diğer bir örnek; Çakmaktaşı ince kristalli bir kuvars kayası hâline gelebilir, kumtaşları kırıntılı yapılarını kaybeder ve kuvarsit adı verilen bir metamorfik kayaç da ki küçük kuvars taneleri mozaik hâle dönüşür.
Kaya orijinal olarak yapraklanmış (foliasyon) veyahut da şeritlenmiş ise (örneğin, bir lamine kumtaşı veya bir yapraklı kireçli-şist) karakteri yok edilmeyebilir ve şeritli bir boynuz kaya ürünüdür. Fosiller bile tamamıyla yeniden kristalize olmuş olsalar da şekillerini koruyabilirler ve birçok temasla değiştirilmiş lavlarda hala veziküller görülebilir fakat içerikleri orijinal olarak mevcut olmayan mineralleri oluşturmak için genellikle yeni kombinasyonlara girebilir. Bununla birlikte, termal yapılar çok derinse küçük yapılar genellikle tamamen ortadan kalkar. Böylece bir şist içindeki küçük kuvars taneleri, çevresindeki kil parçacıkları ile kaybolur veyahut da harmanlanır ve lavların ince öğütülmüş kütlesi tamamen yeniden yapılandırılmış olur.

Bu şekilde yeniden kristalleştirme ile sıklıkla çok farklı tiplerde tuhaf kayaçlar üretilir. Böylece şeyller iyolit kayaya geçebilir veyahut da orijinal şeylin alüminli içeriğinden türetilen iri andalüzit, stavrolite, garnet, kyanit ve silimanit kristalleri gösterebilir. Genellikle eşzamanlı oluşan önemli miktarda mika (hem muskovit hem de biyotit) oluşur ve elde edilen ürün birçok şist türüne çok benzerdir. Genellikle kireçtaşları eğer saf ise kaba kristalleri mermere dönüşür ancak orijinal kayada granat, epidot, idokraz, wollastonit gibi mineraller içinde kil veya kum karışımı varsa bu duruma engeldir. Büyük ölçüde ısıtıldığında kumtaşları, büyük berrak kuvars tanelerinden oluşan kaba kuvarsitlere dönüşebilir. Bu çok yoğun değişim aşamaları magmatik kayaçlarda çok yaygın olarak görülmez, bunun nedenleri de yüksek sıcaklıklarda oluşan mineralleri o kadar kolay dönüştürülmez veya kolay bir şekilde yeniden kristalize olmaz.
Bazı durumlarda kayalar erimiştir ve koyu camsı üründe küçük spinel, sillimanit ve iyolit kristalleri ayrılabilir. Şeyller bazen bazalt daykları ile değiştirilir ve feldspatik kum taşları tamamen vitrifiye (camsı hâl) edilebilir. Kömür seviyesinin yakılması veya hatta sıradan bir fırın tarafından bile şeyllerde de benzer değişiklikler meydana gelebilir.
Ayrıca, her birinde bulunan kimyasalların diğerine değiş-takas edildiği veyahut da diğerine sokulduğu, volkanik magma ve tortul ülke kayaları arasında metasomatizm eğil

Ben Nevis (Galce: Beinn Nibheis), 1.344 metrelik irtifasıyla Büyük Britanya adalarının en yüksek dağı. İskoçya'da, Grampian Dağları'nın batı ucunda, Lochaber yöresinde, sahil kasabası Fort William yakınlarında yer alır.
Halk arasında "The Ben" olarak anılan dağ, yılda yaklaşık 100.000 turist çeker. Bunların yaklaşık üçte ikisi dağın güney yamacındaki Glen Nevis vadisinden yükselen keçi yolunu kullanarak çıkar. Dağcılar ve kaya tırmanışçıları için dağın asıl çekici yönü kuzey cephesindeki 700 metre yükseklikteki uçurumdur: Bu, Britanya'daki en yüksek kaya duvarlarından birdir ve farklı zorluklarda çok sayıda kaya tırmanışı rotası ile buz tırmanışı imkânı sağlar.
Zirvede 1883 ila 1904 arasında faaliyet gösteren bir rasathanenin kalıntıları bulunmaktadır. Bu rasathanede toplanan meteorolojik veriler, günümüzde İskoçya dağlarının hava durumunu anlamak için hâlâ değerli sayılmaktadır. C.T.R. Wilson, Bulut Odasını bu rasathanede bir ay çalıştıktan sonra bulmuştur.

Breş, kırık çimentolu mineral parçalarından oluşan bir kaya veya ince taneli bir matris ile bir araya getirilmiş, kayaların bileşimine benzer veya bunlardan farklı olabilen bir kayadır.
Kelimenin kökeni İtalyan dilinde, " gevşek çakıl "veya" çimentolu çakıl ile yapılan taş "anlamına gelir. Bir breş, tortul breş, tektonik breş, magmatik breş, çarpma breş ve hidrotermal breş dahil olmak üzere adlandırılmış türlerle belirtildiği gibi çeşitli kökenlere sahiptir.

Tortul breş, açısal ile altıgen yapılmış, rastgele yönlendirilmiş klastlardan oluşan bir tür tortul kayadır. Bir konglomera yuvarlatılmış parçalardan ya da önceden var olan tortullardan oluşan bir tortul kayadır. Breş ve konglomera, ortalama 2 milimetreden (0.079 inç) daha büyük parçalardan oluşur. Parçaların açısal şeklinin bize gösterdiği sonuçla merkezinden uzağa taşınmamış olduğunu bize gösterir.
Tortul breş, kötü sıralanmış, kütle hareketi ile üretilen ince taneli matris kayalarının olgunlaşmamış parçalarıdır .Taşlaşmış kolüvyal bir döküntüdür. Kalın tortul(kolüvyal) breş dizileri genellikle grabenlerdeki fay izlerinin yanında oluşur.Breş, gömülü bir dere kanalı boyunca oluşabilir aynı zamanda genç veya hızlı akan bir dere boyunca birikim gösterebilir. Aynı zamanda tortul breş, denizin altındaki enkazlarlada oluşabilir. Türbiditler, tortul breş akışlarına ince taneli periferik birikintiler oluşturur. Karstik arazideki çöküş bir breşleri, kayanın obruk veya mağara içerisindeki gelişimine bağlı olarak oluşabilir.

Fay breşleri, iki farlı fay bloğunun birbirine kayarken sürtünmesi sonucunda oluşur. Daha sonra bu parçaların semantosyunu, yeraltı suyuna mineral maddenin birleşmesi ile oluşur.

Magmatik kayalar şu şekilde ayrılabilir:

Lav ve piroklastik tipte volkanik patlamalar sonucunda kırık, parçalanmış kayalar;
Genellikle plüton veya porfir stoklarla ile ilgilidir. Sokulum süreçler tarafından üretilen kırık, parçalı kayalardır.

Volkanik piroklastik kayalar lavın patlayıp püskürmesi ve bununla beraber püsküren sütün içinde tutulan kayalarla oluşur. Bu, magma kanalının duvarından koparılan kayaları içerebilir ya da fiziksel olarak bir sonraki piroklastik dalgalanma tarafından olan kayaları içerebilir. Lavlar, özellikle riyolit ve dasit akışları, kırıntılı volkanik kaya oluşturma eğilimindedirler bunu oto breşleşme olarak da bilinen bir yöntemle yaparlar. Bu kalın neredeyse katı lav, bloklara ayrıldığında ve bu bloklar daha sonra tekrar lav akışına birleştirildiğinde kalan sıvı magma ile karıştırıldığında ortaya çıkar. Bunun sonucunda elde edilen breş, kaya tipi ve kimyasal bileşiminde aynıdır.
Lavlar, özellikle yanardağın kenarındaki sağlam olmayan molozların üzerine akıyorsa kaya parçalarını da alabilir. Bunun sonucunda yastık breşi olarak da bilinen volkanik breşler oluşur. Patlayıcı volkanların volkanik kanalları içinde, volkanik breş ortamı müdahaleci breş ortamıyla birleşir daha sonra lav durgun aralıklarla katılaşma eğilimdedir ama sonraki patlamalar ile parçalanır.

Kırıntılı kayaçlar ve porfir kayası, granitler veya kimberlit boruları gibi volkanik breşlerle geçiş yaptıkları sığ subvolkanik sokulumlarda da yaygın olarak bulunur. Müdahaleci kayalar, özellikle taze magmaya ve kısmen konsolide veya katılaşmış magmaya girmesi durumunda, çok sayıda saldırı aşamasıyla görünüşte breşleşmiş hale gelebilir. Bu, daha sonra aplite damarlarının granit kütlesinin önceki aşamalarında geç evre bir stockwork'ün (Ağsal) yani yapısal olarak kontrol edilen veya rastgele yönlendirilmiş damarların oluşturduğu birçok granit sokulumunda (müdahalesinde) görülebilir.
Mafik ve ultramafik müdahalelerde kırıntılı kayalar bulundu ve bunlar çeşitli süreçlerle oluştu:

felsik duvar kayalarının yumuşatıldığı ve daha sıcak ultramafik yayılım ile kademeli olarak ele geçirdiği duvar kayalarıyla tüketim ve erimiş karışmayla (Rus jeologları tarafından taksitik doku olarak adlandırılır);
magma odasından ve çatıdan düşen kayaların birikmesiyle kaotik kalıntılar oluşturarak;
canlı magma enjeksiyonları veya magma odası içindeki şiddetli rahatsızlıklar nedeniyle kısmen birleştirilmiş kümülatın otomatik breşleşmesiyle(ör. tahmin edilen depremler)
bir besleyici kanal veya havalandırma kanalı içinde ksenolitlerin birikimi gibi süreçlerle oluştu.

Çarpma breşlerinin Dünya'ya vuran bir asteroit veya kuyruklu yıldız gibi benzeri çarpma(etki) olayının olduğu düşünülmektedir ve normal olarak çarpma kraterlerinde bulunur. Çarpma breşleri, büyük göktaşlarının veya kuyruklu yıldızların Dünyaya ya da diğer kayalık gezegenlere  asteroitler ile çarpar ve çarpışma kraterleri sırasında oluşur. Bu tip Breşler, kraterin zemininde veya altında, jantta veya volkanik patlama sonrası kraterin ötesine atılan parçacıklarda yani ejectada bulunabilir.
Çarpma breşleri, bilinen bir çarpma kraterinin içinde veya etrafında meydana gelmesi ve paramparça koniler, çarpma (etki, çarpışma)camı, sarsılmış mineraller ve dünya dışı malzeme ile kimyasal ve izotopik kirlenme kanıtı gibi diğer çarpma(etki) çatlaması sonrası olan ürünleriyle bir ilişki içinde tespit tanımlanabilir (örneğin, iridyum ve osmiyum anomalileri). Ek olarak çarpma breşinin bir örneği, Neugrund etkisinde oluşan Neugrund breşidir.

Hidrotermal breşler genellikle 150 ila 350 °C arasında sığ kabuk seviyelerinde (<1 km) oluşur, sismik ya da volkanik aktivite yeraltındaki derin bir fay boyunca boşluğun oluşmasına sebep olurlar. Boşluk sıcak suya çekilir ve boşluktaki basınç düştükçe su şiddetle kaynar. Buna ilave olarak, boşluğun aniden oluşması, fayın kenarlarındaki kayaların dengesizleşmesine ve içeriye doğru patlamasına neden olur, kırık kaya, buhar ve kaynar su bir karışım oluşturur. Kaya parçaları birbirleriyle ve boşlukta çarpışarak açısal bir hal alıp daha da yuvarlak hale gelirler. Uçucu gazlar kaynamaya devam ettikçe buhar haline geçer ve kaybolur, özellikle karbondioksit bunlardandır. Bunların sonucunda sıvıların kimyası değişir ve cevher minerali çabucak çöker. Bu cevher mineralleri breş yataklarında oldukça yaygındır.
Hidrotermal breşler genellikle yüksek basınçlı hidrotermal sıvılar tarafından kayaların hidro kırılması ile oluşur. Bunlar epitermal cevher ortamına özgüdür ve skarlar, greyzenler ve porfir ile ilgili cevherleşme gibi müdahaleci ilişkili cevher yatakları ile yakından ilişkilidir. Epitermal birikintiler bakır, gümüş ve altın için çıkarılır.
Mezotermal rejimdeki, büyük derinliklerde olan litostatik basınç altındaki sıvılar, dağ oluşumu sırasındaki sismik hareketlilik sırasında açığa çıkabilir. Basınçlı sıvılar daha düşük hidrostatik basınç altında olan sığ kabuk düzeyine doğru çıkar. Yolculuklarında, yüksek basınçlı sıvılar hidrofraksiyon yaparak kayayı çatlatır ve açısal bir yerinde breş oluşturur. Kaya parçalarının yuvarlama olayı mezotermal rejimde daha az yaygındır, bunun nedeni iste formasyonel oluşum kısa sürmektedir. Eğer kaynama meydana gelirse, metan ve hidrojen sülfür buhar haline geçerek kaybolabilir ya da çökelebilir. Mezotermal yataklar genellikle altın için çıkarılır.

Binlerce yıldır, breşlerin etkileyici görünümü sayesinde onları, popüler heykel ve mimari malzemesi olarak da kullanılmasını sağladı. Breşler, MÖ 1800 yıllarında Girit'teki Minoan Knossos sarayında sütun olarak kullanılmıştır. Breşlerin, en iyi bilinen örneklerden biri, İngiliz Müzesi'ndeki tanrıça Tevaret heykelidir. Romalılar tarafından değer gören bu taş önemli kamu binalarında kullanıldı.Romalılar tarafından özellikle değerli bir taş olarak kabul edildi ve genellikle yüksek profilli kamu binalarında kullanıldı. Breş Oniciata veya Breche Nouvelle gibi birçok mermer türü breşlidir.
Breş çoğunlukla duvarlarda ve sütunlarda süs veya kaplama malzemesi olarak kullanılır.Özellikle çarpıcı bir örnek vericek olursak Roma'daki Panteonda görülebilir; bu, Frigya'dan (modern Türkiye'de) bir breccia olan iki dev pavonazzetto sütununa sahiptir. Pavonazzetto adını bir tavus kuşunun tüylerini andıran son derece renkli görünümünden alır (pavone İtalyancada "tavus kuşu" dır). 

Çatlak Breş
Dallasite
Çaprma krateri  - Daha küçük bir nesnenin aşırı hız etkisiyle oluşan katı bir astronomik gövde üzerinde dairesel depresyon
Hidrotermal sirkülasyon
Damar (jeoloji)
Diatreme - Gaz patlaması sonucu oluşan volkanik bir boru
Kimberlit-bazen elmas içeren magmatik bir kaya
Regolit - Katı kayaları kaplayan gevşek, heterojen yüzeysel birikintiler tabakası

Sibson, RH (1987). "Hidrotermal sistemlerde mineralleştirici ajan olarak deprem yırtılması". Jeoloji. 15 (8): 701-704. Bibcode: 1987Geo....15..701S. doi: 10.1130 / 0091-7613 (1987) 15 <701: ERAAMA> 2.0.CO; 2.  ISSN: 0091-7613
Sibson, RH (2000). Msgstr "Normal faylanmada sıvı tutulumu". Jeodinamik Dergisi .29 (3-5): 469-499. Bibcode: 2000JGeo...29..469S. doi: 10.1016/S0264-3707(99)00042-3.

Özel

Genel
"Genel kaynakça". 22 Ocak 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Cascade Sıradağları veya kısaca Cascadeler batı Kuzey Amerika kıtasında önemli sıradağlardır. Kanada'da güney Britanya Kolumbiyası eyaletinden güney doğru ABD'de Washington, Oregon ve kuzey Kaliforniya eyaletlerine kadar uzanırlar. Bu sıralar hem önemli volkanik olmayan zirveleri hem de "Yüksek Cascadeler" adı verilen bir sıra volkan zirvelerini ihtiva ederler. Batı Kanada'da Britanya Kolumbiyası eyaletinde bulunan kısmını Kanadalılar "Kanada Cascadeleri" veya basitçe yerel dağlar olarak "Cascades Dağları" olarak adlandırırlar. ABD'nin kuzey-batı bölgesinde bulunan kısmının Washington eyaleti içinde bulunan kısmı genel olarak yerel adı ile "Cascadeler"'dir; fakat genel olarak "Kuzey Cascadeler (North Cascades)" (örneğin Kuzey Cascade Millî Parkı adı için kullanış gibi) olarak da anılırlar. Tüm Cascade Sıradağları üstünde bulunan en yüksek zirve rakımı ABD Washington Eyaletinde bulunan 4.392 m olan Rainier Dağı'dir.
Cascades Sıradağları Büyük Okyanus'un etrafını çevreleyen sahillerde bulunan ve Pasifik Ateş Halkası adı verilen büyük bir volkanlar ve diğer dağlar zincirinin bir parçasıdır. ABD'nin (Alaska hariç) birbirine bağlı eyaletlerindeki arazilerde son 200 yılda tarihsel olarak ortaya çıkan aktif volkanik püskürmelerinin hepsi "Yüksek Cascadelar" adı verilen dağlarda olmuştur. Bunlardan en son püskürmeler 1914-1921 arasında Lassen Zirvesi ve gayet büyük bir patlama ile birlikte 1980'de ve gayet az şiddette olarak 2005'te St. Helens Dağı'nda olmuştur.
Kuzey Amerika kıtasının batısında bulunan Kanada, ABD ve Meksika'ya uzanan sıradağlar büyük grubu "Kuzey Amerika Cordilerya Sıradağlar Grubu" olarak isimlendirilmektedir. "Kuzey Amerika Cordilerya Sıradağlar Grubu" batı bölümündeki sıradağlar ayrıca bir gruplanmaktadır ve bu gruplanmış sıradağlar Cascade Sıradağları yanında Saint Elias Sıradağları, Coast Sıradağları, İnsülar Sıradağları, Olympic Sıradağları, Oregon Sahili Sıradağları, Kalifornia Sahili Sıradağları, Transverse Sıradağları, Peninsülar Yarımadasal Sıradağlar ve Batı Sierra Madre Sıradağları'ni da ihtiva eder. Fakat diğer coğrafyacılar bu gruplanmış sıradağlara başka türlü gruplamakta ve bu grupta batı "Kuzey Amerika Cordilerya Sıradağlar Grubu" yanınaa Kuzey Amerika Sıradağlar sisteminin eklemekte ve bu sıradağlar grup sistemi genellikle Kanada ve ABD'de "Pasifik Sahili Sıradağları" olarak anılmaktadır.

Cascade Sıradağları güney-kuzey ekseninde ABD'de Kuzey Kaliforniya'da bulunan Lassen Zirvesi'den Kanada'da Britanya Kolumbiyası eyalateinde Nicola Nehri ile Thompson Nehri'nin birleşme noktasına kadar uzandıkları kabul edilmektedir. Kuzeyde Kanada'da Cascade Sıradağları ile Kanada Kıyısal Sıradağları arasında bulunanFraser Nehri vadisi iki sıradağı birbirinden ayırmaktadır. Bu sıradağlarda bir sıra volkanlar bulunan kısma "Yüksek Cascadeler" adı verilmektedir çünkü bu kısımdaki sönük veya aktif volkan dağı zirveleri etrafta bulunan dağlık araziler üzerinde iki misli yüksekliğe kadar ulaşmaktadırlar. Bu volkan dağlarının zirvelerinin etraflarında bulunan yüksek yerlerden çıkıntıları 1,5 kilomatreye kadar daha fazla yükseklik göstermekte ve gayet uzaklardan görülmektedir. Örneğin bu sıradağlar üzerinde en yüksek nokta (4.392 m) olan Rainier Dağı zirvesinin çıkıntısı 4.027 metre olup bu zirve 80–160 km uzaktan görülebilmektedir.
Rainier Dağı'nın kuzeylerinde Cascadeler gayet sarp görünüşlü olmaktadırlar. Kuzeyde zirve tepesi olan "Lytyon Dağı"'na kadar bu dağlardaki zirveler etrafında yamaçlara buzullar etkisi ile gayet sivri olup, dik yamaçlar ve vadiler göstermektedir. Rainier Dağı'nın güneyinde ise Kanada Cascadelerin güneyi ve özellikle Shagit Sıradağları jeolojik ve topoğrafik olarak dik ve sarp Kuzey Cascadeler'e benzemektedir. Ama bu Kuzey Cascadelerin güney yamaclari daha az buzul etkisi gösterirler ve yakinda olan Thompsom Platosu'na benzeyerek, nispeten düzce plato görüntüsü verirler.

Rainier Dağı: 4.392 (Güney Washington Cascadeler, Rainier Dağı bölgesinde)
Adams Dağı: 3.742 m (Güney Washington Cascadeleri, Adams Dağı bölgesinde)
Baker Dağı: 3.285 m (Kuzey Cascadeleri, Skagit Sıradağlar bölgesinde)
Glacier Zirvesi: 3.213 m (North Cascadeleri, Glacier Zirvesi, Steven Geçidi kuzey bölgesinde)
Saint Helens Dağı: 2.549 m (South Washington Cascadeleri, Saint Helens Dağı bölgesinde)

Hood Dağı: 3.426 m (Oregon Cascadeleri, Hood Dağı bölgesinde)
Jefferson Dağı: 3.199 m (Oregon Cascadeleri, Jefferson Dağı bölgesinde)
Three Sisters Dağı: 3.157 m (Oregon Cascadeleri, Sisters bölgesinde)
McLoughlin Dağı: 2.894 m (Oregon Cascadeleri, Güney bölgesinde)
Thielsen Dağı: 2.799 m (Oregon Cascadeleri, Krater Gölü bölgesinde)
Broken Top: 2.797 m (Oregon Cascadeleri, Sisters bölgesinde)
Bachelor Dağı: 2.764 m (Oregon Cascadeleri, Sisters bölgesinde)
Pic Diamond Dağı: 2.665 m (Oregon Cascadeleri, Willamette geçidi bölgesinde)
Bailey Dağı: 2.553 m (Oregon Cascadeleri, Krater Gölü bölgesinde)
Scott Dağı: 2.723 m (Oregon Cascadeleri, Krater Gölü bölgesinde)
Mazama Dağı: 2.487 m (Oregon Cascadeleri, Krater Gölü bölgesinde)
Newberry Karateri: 2.434 m (Oregon Cascadeleri, Krater Gölü bölgesinde)
Three Fingered Jack Dağı: 2.391 m (Oregon Cascadeleri, Satiam Geçidi bölgesinde)

Shasta Dağı: 4.317 m (Kaliforniya Cascadeleri, Shasta Dağı bölgesinde)
Lassen Zirvesi: 3.187 m (Kaliforniya Cascadeleri, Lassen Zirvesi bölgesinde)
Tehama Dağı: 2.815 m (Kaliforniya Cascadeleri, Lassen Zirvesi bölgesinde)
Hoffman Dağı: 2.412 m (Kaliforniya Cascadeleri, Merkezi Kaliforniya Cascadeleri)

Bonanza Zirvesi: 2.899 m (Kuzey Cascadeleri, Merkezi Kuzey Cascadeleri)
Stuart Dağı: 2.870 m (Güney Washington Cascadeleri, Wenatchee Dağları)
Fernow Dağı: 2.819 m (Kuzey Cascadeler, Entiat Dağları)
Goode Dağı: 2.806 m (Kuzey Cascadeler, Merkezi Kuzey Cascadeler)
Shuksan Dağı: 2.782 m (Kuzey Cascadeler, Skagit Sıradağları)
Buckner Dağı: 2.778 m (Kuzey Cascadeler, Merkezi Kuzey Cascadeler)
Seven Fingered Jack Dağı: 2.774 m (Kuzey Cascadeler, Entiat Dağları)
Mont Logan Dağı: 2.770 m (Kuzey Cascadeler, Merkezi Kuzey Cascadeler)
Jack Dağı: 2.763 m (Kuzey Cascadeler, Hozameen Sıradağları)

Eagle Zirvesi: 2. 811 m (Kalifornia Cascadeleri, Lassen Zirvesi bölgesinde)
Diller Dağı: 2.769 m (Kalifornia Cascadeleri, Lassen Zirvesi bölgesinde)

Chimborazo, 6310 metre yüksekliğinde sönmüş bir volkan. Ekvador'un en yüksek dağıdır. Zirvesi Yeryüzü'nün en uç noktasıdır.

Chimborazo, Ekvador Andları'nın batı kordillerinde, aynı adla anılan eyalette bulunur. Komşu zirvesi 5018 m yüksekliğindeki Carihuairazo'dur. Chimborazo'nun heybetli zirvesi, ~3500 ile 4000 m yükseklikteki kendisini çevreleyen plato üzerinde 2500 m yükselir. Çapı temelinde yaklaşık 20 km tutar. İdeal şartlarda zirvesi, sahil şehri Guayaquil'den görülebilir. Çevresinde bulunan en önemli şehirler Riobamba (yaklaşık 30 km güneydoğuda), Ambato (yaklaşık 30 km kuzeydoğuda) ve Guaranda'dır (dağın yaklaşık 25 km güneybatısında). Chimborazo, Andlar'ın yerli hayvanları olan vikunya, lama ve alpakaların yaşam alanlarının korunmasına hizmet eden, doğal koruma alanı "Reserva de Produccion Faunistica Chimborazo"'nun içinde yer alır.

Dağın üst kısmı, yaklaşık 5100 m'den itibaren buzullarla kaplıdır. Tek tek buzul kolları aşağıya, 4600 m'ye kadar uzanırlar. Chimborazo'nun buzulları Bolivar ve Chimborazo eyaletlerinin büyük kısmının su ihtiyacını karşılar. Chimborazo'nun buzulu son zamanlarda küresel ısınma, komşu dağ Tungurahua'nın aktüel faaliyetlerini takiben küllerle örtülmesi ve El Niño fenomeni sebepleriyle (Chaffaut & Guillaume 2004, [1]27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) oldukça kütle kaybına uğramıştır.
Diğer Ekvador dağlarında olduğu gibi Chimborazo buzullarının buzu da Hieleros (İspanyolcadaki buz sözcüğü Hielo 'dan türemiştir) diye tabir edilen kişilerce koparılır, Guaranda ve Riobamba'nın pazarlarında satılır.

Chimborazo, 6.310 metre yükseklikle Ekvador'un en yüksek dağıdır ve Kuzey Amerika'daki bütün dağlardan daha yüksektir. Chimborazo, Himalayalar'ın ölçülmesinden önce dünyanın en yüksek dağı olarak geçiyordu. George Everest'in 1856 yılındaki ölçümleri, başta Everest Dağı olmak üzere pek çok Himalaya zirvesinin Chimborazo'dan belirgin bir biçimde daha yüksek olduğunu göstermiştir. Hatta Andlar'da bile, aralarında en yükseği 6,959 metre ile Aconcagua olan çok sayıda daha yüksek dağ ve volkan bilinir.

Yeryüzü'nün merkezinden (dünyanın çekirdeğinden, taşküreye doğru) ölçüldüğünde Chimborazo Dünya'nın en yüksek noktasıdır. Bunun sebebi gezegenin kusursuz bir küre olmayıp, ekvatordaki yarıçapının kutuplardaki yarıçapından büyük, geoit şekle sahip olmasıdır. Yeryüzünün merkezi baz alındığında 6.384.557 metre mesafe ile Chimborazo (1° güney enlemi), Everest Dağı'nın (29° kuzey enlemi) 6.382.414 metrelik mesafesini iki kilometreden daha fazla bir farkla geçer.

Chimborazo adının kökeni ile ilgili çeşitli teoriler mevcuttur. Bunlardan biri Cayapa dilindeki kadın - Schingbu - sözcüğü ile Quichua dilindeki (Quechua'nın lehçesi) buz/kar - Razo -kelimelerinin kombinasyonundan oluşur ve Buz-kadın olarak ortaya çıkar. Bir diğeri ise Jívaro dilindeki Chimbo taht/tanrı tahtı sözcüğünün kombinasyonundan Buzlu Tanrı Tahtı olarak sonuç verir. Çevresinde yaşayan yerli halk tarafından dağ Urcorazo olarak da adlandırılır. Quichua sözcüğü Urcu-dağ anlamında olup, kısaca Buzdan Dağ olarak anlaşılır. Yerel mistisizmde Taita Chimborazo (quichua Taita: baba), yani Baba Chimborazo olarak geçerken, Ana Tungurahua 'nın kocasıdır.

Dağa ilk tırmanış denemesine Alexander von Humboldt, Aimé Bonpland ve Carlos Montúfar ile 23 Temmuz 1802'de girişir. Yaklaşık olarak 5.600 metre yüksekliğe ulaşırlar (o zamanki tahminleri 5.900 metre olduğu şeklindedir). Humboldt'un tırmanış tasvirine, yükseklik hastalığının semptomlarının ilk kesin betimlemelerini borçluyuz. Humboldt, dağda günler geçirir, krokisini çizer ve arka planda dağın olduğu bir şekilde kendisini resmettirir. Aralık 1831'de Fransız doğa araştırmacısı Jean Baptiste Boussingault'ın da denemesi boşa çıkar. Zirveye ilk olarak ulaşan 4 Ocak 1880'de Edward Whymper, Jean Antoine Carrel ve Louis Carrel'den oluşan bir İngiliz-İtalyan halat takımıdır. Güneybatı kanadında, 5000 metrede buzulların altında bulunan korunma kulübesine, ilk tırmanışçının onuruna "Edward-Whymper-Kulübesi" adı verilmiştir. Birçok eleştirmen başarılı ilk tırmanıştan şüphe duyduğu için Whymper, aynı yıl yeni bir rota üzerinden (batıda Pogyos'dan) iki Ekvadorlu David Beltrán ve Francisco Campaña ile beraber dağa tekrar tırmanır.

 Wikimedia Commons'ta Chimborazo ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Chimborazo için tırmanma bilgileri (ing.)4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Smithsonian, Global Volcanic Program: Chimborazo Summary22 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Reserva de Produccion Faunistica Chimborazo" 'nın resmi web sayfası

Dağ, çevresindeki karasal alanlardan daha yüksek olan kara kütlelerine verilen addır. Ayrıca şu anlamlara gelebilir:

Dağ (şiir kitabı) - Murathan Mungan'ın Aralık 2007 tarihinde piyasaya çıkardığı şiir kitabı.
Dağ (film) - Alper Çağlar'ın yönetmenliğini yaptığı 2012 yapımı Türk macera, dram filmi.
Dağ II - Dağ filminin yapım aşamasındaki ikinci serisi.
Dağ Çiçeği - Akrep Nalan'ın bir albümü.

Dağ Bölgesi
Dağ geçidi
Sıradağ

Dağ akçaağacı
Dağ çamı
Dağ sümbülü
Dağ papayası
Dağ mayasıl otu
Dağ muşmulası

Dağ aslanı
Dağ alabalığı
Dağ bülbülügiller
Dağ baştankarası
Dağ cılıbıtı
Dağ ceylanı
Dağ engereği
Dağ ispinozu
Dağ incir kuşu
Dağ Sıçanı
Dağ horozu
Dağ tapiri
Dağ keçisi
Dağ kargası
Dağ kuyruksallayanı
Dağ kırlangıcı
Dağ mukallidi
Dağ mavi kuşu
Dağ zebrası

Dağ bisikleti
Dağ dalgası
Dağ Filmleri Festivali
Dağ Han
Dağ İyesi
Dağ iklimi
Dağ Kızağı
Dağ maratonu
Dağ Yahudileri
Sıradağlar Zaman Dilimi

Dağlar genel olarak, 2 türdedir:

Ana çizgileri kıvrılmalarla belirmiş tek ya da birbiri yanı sıra uzanan kıvrımların  doğurduğu dağ sıraları. Bu türlü dağlar yeryüzünün en uzun, en yüce dağlarıdır. Bunlar da gevşek kıvrımlardan ya da çoğunca sıkışık, yatık, aşmış kıvrımlardan doğmuş dağlardır. Kıvrım dağlarının çoğu birbiri ardınca sıra sıra, birbiri yanında dizi dizi uzandıkları için bunlar asıl sıradağlardır. Toros dağları, Kuzey Anadolu dağları, Alpler, Himalayalar bu türlü dağlardandır.
Kıvrılma ile yükselen yere antiklinal, çukurlaşan yere de senklinal denir.
Dünya üzerindeki başlıca kıvrım dağları Alp-Himalaya kıvrımları ve Amerika kıtasının batısındaki Kayalık ve And dağlarıdır.

Kıvrılma özelliği taşımayan sert tabakalar, kırılır. Bu kırılma yerlerine fay hattı (kırık hattı) denir. Fay hattı boyunca yükselen yerlere horst, çöken yerlere ise graben denir.
Dünyanın en uzun graben çukurluğu Doğu Afrika'da Mozambik sınırlarından başlar, Türkiye'de Hatay çukurluğuna kadar uzanır (5000 km). Buraya Rift Vadisi denir.

Dağcılık, yüksek dağlarda zirve yürüyüşü ve kamp kurmanın yanı sıra, aynı zamanda tırmanma (teknik kaya tırmanışı) sporunu da kapsayan bir doğa sporudur.
18 ile 19. yüzyıllarda Avrupalı (İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere) zenginlerin boş zamanlarını değerlendirme ve hayatlarının rutinlerini yeni maceralarla süsleme arayışı neticesinde bir spor sayılmaya başlanmıştır. 20. yüzyılın başında diğer ulusların da ilgisini çekmeyi başarmıştır.
Uluslararası bir spor haline gelmesi ise, 1931 yılında, merkezi Cenevre'de olan Uluslararası Dağcılar Birliği (UIAA)'nin kurulmasıyla mümkün olmuştur. İzleyen yıllarda, belirli teknik ve emniyet yöntemlerinin geliştirilmesine paralel olarak kendine özgü disiplini ve ilkeleri olan bir spor haline dönüşerek birçok doğa sporunun da önünü açmıştır.

Günümüzde dağcılık en çok rağbet gören doğa sporlarından biri olsa da, buna eklenebilecek yeniliklerin azalması, yeni neslin farklı doğa sporlarına ilgi duyması ya da tehlikeli bulunması nedeniyle, 20. yüzyılın başındaki popülaritesini kaybetmeye başlamıştır.

Hafifliğin ve hızın ön plana çıktığı ve aynı zamanda teknik tırmanış içeren dağcılık sporunun esas ruhunu temsil eden tırmanış stilidir. Ana ve ara kamp yoktur. Hızlı ve hafif olmak için tek kamp noktasından hareket edilir. Temiz tırmanış diye tabir edilen ve tırmanış sonrası rotayı değiştirmeyen doğal yöntemler kullanılır.
Yapay yöntemlerden tamamen uzak olan bu tırmanış stilinde tırmanıcılar bütün zorluklar ve risklerle kendi başlarına başa çıkarlar. Temelindeki bu yöntemlerden dolayı macera ruhu ile beslenir.
“Alpinizm” kavramı, 19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa'daki Alp Dağları’nda gerçekleştirilen tırmanışları tanımlamak için ortaya çıkmıştır. İlk dönemlerde teknik ekipman ve gelişmiş tırmanış yöntemleri bulunmadığından, zirvelere genellikle en kolay ve yürüyüşle ulaşılabilen rotalardan çıkılmaktaydı. Bu koşullarda bakir bir zirveye ulaşmak başlı başına önemli bir başarı sayılıyordu.
Alp Dağları’nın zorlu jeolojik ve meteorolojik özellikleri, özellikle Matterhorn gibi zirvelerde teknik tırmanışların gelişmesine yol açmış; epik maceralar ve trajediler dağcılık kültürünün oluşumunda etkili olmuştur. Günümüzde “Alpinizm” daha çok teknik tırmanış faaliyetlerini ifade ederken, yürüyüş tarzı zirve çıkışları genel olarak “dağcılık” kapsamında değerlendirilmektedir.

Türkçede Dağ veya doğa yürüyüşü olarak kullanılmasına karşılık dağ ve doğa yürüyüşünün tam karşılığı 'hiking'dir. Günü birlik olarak yapılır ve kamplı konaklama içermez. Eğer bu aktivite kamplı olacaksa adı 'trekking' olur.

Uzun zaman gerektiren dağ aktivitelerini kapsar. Tırmanılan yükseklik bakımından vücudun iklime uyum sağlayabilmesine olanak sağlamak amacı ile bol miktarda iniş çıkış içeren Yüksek İrtifa Tırmanışı'nın İngilizce adıdır. Tırmanıcılar zirveye çıkana kadar kendi kamp yüklerini bir üst kampa taşırken birden fazla gitgel yaptıkları faaliyettir. Genelde 5 bin metre üstü tırmanışlar için geçerlidir. Örneğin Ağrı Dağı bir ekspedisyon tırmanışı içerir.

Kayaya sabitlenmiş metal merdivenleri kullanarak tırmanma stilidir. Dağcılıkta en kolay stillerden birisidir.

Genellikle kaya üzerinde ya da yapay duvarlarda kullanılan tırmanma stilidir. Kendi içinde dört ana kısma ayrılır.

En çok kullanılan tırmanış türü. Free climbing denilen bu tırmanışta, yükselmek için yapay teknikler kullanılmamaktadır. İp ise tırmanan kişiyi, düşüş ihtimaline karşı, tehlikeden korumak için kullanılır.

Hiçbir emniyet aleti kullanılmadan, kaya tırmanış ayakkabısı ve toz torbasıyla yapılmaktadır. Free solo fazlasıyla deneyim gerektirir. Dünya genelinde Bu türde tırmanıcı sayısı oldukça azdır. Bu stilde tırmanmak için fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da hazır olmak gerekiyor. Çünkü, yapılan hata çoğunlukla ölümle sonuçlanabilmektedir.

Yükselmek için çeşitli aletlerden faydalanılarak yapılan tırmanış türüdür. Yapay tırmanışta, sikke, jumar, hook, ip, merdiven gibi aletler kullanılır. Çıkışta, lider tırmanıcının örneğin sikkeye (emniyet noktası oluşturmak için kayaya çakılan metal) basması durumuna yapay çıkış adı verilir.

Genellike 3 metre ila 5.50-6 metre arasında bulunan kaya tırmanışının bir dalıdır.
Yerde kalınlıkları değişkenlik gösteren minderler ile güvenlik alınmaktadır.
Yapay duvarlarda boulder ise ortalama 3.5 metre ila 5 metre arasında değişkenlik gösteren farklı eğimlere sahip olan tırmanış duvarıdır. Bu bölümde ise yerde 30–40 cm değişkenlik gösterebilmekle beraber yerde bulunan minderler ile güvenlik sağlanmaktadır.

Kaya tırmanışı eğitimi veren birçok doğa sporu merkezi vardır. Eğitimin ilk aşaması teorik dersler; Öncelikle, tırmanış teknikleri, stilleri, tırmanış ve iniş istasyonlarının kurulması, top rope (tırmanış ipi) ve malzemeler hakkında ayrıntılı teorik eğitim alınıyor.
Bir sonraki aşamada uygulamaya geçiliyor. Malzeme takıp çıkartmak, yerden birkaç metre yükselerek yapılan egzersizlerle ip inişi ve top rope tırmanış uygulaması yapılıyor.
En son aşamada lider tırmanışın (eğitim alındıktan sonraki uzmanlaşılan tırmanış) temel bilgileri alınıyor ve tecrübeli bir kaya tırmanışçısıyla beraber uzun rotalarda tırmanışlara başlanıyor.

Kaya tırmanma tekniklerini ve emniyet malzemelerini kullanarak bir ip boyundan daha yüksek olan kaya üzerinde yapılan tırmanış şeklidir.

Çoğunlukla kapalı alanlarda kimyasal malzemeler kullanılarak yapılan, sabit veya ayarlanabilen duvar sistemlerine tırmanma etkinliğidir. Yarışma etkinlikleri veya antrenmana yönelik hazırlanan yapay duvarlar, farklı biçimlerde ve aralıklarda basamak ve tutamakları içerir.
Yapay duvar tırmanışlarında, duvara dağcılıkta kullanılan teknik malzemelerin yerleştirilmediği, "top rope" (üstten emniyetli ip) tekniği de kullanılmaktadır.

Diatomit, mikroskobik boyutlardaki bir alg türünün fosilleşmesi sonucu meydana gelir. İçinde bol miktarda silis mineralleri bulunur. Doğada bulunabilen, beyaz, tebeşirsi, sediment taşıdır. Ezildiği zaman çok ince, beyaz-bej bir toza dönüşür. Bu tozun aşındırıcı bir etkisi vardır ve porlu yapısı sebebiyle çok hafiftir. Diatom sert kabuklu bir algae türüdür.

 Diatomit, filtrasyon uygulamalarında, orta kuvvette bir aşındırıcı olarak, mekanik böcek öldürücü olarak, sıvılarda absorban olarak, dinamitte adsorban olarak, kedi kumu yapımında ve beton üretiminde katkı maddesi olarak kullanılır. Kieselguhr denen türü yalıtım malzemesi olarak kullanım bulur.
Türkiye'nin diatomit yatakları; Afyon, Ankara, Aydın, Balıkesir, Bingöl, Çanakkale, Çankırı, Denizli, Eskişehir, Kayseri, Konya, Kütahya, Niğde, Sivas ve Van'dır. Türkiye'nin en büyük diatomit yatakları ise Kayseri-Hırka'dır.

Diatomite: Statistics and Information - USGS15 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dolomit, kalsiyum ve magnezyumlu karbonat birleşiminde meydana gelen bir mineral.
Kırılgan bir mineral olup özgül ağırlığı 2,8 - 3,2 g/cm³ ve sertliği 3,5-4 arasındadır. Isıtıldığında köpürerek çözündüğü için kalsitten ayrılmaktadır.

Kimyasal bileşimi: CaMg(CO3)2
Kristal sistemi   : Hegzagonal
Sertlik            : 3,5-4
Özgül ağırlık       : 2,8-3,2
Dolomit hem bir minerali CaMg(CO3)2 hem de bu minerali ana bileşeni olarak içeren kayacı tanımlamakta kullanılan bir sözcüktür.
Dolomit minerallerinin oluşturduğu kayaçlara dolotaşı adı da verilmektedir. Bu kayaçların oluşumu dolomitin doğrudan kimyasal bir çökelme ile değil kireç taşlarının magnezyum bakımından zengin suların etkisi altında oluştuğu bilinmektedir. Aşırı buharlaşmanın olduğu denizden bir yükselti ile ayrılmış yarı kapalı ortamlarda suyun magnezyum bakımından giderek zenginleşmesi, tabana çökmüş kalsitten ibaret çamurun bu yoğun çözeltilerle etkileşmeye girerek dolomite dönüşmesi mümkün olabilir.
Dünya'da ve Türkiye'de oldukça geniş yayılma alanına sahip olup rezerv problemi olmayan bir mineraldir.
120 milyon ton civarında olan dünya üretiminin neredeyse yarısı Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçekleştirilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin dışında Birleşik Krallık, Avusturya, Belçika, Japonya, Polonya, İspanya, Kanada, Brezilya, Almanya ve Avustralya yılda 1 milyon tonun üzerinde dolomit üreten ülkelerdir.
Dünya'da 3 milyon tonun üzerindeki ihracatın 2 milyon tonunu Belçika ve Kanada yapmaktadır. 2 milyon ton civarında ithalatın ise 1,3 milyon tonu Japonya tarafından yapılmaktadır.
Dünya'da dolomit büyük miktarlarda ve çok değişik sektörlerde kullanılmasına rağmen Türkiye'de üretimin çok önemli bölümü sadece demir-çelik ve cam sanayinde kullanılmaktadır. Dolomitik mermer ise kalsitik mermere nazaran asit tepkimelerine ve yüzey aşınmasına daha dayanıklı olması sebebiyle inşaat ve mimari projelerde yoğun olarak kullanılmaktadır.
Petrolün hazne kayacı özelliği göstermesinden dolayı dolomitler jeolojide büyük önem taşımaktadır.

Büyük olasılıkla mineral olarak dolomit ilk 1768'de Carl Linnaeus tarafından tanımlanmıştır. 1791'de, Fransız doğa bilimci ve jeolog Déodat Gratet de Dolomieu (1750–1801) tarafından, önce eski Roma kentindeki binalarda ve de daha sonra Dolomit Alpleri olarak bilinen dağlarda toplanan örnekler kayaç olarak tanımlandı. Kuzey İtalya. Nicolas-Théodore de Saussure ilk olarak Mart 1792'de mineral ismini verdi.

Dolomit minareli, üçgen-eşkenar dörtgen sistemde kristalleşir. Beyaz, ten rengi, gri veya pembe gibi renklerde kristaller oluşturur. Dolomit, kalsiyum ve magnezyum iyonlarının alternatif bir yapısal düzenlemesine sahip olan karbonattır. İnce toz formunda olmadığı sürece, soğuk seyreltik hidroklorik asit içinde kalsitte olduğu gibi hızla çözünemez ya da köpüremez. Kristalleşme oldukça yaygındır.
Dolomit, baskın demir ankerit ve baskın magnez kutnohorit arasında katı bir çözelti olarak bulunur. Yapıda az miktarda bulunan demir, kristallere sarı veya kahverengi bir ton verir. Yapıdaki manganez ikameleri de yaklaşık yüzde üç MnO'dur. Yüksek mangan içeriği kristallere pembe renk vermektedir. Kurşun, çinko ve kobalt da yapı içerisindeki magnezyumun yerini alır. Dolomit minerali, bileşik huntit Mg3Ca (CO3) 4 ile yakından ilişkilidir. Dolomit hafif asidik suda çözülebildiğinden, dolomit alanları akifer olarak önemlidir ve karstik arazi oluşumuna katkıda bulunmaktadır.

Kireçtaşı, çoğunlukla CaCO3 içeren sedimanter bir kayaçtır. Dolomit ise CaCO3 ve MgCO3 içeren kayaçlardır. Aragonit (CaCO3) kalsitle aynı kimyasal özelliğe sahip olmasına rağmen kristal yapısı bakımından farklıdır. Aragonit, kalsitin zaman içerisinde altere olması ile oluşmuş metastabil bir mineraldir. Diğer karbonatlı mineraller siderit (FeCO3), ankerit (Ca2MgFe(CO3)) ve magnezit (MgCO3) 'dır. Magnezit genellikle kireçtaşı ve dolomitle beraber bulunur ancak az miktarda bütünün içinde yer almaktadır. Benzer özellikleri sebebiyle, karbonatlı mineralleri bir diğerinden ayırt etmek pek kolay olmamaktadır. Özgül ağırlık, renk, kristal formu ve diğer fiziksel özellikleri, kayacın monomineralik olması koşuluyla, tanımlamalarda yardımcı olmaktadır. Çok ince kristal yapılarına sahip olan dolomitik mermerler (tane boyu yaklaşık 0,37mm dir) kalsitik mermerlere nazaran daha yüksek bir özgül ağırlığa sahiptir sahiptir. Yoğunlukları 2,8g/cm³ ile 3,2g/cm³ arasında değişkenlik arz etmekte olup uygulamada 3g/cm³ olarak hesaplanmaktadır. Ayrıca seyreltilmiş hidroklorik asit çözeltisinde farklı minerallerin çözünme hızları, bu tür minerallerin arazide tanınmaları için yararlı bir yöntem olarak bilinmektedir. Kalsit, seyreltilmiş HCI çözeltisinde dolomitten çok daha fazla çözünmektedir. Böylece eğer taze bir yüzey üzerinde bu yöntem denenecek olursa, dolomitin bulunduğu yüzeye el lensi ile bakıldığında çeşitli rölyefler görülecektir. Diğer bir teknik boyama tekniğidir bu teknik aslında aragonit-kalsit ve dolomit yönünde azalan çözünme farklılığı esasına dayanmaktadır. Ancak bu yöntemin arazide kullanılması oldukça zordur, genellikle laboratuvar ortamında kullanılmaktadır. X-Ray difraktometre teknikleri esas olarak iri boyutlu numunelerin karbonat mineralojisinin laboratuvar ortamında belirlenmesi için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde kayaç içerisindeki kalsit dolomit oranı veya bu minerallerin yüzde değerleri bilinen bir standarda göre kıyaslanarak bulunabilir. Binoküler mikroskop kullanılarak yapılan ince kesit analizleri de bu karbonatlı kayaçların tanınmalarında yardımcı olmaktadır. Kalsit, dolomit ve ankerit'in ince kesitlerde boyama işlemi yapılmadan tanınmaları oldukça zordur. Bu tanımlamalar sırasında, karbonat taneciklerinin tipi, dokusu ve yapıları araştırılmaktadır. Tanımlamalarda kullanılan en önemli unsurlardan birisi de fosil ve fosil izleridir.
Diğer önemli bir ayırt edici özellik de renktir. Renk minerallerin kabaca saflığı hakkında fikir sahibi olunmasına yardımcı olur. Ancak, bunun yanıltıcı da olabileceği unutulmamalıdır. Karbonat dışı mineralin küçük bir miktarı, renk değişiminin olması için yeterli olmaktadır. En meşhur yapı taşlarından, Hindistan kireçtaşı %0,2'den daha az Fe2O3 içermekte ve bu içerik, malzemeye kahverengi ve sarımsı kahverengi bir renk vermektedir. Keza, Carthage Mermeri ise kahverengi ve fosilli bir malzeme olup, %0,2 daha az demir ve alüminyum oksit içermektedir. Çok yüksek saflıktaki kireçtaşları, hafif kahverengi ile kül renginden beyaza uzanan bir renk içermektedir. Yeşil ve kül rengi gibi renkler içeren kireçtaşları genellikle, demir oksit veya karbonlu materyal içerdiğinin göstergesi olarak algılanmaktadır. Oksidasyon durumu arttıkça, renkler yeşile, kahverengiye ve kırmızıya doğru değişmektedir. Renk referans kartı, kayaç tanımlamalarında önemli katkı sağlayabilmektedir. Karbonatlı kayaçlardaki değişik miktarda ve tipte bulunan safsızlıklar, eğer söz konusu kayaçların yararlılık derecesini etkiliyorlarsa ekonomik açıdan önemli olmaktadırlar. Her safsızlık ile ilgili olarak en önemli iki soru vardır. Bunlar; ne kadar bulunur ve dağılımı nasıldır? sorularıdır. Bu safsızlıkların dikkate değer bir miktarı, kayaç içinde dissemine dağılımı ise bazı kullanım alanları için sorun olabilmektedir. Diğer taraftan safsızlıklar tabakalı bir şekilde kayaç içinde konsantre olmuşsa, bunlar bir zayıflık düzlemi oluşturarak, kayacın performansını olumsuz yönde etkileyebilmektedirler.

Modern dolomit oluşumunun Brezilya'nın Rio de Janeiro sahili boyunca fazla doymuş tuzlu lagünlerde, yani Lagoa Vermelha ve Brejo do Espinho'da anaerobik koşullar altında oluştuğu bulunmuştur. Dolomitin sadece sülfat azaltıcı bakterilerin, yardımı ile gelişeceği inanılmaktadır. Bununla birlikte, sıcaklığı düşük dolomit, organik madde ve mikrobik hücre yüzeyleri bakımından zengin olan doğal ortamlarda ortaya çıkmaktadır. Bu, organik madde ile ilişkili karboksil grupları tarafından magnezyum kompleksleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Jeolojik kayıtta büyük dolomit yatakları vardır, ancak mineral modern ortamlara nispeten daha nadirdir. 1999 yılında ilk kez tekrar edilebilir, inorganik düşük sıcaklıklı dolomit ve manyezit sentezleri yayınlandı. Bu laboratuvar deneyleri, yarı kararlı bir "öncünün" ilk çökelmesinin, periyodik çözünme ve yeniden çökelme aralıkları boyunca kademeli olarak, kararlı faza nasıl değişebileceğini gösterdi. Bu geri dönüşümü bulunmayan jeokimyasal reaksiyonun seyrini düzenleyen genel prensip "Oswald'ın adım kuralını çiğnemek" olarak tanımlanmıştır.

Dolomit, süs taşı, beton agregası ve magnezyum oksit kaynağı olarak ve de ayrıca magnezyum üretimi için Pidgeon işleminde kullanılmaktadır. Önemli bir petrol rezervuar kayasıdır ve kurşun, çinko ve bakır gibi ana metallerin büyük tabakalara bağlı Mississippi Vadisi Tipi cevher yatakları için ana kaya olarak hizmet etmektedir.
Kalsit kireçtaşının nadir veya çok maliyetli olduğu durumlarda, bazen demirin yerine ve çeliği eritmek için dolomit bir akış olarak kullanılmaktadır.
Bahçecilikte, dolomit ve dolomitik kireç taşı, topraklara ve topraksız saksı karışımlarına pH tamponu ve magnezyum kaynağı olarak eklenebilmektedir.
Dolomit, suyun ph'ındaki tampon değişikliğine yardımcı olması için deniz (tuzlu su) akvaryumlarında substrat olarak da kullanılmaktadır.
Kalsin dolomit ayrıca biyokütlenin yüksek sıcaklıklarda gazlaştırılmasında katranın tahrip edilebilmesi için bir katalizör olarak da kullanılmaktadır. Parçacık fiziğinin araştırmacıları, detektörlerin mümkün olan en fazla sayıda egzotik parçacığı algılanabilmesini sağlamak için dolomitin katmanlarının altında parçacık dedektörleri oluşturmayı sever. Dolomit nispeten daha az miktarda radyoaktif madde içerdiğinden, arka plan radyasyon seviyelerine katkıda bulunmadan kozmik ışınların oluşturduğu parazitlere karşı izole edilebilmektedir.

Erebus Dağı, Antarktika'daki Ross Adası'nın batısında bulunan ve dünyadaki etkin yanardağlar içinde en güneyde yer alan bir stratovolkandır. Ross Adası'nı oluşturan dört yanardağdan Erebus dışındakiler, sönmüş yanardağlardır.
Bu yanardağ, bölgede bulunan ve New Mexico Madencilik ve Teknoloji Enstitüsü (New Mexico Institute of Mining and Technology)'nce işletilen Erebus Dağı Volkan Gözlemevi (Mount Erebus Volcano Observatory) tarafından izlenmektedir.

1972'den beri sürekli aktif durumda olan Erebus Dağı, günümüzde Antarktika'nın en etkin yanardağıdır. Krateri, dünyada çok az sayıda bulunan daimi lav göllerinden birinin ev sahibidir ve bu lav gölü, günlük olarak Stromboli tipi patlamalara maruz kalmaktadır. 2005'te küçük çaplı kül püskürmeleri izlenmiş ve hatta, lav gölünün yakınındaki yarıklardan da küçük bir lav akıntısı gözlenmiştir.
Deniz seviyesinden yüksekliği 3.794 metre olan Erebus, tıpkı Etna gibi, alt yarısı kalkan yanardağı ve üst yarısı da stratovolkan konisi olan bir dağdır. Jeolojik tarihi boyunca görece farklı nitelikte lav püskürmeleri ve yapı değişimleri göstermiş olması nedeniyle, poligenetik stratovolkan olarak sınıflandırılır:

En eski püskürme ürünlerini, görece başkalaşmamış ve koyu kıvamlı olmayan bazanit yapılı lav akıntıları oluşturur. Dağın kalkan yapılı geniş alt yarısı bu akıntıların ürünüdür.
Daha sonraki bazanit ve fonotefrit lavlar, genç bir Erebus'un aşınmış kalıntısı olan Fang Ridge (Azı Dişi Sırtı) ve dağın yamaçlarındaki birbirinden ayrı diğer bölgelerin üzerinde birikmiştir.
Daha koyu kıvamlı fonotefrit, tefrifonolit ve trakit lav püskürmeleri, bazanit akıntılarından sonra oluşmuştur.
Güncel püskürme etkinliğinin bileşimiyse, dağın açıktaki lav akıntısının çoğunu oluşturan anortoklas-porfirik tefritik fonolit ve fonolittir.

Erebus'un stratovolkan konisi yapılı üst yarısının yamaçları yaklaşık 30° dikliktedir ve büyük ölçekli kenar setlerine sahip tefritik fonolit lav akıntılarının hâkimiyetindedir. Bu eğimde yaklaşık 3.200 metreye ulaşıldığında, 100.000 yıldan daha genç bir kalderayı temsil eden zirve platosuna bağlı bariz bir kırılma gözlenir. Bu kalderanın kendisi, düşük hacimli tefritik fonolit ve fonolit lav akıntıları ile dolmuştur. Kalderanın ortasındaysa, temel yapısında dağılmış lav bombaları ve büyük miktarda anortoklas kristali birikintileri bulunan, dik yamaçlı bir koni oturur. Dağın tepesindeki etkin lav gölü de bu zirve konisinin tepesinde bulunur. Yanardağın sık ürettiği Stromboli tipi patlamalar, en içte bulunan kraterdeki çeşitli yarıklardan ve en sık olarak da 10 metre çapa ulaşabilen gaz balonlarının lav gölünden patlayıcı bir şekilde çıkması tarzında gelişir.

Erebus Dağı, coğrafya keşifleri nedeniyle sonradan "Sör" unvanıyla onurlandırılan bir İngiliz deniz subayı ve kâşif olan James Clark Ross tarafından keşfedilmiştir. 1839'la 1843 yılları arasında, komutasındaki HMS Erebus ve HMS Terror adlı gemilerle Antarktika'ya keşif gezileri düzenlemiş olan James Clark Ross, kıtanın kıyı şeridinin büyük bölümünün haritasını çıkarmış ve 1841'de de Ross Denizi, Victoria Arazisi ve gemilerinin adlarını verdiği Erebus Dağı ile Terör Dağı'nı keşfetmiştir.
Erebus Dağı'na ilk defa 1908'de, Sör Ernest Shackleton ve ekibinin Nimrod keşif seferi sırasında çıkılmıştır.

Ana madde: Yeni Zelanda Hava Yolları - Uçuş 901
Yeni Zelanda Hava Yolları - Uçuş 901, Yeni Zelanda'nın Auckland Uluslararası Havalimanı'yla Antarktika arasındaki tarifesiz ve gidiş-dönüş yolcu taşıma hizmetiydi. Şubat 1977'de başlatılan ve McDonnell Douglas DC-10-30 tipi uçakla yürütülen bu servis, uçağın 1979'daki bir uçuş sırasında Erebus Dağı'na çakılması ve taşıdığı 257 yolcunun tümünün ölmesiyle sona ermiştir.

Global Volcanism Program (Küresel Volkanizm Programı) sitesinde Erebus 8 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Mt. Erebus Volcano Observatoy (Erebus Dağı Volkan Gözlemevi).

 Wikimedia Commons'ta Erebus Dağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Evaporit, sulu bir çözeltinin buharlaşmasıyla kristalleşme ve yoğunlaşma sürecinde sonuçlanır. Evaporit suda çözünen mineral sedimentin (mineralin) ismidir. İki çeşit tuz taşı birikintisi vardır:

Okyanus birikintisi olarak da bilinen marine ve göller gibi suyun ana bloklarında bulunmaktadır.
Evaporit tuz taşları çökelti kayaları olarak bulunur.

Yüzeydeki tüm ana su blokları ve suyu taşıyan katmanda çözülmemiş tuzlar bulunmasında rağmen, su çökelmek için mineraller atmosferde buharlaşmak zorundadır. Bu olay olduğu için, su ana blokları su girdisinin mevcut olduğu kısımda tuz taşının net oranının altında kalmak için kısıtlı bir çevreye girmek zorundadır. Buharlaşma olduğunda kalan su, tuzları çoğaltır.

1. Denizdeki tuz taşları
Denizde bulunan tuz taşları daha kalın tabaka oluşturmaya meyillidirler ve genellikle daha geniş araştırmanın kapsamıdır. Onlar aynı zamanda buharlaşmanın sistemini oluşturmaktadır. Bilim adamları bir laboratuvar da okyanus suyunu buharlaştırdıklarında 1884 yılında Usiglio tarafından ilk defa gösterilen belirli bir sırada birikmiştir. Deneyin ilk aşamasında orijinal suyun yaklaşık %50'sinin derinde kaldığı zaman başlar.Bu noktada küçük karbonatlar oluşmaya başlar. Sıradaki aşama deneyin orijinal seviyenin yaklaşık %20 ile bırakıldığında gelir. Bu noktada mineraller jipsler oluşturmaya başlar ki buharlaşmaya meyilli olmayan karbonat mineraller dışında %10'u Halit tarafından izlenir. En yaygın mineraller deniz tuz taşlarının en temsilcileri olarak düşünülür. Kalsit, jips, anhidrit, halit, potasyum klorür, magnezyum, lengbeinit, polihalit, kainit, magnezyum sülfat içerir. Aynı zamanda 80 farklı mineral vardır ki bunlar tüm içeriğinde %4'ten daha az tuz taşı çökeltilerin de bulunduğu tespit edilmiştir.

2. Denizde olmayan tuz taşları
Denizde olmayan tuz taşları deniz çevresinde genellikle yaygın olmayan minerallerden oluşur çünkü genelde denizde olmayan tuz taşları çökeltileri deniz çevresinde bulunan farklı kimyasal elementlerin oranıdır. Bu oranlarda bulunan genel mineraller; blödite (hidratlanmış, sodyum, magnezyum sülfat mineraldir), boraks (önemli bir bor bileşikleri, mineral ve borik asidin bir tuzudur.), EPSOMİTE (hidritli magnezyum sülfat mineraldir.), Gaylussite (bir karbonat mineraldir), Globerit (bir sodyum kalsiyum sülfat mineralidir), Mirabilite (Glauber tuzu olarak da bilinen Mirabilite, bir sulu sodyum sülfat mineralidir), Tenardit (susuz sodyum sülfat mineral), Trona (trisodyum hidrojen dikarbonat dihidrat bir evaporit mineraldir) içerir. Denizde olmayan mineraller okyanus çökeltilerinden gelmemesine rağmen Halit, jips, anhidrit içerebilir ve bu mineraller baskın duruma gelebilir. Denizde olmayan tuz taşları herhangi bir azalma ya da iklim değişikliği yapmaz.Bu çökeltiler aynı zamanda bugünün ekonomisine yardım eden önemli mineraller içerebilir. Buharlaşma oranı gelen su oranının arttırdığı ve yeterli su kaynaklarının olduğu yerde suda olmayan biriken kalın çökeltiler oluşmaya meyillidir.
Diğer su ana blokunda bulunan kısıtlı giden su ya da gelen su aynı zamanda kapalı havzalarda oluşmak zorundadır. Bunun ilk örnekleri tuz gölü çökeltileri olarak bilinir. Tuz gölleri uzun ömürlü gölleri tercih ederler. Bunlar arada yıl boyunca olan mevsimlik göllerdir ki bu göller sadece yılın belirli bir mevsiminde oluşur ya da herhangi bir dönemde mevsimlik ya da aralıklarla su kütlesi üzerinde tutan belirli yerler belirtmek için kullanılır. Denizde olmayan tuz taşlarının modern örneklerini Utah'taki büyük tuz gölünü ve Ürdün ve İsrail arasında yatan Ölü Deniz'i içerir.
Yukarıdaki şartlara uyabilmesi için kaya tuzlarının çökelmiş olması gerekir:
Graben alanları ve yarı graben alanları içerdikleri çatlaklarla birlikte nehirsel drenajlarla beslenirler genelde subtropikal ya da tropikal çevrededirler.
Okyanussal çatlak içinde bulunan grabenler okyanussal besinlerden beslenirler ve bunlar ayrışmaya ve buharlaşmaya neden olur. Örneğin İsrail ve Ürdün'de bulunan Kırmızı ve Ölü Deniz. Yarı kuraklık ya da tam kuraklık içinde bulunan tortul havza drenajları tropikal çevreyi ısıtır ve geçici drenajlardan beslenir. Örneğin Simpson Çölü Batı Avustralya ve Utah'taki büyük tuz gölü tortul olmayan havza alanları ve artezyen sulardan beslenir.
Örnek ortamlar Avustralya büyük artezyen havzası tarafından beslenen Victoria Çölü'nün sızıntı höyüklerine oluşturur.
Son derece kurak ortamları besleyen drenaj havzaları Sahra çölü ve Namib. En önemli bilinen evaporit depolamaları Akdeniz havzasında Messinyen.

Tuz taşları yüzey altındaki davranışları bulundukları ortamdaki fiziksel özellikleri ve mineralojileri nedeniyle ekonomik olarak önemlidirler.
Tuz taşı mineralleri özellikle nitrat mineralleri Peru ve Şili’de ekonomik olarak önemlidirler. Nitrat mineralleri genellikle gübre ve patlayıcı üretiminde kullanılmak için çıkarılır.
Kalın Halit yataklarının, jeolojik dengesi tahmin edilebilen fiziksel ve mühendislik davranışlar ve yer altı sularına geçirmemesi nedeniyle nükleer atıkların imhasında önemli bir işlem kazanması umulmaktadır.
Halit oluşumları petrol yataklarının oluşmasına uygun ortam oluşturan kubbe oluşturma yetenekleriyle ünlüdürler.

Bu tabloda deniz tuz kayalarının oluşan minerallerini gösterir, genellikle en yaygın mineraller bu tabloda gösterilmiştir.

Jackson, Julia A., 1997, Glossary of Geology 4th edition, American Geologic Institute, Alexandria Virginia
Boggs, S., 2006, Principles of Sedimentology and Stratigraphy (4th ed.), Pearson Prentice Hall, Upper Saddle River, NJ, 662 p.
Melvin, J. L.(ed) 1991, Evaporites, petroleum and mineral resources; Elsevier, Amsterdam
C.Michael Hogan. 2011. Sulfur. Encyclopedia of Earth, eds. A.Jorgensen and C.J.Cleveland, National Council for Science and the environment, Washington DC
California State University evaporites page
Gore, Rick. "The Mediterranean: Sea of Man's Fate." National Geographic. Dec. 1982: 694-737.
Gueguen and Palciauskas (1984). Introduction to the Physics of Rocks.

Gabro, yeryüzü yüzeyinin altında yer alan bir holoskristalin kütlesine magnezyum ve demir bakımından zengin magmanın yavaş soğumasından meydana gelen magmatik bir kayadır. Dünyanın okyanusal kabuklarının çoğu, okyanus ortasındaki sırtlarda oluşan gabrodan meydana gelir. Gabro ayrıca kıtasal volkanizma bağlı plütonlar olarak bulunur.

"Gabro" terimi 1760'larda İtalya'daki Apenin Dağları'nın ofiyeloitlerinde bulunan bir dizi kaya türünü adlandırmak için kullanılmıştır. Adı Toskana'daki Rosignano Marittimo yakınlarındaki bir mezra olan Gabro'dan almıştır. Daha sonra, 1809'da Alman jeolog Christian Leopold von Buch, terimi bu İtalyan ofiyolitik kayaçların tanımında daha kısıtlayıcı olarak kullandı. Jeologların günümüzde daha kesin olarak "metagabro" (metamorfize gabro) adını vereceği kayalara "gabro" adını verdi.

Gabro yoğun, yeşilimsi veya koyu renklidir ve piroksen, plajiyoklaz ve az miktarda amfibol ve olivin içerir.
Piroksen içeriği çoğunlukla klinopiroksen, genellikle ojittir, ancak az miktarda ortopiroksen de mevcut olabilir. Ortopiroksen miktarı toplam piroksen içeriğinin (% 5 veya daha az klinopiroksen içeriği)% 95'inden fazlaysa, kayaya norit denir. Öte yandan gabro, piroksenlerinin% 95'inden fazlasına monoklinik klinopiroksen s formunda sahiptir. Ara kayalar gabro-norit olarak adlandırılır. Gabroda kalsiyum yönünden zengin plajiyoklaz feldspat ve piroksen içeriği% 10-90 arasında değişmektedir. % 90'dan fazla plajiyoklaz varsa, kaya bir anortozittir. Öte yandan, kaya% 90'dan fazla piroksen içeriyorsa (genellikle her ikisi de mevcuttur) buna piroksenit denir. Gabro ayrıca az miktarda olivin (önemli miktarda olivin mevcutsa "olivin gabro"), amfibol ve biyotit içerebilir. Gabrodaki kuvars içeriği toplam hacmin % 5'inden azdır.
'Kuvars gabroları' veya monzogabrobların da oluştuğu bilinmektedir, örneğin kuzeydoğu Slovenya'daki Pohorje'deki cizlakit ve muhtemelen silika ile aşırı doymuş magmadan türetilmiştir. Esseksitler, ana magmaları silika ile doymamış gabroları temsil eder, bu da kuvars yerine aksesuar mineraller olarak feldspathoid mineralleri nefelin, kansrinit ve sodalit oluşumuna neden olur. (Bir kayanın silika doygunluğu normatif mineraloji ile değerlendirilebilir). Gabroblar, manyetit, ilmenit ve ulvospinel gibi az miktarda, tipik olarak yüzde birkaç demir-titanyum oksit içerir.
Gabro genellikle kaba tanelidir, kristaller 1 mm veya daha büyüktür. Daha ince taneli gabro eşdeğerlerine diyabaz (dolerit olarak da bilinir) denir, ancak mikrogabbro terimi genellikle ekstra tanımlayıcılık istendiğinde kullanılır. Gabro pegmatitik için son derece iri taneli olabilir ve bazı piroksen-plajiyoklaz kümülatları esasen iri taneli gabrodur, bazıları asiküler kristal alışkanlıkları sergileyebilir.
Gabro genellikle dokuda eşittir, ancak zaman zaman, özellikle plajiyoklaz fenokristalleri yer altı minerallerinden daha erken büyüdüğünde porfiritik olabilir.

Gabro, piroksen ve plajiyoklazın yerinde kristalizasyonu yoluyla büyük, tek tip bir izinsiz giriş olarak ya da piroksen ve plajiyoklazın çöktürülmesiyle oluşan bir kümülat olarak katmanlı bir izinsiz girişin bir parçası olarak oluşturulabilir. Kümülat gabrolar daha uygun olarak piroksen-plajiyoklaz adcumulate olarak adlandırılır.
Gabro, okyanus kabuğunun önemli bir parçasıdır ve birçok ofiyolit kompleksinde III ve IV bölgelerinin (tabakalanmış dayk bölgesinden masif gabro bölgesine) bir parçası olarak bulunabilir. Gabroik girintilerin uzun kemerleri tipik olarak proto-yarık bölgelerinde ve yarık yanlara girerek eski yarık bölgesi kenarlarının etrafında oluşur. Manto tüyü hipotezleri, mafik ve ultramafik saldırıları ve coeval bazalt volkanizmini tanımlamaya dayanabilir.
Neredeyse tüm gabrolar plütonik bedenlerde bulunur, ancak terimi (Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliği, IUGS'nin önerdiği gibi) sadece plütonik kayaçlarla sınırlamak uygun değildir, çünkü gabro belirli kalın lavların kaba taneli bir iç fasiyes olarak bulunabilir. Bir kaya tanımını, nasıl veya nerede oluştuğundan çok, kayanın tanımlayıcı özelliklerine dayandırmak daha iyidir.

Gabro genellikle değerli miktarlarda krom, nikel, kobalt, altın, gümüş, platin ve bakır sülfür içerir.
Orbular gabro çeşitleri süs kaplama taşları, kaldırım taşları olarak kullanılabilir ve siyah granit ticari adıyla da bilinir. Mutfak tezgahı için de kullanılır.

Ocean drilling program gabbro petrology 29 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scientists find the elusive gabbro 5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gnays, yaygın bir başkalaşım kayacı türüdür. Gnays, magmatik veya tortul kayaçlardan oluşan oluşumlara etki eden yüksek sıcaklık ve yüksek basınçlı başkalaşım süreçleriyle oluşur. Gnays, şistten daha yüksek sıcaklık ve basınçlarda oluşur. Gnays hemen hemen her zaman, belirgin bir bölünme olmaksızın, değişen koyu ve açık renkli bantlarla karakterize edilen bantlı bir doku gösterir.

Gnays sözcüğü, 1757 yılından bu yana İngilizce olarak kullanılmaktadır. Almanca gnays kelimesinden ödünç alınmıştır. Eski Yüksek Almanca gneisto "kıvılcım" sözcüğünden türetilmiş olabilir.

Gnays, 320 °C'den yüksek sıcaklıklara ve nispeten yüksek basınca maruz kalan tortul veya magmatik kayadan oluşur.

Gnaysik kayaçlar genellikle orta ila kaba yapraklıdır; büyük ölçüde yeniden kristalleştirilirler, ancak büyük miktarlarda micas, klorit veya diğer platy mineralleri taşımazlar. Metamorfozlu magmatik kayalar veya eşdeğeri olan gnayslar granit gnayslar, diorit gnayslar vb. olarak adlandırılır. Gnays kayaları, garnet gnays, biyotit gnays, albite gnays vb. gibi karakteristik bir bileşenden sonra da adlandırılabilir. Ortogneiss, magmatik bir kayadan türetilen bir gnaysı belirtir ve paragneiss, tortul bir kayadan biridir.
Gnaysöz kayaçlar gnays benzeri özelliklere sahiptir.

Gnays, gnaysik bantlama adı verilen paralel çizgiler gibi bantlar halinde çizgili görünür. Bantlama yüksek sıcaklık ve basınç koşulları altında geliştirilmiştir.
Mineraller, enine kesitte bant olarak görünen katmanlar halinde düzenlenmiştir. Bileşimsel bantlama adı verilen katmanların görünümü, katmanların veya bantların farklı bileşime sahip olması nedeniyle oluşur. Daha koyu bantlar nispeten daha mafik minerallere sahiptir (daha fazla magnezyum ve demir içerenler ). Daha hafif bantlar nispeten daha fazla felsik mineral (silikon, oksijen, alüminyum, sodyum ve potasyum gibi daha hafif elementler içeren silikat mineralleri) içerir.
Bantlamanın yaygın bir nedeni, protolitin (metamorfizmaya maruz kalan orijinal Kaya malzemesi) aşırı kesme kuvvetine, bir kart destesinin üst kısmının bir yönde itilmesine benzer bir kayma kuvvetine ve güvertenin dibine tabi tutulmasıdır.diğer yönde. Bu kuvvetler kayayı plastik gibi uzatır ve orijinal malzeme tabakalara yayılır.
Bazı bantlamalar, aşırı sıcaklık ve basınca maruz kalan orijinal kaya malzemesinden (protolit) oluşur ve kuvarsit ve mika bantlarına metamorfize edilmiş alternatif kumtaşı (çakmak) ve şeyl (koyu) katmanlarından oluşur.
Bantlamanın bir başka nedeni, farklı malzemeleri kimyasal reaksiyonlar yoluyla farklı katmanlara ayıran, tam olarak anlaşılamayan bir süreç olan "metamorfik farklılaşma" dır.
Tüm gnays kayaları saptanabilir bantlamaya sahip değildir. Kiyanit gnays'ta, kiyanit kristalleri esas olarak bir plajiyoklaz (albit) matrisinde rastgele kümeler olarak görünür.

Augen gnays kaba taneli gnayslardır. Augen "gözler" anlamına gelmektedir. Ayrıca granitin metamorfizmasından kaynaklanan kaba taneli bir gnays olarak bilinmektedir.

Henderson gnays Kuzey Carolina ve Güney Carolina ABD'de bulunur. İki sıralı formda deforme olmuştur. ikinci daha çarpık form Brevard fayı ile ilişkilidir. Ve ilk deformasyon güneybatıya doğru yer değiştirmeden dolayı kaynaklanmaktadır.

lewisian gnays İskoçyada oluşan bir ana kayadır. Moine Thrust'un batısındaki İskoç anakarasında ve Coll ve Tiree adalarında bodrum yatakları oluştururlar. Bu kayaçlar büyük ölçüde magmatik kökenlidirler. Metamorfize mermer, kuvarsit ve mika şist ile karıştırılır ve daha sonra bazalik pens ve granit magma sokulur.

Baltık kalkanında Archean ve Proterozoyik yaş gnaysları meydana gelir.

Harper, Çevrimiçi Etym. Dict., "gnays"9 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marshak 2013, s. 194–95; Şekil. 7.6a-c
^ Sacks & Secor (1990).
^ Bjørn Hageskov (1985): Bir sünek sinistral kesme bölgesinde, Koster adaları, SW İsveç'te Koster dayk sürüsünün daralma deformasyonu. Danimarka Jeoloji Derneği Bülteni 34 (3-4): 151–97
^ Gillen (2003), s. 44.
^ McKirdy ve diğ. (2007), s. 95.
Blatt, Harvey ve Robert J. Tracy (1996). Petroloji: Magmatik, Sedimanter ve Metamorfik, 2. Baskı. Freeman, sayfa 359-65. ISBN 0-7167-2438-3
Marshak, Stephen (2013). Jeolojinin Temelleri (4. baskı). WW Norton. ISBN 978-0-393-91939-4
Gillen, Con (2003). İskoçya'nın jeolojisi ve manzaraları. Harpenden. Terra Yayıncılık. ISBN 978-0-393-91939-4
Harper, Douglas (ed.). "gneiss", Online Etimolojik Sözlük. Erişim tarihi: 2015-03-01.
McKirdy, Alan, Roger Crofts ve John Gordon (2007). Dağ ve Sel Ülkesi: İskoçya'nın Jeolojisi ve Yeryüzü Şekilleri. Edinburgh. Birlinn. ISBN  978-1-84158-357-0
Murray, WH (1966). Hebridler. Londra. Heinemann
Sacks, Paul E. ve Donald T. Secor (1990). "Laurentia ve Gondwana arasındaki Geç Paleozoik kıta çarpışmasının kinematiği". Science, 250 (4988): 1702-05. Doi:
10.1126 / science.250.4988.1702

Granodiyorit, granite benzer, ancak ortoklaz feldispattan daha fazla plajiyoklaz feldispat içeren iri taneli (faneritik) müdahaleci bir magmatik kayaçtır.
Banatit terimi bazen gayri resmi olarak granodiyorit de dahil olmak üzere granitten diyorite kadar çeşitli kayaçlar için kullanılır.

Ortalama olarak, üst kıtasal kabuk, granodiyorit ile aynı bileşime sahiptir.
Granodiyorit, batolitlerde veya Dünya yüzeyinin altındaki stoklarda soğuyan, silika bakımından zengin, magmanın girmesiyle oluşan plütonik bir volkanik kayadır. Genellikle sadece yükselme ve erozyon meydana geldikten sonra yüzeyde ortaya çıkar.

Granodiyorit çoğunlukla yol yapımında kırma taş olarak kullanılır. Ayrıca yapı malzemesi, bina cephesi, kaldırım taşı olarak ve süs taşı olarak da kullanılmaktadır. Rosetta Taşı, granodiyoritten yapılmış bir steldir. Pantheon'un Roma'daki revak sütunları, her biri 12 metre yüksekliğinde ve 1.5 metre çapında olan tek granodiyorit şaftlarından oluşur.

Karakurum Dağları'nın Pakistan-Çin sınırı üzerinde bulunan K2 Dağı, 8.611 metreye ulaşan yüksekliğiyle Everest'ten sonra dünyanın en yüksek ikinci dağıdır. Dağın diğer anıldığı isimleri ise Çhogori/Kogir, Ketu/Keçu, Zalim Dağ ve tam kabul görmemiş başka ismi Godwin Austin'dir. Zorluk bakımından ise dünyada ilk sırada yer alır ve dolayısıyla dağcılar arasında zirvesi bir nevi "kutsal zirve" olarak görülür. K2 Dağı, %25 gibi yüksek ölüm oranıyla "öldürücü dağ" ve "zalim dağ" olarak nam salmıştır.
Dağ K2 ismini, Britanya sömürgesi dönemindeki Hindistan'ın kapsamlı trigonometrik harita ölçümü sırasında Karakurum Dağları ölçülürken göze çarpan iki zirvenin K1 ve K2 olarak adlandırılmasından almıştır. Bu ölçümlerde eğer varsa öncelikle yerel adlandırmaya yer verilmiş ancak K2 zirvesi için bilinen bir yerel ad bulunamamıştır.
K2, 8.000 m'den yüksek 14 dağ arasında çıkış sayılarına göre zirvesine en zor varılabilendir. Bunun başlıca birkaç sebebi ise dağın aşırı dik olup teknik beceri gerektiren birçok safhası olması, düşen kaya parçaları ve çığ çökmesi olarak gösterilebilir. İlk başarılı zirve çıkışını 1954 yılında bir İtalyan ekip yapmıştır. Liderliğini Ardito Desio'nun yaptığı bu ekipte zirveye ulaşabilen dağcılar Lino Lacedelli ve Achille Compagnoni'dir. K2'ye tırmanan ilk kadın Polonyalı dağcı Wanda Rutkiewicz olmuştur. Türkiye'den ilk çıkışı 2001 yılında Nasuh Mahruki gerçekleştirmiştir. Daha sonra 2012 yılında Tunç Fındık K2'ye tırmanan ikinci dağcı olmuştur. Öte yandan bu zirveye çıkan dağcıların ismi anılırken bilinmesi gereken başka bir gerçek de dağcıların asıl eşyalarını, hem de dağcılar gibi özel giyim kuşamları olmadan, üstelik, onlara kimi zaman rehberlik ederek zirveye taşıyan yerel halktan hamalların durumudur. Son derece fakir olan bu Pakistanlı veya Nepalli hamallar, olanaksızlık içinde eşya taşırken ya da zorlu geçitlerde rehberlik yaparken sıklıkla ölümle karşılaşmaktadırlar. K2 zirvesini tırmanmak isteyen dört kişi başına bir hamal hayatından olduğu için bu tırmanışların durdurulması dahi isteniyor ancak tırmanılması en zor dağ oluşu nedeniyle K2 zirve tırmanışı dağcılar için vazgeçilmez olmuştur.

Yakın yıllara kadar dağcılar için ölüm oranı 1/3 iken, bu oran teknolojideki gelişmeler ve dağcıların tehlikeler konusundaki tecrübeleri sayesinde azalmaktadır.
2012 yılında çekilen "Zirve" isimli Belgesel K2'ye tırmanmaya çalışırken yaşamlarını yitiren on bir dağcının hikâyesini anlatmaktadır.

Blankonthemap 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Northern Kashmir WebSite
How high is K2 really? 23 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Measurements in 1996 gave 8614.27±0.6 m a.m.s.l
Aleister Crowley's account of the 1902 K2 expedition 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
K2climb.net 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CNR meteo station 14 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The climbing history of K2 from the first attempt in 1902 until the Italian success in 1954.
Outside Online: The K2 Tragedy
Sample of K2 poster product including Routes and Notes 13 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (235 KB) From Everest-K2 Posters 7 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Northern Pakistan—highly detailed placemarks of towns, villages, peaks, glaciers, rivers and minor tributaries in Google Earth  4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şablon:Cite summitpost
Map of K2 20 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
List of ascents to December 2007 24 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'K2: The Killing Peak' 20 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Men's Journal November 2008 feature
Achille Compagnoni  17 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Daily Telegraph obituary
Dr Charles Houston  17 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Daily Telegraph obituary

Karakurum (Halha Moğolcası: Harhorin, Geleneksel Moğolca: Kara Kurum) Moğolistan İmparatorluğu'nun 13. yüzyılda başkenti. İmparatorluğa yalnızca 30 yıl başkentlik yapmıştır.
Moğolistan'ın güneybatısındaki Övörhangay ilindedir, bugünkü Harhorin kenti yakınlarındadır. Orhun kalıntılarının da bulunduğu Dünya Kültür Hazineleri Alanı Karakurum'da bulunur.

Orhun Vadisi Hiung-nu, Göktürk ve Uygur imparatorluklarına beşiklik etti. Göktürkler, Hangay Dağları yakınlarındaki Ötüken'de yerleşti, Uygurlar Karabalgasun'u başkent yaptılar ancak daha sonra ülkenin merkezini Karakurum'a taşıdılar. Bu alan muhtemelen Moğolistan'ın en eski tarım alanlarındandır.
Cengiz Han'ın 1218/19 yıllarında Harzemşahlar'a karşı sefere çıkmak için ordularını Karakurum adında bir yerde topladığı belirtilmektedir, kenti ele geçiren Moğol Devleti 1220'de yeni bir başkent oluşturma isteğiyle kenti yeniden yapılandırmaya başladı. 1235'e kadar, Karakurum küçük bir kentti, Cengiz'den sonra Moğolların başına geçen Oktay Kağan'ın Çinlilere yenilmesinden sonra kentin çevresine surlar dikilmeye başlandı.

Oktay ve vârisleri döneminde, Karakurum Ön Asya ve Orta Asya'nın önemli siyasi merkezlerinden oldu. Möngke kent yerleşkesi genişledi ve büyük Budist tapınakları yapıldı.

Rubrucklu William, bir Flemenk-Fransız misyoner ve Papalık elçisi olarak 1254'te Karakurum'a vardı. William şehre dair en ayrıntılı anlatımlardan birini kaleme aldı; yazdıkları hiç de kenti över nitelikte değildi. Kenti Paris yakınlarında bir köy olan Saint-Denis'le kıyaslıyor ve Karakurum'u buradan daha aşağıda görüyor; Saint-Denis'teki kraliyet manastırının Karakurum'daki han sarayından on kat daha görkemli olduğunu söylüyordu. Bunun yanında Karakurum'u çok kozmopolit ve dini inançlara hoşgörüyle yaklaşılan bir yer olarak tasvir ediyor, Möngke Han'ın sarayının bir parçası olarak betimlediği gümüş ağacın Karakurum'un simgesi olduğunu anlatıyordu. Surlarla çevrili kentin dört ana yöne bakan dört kapısı olup, sabit evlerden oluşan iki mahallesinin birinde "Sarazenlerin", birinde "Hitayların" yaşadığını, on iki pagan tapınağı, iki cami ve bir Nesturi kilisesi bulunduğunu kaydetti.

1260'ta Kubilay Han Moğol hanedanında kendini Moğol Hanı olarak duyurdu. Bunun üzerine küçük kardeşi Arık Böke'yi saf dışı bırakmak için başkenti Şangdu'ya taşıdı. Daha sonra ise başkent zamanın söyleyişi ile Hanbalık, bugünkü adıyla Pekin oldu. Karakurum Avar hükümdarının 1271'de Çin'e girmesiyle yönetici kent özelliğini büyük ölçüde yitirdi. Daha da kötüsü, Arık Böke'nin yaptığı savaşlar, bilhassa  Kaydu Han ile yaptığı mücadeleler kenti sarstı. 1260'ta, Kubilay Han kentin tüm tahıl gereksinimini engelledi ve 1277'de Kaydu Han Karakurum'u işgal etti, yalnız Yuan Hanedanı kentten çıkarıldı ve bir sonraki yıl komutan Bârin Han kent yönetimini devraldı. 1298/99'de prens Ulus Buka Karakurum'daki tüccar evlerini ve tahıl ambarlarını yağmaladı. Ancak, 14. yüzyılın ilk yarısında kent yeniden bir canlanma dönemine girdi: 1299'da kent doğuya doğru büyütüldü. 1311'de ve daha sonra 1342-1346 yılları arasında budist ibadethaneleri onarıldı.

1368'de Yuan Hanedanlığı'nın yıkılmasıyla birlikte Biliktü Kağan Karakurum'a yerleşti. 1388'de, Ming Hanedanlığı'ndan kamutan Hu Da şehre girip, Karakurum'u yağmaladı. Saghang Sechen, Erdeni-yin Tobči'de kentin 1415'te yeniden yapılandırılması için Kurultay'dan yetki alındığını iddia etti, ancak arkeolojik veriler bu iddiayı kanıtlayacak bulgulara ulaşamadı. Bununla birlikte, 16. yüzyılda Dayan Han kenti bir kez daha başkent yaptı. Çeşitli zamanlarda kent Börçigin ve Oyrat kavimleri arasında el değiştirdi.

1585'te Abatay Han kent yakınlarında Halhalar için bir Tibet Budizmi merkezi olan Erdene Zuu Manastırı'nı inşa etti. Bu inşaat yapılırken çeşitli malzemeler kullanıldı.
Karakurum'un gerçek konumu uzun itilaflara neden oldu. İlk ipuçlardan Erdene Zuu'nun Karakurum'da olduğu 18. yüzyılda zaten biliniyordu. Ancak 20. yüzyıla kadar buranın Karabalgasun veya Ordu-Balık olabileceği düşünülüyordu. 1889'da, Nikolai Yadrintsev'in eski Moğol başkentini bulmak için yaptığı araştırmalar, Türk tarihinin ilk Türkçe yazılı belgeleri sayılan Orhun Yazıtları'nın bulunmasını sağladı. Yadrintsev'in yaptığı araştırmalardaki görüşleri Wilhelm Radloff tarafından da desteklendi.
İlk arkeolojik kazılar 1933/34 yıllarında D. Bukinich tarafından yapıldı. 1948/49 yıllarında ise Sovyet-Moğol arkeologlar bir kazı çalışması başlattı Bu kazılarda Sergei Kiselyov Ögedey Sarayı'nın kalıntılarını buldu, ancak bu sonuçtan şüpheler vardı. Kazı çalışmaları Moğol-Alman kazıcılarca 2000-2004 yıllarında tekrar başladı. Yeni bulgular bu yerin Ögedey'in Sarayı değil büyük bir budist tapınağı olduğunu söylüyordu.
Çalışmalarda: asfalt yollar, bazı tuğla ve birçok kerpiç yapılar, yerden ısıtma sistemleri, yatak-soba, bakırın işlendiğine dair kanıtlar, altın, gümüş, işlenmiş demir, cam, metal paralar ve kemik parçaları gibi birçok nesne ortaya çıkarıldı. Ayrıca dört tane de fırın bulundu.

Başbakan Tsakhiagiin Elbegdorj 2004 yılında eski başkent Karakurum yerinde yeni bir şehir inşa etmek için bir proje geliştirmeye karar verdi. Uzmanlardan oluşan bir çalışma grubu atadı. Ona göre, yeni Karakurum örnek ve Moğolistan'ın başkenti olma vizyonuyla biçimlenecek bir tasarım olacaktı. Ancak Elbegdorj'un istifası ve Miyeegombiin Enkhbold'un başbakan olmasıyla birlikte tasarı rafa kaldırıldı.

Dschingis Khan und seine Erben (sergi katalogu), Münih 2005
Qara Qorum-City (Mongolia). 1: Preliminary Report of the Excavations, Bonn 2002

public domain text posted on-line by The United States Library of Congress10 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi: Ülke çalışması: Moğolistan16 Ocak 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
9 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20100109042032/http://depts.washington.edu/silkroad/cities/karakorum/karakorum.html arşivlendi. İpek Yolu ve Karakurum, İpek Yolu kentleri 30 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Vaşingtın Üniversitesi, 2004.
Bir Moğol hazinesi: Karakurum 31 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., UNESCO Courier19 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Namsrain Ser-Odjav tarafından, Mart 1986 14 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
William of Rubruck'un Moğol hesabı5 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflarla Moğol tarihi 3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moğol-Alman kazıları

Karakurum, Pakistan, Çin ve Hindistan'daki sıradağlar. Bu dağlar Himalayalar'ın batı uzantısıdır.,
Dünya üzerindeki ikinci en yüksek dağ sırasıdır ve Pamir Dağları, Hindu Kush ve Himalayaları içeren bir sıralar kompleksinin parçasıdır.
Yüksek yokuşlarda veya kuytu yamaçlarda, Rosa webbiana, Berberis pachyacantha, Polygonum viviparum, Juniperus polycarpus, Potentilla desertorum, Mertensia tibetica, Salix denticulata, Spiraea lycoides gibi bitkiler egemendir.

Karakurum Karayolu

Karakoram Photo Gallery 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Comprehensive Information about the mountains of Himalaya and Karakoram with links to good images
Pakistan Travel Information 11 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Travel Web: The Karakoram Highway 4 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pakistan's Northern Areas dilemma21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karakorams
Climbing
The Karakorum Highway
Muztagh Travel 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karbonatit, kalsit ve diğer karbonat minerallerince (dolomit ve ankerit gibi) zengin, manto kökenli olduğu kabul edilen nadir bir kayaç. Karbonatitler, sokulum yapmış kütleler, dayklar, konik örtüler ve nadiren de lavlar ve tefra şeklinde alkalilerce zengin kor kayaçlarla (nefelin, siyenit gibi) ilişkili olarak bulunur.
Karbonatit % 50' den fazla karbonat minerallerinden oluşan mineralojik bileşimle tanımlanan, müdahaleci veya ekstrüzüf bir magmatik kaya türüdür. Karbonatitler mermer ile karıştırılabilir ve jeokimyasal doğrulama gerektirebilir.
Karbonatitler genellikle zonlu alkalik müdahaleci kompleksler içinde küçük tıkaçlar veya setler, eşikler, breşler ve damarlar olarak ortaya çıkar. Neredeyse yalnızca kıtasal yarıkla ilgili tektonik ortamlarla ilişkilidirler. Öyle görünüyor ki, Arkean çağından günümüze Dünya tarihi boyunca karbonatitik magmatik aktivitede sürekli bir artış olmuştur.
Hemen hemen tüm karbonatit oluşumları müdahaleci veya subvolkanik müdahaledir. Bunun nedeni, büyük ölçüde çözünür karbonatlardan oluşan karbonatit lav akışlarının kolayca yıpranması ve bu nedenle jeolojik kayıtlarda korunması olasılığının düşük olmasıdır. Lav olarak karbonatit patlamaları bu nedenle sanıldığı kadar nadir olmayabilir, ancak Dünya tarihi boyunca kötü bir şekilde korunmuşlardır.

Karbonatit sıvı bileşimleri fosil karbonatit kaya rekor erime kusurları gösterir komposizyon olarak korunur daha alkali daha sık görünür.
Tanzanya' daki aktif Ol Doinyo Lengai yanardağı, tarihsel dönemde sadece bir karbonatit yanardağının patladığı bilinmektedir. 500-600 derecede' de dünyanın en düşük lav ısısıyla püskürür. Lav, natrokarbonatitir ve nyerereit ve gregoryit hakimdir.

Karbonatitin magmatik kökeni, 1948'de İsveçli Jeolog Harry von Eckermann tarafından Alnö Kompleksi çalışmasına dayanarak ayrıntılı olarak tartışıldı. Bununla birlikte, Tanzanya' daki Ol Doinyo Lengai'nin 1960 patlaması, karbonatitin magmadan türetildiği görüşünü doğrulayan jeolojik araştırmalara yol açtı.
Karbonatitler, alışılmadık işlemlerle ve alışılmadık kaynak kayalardan oluşan nadir, tuhaf magmatik kayaçlardır. Oluşumların üç modeli var:

mantodaki çok düşük dereceli kısmi erimeler ve eriyik farklılaşması ile doğrudan üretim,
bir karbonat eriyiği ve bir silikat eriyiği arasında sıvı karışmazlığı,
tuhaf, aşırı kristal, fraksiyonlama.
Her sürecin kanıtı vardır, ancak anahtar nokta, fenomenler olmasıdır. Tarihsel olarak, karbonatitlerin, magmanın yayılmasıyla kireçtaşı veya mermerin erimesi ile oluştuğu düşünülüyordu, ancak jeokimyasal ve mineralojik veriler bunu geçersiz kılıyor. Örneğin, karbonatitlerin karbon izotopik bileşimi manto gibidir ve tortul kireçtaşına benzemez.
Karbonatitlerin yaşı Archean' dan günümüze kadar değişmektedir: Grönland' daki en eski karbonatit olan Tupertalik 3007 milyon yıl yaşında iken Tanzanya' daki Ol Doinyo Lengai yanardağı şu anda aktiftir.

Birincil mineraloji oldukça değişkendir, ancak natrolit, sodalit, apatit, manyetit, barit, florit, ancylite grubu mineralleri ve daha yaygın magmatik kayaçlarda bulunmayan diğer nadir mineralleri içerebilir. Karbonatitlerin tanınması, özellikle mineralojileri ve dokuları, magmatik minerallerin varlığı dışında mermerden çok farklı olmayabileceğinden zor olabilir. Ayrıca mika veya vermikülit kaynakları olabilirler.
Karbonatitler, kalsitli sovit (kaba dokulu) ve alvikit (daha ince dokulu) çeşitleri veya fasiyes olarak sınıflandırılır. İkisi ayrıca küçük ve iz element bileşimi ile ayırt edilir. Rauhaugite ve beforsite terimleri sırasıyla dolomit ve ankerit açısından zengin oluşumları ifade eder. Alkali karbonatitler, lengait olarak adlandırılır. % 50-70 karbonat minerali örnekler siliko karbonatitler olarak adlandırılır. Ek olarak, karbonatitler manyetit ve apatit bakımından zenginleştirilebilir veya nadir toprak elementleri, flor ve banyum olabilir.
Natrokarbonatit büyük ölçüde iki mineralden oluşur: nyerereit (bağımsız Tanzanya' nın ilk başkanı Julius Nyerere'nin adını almıştır) ve gregoryit (adını Doğu Afrika Rif't inveleyen ilk jeologlardan biri olan ve The Great kitabının yazarı John Walter Gregory'den almıştır Rift Vadisi). Bu mineraller, hem sodyum hem de potasyumun önemli miktarlarda bulunduğu karbonatlardır. Her ikisi de susuzdur ve atmosferdeki nemle temas ettiklerinde son derece hızlı tepki vermeye başlarlar. Püsküren siyah veya koyu kahverengi lav ve kül, birkaç saat içinde beyazlaşmaya başalar, ardından birkaç gün sonra grileşir ve birkaç hafta sonra kahverengiye döner.

Karbonatit ağırlıklı olarak karbonat minerallerinden oluşur ve silikat magmatik kayaçlara kıyasla ana element bileşiminde son derece sıra dışıdır, çünkü esas olarak Na20 ve CaO ARTI CO' DEN oluşur.
Çoğu karbonatit, bir miktar silikat mineral fraksiyonu içerme eğilimindedir tanımı gereği % 50 karbonat mineralleri içeren bir magmatik kaya, karbonatit olarak sınıflandırılır. Bu tür bileşimlerle ilişkili silikat mineralleri piroksen, olivin ve nefelin ve diğer felspatoidler gibi silika-doymamış minerallerdir.
Jeokimyasal olarak, karbonatitlere uyumsuz elementler (Ba, Cs, Rb) ve uyumlu elementlerdeki(Hf, Zr, tİ) tükenmeler hakimdir. Bu, silika doymamış bileşimleriyle birlikte, karbonatitlerin düşük dereceli kısmi erime ile oluştuğu sonucunu destekler.
Fenitisazyon olarak adlandırılan spesifik bir hidrotermal alterayon tipi, tipik olarak karbonatit sızıntıları ile ilişkilidir. Bu alterasyon topluluğu, Norveç'teki Fen Kompleksi olan tip lokalitesinden sonra fenit olarak adlandırılan benzersiz bir kaya mineralojisi üretir. Değişim, sodyum bakımından zengin silikat arfvedsonit, barkevitit ve glokafanile fosfatlar, hematit ve diğer demir ve titanyum oksitlerden oluşan metasomatik halelerden oluşur.

Genel olarak, dünyada 527 karbonatit yeri bilinmektedir ve bunlar tüm kıtalarda ve ayrıca okyanus adalarında bulunur. Karbonatitlerin çoğu, volkanik boyunlar, dayklar ve koni tabakaları şeklindeki kalsit açısından zengin magmatik kayaların sığ, müdahaleci gövdeleridir. Bunlar genellikle, alkali bakımından zengin silikat magmatik kayaçların daha büyük girişleriyle ilişkili olarak meydana gelir. Ekstrüzif karbonatitler nadirdir, sadece 49'u bilinmektedir ve Ren vadisi ve Doğu Afrika yarık sistemi gibi birkaç kıtasal yarık bölgesi ile sınırlı değildir.
İlişkili magmatik kayaçlar tipik olarak ijolite, melteigite, teschenite, lamprophyres, fonolit, foyaite, shonkinite, silika yetersiz doymuş foid taşıyan prikoksenit (eseksit) ve nefelin siyeniti içerir.
Karbonatitler tipik olarak alkali (Na20 ve K20), demir (Fe203) ve zirkonyum bakımından zengin agpaitik kayalar veya alkali bakımından fakir, FeO-CaO-MgO bakımından zengin ve zirkonyum bakımından fakir miaskitik olan yetersiz doymamış (düşük silika) magmatik kayaçlarla ilişkilidir.
Mount Weld karbonatiti, bölgede kalk-alkali magmalar bilinmesine rağmen, bir kuşak veya alkali magmatik kayaçlar grubu ile ilişkisizdir. Bu Arkay karbonatitinin doğuşu, Avustralya'daki bir Arkay karbonatitinin tek örneği olduğu için tartışmalı olmaya devam ediyor.

Karbonatitin eşmerkezli olarak zonlu alkali magmatik kayaç kompleksleri ile ilişkili olarak oluştuğu bilinmektedir, bunun tipik örneği Phalaborwa, Güney Afrika' dır.
Guyana Kalkanı'nda karbonatitler eşikler, lopolitler ve ender dayklar şeklini alır.
Çamur Tankı ve Kaynaklı Karbonatitler, birkaç farklı karbonatit saldırısı aşamasına sahip çok aşamalı silindirik müdahaleci gövdeler şeklini alır. Avustralya'daki diğer Proterozonik hareketli kayışlarda, tipik olarak setler ve süreksiz bölmeler şeklinde daha küçük karbonatit eşikler ve setler mevcuttur.

Aşağıdakilerde dahil olmak üzere düzinelerce karbonatit bilinmektedir:

Oka ve Saint-Honore, Quebec
Grem Park ve Iron Hill, Colorado
Magnet Cove magmatik kompleksi, Arkansas
Mountanin Pass, Kaliforniya
Phalaborwa, Güney Afrika yakınlarındaki Palabora Kompleksi
Jacupiranga, Brezilya
Ayopaya, Bolivya
Cerro Impacto, Venezuela
Kovdor ve Vischnevogorsk, Rusya
Hindistan'dan Amba Dongar ve Newania
Maz, Arjantin
Çamur Tankı ve Mount Weld, Avustralya
Fen Kompleksi, Norveç
Fuerteventura, İspanya'daki bazal kompleksinin bir parçası
Avon Volkanik Bölgesi, Missouri
2017 yılında, British Columbia'da Prince George' nun kuzeybatısındaki yeni bir karbonatit yatağının keşfi, ''Rocky Mountanin Nadir Metal Kusağı'' olarak adlandırılan bir bölgede doğrulandı.
Doğu Afrika Rift'teki Ol Doinyo Lengai yanardağı, dünyanın tek aktif karbonatit yanardağıdır. Homa Dağı da dahil olmak üzere diğer eski karbonatit yanardağları aynı bölgede bulunmaktadır.

Karbonatitler ekonomik veya anarmol kansantrasyonlarda nadir toprak elementleri, fosfor, niyobyum-tantal, uranyum, toryum, bakır, demir, titanyum, vanadyum, baryum, flor, zirkonyum ve diğer nadir veya uyumsuz elementler içerebilir. Apatit, barit ve vermikülit, bazı karbonatitler ile ilişkili endüstriyel olarak önemli mineraller arasındadır.
İz elementler, karbonatitler bakımından son derece zenginleştirilmiştir. ve bilinen herhangi bir kaya türünün en yüksek lantanit konsantrasyonuna sahiptirler.
En büyük REE-karbonatit yatakları Bayan Obo'dur. Dağ Geçidi. Maoniuping ve Kaynak Dağı
Toryum, florit veya nadir toprak elementlerinin damar birikintileri, karbonatitler ile ilişkili olabilir ve bir karbonatitin metasomatize edilmiş aureolünün içinde barındırılabilir.

Bir örnnek olarak, Güney Afrika'nın Palabora kompleksi önemli miktarda bakır (kalkopirit, bornit ve kalkosit olarak), apatit, vermikülat ile birlikte daha az manyetit, linnaeit (kobalt), baddeleyit(zirkonyumhafniyum) ve yan ürün altın, gümüş üretti. nikel ve platin

Aşağıda, jeologlar tarafından tanımlanmış kayaç türlerinin bir listesi bulunmaktadır. Kararlaştırılan sayıda belli kayaç türleri yoktur. Kimyasal bileşim, mineraloji, tane boyutu, doku veya diğer ayırt edici özelliklerin herhangi bir benzersiz kombinasyonu, yeni bir kayaç türüne işaret edebilir. Ek olarak, her ana kayaç türü için farklı sınıflandırma sistemleri bulunur. Magmatik kayaç, metamorfik kayaç ve tortul kayaç olmak üzere üç ana kayaç türü vardır.

Adakit
Andezit
Alkali feldspar granit
Anortosit
Aplit
Bazalt
ʻAʻā – Basaltic lava with a crumpled appearance
Pāhoehoe – Basaltic lava with a flowing, often ropy appearance
Bazaltik trakiandezit
Mugearit
Şoşonit
Bazanit
Blairmorit
Boninit
Karbonatit
Çarnokit
Enderbit
Dasit
Diyabaz, dolerit olarak da bilinir
Diyorit
Napolyonit, korsit olarak da bilinir
Dunit
Esseksit
Foyidolit
Gabro
Granit
Granodiyorit
Granofir
Harzburgit
Hornblendit
Hiyaloklastit
İzlandit
İgnimbirit
İjolit
Kimberlit
Komatiit
Lamproit
Lamprofir – An ultramafic, ultrapotassic intrusive rock dominated by mafic phenocrysts in a feldspar groundmass
Latit – A silica-undersaturated form of andesite
Lerzolit – An ultramafic rock, essentially a peridotite
Monzogranit – A silica-undersaturated granite with <5% normative quartz
Monzonit – a plutonic rock with <5% normative quartz
Nefelinli siyenit – A silica-undersaturated plutonic rock of nepheline and alkali feldspar
Nefelinit – A silica-undersaturated plutonic rock with >90% nepheline
Norit – A hypersthene-bearing gabbro
Obsidyen
Pegmatit
Peridotit
Fonolit – A silica-undersaturated volcanic rock; essentially similar to nepheline syenite
Fonotefrit – A volcanic rock with a composition between phonolite and tephrite
Pikrit – An olivine-bearing basalt
Porfiri
Ponza taşı
Piroksenit - a coarse grained plutonic rock composed of >90% pyroxene
Kuvars diyorit – A diorite with >5% modal quartz
Kuvars monzonit – An intermediate plutonic rock, essentially a monzonite with 5–10% modal quartz
Kuvarsolit – An intrusive rock composed mostly of quartz
Riyodasit – A felsic volcanic rock which is intermediate between a rhyolite and a dacite
Riyolit
Komendit
Pantellerit
Skorya
Şonkinit – a plutonic rock
Sövit – A coarse-grained carbonatite rock
Siyenit – A plutonic rock dominated by orthoclase feldspar; a type of granitoid
Takilit – Essentially a basaltic glass
Tefrifonolit – A volcanic rock with a composition between phonotephrite and phonolite
Tefrit – A silica-undersaturated volcanic rock
Tonalit – A plagioclase-dominant granitoid
Trakiandezit – An alkaline intermediate volcanic rock
Benmoreit - sodic trachyandesite
Trakibazalt – A volcanic rock with a composition between basalt and trachyte
Hawaiit – a sodic type of trachybasalt, typically formed by ocean island (hot spot) volcanism
Trakit – A silica-undersaturated volcanic rock; essentially a feldspathoid-bearing rhyolite
Troktolit – A plutonic ultramafic rock containing olivine, pyroxene and plagioclase
Trondhjemit – A form of tonalite where plagioclase-group feldspar is oligoclase
Tüf
Vebsterit – A type of pyroxenite, composed of clinoproxene and orthopyroxene
Verlit - An ultramafic plutonic or cumulate rock, a type of peridotite, composed of olivine and clinopyroxene

Argilit
Arkoz
Bantlı demir formasyonu
Breş
Kalkerenit
Tebeşir (kayaç)
Çört
Kiltaşı
Kömür
Konglomera
Kavkaa
Diyamiktit
Diatom toprağı
Dolomit
Evaporit
Çakmak taşı
Gayzerit
Grovak
Gre taşı
İtakolumit
Jaspilit
Laterit
Linyit
Kireç taşı
Marn
Çamurtaşı
Petrollü şeyl
Ovolit
Fosforit – A non-detrital sedimentary rock that contains high amounts of phosphate minerals
Kumtaşı
Şeyl
Silttaşı
Silvinit
Tillit
Traverten
Süngertaşı
Türbidit
Vaketaşı

Antrasit
Amfibolit
Mavi şist
Kataklasit – A rock formed by faulting
Eklojit
Gnays
Granülit
Yeşil şist – A mafic metamorphic rock dominated by green amphiboles
Boynuztaşı
Kalkflinta – A type of hornfels found in the Scottish Highlands
Litchfieldit – Nepheline syenite gneiss
Mermer – a metamorphosed limestone
Migmatit
Milonit – A metamorphic rock formed by shearing
Pelit (jeoloji) – A metamorphic rock with a protolith of clay-rich (siltstone) sedimentary rock
Metapsammite – A metamorphic rock with a protolith of quartz-rich (sandstone) sedimentary rock
Fillit – A low grade metamorphic rock composed mostly of micaceous minerals
Psödotakitilit – A glass formed by melting within a fault via friction
Kuvarsit – A metamorphosed sandstone typically composed of >95% quartz
Şist
Serpentinit
Skarn
Kayrak - A low grade metamorphic rock formed from shale or silts
Süevit – A rock formed by partial melting during a meteorite impact
Talk karbonat – A metamorphosed ultramafic rock with talc as an essential constituent; similar to a serpentinite
Sabuntaşı – Essentially a talc schist
Tektonit – A rock whose fabric reflects the history of its deformation
Beyaz şist – A high pressure metamorphic rock containing talc and kyanite

Adamellit – A variety of quartz monzonite
Appinit – A group of varieties of lamprophyre, mostly rich in hornblende
Afanit
Borolanit – A variety of nepheline syenite from Loch Borralan, Scotland
Mavi granit
Epidosit
Felsit
Çakmak taşı
Ganister
Gossan
Hiyaloklastit
İjolit
Jadeitit
Jasperoid – A hematite-silica metasomatite analogous to a skarn
Kenyit - A variety of phonolite, first found on Mount Kenya
Lapis lazuli - A rock composed of lazurite and other minerals
Larvikit
Litchfieldit – A metamorphosed nepheline syenite occurrence near Litchfield, Maine
Lanit – A hypabyssal rhyolite with microcline and blue quartz phenocrysts from the Llano Uplift in Texas
Luksulyanit
Mangerit
Minette – A variety of lamprophyre
Novakülit – A type of chert found in Oklahoma, Arkansas, and Texas
Kaplan gözü
Pirolit – A chemical analogue considered to theoretically represent the earth's upper mantle
Rapakivi graniti
Rombik porfiri – A type of latite with euhedral rhombic phenocrysts of feldspar
Rodenjit – A mafic rock metasomatized by serpentinization fluids
Şonkinit – melitilic and kalsititic rocks
Takonit
Takilit
Teşenit – A silica undersaturated, analcime bearing gabbro
Teralit – A nepheline gabbro
Unakit – An altered granite
Variyolit
Vogesit – A variety of lamprophyre
Vad – A rock rich in manganese oxide or manganese hydroxide

Mars'taki kayalar listesi
Kayaç döngüsü

British Geological Survey 21 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Igneous rock classification29 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rock Types Article by Encyclopaedia Britannica 29 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Classification of common rocks and soils 9 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Metamorphic Rock Classification
Volcanic rocks
Earth Science Education Unit virtual rock kit 29 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kayrak ya da arduvaz, dam taşı, kayağan taşı, kolayca ince yapraklar halinde ayrılabilen ya da yarılabilen ince taneli ve killi, mikalı, kloritli, kuvarslı, kara, gök ve kül rengi olabilen başkalaşım kayasıdır.
Çekme direnci yüksektir. Düşük basınç ve sıcaklıkta oluşur. Başkalaşıma uğrayan ana özdek, çoklukla tortul kaya yapısındaki kum ve volkanik tozları da içerebilen ince taneli bir kildir (çamurtaşı, shale-şeyl). Ana kaya, bazen kısmen başkalaşıma uğradığından, yapısındaki ilk mineralleri ve tortul katmanlaşmayı yer yer koruyabilir. Tortullar bazen, yarılma yüzeylerinde de görüldüğü gibi, birbirini izleyen şeritler halinde katmanlaşabilir. Yarılma, uzun süre yer yüzeyinin derinliklerinde gömülü kalan kayanın üstüne binen basınçtan ileri gelir. Bu nedenle, dağoluşum hareketlerinin etkisiyle sıkışıp kıvrımlaşmış daha genç birimlerde de ara sıra görülmekle birlikte, kayrak daha çok yaşlı kayalar arasında bulunur. Yarılma doğrultusu, başkalaşım sırasında kayayı etkileyen gerilimin doğrultusuna bağlıdır. Gerçek kayrak, katmanlaşma düzlemi boyunca değil, bu düzlemi büyük bir açıyla kesebilen yarılma düzlemi boyunca ayrılır.
Kayrak, düşük-dereceli bölgesel metamorfizma ile kil veya volkanik kül ile oluşan özgün bir şeyl tipi tortul kaya türetilmiş bir ince taneli, yapraklanmış, homojen metamorfik kayadır. Bu Foliasyon orijinal tortul tabakaların uygun olmayabilir. İyi taneli yapraklanmış metamorfik kaya, ancak metamorfik sıkışma yönüne dik düzlemlerde olur. Çok güçlü bir yapraklanmaya "slaty bölünme" denir. Bu sıkıştırma dik düzlemlerde regrow ince taneli kil gevreği güçlü sıkıştırmaya neden olur. Ustalık ile yapraklanma paralel vurarak "kesme" ocağında özel bir aracın, birçok arduvaz uzun çatı ve zemin karoları ve diğer amaçlar için kullanılmış olan taş pürüzsüz düz levhalar oluşturulacak. Kayrakta görülen renk sıklıkla gridir. Ancak, kayrak bir tek yöreden bile gelen çeşitli renklerde oluşur; Örneğin, Kuzey Galler gelen kayrak soluk koyu gri ve birçok tonları bulunabilir ve aynı zamanda mor, yeşil veya mavi olabilir. Kelimesi "kayrak" da kayrak kaya yapılan nesnenin belirli türleri için kullanılmaktadır. Bu kayrak, awriting yani kayraktan yapılmış bir tek çatı kiremit anlamına gelebilir. Bu geleneksel kaya küçük bir düz parça, genellikle, ahşap çerçeveli bir not defteri ya da noticeboard olarak tebeşir ile kullanılan, özellikle barlar ve misafirhaneler ücretleri kayıt yapılan taşlardandır. İbareleri "mazisi temiz" ve "boş barut" Bu kullanıma da geliyor.

Adını 1870 yılında ilk defa bulunduğu Güney Afrika'nın Kimberley şehrinden alan kimberlit, elmas oluşumuna sahiplik yapan volkanik bir kayaçtır.   

Yüzeye yakın yerlere küçük volkan bacaları, dayk ve siller halinde yerleşirler. Hibrit, akışkan ve potasyumca zengin, esas olarak olivin az miktarlarda da diopsit, kalsit, serpantin, gamet, ilmenit, phlogopite, spinel ve diğer minerallerden oluşur.
Kimberlitler, tipik olarak dondurma külahı şeklinde olup derinlere gidildikçe daralırlar. Derinlikleri 150 ve 450 km arasında değişir. Bilinen en büyük kimberlit bacası oluşumunun çapı 1 km'den azdır. Bu bacaların jeolojik yaşları da farklılıklar göstermektedir. Örneğin; Güney Afrika'daki bacalar Prekambriyen, Avustralya'dakiler Oligosen, Brezilya'dakiler Mezozoyik ve Rusya'dakiler Permiyen döneminde oluşmuşlardır.
Kimberlitlerin taşıma yatakları ise yüksek miktarda yağış ve sıcaklığın olduğu jeolojik dönemlere işaret eder.

Elmas, ekonomik öneme sahip magmatik kökenli bir mineraldir. Sertlik ölçeğinde en üstte yer alan elmasın oluşumu için yaklaşık 3000 MPa basınç ve 800 C° sıcaklığa ihtiyaç olduğu belirlenmiş olup, bu da kıtasal alanlarda en az 100 km derinliğe karşılık gelmektedir.
Elmas yaygınca bilinen mücevher olma özelliği yanında aşındırıcı malzeme olarak da kullanılır. Elmasların yaklaşık 200 km kadar derinliklerde oluştuğu düşünülmektedir. Bu derinliklerde basınçlar çok yüksektir ve bu sebeple uygun bileşimli kayaçlarda karbonun yüksek basınç formu olan elmas meydana gelir.

Elmas kristallendikten sonra kabukta yukarıya doğru baca şekilli iletim kanalları ile yükselir. Elmas taşıyıcı bacalar yüzeye doğru giderek genişleyen bir geometriye sahiptir. Bu bacalardan yükselen asıl gereç ultramafik bir magmatik kayaç olan kimberlittir. Elmas kimberlit kütlesi içinde saçılmış halde bulunmaktadır. Elmas bakımından en verimli kimberlit bacaları Güney Afrika'da bulunmaktadır. ABD'de (Arkansas) benzer bir elmas yatağı vardır. Ancak bu yatak tümüyle işletilmiş olup günümüzde sadece turistik amaçlarla kullanılmaktadır. Ayrıca her kimberlit oluşumu elmas içermemektedir.

Elmas sahaları bulunurken havadan ve yerden arama yapılmaktadır. Yerden yapılan aramalarda, manyetik yöntemler kullanılır. Çünkü; kimberlit oluşumları yan kayaçlara göre yüksek oranda manyetik mineraller içermektedir. Ana kaynağın tespiti için ise; akarsular ve derelerdeki  taşıma malzemeler incelenerek prope garnet, ilmenit, krom ve spinel  gibi belirteç minerallerin olup olmadığı araştırılır. Örneğin; Botsvana'nın  Kalahari Çölü kıyısındaki  kimberlit bacası 1973 yılında maden arayıcıları tarafından yerin 40 metre derinliğinden elmas tanelerine bağlı garnet ve ilmenit minerallerini yüzeye taşıyan “termitler” sayesinde bulunmuştur.
Kimberlit oluşumlarının olduğu yerlerde açık ocak ya da yer altında elmas madenciliği yapılmaktadır. Güney Afrika'daki Premer Madeni başta açık yöntemle başlamış; fakat  sonraları bir gabro siline rastlanınca yer altı olarak devam etmiştir. Taşıma yataklarında ise, bu madencilik türü kazı-yükleme-taşıma şeklinde gerçekleşmekte ve buldozer-yükleyici-kamyon kullanılmaktadır. Bazı yerlerde ise dredging yapılarak okyanus tabanı taranmaktadır. Özellikle Nabibya kıyılarında çok gözlenen bu durum özel gemilerle yapılmaktadır. Bu modern madenciliğin  yanında çok ilkel koşullarda da Afrika'da madencilik yapılmaktadır.
Manyetik Minerallerin Ayrılması
Elmas konsantrasyonunda yer alan jigler, yıkama ile elde edilmekte, daha sonra ağır ortam yıkama  bölümünde öğütülmüş ferrosikondan hazırlanmış ortamda kayaç oluşturan mineraller ayrılmaktadır. Bu işlemden sonra ise ilmenit ve garnet, konsantre elektromanyetik ayrıma tabi tutularak ayrılmakta ve gres kaplı masalara beslenmektedir. Masaların üzerindeki gresin yakaladığı elmaslar da elle toplanarak ayırma işlemi tamamlanmaktadır.

Kimberlit birincil elmasların en önemli kaynağıdır. Birçok kimberlit borusu zengin alüvyal veya elüvyal elmas birikintilerini üretir. Yaklaşık 6400 kimberlit borusu keşfedilmiştir. Bunların 900 tanesi ‘’elmasımsı’' olarak sınıflandırılmış ve sadece 300 tanesi ekonomik açıdan değerli bulunmuştur.
Birçok elmas oluşumunu yeryüzüne taşıyan kimberlit, ismini 1870 yılında ilk defa bulunduğu Güney Afrika' nım Kimberley şehrinden almıştır.
Kimberlit elmasları kiremit sarı renkli kimberlitlerden bulunmuştur. Bu yüzden zeminine sarı denilmiştir. Derin çalışmalarda madenciler daha az değişimli mavi zemin olarak adlandırılan kimberlitlerle karşılaşmışlardır. Hem mavi hem sarı zemin ikisi de zengin elmas üreticisiydi. Sarı zemin tükendikten sonra 19. yy sonlarında oyulmuş iyi bir miktarda mücevher kalitesi olan elmas bulundu. Zamanın ekonomik önemi, elmas selinin bulunmuş olmasıdır.

Ruscus aculeatus, Kokina Ruscus cinsine bağlı bir bitki türüdür. Düz sürgünleri kladod olarak bilinen ve sert, dikenli yaprak görünümü veren, alçak, herdem yeşil, iki evcikli  çalıdır. Dişi çiçekleri kırmızı bir meyve takip eder ve tohumlar kuşlar tarafından dağıtılır, ancak bitki ayrıca rizomlar yoluyla vejetatif olarak da yayılır. Avrasya'ya, Karadeniz ve Afrika'nın bazı kuzey bölgelerine özgüdür. Ruscus aculeatus, gölgeye dayanıklı olduğu ormanlık alanlarda ve çitlerde ve ayrıca kıyı kayalıklarında görülür. Kış/ilkbahar renginden dolayı, Ruscus aculeatus oldukça yaygın bir peyzaj bitkisi haline gelmiştir. Kokina ismi Yunancada kırmızı anlamına gelen κόκκινος 'dan gelmekte olup yılbaşında şans getireceğine inanıldığından ticari amaçlı popüler hale gelmiştir.
Kasap süpürgesi olarak bilinen yaygın isim, orijinal kullanımlarından birinden gelmektedir. Avrupa'da, Ruscus türleri geleneksel olarak temizlemek için kullanılan küçük süpürgeler yapmak için düz ve sert dalları için hasat edilirdi. 

Prof. Dr. Turhan BAYTOP, Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, ISBN 975-16-0542-3

A Modern Herbal, Broom, Butcher's
NutraSanus, Butcher's Broom Benefits and Information
"Ruscus aculeatus". Plants for a Future. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
 Wikimedia Commons'ta Ruscus aculeatus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Ruscus aculeatus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Konglomera, kum ve çakılların basınçla birleşmesi ve zamanla sertleşmesi sonucu oluşan kütlelerdir. Konglomera, çapı 2 mm'den  daha büyük kayaç türüdür, örneğin, granüller, çakıl taşları ve kayaçlar gibi, alt-köşeli çakıl boyutlarındaki yuvarlatılmış önemli bir fraksiyondan oluşan kaba taneli bir kırıntılı tortul kayaçtır. Çakılların konsolidasyonu ve

sıvılaşması ile konglomeralar oluşur. Konglomeralar tipik olarak daha ince taneli tortul içerir, örneğin, kum, silt, kil veya bunların kombinasyonu, jeologlar tarafından matris olarak adlandırılır, boşluklarını doldurur ve genellikle kalsiyum karbonat, demir oksit, silika veya sertleştirilmiş kil ile çimentolaşır. Çakıl boyutu fraksiyonu bir konglomera boyutu  veya kompozisyon sıralama ve boyutu değişebilir değildir. Bazı konglomeralarda, çakıl büyüklüğündeki sınıf neredeyse tamamen çökelme sırasında kil klastlarından oluşur.Konglomeralar her yaştan tortul Kayaç dizilerinde bulunabilir, ancak muhtemelen tüm tortul kayaçların ağırlığına göre %1'den daha azını oluşturur. Kökeni ve çökelme mekanizmaları açısından, onlar yakından kum taşları ile ilgili ve tortul yapıların aynı türde birçok çeşit sergiler, örneğin, tabular ve çukur çapraz yatak ve kademeli yatak gibidir.

İrili ufaklı yuvarlak çakıllardan oluşan sedimenter kayaç olup, ince taneli çimento ile bağlanmıştır. Diğer bir deyişle; yuvarlanmış, köşeli yüzeyler göstermeyen çakıl veya kaya bloklarının doğal bir madde ile çimentolanmasından oluşurlar. Bu doğal çimento silisli, kireçtaşlı, demir oksitli olabilir. 2 mm'den daha iri yuvarlak parçalardan oluşan, taşlaşmış tortul kayaç yuvarlak olma özelliğiyle, köşeli kırıntılardan oluşan breşten ayrılır. Kesilerek plaka halinde getirilen konglomeralar parlatıldıktan sonra inşaatlarda kaplama malzemesi olarak kullanılır. Konglomeralarda çakılların yaklaşık aynı sertlikte olması ve çimento ile iyi bir şekilde birleşmiş olması istenir.

Konglomeralar içerdikleri malzemelerin ortalama boyutuna göre, ince çakıl, iri, koca çakıl ve kocataş olmak üzere başlıca üç gruba ayrılır. Konglomeralar, litolojik özelliklerine, boyut ayrışma derecelerine ve matris bileşimlerine göre sınıflandırılır. Bu ölçütlerin hepsi malzemenin oluşumuna ilişkin ögelerdir. Başlıca iki tür konglomera vardır;
Genel olarak aynı litolojik yapıya sahip olan, iyi ayrışmış (yani, boyutları az çok benzer) ve yoksul matrisli olanlar,
Heterojen litolojik yapılı, kötü ayrışmış zengin matrisli olanlar.

Malzemenin boyut ayrışma derecesi çökelme biçiminin bir sonucudur. İyi ayrışmış konglomeralar normal su akıntılarının ürünüdür. Buna karşılık çamur akıntılarında ya da su altı kaymalarında olduğu gibi hızlı çökelmeler sonucunda kötü ayrışmış konglomeralar ortaya çıkar iyi ayrışmış konglomeralar uzun süreli aşınma ve birikme süreçleri ve kararsız minerallerin kaybı yoluyla oluşur.
Bu tür konglomeralar daha çok kuvars ya da çakmak taşı ağırlıklı ince çakıllardır. Kötü ayrışmış konglomeraların matrisi ise daha çok kil ya da kumdan oluşur; bunlara grovak konglomera denir. Kararsız mineraller içeren kötü ayrışmış konglomeralar, birikinti yelpazelerinde ve yoğunluk akıntılarında (çok bulanık dip akıntıları) görüldüğü gibi, hızlı mekanik aşınmaların ve birikmelerin gerçekleşmiş olduğuna işaret eder. İyi ayırmış olanların tersine, bu tür oluşumlar genellikle kalındır ve uzamsal dağılımları sınırlıdır. Buzullarca biriktirilen konglomeralar da kötü ayrışmış türdendir.
Antik Çağ'da özellikle sağlam olması istenen sütun gibi yapılarda kullanılmıştır. Konglomeraları oluşturan büyük çakıllar, nehir ve derin derelerin ağzında, kıyılara yakın yerlerde, alüvyon yataklarında ve deltalarda yığılır. Konglomeralarda ki çakıllar ekseriya kuvars, kireçtaşı ve kuvarsittir. Yuvarlanmış kayaçlardan oluşan bu çakıllar bazen magmatik, başkalaşıma uğramış yahut sedimenter kökenli olabilir.

Çeşitli kayaç parçalarının akarsu ortamında uzun mesafeler boyunca taşınıp, orta-iyi derecede yuvarlaklık kazanması sonucu oluşan, tane boyu 2 mm'den büyük çakıl ve blokların kum ve doğal çimento ile bağlanıp pekişmesiyle konglomera adı verilen sedimanter kayaçlar meydana gelir. Çoğu kez Konglomeralar, iri çakıl  taneleri arasındaki boşluklarında kum ve çakıl içermelerinden dolayı dolayı kötü boylanmışlardır. Kesilerek plaka halinde getirilen konglomeralar parlatıldıktan sonra inşaatlarda kaplama malzemesi olarak kullanılır. Konglomeralarda çakılların yaklaşık aynı sertlikte olması ve çimento ile iyi bir şekilde birleşmiş olması istenir.Breş, kırık çimentolu mineral parçalarından oluşan bir kaya veya ince taneli bir matris ile bir araya getirilmiş, kayaların bileşimine benzer veya bunlardan farklı olabilen bir kayadır. Breşi, konglomeradan ayıran en önemli özellik ise iri tanelerin yuvarlaklaşmış değil de köşeli olmasıdır.

Konglomeralar aşağıdaki maddeler tarafından adlandırılabilir ve sınıflandırılabilir:

Mevcut matrisin miktarı ve türü
İçerdikleri çakıl boyutlu klape bileşimi
Çakıl büyüklüğünde klapeların boyut aralığı mevcut
Sınıflandırma yöntemi, yürütülen araştırmanın türüne ve detayına bağlıdır.
Büyük ölçüde çakıldan oluşan bir tortul Kayaç ilk çakıl yuvarlaklığına göre adlandırılır. Eğer onu içeren çakıl klastları büyük ölçüde yer altına yuvarlanmışsa, bu bir konglomera. Onu oluşturan çakıl klastları büyük ölçüde açısal ise, bir breştir. Bu tür breşlere onları diğer konglomera türlerinden mesela volkanik ve fay breşlerinden ayırt etmek için tortul breşler denebilir. Yuvarlak ve açısal çakıl klastlarının bir karışımını içeren tortul kayaçlara bazen breş-konglomera  denir.

Konglemeralar yüksek enerjili ortamlarda oluşur. bu nedenle sakin, durgun, dalga enerjisi fazla olmayan (körfez, haliç, lagün v.b) ortamlarda fazla oluşmaz.

Konglomeralar nadiren çakıl büyüklüğünde klastlardan oluşur. Tipik olarak, çakıl boyutlu klastlar arasındaki boşluk, matris olarak bilinen çeşitli miktarlarda silt, kum ve kilden oluşan bir karışım ile doldurulur. Bir konglomeradaki münferit çakıl klapeleri, birbirleriyle temas etmeyecek ve matris içinde yüzecek şekilde bol miktarda matris ile birbirinden ayrılırsa buna parakonglomera denir. Parakonglomeralar da genellikle Sınıflandırılmamış ve çakıl klastlarından daha fazla matris içerebilir. Bir konglomera ve çakıl klastlar birbirleriyle temas halinde ise, buna ortokonglomera denir. Parakonglomeraların aksine, ortokonglomeralar tipik olarak çapraz tabakalanır ve genellikle kalsit, Hematit, kuvars veya kil ile iyi çimentolanır ve taşlaşmış hale gelir.

Parakonglomerat ve otokonglomeratlar arasındaki farklar, birikme şekillerindeki farklılıklar ile ifade edilir. Parakonglomeratlar, ya yaygın buzul olan kasalar ya da moloz akış yatakları ile ilişkilidir. Ortokonglomeratar tipik olarak sulu akımlar ile (Akarsu vb.) ilişkilidir.

Konglomeralar ayrıca bileşimlerine göre kategorize edilir. Bir çakıl taşı veya tek bir kayaç ve mineralden oluşan herhangi bir kırıntılı tortul Kayaç ya bir monomit ya da algomit ya da çakıl taşı olarak bilinir. Konglomera, iki veya daha fazla Kayaç'tan oluşan, mineral veya her ikisinin birleşiminden oluşuyorsa, polimiktik konglomera olarak bilinir. Bir polimiktik konglomera, metastabil dengesiz kayaçlar ve mineraller sınıfının bir ürün yelpazesini içeriyorsa, buna petromiktik konglomera denir. Buna ek olarak, çakıl boyutlu klastların litolojisi ile belirtildiği gibi çakıllar, bu klastları, çevreleyen matristen litolojide önemli ölçüde farklı olan kayaçlar ve minerallerden oluşuyorsa ve bu nedenle, daha eski ve birikme havzasının dışından türetilirse, çakıllar kaynak tarafından sınıflandırılır. Bu klastlar, çevreleyen matrisin litolojisi ile aynı veya tutarlı olan kayaçlar ve minerallerden oluşuyorsa bir tabakanın birikmesinden hemen sonra gerçekleşir ve biriktirme havzasından türetilirse de, konglomera, intraformasyonel (gel-git kuşağında sedimantasyonla(tortulanma) eşzamanlı oluşumlardır). bir konglomera olarak bilinir.
İki tanınmış intraformasyonel konglomera türü şist çakıl taşı ve düz çakıl taşlarıdır. Bir şist-çakıl taşı, büyük ölçüde kil mineralleri tarafından bir arada tutulan ve bir nehir kanalı içinde veya bir göl kenarı boyunca olduğu gibi ortamlarda erozyon tarafından oluşturulan yuvarlak çamur yongaları ve çakıl taşları kümelerinden oluşan bir konglomera.
Düz (dik konglomeralar) çakıl konglomeralar ya fırtına ya da tsunami ile gelgit Daire aşındırır sığ bir deniz dibi ya da gelgit akıntıları bir kıyı boyunca aşındırarak oluşturulan kireç, çamur nispeten düz klastlardan oluşan gruplar vardır.

Son olarak, konglomeratlar genellikle bunları içeren baskın klape boyutuna göre ayrılır ve adlandırılır. Bu sınıflandırmada, büyük ölçüde granül boyutlu klastlardan oluşan bir konglemeraya granül konglomera denir; büyük ölçüde çakıl büyüklüğünde klastlardan oluşan bir konglomera da çakıl konglomerası denir ve büyük ölçüde Arnavut kaldırımı büyüklüğünde klastiklerden oluşan bir konglomeraya Arnavut kaldırımı konglomerası denir.

Konglomeralar doğal çimento ve çakıl bileşimlerinin yanı sıra çakıl boyutları arasındaki ilişkiye göre isimlendirilirler. Buna göre:

Monojenik homojen konglomera: Doğal çimento bileşimi ile çakıl bileşimi aynı çakıl bileşimi kireç taşı ve ara madde bileşimi kireç taşı ve çakıl boyutları eşittir.
Monojenik heterejen konglomera: Doğal çimento bileşimi ile çakıl bileşimi aynı, fakat çakıl boyutlar ıfarklıdır.
Polijenik homojen konglomera: Doğal çimento bileşimi ile çakıl bileşimi farklı çakıl bileşimi silis, doğal çimento bileşimi kireç taşı ve çakıl boyutları eşittir. Kayaç içindeki çakıllar değişik bileşimde olabilir.
Polijenik heterojen konglomera: Doğal çimento bileşimi ile çakıl bileşimi ve çakıl boyutları farklıdır. Kayaç içindeki çakıllar değişik bileşiminde olabilir (silis, kireç taşı, radyolarit gibi).

Konglomeralar çeşitli tortul ortamlarda birikmektedir.

Türbiditlerde, bir yatağın bazal kısmı tipik olarak kaba taneli, bazen konglomeratiktir. Bu ortamda, konglomeralar normalde çok iyi sınıflandırılır, iyi yuvarlanmış ve genellikle güçlü bir A ekseni tipi çıtalar

Kumtaşı, kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Bir kumun doğal çimentolaşmasından doğan ve kuvars taneleri oranı yüksek olan tortul kayaç; kumtaşı inşaatta, yol ve kaldırımlara taş döşemede, çok ince olanları da bileme taşı olarak kullanılır. Kalkerli kumtaşı ise içinde kireçtaşı taneleri bulunan yeşilimsi bir tür kumtaşı.

Çoğu kumtaşı kuvars veya feldispattan (her iki silikat) oluşur. Dünya yüzeyindeki hava koşullarına karşı en dayanıklı minerallerdir. Çimentolu kum gibi, kumtaşı mineraller içindeki yabancı maddeler nedeniyle herhangi bir renk olabilir, ancak en yaygın renkler; tan, kahverengi, sarı, kırmızı, gri, pembe, beyaz ve siyahtır. Kumtaşı yatakları genellikle oldukça görünür uçurumlar ve diğer topoğrafik özellikler oluşturduğundan, bazı kumtaşı renkleri belirli bölgelerle güçlü bir şekilde tanımlanmıştır.

Öncelikle kumtaşından oluşan kaya oluşumları genellikle suyun ve diğer sıvıların süzülmesine izin verir ve büyük miktarları depolayacak kadar gözeneklidir, bu da onları değerli akiferler ve petrol rezervuarları haline getirir. Kumtaşı gibi ince taneli akiferler kireçtaşı veya sismik aktivite ile kırılan diğer kayalar gibi çatlak ve yarıklara sahip kayalardan daha iyi kirleticileri, yüzeyden fitreleyebilir.Kuvars taşıyan kumtaşı, genellikle orojenik kayışlar içindeki tektonik sıkıştırma ile ilgili olan metamorfizma yoluyla kuvarsite dönüştürülebilir.

Kuvars taşıyan kumtaşı, kireçtaşının (kalsit, aragonit) etkisiyle genellikle denize doğru eğimli banklar biçiminde (3 m'ye kadar) çimentolaşmış, kimi kez mercan kökenli olan kumla kumunun ufalanabilen taşlaşması. Kumla kumtaşlarının genellikle tropikal kıyı kumsallarında görülmesi çevrebilimsel (karbonatlı mercan çökelleri) ve kimyasal (buharlaşma gücü) koşullarla açıklanır.

Kumtaşları kökenlidir (tebeşir ve kömür gibi organik veya alçı ve jasper gibi kimyasalların aksine). Önceden var olan bir kayanın parçaları olabilen veya mono-minerallik kristaller olabilen çimentolu tanelerden oluşurlar.Bu taneleri birbirine bağlayan çimentolar tipik olarak kalsit, killer ve silikadır.Kumlardaki tane boyutları (jeolojide) 0.0625 mm ila 2 mm (0.0025-0.08 inç) aralığında tanımlanır.Silttaşı ve şeyl de dahil olmak üzere çıplak gözle görülemeyen daha küçük tane boyutlarına sahip killer ve çökeltilere tipik olarak arilli sedimanlar denir; breşler ve konglomeralar da dahil olmak üzere daha büyük tane büyüklüğüne sahip kayaçlara rudatif sediman denir.
Kumtaşı oluşumu iki ana aşamadan oluşur.İlk olarak, bir tabaka ya da kum tabakası, sudan (bir dere, göl ya da denizde olduğu gibi) ya da havadan (bir çölde olduğu gibi) sedimantasyon sonucu birikir.Tipik olarak sedimantasyon, süspansiyondan çıkan kum tarafından meydana gelir; yani, bir su kütlesi veya zemin yüzeyinin (ör., bir çölde) tabanı boyunca yuvarlanmayı veya sıçratılmayı keser.Son olarak, biriktikten sonra, kum, üstteki tortuların basıncı ile sıkıştırıldığında ve kum tanecikleri arasındaki gözenek boşluklarındaki minerallerin çökelmesiyle çimentolaştığında kumtaşı haline gelir.
En yaygın çimentolama malzemeleri, genellikle gömüldükten sonra ya çözünme ya da kumun değiştirilmesinden türetilen silika ve kalsiyum karbonattır.Renkler genellikle ten rengi veya sarı olacaktır (berrak kuvarsın koyu kehribar feldispat içeriği ile kumun bir karışımından).Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısındaki baskın bir ek renklendirici, pembe ila koyu kırmızı (pişmiş toprak) arasında değişen kırmızımsı renk tonları veren demir oksittir ve ek manganez morumsu bir renk verir.Kırmızı Kumtaşları, hem Eski Kırmızı Kumtaşı hem de Yeni Kırmızı Kumtaşı, Britanya'nın güneybatısında ve batısında, orta Avrupa ve Moğolistan'da da görülür.İkincisinin düzenliliği, birincil yapı malzemesi olarak veya bir taş olarak, diğer inşaat şekillerine göre duvarcılık için bir kaynak olarak kullanılmasını desteklemektedir.

Çerçeve tanecikleri, kumtaşı kütlesini oluşturan kum büyüklüğünde (0.0625 ila 2 milimetre (0.00246 ila 0.07874 inç) çapında) zararlı parçalardır. Bu taneler, mineral bileşimlerine göre birkaç farklı kategoride sınıflandırılabilir:

Kuvars çerçeve taneleri çoğu kırıntılı tortul kayaçlarda baskın minerallerdir; bunun nedeni, sertlik ve kimyasal kararlılık gibi olağanüstü fiziksel özelliklere sahip olmalarıdır.Bu fiziksel özellikler, kuvars tanelerinin çoklu geri dönüşüm olaylarından hayatta kalmasına izin verirken, tanelerin bir dereceye kadar yuvarlama göstermesine izin verir.Kuvars taneleri, kökenleri felsik olan plütonik kayadan ve ayrıca geri dönüştürülmüş eski kumtaşlarından evrilir.
Feldspatik çerçeve taneleri genellikle kumtaşlarında en bol bulunan ikinci mineraldir.Feldspat iki küçük alt bölüme ayrılabilir: alkali feldispatlar ve plajiyoklaz feldispatlar.Farklı feldspat türleri bir petrografik mikroskop altında ayırt edilebilir.Aşağıda farklı feldspat türlerinin bir açıklaması bulunmaktadır:
> Alkali feldispat, mineralin kimyasal bileşiminin KAlSi3O8 ila NaAlSi3O8 arasında değişebileceği bir grup mineraldir, bu tam bir katı çözeltiyi temsil eder.
> Plajiyoklaz feldspat bileşiminde NaAlSi3O8 ila CaAl2Si2O8 arasında değişen kompleks bir katı çözelti mineralleri grubudur.

Litik çerçeve tanecikleri, henüz lithic fragmanları veya clasts adı verilen bireysel mineral taneciklerine karşı hava şartlarına maruz kalmamış antik kaynak kaya parçalarıdır.Litik fragmanlar herhangi bir ince taneli veya kaba taneli magmatik, metamorfik veya sedimanter kaya olabilir, ancak sedimanter kayaçlarda bulunan en yaygın litik fragmanlar volkanik kayaçlardan oluşur.
Aksesuar mineraller bir kumtaşı içindeki diğer mineral tanelerdir; genellikle bu mineraller kumtaşı içindeki tanelerin sadece küçük bir yüzdesini oluşturur.Yaygın yardımcı mineraller arasında mikalar (muskovit ve biyotit), olivin, piroksen ve korindon bulunur. Bu aksesuar tanelerin çoğu, kaya kütlesini oluşturan silikatlardan daha yoğundur.Bu ağır mineraller hava koşullarına karşı genellikle dirençlidir ve ZTR endeksi aracılığıyla kumtaşı olgunluğunun bir göstergesi olarak kullanılabilir. Yaygın ağır mineraller arasında zirkon, turmalin, rutil (dolayısıyla ZTR), granat, manyetit veya kaynak kayadan türetilen diğer yoğun, dirençli mineraller bulunur.

Matris, çerçeve taneleri arasındaki interstisyel gözenek boşluğunda bulunan çok ince bir malzemedir. Geçiş reklamı gözenek alanı içindeki matrisin doğası iki katlı bir sınıflandırmaya neden olur:

Arenitler, matriks içermeyen veya çok az olan dokusal olarak temiz kumtaşlarıdır.
Wackes, önemli miktarda matris içeren dokusal olarak kirli kumtaşlarıdır.

Silisiklastik çerçeve tanelerini birbirine bağlayan çimentodur. Çimento, çökelmeden sonra ve kumtaşının gömülmesi sırasında oluşan ikincil bir mineraldir.Bu çimentolama malzemeleri silikat mineralleri veya kalsit gibi silikat dışı mineraller olabilir.

Silika çimentosu kuvars veya opal minerallerden oluşabilir.Kuvars, çimento gibi davranan en yaygın silikat mineralidir.Silika çimentosu bulunan kumtaşında, kuvars taneleri çimentoya tutturulur, bu da kuvars tanesi etrafında aşırı büyüme adı verilen bir kenar oluşturur.Aşırı büyüme, çimentolanan kuvars çerçeve tanesinin kristalografik sürekliliğini korur.Opal çimento, volkanik maddeler açısından zengin kumtaşlarında bulunur ve nadiren diğer kumtaşlarında bulunur.
Kalsit çimentosu en yaygın karbonat çimentosudur.Kalsit çimentosu daha küçük kalsit kristallerinin bir çeşididir.Çimento çerçeve tanelerine yapışır, bu yapışma çerçeve tanelerinin birbirine yapışmasına neden olur.
Çimento görevi gören diğer mineraller arasında hematit, limonit, feldispatlar, anhidrit, alçıtaşı, barit, kil mineralleri ve zeolit mineralleri bulunur.

Gözenek alanı, bir kaya veya toprak içindeki açık alanları içerir. Bir kayanın gözenek alanı kayanın gözenekliliği ve geçirgenliği ile doğrudan ilişkilidir.Gözeneklilik ve geçirgenlik, kum tanelerinin bir araya getirilme biçiminden doğrudan etkilenir.

Gözeneklilik, belirli bir kaya içindeki boşlukların yaşadığı yığın hacminin yüzdesidir.Gözeneklilik, gevşek paketlemeden kumtaşlarına en sıkı paketlenmiş olarak yeniden düzenlenmiş, eşit boyutlu küresel tanelerin paketlenmesinden doğrudan etkilenir.
Geçirgenlik, kayadan su veya diğer sıvıların akma hızıdır.Yeraltı suyu için, çalışma geçirgenliği birim hidrolik gradyan altında tek ayak kare kesiti ile günde galon olarak ölçülebilir.

Tüm kumtaşları aynı genel minerallerden oluşur.Bu mineraller kumtaşlarının çerçeve bileşenlerini oluşturur.Bu bileşenler kuvars, feldispatlar ve litik fragmanlardırMatris, çerçeve taneleri arasındaki geçiş boşluklarında da bulunabilir.Aşağıda birkaç önemli kumtaşı grubunun bir listesi bulunmaktadır.Bu gruplar mineraloji ve dokuya göre ayrılır.Kumtaşlarının çerçeve tanelerine dayanan çok basit kompozisyonları olmasına rağmen, jeologlar kumtaşlarını sınıflandırmak için belirli, doğru bir yol üzerinde anlaşamamıştır.Kumtaşı sınıflandırmaları tipik olarak Gazzi-Dickinson Yöntemi gibi bir yöntem kullanılarak ince bir kesitin nokta sayılmasıyla yapılır. Bir kumtaşı bileşimi, üçgen bir Kuvars, Feldspat, Litik parça (QFL diyagramları) ile kullanıldığında tortunun oluşumu hakkında önemli bilgilere sahip olabilir.Bununla birlikte, birçok jeolog, üçgen tanelerinin tek bileşenlere nasıl ayrılacağı konusunda hemfikir değildir, böylece çerçeve taneleri çizilebilir.Bu nedenle, hepsi genel formatlarında benzer olan kumtaşlarını sınıflandırmanın birçok yayınlanmış yolu vardır: 

Görsel yardımlar, jeologların bir kum taşı hakkında farklı özellikleri yorumlamalarına izin veren diyagramlardır.Aşağıdaki QFL şeması ve kumtaşı provenans modeli birbirine karşılık gelir, bu nedenle QFL şeması çizildiğinde bu noktalar kumtaşı provenans modelinde çizilebilir.Dokusal olgunluk şeması aşaması, bir kumtaşının geçtiği farklı aşamaları gösterir.
QFL grafiği, kumtaşı içinde bulunan çerçeve tanelerinin ve matrisin bir temsilidir.Bu grafik magmatik petrolojide kullanılanlara benzer.Doğru bir şekilde çizildiğinde, bu analiz mo

Kuvarsit (Fransızca/İngilizce: Quartzite, Almanca: Quarzit), genel olarak kuvars kumu tanelerinin, silisten meydana gelmiş bir çimento ile birbirlerine çok sağlam şekilde bağlanmalarıyla oluşmuş direnci yüksek bir kayaç olup, sedimanter ve metamorfik olmak üzere 2 çeşidi mevcuttur. Kuvarsitin kimyasal bileşimi, kuvars, kumtaşı (kuvarslı gre) ve kuvars kumu gibi SiO2 olup, ancak kuvarsit içerisinde çeşitli miktarlarda feldspat, mika, kil, manyetit, hematit, granat, rutil, kireçtaşı vb. bulunabilir.
Bileşiminde % 95'ten fazla SiO 2 bulunan kuvarsitlere "Ortokuvarsit" denir ve sanayide genellikle bunlar kullanılır. Kuvarsit direnci çok, sağlam ve aşındırıcı kayaç olduğu için istihracı ve öğütülmesi oldukça güç ve pahalıdır. Bu yüzden kuvarsit üretimi, aynı kimyevi bileşimde bulunan kuvars kumu ile kumtaşından (kuvarslı gre), ayrıca daha saf olan kuvarstan sonra tercih edilir. Kuvarsitler SiO 2 içeriği yüksek ve demir içeriği % 0,4'ten az olması durumunda cam ve seramik sanayinde kullınılır. Ayrıca refrakter (silika tuğla), metalürji (demir ve ferrokrom), inşaat (hafif gazbeton yapı elemanları üretimi) sanayinde de çeşitli amaçlarla kuvarsit kullanılır.Kuvarsit, başlangıçta saf kuvars kumtaşı olan sert, yapraklanmamış bir Başkalaşım kayadır. Kumtaşı, genellikle orojenik kayışlar içinde tektonik sıkıştırma ile ilgili ısıtma ve basınç yoluyla kuvarsite dönüştürülür. Kuvarsitler genellikle demir oksit (Fe2O3) bileşeninden oluşur. Değişen miktarlar nedeniyle pembe ve kırmızı gibi çeşitli tonlar da görülür. Saf kuvarsit genellikle gri ya da beyazdır. Sarı, yeşil, mavi ve turuncu gibi renkler diğer minerallerden kaynaklanmaktadır. Kumtaşının orijinal dokusu ve tortul yapılarının çoğu veya tamamı metamorfizm tarafından silinir.Görünüşte grenli, zımpara benzeri yüzey zamanla camsı hale gelir.Bu, kuvarsit içinde çizgiler ve merceklerin oluşmasına neden olur.Ortokartzit, genellikle silika ile çimentolu çok yuvarlak kuvars tanelerinden oluşan çok saf bir kuvars kumtaşıdır. Ortokartzit, genellikle sadece çok az miktarda demir oksit ve zirkon, rutil ve manyetit gibi iz dirençli minerallerle %99'u Sio2'dir.Normalde az sayıda fosil bulunmasına rağmen orijinal doku ve tortul yapılar korunur.Kuvarsit kimyasal hava koşullarına karşı çok dayanıklıdır ve genellikle sırtlar ve dirençli tepeler oluşturur.Kayanın neredeyse saf silika içeriği toprak için çok az malzeme sağlar; bu nedenle, kuvarsit sırtları genellikle çıplaktır veya sadece çok ince bir toprak tabakası ve (eğer varsa) az bitki örtüsü ile kaplıdır.
Kuvarsit direnci de güçlü ve aşındırıcı kayalardır. Bu nedenle öğütülmesi zor ve pahalıdır. Böylece, kuvarsitin üretimi, kuvars kumu ve kumtaşı (kuvars kumtaşı) ile aynı kimyasal bileşik ve daha saf kuvars, tercih edilir. Kalsit ve karbonat kayalar, kimyasal formül CaCO3 ile endüstriyel bir mineral oluşturur. Çeşitli şekillerde uçucu mineral kristaller, parlaklık ve renksiz şeffaf cam yapı. Öğütüldüğünde beyaz bir toz elde etmek için. Suyun kireçtaşı doğrudan kristalizasyonu olarak bilinen kireçtaşı veya karbonat kayaları, deniz canlılarının kabuklarında birikebilir veya sıkışabilir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, gri oluşumları Devil's Lake State Park, Pennsylvania, Washington DC bölgesinde, Doğu, Güney Dakota, Central Texas, güneybatı Minnesota, bazı yerlerinde Wisconsin, Salt Lake City, Utah yakınlarında bulunan ve Appalachians dirençli sırtlar gibi Wasatch ve diğer dağlık bölgelerde içinde Baraboo Aralığında bulunabilir. Kuvarsit, Arizona'daki Morenci bakır madeninde de bulunur. Batı Arizona Quartzsite kasaba Arizona ve Güneydoğu Kaliforniya hem de yakındaki dağlarda kuvarsitler adını alır. Kuzey Idaho'nun Coeur d'alene bölgesindeki Kemer Süper grubundan camsı bir vitreus kuvarsit tanımlanmıştır.
Kıtasal Avrupa'da, çeşitli bölgesel izole kuvarsit yatakları Batı Çek Cumhuriyeti içine Rhenish Masifi ve Alman Merkez Highlands bir kemer yüzey seviyesinde mevcut, Taunus ve Harz dağlarında örneğin. Polonya'da Świętokrzyskie Dağlarında yüzey seviyesinde kuvarsit yatakları bulunmaktadır.
Kanada'da, Ontario La Cloche Dağları öncelikle beyaz kuvarsit oluşur. Mozambik'teki en yüksek dağ olan Monte Binga (2436 m) ve çevredeki Chimanimani Platosunun geri kalanı çok sert, soluk gri, Prekambriyen kuvarsitten oluşur.

Kuvarsit dekoratif bir taştır ve duvarları, çatı kiremitleri, döşeme ve merdiven basamakları olarak kaplamak için kullanılabilir. Mutfaklarda tezgah üstü kullanımı hızla genişliyor. Granitten daha sert ve lekelere karşı daha dayanıklıdır. Ezilmiş kuvarsit bazen yol yapımında kullanılır. Yüksek saflıkta kuvarsit, ferrosilikon, endüstriyel silika kumu, silikon ve silisyum karbür üretmek için kullanılır. Paleolitik dönemde, taş aletler yapmak için çakmaktaşı, kuvars ve diğer litik hammaddelerle birlikte kuvarsit kullanılmıştır.

Dumanlı kuvars kahverengimsi bir kuvars çeşidi.Bir dağ kristali türü olan dumanlı kuvars koyu duman renginde ve yarı şeffaftır. Çok koyu kahverengiden opak siyah renge kadar olan bir çeşidine morion denir.
Dumanlı kuvars binlerce yıldır süs, dekoratif ve dini nesnelerde eğerdli taş olarak kullanılmıştır. Dumanlı kuvarsın bağlı olduğu burçlar Oğlak ve Yay'dır. Eski zamanlardan beri dumanlı kuvarsın gerginliği giderdiği, korku, panik ve kızgınlığı olumlu duygulara, huzur ve neşeye değiştirdiğine inanılmıştır. Bazıları pankreas ve böbreklerin daha iyi çalışmasına ve zehirli maddelerin vücuttan atılmasına yardım ettiğine inanır. Dumanlı Kuvars ve onun tam siyah türü olan MORİON dünyada en güzel ve bol miktarda Brezilya'da ve Türkiye'de çıkartılır. Türkiye'de Aydın ili, Koçarlı-Çine-Karacasu ilçelerinde dumanlı kuvars yatakları bulunmaktadır. Yaklaşık 30 yıldır Koçarlı ilçesine bağlı Mersinbeleni Köyü ve civar köyleri tarlalarında topladıkları dumanlı kuvars kristallerini satarak ek gelir elde etmektedirler.
Jasper kuvars grubundan bir Silikat mineralidir. Doğada kırmızı, yeşil, kahverengi ve sarı renkleri vardır. Bileşiminde bulunan Hematit,ona rengini verir ve bu renklerin dağılımlarına göre taşa: Okyanus, dalmaçya, hayalet, kırmızı gibi isiler verilir. Kırmızı noktalar serpiştirilmiş haline kantaşı ya da heliotrop denen jasper taşı, Eski Roma'da yüzük taşlarında kullanılırdı.
Akik kalsedom kuvarsının bir türü olan yarı saydam mineraldir.Çok farklı renk ve dokularda olabilir.
Ametist mor renkli bir kuvars türüdür. Genellikle mücevher olarak kullanılır. Renksiz, şeffaf kayaç kristali, kuvarsın en saf halidir.
Kalsedon kuvars mineralinin kriptokristalin çeşitlerinden biridir.Saf kalsedon çok ince tabakalar halinde dizilmiş çok ince kuvars liflerinden oluşur. Saf kalsedonun rengi yarı şeffaf gri veya beyazdır. Grimsi mavi veya kahverengi gölgeli hatta siyahımsı olanları da vardır. Safsızlıklar sebebiyle şeritlerde farklı renk ve desenler olur.
Yeşim kuvars grubundan bir silis mineralidir. Doğada kırmızı, yeşil, kahverengi ve sarı renkleri vardır. Bileşiminde bulunan hematit, ona rengini verir ve bu renkler, dağılımlarına göre: Okyanus, dalmaçya, hayalet, kırmızı gibi adlarla anılırlar. Kırmızı noktalar serpiştirilmiş haline kantaşı ya da heliotrop denen yeşim (jasp) taşı, Antik Roma'da yüzük taşlarında kullanılırdı.

Lapis lazuli veya laciverttaşı, çok eski çağlardan beri mücevher olarak kullanılan bir taş türüdür. Koyu mavi renkte, yarışeffaf-opak niteliğinde, özellikle Antik Mısır'da firavunlar tarafından çok önem verilmiş kıymetli bir taştır.
Lapis lazuli bir mineral değil, kayadır, çünkü birkaç mineralden oluşmuştur. Gerçek bir mineral olabilmesi için sadece bir mineral türünü içermesi gerekirdi.

İsmin ilk kısmı olan lapis, Latince kökenli bir kelimedir ve "taş" manasına gelir. İkinci kısım olan lazuli ise, Latince lazulum kelimesinin genitif halidir (-in hali). Lazulum kelimesi de zaten Arapça (el-)lâciverd kelimesinden türemiştir ki bu Arapça kelimenin kökeni de Farsça lâciverd sözcüğüne dayanır. Aslında bir yerin ismi olan bu kelime zamanla taş ile ilgisi yüzünden mavi manasında kullanılmaya başlandı. İngilizce "gök mavisi" manasına gelen azure kelimesi de buradan türemiştir. Bir bütün olarak incelenirse lapis lazuli mavinin taşı ya da gökyüzü taşı manasına gelir.
Eski Yunan'da "Sapphirus" olarak geçen lapis lazuli "içerisinde altın damarları olan, mavi renkli bir taş" olarak bilinmekte idi; bugün bu isim mavi korindon çeşitleri için kullanılmaktadır. Sonraları lapis içinde mevcut olan piritin bu altın rengini verdiğinin anlaşılmasıyla birlikte iki taş birbirinden ayırt edilmeye başlamıştır.

Lapis lazulinin ana bileşeni lazurittir (yaklaşık %25-40). Lazuritin kimyasal formülü (Na, Ca)8(AlSiO4)6(S, SO4,Cl)1-2'dir. Lapis ayrıca kalsit (beyaz) ve pirit (sarı) de içerir. Ayrıca augit, diopsit, enstatit, mika, hauynit, hornblend ve nosean da içerebilir. Sertliği yaklaşık 5.0-5.5 arasındadır.
Lapis lazuli genelde kireçtaşlarının kontakt metamorfizmasıyla oluşur.
En güzel rengi, pirinç sarısı renginde pirit zerrecikleriyle hafifçe kaplanmış koyu bir mavidir. Beyaz kalsit damarlarının olmaması ve pirit kalıntılarının az olması lazımdır. Fazla kalsit veya pirit ihtiva eden taşlar diğerlerine oranla pek değerli değildir.
Genellikle rengi sayesinde tanınan lapis lazuli, HCl (hidroklorik asit) ile karşılaştığında H2S gazı verir. Bu gazın kokusu çürümüş yumurtaya benzemektedir. Taştaki pirit varlığı çoğu zaman doğal lapis lazuliyi birçok lapis imitasyonundan ayırmak için önemlidir.

En saf ve kaliteli lapis lazuli Afganistan, Bedahşan'da beyaz mermer içinde damarlar ve mercekler halinde çıkarılır. Dünyadaki en eski madenlerden olan bu madenler antik zamanlarda firavunlara da lapis lazuli sağlardı.
Afganistan'daki maden yatakları dışında, lapis Şili, Ovalle'nin yakınındaki And Dağları'nda da bulunmuştur. Buradan çıkarılan lapis lazuli lacivertten çok daha açık ve soluk bir mavi rengindedir. Daha önemsiz başka maden yatakları ise Rusya, Angola, Burma, Pakistan, ABD ve Kanada'da bulunur.

Yüzyıllar boyunca lapis lazuli özellikle mücevher ve oymalarda sıklıkla kullanılmıştır. Bunların dışında mozaik, vazo, boncuk ve mücevher kutularında da kullanılmıştır. 

Antik Mısır'da lapis lazuli gübre böceği şeklindeki süs eşyaları, nazarlıklar ve benzeri takı eşyalarının vazgeçilmez malzemelerinden birisi olmuştur. Asur ve Babilliler tarafından mühür olarak kullanılan Lapis Lazuli, Mısır'da yapılan arkeolojik kazılar esnasında MÖ. 3300-3100 zamanında bir yerleşim birimi olan Nakada bölgesinde kraliyet dönemi öncesinden kalma lapis mücevherler bulunmuştur. Aynı zamanda toz haline getirilmiş lapisin Antik Mısırlı kadınlar tarafından göz farı olarak da kullanıldığı bilinmektedir.
Ölüler Kitabı'nın 140. bölümünde yazdığı üzere, göz şeklinde altından bir muhafaza içerisine yerleştirilmiş lapis lazuli güçlü bir tılsım olarak kabul ediliyordu. Her ayın son gününde bu sembolik göze sunulan adak sonrasında, kullanıcının kötülüklerden korunacağına inanılırdı.
Fırat Nehrinin yakınında bulunan Ur'un Antik Sümer kraliyet mezarlarında lapis lazuliden yapılmış sayıları 6000'den fazla kuş, geyik, kemirgen heykelciklerinin yanı sıra çok sayıda boncuk, tabak ve silindir mühür bulunmuştur. Bu eşyaların çoğunda kullanılan lapis lazuli Afganistan, Bedahşan'daki madenlerden çıkarılmıştı. Pek çok Sümer ve Akad yazısında lapis lazuli, krallara layık zenginlik ve ihtişamda bir taş olarak belirtilmiştir.
Romalılar ise lapisin güçlü bir afrodizyak olduğuna inanmıştır. Orta Çağ'da ise lapisin sağlığa faydalı bir etkisinin olduğu, ruhu günah, kıskançlık ve korkudan arındırdığına inanılırdı.
Lapisin aynı zamanda tıbbi faydaları olduğuna da inanılırdı, öğütülerek toz haline getirilen lapis, süt ile karıştırılıp deri apselerine pansuman ve ülsere karşı tedavi amaçlı kullanılırdı.
Nevşehir Göreme Açıkhava Müzesi'nde bulunan Tokalı Kilise lapis mavisi ile ünlüdür.

Lhotse Dağı dünyanın dördüncü yüksek dağıdır. Everest, K2 ve Kangchenjunga ilk üç sıradadır. Lhotse Himalayalar'da yer alır ve Everest'e Güney Col adlı doruk bağlantısı vardir. Lhotse Tibetçede "Güney Zirve" anlamına gelir. Bu dağın en yüksek zirvesi 8,516 metre rakımlıdır ve hemen yanında yüksek rakımlı altzirveler bulunur. Bunlar doğuda 8,414 metre rakımlı "Orta Lhotse"; 8,383 metre rakımlı "Lhotse Shar" ve batı sırtında en büyük zirve olan "Nuptse"'dir. Bu dağ Tibet (Çin) ve Nepal'in Khumbu bölgesi sınırındadır.
Lhotse Dağı için, etrafındaki en yüksek zirve veya zirvelere kıyasla ölçülen "topografik çıkıntı ölçümü" (Lhotse için Everest'in Güney Col bağlantısına kıyasal) sadece 610 m olup, bu sekizbinlikler dağ zirveleri arasinda en küçük topoğrafik çıkıntısı olmaktadır. Bu nedenle Lhotse bazen Everest masıfinde bulunan güney zirve olarak yanlış olarak görülmektedir. Ayrık bir masif olarak kabul edilirse de birçok yüksek dağ tırmanıcı  Lhotse Dağı tırmanmasını küçüksemekte ve Lhotse'yi en önemsiz "sekizbinlik" dağ olarak görmektedirler. Fakat Lhotse Dağı'nın güney yüzü 2,25 km düz mesafe ilerleme için 2,2 km dik yükselmektedir ve bu da Lhotse güney yüzünün dünyada en dik olanı olduğuna gösterge olmaktadır. Lhotse Dağı'nın güney yüzüne tırmanma gayet çok sayıda başarısızlığa; bazı çok dikkat çeker ölümlere ve ancak gayet az sayıda başarılı tırmanmaya sahne olmuştur. Lhotse'ye ilk tırmanma 18 Mayıs 1956 bir İsviçre Everest/Lhotse ekpedisyonu başında Fritz Luchsinger, Ernst Reiss olmuştur. Aralık 2008 itibarıyla 371 dağcı Lhotse zirvesine erişmişlerdir ve bu dönemde 20 dağcı bu dağa tırmanma sırasında hayatlarını kaybetmişlerdir.

Himalayalar
Jerzy Kukuczka

Lhotse  Peakware'de2 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Linyit, kahverengi kömür de denilen ve tamamına yakını termik santrallerde yakıt olarak kullanılan kömür sıralamasında en alt sırada yer alan bir kömür çeşididir.
Linyitin ısıl değeri (kalorifik değer) düşük, barındırdığı kül ve nem miktarı fazladır. Buna rağmen yerkabuğunda bolca bulunduğu için başta Almanya, Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkeler olmak üzere sıklıkla kullanılan bir enerji hammaddesidir.
Linyit Türkiye'nin birçok bölgesinde çıkartılmış ve hâlen çıkarılmaya devam etmektedir. Bu bölgelerden bazıları Kahramanmaraş ili Afşin ve Elbistan ilçesi, Ankara ili Nallıhan ilçesi (Çayırhan), Kütahya ili Seyitömer ve Tavşanlı ilçesi, Manisa ili Soma ve Muğla ili Yatağan ilçesinde, Adana ili Kozan ilçesinde, Bolu ili Mengen ilçesinde çıkartılır.
Dünya'daki yıllara göre çıkarılan linyit miktarı (metrik ton cinsinden):

Linyit kömürü: sağlık etkileri ve sağlık sektöründen tavsiyeler 31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Makalu Dağı (Çince resmen: Makaru) dünyanın en yüksek beşinci dağıdır. Makalu Dağı Himalayalar'da Nepal ile Çin sınırı üzerinde yer alır ve Everest'in 19 kilometre güneydoğusundadır. 8,481 m. rakımı ile sekizbinlikler dağlarından biridir. Makalu'nun zirvesi hemen etrafında diğer doruklar olmadan dört-kenarlı bir piramit şeklinde 2,386 m çıkıntı gösterir.
Makalu civarında iki tane ilgi çeken alt-zirve bulunmaktadır. Bunlardan Kangchungtse veya Makalu II 
7,678 m rakımlı olup ana Makalu zirvesinin 3 km kuzey-kuzey-batısındadır. Chomo Lonzo ise 7,804 m rakımlı zirveli genişçe bir plato üzerinde olup ana Makalu zirvesinden 5 km kuzey-kuzeydoğudadır. Kangchungtae ile Chomo Lonzo alt-zirveleri 7.200 m rakımlı bir eyer şekilli bağlantı ile birbirine bağlıdır.

Makalu Dağı'na tırmanış dağcılara büyük zorluklar vermiştir ve yapılan ilk 16 tırmanış çabalarından ancak 5'ı başarılı olmuştur. Bu dağa tırmanmak isteyen dağcılar ancak 1954'te Everest zirvesine tırmanma başarı ile sağlandıktan sonra ekpedisyonlarla Makalu zirvesine tırmanmayı ciddi olarak ele almışlar ve başarmışlardır. Yapılan başarısız birkaç ciddi ekpedisyondan sonra 1954 sonbaharında çok ciddi bir Fransız ekspediyonu önce 2 Ekim'de alt-zirve Kangchungtse'ye ve 30 Ekim'de alt-zirve Chomo Lonzo'ya başarı ile tırmanış yapmışlardır. Ama ana Makalu Dağı zirvesi ancak 15 Mayıs 1955'te J.Franco başkanlığı altındaki bir Fransız ekpedisyonu üyelerinden olan Lionel Terray ve Jean Couzy tarafından başarı ile tırmanılmıştır. Bu Fransız grubu Makalu'ya kuzey yüzünden ve kuzeybatı sırtından, Makalu ile Kangchungtse arasındaki eyer şekilli sırttan faydalanan bir rota ile tırmanmışlardır ve bu rota Makalu Dağı zirvesine tırmanmak isteyen dağcılara bir standart rota olmuştur.

Himalayalar

Makalu Peakware'de25 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"8000er" websitesine tırmanışlar ve ölümler istatistikleri21 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Mauna Kea (Hawaii dilinde telaffuz: [ˈmɐwnə ˈkɛjə]; Mauna a Wākea'nın kısaltması), Hawaii adasında sönmüş bir yanardağdır. Zirvesi deniz seviyesinden 4,207.3 m yüksekliktedir, bu da onu Hawaii eyaletindeki en yüksek nokta ve dünyadaki bir adanın ikinci en yüksek zirvesi yapar. Zirve, büyük komşusu Mauna Loa'dan yaklaşık 38 m daha yüksektir. Mauna Kea, yüksekliği nedeniyle alışılmadık şekilde topografik olarak öne çıkmaktadır. Islak zirvesi, 4.207,3 metre ile dünyada 15. sırada, kuru zirvesi ise, 9.330 metre ile Everest Dağı'ndan sonra dünyada ikinci sıradadır. Kuru zirvesi, Everest Dağı'nın deniz seviyesinden yüksekliği olan 8.848.86 metreden daha uzundur. Bu yüzden bazı yetkililer, Mauna Kea'yı su altı tabanından dünyanın en yüksek dağı olarak etiketlemiştir.

Mauna Kea Gözlemevleri
Güneş Sistemi'nin en yüksek dağlarının listesi
Everest Dağı

Active Volcanoes of Hawaii 21 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mauna Kea Summary 14 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Global Volcanism Program (Küresel Volkanizma Programı).
Mauna Kea 27 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Hawaii Center for Volcanology (Hawaii Volkanoloji Merkezi).
Mauna Kea Gözlemevleri 20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Mauna Kea'nın zirve tesislerinin turu.
Mauna Kea Ziyaretçi Bilgileri 11 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Zirve teleskoplarını ziyaret etmekle ilgili bilgiler.
Mauna Kea Yönetim Ofisi 11 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Arazi yönetimi için plan.
Mauna Kea Buz Devri Koruma Alanı 30 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Arazi ve Tabii Kaynaklar Dairesi Başkanlığı.

Tortul katmanlar arasına magma girmesiyle oluşan değişim kayacıdır.

‘’Migmatit’' deyimi ilk defa 1908'de Sederholm tarafından gnays görünümlü kayaçları tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Migmatit, hareketli veya olmayan jeokimyâsal elementlerden itibaren oluşmuş kabaca karmaşık kayaç olarak tanımlanabilir. 
Oluşabilecek en uç koşullarda yüksek dereceli başkalaşım kayaçları bile değişime uğrar. Örneğin, gnayslar yeteri kadar ısıtılırsa ergimenin başlamasına neden olabilir. Ancak, farklı minerallerin farklı sıcaklıklarda ergidiklerini magmatik kayaçlarla ilgili kısımdan hatırlayınız. Genellikle kuvars ve potasyum feldispattan oluşan açık renkli silikatlar en düşük ergime sıcaklığına sahiptirler ve ilk olarak ergimeye başlarlar ancak amfibol ve biyotit gibi mafik (koyu renkli) silikatlar katı halde kalır. Bu kısmi ergimeye uğramış kayaçlar soğuduğu zaman açık bantlar magmatik ya da magmatik gibi görünen bileşenleri içerir oysa koyu bantlar ergimemiş başkalaşım kayaçlarını içerir. Bu tür kayaç migmatik (migma= karışım, ite (tit)= taş) olarak adlandırılır. Migmatitteki açık renkli bantlar çapraşık kıvrımlar oluşturur ve koyu renkli kısımların yassı sokulumlarını içerebilirler. Migmatitler göstermiştir ki bazı kayaçlar geçişlidirler ve üç ana kayaç türünden herhangi birine açık olarak ait değillerdir.

Migmatitlerin Jeolojik  Ve Yapısal Özellikleri
Migmatitler sahada metamorfik seriler ve granitlerle beraber coğrafik bir dağılım gösterirler. Bunların üçlü beraberliği bir jeolojik veya tektonik bir rastlantı olmayıp, migmatitleşlemenin metamorfizma ve granitleşme olayları ile oluşum yönünden ilişkili olduğunu gösterir. 
Özellikle yüksek derecede metamorfizma (amfibolitfasiyeste ) geçirmiş kayaçlar migmatitlerle çok yakın ilişki içindedirler. Migmatitler metamorfik seriler, amfibolit, leptinit, gnays vs. içinde merceksel yapılar veya bantlar halinde belirir. Saha üzerinde aflörmanda bu görünümleri ile migmatitler yapısal olarak bantlı veya gözlü gnayslara benzerler.
Migmatitleşme derecesine bağlı olarak migmatitler değişik yapılar altında embreşittennebulite kadar ara geçiş yapıları izlenir.
Metamorklere ve granitlere geçişler çoğu kez tedricidir. Granitlere geçişte granitik migmatitler homojenleşme,anateksimobilazasyonunun çok ileri evresinde oluşur ve migmatit ince taneli aplitik görünümde sade bir graniti hatırlatır. 
Metamorfik serilere geçişte, migmatitler (Endomigmatit ) metamorfik foliyasyon ve diğer yapısal izler belirgin biçimde izlenir. Bunları kesen kuvarso-felspatik damarlar vardır.
Farklı her iki formasyona geçişli sahada bunlarla beraberlik gösteren migmatitlerin varlığını belirleyen gözlem ve verileri şöyle sıralayabiliriz; 
-Migmatit yapılar:
Açık renkli damarlar (arterit venit vs.) bunlar esas seriler arasına çeşitli yapı ve şekiller altına girerler.
Bantlı yapılar (litparlit ) 
Merceksel damarlar
Uyumsuz, çatlak ve aralara dolgu ve damarlar 
Pitigmatik yapılar
-Kıvrımlar ve kıvrılma yapılar:
Migmatitlerde çeşitli kıvrımlar gözlenir.
Semgmatitik kıvrımlar
Ftebitik damar kıvrımları
-Migmatitik yapılar:
Gözlü yapılar 
Şirilen yapılar
Nebulitik yapılar
Breşik (veya agmatit ) yapılar
-Açık ve koyu renkli migmatit yapılar
Paleosom –koyu renkli kısımlar (metamorfik) 
Neosom–açık renkli (granitik) yapılar
Lökosom-lökokrat, kuvars ve felspatlı kısımlar
Melenosom-melonokrat koyu renkli mineraller topluluğunun oluşturduğu kısımlar.

Migmatitler saha üzerinde çok çeşitli yapılar altında belirmesi bunların çoğu zaman birbirinden ayırmak oldukça güçtür. Sahada migmatitler üç büyük grup altında sınıflandırılabilir;

1)Endomigmatit: Migmatititformasyonda eski kayaç (kabuk formasyonu) belirgin biçimde gözlenebilir. (Amfibolit, paragnays) Michot(1960) ‘a göre endomigmatitler yerinde ‘’institu’' bir mobilizasyon geçirmiş, prensip olarak dışarı ile hiçbir madde alışverişi olmamıştır. (Az evrimleşmiş migmatitler)
2)Bandlı Migmatit: Bandlı bir yapı gösterirler. Özel olarak amfibolitlerle bandlı (ardışık seviyeler) gösterirler. Bunlara daha çok evrimleşmiş migmatitler de denir.
3)Granitoid  Migmatitler (Homogen Migmatitler): Mükemmel izotrop bir yapı, pratik olarak, oluşması çok güçtür. Zira çok ileri safhada evrimleşmiş migmatitlerde bile bazı düzlemsel yönlenmeler izlenir. Bu yönlenme granotoid migmatitlerde çok silik bir görünüm kazanır.
Bu jeolojik sınıflandırma saha üzerinde çok kolay bir şekilde uygulanabilir. Ayrıca üste doğru Endomigmatitler metamorfik serilere granitoid migmatitler ise anateksi geçişler gösterirler.
Burada dikkat edilecek hususlar;
-Evrimleşmenin gerçek sürekliliği burada endomigmatik ile bandlı migmatit sınırlarının belirlenmesi,
-Saha gözlem ölçeğinin büyüklüğü,
Migmatitler saha ve laboratuvarda daha düşük ölçekte yapısal özellikleri dikkate alınarak da sınıflandırılabilir.

Milonit, güçlü sünek deformasyon için kanıt gösteren ve normalde matristeki minerallere benzer bileşime sahip yuvarlatılmış porfiroklast ve litik parçalar içeren, yapraklanmış ve genellikle çizgisel bir kayadır.

Milonit (Yunan Μύλος, değirmenden), kayaç kütleleri milonitleşme sürecinde doğrultu atımlı fayların (bindirme fayları, bindirmeler vb.) yüzeyleri boyunca hareketinde oluşan, ince rendelenmiş, kesilmiş bir kaya tektoniğidir. Mikroskop kullanarak, yumuşak minerallerin ince bir şekilde dağılmış agregalarında emprenye edilmiş orijinal kayanın (kuvars, feldspat, mika pulları) veya yeni oluşmuş (serisit, zoisit) mineral parçalarını görebilirsiniz.
Porfiroklastların içeriğine göre aşağıda gruba ayrılmıştır:
protomilonitler (porfiroklastların % 50'sinden fazlası)

ortomilonitler- fillonitler(% 10-50)
ultramilonitler (% 10'dan az).

Milonitleşme, kataklazdan farklı olan kaya kırılmasının son aşamasıdır. Milonit zonları kırılma derinliğindedir ve milimetreden kilometreye kadar bir kalınlığa sahip olabilir. Güçlü, onlarca kilometre uzunluğunda, bölgesel bindirmelere katmanlar eşlik etmektedir. Ural Dağları'nda, Tien Shan'da, Kafkas Dağları'nda, Altay'da). Milonit zonunun kenarlarında, çizgisel ya da arduvaz dokusu, orijinal kayanınkiyle değiştirilmektedir.

 
Milonit kelimesi Yunancadaki değirmen kelimesinden türemiştir. Milonit, stratigrafik bir dizide kaya adı olarak kullanılmamalıdır.
Kalkan formasyonunun Proterozoyik-Paleozoik yaşlı migmatitik kayalarından oluşan ve bu temel kayaları üzerine Tersiyer döneminde meydana gelen tektoniğe bağlı olarak gelişen protomilonit, milonit, ultramilonitle temsil edilen Simav Milonitleri örnek olarak verilebilir.
Fransa'da ise milonite, kırılgan veya sünek olabilen deformasyon modundan bağımsız olarak, tane boyutunda önemli bir küçülme geçirmiş herhangi bir kaya için geçerlidir.
Almanlara göre milonit terimi; belirli bir yapıya sahip bir tür kayayı tanımlar, mineral içeriği hakkında bilgi vermez.
İtalyanlara göre milonit; yüzeyde makaslama bölgesi, kayalık malzemenin sertliğinden (kataklazitler oluşur, ezilmiş metamorfik olmayan kayaçlar) dolayı kohezyon kaybının olduğu faylarla devam edebilir. (Derinlik, 250 - 300 °C izoterminin altında) Deformasyon, özellikle yapraklı, kohezif kayaçlar, tam olarak milonitleri oluşturarak kanal şeklinde meydana gelir.

Milonit oluşumu, bir yandan ana kayanın malzeme özelliklerine, diğer yandan deformasyon sırasındaki fiziksel koşullara bağlıdır. Büyük miktarlarda kuvars ve feldispat içeren yer kabuğunun tipik silikat kayaçlarında, plastik deformasyon yaklaşık 280 °C'de ve 10 km derinlikte başlar. Tuzlu kayalar ve mermer durumunda, sıcaklıklar önemli ölçüde daha düşüktür. Deformasyon oranları 10−13 ile 10−15 s - 1 arasındadır. Deforme olmuş mineraller genellikle ana kayadan daha küçüktür. Bununla birlikte, çok yüksek sıcaklıklarda ve düşük deformasyon oranlarında, mineraller büyüme eğilimindedir ve iri taneli milonitler (blastomilonitler) oluşur.
Milonitler, sünek fay zonlarında büyük kayma gerilmesinin birikmesiyle oluşan sünek olarak deforme olmuş kayaçlardır.
Milonit oluşumuna ilişkin birçok farklı görüş vardır, ancak genel olarak kristal-plastik deformasyonun meydana gelmiş olması gerektiği ve kırılma ve kataklastik akışın milonit oluşumunda ikincil süreçler olduğu kabul edilmektedir.
Değirmende tanelerin mekanik olarak aşınması meydana gelmez, ancak bunun, Yunan μύλος mylos'tan yani değirmen anlamına gelen milonitleri oluşturan süreç olduğu düşünülüyordu. Milonitler 4 km'den az olmayan derinliklerde oluşur.
Kristal-plastik deformasyonu barındıran birçok farklı mekanizma vardır. Kabuklu kayaçlarda en önemli süreçler diskolasyon oluşumu ve difüzyon oluşumudur.
Diskolasyon oluşumu, kristallerin iç enerjisini artırma görevi görür. Bu etki, tane sınır alanını artırarak ve tane hacmini azaltarak, mineral tane yüzeyinde enerji depolayarak iç enerjiyi azaltan tane sınırı göçü yeniden kristalleşmesi ile telafi edilir. Bu süreç, diskolasyonları alt tane sınırları içinde düzenleme eğilimindedir. Alt tanecik sınırlarına daha fazla diskolasyon eklendikçe, bu alt tanecik sınırı boyunca yanlış yönelim, sınır yüksek açılı bir sınır haline gelene ve alt tanecik etkili bir şekilde yeni bir tane haline gelene kadar artacaktır. Bazen alt tanecik dönüşünün yeniden kristalleşmesi olarak adlandırılan bu işlem, ortalama tanecik boyutunu küçültme işlevi görür. 

Difüzyon sürünmesindeki kritik mekanizmalar olan hacim ve tane sınırı difüzyonu, yüksek sıcaklıklarda ve küçük tane boyutlarında önemli hale gelir. Bu nedenle bazı araştırmacılar, milonitlerin diskolasyon oluşması ve dinamik yeniden kristalleşme ile oluştuğundan, tane boyutu yeterince küçültüldüğünde difüzyon oluşmasına geçişin meydana gelebileceğini iddia etmişlerdir. 

Milonitler genellikle yüksek gerilme oranlarının odaklandığı sünek makaslama bölgelerinde gelişir. Bunlar, fay breşleri oluşturan kataklastik kırılgan fayların derin kabuksal karşılıklarıdır.
Milonitler, deformasyonun meydana geldiği metamorfik dereceye  veya geliştirildikleri litotip veya mineralojiye göre sınıflandırılır. Milonitlerin yaygın olarak kullanılan bir diğer sınıflandırması, porfiroklastlara kıyasla matris yüzdesine dayanmaktadır.
Peki Porfiroklast nedir? Bir porfiroklast, metamorfik bir kayada bulunan, daha ince taneli kristallerden oluşan bir toprak kütlesi ile çevrili bir taş veya mineral parçasıdır.
Porfiroklastlar, dinamik yeniden kristalleşme veya kataklazi yer kütlesini oluşturmadan önce orijinal kayanın parçalarıdır. Bu, yer kütlesinden daha yaşlı oldukları anlamına gelir. Orijinal kayanın daha güçlü parçalarıdır. Kolayca deforme olamazlar ve bu nedenle yeniden kristalleşmeden etkilenmediler veya hemen hemen hiç etkilenmediler. Orijinal kayadaki fenokristaller veya porfiroblastlar olabilirler.
Porfiroklastlar genellikle porfiroblastlarla karıştırılır.
İkincisi de daha ince bir matris içinde büyük kristallerdir, ancak deformasyon sırasında veya sonrasında ve matrisin oluşması sırasında veya sonrasında büyümüşlerdir. Porfiroblast büyümesinin zamanlaması, içlerinde poikiloblast olarak korunan mikro yapı incelenerek belirlenebilir.
Kuvvetli bir şekilde deforme olmuş kayalarda porfiroklastlar genellikle kayadaki kayma gerilmesiyle döndürülür.
Şekilleri, makaslamanın yönünü belirlemek için kullanılabilir.

Protomilonit, milonitleşmenin erken aşamalarında,% 50'den fazla porfiroklast içeren bir kayadır. Deformasyonun başlamasıyla birlikte, bir protomilonit, ana kayanın büyük kalıntı tanelerini çevreleyen çok ince taneli bir matris ile bir harç dokusu gösterir. Kayaç, porfiroklastları oluşturan kaba bir yapraklanmaya ve oldukça zayıf bir çizgiye sahiptir.
Milonit, ağırlıklı olarak kristal-plastik işlemlerle tane boyutunda büyük bir küçülme geçirmiş yapraklanmış ve çizgisel bir kayadır. Milonit, % 10 %50 porfiroklast, yani matrisin % 50 ila 90'ını içerir. Gözle görülebilecek bir kayaçtır. Ana mineral bileşenleri; plajiyoklaz, kuvars, biyotit, muskovit, klorit, serizit, silimanit, disten, granattan oluşur. Kuvars milonitik kayalarda en fazla bulunan mineral bileşeninden biridir.
Ultramilonit sert, çakmaktaşı benzeri ve koyu renkli olup, aşırı tane boyutu küçültme ve dinamik yeniden kristalizasyonun görsel sonucudur. Genellikle küçük porfiroklastlar kayanın% 10'undan daha azını oluşturur.
Diğer yaygın olarak kullanılan, önemli statikle kristalleşmeye sahip bir milonite blastomilonit ve ince taneli, mika bakımından zengin bir milonite (bir fillite benzeyen) fillonit denir.
Bu sınıflandırmadaki sorun, matris tane boyutu ve porfiroklast tane boyutu arasında keyfi bir sınırın tanımlanması gerektiğidir. Diğer bir problem, yüksek metamorfik derecede veya ince taneli veya monomineralik ana kayalarda gelişen milonitlerin normalde porfiroklast geliştirmemesidir; bu nedenle, ultramilonit mutlaka milonit veya protomilonitten daha yüksek bir suşu temsil etmez.

Milonit oluşumu bir yandan ana kayanın malzeme özelliklerine ve diğer yandan deformasyon sırasındaki fiziksel koşullara bağlıdır. Tipik olarak silikat kaya yer kabuğunda, içeren büyük miktarda kuvars ve feldispat, plastik deformasyon başlar 280 °C  yaklaşık 10 km derinlikte. 

Tuz kayaları ve mermer için sıcaklıklar önemli ölçüde daha düşüktür. Deformasyon oranları 10 −13 ile 10 −15 s −1 arasındadır. Deforme olmuş mineraller genellikle ana kayadan daha küçüktür. Bununla birlikte, çok yüksek sıcaklıklarda ve düşük deformasyon oranlarında, mineraller büyüme eğilimindedir ve iri taneli milonitler (blastomilonitler) oluşur. 

Milonit olaylarının çoğu gnayslara (çizgili gnays, gözlü gnays ..) yol açar, ancak milonit gnays ile eşanlamlı değildir çünkü bu tür kayaçlar, bir orojenetik olaydaki P veya T artışından dolayı bölgesel metamorfizma tarafından da oluşturulabilir.

Milonitler, tektonik fay zonlarında, iki kaya kütlesinin birbiri üzerinden kayarak kayma hareketi ile oluşur. Milonitlerin temel özelliği, kayanın yüksek sıcaklıklarda sünek deformasyonudur. Milonit içindeki minerallerin büyük çoğunluğu plastik deformasyonla değiştirilmiş olmalıdır. Bunun tersine, süreç kırılgan alanda gerçekleşirken, bir kataklazit içindeki mineraller mekanik sürtünme ile kırıldı. Milonitler, belirgin bir katman dokusuna ve çoğunlukla tektonik hareketin yönünü gösteren net bir gerilme çizgisine sahiptir.

Plastik deformasyon, minerallerin dinamik kristalleşmesinden kaynaklanır. Minerallerin kayma gerilimine adaptasyonu sürekli (dinamik olarak), her şeyden önce kristallerin sınır yüzeylerinde dengelenerek, iç kristal seviyelerinde dengelenerek gerçekleşir. Aynı tip mineralden iki kristal birbirine bitişikse, bir tane diğerini difüzyon yoluyla "tüketebilir"; bu süreç, tane sınırı göçü olarak bilinir.

Asidik plütonik kayalardan veya meta volkanitlerden türetilen milonitlerin ana elementi kuvars şerididir (kuvars açısından zengin yataklar ve rekristalize feldispatlar). Deformasyonda, kalıntı kuvars kristalleri kırılır ve yeni oluşan kuvars gerilim altında büyür.
Minerallerin dinamik yeniden kristalleşmes

Nepal (Nepalce: नेपाल), resmî adıyla Nepal Federal Demokratik Cumhuriyeti, Güney Asya'da bir ülkedir. Büyük bölümü Himalayalar'ın eteklerinde, bir bölümü ise Hint-Ganj Ovası'nda konumlanmıştır. Dünyanın en kalabalık 49. ve en geniş 93. ülkesidir. Denize kıyısı bulunmayan Nepal kuzeyde Çin'e bağlı Tibet; güney, doğu ve batıda Hindistan ile komşudur. Bangladeş Nepal'in güneydoğu ucundan sadece 27 km uzaklıkta olmasına rağmen sınırdaşı değildir, Bhutan da Hindistan'ın Sikkim eyaletiyle ayrılmıştır. Verimli ovalar, subalpin kuşak ormanları ve en yüksek on dağdan sekizini bulunduran Nepal zengin bir coğrafi çeşitliliğe sahiptir. Dünyanın en yüksek dağı olan Everest Dağı da bunlara dâhildir. Başkenti ve en büyük şehri Katmandu'dur. Resmî dil Nepalcedir, ancak ülke birçok etnik gruba ev sahipliği yapmaktadır.
"Nepal" ismine rastlanan en eski metinler Nepal'in en yaygın dini olan Hinduizm'in ortaya çıktığı Vedik Çağ'da yazılmıştır. Budizmin kurucusu Gotama Buda MS 1. binyıl ortalarında Nepal'in güneyindeki Lumbini'de doğmuştur. Ülkenin kuzey bölümü kültürel olarak Tibet'le iç içedir, orta kesimdeki Katmandu Vadisi'ne ise Hint-Aryan kültürü hâkimdir ve geçmişte bölgenin yerlileri olan Nevar halkının kurduğu Nepal Mandala konfederasyonuna ev sahipliği yapmıştır. O dönemde eski İpek Yolu'nun Himalayalardan geçen dalına vadinin tüccarları hükmetmiştir. Bu kozmopolit bölge kendine özgü bir mimari ve geleneksel sanat geliştirmiştir.
18. yüzyılda Gurka Krallığı Nepal'i birleştirdi. Şah Hanedanı Nepal Krallığı'nı kurdu ve Rana Hanedanı'ndan gelen başbakanlar döneminde Britanya İmparatorluğu ile ittifak yaptı. Ülke hiç sömürgeleştirilmedi ancak Çin imparatorluğu ve Britanya Hindistanı arasında tampon devlet görevi gördü. 1951'de ilan edilen parlamenter demokrasi, 1960 ve 2005'te olmak üzere iki kez hükümdarlarca askıya alındı. 1990'lar ve 2000'lerde yaşanan Nepal İç Savaşı 2008'de seküler cumhuriyete geçilmesiyle sonuçlandı. Böylece dünyanın son Hindu monarşisi son buldu.
2015'te yürürlüğe giren Nepal Anayasası, Nepal'i yedi ilden oluşan bir seküler federal parlamenter cumhuriyet olarak tanımlar. Günümüzde komünist bir parti tarafından yönetilen tek çok partili demokrasidir. Nepal 1955'te Birleşmiş Milletler'e katılmış, 1950'de Hindistan ve 1960'ta Çin Halk Cumhuriyeti'yle dostluk antlaşmaları imzalamıştır. Ülke kurucu üyesi olduğu Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı'nın merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Bağlantısızlar Hareketi ve Bengal Körfezi Ülkeleri Girişimi'nin üyesidir. Nepal ordusu Güney Asya'nın en büyük beşinci ordusudur; Gurka askerlerinin dünya savaşlarında aldığı görevlerle bilinir ve Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün önemli katılımcılarındandır.

Nepal'in dünya sahnesine girişi, MÖ 4. yüzyılda Kirat Krallığı'nın kuruluşuyla başlamıştır. Sırasıyla kurulan krallıklar ve küçük Hint Prenslikleri, varlığını 18. yüzyılın ortalarına kadar sürdürmüşlerdir. Başka kaynaklar ise, doğrudan Hint Prenslikleri'nin gelişleri ile 18. yüzyılın ortalarına kadar varlıklarını devam ettirdiklerini söyler.

1769 yılında ilk kez bu prensliklerden biri olan Gurkalar, Nepal topraklarını denetim altına almışlardır. İlk Gurka kralı Pritvi Narayan, Katmandu bölgesini ele geçirdikten sonra Nepal'de Gurkaların altın dönemi yaşanmıştır. Narayan'dan sonra yerine geçen çocukları Nepal topraklarını, batıda Sutley Nehri'ne, güneyde Ganj Ovası'na ve kuzeyde Tibet’e kadar genişletmişlerdir.
1814 - 1816 yılları arasında İngilizlerle yapılan savaşlar, Gurkaların mağlubiyetiyle sonuçlanmış ve bundan sonra 1846'ya kadar ülke, soylu ailelerin mücadele alanı durumuna gelmiştir. Bu tarihte Rana ailesi, diğerlerine karşı üstünlük kurmuştur. Nepal, 1951 yılına kadar bu ailenin denetiminde kalmıştır.

1951'de Şah ailesinin üyesi olan Kral Tribhubana, ülke yönetimini ele geçirmiş ve ülke, kabineli hükûmet düzenine geçmiştir. Sonra da meşrutiyet yönetimi duyurulmuştur. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mahendra, ülkede büyük değişiklikler yapmış ve onun yönetimindeki 1962 yılında yeni anayasa yürürlüğe girmiştir.
1972'de Mahendra'nın ölümüyle yerine oğlu Birendra kral olmuştur. Kral Birendra, partisiz bir anayasal yönetim düzeyi olan Panchayat düzenini yürürlüğe koymuştur. Bu yönetim biçimine karşı 1979'da çıkan halk hareketleri ve öğrenci ayaklanmalarından sonra Birendra, 1980'de yönetim biçimini halk oylamasına götürmüştür. Bu halk oylaması sonucu Birendra'nın Panchayat yönetim biçimi ayakta kalmıştır. 10 yıl sonra, 1990'da Birendra iktidar tekelini gevşeterek meclis düzenine geçilmesini kabul etmiştir. Böylece Nepal, çok partili yaşama geçmiştir. Bu düzene geçildikten sonra Mayıs 1991'deki seçimlerde Nepal Kongre Partisi 205 sandalyeden 110'unu kazanarak iktidara gelmiştir.

Şubat 1996'da Maocu partilerden biri, yeni bir "Demokratik Halk Cumurhiyeti" kurmak için Maocu devrim stratejisi olan gerilla savaşını başlatmış ve Nepal İç Savaşı'nı ateşlemiştir. Prachanda olarak bilinen Pushpa Kamal Dahal isimli ayaklanma önderi Ropla, Rukum, Jajarkot, Gorkha ve Sindhuli bölgelerinde kalkışmayı başlatmış; Maocular birçok bölgede geçici halk hükûmeti kurmuştur.
Haziran 2001'de Prens Dipendra, kraliyet ailesinden, içlerinde Kral Birendra ve Kraliçe Aishwarya'nın da olduğu 11 kişiyi, daha sonra da kendini öldürtmüştür. Kralın ölümüyle Birendra'nın kardeşi Gyanendra'nın sultanlığı ele geçirdiği sırada Maocu ayaklanma kızışmıştır. Bundan dolayı kral, Ekim 2002'de geçici olarak hükûmeti düşürmüş ve ülkeyi denetim altına almıştır.
Düzen tutturamayan hükûmetler ve Maocuların Katmandu'yu kuşatması yüzünden, krallığa yönelik destek azalmıştır. 1 Şubat 2005'te Gyanendra hükûmeti düşürmüş, tüm güçleri elinde toplamış ve olağanüstü durum duyurmuştur. Siyasetçilere ev hapsi cezası verilmiş, telefon ve internet bağlantıları kesilmiş ve basın özgürlüğü ortadan kaldırılmıştır. Kral, yeni yönetim biçiminin ayaklanmacıların bastırılması amacında olduğunu ileri sürmüştür.
Şubat 2006'da yerel seçimler yapılmış fakat büyük partiler seçime katılmamışlardır. Nisan 2006'da grevler ve sokak gösterileri kralın meclisi yeniden kurmasına yönelik başkent Katmandu'da baş göstermiş ve kral bunun üzerine yönetimi siyasi partilere geri vermeye söz vermiştir. 28 Nisan'da meclis yeniden toplanmış ve başbakan atanmıştır. 10 Haziran 2006'da meclis, kralın yetkilerini sınırlayarak yasaları onama yetkisini elinden almıştır. Bu sıralarda Maocularla hükûmet arasında barış görüşmeleri de başlamış ve 12 Haziran'da Nepal'in oldukça sert olan terörle mücadele yasası kaldırılarak, birçok Maocu gerillanın serbest bırakılması sağlanmıştır. 18 Haziran'da Maocu hareketin lideri Prachanda Katmandu'da hükûmetle görüşerek yakın zamanda kurulacak olan geçici hükûmette kendilerine yer verilmesi yönünde söz almıştır.

Kasım 2006'daki antlaşmayla 1996'dan beri süregelen ve 13.000 insanın ölümüne neden olan iç savaşın bittiği açıklanmış ve sonrasında Ocak 2007'de yeni meclis kurulmuştur. Bu seçimde Maocular sandalyelerin 4'te 1'ini alarak mecliste temsil hakkı kazanmışlardır. Bundan sonra hükûmet, krallığın yetkilerini sınırlamak yoluyla demokratikleşme sürecini başlatmış fakat Eylül ayında Maocular, hükûmetin krallığa karşı demokratikleşme sürecinde elini ağırdan aldığı gerekçesiyle hükûmetten çekildiklerini açıklamışlardır.
Uzun tartışmaların ardından Nepal'de geçici anayasa üzerinden bir anlaşma sağlanmış ve 10 Nisan 2008'de Anayasa Meclisi seçimleri tamamlanmıştır. Anayasa Meclisi seçimlerinde ezici biçimde üstün gelen Maocular, Nepal Kongre Partisi ve NKP (BML) ile Anayasa Meclisini oluşturmuştur. 28 Mayıs 2008'de düzenlenen ilk Anayasa Meclisi toplantısında daha önce geçici anayasada kararlaştırıldığı üzere monarşi yıkılmış ve Federal Demokratik Nepal Cumhuriyeti kurulmuştur.

2025 Mart ile Haziran ayları arasında, eski Nepal Krallığı'nın yeniden kurulmasını destekleyen altı civarında monarşi yanlısı protesto Katmandu’da gerçekleşti; eski Kral Gyanendra Bir Bikram Sah lider olarak öne çıktı.
19 Şubat 2025’te, 1951 Devrimi’ni anmak için düzenlenen bir resmi tatilde, Shah bir video konuşması yaptı ve yönetimdeki komünist hükûmetle ilgili yaygın memnuniyetsizlikleri ele aldı. Konuşmada açıkça monarşinin yeniden kurulmasını talep etmese de, birlik ve fedakârlık vurgusu bazı kişiler tarafından olası bir kraliyet geri dönüşüne işaret olarak yorumlandı.
9 Mart 2025’te, binlerce destekçi Sah’ı Katmandu’da karşıladı. Monarşi yanlısı Rastriya Prajatantra Partisi’nin bir sözcüsü, katılımın “halkın mevcut hükûmetten ne kadar memnuniyetsiz olduğunu ve mevcut sisteme bir alternatif aradığını gösterdiğini” belirtti.
Eylül 2025'te, sosyal medya yasağı ve ekonomik eşitsizlik üzerine yaygın protestolar patlak verdi; bu protestolar sırasında onlarca kişi öldü veya yaralandı, Parlamento ve diğer binalar zarar gördü ve Başbakan KP Sharma Oli istifa ederek ülkeyi terk etti. Krize yanıt olarak, Nepalli ordu ülke genelinde güvenliği üstlendi ve protesto liderleriyle görüşmelere başladı; bu liderler eski başyargıç Sushila Karki’yi geçici başbakan olarak seçti.

Nepal, coğrafi konum olarak Güney Asya'da yer alır. Kuzeyde Çin ve güneyde de Hindistan'ın arasında kalan 147.181 kilometrekare alana sahip bir kara ülkesidir. Kuzeyinde Himalayalar ve güneyinde de ormanlık Terrai bölgesi ile çevrelenmiştir. Dünyanın en yüksek dağı olan Everest, Çin ile birlikte Nepal sınırları içerisinde bulunmaktadır.

Ülke yaklaşık olarak 29 milyon nüfusa sahiptir. Nepal'de çok sayıda etnik grup bulunmakta ve çok sayıda dil konuşulmaktadır. Devletin resmî dili Nepalidir. Nepal halkını Hindistan'dan gelen Racputana asıllı Gurkallarla Güney Hindistan'dan gelen Bhutialar ve Nevarlar oluşturur. Ülke halkının %80'i Hindu'dur. Nepal kendisini dünyanın tek Hindu devleti olarak tanıtmaktadır.

Nüfusunun üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Kişi başına düşen ulusal geliri 240 dolar olan Nepal, dünyanın en az gelişmiş ve en yoksul ülkeleri arasında gösterilmektedir. 1990'lı yıllardan başlayarak ekonomisinde birtakım olumlu gelişmeler yaşanmaya başla

Obsidiyen ya da cam kaya, ekstrüzif doğal olarak magmatik bir kaya olarak oluşan volkanik bir cam formudur.
Obsidiyen, bir yanardağdan ekstrüde edilen felsik lavın, minimum kristal büyümesi ile hızla soğuduğunda oluşur. Genellikle obsidyen akıntıları olarak bilinen riyolitik lav akıntılarının kenarlarında bulunur. Bu akışlar, onlara yüksek bir viskozite sağlayan yüksek silika içeriğine sahiptir. Yüksek viskozite, mineral kristallerinin çekirdeklenmesini engelleyen lav boyunca atomik difüzyonu önler. Hızlı soğutma ile birlikte, bu lavdan doğal bir camın oluşmasına neden olur.
Obsidiyen sert, kırılgan ve şekilsizdir; bu nedenle keskin kenarlarla kırılır. Geçmişte kesici ve delici alet yapımında kullanılmış ve deneysel olarak cerrahi neşter bıçağı olarak kullanılmıştır.

... çeşitli cam formları arasında, Etiyopya'da Obsidius tarafından bulunan, taşa çok benzeyen bir madde olan Obsidiyen camı düşünebiliriz.
Yaşlı Plinius'un Doğa Tarihi, Etiyopya'da Romalı bir kâşif olan Obsidius tarafından keşfedilen obsidiyen (lapis obsidianus) adlı volkanik bir cam hakkında birkaç cümle içermektedir.
Obsidiyen, ana malzeme olan çabuk soğumuş lavdan oluşur. Ekstrüzif obsidiyen oluşumu, felsik lav akışının veya volkanik kubbenin kenarlarında hızlı bir şekilde soğuduğunda veya su veya hava ile ani temas sırasında lav soğuduğunda ortaya çıkabilir. Felsik lav, bir setin kenarları boyunca soğuduğunda sokulum obsidyen oluşumu meydana gelebilir.
Bir zamanlar, birçok kişi tektitlerin ay volkanik patlamaları tarafından üretilen obsidyen olduğuna inanıyordu, ancak şimdi birkaç bilim insanı bu hipoteze bağlı kalıyor.

Obsidiyen mineral gibidir, ancak gerçek bir mineral değildir çünkü bir cam olarak kristalli değildir; ek olarak, bileşimi bir mineral olarak sınıflandırılamayacak kadar değişkendir. Bazen bir mineraloid olarak sınıflandırılır. Obsidiyen, bazalt gibi mafik kayaçlara benzer şekilde genellikle koyu renkli olmasına rağmen, obsidyenin bileşimi son derece felsiktir. Obsidiyen esas olarak SiO2'den (silisyum dioksit) oluşur, genellikle ağırlıkça %70 veya daha fazladır. Benzer bir bileşime sahip kristal kayaçlar granit ve riyolit içerir. Obsidiyen, Dünya yüzeyinde yarı kararlı olduğundan (zamanla cam bozulur ve ince taneli mineral kristallere dönüşür), Miyosenden daha yaşlı olan obsidiyen nadirdir. İstisnai olarak eski obsidyenler arasında Kretase kaynaklı tüf ve kısmen bozulmuş Ordovisiyen perlit bulunur. Obsidiyenin bu dönüşümü suyun varlığıyla hızlanır. Yeni oluşan obsidiyen düşük su içeriğine sahip olmasına rağmen, tipik olarak ağırlıkça %1'den daha az su içerir, yeraltı suyuna maruz kaldığında kademeli olarak hidratlaşarak perlit oluşturur.
Saf obsidiyen genellikle görünüşte koyudur, ancak renk mevcut kirliliğe bağlı olarak değişir. Demir ve diğer geçiş elemanları obsidiyene koyu kahverengiden siyaha bir renk verebilir. Çoğu siyah obsidiyen, bir demir oksit olan manyetitin nanoinklüzyonlarını içerir. Çok az sayıda obsidiyen örneği neredeyse renksizdir. Bazı taşlarda, siyah camda küçük, beyaz, radyal olarak kümelenmiş mineral kristobalit kristallerinin (sferülitler) eklenmesi, lekeli veya kar tanesi deseni (kar tanesi obsidiyeni) oluşturur. Obsidiyen, erimiş kaya soğutulmadan önce akarken oluşturulan katmanlar boyunca hizalanmış lav akışından kalan gaz kabarcıklarının kalıplarını içerebilir. Bu baloncuklar altın pırıltı (pırıltılı obsidiyen) gibi ilginç efektler üretebilir. Yanardöner, gökkuşağı benzeri bir parlaklık (ateş obsidiyeni), ince tabaka girişimi oluşturan manyetit nanoparçacıkların kapanmasından kaynaklanır. Meksika'dan renkli, çizgili obsidiyen (gökkuşağı obsidiyen), ince film girişimiyle gökkuşağı çizgisi etkilerine neden olan yönlendirilmiş hedenbergit nanorodları içerir.

Obsidiyen, riyolitik püskürmeler geçirmiş yerlerde bulunur. Arjantin, Ermenistan, Azerbaycan, Avustralya, Kanada, Şili, Gürcistan, El Salvador, Yunanistan, Guatemala, İzlanda, İtalya, Japonya, Kenya, Meksika, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Peru, İskoçya, Kanarya Adaları, Türkiye ve ABD'de bulunabilir. Kuzey Amerika'nın Cascade Range bölgesinde Newberry Volcano ve Medicine Lake Volcano'nun kalderalarında ve California'daki Sierra Nevada'nın doğusundaki Inyo Kraterlerinde üzerinde gezilebilecek obsidiyen akışları bulunmaktadır. Yellowstone Milli Parkı, Mammoth Kaplıcaları ve Norris Gayzer Havzası arasında bulunan obsidyen içeren bir dağ yamacına sahiptir ve birikintiler Arizona, Colorado, New Mexico, Teksas, Utah ve Washington, Oregon. ve Idaho dahil olmak üzere diğer birçok batı ABD eyaletinde bulunabilir. Obsidyen, ABD'nin Doğu Virginia, Pensilvanya ve Kuzey Karolina eyaletlerinde de bulunabilir.
Orta Akdeniz'de yalnızca dört ana yatak alanı vardır: Lipari, Pantelleria, Palmarola ve Monte Arci.
Ege'deki eski kaynaklar Milos ve Gyali idi.
Acıgöl kasabası ve Göllü Dağ yanardağı, tarih öncesi yakın Doğu'nun en önemli kaynak alanlarından biri olan İç Anadolu'nun en önemli kaynaklarıydı.

Bilinen ilk arkeolojik kullanım bulguları, Kariandusi'de (Kenya) ve MÖ 700.000 tarihli Acheulian çağının (MÖ 1.5 milyon yıl başlangıcı) diğer bölgelerinde olmuştur, ancak bu alanlarda Neolitik döneme göre çok az nesne bulunmuştur. Lipari'deki obsidiyen dilgiciklerin üretimi, Neolitik çağın sonlarında yüksek bir gelişmişlik seviyesine ulaştı ve Sicilya, Güney Po Nehri Vadisi ve Hırvatistan'a kadar satıldı. Obsidiyen dilgicikler yeni doğanların sünnet ritüellerinde ve göbek kordonlarının kesilmesinde kullanılmıştır. Anadolu obsidiyen kaynaklarının Levant'ta ve günümüz Irak Kürdistanı'nda MÖ 12.500 civarında başlayan bir zamandan beri kullanılan malzeme olduğu bilinmektedir. Obsidiyen eserler, Mezopotamya'nın en eski şehir merkezlerinden biri olan ve MÖ 5. bin yılın sonlarına tarihlenen Tell Brak'ta yaygındır. Obsidiyen, Taş Devri kültürlerinde değerlidir çünkü çakmaktaşı gibi, yontma adı verilen bir işlemle keskin bıçaklar veya ok uçları üretmek için kırılabilir. Tüm camlar ve diğer bazı doğal olarak oluşan kayalar gibi, obsidiyen de karakteristik bir konkoidal kırılma ile kırılır. Ayrıca ilkel aynalar yaratmak için cilalandı. Modern arkeologlar, obsidyen eserlerin yaşını hesaplamak için göreceli bir tarihlendirme sistemi, obsidyen hidrasyon tarihlemesi geliştirdiler.

Obsidiyen eserler ilk olarak Avrupa Kıtası'nda Orta Avrupa Orta Paleolitik'te ortaya çıktı ve bunun istisnaları olmasına rağmen Üst Paleolitik tarafından yaygın hale geldi. Obsidiyen, Neolitik bilgi ve deneyimlerin aktarılmasında önemli bir rol oynadı. Bu malzeme esas olarak doğası gereği çok keskin olan yontma aletlerin üretiminde kullanılmıştır. Obsidiyenden yapılmış eserler, Avrupa'daki birçok Neolitik kültürde bulunabilir. Yunanistan topraklarında ve çevresinde yaşayan medeniyetlerin obsidiyen kaynağı Melos adasıydı; Starčevo – Körös – Criş medeniyetleri, Macaristan ve Slovakya'daki kaynaklardan obsidiyen elde ederken, Cardium-Impresso medeniyet topluluğu, Orta Akdeniz'in ada çıkıntılarından obsidyen elde etti. Ticaret yoluyla, bu eserler orijinal kaynaktan binlerce kilometre uzakta topraklarda sona erdi; bu onların çok değerli bir ticari mal olduklarını gösterir. John Dee, Hernando Cortés'in bölgeyi fethinden sonra 1527 ve 1530 yılları arasında Meksika'dan Avrupa'ya getirilen obsidyenden yapılmış bir aynaya sahipti.

MÖ 5.000 yılındaki Ubeyd'de bıçaklar, günümüz Türkiyesinde bulunan mostralardan çıkarılan obsidiyenden üretilmiştir. Eski Mısırlılar, Doğu Akdeniz ve Güney Kızıldeniz bölgelerinden ithal edilen obsidiyeni kullandılar. Doğu Akdeniz bölgesinde ham madde; aletler, aynalar ve dekoratif objeler yapmak için kullanıldı.
Obsidiyen, İsrail'deki Batı Negev'de bir yerleşim olan Gilat'ta da bulundu. Bu bölgede bulunan Kalkolitik Çağ'a tarihlenen sekiz obsidiyen eser, Anadolu'daki obsidiyen kaynaklara kadar uzanmaktadır. Bu bölgede bulunan obsidiyende Nötron Aktivasyon Analizi (NAA), önceden bilinmeyen ticaret yollarını ve takas ağlarını ortaya çıkarmaya yardımcı oldu.

Litotik analiz, Mezo-Amerika'daki prehispanik grupların anlaşılmasına yardımcı olur. Bir kültür ya da yerdeki dikkatli bir obsidiyenin analizi, ticareti, üretimi ve dağıtımı yeniden inşa etmek ve böylece bir medeniyetin ekonomik, sosyal ve politik yönlerini anlamak için oldukça yararlı olabilir.

Savaş etkilerinin bile obsidyen kullanımı ve kalıntılarıyla bağlantılı olarak incelendiği bir Maya şehri olan Yaxchilán'da durum budur. Başka bir örnek, Sierra Nevada Dağları'ndaki uzak Casa Diablo, Kaliforniya bölgesi ile önemli ticarete işaret eden Kaliforniya'daki kıyı Chumash bölgelerindeki arkeolojik toparlamadır.
Kolomb öncesi Mezo-Amerikalıların obsidiyen kullanımı kapsamlı ve karmaşıktı; aletler ve dekoratif objeler için oyulmuş ve işlenmiş obsidyenler kullanılıyordu. Mezo Amerikalılar ayrıca ahşap bir gövdeye monte edilmiş obsidyen bıçaklara sahip bir tür kılıç yaptılar. Macuahuitl olarak adlandırılan silah, obsidiyen bir bıçağın kesici kenarını tırtıklı bir silahın düzensiz kesimiyle birleştirilerek oluşturulmuştur ve korkunç yaralanmalara neden olabilir. Bu silahın sırık kollu versiyonuna tepoztopilli deniyordu.
Obsidiyen aynalar, bazı Aztek rahipleri tarafından vizyonları canlandırmak ve kehanetlerde bulunmak için kullanıldı. Adı Nahuatl dilinden Tüten Ayna olarak çevrilebilen Obsidiyen ve Büyücülük Tanrısı Tezcatlipoca ile bağlantılıydılar.
Yerli Amerikan halkı Amerika'da obsidiyen ticareti yaptı. Her yanardağ ve bazı durumlarda her bir volkanik patlama, arkeologların belirli bir eserin kökenini izlemelerine olanak tanıyan ayırt edilebilir bir obsidiyen türü üretir. Benzer izleme teknikleri, Yunanistan'daki obsidiyenin Ege Denizi'ndeki Milos, Nisyros veya Gyali adalarından geldiği tespit edilmesine de izin verdi. Obsidiyen çekirdekler ve dilgiler kıyıdan uzak mesafelerde ticarete konu ediliyordu.

Şili'de Chaitén Yanardağı'ndan gelen obsidiyen aletler, yanardağın 400 km (250 mil) kuzeyindeki Chan-Chan'da olduğu kadar uzakta ve ayrıca 400 km güneyindeki yerlerde bulunmuştur.

MÖ 1.000 civarında Pasifik Okyanusu'nun geniş bir bölge

Oregon, Amerika Birleşik Devletleri'nin Pasifik Kuzeybatı bölgesinde yer alan bir eyalettir. Batı Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçasıdır; Kolumbiya Nehri, Oregon'un Washington ile olan kuzey sınırının büyük bir bölümünü, Snake Nehri ise Idaho ile olan doğu sınırının büyük bir bölümünü belirler. 42° kuzey paraleli, Kaliforniya ve Nevada ile olan güney sınırını belirler. Batı sınırı ise Pasifik Okyanusu tarafından oluşturulur.
Oregon, binlerce yıldır birçok yerli ulusa ev sahipliği yapmıştır. İlk Avrupalı ​​tüccarlar, kaşifler ve yerleşimciler, 16. yüzyılın başlarından ortalarına kadar Oregon'un Pasifik kıyılarını keşfetmeye başladılar. 1564 gibi erken bir tarihte, İspanyollar, Pasifik'in kuzey kesiminde geniş bir dairesel rota izleyerek Kuroshio Akıntısı'nı takip eden gemileri Filipinler'den kuzeydoğuya göndermeye başladılar. 1592'de Juan de Fuca, Oregon kıyıları ve şimdi kendi adını taşıyan boğaz da dahil olmak üzere Pasifik Kuzeybatı'sındaki okyanus akıntıları üzerinde ayrıntılı haritalama ve çalışmalar yaptı. Lewis ve Clark Seferi 19. yüzyılın başlarında Oregon'u geçti ve Oregon'daki ilk kalıcı Avrupa yerleşimleri kısa süre sonra kürk avcıları ve kürk tüccarları tarafından kuruldu. Amerika Birleşik Devletleri, 1818 Antlaşması ile Birleşik Krallık'tan bölgenin ortak işgal haklarını aldı. 1846 Oregon Antlaşması, Oregon'u resmen Amerikan egemenliği altına aldı ve iki yıl sonra Oregon Bölgesi kuruldu. Oregon, 14 Şubat 1859'da Amerika Birleşik Devletleri'ne kabul edilerek 33. eyalet oldu. 
Bugün, 98.000 mil kare (250.000 km2) üzerinde 4,2 milyon nüfusuyla Oregon, ABD'nin dokuzuncu büyük ve 27. en kalabalık eyaletidir. Başkent Salem, 175.535 sakiniyle Oregon'un üçüncü en kalabalık şehridir. 652.503 nüfusuyla Portland, ABD şehirleri arasında 26. sırada yer almaktadır. Washington'daki komşu ilçeleri de içeren Portland metropol alanı, 2.512.859 nüfusuyla ülkenin 26. en büyük metropol alanıdır. Oregon ayrıca, volkanlar, bol su kaynakları, yoğun yaprak dökmeyen ve karışık ormanlar, yüksek çöller ve yarı kurak çalılık alanlarıyla karakterize edilen, ABD'nin coğrafi olarak en çeşitli eyaletlerinden biridir. 3.429 metre (11.249 fit) yüksekliğindeki Hood Dağı, eyaletin en yüksek noktasıdır. Oregon'un tek milli parkı olan Crater Lake Milli Parkı, ABD'nin en derin gölü olan Crater Lake'i çevreleyen kalderayı kapsar. Eyalet ayrıca, Malheur Milli Ormanı'nın 8,9 km²'lik (2.200 dönüm) alanının altında bulunan, dünyanın en büyük tek organizması olan Armillaria ostoyae adlı bir mantara da ev sahipliği yapmaktadır.
Oregon'un ekonomisi tarihsel olarak çeşitli tarım, balıkçılık, ormancılık ve hidroelektrik enerji biçimleriyle desteklenmiştir. Oregon, bitişik ABD'nin en büyük kereste üreticisidir ve kereste endüstrisi 20. yüzyıl boyunca eyalet ekonomisine hakim olmuştur. Teknoloji, 1970'lerde Silikon Ormanı'nın kurulması ve Tektronix ile Intel'in genişlemesiyle başlayan Oregon'un önemli ekonomik güçlerinden biridir. Merkezi Beaverton'da bulunan spor giyim şirketi Nike, Inc., yıllık 46,7 milyar dolarlık geliriyle eyaletin en büyük halka açık şirketidir.

Oregon'un doğu-batı yönündeki azami uzunluğu 636 km, kuzey-güney yönündeki azami genişliği 475 kilometredir. 254.810 kilometrekarelik yüz ölçümüyle dokuzuncu en büyük eyalettir. En yüksek noktası 3.429 metre yükseklikteki Hood Dağı, en düşük noktası deniz seviyesindeki Büyük Okyanus kıyısıdır. Ortalama rakımı 1.006 metredir. Eyaletin güneyindeki Krater Gölü Ulusal Parkı tek ulusal parkı olup ABD'nin en derin gölü olan Krater Gölü'ne ev sahipliği yapmaktadır.
Eyaletin %46'sı ormanlarla kaplı olup bu ormanların %60'ı federal yönetimin mülküdür. Özellikle Cascade Sıradağları'nın batısında ormanlar yoğunlaşır; bu bölgenin yaklaşık %80'i ormanlıktır. Kıta ABD'sinde en çok kereste üreten eyalet Oregon'dur. Öte yandan eyaletin güneybatısı Yüksek Çöl adı verilen bir çölle kaplıdır.

Oregon Eyaleti resmî web sitesi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Orojenez, İç kuvvetlerin ortaya çıkma şekillerinden birini ifade eden orojenez terimi dağ oluşumu anlamına gelir. (Oros = dağ; genese = oluşum)
Orojenez, dağların kıtalara inşa edildiği başlıca mekanizmadır. Bir orojen veya orojenik kemer, bir kıta plakasını buruştuğunda ve bir veya daha fazla dağ sıraları oluşturmak için yukarı doğru itildiğinde gelişir; bu, topluca orojenez adı verilen bir dizi jeolojik süreci içerir. Plaka kenarlarında Dünya'nın litosferinin (kabuk ve en üst manto) hem yapısal deformasyonuna hem de bileşimsel farklılaşmasına yol açan bir olaydır.

Bir orojen oluşumu, okyanusun çökmesi (bir kıtanın toplanma orojeni için bir okyanus plakası üzerinde kuvvetli bir şekilde sürdüğü) veya çarpışma orojeni için iki veya daha fazla kıtanın kıta çökmesi yakınsaması gibi tektonik süreçlerle gerçekleştirilebilir. [6] Orojenez genellikle orojenik kuşaklar olarak bilinen uzun kavisli (Latin kavisli, "bir yay gibi bükmek") yapılar üretir. Genellikle, orojenik kayışlar, kayışın uzunluğu boyunca benzer özellikler sergileyen uzun paralel kaya şeritlerinden oluşur. Her ne kadar orojenik kuşaklar batma bölgeleri ile ilişkili olsa da, batma tektonizmi devam eden ya da geçmiş süreçler olabilir. Yavaşlayan tektonizm kabuğu tüketecek, litosferi kalınlaştıracak, deprem ve volkanlar üretecek ve birçok durumda ada yayları inşa edecektir. Bu ada yayları, bir biriktirme orojeni sırasında kıta kenarına eklenebilir. Öte yandan, dalma bölgeleri, lifosferik riftleme nedeniyle daha sonra yeniden işlenebilir ve bu da inceltilmiş orojenik kabuğun amfibolit ila granülit fasiyes metamorfizmasına yol açar.
Orojenin süreçleri on milyonlarca yıl sürebilir ve ovalardan veya deniz tabanından dağlar inşa edebilir. Orojenik dağların topoğrafik yüksekliği izostazi prensibi ile ilgilidir, yani yukarı doğru bir dağ silsilesi (hafif, kıtasal kabuk malzemeden oluşan) üzerinde aşağı doğru yerçekimi kuvvetinin ve yoğun tarafından uygulanan kaldırma kuvvetinin dengesi altında yatan mantodur. Sıklıkla, orojene maruz kalan kaya oluşumları ciddi şekilde deforme olur ve metamorfizme uğrar. Orojenik süreçler derin gömülü kayaları yüzeye itebilir. Deniz tabanı ve kıyıya yakın malzeme, orojenik alanın bir kısmını veya tamamını kaplayabilir. Eğer orojenez iki kıtanın çarpışmasından kaynaklanıyorsa, çok yüksek dağlar ortaya çıkabilir (bakınız Himalayalar).
Orojenik olay şu şekilde incelenebilir:

tektonik yapısal bir olay olarak,
coğrafi bir olay olarak
kronolojik bir olay olarak.
Orojenik olaylar

tektonik aktiviteye bağlı belirgin yapısal olaylara neden olur.
belirli bölgelerdeki kayaları ve kabuğu etkiler.
belirli bir süre içinde olmak.

Genel olarak, yakınsak plaka kenarlarında iki ana tip orojen vardır.

kıtasal yay magmatizmi veya ada yay terranlarının kıtasal kenar boşluklarına toplanması ile sonuçlanan bir kıta plakasının altındaki bir okyanus plakasının yitim ile üretilen toplama orojenleri;
bir kıta bloğunun diğer kıta bloğunun altına düşmesi ile iki kıta bloğu arasında çarpışma ile üretilen çarpışma orojenleri.
Bir orojen bir orojen üretir, ancak (dağ) menzilli bir ön-alan havza sistemi sadece pasif plaka kenarlarında üretilir. Ön havza, gelişmekte olan dağ kuşağı tarafından litosferin yüklenmesi ve ortaya çıkması nedeniyle, orojenin önünde oluşur. Havza, orojenik cephe ile göç eder ve erken çökelmiş ön havza çökeltileri, katlama ve itme işlemlerine kademeli olarak dahil olur. Ön toprak havzasında biriken çökeltiler esas olarak dağ silsilesinin aktif olarak yükselen kayalarının erozyonundan kaynaklanır, ancak bazı çökeltiler ön bölgeden türetilir. Bu havzaların çoğunun doldurulması derin deniz denizinden (fliş-tarzı) sığ sulara ve karasal (molas-tarzı) tortulara kadar zaman içinde bir değişim göstermektedir.

Orojeni levha tektoniklerini içermesine rağmen, tektonik  kuvvetler yer kabuğu deformasyonu, yer kabuğu kalınlaşması, yer kabuğu incelmesi ve yer kabuğu erimesi, magmatizma, metamorfizma ve mineralizasyon gibi çeşitli ilişkili olaylarla sonuçlanır. Spesifik bir orojeninin tam olarak nasıl olduğu, kıta litosferinin gücüne, reolojisine ve bu özelliklerin orojenez sırasında nasıl değiştiğine bağlıdır.
Orojeniye ek olarak, orojeni (bir kez oluştuğunda) sedimentasyon ve erozyon gibi diğer işlemlere bağlıdır. Tekrarlanan sedimantasyon, birikme ve erozyon döngüleri, ardından gömülme ve metamorfizma ve daha sonra granit batolitler oluşturmak için kabuklu anateks ve dağ zincirleri oluşturmak için tektonik yükselme, orojenik döngü olarak adlandırılır. Örneğin Kaledonya Orojenisi,  Laurentia'nın Doğu Avalonia ve erken Paleozoik'teki diğer eski Gondwana parçalarıyla kıtasal çarpışması nedeniyle bir dizi tektonik olayla ilgilidir. Kaledonya Orojeni bu olaylardan ve kendine özgü orojenik döngüsünün bir parçası olan çeşitli diğer olaylardan kaynaklanmıştır.
Özet olarak, bir orojeni,  birçok jeolojik işlem sırasında çakışan levha kenarlarında rol oynayan çakışan levha kenarlarındaki deformasyon, metamorfizma ve magmatizmanın bir bölümüdür. Her orojenin kendi orojenik döngüsü vardır, ancak  kompozit orojenez çakışan levha kenarlarında yaygındır.

Erozyon, orojenik döngünün sonraki bir aşamasını temsil eder. Erozyon kaçınılmaz olarak çekirdek veya dağ köklerini (yüzeye birkaç kilometre derinlikten getirilen metamorfik kayalar)  ortaya çıkararak  dağların çoğunu yerinden taşır. Eş basınçlı hareketler, gelişen orojenin kaldırma kuvvetini dengeleyerek bazı toprağa gömülmüş şeylerin çıkarılmasına yardımcı olabilir. Akademisyenler, erozyonun tektonik deformasyon kalıplarını ne ölçüde değiştirdiğini tartışırlar (bakınız erozyon ve tektonik). Bu nedenle, eski orojenik kuşakların çoğunun son şekli, üst üste itilen ve orojenik çekirdekten uzaklaşan genç çökeltilerin altında sırayla kristalimsi metamorfik kayaçların uzun bir kavisli şerididir.
Bir orojeni neredeyse tamamen aşınabilir ve sadece orojenez izleri taşıyan (eski) kayalar üzerinde çalışarak tanınabilir. Orojenler, genellikle kenet kuşağı veya daldırma kayma fayları tarafından ayrılan, deforme olmuş kayaların arazileri veya blokları ile sonuçlanan belirgin bir doğrusal yapıya sahip uzun, ince, kavisli kaya parçalarıdır. Bu kayma fayları, kısaltılmış orojenin çekirdeğinden kenar boşluklarına doğru nispeten ince kaya dilimlerini (nap  veya yanal itme bloğu olarak adlandırılır ve tektonik levhalardan farklıdır.) taşır ve  kıvrımlar ve metamorfizmanın gelişimi ile yakından ilişkilidir.

1950'lerde ve 1960'larda biyocoğrafya (insan dışında var olan canlı biyolojik zenginlikleri dağılımı ve dönüşümü çalışması) coğrafya ve okyanus sırtları, plaka tektoniği teorisine büyük katkıda bulundu. Çok erken aşamada bile, atmosferin bileşimini etkileyerek okyanuslardaki yaşamın varlığında etkili oldu. Deniz tabanlarının dağılımı ve ortadan kalması için okyanusların varlığı büyük öneme sahiptir.

İlk olarak dağ oluşumu mekanizma ile başlar.
"Dağ kompleksleri, deniz tabanının dağılımı, litosferdeki plakaların kayması, fayların evrimi ve çarpışması birleştiğinde ayrılmamış kıta sınırları ile tektonik tepkilerin düzensiz tekrarlanışıdır."
-Peter J Coney
Şimdiki büyük orojenler genelde günümüz kıta sınırlarında bulunur; Amerika'da Alleghenian (Appalachian), Laramid ve Andean orojenleri buna örnek verilebilir. İç tortul havzalara ve de deforme ve metamorfoz kayaçları temsilen Algoman, Penokean ve Antler eski inaktif orojenler örnek verilebilir.
Okyanus ortası sırtları ve Doğu Afrika'daki rift alanları gibi, altındaki sıcak manto ile ilgili termal yukarı çekme nedeniyle dağlara sahiptir; bu termal yukarı çekme ya da diğer adıyla yüzdürme dinamik topoğrafya olarak bilinir. San Andreas Fayı benzeri yer edinen kaymalı orojenlerde, sınırlayıcı eğimler, lokalize kabuk kısalması ve plaka sınırı genişliğinde bir orojeni olmayan dağ oluşumu bölgelerini oşuşturur. Sıcak noktalar; volkanizma, mevcut tektonik plaka sınırları üzerinde görünmeyen dağların ve dağ zincirlerinin oluşumunu sağlar, ancak tektonizmanın ürünüdür.
Bölgeler ayrıca, astenosferik mantoya damlayan bir kısım soğuk litosferik kök, litosferin yoğunluğunu azaltan ve yüzen orojenik litosferin yükselimi ve litosferin delaminasyonunun sonucunda yükselme yaşayabilir.  Bunun bir örneği Kaliforniya'daki Sierra Nevada'dır. Dağ fayındaki blok aralığa neden olan altlarında orojenik kök delaminasyonu sonra da bol mağmatizmadaki yükselmedir.
Son olarak, epirojenez ile ilgili aşırı sık katlanma, metamorfizma veya deformasyon olmadan kıtaların bölümlerinin büyük ölçekli bölümlerinin dikey yönde hareketleri yerel topografik yükseltiler oluşturabilir.
Mound Rundle daldırma katmanlı kayalarda bir dağ kesimine Trans-Kanada karayolu üzerinde Banff ve Canmore arasında klasik bir örnek sağlar. Milyonlarca yıl önce gerçekleşen çarpışma, okyanus kabuğunun yatay katmanlarını 50 ile 60 derecelik bir açıyla itme gösteren eski bir orojene neden oldu.

Jeolojik kavramların gelişmesinden önce 19. Yüzyılda, dağlardaki deniz fosillerinin varlığı İncil'de tufanın bir sonucu olarak açıklanmıştır. Bu durum Hristiyan yazarları neoplatonik düşünceyle etkiledi.
13. yüzyıl Dominik bilgini Büyük Albert, erozyonun meydana geldiği bilindiği için, yeni dağların ve diğer kara kütlelerinin itildiği veya toprağın sonunda olmadığı bir sürecin gerektiğini; dağlardaki deniz fosillerinin belli bir zaman deniz tabanında olduğunu savundu. Orojenez, Amanz Gressly (1840) ve Jules Thurmann (1854) tarafından dağ yüksekliklerinin oluşumu tabiri olarak kullanıldı. Çünkü dağ oluşumu o zamana kadar süreçleri tanımlamak için kullanıldı. Elie de Beaumont (1852) orojenezi tanımlamak için “mengene çeneleri” teorisini kullandı, ancak orojenik kayışlar tarafından oluşturulan ve içerdiği gizli yapılardan ziyade yükseklik ile daha fazla ilgiliydi. Esasen onun teorisi dağların belirli kayaların sıkılmasıyla oluştuğunu öne sürüyordu. Eduard Suess (1875) kayaların yatay hareketinin önemini kabul etti. Öncü bir jeosenklin kavramı veya katı toprağın aşağı doğru ilk eğilimi, James Dwight Dana'yı sıkıştırma kavramını öne atmaya zorladı. Dağ bi

Ovolit veya ovölit (yumurta taşı), eşmerkezli katmanlardan oluşan küresel taneler olan ovoitlerden oluşan tortul bir kayadır . Adı, Eski Yunanca yumurta (ᾠόν) kelimesinden türemiştir. Ovolitler 0.25-2 milimetre çapında ovoitlerden oluşur; 2mm'den büyük ovoitlerden oluşan kayalar pisolit olarak adlandırılır. Ovolit terimi, ovolite veya bireysel ovoitlere atıfta bulunabilir.

Ovoitler en yaygın olarak kalsiyum karbonattan (kalsit veya aragonit ) oluşur, ancak hematit dahil olmak üzere fosfat, killer, çört, dolomit veya demir minerallerinden oluşabilir. Dolomitik ve çört ovoitleri, büyük olasılıkla, kalkerdeki orijinal dokunun değiştirilmesinin sonucudur. Ovolitik hematit , Alabama, Birmingham yakınlarındaki Red Mountain'da ovolitik kireçtaşı ile birlikte oluşur.
Bazıları iç göllerde oluşsa da, genellikle ılık, aşırı doygun, sığ, yüksek derecede çalkantılı deniz suyu gelgit ortamlarında oluşurlar. Oluşum mekanizması, bir kabuk parçası gibi bir 'tohum' gibi davranan küçük bir tortu parçası ile başlar. Güçlü gelgit akıntıları, aşırı doymuş sudan kimyasal olarak çökeltilmiş kalsit katmanlarını biriktirdikleri deniz tabanındaki "tohumları" yıkar. Ovolitler genellikle kum tepelerine benzeyen büyük akım tabaka yapılarında bulunur. Ovolitlerin boyutu, daha sonraki tortularla kaplanmadan önce suya maruz kaldıkları zamanı yansıtır.
Ovolitler, küçük tane boyutları (0,2 ila 1,22 mm) nedeniyle genellikle ev akvaryumu endüstrisinde kullanılır. Sığ statik yataklar ve 2.5 cm derinliğe kadar olan alt kaplamalar için idealdir. "Ovolitik" kum olarak da bilinen bu kumun şeker büyüklüğündeki yuvarlak taneleri, kaya balıklarının ve diğer kum eleme organizmalarının solungaçlarından kolayca geçer. Bu alışılmadık derecede pürüzsüz kum, ev akvaryumlarında önemli biyofiltreler olan bakterilerin büyümesini destekler. Son derece küçük tane boyutu nedeniyle, ovolitik kum, yüksek bakteri üremesini destekleyen çok fazla yüzey alanına sahiptir.

Bazı örnek niteliğindeki ovolitik kireçtaşı, Jura döneminde İngiltere'de oluştu ve Cotswold Tepeleri'ni, ünlü Portland Taşı ile Portland Adası'nı ve North York Moors'un bir bölümünü oluşturuyor. Özel bir tür olan Bath Stone, Dünya Mirası Kenti Bath'ın binalarına kendine özgü görünümlerini verir. Carboniferous Hunts Bay Oolite, güney Galler'in çoğunun altında yer alır.
Güneydoğu Florida'nın Atlantik Kıyı Sırtı, Aşağı Florida Keys adaları ve Everglades'in büyük bölümünün  altında Miami Ovoliti bulunur. Bu kireçtaşı, buzullaşma dönemleri arasındaki alanı sığ denizler kapladığında çökelmeyle oluşmuştur. Malzeme birleşti ve daha sonra okyanus yüzeyinin üzerinde  maruz kaldığı etkilerle  aşındı.
Dünyanın en büyük tatlı su göl yatağı ovolitlerinden biri, güneybatı Idaho'nun Yılan Nehri Ovası'ndaki Glenns Feribot Formasyonu'nun bir bölümü olan Shoofly Ovolit'tir. 10 milyon yıl önce Ova, Idaho Gölü'nün yatağını oluşturdu. Göldeki dalga hareketi, güneybatı kıyısındaki sığlıklarda tortuları ileri geri yıkadı, ovolitler i oluşturdu ve bunları kıyıya yakın daha dik banklarda 2 ila 40 fit kalınlığında biriktirdi. Göl kuruduğunda (2 ila 4 milyon yıl önce), ovolit, silttaşı, volkanik tüfler ve bitişik dağ yamaçlarından alüvyon ile birlikte geride kaldı. Diğer tortular aşındı, daha dayanıklı ovolit ise tümseklere, küçük kemerlere ve diğer doğal "heykellere" dönüştü. Shoofly Ovoliti, Arazi Yönetimi Bürosu (BLM) tarafından yönetilen Bruneau, Idaho'nun batısındaki kamu arazisinde yer almaktadır. Shoofly Ovoliti'nin fiziksel ve kimyasal özellikleri, BLM'nin arazi kullanımı yönetimi ve yerinde yorumlama yoluyla koruduğu bir dizi nadir bitki için uygun ortamı yaratır.
Bu tür kireçtaşı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Indiana'da da bulunur. Indiana, Ovolitik kasabası kireçtaşı ticareti için kurulmuş ve adını taşımaktadır. Ovolitik, Bedford ve Bloomington'daki taş ocakları, New York'taki Empire State Binası ve Arlington, Virginia'daki Pentagon gibi ABD'nin simge yapılarının malzemelerine katkıda bulundu. Bloomington'daki Indiana Üniversitesi kampüsündeki binaların çoğu, yerli ovolitik kireçtaşı malzemesiyle inşa edilmiştir ve Indianapolis, Indiana şehir merkezindeki Askerler ve Denizciler Anıtı, esas olarak gri ovolitik kireçtaşından yapılmıştır.
Ovolitler ayrıca Pensilvanya, Maryland, Batı Virginia ve Virginia'daki Büyük Appalachian Vadisi'ndeki Kambriyen çağındaki Conococheague kireçtaşında da görülür.
Rogenstein, çimento maddesinin killi olduğu belirli bir ovolit tipini tanımlayan bir terimdir.

Geologic time scale
Geology of Great Britain
Pearl – also formed from concentric layers of calcium carbonate
Oolitic aragonite sand

 Wikimedia Commons'ta Ovolit ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Ooids and oolite at Wikibooks

Pakistan, resmî adıyla Pakistan İslam Cumhuriyeti, Güney Asya'da bir ülkedir. 241,49 milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık beşinci ülkesidir. Pakistan federal bir ülkedir. Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ardından en kalabalık üçüncü federal ülkedir. En büyük ikinci Müslüman topluluğuna sahiptir. 881.913 km²'lik yüzölçümü ile bu alanda 33. sıradadır. Pakistan'ın güneyde Umman Denizi ve Körfezi'ne 1046 km kıyısı vardır. Doğuda Hindistan, batıda Afganistan, güneybatıda İran ve kuzeydoğuda Çin ile komşudur. Kuzeybatıda Afganistan'ın Vahan Koridoru Pakistan'ı Tacikistan'dan ince bir hatla ayırır. Ayrıca Umman ile deniz sınırı bulunmaktadır.
Günümüzde Pakistan'ın bulunduğu topraklar birçok antik medeniyetin mekanı olmuştur. Pakistan tarihi bu bölgeyi içine alan Hint altkıtasının tarihi ile iç içedir. Tarih öncesinde Cilalı Taş Devri'ne ait Mehrgarh ve Tunç Çağı İndus Vadisi Uygarlığı; Hindu, Hint-Yunan, Müslüman, Türk, Afgan ve Sih gibi farklı inanç ve kültürlere sahip krallıklar bölgede hüküm sürmüştür. Bölge başlıca Pers Ahameniş İmparatorluğu, İskender İmparatorluğu, Seleukos İmparatorluğu, Hint Maurya İmparatorluğu, Kuşan İmparatorluğu, Gupta İmparatorluğu, Arap Emevîler, Türk Gazneliler, Gurlular, Delhi Sultanlığı, Moğol İmparatorluğu, Babürlüler, Afgan Dürranîler ve Surîler, kısmen Sih İmparatorluğu ve son olarak Britanya Hindistanı olmak üzere çok sayıda imparatorluk ve hanedanca yönetildi.
Pakistan, Britanya Hindistanı'nın bölünmesini ve Müslüman nüfuslu bölgelerin bağımsızlığını talep eden Pakistan Hareketi'nin çabalarıyla 1947'de Hint Müslümanları için bir yurt olmak üzere bağımsızlığını kazanmıştır. Çeşitli dil ve etnik grupların yanı sıra coğrafya ve yaban yaşamı bakımından da zengin bir ülkedir. Başlangıçta bir dominyon olan Pakistan, 1956'da kabul edilen anayasayla İslam cumhuriyetine dönüştü. Etnik iç savaş ve 1971'deki Hint müdahalesi Doğu Pakistan'ın Bangladeş ismiyle ülkeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Pakistan, 1973'te tüm yasaların Kur'an ve Sünnet'i temel alan İslam hükümlerine uygunluğunu şart koşan yeni bir anayasayı kabul etti. 2008 yılında sivil yönetime geçildi. 2010'da ise parlamenter sistemli yönetim başladı.
Bir orta güç olarak Pakistan, dünyanın altıncı büyük ordusunu bulundurmaktadır ve ayrıca nükleer silahlı devlet kabul edilen bir nükleer güçtür. Dünyanın en büyük ve en hızlı büyüyen orta sınıflarından birine sahip olan Pakistan ekonomisi yükselen ekonomiler arasında gösterilmektedir. Bağımsızlığından bu yana askeri rejim, siyasi belirsizlik ve Hindistan'la çatışmalar Pakistan'ın siyasi tarihini şekillendirmiştir. Ülke yoksulluk, düşük okur yazarlık ve yolsuzluk gibi sorunlarla boğuşmaya devam etmektedir. Pakistan BM, Şanghay İşbirliği Örgütü, İİT, İngiliz Milletler Topluluğu, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı ve Teröre Karşı İslam İttifakı'nın üyesidir.
Pakistan, Azerbaycan topraklarını işgal ettiği için Ermenistan'ın bağımsızlığını tanımayan tek BM üyesi ülkedir.

"Pakistan" Urdu dilinde ve Fars dilinde "Pak ülke" anlamına gelmektedir. İlk olarak "Pakstan" sözcüğü Choudhary Rahmat Ali tarafından 1934 yılında telaffuz edilmiş ve Birleşik Krallık'ın eski Hindistan sömürgesinin 5 eski eyaletinin harflerinden türetilmiştir. Söz konusu eyaletler bugün Pakistan'ı meydana getirmektedir.

P- Pencap
A- Afganya (ülkenin Kuzeybatı bölgesi)
K- Keşmir
S- Sind
TAN - BeluçisTAN → PAKSTAN → PAKİSTAN

Pakistan'ın kuzeydoğusunda Çin, kuzeybatı ve batısında Afganistan, doğusunda Hindistan ve güneybatısında İran yer almaktadır. Ülkenin yüzölçümü 796.095 kilometrekaredir. En yüksek noktası, 8.611 metre ile Dünya'nın ikinci en yüksek zirvesi olan Himalayalar'daki K-2 Godwin Austen Zirvesi'dir.

Ülkede tropikal iklim ve ılıman iklim hakimdir. Kuraklık ülkenin güneyinde yeterli yağış miktarı veya daha azı ile karakterize edilen Muson iklimi mevcutken Pencap eyaletinde bol yağış görülür ve ülkede sıcaklık değerleri arasında büyük farklılıklar vardır. Yağış, ülkenin kimi bölgelerinde yılda 25 cm'den daha az iken kimi bölgelerde yılda 380 cm'den fazladır. Çeşitli coğrafyalar arasında çok fazla fark olabilmektedir. Örneğin Umman Denizi boyunca kıyı alanı genellikle sıcakken Karakurum Dağları'nın ve uzak kuzeydeki diğer dağların donmuş karla kaplı sırtları yıl boyunca çok düşük sıcaklık değerlerine sahiptir.
Pakistan'da dört mevsim vardır: Aralık ayından Şubat ayına kadar ılıman sıcaklıklarla belirgin serin ve kuru bir kış; Mart'tan Mayıs'a kadar sıcak ve kuru bir bahar; Haziran ayından Eylül ayına kadar yağışlı yaz sezonu ve güneybatı muson dönemi; Ekim ve Kasım aylarındaki geri çekilme musonu dönemi. Bu mevsimlerin başlangıcı ve süresi konuma göre biraz değişmektedir.
İslamabad'da iklim, Ocak ayında ortalama 6 °C'ye kadar düşerken Haziran ayında 41 °C'ye kadar çıkabilir. Yıllık yağışların yarısı Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşir ve yağış bu iki ayın her birinde ortalama 300 milimetre (11,81 in) civarındadır. Yılın geri kalanında, ayda yaklaşık 100 milimetre (3,94 in) oranında çok daha az yağış vardır. Hail fırtınalar erken ilkbaharda yaygındır.
Ülkenin sanayi merkezi olan Pakistan'ın en büyük şehri Karaçi, İslamabad'dan daha nemlidir ancak önemli ölçüde daha az yağış almaktadır. Sadece Temmuz ve Ağustos yağışları, Karaçi bölgesindeki yağışların 50 milimetre (1,97 in) ortalamasından yüksektir; kalan aylar ise az yağışla beraber son derece kurudur. Sıcaklık, Karaçi'de İslamabad'a göre daha düzenli dağılmaktadır; kış akşamları günlük ortalama 13 °C iken yaz sabahlarında 34 °C'dir. Yaz sıcaklıkları Pencap'taki kadar yüksek olmasa da yüksek nem sakinlere büyük rahatsızlık verir.
28 Mayıs 2017'de dünyanın en yüksek sıcaklıklarından biri olan 53,7 °C (128,66 °F), Pakistan'da kaydedilen en yüksek sıcaklık değeri ve ayrıca Asya'da ölçülen en yüksek ikinci sıcaklık olarak tespit edildi.

Müslümanlığın Güney Asya'da kitlesel yayılışı 11. yüzyılda Gazneliler Devleti'nin kurulması ile başlamıştır. 1000-1026 yıllarında Pencap'a yaptığı akınlarla İslamiyet'i alt-kıtaya sokan Gazneli Mahmud döneminde, özellikle Sufi düşüncesine bağlı İslam bilginleri bölgede İslamiyet'in yayılmasında etkili olmuşlardır. Alt-kıtadaki Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Şah, 1526'da Delhi yakınlarında Penipat'da Delhi Sultanlığı’nın son yöneticisi İbrahim Lodi'yi yenerek Delhi Sultanlığına son vermiştir. Ancak 17. yüzyıldan itibaren İngilizler bölgeye öncelikle Doğu Hindistan Şirketi (East Indian Company) aracılığıyla girmeye başladılar. Şirket, ilk fabrikasını 1612 yılında açmıştır. 1858-1859 yıllarında ilk bağımsızlık savaşı olarak da tanımlanan geniş çaplı ayaklanma, şirketin yönetimindeki toprakların İngiliz Krallığı yönetimine geçmesiyle sonuçlanmıştır. 1858 yılında Birleşik Krallık Parlamentosu Hindistan'ın Birleşik Krallık yönetimine alındığına dair bir kanunu kabul etmiştir. Sir Seyyid Ahmed Han, Ağa Han Hint Yıldızı gibi liderlerin öncülüğünde Hint Müslümanları 1906 yılında "Tüm Hindistan Müslüman Ligi" (All Indian Muslim League) Partisini kurmuşlardır. Bu parti ve Sir Seyyid Ahmed Han başta İngilizler tarafından desteklenerek kendisine Hint Yıldızı unvanı verilmiştir. Müslüman Ligi'nin Muhammed Ali Cinnah'ın başkanlığındaki 23 Mart 1940 tarihli oturumunda Hindistan'ın Müslümanlar ve gayrimüslimler arasında bölünmesi kararı alınmıştır. 23 Mart hâlen Pakistan'da, "Pakistan Günü" olarak kutlanmaktadır.
14 Ağustos 1947 tarihinde Muhammed Ali Cinnah, Pakistan Genel Valisi olmuş ve Pakistan bağımsızlığını kazanmıştır. Pakistan'ın Hindistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesinin ardından milyonlarca Müslüman, Hindu ve Sih'in mübadelesi başlamış, sınırın her iki yanındaki toplam 12 milyon kişi yer değiştirmiştir. 1947'de kurulan Pakistan'ın kurucusu ve ilk devlet başkanı Muhammed Ali Cinnah'ın 11 Eylül 1948'deki ölümüne kadar ülkenin içinde bulunduğu karışık durum nedeniyle bir anayasa hazırlanamadı. Anayasasının hazırlanması 8 yıldan fazla sürdü. 1956 tarihli ilk anayasaya göre bir İslami cumhuriyet olarak tanımlandı. Üzerinde yapılan çeşitli değişikliklerle birlikte ülke hâlen 1973 tarihli anayasa ile idare olunmaktadır. 1971'e kadar Pakistan bugünkü Pakistan (Batı Pakistan) ve Bangladeş (Doğu Pakistan) topraklarından oluşmaktaydı. Hindistan ve Birleşik Krallık'ın de etkisiyle 1971 yılındaki iç savaştan sonra Doğu Pakistan Bangladeş adında bağımsızlığını ilan etti. Bu savaştan yıllar sonra dahi Pakistan ile Bangladeş'in arası düzelmiş değildir.
Ülkede 1999 yılında gerçekleşen askerî darbe ile Pervez Müşerref tüm yetkileri kendisinde toplamıştır. 2008 Ocak'ta genel seçimlere gidilmesi kararı alınmıştır. Sürgünde bulunan eski başbakan Benazir Butto 2007 Ekim'de ülkesine dönmüş ve döndüğünde düzenlenen saldırıdan yara almadan kurtulurken 140 civarında kişi ölmüştür. Bundan sonra karışıklıklar devam ederken olağanüstü hâl ilan edilmiş ancak 1 ay sonra kaldırılmıştır. Bu süreçte sürgünde bulunan muhalefet lideri Navaz Şerif de ülkesine dönmüştür. Aralık 2007 Pakistan için çok kötü bir dönem olmuş ve Benazir Butto kendisine yönelik düzenlenen ikinci suikast saldırısında öldürülmüştür. Butto'nun ölümünden sonra yaşanan şiddet olaylarında onlarca kişi ölmüş, milyonlarca dolarlık maddi hasar meydana gelmiştir. Bunun üzerine seçimler Şubat 2008'e ertelenmiştir. Ertelenen seçimler 18 Şubat 2008'de yapılmış ve devlet başkanı Müşerref'in Pakistan Müslüman Ligi-Kueyd (Q:Kueyd: lider) adlı partisi yenilgiye uğrarken Butto'nun Pakistan Halk Partisi birinci, Navaz Şerif'in Pakistan Müslüman Ligi (N) adlı partisi ise ikinci olmuştur. Buna rağmen Müşerref önce devlet başkanlığı görevini sürdüreceğini açıklamakla beraber, sonra ordunun desteğini kaybederek 18 Ağustos 2008'de devlet başkanlığı görevinden istifa etmiştir.

Pakistan'ın nüfusu 2010 itibarıyla 170 milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfus Pakistan'ı dünyanın en büyük 6. devleti yapmakta ve Pakistan nüfus bakımından Brezilya'nın gerisinde, Rusya'nın önündedir. Pakistan'ın 1951'de 34 milyon nüfusu bulunmaktaydı. Pakistan'ın nüfus artışı, 2010 yılında %1,6 ola

Nizamüddin Ali Şîr Nevaî veya yaygın adıyla Ali Şîr Nevaî (Çağatayca: نظام الدین علی شیر نوایی; Özbekçe: Alisher Navoiy; Uygurca: نىزامىدن ئەلشىر ناۋائى; Farsça: نظام الدین على شير هروی Nizām al-Din ʿAlī Shīr Herawī veya kısaca علیشیر نوایی Alishīr Nevāī; 9 Şubat 1441, Herat - 3 Ocak 1501, Herat), 15. yüzyıl Türk şairi.

Ali Şîr Nevaî, 1441 yılında (günümüzde Kuzeybatı Afganistan'da bulunan) Herat'ta doğdu. Ali Şîr Nevaî'nin yaşadığı dönemde Herat, Timurlu Devleti hükmü altında idi ve Herat bu devletin en önemli kültürel ve entelektüel merkezlerinin başında gelmekteydi. Ali Şîr Nevaî'nin ailesi Çağatay sülalesindendi ve Ali Şîr Nevaî Timurlu Devleti içinde yüksek rütbeli bir sınıftan olarak "emir" (Farisi olarak mir) unvanını taşımaktaydı. Ali Şîr Nevaî'nin babası Siyabettin "Kıçına (Küçük)" adı ile bilinmekteydi. O zamanlar Sultan Timur'un dördüncü oğlu olan Şahruh Mirza Timurlu Devleti'nin Horasan eyaletinin valisi olup 1405'te Timur'un ölümünden 1447'ye kadar Timur devletinin batısını gayet bağımsız olarak Herat'tan yönetmekte idi. Siyabettin "Kıçına (Küçük)" "Şahruh"un Devlethane denen sarayında onun hükümdarlık alanında yüksek bir devlet idarecisi idi. Bir dönem için Siyabettin bu devletin önemli şehirlerinden biri olan Sebzevar şehrinin valiliğini yapmıştı. Ali Şîr Nevaî'nin annesi de Şahruh'un sarayında Şahruh'un şehzadelerinin birisinin mürebiyyesi görevini yapmakta idi.
Ali Şîr Nevaî küçük yaşta iken, babası öldü. Timurlu sülalesinin bir üyesi olan Timur'un torununun oğlu olan ve Horasan valiliği de yapan "Ebül-Kasım Babür Mirza bin Baysüngör Beg" vesayetine geçerek onun yanında yetişti.
Bu saray eğitiminde Ali Şîr Nevaî sonradan Horasan'da Timurlu Devleti hükümdarı olacak Hüseyin Baykara ile beraber yetiştirildi. Fakat 1447'de Şahruh'un ölümünden hemen sonra Herat karıştı ve politik durum istikrarsız oldu. Bu nedenle Ali Şîr Nevaî ile birlikte eğitim arkadaşı olan Hüseyin Baykara, vasileri olan "Ebül-Kasım Babür Mirza bin Baysungur Beg" başlarında Meşhed'e kaçmak zorunda kaldılar. Ertesi yıl Meşhed'de iken bin Baysüngör Beg öldü. Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevaî'nin gelecekteki hedefleri ayrıldı. Hüseyin Baykara kendini devletin sultanı yapıp politik iktidar kazanmak için o dönemin politik hayatına atıldı. Ali Şîr Nevaî önce Herat'ta sonra Semerkand'da Nızamiye medresesine devam etmeye başladı ve Semerkand medresesinde müderrisliğe başladı.
Bu arada Herat, Timurlu Devleti'nin Semerkand Hükümdarı olan ve Şahruh'un torunu olan Ebu Sa'id Mirza'nın eline geçti. Hüseyin Baykara bir müddet hapiste yattıktan sonra annesinin aracılığı ile Herat'ı Ebu Said Mirza adına yönetmeye başladı. 1469'da Ebu Said Mirza Karabağ Muharebesi'nde isyancı Uzun Hasan komutasındaki Akkoyunlular'a yenilip Timurlu Devleti hükümdarı tarafından idam edilince Timurlu Devleti çöktü.
Hüseyin Baykara Herat'ı eline geçirerek 1469'da kendini Herat Timur Devleti Sultani ilan etti. Bundan sonra Horasan Sultanı olan Hüseyin Baykara 1470'e kadar Akkoyunlular ve Ebu Said Mirza'nin oğulları ile savaşa girdi ve 1470 yılının güzünde bunları ayrı ayrı yenerek Herat'ta hükümdarlığını pekiştirdi. 1470'te önemli bir rakibi kalmadı. Ali Şîr Nevaî Semarkand'daki medrese görevinden ayrılıp Herat'a gitti ve Sultan Hüseyin Baykara altında devlet idareciliği görevine başladı.
Sultan Hüseyin Baykara'nın Herat'ta Sultan olarak hükûmet etmesi 1506'ya kadar sürdü. Ama 1471'de "vezir" unvanı da verilen Ali Şîr Nevaî'nin ona görevi 3 Ocak 1501'de Ali Şir Nevai'nin eceli ile ölmesine kadar devam etti. Ali Şîr Nevaî bu dönemde bir münzevi derviş hayatı yaşadı; ne bir kadınla evlendi ne de yanına bir cariye aldı ve hiçbir çocuğu olmadı. Ali Şîr Nevaî'nin mezarı Herat'ta bulunmaktadır.

Ali Şir Nevai, hayatının son dönemlerinde Herat'ta Sultan Hüseyin Baykara yanında vezir, yüksek devlet idarecisi ve danışman olarak görev yapmıştır. Bu dönemde Hüseyin Baykara'nın hüküm sürdüğü Büyük Horasan bölgesinde büyük imar işleri başarmıştır. Bu bölgede 370 kadar cami, medrese, kütüphane, hastane, kervansaray ile eğitim, vakıf ve hayır işleri için kullanılan binalara finansman sağlamış; onları restore ettirmiş veya yeniden yaptırmıştır. Sırf Herat şehrinde 40 kervansaray, 17 cami, 10 büyük konak, 9 hamam, 9 köprü ve 20 havuz yaptırdığı belgelenmiştir.

Bu imar eserleri arasında en önemlileri 13. yüzyılda ünlü tasavvuf şairi olan Ferîduddin Attâr için kuzey-doğu İran'da Nişabur şehrinde tasarımını yaptırıp ve bina edilmesini sağladığı türbe ve Herat'ta bulunan "Halasiya Medresesi" binasıdır.

Ali Şir Nevai'nin Çağatay edebiyatının oluşmasında büyük bir rolü vardır. Çeşitli konularda yazılmış 30'a yakın eseri bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Çağatayca Divan (5 tane), Farsça Divan (5 tane), Çihil Hadis (Kırk Hadis) ve Muhakemet'ül Lugateyn (İki dilin karşılaştırılması)'dır.
15. yüzyılda Çağataycanın klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai'nin önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai'nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan sanatçılar azdır. Nevai, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına çatar. Çağdaşlarının Farsçanın karşısında edebi dil olarak Türkçeyi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçenin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Bu görüşlerini Muhakemet'ül Lugateyn'de görürüz.
Türk dili tarihinde Divânu Lügati't-Türk'ten sonra ikinci önemli kitaptır. Hamse sahibi ilk Türk şairidir (hamse 5 mesneviden oluşur). Tezkire sahibidir (günümüz edebiyattaki biyografi): "Mecalüs'ün Nefais". Şehrengiz: Doğup büyüdüğü "Herat" kentinin doğal güzelliklerini anlatır.
Şiirleri yaşamının değişik dönemlerine göre sınıflandırıp kronolojik olarak divanında toplamıştır.
Farsça'nın resmi dil olduğu, Türk aydınlarının bu dille eser vermeyi hüner kabul ettiği bir zamanda Nevai, Çağatayca'nın Farsçadan üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Bunu da eserleri ile kanıtlamış ve kendinden sonrakileri bu yolda eserler vermeye teşvik etmiştir.
Türkçe yazdığı şiirlerde kalem adı Nevāī (نوائى anlamı "ağlayan") adı altında, Ali Şir Nevai baş yazarların arasında, yazınsal Türk dilleri ailesi yararına büyük değişlik yapmıştır. Nevai kendisi başlıca Çağatay dilinde yazar ve 30 yıllık bir dönemin üzerinde 30 eser üretir, böylece Çağatayca Yazınsal dil olarak çok saygın ve önemli kabul edilmiştir.
Nevai ayrıca Farsça yazdığı şiirlerde ise, Farsça dilinde (فانى‎ ; Fāni kalem adı altında, anlamı Arapça "fena" sözünden: yok oluş; mecazi manası ise Allah'ın aşkıyla kendinden geçme, yok olma veya "gelip geçici"), Arapça ve Hintçe çok daha az bir sayıda eser yazmıştır. Ali Şir Nevai'nin en çok tanınmış şiirleri onun dört divanında veya kabaca 50,000 şiir koleksiyonu bulunur.

Bedâiü'l-Bidâye;
Nevai bu ilk 842 şiir bulunan divanını 1470 yılında yazar. Bunlardan 585'i gazel, üçü müstezad, dördü muhammes, ikisi müseddes, üçü terci'-i bend, kırk dokuzu kıt'a, yetmiş sekizi rubâî, onu çistân, elli ikisi muamma, onu tuyuk, kırk altısı müfred'dir.

Nevâdirü'n-Nihâye;
1476 - 1483 yıllarında yazdığı şiirlerini bu ikinci divanında topladı.

Muhakemet-ül-Lügateyn (محاكمة‌اللغتين, Muḥākimāt al-luġatīn):
1499 yılında yazdığı bu kitabı, devrinde olduğu gibi bugün de Türk dünyası için önemli olan, Türk dilinin gücünü ve yerini anlatan büyük bir eseridir.

Ghara’ib al-Sighar (Garâîbü's-Sığar) şairin 7-20 yaşları arasında yazdığı gençlik şiirleridir.
Navadir al-Shabab (Nevâdirü'ş-Şebâb): 20-35 yaşları arasında yazdığı şiirlerdir.
Bada'i' al-Wasat, ("Orta yaş harikaları"):
Bedâîü'l-Vasat orta yaş, yani 35-45 yaşları arasında yazılmış şiirlerden meydana gelir.

Fawa'id al-Kibar (Fevâyidü'l-Kibar) ise 45-60 yılları arasında yazılmış şiirlerdir.
Mizan-ül-Evzan (ميزان الاوزان, ‎Mīẓān al-auẓān), (Vezinlerin Terazisi) aruz vezni hakkında eseri. Türkü sözcüğünün ilk olarak Ali Şir Nevâî'nin bu eserinde geçtiği bilinmektedir.
Hamset-ül-Mütehayyirin (خمسة‌المتحيرين, ‎Chamsat al-mutaḥirīn):
Piri, üstadı ve dostu Nureddin Abdurrahman Cami hakkında "Hamsetü'l Mutehayyırın" ismindeki eserini 1492-94 yılları arasında yazmıştır.

Târîh-i Mülûk-i ‘Acem (طاَرِكهء مُلُكء ادسثهَم, Tārikh-e Muluk-e Adscham),
1488 yılında Astrabad valisiyken yazdığı "Târîh-i Mülûk-i ‘Acem" (İran Memleketleri Tarihi) kitabı, bunlardan biridir. Nevai, bu eserinde "Arjasp Binni Efrasiyab kim, Türk Padişahi erdi. şeklinde Alp Er Tunga'dan söz eder.

Mecalis-ün-Nefais (مَجَلِس ال نَفِس, Majalis al-Nafais):
Bir derleme, 450 üzerinde çoğunlukla çağdaş ozanların (şairlerin) yaşam öyküsü (biyografik) kısa hikâyeleri içeren, çağdaş Timur kültürü tarihçilerine altın bir bilgi kaynağı oluşturur.

Divān-e Fānī, Farsça yazdığı şiirlerin toplandığı bu eseri gazel biçiminde yazılmış ve mısra sayısı 12 bindir.
Nazm-ül-Cevahir 1485 yılında,
Tuhfet-ül-Müluk (Farsça),
Münşeat (Türkçe):
Hüseyin Baykara'ya ve başkalarına yazdığı mektupların toplandığı bu eserini 1498 yılında yazmıştır.

Sirâcü'l-Müslimin 1488 yılında,
Tarih-i En-biya ve Hükema (Türkçe),
Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak 1500 yılında,
Seyf-ül-Hadi,
Rekabet-ül-Münadi,
Mekârimü'l-Ahlâk;
Bu kitabında Nevai'nin yaptırdığı imaret, hânegâh, havuz, ribât (kervansaray) vb. eserlerin listesini veriyor.

Hâlât-ı Pehlâvân Muhammed, Pehlivan Muhammed hakkında yazdığı eseri. Nevai ayrıca "Vaq-fiye" (1482), "Risâle-yi Tir Endâhten" eserlerinin de sahibidir. "Seb'at Abhur" (Yedi Deniz) adlı bir de sözlük yazmıştır.

Lisan-üt-Tayr, (لسان الطیر, Lisan-ol-tayr):
Feridüddin Attar (Farsça:فرید الدین عطار,‎ Farīdo d-Dīn ’Attār)'ın Manteq-ol-tayr veya (منطق الطیر, Maqāmāt-e Toyūr)'dan esinlenerek, varlık ve ilahi gerçek üzerine görüşlerini, insan, tabiat ve yaşam üzerine 3500 beyitten oluşan tasavvufi bir eserini 1499 yılında yazmıştır.

Nesaim-ül-Mehabbe, (نسایم المحبت, Nasāyim ul-Muhabbat):
750 tanınmış Sufi şeyhlerin listesi, Nureddin Abdurrahman Cami'nin Nafahat al-uns (نفحات الانس) adındaki eserinin Çağatayca çevirisidir.

Nevai'nin diğer önemli eserlerini beş destansı şiir ve Nizami Gencevi (نظامی گنجوی, Ne

Antarktik, bir kutup bölgesidir, özellikle dünyanın güney kutbu etrafındaki alanı tanımlamak için kullanılır, kuzey kutbunun çevresini ifade eden Arktika'nın zıttıdır. Antarktik tanımı, Antarktika Kıtası'nı ve Güney Okyanusu'nda yer alan buzulları, suyu ve ada topraklarını 60. güney enleminin güneyini tamamen içerir. Güney Yarımküre topraklarının %20'sini kaplayan alanın %5.5'lik kısmı (14 milyon km2) kıta topraklarının yüz ölçümüne denk gelir.

Son birkaç yıldır yapılan gözlemlere göre Antarktika'da aşağıda listelenen hayvanlar yaşamaktadır:

Yüzgeçayaklılar
Penguen
Güney Georgia İncirkuşu
Albatros
Antarktik fırtına kuşu
Balinalar
Patagonya dişbalığı, Antarktik buzbalığı gibi balıklar
Dev kalamarın da dahil olduğu Kalamarlar
Antarktika krili
Antarktik kıtanın %1'den daha az bir kısmı hariç tamamı kalıcı olarak buz ve karla kaplanmıştır. Kıtada toprakta biten iki çeşit çiçekli bitki vardır: Çimen ve Karanfilgillerden olan Sagina bunun dışında bazı alanlarda bazen Yapraklı kara yosunları, Ciğer otları, Likenler ve Mantarlar görülebilir.

Antarktika'da kalıcı toplum yoktur. Fakat araştırma ekipleri buradadır.

Antarktika 1.07 milyon km2 ile dünyanın en büyük koruma sahasına ev sahipliği yapar, 2012 yılında Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları Sahil Koruma Sahası yaratılmıştır.

Antarktik, güney kutbunu da kapsadığı için teorik olarak bölgeden tüm zaman dilimleri geçer. Fakat durumu kolaylaştırmak için bölgede hangi saat diliminin kullanılacağını ilgili topraklarda hak iddia eden ve buraya istasyonlar kurmuş olan ülkeler belirler.

Güney Kutup Dairesi
60. güney enlemi

Arabistan Çölü ya da Arap Çölü, Batı Asya'da bulunan bir çöldür. Yemen'den Basra Körfezi'ne ve Umman'dan Ürdün ve Irak içlerine kadar uzanan geniş bir alanı kaplar. 2.330.000 km² alanı ile Arap Yarımadası'nın çoğunu kaplayan bir alana sahiptir. Merkezinde bulunan Rubülhali Çölü dünyanın en büyük sürekli kum alanlarından biridir.
Kırmızı kum tepeleri ve ölümcül bataklıklar içermesine rağmen Ceylan, antilop, kum kedisi ve dikenli kuyruklu kertenkele gibi bazı hayvanlar bu ortama uyum sağlamışlardır. İklim son derece kurudur ve sıcaklıklar aşırı sıcak ve mevsimsel gece donmaları arasında değişmektedir. Çöller ve kurakçıl çalılıklar biyomu ve Palearktik ekobölgesinin bir parçasıdır.
Ekolojik bölgesi az miktarda biyolojik çeşitlilik barındırır bu nedenle az sayıda bazı endemik bitkiler burada büyümeyebilmektedir. Çizgili sırtlan, çakal ve bal porsuğu gibi birçok tür av ve habitat tahribi nedeniyle bu alanda yok olmuştur.

Aralkum Çölü, bir zamanlar Aral Gölü'nün kuruması ile göl tabanında 1960'tan sonra ortaya çıkan çöldür. Kuzeyi Kazakistan, güneyi Özbekistan topraklarında bulunur. Dünyanın bu en genç çölüne Ağkum adı da verilir. Karakum Çölü ve Kızılkum Çölü ile komşudur. 40 m derinliğe, 60.000 km2 alana sahip gölden geriye ancak %10'u kalmıştır. Bölgede "Karakum Çölü ve Kızılkum Çölüne bir de Aralkum Çölü eklendi" denilmiştir.

Aral Gölü suları zaten azalmakta iken SSCB zamanında Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin suları yoğun olarak sulamada kullanılmaya başlanmıştır. Pamuk tarlaları için yapılan büyük sulama projeleri göle su girişini azaltmıştır. Aral Gölü'nün su seviyesi düşmeye başlamıştır. 1998 yılında göl güney ve kuzey Aral olarak ikiye ayrılmıştır. Kazakistan kuzeyde bulunan suyun burada kalması, güneye akmaması için Kokaral (Gök/Kök Aral) Barajı'nı yapmıştır. Baraj ile birlikte Kuzey Aral Gölü'nde su birikmeye başlamıştır. Fakat güney bölümünde sular azalmaya devam etmiştir. Başta Özbekistan bu duruma itiraz etse de, kendi göl tabanında doğalgaz bulması ile itirazlarını azaltmıştır. Nitekim kuru göl yatağında madencilik yapmak daha kolaydır.
Özbekistan Kokaral Barajı'nın güney Aral'ın tek su kaynağını kestiği yönünde itirazları bulunmaktadır.

Gölün iyice küçülmesi ile birlikte balık miktarı azalmış, yeşil alanlar yok olmuş, çevresindeki tatlı su gölleri kurumuştur. Göl çevresinde otlayan antilop sürüleri yok olmuştur. Göl kenarları eski balıkçı teknelerinin hurdalığına dönmüştür.
Göl tabanı tuz tabakaları ile kaplanmıştır. Her yıl 15-75 milyon ton kum-tuz karışımı 150 ile 500 km genişliğindeki alana yayılmaktadır. Göl tabanına Tominisk Ağacı gibi bitkiler dikilerek toz fırtınaları engellenmeye çalışılmaktadır.
Özbekistan 1960'larda göl çevresinde 35 kuş, 300+ bitki, 23 adet başka hayvan türleri tespit etmişti. 1960'larda 34 farklı balık türünden, yılda 60 bin ton balık avlanan gölde günümüzde sadece Kuzey Aral'da balıkçılık yapılabilmektedir.
Büyük su kütlelerinin çevre sıcaklıklarını dengeleme özelliği bulunmaktadır. Aral çevresinde 1960'ta gündüz 40-45 °C, gece 30-35 °C iken günümüzde gündüz 40 °C, iken gece sıcaklığı 20 °C'ye düşmüştür.
Göl tabanından uçuşan kum, tuz ve tarımsal ilaç kalıntılarının oluşturduğu çevre kirliliği tüberküloz, anemi, hepatit, akciğer rahatsızlıkları, bebek ve çocuk ölümlerinde artışa sebep olmuştur. Aral üzerinde batıdan doğuya güçlü hava akımı ile kalkan toz ve tuz atmosferin üst kısımlarına ulaşır. Bunun sonucu olarak Antarktika penguenlerinin karnında Aral kaynaklı pestisit kalıntıları bulundu. Tozlar Grönland buzullarına, Belarus topraklarına kadar ulaşmıştır.

Atacama Çölü, Şili'nin kuzeyinde bulunan dünyanın en kurak sıcak çölüdür. Batısında Büyük Okyanus bulunur. Kuzeyde Peru, doğuda ise Bolivya ve Arjantin sınırlarını oluşturur.
Atacama; And Dağları'nın yağmur gölgesinde kalır ve doğu rüzgârları kuru olup çok az yağış getirir.
Yakınındaki Büyük Okyanus sahillerinde oluşan bir soğuk su akıntısı olan Humboldt Akıntısı nedeniyle de burada çok az yağmur bulutu oluşur. Bu durum, bölgeyi kuzeyi ve güneyinden farklı kılarak daha az yağmur almasına sebebiyet verir. Soğuk Büyük Okyanus suyu ayrıca bu çölün serin olmasına, özellikle de sahile yakın kesimlerinde sıklıkla sis oluşmasına neden olur. El Niño'nun etkisiyle 6-10 yıl gibi aralıklarla kuvvetli yağış aldığı dönemlerin ardından çölde kısa bir süre için canlanmalar olur.
Atacama Çölü yaklaşık olarak 15 milyon yaşındadır.

Atacama Çölü su bakımından fakir bir bölge olsa da, tarihin erken zamanlarından beri burada yerleşimler olmuştur. Atacameño, Aymara, Chinchorro, Diaguita gibi kavimler buralarda yaşamışlardır. Dünyadaki en eski mumya kültürü Chinchorrolara aittir. Bunların 7000 yıldan daha eski bebek mumyaları mevcuttur.
Daha sonraları bölge, İnka Krallığının egemenliğine girmiştir. 1526 yılında Diego de Almagro çöldeki Copiapó şehri yakınlarına gelen ilk İspanyoldur. İnkaların yıkılmasından sonra bölge İspanyol egemenliğine geçmiştir. Güney Amerika devletlerinin bağımsızlık çabalarının sonucunda, Atacama'da Bolivya'ya bırakılmıştır ve bölge bir süre bu ülkenin sınırları içinde kalmıştır.
1832 yılında Copiapó yakınlarında gümüş bulununca, Şili onyıllar boyunca Dünya'nın en büyük gümüş üreticisi olmuştur.
Çöldeki geniş nitrat rezervlerinin ele geçirilmesi için, İngilizler'in teşviki ile Şili Peru ve Bolivya ile 1879-1884 yılları arasında bir savaşa girişmiştir. Bu savaşın neticesinde Şili, topraklarını kuzeyde oldukça genişletir. O günden sonra Atacama Bölgesi Şili'nin kuzey eyaleti olmuştur. Bundan sonra denize ulaşımı engellenen Bolivya ile Şili, bugün bile hâlen bu konuda gerginlik yaşamaktadır.

Ekstrem derecedeki iklimi yüzünden, birçok rasathane bu bölgenin dağlarında kurulmuştur. Antofagasta şehrinin 120 km güneyinde Avrupa rasathanesi Very Large Telescope'u (Çok büyük teleskop) yerleştirmiştir. Bu bölgedeki diğer teleskoplar Large Millimeter Array ve Atacama Pathfinder Experiment'dir.
İlginç olan bir uygulama da Atrapanieblas isimli ağ sayesinde çöl sisinin neminden su elde edilmesidir.
Ayrıca Şili'nin birçok pilot projesi burada yürütülür.

Buradaki bakır, gümüş ve altın rezervleri Şili ekonomisinin omurgasını oluşturur.

Atacama Çölü tabiat fotoğrafları
SanPedrodeAtacama.Net & Org15 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atacama'da bisiklet turu 2 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayuda Çölü Sudan'da modern Hartum şehrinin kuzeyinde; Kadabas'in batısında; Nübye Çölü'nun güneyinde bulunmaktadır. Sahra Çölü'nün bir parçasıdır ve bu çölün doğu kısmını oluşturmaktadır. Çöl Nil Nehrinin 4. ve 6. Kataraktları (cataract) arasında yaptığı gayet büyük kavisin içinde bulunmaktadır.

Bayuda Çölü içinde bulunan Cebel Ebu Nahl'in jeolojik fotoğraflarının incelenmesi bu arazinin eski volkanların püskürttüğü siyah bazalt kayalardan Kambriyen dönem öncesi jeolojik dönemde oluştuğu sonucunu ortaya çıkartmıştır. Bu volkanik arazide 5 isimlendirilmiş volkanik krater, 90'dan daha fazla sayıda püskürme deliği ve 15 tane kül konisi bulunmaktadır. Sudan da en büyük volkanik faaliyete sahne olmuş olan bu arazilere "Bayuda Volkanik Sahaları" adının verilmesine neden olmuştur.

Elimize geçen antik Mısır belgelerine göre Nil Nehri'nin 2. Katarktının güneyinde MÖ 2500 - MÖ 1500 döneminde gittikçe gelişen "Karima" mevkii merkezli bir zengin devlet bulunmakta idi. Bu devletin güney sınırları hakkında ne belge ne de bilgi bulunmakta idi. Son yıllarda yapılan arkeolojik araştırmalara göre bu güney sınırın Cebel Barkal veya olasılıkla (sonraki devirlerde Firavun Tutmosis'in güney sınırı olacak) Kurgus olabileceği anlaşılmıştır. Bu devletin içinden geçen ve üzerinde önemli miktar ve değerlerde ticaret malları taşınan yolun Afrika içlerine gittiği bilinmektedir. Bu yolun Arapça "Darb el-Erbain (40 Günlük Yol)" adını taşıdığı bildirilmektedir.
Gebel Barkal dağında bulunan tanrı Amon tapınağında bulunan bir kitabede Meroitik Kral Nastaseen'in (saltanat dönemi MO. 320- MO. 310) Karima yakındaki krallık merkezi "Sendi Bagraviya" şehrinden bu tapınağa taç giymek için gelmiş olduğu belirtilmektedir. Onun kullandığı yolun bu Afrika transit yolu olması gayet muhtemeldir. Bu yol Kızıl Deniz kıyısı limanını Sudan'ın içlerine bağlamakta olan en eski yoldur. Afrika içlerinde deniz sahilindeki limanlara ticaret malları taşımak için tarih öncesinden beri kullanıldığı sanılmaktadır. Bu yol eski Firavunların kullandıkları yol olmakla beraber daha sonra gelen Meroitik ve Hristiyanlık dönemlerinde gayet iyi bilinmekteydi.

Günümüzde de Bayuda Çölü ıssız bucaksız olma niteliğini korumaktadır. Bu çölde bir muhtemel gezintide hayvanlar olarak birkaç Dorcas gazeli ve göçebe "Bişerin" aşiretinin sahip olduğu deve ve eşek sürüleri görülebilmek olasıdır.
2003 yılında Sudan hükûmeti, Çin'in finansman ve teknik yardımı ile, Nil Nehri üzerindeki 4. Katrakt üzerinde "Merowe Barajı" adlı büyük bir baraj inşa etmeye başlamıştır. Bu barajın gölünün barajdan güneye Bayuda Çölü'ne doğru su toplamaya başlaması planlanmıştı. Ayrıca Nil Nehri kenarında tarım yapmakta olan 70,000 köylünün evleri ve arazilerinin su altında kalması dolayısıyla günümüzde Bayuda Çölü'nün parçaları olup baraj gölü sahilinde bulunacak yeni arazilere yerleştirmeleri ön görülmekte idi. Fakat bu yerleştirilecek halk büyük protestolar yapmışlardır. Bu protestolarda barajın yapılması ve yeni yerleşimlerin kurulması ile yetkili olan devlet memurları ve politikacıların köylülerin arazilerini dış ülkelerde yaşayan Arap yatırımcılara sattıklarını gündeme getirmişlerdir.

Betpak-Dala veya Betpaqdala (Kazakça: Бетпақдала, Türkî batpak, "bataklık" ya da Farsça: bedbaht, "şanssız" ve Türkî dala, "düz"'den; Rusça: Сeверная Голодная степь, lit. Aç Bozkır, Aç bozkırlar), Kazakistan'da bir çöl bölgesidir. Sarısu Nehri altına ulaşan yerde, Çu Nehri ve Balkaş Gölü arasındaki yerde yer almaktadır. Kuzeyde, 46° 30' paraleline yakın, Betpak-Dala Kazak bozkırları üzerinde sınırları yer alır (düşük, yuvarlak, yalıtılmış tepelerin alanı). Yüzölçümü yaklaşık 75.000 km2'dir.
Çöl yavaşça 300'den 350 m'ye (1,000 ila 1.500 fit) ve genel bir güney-batı eğimi arasında değişen bir yükselti ile düz bir yer olmaktadır. Yükselmeler doğusunda en fazladır. Güneydoğuda, Zhel'tau dağlık arazisi ile Jambıl Dağı'nda 974 m bir yüksekliğe ulaşır. Betpak-Dala'nın batı bölümü katlanmış Mezozoik kayaç ve yatay tabakalı Paleojen ufalanır kayalardan (kum, kumtaşı, kil ve konglomera) oluşmaktadır. Doğudaki tepelik bölge plikat bir yapıya sahiptir ve alt Paleozoyik çökelti-metamorfik kayaç serisi ve granitten oluşur. İklim kıtasal olarak keskindir. Yıllık yağış yalnızca yüzde 15 ile yazları meydana gelen, 100 ila 150 mm arasındadır. Yazları kurak ve sıcak; kışları çok az kar yağışlı ve soğuktur. Ocak ayı ortalama sıcaklığı -12 °C ile -14 °C arasında değişmektedir ve Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 24 °C ila 26 °C arasında değişir.
Birçok sığ ve sık sık tuzlu göller vardır. Yeraltı suları, yer yer ortaya çıkar ve bol miktarda bulunmaktadır. Baskın topraklar gri-kahverengi çöl toprağı (solonçak (solonchak), (soluk veya gri toprak)) ve solonetzden oluşur. Betpak-Dala'nın batı bölgesi bir killi gibi sagebrush çölden oluşur. Tuzlu-bataklık çöküntülerde Anabasis salsa yetişir, Pamirian winterfat ise (Krascheninnikovia ceratoides) ve Sarı akasyon (Caragana arborescens) kum tepeleri üzerinde büyür. Doğuda killi çölde kayalık tepeler üzerinde Salsola arbuscula yetişen alan taşlı çöl ile birleşir. Betpak-Dala ilkbahar ve sonbaharda otlak olarak kullanılır.
2014 yılı sonbaharında, İngiliz kâşif Jamie Bunchuk batıda Sarısu Nehri ve doğuda Balkaş Gölü ile sınırlı Betpak-Dala'yı geçmeyi bir sefer başardı. Bölge içinde sekiz gün boyunca, arka arkaya, 190 mil (yaklaşık sekiz maraton) kadar koştu.
Küresel nüfusun üçte birinden fazlasını temsil eden - pastörellozis bir salgında 120.000'den fazla sayga antilobunun teyit edilen ölümü Mayıs 2015 yılında Betpak-Dala'da meydana gelmiştir.

Mirzacho'l23 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (lit. 'Aç Bozkır' ') Rusça "Gorodnaya" Bozkırı olarak bilinen

Black Rock Çölü (Türkçe anlamı "Kara Kaya Çölü") ABD’de, Nevada’nın kuzey batısında, Humboldt ve Pershing illerinde yer alan Büyük Havza'nın bir bölümünü kaplayan, lav yatakları ve alkali düzlüklerden oluşan 110 km uzunluğunda, 31 km genişliğinde 2600 km² yüzölçümündeki çorak bölge.
İçinde bulunan tuz gölü, dünyanın en düz alanlarından biri olarak kabul görür. Bu yüzden 1997 yılında Thrust SSC, kara taşıtları hız rekorunu burada kırmıştır.
Aynı şekilde Tripoli Rocketry Association burada, düzenli olarak kişisel imal edilmiş roket organizasyonlarını icra eder.
Ayrıca Burning Man Festivali de burada gerçekleştirilir.

"Blackrockdesert.org" websitesinde Black Rock Çölü'nde  görülebilecek yerler hakkinda enformasyon [1] 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Boyalı Çöl (İngilizce: Painted Desert), Kuzey Amerika kıtasında Amerika Birleşik Devletleri'nin Arizona eyaletinde bulunan çöl arazisi.

Bu çöl arazisinde bulunan ve demir ve manganez minerali ihtiva eden kayalar ve kayalık arazi bu minerallerin sağladığı kırmızı ve sarı renklerin çeşitli tonlarında olup araziye sanki bu renkler ve tonlarla boyanmış olma görüntüsü vermektedir. Bu nedenle Arizona'da bulunan bu çöl arazi koruma altına alınmıştır ve çok sayıda turist çekmektedir. Bu çöl Grand Canyon Ulusal Parkı'nın "Four Corners (Dört Köşeler)" bölgesinden Petrified Forest Ulusal Parkı'na kadar uzanmaktadır. Petrified Forest Ulusal Parkı içinde bulunan Boyanmış Çöl kısmı "Petrified Forest Vahşi Doğa Koruma Alanı" olarak özel korumaya tabidir. "Boyalı Çöl" arazilerinin çoğu yerli Amerikalı "Navajo Milleti" rezervasyon arazisi içindedir.

"Boyalı Çöl" arazileri Büyük Canyon'un yakınından güney-doğu yönünde 240 km uzanıp Holbrook, Petrified Orman ve "Defiance Platosu"'nun güney kıyısına erişmektedir. Toplam yüzölçümü yaklaşık 19.400 km2 kadardır. Çöl arazisinin rakımı deniz seviyesinden 1.370m - 1.980 m yüksekliktedir. Çölün genişliği 25–80 km arasında değişir.
Çölün güney sınırını Little Colarado Irmağı ve onun bir kolu olan Puerco Irmağı teşkil eder. Çölün kuzey sınırı Colorado Platosu'nun alt etekleri ve "Black Mesa" masa dağındadır. Çölün güneybatı ve güneyinde "Mogollon Platosu"  ve Mogollon Platosu'nun güney sınırında "Mogollon Kenarı (Rim)"  bulunur. "Mogollon Kenarı" Kuzey Doğu Arizona'yı kapsayan yüksek rakımlı Colarado Platosu arazileri ile daha az rakımlı çöl arazisi olan Arizona'nın güneybatı ve güney bölgelerini kapsayan "Havza ve Sıradağ (Basın and Range)" bölgesi arasında bir geçiş bölgesidir.
Boyalı Çöl arazisi "soğuk çöl" iklimi (bilimsel tanıma göre "Koppen BWk") gösterir. Yazları sıcak ve kuru geçmektedir ve kışlar ise soğuk olup hemen hemen hiç kar yağışı görünmez. Painted Çöl, Kuzey Arizona'da en az yıllık yağış gösteren arazidir.

Petrified Forest Ulusal Parki websitesi 6 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sahra ya da Büyük Sahra, Afrika'nın kuzeyinde yer alan, kıtanın ortası ile kuzeyini ayıran 9 milyon km² büyüklüğünde bir çöl. Dünyanın en büyük sıcak çölüdür. Antarktika ve Arktika'nın ardından en büyük üçüncü çöldür. Yaklaşık olarak Afrika kıtasının %30'u kadardır.
Çöl, Akdeniz kıyısındaki verimli bölge, Mağrip'teki Atlas Dağları ve Mısır ile Sudan'daki Nil Vadisi hariç olmak üzere Kuzey Afrika'nın büyük bir bölümünü kaplar.
Doğuda Kızıldeniz'den ve kuzeyde Akdeniz'den batıda Atlas Okyanusu'na kadar uzanır ve burada manzara giderek çölden kıyı ovalarına dönüşür. Güneyde Sahel, yarı kurak tropikal savan kuşağı ve Sahra Altı Afrika'nın Sudan bölgesi ile çevrilidir. Sahra, Batı Sahra, Orta Ahaggar Dağları, Tibesti Dağları, Aïr Dağları, Ténéré Çölü ve Libya Çölü dahil olmak üzere birkaç bölgeye ayrılabilir.
Sahra, birkaç yüz bin yıldır, Dünya'nın Güneş etrafında dönerken ekseninin (yaklaşık 26.000 yıl) sapması ve Kuzey Afrika musonunun yerini değiştirmesi nedeniyle 20.000 yıllık bir döngüde çöl ve savan çayırları arasında dönüşümlü olarak yer değiştirmiştir.

"Sahra" kelimesi Arapçada (صَحَارَى) "çöl" demektir. Ancak özel bir ada dönüşmüş durumdadır.

Sahra, Cezayir, Çad, Mısır, Libya, Mali, Moritanya, Nijer, Batı Sahra ve Sudan'ın büyük bir bölümünü ve Fas'ın güneyi ile Tunus'un bazı kısımlarını kapsar. Afrika kıtasının %31'i olan 9 milyon kilometrekare (3.500.000 sq mi)'yi kapsar. Ortalama yıllık yağış miktarı 250 mm (9,8 in)'dan az olan tüm alanlar dahil edilirse, Sahra 11 milyon kilometrekare (4.200.000 sq mi) olur.
Sahra 2,5 milyon yaşındadır. Yüzölçümü büyüklüğü Amerika Birleşik Devletleri'ni kaplayacak kadardır. Atlas Okyanusu kıyılarından Kızıldeniz kıyılarına kadar uzanır.
Erg adı da verilen kum çölü, genel kanının tersine bütün çölün yalnızca beşte birini kaplar. Onun dışında kalan yerler kaya ve molozlardan oluşur. Sahra'da Tibesti ve Ahaggar gibi, yükseklikleri 3.265 m'yi bulan dağlar da vardır. Buraları görece daha çok yağış alan ve göçebelerin yazın konaklamalarına elverişli yerlerdir. Buna karşılık Sahra'nın bazı yerlerine arka arkaya 10 yıl yağmur düşmediği olur. Yağışlar, mineralleri yıkayıp götürmediği ve bitkiler onları tüketmemiş olduğu için, çölün zemini mineral besinler açısından çok zengindir. Bunun için, uzun süreli kuraklığı atlatmayı beceren tohum taneleri kısa ve güçlü sağanaklar biçiminde yağan ilk yağmurlarda hemen kök salıp çiçek açar ve birkaç gün içinde olgunlaşır. Mineral bakımında zengin bu tabaka rüzgarlarla dünyanın dört bir yanına dağılarak buradaki toprakları da zenginleştirir. Örneğin aslında toprağı mineral bakımında çok fakir olan Amazon bölgesi bu mineral takviyesi ile bitkiler için gerekli besini sağlar.

Sahra'nın batı kıyılarının iklimi iç kesimlerinden farklıdır. Bu sahalar nemli tropikal hava kütlesinin etkisi altındadır. Sahra çölünün batı kıyısının yıllık sıcaklık ortalaması 18 °C olup iç kesimlerden 5 °C daha düşüktür. Yine bu sahalarda karalardan denize doğru esen rüzgarlar ile üstte bulunan su kütlesi akıntılarla uzaklaşır ve altta bulunan soğuk su yüzeye çıkar. Ekvatora doğru yönelen bu soğuk su akımına Humboldt ve Benguela soğuk su akıntısı denir. Bu soğuk su akıntıları bir taraftan söz konusu bölgelerde sislerin oluşumunu sağlarken diğer taraftan havanın serinlemesine yardımcı olur.
Sahra Çölü'nün yüksek kesimlerinde nadir olsa da kar yağışı gözlemlenmektedir. Cezayir'in Ahaggar Dağları'nda yer alan Tahat Dağı'na yaklaşık her 3 senede bir, Kuzey Çad'da yer alan Tibesti Dağları'na ise ortalama her 7 senede bir kar yağışı gözlemlenmektedir. Cezayir'in güneyinde yaklaşık 1000 metre rakımda yer alan Ayn Sefra kasabasına 18 Şubat 1979 tarihinde kar yağmış olup bu kar Sahra'nın daha alçak bölgelerinde yağdığı kaydedilmiş ilk kardır. Ayn Sefra'ya 2016'da ve 2018'de tekrar kar yağmıştır.

Sayılan ülkelerin tamamı Sahra'da yer almaktadır: Cezayir, Çad, Mısır, Libya, Fas, Moritanya, Mali, Nijer,Sudan, Tunus, Batı Sahra

Büyük Yeşil Duvar Projesi
Sahra Denizi
Büyük Yapay Nehir

Brett, Michael; Prentess, Elizabeth (1996). The Berbers. Blackwell Publishers.
Bulliet, Richard W. (1975). The Camel and the Wheel. Harvard University Press. Republished: Columbia University Press, 1990.
Gearon, Eamonn (2011). The Sahara: A Cultural History. Signal Books (UK), Oxford University Press (US).
Julien, Charles-Andre (1970). History of North Africa: From the Arab Conquest to 1830. Praeger.

Cezayir Çölü (Arapça: الصحراء الجزائرية), merkezi kuzey Afrika'da bulunan ve Büyük Sahra Çölü'nun bir kısmıdır. Cezayir Çölü Cezayir'de bulunmakta ve bu ülkenin beşte dördünü kapsamaktadır. Çölün yüzölçümünün yaklaşık 3.500.000 km² olduğu haritalardan hesaplanmıştır.
Bu çöl Sahra Atlas Sıra Dağları güney eteklerinden başlar. Bu kısmı tipik bir taşlı çöl şeklindedir. Fakat daha çok kara içine girildikçe çöl bu niteliğini tedricen kaybedip kumlu kumullardan oluşan çöl tipine dönüşür.
Çölün güney batı kısmında Cezayir'in "İllizi" ve "Tamanghasset" vilayetleri içinde Tassili n'Ajjer adı verilen bir sıradağlar silsilesi ve yüksek plato bulunur. Bu bölgede bulunan 15,000'den daha yüksek sayıda tarih-öncesi mağara sanatı resimler dolayısıyla bölge gayet kesif arkeolojik çalışmalara sahne olmuştur. Ayrıca bu bölge erozyona uğramış olan kumtaşının "kaya ormanları" oluşturması nedeniyle hem görsel manzara hem de bilimsel jeoloji bakımdan çok ilgi çekicidir. Bu nedenlerle  1982'de UNESCO Dünya Mirası listesine konulmuştur.
Bu çölde resmi gözlemlenen en yüksek ısı "İn Salah"'da 50.6 °C  olmuştur.

Kolorado Platosu (İngilizce : Colorado Plateau), ABD'nin güney-doğusunda coğrafik ve jeolojik niteliklere göre belirlenmiş çok büyük bir bölgedir. Tüm yüzölçümü 337.000 km² olup Utah, Arizona, New Mexico ve Kolorado eyaletlerine yayılmıştır.
Kolorado Platosu ABD'de en çok sayıda federal devlet koruması altında bulunan bölgedir. Bu platoda 9 tane "Ulusal Park", 17 tane "Ulusal Anıt" ve birçok "Vahşi Doğa Bölgesi" statülü korumalı araziler bulunmaktadır.

Kolorado Platosu'nun arazisini çoğu bazı ormanlar da bulunmakla beraber, yüksek rakımlı çöl arazisidir.
Kolorado Platosu'nun güneybatı köşesinde Kolorado Nehri'nin geçtiği Büyük Kanyon bulunur. Platoda bulunan arazilerin çoğunluğu, hem görüntü itibarıyla hem de jeolojik tarih itibarıyla, bu kanyon arazisi ile gayet ilişkilidir. Bu arazilere verilen "Kırmızı Kaya Arazisi" lakabı bu plato arazilerini çok parlak renkli ve iklim kuruluğu ve erozyon dolayısıyla yeryüzünde açığa çıkmış kayaçları olarak iyi tasvir etmektedir. Bu platoda kayaların aldığı acayip şekillere verilen "kubbeler", "peribacaları", "balık yüzgeçleri", "cinler", "ırmak daralmaları", "doğal köprü veya kemerler" gibi niteleyici sözcükler de bu platoda bulunan özel arazi-kaya şekillerine gayet uygun olmaktadır.
Kolorado Platosu'nu nitelendirilmesi için başlıca özellik bu platonun Kolorado Nehri ve altkollarının su toplama havzası olmasıdır. Kolorado Platosu'nda bulunan Kolorado Nehri'nin en önemli altkolları Green Irmağı, San Juan Irmağı ve Little Kolorado Irmağı'dır. Bu ırmakların güzergahlarında çok kavisler yapıp akmaları ve bu akarsuların geçtiği platodaki kayalık araziler içinde çok derin kanyonlar içinden geçmeleri de özel niteliklerden kabul edilmiştir. Bu kanyonların en iyi bilineni Arizona'da bulunan Büyük Kanyon'dur.
Kolorado Platosu'nun nitelendirilip belirtilmesi Amerikalı coğrafya bilim insanı olan Nevin Fenneman'ın ilk defa 1917'de ortaya attığı ABD arazilerini "Fiziyografik Bölge"ye ayırmasıdır. Bu ayırıma göre ABD'de 8 "bölge (region)", 25 "vilayet (province)" ve 85 "kısım (section)" bulunmaktadır. Bunlardan "İntermontane Plato Bölgesi" adını verdiği VII. "Bölge"de bulunan 3 "vilayet" içinde "Kolorado Platosu" bulunmaktadır. Bu ayırıma göre Kolarado Platosu "vilayet"i içerisinde 7 "kısım" bulunmaktadır. Bunlar:

"Utah Yüksek Platoları",
"Uinta Havzası",
"Kanyon Arazileri",
"Navajo Kısmı",
"Büyük Canyon Kısmı",
"Datıl-Mogollon Kısmı",
"Acoma-Zuni Kısmı"
olarak adlandırılmıştır.
Kolorado Platosu "vilayet"inin sınırları Colorado'da Rocky Dağları ve kuzey ve merkezi Utah'da Rocky Dağlarının kısımları olan "Uinta Dağları", "Wasatch Dağları" olarak belirlenmiştir. Diğer sınırlar Rio Grande Çatlağı (Rift), "Mogollan Rim" (Kenar) ve "Havza ve Sıradağ Vilayeti"dir. Güney Rocky Sıradağları ve Kolorada'da bulunan "San Juan Sıra Dağları" ve Utah'da "La Sal Dağları" diğer sıradağlardan ayrık olmakla beraber Kolorado Platosu'nun merkezi ve güney kısmı sınırlarını oluştururlar.

Kolarado Platosu'nda Federal devletin Ulusal Park Hizmeti büro-dairesi tarafından idare edilen 9 tane ulusal park; 17 tane "Ulusal anıt" ve 30 tane federal "vahşi doga arazisi" bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

Petrified Forest Ulusal Parkı
Büyük Kanyon Ulusal Parkı
Zion Ulusal Parkı
Bryce Kanyonu Ulusal Parkı
Capitol Reef Ulusal Parkı
Canyonlands Ulusal Parkı
Arches Ulusal Parkı
Gunnison'un Black Kanyonu Ulusal Parkı
Mesa Verde Ulusal Parkı

Aztec Ruins Ulusal Anıtı
Canyon De Chelly Ulusal Anıtı
Canyons of the Ancients Ulusal Anıtı
Cedar Breaks Ulusal Anıtı
Colorado Ulusal Anıtı
Grand Canyon-Parashant Ulusal Anıtı
Grand Staircase-Escalante Ulusal Anıtı
El Malpais Ulusal Anıtı
El Morro Ulusal Anıtı
Hovenweep Ulusal Anıtı
Navajo Ulusal Anıtı
Natural Bridges Ulusal Anıtı
Rainbow Bridge Ulusal Anıtı
Sunset Crater Ulusal Anıtı
Vermilion Cliffs Ulusal Anıtı
Walnut Canyon Ulusal Anıtı
Wupatki Ulusal Anıtı

Büyük Kanyon
Arches Ulusal Parkı
Zion Ulusal Parkı
Bryce Kanyonu Ulusal Parkı

U.S. Geological Survey:Colorado Platosu

Colorado Çölü, önemli bir kısmı güneybatı ABD'de Kaliforniya ve Arizona eyaletlerinde ve bir kısmı da kuzeybatı Meksika'da Sonora, Baja California ve Baja California Sur eyaletlerinde  bulunan ve Sonora Çölü'nün kuzeybatıya doğru bir uzantısı olan  bir çöldür.

Bu çöl arazisinin yüzölçümü yaklaşık 28.000 km²'dir. ABD'de bu çöl Kaliforniya'ya dahil  "Imperial Kontluğu"'nu tümüyle kapsar ve "San Diego Kontluğu" ile "Riverside Kontluğu"'nun bir kısmını ve "San Bernardino Kontluğu"'nun küçük bir parçasını içine alır.
Bu çöl Kuzey Meksika'da Kaliforniya Körfezi'ndeki Colorado Nehri ağzının deltasından kuzeybatıya doğru 264 km uzanıp ABD'de güneydoğu Kaliforniya'da bulunan "San Giorgio Geçidi"'nde son bulur. Bu çöl nispeten alçak rakımlı (300m altında) olup batıdan başlayarak "Pasifik Sahili Sıradağları", Little San Bernardino Sıra Dağları, "Cottonwood Dağı", "Cholatte Dağı" ve kuzeyden doğuya doğru Colorado Nehri ve güneyde Kaliforniya Körfezi'nin kuzey ucu ile çevrilmektedir.
Bu çölde bulunan "Imperial Vadisi" ve "Cochella Vadisi", etraflarındaki arazilerden alçak rakımlı olup, gayet yaygın olarak Colorado Nehri'nden kanallarla getirilen su ile sulu tarım yapılan arazilerdir. Yine Colorado Nehri'nden alınan ve kanallanan su ile sulu tarım yapılan, Colorado Çölü'ndeki en alçak rakımlı arazi "Salton Sea Gölü"nün güneyi olup burada rakım deniz yüzeyi altında -60 m olur.

Colorado Çölü'ne has özel iklim şartları bu çölü diğer Kuzey Amerika'daki çöllerden daha değişik yapmaktadır. Bu çölde gündüz ısısı, daha yüksek rakımlı diğer Kuzey Amerika çöllerinden daha da yüksek olup bu çölde diğer Kuzey Amerika çöllerinin aksine hemen hemen hiç soğuk donlu hava gözlemlenmez. Ayrıca bu çölde, özellikle col arazisinin güneylerinde, yılda iki defa, kışın ve yaz mevsimi sonlarında, yağışlı mevsim bulunmaktadır. Bu çölün daha kuzeyinde bulunan Mojave Çölü'nde ise sadece tek bir yağışlı mevsim gözümlenir.

Colorado Çölü'nün kuzeyinde Joshua Tree Ulusal Parkı bulunur. Kaliforniya'da en büyük ve tüm ABD'de ikinci büyük eyalet parkı olan Anza-Borrego Desert Eyalet Parkı, San Diego'nun kuzeydoğusunda karayolu ile 2 saatlik mesafede; Riverside ile Irvine'ın güneydoğusunda ve Palm Springs'in güneyinde bulunmaktadır. Bu çölde ayrıca "Imperial"; "Sonny Bono Salton Sea" adlı "Ulusal Vahşi Hayat Korunak" bölgeleri bulunur. "Indio Hills Palms" adlı korumalı palmiye korusu da bu çöldedir.

Sonora Çölü
Mojave Çölü

Encyclopedia Britannica Global.britannica.com websitesi "Colorado Desert, North America" maddesi  [1] (İngilizce) (Erişim tarihi:24.07.2016)
Borregospringschamber.com web sitesinde "Colorado Çölü Bölgesi" [2] (İngilizce)

Danakil Çölü, Afrika'nı kuzeydoğusunda yer alan ve Etiopya'nın kuzeydoğusunda, Eritre'nin güneyinde ve Cibuti'nin kuzeybatısında yer alan bir çöldür. Afar Üçgeni üzerinde yer almaktadır. Bazı günlerde çölün sıcaklığı 50 derece olmaktadır.Tektonik levhaların birleşim noktasında yer alan ve bu levhaların her sene 1–2 cm uzaklaşması sonucu oluşan Danakil Çöküntüsü, Cibuti, Eritre ve Kuzey Etiyopya'nın Afar Bölgesi'ni kapsayan jeolojik bir çöküntüdür. İngiliz kaşif Wilfred Thesiger'in "ölüm diyarı" olarak tanımladığı Danakil Çöküntüsü'nü de içinde barındırmaktadır.
Danakil Çölü'nün içinde yer alan Danakil Çöküntüsü Dünya'nın tehlikeli yerlerinden biri olarak kabul edilir. Danakil Çöküntüsü'nde aktif volkanlar bulunur. Bölgenin toprağı asidik bir yapıya sahiptir. Bölgenin bazı yerleri deniz seviyesinin 92 metre altında kalır.

Dehna Çölü, Suudi Arabistan'da bir çöldür. Bu çöl Arabistan Çölü'nun merkezi bölümüdür. Uzunluğu 1000 km'den fazladır. Genişliği ise 80 km civarındadır. Alanı yaklaşık 65.000 km² olarak hesaplanmıştır.
Bugün, çoğunluğu Suudi Arabistan içinde, diğer kısımları ise Kuveyt ve Katar sınırları içerisinde bulunur.
Bu çöl kuzeyde bulunan Nefud Çölü'nü güneyde bulunan Rubülhali Çölü'ne bağlayan bir yay şekilde kumsal araziler koridorudur. Doğuda Twaik Dağları'na kadar uzanır. Bu nedenle Dehna Çölü Suudi Arabistan'in iki büyük çölünü birbirine bağlayan bir ip şeklinde görülebilmektedir. Suudi Arabistan yörel idaresinde bu çöl "El-Ahsa Vilayeti"ni "Nejd Vilayeti"nden ayıran coğrafi sınırdır.
Dehna Çölü birbirine bağlı yüksek kumullardan oluşmuştur. Bu kumullar demir oksidleri ihtiva ettiğinden kırmızı renkli oldukları için "damar" adı verilen parmak şekilli kumullar olarak yatay olarak ilerleyip yayılmaktadırlar. Dehna Çölü birbirlerine ovalarla bağlanmış; her biri birçok kumul tepesinden oluşan; bariz 7 tane yüksek rakımlı dağlık araziden  oluşmaktadır.
Dehna Çölü içinden otomobil karayolları geçmekte ve bu karayolları Kuveyt'i  "El-Zilfi" ile Riyad şehirlerine ve ayrıca Riyad şehrini Hasa şehrine bağlamaktadır.
Dehna Çölü'nün doğusunda bir karst alanı olan Summan platosunun kireçtaşı zemininde birbirine bağlı birçok irili ufaklı delikler, yeraltı koridorları ve mağaralar bulunmaktadır. Yerliler bu kovuk, yer altı koridorları ve mağaralara "Dehliz" adını vermektedirler. Yerli bedevi halk bu mağaraların bazılarını "su deposu" olarak kullanagelmişlerdir. 1981'den itibaren bu mağaralar sistemleri sistematik ve bilimsel olarak incelenmeye başlanmıştır.

Gobi Çölü, Orta Asya'da, Moğolistan Cumhuriyetinin güneyi ve Çin'e bağlı Sincan ve Kansu eyaletlerinin yakınlarındaki bölgeleri de içine alan geniş çöl. Etrafını kayalık sıradağlar çevirmiştir. Güneyde Altun Dağ, Bei ve Yin Dağları, batıda Tanrı Dağları, kuzeyde Altay ve Hangay Dağları yer alır. Çölün uzunluğu 1600 km olup, genişliği 480-965 km arasında değişir.
Gobi Çölünde karasal ve kuru bir iklim egemendir. Kışları soğuk, yazları ise sıcaktır. Sıcaklık -40 ile 45°C arasında değişir. Yağışların büyük bölümü yazın olur. Batıda yıllık yağış ortalaması 69 mm iken, kuzeydoğuda 200 milimetreye çıkar.
Dünyanın beşinci büyük çölüdür. Çakıllı düzlük araziler ve kayalıklardan oluşmaktadır. Bazı yerleri kum, bazı yerleri çakıllarla kaplı olan Gobi Çölünde, bitki örtüsü dikenli çalı ve küçük otlardan ibarettir. Akarsu hemen hemen hiç yoktur. Yalnız orta büyüklükte tuzlu göllere rastlanır. Yaygın yeraltı suları bazı kesimlerde büyükbaş hayvan yetiştirilmesine imkân sağlar. Öte yandan, çölde yaban eşekleri, atlar, ayılar, kurtlar ve develerin yanı sıra, kar kaplanlarına da rastlamak mümkündür.
En iyi korunmuş dinozor fosil yataklarına da sahip olan Gobi çölünün özellikle kızıl kayalar bölgesi paleontologlar için önemli bir yerdir.
Çölü boydan boya geçen bir demiryolu hattı mevcuttur.

Dzungarian Havzası yarı çöl
(43°K 83°D - 43°K 86°D)

Doğu Gobi çölü bozkır
43°45′K 111°50′D )
Ulaanbaatar (48°00′K 107°00′D)

Gobi, güneybatıdan kuzeydoğuya 1.600 km (1.000 mi) ve kuzeyden güneye 800 km (500 mi) ölçülerindedir. Çöl, batıda Bosten Gölü ile Lop Nur'u birleştiren hat boyunca (87°-89° doğu) en geniştir. Alanı yaklaşık olarak 1.295.000 kilometrekare (500.000 sq mi)'dir.
En geniş tanımıyla Gobi, Pamir'in eteklerinden (77° doğu) Mançurya sınırındaki Büyük Hingan Dağları'na, 116-118° doğuya kadar uzanan uzun çöl şeridini; kuzeyde Altay, Sayan ve Yablonovo sıradağlarının eteklerinden, güneyde Tibet Platosu'nun kuzey kenarlarını oluşturan Kunlun, Altun Dağları ve Qilian sıradağlarına kadar uzanan uzun çöl şeridini içerir.

Gobi'nin, çoğunlukla göçebe halklar tarafından uzun bir insan yerleşimi geçmişi vardır. Gobi ismi Moğolcada çöl anlamına gelir. Bölge çoğunlukla Moğollar, Uygurlar ve Kazaklar tarafından iskan edilmiştir.
Gobi Çölü bir bütün olarak, çöl boyunca kendi güzergahlarına katılan bireysel gezginlerin gözlemleriyle sınırlı olduğundan, dışarıdakiler tarafından çok eksik biliniyordu. Gobi'nin anlaşılmasına katkıda bulunan Avrupalı ​​ve Amerikalı kaşifler arasında en önemlileri şunlardı:

Jean-François Gerbillon (1688-1698)
Eberhard Isbrand Ides (1692-1694)
Lorenz Lange (1727-1728 ve 1736)
Fuss ve Alexander G. von Bunge (1830-1831)
Hermann Fritsche (1868-1873)
Pavlinov ve Z.L. Matusovski (1870)
Ney Elias (1872-1873)
Nikolai Przhevalsky (1870-1872 ve 1876-1877)
Zosnovsky (1875)
Mikhail V. Pevtsov (1878)
Grigory Potanin (1877 ve 1884-1886)
Béla Széchenyi ve Lajos Lóczy (1879-1880)
Kardeşler Grigory Grum-Grshimailo (1889-1890) ve M. Y. Grigory Grum-Grshimailo
Pyotr Kuzmich Kozlov (1893-1894 ve 1899-1900)
Vsevolod I. Roborovsky (1894)
Vladimir Obruchev (1894-1896)
Karl Josef Futterer ve Dr. Holderer (1896)
Charles-Etienne Bonin (1896 ve 1899)
Sven Hedin (1897 ve 1900-1901)
K. Bogdanovich (1898)
Ladyghin (1899-1900) ve Katsnakov (1899-1900)

Kaktüs, Caryophyllales takımının 1750 kadar bilinen türüne ve yaklaşık 127 cinsine sahip Cactaceae bitki familyasının bir üyesidir.
"Kaktüs" kelimesi Latince aracılığıyla, Theofrastos tarafından kimliği kesin olmayan dikenli bir bitki için kullanılan Antik Yunanca (Yunanca:κάκτος, okunuşu:kaktos) kelimesinden türemiştir.
Kaktüsler çok çeşitli şekil ve boyutlardadır. Çoğu kaktüs, en azından biraz kuraklığa maruz kalan habitatlarda yaşar. Birçoğu, dünyanın en kurak yerlerinden biri olan Atacama Çölü'nde bulunsa bile, aşırı derecede kuru ortamlarda yaşarlar. Kaktüsler suyu korumak için uyum gösterirler. Hemen hemen tüm kaktüsler sukulenttir, yani kalınlaşmış, etli kısımları suyu depolamak için uyarlanmıştır. Diğer birçok sulu meyvenin aksine, gövde, bu hayatî sürecin gerçekleştiği çoğu kaktüsün tek parçasıdır. Çoğu kaktüs türü gerçek yapraklarını kaybetmiş, yalnızca oldukça değişmiş yapraklar olan dikenler kalmıştır. Dikenler, otoburlara karşı savunmanın yanı sıra, kaktüse yakın hava akışını azaltarak ve biraz gölge sağlayarak su kaybını önlemeye yardımcı olur. Yaprakların yokluğunda, büyümüş gövdesi fotosentez yapar.
Kaktüsler Amerika'nın güneyindeki Patagonya'dan kuzeydeki batı Kanada'ya kadar olmak üzere -Afrika'da ve Sri Lanka'da yetişen Rhipsalis baccifera haricinde- genelde Amerika kıtasına özgüdür.
Kaktüs dikenleri areole denilen, oldukça küçültülmüş bir dal türü olan özel yapılardan üretilir. Areoller, kaktüslerin belirleyici bir özelliğidir. Dikenlerin yanı sıra, areoller genellikle boru şeklinde ve çok boyutlu çiçek açarlar. Pek çok kaktüsün kısa büyüme mevsimi ve uzun uyku dönemleri vardır ve yer yüzeyine ulaşan, suyu hızla emen, geniş ama nispeten sığ bir kök sisteminin yardımıyla herhangi bir yağmura hızlı tepki verebilir. Kaktüs gövdeleri genellikle nervürlü veya yivlidir bu da yağmurdan sonra hızlı su emilimi için kolayca genişlemelerine ve büzülmelerine ve ardından uzun kuraklık sürelerine imkan verir. Diğer sukulent bitkiler gibi kaktüslerin çoğu da fotosentezin bir parçası olarak "krassulasean asit metabolizması" (CAM) adı verilen özel bir mekanizmayı kullanır. Karbondioksitin bitkiye girdiği ve suyun çıktığı terleme, fotosentezle aynı anda gündüzün değil geceleyin olur. Bitki aldığı karbondioksidi malik asit olarak depolar, onu gün ışığı dönene kadar tutar ve ancak o zaman fotosentezde kullanır. Terleme daha soğuk, daha nemli gece saatlerinde gerçekleştiği için su kaybı çok azalır.
Daha küçük kaktüslerin çoğunun suyu depolamak için mümkün olan en büyük hacmi ve terleme kaynaklı su kaybını azaltmak için de olası en az yüzey alanını birleştiren küre şeklinde gövdeleri vardır. En uzun kaktüsün boyu 78 fit (24 m) olarak ölçüldü. Serbest duran kaktüs Pachycereus pringlei'nin kaydedilen maksimum yüksekliği 19,2 m ve en kısası Blossfeldia liliputiana olgunken sadece yaklaşık 1 cm'dir. Tam büyümüş bir saguaronun (Carnegiea gigantea) bir yağmur fırtınasında 200 ABD galonu (760 L; 170 imp gal) kadar su emebildiği söylenir.
Birkaç türün görünüşü en azından yüzeysel olarak familyanın çoğundan çok farklıdır. Leuenbergeria, Rhodocactus ve Pereskia cinslerinin bitkileri çevrelerinde büyüyen diğer ağaçlara ve çalılara benzer. Kalıcı yaprakları vardır ve daha yaşlı olduklarında kabukla kaplı gövdeleri vardır. Areolleri onları kaktüsler olarak tanımlar ve görünüşlerine rağmen onların da su tasarrufu için birçok uyumu vardır. "Leuenbergeria" tüm kaktüslerin evrimleştiği atalardan kalma türlere yakın kabul edilir.
Tropikal bölgelerdeki diğer kaktüsler ormana tırmanıcı ve epifit (ağaçlarda büyüyen bitkiler) olarak büyür. Sapları genellikle düz, neredeyse yaprak benzeri görünümlü, daha az dikenli veya iyi bilinen Noel kaktüsü veya Şükran Günü kaktüsü (Schlumbergera cinsi) gibi dikensizdir.
Kaktüslerin çeşitli kullanımları vardır: birçok türü süs bitkisi olarak, diğerleri yem veya yiyecek için (özellikle meyveleri) yetiştirilir. Cochineal, bazı kaktüslerde yaşayan ve kırmızı boya yapmakta kullanılan bir böceğin ürünüdür.
Hem Eski hem de Yeni Dünya'daki sukulentler - bazıları Euphorbiaceae (euphorbias) gibi - kaktüslere çarpıcı benzerlik gösterir ve bu yanlış olabilir ama yaygın kullanımda "kaktüs" olarak adlandırılır.
Çölde yetişen Saguaro en büyük kaktüslerden biridir. Yetişkinleri genellikle 12 metre boya ulaşır, nadiren de 15 metreyi aşanları bulunur.
Kaktüsler çok yağış ve su istemeyen bitkilerdir. Genellikle çöllerde ve sıcak iklimlerde yetişirler. Kökleri çok uzun ve kalındır. Bu özellikleri ve yapraklarının diken şeklinde olması onları diğer bitkilerden ayırır. Kaktüslerin eni ve boyu iyi beslendiği takdirde oldukça uzundur.
Bazı kaktüslerin dikenleri zehirli olabileceği gibi, her şekilde deriye battığında ince dikenleri yüzünden can acıtabilirler ve çıkarılmaları duruma göre zor olabilir. Tüm kaktüs çeşitleri diken bulundurmaz ve peyote gibi dikensiz kaktüs türleri de vardır.

1500 ila 1800 kaktüs türü çoğunlukla iki "çekirdek kaktüs" grubundan birine girer: opuntias (alt familya Opuntioideae) ve "kaktoidler" (alt familya Cactoideae). Bu iki grubun çoğu üyesi kaktüsler olarak kolayca tanınır. Fotosentezin ana organları olan etli sukulent gövdeleri vardır. Yaprakları ya yoktur ya da küçük veya geçicidir. Genellikle derinden etli çiçek tablası (çiçek kısımlarının büyüdüğü sap kısmı) içine gömülü çanak yaprakları ve yaprakların altında çiçekler ile tohumlukları bulunur.
Tüm kaktüslerin areoleleri vardır; bunlar, dikenler, normal sürgünler ve çiçekler üreten son derece kısa boğum aralarına sahip, oldukça uzmanlaşmış kısa sürgünlerdir.
Kalan kaktüsler üç ağaç benzeri cins, Leuenbergeria, Pereskia ve Rhodocactus (hepsi daha önce Pereskiaya yerleştirilmişti) ve çok daha küçük olan Maihuenia olarak sadece iki gruba ayrılır. Bu iki grup diğer kaktüslerden oldukça farklıdır, ki bu da bir bütün olarak kaktüslerin herhangi bir tanımının sıklıkla onlar için istisnalar yapması gerektiği anlamına gelir. İlk üç cinsin türleri yüzeysel olarak diğer tropik orman ağaçlarına benzer. Olgunlaştıklarında, kabuk ile kaplanabilen odunsu gövdeleri ve fotosentez aracını sağlayan uzun ömürlü yaprakları vardır. Çiçekleri, üst tohumluklara (yani çanak yaprakların ve taç yaprakların bağlanma noktalarının üzerinde) ve daha çok yaprak üreten areollere sahip olabilir.
İki "Maihuenia" türü etli fakat fotosentetik olmayan gövdelere ve belirgin sukulent yapraklara sahiptir.

Kaktüsler, açık ve basit kategorilere ayrılması zor olan çok çeşitli büyüme alışkanlıkları gösterir.

Ağaçsı kaktüsler
Ağaç benzeri (ağaçsı) olabilirler, yani genellikle tepesinde bir ila birçok dalla az ya da çok odunsu gövde vardır. Leuenbergeria, Pereskia ve Rhodocactus cinslerinde dallar yapraklarla kaplı olduğundan bu cinslerin türleri kaktüs olarak tanınmayabilir. Diğer kaktüslerin çoğunda, dallar daha çok kaktüs benzeri, yaprakları ve kabuğu çıplaktır ve Pachycereus pringlei veya daha büyük kaynanadilindeki gibi dikenlerle kaplıdır.
Bazı kaktüsler ağaç boyutunda olabilir ancak daha büyük Echinocactus platyacanthus örnekleri gibi dalları olmayabilir. Kaktüsler ayrıca çalı olarak da tanımlanabilir, Stenocereus thurberi örneği gibi birkaç gövdesi yerden veya çok aşağıdan çıkan dallardan gelir.

Sütunlu kaktüsler
Daha küçük kaktüsler sütunlu olarak tanımlanabilir. Gövde ve dallara çok net bir bölünme olmaksızın dallanabilen veya ayrılmayan dik, silindir biçimli gövdelerden oluşurlar. Sütunlu formlar ile ağaç benzeri veya çalı formları arasındaki sınırın tanımlanması zordur. Örneğin Cephalocereus senilis türünün giderek daha küçük örnekleri sütunluyken daha yaşlı ve daha büyük örnekler ağaç benzeri olabilir.
Bazı durumlarda, "sütunlar" dikey yerine yatay olabilir. Böylece, Stenocereus eruca toprak boyunca büyüyen, aralıklarla köklenen gövdelere sahiptir.

Küresel kaktüsler
Sapları daha da küçük olan kaktüsler küresel (veya küre) olarak tanımlanabilir. Sütunlu kaktüslerden daha kısa, daha top şeklindeki gövdelerden oluşurlar. Küresel kaktüsler Ferocactus latispinus gibi yalnız olabilir veya gövdeleri büyük höyükler oluşturabilen kümeler oluşturabilir. Bir kümedeki gövdelerin tümü veya bir kısmı ortak bir kökü paylaşabilir.

Diğer formlar
Diğer kaktüsler oldukça farklı bir görünüme sahiptir. Tropik bölgelerde, bazıları orman tırmanıcıları ve epifitler olarak yetişir. Sapları genelde yassıdır, görünüşte neredeyse yaprak benzeridir, daha az dikeni vardır veya hiç dikeni yoktur. Tırmanıcı kaktüsleri çok büyük olabilir; bir Hylocereus örneğinin kökten en uzak gövdeye kadar 100 m uzunluğunda olduğu bildirildi. Rhipsalis veya Schlumbergera türleri gibi epifitik kaktüsler genellikle aşağı doğru sarkar ve yerden yüksek ağaçlarda büyüdükleri yerlerde yoğun kümeler oluşturur.

Yapraksız, dikenli gövde, kaktüslerin çoğunun (ve en büyük alt familya olan Cactoideae'ye ait olanların hepsinin) karakteristik özelliğidir.
Gövde genelde suludur, yani suyu depolamak için uyarlanmıştır. Gövdenin yüzeyi pürüzsüz olabilir (bazı "Opuntia" türlerinde olduğu gibi) veya genellikle tüberkül adı verilen çeşitli türlerde çıkıntılarla kaplı olabilir. Bunlar, Mammillaria cinsindeki küçük "tümsekler"den belirgin, meme ucu benzeri şekillere ve neredeyse Ariocarpus türündeki yapraklara benzeyen çıkıntılara kadar değişir.
Gövde ayrıca kaburgalı veya yivli olabilir. Bu kaburgaların belirginliği, gövdenin ne kadar su depoladığına bağlıdır: dolduğunda (bir kaktüsün kütlesinin %90'ı su olabilir), kaktüs kısa olduğunda kaburgalar şişmiş gövdede neredeyse görünmez olabilir. Su azaldığında ve gövdeler büzüldüğünde kaburgalar çok görünür olabilir.
Çoğu kaktüsün gövdesi yeşilin bir tonudur, genellikle mavimsi veya kahverengimsi yeşildir. Bu tür gövdeler klorofil içerir ve fotosentez yapabilir; ayrıca stoma (gazların geçişine izin vermek için açılıp kapanabilen küçük yapılar) vardır.
Kaktüs gövdeleri genellikle gözle görülür şekilde mumludur.

Areole'ler kaktüslere özgü yapılardır. Değişken olmakla birlikte, genellikle, dikenlerin çıktığı gövdelerde yünlü veya tüylü alanlar olarak görünürler. Çiçekler de areollerden ç

Kanguru faresi, Heteromyidae familyasından Microdipodops cinsine ait çöllerde yaşayan iki fare türüne verilen ad. Kanguru faresi ismi üstün sıçrama ve iki ayak üzerinde yürüme yetenekleri yüzünden verilmiştir. Bu cinse ait iki tür şunlardır:

Soluk kanguru faresi  (Microdipodops pallidus)
Koyu kanguru faresi (Microdipodops megacephalus)
Her iki türde kumlu çöllerde yaşarlar. Yaşadıkları ortamda bulunan canlıların arasındaki tohum ve bitkilerle beslenirler. Koyu renkli kanguru faresinin böceklerle ve hayvan artıkları ile de beslendikleri bilinmektedir. Bu farenin en ilginç özelliklerinden birisi de hiç su içmemeleridir. Bunun yerine suyu yedikleri yiyeceklerden metabolik olarak elde ederler. Kanguru faresi yiyecekleri toplar ve yer altına açtıkları 1 ila 2,5 metre uzunluğa varabilen deliklere depolarlar. Bu deliklerin ağızlarını gündüz vakti kapatırlar. Delikler yiyecek toplamanın yanı sıra sayıları 2'den 7'ye varan yavruları da büyütmek için kullanılır. Soluk renkli kanguru faresi sadece çok ince taneli kuma delik açarken, koyu renkli kanguru faresi taşlı veya kumlu toprakları seçer.
Kanguru fareleri gece yaratıklarıdır ve en aktif oldukları zaman gün batımını takip eden iki saattir. Soğuk havalarda kış uykusuna yattıkları bilinmektedir.
Kanguru fareleri aynı alt familyadan (Dipodomyinae) olan kanguru sıçanı ile de yakın akrabadır.

Kanguru faresi http://www.sibelilaclama.com/fare.html 12 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karakum Çölü (Türkmence: Garagum, Rusça: Каракумы) Orta Asya'da yer alan bir çöl.
Karakum Çölü Türkmenistan'da 350,000 km2 bir alan kaplar. Çöl bölgesinde nüfus çok seyrektir, 6,5 km2'ye ancak bir insan düşer. Alan olarak dünyanın en büyük çöllerindendir. Ülkenin 4/5'ini kaplar.
Dünyanın en geniş kanalı olan Karakum Kanalı bu çölden geçer. 1.375 km uzunluğundaki kanal ile yılda 13–20 km3 su taşınır.

Birûni, 10 yüzyılda çölün eskiden deniz olduğunu ileri sürmüştür. Günümüz bilim adamları çölün kumlarının güneyde bulunan dağlardan akarsular tarafından taşındığı ileri sürülmüştür.
200 milyon yıl önce alanda Tetis Okyanusu yer alıyordu. Güneyde oluşan dağlar Tetis Okyanusu'nu küçülterek kurutmuştur. Bu durumda Ceyhun Nehri Hazar Gölü'ne doğru akmaya başlamıştır. Nehrin taşıdığı kumlar çöl alanında birikmeye başlamıştır. Tecen ve Murgap nehirleri Ceyhun ile birleşerek kum birikimini hızlandırmıştır. İklimin kuraklaşması ile bu kumul alanı üzerinde Karakum Çölü oluşturmuştur. Murgap ve Tecen nehirleri zamanla çöl içinde kaybolmuştur.

Rüzgarlı ve kuru hava ile kumlu arazinin etkisi ile farklı şekiller oluşmuştur. Kumul tepeleri arasında tuz bataklıkları ve takırlar görülebilir. Genel olarak düz bir görünüme sahip çölde kumul tepelerinin üzerinde zayıf bitki örtüsü oluşur. Yüzlerce kilometre uzayabilen kumul tepeleri ve sırtları arasında 200–300 m uzaklık bulunur. Yükseklikleri 5–60 m arasındadır.
Çöl topoğrafyasına barkan, ripple mark, parabolik kumullar, inselberg, hamada, deflasyon çukuru, playa, regler hakimdir.
Mary ve Tejen şehirlerinin yer aldığı çölde önemli miktarda petrol ve doğalgaz rezervi bulunmaktadır.

Ünüz ötesi Garagum Amuderya ile Uzboyun ünüz ve Horezm pesliği arasında yer alıyor. Kuzey Garagum olarak da anılıyor. Jeolojik olarak bu bölge Garagum en eski bölgesidir. Zaman olarak neojen dönemine ait olan rengi kızıl olan kumlardan ve kireçli topraklardan ibarettir. Bu bölgede kum rölyefi olarak geriş kumullar meridyenler boyunca uzuyor. Yükseklikleri ise 30–60 m'yi bulmaktadır. Burada ekstra olarak KÜKÜRT madenide bulunuyor.

Merkezi Garagum. Diğer adıyla Alçak Garagum, Garagum'un en büyük bölgesidir. Bu bölge bugünkü görünümüne kavuşana kadar çok jeolojik devirleri atlatmıştır. Miyosen devrinde bu alanlarda SARMAT denizi varlığını sürdürmüştür. Sonra pliyosende Pamir, Altay ve Kompetanlarının yükselmeleriyle Sarmat denizi küçülmüştür. Bölgenin rölyefini barkan kumulları ve geriş kumulları oluşturuyor. Bu kumulların yükseklikleri 60–70 m dir.

Güney-Doğu Garagum. Bu bölge kuzeyde Tejen-Türkmenabat tren yolu boyunca uzanıyor. Alüvyal çökellerden oluşmuştur. Bölge tren yolu boyunca uzandığı için kumullardan korunması lazımdır. Bunun içinde tren yol kenarlarına sıkı bitki örtüsü dikiliyor ve yeken isimli bitkiyle dörtgenler şeklinde yapılar yapılıror.

Garagum çölü sıcaklık açısından zengindir. Bu sıcaklıklar elektrik üretiminde kullanılmaktadır. En yüksek derece +49 °C, en düşük derece -18 °C. Yıl boyunca yağan nemin miktarı 100- 200mm'dir. Kışın kar çok nadir yağıyor ve yağdığı takdirde de hemen eriyor. Havanın ortalama yıllık derecesi Temmuz ayında +32 °C, ocakta ise +2 °C'dir. Yazın çok sıcaktır, kışın ise az nemlidir. Bu çölde esas olarak “Afgan rüzgarları”hükmünü sürdürüyor.

Çölde yer altı suları 6-10 metre derinlikte bulunur. Tatlı su olarak linzalar var. Güneyde, Murghab ve Tejen nehirleridir. Nehirlerin kaynakları batı deki Hindu Kuş Dağları'ndan alırlar ve çölün içine boşalır ve sulama suyu sağlarlar.

Dünyadaki ikinci büyük sulama kanalı olan Garagum Kanalı Garagum çölünden geçiyor. Kanal 1954 yılında başladı, 1,375 km uzunluğunda ve yılda 13–20 km3 su taşıyor. Kanaldan sızıntılar kanal boyunca göl ve göletler yarattı ve yeraltı sularındaki yükselme yaygın toprak tuzlanmasına  neden oldu.

Kaynağını Türkistan dağlarının arasında bulunan bir platoda yer almaktadır. Darband-ı Kilrekht ile Mukhammedkhan arasında Murghab, Band-ı Türkistan'ın batı kesimini geçmektedir. Daha sonra derin bir kanyonda kuzeybatıya doğru ilerlemektedir. Mukhammedkhan'da, Jaokar'ın geçitlerini geçmektedir. Bundan sonra vadi biraz kademeli olarak genişleyerek Türkmenistan'da 2 kilometre genişliğe ulaşmaktadır. Mukhamedkhan'ın ötesinde, Murgap suyunun küçük bir kısmı sulama için kullanılır. Murghab, Kaysar nehri sularını alıyor, daha sonra Türkmenistan ile Afganistan arasındaki sınırı 16 kilometre uzunluğunda (10 mil) oluşturuyor. Türkmenistan topraklarında 25 kilometre (16 mil) uzunlukta olup, Merv vahasına ulaşan Murgap, sularını Amu-Darya'dan bir miktar su çeken Karakum Kanalı ile karıştırıyor.

Mevsimlik bir nehirdir. Tejen nehrinin mansabı kış ayları Karakum çölünde kayıb olmakta yazınsa sürekli akmakta.Mevsimlik nehir olmasının nedeni, Kaynağının dağ buzullarının erimesidir.

Türkmen gölü garagum çölünde bulunan göldür, yapaydır. Göl yapımının amacı garagum çölündeki bitkilerin hayvanların sudan yararlanabilmesi için ve çöle serinlik getirilmesi için yapılmıştır.

Çölde bitki olarak sazak, patlak, gyrtyç ve mevsimlik step bitkileri yer alıyor. Kumulların tepelerinde selin gandym alçak kısımlarında ise borjak isimli bitkileri bulunmaktadır.

Repetek milli parkı başta olmak üzere, Batı garagum milli parkı, Bathyz-Garabil ve Gaplangır milli koruma parkları bulunmaktadır.

Garagum çölünde  arkeologların Taş Devrinden kalma insan kalıntılarını bulunmuş. Dağ sırası olan Büyük (Büyük) Balkanlar oluşumu holosen çağında bitmiştir.

Mary ve Tejen  oasisleri pamuk ve Kavun, Karpuz yetiştirilmekte dikkat çekiyor. Bölgede önemli petrol  doğal gaz ve kükürt yatakları bulunmaktadır.

Garagum Çölü, Darvaza Gaz Krateri'ne ev sahipliği yapmakta.

Çölde, Trans-Hazar Demir yolları geçer.

Kızılkum (Özbekçe: Qyzylqum), Kazakistan ve Özbekistan arasında bulunan bir çöl. Yaklaşık olarak 300 bin km² yüz ölçümüyle dünyanın en büyük çölleri arasında yer alır. Orta Asya'nın iki büyük nehri (Seyhun ve Ceyhun) arasında yer alan Kızılkum Çölü, Aral Gölü'nün de güneyindedir. Kış ve İlkbahar mevsimlerinde olmak üzere yıllık olarak 100–200 mm arası yağış almaktadır. Çölün kuzeybatıya eğimli bir düzlüklerinde izole olarak yükselen 3000 metreye varabilen yükseltiler bulunur.

Klasik çöl panoraması sunan Kızılkum çölünün genel topoğrafyasına düzlükler hâkimdir. Denizden yüksekliği 980 metre olan bu düzlük üzerinde çeşitli yer şekilleri bulunmaktadır ve en önemli yer şekilleri kumullardır. Büyük kumullar tepecikler oluşturmaktadır. Bölgenin kuzeybatısı kille kaplı kum taneleri içerir (clay coating). Bölgede çok sayıda akarsu ve vaha olması da su ihtiyacı konusunda insan yaşamı ve ekolojik sisteme katkı sağlamaktadır. Kızılkum Çölü'nde sıcaklık rekoru 1983 yılının Temmuz ayında 52.22 santigrat derece olarak ölçülmüştür.

Klasik çöl ekosistemi özelliklerini gösteren Kızılkum Çölü, görece ortalama bir hayvan varlığına sahiptir. Çölde, önemli türler olarak Rus kaplumbağası (Orta Asya adına endemik bir türdür), çöl kertenkelesi, Transcaspian yaban koyunu bölgede yaşamaktadır. Ayrıca sayısı azalmakta olan Saiga Tatarica adlı antilop türü de çölde önemli bir yer tutar. 1971'de bölgenin korunması adına ilk adım olarak buhara şehrinde Kızılkum koruma programı başlatıldı. Özellikle sülün, altın kartal ve buhara geyiği koruma altına alındı. Bununla birlikte Buhara'nın 47 km doğusundaki Ceyran bölgesindeki koruma sahası da 1977 yılında oluşturuldu ve toy kuşu, Pers gazeli ve Moğol yaban atı bu yaban hayatı alanında koruma altına alındı. Kıt ve dağınık bir bitki örtüsüne sahip çölde çalılar ve ufak ağaçlar; evcil deve, koyun ve atların otlatılması amacıyla kullanılmaktadır.

Ayrıca, 2016 yılında bölgede Mezozoyik Devri'ne ait çok önemli bir keşif yapılmıştır. Tyrannosauroidea üst familyasına ait Timurlengia Euotica adlı bir Tiranozor'un kalıntıları Kızılkum Çölü'nde bulundu. Bu canlı, yaklaşık 90 milyon yıl önce geç Kretase devrinde yaşamış ve Albertosaurus ile T-Rex'in de ait olduğu dinozor ailesi içindeki önemli bir boşluğunu doldurmaktadır. Proceedings of the National Academy of Sciences adlı dergide yayımlanan makaleye göre Kızılkum Çölü'ndeki kalıntılar paleontolojik olarak büyük değere sahip ve özellikle dinozor tarihi ile ilgili pek çok ayrıntıyı gözler önüne sermektedir.

İçerisinde fazla yaşam barındırmasa da çöl ekonomik alanda ciddi potansiyel taşımaktadır, zira yakın zamanda sadece petrol ve gaz kaynakları değil aralarında altın, gümüş, alüminyum, bakır ve uranyum gibi minerallerin de bulunduğu büyük bir yer altı zenginliği bulunmaktadır. Bölgede madencilik ve döküm ve işleme tesisleri meydana getirilmiştir ve Gazli ile Mübarek şehirlerinde gaz üretim merkezleri kurulmuştur. Bu yer altı zenginlikleri yanında özellikle su ve kuraklığa dayanıklı bitki örtüsü hayvancılık faaliyetleri için önemli doğal kaynakları oluşturmaktadır.

Özbekistan fotoları25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özbekistan'da Doğa25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özbekistan'de Çevre17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kızılkum fotoları10 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lut Çölü, güneydoğu İran'da geniş bir tuz çölüdür.
İran iklim olarak Batı Afrika'daki Yeşil Burun Adaları'ndan başlayıp Moğolistan üzerinden Çin'in başkenti Pekin yakınlarına kadar uzanan Afro-Asyatik çöller kuşağının bir parçasıdır. Haritada yama gibi uzunlamasına olarak ön planda duran lekeler (dağ sırasına paralel) güneye doğru 300 kilometre kadar yer kaplayan kurumuş çöl gölleridir. Tropikal bölgelere yakın çöllerde yağışın büyük kısmı dağlık bölgelere düşer. Bu açıdan Lut Çölü canlı barındırmayan bir bölge olarak kabul edilmektedir.
İran coğrafyası dağlar tarafından etrafı sarılmış ve drenaj havzaları tarafından bölümlere ayrılmış bir platoyu içermektedir. Lut Çölü 480 km uzunluğu ve 320 km genişliği ile en büyük çöl havzalarından biridir ve aynı zamanda en kurak ve sıcak olanıdır. Bir NASA uydusu İran'daki Lut Çölü'nün yüzeyinde 70.7 °C (159 °F) sıcaklık  kaydetmiştir; bu Dünya üzerinde kaydedilmiş en yüksek sıcaklıktır. Bu ve benzeri sıcaklık ölçümleri sebebiyle Lut Çölü dünyanın yüzey sıcaklığı en yüksek bölgesi kabul edilir. 
Lut Çölü'nde 2000 yıl öncesinde yöre halkı tarafından elle kazılmış yüzlerce su kuyusu bulunur. Bu kuyuların her biri yaklaşık 50 metre kadar derinlikte ve bir insanın geçebileceği kadar genişliktedir. Kuyunun zemininde akar bir su vardır ve kuyuyu kazanlar bu suyun kaynağına ulaşmak için dar tüneller inşa etmiştir.

NASA image and info1 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA survey on temperatures around the globe2 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marakeş (Beriberi Dilinde: Murakush, Arapça مراكش Murrākush), Fas'ın dördüncü büyük şehridir. Fas'ın dört imparatorluk şehrinden biridir ve Marakeş-Asfi bölgesinin başkentidir. Şehir, Atlas Dağları'nın eteklerinin batısında yer almaktadır.
Şehir, yaklaşık 1070 yılında Ebu Bekir ibn Ömer tarafından Almoravid Hanedanlığı'nın başkenti olarak kurulmuştur. Almoravidler, şehirde ilk büyük yapıları kurmuş ve yüzyıllar boyunca şehrin düzenini şekillendirmiştir. Ali ibn Yusuf tarafından 1122-1123 yıllarında inşa edilen şehrin kırmızı surları ve daha sonra kırmızı kumtaşından inşa edilen çeşitli binalar, şehre "Kırmızı Şehir" veya "Oker Şehir" lakabını kazandırmıştır. Marakeş hızla büyüdü ve Mağrip için kültürel, dini ve ticari bir merkez haline geldi. Bir gerileme döneminden sonra, Marakeş 16. yüzyılın başlarında Saadi Hanedanlığı'nın başkenti olarak eski statüsünü yeniden kazandı; Sultanlar Abdallah el-Ghalib ve Ahmed el-Mansur şehri bir dizi görkemli anıtla süslediler. 17. yüzyıldan itibaren şehir, burada gömülü olan yedi koruyucu azizi nedeniyle Sufi hacılar arasında popüler hale geldi. 1912'de Fas'ta Fransız Himayesi kuruldu ve Thami El Glaoui Marakeş Paşası oldu ve genellikle Fas'ın bağımsızlığına ve 1956'da monarşinin yeniden kurulmasına kadar bu görevi sürdürdü. 
Marakeş, satıcılar ve tezgahlarıyla dolu eski bir surlarla çevrili şehirden oluşmaktadır. Bu medina bölgesi UNESCO Dünya Mirası Alanıdır ve Cemaa el-Fnaa Meydanı, çok sayıda çarşı (souk), Kutubiyya Camii ve diğer birçok tarihi ve kültürel mekanı içermektedir. Şehir, önemli bir ekonomik merkez ve turistik bir destinasyon olarak hizmet vermektedir. Marakeş'te gayrimenkul ve otel geliştirme çalışmaları 21. yüzyılda önemli ölçüde büyüdü. Marakeş özellikle Fransızlar arasında popülerdir ve şehirde çok sayıda Fransız ünlüsü mülk sahibidir. 
Marakeş'e Marakeş Menara Havalimanı ve şehri Kazablanka ve Kuzey Fas'a bağlayan Marakeş tren istasyonu hizmet vermektedir. Marakeş'te Cadi Ayyad Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok üniversite ve okul bulunmaktadır. Şehir, turizm için önemli bir destinasyon haline gelmiştir.

Orijinal adı muhtemelen Berberi dilinde mur (n) akush olup anlamı "Tanrının Ülkesi"dir. Aynı kelime Moritanya'da kendini gösterir, fakat bu yorum  bugüne kadar hâlâ kanıtlanamamıştır.

Bu şehir, Marrakech-Tensift-El Haouz bölgesinin başşehridir.
Birkaç on yıl öncesine kadar Fas, Araplar, Persler ve Avrupalılar tarafından "Marakeş Krallığı" olarak biliniyordu. Avrupalı isimler olan Morocco, Marruecos, Maroc, Marokko vs doğrudan doğruya Beriberi kelimesi olan Murakush dan türemektedir.
Marakeş şehri Fas'ta geleneksel geniş ticaret pazarına sahiptir ve ayrıca Afrika ve Dünya'da en faal alanlardan biridir Djemaa el Fna. Faaliyet, telaş içindeki alan, akrobatlar, hikâye anlatıcıları, dansçılar ve müzisyenler ile doludur. Alan yiyecek stantlarına dönüşerek meşgul hayatı ile kocaman bir açık hava restoranlarına dönüşür.
Şehrin adı, Fransızcada Marrakech, İngilizcede Marrakesh, Almancada Marrakesch ve Türkçede Marakeş şeklinde okunur.

8 Eylül 2023'te Fas'ın Marakeş-Safi bölgesini Mw 6,8 - 6,9 şiddetinde deprem vurdu. Depremin merkez üssü Marakeş'in 71,8 km (44,6 mil) güneybatısında, Atlas Dağları'ndaki Ighil kasabası yakınlarındaydı. Sıradağların altındaki sığ eğik bindirme faylarının hareketiyle meydana geldi. Çoğu Marakeş dışında en az 2946 fazla ölüm bildirildi. Marakeş'teki binalar ve tarihi yerler hasar gördü. Deprem İspanya, Portekiz ve Cezayir'de de hissedildi.
Deprem, Fas'ın modern tarihinde aletli olarak kaydedilen en büyük depremdir.

 Granada, İspanya
 Marsilya, Fransa
 Ningbo, Çin
 Scottsdale, Arizona, ABD
 Susa, Tunus
 Timbuktu, Mali

Anlatımlı Marakeş Fotografları

Mojave Çölü, ABD'nin Kaliforniya Eyaleti'nin güneydoğusunun büyük bir bölümü ile orta bölümlerinin küçük bir parçasını işgal etmekle beraber; Güney Nevada'nın, Güneybatı Utah'ın ve Kuzeybatı Arizona'nın küçük bir alanını kaplar. Mojave'de en yüksek irtifa 610 metredir, bu sebeple Mojave genellikle en yüksek çöl olarak bilinir. Fakat tezat bir şekilde Kuzey Amerika'daki en alçak çöl irtifası (-86 metre) Mojave'nin bir parçası olan meşhur Death Valley'de ölçülmüştür. Arazinin yüzölçümü 113.000 kilometrekaredir.
Çölün sınırları bir tür palmiye olan Yucca brevifolia ağaçlarının doğal yaşam alanı olarak belirlenmiştir. Bölgenin topografik sınırları Tehachapi Dağı ile San Gabriel Dağları ve San Bernardino Dağları'yla oluşmaktadır. Çölde 1.750 ile 2.000 tür bitki çeşidi olduğuna inanılmaktadır.

113.000 kilometre karelik çöl, rekreasyon, çiftçilik ve askeri eğitim de dahil olmak üzere bir dizi insan faaliyetini desteklemektedir. Mojave Çölü ayrıca çeşitli gümüş, tungsten, demir ve altın yataklarını da içerir.
Mojave çölü nüfusun en seyrek yerleşim gösterdiği yer olmakla beraber birkaç tane büyük şehri de ihtiva etmektedir, bunlar: Kalifornia'daki Lancaster ve Victorville yerleşkeleriyle örneklenebilir fakat Las Vegas ve Henderson kentleri bunların en büyükleridir.

Mojave Çölü'ne, 610 metre ile 1.500 metre yükseklikte, her seferinde ortalama 330 mm olmak üzere; yıllık en fazla 13 kez yağmur yağar. Kuzey Amerika'nın en sıcak ve alçak yeri de buradadır, Death Valley'de deniz seviyesinden 86 metre aşağıda termometre sıklıkla 49 °C'yi göstermektedir.
Mevsimler ısı değişikliğini de beraberinde getirirler. Mojave'de yazın en alçak yerde ölçülen sıcaklık 54 °C'yi gösterirken aşırı kış iklimi şartlarında, en yüksek yerlerde ısı -28 °C'ye kadar düşmektedir.

Colorado Çölü

"Bioimages.vanderbilt.edu" websitesinde "Mojave Desert"'de çeşitli haritalar ve resimler [1]6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Namib Çölü, Namibya'da yer alan büyük bir çöldür.
"Namib" kelimesi, Nama dili'nde "çok büyük" anlamına gelir. Namib Çölü, 50.000 km²'lik bir alana yayılır. Çölün, Atlas Okyanusu boyunca uzanan 1.600 km'lik kısmı Namibya sahilini oluşturur. Batıdan doğuya olan genişliği 50–160 km arasında değişir. Namib Çölü'nün bir bölümü kuzeybatı Angola'ya kadar ulaşır.
Ulaşım çölün merkezinin 480 km kuzeydoğusunda yer alan ve Namibya'nın başkenti olan Windhoek ile çölün kuzey ucunda yer alan Swakopmund ve Walvis Körfezi'nden hafif uçaklarla veya kara araçlarıyla sağlanır.
2013 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Seely, Mary (2004) The Namib: Natural History of an Ancient Desert, 3rd ed., Windhoek: Desert Research Foundation of Namibia, ISBN 99916-68-16-0. (İngilizce)
Botha, Laurette Isabella (1970). The Namib desert: a bibliography.. Cape Town: University of Cape Town Libraries  (İngilizce)

Necef Çölü, (Arapça: النقب (Al-Nakab) ve İbranice: הנגב (Negev) Güney İsrail’in güneyinde Mısır ve Ürdün arasında yer alan çöl. Necef ismi İbranicede kuru anlamına gelmektedir ve Tevrat'ta da güney anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır. Günümüzde İsrail sınırları içindedir. Kuzeyinde Lut Gölü, güneyinde Akabe Körfezi bulunur.
Yaklaşık 12.000 km2'lik bir alanı kapsayan Necef Çölü, İsrail yüzölçümünün yarısından fazlasını oluşturmaktadır.
Çöl bölgesinin hangi devlette kalacağı, yeni kurulan İsrail Devleti ile Ürdün arasında 1948 Arap-İsrail Savaşı’na neden oldu. Çölün büyük bölümünü ele geçiren İsrail, çöl topraklarını verimli duruma getirmek için 500 km uzunluğunda beton boruyla su getirerek sulamaya başladı. Bugün burada tahıl tarımı ve meyvecilik yapılmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bilinen bakır, petrol, fosfat ve manganez yatakları bulunup işletilmeye başlandı. Necef Çölü ekonomik yönden İsrail için önemli bir kaynaktır. Ayrıca 1979'da kurulan Ramat Hovav toksik atık tesisi de bu çölde bulunmaktadır.
Necef Çölü'nde İsrail Ulusal Parkları'ndan biri olan Timna Vadisi Vadi Parkı da bulunmaktadır

Necef'teki göçebe yaşamına ilişkin buluntuların 4.000 ila 7.000 yıl geriye gittiği bilinmektedir. İlk şehirleşmiş yerleşimin M.Ö. 2000'lerde Kenan, Amalek ve Edom grupları tarafından kurulmuştur. Firavun döneminde bölgedeki bakır madenlerinden bakır çıkarılmaktaydı.

Necef, kayalık bir çöldür. Kayalık vadiler ve derin kraterler nedeniyle sık sık bölünen araziye sahiptir. Dünyada sadece Necef Çölü'nde görülen ve İbranice adı Makhtesh ya da Makteş olarak nitelenen bir krater yapısının bulunması ise jeolojik yapısıyla ilgili olan en önemli özelliğidir.
Birüssebi, Necef bölgesinde bulunan bir şehirdir ve bölgenin iklimini gösteren ortalama sıcaklık değerleri aşağıda gösterilmiştir:

Necef Bedevileri
İsrail Güney Bölgesi

Israel's Negev Enformasyon Sitesi
Necef Çölü  hakkında
"Wikivoyage" "Negev" maddesi (İngilizce)

Nefud Çölü, (Arapça:Sahra el-nefüd)  Arabistan yarımadasının kuzeyinde bir çöldür. Nefud Çölü büyük bir eliptik depresyonda bulunmaktadır. Uzunluğu 290 km ve genişliği 225 km olup kapladığı yüzölçümü yaklaşık 80.000-103.600 km² arasındadır.
Nefud, büyük ve yüksek hilal şekilli kumul tepelerinden oluşan bir çöldür. Bu tip çöllere bilimsel olarak "erg" adı verilmektedir. Bu hilal şekilli büyük kum tepeleri, hızlı esen rüzgârlar tarafından oluşturulmaktadır. Bazı kumul tepeleri 180m yüksekliğe yaklaşabilir. Nefud Çölü'nde bulunan kum tuğla kırmızısını andıran bir renktedir.
Nefud Çölü, çöl ikliminin karakteristik özelliklerini göstermektedir. Gündüzleri bulutsuz, güneşli ve yüksek sıcaklık hakimdir. Güneş battıktan sonra topraklar hemen ısı kaybettiği için soğuk olmaktadır. Yağışlar gayet nadirdir ve yılda bir veya iki defa kuzey yarı-kürenin kış mevsiminde yağmur yağmaktadır. Ama kumul topraklar su tutma özelliğinde olmadığı için bu yağmurlar toprak üstünde kalmamaktadır. Ancak bazı nispeten düşük rakımlı bölgelerle, özellikle Hicaz dağlarının eteklerinde, bu yağmurlar sayesinde vahalarda hurma, sebzeler, arpa ve çeşitli meyve yetiştirilebilmektedir.
Nefud Çölü ile Arabistan yarımadası büyük çöllerinden biri olan Rubülhali Çölü'ne arasında bir koridor gibi uzanan, 24–80 km genişliğinde Dehna Çölü bulunmaktadır.

A. Musil, (1928) Northern Negd, New York, (İngilizce)

Ogaden, Etiyopya'nın doğusunda bölge. Somali-Etiyopya sınırıyla Etiyopya'daki Doğu Platosunun arasındaki çorak düzlüğü kapsar. Bölgedeki başlıca akarsu Şebeli'dir. Günümüzde Etiyopya'nın Somali yönetim biriminin sınırları içindedir. Nüfusun çoğu Somalili ve Müslümandır.Kesin sınırları olmadığı için yüzölçümü yaklaşık 150,000 - 200,000 km²'lik bir alanı kaplar. Kenya, Somali ve Cibuti ile sınırları vardır.

19. yüzyılın sonlarında hem Etiyopya, hem de Somali'deki İtalyan protektora yönetimi Ogaden üzerinde hak iddia etti.Etiyopya kuvvetleri İtalyanları 1896'da Adova'da bozguna uğrattıktan sonra bölgeyi işgal etti. 1935'te Ogaden'e tekrar saldıran İtalyanlar bölgeyi işgal ettiler. Ertesi yıl bölgenin İtalyan Somalisiyle birleştirilmesiyle İtalyan Doğu Afrikası oluşturuldu.Ama Etiyopya II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa'nın desteğiyle Ogaden'i geri aldı.
1960'ta Somali'nin bağımsızlığını kazanmasından sonra sınır çatışmaları yeniden gündeme geldi. Aynı tarihlerde Batı Somali Kurtuluş Cephesi, Ogaden'deki Etiyopya egemenliğine son vermek için gerilla mücadelesine başladı. 1977'nin ikinci yarısında Somali kuvvetleri bölgede yaşayan göçebelerin de desteğini alarak Ogaden'i işgal etti. Ama SSCB ve Küba tarafında desteklenen Etiyopya Şubat-Mart 1978'de Somali ordusunu bölgeden çıkardı ve Somalilerle yaptıkları işbirliğine misilleme olarak Ogaden köylerine yönelik yoğun hava saldırıları başlattı. Batı Somali Kurtuluş Cephesi 1980'lerin başlarına kadar gerilla savaşına devam etti.1988'de Etiyopya ve Somali hükûmetleri sınırın her iki tarafının silahsızlandırılması yolunda anlaştılar. Günümüzde halen iki ülke arasındaki sınır ihtilafları devam etmektedir. Ogaden'deki en büyük ayrılıkçı hareket Ogaden Ulusal Kurtuluş Cephesi'dir.

Patagonya Çölü veya Patagonya Bozkırı, Arjantin'in en büyük çölüdür ve alanına göre dünyanın 7. en büyük çölüdür. 673.000 kilometre kare alanı işgal eder. Büyük bir kısmı Arjantin sınırlarında yer alan çölün küçük bir kısmı da Şili topraklarındadır. Batısında And Dağları, doğusunda Atlas Okyanusu ile çevrilidir ve Güney Arjantin'in Patagonya bölgesinde yer alır.

Gasso S. and Stein A.F., Does dust from Patagonia reach the sub-Antarctic Atlantic ocean? Geophys. Res. Letters, 34 (1): Art. No. L01801 JAN 3 2007.
Joseph R. McConnell, Alberto J. Aristarain, J. Ryan Banta, P. Ross Edwards, and Jefferson C. Simo, 20th-Century doubling in dust archived in an Antarctic Peninsula ice core parallels climate change and desertification in South America, Published online before print March 26, 2007, 10.1073/pnas.0607657104

https://web.archive.org/web/20121020145730/http://www.whereisitlocated.net/where-is-patagonian-desert-located/

Rangipo Çölü, Yeni Zelanda'da çöl iklimine sahip bir bozkırdır. Kuzey Adası'nın Ruahepu Bölgesi'nde yer alır. Doğusunda Ruahepu Dağı, batısında Kaimanawa Doğa Parkı ve kuzeyinde Taupo Gölü bulunur. Çok az gezilen bir yerdir. Bununla beraber Kaimanawa'ya yakın bölgelerde eğitim amaçlı bir askeri üs bulunur.

Yaklaşık 20.000 yıl önce Yeni Zelanda'da meydana gelen şiddetli patlamalar sırasında toprak kalitesinin düşük olması, kurutucu rüzgarlar ve tohumların kitlesel olarak temizlenmesiyle oluşan Rangipo Çölü, bol yağış almasına rağmen çöle benzer. Bitki örtüsü çoğunlukla sazlık ve kar otlarından oluşur ve alçak ve seyrektir. Çölün çoğu 600 metreden daha yüksektedir ve önemli bir kısmı 1.000 metreden daha yüksektir.
Rangipo Çölü yılda 1.500–2.500 mm (59-98 inç) yağış alır, ancak düşük toprak kalitesi ve kuru rüzgarlar nedeniyle bir çölü andırır. Adanın geri kalanında nadiren kar yağarken ve yılda yaklaşık 270 gün don yaşanır.

Çok sayıda küçük akarsuyun kaynakları, daha sonra büyük nehirlere dönüşen, kül ve ponza açısından zengin toprakta derin tırtıklı vadiler açar. Bu bölgenin iklimi, özellikle kışın yoğun kar yağışı ve donlar karakteristik özellikleridir. Kuzey adasının nehirlerinin çoğu çöl bölgesinde, kuzey adasının en yüksek dağı olan Ruapehu Dağı'nın  yamaçları çevresinde bulunur. Bunlar Rangitikei ve Whanganui Nehri'nin ana kolları ve Waikato ve Whangae Nehri'nin ana kollarıdır.

Bölgenin verimsiz arazisi nedeniyle neredeyse tamamen ıssızdır. Güneydeki Waiouru kasabası bir askeri kampa ev sahipliği yapar ve bölgenin çoğu eğitim için kullanmaktadır. Çölün kuzeyinde Tongariro Rangipo Hapishanesi vardır.

Ryn Çölü veya Ryn-Peski Çölü (Kazakça: Нарын құмы, Naryn-Qumy), Batı Kazakistan'da, Hazar Denizi'nin kuzeyinde ve Volga Yaylası'nın güneydoğusunda yer alan bir çöldür. Çölün sınırları keskin bir şekilde tanımlanmamıştır. Bazı haritalar çölü neredeyse tamamen Hazar Depresyonu içinde gösterirken, neredeyse Hazar Denizi kıyılarına uzatırken, diğerleri ise depresyonun kuzeyinde göstermektedir. Ural Nehri'nin batısında 46 ° N ve 49 ° N enlem ve 47 ° E ila 52 ° E boylamları arasında yer alır. Sıcaklıklar yaz aylarında 45-48 °C (113-118 °F) arasındaki aşırı yükseklere ulaşabilirken ve kışın -28--36 °C (-18--33 °F) kadar düşebilir.
Ryn Çölü etrafında birçok küçük kasaba görülmektedir ve bu bölgelerdeki nüfus yoğunluğu mil kare başına 1 ila 15 kişidir. Yarı kurak bir iklim bölgesinde yer alan Ryn, çok az yağış almaktadır.
Çöl Batpaysagir, Terektigum, Jamangum, Orda, Bozanay, Gosdaulet ve Menteke gibi masiflere ayrılmıştır. Kuzeydoğuda Qamis-Samar Ovası ile kaplıdır.
Çölde yıl boyunca şiddetli rüzgarlar eser. 2001 yılında Baltık Denizi'nde gerçekleşen bir toz fırtınasının Ryn Çölü'nden kaynaklandığı belirlendi. Baltık Denizi bölgesine uzun zamanlı toz taşıyıcılığı üzerine yapılan bir araştırma - İskandinavya'daki toz kirliliğini analiz ederek, aerosol konsantrasyonlarının Ryn Çölü bölgesinden Afrika'daki Sahra Çölü'nden daha fazla etkilendiğini gösterdi.

International Journal of Environment and Pollution 2004 - Vol. 22, No.1/2  pp. 72 – 86. ISSN 0957-4352
DK World Atlas, Millennium Edition, pgs. xxv, xxix, 258 978-0789446046
Rusya iklimi ve coğrafyası 4 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sahra çalısı (Selaginella lepidophylla) ya da diriliş bitkisi, Selaginella cinsine mensup bir damarlı bitki türü. Sahra çalısı uzun yıllar boyunca kurak çöl ortamlarında sağ kalabilir ve bu durumda kütlesinin yalnızca %3'ünü koruyana kadar kurur. Yaşam koşulları çok zorlaştığında, bitkinin hayatta kalma mekanizması yavaş yavaş kurumasına izin verir, yaprakları kahverengiye döner ve kıvrılır, bitkiye bir top görünümü verir, tüm metabolik fonksiyonları minimuma indirilir. Kuraklık durumu arttığında kökleri zeminden kurtularak serbest "tumbleweed" "taklacı bitki" hale geçer, esen rüzgârların etkisi ile kurak zeminde sürüklenir. Ne kadar kuru ya da zarar görmüş olursa olsun, yapraklarının özel biyolojik yapısı nedeniyle bitki ölümünden yıllar sonra bile suyu emme ve kendini açma yeteneğini korur.

Sahra çalısı sporlar ile çoğalır, yapısında tohum veya çiçek bulunmaz, kurak ortamda serbest sürüklenen bitki nemli ortama maruz kaldığında kıvrılan dallarını açarak sporların dökülmesine olanak sağlar, böylece dökülen sporların nemli ortamda hayat bulması sağlanır.

Diğer bilinen isimleri Taş çiçeği, Eriha gülü, Diriliş bitkisi, Dinozor bitkisi, Doradilla
Selaginella lepidophylla, Anastatica ile karıştırılmamalıdır . Her iki tür de diriliş bitkileridir ve taklacı bitkileri oluşturur . Onlar, İncil'deki Jericho (Eriha) kentine atıfta bulunarak "Eriha'nın gülü" adını paylaşırlar.

Bitki su yokluğunda uyku durumuna geçer, çözünen madde olarak işlev gören kristalize bir şeker olan trehalozu sentezleyerek kurutma sırasında doku ve hücre hasarını önler . Çözünmüş tuzlar, su buharlaşırken bitki dokularında yoğunlaşır. Bitkinin ürettiği trehaloz, buharlaşan suyun yerine etki ederek, tuzların zarar vermesini engeller ve aşırı tuzluluk nedeniyle ölüme karşı koruma sağlar. S. lepidophylla ayrıca trehaloz ile aynı işleve sahip maddeler olan betainleri kullanır.
Bitki dokularına su verildiğinde, şeker kristalleri çözülür ve bitkinin metabolizması o zamana kadar felç olan yapısını tekrar aktif hale getirir. Ölü gibi görünen yapraklar yeşile döner ve açılır.

Sahra çalısı bitkisel bir ilaç olarak kullanılmıştır. Bir çorba kaşığı kurutulmuş malzemenin sıcak suda demlenmesiyle infüzyon yapılır ve elde edilen çay, soğuk algınlığı ve boğaz ağrısını tedavi etmek için bir antimikrobiyal olarak kullanılır. Meksika'da Sahra Çalısı diüretik olarak satılmaktadır. Kadınlar, doğumu kolaylaştırmak için bitkinin ıslatıldığı suyu içerler. Bitkinin suda açılma hızı, doğumun kolay mı yoksa zor mu olacağının bir göstergesi olarak yorumlanır.

Sandıklı Çölü, Orta Asya'da Türkmenistan ve Özbekistan toprakları arasında uzanan bir  kum çölüdür. Türkmenistan'ın doğusundaki Lebap eyaleti, Özbekistan'ın Buhara ve Kaşkaderya bölgeleri arasında uzanır. Kızılkum Çölünün devamıdır. Uzunluğu 70–90 km, genişliği 50–70 km, rakımı 200–300 m arasındadır.

Sandıklı Çölü'nün bitki örtüsü, Türkmenistan'ın diğer çölü Karakum'dan daha zengindir. Bu zenginliğin sebebi Sandıklı'nın Amuderya Nehri'ne daha yakın olmasıdır. Çöl kumulları rüzgâr erozyonundan fazlaca etkilendiğinden yöre halkı bitki örtüsünden dikkatli yararlanmaktadır. Bitki örtüsü üzerinde insan baskısı son yıllarda artmıştır. Bazı ormanlık alanlar tahrip edilmiştir. Tuzcul bitkiler uzun kökleri ile kumul hareketlerini yavaşlatmaktadır. Nazarım, Daşrabat, Hocambaz, Bataş ve Garagan erozyondan fazlaca etkilenen bölgelerdir.

Su buharı, normal şartlar altında sıvı hâlde bulunan suyun gaz hâlidir. Su, her sıcaklıkta buharlaşabildiği için havada her zaman su buharı bulunur. Buharlaşma su yüzeyinden meydana gelir. Suyun su buharı hâline gelmesine buharlaşma denir. Su buharının tekrar su hâline geçmesine de yoğunlaşma denir. Atmosferde bulunan su buharı ani yoğunlaşmalar yaşarsa yağmur yağar, yoğunlaşma ortamı aniden ve aşırı soğursa su buharı direkt yoğunlaşma olmadan katı hâle geçer. Buna da kırağılaşma denir.

Buharlaşma, bir hâl değişimidir. Sıvıların ısı alarak gaz hâline geçmesidir.
Kolonya kokusunun odaya yayılması (difüzyon),
Bulutların oluşması, buharlaşmaya en iyi örnektir.
Buharlaşma her sıcaklıkta olabilir.
Sıcaklık arttığında maddelerde genleşme olur.
Su buharı suyun en düzensiz hâlidir. Bu hâlde su moleküllerinin hızı en fazladır.

Taklamakan Çölü, (veya Takla Makan, Çince: 塔克拉玛干沙漠; Pinyin: Tǎkèlāmǎgān-Shāmò, Taklimakan Shamo, Uygurca: تەكلىماكان قۇملۇقى), Rub' ul-Hali'den sonra Asyanın ikinci büyük aynı zamanda Çin'deki en büyük Kum çölüdür. Anaasya'dan kuzeybatı Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nden Tarım Havzasının batı bölgesinden 218 numaralı Anayola kadar uzanır. Bu anayolun doğusunda Tarım Havzasının en derin yeri olan Lop Nur Çölü bulunur. Önceleri Taklamakan Çölü ve Lop Nur Çölü Tarım Nehri, Könçe Nehri ve Çerçen Derya (Qarqan He) nehirleri ile ayrılırdı, fakat Tikenlik'in güneyi son on yıldan beri kurudu.

Taklamakan adı, Terk-i Mekan ifadesinden gelmektedir. Ad ilk defa, Doğu Türkistan'ın Hoten bölgesinde 1867 yılında kaleme alınmış olan Tevarih-i Muskiyun adlı kitapta Terk-i Makan (ترك مكان / trk mkan) şeklinde geçmektedir.

Genişliği batıdan doğuya 1000 kilometre, kuzeyden de güneye 400 kilometre olan Taklamakan Çölü, 324 bin kilometrekarelik alanı kapsamaktadır.
Xinjiang Sosyal Bilimler Akademisi'nden araştırmacı Qian Boquen, takli kelimesinin Türkçedeki kavak anlamına gelen tohlak veya tohrak kelimelerinden, ma hecesinin büyüklüğü ifade ettiği, kan hecesinin de eski Farsçadaki ülke, kent veya köy demek olan kand sözcüğünden geldiğini, bu nedenle Taklamakan'ın kavak ülkesi demek olduğu görüşünü dile getirmektedir.

Ortalama yıllık yağış 30 mm altında olan bölgeler Çöl sayılır aynı zamanda kurak'tır. Bu çok kurak olan iklim, iki nedenden oluşur. Birincisi Taklamakan yüksek sıradağların yağmur gölgesindedir. İkincisi Taklamakan Karasal iklim kuşağında oluşudur. Denizlerden gelen Hava akımları daha Anaasya'ya ulaşmadan nemini kaybeder, böylece yüksek sıcaklığa yol açar.

Yüksek sıradağların eteklerinde birçok vaha'larda zengin bitki örtüsü vardır. Kunlun Shan ve Tanrı Dağları'ndan eriyip gelen kar suları Tarım Nehri'ni ve diğer ırmak ve dereleri besler, Tarım nehri boyunca Kavak (Populus diversifolia, Populus euphratica), Söğüt (Salix × sepulcralis), Yalancı iğde (Hippophae rhamnoides) ve çok sık çalılık kendir ve kenevir gibi bitki örtüsü vardır. Tarım vadisinde ince bir Kavak ormanları yetişir. Ilgıngiller ailesinden olan Tamarix ramosissima bitkisi, tuzlu ve alkali topraklarda yetişir ve derin köklüdür. Bu bitki pullu(kepekli) olan yapraklarından tuzu dışarı atar.

Taklamakan Çölü Sincan Eyaletinin aşağı yukarı üçte ikisini kaplar. Alanı ortalama 300.000 km² olup büyük bir kısmı 100 metre kumul'la kaplıdır, bazı beyanlarda hatta 300 metre yüksekliğindedir.
Başlıca vaha şehirleri, yağış alan dağlardan gelen sulardan beslenen, güneyde Kaşgar, Miran (Çince: 米兰遗址, Mǐlán yízhǐ - bir antik vaha şehri) ve Hotan (Khotan), kuzeyinde Kuçar İlçesi ve Turfan, doğudaki Loulan ve Dunhuang'dır.
Taklamakan Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nın bir parçası deprem tehdidi altındadır.
Çöl'de Tuz gölleri vardır. Birkaç metre derinlikte büyük tabansuyu tabakası bulunur, tahminen etrafındaki Sıradağlardan eriyen kar sularından birikmiştir.
Taklamakan Çölü'ndeki petrol kaynakları dünyanın en zengin petrol rezervleri arasında yer almaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Taklamakan Çölü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kunlun ve Altun dağları arasındaki kocaman bir alüvyonlu yelpaze görünümler25 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Toprak, bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. 1 cm toprak ortalama olarak 1000 yılda oluşur. Toprak üzerindeki ölü bitkileri yakmak toprağa çok büyük zararlar verir ve toprağı verimsizleştirir. Toprak üzerindeki ölü bitkiler ve kuru yapraklar fosilleşerek bir gübre görevi görür ve toprağın zenginleşip nem tutarak verimliliğini artırır.
Toprak bitkilerin ve toprak organizmalarının yaşamını birlikte destekleyen organik madde, mineraller, gazlar, sıvılar ve organizmaların bir karışımıdır. Toprağın üst tabakası insanların ve diğer canlıların beslenmesinde temel kaynak teşkil etmektedir. Bir gram toprağın içerisinde milyonlarca canlı bulunmakta ve ekosistemin devamı için bunların hepsinin ayrı önemi bulunmaktadır. Toprağın verimliliğini sağlayan ve humusça zengin olan toprağın 10 cm'lik üst tabakasıdır. Bilimsel anlamda toprak bir karışımdır.

Genel olarak kabul edilen bir teoriye göre Dünya, Güneş'in etrafında, yine güneşin oluşumundan arda kalan toz ve parçacıkların zamanla ve kütle çekimi ile bir araya gelerek oluşmuş eriyik bir gök cismi idi. Boşlukta dönerken zamanla soğuyan bu kütlenin üzeri sert bir kabuk halini almıştır. Bu sert kabuğu oluşturan kayaların milyonlarca yıl boyunca çeşitli etkilerle ile ayrışması sonradan içerisine organik maddelerin karışmasından toprak olmuştur. Bu parçalanmada fiziksel, kimyasal ve biyolojik faaliyetler bir arada rol oynamıştır. Hâlen de bu kuvvetler etkilerini göstermekte ve toprakların oluşumu devam etmektedir.
Etrafımıza baktığımızda küçük bir arazi parçasında bile çeşitli toprak türleri görürüz. Bu farklılığın değişik sebepleri vardır. Toprakta bulunan maddelerin pek çoğu yeryüzünü kaplayan kayalardan meydana geldiğine göre, toprağın cinsi onu oluşturan kayanın yapısı ile yakından ilgilidir. Fakat iklimin, canlıların, arazinin düz veya engebeli oluşunun yani topoğrafik durumunun ve zamanın etkilerinin de meydana gelen toprağın türünde kaya kadar önemli rolü vardır.

Normal bir toprak şu bileşenlerden oluşur:

%50 katı kısmı: Organik maddeler (%5), İnorganik maddeler (%45)
%50 Boşluklar : Hava (%25) ve su (%25)
Toprağın katı kısmını; Çakıl, kum, kil, mil ve tuz oluşturur. Bu katı maddelerin arasında kalan boşluklara da su ve hava yerleşir. Topraktaki hava miktarı suyun varlığına bağlıdır. Su oranı artıkça hava oranı azalır. Suyun işgal etmediği kısımlar normal atmosferden bileşiminden farklı hava ile doludur. Normalden daha fazla Karbondioksit ve nem, daha az oksijen bulunur.

Dünyadaki toprakların ancak 1/10'inde üretim yapılabilmektedir. Türkiye'nin arazi varlığının ise yaklaşık %36'sı işlenmekte, %28'i çayır ve mera, %30'u orman ve fundalık olup, geriye kalan bölümü diğer araziler içinde yer almaktadır. Ekilebilir arazinin ancak %11'i sulanabilmektedir.

Verimli bir toprak, A, B, C, D profilleri olarak adlandırılabilecek, genel olarak dört profilden oluşur.
Toprak, ana materyal, zaman, mikroorganizmalar, organik madde ve topoğrafyadan oluşur.
Bu profillerden 

A: Toprağın işlendiği kısım, yani tarım yapıldığı yerdir. Bu bölümü karaların üstünü örten ince bir deri tabakasına benzetebiliriz. A katmanı aynı zamanda toprağın en verimli kısmıdır. Bütün canlıları ve değişimle ortaya çıkan maddeleri kapsar. A katmanındaki tuz, kireç, kil gibi sularda çözünen maddeler, yağmur sularıyla toprağın alt kısımlarına taşınır. Bu nedenle A katmanının altındaki B katmanı, birikme bölümü, yani tarımın yapılmadığı yerdir.
B katmanında humus, bitki kökü ve canlı yoktur. A katmanının erozyonla yitirildiği yerlerde B katmanı ortaya çıkar. A ve B katmanı binlerce yılda ortaya çıkan esas toprağı oluşturur.
C katmanında henüz tam ayrışmamış ana malzeme bulunur. Bu katmanda kayaca ait iri parçalar bulunur. Ama canlı yoktur. Bu tabaka zamanla ayrışarak B katmanına karışır.
D katmanı da toprağın en altında kayacı oluşturur .

Başlıca toprak çeşitleri:

Taşlı topraklar: İçeriği % 80 taş ve az miktarda topraktan oluşur. Kolay havalanırlar. Fakat su tutma kapasiteleri ve besin ihtiyaçları azdır.

Kumlu topraklar:toprak çeşitleri arasında en bilinen toprak türlerinden biri kumlu topraktır. % 80 kum ihtiva ederler. İşlenmeleri kolaydır. Su tutmadıklarından bol sulama gerektirirler. Bu da topraktaki besinin yıkanıp gitmesine neden olur. Besince fakir ve genellikle de asit topraklarıdır. Ayrıca suyla birleşince çamur dediğimiz madde oluşur.

Yarıdan fazlası kum ve % 30–50 arası da kilden meydana gelirler. Tava gelmeleri ve işlenmeleri kolay olduğundan tarım için elverişli topraklardır.

Killi topraklar: İçeriğinin yarıdan fazlasını kil oluşturur. Su tutma kapasiteleri yüksektir. Bu nedenle geç tava gelirler. Tava gelmeden işlenmesi halinde toprak tekstürü zarar görür. Ağır topraklar olup işlenmeleri zordur. Kurak zamanlarda toprak katı bir hal alır.

Marnlı topraklar. İçinde kum, kil, çakıl ve humus bulunur. Bağcılık bakımından uygun topraklardır.

Humuslu topraklar: Toprak sadece oluştuğu kayanın mineralleri değil bitkilerin dal kök yaprak gibi kısımları da içerirse böyle toprağa humuslu toprak denir. Siyah renkte bir topraktır. Koyu renk olduğu için çabuk ısınıp kolay tava gelirler. Su tutma kapasiteleri iyidir. Besin maddelerince zengindirler. Tava gelince kolay işlenirler.

Kireçli topraklar: Kil, kum, humus ve kireç ihtiva ederler. Kalın bir kaymak tabakası bağlarlar. Suyu geçirmezler. Zor işlenen bir toprak çeşididir.

Kırsal arazilerin sürdürülebilir kullanımı için toprak özelliklerinin ve arazide nasıl dağıldığının bilinmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, kırsal araziler özellikle toprağın fiziksel ve kimyasal durumu, parselin konumu ve tarımsal üretkenliklerine göre sınıflandırılmakta ve haritalanmaktadır. Arazi kullanım planları için çok önemli olan bu sınıflandırma verisi, kırsal arazilerin verimliliklerini tespit etme açısından dikkate alınmaktadır.
Günümüzde kullanılan toprak sınıflandırma sistemlerinin bazıları uluslararası geçerlilik kazanırken, bazıları ise ulusal düzeyde kalmıştır. Bugün, FAO ve USDA sınıflandırma sistemleri, yeryüzünde en yaygın olarak kullanılan sınıflandırma sistemleridir. Sınırları içerisinde kendi sistemlerini kullanan ülkelerin bazıları; Fransa, Avustralya, Rusya, Kanada, Brezilya, Almanya, Norveç, İsveç ve Amerika Birleşik Devletleri'dir.

Türkiye'de 1967-1971 yılları arasında mülga Topraksu Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan ‘Türkiye Toprak Envanteri’ çalışmalarında, ‘Eski Amerikan Sınıflandırması’ olarak adlandırılan sistem kullanılmıştır. Aynı genel müdürlük, 1981-1984 yıllarında bu çalışmasını güncellemiş ve 1:25.000 ölçekli toprak haritaları üretilmiştir. Bu haritalar, Türkiye'nin detaylı tek toprak envanteridir. Türkiye'deki bazı ovalara yönelik büyük projelerin gerçekleştirilmesiyle, bu ovalara özel daha büyük ölçekli toprak haritaları da üretilmiştir. Türkiye'de gerçekleştirilen en son toprak sınıflandırma çalışması, Çukurova Üniversitesi işbirliği ile FAO tarafından 2005 yılında gerçekleştirilmiş olup, FAO’nun kendi sınıflandırma sistemi kullanılmış 1:800.000 ölçekli haritalardır.
Türkiye'de hem FAO’nun hem de USDA’nın sınıflandırma sistemleri bir arada kullanılmaktadır. Özel projeler için hazırlanan ‘planlama toprak etütleri’ ve ‘sulu arazi tasnif sınıfları’ haritaları, arazi toplulaştırma 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. amacıyla yapılan ‘storie indeks 20 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.’ haritaları, Türkiye toprak varlığı haritaları oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. 
TBMM’nin 2005 yılında yürürlüğe soktuğu, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu20 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile arazilerimizin; “Mutlak, Marjinal, Özel Ürün, Dikili Tarım” arazileri şeklinde dört ana grup altında toplanması hedeflenmiştir. Bu yasada bahsedilen sınıflandırma, toprağın doğrudan fiziko-kimyasal özelliklerinin yanı sıra, mevcut kullanım şekillerini de dikkate alan bir yöntemi ele almaktadır. Bu sistemde, dikili ya da özel ürün tarımsal kullanım şekli dışında kalan ve %8'den daha fazla eğimli araziler “Marjinal Tarım Arazileri” olarak sınıflandırılmışlardır. Marjinal Tarım Arazileri, diğer gruplar içerisinde tarım dışı kullanılmasına izin verilebilen tek grubu oluşturmaktadır. Tarımsal kullanım özelliği yüksek olan I ve II. sınıf arazilerin tamamı ve bir kısım III. sınıf araziler mutlak tarım arazileri sınıfında toplanmıştır.
Kırsal arazilerin sınıflandırılması için arazide doğrudan gözlemlere, laboratuvarda kimyasal, fiziksel ve mikromorfolojik analizlere ve kartografik ürünlere (topoğrafik haritalar, uydu görüntüleri vb.) gereksinim vardır. Bu gözlemler ve ürünler sayesinde; toprak özellikleri (derinlik, bünye, erozyon durumu, drenaj koşulları, tuzluluk, alkalilik, taşlılık – kayalılık yüzdesi, pH, horizon yapısı, diğer organik ve inorganik maddeler ve renk) ve arazi özellikleri (eğim, arazi kullanım kabiliyet sınıfı, arazi kullanım kabiliyet alt sınıfı, büyük toprak grubu, parsel şekli ve büyüklüğü, konum, şimdiki arazi kullanımı, sulama durumu) tespit edilir.

Gübreleme
Toprak verimliliği
Toprak bilimi
Toprak verimliliği
Toprak oluşumu
Toprak horizonları
Alt toprak
Toprak kirliliği
Sıkıştırılmış toprak
Toprak pH
Bağımlı toprak
Toprak ıslahı
Hidromorfik toprak
Toprak işleme
Toprak agregatları
Tarım
Permakültür

Yağış, hava kütlelerinin soğuk bir hava tabakası ile karşılaşarak, soğuk bir yerden geçerek ya da yükselerek soğuması sonucunda içerisindeki su buharının yoğuşarak sıvı veya katı halde yeryüzüne inmesi olayıdır. Plüvyometre adı verilen bir âletle ölçülür. Yıllık yağış miktarı mm, cm ve m olarak, günlük yağış miktarı ise kg/m² ile ifade edilir. Yıllık toplam yağış miktarının bir alanda oluşturduğu yükseklik baz alındığı için uzunluk birimleriyle ifade edilir. Birçok farklı formda meydana gelebilir, bunlar yağmur, kar, graupel, dolu ve sulusepkendir.

Yağışın oluşabilmesinin temel şartı ortamda su buharı (nem) bulunmasıdır. Nemin yanında şu olaylarında gerçekleşmesi gereklidir.

Soğuma: Yoğunlaşmanın gerçekleşmesi için soğumanın gerçekleşmesi gerekir. Soğuma, sıcak havanın soğuk zemine temasıyla (konveksiyon) oluşabilir. Gökyüzünün açık olduğu bulutsuz gecelerde yerin ısı kaybıyla (radyasyon) olabilir. Soğuk ve sıcak hava kütlelerinin karışımı ile oluşur. Isınan havanın yükselmesi ile (adyabatik) yöntemle soğuma gerçekleşir.
Yoğunlaşma: Nemin bulunduğu havada yoğunlaşmanın başlayabilmesi için yoğunlaşma çekirdeklerinin bulunması gerekir. Yoğunlaşma çekirdeği; havadaki asılı haldeki çölden kalkan tozlar, okyanuslardan uçuşan tuz parçacıkları, volkandan püsküren kül zerrecikleri, meteorların parçalanma artıkları gibi katı zerreciklerdir. 10 mikrondan küçük bu parçacıklar üzerinde su tutunabilir. İnce film tabakası halindeki higroskopik su giderek kalınlaşır. Yer çekimine karşı koyamayacak ağırlığa ulaşınca düşmeye başlar.
Alana yeni bulut gelmesi: Bulutlarda bulunan 2-3gr/m³ su kısa sürede tükenir, alana yeni bulutlar gelmedikçe uzun ve güçlü bir yağış oluşmaz.

Yağmur: Bulutlardan düşen 0.5 mm çapından daha büyük su damlalarına verilen isim. 6 mm'den büyük yağmur damlalarının hava sürtünmesinden dolayı parçalanır ve küçülür.
Kar: Buluttaki nemin 0 °C altında buz kristalleri şeklinde yoğunlaşmasıyla oluşan yağış türü.
Dolu: Dikey hava hareketlerine bağlı, damlacıkların yükselmesi ve aniden donmasıyla oluşan buz parçalarının yere düşmesiyle oluşur.
Çisenti: 0.5 mm'den küçük damlaları olan yağmura verilen addır.
Sulusepken: Kar ve yağmurun birlikte yağması durumudur.
Çiy: Baharlarda, açık, soğuk ve rüzgârsız gecelerde zemin, bitkiler ve cisimler havadan daha soğuk durumdaysa, su buharı bu cisimler üzerinde yoğunlaşır. Yerdeki cisimler üzerinde su damlacıkları oluşur.
Kırağı: Çiy oluşumu ile benzerdir. Farkı, toprak ve zeminde soğumanın şiddetli olmasından dolayı, nem buz kristalleri haline dönüşür. Cisimlerin üzerini ince, beyaz bir buz tabakası kaplar.
Kırç: Aşırı soğumuş cisimler üzerinde buz tabakaları halinde yoğunlaşmasıdır. Kırağının ilerlemiş halidir.
Vergla: 0 °C'nin altına kadar soğumuş cisimler üzerine yağmur tanelerinin düşerek, donmasıyla oluşur.
Yağmur, kar, dolu, çisenti, sulusepken gökyüzünden düştükleri için yağış (düşen hidrometeor) denir. Kırağı, çiğ, vergla yerde oluşur, düşmeyen hidrometeor adı verilir.

Yükselim yağışları olarak da bilinirler, ısınan havanın yükselerek soğuması sonucunda; sıcaklık düşer, mutlak nem azalır, bağıl nem yükselir. Hava neme doygun hale gelince yağış bırakır. Alçak basınç alanlarında havanın yükselme hareketinden dolayı sıkça görülür. Ekvator çevresinde yılın her vaktinde, Türkiye'de daha çok ilkbahar mevsiminde bu yağışlara rastlanır.
[Talan yağışları] ===

Frontal yağışlar olarak da bilinirler; farklı karakterdeki iki hava kütlesinin karşılaşması sonucu, yeterli neme sahip havanın soğuyarak içerisindeki su buharının yoğuşması sonucu oluşur. Genellikle soğuk ve sıcak hava kütlelerinin karşılaşmasıyla oluşur. İlerleyen soğuk hava, daha ağır olduğundan sıcak havanın yükselmesine neden olur. Yükselen nemli ve sıcak hava kütlesinin soğumasıyla yağış oluşur.Akdeniz kıyılarında kış aylarında görülürler, Orta Avrupa ve Batı Avrupa'da batı rüzgârları ve kutup rüzgârlarının karşılaşması sonucunda yılın her vakti oluşurlar.

Yamaç yağışları olarak da bilinirler; bir hava kütlesinin bir yamaç boyunca yükselmesi, giderek soğumasına neden olur. Bu durum maksimum nemi düşürerek havanın neme doygun hale gelmesine neden olur. Yüksek alanlar çevrelerine göre bu yağış türüyle daha fazla yağış alırlar. Dağın uzanış doğrultusu hakim rüzgâr yönüne dik olduğu durumlarda yağış daha da artar. Rize yaklaşık 2500 mm yağışla Türkiye'nin en fazla yağış alan yeridir. Bu olayda Kaçkarların hakim rüzgâr yönüne dik uzanışta olması temel sebeptir. Yağışın çoğunu denize bakan yamaçta bırakan hava kütlesi dağın diğer yamacına kuru olarak geçer. Bu yamaç yağış gölgesinde (yağış duldası) kalır. Yüksek dağların orta kısımları daha çok yağış alır. Yükselen hava kütlesi neminin önemli kısmını alt ve orta yüksekliklerde bıraktıktan sonra, zirvelere daha az nemle ulaşırlar. Yamaç yağışı rüzgâr yıl boyu eserse yıl boyu, dönemli eserse estiği dönemde görülür. Muson Asyasında yamaç yağışları yaz musonları etkisiyle sadece yazın oluşur.
Karadeniz'deki dağların kuzey yamaçları, Toroslar'ın güney yamaçları Türkiye'de yamaç yağışlarının görüldüğü alanlardır. Dünyada yamaç yağışları en fazla Hawaii'de, Madagaskar ve Brezilya'nın doğu kıyılarına düşer. Deniz üzerinden gelen alizeler yağışın temel nedendir. Yaz musonları Himalaya ve Gat dağlarına yamaç yağışlarıyla bol yağmur bırakırlar.

Yağış yeryüzüne eşit dağılmaz. Değişik coğrafi şartlara sahip alanlarda yağış miktarı farklılık gösterir. Fazla yağış alan iklim bölgeleri şunlardır:

Ekvatoral iklim: Dünyanın şeklinden dolayı güneş ışınlarını yıl boyu dik ve dike yakın alır. Bu ısınmanın fazla olmasına, ısınma ise konveksiyonel yağışlara sebep olur. Isınmanın fazla olduğu ekinoks dönemlerinde yağış bir miktar artar. Ekvatoral iklim bölgesinde yağış bol ve yıla düzgün dağılmıştır. Kurak mevsim yoktur.
Muson iklim bölgesi: Denizden karaya doğru esen yaz musonları bol miktarda yağış bırakır. Yaz musonları güneyden geldikleri için sıcaktır, deniz üzerinden geçtikleri için ise bol nem taşırlar. Özellikle kıyılardaki dağlık alanlarda yamaç yağışlarına neden olurlar. Dünyada yıllık ortalama en fazla yağış bu bölgede, Himalayalar yamaçlarında, Assam (Hindistan), Çerapunci'de gerçekleşir: 12.000 mm.
Ilıman okyanusal iklim Bölgesi: Güneyden ve deniz üzerinden geçen Batı rüzgârları bol nem taşırlar, orta enlem karalarının batı kıyılarına bol yağış bırakırlar. Yağış rejimi düzenlidir.
Dünyada bazı alanlar ise oldukça az yağış alan, kurak yerlerdir. Dönence çölleri, kutup bölgeleri ve kıtaların iç kısımları bu alanlardandır.

Dönence çölleri: 30° enlemleri ekvatordan yükselen üst alizeler dünyanın dönüşünün etkisiyle alçaldığı alanlardır. Alçalan hava kütleleri adyabatik olarak ısındığı için nem ihtiyacı artar, yağıştan uzaklaşır. Kuru bir hava haline gelir. Bu alanlarda kuzey yarımkürede ve güney yarımkürede geniş çöller oluşur: Büyük Sahra Çölü, Namib Çölü, Kalahari Çölü, Atakama Çölü, Gibson çölü, Büyük Victoria Çölü
Orta enlem kıtalarının iç kısımları: Denizden oldukça uzakta bulunduklarından nemli hava kütleleri bu alanlara ulaşamaz. Bu alanlarda ilkbahar ve yaz başlarında ısınan havanın yükselerek soğuması sonucu oluşan konveksiyonel yağışlar görülür. Yağış azlığı çöllerin oluşmasına neden olur: Gobi çölü, Taklamakan Çölü, Kızılkum ve Karakum çölleri, gibi.
Kutup bölgeleri: Kutuplar 150 mm civarında yağış alırlar. Soğuk çöl olarak adlandırılan alanlardır: Grönland, Antarktika. Yağış azlığının nedeni sıcaklık düşüklüğünden dolayı buharlaşmanın bunun sonucunda ise mutlak nemin az olması ve yüksek basınç alanı olmasıdır.

Gökyüzünde bulutun bulunduğu durumlarda uygulanabilir. Yoğunlaşma çekirdekleri bulunmaması nedeniyle yağışın oluşmadığı durumlarda kullanılır.
Yoğunlaşma çekirdeği olarak; kuru buz (Karbondioksit buzu), su damlacıkları, nem çeken maddeler veya gümüş iyodür kullanılır. -5C sıcaklığa sahip bulutlara atılabilen CO2 buzu, CO2'nin -90C'de dondurulmasıyla elde edilir. Yağışa uygun şartlardaki bir buluta, 200 gr CO2 buzu atıldığında 100 ton yağış elde edilmesi mümkündür.
Yapay yağmurlar havaalanlarındaki sisi dağıtmak, doluyu azaltmak, orman yangınlarını söndürmek, yağışı artırmak amaçlarıyla kullanılmaktadır.
Dünyada 1940'lı yıllarda kullanılmaya  başlanan sistem, 1990'lı yıllarda İSKİ tarafından İstanbul'da uygulanmıştır. Daha sonraki yıllarda İzmir ve Ankara'da kullanılmıştır.

Yengeç Dönencesi (Tropic of Cancer), yeryüzünün kuzey yarım küresinde Ekvator'un 23° 27' kuzeyinden geçtiği varsayılan enlemdir. 23° 27' kuzey enlemine Yengeç Dönencesi adı verilir. Yerküre 23° 27' eksen eğikliğine sahip olduğu için oluşur. Yerküre yörüngesinde 21 Haziran konumunda iken, kuzey yarımküre güneşe doğru 23° 27' eğiktir. Bu durumda güneş ışınları Ekvator'dan 23° 27' kuzeye, yani Yengeç Dönencesine dik düşer.
Yengeç Dönencesi, 23°27′ güney enleminde yer alan Oğlak Dönencesinin simetriğidir. Ekvator, Yengeç Dönencesi, Oğlak Dönencesi, Kuzey Kutup Dairesi ve Güney Kutup Dairesi beş önemli enlemdir.
21 Haziran'da Güneş ışınları Yengeç Dönencesine dik açıyla gelmesine bağlı olarak:

Kuzey yarım kürede yaz mevsimi, güney yarım kürede ise kış mevsimi başlamaktadır.
Yengeç Dönencesinden kuzeye gidildikçe gündüz süreleri daha fazla uzar. Güneye gidildikçe gece süreleri uzar.
Dünya üzerinde herhangi bir noktadan, kuzeye doğru gidildikçe gündüzler uzamaya, güneye doğru gidildikçe geceler uzun olmaya başlar.
Kuzey yarım kürede en uzun gündüz, en kısa gece yaşanır. Bu duruma yaz gündönümü adı verilir. Güney yarım kürede ise bunun tam tersidir.
Yengeç Dönencesine Güneş ışınları dik açıyla geldiği için gölge boyu sıfırdır.
Bu tarihten sonra Güneş'in dik açı ile geldiği yerler güneye doğru kaymaya başlar.
Bu tarihten sonra kuzey yarım kürede gündüzler kısalmaya, geceler ise uzamaya başlar. Fakat 23 Eylül tarihine kadar gündüzler gecelerden uzun olmaya devam eder. 23 Eylül'de gece-gündüz eşitliği (12 saat gündüz-12 saat gece) yaşanır.
23 Eylül günü ise Güneş ışınlarının dik açı ile geldiği yer 0° enlemi olan Ekvator'dur.
Yengeç Dönencesinin üzerinden geçtiği ülkeler, batıdan doğuya (harita üzerinde) sırasıyla; Meksika, Bahamalar, Batı Sahra, Moritanya, Mali, Cezayir, Nijer, Libya, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Hindistan, Bangladeş, Miyanmar, Çin ve Tayvan'dır.

Dönenceler tespit edildiği 2000 yıl önce Dünya 21 Haziran'da Cancer (Yengeç) Takımyıldızı karşısındaydı. Tropic of Cancer adı buradan geliyordu. Fakat Dünya'nın Yörüngesel salınım hareketi dolayısı ile 21 Haziran'da artık Taurus (Boğa) Takımyıldızı karşısındadır.

Oğlak Dönencesi

Çağatayca, Çağatay Türkçesi veya Doğu Türkçesi, 15. yüzyılda Timurluların idaresi altında gelişen ve 15. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına dek Orta Asya'daki Müslüman Türk halkları tarafından ortak yazı dili olarak kullanılan dildir.
Çağatay Han, Cengiz Han'ın Börte Hatun'dan doğan ikinci oğludur. Cengiz Han'ın 1227 yılında ölmesinden sonra Türk-Moğol Devleti'nin yönetimi dört oğlu arasında paylaştırılmıştır. Bu paylaşımdan Çağatay Han'a verilen pay, doğuda Uygur ülkesinden batıda Semerkant ve Buhara'ya kadar olan bölgelerdir. Çağatay Han, belirtilen coğrafyayı, Cengiz Han’ın ölümünden sonra 1229 yılında toplanan kurultayda han seçilen kardeşi Ögedey adına yönetmiştir. Çağatay Hanlığı veya Çağatay Devleti olarak bilinen bağımsız siyasi yapı Çağatay Han'ın ölümünden sonra meydana getirilmiştir. Çağatay sözcüğü özellikle Duva Han'ın zamanında devletin resmî adı olarak kullanılmaya başlarken aynı zamanda Maveraünnehir'de yaşayan konar-göçer Türkleri tanımlamak için de kullanılmaya başlanmıştır. Bu adlandırma, Çağatay Hanlığı'nın ortadan kaldırılmasından sonra da varlığını sürdürmüştür. Timürlüler devri ve sonrasında hatta 19. yüzyıla dek Çağatay adının bazı konar-göçer topluluklar arasında kimlik mahiyeti taşıdığı görülmüştür.
Çağatay teriminin bir edebî dili tanımlamak üzere kullanımını ilk kez Ali Şir Nevâyî’de görülür. Nevâyî, Mizanü’l Evzan’da “Çağatay lafzı” terimini kullanmıştır. Bununla beraber Nevâyî döneminin edebî dilini tanımlarken daha çok “Türk tili, Türki til ve Türkçe” gibi terimleri tercih etmektedir. 15. ve 16. yüzyılda Doğu Türkçesiyle eser veren diğer müellifler de eser verdikleri edebî dili tanımlamak için “Türk tili, Türk elfāzı, Türki til, Türki lafzı, Türkçe til, Türki ve Türkçe” terimlerini kullanırken Çağatay terimini hemen hemen hiç kullanmamışlardır. Avrupa'da Çağatayca teriminin yerleşmesine önayak olan Yahudi asıllı Macar türkolog A. Vámbéry olmuştur. A. Vámbéry tarafından 1867 yılında yayımlanan Cagataische Sprachstudien adlı eserden sonra Avrupa'da Türk dili üzerine araştırma yapanlar arasında Çağatayca terimi rağbet görmeye başlamıştır. Bununla beraber 18. yüzyılın sonlarında yazılan ve Batılılar tarafından hazırlanan ilk Çağatay Türkçesi sözlüğü olan Vocabularium Linguae Giagataicae sive Igureae adlı Doğu Türkçesi-Latince sözlük, Çağatayca teriminin Vámbéry'den önce de Batı'da kullanıldığını göstermektedir. Macar Jozsef Thury, Alman Martin Hartmann ve başka türkologlar da Doğu Türkçesini ifade etmek için Çağatayca terimini kullanmışlardır. Bununla beraber Dictionnaire turk-oriental adlı Doğu Türkçesi sözlüğü hazırlamış olan Pavet de Couteille ve yine Doğu Türkçesi sözlüğü hazırlayan Alman bilim insanı J. Th. Zenker, Doğu Türkçesi terimini kullanmayı tercih etmişlerdir. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılların başlarında Rus türkologlar ve öğrenimini Rusya'da gören yabancı türkologlar Çağatayca terimiyle Uygurca sonrası Orta Asya edebî eserlerine işaret etmişlerdir. Doğu Türkçesi terimini ise daha geniş anlamda kullanmışlardır. W. Radloff Doğu Türkçesini yaşayan Sibirya grubu lehçeleri için kullanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında E. E. Bertels, A. M. Şçerbak, V. V. Reşetov gibi Sovyet türkologları Çağatayca yerine “starouzbekskiy” yani Eski Özbekçe veya “drevneuzbekskiy” yani Kadim Özbekçe terimlerini kullanmaya başlamışlardır. Çağatay Türkçesinin olgunlaşmasında Harezm Türkçesinin ve Altın Ordu Kıpçak Türkçesinin, dolayısı ile de Karahanlı Türkçesinin edebî geleneğinin tesiri vardır. Çağatay Türkçesi, Yusuf Has Hacip tarafından işlenmiş edebî dilin yani Karahanlı Türkçesinin ve daha sonraki birkaç asır boyunca Orta Asya Türkleri için ortak yazı dili ve edebî dil olarak kullanılmış olan Harezm Türkçesinin mirası üzerinde şekillenmiştir.

Samoyloviç, Çağatay edebî dilini de dört döneme ayırmıştır: l. İlk Çağatayca ya da Nevâyî'den önceki Çağatayca devri (XV. yüzyıl başlarından Nevâyî'nin ilk eserini verdiği 1465 yılına kadar), 2. Klasik Çağatayca devri (1465-XVI. yüzyılın ortaları), 3. Klasik devirden sonraki Çağatayca devri (XVII. yüzyılın sonuna kadar), 4. Son Çağatayca devri (XVIII. ve XIX. yüzyıllar). Çağatay sözcüğünün anlamını genişleten Köprülü ise, XIII.-XIX. yüzyıllar arası olarak kabul ettiği bu dönemi beş devreye ayırır: l. İlk Çağatay devri (XIII. ve XIV. yüzyıllar), 2. Klasik Çağatay devrinin başlangıcı (XV. yüzyılın ilk yarısıNevâyî'ye kadar), 3. Klasik Çağatay devri (XV. yüzyılın son yarısı-Nevâyî devri), 4. Klasik devrin devamı (XVI. yüzyıl-Babur ve Şeybanlılar devri), 5. Gerileme ve çökme devri (XVII.-XIX. yüzyıllar). Eckmann ise Çağatayca Türkçesini  üç döneme ayırır: l. Klasik öncesi dönem (XV. yüzyılın başından Nevayî'nin ilk divanını yazdığı 1465'e kadar olan dönem-XV. yüzyılın ilk yarısı), 2. Klasik Çağatayca dönemi (1465-1600, XV. yüzyılın ikinci ve XVI. yüzyılın ilk yarısı), 3. Klasik sonrası dönem (1600-1921, XVI. yüzyılın ilk yarısından XIX. yüzyılın sonuna kadar).
Çağatay Türkçesi, özellikle Ali Şir Nevâyî'nin bırakmış olduğu tesirden sonra Batı Türkçesi sahası dışında kalan Türklerin hemen hepsinin ortak yazı dili olmuştur. Nevâyî'nin bıraktığı etki öylesine güçlü olmuştur ki Anadolu ve İstanbul'dan Türkistan'a, Hindistan'dan Azerbaycan'a kadar çok geniş bir coğrafyada birçok Türk şairi Nevâyî'yi üstad olarak kabul etmişler, onu örnek almışlar ve ona nazireler yazmışlardır. 15. yüzyılda Anadolu'ya Osmanlı şairi Basîrî tarafından Nevayî'nin divanlarının getirilmesi ve Azmî tarafından külliyatının toplanması ile Nevayî Anadolu'da tanınmış ve Anadolu şairleri Doğu Türkçesi ile şiir söyleme geleneğini Nevayî'nin dilinden nazireler yazarak devam ettirmişlerdir. Nevayî'ye Çağatay Türkçesiyle nazireler yazmak modasının, Anadolu ve Azerbaycan şairleri arasında, 19. asra kadar devam ettiği bilinmektedir. Ali Şir Nevayî'den etkilenen ve ona nazireler yazan şairlerden biri de Muhibbi mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman'dır.
Çağatay Türkçesi, 19. asrın ortalarına kadar Türkistan'ın her tarafında, Kazak ve Kazan coğrafyalarında edebî dil ve resmi dil olarak kullanılmaya devam etmiştir. Bu durum 18. ve 19. asırlarda Türkistan'ın Ruslar tarafından işgal edilmesiyle değişmeye başlamış, umumi edebî dil ve resmi dil olan Çağatay Türkçesinin yerini mahalli lehçeler almaya başlamıştır. Mahalli lehçeleri ön plana çıkartma girişimlerinin ilk olarak 1861'den sonra Kazan Üniversitesi'nde Türk dilleri profesörü olan misyoner Nikolay İlminski tarafından sistemlileştirildiği bilinmektedir. Türk boylarını Hristiyanlaştırma arzusu içindeki İlminski, misyonerlik faaliyetlerinin ulusal dil ve kültürlere dayanılarak yapılması fikrini ortaya atmıştır.  İlminski, bu doğrultuda Kazan Türkleri için Kiril alfabesine dayanan bir “Tatar alfabesi” ve Kazak Türkleri için de yine Kiril harflerine dayanan bir “Kazak alfabesi” icat etmiştir. Çarlık Rusya, 1870 yılından itibaren, Hristiyanlaştırılan Kazan Türkleri için birçok “Tatar Okulu” açmış, Kazak-Kırgız, Özbek ve Türkmen lehçelerinde gazeteler çıkarmıştır. Yine aynı yıldan itibaren Rus-Kazak okulları da açılmaya başlanmıştır. İlminski, bir yandan mahalli lehçeleri bölgesel olarak desteklerken bir yandan da herhangi bir mahalli lehçenin Türkler arasında ortak yazı dili konumuna yükselmemesi için çabalamış ve İlminski'nin politikaları Sovyet Rusya döneminde Stalin tarafından ortaya konan milliyetler politikasının temelini oluşturmuştur. Bir diğer misyoner Ostroumov, Taşkent'te 1883'ten 1917'ye kadar Farsça tesirindeki şehir ağzına dayanan mahalli bir lehçe ile “Türkistan Vilayeti’nin Geziti” isimli gazeteyi çıkartarak, Taşkent ağzının resmi dil seviyesine çıkarılmasına zemin hazırlamıştır. Bolşevikler, mahalli lehçeleri birbirlerinden iyice ayırmak, aradaki farkları keskinleştirmek ve karşılıklı etkileşimi en aza indirmek için her mahalli lehçeye farklı harfler içeren Latin alfabelerini dayatmışlardır. Rus istilasındaki Türkistan Türkleri, 1920'lerden 1937-1940 yıllarına kadar bu Latin alfabelerini kullanmışlardır. Bu süreçten sonra Sovyet idaresindeki tüm Türklere tekrar Kiril alfabesi dayatılmıştır. Kiril alfabeleri de her Türk boyu için ayrı ayrı düzenlenmiş ve toplamda 19 farklı alfabe oluşturulmuştur. 16 Eylül 1924'te Türkistan'daki Bolşevik Merkez İdaresi'nin kararıyla “Türkistan” adı da kullanımdan kaldırılmış ve yerine “Orta Asya” tabiri getirilmiştir. 1929-1939 yılları arasında Berlin'de Türkistan Türkleri tarafından Çağatay Türkçesi dil özelliklerini muhafaza etmeye çalışılarak çıkartılan Yaş Türkistan dergisinde mezkur Sovyet politikaları sert biçimde eleştirilmiştir. Bu dergide İsen Tursun mahlasıyla yazan Tahir Çağatay'ın verdiği bilgiye göre Sovyet Rusya hükûmeti, Doğu Türkçesiyle meydana getirilmiş edebiyatı külliyen yok sayarak, halklara edebî dil verdiğini iddia etmiş ve bunu inkâr edenleri nankörlükle suçlamıştır. 1936 yılına gelindiğinde Sovyetler tarafından Türkistan'ın parçalanmasıyla oluşturulan sosyalist cumhuriyetlerin sınırları belirlenmiş ve mahalli lehçeler resmi dil statüsüne çıkarılmış ve Çağatay Türkçesi tarih sahnesinden çekilmiştir.

Çağatayca yazılmış eserlerin hemen hemen tümü Arap kaynaklı alfabeyle olmuştur. Bununla birlikte Eski Uygur alfabesiyle yazılmış bazı Çağatayca metinlere de rastlanmıştır.

Çağataycada, Orta Asya Türk yazı dilinin önceki dönemlerindeki bazı sesbilimsel ve biçimbilimsel birimlerin farklılaştığı dikkati çeker:
Örnek:
İlk hecede e/i değişmesi (keç-kiç(geç), men/min (ben) gibi), e/ö değişmesi (erük/örük (erik), teşüt/töşük(Deşik) gibi), ünsüz ikizleşmesi (yiti/yitti(Yedi), katıg/kattık(Katı gibi).
Bütün Türk lehçelerinde olduğu gibi Çağatayca'da da yalın, bileşik ve girişik cümle yapıları kullanılmıştır. Çağatayca'da büyük bir oranda İslam kültürünün etkileri de görülür. Arapça, özellikle Farsça sözcük ve tamlamalar oldukça çoktur. Çağatayca yerini bugün modern Özbekçeye ve modern Uygurcaya bırakmıştır.

Mir'âtü'l-Memâlik
Babürnâme
Mecalisü'n-Nefais
Hayret-ül-Ebrar
Lisânü't-Tayr
Ferhat ile Şirin
Leyla ile Mecnun
Sab'a-i Seyyar
Seddî İskenderî
Baykara Divanı
el-Mevahibü'l-A

Bu, dünyadaki çöllerin bulundukları bölgeye göre gruplanmış bir çöl listesidir.

Kalahari Çölü - Botswana'nın büyük bölümünü ve Namibya ile Güney Afrika'nın bazı kısımlarını kapsayan bir çöl
Karoo Çölü - güney Güney Afrika'nın bazı kısımlarını kapsayan bir çöl
Namib Çölü - günümüz Namibya'sında bir çöl
Danakil Çölü - Afar Üçgeni'nde uzanan ve kuzeydoğu Etiyopya, güney Eritre, güney Cibuti ve en kuzeybatı Somali'yi kapsayan bir çöl
Eritre Kıyı Çölü - Eritre kıyılarının güney kesiminde ve Cibuti kıyılarında uzanan bir çöl
Guban Çölü - kuzeybatı Somali kıyılarında uzanan bir çöl
Grand Bara Çölü - güney Cibuti'nin bazı kısımlarını kapsayan bir çöl
Chalbi Çölü - kuzey Kenya'da Etiyopya sınırı boyunca bir çöl
Nyiri Çölü - Tanzanya sınırı boyunca güney Kenya'da bulunan bir çöl
Lompoul Çölü - kuzeybatı Senegal'de Dakar ve Saint-Louis arasında uzanan bir çöl
Sahra Çölü - Afrika'nın en büyük çölü ve Kuzey Afrika'nın çoğunu kapsayan dünyanın en büyük sıcak çölü aşağıdakilerden oluşur:
Ténéré - kuzeydoğu Nijer ve batı Çad'ı kapsayan bir çöl
Tanezrouft - Hoggar Dağları'nın batısında, kuzey Mali, kuzeybatı Nijer ve orta ve güney Cezayir'i kapsayan bir çöl
El Djouf - kuzeydoğu Moritanya'yı ve kuzeybatı Mali'nin bazı kısımlarını kapsayan bir çöl
Djurab Çölü - Çad'ın orta kuzeyini kapsayan bir çöl
Tin-Toumma Çölü - Ténéré'nin güneyinde, güneydoğu Nijer'i kapsayan bir çöl
Libya Çölü (Batı Çölü olarak da bilinir) - Nil Nehri'nin batısında doğu Libya, batı Mısır ve kuzeybatı Sudan'ı kapsayan bir çöl
Beyaz Çöl - Batı Mısır'ın bir bölümünü kapsayan ve Mısır'ın Farafra kentinde bulunan bir çöl
Doğu Çölü - Nil Nehri ile Kızıldeniz arasında doğu Mısır ve kuzeydoğu Sudan'ı kapsayan bir çöl
Nubian Çölü - Nil Nehri ile Kızıldeniz arasında kuzeydoğu Sudan'ı kapsayan bir çöl
Bayuda Çölü - Nubian Çölü'nün hemen güneybatısında yer alan doğu Sudan'ı kapsayan bir çöl
Sina Çölü - Mısır'daki Sina Yarımadası'nda bulunan bir çöl
Atlantik Kıyı Çölü - Sahra Çölü'nün batı kıyısı boyunca uzanan ve Batı Sahra ve Moritanya'da dar bir şerit kaplayan bir çöl

Arabian Desert - Arap Yarımadası'ndaki çöl kompleksi şunları içerir:
Al Khatim Çölü - Abu Dabi yakınlarındaki bir çöl
Al-Dahna Çölü - Arap Çölü'nün ana merkezi bölümü olan ve Suudi Arabistan'ın bazı kısımlarını kapsayan bir çöl
Boş Çeyrek (Arapça: Rub' al Khali) - Suudi Arabistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen'in çoğunu kapsayan dünyanın en büyük kum çölü
Nefud Çölü - Arap Yarımadası'nın kuzey kesiminde bir çöl
Ramlat al-Sab`atayn - kuzey-orta Yemen'de bir çöl
Wahiba Sands - Umman'ın büyük bir bölümünü kapsayan bir çöl
Judaean Çölü - doğu İsrail ve Batı Şeria'da bir çöl
Negev - güney İsrail'de bulunan bir çöl
Bromo Kum Denizi - Bromo Tengger Semeru Ulusal Parkı'nda volkanik bir çöl, Doğu Java, Endonezya
Dasht-e Kavir - İran'ın merkezinde bir çöl
Dasht-e Lut - güneydoğu İran'da büyük bir tuz çölü
Polonya Çölü - doğu İran'da bir çöl
Marenjab Çölü - İran'ın merkezinde bir çöl
Katpana Çölü - Pakistan'da soğuk bir çöl
İndus Vadisi Çölü - Pakistan'da bulunan bir çöl
Kharan Çölü - Pakistan'da bulunan bir çöl
Suriye çölü - Suriye, Ürdün ve Irak'ta bulunan bir çöl
Thal Çölü - Pakistan'da bir çöl
Thar Çölü - Hindistan ve Pakistan'da bir çöl
Cholistan Çölü - Pakistan'da bir çöl
Dasht-e-Margo - güneybatı Afganistan'da bir çöl
Kyzyl Kum - Kazakistan ve Özbekistan'da bir çöl
Kara Kum - Orta Asya'da büyük bir çöl
Lop Çölü - Çin'de bir çöl
Ordos - kuzey Çin'de bir çöl
Kubuqi Çölü - kuzey Çin'de bir çöl
Mu Us Çölü - kuzey Çin'de bir çöl
Gobi - Moğolistan ve Çin'de bir çöl
Badain Jaran Çölü - Çin'de bir çöl
Hami Çölü - Çin'de bir çöl
Tengger Çölü - Çin'de bir çöl
Taklamakan - Çin'de bulunan bir çöl
Gurbantünggüt Çölü - kuzeybatı Çin'de bulunan bir çöl
Kumtag Çölü - kuzeybatı Çin'de bir çöl
Karapınar Çölü - Güney Orta Anadolu'da bir çöl

Bardenas Reales - Navarre, İspanya'da yarı kurak bir çöl (455 km 2)
Cabo de Gata-Níjar Tabiat Parkı
Monegros Çölü - Aragón, İspanya'da yarı kurak bir çöl
Tabernas Çölü - Almería, İspanya'da yarı kurak bir çöl (280 km 2)

Błędów Çölü - Polonya'da bir yarı çöl
İzlanda Yaylaları – İzlanda'nın iç platosu; iklim olarak bir çöl değil, ama etkili bir şekilde çöl, çünkü yağış volkanik toprağa o kadar hızlı nüfuz ediyor ki toprak verimsiz (20.000 km 2 )
Ryn Çölü - batı Kazakistan ve güneybatı Rusya'da bir çöl
Oltenian Sahra - Dolj County, Oltenia, Romanya'da bir çöl
Oleshky Sands - Herson Oblast, Ukrayna'da bir kum çölü
Lieberose Çölü - güney Brandenburg, Almanya'da eski bir askeri eğitim sahasında bir çöl

Chihuahua Çölü, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bir çöl
Büyük Havza Çölü
Kara Kaya Çölü
Ölüm Vadisi
Mojave Çölü Amerika Birleşik Devletleri'nde bir çöl
Kızıl Çöl (Wyoming)
Sonoran Çölü Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika'da bir çöl
Colorado Çölü
Gran Desierto de Altar
Thompson Platosu Kanada'da bir çöl

Central Desert - merkezi bir Avustralya çölü
Gibson Çölü - merkezi bir Avustralya çölü
Büyük Sandy Çölü - kuzeybatı bir Avustralya çölü
Büyük Victoria Çölü - Avustralya'nın en büyük çölü
Küçük Sandy Çölü - batı Avustralya çölü
Simpson Çölü - merkezi bir Avustralya çölü
Strzelecki Çölü - güney-orta Avustralya çölü
Tanami Çölü - kuzey Avustralya çölü

Rangipo Çölü - Yeni Zelanda'daki Kuzey Adası Volkanik Platosu'nda çöl benzeri çorak bir plato (yılda 1,5–2,5 m yağışlı)

Atacama Çölü - Şili ve Peru'da bir çöl
La Guajira Çölü - Venezuela'da bir çöl
Monte Çölü - Arjantin'de, Patagonya Çölü'nün üzerinde daha küçük bir çöl
Patagonya Çölü - Arjantin'de bulunan Amerika'nın en büyük çölü
Sechura Çölü - Peru'nun Piura Bölgesi'nin güneyinde bulunan bir çöl
Jalapão - Tocantins, Brezilya'da bir çöl parkı

Antarktika Çölü – dünyanın en büyük çölü
Meyer Çölü - Güney Kutbu'na yakın küçük bir çöl

Arktik Çölü - donmuş okyanus, kara buzu ve tundradan oluşmasına rağmen dünyanın en büyük ikinci "çölüdür", bu nedenle (bu bölümün geri kalanı gibi) herhangi bir geleneksel anlamda bir çöl iklimi değildir.
Kuzey Amerika Arktik - Kuzey Amerika'da büyük bir tundra
Grönland - Antarktika gibi çoğunlukla kara buzu ile kaplı
Rus Arktik - Rusya'da büyük bir tundra

Bazı coğrafi özellikler "çöl" olarak anılır ve bu kelime, bir çöl için herhangi bir meteorolojik tanımı karşılamasa da, adlarında bile yer alabilir.

Accona Çölü – Siena bölgesi, İtalya.
Barreiro da Faneca – Azorlar'da killi geniş alan.
Błędowska Çölü - Polonya'daki kumlu alan.
Carcross Çölü - Kanada, Yukon'daki kumul sistemi.
Chara Sands - Sibirya bölgesi, Rusya.
Deliblatska Peščara – Voyvodina, Sırbistan'da geniş kum.
Maine Çölü – Amerika Birleşik Devletleri, Maine'de 40 dönümlük geniş buzul kumulları.
Galler Çölü - Galler'in geniş, yüksek bir bölgesi.
Dunas dos Ingleses - Brezilya'da kumul sistemi.
Dungeness - Güney Doğu İngiltere, Birleşik Krallık'ta yanıltıcı bir şekilde "Britanya'nın tek çölü" lakaplı tek genişlik.
Joaquina Plajı - Brezilya'da bir plaj.
Kaʻū Çölü - yakındaki Kīlauea yanardağının neden olduğu asit yağmuru nedeniyle Hawaii'de bir çölleşme alanı.
Larzac – Massif Central, Fransa'nın güneyindeki kireçtaşı karst platosu .
Lençóis Maranhenses Ulusal Parkı
Melnik Çölü Kanyonu - Bulgaristan'da bir kanyon.
Oltenian Sahra – Oltenia, Romanya'daki çölleşme alanı.
Taş Çölü - Bulgaristan'da kaya oluşumu .
Kızıl Çöl - Güney Afrika'da çöl benzeri bölge.
Lemnos'un kum tepeleri – Lemnos, Yunanistan'daki kumul genişliği.
Sands of Đurđevac - Hırvatistan'daki kumul sistemi.
Sleeping Bear Dunes - Michigan, Amerika Birleşik Devletleri'nde göl kıyısı.
Słowiński Ulusal Parkı – Polonya'daki geniş kum tepeciği.
Tottori Kum Tepeleri - Japonya'nın Tottori Eyaletindeki kumul sistemi.
Çad Havzası Ulusal Parkı - Kuzey Nijerya'daki çöl parkı.

Çölleşme
Tundra

Üstyurt, Orta Asya'nın batısında, Kazakistan'ın güneyinde, Türkmenistan ve Özbekistan'ın kuzeyinde aynı adı taşıyan platoda yer almaktadır. Kuzeyden Mangışlak yarımadası, batıdan Karaboğazgöl Körfezi, doğudan Aral Denizi ve Amu Derya Nehri ile çevrilidir.
Çölün alanı 200.000 km². Çöl yüzeyinin ana manzarası killi, kil-tuzlu] kayalardan oluşur. Güneydoğuda plato kil-çakıl kayalardan oluşmaktadır. Çölün bir kısmı çimlerle kaplıdır. Şu anda çöl iki bölüme ayrılmıştır: yarı çöl ve çöl.

Temmuzda aylık ortalama sıcaklık 26-28 °C'dir. Bazı yıllarda çölde 40-60 °C bile olduğu bilinmektedir. Ortalama yıllık yağış 120 mm'yi geçmez. Yağışlar esas olarak sonbahar-kış döneminde düşer. Güz mevsiminde sıcak ve temiz hava bulunur. Bazı yıllarda donlar görülür. Kış kısa ve sıcaktır. Kışın soğuğuna esas olarak Sibirya'dan gelen antisiklonun etkisi neden olur. Ocak ayının ortalama aylık sıcaklığı -2.5°-5 °C'dir. Sert kış, Aralık ayının sonundan Ocak ayının başına kadardır. Nadiren kar yağar. Bazı yıllarda -26° ila  -41° arasında bile olabilir. Bazı yerlerde -45 derece gözlemlenmiştir. Kış ayları kum fırtınaları ve kuvvetli rüzgarlarla karakterizedir.

Yüzeyine bakıldığında, esas olarak gri-kahverengi, tuzlu topraklardan oluştuğu görülebilir. Yaz sonunda kil kayalarından oluşan toprak da oluşur.

1980'lerde Üstyurt'un güneydoğusunda Jaslig yerleşimi yakınında bir askeri kamp bulunmaktaydı. Test sahasında kimyasal silah testleri ve bu silahlara karşı koruma testleri yapıldı. Kimyasal silahların eğitimini organize eden askerî birlik Nukus şehrinde bulunuyordu. 1990'larda askerî birlik kapatıldı ve menzil kaldırıldı.

Ustyurd 18 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aral Denizi'nden Hazar Denizi'ne. 28 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PaleoKazakhstan.info: Ustyurd 6 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aletsch buzulu, yüzölçümü açısından Alpler'in en büyük ve en uzun buzuludur. Wallis Kantonu 'nda Bern Alpleri'nin güney çatısında, İsviçre'de bulunur. Buzul 23,6 km uzunluğunda (2002) olup 117,6 km²'lik bir alanı örter. Yaklaşık 27 milyar ton buzdan oluşur.

Büyük Aletsch Buzulu'nun kaynağı 3800 m yükseklikte bulunan Jungfrau bölgesidir. Konkordiaplatz'daki 6 km²'lik büyüklüğe sahip ve sadece çok az eğimli buz alanı, üç görkemli koldan aşağıya akar.

Batıdan Büyük Aletschfirn, Aletschhorn 'nun (Aletsch Boynuzu) etekleri ve Dreieckhorn (Üçgen Boynuzu) boyunca aşağıya akar. Büyük Aletschfirn, kuzeyden başka üç kar yığını ile beslenir. Bunlar Ebnefluhfirn, Gletscherhornfirn ve Kranzbergfirn'dir. Bu üç kar alanının da çıkış noktaları deniz seviyesinden 3800 m yüksekliktedir. Ebnefluhfirn ile beraber Büyük Aletschfirn'in Konkordiaplatz'a kadar olan uzunluğu 9 km ve ortalama genişliği 1,5 km'dir. Batıya doğru Büyük Aletschfirn 3173 m yükseklikte Lötschen Boşluğu 'nun buzul geçidinde, Lötschen Vadisi'ne akan Lang Buzulu ile birleşir.
Kuzeybatıdan akan Jungfraufirn Aletsch Buzulu'nun devamı olsa da üçlü buzul kütlenin en kısasıdır. Kaynağı Mönch'ün güney kanadı ile Jungfraujoch noktası ve Jungfrau'nun doğu kanadıdır. Konkordiaplatz'a kadar Jungfraufirn 7 km kadar yolu kat eder Kranzberg 'in batısı ve Trugberg 'in doğusunda kavis alır.Üst kısımlarında 2 km altlarda ise 1 km genişliğindedir.
Kuzeyden Ewigschneefeld akar. Çıkış noktası Mönch'ün doğu kanadı olup bir kavis alarak Trugberg'i dolanır. Aynı şekilde Fiescherhorn ve Grünhorn'un doğusunda Konkordiaplatz 'a akar. Buraya kadar 8 km uzunluğunda ve ortalama 1,2 km genişliğindedir. Konkordiaplatz'a açılan ağız % 25 - 30 luk bir yokuşla dik bir şekilde ulaşır ve buzul burada uçurumlaşır. Kuzeye doğru Ewigschneefeld, karla kaplı geçiş üstünde Aşağı Mönchsjochs 'da 3529 m yükseklikte Aşağı Grindelwald Buzulu ile birleşir. Mönch ve Trugberg arasında, Yukarı Mönchsjoch (3627 m) noktasıdan Jungfraufirn'e bir bağlantı oluşur. Konkordiaplatz'a doğudan nispeten küçük Grüneggfirn açılır (3 km uzunluğunda ve ortalama 600 m genişliğinde). Bu ise doğuya doğru Grünhorn Boşluğu'nun (3280 m) buzul geçidi ile Fiescher Buzulu ile birleşir.
Konkordiaplatz'dan buz kütlesi yaklaşık 1.5 km genişlikle yıllık 180 m yi bulan hızla güneydoğu istikametinde, Rhône Vadisi 'ne doğru akar. Batıda Dreieckhorn ve doğudaysa Büyük Wannenhorn tarafından durağan hale getirilir. Daha sonra sağa doğru büyük bir viraj çizerek sürekli daha fazla güneybatıya sapar ve Eggishorn ve Bettmerhorn'un sırtları vasıtasıyla Rhône Vadisi'nden ayrılır. Büyük Aletsch Buzulu'nun en alt kısmı, kenar ve orta kısımlarda sürüklediği materyallerle örtülüdür. Buzul dili 1560 m yükseklikte, lokal orman sınırının epey altında yer alır.
Büyük Aletsch Buzulu dikkate değer bir buz kalınlığı gösterir. Konkordiaplatz'da buzulun 900 m den fazla buz kalınlığı vardır. Güneye doğru buzun bu görkemi yavaş yavaş yaklaşık 150 m ye kadar düşer. Karakteristik özelliği, hemen hemen Büyük Aletsch Buzulu'nun orta kısmında bulunan iki adet koyu, kayalar ve çöküntülerle oluşan buzultaşı izidir ki bu izler Konkordiaplatz'dan buzul diline kadar bütün mesafe boyunca sürer. Bunlar orta kısım buzultaşı olup, üç ana karın (firn) buzunu birbirinden ayırır. Batı buzultaşı Kranzberg Buzultaşı diye adlandırılırken, doğudaki Trugberg Buzultaşı adını taşır.

Küçük Buz Çağı'nda 19. yüzyılın ortalarında Aletsch Buzulu 2.5 km daha vadi aşağıya uzanırdı. Küresel ısınma sebebiyle yaklaşık 1970'ten itibaren, özellikle Konkordiaplatz'dan aşağı bölümlerde buzul hacmini yitirmiştir. Hem kenar kısımlarda hem de buzul dili alanında kilometrelerce büyüklükteki alan kaybolmuştur. 1850'den beri buz kalınlığı yer yer 100 m den fazla azalma göstermiştir. Daha önceleri Yukarı Aletsch Buzulu ile Orta Aletsch Buzulu doğrudan Büyük Aletsch Buzulu'yla birleşiyordu. Strahlhornile Eggishorn 'un çukurunda Märjelen Gölü 19. yüzyılda buzulların set oluşturmasıyla, tam bir buzul kenarı gölü haline gelmiştir. Buzulun parçalanması ile olan ani taşmalar sonucu Massa Nehri'nin kuvvetli sel taşkınlarına sebep olur.
Kısa süreli iklim değişkenliklerine karşı buzul, kütlesinin büyüklüğünden dolayı görece bağışıklıdır. Diper birçok buzulun aksine yetmişli yılların sonu ile seksenlerin başında Aletsch Buzulu geçici soğumalara ve aynı şekilde sıcaklıklara çok az tepki vermiştir. 1983'ten beri son yıllardaki sürekli artan aşırı sıcaklıklar sebebiyle, diğer tüm Alp buzulları gibi Aletsch de belirgin bir şekilde çekilmektedir.

Aletsch Buzulu çok eski zamandan beri seyahat edenler için görülmeye değer özel bir yer olup, araştırmacılar için önemli bir inceleme objesidir. 1937'den beri Jungfraujoch'da ve 1976'dan beri Riederfurka araştırma istasyonları bulnnmaktadır. Çok sayıda teleferik hatlarıyla Riederhorn ile Eggishorn'un sırtlarından buzulun aşağı kısımının buzul dili kesimine bakış yakalanır. 1912 yılında Jungfrau raylı hattının inşasından sonra Jungfraujoch'da burada yaşamayan insanlar için de buzulun üst kısımlarını seyretmek mümkün hale gelmiştir.
Konkordiaplat'ın doğusunda Fülberg'in yamacında 2850 m yükseklikte İsviçre Alpler Klubü'nün Konkordia kulübeleri bulunur. Bu kulubeler yüksek alplerdeki buzul rotasında, Grinsel Geçidi bölgesine giderken önemli etap yeri olarak hizmet eder.

Büyük Aletsch Buzulu bölgesi, özgün Aletsch Ormanı ve çevresindeki bölgeleri ile birlikte 13 Aralık 2001'den beri UNESCO Dünya Doğa Mirası altındaki Jungfrau-Aletsch-Bietschhorn'ın bir parçasıdır.

 Wikimedia Commons'ta Aletsch Buzulu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Aletschgletscher (pdf)
Weltnaturerbe Aletschgebiet
Gletscher im Aletschgebiet
Längenveränderung des Grossen Aletschgletschers seit 1870 28 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilddokumentation Grosser Aletschgletscher

Ani iklim değişikliği, iklim sisteminin, enerji dengesi tarafından belirlenen doğal dönüşüm hızının ötesinde, daha hızlı bir şekilde dönüşüme zorlanmasıyla ortaya çıkar. Bu dönüşüm, meteor çarpması gibi ani dışsal olaylarla tetiklenebileceği gibi, dışsal zorlamaların etkisiyle mevcut dönüşüm hızını geçebilir. Dolayısıyla ani iklim değişikliği, bir iklimin normal seyrinin ötesinde bir hızla gerçekleşen, genellikle dışsal zorlamalarla tetiklenen ve doğal dengeyi bozan bir süreçtir. Geçmişteki ani iklim değişilikleri arasında Karbonifer Yağmur Ormanlarının Çöküşü, Erken Dryas Devri, Dansgaard-Oeschger olayları, Heinrich olayı ve muhtemelen  Paleosen-Eosen Termal Maksimum yer almaktadır. Bu terim aynı zamanda iklim değişikliği bağlamında, bir insan ömrünün zaman ölçeğinde tespit edilebilen ani iklim değişikliğini tanımlamak için de kullanılmaktadır. Bu tür bir ani iklim değişimi, iklim sistemi içindeki geri besleme döngülerinin veya iklim sistemindeki devrilme noktalarının bir sonucu olabilir.
Bilim insanları ani olaylardan bahsederken farklı zaman ölçekleri kullanabilmektedir. Örneğin, Paleosen-Eosen Termal Maksimum'un ortaya çıkış süresi birkaç on yıl ile birkaç bin yıl arasında değişebilir. Buna karşılık iklim modellerine göre, süregelen sera gazı emisyonları nedeniyle 2047 yılında dünya'nın yakın yüzey sıcaklığı, son 150 yıldaki alışılmış değişim aralığından sapabilir.

Ani iklim değişikliği geçmişte muhtemelen aşağıdaki gibi geniş kapsamlı ve ciddi etkilere neden olmuştur:

Başta Permiyen-Triyas yok oluşu ve Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü olmak üzere kitlesel yok oluşların ani iklim değişikliğinin bir sonucu olduğu öne sürülmüştür.
Biyoçeşitlilik kaybı: ani iklim değişikliği ve diğer yok olma olayları olmasaydı, Dünya'nın biyoçeşitliliği artmaya devam edecekti.
Okyanus akıntılarında değişiklikler, örneğin:
El Niño etkisinin artışı
Erken Dryas devri sırasında meydana gelmiş olabilecek termohalin döngüsündeki potansiyel bozulma.
Kuzey Atlantik salınımındaki değişiklikler
Daha şiddetli hava olaylarına katkıda bulunabilecek Atlantik meridyonel devridaim döngüsündeki değişiklikler.

Nükleer kış
Volkanik kış
Yok oluş

Anoksik olay, Dünya okyanuslarının geniş alanlarında çözünmüş oksijenin (O2) tükendiği ve toksik, öksinik (anoksik ve sülfidik) suların oluştuğu bir dönemi tanımlamaktadır. Anoksik olaylar milyonlarca yıldır meydana gelmemiş olsa da, jeolojik kayıtlar geçmişte birçok kez meydana geldiğini göstermektedir. Anoksik olaylar birkaç kitlesel yok oluşla aynı zamana denk gelmiştir ve bunlara katkıda bulunmuş olabilir. Bu kitlesel yok oluşlar arasında jeobiyologların biyostratigrafik tarihlemede tarih belirteci olarak kullandıkları yok oluşlar da bulunmaktadır. Öte yandan, Kretase ortalarından kalma, anoksik olaylara işaret eden ancak kitlesel yok oluşlarla ilişkilendirilmeyen yaygın, çeşitli siyah-şeyl yatakları bulunmaktadır. Birçok jeolog okyanustaki anoksik olayların okyanus hareketlerinin yavaşlamasıyla, iklimsel ısınmayla ve yüksek sera gazı seviyeleriyle güçlü bir şekilde bağlantılı olduğunu düşünmektedir. Araştırmacılar, artan volkanizmayı (CO2 salınımı) “ öksinia için temel dış tetikleyici” olarak ileri sürmüşlerdir.
Holosen çağında çiftliklerden ve lağımlardan dolayı besin öğelerinin d
enize salınması gibi insan kaynaklı nedenlerle dünya genelinde nispeten küçük ölçekli ölü bölgeler oluşmuştur. İngiliz okyanus bilimci ve atmosfer bilimci Andrew Watson, tam kapsamlı okyanus anoksisinin gelişmesinin “binlerce yıl” alacağını söylemektedir. Modern iklim değişikliğinin böyle bir olaya yol açabileceği fikri Kump'ın hipotezi olarak da anılmaktadır.

Meromiktik göl
Okyanusların asitlenmesi
İklim değişikliği

Arktik metan emisyonları atmosferdeki metan yoğunluğunun artmasına katkıda bulunmaktadır. Kuzey Kutup bölgesi metan gazının birçok doğal kaynağından biri olsa da, günümüzde iklim değişikliğinin etkileri nedeniyle bunun insan kaynaklı bir bileşeni de bulunmaktadır. Kuzey Kutbu'nda insan etkisiyle ortaya çıkan başlıca metan kaynakları, donmuş toprakların erimesi, Arktik deniz buzunun çözülmesi, klatrat parçalanması ve Grönland buz tabakasının erimesidir. Metan, güçlü bir sera gazı olduğu için bu salınım, pozitif bir iklim değişikliği geri beslemesine, yani ısınmayı artıran bir döngüye yol açmaktadır. Küresel ısınma nedeniyle donmuş toprak çözüldüğünde, büyük miktarlarda organik madde metan oluşumuna uygun hale gelebilir ve bu nedenle metan gazı olarak atmosfere salınabilir.
2018'den bu yana atmosferdeki küresel metan seviyelerinde istikrarlı bir artış görülmektedir. 2020'deki milyarda 15,06'lık artış, 1991'de kaydedilen milyarda 14,05'lik bir önceki artış rekorunu kırmış ve 2021'de milyarda 18,34'lük daha büyük bir artış kaydedilmiştir. Ancak şu anda Kuzey Kutbu'nu bu son hızlanmayla ilişkilendiren herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Aslında 2021 yılında yapılan bir çalışma, Kuzey Kutbu'ndan gelen metan katkılarının genellikle olduğundan fazla tahmin edildiğini, tropikal bölgelerin katkılarının ise olduğundan az tahmin edildiğini göstermiştir.
Bununla birlikte, Kuzey Kutbu'nun küresel metan eğilimlerindeki rolünün gelecekte artma olasılığının yüksek olduğu düşünülmektedir. Sibirya'daki bir donmuş toprak alanından atmosfere 2004 yılından bu yana artan metan salınımının ısınmayla bağlantılı olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır.
CO2 emisyonlarının 2050 yılına kadar hafifletilmesi (yani net sıfır emisyona ulaşılması) muhtemelen Arktik Okyanusu buz örtüsünün gelecekteki yok oluşunu durdurmak için yeterli olmayacaktır. Metan emisyonlarının azaltılması da gereklidir ve bu daha da kısa bir zaman diliminde gerçekleştirilmelidir.  Bu tür hafifletme faaliyetlerinin üç ana sektörde uygulanması gerekmektedir: petrol ve gaz, atık ve tarım. Mevcut tedbirlerle, bu faaliyetler 2030 yılına kadar yılda yaklaşık 180 Mt, yani 2021 yılı emisyonlarının yaklaşık %45'i oranında küresel bir azaltım sağlayabilir.

Torf
Kuzey Buz Denizi

Beardmore Buzulu, Antarktika'da bulunan bir buzuldur. Adını William Beardmore'dan alır.
Lambert Buzulu'ndan sonra, 160 km'den fazla olan uzunluğu ve 30 km'ye varan genişliği ile dünyanın en büyük buzullarından biridir. Transantarktik Sıradağları'ndan başlayarak, Shackleton Sahili üzerinden Ross Buz Sahanlığı'na ilerler. Buzul bir U şekilli vadide yer alır.
Beardmore Buzulu, 1908 yılında Ernest Shackleton tarafından, ikinci Antarktika bilimsel gezisinde keşfedilir. Buzul adını, Shackleton'ın gezisinin bir sponsoru olan Sir William Beardmore'den alır.
Beardmore Buzulu, Ross Buz Sahanlığı'ndan çıkarak Transantarktik Sıradağları üzerinden daha doğrusu arasından, Kutup Platosu'na ulaşan geçiş koridorlarından biridir. Bu koridorun bulunması nedeniyle Güney Kutbu'na ulaşmak mümkündü. Bu koridoru bulan Shackleton da, tabanından bakıldığında davetkar ve kolay çıkılır rampa olarak görünen Beardmore Buzulu'nu, Güney Kutbu yolunda rota olarak seçmiştir. Lakin ulaşmasına 180 km kala takımı ile beraber yolunu geri çevirmiştir. Bu rotadan Robert Falcon Scott takımıyla beraber 18 Ocak 1912'de Güney Kutbu'na ulaşır. Scott şüphesiz, Roald Amundsen'in takımıyla beraber öncesinde bilinmeyen Axel Heiberg Buzulu üzerinden platoya ulaşmasının bir ay sonrasında ulaşmıştı.

Bering Buzulu, Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletindeki bir buzuldur. Şu anda, Wrangell-St. Elias Milli Parkı'nın güneyindeki Vitus Gölü'nde, Alasaka Körfezi'nden 10 kilometre uzaklıkta sonlanmaktadır. Buzulu besleyen karın toplandığı Bagley Buzbölgesi'yle beraber düşünüldüğünde Bering, Kuzey Amerika'nın en büyük buzuludur. Son yüzyılda yükselen sıcaklıklar ve değişen yağış rejimi buzulu birkaç yüz metre inceltmiştir. 1900 yılından beri buzulun son noktası 12 kilometre geri çekilmiştir. Alaska sahillerindeki pek çok buzul da Bering Buzulu'yla beraber geri çekilmektedir.
Çekilen buzulun ilginç bir yan etkisi vardır. Bölgede depremler artmıştır. Bering Buzulu'nu oluşturan Wrangell ve St. Elias dağ sıraları, Pasifik ve Kuzey Amerika tektonik plakalarının üst üste gelmesiyle şekillenmişlerdir. Buzuldaki büyük miktardaki buzun ağırlığı Dünya'nın kabuğu'nu bastırmakta, iki tektonik plaka arasındaki sınırı sabitleştirmekteydi. Buz miktarı azaldıkça bu sabitleştirme etkisi de kaybolmakta, fay hatlarının daha rahat hareket etmesine ve daha fazla deprem olmasına sebep olmaktadır.

NASA Dünya Gözlemevi28 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BLM/USGS/MTRI2 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İngilizce: United Nations Framework Convention on Climate Change, UNFCCC), Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan küresel ısınmaya yönelik hükûmetlerarası ilk çevre sözleşmesidir. Sözleşme; insan kaynaklı çevresel kirliliklerin iklim üzerinde tehlikeli etkileri olduğunu kabul ederek atmosferdeki sera gazı oranlarını düşürmeyi ve bu gazların olumsuz etkilerini en aza indirerek belli bir seviyede tutmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda genel ilkeler, eylem stratejileri ve ülkelerin yükümlülüklerini düzenlemektedir. Sözleşme; hükûmetlerarası düzeyde iklim değişikliğine yönelik ilk çevre mutabakatı olmasıyla önemli olsa da yaptırım gücü zayıftır, taraf ülkeler iyi niyet düzeyinde sözleşmeyi desteklemişlerdir. Bu sözleşme kapsamında 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü daha somut hedefler içermektedir.
Sözleşme (kısaca İDÇS), 1992 yılında Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen “Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda imzaya açılmış ve ülkelerin onaylamasıyla 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Konferansta ayrıca “Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi” ve “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” kabul edilmiştir.

İnsan faaliyetleri sonucu atmosferde sera gazları oranı artmaktadır. Sera gazları atmosferde doğal olarak bulunuyorsa da bu gazların oranının artması sera etkisi'ne yol açmakta ve küresel ısınmaya sebep olmaktadır. Bu sözleşme; küresel ısınma sorununa küresel ölçekte çözüm getirme çabasıdır. Sözleşme; Birleşmiş milletler öncülüğünde Hükûmetlerarası düzeyde imzalanmıştır. Sözleşmeye 191 ülke ve Avrupa Birliği taraf olmuştur.

EK-1
EK-1'de 40 ülke ve Avrupa Birliği bulunmaktadır. Bu ülkeler sanayileşmiş ülkeler ve piyasa ekonomisine geçiş ülkeleri olarak 2 grupla sınıflandırılır:
Almanya,
ABD,
Avustralya,
Avusturya,
Belarus,
Belçika,
Belarus,
Bulgaristan,
Çekoslovakya,
Danimarka,
Estonya,
Finlandiya,
Fransa,
İngiltere ve Kuzey İrlanda,
Hollanda,
İrlanda,
İspanya,
İsveç,
İsviçre,
İtalya,
İzlanda,
Japonya,
Letonya,
Litvanya,
Lüksemburg,
Macaristan,
Norveç,
Polonya,
Portekiz,
Romanya,
Rusya,
Türkiye,
Ukrayna,
Yeni Zelanda,
Yunanistan.

EK-2
EK-2'de 23 ülke ve Avrupa Birliği bulunmaktadır. Türkiye kendi isteğiyle EK-2 listesinden çıkarılarak 2001 yılında EK-1 geçiş ekonomisi sınıfına dahil oldu. Bu ülkeler iklim değişikliğiyle mücadelede maddi kaynak gereken ülkelere destekte bulunan sanayileşmiş ülkelerdir:
Almanya,
ABD,
Avustralya,
Avusturya,
Belçika,
Danimarka,
Finlandiya,
Fransa,
Hollanda,
İngiltere ve Kuzey İrlanda,
İrlanda,
İspanya,
İsveç,
İsviçre,
İtalya,
İzlanda,
Japonya,
Lüksemburg,
Kanada,
Norveç,
Portekiz,
Yeni Zelanda,
Yunanistan.

Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1994 yılından sonra her yıl taraflar konferansı düzenlenmektedir. Bu toplantılar kısaca "COP" olarak da adlandırılır. (Conferences of the Parties). Bu konferanslar arasında en önemlisi 1997 yılında düzenlenen üçüncü taraflar konferansıdır. Konferansta Kyoto Protokolü imzalanmıştır.

28 Mart - 7 Nisan 1995 tarihleri arasında, Almanya'nın Berlin kentinde, İDÇS kapsamında düzenlenen ilk taraflar konferansıdır. Almanya Çevre Bakanı Angela Merkel'in başkanlık ettiği konferansta alınan kararla Bilimsel ve Teknolojik Danışma Yardımcı Organı (SBSTA) ve Yürütme Yardımcı Organı (SBI) adında yardımcı kurumlar oluşturulmuştur. Konferansta bir protokol oluşturularak ülkelerin karbon gazı salınımlarını 1990 yılına göre 2005 yılına kadar %20 oranında azaltmaları hedeflenmiştir. Ancak protokol kabul edilmemiş ve bunun yerine ilgili 2 yıllık bir süreç başlatılması kararı alınmıştır. Bu süreçteki çalışmalar iki yıl sonra Kyoto Protokolü'nü getirmiştir. 

1996 Temmuz ayında İsviçre'nin Cenevre kentinde düzenlendi. Bakanlar Deklarasyonu 18 Temmuzda yayımlandı:

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin iklim değişikliğiyle ilgili ikinci değerlendirme raporu kabul edildi.
Genel politikaların ülkelerin lehine olacak şekilde esnetilmesi talebi reddedildi.
Yasal bağlayıcılığı olan orta vadeli hedeflerin oluşturulması gerektiği kararına varıldı.

Aralık 1997'de Japonya'nın Kyoto kentinde gerçekleşti. Yoğun görüşmelerin ardından Kyoto Protokolü kabul edildi. Endüstrileşmiş ve bazı Orta Avrupa ülkeleri (tüm ek-2 ülkeleri) 2008-2010 yılları arasındaki ilk emisyon bütçe döneminde sera gazı emisyon oranlarını 1990 yılına göre yaklaşık %6-%8 oranında azaltmayı taahhüt etti. Dünyada en çok sera gazı emisyonuna sahip ülke olan ABD ise %7 oranında azaltacağını kabul etse de 2001 yılında ABD yönetimi açıkça protokolü reddettiğini açıkladı.

Aralık 1998'de Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te gerçekleşti. Kyoto'da karara bağlanamayan bazı sorunların çözüme kavuşturulması hedefleniyordu. Ancak Kyoto Protokolü'nün uygulanmasındaki güçlükler nedeniyle, protokolün uygulanabilirliğini sağlamak için 2 yıllık bir "Eylem Planı" kabuledildi.

5 Ekim-5 Aralık 1999 tarihleri arasında Almanya'nın Bonn kentinde düzenlendi. Teknik bir toplantı düzeyinde geçti ve önemli kararlara varılamadı. 

13-25 Aralık 2000 tarihleri arasında Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlendi.

7. Taraflar Konferansı'nda Türkiye gelişmiş ülkeleri kapsayan Ek II listesinden çıkarılarak sera gazı azaltım yükümlülükleri kaldırılmıştır. Türkiye ancak bundan sonra 2004 yılında sözleşmeye taraf olmuştur.

Taraflar Konferansı'nın 16'ncısı Meksika'nın Cancún şehrinde 28 Kasım - 10 Aralık 2010 tarih aralığında gerçekleştirilmiştir.

İklim değişikliğine karşı mücadele için Türkiye'nin finansman ihtiyacı, kapasite arttırımı, finansman, teknoloji traferi gibi konularda çalışma yapılma olanağı doğmuştur.

19. Taraflar Konferansı'nın Polonya Varşova buluşması 11-23 Kasım 2015 tarih aralığında yapılmıştır. 22 Kasım'da bitirilmesi planlanan konferans iklimsel bozulmanın maliyetinin fonlamasının nasıl paylaşılacağı konusunda uzlaşmaya varılamaması nedeniyle 1 gün uzamıştır. Adaptasyon Fonu ve Yeşil İklim Fonu görüşülmüştür.Görüşmelerin sonucunda Adaptasyon Fonu bağlamında "iklim değişikliğinin etkilerinden kaynaklı kayıp ve zararlar için Uluslararası Varşova Mekanizması" kurulmuş bir metin üzerinde uzlaşmaya varılmıştır.

Taraflar Konferansı'nın 20. buluşması 1-12 Aralık 2014 tarih aralığında Peru'nun başkenti Liima'da gerçekleştirdi.
Bu buluşma, Kyoto Protkolü'nün II. dönemi için yapılması düşünülen yeni anlaşma için Paris toplantısına hazırlık niteliğindeydi.

21. Taraflar Konferansı'nın 30 Kasım - 11 Aralık 2015 tarih aralığında Fransa'nın Paris kentinde yapılması planlanmıştır.

7. Taraflar Konferansı'nda Türkiye gelişmiş ülkeleri kapsayan Ek II listesinden çıkarılarak sera gazı azaltım yükümlülükleri kaldırılmıştır. Türkiye ancak bundan sonra 2004 yılında sözleşmeye taraf olmuştur.
Türkiye Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne 24 Mayıs 2004 tarihinde taraf olmuştur.
İklim değişikliğine karşı mücadele için Türkiye'nin finansman ihtiyacı, kapasite arttırımı, finansman, teknoloji traferi gibi konularda çalışma yapılma olanağı doğmuştur.

İDÇS resmi web sitesi9 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli resmi web sitesi

Brüggen Buzulu (Aynı zamanda Pío XI Buzulu da denir.), güney Şili'de bulunan Güney Patagonya Buz Bölgesi'nin en büyük akımıdır. Şu anda 57 kilometre uzunlukta bulunan buzul, Güney Yarıküre'de, Antarktika dışında bulunan en büyük buzuldur. Dünyadaki diğer buzulların aksine 1945'ten beri gerilememiş, ilerlemiştir. 1945'ten 1976 yılına kadar Eyre Fiyord'u boyunca 5 kilometre ilerlemiş, 1962 yılında batı kıyısına ulaşmış ve Greve Gölü'nün denizle olan bağlantısını kesmiştir. Buzul, şimdiki durumunda sabitleşmeden önce hem kuzey hem de güney yönlerinde toplam 10 kilometre ilerlemiş, alanına neredeyse 60 kilometrekare buz katmıştır.

Bu USGS çalışmasının 55. şekline bakınız.15 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

http://www.glaciologia.cl/pioxi.htm 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Pio XI Buzulu'nun Flickr'daki resimleri
Resim Galerisi

Buz IV, buzun yüksek basınçtaki yarı kararlı bir fazıdır.

Buz IV'ün sıvı sudan seçici olarak kristalize etmek için birkaç organik çekirdeklendirme reaktifi önerildi, ancak bu tür reaktiflerle bile, buz IV'ün sıvı sudan kristalleştirilmesi çok zordu ve rastgele bir olay gibi görünüyordu.
2001 yılında, Salzmann ve arkadaşları buz IV'ü tekrarlanabilir bir şekilde elde etmek için için yepyeni bir yöntem bildirdiler; yüksek yoğunluklu amorf buz (HDA) 0,4 K/dk'lık bir hızda ve 0,81 GPa'lık bir basınçta ısıtıldığında, buz IV yaklaşık 165 K'da kristalleşiyordu. Kristalleşme ürünlerinin kaderini tayin eden ise ısıtma hızıydı; hızlı ısıtma (10 K/dk'nın üzerinde) tek fazlı buz  XII'nin oluşmasıyla sonuçlanıyordu.

Buz IV'ün kristal yapısı 1981'de Engelhardt ve Kamb tarafından düşük sıcaklıkta tek kristal X-ışını kırınımı ile aydınlatıldı. Buz IV'ün yapısı, R-3c boşluk grubuna sahip eşkenar dörtgen bir birim hücre ile tanımlanır. Buz IV'ün IR ve Raman spektrumları yalnızca geniş tepelerden oluştuğu için hidrojen geometrisinin tamamen düzensiz olduğu öne sürülmüştü ve bu düzensiz doğa Lobban (1998) ve Klotz (2003) ve arkadaşları tarafından nötron tozu kırınım çalışmaları ile doğrulandı. Ayrıca, Bridgman ölçümüne göre, buz VI (düzensiz faz) ile buz IV arasındaki entropi farkı çok küçüktür.

Buz Otel, her yıl sonbaharda kar ve buz ile tesis edilen ve kışın turistik etkinliklere hizmet eden bir oteldir. İskandinavya (Danimarka, İsveç, Norveç) ve Kuzey Amerika'da (Alaska, Kanada) bulunur.
Aşağıdaki makalede örnek olarak, kutup dairesine yaklaşık 200 km mesafede, İsveç Jukkasjärvi'deki en eski tesisin bahsi geçmektedir. Diğer yerlerdeki buz oteller için en altta verilen dış bağlantılara bakınız.

Buz Oteli, giriş salonu, buz barın yanında içinde 140 kişinin geceleyebileceği 60 odaya sahiptir. İnşa için 30.000 ton kar ve 4.000 ton berrak buz buz kullanılır. Her sezon 14.000 geceleme için kayıt yapılır. İlaveten yine sezonda tesis, 45.000 kişi tarafından gündüzleri ziyaret edilir.

1989 yerel turizm derneği, yörenin kışın uzun ve soğuk kutup gecelerinde, nasıl turistik olarak daha iyi kullanılabileceği konusunda düşünceler üretir. Japon sanatçılar buz heykellerden bir sergi oluştururlar.
1990 Torne Nehri'nin buzundan Arctic Hall isimli silindir şeklinde bir iglu inşa edilir ve içerisinde Jannot Derid'in bir sanat sergisi gösterilir. Bazı misafirler önceden planlanmaksızın salonda, hayvan postlarının üzerinde sıcak uyku tulumlarında gecelerler.
1991 binalar ilk kez buz ve kardan otel olarak inşa edilirler. Tesis bir karşılama salonu, bar ve yatak odalarını içerir. Bu tesis takip eden yıllarda sürekli büyütülür. Kilise ve sinema ilave olur.
2000 Buz Otel bir buz tiyatrosu ile genişletilir. Globe Theatre'ın (Londra'daki ünlü tiyatro) benzeri olan tiyatroda klasik oyunlar icra edilir.

Her yıl Ekim'in sonuna doğru otelin inşası başlar. Buldozer ve kar üretme araçları olan kar topları ile kar, iki gün sonra çıkarılan çelik kalıpların üzerine yığılır. Bu inşa şekliyle, birden çok yan yana duran tünel şeklinde kemer oluşturulur. En büyüğü 5 metre yükseklikte ve 6 metre genişliktedir. İlaveten bu kemerler buz kalıplarından yapılan sütunlarla desteklenir. İçerisine bir giriş salonu ve bir bar yerleştirilir. Diğer daha küçük tüneller, yatak odaları ve koridorlar için tesis edilir. Tünellerin içindeki oda sınırları, kar bloklarından duvar olarak örülür. Pencereler, berrak buz kalıplarından oluşturulur.
Tüm odaların içi ışıklandırılmış buz heykeller ve buzdan eşyalarla döşenmiştir. Bunların her biri, ilkbaharda Torne Nehri'nden kazanılır. Berrak su, kuvvetli akıntıyla beraber, özellikle çok berrak buz oluşmasını sağlar. Bu buz, traktör yardımıyla nehirden özel testerelerle kesilir. Böyle kazanılan 4.000 ton buz (2 tonluk bloklar) yazın özel buzhanelerde muhafaza edilir. Bu bina, Icehotel Art Center olarak adlandırılır ve buz deposunun yanında, geçen sezonun buz otelinden kalan birkaç heykelden oluşan bir sergi de içerir.

Otelde, Aralık ortasından Nisan ortasına kadar gecelenebilir. Dış ortam sıcaklığı –30 °C civarındayken iç sıcaklık –5 °C kadardır. Misafirler normalde otelde sadece 1 gece geçirirler. Akşam barda vodka, buz bardaklarda servis edilir. Yine buz blokların üzerine serilen postekilerin üzerinde, uyku tulumlarında uyunur.

Buz Otel Jukkasjärvi'nin konsepti kopya edilmiş zamanla daha başka buz oteller oluşmuştur:

Buz Otel Québec, Kanada - http://www.icehotel-canada.com/3 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Konsept ve işletme, Buz Otel Jukkasjärvi, İsveç'in işbirliğiyle
Alta Iglu Hotel, Norveç - https://web.archive.org/web/20040407170338/http://www.alta-friluftspark.no/alta_friluftspark_eng/index.html
Kar Şatosu Kemi, Finlandiya - http://www.snowcastle.net/ 23 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Iglu-Köyü Kakslauttanen, Finlandiya - http://www.kakslauttanen.fi/ 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aurora Ice Cold Hotel, Alaska, ABD - https://web.archive.org/web/20061218031627/http://www.chenahotsprings.com/icehotel.html
 Wikimedia Commons'ta Buz Otel ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Buz VI, 1 GPa (= 10 000 bar ) civarındaki yüksek basınçta ve 130 ila 355 Kelvin (−143 °C up to 82 °C) arasında değişen sıcaklıklarda var olan buz fazıdır. Buz VI ve diğer yüksek basınçlı su formlarının keşfi, Ocak 1912'de PW Bridgman tarafından yayınlandı.
Buz VI, aynı zamanda, Titan'ın iç katmanlarından birinin parçasıdır.

Buz VI, 1.31 g/cm3 yoğunluğa ve P42/nmc boşluk grubuna sahip bir tetragonal kristal sistemi içerir; birim hücresi 10 su molekülü içerir ve a=6.27 Å ve c=5.79 Å boyutlarındadır. Buz VI'nın buz VII ve sıvı su ile üçlü noktası 82 °C ve 2.22 GPa  civarındadır. İlave olarak, Buz VI'nın buz V ve sıvı su ile üçlü noktası 0.16 °C ve 0,6324 GPa = 6324 bar civarındadır.

Buz fazları (genel bakış)

Physik des Eises 19 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca PDF, iktp.tu-dresden.de)
Ice phases 27 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (www.idc-online.com)

Bir buz küpü, yukarıdan bakıldığında tipik olarak dikdörtgen ve yandan bakıldığında yamuk olan küçük bir buz parçasıdır. Buz küpleri, mekanik soğutma ürünleridir ve genellikle içecekleri soğutmak için üretilir. Evde de buz tepsisi olan bir buzdolabında veya otomatik buz yapma makinesinde üretilebilirler. Ayrıca endüstriyel olarak da üretilebilir ve ticari olarak satılabilirler.

Amerikalı doktor ve mucit John Gorrie, 1844 yılında havayı soğutmak için buz üretmek amacıyla bir buzdolabı yaptı. Buzdolabı, ortam oda sıcaklığını düşürmek için tavandan sarkan bir leğende buz üretti. O zamanlar kötü hava kalitesinin hastalıklara neden olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle, hastalıkları önlemeye ve tedavi etmeye yardımcı olmak için bataklıkların kurutulması ve hasta odalarının soğutulması için baskı yaptı.

Buz küpü tepsileri suyla doldurulacak şekilde tasarlanmıştır, ardından su donarak buz küpleri oluşana kadar bir dondurucuya yerleştirilir. Buz tepsileri genellikle esnektir ve bu nedenle donmuş küpler tepsiyi esneterek kolayca çıkarılabilir. Bir başka alternatif olarak, buz küplerini kaldırarak tepsiden düşmelerini sağlayan kolu olan bir alüminyum tepsidir. Bunun motorlu bir versiyonu çoğu otomatik buz yapma dondurucusunda bulunur.
Buz küpünün olağan şekli kabaca kübik iken, bazı buz tepsileri yarım küre veya silindirik şekillere de sahip olabilir; diğerleri mevsimlik, şenlikli veya diğer şekillerde buz blokları üretir. Ara sıra, yenilebilir ürünler hem evde hem de ticari üretimde buz küplerinin içinde dondurulur.
Lloyd Groff Copeman, akçaağaç şurubu için özsu toplanan bazı ormanlarda yürürken lastik çizmelerine yapışmak yerine sulu kar ve buzun döküldüğünü fark ettikten sonra kauçuk bir buz tepsisi icat etti. Patent vekiliyle yaptığı bir öğle yemeğinde, 1928'deki bu olayı hatırlatarak, farklı tepsi türleri için pratik tasarımlara ve patentlere yol açan lastik kaplar kullanarak deneyler yaptı; bunlar arasında kauçuk ayırıcılı metal bir tepsi, 1933'te icat edilen ayrı lastik kaplara sahip metal bir tepsi ve tamamen kauçuktan yapılmış bir tepsi vardı. Bir ev ürünleri markası yöneticisi olan Guy L. Tinkham, 1933'te ilk esnek, paslanmaz çelik, tamamen metal buz tepsisini icat etti. Tepsi, buz küplerini çıkarmak için yana doğru eğdirilmekteydi. Evde dondurmaya yönelik ticari önceden doldurulmuş tek kullanımlık buz tepsileri, daha iyi tat ve daha az kontaminasyon riski sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.
Danimarkalı mucit Erling Vangedal-Nielsen, 1978'de tek kullanımlık buz torbasının patentini aldı. Arkadaşlarıyla buza olan ihtiyaçlarının buz küpü tepsilerinin karşılayabileceğinden daha fazla olduğu bir gece geçirdikten sonra bunu yapmak için ilham aldı; bu nedenle standart plastik poşetleri suyla doldurdu ve dondurdu, buz daha sonra bir çekiçle kırılacaktı. Tasarım daha sonra, torbanın giriş noktasında bir conta ile her bir buz küpü için ayrı bölmeler içerecek şekilde revize edildi. Buz küpü torbası daha sonra dünya çapında pazarlandı ve benimsendi.

Laboratuvarlar, ev ve akademik kullanım için buz küpleri üretmek için özel buz yapıcı makineler kullanılabilir. Buz küpleri de ticari olarak üretilmekte ve toplu olarak satılmaktadır.

Mpemba etkisi
Bici bici

Bir buz çekirdeği, tipik olarak bir buz tabakasından veya yüksek bir dağ buzulundan çıkan bir çekirdek örneğidir. Buz, yıllık kar tabakalarının artan birikiminden oluştuğundan alt tabakalar üst tabakalardan daha eskidir ve bir buz çekirdeği yıllar boyunca buz formunda kalmıştır. Çekirdekler el maktapları (sığ delikler için) veya güçlendirilmiş matkaplarla delinir; 3.2 km'nin üzerindeki derinliklere ulaşabilirler ve 800 bin yaşındaki buzları içerebilirler.
İçinde kalan buzun ve malzemenin fiziksel özellikleri, çekirdeğin yaş aralığı üzerindeki iklimi yeniden yapılandırmak için kullanılabilir. Farklı oksijen ve hidrojen izotoplarının oranları, eski sıcaklıklar hakkında bilgi sağlar ve küçük kabarcıklar içinde hapsedilen hava, karbondioksit gibi atmosferik gazların seviyesini belirlemek için analiz edilebilir. Büyük bir buz tabakasında ısı akışı çok yavaş olduğu için, sondaj sıcaklığı geçmişteki bir başka sıcaklığın göstergesidir. Bu veriler mevcut tüm verilere en uygun iklim modelini bulmak için birleştirilebilir.
Buz çekirdeğindeki kirlilikler yere bağlı olabilir. Kıyı bölgelerinin deniz tuzu iyonları gibi deniz kaynaklı materyalleri içermesi daha olasıdır. Grönland buz çekirdekleri, soğuk çöllerin rüzgârla temizlendiği, geçmişte soğuk ve kuru dönemlerle ilişkilendirilen rüzgarla üflenmiş toz katmanları içerir. Doğal kökenden ya da nükleer denemelerden oluşan radyoaktif elementler buz tabakalarını tarihlendirmek için kullanılabilir.

Buzul dalgası, bir buzulun normalden 100 kat daha hızlı hareket ederek oldukça önemli oranda ilerlediği kısa süreli olaya verilen isimdir. Bu şekilde dalgalanan buzullar belirli bölgelerde toplanır. Özellikle Svalbard, Kanada Arktik Adaları ve Alaska'da buzul dalgaları ile hareket eden buzullara rastlanır. Buzul dalgaları düzenli ve periyodik aralarla oluşur ve iki buzul dalgası arasında geçen döneme sakin dönem denir. Bu dönemde buzulların hızları oldukça düşüktür ve hatta geri çekilmeler de olabilir.

Buzul dalgalarının oluşmasını açıklayan birçok teori oldu. Kabul edilmiş teorilerden biri olan ve 1969'da Meier&Post tarafından önerilen teoriye göre buzulun üst kısmında biriken kütlenin kritik düzeye gelmesi yani normal olarak biriken su miktarından fazla olması dalgayı başlatır. Bu da buzul alt bölgeden kayabilmesi için yüzme özelliğinin artmasıyla oluşur.

Ayrıca buzulların üzerinde bulundukları kayaların jeolojik özelliklerinin de dalgaların oluşumunda belirli bir rol oynadığı önerildi. Kaya tipi buzulun dengesini ve hareket hızını etkileyebilir. Buzul dalgasına uğrayan buzulların tortul kayaçlar üzerinde yer aldıkları düşünülmektedir. Bu da buzul dalgasına uğrayan buzulların neden bazı bölgelerde toplandıklarını açıklar.

Buzul kabarması

"Glacier surges" (İngilizce)
"Glacial surges"11 Eylül 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Buzul dönemi veya buzul aşaması, buzul çağında daha soğuk iklim ve buzul ilerlemeleri ile belirginleşen bir zaman aralığıdır. Buzullar arası dönem, buzul dönemleri arasında daha sıcak iklim koşullarına sahiptir. Son buzul dönemi yaklaşık 15.000 yıl önce sona erdi. Holosen Çağ günümüzde mevcut buzullar arası dönemdir.

Kuvaterner buzullaşması olarak bilinen, içinde bulunduğumuz son buzul dönemi 2,58 milyon yıl önce başlamıştır. Genel olarak soğumayla karakterize olan yerkürenin bu son 2,58 milyon yıllık döneminde buzul devirlerinin etkilerini son 900 bin yılda giderek arttırdığı görülmektedir. Önceleri 41 bin yıllık, daha sonraları ise 100 bin yıllık döngüler şeklinde kendini ifade eden buzul dönemlerinin Kuvaterner süresince toplam 21 kere tekrarlandığı hesaplanmıştır. Dünya'nın güneş ve kendi etrafında dönmesi sırasında gerçekleşen ve Milankoviç döngüsü olarak tanımlanan bu değişimler sırasında buzulların belirli aralıklarla maksimum seviyelerine ulaşması ile buzul dönemleri (glacial), nispeten daha sıcak dönemlerde geri çekilmeleri ile de ara buzul dönemleri (interglacial) oluşmaktadır. Holosen olarak bilinen son 11,7 bin yıldır bir buzul arası döneminden geçen dünyada hala bir önceki buzul dönemine ait kıta buzullarının kalıntıları (Antarktika ve Grönland) bulunmaktadır. Bazı buzul dönemlerinde kısa süreli (birkaç yüzyıl) ılıman ara dönemler (interstadial), buzul arası dönemlerde ise nispeten daha soğuk ara dönemler (stadial) de oluşabilmektedir.

Sondan Bir Önceki Buzul Dönemi (PGP), Son Buzul Dönemi'nden önce meydana gelen buzul dönemidir. ~ 194.000 yıl önce başladı ve 135.000 yıl önce Eemiyan buzullararası döneminin başlamasıyla sona erdi.

Son buzul dönemi Kuvaterner boyunca gerçekleşen son buzullaşma dönemi olup yaklaşık 110,000 yıl önce başlamış ve yaklaşık 15,000 yıl önce sona ermiştir. Bu buzullaşma periyodu boyunca Kuzey yarımkürede birçok alan buzullaşmış ve oluştukları alanların coğrafi dağılımına göre isimlendirmeler yapılmıştır: Viskonsin (Kuzey Amerika), Devensiyan (Büyük Britanya), Midlandiyan (İrlanda), Vürm (Alpler), Veichsel (kuzey orta Avrupa) ve Llankuihue (Şili). Son buzul maksimumu en yüksek genişlemesine yaklaşık günümüzden 18,000 yıl önce erişmiştir. Buz örtüsü Avrupa'da Kuzey Almanya'ya kadar ulaşmıştır.

Ayrıca bakınız: Milankoviç döngüsü
Yörünge varyasyonları tahmin edilebilir olduğundan,  yörünge değişikliklerini iklimle ilişkilendiren bilgisayar modelleri gelecekteki iklim olasılıklarını tahmin edebilir. Berger ve Loutre'nin çalışması, mevcut sıcak iklimin 50.000 yıl daha sürebileceğini gösteriyor.  Dünya okyanuslarına ve atmosferine salınan ısı hapsedici (sera) gazlarının miktarı, bir sonraki buzul dönemini 50.000 yıl daha geciktirebilir.

İklim
Siklostratigrafi
Jeolojik zaman ölçeği
Buzul
Buz Devri
Son Buzul Maksimum
Son Buzul Dönemi
Sondan Bir Önceki Buzul Dönemi
Milankovitch döngüleri
Devinme
Kuvaterner buzullaşması
Kartopu Dünya

Buzul kabarması, buzul yüzeyinin bir krevaslar yığınına ayrılıp ucunun belirgin olarak ilerlediği sırada buzulda olan kısa ömürlü hızlanmış bir akma bölümüdür. En iyi vadi buzullarında bildirilmesine karşın buz takkeleri ve belki de kıta buzullarında da olur. Kabaran bir buzul haftalar ya da aylar boyu günde birkaç on metre hızla ilerleyip daha sonra normal akış hızına döner. Bazı buzullarda dalgalanmalar yılda 15 ila 100 ve daha fazla dalgalanma ile oldukça düzenli döngüler oluşabilir. 
Bazı buzullarda ise iki dalgalanma arası 10-200 yıl sürer bu durgunluk dönemidir buna sakin faz adı verilir. Kabaran buzullar tüm buzulların yalnızca küçük bir oranını oluşturmakta olup, Alaska dışında ABD'de bulunmaz. Kanada'da sadece Yukon Arazisi ile Kraliçe Elizabeth Adaları'nda bulunur.
Bugüne kadar bilinen en hızlı buzul kabarması 1953'te Pakistan'da Kutiah Buzulunda oluştu, buzul üç ayda 12 km ilerledi. 1986'da Alaska'da Hubbart Buzulu'nun ucu günde yaklaşık 10 metre ilerlemeye başladı ve daha yakın dönemlerde 1993'te Alaska da Bering Buzulu sadece üç haftada 1.5 km den çok ilerledi. Sonraki yıl buzulun içinde ve altındaki boşluklardan aniden su bırakıldığında iki buzul patlaması taşkını oluştu.
Buzul kabarması başlangıcı uca doğru buzulun normal hızının birkaç katı harekete başlayan buzulun üstteki kısmında kalınlaşan bir çıkıntıyla kendini belli eder. Çıkıntı uca ulaştığında ucun hızlı hareketine ve 20 km'ye kadar çıkan yer değişikliğine yol açar. Kabarmalar olasılıkla daha hızlı plastik akmadan ziyade hızlanmış taban kayması hızlarıyla bağlantılıdır. Birikme kuşağında kalınlaşma ile eş zamanlı yitim kuşağında incelmenin buzulun eğimini arttırdığı ve hızlanan akışı açıkladığını kabul eden bir kuram bulunur. Başka bir kuramda buzul altında yumuşak çökel üzerine olan basıncın üzerleyen buzulun daha etkin olarak kaymasına izin vererek çökel boyunca akışkanları zorladığını savunmaktadır.

Buzul dalgası

Buzul Morfolojisi sıcaklık, yağış, topografya ve diğer benzer faktörlerden etkilenir. Buzul morfoloji iki ana kategoride toplanır ve bunu buz akış altında yatan kaya topoğrafya ile sınırlıdır. 

Buzul ve buz tabakalar geniş topoğrafi alanları sahiptir, buzul ve buz tabakalar arasındaki temel özellikleri; buzul 50.000 kilometrekare daha az alanı, buz tabakalar ise 50.000 kilometrekareden daha fazla alan. 

Buz kubbeler daha yüksek irtifa kısımlar bölgesinde bulunmaktadır.

Buz akışları kanaldan hızla denize veya okyanusa akar ve buz raf oluşur. Buz dağlarının kopması ile buz ve deniz arasındaki kenarı buz parçalama gerçekleşir. Buz akışlarının yavaş hareket eden buzlardan sınırlandırmış.

Genellikle dağlık arazide geniş bir alanı kapsar. Altta yatan topografya özellikleri veya buz alanı da bu formu etkilemektedir. Zaman zaman Nunataks bacalarının sivriliğinden yüzeyi karıştırır. Buna örnek olarak Kuzey ve Güney Patagonya buz alanı, Şili ve Arjantin ile Kolombiya dağlarında bulunan kanada kayalıkları verebilir.

Son buzul dönem glasyal buz tabaka kanalından geçen buz kütlelerdir, ana kaya ile iki tarafta kısıtlı olduğu için buz tabakanın içerisinde maruz kalır 

Buzul olarak adlandırılan oluşumların klasik bir biçimidir: Karın üzerine çıkan zirvenin hemen altında besleme havzası görevi yapan buzyalağı ve bir vadinin tüm genişliğini kaplayan ve ırmak şeklinde uzanan bir buzdili ile akarsuya dönüşen buzul cephesi.
Bir vadi buzulu bir veya daha fazla birikme bölgesinden oluşabilir. Komşu buzullarla birleşerek akan buz kütlesi daha da büyüyebilir.
buzul vadi örnekler:

İzlanda'da Vatnajökull buz takkesi,
Kerguelen Adaları'nda Cook Buzulu (Fransa),
Svalbard'da Austfonna Buzulu (Norveç).

Bir dağ sırasının eteğindeki düzlüğe ulaşan vadi buzulunun bir çeşididir. Birikme ve hareket bölgesi klasik yapıdadır ancak aşınma bölgesi ya parça parça yayılır ya da tek bir buzul parçası olarak düzlüğü kaplar. Buzul parçasının önünde bir sandur düzlüğü oluşabilir. Bu düzlükte drumlin (hörgüçlü kaya), esker, kama, kazan, eratik blok ve buzultaş gibi buzul oluşumlarına rastlanır. Dağ eteği buzullarına örnekler:

Alaska'da Malaspina Buzulu,
İzlanda'da Vatnajökull'un bazı buz dillerinin son kısmı.

Bir buzyalağının tamamını kaplayan ve burada sabit duran buzul biçimidir. Aslında bir vadi buzulunun birikme bölgesidir. Bir birikme bölgesi, dar bir hareket bölgesi ve aşınma bölgesi bulunur Buzyalağı buzuluna örnekler:

Fransa'da Arsine Buzulu
Avusturya - Jochdohle'de Stubaier Buzulu.

U şekilli vadi, buzul vadisi veya buzul teknesi; buzul topoğrafyasında yüksek dağlardaki buzulların eriyerek hareket etmesiyle, buzulların dağları aşındırması sonucuyla şeklini bir buzuldan alan vadi tipi terimidir. U şekilli vadiler dağ ve tepe sırasında görülür.
Buzul çağında Dünya'daki 4-5 °C sıcaklık düşüşleriyle kuzey yarımkürenin kuzeyinde buzullaşma arttı; Amerika kıtasında Büyük Göller'e, Avrupa'da Alpler'in eteklerine kadar buzullarla kaplandı. Orta kuşakta dağların yükseklerinde buzullar oluştu. Zamanla iklimin yumuşası ve buzulların harekete geçmesi, sıcak dönemlerde ise eriyerek yükseklere çekilmeleri, soğuk dönemlerde ise aşağılara, vadilere dek inmeleri sırasında yaptıkları bu hareketler vadilerin zımpara taşı gibi örselenip şekillenmesine yol açtı. Vadiler zamanla aşınarak tekne şeklini alınca ortaya buzul vadileri çıktı. Vadinin kesiti, sıklıkla dik duvarlarla sınırlanmış geniş ve düz, vadi tabanından oluşur. Vadi tabanı çoğunlukla bataklıktır. Eğer bir nehir, U-vadide akıyorsa sıklıkla çok sayıda menderes oluşturur.

Buzul yarığı, bir buz tabakasında veya buzulda bulunan derin bir çatlak veya yarıklardır. Plastik bir alt tabakanın üstündeki iki yarı sert parçanın farklı hareket oranları olduğunda oluşacak kesilme stresiyle bağlantılı hareket ve ortaya çıkan stresin bir sonucu olarak kıvrımlar oluşur. Kayma gerginliğinin ortaya çıkan yoğunluğu yüz boyunca kırılmaya neden olur.

Bir buzulun 50 metre'den az olan kalınlıktaki üst kısmı plastik akış göstermek için yeterli basınç altında değildir. Aksine, en üst zondaki bu buz kırılgandır ve kırık zonu olarak adlandırılır. Bu zon içindeki buz, alttaki buz tarafından sırtta taşıma tarzında taşınır. Buzul; engebeli arazi üzerinde hareket ettiğinde, kırık zonunda gerilme olur ve sonuçta çatlama ve açılmalar meydana gelir. Bunlara buzul yarığı adı verilir. Genellikle buzul üzerinde dolaşmak, 50 metre derinliklere kadar inebilen bu yarıklar nedeni ile tehlikelidir. Bu derinliğin ötesinde, plastik akış buzul yarıklarının daha derinlere inmesini engeller.

Buzul yarıklarının genellikle dikey veya yakın dikey duvarları vardır. Bunlar daha sonra eriyebilir. Kemerler ve diğer buz oluşumları oluşturabilir. Bu duvarlar bazen buzulun stratigrafisini temsil eden katmanları ortaya çıkarmaktadır. Yarık boyutu genellikle buzulda bulunan sıvı su miktarına bağlıdır. Bir yarık; 45 metre kadar derin, 20 metre genişliğinde olabilir ve birkaç yüz metreye kadar uzayabilir.
Buzul yarıkları daha önceki yıllarda meydana gelen birikme ve kar sürüklenmelerinden oluşan bir kar köprüsü ile kaplanabilir, ancak tamamen doldurulamaz. Sonuç olarak, buzul yarıkları görünmez hale gelir ve buzul karşısında ilerlemeye çalışan herkes için ölümcül olur. Bazen eski bir kırık üzerinde bir kar köprüsü sarkmaya başlayabilir. Bir kırık içindeki su varlığı önemlidir. Su dolu çukurlar, buzulların veya buz tabakalarının altına varabilir ve önemli derecede yaz erimesinin meydana geldiği yüzey ile buzulun yatağı arasında doğrudan bir hidrolik bağlantı sağlayabilir.

Buzulların genişlediği alanlarda akışa paralel olarak şekillenirler. Genellikle iç bükeydirler ve 45°den daha büyük bir açı oluştururlar.

Buzulun kenarından uzanan yarıklardır. Kesilme gerilmesi ve yanal uzantıdan gelen uzunlamasına sıkıştırma stresinden kaynaklanmaktadır. Buzul akışına göre konkavdır ve 45°den daha az bir açı oluştururlar.

En yaygın buzul yarığı türüdür. Ana streslerin buzul akış yönüne paralel olduğu uzunlamasına bir uzatma bölgesinde, genişleme gerilimi stresini oluşturan bir alanda oluşurlar. Bu yarıklar, buzul üzerinden akış yönüne kadar uzanır. Genellikle bir vadinin daha dik hale geldiği yerde oluşurlar.

Yarıklar, genellikle ince ve karanlık bir kar tabakası (kar köprüsü) tarafından gizlenir, bu da dağcılar için tehlikeli olabilir.
Karla kaplı yarıklar tehlikelidir. Tehlike, gündüz sıcaklığına ve karın kuvvetine bağlıdır. Öğleden sonra olan çökme riski sabah olan çökme riskinden daha fazladır. Yeni kar yağışı sonrasında, boşluklar üzerindeki kar örtüsü bazen bir kubbe şeklinde batar. Buzul hareket ettiğinde kolon çöküyor. Kolonun çökmesi, kolonun şekline ve derinliğine bağlı olarak ölümcül olabilir. Boşluklar bir V şekli altında aşağı doğru ilerlediğinde enerjisinin düşmesi nedeniyle sıkıştırılmıştır. Bu durumda hareket eksikliği ve buzla doğrudan temas nedeniyle donma riski vardır.

Buzul çizikleri ya da glasiyal çizikler, buzul aşındırmasının olduğu bütün sahalarda görülen aşındırma sekilleridir. Çizikler özellikle yumuşak yapılı ince malzemeli kayalar üzerinde belirgin olarak görülürler. Aynı zamanda sert veya dirençli kayalarda belirgin olarak ortaya çıkarlar. Striasyonlar buzulun hareket yönünü belirler ve büyük ölçüde birbirine paralel olarak
görülürler. Bununla birlikte, çiziklerin birbirlerinden uzaklaşmaları veya birbirlerine yaklaşarak kesişmeleri, buzulun bazı özellikleri üzerine bilgi verebilir. Şöyle ki, eğer bu çizikler geniş bir alanda birbirlerinden ayrılıyorlarsa, o buzulun genişlediği veya kollara
ayrıldığını anlamak mümkündür. Buna karşılık, çizikler kesişiyorsa, ya buzulun küçüldüğü ya daraldığını ya da buzullaşmada ayrı ayrı safhaların mevcut olduğu anlaşılır.

Buzulkar, kar ile buzul buzu arasında geçiş formu olan bir buz formudur. Geçmiş mevsimlerden arta kalan kar yığınlarının yeniden kristallenme ile buzkardan daha yoğun bir maddeye dönüşmesi ile oluşmaktadır. Genellikle, buzul yüzeyi üzerine kümelenen kar yığınlarının altında bulunur.
Buzulkar, nemli bir şeker görünümüne sahiptir; ancak, küremeye karşı yüksek dirençli bir sertlik barındırır. Buzulkarın yoğunluğu genellikle 0.4 g/cm3 ila 0.83 g/cm3 arasındadır.

Daniel Bruun Buzulkarı
Dreyer Buzulkarı
East Northwall Buzulkarı
Rink Buzulkarı
Sven Hedin Buzulkarı
West Northwall Buzulkarı

"Firn". Encyclopædia Britannica. 30 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2022. 
"Fundamentals of Physical Geography". physicalgeography.net. 24 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2022. 
Machguth, Horst; MacFerrin, Mike; van As, Dirk; Box, Jason E.; Charalampidis, Charalampos; Colgan, William; Fausto, Robert S.; Meijer, Harro A. J.; Mosley-Thompson, Ellen; van de Wal, Roderik S. W. (April 2016). "Greenland meltwater storage in firn limited by near-surface ice formation" (PDF). Nature Climate Change. 6 (4). ss. 390-393. Bibcode:2016NatCC...6..390M. doi:10.1038/nclimate2899. 16 Mayıs 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)28 Eylül 2022. 
"USGS Glossary of Selected Glacier and Related Terminology". ulcan.wr.usgs.gov. 3 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2022.

Buzullar arası dönem (veya diğer adıyla interglasiyal), buzul çağındaki art arda buzul dönemlerini ayıran binlerce yıllık sıcak küresel ortalama sıcaklığın jeolojik bir aralığıdır. Mevcut Holosen yaşlı buzullar arası oluşum yaklaşık 11.700 yıl önce Pleistosen'in sonunda başladı.

Pleistosen'in 2,5 milyon yıllık yayılımı boyunca, yaklaşık 40.000 ila 100.000 yıl aralıklarla çok sayıda buzullar veya Kuzey Amerika ve Avrupa'daki kıtasal buz tabakalarının önemli ilerlemeleri olmuştur. Bu uzun buzul dönemleri daha ılımlı ve daha kısa buzullar arası buzullarla ayrılmıştır.
Günümüz buz gibi interglasiyalarda iklim ısınıyor ve tundra, buz tabakalarını izleyerek kutuplara doğru çekiliyor. Ormanlar, tundra bitki örtüsünü destekleyen alanlara geri döndü. Ara buzullar, paleontolojileri ile karada veya sığ denizaşırı denizlerde tanımlanır. Belli buzulları tanımlamak için ılıman iklime işaret eden ve belirli bir yaş belirten türlerden gelen çiçek ve faunal kalıntılar kullanılır. Genellikle memeli ve molluskan türleri, polen ve bitki makro kalıntıları (tohumlar ve meyveler) kullanılır. Ancak, daha birçok fosil kalıntısı yararlı olabilir: böcekler, ostrakodlar, foraminiferler, diyatomlar vs. Son zamanlarda, buz çekirdeği ve okyanus sedimanı çekirdekleri, sıcaklık ve toplam buz hacimleri için daha niceliksel ve doğru bir şekilde tarihlendirilmiş kanıtlar sağlar.
Buzullar arası ve buzullar, Dünya'nın yörüngesindeki döngüsel değişikliklerle çakışmaktadır. Üç yörünge değişimi, buzullararası etkilere neden olur. Birincisi, Dünya'nın yörüngesindeki güneş etrafındaki bir değişiklik veya dışmerkezliktir. İkincisi, Dünya ekseninin eğiminde bir değişim, eğikliktir. Üçüncüsü, dünya ekseninin kesişme veya eğri hareketidir. Güney yarıküredeki sıcak yazlar, yarımkürenin güneşe doğru eğildiğinde ve Dünya'nın eliptik yörüngede güneşe en yakın olduğunda ortaya çıkar. Soğuk yazlar, o mevsim boyunca Dünya güneşten en uzak olduğunda ortaya çıkar. Bu etkiler, yörünge ekzantrisitesi büyük olduğunda daha belirgindir. Eğiklik büyük olduğunda, mevsimsel değişiklikler daha aşırıdır.
Homojen fosiller için buluşma metodu olarak kullanılabilirken, interglacialalar jeolojik haritalama için ve antropologlar için de yararlı bir araçtır.
Son buzul çağında oluşan hafif iklim koşullarına, interstadial denir. Çoğu (hepsi değil) interstadiallar yaşlar arası buzullardan daha kısadır. İnterstadiyal iklim nispeten sıcak olabilir, ancak bu mutlaka öyle değildir. Soğuk dönemler (stadials) genellikle çok kuru olduğundan, tortul kayıtlarda interstadials olarak da ıslak (dolayısıyla sıcak olması zorunlu değildir) dönemler kaydedilmiştir.
Ortalama küresel sıcaklık için bir vekil olan deniz yatağının tortu numunelerinden elde edilen oksijen izotop oranı, dünyanın iklimindeki değişiklikler hakkında önemli bir bilgi kaynağıdır.

Bir buzullar arası dönemin optimal veya iklimsel optimumu, buzluklar arası dönemde, genellikle orta kısımda meydana gelen en 'elverişli' iklimi yaşayan buzullar arası bir dönemdir. Bir buzul çağının iklimsel optimumu, aynı buzullar arası olan ve daha az olumlu bir iklime sahip olan (fakat yine de önceki / sonraki buzullardan çok daha iyi bir iklim yaşanmış) aşamaları takip eder ve izler. Buzullar arası bir optimum sırasında, deniz seviyeleri en yüksek değere yükselir, ancak mutlaka iklimsel optimum ile aynı zamanda değil.
Mevcut buzul zamanı olan Holosen'de, İklimsel optimum, Subboreal (M.Ö. 3000 ila M.Ö. 500'e karşılık gelen 5 ila 2.5 ka BP) ve Atlantik (M.Ö. 7000 ila M.Ö. 3000'e karşılık gelen 9 ila 5 ka) arasında gerçekleşti. Bu iklimsel optimumu izleyen şu andaki iklim aşaması hâlâ aynı buzul çağına (Holosen) aittir. Bu sıcak dönemin ardından yaklaşık 2.000 yıl öncesine kadar kademeli bir düşüş, ardından Küçük Buz Devrine (1250-1850) kadar sıcak bir döneme devam edildi.
Geç Pleyistosien Eemian Sahnesi'nde, 131-114 ka'da ortaya çıkan buzullararası optimumluktan önce geldi. Eemian döneminde iklimsel optimumluk, tip alanında (Hollanda, Amersfoort şehri) polen bölgesi E4 sırasında gerçekleşti. Burada, Quercus (meşe), Corylus (ela), Taxus, Ulmus (elm), Fraxinus (kül), Carpinus (gürgen) ve Picea'nın (ladin) genişlemesi ile karakterizedir. Eemian Sahnesi'nde deniz seviyesi bugünkü seviyesinden yaklaşık 8 metre daha yüksekti ve Kuzey Denizi'nin su sıcaklığı şimdiki zamandan yaklaşık 2 °C daha yüksekti.

Kartopu Dünya
Sera ve yüzünde Toprak
İnterstadial dönemleri
Milankovitch döngüleri

Commonwealth Buzulu, Antarktika'nın güneyinde Viktorialand'da bir buzul. Buzul 77º 35' güney paraleli ve 163º 19' doğu meridyeni aralığında bulunur. Commonwealth Buzulu, Kanada ve Loftus buzullarının da başladığı Mount McLennan dağının zirvesinin altında, 1900 m yükseklikte başlar. Buradan güneydoğu istikametine doğru akarak Taylor Vadisi'nde Mount Coleman dağının batı kısmında son bulur. Burada Fryxell Gölü'nün doğu sınırını oluşturur.
Buzulun kartografisi, 1910'dan 1813'e kadar süren ve Antarktika kıtasının güneyinde Sir Robert Falcon Scott öncülüğünde yürütülen İngiliz Terra-Nova bilimsel gezisi sırasında yapılmıştır.
Commonwealth Buzulu'na, geziye büyük miktarda finansal kaynak sağlayan Avustralya tarih birliği (İng. Commonwealth of Australia) ismi verilmiştir. Ayrıca bu küçük grubun üyelerinin iki tanesi Avustralyalı olup, çevrenin bu kısmını incelemişlerdir.

Commonwealth Buzulu resimleri

Deniz buzu, deniz suyunun donması sonucu ortaya çıkan bir buz türüdür. Buz, sudan daha az yoğun olduğu için okyanusun yüzeyinde yüzer. Deniz buzu, yeryüzünün  yaklaşık %7'sini ve dünya okyanuslarının yaklaşık %12'sini kaplamaktadır. Dünyadaki deniz buzlarının çoğu, Arktik Okyanusu ve Güney Okyanusu olmak üzere Dünya'nın kutup bölgelerinde yer almaktadır. Rüzgâr, akım ve sıcaklık dalgalanmalarının etkisiyle deniz buzu çok dinamiktir ve çok çeşitli buz türlerine ve özelliklerine yol açar. Deniz buzları, buzdağları ile karşılaştırılabilir ve konuma bağlı olarak deniz buzu genişliklerinde buzdağları da bulunabilmektedir.

Daily Advanced Microwave Scanning Radiometer 2 sea ice maps from the University of Bremen20 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sea ice maps from the National Snow and Ice Data Center2 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dondurma, içine şeker katılmış çeşitli meyve suları ya da sütten soğutmak suretiyle elde edilen soğuk bir tatlıdır. Eş anlamlısı buzkaymak sözcüğüdür. Ayrıca meyveli buz ve freezie türleri de vardır. El ile ya da elektrikli makinelerde yapılabildiği gibi dondurma buzdolapları ile de hazırlanabilir. 100 g dondurma 100-200 kalori verir. A, B, D vitaminleriyle, kalsiyum, yağ, protein ve fosfor yönünden zengin bir gıdadır. Artık piyasada hemen her çeşidi olan dondurmaları servise hazır paket şeklinde her mevsimde bulmak oldukça kolaydır. Yaz kış yenilmesi tavsiye edilir. Her çeşit kuru ve yaş meyve ile hazırlandığı gibi cevizli, fıstıklı, çikolatalı, karamelli vb. olan çeşitleri piyasada sıklıkla tüketilmektedir. Dondurmalar elle, makine yardımıyla ya da döverek yapılabilir. Bazı yörelere has dondurmalar vardır örneğin Kahramanmaraş Dondurması. Kendine has dondurması olan ülkeler vardır. Birleşik Krallık, Japonya, Finlandiya, Yunanistan, Yeni Zelanda, Avustralya, Almanya ve İtalya'nın yanı sıra Türkiye'de de Kahramanmaraş, dondurması ile ünlüdür.
Dondurma şeker veya alternatif bir tatlandırıcılar, kakao veya vanilya gibi herhangi bir ilaveyle tatlandırılır. Aromalı krem bazı ve sıvı nitrojeni birlikte çırparak da yapılabilir. Stabilizatörlere ek olarak genellikle renklendiriciler eklenir. Karışım, hava boşluklarını dahil etmek için karıştırılır ve saptanabilir buz kristallerinin oluşmasını önlemek için suyun donma noktasının altına soğutulur. Sonuç, çok düşük sıcaklıklarda (2 °C veya 35 °F'nin altında) katı olan pürüzsüz, yarı katı bir köpüktür. Sıcaklığı arttıkça daha yumuşak hale gelir.
"Dondurma" adının anlamı ülkeden ülkeye değişir. "Dondurulmuş muhallebi", "donmuş yoğurt", "sorbet", "gelato" ve diğer terimler, farklı çeşitleri ve stilleri ayırt etmek için kullanılır. Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde, "dondurma" yalnızca belirli bir çeşit için geçerlidir ve çoğu hükûmet, çeşitli terimlerin ticari kullanımını ana bileşenlerin nispi miktarlarına, özellikle de krema miktarına göre düzenler.
Dondurmalar keçi, koyun sütü veya süt ikameleri (örn. soya, kaju, hindistancevizi, badem sütü veya tofu) gibi mandıra alternatiflerinden yapılabilir. Laktoz intoleransı, süt proteinine alerjisi veya vegan olanlar için mevcuttur.
Dondurma, kaşıkla yenilebilir veya yenilebilir külahlarda tabakta servis edilebilir. En yayğın türleri kab dondurması, çubuklu dondurma, Plombir ve başka türlerdir. Dondurma, farklı tatlılarla veya dondurma soda'da, sundae, milkshake'lerde, dondurmalı pasta ve Baked Alaska gibi pişmiş ürünlerde bir bileşen olarak kullanılır.

Dondurulmuş tatlıların kökeni bilinmemekle birlikte, Antik Çin'de MÖ 3. binyıldan bu yana sıklıkla tekrarlanan dondurulmuş tatlılarla ilgili efsaneler vardır. Dondurmanın kökeniyle ilgili bir efsaneye göre, Roma imparatoru Neron, dünyanın şarap ve balla karıştırılmış ilk sorbetini yapmak için Apenin Dağlarından buz toplamıştır. Diğer efsanelere göre dondurmanın kökeni Moğol İmparatorluğuna dayanmaktadır ve imparatorluğun sınırlarının genişlemesiyle beraber Çin'e yayılmıştır.
Dondurmanın Avrupa'ya yayılması genellikle Marco Polo'ya, bazen de Arap tüccarlara atfedilir. Her ne kadar Polo'nun yazılarında dondurma ile ilgili bir şey olmasa da, birçok kaynak Çin'e yaptığı seyahatlerde öğrendiği sorbet benzeri bir tatlıyı İtalya'da ilk yapan kişi olduğu söyler. İtalyan düşes Catherine de' Medici 1533'te Fransa kralı II. Henri ile evlenmek için gittiği Fransa'ya şeflerini de getirmiştir. Bu şeflerin Fransa'ya aromalı sorbetleri tanıttığı söylenir. Bir asır sonra, İngiltere Kralı I. Charles yediği "donmuş kar"dan çok etkilenir ve bunu yapan dondurmacıya formülü gizli tutmasının karşılığında ömür boyu emeklilik teklif eder.. Bu efsaneleri doğrulayan hiçbir kaynak yoktur.
Antik Yunanistan'da kar içecekleri soğutmak için kullanılıyordu. MÖ 500'lü yıllarda Hipokrat, soğutulmuş içecekleri "midede değişik hislere sebep olma" sebebiyle eleştirmiştir. Dağların alt yamaçlarından toplanan kar sağlıksızdı ve buzlu içeceklerin kasılmalara, kalın bağırsak sancılarına ve diğer birçok rahatsızlığa neden olduğuna inanılmaktaydı. Seneca, buzlu tatlıların abartılı fiyatlarını eleştirmiştir.
Bununla beraber, buz ve kar Antik Japon, Antik Çin, Antik Roma ve Antik Yunan mutfaklarının bir parçası olmuştur. Antik Mısır hiyerogliflerinde meyve suyunun yanında karla doldurulmuş bir varil görülmektedir. Un, kafur ve manda sütü ile yapılan soğutulmuş bir tatlıya Tang Hanedanı kayıtlarında rastlanmaktadır. Ayrıca 1. yüzyıl Roma yemek tarifi kitaplarında karla soğutulmuş tatlı tarifleri yazmaktadır. MS 2. yüzyılda yazmış İran kayıtlarında, buzlu ve şekerli içeceklerden bahsetmektedir. Bu içecekler, şekerli sıvının geceleri çölde donmaya bırakılmasıyla yapılmaktaydı.
20. yüzyılda dondurma popülerlik açısından arttı. 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde, dondurma sodası soda dükkânında, soda çeşmesinde ve dondurma salonunda popüler bir ikramdı. 20. yüzyılın ikinci yarısında ucuz soğutmanın yaygınlaşmasıyla dondurma tüm dünyada popüler hale geldi. Dondurmacılarda, tatlarda ve çeşitlerde patlama oldu.

Bir Mevlevi dedesi olan Ali Eşref Dede'ye ait yazma eser olan Ali Eşref Dede'nin Yemek Risalesinde üç çeşit dondurma tarifi verilmiştir. Bunlar süzme aşure dondurması (sütsüz), şekerden dondurma elmasiye (sütsüz) ve süt dondurmasıdır. Bunların dışında Osmanlının son dönemleri ve cumhuriyetimizin ilk yıllarında İstanbul'da Bakırköy'de meşhur kokulu ve tatlı Arnavutköy çileği ile yapılan çilekli dondurma, kayısılı dondurma, koyun sütü ile manda sütü karıştırılmış dondurma veya salepli dondurma, yine 19. yüzyılda kaymaklı, vişneli ve çilekli dondurma, Kahramanmaraş dondurması ve yanıksı dondurma gibi dondurma türlerinin Osmanlı mutfağında yapıldığı anlaşılmaktadır. Osmanlı mutfağındaki diğer dondurma çeşitleri ise kalıp dondurması ve Tokatlıyan dondurmasıdır.

Dondurma, su, buz, süt yağı, süt proteini, şeker ve hava ile yapılan koloidal bir emülsiyondur. Su ve yağ ağırlıkça en yüksek oranlara sahip olup, fazı yağ globülleri olarak dağıtan bir emülsiyon oluşturur. Emülsiyon, dağılmış buz hücreleri oluşturmak için dondurulan hava hücrelerinin katılmasıyla köpük haline getirilir.
Yağdaki triasilgliseroller polar değildir ve Van der Waals etkileşimleri ile kendilerine yapışırlar. Su kutupsaldır, bu nedenle yağın dağılması için emülgatörlere ihtiyaç vardır. Ayrıca dondurma, hafif dokusuna yardımcı olan koloidal bir köpük fazına sahiptir. Dondurmada bulunan kazein ve peynir altı suyu proteini gibi süt proteinleri amfifiliktir, suyu adsorbe edebilir ve kıvamına katkıda bulunacak miseller oluşturabilir. Proteinler emülsifikasyona, havalandırmaya ve dokuya katkıda bulunur. Disakkarit olan sükroz genellikle tatlandırıcı olarak kullanılır. Sütte bulunan laktoz donma noktasının düşmesine neden olur. Böylece donma anında bir miktar su donmadan kalır ve sert bir doku vermez. Çok fazla laktoz, aşırı donma noktası düşüşü veya laktoz kristalleşmesi nedeniyle ideal olmayan bir dokuya neden olacaktır.
Dondurma, koloidal bir sistem olarak kabul edilir. Dondurma kristalleri ve agregaları, dökme halde küçük kabarcıklar oluşturarak dondurma ile karışmayan hava ve kısmen birleşmiş yağ küreciklerinden oluşur. Tüm küçük parçacıklardan oluşan bu dağınık faz, şekerler, proteinler, tuzlar, polisakkaritler ve sudan oluşan donmamış sürekli bir fazla çevrilidir. Etkileşimleri, ister yumuşak, ister çırpılmış, ister sert olsun dondurmanın özelliklerini belirler.
Ostwald olgunlaşması, dispersiyon fazında küçük olanlar pahasına büyük kristallerin büyümesinin açıklamasıdır. Bu sürece göç yoluyla yeniden kristalleşme de denir. Keskin kristallerin oluşumunu içerir.

Modern soğutmanın geliştirilmesinden önce, dondurma özel günler için ayrılmış bir lükstü. Bunu yapmak oldukça zahmetli bir işti. Kış aylarında göllerden ve göletlerden buz kesilir, yerdeki deliklerde samanla izole edilmiş ahşap çerçeveli veya tuğla buz evlerinde depolanırdı. Dondurma, buz ve tuzla dolu bir küvete yerleştirilen büyük bir kaseye elle yapılırdı. Buna tencere dondurucu yöntemi denirdi. Tencere-dondurucu yönteminde, parçalanmış buz ve tuz karışımı ile bileşenlerin sıcaklığı düşürülür. Tuzlu su, buz tarafından soğutulur ve tuzun buz üzerindeki etkisi, buzun kısmen erimesine, gizli ısıyı emmesine ve karışımı saf suyun donma noktasının altına getirmesine neden olur. Suya daldırılmış kap ayrıca tuzlu su ve buz karışımıyla tek başına buzla yapabileceğinden daha iyi termal temas kurabilir.
Alman mühendis Carl von Linde tarafından 1870'lerde endüstriyel soğutmanın geliştirilmesi, doğal buzu kesme ve saklama ihtiyacını ortadan kaldırdı. Kesintisiz işlem dondurucu 1926'da mükemmelleştirildiğinde, ticari seri dondurma üretimi ve modern buzun doğuşu krema endüstrisi devam ediyordu.
Modern zamanlarda, evde dondurma üretmenin yaygın bir yöntemi, ev tipi bir dondurucuda soğutulduğunda dondurma karışımını çalkalayan elektrikli bir cihaz olan bir dondurma makinesi kullanmaktır. Bazı daha pahalı modellerde yerleşik bir dondurma elemanı bulunur. Daha yeni bir yöntem, karışıma bir kaşık veya spatula kullanarak birkaç saniye karıştırarak sıvı nitrojen eklemektir.

Dondurma toplu olarak üretilebilir ve bu nedenle dünyanın tüm bölgelerinde yaygın olarak bulunur. Dondurma süpermarketlerden ve bakkaldan alınabilir. Ayrıca dondurma satışı için dondurma arabası, dondurma kamyonu, dondurma dükkânı yaratılmıştır.

Soft serve (dondurma)
Dondurma külahı
Dondurmalı sandviç
Maraş dövme dondurması
Kızılderili dondurması
Eskimo dondurması
Kalıp dondurma
Çubuklu dondurma
Plombières
Chipwich

Donmuş toprak veya permafrost, jeolojide iki veya daha fazla yıl suyun donma noktası veya altında yer alan topraktır. Sürekli olarak donmuş halde bulunan toprak ve/veya kayaçlardan müteşekkil zemini ifade etmek için kullanılan bir terim. Terim ilk kez 1947 yılında S.W. Muller tarafından ortaya atılmıştır. Permafrost alanlarının bir kısmında, donmuş olan zemin, yaz mevsiminde, süresi ve derinliği yerden yere değişmek üzere, üst kısmından çözülür, buzundan kurtulur. Bu tür permafrosta süreksiz permafrost (discontinuous permafrost) adı da verilmektedir. Bunun tersi ise, sürekli permafrost (continuous permafrost) olarak isimlendirilmektedir. Çoğu donmuş toprak (Arktik ve Antarktik bölgelerinde ve civarında) yüksek enlemlerde yer alır, ancak alp permafrostu çok daha düşük enlemlerde yer alabilmektedir. Zeminde buz her zaman olmayabilir, ancak sık sık meydana gelir ve zemin malzemesinin potansiyel hidrolik doygunluğunu aşmayan miktarlarda olabilir. Donmuş topraklar yeryüzündeki toplam suyun %0.022'sini ve Kuzey Yarımküre'nin %24'ünü oluşturmaktadır.

International Permafrost Association (IPA) 23 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Center for Permafrost 25 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of permafrost in Antarctica. 29 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Düşük karbon ekonomisi, düşük karbonlu ekonomi veya karbondan arındırılmış ekonomi, düşük düzeyde sera gazı emisyonu üreten enerji kaynaklarına dayalı bir ekonomidir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı emisyonları, 20. yüzyılın ortalarından beri gözlemlenen iklim değişikliğinin baskın nedenidir. Devam eden sera gazı emisyonu, insanlar ve ekosistemler için şiddetli, yaygın ve geri döndürülemez etkilerin olasılığını artırarak dünya çapında uzun süreli değişikliklere neden olacaktır. Küresel ölçekte düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemli faydalar sağlayabilir. Dünyanın dört bir yanındaki birçok ülke, düşük emisyonlu geliştirme stratejileri tasarlıyor ve uyguluyor. Bu stratejiler, uzun vadeli sera gazı emisyonlarını azaltırken ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılığı artırırken sosyal, ekonomik ve çevresel kalkınma hedeflerine ulaşmayı amaçlıyor.
Bu nedenle, küresel olarak uygulanan düşük karbonlu ekonomiler, daha gelişmiş, sıfır karbonlu ekonominin habercisi olarak önerilmektedir. GeGaLo jeopolitik kazanç ve kayıp endeksi, dünyanın tamamen yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmesi durumunda 156 ülkenin jeopolitik konumunun nasıl değişebileceğini değerlendiriyor. Eski fosil yakıt ihracatçılarının güç kaybetmesi, eski fosil yakıt ithalatçılarının ve yenilenebilir enerji kaynakları açısından zengin ülkelerin konumlarının güçlenmesi bekleniyor.

Eratik bloklar, bulundukları alandaki yerel kayalardan tür ve boyut olarak farklılık gösteren kayaçlara verilen isimdir. Bir başka ifadeyle buzul tili içinde bulunan ve yüzeyde bırakılan büyük kaya parçalarına denir. Bu kayaçlar bulundukları yerlere buzulların hareketi ile gelmiştir. Eratik blokların boyutları çakıl taşlarından Kanada'da bulunan 16.500 tonluk Okotoks kayasına kadar değişiklik gösterir. Oluştukları yerden yani ana kayadan  kilometrelerce uzakta bulunabilirler.
Erratikler, buz hareketinden kaynaklanan buzul buz erozyonuyla oluşur. Buzullar birden fazla işlemle aşınır: aşınma, ovma, koparma, buz itme ve buzulla indüklenen bozulma olarak sınıflandırılır. Buzullar koparma esnasında ana kayadan parçalar ayırır ve daha büyük bloklar üretirler. Bu bloklar buzul hareketi boyunca sürüklenir ve buzun eriyip bitti yerlerde depolanma sürecine girerler.
Eratikler buzullardan başka bir de akarsu ve sel taşkınları ile taşınırlar. Buzul erimesi sonucu oluşan yüzey akışları, anakayadan kopan blokları da beraberinde kaide seviyesinin düştüğü yere kadar taşır ve kaide seviyesinin düştüğü yerde depolamaya başlar.
Eratik blokların jeoloji araştırmaları ve günümüz için önemi ise;

Buzullar tarafından taşınmış olmaları ve bu nedenle de tarih öncesi buzul hareketinin yolunu işaretleyen bir dizi gösterge olmalarıdır. Onların litografik kökeni, buz akışı rotasının onaylanmasına izin verecek şekilde ana kayaya kadar izlenebilir.
Buz raftingiyle taşınabilir olması buzul barajının başarısız olmasından kaynaklanan buzul sedimantasyonunun Missoula Gölü gibi buzulsuz göllerde depolanan suları serbest bırakan miktarının belirlenmesine olanak sağlar. Karaya oturan ve daha sonra eriyen, yüklerini düşüren buz tacirleri tarafından açığa çıkan eratikler, geçici Luz Gölü gibi alanlarda geçici sel baskılarında yüksek su işaretlerinin tanımlanmasına izin verir.
Okyanusta eriyen buzdağıyla düşen Erratikler, kayıt tutmadan önceki dönemler için Antarktika ve Arktik bölge buzul hareketlerini izlemek için kullanılabilir. Düşen taşlar olarak da bilinir, bunlar küresel iklim modellerini daha iyi anlamak ve kalibre etmek için okyanus sıcaklıkları ve seviyeleri ile ilişkilendirilebilir.

Fee Buzulu, Wallis Alpleri 'nde Saas-Fee idari bölgesi sınırlarında bulunan Mischabel dağ grubunun, doğu yamacında yayılım gösteren bir sıradağ buzulu. Buzul 5 km uzunluğunda olup, birçok kayalık kabugadan geçen yukarı kesiminde 6 km genişliğe ulaşır. Toplam 17 km² alanı kaplar.
Buzul Kuzey-Fee Buzulu ve Güney-Fee Buzulı olarak bölümlere ayrılır. Kuzey-Fee Buzulu'nun kaynağı 3400 m den 3800 m ye kadar yükseklikte, Mischabel grubunun dik doğu kanadının altlarında bulunur. Yer yer % 50 üstünde eğim ile uçurumlaşmış şekilde 2 km uzunluğunda ama sadece 200–300 m genişliğinde, 1950 m yükseklikteki diline akar. Bu dilin bir bölümü 1954 yılında bir dağ kayması sonucu dökülmüştür. Takip eden 30 yıl içinde buzul yayılmış ve kayma bölgesinin üzerindeki enkazdan geçmiştir. !988 yılından beri buzun hızlı bir geri çekilişi gözlemlenmektedir.
Güney-Fee Buzulu Alphubel (4208 m) ve Allalinhorn'un (4027 m) kuzeydoğusunda, daha doğrusu kuzey kanadında oluşur. Kuzey-kuzeydoğu istikametinde akar 2500 m yükseklikte birçok buzul dili ile sona erer. iki buzul da, Saas Vadisi 'nden Rhône Nehri'ne açılan ve Saaser Vispa Nehri'nin yan kolu olan Feevispa 'yı besler.

Küçük Buz Çağı'nın yüksek evresinde,19. yüzyıl ortalarında Fee Buzulu kısmen vadi çanağına, Saas Fee 'nin ardına kadar uzanıyordu.
Fee Buzulu, İsviçre'nin en önemli yaz kayak bölgesini oluşturur. İki teleferik hattı bağlantısı vardır. Fee Buzulu'ndaki buz mağarası önemli bir turizm unsurudur.

Folgefonna, Norveç'in Hardanger bölgesinde bir buzul. Kapladığı 214 km² alanıyla kıta Norveç'in Jostedalsbreen ve Svartisen'den sonra üçüncü büyük buzuludur. Buzulun kesimleri alt gruplara alan dağılımı olarak şu şekilde ayrılır: Kuzey Folgefonna 25 km², Orta Folgefonna 9 km² ve Güney Folgefonna 180 km².

Buzul, Folgefonna Yarımadası'nın yüksek sıradağlık bölgesinde bulunur. Doğuda Sør Fyordu, güneyde Åkra Fyordu ve batıda Hardanger Fyordu'nun arasında kalır. Buzul Hordaland Eyaleti'nin Jondal, Ullensvang, Odda, Etne ve Kvinnherad idari bölgelerindeki bir alanı kaplar.
Buzul'un bulunduğu en yüksek yer deniz seviyesinden 1662 m yüksekteyken, en düşük yer 400 m yüksektedir. Folgefonna birçok kola sahiptir. Bunlardan bazıları; Bondhusbreen, Blomsterskardsbreen ve Buerbreen'dir

29 Nisan 2005'ten beri Folgefonna, Norveç'in 25. Milli Parkı'dır. Hem buzul hem de çevredeki tabiatın büyük bir kısmı korunmaktadır ve beraber 545,2 km² dir.

Folgefonna buzul çağından kalma değildir. Son buzul çağının sonrasında buz hızlı bir şekilde geri çekilmiş ve çevredeki buz tamamen erimiştir. Yaklaşık 2500 yıl önce, düşük ısılı, yüksek yağışlı bir periyotta buzulun kuzey kısmı (Nordre Folgefonna) yeniden oluşmuştur. Periyodik değişimlerle buzul, bugünkü genişliğine uzanır. Buzulun diğer kısımları da paralel bir geçmişe sahiptir.

Fotoğrafları (İngilizce)

Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması, hava kirliliğinden kaynaklanan ölümleri ve hastalıkları azaltmak, iklim değişikliğini sınırlamak ve enerji bağımsızlığını güçlendirmek için fosil yakıt kullanımının ve üretiminin kademeli olarak sıfıra indirilmesidir. Devam etmekte olan yenilenebilir enerji geçişinin bir parçasıdır, ancak fosil yakıt sübvansiyonları tarafından engellenmektedir.
Fosil yakıtlı elektrik üretiminin zirveye ulaştığı düşünülmektedir ve birçok ülke kömürle çalışan elektrik santrallerini kapatarak çözüm bulmaya çalışmaktadır. Ancak elektrik üretiminde kömür kullanmayı bırakmak iklim hedeflerini karşılayacak kadar hızlı değildir. Birçok ülke benzinli ve dizel otomobil ve kamyonların satışının durdurulması için tarihler belirlemiştir, ancak doğalgaz yakılmasının durdurulması için kabul edilen bir takvim henüz belirlenmemiştir.
Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılmasına yönelik mevcut çabalar, ulaşım ve ısınma gibi sektörlerde fosil yakıtların sürdürülebilir enerji kaynakları ile değiştirilmesini içermektedir. Fosil yakıtlara alternatifler arasında elektrifikasyon, yeşil hidrojen ve biyoyakıt bulunmaktadır. Faz aşımı politikaları hem talep yönlü hem de arz yönlü önlemleri içerir. Talep yönlü yaklaşımlar fosil yakıt tüketimini azaltmayı amaçlarken, arz yönlü girişimler enerji dönüşümünü hızlandırmak ve emisyonları azaltmak için üretimi kısıtlamayı amaçlamaktadır. Fosil yakıt şirketlerinin saldıkları kadar karbonu gömmeleri için yasalar çıkarılması önerilmiştir. Uluslararası Enerji Ajansı, yüzyılın ortasına kadar karbon nötrlüğüne ulaşabilmek için yenilenebilir enerjiye yapılan küresel yatırımların 2030 yılına kadar üç katına çıkarak yıllık 4 trilyon doların üzerine çıkması gerektiğini tahmin etmektedir.

Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (İngilizce: Intergovernmental Panel on Climate Change, kısaca IPCC), Birleşmiş Milletlerin iki örgütü Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 1988 yılında insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin risklerini değerlendirmek üzere kurulmuştur.
Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore ile birlikte 2007 Nobel Barış Ödülü'nü almıştır.
Panelin işlevi araştırma yapmak veya iklim ya da ilgili olayları izlemek değildir. Panelin başlıca faaliyetlerinden biri Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çevre Konvansiyonu'nun (BMİDÇK)uygulanmasına ilişkin konularda özel raporlar yayımlamaktır. (BMİDÇK zararlı iklim değişikliği olasılığını kabul eden bir anlaşmadır. Anlaşmanın uygulanması sonradan Kyoto Protokolü'nü ortaya çıkarmıştır.) Panel değerlendirmelerini ağırlıklı olarak emsal taramaya ve yayınlanmış bilimsel literatüre dayandırır. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli yalnızca Dünya Meteoroloji Örgütü ve BM Çevre Programı üyelerine açıktır.

Resmî site

1114 Maraş depremi, 29 Kasım 1114 günü sabahın erken saatlerinde Maraş'ta meydana gelen büyük bir depremdir. Depremin büyüklüğünü 7,4 Mw'den daha büyüktü.
Maraş o dönemde içinde büyük bir Hristiyan nüfus barındıran önemli bir şehirdi. Dönemin kaynaklarına göre şehir tamamen toprak altında kalmıştır. Edessalı Mateos, şehirde yaşayan hiç kimsenin depremden sağ olarak kurtulamadığını ve Maraş'ta yaşayan yaklaşık 40.000 kişinin öldüğünü kaydeder. Şehir nüfusunun sadece birkaç bin olduğu tahmin edildiğinden, bu sayı aşırı görünmektedir. Süryani Mihail ise, Maraş şehrinin şehrin kendi halkına mezar olduğunu kaydeder. Azîmî, depremden önce havanın kararmış olduğunu, sonrasında ise kar yağdığını ve her tarafın kar ile kaplandığını kaydeder. Deprem Maraş dışında Elbistan, Sis, Misis, Keysun, Sümeysat (Samsat), Hısn-ı mansûr (Adıyaman), Raban, Urfa, Antakya, Harran, Halep, Azez, Esârib, Zerdana ve Bâlis'de de yıkıma yol açmıştır. Deprem Urfa surununun on üç kulesinin, Harran surunun bir kısmının yıkılmasına neden oldu. Sis şehrinde birçok manastır ve köy harap olurken, on binlerce insan da öldü. Azez kalesinde de tahribata dört yüz kişinin ölümüne yol açmıştır. Surlu William da bu depremde en fazla Kilikya, İsaurya ve Kuzey Suriye kıyı bölgesinde tahribat yaptığını kaydeder. Maraş Lordu ve Maraş Piskoposu, her ikisinin de kaynaklarda isimleri verilmese de, depremde öldü.

Özel

Genel
Kesik, Muharrem (2012). "Maraş Depremi (1114)". Tarih Dergisi. 0 (42). İstanbul Üniversitesi. ss. 43-46. ISSN 1015-1818. 18 Ekim 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Ekim 2022. 
Sünbül, Fatih; Sünbül, Ayşe Bengü (Haziran 2018). "Deprem Etkileşimlerinde Coulomb Gerilme Kriteri Değerlendirmesi; Doğu Anadolu Fay Hattı" [Evaluation of Coulomb Stress Criteria in Earthquake Interactions; East Anatolian Fault Line]. Karaelmas Fen ve Mühendislik Dergisi (Research Article). Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi. 8 (2): 523-535. doi:10.7212/zkufbd.v8i2.1166. eISSN 2146-7277. ISSN 2146-4987. 17 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Şubat 2023. 
Mateos, Edessalı (1858), Chronique de Matthieu d'Édesse (Fransızca), ss. 287-290 
Beech, George (Ocak 1996). "The Crusader Lordship of Marash in Armenian Cilicia, 1104-1149". Viator (İngilizce). 27: 35-52. doi:10.1484/J.VIATOR.2.301121.

115 Antakya depremi, 13 Aralık 115 tarihinde Antakya'da meydana gelen ve yüzey dalgası büyüklüğü 7.5 Ms, günümüz ölçümleri ile mercalli şiddet ölçeğinde tahmini ise maksimum XI. (Aşırı) yoğunlukta meydana gelen deprem. Antakya ve çevresinde yaklaşık 260.000 kişinin ölümüne sebebiyet verdiği düşünülen ve çok ciddi maddi hasara neden olan deprem, günümüzde Türkiye coğrafyası sınırları içerisinde en çok can kaybına sebep olan deprem olarak kayıtlara geçmiştir.
Tetiklediği tsunami dalgaları Caesarea Maritima limanına çok ciddi hasarlar vermiştir. Dönemin Roma İmparatoru Trajan, halefi Hadrianus ve konsül Marcus Pedo Vergilianus Perslere karşı yaptıkları seferde kışı geçirmek için konakladıkları sırada yakalanmıştır. Marcus Pedo Vergilianus ölmüş, Trajan ve Hadrianus hafif yaralarla atlatmıştır. Depremden hemen sonra şehri tekrar inşa etme çalışmalarına başlamışlardır.Daphne'nin kaynakları ile Antioch arasında uzanan 6 km uzunluğundaki su kemeri ciddi şekilde hasar gördüğü için Traianus yeni bir su kemeri inşa etmeye başladı veya daha önce inşa ettiği mevcut bir su kemerini onardı. Traianus projeyi bitirecek kadar yaşamadığı için su kemeri üzerindeki çalışmalar Hadrianus tarafından tamamlandı.
Depremden bir yıl sekiz ay sonra, 11 Ağustos MS 117'de Hadrianus, Antioch'daki ordu tarafından imparator ilan edildi. Roma'ya ulaşmak için yola çıktığı 117 Eylül'e kadar şehirde kaldı.

Cassius Dio, depremi Roma Tarihi kitabında yazmıştır. Antakya'yı, Trajan orada sefer sırasında kışladığı için imparatorluğun her yerinden seyahat eden askerler ve birçok siville dolu olarak tanımlıyor. Depremin yüksek bir kükreme sesiyle başladığını ve ardından yerin şiddetli bir şekilde sallanmaya başladığını, ağaçların ve insanların havaya atıldığını, düşen enkaz parçalarıyla çok sayıda insan öldüğünü, pek çok insanın enkaz altında kaldığını, takip eden günlerde artçı depremlerin devam ettiğini, enkaz altında kalanların açlıktan öldüğünü yazmıştır.
Trajan bir pencereden çıkarak kaldığı evden kurtulmayı başarmış ve sadece hafif yaralar almıştır. Artçı sarsıntılardan kaynaklanan tehlike nedeniyle, maiyetiyle birlikte açık hipodromda konaklamıştır.
Depremde Epemiye'de yerle bir olmuş, Beyrut ciddi hasar almış, depremin tetiklediği tsunami dalgaları Lübnan sahili boyunca özellikle Kayserya ve Yavne'de çok ciddi hasarlar vermiştir. Caeserea Maritima'daki liman muhtemelen tsunami tarafından tahrip edilmiştir. Bu yorum, limanın dışında bulunan yarım metre kalınlığındaki tsunami yatağının tarihlenmesine dayanmaktadır.
Bildirilen 260.000 ölü sayısı kesin değildir, çünkü yalnızca son yüz yılın kayıtlarında görünmektedir.

11 Mart, Miladi takvime göre yılın 70. (artık yıllarda 71.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 295 gün vardır. 

1702 - İngiltere'nin günlük olarak yayımlanan ilk ulusal gazetesi, Daily Courant çıkmaya başladı.
1851 - Giuseppe Verdi'nin Rigoletto operası, ilk kez Venedik'te sahnelendi.
1867 - Giuseppe Verdi'nin Don Carlos operası, ilk kez Paris'te Théâtre Impérial de l'Opéra'da sahnelendi.
1902 - İspanya Kral Kupası (Copa del Rey) futbol turnuvası oynanmaya başladı.
1914 - Cemal Paşa, Bahriye Nazırlığına getirildi.
1917 - I. Dünya Savaşı'nda İngilizler, Bağdat'ı ele geçirdiler.
1918 - Bingöl'ün Karlıova, Erzurum'un Ilıca ve Rize'nin Fındıklı ilçelerinden Rus İmparatorluğu ve Batı Ermenistan Yönetimi'nin Ordu birlikleri çekildi.
1928 - İzmir'de Bucaspor kulübü kuruldu.
1938 - Avusturya Şansölyesi Kurt Schuschnigg, istifa etti; yerine Alman Birliklerini, Avusturya'ya girmek üzere davet eden Nazi yanlısı Arthur Seyss-Inquart geldi.
1941 - Lend-Lease Yasası imzalandı.
1941 - Birleşik Krallık'ın Sofya Elçisi Rendell'a, İstanbul Pera Palas Oteli'nde suikast girişiminde bulunuldu. Olayda dört kişi öldü, Rendell kurtuldu.
1947 - Türkiye, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'na (IMF) katıldı.
1949 - İsrail ve Ürdün, Rodos'ta ateşkes antlaşması imzaladı.
1951 - Hindistan Yeni Delhi'de düzenlenen ilk Asya Oyunları sona erdi.
1954 - Devlet Malzeme Ofisi kuruldu.
1958 - Türkiye, "Mısır, Suriye ve Yemen" devletlerinin oluşturduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni tanıdı.
1959 - 4. Eurovision Şarkı Yarışması gerçekleştirildi. Hollanda, Teddy Scholten'ın seslendirdiği Een beetje şarkısı ile birinci oldu.
1970 - Saddam Hüseyin ve Mustafa Barzani arasında yapılan anlaşma sonucunda, Irak Kürdistan Özerk Bölgesi kuruldu.
1976 - Eski ABD Başkanı Richard Nixon, Şili'deki seçimler sırasında Salvador Allende'nin seçilmesini önlemek için CIA'ya emir verdiğini itiraf etti.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Yurt sathında 7'si kurşuna dizilerek olmak üzere toplam 13 kişi öldürüldü.
1981 - Şili Cumhuriyeti'nin Başkanlık Saray'ı olan ve Salvador Allende'nin öldürüldüğü, Palacio de La Moneda olarak adlandırılan binanın restorasyonu tamamlandı.
1981 - Kosova protestoları patlak verdi.
1985 - Konstantin Çernenko'nun ölümünün ardından Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği'ne getirildi.
1988 - Montajının tamamı Türkiye'de yapılan ilk F-16, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na teslim edildi.
1990 - Litvanya, Sovyetler Birliği'nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1990 - Augusto Pinochet'nin Şili diktatörlüğü yıkıldı.
1996 - Demokrasi ve Barış Partisi kuruldu.
2003 - Uluslararası Ceza Mahkemesi görevine başladı.
2005 - Madrid saldırısında ölenlerin anısına, Ölmüşlerin Ormanı anıtı açıldı.
2009 - Winnenden okul katliamı: 17 Yaşındaki Tim Krestchmer okula girip kendisi dahil 16 kişiyi öldürdü ve birçok kişiyide yaraladı.
2011 - Sendai Depremi ve Tsunamisi: Japonya'da, yerel saatle 05.46'da 8.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Japonya, kayıtlı tarihi boyunca yaşadığı en büyük deprem ve tsunami felaketiyle karşılaştı.
2020 - Dünya Sağlık Örgütü COVID-19 salgınını pandemi ilan etti. Aynı gün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye'de ilk COVID-19 vakasının görüldüğünü açıkladı.

1544 - Torquato Tasso, İtalyan şair (ö. 1595)
1754 - Juan Meléndez Valdés, İspanyol neoklasik şair (ö. 1817)
1811 - Urbain Le Verrier, Fransız matematikçi (ö. 1877)
1818 - Marius Petipa, Fransız balet, eğitimci ve koreograf (ö. 1910)
1838 - Ōkuma Shigenobu, Japonya'nın sekizinci Başbakanı (ö. 1922)
1847 - Sidney Sonnino, İtalya Başbakanı (ö. 1922)
1884 - Ömer Seyfettin, Türk öykücü (ö. 1920)
1886 - Kazım Orbay, Türk asker, Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından ve Genelkurmay Başkanlarından (ö. 1964)
1886 - Edward Rydz-Śmigły, Polonya Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı, siyasetçi, ressam ve şair (ö. 1941)
1887 - Raoul Walsh, Amerikalı sinema yönetmeni (ö. 1980)
1890 - Vannevar Bush, Amerikalı mühendis, mucit ve bilim yöneticisiydi (ö. 1974)
1891 - Enis Behiç Koryürek, Türk şair (ö. 1949)
1891 - Michael Polanyi, Macar felsefeci (ö. 1976)
1894 - Otto Grotewohl, Alman siyasetçi (ö. 1964)
1898 - Dorothy Gish, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1968)
1898 - Yakup Satar, Türk asker (Türk Kurtuluş Savaşı ve I. Dünya Savaşı Irak Cephesi'nde savaşmış, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası sahibi gazi) (ö. 2008)
1899 - IX. Frederik, Danimarka Kralı (ö. 1972)
1903 - Lawrence Welk, Amerikalı müzisyen ve Tv programcısı (ö. 1992)
1906 - Hasan Ferit Alnar, Türk besteci ve orkestra şefi (ö. 1978)
1907 - Helmuth James Graf von Moltke, Alman hukukçu (ö. 1945)
1908 - Matti Sippala, Fin atlet (ö. 1997)
1910 - Robert Havemann, Alman kimyacı (ö. 1982)
1916 - Harold Wilson, İngiliz siyasetçi ve Başbakan (ö. 1995)
1920 - Nicolaas Bloembergen, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2017)
1921 - Astor Piazzolla, Arjantinli besteci ve bandoneon sanatçısı (ö. 1992)
1922 - Cornelius Castoriadis, Yunan filozof (ö. 1997)
1925 - Margaret Oakley Dayhoff, Amerikalı fiziksel kimyacı (ö. 1983)
1925 - Güzin Özipek, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2000)
1925 - İlhan Selçuk, Türk gazeteci ve yazar (ö. 2010)
1926 - İlhan Mimaroğlu, Türk besteci ve yazar (ö. 2012)
1926 - Ralph Abernathy, Amerikalı rahip ve Amerikan sivil haklar hareketi liderlerinden (ö. 1990)
1927 - Metin Eloğlu, Türk şair (ö. 1985)
1927 - Freda Meissner-Blau, Avusturyalı siyâsetçi (ö. 2015)
1928 - Albert Salmi, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1990)
1930 - Kemal Bayazıt, Türk hekim ve kalp cerrahı (ö. 2019)
1931 - Ion Besoiu, Rumen aktör (ö. 2017)
1936 - Harald zur Hausen, Alman virolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 2023)
1937 - Aleksandra Zabelina, Sovyet eskrimci (ö. 2022)
1940 - Alberto Cortez, Arjantinli şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2019)
1947 - Füsun Önal, Türk şarkıcı, yazar ve oyuncu
1949 - Cezmi Baskın, Türk oyuncu ve yönetmen
1951 - Dominique Sanda, Fransız oyuncu ve eski manken
1952 - Douglas Adams, İngiliz yazar (ö. 2001)
1953
Jimmy Iovine, Amerikalı yapımcı ve girişimci
Jürgen Kurths, Alman matematikçi ve fizikçi
1955 - Frances Ginsberg, Amerikalı opera şarkıcısı (ö. 2010)
1957 - Kasım Süleymani, İranlı asker (ö. 2020)
1958 - Anissa Jones, Amerikalı çocuk oyuncudur (ö. 1976)
1959 - Nina Hartley, Amerikalı pornografik film oyuncusu, pornografik film yönetmeni, feminist ve yazar
1961 - Elias Koteas, Kanadalı sinema ve dizi oyuncusu
1961 - Muhammed bin Zayid Âl-i Nehyan, Birleşik Arap Emirlikleri devlet başkanı ve Abu Dabi emiri
1963 - Davis Guggenheim, Amerikalı yönetmen ve yapımcı
1963 - Alex Kingston, İngiliz sinema ve dizi film oyuncusu
1963 - Meral Konrat, Türk oyuncu, şarkıcı ve sunucu
1963 - David LaChapelle, Amerikalı fotoğrafçı ve yönetmen
1963 - Marcos Pontes, Brezilyalı ilk astronot
1964 - Vinnie Paul, Amerikalı bir bateristtir (ö. 2018)
1967 - John Barrowman, İskoçyalı oyuncu
1968 - Lisa Loeb, Amerikalı söz yazarı ve aktris
1969 - Terrence Howard, Amerikalı oyuncu
1971 - Gülse Birsel, Türk gazeteci, oyuncu ve yazar
1971 - Johnny Knoxville, Amerikalı aktör
1972 - Emre Törün, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2025)
1975 - Buvaysar Saytiyev, Çeçen asıllı Rus güreşçi (ö. 2025)
1976 - Thomas Gravesen, Danimarkalı eski millî futbolcu
1976 - Mariana Díaz-Oliva, Arjantinli profesyonel tenis oyuncusu
1977 - Becky Hammo, Amerikalı basketbol antrenörü ve eski basketbolcu
1978 - Didier Drogba, Fildişili futbolcu
1978 - Hayko Cepkin, Ermeni asıllı Türk besteci, şarkıcı ve piyanist
1978 - Albert Luque, İspanyol millî futbolcu
1979 - Elton Brand, Amerikalı basketbolcu
1979 - Joel Madden, Amerikalı müzisyen
1980 - Mark Rober, Amerikalı youtuber ve muhendis
1981 - LeToya Luckett, Amerikalı R&B ve pop şarkıcısı, söz yazarı ve oyuncu
1983 - Renato López, Meksikalı sunucu, aktör ve müzisyen (ö. 2016)
1985 - Daniel Vázquez Evuy, Ekvator Gineli futbolcu
1985 - Stelios Malezas, Yunan eski futbolcu
1988 - Fábio Coentrão, Portekizli futbolcu
1989 - Anton Yelchin, Rus asıllı Amerikalı oyuncu (ö. 2016)
1991 - Cengiz Mustafayev, Azeri şarkıcı
1993 - Jodie Comer, İngiliz oyuncu
1993 - Anthony Davis, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1994 - Andrew Robertson, İskoç millî futbolcu
1995 - Piakai Henkel, Amerikalı futbolcu

222 - Elagabalus ya da Heliogabalus, 218 - 222 arası Roma İmparatoru (d. 203)
222 - Julia Soaemias, Roma İmparatorluğu saltanat vekili (d. 180)
928 - Tomislav, Hırvatistan'ın ilk kralı olmuştur
1514 - Donato Bramante, (asıl adı: Donato di Pascuccio d'Antonio), İtalyan mimarı (d. 1444)
1570 - Niccolò Franco, İtalyan yazar (d. 1515)
1646 - Stanisław Koniecpolski, Polonyalı komutan (d. 1591)
1722 - John Toland, İrlandalı akılcı filozof ve hicivciydi (d. 1670)
1803 - Şah Sultan, III. Mustafa'nın kızı (d. 1761)
1846 - Tekle, Gürcü kraliyet prensesi (batonishvili) ve şair (d. 1776)
1883 - Aleksandr Gorçakov, Rus diplomat ve devlet adamı (d. 1798)
1898 - Dikran Çuhacıyan, Ermeni asıllı Osmanlı besteci ve orkestra şefi (d. 1837)
1907 - Jean Paul Pierre Casimir-Perier, Fransız siyasetçi ve iş insanı. Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nin altıncı devlet başkanıydı (d. 1847)
1908 - Edmondo De Amicis, İtalyan yazar (d. 1846)
1914 - Tayyareci Nuri Bey, Türk asker ve Osmanlı'nın ilk pilotlarından (d. 1891)
1931 - F. W. Murnau, Alman sinema yönetmeni (d. 1888)
1935 - Yusuf Akçura, Türk yazar ve siyasetçi (d. 1876)
1936 - David Beatty, İngiliz Kraliyet Donanması amirali (d. 1871)
1945 - Walter Hohmann, Alman fizikçi (d. 1880)
1947 - Wilhelm Heye, Alman asker (d. 1869)
1949 - Henri Giraud, Fransız general (d. 1879)
1950 - Heinrich Mann, Alman yazar (d. 1871)
1955 - Alexander Fleming, İskoç bilim insanı (d. 1881)
1957 - Richard E. Byrd, Amerikalı amiral ve kâşif (d. 1888)
1958 - Ole Kirk Christiansen, Lego şirketinin kurucusu (d. 1891)
1965 - Malik Sayar, Türk jeolog ve akademisyen (d. 1892)
1967 - Yusuf Ziya Ortaç, Türk gazeteci ve yazar (d. 1895)
1967 - Geraldine Farrar, Amerikalı opera sanatçısı ve oyuncu (d. 1882)
1968 - Haşim İşcan (Haşim Baba), Türk siyasetç

13 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 225. (artık yıllarda 226.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 140 gün vardır. 

1792 - Fransa Kralı XVI. Louis, "Ulusal Mahkeme" tarafından tutuklandı ve halk düşmanı olarak ilân edildi.
1889 - Alman Ferdinand von Zeppelin, kendi icadı olan ve Zeplin adını vereceği sevk ve idare edilebilir balonunun patentini aldı.
1905 - Norveç'te düzenlenen referandumda, İsveç'ten ayrılma kararı çıktı.
1913 - Akrobat Otto Witte, Arnavutluk Kralı olduğunu iddia etti.
1913 - Harry Brearley, paslanmaz çeliği icat etti.
1918 - ABD Deniz Kuvvetleri'ne, ilk kadın asker (Opha May Johnson) kaydını yaptırdı.
1918 - BMW (Bayerische Motoren Werke AG) Motor Fabrikası Almanya'da kuruldu.
1922 - Büyük Taarruz öncesinde, Fevzi Paşa ve Karargahı, gizlice cepheye gitti. 14 Ağustos'ta birliklerin güneye ve cepheye doğru kaydırılmasına sessizce başlandı.
1923 - Mustafa Kemal, yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
1940 - II. Dünya Savaşı: Alman savaş uçakları (Luftwaffe), İngiliz hava alanlarını ve radar üslerini bombalamaya başladı.
1954 - Pakistan Millî Marşı, Pakistan Radyosu'ndan ilk kez yayımlandı.
1956 - Türkiye'de ortaokullara din dersi konuldu.
1960 - Orta Afrika Cumhuriyeti, Fransa'dan bağımsızlığını ilan etti.
1961 - Doğu Almanya yönetimi, batıya kaçışları önlemek için Berlin sınırını dikenli tellerle kapattı. 20 Ağustos'ta bu tellerin yerine, daha sonra "Utanç Duvarı" denilecek beton duvar örülmeye başlandı.
1966 - Çin'de Mao, "Kültür Devrimi"ni ilan etti.
1973 - Zülfikar Ali Butto, Pakistan Başbakanı seçildi.
1987 - ABD Başkanı Ronald Reagan, İran-Kontra Skandalı'ndaki sorumluluğunu kabul etti.
1997 - South Park yayına başladı.
1999 - Türkiye'de "Uluslararası Tahkim" yolunu açan anayasa değişikliği kabul edildi.
2004 - 156 Kongolu Tutsi mülteci, Burundi'deki Gatumba mülteci kampında öldürüldü.
2004 - 2004 Yaz Olimpiyatları, Atina'da başladı.
2020 - İsrail ve BAE, üçüncü İsrail-Arap barış anlaşması olarak ilişkileri normalleştirilmesi konusunda anlaştı.

985 - Hâkim, Fâtımî halifesi (ö. 1021)
1655 - Johann Christoph Denner, Alman mucit ve çalgı yapımcısı (klarneti icat eden) (ö. 1707)
1814 - Anders Jonas Ångström, İsveçli fizikçi (ö. 1874)
1819 - George Gabriel Stokes, Fransız fizikçi (ö. 1903)
1844 - Friedrich Miescher, İsviçreli biyolog (ö. 1895)
1866 - Frances Hardcastle, Amerikalı matematikçi (ö. 1941)
1871 - Karl Liebknecht, Alman sosyalist ve Spartakusbund ve Almanya Komünist Partisi kurucusu (ö. 1919)
1872 - Richard Willstätter, Alman kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1942)
1890 - Ellen Osiier, Danimarkalı eskrimci (ö. 1962)
1899 - Alfred Hitchcock, İngiliz yönetmen (ö. 1980)
1903 - Suat Hayri Ürgüplü, Türk siyasetçi (ö. 1981)
1911 - William Bernbach, Amerikalı reklamcı
1913 - Makarios, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi başpiskoposu ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı (ö. 1977)
1913 - Rita Johnson, Amerikalı oyuncu (ö. 1965)
1918 - Frederick Sanger, Britanyalı biyokimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2013)
1926 - Fidel Castro, Kübalı Marksist-Leninist devrimci ve Küba Devrimi'nin lideri (ö. 2016)
1929 - Pat Harrington, Jr., Amerikalı dizi, sinema oyuncusu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2016)
1930 - Kerim Afşar, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2003)
1939 - Oğuz Oktay, Türk oyuncu (ö. 2015)
1940 - Dirk Sager, Alman gazeteci ve yazar (ö. 2014)
1943 - Ertha Pascal-Trouillot, Haiti başkanı
1946 - Janet Yellen, Amerikalı iktisatçı
1946 - Arild Underdal, Norveçli siyaset bilimci ve akademisyen (ö. 2025)
1949 - Sencer Ayata, Türk sosyoloji profesörü ve siyasetçi
1949 - Bobby Clarke, Kanadalı buz hokeyi oyuncusu ve yönetici
1949 - Erol Mutlu, Türk film yapımcısı, yönetmen, akademisyen ve yazar (ö. 2005)
1949 - Philippe Petit, Fransız sanatçı
1950 - Jane Carr, İngiliz aktris ve dublaj sanatçısı
1952 - Herb Ritts, Amerikalı moda fotoğrafçısı (ö. 2002)
1953 - Thomas Pogge, Siyaset ve ahlak felsefesi profesörü
1955 - Ahu Tuğba, Türk sinema oyuncusu (ö. 2024)
1955 - Paul Greengrass, İngiliz film yönetmeni ve senarist
1955 - Yüksel Yalova, Türk avukat, spor yöneticisi, akademisyen ve siyasetçi
1958- Kathleen Cassello, Amerikalı opera sanatçısı
1959 - Ömer Dönmez, Türk oyuncu (ö. 2020)
1963 - Sridevi, Hint oyuncu (ö. 2018)
1965 - Bahtiyar Engin, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1967 - Jeanine Áñez Chávez, Bolivya eski devlet başkanı olan Bolivyalı politikacı ve avukat
1969 - Midori Ito, Japon buz patenci
1970 - Alan Shearer, İngiliz milli futbolcu
1972 - Hakan Altun, Türk arabesk fantezi müziği sanatçısı
1973 - Ahmet Akın, Türk siyasetçi
1974 - Joe Perry, İngiliz snooker oyuncusu
1974 - Niklas Sundin, İsveçli müzisyen
1974 - Emin Alper, Türk yönetmen, senarist, yapımcı ve akademisyen
1976 - Niran Ünsal, Türk şarkıcı
1976 - Özge Özberk, Türk oyuncu
1976 - Talha Uğurluel, Türk tarihçi, rehber, yazar ve YouTuber
1980 - İrina Berejna, Ukraynalı siyasetçi (ö. 2017)
1982 - Sarah Huckabee Sanders, Amerikan Hükûmeti Basın Danışmanlığı ve Sözcülüğü görevini yürüten siyasetçi
1982 - Sebastian Stan, Rumen kökenli Amerikalı oyuncu
1984 - Alyona Bondarenko, Ukraynalı tenisçi
1984 - Niko Kranjčar, Hırvat eski futbolcu
1984 - James Morrison, İngiliz şarkıcı ve söz yazarı
1985 - Elçin Sangu, Türk oyuncu
1989 - Israel Jiménez, Meksikalı futbolcu
1990 - DeMarcus Cousins, Amerikalı basketbolcu
1990 - Benjamin Stambouli, Fransız futbolcu
1992 - Lucas Moura, Brazilyalı futbolcu
1993 - Yoon Bomi, Koreli şarkıcı, aktris ve yayıncı
1994 - Andrea Meza, Meksikalı manken
1994 - Kosuke Fujioka, Japon futbolcu
1995 - Presnel Kimpembe, Fransız futbolcu
1996 - Florian Loshaj, Kosovalı futbolcu
1996 - Simon Banza, Demokratik Kongolu millî futbolcu
1997 - Yeo Jin-goo, Güney Koreli oyuncu
2000 - Na Jae-min, Güney Koreli rapçi ve oyuncu

604 - Wen, Çin'in Sui Hanedanı'nın kurucusu ve ilk imparatoru (d. 541)
612 - Fabia Eudokia, Herakleios'un 610 ile öldüğü 612 yılına kadar ilk eşi (d. 580)
662 - İtirafçı (İnanç savunma) Maksimos, Hristiyan keşiş, teolog ve bilgin (d. 580)
908 - Muktefi, Abbasi halifelerinin onyedincisi
1134 - İrini, Macaristan Kralı I. Ladislaus ile Svabyalı Adelaide'ın kızı (d. 1088)
1173 - IV. Nerses (Lütufkar Nerses) 1166 - 1173 yılları arasında Ermeni Katolikosluğu yapmıştır (d. 1102)
1608 - Giambologna, Flandralı asıllı İtalyan heykeltıraş sanatçı (d. 1529)
1621 - Jan Berchmans, Flaman bir Cizvit Azizdi (d. 1599)
1788 - Esma Sultan, III. Ahmed'in kızı (d. 1726)
1823 - André-Jacques Garnerin, Fransız havacı ve çerçevesiz paraşütün mucidi (d. 1769)
1826 - René Laënnec, Fransız hekim ve stetoskopun mucidi (d. 1781)
1863 - Eugène Delacroix, Fransız ressam (d. 1798)
1865 - Ignaz Semmelweis, Macar bilim insanı ve hekim (d. 1818)
1882 - Ekaterine Dadiani, Megrelya Prensliği'nin son prensesi (d. 1816)
1882 - William Stanley Jevons, İngiliz iktisatçı ve mantıkçı (d. 1835)
1910 - Florence Nightingale, İngiliz hemşire (d. 1820)
1912 - Jules Massenet, Fransız besteci (d. 1842)
1913 - August Bebel, Alman sosyal demokrat politikacı ve gazeteci (Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nin kurucularından) (d. 1840)
1917 - Eduard Buchner, Alman kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1860)
1946 - Herbert George Wells, İngiliz gazeteci, yazar ve tarihçi (d. 1866)
1950 - Kınar Hanım, Ermeni asıllı tiyatro sanatçısı ve kantocu (d. 1876)
1957 - Carl Størmer, Norveçli matematikçi ve astrofizikçi (d. 1874)
1960 - Hans Lange, Amerikalı orkestra şefi (d. 1884)
1965 - Ikeda Hayato, Japon siyasetçi ve Japonya Başbakanı (d. 1899)
1974 - Nihad Sâmi Banarlı, Türk edebiyat tarihçisi (d. 1907)
1984 - Tigran Petrosyan, Ermeni satranç ustası (d. 1929)
1991 - James Roosevelt, Başkan Franklin D. Roosevelt ve Eleanor Roosevelt'ın en büyük oğulları (d. 1907)
1993 - Tekin Arıburun, Türk asker ve siyasetçi (eski Cumhuriyet Senatosu Başkanlarından) (d. 1903)
1996 - António de Spínola, Portekizli general ve devlet adamı (d. 1910)
1997 - Carel Weight, İngiliz ressam (d. 1908)
2003 - Kazım Kartal, Türk sinema oyuncusu (d. 1936)
2004 - Julia Child, Amerikalı yemek ustası (d. 1912)
2006 - Tony Jay, İngiliz radyo, sinema, televizyon, tiyatro oyuncusu ve seslendirme sanatçısı (d. 1933)
2009 - Les Paul, Amerikalı müzisyen (d. 1915)
2010 - Lance Cade, Amerikalı profesyonel güreşçi (d. 1981)
2011 - Ellen Winther, Danimarkalı şarkıcı (d. 1933)
2013 - Lothar Bisky, Alman politikacı (d. 1941)
2014 - Süleyman Seba, Türk futbolcu ve Beşiktaş JK'nün Onursal Başkanı (d. 1926)
2014 - Kurt Tschenscher, Alman emekli futbol hakemi (d. 1928)
2016 - Kenny Baker, Britanyalı cüce oyuncu ve müzisyen (d. 1934)
2017 - Joseph Bologna, Amerikalı oyuncu, komedyen, seslendirme sanatçısı ve televizyon yazarı (d. 1934)
2017 - Kuzey Vargın, Türk sinema oyuncusu (d. 1940)
2018 - Unshō Ishizuka, Japon seslendirme sanatçısı (d. 1951)
2018 - Jim Neidhart, Amerikalı profesyonel güreşçi (d. 1955)
2019 - Kip Addotta, Amerikalı stand-up komedyen, sunucu şarkıcı, söz yazarı ve oyuncu (d. 1944)
2019 - Lily Leung, Hong Konglu oyuncu (d. 1929)
2019 - Nadia Toffa, İtalyan televizyon sunucusu, gazeteci ve yazar (d. 1979)
2020 - Meral Niron, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1937)
2020 - Frank Brew, Avustralyalı futbolcu (d. 1927)
2020 - Michel Dumont, Kanadalı aktör ve sanat yönetmeni (d. 1941)
2020 - Gulnazar Keldi, Tacik şair ve yayıncı (d. 1945)
2020 - Darío Vivas, Venezuelalı siyasetçi (d. 1950)
2021 - Nanci Griffith, Amerikalı country folk şarkıcısı, söz yazarı ve gitarist (d. 1953)
2021 - James Hormel, Amerikalı siyasetçi, hayırsever ve LGBT hakları aktivisti (d. 1933)
2021 - Henryk Hoser, Polonyalı Roma Katolik piskopos (d. 1942)
2021 - Carolyn S. Shoemaker, Amerikalı astronom (d. 1929)
2023 - Patricia Bredin, İngiliz oyuncu ve şarkıcı (d. 1935)
2025 - Sunullah İbrahim, Mısırlı yazar (d. 1937)

Uluslararası Solaklar Günü

1513 Maraş depremi, 28 Mart 1513 tarihinde merkez üssü Maraş'ın 77 km batısı olan, 7.4 Ms büyüklüğünde meydana gelen deprem. Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde gerçekleşen deprem, Dulkadiroğulları Beyliği'nin başkenti Elbistan ve yakınlarındaki yerleşim yerlerinde yıkıma yol açtı.
Bazı kaynaklarda tarihi 1514 olarak geçen depremin, Kahire'den bile hissedildiği rivayet edilmiştir. Deprem Pazarcık segmentindeki fay ile ilişkilendirilmiş ve büyüklüğünün 7.4 veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Günümüze ulaşan çağdaş bir günlüğe göre, 1514'ün ilk aylarında Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'in Konya'ya ulaştığı, orada vebanın şiddetlendiğini ve Tarsus, Adana ve Malatya kazalarının ise bir depremle neredeyse tamamen yıkıldığını gördüğü yazmaktadır.
Bu depremden önceki en büyük deprem şiddeti IX olarak tahmin edilen 1114 Maraş depremi'dir. 1513 depreminden 510 yıl sonra, 6 Şubat 2023'te ise aynı fay zonunda meydana gelen ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kaydedilmiş en büyük depremi olan 7.8 Mw büyüklüğündeki Kahramanmaraş depremleri'nde toplam 62 binden fazla insan öldü. 2023 Maraş depremleri sonrası İstanbul Teknik Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Fırat Üniversitesi'nden bilim insanlarının TÜBİTAK projesi kapsamında yaptıkları araştırma sonucunda 7.8 büyüklüğündeki ilk depremin, 1513 Maraş depremi ile aynı fay kırığı üzerinde oluştuğu tespit edildi.

Afyoncu, Erhan (12 Şubat 2023). "Kahramanmaraş ve çevresi tarih boyunca büyük depremlerle sallandı. Maraş bölgesi 1114, 1513, 1544 ve 1795'te depremlere maruz kaldı. Bunların içinde 1114 ve 1795'te meydana gelen iki büyük deprem, Maraş'ı tamamen harap etmiş ve binlerce insan ölmüştü". Sabah. 17 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Şubat 2023. 
Mut, Gürer (8 Şubat 2023). "Aynı fayın, aynı segmenti kırılmıştı: 1114 ve 1513'te Maraş Pazarcık'ta neler olmuştu?". Hürriyet. 16 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Şubat 2023. 
Sünbül, Fatih; Sünbül, Ayşe Bengü (1 Haziran 2018). "Deprem Etkileşimlerinde Coulomb Gerilme Kriteri Değerlendirmesi; Doğu Anadolu Fay Hattı". Karaelmas Fen ve Mühendislik Dergisi (Research Article). Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi. 8 (2): 523-535. ISSN 2146-4987. 17 Şubat 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi27 Şubat 2023. 
Herece, E. (2008). Dogu Anadolu Fayi (DAF) Atlasi. 4. General Directorate of Mineral Research and Exploration. Special Publications, Ankara. s. 359.

10 Mayıs 1556 Marmara Denizi depremi orta Marmara Denizi'nin kuzey sahilleri, İstanbul ve Bursa'da hissedildi.
Marmara Denizi'nin doğu kısmında, Orta Sırt Kuzey Fayı'nda meydana gelen depremin modern araştırmalara göre yaklaşık 7,4 büyüklüğünde olduğu tahmin edilmektedir. Aynı fay üzerinde 200-300 yıl aralıklarla depremler meydana gelmiş, fayın o noktasında meydana gelen bu deprem dizisinin bir evvelkisi 1346 depremine, bir sonraki ise 1766 Büyük İstanbul Depremi'ne neden olmuştur.
Deprem, güneşin batmasından sonra çok şiddetli bir rüzgarla birlikte gerçekleşmiş, İstanbul'daki zararlar arasında Fatih Camii, Ayasofya Camii ve surlarda hasar olduğu kaydedilmiştir. Tarihî kayıtlarda anlatılan hasar miktarı bu depremin şiddetinin Mercalli şiddet ölçeği'nde VIII'e karşılık geldiğini göstermektedir. Buna karşın 10 Ekim 1509 depreminin şiddeti Mercalli ölçeğine göre X olarak değerlendirilmektedir. 1556 depremi, 989 ve 1509 depremleri kadar çok İstanbul'a zarar vermemiştir.
10 Mayıs 1556 tarihinde Marmara Denizi'nde meydana gelen deprem, tarihteki en büyük İstanbul depremlerinden biridir. Mercalli ölçeğine göre VIII şiddetinde olduğu tahmin edilen deprem, İstanbul'da ve çevresinde büyük yıkımlara ve kayıplara neden olmuştur. Depremin merkez üssü, bugünkü İstanbul Boğazı'nın güney girişi yakınlarındaki Adalar açıklarındaydı. Deprem sonrasında, Büyükçekmece, Silivri, Çorlu ve Tekirdağ gibi birçok yerleşim yerinde büyük hasarlar meydana gelmiştir. Yaklaşık olarak 10.000 kişinin hayatını kaybettiği bu deprem, Osmanlı döneminde İstanbul’u etkileyen önemli depremlerden biri olarak kabul edilir.

1556 Şensi depremi veya Hua ilçesi depremi yaklaşık 830.000 kişinin ölümüne sebep olarak en çok kişinin ölümüne sebep olmuş deprem olarak kaydedilmiş depremdir. 23 Ocak 1556 sabahında Şensi, Çin'de meydana gelmiştir. Şensi, Şansi, Henan, Gansu, Hebei, Shandong, Hubei, Hunan, Jiangsu ve Anhui illerinin 97'den fazla ilçesi etkilenmiştir. 835 kilometre (520 mil) genişliğinde bir alan harap olmuştur ve bazı ilçelerde nüfusun %60'ı ölmüştür. O zamanlarda nüfusun büyük çoğunluğu yapay lös (kül rengi toprak) toprağından uçurumlardaki yapay mağaralarında yaşamaktaydılar, felaket sırasında bu mağaraların birçoğu göçmüştür.

Deprem Ming hanedanından İmparator Jiajing'in saltanatı zamanında olmuştur.
Jeolojik verilere dayanarak yapılan modern tahminlere göre, depremin Mw (moment magnitude scale) ölçüsüne göre yaklaşık 11 şiddetinde olduğu tahmin edilmektedir. Tarihte en ölümcül deprem ve en ölümcül beşinci doğal felaket olmasına rağmen, daha büyük şiddette depremler de olmuştur. Artçıl şoklar ayda birkaç kere olmak üzere yarım yıl kadar sürmüştür. Depremin merkezi Şensi'de bulunan Hua Dağı yakınındaki Hua ilçesidir (enlem 34,5, boylam 109,7).
Çin vakayinamelerinde şu şekilde anlatılır:

1556 kışında, bir deprem felaketi Şensi ilçesi ve Şensi ilinde gerçekleşti. Hua ilçemizde çeşitli talihsizlikler meydana geldi. Dağlar ve nehirler yer değiştirdi ve yollar harap oldu. Bazı yerlerde zemin birden yükseldi ve yeni tepeler meydana geldi, bazı yerlerde ise birdenbire çöktü ve yeni vadiler oluştu. Diğer yerlerde, aniden bir dere ortaya çıktı veya yer yarıldı ve su yolları açıldı. Birden tüm kulübeler, resmi daireler, tapınaklar ve şehir duvarları yıkıldı.
Deprem Stel Ormanı'ndaki stellerin birçoğuna hasar vermiştir. 114 Kaicheng Taş Klasikleri'nden 40 tanesi depremde kırılmıştır.
Bilgin Qin Keda deprem sonucunda sağ kalmıştır ve ayrıntılarını kaydetmiştir. Deprem sonucunda şunu yazmıştır "Depremin ilk başında, içerideki insanlar hemen dışarı çıkmamalıdırlar. Çömelmeli ve şanslarını beklemelidirler. Yuva çökse bile, içinde bulunan bazı yumurtalar sağlam kalabilirler." Bunun gösterdiği, içeride kalanların bazılarının sağ kalırken, birçok insanın kaçmaya çalışırken öldüğüdür.
Deprem Xi'an'da bulunan Küçük Vahşi Kaz Pagodası'nın yüksekliğinin 45 metreden 43.4 metreye düşmesine sebep olmuştur.

O zamanlarda milyonlarca insan Lös Vadisi'nin olduğu bölgede yüksek tepelerde yapay lös mağaralarda yaşamaktaydılar. Lös rüzgarın uzun yıllar boyunca getirdiği ve yaylada biriktirdiği alüvyonlu toprağın ismidir. Milyonlarca yıl boyunca rüzgarın Gobi Çölü'nden getirmiş olduğu alüvyonlar yumuşak lös balçıklar oluşturmuştu. Lös erozyona yüksek derecede eğilimli bir topraktır, sudan ve rüzgardan kolayca etkilenebilmektedir. Lös Vadisi ve tozlu toprağı tüm Şansi, Şensi ve Gansu illerinin ve diğerlerinin bazı bölümlerini kaplamaktadır. Birçok insan, tepelerdeki Yaodong ismi verilen evlerde yaşamaktaydı. Bu, büyük ölüm sayısına sebep olan başlıca etmendi. Deprem toprak kaymaları nedeni ile mağaraların yıkılmasına sebep olmuştur.

Depremin sebep olduğu maddi zararın şu anki terimlerle ölçülmesi imkânsızdır. Ancak ölü sayısı, geleneksel olarak 830.000 olarak belirtilmektedir. Mülk zararı ise hesaplanamayacak kadar büyüktür, iç Çin'in tüm bir bölgesi yok olmuştur ve bölgenin nüfusunun yaklaşık %60'ı ölmüştür. Zararın maliyeti, eksiksiz bir nükleer silahın patlamasının açacağı yıkıma eşit olurdu (yan etkileri hariç).

Ancak 1556 Şensi Depremi, Çin tarihinin en kötü felaketi değildir. Örneğin, 1959 ile 1961 yılları arasında Doğal Felaketlerin Üç Yılı'nda on milyonlarca Çinli ölmüştür.

Annals of China quoted from p. 100 of 30 Years' Review of China's Science and Technology, 1949-79 as seen on Google Print

Hua ilçesi Depremi'nin harabeleri 14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1598 Amasya-Çorum depremi, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde gerçekleşen ve bölgeyi ciddi şekilde etkileyen büyük bir doğal afettir. Deprem, özellikle Amasya ve Çorum çevresinde büyük yıkıma neden olmuştur. Tarihi kaynaklara göre, depremin şiddeti oldukça yüksekti ve hem yerleşim alanlarında hem de tarım arazilerinde büyük hasarlar meydana geldi.

Deprem sonucunda Amasya ve Çorum'daki birçok yapının yıkıldığı ve binlerce insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. O döneme ait kayıtlar, depremden sonra bölgede salgın hastalıkların ve kıtlığın baş gösterdiğini, bu durumun da can kayıplarını artırdığını göstermektedir.  Ayrıca depremin etkileri, çevredeki diğer şehirlerde de hissedilmiş ve ekonomik faaliyetlerde ciddi aksamalar yaşanmıştır.

1598 depremi, Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın tarih boyunca ne kadar aktif olduğunu ve bu bölgede tekrarlayan büyük depremlerin yaşandığını bir kez daha göstermiştir. Tarihçiler ve jeologlar, bu depremi Anadolu'daki deprem tarihi açısından önemli bir olay olarak değerlendirmektedir.

Depremin ardından bölgede yeniden inşa faaliyetleri başlatılmış ve şehirlerin toparlanması uzun yıllar almıştır. Ancak, o dönemdeki teknoloji ve altyapı yetersizlikleri nedeniyle bu süreç oldukça zorlu olmuştur. Amasya ve Çorum, depremden sonra bile tarihi dokusunu korumayı başarmış, ancak depremin izleri uzun süre unutulmamıştır.

Sarsıntıya eşlik eden bir tsunami, bugünkü Türkiye'nin Karadeniz kıyısı boyunca birçok insanı boğdu. Tsunami kıyı kasaba ve köylerine doğru ilerlerken birkaç bin kişi boğuldu. Tsunami, kıyıdan bir mil kadar içeriye girdi. Sinop ve Samsun arasındaki körfezde tsunaminin dalga yüksekliği 1 m (3 ft 3 inç) olmuştur. Tsunaminin bir denizaltı heyelanının sonucu olduğu düşünülmektedir.

1668 Kuzey Anadolu Depremi, 17 Ağustos 1668 tarihinde Kuzey Anadolu'da oluşan çok şiddetli bir depremdi. Dünya'nın büyük depremleri arasında sayılan bu deprem, 1668 yılında Dünya'nın çeşitli yerlerinde gerçekleşen 8 Richter ölçeğindeki deprem felaketlerinden birisidir. Depremin merkez üssü Ladik Gölü'nün güney kıyısındaydı.
17 Ağustos 1668'de sabaha karşı, Kuzey Anadolu Fay Hattının 600 km'lik bir bölümü, büyük bir depremle sarsıldı. Tahmini büyüklüğü 7,8–8,0 Ms aralığındaydı ve Mercalli şiddet ölçeğinde IX'du. Depremin merkez üssü, Ladik Gölü'nün güney kıyısındaydı. En batıda Bolu'dan en doğuda Erzincan'a kadar geniş çapta hasara neden oldu ve yaklaşık 8.000 ölümle sonuçlandı.

Kuzey Anadolu, esas olarak Anadolu Levhası ile Avrasya Levhası, transform fay sınırının arasında yer alır. Avrasya Levhası'na göre Anadolu Levhası, Arap Levhası'nın kuzeye doğru devam eden hareketiyle batıya doğru zorlanmaktadır. Bu hareket, büyük bir (sağ yanal) yanal atımlı fay sistemi olan Kuzey Anadolu Fay Hattı tarafından barındırılmaktadır. 1.500 km uzunluğundaki Kuzey Anadolu Fay Hattı, doğuda Karlıova Üçlü Kavşağı'ndan batıda Ege Denizi'ne kadar uzanır. Ayrıntılı olarak fay birçok ayrı parçadan oluşur. Bu fay hattının bazı bölümlerindeki hareket, birçok büyük ve zarar verici depreme neden olmuştur. Onlarca yıl sürebilen, genel olarak batıya doğru yayılan deprem dizileri oluşturma eğilimindedirler. En son deprem dizisi 1939 Erzincan depremiyle başlamış, 1942, 1943, 1944, 1949, 1951, 1957, 1966, 1967, 1992 ve 1999'da iki büyük depremle devam etmiştir.

Tarihsel kayıtların analizi, 17 Ağustos depreminden önce, kırılma bölgesinin batı ucunda bir dizi öncü depremlerin yaşandığını göstermektedir. Ana şok çok büyüktü ve tahmini büyüklüğü 7,8 Ms (yoğunluk VI'nın sallanmasından etkilenen alanın boyutuna göre) ile 8,0 Ms (yorumlanan kırılma uzunluğuna göre) arasında değişiyordu. Kuzey Anadolu Fay Hattının bu bölümünün kırılma uzunluğu 380 km ile 600 km arasında değişmektedir. Tokat'da depremi, en az altı ay artçı depremler izledi.
Depremin tam tarihinin, şiddetinin ve uzunluğunun kanıtı, birçok yerde fay boyunca hendek açılarak bulunmuştur. Kuzey Anadolu Fay Hattının 600 km'lik bu bölümü boyunca, birkaç küçük kırılma ve yerel deprem yerine, tek bir büyük kırılma ve deprem olduğu varsayımına dayanılmaktadır, ancak bu fayın Niksar'da 10 km'lik büyük bir genişleme sıçraması (yanal kayma) boyunca, yayılan bir kırılma gerektirecektir. Çoğu depremin yaklaşık 5 km'den daha fazla zıplayamadığına dair dinamik kırılma modellemesi ile desteklenen geçmiş olaylardan elde edilen kanıtlara rağmen, 2001 Kunlun depremi çok daha geniş bir sıçrama boyunca yayıldığının açık kanıtlarını göstermektedir ve bu diğer modeller tarafından desteklenmiştir: olgun fay sistemlerinde kırılmaların 8 km veya daha fazla sıçrayabileceğini öne süren daha fazla sayısal modelleme vardır.
1668 depremi; 1719, 1754, 1766, 1859 ve 1894'teki depremler de dahil olmak üzere, 19. yüzyıla kadar devam eden, çoğunlukla batıya doğru yayılan bir deprem dizisinin muhtemelen ilki olarak kabul edilir.

Bolu şehrinin depremde neredeyse tamamen yıkıldığı ve 1.800 kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Ayrıca fay boyunca daha doğuda ciddi hasar meydana geldi ve Merzifon ile Niksar arasında 6.000 kayıp daha belirtiliyor. Bolu'dan Erzincan'a kadar ve Karadeniz kıyısı boyunca çeşitli noktalarda da bazı hasarlar olduğu belirtiliyor. Samsun Kalesi'nin surları ve kuleleri hasar görmüş ve yapının bazı bölümleri yıkılmıştır.

1 Ocak - İngiltere hariç Batı Avrupa'daki Protestan milletler Gregoryen takvimini kullanmaya başlar. Katolik milletler ise Gregoryen takvimini, Papa XIII. Gregory tarafından 1582'de tanıtılmasından bu yana kullanmaktaydı.
26 Ocak - Saat 21:00 civarında, Pasifik'in kuzeybatısında tahmini büyüklüğü 8,7-9,2 arasında olan Cascadia depremi meydana geldi. Bu megathrust deprem, Cascadia Dalma Zonu'nun yaklaşık 1.000 kilometrelik bölümünü kırdı ve yaklaşık 10 saat sonra Japonya kıyılarına vuran bir tsunamiye neden oldu.
27 Şubat – Yeni Britanya Adası keşfedildi.
14 Temmuz – İstanbul Antlaşması imzalandı.

29 Ocak – Konstancja Czartoryska, Polonya asilzadesi (ö. 1759)
2 Şubat – Johann Christoph Gottsched, Alman yazar (ö. 1766)
9 Şubat – Daniel Bernoulli, Hollanda doğumlu matematikçi (ö. 1782)
13 Mart – Michel Blavet, Fransız flütçü (ö. 1768)
7 Mayıs – Gerard van Swieten, Hollanda doğumlu doktor (ö. 1772)
12 Mayıs – Luigi Vanvitelli, İtalyan mimar (ö. 1773)
19 Mayıs – José de Escandón, İspanya sömürge valisi (ö. 1770)
26 Mayıs – Nicolaus Ludwig Zinzendorf, Alman reformist (ö. 1760)
13 Ağustos – Heinrich, count von Brühl, Alman devlet adamı (ö. 1763)
17 Ağustos – Clemens August (ö. 1761)
11 Eylül – James Thomson, İskoç şair (ö. 1748)
30 Eylül – Stanislaw Konarski, Polonyalı yazar (ö. 1773)
10 Ekim – Lambert-Sigisbert Adam, Fransız heykeltıraş (ö. 1759)
19 Kasım – Jean-Antoine Nollet, Fransız başrahip ve fizikçi (ö. 1770)
28 Kasım – Nathaniel Bliss, İngiliz astronom (ö. 1764)
25 Aralık – II. Leopold, Prusyalı general ve Anhalt-Dessau prensi (ö. 1751)
Doğduğu ay ve gün bilinmeyenler

Francesca Cuzzoni, İtalyan opera sanatçısı (ö. 1770)
Charles Frederick (ö. 1739)
Franciszek Salezy Potocki, Leh yazar (ö. 1772)
Ivan Ranger, Avusturyalı ressam (ö. 1753)

7 Ocak – Raffaello Fabretti, İtalyan antikacı (d. 1618)
21 Ocak – Henry Somerset (d. 1629)
22 Ocak – Jacob Balthasar Schutz, Besteci (d. 1660)
12 Şubat – Aleksei Shein, Rus komutan ve devlet adamı(d. 1662)
12 Mayıs – John Dryden, İngiliz şair (d. 1631)
15 Mayıs – John Hale, Amerikalı cadı avcısı (d. 1636)
23 Mayıs – Jens Juel, Danimarkalı diplomat (d. 1631)
29 Temmuz – William, Gloucester Dükü (d. 1689)
15 Eylül – André Le Nôtre, Fransız peyzaj mimarı (d. 1613)
27 Eylül – Papa XII. Innocent (d. 1615)
16 Ekim – Patriarch Adrian, Rus Ortodoks Kilisesi lideri (d. 1627)
1 Kasım – II. Carlos, İspanya'nın Habsburg Hanedanı'ndan gelen son kralı (d. 1661).
25 Kasım – Stephanus Van Cortlandt, New York'un ilk yerli belediye başkanı (d. 1643)
Öldüğü ay ve gün bilinmeyenler

John Lowther, İngiliz politikacı (d. 1655)
Louis Jolliet, Kanadalı kâşif (d. 1645)
Caius Gabriel Cibber, Danimarkalı heykeltıraş (d. 1630)
Thomas Creech, İngiliz çevirmen (d. 1659)
Kamalakara, Hint astronom ve matematikçi (d. 1616)
Henry Killigrew, İngiliz romancı (d. 1613)
Louis Guittar, Fransız korsan

1717 Kayseri depremi, 7 Mayıs 1717 tarihinde Kayseri'de yaşanan ve büyüklüğü 6.0-7.0 Mw  arası olarak tahmin edilen bir depremdir. Mercalli şiddet ölçeğine göre depremin şiddeti VIII (Yıkıcı) olarak ölçüldü. Depremde toplam 8.331 kişi öldü.
Erkilet, Güneşli, Molu ve Kayseri'nin kendi il merkezinin ağır hasar gördüğü depremde Kayseri o dönemdeki nüfusunun yaklaşık dörtte birini kaybetti. Tarihi Ulu Cami dahil olmak üzere pek çok mimari yapı hasar almıştır.

1900 yılına kadar Kayseri çok sayıda depremden etkilenmiştir; ancak yörede birçok diri fay bulunması ve sıklıkla deprem üretmiş olması Kayseri içinden geçen bu fayların hangi tarihlerde ve hangi büyüklüklerde deprem ürettiklerinin kesin olarak tespitini güçleştirmektedir. 1717 ve 1835 Kayseri tarihsel depremleri, Kayseri ilini sınırlayan Ecemiş fay zonuna bağlı oluşmuş olup bu fay zonunun aktif olduğunu kanıtlamaktadır.

1746 Lima depremi, 28 Ekim 1746'da Peru'nun başkenti olan Lima yakınlarında saat 22:30 UTC'de meydana geldi. Deprem, Nazca levhası ile Güney Amerika levhası arasındaki sınır boyunca meydana geldi. Deprem Nazca levhasının Güney Amerika levhasının altına batmasıyla oluşan bir mega bindirme deprem olarak kabul edilir.
Tahmini büyüklüğü 8,6–8,8 Mw olan deprem, kayıtlı tarihte Peru'nun ortasını vuran en büyük ve ülkenin güneyindeki 1868 Arica depreminden sonra tüm zamanların en büyük ikinci Peru depremi olarak kabul edilir. Depremden kaynaklanan önemli hasar yaklaşık 44.000 kilometrekarelik bir alanı etkiledi ve 750 kilometreye kadar hissedildi. Deprem, Lima şehrini 3-4 dakikada tamamen yok etti ve ayrıca Callao'yu ve kuzeyde Chancay'dan güneyde Cañete'ye kadar orta Peru kıyılarındaki her şeyi yok etti. Deprem, şoktan yarım saat sonra kıyıya ulaşan ve tüm Peru limanlarında büyük hasara neden olan bir tsunamiyi tetikledi. Callao, limanındaki 23 geminin tamamını yok eden 24 metrelik bir akıntı ve 5 kilometrelik su baskını ile en kötü şekilde etkilendi. Callao'nun duvarları yıkıldı ve şehir sular altında kaldı, 5.000-6.000 sakinin çoğu öldü ve hayatta kalan iki yüzden az kişi kaldı.

1755 Lizbon Depremi ya da Büyük Lizbon Depremi, 1 Kasım 1755 günü saat 9.40'ta Portekiz'de meydana gelen depremdir.
Tarihteki en yıkıcı depremlerden biri olan Lizbon Depremi sırasında 60.000 ile 100.000 kişi arasında tahmini ölü vardır. Depremi bir tsunami ve kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip etmiş ve o dönemde Avrupa'nın en büyük dördüncü şehri olan Lizbon'un neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hâle gelmiştir. Bu deprem sonucu Portekiz'i son derece olumsuz etkileyen bu afet, Portekiz'de politik tansiyonun yükselmesine, ekonominin çökmesine ve zaten gerileyen koloni imparatorluğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde yıkılmasına yol açmıştır. Jeologlar günümüzde Lizbon Depremi'nin Atlas Okyanusu'nda Cabo de São Vicente'den 200 km batıda meydana gelmiş 9 Richter ölçeğinde olduğunu tahmin etmektedir.

Ekonomi tarihçisi Álvaro Pereira, Lizbon'un o esnada nüfusunun yaklaşık 200 bin kişi olduğunu ve bunun 30 bin ila 40 bin civarının depremde can verdiğini hesaplamaktadır. Pereira, depremin yol açtığı bina yıkımından ayrıca, sebep olduğu yangınlar ve tsunamiden dolayı Portekiz'de, İspanya'da ve Fas'ta toplamda 50 bin civarında insanın öldüğünü tahmin etmektedir. Bununla birlikte, 2009 yılında yapılan bir çalışma, toplam ölü sayısındaki yüksekliğin sadece 1 Kasım'daki depremden kaynaklanmadığını, daha sonra meydana gelen artçı depremlerle ölü sayısının yükselmiş olduğunu göstermektedir.
Deprem'de, Lizbon'daki binaların %85'i harap oldu. Yıkılan yerlerin içerisinde, bazı köşkler ve kütüphaneler de vardır. 16. yüzyılda Portekiz'de başlayan Manuelin tarzı mimarinin örneğini teşkil eden birçok bina bu depremde yıkıldı. Depremden sağ çıkabilen bazı binalar ise ardından başlayan yangınlarla harap oldu. Lizbon'un altı ay önce hizmete açılmış olan opera binası Ópera do Tejo tamamen yanarak yerle yeksan oldu. Titian, Rubens ve Corregio'nun birçok tablosunun da dâhil olduğu birçok sanat eserini, ayrıca yaklaşık 70 bin cilt kitaptan oluşan kraliyet kütüphanesini barındıran, günümüzde Terreiro do Paço meydanının olduğu yere denk düşen, Tejo nehrinin kıyısında inşa edilmiş Ribeira Kraliyet Sarayı, depremde ve ardından gerçekleşen tsunamide yıkıldı. Vasco da Gama ve diğer coğrafi keşif öncülerinin keşif notları yok oldu. 3. Louriçal markisi Henrique de Meneses'in, içinde 18 bin cilt kitabın bulunduğu kütüphanesini barındıran sarayı depremde harap oldu. Deprem, Lizbon'daki bazı önemli kiliselere de zarar verdi. Bunlar Lizbon Katedrali, São Paulo, Santa Catarina ve São Vicente de Fora bazilikaları ve Misericórdia Kilisesi'dir. Rossio meydanında yer alan ve devrinin en büyük hastanelerinden birisi olan Bütün Azizler Kraliyet Hastanesi yangınla yok oldu. Halk kahramanı Nuno Álvares Pereira'nın mezarı kayboldu. Depremde harabeye dönen bir başka yer olan Carmo Rahibe Manastırı'nın çatısı çökmüş kalıntısı, depremi hatırlatması için korunmuş durumdadır.

Lizbon depremi Avrupa tarihinde hem teolojik hem felsefi hem de doğa bilimleri açısından bir dönüm noktası teşkil etmektedir; Leibniz'in iddia ettiği dünyanın yaşanılacak en güzel yer olduğu, Tanrı'nın bütün kötülüklere rağmen en iyi tanrı olduğu inancı yara almıştır. Yaşanan felaket sonrası Voltaire bu fikirleri absürd olarak gördüğünü açıklamıştır.
Deprem sonrası olayı farklı bir biçimde açıklamaya çalışan filozof ise Immanuel Kant'tı. Felaketten kısa bir süre sonra depremle alakalı mümkün olan tüm bilgileri toplayan Kant, konuya ilişkin bir metin yayımladı. Metinde dikkati çeken ise onun olayları dinî olarak açıklama kaygısından uzak, bilimsel bir temele oturtma girişimidir. Bugün Kant'ın depremlerin oluşumuna yönelik iddialarının yanlış olduğu bilinse de bu çeşit bir açıklama girişimi depremleri doğal sebeplere bağlamak yönündeki ilk girişimdir. Kant bu çalışmalarıyla dönemde yaygın olan depremlerin Tanrı tarafından gönderilen cezalar olduğu yönündeki batıl inanışa bir son hazırlamıştır.
Bu fikirler düşünce tarihini kökten değiştirdi. Eğer depremler Tanrı tarafından gönderilen cezalar değilse, onları araştırmak, incelemek ve hatta anlamak mümkün olabilirdi. Bu nedenle Lizbon depreminin araştırılması girişimi yer bilimlerinin doğuşu olarak kabul edilebilir.

1755 Lizbon depremine ait bilgiler (İngilizce)
1755 Lizbon Depremi (İngilizce)

1766 Marmara depremi, 5 Ağustos'ta meydana geldi; aynı yıl günümüz Türkiye'sinin Marmara Denizi bölgesinde meydana gelen ikinci büyük depremdi. Depremin anlık büyüklüğünün (Mw ) 7,4 ile 7,6 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Deprem, Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın bir segmenti boyunca meydana gelen doğrultu atımlı hareket sonucu oluştu. Mayıs 1766'da başka bir büyük depremden etkilenen Marmara Denizi bölgesinde daha fazla hasar ve can kaybı yaşandı. En çok etkilenen bölgeler Tekirdağ ve Gelibolu oldu.

Marmara Denizi, Kuzey Anadolu Fay Hattı ile ilişkili karmaşık doğrultu atımlı tektonik etkileşimler bölgesinde bir çekme-ayır havzasını temsil eder. Kuzey Anadolu Fay Hattı, Karlıova'dan İzmit Körfezi'ne kadar uzanan ağırlıklı olarak sağ yanal doğrultu atımlı bir faydır. Körfezin batısında, fay üç kola ayrılır; en kuzeydeki kol körfeze ve Marmara Denizi'ne doğru dalmaktadır. 230 km (140 mi) x 70 km (43 mi) boyutlarındaki havzanın kendisi daha küçük çekme-ayır havzalarına ev sahipliği yapmaktadır (Tekirdağ, Merkez, Çınarcık, Karamürsel ve İzmit havzaları). Bu havzalar, bölgede önemli ekstansiyonel tektoniği düşündüren kısa doğrultu atımlı ve normal faylarla sınırlıdır. Marmara Denizi'nin daha batısında, Kuzey Ege Denizi'ne doğru devam eden doğrultu atımlı Saros Fayı yer alır.
Saros Fayı, Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın en batıdaki bölümünü temsil eden doğu-kuzeydoğu-batı-güneybatı doğrultusunda uzanan bir yapıdır. Orta kısmı Gaziköy ile Saros arasında kıyıya doğru uzanır. Jeolojik çalışmalar bu bölüm boyunca toplam 100-600 m (330-1.970 ft) ötelenmenin biriktiğini göstermektedir. Batıya doğru devam eden fay, Kuzey Ege Denizi'nde Saros Körfezi boyunca en az 40 km (25 mi) boyunca su altında ilerler. Doğu uzunluğu Marmara Denizi'nin altında, doğu-batı doğrultusunda, sınırlayıcı bir kıvrımda sonlandığı merkezi havzaya doğru uzanır. Saros Fayı'ndaki en son depremler 9 Ağustos 1912'de (Mw  7,4) ve 13 Eylül 1912'de (Mw  6,8) meydana gelmiştir. Her iki deprem de Saros Fayı'nı tahminî 150 ± 30 km (93 ± 19 mi) uzunluğunda kırmıştır.

Anlık büyüklük (Mw ) tahminleri 7,4 ile 7,6 arasında değişmektedir ve merkez üssü konumunun 40.6°K 27°D﻿ / 40.6; 27 olduğu öne sürülmüştür. Aynı bölge, 9 Ağustos 1912'de yüzey dalgası büyüklüğü (Ms ) 7,3 olan bir depremden etkilenmiştir. Her iki deprem de Gelibolu boyunca Saros Fayı'nı kırmıştır. 1912 olayı, 1766 olayından bu yana geçen 146 yılda birikmiş olan sismik gerilimi serbest bırakmıştır. 22 Mayıs 1766 depremi Prens Adaları Segmentindeki kırılmayla ilişkilendirilmiştir. Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın Saros Körfezi'ne daldığı yerdeki jeolojik hendekler, bu olayla ilişkili kırılmaya dair kanıt göstermektedir. Marmara Denizi'nin kuzeybatısında, havza tabanında 5 m (16 ft) ötelenmeler gösteren taze yüzey kırıkları 1912 olayıyla ilişkilendirilmiştir ancak daha eski uçurumlar 1766 olayıyla ilişkilendirilebilir. Ağustos 1766 depremi kırık uzunluğu tahminleri 50 km (31 mi) ile 140 km (87 mi) arasında değişmektedir.

Ana şokta 5.000'den fazla kişi hayatını kaybetti. Bu deprem, 22 Mayıs 1766'daki bir başka depremin yol açtığı "yıkımı" tamamladı. Tekirdağ'ın daha batısına doğru depremden zarar gören alanı genişletti. Silivri ile Bozcaada arasındaki bölgede can kaybının yaşanmadığı yıkım meydana geldi. Tekirdağ'ın Ganohora ilçesi tamamen yerle bir olurken, Gelibolu'da da büyük hasar meydana geldi. Çanakkale Boğazı'ndan Evreşe'ye kadar uzanan alanda bulunan çok sayıda kale etkilendi. Bursa, Trakya, Edirne ve Biga'da hasar meydana geldiği bildirildi. İstanbul'da hasar hafifti.
Gözlemlenen maksimum Mercalli şiddet ölçeği (MMI), Hoşköy'de X (Aşırı) idi. MMI IX (Şiddetli) Gülcük, Gelibolu, Gaziköy, Mürefte, Şarköy, Tekirdağ ve Evrese'de gözlemlendi. Bozcaada, Çanakkale, Kilidbahir, Malkara, Seddülbahir, Mudanya ve Seddülbahir ilçeleri ise MMI VIII (Çok ciddi) olarak belirlendi. Saros'taki tüm evlerin yüzde doksanı ve Gelibolu'daki yerleşimlerin yarısı yok oldu. Gelibolu'da zemin çatlakları ve sıvılaşmalar meydana geldi. Saros Fayı'nın kıyı şeridi boyunca uzanan tüm köyler yıkıldı.
Depremin hissedildiği bölge Aynoroz, Selanik, Aydın ve İzmir'e kadar uzanıyordu. Balkan Yarımadası'nda ve Karpat Dağları'nda da hissedildi. Zarar verici artçı sarsıntı bir yıl boyunca devam etti. 29 Mayıs 1776'da Marmara Denizi bölgesinde bir deprem daha meydana geldi; 1766 depreminde hasar gören birçok yapı yeniden hasar gördü. Bu sarsıntının yol açtığı hasar yaygın ama küçük çaplıydı.

Türkiye'deki depremler listesi

1766 İstanbul depremi, Merkez üssü Marmara Denizi'nin doğu kesiminde, Çınarcık Havzası'nda (veya havzanın kuzeyinde, Prens Adaları yakınlarında) olan   ve 22 Mayıs 1766 Perşembe sabahının erken saatlerinde meydana gelen güçlü bir depremdi. Depremin yüzey dalgası büyüklüğü magnitüd ölçeğine göre tahmini 7,1'di ve İzmit'ten Tekirdağ'a kadar uzanan geniş bir alanda hasara neden oldu. Depremi, önemli hasara yol açan bir tsunami izledi. 1766 depremi, Marmara bölgesindeki Kuzey Anadolu Fayı'nın kırılması nedeniyle İstanbul'u sarsan son büyük depremdi. Bu depremde 4.000'den fazla kişi ölmüştür.

Marmara Denizi, Kuzey Anadolu Fay Hattı ile ilişkili karmaşık doğrultu atımlı tektonik etkileşimler bölgesinde bir çekme-ayır havzasını temsil eder. Kuzey Anadolu Fay Hattı, Karlıova'dan İzmit Körfezi'ne kadar uzanan ağırlıklı olarak sağ yanal doğrultu atımlı bir faydır. Körfezin batısında, fay üç kola ayrılır; en kuzeydeki kol körfeze ve Marmara Denizi'ne doğru dalmaktadır. 230 km (140 mi) x 70 km (43 mi) boyutlarındaki havzanın kendisi daha küçük çekme-ayır havzalarına ev sahipliği yapmaktadır (Tekirdağ, Merkez, Çınarcık, Karamürsel ve İzmit havzaları). Bu havzalar, bölgede önemli ekstansiyonel tektoniği düşündüren kısa doğrultu atımlı ve normal faylarla sınırlıdır. Marmara Denizi'nin daha batısında, Kuzey Ege Denizi'ne doğru devam eden doğrultu atımlı Saros Fayı yer alır.

Deprem, Kurban Bayramı'nın üçüncü günü olan 22 Mayıs 1766'da sabah 5:10'da, gündoğumundan yarım saat sonra başladı. Yüksek sesli bir deprem sesi eşliğinde gelen ilk şok iki dakika sürdü. Bunu dört dakika süren daha az yoğun bir şok izledi ve artçı şoklar sekiz dakika boyunca devam etti. Sonraki haftalarda birkaç artçı şok daha oldu ve tüm deprem dizisinin süresi bir yıla ulaştı. Coulomb gerilim transferi yöntemini kullanan matematiksel modeller bu depremin, uzunluğu 70 ila 120 km arasında değişen bir fayı kırdığını tahmin etmiştir.
Deprem, Aydın, Selanik, Aynoroz Dağı'nda, Bulgaristan'ın doğusundaki Aytos ve Karadeniz'in batı kıyılarında hissedildi. Bu deprem, 11 yıl önce Lizbon'da meydana gelen yıkıcı depremle karşılaştırılır.

Önemli hasarın (şiddeti 7'den "çok güçlü" daha büyük) tahmin edilen alanı Bursa'dan Küçükçekmece'ye kadar uzanmaktadır, ancak batıda Tekirdağ ve Gelibolu, doğuda İzmit ve kuzeyde Edirne'de yıkım meydana gelmiştir.   Mudanya Körfezi'ndeki yerleşim yerleri hasar gördü, Galata ve Büyükçekmece'deki hasar ise ciddi boyuttaydı. İstanbul'da depremin şiddetinin 7 ila 9 arasında olduğu tahmin ediliyor ki şehirde birçok ev ve kamu binası yıkıldı. Ayrıca, yine İstanbul'da yeraltı su dağıtım sisteminin bir kısmı tahrip oIdu. Yukarı Kâğıthane'deki Ayvad barajı hasar gördü ve İstanbul'da bir yeraltı sarnıcının tonozu çöktü.
İstanbul'da cami ve kiliselerin çoğu hasar gördü. Topkapı Sarayı'nın da hasar görmesi nedeniyle padişah, saray onarılıncaya kadar geçici konutta yaşamak zorunda kaldı. Panikleyen halk evlerine dönemedi ve insanlar geniş ve açık alanlara kurdukları çadırlarda kaldılar.
Camiler arasında Bayezid Camii'nin kubbesi hasar gördü, Mihrimah Camii'nin minaresi ve ana kubbesi çöktü. Süleymaniye Camii de hasar gördü, Fatih Camii'nin minareleri, ana kubbesi ve birkaç ikincil kubbesi çöktü ve Fatih Külliyesinde'nde 100 öğrenci öldü; bu nedenle külliye yeniden inşa edilmek zorunda kaldı. Kariye Camii de ciddi şekilde hasar gördü, ancak Ayasofya Camii neredeyse hiç zarar görmeden kurtuldu.
Yedikule, Eğrikapı, Edirnekapı ve şehir surları, Galata, Pera ile Kapalıçarşı'da da hasar meydana geldi. Çatalca ve çevre köylerde tüm yığma yapılar çöktü. 
Deprem Marmara'nın doğu kesimini vurduğu için Mudanya'dan Karamürsel'e kadar güney kıyısında da ciddi hasarlar meydana geldi ve tsunami dalgaları limanları kullanılamaz hale getirdi. Tsunaminin en yüksek seviyesi Boğaz bölgesinde gözlemlendi.
Galata, Boğaziçi ve Mudanya kıyılarında deniz seviyesinde yükselmeler gözlenmiş ve Marmara Denizi'ndeki küçük adacıklar yarı-yarıya sular altında kalmıştır. Deprem Bozcaada, Selanik, İzmir ve güney Balkanlarda da hissedilmiştir.
1766 İstanbul depremi, yüzey dalgası büyüklük ölçeğine göre tahmini büyüklüğü 7.1 olan güçlü bir depremdir. Ölü sayısının 4.000 olduğu tahmin ediliyor, bunlardan 880'i İstanbul'daydı.

Aynı yılın Ağustos ayında, Çanakkale'de 7.4 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Bu deprem sonrası İstanbul'daki hasar hafifti. Bu depremde 5.000'den fazla kişi hayatını kaybetti.

Özel

Genel
Müller-Wiener, Wolfgang (1977). Bildlexikon zur Topographie Istanbuls : Byzantion, Konstantinupolis, Istanbul bis zum Beginn d. 17. Jh (Almanca). Tübingen, Germany: Wasmuth. ISBN 9783803010223. OCLC 3747838.

1840 Ahura depremi, 2 Temmuz günü yerel saatle 16.00'da meydana gelmiş ve Ermenistan ile Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki Ağrı ilini etkilemiştir. Depremin merkez üssü Ağrı Dağı yakınları olup, burada bir patlamayı tetiklemiş ve köyleri yok eden bir toprak kaymasına neden olmuştur. Deprem ve hasar verici artçı sarsıntıları nedeniyle toplam 10.000 kişi ölmüştür. Deprem katalogları yüzey dalgası büyüklüğünü Ms  7.4 ve Mercalli şiddet ölçeği derecesini IX (Şiddetli) olarak vermektedir.

Anadolu'daki Ağrı ili, Kuzey Anadolu Fayı'nın Doğu Anadolu Fayı ve Zagros kıvrım ve itki kuşağı ile kesiştiği noktanın yakındadır. Bu üç özellik Anadolu, Arap ve Avrasya levhalarının levha sınırlarını belirlemektedir. Üç tektonik levhanın birleşme noktasında yer alan bölge, çoğunlukla doğrultu atımlı ve itmeye sahip büyük sığ depremlere açıktır.

7.4 Ms  büyüklüğündeki deprem Ağrı Dağı'nın eteklerinde meydana gelmiştir. Şokla birlikte 72 km'lik (45 mil) bir yüzey kırığı meydana gelmiştir.

Deprem ve lahar, Ahura'nın (günümüzde Yenidoğan) 1.000 sakininin ölmesine sebep olmuş ve Ahura Aziz Jakop Manastırı yıkılmıştır. Avacıg, Pambukh ve Gailatu bölgeleri harap olmuş; neredeyse her köy yok olmuştur. Birçok ev yıkılmış ve Doğubayazıt'ta bir kale harabeye dönmüştür. Depremden sonra çok az ev sağlam kalmıştır. Ağrı Dağı'ndan daha uzak bölgelerde toprak sıvılaşması ve toprak kaymaları meydana gelmiştir. Yerdeki çatlaklardan kum püskürmesine yol açan depremde Aralık köyü ve birkaç askeri tesis de yıkılmıştır. Nahçıvan ve Şarur bölgelerinde en az 7.821 ev ve 24 ibadethane yıkılmıştır. Rusya'da yaklaşık 49 kişi öldü ve 30 kişi yaralanmıştır. Kayma ayrıca Metsamor Nehri'ne geçici olarak bir set çekmiştir. Arpaçay'da yaşayan 1.900 kişi de dâhil olmak üzere, 10.000 kadar kişi depremde ve depremin etkilerinden dolayı ölmüş olabileceği düşünülmektedir. Eçmiyazin, Erivan, Garni, Van, Tiflis, Tebriz ve Gümrü gibi şehirler hasar görmüştür.

Depremin meydana geldiği gün Ağrı Dağı'nda Bandai tarzı bir freatik patlama tetiklenmiştir. Zirvedeki buzul eriyerek köyleri gömen bir laharla sonuçlanmıştır. Lahar ve heyelan volkanın tabanına yakın bir yerde birikerek büyük bir alüvyon yelpazesi oluşturmuştur. 2006 yılında yapılan akademik bir çalışmada, 3×108 m3 volkanik malzeme ve buzul eriyiğinin saniyede 175 metre hızla vadiden aşağı aktığı tahmin edilmektedir. Yanardağın üst kuzey kanadı boyunca uzanan fissür bacalarından piroklastik bir akış oluşmuştur ve bu akış kuvvetle muhtemel depremle ilişkilidir.
Yanardağın kuzeydoğu kanadında büyük bir heyelan meydana gelmiş ve Ahura Kanyonu'nu oluşturmuştur. Heyelan, deprem ya da patlama nedeniyle tetiklenmiştir. Ahura köyünü ve manastırını yok etmiştir. Hareket, doğal bir barajın oluştuğu 900 metre yükseklikte durmuştur. Bu baraj birkaç gün sonra yıkılmış ve civardaki köyler sular altında kalarak tahrip olmuştur. Ek toprak kaymaları da sele neden olmuştur. Tali etkilerde toplam 4,000 kişi ölmüştür.

İran'daki depremler listesi
Türkiye'deki depremler listesi

18 Ocak - Japonya da İmparator Mutsuhito, Parlamenter monarşiyi ilan etti.
11 Haziran - "Hilal-i Ahmer Cemiyeti" adıyla Kızılay kuruldu
1 Ağustos - Alaska ABD tarafından Rus İmparatorluğu'ndan satın alındı.
18 Ağustos - Fransız astronom Pierre Jules César Janssen, helyum elementini keşfetti.
1 Eylül - Sultan Abdülaziz tarafından Galatasaray Lisesi kuruldu.
24 Eylül - Lares Cumhuriyeti güçleri ile İspanyol sömürge hükûmeti arasında El Pepino Muharebesi gerçekleşti.
26 Ekim - İmparator Mutsuhito'nun talimatıyla Japonyada rönesans ve reform hareketleri kapsamında Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden mimar, mühendis, fizikçi, matematikçi, doktor gibi çeşitli meslek dallarında uzmanlar getirtilerek Japon uzmanlara eğitim verilmeye başlandı.
28 Ekim - Thomas Edison geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı.
? - Ahmed Süreyya Emin Bey dünyada ilk olarak seri atışlı bir sahra topu icat etti.
Amerikalı mühendis George Westinghouse insan kası yerine sıkıştırılmış havayı kullanan havalı freni icat etti
Helyum elementi keşfedildi
İmparator Mutsuhitonun talimatıyla Japonya'nın başkenti Kyoto'dan Tokyo'ya taşındı.

9 Ocak - Søren Sørensen, Danimarkalı biyokimyacı (ö. 1939)
19 Ocak - Gustav Meyrink, Alman yazar (ö. 1932)

1 Şubat - Ovannes Kaçaznuni, Ermeni siyasetçi ve Ermenistan'ın ilk başbakanı (ö. 1938)
4 Şubat - Constance Markievicz, İrlandalı devrimci ve yurtsever görüşe sahip süfrajet (ö. 1927)

28 Mart - Maksim Gorki, Rus yazar (ö. 1936)

10 Nisan - George Arliss, İngiliz aktör (ö. 1946)

6 Mayıs - Gaston Leroux, Fransız gazeteci, yazar (ö. 1927)
29 Mayıs - Abdülmecid Efendi, son Osmanlı halifesi (ö. 1944)

6 Eylül - Axel Hägerström, İsveçli filozof (ö. 1939)
8 Eylül - Zaven Der Yeğyayan, Türkiye Ermenileri'nin 79'uncu patriği (ö. 1947)
21 Eylül - Olga Knipper, Sovyet aktris (ö. 1959)

28 Ekim - James Brendan Connolly, Amerikalı atlet (ö. 1957)

Abdullah Azmi Efendi, Osmanlı devlet adamı (ö. 1937)
Ali Galip Pasiner, Türk asker (ö. 1939)
Emin Ağa Borçalı, Borçalı Karapapak Türk Cumhuriyeti kurucusu (ö. 1937)

11 Şubat - Léon Foucault, Fransız fizikçi (d. 1819).
13 Kasım - Gioacchino Rossini, İtalyan besteci (d. 1792)

1872 Amik depremi veya 1872 Antakya depremi, 3 Nisan 1872 tarihinde merkez üssü Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Halep Vilayeti sınırları içindeki Amik Ovası'nda 7.2 Ms büyüklüğünde meydana gelen deprem. Deprem katalogları, yüzey dalgası büyüklüğünü 7.2 Ms  (eski dergiler bunu 5.9 olarak verir) ve Mercalli şiddet ölçeği derecelendirmesi XI (Felaket) olarak yerleştirir. Deprem Amik Ovası boyunca yerleşim birimlerinde yıkıma yol açtı ve 1800'den fazla kişi hayatını kaybetti.

Amik Vadisi, Afrika ve Arap tektonik levhaları arasında ağırlıklı olarak doğrultu atımlı levha sınırınde ve Ölü Deniz Transform Fayı boyunca uzanır. Bu ~1.000 km uzunluğundaki sol yanal transform fay, güneyde Kızıldeniz yayılma merkezini kuzeyde Maraş üçlü eklemi'ne bağlar. Maraş üçlü ekleminde Ölü Deniz Transform Fayı Üçlü ekleminin iki kolundan biridir. Diğer iki levha sınırı; Kıbrıs yayı ve Doğu Anadolu Fayı bu üçlü kavşakta buluşur. Aktif ve karmaşık bir levha sınırındaki konumu nedeniyle Antakya, MS 115'te biri 200.000'den fazla insanı öldüren depremler de dahil olmak üzere yıkıcı depremler yaşamıştır.

1872 depremi Amanos Fayı boyunca meydana geldi; Ölü Deniz Transform'unun bir bölümü. Tahmini merkez üssü 1822 Halep depreminin hemen güneyinde bulunuyor. Yunan sismolog Nicholas Ambraseys, yüzey dalgası büyüklüğünü 7,2 Ms  olarak tahmin etmiştir.
Ölü Deniz Transform'unun bir başka bölümü olan Hacıpaşa Fayı'nın paleosismik bir çalışması, 1872 depremiyle ilgili, kırılmanın güneye Gab Ovası'na doğru uzanmadığını gösteren herhangi bir kanıt bulamadı. Ancak Amanos Fayı üzerinde yapılan araştırmalar, 1872 depremine karşılık gelen gömülü bir yüzey kırığına dair kanıtlar buldu. Sismologlar, yüzey yırtılmasının fay boyunca 50 km daha uzamış olabileceğine inanıyor. Araştırmacılar ayrıca 1405 yılındaki 7.5 büyüklüğündeki depremle ilgili başka bir yüzey kırığı keşfettiler.

O zamanlar kurumuş Amik Gölü çevresinde aşırı hasar bildirildi. En ağır hasar Hatay'ın Kumlu ilçesinde meydana geldi. Samandağ, Fatikli ve Altınözü ilçeleri büyük tahribata uğradı. Tahminen 1.800 kişi öldü. Samandağ'da maksimum yoğunluk XI (Felaket) olarak belirlendi.
Yaklaşık 40 saniyelik aşırı sarsıntı, 3.003 evin 1.960'ını yıkmak ve 500 sakini öldürmek için yeterliydi. 894 ev daha ciddi hasar gördü. 5.000'den fazla ticari bina yıkıldı ve sadece birkaç yüz tanesi sağlam kaldı. Bir Rum katedrali ve Amerikan Protestan kilisesi çökerek dört kişiyi öldürdü. Şehir kapıları yere düştü.
Şehir dışındaki en az 38 köy yok oldu. Suaidya'da 2.150 ev çöktü ve 300 kişi öldü. Karamut'ta en az 170 kişi öldü, 187 kişi de yaralandı. Kasaba deprem sırasında 3.552 evi kaybetti. Qilliq'te 300 kişi daha öldü ve kasaba tamamen yıkıldı. Qilliq'teki zemin, sıvılaşma sırasında çatladı ve sarı kum püskürttü. Amik Vadisi'nin doğu yamaçları boyunca zemin yerinden oynamış ve yüzey çatlakları vadi boyunca yırtılmıştır.
Halep'te tahminen 100 ev yıkıldı veya hasar gördü. Yedi sakini hayatını kaybetti ve üç kişi yaralandı. Birçok köprü de hasar gördü. Deprem Beyrut, Rodos ve Şam'da hissedildi. İddiaya göre sarsıntı Mısır'da hissedilmedi.

Türkiye'nin güney kıyıları boyunca, Suaidiya kıyılarını sular altında bırakan bir tsunami bildirildi. Tsunaminin 2 km içeride insanları sular altında bıraktığı bildirildi. 2003 yılında yapılan bir çalışmada Tohoku Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Atina Ulusal Gözlemevi'nden tsunami uzmanları 1872'ye karşılık gelen bir tsunami yatağı buldular.

1881 Sakız Adası depremi, 3 Nisan 1881 tarihinde Sakız'da meydana gelen 6,5 Mw büyüklüğündeki bir depremdir. Deprem, Sakız Adası başta olmak üzere Çeşme ve Alaçatı'yı etkiledi ve 7.866 can kaybına neden oldu. Deprem, 19. yüzyılda Sakız Adası'nı etkileyen en büyük üç olaydan biridir.

Ege Denizi, Afrika levhasının Ege Denizi levhasının altına girmesinden kaynaklanan, genişlemeli tektonik bir bölgedir.

Deprem, 3 Nisan 1881 tarihinde yerel saate göre 13.40'da (UTC: 11.40) gerçekleşti. Merkez üssü Sakız Adası'nın güneydoğu kesimindeydi ve burada şiddet, Mercalli şiddet ölçeğine göre IX (Çok yıkıcı) seviyesine ulaştı. İzoseist haritalar, Türkiye anakarasının Karaburun Yarımadası'nın batı ucunu etkileyen VIII (Yıkıcı) yoğunluk alanıyla batıdan doğuya doğru bir uzama gösterdi. 2.5 m'ye kadar dikey hareketler gözlemlendi. Deprem büyüklüğü için, 6,5 Mw ve 7,3 Ms arasında değişen büyüklükler tahmin edilmiştir.

Sakız şehri büyük ölçüde harap oldu ve sokakların darlığı nedeniyle birçok can kaybına neden oldu. Adanın geri kalanında 64 köyden 25'i yıkıldı, 17'si ağır hasar gördü. Çeşme ve Alaçatı'da evlerin yaklaşık %40'ı yıkıldı.
Türkiye anakarasında depremin etkilediği bölgede, yolcu gemisi Aya Evangelistra'nın kıyıdan geçişini izlemek için çoğu kişi evinde değildi. Muhtemelen bu sebepten dolayı Türkiye'deki can kaybı sayısı az oldu.

Depremden önce, adada 1822 yılında Sakız Adası Katliamı ve 1833 yılında portakal kıtlığı yaşanmıştı. Deprem yaşandıktan sonra birçok Sakız Adası sakini adayı terk etti. Bu olaylar, Sakız Adası'nda yaygın bir yoksulluğa ve yetersiz nüfusa sebep oldu.

1883 Çeşme depremi, Osmanlı coğrafyasında meydana gelen bu afetlerden birisi de onlarca insanın hayatını kaybetmesine, birçok köyün harap olmasına, binlerce evin yıkılmasına ve on binlerce afetzedenin evsiz kalmasına neden olan 15 Ekim 1883 Çeşme ve Urla depremidir.
Çeşme kentinin tarihinde yaşadığı en büyük deprem olma özelliğine sahip bu depremin yaraları merkezi ve mahalli hükûmet tarafından beraberce uyum içinde sarılmaya çalışılmıştır. Afetzedelerin iaşe ve iskânı, ihtiyaç maddelerinin tedariki ve dağıtımının organizasyonunu önemli meseleler olarak karşımıza çıkmıştır. Belli başlı şehirlerde kurulan yardım komisyonları afetzedeler yararına önemli miktarda para toplamayı başarmıştır. Kısaca bu makalede depremin yol açtığı kayıplar, Osmanlı Devleti'nde kriz yönetimi, Osmanlı merkezi ve mahalli yönetimi ile Osmanlı toplumunun deprem karşısındaki tutumları sorgulanmıştır.
15 Ekim 1883 tarihinde meydana gelen deprem de Anadolu'nun batısında, Sakız Adası'nın tam karşısında bulunan Çeşme ve Urla kazalarında, onlarca insanın hayatını kaybetmesine, birçok köyün harap olmasına, binlerce evin yıkılmasına, on binlerce afetzedenin evsiz kalmasına yol açarak, her iki kazanın sosyoekonomik tarihini derinden etkilemiştir. Ayrıca bu deprem, iki kentin tarih boyunca yaşadığı en büyük deprem olması bakımından ayrı bir öneme sahiptir.
Çeşme ve Urla'da ana sarsıntıdan önce şiddeti daha az olan öncü sarsıntılar meydana gelmiş ve güçlü bir alarm vazifesi görmüştür. Alaçatı'ya yakın dağların altından gelen daimi surette ve oldukça şiddetli seslerin işitildiği ana sarsıntı felaketi yaşayanlardan birisinin ifadesine göre öğleden sonra saat 16.00'ya doğru yaşanmıştır. Deprem kataloglarında ise ana sarsıntının saat 15.30'da yaşandığı belirtilmektedir. The Eastern Express gazetesinin haberine göre depremin yönü kuzeyden güneye olup, en uzun süren sarsıntının süresi 15 saniye olarak hesaplanmıştır.
Depremde ölenlerin toplam sayısı 59 olup, bunların 57'si Çeşme kazası köylerinde ve 2'si ise Urla kazasına bağlı Gülbahçe köyündedir.

1894 İstanbul depremi, 10 Temmuz 1894'te Marmara Denizi'nde, saat 12:24'te, İzmit Çınarcık havzasında veya İzmit Körfezi'nde meydana geldi. Deprem yüzey dalgasının 7.0 tahmini büyüklüğü vardı. İzmit Körfezi çevresinde Yalova, Sapanca ve Adapazarı ve İstanbul'da tahminen 1349 kişi öldü. Deprem 1,5 m yüksekliğinde tsunamiye neden oldu.Tsunami Büyükçekmece'den Kartal'a kadar birçok kıyıyı etkiledi.Karaköy ve Azapkapı köprüleri sular altında kaldı.

Marmara Denizi, Kuzey Anadolu Fayının, sağ-yanal doğrultu-atımlı fayın oluşturulmuş olduğu bir çek-ayır havzasıdır. Anadolu levhası ve Avrasya levhası arasındaki transform sınırı olan Ganos Fayı ile İzmit'in batısındaki İzmit Fayı arasındaki yerde bu yerel bölge oluşur.
Marmara Denizi içindeki fayların deseni karmaşıktır. Fakat İstanbul yakınlarında keskin bir kıvrımı olan bir tek ana fay segmenti vardır. Batıda, fay trendleri batı-doğu yönlü ve doğrultu atımlıdır. Doğuda, fay KB-GD doğrultulu ve hem normal hem de doğrultu atımlı hareket ettiğine dair kanıtlar vardır. 1894 depreminin nedeni Çınarcık havzasını sınırlandıran fayın muhtemel hareketidir. Diğer bir ihtimal Çınarcık fayının kuzeyinde Adaların güneyinde bulunan fay bölümünün hareketi depremin nedenidir.

Deprem Adapazarı, Büyükçekmece, Gebze, Kartal, Küçükçekmece, Sapanca ve Yalova ve Adalar'da 8-9 Mercalli ölçeğinde hissettiği sanılmaktadır. Depremde Yalova, Sapanca ve Adapazarı'nda 83 ve İstanbul'da 276 civarında, bölgede 990 kişi öldü.
Atina Rasathanesi Müdürü olan D. Eginitis depremden sonra İstanbul'da yaptığı gözlemleri bir raporla Padişah II. Abdülhamid'e iletir. Eginitis raporunda şu tespitleri yapar: Depremin etkisi mahallelerin jeolojik yapılarına göre değişmiştir. İstanbul'da ahşap yapıların fazla olması bir avantaj olmuştur. Eski ahşap yapıların bile ayakta kalabildiği yerlerde, yeni, demirli kâgir binalar yıkılmıştır. kâgir binaların çok azı ayakta kalabilmiştir. Tuğla ile yapılan binaların ahşaptan sonraki en dayanıklı bina olduğu görülmüştür.
Marmara sahillerinde denizin önce 200 metre çekildiği, ardından şiddetli dalgaların geldiği, kıyıdaki kayık ve teknelerin parçalandığı belirtilir. Kapalıçarşı'da bazı duvarlar ve bir kubbe çöktü. Bitpazarı, çadırcılar, yağlıkçılar, Yeniçeriler Çarşısı, Bodrum ve Kellekesen hanları yıkıldı. Uzunçarşı, Tahtakale, kutucular, kantarcılar harabeye döndü. Gedikpaşa, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Langa ve Samatya'da yüzlerce ev yıkıldı. Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan ve Kariye camiilerinin minareleri yıkıldı, Nuruosmaniye'nin girişi çöktü. Adalar da yoğun hasar aldı, Heybeliada'daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu dahil birçok bina hasar gördü.

1898 Balıkesir depremi, 29 Ocak 1898 tarihinde saat 11.30'da (8.30 UTC) Balıkesir'de meydana gelen bir depremdir. Halk, 7,0 Mw  büyüklüğündeki depremden birkaç saat önce yaşanan öncü depremlerde dışarı kaçtığı için can kaybının az olduğu (500 civarı) tahmin edilmektedir. Osmanlı kayıtlarına göre kentteki 11.000 binadan sadece 51 bina depremden etkilenmemiştir. Şehir merkezi ve çevre yerleşmelerde toplam 53.000 kişi depremden etkilenmiştir.

1898 depremiyle Balıkesir şehri ikinci kez kurulmuştur. Ancak yine de 1898 depremine rağmen; tarihi ve kültürel dokusunu büyük ölçüde muhafaza etmeyi başarmıştır. Depremde yıkılan saat kulesi 1901'de yeniden farklı bir tarzda yapılmıştır. Yine depremde yıkılan Zağnos Paşa Camii'nin bir kısmı yeniden yapılmış, camilerin tümü elden geçirilmiştir. 1906 yılında Alişuuri Mektebi tekrar inşa edilmiştir.
Depremin edebiyat üzerindeki etkisi ile ilgili araştırma yapılmıştır.

1898 YILI KOCA ZELZELE

1899 Aydın-Denizli depremi, 20 Eylül 1899 tarihinde günümüz Türkiye'sinde 6,5-7,1 Mw büyüklüğünde bir depremdir. Depremin şiddeti Mercalli şiddet ölçeğine göre IX (Çok yıkıcı) idi. Aydın ve Denizli'de ağır hasar oluştuğu ve 1,117-1,470 arasında can kaybı olduğu kaydedildi.

Türkiye, Kuzey Anadolu Fay Hattı, Doğu Anadolu Fay Hattı ve Helen yitim zonu da dahil olmak üzere komşu levhaların sınırlar boyunca etkileşime girdiği, Anadolu levhasının jeolojik olarak aktif bir bölgesinde yer almaktadır. Arap levhasının Anadolu levhasına doğru kuzeye ilerlemesi ve okyanus kabuğunun Anadolu levhasının altına dalması, iç orojeneze neden olur. Anadolu levhası içindeki doğrultu atımlı faylar, Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fayları boyunca bu orojenez bulunur. Türkiye'nin batısı, aktif bir genişleme bölgesinde (Batı Anadolu Genişleme Bölgesi) yer almaktadır. Bu kuzey-güney uzantısı bölgesi, açık denizdeki okyanus kabuğunun sonucudur. Aktif normal faylar, doğu-batı doğrultulu horst ve graben özelliklerini oluşturan, uzantı deformasyonunu barındırır.

Deprem, Batı Anadolu Genişleme Bölgesi'nde aktif bir normal fayın kırılması sonucu meydana gelmiştir. Depreme sebep olan fay, Büyük Menderes grabenini de oluşturan güneye eğimli, düşük açılı bir yapıdaydı. Yırtılmanın yüzeyin 4–5 km altında meydana geldiği düşünülmektedir. Denizli bölgesinde sık sık depremler meydana gelir ve MS 60'tan bu yana kaydedilen en az sekiz büyük deprem vardır.
1960'lar ve 1970'lerdeki jeolojik saha çalışmaları sırasında 50 km uzunluğunda bir yüzey kırılması ve 3 m'ye kadar dikey yer değiştirme ölçüldü. Kırılma ayrıca 50 cm'lik bir sağ yanal doğrultu atımlı bir bileşen üretti. 1998'de Nikolas Ambrasis, yüzey kırılma uzunluğunu 70 km olarak ölçtü. Hasar ve yardım dağıtım raporları üzerine 2013 yılında yapılan bir çalışmayla, depremin aslında birbiri ardına meydana gelen iki ana şok olabileceği söylendi. İkinci ana şokun tahmini büyüklüğü 6,7 idi.

Büyük Menderes grabeni büyük ölçüde hasar gördü ve en büyük tahribatı Sultanhisar, Atça, Nazilli, Kuyucak, Sarayköy, Denizli ve Karacasu kentleri yaşadı. Aydın merkezde 350; Köşk, Sultanhisar, Atça ve Nazilli'de 2.052; Kuyucak ve Ortakçı'da 2.931 ve Sarayköy'de 720 olmak üzere toplam 12.932 ev yıkıldı. Bunun yanı sıra, 8.756 bina hasar gördü. Ana şok ve artçıları, 1.1170-1.470 can kaybına sebep oldu ve 80.000-100.000 kişiyi evsiz bıraktı.
Denizli'deki tüm evlerin tahminen yüzde 55'i yıkıldı. Nazilli'nin eski kısmı tamamen yıkıldı; bir meyan kökü fabrikası ve tüm kamu altyapıları yok oldu. Şehrin daha yeni kesiminde, evlerin yarısı yıkıldı ve deprem sonrası çıkan yangınla daha da kötüleşti. Yangınlar, ana şoktan kurtulanlar da dahil olmak üzere Sarayköy'deki bazı evleri de yok etti. Aydın'da yüzlerce ev ve bir caminin minareleri çöktü. Bir fabrika bacası, bazı kiliseler ve sinagoglar yıkıldı. Aydın'dan Çal ve Denizli'ye uzanan demiryolu hattında, hafriyatın bir kısmı çökerek rayların 2 m havada asılı kalmasına neden oldu. Sarayköy yakınlarında bulunan üç kentte demiryolu köprüleri hasar gördü. Kuyucak ve Gemelli'nin doğusunda telekomünikasyon direklerinin çöktüğü bildirildi. Heyelanlar terk edilmiş bir kasabayı yok etti ve iki kasabaya zarar verdi. Koçarlı, Şahinli ve Cellat'ta toprak sıvılaşması rapor edildi.

Deprem haberi İstanbul'a ulaştı ve bir kriz yönetim planı yapıldı. İstanbul ve İzmir'de çeşitli dini ve etnik gruplar tarafından çok sayıda yardım kampanyası başlatıldı. Hasar gören telekomünikasyon sistemleri depremden sonraki ilk günlerde yardım dağıtımını yavaşlattı. Yardım dağıtımı dağınıktı ama daha sonra resmi kurumlar devreye girince daha düzenli bir şekilde devam etti. Osmanlı hükûmeti 5.598 evin inşasına yardım etti ve 11.975 evin onarımını yaptı.

31 Ocak - Ekvador'da 8.6 büyüklüğünde deprem oldu.
10 Mart - Fransa, Pas-de-Calais'te Courrières şirketine ait maden ocağının dört kuyusunda grizu patlaması yaşandı, 1099 kişi öldü ve yirmi gün sonra 13 kişi sağ çıktı.
18 Nisan, San Fransisco ili, 7.7 büyüklüğünde 50 saniye süren deprem ve onu izleyen yangınlarla yerle bir oldu. 28 bin bina yıkıldı, yaklaşık 500 kişi öldü, 100 bin kişi evsiz kaldı.
16 Ağustos – Şili’de 8.6 büyüklüğünde meydana gelen depremde 20 bin kişi öldü.
18 Eylül - Hong Kong, tayfunla birlikte gelen yüksek dalgalar sonucu yaklaşık 10.000 kişi öldü.
3 Kasım - SOS uluslararası acil yardım sinyali olarak kabul edildi.
10 Aralık - ABD Başkanı Theodore Roosevelt, Rus-Japon savaşındaki barış yanlısı görüşmeleri için nobel barış ödülü ile ödüllendirildi.
24 Aralık - Reginald Fessenden tarafından ilk radyo yayını yapıldı.
26 Aralık - Dünyadaki ilk uzun metrajlı film olan "The Story of the Kelly Gang" gösterime girdi.

Finlandiya'da kadınlara oy hakkı verildi. İlk kez bir Avrupa ülkesinde kadınlara oy hakkı verilmiş oldu.
Rus Çarı demokratları yanına alarak, komünistlerle baş edebilmek için meşrutiyet ilan etti.
İran'da meşrutiyet ilan edildi.

3 Ocak - Aleksey Stahanov, Stahanovizmin öncüsü olan Sovyetler Birliği madencisi (ö. 1977)
22 Ocak - Robert E. Howard, Amerikalı yazar

21 Mart - Samed Vurgun, Azeri şair

13 Nisan - Samuel Beckett (ö. 1989)
29 Nisan - Eugène Ehrhart, Fransız matematikçi (ö. 2000)

8 Mayıs - Roberto Rossellini, İtalyan yönetmen (ö. 1977)

22 Haziran - Anne Morrow Lindbergh, Amerikalı yazar ve havacı

14 Temmuz - Olive Borden, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1947)

6 Eylül - Luis Federico Leloir, Arjantinli doktor ve biyokimyacı (ö. 1987)
8 Eylül - Fritz Schilgen, Alman atlet (ö. 2005)
9 Eylül - Ali Hadi Bara, Türk heykeltıraş (ö. 1971)

4 Kasım - Rudolf Jahn, Alman siyasetçi (ö. 1990)

15 Aralık - Edmond Debeaumarché, II. Dünya Savaşında Fransa'daki direnişin önemli isimlerinden (ö. 1959)
30 Aralık - Carol Reed, İngiliz film yönetmeni (ö. 1976)

Fyodor Çispiyakov, Rus şair, yazar ve öğretmen (ö. 1978)

22 Ekim - Paul Cézanne, Fransız ressam (d. 1839)

Fizik – J. J. Thomson
Kimya – Henri Moissan
Tıp – Camillo Golgi ve Santiago Ramón y Cajal
Edebiyat – Giosuè Carducci
Barış – Theodore Roosevelt

1906 Ekvador-Kolombiya depremi, 31 Ocak 1906 Çarşamba günü 10:36:10'da (UTC+5) Ekvador kıyılarında, Esmeraldas yakınlarında meydana geldi. Depremin moment büyüklüğü 8.8'di ve Kolombiya kıyılarında en az 500 kişinin ölümüne neden olan yıkıcı bir tsunamiyi tetikledi.
Deprem, daha önce Nazca levhasının kuzeydoğu kısmı olarak kabul edilen Malpelo levhası ile Kuzey Andes levhası arasındaki sınır boyunca meydana geldi. Depremin Coiba, Malpelo ve Nazca levhalarının Kuzey And Dağları ve Güney Amerika levhalarının altına batmasıyla oluşan bindirme faylanmasının bir sonucu olması muhtemeldir. Ekvador ve Kolombiya'nın kıyı kesimleri bu Malpelo-Kuzey And Dağları levha sınırından kaynaklanan güçlü mega bindirme depremleri geçmişine sahiptir.
Tsunaminin en büyük hasarı Ekvador'daki Río Verde ile Kolombiya'daki Micay arasındaki kıyıda meydana geldi. Tsunaminin neden olduğu ölüm sayısı tahminleri 500 ile 1.500 arasında değişiyor.
Bu deprem için kırılma bölgesi 500–600 km uzunluğundadırı ve 1942 yılında (Mw = 7.8), 1958 yılında (Mw = 7.7) ve 1979 yılında (Mw = 8.2) aynı yerde meydana gelen depremleri kapsamaktadır. Günümüzde en son Nisan 2016'da, aynı bölgede 7,8 büyüklüğünde bir deprem daha meydana gelmiştir.

1906 San Francisco depremi San Francisco, CA ve Kuzey Kaliforniya'yı 18 Nisan 1906 Çarşamba günü yerel saate göre sabaha karşı 5.12'de vuran yüksek şiddetli depremdir. Depremin büyüklüğü genel olarak 7,9 Mw kabul edilir. Buna karşın depremin büyüklüğü en az 7,7 Mw en fazla 8,25 Mw olarak ileri sürülmüştür. Esas sarsıntı merkezi şehrin 3 km uzağında, denizdeki Mussel Kayalıkları'dır. Bölge; San Andreas Fay Hattı'ndan kaynaklanan bu depremle kuzey-güney doğrultusunda 477 km ikiye ayrılmıştır. Sarsıntı Oregon'dan Los Angeles'a; hatta denizden oldukça uzak olan Nevada'nın merkezine kadar geniş bir alanda hissedilmiştir. Deprem ve sonucunda oluşan büyük yangın, Amerika Birleşik Devletleri tarihinde meydana gelen en kötü doğal afet olarak kabul edilir. Deprem ve bunun sonucunda oluşan yangın sebebiyle ölenlerin sayısının 3.000'den fazla olduğu tahmin edilmiştir. Bu rakam Kaliforniya tarihinde bir doğal afetten dolayı ölen en fazla kişi sayısıdır. Depremin ekonomik etkileri, yakın geçmişte meydana gelen Katrina Kasırgası ile benzerlik göstermektedir.

San Andreas Fay Hattı, Pasifik levhası ve Kuzey Amerika levhası arasındaki tektonik sınırın parçasını oluşturan kıtasal transform fayıdır. Doğrultu atımlı fay, batı (Pasifik) levhasının doğu (Kuzey Amerika) levhasına göre kuzeye doğru hareket ettiği sağ yönde yanal hareketle tanımlanır. Bu fay, güneydeki Salton Denizi ile kuzeydeki Mendocino Burnu arasında Kaliforniya boyunca yaklaşık 1.300 km uzaklıkta uzanır. Gözlenen maksimum yüzey yer değiştirmesi yaklaşık 6 metre idi. Jeodezik ölçümleri 8,5 metreye kadar yer değiştirme gösterir.

1906 depremi Richter ölçeği'nin geliştirilmesinden otuz yıl önce oldu. Modern Moment magnitüd ölçeği üzerinde depremin büyüklüğü için en çok kabul gören tahmin 7,9'dur. 7,7'den 8,3'e kadar yüksek değerler de önerilmiştir. Geophysical Research dergisinde yayınlanan bulgulara göre depremin etkisinden önce ve sonra Yerkabuğunda şiddetli deformasyonlar oluştu. San Andreas levha sınırının 450 km'lik parçasının hasarının nedeni olduğu varsayılan depremde sistemin faylarındaki birikmiş gerilim boşaldı. 1906 kırığı hem kuzeye hem de güneye doğru toplam 476 km yayıldı. Sarsıntı Oregon'dan Los Angeles'a ve iç kısımlardan merkezdeki Nevada'ya kadar hissedildi.
Ana şoktan yaklaşık 20 ila 25 saniye önce güçlü bir öncü deprem oldu. Ana şokun güçlü sarsıntısı yaklaşık 42 saniye sürdü. 1906 depreminden önce, Kuzey Kaliforniya'nın tarihsel kayıtlarındaki herhangi bir zamandan daha fazla on yıllarca süren küçük depremler oldu. Daha önce 1906 depreminin habercisi olarak yorumlanan, güçlü bir mevsimsel modele sahip oldukları bulunmuştur. Kaliforniya Altına Hücum'un sonraki yıllarında hidrolik madencilik nedeniyle oluşan erozyonun sonucunda fayların üzerinde uzanan kıyı koylarındaki büyük mevsimsel tortu yüklerinin bu depreme neden olduğuna inanılmaktadır.
Yıllarca, yerel yer değiştirme ölçümleri nedeniyle depremin merkez üssü Olema kasabası yakınlarında, Marin İlçesi'nin Point Reyes bölgesinde olduğu varsayıldı. 1960'larda UC Berkeley'deki bir sismolog, merkez üssünün Golden Gate kuzeybatısında, San Francisco açıklarında olduğunu ileri sürdü. En son analizler, merkez üssü için  açık deniz konumunu desteklese de belirsizlik devam etmektedir. Açık denizdeki merkez üssü, San Francisco Presidio'da gelgit göstergesince kaydedilen yerel tsunami oluşumuyla desteklenir. Dalganın genliği yaklaşık 7,6 cm idi ve yaklaşık 40 –45 dakika sürdü.
Depremden önce ve sonra nirengi verilerinin analizi, gözlenen yoğunluk verileriyle uyumlu olarak, San Andreas Fayı boyunca meydana gelen kırılmanın yaklaşık 500 km uzunluğunda olduğunu güçlü şekilde ortaya koyar. Mevcut sismolojik veriler, önemli ölçüde daha kısa kırılma uzunluğunu destekler, ancak bu gözlemler, S-dalgası hızının (süper kayması) üzerindeki hızlarda yayılmaya izin vererek bağdaştırılabilir. Süper kayma yayılımı artık doğrultu atımlı faylanmayla ilişkili birçok deprem için kabul edilmiştir.
Son zamanlarda, araştırmacılar eski fotoğrafları ve görgü tanıklarının ifadelerini kullanarak depremin hipomerkez konumunu San Francisco açıklarında veya San Juan Bautista yakınlarında tahmin edebildi ve önceki tahminleri doğruladılar.

Arnold Genthe, deprem fotoğrafçısı
George R. Lawrence, deprem fotoğrafçısı
Deprem mühendisliği

1924 Pasinler depremi, 13 Eylül yerel saat ile 16.34'te Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde Erzurum Pasinler'de meydana geldi. 60 can kaybına yol açan ve 6.8 büyüklüğünde meydana gelen deprem. Mercalli şiddet ölçeğine göre en büyük şiddet IX (Şiddetli) olarak hissedildi.

Anadolu Sigorta şirketinin 85. yılı dolayısıyla, 2010 yılında çekilen reklam filmi, bu depremi konu edinmiştir. Reklam filminde Gazi Mustafa Kemal, Mustafa Preşeva tarafından canlandırılmıştır.

Kızılay’ın 1924 yılında yaptığı harcamalar içerisinde Erzurum depremzedelerine yapılan yardım miktarı 19.510,38 (On dokuz bin beş yüz on lira otuz sekiz kuruş) olarak geçmektedir.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi 5000 frank yardımda bulunmuştur.
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi
Ziraat Bankası, Ziraat Bankası'nın bütün şubeleri verilecek yardımları ücretsiz kabul edip bölgeye ulaştırma kararı almıştır. Ziraat Bankası depremden etkilenen çiftçilere iki yıl süreli kredi sağlayıp, çiftçilerin ödeme günü gelmiş borçlarını erteleme kararı almıştır.

 Amerika Birleşik Devletleri Salib-i Ahmeri, Hükûmet'e müracaat ederek deprem bölgesine heyet gönderme isteğinde bulunmuşsa da Ankara Hükûmeti, yardım malzemelerinin İstanbul'da ilgililere teslim edilmesini uygun bulmuştur. Amerika Salib-i Ahmeri bu cevap üzerine Amerika Elçiliği aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekâleti'nin İstanbul Temsilcisi Nusret Bey'e 1.000 liralık yardımı teslim etmiş ve malzeme yardımı yapacağı sözünü de vermiştir. Bu yardım da Hilal-i Ahmer vasıtası ile bölgeye gönderilmiştir.
 Belçika'nın Bern'de ki tam yetkili temsilcisi Me Peltzer tarafından kişisel olarak 200 frank yardımda bulunmuştur.
 Brezilya Kızılhaçı 500 frank tutarında yardımda bulunmuştur.
 Estonya Kızılhaç Merkez Komitesi 100 dolar değerinde yardımda bulunmuştur.
 Fransa Hükûmeti, deprem mağdurları için 50.000 frank göndermiştir.
 İspanya Sofya İspanya Sefareti Yetkilisi 1000 leva yardımda bulunmuştur.
 Japonya Japon Kızılhaçı 1000 İsviçre Frankı değerinde yardımda bulunmuştur.
 Küba Kızılhaçı tarafından 465.35 frank yardım yapılmıştır.
 Mısır Krallığı Hidivi Abbas Paşa İstanbul'a gelmiş ve üzüntülerini bildirerek 50.000 bin liralık yardım göndermiştir. Mısır Hidivi Validesi ise 410.000 kuruş yardım yapmıştır
 Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri 1026 dolar 95 cent yardımda bulunmuştur. Rus Kızılhaç'ı Merkez Komitesi 2000 Ruble yardımda bulunmuştur.
 Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Kızılhaç yönetimi 35 sterlin tutarında bağış yapma kararı almıştır.
 Yugoslavya Kızılhaç Cemiyeti 2000 frank değerinde yardımda bulunmuştur.

1929 Suşehri depremi, 18 Mayıs 1929 tarihinde merkez üssü Sivas'ın Suşehri ilçesi olan, yerin 10 km derinliğinde richter ölçeği'ne göre 6.1 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. Farklı kaynaklara göre deprem sonucunda Suşehri, Koyulhisar ve Şebinkarahisar ilçelerinde toplam 64 kişi öldü, 72'den fazla kişi ise yaralandı. Ayrıca 1357 hane tamamen yıkılırken, 364 hane ise ağır hasar aldı.

Dünyanın ve Türkiye'nin en aktif fay hatlarından birisi olarak kabul edilen Kuzey Anadolu Fay Hattı, batıda Ege Denizi'nden başlayıp doğuda İran-Türkiye sınırına kadar 1500 km uzunlukta sağ-yanal atılımlı olarak uzanmaktadır. KAF tarihte ve günümüzde birçok can kaybı ve maddi kayıp ile sonuçlanan yıkıcı depremler üretmiştir. KAF'ın doğuda Erzincan ile batıda Koyulhisar arasında yaklaşık 155 km uzunlukta ve K70B doğrultulu bölümü Erzincan-Koyulhisar bölümü adı altında incelenmiştir. Bu bölümde fay yer yer 5 km genişliklere ulaşır ve birkaç yerde sıçramalar yapar. Suşehri ovasında fay belirgin olup, ovanın ortasından geçmektedir. Suşehri'nin yakın doğusunda ise, Karaağaç köyünün güneyinde, Küçükgüzel köyünün doğusunda ve batısında, Akıncılar'ın Yağlıçayır köyünün kuzeyinde fayın kuzey bloğu güneyine göre 1–2 m jeomorfolojik olarak yüksekte bulunmaktadır. İlçe bu nedenle I. Derece yüksek riskli deprem bölgesi içerisinde konumlanmıştır.
9 Şubat 1909'da Osmanlı İmparatorluğu'nun Sivas Vilayeti'ne bağlı, günümüzdeki adı Zara olan Koçgiri Kazasında yerin 15 km altında 6.3 Mw büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Merkez üssü Suşehri'nin yaklaşık 56 km güneyi, Zara'nın Söğütözü köyü yakınları olan deprem sonucunda 100'den fazla kişi öldü. 1929 Suşehri depreminden 10 yıl sonra 27 Aralık 1939'da ise, aynı hattın doğu ucundaki Erzincan'da meydana gelen 7.9 Mw büyüklüğündeki Türkiye tarihinin kaydedilmiş en büyük ikinci depreminde 32.000'den fazla kişi hayatını kaybetmiştir.

Deprem 18 Mayıs 1929 Cumartesi günü Türkiye saati ile sabah 08:37'de, merkez üssü Sivas İlinin Suşehri ilçesinin batısında meydana geldi. Depremin yüzey dalgası büyüklüğü 6.2 Ms olarak belirlenirken, richter ölçeği'ne göre aletsel büyüklüğü 6.1 Mw olarak kaydedildi. Deprem yüzeyin 10 km (6.2 mil) altında gerçekleşti ve dış merkezinde en büyük şiddet mercalli ölçeğine göre VIII (yıkıcı) olarak belirlendi. Japonya merkezli Uluslararası Sismoloji ve Deprem Mühendisliği Enstitüsü (IISEE) depremin büyüklüğünü richter ölçeğine göre 6.4 Ms, derinliğini ise 13 km (8.07 mil) olarak tespit etti. Deprem Kelkit Vadisi ve Karadeniz kıyısı boyunca şiddetli olarak hissedildi.

Deprem sonucunda 64 kişi hayatını kaybederken, 70'ten fazla kişi yaralandı. Ovacık, Şebinkarahisar ve Suşehri arasında yer alan bölgede 20 köy harabe haline geldi. Depremin ilkbahar mevsiminde meydana gelmesi ve halkın çoğunluğunun yaylacılık için yüksek meralara çıkması nedeniyle can kaybı daha az oldu. Suşehri, Şebinkarahisar ve Koyulhisar ilçelerinde toplam 1357 hane yıkıldı, 364 hane ise ağır hasar aldı. Suşehri'ndeki tüm kamu binaları ve evlerin birçoğu oturulamaz halde hasar gördü.
1929 yılında dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın Anadolu seyahatı kapsamında, 1933 yılına kadar vilayet statüsünde bulunan Şebinkarahisar'ı ziyareti sırasında kapsamlı bir rapor hazırlandı ve Başbakan İsmet İnönü'ye gönderildi. Raporda; deprem sonucu Suşehri'nde 56 kişinin öldüğü, 62'sinin ise yaralandığı bildirildi. Ayrıca, tamamen yıkılan bina sayısının 993 olduğu, kısmen yıkılan hane sayısının 313 olduğu rapor edildi. Bunun yanında, Koyulhisar kazasında 8 kişinin öldüğü, 10 kişinin enkaz altından yaralı olarak çıkarıldığı ve 364 hanenin tamamen yıkıldığı belirtildi. Şükrü Kaya raporuna, enkaz altından eşya ve malzemelerin çıkarılmaya devam edildiğini, depremzedelerin yeme-içme konusunda bir sıkıntılarının bulunmadığını fakat çadır sayısı konusunda problemler olduğunu ekledi. Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti telgraf havalesi ile iki bin lira gönderdi ve bölgeye 100 çadır sevk etti.
Anadolu Ajansı kaynaklı Cumhuriyet gazetesi, Şebinkarahisar'ın köylerinde 14 kişinin öldüğünü, 6 kişinin ise ağır yaralandığını bildirdi. Suşehri'nde depremin şiddetinin daha fazla hissedildiği; 18 evin tamamen yıkıldığını, 252 evin oturulmayacak derecede kısmen hasar aldığını ve hükûmet konağı, okul ve PTT binalarının bunlar arasında olduğunu yazdı. Suşehri'nde 39 kişinin öldüğü, hafif ve ağır yaralı sayısının ise 39 olduğu tespit edildi. Ayrıca, ilçedeki 19 köyde 543 hanenin tamamen yıkıldığı, 13 hanenin ağır hasar aldığı rapor edildi.

1939 Erzincan depremi veya Büyük Erzincan Depremi, 27 Aralık 1939 tarihinde merkez üssü Erzincan olan 7,9 Ms büyüklüğünde gerçekleşen deprem. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) ise depremin büyüklüğünü 7,8 Mw  (± 0,4) olarak kaydetti. Mercalli şiddet ölçeğine göre depremin şiddeti, ölçeğin en yüksek değeri olan XII (Afetsel) olarak saptanırken 116 bin 720 bina bütünüyle yıkıldı. Sarsıntı sonucunda resmî sayılara göre 32 bin 968 kişi yaşamını yitirdi, 100 binden fazla kişi ise yaralandı. Ölüm oranlarının yüksek olmasının ana nedenleri arasında; çetin kış koşullarının olması, yardımların ve arama-kurtarma faaliyetlerinin güç koşullar altında yürütülmesi gösterildi.
Deprem, 1939 ile 1999 yılları arasında Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde meydana gelen ve batıya doğru göç eden bir dizi büyük depremin ilki olarak kabul edildi. Büyüklüğü itibarıyla karada meydana gelen dünyanın sayılı mega depremleri arasında gösterilen Erzincan depremi, 8,0 büyüklüğündeki 1668 Kuzey Anadolu depreminden sonra 7,8 Mw büyüklüğündeki 2023 Kahramanmaraş depremleri ile birlikte Anadolu'da meydana gelmiş en büyük ikinci depremdir. Bunun yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan ikinci depremi olarak kayıtlara geçti.

Kuzey Anadolu Fay Hattı, Avrasya levhasının küçük Anadolu levhasından geçtiği ana transform fayı sınırıdır. 1.600 km'den uzun olan fay, Doğu Anadolu'dan Marmara Denizi'ne kadar uzanır. Kuzey Anadolu Fay Hattı, çok yüksek sismik aktivite gösterir. Türkiye'nin birinci derece deprem bölgesinde bulunan Erzincan, Kuzey Anadolu deprem kuşağının çok etkin bir bölümü olan Erzincan Ovası içindedir. Tarihi belgelere göre Erzincan son bin yılda 11 kez tümüyle yıkıma uğramıştır. Yerleşmenin bulunduğu zemin, akarsu çökellerinden oluşmuştur. Bu malzeme kentin yukarı kesimlerinde konglomeralaşmıştır. Orta bölümlerde birbirini izleyen çakıl ve kum katmanlarına rastlanır. Bu katmanlar oldukça yerleşmiş ve sıkı yapılıdır. 1939 depreminden sonra yerleşim alanı dışında bırakılmış olan eski şehrin zemini, kalın bir tarihi enkaz örtüsüyle kaplı yerleşmemiş akarsu birikintilerinden oluşmuştur. Erzincan'da bilinen ilk deprem Pontus zamanında olmuştur.

Odak derinliği 20 km olan depremin etkilediği alan doğuda Erzincan Ovası'ndan batıda Kelkit Vadisi'ne kadar uzanır. Yırtılmanın uzunluğu 400 km (Erzincan'ın doğusundan Amasya'ya kadar), genişliği ise (güneyde Sivas'tan kuzeyde Karadeniz'e kadar) 200 km'dir. Bu depremde Erzincan'dan Kelkit Vadisi'ni izleyerek Niksar'a kadar uzanan yaklaşık 350 km'lik bir kırık sistemi oluşmuştur. Bu geniş alanı sarmış olan 35 deprem merkezi yaklaşık doğu-batı doğrultusunda dizilmiş başlıca dört sarsıntı çizgisi üzerinde etkinlik göstermiştir. Bunlar; Yukarı Yeşilırmak çizgisi, Kelkit-Deliçay çizgisi, Yaylalar ve Orta Yeşilırmak çizgisi ve kıyı çizgisidir. Bu çizgilerin hepsi de kırıklara karşılık gelmektedir. Kelkit Irmağı kırığı, Reşadiye'de doğu-güneydoğu ve batı-kuzeybatı doğrultusunda alçalmış ve yükselmiş ve böylece iki blok arasında 380 cm'lik bir düzey farkı doğmuştur. Deprem sırasında kıyı çizgisi Çarşamba ilçesinin kuzeyi ile Giresun arasında 15–100 m kadar geri çekilmiş ve Fatsa'da da bir deprem dalgası oluşmuştur. Depremin yarattığı yırtılma, günümüzde de gözlemlenebilir. 2,3 metre ile 8,8 metre arasında ortalama yüzey yer değiştirmesi hesaplanmıştır. Kırıklar boyunca 0.5-2 metrelik dikey hareketler gözlemlenmiştir. Maksimum yatay atım 10,5 metre olarak hesaplanmıştır.
Deprem 52 saniye sürdü. Karadeniz kıyılarında 0,53 m uzunluğunda tsunamiye neden oldu. 1939 depreminden kaynaklanan Coulomb gerilme transferi, Kuzey Anadolu Fayı boyunca batıya doğru ilerleyen kırılmaları tetikledi. 1939'dan beri bu fayda 6.7'den büyük 10 tane deprem yaşandı.

Deprem, yaklaşık 116.720 binayı tamamen yıktı. Başlangıçta, ölü sayısı yaklaşık 8.000 kişiydi. Daha sonra 20.000'e çıktığı bildirildi. Aynı gün içinde sıcaklık -30 °C'ye düştü. Acil kurtarma operasyonu başladı. 5 Ocak'a kadar, deprem ve düşük sıcaklıklar, kar fırtınası ve seller nedeniyle yaklaşık 33.000 kişi öldü.

Depremin yarattığı hasar, Türkiye hükûmetini deprem yönetmeliklerini yürürlüğe koymaya sevk etti. Erzincan'da yıkım o kadar büyüktü ki şehir tamamen terk edildi ve biraz daha kuzeyde yeni bir yerleşim yeri kuruldu.

 ABD Kızılsalibi Cemiyeti, depremzedeler için 5.000 dolar yollamış ve gıda ürünleri yardımı da yapacağını bildirmiştir. Aynı şekilde Amerika Kızılhaç'ı da 10 milyon dolar göndermiştir.
 Afganistan Krallığı
 Arnavutluk Krallığı 
 Belçika Kralı III. Leopold, depremden pek müteessir olmuş ve Belçika Meclisi'ne talimat vererek deprem için bir yardım komitesinin kurulmasını sağlamıştır.
 Birleşik Krallık ilk etapta 100.000 Dolar daha sonra da 25.000 Dolar daha göndermiştir. Birleşik Krallık 725036 Adet 3721028 Kg Tıbbi Ecza alanında yardımda bulunmuştur. 131579 Adet 628750 Kg 1580 Kutu Tıbbi Alet ve Malzeme yardımında bulunmuştur. Deprem dolayısıyla sakat ve başıboş kalan hayvanların korunması için de bazı tedbirler almıştır. Bu doğrultuda İngiliz Himaye-i Hayvan Cemiyeti hayvanların korunması ve bakımı için 200 İngiliz Lirası göndermiştir.

 Avustralya
 Britanya Hindistanı Lahor İslam Cemiyeti, Hint aşiretleri, Rangon Cemiyeti çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
 Filistin Mandası 24803 Adet, 200 Şişe, 20 Kutu, 550 Tube, Tıbbi İlaç göndermiştir. 30451 Adet, 900.000 Kg Tıbbi Alet ve Malzeme göndermiştir. 200 Adet çadır göndermiştir. Filistin Müslüman, Hristiyan ve Yahudi cemaatleri de çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
 Britanya Kıbrısı Müslümanları çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
 Bulgaristan Krallığı 3600 Kg Kaşar, 1500 Çuval Un, 36 Vagon Kereste yardımında bulunmuştur. Silistre Müslümanları çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
 Brezilya
 Çin Cumhuriyeti
 Danimarka
 Estonya
 Üçüncü Fransız Cumhuriyeti 5 Milyon frank yardımda bulunmuştur. Fransa 2641 Adet Tıbbi Alet ve Malzeme, 1001 adet çadır, 5000 adet battaniye göndermiştir.

 Suriye Cumhuriyeti 200.000 Frank, 300 çadır, 500 battaniye göndermiştir.
 Güney Afrika Birliği Durban İslam Cemiyeti çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
 Hollanda
 İran Şehinşahı tarafından 10.000 lira yollamıştır. İran 725 Çift 1275 Adet Giyim Ürünleri, 628 adet battaniye, 1023 metre kumaş, 40 ton un göndermiştir. İran Meclisinin gönderdiği taziye telgrafı şöyledir; “İran milleti kardeş ve dost Türk milletinin bu felâketten doğan derin kederine iştirak eden en samimî taziyelerimin lütfen kabulünü rica ederim.”
 İspanya İspanya'da yardım seferberliği başlatılmış ve toplanan yardımlar Türk Başkonsolosluğu'na teslim edilmiştir.
 İsveç
  İsviçre
 İtalya yardımda bulunmuştur. Rodos Müslümanları çeşitli yardımlarda bulunmuştur.
 Irak Krallığı 41000 Kg Hurma göndermiştir. Irak Mebusan Meclisi'nden gelen taziye mesajı şöyledir; “Aziz komşumuzu musab kılan felâketten fevkalâde müteessir olan Irak Mebusan Meclisi tatili takip eden ilk celsesinde kederli hissiyatını ekselansınıza iblâğa karar vermiştir. Meclis namına ekselansınıza ve asil Türk milletine arz-ı taziyet eylerim.”
 Japonya yardımda bulunmuştur. Japonya Meclisi'nden gelen taziye telgrafı şöyledir; “Ahiren Anadolu’yu musab kılan müthiş zelzele felâketinden fevkalâde mütehassis olan Japon Meclis-i Mebusanı en samimî hissiyatını izhar eder.”
 Letonya
 Litvanya
 Lübnan
 Lüksemburg yardımda bulunmuştur. 8 Ocak 1940 Tarihinde Lüksemburg Büyük Dukalığı'ndan gelen taziye telgrafının da okunduğu bilinmektedir. Fakat telgrafın muhtevasına dair bir bilgiye ulaşılamamıştır.
 Macaristan Krallığı
 Mısır Krallığı 12532 Adet 34041 Kg Tıbbi İlaç, 26131 Adet 1050000 Kg Tıbbi Alet ve Malzeme, 2200 Adet 1025 Çift Giyim Ürünleri, 3995 Adet Battaniye, 304 Adet Çadır, 800 Ton Yiyecek göndermiştir. Mısır Meclisi'nden gelen taziye şöyledir; “Asil Türk milletinin maruz kaldığı elim felâketten dolayı Mısır milletinin kalpten gelen ve pek derin taziyetlerini Mısır Meclis-i Mebusanı namına ve kendi namıma, ekselansınıza iblâğ eylerim, iki memleketi birleştiren kardeşlik ve dostluk bağlan dolayısıyla bütün Mısır milletinin hissiyatına tercüman olduğuma eminim”
 Nazi Almanyası 50599 Adet 116025 Kg 6030 Tüp 818 Şişe Tıbbi İlaç yardımında bulunmuştur.
 Norveç
 Romanya Krallığı 426 Adet Battaniye, 2635 Ton Kereste, 1045 Metre Kumaş, 149.35 Metre Pazen göndermiştir. Köstence Türkler yardım komitesi kurup yardımda bulunmuştur. Romanya Kralı Karol Erzincan'da birer köy kurmak için teşebbüse geçmişler ve devlette her iki devletin köy kurmasını kabul etmiştir. Romanya Kralı Majeste Karol ’un felâkete karşı duyduğu yakın alakanın sempatik ve manalı bir ifadesi olarak deprem mıntıkasında yapılacak olan Karol köyü için yapılan tetkikler de bitmiştir. Köyün kurulacağı yeri tespit etmek üzere Erzincan'a gelmiş ve tetkiklerim ikmal ettikten sonra Romanya’ya dönmüş olan Rumen mimarı, gelen malûmata göre köyün planlarını bitirmiş bulunmaktadır.
 Sovyetler Birliği
 Ürdün
 Yugoslavya Krallığı 116 Adet Giyim Ürünleri göndermiştir. Üsküp Evkaf reisi yardımda bulunmuştur.
 Yunanistan Krallığı 96370 Adet 499 Şişe 99300 Kg 200 Tube Tıbbi İlaç, 4200 Adet 1600000 Kg Tıbbi Alet ve Malzeme, 1000 Adet Battaniye, 5600 Metre Amerikan Bezi, 570 Adet Giyim Ürünleri göndermiştir.  Şubat 1940 itibarıyla Yunanistan’ın Erzincan depremzedeler için yardım miktarı 3 Milyon Drahmiye ulaşmıştı. Gümülcine Müslümanları çeşitli yardımlarda bulunmuştur. Amerika’da bulunan Yunanistanlı ve Türkiye Rumları çeşitli yardımlarda bulunmuştur. Londra’daki Yunanlı vapurcular yardımlarda bulunmuştur. Amerika Rum Başpiskoposluğu taziye telgrafları dışında yardımlarda göndermişlerdir.

Deprem, Kelkit Çayı boyundaki tüm şehirleri vurmuş, en fazla can kaybının yaşandığı yerleşim birimlerinden biri de Tokat'ın Reşadiye ilçesi olmuş, köy ve mahalleleriyle yerle bir olan kentte çoğu enkaz altında kalarak, bir kısmı da yanarak 2100 kişi ölmüştür. Zorlu kış şartlarından dolayı depremden 15 gün sonra bir doktor, 25 gün sonra da Kızılay yardımı gelmiştir. Dönemin Reşadiye Belediye Başkanı Tahir Bey ailesiyle birlikte haya

1940 Kayseri depremi, 21 Şubat 1940 tarihinde Kayseri'nin Develi ilçesinde meydana gelen deprem. Büyüklüğü AFAD VE KOERI tarafından 5.4 Mw  olarak ölçülmüştür. Depremden sonra 18 tane artçı şok olmuştur. 37 kişi ölmüş ve 530 evde ağır hasar meydana gelmiştir. 4 köy yıkılmıştır. Depremin merkez üssü Develi ilçesinin yaklaşık 17 km batısındadır. Depremden sonra Erciyes Dağı'ndaki sivriliklerin yok olduğu dönemin gazetelerinde yer almıştır.

Kayseri ili 3. derece deprem bölgesidir. Bölgedeki Ecemiş Fayı 7.0'a kadar deprem üretebilir. Bu fay Kayseri'nin içinden geçmektedir. Şehir tarihte pek çok kez büyük depremlere sahne olmuştur. 1717 yılındaki depremde Kayseri'de yaklaşık 8000 kişi ölmüştür. Benzeri şekilde 1835 yılında da bir deprem olmuş ve bu depremde de 1.064 kişi ölmüştür. 1940 yılındaki deprem ise diğerlerine nazaran daha küçük ve daha az yıkıcı olmuştur ancak 37 kişi hayatını kaybetmiştir.

1941 Muğla depremi, 23 Mayıs 1941 tarihinde yerel saatle 21:51'de; merkez üssü Türkiye'nin Muğla iline bağlı Kıran köyü yakınlarında meydana gelen, yerin 15 km altında, richter ölçeğine göre 6.0 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. Bu depremde 4 kişi öldü, 20 kişi ise yaralandı.

Güney Ege, özellikle Girit Yayı - On İki Adalar civarı deprem etkinliğinin en yoğun görüldüğü bir bölgedir. Girit Yayı-Kıbrıs Yayı bölgesinde hâkim olan Afrika levhasının kuzeye doğru hareketi, bölgede sık aralıklarla orta şiddette ve şiddetli şiddette depremler üretmektedir. Özellikle Milas-Bodrum-Gökova Körfezi-Datça civarları, Muğla ve çevresinde deprem dizilerinin yoğun gözlendiği bölgeler arasında yer alır. Depremin kaynağının bulunduğu bölge, Gökova Körfezi'ni oluşturan ve genel uzanımı körfeze paralel olan normal faylar tarafından denetlenmektedir. Körfezin kuzey kolunu oluşturan doğu-batı gidişli normal faylar ile ilişkide bulunan ve kara içine doğru genel olarak KD-GB ve KB-GD gidişli normal, doğrultu atım bileşeni olan faylar mevcuttur.
Depremin oluştuğu bu bölge, zamanında büyük depremler ve tsunamiler yaşamış bir şehirdir. Tarih boyunca birçok kez yıkıcı güçte depremler yaşamıştır. Özellikle Datça, Marmaris ve Rodos civarları, onlarca kez yıkıcı depremlere maruz kalmıştır. 1900'lü yıllar sonrasında bu bölge yakınlarında yaşanılan en büyük deprem; 1926 yılında Datça'ya çok yakın bir yerde 7.7 büyüklüğünde gerçekleşen depremdir. Yakın zamanda ise; 21 Temmuz 2017 tarihinde Bodrum'a çok yakın olan ve Gökova Körfezi'nin içinde gerçekleşen 6.6 büyüklüğündeki depremde ise yine maddi hasarlar meydana gelmiştir, fakat Türkiye sınırları içinde herhangi bir can kaybı olmamıştır.
554 ya da 556 yılında yine hemen hemen aynı yerde gerçekleşen yaklaşık 7 büyüklüğündeki deprem sonucunda yine Kos Adası ile Bodrum'da tsunami yaşanmıştır. Özellikle; 21 Temmuz 365 tarihinde Girit'te gerçekleşen en az 8.5 büyüklüğündeki deprem sonucunda oluşan tsunaminin bu bölgelere vurduğu ve tsunami yüksekliğinin tahmini olarak 6 metre olduğu gözlemlenmiştir. Bu tsunami yüzünden bazı tekneler evlerin üstüne çıkmış ve yaklaşık 5 bin kişi tsunami sırasında boğulmuştur.

Deprem, yerel saatle 21:51'de 6.0 Mw büyüklüğünde gerçekleşti ve başta Muğla olmak üzere, Muğla'nın diğer ilçelerinde ve diğer illerde de oldukça güçlü bir şekilde hissedildi. Depremin merkez üssü; Muğla iline bağlı Kıran köyüydü ve Muğla'ya 20 km uzaklıktayken, Gökova Körfezine ise sadece 3 km uzaklıktaydı. Deprem yerin 15 km altında gerçekleşti ve 12 saniye sürdü. Muğla merkezde bir evin çatısı çöktü ve bunun sonunda beş kişi hafif yaralandı. Depremde 5 bina tamamen hasar görmüş, 20 binada da hafif hasar olmuştu. 23 Mayıs'ı 24'üne bağlayan gece 01.42 de meydana gelen artçı bir deprem sırasında, Muğla'nın kuzeyinde bulunan Asar Dağı'ndan kopan bir kayanın düşmesi ile merkezde iki kişi öldü, iki kişi yaralandı. Ayrıca Yeşilyurt köyünde de bir kişi öldü ve bir kişi yaralandı. Adı belirtilmeyen bir köyde ise yine bir kişi öldü ve diğer köylerde 12 kişi yaralandı. Bu deprem sonucunda 4 kişi ölürken, 20 kişi yaralandı. Bu depremde Milas, Bodrum, Marmaris, Köyceğiz, Fethiye ilçeleri ile Ula, Yatağan beldelerinde (o zaman Ula ile Yatağan ilçe değildi) bazı binalarda çatlaklar meydana geldi. Depremde su yolları zarar görmüş, sonrasında tamir edilmişti.
Ana depremden sonra yaklaşık 100'ün üstünde artçı sarsıntılar devam etti ve kaydedilen en büyük artçı deprem; ana depremden yaklaşık 2,5 saat sonra, 23 Mayıs'ı 24'üne bağlayan gece yerel saati 00:34'te gerçekleşen 5.5 Mw büyüklüğündeki depremdi. Gerçekleşen bazı artçılar sonucunda; bazı binalarda hasarlar daha da artmış, özellikle Kozağaç, Akçaova ile Bayır köylerindeki bazı orta hasarlı binalar daha ağır hasara uğramıştı. Bazı artçı sarsıntılar sırasında, Asar Dağı'ndan kaya parçaları yeniden kopmuş ve şehrin merkezine düşmüştü. Eylül 1941'de ise yapılan incelemeler sonucunda; Muğla ve çevre ilçeler-köylerde 180 bina tamamen yıkılmış, 202 bina ise ağır hasara uğramıştı.

13 Aralık 1941 tarihinde; yerel saatle 08:16'da bu kez 6.5 Mw büyüklüğünde, ana depremden daha büyük ve bağımsız yeni bir deprem daha gerçekleşti. Depremin merkez üssü; yine Muğla merkeze bağlı Dağpınar köyüydü ve yaklaşık 15 saniye süren deprem, başta Yatağan beldesi olmak üzere, Muğla merkezde ve diğer ilçelerde oldukça güçlü bir şekilde hissedildi. Yatağan ve çevre köylerinde yaklaşık 400 bina hasar gördü. Marmaris'te 45 ev, Kaymakam evi ve Muhasebe-i Hususiye binası hasar gördü. Muğla ve köylerinde ise yaklaşık 200 bina hasar gördü. Eskihisar ile Cazkırlar köylerinde iki çocuk yaralanırken, herhangi bir can kaybı olmadı.
4 Şubat 1942 tarihinde ise; büyüklüğü ölçülemeyen yeni bir deprem daha meydana geldi ve Muğla, Milas ile Yatağan'da yeni bir hasara sebebiyet verdi. Bu depremde üç tane kamu binası da dahil, yaklaşık 120 bina hasara uğradı.
Bu depremlerden sonra; Akçaova ile Bayır köylerinin, zemini daha sağlam olan yeni yerlere taşınması için 1950 yılında çalışmalar başlanmış ve zamanla bu iki köy yeni yerlerine taşınmıştır.

Türkiye'deki depremler listesi
Batı Anadolu Fay Hattı
2017 Ege Denizi depremi

1949 Karaburun depremi, 23 Temmuz 1949 yerel saat ile 17:03'te İzmir'in Karaburun ilçesinde gerçekleşen 6.6-7.2 Mw büyüklüğündeki deprem. Mercalli şiddet ölçeğine göre maksimum şiddet IX (Çok yıkıcı) olarak ölçüldü. Toplam 7 can kaybına yol açtı.

Deprem sonucunda Karaburun-Çeşme yarımadasının doğusu, Mordoğan ile yarımadanın kuzey burnu arasında, Denize giren çevresinde, Çeşme yarımadasında ve çevresindeki köylerde oldukça ağır hasar meydana gelmiştir. Çeşme ılıcasının suları çoğalmış, bazı akarsular da kesilmiştir. Sakız adasında da hasar olmuştur ve denizde çok şiddetli hareketler gözlenmiştir.

https://www.mta.gov.tr/v3.0/sayfalar/bilgi-merkezi/deprem/pdf/izmir_rapor.pdf 8 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.koeri.boun.edu.tr/sismo/2/deprem-bilgileri/buyuk-depremler/ 13 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1951 Çankırı Depremi, merkezi Çankırı'nın Kurşunlu ilçesi olan 6,9 Ms büyüklüğünde bir depremdir. Çankırı'nın 40 km kuzeybatısında ve Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde yer alan Kurşunlu ilçesinde 13 Ağustos 1951 tarihinde saat 20:33'te meydana gelen depremde 50 kişi ölmüş, 3.354 bina yıkılmış ve 13.373 bina da hasar görmüştür.
Bu deprem, Çankırı'nın haricinde Sinop, Eskişehir, Kayseri, İnegöl, Samsun, Merzifon, Amasya, Çerkeş ve Çorum'da hissedilmiş ama büyük bir hasar görülmemiştir. Kurşunlu ilçesinin Yeşilöz, Çatkese, Sivricek ve Hocahasan köyleri en fazla hasara uğrayan yerler olmuş, köylerdeki binaların neredeyse tamamı yıkılmıştır. Ilgaz da en çok hasara uğrayan ilçelerden birisi olmuş; Belören köyünde 100 ev, Çörekçiler köyünde ise 50 ev yıkılmıştır. İlçe merkezindeki binaların % 10'u kullanılamaz hale gelmiştir. Kurşunlu ilçe merkezinde 50 ev, Sivricek köyünde ise 80 ev yıkılmıştır.
17 Ağustos'ta saat 11:10 civarında meydana gelen ve Çerkeş ve Şabanözü ilçelerinde de hissedilen ikinci deprem, bu ilçelerde hasara neden olmazken Kurşunlu ilçe merkezinde hasarlı bir cami ve minaresinin yıkılmasına neden olmuştur. Enkazın kaldırılması amacıyla Ilgaz'a 150, Kurşunlu'ya ise 310 asker gönderilmiştir.

BYEGM Ağustos 1951
Orta Çankırı Depremi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası 4 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1952 bir yıldır.

3 Ocak - Erzurum, Pasinler ve Horasan'da meydana gelen depremde 106 kişi hayatını kaybetti.

6 Şubat - Birleşik Krallık Kralı VI. George'un ölmesi üzerine II. Elizabeth'in tahta çıkışı.
18 Şubat - Türkiye NATO üyesi oldu.

16 Mart - Osmanlı Hanedanı'nın kadın üyelerine Türk vatandaşı olma izni verildi.

28 Nisan - San Francisco Barış Antlaşması yürürlüğe girdi.

12 Mayıs - Türkiye - Japonya Barış Antlaşması imzalandı.
16 Mayıs - ABD'nin ilk eğitim kanalı NET (Ulusal Eğitim Televizyonu) açıldı.

1 Haziran - Volga-Don Kanalı kullanıma açıldı.

9 Temmuz - Türkiye'de ilk televizyon yayınları İTÜ tarafından gerçekleştirildi.
23 Temmuz - Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda arasında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği kuruldu.

13 Ağustos- Alman yüzbaşı Wilm Hosenfeld, Stalingrad'daki Sovyet Esir Kampı'nda öldü.
20 Ağustos - Napoli'de yapılan Avrupa Güzellik Yarışması'nda Türkiye güzeli Günseli Başar birinci oldu.

6 Eylül - Amerikan profesyonel güreş şirketi WWE kuruldu.

14 Ekim - Le Corbusier ve Oscar Niemeyer tarafından tasarlanan Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nin inşaatı başladı.
17 Ekim - Paşabahçe vapuru İstanbul Boğazı' nda göreve başladı.

4 Kasım - 1952 ABD başkanlık seçimleri Cumhuriyetçi aday Dwight D. Eisenhower ile Demokrat aday Adlai Stevenson arasında gerçekleşti.

14 Aralık - Dünyada ilk kez bir siyam ikizi ameliyat ile başarılı olarak ayrıldı. Operasyon Cleveland, Ohio'daki Mount Sinai Hastanesi'nde gerçekleşti.

20 Ocak - Hurşid Devran, Özbek şairi, yazari, tarihçisi, çevirmeni ve devlet adamı.

21 Şubat - Jean-Jacques Burnel, Fransız asıllı İngiliz müzisyen
28 Şubat - Eldar Mansurov, Azerbaycanlı besteci.

11 Mart - Douglas Adams, İngiliz bilimkurgu yazarı (ö. 2001)
23 Mart - Kim Stanley Robinson, Amerikalı yazar
29 Mart - Leyla Kenter, Türk oyuncu (ö. 2022)

3 Nisan - Vyaçeslav Lemeşev, Olimpiyat şampiyonu Sovyet boksör (ö. 1996)
4 Nisan - Gary Moore Kuzey İrlandalı gitarist (ö. 2011)
16 Nisan - Yve-Alain Bois, Alman yazar
17 Nisan - Zuzana Kronerová, Slovak tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu

31 Mayıs - Jim Vallance, Kanadalı müzisyen.

7 Haziran - Orhan Pamuk, Türk Nobel ödüllü yazar.

13 Temmuz - Alyaksandr Tihanoviç, Beyaz Rus şarkıcı (ö. 2017)
15 Temmuz
Johnny Thunders, Amerikalı müzisyen (ö. 1991)
Marky Ramone, Amerikalı baterist
39 Temmuz - Ilene Kristen, Amerikalı oyuncu

6 Ağustos - Georges Serre, Fransız büyükelçi
18 Ağustos - Patrick Swayze, Amerikalı dansçı, şarkı yazarı ve aktör (ö. 2009)
21 Ağustos
Joe Strummer, İngiliz müzisyen (ö. 2002)
Alexandre Jevakhoff, Fransız bürokrat

7 Eylül
Susan Blakely, Amerikalı sinema oyuncusu
Muharrem Seyidov, Azerbaycan Ulusal Kahramanı
8 Eylül
Djoko Santoso, Endonezyalı asker ve siyasetçi (ö. 2020)
David R. Ellis, Amerikalı film yönetmeni ve eski dublör, oyuncu (ö. 2013)
9 Eylül - David A. Stewart, İngiliz müzisyen ve prodüktör
16 Eylül - Mickey Rourke, Amerikalı oyuncu
25 Eylül - Christopher Reeve, Amerikalı sinema sanatçısı (ö. 2004)

7 Ekim - Vladimir Putin, Rusya Devlet Başkanı.
16 Ekim - Coşkun Sabah, Türk fantezi müziği sanatçısı ve besteci
27 Ekim - Roberto Benigni - İtalyan aktör ve senarist ve yönetmen.

5 Kasım - Oleg Blohin, Ukraynalı teknik direktör ve SSCB millî futbol takımının eski golcüsü.
15 Kasım - Randy Mario Poffo (Macho Man, Randy Savage), Amerikalı profesyonel güreşçi
26 Kasım - Carrie Rickey, Amerikalı sanat ve sinema eleştirmeni

17 Aralık - Michael Roach, Amerikalı iş insanı, ruhani lider ve Budist rahip
20 Aralık - Jenny Agutter, İngiliz sinema ve TV oyuncusu.
21 Aralık - Dennis Boutsikaris, Amerikalı oyuncu.

11 Ocak - Jean de Lattre de Tassigny, Fransız general (d. 2 Şubat 1889)

19 Şubat - Knut Hamsun, Norveçli yazar (d. 1859)

4 Mart - Charles Scott Sherrington İngiliz nörofizyolog, histolog, bakteriyolog ve patolog (d. 27 Kasım 1857).

1 Nisan - Ferenc Molnár, Macar oyun yazarı ve romancı (d. 12 Ocak 1878).

1 Haziran - John Dewey, aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü Amerikalı filozof ve eğitim kuramcısı (d. 1859).

26 Temmuz - Eva Perón, Arjantin Başkanı Juan Domingo Perón'un ikinci eşidir. İspanyolca "Küçük Eva" anlamına gelen Evita lakabıyla ile de bilinirdi (d. 7 Mayıs 1919).

13 Ağustos - Wilm Hosenfeld, asıl mesleği bir öğretmen olan ve savaşın sonuna kadar yüzbaşı rütbesine yükselen bir Alman Ordusu subayı. 2002 yılı yapımı Piyanist filminde kendisini Alman aktör Thomas Kretschmann canlandırmıştır (d. 2 Mayıs 1895).

8 Eylül - William Frederick Lamb – Amerikalı bir mimar (d. 21 Kasım 1883).

26 Ekim - Hattie McDaniel, Amerikalı oyuncu. Akademi ödülü kazanan ilk siyahi oyuncudur (d. 10 Haziran 1895).
28 Ekim - Irving Morrow, Amerikalı mimar (d. 1884).

1 Aralık - Vittorio Emanuele Orlando, İtalyan siyasetçi ve devlet adamı (d. 19 Mayıs 1860).
4 Aralık - Karen Horney, Amerikalı psikanalist (d. 1885)

Barış – Albert Schweitzer
Edebiyat – François Mauriac
Fizik – Felix Bloch, Edward M. Purcell
Kimya – Archer John Porter Martin, Richard Laurence Millington Synge
Tıp – Selman Waksman

1955 Söke-Balat depremi, 16 Temmuz 1955'ta yerel saat ile 09.07'de Büyük Menderes nehri deltası üzerinde, Söke'nin güneybatısında 6.8 Mw büyüklüğünde yıkıcı bir deprem olmuştur. Deprem, Balat ovası ve Sisam adasında oldukça büyük hasar yapmıştır. Mercalli şiddet ölçeğine göre maksimum şiddet IX (Çok yıkıcı) olarak ölçüldü. Toplam 23 can kaybına yol açtı.

Deprem, İzmir, Manisa, Denizli, Aydın ve Muğla'da hissedilmiştir. Depremin derinliği 21 km olarak hesaplanmıştır. Aydın ilinin Söke ilçesine bağlı Balat köyünde 300 ev ve köy camisi yıkılmıştır. Bu depremde 23 kişi yaşamını yitirmiş ve 470 bina hasar almıştır.

Ana şoktan sonra 28 Ağustos 1955 tarihine kadar yer yer artçı depremler devam etmiştir. Zeminde çatlaklar meydana gelmiştir. Gediz ve Büyük Menderes nehirlerinde taşmalar meydana gelmiştir.

1964 bir yıldır.

4 Ocak - İsmet İnönü başkanlığındaki hükûmet TBMM'den güvenoyu aldı.
6 Ocak - Bir İngiliz firması olan Leyland Motors, ABD'nin Küba ablukasına meydan okuyarak Küba hükûmetine 450 otobüs sattığını duyurdu.
15 Ocak - Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla organize edilen Kıbrıs Konferansı, Londra'da başladı.
29 Ocak – 9 Şubat – 1964 Kış Olimpiyatları Avusturya'nın Innsbruck kentinde düzenlendi.

13 Şubat - Türkiye Dünya Gıda Programı Antlaşması'nı imzaladı.
21 Şubat - Başbakan İsmet İnönü'ye Mesut Suna adlı bir kişi tarafından başarısız bir suikast girişiminde bulunuldu.
25 Şubat - Cassius Clay (daha sonra Muhammed Ali) Miami Beach, Florida'da Sonny Liston'ı yendi ve dünya ağır sıklet şampiyonu oldu.

16 Mart - TBMM, Kıbrıs'a gerektiğinde müdahalede bulunmak için hükûmete izin verdi.
27 Mart - 9.2 büyüklüğündeki bilinen en güçlü ikinci (ve Kuzey Amerika tarihinde kaydedilen en güçlü deprem) Büyük Alaska depremi, Güney Alaska'yı vurarak 125 kişiyi öldürdü ve Anchorage şehrine büyük zarar verdi.
29 Mart - Radio Caroline, Birleşik Krallık'ın ilk korsan radyo istasyonu oldu.

13 Nisan - 36. Akademi Ödülleri töreninde Sidney Poitier, Lilies of the Field filmindeki başrolüyle En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde Akademi Ödülü kazanan ilk Afrikalı-Amerikalı oldu.
16 Nisan - Birleşik Krallık'ta Ağustos 1963'teki Büyük Tren Soygunu'nun 12 faili toplamda 307 yıl hapis cezası aldı.

1 Mayıs - TRT kuruldu ve ilk radyo kanalı olan TRT radyo yayınına başladı.
15 Mayıs - Karasuları Kanunu kabul edildi. Böylece Türk karasuları 6 deniz miline çıkarıldı.

12 Haziran - Nelson Mandela, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ve Robben Adası'na gönderildi.

5 Temmuz - 21 Mayıs 1963'te ikinci kez darbe girişiminde bulunan Talat Aydemir idam edildi.

7 Ağustos - Türk Hava Kuvvetleri'ne bağlı jet uçakları, Kıbrıs üzerinde ihtar uçuşu yaptı.
8 Ağustos - Kıbrıs'ta Rumların artan tedhiş hareketleri üzerine Kıbrıs'taki askeri hedefleri bombalamaya başlayan Türk jet uçaklarından biri düşürüldü. Düşürülen uçağın pilotu Cengiz Topel öldü.

6 Ekim - Manyas'ta meydana gelen 7.0 büyüklüğündeki depremde 23 kişi öldü, 130 kişi yaralandı.

20 Aralık - İstanbul'da Ali Sami Yen Stadyumu'nun açılışında oynanan Türkiye - Bulgaristan maçı sırasında parmaklıkların çökmesi yüzünden 83 vatandaş yaralandı.

7 Ocak - Nicolas Cage, Amerikalı aktör
12 Ocak - Jeff Bezos, Amerikalı internet girişimcisi, amazon.com'un kurucusu
17 Ocak
Russell Doig, İskoç futbolcu
Michelle Obama, Amerikalı avukat ve ABD'nin 44. Başkanı Barack Obama'nın eşi
20 Ocak - Željko Komšić, Bosnalı siyasetçi

11 Şubat - Sarah Palin, Amerikalı siyasetçi, Alaska valisi
15 Şubat - Chris Farley, Amerikalı aktör, komedyen (ö. 1997)

23 Mart - Okan Bayülgen, oyuncu, tiyatro ve klip yönetmeni, yapımcı, seslendirme sanatçısı ve fotoğrafçı

3 Nisan - Hakan Salınmış, Türk oyuncu
13 Nisan - John Swinney, İskoç siyasetçi

4 Mayıs - Muharrem İnce, Türk öğretmen ve siyasetçi
8 Mayıs
Päivi Alafrantti, Finlandiyalı atlet
Metin Tekin, Türk futbolcu
14 Mayıs - Carl Hardwick, Amerikalı profesyonel vücut geliştirmeci
23 Mayıs - Ali İsmet Öztürk, Türk akrobasi pilotu

22 Haziran - Dan Brown, yazar
24 Haziran - Can Doğan, tiyatro Sanatçısı
26 Haziran - David Rolfe, Avustralyalı yüzücü (ö. 2015)

9 Temmuz - Courtney Love, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
16 Temmuz - Costance Adams, Amerikalı mimar ve yazar (ö. 2018)
20 Temmuz - Chris Cornell, Amerikalı müzisyen ve şarkıcı (ö. 2017)

2 Ağustos - Laurent Pic, Fransız büyükelçi
5 Ağustos - Zerrin Tekindor, Türk ressam ve oyuncu
8 Ağustos - Nuray Hafiftaş, Türk Halk Müziği sanatçısı (ö. 2018)
15 Ağustos - Şenol Demir, Türk futbolcu ve teknik direktör

7 Eylül - Eazy-E, Amerikalı Hip-Hop rap sanatçısı (ö. 1995)
9 Eylül
Lance Acord, Amerikalı görüntü yönetmeni ve yapımcı
Aleksandar Hemon, Bosnalı yazar, gazeteci, denemeci ve eleştirmen
12 Eylül - Tomás Bulat, Arjantinli ekonomist, gazeteci ve yazar (ö. 2015)
25 Eylül
Kikuko Inoue, Japon seslendirme sanatçısı ve şarkıcı
Michael von Au, Alman oyuncu
30 Eylül - Monica Bellucci, İtalyan sinema oyuncusu ve eski model

21 Ekim - Levent Yüksel, Türk şarkıcı ve müzisyen
24 Ekim
Serhat, Türk şarkıcı, yapımcı ve sunucu
Ziyad Bahaddin, Mısırlı avukat ve siyasetçi

4 Kasım - Sinan Engin, Türk futbol yorumcusu, menajer, teknik direktör ve eski futbolcu
12 Kasım - Semih Saygıner, profesyonel "3 top Bilardo" oyuncusu
16 Kasım - Diana Jean Krall, Kanadalı caz piyanisti ve şarkıcısı
27 Kasım - Roberto Mancini, İtalyalı futbolcu ve teknik direktör

4 Aralık
Marisa Tomei, Amerikalı oyuncu
Sertab Erener, Türk şarkıcı
Sevil Shhaideh, Romanyalı siyasetçi
16 Aralık - Celal Kadri Kınoğlu, Türk oyuncu
18 Aralık - Steve Austin, güreşçi ve oyuncu
21 Aralık - Fabiana Udenio, Arjantinli-İtalyan aktris
23 Aralık - Eddie Vedder, Pearl Jam grubunun vokalisti, söz yazarı

Ekrem Dumanlı, Türk gazeteci ve yazar
Dennis Rollins, İngiliz tromboncu
Catherine Walsh, İrlandalı oyuncu ve yazar

8 Ocak - Julius Raab, Avusturyalı politikacı, 14. Avusturya Şansölyesi (d. 1891)
9 Ocak - Halide Edip Adıvar, Türk yazar ve siyasetçi (d. 1884)
11 Ocak - Bişara Huri, Lübnan'ın 2. Başbakanı ve Lübnan'ın 6. Cumhurbaşkanı (d. 1890)

3 Haziran
Kazım Orbay, Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından (d. 1887)
Frans Eemil Sillanpää, Fin yazar

5 Temmuz - Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 ihtilallerin lideri (d. 1917)

3 Ağustos - Flannery O'Connor, Amerikalı yazar (d. 1925)
6 Ağustos - Cedric Hardwicke, İngiliz tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1893)
10 Ağustos - Affonso Eduardo Reidy, Brezilyalı bir mimar (d. 1909)
12 Ağustos - Ian Fleming İngiliz romancı, James Bond'un yaratıcısı (d. 1908)

4 Ekim - Ahmet Tarık Tekçe, Türk sinema oyuncusu (d. 1920)

3 Aralık - Hasan Basri Çantay, TBBM 1. Dönem Milletvekili, Kur'an müfessiri (d. 1887)

Barış – Martin Luther King, Jr.
Edebiyat – Jean-Paul Sartre
Fizik – Charles H. Townes, Nicolay G. Basov, Aleksandr M. Prokhorov
Kimya – Dorothy Crowfoot Hodgkin
Tıp – Konrad Emil Bloch, Feodor Felix Konrad Lynen

1964 Manyas depremi; 6 Ekim 1964 tarihinde meydana gelen, merkez üssü Balıkesir'in Manyas ilçesi olan, 7,0 Ms büyüklüğündeki deprem.

Deprem, Manyas Fay Zonu'nun Salur segmenti üzerinde meydana geldi. Manyas Fay Zonu, BKB-DGD yönünde uzanan, 38 km uzunluğunda, sağ yanal doğrultu atımlı bir fay zonu olarak değerlendirilmektedir. Manyas Fay Zonu'nun üç segmentinden biri olan Salur segmenti 16 km uzunluğundadır.
Bu depremden önce Güney Marmara'da 1935 Erdek-Marmara Adası depremi ve 1953 Yenice-Gönen depremi yaşanmıştı. Manyas Fay Zonu'nda gerçekleşen son deprem MS 1323 yılındaydı.
Türkiye saati ile 16.31'de (UTC 14.31) gerçekleşen ana sarsıntının öncesinde 5.0 (± 0.1) Ms  büyüklüğünde bir öncü deprem meydana geldi. Ana sarsıntıdan sonra, 22 Ekim 1964 tarihine kadar 797 artçı deprem raporlandı.

Deprem, Anadolu'nun batısında hissedilmiştir. Manyas, Gönen, Mustafakemalpaşa, Karacabey, Susurluk ve Bandırma ilçelerinde hasar oluşmuştur. Mercalli ölçeğine göre şiddeti IX olarak hesaplanan deprem sonucunda 5.398 bina hasar görmüş, 23 kişi ölmüştür.
Manyas Kuşgölü'nün güneyinde kalan bölgede yüzey deformasyonu oluşmuş, çoğunluğu kuzeybatı-güneydoğu yönünde kademeli sıralanan tansiyon çatlakları tespit edilmiştir.

Türkiye'deki depremler listesi

1967 Mudurnu depremi ya da 1967 Sakarya Depremi, 22 Temmuz 1967 tarihinde yerel saatle 18:56'da Türkiye'de Bolu ilinin Mudurnu ilçesinde meydana gelen deprem. Büyüklüğü 6,8 Ms olan bu depremde 89 kişi öldü, 7116 bina hasar gördü.
Bu depremin 1939 Erzincan Depremi'yle başlayan ve Kuzey Anadolu Fayı'nı takip ederek batıya yönelen deprem hareketliliğin bir parçası olduğu kabul edilmektedir. Bu deprem sırasında Kuzey Anadolu Fayı'nda 50 km'lik kırılma gözlendi. Bu bölgede, yine aynı fay hattı üzerinde 1957 yılında Abant Depremi olmuştu. Kaplıca su kaynaklarının da bulunduğu tektonik çöküntü özelliğine sahip bu bölgede tarih boyunca önemli depremler yaşandı.
Deprem sırasında Sakarya'da elektrik ve telefon hatları kesildi, tren ve karayollarındaki kaymalar sebebiyle ulaşımda aksamalar yaşandı. Çok katlı binaların yıkılması ölü sayısının artmasına sebep oldu. Ölümlerin büyük kısmı Sakarya'da olmak üzere, Bolu, İstanbul, Kocaeli ve Bursa'da meydana geldi. Deprem, Eskişehir ve Ankara'da da hissedildi. İstanbul'un Çemberlitaş semtinde bulunan tarihi Vezirhan'ın bir kısmının çökmesi sonucu İstanbul'da bir kişi öldü.
Şehirlerde beton yapılar zarar görürken kırsal bölgelerde ise yöreye özgü taş temelli ahşap karkas yapılar yıkıldı.

1970 Gediz depremi, 28 Mart 1970 tarihinde, mahallî saatle 23.05'te, merkezi Kütahya'nın batısındaki Gediz yöresinde meydana gelen depremdir.
Depremde Batı Anadolu sarsılmıştır. Bu depremi daha başka sarsıntılar takip etmiş ve haftalar sonra dahi farklı büyüklükte sarsıntılar ve ufak depremler hissedilmiştir. Depremin dış merkezi 39.2°N ve 29.5°E olarak verilmektedir. Sarsıntının büyüklüğü Richter ölçüsüne göre 7,6 idi. Depremin menşei tektoniktir.
Yaklaşık olarak 3000 km2 genişliğindeki sarsıntı alanında takriben 3500 ev tamamen yıkılmış, 7000 ev ağır surette ve 10.600 den fazla bina da fazla ölçüde hasara uğramıştır. 33.000 aile, yaklaşık olarak 80.000 kişi barınaksız kalmış, 6 saniye süren depremde 800 kişi(yabancı kaynaklarda 1086 kişi) ölmüş ve 520 (yabancı kaynaklarda 1260 kişi) yaralanmıştır.
Deprem sonrasında yıkılan ve tamamen harabeye dönüşen şehrin Uşak yolu üzerinde 7 km ilerisine Kadınlar Pazarı denilen mevkiiye yeniden bir şehir kurulmuştur.
Kadınlar Pazarı mevkii Gediz'in 7 km güneyinde Şaphane Dağı eteklerinde yer alır.
Kütahya ve çevresinde etkin olan diğer depremler ise 1928 Emet 6.2, 1944 Şaphane 6.2, 1970 Gediz 7.2, 1970 Çavdarhisar 5.9 ve 2011 Simav 5,9 bu depremler bölgede ağır hasar vermiştir.

1975 Lice depremi, 6 Eylül 1975 tarihinde yerel saatle 12:20'de (UTC: 09:20) Diyarbakır'ın Lice ilçesi ve köylerinde oluşan 23 saniye süren şiddetli yer sarsıntısı. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü depremin büyüklüğünü 6,6 Ms olarak açıkladı. 2385 kişi öldü, 8149 bina hasar gördü veya yıkıldı. Bazıları maddi hasarlara sebep olan 3-4 ay süresince artçı sarsıntılar devam etti.
Yüzey dalgası büyüklüğü 6.6 olarak belirlenen deprem sonucunda Diyarbakır merkezde, Lice'de ve çevre köylerde 2.385 kişi yaşamını yitirmiştir. Özellikle köylerdeki yapı malzemesinin kerpiç olması ölü sayısının artmasına sebep oldu. Depremin ardından ulaşım yetersizlikleri nedeniyle kırsal bölgelere yardımların ulaştırılması gecikti. Deprem sonucu Lice, Hani, Hazro, Kulp, Dicle, Silvan, Ergani ve Diyarbakır çevresindeki yapıların 8.159'u ağır, 4.550'si orta ve 7.283'ü hafif hasar gördü ve ölümler meydana geldi. Elazığ, Şanlıurfa, Mardin, Muş, Siirt'te maddi hasar meydana geldi. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel ve Cumhuriyet Halk Partisi başkanı Bülent Ecevit afet bölgesini ziyaret etti. Yaklaşık iki ay sonra 21-23 Kasım 1975 tarihleri arasında yardımların yetersiz olduğu gerekçesiyle Lice'den Diyarbakır merkezine 3 gün süren 90 kilometrelik bir yürüyüş gösterisi düzenlendi.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanvekili Necdet Ünel, Batı Almanya Cumhurbaşkanı Walter Scheel, Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d'Estaing ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim, Türkiye Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e başsağlığı mesajı gönderdi.
Japon Kızılhaçı felaketzedeler için 10 bin dolar yardımda bulunacağını açıkladı.
İran Hava Yolları, Türk Hava Yolları aracılığıyla 500 bin rial bağışladı.
ABD Türk Kızılayı'na 25 bin dolar bağışta bulundu.
Shell şirketi 500 bin Türk lirası Türk Kızılayı'na bağışta bulundu.

1976 Çaldıran depremi, 24 Kasım 1976 tarihinde yerel saatle 14:22'de merkez üssü Van'ın Muradiye ilçesi Çaldıran bucağı olan 7,5 Ms büyüklüğündeki deprem. 3840 kişi öldü, 9232 bina hasar gördü. 2000 kilometrekarelik bir alandaki evlerin %80'i yıkıldı. Deprem en çok Muradiye ve çevre ilçeler olan Erciş ve Özalp'de can ve mal kaybına sebep oldu. 3.304 kişilik nüfusa sahip Çaldıran'da evlerin %95'i yıkıldı ve 615 kişi öldü. Ağrı iline bağlı Diyadin ve Taşlıçay ilçeleri dolayları da etkilendi. Depremin yanı sıra bölgede gece hava sıcaklığının -17 dereceye kadar düşmesi sonucu donma nedeniyle de ölümler oldu. Yağmur ve kar yağışları nedeniyle kurtarma ve yardım çalışmaları gecikti.
7,9 Ms  büyüklüğündeki 1939 Erzincan depreminden sonra o güne kadarki Anadolu'da yaşanan en şiddetli depremdir. Bölgenin yaşadığı en büyük depremlerden biri olan bu depremin büyüklüğü 7,5 Ms olarak ölçüldü. Birçok kişi deprem sonrasında evsiz kaldı.

Türkiye'deki depremler listesi
Van Depremi

1983 Erzurum depremi, 30 Ekim 1983'te, Erzurum ve çevresinde büyük hasara ve önemli ölçüde can kaybına neden olan yer sarsıntısı. Büyüklüğü 6,9 Ms olan bu depremde 1.155 kişi ölmüş, 537 kişi yaralanmış, 3.241 konut ağır, 3 bin konut orta ve 4 bin konut hafif hasar görmüş, 30 bini aşkın hayvan can vermiştir
Makrosismik hasar değerlendirmelerine göre depremin dış merkezi, Muratbağı Kızlarkale Köyü çevresinde yer almıştır. Erzurum-Kars depreminin oluştuğu alan Türkiye'nin birinci derece tehlikeli deprem bölgesidir. Horasan-Narman ilçeleri arasındaki alanı kapsayan deprem bölgesi, çoğunlukla genç kırıklarla (fay) belirlenen alüvyon düzlükleriyle parçalanmış, yüksekliği 1.750-2.500 m arasında değişen engebeli bir topoğrafyaya sahiptir. Genellikle ayrışmış olan volkanik kayaçlar ile zayıf tutturulmuş ya da hiç tutturulmamış kırıntılar, bölgede canlı yer kaymalarına elverişli zemini oluşturur.
Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın kuzeyinde yer alan bu bölgede özellikle kuzeydoğu-güneybatı ve kuzeybatı-güneydoğu gidişli doğrusal hatların varlığı göze çarpmaktadır. Deprem bölgesinde, depreme bağlı olarak boyları onlarca metreden birkaç kilometreye kadar değişen, genellikle kuzeydoğu-güneybatı gidişli, birbiriyle bağlantısız aralıklı ve basamaklı çok sayıda yarık gelişmiştir.

1986 Malatya depremi, 5 Mayıs 1986'da yerel saat ile 06.35'te Malatya'nın Doğanşehir ilçesinde gerçekleşen 6.1 Mw büyüklüğündeki deprem. Mercalli şiddet ölçeğine göre maksimum şiddet VIII (Yıkıcı) olarak ölçüldü. Toplam 7 can kaybına yol açtı.

5 Mayıs 1986 tarihinde yerel saatle 06.35'te merkez üssü Malatya'nın Doğanşehir ilçesine yakın bir yerde 6,1 Mw büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Depremden sonra yaşanan artçı depremler genelde küçüktü ancak hemen 1 ay sonra 6 Haziran'da 5,8 Mw  büyüklüğünde bir artçı gerçekleşti.

Ana şok 7 kişiyi öldürdü ve yüz kişi daha yaralandı. Onlarca evin hasar gördüğü bildirildi. En kötü etkilenen ilçe, 13 kişinin öldüğü ve 100 evin yıkıldığı merkez üs Doğanşehir oldu. Gölbaşı ilçesinde de iki kişi hayatını kaybetti, kasabadaki cami yıkıldı ve okullar bir süre kapalı kaldı. 10 km kuzeydoğudaki Sürgü Barajı'nda çatlaklar oluştu. Çatlakların en büyüğü 150 metre uzunluğa, 20 santimetre genişliğe ve 3 metre derinliğe kadar çıkıyordu. 5,8 Mw  büyüklüğündeki artçı şok, bir kişinin daha ölmesine neden oldu.

1992 Erzincan depremi, 13 Mart 1992 tarihinde yerel saatle 19.18'de Türkiye'de Erzincan ilinin güneydoğusunda meydana gelen deprem. Depremin büyüklüğü 6,8 Ms olarak ölçüldü. 653 kişi öldü, 8057 bina hasar gördü veya yıkıldı. Bu deprem 1939 Erzincan Depremi'nin merkez üssü yakınındadır. Kuzey Anadolu Fayı üzerinde bulunan Erzincan, bu depremle beraber tarihindeki altıncı büyük depremi yaşamıştır.

Deprem, Türkiye'deki iki önemli fay hattından biri olan Kuzey Anadolu Fayı'nın doğu ucunda meydana geldi. Bu fayın 360 kilometrelik bir kısmı 1939 Erzincan Depremi'nde kırıldı. 1987 yılında yapılan bilimsel çalışmalara göre bu fay hattının kırılmayan kısmı için yıkıcı bir deprem bekleniyordu. 1983 yılında da bu bölgede 4,8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. 13 Mart 1992 tarihinde depremin büyüklüğü 6,8 olmasına karşın şiddeti VIII olarak ölçüldü. Ana depremin ardından 15 saniye sonra ikinci ve 28 saniye sonra üçüncü sarsıntılar meydana geldi. Zeminin alüvyal yapıda olması, yeraltı su seviyesinin yüksek olması, bina yapımı için uygun zemin çalışmalarının yapılmaması ve fay hattındaki kırılmanın ardışık 3 sarsıntıyla yaşanması depremin şiddetini artırdı.

Deprem Erzincan'da can kaybına ve maddi hasara, Erzurum ve Bingöl'de ise maddi hasara sebep oldu. Kamu binalarının da hasar görmesi yardım çalışmalarını yavaşlattı. Yapıların birçoğunun 1939 Erzincan Depremi sonrası 1940'ta çıkarılan deprem yönetmeliğine uygun yapılmadığı anlaşıldı. Türkiye'de felaketzedeler için birçok yardım kampanyası düzenlendi.

Deprem sonrasında şehrin takımı olan Erzincanspor 24. Haftada 1991-92 3. Lig'den çekildi.

1999 Düzce depremi, 12 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57'de aletsel büyüklüğü 7,2 ve merkez üssü Düzce olan deprem. 30 saniye süreyle etkili olan deprem, pek çok ilin yanı sıra Ukrayna'dan da hissedildi.
Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezinin açıklamasına göre; ölü sayısı 845, yaralı sayısı 4.948, depremde hasar gören ve derhâl yıkılması gereken bina sayısı 3.395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12.939, iş yeri sayısı ise 2.450'dir.  Depremden sonra Bolu'ya bağlı Düzce ilçesi, Türkiye'nin 81. ili oldu.

73 km uzunluğundaki Düzce fayının 30 km'lik batı bölümü 17 Ağustos 1999 depreminde kırılmış bulunuyordu. Düzce depremi ise fayın 43 km uzunluğundaki doğu bölümünün kırılması sonucunda oluşmuştur. Deprem, 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremine neden olan Kuzey Anadolu Fayı'ın kuzey kolunu oluşturan fayların en doğusunda bulunan segmenti üzerinde, 17 Ağustos 1999'daki kırılmaların Düzce fayının doğu bölümünü tetiklemesi sonucu gerçekleşmiştir.
Deprem kırığının doğu bölümünü sağ yönlü doğrultu atımlı, Efteni gölü bölümü ise oblik faylanma mekanizmasını yansıtır. Kırık üzerinde ölçülebilen maksimum sağ yönlü yer değiştirme 410 ± cm, eğim atım ise 300 cm dolayındadır.
MTA-Ankara Üniversitesi tarafından deprem sonrası hazırlanan Düzce Alternatif Yerleşim Alanlarının Jeolojik İncelemesi" adlı raporda, Adapazarı-Düzce arasında deprem riski artan faylar olarak Düzce fayının doğu bölümü ve Hendek arasında deprem riski artan faylar olarak Düzce fayının doğu bölümü ve Hendek fayı öngörülmüştü. 12 Kasım depremi ile Düzce fayındaki beklenti gerçekleşmemiştir.

En fazla can kaybı ve yapısal hasar, deprem kırığı üzerinde bulunan yerleşmeler ile Düzce kentinde meydana gelmiştir. Gölyaka-Kaynaşlı hattındaki yapı hasarlarının çoğunluğu, deprem fayının parçalaması sonucunda, Düzce kentindeki hasar ise zayıf zemin özelliklerine bağlı olarak gerçekleşmiştir. Ulaşım alt yapısında da deprem kırığına ve heyelanlara bağlı olarak çeşitli deformasyonlar gelişmiştir. Bölgede geniş bir alanda yapılan ölçümler, suların ekoloji, direkt temas olmadığına göstermektedir. CH4 gazının devamlılığı bulunmamaktadır ve konsantrasyonu giderek düşmektedir.

Depremin Büyüklüğü: 7.2
Enlem-Boylam: 40.768 Kuzey-31.148 Doğu
Odak Derinliği(h): 14 km.
Faylanma Mekanizması:

1. Düzlem: 276/59/-167
2. Düzlem: 179/79/-32
Yüzey Kırığı: karada gözlenen 45–50 km.
Maksimum Yanal Atım:

-4.20 m. Düzce fayı doğu ucunda
-5.40 m. Düzce güneyi
-Batı ucunda, sağ yönlü yanal atım miktarı: 3 m.
-Eğim-yönlü düşey atım: 2.5 m.
-Doğu ucunda: sağ yönlü yanal atım miktarı: 4.20m.

Düzce Üniversitesi - 12 Kasım 1999 Düzce Depremi
 Wikimedia Commons'ta 1999 Düzce depremi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

2002 Çay-Sultandağı Depremi, 3 Şubat 2002 tarihinde Afyon'a bağlı Sultandağı ve Çay ilçelerinde etkili olan art arda iki deprem meydana gelmiştir. İlk deprem, yerel saatle 09:11'de Eber Gölü'nün güneyinde 6.5Mw büyüklüğünde; ikinci deprem ise saat 11:26'da Çay'ın batısında 5.8Mw büyüklüğünde meydana gelmiştir.
Depremler, yüzeyde doğuda Çay merkezde 1 km uzunlukta; Çay batısında Gerenlik çeşmesi ile Maltepe Köyü batısında 5 kilometre (3,1 mi) uzunluğunda yüzey kırığı oluşturmuştur. Kırık boyunca maksimum 20–30 cm; ortalama 5–10 cm'lik düşey atımlar gelişmiştir. Yerel topoğrafya ve sola sıçramaya bağlı olarak kırık boyunca 5–10 cm ters atımlar ve 2–3 cm sağa yanal atımlar gözlenmiştir.
Depremler Konya, Ankara, Eskişehir, Kütahya ve Isparta illerinde hissedilmiş, özellikle Çay, Sultandağı, Bolvadin, Çobanlar, Şuhut, İscehisar ve Afyon şehir merkezinde etkili olmuş, 42 kişinin ölümüne ve 4400 yapının ağır hasar görmesine neden olmuştur.

2004 (MMIV) Miladi takvim'in Perşembe günü başlayan artık yılı. 2000'lerin 4. yılı. Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Pirinç Yılı, UNESCO tarafından ise Köleliğe Karşı Mücadele ve Kaldırılmasına Karşı Uluslararası Yıl olarak ilan edilmiştir.

3 Ocak - Flash Airlines'ın 1154 sefer sayılı uçuşunu yapan Boeing 737-3Q8 tipi yolcu uçağı Sina Yarımadası açıklarında Kızıldeniz'e düştü. Kazada uçaktaki 148 kişinin hepsi yaşamını yitirdi.
4 Ocak - NASA'nın MER-A (Spirit) uzay aracı Mars'ın yüzeyine indi.
6 Ocak
Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai kentinde, bugüne kadar insan eliyle inşa edilen en yüksek yapı olan Burç Halife'nın inşasına başlandı.
Apple, iPod Mini'yi tanıttı.
8 Ocak - O zamana kadar yapılmış en büyük okyanus gemisi olan RMS Queen Mary 2'ye, adını taşıyan Kraliçe Mary'nin torunu Kraliçe II. Elizabeth tarafından ismi verildi.
19 Ocak - Japonya, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez bir çatışma bölgesine, Irak'ın güneyindeki Semave şehrine insani yardım amaçlı yaklaşık 550-600 kişilik Öz Savunma Kuvvetleri birliği gönderme kararı aldı.
25 Ocak - NASA'nın MER-B (Opportunity) uzay aracı, Mars yüzeyine indi.
26 Ocak - MyDoom virüsü ilk kez tanımlandı.

2 Şubat - Konya'da bulunan bir apartman, yapım hatası nedeniyle çökerek 92 kişinin ölmesine neden oldu.
4 Şubat - ABD Savunma Bakanlığı'na bağlı DARPA'nın yürüttüğü, bir bireyin e-postalar, telefon görüşmeleri, konum ve alışkanlıkları dahil tüm günlük deneyimlerini dijital olarak kaydeden kapsamlı bir veri tabanı projesi olan LifeLog, gizlilik endişeleri nedeniyle iptal edildi.
4 Şubat - Mark Zuckerberg, Harvard Üniversitesi öğrencileri için bir sosyal ağ sitesi olan ve daha sonra Facebook olarak yeniden adlandırılan "TheFacebook"u başlattı.
4 Şubat - Sierra Leone İç Savaşı: Birleşmiş Milletler, çatışmaların sona ermesinden iki yıl sonra 72.600 savaşçının silahsızlandırılmasını resmen sonuçlandırdı.
6 Şubat - Moskova Metrosu'nun Avtozavodskaya istasyonu yakınlarında düzenlenen intihar saldırısında 41 kişi hayatını kaybetti, 250'ye yakın kişi yaralandı.
14 Şubat - Hamburg doğumlu Türk yönetmen Fatih Akın'ın son filmi “Gegen die Wand” (Duvara Karşı), Berlin Uluslararası Film Festivali'nde en iyi film seçilerek ”Altın Ayı” ödülünü aldı.
14 Şubat - Moskova'daki Transvaal-Park adlı su parkında çatı çökmesi sonucu 8'i çocuk olmak üzere 28 kişi hayatını kaybetti.
15 Şubat - Avustralya'da, bir Aborjin gencin polis takibi sırasında şüpheli biçimde ölmesi üzerine Sidney'de Redfern olayları patlak verdi.
26 Şubat - Makedonya cumhurbaşkanı Boris Traykovski, Bosna-Hersek'in Mostar kenti yakınlarında bir uçak kazasında öldü.
29 Şubat - Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide darbeyle devrildi.

2 Mart - Irak Aşure Günü saldırıları: Irak'ın Kerbela kentinde Aşure Günü nedeniyle 140'ın üzerinde Şii Müslüman'ın ölümüne neden olan bir dizi bombalama gerçekleşti.
4 Mart - Azov-Avia Airlines İlyuşin İl-76 kazası; Bakü'den Kabil'e gitmekte olan İlyuşin İl-76 tipi nakliye uçağı, kalkışından kısa süre sonra düştü. Uçakta bulunan 7 kişiden 3'ü öldü.
7 Mart - Yunanistan'da yapılan genel seçimlerde, Kostas Karamanlis liderliğindeki Yeni Demokrasi, Yunan Parlamentosu'ndaki 300 sandalyenin 165'ini kazanarak PASOK'un 11 yılı aşkın süren iktidarına son verdi.
11 Mart - Madrid tren saldırıları: İspanya'nın Madrid kentindeki Cercanías tren istasyonunda düzenlenen koordineli saldırılarda en az 192 kişi öldü.
14 Mart - PSOE, İspanya'da seçimi kazandı; José Luis Rodríguez Zapatero, José María Aznar'ın yerine İspanya başbakanı seçildi.
19 Mart - Finlandiya'nın Äänekoski kentinde, buzlu yolda kâğıt taşıyan bir kamyonla otobüsün çarpışması sonucu 23 kişi hayatını kaybetti, 15 kişi yaralandı.
28 Mart - Kaydedilen ilk Güney Atlantik tropikal siklonu olan Catarina Kasırgası, Brezilya'nın Santa Catarina kentinde karaya çıktı.
29 Mart - Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, NATO'ya kabul edildi. Bu, örgütün en büyük genişlemesi oldu.

4 Nisan - Irak'ta I. Felluce Muharebesi başladı.
8 Nisan - İnsani Ateşkes Antlaşması, Darfur'daki savaşı durdurmak için Sudan hükûmeti ve iki isyancı grup tarafından imzalandı.
17 Nisan - İsrail helikopterleri Gazze Şeridi'ndeki bir araç konvoyuna füze atarak Hamas lideri Abdülaziz er-Rantisi'yi öldürdü.
18 Nisan - İspanya'nın yeni seçilen başbakanı José Zapatero, Irak'taki 1300 İspanyol askerinin tamamının çekileceğini duyurdu.
24 Nisan - Kıbrıs'ı yeniden birleştirmeyi öneren Annan Kıbrıs Planı referandumları hem Rumlar'ın hem de Türkler'in kontrol ettiği kısımlarda yapıldı. Kıbrıs Türkleri olumlu oy kullansa da Kıbrıs Rumları öneriyi reddetti.
28 Nisan - CBS News, Ebu Gureyb'deki işkence ve mahkum istismarı haberini ilk kez yayınladı.

1 Mayıs - Kıbrıs Cumhuriyeti, Çekya, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya Avrupa Birliği'ne katıldı.
1 Mayıs - I. Felluce Muharebesi sona erdi.
6 Mayıs - Gürcistan'da, merkezi hükûmet ile Acara Özerk Cumhuriyeti arasında tırmanan kriz sonucunda, Acara Başkanı Aslan Abaşidze Moskova'ya sürgüne gitti ve Acara, Gürcistan hükûmetinin kontrolüne geçti.
7 Mayıs
Hamid Karzai, Afganistan tarihinde halk tarafından seçilen ilk lider olarak yemin etti.
Vladimir Putin, Rusya cumhurbaşkanı olarak ikinci dönemine başladı.
Şili Başkanı Ricardo Lagos, boşanmayı yasallaştıran bir yasayı imzalayarak Şili'yi bunu yapan son Güney Amerika ülkesi yaptı.
9 Mayıs - Rusya'da, Çeçenistan bölgesinin başkenti Grozni'deki bir stadyumda gerçekleşen bombalı saldırı, Çeçenistan Cumhurbaşkanı Ahmet Kadirov da dahil olmak üzere on kişinin ölümüne neden oldu.
10 Mayıs - Filipinler'de görevdeki başkan Gloria Macapagal Arroyo, Filipinler Başkanı olarak altı yıllık tam bir dönem için seçildi.
15 Mayıs - Arsenal F.C., 2003-04 FA Premier Ligi'nin son haftasında Highbury Stadyumu'nda Leicester City'yi 2-1 yenerek sezonu namağlup tamamladı; bu, Premier Lig'de bir takımın bunu başardığı ilk seferdi.
12-15 Mayıs - Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye'nin İstanbul şehrinde düzenlendi. Yarışmayı Ukraynalı Ruslana'nın "Wild Dances" şarkısı kazandı.
22 Mayıs - Manmohan Singh (bir Sih), Hindistan'ın ilk Hindu olmayan başbakanı olarak yemin etti.

1 Haziran - Haiti'de Birleşmiş Milletler barış gücü misyonu, Birleşmiş Milletler Haiti İstikrar Misyonu (MINUSTAH) adıyla göreve başladı.
8 Haziran - 6 Aralık 1882'den bu yana Venüs ilk kez Dünya ile Güneş arasından geçti.
12 Haziran-4 Temmuz - Portekiz, Yunanistan'ın kazandığı 2004 Avrupa Futbol Şampiyonasına ev sahipliği yaptı.
21 Haziran - Mojave, Kaliforniya'daki SpaceShipOne, uzay yolculuğuna ulaşmak için özel olarak finanse edilen ilk uzay aracı oldu.
28 Haziran - Irak'ı işgal eden ABD liderliğindeki koalisyon Geçici Koalisyon Yönetimi (CPA) egemenliğini Irak Geçici Hükûmetine devretti.
30 Haziran - Irak'ta Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan yargılanmasının ön duruşmaları başladı.

1 Temmuz
İnsansız Cassini-Huygens uzay sondası Satürn'e vardı.
Pasifik Okyanusu'nun güneyindeki Büyük Set Resifi'nin üçte biri balıkçılığa kapatıldı ve dünyanın en büyük balık avı yasak bölgesi oluşturuldu.
9 Temmuz - ABD Senatosu İstihbarat Komitesi raporu, CIA'yı Irak'ın kitle imha silahları konusundaki istihbarat hatalarından sorumlu tuttu.
11 Temmuz - Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği pasaportlarını yasal kimlik olarak tanımayı sonlandırdı.
22 Temmuz - Pamukova tren kazası: İstanbul'dan Ankara'ya hareket eden Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı hızlı trenin 4 vagonu Sakarya'nın Pamukova ilçesi yakınlarında raydan çıktı. Kazada 41 kişi öldü, 89 kişi yaralandı.

1 Ağustos - Paraguay'ın başkenti Asunción'daki "Ycua Bolaños-Botánico" isimli süpermarkette çıkan yangında yaklaşık 400 kişi öldü.
3 Ağustos - NASA'nın ana görevi Merkür'ün incelenmesi olan insansız uzay sondası MESSENGER fırlatıldı.
12 Ağustos - Lee Hsien Loong, Singapur'un üçüncü Başbakanı olarak yemin etti.
13-29 Ağustos - 2004 Yaz Olimpiyatları Yunanistan'ın başkenti Atina'da başladı.
13 Ağustos - Karayiplerde güç kazanarak ilerleyen Charley Kasırgası, kategori 4 şiddetiyle Florida'daki Punta Gorda'da karaya ulaştı. Jamaika'da 1, Küba'da 4 ve ABD'de 10 can kaybına neden oldu.
18 Ağustos - ABD'de geniş bant internet bağlantıları ilk kez çevirmeli bağlantıları geride bıraktı.
22 Ağustos - Silahlı soyguncular, Edvard Munch'ın Çığlık, Madonna ve diğer tablolarını Norveç'in başkenti Oslo'daki Munch Müzesi'nden çaldı.
24 Ağustos - Volga-AviaExpress 1303 sefer sayılı uçuşu: Tupolev Tu-134 model yolcu uçağı Moskova'daki Domodedovo Uluslararası Havalimanı'ndan ayrıldıktan sonra Rusya'nın Tula Oblastı üzerinde patladı ve uçaktaki 43 kişinin tamamını öldü; birkaç dakika sonra, aynı havalimanından Sibirya Hava Yolları 1047 sefer sayılı uçuşu için kalkan bir Tupolev Tu-154, Rostov Oblastı üzerinde patladı ve düştü, uçaktaki 46 kişi öldü. Rusya hükûmeti, patlamaların Çeçen kadın intihar bombacılarının neden olduğunu açıkladı.

1-3 Eylül - Beslan Katliamı: Çeçen isyancılar, Rusya'nın Beslan kentindeki bir okulda çoğu çocuk 1.128 kişiyi rehin aldı. Kriz, Rus güvenlik güçlerinin binaya hücum etmesiyle sona erdi ve 330'dan fazla insan öldü.
9 Eylül - Endonezya'nın başkenti Cakarta'daki Avustralya büyükelçiliğinde Jemaah Islamiyah'a ait bir bombalı araç patladı ve 9 kişi öldü.
11 Eylül - İskenderiye Patriği VII. Petros'un da aralarında olduğu kişileri Aynoroz'a götürmekte olan Chinook tipi askeri nakliye helikopteri Ege Denizi'ne düştü. Kazada helikopterdeki 17 kişinin tamamı öldü.
15 Eylül - Nijerya, Uluslararası Adalet Divanı'nın belirlediği süre içinde Bakassi'deki ihtilaflı toprakları Kamerun yönetimine devretmedi.
17 Eylül - UNAMSIL, Sierra Leone'deki barış gücü misyonunu en az Haziran 2005'e kadar uzattığını duyurdu.
21 Eylül - Washington, D.C.'de, Amerikan Yerlileri Ulusal Müzesi halka açıldı.
22 Eylül - Batı Sulawesi, Endonezya'nın 33. ili olarak kuruldu.
30 Eylül - Felç ve kalp krizi riskini artırdığı bulguları üzerine ağrı kesici Vioxx piyasadan çekildi.

7 Ekim - Sina yarımadası bom

2004 Doğubayazıt depremi, 2 Temmuz 2004 tarihinde Türkiye saati ile ile 01.30'da Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesinde 5,1 Mw veya 5,2 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. Deprem sonucu 18 veya bazı kaynaklara göre 17 kişi öldü. Deprem sonucu 32 kişi de yaralanmıştır. Depremde en büyük hasarı Yığınçal köyü görmüş, Kutlubulak ve Sağlıksuyu köylerinde de hasar meydana gelmiştir. Kandilli Rasathanesi'ne göre depremde 1000 bina hasar almıştır. Deprem, Ağrı, Iğdır, Kars ve İran-Türkiye sınırının İran tarafında, sınıra yakın olan bölgelerde hissedildi. Depremin şiddeti VII, derinliği ise 5 km veya 27,1 idi. Deprem sırasında köy sakinlerinin çoğunun yaylada olması, can kaybını azalttı. Depremden sonra çeşitli kuruluşlar bölgeye yardım gönderdi, üç bakan bölgeye gitti, Yunanistan yardım teklif etti ve Fransa Türkiye'ye dayanışma mesajı gönderdi.

Bölge Kuzey Anadolu Fay Hattı veya Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde değildir. Depreme yol açan Ağrı bölgesindeki yerel fay sistemidir. Bu sistemde diri fayların bulunduğu bilinmektedir. Depremin dış merkezi Doğubayazıt Fayı'nın kuzeyinde, Iğdır Fayı'nın ise güneyinde yer almaktadır. Bu faylar, kuzey-kuzeybatı gidişlidir ve zaman zaman bu deprem şiddetinde depremler üretebilmektedirler.
Bölgedeki köyler bölgedeki volkanik hareketliliğin bir ürünü olan bazalt kayaçlarının üzerine kuruludur. Deprem dalgaları bazalt zeminde yüksek frekansta ve düşük dalga boyunda hareket eder. Köydeki tek katlı yapılar da bu frekansa yakın bir salınıma sahiptir. Bu sebeple kötü inşa edilmiş olan binalar fazla hasar gördü.
Deprem, Doğu Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan deprem istasyonları başta olmak üzere Türkiye çapında istasyonlar tarafından kaydedildi. Depremin en şiddetli kaydedildiği yerler arasında Ağrı, Kars ve Varto yer almaktadır. Bunun dışında Anadolu'nun batısında, Marmara Bölgesi ve Isparta'ya kadar olan alanda da deprem kaydedildi. Depremin ardından büyüklüğü 2.0 ile 4.0 arasında değişen 80 kadar artçı şok kaydedildi.
Depremin Mercalli şiddet ölçeğine göre yerine göre şiddeti:

Depremde 18 kişi öldü. Bazı kaynaklara göre ise ölen kişi sayısı 17'dir. Deprem sonucu 32 kişi de yaralandı. Köyün 800 sakininin 700'ünün deprem anında yaylada olması fazla can kaybını önledi.
Depremin en büyük zararı verdiği Yığınçal köyünün dışında Kutlubulak, Kucak, Sağlıksuyu, Subeşiği, Bozkurt ve Günyolu köylerinde de hasar meydana geldi. Kandilli Rasathanesi, deprem sonucunda bin binanın hasar gördüğünü belirtti. Orta büyüklükteki bir depremde bu kadar binanın zarar görmesinin sebebi, binaların moloz taştan örülü yığma yapılar olarak yapılmış olmalarıdır. Binaların temellerinin olmaması, binaların taban alanları, kat yükseklikleri ve duvar kalınlıklarının yeterli olmaması ve binaların ilgili yönetmeliğe uygun olmaması hasarın sebeplerindendir. Kullanılan malzemelerin ve binaların yapılış biçimlerinin uygun olmaması hasarı artırdı. Bunun dışında binanın yeri gibi etkenler de zararı etkiledi. Yıkılmayan binalarda da uygunsuz inşaat yöntemleri yüzünden köşelerde kesme çatlaklar oluştu ve duvar yıkılmaları yaşandı. Yığınçal köyünün okul binasında da çatlaklar meydana geldi.
Deprem sonucu bölgedeki yamaçlarda kayaç düşmeleri ve moloz akıntıları meydana gelmiş; fakat yüzey kırıkları oluşmamıştır.

Yığınçal köyünden biri depremden sonra cep telefonlarına ihbarda bulundu. Ambulanslar ve jandarmalar hava ağarmaya başlamışken köye ulaştı ve arama-kurtarma çalışmalarına başlandı. Bölgeye altı ambulans gönderildi. Yaralılar Ağrı ve Iğdır'daki hastanelere sevk edildi. Türk Silahlı Kuvvetleri de Ağrı'ya bölgeye bir "Doğal Afet Yardım Kurtarma Bölüğü" gönderdi. Çalışmalar gün içinde tamamlandı. Ağrı valisi Hüseyin Yavuzdemir Yığınçal köyünde organize bir arama-kurtarma çalışması yürütüldüğünü söyledi. Bölgeye ilk olarak Sivil Savunma yetmiş tane çadır yolladı. İlk olarak 43 tane çadır kurup 2 Temmuz günü Erzurum'dan 210 çadır, 510 battaniye, iki seyyar mutfak ve gıda gönderen Kızılay, 3 Temmuz itibarı ile bölgeye 340 çadır ve 630 battaniye, 250 rulo yatak, iki seyyar mutfak, 950 kumanya, su ve ekmek yolladı. 1600 kişiye sıcak yemek dağıtıldı. Kızılay 4 Temmuz günü olası artçı şokları da göz önünde bulundurarak bölgeye 400 çadır ve 500 battaniye daha gönderdi. Yığınçal köyünde kurulan dağınık çadırlar bir araya toplanarak iki tane çadır bölgesi oluşturuldu. Kızılay bunların dışında tabak, çatal ve kaşık göndermeyince yemekleri almakta sorun yaşandı ve depremzedeler yemekleri ekmek arası almak zorunda kaldı. Su ayrıca Ağrı ve Doğubayazıt Belediyesi ile Köy Hizmetleri ekipleri tarafından tankerlerle sağlandı.
Depremden iki saat kadar sonra deprem, Kandilli Rasathanesi'nin bölgede orta şiddette bir deprem olduğuna ilişkin açıklaması üzerine basına yansıdı. Depremden iki buçuk saat kadar sonra ölü sayısı Doğubayazıt kaymakamı Nurullah Çakır tarafından 16 olarak açıklandı. Ölü sayısına dair ilk açıklamadan yaklaşık üç saat sonra ise ölü sayısı 18'e yükseltildi ve yaralı sayısının 21 olduğu açıklandı. Saat 09.00 civarında Kandilli Rasathanesi depremden sonra artçı şokların meydana gelebileceğini belirten yazılı bir açıklama yaptı. Yine saat 09.00'dan sonra bölgede ölenler için mezarlar kazılmaya başlandı. Saat 09.45 civarında depremde ölenlerin kimlikleri belirlendi. Gün içinde bölgeye ulaşımın kolay olması için Yığınçal köyünü Doğubayazıt'a bağlayan yola zift karışımlı toprak döktü. Ergezen, "yeni bina ve ahır yapımı için para ve projenin hazır olduğu, çalışmalara en yakın zamanda başlayacaklarını" söyledi. İlin TEDAŞ ve Telekom Müdürlüğü de elektrik ve telefonla ilgili sorunları çözmek amacıyla çalışmalarını hızlandırdılar. Doğubayazıt belediye başkanı Mukaddes Kubilay, salgınlara önlem olarak acil su ihtiyacı olduğunu açıkladı.
Deprem sonrası dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer validen bilgi aldı ve bir mesaj yayımladı. Dönemin Fransa cumhurbaşkanı Jacques Chirac depremle ilgili olarak Sezer'e bir dayanışma mesajı gönderdi. Yunanistan, Ankara büyükelçiliği aracılığıyla talep geldiği anda bölgeye C-130 tipi bir uçakla insani yardım ve kurtarma ekibi göndermeye hazır olduğunu bildirdi. Bayındırlık ve İskan bakanı Zeki Ergezen, Sağlık bakanı Recep Akdağ ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler depremin ardından bölgeye gitti.
Deprem, Ağrı ve Iğdır'da da hissedildiğinden dolayı bu şehirlerde yaşayanlar bir geceliğine evlerini terk etti. Depremin ardından depremin Metzamor Nükleer Santrali'nde bir etkisi olacağı kaygısı ortaya çıktı; fakat Hilmi Güler ölçümlerde bir anormallik olmadığını söyledi.
Deprem sonrasında Doğal Afet Sigortaları Kurumu'nda 18 tane ilgili dosya oluşturuldu ve 29,542 TL ödendi. Karabulak köyünden 132 kişi hak sahibi olmuş, Ağrı Bayındırlık ve İskan İl Müdürlüğü'nü başvurmuştur. Bunlardan 39'unun ihalesi 2007 yılında yapılmıştır. Yığınçal köyünde ise 7 konutun tekrar yapılması için müdürlüğe başvurulmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi depremin ardından ilgili bir rapor hazırladı ve raporda "son depremde evlerini kaybeden vatandaşların da önümüzdeki kış mevsimini yazlık çadırlarda geçirme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu"na da değinildi.

2004 Erzurum depremleri, 25 ve 28 Mart 2004'te gerçekleşen, merkez üssü Erzurum'un Aşkale ilçesi olan, 5,1 Mw ve 5,3 Mw  büyüklüklerindeki iki depremdir. Depremler sonucu 10 kişi öldü, 87 kişi yaralandı.

25 Mart 2004 tarihinde Erzurum, Aşkale merkez üssünde yerel saat ile 21.30'de aletsel büyüklüğü Ml=5,1 (Mw  5,1) olan şiddetli bir deprem meydana geldi. Depremin odak derinliği yaklaşık 5,0 km civarında olup sığ odaklı bir depremdi. Deprem başta Erzurum ili ve Aşkale, Ilıca ve Çat ilçeleri olmak üzere, Rize, Gümüşhane ve Erzincan gibi çevre illerde de hissedildi. Kızılay, depremden etkilenen yerlere 50 çadır, 820 battaniye, 50 mutfak seti, 250 kişilik gıda paketi ve bin kişilik kumanya gönderdi. 28 Mart 2004 tarihinde ise Aşkale ilçesinde 5,3 büyüklüğünde ve 5,3 derinliğinde bir deprem daha meydana geldi. Erzurum'un  Ilıca, Aşkale ve Çat ilçelerine bağlı köylerde toplam 1629 konut yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Depremler nedeniyle Erzurum'un merkez ilçesi, Ilıca, Aşkale ve Çat ilçeleri ile bağlı köylerde ilköğretim okulları ve liselerde eğitime ara verildi. Depremler; 203 büyükbaş, 156 küçükbaş, iki at ve bir eşek olmak üzere toplam 362 hayvanın telef olmasına ve 10 kişinin ölümüne, 87 kişinin yaralanmasına sebep olmuştur.

2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunamisi, 26 Aralık 2004 günü saat 00:58:53 UTC'de meydana gelmiş, merkezi Endonezya'nın Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında olan depremdir.
Batma nedeniyle meydana gelen deprem, Hint Okyanusu'na kıyısı olan karaları vuran, yüksekliği 30 metreye kadar çıkan tsunamiler üretti ve bu nedenle on dört ülkede 230 binden fazla kişi öldü. Bu, tarihteki en çok ölüme yol açan doğal afetlerden biriydi. Endonezya en ağır zararı alan ülkeydi, onu Sri Lanka, Hindistan ve Tayland izledi.

9.1 ila 9.3 olan büyüklüğüyle, bir sismografla kaydedilmiş olan bugüne kadarki en büyük üçüncü depremdi. Süresi 8.3 dakika ile 10 dakika arasında değişen deprem, bugüne kadar görülmüş en uzun süreye sahipti ve tüm gezegeni 1 cm hareket ettirdi, Alaska'ya kadar depremleri tetikledi. İçmerkezi Simeulue ile Sumatra arasındaydı.
Etkilenen ülkeler ve halklarının durumu, dünya çapında bir insani yardım kampanyasının başlamasına sebep oldu. Tüm dünya çapından depremzedelere yardım amacıyla 14 milyar Amerikan doları (2004 itibarı ile) bağış toplandı.

2010 (MMX) cuma günü başlayan yıl. 21. yüzyılın ve 3. milenyumun 10. yılı.

2010; Uluslararası Biyoçeşitlilik Yılı, Uluslararası Gençlik Yılı, Avrupa Yoksulluk ve Sosyal Dışlanmayla Mücadele Yılı ve Uluslararası Kültürlerin Yakınlaşması Yılı ilan edilmiştir.

1 Ocak - İstanbul, Essen ve Pécs Avrupa Kültür Başkenti oldu.
4 Ocak - Bugüne kadarki en uzun insan yapımı yapı olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Dubai'deki Burc Halife resmi olarak açıldı.
8 Ocak - Togo millî futbol takımı, Angola'nın Cabinda Bölgesi'nde bir saldırıya karıştı ve sonuç olarak Afrika Uluslar Kupası'ndan çekildi. Saldırı, Angola İç Savaşı'ndan bu yana ilk kez FLEC tarafından gerçekleştirildi.
12 Ocak - 2010 Haiti depremi: Haiti'nin başkenti Port-au-Prince'i yerle bir eden 7.0 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. 316 binin üzerinde teyit edilmiş ölü sayısı ile kayıtlardaki en ölümcül depremlerden biridir.
14 Ocak - Yemen, terör örgütü El-Kaide'ye karşı açık savaş ilan etti.
15 Ocak
3. bin yılın en uzun halkalı güneş tutulması gerçekleşti.
Çad İç Savaşı resmen sona erdi.
Honduras, ALBA'dan çekildi.
25 Ocak - Ethiopian Airlines'ın 409 sefer sayılı uçuşu, Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı'ndan kalkıştan kısa bir süre sonra Akdeniz'e düştü. Uçaktaki 90 kişinin tamamı öldü.
Bilinmiyor - Son CRT televizyon LG Corporation tarafından üretildi.

3 Şubat - Alberto Giacometti'nin L'Homme qui marche I heykeli Londra'da 65 milyon sterline (103.7 milyon ABD$) satılarak müzayedede satılan bir sanat eseri için yeni bir dünya rekoru kırdı.
10 Şubat - Avustralya hükûmeti, son pornografi kısıtlamalarının ardından ifade özgürlüğü aktivistlerinden gelen siber saldırılara maruz kaldı.
12-18 Şubat - 2010 Kış Olimpiyatları, Vancouver ve Whistler, Kanada'da düzenlendi.
15 Şubat - Belçika'nın Halle kentindeki Halle treninin çarpışması sonucunda 19 kişi öldü, 171 kişi yaralandı.
18 Şubat - Nijer Devlet Başkanı Mamadou Tandja, bir grup askerin cumhurbaşkanlığı sarayını basması ve şef d'escadron Salou Djibo başkanlığındaki Demokrasiyi Restorasyon Yüksek Konseyi'ni kurmasıyla devrildi.
27 Şubat - Şili'de meydana gelen 8.8 büyüklüğündeki deprem, Pasifik üzerinde bir tsunamiyi tetikledi ve en az 525 kişiyi öldürdü.

16 Mart - Uganda'nın tek kültürel Dünya Mirası Alanı olan Kasubi Mezarları, çıkan yangın sonucunda yok oldu.
26 Mart - 104 personel taşıyan Güney Kore Donanması'na ait bir gemi olan ROKS Cheonan, ülkenin batı kıyısı açıklarında battı ve 46 kişi öldü.

7 Nisan - Kırgızistan devlet başkanı Kurmanbek Bakiyev, başkent Bişkek'teki hükûmet karşıtı protestolar sırasında ülkeyi terk etti.
5 Nisan - Julian Assange, WikiLeaks web sitesinde 2007'de Irak'a düzenlenen "İkincil Cinayet" başlıklı hava saldırısının görüntülerini sızdırdı.
10 Nisan - Polonya cumhurbaşkanı Lech Kaczyński, Rusya'nın Smolensk kenti yakınlarında uçağın düşmesi sonucu ölen 96 kişiden biri oldu.
14 Nisan - İzlanda'daki bir buzul olan Eyjafjallajökull Dağı'nın altındaki birkaç patlamadan birinden çıkan volkanik kül, Kuzey ve Batı Avrupa'daki hava trafiğini bozmaya başladı.
20 Nisan - Deepwater Horizon petrol sondaj platformu Meksika Körfezi'nde patladı ve 11 işçi öldü. Ortaya çıkan, tarihin en büyüklerinden biri olan Horizon petrol sızıntısı, birkaç ay boyunca yayılarak sulara ve Amerika Birleşik Devletleri kıyı şeridine zarar verdi ve açık deniz sondajı uygulaması ve prosedürleri hakkında uluslararası tartışmalara ve şüphelere yol açtı.

2 Mayıs - Euro bölgesi ve Uluslararası Para Fonu, Yunanistan için 110 milyar avroluk kurtarma paketi üzerinde anlaştı. Paket, Yunanistan'da keskin kemer sıkma önlemleri içeriyordu.
4 Mayıs - Pablo Picasso'nun Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst adlı eseri, New York'ta 106.5 milyon ABD dolarına satılarak müzayedede satılan bir sanat eseri için yeni bir dünya rekoru daha kırdı.
7 Mayıs
Şili, OECD'nin 31. üyesi oldu.
Neandertal genom projesini yürüten bilim insanları, Neandertallerin ve insanların iç içe geçmiş olabileceğini düşündürecek kadar Neandertal genomunu dizilediklerini duyurdular.
12 Mayıs - Afriqiyah Airways'in 771 sefer sayılı uçuşu Libya'daki Trablus Uluslararası Havalimanı'ndaki pistte düştü ve uçaktaki 104 kişiden 103'ü öldü.
19 Mayıs - Tayland'ın başkenti Bangkok'daki protestolar kanlı bir askeri baskıyla sona erdi, 91 kişi öldü ve 2.100'den fazla kişi yaralandı.
20 Mayıs
Bilim insanları, işlevsel bir sentetik genom oluşturduklarını açıkladılar.
Musée d'Art Moderne de Paris'ten 100 milyon Euro değerinde beş tablo çalındı.
22 Mayıs - Air India Express'in 812 sefer sayılı uçuşu, Hindistan'daki Mangalore Uluslararası Havalimanı'ndaki pistten çıktı. 158 kişiyi öldü ve 8 kişiyi hayatta kalmayı başardı.
25-29 Mayıs - 2010 Eurovision Şarkı Yarışması, Norveç'in başkenti Oslo kentinde yapıldı. Yarışmayı Alman yarışmacı Lena, "Satellite" şarkısıyla kazandı.
28 Mayıs - Pakistan'ın Pencap eyaletinin Lahor kentinde 2010 Ahmediye camileri katliamı yaşandı. İki camide Cuma namazı sırasında 94 kişi öldü.
31 Mayıs - Mavi Marmara Saldırısı: Gazze'ye insani yardım taşıyan 6 gemiye; Akdeniz'de, İsrail'den 70-80 mil (130-150 kilometre) açıktaki uluslararası sularda 31 Mayıs 2010'da İsrail Savunma Kuvvetleri'nin yaptığı müdahale. Saldırı sonucunda 10 aktivist öldü, 50-60 kişi yaralandı.

10 Haziran - Chicago Blackhawks, Stanley Cup'ı kazandı.
10-14 Haziran - Kırgızistan'da Kırgızlar ve Özbekler arasındaki etnik isyanlar yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlandı.
11 Haziran - 11 Temmuz - 2010 FIFA Dünya Kupası Güney Afrika'da düzenlendi. Turnuvayı İspanya millî futbol takımı kazandı.
24 Haziran - Julia Gillard, İşçi Partisi liderlik oylamasında rakipsiz olarak seçildi ve Kevin Rudd'un istifasının ardından Avustralya'nın ilk kadın Başbakanı olarak yemin etti.

8 Temmuz - Güneş enerjisiyle çalışan bir uçakla yapılan ilk 24 saatlik uçuş, Solar Impulse tarafından tamamlandı.
13 Temmuz - Microsoft, Windows 2000 için verilen desteği sonlandırdı.
16 Temmuz - Ortak geliştiriciler Mike Krieger ve Kevin Systrom tarafından geliştirilen Instagram'a ilk test amaçlı gönderiler yüklendi. Uygulama 6 Ekim'de herkese açık olarak kullanıma açıldı.
21 Temmuz - Slovenya, OECD'nin 32. üyesi oldu.
23 Temmuz - İngiliz-İrlandalı erkek grubu One Direction kuruldu.
25 Temmuz - Anonim ve gizli materyallerin çevrimiçi bir yayıncısı olan WikiLeaks, ABD'nin 2004'ten 2010'a kadar Afganistan'daki Savaşa katılımı hakkında 90.000'den fazla dahili raporu halka sızdırdı.
28 Temmuz - Airblue'un 202 sefer sayılı uçuşunu yapan uçak, Pakistan'ın başkenti İslamabad yakınlarında düştü ve uçaktaki 152 kişinin tamamı öldü.
29 Temmuz - Pakistan'ın Hayber Pakhtunkhwa eyaletinde şiddetli muson yağmurları yaygın sellere neden olmaya başladı. 1.600'den fazla kişi öldü ve bir milyondan fazla kişi sel yüzünden yerinden oldu.

10 Ağustos - Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında grip aktivitesinin tipik mevsimsel kalıplara döndüğünü söyleyerek H1N1 influenza pandemisinin sona erdiğini ilan etti.
21 Ağustos - 2010 Avustralya federal seçimleri: Julia Gillard'ın İşçi Partisi hükûmeti, Tony Abbott liderliğindeki Liberal/Ulusal Koalisyonu az farkla mağlup ederek yeniden seçildi.

4 Eylül - 7.1 büyüklüğünde bir deprem Yeni Zelanda'nın Christchurch kentini sallayarak büyük miktarda hasara neden oldu, ancak doğrudan ölüm olmadı. 2010 ve 2012 yılları arasında 187 kişinin ölümüyle ve 40 milyar doların üzerinde hasarla sonuçlanan bir dizi depremin ilkidir. Sismologlar, deprem dizisinin oldukça sıra dışı olduğunu ve dünyanın başka hiçbir yerinde bir daha asla olmayacağını belirttiler.
7 Eylül - İsrail, OECD'nin 33. üyesi oldu.
22 Eylül - Anonymous, LimeWire ve The Pirate Bay gibi dosya paylaşım sitelerinin ve politikacıların ve finans kurumlarının bir ihbar sitesi olan WikiLeaks'e karşı yasaklanması üzerine birden fazla şirkete, hukuk firmasına ve politikacıya koordineli bir siber saldırı olan Payback Operasyonu'nu başlattı.

3 Ekim - Almanya, Birinci Dünya Savaşı için son tazminat ödemesini yaptı.
3-14 Ekim - 2010 İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları, Hindistan'ın Delhi şehrinde gerçekleşti.
10 Ekim - Hollanda Antilleri feshedildi, adalar bölündü ve yeni bir anayasal statü verildi.
22 Ekim
Uluslararası Uzay İstasyonu, 2 Kasım 2000'den (3641 gün) beri sürekli olarak iskan edilen, uzayda en uzun sürekli insan varlığı rekorunu aştı.
2010 Irak Savaş Belgeleri sızıntısı, tarihteki en büyük ABD hükûmeti sızıntısı olarak kabul ediliyor. Irak'taki ölümlerin yaklaşık %60'ının sivil kayıplar olduğunu ortaya koyan 2003 Irak Savaşı'na ilişkin 391832 belgeyi ortaya çıkarmaktan sorumlu olan WikiLeaks, ölü yüzdesini gösteren Irak Savaşı ceset sayısı projesi %80'e yakındır.
23 Ekim - Seul zirvesine hazırlık olarak, G20 maliye bakanları Uluslararası Para Fonu'nda reform yapmayı ve oy hisselerinin %6'sını gelişmekte olan ülkelere ve gelişmekte olan pazarlara sahip ülkelere kaydırmayı kabul etti.
25 Ekim - Endonezya'nın Sumatra açıklarında meydana gelen deprem ve ardından gelen tsunami, 400'den fazla kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin kaybolmasına neden oldu.
26 Ekim - Endonezya'nın Orta Cava kentindeki Merapi Dağı yanardağının tekrarlanan patlamaları ve buna eşlik eden haşlayıcı gaz, pomza ve volkanik külün patlayan yanardağa inen piroklastik akışları 353 kişinin ölümüne ve yüz binlerce kişinin tahliyesine yol açtı.
28 Ekim - Dilma Rousseff seçildi ve Brezilya'dan ilk (ve şimdiye kadarki tek) kadın cumhurbaşkanı oldu.

4 Kasım - Aero Caribbean'ın 883 sefer sayılı uçuşu, Küba'nın merkezinde düştü ve gemideki 68 kişinin tümü öldü.
11-12 Kasım - G-20 zirvesi Güney Kore'nin başkenti Seul'da yapıldı. Kore, G-20 liderleri zirvesine ev sahipliği yapan ilk G8 üyesi olmayan ülke oldu.
13 Kasım - Myanmarlı muhalif politikacı Ang San Su Çi, 1989'dan beri hapiste tutulduktan sonra ev hapsinden serbest bırakıldı.
14 Kasım - Sebastian Vettel, 4 yönlü bir şampiyonluk mücadelesinin ardından en genç F1 Şampiyonu oldu.
17 Kasım - CERN'deki araştırmacılar, 38 antihidrojen atomunu saniyenin altıda biri için hapsederek, tarihte ilk kez insanların antimaddeyi tuzağa dü

2010 Elâzığ depremi, 8 Mart 2010 tarihinde Türkiye saati ile 04.32'de, Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde 6,0 büyüklüğünde meydana gelen deprem. Depremde ilk belirlemelere göre en çok hasar, Kovancılar ilçesine bağlı üç köyde meydana gelmiştir. Bölgede incelemelerde bulunan dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 51 kişinin hayatını kaybettiğini ve 34 kişinin yaralı olduğunu açıklamıştır. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan açıklamasında, depremdeki can kaybının asıl sorumlusunun kerpiç evler olduğunu ve bu evler yüzünden vatandaşların hayatını kaybettiğini söylemiştir. Daha sonra ölen 10 kişinin iki kez sayıldığı açıklanmış ve ölü sayısı 41 olarak duyurulmuştur.
Depremde en çok hasarı Okçular, Yukarı Kanatlı ve Kayalık köyleri görmüştür.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nün internet sitesindeki verilere göre, saat 04.32'deki ilk depremin ardından bölgede, büyüklükleri en büyük 5,5/5,3/5,1 ile 2,6 arasında değişen 84 sarsıntı meydana gelmiştir. Palu ilçesi ise en tehlikeli bölge olarak görülmektedir. Son belirlemelere göre büyük depremi takip eden 800 artçı sarsıntı olmuştur.

 Türkiye : Devlet Bakanı Cemil Çiçek ve dört bakan daha deprem bölgesini ziyaret etmiştir. Kızılay yardım için harekete geçmiştir.

2010 Haiti Depremi, merkez üssü başkent Port-au-Prince'e 25 km uzaklıkta olan ve 7,0 Richter büyüklüğünde olan ve yerel saatle 21:53:09, 12 Ocak 2010'da gerçekleşen deprem. Deprem yerin 13 km altında meydana geldi. Birleşik Devletler Jeolijik Araştırma Kurumu 5,0 ve 5,9 şiddetindeki on dört artçı depremi kaydetti. Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi, depremden yaklaşık üç milyon kişinin etkilendiğini ve ölü sayısının da 50.000-100.000 arasında olduğunu tahmin ediyor.
Deprem neticesinde Port-au-Prince'de büyük hasar meydana geldi. Hasara uğrayan yerler arasında Haiti Ulusal Sarayı (Cumhurbaşkanlık Sarayı), Haiti Ulusal Meclisi binası, Port-au-Prince Katedrali ve merkezi hapishane yer almakta. Ülke genelinde hastaneler tahrip olmuş veya kötü bir şekilde hasara uğramıştır.
Birleşmiş Milletler, başkentte yer alan Birleşmiş Milletler İstikrar Misyonu (Haiti) merkez bürosunun çöktüğünü belirtti. Misyon şefi Hédi Annabi'nin 13 Ocak günü öldüğü Başkan René Préval tarafından teyit edildi. BM'den Elisabeth Byrs Birleşmiş Milletler'in Haiti'deki organizasyon yapılarının yanı sıra Haiti'deki pek çok yerin yıkılması nedeniyle bu depremi onlar için en kötü tecrübe olarak adlandırdı. Felaketten kısa süre sonra yardım malzemelerinin yerel hava limanına gelmesine rağmen yavaş dağıtım ve çok sayıdaki insanın etkilenmesi yardımların dağıtımında sorunlara yol açtı.
Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'ne ev sahipliği yapan Hispaniola adası geçmişte de önemli derecede yıkıcı sarsıntılar geçirmiştir. Ada Fransız kontrolü altında iken 1751 ve 1770 yılında deprem oldu. Fransız tarihçisi Moreau de Saint-Méry'ye (1750–1819) göre, Port-au-Prince'de 18 Ekim 1751 depremini takiben "tek bir taş yapı çökmedi" fakat 3 Haziran 1770 depreminde "tüm şehir çöktü." Diğer bir deprem Cap-Haïtien şehrini ve Haiti'nin kuzey kısmındaki kasabaları ve Dominik Cumhuriyetini 7 Mayıs 1842 tarihinde tahrip etti.
1946 yılında, Dominik Cumhuriyeti'ni 8,0 şiddetinde bir deprem vurdu ve bu deprem Haiti'yi de salladı, bir tsunami yaratarak 1.790 kişinin ölümüne ve pek çok kişinin yaralanmasına sebep oldu.
Pek çok ülke insani ve maddi yardım sözü ve acil kurtarma ve tıbbi ekipmanlar, mühendisler ve destek personeli vermek için gelen çağrılara karşılık verdi. Haberleşme sistemleri, hava, kara ve deniz vasıtaları, hastaneler ve elektrik bağlantı şebekeleri depremden tahrip olmuştu ve kurtarma ve yardım çalışmalarını engelliyordu. Görevliler üzerindeki şaşkınlık ve uçak giriş izdihamı ilk yardım çalışmaları için problemlere sebep oluyordu. Port-au-Prince'in morgu hızlı biçimde doldu ve Haiti hükûmeti 21 Ocak günü 80.000 üzerinde cesedin toplu mezarlara gömüldüğünü açıkladı.
Haiti, Batı Yarımküre'deki en fakir ülke olup İnsani Gelişme Endeksi'ne göre 182 ülke içinde 149.'dur. Avustralya hükûmetinin seyahat danışma sitesine göre Haiti Acil Servis'i bir büyük felaketle başa çıkacak yetenekte değildir. Ülke Gıda ve Tarım Örgütü tarafından "ekonomik olarak zayıf" kabul edilir. Ülke artık tabii felaketlere yabancı değildir: ülke 2008 yılı içinde tropikal fırtınalardan Gustav, Hanna ve Ike tarafından vuruldu, sellere ve geniş çaplı zarara uğradı ve 800 kişi bu nedenle öldü.

Deprem ülkenin yoğun nüfuslu alanını vurdu. Uluslararası Kızıl Haç, depremden 3 milyon kişinin etkilendiğini duyurdu. 24 Ocak günü Haiti hükûmeti sadece başkentte toplam ölü sayısının 150.000'in üzerinde olduğunu, binden fazla enkazda ve şehir dışında ölümler olduğunu belirtti. Bu sayı aileleri ile gömülenleri içermemektedir. Haiti Hükûmeti tarafından, 15 Ocak 2011 tarihinde resmi olarak yapılan açıklamada toplam ölü sayısının 316.000 olduğu belirtilmiştir.
Haitili yetkililerce 250.000 civarında yaralı olduğu ve bir milyon Haitilinin evsiz kaldığı tahmin ediliyor. Uzmanlara göre bu sayıların doğruluğu şüphelidir. Northeastern Üniversitesi'nde çevre tarihi profesörü olan Antony Penna kayıp tahminlerinin sadece bir tahmin olduğu konusunda uyardı. Belçikalı felaket uzmanı Claude fe Ville de Goyet, "yuvarlak sayılar kimsenin bilmediğinin kesin bir işaretidir" diye not etti. BM Genel sekreter yardımcısı Edmond Mulet, "Bu depremden şimdiye kadar toplam ne kadar ölü olduğunu bileceğimizi zannetmiyorum" dedi. Haiti Kızıl Haç müdürü Guiteau Jean-Pierre, organizasyonlarının yaralıların tedavisine odaklanmasından dolayı cesetleri sayacak zamanlarının olmadığını söyledi.
Ölenlerin içinde Port-au-Prince Başpiskoposu Joseph Serge Miot, yardım işçisi Zilda Arns, Haiti hükûmetinden memurlar, Adalet Bakanı Paul Denis ve muhalefet lideri Michel Gaillard vardı. Ölenler arasında çok iyi tanınan Haitili birkaç müzisyen, sporcular, Haiti Futbol Federasyonu'nun otuz üyesi MINUSTAH ile çalışan en az 70 Birleşmiş Milletler personeli vardı. Bunların içinde Misyon şefi Hédi Annabi ve onun yardımcısı Luiz Carlos da Costa vardı. Yabancı turistler, yardım işçileri ve ayrıca elçilik elemenları da ölenler arasındadır.

Everybody Hurts (Haiti için yardım teklisi)

2010 Şili Depremi Şili'nin Maule Bölgesi sahilinde meydana geldi. 27 Şubat 2010, 03:34 Yerel zaman (06:34 UTC), Moment magnitüd ölçeğinde 8.8 büyüklüğünde ve yaklaşık üç dakika süren bir deprem.
Sarsıntıyı en kuvvetli hisseden şehirler- Mercalli şiddet ölçeği VIII (yıkıcı)- Talcahuano, Arauco, Lota, Chiguayante, Cañete ve San Antonio idi. Deprem Şili'nin başkenti Santiago'da Mercalli şiddetli ölçeğine göre VII (Çok kuvvetli) olarak hissedildi. Sarsıntı, Arjantin'in pek çok şehrinde Buenos Aires, Córdoba, Mendoza ve La Rioja'da hissedildi. Sarsıntılar kuzeyde hissedildiği kadar Peru'nun güneyindeki şehri Ica'da da hissedildi. Tsunami alarmı 53 ülkede yayımlandı, ve tsunami Şili'nin Valparaíso denizinde 2.6 m yüksekliğinde kayıt edildi. Başkan Michelle Bachelet bir "Felaket durumu" ilan etti. Ayrıca ölülerin en az 723 kişi olduğunu teyit etti. Çok kişinin kayıp olduğu rapor edildi.
Sismologlar, depremin çok kuvvetli olması nedeniyle gün uzunluğunu 1,26 mikro saniye kısalttığını ve dünyanın dönüş eksenini 3 inç veya 2,7 milyarsaniye oynattığını tahmin etmekteler.
Depremin merkezi, Maule Bölgesi sahilinde, Curanipe'nin yaklaşık 8 km batısı ve Şili'nin ikinci en büyük şehri Concepción'ın 115 km kuzey-kuzeydoğusu. Deprem ayrıca, deprem merkezine yaklaşık 7.600 km uzaklıktaki Birleşik Devletler New Orleans'ın kuzeyindeki Pontchartrain Gölü'nde durgun dalgaya sebep oldu.

Aşağıdaki veri, Pacific Tsunami Warning Center ve West Coast and Alaska Tsunami Warning Center tarafından yayınlandı. Tsunaminin ölçüm ve rapor değerleri, tsunami özgü yerlere ulaştığındaki değerlerdir.

2011 (MMXI) cumartesi günü başlayan yıl. 21. yüzyılın ve 3. milenyumun 11. yılı.
2011; Uluslararası Ormanlar Yılı, Uluslararası Kimya Yılı ve Afrika kökenliler için Uluslararası Yıl ilan edilmiştir.

1 Ocak
Estonya resmî olarak Euro para birimini benimsedi. Böylece 17. Euro bölgesi ülkesi oldu.
Mısır'ın İskenderiye kentindeki Kıpti Hristiyanların yeni yıl ayininden ayrılması sırasında bomba patladı ve 23 kişi öldü.
Kolavia tarafından işletilen 134 yolculu 348 sefer sayılı uçuş, kalkış için taksiye binerken alev aldı. Dumandan veya yanıklardan etkilenen 3 kişi öldü, dördü ağır 43 kişi yaralandı.
4 Ocak - Tunuslu sokak satıcısı Muhammed Buazizi, bir ay önce kendini ateşe verdikten sonra öldü. Tunus'ta ve daha sonra diğer Arap ülkelerinde Arap Baharı olarak bilinen hükûmet karşıtı protestolar başladı.
5 Ocak - Anonymous, Arap Baharı protestolarına yanıt olarak Suriye, Tunus, Bahreyn, Mısır, Libya ve Ürdün hükûmetlerinin web sitelerine DoS saldırıları başlattı.
9 Ocak - İran Hava Yolları'nın 277 sefer sayılı uçuşundaki uçak, ülkenin kuzeydoğusundaki Orumiyeh yakınlarında düştü. 78 kişi öldü.
9-15 Ocak - Güney Sudan'da bağımsızlık referandumu yapıldı. Sudanlı seçmenler bağımsızlık lehinde oy vererek Temmuz ayında yeni devletin kurulmasını onayladı.
14 Ocak - Tunus hükûmeti, giderek şiddetlenen protestoların bir ay sonra düştü; Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali 23 yıllık iktidarının ardından Suudi Arabistan'a kaçtı.
24 Ocak - Rusya'nın başkenti Moskova'daki Domodedovo Havalimanı'na düzenlenen bombalı saldırıda 37 kişi öldü, 180'den fazla kişi yaralandı.
25 Ocak - 2011 Mısır Devrimi başladı.

3 Şubat - Queensland ve Avustralya kıyılarında Yasi Dönence Kuşağı Kasırgası gerçekleşti.
11 Şubat - Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, görevi bırakma çağrısında bulunan yaygın protestoların ardından istifa etti ve Mısır'ın kontrolünü genel seçime kadar ordunun elinde bıraktı.
15 Şubat - Birinci Libya İç Savaşı başladı.
22 Şubat-14 Mart - Libya'daki petrol üretimine ilişkin belirsizlik, Arap Baharı'nı takip eden iki haftalık dönemde ham petrol fiyatlarının %20 artmasına neden olarak 2011 enerji krizine neden oldu.
22 Şubat - Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrinde 6.3 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Birçok yabancı vatandaş da dahil olmak üzere, çoğu CTV Binası içinde olmak üzere 180'den fazla kişi öldü.

6 Mart - Suriye İç Savaşı'nın sivil ayaklanma safhası, Dera'daki 15 gencin, okul duvarlarına Cumhurbaşkanı Beşşar Esad rejimini kınayan grafiti yaptıkları için tutuklanmasıyla tetiklendi.
11 Mart - Japonya'nın doğusunu 9,0 büyüklüğünde bir deprem ve ardından gelen tsunami vurdu. 15.840 kişi öldü ve 3.926 kişi kayboldu. 50 ülke ve bölgede tsunami uyarısı yapıldı. Depremden etkilenen dört nükleer santralde de acil durum ilan edildi.
15 Mart
Bahreyn Kralı Hamed bin İsa el-Halife, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi'nden askerlerin sivil huzursuzluğu bastırmak için gönderilmesi nedeniyle üç aylık olağanüstü hâl ilan etti.
Suriye'deki demokratik reformlar, Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın istifası ve 6 Mart'taki Dera protestosu nedeniyle hapsedilenlerin serbest bırakılması talebiyle protestolar patlak verdi. Hükûmet, Suriye İç Savaşı'nı başlatan yüzlerce protestocuyu öldürerek ve çeşitli şehirleri kuşatarak yanıt verdi.
17 Mart - Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, hükûmetin sivillere yönelik saldırganlık iddialarına yanıt olarak Libya üzerinde uçuşa yasak bölge oluşturmak için 10-0 oyu kullandı.
19 Mart - Lider Muammer Kaddafi'yi destekleyen güçlerin Libyalı isyancılara yönelik devam eden saldırıları ışığında, UNSCR 1973 kapsamında yetki verilen askeri müdahale, Fransız savaş uçaklarının Libya üzerinde keşif uçuşları yapmasıyla başladı.

7 Nisan - İsrail Savunma Kuvvetleri, Gazze'den fırlatılan bir BM-21 Grad'ı başarılı bir şekilde engellemek için Demir Kubbe füze sistemlerini kullandı. Bu sistem, şimdiye kadarki ilk kısa menzilli füze önleme sistemi oldu.
11 Nisan - Eski Fildişi Sahili Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo, Fransız güçlerinin de desteğiyle seçilmiş Cumhurbaşkanı Alassane Ouattara'nın destekçileri tarafından Abidjan'daki evinde tutuklandı; 2010–11 Fildişi krizini ve iç savaşı etkili bir şekilde sona erdi.
15 Nisan - Meksika'nın Cherán kasabası, yerel uyuşturucu kartelinin suistimallerine yanıt olarak kanunsuzlar tarafından ele geçirildi.
24 Nisan - 2011 Guantanamo Kampı dosyaları sızıntısı meydana geldi, WikiLeaks ve diğer kuruluşlar Guantanamo Kampı tutukluları hakkında 779 gizli belge yayınladı. Belgelerde, Afganistan ve Pakistan'dan 150 masum vatandaş yargılanmadan kampta tutulduğu ve tutuklulardan bazılarının 14 yaşında olduğu ortaya çıktı.
25 Nisan - İran, Umman, Katar, Türkmenistan ve Özbekistan tarafından Aşkabat Anlaşması imzalandı.
25-28 Nisan - 2011 Süper Hortumu, Amerika Birleşik Devletleri'nde 362 kasırganın meydana gelmesiyle oluştu.; 324 kişiyi öldü ve 2.200'den fazla kişiyi yaralandı.
29 Nisan - Tahmini olarak iki milyar insan Londra'daki Westminster Abbey'de Cambridge dükü Prens William ve Catherine Middleton'ın düğününü izledi.

1 Mayıs - ABD Başkanı Barack Obama, El-Kaide'nin kurucusu ve lideri Usame bin Ladin'in 2 Mayıs 2011'de (PSZ, UTC+05) Pakistan'daki bir Amerikan askeri operasyonu sırasında öldürüldüğünü duyurdu.
5 Mayıs - Brezilya Federal Yüksek Mahkemesi, Brezilya'da aynı cinsiyetten insanlar arasındaki evliliği onayladı.
10-14 Mayıs - 2011 Eurovision Şarkı Yarışması, Almanya'nın Düsseldorf şehrinde düzenlendi. Yarışmayı "Running Scared" adlı şarkıyla Azerbaycanlı yarışmacılar Ell & Nikki kazandı.
16 Mayıs - Avrupa Birliği, Portekiz için 78 milyar avroluk bir kurtarma anlaşmasını kabul etti. Kurtarma kredisi, Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması, Avrupa Finansal İstikrar Kolaylığı ve Uluslararası Para Fonu arasında eşit olarak bölündü.
21 Mayıs - İzlanda'daki en aktif yanardağ olan Grímsvötn, patlayarak Kuzeybatı Avrupa'daki hava ulaşımını aksattı.
26 Mayıs - Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan aranan eski Bosnalı Sırp Ordusu komutanı Ratko Mladić Sırbistan'da tutuklandı.

26 Haziran-17 Temmuz - 2011 FIFA Kadınlar Dünya Kupası Almanya'da yapıldı. Kupayı Japonya kazandı.
28 Haziran - Gıda ve Tarım Örgütü, sığır vebasının dünyadan yok edildiğini duyurdu.

6 Temmuz - Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Pyeongchang'a 2018 Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapma hakkı verdi.
9 Temmuz - Güney Sudan, Ocak ayında yapılan bağımsızlık referandumu sonucunda Sudan'dan ayrıldı.
12 Temmuz - Neptün, keşfedildiği 1846 yılından bu yana ilk yörüngesini tamamladı.
14 Temmuz - Güney Sudan, Birleşmiş Milletler'e 193. üye olarak katıldı.
20 Temmuz
Goran Hadžić Sırbistan'da gözaltına alındı ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından suçlanan 161 kişiden sonuncusu oldu.
Birleşmiş Milletler, Somali'de 30 yıldan beri ilk kez kıtlık ilan etti.
Mauno Koivisto, Kaarlo Juho Ståhlberg'i geçerek ülke tarihinde Finlandiya'nın yaşayan en yaşlı Cumhurbaşkanı oldu.
21 Temmuz - Atlantis Uzay Mekiği, STS-135 misyonunu tamamladıktan sonra Kennedy Uzay Merkezi'ne başarıyla indi ve NASA'nın uzay mekiği programını tamamladı.
22 Temmuz - Anders Behring Breivik, Norveç'in başkenti Oslo'nun merkezindeki hükûmet binalarını hedef alan bombalı saldırıda 8 kişiyi, ardından Utøya adasındaki İşçi Gençlik Birliği kampına düzenlediği katliamda 69 kişiyi öldürdü.
23 Temmuz - Çin'deki Wenzhou tren çarpışmasında, iki yüksek hızlı yolcu trenin çarpışması sonucu 40 kişi öldü.
31 Temmuz - Tayland'da 12,8 milyondan fazla insan şiddetli selden etkilendi. Dünya Bankası, zararın 1.440 milyar baht (45 milyar ABD Doları) olduğunu tahmin etti. 815 kişi öldü, ülkenin 77 ilinden 58'i selden etkilendi.

5 Ağustos
NASA, Mars Reconnaissance Orbiter aracının sıcak mevsimlerde Mars'ta olası sıvı suya ilişkin fotoğrafik kanıtları bulduğunu duyurdu.
Jüpiter'e giden ilk güneş enerjili uzay aracı Juno, Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri Üssü'nden fırlatıldı.
6-11 Ağustos - Kuzey Londra'da 29 yaşındaki siyahi bir adamın polis tarafından vurularak öldürülmesinin ardından Londra'da ve İngiltere'nin çeşitli şehirlerinde ayaklanmalar yaşandı.
20-28 Ağustos - Libyalı isyancılar, Muammer Kaddafi hükûmetini etkili bir şekilde devirerek başkent Trablus'un kontrolünü ele geçirdi.

5 Eylül - Hindistan ve Bangladeş, 40 yıllık sınır anlaşmazlığını sona erdirmek için bir anlaşma imzaladı.
10 Eylül - En az 800 kişiyi taşıyan MV Spice Islander I, Zanzibar kıyılarında battı. 240 kişi öldü.
12 Eylül - Nairobi'de bir petrol boru hattının patlaması sonucu yaklaşık 100 kişi öldü.
17 Eylül - Amerika Birleşik Devletleri'nde Wall Street'i İşgal Et protestoları başladı. Bu protestolar, Ekim ayına kadar 82 ülkeye yayılan İşgal hareketine dönüştü.
19 Eylül - Birleşmiş Milletler, Pakistan'daki 2011 Sindh sel felaketinde ölen 434 kişi için 357 milyon dolarlık bir çağrı başlattı.

4 Ekim - Kamboçya'daki Mekong Nehri'nde meydana gelen sel felaketinde ölenlerin sayısı 207'ye ulaştı.
18 Ekim - Hamas İsrail tutuklu takası: İsrail ve Filistin merkezli Hamas, yakalanan İsrail Ordusu askeri Gilad Şalit'in Hamas tarafından İsrail'de tutulan 1.027 Filistinli ve İsrail-Arap mahkûmu, 280'i ömür boyu hapis cezasına çarptırılan mahkûmlar karşılığında serbest bırakıldığı büyük bir tutuklu takasına başladı.
20 Ekim
Libya lideri Muammer Kaddafi, Geçici Ulusal Konsey güçlerinin şehrin kontrolünü ele geçirmesi ve savaşı sona erdirmesiyle Sirte'de öldürüldü.
Bask ayrılıkçı militan örgütü ETA, 1968'den bu yana 800'den fazla insanın ölümüne sebep olan 43 yıllık siyasi şiddet kampanyasına son verdiğini ilan etti.
23 Ekim - Türkiye'nin Van şehrinde meydana gelen 7,2 Mw büyüklüğündeki bir depremde 600'den fazla kişi öldü, yaklaşık 2.200 bina hasar gördü.
31 Ekim
Birleşmiş Milletler tarafından dünya nüfusunun yedi milyara ulaştığı sembolik tarih olarak seçilen tarih.
UNESCO, 107 üye devletin desteklediği ve 14'ünün karşı çıktığı bir oylamanın ardından Filistin Devleti'ni üye olarak kabul etti.

9 Kasım - Türkiye'nin Van şehrinde meydana gelen depremde 40 kişi öldü, 30 kişi yaralandı ve 25 bina hasa

2011 Simav depremi veya Kütahya depremi, 19 Mayıs 2011 günü TSİ 23:15'te Türkiye'nin Kütahya iline bağlı Simav ilçesi merkez üssünde 5.9 Mw büyüklüğünde gerçekleşen ve İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Ankara, Çanakkale, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Yalova, Afyonkarahisar, Isparta, Eskişehir, Uşak, İzmir, Manisa ve Edirne'de de hissedilen tektonik deprem.

Depremin büyüklüğü Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü tarafından 5.9, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Deprem Dairesi Başkanlığı tarafından 5.7, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu tarafından ise 5.8 (ilk olarak 6.0) Mw olarak açıklandı. İlki büyük depremden 8 dakika sonra olmak üzere büyüklükleri 2.3 ile 4.6 aralığında olan ve merkez üsleri Kütahya'nın Simav, Şaphane, Hisarcık ve Pazarlar ilçeleri olan 450'den fazla artçı daha yaşandı.

Biri kalp krizi geçiren, biri de enkaz altında kalan 2 kişinin öldüğü ve 122 kişinin de yaralandığı bildirildi. Yaşanan deprem ve artçılardan dolayı bölgede elektrik kesintileri ve telefon hattı problemleri yaşandı. Deprem sebebiyle bazı binalarda hasar oluştuğu, bölgede bulunan iki caminin minaresinin yıkıldığı bildirildi. Deprem bölgesinde bulunan ve panik yaşayan birçok vatandaş geceyi evlerinden dışarıda geçirdi. 20 Mayıs'ta da devam eden artçılar sebebiyle evlerine giremeyen ve bölgeden ayrılmak isteyen kişiler otogarlara yöneldi. Cuma namazı vaktinde artçıların ve tehlikenin devam etmesi sebebiyle namaz, camiler yerine belirlenmiş meydanlarda kılındı. Halkın yoğun olarak bulunduğu ve kentten ayrılmak için beklediği otogarda depremde ölenler için gıyabi cenaze namazı kılındı. Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Rektörü Prof. Dr. Ahmet Karaaslan, deprem sebebiyle şehri terkeden öğrencilerin mağdur olmaması için final sınavlarını erteleyeceklerini açıkladı. Simav ilçesinde Mayıs ayı boyunca eğitime ara verildi.

Deprem bölgesi civarında yaşanan büyük depremden, yaklaşık 15 dakika öncesinden yaklaşık 5 saat sonrasına kadar meydana gelen orta büyüklükteki depremler:

2014 Ege Denizi depremi, 24 Mayıs 2014'te, Yunanistan saati ile 12.25'te Semadirek adasının 18 km güneyinde meydana gelen deprem. Yapılan değerlendirmelerde depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 6,9 Mw olarak duyuruldu. Ege Denizinde meydana gelen deprem, Türkiye'nin Bolu, Çanakkale, Kırklareli, Edirne, Eskişehir, Tekirdağ,İstanbul ve İzmir illeriyle, Bulgaristan ve Romanya'nın güneyinde de ciddi derecede hissedilmiştir. Yaklaşık 40 saniye süren depremin, hissedildiği bölgelerde yaşayan kişiler sokaklara çıktılar. AFAD, depremden sonra saat 12:31'de Saros Körfezi'nde 5.3 büyüklüğünde bir artçı depremin daha meydana geldiğini açıkladı. Ayrıca depremden sonra 3 şiddetinden büyük 13 adet artçı depremin meydana geldiği açıklandı. Depremin ardından biri ağır olmak üzere 266 kişi yaralandığı bildirildi. Gökçeada'da hafif hasar meydana geldi.

24 Mayıs 2014 Kuzey Ege Denizi Depreminin (Mw=6.9) Sonlu Fay Dalga Şekli Ters Çözümü 8 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2017 Ege Denizi depremi, 21 Temmuz 2017 tarihinde merkez üssü Türkiye'nin Muğla ilinin Bodrum ilçesinin 10 km güneydoğusunda ve Yunanistan'ın İstanköy adası açıklarında yerin 5 km altında richter ölçeğine göre 6.6 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem.

Güney Ege, özellikle Girit Yayı - On İki Adalar civarı deprem etkinliğinin en yoğun görüldüğü bir bölgedir. Girit Yayı-Kıbrıs Yayı bölgesinde hâkim olan Afrika levhasının kuzeye doğru hareketi, bölgede sık aralıklarla orta şiddette ve şiddetli şiddette depremler üretmektedir. Özellikle Milas-Bodrum-Gökova Körfezi-Datça civarları, Muğla ve çevresinde deprem dizilerinin yoğun gözlendiği bölgeler arasında yer alır. Depremin kaynağının bulunduğu bölge, Gökova Körfezi'ni oluşturan ve genel uzanımı körfeze paralel olan normal faylar tarafından denetlenmektedir. Körfezin kuzey kolunu oluşturan doğu-batı gidişli normal faylar ile ilişkide bulunan ve kara içine doğru genel olarak KD-GB ve KB-GD gidişli normal, doğrultu atım bileşeni olan faylar mevcuttur.

Bodrum, zamanında büyük depremler ve tsunamiler yaşamış bir şehirdir. Tarih boyunca birçok kez yıkıcı güçte depremler yaşamıştır. Özellikle Datça, Marmaris ve Rodos civarları, onlarca kez yıkıcı depremlere maruz kalmıştır. 1900'lü yıllar sonrasında bu bölge yakınlarında yaşanılan en büyük deprem; 1926 yılında Datça'ya çok yakın bir yerde 7.7 büyüklüğünde gerçekleşen depremdir.
554 ya da 556 yılında yine hemen hemen aynı yerde gerçekleşen yaklaşık 7 büyüklüğündeki deprem sonucunda yine Kos Adası ile Bodrum'da tsunami yaşanmıştır. Özellikle; 21 Temmuz 365 tarihinde Girit'te gerçekleşen en az 8.5 büyüklüğündeki deprem sonucunda oluşan tsunaminin bu bölgelere vurduğu ve tsunami yüksekliğinin tahmini olarak 6 metre olduğu gözlemlenmiştir. Bu tsunami yüzünden bazı tekneler evlerin üstüne çıkmış ve yaklaşık 5 bin kişi tsunami sırasında boğulmuştur.

Yerel saatle 01:31'de ana deprem gerçekleşti ve özellikle Kos ile Bodrum'da şiddetli bir şekilde hissedildi. İlk anda büyüklüğü 6.2 Ml olarak ölçüldü. Bu ölçümden birkaç dakika sonra tekrar revize edilen depremin büyüklüğü 6.5 Mw olarak güncellendi ve derinliğinin ise 5 km olduğu tespit edildi. Deprem, körfezi kuzeyden sınırlayan K82D-53GB eğimli normal fay üzerinde meydana geldi. Bundan birkaç saat sonra; yerel saatle 11:00'de basın açıklaması yapan Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Genel Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, tekrar güncellenen veriler doğrultusunda depremin gerçek büyüklüğünün 6.6 Mw olduğunu ve ölçülen şiddetin 7 (VII - Çok şiddetli) olduğunu açıkladı.

Deprem; başta Kos Adası ile Bodrum'da oldukça şiddetli bir şekilde hissedildi. Ayrıca, Muğla ve ilçeleri ile On İki Adalarda yine şiddetli bir şekilde, Aydın, Denizli, İzmir, Antalya, Manisa, Çanakkale, Atina ve Konya'ya kadar geniş bir alanda hissedildi. Deprem sonrası Kos Adası'nda iki kişi öldü, 300'den fazla kişi yaralandı.

Bodrum'da deprem sırasında elektrikler kesildi, eski binalarda ufak çatlaklar oluştu, Devlet Hastanesi hasar gördü ve hastane boşaltıldı. Bir caminin minaresi zarara uğradı, yollarda çökmeler ve toprak kaymaları oldu. Burada can kaybı olmazken, onlarca kişi deprem sırasında balkonlardan veya pencerelerden atlayıp hafif bir şekilde yaralandı. Datça ve köylerinde ise 15 ev hasar gördü. Marmaris'te 15, Datça'da 20 civarında kişi hafif bir şekilde yaralandılar.
Deprem sırasında ise yaklaşık 30 cm boyunda tsunami meydana geldi ve Bodrum'un 100 metre kadar içine girdi. Birçok işyerine ve otellere su bastı. Tsunami yüzünden tekneler hasar gördü veya alabora oldu, plajlar zarar gördü, yaklaşık 60 araç ve birçok eşya sürüklenip zarara uğradı. Gümbet'te deniz, yaklaşık 2-3 metre geriye çekildi.

Yunanistan'ın İstanköy Adası'nda ciddi hasarlar meydana geldi. Deprem sırasında bir eğlence merkezinin duvarının çökmesi sonucu iki kişi öldü. Ölenlerden birinin Türk, diğerinin İsveçli olduğu açıklandı. 5'i ağır, yaklaşık 120 kişi ise yaralandı. Depremin etkisi nedeniyle büyük çatlaklar oluşan adadaki limanının faaliyet dışı kalması sonucu tüm deniz seferleri iptal edildi. Adaya giden gemilerin yakındaki adalara yönlendirildiği belirtildi. Osmanlı döneminden kalan Defterdar Camii'nin minaresi yıkıldı. Ayrıca, Agios Nikolaos Katedrali'nin bir bölümü çöktü ve bunların dışında birkaç yerde de çökmeler ve yıkılmalar oluştu.

Depremden sonra artçı sarsıntılar devam etti ve 23 Temmuz 08:00 itibarıyla, 825'in üzerinde artçı sarsıntı kaydedildi. Bunlardan en büyük artçı sarsıntı; 4.9 büyüklüğünde oldu.

Not: Bütün veriler Kandilli Rasathanesi'ndeki "Son Depremler" sayfasından alınmıştır.

2019 İstanbul depremi, 26 Eylül 2019 tarihinde merkez üssü İstanbul'un Silivri ilçesi açıkları olan, 5,8 büyüklüğünde meydana gelen deprem. Depremde bir kişi kalp krizi sebebiyle öldü, çoğu panik sebebiyle 43 kişi yaralandı. Deprem İstanbul'un yanı sıra Tekirdağ, Kırklareli, Kocaeli, Yalova ve Sakarya'dan da hissedildi.

Kuzey Anadolu fay sistemi, güneyden yılda 25mm'ye kadar sıkıştırma yapan Arap levhası ve kuzeyde neredeyse sabit Avrasya levhası arasındaki, batıya doğru hareket eden Anadolu levhasının kuzey kısmında yer arasında kalan doğrultu atımlı, çok aktif bir fay sistemidir. Yaklaşık 1500 km uzunluğundaki Kuzey Anadolu fay sistemi, İstanbul şehrinin yaklaşık 20 kilometre güneyinden geçmektedir. Hat boyunca belirli periyotlarda güçlü depremler gerçekleşmektedir.
Hat boyunca gerçekleşen son büyük depremler 1999'da İzmit (7.4 Mw) ve Düzce'de (7.2 Mw) gerçekleşmiştir. Çok sayıda sismolog, 2030'a dek Kuzey Anadolu Fayı'nın İstanbul'un güneyinde, Marmara Denizi altında kalan kısmında 7 ve üstü büyüklükte bir deprem gerçekleşmesi olasılığının çok yüksek olduğunu belirtmektedir.

Ana depremden iki gün önce, 24 Eylül'de İstanbul'un güney batısında 4.6 büyüklüğünde sarsıntı oldu. Depremden iki saat önce, öğlen saat 12:00'de Silivri'de 2.9 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşti.
Deprem Türkiye saatiyle 13:59'da, Marmara Denizi'nin Silivri açıklarında 6,99 km derinlikte, Kuzey Anadolu fay sisteminin Kumburgaz bölümünün batı ucunda yanal bileşenli bir hareket ile gerçekleşti. Büyüklüğü farklı kaynaklarda 5.7 Mw ve 5.8 ML olarak ölçüldü. Depremin ardından 300'den fazla artçı sarsıntı gerçekleşti.

Depremin ardından okullar ve hastaneler boşaltıldı. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya okullarını gün boyu kapatıldığını bildirdi. AFAD hasar görmüş binalara dönülmemesini önerdi. Depremden 25 dakika sonra 4.1 büyüklüğünde artçı sarsıntı oldu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı ilk açıklamaya göre depremde 8 kişi yaralandı. Daha sonraki açıklamalara göre kalp hastası olduğu ifade edilen Meral Okur deprem esnasında kalp krizi sebebiyle öldü, toplam 43 kişi ise panik sebebiyle yaralandı.
Depremin ardından en büyüğü 4.1 olan 188 artçı deprem gerçekleşti. AFAD ihbar hattına 473 binanın hasarlı olduğu ihbarı geldi. Depremde Avcılar'da Hacı Ahmet Tükenmez Camisi'nin bir minaresi yıkıldı. Fatih'te bulunan İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi depremde ağır hasar aldı, ertesi gün tahliye edildi. Balat'ta koruma altındaki üç bina hasar gördü, aynı gün içerisinde belediye ekipleri tarafından kontrollü olarak yıkıldı. Sabiha Gökçen Havalimanı'na inişler pistin hasar alıp almadığının kontrolü için geçici olarak durduruldu, pist güvenliği kontrol edildikten sonra havalimanı yeniden iniş ve kalkışlara açıldı. AFAD'ın belirlemelerine göre Biruni Üniversitesi karşısındaki surlarda yıkıntı, bazı ilçelerdeki binalarda çatlaklar, Sultangazi ve Eyüp'te iki binada hasar tespit edildi. Ayrıca, Valilik depremden etkilenen sekiz okulun yıkılacağını açıklamıştır.

Deprem sonrasında Türk Telekom, Turkcell ve Vodafone şebekelerinde cep telefonu ses iletişiminde yoğunluk nedeniyle bir süre kesinti yaşandı. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, anılan şirketlere 21 Şubat 2020 tarihinde toplam 15 milyon 64 bin 874 TL idari para cezası verdi.
İmara açılan deprem toplanma alanları depremin ardından yeniden gündeme geldi.

Gebze Teknik Üniversitesi - Bilgilendirme Notu 2 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Üniversitesi "Silivri Depremi Ön İnceleme Raporu" ile ilgili haber (Habertürk) 2 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2020 Ege Denizi Depremi veya Uluslararası Sismoloji Merkezi'ndeki ismiyle Samos Depremi, 30 Ekim 2020'de TSİ 14.51'de meydana gelen, merkez üssü Yunanistan'ın Sisam Adası açıkları olan, yaklaşık 16 saniye süren 6,9 Mw büyüklüğündeki depremdir. Depreme en yakın nokta Sisam olmasına rağmen, en büyük yıkım 70 km (43 mi) kuzeydoğudaki İzmir'de yaşandı. İlde 700'den fazla bina ağır hasar aldı veya tamamen yıkıldı. Türkiye'de 117 kişi öldü, 1.034 kişi yaralandı; Yunanistan'da ise 2 kişi öldü ve 19 kişi yaralandı. Bu deprem, 2020 yılının en ölümcül depremi olup, aynı yıl Türkiye'yi sarsan üçüncü büyük depremdi. Ayrıca, beklenenden büyük bir tsunamiye yol açarak kıyı bölgelerinde ek hasara neden oldu.

Bölgedeki tektonik hareketler nispeten karmaşıktır; güneyde Afrika levhası, Helen Çukuru'ndaki Avrasya levhasının altına kuzeye doğru dalmaktadır. Doğudaki Anadolu Levhası, genellikle batı yönünde hareket ederek kuzey sınırı boyunca sağ-yanal faylanmayı, Kuzey Anadolu Fayı'nı ve Türkiye'nin güneydoğusunda sol-yanal faylanmayı yönlendirir. 30 Ekim depreminin meydana geldiği Ege Denizi bölgesi (genellikle Türkiye'nin batısı ve Güney Yunanistan), Helen Çukuru'nun güneye doğru ilerlemesi ile yönlendirilen kuzey-güney yönlü genişleme yaşamaktadır.

Ege Denizi'nde sık sık orta ile büyük depremler yaşanmaktadır ve 30 Ekim 2020 depreminin merkez üssünün 250 km içindeki bölge, son 100 yıl içinde 6 Mw'den büyük başka 29 depreme ev sahipliği yapmıştır. Bölgedeki aletsel olarak belgelenmiş olan en büyük deprem, Temmuz 1956'da Nakşa ve Santorini adaları arasında ve 30 Ekim 2020 tarihinde gerçekleşen depreminin güneybatısında meydana gelen 7,7 Mw büyüklüğündeki depremdir. 1956 depremi, 20. yüzyıl Yunanistan'ındaki en büyük depremdir. Bu 1956 depreminin bir sonucu olarak 13 dakika sonra 7,2 Mw büyüklüğünde artçı bir şokla beraber büyük bir tsunami, Amorgos ve yakındaki Santorini'de 53 ölüm, 100 yaralanma, büyük çapta hasarlar meydana gelmiştir. Daha yakın zamanlarda aynı bölge üzerinde daha önceden 6,9 Mw'lık 2014 Ege Denizi depremi ve 6,6 Mw'lık 2017 Ege Denizi depremi meydana gelmişti. 20 Temmuz 2017'deki depremde, Yunanistan ve Türkiye'de toplam 2 ölüm ve yüzlerce yaralanma bildirildi. Bu deprem sonrasında Muğla kıyılarında küçük çapta tsunami oluşmuştur. Oluşan tsunamide ortalama 30–40 cm dalga yüksekliği gözlenmiş, oluşan tsunami nedeni ile maddi hasarlar meydana gelmiştir. Yapılan saha çalışmalarında tsunaminin maksimum yüksekliği 1,9 m. olarak tespit edilmiştir.

Depremin büyüklüğünü Kandilli Rasathanesi 6,9 Mw, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) 6,6 Mw, Atina Jeodinamik Enstitüsü 6,7 ML, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) ve Avrupa-Akdeniz Sismoloji Merkezi 7,0 Mw olarak açıkladı. Deprem sonucu küçük çapta bir tsunami oluştu. Oluşan tsunami sonucu Seferihisar'da bir kişi boğularak öldü. Ayrıca depremin ardından en büyüğü 5,2 Mw olan 3.550 artçı deprem meydana geldi.
30 Ekim 2020'deki deprem, Ege Denizi'ndeki Avrasya tektonik plakasında sığ bir derinlikte normal faylanma sonucu meydana geldi. Yapılan odak mekanizması çözümlemeleri, depremin doğu-batı doğrultulu orta derecede eğimli normal bir fay üzerinde meydana geldiğini göstermektedir. Bu mekanizma, Ege Denizi'nde yaygın olan kuzey-güney yönlü genişlemeyi de göstermektedir. 30 Ekim 2020 depremi neredeyse tamamen normal faylanma üretti ve genel olarak bölgedeki geçmiş depremlerle tutarlı bir şekilde gerçekleşti. 30 Ekim 2020 depreminin konumu, Afrika levhasının Avrasya levhasına doğru yaklaşık yılda 10 mm hızla kuzeye hareket ettiği en yakın ana levha sınırının yaklaşık 250 km kuzeyindedir. Deprem, bu nedenle bir intraplate olarak kabul edilir.

Deprem ve deprem sonucu oluşan tsunami, Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde, Yunanistan'ın Kuzey Ege ve Güney Ege bölgelerinde can kayıplarına ve maddi hasarlara sebep oldu. AFAD'ın yaptığı açıklamaya göre, Türkiye'de 1'i boğulma sonucu olmak üzere toplam 117 kişi öldü ve 1.034 kişi yaralandı. İzmir'in Bayraklı ve Bornova ilçelerinde çok sayıda bina yıkıldı. 4 Kasım'da İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer, şehirde 15.000 kişinin evsiz kaldığını açıkladı. Yunanistan'da ise 2 kişi öldü ve 19 kişi yaralandı, Sisam Adası'ndaki Meryem Ana Kilisesi yıkıldı. Türkiye'deki toplam hasarın 400 milyon doların üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Rıza Bey Apartmanı - 36 ölü, 17 yaralı
Emrah Apartmanı - 32 ölü, 15 yaralı
Doğanlar Apartmanı - 15 ölü, 12 yaralı
Yağcıoğlu Apartmanı - 11 ölü, 7 yaralı
Karagül Apartmanı
Yılmaz Erbek Apartmanı - 11 ölü, 11 yaralı
Barış Sitesi - 11 ölü, 2 yaralı
Cumhuriyet Sitesi -

 ABD - ABD Büyükelçiliği, depremde ölenler için üzüntü duyduklarını belirtti.
 Almanya - Almanya Ankara Büyükelçiliği Twitter hesabından, "İzmir'deki depremin ardından düşüncelerimiz mağdurlar ve yakınlarıyla. Geçmiş olsun, İzmir!" mesajı yayımladı.
 Arnavutluk - Arnavutluk Büyükelçisi Kastriot Robo, "Bu zor zamanlarda dostlarımızın yanındayız." dedi.
 Avustralya - Avustralya Türkiye Büyükelçisi Marc Innes-Brown, geçmiş olsun dileklerini ileterek "Destek sağlamak üzere yoğun bir şekilde çalışan acil yardım ekiplerine en iyi dileklerimizi iletiyoruz." dedi.
 Endonezya - Endonezya Kızılhaçı Genel Başkanı ve Eski Endonezya Başkan Yardımcısı Jusuf Kalla taziyelerini paylaştı ve eğer gerekirse depremzedelerin tahliyesine yardım etmek için Endonezya Kızılhaçı gönüllülerini Türkiye'ye göndermeye hazır olduğunu söyledi.
 Azerbaycan
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı arayarak geçmiş olsun dileklerini iletti. Ayrıca Türkiye'ye her türlü yardımı göndermeye hazır olduklarını da belirtti.
Azerbaycan Millî Meclisi Başkanı Sahibe Gafarova da TBMM Başkanı Mustafa Şentop'a taziye dileklerini iletti.
 Birleşik Krallık - Birleşik Krallık Büyükelçisi Dominick Chilcott, taziye mesajını ileterek "Birleşik Krallık, her zaman olduğu gibi, bu zor zamanda da Türkiye'nin yanındadır." açıklamasında bulundu.
 Danimarka - Danimarka Büyükelçisi Danny Annan, depremde ölenler için üzüntü duyduğunu belirterek "Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı, yararılara acil şifalar diliyorum." dedi.
 Fransa - Fransa İçişleri Bakanı Gérald Darmanin, Ege Denizi'nde gerçekleşen depremden dolayı Türkiye ve Yunanistan'a, ülkelerin ihtiyacı hâlinde yardımların anında ulaştırılacağını belirtti.
 İsrail - İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, deprem bölgesine arama kurtarma ekibi gönderilmesi ve Sahra Hastanesi kurulması için hazır olduklarını belirtti.
 Katar - Katar Büyükelçiliği, "Türkiye'nin İzmir ilinde meydana gelen depremden dolayı Türk hükûmetine ve kardeş Türk halkına taziye ve başsağlığı dileklerini sunar, yaralılara acil şifalar temenni eder." açıklamasında bulundu.
 Kazakistan
Kazakistan Meclis Başkanı Nurlan Nigmatulin, "Bu trajik anda kardeş Türk halkının yanında olduğumuzu ve kederlerini paylaştığımızı belirterek yaralılara acil şifalar dileklerimi iletiyorum. Türkiye halkına sabır ve metanet diliyorum." dedi.
Kazakistan Dışişleri Bakanı Muhtar Tleuberdi, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'na mesaj iletti. Mesajında, "Yeri doldurulamaz kederi paylaşarak yakınlarını kaybeden yaslı ailelere en derin taziyelerimi sunarım. Allah vefat edenlere rahmetiyle muamele eylesin. Yaralılara ise acil şifalar dileklerimi iletiyorum. Kardeş Türk halkının esenliği için her zaman dua ediyoruz." açıklamasında bulundu.
 Kosova - Kosova Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, İzmir'de meydana gelen trajediden duyduğu üzüntüyü ifade ederek "Dualarımız hayatını kaybedenler ve yaralıların yakınlarıyla, Kosova bu zor zamanda Türk halkı ve devletinin yanındadır." ifadelerini kullandı.
 Kuzey Kıbrıs - KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı arayarak geçmiş olsun dileklerini iletti.
 Macaristan - Macaristan Büyükelçisi Viktor Matis, "İzmirlilere geçmiş olsun dilerim." mesajını paylaştı.
 Pakistan - Pakistan Dışişleri Bakanlığı, "Halkımız her zaman Türk kardeşlerimizle beraberdir. Dayanışma içindeyiz. Dualarımız sizinle." dedi.
 Rusya
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a taziye ve geçmiş olsun mesajını iletti.
Rusya Büyükelçiliği, "İzmir Seferihisar'da meydana gelen deprem dolayısıyla Türkiye’ye geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz, can kaybının yaşanmamasını temenni ediyoruz." açıklamasını yaptı.
 Özbekistan - Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, depremde ölenler için taziye mesajını iletti.
 Ukrayna - Ukrayna Büyükelçisi Andrii Sybiha, ölenlere rahmet, yaralananlara da acil şifalar diledi.
 Yunanistan - Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Türkiye Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'na geçmiş olsun dileklerini iletti.

 Avrupa Birliği
AB Konseyi Başkanı Charles Michel: "Ege Denizi'nde Yunanistan ve Türkiye açıklarındaki güçlü depremle ilgili gelişmeleri yakından takip ediyoruz." dedi.
AB Türkiye Delegasyonu Başkanı ve Büyükelçi Nikolaus Meyer-Landrut da depremzedeler için derin üzüntü duyduğunu belirterek "AB, deprem mağdurlarının ailelerine başsağlığı diler, yaralıların bir an önce iyileşmelerini temenni eder. AB, Türkiye'nin yanındadır." dedi.
 NATO - NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye ve Yunanistan'a yardım için hazır olduklarını belirtti.
 Türk Devletleri Teşkilatı - Türk Konseyi Genel sekreteri Bağdad Amreyev; Türk Keneşinin, Türk halkının yanında olduklarını belirterek taziye mesajı yayımladı.

2020 Elazığ depremi, 24 Ocak 2020 tarihinde yerel saatle 20.55'te Türkiye'nin Elazığ ilinde meydana gelen ve başta Elazığ ve Malatya olmak üzere tüm Doğu Anadolu Bölgesini etkisi altına alan merkez üssü Elazığ'nın Sivrice ilçesine bağlı Çevrimtaş köyü olan ve yaklaşık 22 saniye kadar süren deprem. Kandilli Rasathanesi depremin büyüklüğünü 6,5 Mw, USGS ise 6,7 Mw olarak açıkladı.

Deprem Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde, Anadolu ve Avrasya plakaları arasındaki sınırda meydana geldi.
Depremin büyüklüğü Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü tarafından büyüklüğünü 6,5 Mw, USGS tarafından 6,7 Mw, AFAD tarafından 6,8 Mw, Avrupa deprem araştırma şirketi EMSC tarafından 6,8 Mw olarak açıklandı. USGS depremin derinliğini 10 kilometre, EMSC ise 15 kilometre olarak açıkladı.
Deprem; Adıyaman, Adana, Batman, Bingöl, Çorum, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Malatya, Mardin, Osmaniye, Samsun, Sivas, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Tokat ve Tunceli gibi birçok il ve Irak, İran, İsrail, Lübnan ve Suriye'de de hissedildi.

Depremde Elazığ, Malatya, Kahramanmaraş, Diyarbakır, Şanlıurfa, Adıyaman ve Batman'da bazı binalar yıkıldı. Depremin kırsal bölgelere olan yakınlığı nedeni ile nihai hasarın tespitinin zaman alacağı belirtildi.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, son açıklamasında 37'si Elazığ, 4'ü Malatya'da olmak üzere 41 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.
Depremin ardından ilk açıklamaları yapan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun açıklamalarına göre, 41 kişi öldü ve 1.466 kişi hafif ve orta derecede yaralandı. Bazı binalar yıkıldı.
NTV canlı yayınına katılan Elazığ Valisi Çetin Oktay Kaldırım, kent genelinde 3 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Malatya Valisi Aydın Baruş da "Malatya'daki depremde şu ana kadar toplam 3 vatandaşımız öldü. Doğanyol, Pütürge ve Kale ilçelerimizde toplam 45 kişi yaralandı." açıklamasında bulundu. Vali Baruş, ilerleyen saatlerdeki açıklamasında Malatya'daki ölü sayısının 5'e yükseldiğini açıkladı. Gece saatlerinde Anadolu Ajansı ve AFAD tarafından yapılan açıklamada Elazığ'da 8 ölü ve 12 yaralı, Malatya'da 6 ölü ve 45 yaralı bulunduğu belirtildi.
Saat 01.40'ta açıklamalarda bulunan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yaptıkları açıklamada Elazığ'da 13 ölü ve 2'si ağır 405 yaralı, Malatya'da 4 ölü ve 3'ü ağır 148 yaralı toplam 18 ölü, 553 yaralı olduğunu açıkladı. Soylu, ayrıca Elazığ'da 30 kişinin göçük altında olduğunu belirtti. Enkaz altından kurtarılanların sayısı 45'e yükseldi.
AFAD'ın son açıklamasında, enkaz altından 40 kişinin sağ olarak kurtarıldığı bildirildi. Elazığ'da 655, Malatya'da 226, Diyarbakır'da 32, Adıyaman'da 25, Batman'da 6, Kahramanmaraş'ta 37, Şanlıurfa'da 50 olmak üzere toplamda 1.103 kişi hastaneye başvurduğu belirtildi.
AFAD, Elazığ'da meydana gelen depremde 41 kişinin hayatını kaybettiğini, enkazdan sağ kurtarılan kişi sayısının 45 olduğunu, 1.607 kişinin ise hastanelere başvurduğunu açıkladı.
Kahramanmaraş'ta bir kişi, Adıyaman'da bir kişi ve Diyarbakır'ın Bismil ilçesinde bir kişi deprem sebebiyle kalp krizi sonucu öldü.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum'un açıklamalarına göre Elazığ'da 5, Malatya'da 25 bina yıkıldı. AFAD'ın son açıklamalarına göre toplamda 76 bina yıkılırken ilk tespitlere göre; 645 binada ağır, 409 binada ise hafif ve orta hasar var, 12 bina ise acil yıkılacak durumda.
Şehrin takımı olan Elazığspor 2019-20 2. Lig'den çekilmiş fakat TFF'nin aldığı karar doğrultusunda 2020-21 2. Lig sezonunda oynamasına karar vermiştir. Elazığspor kalan tüm maçlarda hükmen yenik sayılmıştır.
Yerleşim yerlerine göre ölüm ve yaralanma sayısı:

Depremin ardından büyüklükleri 1,8 ile 5,4 arasında değişen 1.140 artçı sarsıntı meydana geldi. Bunların 13'ü, 4 ve üzeri büyüklükteydi. Bu artçı şokların merkez üsleri Elazığ'ın Sivrice ve Baskil ilçeleri ile Malatya'nın Kale, Pütürge, Doğanyol ve Battalgazi ilçeleri olarak tespit edilmiştir.

Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, ordunun gerektiğinde yardım yapmaya hazır olduğunu açıkladı.
AFAD, 8 ildeki lojistik depolarından bölgeye 1689 çadır, 1656 yatak ve 9 bin 200 battaniye sevk edildiğini bildirdi.
Bakan Kasapoğlu'nun talimatıyla Elazığ ve Malatya'daki KYK yurtları, Gençlik Merkezleri ve spor salonları vatandaşların hizmetine açıldı.
Malatya Valisi Aydın Baruş, "Pütürge ilçemizde yaklaşık 400 kişi kapasiteli yurdumuzu vatandaşlarımızın barınması için açıyoruz." açıklamasında bulundu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi 10 arama kurtarma aracı, 3 bin kişiye hizmet verecek yemek tırı, su tankı, soğuk gıda kamyonu, açık kasa kamyonlar, 66 itfaiye personeli, 8 aşçı, 8 şoför ve iki yardımcı personelin yer aldığı bir ekibi Elazığ'a gönderdi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi 3 karavan, 1 çok maksatlı kurtarma aracı, 1 kurtarma aracı, 1 komuta otobüsü, 2 adet hizmet aracı, 3 K9 köpeği ve 1 K9 aracı olmak üzere 9 araç ve 40 personeli  ve ek olarak 5.000 vatandaşa sıcak yemek sağlamak üzere BELPA ve EGO Genel Müdürlüğü mutfak ekipleri de gönderildi.
İzmir Büyükşehir Belediyesi, Tunceli'de bulunan 11 kişilik arama kurtarma ekibini bölgeye gönderdi. Ayrıca 3 adet tam donanımlı deprem konteyneri, 4 adet AKS arama kurtarma ve sağlık aracı, 1 adet komuta kontrol aracı, 3 köpekli arama ekibi ve 1 adet 4x4 hizmet aracı olmak üzere toplam 35 personel ile 9 araç Elazığ'a hareket etmek üzere bekletildi.
Antalya Büyükşehir Belediyesi bölgeye 21 kişilik arama kurtarma ekibi, mobil aşevi ve battaniye gönderdi.
Mersin Büyükşehir Belediyesi arama-kurtarma faaliyetleri için 3 araç, 2 arama-kurtarma köpeği ve toplam 11 personeli görevlendirdi.
Kayseri Büyükşehir Belediyesi 2 iş makinesi, 4 personel; AFAD 2 araç, 12 personel; itfaiye 3 araç, 8 personel; İl Sağlık Müdürlüğü 3 ambulans, 9 personelini deprem bölgesine gönderdi.
Elazığ Belediyesi; 6,8 büyüklüğündeki depremin ardından Twitter adresinden acil kan çağrısında bulundu.
Türk yardım kuruluşları etkilenen bölgelere ekipler gönderdi. Kızılay Erzurum Bölge Müdürlüğünden depremin vurduğu Elazığ'a 5 bin kişi kapasiteli mobil mutfak kurulması için ekipmanın sevk edildiği öğrenildi.
Aksaray Belediyesi 2 tır gıda, battaniye, çocuk bezi, ısınma gereçleri gönderdi.
Adana Büyükşehir Belediyesi 4 itfaiye aracı ve kurtarma ekibi gönderdi.
Çankaya Belediyesi battaniye, bebek bezi, gıda kolisi, ısıtıcı içeren tırlarını bölgeye gönderdi.

 ABD: ABD Dışişleri Bakanlığı da deprem nedeniyle hayatını kaybedenler için başsağlığı mesajı yayımladı. Bakanlığın Twitter hesabından yapılan açıklamada, "Korkunç depremin ardından düşüncemiz Türkiye'deki dostlarımız ve müttefiklerimizle. Bu trajedide sevdiklerini kaybeden herkese başsağlığı diliyoruz." ifadeleri kullanıldı.
 Arnavutluk: Dışişleri Bakan Vekili Gent Cakaj ve Savunma Bakanı Olta Xhaçka Elazığ'daki depremden üzüntü duyduklarını ifade ederek destek mesajı paylaştı.
 Avrupa Birliği: AB Delegasyonu Twitter hesabından yaptığı açıklamada "AB Türkiye Delegasyonu olarak bugün gerçekleşen depremden etkilenen herkese geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Depremde yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz. AB, Türkiye'nin yanındadır." ifadelerini kullandı.
 Azerbaycan: Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev taziye mesajında "Sayın Cumhurbaşkanı, Sevgili kardeşim. Bu, zor zamanda her türlü yardımı sağlamaya hazır olduğumuz belirtmek isterim. Hayatını kaybedenlerin ailelerine, yakınlarına ve Türk halkına, kendi ve Azerbaycan halkı adına taziye dileklerini iletiyor, yaralılara acil şifa diliyorum. Allah rahmet etsin.” ifadelerini kullandı.
 Birleşmiş Milletler: Genel Sekreter Antonio Guterres, Elazığ'da meydana gelen depremle alakalı Türk hükûmetine ve hayatını kaybedenlerin yakınlarına taziyelerini iletirken yaralılara acil şifa diledi. Guterres, "Birleşmiş Milletler'in Türkiye ile dayanışma içinde olduğunu ve destek teklifinde bulunduğunu" ifade etti.
 Bosna-Hersek: Devlet Başkanlığı Konseyinin Boşnak üyesi Šefik Džaferović, Recep Tayyip Erdoğan'a gönderdiği taziye mesajında "Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülkenizde meydana gelen trajik deprem haberini büyük bir üzüntü ile öğrendiğimi ifade etmek istiyorum. Dualarımızla Türk halkının yanındayız. Size, Türk halkına ve özellikle depremde yaşamlarını yitirenlerin ailelerine başsağlığı, yaralılara da acil şifalar diliyorum" ifadelerini kullandı.
 İran: Ankara Büyükelçisi Muhammed Farazmand, sosyal medyadan "Dost ve kardeş Türkiye devlet ve halkına, özellikle Elazığ'daki kardeşlerimize başsağlığı diliyoruz. Yüce Allah'tan hayatlarını kaybedenlere rahmet ve aileleri için de sabır, yaralananlara da acil şifalar diliyoruz." paylaşımında bulundu.
 İtalya: İtalya Dışişleri Bakanlığı'nın Twitter hesabından yapılan paylaşımda, Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio'nun dün akşam Elazığ ve Malatya'da yaşanan deprem sonrasında Türk mevkidaşına, İtalya'nın taziyelerini ve desteğini belirttiği kaydedildi.
 Kazakistan: Kazakistan devlet başkanı Kasım Cömert Tokayev ve Elbaşı Nursultan Nazarbayev taziye mesajlarında "Bu ağır imtihan anında acılarınızı paylaşıyor, tüm Kazak halkı ve şahsım adına Zat-ı Devletlerine ve kardeş Türk halkına başsağlığı ve sabır diliyorum." ve "Böylesine zor bir anda vefat edenlerin yakınlarının ve tüm Türkiye halkının kederini paylaşıyor, başsağlığı dileklerimi iletiyorum. Yaralıların ivedilikle iyileşerek ailelerine dönmelerini temenni ediyorum." ifadelerini kullandılar.
 Kuzey Kıbrıs: Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı sosyal medyadan yazdığı mesajda "Şahsım ve Kıbrıs Türk halkı adına yaşamını yitiren kardeşlerimize Allah'tan rahmet, geride kalanlarına ve tüm Türk ulusuna başsağlığı ve sabırlar dilerim." dedi. Başbakan Ersin Tatar, Cumhuriyet Meclisi Başkanı Teberrüken Uluçay, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, İçişleri Bakanı Ayşegül Baybars ve Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Taçoy da destek ve başsağlığı mesajları yayınladı.
 Kosova: Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda destek göndermeye hazır olduklarını belirtti.
 Kuzey Makedonya: Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski, Twitter hesabında dep

2020 İran-Türkiye depremleri, 23 Şubat 2020 tarihinde merkez üssü İran'ın Batı Azerbaycan Eyaleti'nin Hoy şehri olan, Türkiye'nin Van ilinin Saray ilçesinin 25 km güneydoğusunda yerin 6.4 km altında richter ölçeği'ne göre 5.8 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. Bu depremden 10 saat sonra 5.9 Mw büyüklüğünde ikinci bir deprem daha meydana geldi.
Depremler sonucunda Türkiye'de 10 kişi öldü, 50 kişi ise yaralandı. İran tarafında ise 75 kişi yaralandı.

Güneyinde Arap, güneybatısında Afrika levhası, kuzeyinde Avrasya ve doğusunda da Hint deprem plakaları arasında sıkışan İran'ın %90'ı aktif deprem fayları üzerinde bulunmaktadır. Depremin bulunduğu bölgede, Arap levhası Avrasya levhası'nı yılda yaklaşık 26 mm hızla kuzeye doğru itmektedir. İki plakanın çarpışması yıkıcı depremlere ve İran'ın kuzeybatısındaki Zagros Dağları'nın her yıl 2.6 santimetre yükselmesine neden olmaktadır.
1930 yılında Batı Azerbaycan Eyaletinin Salmas şehrinde meydana gelen 7.1 büyüklüğündeki depremde 1360 ile 3000 arasında insan öldü. 2020 depremlerinin güneyindeki Kirmanşah Eyaleti'nde 12 Kasım 2017 tarihinde meydana gelen 7.3 büyüklüğündeki depremde ise 620 kişi öldü, 8000'den fazla kişi ise yaralandı.

İlk deprem 23 Şubat 2020'de İran Standart Saati ile 09:23'te meydana geldi. Ana depremden on dakika önce Türkiye-İran sınır bölgesinde 3.3 ve 3.4 Mw büyüklüklerinde iki öncü deprem kaydedildi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü depremin merkez üssünü İran-Türkiye sınırındaki Hoy şehrinin Kotur kasabası, depremin büyüklüğünü ise 5.8 Mw, derinliğini ise 5 km olarak ölçtü. Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ise büyüklüğü 5.9 Mw ve derinliğini 5.2 km olarak bildirdi. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu depremin büyüklüğünü 5.7 Mw, merkez üssünü Van ilinin Saray ilçesinin 25 km güneydoğusu olduğunu ve yerin 6.4 km altında gerçekleştiğini açıkladı. Tahran Üniversitesi Sismoloji Merkezi de depremin büyüklüğünü 5.7 Mw ve derinliğini ise 6 km olarak duyurdu. Deprem, İran ve Türkiye ile birlikte Ermenistan ve Azerbaycan'dan da hissedildi.
Ana depremden 10 saat sonra İran Standart Saati ile 19:30'da  merkez üssü Hoy şehrinin Zerabad bölgesi olan 5.9 büyüklüğünde ikinci bir deprem daha meydana geldi. AFAD depremin büyüklüğünü 5.9 Mw olarak duyururken merkez üssünü Başkale ilçesinin Kaşkol köyünün 17 km uzağı olarak açıkladı. USGS bu depremin aletsel büyüklüğünü 6.0 Mw olarak ölçerken derinliğini 10 km olarak yayınladı. Kurum, odak noktasını önceki depremde olduğu gibi Saray ilçesinin 25 km güneydoğusu olarak tespit etti. Deprem Van ilinin yanı sıra Hakkâri'de de hissedildi. Depremler sonrasında yedisi 4.0 Mw'den büyük 66'dan fazla artçı deprem kaydedildi.

Depremler sonucunda Türkiye'de 10 kişi yaşamını yitirdi, 50 kişi ise yaralandı. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yaptığı ilk açıklamada depremde 9 kişinin öldüğünü, 37 vatandaşın yaralandığını, 8'inin durumunun kritik olduğunu ve geri kalan yaralıların hayati tehlikesinin bulunmadığını açıkladı. Depremde en büyük hasarı Van'ın Başkale ve Saray ilçeleri aldı. Van Başkale'ye bağlı sınır köyleri Kaşkol, Güvendik, Gelenler ve Özpınar köylerindeki tek katlı kerpiç evler ve ahırların büyük bölümü yıkıldı. Van Tarım Orman İl Müdürlüğü, Başkale köylerinde yıkılan ahırlar nedeniyle toplamda 1858 küçükbaş, 36 büyükbaş ve 4 tek tırnaklı hayvanın telef olduğunu açıkladı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, ilk tespitlere göre 254 konut ve 297 ahırın yıkıldığını ve 694 yapının da ağır hasarlı olduğunu açıkladı. Ayrıca kalıcı konutların yapımı için çalışma başlatıldığını ekledi.
İran'da ise 75 kişi yaralandı. İranlı bir yetkili, depremden 43 köyün etkilenmiş olabileceğini açıkladı. Yetkili, bu köylerin bazılarında %10 ile %1,0 arasında hasar oluştuğunun belirtildiğini ancak şu ana kadar can kaybı olmadığını ifade etti.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, deprem nedeniyle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a taziye mesajı gönderdi. Van'da can kayıpları ve yaralıların olduğunu öğrenmekten büyük üzüntü duyduğunu belirten Aliyev, kendisi ve Azerbaycan halkı adına Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, hayatını kaybedenlerin ailelerine, yakınlarına ve Türk halkına başsağlığı temennisinde bulundu, yaralılara şifa diledi. Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ın Ankara Büyükelçilikleri Twitter hesaplarından paylaştıkları mesajlarda depremde hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı mesajı yayımladılar. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti başbakanı Ersin Tatar Twitter'dan paylaştığı mesajda “..Ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar, milletimize başsağlığı diliyorum.” ifadelerine yer verdi. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı hayatını kaybedenler için taziye mesajı yayımladı ve depremden etkilenen Türkiye ve İran ile dayanışma içerisinde olduğunu belirtti. Pakistan Dışişleri Bakanlığı da basın açıklaması yayımladı ve hayatını kaybedenler için başsağlığı dileyerek, kardeş Türkiye ve İran halklarının yanında olduğunu ve olası tüm destek ve yardım faaliyetlerine hazır olduğunu açıkladı.
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) depremden etkilenen Van'da yürütülen çalışmalarda kullanılmak üzere 3 milyon lira acil durum ödeneği gönderdi. Deprem sonrası arama kurtarma çalışmalarında 231 personel görev aldı, 39 araç ve 54 iş makinesi kullanıldı. AFAD depremzedelere ayrıca 2 bin 680 aile çadırı, 20 genel maksat çadırı, 6 bin 120 battaniye, 616 yatak, 360 uyku seti, 3 bin 288 ısıtıcı ve soba ulaştırdı. Depremler sonrası dışarıda kalanlar için 133 bin kişilik sıcak yemek ve 1758 kumanya dağıtıldı.
2020 depremleri ile ilgili ayrıntılı sismolojik çalışmalar Tectonophysics dergisinde 2022 yılındaki bir makalede yayınlandı.

2022 Buca depremi, 4 Kasım 2022 saat 03:29'da merkez üssü İzmir'in Buca ilçesi olan 4,9 büyüklüğünde gerçekleşen deprem. Kandilli Rasathanesi depremin büyüklüğünü 4,9 Mw olarak tespit etti.
Deprem yaklaşık olarak 7 saniye sürdü. Buca Fayı üzerinde yerin 5 km altında gerçekleşti. Buca Fayı Buca Gölet'ten başlar ve Gaziemir'e doğru uzanır. Buca'nın güneyinde doğu-batı uzantılı bir fay hattıdır. Uzunluğu 5 km civarındadır. Deprem İzmir başta olmak üzere Manisa, Balıkesir, Denizli, Aydın gibi çevre illerden de hissedildi. Deprem esnasında biri yüksekten atlama sonucu ve biri de kalp krizi sonucu iki kişi öldü. Konak'ta ise bir cami minaresi yıkıldı. 20 binada ise çatlaklar oluştu.
4,9 büyüklüğündeki depremden sonra büyüklükleri 1,00 ile 2,7 arasında değişen 80 adet artçı deprem meydana geldi.
Meydana gelen depremden sonra, Buca ile Kısıkköy arasında İzmir için yıkıcı olabileceği öne sürülen deprem fırtınası geliştiği iddia edildi.

2022 Düzce depremi, 23 Kasım 2022 tarihinde TSİ 04:08'de merkez üssü Düzce Gölyaka'da gerçekleşen deprem. Depremin büyüklüğünü Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu 6.1, AFAD 5.9, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ise 6.0 olarak kaydetti. Deprem, İstanbul, Bolu, Bilecik, Eskişehir, Ankara, Yalova, Çankırı, Kastamonu, Kırıkkale, Bartın, Kocaeli, Karabük ve Sakarya'dan da hissedildi.

23 Kasım 2022 tarihinde Sarıdere-Gölyaka-Düzce merkez üssünde yerel saat ile 04:08'de aletsel büyüklüğü Ml=6.0 (Mw  6.0) olan şiddetli bir deprem meydana geldi. Depremin odak derinliği yaklaşık 10.6 km civarında olup sığ odaklı bir depremdi. Deprem Düzce ili ve ilçeleri ili başta olmak üzere Marmara, Batı Karadeniz, Ege ve İç Anadolu Bölgelerinde hissedildi.

Deprem meydana geldikten sonra saat 09.05 itibarıyla; En büyüğü 4,3 olmak üzere 261 artçı sarsıntı yaşandı. AFAD tarafından deprem bölgesine yardım gönderildi.

Deprem sonucu Düzce kent genelinde 37 kişi, İstanbul'da 2 kişi, Zonguldak'ta 10 kişi, Sakarya'da 26 kişi, Bolu'da 14 kişi ve Bursa'da 4 kişi olmak üzere toplamda 93 kişi yaralandı. Depreme yakalanan 1 kişi kalp krizi sebebiyle, 1 diğer kişi ise deprem paniği ile kaçarken düşerek merdivene kafasını çarpması sonucu beyin kanaması geçirerek öldü.

Düzce, Bolu ve Sakarya'da tüm okullarda eğitime bir gün ara verildi. Düzce'de eğitime ara 5 Aralık'a kadar sürdürüldü.

2025 Balıkesir depremleri, 10 Ağustos ve 27 Ekim 2025 tarihlerinde merkez üssü Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde 6,1 Mw ve 6,0 Mw büyüklüklerinde meydana gelen depremlerdir. Depremlerde toplam 2 kişi öldü ve 55 kişi yaralandı.
Depremlerde toplam 733 bina ağır hasar aldı veya yıkıldı. Depremler; İstanbul, İzmir, Yalova, Tekirdağ, Manisa, Bursa ve diğer illerde de hissedildi. Depremler, y. 5-12 kilometre derinlikte gerçekleşti. Depremlerin tahmini şiddetleri IX (Çok Yıkıcı) ve VIII (Yıkıcı)'dır. 
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Uraloğlu, ilk depremden sonra internet hattının çökmediğini açıkladı ancak deprem sonrası baz istasyonlarındaki yoğunluktan ve diğer sebeplerden dolayı bölgesel GSM operatörleri sorunları yaşandığı bildirildi.

Balıkesir, Anadolu levhasının kuzey sınırını oluşturan, 1.200 km uzunluğunda sağ yanal kayma fay zonu olan Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın (KAFH) batı ucuna yakın bir konumdadır. Anadolu levhası, Arap levhasının kuzeye doğru hareketi nedeniyle Avrasya levhasına göre batıya doğru itilmektedir. Levha, batıda Saros Körfezi'nden doğuda Karlıova'ya kadar uzanır Fay zonunun batı ucu iki ana kolardan oluşur ve bunların kuzeyi Marmara Denizi'nden geçmektedir. Yaklaşık 13-11 milyon yıl önce Anadolu'nun doğu kesiminde oluşmaya başlayan fay, yavaş yavı batıya doğru yayılmıştır. Fay, yaklaşık 200.000 yıl önce Marmara Denizi'ne ulaşmıştır. Batı ucunda ayrı fay kolları oluşmadan önce, bölge Miyosen döneminin sonlarına kadar geniş bir bölgede yaygın kavma hareketlerinden etkilenmiştir.
Kuzey Anadolu Fay Hattı'ndaki son güçlü depremler 1999 yılında meydana gelmiştir. Bunlar sırasıyla; 17 Ağustos ve 12 Kasım'da meydana gelen Gölcük ve Düzce depremleridir. Kasım 2022'de Düzce'nin batısında 6,1 Mw büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından yapılan açıklamada ilk depremin büyüklüğünün 6,1 olduğu ve merkez üssünün Balıkesir'in Sındırgı ilçesi olduğu bildirilmiştir ve Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (ABDJAK) depremin büyüklüğünün 6,0 Mw olduğunu açıkladı. Depremin merkez üssü Balıkesir'in Bigadiç ilçesinin güney-güneybatısında 10 km uzaklıkta bulunuyordu. Kandilli Rasathanesi depremin merkez üssünün Alakır, Sındırgı'nın yakınlarında olduğunu ve 6,3 km derinlikte meydana geldiğini açıkladı. Depremin merkez üssü, 1969 Demirci depreminde olduğu düşünülen Simav fay zonunun batı ucuna yakın bir noktada yer almaktadır. Deprem, Simav Zonu'nda bulunan Sındırgı Segmentindeki 20-25 km'lik kısmında olmuştur.
İlk depremin maksimum Mercalli şiddet ölçeği VIII (Yıkıcı) veya IX (Çok yıkıcı) olarak açıklandı ve İstanbul, İzmir, Aydın, Eskişehir ve Tekirdağ gibi depremin meydana geldiği merkez üssünden uzak yerlerde de hissedildi. 13 Ağustos'ta TSİ ile 9.30 itibarıyla 1.235 artçı sarsıntı kaydedildi ve bunların 19'u 4,0 büyüklüğün üzerindeydi.
6,1 büyüklüğündeki ilk depremden önce, önceki üç gün boyunca büyüklüğü >3 olan üç öncü deprem meydana gelmiştir.

Deprem sonucunda 68 mahallede hasar meydana gelmiş, 16 bina (12'si metruk) yıkılmış, 2 caminin minaresi çökmüştür. Deprem, Balıkesir başta olmak üzere 12 ilde hissedilmiştir. Depremin ardından bölgedeki kişilerin bir kısmı çadırlarda kalmayı tercih etmiş, bazıları ise evlerine dönmüştür.
Yetkililer ve bilim insanları, depremin İstanbul'a uzak konumda bulunduğunu, bu nedenle kenti doğrudan etkilemeyeceğini ancak Manisa için risk oluşturabileceğini belirtmiştir. 
Deprem sonucu yıkılan binanın enkazında kalan 81 yaşındaki Nihat Önbaş ve Manisa'da bir camiyi kontrol eden Mevlüt Altıngeyik ölmüştür. Camiyi kontrol eden diğer inşaat işçisi artçı sarsıntı sırasında tuğla parçalarının düşmesi sonucu yaralanmıştır. Depremde toplam 29 kişi ise yaralanmıştır. Yaralıların hayati tehlikesi bulunmadığı açıkladı. 
AFAD ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı verilerine göre depremde 152 binada yer alan 265 bağımsız bölüm ağır hasarlı veya yıkık olarak açıklanmıştır. İlk tespitlere göre Sındırgı ilçesinde 1 yıkık, 13 ağır hasarlı ve 61 az hasarlı yapı bulunmuştur. Hasar tespitlerinin tamamlanmasının ardından toplamda 729 bina ve 1.036 bağımsız bölümün ağır hasarlı ya da yıkılmış olduğu açıklanmıştır. Kırsal bölgelerde de zarar görülmüş; Alacaatlı köyünde 9 bina (7'si metruk), Gölcük köyünde ise 6 bina (4'ü metruk) hasar görmüştür.

Yerlikaya, deprem sonrasında 4 binanın yıkıldığını ve göçük altında kimsenin olmadığını açıkladı. Yıkılan binalar arasında Sındırgı'nın Alacaatlı köyünde en az bir ev yıkıldı ve düşen bir duvar bir araca zarar verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan deprem hakkında "AFAD'ımız başta olmak üzere ilgili birimlerimiz sahada inceleme ve kontrol çalışmalarını titizlikle sürdürmektedir. Biz de süreci yakından takip etmekteyiz." açıklamasını yaptı. KRDAE, depremin şiddetini VIII (Yıkıcı) olarak açıkladı. Sındırgı Belediye Başkanı Serkan Sak 5 binanın yıkıldığını açıkladı. Binaların iki veya üçünün kullanılmadığı bildirildi. Depremin ardından Balıkesir'de eğitim-öğretime bir günlüğüne ara verildi. Depremden etkilenenler için kamu binalarının geçici olarak barınma için açıldığını açıkladı. Balıkesir Valisi 22 kişinin hastaneye gittiğini açıkladı. İç İşleri Bakanı Yerlikaya gece yarısı depremin merkezi Sındırgı'ya gittiğini açıkladı.
Depremin ardından Okan Tüysüz "6.1 büyüklüğündeki deprem yaklaşık olarak Nagasaki atom bombasına eşdeğerdir" açıklamasını yaptı. Sağlık Bakanı Memişoğlu depremde yaralanan 26 kişinin hastane işlemlerinin bittiğini açıkladı. 1 Kasım 2025'te alınan karar ile "Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi" ilan edildi.

Depremin ardından bölgede çok sayıda artçı sarsıntı meydana gelmiştir. AFAD, ilk değerlendirmelere göre 12 Ağustos itibarıyla 17'si 4,0 üzerinde olan 879 artçı sarsıntı kaydedildiğini açıklamıştır. Bölgedeki hareketlilik devam etmiş olup, 20 Ağustos itibarıyla 19'u 4,0 üzerinde olan yaklaşık 4.000'e yakın artçı sarsıntı olduğu açıklanmıştır. 24 Ağustos'ta 7 kilometre derinliğinde olan peş peşe 4,8, 4,2 ve 4,3 şiddetinde üç artçı deprem olmuştur.
27 Ağustos'da 4,4 şiddetinde artçı deprem olduğu açıklanmıştır.
7 Eylül 2025'te Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde 4,9 Mw büyüklüğünde deprem meydana gelmiştir. Bu artçı deprem, büyük depremden sonra kaydedilen en büyük depremdir.
AFAD; 29 Eylül'de, deprem hakkında yayınladığı raporda, 11,010 artçı deprem olduğu, 10,966 artçı depremin <4 büyüklüğünde, 4.0≤M<5.0 büyüklüğü arasında 44 artçı depremin olduğunu, 5.0≤M<6.0 büyüklüğü arasında artçı deprem olmadığını ve 4,0'dan büyük toplam 19 tane daha artçı deprem gerçekleştiğini açıklamıştır.

Depremin meydana geldikten bir saat içinde, en büyüğü  4,2 Mw olmak üzere toplam 26 artçı sarsıntı kaydedildi. KRADE, depremden iki gün sonra ikinci depremin ardından toplam 675 artçı depremin olduğunu açıklamıştır.
3 Kasım'da saat 15.35'te 5,0 büyüklüğünde artçı deprem oldu. Depremin ardından Sındırgı Belediye Başkanı Sak, binalarda hasar meydana geldiğini söyledi ve Sındırgı'nın "Afet Bölgesi" ilan edilmesi gerektiğini söyledi.

 Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a taziyelerini iletti ve "Türkiye'nin Balıkesir ilinde meydana gelen depremden derin endişe duyuyoruz. Etkilenen tüm kardeşlerimize dualarımızı iletiyor, Türk kardeşlerimizin güvenliği ve refahı için dua ediyoruz." açıklamasını yaptı.

Türkiye'deki depremler listesi
1919 Ayvalık depremi
1953 Yenice-Gönen depremi
2025 İstanbul depremi
1898 Balıkesir depremi

23 Nisan 2025 tarihinde merkez üssü İstanbul'un Silivri ilçesi açıklarında, Marmara Denizi'nde  6,1 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu ise depremin büyüklüğünü 6,2 Mw olarak açıklarken, sarsıntının şiddeti mercalli şiddet ölçeğine VIII (yıkıcı) olarak tespit edildi. Yerin 15.2 km derinliğinde gerçekleşen ve 13 sn süren sarsıntı sonucunda 450'den fazla artçı deprem kaydedildi. Başta İstanbul'un ilçeleri olmak üzere; Tekirdağ, Yalova, Kocaeli, Kırklareli, Bursa, Edirne, Balıkesir, Sakarya ve Düzce'den de hissedilen depremin ardından çoğu panik atak ve yüksekten atlama sebebiyle 359 kişi yaralandı, 1 Özbek vatandaşı ise korkuya bağlı bir kalp krizi nedeniyle öldü.

Kuzey Anadolu fay sistemi, güneyden yılda 25 mm'ye kadar sıkıştırma yapan Arap levhası ve kuzeyde neredeyse sabit Avrasya levhası arasındaki, batıya doğru hareket eden Anadolu levhasının kuzey kısmında yer arasında kalan doğrultu atımlı, çok aktif bir fay sistemidir. Yaklaşık 1500 km uzunluğundaki Kuzey Anadolu fay sistemi, İstanbul şehrinin yaklaşık 20 kilometre güneyinden geçmektedir. Hat boyunca belirli periyotlarda güçlü depremler gerçekleşmektedir. Marmara Denizi açıklarında gerçekleşen son büyük deprem 2019 İstanbul depremiydi.

İlk deprem 23 Nisan 2025 günü saat 12:13:05'te Silivri açıklarında ve 16,3 km derinliğinde 4,0 büyüklüğünde meydana geldi. Aynı gün saat 12:49:09'da Silivri açıklarında 13,1 km derinliğinde 6,2 büyüklüğünde ana deprem, daha sonra ise saat 13:02:32'de Silivri açıklarında ve 18,7 km derinliğinde 5,2 büyüklüğünde artçı bir deprem meydana geldi. Devamında saat 15:12:57'de Büyükçekmece açıklarında ve 7,02 km derinliğinde 4,9 büyüklüğünde artçı bir deprem daha meydana geldi. Saat 15.12'ye kadar en büyüğü 5.9 olan 51 artçı deprem kaydedildi. 24 Nisan'da AFAD'dan yapılan açıklamada ana depremin ardından toplam 291 artçı deprem meydana gelip bunlardan 3,9 ve altı olanların sayısının 283 olduğu belirtildi. Aynı açıklamada ayrıca artçıların sönümlenme sürecine girdiği ve ilerleyen günlerde artçıların azalarak biteceği ifade edildi. Açıklamada öne çıkan bir diğer nokta ise "23 Nisan 2025 tarihinde meydana gelen Mw 6,2 büyüklüğündeki depremin açığa çıkardığı enerji 30 kTon TNT'nin üzerinde olup, söz konusu enerji 26 Eylül 2019 tarihinde aynı bölgede meydana gelen Mw 5,8 depreminin yaklaşık 4 katına karşılık gelmektedir." şeklinde paylaşıldı.
MMI IV ("Hafif") şiddetinde sarsıntı, Yunanistan'daki Evros ile Bulgaristan'daki Burgaz ve Yambol şehirlerinin yanı sıra Bursa'da da kaydedildi. Depremin İzmir'de zayıf zeminli yerlerden, özellikle kıyı şeridine yakın ilçelerinden de hissedildiği açıklandı. Ek olarak Selanik, Bükreş (Romanya) ve Sofya (Bulgaristan) gibi uzak bölgelerde de sarsıntı hissedildiğini bildirdi. Deprem ayrıca Erdek'te maksimum 6 cm, Esenköy'de 4 cm (1,6 in) ve Silivri'de 3 cm yüksekliğinde küçük bir tsunamiyi tetikledi. Depremin maksimum yer ivmesi 0,2 g olarak ölçüldü.

Deprem sırasında ortaya çıkan panikten toplamda 359 kişi yaralandı 1 kişi ise kalp krizi nedeniyle öldü. 236 kişinin İstanbul'da, 40 kişinin Sakarya'da, 28 kişinin Tekirdağ'da, 23 kişinin Kocaeli'de, 21 kişinin Yalova'da ve 11 kişinin de Bursa'da yaralandığı ihbarı geldi. Depremin ardından İstanbul'da telefon operatörlerinin hatlarında çökme meydana geldi. Fatih'te metruk üç katlı bir bina çöktü. Silivri'de de dört katlı bir bina hafif hasar alırken Büyükçekmece'de bir binanın çatısı uçtu ve Bakırköy'de de üç katlı bir bina kısmen çöktü. Yalova'da üç bina kısmi hasar aldı. 25 Nisan'da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Hasdal'daki İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü'nde yaptıkları açıklamada 1.756 hasar ihbarı alındığını, bunların yüzde 80'inin Avrupa yakasından geldiğini, en fazla hasar ihbarının da Avcılar, Esenler ve Bahçelievler'den geldiğini açıkladı. Uraloğlu ayrıca ilerleyen zamanlarda detaylı bir hasar tespit incelemesi yapılacağını söyledi.
Depreme müdahale amacıyla Marmara bölgesinde 1.143'ü İstanbul'da olmak üzere 3.597 personel görevlendirildi, 250 araç ve 18 arama kurtarma köpeği çalışmalarda yer aldı. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin İstanbul ve Tekirdağ'da okulların 24 ve 25 Nisan'da tatil edildiğini duyurdu. Fatih'te parklar ve pek çok cami barınma alanına çevrildi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya 100.000 kişinin gece boyu belirlenen barınma alanlarında uyuduğunu belirtti.

Türkiye'deki depremler listesi
1766 Marmara depremi
2019 İstanbul depremi
2023 Kahramanmaraş depremleri
1898 Balıkesir depremi

Aşağıda, 21. yüzyılda meydana gelen önemli depremlerin bir özeti bulunmaktadır. Ölümler açısından, 2004 Hint Okyanusu depremi yaklaşık 227.898 ölümle en yıkıcı doğal afet oldu, ardından yaklaşık 160.000 ölümle 2010 Haiti depremi, 87.587 ölümle 2008 Sichuan depremi, 87.351 ölümle 2005 Keşmir depremi ve en az 59.259 ölümle sonuçlanan 2023 Kahramanmaraş depremleri gelir.
2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi, o dönem yaklaşık 360 milyar dolar maddi hasara neden olarak en maliyetli doğal afet oldu, ardından sırasıyla 150 milyar dolar ve 84,1 milyar dolar hasarla sonuçlanan 2008 Sichuan depremi ve 2023 Kahramanmaraş depremleri gelir.

Not : En az 1.000'den fazla ölüm

Not : En az 8,5+ büyüklük

Not: Bu yalnızca ivedi maliyetleri sıralar, örnek olarak, nükleer erime ve iklim ve fosil yakıt maliyetlerinin yanı sıra depremlerden kaynaklanan diğer süregelen maliyetler içerilmez.

Yıllara göre en ölümcül depremler.

Büyüklüğüne göre her yıl meydana gelen en büyük depremler.

2001-2010 depremlerinin listesi
2011-2020 depremlerinin listesi
2021-2030 depremlerinin listesi

Deprem kronolojisi

Özel

Genel

IRIS Sismik Monitörü 27 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güncel depremlerin USGS listesi
EMSC – Son Avrupa ve Dünya depremleri

22 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 142. (artık yıllarda 143.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 223 gün vardır. 

MÖ 334 - Büyük İskender'in orduları, III. Darius'u Granikos Savaşı'nda yendi.
1176 - Selahaddin Eyyubi'ye Halep'te suikast girişimi.
1766 - Büyük İstanbul Depremi olarak adlandırılan deprem meydana geldi. 4000'den fazla kişi öldü.
1927 - Çin'in Xining vilayetinde deprem: Yaklaşık 200.000 ölü.
1929 - Şair Yahya Kemal Beyatlı, Madrid Elçiliği'ne atandı.
1931 - İstanbul şampiyonu Fenerbahçe, Yunanistan şampiyonu Olimpiakos'u 1-0 yendi.
1932 - Ağrı ayaklanmalarına katılan 34 kişi hakkında idam kararı verildi.
1942 - Meksika, II. Dünya Savaşı'nda müttefiklere katıldı.
1947 - ABD Başkanı Harry Truman, Türkiye'ye yapılacak yardımı imzaladı. Yardımı, ABD Dışişleri Bakanı Marshall'ın kontrol edeceği açıklandı. Aynı gün, General Oliver başkanlığındaki ABD heyeti, Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı görüşmek üzere yurda geldi.
1950 - Demokrat Parti'nin 14 Mayıs'taki seçimlerden galibiyetle çıkmasıyla; Adnan Menderes, 19. Türkiye Hükûmeti'ni kurarak Başbakan oldu.
1950 - İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı süresinin bitmesi ve Celâl Bayar'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi.
1956 - 1200 kişilik İstanbul Bayrampaşa Cezaevi'nin temeli atıldı.
1958 - İstanbul Süleymaniye'de tarihi Siyavuş Paşa Konağı yandı.
1960 - Büyük Şili Depremi: Richter ölçeğine göre 9.5 büyüklüğündeki depremde, 4000 ile 5000 arasında insan öldü. Bugüne kadar ölçülmüş en şiddetli depremdir.
1960 - Haberleşmeye sansür koyan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, beş kişinin bir araya gelerek dolaşmasını yasakladı.
1961 - İstanbul Belediyesi'nin düzenlediği Türk filmleri yarışmasında, Memduh Ün'ün yönettiği Kırık Çanaklar filmi, en iyi film seçildi.
1962 - Türk Kadınlar Birliği Kongresi olaylı geçti. Günseli Özkaya Başkan seçildi.
1963 - Milan, Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandı.
1963 - İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Hürriyet, Milliyet, Akşam ve Tercüman gazetelerini kapattı.
1968 - Fransa'da sol muhalefetin, Hükûmetin görevden alınması istemi, 11 oy farkla reddedildi. Sendikalar; Hükûmet ve işveren sendikalarıyla görüşme isteklerini bildirdi. Meclis göstericilere af çıkardı. Paris'te Daniel Cohn-Bendit'in oturma izninin geri alınmasına karşı gösteri yapıldı.
1971 - Bingöl'de meydana gelen 6.7 büyüklüğündeki depremde 878 kişi öldü.
1972 - İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom, bir apartman dairesinde öldürülmüş olarak bulundu. Elrom, 16 Mayıs 1971'de kısa adı THKP-C olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanlarınca kaçırılmıştı.
1972 - Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü, Yılmaz Güney aldı.
1972 - Richard Nixon, Sovyetler Birliği'ni ziyaret eden ilk ABD Başkanı oldu.
1979 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Sağ görüşlü militan Ahmet Kerse, sol görüşlü bakkal Battal Türkaslan'ı 6-7 el ateş ederek öldürdü.
1980 - Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgaline karşı çıkmak amacıyla, Moskova Olimpiyatları'nı protesto eden ABD'nin çağrısına uyan Bakanlar Kurulu, Türkiye'nin de olimpiyatlara katılmaması yönünde karar aldı.
1987 - 216 sanıklı MHP davası sonuçlandı. 52 kişiyi öldürdükleri, 29 kişiyi de öldürmeye teşebbüs ettikleri belirlenen sanıklardan; 11'i idam, 2'si ömür boyu, 16'sı ise otuz altışar yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1988 - Galatasaraylı futbolcu Tanju Çolak, ligde attığı 39 golle Metin Oktay'ın 38 gollük rekorunu kırdı.
1989 - Siirt'in Şeyhömer mevkiinde, aralarında yabancı uyrukluların da bulunduğu 12 terörist ölü olarak ele geçirildi.
1990 - Kuzey Yemen ve Güney Yemen birleşerek Yemen Cumhuriyeti adını aldı.
1990 - Microsoft, Windows 3.0'ü piyasaya sürdü.
1995 - Gözaltına alındıktan sonra kendisinden haber alınamayan Rıdvan Karakoç'un cesedi, Beykoz ormanlarında bulundu.
1997 - Anayasa Mahkemesi, Demokratik Barış Hareketi'nin (DBH'nin) kapatılma istemini reddetti.
1998 - Bolivya'da 6,6 şiddetinde deprem meydana geldi. 100'den fazla kişi öldü.
2000 - Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi'de, sadece kadınlara hizmet edecek dev bir alışveriş merkezi kuruldu.
2007 - Ankara, Ulus'ta meydana gelen patlama sonucunda; 5 kişi öldü, 60 kişi de yaralandı.
2008 - TBMM Genel Kurulunda, üniversite bulunmayan dokuz ilde; devlet, İstanbul'da da iki vakıf üniversitesi kurulmasını öngören kanun tasarısı kabul edildi. Böylece Türkiye'de üniversitesiz il kalmadı.
2010 - CHP'nin 33. Olağan Kurultayı'nda Kemal Kılıçdaroğlu, 1246 delegenin oyu ile CHP Genel Başkanlığına resmen aday gösterildi.
2010 - Dubai'den gelen Hindistan Havayolları'na ait Boeing 737 tipi bir yolcu uçağı, Karnataka eyaletindeki Mangalore hava alanına inişe geçtiği sırada pisti ıskalayarak, hava alanının yakınındaki vadiye düştü. Uçaktaki 166 kişiden 8 kişi yaralı olarak kurtuldu.
2011 - 64. Uluslararası Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü, Hayat Ağacı (The Tree of Life) filmiyle Terrence Malick kazandı. Festivalde, Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle yönetmen Nuri Bilge Ceylan ve Bisikletli Çocuk (Le gamin au vélo) filmiyle Jean-Pierre ve Luc Dardenne, Büyük Ödülü paylaştı.
2017 - İngiltere'nin Manchester şehrinde, Amerikalı şarkıcı Ariana Grande'nin Manchester Arena'da verdiği konserin ardından Libya asıllı Britanyalı Salman Abedi tarafından saldırı düzenlendi. Saldırı sonucu 23 kişi öldü, 59 kişi yaralandı.
2020 - Pakistan'da yolcu uçağı düştü: 97 kişi öldü.
2026 - Trabzonspor final maçında Konyaspor'u 2-1 yenerek Türkiye Kupası'nı 10. kez kazandı.

1770 - Elizabeth, Kral III. George ve Kraliçe Charlotte'un yedinci çocuğu ve üçüncü kızı (ö. 1840)
1772 - Ram Mohan Roy, Hinduizmin önemli reformcusu ve Brahmo Samaj'ın kurucusu (ö. 1833)
1808 - Gerard de Nerval, Fransız şair ve yazar (Romantizmin öncüsü) (ö. 1855)
1813 - Richard Wagner, Alman opera bestecisi (ö. 1883)
1844 - Mary Cassatt, Amerikalı ressam (ö. 1926)
1859 - Sir Arthur Conan Doyle, İskoç yazar (ö. 1930)
1885 - Giacomo Matteotti, İtalyan sosyalist lider (ö. 1924)
1891 - Johannes R. Becher, Alman siyasetçi ve şair (ö. 1958)
1892 - Alfonsina Storni, modernist dönemde tanınmış Latin Amerikalı yazar (ö. 1938)
1894 - Friedrich Pollock, Alman sosyal bilimci ve filozof (ö. 1970)
1895 - Agop Dilâçar, Türk dilleri üzerine uzmanlaşmış Türk dilbilimci (ö. 1979)
1895 - Nahid Sırrı Örik, Türk roman, hikâye ve oyun yazarı (ö. 1960)
1901 - Mehmet Emin Buğra, Uygur siyasetçi ve yazarı (ö. 1965)
1907 - Carl H. Fischer, Amerikalı bitki bilimci (ö. 2005)
1907 - Georges Remi Hergé, Belçikalı çizer (çizgi roman karakteri Tenten'in yaratıcısı) (ö. 1983)
1907 - Laurence Olivier, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1989)
1912 - Herbert Brown, İngiltere doğumlu Amerikalı kimyager (ö. 2004)
1919 - Paul Vanden Boeynants, Belçikalı politikacı (ö. 2001)
1920 - Thomas Gold, Avusturyalı astrofizikçi (ö. 2004)
1924 - Charles Aznavour, Ermeni asıllı Fransız şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve diplomat (ö. 2018)
1924 - Yoshiaki Arata, Japon fizikçi (ö. 2018)
1925 - Jean Tinguely, İsviçreli ressam, deneysel sanatçı ve heykeltıraş (ö. 1991)
1926 - Elek Bacsik, Macar-Amerikalı bir caz gitaristi ve keman sanatçısı (ö. 1993)
1927 - George Olah, Macar-Amerikalı kimyager (ö. 2017)
1930 - Harvey Milk, Amerikalı politikacı ve LGBT aktivisti (ö. 1978)
1933 - Gül Gülgün, Türk sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu (ö. 2014)
1938 - Newton Cardoso, Brezilyalı siyasetçi (ö. 2025)
1939 - Zoya Kornilova, Rus ekonomist ve siyasetçi (ö. 2025)
1940 - Ergün Uçucu, Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2019)
1942 - Peter Bongartz, Alman oyuncu
1942 - Theodore Kaczynski, Amerikalı matematikçi, anarşist teorisyen ve eylemci (ö. 2023)
1943 - Betty Williams, Kuzey İrlandalı barış gönüllüsü (d. 2020)
1946 - George Best, Kuzey İrlandalı futbolcu (ö. 2005)
1947 - Mesut İktu, Türk operacı (ö. 2026)
1950 - Michio Ashikaga, Japon futbolcu
1953 - Cha Bum-kun, Koreli futbolcu ve antrenör
1959 - Morrissey, İngiliz şarkıcı ve müzisyen
1960 - Yegane Asker kızı Ahundova, Azeri piyanist, besteci ve öğretmen
1960 - Hideaki Anno, Japon animatör, yönetmen ve oyuncu
1962 - Brian Pillman, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 1997)
1967 - Sonja Karadžić-Jovičević, Bosnalı Sırp siyasetçi ve hekim
1968 - İgor Ledyahov, Rus futbolcu
1970 - Ayberk Pekcan, Türk oyuncu (ö. 2022)
1970 - Naomi Campbell, İngiliz manken, oyuncu ve iş insanı
1970 - Brody Stevens, Amerikalı tanınmış stand-up komedyen ve oyuncu (ö. 2019)
1972 - Anna Belknap, Amerikalı oyuncu
1973 - Nikolaj Lie Kaas, Danimarkalı oyuncu
1973 - Danny Tiatto, Avustralyalı futbolcu
1974 - Arseniy Yatsenyuk, Ukraynalı siyasetçi, ekonomist ve hukukçu
1975 - Salva Ballesta, İspanyol eski millî futbolcu
1976 - Daniel Erlandsson, İsveçli müzisyen ve Arch Enemy grubunun davulcusu
1978 - Ginnifer Goodwin, Amerikalı oyuncu
1978 - Katie Price, İngiliz şarkıcı ve manken
1979 - Maggie Q, Amerikalı aktris ve model
1980 - Nazanin Boniadi, İran kökenli İngiliz-Amerikan dizi ve sinema oyuncusu
1980 - Lucy Gordon, İngiliz manken ve oyuncu (ö. 2009)
1981 - Daniel Bryan, Amerikalı profesyonel güreşçi
1981 - Bassel Hartabil, Suriyeli-Filistinli açık kaynak yazılım geliştirici (ö. 2015)
1981 - Jürgen Melzer, eski Avusturyalı profesyonel tenis oyuncusu
1982 - Erin McNaught, Avustralyalı manken
1982 - Apolo Ohno, Amerikalı kısa kulvar sürat patencisi
1983 - Lina Ben Mhenni, Tunuslu aktivist, blog yazarı, eğitimci ve dilbilimci (ö. 2020)
1983 - Cem Uslu, Türk oyuncu
1984 - Didier Ya Konan, Fildişi Sahilili eski millî futbolcu
1984 - Dustin Moskovitz, Amerikalı İnternet girişimcisi
1985 - Tranquillo Barnetta, İtalyan asıllı İsviçreli eski futbolcu
1986 - Thanduyise Khuboni, Güney Afrikalı futbolcu
1986 - Tatyana Volosojar, Rusya ve Ukrayna adına yarışmış buz patenci
1987 - Novak Đoković, Sırp tenisçi
1987 - Rômulo Souza Orestes Caldeira, Brezilyalı futbolcu
1987 - Arturo Vidal, Şilili millî futbolcu
1990 - Danick Snelder, Hollandalı hentbolcu
1991 - Jared Cunningham, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu
1991 - Kentin Mahé, Fransız hentbolcu
1991 - Joel Obi, Nijeryalı futbolcu
1991 - Suho, Güney Koreli şarkıcı
199

262 Güneybatı Anadolu depremi Anadolu'nun batı ve güney kıyılarında yer alan şehirleri Roma'nın Efes kenti ile beraber 262 yılında veya muhtemelen 261. yılında harap etmiştir. Bu depremin merkez üssü büyük olasılıkla güney Ege Denizi'ndeydi. Dönemin raporları, muhtemelen bir tsunami nedeniyle birçok şehrin denizden gelen suyun altında kaldığını belirtmektedir.
Akdeniz'deki antik depremlerin en kapsamlı değerlendirmesini yapan Nicholas Ambraseys, bu depremle ilgili en yazılı referansların en önemli kaynağını Trebellius Pollio'nun yazdığı iddia edilen Historia Augusta'dan bir anlatımı aktarır. Bu kaynak, sözde biyografik detaylarının çoğunun doğruluğunun şüpheli olmasından dolayı sorunludur. Ancak, bu kaynağın doğal afetlerle ilgili açıklamalarına güvenmek için bir neden vardır. Trebellius'un açıklaması aynı yıl güneybatı Anadolu depremini aynı yıl Libya'daki Kirene'yi vuranla birlikte bildirmektedir. İki olayın ilgisiz olduğu anlaşılıyor, ancak tarihçilerin klasik kaynaklara dayanarak her birinin kesin etkilerini çözmesi zordur.

Ege Denizi ve Anadolu'nun bitişiğindeki kıyı bölgelerinde, Afrika levhasının Ege Denizi Levhasının altına düşmesinden kaynaklanan birçok fay vardır. Bu faylar sık sık depremle sonuçlanır. MS 262 depreminde önemli hasar alan Efes, 17, MS 30'dan önce bir zaman, c. AD 42, c. AD 46–47, c. 150–155, 358–366, 614 ve onuncu veya on birinci yüzyıl depremlerden de etkilendi. Bölgenin güneyindeki bir fay bugünkü Yunanistan'da Rodos adasından kuzeydoğu yönünden günümüz Türkiye'sinde Burdur'a kadar uzanmaktadır.

Trebellius, depremden en büyük zararı gören Roma Asya şehirlerini yazmıştır: “Birçok yerde dünya açık bir şekilde esnedi ve çatlaklarda tuzlu su ortaya çıktı. Birçok şehir deniz tarafından bile ezilmişti.” bu hasarın Gallienus ve Fausianus'un konsüllüğü sırasında meydana geldiğini kaydeder. İkincisi, 262 yılında bir konsül olan Lucius Mummius Faustianus olabilir.

Türkiye'deki depremler listesi

Özel

Genel
Anonim (c. 395). Historia Augusta [Augustan History] (Latince). 28 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Temmuz 2020. 
Altınok, Y.; Alpar, B.; Özer, N.; Aykurt, H. (2011). "Revision of the tsunami catalogue affecting Turkish coasts and surrounding regions" (PDF). Natural Hazards and Earth System Sciences (İngilizce). 11 (2): 273. Bibcode:2011NHESS..11..273A. doi:10.5194/nhess-11-273-2011. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi18 Temmuz 2020. 
Ambraseys, Nicholas (2009). Earthquakes in the Mediterranean and Middle East: A Multidisciplinary Study of Seismicity up to 1900 (İngilizce) (1 bas.). Cambridge University Press. ISBN 978-0521872928. 
Crouch, Dora P. (2003). Geology and Settlement: Greco-Roman Patternsvc (İngilizce). Oxford University Press. ISBN 978-0-19-508324-8. 31 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Temmuz 2020. 
"South Coasts of Asia Minor: Comments for the Tsunami Event". Significant Tsunami Database (İngilizce). National Geophysical Data Center. 10 Ekim 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Ekim 2016. 
"Turkey: S Coasts; Libya: Comments for the Earthquake Event". Significant Earthquake Database (İngilizce). National Geophysical Data Center. 10 Ekim 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Ekim 2016.

26 Aralık, Miladi takvime göre yılın 360. (artık yıllarda 361.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 5 gün vardır. 

1865 - Amerikalı James H. Nason, süzme kahve makinasının patentini aldı.
1898 - Marie Curie ve Pierre Curie, radyumu keşfettiklerini ilan ettiler. Curie'ler, 1903'te bu buluşlarıyla Nobel Fizik Ödülünü aldılar.
1908 - Jack Johnson, Sidney Avustralya'da Tommy Burns'ü yenerek Dünyanın ilk siyah ağır sıklet boks şampiyonu oldu.

1923 - Kısmî genel af kanunu kabul edildi.
1925 - Uluslararası saat ve takvimin kullanımı, TBMM'de kabul edildi.
1925 - Türkiye, bir kanunla Gregoryen takvime geçti.
1932 - Samsun-Sivas demiryolu hattı açıldı.
1933 - FM radyo'nun patenti alındı.
1934 - Menemen'de yapılan Kubilay anıtı törenle açıldı.
1938 - Cumhuriyet Halk Partisi olağanüstü kurultayı toplandı. Kurultayda Mustafa Kemal Atatürk "Ebedi Şef", İsmet İnönü ise "Millî Şef" ilan edildi.
1957 - Dokuz subayın, isyan muharrikliği (kışkırtıcılığı) yapmak ve fesat çıkarmaktan tutuklandıkları açıklandı. 26 Mayıs 1958'de başlayan yargılamalar sonucunda, Dokuz Subay Olayı sanıklarından Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu, 2 yıl hapis ve ordudan tart cezasına çarptırıldı, öteki sanıklar beraat etti.
1968 - İstanbul Üniversitesi'nde öğrenciler, Rektörlük Binasını işgal ettiler. Üniversite süresiz kapatıldı.
1972 - Yazar Fakir Baykurt ve 7 arkadaşı, sekizer yıl onar ay hapse mahkûm oldu. Fakir Baykurt ve arkadaşları gizli örgüt kurmak iddiasıyla yargılanıyorlardı.
1975 - Sovyetler Birliği, Dünyanın ilk süpersonik taşıma uçağı olan Tupolev Tu-144'ü hizmete soktu.
1982 - Time dergisi yılın adamı listesi'ne ilk kez insan olmayan bir nesne girdi: Kişisel bilgisayar.
1986 - Dünyanın nüfusu 5 milyara ulaştı.
1988 - Kültür ve Sanat Büyük Ödülü, sinema alanındaki çalışmaları ve katkıları nedeniyle sinema yönetmeni Lütfü Akad'a verildi.
1991 - Sosyaldemokrat Halkçı Parti milletvekili Mahmut Alınak, "Geçenlerde iki kardeşimiz öldü, biri asker, biri PKK'lı" deyince Mecliste olay çıktı. Alınak zorla kürsüden indirildi.
1991 - Rusya bağımsızlığını ilan etti.
1992 - Ankara-Haydarpaşa hattındaki ilk elektrikli tren hizmete girdi.
1994 - 37 aydının Madımak Oteli'nde yakılmasıyla ilgili Sivas davası sonuçlandı. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 sanığa verilen idam cezasını on beşer yıl ağır hapis cezasına çevirdi. Mahkeme, Aziz Nesin'in halkı tahrik ettiğini ve olayların çıkmasına yol açtığını öne sürdü.
1995 - Uzun yıllar devam edecek olan Manisa davasına konu olan Manisalı gençler göz altına alındı.
1996 - TBMM, Susurluk Komisyonu'na bilgi veren Millî İstihbarat Teşkilatı (Millî İstihbarat Teşkilatı) Kontr-terör Daire Başkanı Mehmet Eymür, Millî İstihbarat Teşkilatı'nın Abdullah Çatlı'yı 1980 sonrası yurt dışı operasyonlarda kullandığını açıkladı.
2003 - İran'ın Kirman Eyaleti'nde 6.6 büyüklüğünde deprem oldu. Çoğunluğu Bam'da olmak üzere 20.000 kişi öldü.
2004 - Hint Okyanusu tabanında meydana gelen 9,1 büyüklüğündeki depremin yarattığı tsunami, Güneydoğu Asya'da okyanusa kıyısı bulunan 13 ülkede 200.000'den fazla kişinin ölümüne veya kaybolmasına yol açtı. Yalnızca Endonezya'da 128.000 kişi öldü.
2005 - TÜBİTAK'ın geliştirdiği Pardus GNU Linux'un ilk sürümü yayınlandı.
2006 - Nijerya'nın Lagos kentinde bir petrol boru hattında meydana gelen patlamada 500'den fazla kişi öldü.
2006 - Tayvan'ın güney ucundaki Hengchun'un 23 km açığında 7,2 şiddetinde deprem meydana geldi.

1756 - Bernard Germain de Lacépède, Fransız doğa tarihçisi (ö. 1825)
1769 - Ernst Moritz Arndt, Alman şair ve siyasetçi (ö. 1830)
1780 - Mary Somerville, İngiliz bilim insanı ve polimat (ö. 1872)
1785 - Étienne Constantin de Gerlache, Hollanda Birleşik Krallığı'nda avukat ve politikacı (ö. 1871)
1791 - Charles Babbage, İngiliz matematikçi (ö. 1871)
1798 - Amariah Brigham, Amerikalı psikiyatrist (ö. 1849)
1847 - Stephen Sauvestre, Fransız mimar (ö. 1919)
1861 - Emil Wiechert, Alman jeofizikçi (ö. 1928)
1864 - Yun Chi-ho, Koreli eğitimci, bağımsız aktivist ve siyasetçi (ö. 1945)
1866 - John Devey, İngiliz eski futbolcu (ö. 1940)
1873 - Norman Angell, İngiliz ekonomist ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1967)
1879 - Armen Tigranyan, Ermeni besteci ve orkestra şefi (ö. 1950)
1880 - Elton Mayo, Avustralyalı psikolog, sosyolog ve organizasyon kuramcısı (ö. 1949)
1883 - Maurice Utrillo, Fransız oyuncu (ö. 1955)
1890 - Rainer von Fieandt, Finlandiya Başbakanı (ö. 1972)
1890 - Konstandinos Yeorgakopulos, Yunan avukat, siyasetçi ve başbakan (ö. 1973)
1891 - Henry Miller, Amerikalı yazar (ö. 1980)
1894 - Falih Rıfkı Atay, Türk yazar ve gazeteci (ö. 1971)
1893 - Mao Zedung, Çinli devrimci, siyasetçi ve Çin Komünist Partisi kurucusu (ö. 1976)
1897 - Pyotr Gluhov, Sovyet yazar (ö. 1979)
1903 - Stefan Ryniewicz, Polonyalı diplomat ve müsteşar (ö. 1988)
1904 - Alejo Carpentier, Kübalı yazar (ö. 1980)
1909 - Oldřich Nejedlý, Çek eski millî futbolcu (ö. 1990)
1914 - Richard Widmark, Amerikalı oyuncu (ö. 2008)
1918 - Ali Şen, Türk oyuncu (ö. 1989)
1918 - George Yorgo Rallis, Yunan siyasetçi (ö. 2006)
1919 - İlita Daurova, Sovyet pilot (ö. 1999)
1921 - Steve Allen, Amerikalı televizyoncu, radyocu, müzisyen, besteci, aktör, komedyen ve yazar (ö. 2000)
1922 - Norman Orentreich, Amerikalı cilt uzmanı (dermatolog) ve kozmetikçi (ö. 2019)
1923 - Necdet Levent, Türk besteci (ö. 2017)
1924 - János Aczél, Macar-Kanadalı matematikçi (ö. 2020)
1924 - Baki Tamer, Türk karakter, tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu (ö. 2004)
1925 - Natalia Revuelta Clews, Kübalı sosyaelit (ö. 2015)
1926 - Earle Brown, Amerikalı besteci (ö. 2002)
1926 - Ali Cevan, İranlı fizikçi (ö. 2016)
1927 - Heyecan Başaran, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2016)
1929 - Kathleen Crowley, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1929 - Taarak Mehta, Hint oyun ve köşe yazarı, mizahçı (ö. 2017)
1930 - Jean Ferrat, Fransız şarkıcı ve şarkı sözü yazarı (ö. 2010)
1930 - Donald Moffat, İngiliz-Amerikalı oyuncu (ö. 2018)
1930 - Krishna Bose, Hint siyasetçi, eğitimci ve yazar (ö. 2020)
1933 - Caroll Spinney, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2019)
1934 - Richard Swinburne, İngiliz felsefeci
1934 - Mari Hulman George, Amerikalı hayırsever iş insanı (ö. 2018)
1935 - Gnassingbé Eyadéma, Togo devlet başkanı (ö. 2005)
1937 - John Horton Conway, İngiliz matematikçi (ö. 2020)
1937 - Abdülbaki Hermassi, Tunuslu siyasetçi (ö. 2021)
1938 - Bahram Beizai, İranlı oyun yazarı ve yönetmen (ö. 2025)
1939 - Phil Spector, Amerikalı albüm yapımcısı ve şarkı yazarı (ö. 2021)
1939 - Eduard Kukan, Slovak diplomat ve siyasetçi (ö. 2022)
1940 - Edward C. Prescott, Amerikalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 2022)
1940 - Teruki Miyamoto, Japon eski millî futbolcu (ö. 2000)
1941 - Şener Şen, Türk oyuncu
1941 - Daniel Schmid, İsviçreli yönetmen (ö. 2006)
1942 - Rıza Naci, İranlı Azeri oyuncu
1943 - Ekmeleddin İhsanoğlu, Türk bilim tarihi profesörü, akademisyen, diplomat, siyasetçi, yazar
1943 - Carlo Benetton, İtalyan bilyoner iş insanı (ö. 2018)
1944 - Galsan Çinag, Tıva asıllı Moğol yazar
1944 - Ekber Kargercem, İranlı millî futbolcu (ö. 2025)
1946 - Yusuke Omi, Japon eski millî futbolcu
1946 - Joseph Sifakis, Fransız-Yunan bilgisayar bilimcisi
1947 - Kunio Okawara, Japon mekanik tasarımcı
1947 - George Konrote, Fijili siyasetçi ve emekli tümgeneral
1947 - Dominique Baratelli, Fransız eski kaleci
1947 - Peter Sattmann, Alman oyuncu ve müzisyen (ö. 2025)
1947 - Anne Gazeau-Secret, Fransız büyükelçi
1948 - Ali Kırca, Türk haber sunucusu ve yazar
1949 - José Ramos-Horta, Doğu Timor'un 2. Cumhurbaşkanı ve siyasetçi
1950 - Raca Pervez Eşref, Pakistan'ın 17. Başbakanı
1951 - John Scofield, Amerikalı caz gitaristi ve besteci
1952 - Aleksandr Ankvab, Abhazya eski Cumhurbaşkanı
1952 - Riki Sorsa, Fin şarkıcı (ö. 2016)
1952 - Bob Flanagan, Amerikalı performans sanatçısı, komedyen, yazar, şair ve müzisyen (ö. 1996)
1953 - Toomas Hendrik Ilves, Eston siyasetçi ve diplomat
1953 - Leonel Fernández, Dominik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
1953 - Necmettin Pamir, Türk beyin cerrahı
1954 - Tony Rosato, Kanadalı oyuncu, komedyen ve seslendirme sanatçısı (ö. 2017)
1955 - Zlatko Lagumdžija, Bosnalı siyasetçi
1956 - David Sedaris, Amerikalı mizahçı, yazar ve komedyen
1956 - Beppe Severgnini, İtalyan yazar ve gazeteci
1958 - Adrian Newey, İngiliz yarış mühendisi, aerodinamist, tasarımcı ve teknik yönetici
1958 - Boris İsaçenko, Beyaz Rus eski okçu (ö. 2026)
1959 - Chuck Mosley, Amerikalı şarkıcı (ö. 2017)
1959 - Gültekin Tetik, Türk yönetmen, görüntü yönetmeni, yapımcı ve profesyonel fotografçı
1960 - Cem Uzan, Türk siyasetçi ve iş insanı
1960 - Aziz Buderbala, Faslı millî futbolcu
1961 - John Lynch, Kuzey İrlandalı oyuncu
1962 - James Kottak, Amerikalı davulcu (ö. 2024)
1962 - Jean-Marc Ferreri, Fransız millî futbolcu
1962 - Carina Jaarnek, İsveçli şarkıcı (ö. 2016)
1963 - Lars Ulrich, Danimarka asıllı Amerikalı müzisyen ve Metallica'nın davulcusu
1963 - Valeriu Chiveri, Moldovalı diplomat
1964 - Yevgeniya Dobrovolskaya, Sovyet-Rus oyuncu (ö. 2025)
1965 - Mazinho Oliveira, Brezilyalı millî futbolcu
1965 - Eldar Hasanov, Azerbaycan Ulusal Kahramanı (ö. 1994)
1968 - Tricia Leigh Fisher, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
1968 - Selim Özer, Türk eski millî futbolcu
1969 - Thomas Linke, Alman millî futbolcu
1971 - Jared Leto, Amerikalı oyuncu ve müzisyen
1971 - Cécile Bois, Fransız oyuncu
1974 - Julia Koschitz, Avusturyalı aktris
1975 - Marcelo Ríos, Şilili tenisçi
1975 - Ed Stafford, İngiliz kaşif, yazar ve asker
1975 - Selma Geçer, Türk halk müziği ses sanatçısı
1977 - Fatih Akyel, Türk futbolcu
1977 - Ebru Saçar, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı, dansçı
1978 - Noom Diawara, Malili-Fransız oyuncu
1978 - Efe Baltacıgil, Türk çellist
1979 - Fabián Carini, Uruguaylı millî futbolcu
1979 - Adem Dursun, Türk futbolcu
1980 - Jo Jung-suk, Güney Koreli oyuncu
1980 - Li Hongli, Çinli halterci
1981 - Shu-Aib Walters, Güney Afrikalı futbolcu
1982 - Shun Oguri, Japon erkek seslendirme sanatçısı ve oyuncu
1982 - David Logan, Polonyalı millî basketbolcu
1982 - Roxanne Pallett, İngiliz

26 Ocak, Miladi takvime göre yılın 26. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 339 gün vardır (artık yıllarda 340). 

66 - Halley kuyruklu yıldızı'nın, Dünya'nın yakınından 5. kayıtlı geçişi.
1340 - İngiltere Kralı III. Edward, kendini Fransa Kralı ilan etti.
1347 - Prag Üniversitesi kuruldu.
1531 - Lizbon'da (Portekiz) şiddetli deprem; binlerce kişi öldü.
1699 - Osmanlı Devleti, Karlofça Antlaşması'nı imzaladı.
1700 - Kuzey Amerika'nın batı sahillerinde 9 şiddetinde deprem (Kaskadya depremi) meydana geldi.
1785 - Benjamin Franklin, kızına yazdığı mektupta Amerika Birleşik Devletleri'nin sembolü olarak kartalın seçilmesinden dolayı duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi. Franklin, hindiyi düşünüyormuş.
1788 - İngiliz donanması Sidney sahillerinde. Avrupalıların kalıcı yerleşimi başlamış oldu.
1837 - Michigan, 26. eyalet olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne katıldı.
1861 - Louisiana eyaleti, Amerika Birleşik Devletleri'nden ayrıldı.
1870 - Virginia, tekrar Amerika Birleşik Devletleri'ne katıldı.
1905 - Pretoria'da (Güney Afrika) 3,106 karat değerindeki dünyanın en büyük elması bulundu. Elmasa "Cullinan" adı verildi. 9 parçaya bölünen elmastan elde edilen "Afrika'nın Büyük Yıldızı" adındaki 530.2 karatlık 74 yüzlü dünyanın en büyük pırlantası, Britanya tacına yerleştirildi.
1911 - Richard Strauss'un Der Rosenkavalier operası ilk kez sahnelendi.
1911 - Pilot Glenn H. Curtiss, ilk deniz uçağını uçurdu.
1926 - Televizyonun icadı.
1931 - Hindistan'da Mahatma Gandhi serbest bırakıldı.
1934 - Apollo Tiyatrosu Harlem'de (New York) açıldı.
1934 - Almanya ile Polonya arasında saldırmazlık antlaşması imzalandı.
1939 - İspanya İç Savaşı: General Francisco Franco'ya bağlı milliyetçi güçler, İtalyanların da yardımıyla Barselona şehrini ele geçirdiler.
1942 - II. Dünya Savaşı: İlk Amerikan birlikleri Avrupa topraklarında (Kuzey İrlanda).
1946 - Félix Gouin, Fransa Başbakanı seçildi.
1950 - Hindistan anayasası kabul edildi. Cumhuriyet ilan edildi. Dünyanın en kalabalık demokrasisi kuruldu.
1953 - Gümrük İşbirliği Konseyi ilk toplantısını gerçekleştirdi.
1956 - Kış olimpiyatları Cortina d'Ampezzo'da (İtalya) başladı.
1958 - Klasik müzik bestecisi Bülent Arel'in "Beş Sonnet" adlı yapıtı ilk kez seslendirildi.
1959 - Bağdat Paktı Konseyi Karaçi'de toplandı. Toplantıya, Türkiye adına Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu katıldı.
1962 - Ay'a bilimsel cihazlar götürmek üzere üzere fırlatılan Ranger 3 uydusu, Ay'ın ancak 35.000 km kadar uzağından geçebildi.
1965 - Hintçe, Hindistan'ın resmî dili oldu.
1969 - Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, İstanbul İl Gençlik Kongresi'nde "Hareket başladı" dedi.
1970 - Necmettin Erbakan ve 17 arkadaşı, Millî Nizam Partisi'ni kurdu.
1972 - Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam dosyası, Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderildi.
1974 - Bülent Ecevit Başbakanlığında, Cumhuriyet Halk Partisi - Millî Selamet Partisi koalisyon Hükûmeti göreve başladı.
1974 - Türk Hava Yolları'nın Van adlı yolcu uçağı, İzmir Cumaovası Havaalanı'nda pistin 100 metre uzağında yere çakıldı; 63 kişi öldü.
1978 - Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Feyyaz Berker ve Yönetim Kurulu üyesi Rahmi Koç, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK)141.,142. ve 163. maddelerinin kaldırılmasını istediler.
1980 - İsrail ve Mısır arasında diplomatik ilişkiler başladı.
1984 - Türkiye İşçi Partisi davası sonuçlandı; 102 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
1986 - Halley kuyruklu yıldızı gece görünür konumda. Güneş etrafında 76 yıl süren bir turunu tamamlıyor.
1988 - The Phantom of the Opera müzikali ilk kez sahnelendi.
1992 - 12 Eylül'den sonra ilk kez memur eylemi düzenlendi. İstanbul'daki eyleme 5 bin memur katıldı.
1992 - Boris Yeltsin, Rusya'nın nükleer füzelerinin Amerikan şehirlerini hedef almaktan vazgeçeceğini duyurdu.
1993 - Václav Havel, Çekya'nın Başkanı seçildi.
1996 - Amerikalı katil John Albert Taylor, Utah'ta kurşuna dizilerek idam edildi.
1998 - Monica Lewinsky skandalı: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton, eski Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile ilişkisi olduğunu reddetti.
1998 - Compaq, Digital Equipment Corporation şirketini satın aldı.
2001 - Gucerat'da (Hindistan) deprem: 20.000'den fazla kişi öldü.
2004 - Hamid Karzai, Afganistan'ın yeni anayasasını imzaladı.
2005 - Condoleezza Rice, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk siyahi kadın Dışişleri Bakanı oldu.
2006 - Filistin Ulusal Yönetimi için yapılan seçimlerde, Hamas'ın parlamentodaki 132 sandalyenin 76'sını elde ettiği anlaşılınca, Başbakan Ahmed Kurey istifa etti.
2006 - Dünya Ekonomik Forumu, Davos'ta (İsviçre) toplandı.
2008 - Ümraniye'de ele geçirilen patlayıcılarla ilgili soruşturma kapsamında mahkemeye sevk edilen emekli Tuğgeneral Veli Küçük, emekli Kurmay Albay Mehmet Fikri Karadağ, Susurluk Davası hükümlüsü Sami Hoştan, avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla İlişkiler Sözcüsü Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Hüseyin Gazi Oğuz ve Oğuz Alparslan Abdülkadir tutuklandı.
2011 - TÜİK, enflasyon sepetini güncelledi. 2011 TÜFE sepeti 445 kalemden oluştu. Güncelleme sonucunda 2011 sepetine tramvay ücreti ve Süper Loto girdi, yünlü kumaş, kadın mantosu ve atık çöp ücreti sepetten çıkarıldı.
2023 - İsrail Ordusu'nun Batı Şeria'daki Cenin kentine düzenlediği saldırı sonucu 9 kişi hayatını kaybetti.

1205 - Lizong, Çin'in Song Hanedanı'nın 14. imparatoru (ö. 1264)
1467 - Guillaume Budé, Fransız hümanist (ö. 1540)
1495 - Go-Nara, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 105. imparatoru (ö. 1557)
1714 - Jean-Baptiste Pigalle, Fransız heykeltıraş (ö. 1785)
1715 - Claude Adrien Helvétius, Fransız filozof (ö. 1771)
1739 - Charles-François du Périer Dumouriez, Fransız Devrim Savaşları sırasında Fransız generali (ö. 1823)
1763 - XIV. Karl, İsveç ve Norveç'in ilk Fransız kralı (ö. 1844)
1781 - Achim von Arnim, Alman şair (ö. 1831)
1818 - Amédée de Noé, Fransız karikatürist ve taşbasmacı (ö. 1879)
1840 - Édouard Vaillant, Fransız devrimci, yayıncı, siyasetçi ve 1871 Paris Komünü üyesi (ö. 1915)
1861 - Louis Anquetin, Fransız ressam (ö. 1932)
1863 - Feridun Bey Köçerli, Azerbaycanlı yazar, filolog ve edebiyat eleştirmeni (ö. 1920)
1865 - Sabino de Arana, Bask milliyetçiliğinin teorisyeni (ö. 1903)
1880 - Douglas MacArthur, Amerikalı general (ö. 1964)
1884 - Edward Sapir, Amerikalı dilbilimci ve etnolog (ö. 1939)
1891 - İlya Ehrenburg, Sovyet yazar ve gazeteci (ö. 1967)
1893 - Christian Arhoff, Danimarkalı sahne ve sinema oyuncusu (ö. 1973)
1904 - Seán MacBride, İrlandalı devlet adamı ve 1974 Nobel Barış Ödülü sahibi ö. 1988)
1906 - Zühtü Müridoğlu, Türk heykeltıraş (ö. 1992)
1908 - Jill Esmond, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1990)
1911 - Polykarp Kusch, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1993)
1914 - Dürrüşehvar Sultan, son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi'nin kızı (ö. 2006)
1918 - Nicolae Ceauşescu, Romanya Devlet Başkanı (ö. 1989)
1921 - Akio Morita, Japon iş insanı ve Sony'nin kurucusu (ö. 1999)
1925 - Paul Newman, Amerikalı sinema oyuncusu, yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2008)
1926 - Rober Haddeciyan, Ermeni yazar ve gazeteci (ö. 2025)
1928 - Roger Vadim, Fransız film yönetmeni (ö. 2000)
1932 - Alain David, Fransız atlet (ö.2022)
1934 - André Lewin, Fransız diplomat (ö. 2012)
1934 - Bob Uecker, Amerikalı eski beyzbol ligi (MLB) oyuncusu, spor spikeri, komedyen ve oyuncu (ö. 2025)
1935 - Friðrik Ólafsson, İzlandalı satranç büyükustası (ö. 2025)
1940 - Ayten Gökçer, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 2024)
1944 - Angela Davis, Amerikalı devrimci, filozof, hümanist ve yazar
1945 - Jacqueline du Pré, İngiliz çello sanatçısı (ö. 1987)
1946 - Michel Delpech, Fransız şarkıcı, besteci ve aktör (ö. 2016)
1946 - Arsenio Campos, Meksikalı oyuncu (ö. 2025)
1947 - Argyris Koulouris, Yunan gitarist ve müzisyen
1949 - David Strathairn, Amerikalı oyuncu
1950 - Jörg Haider, Avusturyalı siyasetçi (ö. 2008)
1955 - Eddie Van Halen, Hollandalı müzisyen, söz yazarı ve yapımcı (ö. 2020)
1958 - Ellen DeGeneres, Amerikalı oyuncu ve komedyen
1959 - Nuri Bilge Ceylan, Türk film yönetmeni, senarist ve fotoğraf sanatçısı
1962 - Ricky Harris, Amerikalı oyuncu ve komedyen (ö. 2016)
1963 - José Mourinho, Portekizli teknik direktör
1971 - Aygün Kazımova, Azerbaycanlı eski sporcu, şarkıcı, besteci, oyuncu ve yapımcı
1973 - Melvil Poupaud, Fransız oyuncu
1978 - Sinan Çalışkanoğlu, Türk sinema, tiyatro, reklam ve dizi oyuncusu
1980 - Ertuğrul Arslan, Türk futbolcu
1981
Colin O'Donoghue, İrlandalı oyuncu
Pakito, Fransız DJ ve yapımcı
1986 - Mustapha Yatabaré, Malili futbolcu
1990 - Sergio Pérez, Meksikalı Formula 1 pilotu
1991 - Nicolò Melli, İtalyan basketbolcu
1992 - Colton Underwood, Amerikan futbolu oyuncusu
1993 - Miguel Borja, Kolombiyalı futbolcu
1994 - Joseph Quinn, İngiliz oyuncu
1996 - Rabia Soytürk, Türk oyuncu
1997 - Gedion Zelalem, Almanya doğumlu Amerikalı futbolcu
1999 - İsmail Yüksek, Türk millî futbolcu
2000 - Ester Expósito, İspanyol oyuncu
2001 - Isaac Okoro, Amerikalı basketbolcu

1640 - Jindřich Matyáš Thurn, Çek asilzade (d. 1567)
1752 - Jean François de Troy, Fransız Rokoko ressamı ve duvar halısı tasarımcı (d. 1679)
1823 - Edward Jenner, İngiliz doktor (Çiçek aşısını bulan) (d. 1749)
1824 - Théodore Géricault, Fransız ressam ve taş baskı sanatçısı (d. 1791)
1828 - Caroline Lamb, İngiliz soylu ve yazar (d. 1785)
1839 - Jens Esmark, Danimarkalı-Norveçli mineraloji profesörü (d. 1763)
1855 - Gerard de Nerval, Fransız şair ve yazar (Romantizm'in öncüsü) (intihar) (d. 1808)
1875 - George Finlay, İskoç tarihçi (d. 1799)
1879 - Julia Margaret Cameron, İngiliz fotoğrafçı (d. 1815)
1885 - Charles George Gordon, İngiliz general (d. 1833)
1895 - Arthur Cayley, İngiliz matematikçi (d. 1821)
1922 - Luigi Denza, İtalyan besteci (d. 1846)
1948 - Musa Kâzım Karabekir. Türk asker, Millî Mücadele Kahramanı ve siyaset adamı (d. 1882)
1952 - Horloogiyn Çoybalsan, Moğol komünist siyasetçi ve mareşal (d. 1895)
1962 - Lucky Luciano, Amerikalı g

27 Mart, Miladi takvime göre yılın 86. (artık yıllarda 87.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 279 gün vardır. 

425 - İmparator II. Theodosius döneminde Konstantinopolis'te, Auditorium adıyla ilk yüksek okul açıldı. Okulda 31 profesör, Latince ve Grekçe hitabet ve gramer, hukuk ve felsefe dersleri vermeye başladı.
630 - Tang Hanedanı, Yin Dağları'nda (günümüzde İç Moğolistan) Doğu Göktürk Kağanlığını yendi.
1692 - Bahadırzade Arabacı Ali Paşa Sadrazamlıktan alınarak, yerine Bozoklu (Bıyıklı) Mustafa Paşa atandı.
1854 - Kırım Savaşı: Birleşik Krallık, Rus İmparatorluğuna savaş ilan etti.
1890 - Louisville, Kentucky'de çıkan fırtınada 76 kişi öldü, 200 kişi de yaralandı.
1891 - Servet-i Fünûn dergisinin ilk sayısı çıktı.
1918 - Besarabya ve Moldova, Romanya'ya katıldı.
1941 - Yugoslavya'da General Dušan Simović, kansız bir darbe ile yönetimi ele geçirdi. Yeni Hükûmet, Mihver Devletleri'nden ayrılma kararı aldı.
1958 - Nikita Kruşçev, SSCB'de Başbakanlığa yükseldi.
1964 - ABD'nin Alaska eyaletinde 9,2 Mw büyüklüğünde deprem meydana geldi. 131 kişi öldü.
1969 - Koç Holding'e ait Aygaz tankeri, Ege Denizi'nde alabora oldu, 15 kişilik mürettebattan 1 kişi kurtulabildi.
1972 - Türkiye Halk Kurtuluş Partisi - Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşları Ünye Radar Üssü'nden 3 İngiliz teknisyeni kaçırdı.
1976 - Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Washington, DC'de Savunma İşbirliği Anlaşması'nı imzaladı. Bu anlaşmaya göre, Türkiye üslere izin çıkaracak, ABD de buna karşılık Türkiye'ye yardımda bulunacaktı.
1977 - Tenerife faciası: Kanarya Adaları'nın Tenerife Kuzey Havalimanı'nda uçuşa geçmek üzere olan Hollanda Kraliyet Havayolları'na (KLM) ait Boeing 747 tipi yolcu uçağı, yine havalanmak üzere olan Pan Am'a ait başka bir Boeing ile pistte çarpıştı. Kazada 575 kişi öldü, 70 kişi yaralandı.
1977 - Yengesiyle ilişki yaşayan Veli Acar, yengesinin yardımıyla öz kardeşi Recep Acar'ı uykudayken başına piknik tüpüyle vurarak öldürdü. 12 Eylül döneminde idam edildi.
1982 - 12 Eylül Darbesi'nin 14. idamı: 14/15 Ekim 1978'de Ankara'da kaçırdığı sol görüşlü Veli Güneş ve Halim Kaplan'ı el ve ayaklarından bağlayıp, öldürüp, çuvala koyup bir şarampole atan sağ görüşlü militan Fikri Arkan, idam edildi.
1986 - Hayali mobilya davasında 10 yıldır yargılanan Yahya Demirel tahliye edildi.
1987 - 'Hora' (Sismik-1) gemisinin, petrol aramak için Ege'nin uluslararası karasularına açılmasının Yunanistan'ın petrol aramaları için açıkladığı tarihe rastlaması, iki ülkenin silahlı kuvvetlerini alarma geçirdi.
1994 - Eurofighter Typhoon, ilk test uçuşunu yaptı.
1999 - Nissan - Renault arasında güç birliği anlaşması imzalandı.
2012 - Türkiye, Şam Büyükelçiliği'nin bütün faaliyetlerini askıya aldı.
2020 - Kuzey Makedonya, NATO'ya üye oldu.
2023 - ABD'nin Kentucky, Tennessee, Illinois, Missouri ve Arkansas eyaletlerinde 36 farklı yerde hortum oluştu. 70'ten fazla kişi öldü.

1676 - II. Ferenc Rákóczi, Macar bağımsızlık hareketinin önderi (ö. 1735)
1746 - Carl Bonapart, İtalyan avukat ve diplomat (ö. 1785)
1781 - Charles Joseph Minard, Fransız inşaat mühendisi (ö. 1870)
1785 - XVII. Louis, Kral XVI. Louis ile Kraliçe Marie Antoinette'nin ikinci oğlu (ö. 1795)
1797 - Alfred de Vigny, Fransız yazar ve şair (ö. 1863)
1814 - Charles Mackay, İskoç şair, yazar, gazeteci ve şarkı yazarı (ö. 1889)
1822 - Ahmet Cevdet Paşa, Türk devlet adamı (ö. 1895)
1824 - Johann Wilhelm Hittorf, Alman fizikçi (ö. 1914)
1825 - Andrey Dostoyevski, Rus mimar, mühendis, memo ve bina tamircisi (ö. 1897)
1832 - Paul Arbaud, Fransız kitap koleksiyoncusu ve hayırsever (ö. 1911)
1839 - John Ballance, Yeni Zelandalı siyasetçi (ö. 1893)
1839 - Gottlieb Viehe, Alman misyoner (ö. 1901)
1845 - Wilhelm Conrad Röntgen, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1923)
1847 - Otto Wallach, Alman kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1931)
1850 - Kiyoura Keigo, Japonya'nın 13. başbakanı (ö. 1942)
1854 - Władysław Kulczyński, Polonyalı biyolog, araknolog, taksonomist, dağcı ve öğretmen (ö. 1919)
1855 - James Alfred Ewing, İskoç fizikçi ve mühendis (ö. 1935)
1863 - Henry Royce, İngiliz mühendis ve otomobil tasarımcısı (ö. 1933)
1871 - Heinrich Mann, Alman yazar (ö. 1950)
1875 - Cécile Vogt-Mugnier, Fransız nörolog (ö. 1962)
1879 - Edward Steichen, Amerikalı fotoğrafçı (ö. 1973)
1879 - Sándor Garbai, Macar siyasetçi (ö. 1947)
1881 - Arkadi Averçenko, Rus mizah yazarı (ö. 1925)
1886 - Clemens Holzmeister, Avusturyalı mimar ve tasarımcı (ö. 1983)
1886 - Ludwig Mies van der Rohe, Alman mimar (ö. 1969)
1886 - Sergey Mironoviç Kirov, Rus Bolşevik lider (ö. 1934)
1889 - Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Türk yazar ve Anadolu Ajansı'nın kurucularından (ö. 1974)
1891 - Lajos Zilahy, Macar yazar (ö. 1974)
1891 - Klaudziy Duj-Duşeuski, Beyaz Rus mimar, diplomat ve gazeteci (ö. 1959)
1893 - Karl Mannheim, Alman sosyolog (ö. 1947)
1895 - Erich Abraham, Nazi Almanyası'nda Wehrmacht'ında general (ö. 1971)
1895 - Ole Peder Arvesen, Norveçli mühendis ve matematikçi (ö. 1991)
1899 - Gloria Swanson, Amerikalı oyuncu (ö. 1983)
1900 - Ethel Lang, 110 yaş üstü yaşayan İngiliz kadın (ö. 2015)
1901 - Eisaku Sato, Japon siyasetçi ve 3 dönem Japonya Başbakanı (ö. 1975)

1902 - Aleksandr Kotikov, II. Dünya Savaşı sonrası 1956-1950 yılları arasında Berlin'den sorumlu askeri yetkili olan Sovyet tümgeneral (ö. 1981)
1905 - Rudolf Christoph von Gersdorff, Alman Ordusunda subaydı (ö. 1980)
1910 - Ai Qing, Çinli şairdir (ö. 1996)
1912 - James Callaghan, İngiliz politikacı (ö. 2005)
1913 - Theodor Dannecker, Alman SS yüzbaşısı (ö. 1945)
1917 - Cyrus Vance, ABD'nin 57. Dış İşleri Bakanı (ö. 2002)
1920 - Asuman Baytop Türk botanikçi ve eczacı (ö. 2015)
1921 - Barbosa, Brezilyalı millî kaleci (ö. 2000)
1924 - Sarah Vaughan, Amerikalı piyanist (ö. 1990)
1927 - Coşkun Kırca, Türk politikacı ve diplomat (ö. 2005)
1927 - Mstislav Leopoldoviç Rostropoviç, Sovyet orkestra şefi ve piyanist (ö. 2007)
1929 - Anne Ramsey, Amerikalı sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu (ö. 1988)
1929 - Gönül Ülkü Özcan, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2016)
1931 - David Janssen, Amerikalı oyuncu (ö. 1980)
1932 - Bailey Olter, Mikronezyalı siyasetçi (ö. 1999)
1932 - Hasan Pulur, Türk gazeteci ve köşe yazarı (ö. 2015)
1933 - Gino Pivatelli, İtalyan futbolcu ve teknik direktör (ö. 2025)
1934 - İoannis Paleokrassas, Yunan siyasetçi (ö. 2021)
1935 - Julian Glover, İngiliz aktördür
1937 - Álvaro Blancarte; Meksikalı ressam, heykeltıraş ve duvar resmi sanatçısı (ö. 2021)
1939 - Kartal Tibet, Türk sinema oyuncusu ve yönetmen (ö. 2021)
1939 - Leyla Kasra, İranlı yazar ve şair (ö. 1989)
1941 - Ivan Gašparovič, Slovak politikacı
1942 - John E. Sulston, İngiliz biyolog (ö. 2018)
1944 - Yusuf Küpeli, Türk sosyalist siyasetçi, 68 kuşağı öğrenci gençlik önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi kurucularından (ö. 2021)
1946 - Zeliha Berksoy, Türk tiyatro sanatçısı
1950 - Terry Yorath, Galli futbolcu ve teknik direktör (ö. 2026)
1950 - Can Okanar, Türk gazeteci ve televizyoncu
1950 - Native Dancer, ABD doğumlu safkan yarış atı (ö. 1967)
1953 - Adnan Yücel, Türk yazar (ö. 2002)
1955 - Mariano Rajoy, İspanyol siyasetçi ve eski İspanya başbakanı
1963 - Quentin Tarantino, Amerikalı film yönetmeni, oyuncu ve En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü sahibi
1965 - Metin Tolan, Türk asıllı Alman fizikçi ve akademisyen
1967 - Talisa Soto, Amerikalı oyuncu ve model
1967 - Anna-Michelle Asimakopoulo, Yunan avukat ve politikacı
1970 - Mariah Carey, Amerikalı şarkıcı
1970 - Elizabeth Mitchell, Amerikalı oyuncu
1970 - Leyla Pehlevi, İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin Farah Pehlevi'den olan en küçük kızı (ö. 2001)
1971 - David Coulthard, İskoç Formula 1 yarışçısı
1971 - Nathan Fillion, Kanadalı oyuncu
1972 - Jimmy Floyd Hasselbaink, Hollandalı futbolcu
1974 - Ali Rıza Asahi, Afgan vücut geliştirme sporcusu (ö. 2025)
1974 - George Koumantarakis, Yunan asıllı Güney Afrikalı millî futbolcu
1974 - Gaizka Mendieta, İspanyol futbolcu
1975 - Fergie, Amerikalı R&B şarkıcısı, oyuncu ve model
1977 - Elías Larry Ayuso, Porto Rikolu basketbolcu
1978 - Marius Bakken, Norveçli atlet
1980 - Harun Can, Türk seslendirmen
1981 - Cacau (futbolcu), Brezilya asıllı Alman eski futbolcudur
1984 - Brett Holman, İrlanda kökenli Avustralyalı eski futbolcu
1984 - Ross Ulbricht, Silk Road'un kurucusu Amerikalı
1985 - Danny Vukovic, Avustralyalı millî futbolcu
1986 - Manuel Neuer, Alman futbolcu
1987 - Polina Gagarina, Rus şarkıcı, şarkı-yazarı, oyuncu ve model
1988 - Mauro Goicoechea, Uruguaylı futbolcu
1988 - Jessie J, İngiliz şarkıcı
1988 - Brenda Song, Amerikalı dizi ve sinema oyuncusu
1988 - Atsuto Uchida, eski Japon millî futbolcu
1990 - Erdin Demir, Türk asıllı İsveç vatandaşı futbolcu
1990 - Facundo Píriz, Uruguaylı futbolcu
1990 - Nicolas N'Koulou, Kamerunlu millî futbolcu
1990 - Kimbra, Yeni Zelandalı şarkıcı
1991 - Masaki Tanaka, Japon futbolcu
1992 - Marc Martínez, İspanyol futbolcudur
1993 - Matt Hobden, İngiliz kriketçi (ö. 2016)
1997 - Eda Tuğsuz, Türk atlet
1997 - Lalisa Manoban, Taylandlı k-pop idolü

1184 - III. Giorgi, Gürcü kralı
1378 - XI. Gregorius, 30 Aralık 1370 tarihinden ölümüne kadar Roma Katolik Kilisesi'nde papalık yapmıştır (d. 1329)
1462 - II. Vasili, 1425 ile 1462 yılları arasında hüküm süren Moskova büyük prensi (d. 1415)
1564 - Lütfi Paşa, Osmanlı devlet adamı (d. 1488)
1625 - I. James, İskoçya, İngiltere ve İrlanda Kralı (d. 1566)
1770 - Giovanni Battista Tiepolo, İtalyan ressam (d. 1696)
1850 - Wilhelm Beer, Alman banker, astronom ve iş insanı (d. 1797)
1898 - Seyyid Ahmed Han, Hindistanlı Müslüman pragmatist, İslami reformist, düşünür ve yazar (d. 1817)
1906 - Eugène Carrière, Fransız sembolist ressam ve taşbaskı sanatçısı (d. 1849)
1923 - Ali Şükrü Bey, Türk siyasetçi (d. 1884)
1923 - James Dewar, İskoç kimyacı (d. 1842)
1926 - Georges Vézina, Kanadalı profesyonel buz hokeyi kalecisi (d. 1887)
1945 - Halit Ziya Uşaklıgil, Türk yazar (d. 1866)
1968 - Yuri Gagarin, Sovyet kozmonot (d. 1934)
1972 - Maurits Cornelis Escher, Holl

27 Şubat, Miladi takvime göre yılın 58. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 307 gün vardır (artık yıllarda 308). 

1594 - IV. Henri, Fransa kralı oldu.
1693 - İlk kadın dergisi "The Ladies' Mercury" Londra'da yayımlandı.
1844 - Dominik Cumhuriyeti, Haiti'den bağımsızlığını ilan etti.
1863 - Türkiye'de bilinen ilk resim sergisi, İstanbul Atmeydanı'nda açıldı. Serginin açılmasına Sultan Abdülaziz destek verdi.
1879 - Yapay tatlandırıcı sakarin keşfedildi.
1880 - Haydarpaşa-İzmit Demiryolu işçileri greve çıktı.
1900 - Birleşik Krallık'ta İşçi Partisi (Labour Party) kuruldu.
1900 - Almanya futbol kulübü olan FC Bayern München kuruldu.
1933 - Reichstag Yangını: Olayın ardından yayımlanan bir kararnameyle, Naziler diktatörlüklerinin temellerini atmış oldular.
1937 - Özel teşebbüsçe inşa edilen ilk Türk gemisi "Belkıs", Haliç'te törenle denize indirildi.
1942 - II. Dünya Savaşı: Japon İmparatorluk Donanması ile Müttefik Deniz Kuvvetleri arasında, Cava Deniz Muharebesi gerçekleşti. Muharebe, Japon zaferiyle sonuçlandı ve Hollanda Doğu Hint Adaları, Japon İmparatorluğu tarafından ele geçirildi.
1943 - Amerika Birleşik Devletleri'nin Montana eyaletindeki bir maden ocağında patlama meydana geldi: 74 işçi öldü.
1948 - Çekoslovakya'da komünist parti yönetimi ele aldı.
1955 - Türk boksör Garbis Zaharyan, Yunan rakibi Emanuel Zambidis'i sayıyla yendi.
1963 - Dominik Cumhuriyeti'nde ilk demokratik seçimler yapıldı: Rafael Trujillo'nun diktatörlüğü sona erdi ve Juan Bosch Devlet Başkanı oldu.
1985 - Bazı Ege illerindeki okulların, "Devrim" olan adları değiştirildi.
1988 - Türkiye'de ilk yapay kalp ameliyatı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn Sina Hastanesi'nde yapıldı. Hasta, gerçek kalp bulunamaması yüzünden bir süre sonra öldü.
1995 - Kuzey Irak'ın Zaho kentinde bir ticaret merkezinde bomba patladı; 76 kişi öldü, 83 kişi yaralandı.
1999 - Olusegun Obasanjo, Nijerya'nın seçimle işbaşına gelen ilk Devlet Başkanı oldu.
2001 - Başbakan Bülent Ecevit, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş'i istişarelerde bulunmak üzere Türkiye'ye çağırdı.
2002 - Hindistan'da Müslümanların Hindu milliyetçileri taşıyan bir treni ateşe vermesi sonucu 60 kişi öldü.
2004 - Filipinler'de bir feribotta patlama meydana geldi: 116 kişi öldü.
2008 - İstanbul'da tersane işçileri, taşeron ve güvencesiz çalışma koşullarından dolayı art arda gelen işçi ölümleri nedeniyle, Liman, Tersane Gemi Yapım-Onarım İşçileri Sendikası'nın (LİMTER-İŞ) çağrısıyla üretimden gelen gücünü kullanarak greve çıktı. Tuzla tersaneler bölgesindeki iki günlük greve yüzde 70 katılım sağlanırken, birçok tersanede işler durdu. DİSK de Tuzla'da "Ya Sendika Ya Ölüm" sloganıyla 24 saatlik oturma grevi ile destek oldu. Grev sonrasında tersane patronları, işçilerin taleplerini kabul etti.
2010 - Şili'de 8.8 büyüklüğünde deprem oldu.
2020 - İdlib saldırısı gerçekleşti.

272 - I. Konstantin, Konstantinopolis kentinin ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun "Büyük" lakabıyla anılan kurucusu (ö. 337)
1691 - Edward Cave, İngiliz matbaacı, editör ve yayıncı (ö. 1754)
1717 - Johann David Michaelis, Alman teolog (ö. 1791)
1807 - Henry Wadsworth Longfellow, Amerikalı şair (ö. 1882)
1846 - Franz Mehring, Alman politikacı, tarihçi ve edebiyat eleştirmeni (ö. 1919)
1847 - Ellen Terry, İngiliz sahne aktrisi (ö. 1928)
1851 - James Churchward, İngiliz asker, araştırmacı, kaşif, balık uzmanı, maden bilimcisi ve tarihçi (ö. 1936)
1863 - Joaquin Sorolla, İspanyol ressam (ö. 1923)
1867 - Irving Fisher, Amerikalı ekonomist (ö. 1947)
1873 - Lee Kohlmar, Alman film yönetmeni ve sinema oyuncusu (ö. 1946)
1881 - Sveinn Björnsson, İzlanda'nın ilk Cumhurbaşkanı (ö. 1952)
1888 - Richard Kohn, Avusturyalı futbolcu ve teknik direktör (ö. 1963)
1890 - Walter Krüger, Alman SS subayı (ö. 1945)
1897 - Marian Anderson, Amerikalı şarkıcı (ö. 1993)
1898 - Ömer Faruk Efendi, son Osmanlı halifesi II. Abdülmecid'in oğlu ve bir dönem Fenerbahçe Başkanı (ö. 1969)
1898 - Maryse Bastié, Fransız pilot (ö. 1952)
1902 - Lucio Costa, Brezilyalı mimar ve şehir planlamacısıdır (ö. 1998)
1902 - Gene Sarazen, Amerikalı golfçü (ö. 1999)
1902 - John Steinbeck, Amerikalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü, Pulitzer Ödülü sahibi (ö. 1968)
1904 - André Leducq, bir Fransız bisikletçiydi (ö. 1980)
1905 - Franchot Tone, Amerikalı aktör, yapımcı ve sahne, film ve televizyon yönetmeniydi (ö. 1968)
1910 - Joan Bennett, Amerikalı oyuncudur (ö. 1990)
1910 - Clarence Johnson, Amerikalı havacılık sistemleri ve havacılık mühendisi (ö. 1990)
1912 - Lawrence Durrell, Hindistan doğumlu İngiliz yazar (ö. 1990)
1913 - Paul Ricoeur, Fransız filozof (ö. 2005)
1923 - Dexter Gordon, Amerikalı bir caz tenor saksofoncusuydu (ö. 1990)
1926 - David H. Hubel, Amerikalı nörofizyolog (ö. 2013)
1927 - Şeref Bakşık, Türk siyasetçi (ö. 2019)
1929 - Djalma Santos, Brezilyalı eski futbolcu (ö. 2013)
1930 - Joanne Woodward, Amerikalı oyuncudur
1932 - Elizabeth Taylor, İngiliz-Amerikalı oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2011)
1934 - Ralph Nader, Amerikalı politikacı, tüketici hakları savunucusu ve avukat
1935 - Mirella Freni, İtalyan opera sanatçısı (ö. 2020)
1937 - Barbara Babcock, Amerikalı oyuncudur
1939 - Don McKinnon, Yeni Zelandalı siyasetçi
1939 - Kenzo Takada, Japon-Fransız moda tasarımıcısı, iş insanı ve film yönetmeni (ö. 2020)
1940 - Howard Hesseman, Amerikalı aktör (ö. 2022)
1941 - Paddy Ashdown, İngilliz siyasetçi ve diplomat (ö. 2018)
1942 - Robert H. Grubbs, Amerikalı kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2021)
1943 - Carlos Alberto Parreira, Brezilyalı emekli teknik direktör
1944 - Ken Grimwood, Amerikalı yazar (ö. 2003)
1944 - Roger Scruton, İngiliz filozof, yazar ve hayvan hakları aktivisti (ö. 2020)
1947 - İsmail Gülgeç, Türk karikatürist (ö. 2011)
1947 - Alan Guth, Amerikalı teorik fizikçi ve kozmolog
1951 - Walter de Silva, İtalyan otomobil tasarımcısı
1953 - Ian Khama, Botsvanalı asker ve siyasetçi
1953 - Yolande Moreau, Belçikalı oyuncu
1954 - Güngör Bayrak, Türk şarkıcı ve oyuncu
1954 - Neal Schon, Amerikalı bir rock gitaristi, söz yazarı ve vokalisttir
1956 - Mina Keşvar Kemal, Afgan devrimci politik aktivist, feminist, insan hakları aktivisti (ö. 1987)
1957 - Adrian Smith, İngiliz gitarist
1957 - Timothy Spall, İngiliz komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1960 - Norman Breyfogle, Amerikalı çizgi roman sanatçısı (ö. 2018)
1961 - James Worthy, Amerikalı emekli efsane basketbolcudur
1962 - Adam Baldwin, Amerikalı oyuncu
1965 - Ahmet Mahmut Ünlü, Türk din adamı
1966 - Donal Logue, Kanadalı aktör
1966 - Baltasar Kormákur, İzlanda doğumlu oyuncu ve yönetmen
1966 - Saffet Sancaklı, Türk futbolcu
1967 - Jonathan Ive, İngiliz tasarımcı
1967 - Volkan Konak, Türk halk müziği sanatçısı (ö. 2025)
1971 - Rozonda Thomas, Amerikalı müzisyen
1972 - Jennifer Lyon, Amerikalı oyuncu ve sporcu (ö. 2010)
1974 - Mevlüd Miraliyev, Azeri judocu
1976 - Sergey Semak, Rus futbolcu
1978 - James Beattie, İngiliz millî futbolcu ve teknik direktör
1978 - Kaha Kaladze, Gürcü siyasetçi
1980 - Chelsea Clinton, Amerikalı yazar ve küresel sağlık savunucusu
1981 - Josh Groban, Amerikalı lirik bariton
1982 - Amedy Coulibaly, Fransız suçlu (ö. 2015)
1983 - Devin Harris, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1983 - Kate Mara, Amerikalı oyuncu
1985 - Diniyar Bilyaletdinov, Rus millî futbolcu
1985 - Vladislav Kulik, Rus futbolcu
1985 - Thiago Neves, Brezilyalı futbolcu
1986 - Jonathan Moreira, Brezilyalı futbolcu
1992 - Jonjo Shelvey, İngiliz futbolcu

98 - Nerva, 96 - 98 arası Roma İmparatoru (d. 30)
731 - Kül Tigin, İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı yöneticisi (d. 685)
956 - Theofilaktos, 2 Şubat 933 ile öldüğü 956'ya kadar Rum Ortodoks patriği (d. 917)
1425 - I. Vasili, 1389-1425 arasında Moskova Büyük Prensi (d. 1371)
1644 - Zekeriyâzâde Yahyâ, Türk divan şairi ve Şeyhülislam (d. 1553)
1667 - Stanisław Potocki, Polonyalı asilzade, kumandan ve askeri lider (d. 1589)
1706 - John Evelyn, İngiliz yazar (d. 1620)
1712 - I. Bahadır Şah, Babür İmparatorluğu'nun 7. Şahı (d. 1643)
1822 - John Borlase Warren, İngiliz Kraliyet Donanması subayı, diplomat ve politikacı (d. 1753)
1854 - Robert de Lamennais, Fransız Katolik rahip, felsefeci ve politik düşünür (d. 1782)
1887 - Aleksandr Borodin, Rus besteci ve kimyacı (d. 1833)
1892 - Louis Vuitton, Fransız bavul ve çanta üreticisi (d. 1821)
1914 - Tayyareci Fethi Bey, Türk asker ve ilk Osmanlı pilotlarından (d. 1887)
1914 - Tayyareci Sadık Bey, Türk asker ve ilk Osmanlı pilotlarından (d. ?)
1915 - Nikolay Yakovleviç Sonin, Rus matematikçi (d. 1849)
1936 - İvan Pavlov, Rus fizyolog ve Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü sahibi (d. 1849)
1939 - Nadejda Krupskaya, Rus devrimci ve Lenin'in eşi (d. 1869)
1947 - Cemal Nadir Güler, Türk karikatürist (d. 1902)
1959 - Hüseyin Siret Özsever, Türk şair (d. 1872)
1959 - Nikolaos Trikupis, Yunan asker (d. 1868)
1959 - Patrick O'Connell, İrlandalı futbolcu (d. 1887)
1961 - Selahattin Adil, Türk asker ve siyasetçi (d. 1882)
1966 - Gino Severini, İtalyan ressam (d. 1883)
1968 - Hertha Sponer, Alman fizikçi ve kimyager (d. 1895)
1983 - Nikolai Aleksandrovich Kozyrev, Rus bilim insanı (d. 1908)
1989 - Konrad Lorenz, Avusturyalı etoloji uzmanı (d. 1903)
1992 - Samuel Ichiye Hayakawa, Kanada doğumlu Amerikalı akademisyen ve siyasetçi (d. 1906)
1993 - Lillian Gish, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu (d. 1893)
1998 - George H. Hitchings, Amerikalı hekim ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1905)
1998 - J. T. Walsh, Amerikalı oyuncu (d. 1943)
2001 - Jale İnan, Türk arkeolog (d. 1914)
2002 - Semahat Geldiay, Türk zoolog (d. 1923)
2002 - Spike Milligan, İrlanda asıllı İngiliz komedyen, yazar, müzisyen, şair, oyun yazarı, asker ve aktör (d. 1918)
2007 - Bernd von Freytag Loringhoven, II. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunda subaydı ve daha sonra Alman Federal Silahlı Kuvvetleri olan Bundeswehr'e atandı (d. 1914)
2008 - Ivan Rebroff, Alman şarkıcı, opera ve sahne sanatçısı (d. 1931)
2011 - Necmettin Erbakan, Türk siyasetçi (d. 1926)
2011 - Amparo Muñoz, İspanyol aktris (d. 1954)
2012 - Armand Penverne, Fransız mi

28 Ekim, Miladi takvime göre yılın 301. (artık yıllarda 302.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 64 gün vardır. 

1492 - Kristof Kolomb, Küba'yı keşfetti ve İspanya adına el koydu.
1516 - Sadrazam Hadım Sinan Paşa yönetimindeki Osmanlı Ordusu, Memlukları Gazze yakınlarında yendi.
1538 - Yeni Dünya'nın ilk üniversitesi olan Universidad Santo Tomás de Aquino kuruldu.
1636 - İlk Amerikan üniversitesi Harvard kuruldu.
1848 - İspanya'da ilk demiryolu, Barselona-Mataró arasında hizmete girdi.
1886 - Özgürlük Heykeli, Fransızların hediyesi olarak New York'a dikildi.
1893 - Çaykovski'nin 6 No'lu Pathétique Senfonisinin galası Sankt-Peterburg'da, bestecinin ölümünden sadece dokuz gün önce yapıldı.
1908 - İstanbul'da Ermenice Jamanak gazetesi yayımlanmaya başladı.
1918 - Çekoslovakya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu İmparatorluğundan bağımsızlığını kazandı.
1918 - I. Dünya Savaşı: Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasında yapılan Suriye-Filistin Cephesi, kesin Britanya İmparatorluğu zaferiyle sonuçlandı.
1923 - Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü'nde verdiği akşam yemeğinde, "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" dedi.
1927 - Türkiye'de ilk nüfus sayımı yapıldı.
1937 - Başbakan İsmet İnönü, Ankara'da paraşüt kulesinin açılışını yaptı.
1938 - Ankara Radyosu hizmete girdi.
1940 - II. Dünya Savaşı: İtalya, Arnavutluk üzerinden Yunanistan'ı işgal etti.
1941 - Litvanya'da Alman SS birlikleri 9000'den fazla Yahudiyi Kaunas şehrinin meydanında kurşuna dizdi.
1943 - Philadelphia Deneyi: Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında bir deney yaptığı iddia edildi.
1948 - İsviçreli kimyacı Paul Hermann Müller DDT'nin böcek öldürücü özelliğini keşfinden ötürü Nobel Kimya Ödülü ile ödüllendirildi.
1960 - Millî Birlik Komitesi'nin 147 öğretim üyesini görevden almasını protesto eden İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar ve İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Fikret Narter görevlerinden istifa ettiler.
1961 - Zeki Müren, Behiye Aksoy, Gönül Yazar, Seçil Heper gibi pek çok sanatçıyı senelerce sahnesinde ağırlayan Maksim Gazinosu açıldı.
1962 - Küba Füze Krizi: Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev, Küba'daki füze üslerini kaldıracaklarını açıkladı.
1981 - Heavy metal müzik grubu Metallica, San Francisco'da kuruldu.
1982 - Felipe González liderliğindeki sosyalistler, İspanya seçimlerinde büyük bir zafer kazandı.
1984 - Çin Komünist Partisi, ekonomik durumu düzeltmek amacıyla serbest girişime ve rekabete izin verileceğini açıkladı.
1986 - 23. Altın Portakal Film Festivali'nin sonuçları açıklandı. Altın Portakal'ı Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Aaah Belinda" kazandı.
1991 - İslami Cihad örgütü Ankara'da iki bombalı saldırı düzenledi; bir Amerikalı subay öldü, Mısırlı bir diplomat yaralandı.
1993 - Hakkâri, Üzümlü Jandarma sınır bölüğü'ne saldıran silahlı militanlardan 57'si öldürüldü. Çatışmada 10 er öldü.
1995 - Bakü'de dünyanın en ölümcül metro kazası yaşandı. 28'i çocuk 300 kişi öldü, 265 kişi yaralandı. Azerbaycan genelinde üç günlük yas ilan edildi.
1998 - Esenboğa Havalimanı, tarihinde ilk kez aynı gün 13 cumhurbaşkanı ağırladı. Yabancı ülke cumhurbaşkanları, Cumhuriyetin 75. yılı törenleri için Ankara'ya geldiler.
2009 - Pakistan'ın Peşaver kentindeki bir pazar yerinde araca yerleştirilen bomba patladı; 105 kişi ölü, 200'den fazla kişi yaralandı.
2010 - Gebze - İzmir Otoyolu Projesi'nin temeli atıldı.
2012 - Kanada'nın Britanya Kolumbiyası eyaletinde 7,7 şiddetinde deprem meydana geldi.
2020 - Türkiye'nin ikinci sürücüsüz metro hattı olan M7 Kabataş - Mecidiyeköy - Mahmutbey - Esenyurt Meydanı metro hattının ilk etabı olan Mecidiyeköy - Mahmutbey etabı hizmete açıldı.

1017 - III. Heinrich, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu (ö. 1056)
1466 - Desiderius Erasmus, Hollandalı yazar ve düşünür (ö. 1536)
1510 - Francisco de Borja, İspanyol bir Cizvit (ö. 1572)
1799 - Achille Tenaille de Vaulabelle, Fransız gazeteci ve politikacı (ö. 1879)
1868 - James Brendan Connolly, Amerikalı atlet (ö. 1957)
1837 - Hitotsubashi Yoshinobu, Japon asker ve siyasetçi (ö. 1913)
1845 - Zygmunt Florenty Wróblewski, Polonyalı kimyager ve fizikçi (ö. 1888)
1870 - László Batthyány-Strattmann, Macar aristokrat ve doktor
1897 - Hans Speidel, II. Dünya Savaşı esnasında Alman generali (ö. 1984)
1902 - Elsa Lanchester, İngiliz aktris (ö. 1986)
1903 - Evelyn Waugh, İngiliz yazar (ö. 1966)
1909 - Francis Bacon, İngiliz ressam (ö. 1992)
1914 - Jonas Salk, Amerikalı hekim ve bakteriyolog (ö. 1995)
1914 - Richard Laurence Millington Synge, Britanyalı biyokimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1994)
1921 - Necdet Koyutürk, Türk tango müzisyeni, besteci ve orkestra şefi (ö. 1988)
1929 - Virginia Potter, liderlik ahlakı, sosyal-politika ve feminizm üzerinde çalışmış filozof
1929 - Joan Plowright, İngiliz aktris (ö. 2025)
1930 - Bernie Ecclestone Formula 1 başkanı ve CEO'su
1932 - Spiros Kipriyanu, Kıbrıslı politikacı (ö. 2002)
1932 - Gerhart Baum, Alman politikacı ve avukat (ö. 2025)
1933 - Garrincha, Brezilyalı futbolcu (ö. 1983)
1936 - Charlie Daniels, Amerikalı country şarkıcısı ve söz yazarı (ö. 2020)
1937 - Lenny Wilkens, Amerikalı eski profesyonel basketbolcu ve koç (ö. 2025)
1939 - Jane Alexander, Amerikalı aktris ve yazar
1939 - Andy Bey, Amerikalı caz şarkıcısı ve piyanist (ö. 2025)
1940 - Ömer Akbel, Türk büyükelçi (ö. 2015)
1944 - Marián Labuda, Slovak oyuncu (ö. 2018)
1944 - Coluche, Fransız oyuncu ve komedyen (ö. 1986)
1946 - Wim Jansen, Hollandalı eski futbolcu (ö. 2022)
1948 - Telma Hopkins, Amerikalı seslendirme sanatçısı
1949 - Caitlyn Jenner, Amerikalı televizyon kişiliği, yazar ve emekli dekatloncu
1949 - Volodimir Onişçenko, Ukrayna asıllı Sovyet millî futbolcu ve teknik direktör
1952 - Anne Potts, Amerikalı oyuncu
1953 - Bernd Drechsel, Alman Olimpiyat güreşçisi (ö. 2017)
1955 - Bill Gates, Amerikalı yazılımcı, iş insanı, Microsoft şirketinin kurucusu ve sahibi
1955 - Indra Nooyi, PepsiCo'nun Başkanı ve CEO'su
1956 - Mahmud Ahmedinecad, İran Devlet Başkanı
1956 - Volker Zotz, Avusturyalı yazar
1957 - Ahmet Kaya, Türk halk müziği ve özgün müzik sanatçısı, şarkıcı ve besteci (ö. 2000)
1962 - Daphne Zuniga, Amerikalı oyuncu
1963 - Lauren Holly, Amerikalı-Kanadalı aktris
1963 - Eros Ramazzotti, İtalyan şarkıcı
1965 - Jami Gertz, Amerikalı aktris
1966 - Andy Richter, Amerikalı komedyen ve oyuncu
1967 - Julia Roberts, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1969 - Ben Harper, Amerikalı müzisyen
1969 - Javier Grillo-Marxuach, Puerto Rico doğumlu senarist ve TV yapımcısı
1970 - Yıldız Kaplan, Türk şarkıcı, oyuncu ve manken
1972 - Brad Paisley, Amerikalı şarkı-sözü yazarı ve müzisyen
1973 - Montel Vontavious Porter, Amerikalı profesyonel güreşçi
1974 - Joaquin Phoenix, Amerikalı sinema oyuncusu, yapımcı ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1974 - Dayanara Torres, Porto Rikolu manken ve oyuncu
1976 - Luka Peroš, Hırvat oyuncu
1979 - Olcay Çetinkaya, Türk futbolcu
1979 - Jawed Karim, Bangladeş asıllı Almanya doğumlu Amerikalı bilgisayar bilimcisi ve internet girişimcisi
1979 - Natina Reed, Amerikalı rapçi, şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2012)
1980 - Christy Hemme, Amerikalı aktris, şarkıcı, menajer ve eski profesyonel güreşçi
1980 - Agnes Obel, Danimarkalı şarkıcı-şarkı yazarı ve piyanist
1980 - Alan Smith, İngiliz futbolcu
1981 - Milan Baroš, Çek eski futbolcu
1982 - Hironori Saruta, Japon eski futbolcu
1982 - Berk Oktay, Türk oyuncu
1982 - Matt Smith, İngiliz oyuncu
1983 - Jarrett Jack, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1984 - Obafemi Martins, Nijeryalı futbolcu
1986 - Bianca Gascoigne, İngiliz model
1986 - Aki Toyosaki, Japon seslendirme sanatçısı ve şarkıcı
1987 - Frank Ocean, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve prodüktör
1988 - Go Eun-ah, Güney Koreli oyuncu
1988 - Devon Murray, İrlandalı oyuncu
1989 - Rahman Bilici, Türk Greko-Romen güreşçi
1989 - Camille Muffat, Fransız serbest stil yüzücü (ö. 2015)
1990 - Anny Robert, Nijeryalı portre fotoğrafçısı ve yönetmen
1991 - Lucy Bronze, İngiliz futbolcu
1993 - Bilal Sonses, Türk şarkıcı ve söz yazarı
1994 - Andrew Harrison, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1995 - Glen Kamara, Sierra Leone asıllı Fin millî futbolcudur
1995 - An Ye-seul, Güney Koreli şarkıcı
1996 - Jasmine Jessica Anthony, Amerikalı oyuncu
1997 - Taylor Fritz, Amerikalı profesyonel tenis oyuncusudur

312 - Maxentius, Roma İmparatoru (d. ~278)
457 - Edessalı İbas, 435 ve 457 yılları arasında kesintilerle Edessa şehrinin piskoposu
1225 - Jien, bir Japon şair, tarihçi ve keşiş (d. 1155)
1310 - I. Athanasios, 1289'dan 1293'e ve 1303'ten 1309'a kadar iki dönem Konstantinopolis Patriği olarak görev yapmıştır (d. 1230)
1412 - I. Margaret, Danimarka, Norveç, İsveç Kraliçesi (d. 1353)
1568 - Ashikaga Yoshihide, Ashikaga şogunluğunun 14. şogunu (d. 1538)
1591 - Ogier Ghiselin de Busbecq, Avusturya Monarşisi için görev alan Flemenk diplomat (d. 1522)
1627 - Cihangir, Babür İmparatoru (d. 1569)
1704 - John Locke, İngiliz filozof (d. 1632)
1708 - George, 1702'den 1714'e kadar Büyük Britanya'da hüküm süren Kraliçe Anne'nin kocası (d. 1653)
1740 - Anna İvanovna, Rus çariçesi (d. 1693)
1841 - Johan August Arfwedson, İsveçli bir kimyagerdir (d. 1792)
1900 - Max Müller, Alman filolog ve oryantalist (d. 1823)
1916 - Cleveland Abbe, Amerikalı meteoroloji ve astronomi uzmanı (d. 1838)
1916 - Oswald Boelcke, I. Dünya Savaşı sırasında Alman İmparatorluğunun As Pilotu (d. 1891)
1918 - Ulisse Dini, İtalyan matematikçi ve politikacı (d. 1845)
1923 - Joe Roberts, Amerikalı sessiz sinema oyuncusu (d. 1871)
1929 - Bernhard von Bülow, Almanya Şansölyesi (d. 1849)
1938 - Lascelles Abercrombie, İngiliz şair ve edebiyat eleştirmeni (d. 1881)
1939 - Alice Brady, Amerikalı aktris (d. 1892)
1949 - Nafi Atuf Kansu, Türk eğitimci ve siyasetçi (d. 1890)
1959 - Camilo Cienfuegos, Kübalı devrimci (d 1932)
1973 - Taha Hüseyin, Mısırlı yazar (d. 1889)
1975 - Georges Carpentier, Fransız boksör (d. 1894)
1977 - Ratip Tahir Burak, Türk karikatürist ve çizgi roman çizeri (d 1904)
1978 - Agâh Sırrı Levend, Türk edebiya

31 Ocak, Miladi takvime göre yılın 31. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 334 gün vardır (artık yıllarda 335). 

1729 - Türkiye'de ilk kitap, Mehmet Bin Mustafa'nın (Vanlı) kaleme aldığı Sıhahı Cevheri (Vankulu) adlı sözlük basıldı. İbrahim Müteferrika, ilk Türk matbaasını İstanbul'da Sultanselim'deki konağında kurmuştu.
1747 - İlk zührevi hastalıklar kliniği, Londra'da açıldı.
1790 - Osmanlı-Prusya ittifakı.
1865 - ABD Temsilciler Meclisi, köleliği yasaklayan yasayı onayladı.
1876 - ABD'de ülkedeki tüm Kızılderililer, Kızılderili rezervasyonu olarak adlandırılan, kendilerine ayrılmış özel bölgelerde yaşamaya zorlandılar.
1915 - I. Dünya Savaşı: Almanya, Ruslara karşı zehirli gaz kullandı.
1927 - Müttefiklerin Almanya üzerindeki denetimi sona erdi; bundan sonra Almanya'nın yeniden silahlanmasını Milletler Cemiyeti denetleyecek.
1928 - Türk Eğitim Derneği (TED) Ankara'da kuruldu.
1928 - Sovyetler Birliği'nde 30 muhalefet lideri Almatı'ya sürgüne gönderildi. Sürgüne gidenler arasında Lev Troçki de vardı.
1930 - Seloteyp, 3M şirketi tarafından pazara sürüldü.
1931 - Gümrük ve Tekel Bakanlığı kuruldu.
1931 - Kültür magazin dergisi, Resimli Ay kapandı.
1931 - Yarın gazetesi Başyazarı Arif Oruç ve Sorumlu Müdürü İzmit'te birer yıldan fazla hapse mahkûm oldular.
1934 - Nâzım Hikmet, Nail Vahtedi, Tosun Ömer ve Yonga Ömer beş yıl hapis cezasına mahkûm edildi.
1938 - Atatürk, Gemlik'te sun'i ipek fabrikasını açtı.
1942 - Öğrencilere sigara içme ve nişan yüzüğü takma yasağı getirildi.
1943 - Stalingrad Muharebesi'nde Nazi Almanyası'nın 6. Ordu Komutanı Generalfeldmarschall Friedrich Paulus, Sovyet Birlikleri'ne teslim oldu.
1946 - SSCB'den esinlenen yeni Yugoslavya Anayasasına göre ülke, altı cumhuriyetten oluşuyor: Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya.
1950 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry S. Truman, hidrojen bombası geliştirme programı yürüttüklerini açıkladı.
1952 - Yunanistan Dış İşleri Bakanı Sofoklis Venizelos'un Türkiye'ye yaptığı resmî gezi sırasında, Türk-Elen Dostluk Derneği'nin kurulması kararlaştırıldı.
1953 - Kuzey Denizi taşkınlarında sadece Hollanda'da 1800'den fazla kişi öldü.
1956 - "Nesebi sahih olmayan çocukların tescili" hakkındaki kanun Mecliste kabul edildi.
1956 - Guy Mollet, Fransa Başbakanı oldu.
1958 - İlk başarılı Amerika Birleşik Devletleri uydusu Explorer 1, Dünya çevresindeki yörüngesine oturdu.
1961 - İsrail Başbakanı David Ben Gurion istifa etti.
1961 - Ahmet Emin Yalman, Vatan gazetesinden ayrıldı.
1964 - 15 Ocak günü Kıbrıs sorununu görüşmek üzere toplanan III. Londra Konferansı, 19 günlük çalışmanın ardından bir sonuç alınamadan dağıldı.
1965 - Sağlık Bakanlığı bir açıklama yaptı; Türkiye'de ortalama insan ömrü 33 yıl.
1966 - Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası'nda 2400 işçi greve başladı.
1968 - Vietkong büyük bir saldırıya geçti; Saygon'daki Amerikalı Elçiliği 6 saat işgal edildi.
1968 - TRT Ankara Televizyonu, deneme yayınına başladı.
1971 - İnsanlı ay yolculuklarında bir adım daha; Apollo 14 fırlatıldı. Görevli astronotlar: Alan Shepard, Edgar Mitchell ve Stuart Roosa.
1973 - Çetin Altan'ın 4,5 yıl hapsi istendi; karikatürist Turhan Selçuk'u döven 3 polis hapse mahkûm edildi.
1973 - Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.
1974 - Seyfi Demirsoy'un ölümüyle boşalan Türk-İş Genel Başkanlığına Halil Tunç seçildi.
1976 - İlerici Kadınlar Derneği (İKD), Ankara'da "Evlat acısına son" mitingi düzenledi. Mitinge 5 bin kişi katıldı.
1978 - Zonguldak'ta ikramiyesi ödenmeyen 20 bin maden işçisi direnişe geçti.
1980 - Tariş olayları: Tariş'te direniş bitti, işçiler işbaşı yaptılar. 22 Ocak'ta güvenlik güçleri arama yapma gerekçesiyle Tariş işletmelerine girmek istemiş, 600 işçi gözaltına alınmıştı.
1985 - Başbakan Turgut Özal, Gökova'da termik santral kurulacağını açıkladı.
1986 - İşkence konusunda itiraflarda bulunan polis memuru Sedat Caner, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na teslim oldu.
1986 - Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Türkiye'de 5 yılda 800'den fazla insanın "kayıp" olduğunu söyledi.
1990 - Atatürkçü Düşünce Derneği ve Türk Hukuk Kurumu Başkanı Muammer Aksoy, 73 yaşında Ankara'da evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü.
1990 - SSCB satranç şampiyonu Gary Kasparov, vatandaşı Anatoli Karpov'u yenerek dünya satranç şampiyonu oldu.
1990 - Moskova'da ilk McDonald's açıldı.
1996 - Patlayıcı yüklü bir kamyon Kolombo'da (Sri Lanka) Merkez Bankasının kapılarına çarparak infilak etti: en az 86 kişi öldü, 1400 kişi yaralandı.
2000 - Alaska Havayollarına ait bir yolcu uçağı, Büyük Okyanus'a düştü: 88 kişi öldü.
2004 - TL'den 6 sıfır atılması ve Türkiye Devleti para biriminin Yeni Türk Lirası olmasını öngören yasa, Resmi Gazete'de yayımlandı.
2005 - Dünyaca ünlü pop yıldızı Michael Jackson hakkında, 13 yaşındaki bir çocuğa tacizde bulunduğu gerekçesiyle dava açıldı.
2005 - Afganistan'daki Türk birlikleri, Kabil'deki uluslararası hava alanının sorumluluğunu üstlendi.
2006 - Abdullah Öcalan'ın avukatlarından İrfan Dündar, müvekkilinin yeniden yargılanmaya ilişkin dilekçesini, bu konuda yetkili olan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine göndererek başvuruda bulunduğunu bildirdi.
2008 - İstanbul'un Zeytinburnu ilçesinde ruhsatsız bir binada maytapların yanarak doğalgaz kazanını patlatmasıyla oluşan olayda 23 kişi öldü, 120 kişi yaralandı.
2018 - İsrail'in İran'ın nükleer arşivine sızması
2019 - Wrapped Bitcoin piyasaya sürüldü.
2020 - Birleşik Krallık Avrupa Birliği'nden ayrıldı. (bknz: Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması)

1543 - Tokugawa İeyasu, Orta Çağ Japonya'sının en önemli shōgunlarından (askeri hükümdar) biri (ö. 1616)
1620 - Georg Friedrich, Almanya ve Hollanda kökenli mareşal (ö. 1692)
1624 - Arnold Geulincx, Fransız Descartesçı düşünür (ö. 1669)
1763 - Jens Esmark, Danimarkalı-Norveçli mineraloji profesörü (ö. 1839)
1769 - André-Jacques Garnerin, Fransız havacı ve çerçevesiz paraşütün mucidi (ö. 1823)
1797 - Franz Schubert, Avusturyalı besteci (ö. 1828)
1799 - Rodolphe Töpffer, İsviçreli yazar, öğretmen, ressam, karikatürist ve çizgi romancı (ö. 1846)
1858 - André Antoine, Fransız oyuncu, film yönetmeni, yazar, eleştirmen (ö. 1943)
1865 - Henri Desgrange, Fransız bisiklet yarışçısı ve spor muhabiri (ö. 1940)
1868 - Theodore Richards, Amerikalı kimyacı (ö. 1928)
1869 - Henri Carton de Wiart, Belçika'nın 23'üncü Başbakanı (ö. 1951)
1869 - Wilhelm Heye, Alman asker (ö. 1947)
1881 - Irving Langmuir, Amerikalı Nobel Kimya ödülüne sahip kimyager (ö. 1957)
1884 - Mehmed Emin Resulzade, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin kurucusu (ö. 1955)
1884 - Theodor Heuss, Batı Almanya'nın ilk Cumhurbaşkanı (ö. 1963)
1892 - Eddie Cantor, Amerikalı şarkıcı, komedyen, dansçı ve oyuncu (ö. 1964)
1893 - Arkadiy Plastov, sosyalist gerçekçilik akımının öncülerinden olan Rus Sovyet ressam (ö. 1972)
1894 - Kurt Blome, Nazi bilim insanı (ö. 1969)
1896 - Sofya Yanovskaya, Sovyet matematikçi ve tarihçi (ö. 1966)
1896 - Lewis Strauss, Amerikalı iş adamı, hayırsever, ABD Donanması subayı ve politikacı (ö. 1974)
1902 - Tallulah Bankhead, Amerikalı oyuncudur (ö. 1968)
1902 - Alva Myrdal, İsveçli diplomat ve siyasetçi (ö. 1986)
1905 - John O'Hara, Amerikalı yazar (ö. 1970)
1910 - Faruk Kenç, Türk film yönetmeni (ö. 2000)
1911 - Baba Vanga, Bulgar kadın kâhin (ö. 1996)
1918 - Kerim Korcan, Türk yazar (ö. 1990)
1919 - Jackie Robinson, ilk Afrikalı Amerikalı profesyonel beyzbol oyuncusu (ö. 1972)
1921 - Carol Channing, Amerikalı stand-up komedyen, oyuncu, şarkıcı, dansçı ve seslendirme sanatçısı (ö. 2019)
1921 - Mario Lanza, Amerikalı tenor ve oyuncu (ö. 1959)
1923 - Norman Mailer, Amerikan romancı ve Pulitzer Ödülü sahibi (ö. 2007)
1923 - Adela Forestello, Arjantinli insan hakları aktivisti (ö. 2021)
1929 - Rudolf Mössbauer, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2011)
1929 - Jean Simmons, İngiliz asıllı Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2010)
1931 - Ernie Banks, Amerikalı efsanevi profesyonel beyzbolcu (ö. 2015)
1933 - Bernardo Provenzano, İtalyan suç ögrütü lideri (ö. 2016)
1934 - Muhammed Taki Misbah Yezdi, İranlı siyasetçi (ö. 2021)
1935 - Kenzaburo Oe, Japon romancı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2023)
1936 - Can Bartu, Türk futbolcu (ö. 2019)
1937 - Philip Glass, Amerikalı besteci
1937 - Suzanne Pleshette, Amerikalı oyuncu (ö. 2008)
1938 - Beatrix, Hollanda Kraliçesi
1938 - Lynn Carlin, Amerikalı eski bir oyuncu
1941 - Dick Gephardt, Amerikalı siyasetçi ve eski ABD Temsilciler Meclisi üyesi
1941 - Jessica Walter, Amerikalı oyuncu (d. 2021)
1942 - Daniela Bianchi, İtalyan oyuncu
1942 - Derek Jarman, İngiliz sinema yönetmeni (ö. 1994)
1942 - Zeynep Kerman, Türk edebiyat araştırmacısı ve akademisyen
1945 - Temel Gürsu, Türk yönetmen, yapımcı, senarist, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1947 - Jonathan Banks, Amerikalı oyuncu
1947 - Bernard Guignedoux, Fransız futbolcu ve teknik direktör (ö. 2021)
1951 - Selma Güneri, Türk sinema ve ses sanatçısı
1956 - Guido van Rossum, Hollandalı bir bilgisayar programcısı
1956 - John Lydon, İngiliz müzisyen
1959 - Anthony LaPaglia, Avustralyalı oyuncu
1959 - Kelly Lynch, ABD doğumlu oyuncu
1960 - Ekber Genci, İranlı yazar ve gazeteci
1960 - Grant Morrison, çizgi roman yazarı
1960 - Željko Šturanović, Karadağlı siyasetçi (ö. 2014)
1961 - Fatih Kısaparmak, Türk besteci ve yorumcu
1961 - Filiz Kerestecioğlu, Türk hukukçu ve siyasetçi
1961 - Latif Demirci, Türk karikatürist (ö. 2022)
1963 - Ergün Poyraz, Türk araştırmacı yazar
1964 - Jeff Hanneman, Amerikalı müzisyen ve Slayer grubunun gitaristi (ö. 2013)
1964 - Ofra Harnoy, Kanadalı çellist
1966 - Anne Berge, Norveçli kayakçı
1968 - John Collins, İskoç millî futbolcu ve teknik direktör
1970 - Minnie Driver, İngiliz oyuncu ve şarkıcı
1971 - Patricia Velásquez, Venezuelalı oyuncu ve model
1973 - Amanda Lee Rogers, Avusturyalı eski oyuncu
1974 - Ary Abittan, Fransız oyuncu ve mizah yazarı
1975 - Preity Zinta, Bollywood (Hint Sineması) oyuncusu
1976 - Traianos Dellas, Yunan millî futbolcu ve teknik direktör
1977 - Kerr

447 Konstantinopolis depremi, 447'de Konstantinopolis ve çevresindeki bölgeyi etkileyen büyük bir depremdir. Yakın zamanda tamamlanıp Konstantinopolis Surları'na eklenen Theodosius Surları'nda ciddi hasara neden oldu, 57 kuleyi ve geniş sur duvarlarını yok etti. Bu yıllarda Tanrının Kırbacı Attila, Roma ve Konstantinopolis'u tehdit ettiği için surların önemli bir kısmının yıkılması, kentte paniğe yol açtı; şehir sakinleri, bu tehdidi önleyebilmek için gece gündüz çalışarak surları birkaç ayda tamir etti.
Tarihsel kayıtlar, bu depremle doğrudan ilişkili kayıplardan söz etmese de, akabinde açlık ve "zararlı bir koku" nedeniyle binlerce insanın öldüğü bildirirler.

26 Ocak, 6 Kasım, 8 Kasım ve 8 Aralık'ın önerildiği bu depremin tarihinde bazı belirsizlikler vardır.

"Catalogue of Tsunamis in the Eastern Mediterranean from Antiquity to Present Times". Annals of Geophysics. 32 (1). 2010. doi:10.4401/ag-4732. ISSN 2037-416X.

4 Kasım, Miladi takvime göre yılın 308. (artık yıllarda 309.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 57 gün vardır. 

1515 - Osmanlı İmparatorluğunda Diyarbekir Eyaleti oluşturuldu, Bıyıklı Mehmet Paşa da ilk beylerbeyi olarak atandı.
1737 - İtalya'nın Napoli kentinde, San Carlo Tiyatrosu açıldı.
1757 - 30 Ekim günü tahta çıkan III. Mustafa'nın kılıç kuşanma töreni yapıldı. Kuşanılan kılıç Ömer bin Hattab'a aitti.
1875 - Kadınlar İçin Ayine Dergisi, Selanik'te yayına başladı.
1879 - Amerikalı James J. Ritty, yazar kasayı geliştirdi.
1909 - Bağdat Demiryolları kapsamında yapılan Haydarpaşa Garı, törenle açıldı.
1918 - Yunanistan Sosyalist Emek Partisi kuruldu. Parti, 1924 yılının Kasım ayında toplanan 3. olağanüstü kongresinde adını değiştirerek Yunanistan Komünist Partisi adını aldı.
1922 - Son Osmanlı Hükûmeti (Tevfik Paşa kabinesi) istifa etti.
1922 - Osmanlı Devletinin Resmî Gazetesi Takvim-i Vekayi yayınını durdurdu.
1922 - İngiliz arkeolog Howard Carter ve ekibi, Tutankamon'un mezarını keşfetti.
1933 - Yunanistan Hükûmeti Mustafa Kemal Paşa'nın doğduğu eve bir anı levhası koydu. Levhada, "Türk milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal bu evde dünyaya gelmiştir." cümlesi yazılıydı.
1937 - Mark Twain Cemiyeti, Atatürk'e madalya verdi.
1940 - Birleşik Krallık, Girit'i işgal etti.
1947 - Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
1950 - Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Bölgesel ve Azınlık Diller Avrupa Şartı kabul edildi.
1951 - Din dersi, ilkokullarda ders programına alındı.
1952 - ABD Başkanlık seçimlerini Dwight D. Eisenhower kazandı.
1956 - Sovyet güçleri Macaristan'a girdi.
1969 - Cumhuriyet Senatosu, 27 Mayıs 1960'ta siyasi hakları ellerinden alınan Demokrat Parti'lilerin haklarını iade etti.
1970 - Salvador Allende, Şili'de yapılan seçimler sonucunda oyların %36,3'ünü alarak devlet başkanı oldu.
1972 - İsmet İnönü, CHP üyeliğinden istifa etti.
1977 - Birleşmiş Milletler, Güney Afrika Cumhuriyeti'ne silah satışını yasakladı.
1979 - Tahran'daki ABD Elçiliğini işgal eden Humeyni yanlıları, Elçilik görevlilerini rehin aldı.
1979 - Almanya Yeşiller Partisi kuruldu.
1980 - ABD'de Cumhuriyetçi aday Ronald Reagan Başkanlık seçimlerini kazandı.
1981 - MGK, Yüksek Öğretim Kanunu'nu onayladı. YÖK, 6 Kasım 1981'de bu kanuna göre kuruldu.
1982 - Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, halk oylamasına üç gün kala İstanbul'da halka seslendi: "Benim için, bizim için oy vermeyiniz. Anayasayı düşünerek oyunuzu kullanınız."
1982 - Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Eskişehir'de halka seslendi: "Gençlerimizi müspet ilim anlayışı içinde yetiştireceğiz. Atatürk ilkelerini bilir, tanır ve uygulamaya yetenekli biçimde yetiştireceğiz."
1993 - Emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in cesedi bulundu.
1995 - İzmir'de sel: 65 ölü, yüzden fazla yaralı.
2002 - AKP, Türkiye' de ilk defa iktidara geldi.
2007 - TBMM 13 Ekim 2006 tarihli oturumunda 4 Kasım 2007 Pazar günü genel seçim yapılmasına karar verdi.
2008 - ABD'de Demokrat aday Barack Obama Başkanlık seçimlerini kazandı ve ABD'nin ilk siyahi başkanı oldu.
2009 - Rusya'nın Perm şehrindeki bir gece kulübünde, havai fişekli kutlamaların yol açtığı yangında 109 kişi öldü. [1] 7 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2016 - HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile HDP'li 9 milletvekili hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.

1575 - Guido Reni, İtalyan ressam (ö. 1642)
1618 - Alemgir Şah I, Babür İmparatorluğu'nun 6. Şahı (ö. 1707)
1631 - Mary, Kraliyet prensesi, İngiltere prensesi (ö. 1660)
1650 - III. William, 1689'dan 1694'e kadar eşi II. Mary ile birlikte İngiltere, İrlanda ve İskoçya kralı (ö. 1702)
1787 - Edmund Kean, İngiliz aktör (ö. 1833)
1873 - George Edward Moore, İngiliz filozof (ö. 1958)
1874 - Charles Despiau, Fransız heykeltıraş (ö. 1946)
1876 - Nikolay Nikolayeviç Durnovo, Rus dilbilimci, tarihçi ve filolog (ö. 1936)
1879 - Will Rogers, Amerikalı vodvil sanatçısı (ö. 1935)
1883 - Nikolaos Plastiras, Yunan general ve politikacı (ö. 1953)
1908 - Joseph Rotblat, İngiliz fizikçi ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 2005)
1909 - Bert Patenaude, Amerikalı futbolcu (ö. 1974)
1914 - Carlos Castillo Armas, Guatemala Başkanı (ö. 1957)
1916 - Walter Cronkite, Amerikalı televizyon gazetecisi (ö. 2009)
1916 - Ruth Handler, Amerikalı oyuncak üreticisi Mattel şirketinin başkanı iş insanı (ö. 2002)
1918 - Art Carney, Amerikalı oyuncu, Film, sahne, televizyon ve radyoda oyunculuk yapmış ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2003)
1923 - José Ramón Fernández, Kübalı asker ve komünist lider (ö. 2019)
1923 - Mücap Ofluoğlu, Türk tiyatro oyuncusu, seslendirme sanatçısı, yönetmen ve yazar (ö. 2012)
1925 - Doris Roberts, Amerikalı oyuncu (ö. 2016)
1929 - Arnavutluklu Anastasios, Yunan üst düzey din adamı (ö. 2025)
1931 - Richard Rorty, Amerikalı düşünür (ö. 2007)
1932 - Ali Alatas, Endonezyalı siyasetçi (ö. 2008)
1932 - Thomas Klestil, Avusturyalı diplomat (ö. 2004)
1933 - Charles K. Kao, Çin asıllı Amerikalı, Britanyalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2018)
1936 - C. K. Williams, Amerikalı şair ve Pulitzer Ödülü sahibi
1938 - Erkan Özerman, Türk prodüktör, organizatör ve sanatçı menajeri (ö. 2024)
1942 - Patricia Bath, Amerikalı göz hastalıkları uzmanı (oftalmolog), mucit, hayırsever ve akademisyen (ö. 2019)
1945 - Ali Özgentürk, Türk sinema yönetmeni (ö. 2025)
1946 - Laura Bush, ABD'nin 43. eski Başkanı George W. Bush'un eşi ve ABD'nin 2001-2009 yılları arası First Lady'si
1946 - Robert Mapplethorpe, Amerikalı fotoğraf sanatçısı (ö. 1989)
1947 - Toshiyuki Nishida, Japon sinema oyuncusu ve yönetici (ö. 2024)
1947 - Alexei Ulanov, Sovyet buz patenci
1947 - Arnaldo Vianna, Brezilyalı hekim, siyasetçi ve yönetici (ö. 2026)
1948 - Alexis Hunter, Yeni Zelandalı ressam ve fotoğraf sanatçısı (ö. 2014)
1948 - Amadou Toumani Touré, Mali eski devlet başkanı (ö. 2020)
1950 - Markie Post, Amerikalı oyuncu (ö. 2021)
1951 - Traian Băsescu, 2004'ten bu yana Romanya devlet başkanı
1952 - II. Tevadrus, İskenderiye Kıpti Ortodoks Patrikhanesi'nin 118. ve günümüzdeki Papası
1953 - Gülden Karaböcek, Türk fantezi-arabesk müzik şarkıcısı ve bestecisi
1955 - Matti Vanhanen, Finlandiya Başbakanı
1956 - Jordan Rudess, Amerikalı progressive rock-metal grubu Dream Theater'a dahil olan, progressive rock klavyecisi, kompozitör ve piyanist
1957 - Tony Abbott, Avustralya politikacı
1957 - Zerrin Özer, Türk pop şarkıcısı
1957 - Anne Sweeney, Amerikalı iş insanı
1959 - Ken Kirzinger, Kanadalı oyuncu ve dublör
1960 - Kathy Griffin, Amerikalı oyuncu, komedyen, senarist, yapımcı ve sunucu
1960 - Marc Awodey, Amerikalı şair (ö. 2012)
1961 - Ralph Macchio, Amerikalı oyuncu
1964 - Sinan Engin, Türk futbol yorumcusu, menajer, teknik direktör ve eski futbolcu
1964 - Yūko Mizutani, Japon aktris, seslendirme sanatçısı ve şarkıcı (ö. 2016)
1965 - Wayne Static, Amerikalı müzisyen (ö. 2014)
1967 - Fikret Orman, Türk inşaat mühendisi ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 34. Başkanı
1967 - Yılmaz Erdoğan, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu, şair, yazar ve yönetmen
1969 - Puff Daddy, Amerikalı prodüktör, rapçi, plak şirketi yöneticisi ve girişimci
1969 - Matthew McConaughey, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1970 - Malena Ernman, İsveçli mezzo-soprano opera sanatçısı
1972 - Luís Figo, Portekizli futbolcu
1976 - Mario Melchiot, Hollandalı eski millî futbolcu
1978 - İlke Hatipoğlu, Türk müzisyen, besteci ve Redd grubunun klavyecisi
1979 - Audrey Hollander, Amerikalı porno oyuncusu
1980 - Kanbolat Görkem Arslan, Türk oyuncu (ö. 2026)
1982 - Kamila Skolimowska, Polonyalı eski olimpik atlet (ö. 2009)
1984 - Ayila Yussuf, Nijeryalı futbolcu
1984 - Mya Mason, Amerikalı porno yıldızı
1985 - Marcell Jansen, Alman futbolcu
1986 - Alexz Johnson, Kanadalı şarkıcı-şarkı yazarı, albüm yapımcısı, aktris ve hayırsever
1986 - Hanna Jaff, Amerikalı hayırsever ve yazar
1987 - Artur Jędrzejczyk, Polonyalı millî futbolcudur
1987 - Choi Seung-hyun, Güney Koreli rapçi, şarkıcı ve oyuncu
1987 - Emrah Karaduman, Türk besteci ve aranjör
1989 - Enner Valencia, Ekvadorlu futbolcu
1990 - Jean-Luc Bilodeau, Kanadalı dizi ve sinema oyuncusu
1992 - Hiroki Nakada, Japon futbolcu
1993 - Pınar Deniz, Türk oyuncu
1998 - Achraf Hakimi, Faslı futbolcu

1411 - Halil Sultan, Timur'un büyük oğlu Miranşah'ın oğlu (d. 1384)
1581 - Mathurin Romegas, Malta Şövalyeleri'nin üyesi (d. 1525)
1847 - Felix Mendelssohn Bartholdy, Alman besteci (d. 1809)
1890 - Helene Demuth, Karl Marx'ın kâhyası (d. 1820)
1893 - Pierre Tirard, Fransız siyasetçi (d. 1827)
1918 - Andrew Dickson White, Amerikalı diplomat, yazar ve eğitimci (d. 1832)
1921 - Hara Takashi, Japonya Başbakanı (öldürüldü) (d. 1856)
1924 - Gabriel Fauré, Fransız besteci (d. 1845)
1931 - Buddy Bolden, Afroamerikan caz müzisyeni (d. 1877)
1938 - Ahmet Remzi Akgöztürk, Türk din adamı ve TBMM 1. dönem Kayseri milletvekili (d. 1871)
1940 - Arthur Rostron, Britanyalı denizci (d. 1869)
1957 - Şevki Efendi, Bahai din adamı (d. 1897)
1959 - Friedrich Waismann, Avusturyalı filozof, matematikçi ve dilbilimci (d. 1896)
1968 - Refi' Cevad Ulunay, Türk gazeteci (d. 1890)
1969 - Carlos Marighella, Brezilyalı Marksist aktivist, yazar, gerilla, kentsel gerilla savaşı kuramcısı (d. 1911)
1974 - Bert Patenaude, Amerikalı futbolcu (d. 1909)
1982 - Burhan Felek, Türk gazeteci ve yazar (d. 1889)
1982 - Jacques Tati, Fransız yönetmen ve aktör (d. 1907)
1983 - Doğan Avcıoğlu, Türk gazeteci, yazar ve siyaset adamı (d. 1926)
1984 - Ümit Yaşar Oğuzcan, Türk şair (d. 1926)
1993 - Ahmet Cem Ersever, Türk Jandarma subayı (emekli Binbaşı) (d. 1950)
1995 - Gilles Deleuze, Fransız yazar ve düşünür (d. 1925)
1995 - Paul Eddington, İngiliz oyuncu (d. 1927)
1995 - İzak Rabin, İsrailli siyasetçi ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1922)
2008 - Michael Crichton, Amerikalı yazar, yapımcı ve senarist (d. 1942)
2011 - Norman Ramsey, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1915)
2015 - Gülten Akın, Türk şair ve yazar (d. 1933)
2015 - René Girard, Fransız ed

557 Konstantinopolis depremi, 14 Aralık gecesi gerçekleşmiştir. Agathias, İoannis Malalas ve Günah Çıkartıcı Theofanis'in eserlerinde anlatılan bu deprem, Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'e ve depremlerle sık sık karşılaşılan bölgeye büyük zarar verdi. Daha küçük depremler, sırasıyla, nisan ve ekim ayında olmak üzere, büyük olaydan önce gerçekleşmişti. Aralık ayında ana deprem eşsiz bir gaddarlık ile şehri "neredeyse tamamen yıktı". Ertesi yıl kubbesinin çöküşüne etkisi olacak şekilde Ayasofya'ya zarar verirken, Konstantinopolis surlarına verdiği zarar Hun işgalcilerin sonraki dönemler kolaylıkla nüfuz edebilmelerine neden oldu.

Konstantinopolis aktif bir sismik bölgenin parçasıdır. Depremler, I. Justinianus hükümdarlığı zamanında (527-565) nispeten daha sıktır. Kasım 533'teki bir deprem kalabalığın Konstantin Forumu'na sığınmasına neden olmuştu, ama gerçek bir kayıp yoktu. Diğer küçük depremler de 540-541, 545, 547, 551 ve 554-555'te bildirilmiştir.
557 büyük depreminin iki öncüsü vardır. 16 Nisan 557'de, yılın ilk depremi kenti sarstı. Gerçek bir hasara yol açmadı. 19 Ekim 557'de, ikinci deprem, benzer bir hasarsızlık ile vurdu.

Aralık ayında üçüncü ve büyük deprem vurdu. Agathias'a göre, Konstantinopolis deprem tarafından "neredeyse tamamen yerle bir oldu". Bunu, büyüklük ve süre bakımından benzersiz olarak tanımlar. Brumalia'nın (İsimler Festivali) kutlamaları sırasında, Kış gündönümünden ve Oğlak burcunun işaretine Güneş'in girişinden kısa bir süre önce gerçekleştiğini kaydeder. Ayrıca şehrin, depremden önce şiddetli bir kıştan etkilendiğini anlatır.
Sarsıntılar, Konstantinopolis sakinlerinin çoğunun uyuduğu gece yarısına doğru başladı. Sarsıntılar vatandaşları uyandırdı ve binalar sallanıyordu, "çığlıklar ve sesler duyuluyordu". Ardışık sarsıntılar yere gök gürültüsü gibi sesler eşlik etti. Havanın "bilinmeyen bir kaynaktan yükselen dumanlı bir sisin buharlı bir gaz ile azaldığı ve donuk bir parlaklıkla parıldadığı" bildirildi.
Panikleyen vatandaşlar evlerini boşaltmaya, sokaklarda ve geçitlerde toplanmaya başladı. Agathias, şehirde çok az "tamamen engelsiz geniş açık alanların" olduğuna dikkat çeker, bu da bölge sakinlerinin dışarıda bile yıkıntılardan korunamadığı anlamına geliyordu. Sulu kar dışarıda kalanları etkiledi ve herkes "soğuktan çok acı çekti". Çoğu şehrin kiliselerinde sığındı.
Agathias, düzensizliğin hüküm sürdüğünü not eder. Hem sıradan hem de asil çok sayıda kadın sokaklardaydı. Erkekler ve kadınlar "serbestçe karışmış", kendi içinde olağan dışı bir olaydı. Yaralanmaktan kaçanlar rütbe ve ayrıcalığa çok az dikkati gösterdiler. Örneğin köleler, efendilerinin emirlerine hiç dikkate almadılar.
Konstantinopolis limanına yakın Rhegium bölgesi, evlerin en büyük kaybına uğradı. Diğer birçok bina yıkıldı veya yapısal hasar gördü. Agathias, "sıradan insanların çoğunun" öldüğünü, ancak Küratör Anatolius'un toplumun üst katmanından tek kazazede oluşturduğuna dikkat çeker.
Şafak vakti, deprem sona ermişti. Sevinen insanlar yakınlarını ve sevdiklerini aramaya başladılar; "öpmek ve kucaklamak ve sevinçle ve sürprizle ağlamak" için.

Depremde Ayasofya'nın kubbesi zayıflamış ve 558 yılında tamamen çökmüştür. Konstantinopolis surları ciddi şekilde tahrip olmuştur. 559'un başlarında, saldırgan Hunlar, Duvarların hasarlı bölgelerinden geçmeyi başarmışlardır. Diğer çeşitli kiliseler ve binalar hasar gördü.
I. Justinianus, kısa bir yas dönemini başlattı ve depremini takip eden kırk gün boyunca tacını takmadı. Deprem daha sonra yıllık yalvarışın liturjisinde anıldı. Agathias ayrıca nüfusun tutumu üzerinde kısa süreli bir etki yarattığını iddia eder: zenginler yardımseverliğe yöneldi, şüpheliler dua etmeye yöneldi ve kötülük görünür bir çabası içinde erdeme yönlendirildi. Agathias, kısa sürede herkesin eski tutumlarına döndüğünü bildirir.

Türkiye'deki depremler listesi

840 Erzurum depreminin Qaliqala (modern Erzurum) şehrinde meydana geldiği rivayet edilir.
Bu depremin birincil kaynağı Süryani Mihail'in (12. yüzyıl) tarihçesidir. Anlatı, olayın Haziran ayının bir Cuma günü gerçekleştiğini bildirir (orijinal metinde Haziran). Mihail olayı, 840 Anno Domini yılına karşılık gelen Seleukos döneminin (Anno Graecorum) 1151 yılına tarihlendirir.
Mihail'in anlatımına göre, deprem nedeniyle Erzurum'un surlarının sekiz kulesi yıkıldı. Ayrıca birçok evin yıkıldığını da bildirir. Depremde yaklaşık 200 kişinin öldüğünü tahmin eder. İlk depremlerin ardından iki ay boyunca devam eden sarsıntılar, hayatta kalan yerlileri şehrin tarlalarına taşınmaya zorladı. İkinci bir deprem korkusuyla yaşadılar.
Süryani Mihail'in Ermeni özeti, depreme yer vermemiştir. Orijinal tarihçe, güvenilir olmayan bir kronolojiye sahiptir, bu nedenle bu depremin tarihi ve yeri hakkında şüpheler vardır.
Erzurum şehri birkaç kez yeniden imar edilmiştir. Bu depremle ilgili hiçbir arkeolojik ve mimari veri ilişkilendirilmemiştir.

Özel

Genel
Guidoboni, Emanuela; Traina, Giusto (1995), A new catalogue of earthquakes in the historical Armenian area from antiquity to the 12th century, Annals of Geophysics, 24 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi8 Ocak 2023

Alt toprak, üst toprağın altındaki toprak tabakası. Üst toprağa benzer şekilde, kum, silt ve kil gibi küçük partiküllerin çeşitli karışımından oluşur, ancak üst toprağa oranla çok daha düşük oranda organik madde ve humus içerir . Alt toprağın altında anakaya bulunur.. Koyu humus bulunmadığı için, alt toprak genellikle üstteki üst topraktan daha soluk renktedir. Ağaçlar gibi bazı bitkilerin daha derin köklerini içerebilir, ancak bitki köklerinin çoğu üst toprakta bulunur.
Kil bazlı alttoprak, kerpiç gibi toprak yapım malzemeleri için ana malzeme kaynağı olmuştur. Bu malzemelerin çoğunda bulunan diğer bileşen olan kaba kum da alt toprakta bulunur.
Tamamen steril olmamasına rağmen, alt toprak, humus bakımından zengin üst topraklara kıyasla toprak organizmaları açısından nispeten fakirdir.

Toprak
Toprak horizonları

Håkansson, Inge; Reeder, Randall C. (Mart 1994). "Subsoil compaction by vehicles with high axle load—extent, persistence and crop response". Soil and Tillage Research. 29 (2–3). ss. 277-304. doi:10.1016/0167-1987(94)90065-5.  (abonelik gereklidir)
Adams, Fred; . Moore, B. L (Ocak 1983). "Chemical Factors Affecting Root Growth in Subsoil Horizons of Coastal Plain Soils". Vol. 47 No. 1. Soil Science Society of America Journal. ss. 99-102. 10 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Ekim 2012. (abonelik gereklidir)

Ana sarsıntı, sismolojide bir dizideki en büyük depremdir, bazen öncesinde bir veya daha fazla öncü deprem olur ve hemen hemen her zaman birçok artçı deprem gelir.

Öncü deprem, daha büyük bir sismik olaydan (ana şok) önce meydana gelen ve hem zaman hem de mekanda onunla ilgili olan bir depremdir. Bir depremin ön sarsıntı, ana şok veya artçı sarsıntı olarak adlandırılması ancak tüm olaylar dizisi gerçekleştikten sonra mümkündür.

Sismolojide artçı deprem, yer değiştirmiş kabuğun ana şokun etkilerine uyum sağlamasından kaynaklanan, ana şokun aynı alanında daha büyük bir depremi takip eden daha küçük bir depremdir. Büyük depremler, bilinen yasalara göre büyüklük ve sıklık olarak sürekli olarak azalan, aletsel olarak tespit edilebilen yüz ila binlerce artçı şoka sahip olabilir. Bazı depremlerde ana kırılma iki veya daha fazla adımda meydana gelir ve birden çok ana şokla sonuçlanır. Bunlar ikili depremler olarak bilinirler ve genel olarak benzer büyüklüklere ve hemen hemen aynı sismik dalga biçimlerine sahip olmaları bakımından artçı şoklardan ayırt edilebilirler.

Anchorage, ABD'de Alaska eyaleti'nin merkezî güneyinde bulunan bir kent ve yerel idare bakımından bir "birleştirilmiş belediye"dir.
Anchorage  büyük kent ABD'de ülkesinin en kuzeyinde bulunur. Nüfus (2010 itibarıyla) 291.826 kişi olup komşu "Matanuska-Susitna Borough" yerel idare birimi ile oluşan "Anchorage Metropoliten" istatistik bölgesinin nüfusu 374.553 kişidir. Anchorage Alaska eyaletinin en büyük şehirsel yerleşkesi olup eyaletin nüfusunun %40'i bu kentte yaşamaktadır. ABD'nin 50 eyaleti arasında eyaletin en büyük şehrinde yaşayan nüfus oranı ancak New York eyaletinde daha yüksektir.

Anchorage 1912'de Alaska bir ABD bölgesi olarak ilan edildiği zaman vahşi bir sahil kenarı idi ve burada ne bir balıkçı köyü; ne bir çiftlik bile bulunmamaktaydı.
Kentin bulunduğu mevkide ilk yerleşim 1914'te Alaska'ya yapılmakta olan demiryolu hattı için işçilerin yerleştirilmesi ile başladı. "Alaska Demiryolu" adı verilen bu demiryolunun inşa edilmesi 1923'e kadar sürdü ve demiryolu hattı şimdi şehir içinde olan "Ship Creek" adlı liman ve gar bulunan noktada sona erdi. Bu terminal civarı demiryolu hattı inşası sona erdiğinde bir büyük çadır şehrine dönüşmüştü. Çadırlı şehrin güneyinde bulunan daha yüksekçe arazi parsellendi ve çok geçmeden burada binalar yapılmaya ve sonradan da  çadır şehri taş ve tuğla binalı bir semte dönmeye başladı. 23 Kasım 1920'de Anchorage şehri belediyesi kuruldu.
1920'li ve 1930'lu yıllarda şehrin ekonomisi bu demiryolu terminaline bağlı kaldı. 1940'lı ve 1950'li yıllarda Alaska'da Amerikan ordusunun ve hava gücünün üslerinin kurulması ve askeri ve sivil hava alanlarının yapılması ile kentin ekonomik bazı değiştirildi. Kent birdenbire büyümeye başladı.
27 Mart 1964'te Anchorage büyük bir depremle sarsıldı. Dünya deprem gözlemleme tarihinin ikinci şiddetli depremi olarak kayıtlanan bu depremde şehir insan ve çok büyük maddi zayiatı gördü. 1960'li yıllardan geri kalanları şehrin yeniden yapımı ile geçti.
1968'de Alaska'nın kutup alanlarından olan "Prudhoe Körfezi"nde büyük petrol alanları bulundu ve Anchorage petrol şirketlerine baz haline geçip çok hızla gelişti. 1975'te kenti yerel idare şekli değiştirildi ve yeni bir kent ve civarındaki büyük arazileri birleştirilerek kentten idare edilen "Anchorage Birleşik Belediye" idaresi kuruldu. 1980'li yıllardan itibaren şehirde yapılan imar hareketleri ile kent büyüyüp daha da güzelleştirildi. Kent 1956, 1965, 1984/1985 ve 2002'de "Milli Şehir ligi" tarafından en iyi Amerikan şehri olarak ilan edildi.

Anchorage, merkezî güney Alaska'da bulunur. 61 derece kuzey paraleli üzerinde bulunup Oslo, Stockholm, Helsinki ve Sankt-Peterburg kentlerinden daha kuzeyde; ama Reykjavík veya Murmansk'tan daha güneyde bulunmaktadır. Kent "Alaska Yarımadası"nın, "Kodiak" adasının ve "Cook Körfezi"nin kuzeydoğusunda; "Kenai Yarımadası"nın kuzeyinde; "Prince William Körfezi"nin ve "Alaska Panhandle"in güneye uzanan kolunun kuzeybatısında ve "McKinley/Denali Dağı"ın hemen güneyindedir. Kent ince kumlu bir düşük rakımlı sahil şeridi üzerinde konumlanmıştır; ama "Chugash Dağları"nın alt yamaçlarına doğru uzanmaktadır. Anchorage'in en batı ucunda bulunan "Campbell Burnu", kuzey ucunda "Cook Körfezi"ne girer ve körfez burada ikiye ayrılır. Bu koyun güneyde bulunan "Turnagain Kolu" bir fiyorddur ve dünyada görülen en yüksek gelgit olaylarına şahit olur. Batıda ve kuzeyde bulunan "Knik Kolu" diğer bir yüksek gelgit olayı görülen körfezdir. Kentin doğusunda bulunan, ama yerel idare bölgesi sınırları dışında kalan, "Chudash Dağları" hiç gelişmemiş boş vahşi dağlık alanlar olup "Chugash Eyalet Doğa Parkı"nın bir parçasıdır.
Kentin sahili çok tehlikeli çamurlu alanlardan oluşmaktadır. Bu alanlarda çok çabuk gelgit olayı ortaya çıkmakta ve sahil çok ince buzul kumundan oluştuğu için hiç beklenmedik şekilde tehlike doğurmaktadır. Turistler ve yeni gelenlere bu sahilin çok tehlikelerinden dolayı sahil yürüyüşleri yapmamaları tavsiye edilmektedir. Son olarak 1961 ve 1989'da ortaya çıkan ölümcül vakalar git zamanı çok sert görülen sahil kumunun denizin gelmesi ile çok yumuşayarak insanı içine çeken kum haline gelmesi ile ortaya çıkmıştır.
Anchorage’in bulunduğu yarımada nispeten dar bir alana kısılmıştır, ancak kent yaygın bir vaziyettedir. Birçok berrak nehir, dağlık kesimlerden Cook Körfezi’ne akar ve bu yüzden zaman zaman somon sayısında düşüklük gözlenir. Bölgede aynı zamanda balık tutulabilecek güzel goller mevcuttur.

Anchorage'in iklimi "sub-arktik" adı verilen kutuplar yakınlarında bulunan bölgelerin soğuk iklimidir. Ama deniz kıyısında bulunan Anchorage'de hava, Alaska eyâletin diğer noktalarındaki yerlere göre daha yumuşak geçer. Yazlar nispeten serin ve kışlar ise Alaska'nın iç kesimlerden daha ılıktır. Yazlık ısı derecesi 3 - 21 °C arasında; kışlık aylık sıcaklık derecesi ise –7 ile –15 °C, arasında olup bazen sıcaklığın –36 °C'ye düştüğü gözlemlenmiştir.
Anchorage bölgesi Alaska'nın iç kesimlerden daha fazla yağış almaktadır. Yazları bile çok kere yağmur almaktadır. Ekimden Nisana kadar süren kış içinde ise yağışlar çok kere kar olarak düşmektedir.
Şehir dünyanın çok kuzey bölgesinde olduğu için günler yazları çok uzun ve kışın ise gayet kısa olmaktadır. Kışın kısa günlerinin çoğu da bulutlu geçtiği için Alaska'da yaşamlar bu mevsimde az hatta hiç güneş görmemektedirler.
Anchorage deprem ve volkanik faaliyet bölgesi içindedir. 27 Mart 1964'te olan şiddetli bir deprem sonucu 143 kişi ölmüştür. Bu nedenle kentte bina yüksekliği sınırlanmıştır. Mart-Nisan 2009'da "Redoubt Volkan Dağı" 7.600m'ye yükselen yüksek küllü duman püskürtmüş ve Cook Körfezi etrafına bu kül inmiştir. Daha önce 1992'de kentin 125 km batısında olan "Spur Volkan Dağı" püskürmüş ve kentin sokakları 3 cm kalınlıkta volkanik külle kaplanmıştır. Bu külün sokaklardan temizlenmesi şehrin su kaynaklarını çok zorlamış ve atık su kanalizasyon sistemini hemen hemen tıkamıştır.

Anchorage'in aşağıdaki kentler ile kardeş kent antlaşmaları vardır:

 Chitose, Japonya
 Tromsø, Norveç
 Whitby, Birleşik Krallık
 Darwin, Kuzey Bölgesi, Avustralya
 Incheon, Güney Kore
 Magadan, Rusya

Ingilizce Wikipedi "Anchorage, Alaska" maddesi  22 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alaska

Wikivoyage "Anchorage" turist rehberi27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Anchorage yerel idaresi resmi sitesi31 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Open Directory Project "Anchorage" maddesi (İngilizce)

Arica, Şili'nin kuzeyinde Tarapacá Bölgesi'nde bir şehir. Güherçile Savaşı sırasında bu şehri kaybeden komşu Peru ile bir bağlantı noktasıdır. Arica, 186.000 nüfusa sahiptir.

Arica, Şili'nin en kuzeydeki şehri olup Peru sınırından sadece birkaç kilometre uzakta, Pasifik kıyısındadır. Başkent Santiago ile arasındaki mesafe 2051 kilometredir. Şehir, Río Lluta ve Río San José de Azapa nehirlerinin denize döküldükleri ağız kenarında bulunur.
Şehirde çöl iklimi hüküm sürer. Yıl içinde sıcaklık 19 °C civarında oynar. Pratikte hiç yağmur yağmaz. Su, yeşil parklar için Andlar'dan temin edilir ve nehir vadilerinde yayılmış tarım alanına imkân kılar.

Arica'nın vadisinde, daha MÖ 8000 yıllarında, MÖ 2000 yılına kadar Chinchorro halkı yaşamıştır. 1450'den itibaren İnkalar kuzey Şili'yi istila eder. Diego de Almagro 1536'da Arica çevresindeki bölgeye ulaşır. Lucas Martínez Vegazo 25 Nisan 1540 tarihinde Arica'yı kurar.
Şehir ve İspanyol filosu, 16. yüzyılın sonlarında İngiliz korsanlarının tehdidi altında kalır. 5 Kasım 1580'de İngiliz korsan Bartholomew Sharp 140 adamla şehre saldırır. Ancak Arica İspanyollar tarafından çok yüksek kayıplara rağmen savunulur. Bunu, 9 Şubat 1581'de 92 adamla korsan John Watling'in başka bir saldırısı takip eder. Watling bu saldırıda ölür.
16 Ağustos 1868'de 1868 Arica depremi ve sonrasında oluşan bir tsunami sonucu büyük bir yıkıma uğrar. Bu yıkımda 25.000 kişi hayatını kaybeder. 9 Mayıs 1877'deki bir sonraki depremde, şehirde 5 kişi ölür.
Arica, Güney Amerika'daki bağımsızlık savaşlarından sonra önce Peru'ya aitti. Atacama Çölü'ndeki zengin güherçile rezervlerinin keşfinden sonra Peru, Bolivya ve Şili arasında Güherçile Savaşı meydana geldi. Ağır muharebelerden sonra 7 Haziran 1880'in sabah saatlerinde Şilililer, Arica ve Morro'daki o zamana kadar Peruluların kontrolünde bulunan kaleyi fethederler.
Savaşın bitiminde 1883 yılında, Arica Şili'nin ülke sınırları içine dahil olur. Buna rağmen Arica ve 60 km kuzeyde kalan Peru şehri Tacna 1929 yılına kadar tartışmalı bölge içinde kalırlar.

Şehrin gümrük binası Gustave Eiffel tarafından tasarlanmıştır. Aynı şekilde 1875 yılında Plaza Colón 'da (Colón Meydanı) kurulan kilise San Marcos da bir çelik konstrüksiyondur.
Şehir turizme açık bir şehir olup, birkaç plaja sahiptir. Ancak şehir daha çok çevreye yapılacak gezilere uygundur. Mesela Andlar'a Putre şehrine, Lauca Milli Parkı'na veya İnka yerleşimlerine.
Morro de Arica 'da (260 m) bütün şehir üzerinde güzel bir manzarayı elde etmek mümkündür. Yukarıda Pasifiğe bakan bir İsa heykeli bulunur. Tepe, Güherçile Savaşı sırasında sembolik bir karaktere sahip olmuştur. Yukarıdan, şehrin küçük yat limanlı yarımadası Isla del Alacrán görülür.
San Miguel de Azapa'da arkeoloji müzesi Museo Arqueológico San Miguel de Azapa vardır. Burada ağırlıklı olarak çok eski Chinchorro-kültürü söz konusudur. Yakınlardaki mezarlık dünyanın en eskisi olarak tanımlanır. Mezarlar koloniyal zamanda hala daha korunmuş durumdayken insanlar Chincorro-Kültürü esnasında gömülmüşlerdir. Zeytin ve sebze yetiştirmeciliğinin şekil verdiği Río San José de Azapa'nın (San José de Azapa Nehri) bulunduğu vadi Valle de Azapa mükemmel yürüyüş imkânları sunar. Yukarı kısmında küçük bir köy olan Ausipar bulunur. Ayrıca Valle de Lluta'ta (Lluta Vadisi) çok ilginiç geoglyph ve petroglyphleri (insanlar tarafından karaya çizilmiş şekilller) görmek mümkündür.
Arica'nın yaklaşık 25 km güneyinde Panamerikan Karayolu yakınlarında, çölün ortasında, Tutelares diye adlandırılan heykeltıraş Juan Diaz Fleming'e ait modern devasa heykeller bulunur. Bunlar And halklarının kökenini ve ay ile güneşin kozmik ilişkilerini sembolize eder.

Nehir vadisi Valle de Azapa, çok kollu sulama sistemiyle, geniş alanlı ve tüm yıla yayılan meyve ve sebze özellikle de zeytin yetiştirme imkânı sunar. Birçok tarımsal ürün Terminal Agropecuario 'da pazarlanır.
Arica, Şili mineralleri için önemli bir limandır. 1953'te şehir serbest ticaret bölgesi statüsünü almıştır. 1970'li yıllara kadar burada çalışan endüstriler-özellikle otomobil endüstrisi- devletçe teşvik edilmiştir.
Ticaretin yanında turizm şehrin en önemli gelir kaynaklarından biridir. Plajları, durumları iyi Bolivyalılar ve güney bölgelerindeki Şilililer için, uygun su sıcaklığı sebebiyle çekicidir.
Arica Panamerikan Karayolu kıyısında bulunur. Şehrin kuzeyinde Aeropuerto Internacional Chacalluta isimli havaalanı bulunur Arica ile Peru şehri Tacna arasında bir demiryolu bağlantısı 1855'ten beri işletmededir. Bolivya'nın başkenti La Paz ile de bir demiryolu bağlantısı vardır. Bununla birlikte işletici şirket müflis durumdadır (Ocak 2006).

Şili'deki şehirler listesi

 Wikimedia Commons'ta Arica ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
Homepage von Arica (isp.)
Online-Zeitung "El Morrocotudo"15 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (isp.)
Webfotos von Arica ve çevresi
The Arica school founded in Arica by Oscar Ichazo3 Ağustos 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Sismolojide, artçı deprem veya artçı şok, ana şokla aynı bölgede meydana gelen ve ana şokun etkileriyle yer değiştiren kabuğun uyum sağlaması sonucu oluşan, daha küçük depremdir. Büyük depremler, yüzlerce hatta binlerce aletsel olarak tespit edilebilen artçı şoka sahip olabilir ve bu artçı şokların büyüklüğü ve sıklığı, tutarlı bir modele göre zamanla azalır. Bazı depremlerde ana kırılma iki veya daha fazla aşamada gerçekleşir ve bu durum birden fazla ana şoka yol açar. Bu tür depremler "çift deprem" olarak adlandırılır ve genellikle artçılardan, benzer büyüklüklere ve neredeyse özdeş sismik dalga formlarına sahip olmalarıyla ayırt edilirler.

Çoğu artçı şok, fay kırılmasının tam alanı üzerinde yer alır ve ya fay düzleminin alanı boyunca ya da ana şokla ilişkili gerilimden etkilenen hacim içindeki diğer faylar boyunca meydana gelir. Tipik olarak artçı şoklar, fay düzleminden kopma uzunluğuna eşit bir mesafeye kadar bulunur.

Artçı şokların oranları ve büyüklükleri, köklü birkaç ampirik yasayı takip eder.

Artçı sarsıntıların sıklığı, ana şoktan sonra geçen sürenin tersiyle orantılı olarak kabaca azalır. Bu ampirik ilişki ilk olarak 1894 yılında Fusakichi Omori tarafından tanımlanmış olup Omori yasası olarak bilinmektedir.  Şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        n
        (
        t
        )
        =
        
          
            k
            
              c
              +
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle n(t)={\frac {k}{c+t}}}
  

burada k ve c deprem dizileri arasında değişen sabitlerdir. Omori yasasının şu anda yaygın olarak kullanılan değiştirilmiş bir versiyonu, 1961'de Utsu tarafından önerildi.

  
    
      
        n
        (
        t
        )
        =
        
          
            k
            
              (
              c
              +
              t
              
                )
                
                  p
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle n(t)={\frac {k}{(c+t)^{p}}}}
  

burada p, bozunma oranını değiştiren ve tipik olarak 0,7-1,5 aralığına düşen üçüncü bir sabittir.
Bu denklemlere göre artçı sarsıntıların oranı zamanla hızla azalmaktadır. Artçı şokların oranı, ana şoktan bu yana geçen zamanın tersiyle orantılıdır ve bu ilişki gelecekte artçı şokların meydana gelme olasılığını tahmin etmek için kullanılabilir.  Yani ilk gün artçı sarsıntı olasılığı ne olursa olsun, ikinci gün ilk günün olasılığına 1/2, onuncu gün ise ilk günün olasılığına yaklaşık 1/10 olacaktır (p = 1'e eşit). 

Artçı şokları tanımlayan diğer ana yasa, Båth Yasası olarak bilinir  ve bu, bir ana şok ile onun en büyük artçı şoku arasındaki büyüklük farkının, ana şok büyüklüğünden bağımsız olarak yaklaşık olarak sabit olduğunu, tipik olarak 1,1-1,2 Moment magnitüd ölçeği kadar fark olduğunu belirtir.

Artçı şok dizileri aynı zamanda tipik olarak, belirli bir zaman diliminde bir bölgedeki depremlerin büyüklüğü ve toplam sayısı arasındaki ilişkiyi ifade eden Gutenberg-Richter boyut ölçeklendirme yasasını da takip eder.

  
    
      
        
        
        N
        =
        
          10
          
            a
            −
            b
            M
          
        
      
    
    {\displaystyle \!\,N=10^{a-bM}}
  

Nedir:

  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 olayların sayısı bundan büyük veya eşittir 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  

  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 büyüklük

  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 sabitlerdir
Özetle, bir ana şoktan sonra daha fazla küçük artçı şok ve daha az büyük artçı şok meydana gelir.

Artçı şoklar tehlikelidir çünkü genellikle tahmin edilemezler, büyük olabilirler ve ana şoktan zarar gören binaları çökertebilirler. Daha büyük depremler daha fazla ve daha büyük artçı şoklara neden olur ve özellikle sismik açıdan sessiz bir bölgede büyük bir olay meydana geldiğinde artçı şoklar yıllarca veya hatta daha uzun sürebilir.

Büyük bir deprem ve artçı şokların ardından pek çok kişi aslında deprem olmamasına rağmen "hayalet deprem" hissettiğini bildirir. "Deprem hastalığı" olarak bilinen bu durumun kinetozise bağlı olduğu düşünülür ve genellikle sismik aktivitenin azalmasıyla ortadan kalkar.

Öncü deprem

Ateş fırtınası veya alev fırtınası bir yangının felakete dönüşmesini sağlayan ve şiddetlenerek devam etmesini sağlayan bir doğa fenomeni. Ateş fırtınasında sırasında yangın kendi rüzgâr sistemini oluşturuyor  ve bu rüzgârları şiddetlendirerek içine çekiyor. Genelde bu doğa fenomeni doğal yollarla meydana geliyor, özellikle çalı yangınlarından ve orman yangınlarından oluşuyor. Victoria'daki çalı yangınları, Büyük Peshtigo yangını, Victoria ve Güney Avustralya çalı yangınları veya 1906 San Francisco depreminden sonra oluşan yangın, doğal yollarla oluşan alev fırtınalarından birkaç örnek. Ateş fırtınası ayrıca kasıtlı bir şekilde patlayıcı maddeler sonucunda oluşturulabillir, bu yöntemlerden arasında yangın bombardımanı ve alan bombardımanı var. Kasıtlı bir şekilde oluşan alev fırtınaları arasında Hammburg bombardımanı, Dresden bombardımanı, Tokyo bombardımanı ve Hiroşima'ya atom bombası saldırısı sonucu oluşan alev fırtınaları gösterilebillir.

Ateş fırtınası baca etkisi sonucu oluşan bir fenomen. Oluşan alevler, çevredeki havayı içine daha çok çekerek, daha da güçleniyor ve sert rüzgârların esmesini sağlıyor. Bu hava akımı ateşin yakınlarında veya üstünde esen bir jet stream sonucu daha çok güçlenebillir. Ateşin etrafında oluşan sert rüzgârlar, tekrar alevlerin içine esmesi sonucu, ateş fırtınasının daha da güçlenmesini sağlıyabillir.
This would seem to prevent the firestorm from spreading on the wind, but the tremendous turbulence also created causes the strong surface inflow winds to change direction erratically. This wind shear is capable of producing small tornado- or dust devil-like circulations called fire whirls which can also dart around erratically, damage or destroy houses and buildings, and quickly spread the fire to areas outside the central area of the fire. A firestorm may also develop into a mesocyclone and induce true tornadoes. Probably, this is true for the Peshtigo Fire.
The greater draft of a firestorm draws in greater quantities of oxygen, which significantly increases combustion, thereby also substantially increasing the production of heat. The intense heat of a firestorm manifests largely as radiated heat (infrared radiation) which ignites flammable material at a distance ahead of the fire itself. This also serves to expand the area and the intensity of the firestorm. Violent, erratic wind drafts suck movables into the fire, while people and animals caught close or under the fire die for lack of available oxygen.  Radiated heat from the fire can melt asphalt, metal, and glass, and turn street tarmac into flammable hot liquid. The very high temperatures replicate the conditions of a smelting furnace, where anything that might possibly burn does so readily, until the firestorm runs out of fuel.
Besides the enormous ash cloud produced by a firestorm, under the right conditions, it can also induce condensation, forming a pyrocumulus cloud or "fire cloud". A large pyrocumulus can grow into a pyrocumulonimbus and produce lightning, which can set off further fires. Apart from forest fires, pyrocumulus clouds can also be produced by volcanic eruptions.
In Australia, the prevalence of eucalyptus trees that have oil in their leaves results in forest fires that are noted for their extremely tall and intense flame front. Hence the bush fires appear more as a firestorm than a simple forest fire. Sometimes, emission of combustible gases from swamps (e.g., methane) has a similar effect. For instance, methane explosions enforced the Peshtigo Fire.

The same underlying combustion physics can also apply to man-made structures such as cities during war or disaster.
Firestorms are thought to have been part of the mechanism of large urban fires such as the  Great Fire of Rome, the Great Fire of London, the 1871 Great Chicago Fire, and the fires resulting from the 1906 San Francisco earthquake and the 1923 Great Kantō earthquake. Firestorms were also created by the firebombing raids of World War II in cities like Hamburg, and Dresden.

Firebombing is a technique designed to damage a target, generally an urban area, through the use of fire, caused by incendiary devices, rather than from the blast effect of large bombs. Such raids often employ both incendiary devices and high explosives. The high explosive destroys roofs making it easier for the incendiary devices to penetrate the structures and cause fires and the high explosives disrupt the ability of firefighters  to douse the fires.
Although simple incendiary bombs have been used to destroy buildings since the start of gunpowder warfare, World War II saw the first use of strategic bombing from the air to destroy the ability of the enemy to wage war. London, Coventry and many other British cities were firebombed during the Blitz. Most large German cities were extensively firebombed starting in 1942 and almost all large Japanese cities were firebombed during the last six months of World War II. However as Sir Arthur Harris, the officer commanding RAF Bomber Command from 1942 through to the end of the war in Europe, pointed in his post war analysis, although many attempts were made to create deliberate man made firestorms during World War II few attempts succeed:

The Germans again and again missed their chance, ... of setting our cities ablaze by a concentrated attack. Coventry was adequately concentrated in point of space, but all the same there was little concentration in point of time, and nothing like the fire tornadoes of Hamburg or Dresden ever occurred in this country. But they did do us enough damage to teach us the principle of concentration, the principle of starting so many fires at the same time that no fire fighting services, however efficiently and quickly they were reinforced by the fire brigades of other towns could get them under control.

Wildfire

Gess, Denise; Lutz, William (2003) [2002], Firestorm at Peshtigo: A Town, Its People, and the Deadliest Fire in American History, ISBN 978-0-8050-7293-8 
Frankland, Noble; Webster, Charles (1961), The Strategic Air Offensive Against Germany, 1939-1945, Volume II: Endeavour, Part 4, Londra: Her Majesty's Stationary Office, ss. 260-261 
Harris, Arthur (2005), Bomber Offensive (First, Collins 1947 bas.), Pen & Sword military classics, s. 83, ISBN 1-84415-210-3 
Kartman, Ben; Brown, Leonard (1971), Disaster!, Essay Index Reprint Series, Ayer Publishing, s. 48, ISBN 978-0-8369-2280-6 
McRaney, W.; McGahan, J. (6 Ağustos 1980), Radiation dos reconstruction U.S. occupation forces in Hiroshima and Nagasaki, Japan, 1945–1946 (DNA 5512F) — Final Report for Period 7 March 1980-6 August 1980 (PDF), Science Applications, Inc, s. 24, 24 Haziran 2006 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi5 Nisan 2012 
Neutzner, Matthias (2010), Abschlussbericht der Historikerkommission zu den Luftangriffen auf Dresden zwischen dem 13. und 15. Februar 1945 (PDF), Landeshauptstadt Dresden, s. 70, 21 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi7 Haziran 2011 
Pyne, Stephen J. (2001), Year of the Fires: The Story of the Great Fires of 1910, Viking-Penguin Press, ISBN 0-670-89990-9 
Weaver, John; Biko, Dan, Firestone Induced Tornado, 1 Eylül 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ocak 2020

Basınç ölçümü, bir akışkanın (sıvı veya gaz) herhangi bir yüzeye uyguladığı kuvvetin analizidir. Birim olarak, birim yüzey alanı başına düşen kuvvet olarak ölçülür.
Basınç ve vakumun ölçülmesi için çeşitli teknikler ve aletler geliştirilmiştir. Basınç ölçen ve ölçüm görüntüleyen bütünleşik aletlere, basınçölçer, vakumölçer ya da vakummetre denir. Manometre ya da kullanımı yaygın olan Bourdon basınçölçeri, basıncı hem ölçmek hem de ölçümü görüntülemek için kullanılan basınçölçerlere birer örnektir.
Vakum ölçüm saati, vakum (vakum, iki alt kategoride incelenir: yüksek ve düşük vakum) içindeki basıncı ölçmek için kullanılır. Vakum ölçümü için kullanılan tekniklerin birçoğu basınç ölçüm aralığı içinde uygulanabilirdir. Bundan dolayı, farklı tipteki birçok ölçüm cihazı birleştirilerek, 10 mbar'dan 100000000000 mbar'a kadar olan basıncı aynı basınç ölçüm sistemi içinde ölçmek mümkündür.

Örnek okuma:  1 Pa = 1 N/m2  = 10−5 bar  = 10.197×10−6 at  = 9.8692×10−6 atm, gibi
Not:  mmHg, milimetre cıvanın kısaltmasıdır.

Britanya Kolumbiyası ya da kısaca BC (İngilizce: British Columbia; Fransızca: Colombie-Britannique), Kanada'nın Batı Kanada bölgesinde ve ülkenin en batısındaki eyaletidir. Kuzeybatısında ABD'nin eyaleti olan Alaska, kuzeyinde Yukon ve Kuzeybatı Toprakları, doğusunda Alberta ve güneyinde Washington, Idaho ve Montana yer alır. 1871'de Kanada Konfederasyonu'na 6. eyalet olarak katılan BK, günümüzde 4.270.000'in üzerinde bir nüfusa sahiptir.
BK'nin başkenti, Vancouver Adası'nın güney ucunda yer alan Victoria'dır. Eyaletin en kalabalık kenti olan Vancouver ise, adı verilen adada değil Aşağı Ana Kara (Lower Mainland) bölgesinde bulunmaktadır. Eyaletin diğer büyük kentleri Aşağı Ana Kara (Lower Mainland) bölgesinde olan Surrey, Burnaby, Coquitlam, Richmond, Delta ve New Westminster, Fraser Vadisi'nde (Fraser Valley) bulunan Abbotsford ve Langley, Vancouver Adası'nda bulunan Nanaimo, eyaletin iç kesiminde bulunan Kamloops ve Kelowna ve kuzeyde bulunan Prince George ve Prince Rupert'tır.
Kanada Rocky Dağları ve Büyük Okyanus kıyısındaki fiyort tipli sahiller, BK'nin önemli bir turizm merkezi olmasını sağlamaktadırlar. Eyaletin en büyük kenti olan Vancouver da, önemli bir turizm merkezidir. Kolumbiya Nehri buradan doğar ve ABD'ye geçerek denize dökülür.

Britanya Kolumbiyası'nda toplam yedi millî park bulunmaktadır.

Glacier Millî Parkı
Gulf Islands Millî Parkı
Gwaii Haanas Millî Parkı
Kootenay Millî Parkı
Mount Revelstoke Millî Parkı
Pacific Rim Millî Parkı
Yoho Millî Parkı

B.C. Hükümetinin'nin Resmi Sitesi 5 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm B.C. Resmi Sitesi 24 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Britanya Kolumbiyası'nın yağmur ormanlarının ekonomi politiği

1960 Valdivia depremi veya Büyük Şili Depremi, 22 Mayıs 1960 tarihinde tüm zamanların Richter ölçeği  ile ölçülmüş en büyük depremi. UTC saat 19.11'de deprem moment magnitüd ölçeği ile 9,5 büyüklüğüne ulaşmış ve Şili'yi vurmuştur. Depremin merkez üssü başkent Santiago, Şili'nin yaklaşık 700 km güneyindeki Valdivia şehridir. Deprem Büyük Okyanus'ta yayılan tsunamiye sebebiyet vermiştir. Tsunami, 10.000 kilometre mesafedeki Hilo, Hawaii ve Güney Afrika'nın sahil bölgelerini tahrip etmiştir. Depremde ölen kişi sayısının 1.000 ila 6.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Bu depremin dalgaları yeraltından da yayıldığı için jeofizikçiler için büyük bir anlamı vardır. Bu dalgaların oluşumu ve süresinin ölçülmesi ile yeraltı hakkında birçok bilgiye ulaşılabilmiştir. Bu depremde bir çan gibi vuran yerin titreşimi, bir hafta ölçülebilir düzeyde sürmüştür. Deprem 10 dakika gibi uzun bir süre boyunca devam etmiştir.

Puerto Saavedra tamamen yıkıldı.
Puerto Montt'ta binaların %90'ı tahrip oldu.
Angol'da binaların %82'si tahrip oldu.
Los Angeles'te binaların %70'i tahrip oldu.
Talcahuano'da binaların %65'i tahrip oldu.
Valdivia'da binaların %40'ı tahrip oldu.
Concepción'da 125 kişi öldü, çok sayıda bina tahrip oldu.

 Wikimedia Commons'ta 1960 Valdivia depremi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Chilean earthquake and tsunami 1 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Callao, Peru'nun 1.453.720 nüfuslu (2017 sayımı) bir liman şehridir. 146,98 km² bir alana sahiptir.
Callao Lima ile beraber kentsel bir bütünlük oluşturmasına rağmen politik olarak Peru'nun ayrı bir bölgesidir. Callao Bölgesi'nin altı tane mıntıkası vardır.
Bunlar, Bellavista, Callao, Carmen de la Legua-Reynoso, La Perla, La Punta ve Ventanilla 'dır.

Şehirde petro-kimya ürünleri, gübre, tekstil ve deri ürünleri üretilir.
Callao limanı Güney Amerika'nın en önemli balıkçılık ve ticaret limanlarından biri olup, Peru ihracat ve ithalatının % 75'inin üstesinden gelir. Bunların dışında geniş bir soğutma deposu kapasitesine ve kuru gıda doklarına sahiptir.

Sahilde çok sayıda adası bulunur. Bunlar, La Isla San Lorenzo, Isla El Frontón, Islas Cavinzas ve Islas Palomino adalarıdır. Bunlarda önemli ölçüde yeleli deniz aslanı ve deniz kuşları kolonileri bulunur.

Callao, 1537'de Francisco Pizarro tarafından Callao Koyu'nda kurulur ve hızla İspanyol ticareti için Pasifik'te en önemli limanı haline gelir. Peru Valiliği zamanında, Peru, Bolivya ve Arjantin'den Andlar'ı aşarak yük hayvanlarıyla getirilen mallar, Callao limanı üzerinden gemilerle Panama'ya taşınmıştır. Buradan da kara yoluyla Atlantiğ'e getirilen mallar, yine gemi yoluyla İspanya'ya nakledilmiştir.
16. yüzyılda liman, Pasifik alanındaki çok sayıda İspanyol bilimsel gezisinin çıkış noktasıdır. Çok kez, aralarında Francis Drake, Tom Cavendish, Jorg Spitberg ve Jacob Clerk2ın da bulunduğu çeşitli İngiliz ve Hollandalı korsanların saldırısına uğrar. 28 Ekim 1746'da güçlü bir deprem ve bu yüzden oluşan tsunami şehre ve limana zarar verir, tahminen 5000 kişiyi öldürür. Sadece 200 kişi doğal afetten sağ olarak kurtulur.
Peru Valisi José Manso de Velasco şehri tekrar inşa ettirir ve aynı zamanda sahilde liman üzerinde koruma oluşturan bir kale (Castello de Real Felipe) kurar.
İspanyollara karşı Güney Amerika Bağımsızlık Savaşları'nda, 1823'te Simón Bolívar Callao'ya iner. Peru bağımsız bir ülke olmuşken, üç yıl sonra 1826'da İspanyollar eski kolonilerini tekrar fethetmeye çalışır, limana saldırırlar. Liman kalesi ve diğer kale Real Felipe fethedilemediğinden bu girişim başarılı olmaz.
1851'de Callao ve Lima arasında Güney Amerika'nın ilk demiryolu hattı kurulur.
İspanya-Güney Amerika Savaşı'ndan önce (1865-71) İspanyol Donanması, 14 Nisan 1864'ten itibaren Callao limanını kuşatırken bu durum Peru'nun guano ihtacatının durmasına sebep olur. Peru, 5 Aralık 1865'te Şili ile birleşir. Bundan birkaç ay öncesinde İspanya savaş ilan etmiştir. 2 Mayıs 1866 İspanyol amiral Mendez Núñez Callao'yu topa tutar. Şehir 96 top ile iyi donandığından İspanyollar çok sayıda ölü verip, hasar gören gemileriyle bundan zararlı çıkarlar. Bu çarpışmada Peru savunma bakanı ölür. Callao'nun topa tutulmasından sonra aktif savaş hareketleri sona erer ve İspanyol Donanması Filipinler'e çekilir.
Şili ile Güherçile Savaşı sırasında Şili Donanması, 10 Nisan 1880'den itibaren şehrin limanını kuşatır. 17 Ocak 1881'de şehir, Şili birliklerince işgal edilir.
24 Mayıs 1940'ta şehir bir kez daha güçlü bir deprem yaşar.
28 Nisan 1947'de Thor Heyerdahl, Kon-Tiki isimli sal ile Callao'dan yola çıkarak ilk bilimsel gezisini başlatır.

Sahilde Peru askeri okulu Colegio Militar Leoncio Prado bulunur. Bu okul, Perulu yazar Mario Vargas Llosa'nın La Ciudad y los Perros (1962, Türkçe: Şehir Ve Köpekler) adlı romanında önemli bir rol oynar.
Bugün Callao, aralarında Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán, Başkan Alberto Fujimori'nin yolsuzluklardan hükümlü eski gizli servis başkanı Vladimiro Montesinos gibi kişilerin tutuklu bulundukları bir hapishaneye ev sahipliği yapmaktadır.
Şehir sakinleri kendilerini Chalaco diye adlandırırlar.
Yurtdışında Chim Pum Callao nidası ünlü olup, Callao'ya sevinç ve gurur anlamını ifade eder. Bazen bu nida tüm Peru için dile getirilir.
Peru Donanması Callao Bölgesi'nde La Punta ve Callao muhitlerinde faaliyet gösterir.

http://www.regioncallao.gob.pe/ 10 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Callao Bölgesel Yönetimi
https://web.archive.org/web/20060417192938/http://www.gmcweb.net/todocallao/index.htm Todo Callao (İsp.)
http://www.islaspalomino.com/ 8 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Denizaltı veya su altı depremi, bir su kütlesinin içinde, özellikle de okyanusun dibinde meydana gelen bir depremdir. Tsunamilerin başlıca nedeni bu tarz depremlerdir. Büyüklük, moment büyüklüğü ölçeği kullanılarak bilimsel olarak ölçülebilir ve şiddeti, Mercalli şiddet ölçeği kullanılarak belirlenebilir.
Levha tektoniğini anlamak, denizaltı depremlerinin nedenini açıklamaya yardımcı olur. Dünya'nın yüzeyi veya litosfer, ortalama yaklaşık 80 km kalınlığında olan tektonik plakalardan oluşur ve astenosfer ve iç mantodaki bir magma yatağı üzerinde sürekli olarak çok yavaş hareket etmektedir. Plakalar bazen birbirine yakınlaşır ve bir plaka diğer plakanın altına dalar veya yalnızca kayma geriliminin olduğu yerde yatay olarak birbirini teğet geçerek hareket eder. Asismik kayma adı verilen bu hareketler küçüktür ve ölçülemez. Plakalar birbirleriyle yakınlaşarak buluştuğunda ve plaka içindeki pürüzlü noktalar kenarlarda hareketin durmasına neden olana kadar plakaların hareketi devam eder. Ancak sıkıştıklarında enerji biriktirmeye başlarlar. Pürüzlü noktalar artık bu basınca dayanamadığında, bu hareketin aniden serbest kalması ile deniz tabanının altındaki ani hareket, denizaltı depremine neden olur. Hem yatay hem de dikey yöndeki bu kayma alanına merkez üssü adı verilir ve en yüksek büyüklüğe sahiptir ve en büyük hasara neden olur.
Kıtasal depremde olduğu gibi, hasarın şiddeti genellikle merkez üssünde meydana depremden değil, depremin tetiklediği olaylardan kaynaklanır. Kıtasal bir depremin, yangınlar, hasarlı yapılar ve uçan cisimler nedeniyle karada hasara ve can kaybına neden olacağı durumlarda; Bir denizaltı depremi deniz tabanını değiştirerek bir dizi dalgaya neden olur ve depremin uzunluğuna ve büyüklüğüne bağlı olarak kıyı şehirlerini vuran tsunami, maddi hasara ve can kaybına neden olmaktadır.
Denizaltı depremleri aynı zamanda denizaltı iletişim kablolarına da zarar verebilir ve bu bölgelerde internet ve uluslararası telefon ağında yaygın kesintilere yol açabilir. Bu olay, özellikle birçok denizaltı iletişim kablolarının çok fazla depremin meydana geldiği Pasifik Ateş Çemberi adı verilen alan boyunca denizaltı deprem bölgelerini geçtiği Asya'da yaygındır.

Denizaltı depremleri meydana gelirken tektonik plakalar birbirine farklı şekillerde sürtünürler. Sürtünmenin farklı olmasının sebebi bulunduğu fay hattından ötürü veya bulunduğu tektonik plakadan ötürüdür. Büyük tsunamiler yaratan denizaltı depremleri Pasifik ateş çemberi'nde veya Büyük Sumatra Fayı'nda meydana gelir.

Yaşlı ve yoğun olan levha, hafif ve genç olan levhanın altına doğru gömülmeye başlar. Gömüldükçe, daha da ısınır ve en sonunda astenosfere giderek tamamı ile erir ve plaka tamamen yok olur. İki okyanusal levhanın karşılaştığı yerde git gide daha da derinleşir ve her başarılı eylemde derin çukurlar oluştururlar. Çeşitli yoğunluklarda litosfer kayaları, astenosfer magması, soğuyan okyanus suyu ve Pasifik Ateş Çemberi gibi levha hareketleri arasında bir etkileşim vardır. Dolayısıyla okyanus çukurluklarının bulunduğu yer denizaltı depremleri için bir alanı oluşturur; örneğin Helenik yitim zonu Mariana Çukuru, Porto Riko Çukuru veya Büyük Sumatra Fayı boyunca uzanan volkanik yay yakınlaşan levha sınırları olup bu bölgelerde denizaltı depremleri meydana gelir.

Bu liste, tarih boyunca kaydedilmiş büyük depremleri içerir.

Güney Asya

1 Kasım 1755 - 1755 Lizbon depremi

1802:
26 Ekim 1802 - 7,9 Mw büyüklüğündeki 1802 Vrancea depremi meydana geldi.

1810:
16 Şubat 1810 - 7.5 Mw büyüklüğündeki 1810 Girit depremi meydana geldi.

1835:
20 Şubat 1835 - 8,5 Mw büyüklüğünde olduğu tahmin edilen 1835 Concepción depremi meydana geldi.

1856:
12 Ekim 1856 - 7,7 Mw büyüklüğündeki 1856 Girit depremi meydana geldi.

1898:
29 Ocak 1898 - 7,0 Mw büyüklüğündeki 1898 Balıkesir depremi meydana geldi.
1899:
20 Eylül 1899 - 6,5-7,1 Mw büyüklüğündeki 1899 Aydın-Denizli depremi meydana geldi.

1903:
29 Mart 1903 - Van'da meydana gelen depremde 860 kişi öldü.
28 Mayıs 1903 - İstanbul'da meydana gelen depremde 2.000 kişi öldü.
1906:
18 Nisan 1906 - San Francisco depremi ve onu izleyen yangın ve sellerde binlerce kişi öldü.
16 Ağustos 1906 - Şili'de 8,6 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
1908:
28 Aralık 1908 - Sicilya'nın Messina kentindeki depremde 84 bin kişi öldü.

1915:
30 Ağustos 1915 - Avezzano depremi

1920:
16 Aralık 1920 - Çin'de meydana gelen 8,6 büyüklüğündeki depremde 100 bin kişi öldü.
1923:
1 Eylül 1923 - Tokyo ve Yokohama'daki depremde 150 bin kişi öldü.
1 Eylül 1923 - Japonya'da 8,3 büyüklüğündeki depremde ise 200 bin kişi öldü.
27 Kasım 1923 - Tosya, Osmancık, Erbaa, Vezirköprü, Lâdik ve Havza'da meydana gelen deprem sonucunda 5.000 kişi öldü, 40 bine yakın bina yıkıldı.
1928:
Ekim 1928 - Sicilya'da Etna Yanardağı püskürmeye başladı.

1939:
24 Ocak 1939 - Şili'deki depremde 28 bin kişi öldü.
27 Aralık 1939 - Erzincan'da meydana gelen 7,9 büyüklüğündeki depremde, Erzincan ili o zamanki nüfusunun yarısını kaybetti ve şehrin büyük çoğunluğu yıkıma uğradı. Sarsıntının ardından 32.962 kişi öldü, 100 binden fazla insan da evsiz kaldı (1939 Erzincan depremi).

1941:
10 Eylül 1941 - Van ve çevresinde 7 büyüklüğünde deprem oldu. Erciş'te 194 kişi öldü.
1942:
5 Aralık 1942 - Erbaa ve Niksar'da meydana gelen depremde 500 kişi öldü.
1943:
20 Haziran 1943 - Adapazarı'nda meydana gelen 5,6 büyüklüğündeki depremde 346 kişi öldü.
1944:
1 Şubat 1944 - Bolu, Gerede ve Çankırı'da meydana gelen depremde 4.600 kişi öldü, 50 bine yakın ev yıkıldı.
1946:
31 Mayıs 1946 - Van ve Hınıs'ta meydana gelen 6 büyüklüğündeki depremde 839 kişi öldü, 3 bin ev yıkıldı.
20 Ağustos 1946 - Erzurum'da meydana gelen depremde 330 kişi öldü.
1949:
17 Ağustos 1949 - Erzurum, Bingöl ve ilçesi Karlıova'da meydana gelen 6,7 büyüklüğündeki depremde 450 kişi öldü, 1.500'ü aşkın ev yıkıldı.

1951:
13 Ağustos 1951 - Çankırı depremi
1952:
3 Ocak 1952 - Erzurum, Pasinler ve Horasan'da meydana gelen depremde 106 kişi öldü.
5 Kasım 1952- 1952 Severo-Kurilsk depremi
1953:
18 Mart 1953 - Gönen, Çan ve Yenice ilçelerinde meydana gelen depremde 10 bine yakın bina yıkıldı, 265 kişi öldü.
1957:
26 Mayıs 1957 - Bolu ve Abant'ta meydana gelen depremde 66 kişi öldü.
1959:
27 Eylül 1959 - Honshu tayfunu, Japonya'da 5.000 kişinin ölümüne neden oldu.

1963:
26 Temmuz 1963 - Üsküp'te meydana gelen depremde 1.070'ten fazla kişi öldü, 3.000 ila 4.000 kişi yaralandı, 200.000'den fazla kişi evsiz kaldı ve şehrin yüzde 80'i tamamen yıkıldı.
1966:
7 Mart 1966 - Erzurum ve Muş'ta meydana gelen depremde 15 kişi öldü, 25 kişi yaralandı, 2.380 ev yıkıldı.
19 Ağustos 1966 - Muş'un Varto ilçesinde meydana gelen 6,5 büyüklüğündeki depremde, 4 bine yakın insan öldü. Çok sayıda ev ve iş yerinin kullanılamaz hâle geldiği bölgede temmuz ayında da bir deprem olmuş, 12 kişi ölmüştü.
1967:
22 Temmuz 1967 - Adapazarı ve Mudurnu'da gece saatlerinde meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki depremde 173 kişi öldü, 1.078 ev hasar gördü.
27 Temmuz 1967 - Türkiye depremle sarsıldı. Saat 21.30 sıralarında meydana gelen depremde Tunceli ve Pülümür'de ilk anda 108 kişi öldü, 200 kişi yaralandı.

1970:
27 Mart 1970 - Gediz'de meydana gelen deprem felaketinde 1.087 kişi öldü, binlerce kişi evsiz kaldı.
1971:
12 Mayıs 1971 - Burdur ve çevresinde gece meydana gelen depremde 57 kişi öldü, 1.162 ev yıkıldı.
22 Mayıs 1971 - Bingöl ve çevresinde meydana gelen depremde 870 kişi öldü, 5.323 ev yıkıldı.
1975:
5 Eylül 1975 - Diyarbakır'ın Lice ilçesinde deprem oldu ve 3.000 kişi ölü.
6 Eylül 1975 - Diyarbakır'ın Lice ilçesindeki deprem, Güneydoğu Anadolu'yu sarstı.
7 Eylül 1975 - Diyarbakır ve çevresindeki depremde ölenlerin sayısı 2 bini geçti.
8 Eylül 1975 - Lice'de meydana gelen 6,7 büyüklüğündeki deprem, Güneydoğu Anadolu'yu sarstı. Kızılay'ın çadır, jeneratör ve gıda yardımı gönderdiği Lice'de, 2.385 kişi öldü.
11 Eylül 1975 - Diyarbakır yöresindeki depremde 7.000'e yakın evin yıkıldığı açıklandı. 144 km'lik kara yolu kullanılmaz hale geldi. Sadece Lice ilçesinde 13.000 kişinin evsiz kaldığı ve bir gün önce sallanan Hani ilçesinde 6 kişinin daha öldüğü bildirildi.
16 Kasım 1975 - Deprem bölgesi Lice'de evleri tamamlanmayan halk soğuktan ve yağmurdan korunmak için resmî daireleri işgal etti.
31 Aralık 1975 - Hani ve Hazro ilçelerinde yeniden deprem oldu. Enkaz altında kalan 4 kişi soğuktan donarak öldü.
1976:
4 Şubat 1976 - Guatemala'da 7,5 büyüklüğündeki depremde 22 bin 778 kişi öldü.
28 Temmuz 1976 - Çin'deki depremde 240 bin kişi öldü.
19 Ağustos 1976 - Denizli'de deprem oldu. Dört kişi öldü, 50 kişi yaralandı.
1977:
20 Ocak 1977 - Muradiye, Çaldıran ve Erciş'te deprem oldu, can kaybı olmadı.
1978:
16 Eylül 1978 - İran'da 25 bin kişi; 7,7 büyüklüğündeki depremde öldü.

1985:
19 Eylül 1985 - Meksika'da 8,1 büyüklüğündeki depremde 9 bin kişi öldü.
1986:
30 Ağustos 1986 - Vrancea Depremi
1988:
7 Aralık 1988 - Ermenistan'daki 6,9 büyüklüğündeki depremde 25 bin kişi öldü.

1990:
21 Haziran 1990 - İran'daki 7,3 büyüklüğündeki depremde 50 bin kişi öldü (1990 İran depremi).
1992:
13 Mart 1992 - Erzincan'da 6,8 büyüklüğünde deprem yaşandı. Bu depremde 653 kişi öldü, 3850 kişi yaralandı.
1995:
17 Ocak 1995 - Japonya'daki 7,2 büyüklüğündeki depremde 6 binden fazla kişi öldü.
1 Ekim 1995 - Afyon'un Dinar ilçesinde meydana gelen 6,1 büyüklüğündeki deprem büyük hasara sebep oldu. 35.000 kişilik nüfusa sahip 100 kişi öldü, 260 kişi yaralandı. 25.000'den fazla kişi evsiz kaldı. Şehirdeki binaların %30'u, ya yıkıldı ya da ağır hasara uğradı.
1997:
10 Mayıs 1997 - İran'daki 7,1 büyüklüğündeki depremde 1.500 kişi öldü.
1998:
4 Şubat 1998 - Afganistan'daki 6,1 büyüklüğündeki depremde 5 bin kişi öldü.
27 Haziran 1998 - Adana'da deprem oldu. Saat 17.00'de meydana gelen ve 131 kişinin öldüğü depremde, Adana merkez ve Osmaniye'de 400 evin tamamen yıkıldığı; 1.239 evin ağır, 1.054 evin ise orta ve hafif hasar gördüğü açıklandı.
22 Mayıs 1998 - Bolivya'da 6,6 büyüklüğünde deprem meydana geldi. 100'den fazla kişi öldü.
1999:
25 Ocak 1999 - Kolombiya'daki 6 büyüklüğündeki depremde 1171 kişi öldü.
17 Ağustos 1999 - Gölcük merkezli Marmara depreminde 18.373 kişi; 7,8 büyüklüğündeki depremde hayatlarını kaybettiler. Depremde ülkenin can damarı sanayi tesisleri de büyük hasar gördü. Hasarlı konut ve iş yeri sayısı 245 bini aştı (1999 Gölcük depremi).
21 Eylül 1999 - Tayvan'daki 7,6 büyüklüğündeki depremde 2.100'den fazla kişi öldü.
12 Kasım 1999 - Düzce'deki 7,5 büyüklüğündeki depremde 845 kişi öldü.

2000:
6 Haziran 2000 - Merkez üssü Çankırı'nın Çerkeş ilçesi olan 5,9 büyüklüğündeki depremde, önemli hasar meydana geldi. Çubuk ve Orta ilçelerinde de etkili olan depremde 1 kişi öldü, 81 kişi de yaralandı.
23 Ağustos 2000 - Merkez üssü Hendek-Akyazı olan 5,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Hendek ve Akyazı ile çevre illerde binalardan atlayan 60 kişi yaralanarak hastaneye kaldırıldı.
15 Aralık 2000 - Afyon ve çevresinde büyüklüğü 5,8 olan deprem meydana geldi. Depremde 6 kişi öldü, 42 kişi yaralandı.
2001:
14 Ocak 2001 - El Salvador'da Richter ölçeğine göre 7,9 büyüklüğündeki deprem; 700 kişinin ölümüne, 3 bin 500 kişinin yaralanmasına, 2 binden fazla kişinin kaybolmasına ve 20 bin kişinin evsiz kalmasına neden oldu.
26 Ocak 2001 - Hindistan'ın batısındaki Gucerat eyaletindeki deprem, 15 bin kişinin ölümüne ve 33 bin kişinin yaralanmasına neden oldu.
14 Şubat 2001 - El Salvador'da Richter ölçeğine göre 6,1 büyüklüğündeki deprem, 237 kişinin ölümüne ve 1.695 kişinin yaralanmasına neden oldu.
2 Aralık 2001 - Japonya'nın kuzey ucunda Richter ölçeğine göre 6,3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
2002:
3 Şubat 2002 - Afyon'da 6 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Merkez üssü Sultandağı ilçesi olan depremde 43 kişi öldü, 318 kişi yaralandı.
2003:
27 Ocak 2003 - Tunceli'nin Pülümür ilçesinde 6,5 büyüklüğünde deprem oldu. Bazı yerleşim yerleri kullanılamaz hâle geldi. 1 kişi öldü.
1 Mayıs 2003 - Bingöl'de 6,4 büyüklüğünde deprem oldu. Çoğu öğrenci 167 kişi öldü, 521 kişi yaralandı.
2004:
26 Aralık 2004 - Endonezya açıklarında 9 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Tsunami adı verilen dev dalgalar bölgedeki tüm sahil şeridini etkiledi, 250.000'den fazla kişi öldü.
2005:
20 Mart 2005 - Japonya'nın güneyindeki Kyushu Adası'nda 7 büyüklüğünde deprem oldu. 1 kişi öldü, 400 kişi yaralandı.
28 Mart 2005 - Endonezya'nın kuzeyindeki Sumatra Adası açıklarında 8,7 büyüklüğünde bir deprem oldu. 2000 kişi öldü.
19 Mayıs 2005 - Endonezya'nın kuzeyindeki Sumatra Adası açıklarında 6,8 büyüklüğünde bir deprem oldu.
14 Haziran 2005 - Şili'de 7,9 büyüklüğünde deprem oldu, 11 kişi öldü.
8 Ekim 2005 - Pakistan'da meydana gelen 7,6 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 73.000 kişi öldü. Bunların yaklaşık 17.000 kişisi 18 yaşın altındaydı.
17 Ekim 2005 - Ege Denizi'nde günün ilk saatlerinden 16.30'a kadar geçen sürede, toplam 56 yer sarsıntısı kaydedildi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsünün internet sitesinden derlenen bilgilere göre merkez üssü Ege Denizi olan; 08.45'te 5,7, 12.46'da 5,9 ve 12.55'te 5,6 büyüklüğünde üç büyük deprem yaşandı. Ege Denizi'nin Seferihisar, Urla-Uzunkuyu, Dalyanköy, Kuşadası ve Çeşme açıklarında yaşanan depremlerin büyüklükleri, üç büyük sarsıntının dışında, 2,6 ila 4,7 arasında değişti. Bu sarsıntılardan 11'i 2,9'un altında, 32'si 3,0 ila 3,9 arasında, 10'u da 4,0 ila 4,9 arasın

Deprem odağı ya da episantr, bir deprem sonucu yeraltındaki fayın kırıldığı yerin hemen üzerinde, yüzeydeki noktadır. Bu odak veya odak noktası derinliği olarak bilinen bir mesafede, merkez üssü altında doğrudan oluşur. Odak derinliği sismik dalga olgusuna dayanan ölçümlerle hesaplanabilir. Tüm dalga olaylarında olduğu gibi, bu uzun dalga boyu ile dalgaların kaynağının odak derinliğini tam olarak belirlemek zordur. Çok kuvvetli depremler, çok uzun dalga boylarına sahip sismik dalgalar, kendi serbest enerjisinin büyük bir kısmını yayar ve bu nedenle güçlü bir deprem büyük bir kitle enerjinin serbest bırakılmasını sağlar. Bilgisayar, ana şok ve öncü şokların odak noktası ile artçı hareketlerin hangi fay boyunca oluştuğunu üç boyutlu çizim şeklinde verir.
Depremin yırtılmasıyla genişleyen dalga cephesi, saniyede birkaç kilometre hızla yayıldığından bu sismik dalga, geometrik odak olarak bir başlangıç belirlemek için çeşitli yüzey noktalarında ölçülür. Dalga uzaklaştığında deprem odağı ne kadar derin olursa olsun istasyona ulaşır.
Dalga hızı değişiklikleri hakkında yapılan ayarlamalar ile deprem odağının ilk tahmini yapılır, daha sonra bir dizi doğrusal denklem her istasyon için ayarlanır. Denklemler, ölçülen ilk tahmini deprem odağı ile varış süreleri olarak hesaplanan sayılar arasındaki farkı ifade eder. Bu denklemler, deneysel ve teorik varış süreleri arasındaki farklarının kareleri toplamını en aza indirir, en küçük kareler metodu ile çözülür ve yeni tahminsel odak hesaplanır.

Deprem tahmini, belirtilen sınırlar dahilinde gelecekteki depremlerin zamanının, yerinin ve büyüklüğünün belirtilmesiyle, ve özellikle "bir bölgede meydana gelecek sonraki şiddetli deprem için parametrelerin belirlenmesi" ilgilenen sismoloji bilim dalıdır. Depremi önden bildirmeyle, belirli bir alanda yıllar veya on yıllar boyunca hasar veren depremlerin sıklığı ve büyüklüğü de dahil olmak üzere “genel” deprem tehlikesinin olasılıksal değerlendirmesi olarak tanımlabilen deprem tahmini arasında bazen ayrım yapılır. Tüm bilim adamları "önceden bildirme" ile "tahmin"i birbirinden ayırmaz ancak bu ayrım yararlıdır.
Tahmin, deprem algılandığında etkilenebilecek komşu bölgelere saniyeler içinde gerçek zamanlı uyarı sağlayan deprem uyarı sistemi'nden ayrılır.
1970'lerde bilim adamları, depremleri tahmin etmek için pratik bir yöntemin yakında bulunacağı konusunda iyimserdi ancak 1990'larda devam eden tahminde başarısızlık birçok kişinin bunun mümkün olup olmadığını sorgulamasına neden oldu. Büyük depremlerin bariz bir şekilde başarılı tahminleri gerçekleşmemiştir ve birkaç başarı iddiası tartışmalıdır. Örneğin başarılı bir tahminin en ünlü iddiası 1975 Haicheng depremi için iddia edilen iddiadır. Daha sonraki bir çalışma, geçerli bir kısa vadeli tahmin olmadığını söyledi. Kapsamlı araştırmalar birçok olası deprem öncüsünü bildirmiştir ancak şimdiye kadar bu tür öncüler, önemli mekansal ve zamansal ölçeklerde güvenilir bir şekilde tanımlanmamıştır. Bilim camiasının bir kısmı, sismik olmayan öncüleri hesaba katarak ve bunları kapsamlı bir şekilde incelemek için yeterli kaynak sağlandığında tahminin mümkün olabileceğini kabul ederken, çoğu bilim insanı karamsar ve bazıları deprem tahmininin doğası gereği imkansız olduğunu savunur.

Tahminler, rastgele şansın ötesinde başarılı oldukları gösterilebilirse anlamlı kabul edilir. Bu nedenle, istatistiksel hipotez testi yöntemleri, tahmin edilen gibi bir depremin yine de olma olasılığını belirlemek için kullanılır (Sıfır hipotez). Tahminler daha sonra gerçek depremlerle sıfır hipotezinden daha iyi korelasyon gösterip göstermediği test edilerek değerlendirilir.
Bununla birlikte, birçok durumda, deprem oluşumunun istatistiksel doğası basitçe homojen değildir. Kümelenme hem uzayda hem de zamanda gerçekleşir. Güney Kaliforniya'da M≥3,0 depremlerin yaklaşık %6'sını "5 gün ve 10 km içinde daha büyük bir deprem takip eder." Orta İtalya'da M≥3,0 depremlerin %9,5'ini 48 saat ve 30 km içinde daha büyük bir olay takip eder. Bu tür istatistikler, tahmin amaçları açısından tatmin edici olmamakla birlikte (her başarılı tahmin için on ila yirmi yanlış alarm verir) örneğin Poisson sürecinden gerçekleştirildiği gibi, depremlerin zaman içinde rastgele meydana geldiğini varsayan herhangi bir analiz sonuçlarını çarpıtacaklardır. Yalnızca kümelemeye dayalı "saf" bir yöntemin, depremlerin yaklaşık %5'ini başarıyla tahmin edebildiği ispatlanmıştır. Bu "'şans'tan çok daha iyi" dir.

Kısa vadeli tahminin amacı, acil durum önlemlerinin ölüm ve yıkımı azaltmak olduğundan, meydana gelen büyük bir deprem uyarısının verilmemesi veya en azından tehlikenin yeterli bir şekilde değerlendirilmemesi, yasal sorumluluğa veya hatta siyasi tasfiye ile sonuçlanabilir. Örneğin Çin Bilimler Akademisi üyelerinin "1976 yazında meydana gelen feci Tangshan depremiyle ilgili bilimsel tahminleri göz ardı ettikleri" için tasfiye edildiği raporlanmıştır.
2009'daki L'Aquila depreminin ardından, 2009 L'Aquila depremi'ni (yaklaşık 300 kişinin öldüğü) "öngöremedikleri", ciddi bir deprem "olmayacağına" ve bu nedenle önlem almaya gerek olmadığına dair halka "gereksiz güvence" vermekten - bir kurban bunu "uyuşturucu" olarak nitelendirmişti- İtalya'daki yedi bilim adamı ve teknisyen adam öldürmekten mahkûm edildi ancak ceza fazla değildi. Ancak meydana gelmeyen bir deprem uyarısının yalnızca acil durum önlemlerinin maliyeti değil aynı zamanda sivil ve ekonomik aksama için debir maliyeti vardır. İptal edilen alarmlar da dahil olmak üzere yanlış alarmlar, gelecekteki uyarıların güvenilirliğini ve dolayısıyla etkinliğini de zayıflatır. 1999'da Çin'in "büyük sarsıntı tahminlerinin tetiklediği şehirlerin paniği ve kitlesel tahliyesini önlemek için 'yanlış' deprem uyarılarını ortadan kaldırmayı amaçlayan katı düzenlemeler" getirdiği bildirildi. Buna, "son üç yılda ... hiçbiri doğru olmayan 30'dan fazla resmi olmayan deprem uyarısı" neden oldu.  Kaçırılan depremler ve yanlış alarmlar arasındaki kabul edilebilir değiş tokuş, bu sonuçların toplumsal değerlendirmesine bağlıdır. Herhangi bir tahmin yöntemini değerlendirirken her ikisinin de oluşma oranı dikkate alınmalıdır.
Yunanistan'daki deprem tahmini araştırmasının maliyet-fayda oranına ilişkin 1997 tarihli bir çalışmada Stathis Stiros, (varsayımsal) mükemmel bir tahmin yönteminin bile sorgulanabilir sosyal fayda sağlayacağını öne sürdü, çünkü "kentsel merkezlerin organize bir şekilde boşaltılmasının başarılı olma olasılığı düşüktür", "panik ve diğer istenmeyen yan etkiler de beklenebilir." Depremlerin Yunanistan'da (ortalama olarak) yılda ondan daha az insanı öldürdüğünü ve bu ölümlerin çoğunun tanımlanabilir yapısal sorunları olan büyük binalarda meydana geldiğini buldu. Bu nedenle Stiros, çabaların güvenli olmayan binaların belirlenmesi ve iyileştirilmesine odaklanmanın çok daha uygun maliyetli olacağını belirtti. Yunanistan karayollarında ölenlerin sayısı yılda ortalama 2300'den fazla olduğundan, Yunanistan'ın deprem tahmini bütçesinin tamamı bunun yerine sokak ve otoyol güvenliği için kullanılsaydı daha fazla hayat kurtarılacağını savundu.

Deprem tahmini olgunlaşmamış bir bilimdir – ilk fiziksel ilkelerden yola çıkarak bir depremin başarılı bir şekilde tahmin edilmesine henüz yol açmadı. Bu nedenle, tahmin yöntemlerine yönelik araştırmalar, iki genel yaklaşımla ampirik analize odaklanır: ya depremlerin ayırt edici "öncüllerini" belirlemek ya da sismisitede büyük bir depremden önce gelebilecek bir tür jeofizik "eğilim" veya model belirlemek. Öncü yöntemler, büyük ölçüde kısa vadeli deprem tahmini veya tahmini için olası faydalarından dolayı takip edilirken, 'trend' yöntemlerinin genellikle tahmin, uzun vadeli tahmin (10 ila 100 yıllık zaman ölçeği) veya orta vadeli tahmin için yararlı olduğu düşünülür (1 ila 10 yıllık zaman ölçeği).

Deprem habercisi, yaklaşan deprem için etkili uyarı verebilen anormal bir olgudur. Bunların raporları - genellikle ancak olaydan sonra böyle olduğu kabul edilse de - sayısı binlerle ifade edilir, bazıları antik çağa kadar uzanır. Bilimsel literatürde, aeronomi'den zoolojiye kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan, kabaca yirmi farklı türde olası habercilere ilişkin yaklaşık 400 rapor vardır. Deprem tahmini açısından hiçbiri güvenilir bulunmadı.
1990'ın başlarında, Uluslararası Yerkürenin İç Sismolojisi ve Fiziği Derneği (IASPEI) Önemli Öncüllerin Ön Listesi için aday gösterilmesini istedi. Kırk aday gösterildi ve bunlardan beşi olası önemli haberciler olarak seçildi ve bunlardan ikisi tek bir gözleme dayalıydı.
Bilimsel literatürün eleştirel incelemesinden sonra, Uluslararası Sivil Koruma için Deprem Tahmini Komisyonu (ICEF) 2011'de "bu tür araştırmalarda metodolojik iyileştirmeler için önemli yer olduğu" sonucuna vardı. Özellikle birçok durumda, bildirilen habercilerin yüzdesi çelişkilidir, bir genlik ölçüsünden yoksundur veya genellikle titiz bir istatistiksel değerlendirme için uygun değildir. Yayınlanan sonuçlar pozitif sonuçlara yöneliktir ve bu nedenle yanlış negatiflerin oranı (deprem, ancak öncül sinyal yok) belirsizdir.

Bir deprem zaten başladıktan sonra, basınç dalgaları (P dalgası), daha fazla zarar veren kayma dalgalarından (S dalgası) iki kat daha hızlı hareket eder. Genellikle insanlar tarafından fark edilmeyen, bazı hayvanlar ana sarsıntıdan birkaç ila birkaç düzine saniye önce ulaşan küçük titreşimleri fark edip paniğe kapılabilir veya başka olağandışı davranışlar sergileyebilir. Sismograflar ayrıca P dalgalarını algılayabilir ve elektronik deprem uyarı sistemi tarafından zamanlama farkından yararlanılarak insanlara daha güvenli bir yere gitmeleri için birkaç saniye verebilir.
2018 itibarıyla mevcut olan ve 130'dan fazla türü kapsayan bilimsel çalışmaların gözden geçirilmesi, hayvanların depremleri saatler, günler veya haftalar öncesinden uyarabileceğini gösteren yetersiz kanıt buldu. İstatistiksel korelasyonlar, bildirilen bazı olağandışı hayvan davranışlarının, bazen büyük bir depremden önce gelen ve yeterince küçük olması halinde insanlar tarafından fark edilmeyebilecek daha küçük depremlerden (ön sarsıntılar kaynaklandığını öne sürer. Ön sarsıntılar ayrıca yeraltı suyu değişikliklerine veya hayvanlar tarafından tespit edilebilen gazların salınmasına neden olabilir. Ön sarsıntılar sismometreler tarafından da tespit edilir ve potansiyel belirleyiciler olarak uzun süredir çalışılır, ancak başarılı olunamaz (bakınız Deprem tahmini). Sismologlar, hayvanların hissedebileceği depremleri öngören orta vadeli fiziksel veya kimyasal değişikliklere dair kanıt bulamadılar.
Depremlerden önceki tuhaf hayvan davranışlarına dair anekdot raporları binlerce yıldır kaydedilmiştir. Bazı alışılmadık hayvan davranışları, yanlışlıkla yakın gelecekte deprem olacağına yorulabilir. flaş bellek etkisi, deprem gibi duygusal açıdan güçlü bir olayla ilişkilendirildiğinde önemsiz ayrıntıların daha akılda kalıcı ve daha anlamlı hale gelmesine neden olur. 2018 incelemesindeki bilimsel raporların büyük çoğunluğu bile, hayvanların gerçekleşmek üzere olan bir deprem "yokken" alışılmadık şekilde "hareket etmediğini" gösteren gözlemleri içermiyordu, bu da davranışın öngörücü olarak belirlenmediği anlamına geliyordu.
Hayvanların deprem tahminlerini araştıran çoğu araştırmacı Çin ve Japonya'dadır. Bilimsel gözlemlerin çoğu Yeni Zelanda'daki 2010 Canterbury depremi, Japonya'daki 1984 Otaki depremi ve İtalya'daki 2009 L'Aquila depremi'nden alınmıştır.
Manyetoreseptif olarak bilinen hayvanlar, bir depremden önce Dünya yüzeyine ulaşan ultra düşük frekans ve aşırı düşük frekans aralıkla

Bu, farklı deprem türlerini gösteren bir listedir.

Artçı deprem, aynı merkez üssünde yaşanan ana depremden sonra gelip nispeten daha hafif şiddetli depremlerdir.
Ana sarsıntı, sismolojide bir dizideki en büyük depremdir, yaşanmadan önce bazen bir öncüsü, yaşandıktan sonra da genelde bir artçısı meydana gelir.

Çifte deprem, benzer dalga boyutlarına sahip birden fazla depremin aynı merkez üssünde meydana geldiği depremdir.
Çöküntü depremi, yer altındaki mağara gibi boşlukların tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar.

Derin odaklı depremler, aynı zamanda plütonik deprem olarak adlandırılan bu deprem, odak noktasının 300 kilometreden derin olduğu depremlerdir.
Deprem fırtınası, yerel bir bölgenin kısa bir zaman içerisinde ardı ardına depremler yaşadığı deprem türüdür.
Doğrultu atılımlı depremler, fay düzleminin her iki yanında bulunan blokların fay düzleminin doğrultusu boyunca kaymaları sonucu meydana gelir. Sağ ve sol atılım olarak ikiye ayrılırlar.
Denizaltı depremi, herhangi bir su kütlesinin, genellikle okyanusların tabanında meydana gelen ve tsunamiler yaratan depremdir.

Mega bindirmeli deprem, yakınsak levha sınırlarındaki yitim alanlarında meydana gelen, iki levhanın birbirine bindiği büyük depremlerdir.

Öncü deprem, ana sarsıntıdan önce meydana gelen ve ana sarsıntı ile zaman ve konum bakımından bağlantılı depremlerdir.

Plakalar arası deprem, iki levha tabakasının sınırında meydana gelen depremlerdir.
Plaka içi deprem, bir levha tabakasının içinde meydana gelen depremlerdir.

Depreme hazırlık, bir depremin etkilerini en aza indirmek için bireysel, örgütsel ve toplumsal düzeyde alınan bir dizi önlemdir. Hazırlık önlemleri, ağır nesnelerin emniyete alınmasından, yapısal değişikliklerden ve malzemelerin depolanmasından sigortaya, acil durum kitine ve tahliye planlarına kadar değişebilir.

Hazırlık, hayatta kalma önlemlerini, bir deprem durumunda hayatta kalmayı iyileştirecek hazırlıkları veya depremin etkisini en aza indirmeyi amaçlayan hafifletici önlemleri içerebilir. En çok uygulanan hayatta kalma tedbirleri, acil durum için yiyecek ve su depolamak ve bireylere deprem sırasında ne yapacaklarını öğretmektir. Hafifletici önlemler arasında, depremde devrilebilecek büyük mobilya parçaları (kitaplıklar ve büyük dolaplar gibi), TV ve bilgisayar ekranlarının sıkıca sabitlenmesidir. Aynı şekilde, yatakların veya kanepelerin üzerinde eşya saklamaktan kaçınmak, nesnelerin bireylerin üzerine düşme olasılığını azaltır.
Tsunami hazırlığının planlanması deprem hazırlığının parçası olabilir.

Deprem eğilimli alanlardaki deprem yönetmeliklerinin, yeni binaların depreme karşı dayanıklılığını artırmak için tasarlanmış özel şartları olabilir. Yönetmeliğe uygun olmayan eski binalar ve evler, dayanıklılıklarını artırmak için güçlendirilebilir. Yüksek otoyollar ve köprülerde sağlamlaştırma ve depreme dayanıklı tasarımlar da kullanılır.
Yönetmelikler, binaları sıfır hasar almaları anlamında depreme dayanıklı hale getirmek için tasarlanmamıştır. Çoğu bina tasarımının amacı, bir binadaki deprem hasarını, bina sakinlerinin hayatını koruyacak şekilde azaltmaktır ve bu nedenle, bazı sınırlı hasarların toleransı kabul edilir. Güçlendirmeye ek olarak depreme dayanıklı mobilyaların kullanılabilir.
Binanın depreme karşı sağlamlaştırılma teknikleri ve modern bina yönetmelikleri Richter Ölçeğine göre 8,5'ten büyük olmayan depremlerde binaların tamamen yıkılmasını önlemek için tasarlanır. Richter Ölçeğine atıfta bulunulmasına rağmen, yerel sarsıntı şiddeti bina esnekliğinde dikkate alınması gereken en büyük faktörlerden biridir.

Hazırlıklı olmanın arkasındaki temel konu, depreme hazır olmaktır. Hazırlık, bireyin günlük yaşamıyla başlar ve depremde faydalı olabilecek öğeleri ve eğitimi içerir. Hazırlık, bireysel hazırlıktan aile hazırlığı, toplum hazırlığı ve ardından ticari, kâr amacı gütmeyen ve devlet hazırlığı yoluyla devam eder. Bazı kuruluşlar bu çeşitli seviyeleri harmanlar. İş sürekliliği planlaması, işletmeleri Afet Kurtarma Planı yapmaya teşvik eder. ABD FEMA, hazırlık durumunu genellikle bir piramide ayırır; vatandaşlar en alttadır, piramidin en üstünde ise yerel yönetim, eyalet hükûmeti ve federal hükûmet vardır.

Çocuklar belirli sorunlar gösterebilir ve bazı planlama ve kaynaklar doğrudan onları desteklemeye odaklanır. ABD FEMA şuna not ederek bir tavsiyede bulunur: "Bir çocuğun bunu ilk elden deneyimlemiş olup olmadığı, bir arkadaşının başına gelip gelmediği veya sadece televizyonda görüp görmediğine göre, afetler çocukları korkmuş, kafası karışmış ve güvensiz hissettirebilir".
Engelli veya diğer özel ihtiyaçları olan kişilerin özel acil durum hazırlık ihtiyaçları olabilir. FEMA'nın engelli kişiler için önerileri arasında reçetelerin kopyalarına sahip olmak, motorlu tekerlekli sandalyeler gibi tıbbi cihazlar için şarj cihazları ve hazır bir haftalık ilaç tedariki vardır. Hazırlık, evcil hayvanları da kapsayabilir.
Hazırlık, psikolojik hazırlığı da kapsayabilir: kaynaklar, hem afetten etkilenen topluluk üyelerini hem de onlara hizmet eden afet çalışanlarını destekleyecek şekilde tasarlanır.
Toplulukların çeşitli tehlikelere hazırlandığı çoklu tehlike yaklaşımı, tek tehlike yaklaşımlarından daha esnektir ve popülerlik kazanmaktadır.
Uzun süreli elektrik kesintileri, acil elektrik desteği için acil durum jeneratörleri veya diğer güç kaynakları ile hafifletilebilecek asıl felaketin ötesinde hasara neden olabilir.
Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı: "ev sahipleri, iş sahipleri ve yerel liderler, enerji kesintileriyle kendi başlarına başa çıkmada aktif bir rol almak zorunda kalabilirler" der. Hastaneler, askeri üsler ve eğitim kurumları gibi büyük kurumlar genellikle kapsamlı yedek güç sistemlerine sahiptir.
Hazırlık evde veya okulda bitmez. Amerika Birleşik Devletleri Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, güvenli bir sıcaklığın korunması, yaşam destek sistemleri için yeterli elektriğin sağlanması ve hatta aşırı koşullar altında tahliyelerin gerçekleştirilmesi dahil olmak üzere, hastanelerin yanıt vermesi gerekebilecek belirli acil durum hazırlık konularını yayınlar. FEMA, tüm işletmeleri bir acil durum müdahale planına sahip olmaya teşvik eder, A.B.D. Küçük İşletme Yönetimi, özellikle küçük işletme sahiplerine acil durum hazırlığına odaklanmalarını tavsiye eder ve çeşitli farklı çalışma sayfaları ve kaynaklar sağlar.

Doğalgaz sızıntılarının yarattığı patlayıcı tehlike göz önüne alındığında, “Ready.gov” web sitresi "Tüm hane halkının doğal gazı nasıl kapatacağını bilmesinin hayati önem taşıdığını" ve mülk sahiplerinin kendi gaz bağlantıları için gerekli özel aletlere sahip olduklarından emin olmaları gerekir der. Ready.gov ayrıca, "Sorumlu tüm ev üyelerine elektriği nerede ve nasıl kapatacaklarını öğretmek akıllıca olacaktır" diyerek, ana devreden önce bireysel devrelerin kapatılması gerektiği konusunda uyarıyor. Ready.gov ayrıca, "Tüm hane halkının ana ev vanasındaki suyu nasıl kapatacağını öğrenmesi çok önemlidir" der ve paslı vanaların değiştirilmesi gerekebileceği konusunda uyarır.

Halkın farkındalığını artırma girişimlerine rağmen hazırlık seviyeleri genellikle azdır.
Afete hazırlıklı olmayı teşvik etmek için çeşitli yöntemler vardır, ancak bunlar çok az belgelenir ve etkinlikleri nadiren denenir. Uygulamalı eğitim, tatbikatlar ve yüz yüze etkileşim davranış değiştirmede daha başarılı olur. Eğitici video oyunu örnekleri dahil olmak üzere dijital yöntemler de kullanılmıştır.

Afet ve acil durum yönetimi

Ekim 2011 Van depremi, 23 Ekim 2011 günü Türkiye saati ile 13.41'de Van'da meydana gelen ve 25 saniye süren bir depremdir. Depremin merkez üssü Van'a 17 kilometre uzaklıktaki Tabanlı köyüdür. Yapılan değerlendirmelerde depremin büyüklüğü; Kandilli Rasathanesi tarafından Richter ölçeğine göre 6.6ML, ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu tarafından ise Moment magnitüd ölçeğine göre 7.2 Mw olarak duyuruldu. Kandilli Rasathanesi'nden daha sonra yapılan açıklamada depremin moment büyüklüğü 7.2 Mw olarak düzeltildi.
Deprem, Ulusal Kuvvetli Yer Hareketi Gözlem Ağı'na bağlı 22 istasyon tarafından kaydedildi. Hakkâri, Ağrı, Iğdır, Erzurum, Kars, Bingöl, Muş, Bitlis, Siirt, Batman, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa gibi çevre illerde İran  ve Kuzey Irak'ta da hissedilen depremde binalar yıkıldı, elektrik ve telefon hatları kesildi.

Alüvyon tabakaları üzerinde bulunan Van şehrinde kumlu, çakıllı ve killi zemin tabakaları bulunmaktadır. Yer yer zemin yüzeyine 2 metre derinliğe kadar yaklaşan yeraltı suları nedeniyle bazı yapıların temellerinde oturmalar meydana gelmektedir.

Van Gölü ve çevresi, 1100 ve 1900 yılları arasında 5 ile 10 şiddetleri arasındaki pek çok depremden etkilenmiştir. Geçmişte Van çevresinde meydana gelen bu depremler de, depremin merkez üssü olan Erciş'te hasara neden olmuştur. Bölgedeki ana ve artçı şoklara ilişkin yapılan fay çözümleri, depremlerin bindirme fayına bağlı olarak oluştuğunu göstermektedir. Artçı şokların yer ve dizilimlerine bakılarak yapılan incelemeye göre depreme neden olan bindirme fayı Kuzeydoğu yönüne uzanmakta olup, 50 kilometre boyunca kırılmıştır. Depremlerin ardından hattın kuzeyindeki alanlarda da sismik hareketlilik (kütle hareketleri ve tansiyon kırıkları) oluştu. Depremin etkisiyle Van şehir merkezindeki yapıların temellerinde 0,5 ile 2 santimetre arasında, Erciş'teki bazı yapıların temellerinde ise 0,5 ile 3 santimetre arasında oturmalar oluştu. Çeşitli bölgelerde ise sıvılaşma ve bunun sonucunda kum konileri ile obruklar oluştu.
Bölgenin sismik yapısı açısından önemli görülen depremler şunlardır:

Deprem sonucunda bölgesel olarak yapılan çalışmalarda ölü, yaralı ve enkaz sayıları ile bu sayıların genel toplama oranı, 31 Ekim 2011 tarihinde aşağıdaki gibidir.

28 Ekim günü sabah saatlerinde AFAD'dan yapılan açıklamada; Van ili Merkez ilçesi, köyleri ve Erciş ilçesi merkez mahallelerinde TSİ 09:30 itibarıyla 10.621 binanın incelendiği; 5.739 binanın hasarlı ve oturulmaz, 4.882 binanın hasarlı ancak oturulabilir olduğu ve tespit çalışmalarına devam edildiği belirtildi. Deprem nedeniyle toplam 2.262 bina yıkıldı.

Depremin etkisiyle elektrik ve telefon hatları kesildi, Van - Erciş karayolu üzerinde üç ayrı noktada çökme meydana geldi. Çökmeler nedeniyle karayolu ulaşımının sağlanmasında güçlükler yaşandı. Van merkezde, doğalgaz boru hattında meydana gelen sızma nedeniyle doğalgaz akımı kesildi. Bazı mahallelerde boru hatlarında meydana gelen patlama nedeniyle, şehrin bazı kesimlerine su verilemedi.
Yüzüncü Yıl Üniversitesi' nde öğretime bir hafta süreyle ara verildi. Üniversite 26 Aralık 2011'de yeniden öğretime açıldı. İlk ve orta dereceli okullar Van'ın merkezinde ve Erciş ilçesinde bir hafta, Bitlis'in Tatvan ilçesi ve köylerindeyse bir gün tatil edildi ancak Van, Erciş ve köylerdeki okullar 2,5 ay sonra açılabildi.

Depremle birlikte insanlar paniğe kapıldı ve birçok kişi araçlarla kenti terk etti. Depremin hasar verdiği Bitlis'te ikisi çocuk üç kişi öldü.
Van M Tipi Cezaevi'nden 160 mahkûm firar etti. Mahkûmlardan 74'ü güvenlik güçlerinin yaptığı çalışmalar neticesinde cezaevine geri döndü. Dönmeyen mahkûmların ise aileleriyle görüşülerek ikna edilmelerinin sağlanmasına çalışıldı.
Yapılan son açıklamada; 5 Kasım günü TSİ 09:00 itibarıyla 604 ölü olduğu belirtildi. Daha önceki açıklamalarda belirtilen 4152 yaralı sayısı ise değişmedi.

"Afet yasası" olarak bilinen ve 16 Mayıs 2012 tarihinde kabul edilen 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun", 31 Mayıs 2012 tarihinde, 28.309 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Kanun ile riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerdeki iyileştirme, tasfiye ve yenilemelerin usul ve esasları belirlenirken, kanunun uygulama sorumluluğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na verildi.

Depremin ardından Erciş Kaymakamı Ramazan Fani başkanlığında kriz masası oluşturuldu.

Türk Kızılayı tarafından yapılan açıklamada, bölgedeki kan merkezlerinin yaralılar için gerekli kanı ulaştırma çalışmalarına başladığı ve bölgede arama kurtarma ekibi, iş makinesi ve içme suyu ihtiyacı bulunduğu belirtildi. Yardım malzemelerinin bölgeye ulaştırılması için tüm hazırlıklar yapıldı. Ankara'daki Türk Kızılayı Afet Operasyon Merkezi'nde bir kriz masası oluşturuldu ve en çok ihtiyaç duyulan malzemeler kamuoyu ile paylaşıldı.
Saat 15:30 sularında enkazlardan çıkarılan yaralılar hastanelere ulaştırılmaya başlandı. Muradiye Devlet Hastanesi tedbir amacıyla boşaltılırken, il merkezinde jandarma ve çevik kuvvet ekipleri, hasarlı bina veya enkazlara vatandaşların girmesini engellemek için güvenlik önlemleri aldı. Van Yüzüncü Yıl Tıp Fakültesi Hastanesinde artçı sarsıntıların devam etmesi nedeniyle hastalar bahçeye taşındı.
Acil sağlık hizmetleri ve polisin telefon santralleri, kısa mesaj servisine açıldı. Güvenlik nedeniyle önemli bir alana doğalgaz verilememesi nedeniyle bölgeye kömür sevkiyatı başlatıldı.
Genelkurmay Başkanlığı'nın Ankara Güvercinlik Askeri Havaalanı'ndaki iki, Diyarbakır'daki bir uçağı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı'nın koordinasyonunda tıbbi yardım ile arama kurtarma malzeme ve personeli taşıdı. Ayrıca, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndan bir Doğal Afet Arama Kurtarma (DAK) Taburu ve Jandarma Genel Komutanlığından bir Jandarma Özel Arama Kurtarma (JÖAK) Taburu deprem bölgesine gönderildi. Bu yardım faaliyetlerine ilave olarak; iki tabur ile Van'da arama-kurtarma ve çadır kurma faaliyetleri; dört Doğal Afet Yardım Taburu ile Erciş bölgesinde arama-kurtarma faaliyetleri başlatıldı. Van ve Erciş bölgesine 24 Ekim 2011 günü beş tabur daha sevk edildi. Çalışmalara destek vermek üzere toplam sekiz uçak ve yedi helikopter, bu çalışmalarda kullanıldı. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı'na bağlı Ulusal Medikal Kurtarma Ekipleri de bölgeye gönderildi. AKUT Arama Kurtarma Derneği; 16 ekipten 194 personel ve 6 arama-kurtarma köpeği ile arama-kurtarma çalışmalarına katıldı.
Depremden sonra ilk uluslararası yardım Azerbaycan'dan geldi. Azerbaycan, deprem bölgesine üç uçakla ilk yardım ekibi ve malzemesi gönderdi. 24 Ekim günü sabah saatlerinde Azerbaycan ve İran'dan gelen toplam 300 arama-kurtarma personeli çalışmalara katıldı.
24 Ekim 2011 gecesi, saat 00:30'a kadar afet bölgesine toplam 1584 arama kurtarma personeli, 491 sağlık personeli, 10 arama köpeği, 256 iş makinesi ve araç, 7'si hava ambulansı olmak üzere 75 ambulans, 20 jeneratör, 95 seyyar tuvalet, 2546 çadır, 7648 battaniye, 1120 gıda paketi, 10.040 gıda kolisi ve 500 kumanya gönderildi.
24 Ekim günü Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı tarafından bir yardım kampanyası oluşturuldu ve banka hesap numaraları kamuoyuna duyuruldu.
Deprem bölgesinde çadır ve yardım malzemelerinin dağıtımı sırasında meydana gelen aksaklıklar nedeniyle izdiham oluştu. Bölgedeki askerlerin havaya ateş açmalarına rağmen vatandaşlar çadırları ve yardım malzemelerini araçtan indirip taşımaya başladılar.
Van Valiliği'ne 3.000.000 TL (Üç milyon Türk lirası) acil yardım ödeneği gönderildi. Bakanlar Kurulu'nda alınan karar ile depremden etkilenen esnafın Halk Bankası'na, çiftçilerin de Ziraat Bankası'na mevcut borçları faizsiz olarak 1 yıl ertelendi. Depremden iki gün sonra, 25 Ekim tarihinde hükûmet, 30'dan fazla ülkeden çadır ve prefabrik konut yardımı talep etti.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları kapsamında her yıl düzenlenen resmi geçit törenleri ve Çankaya Köşkü'nde düzenlenen 29 Ekim resepsiyonu iptal edildi. Cumhuriyet tarihinde ilk kez 29 Ekimde resmi geçit törenlerinin yapılmaması, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve halkın çeşitli kesimleri tarafından eleştirildi.
Milli Piyango İdaresi tarafından yaptırılan 36 okula depremde hayatını kaybeden öğretmenlerin isimleri verildi.

Deprem haberinin dünyada duyulmasının ardından uluslararası kuruluşlardan Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve NATO ile devletlerden Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Ermenistan, Fransa, Irak, İsrail, Kosova, KKTC, Mısır, Pakistan, Rusya, Yunanistan, İngiltere, Polonya, Macaristan ve İsviçre'nin yetkilileri; başsağlığı mesajlarını ve büyük bir kısmı, talep edildiği takdirde yardıma hazır olduklarını ilettiler.
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türk ekiplerinin afet yönetimi kapasitesine sahip olduğunu söyledi. 23 Ekim'de Dışişleri Bakanlığı, kendileri istemeden yardıma gelen Azerbaycan, Bulgaristan ve İran dışında yapılan tüm yardım tekliflerinin reddedildiğini açıkladı.

Depremden 46 saat sonra enkazdan çıkarılan 14 günlük "Azra Bebek" (Azra Karaduman), Van Depremi'nin simgesi olmuş ve medyada sıkça yer almıştır. Habertürk televizyonu spikeri Duygu Canbaş, sunduğu haber programında "Tüm Türkiye, her ne kadar doğusunda, Van'dan da gelmiş olsa bu haber, hepimizi gerçekten derinden sarstı ve üzdü." diyerek yorumladı. Müge Anlı'nın ise atv'deki programında sarf ettiği sözler, halkın tepkisini çekti. Yapılan bu yorumlar üzerine RTÜK, inceleme başlattı. Bu sözlerin sosyal medyada yayılmasının ardından sunucunun kanaldan istifa etmesi ve kanalın konuyla ilgili açıklama yapması beklendi.
Çağdaş Gazeteciler Derneği; ırkçılık içerdiğini belirttikleri bu yoruma yer vermenin suç olduğu gerekçesiyle, Türk Ceza Kanunu'nun 216. maddesine (halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama) dayanarak dava açtı. Sunucu Müge Anlı ise, sözlerinin arkasında olduğunu ve sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirterek, özür dilemedi. Van'daki atv kameramanı Hakan Gülte, Müge Anlı'nın sözleri nedeniyle bir arkadaşına saldırıldığını ve kendisinin de tehlikede olduğunu Twit

Ekvador (İspanyolca: Ecuador) veya resmî adıyla Ekvador Cumhuriyeti (İspanyolca: República del Ecuador), Güney Amerika'nın kuzeybatısında yer alan, kuzeyde Kolombiya, doğu ve güneyde Peru ve batıda Pasifik Okyanusu ile çevrili bir ülkedir. Ayrıca, anakaradan yaklaşık 1.000 kilometre (540 deniz mili; 620 mil) batıda, Pasifik'teki Galápagos Adaları'nı içeren Galápagos Eyaleti'ni de kapsar. Ülkenin başkenti Quito, en büyük şehri ise Guayaquil'dir.
Günümüz Ekvador'unu oluşturan topraklar, bir zamanlar 15. yüzyılda İnka İmparatorluğu'na kademeli olarak dahil edilen çeşitli yerli halk gruplarına ev sahipliği yapmıştır. Bölge, 16. yüzyılda İspanyol İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilmiş ve 1820'de Gran Colombia'nın bir parçası olarak bağımsızlığını kazanmış, 1830'da ise bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Her iki imparatorluğun mirası, Ekvador'un etnik olarak çeşitli nüfusuna yansımaktadır; 17,8 milyonluk nüfusunun büyük çoğunluğu melezlerden oluşurken, bunu büyük azınlıklar halinde Avrupalı, Yerli Amerikalı, Afrikalı ve Asyalı kökenliler takip etmektedir. İspanyolca, nüfusun çoğunluğu tarafından konuşulan resmi dildir, ancak Quechua ve Shuar dahil olmak üzere 13 yerel dil de tanınmaktadır. 
Ekvador, çok uluslu temsili demokratik başkanlık cumhuriyeti ve ekonomisi büyük ölçüde emtia ihracatına, özellikle petrol ve tarım ürünlerine bağımlı olan gelişmekte olan bir ülkedir. Ülke, Birleşmiş Milletler, Amerikan Devletleri Örgütü, Mercosur, PROSUR ve Bağlantısızlar Hareketi'nin kurucu üyesidir. Ekonomik ve Politika Araştırma Merkezi'ne göre, 2006 ile 2016 yılları arasında yoksulluk %36,7'den %22,5'e düşmüş ve yıllık kişi başına GSYİH büyümesi %1,5 olmuştur (önceki yirmi yılda %0,6'ya kıyasla). Aynı zamanda, ülkenin ekonomik eşitsizlik Gini endeksi 0,55'ten 0,47'ye iyileşmiştir.
Dünyanın 17 mega çeşitli ülkesinden biri olan Ekvador, Galápagos Adaları'ndakiler gibi birçok endemik bitki ve hayvana ev sahipliği yapmaktadır. Eşsiz ekolojik mirasının tanınması amacıyla, 2008 tarihli yeni anayasa, dünyada doğanın yasal olarak uygulanabilir haklarını tanıyan ilk anayasadır.
2024 Küresel Açlık Endeksi'nde (GHI), Ekvador 127 ülke arasında 11,6 puanla 58. sırada yer alarak orta düzeyde bir açlığı göstermektedir. Birleşmiş Milletler, 2026 yılında Ekvador'da 2,6 milyon insanın benzeri görülmemiş bir krizin ortasında şiddetli açlıkla karşı karşıya olduğunu bildirmiştir.

Ülkenin adı coğrafî bir terim olan ekvator'dan ve topraklarının tamamı Büyük Kolombiya'nın bir parçasıyken ülkenin çoğunluğunun bağlı bulunduğu Ekvator Departmanı'ndan gelir. Ekvator çizgisi ülkenin sınırlarından geçer.

Yaklaşık 3 ayrı bağımsızlık tarihleri vardır.
İspanya hâkimiyetinin ardından Quito on bin kişinin yaşadığı bir şehirdi. 10 Ağustos 1809 tarihinde Quito'da, Carlos Montúfar, Eugenio Espejo ve Piskopos Cuero y Caicedo liderliği altında İspanya'dan bağımsızlık için halkın talebi olmuştur.
Ekvador, aynı zamanda İspanya'dan ayrılmak için ilk çağrıyı yapan Latin Amerika ülkesidir. 9 Ekim 1820'de Guayaquil, bağımsızlığını kazanan ilk Ekvador şehridir. 24 Mayıs 1822'de Mareşal Antonio José de Sucre komutasındaki Ekvador ordusu, Quito yakınlarındaki Pichincha Savaşı'nda İspanya'yı mağlup ederek bağımsızlığını elde etmiştir.
19. yüzyılda Ekvador'da yöneticilerin çabuk değişmesinden kaynaklanan bir dengesizlik vardır. 1941 yılında ise Peru ile aralarında yaşanan tansiyon savaşa dönüşmüştür. Peru, kendi toprakları olarak beyan ettiği yerlerde, Ekvador'un askeri varlığının bulunduğunu, bunun da işgal olduğunu ileri sürmektedir. Ekvador ise tam tersini iddia etmektedir. 1941 Temmuz'unda iki ordu da harekete geçti. Peru, 11.681 asker ile savaşa girerken, karşılarında kötü eğitilmiş ve yeterince takviye yapılamamış 5.300 askerli Ekvador ordusuyla karşılaştılar. 5 Temmuz 1941'de Peru güçleri Zarumilla ırmağını yerleşti. 23 Temmuz 1941'de ırmağı aşıp Ell Oro'nun içlerine doğru ilerlemeye başladı. Ekvador, böylece savaştan çekilmek zorunda kaldı.
1960'larda piyasalardaki durgunluk ve toplumsal huzursuzluk popülist politikalara ve askeri müdahalelere neden oldu. Bu arada yabancı şirketler Amazon'a yakın yerlerde petrol yatakları keşfetti. 1972'de, petrolü doğudan sahil şeridine taşıyan And Dağları boru hattının inşaatı, Ekvador'u Güney Amerika'nın ikinci büyük petrol ihraç eden ülkesi haline getirdi. 1970'li yıllarda askeri rejim döneminde ülkenin borçlarının kötü idare edilmesi ile başlayan kötü yönetim altındaki birçok yıl, ülkeyi esasen yönetilemez hale getirmiştir. 1990'lı yılların ortalarından itibaren Ekvador hükûmeti, yasama ve yargıda temsil edilen idare sınıfını yatıştırmakla uğraşan zayıf bir sınıf olarak karakterize edildi.
Yerli halkın etken seçmenler olarak ortaya çıkması, son yıllarda ülkenin demokratik oynaklığına etki etti. Nüfus, hükûmetteki daha önceki hataları telafi etmek için toprak reformu, işsizlikte azalma ve sosyal hizmetleri sağlamakla motive edildi. Bu hareket, yürütmenin bozulmasına neden oldu.

Ekvador, Galapagos Adaları da dâhil olmak üzere toplam 283.561 km² (109.484 sq mi) alana sahiptir. Bunun 276.841 km²'si (106.889 sq mi) kara ve 6.720 km²'si (2.595 sq mi) sudur. Galapagos Adaları bazen Okyanusya'nın bir parçası olarak kabul edilir. Bu nedenle Ekvador'u belirli tanımlar altında kıtalararası ülke yapar.
Ekvador, 2°K ve 5°G enlemleri arasında yer alır, batıda Pasifik Okyanusu tarafından sınırlanır ve 2.337 km (1.452 mil) kıyı şeridine sahiptir. Kuzeyde Kolombiya (590 km (367 mil) sınır ile) ve doğu ve güneyde Peru (1.420 km (882 mil) sınır ile) olmak üzere 2.010 km (1.250 mil) kara sınırına sahiptir. Ekvator çizgisi üzerinde yer alan en batıdaki ülkedir.
İkliminde, büyük ölçüde rakıma göre belirlenen büyük bir çeşitlilik vardır. Dağlık vadilerde yıl boyunca ılıman iklim, kıyı bölgelerinde nemli subtropikal iklim ve ovalarda yağmur ormanları iklimi vardır. Pasifik kıyı bölgesi, şiddetli yağmur mevsimi ile tropikal bir iklime sahiptir. And dağlarındaki iklim ılıman ve nispeten kurudur ve dağların doğu tarafındaki Amazon havzası, diğer yağmur ormanı bölgelerinin iklimini paylaşır.
Ekvador, üç temel bölgeden, bir de Büyük Okyanus'ta bulunan bir adadan meydana gelmiştir.

La Costa, ülkenin batısındaki, Büyük Okyanus'u da kapsayan alçakta bulunan kıyı şeridini içerir.
La Sierra, ülkenin ortasından geçen, kuzeyden güneye uzanan yüksek irtifadaki bölge.
El Oriente, ülkenin doğusundaki Amazon yağmur ormanlarını kapsar. Ülke yüz ölçümünün yaklaşık yarısını kaplar.
Región Insular, ülkenin batısındaki Büyük Okyanus'ta bulunan Galapagos Adaları.
Ekvador'un üç temel bölgeden meydana gelmesi ile oluşan coğrafi konumu aynı zamanda iklim farklılığını oluşturur. Bu iklim farklılığı; muz, ananas gibi tropikal meyvelerin yanında kakao ve kahve gibi bitkiler ile pirinç, şeker, tütün, mısır, patates, elma, mandalina gibi değişik iklim tarımsal ürünlerinin yetişmesini de sağlar.
Ülke, 22 eyaletten meydana gelir ve her eyaletin kendi idarî merkezi bulunur

Ekvador Devleti, hükûmetin beş şubesinden oluşur. Bunlar: Yürütme Şubesi, Yasama Şubesi, Yargı Şubesi, Seçim Şubesi ile Şeffaflık ve Sosyal Kontrol Şubesi.
Ekvador, dört yıllık bir dönem için demokratik olarak seçilmiş bir başkan tarafından yönetilmektedir. Ekvador'un şu anki başkanı Daniel Noboa, gücünü Quito'daki cumhurbaşkanlığı sarayı Palacio de Carondelet'ten kullanıyor. Mevcut anayasa, 2007'de seçilen Ekvador Kurucu Meclisi tarafından yazılmış ve 2008'de referandumla onaylanmıştır. 1936'dan beri, 18-65 yaş arası tüm okuma yazma bilen kişiler için oy kullanmak zorunludur, diğer tüm vatandaşlar için isteğe bağlıdır.
Yürütme organı 23 bakanlığı içermektedir. İl valileri ve meclis üyeleri (belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve mahalle kurulları) doğrudan seçilir. Ekvador Ulusal Meclisi, Temmuz ve Aralık aylarındaki tatiller dışında yıl boyunca toplanır. On üç daimi komite vardır. Ulusal Adalet Divanı üyeleri, Ulusal Yargı Konseyi tarafından dokuz yıllık dönemler için atanır.

Ekvador'un nüfusu etnik olarak çeşitlidir ve 2021 tahminlerine göre Ekvador'un nüfusu 17.797.737'dir. En büyük etnik grup (2010 itibarıyla), tipik olarak İspanyol sömürgecilerden gelen, Amerikan ve Avrupa kökenli karışık ırk insanları olan Mestizo'lardır. Bazı durumlarda bu terim, kültürel olarak İspanyol etkisine sahip olan Kızılderilileri de içerebilir ve oran nüfusun yaklaşık %71'ini oluşturur. Beyaz Ekvadorlular (Beyaz Latin Amerikalı), Ekvador nüfusunun %6,1'ini oluşturan bir azınlıktır ve başta kentsel alanlar olmak üzere tüm Ekvador'da bulunabilirler. Ekvador'un sömürge dönemindeki beyaz nüfusu esas olarak İspanya'nın torunları olsa da bugün Ekvador'un beyaz nüfusu, ağırlıklı olarak İspanya'dan gelen Avrupalı göçmenlerin 20. yüzyılın başlarında yerleşen İtalya, Almanya, Fransa ve İsviçre'den gelen insanlarla karışımının bir sonucudur. Ek olarak, esas olarak Quito'da ve daha az ölçüde Guayaquil'de yerleşik küçük bir Avrupalı Yahudi nüfus bulunur. Hristiyan veya Müslüman olan Lübnanlı ve Filistinli göçmenler ve ataları 19. yüzyılın sonlarında madenci, çiftçi ve balıkçı olarak gelen Japon ve Çinli insanlar da ülkede yaşar.

Ekvador Ulusal İstatistik ve Sayım Enstitüsü'ne göre, ülke nüfusunun %91,95'i bir dine sahip, %7,94'ü ateist ve %0,11'i agnostik'tir. Bir dine sahip insanların %80,44'ü Katoliklerden, %11,30'u Evanjelik Protestanlardan, %1,29'u Yehova'nın Şahitlerinden ve %6,97'si diğer dinlerden oluşur. Bu diğer dinler Asya ve Ortadoğu'dan gelen Müslüman, Yahudi ve Budistlerden oluşur.

İspanyolca, Ekvador'da resmi ve en çok konuşulan dildir. Başta Keçuva dilleri olmak üzere diğer sömürge öncesi Amerikan dilleri 2.500.000 kişi tarafından konuşulmaktadır. Etnologlar, ülkede yaşayan yaklaşık 24 yerel dile sahip olduğunu tahmin ediyor.

Ülkedeki en popüler spor, diğer Güney Amerika ülkeleri gibi futboldur. Ekvador millî takımının maçları ülkedeki en çok izlenen spor olayıdır. 2007 Haziran'ında FIFA, deniz seviyesinden 2.500 metre veya üzeri yükseklikteki yerlerde maç yapılmasını yasakladı. Rafael Correa ve P

Enkaz akışları, su yüklü toprak kütlelerinin ve parçalanmış kayaların dağ kenarlarından aşağıya doğru koştuğu, akarsu kanallarına aktığı, nesneleri yollarına sürüklediği ve vadi tabanlarında kalın, çamurlu tortular oluşturduğu jeolojik olaylardır. Genellikle kaya çığları ve diğer heyelan türleriyle karşılaştırılabilir yığın yoğunluklarına sahiptirler (yaklaşık olarak metreküp başına 2000 kilogram), ancak yüksek gözenek sıvısı basınçlarının neden olduğu yaygın çökelti sıvılaşması nedeniyle, neredeyse su kadar akışkan bir şekilde akabilirler.

Enkaz akışları birçok farklı durum tarafından tetiklenebilir. İşte birkaç örnek:
Nem Eklenmesi: Şiddetli yağmurdan veya hızlı kar erimesinden kaynaklanan ani bir su akışı, hareket ettirilebilecek kadar gevşek molozla dolu dik bir vadiye kanalize edilebilir. Su enkazın içine çekilir, malzemeyi yağlar, ağırlık ekler ve bir akışı tetikler.
Desteğin Kaldırılması: Akımlar genellikle kıyılarındaki malzemeleri aşındırır. Bu erozyon, vadi duvarlarının yukarısına yığılmış kalın doymuş malzeme birikintilerini kesebilir. Bu erozyon, eğimin tabanındaki desteği ortadan kaldırır ve ani bir moloz akışını tetikleyebilir.
Antik Heyelan Birikiminin Başarısızlığı:  Bazı moloz akışları eski heyelanlardan kaynaklanmaktadır. Bu eski heyelanlar, dik bir yamaç üzerine tünemiş kararsız kitleler olabilir. Eski heyelanın üstünden bir su akışı slayt malzemesini kayganlaştırabilir veya tabandaki erozyon desteği kaldırabilir. Bunlardan herhangi biri bir kalıntı akışını tetikleyebilir.
Orman Yangınları veya Kereste:  Orman yangınları dik bir yamaçtaki bitki örtüsünü yaktıktan veya ağaç kesme işlemleri bitki örtüsünü kaldırdıktan sonra bazı döküntü akışları meydana gelir. Ateşten veya ağaç kesmeden önce, bitki örtüsünün kökleri toprağı yokuşa demirledi ve topraktan suyu uzaklaştırdı. Destek kaybı ve nem birikmesi, feci bir arızaya neden olabilir. Daha önce bitki örtüsü tarafından emilen yağış artık hemen akıyor. Yanık izi üzerine orta derecede yağmur yağması, büyük bir döküntü akışını tetikleyebilir.
Volkanik Patlamalar: Volkanik bir patlama, bir volkanın kenarlarında büyük miktarda kar ve buzu eritebilir. Bu ani su akışı, dik yanardağdan aşağıya doğru akarken kül ve piroklastik kalıntıları toplayabilir ve bunları büyük mesafeler boyunca hızla aşağıya doğru taşır. Ekvador'daki Cotopaxi Yanardağı'nın 1877 patlamasında, enkaz akışları, saatte yaklaşık 27 kilometre hızla bir vadide 300 kilometreden fazla yol kat etti. Enkaz akışları, volkanların ölümcül "sürpriz saldırılarından" biridir.
Enkaz, dik kanallardan aşağıya doğru akarken genellikle 10 m / s'yi (36 km / s) aşan hızlara ulaşır, ancak bazı büyük akışlar çok daha büyük hızlara ulaşabilir. Dünya çapında dağlık bölgelerde sıklıkla yaklaşık 100.000 metreküpe kadar değişen hacimlerde enkaz akmaktadır. En büyük tarih öncesi akışların hacmi 1 milyar metreküpü aştı (yani, 1 kilometre küp). Yüksek tortu konsantrasyonları ve hareketliliğinin bir sonucu olarak, döküntü akışları çok yıkıcı olabilir.

Yirminci yüzyılın dikkate değer enkaz akışı felaketleri, 1985'te Kolombiya, Armero'da 20.000'den fazla ve 1999'da Vargas Eyaleti, Vargas Eyaletinde on binlerce ölümle sonuçlandı.

Enkaz akışları, yaklaşık% 40 ila 50'yi aşan hacimsel tortu konsantrasyonlarına sahiptir ve bir akışın hacminin geri kalanı sudan oluşur. Tanımı gereği "enkaz", genellikle mikroskobik kil parçacıklarından büyük kayalara kadar değişen çeşitli şekil ve boyutlara sahip tortu tanelerini içerir. Medya raporları genellikle enkaz akışlarını tanımlamak için çamur akışı terimini kullanır, ancak gerçek çamur akışları çoğunlukla kumdan küçük tanelerden oluşur. Dünya'nın kara yüzeyinde çamur akışları, enkaz akışlarından çok daha az yaygındır. Bununla birlikte, su altı çamur akışları, bulanıklık akımları oluşturabilecekleri denizaltı kıta kenarlarında yaygındır. Ormanlık bölgelerdeki moloz akışları, kütükler ve ağaç kütükleri gibi büyük miktarlarda odunsu döküntü içerebilir. Katı konsantrasyonları yaklaşık% 10 ila% 40 arasında değişen tortu bakımından zengin su taşkınları, enkaz akışlarından biraz farklı davranır ve aşırı yoğun sel olarak bilinir.
Normal akarsu akışları daha da düşük tortu konsantrasyonları içerir.

Enkaz akışları, yoğun yağış veya kar erimesi, baraj kırılması veya buzul patlaması selleri veya yoğun yağmur veya depremlerle ilişkili olabilecek veya olmayabilecek toprak kayması ile tetiklenebilir. Her durumda, enkaz akışının başlaması için gereken başlıca koşullar, yaklaşık 25 dereceden daha dik yamaçların varlığı, bol miktarda gevşek tortu, toprak veya aşınmış kayanın mevcudiyeti ve bu gevşek malzemeyi neredeyse tamamen doygun bir duruma getirmek için yeterli suyu içerir. (tüm gözenek alanı dolu). Güney Kaliforniya'daki deneyimin gösterdiği gibi, orman ve çalı yangınlarından sonra enkaz akışı daha sık olabilir. Pek çok dik, dağlık alanda önemli bir tehlike oluşturmaktadırlar ve Japonya, Çin, Tayvan, ABD, Kanada, Yeni Zelanda, Filipinler, Avrupa Alpleri, Rusya ve Kazakistan'da özel ilgi görmüştür. Japonya'da büyük bir enkaz akışı veya toprak kayması, kelimenin tam anlamıyla dağ tsunamisi olan yamatsunami (山 津 波) olarak adlandırılır.
Enkaz akışları, yerçekimi ile yokuş aşağı hızlanır ve alüvyon fanları veya taşkın yataklarına çarpan dik dağ kanallarını takip etme eğilimindedir. Bir enkaz akışı dalgalanmasının önü veya 'başı' genellikle büyük miktarda sürtünme sağlayan kayalar ve kütükler gibi bol miktarda kaba malzeme içerir. Yüksek sürtünmeli akış başlığının arkasında, daha yüksek oranda kum, silt ve kil içeren daha düşük sürtünmeli, çoğunlukla sıvılaştırılmış akış gövdesi bulunur. Bu ince çökeltiler, enkaz akış hareketliliğini artıran yüksek gözenek sıvısı basınçlarının korunmasına yardımcı olur. Bazı durumlarda akış gövdesini, aşırı konsantre bir akış akışına geçiş yapan daha sulu bir kuyruk izler. Enkaz akışları bir dizi darbede veya ayrı dalgalanmalarda hareket etme eğilimindedir, burada her bir darbe veya dalgalanmanın kendine özgü bir kafası, gövdesi ve kuyruğu vardır. Enkaz akışı birikintileri sahada kolayca tanınabilir. Dik dağ cepheleri boyunca birçok alüvyon yelpazesi ve enkaz konilerinin önemli yüzdelerini oluştururlar. Tamamen açığa çıkmış çökeltiler, genellikle kaya zengini burunları olan lobat formlara sahiptir ve moloz akışı birikintilerinin ve yollarının yanal kenarları, genellikle kaya zengini yan setlerin varlığı ile işaretlenir. Bu doğal setler, enkaz gövdesindeki nispeten hareketli, sıvılaştırılmış, ince taneli döküntüler, tanecik boyutunda ayrışmanın bir sonucu olarak enkaz akış kafalarında toplanan kaba, yüksek sürtünmeli döküntüleri bir kenara bıraktığında oluşur (tanecikli mekanikte tanıdık bir fenomen). Yanal setler, müteakip enkaz akışlarının yollarını sınırlayabilir ve daha eski setlerin varlığı, belirli bir alandaki önceki döküntü akışlarının büyüklükleri hakkında bazı fikirler sağlar. Bu tür birikintiler üzerinde büyüyen ağaçların tarihlendirilmesi yoluyla, yıkıcı enkaz akışlarının yaklaşık sıklığı tahmin edilebilir. Bu, enkaz akışlarının yaygın olduğu alanlarda arazi gelişimi için önemli bilgilerdir. Yalnızca mostralar içinde açığa çıkan eski enkaz akıntısı birikintilerinin tanınması daha zordur, ancak genellikle büyük ölçüde farklı şekil ve boyutlara sahip tahılların yan yana dizilmesiyle karakterize edilir. Çökelti taneciklerinin bu kötü sınıflandırması, enkaz akışlı birikintileri çoğu su döşeli çökeltiden ayırır.

Enkaz akışları olarak tanımlanabilecek diğer jeolojik akışlara tipik olarak daha spesifik isimler verilir. Bunlar şunları içerir:
Lahar
Bir lahar, doğrudan bir patlama sonucu veya dolaylı olarak bir yanardağın kenarlarındaki gevşek malzemenin çökmesiyle bir şekilde volkanik faaliyetle ilişkili bir enkaz akışıdır. Buzul buzunun erimesi, gevşek piroklastik malzeme üzerinde yoğun yağış veya daha önce piroklastik veya buzul çökeltileriyle baraj yapmış bir gölün patlaması dahil olmak üzere çeşitli fenomenler bir laharı tetikleyebilir. Lahar kelimesi Endonezya kökenlidir, ancak şu anda dünya çapındaki jeologlar tarafından volkanojenik enkaz akışlarını tanımlamak için rutin olarak kullanılmaktadır. Dünyanın en büyük, en yıkıcı enkaz akışlarının neredeyse tamamı, volkanlardan kaynaklanan laharlardır. Bir örnek, Kolombiya'nın Armero şehrini sular altında bırakan lahar.
Jökulhlaup
Bir jökulhlaup, buzul patlaması selidir. Jökulhlaup, İzlandaca bir kelimedir ve İzlanda'da birçok buzul patlaması selleri buzul altı volkanik patlamalarla tetiklenir. (İzlanda, çoğunlukla denizaltı volkanlarından oluşan bir zincirden oluşan Orta Atlantik Sırtı'nın tepesinde oturuyor). Başka yerlerde, jökulhlaup'ların daha yaygın bir nedeni, buzla kaplı veya buzul barajlı göllerin yarılmasıdır. Bu tür ihlal olayları genellikle buzul buzunun bir gölde aniden buzağılmasından ve daha sonra bir yer değiştirme dalgasının bir moren veya buz barajını aşmasına neden olur. Gedik noktasının aşağı vadisi olan bir jökulhlaup, içinden geçtiği vadiden gevşek tortuların sürüklenmesiyle boyut olarak büyük ölçüde artabilir. Geniş sürüklenme, selin enkaz akışına dönüşmesini sağlayabilir. Seyahat mesafeleri 100 km'yi aşabilir.
Enkaz akışlarının teorileri ve modelleri

Enkaz akış özelliklerini, kinematiği ve dinamikleri modellemek için çok sayıda farklı yaklaşım kullanılmıştır. Bazıları burada listelenmiştir.
Çamur akışlarına uygulanan reolojik temelli modeller, moloz akışlarını tek fazlı homojen malzemeler olarak ele alır (Örnekler şunları içerir: Bingham, viskoplastik, Bagnold tipi dilatant akışkan, tiksotropik vb.) Baraj dalgası, ör. Hunt, [4]

Enkaz akışlarının mülklere ve insanlara ulaşmasını önlemek için bir moloz havzası inşa edilebilir. Enkaz havzaları, toprağı ve su kaynaklarını korumak veya aşağı havza hasarını önlemek için tasarlanmıştır. Bu tür yapılar, yapımı pahalı olduğundan ve yıllık bakım taahhüdünü gerektirdiğinden, son çare olarak kabul edilir.  Ayrıca, moloz havzaları yalnızca dağlık araziyi boşaltan akarsuların bir kısmından enkaz akışlarını tutabilir.
Enkaz akışlarını potansiy

Antisiklon, yukarıdan bakıldığında Kuzey Yarımküre'de saat yönünde ve Güney Yarımküre'de saat yönünün tersinde (siklonun tersi), yüksek atmosfer basıncının merkezi bir bölgesi etrafında rüzgârların büyük ölçekli sirkülasyonu olarak tanımlanan bir hava olayıdır. Gökyüzünün açılmasına ek olarak daha serin ve kuru bir hava durumu, yüzey temelli antisiklonların etkileri arasındadır. Sis, yüksek basınç bölgelerinde gece boyunca da oluşabilir.
Subtropikal sırt gibi orta troposferik sistemler, tropikal siklonları kendi çevrelerinden saptırır ve merkezlerinin yakınında serbest konveksiyonu engelleyen bir sıcaklık terselmesine neden olarak tabanlarının altında yüzey tabanlı pus meydana getirir. Antisiklonlar, kutup yüksek basınçları gibi üst olukların arkasından alçalan soğuk hava nedeniyle oluşan tropikal siklonlar gibi sıcak çekirdekli alçak basınç bölgelerinde veya subtropikal sırt gibi büyük ölçekli çökmelerde oluşabilir. Bir antisiklonun evrimi, boyutu, yoğunluğu ve nemli konveksiyonun derecesi gibi değişkenlerin yanı sıra Coriolis etkisine de bağlıdır.

Antisiklonik fırtına
Atmosfer döngüsü
Atmosfer basıncı
Dünya atmosferi
Londra Öldüren Sis'i
Okyanus döngüsü

Intertropical Convergence Zone photo - NASA Goddard Space Flight Center

Balon; helyum, hidrojen, nitröz oksit, oksijen gibi havadan hafif gazlar ya da havayla doldurulmuş, genelde kauçuktan yapılan esnek oyuncak. Bazı yörelerde balon şişirgen olarak da bilinir.
Özel görevler için balonlar duman, sıvı su, granüler ortam (örn. kum, un veya pirinç) veya ışık kaynakları ile doldurulabilir. Günümüz balonları kauçuk, lateks, polikloropren veya naylon kumaş gibi malzemelerden yapılır ve birçok farklı renkte olabilir. Geçmişte bazı balonlar, domuz mesanesi gibi kurutulmuş hayvan mesanelerinden yapılmıştır. Bazı balonlar dekoratif amaçlı veya eğlence amaçlı kullanılırken diğerleri meteoroloji, anjiyoplasti, tıbbi tedavi, askerî savunma, uçaksavar balonu veya ulaşım gibi pratik amaçlar için kullanılır.  Düşük yoğunluğu ve düşük maliyeti de dâhil olmak üzere bir balonun özellikleri, çok çeşitli uygulamalara yol açmıştır. Birçok ülkede balon bırakma etkinlikleri popülerdir.
Bazı balon türleri:

Oyuncak balon
Balon modelleme
Uçurtma balonu
Balon (hava taşıtı)
Gaz balonu
Çocuk balonları
Sıcak hava balonları
Reklam balonları
Sağlık alanında kullanılan balonlar
Bahsedilen balon çeşitleri kendi aralarında farklılıklar göstermektedir. Normal balonlar helyum gazı ile şişirilebilirken reklam balonlarının bazıları helyum gazı ile şişirilir, bazılarında ise gaz kullanılamaz. Bunun sebebi ise balonların dikişli üretimleridir. Sağlık alanındaki balonlar ise tamamen farklıdır. Bu balonlar genel olarak ameliyat ve insan vücudundan görüntü almak için kullanılan balonlardır.

Tarihte ilk balonlar hayvanların mesanelerinin şişirilmesi ile elde edilmiştir. Günümüz balonlarının ilk örneği 1800'lerde Michael Faraday tarafından icat edilmişse de günlük hayatta kullanıma geçmesi ancak 1930'larda gerçekleşebilmiştir.

Ağızdan balon şişirmek sağlığa faydalıdır çünkü kaburgaları ve diyaframı genişletip kaldıran interkostal kasları çalıştırır, akciğer fonksiyonunu ve oksijen doygunluğunu iyileştirir. Bu egzersiz duruşu, stabiliteyi ve nefes alma düzenini iyileştirebilir ve akciğer kapasitesinin artmasına yardımcı olarak pulmoner fibrozis, KOAH veya astım gibi durumlar için faydalı olabilir. Ek olarak, bir balonu şişirme eylemi derin nefes almayı teşvik eder; bu da stresi ve kaygıyı azaltabilir, kardiyovasküler sağlığı iyileştirebilir ve akciğer kapasitesini artırabilir. Ayrıca balon şişirme, verimli nefes alma için diyaframa karşı koyar ve karın içi basıncın artmasına yardımcı olur, bu da onu rehabilitasyon ve solunum fonksiyonu için yararlı bir egzersiz haline getirir.

Barkan, dış kuvvetlerden olan rüzgârların çöl iklimi ve bu iklime benzer bölgelerde biriktirme ile oluşturduğu yarım ay şeklindeki kumul yığınıdır.
Yaygın kumul türlerinin başında gelir. Rüzgâra bakan kısımları dışbükeydir. Fiziksel çözülme ile oluşmuş yarım ay şeklindeki kum yığınlarının sivri uçları rüzgârın hakim yönünü gösterir. Yığının rüzgâra bakan bölümü daha yumuşak ve eğilimli bir yapıdadır. Aşınma ve çökmeler ile yığınlar zamanla yer değiştirebilir.
Barkan, adını da aldığı Türkistan benzeri bölgelerin iç kesimlerdeki çöl bölgelerinin tipik iklim özelliğini oluşturmaktadır. Barkan sözcüğünü 1881'de Rus doğabilimci Alexander von Middendorff'un bilimsel/coğrafi literatüre kazandırdığı genel görüşü kabul edilir.
Barchan kumulunun Mars yüzeyinde de ince atmosferin yarattığı rüzgâr sonucu var olduğu keşfedilmiştir.

Dış kuvvetler

Batmazlık, boyansi veya sephiye (B); hava, su gibi herhangi bir akışkan içerisindeki bir nesneye akışkan tarafından ağırlığın (W) karşı yönünde uygulanan kuvvet. Bahsi geçen akışkan su ise batmazlık kuvveti genellikle suyun kaldırma kuvveti olarak bilinir. Ayrıca batmama kuvveti, yüzme kuvveti veya yüzdürme kuvveti gibi isimlerle de bilinir. Ancak batmazlık cismin sadece akışkan yüzeyinde değil, -sıcak hava balonu örneğinde olduğu gibi- akışkan içinde maruz kaldığı kuvvetlerle de ilgilidir.

Herhangi bir akışkan bloğunda basınç aşağılara inildikçe artar. Bu nedenle akışkanın alt katmanlarındaki bir cisim yukarıdakine nazaran daha fazla basınca maruz kalır. Aradaki basınç farkı akışkanın cisme yukarı doğru bir kuvvet uygulamasına neden olur. Uygulanan kuvvet, cismin kapsadığı hacimde bulunması gereken (yer değiştiren) akışkanın ağırlığına eşittir. Bu nedenle yoğunluğu içinde bulunduğu akışkandan daha fazla olan cisimler batarlar (alçalırlar). Eğer cismin yapıldığı madde veya şekli değiştirilerek yoğunluğu akışkandan daha az hâle getirilirse cisim yükselir veya akışkanın üst yüzeyinde ise batmaz (yüzer).

Arşimet prensibi

Bağıl nem, havada bulunan su buharına ait kısmi basıncın, aynı sıcaklıktaki suyun denge buhar basıncına oranıdır. Başka bir deyişle bağıl nem, havanın belirli bir sıcaklıkta taşıyabileceği maksimum nem miktarının yüzde kaçını taşıdığını ifade eder.
Bağıl nemin %100 olması, havanın artık su buharına doymuş olduğu anlamına gelir. Bu durumda hava daha fazla su buharı alamaz ve havaya karışmaya çalışan buhar yoğuşarak sıvı hâline dönüşür. Bağıl nem %100'ün altındaysa buharlaşma gerçekleşebilir. Örneğin havanın bağıl nemi %50 ise yağmur yağma ihtimali düşük olabilir, ancak bağıl nem %95 civarındaysa yağış olasılığı oldukça yüksektir.
Bağıl nem, sıcaklık ile ters orantılıdır. Ayrıca bağıl nem; çöl gibi kurak bölgelerde düşüktür, ekvatoral kuşak ve deniz kıyılarında ise genellikle yüksektir. Bağıl nem (b), mutlak nem (m) ve azami nem (a) arasındaki ilişki şu bağıntıyla ifade edilir:  

  
    
      
        b
        =
        
          
            m
            a
          
        
        ⋅
        100
      
    
    {\displaystyle b={\frac {m}{a}}\cdot 100}

Hız, bir nesnenin hareket yönü ile birlikte olan süratini ifade eder. Hız, cisimlerin hareketini tanımlayan bir klasik mekanik dalı olan kinematikte temel bir kavramdır.
Hız, hem büyüklük hem de yön içeren fiziksel bir vektör niceliğidir. Hızın skaler mutlak değeri sürat olarak isimlendirilir ve bu, niceliği SI (metrik sistem) kapsamında metre bölü saniye (m/s veya m⋅s−1) birimleri ile ölçülen tutarlı bir türetilmiş birimdir. Örneğin, "saniyede 5 metre" bir skaler değer iken, "saniyede 5 metre doğuya" bir vektör olarak tanımlanır. Sürat, yön veya her ikisinin değişmesi durumunda, ilgili nesnenin ivmelenme süreci içinde olduğu ifade edilir.

Bir nesnenin belirlenen bir zaman aralığındaki ortalama hızı, bu süre zarfında mekansal konumundaki değişim olan 
  
    
      
        Δ
        s
      
    
    {\displaystyle \Delta s}
  
 değeri, ilgili zaman aralığının süresi 
  
    
      
        Δ
        t
      
    
    {\displaystyle \Delta t}
  
 ile bölündüğünde elde edilen değerdir. Bu ilişki matematiksel olarak
  
    
      
        
          
            
              v
              ¯
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              s
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\bar {v}}={\frac {\Delta s}{\Delta t}}.}
  
 şeklinde ifade edilmektedir.

Bir cismin anlık hızı, zaman diliminin sıfıra yaklaşması durumunda elde edilen ortalama hızın limiti olarak tanımlanır. Belirli bir t zamanında, zamanla ilgili olarak cismin konumunun türevi alınarak hesaplanabilir:

  
    
      
        
          v
        
        =
        
          lim
          
            
              Δ
              t
            
            →
            0
          
        
        
          
            
              Δ
              
                s
              
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              
                s
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {v}}=\lim _{{\Delta t}\to 0}{\frac {\Delta {\boldsymbol {s}}}{\Delta t}}={\frac {d{\boldsymbol {s}}}{dt}}.}
  

Bu türev denkleminin analizinden, tek boyutlu bir örnekte, hız-zaman grafiği (v'ye karşı t grafiği) altında kalan alanın, yer değiştirme, s'yi ifade ettiği sonucuna varılabilir. Matematiksel analiz çerçevesinde, hız fonksiyonunun v(t) integrali, yer değiştirme fonksiyonu s(t) olarak ifade edilir. Bu, şekilde gösterilen eğrinin altındaki sarı alanla örtüşmektedir.

  
    
      
        
          s
        
        =
        ∫
        
          v
        
         
        d
        t
        .
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {s}}=\int {\boldsymbol {v}}\ dt.}
  

Anlık hız kavramı ilk bakışta sezgiye aykırı gibi algılanabilir; ancak, bu, nesnenin o anda ivmelenmeyi durdurduğu takdirde seyahat etmeye devam edeceği hız olarak düşünülebilir.

Bir nesnenin hareket hızını ifade etmek amacıyla günlük konuşmalarda sürat ve hız terimleri yer değiştirilerek kullanılmakta olup, bilimsel anlamda bu iki kavram arasında belirgin farklar bulunmaktadır. Sürat, bir hız vektörünün skaler büyüklüğü olarak tanımlanır ve yalnızca nesnenin ne kadar hızlı hareket ettiğini belirtir. Öte yandan hız, nesnenin hem süratini hem de hareket yönünü içerir.
Bir nesnenin sabit hız ile hareket edebilmesi için, sürekli olarak sabit bir sürat ile ve değişmeyen bir yönde ilerlemesi gerekmektedir. Sabit yönelim, nesnenin düz bir gidişizi boyunca hareketini sınırlar; bu durum, sabit bir süratle düz bir hat üzerinde ilerlemeyi gerektirir.
Örneğin, dairesel bir parkurda sürekli olarak saatte 20 kilometre süratle ilerleyen bir otomobil, sabit bir sürate sahiptir ancak yönünün sürekli değişiyor olması sebebiyle sabit bir hıza sahip değildir. Bu yüzden, aracın bir ivmelenme içerisinde olduğu düşünülmektedir.

Zamana göre konumun türevi alındığında, mekansal değişim (metre) ile zaman aralığındaki değişim (saniye) oranı hesaplandığından, hızın birimi olarak metre/saniye (m/s) kullanılır.

Hız, pozisyonun zamanla nasıl değiştiğinin bir oranı olarak ifade edilir ve bu durum bazen anlık hız terimi ile daha da belirginleştirilir. Belirli uygulamalarda, bir nesnenin değişken hızla aynı zaman diliminde elde edeceği yer değiştirmeye eşdeğer sabit bir hızın belirlenmesi gerekebilir. Bu, v(t) üzerinden belirli bir Δt zaman periyodu için geçerlidir. Ortalama hız, aşağıdaki formülle hesaplanabilir:

  
    
      
        
          
            
              v
              ¯
            
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              
                x
              
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              
                ∫
                
                  
                    t
                    
                      0
                    
                  
                
                
                  
                    t
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                v
              
              (
              t
              )
              d
              t
            
            
              
                t
                
                  1
                
              
              −
              
                t
                
                  0
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\bar {v}} ={\frac {\Delta \mathbf {x} }{\Delta t}}={\frac {\int _{t_{0}}^{t_{1}}\mathbf {v} (t)dt}{t_{1}-t_{0}}}.}
  

Ortalama hız, bir nesnenin ortalama süratinden her zaman daha az veya ona eşit olur. Bu, mesafe her zaman kesinlikle artarken, yer değiştirme büyüklüğünün artabileceği veya azalabileceği ve yön değiştirebileceği gerçeği göz önüne alındığında anlaşılabilir.
Yer değiştirme-zaman (x karşısında t) grafiği bağlamında, herhangi bir noktadaki eğriye teğet çizginin eğimi olarak anlık hız (veya daha sade bir ifade ile hız) kabul edilirken, iki nokta arasındaki kiriş çizgisinin eğimi, ortalama hız için zaman diliminin sınırlarına karşılık gelen t koordinatları ile hesaplanan ortalama hızı ifade eder.

Bir parçacık farklı zaman dilimlerinde farklı sabit süratlerle v1, v2, v3, ..., vn ilerlediğinde, yolculuğun toplam süresi boyunca hesaplanan ortalama sürat, aşağıdaki formül ile verilir: 
  
    
      
        
          
            
              v
              ¯
            
          
        
        =
        
          
            
              
                v
                
                  1
                
              
              
                t
                
                  1
                
              
              +
              
                v
                
                  2
                
              
              
                t
                
                  2
                
              
              +
              
                v
                
                  3
                
              
              
                t
                
                  3
                
              
              +
              ⋯
              +
              
                v
                
                  n
                
              
              
                t
                
                  n
                
              
            
            
              
                t
                
                  1
                
              
              +
              
                t
                
                  2
                
              
              +
              
                t
                
                  3
                
              
              +
              ⋯
              +
              
                t
                
                  n
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {v}}={v_{1}t_{1}+v_{2}t_{2}+v_{3}t_{3}+\dots +v_{n}t_{n} \over t_{1}+t_{2}+t_{3}+\dots +t_{n}}}
  

Eğer t1 = t2 = t3 = ... = t durumunda ise, hızların aritmetik ortalamasına dayanarak ortalama sürat aşağıdaki gibi hesaplanır 
  
    
      
        
          
            
              v
              ¯
            
          
        
        =
        
          
            
              
                v
                
                  1
                
              
              +
              
                v
                
                  2
                
              
              +
              
                v
                
                  3
                
              
              +
              ⋯
              +
              
                v
                
                  n
                
              
            
            n
          
        
        =
        
          
            1
            n
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            v
            
              i
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {v}}={v_{1}+v_{2}+v_{3}+\dots +v_{n} \over n}={\frac {1}{n}}\sum _{i=1}^{n}{v_{i}}}
  

Çeşitli mesafeler s1, s2, s3, ..., sn farklı süratlerle v1, v2, v3, ..., vn ile kat edildiğinde, parçacığın toplam mesafedeki ortalama sürati aşağıdaki formülle belirlenir

  
    
      
        
          
            
              v
   

Isı indeksi (Iİ, İng. heat index), hava sıcaklığıyla nemi birleştirerek insanın hissettiği sıcaklığı tespit etmeye yarayan bir ölçüdür. "Hissedilen hava sıcaklığı"nı ortaya koyar. Mesela hava sıcaklığı 32 °C ve nem oranı yüksekse ısı indeksi 41 °C'i gösterebilir.
İnsan vücudu terleme yoluyla normalde kendini serinleterek vücut sıcaklığını kontrol eder. Buharlaşan su, sıvı hâlden gaza dönüşebilmek için çevrede ısı alırken deriyi de soğutur. Fakat bağıl nem oranı yüksekse buharlaşma hızı azalacağından vücudun soğuması yavaşlar ve vücut, kuru havaya nispeten daha fazla ısı tutar. Ölçümler, deneklerin belli bir sıcaklık ve nemi kişisel olarak nasıl tanımladıklarını göre yapılmış, böylece sıcaklıklarla nem arasında psikolojik bir bağıntı ortaya çıkmıştır.

Aşağıdaki tablo, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer Teşkilatı tarafından yayınlanmış tablonun santigrada çevrilmiş şeklidir.

Isı indeksi değerleri gölgeli ve hafif rüzgârlı şartlarda tespit edildiğinden Güneş'in altında bu değerler 10 °C daha yukarıda olabilir, ayrıca şiddetli ve bilhassa çok sıcak ve kuru rüzgârla uygun değerler ve sağlık için tehlikeli değerlere çabuk erişilebilir.

Kordylewski bulutları, Dünya-Ay sisteminin L4 ve L5 Lagrange noktalarında bulunan toz yoğunlaşmalarıdır. Varlıkları ilk olarak 1960'larda Polonyalı gökbilimci Kazimierz Kordylewski tarafından ortaya atılmış ve Ekim 2018'de Kraliyet Astronomi Topluluğu tarafından doğrulanmıştır.

Kordylewski 1951 yılında librasyon (Lagrange) noktalarında fotometrik olarak doğrulanabilir bir toz yoğunlaşması aramaya başladı.
Josef Witkowski tarafından önerilen bir yöntem değişikliğinden sonra, bulutlar ilk kez 1956'da Kordylewski tarafından gözlemlendi. 6 Mart ve 6 Nisan 1961 tarihleri arasında, L5 Lagrange noktasının yakınında iki parlak lekeyi fotoğraflamayı başardı. Gözlem süresi boyunca lekeler L5'e göre neredeyse hiç hareket etmedi. Bu gözlemler Kasprowy Wierch dağından yapılmıştı.
1967 yılında J. Wesley Simpson, Kuiper Uçan Gözlemevi'ni kullanarak bu bulutları gözlemledi.
Ekim 2018'de, Kraliyet Astronomi Topluluğu tarafından Kordylewski bulutlarının varlığının doğrulandığı bildirildi. Oysa daha önce 1992'de, hapsolmuş toz parçacıklarını tespit etmek için Lagrange noktalarından geçen Japon Hiten uzay sondası, çevreleyen uzay yoğunluğunun üzerinde belirgin bir toz seviyesi artışı bulamamıştı. Hiten'in Kordylewski bulutlarını bulamaması, sondanın her bir Lagrange noktası etrafında yalnızca bir tur dönmesi ve bulutları gözden kaçırmış olması nedeniyle bu bulutların varlığını ortadan kaldırmaz.
Bu son derece soluk ve zor tespit edilen gök cisimlerinin varlığının kesin olarak doğrulanmasına yol açan belirleyici faktör ve yöntem değişikliği, (öncelikle) parlaklık yerine polarizasyon desenleriyle, yani polarimetri kullanılarak tespit edilmeleridir.

Kordylewski bulutları, karşıgün (gegenschein) ile karşılaştırılabilir parlaklıkta çok soluk bir fenomendir. Dünya'dan gözlemlenmeleri oldukça zordur, fakat son derece karanlık ve berrak bir gece gökyüzünde çıplak gözle görülebilirler. İddia edilen gözlemlerin çoğu çöllerden, denizden veya dağlardan yapılmıştır. Bulutlar karşıgün'den biraz daha kırmızı görünür, bu da farklı türde parçacıklardan oluşabileceklerini gösterir.

Kordylewski bulutları, Dünya-Ay sisteminin L4 ve L5 Lagrange noktaları yakınında bulunur ve açısal çapları yaklaşık 6 derecedir. Bulutlar bu noktalardan 6 ila 10 dereceye kadar kayabilir. Diğer gözlemler, Lagrange noktaları etrafında yaklaşık 6'ya 2 derecelik elipsler içinde hareket ettiklerini göstermektedir.

Dünya'nın iddia edilen uyduları
Truvalı (gök cismi)

Kıyı oku, girintili çıkıntılı kıyılarda, enkaz göçü ve kıyı akıntıları ile taşınan malzeme, koy ve körfezlerin açıklarında birikerek zamanla su yüzüne çıkarlar. Bu şekilde koyların önünde bir ok biçiminde yer alırlar. Bu şekillere “kıyı oku” denir. Kıyı oku, kıyılardan ya da göl kıyılarından oluşan bir kıyı barı ya da plaj arazisidir. Bir koyun burun bölgelerinde olduğu gibi yeniden girişin gerçekleştiği yerlerde, kıyı şeridi akımları ile kıyı şeridi sürüklenme süreci ile gelişir. Sürüklenme, dalgaların sahile eğik bir açıyla gelmesi ve tortuları zikzak desenle sahile taşıması nedeniyle oluşur.

 

Kıyı akıntıları, kıyı çizgisinin bütün girinti ve çıkıntılarını takip etmezler. Bundan ziyade, kıyı çizgisi boyunca bir çıkıntıdan (burundan) öbürüne uzanırlar. Ancak burunlar arasında yer alan koyların ve girintilerin ağızlarında derinlik genellikle fazladır. Bu sebepten dolayı, taşıdığı maddelerle birlikte bir burundan diğerine yönelen kıyı akıntısı, koyların ağzına rastgelen bu derin suları geçerken, sürüklediği maddelerin bir kısmını dibe bırakırlar. Biriktirme sürecinin ve gelişiminin uzun süre devam etmesi hâlinde dibe çöken maddeler yavaş yavaş birikir. Gelişerek yükselmeye başlarlar ve deniz seviyesine kadar ulaşır. Bu biriktirme olayı depolandığı ucu buruna bağlıdır ve oradan koyun ağzına doğru devam etmektedir. Bu biriktirme olayının yüzeyi deniz seviyesine kadar yükseldiği zamandan itibaren bu yüzeysel alan dalga tarafından aşındırılır. Bu yüzeyden koparılan maddelerin bir kısmı dalgalar tarafından oluşan setin üst kısmına ve iç yamacı üzerine yığılır. Bu olayın devam etmesiyle deniz altı seti yavaş yavaş yükselerek belirli bir zaman sonra deniz suyu seviyesinin üstüne çıkar. Bu olay sonucunda oluşan yüzey üzerinde dalga ve rüzgârlar aşındırma yaparlar. Son olarak  meydana gelen bir ucu buruna bağlı, diğer ucu serbest olan birikim şekillerine kıyı oku denir.

Kıyı okunun oluşumunun ileri evrelerinde, kıyı boyu akıntılar ve dalgalar, bu çökel yığışımını hâkim dalga ve akıntı yönünde çengel görünümlü iç bükey kavisler çizerek ilerlemesini sağlar. Bu tarz yapıların oluşması genellikle yakınlarda önemli bir çökel kaynağı (delta) ile mümkündür. Çok çeşitli şekillerde görünebilirler. Kıyı oklarının son evrelerinde kıyı boyunca tamamen kapanmasını sağlayarak lagünler oluşur.

Türkiye'de kıyı birikim şekillerinden kıyı oku şekline en iyi örneklerden birisi de Çanakkale Boğazı'nda bulunan Çardak kıyı okudur. Yaklaşık 2,5 km uzunluğa sahip olan kıyı okunun oluşturduğu lagünün alanı 2 km2dir. Kıyı okunun çökel kaynağı batısında bulunan Hacıömer Deltası'dır. Kıyı okunun görünümünde oklar akıntı yönününü göstermektedir.

Tortullar kıyının iç kesimleri yeniden girerken veya yön değiştirirken, örneğin bir burunda, kıyı akıntısı yayılır veya dağılır. Tortullar artık yükünü taşıyamaz duruma gelince tortulun çoğu çöker, buna biriktirme denir. Bu suyun içinde kalmış kum seti, kıyı boyu sürüklenmeyle tortulları dalgaların kırıldığı yönde taşımaya devam eder ve su üstünde bir kıyı oku oluşturmasını sağlar. Tamamlayıcı kıyı boyu sürüklenme süreci olmadan, kıyı seti dalgaların yüzeyinin üzerinde bir kıyı oku hâline gelemeyecek ve bunun yerine su altında düzleşecektir.
Su basıncı (örneğin bir nehirden) kumun birikmesine izin vermeyecek kadar büyük olana kadar kıyı oku denizde birikimine devam eder. Kıyı okları üzerinde verimli bitki örtüsü oluşabilir. Kıyı okları özel bir balık sürüsü de oluşturabilir. Kıyı okları büyüdükçe, arkasında bıraktığı su, rüzgâr ve dalgalardan korunur ve bir tuz bataklığı oluşur.
Kıyı oklarını oluşturan tortullar, nehirlerden ve aşınan malzemeler olmak üzere çeşitli kaynaklardan gelir ve buradaki değişikliklerin kıyı okları diğer kıyı şekilleri üzerinde etkisi vardır. Akarsular üzerinde ağaç kesimi ve tarım gibi faaliyetler akarsuların tortul yükünü artırır ve bu da kıyı okundaki hassas yaşam alanlarını yok ederek kıyı oku etrafındaki canlı ortamına zarar verir.
Eğer tortullar kesintiye uğramazsa ve kıyı oku deniz tarafından ihlal edilmezse (veya bir haliç, nehir), kıyı oku bir bar hâline gelebilir, kıyı okunun iki ucu da karaya katılırsa çubuğun arasında bir lagün oluşturur. Kıyı oku herhangi bir adayı anakaraya bağlayana kadar büyümeye devam ederse, buna da tombolo denir.

Kıyı oku kelimesi İngilizce coğrafi terimler sözlüğünde spit kelimesine karşılık gelir.
Almanya Baltık kıyılarında önemli ölçüde gelişmiş olan kıyı okları Nehrung olarak tanımlanır.

Tarih öncesinde insanlar, yerleşim yeri için kıyı oklarında yaşamayı tercih etmişlerdir. Bazı durumlarda, bu bölgeler deniz kaynaklarına yakınlığı için seçilmişlerdir.Morro Bay' daki Chumash Kızılderili tarih öncesi yerleşimi böyle bir yerdir.

Türkiye'de kıyı birikim şekillerinden kıyı oku şekline en iyi örneklerden birisi de Çanakkale Boğazı'nda bulunan Çardak kıyı okudur.
Dünyanın en uzun kıyı oku Azak Denizi'nde Arabat kıyı okudur. Yaklaşık 110 kilometre uzunluğundadır.
Bir tatlı su kütlesindeki en uzun kıyı oku, Erie Gölü'ne yaklaşık 32 km (20 mil) uzanan Long Point, Ontario'dur
İngiltere'de Humber Nehri'nin ağızında bulunan Spurn Point kıyı oku 4.8 (3.0 mil)  km uzunluğuna sahiptir.

Dış kuvvetler

Köşeli kuvars taneleri, feldispat, mikalar ve kalsitten oluşan silt ve kil boyutundaki rüzgâr çökelleri lös olarak bilinir. Lösler rüzgârlarla taşınan ince unsurlu malzemenin bir örtü halinde yarı kurak alanlarda birikmesiyle oluşur. Böyle bir oluşumun meydana gelebilmesi; ince unsurlu malzemenin bol bulunmasına, rüzgârın şiddetli esmesine ve bitki örtüsünün fakir veya yoksun olmasına bağlıdır.
Löslerin dağılımı üç ana kaynaktan geldiklerini gösterir:

Çöller
Pleyistosen yaşlı buzul süprüntüsü çökelleri
Yarı kurak bölgelerdeki nehirlerin taşkın ovaları.
Lösler çok küçük partiküllerden meydana gelmişlerdir. Kalınlıkları fazla olan lösler açık veya sarımsı renktedirler. Bunlar kalker bakımından zengin olmalarına rağmen ilk oluşumlarındaki kalkerlerin bir kısmı erimiştir. Lösler engebeli arazileri örterek onların basık bir şekilde görünmesine neden olurlar. Lösler genelde çöl kökenli olmalarına rağmen glasiyel kökenli olanları da bulunmaktadır
 Lös kökenli topraklar dünyanın en verimli toprakları arasındadır. Dünyanın başlıca tahıl üretim bölgeleri; Kuzey Avrupa Düzlüğü, Ukrayna ve Kuzey Amerika'nın Büyük Ovaları gibi geniş lös çökellerinin dağıldığı yerlerdir. Günümüzde lös çökelleri yeryüzünün yaklaşık olarak %10'unu ve ABD'nin %30'unu kaplarlar.

Çin'in Kuzeydoğusu, Belçika'dan doğuda Ukrayna'ya kadar uzanan Kuzey Avrupa Düzlüğü, Orta Asya ve Arjantin pampalarında bulunur. ABD'de ise Büyük Ovalar, Orta Batı, Missisippi Nehri Vadisi ve Washington'un doğusunda yer alırlar. Türkiye'de ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi Blarda rüzgârın getirdiği tozlar bulunur.

Dış kuvvetler

Mantarkaya sert bir kayanın alt kısımlarının rüzgâr erozyonu tarafından aşındırılıp oyulması ve üst kısmında oval, mantara benzeyen bir şekil almasıyla oluşan yer şeklidir. Bu şeklin oluşmasında rüzgârın aşındırma gücünün yere yakın yerlerde daha fazla olması ve kayacın özellikleri oldukça önemlidir.
Kaya kaidesi veya kaide kaya olarak da adlandırılan bir mantar kaya, adından da anlaşılacağı gibi şekli bir mantarı andıran doğal olarak oluşan bir kayadır. Kayalar birkaç farklı şekilde deforme olur: erozyon ve hava koşullarından, buzul hareketlerinden veya ani bir rahatsızlıktan. Mantar kayaları yardang ile ilgilidir, ancak ondan farklıdır.
Bir mantar kaya, kaya kaidesi veya gour, rüzgar erozyonunun etkisiyle oluşan tipik bir mantar şeklindeki yeryüzü biçimidir. Tabandan ortalama iki ila üç fit (0,6 ila 0,9 m) yükseklikte, rüzgârın malzeme taşıma kapasitesi maksimum düzeydedir, bu nedenle aşınma (taşınan malzemelerin açıktaki bir kaya yüzeyine çarptığı ve onu cilaladığı rüzgarın erozyonu) veya çizin) de maksimize edilir. Bazı durumlarda, daha sert kayaçlar, daha yumuşak bir kayanın üzerinde yatay olarak düzenlenir ve bu tür bir erozyona neden olur.

Tek bir kayanın aşınmasıyla oluşan bir mantar kayanın aksine, bu mantarlar biri diğerinin üzerine oturan iki ayrı kayadan oluşan bir tür dengeleme kayasıdır. Tipik olarak, en üstteki kaya bir buzulun yavaş hareketiyle taşınır ve çökeltilirdi. Kaya oluşumunun alt kısmı da mantar şeklini vurgulamak için bir dereceye kadar erozyona uğramış olabilir veya olmayabilir. Kaya Bu tip örnekleri içinde Mantar Kaya vardır. Chickamauga'da ve Chattanooga Ulusal Askeri Parkı Tennessee,  ve Le Champignon içinde Huelgoat, Fransa

Mantarkayalar, rüzgâr aşınımı sonucunda kayaçların alttan aşındırılması ve üstteki daha sert kütlenin kalmasıyla ortaya çıkan yer şekilleridir. Dünya üzerinde birçok ülkede örnekleri bulunan mantarkayaların en tipik örnekleri kurak ve yarı kurak alanlarda görülmektedir. Dünya üzerinde mantarkayalara en tipik örnekleri Mısır, İsrail, İspanya'daki Ciudad Encantada, Cuenca bölgesi, ABD'nin Utah eyaletindeki Goblin Vadisi Eyalet Parkı'ndaki(Goblin Valley State Park) mantarkayalar örnek verilebilir. Türkiye'deki en iyi örnekleri ise Kapadokya'da özellikle de Gülşehir ve çevresinde bulunmaktadır. Ayrıca Keklikpınar, Akçadağ'da da bulunmaktadır. Dünya üzerindeki diğer önemli örnekleri ABD'nin Kansas eyaletindeki Mantarkaya Eyalet Parkı (Mushroom Rock State Park), Bulgaristan'ın güneyinde yer alan Kırcaali, Tayland'ın kuzeyinde yer alan Phrae bölgesinde bulunmaktadır.

Genellikle çöl bölgelerinde bulunan bu kayalar, izole edilmiş bir kayalık çıkıntının rüzgar erozyonunun tepesinden farklı bir hızda ilerlediği zaman oluşur. Rüzgarla taşınan kum taneciklerinin aşınması, en çok yerden yüksekte ilk üç fit (0,9 m) içinde yaygındır, bu da mostraların tabanlarının tepelerinden daha hızlı aşınmasına neden olur. Akan su da aynı etkiye sahip olabilir. Bu tür mantar kayalarının bir örneği, İsrail'deki Timna Park'tadır.
Bazen kayaların kimyasal bileşimi önemli bir faktör olabilir; kayanın üst kısmı kimyasal aşınmaya ve hava etkisine karşı daha dirençliyse, tabandan daha yavaş aşınır. Örneğin, yüzey yakınında çiy toplanması nedeniyle kayanın tabanındaki kimyasal ayrışmaya atfedilen erozyon.
Bir mantar kayası, nihayetinde, bir şelale oluşturan kayaların modeline benzer şekilde, yumuşak kayayı örten orijinal olarak düz bir sert kayadan oluşabilir. Açığa çıkan sert kaya katmanının aşınması, en sonunda alt kayayı yerel koşullara bağlı olarak rüzgar, su, tuz girişi vb. Nedenlerle erozyona maruz bırakır. Daha yumuşak kaya tabakası daha kolay aşınır ve bir çöküntü veya patlama oluşumuna yol açar. Üstteki daha sert kayalar bu sürece dirençlidir ve sonuçta yeni, daha alçak düzlüğün üzerinde duran izole mantar kayaları olarak sonuçlanabilir.
Rüzgar erozyonunun doğası, yerin birkaç fit üzerinde yoğunlaşmasıdır - rüzgar hızları yükseklik ile artar, ancak tortu yükü azalır. Bu, en yüksek tortu yükleri ve en hızlı rüzgar hızının kombinasyonunun zeminden birkaç fit yüksekte olduğu ve bu yükseklikte destek kaidesinin karakteristik daralmasına yol açtığı anlamına gelir.

Gülşehir Açıksaray ören yeri 

Sierra de Organos Ulusal Parkı

Mısır'daki mantar kayaları

Tayvan, Yehliu'da mantar kayaları
Mushroom Rock State Park

Dış kuvvetler

Mantarkaya

Muson rüzgârları, özellikle Asya kıtası ile Hint Okyanusunun, yaz ve kış mevsiminde farklı ısınmasına bağlı olarak oluşan mevsimlik (devirli) rüzgâr. Muson kelimesi Arapça mevsim kelimesinden türemiştir.

Araplar, Mevâsim el-esfâr terimini deniz seferlerinin rüzgârlara bağlı olduğu zamanlarda deniz seferleri zamanını ifade için kullanılmıştır. Hindistan'dan Arap yarımadasına, oradan Avrupa'ya taşınan mallar yaz ve kış musonlarının yön değişikliğine göre ayarlanan seferlerle taşınmıştır.

Kara ve denizler aynı miktarda güneş enerjisi alsalar da aynı miktarda ısınamazlar. Karalar ve denizlerin özgül ısıları ve ısınma özellikleri birbirinden farklıdır. 1 gr taşı 1 °C ısıtmak için 0,5 °C ısıya ihtiyaç varken, 1 gr suyun sıcaklığını 1 °C yükseltmek için 1 °C sıcaklığa ihtiyaç vardır. Bu nedenle karalar hızlı ısınır, hızlı soğur, çok ısınır, çok soğur ve denizler yavaş ısınır, yavaş soğur, az ısınır, az soğur.
Komşu olan Asya kıtası ve Hint okyanusunun bu gerekçelerle yaz ve kış farklı ısınmaları, bunun sonucunda farklı basınca sahip olmaları Musonların temel sebebidir. Bölgede rüzgârlar yaz ve kış farklı yönlerden eserler; yazın denizden karaya, kışın karadan denize doğru eserler.

Hint okyanusundan, Asya kıtasına  yaz mevsiminde esen rüzgârdır. Yaz mevsiminde karalar hızla ve fazlaca ısınmıştır. Çevresine göre sıcak alanlar alçak basınç merkezi oluşturur. Aynı anda Hint okyanusu yavaş ısındığından daha serindir. Soğuk olan okyanus Karaya göre yüksek basınç alanıdır. Rüzgâr yüksek basınç alanından, alçak basınça doğru eser. Sonuçta Hint okyanusundan Asya kıtasına doğru güçlü rüzgârlar esmeye başlar.
Yaz musonları bol yağış bırakırlar. Hava kütlesinin nem taşıma kapasitesi sıcaklığa bağlıdır. Yaz musonları sıcaklıkları yüksektir, Okyanus üzerinden doğdukları için bol miktarda nem bulundururlar. Himalaya dağları 8.000 m yükseklikleriyle bir duvar gibi karşılarına çıktığında yükselmek zorunda kalırlar. Güçlü yamaç yağışları oluşur. Bu bölgede bulunan Hindistan, Assam bölgesinde bulunan Çerapunci 12.000 mm yağışla dünyada bir yılda en fazla yağışı alan yerlerindendir.

Kışın karalar hızla ve fazlaca soğumuştur; yüksek basınç alanı oluşur. Denizler daha yavaş soğuduğundan daha ılıktır ve alçak basınç alanı oluşturur. Kış musonları karadan, denize doğru, Asya kıtasından, Hint Okyanusuna doğru eser. Karadan esen rüzgârlar soğuk ve kurudur, yağış oluşmaz, Muson bölgesi kurak dönemi yaşar. Fakat deniz üzerinden geçen hava kütleleri nem kazanır. Yeniden karaya ulaşırlarsa yağış bırakırlar. Hint okyanusu adalarına ve Doğu Gat Dağlarına yağış bırakırlar.

Meksika körfezi ile Gine Körfezi'nde, Brezilya ve Şili arasında, Avustralya'nın kuzeyinde, büyük okyanus kıyılarında da görülmektedir. Asya dışında Muson rüzgârlarının etkili olduğu yerlerde yağış farklılığı çok fazla değildir.

KLİMATOLOJİ II

β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 büyüklüğünün veya mutlak sıcaklık ya da termodinamik sıcaklık olarak tanımlanan 
  
    
      
        T
        ≡
        (
        k
        β
        
          )
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle T\equiv (k\beta )^{-1}}
  
 büyüklüğünün iki önemli fiziksel sonucu vardır:

Ayrı ayrı dengede bulunan ve aynı değerdeki büyüklüklerle tanımlanan iki sistem birbirlerine dokunduğunda denge korunur ve hiçbir enerji alışverişi olmaz.
Sistemleri tanımlayan büyüklükler farklı ise sistemler birbirine dokundurulduğunda enerji alışverişi olur.
Ayrı olarak dengede olan A, B ve C sistemlerini göz önüne alalım. C, A'ya veya B'ye dokundurulduğunda aralarında enerji alışverişi olmuyorsa, 
  
    
      
        
          β
          
            A
          
        
        =
        
          β
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{A}=\beta _{C}}
  
 ve 
  
    
      
        
          β
          
            B
          
        
        =
        
          β
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{B}=\beta _{C}}
  
 eşitliği doğrudur. Bu bize termodinamiğin sıfırıncı yasasını verir, bu yasa "İki sistem bir üçüncü sistemle ısısal dengede ise bu iki sistem birbirleri ile ısısal dengededir." şeklinde ifade edilir. İki sistemin dengede olması koşulunu veren bu yasa, sistemler birbirlerine dokundurulduklarında ısı alışverişi yapıp yapmayacaklarını test edebileceğimiz termometre adı verilen deneme sistemlerinin temelini sağlar. Böyle bir M termometresi şu iki kurala uymalıdır:

M termometresi etkileşmeye bırakıldığında değişen tek bir parametresi olmalıdır. Buna 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 diyelim. 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 büyüklüğüne "termometrik büyüklük" denir.
M termometresinin ölçüm yaptığı sistemin toplam enerjisinde büyük değişikliklere sebep olmaması amacıyla, ölçüm yapacağı sistemlerden daha küçük boyutlarda seçilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak A ve B sistemleriyle sırasıyla dengeye gelmeye bırakılan M sistemi (termometresi), A ve B için 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 büyüklüğünü belirler. Buna göre A ve B'nin birbirlerine dokundurulduğunda enerji alışverişi yapıp yapmayacağı anlaşılır.

Burada konu edilen sıcaklık M sisteminin kendisine bağlı olduğundan rastgeledir. Bu kavramı mutlak duruma getirmek için 
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 kavramını anlamak gerekir.
Bir M termometresinde, 
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 büyüklüğü, 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 termometrik büyüklüğünün bir fonksiyonu olsun. Bu termometre bir A sistemiyle ısısal dengede ise, denge durumunda 
  
    
      
        β
        =
        
          β
          
            A
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta =\beta _{A}}
  
 olur.

  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 sistemin toplam enerjisi ve 
  
    
      
        Ω
        (
        E
        )
      
    
    {\displaystyle \Omega (E)}
  
 sistemin 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 ile 
  
    
      
        E
        +
        δ
        E
      
    
    {\displaystyle E+\delta E}
  
 enerji aralığında bulunabileceği durumlarının sayısı olmak üzere,

  
    
      
        β
        (
        E
        )
        =
        
          
            
              ∂
              ln
              ⁡
              Ω
            
            
              ∂
              E
            
          
        
        =
        
          
            1
            Ω
          
        
        
          
            
              ∂
              Ω
            
            
              ∂
              E
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta (E)={\frac {\partial \ln \Omega }{\partial E}}={\frac {1}{\Omega }}{\frac {\partial \Omega }{\partial E}}}
  

termometre, A sisteminin temel özelliği olan enerji ile girilebilir durumlarının parçalı artışını ölçer. Başka bir N termometresi 
  
    
      
        
          θ
          
            ′
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta ^{\prime }}
  
 termometrik büyüklüğünün ve 
  
    
      
        
          β
          
            ′
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta ^{\prime }}
  
 büyüklüğünün fonksiyonu olsun. N termometresi A sistemine dokundurulduğunda denge durumunda 
  
    
      
        
          β
          
            ′
          
        
        =
        β
      
    
    {\displaystyle \beta ^{\prime }=\beta }
  
 olur.

  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 büyüklüğü, bir termometrenin "termometrik büyüklüğü" ise, aynı 
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
'yla verilen her termometre aynı A sisteminin sıcaklığını eşit değerde gösterir. Termometrenin gösterdiği sıcaklık değeri aynı zamanda üzerinde ölçüm yapılan sistemin "girilebilir durumlarının sayısı"nı verir.
Bu sonuca bağlı olarak 
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
'nın bir fonksiyonu olarak "tanımlanan"

  
    
      
        T
        ≡
        (
        k
        β
        
          )
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle T\equiv (k\beta )^{-1}}
  

büyüklüğüne mutlak sıcaklık denir.

        β
        (
        E
        )
        =
        
          
            
              ∂
              ln
              ⁡
              Ω
            
            
              ∂
              E
            
          
        
        =
        
          
            1
            Ω
          
        
        
          
            
              ∂
              Ω
            
            
              ∂
              E
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta (E)={\frac {\partial \ln \Omega }{\partial E}}={\frac {1}{\Omega }}{\frac {\partial \Omega }{\partial E}}}
  

denklemine göre, mutlak sıcaklık, 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 Boltzmann sabiti ve 
  
    
      
        Ω
        (
        E
        )
      
    
    {\displaystyle \Omega (E)}
  
 sistemin 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 ile 
  
    
      
        E
        +
        δ
        E
      
    
    {\displaystyle E+\delta E}
  
 enerji aralığındaki girilebilir durumlarının sayısı olmak üzere,

  
    
      
        
          
            1
            
              k
              T
            
          
        
        ≡
        β
        ≡
        
          
            
              ∂
              ln
              ⁡
              Ω
            
            
              ∂
              E
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{kT}}\equiv \beta \equiv {\frac {\partial \ln \Omega }{\partial E}}}
  

tanımıyla verilir. 
  
    
      
        Ω
        (
        E
        )
      
    
    {\displaystyle \Omega (E)}
  
 herhangi bir sistemde E enerjisinin hızlı artan bir fonksiyonu olduğu için yukarıdaki denklemde

  
    
      
        β
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \beta >0}
  
, (
  
    
      
        T
        >
        0
      
    
    {\displaystyle T>0}
  
)
olmasını gerektirir.

Özellik 1: Herhangi bir sistemin mutlak sıcaklığı sıfırdan büyüktür.
Gelişigüzel bir sistemde 
  
    
      
        Ω
        (
        E
        )
      
    
    {\displaystyle \Omega (E)}
  
'nin, E enerjisinin hızlı artan bir fonksiyonu olması yaklaşık olarak, 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 sistemin serbestlik derecesi ve 
  
    
      
        
          E
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{0}}
  
 taban durumu enerjisi olmak üzere,

  
    
      
        Ω
        (
        E
        )
        ∝
        (
        E
        −
        
          E
          
            0
          
        
        
          )
          
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle \Omega (E)\propto (E-E_{0})^{f}}
  

olmalıdır.
Sonuç olarak

  
    
      
        ln
        ⁡
        Ω
        ∝
        f
        ln
        ⁡
        (
        E
        −
        
          E
          
            0
          
        
        )
        +
        s
        a
        b
        i
        t
      
    
    {\displaystyle \ln \Omega \propto f\ln(E-E_{0})+sabit}
  

  
    
      
        β
        ≡
        
          
            
              ∂
              ln
              ⁡
              Ω
            
            
              ∂
              E
            
          
        
        ∼
        
          
            f
            
              E
              −
              
                E
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta \equiv {\frac {\partial \ln \Omega }{\partial E}}\sim {\frac {f}{E-E_{0}}}}
  
 olup ve de T'nin büyüklüğü serbestlik derecesi başına düşen ortalama enerjiye eşit alınabildiğinden,

  
    
      
        k
        T
        ≡
        
          
            1
            β
          
        
        ∼
        
          
            
              
                
                  
                    E
                    ¯
                  
                
              
              −
              
                E
                
                  0
                
              
            
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle kT\equiv {\frac {1}{\beta }}\sim {\frac {

Nem, havada bulunan su buharıdır.
Nem ölçümlerinde; mutlak nem, bağıl nem ve spesifik nem gibi türler hesaplanır.

Mutlak nem, birim hacimdeki su buharı miktarıdır. Gram/metreküp (g/m³) olarak ifade edilir.
Bağıl nem, havadaki mevcut nem miktarının, havanın alabileceği maksimum nem miktarına oranıdır. Yüzde olarak verilir ve sıcaklıkla ters orantılıdır.
Spesifik nem, bir gaz karışımında bulunan su buharı ağırlığının toplam gaz karışımı ağırlığına oranıdır.
İngilizcede moisture, bir katının aldığı ya da verdiği sıvı miktarını tanımlar. Türkçede tam bir karşılığı olmamakla birlikte rutubet olarak adlandırılabilir.
Çiğ noktası sıcaklığında, yüzey üzerindeki bağıl nem %100 olur. Bu, havanın (ya da ilgili gazın) suya doymuş olduğu anlamına gelir; sıcaklık biraz daha düşerse yüzey üzerinde yoğunlaşma başlar ve su damlacıkları oluşur.
İnsan sağlığı açısından uzun süreli ideal bağıl nem oranı %40–60 aralığında olmalıdır. Ev ortamında, özellikle bebekler ve yetişkinler için sağlıklı ideal nem oranı yaklaşık %55 civarındadır.
Sıcak havalarda nem oranı yüksek olduğunda hissedilen sıcaklık da artar. Örneğin hava sıcaklığı 32 °C olduğunda:

Nem oranı %90 ise hissedilen sıcaklık 50 °C,
Nem oranı %70 ise hissedilen sıcaklık 41 °C olur.

Neptün, Güneş Sistemi'nin sekizinci, Güneş'e en uzak ve katı yüzeyi bulunmayan gezegenidir. Gaz gezegenler sınıfında yer alan Neptün, Jüpiter ve Satürn'e kıyasla farklı yapısından ötürü buz devi olarak da sınıflandırılır. Güneş sisteminin Uranüs ile beraber en soğuk iki gezegeninden biridir. Katı yüzeye sahip olmamakla birlikte gezegenin dış katmanı genel olarak hidrojen ve helyumdan oluşur. İç katmanında ise gezegenin kütlesinin çoğu kayalık bir çekirdeğin üzerindeki sıcak ve yoğun maddelerden (su, metan ve amonyak) oluşur. Adını Roma deniz tanrısı Neptunus'ten alan gezegen, Güneş Sistemi'nde çapına göre en büyük dördüncü, kütlesine göre ise en büyük üçüncü gezegendir. Dünya'dan 17 kat fazla kütlesiyle, ikizi sayılabilecek Uranüs'ten biraz daha büyük ve daha yoğundur. Güneş'e olan uzaklığı ortalama 30 Astronomik birimdir.
23 Eylül 1846'da keşfedilen Neptün, deneysel gözlemlerden önce matematiksel tahminlerle tespit edilen ilk ve tek gezegendir. Alexis Bouvard, Uranüs'ün yörüngesindeki beklenmeyen değişikliklere, bilinmeyen bir gezegenin kütleçekimsel etkisinin sebep olduğunu öngördü. Daha sonra Neptün, Johann Gottfried Galle tarafından Urbain Le Verrier'in tahmin ettiği pozisyonun çok yakınında bir bölgede gözlemlendi. Kısa bir süre sonra da en büyük uydusu Triton keşfedildi. Kalan 12 uydusu ise ancak 20. yüzyılda keşfedilebildi. Neptün şimdiye kadar sadece Voyager 2 tarafından ziyaret edildi.
Neptün'ün yapısı Uranüs'e çok benzemektedir, bununla beraber bu ikisi, daha büyük gaz devleri olan Jüpiter ve Satürn'ün yapısından biraz farklıdırlar. Neptün'ün atmosferi, Jüpiter ve Satürn'ün atmosferi gibi ağırlıklı olarak hidrojen ve helyum ve az miktarlarlarda hidrokarbon ile azottan oluşmakla beraber, görece yüksek miktarlardaki su, amonyak ve metan buzları ile onlardan ayrılmaktadır. Astronomların Uranüs ve Neptün'e bazen buz devleri demesinin nedeni de işte bu farklılığı vurgulamaktır. Neptün'ün iç katmanları, Uranüs'e benzer şekilde ağırlıklı olarak buz ve kayaç malzemelerden oluşmaktadır. Atmosferinin üst katmanlarında bulunan metan, gezegene mavi görüntüsünü vermektedir.
Uranüs'ün durağan atmosferinin aksine Neptün'ün atmosferi hareketli ve göze çarpan hava olayları ile dikkat çekmektedir. Örneğin, 1989'daki Voyager 2 yakın geçişi sırasında gezegenin güney yarım küresinde Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Leke'ye benzer bir Büyük koyu leke vardı. Bütün bu atmosfer olayları, yaklaşık 2100 km/saate varan hızlara sahip Güneş Sistemi'ndeki en güçlü rüzgârlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Güneş'e olan uzaklığı nedeniyle, Neptün'ün üst atmosfer katmanları, -218 °C'ye kadar düşen sıcaklığıyla Güneş Sistemi'ndeki en soğuk yerlerdendir. Bununla birlikte, gezegenin merkezi yaklaşık 5000 °C kadar sıcaktır. Neptün, 1960'larda fark edilen ve 1989'da Voyager 2 tarafından kesin olarak onaylanan çok ince ve parçalı bir halka sistemine de sahiptir.

Galileo'nun çizimlerine göre o, Neptün'ü 28 Aralık 1612 ve 27 Ocak 1613'te gözlemlemiş. Ama Galileo iki seferde de, Neptün'ü hareketsiz görüntüsünden dolayı bir yıldız olarak değerlendirmiştir. Bu sebeple bu gözlemler Neptün'ün keşfi olarak sayılmamaktadır. Tam Galileo'nun ilk gözlemini yaptığı tarihlerde Dünya ve Neptün'ün yörüngedeki hareket yönleri tersine dönmekteydi. Bu kısa zaman aralığı boyunca gezegenler gökyüzünde sabitmiş gibi görünür. Bu da Galileo'nun o zamanki teleskobuyla gezegenin hareketini fark etmesini iyice güçleştirmişti. Bununla birlikte, Temmuz 2009'da Melbourne Üniversitesinden bir fizikçinin açıklamalarına göre Galileo gözlemlediği bu gök cisminin hareketli olduğunu fark etmiş olabilir.

1821'de Alexis Bouvard, Uranüs yörüngesinin astronomik çizelgelerini yayınladı. Takip eden gözlemler, hazırlanan çizelgelerde kayda değer hataların olduğunu ortaya koydu. Bu da Bouvard'ı, Uranüs ile henüz bilinmeyen bir gök cismi arasında olan kütleçekimsel etkileşimin buna sebep olduğunu düşünmeye itti. John Couch Adams, 1843 yılında elindeki verilerden yararlanarak Uranüs'ün yörüngesi üzerine çalışmaya başladı. Daha sonra George Airy'den yeni veriler edindi ve çalışmalarını 1846 senesine kadar sürdürdü. Yeni bir gezegenin varlığıyla ilgili bazı varsayımlar üretti fakat Airy'nin Uranüs'ün yörüngesiyle ilgili talebine karşılık vermedi.
Aynı tarihlerde Urbain Le Verrier de Adams'tan bağımsız olarak kendi hesaplamalarını geliştirdi. 1846 Haziran'ında Le Verrier'in yayınladığı bulguları gören Airy, bunların Adams'ınkilerle örtüştüğünü fark etti ve Cambridge Gözlemevi müdürü James Challis'i bu öngörülen yeni gezegeni aramaya ikna etti. Challis Ağustos ve Eylül ayları boyunca gökyüzünü taradı fakat bir sonuç çıkmadı.
Bir taraftan Le Verrier de Berlin Gözlemevi astronomu Johann Gottfried Galle'den gezegeni araştırmasını istedi. Gözlemevindeki öğrencilerden Heinrich d'Arrest, Galle'ye Le Verrier'in tahmin ettiği bölgenin güncel çizelgelerdeki durumuyla o anki gökyüzünün durumunu bir gezegenin sabit bir yıldıza göre yer değiştirmesini de göz önüne alarak karşılaştırmasını önerdi. Le Verrier'in mektubunu aldıkları 23 Eylül 1846 gecesi Neptün, Le Verrier'in tahmin ettiği yerin sadece 1°(Adams'ın tahmininin ise 12° yakınında) uzağında keşfedildi. Challis ise sonradan söz konusu gök cismini Ağustos ayında iki kere gözlemlediğini fakat peşindeki gezegen olduğunu fark edemediğini anladı.

Keşfi ertesinde, Neptün, basitçe "Uranüs'ün ötesindeki gezegen" veya "Le Verrier'in gezegeni" biçiminde anılıyordu. İsim konusunda ilk öneri "Janus" olarak Galle'den geldi. Daha sonra Challis de Oceanus ismini önerdi. Keşfini isimlendirme hakkının kendisinde olduğunu söyleyen Le Verrier Neptün ismini önerdi. Daha sonra Ekim ayında, bu sefer kendi adı Le Verrier'i isim olarak önerdi ve bu öneri kendi ülkesinde destek de buldu. Fakat Fransa dışında kabul görmedi. Fransız almanaklarında Uranüs'ün adı Herschel(gezegenin kaşifi William Herschel'in adından) olarak değiştirildi ve yeni gezegen için de Leverrier ismi kullanıldı.
29 Aralık 1846'da Struve gezegen için Saint Petersburg Bilimler Akademisi'ne Neptün ismini önerdi. Daha sonra da Neptün gezegenin uluslararası kabul görmüş ismi oldu. Roma mitolojisi'nde Neptün, deniz tanrısıdır. Dünya haricindeki tüm gezegenlerin ismi Roma mitolojisindeki tanrılardan geliyordu. Neptün için de bu ismin önerilmesiyle bu isimlendirme geleneği korunmuştur.
Greko-Romen kültürle doğrudan bir ilişkisi olmayan ülkelerde bile bu ismin değiştirilmiş şekilleri kullanılmaktadır. Örneğin, Çince, Japonca ve Korecede gezegen için "Deniz Tanrısı'nın Yıldızı" anlamındaki yerel sözcükler kullanılmaktadır.

Neptün, 1846'daki keşfinden 1930'da Plüton'un keşfine kadar bilinen en uzak gezegendi. Plüton keşfedildiğinde, bir gezegen olarak kabul edildi ve böylece Neptün, Plüton'un eliptik yörüngesinin onu Güneş'e Neptün'den yaklaştırdığı 1979 ile 1999 arasındaki 20 yıllık bir dönem dışında, bilinen en uzak ikinci gezegen oldu. 1992'de Kuiper kuşağının keşfi, birçok gök bilimcinin Plüton'un bir gezegen mi yoksa Kuiper kuşağının bir parçası mı olması gerektiğini tartışmasına yol açtı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, "gezegen" kelimesini ilk kez tanımlayarak, Plüton'u "cüce gezegen" olarak yeniden sınıflandırdı ve Neptün'ü bir kez daha Güneş Sistemindeki bilinen en uzak gezegen haline getirdi.

1.0243×1026 kg'lık kütlesi, Dünya'nın 17 katı fakat Jupiter'in 1/19'udur. Gezegenin yüzey kütleçekimini sadece Jupiter aşar. Güneş Sistemi'nde yüzey kütleçekimi Dünya'dan fazla olanlar, sadece bu iki gaz devidir. 24764 km'lik yarıçapı ile de Dünya'nın 4 katı kadardır.

Neptün'ün iç yapısı Uranüs'e benzemektedir. Atmosferi toplam kütlesinin %5-%10 kadarını ve dıştan merkeze doğru olan mesafesinin de yaklaşık %10-%20'lik kısmını oluşturur. Atmosfer basıncı 10GPa'yı bulmaktadır. Metan, amonyak ve su oranları atmosferin alt katmanlarında daha yüksektir.

Bu daha koyu ve sıcak bölge, derinlere gittikçe yavaş yavaş sıcaklığın 5000 °C'yi bulduğu, sıvı bir mantoya dönüşür. Manto, 10-15 Dünya kütlesine denk; su, amonyak ve metanca zengindir. 7000 km derinlikten itibaren çekirdeğe kadar ortam koşulları öyle bir hal alır ki metan, elmas kristallerine ayrışır.
Neptün'ün çekirdeği ağırlıklı olarak demir, nikel ve silikatlardan oluşmaktadır, kütlesi 1.2 Dünya kütlesi kadardır. Basınç, merkezde 7Mbar(700GPa), sıcaklık ise 5400K civarındadır.

Yüksek kısımlarında, Neptün atmosferi %80 hidrojen ve %19 helyumdan oluşur. Eser miktarda metan da vardır. Metan, ağırlıklı olarak elektormanyetik tayfın kızıl ve kızılötesi bölgesine denk gelen 600 nm ve daha uzun dalga boylu ışınları soğurur. Bu sebeple, tıpkı Uranüs gibi Neptün de mavi görüntüsüne kavuşur. Bununla birlikte, Neptün'ün azur mavisi görünüşüne karşılık Uranüs, hafif turkuvaza çalan bir görünüme sahiptir. Uranüs ve Neptün atmosferindeki metan miktarları çok benzer olduğu için bu farkın nedeninin atmosferlerdeki henüz bilmediğimiz bazı farklı bileşenler olduğu düşünülüyor.
Neptün atmosferi iki ana katmandan oluşur; içteki troposferde sıcaklık yükseldikçe azalır ve dıştaki stratosferde ise sıcaklık yükseldikçe artar. Bu iki katmanı ayıran tropopoz 0.1bar(10kPa) basınc seviyesindedir. Stratosferden sonra ise, 0.0001microbar ve daha düşük basınçtaki termosfer başlar. Ve son olarak termosferden sonra ekzosfer bulunur.

Yapılan çalışmalar Neptün troposferinin, yüksekliğe bağlı olarak değişen bileşimlere sahip bulutlar barındırdığını göstermiştir. Yüksek seviylerdeki bulutlar, sıcaklığın metanın yoğunlaşmasına izin verdiği 1 barın altındaki basınçlarda oluşur. 1 - 5 bar arasındaki basınçlarda amonyak ve hidrojen sülfür bulutlarının oluştuğuna inanılıyor. 5 barın üzerindeki basınçlarda ise bulutlar amonyak, amonyum sülfit((NH4)2S) ve sudan oluşuyor olabilir. Daha derinlerdeki su buzu bulutları, sıcaklığın 0 °C'ya kadar yükseldiği 50 bar civarındaki basınçlarda meydana geliyor olmalı. Daha da alt kısımlarda amonyak ve hidrojen sülfit bulutları bulunabilir.
Sebebi henüz bilinmeyen nedenlerden dolayı gezegenin termosferi 1000 °C gibi anormal derecede yüksek bir sıcak

Okyanusal iklim, batı rüzgârlarının etkisiyle ılıman kuşak karalarının batı ve çok daha seyrek olarak doğu kıyılarında görülür. Avrupa'nın batısı ve kuzeybatısı, Kanada'nın batısı, Şili'nin güneybatısı, Güney Afrika'nın güneydoğusu, Avustralya'nın güneydoğusu ve Yeni Zelanda başlıca görüldüğü yerlerdir. Türkiye'de ise Karadeniz kıyılarında ve Kuzey Anadolu Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarında görülür.
Yazlar serin, kışlar ılık ve her mevsim yağışlıdır. Her mevsim yağışın olması bulutluluğun fazla olmasına o da güneşlenmenin az olmasına sebep olur.
Her mevsim nemlilik fazla olduğundan günlük, yıllık sıcaklık farklarının en az olduğu iklimdir. Yıllık yağış miktarı 600–1500 mm civarındadır. Yükseltinin arttığı yerlerde yağış miktarı da artmaktadır. Yağış oluşumu rüzgârların daha çok denizden gelmesinden dolayı yamaç yağışı şeklindedir.
Doğal bitki örtüsü ormandır. Bitki örtüsü alçak kesimlerde kışın yaprağını döken yayvan yapraklı ormanlardır. Yükselti arttıkça bitki örtüsü değişir ve karma yapraklı ormanlara rastlanır. Daha yukarılarda ise iğne yapraklı ormanlar ve Alpin çayırlar görülür.
En sıcak ay ortalaması 24-25 °C, en soğuk ay ortalaması 5-6 °C dir. Yıllık ortalama sıcaklık 10-15 °C dir. Genellikle 30-60 enlemleri arasında, kıtaların batı kıyılarında görülür.

Türkiye'de Karadeniz iklimi

Oraj ya da gök gürültülü fırtına, çoğunlukla şimşek ve gök gürültüsü ile yağmur veya dolu eşliğinde görülen bir hava olayı. Ayrıca oraj ya da gök gürültülü fırtına sırasında oluşan dönen hava sütunlarına hortum adı verilmektedir. Meteorolojide İngilizce thunderstorm kavramından oluşturulmuş TS kısaltması ile gösterilir.
Oraja kümülonimbüs bulutları neden olur. Genellikle güçlü rüzgarlar ve şiddetli yağmur eşlik eder. Bazı durumlarda kar veya dolunun da eşlik ettiği görülebilir. Yağışsız orajlarda ise -adından da anlaşılacağı üzere- hiç yağış görülmez. Doluya sebep olan orajlar dolu fırtınası olarak da adlandırılır.

Şiddetli orajlar dönebilir; bunlar süper hücre olarak adlandırılır.

Oraj oluşması için gerekli olan şartlar şunlardır:

Yoğun kararsızlık
Yüksek nem oranı
Tetikleyici (katalizör):
Hava kütlesini yukarı zorlayan bir cephe
Hava kütlesini yukarı zorlayan bir dağ
Yeryüzü ile temastaki havanın iyice ısınması
Kutupsal (polar) bir hava kütlesinin düşük enlemlere doğru hareket ederken ısınması
Konversiyon

Rüzgâr Kulesi (Yunanca: Αέρηδες Erides), Yunanistan'ın başkenti Atina'da Roma Agorası'nda bulunan bir sekizgen mermer kuledir. Kule, güneş saati, su saati ve rüzgâr gülünü içermekte olup ünyanın ilk meteoroloji istasyonu olarak kabul edilir.
Rüzgâr Kulesi'nde Atina Mevlevîhanesi veya onun semahanesi bulunduğu, Mevlevîhane'ye ait öteki yapıların Kule'nin çevresinde yerleştiği tezi dayanaktan yoksun bir iddia ve uydurmadır. 1749-1751 yılları arasındaki bir tarihte Kadirî tekkesine dönüşmüş bulunan Kule, 1751-1821 yılları arasında, tam 70 yıl süreyle Kadirî dervişleri tarafından zikirlerinin icrasında kullanılmış, 1821 Yunan isyanıyla boşaltılmıştır.[1]

Joseph V. Noble; Derek J. de Solla Price: The Water Clock in the Tower of the Winds, American Journal of Archaeology, Vol. 72, No. 4 (1968), pp. 345–355.
James Beresford: A Monument to the Winds, Navigation News, Mar/Apr 2015, pp. 17–19.
Pamela A. Webb, The Tower of the Winds in Athens. Greeks, Romans, Christians, and Muslims: Two Millennia of Continual Use, (Philadelphia 2017)
Duru, Riza (2021). “Rüzgârlar Kulesi Ne Atina Mevlevîhanesi Ne De Onun Semahanesiydi” . https://www.academia.edu/45679939.

Tower of the Winds and characters sculpted on it

Rüzgâr dalgaları. Suyun yüzüne sürtünürcesine esen yellerin doğurduğu dalgalar. (, Dalga) Bu türlü dalgaların boyu yüksekliği, bunlarla ilgili olarak biçimi rüzgâr etkisi ile yüzü kımıltıya uğrayan denizin biçimine, derinliğine bağlı olarak çeşitlilik gösterir. Rüzgârın estiği bölgenin dışında yayılan salınımlı serbest dalgalar da vardır. (Soluğan). Kıyıya doğru derinliği gittikçe azalan yerlerde ise, dalgalar çatlarcasına köpüklenerek ileri doğru atılır. (Çatlama). Denizde dalga belirdikten sonra rüzgâr'ın esiş yeğinliği (şiddeti) arttıkça, dalganın yüksekliği artar, boyu büyür. Ancak, bu artış sonsuz değildir: Bir dalganın sırtı, öteki dalgaların sırtlarından geçen yatay düzlemin hizasını geçince, o sırtın su bölümcükleri, yel tarafından yakalanır, ileri doğru toz gibi savrulur. Buna dalga serpintisi, dalga savruntusu denir, Bundan başka, rüzgâr itmesinin etkisi ile dalganın doruğu ileri doğru eğilerek devrilir. Bu devrilme sırasında içeride hava kalır. Bu havanın kurtulmasıyla ilgili olarak köpüklenmeler olur. Denizin köpüklü oluşu fırtınalı zamanlara uyar.
Dalgalar bir materyalde belirlenmiş bir hızda gittiklerinden, dalga frekansını arttırdığımızda, dalga boyu azalır. Matematiksel olarak, dalga hızı = frekans x dalga boyu, yani sabit dalga hızı için, frekans ve dalga boyu ters orantılıdır. Dalgaların en ilginç özelliklerinden birisi, iki dalganın birbirinin içinden geçerken etkilerinin birleşmesidir. Bu olaya girişim denir.
Dalga boyu: Lamda sembolüyle ifade edilir. İki dalga tepesi veya dalga çukuru arasındaki mesafedir.
Periyot: dalganın bir dalga boyu kadar yol alması için geçen süreye denir.
Frekans: dalganın 1 sn. de aldığı yola denir.

Rüzgâr hamlelerle deniz üzerine bir basınç uygulamaktadır. Bu basınç, su yüzeyinin konumunu değiştirerek dalgaları meydana getirir. Eğer su yüzeyine uygulanan basınç çok küçük ise su yüzeyinin konumunda da küçük bir değişiklik olacaktır.:

Bu dalgalar birkaç cm. boyunda ve birkaç mm. yüksekliğindedir. Bu dalgaların meydana gelebilmesi için rüzgâr hızı V = 0.25-1.00 m/s olmalıdır. Rüzgâr hızı artarak kapiler dalgaların dalga boyu L=1.75 cm. ve hızı S = 0.25 m/s ye ulaştıklarında yerçekiminin etkisi görülmeye başlar ve “ağırlık dalgaları” oluşur.
Kapiler dalgaların ağırlık dalgasına dönüşmesinin nedeni, dalgaların rüzgârdan enerji alması ve rüzgârın doğrudan itmesine maruz kalarak büyüklüğünün değişmesidir.
Rüzgâr yalnızca dalga yamaçlarına etki ederek değil, aynı zamanda sürtünme yoluyla da dalgaların gelişmesine neden olmaktadır. Bu işlem rüzgâr hızının dalgaların hızından daha büyük olması ile başlamaktadır.
Rüzgârın dalga üzerine etkisi, dalgaların bölgelerine göre farklı olmaktadır. Dalga tepesinde su partiküllerinin hızı rüzgârla aynı yönde oldukları için, rüzgârın etkisi ile hızları artar. Dalga çukurunda ise su partiküllerinin hızı rüzgârla ters istikamette olduğundan, hızları azalmaktadır. Eğer dalgaların hızı, rüzgârın hızından daha fazla ise, rüzgârın dalga üzerindeki etkisi her bölgede hemen hemen aynı olmaktadır. Sonuç olarak, rüzgârın etkisi ile dalgalar limit yüksekliğe ulaşıncaya kadar gelişirler, limit yüksekliğe eriştikten sonra da yükseklikleri değişmeksizin dalga boyları büyümeye devam eder.

Rüzgâr Hızı
•	Rüzgârın açık su kütlesi üzerinden estiği mesafe (fetch: rüzgâr etki mesafesi)
•	Rüzgâr etki mesafesi altındaki alanın genişliği
•	Belirli bir alan üzerinde rüzgârın esme süresi
•	Su kolunu derinliği

•	Kılcal dalgalar  ya da dalgalanmalar
•	Denizler
•	kabarma

Eğimi düzgün olan bir sahilde dalga yüksekliği yaklaşık olarak H= 0.75d olduğunda dökülme meydana gelir. Bu oran dalga tepesinin şekline bağlı olarak 0.90 ile 0.65 arasında değişir.

a- Dalarak dökülme
b- Taşarak, kayarak dökülme
c- Şişerek dökülme
Dalarak dökülme genellikle sahile doğru kuvvetli rüzgârların esmesi durumunda görülür.
Taşarak dökülme dikliği nispeten az olan düzenli dalgaların sabit eğimli sahillere ulaşması ile gözlenir.
Şişerek dökülme ise genellikle dik eğimli sahillerde görülmektedir.
Eğer dalgaların dökülmesi sahil boyunca kesintisiz olarak uzuyor ise böyle dökülmeye “surf” denilmektedir Dalgaların dökülmesi özellikle açık limanlardaki deniz araçları ve kıyılardaki yapılar için büyük önem taşır. Çünkü dökülmelerin uyguladığı basınç küçümsenecek ölçüde değildir.

Stokes, G.G. (1847). "On the theory of oscillatory waves". Transactions of the Cambridge Philosophical Society. Cilt 8. ss. 441-455. Reprinted in: G.G. Stokes (1880). Mathematical and Physical Papers, Volume I. Cambridge University Press. ss. 197-229. 
Phillips, O.M. (1977). The dynamics of the upper ocean (2.2 isbn=0-521-29801-6 bas.). Cambridge University Press. KB1 bakım: Dikey çizgi eksik (link) 
Holthuijsen, Leo H. (2007). Waves in oceanic and coastal waters. Cambridge University Press. ISBN 0-521-86028-8. 
Janssen, Peter (2004). The interaction of ocean waves and wind. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-46540-3. 

Rousmaniere, John (1989). The Annapolis Book of Seamanship (2nd revised bas.). Simon & Schuster. ISBN 0-671-67447-1. 
Carr, Michael (Oct 1998). "Understanding Waves". Sail. ss. 38-45. 

"Anatomy of a Wave" Holben, Jay boatsafe.com captured 5/23/06
NOAA National Weather Service8 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA press release on swell tracking with ASAR onboard ENVISAT 20 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Introductory oceanography chapter 10 – Ocean Waves
HyperPhysics – Ocean Waves 22 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rüzgâr gücü, elektrik üretmek için rüzgâr türbinleri, mekaniksel güç için yel değirmeni, su veya kuyu pompalama için rüzgâr pompaları veya gemileri yürütmek için yelkenler kullanarak rüzgârın kullanışlı formundaki rüzgâr enerjisinin sonucudur.
2022 itibarıyla dünya çapındaki rüzgâr enerji santrallerinin (RES) elektrik üretimi 2000 TWs'a (terawattsaat) ulaşmıştır. Bu da dünyada kullanılan elektriğin %7'si anlamına gelmektedir.

İnsanlar yelkenlileri hareket ettirmek ve gemileri yürütmek için en az 5500 yıldan beri rüzgârın gücünden faydalanıyor. Yeldeğirmenleri, sulama işlemi ve tahıl ezmek için 7. yüzyıldan beri Afganistan, İran ve Pakistan'da kullanılıyor.
1887 Temmuz ayında İskoç Akademisyen Profesör James Blyth rüzgâr gücü ile elektrik üreten ilk değirmeni inşa etti ve 1891'de İngiltere'de patent aldı. 1887-88'de Amerika Birleşik Devletleri'nde, Charles Francis Brush, James Blyth'in değirmeninden daha büyük ve üzerinde daha fazla mühendislik yapılmış değirmen kullanarak elektrik üretti. 1900 yılına kadar evinde ve laboratuvarının elektriğini sağladı. 1890'larda Danimarkalı bilim insanı ve mucit Poul la Cour'un rüzgâr türbinleri üzerine rüzgâr tünelinde yapmış olduğu deney ve araştırmalar sayesinde günümüz türbinlerine giden yolda ciddi bir bilgi birikimi oluştu. 2015 itibarıyla, Danimarka elektriğinin %40'ını rüzgârdan elde etti ve dünya etrafındaki en az 83 diğer ülke elektrik şebekesini rüzgâr enerjisi ile destekledi.
1970'lere gelindiğinde fosil yakıt dışında enerji kaynakları arayışının artması ve çevre aktivistlerinin baskıyla Danimarka'da ilk modern rüzgâr türbinleri üretilmeye başlandı. Bu ilk rüzgâr türbinleri 20-30 kW gücündeydiler. 2015 itibarıyla 7 MW'lık rüzgâr türbinleri prototip olarak geliştirilmektedir, ilk uygulamalar Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yapılmaya başlanmıştır. Bugün rüzgâr türbinleri, ev bahçelerinden, parklara, akü depolamalı mini sistemlerden; fabrikalara elektrik sağlayıp ürettiği fazla elektriği şebekeye veren orta ölçekli sistemlere, şehirlere elektrik sağlayan santrallere kadar her ölçekte uygulanmaktadır.

Rüzgâr enerjisi hareket halindeki havanın kinetik enerjisidir. Hayali bir A alanına t zamanında ilerleyen toplam rüzgâr enerjisi:
E = A . v . t  . ρ  . ½ v2,
sırası ile v rüzgâr hızı ve ρ havanın yoğunluğudur.
Bu formül iki ana kısımdan oluşur: A alanına doğru ilerleyen havanın hacmi (A . v . t) ve ilerleyen havanın birim hacim başına kinetik enerjisi (ρ . ½ v2).
Toplam rüzgâr gücü ise:
P = E / t = A . ρ . ½ v3
Rüzgâr gücü, rüzgâr hızının üçüncü kuvveti ile orantılıdır. Bir başka deyişle, rüzgâr hızındaki bir birimlik artış ile rüzgâr gücü kübik olarak artar.

Hayali bir A alanına t zamanında ilerleyen toplam rüzgâr enerjisi, ancak bir rüzgâr türbininin ilerleyen rüzgârın hızını sıfıra düşürmesi ile tamamen ele geçirilebilir. Gerçekte ise bu mümkün değildir çünkü türbine ulaşan havanın türbinden belli bir hız ile ayrılması gerekir. Rüzgâr hızı girdisi ve çıktısı arasında bir ilişki kurulur. Bunlardan biri akım borusu kavramıdır. Bu yönteme göre herhangi bir rüzgâr türbininden maksimum elde edilebilir rüzgâr enerjisi, toplam teorik rüzgâr enerjisinin %59'una eşittir. (Bakınız; Betz Yasası)

Diğer kayıplar, örneğin rotor kanadının sürtünme kaybı, (eğer mevcutsa) dişli kutusu, jeneratör ve konvertör kayıpları vd. elde edilen enerjiyi azaltır.
Rüzgârdan ticari olarak elde edilebilecek enerji insanlığın diğer bütün kaynaklardan şu anda elde ettiğinden büyük ölçüde daha fazladır. Güneşten gelen enerjinin dünya tarafından emilen %1 atmosferde kinetik enerjiye dönüşür. Eğer bu enerjinin yeryüzüne eşit olarak dağıldığını varsayarsak karalarda rüzgârdan elde edilebilecek enerji 3.4x1014 W (Watt) olarak hesaplanır ki bu dünyada şu anda kullanılan ticari enerjinin 22 katına denk gelmektedir.
Global olarak kara ve okyanus kıyılarında 100 m yüksekliğinde yaklaşık olarak 1700 TW (terrawatt) rüzgâr enerjisi mevcuttur. Günümüz şartlarında ticari olarak değerlendirildiğinde bunun 72 ila 170 TW'ı pratiklik ve maliyet göz önüne alındığında kullanılabilir.

Farklı rüzgâr kuvvetleri ve belli bir yerdeki ortalama değer bir rüzgâr türbininin yalnızca orada üretilebilir enerjisinin miktarını göstermez. Belli bir alandaki rüzgâr hızının frekansını belirlemek için, olası bir dağılım fonksiyonu gözlenen veriye göre uyarlanır. Farklı alanlarda farklı rüzgâr hız dağılımı vardır. Weibull modeli birçok yerdeki saatlik rüzgâr hızlarının gerçek dağılımını yaklaşık olarak yansıdır. Weibull faktörü yaklaşık olarak 2'dir ve bu yüzden Rayleigh dağılımı daha az bir doğruluk olarak kullanılabilir, fakat daha basit modeldir.

Rüzgâr türbinleri, rüzgârdaki kinetik enerjiyi önce mekanik enerjiye daha sonra da elektrik enerjisine dönüştüren sistemlerdir. Bir rüzgâr türbini genel olarak kule, jeneratör, hız dönüştürücüleri (dişli kutusu), elektrik-elektronik elemanlar ve pervaneden oluşur. Rüzgârın kinetik enerjisi rotorda mekanik enerjiye çevrilir. Pervane milinin devir hareketi hızlandırılarak gövdedeki jeneratöre aktarılır. Jeneratörden elde edilen elektrik enerjisi aküler vasıtasıyla depolanarak veya doğrudan alıcılara ulaştırılır.
Kullanımdaki rüzgâr türbinleri boyut ve tip olarak çeşitlilik gösterse de, genelde dönme eksenine göre sınıflandırılır. Rüzgâr türbinleri dönme eksenine göre “Yatay Eksenli Rüzgâr Türbinleri” (YERT), "Düşey Eksenli Rüzgâr Türbinleri” (DERT) ve "Eğik Eksenli Rüzgâr Türbinleri" (EERT) olmak üzere üç sınıfa ayrılırlar.

Bir rüzgâr tarlasındaki türbinler orta gerilimle güç toplama sistemi ve iletişim ağına bağlıdır (daha çok 34.5 kV). Alt istasyondaki, bu orta gerilim elektriksel akımı yüksek gerilim elektrik iletim hattı sistemine bağlanması için bir transformatör yardımı ile arttırılır.

Rüzgâr gücü için sıklıkla kullanılan indüksiyon jeneratörler, ikazlama için reaktif güce ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden, güç faktörü düzeltme için sağlam kondansatör bankalarını içeren rüzgâr güç düzeltme sistemlerinde şalt sahasına ihtiyaç vardır. Rüzgâr türbin jeneratörlerinin farklı türleri, şebekeye iletim esnasında farklı davranır. Bu yüzden, yeni bir rüzgâr tarlasının dinamik elektromekanik karakteristiğinin kapsamlı modellemesi, iletim sistemi operatörlerinin, oluşabilecek sistem hatalarını tamir edebilmesi ve dengeli davranış göstermesi sağlaması için, gereklidir. Özellikle indiksiyon jeneratörler, buhar ve hidrolik türbin senkron jeneratörlerin aksine, hata esnasında sistem gerilimini desteklemezler. Çift beslemeli elektrik makineleri rüzgâr türbinleri ve türbin jeneratörü ile toplayıcı sistem arasındaki katı hal dönüştürücüleri- şebeke bağlantısı için daha çok tercih edilen özelliklere sahiptir. İletim sistemi operatörleri, sisteme bağlantıyı sağlayan gereçleri belirlemek için şebeke koduna sahip bir rüzgâr tarla geliştiricisi ile bağlantı kurmalıdır. Bu gereçler, güç faktörü, sabit frekans ve sistem hataları esnasındaki rüzgâr türbinlerinin dinamik davranışlarını içerir.

Her bir rüzgâr türbini için belirlenmiş bir rüzgâr hızında, sistemden elde edilen güç en büyük değere ulaşır. Bu en büyük güce “nominal güç” ve bu rüzgâr hızına “nominal hız” adı verilmektedir. Rüzgâr hızının, nominal hız değerini aşması halinde sistemden elde edilecek güç nominal güç kadar olacaktır. Rüzgâr hızı değişken olduğu için rüzgâr türbini hiçbir zaman nominal gücü ile bir yıldaki toplam saatin çarpımı kadar üretim yapamaz. Santralin ortalama gücünün nominal gücüne oranı kapasite faktörü (KF) olarak adlandırılır. KF bir santralin ne kadar verimli kullanıldığını gösteren bir parametredir. Tipik olarak kapasite faktörü %20 ile 40 arasındadır. Örneğin; kapasite faktörü %35 olan 1 MW'lık bir türbin, yılda 8760 MWh (megawatt.saat) (1*24*365) üretmez. Sadece 1*0,35*24*365= 3066 MWh üretir.
Yakıt santrallerinin aksine kapasite faktörü rüzgârın doğal özelliğiyle sınırlıdır.

Rüzgâr enerji “etki”si, rüzgâr tarafından üretilen enerjinin, jeneratörün kullanılabilir toplam kapasitesi ile karşılaştırılmasıdır. Genellikle rüzgâr etkisinin “maksimum” seviyede olduğu kabul edilir. Belirli şebekedeki sınır var olan üretim santrallerine, mekanizmaların fiyatına, arz-talep yönetimine, verime ve diğer faktörlere bağlıdır. Bağlı bir elektrik şebekesi, donanım başarısızlıkları için zaten ters besleme ve iletim verimini içerir. Bu ters verim, rüzgâr santrallerinde üretilen gücü düzene koymaya da yardımcı olabilir. Çalışmalar tüketilen toplam elektrik enerjisinin %20'sinin en az zorlukla birleştirilebileceğini gösterdi. Bu çalışmalar coğrafik olarak çeşitli yerlerdeki rüzgâr tarlalarında, kullanılabilir enerjinin bir kısmında, arz-talep yönetiminde, büyük şebeke alanlarında yapıldı. Bunlardan başka birkaç tekniksel sınırlama da vardır. Fakat ekonomik dengesizlikler daha da önem arz ediyor.
Şu anda, birkaç şebeke sistemindeki rüzgâr enerjisinin etkisi %5'in üzerindedir: Danimarka (%19'un üzerinde), İspanya ve Portekiz (%11'in üzerinde), Almanya ve İrlanda Cumhuriyeti %6'nın üzerinde). 8 Kasım 2009'un sabah saatlerinde, İspanya'daki elektrik arzında, ülkenin elektriğinin yarıdan fazlası rüzgâr enerjisinden sağlandı. Bu durum şebekede hiçbir sorun teşkil etmedi.
Danimarka şebekesi, Avrupa şebekesiyle büyük oranda bağlantılıdır. Rüzgâr gücünün yarıdan fazlasını Norveç'e göndererek şebeke yönetimi problemlerini çözmüş oldular. Elektrik gönderimi ve rüzgâr gücü arasındaki ilişki çok sıkıdır.

Rüzgâr gücünden üretilen elektrik, birkaç farklı zaman aralığında, saatlik, günlük ve mevsimlik olarak yüksek oranda değişebilir. Rüzgâr santrali yatırımı yapılmadan önce bölgede ölçün direkleri vasıtasıyla en az 1 senelik ölçümler yapılır ve bölgenin ortalama rüzgâr hızı elde edilir, yatırım bu ortalama hıza göre yapılır. Analiz programları ile mikro analizler yapılarak bölgedeki rüzgâr açısından en verimli noktalar seçilir, bu sayede kesintiler en aza indirilir. 
RES'ler de diğer elektrik santralleri gibi belli bir talep ve tarife ile şebekeye elektrik satarlar. Diğer santrallerin aksine RES'lerde enerji üretimi rüzgârın anlık durumuna bağlı olduğundan rüz

Rüzgâr güç endüstrisi, Rüzgâr türbinlerinin tasarımı, imalatı, yapım ve bakımı ile ilgilidir. Modern Rüzgâr güç endüstrisi, 1979'da Danimarkalı imalatçılar tarafından seri üretime geçti. Endüstri şu an hızlı bir küreselleşme ve gelişim sürecine girdi.

Rüzgâr güç endüstrisi, hidro, kömür, doğal gaz ve nükleer gibi geleneksek güç üretim teknolojileri ile yarış halindedir. Endüstri 2002 ile 2007 arasında yıllık %25'ten daha fazla büyüdü.
Modern rüzgâr güç endüstrisi Danimarkalı üreticiler Kuriant, Vestas, Nordtank ve Bonus ile başladı. Başlangıçta bu ilk türbinler batı Danimarka'da kuruldu. ABD'nin Kaliforniya eyaleti, rüzgâr gücünde 1982'den 1986'ya kadar binlerce Danimarka ve Amerikan rüzgâr türbini büyük çapta kuruldu. Hindistan rüzgâr gücüyle 1980'lerin ortalarında tanışırken Almanya ve İspanya 1990'ların başların rüzgâr gücüyle gerçek anlamda tanıştı.
Ticari amaçlı bu işi yapan birkaç büyük şirket, tüm rüzgâr güç endüstrisine sahip olan (General Elektrik, Siemens, BP) şirketlerden daha büyük yatırım yapıyor. Küresel rüzgâr türbin kaynağındaki tekelleşmeyi görmek için, hala başlangıçtaki rüzgâr türbin üreticileri, kendi yeni rüzgâr türbin modellerini mümkün olduğunca hızlı bir şekilde geliştirdiklerine bakılabilir.

Rüzgâr türbin imalatçıları, rüzgâr türbinlerinin tasarımını, denemesini, imalatını ve desteğini bakım ve kurulumlarıyla beraber veriyor. Bunları ek olarak, türbin tasarımı (generatör türü, dişli kutusu vb. araçlar) ve bu araçların ne kadar denetim yapabileceğini (içsel veya dışsal) gibi ek tercihlerde sunuyor.

Rüzgâr hızı, atmosferdeki rüzgârın, hava veya diğer gazların hareket hızıdır. Hareket vektörünün büyüklüğü, skaler bir niceliktir.
Rüzgâr hızı, daima dış ortamdaki havanın hareketi anlamına gelir. Fakat içerideki hava hareketinin hızı, meteorolojik, havacılık ve denizçilik işlemlerinde, yapı ve sivil mühendisliği gibi birçok alanda önemlidir. Yüksel rüzgâr hızları istenmeyen sebepler doğurabilir ve güçlü rüzgârlar daha çok, galeler, kasırgalar ve tayfunlar gibi özel olarak adlandırılır. Beaufort Rüzgâr Şiddeti Skalasına bakınız.
Rüzgâr hızı anemometre ile ölçülür.

Rüzgâr hızı, çeşitli derecedeki işlemlerden, şartlardan ve bazı faktörlerden etkilenir (mikro ve makro derecelerdeki). Bunlar, basınç eğimi, Rossby dalgaları, jet streamlar  ve yerel hava şartlarıdır. Ayrıca rüzgâr hızı ve rüzgâr yönü arasında, özellikle basınç eğimi ve havanın bulunduğu yüzeylerle oldukça ilişkilidir.
Basınç eğimi, atmosferde veya yeryüzünde, iki nokta arasındaki hava basınç farkını açıklayan bir terimdir. Rüzgâr hızıyla aşırı derecede ilişkilidir. Yüksek basınçtan alçak basınca doğru olan değişimi dengelemek için rüzgâr daha hızlı eser.
Rossby dalgaları, troposfer üzerindeki güçlü rüzgârlardır. küresel ölçüde etki eder ve Batı'dan Doğuya doğru hareket eder (bundan dolayı batıdan esen olarak bilinir]. Rossby dalgaları bizim alt troposferde gözlemlediğimiz rüzgâr hız farkıdır.
Yerel hava şartları, rüzgâr hızını etkilemede anahtar rol üslenir. Kasırgalar, musonlar ve siklonların biçimleridir. Olağanüstü hava şartları olarak rüzgâr hızının şiddetli etkileridir.

Rüzgâr makası, (İngilizce: Wind shear; WS), rüzgârın yön ve hızında görece kısa bir mesafede meydana gelen ani değişiklik. Hem yatay hem de düşey düzlemde meydana gelebilir.

İngilizce shear sözcüğü, bir nesnenin, iki farklı kısmında oluşturulacak zıt yönlerdeki basınç farkı nedeniyle yapısal hasara uğraması anlamına gelir. Bu durum makasın kumaşı keserken, aslında kumaşın bir tarafını aşağı, diğer tarafını yukarı itiyor olmasına benzetilebilir. Wind shear buna benzer şekilde, atmosferin herhangi bir noktasındaki rüzgâr alanının devamlılık etkisini ani bir şekilde sonlandırır ve başka bir rüzgâr alanına geçiş sağlar. Bu geçişe makaslama etkisi (shearing effect) denir.
Wind shearın oluşumu, genellikle atmosferdeki ısıl dengeyle ilgilidir. Örneğin sıcaklığın yükseklikle arttığı enversiyon tabakasında kuvvetli şekilde görülebilir. Ayrıca sonsuz bir kararsızlık bölgesi olan cephesel sistemlerde, dar alanda oluşan kararsızlık bölgelerinde ve oraj durumunda da wind shear oluşabilir.

Özellikle alçak seviyede (örneğin son yaklaşmada) meydana gelen wind shear, hava taşıtlarının hızının, irtifasının veya yan rüzgâr bileşeninin aniden değişmesine neden olabileceği için havacılık açısından oldukça tehlikelidir.
Alçak seviyelerdeki wind shear özellikle geceleri ve sabah erken saatlerde gerçekleşir. Bunun nedeni gündüze kıyasla hava tabakalarının birbirleri ile daha az karışmasıdır.

Meteoroloji kısaltmaları

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü

Rüzgâr sapması ya da drift, herhangi bir hava ya da deniz taşıtına etki eden rüzgâr sonucu taşıtın seyir istikâmetinde meydana gelen değişik. Rüzgârın yönü ve şiddetinin oluşturduğu vektör (W/V) nedeniyle taşıtın başı (HDG) ile rotası (TR) arasında meydana gelen açıdır.

Bir hava ya da deniz taşıtı, rotası üzerinde düz bir hatta seyredebilmek için "rüzgâr içine doğru", "yaklaşık olarak" sapma açısı kadar rüzgâr düzeltmesi yapmak zorundadır. Düzeltme açısı WCA (wind correction angle) olarak kısaltılır.

Yan rüzgâr veya crosswind, seyahat hâlindeki bir taşıta sancak (sağ) veya iskele (sol) tarafından "dik" olarak etki eden rüzgârdır.
Havacılıkta yüzeye yakın seviyelerdeki yan rüzgâr özellikle inişte önem kazanır. Her uçağın bir yan rüzgâr limiti vardır ve yüzey rüzgârının yan bileşeni bu değerden yüksekse iniş yapılması tavsiye edilmez.
Eğer rüzgâr hava taşıtına tam dik olarak etki etmiyorsa yan rüzgâr bileşeni hesaplanır. ATIS gibi meteoroloji mesajlarında ve ATC tarafından verilen yüzey rüzgârının yan bileşeninin uçucular tarafından çabucak hesaplanması gerekir. Bu nedenle çeşitli pratik hesap yöntemleri geliştirilmiştir. Kaba bir hesapla, yüzey rüzgârının yönü pist istikâmeti ile:

30° açı yapıyorsa rüzgâr şiddetinin 1/2'si
45° açı yapıyorsa rüzgâr şiddetinin 2/3'ü
60° açı yapıyorsa rüzgâr şiddetinin tamamı yan rüzgâr bileşeni olarak kullanılır.
Örneğin 04 istikâmetindeki bir pist yaklaşık olarak 040° yönündedir. Eğer yüzey rüzgârı 070/24K (070°den 24 knot) ise uçağın başı ile rüzgâr yönü arasında 30 derece (70-40) vardır. Dolayısıyla, yan rüzgâr bileşeni 130°den (040+090) yaklaşık olarak 12 knot'tur (24/2).
Hem pist istikâmeti hem de ATIS ve ATC tarafından verilen rüzgâr yönü manyetik kuzeye göre (M) tespit edilir ve uçuş ekibi tarafından gerçek kuzey (T) dönüşümü yapılması gerekmez.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Rüzgâr sörfü genellikle iki ile beş metre arasında yüzer bir tahta ve hareketini tek bir yelken ile sağlayan su üzerinde yapılan bir yelken sporu dur. Yelken grubu tahtaya her yönde serbestçe dönebilen esnek bir mafsal ile bağlıdır. Dümen ile yönlendirilen bir yelkenli den farklı olarak rüzgâr sörfü direk ve yelkeni döndürülerek, eğilerek ve tahtasının üzerine basılarak yönlendirilir.
Rüzgâr sörfü sporu hem yelkenli hem de sörf sporlarının temel öğelerini birleştiren ve kaykay, snowboard, su kayağı, wakeboard gibi diğer bazı sporların da atletik olarak belirli bazı öğelerini paylaşan bir spordur. Her ne kadar bir yelkenli teknenin küçültülmüş hali gibi bir görüntü verse de, rüzgâr sörfü başka hiçbir yelkenli tekne tasarımının teklif edemeyeceği deneyimler sunar. Rüzgâr sörfü yelkenli tekneler arasında dünya hız rekorunu elinde tutmaktadır. Rüzgâr sörfünde zıplanabilir, ters taklalar atılabilir, kişi kendi etrafında hızlı dönüşler yapabilir ve diğer başka hiçbir yelkenlinin yapamayacağı serbest stil hareketler gerçekleştirilebilir. Her ne kadar rüzgâr sörfü yapabilmek için dalga gerekmese de dünyanın en büyük dalgalarına ilk binenler yine rüzgâr sörfçüleri olmuştur.
Rüzgâr sörfü hız, slalom, etap yarışı, dalga, süperX ve serbest stil olmak üzere birbirinden farklı bazı disiplinleri içerir.
Rüzgâr sörfü her ne kadar 0 ile 95 km / saat hızında esen rüzgârlarda yapılabilse de birçok eğlence maksatlı yelkenci için 25 ile 45 km / saat arası hızlarda esen rüzgârlar ideal olarak suyla teması en aza indiren kızaklama şeklinde seyir şartları sağlar. Daha hafif esen rüzgârlar yer değiştirme şeklinde seyir ile sonuçlanır.
Rüzgâr sörfü sporunda ekipman seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Rüzgârın şiddetine bağlı olarak yelken değiştirilerek en yüksek performans alınır. Dalgaların yüksekliği ve rüzgâra bağlı olarak değiştirilen yelkene göre en uygun sörf tahtası seçilir. Seçilen söft tahtası için hız ve dönüş performansında artış sağlamak adına ona uygun sörf tahtası fini seçimi yapılır.

Rüzgâr tulumu; yüzey rüzgârının yönünü ve şiddetini tespit etmekte kullanılan, içi hava ile dolduğunda yere paralel konuma gelen ve rüzgâr içine dönen, kumaş vb. malzemelerden üretilmiş araç. Çoğunlukla rüzgârı karşılayan geniş bir ağzı ve rüzgârı serbest bırakan dar bir çıkışı bulunur. Başta hava meydanları olmak üzere rüzgâr yönünün ve şiddetinin önemli olduğu kimyasal tesisler ve otobanlar gibi pek çok yerde kullanılırlar. Bunun yanı sıra geleneksel nedenlerle veya çocuk oyuncağı olarak kullanılan rüzgâr tulumları da vardır.

Rüzgâr tulumları kolay seçilebilmesi için genellikle turuncu, kırmızı, turuncu-beyaz veya kırmızı-beyaz çizgili şekilde üretilirler. Rüzgârın çevresel faktörlerden etkilenmemesi için açık bir alana ve yüksek bir direğe asılmalıdırlar. Civardaki yapı ve diğer engellerden en az 25 m uzakta olmaları tavsiye edilir.

Havacılıkta "yüzey rüzgârı" yerden 30 ft (10 m) yüksekliğe kadar olan rüzgârdır. Her hava meydanında en az bir adet rüzgâr tulumu bulunmak zorundadır.
ICAO standartlarına göre meydan rüzgâr tulumları 3,6 m (12 ft) uzunluğunda ve geniş ağzı 0,9 m (36 inç) çapında olmalıdır. Dar ve açık olan arka ucu 15 knot (28 km/sa) rüzgârda tam dik (yere tam paralel) konuma gelmesine imkân verecek genişlikte olmalıdır. Asıldığı direk 6 m (20 ft) yüksekliğinde olmalıdır. FAA'ya göre rüzgâr tulumu en az 3 knot (5,6 km/sa) şiddetindeki rüzgârda rüzgâr içine dönebilmelidir.
Meydan rüzgâr tulumları gece şartlarında da kullanılabilmeleri için dahilî veya haricî lambalarla aydınlatılabilirler.

Rüzgâr tüneli, hava, sıvı ve plazma gibi hareketli bir akış içinde bulunan katı cisimlere akışın uyguladığı etkinin ve cisimlerin akış üzerindeki etkisinin incelenmesi, araştırılması ve yorumlanması için tasarlanarak üretilen ve içindeki akışkanla yapay olarak üretilen akışın hızının kontrol edilebildiğitünellere denir.
Hava tünelinden (ya da rüzgâr tüneli)içine yerleştirilen gerçek ya da küçültülmüş boyutlardaki parça ve araçların aerodinamik niteliklerinin, denetlenebilen koşullar altında denenmesinde yararlanılır. Düzgün bir gaz (ya da hava) akışı sağlaması gerektiği gibi, gerekli hızlara göre farklı düzenekler kullanılır.
Eskiden yalnızca uçak gövdelerinin aerodinamik biçimlerinin denetiminde kullanılan hava tünellerinden, günümüzde hem mermilerin ve kara-demir yolu taşıtlarının biçimlerinin belirlenmesinde, hem de yüksek yapıların, köprülerin güç iletim hatlarının ve radar tarayıcılarının rüzgâr yükleri ile gazların güvenlikle boşaltılması için, yüksek binaların çevresinde oluşan rüzgâr girdaplarının incelenmesi için, kara yollarının bulunduğu bölgelere yağan karın ne biçimde biriktiğinin araştırılması için yapılan deneyler sayılabilir.

19. yüzyıldaki uçma sevdalıları basit bir pervane sitemiyle çalışan kare kesitli her iki ucu açık bir dikdörtgenler prizması olarak yapmışlardır. Ancak daha sonraları bu tür bir sistemin içinden geçen havanın doğrusallığında (lineerliğinde) sorunlar yarattığı anlaşılmış ve bu durum onları başka arayışlara yönlendirmiştir.

İngiliz bilim insanı Francis Herbert Wenham, bir seri insansız başarısız planör imal etme teşebbüsünde bulunmuş. Çalışmaları esnasında, kuş kanadı benzeri bir kanattaki taşımanın çoğunun kanadın önünde oluştuğunu bulmuştur. Bunu daha da ileri götürmüş ve ince kanatların birçok kişinin iddiasının aksine yarasa kanadı tipi kanatlardan daha iyi olduğunu, çünkü bu tür ince kanatların ağırlıklarına oranla daha çok hücum kenarları olduğunu fark etmiştir. Günümüzde bu ölçüm, kanadın açıklık oranı olarak bilinmektedir. 1866'da bu çalışmasını o sıralarda yeni oluşmaya başlamış olan İngiltere Kraliyet Havacılık Topluluğuna sunmuş ve çalışmasını kanıtlamak için, 1871 yılında, dünyanın ilk rüzgâr tünelini inşa etmeye karar vermiştir.

Ses altı hızlar için rüzgâr tüneli
Ses altı rüzgar tünelleri, 0.8 mach (yaklaşık 1000 km/h) altında hızlarda çalışmaktadır. Rüzgar türbinlerinin, gemilerin, uçak kanat profillerinin ve diğer akış içerisinde dinamik halde bulunan araçların; aerodinamik performansını test etmek, araçların rüzgar direncini azaltmak ve yakıt verimliliğini arttıracak optimizasyonlar yapmak için kullanılır. Şehir, bina ve benzeri statik halde bulunan yapıların; aerodinamik durumunu ve dayanımını test etmek için kullanılır.

Ses üstü hızlar için rüzgâr tüneli
Ses üstü rüzgar tünelleri, 1.2 ile 5.0 mach arasındaki (yaklaşık 1500 km/h ile 6200 km/h) hızlarda çalışmaktadır. Ses hızının üstünde hareket edebilen hava araçların ve roketlerin aerodinamik özelliklerini test etmek için tasarlanmışlardır ve şok dalgaları, sürükleme ve ısı transferi gibi yüksek hız sonucu oluşan etkileri incelemek için kullanılmaktadırlar. Tasarımında darboğaz denilen akışı daraltarak hızlandıran bölüm şok dalgaları oluşturarak istenilen testleri oluşturur. Tünelin genel dayanımı da şok dalgalarına ve yüksek hızdan kaynaklı oluşacak yüksek ısılara dayanabilecek halde yapılır.

Kapalı rüzgâr tünelleri
Açık rüzgâr tünelleri

Rüzgâr türbini, rüzgârdaki kinetik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren sistemdir. Rüzgar türbinleri, aralıklı yenilenebilir enerjinin giderek daha önemli bir kaynağı haline gelmekte ve birçok ülkede enerji maliyetlerini düşürmek ve fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak için kullanılmaktadır. Bir çalışma, 2009 yılı itibarıyla rüzgarın fotovoltaik, hidro, jeotermal, kömür ve gaz enerji kaynaklarına kıyasla "en düşük göreceli sera gazı emisyonlarına, en az su tüketimi talebine ve en olumlu sosyal etkilere" sahip olduğunu öne sürmüştür.
Rüzgâr türbini genellikle kule, kanatlar, rotor, dişli kutusu, generatör (alternatör), elektrik-elektronik elemanlardan oluşur. Rüzgârın kinetik enerjisi rotorda dönme kinetik enerjisine çevrilir. Rotor milinin dönüş hareketi hızlandırılarak gövdedeki alternatöre aktarılır. Alternatörden elde edilen elektrik enerjisi aküler vasıtasıyla depolanarak veya doğrudan alıcılara ulaştırılır.
Rüzgâr türbinlerinin nasıl çalıştığını anlamak için iki önemli aerodinamik kuvvet iyi bilinmelidir. Bunlar sürükleme ve kaldırma kuvvetleridir.
Sürükleme kuvveti, cisim üzerinde akış yönünde oluşan bir kuvvettir. Örneğin düz bir plaka üzerinde oluşabilecek maksimum sürükleme kuvveti hava akışının cisim üzerine 90o dik geldiği durumda iken; minimum sürükleme kuvveti ise hava akışı cismin yüzeyine paralel iken oluşur.
Kaldırma kuvveti ise, akış yönüne dik olarak oluşan kuvvettir. Uçakların yerden havalanmasına da bu kuvvet sebep olduğu için kaldırma kuvveti denilir.
Sürükleme kuvvetine en iyi örnek olarak paraşüt verilebilir. Bu kuvvet sayesinde paraşütün hızı kesilmektedir. Sürükleme kuvvetinin etkilerini en aza indirebilmek için yapılmış özel cisimlere akış hatlı cisimler denir. Bunlara örnek olarak balık ve zeplin verilebilir.
Düz bir plaka üzerine etkiyen kaldırma kuvveti, hava akışı plaka yüzeyine 0o açı ile geldiğinde görülür. Havanın akış yönüne göre oluşan küçük açılarda akış şiddetinin artmasıyla alçak basınçlı bölgeler oluşur. Bu bölgelere akış altı da denir. Dolayısıyla, hava akış hızı ile basınç arasında bir ilişki meydana gelmiş olur. Yani hava akışı hızlandıkça basınç düşer, hava akışı yavaşladıkça basınç artar. Bu olaya Bernoulli etkisi denir. Kaldırma kuvveti de cismin üzerinde emme veya çekme oluşturur.

İskenderiyeli Heron'un (10 M.S. – 70 CE) rüzgar çarkı, tarihte bir makineye rüzgar gücü sağlayan ilk kayıtlı örneklerdendi. Ancak, bilinen ilk pratik rüzgar enerjisi santralleri, 7. yüzyıldan itibaren Pers (şimdiki İran)'ın doğu eyaleti Sistan'da inşa edildi. Bu "Panemone yel değirmeni", dikdörtgen kanatlı uzun dikey tahrik milli ve dikey eksenli yel değirmenleriydi.
Kamıştan hasır veya kumaş malzemeyle kaplı altı ila on iki yelkenden yapılmış bu yel değirmenleri tahıl öğütmek veya su çekmek için değirmencilikte ve şeker kamışı sanayiinde kullanıldı.

Rüzgar enerjisi ilk olarak Avrupa'da Orta Çağ'da ortaya çıktı. İngiltere'de kullanımlarına ilişkin ilk tarihsel kayıtlar 11. veya 12. yüzyıllara aittir. Alman haçlıların yel değirmeni yapma becerilerini 1190 civarında Suriye'ye götürdüğüne dair raporlar vardır. 14. yüzyılda Hollanda yel değirmenleri Ren delta alanındaki suyu boşaltmak için kullanılıyordu.

Gelişmiş rüzgar türbinleri, Hırvat mucit Fausto Veranzio tarafından tanımlandı. Veranzio, Machinae Novae (1595) adlı kitabında kavisli veya V şeklinde kanatlı Dikey eksenli rüzgar türbinleri konusunu işledi.İlk elektrik üreten rüzgar türbini, İskoç akademisyen James Blyth tarafından Temmuz 1887'de Marykirk, İskoçya'daki tatil evini aydınlatmak için kurulan batarya şarjlı makineydi. Birkaç ay sonra Amerikalı mucit Charles F. Brush, yerel üniversite profesörlerine ve meslektaşları Jacob S. Gibbs ve Brinsley Coleberd'e danıştıktan sonra otomatik olarak çalışan ilk rüzgar türbinini inşa etmeyi başardı ve elektrik üretimi için proje planlarını başarılı bir şekilde hakem denetiminden geçirdi. Blyth'in türbini Birleşik Krallık'ta ekonomik görülmese de, rüzgar türbinleriyle elektrik üretimi, nüfusun geniş bir alana dağıldığı ülkelerde daha uygun maliyetli olmuştur.Danimarka'da 1900 yılına kadar pompa ve değirmen gibi mekanik yükler için yaklaşık 2500 yel değirmeni vardı ve tahmini olarak yaklaşık 30 megawatt (MW) birleşik azami güç üretiyordu. En büyük makineler, dört kanatlı 23 metre çapında pervanelere sahip 24 metrelik kuleler üzerindeydi. 1908 yılına gelindiğinde, Amerika Birleşik Devletleri'nde 5 kilowatt (kW) ile 25 kW arasında güç üreten 72 rüzgar enerjili elektrik jeneratörü faaliyet göstermekteydi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı yel değirmeni üreticileri, çoğu su pompalamak için olmak üzere her yıl 100.000 çiftlik yel değirmeni üretiyordu.
1930'lara gelindiğinde, elektrik için rüzgar jeneratörleri, çoğunlukla dağıtım sistemlerinin henüz kurulmadığı Amerika Birleşik Devletleri'nde çiftliklerde yaygındı.
Modern yatay eksenli rüzgar jeneratörlerinin öncüsü 1931 yılında SSCB'nin Yalta kentinde hizmete girmiştir.
1941 sonbaharında, ilk megawatt sınıfı rüzgar türbini Vermont'taki bir elektrik şebekesine senkronize edildi. Smith-Putnam rüzgar türbini kritik bir arıza yaşamadan önce sadece 1.100 saat çalıştı. Ünite, savaş sırasında yaşanan malzeme sıkıntısı nedeniyle onarılamadı.
Bu çeşitli gelişmelere rağmen, fosil yakıt sistemlerindeki gelişmeler mikro boyuttan daha büyük rüzgar türbini sistemlerini neredeyse ortadan kaldırmıştır. Rüzgar enerjisi kullanımının rönesansı, kısmen çevre ve enerji tartışmalarının ve iki petrol krizinin bir sonucu olarak 1970'lerde başlamıştır. 1970'ler ve 1980'lerde çok sayıda farklı tasarım test edilmiş ve sonuçta yatay eksenli türbinler kabul görmüştür. Bazı ülkelerde (Almanya ve ABD gibi), başlangıçta iki kanatlı GROWIAN gibi iddialı büyük ölçekli endüstriyel projelere odaklanıldı; ancak bunların önemli teknik sorunları vardı ve başarısız oldukları kanıtlandı. Danimarka'daki nükleer karşıtı protestolar, mekanik ustalarını 22 kW'lık mikro türbinler geliştirmeye teşvik etti. Mal sahiplerinin dernek ve kooperatifler halinde örgütlenmesi, hükûmet ve kamu hizmetlerinin lobi yapmasına yol açtı ve 1980'ler ve sonrasında daha büyük türbinler için teşvikler sağladı. Almanya'daki yerel aktivistler, İspanya'daki yeni türbin üreticileri ve 1990'ların başında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük yatırımcılar daha sonra bu ülkelerde sektörü canlandıran politikalar için lobi faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

Rüzgâr Enerjisi Yoğunluğu (WPD), herhangi bir yerde mevcut olan rüzgar enerjisinin niceliksel bir ölçüsüdür. Bir türbinin taranan alanının metrekaresi başına elde edilen ortalama yıllık güçtür ve yerden farklı yükseklikler için hesaplanır. Rüzgâr gücü yoğunluğunun hesaplanması, rüzgar hızı ve hava yoğunluğunun etkisini içerir.
Rüzgar türbinleri, A'dan C'ye rüzgarın türbülans yoğunluğuna atıfta bulunularak, tasarlandıkları rüzgar hızına göre sınıf I'den sınıf III'e kadar sınıflandırılır.

Kütle korunumu, bir türbine giren ve çıkan hava kütlesinin eşit olması gerektiğini ifade eder. Benzer şekilde, enerji korunumu, gelen rüzgardan türbine verilen enerjinin, giden rüzgardaki enerji ile elektrik enerjisine dönüştürülen enerjinin birleşimine eşit olmasını belirtir. Giden rüzgar hala bir miktar kinetik enerjiye sahip olacağından, elektrik enerjisine dönüştürülebilecek maksimum bir giriş enerjisi oranı olmalıdır. Buna göre, Betz yasası, bir rüzgar türbini tarafından elde edilebilecek maksimum rüzgar gücü çıkarımını, Betz katsayısı olarak bilinen, havanın kinetik enerjisinin türbine ulaşma hızının 16⁄27'si (%59,3) olarak verir.
Bir rüzgar makinesinin maksimum teorik güç çıkışı, havanın kinetik enerjisinin makinenin etkin disk alanına ulaşma hızının 16⁄27 katıdır. Diskin etkin alanı A ve rüzgar hızı v ise, maksimum teorik güç çıkışı P şu şekildedir:

  
    
      
        P
        =
        
          
            16
            27
          
        
        
          
            1
            2
          
        
        ρ
        
          v
          
            3
          
        
        A
        =
        
          
            8
            27
          
        
        ρ
        
          v
          
            3
          
        
        A
      
    
    {\displaystyle P={\frac {16}{27}}{\frac {1}{2}}\rho v^{3}A={\frac {8}{27}}\rho v^{3}A}
  
,
burada ρ havanın yoğunluğu'dur.
Rüzgar enerjisinin nihai fiyatını etkileyen faktörler arasında rüzgar-rotor verimliliği (rotor kanat sürtünmesi ve sürüklenmesi dahil) de yer alır.
Şanzıman, jeneratör ve konvertör kayıpları gibi diğer verimsizlikler, rüzgar türbini tarafından verilen gücü azaltır. Bileşenleri aşırı aşınmadan korumak için, teorik güç rüzgar hızının küpü kadar arttıkça, alınan güç nominal çalışma hızının üzerinde sabit tutulur ve bu ise teorik verimliliği daha da azaltır. 2001'de, ticari kamu hizmetine bağlı türbinler, nominal çalışma hızında rüzgardan alınabilen gücün Betz sınırının %75 ila %80'ini sağladı.
Verimlilik zamanla biraz azalabilir, bunun başlıca nedenlerinden biri kanatlardaki toz ve böcek leşleridir, bu da aerodinamik profili değiştirir ve esasen kanat profilinin kaldırma-sürükleme oranını azaltır. Danimarka'da 10 yıldan eski 3128 rüzgar türbininin analizi, türbinlerin yarısında azalma olmadığını, diğer yarısında ise yılda %1,2 üretim azalması olduğunu göstermiştir.
Genel olarak daha istikrarlı ve sabit hava koşulları (özellikle rüzgar hızı) istikrarsız hava koşullarında bir rüzgar türbinininkinden ortalama %15 daha fazla verimlilikle sonuçlanır, böylece istikrarlı koşullar altında rüzgar hızında %7'ye kadar artışa izin verir. Bunun nedeni, daha yüksek atmosferik istikrar koşullarında oluşan daha hızlı toparlanma rüzgarının çıkması ve daha büyük akış sürüklenmesidir. Ancak, rüzgar türbini rüzgar çıkışlarının istikrarlı bir ortamın aksine istikrarsız atmosfer koşullarında daha hızlı toparlandığı bulunmuştur.
Farklı malzemelerin rüzgar türbinlerinin verimliliği üzerinde farklı etkileri vardır. Ege Üniversitesi'nde yapılan bir deneyde, her biri bir metre çapında üç kanatlı 

Rüzgâr türbini tasarımı, rüzgârdan enerji elde etmek için rüzgâr türbininin şekil ve teknik özelliklerinin belirlenmesidir. Rüzgâr türbini kurulumu rüzgâr enerjisini almak, türbini rüzgâra yönlendirmek, mekanik dönüşü elektrik enerjisine çevirmek, türbini başlatmak, durdurmak ve kontrol etmek için gerekli  sistemlerden oluşur.
Çoğu ticari türbinler bu tasarımı kullandığından bu makalede yatay eksenli rüzgâr türbinlerin (kısaca HAWT) tasarımı anlatılmıştır.
1919'da fizikçi Albert Betz kütle ve enerjinin korunumu yasalarına göre ideal bir rüzgâr türbininde rüzgârın teorik kinetik enerjisinin 16/27'sinden (% 59.3) daha fazlasının rüzgârdan alınamayacağını ispatladı. Betz yasasındaki bu sınıra modern türbin tasarımlarıyla ancak % 70 - 80'i arasında yaklaşılabilir.
Rüzgâr enerjisi sistemi tasarımı, kanatların aerodinamik tasarımının yanında, göbek, kontroller, jeneratör, destekleyici yapı ve kule temel tasarımını kapsar. Rüzgâr türbinlerini elektrik güç şebekelerine bağlarken daha ileri tasarım soruları ortaya çıkar.

Rüzgâr türbininin kanatlarının şekil ve boyutları, rüzgârdan enerjiyi verimli olarak almak için gereken aerodinamik performans ile kanat üzerine etkiyen kuvvetlere dayanması için gerekli mukavemet tarafından belirlenir. 

Yatay-eksenli rüzgâr türbininin aerodinamiği basit değildir. Kanatlardan geçen havanın akışı türbinden uzaktaki hava akışıyla aynı değildir. Enerjinin havadan alınma şekli, havanın türbinden tarafından saptırılmasına neden olur. Ayrıca rotor yüzeyindeki  rüzgâr türbininin aerodinamiği diğer aerodinamik alanlarda nadiren görülen olgular sergiler.

Verimli güç çevrimi ve türbin bileşenlerinin tasarlanan hız ve tork sınırlarında çalışması için türbin hızı kontrol edilmelidir. Dönen kanatlardaki merkezkaç kuvveti, kanat dönüş hızının karesi ile olarak arttığından bu yapı aşırı hıza karşı hassastır. Rüzgâr hızının küpüyle rüzgârın gücü arttığından türbinler uygulamada güç üretebildiklerinden çok daha fazla rüzgâr yüklerinde (ani fırtınalar gibi) bozulmayacak şekilde yapılmalıdır. Rüzgâr türbinlerinin şiddetli rüzgârlarda torku azaltan araçları vardır.
Rüzgâr türbini çeşitli rüzgâr hızlarında güç üretmesi için tasarlanır. Çoğu türbinler yaklaşık 3–4 m/s' de dönmeye başlar ve 25 m/s'de devreden çıkar. Nominal rüzgâr hızı aşılırsa güç sınırlandırılmalıdır. Bu çeşitli yollarla yapılır.
Kontrol sisteminin üç temel elemanı vardır: proses değişkenlerini ölçen sensörler, enerjiyi yakalayan ve türbin parçalarına yüklemeyi düzenleyen motorlar ve sensörler tarafından toplanan bilgiye dayanarak motorları yönetmek için kullanılan kontrol algoritmaları.
Rüzgâr türbinleri, eğer aşılırsa hasarlanacakları hayatta kalma hızı adı verilen maksimum rüzgâr hızına göre tasarlanır. Ticari rüzgâr türbinlerinin hayatta kalma hızı 40 m/s (144 km/s, 89 mil/saat) ila 72 m/s (259 km/s, 161 mil/saat) aralığındadır. En yaygın hayatta kalma hızı 60 m/s (216 km/s, 134 mil/saat) dir. Bazıları 80 m/saate (290 km/saat, 180 mil/saat) dayanacak şekilde tasarlanır.

Akan havanın kanat profiline uyguladığı kaldırma kuvvetini hızla azaltacak şekilde hava akımı kanat profilinin üzerinden geçtiğinde oluşur. Genellikle bunun nedeni hucum açısının (AOA) fazla olmasıdır ancak değişken etkilerden de kaynaklanabilir. 
Sabit hatveli rüzgâr türbin kanatları şiddetli rüzgâr hızlarında durması için aerodinamik olarak tasarlanabilir bu ise türbinin daha yavaş dönmesine neden olur. Bu aşırı rüzgâr hızı nedeniyle sisteme zarar gelmesini önlemeye yardımcı olan kolay ve arızalara karşı güvenli bir mekanizmadır. Ancak değişken kontrollu hatveye sahip sistemler dışında daha geniş rüzgâr hız aralığında sabit bir güç alınamadığından bu uygulama büyük ölçekli güç şebeke uygulamaları için uygun değildir.
Sabit hızlı HAWT (Yatay Eksenli Rüzgâr Türbini) kanatları hızlandıkça yüksek rüzgâr hızında hucum açısını doğal olarak artırır. Doğal bir strateji rüzgâr hızı arttığında kanadın durmasına izin vermektir. Bu teknik birçok erken HAWT'de başarıyla kullanılmıştır. Ancak bu kanat takımlarının bazılarında kanat hatve derecesinin işitilebilir gürültü seviyelerini artırdığı gözlenmiştir.
Vorteks jeneratörleri kanadın kaldırma özelliklerinin kontrolu için kullanılabilir. Aerofil profilinin alt yüzeyine uygulanan kaldırma kuvvetini artırmak veya maksimum kaldırma kuvvetini sınırlamak için aeroprofilin üst  yüzeyine (daha çok kamber) VG'ler yerleştirilir.

Kapatma rotor-kesitinin yanı sıra rotorun kaldırma kuvvetinden kaynaklanan uyarılmış sürüklemeyi azaltan hücum açısını azaltarak çalışır. Rüzgâr türbinlerinin tasarımındaki en büyük sorunlardan biri rüzgâr aniden hızlanınca türbin kanatlarının çabucak durdurulmasını veya kapanmasını sağlamaktır. Tamamen kapalı türbin kanadı durduğunda kanadın kenarı rüzgâra doğru bakar.
Yapısal sistemi daha yumuşak veya daha esnek yaparak yükler azaltılabilir. Bu rüzgâr yönünde dönen rotorlar ya da daha yüksek rüzgâr hızında hucum açısını azaltmak için doğal şekilde bükülen kavisli kanatlarla gerçekleştirilebilir. Bu sistemler doğrusal olmayacak ve yapıyı akış alanı ile eşleşecektir- böylece tasarım araçları bu doğrusal olmama durumlarını modellemek için geliştirilmelidir.
Standart modern türbinlerin tümü şiddetli rüzgârda kanatlarını rüzgâra karşı kapatır. Kanadın döndürülmesi kanattaki torka karşı hareket gerektirdiğinden döner tahrik ile elde edilen bir çeşit hatve açı kontrolü gerektirir. Bu tahrik yüksek tork yüklerine dayanırken kanadı hassas şekilde açar. Ayrıca birçok türbin hidrolik sistemler kullanır. Bu sistemler genellikle yay kuvvetiyle yüklüdür böylece hidrolik güç kesilirse kanatlar otomatik olarak rüzgâra karşı açılır. Diğer türbinlerde her rotor kanadı için elektrikli servo motor kullanılır. Elektrik şebeke arızasında küçük akü rezervine sahiptirler. Değişken hatveli küçük rüzgâr türbinleri (50 kW‘ın altında) elektrik veya hidrolik kontrol kullanmaz genellikle volan ağırlıkları veya geometrik tasarım kullanan merkezkaç kuvveti ile çalışırlar.
Sürdürülebilir Bir Gelecek için Atkinson Merkezi'nce  desteklenen üniversiteler, endüstri ve hükûmetten araştırmacıların ortak raporuna göre enerji maliyetlerinin azaltılmasını sınırlayan hatve kontrolünde temel boşluklar vardır. Yük azaltma şu anda tam açıklıklı kanat hatve kontrolüne odaklanmıştır çünkü hatve motorları halen ticari türbinlerde bulunan motorlardır. Kanatlar kule ve aktarma organları için simülasyonlarda önemli yük azalması gösterilmiştir. Ancak hala araştırmaya gerek vardır, enerji yakalamayı artırmak ve yorgunluk yüklerini azaltmak için tam açıklıklı kanat hatve kontrolünün gerçekleştirilmesine yönelik yöntemlerin geliştirilmesi gerekmektedir.
Motorun mevcut aktif gücü ile nominal motor devrindeki aktif güç değerini (aktif güç referansı, Ps referansı) karşılaştırılarak hatve açısına kontrol tekniği uygulanır. Bu durumda hatve açısının kontrolü bir Oransal İntegral PI denetleyici kullanılarak yapılır. Ancak hatve açısının kontrol sistemine gerçekçi bir tepki elde etmesi için motor zaman sabiti Tservo, integral alıcı ve sınırlayıcıları kullanır böylece hatve açısı saniyede (±10 °) değişimle 0° ila 30° arasında olur. 

Sağdaki şekilden referans hatve açısı gerçek hatve açısı b ile karşılaştırılır ve ardından hesaplanan hata motor tarafından düzeltilir. PI denetleyiciden gelen referans hatve açısı bir sınırlayıcıdan geçer. Gerçek anlamda hatve açısını korumak için sınırlardaki kısıtlamalar önemlidir. Özellikle şebekedeki arızalarda değişim oranının sınırlandırılması çok önemlidir. Bunun önemi denetleyicinin hata sırasında ivmelenmeyi önlemek için aerodinamik enerjiyi ne kadar hızlı kısabileceğine karar vermesidir.

Modern büyük rüzgâr türbinleri değişken hızlı makinelerdir. Rüzgâr hızı nominal değerin altına düştüğünde mümkün olduğunca fazla güç almak amacıyla rotor hızını kontrol etmek için jeneratörün torku kullanılır. Uç hız oranı 6 veya 7 optimum değerinde sabit tutulduğunda maksimum güç alınır. Bu ise rüzgâr hızlandıkça rotor hızının orantılı olarak artması gerektiği anlamına gelir. Kanatların aldığı aerodinamik tork ile uygulanan jeneratör torku arasındaki fark rotor hızını kontrol eder. Jeneratör torku azsa rotor hızlanır jeneratör torku çoksa rotor yavaşlar. Nominal rüzgâr hızının altında kanat hatvesi rüzgârdan en çok gücü alacak şekilde rüzgâra düz sabit açıda tutulurken jeneratör tork kontrolu aktiftir. Nominal rüzgâr hızının üstünde kanat hatvesi aktifken jeneratör torku sabit tutulur.
Sabit mıknatıslı senkron motoru kontrol etmenin tekniklerinden birisi Alan Odaklı Kontroldür. Alan Odaklı Kontrol torku ve tek hızlı kontrol cihazını kumanda etmek için gereken iki akım kontrolörden (bir iç döngü ve dış döngü kademeli tasarımı) oluşan kapalı çevrim stratejisidir.
Sabit tork açı kontrolü
Bu kontrol stratejisinde tork açısını 90o ye eşit tutmak için vektör akımı q ekseni ile hizalanırken d eksen akımı sıfırda tutulur. Bu basitliği nedeniyle en çok kullanılan kontrol stratejilerinden biridir çünkü sadece Iqs akımını kontrol edilir. Dolayısıyla sabit mıknatıslı senkron jeneratörünün elektromanyetik tork denklemi sadece Iqs akımına bağlı basit bir doğrusal denklemdir.
Yani Ids = 0 için elektromanyetik tork (bunu d ekseni denetleyicisiyle elde edebiliriz) şimdi:
Te= 3/2 p (λpm Iqs+ (Lds-Lqs) Ids Iqs )= 3/2 p λpm Iqs 

Dolayısıyla makine tarafı dönüştürücüsünün ve kademeli PI denetleyici döngülerinin sistemi sağdaki şekilde verilmiştir. Burada PWM-regüle dönüştürücünün görev oranları mds ve mqs olan kontrol girişlerine sahibiz. Ayrıca makine tarafındaki rüzgâr türbini için kontrol şemasını ve eşzamanlı olarak Ids'yi nasıl sıfır tuttuğumuzu görebiliriz (elektromanyetik tork denklemi doğrusaldır).

Modern büyük rüzgâr türbinleri motor yuvasının arkasındaki rüzgâr gülü tarafından ölçülen rüzgâr yönüne bakacak şekilde aktif olarak kumanda edilir. Sapma açısını (rüzgâr ve türbin işaret yönü arasındaki yanlış hizalama) azaltarak güç artırılır ve simetrik olmayan yükler azaltılır. Ancak rüzgâr yönü hızla değiştiğinden türbin hassas olarak bu yönü takip etmez v

Rüzgâr yönü veya rüzgâr istikameti kavramı, rüzgârın yeryüzüne paralel hareket doğrultusunu ifade eder. Rüzgâr yönü genellikle ana ve ara yönlerde veya açısal azimut olarak ifade edilir.
Rüzgâr yönünü pratik olarak ölçmek için, rüzgâr gülü, rüzgâr tulumu gibi çok çeşitli araçlar kullanılır. Bir rüzgâr gülünün yolu rüzgârın daha kuvvetli estiği yön tarafından belirlenir. Rüzgârın estiği yönde rüzgâr tulumunun geniş ağzı bulunur.
Rüzgâr hızı ve yönünü hassas olarak ölçmek için anemometre gibi modern araçlar kullanılır. Bu tür araçlar Rüzgâr güç endüstrisi tarafından türbin kontrol ve rüzgâr kaynak değerlendirme için kullanılır.
Modern araçların bulunmadığı ilkel şartlarda, rüzgârın yönünü bulabilmek için işaret parmağı kullanılabilir. Parmak ıslatılıp gökyüzünü işaret edecek şekilde yukarı kaldırılır. Bu durumda parmağın soğuğu hissettiği taraf, rüzgârın estiği yöndür. "Parmak tekniği" nemli veya sıcak havalarda çok etkili değildir. Çiy noktasını ölçmek için de aynı prensip kullanılabilir.

Meteoroloji tahmin ve raporlarında rüzgâr yönü gerçek kuzeye göre belirlenir.
Hava meydanı pistlerinin istikameti manyetik kuzeye göre belirlendiği için hava trafik hizmeti üniteleri (ATC vs.) ve ATIS tarafından verilen rüzgâr istikameti manyetiktir.

Rüzgâr gücü
Rüzgâr hızı

Rüzgâr tarlası veya rüzgâr çiftliği, elektrik üretimi için kullanılan ve aynı yerde bulunan rüzgâr türbinleri grubudur. Özel türbinler orta gerilim (genellikle 34,5 kW) güç sistemine ve ağ şebekesine bağlanır. Elektrik şebekesinin orta gerilimdeki elektrik akımını bir transformatör yardımıyla yüksek gerilim iletim hattına bağlar.
İspanya, Danimarka ve Almanya Avrupa'nın önde gelen rüzgâr enerji üreticileridir. Büyük rüzgâr tarlası, birkaç düzineden yüzlerde özel rüzgâr türbinlerine kadar çok sayıda türbin içerir. Bunlar yüzlerce kilometrekare alanı kaplar. Türbinlerin arasındaki toprak tarım ve diğer amaçlar için kullanılabilir. Rüzgâr tarlası, okyanusdan veya denizden esen güçlü rüzgârların sağladığı avantajdan dolayı açık alanlara yapılır.
Dünyadaki ilk rüzgâr tarlası, Aralık 1980'de, Amerika Birleşik Devletleri, New Hampshire eyaletinin güneyindeki Çatallı dağında her biri 30 KW olan 20 rüzgâr türbininden yapıldı.
Teksas'taki Roscoe rüzgâr tarlası 780 MW'lık gücüyle şu an için dünyanın en büyük rüzgâr tarlasıdır.

Rüzgâr Güç Yoğunluğu (RGY) olarak adlandırılan bir nicelik, rüzgâr enerji gelişimindeki konumları seçmek için kullanılır. RGY, belirli bir yerdeki rüzgârın etkin kuvvetinin hesabıyla ilgilidir. Genellikle bir zaman periyodundaki toprak seviyesinin üstündeki yüksekliği ifade eden terimdir. Hesaba hız ve kütle olarak alınır. Renk kodlu haritalar, belirli bir alan tanımlama için hazırlanır. Örneğin, "50 metredeki Ortalama Yıllık Güç Yoğunluğu." Yukarıdaki hesabın sonuçları Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuvarı tarafından geliştirilen içerikte kullanılır ve "NREL CLASS" olarak ifade edilir. Daha büyük RGY hesabı sınıf tarafından daha yüksekte orantılanır.
Rüzgâr tarlasının yeri, zengin doğal yaşam alanı veya yol yapımına uygun yerler gibi çevresel hassasiyetli veya kıymetli olduğunda dolayı daha fazla tartışmaya neden olabilir. Bu alanlar gürültü endişesi ve herhangi bir aksilik olabileceğinden dolayı yerleşim yerleri dışında yapılır.

Genel bir kural olarak, eğer rüzgâr hızı 16 km/s (veya 4,5 m/sn) veya daha büyükse rüzgâr generatörleri pratiktir. Yıl boyunca ani esmenin en az olasılıklı yer ideal olarak kabul edilir. Türbin yeri için önemli bir faktör de yerel demant veya elektrik iletim hattının kapasitesidir.
Alanlar genellikle rüzgâr atlasına göre belirlenir ve rüzgâr ölçümleriyle doğrulanmıştır. Meteorolojiksel rüzgâr verisi, büyük çaplı rüzgâr güç projesinin konumunu belirlemek için tek başına genellikle yeterli değildir. Yerin rüzgâr hızı ve yönü ile ilgili veriyi toplama, bölgenin potansiyelini tanımlamak için çok önemlidir. Yerel rüzgârlar çoğunlukla bir yıl veya daha fazlası için takip edilir ve rüzgâr generatörleri kurulmadan önce ayrıntılı rüzgâr haritaları çıkartılır.

Alçak basınç etkisinden dolayı yükseklerde rüzgâr daha hızlı eser. Yükseklikteki hız artışı, yüzeye yakınında daha tesirlidir. Arazi, yüzey engebeliği ve ağaç ve yapılar gibi rüzgârı engelleyen şeyler tarafından etkilenir.

"Rüzgâr park etkisi", türbinler arasındaki karşılıklı engelden dolayı çıkış kaybını ifade eder. Rüzgâr tarlaları birçok türbinden oluşur ve her biri rüzgâr enerjisinin birazını yutar. Alan elverişli olduğunda, kayıpları en aza indirmek için türbinler, kuvvetli rüzgârda rotor çapının beşte üçü kadar bir boşlukla dik şekilde, rüzgâr kuvvetinin yönünde ise rotor çapının onda beşi kadar açıklıkla yerleştirilir. Kayıt toplam kurulu gücün %2'si kadar olabilir.
Büyük rüzgâr parkında, her bir rotor arasındaki etkinin "multifractal" olduğundan dolayı, türbinlerin Kolmogorov düzensizliğindeki davranışta önemli derecede sapma görülür.

Rüzgâr gücünün çevresel etkileri ile geleneksel enerji kaynaklarının çevresel etkilerini karşılaştırma göreceli olarak benzerdir. Rüzgâr gücü, fosil yakıt güç kaynakları gibi yakıt tüketmez ve hava kirliliği yapmaz.
Kuş ve yarasa tehlikesi birçok bölgede endişeye sebep olmaktadır. Bazı kuşlar, insanların temiz olmayan güç kaynaklarını kullanmalarından dolayı neden olduğu kuş ölümleriyle, rüzgâr türbinlerinden dolayı ölenler karşılaştırıldığında, ikincisinin çok az bir etkisi vardır. Rüzgâr tarlalarının yeri ile ilgili anlaşmazlık çok büyük sorundur.
Estetik etkiler de bazı alanlarda sorun teşkil ediyor.

Uygun ölçekli rüzgâr tarlaları, iletim hatlarına enerji dönüşümü yapılarak aktarılmalıdır. Rüzgâr tarla geliştiricisi, teknik standartları karşılaması için rüzgâr tarlasına ek teçhizat veya kumanda sistemlerini kurmakla yükümlü hale getirilmelidir. Rüzgâr tarlası kuran şirket veya kişi üretilen gücü iletim hatları vasıtasıyla satabilmelidir.

Karadaki (onshore) türbinler tepe veya dağlı bölgelerde, genellikle hahilden üç veya daha fazla kilometre uzaklıkta sırtlarda kurulur. Bu, bir sırttaki rüzgâr ivmesi olarak oluşabilecep yersel (topoğrafik) hızlanmayı kullanmak için yapılır. Bu yolla kazanılan ek rüzgâr hızı üretilen enerjide önemli miktarda fark oluşturur. Daha fazla eklenti, türbinlerin yerlerini genişletilmesine değecek kadar olmalıdır. Çünkü 30 m.'lik bir fark bazen çıkışta iki kat olarak yansır.

Sahildeki (nearshore) türbinler sahil hattının üç kilometre içinde veya sahilden on kilometre içeride suda yapılır. Bu alanlar türbin inşası için iyi sahalardır. Çünkü kara ve denizin ısı farklılıklarından dolayı rüzgârın gücünden daha iyi faydalanılır. Bu bölgelerdeki rüzgâr hızları, esme yönüne bağlı olarak, hem karadakinin hem de denizdeki rüzprevailingın karakteristik özelliklerini taşır.

Denizdeki (offshore) rüzgâr üretim bölgeleri genellikle karadan on veya daha fazla kilometre uzaktadır. Denizdeki rüzgâr türbinleri karadakilerden daha az sıkıntılıdır. Çünkü suyun yüzey pürüzsüzlüğü karadakinden daha fazladır (özellikle derin sularda). Ortalama rüzgâr hızı genellikle açık sularda oldukça fazladır. Kapasite faktörleri karadakinden ve sahildekinden daha büyüktür.
Büyük rüzgâr türbin parçalarını (kuleler, motor yerleri (nacelles) ve kanatlar (blades)) taşıma, karadakine nazaran daha kolaydır. Çünkü gemiler ve mavnalar, bu türlü devasa parçaları, kamyon/TIR veya trenden daha kolay taşır. Karada büyük yük taşıtları otoyol virajlarında, türbinin maksimum uzunluğu yolun bu kısmı dikkate alınarak üretilmelidir. Fakat açık denizde böyle bir sorun yoktur.
Denizdeki rüzgâr türbinleri, yapı itibarıyla muhtemelen en büyük ebatta kalacaklardır. Türbin tarlaları denizde türbinden oluşabilir.

Kıtasal sığ alanlarda, su 40 m.'den daha derin değildir. 4. Kategori veya daha büyük fırtınalar hariç bu alanlar rüzgârlıdır. Zemin etütlü türbinler şu an kurulum için idealdir.

Yeni su altı, yüzen türbin teknolojileri henüz yeni yeni yaygınlaşmaya başladı. İlk büyük kapasiteli yüzen rüzgâr türbini, 2,3 MW'lık, 120 m. yüksekliğinde kuleye sahip, 220 metre su altında yapısı olan Kuzey Denizi açıklarında, Norveç, Stavanger'dedir. 2 yıllığına test edilecek. Unite 2009'un yazında inşa edildi ve 2009 Kasım ayında faaliyete geçti.

Uçan rüzgâr türbinleri kule masraflarından muaftır ve yüksek hızlarda, yüksek irtifada uçabilirler. Çoğu sistemler ticari amaçlı değildir.

Yıldız Teknik Üniversitesi

Sanal yerküre, Dünya'nın temsilinin bir 3D yazılım modellemesidir. Sanal dünya kullanıcıya serbestçe görüş açısı ve pozisyon değiştirerek sanal ortamda hareket etme yeteneğini sunar. Geleneksel yerküre modelleri ile karşılaştırıldığında, sanal küreler ek olarak Dünya'nın yüzeyinden birçok farklı görünüşü sunma yeteneğine sahiptir. Bu görünüşler coğrafi özellikler, yollar ve binalar gibi insan yapımı nesneler ya da nüfus gibi demografik büyüklüklerin soyut temsilleri olabilir. Geniş bir şekilde ilk kez yayınlanan online sanal küreler NASA World Wind (2004) ve Google Earth'tür (2005).

Google Earth8 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA World Wind6 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marble (KDE)13 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Santrifüj, genellikle elektrikli bir motor yardımıyla sabit eksenli, dairesel dönme hareketi gerçekleştiren bir laboratuvar aletidir.
Santrifüj aletinin yüksek devir sayısı, içerisine yerleştirilen karışımların çökelme prensibine göre ayrılmasını sağlar. Ağır parçalar merkezkaç kuvveti yardımıyla tüpün alt kısmında toplanır (dairesel harekette dışarı doğru gider). Aynı mantıkla daha hafif parçalar tüpün üst kısmına doğru hareket eder (dairesel hareketin merkezine doğru yol alır). Süspansiyonlar veya emülsiyonlar bu şekilde kolaylıkla ayrılabilir. Örneğin kan, en üst kısmında serum, orta kısımda yağ, alt kısımda ise pıhtı kalacak şekilde ayrıştırabilir.

Santrifüjde, istenen karışımın asılabileceği, sallanabilen seleler bulunur. Motor çalışmaya başlayınca tüpler yatay konuma yaklaşır.
Bir diğer tasarım şeklinde, tüplerin yerleştirileceği eğimli yataklar bulunur. Tüpler dönme esnasında açılarını korur.

Serum üretimi
Süspansiyon ayrıştırma
İzotop ayırma
Astronomi
Geoteknik modelleme
Ticari uygulamalar
Süt sanayii

Sera etkisi, bir gezegenin atmosferinden gelen radyasyonun, gezegenin yüzeyini normalden daha yüksek bir sıcaklığa ulaştırarak ısıtması sürecine denir. 

Dünya, üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünyadan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır. Bu yansıyan ışınlar başta karbondioksit, metan ve su buharı gibi atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur, böylece dünya ısınır. Işınların bu gazlar tarafından tutulmasına sera etkisi denir. Atmosferde bu gazların miktarının artması Yerküre'de ısınmayı büyük oranda artırır.

Günümüzdeki tehlike, karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarındaki artışın bu doğal sera etkisini şiddetlendirmesinde yatmaktadır. Binlerce yıldır dünyamızdaki karbon kaynakları kararlı kalırken, şimdi modern insanoğlu aktiviteleri, fosil yakıtların kullanımı, ormanların yok oluşu, aşırı tarım yapılması, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınmasına sebep olmaktadır.

Küresel ısınma, sera etkisiyle atmosferin periyodik olarak sıcaklığının artarak ısınması olup, doğal bir süreçtir. İnsanların aktiviteleri sonucunda atmosfere, özellikle gazların girdileri arttığından etki giderek fazlalaşmaktadır. 16.02.2001 tarihinde Cenevre'de açıklanan BM Çevre Raporu'na göre 21. Yüzyılda, ortalama hava sıcaklığının 1.4 °C ile 5.3 °C arasında artacağı, buzulların erimesiyle denizlerin 8–88 cm kadar yükseleceği, uzun vadede dünyanın fiziksel yapısında geri dönüşümü olmayan değişiklikler ortaya çıkacağı düşünülmektedir.

Afrika kıtasında, tarım rekoltesinin düşeceği, ortalama yıllık yağış miktarının azalacağı, su sıkıntısı görüleceği, Asya kıtasında, kurak ve tropik bölgelerde yüksek sıcaklıklar, seller ve toprak bozulması, kuzey bölgelerinde ise tarım rekoltesinde artış görüleceği, tropik kasırgaların artacağı, Avrupa kıtasında, güney bölgelerinin kuraklığa eğilimli hale geleceği, Alp Dağları buzullarının yarısının 21. Yüzyılın sonunda yok olacağı ve tarım rekoltesinin azalacağı, Kuzey Avrupa'da ise tarım rekoltesinin artacağı, Lâtin Amerika'da kuraklık olacağı, sellerin çok sık tekrarlanacağı, tarım rekoltesinin azalacağı, sıtma ve koleranın artacağı, Kuzey Amerika'da tarım rekoltesinin artacağı, özellikle Florida ve Atlantik kıyılarında deniz seviyesinin yükseleceği, büyük dalgaların oluşacağı ve sellerin görülebileceği, sıcaklık ve nem artışıyla ölüm oranının artacağı, Polar bölgelerde buzulların eriyeceği, bitki ve hayvan türlerinin sayısının ve dağılımının etkileneceği, buzulların erimesiyle bağlantılı olarak deniz seviyesi her yıl 0.5 cm kadar yükseleceğinden, gelecek 100 yıl içerisinde mercan kayalıklarının zarar göreceği, çok sayıda küçük ada ve kıyı kentlerinin sulara gömüleceği gibi öngörülere yer verilmekte ve dünyanın bilinmezlerle dolu bir geleceğe doğru yol aldığı ortaya konmaktadır. Küresel ısınma üzerinde en etkili gaz olan karbondioksit emisyonlarını % 5 oranında azaltmak için bütün ülkelerin doğayı etkilemeyen yeni endüstri politikalarını devreye sokmak zorunda olduğu belirtilmektedir.

Türkiye’den sera gazı emisyonları
Sera gazları
Küresel ısınma
Çevre

Sera gazları, Dünya'nın yüzeyi, atmosferi ve bulutları tarafından yayılan kızılötesi radyasyon spektrumu dahilinde belirli dalga boylarındaki radyasyonu emen ve yayan, atmosferin hem doğal hem de antropojenik gaz hâlindeki bileşenleridir. Bu özellikleri nedeniyle, sera etkisine neden olurlar. Su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), nitröz oksit (N2O), metan (CH4) ve ozon (O3) başlıca sera gazlarıdır. Sera gazları olmadan, Dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı mevcut ortalama olan 15 °C yerine yaklaşık -18 °C olurdu.
Sanayi Devrimi'nin başlangıcından bu yana (yaklaşık 1750) insan faaliyetleri sebebiyle, atmosferik karbondioksit konsantrasyonunda 1750'de %47'lik bir artış görülmüştür. Atmosferik karbondioksit konsantrasyonunun bu kadar yüksek olduğu en yakın zamanın 3 milyon yıldan fazla bir zaman öncesi olduğu gözlemlenmiştir. Bu artış, doğal karbon döngüsünde yer alan çeşitli "karbon yutakları" tarafından emisyonların yarısından fazlasının emilmesine rağmen meydana gelmiştir.
Mevcut sera gazı emisyon oranları devam ederse, Dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı 2036 yılına kadar 2 °C kadar artabilir. Bu artış miktarı Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından "tehlikeli" seviyelerden kaçınabilmek için üst sınır olarak belirlendi. Antropojenik karbondioksit emisyonlarının büyük çoğunluğu fosil yakıtların, özellikle kömür, petrol ve doğal gazın yakılmasından kaynaklanır ve ormansızlaşma ve arazi kullanımındaki diğer değişiklikler de buna katkıda bulunur.

Dünya atmosferinin ana bileşenleri olan nitrojen (N2) (%78), oksijen (O2) (%21) ve argon (Ar) (%0,9), sera gazı değildir çünkü aynı elementten iki atom içeren moleküller N2 ve O2, titreştiklerinde elektrik yüklerinin dağılımında net bir değişime sahip değildir ve Ar gibi tek atomlu gazların titreşim modları yoktur. Dolayısıyla kızılötesi radyasyondan neredeyse hiç etkilenmezler. Karbon monoksit (CO) ve hidrojen klorür (HCl) gibi farklı elementlerden sadece iki atom içeren bazı moleküller, kızılötesi radyasyonu emer, ancak bu moleküller, reaktiviteleri veya çözünürlükleri nedeniyle atmosferde kısa ömürlüdür. Bu nedenle, sera gazı etkisine önemli ölçüde bir katkıda bulunmazlar ve sera gazları tartışılırken çoğu zaman ihmal edilirler.

Sera gazları, Dünya tarafından yayılan dalga boyu aralığında kızılötesi radyasyonu emen ve yayan gazlardır. Karbondioksit (%0,04), azot oksit, metan ve ozon Dünya atmosferinin neredeyse %0,1'ini oluşturan ve kayda değer bir sera etkisine sahip olan eser gazlardır.
Sırasıyla, Dünya atmosferinde en bol bulunan sera gazları şunlardır:

Su buharı (H2O)
Karbondioksit (CO2)
Metan (CH4)
Nitröz Oksit (N2O)
Ozon (O3)
Kloroflorokarbonlar (CFC'ler)
Hidroflorokarbonlar (HCFC'leri ve HFC'leri içerir)
Atmosferik konsantrasyonlar, kaynaklar (insan faaliyetlerinden ve doğal sistemlerden kaynaklanan gaz emisyonları) ve yutaklar (gazın atmosferden farklı bir kimyasal bileşiğe dönüştürülerek veya su kütleleri tarafından absorbe edilerek uzaklaştırılması) arasındaki denge ile belirlenir.
Belirli bir süre sonra atmosferde kalan emisyon oranı, "havadan taşınan kısımdır" (İngilizce: Airborne fraction). Yıllık havada taşınan kısım, belirli bir yıldaki atmosferik artışın o yılki toplam emisyonlara oranıdır. 2006 yılı itibarıyla CO2'nin yıllık hava kaynaklı oranı yaklaşık 0,45 idi. Yıllık havada taşınan kısım 1959-2006 döneminde yılda %0.25 ± 0.21 oranında artmıştır.

Bazı gazların dolaylı ışınım etkileri vardır (sera gazları olsun ya da olmasın). Bu iki şekilde olur. Bir yolu, atmosferde parçalandıklarında başka bir sera gazı üretmeleridir. Örneğin, metan ve karbon monoksit (CO), karbon dioksit vermek için oksitlenir (ve metan oksidasyonu ayrıca su buharı üretir). CO'nun CO2'ye oksidasyonu, nedeni belirsiz olmasına rağmen, ışınım zorlamasında doğrudan net bir artışa neden olur.
Dünya yüzeyinden termal IR emisyonunun zirvesi, CO2'nin güçlü titreşim absorpsiyon bandına çok yakındır (dalga boyu 15 mikron veya dalga sayısı 667 cm − 1). Öte yandan, tek CO2 titreşim bandı IR'yi yalnızca çok daha kısa dalga boylarında (4,7 mikron veya 2145 cm-1) emer; burada, Dünya yüzeyinden yayılan enerji emisyonu en az on kat daha düşüktür.
Metanın CO2'ye oksidasyonu, OH radikaliyle reaksiyona girmeyi gerektirir, CO2 metandan daha zayıf bir sera gazı olduğundan, radyatif emilim ve emisyonda anlık bir azalma sağlar. Bununla birlikte, her ikisi de OH radikallerini tükettiği için CO ve CH4 oksidasyonları birbirine bağlıdır. Her durumda, toplam ışıma etkisinin hesaplanması hem doğrudan hem de dolaylı zorlamayı içerir.
İkinci bir tür dolaylı etki, atmosferdeki bu gazları içeren kimyasal reaksiyonlar sera gazlarının konsantrasyonlarını değiştirdiğinde meydana gelir. Örneğin, atmosferdeki metan olmayan uçucu organik bileşiklerin (NMVOC'ler) yok edilmesi ozon üretebilir. Dolaylı etkinin boyutu, büyük ölçüde gazın nereye ve ne zaman yayıldığına bağlı olabilir.
Metanın CO2 oluşturmanın yanı sıra dolaylı etkileri de vardır. Atmosferde metanla tepkimeye giren ana kimyasal hidroksil radikalidir (OH), bu nedenle daha fazla metan, OH konsantrasyonunun azalması anlamına gelir. Etkili bir şekilde, metan kendi atmosferik ömrünü ve dolayısıyla genel ışıma etkisini arttırır. Metanın oksidasyonu hem ozon hem de su üretebilir; ve normalde kuru stratosferde önemli bir su buharı kaynağıdır. CO ve NMVOC'ler okside olduklarında CO2 üretirler. OH'yi atmosferden uzaklaştırırlar ve bu da daha yüksek metan konsantrasyonlarına yol açar. Bunun şaşırtıcı etkisi, CO2'nin küresel ısınma potansiyelinin CO2'ninkinin üç katı olmasıdır. NMVOC'leri karbondioksite dönüştüren süreç aynı zamanda troposferik ozon oluşumuna da yol açabilir. Halokarbonlar, stratosferik ozonu tahrip ettikleri için dolaylı bir etkiye sahiptir. Son olarak, hidrojen stratosferik su buharı üretmesinin yanı sıra ozon üretimine ve CH4 artışına yol açabilir.

Dünyanın sera etkisine en büyük gaz olmayan katkı maddesi olan bulutlar da kızılötesi radyasyonu emer ve yayar ve dolayısıyla sera gazı ışınım özellikleri üzerinde bir etkiye sahiptir. Bulutlar, atmosferde asılı kalan su damlacıkları veya buz kristalleridir.

Her bir gazın sera etkisine katkısı, o gazın özelliklerine, bolluğuna ve neden olabileceği dolaylı etkilere göre belirlenir. Örneğin, bir metan kütlesinin doğrudan ışınım etkisi, 20 yıllık bir zaman çerçevesinde aynı karbondioksit kütlesinden yaklaşık 84 kat daha güçlüdür, ancak çok daha küçük konsantrasyonlarda mevcuttur, böylece toplam doğrudan ışıma etkisi şimdiye kadar daha küçük olmuştur. Bu durum kısmen de, ek karbon sekestrasyonunun yokluğunda daha kısa atmosferik ömrü olması nedeniyledir.
Öte yandan metan, doğrudan ışınım etkisine ek olarak, ozon oluşumuna katkıda bulunduğu için büyük, dolaylı bir ışıma etkisine sahiptir. Shindell vd. (2005), metanın iklim değişikliğine katkısının, bu etkinin bir sonucu olarak önceki tahminlerin en az iki katı olduğunu savunmaktadır.
Sera etkisine doğrudan katkılarına göre sıralandıklarında en önemlileri şunlardır:

Yukarıda listelenen ana sera gazlarına ek olarak, diğer sera gazları arasında sülfür hekzaflorür, hidroflorokarbonlar ve perflorokarbonlar bulunur (bkz. IPCC sera gazları listesi). Bazı sera gazları genellikle listelenmez. Örneğin, nitrojen triflorür yüksek bir küresel ısınma potansiyeline (GWP) sahiptir ancak yalnızca çok küçük miktarlarda mevcuttur.

Belirli bir gazın sera etkisinin belirli bir yüzdesine neden olduğunu söylemek mümkün değildir. Bunun nedeni, bazı gazların diğerleriyle aynı frekanslarda radyasyonu emmesi ve yaymasıdır, bu sebeple toplam sera etkisi basitçe her bir gazın etkisinin toplamına eşit değildir. Ek olarak, metan gibi bazı gazların, halen ölçülmeye çalışılan önemli dolaylı etkilerinin olduğu bilinmektedir.

Yaklaşık dokuz günlük bir atmosferde kalma süresine sahip olan su buharının yanı sıra, ana sera gazlarının atmosferi terk etmesi uzun yıllar alır. Sera gazlarının atmosferi terk etmesinin ne kadar sürdüğünü kesin olarak bilmek kolay olmasa da, başlıca sera gazları için tahminler vardır.
Bir türün atmosferik ömrü, atmosferdeki konsantrasyonundaki ani bir artış veya düşüşün ardından dengeyi yeniden sağlamak için gereken süreyi ölçer. Tek tek atomlar veya moleküller kaybolabilir veya toprak, okyanuslar ve diğer sular veya bitki örtüsü ve diğer biyolojik sistemler gibi bataklıklarda birikerek fazlalıkları arka plan konsantrasyonlarına indirgeyebilir. Bunu başarmak için geçen ortalama süre, ortalama yaşam süresidir.
Karbondioksitin değişken bir atmosferik ömrü vardır ve kesin olarak belirtilemez. Yayılan CO2'nin yarısından fazlası bir yüzyıl içinde atmosferden uzaklaştırılsa da, salınan CO2'nin bir kısmı (yaklaşık %20) binlerce yıl boyunca atmosferde kalır. Benzer sorunlar, çoğu CO2'den daha uzun ortalama ömre sahip diğer sera gazları için de geçerlidir, örn. N2O'nun ortalama atmosferik ömrü 121 yıldır.

Dünya, güneşten aldığı ışıyan enerjinin bir kısmını emer, bir kısmını ışık olarak yansıtır ve geri kalanını ısı olarak uzaya geri yansıtır veya yayar. Dünyanın yüzey sıcaklığı, gelen ve giden enerji arasındaki bu dengeye bağlıdır. Bu enerji dengesi değişirse, Dünya'nın yüzeyi ısınır veya soğur ve küresel iklimde çeşitli değişikliklere yol açar.
Bir dizi doğal ve insan yapımı mekanizma, küresel enerji dengesini etkileyebilir ve Dünya'nın iklimindeki değişiklikleri zorlayabilir. Sera gazları böyle bir mekanizma. Sera gazları, Dünya yüzeyinden yayılan enerjinin bir kısmını emer ve yayarak bu ısının atmosferin alt kısmında tutulmasına neden olur. Yukarıda açıklandığı gibi, bazı sera gazları atmosferde onlarca yıl hatta yüzyıllarca kalır ve bu nedenle Dünya'nın enerji dengesini uzun bir süre etkileyebilir. Işınım zorlaması, Dünya'nın enerji dengesini etkileyen faktörlerin etkisini (metre kare başına Watt cinsinden) ölçer; sera gazı konsantrasyonlarındaki değişiklikler dahil. Pozitif ışıma zorlaması net gelen enerjiyi artırarak ısınmaya yol açarken, negatif ışıma zorlaması soğumaya yol açar.
Yıllık Sera Gazı Endeksi (AGGI), NOAA'daki atmos

Wegener-Bergeron-Findeisen süreci (ya da "soğuk yağmur süreci"), bazı özel koşullar altında buz kristallerinin oluşumunu anlatır. Adını Alfred Wegener, Tor Bergeron ve Walter Findeisen'den alan süreçteki bu özel koşullar; çevre buhar basıncının, su üstündeki doygun buhar basıncı ile buz üstündeki alt doygunluk buhar basıncının arasında kaldığı bölgelerdeki karışık durum (aşırı soğumuş su ve buz karışımının karışık olarak bulunduğu) bulutlarında gözlenir. Bu özel çevre, sıvı su için azdoymuş fakat buz için aşırıdoymuş bir ortam olup, bunun sonuncunda, sıvı suyun aşırı hızlı buharlaşmasına ve buz kristallerinin buhar birikimi yoluyla hızlıca oluşmasına neden olur. Eğer buzun sayısal yoğunluğu sıvı suya göre daha düşükse, buz kristalleri hızla oluşup buluttan kopabilecek kadar büyüyebilir ve daha sonra alt tabaka sıcaklıkları yeterince yüksekse, eriyip yağmur damlalarına dönüşebilir.
Bergeron süreci, uygun koşulların oluştuğu durumlarda, büyük damlaların oluşması sürecinde daha etkili bir yöntemdir. Bu süreçte küçük damlalar daha çok büyük damlalar oluşur. Çünkü, sıvı su ile kristal buz arasındaki doygunluk basıncı farkı küçük damlalar (toplam kütleye katkı edebilecek kadar büyük damlalar) üzerine etkiyen doygunluk basıncının geliştirilmesinden daha baskındır. Parçacık (damla) boyutunu etkileyen diğer süreçler yağmur ve bulut fiziği altında incelenir.

Hava cephesi, hava yoğunluğu, rüzgar, sıcaklık ve nem gibi çeşitli özelliklerin farklı olduğu, hava kütlelerini ayıran bir sınırdır. Bu farklılıklar nedeniyle bozulan ve istikrarsız olan hava koşulları çoğunlukla sınırda ortaya çıkar. Örneğin, soğuk cepheler gökgürültülü fırtına bantları ve kümülonimbus yağışları getirebilirken veya fırtına hatları öncesinde oluşabilirken, sıcak cephelerden önce genellikle tabakalı yağış ve sis gelir. Yaz aylarında, kuru hatlar denilen daha ince nem değişimleri şiddetli hava koşullarını tetikleyebilir. Her zaman rüzgarın değişmesine rağmen bazı cephelerde hiç yağış görülmez ve bulutluluk azdır.
Soğuk cepheler genellikle batıdan doğuya doğru hareket ederken, sıcak cepheler kutuplara doğru hareket eder, ancak herhangi bir yön de mümkündür. Tıkanmış cepheler bu ikisinin melez birleşimidir ve sabit cepheler bunların hareketi sırasında durur. Soğuk cepheler ve soğuk tıkanıklıklar, sıcak cephelerden ve sıcak tıkanıklıklardan daha hızlı hareket eder çünkü arkalarındaki yoğun hava, sıcak havayı itebildiği gibi kaldırabilir de. Dağlar ve su kütleleri, atmosferik koşullar dışında cephelerin hareketini ve özelliklerini etkileyebilir. Hava kütleleri arasındaki yoğunluk zıtlığı azaldığında, örneğin eşit derecede sıcak bir hava kütlesi okyanusun üzerinden dışarı doğru aktıktan sonra, cephe kayma hattı denilen farklı rüzgar hızlarına sahip bölgeleri ayıran basit bir hatta dönüşebilir. Bu en çok açık okyanusta görülür.

Bergeron sınıflandırması, hava kütle sınıflandırmasının en yaygın kabul gören şeklidir. Hava kütle sınıflandırması üç harfle gösterilir: Cepheler, farklı türde veya kökende hava kütlelerini ayırır ve daha alçak basınç boşluklarındadır.

İlk harf nem özelliklerini açıklar;
c   c   kuru karasal hava kütleler için
m  m nemli deniz hava kütleleri için kullanılır.
İkinci harf kaynak bölgesinin termal özelliğini açıklar:
T   t tropikal için,
P   p kutup için,
A   A Kuzey kutbu için,
M   m muson için,
E   e ekvator bölgesi için,
S   s üst hava tabakaları için (atmosferdeki önemli ölçüde yukarıya doğru yükselmeyle oluşan kuru hava tabakası).
Üçüncü harf atmosfer istikrarını belirtir ve şu şekilde etiketlenir:
k  k hava kütlesi yerden daha soğuksa.
w w hava kütlesi yerden daha sıcaksa.

Bir hava kütlesinin sıcaklık ve nem oranı gibi bazı özellikleri hemen hemen homojendir. Hava kütleleri şu özelliklerine göre farklı sınıflara ayrılırlar:

Köken
Güzergâh
Havanın diverjans veya konverjans durumu.

Orijin ya da köken kavramı hava kütlesinin karasal ya da okyanussal olması durumudur. Okyanus havasının nem oranı oldukça yüksektir ve alçak katmanlarda doymuş olabilir. Karasal bir hava kütlesi ise görece kurudur.

Güzergâh hava kütlesinin izlediği yoldur. Örneğin kutupsal bir hava kütlesi küçük enlemlere doğru ilerlerken alttan ısınır ve kararsız hale gelir. Tropik bir hava kütlesi ise büyük enlemlere doğru ilerlerken alttan soğur ve daha kararlı hale gelir.

Diverjans yüksek basınç merkezinde (H) havanın çökerek yanlara dağılmasıdır. Konverjans ise alçak basınç merkezinde (L) havanın merkezde toplanarak yükselmesidir.

Sıcak ve soğuk hava kütleleri karşılaştığında sıcak hava kütlesi yüzeyde soğuk hava kütlesinin yerini alıyorsa sıcak cephe oluşur. Sıcak cephenin eğim oranı 1/150'dir. 600 nm genişliğinde dahi olabilir. Sıcak cephenin yüzeyde başladığı noktadan 200 nm ilerisine kadar yağış gerçekleşebilir. Genellikle stratiform bulutlar görülür. Virga görülebilir.
Sıcak cephe yaklaştığında basınç düşmeye başlar ve geçtikten sonra basınç düşmesi yavaşlar veya durur. Kuzey yarıkürede rüzgâr istikameti saat yönünde değişir (veer).
Karakteristikleri:

Stratiform (stratüs ailesinden) basamak basamak alçalan bulutlar
Basınç düşmesinin cephe geçtikten sonra durması veya yavaşlaması
Yağış artışı, görüş düşmesi, muhtemel sis
Rüzgâr istikameti saat yönünde ilerler
Sıcaklık artması

Dik bir cephe türüdür (1/50). Genişliği 30-50 nm'dir.
Karakteristikleri:

Kümüliform (kümülüs ailesinden) bulutlar görülür
Sıcaklık aniden düşer, işbâ düşer
Rüzgâr istikameti saat yönünde ilerler
Basınç düşer. Cephe geçtikten sonra artar

Hamburger veya sadece Burger, iki dilim yuvarlak sandviç ekmeği arasına yerleştirilen bir köfte, Amerikan peyniri ve marul ile yapılan sandviç türü. Genellikle ketçap, mayonez, turşu, soğan, domates, hardal ve bunun gibi değişik malzemelerin de ilavesi ile servis edilir. Yapımında kullanılan köfte genellikle kırmızı et olmakla beraber tavuk etinden (tavukburger) yapılanları da yaygın olarak tüketilmektedir. Ayrıca peynirli olanları (çizburger) de yapılmaktadır.
1932 yılında Amerikalı John T. Gregore tarafından patenti alınmış olsa da patent kavramının henüz tedavülde olmadığı Vietnam'da yüzyıllardır aynı formatta bir yiyecek olduğu sonradan anlaşılmıştır.
İsmini Almanya'nın Hamburg şehrinden almıştır.

Islak hamburger
Angus burger
Bufalo burger
Tereyağlı burger
Bøfsandwich
Çizburger
Boca Burger
Biber burger
Chori burger
Hindistan cevizi burgeri
Fat Boy
Hamdog
Jucy/Sulu Lucy
Yengeç Burger
Luther Burger
Naan burger
Patty Melt
Pirinç burgeri
Slider
Slopper
Slugburger
Tempeh burger
Vejetaryen burger
Hamburg bifteği
Burger
Salisbury bifteği
Sandviç

Burger King
Big King
Whopper
Burger King premium
McDonald's
Big Mac
Big N' Tasty
McDonald's Deluxe
Quarter Pounder
Filet-O-Fish
Wendy's
Big Classic
Diğer
Yumburger
Bacon Deluxe
Baconator

Hazırlanan yemekler listesi
Hamburger tarihi
Tarihî mutfaklar listesi
Hamburger Üniversitesi
Hamburger Helper

Nitrik asit, HNO3 kimyasal formülüne sahip oldukça aşındırıcı bir inorganik asittir. Kezzap olarak da bilinir. Saf hâldeki bileşik renksizdir. Ancak uzun süre bekleyen eski asitler azot oksitleri ve suya ayrışması nedeniyle sarı renge dönebilme özelliğindedirler. Piyasada bulunan nitrik asitlerin çoğu % 68'lik bir konsantrasyona sahiptir. Çözelti, %86'dan fazla HNO3 içerdiğinde, dumanlı nitrik asit olarak adlandırılır. Mevcut azot dioksit miktarına bağlı olarak, dumanlı nitrik asit ayrıca %86'nın üzerindeki konsantrasyonlarda kırmızı dumanlı nitrik asit veya %95'in üzerindeki  konsantrasyonlarda beyaz dumanlı nitrik asit olarak tanımlanır.
Nitrik asit, tipik olarak bir organik moleküle nitro grubunun eklenmesi olan nitrasyon için kullanılan ana reaksiyon maddesidir. Ortaya çıkan bazı nitro bileşikleri şok ve termik olarak hassas patlayıcı maddeler olsa da, bazıları mühimmat ve yıkımlarda kullanılacak kadar kararlıdır. Diğerleri ise daha kararlıdır ve mürekkep ve boyar maddelerde pigment olarak kullanılır. Nitrik asit, ayrıca kuvvetli bir oksitleyici madde olarak da yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Ticari olarak bulunan nitrik asit %68 HNO3 konsantrasyonunda bir azeotroptur. Bu çözelti, 1 atm'de 120.5 °C'lik bir kaynama sıcaklığına sahiptir. "Derişik nitrik asit" olarak bilinir. Saf derişik nitrik asit oda sıcaklığında renksiz bir sıvıdır.
İki katı hidratı bilinmektedir; monohidrat (HNO3•H2O veya [H3O]NO3) ve trihidrat (HNO3•3H2O).
Daha eski yoğunluk ölçeği olarak, bazen 42° Baumé derişik nitrik asit olarak da tanımlanır.

Nitrik asit, ısı veya ışık ayrışmasına maruz kalır ve bu nedenle genellikle kahverengi cam şişelerde saklanır:

4 HNO3 → 2 H2O + 4 NO2 + 2 O2
Bu reaksiyon sonucu üretilen azot oksitler, asit içinde kısmen veya tamamen çözündüğü için sıvının üzerindeki buhar basıncında göz ardı edilemeyecek bazı değişikliklere neden olabilir.
Azot dioksit (NO2) yüksek sıcaklıklarda nitrik asit içinde çözünerek, asidi sarı veya hatta kırmızı renge dönüştürür. Saf asit, havaya maruz kaldığında beyaz duman çıkarmaya meyilliyken, azot dioksit çözünmüş asit kırmızımsı kahverengi buharlar verir ve bu da "kırmızı dumanlı nitrik asit" ve "beyaz dumanlı nitrik asit" adlarına yol açar. Azot oksitler (NOx) nitrik asit içinde çözünür.

Ticari kalitede dumanlı bir nitrik asit %98 HNO3 içerir ve yoğunluğu 1.50 g/cm3'tür. Bu kalitedeki asit patlayıcı madde endüstrisinde sıklıkla kullanılır. Susuz asit kadar uçucu veya aşındırıcı değildir ve yaklaşık 21.4 M konsantrasyonuna sahiptir.
Kırmızı dumanlı nitrik asit, çözeltiyi kırmızımsı kahverengi bir renkle terk eden önemli miktarlarda çözünmüş azot dioksit (NO2) içerir. Çözünmüş azot dioksit nedeniyle, kırmızı dumanlı nitrik asidin yoğunluğu 1.490 g/cm3'ten daha düşüktür.
Katkılı dumanlı nitrik asit, %0.6 - 0.7 hidrojen florür (HF) ilave edilerek yapılabilir. Bu florür metal tanklarda korozyon direnci için eklenir. Florür, metali koruyan bir metal florür tabakası oluşturur.

Beyaz dumanlı nitrik asit, saf nitrik asit, susuz nitrik asite çok yakındır. Analiz derecesi olarak %99.9 nitrik asit şeklinde bulunmaktadır. Beyaz dumanlı nitrik asit için bir spesifikasyon, maksimum %2 suya ve maksimum %0.5 çözünmüş NO2'e sahip olmasıdır. Susuz nitrik asit, 1.513 g/cm3  yoğunluğa ve yaklaşık 24 molar konsantrasyona sahiptir. Susuz nitrik asit, −42 °C'de katılaşıp beyaz kristaller oluşturan 1.512 g/cm3  yoğunluğa sahip renksiz bir akışkan sıvıdır. NO2 ve suya ayrıştığında, sarı bir renk alır. 83 °C'de kaynar. Genellikle basınç oluşumuna izin vermek için tepe boşluğunun iki katı hacmine sahip kırılmaz bir amber cam şişede saklanır. Ancak bu önlemler bile yeterli olmaz ve basıncı azaltmak için şişenin aylık olarak havalandırılması gerekir.

N–O bağlarından ikisi eşdeğer olup nispeten kısadır (bu rezonans teorileri ile açıklanabilir; doğal biçimler bu iki bağda çift bağ karakteri gösterir, bu da tipik N–O bağlarından daha kısa olmalarına neden olur). O atomu da bir protona bağlandığı için üçüncü N–O bağı uzamaktadır.

Nitrik asit, normal olarak oda sıcaklığında kuvvetli asit olarak kabul edilir. Asit ayrışma sabitinin değeri konusunda bazı anlaşmazlıklar olsa da, pKa değeri genellikle −1'den düşük olarak bildirilmektedir. Bu, seyreltilmiş çözeltideki nitrik asidin aşırı asidik çözeltiler dışında tamamen ayrıldığı anlamına gelir. pKa değeri 250 °C'de 1'e yükselir.
Nitrik asit, sülfürik asit gibi daha kuvvetli bir asidin karşısında bir baz görevi görebilir:

HNO3 + 2 H2SO4 ⇌ NO+2 + H3O+ + 2 HSO-4; Denge sabiti: K ≈ 22
Nitronyum iyonu, NO+2, aromatik nitrolama reaksiyonlarında aktif bir reaksiyon maddesidir. Nitrik asit hem asidik hem de bazik özelliklere sahip olduğundan, suyun kendiliğinden iyonlaşmasına benzer bir otoprotoliz reaksiyonuna uğrayabilir:

2 HNO3 ⇌ NO+2 + NO-3 + H2O

Nitrik asit çoğu metalle reaksiyona girer. Ancak reaksiyonun ayrıntısı, asit konsantrasyonuna ve metalin doğasına bağlıdır. Seyreltik nitrik asit, çoğu metalle olan reaksiyonunda tipik bir asit gibi davranır. Magnezyum, mangan ve çinko H2 serbest bırakır:

Mg + 2 HNO3 → Mg(NO3)2 + H2  (Magnezyum nitrat)
Mn + 2 HNO3 → Mn(NO3)2 + H2  (Mangan(II) nitrat)
Nitrik asit, bakır ve gümüş gibi aktif olmayan metalleri oksitleyebilir. Aktif olmayan veya daha az elektropozitif metaller ile olan bu reaksiyon ürünleri sıcaklığa ve asit konsantrasyonuna bağlıdır. Örneğin, bakır, 3: 8 stokiyometri oranı ile oda sıcaklığında seyreltik nitrik asit ile reaksiyona girer: 

3 Cu + 8 HNO3 → 3 Cu2+ + 2 NO + 4 H2O + 6 NO-3
Ortaya çıkan azot monoksit, azot dioksit vermek üzere atmosferik oksijen ile reaksiyona girebilir. Daha derişik nitrik asit ile, azot dioksit doğrudan 1: 4 stokiyometri oranındaki bir reaksiyonda oluşur:

Cu + 4 H+ + 2 NO-3 → Cu2+ + 2 NO2 + 2 H2O
Nitrik asit ile olan reaksiyonlarında metallerin çoğu, karşılığı olan nitratları verir. Bazı yarı metaller ve metaller oksitleri verir; örneğin, Sn, As, Sb ve Ti sırasıyla SnO2, As2O5, Sb2O5 ve TiO2 olarak oksitlenir.
Saf altın ve platin grubu metaller gibi bazı değerli metaller nitrik asit ile reaksiyona girmez. Ancak, saf altın derişik nitrik asit ve hidroklorik asit karışımı olan kral suyu ile reaksiyona girer. Bununla birlikte, renkli altın gibi altın bakımından nispeten düşük bazı altın alaşımlarında bulunan daha az soy metaller (Ag, Cu, ...) nitrik asit tarafından kolayca oksitlenebilir ve çözülebilir. Bu da altın alaşımlı yüzeyin renk değişikliklerine yol açar. Nitrik asit, kuyumcu dükkanlarında düşük altın alaşımlarını (< 14 ayar) hızlı bir şekilde tespit etmek ve altın saflığını hızla değerlendirmek için ucuz bir araç olarak kullanılır.
Kuvvetli bir oksitleyici madde olan nitrik asit birçok ametal bileşiklerle şiddetle reaksiyona girer ve reaksiyonlar patlayıcı olabilir. Asit konsantrasyonuna, sıcaklığa ve ilgili indirgeyici maddeye bağlı olarak, son ürünler değişken olabilir. Reaksiyon, soy metal serileri ve bazı alaşımlar hariç tüm metallerle gerçekleşir. Genel bir kural olarak, oksitleyici reaksiyonlar öncelikle derişik asit ile meydana gelir ve azot dioksit (NO2) oluşturur. Bununla birlikte, nitrik asidin güçlü oksitleyici özellikleri doğası gereği termodinamiktir. Ancak, bazen yükseltgenme reaksiyonları kinetik olarak tercih edilmez. Küçük miktarlarda nitröz asit (HNO2) varlığı reaksiyon hızını büyük ölçüde artırır.
Krom (Cr), demir (Fe) ve alüminyum (Al) seyreltik nitrik asit içerisinde kolayca çözünmesine rağmen, derişik asit, metal kütlesini daha fazla oksidasyondan koruyan bir metal oksit tabakası oluşturur. Bu koruyucu tabakanın oluşumuna pasifleştirme denir. Tipik pasifleştirme konsantrasyonları hacimce %20 - 50 arasında değişir (bkz. ASTM A967-05). Derişik nitrik asit tarafından pasifleştirilen metaller demir, kobalt, krom, nikel ve alüminyum'dur.

Kuvvetli bir oksitleyici asit olan nitrik asit, birçok ametal bileşiklerle şiddetle reaksiyona girer ve reaksiyonlar patlayıcı olabilir. Hidroksil grubu tipik olarak su oluşturmak için organik molekülden bir hidrojeni çıkarır ve geri kalan nitro grubu hidrojenin yerini alır. Organik bileşiklerin nitrik asit ile nitrolanması, nitrogliserin, nitroselüloz ve trinitrotoluen (TNT) gibi birçok yaygın patlayıcı maddelerin sentezinin birincil yöntemidir. Çok daha az kararlı yan ürünler mümkün olduğundan, bu reaksiyonlar dikkatlice termal olarak kontrol edilmeli ve yan ürünler istenen ürünü izole etmek için uzaklaştırılmalıdır.
Azot, oksijen, soy gazlar, silisyum ve iyot dışındaki halojenler hariç ametal elementlerle olan reaksiyon, genellikle seyreltik asit için azot monoksit ve derişik asit için azot dioksit oluşumu ile, onları asit olarak en yüksek yükseltgenme seviyelerine yükseltger.

Cgrafit + 4 HNO3 → CO2 + 4 NO2 + 2 H2O
ya da

3 Cgrafit + 4 HNO3 → 3 CO2 + 4 NO + 2 H2O
Derişik nitrik asit I2, P4 ve S8'I sırasıyla HIO3, H3PO4 ve H2SO4'e yükseltger. Grafit ve amorf karbon ile reaksiyona girmesine rağmen, elmas ile reaksiyona girmez; elması oksitlediği grafitten ayırabilir.

Nitrik asit proteinlerle reaksiyona girerek, sarı renkli nitratlanmış ürünler oluşturur. Bu reaksiyon ksantoproteik reaksiyonu olarak bilinir. Bu test, test edilen maddeye derişik nitrik asit ilave edilerek ve daha sonra karışımın ısıtılmasıyla gerçekleştirilir. Aromatik halkalara sahip amino asitler içeren proteinler varsa, karışım sararır. Amonyak gibi bir baz eklendikten sonra renk turuncuya döner. Bu renk değişikliklerine proteindeki nitratlı aromatik halkalar neden olur. Asit, epitel hücrelerine temas ettiğinde ksantoproteik asit oluşur. Kişisel lokal cilt rengi değişiklikleri, nitrik asitle çalışırken yetersiz güvenlik önlemlerinin bir göstergesidir.

Nitrik asit, azot dioksit (NO2)'in suyla olan reaksiyonu ile yapılır.

4 NO2 + 2 H2O → 2 HNO3 + NO + NO2 + H2O
Veya, sadeleşmiş formülü:

3 NO2 + H2O → 2 HNO3 + NO
Genellikle, reaksiyon tarafından üretilen azot monoksit, ilave azot dioksit üretmek üzere havadaki oksijen tarafından yeniden oksitlenir.
Hidrojen peroksit içinden azot dioksit geçirilmesi, asit verimini artırmaya yardımcı olabilir.



Savan ya da savana tropik yağmur ormanları ile kuru çöller arasındaki geçiş bölgesinde yer alan geniş çayırlara denir. Kurak mevsimin uzun sürdüğü tropikal bölgelerde, tek tük ağaçlar serpili büyük çayırlardan oluşan bir bitki topluluğudur. Güney Afrika'da ve Doğu Afrika'da başlıca bitki topluluğu olan savan, boyları yer yer iki metreyi bulabilen köksaplı bitkilerden ve buğdaygillerden oluşur. Bu bölge dünyanın en ilginç yabani hayvan türlerinden bazılarının yaşaması için uygun bir ortam sağlar. Ana'nın görece kurak stepleri ile Kuzey Amerika'nın geniş çayırları da otlak olarak kullanılan alanlardandır.
Coğrafi bölgelerin kesin sınırları olmadığından bunlar geçiş bölgeleriyle çevrilidir. Bu durum bitki örtüsü kuşakları için de geçerlidir. Büyük ormanların yetişmesi için yeterli olmamakla birlikte belirli ölçüde yağış alan bölgelerde geniş çayırlar uzanır. Bu çayırlara tropik bölgelerin daha az yağış alan kesimlerinde ve astropik bölgelerde savan (Karayip Yerlileri'nin dilindeki bir sözcükten türetilmiştir), kıtaların iç kesimlerinde ise step denir.
Tropikal iklim bölgelerinde görülen uzun boylu ot topluluklarıdır. Geniş alan kaplayan savanlar içerisinde kurakçıl tek tek ağaçlara veya ağaç kümelerine de rastlanır. Savanların görüldüğü yerlerde yazlar yağışlı, kışlar kurak geçmektedir. Ortalama yıllık yağış miktarı 1500 mm civarındadır. Yaz yağışlarına bağlı olarak yeşeren bu otlar; kış mevsiminin kurak geçmesinden dolayı sararır. Tropik yağmur ormanlarında görülmektedir. Bu iklimde çok çeşitli hayvanlar bulunur.

Siklon (Cyclone), atmosferde bir alçak basınç alanı çevresinde hızla dönen rüzgârların oluşturduğu şiddetli fırtınadır. Siklonlar güney yarımkürede saat yönünde, kuzey yarımkürede aksi istikamette dönerler.
Sapatik siklonlar ve ekstratropik siklonlar olmak üzere iki tür siklon vardır. Bu siklonlar bir alçak basınç merkezi etrafında saate ters yönde hareket eden rüzgarlara sahiptir. Birbirlerinden bazı farkları vardır.

Tropik siklonlar okyanuslar üzerinde oluşur. Fırtına merkezi çevre havasından daha sıcaktır. Cepheleri yoktur. En kuvvetli rüzgarlar yeryüzü yakınındadır. Tropik siklonlar daha çok yaz mevsimlerinde etkilidir.

Tropikler dışında oluşurlar. Fırtınanın merkezi çevre havasından daha soğuktur. Cepheleri vardır. En kuvvetli rüzgarları daha üst atmosferdedir. Ekstratropik siklonlar özellikle kış mevsimi boyunca etkilidir.
Kısaca birbirlerinden oluşum yerleri, güçleri ve etki süreleri farklıdır. Burada rüzgarlar alçak merkez etrafında saat yönünün tersinde eserler. Böylece sıcak hava yükselir. Yükselen hava ortamın nem oranı durumuna göre her 100 m yükseklikte 0.6-1.0 derece arasında soğur. Havanın soğumasıyla içindeki buhar yoğunlaşmaya başlar ve böylece bulut oluşumlarına yol açarken açığa çıkan gizli ısı bulutun gelişmesini sağlar.

Siroko (Katalanca: Xaloc, Yunanca: Σορόκος), Büyük Sahra çölünde oluşan ve Akdeniz'i geçerek Güney Avrupa'yı etkileyen sıcak ve kuru rüzgârdır. (Güney yönden gelen darbeler ve toz ve kum Avrupa'ya ulaşabilir.)
Göze çarpan en büyük özelliği güney yönlerden gelen sıcak çöl rüzgârlarının getirdiği (özellikle Sirte kıyılarından) kum fırtınaları ve çok zayıf görüş şartlarıdır.
Şiddeti genellikle deniz üzerinde azalır. Akdeniz nispeten serin olduğundan kararlı bir alt katman oluşur ve sıcaklık bu katman üzerinde zamanla özelliğini yitirir. Malta tarafındaki gemi raporlarında rüzgâr hızı 10 Knot, deniz suyu 16 °C olarak verilmektedir. Öte yandan Kuzey Sicilya sahillerinde Fön rüzgârı benzeri şiddetli sıcak rüzgârlar görülebilir.
Oluşan sert biçimli soğuk cephe batıdan kuzeybatıya kadar yönlerden ağır sağnaklar (squalls) meydana getirir. Bu sağnaklardan sonra siroko durumu sona erer.
Bu arada Balear Adaları'na kadar olan bölge ve Afrika sahili, Korsika ve Sardinya çevresinde 9 – 10 Beaufort şiddetinde kuvvetli NW fırtınaları görülebilir.
Daha sonra alçak basınç Macaristan üzerinden Güney Baltık Denizine doğru ilerler. Soğuk cephe 24 saat içinde Girit, Tobruk üzerine ulaşmıştır.

Sirrüs (cirrus; Ci), yüksek seviyede (5–13 km) stratiform (katman) bir buluttur. 10 temel bulut tipi arasında en yüksek olanıdır. İpliksi, beyaz; yamalar halinde veya ince şeritler halindedir. Lifli ve ipeksi bir görünüme sahiptir.

Tümüyle buz kristallerinden meydana gelir. Çoğunlukla beyaz ve bazen açık gri renkteki sirrüs bulutu ince yapısı nedeniyle güneş ışığını kolaylıkla geçirir, gölge bırakmaz. Çoğu zaman yaklaşmakta olan bir cephe sisteminin veya tropikal siklonunun işareti olarak kabul edilir. Fakat, kümülonimbüs bulutlarının örs kısmında da oluşabilir. İpliksi ve tül biçimde gökyüzüne dağılan sirrüs bulutları, jet akımlarının yönü akımının yönüne göre gökyüzünde dağılırlar. Troposferin üst seviyelerinde rüzgarın saatteki hızı 150 ile 200 km hızda estiğinden ve sirrüsler de böylesi fırtınalar içinde oluştuklarından aynı yerde çok uzun süre kalmaz.

Sirrüs fibratus
Sirrüs unkinus
Sirrüs spissatus
Sirrüs kastellanus
Sirrüs flokküs

İntortus
Radiatus
Vertebratus
Duplikastus

Sis, yatay görüş mesafesini 1 km'nin altına düşüren bir hava olayıdır. Stratüs bulutlarının yerde veya yere yakın seviyede oluşması olarak da bilinir. Hava içindeki su buharının yoğuşması veya donarak kristalleşmesi sonucu ortaya çıkan çok küçük su damlacıkları veya buz kristallerinden meydana gelir. Görüşü fazla düşürmeyen hafif sise pus denir.
Sisin içinde çisenti biçiminde çok hafif yağış olabilir. Güneşe engel olduğu için gündüz sıcaklıklarının artmasını engeller; deniz, kara ve hava ulaşımını büyük ölçüde olumsuz etkileyebilse de estetik görünüm sağlayabilir ve zirai açıdan faydalıdır.

Açık ve durgun gecelerde ısı kaybı sebebiyle yeryüzünde hava soğur. Bu soğuk hava özellikle çukurluk alanlarda, vadi ve ovalarda yoğun olduğu için çöker. Yerden yukarı doğru yükseklik arttıkça atmosferde ters bir sıcaklık dağılımı ortaya çıkar, buna enverziyon denir. Enverziyonla beraber yükseklik arttıkça sıcaklık da artar. Eğer aşağıdaki soğuk havanın sıcaklığı, yukarı seviyedeki daha sıcak havanın çiğ noktasını yakalarsa sis meydana gelir. Genellikle gece başlar, gündüz hava ısınınca öğleden sonraya doğru ortadan kalkar. Bazen durgun havalarda günboyu etkili olabilir. Radyasyon sisi karasal bölgelerde görülür.
Radyasyon sisinin oluşması için ideal şartlar şunlardır:

Bulutsuz bir gece
Nemli hava
Hafif rüzgâr (5-7 knot/9-13 km)

Sıcak ve nemli havanın soğuk bir yüzey üzerine hareketi ile soğuyarak içeriğindeki su buharının yoğunlaşması sonucu oluşan sislerdir. Adveksiyon havanın kısaca yatay hareketi demektir.

Rüzgârla taşınan hava kütlesinin dağ veya tepe yamacı boyunca yükselerek soğuması neticesinde oluşan sistir. Özellikle havanın çok nemli olduğu günlerde görülür.

Karşılaşan iki farklı hava kütlesinden sıcak olanın soğuk olan üzerinde yükselerek soğuması neticesinde oluşan sislerdir. Genellikle sıcak cephelerde görülür çünkü sıcak cephe, soğuk cepheye göre ağır hareket eder.

Dondurucu sis, sıvı sis damlacıklarının yüzeyde donarak beyaz yumuşak veya sert kırağı oluşturduğunda oluşur. Bu alçak bulutlara maruz kalan dağ zirvelerinde çok görülür. Dondurucu yağmura eşdeğerdir ve esasen bir dondurucunun içinde oluşan ve "donmayan" buzun aynısıdır. "Dondurucu sis" terimi, su buharının süper soğutulmuş olduğu ve havayı çok hafif kara benzer küçük buz kristalleriyle doldurduğu sis anlamına da gelir. Sanki "bir avuç almak" mümkünmüş gibi sisi "somut" kılar gibidir.

Batı Amerika Birleşik Devletleri'nde, dondurucu sise bazen pogonip denir. Genellikle soğuk kış mevsimlerinde derin dağ vadilerinde oluşur. Pogonip kelimesi, İngilizcede "bulut" anlamına gelen Shoshone paγinappi̵h kelimesinden türetilmiştir. Aralık takvimindeki "The Old Farmer's Almanac" 'da "Pogonip'e Dikkat Edin" ifadesi düzenli olarak yer alır. Jack London antolojisi Smoke Bellewde ana karakterleri çevreleyen ve içlerinden birini öldüren bir pogonipi anlatır.
Bu olay, sıcaklıkların -12 ila -1 °C aralığında olduğu kuzeybatı Büyük Okyanus'un iç kesimlerinde de çok olur. Columbia Platosu, bazen üç haftaya kadar süren sıcaklığın tersine dönmesi nedeniyle çoğu yıl bu doğa olayını yaşar. Sis genelde Columbia Nehri çevresinde oluşmaya başlayarak büyür, bazen Oregon, LaPine'e kadar uzak, nehrin güneyine ve Washington'un merkezine doğru neredeyse 240 km kadar karayı kaplar.
Donmuş sis (buz sisi de denir), damlacıkların donmuş son derece küçük kristaller halinde havada buz oluşturduğu her türlü sistir. Genelde bu, yalnızca Arktika ve Antarktika bölgelerinde ve yakınlarında olan -35 °C veya daha az sıcaklıklar gerektirir. En çok, otomobil egzozunda ve ısıtma ve elektrik üretiminden kaynaklanan yanma ürünlerinde bulunan su buharının donmasıyla oluşan kentsel alanlarda görülür. Kentsel buz sisi aşırı derecede yoğunlaşabilir ve sıcaklık yükselene kadar gece gündüz devam eder. Gökyüzünden düşen son derece küçük miktarlarda buz sisi, genellikle Utqiaġvik, Alaska'da bildirilen Elmas tozu denilen bir yağış türü oluşturur. Buz sisi genellikle ışık sütunu görsel doğa olayına neden olur.

Meteoroloji genel müdürlüğü web sitesi

Asya'nın kuzeyinde yer alan Sibirya, 12.800.000 km²'lik yüzölçümüyle Rusya'nın yüzde 60'tan fazlasını kaplar. Batıda Ural Dağları'ndan doğuda Büyük Okyanus'a kadar uzanır. Kuzeyinde Arktik Okyanusu vardır. Sibirya'nın güneyinde, batıdan doğuya doğru, Kazakistan, Moğolistan ve Çin yer alır. Sibirya'nın nüfusu yaklaşık 40 milyondur.
Sık ormanları, büyük ırmakları, buzlarla kaplı ovalarıyla ünlü bu bölge, doğa koşulları yüzünden yüzyıllar boyunca gelişememiş ve nüfusu artmamıştır. Sibirya'da kışlar uzun ve çok soğuk, yazlar ise kısa ve çok sıcak geçer. Dünyanın en soğuk yerlerinden biri olarak bilinen Antarktika kıtasında kışları sıcaklık -89,2 °C'ye, Sibirya'nın kuzeydoğusundaki Verhoyansk'ta -67,7 ve Oymyakon'da -72,3 °C'ye kadar düşer.
Sibirya'nın en kuzeyinde tundralar yer alır. Buralardaki kış dokuz ay sürer ve yazın yalnızca toprağın üzerindeki buzlar erir. Daha güneyde iğneyapraklı ağaçlardan oluşan ve tayga adı verilen geniş orman kuşağına rastlanır.
Sibirya doğal yapısına göre batıdan doğuya doğru üç ana bölüme ayrılır. Ural Dağları'nın doğusundan başlayan Batı Sibirya Ovası geniş bataklıklarla kaplıdır. Obi Irmağı ve kolları bu ovadan geçer. Orta Sibirya Yaylası batıda Yenisey Nehri'nden doğuda Lena Irmağı'na kadar uzanır. Büyük bölümü deniz düzeyinden 450 metre yüksekliktedir. Güneyde Moğolistan sınırına doğru yüzey engebelidir. Bu bölgede yer alan Baykal Gölü, Asya ve Avrupa'daki tatlı su göllerinin hepsinden daha derindir (1.620 metre). "Sovyet Uzakdoğusu" adıyla bilinen Doğu Sibirya Yaylası'nda ise dağlar, sıradağlar, yaylalar ve kuzeye doğru uzanan vadiler bulunur. Sibirya'daki bütün büyük ırmaklar kuzeye doğru akar.

Kışlar soğuk ve yağışlıdır. En fazla kar yağışı görülür.
Kışlar çok uzun sürer (6-8 ay).
Türkiye'de karasal iklim bariz olarak Doğu Anadolu Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde görülür. Türkiye'de görülen iklim step iklimidir fakat Türkiye'nin özel konumu sebebi ile karasal iklim gibidir.
Bitki örtüsü bozkırdır.
Yıllık yağış miktarı 500–600 mm dolayındadır.
Yıllık sıcaklık ortalaması 50-60 °C'dir.
Yıllık Sıcaklık Ay Ortalaması 25-30 °C'dir.
En Sıcak Ay Ortalaması 30 °C'dir.
En Soğuk Ay Ortalaması -2-13 °C'ye kadar düşer.

Görüldüğü yerler: Asya ve Amerika'nın Kuzeyinde, Grönland Adası'nın Güney kıyıları.
Yağışlar çok azdır.
Kış sıcaklık ortalamaları -45 °C kadar düşer.
Topraklar 100 m derine kadar donmuştur.
Tabii bitki örtüsü çalı, yosun ve yazın yeşeren kurakçıl otlardan oluşan tundradır.
Yıllık yağış miktarı 200–250 mm civarındadır
Genel olarak 65-80 derece enlemleri arasında görülür.
Sıcaklığın çok düşük olduğu bir iklimdir.
Bu iklimde en sıcak ayın ortalaması dahi 10 dereceyi geçmez.
En fazla yağış yaz aylarında görülür.
Orta kuşaktaki yüksek dağlarda da etkili olmaktadır.
En az yağış kış mevsiminde görülür.
En Sıcak Ay Ortalaması 2 °C derecedir
En Soğuk Ay Ortalaması -36-50 °C dereceye kadar düşmektedir

Sıcaklık her zaman 4 °C'nin altındadır.
En sıcak ay 6 °C'nin altındadır.
Çok soğuk buzul bölgelerdir.
Zemin, yıl boyunca karla kaplıdır.
70 Kuzey ve 65 Güney paralellerinde görülür.
Yaşam koşulları elverişli değildir.
Karlar ve buzullarla kaplı kutup bölgelerinde görülür.
Sıcaklık ortalaması yıl boyunca 0 derecenin altındadır.
Sıcaklık çoğu zaman -90 dereceye, hatta daha da altına iner.
Yağışlar son derece az ve kar şeklindedir.
Bitki örtüsü yoktur.

Sülfürik(VI) asit ya da halk arasında bilinen ismi ile zaç yağı, H2SO4, güçlü bir mineral asididir. Olası kâşifi 8. yüzyıl simyacısı Cabir bin Hayyan tarafından yenime uğratıcı, renksiz ve yoğunluğu yüksek sıvı olarak tanımlanmıştır. Suda her konsantrasyonda çözünebilir. Büyük ölçüde korozif oluşu, güçlü asidik yapısından ve dehidrasyon özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Çok önemli bir kimyasal madde olan sülfürik asit sanayide değme yöntemi ya da kurşun odalar yöntemi ile üretilir. Bu yöntemlerde kükürt dioksit çeşitli katalizörler(vanadyum pentoksit) eşliğinde oksijenle yükseltgenerek kükürt triokside dönüştürülür ardından kükürt trioksit suyla tepkimeye sokularak sülfürik asit elde edilir. Sülfürik asit çeşitli derişimleri halinde gübre, pigment, boyar madde, patlayıcı madde, ilaçlama, inorganik tuz ve petrol arıtım ve metalurji işlemlerinde kullanılır. Ayrıca çeşitli pillerin yapımında da sülfürik asitten yararlanılır. Halk arasında "akü asidi" diye bilinir. Elektriği iletir. Suda çözündüğünde çok yüksek ısı çıkar.
Piyasada satılan sülfürik asitler çoğunlukla yüzde 78,93 ya da 98'liktir.

Sülfürik asit metallere sülfat iyonu vererek metal sülfat oluşumu sağlar.

Demir ve sülfürik asit tepkimesi

  
    
      
        
          2
          
          Fe
          +
          3
          
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          
            SO
            
              4
            
            
              
            
          
          
            =
          
          
            Fe
            
              2
            
            
              
            
          
          
            
              (
              
                SO
                
                  4
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          3
          
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2Fe + 3H2SO4 = Fe2(SO4)3 + 3H2}}}
  

Alüminyum ve sülfürik asit tepkimesi

  
    
      
        
          2
          
          Al
          +
          3
          
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          
            SO
            
              4
            
            
              
            
          
          
            =
          
          
            Al
            
              2
            
            
              
            
          
          
            
              (
              
                SO
                
                  4
                
                
                  
                
              
              )
            
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          3
          
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2Al + 3H2SO4 = Al2(SO4)3 + 3H2}}}
  

Çinko ve sülfürik asit tepkimesi

  
    
      
        
          Zn
          +
          H
          2
          
          SO
          4
          
          
            =
          
          ZnSO
          4
          
          +
          H
          2
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Zn + H 2 SO 4 = ZnSO 4 + H 2}}}
  

Sülfürik asit kükürt ve karbon ile tepkimeye girer

  
    
      
        
          C
          +
          2
          
          H
          2
          
          SO
          4
          
          
            =
          
          CO
          2
          
          +
          2
          
          SO
          2
          
          +
          2
          
          H
          2
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {C + 2H 2 SO 4 = CO 2 + 2 SO 2 + 2H 2 O}}}
  

  
    
      
        
          S
          +
          2
          
          H
          2
          
          SO
          4
          
          
            =
          
          3
          
          SO
          2
          
          +
          2
          
          H
          2
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {S + 2H 2 SO 4 = 3 SO 2 + 2H 2 O}}}
  

Sodyum klorür ile tepkimeye girerek hidrojen klorür üretimini sağlar.

  
    
      
        
          2
          
          NaCl
          +
          H
          2
          
          SO
          4
          
          
            =
          
          Na
          2
          
          SO
          4
          
          +
          2
          
          HCI
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2NaCl + H 2 SO 4 = Na 2 SO 4 + 2HCI}}}
  

Sülfürik asit bez kumaş şeker gibi maddelerle tepkime verdiğinde siyah kül benzeri bir renk açığa çıkarır.

Sülfürik asit renksiz, yağımsı bir sıvıdır. Konsantre sülfürik asit, kütlece %96,98 oranında H2SO4 içerir. Özelliklerinden biri de, suya yakın bir madde olmasıdır. Konsantre sülfürik asit, birçok organik maddeden suyu çeker ve ısıveren (egzotermik) bir tepkime oluşturur. Bu özelliğinden dolayı, temas edildiğinde cilde büyük zararlar verebilir. Yine aynı sebepten dolayı, sülfürik asiti seyreltme işlemi çok dikkatli yapılmalıdır. 1 mol sülfürik asit bol miktarda suya eklendiğinde, yaklaşık 880 kJ enerji açığa çıkar. Konsantre sülfürik asitin içine su eklemek çok tehlikelidir. Çünkü su, yüksek ekzotermik tepkimeden dolayı asitin üstünde kabarcıklar oluşturarak, çok ani bir şekilde kaynar. 
H2SO4 kimya endüstrisinde en çok üretilen ve kullanılan maddelerden biridir. Tarım endüstrisinde büyük miktarlarda asit, kalsiyum fosfat Ca3(PO4)2 gibi çözünmeyen fosfat kayalarından, çözünebilir kalsiyum dihidrojen fosfat elde etmek için kullanılır. Sülfürik asit üretiminde kullanılan endüstriyel metodun adı “değme işlemi”dir. İlk adımda, sülfür ve sülfitlerin yanmasıyla kükürt dioksit oluşturulur. Sülfürik asit piyasada drenaj temizleyici ve akülerde karşımıza çıkmaktadır.
S8 (g) + 8 O2 (g) → 8 SO2 (g)      (ΔH° = -2374 kJ/ç.mol)
2 H2S (g) + 3 O2 (g) → 2 SO2 (g) + 2 H2O (g)      (ΔH° = -1037 kJ/mol)
Sülfür dioksit daha fazla oksijenle tepkimeye girerek sülfür trioksit oluşturur, ama bu tepkime daha yavaş gerçekleşir. Kontak işleminde sülfür dioksit ve oksijen karışımı, platin metali veya vanadyum oksit katalizörleri yüzeyine temas ederek geçer.
2 SO2 (g) + O2 (g) → 2 SO3 (g)      (ΔH° = -226 kJ/mol)
Sülfürik asitin direkt çözünümü, sülfürik asit nemi oluşturur. Oluşan bu nem, suyla karıştırıldığında konsantre sülfürik asit elde edilir. Dikkat edilirse değme işlemindeki tepkimelerin ekzotermik olduğu görülür. Sülfürik asit üreten fabrikalar, açığa çıkan bu ısıdan da yararlanırlar.

Hangi konsantrasyonda olursa olsun, gözlerle teması tehlikelidir. Derişik sülfürik asit gayet kaşındırıcı olup, deride şiddetli yanıklar meydana getirir. Temas halindeki bölge göz duşu veya seyreltik baz ile yıkanmalıdır. Su ile yıkandığı takdirde ısı açığa çıkacaktır ve termal yanıklara sebebiyet verecektir.

Dünya dışında sülfürik asit Venüs gezegeninde karşımıza çıkmaktadır. Venüs atmosferinde oldukça kalın sülfürik asit bulutları bulunmaktadır. Bunlar yağmur olarak Venüs yüzeyine yağmaktadır.

Institut National de Recherche et de Sécurité. (1997). "Acide sulfurique". Fiche toxicologique n°30, Paris: INRS, 5 pp.
Handbook of Chemistry and Physics, 71st edition, CRC Press, Ann Arbor, Michigan, 1990.
Agamanolis DP. Metabolic and toxic disorders. In: Prayson R, editor. Neuropathology: a volume in the foundations in diagnostic pathology series. Philadelphia: Elsevier/Churchill Livingstone, 2005; 413-315.

Süper hücre (İngilizce: Supercell), atmosferin yukarı seviyelerindeki açısal rüzgâr yön değişiminin fazla olduğu aşırı termodinamik kararsızlığa bağlı olarak dikey rüzgârların fazla olduğu bölgelerde ortaya olan kuvvetli bir oraj biçimidir.
Orajın dört alt sınıfından (süper hücre, bora hattı, çoklu hücre ve tek hücre) biri olan süper hücre, bunlar arasında yaygınlığı en az olanıdır.

Süper hücre "Az Yağışlı" (Low-precipitation: LP), "Klasik" (Classic), "Bol Yağışlı" (High-precipitation: HP) olmak üzere üç çeşittir.

Az-yağışlı süper hücre genellikle nem oranının düşük olduğu yaz sezonunda oluşur. Az yağışlı süper hücreler yaptıkları dolu yağışları ile ünlüdürler, kimi zaman hiç yağmur bırakmadan golf topu büyüklüğünde dolu yağdırdıkları bilinmektedir.
Az yağışlı süper hücrelerde görülen hortumlar, bol yağışlı veya klasik süper hücrelere kıyasen daha zayıf yapıdadır. Zira hava daha düşük nem oranına sahip olduğu için yağışla beraber buharlaşmadan kaynaklanan ısı kaybı aşağı yönlü hava akımlarının gelişmesine elverişlidir. Bu bakımdan hortumlar ayrıca daha kısa ömürlü olur.
Nem oranı düşük olduğu için konveksiyon ile yükselen hava parseli daha yüksek seviyede yoğunlaşacağı için bulut tabanı oldukça yüksektir.

Az yağışlı ve bol yağışlı süper hücreler genellikle farklı tip gökgürültülü fırtınaların hibritleşmiş biçimdir, klasik süper hücre ise süper hücrenin saf bir formu olarak kabul edilir. En klasik örneği saat yönünün tersine rüzgarlara sahip olan ve radarda virgül görünümlü Hook Echo adı verilen fırtına biçimidir. Virgülün kıvrıldığı yerde genellikle bir hortum bulutu bulunur. En şiddetli hortumlar bu fırtınaların altında oluşur.
Havanın nem oranına bağlı olarak çok farklı boyutlarda dolu yapabilmektedir.

Barbunya görünümüne sahip bol yağışlı süper hücre ise hava kütlesinin taşıdığı su miktarı olduğu koşullarda meydana gelir. Çok yoğun yağışlara sebep oldukları için görüş mesafesi oldukça düşer, bu yüzden bu fırtınaların hortumları çoğunlukla fark edilemediği için hortumlara bağlı ölümler en çok bu tip fırtınalarda görülür.

Sıcak iklim tipleri ve özellikleri, bulunan bölgedeki yıllık sıcaklık ortalaması 20°yi bulan iklim türleridir. Yani dünya geneline baktığımızda ekvator çizgisi ile 30° enlem arasında görülen iklim tipleri, sıcak iklim tipleridir.

Ekvator'un iklim tarafında 10 ° enlemleri arasında, Okyanus Adaları'nda, Amazon Havzası'nda ve Kongo Havzası'nda görülür.
Her mevsim yağışlıdır.
Yıllık sıcaklık ortalaması 25-30 °C civarındadır.
Yıllık sıcaklık farkı çok azdır.
Yıllık ortalama yağış 2.000 mm üstündedir.
Nem yüksek olduğu için yüksek yerlerde yaşarlar
Buradaki insanlar kapalı tenlidir.
Bitki örtüsü gür ormanlardır.
Yağışlar genellikle Konveksiyonel kökenlidir.
Her mevsimi yağışlı olduğu için bu bölgenin akarsu rejimleri düzenlidir.
Genelde evler kütük veya odundandır.
Genelde tropikal meyveler, yağlı kamış, patates, pirinç ve lahana yetiştirilir.
Endonezya ve Malezya Amazon ve Kongo Havzası ayrıca Gine Körfezi'nde etkilidir.
Güneş ışınları, yıl boyunca dik ve dike yakın açılarla geldiğinden yıllık sıcaklık farkı azdır.
En Sıcak Ay Ortalaması 40 °C
En Soğuk Ay Ortalaması 17 °C
Yazın Sıcaklık 38-40 °C
Kışın İse Sıcaklık 19-17 °C

Savan iklimi, diğer adıyla yazı yağışlı subtropikal iklim.(diğer adı tropikal iklim)

Yazları yağışlı tropikal iklimdir.
Ekvatoral iklimin iki tarafında yaklaşık 10 - 20 ° enlemleri arasında görülür.
Yıllık sıcaklık ortalaması 22 - 23 °C civarındadır.
Yıllık sıcaklık farkı 4 C° - 5 °C'dir.
Yıllık ortalama yağış 1.000 - 1.500 mm'dir.
Bitki örtüsü uzun boylu ot toplulukları olan  savandır
Yazın En Sıcaklık Ay Ortalaması 49 °C
Kışın En Soğuk Ay Ortalaması 21 °C

Ana madde: Muson İklimi

Muson Asyası'nda etkili olan iklim tipidir.
Denizden esen Muson Rüzgarları bu iklim tipi karakterinde oldukça etkilidir.
Muson ikliminde en çok yağış yazın düşer.
Yağışlar genellikle orografik yağışlardır.
Muson iklim bölgesinde bulunan Çerapunçi kasabasının yıllık yağış ortalaması 12000 mm'dir
Muson ilkimi;Hindistan,Güneydoğu Asya kıyıları,Madagaskar ve Avustralya'nın kuzeyi gibi yerlerde etkilidir.
Bitki örtüsü kışın yaprağını döken geniş yapraklı muson ormanlarıdır.
Yıllık sıcaklık ortalaması 20 °C nin üstündedir.

Ana madde: Çöl İklimi

Günlük ve yıllık sıcaklık farkının en fazla olduğu iklim tipidir.
En fazla Yengeç ve Oğlak dönencesi civarlarında etkilidir.
Avustralya'nın iç kesimlerinde Çöl iklimi görülebilmektedir.
Yağış ortalaması çok azdır.
Çöl ikliminin etkili olduğu yerlerde taşlar fiziksel çözülmeye uğrar.
Doğal bitki örtüsü kurak otlar ve kaktüslerdir.
Görüldüğü yerler: Büyük Sahra (Kuzey Afrika), Kalahari (Güney Afrika), Atacama (Güney Amerika), Arizona (Kuzey Amerika), Kolorado Çölü (Amerika Birleşik Devletleri) Viktorya (Avustralya), Tar Çölü (Hindistan), Kisimu (Kenya), Gobi Çölü (Çin), Taklamakan Çölü (Çin), Kızılkum Çölü (Kazakistan), Namib Çölü (Afrika), Necef, Gobon ve Gibson (Avustralya), Patagonya, Peru.
Yağışlar genellikle Konveksiyonel kökenlidir.

Sıcak yerel rüzgârlar, Ekvator ve çevresinden kaynaklanan rüzgârlardır. Etkiledikleri alanlarda sıcaklığı yükselten rüzgârlardır. Kuzey yarımkürede güneyden, güney yarımkürede ise kuzeyden eserler. Hamsin, sirokko, samyeli dünyadaki sıcak yerel rüzgârlara örnek verilebilir. Türkiye'de ise lodos, kıble, keşişleme ve fön rüzgârları sıcak yerel rüzgârlardır.
Sirokko, Büyük Sahra'dan Kuzey Afrika ve İtalya kıyılarına doğru eser. Akdeniz'den geçerken nem yüklendikleri için İtalya kıyılarına yağış bırakırlar. Hamsin, Büyük Sahra'dan Mısır ve Libya kıyılarına doğru esen sıcak, kuru ve toz yüklü tipik çöl rüzgârıdır. Fön rüzgârları ise dağın iki yamacı arasında önemli bir sıcaklık farkı doğuran rüzgârlardır. Türkiye'de Karadeniz ve Akdeniz kıyıları boyunca uzanan sıradağlarda rastlanır. Ayrıca, İsviçre Alpleri'nde en tipik şekliyle görülür. Bu rüzgârlar çığ düşmesine ve karların erken erimesine neden olur. Havayı kuruttuğu için bazen bitkilere zarar verir.

Tatlı su, içerisinde düşük derişimlerde çözünmüş tuzlar ve diğer toplam çözünmüş katı maddeler bulunan, doğal olarak oluşan herhangi bir sıvı veya donmuş sudur. Deniz suyu ve acı su, tatlı su teriminden hariç tutulmakla beraber demirli su kaynakları gibi tuzsuz ve mineral açısından zengin sular, tatlı su kapsamında değerlendirilir. Tatlı su; buz örtüleri, buz tabakaları, buzullar, kar alanları ve buzdağlarındaki donmuş ve eriyen suları; yağmur, kar yağışı, dolu/karla karışık yağmur ve grezil gibi doğal yağışları; sulak alanlar, göletler, göller, nehirler, akıntılar gibi iç su kütlelerini oluşturan yüzey akıntılarını; akiferlerde, yer altı nehirlerinde ve göllerde bulunan yeraltı sularını kapsayabilir. Tatlı su, insanlar en ihtiyaç duyduğu ve kullandığı su kaynağıdır.

Su, tüm canlıların hayatta kalması için kritik öneme sahiptir. Pek çok organizma tuzlu sularda gelişebilir ancak yüksek bitkilerin ve böceklerin, amfibilerin, sürüngenlerin, memelilerin ve kuşların çoğu hayatta kalmak için tatlı suya ihtiyaç duyar.Tatlı su her zaman içilebilir değildir, yani insanlar tarafından güvenle içilebileceği anlamına gelmez. Yeryüzündeki tatlı suyun büyük çoğunluğu (yerüstü ve yeraltı suları), insan tüketimi için bir miktar arıtılmadan kullanılamaz. Tatlı su, erozyon gibi doğal olarak meydana gelen süreçler veya insan faaliyetleri nedeniyle kolayca kirlenebilir. Tatlı su, dünyadaki su kaynaklarının %3'ünden daha azını oluşturur ve bunun sadece %1'i hazır olarak bulunur. Bu %1'lik kısmın sadece %3'ü insan tüketimi için kullanılır. Tarım faaliyetleri, çevreden alınan tatlı suyun tümünün kabaca üçte ikisini kullanır.
Tatlı su, yenilenebilir ve değişken fakat sonlu doğal kaynaktır. Tatlı su, denizlerden, göllerden, ormanlardan, karalardan, nehirlerden ve rezervuarlardan gelen suyun buharlaştığı, bulutlar oluşturduğu ve iç kısımlara yağış olarak döndüğü su döngüsü sayesinde yenilenir. Ancak bir bölgede yerel olarak insan faaliyetleri yoluyla doğal olarak geri kazanılandan daha fazla tatlı su tüketilirse, bu durum yerüstü ve yer altı kaynaklarındaki tatlı suyun azalmasına (veya su kıtlığının artmasına) neden olabilir. Bu durum etrafta bulunan ve tatlı suyla ilişkili tüm çevresel bölgelerde ciddi hasara neden olabilir. Su kirliliği de tatlı su mevcudiyetini azaltır.

Tatlı su, milyonda 500 partikülden (ppm) daha az çözünmüş tuz içeren su olarak tanımlanabilir.
Diğer kaynaklar tatlı su için 1000 ppm veya 3000 ppm gibi daha yüksek tuzluluk limitleri verir.

Limnoloji – Karasal su ekosistemleriyle ilgilenen bilim dalı

Tatlı su kaynakları 2 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tatlı su - Tuzlu su 11 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The World Bank's work and publications on water resources 26 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Geological Survey 6 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fresh Water National Geographic 27 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tayfun; şiddetli rüzgarları, ilginç bulut yapıları ve sellere yol açan yağmurlarıyla Dünya'nın en olağanüstü hava olaylarından biri. Büyük Okyanus'un batısında meydana gelen tayfunlara "kasırga" adı verilir.
Hortumlardan yaklaşık 2000 kat daha büyük olan kasırgalar, yollarına çıkan her şeyi yok eder. Verdikleri zararlarla ülkelerin ekonomilerini felce uğratırlar. Genellikle de çok can alırlar. Hortumlar kısa sürüp belirli ve çok küçük bir alanda etkili olurken; kasırgalar çok geniş alanlara yayılabilir ve yavaş hareket ederler. Tayfunların hortumlar için ortam hazırladığı bilinmesi gereken bir bilgidir.
Büyük Okyanus'un batısında Çin Denizinde ve Filipin Denizinde görülürler.Dünyadaki en güçlü rüzgardır.

Süpertayfun veya Süper Tayfun, en güçlü kasırgadır. Bir tayfundan yaklaşık 5 kat daha şiddetlidir. Süpertayfunlar Tayfunların görüldüğü yerlerdeki gibi Pasifik Okyanusu'nun batısında, Çin Denizinde ve Filipin Denizinde görülürler.

Yandaki 1964 - 2004 yılları arasında olan Tayfun ve süpertayfun sayıları aşağıda belirtilmiştir;

Tsunami [Japoncada liman dalgası anlamına gelen "津波" (つなみ) sözcüğünden] ya da dev dalga, okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, gök taşı düşmesi, deniz altındaki nükleer patlamalar, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgalarıdır. Ayrıca kasırgalar da tsunamiye neden olabilir. Önceleri tsunami dalgalarına gelgit dalgaları da denmiştir. Tsunamilerin %80'i Pasifik Okyanusu'nda gerçekleşir.
Yunan tarihçi Thukydides, tsunamilerin denizaltı depreminden kaynaklandığını Peloponez Savaşı'nın Tarihi adlı kitabında öne sürdü. Thukydides'in, bu öneriyi ileri süren ilk kişi olarak bilinmesine karşın tsunaminin oluşumu hakkında 20. yüzyıla dek pek bir şey bilinmemekteydi. Konu, hâlâ araştırılmaktadır. İlk jeolojik, coğrafik ve oşinografik makaleler, tsunamileri "depremsel deniz dalgaları" olarak adlandırdı.
Tropikal kasırga gibi bazı hava koşulları, büyük alçak basınç alanlarını oluşturarak fırtına dalgalanması (İngilizce: storm surge) denilen fırtınalarda denizin çok yükselmesi olgusuyla meteotsunamilere neden olabilir. Meteotsunamiler de deniz seviyesini gelgit normalin birkaç metre üstünde çıkartabilir. Bu değişim, alçak basınç alanındaki düşük atmosfer basıncından kaynaklanır. Bu fırtına dalgalanması kıyıya erişince çevreyi suya boğarak tsunamiye benzetilebilirler.
Tsunami dalgaları olağan denizaltı akımlarına ya da deniz dalgalarına benzemez, çünkü dalga boyları çok daha uzundur. Bir tsunami, başlangıçta hızla yükselen bir gelgite benzeyebilir. Bu nedenle gelgit dalgası olarak adlandırılır -her ne kadar bu kullanım bilim toplulukları tarafından tercih edilmese de-; bu, gelgitler ve tsunamiler arasındaki nedensel ilişkinin yanlış anlaşılmasına neden olabilir. Tsunamiler genel olarak dalga treni olarak adlandırılan dakikalar ve saatler arasında değişen periyotlardan oluşan bir dizi dalgadan oluşur. Büyük olaylarla onlarca metrelik dalgalar oluşabilir. Tsunamilerin etkisi kıyı alanlarıyla sınırlı olsa da yıkıcı güçleri muazzam olabilir ve tüm okyanus havzalarını etkileyebilir. 2004 Hint Okyanusu tsunamisi, insanlık tarihinin en ölümcül doğal yıkımları arasındaydı, Hint Okyanusu'nu sınırlayan 14 ülkede en az 230.000 kişi öldü ya da kayboldu.

"Tsunami" (津波) Japoncada liman dalgası anlamına gelir. Türkçe karşılık olarak "dev dalga" önerilmiştir.

Tsunamiler bazen gelgit dalgası olarak adlandırılır. Bir zamanlar popüler olan bu terim, tsunaminin en yaygın görünümünden, yani olağanüstü yüksek bir gelgit deliğinden kaynaklanmaktadır. Tsunamiler ve gelgitler, iç kısımda hareket eden su dalgaları üretir, ancak bir tsunami durumunda, suyun iç hareketi çok daha büyük olabilir ve inanılmaz derecede yüksek ve güçlü bir gelgit izlenimi verir. Son yıllarda gelgit dalgası terimi gözden düştü, özellikle bilim camiasında, çünkü tsunamilerin nedenlerinin, suyun yer değiştirmesinden ziyade ayın ve güneşin yerçekimi çekmesi ile üretilen gelgitlerle ilgisi yoktur. "Gelgit" anlamları gelgite "benzeyen" veya gelgit biçimine veya karakterine sahip olsa da, gelgit dalgası teriminin kullanımı jeologlar ve okyanus bilimciler tarafından vazgeçirilmektedir.

Sismik deniz dalgası terimi de aynı fenomeni ifade etmek için kullanılır, çünkü dalgalar en sık deprem gibi sismik aktivite tarafından üretilir. İngilizcede tsunami teriminin kullanımının artmasından önce, bilim adamları genellikle gelgit dalgası yerine sismik deniz dalgası teriminin kullanılmasını teşvik ettiler. Bununla birlikte, tsunami gibi, sismik deniz dalgası tam olarak doğru terim değildir, deprem dışındaki kuvvetler - sualtı heyelanları, volkanik patlamalar, sualtı patlamaları, okyanusa düşen kara veya buz, göktaşı etkileri ve atmosfer basıncının çok hızlı değiştiği hava - su gibi yer değiştirerek bu dalgaları üretebilir.

Japonya tsunami tarihinin en uzun tarihine sahip olsa da, 2004 Hint Okyanusu depremi ve tsunami olayının neden olduğu saf yıkım, modern zamanlarda türünün en yıkıcısı olarak işaret ediyor bu olayda yaklaşık 230.000 insan ölmüştür. Endonezya'nın Sumatra bölgesi de adanın kıyılarında meydana gelen çeşitli depremler ve tsunamilere alışkındır.
Tsunamiler Akdeniz'de ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde sıklıkla hafife alınan bir tehlikedir. Tarihsel ve güncel (risk varsayımlarına ilişkin), 1755 Lizbon depremi ve tsunamisi (Azorlar-Cebelitarık Dönüşüm Fayı'nın neden olduğu), her biri onbinlerce ölüme neden olan 1783 Calabrian depremleri ve 1908 Messina depremi ve tsunamisi önemlidir. Tsunami Sicilya ve Calabria'da 123.000'den fazla can aldığı iddia ediliyor ve bu onu Avrupa'nın en ölümcül doğal felaketlerinden biri yapıyor. Norveç Denizi'ndeki Storegga Heyelanı ve Britanya Adaları'nı etkileyen bazı tsunami örnekleri, toprak kayması ve meteotsnamis ağırlıklı olarak deprem kaynaklı dalgalara işaret ediyor.

MÖ 426 gibi erken bir tarihte Yunan tarihçi Thukydides, Mora Yarımadası Tarihi adlı kitabında tsunami nedenleri hakkında sorular sordu ve ilk neden okyanus depremlerinin olması gerektiğini savunuyordu.Bence bu doğal olayın nedeni depremde aranmalıdır. Şokun en şiddetli olduğu noktada deniz geri çekiliyor ve aniden tekrarlanan kuvvetle geri tepme, su baskınına neden olur.Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus, MS 365 tsunami İskenderiye'yi harap ettikten sonra yeni başlayan bir deprem, denizin ani geri çekilmesi ve ardından gelen devasa bir dalga da dahil olmak üzere bir tsunaminin oluşumunu tarif etti.

Bir tsunaminin ana üretim mekanizması, önemli miktarda suyun yer değiştirmesi veya denizin bozulmasıdır. Suyun bu yer değiştirmesi genellikle depremlere, toprak kaymalarına, volkanik patlamalara, buzul buzağılamalarına veya daha nadiren göktaşları ve nükleer testlere bağlıdır.

Tsunamiler, deniz tabanı aniden deforme olduğunda ve üstteki suyu dikey olarak yer değiştirdiğinde oluşabilir. Tektonik depremler, Dünya'nın kabuk deformasyonu ile ilişkili belirli bir deprem türüdür; bu depremler denizin altında meydana geldiğinde, deforme olmuş alanın üzerindeki su denge konumundan çıkar. Daha spesifik olarak, yakınsak veya levha tektoniği sınırları ile ilişkili itme hataları aniden hareket ettiğinde, ilgili hareketin dikey bileşeni nedeniyle su yer değiştirmesine neden olduğunda bir tsunami oluşturabilir. Normal (Genişlemeli) faylar üzerindeki hareket de deniz tabanının yer değiştirmesine neden olabilir, ancak bu tür olayların sadece en büyüğü (tipik olarak dış hendekte şişme ile ilgili) 1977 Sumba ve 1933 Sanriku olaylarıdır.
Tsunamiler denizde küçük bir dalga yüksekliğine ve çok uzun bir dalga boyuna sahiptir (genellikle yüzlerce kilometre uzunluğunda, normal okyanus dalgalarının dalga boyu sadece 30 veya 40 metredir), bu yüzden genellikle denizde fark edilmeden geçerler ve normal deniz yüzeyinin genellikle yaklaşık 300 milimetre üzerinde hafif bir şişlik oluştururlar. Herhangi bir gelgit durumunda bir tsunami meydana gelebilir ve gelgitlerde bile kıyı bölgelerini sular altında bırakabilir.
1960 Büyük Şili depremi (Mw 9.5), 1964 Alaska depremi (Mw 9.2), 2004 Hint Okyanusu depremi (Mw 9.2) ve 2011 Tōhoku depremi (Mw 9.0) tsunamiler (teletsunami olarak bilinir) üretene güçlü megathurst depremlerine örnektir tüm okyanusu geçebilir. Japonya'daki daha küçük (Mw 4.2) depremler, kıyı şeridinin parçalarını tahrip edebilen ancak bir seferde sadece birkaç defa meydana gelebilen tsunamileri tetikleyebilir.

1950'lerde, daha önce mümkün olduğuna inanılandan daha büyük tsunamilerin dev denizaltı heyelanlarından kaynaklanabileceği keşfedildi. Enerji suyun emebileceğinden daha hızlı bir oranda aktarıldığı için, bunlar büyük su hacimlerini hızla yer değiştirir. Alaska'daki Lituya Körfezi'ndeki dev bir heyelanın 524 metre yüksekliğe sahip kaydedilen en yüksek dalgaya neden olduğu 1958'de doğrulandı.
Başka bir heyelan-tsunami olayı 1963 yılında Monte Toc'tan devasa bir heyelanın İtalya'daki Vajont Barajı'nın arkasındaki rezervuara girmesiyle meydana geldi. Ortaya çıkan dalga 262 metrelik yüksek barajın üzerinden 250 metre yükseldi ve birkaç kasabayı yok etti. Yaklaşık 2.000 kişi öldü. Bilim adamları bu dalgaları megatsunami olarak adlandırdılar.
Bazı jeologlar volkanik adalardan gelen büyük heyelanların, örn. Kanarya Adaları'ndaki La Palma'daki Cumbre Vieja, okyanusları geçebilen mega tsunamiler üretebilir, ancak bu birçokları tarafından tartışılır.
Genel olarak, heyelanlar esas olarak kıyı şeridinin daha sığ kısımlarında yer değiştirmeler meydana getirir ve suya giren büyük heyelanların doğası hakkında bir varsayım vardır. Bunun daha sonra kapalı koylarda ve göllerdeki suyu etkilediği gösterilmiştir, ancak kaydedilmiş tarih içinde bir transokeanik tsunamiye neden olacak kadar büyük bir heyelan meydana gelmemiştir. Bu olay için müsait konumların Hawaii'nin Büyük Adası, Cape Verde Adaları'ndaki Fogo, Hint Okyanusu'ndaki La Reunion ve Kanarya Adaları'ndaki La Palma adasındaki Cumbre Vieja olduğu düşünülmektedir; diğer volkanik okyanus adalarıyla birlikte.

Bazı meteorolojik koşullar, özellikle berometrik basınçtaki hızlı değişiklikler, bir cephenin geçişi ile görüldüğü gibi, sismik tsunami ile karşılaştırılabilir dalga boylarına sahip dalga trenlerine neden olacak kadar su kütlelerini yerinden edebilir, ancak genellikle bu düşük enerjilidir. Bunlar esasen dinamik olarak sismik tsunami ile eşdeğerdir, tek fark, meteotsunamisin önemli sismik tsunamilerin transokean erişiminden yoksun olması ve suyu yer değiştiren gücün, meteotsunamisin anında yaratıldığı şekilde modellenemeyeceği bir süre boyunca sürdürülmesidir. Düşük enerjilerine rağmen, rezonansla çoğaltılabilecekleri kıyı şeritlerinde, bazen lokalize hasara ve insan hayatı kaybına neden olacak kadar güçlüdürler. Büyük Göller, Ege Denizi, İngiliz Kanalı ve yerel bir isme sahip olacak kadar yaygın olan Balear Adaları da dahil olmak üzere birçok yerde belgelendi. Yıkıcı meteotsunamilerin bazı örnekleri Nagasaki'de 31 Mart 1979 ve Menorca'da 15 Haziran 2006,
Meteotsunamiler fırtına dalgalarıyla karıştırılmamalıdır, Tropikal sikl

Karadeniz iklimi, Karadeniz Bölgesi, Marmara Bölgesi'nin Karadeniz kıyıları ve Kuzey Anadolu Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarında görülen bir iklim türüdür. Köppen iklim sınıflandırmasına göre Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde görülen iklim okyanusal iklim (Cfb) ve yağışlı dönencealtı iklimi (Cfa) altında sınıflandırılır ve bu iklimler Batı Avrupa, Yeni Zelanda ile Çin ve ABD'nin güneydoğu kıyılarında da yaygındır.

Yağış boldur (ortalama 842,6 mm), her mevsim yağışlıdır ve kurak dönem yoktur
Doğu Karadeniz'de en fazla yağış sonbaharda, en az yağış ilkbaharda düşer. Yıllık yağış miktarı ortalama 1590 mm iken, 831 mm 2244 mm arasında değişir.
Batı Karadeniz'de en fazla yağış sonbaharda, en az yağış ilkbaharda düşer. Yıllık yağış miktarı 1000–1500 mm'dir.
Orta Karadeniz'de ise en fazla yağış kışın, en az yağış yazın düşer. Yıllık yağış miktarı 450 mm (Tokat)–700 mm (Samsun) arasındadır.
Türkiye'de günlük ve yıllık sıcaklık farkının en az olduğu iklim tipidir.
Kışlar Akdeniz İklimi'nde olduğu gibi ılık, iç ve yükseklerde soğuk geçer. Yazlar fazla sıcak değildir.
Doğal bitki örtüsü kıyılarda geniş yapraklı nemcil ormanlar, yükseklerde sıcaklık düşüklüğüne bağlı, karışık ve iğne yapraklı ormanlardır.
Yıllık ortalama sıcaklık 13,0 °C, Temmuz ortalaması 22,1 °C, Ocak ayı ortalaması 4,2 °C'dir.
Yıllık bağıl nem ortalaması %71'dir.

Küresel olarak en sık kullanılan iklim sınıflandırması olan Köppen iklim sınıflandırmasına göre Türkiye'de Karadeniz'e kıyısı olan bölgelerde okyanusal iklim (Cfb) ve yağışlı dönencealtı iklimi (Cfa) baskındır. Buna ek olarak Trakya'nın Karadeniz kıyıları ile Samsun ve Trabzon illerinin belli bölgeleri Akdeniz iklimi (Csa) özellikleri göstermektedir. Karadeniz Bölgesi'nin hinterland kısımlarında karasal iklim türleri (Dsa, Dsb, Dfb, Dfc) ile yüksek bölgelerde subarktik (Dsc, Dfc) ve tundra iklimleri (ET) yer almaktadır.

Karadeniz kıyısında 15 Karadeniz iç bölgesinde 9 il'i etkisi altına alır. Bunlar; Trabzon, Rize, Artvin, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Düzce'dir. Karadeniz iç kesimlerinde ise; Gümüşhane, Amasya, Bayburt(kısmen Aydıntepe), Tokat (kuzey kesimi), Çorum (kısmen kuzeyi), Sivas (Koyulhisar, Suşehri çevresi), Bolu, Karabük dir. Karadeniz bölgesinde olmayan ancak Karadeniz ikliminin etkisi görülen iller ise; Sakarya, Kocaeli, İstanbul, Kırklareli'dir.

Ilıman kuşak iklimleri
Okyanusal iklim

Türkiye'de esen başlıca rüzgârlar iki gruba ayrılabilir;

Yönlerine göre rüzgârlar
Özel Rüzgârlar

Estikleri yönlere göre rüzgârlar;

Doğudan esen soğuk ve kuru rüzgârdır. Güney Rusya ile Kafkaslar'da yüksek basıncın görülmesi durumunda bu rüzgâr tipi daha çok gözlemlenir. Gündoğusu genellikle yağışın kesilmesine sebep olur.

Sıcaklık 24-21
 °C

İstanbul yöresinde güneydoğudan esen rüzgâra denizcilerin verdiği addır. Uludağ'ın eski adı olan Keşiş dağının yönüne göre adlandırılmıştır. Gündoğusu ve Kıble arasında 135 dereceden esmektedir. Bir diğer adı da Akyeldir. Samyeli de denir.

Güneyden esen, güney yönünü simgeleyen kıbleden ismini alan, oldukça sıcak ve nemli rüzgâr. Orta Akdeniz'de oluşan alçak basınç merkezi Türkiye'de bu tür rüzgârın gözlenmesini sağlayan etkenlerdendir.

Sıcaklık 27-36 °C

Türkiye'nin batı kesimlerinde, güneybatı yönlerinden esen sıcak rüzgâr (İsmi Yunan tanrısı Notos'dan çevirme). Kabayel ve kumkarası olarak da bilinir. Bazen hızı ve hamlesi 60 ile 130 km/s'ye kadar ulaşarak etkili olur. Denizciler için oldukça önemli ve tehlikeli varsayılan rüzgâr tipidir. Bilhassa Marmara Bölgesi'nde deniz ulaşımını açık şekilde etkiler. Görüş mesafesini, içerdiği nem (mikro damlacıklar) nedeniyle yüzde 10 kadar düşürebilir. Bazen yağmurun peşinden sıcak bir havaya neden olur. Yağmur öncesinde ise ılık ve nemli bir ortama neden olabilir. Kıyı erozyonuna neden olan rüzgâr tiplerindendir.
Özellikle kış mevsiminde, sıcak esme özelliği nedeniyle karların erimesine neden olarak zaman zaman taşkın, sel ve su baskınları yaratır. Aynı zamanda, estiği sürece sıcaklıkların da normalin üstünde artmasına neden olan bir rüzgârdır. Zaman zaman Ege, Marmara ve Batı Akdeniz'de deniz ulaşımını etkilediği gibi kara ve denizde can ve mal güvenliğini tehlikeye sokacak olaylara neden olarak yaşamı etkiler.
Mekanizması henüz anlaşılamamış olmakla birlikte, migren ağrılarını tetiklediği bilinmektedir.

Sıcaklık 9-12 °C

Batıdan esen sıcak ve nemli rüzgâr. Günbatısı özellikle Türkiye'nin batı kesimlerinde yağışlara neden olur. Marmara ve Karadeniz üzerinden alçak basınç ve cephe sistemlerinin her geçişinde gözlenir ve zaman zaman denizde ve karada yaşamı etkiler.

Sıcaklık 25-29 °C

Yağmurlu bir dönemi izleyen 2-3 gün boyunca devamlı olarak kuzeybatıdan esen rüzgâr. Balkanlar'ın kuzeyinde, Rusya stepleri içerisinde oluşan yüksek basınç merkezi ile Akdeniz civarının Sonbahar ve Kış döneminde alçak basınç olması sebebiyle yüksek basınçtan alçak basınca doğru oluşan rüzgardır.
Esme yönündeki yüksek dağların kuytu taraflarında yamaç aşağı alçalan rüzgâr ısınarak fön tipi rüzgâr etkisi ve özellikleri taşır. Bu yerlerde sıcak, kuru ve hoş bir hava yaratırlar.

Sıcaklık 13-16 °C

Kuzeyden esen, ismi kutup yıldızına istinaden yerel balıkçılar tarafından verilen soğuk rüzgâr. Genellikle Karadeniz ve Marmara denizi üzerinden bir soğuk cephenin geçişinden sonra eser. Yazın serin, kışın ise soğuk hava taşır.

Sıcaklık 8-14 °C

Kuzeydoğudan esen bir rüzgâr çeşidi (İsmi Yunan tanrısı Boreas'dan çevirme). Kışın kar ve soğuk getirir. Deniz hafif çalkantılı ve dalga üstünde beyaz köpükler olur.

Sıcaklık -14-9 °C

Çölden esen rüzgârdır. Günümüzde Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, Irak yönünde yani güneydoğu yönünden esen rüzgârdır.

Meltemler, genellikle orta enlemlerde, yaz mevsiminde esen hafif şiddette yerel rüzgârlardır. Isınma farkına bağlı yerel basınç farkından oluşurlar. Esme sürekleri kısa, etki alanları dardır. İklim üzerinde etkileri azdır.
Deniz ve kara arasındaki sıcaklık farkı ile Deniz meltemi ve Kara meltemi eser. Dağ zirveleri ile vadiler arasındaki sıcaklık farkından Dağ meltemi ve Vadi meltemi oluşur.

Yunancadan ya da İtalyanca "İmbatto" sözcüğünden dilimize geçmiş, yazları gündüz denizden karaya doğru esen mevsim rüzgârıdır. Ege Bölgesinde görülür. Deniz meltemidir.

Doğu Akdeniz ve Ege Denizinde kuzeyden esen kuru yeldir. Mayıs-Eylül döneminde etkili olan bu rüzgâr, zaman zaman fırtına şeklinde sert eser.

Yağmur getiren sert rüzgâr. Kuzey kökenlidir. Bora ismi kimi zaman Poyraz yerine de kullanılır.

Föhn rüzgârları, hava kütlelerinin dağ yamacını aşması sureti ile diğer yamaçta alçalması neticesinde ortaya çıkan kurak ve sıcak rüzgârlardır.

Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles (İngilizce: University of California, Los Angeles, kısaca UCLA) ABD'nin Kaliforniya eyaletinde, Los Angeles şehrinde kurulu bir araştırma üniversitesidir.
1919'da devlet üniversitesinin bir dalı olarak kuruldu. Kaliforniya Üniversitesi sistemindeki ikinci en geniş kapsamlı kampüstür ve eyaletteki üniversiteler arasında en yüksek öğrenci kaydına sahiptir.
UCLA, çeşitli disiplinlerde 337 lisans ve lisansüstü program sunmakta ve her yıl yaklaşık 31.600 lisans ve 14.300 lisansüstü ve profesyonel öğrenciye eğitim vermektedir. 2022 Güz dönemi için transfer öğrenciler de dahil olmak üzere 174.914 lisans başvurusu almış olup, bu durum onu Amerika Birleşik Devletleri'nde en fazla başvuru alan üniversite yapmıştır. Üniversite, Edebiyat ve Bilim Fakültesi ve on iki profesyonel okuldan oluşmaktadır. Bu okullardan altısı lisans programları sunmaktadır: Sanat ve Mimarlık, Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler, Müzik, Hemşirelik, Kamu İşleri ve Tiyatro, Film ve Televizyon. Diğer üçü ise lisansüstü düzeyde profesyonel sağlık bilimleri okullarıdır: Tıp, Diş Hekimliği ve Halk Sağlığı. Geri kalan üç okul ise Eğitim ve Bilgi Çalışmaları, Yönetim ve Hukuk okullarıdır.
UCLA'nın sporcuları, 2 Ağustos 2024'ten itibaren Big Ten Konferansı'nda Bruins adıyla yarışacaklardır. Pac-12 Konferansı'nda yer aldıkları süre boyunca 123 NCAA takım şampiyonluğu kazanmışlar ve bu alanda Stanford Üniversitesi'nin 128 takım şampiyonluğundan sonra ikinci sırada yer almışlardır. 410 UCLA mezunu, Olimpiyat takımlarında yer almış ve toplamda 270 Olimpiyat madalyası kazanmıştır: 136 altın, 71 gümüş ve 63 bronz. UCLA, üniversitenin kuruluşundan bu yana (1924 yılı hariç) her Olimpiyat'ta temsil edilmiş ve 1932'den itibaren ABD'nin katıldığı her Olimpiyat'ta bir altın madalya sahibi çıkarmıştır.
Mart 2024 itibarıyla, UCLA'ya bağlı olarak 16 Nobel Ödülü sahibi, 11 Rhodes bursiyeri, iki Turing Ödülü sahibi, iki ABD Hava Kuvvetleri Baş Bilimcisi, bir Pritzker ödülü sahibi, 7 Pulitzer ödülü sahibi, iki ABD Şairi, bir Gauss ödülü sahibi ve bir Fields Madalyası sahibi fakülte, araştırmacı ve mezun bulunmaktadır. Mart 2024 itibarıyla, 59 UCLA'ya bağlı fakülte üyesi Ulusal Bilimler Akademisi'ne, 17'si Amerikan Felsefe Topluluğu'na, 32'si Ulusal Mühendislik Akademisi'ne, 42'si Ulusal Tıp Akademisi'ne, 10'u Ulusal Mucitler Akademisi'ne ve 167'si Amerikan Sanat ve Bilimler Akademisi'ne seçilmiştir.

Mart 1881'de, eyalet senatörü Reginaldo Francisco del Valle'nin talebi üzerine, Kaliforniya Eyalet Meclisi, Güney Kaliforniya'nın büyüyen nüfusuna öğretmen yetiştirmek amacıyla Los Angeles şehir merkezinde, günümüz San José State University olan Kaliforniya Eyalet Normal Okulu'nun güney bir şubesinin kurulmasına yetki verdi. Kaliforniya Eyalet Normal Okulu'nun Los Angeles şubesi, 29 Ağustos 1882'de, günümüzde Los Angeles Halk Kütüphanesi sisteminin Merkez Kütüphanesi'nin bulunduğu yerde açıldı. Bu tesis, öğretmen adaylarının çocuklarla uygulamalı eğitim yapabileceği bir gösteri okulunu da içeriyordu. Bu ilkokul, günümüz UCLA Laboratuvar Okulu haline geldi. 1887'de, şube kampüsü bağımsız hale geldi ve adını Los Angeles Eyalet Normal Okulu olarak değiştirdi.
1914'te okul, East Hollywood'da Vermont Caddesi'ndeki yeni kampüsüne taşındı (bu alan şu anda Los Angeles City College'ın yeridir). 1917'de, o dönemde Güney Kaliforniya'yı temsil eden tek mütevelli üyesi olan UC Regent Edward Augustus Dickson ve Normal Okul Müdürü Ernest Carroll Moore, okulun UC Berkeley'den sonra Kaliforniya Üniversitesi'nin ikinci kampüsü olabilmesi için Eyalet Meclisi'ni ikna etmeye çalıştı. Ancak, UC Berkeley mezunları, eyalet meclisindeki Kuzey Kaliforniyalı üyeler ve o zamanki UC Başkanı Benjamin Ide Wheeler, bir güney kampüsü fikrine şiddetle karşı çıktılar. Ancak, 1919'da Kaliforniya Üniversitesi'nin yeni başkanı David Prescott Barrows, Wheeler'ın itirazlarını paylaşmıyordu.
23 Mayıs 1919'da, Güney Kaliforniyalıların çabaları sonuç verdi ve Vali William D. Stephens, Los Angeles Normal Okulu'nu Kaliforniya Üniversitesi'nin Güney Şubesi'ne dönüştüren, araziyi ve binaları devralan Assembly Bill 626'yı yasalaştırdı. Aynı yasa, genel lisans programı olan Junior College'ı da ekledi. Güney Şubesi kampüsü, o yılın 15 Eylül'ünde açıldı ve 250 Junior College öğrencisi ve 1.250 Öğretmen Koleji öğrencisine iki yıllık lisans programları sundu. University of Southern California öğrencileri bu "şube"yi küçümseyerek "dal" olarak eleştirirken, Güney Kaliforniyalılar üç ve daha sonra dört yıllık eğitim hakkı için Kuzey Kaliforniyalılarla mücadele etmeye devam ettiler. Aralık 1923'te, Mütevelli Heyeti dördüncü yıl eğitimi onayladı ve Junior College'ı Edebiyat ve Bilim Fakültesi'ne dönüştürdü. Bu fakülte, ilk lisans diplomalarını Haziran 1925'te verdi.
UC Başkanı William Wallace Campbell yönetiminde, Güney Şubesi'ne kayıtlar o kadar hızlı arttı ki, 1920'lerin ortalarına gelindiğinde 25 dönümlük Vermont Caddesi kampüsü yeterli gelmemeye başladı. Mütevelli Heyeti, 1925'te "Beverly Sitesi" olarak adlandırılan, Beverly Hills'in batısında bulunan yeni alanı duyurdu. Atletizm takımları 1926'da Pasifik Kıyısı Konferansına katıldıktan sonra, Güney Şubesi öğrenci konseyi, UC Berkeley öğrenci konseyi tarafından önerilen "Bruins" lakabını benimsedi. 1 Şubat 1927'de, Mütevelli Heyeti, Güney Şubesi'nin adını Los Angeles'taki Kaliforniya Üniversitesi olarak değiştirdi. Aynı yıl, devlet, emlak geliştiricileri Edwin ve Harold Janss tarafından piyasa değerinin üçte birinden daha az bir bedelle 1 milyon dolara satılan Westwood'daki arazi üzerinde temel atma töreni gerçekleştirdi; bu alan, Janss Steps olarak bilinir. Westwood'daki kampüs, 1929'da öğrencilere açıldı.
Orijinal dört bina, College Library (şimdi Powell Library), Royce Hall, Fizik-Biyoloji Binası (daha sonra Beşeri Bilimler Binası oldu ve şu anda Renee ve David Kaplan Hall olarak bilinir) ve Kimya Binası (şimdi Haines Hall) olup, 400 dönümlük (1,6 km²) kampüste dörtgen bir avlu etrafında dizilmiştir. Yeni kampüste ilk lisans dersleri, 1929'da 5.500 öğrenci ile başladı. UCLA, 1933'te yüksek lisans derecesi ve 1936'da doktora derecesi verme yetkisini kazandı, bu süreçte UC Berkeley'den gelen devamlı direnişe rağmen.

1929'da açılan yeni UCLA kampüsü, dört binadan oluşuyordu: Kuzeyde Royce Hall ve Haines Hall, güneyde ise Powell Library ve Kinsey Hall (şu anda Renee ve David Kaplan Hall olarak adlandırılmaktadır). Janss Steps, üniversitenin bu dört binadan oluşan avlusuna açılan orijinal 87 basamaklı girişiydi. Bugün, kampüs, Westwood alışveriş bölgesinin kuzeyinde ve Sunset Boulevard'ın hemen güneyinde, Los Angeles'ın batı kısmında yer alan 419 dönümlük (1,7 km²) alanda 163 binaya sahiptir. Alan olarak, on UC kampüsü arasında ikinci en küçük kampüs konumundadır. UCLA kampüsünden Kanal Adaları görülebilmektedir.

İlk binalar, yerel mimarlık firması Allison & Allison tarafından tasarlandı. Bu ilk dört yapının Romanesk Canlanma (Romanesque Revival) tarzı, 1950'lere kadar baskın bina stili olarak kaldı. 1950'lerde mimar Welton Becket, kampüsün genişletilmesini denetlemek üzere işe alındı ve bu süreç iki on yıl boyunca devam etti. Romanesk Canlanma tarzı, Güney Kaliforniya'nın sıcak ve güneşli havasını, Güney Akdeniz'in iklimiyle paralellik göstermek amacıyla, Collegiate Gothic tarzına alternatif olarak seçildi.

Becket, kampüsün genel görünümünü büyük ölçüde sadeleştirerek güney yarısına minimalist, levha şeklinde tuğla binalardan oluşan birkaç sıra ekledi; bunların en büyüğü UCLA Tıp Merkezi'dir. A. Quincy Jones, William Pereira ve Paul Williams gibi mimarlar, 20. yüzyılın ortalarında kampüsteki birçok yapıyı tasarladı. Daha yakın tarihte kampüse eklenen yapılar arasında I.M. Pei, Venturi, Scott Brown and Associates, Richard Meier, Cesar Pelli ve Rafael Viñoly gibi ünlü mimarlar tarafından tasarlanan binalar yer almaktadır. UCLA'nın hızla büyüyen öğrenci nüfusunu karşılamak için yaşam bilimleri ve mühendislik araştırma komplekslerinin genişletilmesi de dahil olmak üzere birçok inşaat ve yenileme projesi devam etmektedir. Bu sürekli inşaat çalışmaları, UCLA'ya "Under Construction Like Always" (Her Zaman İnşaat Halinde) takma adını kazandırmıştır.

Kampüsteki dikkate değer binalardan biri, 1950 Nobel Barış Ödülü'nü İsrail'deki Yahudiler ve Araplar arasında bir ateşkes anlaşması müzakere ederek kazanan Afro-Amerikalı mezun Ralph Bunche'ın adını taşır. Bunche Hall'un girişinde, Franklin D. Murphy Heykel Bahçesi'ne bakan bir büstü yer almaktadır. Bunche, Avrupa kökenli olmayan ilk kişi ve Nobel Ödülü ile onurlandırılan ilk UCLA mezunu olmuştur.
Hannah Carter Japon Bahçesi, kampüsün bir mil kuzeyinde, Bel Air topluluğunda yer almaktadır. Bahçe, 1959 yılında Tokyo'dan peyzaj mimarı Nagao Sakurai ve Kyoto'dan bahçe tasarımcısı Kazuo Nakamura tarafından tasarlandı. Bahçe, 1964 yılında eski UC mütevellisi ve UCLA mezunu Edward W. Carter ve eşi Hannah Carter tarafından UCLA'ya bağışlandı, bağış şartı olarak ise halkın erişimine açık kalması gerektiği belirtildi. 1968'de şiddetli yağmurların bahçeye zarar vermesinin ardından, UCLA Sanat Profesörü ve Kampüs Mimarı Koichi Kawana, yeniden inşa görevini üstlendi. Mülk, 2016 yılında satıldı ve halka açık erişim zorunluluğu ortadan kalktı.

UCLA'nın kolejleri ve okulları ile kuruluş yılları şunlardır:
Lisans

Edebiyat ve Bilim Fakültesi (College of Letters and Science) - 1919
Sanat ve Mimarlık Fakültesi (School of the Arts and Architecture) - 1939
Eğitim ve Bilgi Çalışmaları Fakültesi (School of Education & Information Studies - SEIS) - 1881
Henry Samueli Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Fakültesi (Henry Samueli School of Engineering and Applied Science - HSSEAS) - 1945
Herb Alpert Müzik Fakültesi (Herb Alpert School of Music) - 2007
Tiyatro, Film ve Televizyon Fakültesi (School of Theater, Film and Television) - 1947
Hemşirelik Fakültesi (School of Nursing) - 1949
Luskin Kamu İşleri Fakültesi (Luskin School of Public Affairs) - 1994

Lisansüstü

Eğitim ve Bilgi Çalışmaları Fakültesi (School of Education & In

Yarı kurak iklim veya step iklimi genellikle yıllık olarak düşük yağmur miktarı alan (250–400 mm) bölgelerin iklimini ifade eder. Daha kesin bir iklim tanımı Köppen iklim sınıflandırmasında ekolojik özellikler ve tarımsal birikim açısından çöl iklimi ve nemli iklimler arasında kalan step iklimleri olarak verilmiştir. Köppen iklim sınıflandırması sıcaklık ve yıllık yağış miktarının, özellikle ormanlık bölgeleri dışarıda bırakarak (Kanada ve Sibirya'da olduğu gibi) düzenlenmesine izin vermektedir.

Yarı kurak iklim bölge örnekleri:

Avustralya: Orta kesimlerdeki çöl bölgelerinin çevresindeki kesimler,

Brezilya: Kuzeydoğu'da Sertão veya Caatinga kesimleri
Kazakistan: Bozkır
Kuzey Afrika: Sahel; Sahara'nın güney sınırında.
Güney Afrika: Güney Afrika ve Botsvana'nın batı bölgesinde Karoo ve Kalahari kesimleri
İspanya: Güneydoğu bölgesi: Buradaki iklim kurak Akdeniz iklimi olarak ifade edilir.
İtalya: Güney bölgesi: Sicilya, Sardinya ve Apulia.
ABD: Batı bölgesi iç kesimler,
Kuzeydoğu Kaliforniya
Pakistan: Büyük kısmı
Türkiye: İç Anadolu Bölgesi, Doğu Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki bozkır

Semi-arid climate

Yaz, en sıcak mevsimdir. Kuzey Yarım Küre'de en uzun günler yazda gerçekleşir. Dünya ısıyı depo ettiği için en sıcak günler genellikle yaklaşık iki ay sonra ortaya çıkar. Sıcak günler Kuzey Yarım Küre'de 21 Haziran ile 22 Eylül arasında, Güney Yarım Küre'de ise 22 Aralık ile 21 Mart arasındadır.
Yaz mevsiminde insanlar, tabiatın çoğu güzelliklerinden faydalanma olanağı bulur. İnsan sağlığına büyük faydası bulunan ve kemiklerin gelişmesi için gerekli olan D vitamini, güneş ışınlarından alınır. Yazın insanlar cildine ve bazı hastalıkların iyi gelen deniz suyu ve deniz kumundan faydalanılırlar. Güneş banyoları romatizmalar için çok faydalıdır. Güneşin kuvvetli ışınları birçok hastalıkları yok eder ve iyileştirir. Meyvelerin, sebzelerin ekserisi bu mevsimde yetişir. Türkiye'de insan gıdasının büyük bir kısmını tutan; buğday, arpa, mısır ve yulaf gibi hububatlar bu mevsimde toplanır ve ambarlanır. Bu mevsimde araziler gelecek ekim dönemine hazırlanır.
Yazın aşırı ve kavurucu sıcaklığından da sakınmak gerekir. Uzun süre başı açık kalmak, aşırı güneş banyosu yapmak, cilt ve insan sağlığı için çok tehlikelidir. Serinletici içecekler içmede de aşırı gidilmemelidir. Bu mevsimde yiyecek ve içeceklerin yanında giyeceklere de dikkat etmek gerekir. Yazları ter emici, rutubet çekici pamuklu giyecekler tercih edilip, naylon ve buna benzer giyecekler giyilmemelidir.

Yaş mevsim veya Yağışlı mevsim (bazen yağmur mevsimi veya muson mevsimi olarak adlandırılır), bir bölgenin ortalama yıllık yağışının çoğunun meydana geldiği yılın belirli zamanıdır. Genellikle sezon en az bir ay sürer. Yeşil mevsim terimi bazen turizm yetkilileri tarafından bir örtmece olarak da kullanılmaktadır. Yağışlı mevsimlerin olduğu alanlar tropik ve subtropik bölgelerin bazı bölümlerine dağılmıştır.
Köppen iklim sınıflandırmasına göre tropikal iklimler için yağışlı mevsim ayı ortalama yağışın 60 mm veya daha fazla olduğu bir ay olarak tanımlanır. Yılın farklı zamanlarında kurak ve yağışlı mevsimlerin görülebildiği savan iklimi ve muson rejimlerine sahip bölgelerin aksine Akdeniz iklimlerinde yağışlı kışlar ve kurak yazlar görülür. Kuru ve yağışlı aylar, yağışları yıl boyunca eşit olarak dağıldığından, kurak veya yağışlı mevsimleri olmayan tropikal yağmur ormanlarının aksine tropikal mevsimlik ormanların karakteristiğidir. Belirgin yağışlı mevsimlere sahip bazı bölgelerde, tropikal mevsimler arası yakınsama bölgesi veya muson çukuru sıcak mevsimin ortasında daha yüksek enlemlere doğru hareket ettiğinde sezon ortasında yağışlarda bir kırılma görülür.
Yağışlı mevsim sıcak bir dönemde veya yaz mevsiminde meydana geldiğinde, yağış esas olarak öğleden sonra geç saatlerde ve akşamın erken saatlerinde başlar. Yağışlı mevsimde hava kalitesi iyileşir, tatlı su kalitesi iyileşir ve bitki örtüsü önemli ölçüde büyür ve bu da sezonun sonlarında mahsul verimine olumlu etki eder. Nehirler kıyılarından taşar ve bazı hayvanlar daha yüksek yerlere çekilir. Toprak besinleri azalır ve erozyon artar. Sıtma ve dang humması insidansı, yağmur mevsiminin yüksek sıcaklıklara denk geldiği bölgelerde artmaktadır. .Çoğu zaman bir önceki kurak mevsim, ekinler henüz olgunlaşmadığı için yağışlı mevsimde gıda kıtlığına yol açar. Yağışlı mevsimde başarılı bir şekilde ekilebilen ürünler manyok, mısır, yer fıstığı, darı, pirinç ve tatlı patatestir. Tropik yağışlı mevsimin ılıman karşılığı ilkbahar veya sonbahardır.

Yoğunlaşma veya yoğuşma, maddenin fiziksel halinin gaz fazından sıvı faza değişimi ve buharlaşmanın tersidir. En sık su döngüsü anlamında kullanılır. Atmosfer içinde bir sıvı veya katı bir yüzey veya Yoğunlaşma bulutu ile temas ettiğinde, su buharının sıvı suya değişmesi olarak da tanımlanabilir. Doğrudan gaz fazdan katı faza geçiş gerçekleştiğinde, değişime kırağılaşma denir.

Yoğunlaşma, atomik/moleküler kümeler tarafından kendi gaz hacmi içinde - bulutlarda yağmur damlası veya kar tanesi oluşumu - veya gaz fazı ile bir sıvı ya da katı yüzey arasındaki temas vasıtasıyla başlatılır. Bulutlarda, bu, gaz veya sıvı su moleküllerini bağlayabilen atmosferik mikroplar tarafından üretilen, su çekirdeği oluşturan proteinler tarafından katalize edilebilir.

Yüzeyin doğası ile ilgili olarak birkaç farklı tersinirlik senaryosu ortaya çıkmaktadır.

Bir sıvının yüzeyine soğurulma (aynı maddeden veya solventlerinden biri) - buharlaşma olarak geri dönüşümlüdür.
Türlerin üçlü noktasından daha yüksek basınç ve sıcaklıklarda katı yüzeye adsorpsiyon (çiğ damlacıkları) buharlaşma olarak geri dönüşümlüdür.
Türlerin üçlü noktasından daha düşük basınç ve sıcaklıklarda katı yüzeye adsorpsiyon (katkının katı katmanları olarak) - süblimasyon olarak geri dönüşümlüdür.

Yoğunlaşma, genellikle, bir buhar soğutulduğunda ve/veya gaz fazındaki moleküler yoğunluk, maksimum eşiğine ulaştığında, doyma sınırına sıkıştırıldığında meydana gelir. Yoğunlaşan sıvıları toplayan buhar soğutma ve sıkıştırma ekipmanı "yoğunlaştırıcı" olarak adlandırılır.

Psikrometri, çeşitli atmosferik basınçlarda ve sıcaklıklarda buharlaşma yoluyla havadaki neme yoğunlaşma oranlarını ölçer. Su, buhar yoğunlaşmasının ürünüdür - yoğunlaşma, bu faz dönüşüm sürecidir.

Yoğunlaşma, damıtma işleminin önemli bir bileşenidir, önemli bir laboratuvar ve endüstriyel kimya uygulamasıdır.
Yoğunlaşma doğal olarak oluşan bir olay olduğundan, insan kullanımı için büyük miktarlarda su üretmek için kullanılabilir. Pek çok yapı yalnızca hava kuyuları ve sis çitler gibi yoğunlaşmadan su toplamak amacıyla yapılmıştır. Bu tür sistemler, aktif çölleşmenin gerçekleştiği bölgelerde toprak nemi elde etmek için sıklıkla kullanılabilir - öyle ki bazı kuruluşlar etkilenen bölgelerde yaşayan insanları su kondansatörleriyle ilgili durumla etkin bir şekilde başa çıkabilmeleri için eğitir.
Aynı zamanda bir bulut odasında parçacık izlerinin oluşturulmasında çok önemli bir işlemdir. Bu durumda, bir olay parçacığı tarafından üretilen iyonlar, görünür "bulut" izlerini üreten buharın yoğunlaşması için çekirdeklenme merkezleri olarak işlev görür.
Endüstride olduğu kadar tüketiciler tarafından da yoğunlaşmanın ticari uygulamaları arasında enerji üretimi, suyun tuzdan arınması, termal yönetim, soğutma, ve klima bulunmaktadır.

Çok sayıda canlı varlıklar yoğunlaşmayla erişebilen suyu kullanır. Bunlara birkaç örnek, Avustralya dikenli şeytanı, Namibya kıyılarının karanlık böcekleri ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Batı Kıyısı'nın sekoya ağaçlarıdır.

Bina yapımında yoğunlaşma, rutubete, küf sağlığı sorunlarına, odun çürümesine, korozyona, harç ve duvar duvarlarının zayıflamasına ve artan ısı transferinden kaynaklanan enerji cezalarına neden olabileceği için istenmeyen bir olgudur. Bu sorunları hafifletmek için, iç ortam hava neminin düşürülmesi veya binadaki hava havalandırma sisteminin iyileştirilmesi gerekir. Örneğin pencerelerin açılması, aspiratörlerin açılması, nem alma cihazlarının kullanılması, dış giyimlerin kurutulması ve pişirme sırasında tencere ve tavaların örtülmesi gibi çeşitli yollarla yapılabilir. Havadaki nemi gidermeye ve bir binanın içinde havayı hareket ettirmeye yardımcı olan klima veya havalandırma sistemleri kurulabilir. Havada depolanabilecek su buharı miktarı, sadece sıcaklık arttırılarak arttırılabilir. Bununla birlikte, evdeki yoğunlaşmanın çoğu sıcak, nemli ve ağır hava, soğuk bir yüzeyle temas ettiğinde meydana geldiğinden, bu çift kenarlı bir kılıç olabilir. Hava soğuduğu için artık su buharı tutamaz. Bu, suyun serin yüzeyde birikmesine neden olur. Merkezi ısıtma, kışın tek camlı pencerelerle birlikte kullanıldığında bu çok belirgindir.
Yapı içi yoğuşma, termal köprüler, yetersiz veya eksik yalıtım, neme dayanıklı veya yalıtımlı camdan kaynaklanabilir.

Hava kuyusu (kondenser)
Bose – Einstein yoğuşma suyu
Bulut fiziği
Kondenser (ısı transferi)
DNA yoğunlaşması
Kelvin denklemi
Faz diyagramı
Faz geçişi
Retrograd yoğunlaşma
Yüzey kondenser
Groasis Waterboxx
Gazların sıvılaştırılması
Donma sınırı (astrofizik)

Çisenti ya da çiseleme, çok küçük su damlaları halindeki bir yağış türü. Çoğunlukla 0,2-0,5 mm çapında olan damlacıklar hava akımları nedeniyle bazen uçuyor gibi görünür. Büyük damlalar yağmur damlası, daha küçük olanlar ise genellikle bulut veya sis damlacıklarıdır. Meteorolojik sembolü DZ'dir.
Çiseleme yağış türü, damlacıkların genellikle çapı  0,5 mm den küçük olup su moleküllerinden oluşmaktadır. Bu yağış türü genellikle stratus ve stratokümülüs bulutlarından yağar. Bu damlacıkların çok küçük olmasından dolayı çok büyük bir kısmı daha yere düşmeden buharlaşıp su buharı döngüsüne katılmaktadır. Bu nedenle tamamı gözlenemez.
Çiseleme genellikle insan üzerinde çok küçük etkilere sahip olmasına rağmen daha şiddetli hava olaylarına öncülük yapabilir. Donma noktası sıfırın altındayken çiseleme yine de yeryüzüne
düşebilir. Bu yağışın ardından yollarda tehlikeli olan ani buzlanma meydana gelebilir.
Bu yağış okyanus üzerinde geniş alanda çok sık görülen
bir türdür. Az da olsa daha soğuk olan astropika alanlarında da görülmektedir. Bu
alanlar deniz sınır tabakası boyunca uzanan stratus ve stratucumulus
bulutlarınca hakimdir. Düşük yığılma oranı olmamasına rağmen, çiseleme açıkça meydana
gelmektedir. Bu da bilim adamlarını daha karmaşık hassas cihazlar, yüksek
frekanslı çiselemeyi fark edebilen türden radarlar üretmeye motive etmiştir. Bu
çalışma gösteriyor ki, çiselemenin yoğunluğu güçlü bir şekilde bulut şekline ve
okyanus yüzeyindeki havanın yükselmesine bağlıdır. Yüksek çiseleme miktarı,  bulut damlacıklarının düşük konsantrasyonlu
hava kütlelerinin bulunduğu deniz bulutlarında eğilimli olduğu görülmüştür. Bu bulut
ve çiseleme arasındaki bağlantı yüksek çözünürlüklü sayısal modelleme simülasyonu
örneğin large eddy smulation ile incelenebilir

Çiy, havadaki su buharının soğuk bir yüzey üzerinde sıvı hale geçmesi sonucu oluşan su damlacıkları. Atmosferik sınır tabakadaki hava parselinin aktüel buhar basıncının, yüzeyin sıcaklığına ait doymuş buhar basıncından daha yüksek olması sonucu, havadaki su buharının soğuk bir yüzey üzerinde yoğunlaşarak sıvı faza geçmesidir. Bahar aylarında bulutsuz gecelerde gerçekleşen radyasyon kaybı, yeryüzeyine temas eden ince bir hava tabakasında fazlaca soğumaya neden olur ve çiy de genellikle bu durumda -nem, sıcaklık ve basınç koşulları da uygunsa- gerçekleşir. Yer/cisim sıcaklığı donma seviyesinin altında ise, çiy yerine kırağı gerçekleşir. Çiy, meteoroloji biliminde yağış kategorisine girmez. Hatta klimatolojik rasat cetvellerinde meteorolojik hadise değil, müşahede olarak rapor edilir.
İlkbahar veya yaz mevsiminde sabahları cisimlerin üzerinde, bahçedeki bitkilerin yapraklarında su damlacıkları oluşur. Bu damlacıklar yağmur damlası değildir, geceleri havanın soğumasıyla havada bulunan su buharının yoğuşarak oluşturduğu damlacıklardır.

Çiy noktası

Çöl iklimi veya kurak iklim, bitki örtüsü çalı ve kurakçıl otlar olan, çok az yağış alan ve kutup iklimi olarak sınıflandırılacak kriterleri karşılamayan bir iklimdir.
Bu iklime sahip alanlar genellikle yılda 25 ila 200 mm yağış alır veya bazı yıllarda hiç yağış görmeyebilir. Ortalama yağış miktarı yıllık olarak yılda 1 mm civarında olan Arica, Şili'de olduğu gibi ortalamalar da daha az olabilir. Bazı durumlarda, bir alan yılda 200 mm'den fazla yağışla karşılaşabilir, fakat bölge yine de çöl iklimi olarak kabul edilir. Çünkü bölge, yağıştan düşen suya kıyasla daha fazla su kaybeder (Tucson, Arizona ve Alice Springs, Northern Territory bunun örnekleridir).
Çöl ikliminin genellikle iki veya üç çeşidi vardır: Sıcak çöl iklimi (BWh), soğuk çöl iklimi (BWk) ve bazen hafif çöl iklimi (BWh / BWn). Sıcak çöl ikliminden, sıcak çöl iklimlerini tanımlamak için, yaygın olarak kullanılan üç izoterm vardır: ortalama yıllık sıcaklık 18 °C'dir (ki bu en doğru ve en çok kullanılanıdır) veya En soğuk ayda 0 °C veya -3 °C arasındaki ortalama sıcaklık, bu nedenle, "izolatör" ün üzerinde kullanılan uygun sıcaklık ile "BW" tipi bir iklime sahip olan bir yer "sıcak kurak" (BWh) olarak sınıflandırılır ve Verilen izotermin altındaki uygun sıcaklığa sahip yer "soğuk kurak" olarak sınıflandırılmıştır.
Bu iklimin görüldüğü yerler, kuraklık derecesiyle belirlenir. Yağış eşiği belirlenir. Çökelme eşiği (milimetre cinsinden) ilk olarak ortalama yıllık sıcaklığın °C cinsinden 20 ile çarpılmasını, ardından toplam yağışların %70 veya daha fazlasının yılın yüksek güneşi yarısında (280 Nisan) Kuzey Yarımküre'de ise 280 ilave edilmesi ya da güneyde Ekim ayından Mart ayına kadar ya da toplam yağışların% 30-70'i uygulanabilir süre içinde alınırsa ya da toplam yağışın %30'undan daha azı alınırsa 0'dır. Bölgenin yıllık yağış miktarı eşiğin yarısından az ise, BW (çöl iklimi) olarak sınıflandırılır.

Sıcak çöl iklimi (BWh), tipik olarak, inişli çıkışlı hava ve yüksek basınç toprağı nedeniyle tüm yıl boyunca büyük ölçüde kırılmamış güneş ışığının bulunduğu subtropikal sırtın altında bulunur. Bu alanlar, at enlemleri olarak adlandırılan subtropikal enlemlerde, 30 derece güney ve 30 derece kuzey enlemleri arasında yer alır. Sıcak çöl iklimleri genellikle yıl boyu sıcak, güneşli ve kuraktır.

Soğuk çöl iklimi, (BWk) genellikle yaz mevsimi sıcak ve kuru bir iklimdir, ancak sıcaklık, sıcak çöl iklimi kadar değildir. Sıcak çöl iklimlerinin aksine, soğuk çöl iklimleri soğuk ve kuru kışları yaşama eğilimindedir. Bu iklime sahip bölgelerde kar nadir görülür. Moğolistan'daki Gobi Çölü, soğuk çöller için klasik bir örnektir. Soğuk çöl iklimleri genellikle sıcak çöl iklimlerinden daha yüksek rakımlarda bulunur ve genellikle sıcak çöl iklimlerinden daha kurudur.

İlkbahar,  bahar veya ilkyaz, doğa döngüsünde kış ile yaz arasındaki mevsim. Kuzey yarım kürede 21 Mart ve 21 Haziran arasıdır. 
İlkyaz, kıştan sonra ve yazdan önceki dört ılıman mevsimden biridir. Baharın çeşitli teknik tanımları vardır ancak terimin yerel kullanımı yerel iklime, kültürlere ve geleneklere göre değişir. Kuzey Yarımküre'de bahar olduğunda, Güney Yarımküre'de güzdür veya tam tersidir. İlkbaharda, ekinoks, günler ve geceler yaklaşık on iki saat sürer, mevsim ilerledikçe gündüz uzunluğu artar ve gece uzunluğu azalır.
İlkbahar mevsime ve yeniden doğuşa, gençleşmeye, yenilenmeye, diriliş ve yeniden büyüme fikirlerine çağrışım yapar. Subtropikal ve tropikal alanların diğer mevsimler açısından daha iyi tanımlanan iklimleri vardır. kuru veya nemli, muson veya siklonik. Kültürler, Avrupa'da ortaya çıkan terimlere çok az eşdeğer olan mevsimler için yerel adlara sahip olabilir.

İlkbaharda ağaçlar çiçek açar, hava sıcaklığı artmaya başlar. Bu mevsimde karların erimesi ve bol miktarda yağışın olması ile su yatakları olan dereler, göller, göletler ve barajlar su ile dolar.

 Bahar dalları ortaya çıkar. Yaz gelince ise bahar dallarındaki çiçekler kuruyup düşer ve yerlerini yeşil yapraklar alır. Bilhassa bu mevsimde yerel hava depresyonu olarak meydana gelen hava değişikliklerinde, toplum arasında kırkikindi yağışları adı verilen sağanak yağışlar başlar. Bu yağışlarla yeğenli gök gürültüsü, yıldırım düşmesi, dolu tehlikesi ve sel felaketleri de görülür. Bazen bu yağışlar çiftçileri çok yıpratır.
İnsanlar üzerinde de sağlık açısından olumsuz etkileri olabilir. Yorgunluk, bitkinlik ilkbaharın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerindendir. Bu duruma tıp dilinde kısaca bahar yorgunluğu denir.

İlkbaharın başlarında, Dünya'nın ekseni Güneş'e göre eğimini arttırır ve gün ışığının uzunluğu ilgili yarım küre için süratle artar. Yarım küre önemli ölçüde ısınmaya başlar ve yeni bitki büyümesinin "fışkırmasına" (İngilizce: spring fışkırma anlamına gelir) neden olarak mevsime adını verir.
Herhangi bir kar erimeye başlar, akıntılar yüzeysel akışıyla büyür ve don daha az yeğindir. Karsız ve seyrek donun görüldüğü iklimlerde hava ve kara sıcaklığı da daha çabuk yükselir.
İlkbaharda birçok çiçekli bitki uzun bir süre art arda çiçek açar, bazen kar hala yerdeyken çiçeklenme başlar ve yaz başına kadar devam eder. Normalde karsız bölgelerde "ilkbahar" yaprak döken manolyaların, kirazların ve ayvaların çiçek açmasıyla müjdelenen şubat kadar erken (Kuzey Yarımküre) veya ağustosta (Güney Yarımküre) başlar. Birçok ılıman bölgede kuru bir ilkbahar ve nemli bir güz vardır. Bu da sıcaklığın ve suyun daha çok olduğu baharda çiçeklenmeyi başlatır. Güney kutup dairesine yakın bölgeler mayıs ayına kadar hiç "bahar" görmeyebilir.
Bahar, Dünya'nın Güneş'e göre değişen yönünün neden olduğu sıcaklığın bir sonucu olsa da, dünyanın birçok yerindeki hava durumu diğer daha az tahmin edilebilir olaylardan etkilenir. İlkbahardaki (veya herhangi bir mevsimdeki) yağış, daha uzun döngülerle -güneş döngüsü gibi veya okyanus akıntıları ve okyanus sıcaklıklarının yarattığı olaylarla- örn., El Nino etkisi ve Güney Salınım İndeksi gibi döngülerle ilgili eğilimleri izler.
Soğuk hava Kutup bölgelerinden itmeye devam ederken alt enlemlerden sıcak hava istila etmeye başladığında dengesiz bahar havası daha sık olabilir. Ayrıca, ılık yağmurlarla hızlanan kar erimesi nedeniyle, yılın bu zamanında dağlık alanlarda ve yakınlarında sel daha sık görülür. Kuzey Amerika'da, özellikle Rocky Dağları, yükselen sıcak ve soğuk hava kütlelerinin doğuya doğru yayılmasını engellediği ve onun yerine onları doğrudan çarpışmaya zorladığı için yılın bu zamanında Alley kasırgası çok aktiftir. Hortumların yanı sıra, superhücreler de tehlikeli derecede büyük dolu ve çok yeğin rüzgarlar üretebilir, bunlar için genellikle güçlü fırtına uyarısı veya hortum uyarısı verilir. jet akımları kışın olduğundan daha çok, ilkbaharda Kuzey Yarımküre'de dengesiz ve şiddetli hava koşullarında önemli rol oynar.
Son on yıllarda, mevsim sünmesi gözlemlendi, bu da birçok fenolojik bahar belirtisinin birçok bölgede on yılda bir  yaklaşık iki gün daha erken oluştuğu anlamına gelmektedir.
Güney Yarımküre'deki bahar, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle Kuzey Yarımküre'ninkinden çok başkadır:

Güney Yarımküre ülkeleri ile Antarktika bölgesi arasında geniş su yollarının sıcaklık azaltan etkileri olmadan soğuk havayı getirebilecek kara köprüsü yoktur;
Güney Yarımküre'de çoğu enlemde çok daha fazla miktarda okyanus vardır;
Dünya'nın jeolojik tarihinde bu zamanda Dünya'nın daha sıcak mevsimleri için Güney Yarımküre'de güneşe yakınlaştıran bir yörüngesi vardır;
Büyük kara kütleleri tarafından kesintisiz bir hava akımı (kükreyen 40'. ve 50'. enlemler) vardır;
Eşdeğer jet akışı yok; ve
Pasifik'te tersine dönen okyanus akıntılarının özellikleri.

Karnaval, dünya çapında birçok Hristiyan tarafından oruçtan önceki günlerde (40 gün, pazar günleri hariç, Paskalya'dan önce) yapılır. Birçokları için yeni yılın ilk bahar şenliğidir.

Paskalya, Hristiyan kilise yılında en önemli dini bayramdır.
Hristiyanlar İsa'nın "üçüncü günde" ölümden diriltildiğine inanırlar (çarmıha gerilmesinden "iki gün sonra") ve bu dirilişi Kutsal Cuma'dan iki gün sonra Paskalya Günü'nde kutlanır. Son Akşam Yemeği bir Fısıh bayramı olduğundan, Paskalya tarihi, Fısıh'ın başlangıcından sonraki ilk pazar günü olarak hesaplanır. Bu genellikle bahar ekinoksundan sonraki ilk dolunaydan sonraki ilk pazar günüdür. Paskalya tarihi 22 mart ile 25 nisan arasında değişir (bu, Jülyen takvimi kullanan Doğu ve Oryantal kiliseleri için miladi takvimde 4 nisan ile 8 mayıs arasına denk gelir). Bu kutlamada çocuklar paskalya yumurtası avı yaparlar.

1 Mayıs, birçok resmi tatil gününden biridir. Birçok ülkede 1 Mayıs, emek hareketinin ekonomik ve sosyal başarılarını kutlayan 1 Mayıs İşçi Bayramı ile eş anlamlıdır. Bir kutlama günü olarak tatilin eski kökenleri vardır ve modern zamanlara kadar süren birçok gelenekle ilgilidir. Bu adetlerin birçoğu 1 Mayıs'ın "çeyrek gün" olmasından kaynaklanır yani (neredeyse yalnızca kutlandığı Kuzey yarımkürede) yaklaşık olarak ilkbahar ekinoksu ve yaz gündönümü arasında yaklaşık olarak yarıya düşer. Kelt geleneğinde bu tarih baharın sonu ve yazın başlangıcıydı.

Fısıh, Nisan ayının 15. gününde başlar; bu, genellikler Miladi takvim yılının Mart veya Nisan ayına denk gelir ve kuzey bahar ekinoksundan sonra bir dolunay gecesine denk gelir. Ancak, ilkbahar ekinoksundan sonra düşen artık aylar nedeniyle, Pesah bazen 2016'da olduğu gibi ilkbahar ekinoksundan sonraki ikinci dolunayda başlar. Yahudiler, Tevrat'ta Çıkış kitabında anlatıldığı gibi Mısır'daki kölelikten kaçışlarını anmak için bu bayramı kutlarlar. 
Kuzu ve arpa gibi Fısıh sederi'lerde tüketilen yiyecekler ilkbahar mevsiminde bulunabilirliğe bağlıdır. Bu kutlamada çocuklar seder sırasında Dört Soru'yu okur ve sonrasında afikoman için avlanırlar.

Tüm Azizler Gecesi (Cadılar Bayramı), Azizler Günü (Bütün Yadigarları') ve Bütün ruhlar Günü üçlüsünü kapsayan Batı Hristiyan mevsimi ilkbaharda Güney yarımküre'de görülür.

Aziz Patrick Günü (Kuzey Yarımküre)
Holi (Hindistan, Nepal)
Nevruz (Birçok ülke)
Tết (Vietnam)

İşbâ ya da çiy noktası, bir gaz içinde bulunan serbest nemin içinde bulunduğu veya etrafında bulunduğu cisimlerin yüzeyinde yoğunlaşarak su (sıvı) durumuna geçmeye başladığı sıcaklık derecesidir.
Çiy noktası havanın içerdiği nemi belirtmek için de kullanılır. Havanın sıcaklığı düştükçe, su buharından yeterli miktarda enerji serbest bırakılır ve bu da yoğunlaşmaya yani sıvılaşmaya neden olur. Bu işlem buharlaşma sürecinin tersidir. Başka bir deyişle, havanın sıcaklığı düştükçe içinde bulunan oransal nem artarak %100'e ulaştığında yoğunlaşma başlar. Oransal nemin %100'e ulaştığı sıcaklık değeri çiy noktası indeksini gösterir. Çiy noktasının yükselmesi havadaki nem miktarının da arttığı anlamına gelir. Oransal nem artıyorsa çiy sıcaklığı ve nem de artıyor demektir.

İşbâ dereceleri insanların sıcaklığı nasıl hissettiklerini göstermek için de kullanılmaktadır. Aşağıdaki çizelge buna ilişkin bilgiler vermektedir:

Çiy noktasının santigrat cinsinden değerini hesaplamak için şu formül kullanılır:

  
    
      
        
          T
          
            c
          
        
        =
        
          
            
              
                R
                H
              
              100
            
            
              8
            
          
        
        ⋅
        [
        112
        +
        (
        0
        ,
        9
        ⋅
        T
        )
        ]
        +
        (
        0
        ,
        1
        ⋅
        T
        )
        −
        112
      
    
    {\displaystyle T_{c}={\sqrt[{8}]{\frac {RH}{100}}}\cdot [112+(0,9\cdot T)]+(0,1\cdot T)-112}
  

Tc = Santigrat cinsinden Çiy noktası
T = Santigrat cinsinden sıcaklık
RH = % olarak görece nem

Çiy

Şimşek; bir bulutun tabanı ile yer arasında, iki bulut arasında veya bir bulut içinde elektrik boşalırken oluşan kırık çizgi biçimindeki geçici ışık; balkır, çakım, çakın, yalabık, yıldırak.
Yıldırım ise; gök gürültüsü ve şimşekle görülen, hava ile yer arasındaki elektrik boşalması; saika. Zikzaklı bir yol takip ederek kollar hâlinde aşağı doğru iner. Genellikle şiddetli bir yağmurla birlikte görülür.
Şimşek, bir bulut kümesi aşırı miktarda + veya - elektrik yükü ile yüklendiğinde meydana gelen, gözle görülür elektrik boşalmasıdır. Elektrik yükünün hava direncini kıracak kadar çok olması gerekir. Şimşek ve yıldırım sadece kümülonimbüs bulutlarında görülür. Diğer bulutlarda sadece enerji akımı sayesinde görülebilir. Kar fırtınalarında, kum fırtınalarında ve hatta volkanlardan çıkan gaz ve toz bulutlarında da şimşeklere rastlanır. Bir oraj esnasında şimşekler; bulutlar arasında, bulutla hava arasında ve bulutla yer arasında gerçekleşebilir. Dünya genelinde saniyede 50 ila 100 şimşek çakar.
Şimşek için yerel toplum dilinde balkır, çakın, çakım, yalabık, yıldırak gibi sözcükler de kullanılır.

Elektrik yüklenmesinin ayrıntıları bilim insanlarınca hâlâ incelenmektedir ancak fırtına elektriklenmesinin bazı temel kavramları üzerinde ortak bir kanı vardır. Elektriklenme, çarpışan cisimler arasındaki iyon transferinin sonucu olarak triboelektrik etki ile olabilir. Yüksüz, çarpışan su damlaları, gök gürültüsü bulutunda olduğu gibi, aralarındaki (sulu iyonlar olarak) yük aktarımı nedeniyle elektrik yüklenebilirler. Fırtınadaki ana elektrik yüklenme alanı, havanın hızla yukarı doğru hareket ettiği ve sıcaklık aralığının 15 ila -25 °C arasında değiştiği fırtınanın ortasında oluşur. Bkz. Şekil 1. Bu bölgede, sıcaklık ve yukarı doğru hızlı hava hareketinin birleşimi süper soğutulmuş bulut damlacıkları (donma noktasının altındaki küçük su damlacıkları), küçük buz kristalleri ve graupel (yumuşak dolu) karışımı üretir. Yukarı çekiş, süper soğutulmuş bulut damlacıklarını ve çok küçük buz kristallerini yukarı doğru taşır. Aynı zamanda, çok daha büyük ve daha yoğun olan yumuşak dolu, yükselen havada düşer veya asılı kalır.

Yağışların hareketindeki farklılıklar çarpışmalara neden olur. Yükselen buz kristalleri yumuşak dolu ile çarpıştığında, buz kristalleri pozitif ve yumuşak dolu negatif olarak yüklenir. Bkz. Şekil 2. Yukarı çekiş, pozitif yüklü buz kristallerini fırtına bulutunun tepesine doğru yukarıya doğru taşır. Daha büyük ve daha yoğun olan graupel, ya fırtına bulutunun ortasında asılı kalır ya da fırtınanın alt kısmına doğru düşer.

Sonuçta, fırtına bulutunun üst kısmı pozitif olarak yüklenirken, fırtına bulutunun orta ila alt kısmı negatif elektrikle yüklenir.
Fırtına içindeki yukarı doğru hareketler ve atmosferdeki daha yüksek seviyelerdeki rüzgarlar, fırtına bulutunun üst kısmındaki küçük buz kristallerinin (ve pozitif yükün) fırtına bulutu tabanından yatay olarak bir miktar uzağa yayılmasına neden olur. Fırtına bulutunun bu kısmına örs denir. Bu, fırtına bulutu için ana şarj süreci olsa da, bu elektrik yüklerinin bazıları fırtınadaki hava hareketlerince (yukarı çekişler ve aşağı çekişler) yeniden dağıtılabilir. Ayrıca, yağış ve daha yüksek sıcaklıklar nedeniyle fırtına bulutunun dibine yakın bir yerde küçük ama önemli bir pozitif yük birikimi vardır.
Saf sıvı sudaki yükün indüklenmiş ayrılması, tribo-elektrik etkisi ile saf sıvı suyun elektriklenmesi gibi 1840'lardan beri bilinmektedir.
William Thomson (Lord Kelvin), sudaki yük ayrımının dünya yüzeyindeki olağan elektrik alanlarında oluştuğunu ispatladı ve bu bilgiyi kullanarak sürekli elektrik alan ölçüm cihazını geliştirdi. Sıvı su kullanılarak yükün farklı bölgelere fiziksel olarak ayrılması, Kelvin tarafından Kelvin su damlalığı ile gösterilmiştir. En olası yük taşıyan türler, sulu hidrojen iyonu ve sulu hidroksit iyonu olarak kabul edildi.
Katı su buzunun elektriksel şarjı da düşünülmüştür. Yüklü türler yine hidrojen iyonu ve hidroksit iyonu olarak kabul edildi.
Elektron, gök gürültülü fırtınalardaki anlık zamanda hidroksit iyonu artı çözünmüş hidrojene göre sıvı suda kararlı değildir.
Yıldırımdaki yük taşıyıcısı esasen plazmadaki elektronlardır.
Sıvı su veya katı su ile ilişkili iyonlar (pozitif hidrojen iyonu ve negatif hidroksit iyonu) olarak yükten yıldırımla ilişkili elektronlar olarak yüklenme süreci, bir tür elektro-kimyayı, yani kimyasal türlerin oksitlenmesi ve/veya indirgenmesini içermelidir.
Hidroksit baz olarak işlev gördüğü ve karbon dioksit asidik gaz olduğu için, negatif yükün sulu hidroksit iyonu biçiminde olduğu yüklü su bulutlarının sulu karbonat iyonları ve sulu hidrojen karbonat iyonları oluşturmak üzere atmosferik karbon dioksit ile etkileşime girmesi mümkündür.

Yıldırım, bulut ile yer arasında oluşan, en tehlikeli şimşek türüdür. Çoğu çakma yeryüzüne negatif yük dağıtır ancak bir kısmı yeryüzüne pozitif yük taşır. Bu pozitif çakmalar sıklıkla bir orajın dağılma aşamasında oluşur. Pozitif çakmalar aynı zamanda kış ayları boyunca düşen toplam yıldırımların yüksek bir yüzdesini oluşturur.
Bulut ve yer arasındaki elektrik potansiyeli farkı 10 ila 100 milyon volttur ve yıldırımın dönüş darbesinin akımı yaklaşık 30.000 ampere, sıcaklığı 30.000 °C'ye ulaşır. Yıldırımın oluşması çok hızlı bir şekilde gerçekleşir. Öncül darbe buluttan yere yaklaşık 30 milisaniyede ulaşır ve yerden bulutun merkezine yaklaşık 100 milisaniyede döner.

Gök gürültüsü, şimşek çakması esnasında oluşan, patlamaya benzer çok yüksek sestir. Ses, ışıktan çok daha yavaş hareket ettiği için (deniz seviyesinde yaklaşık ses hızı 340 m/s) gök gürültüsü -gözlemcinin uzaklığına bağlı olarak- şimşeğin gözlenmesinden kısa bir süre sonra duyulur.
Gök gürültüsü, şimşek hattı boyunca havanın aniden ısınması ve hava basıncının artması nedeniyle oluşur. Aşırı basınç şimşek hattının sesten hızlı şekilde genişlemesine ve gök gürültüsü olarak adlandırılan sesi oluşturmasına neden olur. Gök gürültüsünü karakterize eden şaklama, patlama, gümbürtü gibi çeşitli farklı sesler şimşek hattının karmaşık geometrisi, atmosferin özellikleri, yerel arazi şekilleri ve yansımalar nedeniyle oluşur.

Yıldırım çarpması, bulut ile yer arasında oluşan bir şimşeğin canlılara isabet etmesidir. Yıldırım çarpması, elektrik yükü nedeniyle ölümcül sonuçlar doğurabilecek, oldukça tehlikeli bir hadisedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde her sene ortalama 62 kişi yıldırım çarpması nedeniyle hayatını kaybetmekte, yaklaşık 300 kişi yaralanmaktadır. Dünya genelinde ise yılda ortalama 24.000 kişi ölmekte, 240.000 kişi yaralanmaktadır.
İstatistiksel olarak yıldırım çarpmasına en çok şu altı durumda rastlanır:

Açık arazide oyun oynarken
Açık arazide çalışırken
Kayık veya botla gezerken, balık tutarken veya yüzerken
Tarla ve ağır iş makineleri kullanırken
Telefonla konuşurken
Elektrikli aletler kullanırken veya tamir ederken

Binalara monte edilen ve paratoner denen metal kondüktörler, yıldırımın mümkün olan en düşük hasarla yeryüzüne transfer edilmesine yardımcı olurlar.
Eğer açık alanda iken civarda bir yere yıldırım düştüyse ve saçlarınız dikilmeye başladıysa hemen en yakındaki binaya girmelisiniz. Eğer yakında bina yoksa civardaki en alçak bölgeye gidip ayaklarınız yere basacak şekilde yere çömelmeli ve mümkün olduğunca bir top gibi küçülmelisiniz. Yıldırım tehlikesi varken "kesinlikle" yere yatılmamalıdır.
Eğer birine yıldırım çarptıysa sırasıyla şu işlemler yapılmalıdır:

Birden fazla yaralı varsa ilk önce öldüğü düşünülenlerle (ölmüş gibi hareketsiz duranlarla) ilgilenilmelidir.
Yaralının solunumu ve kalp atışı kontrol edilmelidir.
Yaralı nefes almıyorsa suni solunum (hayat öpücüğü) uygulanmalıdır.
Nabız yoksa, uzman biri tarafından kalp masajı yapılmalıdır.

Halk arasında, lastik tabanlı ayakkabıların veya otomobil lastiklerinin yıldırımdan koruyacağına inanılır. Bunların hiçbir faydası yoktur ancak otomobilin metal çerçevesi (vücuda temas etmiyorsa) çarpmanın etkilerinden korumada yardımcı olur.
Yine halk arasında aynı noktaya iki kere yıldırım düşmeyeceğine inanılır oysaki bunun gerçekleştiği pek çok olay kaydı mevcuttur.

Şimşek veya gökgürültüsünden kaynaklanan korku astrafobi olarak adlandırılır.

Erime ya da termal füzyon, katı bir maddenin ısı alarak sıvı hâle geçmesi. Bu fiziksel olayın meydana geldiği sıcaklığa erime sıcaklığı denir. Erime, donmanın tersi olarak da ifade edilebilir; zira donma olayında madde ısı verir, erime olayında madde ısı alır.

Erime sıcaklığı katı maddelerde ayırt edici bir özelliktir. Erime sıcaklığı maddeden maddeye değişir. Bu basınca ve saflığa bağlı olarak değişir. Aynı türden saf maddelerin erime ve donma sıcaklıkları eşittir. Saf maddelerde erime olayı gerçekleşirken sıcaklık sabittir, aynı zamanda ısı artışı devam etmektedir ve bu ısı artışı katı madde tamamen eriyene kadar devam eder. Sonrasında tamamen eriyen maddenin ısı ve sıcaklık artışı bir sonraki hâl değişimine kadar sürekli artar.

Bazı maddelerin erime sıcaklıkları

Cıva -39 °C
Naftalin 79 °C
Tuz 800 °C
Demir 1532 °C

Kalsiyum nitrat, (Norveç güherçilesi) olarak da adlandırılır. Ca(NO3)2 formülüne sahip bir inorganik bileşiktir. Bu renksiz tuz havadan nem çeker ve genellikle bir tetrahidrat olarak bulunur. Esas olarak gübrelerde bileşen olarak kullanılırsa da başka uygulamalarda da kullanılır. Nitrokalsit, çiftlik gübresinin ahır veya mağaralarda olduğu gibi kuru bir ortamda beton veya kireç taşı ile temas ettiği yerlerde bir çiçeklenme olarak oluşan hidratlı bir kalsiyum nitrat olan bir mineralin adıdır. Kalsiyum amonyum nitrat dekahidrat ve kalsiyum potasyum nitrat dekahidrat dahil çeşitli ilgili tuzları bilinmektedir.

Norveç güherçilesi, 1905 yılında Notodden, Norveç’te Birkeland–Eyde işlemi ile sentezlendi. Dünyadaki kalsiyum nitratın çoğu artık Porsgrunn’da üretilmektedir.
Kireçtaşının nitrik asit ile işlenmesi ve ardından amonyak ile nötrleştirilmesi ile üretilir:

CaCO3  +  2 HNO3  →   Ca(NO3)2  +  CO2  +  H2O
Ayrıca, Odda İşlemi’nin bir ara ürünüdür:

Ca3(PO4)2  +  6 HNO3  +  12 H2O  →  2 H3PO4  +  3 Ca(NO3)2  +  12 H2O
Sulu bir amonyum nitrat ve kalsiyum hidroksit çözeltisinden de hazırlanabilir::

2 NH4NO3 + Ca(OH)2 → Ca(NO3)2 + 2 NH4OH
İlgili toprak alkali metal nitratları gibi, kalsiyum nitrat ısıtıldığında ( 500 °C’de başlar) azot dioksit vererek bozunur:

2 Ca(NO3)2  →   2 CaO  +  4 NO2  +  O2   ΔH = 369 kJ/mol

Gübre olarak (15.5-0-0 + %19 Ca) içerir ve sera ve hidroponik uygulamalarında çok yaygın kullanılır; "çift tuz" olarak, amonyum nitrat ve su içerir: 5Ca(NO3)2.NH4NO3.10H2O. Bu gübreye kalsiyum amonyum nitrat(CAN) denir. Amonyak içermeyen formülasyonlar da bilinmektedir: Ca(NO3)2•4H2O (11.9-0-0 + 16.9 Ca) ve susuz 17-0-0 + 23.6 Ca. Sıvı bir formülasyon da (9-0-0 + 11 Ca) mevcuttur. An Susuz, havaya karşı kararlı bir türevide Cal-Üre olarak satılan üre kompleksidir. Formülü, Ca(NO3)2•4[OC(NH2)2] olarak gösterilebilir.
Kalsiyum nitrat ayrıca bazı fizyolojik bitki hastalıklarını kontrol etmek için kullanılır. Örneğin, seyreltik kalsiyum nitrat (ve kalsiyum klorür) çözeltileri, elma ağaçlarındaki kalsiyum eksikliği ve elma meyvelerindeki acı benek hastalığı için püskürtme şeklinde uygulanır.

Kalsiyum nitrat, koku emisyonunu önlemek için atık su ön şartlandırmada kullanılır. Atık su ön şartlandırması, atık su sisteminde oksijensiz bir biyoloji oluşturulmasına dayanmaktadır. Nitrat varlığında, sülfatların metabolizması durur, böylece hidrojen sülfür oluşumu önlenir. Ek olarak kolay bozunabilir organik madde tüketilir, aksi takdirde aşağı yönde anaerobik koşullara ve koku emisyonlarının kendisine neden olabilir. Uygulanan konsept, ayrıca artık çamur arıtımı için de geçerlidir.

Priz hızlandırıcı beton katkılarında kalsiyum nitrat kullanılır. Beton ve harç ile yapılan bu kullanım iki etkiye dayanmaktadır. Kalsiyum iyonu kalsiyum hidroksit oluşumunu hızlandırır ve böylece çökelme ve priz süresini hızlandırır. Bu etki, soğuk hava betonlama maddelerinin yanı sıra bazı kombine plastikleştiricilerde de kullanılır. Nitrat iyonu, betonarmedeki çelik takviyenin korozyonunu azaltan, koruyucu bir tabaka ve korozyon önleyici olarak demir hidroksit oluşumuna yol açar.

Kalsiyum nitrat, özellikle daldırma işlemlerinde lateks üretiminde çok yaygın bir pıhtılaştırıcıdır. Çözünmüş kalsiyum nitrat daldırma banyosu çözeltisinin bir parçasıdır. Sıcak oluşturucu pıhtılaşma sıvısına daldırılır ve daldırıcı sıvının ince bir film tabakası, öncekinin üzerinde kalır. Oluşturucu latekse daldırıldığında, kalsiyum nitrat lateks çözeltisinin stabilitesini bozar ve lateks öncekinin üzerinde pıhtılaşır.

Kalsiyum nitrat tetrahidratın çözünmesi oldukça endotermiktir (soğutma). Bu nedenle, kalsiyum nitrat tetrahidrat bazen yenilenebilir soğuk paketler için kullanılır.

Kalsiyum nitrat ergimiş tuz karışımlarının bir parçası olarak kullanılabilir. Tipik olarak bu karışımlar, ikili kalsiyum nitrat ve potasyum nitrat karışımları veya ayrıca sodyum nitrat dahil üçlü karışımlardır. Bu ergimiş tuzlar, ısı transferi için konsantre güneş enerjisi santrallerindeki ısı transfer yağı yerine kullanılabilirse de çoğunlukla ısı depolamada kullanılır.

Kar ayakkabısı, kar üzerinde batmadan rahat yürüyebilmek için dıştan ayakkabı altına kenetlenen ayak giyeceği. Ağırlığı kar yüzeyine yayıp batmamak için ayakkabı boyutundan daha geniş ve delikli olarak tasarlanır. Geleneksel kar ayakkabıları daha çok söğüt, melez ve huş ağacı gibi ağaçların dal ve kabuklarından dar deri kayışlarla örülerek yapılırken, modern tasarımlarda hafif metal, plastik ve sentetik kumaş kullanılabilmektedir. Esnek ve hafif olan kar ayakkabıları rahat manevra yapabilmek için ön ucu yukarı kalkık olarak dizayn edilir. Arktik ve Subarktik bölgeler başta olmak üzere yıllık kar yağışı yoğun olarak görülen yerlerde daha yaygın kullanılır. Tarihöncesinde tekerleğin icadından daha önce bulunduğu düşünülüyor. Etnografik olarak kar ayakkabılarını en yoğun biçimde kullanan yerli halklar, Kuzey Amerika'da Eskimolar ile Kızılderililer, Doğu Sibirya'da ise Çukçiler, Koryaklar ve İtelmenler gibi Çukçi-Kamçatka halklarıdır. Günümüzde geleneksel örme kar ayakkabılarını en yoğun biçimde kullanan yerli halklar Alaska yerlileri ile Kanada Kızılderilileridir. Sportif faaliyet olarak kar ayakkabılı yürüyüş (snowshoeing) Arktik Kış Oyunlarına 1974 yılından beri dahil edilmektedir.

Dünya dillerinde iki temel adlandırma yaygındır. Bunlardan en yaygını İngilizceden çevrilen «Kar Ayakkabısı», diğeri ise Fransızcadan çevrilen «Kar Raketi» adlandırmasıdır.

Kar ayakkabısı : İngilizce snowshoe, Almanca Schneeschuh, Felemenkçe sneeuwschoen, Danca snesko, Norveççe snøsko, İsveççe snöskor, Fince lumikenkä, Macarca hócipő, Türkçe kar ayakkabısı, İbranice נעלי שלג, Tamilce பனித்தூவி காலணி, Çince 雪鞋, Esperanto neĝŝuo
Kar raketi  : Fransızca raquette à neige, Katalanca raquetes de neu, İspanyolca raquetas de nieve, Portekizce raquete de neve, İtalyanca racchette da neve, Lehçe rakiety śnieżne
Kar tabanı : Macarca hótalp
Kar üzümü : İzlandaca snjóþrúgur
Kar + Basmak : Rusça снегоступы
Kar + Ek : Çekçe sněžnice

Gelişimi tarihöncesine uzanır. Kar ayakkabılarının MÖ 3.500 yılındaki tekerleğin bulunuşundan daha önce bulunduğu düşünülüyor. Norveç'te MÖ 6.000 yılına tarihlenen kayaya çizilmiş kayak resmi de bunu destekliyor.
Bir hipoteze göre kar ayakkabılarının ana merkezi olarak bugünkü Baykal Gölü civarındaki o zamanın Orta Asya halkları gösterilmektedir. Orta Asya'dan Arktika (Avrasya ve Amerika) bölgesine dağıldığı sanılıyor. MÖ. 30.000 den 5.000 lere kadar Buz Devrinde (Ice age) Bering kara köprüsünden Kuzey Amerika'ya ulaştığı muhtemeldir.
Büyük Britanyalı arkeolog Jacqui Wood'un hipotezine göre, Avrupa'da 5.300 yıllık olduğu tahmin edilen Ötzi mumyasındaki daha önce sırt çantası olarak yorumlanan parçanın aslında kar ayakkabısı olabileceği de düşünülmektedir.
Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabon (MÖ 64 - M.S. 24) Kafkasya'daki yerli halkların ayakları altında deriden ve yuvarlak tahtadan blok benzeri düz yüzeyler iliştirerek  kullandıklarını yazar.
Bununla birlikte, tenis raketini andıran (Fransızcada raquette de neige «kar raketi» denmesi bu yüzdendir) ağ gibi örgülü delikli klasik kar ayakkabılarının Kuzey Amerika yerli halklarınca Avrupalılardan önce de kullanıldığı biliniyor. Fransız kâşif Samuel de Champlain'in seyahat anılarında (V.III, sayfa: 164) Huronlar ve Kriler gibi yerli halkların karın çok olduğu yerlerde kar üzerinde batmadan gitmek üzere Fransa'daki kravatların biçiminde ve onların iki ya da üç katı büyüklüğünde kar ayakkabıları kullandığını yazar.

Etnografik olarak kar ayakkabılarını en yoğun biçimde kullanan yerli halklar, Kuzey Amerika'da Eskimolar ile Kızılderililer, Doğu Sibirya'da ise Çukçiler, Koryaklar ve İtelmenlerdir. Kar ayakkabılarının yapımında yöre malzemeleri kullanılır. Tahta iskeleti daha çok melez, huş ve söğüt ağaçlarından, örgü şeritleri ise rengeyiği ya da fok derisinden, son zamanlarda ise ayı ve at derisinden de yapılır.
Kuzey Amerika'nın Batı dünyası tarafından keşfinden önceleri Eskimo-Aleut halkları ve Kızılderililer gibi Amerika yerlileri farklı stillerde kar ayakkabıları geliştirmiştir. Keşiften sonra özellikle Kanada ve Amerika Birleşik Devletlerinin kuzey eyaletlerinde beyazlarca da yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.
Alaska'da kar ayakkabısını en fazla kullanan yerli halk Kızılderili Alaska Atabasklarıdır ve bunlar kar ayakkabılarını daha çok huş ağacının kabuğundan imal ederler. Alaska Atabaskları kışın çok yaygın biçimde kar ayakkabılarını kullanarak yaya yürür ve seyahat ederler. Kanada'da kar ayakkabısını en fazla kullanan yerliler ise yine Kızılderili Algonkin halkları ile Kanada Atabasklarıdır. ABD ve Kanada'da Büyük Düzlüklerde yaşayan Ova Kızılderililerinden Karaayaklar, Arapaholar, Nakotalar, Nakodalar, Şayenler, Komançiler, Apsalokeler, Atsinalar, Kiowa, Lakotalar, Siyular, Apaçiler ve Kriler gibi Ova Kızılderilileri kışın Amerika bizonunu önceleri kar ayakkabılarını takarak yaya avlarken, atın Avrupalılarca getirilmesinden sonra atlı avlamaya başlamışlardı. Kuzey Kızılderililerinin yumuşak karlı arazide beslenen rengeyiği ve sığın gibi hayvanları avlamasının ön koşulu kar ayakkabısı kullanmaktır.
Atabask dillerinde kar ayakkabısı için kullanılan adlar: Denağinaca ush, Ahtnaca ‘aas, Değinakça oyh, Holikaçukça oyh, Koyukonca osh (Yukarı Koyukonca), oyh (Aşağı ve Merkezî Koyukonca), Tanakrosça aayh, Yukarı Tananaca aayh ya da aay, Guçince aih, Hanca ‘a, Tlınçonca ʔah Denetaca ʔah, Danezaca maaahéʔ («onun kar ayakkabısı»), Denesulinece ʔaih, Nadoten-Vetsuvetence ‘ayh, Çilkotince ʔash. Ahtnalar ‘aas dışında da tsidatl’uuni, tsedatl’uun, tsistl’uuni (hill snowshoe) ve datsaaggi (temporary snowshoe) gibi farklı kar ayakkabıları da kullanır.
Algonkin dillerinde kar ayakkabısı için kullanılan adlar: İnnuca asham, Ova Kricesi asāmak (ᐊᓵᒪᐠ), Güney ve Kuzey Doğu Kricesi asaamich (ᐊᓵᒥᒡ) ya da asaam (ᐊᓵᒻ), Naskapice asaam (ᐊᓵᒻ), Ojibvaca aagim (ᐋᑭᒻ), Abenakice ôgem (eski yazı: ȣgem), Potavatomice agmoseʼ, Karaayakça awámi, Mikmakça alaqami'g ya da lasguaw. Algonkin halklarından Ojibvalar kar ayakkabısının (aagim) kasnağını yani çerçevesini (Severn şivesinde: aagimaakwaatig, kuzeybatı Ontario ve Manitoba şivesinde: aagimaatig) tahtadan, bağcıklarını (ashkimaneyaab) ve yan bağcıklarını (bizhimaaneyaab) ham deriden yaparlar. Minnesota ve Wisconsin Ojibvaları (Chippewa) makwaasagim adlı ayı pençesi kar ayakkabısı (bear paw snowshoe) da kullanırlar. Ojibvalardan Québec Algonkinleri kar ayakkabısının ön ve arka çapraz braceʼlerine okogaatig, kuyruk bölümü için kullanılan tahtaya da ozhedoowaatig adını verirler.

Batı dillerindeki  “Eskimo” kelimesinin etimolojilerinden en yaygın olarak kabul göreni Smithsonian Institution'dan Ives Goddard'ın ileri sürdüğü Algonkin dillerinden İnnuca (Montagnais) “snowshoe-netter” («kar ayakkabısı [ağ gibi] ören») anlamına gelen kelimedir. İnnucada assime·w kelimesi «she laces a snowshoe» anlamına gelir.

Bütün Eskimo-Aleut halkları kar ayakkabısı kullanır ve bunlar birkaç çeşittir. Kuzey Alaska'daki İnyupikçe tagluk, Kanada Nunavut'taki Doğu Kanada İnuitçesi talluk (ᑕᓪᓗᒃ), Kanada Labrador'daki Nunatsiavut İnuitçesi talluk, Batı Alaska'daki Yupikçe tangluk, Güney Alaska'daki Supikçe tangluk en yaygın kar ayakkabısıdır. İnyupikler tagluk denen uzun kar ayakkabılarını tundradaki çalılık alanlarda yumuşak karda kullanırken, puyyugiak denen kısa kar ayakkabıları daha çok kaba deniz buzu üzerinde yürümek içindir. Alaska Yupikleri de tangluk dışında ayrıca pupsugcetaat adını verdikleri kar ayakkabılarını da kullanır. Nunivak Çupikleri ise buna pupsugcet'ar adını verirler. Doğu Kanada İnuitçesinde talluk (ᑕᓪᓗᒃ) dışında da değişik kar ayakkabısı türleri vardır. Kızılderililerin yuvarlak kar ayakkabılarına allaatautik (ᐊᓪᓛᑕᐅᑎᒃ), uzun kar ayakkabılarına amittukaaq (ᐊᒥᑦᑐᑳᖅ), kısa yuvarlak ve geniş olanları ise ammalukitaak (ᐊᒻᒪᓗᑭᑖᒃ) ya da angmalukitaak (ᐊᖓᒪᓗᑭᑖᒃ) olarak adlandırılır. Kar ayakkabısı için Grönland İnuitçesinde aput («kar») kelimesinden köken alan apusiut ya da apusiuut adı kullanılır. Aleutça qaniigim sapuugii («kar'ın ayakkabısı») adlandırması İngilizce karşılığının (snow shoe) birebir çevirisidir.
Eskimolar kar ayakkabılarını yörelerindeki malzemeyi kullanarak yaparlar. Kuzey Alaska İnyupikleri Grönland balinasının balina çubuğu denen çok uzun esnek lifli dişlerini kullanır. Kuzeybatı Alaskadaki Malimiut İnyupikleri ise ise söğüt dallarından yaparlar. Çerçevesi (kasnağı) ladin ya da melez ağacı daha yeşil taze iken bükülerek yapılır ve rengeyiği ya da fokun derisinden kayışlarla örülür. Topuk ve burun kısımları rengeyiğinin sinir ipliğiyle çok sarmalanır. Yupikler fok derisinden kesilen kayışlarla örerler.
Avrupa ve Asya kar ayakkabısı örnekleri binlerce yıldır ilkel kalmışken, Kuzey Amerika Kızılderililerininkiler mükemmelleşmişlerdir.
Geleneksel Kızılderili ve Sibirya yerli kar ayakkabıları 4 tipte görülür:

1. Kunduz kuyruğu : pist, parkur ve açık alanlarda kullanılır.
2. Kırlangıç kuyruğu : ucu kalkıktır.
3. Yuvarlak uçlu : dağlık ve tepelik arazide kullanılır.
4. Ayı pençesi : yuvarlak ve düz olup ormanlık ve engebeli arazide kullanılır.
Alaska'da modern sanat ürünleri olarak kar ayakkabısı küpeleri de yapılmaktadır.

Arktik Kış Oyunlarına ilk kez 1974 yılında Anchorage, Alaska'da yapılan oyunlarla giren kar ayakkabılı yürüyüş sporu (snowshoeing) o tarihten itibarek kış oyunlarının en gözde ve önemli sporları arasında yer almıştır.

Alaska ve Kanada'da Atabask ve Algonkin halklarının coğrafyasında yaşayan kar ayakkabılı tavşanın (Lepus americanus) arka ayakları kara batmamak için evrim geçirmiş ve oldukça büyüyüp genişlemiş ve kalın ve uzun tüylerle kaplanmıştır.
Karlı yüzeylerde daha iyi yürüyebilmek için Sibirya haskisi adlı köpek ırkının ayak parmakları tüylüdür ve “kar ayakkabılı ayak” (snow shoe feet) olarak adlandırılır.

Kar eritme sistemi bisiklet yollarında, geçit’lerde, avlu'larda, yollarda veya daha ekonomik olarak araba yolundaki 2-fit (0,61 m) genişlikte lastik çiftinin izi veya  3-fit (0,91 m) kaldırım ortası vb. gibi alanın yalnızca bir bölümündeki kar ve buz birikmesini önler. Ayrıca, kar eğilimli iklimlerde araba yollarını ve avluları kardan korumak için kullanılır. "Kar eritme" sistemi, fırtınada çalışacak şekilde tasarlanmıştır böylece güvenliği artırır ve kürekle atma veya kar küreme ve buz çözücü tuzu veya çekiş kumu yayma dahil kış bakım işlerini ortadan kaldırır. Kar eritme sistemi, tuzları veya diğer buz giderici kimyasalların kullanımını ve kış hizmet araçlarından kaynaklanan fiziksel hasarı ortadan kaldırarak betonun, asfaltın veya döşeme altının ömrünü uzatabilir. Birçok sistem tam otomatiktir ve kar/buz ücreti yatay yüzeyini korumak için insan müdahalesi gerektirmez.
Sistemler, ısı kaynağına bağlı olarak üç geniş tiptir: elektrik rezistanslı ısı, geleneksel bir kazandan (veya fırından) gelen ısı veya jeotermal ısı (Hidronik). Elektrikli kar eritme sistemlerinin en az sayıda hareketli parçası olduğundan ve aşındırıcı madde olmadığından hidronik kar eritme sistemlerinden muhtemelen daha az bakım gerektirir. Ancak elektrikli kar eritme sistemlerinin işletilmesi çok daha pahalıdır.
Yeni kar eritme sistemlerinin çoğu yağış ve donma sıcaklıklarını algıladığında sistemi açan ve sıcaklıklar donma noktasının üzerine çıktığında sistemi kapatan bir otomatik aktivasyon cihazı ile birlikte çalışır. Bu tür cihazlar, sistemin sadece faydalı dönemlerde çalışmasını sağlar ve enerji israfını azaltır. Yüksek limitli bir termostat, döşeme/yüzey yeterli bir kar erime sıcaklığına ulaştığında sistemi geçici olarak devre dışı bırakmak için otomatik kar eritme kontrolörü ile birlikte kurulduğunda verimliliği daha da artırır. Bazı bina kodları, enerji israfını önlemek için yüksek limitli termostat gerektirir. Toplam çevresel etki kullanılan enerji kaynağına bağlıdır.

İşletme maliyetleri bölgeye, kullanılan enerji kaynağına (elektrik, gaz, propan vb.) ve ilgili maliyetlere göre değişir. Amerikan Isıtma, Soğutma ve İklimlendirme Mühendisleri Derneği, (İngilizce: The American Society of Heating, Refrigerating and Air-Conditioning Engineers, ASHRAE) tatmin edici sonuçlar elde etmeyi ve sistemin aşırı boyutlandırılmasından veya aşırı tasarlanmasından kaynaklanan enerji tüketimini en aza indirmeyi amaçlayan standartlara sahiptir. Sistemler genellikle bölgeye göre ASHRAE yönergeleri kullanılarak metrekare başına 70–170 BTU üretecek şekilde tasarlanır. Bir yüzeyden karı eritme süresi, fırtınaya ve sistemin ne kadar güç üretmek üzere tasarlandığına göre değişir.

Elektrikli kar eritme sistemleri üç temel bileşenden oluşur: ısıtma kablosu, kontrol ünitesi ve aktivasyon cihazı.
Isıtma kablosunu, dış mekanda kullanmak için zor koşullara dayanacak şekilde üretilir. Kablo, Ulusal Olarak Tanınan Test Laboratuvarı (İngilizce: Nationally Recognized Testing Laboratory) tarafından UL standartlarına göre listelenmelidir ve çoğu, koruyucu kaplamalı ve/veya yalıtımlı tek veya çift iletkenden oluşur. Çoğu kablo 105 °C (221 °F) olarak derecelendirilir ve fit başına 6–50 Watt üretir. Alan başına güç, ısıtma elemanı aralığı ile belirlenir.
Kontrol üniteleri genellikle duvara takılan kontrol panelleridir ve bir NEMA muhafazasına takılabilir. Kontrol üniteleri, hat ve yük terminal blokları, röleler, aktivasyon terminalleri, transformatörler ve ayrıca izleme elektroniği kullanarak teknolojiye göre değişir.

Hidronik sistemdeki ısıtma elemanı, sıcak su ve propilen glikol (antifriz) karışımını dolaştıran esnek bir polimer veya sentetik kauçuk'tan yapılan kapalı devre boru veya modüler ısıl panel sistemidir.
Akışkan, çevredeki beton/asfalt/beton kaldırım taşlarını ısıtmak için 16 °C (61 °F) ila 60 °C (140 °F) arasındaki sıcaklıklara ısıtılır ve böylece kar ve buzu eritir. Hidronik kar eritme sistemleri için mekanik sistem teknolojisi, radyant ısıtma sistemleriyle aynı teknolojiye dayanır.
Başarılı borulu hidronik ısıtma sisteminin en önemli kısmı uygun boru aralığına ve yerleşim düzenine bağlıdır. Isıyı eşit olarak dağıtmaya yardımcı olmak için boruların spiral veya serpantin şeklinde döşenmesi önerilir. Boşluk spesifikasyonu üreticiler arasında farklılık gösterir. Daha hızlı kar erime oranı tipik 6-8" daha yakın boru aralığı gerektirir. Diğer bir önemli faktörse levhanın altında kullanılan yalıtım miktarıdır.
Beton plakalara dökülen hidronik borular, betonda eşit olmayan ısıtma düzeni oluşturur ve böylece beton plaka içinde eşit olmayan gerilmelerin oluşmasına neden olur. Çok soğuk levhaya giren yüksek sıcaklıktaki akışkanın kullanılması, beton yüzeyde gerilim çatlakları ve olası pullanmalar yapar. Yakın boru aralığı ve sıcaklıktaki kontrollü yavaş artış, borulu sistemin olumsuz etkilerini azaltır. Diğer bir yöntem, kış mevsimi boyunca minimum levha sıcaklığını donma noktasının üzerinde tutmaktır.
Borulu sistemlere bir alternatif, ön yalıtımlı, HDPE modüler ısı değişimli ısıl panel üniteleridir. HDPE modüler paneller, merkezde 23.5"- 26" arasında modüler ızgara düzeninde ayaklı kaldırım taşlarına (genellikle çatı kurulumlarında kullanılır) uyar. Ayrıca her türlü zemine takılı, yerinde dökülmüş beton veya yükseltilmiş kat takılı kaldırım taşları, ahşap veya PVC zemin kaplaması ile kullanılabilirler.

Elektrikli kar eritme sistemleri gibi, hidronik kar eritme sistemleri de temel yüzey malzemesinin (kum) içine veya altına kurulabilir. Alt zemin, boru veya termik panel kurulumuna başlamadan önce ICPI (Uluslararası Beton Döşeme Enstitüsü) veya taban kaplama malzeme üreticisinin yönergelerini karşılayan uygun bir yol temel malzemesi ile iyice sıkıştırılmalıdır. Düzensiz oturma sisteme zarar verebilir ve yapısal olarak zayıf bir üstyapı oluşturabilir. Boru, kablo bağları ile yeniden ağ(re-mesh), inşaat demiri ya da döşeme yalıtımının altına zımbalanabilir. Yalıtımlı modüler termal panel sistemleri, yeniden ağ veya inşaat demiri gerektirmez ve sıkıştırılmış alt taban üzerine önceden bağlanmış sıralar halinde yerleştirilir. Beton levhanın altına modüler bir termal panel sistemi yerleştirildiğinde, beton monolit içinde yeniden ağ veya inşaat demiri gerekli olabilir.
Hidronik borular doğrudan katı temel kayasının üzerine yerleştirilmemelidir; bu, ısıtma borularının ısıyı toprağa iletmesine neden olur. Ön yalıtımlı modüler termopanel sistemler, doğrudan anakaya veya yapısal bir beton temel üzerine döşenebilir.
Çoğu taban kaplama malzeme üreticisinin garantisine ve ICPI teknik şartlarına uymak için, taban kaplama malzemesine için 1" 'e kadar yataklama kumu kullanılmalı ve kum kalınlığı maksimum 1 1/2" yi geçmemelidir. Genellikle 1 1/2" üzerinde yataklama kumu gerektirdiğinden, boru ve inşaat demiri esaslı sistemlerde bu zor olabilir. Aşırı yataklama kumu, taban kaplama malzemesinin zamanla çökmesine neden olur. Yataklama ve birleştirme için kullanılan kum temiz beton kumu olmalı, kil, kir veya yabancı madde içermemeli ve ASTM C-33'e uygun olmalıdır.
Modüler, akışkan termal transfer panel sistemleri, boru tabanlı bir sistemin gerektirdiği boşlukların aksine, tüm taban kaplama malzemesi veya beton alan ile tam ve eşit ısı alışverişi sağlar. Tam kaplama, işletme maliyetini düşüren ve kaplama yapısına termal etkiyi azaltan ve böylece beton yüzeyin bozulmasını azaltan daha düşük sıcaklıktaki akışkanın kullanılmasına izin verir. Yüzey ayrıca sıcaklığa kadar gelir ve daha hızlı soğutulabilir.
Modüler kar eritme sistemleri, havuzların ısıtılması ve evsel veya endüstriyel amaçlar için sıcak günlerde kaldırımdan güneşin ısı enerjisi toplamak için de kullanılabilir. Ayrıca, özellikle yüzme havuzları çevresinde veya  yakın çevredeki kentsel ısı adası etkisini artıran bir güneş pili oluşturmak amacıyla taban kaplama malzemesinin binadan ayrılması nedeniyle çok ısınan ayaklı çatı üst kaplama malzemeli teraslarda döşeme yüzeyini soğutmak için de kullanılabilir.

Kar eritme uygulamaları için kullanılan bir takım aktivasyon cihazları vardır. Bazı etkinleştiriciler, sistemi belirli bir süre açık kalacak şekilde etkinleştiren, diğerleri ise sıcaklık ve nemi algılayan veya sadece sıcaklık koşullarını kar eritme sistemini otomatik olarak çalıştırmak için etkinleştiren basit elle çalıştırılan zamanlayıcı'lardır. Otomatik cihazlar havaya (İngilizce:aerial-mounted), kaldırıma veya oluğa takılabilir. Üst düzey etkinleştirme cihazlarının, ayarlanabilir sıcaklık tetikleme noktaları, ayarlanabilir gecikmeli kapatma döngüsü ve yükseltilebilir uzaktan etkinleştirme özellikleri  vardır. Aktivasyon cihazı, kar eritme sisteminin %100 otomatik olarak çalışmasını sağlar.
Kendinden regüleli iz ısıtma kabloları, verilen ısı miktarını otomatik ayarlar, böylece yalnızca sıcaklıkları ayar noktasının altında olan parçalar ısıtılır.
Bu aktivatörleri kullanırken etkili bir sonuç elde etmek için sensörlerin dikkatli bir şekilde yerleştirilmesi önemlidir. Aktivasyon nem sensörleri, bir kar fırtınasından herhangi bir nemi etkili bir şekilde toplayacakları bir yere ve kar ve buzdan arınmış alana nispeten yakın bir yere yerleştirilmelidir. Sıcaklık sensörleri, kar eritme sisteminin yaşayacağı yüzeyin aynı sıcaklık koşullarını algılamak için dışarıya konulur. El kumandalı zamanlayıcılar veya anahtarlar gibi diğer etkinleştiriciler uygun bir yere yerleştirilebilir.

Woodson, R. Dodge. Radiant Floor Heating. New York: McGraw-Hill, c. 1999.

Kar fırtınası veya tipi, hızı en az 56 km/sa olan güçlü, sürekli rüzgarların neden olduğu ve uzun bir süre boyunca devam eden (genellikle üç saat veya daha fazla) karla ilişkili fırtına çeşididir. Şiddetli kar fırtınasında rüzgarın hızı 72 km/sa üzerinde ve hava sıcaklığı -12 °C altında olurken görüş mesafesi sıfıra yakın bir hale gelir. Bir zeminsel kar fırtınasında ise kar yağmadığı halde zemindeki gevşek kar güçlü rüzgarlar tarafından kaldırılır ve fırtına hali oluşturulur.

Digital Snow Museum Photos of historic blizzards and snowstorms. 14 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Farmers Almanac List of Worst Blizzards in the United States
United States Search and Rescue Task Force: About Blizzards 9 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Historical Review On The Origin and Definition of the Word Blizzard 25 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dr Richard Wild

Balaklava, Türkçede halk arasında "kar maskesi" olarak da bilinen bir tür başlıktır. Kimisinde yüz kısmı tamamen, kimisinde ise sadece gözlere denk gelen yerler açıktır. Bu şekilde kafanın soğuktan azami biçimde korunması amaçlanır. İsmini, batı dillerine balaclava olarak geçen Kırım'daki Balıklava şehrinden almıştır. Türkçe kökenli bir kelime olarak kabul edilir.
Şapka gibi giyilmekle da kapsayacak şekilde uzanır. Genellikle yün ya da sentetik kumaşlardan üretilir. Rüzgâr geçirmeyen modelleri de vardır. Askeri ve polis üniformaların da bir parçasıdır.
Motosikletçilerin kullandığı balaklava modellerinde ise genellikle kaskın içine denk gelen kısımları ince dokumadan yapılmıştır, ancak boyun ve göğüsü rüzgârdan koruyan bölüm daha kalındır. Ayrıca kaskın içinin temiz kalmasını da sağlar. Yarış pilotlarının kullandığı balaklavalar ise yanmaz niteliktedir ve terlemeyi önler.

Maske Karşıtı Yasalar
Gaz maskesi
Örgülü şapka
Maske

Kar tanesi, yeterli bir boyuta ulaşan tek bir buz kristalidir. Başka kar taneleriyle birleşebilir ve daha sonra Dünya atmosferine kar olarak yağar. Kar tanelerinin boyutu, şekli ve yoğunluğu oluştuğu sıcaklıkla ilişkilidir. Bir tek kar tanesi içinde yüzlerce ve hatta binlerce kar kristali bulunabilir. Kar, 0 °C'nin altındaki sıcaklıklarda daha küçük, 0 °C'nin üstündeki sıcaklıklarda ise daha büyük boyutta yere ulaşır. Karın rengi, kristallerinin güneş ışığını tamamen yansıtmasından dolayı beyazdır. Atmosferde kirleticiler bulunuyorsa kar kirleticiler rengine; sarı veya kırmızıya dönüşebilir. Hava kütlelerinin sıcaklık ve mutlak nem oranlarına göre kar taneleri çeşitli şekillerde düşer.
Genellikle iri olan kar taneleri yere düşünce veya daha yere düşmeden erir. Çok nemli ve kararsız hava kütlelerinde, dikey hareketler kuvvetli olduğunda bulgura benzeyen yuvarlak kar taneleri meydana gelir. Birleşmiş kar kristallerinden oluşan bu taneler hafif olduğundan yere düşünce zıplarlar. Bireysel kristaller kendilerine özgüdür. Bazı basit tabaka kristaller, yüksek kalitede mikroskoplarla bakıldığında, birbirine tam olarak benzer görünebilirler. Fakat çok karmaşık yapıdaki kar kristalleri söz konusu olduğunda hiçbir zaman iki tanesi birbirine tam olarak benzemez.

Klatrat hidratlar (veya gaz klatratlar, gaz hidratlar), su içeren, kristal yapılı katılardır; birbirine hidrojen bağları kurarak "kafes" yapı oluşturmuş su molekülleri içine hapsolmuş küçük apolar moleküllerdir (tipik olarak gaz molekülleri). Bir diğer deyimle, klatrat hidratlar, kafes bileşiklerdir, konak molekül sudur, konuk molekül de tipik olarak bir gazdır. Hapsolmuş molekülün desteği olmaksızın klatrat hidratların kafes yapısı göçer ve buzun kristal yapısı veya sıvı su meydana gelir. Çoğu düşük moleküler ağırlıklı gazlar (O2, H2, N2, CO2, CH4, H2S, Ar, Kr ve Xe) ayrıca bazı hidrokarbonlar ve freonlar uygun basınç ve sıcaklıkta hidratlar oluştururular. Klatrat hidratlar kimyasal bileşik değildirler çünkü hapsolmuş moleküller kafese bağlı değildirler. Klatrat hidratların oluşumu ve bozunumu birinci dereceden bir faz geçişidir, bir kimyasal tepkime değildir. Moleküler düzeyde bunların oluşum ve bozunum mekanizması henüz iyi anlaşılmamıştır. Klatrat hidratlar ilk 1810'da Sir Humphry Davy tarafından belgelenmiştir.
Klatratların doğada büyük miktarlarda var olduğu bulunmuştur. Yaklaşık 6.4 trilyon (yani 6,4x1012) ton metan, okyanus tabanında metan klatrat yatakları içinde hapis durumdadır. Bu yataklar Norveç kıta sahanlığında, Storegga Kayması'nın kuzey yamacında bulunabilir. Klatratlar tiyal (permafrost) içinde de bulunabilirler, kuzeybatı Kanada'da Mackenzie Deltasındaki Mallik gaz hidrat sahasında olduğu gibi. Bu doğal gaz hidratları muazzam bir enerji kaynağı olarak görülmektedirler ama ekonomik bir çıkarma yöntemi henüz bulunmamamıştır. Hidrokarbon klatratları petrol endüstrisi için problem yaratırlar çünkü bunlar petrol borularında oluşup çoğu zaman tıkanmaya yol açarlar. Deniz dibinde karbon dioksit klatratı oluşturulması, atmosferdeki sera gazlarının giderilmesi ve iklim değişikliğinin önüne geçmek için bir yöntem olarak öne sürülmüştür.
Klatratların bazı dış planetlerde, aylarda ve Neptün ötesi cisimlerde çok miktarda  bulunduğu tahmin edilmektedir.

Gaz hidratlar genelde iki kristalografik kübik yapı oluşturur; bunlar yapı (tip) I ve yapı (tip) II olarak adlandırılır ve sırasıyla 
  
    
      
        P
        m
        
          
            3
            ¯
          
        
        n
      
    
    {\displaystyle Pm{\overline {3}}n}
  
 ve 
  
    
      
        F
        d
        
          
            3
            ¯
          
        
        m
      
    
    {\displaystyle Fd{\overline {3}}m}
  
 uzay gruplarına karşılılık gelir. Nadir olarak 
  
    
      
        P
        6
        
          /
        
        m
        m
        m
      
    
    {\displaystyle P6/mmm}
  
 uzay grubuna ait üçüncü bir altgensel yapı da (Tip H) görülebilir.
Tip I'in birim hücresi 46 su molekülünden oluşur, bunlar biri küçük, biri büyük iki tip kafes meydana getirir. Birim hücrede Küçük kafesten iki tane, büyük olandan altı tane vardır. Küçük kafes beşgenli bir dodekahedron (512), büyük olan ise bir tetradekahedron (on dört yüzlü), daha doğrusu, altıgen kesimli trapezohedrondur (51262), bunlar beraberce bir Weaire-Phelan yapısı oluşturur. Tip I hidratları oluşturan tipik konuklar, karbon dioksit klatrat içinde bulunan CO2 ve metan klatrat içinde bulunan CH4'tür.
Tip II birim hücresi 146 su molekülünden oluşur, bunlar da iki tip kafes meydana getirir - küçük ve büyük. Bu durumda 16 küçük kafesle birlikte sekiz büyük kafes vardır. Küçük kafesin yapısı gene beşgenli dodekahedrondur (512) ama büyük olan bir heksadekahedrondür (16 yüzlü). Tip II hidratlar O2 ve N2 gibi gazlardan oluşur.
Tip H'nin birim hücresi 34 su molekülünden oluşur, bunlar üç tip kafes meydana getirir: iki farklı küçük tip ve bir büyük tip. Bu durumda birim hücrede üç adet 512 tipli küçük kafes, on iki adet 435663 tipli küçük kafes ve bir büyük 51268 kafes vardır. Tip H'nin kararlı bir şekilde meydan gelmesi iki konuk gazın (büyük ve küçük) işbirliğini gerektirir. Büyük boşluk büyük moleküllerin (örneğin bütan, hidrokarbonlar) yerleşmesini sağlar, ama bunun için yardımcı küçük gazların diğer boşlukları doldurup onların yapısını desteklemesi gerekir.

Dünyada gaz hidratlar doğal olarak deniz tabanında, okyanus dibindeki tortularda, derin göllerdeki tortularda (örneğin Baykal Gölü) ve tiyal (permafrost) bölgelerde bulunur. metan hidrat yataklarında önemli miktarda metan olabileceği (1015 ila 1017 metre küp) iddia edilmiştir. bunlar potansiyel bir enerji kaynağı olarak büyük öneme sahiptir. Bu yatakların bozunması ile metanın toplu şekilde atmosfere salınması küresel bir iklim değişikliğine yol açabilir, çünkü atmosferik metan karbon dioksitten de daha etkili bir sera gazıdır. Bu tür metan yatakların hızlı bozunumu bir jeolojik afet yaratabilir, toprak kayması, deprem ve tsunamiye yol açma potansiyelinden dolayı. Doğal gaz hidratları sadece metan değil, diğer hidrokarbon gazları, hidrojen sülfür ve karbon dioksit de içerirler. Kutuplardaki buz örneklerinin içinde hava hidratlarına a sıklıkla rastlanır. Tiyal bölgelerdeki Pingolarda da metan hidrat bulunur. Similar structures are found in deep water related to methane leakages.

Boru hatlarında hidrat oluşumu için uygun termodinamik şartlar sık sık oluşur. Bu arzu edilmeyen bir olaydır çünkü klatrat kristalleri kümelenip boruyu tıkayabilir. Petrolün zamanında teslim edilememesinden kaynakalanan ekonomik zararların yanı sıra, valv ve cihazlara da zarar gelir.

Hidratlar kümelenip boru duvarına yapışma eğilimi gösterirler ve bunun sonucunda boru tıkanır. Hidratlar oluşunca  sıcaklık artırılarak ve/veya basınç azaltılarak bunların bozunması sağlanabilir. Bu şartlarda dahi klatrat bozunumu yavaş bir süreçtir. Dolayısıyla, temel çözümü problemin meydana gelmesini engellemekle başlar. Bu konuda yapılabilecek olanlar şunlardır:

Glikol kurutması ile hidrat oluşum sıcaklığını düşürmek.
Geçici olarak işlem sıcaklığını değiştirmek
Hidrat denge şartlarını daha düşük sıcaklık ve daha yüksek basınca doğru değiştirmek veya reaksiyon inhibitörleri kullanarak hidrat oluşum süresini artırmak.
İzlenecek yöntemler, basınç, sıcaklık, malzeme (gaz, sıvı, suyun varlığı, gibi işletim şartlarına bağlıdır.

Hidratların oluşabileceği parametreler dahilinde çalışırken bunların oluşumunu engellemek gene de mümkündür. Gerekli kimyasallar eklenerek gazın terkibini değiştirilir, böylece hidrat oluşum sıcaklığı azaltılır ve/veya oluşum geciktirilir. Genelde iki seçenek vardır.

Termodynamik inhibitörler
Kinetik inhibitörler/anti-kümelendiriciler
En yaygın termodinamik inhibitörler metanol, monoetilen glikol (MEG) ve dietilen glikoldur (DEG). Bu sonuncusuna glikol olarak değinilir. Bunların hepsi karışımdan geri alınabilir ve tekrar kullanılabilir ama genelde metanolun tekrar kullanımı ekonomik değildir. Sicaklığın −10 °C ve altında olduğu uygulamalarda MEG, DEG'e tercih edilir, yüksek vizkozite ve düşük sıcaklıktan dolayı. Trietilen glikolün buhar basıncı fazla düşüktür, bir gaz akımına enjekte etmek uygun değildir. MEG ve DEG'e kıyasla metanolün daha büyük bir oranı gaz fazına geçip kaybolur.
Kinetik inhibitörler ve anti kümelendiricilerin saha operasyonunda kullanılması hâlen yeni ve gelişmekte olan bir teknolojidir. Ayrıntılı testler ve optimizasyon gerekmektedir. Kinetik inhibitörler çekirdeklenmeyi engellemesine karşın, anti kümelendiriciler gaz hidrat kristallerinin birbirine yapışmasını engellerler. Bu iki tip inhibitör düşük dozajlı hidrat inhibtörleri olarak bilinir çünkü konvansiyonel termodinamik inhibitörlerden çok daha düşük konsantrasyonlara gerek gösterirler. Kinetik inhibitörler (ki etkili olmak için su ve hidrokarbon karışımı gerektirmezler) genelde polimer veya kopolimerlerdir. Anti-kümelendiriciler ise su ve hidrokarbon karışımı gerektirir ve çift kutuplu (zwitterionic) sürfaktanlardan oluşur, bu sürfaktanlar hem hidratlar hem de hidrokarbonlara bağlanarak etki eder.

Klatrat
Klatrat tabanca hipotezi

Gaz hidrat nedir?21 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Donmuş Yakıtlar

Kristal, billur ya da kesme cam, kimyadaki katı haldeki bir elementin veya bileşiğin, molekül, atom veya iyon yığınlarının (paketinin) kesin geometrik bir yapı göstermesidir.

Bir kristal veya kristal katı, bileşenleri her yöne uzanan bir kristal kafes oluşturan, yüksek dereceli bir mikroskobik yapıda düzenlenmiş katı bir malzemedir. Makroskobik tek kristaller genellikle spesifik, karakteristik yönelimlere sahip düz yüzlerden oluşan geometrik şekilleri ile tanımlanabilir.Kristallerin ve kristal oluşumunun bilimsel çalışması kristalografi olarak bilinir. Kristal büyüme mekanizmaları yoluyla kristal oluşum sürecine kristalleşme veya katılaşma denir. Büyük kristallerin örnekleri arasında kar taneleri, elmaslar ve sofra tuzu bulunur.
Çoğu inorganik katılar kristaller değil, polikristaller, yani tek bir katı halinde birbirine kaynaşmış birçok mikroskobik kristallerdir. Polikristal örnekleri çoğu metal, Kaya, seramik ve buz içerir. Katıların üçüncü bir kategorisi, atomların periyodik bir yapıya sahip olmadığı amorf katılardır. Amorf katıların örnekleri arasında cam, Balmumu ve birçok plastik bulunur.

Kristal atomları periyodik düzenlemede katıdır ve mikroskobik düzenlemeye dayanır. Tüm küçük kristaller atomların periyodik bir düzenlemeye sahip gerçek kristaldir, ancak tüm polikristal atomların periyodik bir düzenlemeye sahip değildir, çünkü periyodik desen tane sınırlarında kırılır. Makroskobik inorganik katıların çoğu, neredeyse tüm metaller, seramikler, buzlar, kayalar vb. dahil olmak üzere polikristaldir.

Amorf, cam gibi olan katılara denir ve bunların belli bir periyodu yoktur. Birim hücreler kristali oluşturmak için üç boyutlu uzayda istiflenir. Kristalografik uzay grupları olarak adlandırılan 219 olası kristal simetrisi vardır.

Kristal yüzeyleri, keskin açılara sahip düz yüzeylerden oluşur. Şeklinin böyle olması zorunlu değildir ancak mikroskobik inceleme açısından kolaydır. Euhedral kristaller, belirgin, iyi şekillendirilmiş düz yüzlere sahip olanlardır. Anhedral kristaller, genellikle kristal polikristalin bir katıda bir tane olduğu için yapmaz. Bir kristal büyüdükçe, yeni atomlar yüzeyin daha pürüzlü ve daha az kararlı kısımlarına kolayca bağlanır, ancak düz, kararlı yüzeylere daha zor bağlanır.
Kristal yüzeylerini ölçmek ve kristal simetrisini anlamak için Kristalografi kullanılır. Kristal yapısı ağ ve kristalin oluşturduğu koşullarca ayarlanır.

Dünyadaki en büyük kristal konsantrasyonları hacim ve ağırlık olarak ana kayanın bir parçasıdır. Kayalarda bulunan kristallerin boyutları genellikle bir milimetre ile birkaç santimetre arasında değişir. Fakat son derece büyük kristalleri görmekte mümkündür.
Dünyanın doğal olarak oluşan, bilinen en büyük kristali 1999 yılında Madagaskar, Malakialina'da görülmüş olan 18 m uzunluğunda, 3,5 m çapında ve 380.000 kg ağırlığındaki beril kristalidir.

Bazı kristaller magmatik ve metamorfik süreçlerle oluşmuş ve büyük kristal kaya kütlelerinin kökenini oluşturmuştur. Magmatik kayaçların büyük bir kısmı erimiş magmadan oluşur ve kristalleşme derecesi öncelikle katılaştıkları koşullara göre belirlenir. Granit gibi yavaş ve büyük baskı altında soğutulan kayaçlar, tamamen kristalleşmiştir. Ancak yüzeye dökülen birçok lav türünün ve çok hızlı bir şekilde soğutulması nedeniyle amorf veya camsı maddelerin yaygınlığı artmıştır. Diğer kristal kayaçlar, mermerler, mika-şistler ve kuvarsitler gibi metamorfik kayaçlar yeniden kristalleştirilebilirler. Kireçtaşı, şeyl ve kumtaşı gibi ilk fragmental kayalar ise erimezler ve tamamen çözelti içinde değillerdir. Ancak metamorfizmanın yüksek sıcaklık ve basınç koşulları ile orijinal yapıları silinerek katı halde kristalleşmeye başlarlar. 

Diğer kaya kristalleri, drüsleri veya kuvars damarlarını oluşturmak için sıvılardan, genellikle sulu çözeltilerden oluşmuştur. Halit (mineral), alçı ve bazı kireçtaşları gibi evaporitler, çoğunlukla kurak iklimlerde buharlaşma nedeniyle sulu çözeltiden meydana gelmiştir.

Dünya'da kar, deniz buzu ve buzullar şeklindeki yaygın kristaller polikristal yapıdadır. Tek bir kar tanesi tek bir kristal veya kristallerin bir koleksiyonudur. Buz küpü bir polikristaldir.

Birçok canlı organizma ve omurgalılar yumuşak veya hidroksilapatit durumunda olan kalsit ve aragonit gibi kristaller üretebilir.

Bir atom grubu birden çok şekilde katılaşabilir. Polimorfizm, bir katının birden fazla kristal formunda var olma kabiliyetidir. Farklı polimorflara genellikle farklı fazlar denir fakat aynı atomlar farklı oluşum da gösterebilir. Bir madde kristal oluşturabiliyorsa polikristal de oluşturabilir.

Polimorfizm allotropi saf kimyasal maddeler için kullanılır.
Polimorflar aynı atomlara sahip olmasına rağmen farklı özelliklere sahiptir. Poliamorfizm, aynı atomların birden fazla amorf katı formda var olabilecek benzer bir olgudur.

Kristalleşme karmaşık yapıya sahiptir çünkü birden fazla forma dönüşebilir. Belki de çeşitli olası fazlar, stokiyometriler, safsızlıklar, kusurlar ve alışkanlıklar ile tek bir kristal oluşturabilir veya tanelerinin büyüklüğü, düzenlemesi, oryantasyonu ve fazı için çeşitli olasılıklara sahip bir polikristal oluşturabilir. Maddenin katı olmasındaki son şekle, yapı basınç ve sıcaklık gibi unsurlar karar verir.
Büyük tek kristaller üretmek için farklı endüstriyel işlemler uygulanır. Bu kristaller anca jeolojik süreçler içerisinde oluşur. Kristal oluşumunu sağlayan etkenler olduğu gibi, oluşumu engelleyen etkenler de vardır ve bunlar organizmalardır.

Mükemmel bir şekilde tekrar eden desenlere sahip olan kristaller en ideal kristallerdir. Ancak bazı kristallerde kristalin deseninin kesildiği çeşitli yerler bulunur. Bu yerleri kristalografik kusurlar olarak adlandırırız. Kristalografik kusurların, türleri ve yapılarını ele aldığımızda malzemelerin özellikleri üzerinde önemli biri etkisi vardır.
Boşluk kusurları (bir atomun uyması gereken boş bir alan), geçiş boşlukları (uymadığı yerde sıkışan ekstra bir atom) ve çıkıklar kristalografik kusurlara örnek olarak verilebilir.
Özellikle çıkıklar, malzemelerin mekanik mukavemetini belirlemeye yardımcı olduklarından malzeme bilimi için büyük önem taşırlar.
Yaygın kristalografik kusur tiplerinden bir diğeri ise safsızlıktır. Safsızlık, bir kristalde bulunan yanlış atom türüdür. Örneğin, kusursuz bir elmas kristali yalnızca karbon atomları içerir.

Ancak bazı kristallerde birkaç bor atomunun içerdiği gözlenmiştir. Elmasın renginin maviye dönmesine bu bor safsızlıkları neden olur.
Yarı iletkenlerde kristalin elektriksel özelliklerini büyük ölçüde değiştiren depant adı verilen özel bir safsızlık tipi mevcuttur.
Transistörler gibi yarı iletken cihazlar yarı iletken maddeleri farklı yerlere, belli modellerde koyarlar.
Başka bir kusur çeşidi ise eşleştirmedir. Eşleştirme, kristalografik bir kusur ile bir tane sınırı arasında olur. İkiz bir sınırın iki tarafında farklı kristal yönelimleri bulunur. Bunların bir tane sınırından farkı ise yönelimler rastgele değil, bir ayna görüntüsü biçimindedir.
Kristal düzlem yönelimlerinin yayılımına mozaiklik denir. Mozaik bir kristalin daha küçük bir kristalin birbirlerine göre yanlış hizalanmış birimlerinden oluştuğu varsayılmaktadır.

Katıların bir arada tutunabilmesi için metalik bağlar, iyonik bağlar, kovalent bağlar, van der walls bağları gibi çeşitli kimyasal bağlara ihtiyaç duyarlar. Bunları kristal ya da kristal değil diye adlandıramayız. Ancak bazı eğilimlerine aşağıda yer verilmiştir.
Metaller genellikle polikristaldir. Ancak amorf metal ve tek kristalli metaller gibi istisnalar mevcuttur. İyonik bileşikli malzemeler ise genellikle kristal veya polikristaldir. Büyük tuz kristallerinin oluşması için erimiş bir sıvının katılaşması veya bir çözeltiden kristalleşme meydana gelmesi gereklidir. Elmas ve kuvars kovalent olarak bağlanmış katıların en yaygınıdır. Moleküler katılar gibi kristallerin yanı sıra grafitte ara katman bağını bir araya getiren kuvvet zayıf van der walls kuvvetleridir. Polimer malzemeler genellikle kristalin bölgelerini oluşturacaktır. Ancak polimerler şekilsiz olduğu için moleküllerin uzunlukları tam kristalleşmeyi önlemektedir.

Bir yarı kristal, periyodik olmayan atom dizilerinden oluşur. Pürüzsüz, düz yüzeylerle şekiller oluşturma yeteneği ve X ışını kırımında ayrı bir desen görüntüleme gibi kristallerle birçok özelliğe sahiptirler.
Yarı kristaller, beş kat simetri gösterme özellikleri ile ünlüdür. Bu durum sıradan bir periyodik kristal için mümkün değildir. Kristalografik sıralama teoremine göre bir kristalin dönme simetrileri iki kat üç kat dört kat ve altı kat ile sınırlıydı. Ancak Shechtman tarafından 1982 yılında keşfedildiğine göre yarı kristaller beş kat gibi kırınım deseni simetrileri ile ortaya çıkabilirler.
Uluslararası Kristalografi Birliği, ''kristal'' terimini hem sıradan periyodik kristaller hem de kuasikristalleri (ayrık bir kırınım diyagramına sahip herhangi bir katı) içerecek şekilde yeniden tanımlamıştır.
Yarı kristaller pratikte oldukça nadirdir. 2004 yılında bilinen yaklaşık 400.000 periyodik kristal mevcuttur. Ancak yalnızca 100 katı madde kuasikristallerden oluşmuştur. Yarı kristali keşfettiği için 2011 yılında Nobel Kimya Ödülü Dan Shechtman'a verilmiştir.

Kristaller, cam ve polikristallerin normalde yapamayacağı belirli özel elektrik, optik ve mekanik özelliklere sahiptirler. Bu özellikler kristalin atomik düzenlenmesinde dönme simetrisinin olmamasıyla yani anizotropisiyle ilgilidir. Bu özellik, bir voltajın kristali küçültebileceği veya gerebileceği piezoelektrik etkidir. Bir diğeri ise kristale bakarken çift görüntünün sağlandığı çift kırılmadır. Ayrıca bir kristalin farklı yönlerinde elektrik iletkenliği, elektrik geçirgenliği ve Young'un modülü gibi çeşitli özellikleri farklılık gösterebilir. Örneğin, grafit kristalleri bir yığın tabakadan oluşur ve her bir tabaka mekanik olarak çok güçlüdür. Buna rağmen tabakalar gevşek bir şekilde birbirine bağlıdır. Bu yüzden malzemenin mekanik dayanıklılığı gerilme yönüne bağlı olarak farklılık gösterir.
Bu özelliklere tüm kristaller sahi

Körling, 42×4,3 metrelik buzdan bir pist (rink) üzerinde oynanan olimpik bir takım oyunudur. En basit tanımıyla oyunun amacı, granitten yapılmış dairesel taşı buz üzerinde kaydırarak hedefin merkezinde durdurmaktır.
Buz üzerine iç içe geçmiş halkalardan oluşan hedefe "ev" adı verilir. Pistin iki ucunda olan 3,66 m çapındaki evin; oyun hattı olan hogdan uzaklığı 6,4 m, evlerin birbirlerinde uzaklığı 34,7 m'dir. Puan, ev'in merkezine karşı takımdan daha yakına taş atarak kazanılır. Hassaslık seviyesi ve kazanmak için ortaya konan stratejik düşüncenin karmaşık yapısı sayesinde curling "buzüstüsatranç" olarak adlandırılır.

Körling kelimesi İngilizce kıvırma veya kıvırcık yapma anlamlarına gelen curling kelimesinden Türkçeye geçmiştir. İngilizce sözcük ise kıvırmak manasındaki to curl fiilinden +ing ekiyle türetilmiştir.

Körling, Orta Çağ İskoçyası'nda icat edildi. Renfrewshire'deki Paisley Manastırı binalarının yanında buz üstünde taşlarla Şubat 1541'de yapılmış bir yarışmadan bahseden bir kayda rastlanmaktadır. 1565 tarihli ve iki resimde Baba Pieter Brueghel'in Flaman köylülerin körling oynarken resmedilmiştir. Buraların o yıllarda İskoçya ve bugünkü Benelüks ülkelerinin sıkı kültürel ve ticârî bağları bulunmaktaydı. Bu gerçek, golf tarihinde de kendini göstermektedir. İlk kez 1924 Kış Olimpiyatları'nda bir olimpik spor olarak yer alan körling, 1998 Kış Olimpiyatları'ndan beri olimpiyatlarda resmî spor olarak yer almaktadır.

Rink, iki ucunda hedef tahtası şeklindeki evlerin bulunduğu bir buz pistidir. 3,66 m çapındaki evlerin önünde, 6,4 m mesafede oyun hattı, hog bulunur. Rinkin ve evlerin ortasından boylu boyunca tee hattı (İngilizce: tee line) uzanır. Evlerin ortasından geçen rinki enine kesen merkezi çizgiler (İngilizce: center lines) ile tee hattı evleri dört eşit dilime ayırır ve evlerin ortasındaki düğmeyi (İngilizce: button) oluştururlar. İç içe geçen çizgiler taşların merkeze yakınlığının tayin edilmesine yardımcı olurlar. En dıştaki çemberin dışında kalan taşlar oyun dışıdır ve skor üretmezler. Düğmeden 3,66 m ileride merkezi çizgiye paralel (çentik) çizgi(si)nin ortasında çentik (İngilizce: hack) bulunur. Çentikler atış için itiş desteği olurlar. Atıcılar genelde ayaklarıyla çentikten destek alarak atışlarını gerçekleştirirler. Kapalı rinklerin iki ucunda kenarları 7,6 cm'yi geçmeyen iki adet sabit kauçuk çentik bulunur. Hareketli çentikler de kullanılabilir.
Pistin hazırlanması sırasında buzun üzerine su damlalarının püskürtülmesiyle çakıl (pebble) denilen yüzey oluşturulur. Çakıl ile taşın sürtünmesinden taş dışa doğru yahut içe doğru dönerek ilerler, bu da güzergâhın kıvrılmasına (İngilizce: curl) yol açar. Bu çakıl katmanının oyun süresince aşınması ile bu kıvrılma da oyun boyunca değişir. Ayrıca rinkin oyun süresince aynı sıcaklıkta, -6 °C'de kalması da sağlanmalıdır.
Rink'te en uygun koşulları sağlamak tam bir bilimsel çaba gerektirir. Pek çok körling salonunda işi sadece buzun durumuyla ilgilenmek ve sahayı hazırlamak olan kişiler görevlidir.
Bazen buz kristalleri taşın altına yapışır, bunun sonucunda sürtünmeyi arttırır ve taşın güzergâhını değiştirir. Çakıl azaldıkça -eğer pisti oluşturan suyun içindeki mineralleri ayrıştırıcı özel işlem uygulanmamışsa- taşın altına yapışmalar ve sürtünme artar.

Körling için oyuncular özel ayakkabılar giymek zorundadırlar. Ayakkabının tekinin tabanında kaydırıcı (slider) denen teflondan ya da benzer malzemeden pürüzsüz bir hat bulunur. Kaydırıcı haricen başka bir ayakkabının altına da yapıştırılabilir bir malzemedir. Kaydırıcı sayesinde oyuncu çentikten ayrılıp atışını yaparken kayabilir. Solak oyuncuların sağ teklerinde, sağ elini kullanan oyuncuların sol teklerinde kaydırıcı bulunur. Diğer tekin altında ise çekişi artırmaya yarayan kauçuk bir hat bulunur.

Körling fırçası (veya süpürgesi) taşın önündeki buz yüzeyini süpürmek için kullanılır. Hızlı bir süpürme yüzeydeki buzu eritir ve azalan sürtünme sayesinde taş ivmesini korur. Bu da taşın doğrultusunu kaybetmemesini sağlar. Beyhude gibi görünmesine rağmen, süpürge pist üzerindeki buz artıkların kaldırılmasına da yardımcı olur. Skip, rink'in diğer ucunda durarak, atıcıya taşı fırlatması gereken doğrultuyu göstermek için de süpürgeyi kullanır. Bazı atıcılar da taşı fırlatırken süpürgelerini dengelerini sağlamada kullanırlar.
Geçmişte mısır püsküllerinden yapılma süpürgeler kullanılırmış. Zamanla fırçalar mısır süpürgelerinin yerini almış. Günümüzde bu spora has özel fırçalar kullanılmaktadır.

Körling taşı veya kayası, 19,96 kg'dır ve üzerinde, fırlatıldığında dönmesini sağlayan taşıma sapı bulunur. Eğer sap taşın boyunca döndürülmüş ise (sağ elli atıcılar için saat yönünde, solak atıcılar için saat yönünün tersine doğru) atış "in turn" kabul edilir ve eğer sap, taştan uzağa doğru döndürülmüşse (sağ elli atıcılar için saatin ters yönünde, solak atıcılar için saat yönüne doğru), "out turn" denir. Sap renkleri takımların taşlarını birbirlerinden ayrılmasına yarar (genellikle bir takım sarı diğeri kırmızı saplı taş kullanırlar). Sapta hog çizgisi ihlallerini tespit için bir algılayıcı da bulunabilir.
Taşın altı düz değil, konkavdır. Bu nedenle buzla temas halindeki yüzey (çalışan yüzey) sadece konkav tabanın en alt 6–12 mm yüksekliğindeki bölümdür. Bu dar çalışma yüzeyi nedeniyle buzun üstünde bulunan çakıl tabakasının taşın hareketine katkısı olur. Düzgün şekilde hazırlanmış buzda, kayanın güzergâhı kayanın döndüğü yöne doğru bel verip (kavis alıp) hedefine ilerleyecektir. Bu kavisin derecesi, buzun hazırlanması ve oyun sırasında güzergâhın deformasyonuna bağlıdır. Taşın iyi kavis aldığı buz kaygan nitelendirilir.
İskoçlar kaliteli taşların Ayrshire sahilindeki Ailsa Craig'de bulunan Ailsite adı verilen belirli bir granitten olması gerektiğine inanırlar. İskoç Körling Taşı Şirketine göre; Ailsite'ın su emme kapasitesi az olduğundan, donma ve erimenin yol açtığı aşınmayı önler.
Eskiden bütün körling taşları bu granitten yapılırdı. Lakin, ada şimdilerde doğal hayatı korumak için korunmakta ve artık madencilikte kullanılmamaktadır. Ailsite'ın az bulunmasından dolayı, olimpik seviyede kullanılan ailsite taşların fiyatları 1500 $'a erişebilmektedir. Birçok körling kulübü ailsite'a başka granit taşlar yapıştırılarak çalışan yüzey oluşturulmuş taşları kullanırlar. Bazı düşük bütçeli kulüplerde betondan yapılma körling taşları da kullanılmaktadır. Turin 2006 Kış Olimpiyatları'nda kullanılan körling taşları, İskoçya'nın kuzeybatısında bulunan Llyn Yarımadasındaki Yr Eifl dağındaki madenlerden çıkarılan Garn For granitindendi.

Taş için Eye On The Hog adı verilen özel bir sap geliştirilmiştir. Saptaki entegre bir elektronik devre, taşın hog çizgisini geçmesinden evvel elden çıkmasının önlenmesine yardımcı olur ve faulleri azaltır. Sap metal boya ile kaplanmıştır; bir devre fırlatanın elinin hala temas halinde olup olmadığını ölçer ve bir hog hattındaki bir başka devre hattı geçişini kontrol eder. Sapın altında yer alan lamba vasıtası ile hog çizgisini geçtikten sonra temas olup olmadığı anlaşılır. Bu sayede kontroller insan hatasından arındığı gibi, hog çizgisi görevlilerine duyulan gereksinimi de ortadan kaldırır. Bu teknolojinin tek olumuz yanı ekipmanın tanesinin 650$ olmasıdır (bir turnuvaya katılan takımlardaki tüm kayalarda kullanılması gerektiğinden maliyet oldukça yüksek olacaktır). Bu yüzden sadece olimpiyatlar gibi üst düzey ulusal ve uluslararası yarışmalarda kullanılırlar.
Taşlar, oyuncuların kayarken fırlatabilmeleri için dizayn edilmiş olsalar da taşların fırlatılmasına yardımcı olmak amacı ile "dağıtım sopaları" da geliştirilmiştir. Bu sopaların dizaynları sapa takılmalarını sağlar ve böylece atışı gerçekleştirecek oyuncu elini kayadan çekmek için eğik olarak kaymak zorunda kalmaz. Bu sopalar sayesinde engellilerin ve sağlık problemlerinden dolayı eğilemeyenlerinde bu sporu yapması sağlanmıştır. Kanada Körling Birliği kurallarına göre "oyuncuların, dağıtım sopaları yardımıyla, taşa ellerini sürmeden atış yapmaları kurallara uygundur."

Bir maç on oyun sonundan ibarettir. Eğlence için genelde 8 veya 6 sonla oynanır. Bir (oyun) son(u) her iki takımın tüm oyuncularının iki atış hakkını, toplam 16 kayayı kullanmasıdır. Eğer 10 (oyun) son(u) bittiğinde eşitlik varsa bir son daha tie break (uzatma) eli olarak oynanır. Bu uzatma eli de beraberliği bozamamış ise beraberlik bozulana kadar son oynanmaya devam edilir. Kazanan tüm sonlar bittiğinde en fazla puana sahip olan takımdır.
Herhangi bir seviyedeki karşılaşmada tüm sonlar bitmeden kaybeden takımın kazanma şansı kalmasa bile maçı terk etmesi uygun değildir. En çekişmeli turnuvalarda 8 son tamama ermeden kaybeden takımın terk etmesine izin verilmez. Çekişmeli turnuvalarda kaybeden takımın "taşlarının bitmesi" ile maç sona erer; bu da sonuncu sonda kaybeden takımın elindeki taşların beraberliğe yetecek olandan az kalmasına verilen addır.
Uluslararası yarışmalarda her taraf kendine verilen 73 dakikada tüm atışlarını tamamlamalıdır. Ayrıca her takımın her 10 sonda iki adet 60 saniye mola hakkı vardır.

Kayayı fırlatırken hog çizgisini geçmeden elinden çıkarmanız gerekmektedir (oyuncular ellerinden kayayı çıkarırken genellikle kayarlar).
İlk üç oyuncu kayalarını fırlatırken, skip oyuncuları yönlendirmek için pistin diğer ucunda beklemektedir. Skip atış yaparken yerine "üçüncü" skip'in yerini alır. Böylece her kaya fırlatıldığında bir oyuncu kayanın başında fırlatmak için bir diğeri pistin diğer ucunda yönlendirmek için bulunur.
Geriye kalan iki oyuncu, ellerindeki süpürgeler vasıtasıyla, kayayı takip eder ve önündeki buz tabakasını süpürerek güzergahta ilerlemesine yardımcı olurlar. Süpürme kayanın dönmesini yavaşlatırken katettiği mesafeyi arttırır. Süpüren oyuncular skipten ve/veya atıcıdan aldıkları yön direktifleri ile kendi değerlendirmelerini kullanarak, uygun zamanlamayla, kayanın uygun pozisyona gelmesini sağlarlar. Direktif verirken genellikle, atıcı veya skip "HARD" (Sert) diye bağırır. Bahsettikleri süpürücülerin buz yüzeyine uyguladıkları basıncı

Küçük Buz Çağı, Orta Çağ Sıcak Dönemi'nden sonra gelen, bazı görüşlere göre 15. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar, bazı görüşlere göre ise 1300-1850 arasında süren göreceli serin iklim periyodudur. Gerçek bir buzul çağı olmamasına rağmen terim, 1939'da François E. Matthes tarafından bilimsel literatüre girmiştir.
Küçük Buz Çağı, bugünkü iklim tartışmalarında, kısa süreli iklimsel değişmelerin, doğal iklim farklılıklarına verdiği şekil konusunda klasik bir örnektir. Küçük Buz Çağı süresince hatırı sayılır iklim değişiklikleri olmuştur. Örneğin 1570-1630 veya 1675-1715 arasında kalan zaman aralığında, özellikle soğuk zaman dilimleri meydana gelmiştir. Bu dönemde en fazla ılımlı soğuma Kuzey Yarımkürede oldu. Bu dönem Grönlandda buzulların ve Kuzey Atlantik’te deniz buzlarının güneye doğru ilerlediği ve Kuzey Avrupa'da ortalama sıcaklıkların 1 °C’ye kadar düştüğü bir dönemdir. 1315 yılında başlayan şiddetli yağışlar, daha serin geçen yaz mevsimleri ve 1315-1317 yıllarında Avrupa’da yaşanan Büyük Kıtlık bu kötü hava koşullarının bir yansıması olarak kabul edilebilir. Araştırmacılar Küçük Buz Çağı’nın yaşanmasının sebebi için kesin bir neden gösterememekle birlikte bu olguyu bazı olasılıklara ve teorilere bağlamışlardır: Güneş Radyasyonundaki Döngüsel Yörüngeler, artan volkanik aktivite, okyanus dolaşımındaki değişiklikler, Dünya'nın yörüngesindeki ve eksenel eğimdeki farklılıklar, küresel iklimde doğal değişkenlik ve insan popülasyonunda azalma (örneğin; Kara Ölüm ve Avrupa ile temasın ardından Amerika'da çıkan salgın) gibi.

"2001 tarihli Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Üçüncü Değerlendirme Raporu (TAR)", etkilenen alanları tanımladı:Dağ buzullarından elde edilen kanıtlar, Alaska, Yeni Zelanda ve Patagonya da dahil olmak üzere yirminci yüzyıldan önce Avrupa dışındaki birçok bölgede buzullaşmanın arttığını göstermektedir. Bununla birlikte, bu bölgelerdeki maksimum buzul ilerlemelerinin zamanlaması önemli ölçüde farklıdır ve bu, küresel olarak eşzamanlı artan buzullaşmayı değil, büyük ölçüde bağımsız bölgesel iklim değişikliklerini temsil edebileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, mevcut kanıtlar, bu aralık boyunca küresel olarak eşzamanlı anormal soğuk veya sıcaklık dönemlerini ve "Küçük Buz Devri" ve "Orta Çağ Sıcak Dönemi" geleneksel terimlerini desteklememektedir. "Geçtiğimiz yüzyıllarda hemisferdeki veya küresel ortalama sıcaklık değişimlerindeki eğilimleri tanımlamada sınırlı bir faydaya sahip gibi görünmektedir. Yarım küre olarak," Küçük Buz Devri "yalnızca Kuzey Yarımküre'nin bu dönemde hafif soğuması olarak düşünülebilir yirminci yüzyılın sonlarına göre 1 °C'den az soğuma yaşanmıştır."2007 IPCC dördüncü Değerlendirme Raporu (AR4)", Orta Çağ sıcak dönemine özel önem veren daha yeni araştırmaları tartışıyor:
...birlikte bakıldığında, şu anda mevcut olan rekonstrüksiyonlar, son binyıl üzerindeki Yüzüncü Yıl zaman ölçeği eğilimlerinde, sahada belirgin olandan daha fazla değişkenliğe işaret etmektedir.... Sonuç olarak, on yedinci ve on dokuzuncu yüzyılın başlarında nispeten serin koşulların ve on birinci ve on beşinci yüzyılın başlarında sıcaklığın bir göstergesidir, ancak en sıcak koşullar yirminci yüzyılda belirgin olmuştur. Tüm yapılanmaları çevreleyen güven düzeylerinin yüksek olduğu göz önüne alındığında, hemen hemen tüm yapılanmalar daha önce sahada belirtilen belirsizlik içinde etkili bir şekilde kapsanmaktadır. Çeşitli yakın yapılanmalar arasındaki temel farklılıklar, esas olarak on ikinci ila on dördüncü, on yedinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda görülmüş serin farkların büyüklüğü ile ilgilidir.

Küçük Buzul Çağı'nın başladığı zaman hakkında bir fikir birliği yoktur, ancak bilinen iklim minimumlarından önce bir dizi olaydan sıklıkla bahsedilmiştir. 13. yüzyılda, sürüklenen buzlar, Grönland'daki buzullar gibi Kuzey Atlantik'te güneye doğru ilerlemeye başladı. Anekdotsal kanıtlar, buzulların neredeyse dünya çapında genişlediğini göstermektedir. Baffin Adası ve İzlanda'daki buzullarının altından toplanan kökleri sağlam olan yaklaşık 150 ölü bitki materyali örneğinin radyokarbon tarihlemesine dayanarak genişlediği görülmektedir, Miller ve diğerleri.(2012) Soğuk yazların ve buz büyümesinin 1275 ve 1300 yılları arasında aniden başladığını ve ardından 1430'dan 1455'e kadar "önemli bir yoğunlaşma" olduğu belirtilmektedir. Buna karşılık, buzul uzunluğuna dayanan bir iklimin yeniden yapılanması  1600'den 1850'ye kadar büyük bir farklılık göstermez, ancak daha sonra güçlü bir geri çekilme gösterir.
Bu nedenle, 400 yılı aşan çeşitli tarihlerden herhangi biri Küçük Buz Devri'nin başlangıcını gösterebilir:

Atlantik buzullarının büyümeye başladığı zaman için 1250; Soğuk dönem muhtemelen 1257'de Samalas yanardağının büyük patlamasıyla tetiklenmiş veya artmıştır.
Buzullaşma nedeniyle öldürülen bitkilerin radyokarbon tarihlemesine göre 1275 ila 1300 yılları arasında olduğu görülür.
Kuzey Avrupa'da sıcak yazların güvenilirliğini kaybettiği zamanlar için 1300 yılı.
1315-1317 yağmurlar ve Büyük Kıtlık (1315) için yılları.
Dünya çapında buzul genişlemesinin teorik başlangıcı için 1550 yılı.
İlk minimum iklim değerleri için 1650 yılı.
Küçük Buz Çağı/Devri, 19. yüzyılın ikinci yarısında veya 20. yüzyılın başlarında sona erdi.

Baltık Denizi iki kez dondu, 1303 ve 1306-07; yıllarından sonra "mevsimsel soğuk, fırtınalar, yağmurlar ve Hazar Denizi seviyesinde bir artış yaşandı. Küçük Buz Devri, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerine daha soğuk kışlar getirdi. İsviçre Alpleri'ndeki çiftlikler ve köyler, 17. yüzyılın ortalarında buzullara zarar verdi ve buzullar tahrip edildi. Büyük Britanya ve Hollanda'daki kanallar ve nehirler, buz pateni ve kış festivallerini destekleyecek kadar sık sık donmuştu. İlk Thames Nehri don fuarı 1608'de ve sonuncusu 1814'te yapıldı; köprülerdeki değişiklikler ve Thames Setinin eklenmesi nehir akışını ve derinliğini etkileyerek daha fazla don yaşanma olasılığını büyük ölçüde azalttı. Haliç'in ve Boğaz'ın güney kesiminin donması 1622'de gerçekleşti. 1658'de, bir İsveç ordusu Kopenhag'a saldırmak için Marched Across the Great Belts ile Danimarka'ya yürüdü. 1794-1795'in kışı özellikle sertti. Pichegru altındaki Fransız istila ordusu Hollanda'nın donmuş nehirlerinde yürüyebildi fakat Hollanda filosu Den Helder Limanı'ndaki buza kilitlendi. İzlanda'yı çevreleyen deniz buzu, her yöne kilometrelerce uzandı ve limanları taşımacılığa kapattı. İzlanda nüfusu yarı yarıya azaldı, ancak buna 1783'te Laki'nin patlamasından sonra gelen iskelet florozu hastalığı da neden olmuş olabilir. İzlanda ayrıca tahıl mahsulleri üretiminde başarısızlık yaşadı ve insanlar tahıl temelli bir diyetten uzaklaştı. Grönland'daki İskandinav kolonileri 15. yüzyılın başlarında açlıktan öldü ve yok oldu, çünkü mahsuller başarısız oldu ve çiftlik hayvanları giderek sertleşen kışlar boyunca yaşatılamadı. Grönland, 1410'dan 1720'lere kadar büyük ölçüde buzla kaplandı.

İlk iklimbilimci Hubert Lamb 1995 tarihli kitabında, "kar yağışının önceden veya o zamandan beri kaydedilenden çok daha ağır olduğunu ve kar bugün olduğundan daha uzun aylar boyunca yerde kaldığını" söyledi. Portekiz'in Lizbon şehrinde, kar fırtınaları bugün olduğundan çok daha sıktı; 17. yüzyılda bir kış sekiz kar fırtınası yaşandı. Birçok bahar ve yaz soğuk ve yağışlıydı, ancak yıllar ve yıl grupları arasında büyük değişkenlikler gösteriyordu. Avrupa genelinde mahsul uygulamalarının küçültülmüştü, daha az verim vardı, büyüme mevsimine uyum sağlamak için uygulamaların değiştirilmesi gerekiyordu ve uzun yıllar kıtlık ve yine kıtlık vardı (1315-1317 büyük kıtlığı gibi, Ancak bu kıtlık Küçük Buz Çağı'ndan önce olmuş olabilir). Elizabeth Ewan ve Janay Nugent'e göre, "Fransa'daki Kıtlıklar 1693–94, Norveç 1695–96 ve İsveç 1696–97 yıllarında, her ülkenin nüfusunun kabaca yüzde 10'unu oluşturuyordu. Estonya ve Finlandiya'da 1696-97'de, kayıpların sırasıyla ulusal nüfusun beşte biri ve üçte biri olduğu tahmin edilmektedir. " Bazı kuzey bölgelerinde bağcılık ortadan kalktı ve fırtınalar ciddi sellere ve can kaybına neden oldu. Bunlardan bazıları Danimarka, Almanya ve Hollanda kıyılarındaki geniş arazilerin kalıcı olarak kaybedilmesine neden oldu.
Keman yapımcısı Antonio Stradivari, enstrümanlarını Küçük Buz Devri'nde üretti. Daha soğuk iklimlerde üretilen kemanlarda kullanılan ahşabın sıcak dönemlere göre daha kaliteli olduğu ve enstrümanlarının tonuna katkıda bulunduğu öne sürülmektedir. Bilim tarihçisi James Burke'e göre bu dönem, günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan düğme ve düğme deliklerinin ve vücudu daha iyi örtmek ve yalıtmak için özel yapım iç çamaşırların örülmesi gibi yeniliklere ilham verdi. Bacalar, ortak salonların merkezindeki açık ateşlerin üzerinde yer alacak şekilde inşa edildi, böylece çok odalı evlere, efendilerin hizmetkarlardan ayrılmasına ve böylece sosyal sınıfların gelişmesine izin verdi.
Santa Barbara'daki California Üniversitesi'nden antropolog Brian Fagan tarafından yazılan Küçük Buz Devri kitabında, Avrupalı köylülerin 1300-1850 soğukları sırasında yaşadıkları kötü durumdan bahsediyor: kıtlıklar, hipotermi, ekmek isyanları ve giderek artan bir şekilde moral bozucu bir köylülüğü gaddarlaştıran despotik liderlerin yükselişi. 17. yüzyılın sonlarında, tarım dramatik bir şekilde düştü: "Alp köylüleri, arpa ve yulaf unu ile karıştırılmış ceviz kabuğundan yapılan ekmeklerde yaşıyorlardı." Tarihçi Wolfgang Behringer, Avrupa'daki yoğun cadı avı olaylarını Küçük Buz Devri'ndeki tarımsal başarısızlıklarla ilişkilendirdi.
Georgetown Üniversitesi'nden çevre tarihçisi Dagomar Degroot tarafından yazılan Frigid Altın Çağı, aksine, Küçük Buz Devri'nde bazı toplumların geliştiğini, bazılarının ise aksadığını ortaya koyuyor. Özellikle, Küçük Buz Devri, günümüz Hollanda'sının habercisi olan Hollanda Cumhuriyeti çevresindeki çevreleri, ticarette ve çatışmalarda sömürülmelerini daha kolay olacak şekilde dönüştürdü. Hollandalılar, komşu ülkeleri harap eden hava koşulları karşısında dirençliydi, hatta uyum sağladılar. Tüccarlar hasat başarısızlıklarından yararlan

Pleistosen ya da Pleyistosen, genellikle halk dilinde Buz Devri olarak adlandırılan, yaklaşık 2.580.000 ila 11.700 yıl öncesini kapsayan jeolojik çağdır. Dünyanın en son tekrarlanan buzullaşma dönemidir. Pleistosen'in sonu, son buzul döneminin sonuna ve arkeolojide kullanılan Paleolitik çağın sonuna karşılık gelir. Pleistosen, Kuvaterner Döneminin ilk dönemi veya Senozoik Çağın altıncı dönemidir. ICS zaman ölçeğinde, Pleistosen üç aşamaya ayrılır. Bunlar;

Gelasiyen,
Kalabriyen,
Çibanyen Bu uluslararası alt bölümlere ek olarak, çeşitli bölgesel alt bölümler sıklıkla kullanılır.

2.588.000 ila 11.700 yıl önce süren ve dünyanın en son tekrarlanan buzullama periyoduna uzanan jeolojik çağdır. Pleistosen'in sonu, son buzul döneminin sonuna ve arkeolojide kullanılan Paleolitik Çağ'ın sonuna karşılık gelmektedir. Son olarak 2009 yılında Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği tarafından onaylanan bir değişiklikten önce, Pleistosen ve önceki Pliyosen arasındaki zaman sınırı, şu anda kabul edilen 2.58 milyon yıllık BP'nin aksine, 1.806 milyon yıl önce (BP) olarak kabul edildi. Önceki yıllara ait yayınlar dönemin iki tanımını da kullanabilir. Dünya'nın yüzeyine etki eden geçici faktörlerin toplamı döngüseldir: iklim, okyanus akıntıları, sıcaklık, rüzgar akımları vb. Dalga formu tepkisi, gezegenin altta yatan döngüsel hareketlerinden gelir ve bu da sonunda geçici olanları onlarla uyumlu hale getirir. Pleistosen tekrarlanan buzullarına aynı faktörler neden oldu.
Orta-Pleistosen Geçişi, yaklaşık bir milyon yıl önce, 41.000 yıllık baskın periyodik sahip düşük genlikli buzul döngülerinden 100.000 yıllık baskın periyodikliğin hakim olduğu asimetrik yüksek genlikli döngülere rağmen değişiklik gördü.
Bununla birlikte, 2020'de yapılan bir araştırmada, Kuzey yarım kürede daha güçlü yazlara neden olan Orta Pleistosen Geçişinden bu yana eğimden etkilenmiş olabileceği sonucuna vardı.

11'den fazla büyük buzul olayının yanı sıra birçok küçük buzul olayı olmuştur. Buzullar "Buzul çağları arası" ile ayrılır. Buzullar hareket esnasında küçük ilerlemeler yaşar ve geri çekilir. Bu olaylar enlem, arazi ve iklime bağlı olarak kendi buzul geçmişine sahip buzul aralığının farklı bölgelerinde farklı şekilde tamamlanmaktadır.
Farklı bölgeler arasında genel bir haberleşme vardır. Araştırmacılar genellikle bir bölgenin buzul jeolojisi tanımlanma aşamasındaysa isimleri birbiriyle değiştirirler. Ancak, bir bölgedeki buzulun adını bir diğer bölgeye uygulamak genellikle yanlıştır.
20.yy'ın çoğu kısmında sadece birkaç bölge çalışılmış ve isimleri azdır. Günümüzde farklı ulusların jeologları Pleistosen Buzul jeomorfolojisine daha fazla ilgi duyuyorlar. Sonuç olarak isimlerinin sayısı hızla artıyor.
Gelişmelerin çoğu isimsiz olarak kaldı. Aynı zamanda, bazı karasal kanıtlar silinmiş veya gizlenmiştir, fakat döngüsel iklim değişikliklerinin incelenmesinden kanıtlar kalmaktadır.
Terminoloji kurulduğundan beri dörtten fazla büyük buzul kabul edilmiştir. Buzul ve buzul çağları arası terimlerine karşılık olarak Pluvial (Latince: yağmur) terimleri kullanılmaktadır. Eskiden bir Pluvial'ın bazı durumlarda buzlanmayan bölgelerdeki bir buzulla karşılık geldiği düşünülüyordu.
Buzulların sistematik yazışmaları yoktur. Aynı zamanda, yağmurlar birbirlerine karşılık olarak gelmez. Örneğin, bazıları Mısır bağlamlarında "Riss yağmuru" terimini kullanmışlardır. Herhangi bir tesadüf, bölgesel faktörlerin kazasıdır. Sınırlı bölgelerdeki yağmur için sadece birkaç isim stratigrafik olarak tanımlanmıştır.

Pleistosen'deki buzullaşma, iklimdeki periyodik değişiklikleri yansıtan bir dizi buzul ve buzullar, stadyumlar dizisiydi. İklim döngüsünde çalışmadaki ana faktörün artık Milankovitch döngüleri olduğuna inanılıyor. Bunlar, Dünya'ya ulaşan bölgesel ve güneş radyasyonundaki periyodik varyasyonlardır. 

Dünya'nın yüzeyine etki eden geçici faktörlerin toplamı döngüseldir: iklim, okyanus akıntıları, sıcaklık, rüzgar akımları. Dalga formu tepkisi, gezegenin altta yatan döngüsel hareketlerinden gelir ve bu da sonunda geçici olanları onlarla uyumlu hale getirir. Pleistosen tekrarlanan buzullarına aynı faktörler neden oldu.
Orta-Pleistosen Geçişi, yaklaşık bir milyon yıl önce, 41.000 yıllık baskın periyodikliğe sahip düşük genlikli buzul döngülerinden 100.000 yıllık baskın periyodikliğin hakim olduğu asimetrik yüksek genlikli döngülere rağmen değişiklik gördü.
Bununla birlikte, 2020'de yapılan bir araştırmada, Kuzey yarım kürede daha güçlü yazlara neden olan Orta Pleistosen Geçişinden bu yana eğimden etkilenmiş olabileceği sonucuna vardı.

Pleyistosen terimi (İngilizce: Pleistocene) İskoç jeolog Charles Lyell tarafından 1839'da türetilmiştir. Bu terim "en, en çok" anlamındaki Grekçe πλεῖστος (pleīstos) ve "yeni" anlamındaki Yunanca καινός (kainós) kelimelerinin birleşiminden oluşur ve "en yeni" anlamındadır. Grekçe kainos kelimesi jeoloji terimlerinde Fransızcada -cène olarak, İngilizcede -cene ve Türkçede -sen olarak karşımıza çıkar.
Son 4 çağın isimleri ve bu isimlerin literal çevirileri şöyledir; Miyosen ("daha az yeni") - Pliyosen ("daha yeni") - Pleyistosen ("en yeni") - Holosen ("tamamen yeni").
Hem deniz hem de kıta faunaları esasen moderndi, ancak Mamutlar, Mastodonlar, Dipratodon, Smilodon, Kaplan, Aslan, kısa yüzlü ayılar, Gigantopithecus gibi daha birçok kara memelisi vardı. Avustralya, Madagaskar, Yeni Zelanda ve Pasifik'teki adalar gibi yalıtılmış yerler, büyük kuşların ve hatta Fil kuşu, Quinkana, Megalonia ve Meiolania gibi sürüngenlerin evrimini gördü.

Buz devri boyunca meydana gelen şiddetli iklim değişikliklerinin fauna ve flora üzerinde önemli etkileri olmuştur. Buzun her ilerlemesiyle, kıtaların geniş alanları tamamen boşaltıldı ve hareket halinde ilerleyen buzulun önünde güneye doğru çekilen bitkiler ve hayvanlar inanılmaz bir stresle karşılaştı. En şiddetli stres sert iklim değişikliklerinden, yaşam alanının azalmasından ve besin arzının kısıtlanmasından kaynaklandı. Mamut, mastodon, kılıç dişli kediler, yünlü gergedan, mağara ayıları, büyük memeli büyük yok oluş Pleistosen döneminde başladı ve Çağlar devam etti.
Neandertal'ler bu dönemde yok oldu. Son buzul çağının sonunda, soğukkanlı hayvanlar, ahşap fareler gibi küçük memeliler, göçmen kuşlar ve beyaz kuyruklu geyik gibi hızlı hayvanlar mega faunanın yerini göç almış ve kuzeye göç etmişti. Pleistosen bighorn koyunları, bugün torunlarından daha ince ve daha uzun bacaklara sahipti. Bilim adamları, geç Pleistosen nesillerinden sonra yırtıcı faunadaki değişimin, türlerinden hızdan daha çok güce uyum sağlaması nedeniyle vücutlarının değişmesine neden olduğuna inanıyorlar. Yok oluş Afrika'yı pek etkilemedi, ancak yerli atların ve develerin ortadan kaldırıldığı Kuzey Amerika'da fazlaydı.

Temmuz 2018'de Rus bilim adamlarından oluşan bir ekip, Princeton Üniversitesi ile işbirliği içinde, yaklaşık 42.000 yıl önce donmuş iki kadın Nematod'u hayata döndürdüklerini açıkladı. Bu iki Nematod gezegende yaşayan en eski canlılar olduğunu teyit edildi. Anatomik olarak modern insanların evrimi Pleistosen çağı sırasında gelişti.
Pleistosenin başlangıcında, insan atalarının yanı sıra Paranthropus türleri hala mevcuttu, Paleolitik dönemde ortadan kayboldular ve fosil kayıtlarında bulunan tek tür Homo erectus'tur. Eemian evresinde Orta Paleolitik'teki Riss buzullanmasından sonra Afrika'dan göç etmiş ve dünyanın her tarafına yayılmıştır. 2005 yılında yapılan bir araştırmada, bu göçteki insanların Pleistosen tarafından Afrika dışında zaten arkaik insan formlarıyla melezlendiğini ve arkaik insan genetik materyalini modern insan gen havuzuna dahil ettiğini öne sürüyor.

Pleistosen, 2.580 milyondan 11.700 yıl BP'ye tarihlendirilmiştir. Bitiş tarihi radyokarbon yıllarında 10.000 karbon-14 yıl BP olarak ifade edilmiştir. Genç Dryas soğuk büyüsüne kadar olan en son tekrarlanan buzullaşma döneminin çoğunu kapsar. Genç Dryas'ın sona ermesi MÖ 9640'a (11.654 takvim yılı BP) tarihlenmektedir. Genç Dryas'ın sonu, mevcut Holosen Çağının resmi başlangıcıdır. Bir çağ olduğu düşünülse de, Holosen, Pleistosen içindeki önceki buzullar arası aralıklardan önemli ölçüde farklı değildir. 2009 yılında Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS), Pleistosen için zaman periyodunda bir değişiklik doğruladı, başlangıç tarihini 1.806'dan 2.588 milyon yıl BP'ye değiştirdi ve Gelasian'ın üssünü Pleistosenin tabanı olarak kabul etti. IUGS, üst Pleistosen / Holosen sınırı (yani üst sınır) için bir tip kesiti, Küresel Sınır Stratotip Kesiti ve Noktası (GSSP) onaylamamıştır. Önerilen bölüm Kuzey Grönland Buz Çekirdeği Projesi buz çekirdeği 75° 06 'N 42° 18' W'dir. Pleistosen Serisinin alt sınırı resmi olarak manyetostratigrafik olarak Matuyama (C2r) kronozonu, izotopik aşama 103 olarak tanımlanır. Bu noktanın üzerinde kalkerli nanofosillerin kaybolması söz konusudur. Pleistosen, tekrarlanan buzullaşmaların son dönemini kapsar. Pleistosen ismi geçmişte son buzul çağı anlamında kullanılmıştır. Kuvaterner'in revize tanımı, Pleistosenin başlangıç tarihini 2.58 Ma'ya geri iterek, Pleistosen içinde son zamanlarda tekrarlanan tüm buzullaşmaların dahil edilmesiyle sonuçlanmaktadır.

Pleistosen deniz dışı tortular öncelikle akarsu yataklarında, eğimli ve loess yataklarında ve ayrıca buzullar tarafından taşınan büyük miktarda malzemede bulunur. Mağara yatakları, travertenler ve volkanik yataklar (lavlar, küller) daha az yaygındır. Pleistosen deniz yatakları, modern kıyı şeridinin birkaç on kilometre içindeki bölgelerinde öncelikle sığ deniz havzalarında bulunur (ancak önemli istisnalar hariç). Güney Kaliforniya sahili gibi jeolojik olarak aktif olan birkaç alanda, Pleistosen deniz yatakları birkaç yüz metrelik yükseklikte bulunur.

Modern kıtalar esas olarak Pleistosen sırasında şimdiki pozisyonlarındadır, oturdukları plakalar muhtemelen dönemin başlangıcından beri birbirine göre 100 km'den fazla hareket etmiyordu. Mark Lynas'a göre (toplanan verilerle), Pleistosen'in genel iklimi, Güney Pasifik'teki ticaret rüzgarları zayıflayan veya doğuya giden, Peru yakınlarında yüksel

Sıvı, maddenin ana hâllerinden biridir. Sıvılar, belli bir şekli olmayan maddelerdir; içine konuldukları kabın şeklini alır, akışkandırlar. Sıvı molekülleri, sıvı hacmi içinde serbest hareket ederler, fakat partiküllerin ortak çekim kabiliyeti, hacmin izin verdiği ölçüdedir. Sıvılar sıkıştırılamaz.
Sıvının hacmi, onun sıcaklık ve basıncına bağlıdır.
Katılara göre daha fazla, gazlara göre ise daha az sıkışık yapıya sahiptir.

Sıvıların miktarı hacim birimleri ile ölçülür. Hacmin SI birimi metre küptür (m³) ve genellikle desimetreküpe eş olan litre kullanılır (1 dm³ = 1 L).

Sıvılar çok az sıkıştırılabilir. Su, atmosfer basıncına (bar) her birim artış için milyonda yalnızca 46.4 oranında sıkışır. Oda sıcaklığında basınç yaklaşık 4000 bar (58,000 psi) artarsa, su hacminde sadece %11'lik bir azalma olur. Kimyada sıvılar genellikle sıkıştırılamaz olarak kabul edilir.

Bir yerçekimi alanı içinde, sıvılarda basınç her yöne iletilir ve sıvı derinliği ile doğru orantılı olarak artar.

  
    
      
        p
        =
        ρ
        g
        z
        
      
    
    {\displaystyle p=\rho gz\,}
  

burada:

  
    
      
        ρ
        
      
    
    {\displaystyle \rho \,}
  
 sıvı yoğunluğudur.

  
    
      
        g
        
      
    
    {\displaystyle g\,}
  
 yerçekimi ivmesidir.

Sıvılarda ses hızı şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        c
        =
        
          
            K
            
              /
            
            ρ
          
        
      
    
    {\displaystyle c={\sqrt {K/\rho }}}
  

Burada K, Bulk modülü, ρ ise yoğunluktur. Örneğin ses; tatlı su içinde, tipik değerlerle, 25 °C'de c = 1497 m/s hızındadır.

Basit bir kimyasal bileşik olan sodyum klorür (NaCl), diğer adıyla yemek tuzu, yüzyıllardan beri insanlar için büyük bir önemi olan bir gıda maddesidir. Tuzun önemini artıran en büyük özelliği de tarih öncesi zamanlarda besin maddelerini uzun süre saklamak için tuzu koruyucu madde olarak kullanmalarından gelmektedir. Eski zamanlarda et ve balık gibi besinler tuzun içinde kurutulup saklanarak bunların bozulması engellenmiştir. Tuz insan dahil tüm canlıların besin kaynaklarındandır ve ticari bakımdan da önemli bir maddedir. Dünyanın her yerinde rastlanabilen sofra tuzu tarih boyunca önemli bir ihtiyaç ve ticaret maddesi olmuştur.
Besin maddesi olması dışında tuz; dericilikte, hayvan besiciliğinde, su yumuşatma sistemlerinde ve kimya sanayisinde yaygın olarak kullanılır.

Tuz insanlık tarihinde büyük bir öneme sahip olup üretilmesi tarih öncesindeki antik uygarlıklara kadar dayanmaktadır. Sümerlilerin ve Babillerin tuzu besin maddelerini özellikle et ve balığı uzun süre saklamak için konserve koruyucu maddesi olarak kullandıkları bilinmektedir. Bunun yanında yazar Kurlansky, Tuz-İnsanlığın Tuzlu Tarihi adlı kitabında, et ve balığı tuzlayarak saklayan ilk uygarlığın Mısırlılar olabileceğini belirterek, balığı tuzda saklamaya ilişkin en eski Çin belgelerinin MÖ 2000 tarihlenirken, çok daha eski tarihlerden kalan mısır mezarlarında tuzlanmış balık ve kuş eti bulunduğuna dikkati çekmiştir. Araştırmalara göre, Mısırlılar Nil Deltasında deniz suyunu buharlaştırarak tuz üretiyorlardı.
Tuzun kullanılması belirli bölgelerle kısıtlı kalınmıştır, tuzun ticari malzeme olarak kullanılmaya başlanılmasına kadar. Tuz ticaretinin sayesinde birçok küçük şehir zengin metropoller haline gelmiştir. Buna en güzel örnek Almanya'nın Lüneburg şehri gösterilebilir. Yemek tuzunu insan tarihindeki önemini ve ona verilen değeri anlamamız için onun tarihteki ismine bakmamız yeterlidir. Tuz tarihte Beyaz Altın olarak adlandırılmıştır. Tuzun değerini belirten diğer bir örnekte: Tarihte bazı ülkelerin tuzu bir tür ödeme biçimi olarak kullanmalarından anlayabiliriz. Büyük Roma'da Lejyonerlerin kazancının ödemesinde tuzun kullanıldığı bilinmektedir.

Orta Çağ'da ve daha sonraki zamanlarda tuz için büyük meblağlar ödenmekteydi. Burada tuzu pahalı yapan onu elde ediliş şeklinin dışında onun nakliyesi ve ticaretinden kaynaklanmaktaydı. 
Bunun yanında Çinliler, Romalılar, Fransızlar, Venedikliler, Habsburglar ve diğer birçok yönetim, savaşlar için para bulmak üzere tuz vergisi koymuştu. Bilindiği kadarıyla Anadolu'da tuz ile ilgili ilk yazılı kaynaklar ise Hititler'e kadar gitmektedir.
Çin'de tuz üretimine ilişkin en eski yazılı kaynak, MÖ 800'e aitti. Belgede, Xia Hanedanlığı sırasında bin yıl önceki deniz tuzu üretimi ve ticaretinden söz ediliyordu. Çin yönetimleri yüzyıllarca tuzu, bir gelir kaynağı olarak görmüşlerdi. Çin'de MÖ 12. yüzyılda tuz vergisinden söz eden metinler bulunmuştur.

Türkiye tuz yatakları bakımından oldukça zengin bir ülkedir. Türkiye'deki tuz üretimi üç farklı alanda yapılmaktadır. Genel itibarıyla deniz tuzu, göl tuzu ve kaya tuzu yatakları bulunmaktadır. Türkiye'deki tuz ihtiyacının büyük kısmı göl tuzu yataklarından elde edilmektedir. Bunu ikinci sırada deniz tuzu ve çok az bir üretim payı ile kaya tuzu takip etmektedir.
2013 yılında Nevşehir’in Gülşehir ilçesine bağlı Tuzköy beldesinde bir milyar tonluk kaya tuzu rezervi bulunmuştur. Bu miktar yaklaşık Türkiye'nin en az on asırlık tuz ihtiyacına karşılık gelmektedir. Yalnız şimdiye kadar imkansızlıklar yüzünden bu rezerv tam olarak ekonomiye kazandırılamamıştır.

Tuz üretimi bütün mineral çıkarma yöntemleri arasında hemen hemen en basit ve kolay olanıdır. Türkiye'de deniz suyundan tuz üretimi Çamaltı Tuzlası'nda da yapılmaktadır ve bu tuzla 1863'ten beri üretimdedir. Deniz suyundan tuz elde etme bilinen en eski tuz üretme biçimlerinden biridir. Bu yöntemle deniz suyu küçük ve derin olmayan havuzlara aktarılır. Daha sonra güneş ışığı yardımıyla su buharlaştırılır. Böylelikle deniz suyu içinde çözülmüş olan bütün iyon kristalleri sahip oldukları farklı çözünürlüklerden dolayı katmanlar oluşturacak şekilde kristalleşirler. Yemek tuzu olarak kullanılan Sodyum klorür tabakası en üstünde bulunur ve henüz tam olarak tüm suyun buharlaşmasından önce tamamı tuz kristalleri haline gelir. Yemek tuzu olarak kullanılan kısmın en üste bulunmasına rağmen yine de 100% bir saflıkta üretilmesi çok zordur. Özellikle havuzlardaki suyun tamamının buharlaştırılmasıyla istenmeyen diğer tuzların yemek tuzu olarak kullanılan tabakaya karışması ve böylelikle tuzun saflık derecesi düşük olur. Günümüzde dünya tuz ihtiyacının %20 si bu yöntemle elde edilen deniz tuzuyla karşılanmaktadır

Çankırı, Gülşehir, Tepesidelik, Sekili, Kağızman ve Tuzluca Türkiye'deki kaya tuzunun üretildiği şehirlerdir.Kaya tuzu, önemli tuz kaynaklarından biri olup, içerdiği safsızlıklara bağlı olarak saydam veya yarı saydam grimsi, beyaz, turuncu, sarı, pembe ve kahverengi olabilir. Kaya tuzu, az safsızlık ve yabancı maddeler içeren yataklarda yer altına galeriler açarak parçalar halinde çıkarılır. Çözelti madenciliği olarak adlandırılan bu yöntemde, safsızlıkların fazla olması durumunda açılan sondaj kuyularına sıcak su gönderilerek suda çözünen tuzlar bulamaç halinde dışarı alınır. Bu bulamacın kristallendirilmesi için tava veya vakum yöntemleri kullanılır.
Kaya tuzu oda-topuk denilen yöntemle çıkarılmaktadır. Bu yöntemle tuz alında 3-5 metreye kadar kesilmektedir. Bu işlem sondaj makineleri yardımıyla tuzun bulunduğu yere lağım delikleri açılmakta ve bu deliklere patlayıcılar yerleştirilir. Her patlama işleminden sonra yaklaşık 1000-1200 ton kadar kaya tuzu elde edilmektedir. Paralel tünel­lerde tuz tabakaları kesilmekte ve bunlar da rekuplarla birleştirilmekte ve tavanın ta­şınması İçin kare şeklinde topuklar meyda­na getirilmektedir. Bu metotla tuz ekstraksiyon oranı % 65-75'e ulaşmaktadır. Daha sonra burada elde edilen kaya tuzu kamyonlarla işletilmek üzere fabrikaya taşınır. Burada da bir takım işlemlerden geçtikten sonra paketlenir.

Bir tahta kapta dinlendirilen tuzlu suya magnezyum sülfatı çöktürmek için az miktarda kireç katılır. Sonra tava adı verilen buharlaştırma kabına gönderilir. Bu kabın alanı 80–100 m² olup, ocağın sıcak gazlarıyla ısıtılır. Burada önce magnezyum sülfat çöker ve alınır, daha sonra çöken tuz alınır. Alınan tuz tava üstündeki tahta davlumbaza serilir. Suyu tekrar tava içine akarken tuz da kurur. 100 m²lik bir tavada 75 °C'de 1200 kg kaba tuz, 80 °C'de 3000 kg orta ürün ve 95 °C'de 700 kg ince tuz elde edilir.

Bu yöntem eskimiş ve verimliliği az olan bir yöntemdir. Bu yöntemde elde edilen ham tuz ilk etapta öğütülür. Buradan yıkanma kazanlarına aktarılarak 2-3 Bomeli suyla yıkanmaya başlanılır. Bu işlem esnasında yaklaşık %25'lik bir fire verilir. Bu işlemden sonra yıkanmış olan tuz vakum kazanlarına aktarılır. Burada da vakum tüplerin yardımıyla alınan tuz santrifüj ünitesine gönderilir ve burada 15 dakikalık santrifüjleme işleminden geçirilerek ve nemin %99 atılır. Daha sonra nemi büyük oranda atılmış olan bu tuz kurutma fırınlarına alınır. Bu fırınlarda 180 °C -200 °C sıcaklıkta kurutulur. Bu işlemden sonra tuzun nem oranı %0,5 düşürülmüş olunur. Kurutulmuş tuz bundan sonra eleme yardımıyla iri, kaba ve ince tuz olmak üzere üç bölüme ayrılır. Bu şekilde elde edilen bu üç tuz çeşidi ayrı ayrı ambalajlanarak satılır. Örneğim kaba eleğin üzerinde kalan tuz, iri tuz, ham tuz olarak satılır. Kaba tuz ise 100 kg'lık çuvallarla mutfak tuzu olarak satılır. Geride kalan ince tuza burada %1 oranında MgO2 karıştırılır. Eğer burada da guatr için iyi gelinen tuz istenilirse içine ekstradan %0,005 potasyum iyodür eklenerek 1 kg'lık paketler halinde satılır. İşte market ya da bakkallardan aldığımız iyotlu tuzlar bu şekilde üretilirler.

Türkiye'de tuz eldesi; deniz, göl ve kaya tuzlalarından yapılmaktadır. Başta Çankırı, Hacıbektaş, Tepsidelik, Sarıkaya, Oltu, Kağızman, Kulp ve Sekili önemli tuzlalarımızdandır. Buralardan elde edilen tuzlar çeşitli safsızlıklar içermektedir. Örneğin Hacıbektaş'ta elde edilen tuzun analizinde % 0,53 suda çözünmeyen maddeler, % 1,65 kalsiyum sulfat, % 98,12 sodyum klorür bulunmuştur.
Tuz Gölü, Karapınar ve Palas gölleri tuz elde edilen önemli göllerimizdendir. Ankara'nın Şereflikoçhisar İlçesindeki Tuz Gölünde bulunan Kaldırım ve Kayacık tuzlalarından yılda ortalama 3.000.000 ton (2016 yılı itibarı ile), İzmir Çamaltı Tuzlasından yılda 150.000 ton tuz elde edilmektedir.
Deniz suyundan tuz elde edilen yerler arasında; Pendik (İstanbul), Tekkegöl (Edirne) ve Akçedeniz (Adana) sayılabilir.
Yurdumuzda üretilen kaliteli sofra tuzunun analizinde, % 0,24 nem, % 0,003 suda çözünmeyenler, % 0,007 Ca, % 60,52 klor ve eser miktarda Mg bulunmuştur.
2001 yılı dünya tuz üretimi 225 milyon ton , Türkiye'nin yıllık üretimi 1,8 milyon ton dolayında gerçekleşmiştir. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) verilerine göre Türkiye'deki başlıca kayatuzu yataklarında tespit edilen toplam rezerv miktarı 867 milyon ton seviyesindedir. Yıldan yıla tuz üretimi değişmekle beraber yurdumuzda son yıllarda, yılda iki milyon ton civarında tuz üretilmektedir.
Tekel, rafine ve sofralık tuz üretimi yapmamaktadır. Bu tür tuz talebi özel sektör tarafından karşılanmaktadır.

Başta deniz suyu olmak üzere tuzlu suların tuzunun giderilmesi işlemidir. Dünyadaki suların % 97,2'si denizlerdedir. Artık taze su kaynaklarının yetmemesi sebebiyle günlük kullanımda veya sanayide deniz sularından faydalanma ihtiyacı doğmuştur. Bu da deniz suyundan tuz gidermek suretiyle taze su elde etme yolunu açmıştır.
Sanayide kullanmak amacıyla su üreten ilk büyük damıtma tesisi 1930'da Hollanda Antilleri'ndeki Aruba'da kurulmuştur. Damıtma en yaygın tuz giderme metodudur. Bu işlemde çok tesirli veya ani tesirli buharlaştırıcılar kullanılır.
Taze su üretiminde kullanılan metotlardan biri de zarlı metottur. Bu metotta tuzluluk oranı nispeten düşük olan kara suları arıtılır. Yarıgeçirgen bir zardan geçirilen tuzlu suyun suyu zarı 

Wisconsin, Amerika Birleşik Devletleri'nin Yukarı Orta Batı ve Büyük Göller bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Batıda Minnesota, güneybatıda Iowa, güneyde Illinois, doğuda Michigan Gölü, kuzeydoğuda Michigan ve kuzeyde Superior Gölü ile sınır komşusudur. Yaklaşık 6 milyonluk nüfusu ve yaklaşık 65.500 mil karelik (170.000 km2) alanı ile Wisconsin, nüfus bakımından 21., alan bakımından ise 23. en büyük eyalettir. Wisconsin'in 72 ilçesi vardır. Eyaletin en kalabalık şehri Milwaukee'dir. Başkenti ve ikinci en kalabalık şehri Madison'dır. Diğer kentsel alanlar arasında Green Bay ve Fox Cities bulunur.
Wisconsin'in coğrafyası çeşitlidir; kuzeyde yoğun ormanlar (Chequamegon-Nicolet Ulusal Ormanı dahil), batıdaki Driftless Bölgesi'nde engebeli, buzullaşmamış tepeler ve iç kesimlerden doğuya, Michigan Gölü'ne kadar uzanan ağaçlık ovalar, alçak araziler ve çiftlikler bulunur. Wisconsin, Ontario ve Michigan'dan sonra Büyük Göller kıyı şeridinin üçüncü en uzununa sahiptir. Avrupa ile temas kurulduğu sırada bölge Algonquian ve Siouan ulusları tarafından iskan edilmişti ve bugün on bir federal olarak tanınmış kabileye ev sahipliği yapmaktadır. Wisconsin başlangıçta Kuzeybatı Bölgesi'nin bir parçasıydı ve 1848'de eyalet olarak kabul edildi. 19. ve 20. yüzyılların başlarında, çoğunlukla Almanya ve İskandinavya'dan birçok Avrupalı ​​yerleşimci eyalete girdi. Wisconsin, özellikle bratwurst ve kringle gibi yiyeceklerle Alman Amerikan ve İskandinav Amerikan kültürünün merkezi olmaya devam etmektedir.
Wisconsin, ülkenin önde gelen süt ürünleri üreticilerinden biridir ve "Amerika'nın Süt Diyarı" olarak bilinir; özellikle peyniriyle ünlüdür. Eyalet ayrıca bira fabrikalarıyla, Milwaukee merkezli uzun soluklu bir bira endüstrisiyle, nispeten müsamahakar alkol yasalarıyla ve belirgin bir içki kültürüyle de tanınır. Ekonomisi imalat, sağlık hizmetleri, bilgi teknolojisi ve tarım—özellikle süt ürünleri, kızılcık ve ginseng—tarafından domine edilmektedir. Turizm de ekonomisine önemli bir katkı sağlamaktadır. 2020 yılında gayri safi yurtiçi hasıla 348 milyar dolardı. Wisconsin, Wisconsin doğumlu mimar Frank Lloyd Wright tarafından tasarlanan en önemli iki binayı içeren bir UNESCO Dünya Mirası Alanına ev sahipliği yapmaktadır: Taliesin'deki stüdyosu ve Jacobs I Evi. Siyasi olarak, ulusal ve eyalet çapındaki seçimlerde bir salınım eyaleti olarak kabul edilir; Cumhuriyetçi Parti 1854 yılında Wisconsin'de kurulmuştur.

Eyalette 14.000 yıldır bu topraklarda yerleşik olarak yaşayan Kızılderililer kabileleri vardı. Eyalet beyaz Avrupalılar tarafından ilk defa 1644'te Fransız Jean Nicolet tarafından ziyaret edildi. Wisconsin arazileri 17. ve 18. yüzyıllarda arazilere tarım için yerleşip devamlı yaşanan hiçbir yerleşke kurmadan tuzak kurup "kürk hayvanı" avlayan genellikle Fransız asıllı beyaz tuzakçı avcılar tarafından kolonize edildi. Bu kürk hayvanı tuzakçıları daha önce Fransızlarca yerleşilen ve sonra Britanya tarafından savaşla işgal edilip Kanada kolonisi yapılan arazilerde yaşamaktaydılar ve Wisconsin arazilerine geçici olarak gelmekteydiler. 1763'te Fransızlar ile Kızılderililer arasında yapılan bir savaştan sonra Fransız tüccarlar bu arazilere yerleşip ticaret etmeye başladılar ve bunlardan ilk defa Charles de Langlade 1764'te devamlı olarak bu arazilerde yaşamaya başladı. İngiliz Amerikan koloniler mensupları da Wisconsin arazilerine önce tuzakçı avcı ve sonra ticaret için yerleşmeye başladılar. 1761'de Green Bay'i ele geçirdiler ve bu kenti bir yerleşke olarak geliştirmeye başladılar. 1763'te tüm Wisconsin araziler Green Bay adı ile İngiliz koloni toprakları olarak ilan ettiler.
1783'te Amerikan Bağımsızlık Savaşı sona erip ABD devleti kurulunca Wisconsin toprakları da ABD arazileri olarak ABD'ye ilhak edildi. Bu ABD idaresi döneminden bu arazilerde bulunan madenler, özellikle kurşun madenleri, yeni gelip bu arazilere gelen beyaz koloniciler tarafından işletilmeye başlandı ve bu madencilik sektörü, eski tuzakçı kürk hayvanı avcılık sektöründen çok daha önemli, ana ekonomi sektörü oldu. Bu madencilerin Wisconsin arazilerine açtıkları kurşun madeni ocakları porsuk hayvanı yuvalarına benzemekteydi. Bundan sonra bu arazilere ve günümüzde bile Wisconsin arazilerine "Porsuk Eyaleti" (Badger State) adı miras kaldı. Bundan sonra dışarıdan gelen beyaz madenci yerleşiciler bu arazilerde yaşayan Kızılderili kabileleri ve yerli Kızılderilileri imha edip geride kalanları bu arazilerden uzaklaştırıp onların arazilerine yerleşmek için 1827'de "Winnebago Savaşı" ve 1832'de "Black Hawk Savaşı" adı verdikleri gayet haksız ve saldırgan bir şekilde savaşlara giriştiler. Beyaz ırktan olup göçerek buraya yerleşen sayısı özellikle ABD doğusunda Hudson Nehri'ni Büyük Göller'e bağlayan Erie Kanalı açıldıktan sonra gittikçe arttı. 20 Nisan 1836'da ABD Kongresi'nden geçen bir kanunla bu araziler, bir ABD eyaleti olmada bir son etap sayılan, "Wisconsin Toprakları" (Wisconsin Territories) olarak kabul edildi. 29 Mayıs 1848 tarihinde Kongre'nin çıkardığı bir kanunla Wisconsin ABD eyaletlerinden biri olarak ilan edildi.

Wisconsin ABD'nin Ortabatı eyaletleri ve Büyük Göller bölgelerindedir. Eyaletin batısında Minnesota eyaleti; güneybatısında Iowa eyaleti; güneyinde Illinois eyaleti; kuzeybatısında Michigan eyaleti; doğusunda Michigan Gölü ve kuzeyinde Superior Gölü bulunur. En büyük şehri Michigan Gölü'nün batı kıyısında konumlanmış Milwaukee'dir. Başkenti Madison'dur. Wisconsin eyaleti 72 county'ye bölünmüştür.
Wisconsin'in çeşitli coğrafi alanları bulunmaktadır. Kuzeyde "Northern Highland" Platosu ve batıda "Western Uplands" Platosu eyaletin yüksek rakımlı alanlardandır Bunların arasında eyaletin batısından Michigan Gölü sahillerine kadar uzanan "Central Plains" ovalarının bir kısmı bulunur. Wisconsin'in Büyük Göller kenarında bulunan göl sahillerinin uzunluğu, Michigan eyaletinin Büyük Göller sahillerinin uzunluğundan sonra ikinci sıradadır.

Wisconsin eyaletin önemli bir kısmı ılıman-yazlı nemli kıtasal iklim (Koppen sınıflandırmasına göre DFb) bölgesindedir. Yalnız eyaletin güney ve güneybatı bölgeleri sıcak-yazlı nemli karasal iklim (Koppen sınıflandırması Dfa) bölgeleri olarak nitelendirilmektedir. Eyaletin tümünde gözlemlenen en yüksek ısı 13 Temmuz 1936'da Wisconsin Dells gözlem mevkiinde 46 °C olmuştur. Wisconsin eyaletinin tümünde gözlemlenen en düşük ısı ise Couderay köyünde 2-4 Şubat 1996'da gözlemlenen −48 °C olmuştur. Wisconsin eyaleti kış aylarında epeyce kar yağışına sahne olmaktadır. Ortalama olarak eyaletin güneyinde yıllık ortalama kar yağışı 110 cm ve Superior Gölü ve civarında "kar kemeri" adı verilen arazilerde ise yıllık ortalama kar yağışı 410 cm olmaktadır.

ABD Nüfus Bürosu tahminlerine göre 1 Temmuz 2015'te Wisconsin eyaletinin nüfusu 5.771.337 kişi olup bu nüfus eyaletinin nüfusunun 2010 Nüfus Sayımı'na göre %1,48 yıllık artış gösterdiğine işaret etmektedir.

Milwaukee
Madison
Green Bay
Eau Claire

2010 yılı itibarıyla Wisconsin eyaleti gayrisafi eyalet hasılası 248,3 milyar dolar olup bu eyaleti ABD eyaletleri arasında 21. sıraya koymaktadır. Wisconsin ekonomisinin gyrisafi hasılası içinde önemli iktisadi sektörler başında "sanayi üretimi", "tarım üretimi" ve "sağlık bakım hizmetleri" gelmektedir. Wisconsin eyaletinden sanayi üretimi hasılasının değeri 2008 itibarıyla 48,9 milyar dolar olması nedeniyle ABD eyaletleri arasında sanayi gayrisafi eyalet hasılası itibarıyla Wisconsin 3. sıradadır. Wisconsin eyaletinde 2008'de kişi başına düşen yıllık şahsi medyan gelir 35.239 dolar idi.
2011 dördüncü üç aylık verilere göre Wisconsin eyaletinde en büyük istihdam sağlayan kurumlar ve şirketler şöyle sıralandırılmaklardır: 

Walmart
Wisconsin-Madison Üniversitesi
Milwaukee Kamu sektörü okulları
U.S. Posta Hizmetleri]]
Wisconsin Eyaleti Adalet İnfazları Departmanı
Menards Şirketi
Marshfield Kliniği
Wisconsin Eski Askerler İşleri Deparmanı
Target Corporation
Milwaukee Şehir Belediyesi.
Ekonomi alanında eyalette büyük bir gelişim 1973 yılında ABD Merkez Bankası'nın merkezinin Milwaukee şehrine açılmasıyla olmuştur.
Wisconsin eyaletinde en önemli tarıma dayalı sanayiler süt ve sütlü mamuller üretimidir. Wisconsin eyaleti inek sütü üretimi bakımından ABD'de Kaliforniya'dan sonra 2. sırayı almakta; kişi başına süt üretimi için Kaliforniya ve Vermount eyaletlerinden sonra 3. sırada bulunmaktadır. Eyalet ABD içinde en önemli peynir üreticisi eyalettir ve ABD'de üretilen peynirin dörtte biri Wisconsin'de yapılmaktadır. Wisconsin ABD'de üretilen tereyağının dörtte birini üretmekte ve tereyağı üreten eyaletler arasında 2. sırayı almaktadır. Wisconsin'da üretilen önemli tarim ürünleri arasında "silaj yani hayvan yemi olarak mısır", ginseng, "mercani (cranberries)", "taze yeşil fasulye" (hepsinde 1. sırada); yulaf, patates, havuç, vişne, akçaağaç şurubu ve konserve etme ve dondurulmak için taze tane mısır gelmektedir.
Wisconsin'de bazı ABD'de tanınmış markaları olan besin maddeleri üretici şirketlerinin üretim ve idare merkezleri bulunmaktadır. Bunların arasında Oscar Mayer, Tombstone dondurulmuş pizza, Johnsonville "bratwurst sosisi" ve Usinger "sosisi" gelmektedir. Kraft Foods şirketi eyalette 5.000 kadar işçi istihdam etmektedir. Milwaukee ABD'de bira üretiminde 2. sırayı almaktadır ve bu şehir ABD'de önemli bira markaları olan Schlitz, Blatz ve Pabst bira markalarını üretmektedir. Bu bira markalarını üreten şirket olan "Miller Biracılık Şirketi", "Coors Biracılık Şirketi" ile birleşmeden önce, Milwaukee idare merkezli bir şirketti.
Wisconsin eyaletinde çok geniş alanlarda ve nispeten büyük ölçekte olarak ürün üreten sanayi üretim sektörüne üretim merkezliği yapmaktadır. Bu sanayiler çoğunlukla ulaştırma sektöründe ve sermaye malları sektöründe bulunmaktadır. Wisconsin'da önemli sanayi üretim merkezi bulunan şirketler arasında şunlar kayda değerdir: Kohler Company; Mercury Marine; Rockwell Automation; Johnson Controls; John Deere; Briggs & Stratton; Milwaukee Electric Tool Company; Caterpillar Inc.; Joy Global; Oshkosh Corporation; Harley-Davidson; Ca

Yüzen buz karaya bağlı buzlar dışında yüzen herhangi bir buz kütlesine verilen addır. Yüzen buzlar okyanus akıntıları ve rüzgârlar ile taşınır. Yüzen buz, daha büyük bir maddeyle beraber yüzdüğünde (toplam alanın %70'i ya da daha büyük), deniz buzlası adını alır. Rüzgâr ve akıntılar yüzen buzlar üzerinde birkaç metre yüksekliğinde çıkıntılar oluşturabilir. Bu çıkıntılar soğuk okyanuslarda ve denizlerde faaliyet gösteren buzkıranlar için zorlayıcıdır.
Yüzen buzlar en az 20 metre (66 ft) uzunluğundaki buz parçalarından oluşur. Buz parçalarının uzunluğu 20 metre (66 ft) ve 100 metre (330 ft) arasındaysa küçük; 100 metre (330 ft) ve 500 metre (1.600 ft) arasındaysa orta; 500 metre (1.600 ft) ve 2.000 metre (6.600 ft) arasındaysa büyük; 2 kilometre (1,2 mi) ve 10 kilometre (6,2 mi) arasındaysa muazzam ve 10 kilometre (6,2 mi)'den büyükse devasa olarak adlandırılır.

Buzdağı

Bulut tipleri sayfasında uluslararası şekilde kullanılan bulut adlandırmalarının bir listesi bulunur.

Gece parlayan bulut

Nacreous

Cirrus fibratus
Cirrus uncinus
Cirrus spissatus
Cirrus castellanus
Cirrus floccus
Cirrus undulatus
Cirrus duplicatus
Cirrus intortus
Cirrus radiatus
Cirrus vertebratus
Cirrus aviaticus

Cirrocumulus stratiformis
Cirrocumulus castellanus
Cirrocumulus floccus
Cirrocumulus lenticularis
Cirrocumulus undulatus
Cirrocumulus lacunosus
Cirrocumulus mamma
Cirrocumulus virga

Cirrostratus fibratus
Cirrostratus nebulosus
Cirrostratus duplicatus
Cirrostratus undulatus

Altocumulus lenticularis
Altocumulus castellanus
Altocumulus stratiformis
Altocumulus floccus
Altocumulus opacus
Altocumulus perlucidus
Altocumulus translucidus
Altocumulus radiatus
Altocumulus duplicatus
Altocumulus undulatus
Altocumulus lacunosus
Altocumulus virga
Altocumulus mamma

Altostratus opacus
Altostratus translucidus
Altostratus duplicatus
Altostratus radiatus
Altostratus undulatus
Altostratus virga
Altostratus praecipitatio
Altostratus mammaAltostratus with downward facing bubble-like protuberances caused by localized downdrafts within the cloud.
Altostratus pannusAccompanied by ragged lower layer of fractus species clouds forming in precipitation.

Stratocumulus castellanus
Stratocumulus lenticularis
Stratocumulus stratiformis
Stratocumulus opacus
Stratocumulus perlucidus
Stratocumulus translucidus
Stratocumulus radiatus
Stratocumulus duplicatus
Stratocumulus undulatus
Stratocumulus lacunosus
Stratocumulus virga
Stratocumulus praecipitatio
Stratocumulus mamma

Stratus fractus
Stratus nebulosus
Stratus opacus
Stratus translucidus
Stratus undulatus
Stratus praecipitatio

Cumulus fractus
Cumulus humilis
Cumulus mediocris
Cumulus radiatus
Cumulus virga
Cumulus praecipitatio
Cumulus pannus
Cumulus mamma
Cumulus pileus
Cumulus tuba
Cumulus velum
Cumulus arcus (roll and shelf bulutları dahil)

Nimbostratus virga
Nimbostratus praecipitatio
Nimbostratus pannus

Cumulus congestus
Cumulus congestus radiatus

Cumulonimbus calvus
Cumulonimbus capillatus
Cumulonimbus virga
Cumulonimbus praecipitatio
Cumulonimbus incus
Cumulonimbus pileus
Cumulonimbus mamma
Cumulonimbus arcus
Cumulonimbus tuba
Cumulonimbus velum
Cumulonimbus pannus
Hot tower

Mammatus ya da mammatocumulus olarak bilinen bu bulutlar, meme şekline benzedikleri için bu ismi almışlardır.Mamma kelimesi İngilizcede aynı zamanda meme anlamına gelir. Bu bulutların nasıl oluştuklarıyla ilgili çeşitli düşünce ve teori bazında söylemler ortaya atılsa da, şu düşünce daha çok benimsenmiştir ki; mammatus bulutları konvektif bir fırtınanın diverjansı (yayılması) sonucunda oluşmuşlardır. Olgunluk aşamasına gelmiş bir Kümülonimbus inkus bulutunun daha fazla yükselemeyip bölgede sürekli yayılma hareketi göstermesi sonucunda oluştukları, yani o bölgede sıkışıp kalmaları sonucunda oluştukları gözlemlenmiştir. Garip olan bir şey de şudur ki; mammatus bulutlarının gözlemlendiği yerlerde hava anlatıldığı gibi çok durağan da olabilir, bir fırtınanın esip gürledikten sonraki dağılma aşamasında da oluşup ortalığa bir gizem de katabilir. Meme şeklini tam olarak nasıl aldığı ise yine teorik olarak şöyle açıklanabilir; olgunlaşıp yeterli ağırlığa ulaşan çok soğuk yağmur bulutu her ne kadar yükünü boşaltıp aşağı yönlü bir hareket oluşturmak istese de, bulutun hemen altındaki çok sıcak ve kuru havanın buna engel olması bulutun fiziğinin bu şekli almasına neden olabilir. Aslında bu, tıpkı içi soğuk su dolu bir balonu alttan ısıtmaya benzer. Balon ne kadar ısınsa da içindeki soğuk su, balonun direncini koruyacak ve balonun patlayıp suyunu boşaltmasını engelleyecektir. Bu esnada da bulut yatay rüzgarların etkisinde kalacak ve yavaş yavaş dağılacaktır.

Yerküre tarihi, yerkürenin oluşumundan günümüze kadar olan süreci ele alır ve tarihin coğrafi, biyolojik ve jeolojik unsurlarını kapsar. Yerküre tarihinin incelenmesi, birçok disiplinin bir araya gelmesini gerektirir. Bu disiplinler arasında jeoloji, biyoloji, paleontoloji, kimya, fizik ve astronomi gibi alanlar yer alır. Doğa bilimlerinin neredeyse bütün dalları, sürekli jeolojik değişim ve evrimle dolu yerküre geçmişindeki ana olayların anlaşılmasına katkıda bulunmuştur.
Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından tanımı yapılmış olan jeolojik zaman cetveli, yerkürenin oluşumundan günümüze kadar olan geniş zaman dilimlerini gösterir. Jeolojik zaman cetvelinin tüm bölümleri, yerküre tarihindeki olayların kaydı niteliğindedir. Cetveldeki ilk üst zaman olan Hadeen, yaşama dair doğrulanabilir bir kayıttan (yani fosillerden) önce gelen zaman dilimine verilen isimdir; yerkürenin oluşumuyla başladı ve 4 milyar yıl önce sona erdi. Hadeen'de yerkürenin oluşumu gerçekleşti ve yerkürenin yüzeyi yüksek sıcaklıklar ve yanardağ faaliyetleriyle şekillendi. Volkanik gaz çıkışı, büyük olasılıkla ilk atmosferi ve ardından okyanusları meydana getirdi. Ancak ilk atmosferde neredeyse hiç oksijen bulunmuyordu. Diğer gök cisimleriyle sık sık çarpışması nedeniyle yerkürenin büyük çoğunluğu eriyik hâldeydi. Yerküre en erken evresindeyken (Erken Dünya), Theia adı verilen gezegen büyüklüğündeki bir gök cismiyle çarpışması sonucunda Ay'ın oluştuğu düşünülmektedir. Yerkürenin zamanla soğuması, katı bir gezegen kabuğunun oluşmasına neden oldu ve suyun yüzeyde sıvı hâlde bulunabilmesini sağladı. Hadeen'den sonra gelen Arkeen ve Proterozoyik'te ise yerküre üzerinde evrim ve yaşam başladı. Arkeen, günümüzden 4 milyar önce başladı ve yaklaşık 2,5 milyar yıl öncesine kadar sürdü. Fotosentez yapan canlılar, 3,2 ila 2,4 milyar yıl önce ortaya çıktı ve atmosferi oksijen açısından zenginleştirmeye başladı. Proterozoyik ise yaklaşık 2,5 milyar yıl öncesinden 539 milyon yıl öncesine kadar devam etti. Proterozoyik'te atmosferin oksijen düzeyi arttı ve canlılar çeşitlenmeye başladı. Yaşam, 580 milyon yıl öncesine kadar çoğunlukla mikroskobik boyutlarda kaldı. Bu tarihten sonra karmaşık çok hücreli yaşam ortaya çıktı. İlk çok hücreli canlıların ortaya çıkışı, Proterozoyik'in kayda değer olaylarından biridir.
Proterozoyik'ten sonra gelen üst zaman ise Fanerozoyik'tir. Yaklaşık 539 milyon yıl önce Kambriyen Patlaması ile başlayan ve günümüze kadar devam eden Fanerozoyik, kendi içinde üç zamana ayrılır. Bunlar, sırasıyla eklem bacaklıların, balıkların ve karadaki ilk yaşamın çağı olan Paleozoyik; kuşlar haricindeki dinozorların yükselişi ve kitlesel yok oluşunu kapsayan Mezozoyik ve son olarak memelilerin yükselişe geçtiği Senozoyik Zaman'dır. Fanerozoyik'te, çiçekli bitkiler ve memeliler gibi modern canlılar evrimleşti. Fanerozoyik'i başlatan Kambriyen Patlaması'yla canlıların aniden çeşitlenmesi, günümüzde bilinen ana şubelerin çoğunun oluşmasını sağladı. İklim değişiklikleri zaman zaman canlıların büyük bir kısmının neslinin tükenmesine yol açmıştır. Örneğin Kretase-Paleojen yok oluşu olarak bilinen bir olay, yaklaşık 66 milyon yıl önce, büyük olasılıkla yerküreye bir meteorun çarpması sonucunda gerçekleşti. Bu olayın sonucunda, dinozorlar dahil birçok tür yok oldu ve yerküre üzerindeki yaşamda kökten bir değişim meydana geldi. İnsanın evrimi ise yaklaşık 7 milyon yıl önce başladı ve modern insan, Homo sapiens, yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıktı. İnsanlar tarih boyunca çeşitli uygarlıklar kurdu ve yerküreyi etkileyen girişimlerde bulundular.
Dünya'nın yer kabuğu, oluşumundan itibaren tıpkı yaşam gibi sürekli değişim içindedir. Levha tektoniği, yerkürenin kıtalarını, okyanuslarını ve barındırdıkları yaşamı şekillendirmektedir. Türler evrilmeye, yeni biçimler almaya, başka türlere ayrılmaya veya sürekli değişen fiziksel ortamlar karşısında yok olmaya devam etmektedir. İnsanlar, ürettikleri ve geliştirdikleriyle içinde yaşadıkları doğayı çeşitli yönlerden etkilemektedir. Yerküre tarihi, yerkürenin geçmişine ışık tuttuğu gibi, geleceği hakkında da ipuçları sağlamaktadır.

Yerküre tarihi, oluşumundan günümüze kadar Dünya gezegeninin gelişimiyle ilgilenir. Yerkürenin 4.540 myö oluşumuyla başlayan yerküre tarihi, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'nun belirlediği jeolojik zaman cetveline göre dört üst zamana ayrılır. Her bir üst zamanda, yerkürenin bileşimi, iklimi ve canlılığında kayda değer değişimler oldu. Üst zamanlar kendi içinde zamanlara, zamanlar dönemlere ve dönemler de devrelere ayrılır. Zaman, jeokronolojide genellikle myö (milyon yıl önce) ile ölçülür ve her bir myö, geçmişteki yaklaşık 1.000.000 yıllık dönemi temsil eder.

Yerkürenin tarihi, stratigrafik analize dayalı olarak belli aralıklara ayrılan jeolojik zaman cetveline göre kronolojik olarak düzenlenebilir.
Aşağıdaki beş zaman çizelgesi, jeolojik dönemleri ölçeklerine göre göstermektedir. İlk çizelge, Dünya'nın oluşumundan günümüze kadar olan tüm dönemleri göstermektedir fakat bu durum günümüze en yakın dönemi göstermek için az yer kalmasına sebep olmaktadır. İkinci çizelge, ilk çizelgedeki en son dönemi genişletilmiş bir şekilde göstermektedir. Benzer şekilde, ikinci çizelgedeki en son dönem, üçüncü çizelgede genişletilmiş; üçüncüdeki son dönem dördüncü çizelgede ve dördüncüdeki son dönem de en altta bulunan beşinci çizelgede genişletilmiştir.

Bulutsu hipotezi, yerküre dahil bütün Güneş Sistemi'nin oluşumunu açıklayan standart bir modeldir. Bu modele göre Güneş Sistemi, Güneş bulutsusu adı verilen, dönmekte olan bir yıldızlararası toz ve gaz bulutundan oluşmuştur. Bu bulutsu, 13,8 milyar yıl önce, Büyük Patlama'dan kısa bir süre sonra gerçekleşen süpernovalardan uzaya saçılmış hidrojen, helyum ve ağır elementlerden oluşuyordu. Güneş bulutsusu, aşağı yukarı 4,5 milyar yıl önce büzülmeye başladı. Bu büzülmenin yakındaki bir süpernovadan gelen şok dalgasıyla tetiklenmiş olması mümkündür. Bir şok dalgası da bulutsunun kendi etrafında dönmesini sağlamış olabilir. Bulutsunun dönüşü hızlanmaya başladığında, açısal momentum, yerçekimi ve eylemsizlik, bulutsuyu düzleştirerek kendi dönme eksenine dik bir öngezegezen diski hâline getirdi. Çarpışmalardan kaynaklanan küçük tedirginlikler ve diğer uzay kalıntılarının açısal momentumu, bulutsu merkezinin yörüngesinde dolanan kilometrelerce büyüklükteki öngezegenlerin oluşmasını sağladı.
Açısal momentumu yüksek olmayan bulutsunun merkezi, hızla kendi içine çöktü. Bu çökme sonucu oluşan sıkışma, hidrojenin helyuma dönüştüğü nükleer füzyon tepkimelerini başlatana kadar bulutsu merkezini ısıttı. Büzülmenin daha da artmasını takiben bir T Tauri yıldızı aşırı ısınarak Güneş'e dönüştü. Bu sırada bulutsunun dış kısmındaki maddeler, kütle çekiminin etkisiyle yoğunluk tedirgemeleri ve toz parçacıkları etrafında yoğunlaştı. Aynı zamanda öngezegen diskinin geri kalanı da halkalara ayrılmaya başladı. Kaçak yığılma olarak bilinen bir süreç sayesinde, toz parçaları ve uzay kalıntıları bir araya toplanarak gezegenleri meydana getirdi. Yerküre, evrenin yaşının yaklaşık üçte biri kadarlık bir süre önce, yani 4,54 milyar yıl önce (%1 belirsizlik payıyla), Güneş bulutsusunun yığılmasıyla oluştu. Yerkürenin oluşumu, 10 ila 20 milyon yıl içinde içinde tamamlandı. Yeni oluşan T Tauri yıldızının güneş rüzgârları, yığılarak daha büyük birer gök cismi hâline gelmemiş olan maddelerin çoğunu diskten temizledi. Aynı sürecin evrendeki hemen hemen tüm yeni oluşan yıldızların etrafında birer yığılma diski oluşturması ve bu disklerden bazılarının gezegenleri meydana getirmesi beklenmektedir.
Erken Dünya, iç kısmı ağır ve siderofil metalleri eritecek kadar sıcak olana değin yığılma süreciyle büyüdü. Silikatlardan daha yüksek yoğunluğa sahip olan bu metaller, yerküre merkezine doğru battı. Demir felaketi adıyla anılan bu olay, yerkürenin oluşmaya başlamasından sadece 10 milyon yıl sonra, ilkel manto ve (metalik) çekirdeğin birbirinden ayrılmasına sebep olarak yerkürenin katmanlı yapısının ve manyetik alanının oluşmasını sağladı. Bir araştırmada, yerkürenin içinin kademeli olarak soğuması nedeniyle (yaklaşık olarak her 1 milyar yılda 100°C kadar) yerkürenin iç çekirdeğinin (sıvı hâldeki dış çekirdekten farklı, katı hâlde bulunan merkezi) donmakta ve buna ek olarak giderek büyümekte olduğu öne sürüldü.

Yerküre tarihindeki ilk üst zaman olan Hadeen, yerkürenin oluşumuyla başlar ve Hadeen'in ardından 3,8 milyar yıl önce başlamış olan Arkeen gelir. Yerkürede bulunan en eski kayaçlar, yaklaşık 4 milyar yıl öncesine tarihlenir. Kayaçlarda bulunan en eski kırıntılı zirkon kristallerinin yaşı ise yer kabuğunun ve yerkürenin oluşumundan kısa bir süre sonrasına denk gelen yaklaşık 4,4 milyar yıl öncesine kadar uzanır. Ay'ın oluşumunu açıklayan Büyük Çarpışma Hipotezi'ne göre, ilk yer kabuğunun oluşumundan nispeten kısa bir süre sonra, yerküreden daha küçük bir öngezegenin yerküreyle çarpışmasıyla manto ve yer kabuğunun bir kısmı uzaya fırlamıştır. Bu parçalar Ay'ı meydana getirmiştir.
Diğer gök cisimleri üzerindeki krater sayımlarından, göktaşı düşüşlerinin yoğun görüldüğü Geç Dönem Ağır Bombardıman adı verilen bir dönemin yaklaşık 4,1 milyar yıl öncesinde başladığı ve Hadeen'in bitişine denk gelen 3,8 milyar yıl öncesinde sonlandığı anlaşılmaktadır. Ayrıca bu üst zamandaki ısı akışı ve jeotermal gradyan nedeniyle yerküre üzerinde şiddetli yanardağ faaliyetleri mevcuttu. Bununla beraber 4,4 milyar yıl öncesine tarihlenen kırıntılı zirkon kristalleri üzerinde bu kristallerin sıvı su ile temas ettiğine dair kanıtlar bulunmaktadır. Bu kanıtlar, o tarihlerde yerküre üzerinde halihazırda okyanuslar veya denizler bulunduğuna işaret etmektedir.
Arkeen'in başlangıcında yerküre kayda değer ölçüde soğumuştu. Arkeen atmosferi oksijenden yoksundu ve bu nedenle morötesi ışınları engelleyecek bir ozon tabakasına sahip değildi. Bu nedenle günümüzde yerküre üzerinde yaşayan canlılar, Arkeen üst zamanında yerkürenin yüzeyinde hayatta kalamazlardı. Bununla birlikte yaklaşık 3,5 milyar yıl öncesine tarihlene

Zaman veya vakit, ölçülmüş veya ölçülebilen bir dönem, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik. Zaman kavramı, tarih boyunca felsefenin ilgi alanlarından biri olmasının yanı sıra matematik ve fizikteki önemli çalışma  alanlarından biridir.

Zaman kavramı, Türkçeye Arapçadaki zeman (زمن) kelimesinden geçmiştir. Arapçadaki zaman kavramının etimolojisi hakkında ise üç hipotez bulunmaktadır. İlk hipoteze göre, zeman sözcüğü kadim Pers dilindeki jamânâ kelimesinden Arapçaya geçmiştir. İkinci hipoteze göre, zeman kelimesi aslında Akadca bir kelimedir. Üçüncü hipoteze göre ise zeman kelimesi Antik Samicede mevcut olan bir sözcüktür.

Zaman, göreceli bir kavramdır. Zaman içinde olduğumuz üç mekân ve bir zaman boyutlu uzayzamanın soyut olan boyutu olarak da kabul edilir. Aristo'ya göre zaman hareket eseri ortaya çıkmıştır o halde zaman hareketin ürünüdür. Zaman fikri görelilik kuramında da benzer şekilde mekan ile birlikte incelenmiştir. Zaman olgusu fizikte 't' (Latince zaman anlamına gelen tempus kelimesinin baş harfi) harfiyle tanımlanır. Yine zamanın objektif olarak var olup olmadığı, fiziğin en önemli ve çözülemeyen konularının başında gelir. Planck zamanı denilen saniyenin 10−43'ünden daha kısa olan süre, fizikçilerce içinde bulunduğumuz üç boyutlu uzayın sınırı ve karadelik ortamının başlangıcı olarak kabul edilir. Zamanın tıpkı ışık gibi bükülebileceği varsayılmştır. Bu nedenle zaman yolculuğunun olanaklı olup olmadığı birçok bilim insanı tarafından düşünülmektedir.
Öne sürüldüğüne göre, uzayda oluşan her şey zamanın içindedir. Neden-sonuç ilişkisi zaman akış oku ile ilgili olup tersine zaman okunun var olması teorik olarak olanaklıdır. Zaman, ışık hızı ile de dolaysız ilişki içinde olup maddenin ışık hızına yaklaşması durumunda zamanının yavaş akması, ışık hızında durması ve ışık hızı ötesinde de tersine akması; takyonlar denilen atomaltı parçacıkların ışıktan hızlı hareket ettiği ve zamanlarının gelecekten geçmişe doğru aktığı veya içinde bulunduğumuz uzayzamandan başka sonsuz sayıda olasılığın olabileceği hipotezleri de modern fiziğin ve Görelilik Kuramı'nın temelini oluşturan konulardandır.

Zamanın tanımı konusunda tam bir uzlaşmaya varılamasa da (Big Bang'ten sonraki geçen süreye verilen isimdir) ölçülmesi konusunda anlaşmazlık yoktur. Zaman, fizikte en duyarlı ölçülebilen niceliklerden biridir. Zaman ölçümünde herhangi bir ana ya da aralığa rakamsal bir değer atanır. Bu atamada sürekli değişikliğe uğrayan herhangi bir fenomen kullanılabilir. Yine zamanın ölçümünde kullanılan başlıca iki adet birbirinden bağımsız ölçek vardır:

Atomik ölçüm -  Atomların içsel enerji durumları arasındaki kuantum değişimini gerçekleştirmekte kullanılan elektromanyetik radyasyonun karakteristik frekansından yararlanır.
Dinamik ölçüm - Gök cisimlerinin çekimsel hareketlerini kullanır. Bu ölçümler sonucu ay ve güneş takvimleri ortaya çıkmıştır.

İnsanoğlu, tarih boyunca çeşitli metotlarla zamanı ölçmeye çalışmıştır. İlk başta insanlar için sadece yağmurun, karın, soğuğun ve sıcağın zamanını bilmek yetiyor; mevsimler barınma, göç veya hasat zamanını söylüyordu. Gittikçe daha küçük zaman birimlerine ihtiyaç duyan insanlık, yılı aylara ve haftalara bölmeye başlamıştır. Daha küçük zaman birimlerinin tarihi takvimle paralellik gösterir. Güney Afrika'da keşfedilen ve yaklaşık M.Ö. 33.000 senesine tarihlendirilen Lebombo kemiği, üzerinde ay döngüsünün hesaplandığına dair bazı işaretler taşımaktadır. Benzer şekilde Ishango kemiği yaklaşık M.Ö. 23.000 senesine tarihlendirilmektedir. Sümerler daha sonra yaklaşık M.Ö. 3000 yılında, yılın otuz günden oluşan on iki aya bölünmesi düşüncesini ortaya atmışlardır.
Mısırlılarla devam eden zamanı doğru ölçme çalışmaları, Yunan ve Roma uygarlıklarında iyice geliştirilmiştir. Eski Mısır rahiplerine göre zaman; enerjinin yok oluşu ya da bir diğer anlamı ile enerjinin dönüşüm sürecidir ve sonsuz olan Tanrı'yı simgeler.

Tarihteki bazı toplumların kültürlerindeki ve kimi kabile topluluklarındaki anlayışa göre; zaman, geçmişten geleceğe doğru  düz bir çizgi şeklinde ilerleyen bir olgu değildir. Zaman döngüsel olarak ortaya çıkmaktadır, yani çember çizerek başa dönmektedir. Bu yaklaşıma çağdaş toplumlarda yeniden ilgi duyulan bir felsefi düşünce olarak da belirli düzeylerde ilgi gösterilmektedir. Aslında bu anlayış günümüzde de belirli oranlarda yeryüzündeki tüm takvimlerde varlığını sürdürmektedir, ancak asıl farklılaşma yılların ölçülmesinde ortaya çıkmaktadır. Döngüsel anlayışa göre, sadece zamanın kendisi değil, ayrıca ölçüm yöntemi de döngü kavramı üzerine kuruludur. Örneğin insanoğlu tarafından zaman kavramının ilk algılanışı Güneş'in ve Ay'ın hareketlerine bakarak (tesadüfi veya bilinçli gözlemle), bu gök cisimlerinin aynı noktadan ertesi gün bir daha geçtiklerinin fark edilmesi ile ilişkili olarak ortaya çıkmıştır. Elbette ki Ay ve Güneş'in hareketleri arasında dikkat çekici farklılıklar vardır. Ay'ın gökyüzündeki geçişindeki sapmalar günlük olarak belirgin olarak gözlemlenebilir ve anlaşılabilirdir, ancak bilimsel olarak anlamlandırılabilmesi için insan kavrayışını daha fazla zorladığı bir gerçektir. Zamanın araçlarla ölçülmesi ile birlikte dönüş anlayışı da bilimsel bir temel kazanmaya başlamıştır. Güneş saatlerinde bir gölge bir eksen etrafında dönerek ilerlemektedir. Daha sonraki devirlerde ortaya çıkan ve günümüzde de kullanılmaya devam eden mekanik saatlerde ölçü ibreleri (akrep ve yelkovan) kadran üzerinde dönerek başladığı yere geri ulaşırlar. Günümüzdeki dijital saatlerde bile sayaç ileriye doğru artak gidiyormuş gibi algılansa da aslında tekrar başa dönmektedir. Takvimlerdeki sayısal değerlerle tanımlanan günler, haftanın günleri ve aylar da aynı şekilde yine belirli bir periyod ile geçmişte de bulunmaktadırlar ve gelecekte de var olacaklardır. Örneğin, şans eseri bir örnekle "3 Nisan" gününe bir yıl sonra tekrar ulaşılacaktır. Hatta daha karmaşık gibi görünen "3 Nisan, Perşembe" günü de daha seyrek bir periyodla da olsa yine de tekrarlayacaktır. Aylar tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte yine sürekli olarak tekrarlayarak ortaya çıkacaklardır. Bütün bunlara karşın yıllar niye, tekrarlamak yerine belirli bir noktadan başlayıp sadece ileriye doğru gitmektedir? sorusu kimi zaman akla gelmektedir. Yılların doğrusal (çizgisel) olarak ölçülebilmesi için elbette ki göreceli bir başlangıç tarihi bulunmak zorundadır, örneğin; "Milat" (İsa peygamberin doğumu) gibi… Bu sabitlenmiş nokta döngüsel ölçü birimlerinin başlangıç noktalarından farklı olarak kendi sistemi içerisinde tekrar ulaşılamaz bir referans noktasıdır. Oysaki çevrime dayalı takvimlerde başlangıç noktası herhangi başka bir birime kaydırılsa bile tüm noktalar gibi yine de tekrar ulaşılacaktır. Örneğin yılbaşı "1 Ocak" değil de "15 Ağustos" olarak değiştirilse bile takvimdeki her bir gün yine de tekrarlanabilirdir. Fakat çizgisel olarak ilerleyen bir ölçüm yönteminde hiçbir noktaya tekrar varılamaz. Çizgisel takvim ve tarih anlayışı sonradan ortaya çıksa da yaygınlaşarak döngüsel anlayışın önüne geçmiştir.
Bütün bunlara karşın, aslında yılların da döngüsel olarak ilerlediği takvimler yeryüzündeki kimi toplumlarda mevcuttur veya bunlara dair ayrıntılı bilgiler korunmuştur. Çin Geleneksel Takvimi, 12 Hayvanlı Türk Takvimi gibi... Bu takvimlerin geçmişteki kullanılma amacının günümüzdeki bakış açısı ile doğru anlaşılamadığına sıklıkla rastlanmaktadır. Bu ve benzeri takvimler toplumsal veya bireysel astrolojik kehanetlerde bulunabilmek amacıyla geliştirilmiş değildirler. (Daha sonradan ortaya çıkmış olan bu tür uygulamaların olduğu bir gerçektir ancak asıl amaç bu değildir.) Çizgisel zaman kavramının netleşmediği dönemlerde yılları ölçebilmenin bir yöntemi olmak üzere tasarlanmışlardır. Örneğin hayvanlı takvimlerde “Maymun Yılı” olarak adlandırılan zaman ölçüsüne 12 yıl sonra tekrar ulaşılacaktır. "23 Temmuz Cumartesi, Koyun Yılı" şeklindeki bir doğum tarihindeki tüm birimlerin döngüsel olarak tekrarlayacağı kesindir.
Bu durum evrendeki gök cisimlerinin hareketleri ile de uyumludur.  Ay kendi etrafında döner ve aynı zamanda dünyanın etrafında dönmektedir. Dünya ise benzer bir biçimde kendi etrafında döner ve ayrıca Güneş'in etrafında dönmektedir. Aynı şekilde kendi etrafında dönen Güneş de, bir yandan Samanyolu galaksisinin merkezinin etrafında dönmektedir. Samanyolu da kendi etrafında döner… Evrendeki yapılanma ve hareket eğriseldir. Gök cisimlerinin kendi şekilleri ile yörüngeleri incelendiğinde bu gerçeklik rahatlıkla görülebilmektedir. Ekvator çizgisi üzerinde ilerleyen bir araç dümdüz gittiğini sanmakla birlikte aslında büyük ölçekte çembersel bir hareket yapmaktadır. Sürücünün bu durumu anlayamıyor oluşunun tek bir nedeni olacaktır; uzaklığın algılayamayacağı kadar büyük olması. Doğrusal olduğu sanılan zamanın ilerleyişi için de aynı durumun söz konusu olması özen gösterilmelidir. Süre yeterince uzun olduğunda döngü olarak değil düz bir ilerleyiş olarak algılanacaktır.
Özetle hayvanlı takvimlerde yıllar ileriye doğru giden bir ölçme yöntemi ile değil tıpkı günler ve aylarda olduğu gibi dönerek yinelenen ölçü birimi ile ele alınmıştır. Bu kültürlerin ilk biçimlerinde zaman bütünüyle döngüsel bir olgudur.

Zaman birimi, süreyi ölçmenin veya ifade etmenin standart bir yolu olarak kullanılan herhangi bir belirli zaman aralığıdır. Uluslararası Birimler Sistemine (SI) göre standart zaman birimi saniyedir. 1 saniye, sezyum-133 atomunun temel haliyle iki hiper ince enerji seviyesi arasındaki geçişine karşılık gelen özel ışımanın 9.192.631.770 periyodunun süresi olarak tanımlanır.
Bu tanım, atom saatlerinin keşfedilmesi sonrasında elde edilmiştir ve uluslararası olarak kabul görmüş en kesin zaman standardıdır. Atomik saatler bu prensibe dayanarak çalışır ve saniye biriminin evrensel olarak aynı şekilde ölçülmesini sağlar.

Zurvan
Khronos
Zaman Baba
Büyük Patlama
Genel görelilik
Özel görelilik
UTC - GMT
Uzayzaman
Zamanda yolculuk

De Landa, M. (2006). Çizgisel olmayan tarih: bin yılın öyküsü, İstanbul: Metis Yayınları.
Dursun, Ç. (2000). Zama

Ökaryotlar (Latince: Eukaryota), hücrelerinde bir çekirdek ve genellikle de organeller içeren bir canlılar grubu olup bilimsel sınıflandırmada arkeler ve bakterilerle beraber tüm canlıları kapsayan üç ana gruptan biridir.
Ökaryotların genetik malzemeleri, zarla çevrili çoğunlukla bir ve nadiren de birden çok çekirdek içinde yer alırlar. Bu nedenle kelime, gerçek (Grekçe: eu) ve çekirdek (Grekçe: karyon) sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hâli ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (evvel (Grekçe: pro-) ve çekirdek (Grekçe: karyon)). Çekirdeğin yanı sıra ökaryotların kloroplast veya mitokondri gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır. Bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz.
Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst âlem (İngilizce: domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst âlem sisteminde ökaryotların prokaryotlara kıyasla arkelerle daha çok ortak özellikleri olduğundan arkelerle beraber neomura kladı içinde gruplandırılırlar.

Ökaryotlar genel olarak bitki, hayvan, mantar ve Protista olarak dört gruba ayrılırlar. Ancak protista grubu aslında bitki, hayvan ve mantar olarak sınıflandırılamayan canlıları bir arada toplayan bir grup olduğu için bazı biyologlar tarafından kabul görmez ve yerine daha küçük gruplar tanımlarlar.
Çok çeşitli ökaryotik hücre tipi olmakla beraber hayvan ve bitkilerin en yaygın ve iyi bilinen çeşitleri olduklarından ökaryot yapısının anlaşılması için iyi bir başlangıç noktası oluştururlar. Ancak mantar ve çoğu protistanın hayvan ve bitkilerden önemli farklılıkları vardır.

Hayvan hücresi, hayvanların dokularını oluşturan bir ökaryotik hücre tipidir. Hayvan hücreleri diğer ökaryotlardan (özellikle bitki hücrelerinden) belirgin bir farklılık gösterir; hücre duvarı ve kloroplastları yoktur ve kofulları daha küçüktür. Hücre zarı esnek olduğundan hayvan hücreleri çeşitli şekillere girebilir ve fagositik bir hücre, başka cisimleri içine alabilir. Ayrıca bitki hücresinden farklı organelleri vardır. İnsan hücreleri biyolojik olarak ökaryotik hücrelerle aynı kategoriden sayılırlar.

Bitki hücreleri, diğer ökaryotik organizmaların hücrelerinden oldukça farklıdır. Belirgin özellikleri

Tonoplast adlı bir zarla çevrili büyük bir merkezî kofulun hücrenin turgorunu (hücre zarının hücre duvarına yaptığı basıncı) düzenler ve sitozol ile bitkinin öz suyu arasında moleküllerin hareketini kontrol eder.
Selüloz, protein ve çoğu zaman ligninden oluşmuş hücre duvarı, protoplastlar tarafından hücre zarının dışına yerleştirilir. Buna karşın bakterilerin hücre duvarları peptidoglikandan, mantarlarınkiyse kitinden oluşur.
Plasmodesmata, hücre duvarındaki gözenekleri birbirine bağlayarak her bir bitki hücresinin ona bitişik hücrelerle haberleşmesini sağlar. Bu, mantarlarda görülen hif ağından farklıdır.
Plastitler, başlıca hücre içi organellerdir. Çeşitli biyokimyasal tepkimeler içlerinde gerçekleşir. Ayrıca besin depolamak için kullanılırlar. Fotosentezin yapıldığı kloroplastlarda bulunan klorofil, bitkilere yeşil rengi verir.
Kamçısı (flagellası) olmayan bitkilerde (örneğin iğne yapraklılar ve çiçekli bitkiler) hayvan hücrelerinde bulunan sentrioller de bulunmaz.

Mantar hücreleri en çok hayvan hücrelerine benzerler. Hayvan hücrelerinden farklılıkları

Hücre duvarı kitinden oluşmuştur.
Hücreler birbirinden daha az ayrışmışlardır. Gelişmiş mantar türlerinin hücreleri septum denen gözenekli bölmelerden oluşurlar. Bunlardan sitoplazma, organeller ve bazen çekirdek geçebilir. Koenosit olarak adlandırılan septumlu türlerde organizma, aslında tek bir dev hücredir. Basit mantarlarda böyle bölmeler yoktur.
Yalnızca en ilkel mantarlar, chytridiomycota bölümünde yer alanlar kamçılılardır.

Ökaryotik hücreler, prokaryotlardan genelde çok daha büyüktürler. Organel olarak adlandırılan çeşitli iç zarlar ve iç yapılar, ayrıca miktrotüpçük (İngilizce: microtubule), mikroiplik (İngilizce: microfilament) ve ara ipliklerden (İngilizce: intermediate filaments) oluşmuş hücre iskeletine sahiptirler. Hücre iskeleti, hücrenin iç yapısını ve şeklini belirler. Ökaryotik DNA, hücrenin bölünme dönemlerinde kromozom olarak adlandırılan doğrusal tomarlar hâline dönüşür. Bunlar çekirdeğin bölünmesi sırasında kopyalanıp mikrotüpçükler tarafından çekilirler. Eşeysiz hücre bölünmesine (mitoz) ek olarak çoğu hayvan hücresinin hücre kaynaşması yoluyla gerçekleşen bir eşeyli üreme sürecine (mayoz) sahiptir. Bu üreme süreci prokaryotlarda görülmez.

Ökaryotik hücrelerde çeşitli zarla çevrili yapılar bulunur. Bunlara toplu olarak iç zar sistemi denir. Vezikül veya koful (vaküol) gibi basit bölmeler başka zarlardan tomurcuklanarak meydana gelir. Çoğu hücreler endositoz adı verilen bir süreçle besin ve diğer maddeleri içlerine alırlar; endositozda dış zar içe kıvrılıp sonra büzülerek bir vezikül oluşturur. Çoğu zarla çevrili organelin evrim sırasında bu tür veziküllerden meydana gelmiş olduğu varsayılmaktadır.
Çekirdek, çekirdek kılıfı olarak adlandırılan bir çift zar ile çevrilidir. Çekirdek örtüsünde bulunan gözenekler moleküllerin girip çıkmasını sağlar. Çekirdek kılıfının çeşitli tüp veya yapraksı uzantıları, endoplazmik retikulum (ER) olarak adlandırılan yapıyı oluşturur. Bu yapı protein ulaşımı ve olgunlaşmasından sorumludur. Granüllü ER'da ribozomlar bulunur ve bunların sentezlediği proteinler ER'un iç kısmına (lümenine) girer. Bu proteinler sonradan düz ER'dan (yani ER'un granülsüz kısmından) tomurcuklanan veziküllerin içine girerler. Çoğu ökaryotta bu protein taşıyan veziküller golgi aygıtı veya diktiyozom denen yassılaşmış vezikül desteleriyle kaynaşırlar ve proteinler orada çeşitli yapısal değişimlere uğrarlar.
Veziküller çeşitli amaçlar için özelleşmiştir. Örneğin lisozomlar, besin kofullarının içindekileri sindiren enzimler bulundurur, peroksizomlarsa hücre için zehirli olan peroksiti parçalar. Çoğu protozoada bulunan büzülür (kontraktil) kofullar, hücredeki fazla suyu toplayıp dışarı atarken ekstruzomlar avcı (predatör) canlıları kaçırmasına ve hücrenin avını yakalaması için dışarı madde atmasına yarar. Çok hücreli canlılarda hormonlar, çoğu zaman veziküllerde üretilirler. Yüksek bitkilerde hücre hacminin büyük bir kısmını işgal eder merkezî koful, hücrenin osmotik basıncını sabit tutar.

Mitokondriler hemen her ökaryotta bulunan organellerdir. Bir çift zarla çevrilidirler ve içte olanına krista adı verilen iç kıvrımlardan oluşurlar. Hücre solunumu burada gerçekleşir. Kendi DNA'ları vardır ve başka mitokondrilerin bölünmesi sonucu meydana gelirler. Evrim sırasında endosimbiotik bakterilerden (proteobakteriler) oluştukları teorisi genel kabul görmüştür. Mitokondrisi olmayan birkaç protozoda da hidrojenozom ve mitozomlar gibi mitokondri türevi organeller mevcuttur.
Bitki ve çeşitli alg gruplarında ayrıca plastitler bulunur. Bunların da kendi DNA'ları vardır ve endosimbiontlardan (bu durumda siyanobakteriler) oluşmuşlardır. Bu plastitlerin çoğu kloroplast olup siyanobakteriler gibi klorofil içerip fotosentez yoluyla enerji üretirler. Diğer plastitler gıda depolamaya yarar. Plastitlerin tek bir kökeni olması muhtemel olmakla beraber plastit bulunduran bitki grupları evrimsel olarak birbirine yakın değildir. Bazı ökaryotlar plastitlerini ikincil bir endosimbiyoz veya yutma yoluyla edinmişlerdir.
Çekirdeğin de endosimbiotik kökenli olduğu öne sürülmüş, ayrıntısı aşağıda verilmiştir. Ayrıca ökaryot kamçısının da endosimbiotik kökenli olduğu ve spiroketlerden geliştiği iddia edilmiş, ancak hücre anatomisi ile uyumsuzlukluğu ve hücre çoğalmasıyla bağdaştırılamadığı için bu iddia genel kabul görmemiştir.

Çoğu ökaryotun kamçı (flagella veya flagellum) adı verilen, ince, uzun ve hareketli sitoplazma uzantıları vardır. Bunlar tübülin ve kısa kirpiklerden (silyalardan) oluşur. Her ikisi de beslenme, duyum ve hareketle ilişkilidir ve prokaryot kamçılarından tamamen farklıdır. Kamçıyı içinden destekleyen bir demet mikrotüpçüktür. Bunlar, kinetozom ve sentriyol olarak da adlandırılan bazal cisimden çıkar. Mikrotüpçükler kamçının içinde, merkezde iki tekli ve onun çevresinde dokuz ikili olarak düzenlenmişlerdir. Kamçının ayrıca üzerini kaplayan saçlar (mastigonemler)  onu hem zar hem de hücre iskeletine bağlayan pullar da bulunabilir. Kamçının içi sitoplazmaya bağlıdır. Mikroiplik yapılar (aktin ve ona bağlanan α-aktinin, filamin, fimbrin) hücre zarının alt yüzeyinde tabaka ve desteler hâlinde bir ağ oluşturur. Mikrotübüllerin motor proteinleri, örneğin dinein ve kinesin, bu ağa dinamik bir özellik sağlar.
Sentriyoller çoğu zaman kamçısı olmayan hücre ve gruplarda da bulunur. Genelde kinetit olarak adlandırılan birli veya ikili gruplar hâlinde mikrotüpçüklerin köklerini oluştururlar. Bunlar hücre iskeletinin ana bileşkelerinden biridirler ve inşâları birkaç hücre bölünmesi boyunca olur. Bir kamçı ana hücrede kalır, öbürü ise ondan türetilir. Sentriyoller, ayrıca çekirdeğin bölünmesi sırasında iğ ipliği oluşumunda da rol oynayabilirler
Hücre iskeleti, hücrenin şeklini belirlemekte ve (kemokinez ve kemotaksi gibi) hareketini sağlamakta önemli bir rol oynar. Bazı protistlerin çeşitli başka mikrotüpçüklü organelleri de vardır: örneğin heliozoa ve radioloria, suda yükselme veya av yakalama için aksopodialara sahiptirler. Haptofitlerinse haptonema adlı kamçı benzeri bir organeli vardır.

Bitki hücrelerinin bir hücre duvarı vardır; bu, hücre zarının dışında yer alan ve pek esnemeyen bir tabakadır. Hem hücreye yapısal destek sağlar, hem de bir filtre mekanizması olarak çalışır. Hücrenin içine su girmesi hâlinde aşırı şişmeyi engeller. Birincil hücre duvarını oluşturan başlıca karbonhidratlar selüloz, hemiselüloz ve pektindir. Selüloz mikrofibrilleri, hemiselüloz bir yulara bağlanarak bir selüloz-hemiselüloz ağı oluştururlar. Bu da pektin matriks içinde yer alır. Birincil hücre duvarında bulunan başlıca hemiselüloz ksiloglukandır.

Çekirdek bölünmesi ile hücre bölünmesi çoğunlukla eşgüdümlü olur ve genelde mitoz yoluyla gerçekleşir. Bu süreç sonunda her kromozomun birer k

Ön ek, ön takı ya da prefiks (Fransızca: préfixe), kök kelimesinin başına gelen eklere denir. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğundan genellikle ön ekler ile yeni sözcük türetimi yapılmaz. Latince, Farsça, Arapça, Almanca, Rusça dilleri ön ekli dillere örnektir.

Türkçede kullanılan Türkçe kökenli ön ek benzeri bir yapı, sıfatların ve zarfların başına gelerek anlamlarını pekiştiren eklerdir. Bunların çoğu kelimenin ilk hecesinin P, R, M ya da S ünsüzlerinden biriyle bitmesiyle oluşturulur:

P: Kapkara, Hıphızlı, Yapyavaş, Upuzun, Apaçık
M: Bembeyaz, Yemyeşil, Sımsıcak
S: Pespembe, Basbayağı, Mosmor
R: Çarçabuk, Tertemiz

Türkçede gerçek ön ekler yalnızca yabancı kökenli sözcüklerde bulunur. Yabancı dillerden gelen ön eklerden bazıları Türkçede işlekken bazıları sadece kalıplaşmış kelimelerde bulunur. Dolayısıyla, kalıplaşmış olarak belli kelimelerde gelmiş ve işlek olmayan bu unsurları Türkçenin bir öneki olarak saymamak gerekir. Örneğin olumsuzluk belirten na-, bi-, a- gibi önekler Türkçede işlek sayılabilir (bu ön eklerle az da olsa yeni kelime türetimi olmaktadır) ve Türkçenin bir ön eki olarak görülebilirler;

mert - namert, hoş - nahoş (Farsça)
çare - biçare, haber bihaber (Farsça)
normal - anormal, politik - apolitik (Batı dilleri)
Öte yandan sentaks, sinerji, sembol gibi kelimelerde gördüğümüz Yunanca syn- (συν-) ön eki veya kolej, kondisyon, komite gibi kelimelerde gördüğümüz Latince con- ön eki Türkçede serbest olarak kullanılamadığı için işlek değildir ve bu sebeple Türkçenin bir ön eki olarak sayılamazlar.

Kuru mevsim, özellikle tropik bölgelerde görülen yıllık düşük yağışlı bir dönemdir. Tropik bölgelerdeki hava, yıl boyunca kuzeyden güney tropik bölgelere ve geriye doğru hareket eden tropikal yağmur kuşağının hakimiyetindedir. Tropikal kurak mevsimin ılıman karşılığı yaz veya kıştır.

Tropikal yağmur kuşağı güney yarımkürede kabaca Ekim'den Mart'a kadar uzanır. Bu süre zarfında kuzey tropik bölgelerde daha seyrek yağışlı kuru bir mevsim vardır ve günler genellikle güneşlidir. Nisan'dan Eylül'e kadar yağmur kuşağı kuzey yarımkürede uzanır ve güney tropik bölgelerde kurak mevsim görülür. Köppen iklim sınıflandırmasına göre tropikal iklimler için kurak mevsim ayı ortalama yağışın 60 milimetre (2,4 in) altında olduğu aylar olarak tanımlanır.
Yağmur kuşağı kabaca kuzeyde Yengeç Dönencesi'ne ve güneyde Oğlak Dönencesi'ne kadar uzanır. Bu enlemlerin yakınında yılda bir yağışlı mevsim ve bir kurak mevsim vardır. Ekvatorda iki yağışlı ve iki kurak mevsim vardır; yağmur kuşağı yılda iki kez geçer, bir kez kuzeye ve bir kez de güneye hareket eder. Tropikler ve ekvator arasında yerlerde kısa bir yağışlı ve uzun bir yağışlı mevsim ve kısa bir kuru ve uzun bir kurak mevsim yaşanabilir. Bununla birlikte yerel coğrafya bu iklim modellerini önemli ölçüde değiştirebilir.

Kurak mevsimde nem çok düşüktür ve bu da bazı sulama alanlarının ve nehirlerin kurumasına neden olur. Bu su eksikliği (ve yiyecek arzı eksikliği) otlayan birçok hayvanı daha verimli yerlere göç etmeye zorlayabilir. Bu tür hayvanların örnekleri: zebralar, filler, zürafa, gergedan, antilop, manda, bufalo, gaur, tapir, devekuşu, rhea ve kangurudur. Bitkilerde su eksikliği nedeniyle orman yangınları yaygındır.

Orantı matematikte iki değişken arasındaki ilişkidir. İki değişken arasında sabit bir çarpan olması haline doğru orantı veya kısaca orantı denilir. İki değişkenin çarpım sonuçlarının sabit olması hali ise ters orantı olarak bilinir.

İki adet değişken a ve b, sabit çarpan ise m ile gösterilirse, genel olarak;

  
    
      
        m
        =
        
          
            b
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\frac {b}{a}}}
  

Orantı hesaplarında belli bir a değeri ile bu değerin karşılığı olan b değeri bellidir. Farklı bir a değeri için b değerinin ne olacağı araştırılır. İlk durumdaki a ve b değeri 1 altsimgesi ile ikinci durumdaki a ve b de 2 altsimgesi ile gösterilirse, verilenler b1 a1  ve a2 dir ve sorulan da b2 dir. a1 ve b1 arasındaki oran bilindiğine göre, önce m bulunur. Daha sonra m ve a2 den yararlanılarak, b2 bulunur. Aslında m yi ayrıca hesaplamaya gerek yoktur. Çözüm için bir bayağı kesir denklemi yeterlidir.

  
    
      
        
          
            
              b
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        =
        m
        =
        
          
            
              b
              
                1
              
            
            
              a
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {b_{2}}{a_{2}}}=m={\frac {b_{1}}{a_{1}}}}
  

  
    
      
        
          
            
              b
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              b
              
                1
              
            
            
              a
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {b_{2}}{a_{2}}}={\frac {b_{1}}{a_{1}}}}
  

İki değişken a ve b, bu iki değişkenin çarpım sonucu n ile gösterilirse, genel olarak;

  
    
      
        n
        =
        a
        ⋅
        b
      
    
    {\displaystyle n=a\cdot b}
  

İlk durumdaki a ve b değeri 1 altsimgesi ile ikinci durumdaki a ve b de 2 altsimgesi ile gösterilirse, verilenler a1, b1 ve a2 dir ve sorulan da b2 dir. a1 ve b1 çarpımı bilindiğine göre önce n bulunur. Daha sonra n ve a2 den yararlanılarak, b2 bulunur. Aslında n yi ayrıca hesaplamaya gerek yoktur. Çözüm için bir bayağı kesir denklemi yeterlidir.

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        ⋅
        
          a
          
            2
          
        
        =
        n
        =
        
          b
          
            1
          
        
        ⋅
        
          a
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{2}\cdot a_{2}=n=b_{1}\cdot a_{1}}
  

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        ⋅
        
          a
          
            2
          
        
        =
        
          b
          
            1
          
        
        ⋅
        
          a
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{2}\cdot a_{2}=b_{1}\cdot a_{1}}
  

Sabit süratli bir taşıt aracı 10 dakikada 12 km yol alıyorsa, bu aracın 40 dakikada kaç km yol alacağı sorusu bir doğru orantı sorusudur. Çünkü değişkenlerin biri artarken (zaman) diğeri de (yol) artmaktadır.
a ile zaman ve b ile de alınan yol gösterilirse,

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          b
          
            1
          
        
        ⋅
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            
              a
              
                1
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{2}=b_{1}\cdot {\frac {a_{2}}{a_{1}}}}
  

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        =
        12
        ⋅
        
          
            40
            10
          
        
        =
        48
      
    
    {\displaystyle b_{2}=12\cdot {\frac {40}{10}}=48}
  

Sürati saatte 40 km olan bir taşıt aracı iki nokta arasındaki yolculuğunu 3 saatte bitirmiştir. Aynı yolu 2 saatte bitiren bir başka taşıt aracının süratinin ne olduğu bir ters orantı sorusudur. Çünkü yol uzunluğu sabit olduğu için bir değişken (sürat) artarken diğer değişken (zaman) azalmaktadır.a ile zaman ve b ile de sürat gösterilirse,

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          b
          
            1
          
        
        ⋅
        
          
            
              a
              
                1
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{2}=b_{1}\cdot {\frac {a_{1}}{a_{2}}}}
  

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        =
        40
        ⋅
        
          
            3
            2
          
        
        =
        60
      
    
    {\displaystyle b_{2}=40\cdot {\frac {3}{2}}=60}

Hamam (Arapça حمّام, hammâm), özel bir düzenle ısıtılan sıcak ve soğuk suyu bulunan, yıkanma amacıyla kullanılan yapı. Hamamlar  külhan, su ısıtıcısı, elektrik ısıtıcısı, gaz ısıtıcısı, elektrikli kazan, ısıtıcı kablolar ve borular ile ısıtılır.
Vezüv yanardağının patlamasından sonra küller altında kalan Pompeii şehrinde yapılan kazılar sonrasında, Romalılar'ın kullandıkları hamamlar ortaya çıkmıştır. Bu hamamların yalnız temizlik için değil, zevk ve eğlence için de yapıldığı anlaşılmaktadır. Hamamlar, hijyenik işlevlerinin yanı sıra tarih boyu sosyal buluşma yerleri de olmuştur.

"Hamam" (حَمَّام) kelimesi "banyo", "banyo odası", "hamam", "yüzme havuzu" vb. anlamlara gelmektedir ve Arapça H-M-M (ح م م) üçlü kökünden türemiştir. Kök, ısı ve ısıtmayla ilgili anlamlar taşır. Arapça حمّام kelimesinden Farsça (حمام) ve Türkçeye (hamam) geçmiştir.
Türkçedeki en eski karşılığı munça veya munçaktır. Daha sonra Türkçede çimek, yumak, yıkak, yunluk gibi  kelimelerde kullamıştır. Türkiye'nin bazı yörelerinde hamama sıcak (ısıcak) denilir.

Temizlik; yeme ve içme gibi temel ihtiyaçlar arasında yer aldığından, insanlar başlangıçta temizlenmek için su kenarlarını tercih etmişlerdir. İklim koşulları ve mahremiyet ihtiyaçları gibi etkenlerle birlikte, yerleşik yaşamın gelişmesiyle akarsu ve nehirler yerine temizlik ihtiyacını karşılayacak kapalı mekânlara, yani hamamlara, ihtiyaç doğmuştur.

Bilinen ilk hamam İndus Vadisi Uygarlığı'nın kalıntılarında bulundu. Mohenco-daro'da bulunan büyük hamam, daha büyük bir yapının içinde yer almakta olup, halkın banyo yapması için kullanılmıştır.

En eski Antik Yunan hamamları, M.Ö 5. yüzyılın ilk yarısına kadar tarihlenmektedir. Hamamlara sahip olan tek Yunan şehri olmasa da, Antik Yunanistan'daki ilk arkeolojik hamam kalıntıları Atina'daki Dipylon Hamamları'nda bulunmuştur. Lakonya halkı sıcak hava banyosu fikrini bulana kadar Antik Yunanların orijinal halka açık banyo biçimi, soğuk suya hızlıca dalmaktan ibaretti. Sıcak hava hamamı daha sonra "lakonya hamamı" olarak anılmaya başladı. Lakonya halkı, Sparta bölgesindendi.
Yunan toplumunda halk hamamları fikri, Yunan erkeklerinin beklenen disiplin ve maskülen erdemleriyle çelişen bir rahatlık sunması sebebiyle toplumda hemen kabul görmedi. Kabulün yavaş olması M.Ö 4. ve 5. yüzyıllarda inşa edilen ve kullanılan hamam sayısının kısıtlı olmasına yol açtı. Antik Yunan'da kentsel gelişimin yaşandığı bir dönemde hamamlar yaygınlıklarının zirvesindeydi. Bireysel rahatlık ve refah, Antik Yunan toplumu için gittikçe daha önemli hale geldi ve bunun sonucu olarak hamam sayısı arttı ve Antik Yunan yaşamında önemli bir konuma geldi.

Roma hamamı olan Thermae'nin kökeni Antik Yunan hamamlarına dayanır, ancak Romalılar bu yapıları genişleterek geliştirmişlerdir. İmparatorluk döneminde halka açık hamam mimarisi yaygınlaşmış ve M.Ö 1. yüzyılda Sergius Orata tarafından merkezi ısıtma sistemi olan hipokaust icat edilmiştir. Roma hamamları alttan ısıtmalı mimarileri, büyük boyutları ve süslemeleriyle dikkat çeker. Bu hamamlar sadece yıkanma alanları olmaktan çıkarak, dinlenme, eğlence ve spor yapılan sosyal merkezler haline gelmiştir. M.Ö 1. yüzyıla kadar hamamlar düzensiz şekilde sadece işlevsel yapılırken, M.S 1. yüzyılda simetrik planlar yaygınlaşmıştır. İslam dünyasındaki hamam kültürü Roma hamamından miras alınmıştır. Halk hamamları, Roma ve Helenistik kültürde, özellikle Akdeniz Havzasında, önemli bir kentsel kurum özelliği taşımaktadır.

Doğu Roma'nın hamam kültürü, İslam hamamlarının öncülü konumundadır. En önemli Müslüman hamamları, VIII. yüzyılda Emeviler döneminde inşa edilmiştir. Bunlar arasında Kusayru Amre, Kasrü’l-Hayr, Hamamü's-Sarah ve Hırbetü'l-Mefcer'deki hamamlar öne çıkmaktadır. Özellikle Kusayru Amra, 715 yılında I. Velid tarafından yaptırılan küçük bir saray hamamıdır ve Roma hamamı özelliklerini taşımaktadır. Bu hamamlar, tipolojik açıdan benzer olup ısıtma ve servis bölümleriyle Roma hamam geleneğini devam ettirmektedir.

Türk hamamı, Selçuklu Türkleri'nin 12. yüzyılda Anadolu'yu fethinden sonra Orta Asya'dan gelen geleneklerini Anadolu'daki yerel kültürlerle kaynaştırması sonucu ortaya çıkmıştır. Osmanlı döneminde İstanbul'da Mimar Sinan'ın inşa ettiği 45 civarında hamamla hem hamam mimarisi gelişti, hem hamamların şehir hayatındaki rolleri arttı.

Roma hamamlarında kullanılan su genellikle su kemerleri yardımıyla su kaynağından hamama taşınmıştır. Roma hamamları saray veya kalelerin de içinde bulunabilmekteydi. Romalılar bunlar için de Thermae adını kullanmaktaydılar. Hamamların tasarımından Vitruvius'un De architectura'sında çokça söz edilmiştir. Romalılarda sınıf farkı olduğu için, hamamlarda kölelerle asillerin giriş kapıları ve yıkandıkları yerler ayrılmıştı. Roma hamamlarında ayrıca buhar banyosu yeri, soğuk ve sıcak su havuzları da vardı.

Osmanlı hamam sefaları ile ünlüydü. Roma hamamlarında görülen birlikte yıkanmanın aksine Osmanlı'da kadınlar ve erkekler, hamama ayrı ayrı girerlerdi. Erkekler bazen hamamda içki alemleri düzenlerlerdi. Osmanlı hamamlarında soğuk oda genellikle bulunmaz veya soyunma odasıyla (camekân olarak da bilinir) birlleşik olacak şekilde bulunurdu.
Türk hamamları başlıca üç kısma ayrılır: Soyunma yerleri, Yıkanma yerleri [Soğukluk, Hamam (Sıcaklık)], Isıtma yeri (Külhan).
Soyunma yerlerinde geniş bir sofa ve çevresinde bölmeli sekiler bulunur. Yıkanan kimseler, bu sekilerde uzanıp dinlenirler. Yıkanma yerleri soğukluktan geçilerek girilen hamam kısmına denir. Burası da bazı bölümlere ayrılır: Kurna başı denilen herkesin teker teker yıkandığı yer, halvet adı verilen kapalı ve yalnız başına yıkanma hücreleri. Bir de üzerine uzanıp ter dökülen göbek taşı bulunur. Burası, hamamın mermer kaplı zemininden daha yüksek yapılmış ve çeşitli geometrik şekillerde olabilen yerdir. Isıtma yeri - külhan bölümü hamamın altında olup burada ateş yanar. Ateşten yükselen alev ve duman, mermer zeminin altındaki özel yollardan, duvar içlerinden geçer, tüteklik adı verilen bacadan çıkar. Külhandaki ocağın üzerinde sıcak su kazanı, onun da üzerinde soğuk su deposu bulunur. Ocağın dip kısmındaki birkaç kanal, hamamın yıkanma yerinin ortasındaki göbek taşının altına kadar uzanır. Ocakta yanan odunların tesirli alev ve dumanları, bu kanallardan göbek taşının altına gider. Bu taşın altındaki karanlık yer çok ısındığından buraya cehennem denir. Çarşı hamamları, haftanın belli günlerinde kadınlara, başka günlerde erkeklere açıktır. Çifte hamam olanlar ise birbirine bitişik iki hamam olup, biri kadınlara, diğeri erkeklere ayrılmıştır. Kadın hamamında çalışan ve müşterileri yıkayan kadınlara natır, erkek hamamında çalışan ve müşterileri yıkayan erkek kişilere tellak denilir.
Yeni doğum yapan anne ve bebek için doğumun kırkıncı gününde şifalı olduğuna inanılan “loğusa hamamı” yapılır ve kırmızı şeker şerbeti ikram edilirdi. Evlenecek kızlar için düğünden önce geleneksel “gelin hamamı” yapılırdı. Anadolu'nun bazı şehirlerinde sünnet olacak çocuklar için “sünnet hamamı” ve damat ve arkadaşları için “güvey hamamı” yapılırdı.

Sauna, Türkçe literatürde bazen kullanılan adıyla Fin hamamı, Türk hamamından oldukça farklı bir geleneğin ürünüdür. Kayıtlara göre ilk saunalar MS 5. ila 8. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Erken dönem saunalar bir tepenin veya höyüğün içine kazılmıştır. Araç-gereç ve teknoloji ilerledikçe ahşap binalar kullanılmaya başlanmıştır. Bir şöminede taş parçaları odun ateşinde ısıtırlır. Odadaki hava ısındıkça ateşten çıkan rayiha da odayı kaplar. Sıcaklık istenen dereceye gelince duman odadan temizlenir ve yıkanmak isteyenler girer. Yanan tahtaların odaya sinen kokusu, temizlenme töreninin bir parçasıdır. Bu tür kokulu banyoya Fince savusauna (duman saunası) denir. Çoğu kişi dumanın ve tahtanın kokusunu rahatlatıcı bulur. Geleneksel Fin hamamında mayo, havlu veya peştamal pek giyilmez, çıplaklık bu toplumda tabu değildir. Aileler saunaya hep birlikte giderler. Bu eski bir gelenektir, pek çok ailenin özel saunası vardır. Kamuya açık saunalarda erkek ve kadın bölümleri ayrıdır. Saunalar cinsellikle ilgili görülmez, Fin halkı için sauna, kiliseden sonra en kutsal kabul edilen mekandır. 20. yüzyılın başlarına kadar pek çok Fin kadını çocuklarını sıcak ve temiz bir ortam sayılan saunada doğurmuştur. Saunada loş bir ışık vardır, konuşulmaz, sessizce ve rahatça oturulur. Sıcaklık genellikle 80 °C 
ila 110 °C'dir. Bazıları üzerinde yaprak bulunan huş ağacı dallarını birbirine bağlayarak 'vihta' yapar ve onunla ciltlerine hafifçe vurur. Vihtalar dükkânlarda da satılır ve buzdolabında kışın kullanmak üzere saklanabilir. Vihta kan dolaşımını hızlandırır, huş ağacı kokusunun ferahlatıcı olduğu söylenir.

Türklerde su kültürü
Türk Hamam Müzesi
Deniz hamamı
Termal tesisler
Spa
Jakuzi
Kaplıca
Onsen
Sentō
Banya
Jjimjilbang

Genel

Özel
Ertuğrul, Ali (2009). Hamam Yapıları ve Literatürü. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (13). ss. : 241-266.

Mutlak sıfır, bir maddenin moleküllerinin entalpi ve entropisinin teorik minimum değerine ulaştığı termodinamik sıcaklık ölçeğinin en alt sınırıdır. Teorik sıcaklık, ideal gaz yasasının ekstrapolasyonu ile hesaplanmıştır. Uluslararası uzlaşı neticesinde, mutlak sıfır Celsius ölçeğinde (Uluslararası Birimler Sistemi) −273.15 derece, Fahrenheit ölçeğinde (Amerika Birleşik Devletleri geleneksel birimleri ya da İmparatorluk birimleri) −459.67 derece, Kelvin ve Rankine ölçeklerinde de 0 derece olarak alınmıştır.

Teorik olarak mutlak sıfır sıcaklığına ulaşan (inen) bir maddenin iç enerjisi 0 (sıfır) olacağından daha fazla soğutmak mümkün değildir. Mutlak sıfır moleküllerin durduğu (hareketlerinin çok küçük titreşimlere indirgendiği) noktadır. Mutlak sıfır hesabında ihmal edilen bu titreşimin sebebi sıfır noktası enerjisi denilen enerjidir ve bu enerji maddeden uzaklaştırılamaz. Mutlak sıfır maddelerin ısı basınç diyagramından hesaplanabilir. Örneğin, suyun normal atmosfer basıncı altında su-buz su ve su-su buharı hallerindeki ısı basınç diyagramları çizilirse, diyagramdaki üç eğrinin de skalada mutlak sıfır değerinde birleşeceği görülür.

Sıcaklık 0 K (-273 °C; -459,4 °F)'e yakınsadığında, tüm moleküler hareket durmaya yakınsar ve herhangi bir adyabatik işlem için ΔS = 0 yakınsanır (S entropi). Böyle bir durumda, "T" → 0 yakınsanırken, saf maddeler (ideal olarak) yapısal kusurları olmayan ideal kristaller oluşturabilir.
Max Planck'ın termodinamiğin üçüncü yasası'nın güçlü formülasyonuna göre, bir ideal kristalin entropisi mutlak sıfırda sıfırlanır. Nernst ısı teoremi ise, daha az ihtilaflı bir sav olarak, T → 0'a yakınsarken herhangi bir izotermik işlemin entropi değişiminin sıfıra yakınsadığını önerir:

  
    
      
        
          lim
          
            T
            →
            0
          
        
        Δ
        S
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \lim _{T\to 0}\Delta S=0}
  

Farklılıklarına rağmen tüm bu savlar, ideal bir kristalin entropisinin sabit bir değere yakınsadığını önermektedir.

Bose-Einstein yoğunlaşması, bir dış potansiyele hapsedilmiş ve mutlak sıfıra çok yakın sıcaklıklara soğutulmuş zayıf etkileşimli bozonlar içeren seyreltik bir gazın madde haline denir. Bu koşullar altında, bozonların büyük bir kısmı dış potansiyelin en düşük kuantum halinde bulunur ve bu sebeple bozonların kuantum etkileri makroskopik ölçekte gözlenebilir hale gelir.
Maddenin bu hali ilk olarak 1924–25'te Satyendra Nath Bose ve Albert Einstein tarafından tahmin edilir. Bose ilk önce Einstein'a ışık kuantasının (günümüz adlandırılması foton) kuantum istatistikleri hakkında bir makale gönderir. Einstein bu makaleden etkilenir ve makaleyi İngilizceden Almancaya çevirerek Bose adına Zeitschrift für Physik isimli hakemli bir dergiye gönderir. Einstein, ilerleyen süreçte ise Bose'un parçacıklar üzerine olan fikirlerini iki yeni makale üzerinden geliştirir.
Bu gelişmelerden yetmiş yıl sonra, 1995'te, Eric Cornell ve Carl Wieman Boulder Kolorado Universitesi NIST-JILA laboratuvarında, rubidyum atomlu bir gazı 170 nanokelvin (nK)'e (1,7×10-7 K) kadar soğutmayı başararak ilk gazlı Bose–Einstein yoğunlaşmasını üretir.
2003'te ise, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü araştırmacıları sodyum atomlarının Bose–Einstein yoğunlaşması üzerinden 450 ± 80 picokelvin (pK) (4,5×10-10 K) seviyesi düşük bir sıcaklığa inerek rekor kırar.

Termodinamik kanunları mutlak sıfır sıcaklığına ulaşılamayacağını belirtir çünkü soğutulan maddenin sıcaklığı, soğutan maddenin sıcaklığına yakınsayarak yaklaşır. İki sıcaklık sonsuza kadar yaklaşmaya devam ederler fakat aynı değere ulaşamazlar.
Bilim insanları tam olarak bir “sıfır” ısı enerjisi durumu yaratamasalar da maddenin alışılmadık kuantum etkileri gösterdiği, mutlak sıfıra oldukça yakın sıcaklıklara ulaşabilmektedirler. Şu ana kadar ulaşılmış en düşük sıcaklık 38 pikoKelvin'dir.

Sıcaklık
Mutlak sıcaklık
Bose-Einstein Yoğuşması

Newton, SI birim sisteminde kuvvet birimi olup simgesi N'dir. Terim, fizik bilimine yaptığı katkılar nedeni ile İngiliz bilim insanı Isaac Newton'un adı ile anılır.
Newton, kuvvetin ölçüldüğü bir birimdir. Bir cismin ivmesini değiştirmek için uygulanan kuvvetin büyüklüğü newton cinsinden ifade edilir. Daha spesifik olarak, bir newton, bir kilogramlık bir cismi bir saniyede bir metre/saniye hızına ulaştırmak için uygulanması gereken kuvvettir.
Newton birimi, adını İngiliz fizikçi ve matematikçi Isaac Newton'dan almıştır. Newton, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "N" olarak gösterilir.
Newton, bir kuvvet birimi olarak kullanılır. Örneğin, bir cisme 10 newtonluk bir kuvvet uygulamak, bu cismi belirli bir ivmeye veya harekete geçirmek için gereken kuvvettir. Newton birimi, fizik, mühendislik ve diğer alanlarda sıkça kullanılır.
Kütlesi 1 kg olan bir cismin hızını, 1 saniye içerisinde 1 m/s artırmak için o cisme uygulanması gereken kuvvet, newton cinsinden

  
    
      
        1
        
        
          N
        
        =
        1
        
        
          k
          g
        
        ⋅
        
          m
        
        
          /
        
        
          
            s
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\,\mathrm {N} =1\,\mathrm {kg} \cdot \mathrm {m} /\mathrm {s} ^{2}}
  

olarak tanımlanır.
Newton'un İkinci Yasası olan, "Birim kuvvet, birim kütlenin hızını birim zamanda birim hız kadar artırır." belirtimince, birim kütleyi birim hızlanmaya ("hızlanma" veya "hızdaki değişme" ; "ivme" ; "hızın zamana göre birinci türevi" veya "konumun zamana göre ikinci türevi" tümü aynı kavramı karşılar) uğratan kuvvet, kütle için kilogram, uzaklık için metre ve zaman için saniye birimleri kullanıldığında, Newton birimi ile belirtilir.
Kilogramkuvvet (kgf) ise, Dünya Gezegeni'nin her kütleye uyguladığı sabit yer çekimi ivmesinin 1 kg'lık kütle için ölçülen değeridir.
Kütle hangi oranda büyürse, ona etkiyen yerçekimi de aynı oranda büyür ancak daha büyük yerçekimi kuvvetinin hızlandırması gereken kütle de aynı oranda büyük olduğu için ivme aynı kalır. Bu davranış, hava sürtünmesi olmayan ortamda bir tüy ile demir güllenin eşzamanlı düşüşü deneyi ile gözlemlenebilmiştir.
Dünya'daki yer çekimi ivmesi 
  
    
      
        9.81
        
          m
        
        
          /
        
        
          
            s
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 9.81\mathrm {m} /\mathrm {s} ^{2}}
  
'ye, yani 
  
    
      
        1
        
        
          k
          g
          f
        
        =
        9.81
        
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle 1\,\mathrm {kgf} =9.81\,\mathrm {N} }
  
'ye eşittir.

Nokta ya da benek, kalemin ayrı kullanım alanlarında defterde veya başka bir şeyde bıraktığı, eni ve boyu olmayan bir izdir. Günümüzde neredeyse her alanda kullanırız. 
Noktanın kullanım alanları:
1. Cümlenin sonuna konur:

Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.
Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu.
(Reşat Nuri Güntekin)
2. Cümle değeri taşıyan anlatımların sonuna konur.
3. Bazı kısaltmaların sonuna konur:

Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası ve benzeri ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce), sn.( saniye)......
4. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur:

3. (üçüncü), 15. (on beşinci);
II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl;
2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent.

5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

I. 1. A. a.
II. 2. B. b.
6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:

29.5.1453, 29.X.1923
Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir.Bu durumda ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453
7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:

Tren 09.15′te kalktı.
Toplantı 13.00’te başladı.
Tören 17.30′da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır.
(Tarık Buğra)
8. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:

Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960. nokta 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
9. Dört ve dörtten çok basamaklı sayılarda bölüklerin arasına nokta konabilir:

326.197, 49.750.812, 28.434.250.310.500
10. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır:

4.5=20
11. Jeodezide nokta; Arazi ölçü çalışmalarında; araziye yerleştirilen hem koordinatları(x.y:z) ölçülen hem de koordinat ölçüsünde kullanılan sabit (beton blok, metal boru ya da çivi, ahşap kazık gibi.)işaretlere veya ölçüsü yapılacak detayı belirleyen işaretlere verilen addır.
12. Web adreslerinde domain isimlerinden önce kullanılır ve içinde başka noktalama işaretleri de bulunur.

Yazım Kuralları, Türk Dil Kurumu

Planck sıcaklığı (TP), Planck birimleri olarak bilinen doğal birimler sisteminde sıcaklık birimidir.
Planck sıcaklık ölçme birimi olarak kullanıldığında, bu ölçeğin büyüklüğü 1'e eşittir ve değeri mutlak sıfırın 0 olduğu değerdir. Diğer sıcaklık birimleri Planck sıcaklık birimlerine dönüştürülebilir. Örneğin 0 °C = 273,15 K = 1,9279 × 10−30TP.

Planck sıcaklığı şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          T
          
            P
          
        
        =
        
          
            
              
                m
                
                  P
                
              
              
                c
                
                  2
                
              
            
            k
          
        
        =
        
          
            
              
                ℏ
                
                  c
                  
                    5
                  
                
              
              
                G
                
                  k
                  
                    2
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{\text{P}}={\frac {m_{\text{P}}c^{2}}{k}}={\sqrt {\frac {\hbar c^{5}}{Gk^{2}}}}}
  
 = 1,416833(85) × 1032 K
Burada:

mP, Planck kütlesi,
c, bir vakumdaki ışık hızı,

  
    
      
        ℏ
      
    
    {\displaystyle \hbar }
  
, indirgenmiş Planck sabitidir ve ifadesi; 
  
    
      
        ℏ
         
        =
        
          
            h
            
              2
              π
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \hbar \ ={\frac {h}{2\pi }},}
  

  
    
      
        
          h
        
      
    
    {\displaystyle {h}}
  
, Planck sabiti,
k, Boltzmann sabiti,
G, yerçekimi sabiti.
Parantezler arasındaki iki rakam (yani 85 sayısı), yaklaşık değerin standart hatasını ifade eder.

Çoğu Planck birimleri gibi 1 (bir) Planck sıcaklığı, kuantum teorisi göre sıcaklığın kütleçekime bağlı olarak alabileceği asıl sınırıdır. Mevcut fiziksel teoriye göre, kuantum kütleçekimi teorisinin olmaması, TP'den büyük eşit sıcaklığın olmadığı kanısını doğurmuştur.

Planck sabiti
Planck birimleri
Doğal birimler
Mutlak sıfır

NIST reference: Planck temperature13 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
What is the opposite of absolute zero? 27 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rankine çevrimi, termodinamik bir çevrimdir. Diğer termodinamik çevrimler gibi, Rankine çevriminin maksimum verimi de, Carnot çevriminin maksimum verimli hesaplanması ile elde edilir. Rankine çevrimi adını William John Macquorn Rankine'den alır.
Rankine çevrimi buhar kullanılan enerji santralleri için ideal çevrimdir. Bu çevrimde yapılan suyun kızgın buhar haline getirilmesi ve tekrar kondenserde doymuş sıvı haline getirilmesi Carnot çevriminde uygulamada karşılaşılan pek çok zorluğu da ortadan kaldırır.
Rankine çevriminin adımları dört aşama ile gösterilir, her adımda çalışma akışkanının hal değişimleri ifade edilir.
Burada çevrimin ideal şartlarda olduğu varsayılır. Ama gerçek şartlarda çevrimin pompa ile sıkıştırma ve türbinde genişleme aşamaları izentropik değildir. Bu aşamalarda izentropide artış meydana gelir. Bundan dolayı gerçekte pompa için gereken güç ihtiyacı artar ve türbinden elde edilen iş azalır.

 
4-1 Önce çalışma akışkanı, düşük basınçtan, yüksek basınca pompalanır. (İdeal şartlarda izentropik olarak) Pompalama için güç girişine ihtiyaç vardır. (Örneğin mekanik veya elektrik gücü)
1-2 Yüksek basınçlı sıvı bir ısıtıcıya girer, bir dış ısı kaynağı ile sabit basınçta kızdırılmış buhar halini alana dek ısıtılır. Genelde ısı kaynağı olarak, kömür, doğal gaz veya nükleer güç kullanılır.
2-3 Kızgın buhar, türbin boyunca genişler ve güç çıkışı oluşturur. İdeal şartlarda, bu genişleme izentropiktir. Bu olay buharın basınç ve sıcaklık kaybetmesine sebep olur.
3-4 Buhar daha sonra kondensere girer, doymuş sıvı halini alana kadar soğutulur. Bu sıvı daha sonra tekrar pompaya girer ve çevrim tekrar eder.

Reomür ölçeği veya Reomür termometresi (°Ré, °Re, °R); suyun donma ve kaynama noktalarını 0 ve 80 derece kabul eden bir sıcaklık ölçüm aracıdır. Bu termometre adını René Antoine Ferchault de Réaumur'den alır (1730 yılında benzer bir şey geliştirmiştir).
Bu termometre seyreltilmiş alkol içerir ve suyun donma noktasını 0 kabul eden bir prensip üzerine inşa edilmiştir. René Antoine Ferchault de Réaumur bu termometrede 80 derecede kaynayan alkol kullanılmasını önermiştir. Termometrede cıva yerine alkol kullanmasının sebebi ise cıvanın alkole oranla çok daha görülür biçimde genleşmesidir. Fakat bu termometre birçok soruna yol açmıştır çünkü alkolün kaynama noktasının çok düşük oluşu bu termometrenin birçok durum için uygunsuz olmasına yol açar. 1772 yılında Jean-André Deluc termometrelerde kullanılan farklı malzemeler ile ilgili bir araştırma yapmıştır ve cıvalı termometrelerin en iyi sonucu verdiğini belirtmiştir. Örneğin x ve y derecelerinde iki sıvı karıştırıldığında yeni sıcaklık ikisinin ortalaması olacaktır ve cıvalı termometreler en doğru sonucu vermişlerdir. 18. yüzyıl sonlarında neredeyse termometrelerin tamamı cıvalıdır. Bu termometrelerin adları dışında Reomür'ün orijinal termometreleriyle alakası yoktur.

Sıcaklıkölçer ya da Termometre, (Antik Yunanca'dan: thermos sıcaklık ve métron ölçü; eski dilde: mizanül-harâre) sıcaklığı ölçmek için kullanılan alet.
Meteorolojide Celsius, Fahrenheit veya Kelvin gibi değişik ölçekler termometrelerde kullanılmaktadır. Gündelik kullanımdaki termometrelerin çoğu, değişen sıcaklık karşısında sıvıların hacim değiştirmesi mantığına dayanır. Bu cinsten en fazla kullanılan termometreler cıvalı termometrelerdir. Sıcaklığın çok düşük olduğu yerlerde ise donma sıcaklığı daha düşük olan alkollü termometreler tercih edilir.

En çok rastlananı cıvalı termometredir. Bu çok küçük kesite sahip ve üst ucu kapalı bir tüpten ibarettir. Alt ucundaysa içinde cıva bulunan küresel veya silindirik bir hazne bulunur. Isıtılmasıyla, cıva genişler ve tüpte yükselir. Tüpün kesitinin küçük olmasından dolayı az bir hacim büyümesinde cıvanın yükselmesi oldukça fazladır.
Termometre iki sabit nokta arasında kalibre edilir. Bunlar suyun donma noktasıyla kaynama noktasıdır. Normal atmosfer basıncında (760 mm cıva basıncı) bu iki nokta arasındaki mesafe Celsius termometresinde 100 eşit parçaya bölünür. Bunların her biri bir Centigrad'ı (1 °C) gösterir. Fahrenheit ölçüsündeyse bu 180 eşit parçaya bölünür. Bunların her biriyse Fahrenheit'i (1 °F) gösterir. Bu ölçümde, suyun donma ve kaynama noktası sırayla 32 °F ve 212 °F olarak belirlenir. Réaumur ölçümündeyse bu noktalar 0°R ve 80°R olarak isimlendirilir. Ara da 80 parçaya bölünür. Cıva -38.83 °C'de donduğu için çok düşük sıcaklıkların ölçümü için uygun değildir. Bu tür olanlar donma noktası düşük olan renkli alkolle doldurulmuştur. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklık mutlak sıfır olup, -273,16 °C'dir. Mutlak sıfırdan başlayan bir ölçü de Kelvin'dir, yani -273,16 °C = 0K'dır.
Isınınca genleşmeleri sıcaklıkla orantılı olan katı, sıvı, gaz maddelerden çeşitli termometreler yapılmıştır. Çok yaygın olarak kullanılan sıvılı ve metal termometrelerdir.
Sıvılı Termometreler:
Sıvılı termometrelerde genleşmeleri büyüyen ve sıcaklıkla orantılı olan sıvılar kullanılır. İnce cam boru içindeki sıvı; cıva ise cıvalı termometre, alkol ise alkollü termometre adını alır.
Cıva -39 santigrat derecede donar, 357 santigrat derecede kaynar. Cıvalı termometreler ile -39 santigrat derece ile 357 santigrat derece arasındaki sıcaklıkları ölçebiliriz. Çok soğuk kış günlerinde bu termometreler kullanılmaz. Bunu yerine donma sıcaklığı daha düşük olan alkollü termometreler kullanılır. Çünkü alkol yaklaşık olarak-115 santigrat derecede donar. Bu termometreleri kutuplarda kullanmak mümkündür. Ancak kılcal boru içindeki sıvının iyi görülebilmesi için kırmızı, mavi, sarı vb. renkli boya maddeleri ile boyanması gerekir. Sıvılı termometreler kullanıldıkları yerlere göre çeşitli isimler alırlar. Duvar termometresi, laboratuvar termometresi ve hasta termometresi gibi.
Hasta Termometresi:
Cıvalı bir termometredir. Vücut sıcaklığını ölçmede kullanılır. 35 santigrat derece ile 42 santigrat derece arasındaki sıcaklıkları 1/10 incelikle ölçer. Bu termometrelerin haznesi ile kılcal borunu birleştiği yerde bir boğum bulunur. Vücut sıcaklığı ölçüldükten sonra termometre sapından tutularak sallanır. Neden? Yeni bir ölçmeye hazır olan termometre ağız içi ya da koltuk altına konularak vücut sıcaklığı ölçülür.
Metal Termometre:
Cıvalı ve alkollü termometreler ile ölçülemeyen sıcaklık derecelerini ölçmek için metal termometreler kullanılır. Metal termometreler ile 1600 santigrat dereceye kadar olan yüksek sıcaklıklar ölçülebilir. Fabrika ve fırınlar kullanıldığı yerlerdir.

Termometre - Rehber Ansiklopedisi

Titanyum sembolü Ti olan 22 atom numaralı kimyasal elementtir.
Hafif, güçlü, parlak, korozyona karşı dirençli grimsi bir geçiş metalidir. Titanyum demir, alüminyum, vanadyum, molibden gibi elementler ile alaşım yapabilir. Bu güçlü, hafif alaşımlar havacılık  (jet motorları, füzeler ve uzay araçları) askeri, endüstriyel işlemler (kimyasallar ve petrokimyasallar, arıtma santralleri, kâğıt hamuru ve kâğıt) otomotiv, yiyecek, tıp (protezler, implantlar, dental endodontik malzemeler, dental implantlar), spor eşyaları, mücevher, cep telefonu ve diğer uygulamalarda kullanılır. Titanyum 1791'de William Gregor tarafından İngiltere'de keşfedildi ve Martin Heinrich Klaproth tarafından, Yunan mitolojisindeki Titan'a atfen bu şekilde isimlendirildi.
Element birkaç mineral depozitte bulunur. Bunlardan öncelikli olanlar yer kabuğunda ve litosferde genişçe dağılmış olan rutil ve ilmenittir. Titanyum neredeyse tüm canlı varlıklarda, kayalarda, sularda ve toprakta bulunur. Metal başlıca mineral cevherlerinden Kroll işlemi ve Hunter işlemi yöntemleri ile çıkarılır. En yaygın bileşiği olan titanyum dioksit beyaz pigment imalatında kullanılır. Diğer bileşiklerinden titanyum tetraklorid (TiCl4)  sis perdelerinde/havaya yazı yazımında kullanılır, katalizör olarak kullanılır ve titanyum triklorid polipropilen imalatında katalizör olarak kullanılır.
Metal formun en yararlı özellikleri korozyona karşı dirençli olması ve bütün metaller içinde en yüksek dayanıklılık-ağırlık oranına sahip olmasıdır. Alaşımsız haliyle %45 daha hafif olmasına rağmen bazı çelikler kadar dayanıklıdır. Elementin iki allotropik türü ve 46Ti'den 50Ti'ye beş tane doğal izotopu bulunur. Bunlardan 48Ti doğal olarak en bol bulunan izotoptur (73.8%). Titanyumun kimyasal ve fiziksel özellikleri zirkonyumunkiler ile benzerlik gösterir.

Titanyum, 1791'de Cornwall, İngiltere'de amatör jeolog ve papaz olan William Gregor tarafından bir mineralde keşfedildi. O Manaccan(en) bölgesi yakınlarındaki akarsuda siyah kumlar buldu ve kumların mıknatısla etkilendiğine dikkat etti böylece ilmenitin içinde yeni bir elementin var olduğunu düşündü. Kumun analizi iki metal oksidin var olduğunu gösterdi, biri demir oksit (ki bu mıknatıstan etkilenmeyi açıklıyor) ve %45.25 oranında Gregor'ın tanımlayamadığı beyaz bir metal oksit. Gregor, tanımlayamadığı oksitin bilinen hiçbir elementin özelliklerine uymadığını fark etti ve bulgularını Royal Geological Society of Cornwall'de ve Alman bilim dergisi Crell's Annalen 'de bildirdi.

Aynı zaman zarfında Franz Joseph Muller de tanımlayamadığı benzer bir maddeyi üretti. Bunlardan bağımsız olarak Alman kimyager Martin Heinrich Klaproth 1795'te Macaristan'da bir rutilde oksidi yeniden keşfetti. Klaproth oksidin yeni bir element içerdiğini buldu ve elemente titanyum ismini verdi. Gregor'ın daha önceki keşfini duyduğunda bir miktar manaccanite örneği elde etti ve bunun titanyum içerdiğini doğruladı.
Titanyumun cevherlerinden çıkarmak zahmetli ve pahalı bir süreç gerektirir. Titanyumu karbonun varlığında normal biçimde ısıtarak ayırmak mümkün değildir, çünkü bu işlemin sonucu titanyum karbittir. Saf metalik titanyum (99.9%) ilk olarak Matthew A. Hunter tarafından 1910'da Hunter işleminde TiCl4 ile sodyumun 700–800 °C'de ısıtılmasıyla hazırlandı.
Titanyum metali William Justin Kroll'un Kroll işleminde titanyum tetraklorid ile magnezyumu eritip metalin ticari anlamda kullanılabilir olduğunu kanıtladığı 1946'ya kadar laboratuvar dışında kullanılmadı. Daha verimli ve daha ucuz işlemler konusunda çalışmalar (örneğin; FFC Cambridge (FFC Cambridge process)) devam etse de ticari üretim için  hâlen Kroll işlemi kullanılmaktadır.

1925'te Anton Eduard van Arkel ve Jan Hendrik de Boer iyodür veya kristal çubuk işlemini keşfettiklerinde az miktarda çok yüksek saflıktaki titanyum elde edildi.
1950'lerde ve 1960'larda Sovyetler Birliği titanyumun askeri ve denizaltı uygulamalarında kullanımının öncüsü oldu (Alfa sınıfı ve Mike Class). Sovyetlerin bu uygulamaları Soğuk Savaş ile ilgili programlarının bir parçasıydı. 
1950'lere girilirken titanyum, F-100 Super Sabre ve Lockheed A-12 gibi uçaklarda kullanılmasıyla özellikle yüksek performanslı jetlerde olmak üzere askeri havacılıkta geniş bir şekilde kullanılmaya başlandı. ABD'de Savunma Bakanlığı metalin stratejik öneminin farkına vardığında ilk ticarileştirme çabalarını destekledi.
Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD hükûmeti titanyumu Stratejik Materyal olarak düşündü ve büyük bir titanyum süngeri stoğunu Defense National Stockpile Center'da sakladı. Bu stok nihayet 2005'te tüketildi. 
Bugün dünyanın en büyük titanyum üreticisi dünya pazar payının %29'unu elinde bulunduran Rusya kökenli VSMPO-Avisma'dır.

Metalik bir ak element olan titanyum sahip olduğu yüksek dayanıklılık-ağırlık oranı ile bilinir. Düşük yoğunluklu hafif ve güçlü bir metaldir. Saf haliyle tamamen esnektir (özellikle oksijensiz ortamda).  Parlak, metalik beyaz renklidir. Göreli olarak yüksek erime noktası ((1,649 °C or 3,000 °F'nin üstünde)) ile dayanıklı metallerden olması açısından kullanışlıdır.
Ticari sınıf (%99.2 saf) titanyum yaklaşık 63,000 psi (434 MPa) tensil (gerilme) gücüne sahiptir. Bu birçok çelik alaşımın tensil gücüne eşittir ancak titanyum %45 oranında daha hafiftir. Titanyum alüminyumdan %60 oranında daha ağır olmasına rağmen en yaygın olarak kullanılan alüminyum alaşımı 6061-T6'dan iki kat daha güçlüdür.. Belli titanyum alaşımlarının (örneğin Beta C) tensil gücü 200,000 psi'ın (1380 MPa) üzerine kadar çıkabilir. Yine de 430 °C'nin (800 °F) üzerinde ısıtıldığında titanyum dayanıklılığını yitirmeye başlar.
Titanyum (ısı işlemi uygulanmış bazı cins çelikler kadar olmasa da) oldukça sert, antimanyetik ve zayıf bir ısı iletkenidir. Çelikte olduğu gibi titanyum yapılarında yaşam süresini garanti eden bir yorulma sınırı vardır.
Metal dimorfik allotroptur. Kristal yapısı 882 °C'de (1,619 °F) cisim merkezli kübik beta formdan hegzagonal alfa forma değişir. Alfa formunun özgül ısısı titanyum geçiş sıcaklığına ulaşıncaya kadar çarpıcı bir şekilde yükselir sonra tekrar düşer ve sabit kalır, beta form için ise sıcaklıktan bağımsızdır.
Zirkonyum ve hafniyuma benzer şekilde, ekstra bir omega fazı vardır, bu faz yüksek basınçlarda termodinamiksel olarak kararlıdır ancak normal basınçta yarı kararlı olabilir.

Titanyumun en ünlü kimyasal özelliği korozyona karşı gösterdiği müthiş direncidir. Neredeyse platin kadar dirençli olan element asitler, klor gazı ve yaygın tuz çözeltilerinin maruziyetine karşı koyabilecek yeterliliktedir. Saf titanyum su içerisinde çözünmez ancak yoğun asit içinde çözünebilir.
Pourbaix diagramı titanyumun termodinamik olarak çok reaktif bir metal olduğunu gösterir. Titanyumun su ve hava tepkimesi yavaştır.

Bu metal havada yükseltilmiş sıcaklıklarda pasif ve (korozyon direncini artıran) koruyucu bir tabaka oluşturur, ancak oda sıcaklığında kararmaya karşı dirençlidir. İlk oluşumda bu tabaka sadece 1–2 nm kalınlığındadır, ancak kalınlık zamanla yavaşça artmaya devam eder (dört yıl içinde 25 nm'lik bir kalınlığa ulaşır).
Titanyum havada 610 °C (1,130 °F) ve daha yüksek sıcaklıklarda titanyum dioksit oluşturarak yanar. Titanyum ayrıca saf azot içinde yanan birkaç elementten biridir (800 °C veya 1,472 °F sıcaklığında yanarak titanyum nitrit oluşturur). Titanyum klor gazı, klorid solüsyonları ve organik asitlerin çoğu ile birlikte, seyreltik sülfürik ve hidroklorik aside karşı dirençlidir. Element paramanyetiktir (mıknatısla zayıf etkileşim gösterir) ve elektriksel ve ısıl iletkenliği düşüktür.
Deneyler doğal titanyum döteron ile bombardıman edildiğinde radyoaktif hale geldiğini gösterdi. Bu durumda titanyum pozitronlar ve şiddetli gama ışınları yayımlar. Kızarmış bir metal olduğunda oksijenle ve sıcaklığı 550 °C'ye (1,022 °F) ulaştığında klor ile bileşik oluşturur. Titanyum ayrıca diğer halojenlerle de reaksiyona girer ve hidrojen

Titanyum doğada her zaman diğer elementler ile bağlı bir şekilde bulunur.Yer kabuğunda dokuzuncu en bol bulunan elementtir (kütle ile % 0.63) ve dördüncü en bol bulunan metaldir. Titanyum volkanik kayalarda, tortul tabakalarda bulunur ve bunlardan çıkarılır. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu tarafından analiz edilen  801 çeşit volkanik kayadan 784 tanesinde titanyum tespit edilmiştir. Topraklarda bulunma oranı yaklaşık olarak % 0.5, 1.5 arasındadır.
Titanyum öncelikli olarak anataz, brukit, ilmenit, perovskit, rutil, titanit (sfene) minerallerinde ve birçok demir cevherinde geniş ölçüde yayılmıştır. Bu minerallerden, titanyumu yüksek konsantrasyonda bulmak zor olsa da sadece rutil ve ilmenit ekonomik öneme sahiptir. Titanyum içeren önemli ilmenit birikimleri batı Avustralya, Kanada, Çin, Yeni Zelanda, Norveç, Hindistan ve Ukrayna'da bulunur. Büyük miktarlarda rutil Kuzey Amerika ve Güney Amerika'da çıkarılır ve buralardan çıkarılan maden toplam yıllık üretime metalden 90,000 ton ve titanyum dioksitten 4.3 milyon ton katkıda bulunur. Titanyumun bilinen toplam rezervi yaklaşık olarak 600 milyon tondur.
Titanyum meteorlarda da bulunur ayrıca güneş ve M tipi yıldızlarda (3,200 °C (5,792 °F) yüzey sıcaklığı ile en soğuk yıldız tipidir) bulunduğu tespit edildi. Apollo 17 görevi kapsamında aydan dünyaya getirilen kayaçlarda 12.1% oranında TiO2 tespit edildi. Titanyum ayrıca kömür küllerinde, bitkilerde ve hatta insan vücudunda da bulunur.

Titanyumun işlenmesi dört büyük aşamadan oluşur: titanyum cevherinin gözenekli bir form olan süngere redüksiyonu; süngerin veya sünger ve bir sertleştirme alaşımının bir külçe oluşturmak için eritilmesi; külçenin ham metal kütük, çubuk, levha, şerit ve boru gibi genel fabrika ürünlerine dönüştürüldüğü birinci fabrikasyon; ve fabrika ürünlerinden elde edilen son mamullerin ikici fabrikasyonu.
Metal yüksek sıcaklıklarda oksijen ile reaksiyon verdiği için kendi dioksidinin redüksiyonu ile üretilemez.
Bu yüzden titanyum metali ticari olarak, karmaşık ve pahalı bir yığın işleme metodu olan Kroll süreci ile üretilir. (Titanyumun göreli olarak yüksek piyasa 

Vostok İstasyonu (Rusça: Станция Восток) eski Sovyetler Birliği'nin, Güney Kutbuna yakın bir noktadaki araştırma merkezi.

«Vostok istasyonu»  - Rus Antarktika araştırma istasyonu. Günümüzde Antarktika kıtasında Rusya'nın kullandığı araştırma istasyonudur. İstasyon 1819-1821 yıllarında Fradley Belinnshauzenin rehberliğinin altında birinci Antarktika seferi sırasında kullanılan Vostok gemisinin adını taşımaktadır. B.S. Sidorov uzun bir süre istasyon rehberiydi. İstasyon bölgesinde buz tabakasının kalınlığı 3700 m'dir.

İstasyon 16 Aralık 1957 yılında ikinci Sovyet Rusya Antarktik seferi sırasında kurulmuştur ve 37 yılı aşkın bir süre tüm yıl boyunca kullanılmıştır.1994 yılı Şubat ve Kasım ayları aralığında istasyon geçici bir süreliğine kapatılmıştır.

İstasyonun bulunduğu bölge dünyada en sert iklime ait bölgelerden biridir. Şiddetli donlar görülür. İstasyon yıl boyunca çok düşük sıcaklık rejimleri ile dikkat çekiyor. Vostok İstasyonunda gezegenin en düşük sıcaklık göstergesi -89,2 0C (21 Temmuz 1983) olarak kaydedildi. Bu gösterge yirminci yüzyılda kaydedilen tüm metroloji istasyonlarında kaydedilen en düşük sıcaklık olarak kabul edilir. İstasyon tarihi boyunca en sıcak yaz günü 13 Aralık 1957 yılında -13,60 C olarak kaydedildi. Dolayısıyla bu bölgeye dünyanın Soğuk kutbu denir.

Nem neredeyse sıfırdır.
Ortalama rüzgâr hızı 5 m/s, 27 /s(100 km/saat) bir maksimumdur.
İstasyon yerinin 3488 metre yüksekliğinden dolayı oksijen  azdır.
Hava yüksek iyonizasyona uğramıştır.
Havadaki gazların basınçları, insanların normalde alışık olduklarından daha farklıdır.
Karbon dioksit eksikliği düzenli solunum mekanizmasının bozulmasına neden olur.
Kutup gecesi 23 Nisandan 20 Ağustosa kadar devam etmektedir. Yılda 120 gün 4 aydan biraz daha az ya da yılın üçte biri kadar sürer. Öyle bir ortamda Aklimatizasiya bir haftadan bir-iki aya kadar devam edebilir. Bu zaman sürecinde baş dönmesi, kulak burun kanaması, boğulma hissi, uyku ve iştah bozulması, kusma, eklemlerde ve kaslarda ağrılar, üç ile beş kilogram(12 kiloya kadar çıkabilir) arasında kilo kaybı bu gibi durumlarda sıklıkla gözlenir.
Günlük maksimum sıcaklık  -52,0 C'dir. Tüm ölçümler için Mayıs ayında -41,60 C'nin üzerine çıkmamıştır. Neredeyse hiç yağış yoktur. Yıllık ortalama yağış yaklaşık 18 mm'dir.

Vostok İstasyonu Antarktika’nın en zor ulaşılan bölgelerinden birinde yer alıyor.«Vostok »istasyonu Güney kutbuna 1253 km mesafede, « Mirnı » Antarktik istasyonundan 1410 km ve yakın deniz kıyısından ise 1260 km mesafe uzaklıkta yer alır. Bölgede bulunan buz tabakasının kalınlığı 3700 m’dir. İstasyonun bulunduğu bölgede buzul tabakasının yatağının yüksekliği deniz seviyesinden 200 m düşüktür. 

Kış zamanı istasyona gelmek imkansızdır, bu nedenle kış aylarında istasyona dışarıdan yardım yapılması mümkün değildir. İstasyona yüklerin getirilmesi yaz aylarında ya da nispeten sıcak dönemlerde uçaklar yardımıyla getirilmektedir. Diğer zamanlarda yük taşınması «Proqress» Antarktik istasyonundan kayak-öğütülmüş trenle yapılır. Eskiden bu taşıma «Mirnı» istasyonundan yapılmaktaydı. Yük taşınmanın yarattığı zorluklar hakkında Vladimir Sanin Markoviç ‘’Antarktika Newcomer’’ ve’’72 derece sıfırın altında’’ kitaplarında geniş bir şekilde açıklanmıştır.
’’Vostok’' istasyonu Güney Manyetik Kutbu'nun yakınında bulunması Dünyanın ve Dünyanın manyetik alan değişimleri incelemek için en uygun yerlerden birisidir.

Rus uzmanlarının yaklaşık 40 yıldır burada içme suyunun hidrokarbon ve mineral rezervleri çalışmaları vardır. Arazide aero-metroloji, jeofizik, glasyoloji gözlemler yapılmaktadır. Ayrıca özel tıbbi araştırma, aynı zamanda iklim değişikliği alanında ve Ozon deliğinin öğrenilmesi, okyanuslarda artan su seviyesi sorunları ve diğerleri ile ilgili araştırma yapılır. 
Vostok istasyonunda 1990'lı yılların ortalarında özel sondaj tesisleri yardımıyla buz katmanının altında Relic Vostok gölünü keşfettiler. Göl 4000 m lik buz tabakası altında bulunmakta ve yaklaşık 250 × 50 km'lik boyutları vardır. Tahmini alanı 15,5 bin. km² dir. Derinliği 1200 metredir. Bu göl Leningrad Madencilik Enstitüsü ve ААНИИ sondaj grupları yardımıyla keşfedilmiştir.
Vostok istasyonunda buzul katmanlardaki CO2, Metan ve Azot, O2 gazları ölçülüyor, kaydediliyor. Kaydedilen verilere göre geçmiş iklim verilerini elde ediliyor.

1970'li yıllarda Sovyetler Birliği Vostok istasyonundan 500–952 m derinliğinde buzul karot almıştır. Oksijen izotop bileşimini incelemek için yapılan araştırmalar buzulun son buzul dönemine ait olduğunu ve yaklaşık 400 metre derinlikte bulunduğunu göstermiştir. Sonra üç tane daha buzul karot alınmıştır. 1984 yılında, karot 3G 2202 m nihai derinliğe ulaştı. 1990'lı yılında karot 4G 2546 m derinliğine ulaştı ve 1993 yılında karot 5G 2755 m derinliğe ulaşmıştır. Sondaj derinliği 3623 metreye ulaştıktan sonra kısa bir süreliğine kapatılmıştır.
Vostok gölü, Bu sondaj Fransız işbirliği ile gerçekleşmiştir. 420.000 yıl öncesine uzanan ve önceki dört buzul dönemleri kapsayan geçmiş çevre koşullarının kaydını göstermektedir. Uzun bir süre birkaç buzul döngülerini kapsayacak şekilde tek çekirdek vardı. 2003 yılında sondaja devam etmek için izin verildi, ancak sadece gölün tahmini 130 metre uzağında durduruldu. 
Araştırma sonucunda Bilim adamları sondajın 3770 metre sonrasında alt buzul göl yüzeyine ulaştığını söylemektedirler.
Kırılgan bölge yaklaşık 250 -750m kadardır veya 250 m derinliğe yakını Holosen klimatik optimum sona ermesiyle birlikte, son buzul maksimuma tekabül eder. Vostok buz karotu 3623 m derinliğe ulaşmasına rağmen kullanılabilir iklim bilgileri bu kadar aşağı inemez.
Karot Vostok Gölünün donmuş sularının çok altındadır ve iklim hakkında hiçbir bilgi içermemektedir. Geleneksel veri kaynakları 3310 metre veya 414.000 yıllık bir derinliğe kadar veri hakkında bilgi verir. Bunun altında buzul deformasyona uğradığından bilgi veremez.
Vostok istasyonu alınan buzul karotlara MIS11 dönemini daha fazla dahil etmek için, 3345 m veya 436.000 yıla kadar uzatılabileceğini ileri sürmüştür. Daha sonra bu anlaşma ile uzun bir süre yeni bilgi sağlanamamasına rağmen EPICA kaydı ile uygun bir kayıt oluşturulmuştur.

Vladimir Sanin'in birçok kitabında Vostok istasyonu açıklanmaktadır. Bunlar  "Antarktika Newcomer" (1973), " Yetmiş iki derece sıfırın altında " (1975), "Trapped" (1976).
Aksiyon filmler "Yetmiş iki derece sıfırın altında " (1976) ve " Antarktike hikaye"(1979), Vladimir Sanin romanından film yapılmıştır.
Film "Whiteout" (2009), bir bölüm ana karakteri personeli kış için hikâye "Vostok" istasyonuna tahliye edildi.
Max Brooks'ın ’’Dünya Savaşı Z’' romanında Vostok İstasyonu küresel zombi salgını sonrasında güvenli kalması için Amerikalı milyoner tarafından kiralanır.

Acinonyx, kedigiller familyasından bir memeli cinsi. Bu cinsin tek yaşayan türü olan çita (A. jubatus), Afrika ve Asya'nın açık otlaklarında yaşar.
Cinsin fosilleri, Orta Pleyistosen Pliyosen'den gelir. Bu kediler Afrika'da, Avrupa'da ve Asya'nın bazı bölgelerinde yaklaşık 10.000 yıl önce ortaya çıktı. Miracinonyx cinsinde sınıflandırılan birkaç benzer tür, aynı anda Kuzey Amerika'da da yaşadı; bunlar, Puma cinsi ile daha yakından ilişkili olabilir.

Acinonyx, Joshua Brookes tarafından 1828'de önerildi.
18. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başları arasında aşağıdaki Acinonyx türleri ve alt türleri tanımlanmıştır:

Felis jubatus, 1777'de Johann Christian Daniel von Schreber tarafından Comte de Buffon ve Thomas Pennant'ın daha önceki açıklamalarına dayanıyordu.
Felis venatica, Griffith tarafından 1821'de Hindistan'dan bir çitanın taslağına dayanıyordu.
Cynailurus Soemmeringi, 1855'te Fitzinger tarafından Theodor von Heuglin tarafından güney Sudan'daki Kordofan'dan Tiergarten Schönbrunn'a getirilen canlı bir erkek çita idi.
1913'te Hilzheimer tarafından Acinonyx hecki, hayvanat bahçesi müdürünün onuruna Berlin Hayvanat Bahçesi'nde Senegal'den esir bir çitadır .
1993 yılında, Acinonyx, monofiletik Acinonychinae alt ailesine yerleştirildi. Moleküler filogenetik analiz, Puma cinsinin kardeş grubu olduğunu ve şimdi Felinae alt ailesine yerleştirildiğini göstermiştir .
Ek olarak, aşağıdaki Acinonyx türleri fosilleri tanımlanmıştır:

A. pardinensis dev çita - 1828'de Croizet et Jobert tarafından
A. intermedius - 1954'te Thenius tarafından
A. aicha - 1997'de Geraads tarafından
A. kurteni - Christiansen ve Mazák tarafından 2009
"Linxia Cheetah" başlangıçta Çin'deki Pliyosen tabakalarından bir kafatasına dayanılarak tanımlandı ve cinsin en ilkel üyesi olarak lanse edildi. 2012 yılında A. kurteni, holotipin Miyosen yaşlı parçalardan oluşan sahtecilik olduğu tespit edildiğinde tür olarak geçersiz kılınmıştır.

İlgili cins Miracinonyx'in Amerikan çitaları

 Wikimedia Commons'ta Acinonyx ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
"Acinonyx"

Afgan Tazısı, av köpeği ve süs köpeği olarak yetiştirilen köpek ırkı. Afganistan kökenli olan Afgan Tazısı, kayalık arazide güçlü sıçrayışlar ve apansız dönüşler yapmaya elverişli bedeniyle kolayca hareket edebilen, görerek iz süren tazılar grubundaki birkaç av köpeği ırkından biridir.
Boyu 61–71 cm'yi, ağırlığı 22–27 kg'ı bulur. Çeşitli renklerde olabilen uzun ipek gibi tüyleri başının üstüne kadar uzanır. Bedeninin geri kalan kesimine oranla çok daha az tüylü olan kuyruğunun ucu yukarı kıvrıktır.

Çekingen ama sevimli, sadık, hassas diğer köpeklere karşı dominant davranmayı seven bir ırktır. Çok cesur, asil ve zariftir ancak çok şüphecidir ama yabancılara dahil düşmanca tavır sergilemez.
Afgan tazısı geçmişte güvenilmez olarak tabir edilse de günümüzde bu inanç değişmiştir. Afgan tazısı kolay öğrenir ama kolay boyun eğmez. Komutlar ciddi ve tutarlı olmazsa Afgan Tazısı başına buyruk olabilir. Ama eğitmeni bazı zamanlar söz dinlememesine şaşırmamalıdır.
Bahçesiz bir evde beslenmesi neredeyse mümkün değildir. Açık havayı ve koşmayı çok sever. Karakteristik özelliklerinin çoğu Saluki (İran Tazısı)'na benzer. Apartmanda beslendiği zaman çoğu zaman bir köşede uyumayı sever. Günde en az yarım saat serbestçe gezip koşmalıdır. Açık arazide koşup oynadığı zaman çok mutlu bir görüntü sergiler.

Afgan Tazısı apartman hayatı için pek uygun bir köpek türü değildir. Açık araziye, serbest gezip dolaşmaya ihtiyaç duyar. Evde durduğu zaman ise yatıp uyumayı tercih eder.
Uzun tüyleri nedeniyle her gün fırçalanmaya ihtiyaç duyar. Kulakları uzun olduğundan dolayı yemek yerken arkadan bağlanmazsa yemeğin içine girip kirlenecektir.

Genetik testler bu ırkın kökeninin en eski çağlara dayandığını ve muhtemelen kurt ve köpeğin farklılaşma çağına kadar dayandığını bildirmektedir.
Mısırdan çıkan papirusların üstünde bu ırka ait resimler görülmektedir ancak en az 4000 senedir Afganistan'da varlıkları bilinmektedir. Afganistan'da bu köpek özellikle Av köpeği ve Çoban köpeği olarak kullanılmıştır. Av köpeği olarak o dönem Afganistanında sık bulunan Yaban keçisi ve geyik'in yanı sıra kurt ve Kar parsı avında dahil kullanılmıştır.
Bu ırk yüz yıllar boyu iyi korunmuş ve bölge dışına çıkışları yasaklanmıştır. Avrupa'ya çıkarılan ilk köpekler 1920'lerde İngiliz bay ve bayan G. Bell-Murray ve bayan Jean C. Mansontarafından 1920'de İskoçya'ya gizlice götürüldü ve Bell-Murray ırkı olarak anıldılar bunların kürkü daha az tüylüydü. ikinci dalga Bayan Mary Amps tarafından 1925'te İngiltere'ye getirildi. Kocası ve o Afgan Savaşı Savaşı sonrası 1919'da Kabil'e gitmişlerdi. Onların edindikleri köpeğin adı Ghazni idi ve bir önceki ırktan farkı daha uzun tüylerinin olmasıydı. Günümüzde Amerika'da bulunan Afgan Tazılarının çoğunun kökeni bu çiftin getirdikleri köpeklere dayanıyor.
Günümüzde bu köpeği Çizgi filmlerde dahil görebilmekteyiz (Balto'da Sylvi Karakteri, Lady and the Tramp II'de Ruby karakteri vb.)

En büyük sağlık problemleri Alerji ve Kanser dir. Çoğu tazı türü gibi Anesteziye karşı şiddetli alerjileri vardır. Ayrıca Şilotoraks (chylothorax) geliştirmeye eğilimlidir. Benzer boyuttaki köpekler gibi 12 yıl kadar yaşar ve ölüm sebepleri sıklık sırasına göre kanser (31%), yaşlılık (20%), kardiyak nedenler (10.5%) ve ürolojik nedenler (5%) olarak araştırmalar sonucu 2004'te açıklanmıştır.

"The Intelligence of Dogs": Stanley Coren

Afghan Hound
Afgan Tazısı Irk Bilgileri
Afgan Tazısı bilgileri 22 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afgan tilkisi (Vulpes cana), köpekgiller (Canidae) familyasının Vulpini oymağına ait, Asyada bulunan bir tilki türü. En küçük köpekgillerden biridir.

Afgan tilkisinin tüyleri yumuşak, üst kısmı gri-kahverengi, karnı ise beyaz renk olur. Sırtında siyah bir şeridi, bazen de siyah arka bacakları olur. Kulakları büyük, ağzı kısadır. Kuyruğu neredeyse aynı vücudunun uzunluğu kadar uzun, gür tüylü ve ucu siyah renktir.
Uzunluğu 40–50 cm (+ 33–41 cm kuyruk), ayakta dururken boyu 30 cm ve ağırlığı 0,9-1,3 kg olur.

Kısa zaman öncesine kadar afgan tilkisinin Orta Asya'da; Afganistan, Kuzeydoğu İran, Türkmenistan ve Pakistan'da yaşadığı kabul edilirdi. Ancak 1981 yılında İsrail'de ve son 10 yıl içerisinde Sina Yarımadasında, Umman'da, Suudi Arabistan'da, Ürdün'de ve diğer Arap ülkelerinde bulunmuştur. Böylece artık Arap Yarımadası'nın tümünde yaygın olan bir tür olduğu kabul edilir.
Yaşam alanı kurak, kayalık ve dağlık bölgelerdir. Dağlık bölgelerde 2000 metre yüksekliğe kadar rastlanılabilir. Bazen çöllerde veya bozkırlarda da görülür.

Afgan tilkisinin şahsi av alanı 1,6 km²'dir. Bu alanı, bütün ömrü boyunca beraber kaldığı eşi ile birlikte savunur. Gece avcısıdır ve kesinlikle gündüz ava çıkmaz. Gündüzleri kayaların altındaki boşluklarda ya da mağaralarda uyuyarak geçirir. Geceleri yalnız başlarına ava çıkar ve her gece 7–11 km yürürler.
Diğer tilkilerden daha çok bitki yer. Başlıca Böcekler, karpuz ve üzüm gibi meyveler yer. Bazen yiyeceğini tarlalarda arar. Çok nadir olarak, küçük omurgalı hayvanlar ile beslenir. Afgan tilkisi su ihtiyacını yediği şeyler ile giderir ve doğrudan su içme gereği duymaz.

Üreme zamanları Aralık ve Şubat ayları arasındadır. 50-60 gün süren bir gebelikten sonra dişi tilki dünyaya 1-3 yavru getirir. Yavrular 30-45 gün boyunca emzirilir ve 8-12 ay sonra kendileri üreyebilecek olgunluğa ulaşırlar. Afgan tilkisinin ömrü 4-5 yıl civarındadır.

Afgan tilkisinin en yakın akrabası Çöl tilkisidir. Bu akrabalıktan dolayı, uzun kulaklı çöl tilkisinin Fennecus adında ayrı bir cins olarak sınıflandırılmasından artık vazgeçilmiştir.

Afrika altın kedisi (Caracal aurata), kedigiller (Felidae) familyasından tropik ormanlarda yaşayan bir kedi türü.

Tropik ormanlarda tek başına yaşayan bir gece hayvanıdır. 20–25 cm'lik kuyruğuyla birlikte uzunluğu 90–100 cm, omuz yüksekliği 40 cm'dir. Kürkünün üst bölümleri kızılımsı kahverengi, alt bölümleri ise beyaz üstüne koyu renk beneklidir.

Afrika altın kedisi tırmanabilir ama öncelikle yerde avlanır. Avlarını kemirgenler, kuşlar ve küçük maymunlar kapsar. Bu kedi hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır.

Caracal aurata aurata, Afrika; alt taraftaki noktaların dışında açık renklidir.
Caracal aurata celidogaster, Batı Afrika; başında noktalar bulunur; bu noktalar (bir leoparın noktaları gibi) siyah değildir ama kürkünden biraz daha koyudur.
Afrika altın kedisi Asya altın kedisine çok benzerliği ile dikkat çeker.

Afrika palmiye misk kedisi (Nandinia binotata), etçiller (Carnivora) takımından, monotipik Nandiniidae familyasını oluşturan, Orta Afrika'nin ormanlarında yaşayan bir hayvan türü.

Fazla dikkati çekmeyen bir hayvandır. Rengi koyu kahverengidir, üzerinde düzensiz bir şekilde siyah benekleri ve çizgileri vardır. Bir ağacın gövdesi önünde durduğunda arka plana çok iyi uyum sağlar ve neredeyse hiç görünmez. Uzunluğu 44–58 cm (46–62 cm kuyruk) ve ağırlığı 1,7-2,1 kg'a varır.

Afrika palmiye misk kedisi, Afrika'nın yağmur ormanlarında, ağaçlara bağımlı bir yaşam sürdürür. Yayıldığı coğrafya Gine ve Sudan'dan, Angola ve Zimbabve'ye kadar uzanır.

Geceleri aktif olan, üreme zamanının dışında yalnız yaşayan hayvanlardır. Besinlerini geceleri ağaçlarda; nadir olarak da yerde ararlar.
Afrika palmiye misk kedisi her şey yiyicilerdir. En fazla meyve ile beslenirler. Bunun yanında kemiriciler, Böcekler, leş ve diğer hayvansal besinler de ararlar. Yiyeceklerini, el gibi kullanabildikleri ön ayakları ile tutarlar.
Dişi senede iki defa, 64 gün süren bir gebelikten sonra 2-4 yavru dünyaya getirir.

Afrika palmiye misk kedilerinin sayıları çok fazla olduğu tahmin edilir. İnsanlardan korkmayıp, kümeslere girer ve tavuk çalarlar. Ama sırf geceleri aktif olduğu için avlanılması çok zordur.

Afrika palmiye misk kedisi eskiden misk kedisigiller familyasına konulurdu. Genetik araştırmalardan sonra bunlarla yakın bir akrabalıkları olmadığı ortaya çıkarılmış ve ayrı bir familyaya konulmuşlardır. Hatta ayrı bir takson olarak, bütün kedimsiler alt takımına kardeş bir kol oluşturduklarına inananlar vardır.

Abbildung 19 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrika yaban kedisi (Felis lybica), kedigiller (Felidae) familyasından Felis cinsine mensup bir tür. Afrika, Batı ve Orta Asya'ya veHindistan'da, Racastan'da, Çin'de Sincan'a kadar yayılmış küçük yaban kedisi türleridir.
Bazı kendine özgü Afrika yaban kedileri ilk defa yaklaşık 10.000 yıl önce Orta Doğu'da evcilleştirildiler ve evcil kedilerin atalarıdır. Evcilleştirilmiş kedi cesetleri içeren insan mezarları Kıbrıs'ta 9500 yıl öncesine dayanır.

Afrika yaban kedisi saman sarısı kahverengi, sarı yeşil renkte, kuyruğunda siyah şeritlidir. Kürk, Avrupalı Yaban kedisinden daha kısadır. Ayrıca daha ufak olduğu kabul edilir:
Baş-vücut uzunluğu 45–75 cm, kuyruk 20–38 cm ve ağırlık sınırları 3 kg dan 6,5 kg arasıdır.

Afrika yaban kedisi Afrika ve Orta Doğu'da geniş yaşam alanında step, savana, çalılık topraklarda bulunur.

Afrika yaban kedisi öncelikle fare, sıçan ve diğer küçük memelileri yer. Eğer durum elverirse kuşlar, sürüngenler, amfibyumlar ve böcek de yer.

1979 yılı mitokondrial DNA çalışmalarına dayanan analizlere göre Felis lybica Avrupa yaban kedisinden yaklaşık 173.000 yıl önce ayrılır. Yaklaşık 10.000 yıl önce bazı kendine özgü Felis lybicaların Orta Doğu'da evcilleştirildiği düşünülmektedir.
Daha önce Felis silvestris türünün alt türü olarak kabul edilen Felis lybica, güncel çalışmalar sonucunda bir tür olarak kabul edilmiştir.

Wozen craft, W.C.(16 November 2005).in Wilson, D.E, and Reeder, D.M. (eds);https://web.archive.org/web/20070623030727/http://nmnhgoph.si.edu/msw/] Mammal species of the world, 3rd edition, Johns Hopkins University, Press, 536-537,ISBN 0-8018-8221-4
Near the Eastern orijin of cat Domestication13 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Retrieved on June 30,2007.
Schmid Randolphe.Domestic Cats May Have Ancient Roats Associated Press, 2007-06-28
Kindon, Jonathan (1988).East African Mammal;Carnivores.University of Chicago Press.ISBN 0-226-43721-3
https://repository.si.edu/bitstream/handle/10088/32616/A_revised_Felidae_Taxonomy_CatNews.pdf?sequence=1&isAllowed=y#page=73 17 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IUCN/SSC Cat Specalist Group

Afrika yaban köpeği (Lycaon pictus), köpekgiller (Canidae) familyasından Afrika'da yaşayan vahşi bir köpek türü. Büyük Sahra'nın güney ve doğu kesimlerinde yaşar.

Bilimsel ismi Lycaon pictus "alacalı kurt" anlamına gelir ve bu adı postunun çok alacalı olmasından alır.

Temel rengi siyah olmasına rağmen, bütün vücudu kahverengi, sarı, beyaz ve kırmızımsı lekelerle kaplıdır. Post rengi her bireyde farklı dağılım gösterir. Böylelikle hiçbir köpek eşit olarak görünmez. Kürkü kısa, yer yer dökülmüş olduğundan, bazı yerlerinde çıplak et görünebilir.
İri ve yuvarlak kulaklı, postu siyah, sarı ve beyaz benekli alacalı, son derece yırtıcı bir hayvandır. Sürü halinde avlanırlar ve kimi zaman avlarını canlı canlı yedikleri olur.
Kafası dahil uzunluğu 90 cm'dir. Buna ek olarak 35 cm kuyruk gelir. Yerden omuz yüksekliği 70 cm'dir. Ağırlığı ise yaklaşık 25 Kg tutar. Bu ebatları ile çakal ile kurt arasında bir yer edinir. Zebra, geyik vb. hayvanlar da bu yırtıcı hayvanın avı olabilirler.

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. s. 23. ISBN 978-605-100-090-9. 

McNutt et al (2004). Lycaon pictus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 10 May 2006 tarihinde alınmıştır.
ARKive Afrika yaban köpeği (Lycaon pictus) fotografları

Akdeniz foku (Monachus monachus), fokgiller (Phocidae) familyasından monotipik Monachus cinsinde sınıflandırılan, yeryüzünde sadece doğu Akdeniz sahilleri ile Batı Afrika'nın bir tek sahilinde yaşayan fok türü.

Akdeniz foku kıyıya yakın mağaralarda yaşar...
Üzerinde yapılaşma olmayan, insanların kolay ulaşamadığı ya da insan etkinliklerinden uzak kalmış yerleri, tercihen üreme veya barınma işlevleri gören kıyı mağara ve kovuklarına sahip; sessiz ve tenha kayalık sahilleri yaşama alanı olarak seçen Akdeniz fokları, bu alanların bozulmasından doğrudan etkilenmektedir. İzmir'in Foça ilçesinde çok miktarda Akdeniz Foku bulunmaktadır.
Öte yandan bu tanımdan yola çıkarak Akdeniz foklarının farklı yapıda sahilleri (örneğin kumsal kıyılar ve kıyı yerleşim bölgeleri) kullanmadığı sonucuna varılamaz. Akdeniz fokunun özellikle beslenmek için ıssız kayalık sahillerin dışına çıkarak dolaşım alanını genişlettiğini, kumluk, çakıllık kıyılar ve nehir ağızlarına da uğradığı bilinmektedir. Ancak, Akdeniz fokunun birincil yaşam alanı ıssız ve yapılaşmamış kayalık kıyılardır. Büyük bir deniz memelisi olduğundan dar yaşam alanları içinde barınamaz. Tür ancak, makul büyüklükte ve uygun kıyı alanlarının olması durumunda varlığını sürdürebilir ve güvenle yavrulayabilir.
Akdeniz foku Türkiye kıyılarında özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde görülmektedir.

İri bir deniz memelisi olan Akdeniz fokunun boyu 2-3 metre, ağırlığı 200-300 kilogram arasında değişmektedir. Erginlerin vücudunu 5 mm'yi geçmeyen kısa ve sert kıllar kaplar. Su üstünde görüldüğünde en belirgin özellikleri iri kafaları, uzun bıyıkları ve kömür gibi siyah gözleridir. Ergin dişi ile erkekler arasında belirgin bir boy ve kilo farkı yoktur ancak karakteristik renk ayrımları mevcuttur. Karada yatarken vücudun iriliği ve tombul görünümü göze çarpar. Vücudun her iki yanında ön yüzgeçleri (ön üyeler) ve arkada ise iki parça halinde arka yüzgeçleri (arka üyeler) yer alır.

Erkek: Siyaha yakın koyu kahverenginde olup karın bölgesinde belirgin bir beyaz leke vardır.
Dişi: Açık kahverengi veya gri tonlarda olup karın altları da boyundan kuyruğa kadar sırta göre daha açık hatta beyaza yakın renktedir. Ayrıca üstte bel bölgesinde çiftleşme sırasında erkeklerin neden olduğu tırnak izleri bulunur.
Yavru: Doğduğunda boyu yaklaşık 80–90 cm, ağırlığı yaklaşık 20 kilogramdır. Karın bölgesinde istisnasız görülen bariz bir beyaz leke haricinde tüm vücudu havlu gibi 1-1.5 cm uzunluğunda parlak siyah kıllarla kaplıdır. Yavru, anne ve babanın da sahip olduğu bıyıklarla doğar. Yaklaşık iki aylıkken kürkünü değiştirmeye başlar ve bir-iki ay içinde uzun siyah kılların yerini kısa ve parlak gri olanlar alır.'

Akdeniz foku, ürkek ve diğer yüzgeçayaklı türlerine göre daha az sosyal bir canlıdır. Türkiye kıyılarında da yaşayan doğu Akdeniz bireyleri genelde tek tek dolaşırlar ve nadiren birlikte görülürler. Araştırmacıların eskiden Türkiye'de zaman zaman 2 ile 4 arasında foku birlikte gözlediği hatta bu sayının çok ender olmakla birlikte 7-8'e kadar çıktığı da bilinmektedir. Birçok özelliği gibi davranışları hakkında da tam bilgi mevcut değildir. Akdeniz foklarının bazı dönemlerde bir araya geldiği ve sonra tekrar dağıldıkları konusunda varsayımlar mevcuttur. Ergin erkek bireyler genelde bir bölge belirler ve yaşantısını burada sürdürürler.
Dişiler erkeğe göre daha gezgin olmakla birlikte, yavrulama döneminde üreme mağarası ve civarını terk etmezler. Genç fok bireyleri ise yetişme dönemlerinde uzak bölgelere gidebilirler. Dişi Akdeniz foklarının çiftleşmek için büyük uzaklıklar kat ederek erkek fokların yanına geldiği ve daha sonra erkeğin bölgesinden ayrıldığı tahmin edilmektedir. Çiftleşme denizde olur. Dişi fokun cinsel olgunluğa 4-5 yaşında ulaştığı tahmin edilmektedir. Dişi Akdeniz foku 10-11 aylık hamilelik döneminden sonra, her sene ya da 2 senede, bir yavru doğurur. Bu nedenle, Akdeniz foku üreme hızı düşük, yavru sayısı az bir canlıdır. Doğum, insanların uğramadığı (veya ulaşamadığı) ve içinde hava olan bir kıyı mağarasının en ucunda, dalgaların kolay ulaşamayacağı bir çakıl plaj veya kayalık platform üzerinde olur. Anne, yavruyu yaklaşık 4 ay boyunca kendi sütü ile mağara içinde karada emzirir. Akdeniz foku, yavrusunu doğurmak ve büyütmek için mutlaka karaya (ve özellikle kıyı mağaralarına) muhtaçtır.

Akdeniz fokları 20. yüzyılın başına kadar tüm Akdeniz kıyıları ile doğu Atlas Okyanusu kıyılarında Portekiz'den Batı Afrika sahillerindeki Senegal'e kadar 7855.25114
ifade edilen bir nüfusa sahip olarak serbestçe yaşamlarını sürdürüyordu. Ancak aşırı avlanma, yaşam alanları kaybı ve deniz ekosisteminin bozulması nedeniyle türün dünya dağılımı daraldı ve nüfusu hızla azaldı. Akdeniz foku bugün dünyada sadece Türkiye, Yunanistan, Fas, Moritanya ve Madeira Adaları'nda yaşamakta olup toplam nüfusu 600 civarında tahmin edilmektedir. Moritanya sahillerindeki Akdeniz fokları gerçek bir fok kolonisi özelliği göstererek birlikte yaşamakta popülasyonu ise insan baskısı nedeniyle birlikte bulunmak yerine çoğu zaman tek tek dolaşma ve yaşama şeklini seçmeye zorlanmışlardır. Halen az sayıda da olsa Türkiye'de Akdeniz'in doğu sahillerinde rastlanmaktadır.
Akdeniz foku dünyada birbirinden kopuk 2 ana bölgede yaşamaktadır:

Moritanya kıyıları, Madeira Adaları ve Fas
Akdeniz (Yunanistan, Türkiye ve Doğu Akdeniz)
Türün en büyük popülasyonu Ege Denizi'ndeydi. Dolayısı ile Akdeniz fokunun Akdeniz'de soyunu sürdürebilmesi ve ekosistemde varlığını koruyabilmesi esas olarak 2 ülkenin elindedir: Türkiye ve Yunanistan.
Bir dünya mirası olan Akdeniz fokunun korunmasında Türkiye önemli bir ülke konumundadır. Türkiye'de yapılan çeşitli bilimsel çalışmalarda bireysel tanımlama yolu ile 31-44 arasında Akdeniz foku bireyi tanımlanmış olup, kıyılarımızda 100 civarında fok yaşadığı tahmin edilmektedir ki dünyadaki fok popülasyonunun yaklaşık 600 olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu sayı önemli bir yer tutmaktadır.
Akdeniz foku dağılımı kıyı boyunca süreklilik yerine belirli bölgelerde yoğunlaşma özelliği göstermektedir.
Türkiye kıyılarında foklar,

Marmara Denizi'nde; Marmara Adaları ve Mola Adaları ile Biga Yarımadası kuzey sahillerinde
Ege'de; Gelibolu Yarımadası'nın Ege kıyıları ile Behramkale arasında ve Yenifoça ile Datça arasında Kuşadası ile Didim arasında
Akdeniz'de; Datça ile Kemer arasında, Alanya ile Taşucu arasında ve Hatay Samandağ ile Suriye sınırı arasında kalan sahillerde var olma mücadelesi vermektedir.
Türün korunma derecesine bağlı olarak Türkiye'de Akdeniz foku ölümleri olduğu gibi, yavrulama ve çoğalma da gözlenmektedir. Sayılarının azalma nedeni ise balıkçıların kasıtlı veya kasıtsız fokları öldürmeleridir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 1996 yılında Akdeniz foku için bir hatıra parası bastırmıştır.

SAD-AFAG Resmi Sitesi 1 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SAD-AFAG resmi Instagram hesabı
http://monachus.org2 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.DatcakentRehberi.com18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Datça - Akdeniz Foku bilgileri ve resimleri / Mayıs 2007 )

Alaca sansar ya da alaca kokarca veya benekli kokarca (Vormela peregusna), sansargiller familyasından monotipik Vormela cinsinden, Avrasya'da bozkırlarda, yarı-çöllerde seyrek görülen, boyu 29 – 38 cm, kuyruğu 15 - 21.8 cm uzunluğunda, ağırlığı 370 - 715 gram gelen ufak bir etçil memeli türü. Ortalama yaşam süresi 6-8 yıl olan alaca sansar bir batında 4-8 yavru yapabilmektedir. İki ayağı üzerine dikilerek etrafı kolaçan eder ve çığlık gibi bir ses çıkarır. Tehdit edildiği zaman kuyruk altındaki anal bezlerden kuvvetli kokulu bir salgı yayarlar.

Latince Vormela cins adı Almanca «kurtçuk, solucancık» anlamındaki Würmlein (< Wurm «kurt, solucan» + -lein «-cik/cık küçültme eki») kelimesinden gelir.
Latince tür epiteti peregusna ise hayvanın Ukraynaca adı olan перегузня perehuznya kelimesinden aktarılmıştır.

Vormela peregusna koshewnikowi Satunin, 1910
Vormela peregusna negans Miller, 1910
Vormela peregusna pallidior Stroganov, 1948
Vormela peregusna peregusna (Güldenstädt, 1770)
Vormela peregusna syriaca Pocock, 1936 [Türkiye]

Avrasya'da, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan, Romanya, Makedonya, Ukrayna, Bulgaristan, Türkiye, Rusya, Lübnan, İsrail, Suriye, Gürcistan, Irak, Ermenistan, İran, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan, Pakistan, Çin ve Moğolistan'da dağılım gösterir.

Alman çoban köpeği veya Alman kurdu, Almanya kökenli bir köpek ırkıdır. Türkçede bazen kurt köpeği olarak da anılırlar. Büyük, atletik ve güçlü olduğu kadar zeki olması, doğru yetiştirildiğinde bu köpeği mükemmel bir aile veya koruma, yahut iş köpeğine dönüştürür. Alman kurtları ikiye ayrılır; iş köpekleri ve şov köpekleri denilen iki farklı versiyonu vardır. İş köpeği olarak üretilen alman kurtları daha yüksek bir kalçaya ve daha uzun bacaklara sahiptirler. Show için üretilen köpekler ise daha alçak bir kalça, adaleli bir vücuda ve çok gösterişli bir posta sahip olurlar. Alman kurtların da en sık rastlanan hastalık kalça çıkığı(kalça displazisi) olarak bilinen eklem rahatsızlığıdır. Ayrıca alman kurtları çok hassas bir mideye sahip oldukları için özel bir diyet ile veya içeresinde fazla çeşit olmayan, aynı zamanda köpeğin alerjisinin bulunmadığı mamalar ile beslenmelidir. Alman kurtları dünyada en çok tercih edilen ırklar arasındadır. İş köpeği olarak, asker ve polis köpeği olarak kullanılmaktadır.

Dişi cinsiyetli Alman çoban köpeklerinin ideal boyu 57,5 cm, erkeklerde ise 62,5 cm'dir. 2,5 santimetreye kadar olan boy uzunluğu sapması olağan karşılanır. Ağırlıkları ise dişilerde 22–32 kg., erkeklerde ise 35–40 kg. aralığındadır. Yüzü sert hatlı, alnı kubbe şeklinde ve burnu uzundur. Burun mantarı siyahtır. Çenesi güçlü olduğundan, keskin ısırışlara sahiptir. Gözleri orta büyüklükte, kahverengidir. Neşeli, zeki ve kendinden emin bakar. Kulakları geniş ve başa 90 derece dik olacak şekilde birbirine paralel duruşla konumlanmıştır. Boynu uzundur ve kaldırıp indirerek hareket esnasında hızını ayarlar. Kuyruğu uzun ve tüylüdür.
Bu cins kendi arasında 12'ye ayrılır. kısa tüylü, uzun tüylü cinsleri vardır. Bazılarının beli boyun yüksekliğinin yarısı kadar düşük olabilir; bunlar genellikle şov köpeği (Show-Line) olarak kullanılırken bazı türlerinin ise beli düzdür(Work-Line) ve düşük bel ile kıyaslandığında daha iridir.
Alman Çoban Kopeklerinin çeşitli renklere mensup olanları vardır. Genellikle sarımsı kahverengi, siyah - kırmızı ve siyah renklerde olurlar. Nadir olarak tümü siyah, gri kırçıllı ve tümü beyaz renklere mensup olanlarda vardır. Aslında eskiden siyah, gri ve beyaz renkli köpekler daha çok bulunurdu.
Alman Çoban köpeği zekası ile meşhur bir köpek ırkıdır. 2000'li yılların başından beri tutulan istatistiklere göre, ABD'de en fazla kayıtlı olarak beslenen ilk 3 köpek arasındadır. Bunda Rin-Tin-Tin ve Strongheart gibi bir çocuk ile (bu ırka mensup) köpeği arasındaki ilişkiyi işleyen popüler filmlerin etkisi olduğu düşünülür.

Alman çoban köpekleri oldukça aktiftirler, tür içi (in-breed) Alman çoban köpeklerinin neredeyse tamamı zihinsel (mental) olarak oldukça kendinden emin bir yapıya sahiptirler. Eğitilmeye heveslidirler ve görevlerini gönüllü olarak yaparlar. Çok vefalı ve sahibine karşı sevecendirler. Eğer sosyalize edilmezse insanlara karşı saldırganlaşabilir. Soğuk bir karaktere sahip olan kişileri dahi kendine çekebilir ve yabancılara karşı sevecendir. Oldukça itaatkâr ve kafası kolay kolay karışmayacak karakterdedir.

Alman Çoban Köpeklerinin, ortalama ömrü 12 yıl civarındadır.
3 hassas noktaları vardır. Kalça çıkığı, mide ve kulaklar.
Kalça Çıkığı genelde ebeveynlerden geçer, ameliyat ile düzeltilse bile köpekten tam performans alınamaz. Sindirim sistemleri kısa ve hassastır. Kuru mamanın yanı sıra, barf diyetiyle de (çiğ besin) besleyenler vardır.
Kulak düşüklüğü istenmeyen bir durumdur. Genellikle genetiktir. Kulağı düşük köpekler ırk yarışmalarına alınmaz ve üremesi için izin verilmez.
Bir köpeğin üretimde kullanılabilmesi için Schutzund ve Körung sınavlarından geçer not almaları gerekmektedir. Dernekler, 3-3'ten yakın kan çakışması durumunda çiftleşmeye izin vermez.

Alman kurtları da diğer tüm köpekler gibi kendilerini kurt sürülerindeki birer kurt olarak görürler ve kurt sürülerinde 1 alfa çifti vardır. Alfa çift ne zaman durmak isterse sürü o zaman durur, alfa ne zaman yemek isterse sürü o zaman yemek yer.  Ama alfa çift karnını doyurmadan diğer kurtlar yemek yiyemezler sadece beklerler.
Köpeklerin atası kurtlar olduğu için yavru köpek yeni hayata başlarken kendine bir alfa arar. Bir alfa bulamazsa kendini alfa kabul eder ve itaat etmez.
Bir köpeğin alfası olabilmek köpek yetiştirmenin en zor kısmıdır.

Alman Çoban köpekleri çok çeşitli alanlarda değişik görevlerde bulunabilirler. Çoğunlukla polis köpeği olarak kullanılırlar. Çünkü, keskin burunları sayesinde patlayıcı, uyuşturucu ve ceset gibi unsurları kolayca birbirinden ayırabilir ve tespit edebilirler. Ayrıca askerler tarafından da benzer görevlerde kullanılırlar. Askerleri bir tuzak veya düşmana karşı uyarır. Ayrıca bu köpekler paraşütten veya uçaktan atlama konusunda eğitim alır.
Alman Çoban Köpekleri, görevlerini yaparken ne olursa olsun dikkatleri dağılmaz ve büyük bir ciddiyetle işlerine odaklanırlar. Örneğin II.Dünya Savaşı'nda Stalingrad Savaşı sırasında kullanılmışlardır.

Alman Çoban Köpeği hakkında özgün bir yazı
Alman Çoban Köpeği ırk bilgisi
Alman Çoban Köpekleri Derneği 8 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alman Çoban Köpekleri Spor Derneği 16 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyolojik sınıflandırmada alt tür, bir türün dağılım alanı içinde farklı bölümlenmelerde yaşayan ve birbirlerinden morfolojik özelliklerinin farklılıkları ile ayrılan iki ya da daha fazla popülasyondan her biri için kullanılan terimdir. Tek bir alt tür kendi başına tanınamaz: Bir türün ya hiç alt türü yoktur ya da soyu tükenmiş dahi olsa en az iki alt türü olabilir. Bilimsel literatürde alt tür için subsp. ya da ssp. kısaltması kullanılır.
Zoolojide, Uluslararası Zoolojik Adlandırma Koduna göre alt tür, türün altında yer alan ve bilimsel ad alabilen tek taksondur. Botanikte ve mikolojide, Uluslararası Alg, Mantar ve Bitki Adlandırma Yasasına göre türün altındaki taksonlar için varyete gibi başka infraspesifik taksonlara bilimsel ad verilebilir. Bakteriyolojide ve virolojide, bakteri adlandırması ve virüs adlandırmasına göre tür altındaki taksonların tanımlanmasına yönelik bazı öneriler bulunmakla birlikte sıkı kurallar yoktur.
Bir alt türün tanınmasına taksonomist karar verir. İki ayrı popülasyonun ayrı birer tür olarak değil de iki alt tür olarak tanınmasında kullanılan yaygın kıstaslardan biri seçilim değerine zafiyet vermeden kendi aralarında üreyip melezleşebilmeleridir. Alt türler, doğal yaşam ortamlarında coğrafi tecrit ya da cinsel seçilim nedeniyle melezleşmezler. Alt türler arasındaki farklar genellikle türler arasındaki farklardan daha az belirgindir.

Bir türün bilimsel adı iki Latince kelimeden oluşur. İlk kelime cinsi ikinci kelime türü belirtir. Bir alt türün bilimsel adı farklı adlandırma yasalarına göre biyolojinin farklı dallarında biraz farklı olarak oluşturulur. Zoolojide, Uluslararası Zoolojik Adlandırma Koduna bir alt türün bilimsel adına trinomen denir ve üç kelimeden oluşur; iki kelimeli türün bilimsel adından sonra alt türün adı eklenir. Örneğin parsın bilimsel adı Panthera pardus'tur. Panthera pardus fusca bilimsel adı ise Hint parsı alt türünü tanımlayan bilimsel addır.
Botanikte alt tür, tür taksonun altında sınıflandırılan varyete, alt varyete, form ve alt form gibi diğer taksonlardan yalnızca biridir. Taksonomik seviyeyi belirtmek için alt tür adından önce subsp. ya da ssp. kısaltması kullanılmalıdır. Örneğin adi kızılağacın (Alnus glutinosa) bir alt türü olan sakallı kızılağacın bilimsel adı Alnus glutinosa subsp. barbata'dır.
Bakteriyolojide adlandırma yasasıyla açık olarak kurala bağlanmış olarak tür taksonunun altında yalnızca "alt tür" bulunmaktadır ama infrasubspesifik taksonlar bakteriyolojide büyük önem taşımaktadır; adlandırma yasasının Ek 10'unda böyle taksonların tanımlanmasında eşbiçimliliği teşvik etmek için bazı tavsiyeler verilmiştir. 1992 yılından önce varyete taksonu olarak yayımlanmış bilimsel adlar alt tür olarak kabul edilmiştir. Botanikte olduğu gibi "subsp." kısaltması kullanılmaktadır: Bacillus subtilis subsp. spizizenii.

Zoolojik adlandırmada bir tür alt türlere ayrıldığında, ilk olarak tanımlanmış olan popülasyon, ikili bilimsel adından sonra tür epitetini tekrar eden "nominotipik alt tür" ya da "nominat alt tür" olarak kabul edilir. Örneğin Sturnus vulgaris vulgaris (genellikle S. v. vulgaris olarak kısaltılır) sığırcığın (Sturnus vulgaris) nominotipik alt türüdür.
Botanik adlandırmada tür adını tekrarlayan alt türe "otonim alt tür" denir.

Zoologlar belirli bir popülasyonun alt tür mü yoksa tür mü olduğu konusunda anlaşamadıkları durumda tür adı ayraç içinde yazılabilir. Örneğin Larus (argentatus) smithsonianus şeklinde yazıldığında bu bazı zoologların bu kuşu Larus argentatus türünün alt türü olarak tanıdıklarını bazı zoologların ise Larus smitsonianus adıyla ayrı bir tür olarak kabul ettiklerini gösterir.

Altın çakal (Canis aureus), Bayağı çakal olarak da bilinir, köpekgiller (Canidae) familyası içerisinde, coyote ile çok yakın akraba olan bir çakal türü. Sadece "çakal" denildiği zaman neredeyse hep bu tür kast edilir.

Altın çakalın uzunluğu 80–95 cm (+kuyruk 20–30 cm), boyu 35–50 cm ve ağırlığı 8–10 kg varır. Rengi genelde altın sarısı olur ama yöresel olarak farklar da olabilir. Dağlık alanlarda yaşayanlarının rengi daha çok gri gibi olur. Doğu Afrika'nın çakalları mevsime göre renklerini değiştirirler; nemli mevsimde sarımsı kahverengi, kuraklık mevsiminde altın sarısı olurlar.

Altın çakal üç kıta üzerinde geniş bir alanda yaygındır. Avrupa'da Yunanistan'ın kuzeyinde, Romanya'da, Bulgaristan'da, Sırbistan'da, Hırvatistan'da ve Bosna-Hersek'te küçük populasyonlara rastlanır. Türkiye'nin de her bölgesinde bulunur. Avrupa'da kurtun neslinin tüketildiği bölgelerde meydan çakallara kalmıştır. Hatta altın çakal yayılımını genişletmeye devam etmektedir. En yeni zamanlarda Macaristan'da, İtalya'da ve hatta Viyana'nın güneyinde görülmüştür.
Altın çakala Kuzey Afrika'da ve Asya'nın güneyinde, Avrupa'dan çok daha sık rastlanır.
Altın çakal, açık alanlarda, çalılık alanlarda, yarı çöllerde ve kayalık alanlarda yaşamayı tercih eder. Bazı bölgelerde insanların yerleşim yerlerinden uzak kalmaya çaba göstermezler.

Altın çakal iyi bir koşucudur. Hafif bir vücuda, uzun ve güçlü bacaklara sahiptir, böylece uzun mesafeleri rahatlıkla aşabilir. Altın çakallar küçük aile sürüleri içinde ya da bir çift olarak yaşarlar. Daima kendilerine ait, büyüklüğü 3 km²'ye kadar varan bir bölgeleri vardır. Bu bölgenin sınırları grubun bütün üyeleri tarafından idrar ile işaretlenir. Bu sınır başka çakallar tarafından tehdit edildiğinde bu iki grup arasında genelde dövüşmeye gerek kalmaz ve karşılıklı korkutucu jestler ile anlaşılır. Altın çakalların kendi aralarında anlaşmaları için kullandıkları çok sayıda havlama ve uluma sesleri vardır. Serbest yaşayan çakalların ömrü 8 yıl, hayvanat bahçelerinde yaşayanların ise 14 yıla kadar varır.

Altın çakallar genelde tek eşli canlılardır. Üreme zamanları ekim ayındadır. 60 gün süren bir gebelikten sonra, dişinin arayıp içine yerleştiği bir mağaranın içinde 6-9 yavru dünyaya gelir. Bu yavrular ilk üç gün tamamen kör olurlar ve ilk üç hafta sırf süt ile beslenirler. Anne ve baba çakallar yavrularına götürdükleri gıdaları kendi midelerinde taşır, mağaraya vardıklarında tekrar ağızlarından çıkarırlar. Ancak yavruların süt içmeyi tamamen bırakmaları bundan sonra 5 hafta daha sürer.
Yavrular 5-6 ay sonra anne ve babalarına bağımlıklarını kaybederler. Buna rağmen bazen birkaç yavru yine de annelerinin yanında kalırlar ve bir sene sonra dünyaya gelen kardeşlerini yetiştirmekte yardımcı olurlar. Çakallar 20 aylık olduklarında üreyebilecek olgunluğa varırlar.

Türkiye faunası
Çakal

Eintrag auf World-of-animals.de 6 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerikan Pit Bull Terrier, terrier ve buldog köpeklerinin çiftleştirilmesiyle elde edilmiş melez bir köpek ırkıdır. Saldırganlığa ve insan yaralamaya yatkınlıklarının diğer köpek ırklarına kıyasla daha fazla olmasından dolayı birçok ülkede yasaklanmıştır. Eğitimine bağlı olarak oldukça sadık, cana yakın veya saldırgan olabildiği görüşü de bulunmaktadır. Sahiplerini koruma iç güdüleri yüksektir. Acı eşikleri çok yüksektir ve güçlü bir ağız yapısına sahiptirler.

Erkekler 45-48 cm, dişiler ise 43-47 cm yüksekliktedir. Ağırlıkları 22-30 kg kadardır. Güçlü, kaslı bir gövdesi vardır; aynı zamanda çok çeviktir. Kısa kuyrukludur; yatay duruşlu kalın, kısa, parlak tüyleri vardır ve her renk olabilir. American Kennel Club tarafından American Staffordshire, The Kennel Club tarafından ise Amerikan Pitbull Terrier olarak iki grupta sınıflandırılmışlardır.
Burun: Delikler geniştir. Her renk kabul edilir.
Boyun: Adaleli, hafifçe kavislidir. Omuzlardan hiçbir kırışıklık taşımadan kafaya doğru zarifçe incelir.
Omuzlar: Güçlü ve adalelidir.
Sırt: Güçlü ve kısa. Kuyruğa doğru hafif bir eğim vardır. Karın içe çekiktir.
Göğüs: Derin; fakat fazla geniş değildir.
Kuyruk: Vücuda göre kısa, aşağıdan konumlu, uca doğru zarifçe incelir. Asla kıvrık ya da sırtta halka şeklinde veya kesik değildir.
Bacaklar: Ön bacaklar düz, kalın ve yuvarlak kemiklidir. Bilekler diktir. Arka bacaklar adaleli, topuklar yere dik ve ne içe ne de dışa dönük olmamalıdır. Ayaklar orta büyüklükte, kavisli ve sağlamdır. Yürüyüş yuvarlanma hissi vermeksizin esnek olmalıdır.
Tüyler: Kısa, yatık ve dokunulduğunda serttir.
Renk: Her renk ve desen kabul edilir.
Ağırlık: Önemli değildir. Dişilerde 22-26 kg, erkeklerde 26-30 kg tercih edilen ağırlıktır...
Çene: Kısa ve güçlüdür. 106 kg kuvvete sahiptir.
Ayak: Ayak kasları gelişmiştir.

Pit Bull birçok ülkede yasaklıdır veya sahiplenilmesi oldukça sınırlandırılmış yasalara sahiptir.

 Birleşik Krallık
 Fransa
 Belçika
 Kanada
 Danimarka
 Norveç
 Finlandiya
 Türkiye
 Polonya
 Yeni Zelanda

And kedisi (Leopardus jacobitus), kedigiller familyasından Güney Amerika'ya özgü bir türdür. And kedisi, Güney Amerika'nın görece zor geçiş imkânı veren And bölgelerinde yaşar. Bu yüzden hakkındaki  bilimsel veriler hâlen daha tam belli değildir. Örneğin türün ilk film kayıtları, henüz  2000'den sonraki yıllarda  Christian Baumeister tarafından oluşturulmuştur.

And kedisi, aynı bölgede yaşayan pampa kedisine oldukça benzer. Tam olarak farklılıkları henüz kesinleşmemiştir. Müzelerde inceleme objesi olarak çok az sayıda örnek mevcut olduğundan, bilimsel çalışmalar hâlen yürütülmektedir.
Gövde boyu yaklaşık 70–75 cm, kuyruk uzunluğu 45 cm'dir. Ağırlığı 4–7 kg gelir. Kürkü uzun kıllı (soğuktan korumalı), ana renk tonu boz-kahve olup siyah lekeler bulunur. Kuyruğunda halka şeritler vardır.

And kedisi, Güney Amerika'nın en ender bulunan kedi türüdür. Anavatanı And bölgeleri olup dağılımı, Güney Peru'dan başlayıp Güneybatı Bolivya üzerinden Kuzeybatı Arjantin'e kadar uzanır. Yaşamak için 3000 ile 5000 metre arasındaki yüksek bölgeleri tercih eder.

And kedisi küçük memeli hayvanlarla beslenir. Diğer kedilere benzer şekilde çok çevik ve hareketlidir.

Kesin olmayan bilgilerle, sayılarının çok az olduğu tahmin edilir. Bu yüzden CITES sözleşmesinin Ek.I listesine alınmıştır. Bununla, bu türden imal edilmiş her türlü ürünün ticareti yasaklanmıştır. Bu yasak, her türlü özel satışı ve bu hayvanın kullanılmasıyla elde edilen eşyaların özel satışını da kapsar.

And kedisi fotoğrafı ve bir video görüntüsü (Oreailurus jacobita)
Endangered Cat is Still On The Prowl17 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

And tilkisi (Pseudalopex culpaeus), And çakalı, Ateş Toprakları tilkisi, Macellan tilkisi, Culpeo, Culpeo tilki veya Patagonya tilkisi olarak da bilinir, yeleli kurtdan sonra Güney Amerika'nın en büyük yaban köpeği türü.

And tilkisi, 60–115 cm arası gövde uzunluğuna sahip olup buna ilave yaklaşık 40 cm uzunluğunda kuyruğu vardır. Ortalama 7,5 kg gelirken büyük örneklerinde 13 kg ağırlığa ulaşabilirler. Post rengi gridir. Sırtının üzerinden genelde zayıf olarak fark edilen koyu bir şerit geçer. Türün karakteristik özelliği beyaz çene ve kırmızımsı kahve bacak kısımlarıdır.

And tilkisi, Ekvador ve Peru'dan Bolivya üzerinden Şili ve Arjantin'e kadar dağılmıştır. Yaşamak için Andlar'ın batı tarafını tercih eder ve 1000 ile 4500 m yükseklikte bulunur. Burada açık arazide yaşarken yapraklı sık ormanlarda bulunmaz. Ateş Toprakları'nda da az sayıdaki yerli memelilerden biri olarak yaşar.

And tilkisinin beslenmesi bulunduğu yaşam alanına bağlıdır. Kuzey popülasyonları tamamen etobur olup tavşan ve kemirgen ile beslenir, ender olarak kuş, kertenkele, böcek ve leş yerler. Dağılım alanları güneyde olanlar bitkisel gıda da yerler. Ateş Toprakları'nda bu oran yaklaşık %30'unu tutar.

And tilkileri, alfa çiftin yönettiği gruplar halinde yaşarlar. Sürünün yönetimi dişiye miras kalırken erkekler grubu terk etmek zorundadır. Bir batında yaklaşık beş yavru dünyaya gelir.

Çiftçiler And tilkisini koyunları için bir tehlike olarak görse de koyun sürülerine saldırı çok azdır. Buna rağmen bazı çevrelerde çokça avlanır ve yerleşim bölgelerinde neredeyse nesli tüketilmiştir. Fakat türün tamamı tehdit altında olarak kabul edilmez.

Türü tehlike altında türler kırmızı listesinde Pseudalopex culpaeus23 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kaygı, endişe, gam ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur. Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir. Anksiyeteye genellikle kas gerginliği, huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir. Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.
Anksiyete, bireylerin günlük yaşamlarını olumsuz yönde etkileyen yaygın bir ruh sağlığı sorunudur. Bu durum, kişinin gelecekle ilgili kaygı duyması, huzursuzluk hissetmesi ve belirli durumlarla başa çıkma yeteneğinin azalmasıyla kendini gösterir. Anksiyete yaşayan bireyler, genellikle stresli durumlarda aşırı düşünce ve endişe ile boğuşurlar. Bu süreç, uyku problemleri, konsantrasyon güçlüğü ve sosyal etkileşimlerde zorlanma gibi belirtilerle sonuçlanabilir. Anksiyete, uygun tedavi yöntemleriyle yönetilebilir; terapi, ilaçlar ve yaşam tarzı değişiklikleri bu alanda etkili çözümler sunar.
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker & Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.

Yaygın anksiyete bozukluğu
Anksiyete rüyası

Arjantin gri tilkisi  (Pseudalopex griseus), Arjantin dövüş tilkisi ya da  Patagonya tilkisi olarak da bilinir, köpekgiller (Canidae) familyasının bir türüdür. Güney Amerika'nın pampa düzlüklerinde, bazı çöllerinde ve alçak dağlarında ortaya çıkar. Birçok Güney Amerika köpekgilinin dahil olduğu Lycalopex cinsinin bir üyesidir.

Arjantin gri tilkisi, Şili, Arjantin ve küçük bir popülasyon olarak Peru'da bulunur. And çakalından daha alçak konumlu yerlerde rastlanır. Bariz bir şekilde ormanlık arazileri tercih eder ancak açık arazilerde de bulunur. Küçük memelilerle ve yerde bulunan kuşlarla beslenir. Hatta ara sıra kuzulara da saldırıp, parçalar. Meyveleri sever.

Arjantin gri tilkisi, genelde Ekim'de gebe kalır. Gebelik iki ay sürer. Sıklıkla iki ile dört kadar yavru dünyaya gelir.

IUCN Kırmızı listesi26 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya yaban köpeği (Cuon alpinus), Kızıl köpek olarak da bilinir, köpekgiller (Canidae) familyasından Asyada yaygın olan bir yaban köpeği türü. Köpekgiller familyasında kurt ve Afrika yaban köpeği gibi büyük sürüler oluşturup, sürü halinde ava çıkan üç türden birisidir.
Türkiye'nin kuzeydoğusunda bulunduğuna dair güvenilir kanıt yoktur.

Asya yaban köpeği, 1 metre (+45 cm kuyruk) uzunluğa, ayakta dururken 45 cm boya ve 20 kg ağırlığa varır. Kızıl-kahverengi ve kavuniçi arasında değişen renklere sahiptir. Alt kısmı beyaz, kuyruğu ise vücudundan daha koyu renk ve kuyruğunun ucu siyah olur. Diğer köpekgiller ile arasında en mühim ayrıcalığı, 42 diş yerine sadece 40 dişi olmasıdır.

Asya yaban köpeği birçok farklı iklimleri kendine memleket edinmiştir. Böylece Altay dağlarından Mançurya'a kadar, güneye doğru Hindistan ve Endonezya'ya kadar yaygındır. Türkistan ve Moğolistan'da neredeyse tamamen yok olmuştur. Son yıllarda Orta Asya'da; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Rusya'dan Asya yaban köpeğinin izlenildiği hakkında haberler görülmemiştir. Çin'de ve Tibet'te birbirlerinden kopuk ufak populasyonların bulunduğu bilinmektedir. Hindistan ve diğer güneydoğu Asya ülkelerinde de tehlike altındadır. IUCN'ye göre Asya yaban köpeğinin nesli tükenme tehlikesi altındadır ve dünyada toplam 2500 adet mevcuttur. Bu gelişmenin en mühim sebepleri, yaşamak için ihtiyacı olduğu alanların tahrip edilmesi ve kendisine ev köpeklerinden geçen hastalıklara karşı dayanıksız olmasıdır.
Kısa zaman önce Türkiye'nin kuzeydoğusunda Asya yaban köpeği görüldüğü hakkında bir haber yayılmıştır. 
Asya yaban köpeği ve kurtlar genelde birbirlerinden uzak durmaya çaba gösterirler. Bu yüzden kurtların ve Asya yaban köpeğinin yayıldığı bölgelerin arasında çok net sınırlar vardır. Kurtlardan farklı yanlarından birisi açık alanlardan ve çöllerden uzak durmaya çalışmalarıdır. Özellikle ormanlarda yaşamayı tercih ederler ve bu konuda çam ormanları ile yağmur ormanları arasında ayrım yapmazlar.
Pleistozän çağında "Cuon" cinsinin Avrupa ve hatta Kuzey Amerika'da yaygın olduğu bilinmektedir.

Asya yaban köpeklerinin grup içindeki sosyal davranışları, Kurt ve Afrika yaban köpeklerinkine benzemektedir. Sürüleri genelde 5 ila 12 hayvandan oluşur. Görülen en büyük sürü 30 hayvandan meydana gelmiştir. Bir alfa-çift denilen erkek ve dişi sürünün başıdırlar, onların dışında hiçbir sürü üyesi çiftleşip yavru yapmaz. Dişi 60 gün süren bir gebelikten sonra 6-9 yavru dünyaya getirir. Sürünün tüm üyeleri bu yavruların bakımında yardımcı olurlar.
Avlama yöntemleri, Afrika yaban köpeğinde olduğu gibidir, ama asya yaban köpekleri daha kısa bacakları ile Afrika yaban köpeği kadar hızlı koşamaz. Sürünün 3 ya da 4 üyesi birlik olup bir hayvanı yorulup yavaşlayana kadar kovalarlar. Ve koşarken birkaç köpek birden avlanan hayvanının üzerine atlayıp ısırırlar. Ama isabetli bir öldürme ısırıkları olmadığı için, dize getirdikleri av hayvanını bazen canlı canlı yemeye başlarlar.
Avladıkları çoğu hayvanlar kendilerinden çok daha büyüktür; geyik, ceylan, dağ keçisi, yaban koyunu, yaban domuzu ve hatta Gaur(?) ile aksis geyiği tercih ettikleri av hayvanlarıdır. Bunun yanında kemiriciler, leş, böcekler ve ara sıra bitkiler ile de beslenebilirler.
Asya yaban köpeğinin insanların haricinde pek düşmanı yoktur. Sürünün içinde hatta bir ayıya ya da leopara saldırıp onu yiyebilirler. Yeterince köpek bir araya gelince hatta bir kaplanı bile korkutup avını elinden alabilirler.
Asya yaban köpeği kendinden çok daha büyük hayvanları avlamasına rağmen belli sınırları vardır. Örneğin bir insana saldırmış olduklarına dair bugüne kadar hiçbir inandırıcı kanıt gösterilememiştir.

Vücut ölçüleri ve tüylerinin renkleri dikkate alınarak 11 adet alt türü kabul edilmiştir. Ama çoğu "alt türleri" belirlemek için az sayıda örnekler ele alındığı için, tüm alt türlerin geçerli olduğu kesin değildir. Tek kesin olunabilecek alt türü, diğerlerinden çok net farklılıklara sahip olan "Türkistan dağ kurdu"'dur (Cuon alpinus hesperius).

Cuon alpinus hesperius, Türkistan dağ kurdu; Güney-Sibirya, Doğu-Türkistan ve Kuzeybatı-Çin (Altay bölgesi ve Tienşan); uzun, açıksarı renkli tüyleri, beyaz renkli alt kısmı ve soluk renkli bir yanak sakalı vardır.
Cuon alpinus alpinus, Dağ kurdu; Doğu Rusya, Baykal gölü'nden Amur- ve Usuribölgesine kadar; Kahverengimsi-kızıl renkli, uzun tüylü. Ensesi gri ve ağzı koyu kırmızı.
Cuon alpinus javanicus, Yava-kızıl köpeği; Yava ve Panataya; kısa, açık kızıl tüylü.
Cuon alpinus sumatrensis; Sumatra; kısa, açık kızıl tüylü, yanaklarında koyu renkli bir sakalı vardır.
Cuon alpinus infuscus; Güney-Myanmar, Malaysiya, Tayland ve Vietnam; koyu kahverengi tüylü ve kafatasında farklı özellikler.
Cuon alpinus adjustus, Burma-kızıl köpeği; Kuzey-Myanmar ve Hindoçin; koyu kahverengi tüylü.
Cuon alpinus dukhunensis, Dekan-kızıl köpeği; Hindistan'da Ganges ırmağının güneyinde; Kırmızı tüylü, yanaklarında siyah sakallı.
Cuon alpinus primaevus; Himalaya bölgesi ve Nepal, Zikim ve Bhutan; uzun, kızıl tüylü ve C. a. dukhunensis olarak, bacaklarının arasında uzun tüylü.
Cuon alpinus laniger; Kaşmir ve Güney-Tibet; tamamen sarı kahverengi bir rengi vardır.
Cuon alpinus fumosus; Batı-Sihuan, Çin ve Moğolistan; gür, sarı kırmızı tüylü, koyu renkli sırtı ve gri renkli bir ensesi vardır.
Cuon alpinus lepturus, Kiangsi-dağ kurdu; Yangtse ırmağının güneyinde (Çin); bol ve tamamen kırmızı tüylü.

Durbin et al (2004). Cuon alpinus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 09 May 2006 tarihinde alınmıştır.
Dhole info
Wildhund info (englisch)

Atilax paludinosus, Sahra Altı Afrika'ya özgü orta büyüklükte bir kuyruksürendir. Buradaki en önemli tatlı su sulak alanlarında yaşar. 2008'den beri IUCN Kırmızı Listesi'nde asgari endişe altındaki türler kategorisinde yer almaktadır.

Atilax cins adı 1826'da Frédéric Cuvier tarafından tanımlandı.
1829'da Georges Cuvier, Herpestes paludinosus bilimsel adını kullanarak Cape Eyaleti'nin sazlıklarında bir kuyruksürene atıfta bulundu. Atilax cinsinin tek üyesidir.

Atilax paludinosus, Senegal'den Etiyopya'ya kadar Sahra altı Afrika'da ve Namibya hariç güneyden Güney Afrika'ya kadar uzanır. Durgun nehirler ve akarsular boyunca sazlık ve bataklık gibi tatlı sulak alanlarda ve aynı zamanda kıyı bölgelerindeki haliçlerde yaşar.
Gine'nin Yukarı Nijer Millî Parkı'nda, 1996'dan 1997'ye kadar yapılan araştırmalar sırasında kaydedildi. Gabon'daki Moukalaba-Doudou Millî Parkı'nda, 2012 yılında yapılan iki aylık bir araştırma sırasında sadece ormanlık alanda kaydedildi.
Etiyopya Yükseltileri'nde, Bale Dağları Millî Parkı'nda 3.950 m (12.960 ft) yükseklikte kaydedildi.

Atilax paludinosus yalnız yaşar. Mükemmel bir yüzücüdür ve ayaklarını kullanarak en fazla 15 saniyeye kadar dalış yapabilir. Karada genellikle yavaş ilerler ama aynı zamanda hızlı hareket edebilir. KwaZulu-Natal'daki telemetri ile izlenen bataklık kuyruk sürenlerin, krepüsküler bir aktivite ile gün boyunca aktif değilken, gün batımından kısa bir süre sonra gece yarısından sonraya kadar aktif oldukları anlaşıldı. Dzanga-Sangha Özel Koruma Alanı'nda telemetri ile izlenen bir erkek bataklık kuyruksüreninin, en çok sabahın erken saatleri ile akşamın geç saatlerinde aktif olduğu gözlendi.

Dişiler, 69 ila 80 günlük bir gebelikten sonra, tamamen kürklü iki ila üç yavru doğurur. Gözleri 9. ve 14. günler arasında açılır, göz bebekleri önce mavimsi olur ve üç haftalıkken kahverengiye döner. Kulak kanalları 17. ile 28. günler arasında açılır. Dişiler yavrularını en erken 30. günde sütten kesmeye başlar ve iki aylıkken yavrular tamamen sütten kesilir.

2006 yılında, Cross-Sanaga-Bioko kıyı ormanlarının Kamerun kısmında yılda yaklaşık 950 bataklık kuyruksüreninin avlandığı tahmin edilmektedir.

Picture of a Marsh mongoose 17 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Atilax paludinosus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Atilax paludinosus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Avustralya sığır çobanı köpeği, 19. yy.da Avustralya'nın coğrafî koşullarına uygun olarak üretilmiş bir çoban köpeği ırkı. Sığırların topuklarını ısırarak sürüleri güttüğü için topukçu olarak da bilinir. Bu özellik atalarından olan dingodan miras kalmıştır. 1910 yılında doğmuş ve 29 yıl 5 ay yaşamış olan bir Avustralya sığır çobanı köpeği; bilinen, kayıtlı en uzun yaşamış köpektir.
Sağlam yapılı, orta cüssede, dik kulaklı bir köpektir. Irk standardı 43–51 cm ve 16–20 kg'dır. Kısa, sık, çift kürklüdür. Genellikle çilli kızıl renkte, kafasında kızıl yamalı veya lekeli mavimsi gri renkte; kafası gri, siyah ya da toprak rengi lekelidir. Gri köpeklerde paça, göğüs, boyun ve yüü de toprak rengi olabilir. Enikler yüzü beyaz yamalı doğar ve büyüdükçe normal renklerine kavuşurlar.
AKC'nin çoban köpeği kategorisine 1980'de alınmıştır. Dayanıklı, çalışkan ve iyi bir bekçi köpeği olmasının yanı sıra sadık bir refakatçidir ve çocuklarla da iyi anlaşır. Çeviklik gerektiren yetenek yarışmalarında çok başarılı bir ırktır.

Ayılar veya Ayıgiller, Ursidae familyasının etçil memelileridir. Ayılar Köpeğimsiler veya köpek benzeri etoburlar olarak sınıflandırılır. Her ne kadar sadece sekiz ayı türü mevcut olsa da, Kuzey yarımkürede ve kısmen Güney yarımkürede çok çeşitli habitatlarda görülürler. Ayılar, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarında yaşarlar. Modern ayıların ortak özellikleri arasında, tıknaz bacaklı büyük gövdeleri, uzun burunları, küçük yuvarlak kulakları, tüylü saçları ve kısa kuyrukları bulunur.
Kutup ayısı çoğunlukla etobur olmakla birlikte, dev panda neredeyse tamamen bambudan beslenir. Kalan altı tür, çeşitli diyetlerle her yerde hepçildir. Flört bireyleri hariç, ayılar tipik olarak yalnız hayvanlardır. Gündüzcül ya da gececil olabilirler ve gelişmiş bir koku alma duyusuna sahiptirler. Ağır yapılı ve garip yürüyüşlerine rağmen, oldukça usta koşucu, dağcı ve yüzücülerdir. Ayılar, mağara ve kütük gibi barınakları, inleri olarak kullanırlar; türlerin çoğu, kış aylarında 100 gün kadar bir sürede kış uykusunda kalırlar.
Ayılar, etleri ve kürkleri için tarihöncesi zamanlardan beri insanlar tarafından avlanırlar; ayı kızdırma ve dans ettirme gibi diğer eğlence biçimleri için de kullanılmışlardır. Güçlü fiziksel varlığıyla, çeşitli insan toplumlarının sanat, mitoloji ve diğer kültürel yönlerinde önemli bir rol oynarlar. Modern zamanlarda ayılar, yaşam alanlarına tecavüz ve Asya safra ayısı pazarı da dahil olmak üzere, yasa dışı ticaret yoluyla baskı altına girmiştir. IUCN, altı ayı türünü savunmasız veya nesli tükenme tehlikesi altında olarak listelemiştir ve boz ayı gibi, asgari endişe verici türlerin bile bazı ülkelerde yok olma riski altında olduğunu gösterir. En çok tehdit altında olan bu nüfusun, kaçak avlanması ve uluslararası ticareti yasaktır, ancak hala devam etmektedir.

Ursidae familyası, Köpeğimsiler (Caniformia) alt grubundaki dokuz aileden ya da Etçiller (Carnivora) takımının "doglike" etoburlar grubundan biridir. Ayıların en yakın yaşayan akrabaları, yüzgeçayaklılar, köpekgiller ve sansargillerdir. Modern ayılar, üç alt familyada sekiz tür içerir: Ailuropodinae (monotipik dev panda), Tremarctinae (monotipik gözlüklü ayı) ve Ursinae (otoriteye bağlı olarak bir ila üç cinse bölünmüş altı tür içerir). Nükleer kromozom analizi, altı ursin ayının karyotipinin neredeyse aynı olduğunu, her birinin 74 kromozoma sahip olduğunu gösterirken, dev pandanın 42 ve gözlüklü ayının ise 52 kromozoma sahip olduğunu göstermektedir. Bu daha küçük sayılar, bazı kromozomların kaynaştırılmasıyla açıklanabilir ve bunlar üzerindeki bant örüntüleri, ursin türlerininkilerle eşleşir, ancak rakungillerinkinden farklıdır, bu iki türün, daha önce bazı yetkililer tarafından yerleştirildiği Rakungiller yerine Ursidae'ye dahil edilmesini destekler. Mevcut cinsler

Ailuropoda
Ailurus
Helarctos
Melursus
Ursus
Tremarctos

Ayılar genellikle iri yapılı kısa bacaklı hayvanlardır. Ağırlıkları Malaya ayısında yaklaşık 27–46 kg'dan başlayarak Alaska iri boz ayısında 780 kg'a kadar ulaşır. Erkek ayılar daima dişilerden daha iri olurlar. Bu iri gövdelerine karşın çoğu iyi bir tırmanıcı ve usta bir yüzücüdür. İnsanlar gibi topukları da yere değmek üzere bütün ayak tabanını basarak yürüyebilirler. Her ayağında beş parmak, parmaklarının ucunda da içeri çekilmeyen tırnakları vardır. Tembel ayı gibi bazı türlerde pençeleri kazmaya çok elverişlidir. Kuyrukları çok kısadır. Kılları uzun ve çoğu türlerde kahverengi ya da siyah olmak üzere tek renklidir. Sadece büyük pandanın beyazlı siyahlı bir rengi ve kutup ayısının beyaz renkli kılları vardır. Bazı türlerin göğüslerinde ya da yüzlerinde farklı şekiller vardır. Ayılar genel olarak hem et hem de otla beslenen hepçil hayvanlardır. Bu hayvanların beslenmesinde et, balık ve meyve önemli yer tutar. Ama familya üyelerinin beslenme tercihleri türden türe değişiklik gösterebilir. Örneğin tümüyle etobur olan kutup ayısı en çok fokları yeğlerken büyük ölçüde otçul olan gözlüklü ayı bitkilerle beslenmeyi seçer. Bu arada hemen hepsi baldan hoşlanır.
Ayılar çok vahşi ve yırtıcı hayvanlardır.

Genellikle kuytu orman köşelerindeki ağaç oyuklarında ya da büyük kayaların arasında oluşan çukurlarda, mağaralarda, inlerde, yaşarlar. Kış gelmeden önce bol bol beslenerek semiren ayılar kışın büyük bir bölümünü inlerinde, düzensiz biçimde uyuyarak geçirirler. Ama bu uzun uyuklama gerçek bir kış uykusu sayılmaz.
İnsanlar tarafından, postu eti ve yağı için olduğu kadar anı değeri için de avlanan ayılar doğada yabani olarak 15-30 yıl kadar, yakalanıp insanlarca bakıldıklarında ise çok daha uzun yaşarlar.

Bu familyanın günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarmış 8 türü kalmıştır:

Boz ayı (Ursus arctos)
Amerika siyah ayısı (Ursus americanus)
Asya siyah ayısı (Ursus thibetanus)
Kutup ayısı (Ursus maritimus)
Malaya ayısı (Helarctos malayanus)
Tembel ayı (Melursus ursinus)
Büyük panda (Ailuropoda melanoleuca)
Gözlüklü ayı (Tremarctos ornatus)

Encyclopaedia Britannica 9 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nın Bear (Ayı) başlığından Türkçeye çevrilmiştir.

Bal porsuğu (Mellivora capensis), Afrika, Güneybatı Asya ve Hint altkıtasına yayılmış bir memeli türüdür. Geniş yaşam alanı ve çeşitli habitatlarda görülmesi nedeniyle, IUCN Kırmızı Listesi'nde Asgari endişe altındaki tür olarak kaydedilmiştir.
Sansargiller familyasının Mellivorinae altfamilyasındaki Mellivora cinsinin tek türüdür. İsmine rağmen, bal porsuğu diğer porsuk türlerin benzemez; porsukların aksine, gelinciklerle daha çok ortak özelliğe sahiptir. Bal porsuğu etçil bir türdür. Kalın derisi, gücü ve savunma yetenekleri sayesinde çok az doğal düşmanı vardır. Bal porsuğu, Guinness Dünya Rekorlarının 2002 basımında dünyanın en korkusuz hayvanı olarak geçmektedir. Alet kullanabilen türlerden biridir.

Bal porsuğunun eski bilimsel adı olan Viverra capensis, Ümit Burnu'nun yakınlarında bulunmuş bir bal porsuğunun derisini tanımlayan Johann Christian Daniel von Schreber tarafından 1777'de kullanılan ikili adlandırma idi.
Mellivorae, 1780'de Gottlieb Conrad Christian Storr tarafından cinsin adı olarak önerildi.
Mellivorina ise, 1865 yılında John Edward Gray tarafından oymak adı olarak önerildi.
Bal porsuğu, Mellivora cinsinin monotipik türüdür. 1860'larda, porsuk altfamilyasına (Melinae) dahil edilmesine rağmen, günümüzde bal porsuklarının Melinae cinsi ile çok az benzerlik taşıdığı konusunda fikir birliği vardır. Bal porsuğu, sansar altfamilyası Guloninae ile daha yakından ilişkilidir, ancak kendi altfamilyası olan Mellivorinae'ye dahil edilmiştir. Mellivorinae ve Guloninae arasındaki farklar, türlerin dentisyon formülleri arasındaki farklılıkları içerir. Bal porsuğu, büyük ve alışılmamış bir Gulonina cinsi olan kutup porsuğu ile aynı altfamilyada olmasa bile, büyük boyutlu gelincik ve kokarca ile benzer türler olarak kabul edilebilir.

Tür, ilk olarak Asya'da, Orta Pliyosen Çağda ortaya çıkmıştır. Türün en yakın akrabası soyu tükenmiş Eomellivora cinsidir. Üst Miyosen dönemde yaşamış olan bu cins, Plioyosen Çağında hem Eski hem de Yeni Dünya'da çeşitli türlere evrilmiştir.

19. ve 20. yüzyıllarda bal porsuğunun 16 zoolojik örneği tanımlanmış ve alttür olarak önerilmiştir.
12 alttür geçerli takson olarak kabul edilmiştir. Farklı alt türlerin belirlenmesinde dikkate alınan noktalar arasında boyut ve arkadaki beyazlık veya grilik derecesi bulunmaktadır.

Bal porsuğu oldukça uzun, belirgin şekilde kalın ve sırt boyunca geniş bir gövdeye sahiptir. Oldukça gevşek olan cildi serbestçe dönmesine ve bükülmesine izin vermektedir. Diğer bal porsuklarıyla savaşmak için adapte olmuş boynundaki cildi 6 cm kalınlığındadır. Ağzı ve burnu kısa olan bal porsuğunun kafası küçük ve kalkıktır. Savaşırken alınacak hasarı azaltmak için gelişmiş bir başka adaptasyon ise küçük gözler ve hafif çıkık kulaklardır.
Bal porsuğu, her ayağında beş ayak parmağı olan kısa ve sağlam bacaklara sahiptir. Ayakları, arka ayaklarda kısa, ön ayaklarda oldukça uzun olan çok güçlü pençelerle donatılmıştır. Bal porsuğu kısmen kalın dalgalı ayak tabanına basarak yürüyen bir hayvandır. Ayak tabanından bileğe kadar kıl yoktur. Kısa kuyruğu uzun kıllarla kaplıdır.
Bal porsuğu Afrika'daki en büyük karasal porsuktur. Yetişkinlerin omuz yüksekliği 23–28 cm, vücut uzunluğu 55–77 cm ve kuyruk uzunluğu 12-30 santimetre arasındadır. Dişiler erkeklerden küçüktür. Afrika'da, erkekler 9 ila 16 kilo arasında, dişiler ise 5 ila 10 kg arasında değişiklik göstermektedir. Farklı çalışmalarda yetişkin bal porsuklarının ortalama ağırlığı 6.4 ila 12 kg arasında  ölçülmüştür. Bal porsuklarının medyan ağırlığı ise 9 kilogramdır. Bu özellikleri bal porsuğunu Avrupa porsuğu ve domuz porsuğundan sonra bilinen en büyük üçüncü porsuk türü yapmaktadır. Ayrıca kutup porsuğundan sonraki en büyük dördüncü karasal porsuktur. Bununla birlikte, Irak'da bulunan üç vahşi dişinin ortalama ağırlığı 18 kilogramdı. Bu ağırlık, en büyük erkek kutup porsuklarının ağırlıyla veya sonbaharın sonlarındaki ortalama bir erkek Avrupa porsuğunun ağırlığıyla aynıdır. Bu da bal porsuğunun uygun koşullarda tipik boyutundan çok daha büyük boyutlara ulaşabileceğini göstermektedir.  Bununla beraber Hindistan'da bulunan bir dişi ve iki erkeğin kiloları 6.4 kilogram, bölge ortalaması ise 8.4 kilogramdır. Kafatası uzunluğu erkeklerde 13.9-14.5 cm, dişilerde 13 cm'dir.
Bal porsuklarının iki çift meme bezi vardır. Bal porsuğu, porsuklar arasında görülmeyen, tersine çevrilebilir bir anal keseye sahiptir. Bu özellik sırtlan ve Kuyruksürengillerde de görülür. "Boğucu" bir kokusu olan anal kese, bal porsuğu arı kovanlarına saldırırken arıları sakinleştiriyor olabilir.
Avrupa porsuğunun kafatası ile çok az benzerliğe sahip olan kafatası, alaca sansarın kafatasının daha büyük versiyonuna benzemektedir. Kafatasının yapısı çok sağlamdır ve yetişkinlerde bağımsız bir kemik yapısı bulunmamaktadır. Kafatasının beyni içine alan kısmı köpeklerinkinden daha geniştir.

Dişler genellikle düzensiz gelişim belirtileri gösterir, bazı dişler son derece küçüktür, olağandışı açılara sahiptir veya tamamen yoktur. ' Signata alt türündeki bal porsuğunun çenesinin sol tarafında ikinci bir alt azı dişi vardır, ancak sağda değildir. Ağırlıklı olarak yumuşak yiyeceklerle beslenmesine rağmen, bal porsuğunun yanak dişleri genellikle aşınmış olur. Köpek dişi bir etçil için son derece kısadır. Dil, sert gıdaları işlemede yardımcı olan keskin, geriye dönük papillalara sahiptir.
Kış kürkü uzundur (sırt altında 4-5 cm uzunluğunda) ve seyrek, kalın ve sert kıllardan oluşmaktadır. Kıllar, karın, kasık ve yanlarda daha seyrektir. Yazın kürk daha kısadır (sırtta sadece 1.5 cm uzunluğunda) ve daha seyrektir, karın bölgesinin yarısı kılsızdır. Başın ve alt gövdenin kenarları sadece siyahtır. Büyük bir beyaz şerit, başın üstünden kuyruğun tabanına kadar üst gövdeyi kaplar.Cottoni tamamen siyah olan tek alttürdür.

Bal porsuğu çoğunlukla yalnız yaşar, ancak Afrika'da, Mayıs ayında (üreme mevsiminde) çiftler halinde avlandıkları da görülmüştür. Ayrıca avlanmak için yerdomuzu, yaban domuzu ve termitlerin eski yuvalarını kullanırlar.
10 dakika içinde sert zemine tünel kazabilen yetenekli avcılardır. Bu yuvalar genellikle sadece tek bir girişe sahiptir. Herhangi bir yatakla kaplanmamış yuvalama odasına sahip olan yuvalar, sadece 1–3 m uzunluğundadır.
Bal porsuğu, gücü, gaddarlığı ve sertliği ile ünlüdür. Kaçması imkânsız olduğunda neredeyse tüm türlere vahşice ve korkusuzca saldırdığı bilinmektedir. Raporlandığına göre aslan ve sırtlan gibi kendinden çok daha büyük yırtıcıları püskürtmüştür. Arı sokmaları, kirpi okları ve hayvan ısırıkları ciltlerine nadiren nüfuz eder. At, sığır veya Afrika mandası bal porsuğunun yuvasına girerse, saldırıya uğrayacaktır. Kalahari Gemsbok Milli Parkı'nda, bal porsuğu aslan ve Afrika kaya pitonu tarafından öldürülmüştür. Bal porsuğu Afrika parsının potansiyel avıdır. Nil timsahları ve benekli sırtlanlar da zaman zaman bal porsuklarını avlarlar.

Bal porsuğu, sansargiller familyasında kutup porsuğunun ardından en çeşitli diyete sahiptir. Yiyeceklerinin büyük bir bölümüne oyuk kazarak erişir.
Bal yemeyi tercih eden bal porsuğu arı kovanlarını arar. Ayrıca böcek türleri, kurbağa, kaplumbağa, su kaplumbağası, kertenkele, kemirgen, yılan, kuş ve yumurta ile beslenir. Hayvansal gıdaların dışında çilek, bitki kökü ve soğan da yer. Sebze ararken ağaçları soyar veya taşları yukarı kaldırır. Bazen aslan yavrularını öldürmek için kovalarlar. Bal porsuğu avını ön ayaklarıyla tutar. Avın derisi, kürkü, kılları, eti ve kemikleri de dahil olmak üzere tüm parçalarını yutar. Başlıca küçük omurgalıları yiyen bal porsuğu, birçok omurgalı çeşidini yer. Kgalagadi Sınır Ötesi Parkı'nda gözlemlenen bal porsukları, başlıca kum kertenkelelerini (avlarının %47.9'u), fareleri (avlarının %39.7'si) kum farelerini ve gekoları avlamıştır. Ayrıca kobra ve Afrika kaya pitonu  gibi 100 gramdan daha ağır türleri avladıkları da görülmüştür.
Kalahari'deki bal porsuklarının yerli koyun ve keçilere saldırdığı, kara mambaları da öldürüp yediği gözlemlenmiştir. Bir bal porsuğunun Nama Karoo'daki çadır kaplumbağalarının kabuklarını parçaladığından şüphelenilmektedir. Hindistan'da bal porsuklarının insan cesetlerini kazdığı söylenmektedir.
Popüler inancın aksine, bal-bulucuların bal porsuğuna rehberlik ettiğine dair bir kanıt yoktur.

Bal porsuğunun üreme alışkanlıkları hakkında çok az şey bilinmektedir. Gebelik döneminin 6 ay sürdüğü ve genellikle 2 kör yavrunun doğduğu düşünülmektedir. Yavrular ağlamaklı iniltiler çıkarır. Esaret altında yaklaşık 24 yıldır yaşadıkları bilinen bal porsuklarının doğal hayatta ne kadar yaşadıkları bilinmemektedir. Bal porsuğunun sesi "khrya-ya-ya-ya" şeklindedir. Çiftleşirken erkekler yüksek homurdanma sesleri çıkarır. Köpeklerle karşı karşıya geldiklerinde ise ayı yavrusu gibi çığlık atarlar.

Bal porsuğu Afrika'da Sahra Altı Afrika'nın birçok yerinde, Güney Afrika'nın Batı Kap bölgesinden Güney Fas ve Güneybatı Cezayir'e kadarki alanda yaşamaktadır. Afrika'nın dışında Arap Yarımadası'nda, İran'da, Batı Asya ile Türkmenistan arasındaki bölgede ve Hint altkıtasında yaşamaktadır. Ayrıca Fas'taki 2.600 m rakımlı Atlas Dağları ve Etiyopya'daki 4.000 m rakımlı Bale Dağlarında yaşabilmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında, Benin'deki Pendjari Ulusal Parkı'nda bal porsuğunun görüntüsü fotokapana yakalanmıştır.

Ewer, RF (1973). The Carnivores. Cornell University Press. ISBN 978-0-8014-8493-3. 
Heptner, V. G.; Sludskii, A. A. (2002). Mammals of the Soviet Union. Vol. II, part 1b, Carnivores (Mustelidae). Washington, D.C.: Smithsonian Institution Libraries and National Science Foundation. ISBN 978-90-04-08876-4. 
Kingdon, Jonathan (1989). East African mammals, Volume 3 : an atlas of evolution in Africa. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-43721-7. 
Pocock, R. I. (1941). Fauna of British India: Mammals Volume 2. Londra: Taylor and Francis. 
Rosevear, Donovan Reginald (1974). The Carnivores of West Africa. Londra: British Museum (Natural History). ISBN 978-0-565-00723-2. 

Vanderhaar, Jane M.; Hwang, Yeen Ten (30 Temmuz 2003). "Mellivora capen

Balıkçı kedi (Prionailurus viverrinus), kedigiller (Felidae) familyasından Güney Asya'da yaşayan bir yaban kedisi. Yakın akrabası olan bengal kedisine çok benzese de ondan belirgin bir şekilde daha büyüktür.

Gövde uzunluğu 80 cm olup buna ilaveten 30 cm uzunluğunda kuyruğu vardır. Kürkü yeşilimsi gri renktedir ve siyah beneklerle kaplıdır. Ayrıca başında da siyah şeritler vardır. Balıkçı kedi, pençe tırnaklarını tam olarak içeri çekemeyen az sayıdaki kedi cinslerinden biridir. Pençeleri, perdeli donanıma sahiptir.

Balıkçı kedi Güneydoğu Asya'nın tropik ve subtropik bölgelerine yayılmıştır. Hindistan'ın doğu ve güneyinde, karasal Güneydoğu Asya'da, Sri Lanka, Sumatran ve Java'daki 1 milyon kilometrekareden fazla olan dağılım alanlarının tamamında rastlanabilir. Genelde ormanlarda bulunurlar ve sürekli olarak sulak alanlarda görülürler. Bataklıkları, gölleri ve yavaş akan nehirleri tercih ederler; kuvvetli akışı olan nehir ve dereleri tercih etmezler.

Çoğu kedinin aksine balıkçı kedi iyi yüzücüdür. Avlanırken kıyıda dikilip isabetli pençe darbeleriyle balıkları sudan çıkarmakla kalmaz, ayrıca sıklıkla sığ sularda bata çıka yürüyerek yengeç ve diğer su hayvanlarını ararlar. Yüzerek ve dalarak balıkları avlarken, kurbağa, yengeç ve su salyangozlarını da yerler. Zaman zaman karada da avlanarak, fareleri, kuşları, böcekleri yakalarlar. İstisnai olarak  kuzu büyüklüğündeki memeli büyük hayvanlar da avları arasındadır.

https://web.archive.org/web/20061016154517/http://big-cats.de/fischkatze.htm (Almanca)

Basenji, Orta Afrika kökenli, meraklı, zeki, özgürlüğüne çok düşkün ve sevecen köpek ırkı.
Her zaman oyuna hazırdır ve oynarken yorulmak bilmez. Sıkıntıya gelmez ve eğer sıkılırsa eşyalara zarar verir. Çiğnemekten çok hoşlanır. Çok temizdir, kendini de bir kedi gibi yalayarak temizler. Aslında başka özellikleriyle de kediye benzer. Ağaca tırmanır, kuşlara sezdirmeden yavaşça yaklaşır. Yağışlı havaları hiç sevmez. Başka hayvanlarla ve çocuklarla pek geçinemez. Ayrıca havlayamayan ender köpek türlerindendir.

Basenji köpeklerinin yüksekliği erkeklerde ortalama 41–43 cm dişilerde ise  ortalama 38–41 cm  arasındadır, ağırlıkları ise erkeklerde ortalama 10–12 kg dişilerde ise ortalama 9–11 kg  arasında değişmektedir. Bu ırk normal şartlarda 12-15 yıl arasında bir ömür yaşayabilir fakat doğru şekilde bakımı yapıldığında ve sağlığı ihmal edilmediğinde daha uzun süre sahipleri ile zaman geçirebilir.

Köpek ırkları listesi

Bayağı gelincik (Mustela nivalis), sansargiller (Mustelidae) familyasından küçük bir etçil türü. Etçiller takımının en küçük üyesidir. Kakım (Mustela erminea) ile birlikte Avrupa'nın en yaygın gelinciğidir.

Bayağı gelincik tüm etçiller takımının en küçük üyesidir. Çok geniş bir coğrafyada yaygın olduğu için, ölçülerinde yöresel farklar olabilir: Uzunluğu 11–26 cm (+2–8 cm kuyruk) ve ağırlığı 25-250 gram arası değişir. Kuzey Amerika'nın bayağı gelincikleri, Avrasya'dakilerden genelde daha küçük olurlar. Bu yüzden Amerika'da onlara Least Weasel (en küçük gelincik) derler. Dişiler erkeklerden daha küçük ve daha hafif olurlar.
Mevsime göre renkleri değişebilir. Yaz mevsiminde üst kısımları kahverengi ve karınları beyaz olur, ama kışın tamamen beyaz olurlar. Bu noktada kakım ile arasındaki farkı, kuyruğunun ucunda beyaz olmasıdır. Kakımın kış postunda kuyruğunun ucu siyah kalır. Türkçe adı, bembeyaz olan kış postundan kaynaklanmaktadır.

Bayağı gelincik neredeyse tüm Avrasya'da, Kuzey Afrika'da ve Kuzey Amerika'da yaygındır. Ancak İrlanda, İzlanda ve Atlantik okyanusunun adalarında bulunmaz. Yeni Zelanda'ya insanlar tarafından götürülmüştür.
Çok farklı yaşam alanlarında rastlanabilinir. Orman kenarları, üzüm tarlaları, kırlar ve otluk alanlar. Özellikle tarım yapılan bölgelerde yaz aylarında çok sayıda görülebilirler. Avlanırken veya dolaşırken düz çizgileri takip etmeyi sever; tarla kenarları, düz hizada kesilmiş çalılıkları, sulama kanallarını, bir çizgi halinde kesilmiş yerde yatan ot yığınlarını vs. takip ederek gezer. Derin ormanlarda, çöllerde ve dağlık bölgelerin 3000 metreden yükseklerinde pek görülmezler.

Bayağı gelincikler hem gece hem gündüz aktif olabilirler. Çoğu gündüz ve erken akşam saatlerinde faal olur. Saklanmak ya da barınmak için derin çalılıkları, kayalık aralıklarını, ağaç kovuklarını, taş yığınlarını ya da diğer hayvanların kazdıkları barınakları kullanırlar. Yuva kurmak için çoğunlukla farelerin terk ettikleri tünelleri kullanırlar ve bunların içini kuş tüyleri ile doldurup daha konforlu bir hale getirirler.

Bayağı gelincik en fazla küçük memeliler, özellikle kemiriciler ile beslenir. Vücut yapıları fare tünellerine girmek için çok elverişlidir. Bu kısıtlı besin seçeneğinden dolayı, bir bölgede yaşayabilmek için belli bir fare popülasyonuna ihtiyacı vardır. Ancak mevsimine göre kuşlar, kuş yumurtaları, yavru tavşanlar, yeni doğmuş kediler veya kertenkeleler ile de beslenebilirler.

Çiftleşme zamanının dışında yalnız yaşadıkları tahmin edilir. Bereketli bir bölgeye yerleştiklerinde bir daha uzaklaşmaz ve oranın yerlisi olurlar. Avlandıkları bölgeye sahip çıkarlar ve bu bölgenin sınırlarını anal bezelerinde ürettikleri bir kokulu sıvı ile işaretlerler. Çiftleşme zamanında erkekler dişi arayışına çıkar ve bir süre göçebe olarak yaşar. Diğer erkeklerden uzak durmaya çalışırlar, ama karşılaştıklarında çok sert ve çetin dövüşler meydana gelebilir.
Bütün sene boyunca çiftleşebilirler, ama üreme faaliyetlerin yoğunlaştığı zaman ilkbahardır. Bereketli zamanlarda bir senede iki kez yavru yapabilir. 34-37 gün süren bir gebelikten sonra 3-10 (genelde 5) yavru dünyaya getirirler. Yavrular çoğunlukla ilk seneyi atlatamaz ve ölür. Ömürleri ortalama 3-5 seneye varır.
En büyük düşmanları yırtıcı kuşlar, kızıl tilki ve bazen kakımdır.

Bayağı gelincik haşarat olarak görülen hayvanlar ile beslendiği için, çiftçiler tarafından sevilir. Bu özelliğinden dolayı, insanlar tarafından doğal yayılımının dışında bulunan bölgelere de götürülmüştür. Bazı bölgelerde, yerel olarak tehlike altında olabilir ama dünya genelinde nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya değildir.

Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, 1999 ISBN 0-8018-5789-9
Khalaf-von Jaffa, Norman Ali Bassam Ali Taher (2006). The Common Weasel (Mustela nivalis, Linnaeus 1766) in Palestine and the East Mediterranean Region. Gazelle: The Palestinian Biological Bulletin. Number 57, September 2006. pp. 1–7. (in engl.)
Bettina Schmitt: Das Mauswiesel in der Kulturlandschaft; Abundanz, Reviersysteme und Habitatnutzung. Laurenti-Verlag, Juni 2006, 103 S., mit  zahlr. Abb. und Tab., ISBN 978-3-933066-30-5

Mustelid Specialist Group (1996). Mustela nivalis. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12 Mayıs 2006 tarihinde alınmıştır.
Arbeitskreis Wildbiologie13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - mit Bild

Bayağı su samuru (Lutra lutra), sansargiller familyasından, nehir ve göl kıyılarında yaşayan etçil bir memeli. Su kenarlarında kazdığı çukurlarda yaşar. Yuvası karada olmakla beraber girişi su altındandır. İçini kuru yaprak ve yosunlarla döşer. Ayrıca havalandırma deliği de bırakır.
Uzun silindirik gövdeli, yassı kafalı, uzun bıyıklı, küçük kulaklıdır. Ayakları kısa, beş parmaklı ve kısmen perdelidir. Çoğunun rengi koyu kahverengidir. Su geçirmeyen sık tüylü postları kürkçülükte kıymetlidir. Suda ustalıkla yüzer. Balık, kurbağa avlar. Kuş, yumurta ve fare de yer. Özel eğitilmiş köpeklerle avlanılır. Suya dalarken burun ve kulak deliklerini kapatır. Yassı kuyruğunu dümen olarak kullanır. Kuyrukla beraber 1,5 metre boy ve 15 kg ağırlıkta olanları vardır. Kuyruk altı bezlerinde yağlı ve kokulu bir madde ifraz eder.
Su samurlarının çok çeşitleri varsa da aralarındaki fark çok azdır. Bazı ülkelerde balıkçılar tarafından ehlileştirilerek balık avında kullanılır. Çoğunlukla yalnız dolaşır ve gece avlanır. Oynamayı ve suda sırtüstü yüzmeyi çok sever.
Amerika'nın kuzey okyanus kıyılarında yaşayan deniz samurunun (Lutax lutris) derisi gayet makbul ve kıymetlidir. Çok avlanıldığından nesli tükenme tehlikesi geçirmektedir. Kanunlarla korunmaya çalışılmaktadır. Gerçek bir su hayvanıdır. Suda yavrular, suda uyur ve suda beslenir. Karaya seyrek çıkar. Uzunluğu 120 ve kuyruğu 30 cm'dir. Ağırlığı 40 kg'ı bulur. Kıymetli kürkü koyu boz renktedir. Çoğunlukla denizkestanesi, midye, istiridye, mürekkepbalığı ve salyangozlarla beslenir. Rahatça 30 metre derine dalar. Suyun yüzüne çıkınca sırtüstü yatarak avını midesinin üstüne koyar. Göğsüne yerleştirdiği yassı bir taşa vurarak kabuklarını kırar. Araç kullanabilen nadir hayvanlardandır.
Her yıl tek bir yavru yavrular. Sırtüstü yüzerken yavrusunu emzirir. Avlanacağı zaman yavruyu yosunlar arasında gizler. Günümüzde nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Sansargiller (Mustelidae).

Avrasya ve Kuzey Afrika'da ağaçlı su kenarlarında. Amerika'ya mahsus türler de vardır.

Boyu 80, kuyruğu 45 cm'dir. Postu genellikle siyah, beyaz ve koyu kahverengidir. Parmak araları perdelidir. İyi yüzer. Ömrü: 12 yıl kadardır.

Avrupa su samuru, Kanada su samuru, Brezilya su samuru, Hint su samuru, tırnaksı su samuru, küçük tırnaklı su samuru, deniz samuru

Bayağı vaşak (Lynx lynx), kedigiller (Felidae) familyasından Avrasya'da yaygın olan bir vaşak türüdür. Orta büyüklükteki yabani kedi cinsi Lynx'in günümüze ulaşan dört türünden biridir. Kuzey, Orta ve Doğu Avrupa'dan Orta Asya ve Sibirya'ya, Tibet Platosu ve Himalayalar'a kadar geniş bir alana yayılmıştır. Ilıman ve boreal ormanlarda 5.500 m yüksekliğe kadar yaşar. Geniş dağılımına rağmen, habitat kaybı ve parçalanması, kaçak avlanma ve avının tükenmesi nedeniyle tehdit altındadır.
Bayağı vaşağın yaşadığı coğrafya itibarıyla vücut özellikleri de farklılık gösterebilir. Bayağı vaşaklar arasında Türkiye ve Kafkas dağlarında yaşayan alt türler ve Sibirya'da yaşayan alt türler diğer bayağı vaşaklara göre daha büyüktürler. Bu vaşakların dişileri 24 kg ila 36 kg arasında erkekleri de 32 kg ila 45 kg arasındadır. Vücut uzunlukları ise kuyrukları hariç 140 cm kadardır. Buna 25 cm ila 35 cm arasında kuyruk da eklenince ortalama 170 cm kadar olmaktadır.

Vaşak yaklaşık 200 yıl öncesine kadar batıdan doğuya İspanya'dan Pasifik Okyanusu'na ve kuzeyden güneye Sibirya'dan kuzey İran 'a ve Filistin'e kadar uzanan büyük bir bölgede yaşamaktaydı. 19. asır da Avrupa'nın vaşakları yok olmaya başlamışlardır. Mesela Almanya'da en son vaşak 1846'da vurulmuştur. 1960 yılına kadar Batı Avrupa'da vaşak tamamen yok edilmiştir. Kuzey ve Doğu Avrupa'da ve Asya'da sayılarını muhafaza edebilmiştir.
Günümüzde Batı Avrupa'da birçok "doğal ortamına gönderme projeleri" uygulanmakta dolayısıyla vaşak nüfusu Batı Avrupa'da bazı ufak bölgelerde artmaya başlamıştır.
Vaşak bir orman hayvanıdır, ağaçsız açık alanlardan ve yerleşim yerlerinden mümkün oldukça uzak durur, kayalık ve dağlık bölgeleri tercih eder.
Bayağı vaşaklar Türkiye'de  Tunceli, Antalya, Ardahan, Bolu, Çankırı, Kars, Kastamonu, Erzurum, Sivas, Artvin ve Rize'de bulunur.

Bayağı vaşak alt türlerinin sayısı ve bunların yayılımları hakkında çok farklı fikirler vardır.

Lynx lynx lynx: Örnek türü. İsveç'in güneyinden Balkan yarımadasına kadar yaygındır.
L. l. spelea: Soyu tükenmiş bir alt tür. Batı Avrupa'da yaygındır.
L. l. melina: Finlandiya ve İsveç'in kuzeyinden batı Sibirya'ya kadar yaygın olan bir alt tür.
L. l. wrangeli ("Sibirya vaşağı"): Doğu Sibirya'dan kuzey Çin'e kadar yaygındır.
L. l. dinniki: Türkiye, Kafkas Dağları, Kuzey İran, Kuzey Irak
L. l. isabellinus: Açık gri renkli bir alt tür; Orta Asya, Tibet, Nepal, KuzeyHindistan, Kuzey Pakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kuzeybatı Çin
L. l. wardi: Altay Dağları
L. l. kozlovi: Sayan Dağları
L. l. stroganovi ("Amur vaşağı"): Rusya'nın doğusunda bulunan Amur bölgesinin alt kısmında Kuzey Çin'de, Mançurya ve Kore.
Modern bilimde bayağı vaşak ayrı bir tür olarak kabul edilir ama bu hep böyle değildi. Eskiden bayağı vaşak, Kanada vaşağı ve Pardel vaşağı ile birlikte aynı tür olarak "Kuzey vaşağı" diye adlandırılırdı.

Bayağı vaşak yalnız yaşar ve geceleri ortaya çıkar. Av hayvanı olarak küçük ve orta boylu toynaklıları tercih ederler, bunların dışında yaşam çevrelerinde buldukları tüm küçük memelileri ve kuşları da avlarlar. Vaşak, pusu kurarak avlanır; avını sessizce takip eder ve sürpriz unsurundan yararlanır. Avını asfiksi (nefessiz bırakma) yoluyla öldürür. Vaşaklar avlarının leşlerini yaprakların ve dalların altına saklarlar ve yaklaşık 5 gün boyunca sakladıkları yere dönüp onun etinden beslenirler (insanlara saldırdıkları görülmemiştir).
Çiftleşme zamanları Şubat ile Nisan ayları arasındadır. On hafta süren bir gebelikten sonra 2-3 yavru doğurur ve bunları bir mağaranın içinde beslerler. Yavrular bir dahaki ilkbaharda annelerinden ayrılırlar. Vaşak yavrularında ölüm oranı gayet yüksektir. Yavruların %50' ye yakını 1 yaşına gelmeden ölürler.
Vaşağın ömrü yabani ortamda ortalama 10-12 yıldır esarette daha uzun yaşadıkları vakidir.

Bayağı vaşak dünya genelinde tehlike altında değildir ama yöresel olarak tükenmek üzere olduğu ülkeler vardır. Avrupa'da vaşak avı tamamen yasaklanmıştır ve bayağı vaşak türü birçok organizasyon tarafından korunmaktadır. Türün en büyük sorunu yasa dışı ve bilinçsiz avlanmadır. Yasa dışı avcılık yüzünden özellikle Balkanlar'da ve Türkiye'de sayıları dramatik şekilde azalmıştır. Örneğin sadece Arnavutluk'ta ve Makedonya'da bulunan Lynx lynx martinoi adlı alt türünden toplam 100 adet kaldığı bilinmektedir.Türkiye'de 2011'de yılın 4 mevsimi her ayı kapsayacak şekilde vaşak avı yasaklanmıştır.
2010 yazında Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme Sahası'nda yürüttüğü karakulak çalışması sırasında biyolog Batur Avgan bir vaşağı görüntülemeyi başarmıştır. Bu sayede Dünya'da ilk defa karakulak ve vaşakların aynı ekosistemi kullanabileceklerini kanıtlamıştır. Bugün karakulak ve vaşakları barındırabildiği bilinen Dünya'daki tek ekosistem Antalya'dadır.

Eurasian Lynx Online Information System for Europe - ELOIS (englisch)
www.luchserleben.de Ein Forschungsprojekt im Nationalpark Bayerischer Wald
Large Carnivore Initiative for Europe14 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (englisch)
Luchse im Pfälzerwald8 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Der Luchs in Hessen2 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Der Luchs im Böhmerwald - Österreich Nord7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baykal Foku, Baykal Gölü Foku ya da nerpa (Pusa sibirica), kulaksız fok türüdür. Baykal Gölü'ne endemiktir. Hazar foku gibi, kutupsal halkalı foku ile akrabadır. Baykal foku, foklar arasında en küçüklerden olmakla birlikte tatlı suda yaşayan yüzgeçayaklılardandır. Hudson's Bay, Quebec, Kanada'da yaşayan bir alt grubu bulunmaktadır. (lac de loups marins harbour seals), Saimaa halkalı foku ve Ladoga foku da tatlı suda yaşar, ancak bu türün denizde yaşayanı da mevcuttur. Bu fok türünün okyanuslardan yüzlerce kilometre uzaktaki Baykal Gölü'ne nasıl geldiği, bilim insanlarınca gizemi çözülememiş bir konudur.

Ağırlık: 70 kg (150 lb) kg ortalama, 150 kg. (330 lb) en fazla
Uzunluk: 13 m (42 ft 8 in) ortalama
Gıda: genelde golomyanka
Yavrulama genelde bir, bazen iki yavru
Dalış süresi genellikle 20-25 dk. (en fazla 45-70dk.)

Peter Saundry. 2010. Baikal seal4 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Encyclopedia of Earth. topic editor: C. Michael Hogan; ed. in-chief: Cutler J. Cleveland. Washington, DC (Accessed May 21, 2010)
Earth Island Institute. “The Lake Baikal Seal: Already Endangered” (on-line), Baikal Watch. (Accessed March 6, 2004; archive.org link added August 25, 2010.)
Harrold, A. 2002. 20 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.“Phoca Sibirica” (on-line), Animal Diversity Web.20 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Accessed August 27, 2007.)

Bdeogale crassicauda, Güney Kenya'dan Mozambik'in merkezine kadar, Orta Afrika'da bulunan Kuyruksürengiller (Herpestidae) ailesinden bir memelidir. Yoğun kahverengi/siyah kürkü, kısa tüylü kulakları ve yumuşak bir burnu vardır. Küçük boyutu, genellikle gece aktif olması ve ele geçirme zorluğu nedeniyle yetersiz rapor edilmiştir. Bu türün rengi eşeysel olarak dimorfik değildir; ancak boyutlarında küçük farklılıklar vardır.
Genel olarak 40-50 cm (16-20 in) uzunluğa ve yaklaşık 0,9-1,6 kg (2,0-3,5 lb) ağırlığa sahiptir.

Bdeogale crassicauda crassicauda, merkezi Mozambik, Malavi ve Zambiya
Bdeogale crassicauda nigrescens, merkezi Kenya (Nairobi)
Bdeogale crassicauda omnivora, Tanzanya ve Kenya'nın kuzey kıyılarında bulunmaktadır. IUCN tarafından tehlike altında olarak sınıflandırılmıştır. (B. omnivora)
Bdeogale crassicauda puisa, Kuzey Mozambik ve Güney Tanzanya
Bdeogale crassicauda tenuis, Zanzibar'da bulunmaktadır ve düşük riskli/asgari endişe altında olarak sınıflandırılmıştır.

Bushy-tailed mongoose, Tanzanya Memeli Atlası Projesi
 Wikimedia Commons'ta Bdeogale crassicauda ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bdeogale crassicauda ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bdeogale jacksoni, Kenya, Uganda ve Tanzanya'daki dağ ormanlarına özgü Kuyruksürengiller familyasına ait bir türdür. 2008'den beri tehdit altında olarak sınıflandırılan tür, nadir görülmektedir.
Uzun ve sık tüyleri kırçıllı siyah beyazdır. Yanaklar, boğaz ve boyun kenarları sarımsı renktedir. Bacaklar koyu kahverengi veya siyahtır ve oldukça gür olan kuyruğu beyaz renktir. Baş ve vücut uzunluğu 50 cm (20 in)'den fazla ve vücut ağırlığı 2-3 kg (4,4-6,6 lb) aralığındadır. Genellikle gececil ve krepüskülerdir ve muhtemelen yalnız yaşamaktadır. Kemirgenler ve böceklerle beslenir.

Bdeogale jacksoni on Mammals of Tanzania—with photos of animal and skull
 Wikimedia Commons'ta Bdeogale jacksoni ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Bdeogale jacksoni ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Bedlington teriyeri, İngiltere kökenli bir teriyer türü. 1800'lerde Northumberland'ın maden bölgesi Bedlingtonshire'de ortaya çıktı. Önceleri dövüş köpeği ve porsuk, tavşan, sıçan vs. avcısı olarak kullanılan Bedlingtonlar zamanla ev köpeği olarak kullanılmaya başlandı.

Kuzuya benzer bir köpek ırkı olan Bedlingtonların sırtı kavisli, tepesi püsküllü, tüyleri kıvırcık, kalın ancak yumuşaktır. Kürkü mavimsi gri, kızılımsı kahverengi veya solgun toprak rengidir. Genellikle kremrengi yamaları bulunur. Omuzlarda yüksekliği 38–43 cm, ağırlığı 8–10 kg'dır. Ömrü 10 yıl civarıdır.

Dost canlısı, sevecen ve enerjik yapısıyla, bulunduğu ortama mutluluk getirmekte ve sahibine olan sadakatini her zaman belli etmektedir. Bedlington Terrier ırkı, sahibi ve çevresinden ilgi görmeyi çok sever. Tüylü hayvanlara karşı takıntısı olduğundan, bu tür hayvanları kovalayarak oyun oynayabilir.

Köpek ırkları listesi

Bekçi ve koruma köpekleri, canlıları veya gayrimenkulleri korumak üzere yetiştirilen köpekler. Bu gruba örnek olarak doberman, bulmastif, Anadolu çoban köpeği, Kangal, akbaş, Napoli mastifi, Saint Bernard ve rottweilerler verilebilir. Alman kurdu, çoban köpeği kategorisinde değerlendirilmesine rağmen dünyada yaygın olarak kullanılan polis, asker ve bekçi köpeklerindendir. Bazı ufak ve gürültücü ırklar da fiziksel koruma sağlamasalar da uyarı görevini yerine getirebilirler.

Bekçi ve koruma köpekleri dünyadaki başlıca köpek kulüpleri tarafından genellikle işçi köpekler kategorisinde değerlendirilirler. Çoğunluğu Dünya Köpek Federasyonunun (FCI) 2. grubunda yer alırlar. Anadolu çoban köpeği gibi bazı ırklar, görevleri sürüleri gütmekten ziyade korumak olduğu için çoban köpeği kategorisinde değil, bekçi veya işçi köpek kategorisinde değerlendirilirler.

Polis köpeği

Gülen sırtlan olarak da bilinen benekli sırtlan (Crocuta crocuta), günümüzde Sahra Altı Afrika'ya özgü Crocuta cinsinin mevcut tek üyesi olarak sınıflandırılan bir sırtlan türüdür. Geniş çeşitliliği ve 27.000 ila 47.000 arasında tahmin edilen fazla popülasyonları nedeniyle IUCN tarafından asgari endişe sınıfında listelenmiştir. Bununla birlikte, türler, habitat kaybı ve kaçak avlanma nedeniyle korunan alanların dışında nüfus kaybı yaşamaktadır. Türler Asya'da ortaya çıkmış olabilir ve bir zamanlar Geç Pleistosen'in sonuna kadar en az bir milyon yıl boyunca Avrupa'da yer almış olabilir. Benekli sırtlan, Hyaenidae familyasının bilinen en büyük üyesidir ve belirsiz bir şekilde ayıya benzer yapısı, yuvarlak kulakları, daha az belirgin yelesi, benekli postu, çift amaçlı diş yapısı ve daha az meme başı ile diğer türlerden fiziksel olarak ayırt edilir. Ayrıca dişilerin dış genital organları da erkeklerinkine çok benzerlik göstermektedir. Dişi benekli sırtlanlar, dış vajinal açıklığı olmayan, bunun yerine pseudo-penis olarak adlandırılan sahte penise sahip olan tek memeli türüdür.
Benekli sırtlan, Carnivora takımında en büyük grup boyutuna ve en karmaşık sosyal davranışa sahip olması nedeniyle en sosyal olan türdür. Sosyal organizasyonu, diğer etoburlarınkinden farklıdır; grup büyüklüğü, hiyerarşik yapı ve hem akraba hem de akraba olmayan grup arkadaşları arasındaki sosyal etkileşim sıklığı bakımından cercopithecinae primatlarına (babun ve şebekler) daha yakın benzerlik göstermektedir. Dişiler birbirlerine yardım etmek yerine sadece kendi yavrularına yardım ederler ve erkekler babalık bakımı göstermezler. Benekli sırtlan toplumu anaerkildir; dişiler erkeklerden daha büyüktür ve onlara hakimdir.
Benekli sırtlan, oldukça başarılı ve Afrika'daki en yaygın ve büyük etoburdur. Başarısı kısmen uyum yeteneği ve fırsatçılığına bağlıdır; o öncelikle bir avcıdır; ancak deri, kemik ve diğer hayvan atıklarını yeme ve sindirme kapasitesi ile de leşçil olabilir. İşlevsel olarak, benekli sırtlan, tüm Afrika etoburları arasında hayvansal maddeyi en verimli şekilde kullanır. Benekli sırtlan, avlanma ve yiyecek arama davranışında diğer Afrika etoburlarına göre daha fazla esneklik gösterir; tek başına, 2-5 kişilik küçük partilerle veya büyük gruplar halinde avlanır. Avlanma esnasında, benekli sırtlanlar, saldıracakları avı seçmek için genellikle toynaklı sürülerin arasından geçer. Avı seçtikten sonra, genellikle birkaç kilometrelik uzun mesafeler boyunca, 60 km/saate varan hızlarda kovalar.
Benekli sırtlan, insanlık ile uzun bir etkileşim geçmişine sahiptir; türlerin tasvirleri, Lascaux ve Chauvet Mağaraları'ndan oyma ve resimlerle Üst Paleolitik döneme aittir. Tür, hem batı kültüründe hem de Afrika folklorunda büyük ölçüde olumsuz bir üne sahiptir.Benekli Sırtlan'ın Pleistosen atası Pachycrocuta Brevistoris'di. Bu tür Dişi Aslan boyutundaydı  . Chasmoporthetes gibi akrabaları Çita kadar hızlı koşabiliyordu .İlkinde, türler çoğunlukla çirkin ve korkak olarak kabul edilirken, ikincisinde açgözlü, obur, aptal ve bunun yanında güçlü ve potansiyel olarak tehlikeli olarak görülmektedir. Türler hakkındaki Batılı algıların çoğu, Aristoteles ve Yaşlı Plinius'un yazılarında görece yargısız bir biçimde de olsa bulunabilmektedir. Hayvanın hermafrodit ve mezar soyguncusu olarak resmedildiği Physiologus'ta açık ve olumsuz yargılar görülmektedir. IUCN'nin sırtlan uzman grubu, benekli sırtlan hakkında oluşan olumsuz itibarın, türün hem esaret altında hem de vahşi doğada devam eden hayatta kalma mücadelesine zararlı olarak tanımladı.

Benekli sırtlanın bilimsel adı Crocuta'nın bir zamanlar yaygın olarak, hayvanın kürk rengine atıfta bulunmak amacıyla "safran rengi" olarak çevrilen Latince alıntı kelime crocutus'tan türetildiği düşünülüyordu. Sözcüğün doğru yazımı Crocāta olacağı için bu kullanımın yanlış olduğu kanıtlandı ve kelime Graeco-Roman kaynakları tarafından bu anlamda hiç kullanılmadı. Crocuta aslında Sanskritçe koṭṭhâraka'dan türetilen ve daha sonra kroshṭuka'dan gelen (her ikisi de aslında altın çakal anlamına gelmekteydi) Grekçe kelime Κροκόττας (Krokottas)'dan gelmektedir. Κροκόττας'dan ilk olarak, hayvanın Etiyopya'ya özgü kurt ve köpeğin bir karışımı olarak tanımlandığı Strabon'un Geographica kitabında bahsedilmiştir.

Klasik Antik Çağlardan Rönesans'a kadar, benekli ve çizgili sırtlan türleri ya aynı tür olarak kabul edildi ya da fiziksel nedenlerden ziyade tamamen coğrafi nedenlerden dolayı ayırt edildi. Hiob Ludolf, Historia aethiopica adlı eserinde Crocuta'yı fiziksel ve coğrafi nedenlerle Hyaena'dan açıkça ayıran ilk kişiydi; ancak bu tür hakkında hiçbir zaman ilk elden deneyime sahip değildi, hesaplarını bir Etiyopyalı aracıdan aldı. Genel olarak sırtlan ailesinin taksonomik doğası konusunda kafa karışıklığı devam etmekteydi ve Etiyopya'daki çoğu Avrupalı gezgin sırtlanlardan "kurt" olarak bahsetmekteydi. Bu kısmen Arapça ذئب (dhiʾb) "kurt" kelimesi ile bağlantılı olan Amharca sırtlan anlamına gelen ጅብ (jɨbb) kelimesinden kaynaklanmaktadır.
Avrupalılar tarafından benekli sırtlanın ilk ayrıntılı, ilk elden tanımı Willem Bosman ve Peter Kolbe tarafından yapıldı. 1688'den 1701'e kadar Gold Coast'ta (günümüzde Gana) Dutch West India Company için çalışan Hollandalı tüccar Bosman, fiziksel açıklamaları benekli sırtlanla eşleşen "Jakhals, of Boshond" (çakallar veya orman köpekleri) hakkında yazdı. 1705'ten 1713'e kadar Ümit Burnu'nda Dutch East India Company için çalışan Alman matematikçi ve astronom Kolben, benekli sırtlanı ayrıntılı olarak tanımladı; ancak güney Afrika'daki yerleşimciler sırtlanları bilmediği için "kaplan kurdu" olarak tanımladı ve bu yüzden onları "kurt" olarak etiketledi.
Bosman ve Kolben 'in tanımlamaları, Galli doğa bilimci Thomas Pennant'ın, Synopsis of Quadrupeds adlı eserinde, benekli sırtlanı çizgili sırtlandan tutarlı bir şekilde ayırt etmek için esir bir örnekle olan kişisel deneyiminin yanı sıra tanımlamaları kullandığı 1771 yılına kadar büyük ölçüde fark edilmedi. Pennant'ın verdiği tanım, Johann Erxleben tarafından, Pennant'ın metnini Latinceye çevirerek Systema regni animalis'e dahil edilecek kadar kesindi. Crocuta nihayet 1828'de Hyaena'dan ayrı bir cins olarak kabul edildi.

Afrika'daki çeşitli dillerde sırtlanlar için türe özgü adlar yoktur. Örneğin benekli ve çizgili türler Dula, Svahili, Mandinka, Mossi, Ngambaye, Wolof ve Pölce'de aynı isimlere sahiptir. Diğer dillerde, diğer türler basitçe "küçük benekli sırtlan" olarak adlandırılabilir. Benekli sırtlanın Svahili'de fisi ve aardwolf fisi ndogo olarak adlandırılması buna bir örnektir.

Geniş modern aralığının ışığında benekli sırtlan bir dizi alt türün önerildiği çizgili sırtlanın aksine, hem zamansal hem de mekânsal olarak gerçekten değişken bir türdür. Bir zamanlar Afrika ve Avrasya'nın hemen hemen tamamında mevcuttu ve büyük ölçüde morfolojik coğrafi varyasyon sergiledi, bu da aynı derecede geniş bir spesifik ve alt spesifik epitet kümesine yol açtı. Yavaş yavaş, tüm bu varyasyonların tek bir alt türdeki bireysel farklılıklara uygulanabileceği fark edildi.
1939'da biyolog L. Harrison Matthews, Tanzanya'dan çok çeşitli benekli sırtlan kafatasları arasında yapılan karşılaştırmalarla, o zamanlar tanınan alt türlerde görülen tüm varyasyonların, tek bir popülasyonda da bulunabileceğini ve öne çıkan tek karakter kümesinin kürk (yüksek derecede bireysel değişime tabidir) ve büyüklük (Bergmann kuralına tabidir) olduğunu gösterdi. Fosiller göz önüne alındığında, türler modern zamanlarda olduğundan daha büyük bir çeşitlilik sergilediler ve bu fosil türlerinin bir kısmı Crocuta Crocuta ile eş anlamlı olarak sınıflandı ve Crocuta cinsi içinde hâlâ eksik olan birden fazla tür olduğuna dair sağlam kanıtlar mevcuttur.

Hem Björn Kurtén hem de Camille Arambourg, türlerin Asya kökenli olduğu fikrini destekledi. Kurtén argümanlarını, Arambourg tarafından savunulan ve yine de bir Hint-Etiyopya kökenli olma olasılığını göz önünde bulunduran, Sivalik'ten Pliyo-Pleistosen taksonu Crocuta sivalensis üzerine odakladı. MtDNA haplotiplerinin filocoğrafik dağılımı üzerine yapılan çalışmalar, Afrika'dan Avrasya'ya üç göç olayı olduğunu göstermektedir; ancak ne filogenetik ağacın topolojisi ne de fosil kayıtları Asya kökenli olma ihtimalini göz ardı etmemektedir. Benekli sırtlanların Afrika'dan Avrasya'ya en erken göçü 3,5 milyon yıldan daha kısa bir süre önce başladı, büyük olasılıkla ilk benekli sırtlan fosillerinin keşfedildiği bölgeden, Doğu Asya'ya ve büyük olasılıkla Pakistan'a ulaştı. Benekli sırtlanların ikinci göçü 1,3 ila 1,5 milyon yıldan daha kısa bir süre önce meydana geldi ve sırtlanların Avrupa'ya ilk gelişi ve benekli Afrika sırtlanlarının güney ve kuzey nüfusu olarak ikiye ayrılmasıyla sonuçlandı. Üçüncü benekli sırtlan göçü 0,36 milyon yıl önce, Kuzey Afrika nüfusundan başlayarak hem Avrupa'ya hem de Asya'ya ulaştı. Leopar hariç diğer Afrika etoburlarının aksine, benekli sırtlanların Pleistosen döneminde bir genetik darboğaza maruz kaldığını gösteren hiçbir kanıt yoktur.
Crocuta cinsinin ataları, 10 milyon yıl önce Hyaena'dan (çizgili ve kahverengi sırtlan cinsi) ayrıldı. Benekli sırtlanın ataları muhtemelen diğer yırtıcı hayvanların leşler üzerindeki artan baskılarına tepki olarak sosyal davranışlar geliştirdiler ve bu da onları grup halinde çalışmaya zorladı. Benekli sırtlanlar, evrimlerinin bir noktasında ezici küçük azı dişlerinin arkasında keskin köpek dişlerini geliştirdiler. Bu sayede, kahverengi ve çizgili sırtlanlarda olduğu gibi, avlarının ölmesini beklemeyi artık bir zorunluluk olmaktan çıkardı ve böylece leşçilliğin yanı sıra sürü avcısı haline geldi. Avlarının genellikle göçmen olması ve küçük bir bölgedeki uzun kovalamacaların başka bir klanın topraklarına tecavüz etmelerine neden olacağı gerçeğinden dolayı, giderek daha büyük bölgeler oluşturmaya başladılar. Benekli sırtlan klanlarındaki dişi hakimiyetinin, avlanmada erkeklerle başarılı bir şekilde rekabet edebilmek ve böylece yavruları için yeterli sütün üretilmesini sağlamak için bir adapta

Bengal tilkisi (Vulpes bengalensis), ayrıca Hint tilkisi olarak da bilinen, köpekgiller familyasından yalnızca Hint altkıtasında bulunan endemik tilki türüdür.
Bengal tilkisi üzerindeki araştırmalar 2005 yılında başlamıştır ve henüz hakkında çok bilgi yoktur. İngiliz zoolog George Shaw 1800 yılında ilk kez bu tilki hakkında bir makale yazdığında "Canis bengalensis" adı altında Canis cinsine sınıflandırmıştır.

Bengal tilkisinin uzunluğu 45–60 cm (+25–35 cm kuyruk), ayakta dururken boyu 26–28 cm ve ağırlığı 1,8 - 3,2 kg'ye kadar varır. Tüyleri kısa olur ve rengi kum rengi ile kızıl-kahverengi arası değişir. Kuyruğunun ucu siyah renk olur.

Bengal tilkisi Himalaya sıradağlarının güneyinden Hindistan'ın en güney ucuna kadar, Hindistan, Bangladeş, Pakistan ve Nepal'da yaygındır. Dağlık bölgelerde 1500 m yüksekliğe kadar rastlanalabilir.
Tipik yaşam alanı açık otluk ve çalılık alanlar ve yarı çöllerdir. Fazla ağaçlı ormanlardan ve çöllerden uzak durur.
Yayılım alanı çok büyük olmasına rağmen hiçbir bölgede fazla miktarda bulunmamaktadır. Hindistan ve Pakistan'da spor avcılığı yüzünden nesli tehlikeye girmiştir. Geleneksel şifa inancı ile bağlantılı olarak, eti yüzünden de avlanmaktadır. Fazla tarım yapılan bölgelerde bengal tilkisi davranışını değiştirmiş ve gündüz avlanmak yerine geç akşam saatlerinde avlanmaya başlamıştır.

Bengal tilkilerinin bir ömür boyu süren "evlilik" içinde yaşadıkları tahmin edilir. Üreme zamanları bilinmemektedir. Ancak 51-53 gün süren bir gebeliğin sonunda 2-6 yavru dünyaya getirdikleri bilinir. Ömürleri 10 yıla kadar varabilir.

Bengal tilkisi fazla yemek seçmeyen bir her şey yiyicidir. Böcekler, küçük kabuklular, yerde yuva kuran kuşlar, sürüngenler, kemiriciler ve küçük memeliler ile beslenebilir. Ayrıca mevsime göre bitkisel de beslenebilirler. Karpuz, bamya veya nohut gibi şeyler de yediği görülmüştür.

Datenblatt der BBC zum Bengalfuchs (Englisch) 21 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
IUCN/SSC Canid Specialist Group (Englisch)
Rote Liste der IUCN (Englisch) 29 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Binturong (Arctictis binturong), Misk kedisigiller (Viverridae ailesine ait miskkedisi ve genet gibi hayvanlarla akraba olan etçil canlıların genel adıdır.
Binturong ayrıca Asya ayıkedisi, Palawan ayıkedisi veya sadece ayıkedisi adlarıyla da bilinir.
Bir kedi ya da ayı değildir, yerel dilde adı artık kullanılmadığından anlamı da bilinmemektedir.

Binturongun doğal yaşam ortamı Bangladeş, Bhutan, Myanmar, Çin, Hindistan, Endonezya, Laos, Malezya, Nepal, Filipinler, Tayland ve Vietnam'daki yağmur ormanı ağaçlarıdır.

Binturonglar iri ve hepçildirler. Görünüşleri itibarıyla ayılarla kıyaslanırlar ama boyutları aslında iri bir kedi kadardır. Boy uzunluğu genellikle 60–96 cm, arasında ve bazı kaide dışı durumlarda canlının ağırlığı 22 kiloya çıkabilmesine rağmen, ağırlığı normalde; 9–14 kg arasında değişir.
Vücudu kaba yapılı ve kalın bir kürkle kaplıdır. Binturongun beşinci bir el gibi görev görebilen ve hayvanın neredeyse yarısı uzunluğundaki kuyruğu çalımsı ve tamamen sarılıcı şekildedir. Kulakları küçük ve yuvarlaktır, gözleri ise küçük ve koyu renklidir. 
Binturong, gececil bir hayvandır ve dallarda uyur. Öncelikli olarak meyveyle beslenir, ayrıca yumurtalar, yapraklar, sürgünler, fareler ve kuşlar gibi küçük hayvanları da yiyebilir.
Binturonglar saldırgan olabilmektedirler. Mutlu olduklarında kıkırdamaya benzer, sinirlenirler ise inlemeye benzer sesler çıkarırlar.
Binturongların esaret altında 20 yıl yaşayabildikleri bilinmektedir. Yağmur ormanlarının tahribatı ise binturongların sayılarını oldukça azaltmıştır.

Binturongların 91 gün süren gebelik süreleri ve 81 gün süren estrous dönemleri vardır.

Palawan Council25 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.wildlifewaystation.org
www.zooborns.typepad.com 1 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Binturong ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Arctictis binturong  ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Border collie, İngiltere-İskoçya sınırında yaklaşık 300 yıldır koyun çobanı köpeği olarak kullanılan sıra dışı bir collie ırkı. En zeki ırklardan biri kabul edilen border collie yetenek yarışmalarında da çok başarılıdır.

Border collie yaklaşık 51 cm yüksekliğinde, 14–23 kg ağırlığında bir köpek ırkıdır. Çoğunluk siyah-beyaz ve uzun kürklüdür. Kızıl veya üç renkli olanlarına da rastlanır. Uzun yıllar boyunca birçok üretici, bu türün köpek kulübü listelerine alınmasına, üreticilerin çobanlık yeteneğinden ziyade dış görünüme göre üretecekleri korkusu ile karşı çıktı. Buna rağmen 1995 yılında AKC listelerine alındı.

Bilinen ilk çoban köpeği yarışması 1867 yılında Yeni Zelanda Wanaka'da yapılmıştır. İzleyen yıllarda yarışmalar Avustralya'da da başlamıştır. Birleşik Krallık ise ilk kez 1873 yılında Galler'deki Bala bölgesinde çoban köpeği yarışması düzenlemiştir. İlk İskoç çoban köpeği yarışması ise 1874 yılında yapılmıştır. Bu dönemde birinci köpek sahibine oldukça yüklü tutarlar ödül olarak verlmiştir.
Bundan sonra oldukça yaygınlaşan çoban köpeği yarışmaları Border collie cinsi köpeklere olan ilgiyi artırmıştır. Artık kimi yarışmalarda gösteri için hazırlanan köpeklerin yerine gerçekten çiftlik işlerinde ustalaşmış köpekler yarışmaları kazanmaya başlamıştır. Yarışmalara artan ilgi ABD'yi de etkilemiş, burada ilk yarışmalar 1880'li yıllarda yapılır olmuştur.
Bugün oldukça yoğun ilgiyle takip edilen sporda farklı ülkelerde farklı ulusal yarışmalar yapılmaktadır. Bunun yanı sıra International Sheepdog Society tarafından üç yılda bir düzenlenen dünya şampiyonası yapılmaktadır.

Collie
Çoban köpeği yarışması

Borneo altın kedisi (Catopuma badia), sadece Borneo'da yaşayan bir kedigil (Felidae) türü. Kedigiller familyasının en seyrek rastlanılan ve en az tanınan türüdür. Güneydoğu Asya'da yaşayan ama Borneo'da bulunmayan Asya altın kedisi ile yakın akrabadır.

Borneo altın kedisi, Asya altın kedisine benzemekte ama ondan daha küçüktür. Vücut uzunluğu 53–70 cm, kuyruk uzunluğu 32–39 cm'ye ulaşır ve ağırlıkları 3–5 kg'ya varabilir.
İki ayrı renkte olabilirler. Kızılkahverengi olanları daha sık görülürken, gri renkli olanlara daha seyrek rastlanılır. Karın kısımları daha açık renkli ve benekli olur.

Borneo altın kedileri sıkı tropik ormanlarda ve kayalık bölgelerde yaşar. Beslenmesi hakkında fazla bilgi bilinmemektedir. Gece aktif olduğu, küçük memelileri, kemirici, maymun ve kuş avladığı tahmin edilir.

Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, 1999 ISBN 0-8018-5789-9
Fotoğraf ve bilgiler (ingilizce)

Boz fok (Halichoerus grypus), fokgiller (Phocidae) familyasının monotipik Halichoerus cinsine mensub, Kuzey Atlas Okyanusu kıyılarında yayılmış bir fok türü.

Bayağı foktan (Phoca vitulina) çok daha cüsseli yapısıyla ayrılır. Bunun dışında, bayağı fokların kafaları yuvarlağımsıyken, boz foklarda baş daha sivri olarak devam eder. Erkeklerde koyu gri zemin üzerinde açık renk lekeler bulunurken, buna karşın dişiler gümüş gri zemin üzerinde koyu lekelere sahiptirler. Yavrular beyaz embriyo kürkle dünyaya gelir, 5 hafta sonra bunun yerini normal post alır.
230 cm boyu ve 220 kg ağırlığıyla erkek bir gri fok, bayağı fokdan belirgin olarak daha büyüktür. Ancak dişi bir boz foktan da (180 cm, 150 kg) epeyce büyüktür. Bundan başka erkekler dişilerden daha büyük bir buruna sahiptirler. Cinsiyetler arası yapı farklılığı, sadece çok az fokta bu kadar göze çarpar.ve hem sudu hem karada yaşar.

Boz foklar birbirinden ayrılmış üç popülasyonda ortaya çıkarlar.

Doğu Atlantik boz fokları özellikle İzlanda, Büyük Britanya Adası, İrlanda Adası ve Faroe Adaları'nın sahillerinde, ender olarak Kuzey Denizi'nde yaşarlar.
Batı Atlantik gri fokları Kanada'nın Labrador, New Brunswick ve Yeni İskoçya sahillerinde yaşarlar.
Baltık Denizi boz foku (H. g. balticus) kendine özgü bir alt tür olarak geçer. Bu fok önceleri tüm Baltık Denizi'nde dağılmış durumdaydı. Ancak yaygın avlanmayla birlikte kuzey kesimlerde (İsveç, Finlandiya, Estonya sahilleri) çekilmişlerdir. Fakat bu arada gittikçe daha sık olarak boz foklar (ekseriya genç olanları), Polonya ve Mecklenburg-Vorpommern sahillerinde dolaşırlar ve düzenli olarak Vorpommersche Boddenlandschaft Milli Parkı 'da misafir olurlar.

Kurt (Canis lupus) veya bozkurt, Avrasya ve Kuzey Amerika'ya özgü ve Canis cinsinden iri bir memelidir. Otuzdan fazla Canis lupus alt türü tanınmakta ve bozkurt denildiğinde günlük konuşma dilinde evcilleştirilmemiş ve yabani alt türler anlaşılmaktadır. Ortalama ağırlığı erkeklerde 40 kg, dişilerde de 37 kg olan kurtlar, köpekgiller (Canidae) familyasının yaşayan en iri üyeleridir. Boyları 105 ila 160 cm arasında değişirken omuz yükseklikleri de 80 ila 85 cm arasındadır. Kurtlar diğer Canis türlerinden daha az sivri kulakları ve ağız ile burunlarıyla olduğu kadar daha uzun kuyrukları ve daha kısa gövdeleri ile de ayırt edilir. Yine de kır kurdu ile altın çakal gibi daha küçük Canis türleri ile yakın akraba oldukları için birlikte üreyerek doğurgan melezler ortaya çıkarabilir. Kurdun çizgili kürkleri genellikle beyaz, kahverengi, gri ve siyah alacalıdır ancak Arktik bölgelerde yaşayan alt türleri hemen hemen tamamen beyaz kürklü olabilmektedir. En büyük alttür Mackenzie Kurtları'dır. 80 Kilo'ya kadar çıkabilirler. Ulu Kurt (Aenocyon Diras ) aslında Kurt değildi. Genetik olarak Çakallara daha yakındı. Kurtlarla 5 milyon yıl önce ayrılmıştı. Tarihteki en büyük Canid olan"  Epicyon Haydeni" aslında Kurt değildi Borophaginae adlı soyu tükenmiş bir grup'tan geliyordu. Epicyon Haydeni sosyal olmasına rağmen Maraton Koşucusu değildi bacakları kalın olduğundan. Aslanlar gibi pusu avcısıydı. Bozkurtlar genelde eski Lavrasya (Laurasia ) bölgesinde yaşadığından onlara " Lavrasya Yaban Köpeği" de denilebilir. Evcil Köpeklerle Yüzde 99 genetik benzerliğe sahiptir.
Canis türleri arasında kurtlar, büyük avlarla başa çıkabilmek için gösterdikleri fiziksel uyarlanmalar, daha sosyal doğası ve oldukça gelişmiş kendilerini ifade etme davranışlarıyla sürü ile avlanma için en çok özelleşmiş türdür. Yanlarında yavruları ile birlikte bir çift erkek ve dişi kurttan oluşan çekirdek aile olarak dolaşırlar. Yavrular cinsel olgunluğa eriştiklerinde ve sürü içinde besin için olan rekabete karşılık olarak ayrılıp kendi sürülerini oluşturabilirler. Aynı zamanda bölgeci olan kurtlar arasında ölümlerin en önemli nedenleri arasında bölgelerini korumak için yapılan dövüşler bulunur. Esasen etobur olan kurt doğal ortamında yaşayan iri toynaklıların yanı sıra daha küçük hayvanlar, çiftlik hayvanları, leş ve çöple de beslenir. Yalnız ya da çift olarak avlanan kurtların başarı oranı büyük sürüler hâlinde avlanan kurtlardan genel olarak daha yüksektir. Patojenler, parazitler, özellikle de kuduz; kurtları hasta edebilir.
Küresel kurt popülasyonunun 2018 yılında 200.000 ila 250.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir ve Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından asgari endişe altındaki türler arasında kabul edilmektedir. Çiftlik hayvanlarına saldırmaları nedeniyle hayvancılıkla uğraşan çoğu topluluk tarafından nefret edilen ve avlanan ama bazı tarımla geçinen ya da avcı-toplayıcı topluluklar tarafından da aksine saygı duyulan kurtların insanlarla olan etkileşimleri oldukça eskiye dayanır. İnsan topluluklarında kurtlardan korkma yaygın olsa da, kaydedilmiş olan, kurtların insanlara saldırdığı olayların çoğu kuduza yakalanmış kurtlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Görece sayılarının azalmış olması, insanlardan uzakta yaşaması ve avcılar ve çobanlar ile yaşadıkları deneyimler sonucunda insandan korkma duyusu geliştirmiş olmaları nedeniyle kurtların insanlara saldırmasına oldukça ender rastlanır.

İsveçli botanist ve zoolog Carl Linnaeus 1758 yılında Systema Naturae adlı eserinde taksonomik ikili adlandırmayı yayımladı. Canis Latince "köpek" demektir ve Linnaeus bu cins altında aralarında evcil köpekler, kurtlar ve çakallar da bulunan köpeğe benzeyen etçilleri listelemiştir. Evcil köpeği Canis familiaris, kurdu da Canis lupus olarak adlandırarak sınıflandıran Linnaeus, evcil köpeklerin yukarı doğru kıvrılabilen kuyrukları olduğunu ve bunnun evcil köpekler dışındaki diğer köpek benzeri türlerde görülmediği için kurttan ayrı bir tür olduğunu düşünerek bu sınıflandırmayı yapmıştır.

Kurtların alt türleri hakkında farklı görüşler vardır. Son yıllarda bilim insanları arasında, 13 yaşayan, 2 de soyu tükenmiş alt türü olduğu kabul edilen aşağıdaki sınıflandırma yayılmaya başlamıştır.

Bunların dışında, "Kurt" adını taşıyan başka türler de vardır. Örneğin yeleli kurt, köpekgiller familyasına aittir ama gerçek "Canis lupus" türüyle ilişkisi yoktur.

Daha yakından incelendiğinde kurdun vücudunun köpeğinkinden daha uzun, göğsünün de daha yüksek ve daha ince olduğu görülür. Kurtların kafası büyük, kulakları kısa, püsküllü kuyrukları vücutlarının üçte biri uzunluğundadır. Renkleri alt türlerine göre yöresel olarak değişir, beyaz, krem rengi, sarımsı, kızıl, gri ve siyah olabilir.
Avrupa'nın ve Asya'nın fazla sıcak olmayan bölgelerinde boz kurtlar çoğunluktadır. Daha kuzeye gidildiğinde siyah ve beyaz renkli kurtlara rastlanır.
Kurtların boyutları da yöresel olarak değişir:

En büyük kurtlar Doğu Avrupa, Alaska, Orta Rusya, İskandinavya ve Kuzeybatı Kanada'da görülür, 160 cm vücut uzunluğuna (+ 52 cm kuyruk) ve ayakta dururken 80 cm boya erişirler. Bu kurtlar 65–85 kg ağırlığa kadar ulaşabilir.
En küçük kurtlar Orta Doğu, Akdeniz çevresi, Meksika ve Arap Yarımadası'nda bulunur ve bunları ancak 80 cm vücut uzunluğuna (+ 29 cm kuyruk) ve 20–30 kg ağırlığa ulaşırlar.

Genelde kurtları köpeklerden ayırt etmek mümkündür, ama bazen bir türün kurt olduğunu tespit etmek çok zor olabilir.

Kurtlar kuyruklarını çoğu zaman yatay ya da hafif dik tutarlar ama köpeklerin kuyrukları çoğu zaman dik ya da kıvrık durur.
Özellikle kafatasları çok farklıdır: Göz yüksekliği, kulak içi, Praesphenoid, Basis vomerus, Fissura petrobasialis, çene ve kesici dişler kurtlarda ve köpeklerde birbirinden farklıdır.
Kurtlar senede bir kez yavrularlar, köpekler ise çoğunlukla iki kez yavrular.
Bir ayak izinin kurda mı yoksa köpeğe mi ait olduğu, izlerin sayısı ile tespit edilebilir. Kurtlar arka ayakları ile ön ayaklarının bastığı noktaya basarlar.

İnsanlar tarım ve sürü hayvancılığını geliştirmeden evvel, kurt, dünyanın en yaygın yırtıcı hayvanıydı. Tüm Avrasya'da, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika'da yaygındı. Ancak özellikle Batı Avrupa gibi yoğun yerleşim olan gelişmiş ülkelerde insanlarca soyu tüketildi. Günümüzde Doğu Avrupa, Balkan yarımadası, Kanada, Sibirya, Moğolistan ve İran'da kurtların bulunduğu büyük bölgelere rastlanır. Bunların dışında sadece, yalıtılmış (bazen 100'den az hayvan bulunan) ufak bölgeler bulunur.
Çok iyi uyum sağlayabilen bir hayvan olan kurt, Kuzey Kutbu'nun buz çöllerinden, Orta Asya'nın ve Kuzey Amerika'nın kum çöllerine kadar farklı habitatlarda yaşayabilir. Çoğu kurt, bozkırlarda ve ormanlarda yaşar. Erken çağlardan beri insanların sahip çıktığı açık alanlardan ormanlara kaçması yüzünden bir orman hayvanı olarak tanınmıştır.

Ara sıra yalnız gezen kurtlara rastlanırsa da, genellikle bir sürüye bağlı olarak yaşarlar. Bir kurt sürüsü, anne, baba ve yavrularından oluşan bir ailedir. Kurtlar, ev köpeklerinden daha geç, ancak iki yaşında üreyebilir, bu nedenle iki yaşını dolduruncaya kadar ailelerinin yanında kalırlar. Bir önceki senenin yavruları kendilerinden küçük kardeşlerine bakarak ebeveynlere yardımcı olur. Anne ve baba, çocuklarına karşı daima serttir, bu yüzden sürünün içindeki hiyerarşi bellidir ve kimse otoriteyi sarsmaya cesaret etmez. Akraba olan iki kurdun çiftleşmesi (ensest) hiç görülmemiştir. Kurtlar çiftleşmek için yabancı bir kurt bulamazlarsa ömür boyu çiftleşmezler. Neredeyse hiç görülmese de, köpekler ve kurtlar hâlâ günümüze kadar aralarında çiftleşebilir ve yine yavrulayabilen (kısır olmayan) yavrular dünyaya getirebilirler.
Akraba olmayan kurtların bilimsel araştırmalar için bir araya kapatılarak izlenmesi sonucu ortaya konulan bu bilgiler doğadaki gerçekleri yansıtmaz. Bu şekilde bir araya getirilen yabancı kurtlar neredeyse her gün dövüşür.
Kurtlarda gebelik yaklaşık 60 gün sürer. Genellikle 3 ila 6 (en az 1, en fazla 14) yavru doğururlar.
Kurtlar kargalarla sıkı dost olabilirler. Kargalar kurt sürüleriyle birlikte yaşamayı sever, kurt yavruları da kargalarla oyun oynayabilir. Boz ayı gibi iri bir düşman göründüğünde, kargalar kurtları uyarırlar, kurtlar da ganimetlerini kargalarla paylaşabilirler.

Kurtlar en çok otobur memeliler ile beslenir, ama daha iyi bir şey bulamayınca kemirgenler ve kuşlar gibi küçük hayvanları da avlarlar. Gıdanın kıt olduğu zamanlarda leş bile yiyebilirler. Diğer bazı yırtıcı etoburlar gibi vitamin ihtiyaçlarını sadece otobur hayvanların mide içeriği ile gidermezler, kendileri de ara sıra böğürtlen ve diğer yabani meyveleri yerler. Ayrıca yavru kurtlar böcek de yer.

Belgeler, 14.000 yıl önce, kurtların insan çöplerini yiyerek onlara yaklaşması ve insanların kurtların yeteneğinden yararlanma isteği ile ilk köpeklerin evrildiğini gösterir. Ama günümüzdeki moleküler genetik araştırmaların sonucunda evcil köpeklerinin çok daha erken, 100.000 yıl önce kurtlardan ayrıldığı belirlenmiştir. Neredeyse hiç görülmese de köpekler ve kurtlar şimdi bile aralarında çiftleşebilir ve yavrulayabilen yavrular dünyaya getirebilirler.

Kurt, dünyanın çeşitli kültürlerinde farklı şekilde mitolojiye yansımış, bazen hayranlık duyulmuş, bazen de tehlike olarak görülüp nefret edilmiş bir türdür. Avrupa kültürlerindeki masallarda ve efsanelerde çoğunlukla tehlikeli ve nefret edilen bir kötülük sembolü olarak geçer. Bu kötü yansımanın bazı örnekleri, İskandinav mitolojisindeki dev kurt Fenrisulfr ile Skoll ve Hati karakterleri ve kurtadam efsanesidir. Orta Çağ Almanyası'ndan kalan Kırmızı Başlıklı Kız masalı ve bazı diğer masallarda da kötülüğün sembolü bir kurttur. Öte yandan, antik Roma kültüründe kurt, Roma şehrinin kurucuları Romulus ve Remus'u emziren kutsal bir yaratıktır.
Orta ve Kuzey Asya kültürlerinde ve bu kültürlerle eski bir bağı olan Kuzey Amerika yerli kültürlerinde kurt daima hayranlık duyulan ve kutsal sayılan bir hayvan olarak karşımıza çıkar. Türklerde, Kuzey Amerika'nın Erokez, Aleut ve Tlingit halklarında 

Boğa, bir büyükbaş hayvan olan erkek sığırdır. Kısırlaştırılan erkek sığırlara öküz denirken, boğalar herhangi bir işlemden geçirilmez ve damızlık olarak kullanılırlar. Sinirli ve agresif olmalarının temel sebebi cinsel organlarına işlem uygulanmamış olmasıdır.

Boğalar yedi aylıkken üremeye hazır hale gelirler. Boğaların üreyebilme potansiyelleri testis büyüklükleriyle doğrudan ilişkilidir, üreyebilme potansiyelini ölçmenin en basit yolu testis torbasının çevre uzunluğunu ölçmektir: genç bir boğanın testis torbalarının çevresi 28 santimetre (11 in) olunca üremeye hazır hale gelmiş demektir; tamamen yetişkinliğe erişmiş bir boğanın testis torbasının uzunluğu 40 santimetre (16 in)dir.
Boğalar fibroelastik bir penise sahiptir. Az miktarda olan erektil doku göz önüne alındığında, ereksiyondan sonra küçük bir genişleme olur. Penis dik olmadığında bile oldukça serttir ve ereksiyon sırasında daha da sert hale gelir. Protrüzyon ereksiyondan çok etkilenmez, fakat daha çok retraktör penis kasının gevşetilmesi ve sigmoid fleksiyonun düzleştirilmesinden etkilenir. Boğalar zaman zaman "tirbuşon penisi" olarak bilinen bir durumdan etkilenir. Yetişkin bir boğanın penisinin çapı ortalama olarak 3–4 cmdir, ve 80–100 cm uzunluğundadır.
Boğaların penis başı yuvarlak ve uzun bir şekle sahiptir.

Boğa güreşi
Yüzen boğa
Boğa sıçraması
Boğa kamçısı
Dana

Brezilya dövüş tilkisi (Lycalopex vetulus), köpekgiller familyasının Lycalopex cinsine ait, Brezilya'ya özgü bir türdür.

Kısa postu, üst taraflarda sarımsı ve siyahtır ki bu durum tamamında gri bir etki bırakır. Kulakları ve bacaklarının dış tarafı kırmızımsı ya da sarımsı-kahverengidir. Kuyruğu, uç kısımda ve üst yüzeyde siyahtır. Alt tarafı krem ve bej rengindedir. Dişleri ve kafatası görece küçük, ağız ve burun kısa, yukarıdaki parçalayıcı dişleri az gelişmiş olup, buna karşın öğütücü dişleri görece geniştir. Boyu 58–64 cm kadar olup, kuyruk uzunluğu 28–32 cm'dir. Ağırlığı ise 2,7 ile 4 kg arasında değişir.

Brezilya dövüş tilkisi, ülkenin kuzeyinden bazı yerlerde kaydedilmesine ve Arjantin'den Pleistosen fosilleri bilinmesine rağmen, güney-orta Brezilya'ya özgüdür. Daha marjinal habitatlarda bulunabilmelerine rağmen, genellikle düz veya ağaçlarla dağınık açık ormanlık alanların, çalılıkların ve savanların olduğu 90 ila 1.100 m (300 ve 3.610 ft) arasındaki yüksekliklerde, cerrado'da yaşarlar.

Brezilya dövüş tilkisi, bir savana sakinidir. Dinlenmek ve yavrulamak için, mesela armadilloların kazmış oldukları kovuklara çekilirler. Besinleri kemirgenler, kuşlar, başta çekirgeler olmak üzere böceklerden oluşur. Diş yapısı, başta böcek yemeğe imkân verecek şekilde kapanır. Bir kümes hırsızı olarak göründüğünden halkın peşine düştüğü bir hayvandır. Yavrular, Güney Yarımküre'nin baharına denk gelen Eylül ayında doğarlar. Genelde bir batında 2-4 yavru dünyaya gelir.

Bakınız:Türün fotoğrafı
IUCN Kırmızı Listesi 6 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Buldok, genellikle tıknaz ve güçlü bir yapıya sahip, küçük ve orta boy köpekler için kullanılan genel bir terimdir. Adı, bu ırkın başlangıçta boğa dövüşü için yetiştirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Günümüzde sıklıkla süs köpeği olarak beslenmektedir.
Buldokların tüm fiziksel görünümü, boğaları burunlarından yakalayıp yere çekmek için tasarlanmıştır. İdeal boğa dövüşçüsü, tıknaz, orta boy ve sağlam, geniş göğüslü ve boyun ve çenesinde muazzam bir güce sahip olmalıdır. Diğer karakteristik özellikler arasında, yoğun kırışıklı bir burun ve gül kulakları olan büyük bir kafa yer almaktadır. Kısa burun ve çıkıntılı alt çene (alt çene çıkıklığı), boğmadan sağlam ve uzun süreli bir kavrama sağlar.
16. yüzyılda İngiliz buldoğu ile ortaya çıkmıştır. Fransız buldoğu 19. yüzyılda ırka eklenmiştir. 1970'ten beri, dünya çapında daha fazla buldok çeşidi veya ırkı yetiştirmek için çok sayıda faaliyet yürütülmektedir.

Alano Español (Spanish Bulldog)
Alapaha Blue Blood Bulldog
Amerikan buldoğu
Campeiro Bulldog
Continental Bulldog
Fransız buldoğu
İngiliz buldoğu
Olde English Bulldogge
Perro de Presa Mallorquin
Serrano Bulldog

Bullenbeisser (Alman buldoğu)
Old English Bulldog
Toy Bulldog

Bull teriyer ya da boğa teriyeri, 19. yy.da İngiltere'de üretilmiş bir teriyer ırkı. Buldog, beyaz İngiliz teriyeri (soyu tükenmiş), Dalmaçyalı, İspanyol pointeri, foxhound ve muhtemelen greyhound gibi pek çok ırkın karıştırılması ile üretilmiştir. Cüssesine oranla dünyanın en güçlü köpeklerinden biridir.

Bull teriyer aslen büyükçe bir çukurda (pit) gerçekleştirilen köpek dövüşleri için üretilmiş bir ırktır. Çok cesur bir dövüşçü olmasına rağmen kavga başlatıcı değildir.  Hareketli, sadık ve oyunsever bir köpek ırkıdır.

Kaslı, kısa tüylü, uca doğru sivrilen kuyruklu, dik kulaklı, derin ve üçgen gözlü, konveks (dışbükey) kafalıdır. Ortalama 53–56 cm yüksekliğinde, 23–27 kg ağırlığındadır. Minyatür bull teriyer farklı bir ırk kabul edilir ve bull teriyerden küçüktür (yaklaşık 25–35 cm ve 11–15 kg). Vücutları çeşitli renklerde olabilir ancak kafaları genelde beyaz ya da beyaz üzerine koyu renk yamalıdır.

Köpek ırkları listesi

Büyük kediler (Pantherinae), kedigiller (Felidae) familyasındaki, ağırlığı bazen birkaç yüz kiloya kadar varan kedi türleri. Boyutlardaki büyük farklara rağmen kedi türleri davranış ve yapı bakımından pek fark göstermezler. Bütün kediler Karnivor ve süper avcıdır.
En büyük kediler Panthera cinsinin üyeleridir. Büyük kedi teriminin eski bir tanımı sadece Panthera'nın 5 üyesinden oluşur: Kaplan, aslan, pars, kar parsı ve jaguar (bunların dışındakileri sadece fiziksel büyüklükleri yüzünden büyük kedi demek gerekir). Başka kediler yapamazken bu cinse ait kediler kükreyebilirler. Sonuç olarak kükreme yeteneği bazen "büyük kediler"in ayırt edici bir özelliği olarak sayılmaktadır.
Avrasya vaşağı gibi 55 kg. kadar olabilen bazı orta boy kediler bir evcil kediye göre bayağı büyük olsalar da "büyük kediler"den sayılmazlar.

Cins: Neofelis

Neofelis nebulosa (Bulutlu pars) Güneydoğu Asya.
Neofelis diardi, Borneo, Sumatra.
Cins: Panthera

Kaplan, (Panthera tigris) Asya.
Aslan, (Panthera leo) Afrika, Hindistan'ın Gir Ormanı; klasik zamanlarda güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu.
Jaguar, (Panthera onca) Amerika kıtası; Meksika'dan kuzey Arjantin'e kadar.
Pars, (Panthera pardus) Asya ve Afrika.
Kar parsı (Panthera uncia)
Melezler:

Tigon (erkek kaplan/dişi aslan)
Liger (erkek aslan/dişi kaplan)
Jagulep (erkek jaguar/dişi pars)
Jagger (erkek jaguar/dişi kaplan)
Lepjag (erkek pars/dişi jaguar)
Marozi (erkek aslan/dişi pars)
Leopon (erkek pars/dişi aslan)
Bazen büyük kedi sanılabilecek kadar büyük, küçük kediler, Felinae familyasına ait, büyük kedilere dahil olmamalarına rağmen, boyut olarak Felinae familyasının kedilerinden daha büyüktürler:

Çita, (Acinonyx jubatus) Afrika.
Puma, (Puma concolor) Kuzey Amerika ve Güney Amerika.
Bayağı vaşak (Lynx lynx) Avrupa ve Asya.
Doru vaşak (Lynx rufus) Kuzey Amerika.
Kanada vaşağı, (Lynx canadensis) Kuzey Amerika.
İber vaşağı, (Lynx pardinus) Avrupa.
Oselo (Parsdus pardalis) Meksika, Orta Amerika ve Güney Amerika ve güneybatı Teksas, ABD.
Karakulak (Caracal caracal) Orta-Doğu, Afrika, Batı Hindistan.
Serval (Leptailurus serval) Afrika.

Büyük kedilerin karşı karşı oldukları tehditlerin başında doğal ortam kaybı ve avlanma gelmektedir (rezervlerde spor olarak vurulan esaret altındaki kediler dahil).
Egzotik evcil hayvan ticareti de büyük kediler için bir tehdit oluşturmaktadır. ABD 19 eyaletinde büyük kedilerin ve diğer egzotik hayvaların sahiplenilmesini yasaklamıştır. Esaretteki Vahşi Yaşam yasası (Captive Wildlife Safety Act) bu hayvanların satışını ve sahiplenilmesini yasaklamasına rağmen sadece ABD'de 150.000 civarı "evcil" büyük kedi bulunmaktadır ve bunların pek azı hayvanat bahçlerindedir. İstatistiklere göre bu şekilde sahiplenilen kedilerin %98'i en fazla iki yıl içinde ölmektedirler.

NatureFootage Big Cat pictures and video clips
How big are the Big Cats - an article at Big Cats Online which includes a chart comparing the body lengths of several cat species.
ARKive - images and movies of endangered big cats büyük kedi resimleri
Büyük Kediler
Vahşi Kediler 10 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Humane Society of the United States—article on big cats as pets
Big Cat Rescue24 Eylül 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—sanctuary dedicated to care and conservation of big cats

Köpekgiller (Canidae), etçiller (Carnivora) takımına ait bir familya.
Köpek, kurt, tilki ve çakal türleri köpekgiller ailesini oluştururlar. Köpekgiller dünyanın her kıtasında yaygındır. Eskiden Avustralya, Yeni Zelanda, Yeni Gine, Madagaskar ve Güney Kutbu'nda bulunmazlardı ama son binyıllar içerisinde insanların yardımıyla buralara da yerleşebilmişlerdir.
Ailenin büyük bir farkla en yaygın ve en tanınmış mensubu olan köpeğin (Canis lupus familaris) insanların elinde geliştirilmiş 400 civarında birbirlerinden çok farklı görünümlere sahip ırkı bulunur. Bu yüzden ailenin en büyük ve en küçük mensupları köpek ırkları arasındadır. Ancak doğal köpekgil türlerinin arasında en küçükleri (40 cm + 25 cm kuyruk, 1,5 kg) uzun kulaklı çöl tilkisi ve en büyükleri (160 cm + 52 cm kuyruk, 80 kg) kurdun Alaska ve Kuzey Avrupa'da bulunan bir alt türüdür.

Köpekgillerin daima uzun ve yassı bir kafatası, genelde 42 dişleri vardır; sadece çalı köpeği, Asya yaban köpeği ve iri kulaklı tilkinin diğerlerinden farklı olarak 44 dişi olur. Diş ve çene yapıları koparmak ve çiğnemek için tasarlanmış gibidir. Her şey yiyici hayvanlardır ama en çok et ile beslenmeyi severler.
Parmaklarının üzerinde yürürler. Ön ayaklarında 5 ve arka ayaklarında 4 parmakları bulunur. En önemli duyu organları burunlarıdır. Koku alma kabiliyetleri çok iyi gelişmiştir.

Canini: Uzun bacaklar, dik bir yüz, yuvarlak göz mercekleri, sürek avcısı.
Vulpini: Kısa bacaklar, sivri bir surat, uzun ve gür bir kuyruk, göz mercekleri dikey bir uzantı şeklinde, gizlice yaklaşarak avlar.

Yırtıcıların ilk atalarının 50 milyon yıl evvel Kuzey Amerika'da ortaya çıktığı düşünülür. Ancak bu Miacis veya Vulpavus gibi en eski etçil memeli türlerini oluşturan ilk ataları; uzun vücutlu, kısa bacaklı, kedilerde olduğu gibi tırnaklarını içeriye çekme yeteneğine sahip ve ayılar gibi ayak tabanlarına basarak yürüyen, ağaçlarda yaşama adapte olmuş, küçük hayvanlardı. Bu yüzden bu en  eski Carnivoramorflardan aynı zamanda hem kedimsilerin hem de köpeğimsilerin türemiş olduğu kabul edilir.

Yaklaşık 37 milyon yıl önce yaşamış olan Hesperocyon en eski Köpekgillerden biriydi. Köpeğimsilerin (Caniformia) ve Kedimsilerin (Feliformia) ayrıldığı döneme yakın bir zamanda yaşadı.

15 milyon yıl evvel bugünkü köpekgillere daha çok benzeyen bir cins ortaya çıkmıştır: Tomarctus. Bu cinsin bacakları daha uzun, ayakları daha toplu, ağzı daha uzun ve beyni Miacis cinsinden çok daha büyük olduğu ve hatta yaşam şeklinin de bugünkü köpekgillere benzemiş olduğu tespit edilmiştir. Bütün köpekgillerin bu cinsten türediği kabul edilir.
Canis cinsinin en eski fosilleri 2 milyon yaşındadır ve Avrasya'da bulunmuştur.

Kurt (Canis lupus)
Köpek (Canis lupus familaris)
Altın çakal (Canis aureus)
Kızıl tilki (Vulpes vulpes)
Bazı kaynaklara göre Asya yaban köpeği de Türkiye'nin kuzeydoğusunda görülmüştür, ama bu haberler henüz emin olabilecek nitelikte değildir.
Ayrıca korsak tilkisi, rakun köpeği ve kum tilkisinin Türkiye'de bulunma ihtimalleri vardır ama bu fikirlerin herhangi bir kanıtı yoktur.

Köpeğe benzeyen türleri ve tilkiye benzeyen türleri köpekgiller ailesi içerisinde iki ayrı kol altında toplamak amacı ile Vulpini ve Canini adında iki oymağa ayrılırlar. Ancak buna rağmen Canini oymağında (asıl köpekler) tilkiye benzeyenler ve Vulpini oymağında da (asıl tilkiler) köpeklere benzeyenler bulunur.

Oymak Vulpini
Cins Vulpes
Kızıl tilki (Vulpes vulpes)
Bengal tilkisi (Vulpes bengalensis)
Afgan tilkisi (Vulpes cana)
Güney Afrika tilkisi (Vulpes chama)
Korsak tilkisi (Vulpes corsac)
Tibet tilkisi (Vulpes ferrilata)
Cüce tilki (Vulpes macrotis)
Soluk tilki (Vulpes pallida)
Kum tilkisi (Vulpes rueppelli)
Ova tilkisi (Vulpes velox)
Çöl tilkisi (Vulpes zerda)
Cins Alopex
Kutup tilkisi (Alopex lagopus)
Cins Urocyon
Boz tilki (Urocyon cinereoargenteus)
Ada boz tilkisi (Urocyon littoralis)
Cins Otocyon
İri kulaklı tilki (Otocyon megalotis)
Oymak Canini
Cins Dusicyon
Falkland tilkisi (Dusicyon australis)
Cins Pseudalopex
And tilkisi (Pseudalopex culpaeus)
Arjantin gri tilkisi (Pseudalopex griseus)
Darvin tilkisi (Pseudalopex fulvipes)
Pampa tilkisi (Pseudalopex gymnocercus)
Peru çöl tilkisi (Pseudalopex sechurae)
Brezilya dövüş tilkisi (Pseudalopex vetulus)
Cins Atelocynus
Kısa kulaklı tilki (Atelocyon microtis)
Cins Cerdocyon
Yengeç yiyen tilki (Cerdocyon thous)
Cins Speothos
Çalı köpeği (Speothos venaticus)
Cins Chrysocyon
Yeleli kurt (Chrysocyon brachyurus)
Cins Nyctereutes
Rakun köpeği (Nyctereutes procyonoides)
Cins Cuon
Asya yaban köpeği (Cuon alpinus)
Cins Lycaon
Afrika yaban köpeği (Lycaon pictus)
Cins Canis
Kurt (Canis lupus), Köpek ve Dingo dahil
Kızıl kurt (Canis rufus)
Kır kurdu (Canis latrans)
Altın çakal (Canis aureus)
Kara sırtlı çakal (Canis mesomelas)
Çizgili çakal (Canis adustus)
Habeş kurdu (Canis simensis)
McKenna ve Bell'e göre sınıflandırma (Classification of mammals: Above the species level, 1997):

Canidae (Köpekgiller)
 |-- Vulpini
 |    |-- Vulpes (Kızıl tilki ve diğerleri)
 |    '-- N.N.
 |         |-- Alopex (Kutup tilkisi)
 |         '—N.N.
 |              |-- Urocyon (Boz tilkiler)
 |              '-- Otocyon (İri kulaklı tilki)
 |
 '—Canini
      |-- N.N.
      |    |-- Dusicyon (Falkland tilkisi)
      |    '-- Pseudalopex (And tilkisi ve diğerleri)
      |
      '—N.N.
           |-- Chrysocyon (Yeleli kurt)
           '-- N.N.
                |-- Cerdocyon (Yengeç yiyen tilki)
                '—N.N.
                     |-- Nyctereutes (Rakun köpeği)
                     '-- N.N.
                          |-- Atelocynus (Kısa kulaklı tilki)
                          '—N.N.
                               |-- Speothos (Çalı köpeği)
                               '-- N.N.
                                    |-- Canis (Kurtlar ve Çakallar)
                                    '—N.N.
                                         |-- Cuon (Asya yaban köpeği)
                                         '-- Lycaon (Afrika yaban köpeği)

Köpekgiller listesi

Almanca Wikipedia'da "Hunde" maddesinin 4.12.2005 tarihli sürümü
"Kurt'un ataları", Köpekgillerin evrim tarihi 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
Köpekgiller (Almanca)

https://web.archive.org/web/20061205230130/http://canids.org/index.htm (Englisch)

Canis, köpekgiller (Canidae) familyasında sınıflandırılan köpekleri, çakalları ve kurtların büyük bir bölümünü içeren memeli cinsi. Bu cinste yer alan türler orta ve büyük boyutları, iri ve gelişmiş kafatasları ve diş yapılarıyla, uzun bacakları, görece kısa kulak ve kuruklarıyla ayırt edilirler. Tüm köpekgiller gibi güçlü bir koku alma duyusuna sahiptirler. Göz bebekleri yuvarlaktır.
Görece yakın geçmişte evrimleşmiş olan ve bu cins içinde yer alan türlerin dölverimli melezlerin hâlâ ortaya çıkmaya devam ettiği köpekgiller familyasında bazı popülasyonların durumu ve bilimsel sınıflandırması kesinliğe kavuşamamıştır.
Cins adı olarak kullanılan Canis Latince "köpek" anlamına gelmektedir.

Çizgili çakal (Canis adustus)
Altın çakal (Canis aureus)
Kır kurdu (Canis latrans)
Kurt (Canis lupus)
Kara sırtlı çakal (Canis mesomelas)
Kızıl kurt (Canis rufus)
Habeş kurdu (Canis simensis)
Canis dirus ("Korkunç kurt"; nesli tükenmiş)

Heptner, V. G.; Naumov, N. P. (1998). "1a, SIRENIA AND CARNIVORA". Mammals of the Soviet Union. II. Science Publishers, Inc. USA. ISBN 1-886106-81-9. (İngilizce)

Çov-çov, Çin kökenli köpek ırkıdır. Halk arasında "Aslan köpeği" ve "Çin Aslanı" olarak da bilinir.

Yetişkin erkekler ortalama 56 cm, dişiler ise ortalama 51 cm boya ulaşabilirler. Ağırlıkları 20-31 kg arasında değişir. Kürkleri iki katmanlıdır ve soğuktan oldukça iyi korur. Tüm bedenleri tek renk olabilir; siyah, kızıl, mavi, kahverengi, krem rengi veya beyaz. Bu köpek, mavi-siyah dili ile diğer köpek ırklarından ayrılır.

Çov-çov, köpekler arasında dominant olmak ister. Onlardan itaat beklenmemelidir. Yine de sahibi tutarlı ve sakin biri olursa eğitilebilir. Ancak komutların bir amacı olması gerekir. Aile bireylerine sadıktır ama genellikle bir tek kişiye bağlanır. Sıcağı hiç sevmez. Bazıları tasma-kayışı kabullenmek istemez. Genelde sakin, uslu ve kibardır. Çocuklarla arası iyidir. 2-4 aylıktan itibaren sosyalleştirilmezse doğası gereği koruyuculaşır. Kişilikleri genellikle yetiştirilmeleriyle alakalıdır. Günümüzde çov-çov, aile köpeği olmanın yanı sıra bekçi olarak da kullanılır.

Kalça displazisi, mide kanseri ve kulak enfeksiyonları gibi hastalıklara yatkın olan köpek, göz kapağı anomalisi olarak nitelendirilen entropiyon hastalığına yatkın köpeklerdir. Ortalama yaşam süreleri 14 ila 16 yıl arasındadır.

Çov-çov'un anavatanı Çin'dir ve dünyanın nadir ve eski ırklarından biridir. Tarihteki ilk kayıtları ise Han İmparatorluğu'nun milattan önce 206 senesine ait çanak ve çömleklerde yer almaktadır. Dönemin Çin imparatorunun 2.500 çift Çov-çov‘a sahip olduğu anlatılır. Fakat yapılan çalışmalar çov-çov'un tarihinin bundan çok daha eskilere dayandığını ve Çov-çov'un spitz türü köpeklerin de atası olduğunu iddia etmektedir.
Çov-çov'un iskelet yapısı birkaç milyon yıl öncesine dayanan fosilleşmiş köpek kalıntılarına benzemektedir. Bu ırkın binlerce yıldır Çin'de avcı, araba çekicisi ve tekne bekçisi görevlerini üstlendiği, ayrıca etinin aranan bir yemek türü olduğu ve hâlâ iyi bir yemek olarak yendiği bilinmektedir. Bu ırk kurt, keklik ve vizon avında çok başarılıdır.
1820'lerde çov-çovlar Londra Hayvanat Bahçesi’nde “Çin’in vahşi köpekleri” olarak sergilenmiş, fakat çov-çovlar batı dünyasındaki asıl ünlerini Kraliçe Victoria'nın yüzyılın sonlarına doğru bir çov-çov edinmesiyle kazanmışlardır.

Collie, bir İskoç çoban köpeği grubu. Birkaç farklı alt türü bulunur. Collie sözcüğü muhtemelen coaly (kömür karası) sözcüğünden gelmedir. Bir başka teoriye göre İskandinav dillerinde özel isim olan Colle'den gelmiştir, zira bu isim Orta İngilizce döneminde sıklıkla köpeklere verilmiştir.

Uzun süre İskoçya'nın dışına tanınmadılar. Irkın adı muhtemelen korumakla görevlendirildikleri Colley denen siyah suratlı İskoç koyunundan gelmektedir. İlk Collie 1860'da bir köpek yarışmasında sergilenmiştir.

Kaslı bedenli, ince uzun burunlu, uzunca kuyruklu olan Collie'nin uzun tüylü ve kısa tüylü iki çeşidi vardır. Bol tüylü bir köpektir. Omuzdan yere yüksekliği 60 – 65 cm, ağırlığı 23 – 34 kg'dır. Post rengi kahverengi  - beyaz, kremrengi ve beyaz, siyah - beyaz ve kahverengi olabilir. Çoban köpeği olarak ve refakat köpeği ya da bekçi köpeği olarak kullanılmaktadır.

Bu ırkı dünya çapında üne kavuşturan, Lassie filmi ve dizisidir. Hatta film öylesine ünlü olmuştu ki, bu film yüzden yanlış bir şekilde Collie ırkı, pek çok yerde Lassie ırkı sanılmaktadır. Çok zeki, herkesle iyi geçinen bir köpektir. Sevdiği insanlara yakın davranır ve onları korumasına alır. Çocuklarla iyi anlaşır. Saldırgan değildir, ama hoşlanmadığı kimseler kuşkuyla yaklaşır. Gereken durumlarda hemen savunmaya geçer. Sıcak havalarda bol su bulunan gölge yerleri arar. Kurtarma, görme engellilere rehberlik ve koruma görevlerini başarıyla yerine getirir. 
Bu ırk için önemli olan konulardan biri apartman hayatına asla uygun olmamasıdır zira köpeğin doğal özelliklerinden biri ona ne kadar egzersiz imkânı tanınsa da o kendisi için yeni işler yapma fikri edinmesidir. Köpek dünyada kabul görülen kaynakların çoğunda en zeki ırk olarak bilinir ve zekası boş boş tüm günü evde geçirmeyecek kadar geniştir. Yalnız bırakıldığında ve ilgilenilmediğinde kötü alışkanlıklar edinir ve eşyalara zarar verebilir. Bu ırk büyük bahçeler veya çiftlikler içinse ideal bir seçimdir. bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ona tüm gün yapacak bir işler bulma olanağı sağlar. Koyun gütme güdüsü o kadar güçlüdür ki eski bir inanışa göre sığırları hipnotize etme gücüne sahiptir! gerçekten de ırk sığırların gözlerine dik dik ve derin derin baka baka sığırı yönlendirir. Irk insanların yanında da aynı güdüyü sergileyebilir kimi zaman bu ırktan bireyler çocukları yönlendirmeye kalkışır! Köpek arama kurtarma, bomba bulma, narkotik köpeği olarak en başarılı ırklardandır. oldukça eğitilebilir bir köpektir.
İskoçya'da İngiltere sınırında Northumberland bölgesinde üretilen ırkın kanında Spaniel kanı ve eski İngiliz koyun gütme köpeklerinin kanı bulunmaktadır.

Sağlıklı bir ırktır ancak yaşlılık dönemlerinde bazı eklem hastalıkları ile karşılaşabilirler. Günde iki öğün çok yağlı olmayan mamaların tercih edilmesi ve bu düzenin dışına çıkılmaması durumunda 8-12 yıl olan ömürleri uzun sürebilmektedir.

Border Collie
Çoban köpeği yarışması

Collie Irk Bilgisi
ABD Collie Kulübü28 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ABD Çalışan Collie Birliği 4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Collie Sağlık ve Tarihçe

Crossarchus, Mungotinae familyasına bağlı bir cinstir. Küçük ve oldukça sosyal kuyruksürenler olan Herpestinae veya Mungotinae altfamilyasında yer alırlar.

Bu cinsin üyeleri Gana, Fildişi Sahili, Liberya ve Sierra Leone gibi ülkelerde, Orta ve Batı Afrika'nın bataklıklarında ve ormanlarında bulunur.

Böcekler, larvalar, küçük sürüngenler, yengeçler ve meyvelerle beslenirler. Yaprak çöplerini, çürümüş ağaçların ve taşların altını, böcek ve larva bulmak için pençe ve burunları ile kazarlar. Ayrıca tatlı su yengeçlerini bulmak için sığ akarsulara da girerler.
Crossarchus üyelerinin yaşadığı çoğu alanda, orman etobur topluluğunun sayısal olarak baskın üyeleridir.

 Wikimedia Commons'ta Crossarchus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Crossarchus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Crossarchus ansorgei, Herpestidae familyasında bulunan Crossarchus cinsine bağlı bir türdür. C. a. ansorgei ve C. a. nigricolor olmak üzere tanınan iki alt türü vardır. Yağmur ormanı türündeki habitatları tercih eder ve insanların yaşadığı bölgelerden kaçınır. 6-10 inç uzunluğunda kuyruğu ile 12-18 inç uzunluğa sahip olabilir ve 1-3 lb ağırlığındadır.
Bu tür hakkında çok az şey bilindiğinden vahşi popülasyon sayıları veya durumu hakkında hiçbir tahmin yoktur. 1984 yılına kadar tür, yalnızca Baringa'daki iki örnekten bilinmekteydi; ancak şimdi bazı bölgelerde oldukça yaygın olduğu düşünülmektedir. Vahşi hayvan eti ticareti amacıyla avlanılması ve habitat yok olması başlıca tehditlerdendir. Bunun dışında tür, Salonga Ulusal Parkı tarafından korunmaktadır.

Alexander's kusimanse. 25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Animal Files.
University of Rome: Crossarchus ansorgei
 Wikimedia Commons'ta Crossarchus ansorgei ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Crossarchus ansorgei ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Cüce tilki ya da Kit tilkisi (Vulpes macrotis), köpekgiller (Canidae) familyasından Kuzey Amerika'da sık görülen bir tilki türüdür. Tabii yaşam alanı kuzey Meksika'ya kadar uzanır.

Pas rengi lekeleri olan gri bir kürkü vardır. Kuyruğunun ucunda siyah bir nokta bulunur. Gri tilkinin aksine kuyruğu boyunca ilerleyen siyah bir çizgi yoktur.

Cüce tilki kuru bölgeleri sever, genellikle çöllerde ve otlaklarda yaşar. Kendisine küçük bir in kazar ve ininden birkaç kilometreden fazla ayrılmaz.

Cüce tilkiler geceleri ortaya çıkar. Avlanma zamanları günbatımının hemen sonrasındadır. Genellikle küçük hayvanları (kemirici ve diğer memelileri) ve böcekleri avlayarak beslenirler. Cüce tilki aileleri aynı avlanma bölgesini kullanabilirlerse de genellikle yalnız avlanırlar. Cüce tilkiler insanlardan korkmazlar ve diğer tilkiler kadar zeki değillerdir. Bu sık sık tuzaklara düşmelerine ve insanlar tarafından kolaylıkla zehirlenebilmelerine sebep olur.

Cüce tilkilerin erkek ve dişileri ekim ve kasım aylarında eş seçerler. Çiftleşme aralık ayından şubat ayına kadar sürer. Yavrular mart ve nisan aylarında doğarlar. Bir seferde genellikle 3 ila 7 yavru doğar.

San Joaquin cüce tilkisi (Vulpes macrotis mutica)
Çöl cüce tilkisi (Vulpes macrotis arsipus)
Güney Kaliforniya cüce tilkisi (Vulpes macrotis macrotis)

28/01/2007 tarihli Wikipedia makalesi13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

San Joaquin Cüce tilkisi31 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ARKive - Cüce tilki resim ve videoları

Dakhund, daksund, porsuk köpeği ya da sosis bir av köpeği ırkı.
İlk kez Almanya'da porsuk avı için yetiştirildiğinden bu adı alır. Uygun vücut yapısı ve toprağı sürekli kazma güdüsüyle porsuk yuvalarını dağıtır. Sakin çocuklarla iyi anlaşır. Diğer köpeklerle arası iyidir; ama bazen kıskançlığı tutar ve ısırmaya çalışabilir. Havlamayı çok sever ve sesi kocaman bir köpeğinki kadar çok çıkar. Çok inatçı, zeki ve oyuncudur. Eğitimi sırasında, o da eğiticisini eğitmeye çalışır. Apartman yaşantısına kolay uyum gösterir.

Bu ırk, adını 16. yüzyılda almış ve yaygınlaşmıştır. Mısır'da bir firavunun mezarında resminin görülmesi sonucunda çok uzun bir geçmişe sahip olduğu (yaklaşık 5000 yıl) düşünülmektedir. En eski cinsinin adı Teckel'dir. 19. yüzyılın sonlarına doğru estetik açıdan daha geliştirilmiştir. 17. yüzyılda yapılan melezleştirme çalışmaları sonrasında sosis köpek olarak bildiğimiz bu ırk ortaya çıkmış ve asırlarca Almanya sınırları içerisinde kalmıştır. 19. yüzyıl başlarında İngiltere ve Amerika'ya getirilmiştir.

Kaslı ve güçlü bir yapıya sahip olması ile dikkat çeken bu ırk uzun bir vücuda paralel olarak kısa bacaklara sahip olması ile bilinir. Uzun ve hafif kubbemsi bir kafa yapısına sahiptir. Kulakları üçgen şeklinde ve yana sarkık duran bu ırkın uzun burnu ve oldukça güçlü dişleri, son derece dikkat çekici bir köpek hâlini almasını sağlamaktadır. Oval gözlerinin rengi kahverengi ve kızıl veya siyah renklerinde görülmektedir. Erkek ve dişide yüksekliği 30–35 cm, ağırlığı 4–9 kg'dır.

Karakter olarak çok cesur olduğu için büyük köpeklere korkmadan havlayabilir ve saldırabilir. Heyecanlı, maceracı ve insanlarla iyi dostluk kurabilecek köpeklerdendir. Minyatür olan türleri daha sakin olabilirken biraz daha büyük olanlar çok hareketli ve oyuncu olabilir.

Genel olarak sağlıklı olan bu ırkın vücut formundan dolayı birtakım ortopedik sorunlar yaşanabilir. Bunların yanında yatkın olduğu hastalıklar; disk problemleri, felç, kalp ve üriner sistem hastalıkları, diyabet olarak sıralanabilir. Aynı zamanda kilo almaya yatkın olan bir ırktır. Ortalama yaşam süreleri 12 ila 15 yıl arasındadır.

Bu cins köpeklerin kişilik özellikleri ve kökenleri hemen hemen aynıdır. Tüy renkleri ve yapısına göre kendi içerisinde birkaç türe ayrılırlar.

Tüyleri uzuncadır, diğer türlere göre daha sakin ve uysaldır. Tüyleri yumuşak, parlak ve ipeksidir. Tüylerinin kalın olması onu soğuktan korur. Tüylerinin her gün fırçalanması tavsiye edilir. Kısa tüylü bir türün, spanyelle çiftleştirilmesiyle oluşmuştur.

Eski türlerden biridir (yaklaşık yüz yıllık). Tüyleri tel teldir. Uzun tüylü'den sonra en uysal türdür. Estetik olarak güzel olması, insanların genellikle onu tercih nedenidir. Kısa sürede yaygınlaşmıştır.

Schnauzer ve Dandie Dinmont'un çiftleştirilmesiyle elde edilmiştir. Adında belirtildiği gibi tüyleri kısa ve sıktır. İki tüy tabakasına sahiptir. Atletik bir köpek olduğu için sürekli yürümek, koşmak ister. Ev dışında bol bol gezdirilmesi, serbest bırakılması gerekmesine rağmen bir apartman köpeği olarak anılır.

Köpek ırkları listesi

Dalmaçya köpeği veya Dalmaçyalı, kısa tüylü, beyaz üstüne siyah ya da kahverengi benekli bir köpek ırkı. Genellikle av köpeği olmayan ırklar kategorisinde değerlendirilir. TKC'ye göre faydalı köpekler kategorisindedir.

Dalmaçya köpeğinin kökeni, kesin olmamakla birlikte Hırvatistan'daki Dalmaçya bölgesine dayanır. 1800 yıllarından sonra İngiltere'de yetiştirilen bir köpektir. Günümüzde dünyanın pek çok yerinde refakatçi olarak yetiştirilmektedir.
Dalmaçyalılar yıllarca itfaiyeci köpeği olarak bilindiler. Atlarla aralarının iyi olmasından dolayı aynı zamanda itfaiyeciler yangın söndürmeye giderken at arabalarına eşlik etmiş ve yollarını açmışlardır. İngiltere'de hâlâ bazı modern itfaiye istasyonlarında Dalmaçyalılar bulundurulmaktadır. Yıllar önce dalmaçyalı itfaiyeciler tarafından istasyonlarındaki fareleri kovalamaları için tutulmuşlardır. Dalmaçyalılar kedi gibi fare kovalamaları ile ünlüdürler.
II. Dünya Savaşı sırasında gizli mesaj ve tıbbi malzeme taşımak için kullanıldıkları bilinmektedir.

Genel olarak boyları 55.5 cm, ağırlığı ise 24 kg idir.
Dalmaçyalıların benekleri siyah veya kahverengidir. Tamamen beyaz doğar ve sonradan beneklerine kavuşurlar.
Erkek Dalmaçyalılar dişi Dalmaçyalılar'a göre daha iri ve ağırdırlar.
Çok iyi av köpekleridir. İdrarında ürik asit bulunmadığı için bahçıvanların favori ırkıdır.

Çok oyuncu, neşe dolu bir köpektir, ama çok duygusaldır. Yalnız kalmak istemez, küser. Bu nedenle bahçede kulübede yaşamak ona göre değildir. Belleği çok güçlüdür. Kendisine kötü davranan birini yıllar geçse de unutmaz. Enerji doludur, özellikle çocuklarla oynamayı çok sever. Ev hayvanlarıyla arası çok iyidir, ama yabancı köpeklerle anlaşamaz. Çok zeki ve inatçıdır. Koruma ve bekçilik görevlerini yerine getirebilir.
Dalmaçyalılar yüzmeyi çok severler.

Dodie Smith'in yazdığı 1956 çıkışlı Yüz ve Bir Dalmaçyalı romanı ve daha sonra kitaba dayanan Walt Disney Pictures tarafından 1961 yılında çıkan 101 Dalmaçyalı filmi ile 1996 ve 2000 yıllarında çıkan 101 Dalmaçyalı ve 102 Dalmaçyalı filmlerinde işlendi.

Dalmaçyalı Irk Bilgisi Köpek.gen.tr

Danua (Danois, Great Dane), domuz avında kullanılmak üzere en az 400 yıl önce Almanya'da geliştirilen köpek soyu. Alman mastifi olarak da bilinir. Bu soyun Danimarka ile olan ilişkisi bilinmemekle birlikte, adını Fransızca Danois (Danimarkalı) sözcüğünden almıştır. İrlanda tazısı cinsi ile çaprazlanarak üretilmişlerdir.

Bu ırkın alımlı bir gövde yapısı, iri ve sağlam çeneleri vardır. Kısa tüyleri kara, sarımsı kahverengi, kırçıllı, külrengi ya da ak üstüne kara lekelidir.Omuz yüksekliği 70–80 cm, ağırlığı 45-54  kg arasında değişir. Guinness Rekorlar Kitabında kayıtlı en uzun köpek bu türe aittir.

Cana yakın, sahibine bağlı, atılgan ve çeviktir. İştahlı bir köpek cinsidir. İyi huylu ve içlerinde her zaman sevgi bulunan köpeklerdendir. Bu ırk çok nadir havlayan köpeklerden biridir ancak gerektiği zaman havlayabilir, hatta saldırgan bir hal alabilir. Kontrollü bir ırk olmasının yanı sıra tamamen yetiştirmeyle alakalı problemler yaşanabilir. Kontrol ve sorumlulukları konusunda bilinçli ırklardan olan bu ırk daima cesur ve sadıktır ve iyi bir bekçi köpeğidir.

Yalnız dirsek artieriti ve kemik tümörleri bu cinste sık görülür. Bununla birlikte kalp hastalıkları, mide torsiyonu, hipertrofik osteodistrofi ve kalça displazisi
yatkın oldukları hastalıklardandır. Yaşam süreleri 8 ile 10 yıl arasında değişmektedir.

Düzenli beslenme ve öğünlerin güne yayılması gereklidir. Sadece tüy döküm dönemlerinde fırçalamak gereklidir. Egzersizler önemlidir ama aşırı egzersiz yapmamalıdır. Yemek sonrası kısa egzersizler en ideal egzersiz biçimidir.

Çizgi film kahramanı Scooby Doo bir danuadır.

Dr Bruce Fogle Köpek Sahibinin El Kitabı

Darwin tilkisi (Pseudalopex fulvipes), köpekgiller (Canidae) familyasının, Canini oymağına ait bir tür. 1831 yılında ünlü İngiliz doğabilimci Charles Darwin tarafından Şili sahilinde bulunan Chiloé Adası'nda keşfedildi. Uzun süre Arjantin dövüş tilkisinin (Pseudalopex griseus) ada formu olarak dikkate alındı. Ancak 1990 yılında Nahuelbuta Millî Parkı'nda küçük bir popülasyonun keşfiyle ve bunu takip eden genetik incelemelerin neticesinde, bir tür statüsüne hakkı olduğu açıklığa kavuştu.

1831 yılında HMS Beagle ile seyahati esnasında Charles Darwin Chiloé Adası'nda bir tilki yakalar. Darwin bu hayvanı, ender olan, ama adanın tipik bir canlısı ve daha önce tanımlaması yapılmamış bir tür olarak tanımlar. Önceleri Dusicyon fulvipes olarak tanımlanır ama yine de daha sonra, morfolojik açıdan belirgin şekilde kendini Arjantin dövüş tilkisinden ayıran temel özellikleri olmadığından, Arjantin dövüş tilkisi türü olarak düzene konur. Popülasyonunun, bu görüşü tasdik edercesine bir ada üzerinde görünmesi, onun Arjantin dövüş tilkisinin ada değişkesi olduğu sonucunu söz konusu kılar. 1960'larda Darwin tilkileri, 600 km kuzeyde Nahuelbuta Milli Parkı'nda, karasal Güney Amerika'da keşfedilince, alt tür statüsü tekrar sorgulanır. Mitokondri-DNA'nın genetik analizleri, Darwin tilkisinin kendi başına tür olduğunu ve Darwin'in nihayetinde haklı olduğu sonucunu, şüphelere yer bırakmayacak şekilde ortaya koyar.

Darwin tilkisinin, yüz, kulak kenarları, baş ve bacaklarında tarçıni kızıllıkları olan koyu güvez çakırlı boz postu vardır. Gerdan ve karınaltı beyaz olur; bazen gırtlak çizgisi üzerinde aklık görülür. Diğer Pseudalopex türleri ile çiftleşmez ve bunlardan daha küçük daha koyu renktedir. Bacakları da yine bu anakara türlerinden daha kısadır. 2–4 kg ağırlığı ile tartıda 5–10 kg gelen bir Arjantin dövüş tilkisinden (Pseudalopex griseus) belirgin biçimde küçüktür.

Geç Pleistosen devirde Chiloé Adası bir kara köprüsü ile Güney Amerika Kıta'sına bağlıdır. Sık ormanlar, adayı ve Güney Amerika'nın güneyindeki sınır bölgesini kaplamaktadır. Burada Darwin tilksi daha çok erken zamanda, ortak bir ataları olan Arjantin dövüş tilkisinden (Pseudalopex griseus) ve And çakalından (Pseudalopex culpaeus) ayrılmış olarak yaşar. Yaklaşık 15.000 yıl önce, buz çağının buzul kütlelerinin erimesi sonucu deniz seviyesinin yükselmesiyle bu kara köprüsü denize gömülür. Bu şekilde Darwin tilkisinin birbirinden ayrılmış iki popülasyonu oluşur; biri adada diğeri ise kıtada. Bugün halen daha orada bulunsalar da şüphesiz kıtada bulunan dağılım alanı, iklimsel sebeblerden ve insani faaliyetlerden dolayı küçülmüş olup, Nahuelbuta Millî Parkı çevresindeki küçük bir bölgede sınırlı kalmıştır.

Darwin tilkisi görünüşe göre, güney ılıman yağmur ormanlarında yaşayan tipik bir orman hayvanıdır. Genellikle alacakaranlıkta  ve gün doğumunda faal bir hayvandır.

Chiloé Adası'nda 250 kadar, anakarada ise 70'ten az birey olduğu tahmin edilir. IUCN listesinde, nesli tükenme tehdidinde olarak sınıflanmıştır. Millî Park çevresindeki ormanların tahrip edilmesiyle salgın hastalık taşıyan ve tilkilere saldıran köpekler, düşük popülasyonun temel sebepleridir.

Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, 1999 ISBN 0-8018-5789-9
David Macdonald: Die große Enzyklopädie der Säugetiere. Deutsche Ausgabe: Könemann in der Tandem Verlag GmbH, 2004 ISBN 3-8331-1006-6

IUCN Kırmızı listesi 23 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dehidratasyon ya da dehidrasyon, fizyolojide, beraberinde metabolik süreçlerin bozulmasına neden olan toplam bir vücut suyu noksanlığı durumudur. Serbest su kaybının, genellikle egzersiz, hastalık veya yüksek çevre sıcaklığı nedeniyle serbest su alımını aştığında ortaya çıkar. Hafif dehidratasyon ayrıca dalma diürezinden de kaynaklanabilir ve bu da dalgıçlarda dekompresyon hastalığı riskini artırabilir.
Çoğu insan, herhangi bir zorluk veya olumsuz bir sağlık sorunu olmadan, toplam vücut suyundaki yüzde üç ila dört azalmayı tolere edebilir. Yüzde beş ila sekiz oranında bir azalma yorgunluk ve baş dönmesine neden olabilir. Toplam vücut suyunun yüzde onundan fazlasının kaybı, şiddetli susama hissi ile birlikte fiziksel ve zihinsel bozulmaya neden olabilir. Ölüm, vücut suyunun yüzde on beş ila yirmi beşi'nin kaybedilmesiyle meydana gelir. Hafif dehidratasyon susuzluk ve genel rahatsızlık ile karakterizedir ve genellikle oral rehidratasyonla (suyu yerine koyma) giderilir.
Dehidratasyon, hipernatremiye (kandaki sodyum seviyesinin artmasına) neden olabilir ve hipovolemi durumunda (kan hacmi kaybı, özellikle plazma kaybı) çok belirgindir.

Susuzluk belirtileri arasında baş ağrısı, genel rahatsızlık, iştahsızlık, idrar hacminde azalma (eğer poliüri  (sık idrara çıkma isteği) dehidratasyonun nedeni değilse), konfüzyon, açıklanamayan yorgunluk, mor renkli tırnaklar ve nöbetler gibi susuzluk ve nörolojik değişiklikler bulunur. Susuzluk belirtileri toplam vücut su kaybının artmasıyla birlikte giderek şiddetlenir. Hafif dehidratasyon olarak kabul edilen % 1-2'lik bir vücut su kaybının bilişsel performansı azalttığı gösterilmiştir. 50 yaşın üzerindeki kişilerde, vücudun susuzluk hissi azalır ve yaşın artması ile birlikte azalmaya devam eder. Birçok yaşlı vatandaş susuzluk belirtileri geçiriyordur. Dehidratasyon, yaşlılarda özellikle sıcak hava gibi fark edilmesi zor olan ancak serbest su kayıplarını arttıran koşullar sırasında morbiditeye katkıda bulunur. Bu konuyla ilgili bir Cochrane incelemesi, su kaybı dehidratasyonunu "serum ozmolaritesinin 295 mOsm/kg veya daha fazlası olan insanlar" olarak tanımlamış ve yaşlılarda görülen ana semptomları yorgunluk olarak ifade ettiklerini ve bu durmunun sebebinin biyoelektrik empedans analizi sonuçlarına göre öğünler arasında alınmayan içecekler olduğunu göstermiştir.

Dehidrasyon için risk faktörleri arasında burada sayılanlarla sınırlı olmamak üzere: sıcak ve nemli havalarda yaşamak ve çalışmak, yüksek irtifalarda yaşamak, atletlik dayanıklılığa sahip olmak, yaşlı yetişkinler, bebekler, çocuklar ve kronik hastalıklarla yaşayan insanlar yer almaktadır.
Yaşlılarda aşırı serbest su kaybı durumu (özellikle hiperglisemi ile ilgili), yaşlıların susama hissine verdikleri ve/veya  serbest suya erişme konusundaki yetersizlikleri, bu hastalardaki dehidrasyonun ana nedenleri gibi görünmektedir. Aşırı serbest su veya hipotonik su, vücudu iki şekilde terkedebilir - ozmotik diürez, terleme, kusma ve ishal gibi "fark edilebilir" kayıplar yoluyla ve esas olarak cilt ve solunum yolu yoluyla meydana gelen "fark edilemeyen" su kayıpları. İnsanlarda dehidratasyona vücuttaki su homeostazını bozan çok çeşitli hastalıklar ve durumlar neden olabilir. Bunlar öncelikle, bozulmuş susama/su erişimi veya sodyum fazlalığı yoluyla ortaya çıkar.

Solunum, idrara çıkma ve terleme dahil olmak üzere normal fizyolojik süreçler veya ishal ve kusma gibi diğer nedenlerden dolayı kaybedilen serbest suyun yerine konması için su alımının yeterli gelmemesi durumunda meydana gelir. Dehidratasyon, şiddetli olduğunda nöbetlere veya solunum durmasına yol açtığı için hayatı tehdit edebilir ve rehidrasyon aşırı hızlı gelişirse ozmotik beyin ödemi riskini de taşır.
Dehidratasyon terimi bazen, spesifik olarak kan plazmasının hacmindeki bir azalmaya işaret eden farklı bir durum olan hipovolemiyi tanımlamak için olarak yanlış olarak kullanılmıştır. Bu iki durum insanlarda bağımsız mekanizmalar ile düzenlenirler, ve iki durumun ayrımının yapılması tedavi rehberliğinde önemlidir.

Günlük rutin faaliyetler için "susama hissi" normalde kişinin uygun hidratasyonunu sürdürmesi için yeterli bir rehberdir. Minimum su alım miktarı ağırlık, çevresel faktörler, diyet ve genetiğe bağlı olarak bireysel olarak değişmektedir. Egzersiz yapmak, sıcak ortamlara maruz kalmak veya susama yanıtının azalması durumlarında ilave su alınması gerekebilir. Müsabakaya katılan sporcularda "susayınca" su içmek kilo kaybına rağmen performans ve güvenliği optimize eder ve 2010 yılı itibarıyla, egzersiz sırasında "susamadan" su içmenin ve egzersiz sırasında kilo almanın ya da kiloyu korumanın bir faydası olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel çalışma yoktur.
Sıcak veya nemli havalarda veya yoğun efor sırasında, su kaybı belirgin şekilde artabilir çünkü insanlar  aktif olarak ter salgılamak için büyük değişkenlikler gösteren bir kapasiteye sahiptirler. Erkeklerde tüm vücuttan atılan ter miktarı, rekabetçi spor sırasında 2 L/saat'i geçebilir, bu değer sıcakta yapılan kısa süreli, yüksek yoğunluklu bir egzersiz sırasında gözlenen 3-4 L/saat'e çıkabilir. Terleme yoluyla bu kadar büyük miktarda su kaybedildiğinde, elektrolitler, özellikle de sodyum su ile birlikte kaybolmaktadır.
Sporcuların çoğunda, terdeki sodyum konsantrasyonunun 50 mmol/L'nin altında olduğu kabul edilirse, 4-5 saat boyunca yapılan egzersiz ve terleme sonrası vücudun toplam sodyum depolarının %10'undan daha azı kaybedilir (toplam sodyum deposu 70 kg'lık bir kişi için yaklaşık 2.500 mmol veya 58 gram'dır). Bu kayıpların çoğu insanlar tarafından iyi tolere edildiği görülmektedir. Sodyum replasman (yerine koyma) içeceklerine bir miktar sodyumun ilave edilmesinin bazı teorik faydaları vardır ve bu sıvılar hipotonik olduğu sürece çok az veya hiç risk oluşturmazlar (dehidratasyonun önlenmesinin temel dayanağı sadece serbest su kayıplarının yerine konulması olduğu için).
Aşırı şekerli ya/ya da tuzlu yiyeceklerin tüketimi de dehidratasyona neden olabilir.

Hafif derecedeki dehidrasyonun tedavisi için en etkili yöntemin su içmek ve sıvı kaybının durdurulması olduğu düşünülmektedir. İçme suyu, yalnızca kan plazmasının hacmini geri kazandırır ve susuzluk hissini azaltır, daha sonra kaybedilen kan elektrolitler yerine konulur. Gıdaların katı olması (su içerikleri az olduğu için), kusma ve ishal kaynaklı sıvı kaybına ilave katkıda bulunabilir. İdrar konsantrasyonu ve sıklığı dehidrasyon düzeldikçe normale döner.
Tatlı su (içme suyu) mevcut olmadığında (örneğin denizde veya çölde), deniz suyu ve etanol tüketilmesi durumu daha da kötüleştirir. İdrar deniz suyundan daha düşük miktarda sodyum içerir  ve pek çok kılavuz hayatta kalma mücadelesi verilirken deniz suyu tüketilmemesi gerektiğini tavsiye etmektedir. Bir kişi dehidrate olduğunda ve hastaneye götürüldüğünde, İntravenöz tedavi ayrıca kullanılır.
Bayılma, bilinç kaybı veya diğer ciddi şekilde inhibe edici semptomların mevcut olduğu şiddetli dehidratasyon vakaları için (hastanın ayakta durması veya net düşünmesi mümkün değildir) acil müdahale gereklidir. Dengeli miktarda elektrolit içeren  uygun bir ikame sıvısı, elektrolit durumunun sürekli olarak değerlendirilmesiyle oral veya intravenöz olarak verilir; durumun eksiksizce çözüme ulaştırılması, çok aşırı vakalar hariç hepsinde standarttır.

Deniz samuru (Enhydra lutris), Kuzey Pasifik Okyanusu'nun kuzey ve batı sahillerinde yaşayan bir deniz memelisidir. Deniz kürk ticaretinde ana malzeme olan kürkleri soylarını da tükenme duruma getirmiştir.
Yetişkin deniz samurları genellikle 14 ila 45 kg arasında gelir, bu kiloyla sansargillerin en ağır üyeleriyken, deniz memelilerinin de en küçük üyeleri konumundadırlar. Diğer deniz memelilerinden farklı olarak deniz samurlarını, hayvanlar alemindeki en yoğun, kalın kürkleriyle bilinirler. Deniz samurları karada yürüyebilmelerine karşın okyanuslarda yaşamaya uyum sağlamışlardır.
Deniz samurları, yiyecek aramak için deniz tabanına daldıkları kıyıya yakın ortamlarda yaşarlar. Genellikle deniz kestaneleri, çeşitli yumuşakçalar, kabuklular ve bazı balık türleri ile beslenirler. Deniz samurunun yemek arama ve yemek yeme alışkanlıkları birçok yönden kayda değerdir. Avı yerinden çıkarmak ve kabukları açmak için kaya kullanması onu alet kullanan birkaç memeli türünden biri yapar. Deniz kabuklarını taş gibi sert cisimleri kullanarak kıran deniz samurları böylelikle dişlerini de korumuş oluyor. 

Deniz samurları da ekosistemin dengesini sağlayan hayvanlardan biri. Deniz samuru olmasa, deniz kestaneleri, diğer pek çok deniz hayvanına yer ve yiyecek sağlayan yosun ormanlarını yok eder. Ayrıca, deniz samurları, dolaylı olarak, yosunlar karbon bağladığı için, yaygın bir sera gazı olan atmosferik karbondioksit seviyelerini azaltmaya da yardımcı olur.

 Wikimedia Commons'ta Deniz samuru ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Georg Wilhelm Steller, 174214 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
Live sea otter webcam – Monterey Körfezi Akvaryumu
www.vanaqua.org - Deniz samurları canlı çekim11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://sci.ege.edu.tr/~sukatar/Enhydra%20lutris.htm2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
online.wr.usgs.gov22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (video)
The Otter Project29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://seaotters.org25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ARKive deniz samuru (Enhydra lutris) fotografları

Denizaslanıgiller, Kulaklıfokgiller, İrikulaklıgiller (Otariidae), etçiller (Carnivora) takımının Pinnipedia (yüzgeçayaklılar) kladından bir familya.
Büyük koloniler içerisinde okyanusların birçok kayalık kıyılarında yaşarlar. Fokgillerde olduğu kadar karada ilerleme kabiliyetlerini kaybetmemiş ve karada da rahat hareket edebilecek bir vücut yapısına sahiptirler.

Familyanın en küçük üyeleri sırf 25 kiloya ulaşan, bazı denizayısı türlerinin dişileri ve en büyükleri 500 kiloya kadar ulaşan Eumetopias jubatus türünün erkekleridir. Phocarctos hookeri türün erkekleri 3,5 m uzunluğa ulaşırken, Arctocephalus galapagoensis türünün dişileri ancak 1 m uzunluğa ulaşırlar. Bu sayılardanda belli olduğu gibi, bu familyada cinsiyete göre ölçüler çok değişebilir. Örneğin Callorhinus (Kuzey denizayısı) cinsine ait türlerde erkekler dişilerden 4 kere daha ağır olurlar. Bu farkların familyadaki özel çiftleşme usulünden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Denizayısıgillerin kafatası, kafasındaki kasları, damarları, sinirleri ile ayıların kafatasına çok benzer.
Omuriliğinin boyun ve 15 göğüs eklemi bölümünde diğer yerlerinden daha sağlam yapılı olması nedeniyle, evrim sürecinde ağırlığını ön ayaklarına yüklemesi ile geliştiği varsayılmaktadır.

Fokgillerden farklı olarak Denizayısıgillerin yüzgeçleri karada ilerlemek için de kullanışlıdır. İyi gelişmiş kaslara sahip olan ön yüzgeçleri uzundur ve ucunda tırnaklar bulunur. Daha kısa olan arka yüzgeçlerini vücutların altına doğru çevirip ilerlemek için kullanabilirler (bu da fokgillerde mümkün değildir). Arka yüzgeçlerinin ortadaki üç parmağında tırnaklar bulunur, ama dışta kalan parmaklarının tırnakları evriminde küçülüp yok olmuştur.

Familyaya ait tüm türlerde dışta görünebilen kulakları vardır. Bu kulaklar çoğunlukla beş santimetre uzunlukta ve sivri olurlar. Denizayısıgillerin fokgillerde olduğu gibi göz çukurlarının hizasında hissetme kılları yoktur. bu aslan gillerin alt çeneden iki sivri dişi vardır.

Denizayısıgiller soğuk kutup denizlerinde, ılıman denizlerde ve subtropik denizlerde yaşarlar. En fazla türleri kutup denizlerinde bulunur. Akdeniz'de ve Türkiye'nin diğer denizlerinde Denizayısıgiller yoktur.
Tüm yüzgeçayaklılar gibi çoğu zamanlarını kıyıya yakın sularda geçirirler. Irmakların denize aktığı bölgelerde, yani acı suda ya da hatta bu ırmakların tatlısuyunda çok nadir görülürler. Çiftleşme ve üreme karada ve özellikle kendilerine tehlike yaratabilen hayvanların bulunmadığı, çok izolasyonda kalan kayalık kıyılarda ya da kayalık adalarda gerçekleşir. Dosdoğru buzun içinde yuva kuran türler tanınmamaktadır; denizayısıgiller zaten fazla soğuk suyu da fokgiller kadar sevmezler.

Irikulaklıgiller suda ilerlemek için ön yüzgeçlerini kullanırlar. Arka yüzgeçleri yüzerken pasif kalır ve geriye doğru gerilmiş şekilde tutarlar. Bu şekilde 27 Km/h hızla yüzebilirler.
Denizayısıgiller karada, fokgillerden çok daha rahat ilerliyebilirler. Engebeli bir alanda, hatta peşlerinden koşan bir insandan bile kurtulabilirler. Eğitilmiş denizayısıgiller, merdivenlere bile çıkıp inebilirler.

Denizayısıgiller çok sosyal hayvanlardır ve çoğunlukla bir grubun içindedirler. Aralarında anlaşmak için farklı seslerden oluşan geniş bir repertuvarları vardır. Bu özellikle büyük koloniler oluşturdukları üreme zamanlarında belli olur.

Çoğu fazla seçmeden, ne bulabilirlerse yerler. Sadece Güney Kutpu denizayısı (Arctocephalus gazella) neredeyse sadece kril (küçük bir kabuklu) ile beslenir. Diğer türlerde çok kril yer, ama bunun yanında sürü balıkları, ahtapotlar ve çeşitli kabuklu hayvanlar da ararlar. Irikulaklıgiller, fokgiller gibi fazla derine dalmazlar. Bir denizayısıgilin daldığı, kanıtlanabilmiş en büyük derinlik 100 metredir.

Her erkek Denizayısıgilin titiz bir şekilde bekçiliğini yaptığı kendine ait bir haremi vardır. Üreme zamanı gelince ilk önce erkekler toplanır ve birbirleri ile en iyi alanlar için dövüşürler. Bu kanlı dövüşlerde bazıları hayatını kaybeder. Sonunda zayıf erkekleri kötü alanlara kaçıran güçlüler en iyi yerlere sahip olurlar. Dişiler geldiğinde bütün bölge çoktan erkekler arasında paylaşılmış olur ve artık en kuvvetlileri bazen 80 dişiyi birden kendi hareminin içine alırlar. Bütün üreme zamanı boyunca erkek denizayısıgil bu alanını savunur ve alanına yaklaşan diğer erkekler ile dövüşür. Bu dövüşlerde sürekli yavrular ezilerek ölür. Bir erkeğin bu alanını bir an için bile terk etmesi mümkün olmadığı için, üreme zamanı boyunca 10 hafta hiçbir şey yemezler ve önceden geliştirdikleri yağ tabakaları ile hayatta kalırlar. Bu sebepten ötürü irikulaklıgillerde erkek hayvanlar daima dişilerden büyüktür.

Gebelik 11-12 ay sürdüğü için (Avustralya denizaslanında hatta 18 ay), dişiler üreme bölgesine geldiklerinde, bir yıl önceki çiftleşmeden gebedirler ve ilk önce bu yavruları dünyaya getirirler. Yeni doğan yavrular derhal suya girip yüzebilirler ve hatta yarım saat sonra karadada düşe kalka ilerleyebilirler.
Bir hafta sonra dişiler, yerleştikleri alanların sahipleri olan erkeklerle çiftleşmeye başlarlar. Bu zamanda kolonideki agresyonlar artık doruğuna varmıştır. Erkekler alanlarında bulunan dişilere, kendileri ile çiftleşmeden önce bu alanı terk etmelerine izin vermezler. Kendilerine ve yavrularına yiyecek aramak için denize girmek isteyen dişiler şiddet kullanımı ile önlenir ve ancak çiftleştikten sonra denize girebilirler.
Ömürleri 20 yıl civarındadır.

Eskiden Denizaslanıgillerin henüz fokgiller kadar suya ayak uydurmamış olan fokgillerin daha ilkel kardeşleri oldukları kabul edilirdi. Ancak iki familyanında günümüze kadar bulunmuş olan en eski fosilleri aynı yaşlardadır.
Bulunan en eski fosiller 12-13 milyon yaşında, orta Miyosen devrinden kalmadır. Bu fosiller  Pithanotaria ve Thalassoleon cinslerine atandı. Pliyosen devrinde Callorhinus, Arctocephalus ve Zalophus cinsleri ortaya çıkmıştır. Günümüzde yaşayan tüm cinsler ancak Pleistosen devrinde evrimleşmişlerdir.

Denizayısıgiller hiç şüphesiz ortak bir atadan türemişlerdir ve doğal bir familya oluştururlar. Familyanın üyeleri yedi ayrı cinse paylaştırılırlar. İlk iki cinse deniz ayısı (kulaklı fok) ve diğer beş cinse de "denizaslanı" adları verilir.

Cins: Callorhinus (Kuzey deniz ayıları)
Kuzey deniz ayısı (Callorhinus ursinus)
Cins: Arctocephalus (Güney deniz ayıları)
Guadalupe deniz ayısı (Arctocephalus townsendi)
Juan-Fernandez deniz ayısı (Arctocephalus philippii)
Galápagos deniz ayısı (Arctocephalus galapagoensis)
Güney Amerika deniz ayısı (Arctocephalus australis)
Subantarktik deniz ayısı (Arctocephalus tropicalis)
Güneykutpu deniz ayısı (Arctocephalus gazella)
Yeni Zelanda deniz ayısı (Arctocephalus forsteri)
Güney Afrika deniz ayısı (Arctocephalus pusillus)
Cins: Eumetopias
Steller denizaslanı (Eumetopias jubatus)
Cins: Otaria
Yeleli denizaslanı (Otaria flavescens)
Cins: Zalophus
Kaliforniya denizaslanı (Zalophus californianus)
Galapagos denizaslanı ("Zalophus wollebaeki")
Japon denizaslanı ("Zalophus japonicus") 1970'lerde nesli tükendi
Cins: Neophoca
Avustralya denizaslanı (Neophoca cinerea)
Cins: Phocarctos
Yeni Zelanda denizaslanı (Phocarctos hookeri)
Eski sınıflandırma şekline göre kulaklı foklar "Arctocephalinae" alt familyasına ve deniz aslanları "Otarriinae" alt familyasına bölünmüşlerdir. Ama bu sırf postlarındaki kıl miktarını dikkate alan sınıflandırma modern bilimde artık pek kabul edilmemektedir.

Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. 6th Edition. Johns Hopkins University Press, Baltimore 1999, ISBN 0-8018-5789-9
Malcolm C. McKenna, Susan K. Bell: Classification of Mammals. Above the Species Level. Columbia University Press, New York 2000, ISBN 0-231-11013-8
L. P. Wynen u. a.: Phylogenetic Relationships within the Eared Seals (Otariidae: Carnivora). Implications for the Historical Biogeography of the Family. In: Molecular Phylogenetics and Evolution.  Elsevier, San Diego Cal 21.2001,2, S. 270-284.

Dev panda (Ailuropoda Melanoleuca) veya sadece panda, ayıgiller familyasından, beyaz postu üzerinde bölge bölge siyah büyük benekleri olan, iri, nesli tehlikede olan bir ayı türü. Küçük pandadan ayırt edebilinmesi için büyük panda veya sadece bambu ile beslendiğine dikkati çekmek için bambu ayısı da denilir. Çin'in dev pandaları dünyada en çok soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvan türlerinden birisidir.

Dev pandalar siyah beyaz çok özel bir kürke sahiptirler. Yetişkin pandalar yaklaşık 1,5 m uzunluğundadır. Erkek pandalar 115 kg ağırlığına ulaşabilirler. Dişi pandalar genellikle erkek pandalardan daha küçük olup, arada sırada 100 kg'a ulaştıkları olur. Dev pandalar Sichuan, Gansu, Shaanxi ve Tibet gibi dağlık bölgelerde yaşarlar. Çin Ejderhaları, Çin'in tarihsel bir sembolüyken, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dev pandalar da Çin'in resmi olmayan ulusal bir sembolü olmuşlardır.

Bir dev panda bir başparmak ve beş parmak olmak üzere alışılmadık bir pençeye sahiptir. Bu başparmak aslında sesamoid kemiğinin (anatomide bir kemiğin bir kiriş içine iyice yerleşmesi ile oluşan kemik) değişmesiyle oluşmuştur ve pandanın bambuları rahatça yemesine yardımcı olur. Dev pandanın yaklaşık olarak 25 cm uzunluğunda bir kuyruğu vardır. Dev pandalar 20-30 yaşlarına kadar esir hayatı yaşarlar. Pandalar eski Çin ve Japon uygarlıklarına göre kutsal hayvanlardır.
Dev pandalar, bilimsel sınıflandırmada bir etçil olarak sayılmasına rağmen, pandanın günlük besini hemen hemen sadece bambudan oluştuğu için aslında bir otçuldur. Bununla birlikte, pandalarda hareketsiz bir etçilin sindirim sistemleri varken, selülozu sindirmeye çalışan enzimlere sahip değillerdir. Böylece bambunun tüketiminden, az miktarda enerji ve az miktarda protein alırlar. Dev panda bir günde 12-14 saatini beslenmeye ayırır ve 12 ila 38 kg kadar bambu filizi ve yaprağı yer. Pandalar, bir günlük besinlerinde bu kadar az miktarda enerji ve protein aldıkları için, dopdolu sindirim sistemlerini korumaları pandalar için son derece önemlidir.
Pandalar çok yüksek dağlık alanlarda yaşadığından mevcut alanlar sınırlı ve sıkışıktır. Ayrıca yaşadıkları bölgelerin ortalama sıcaklıkları da artmıştır. Tüm bunların başlangıcı bambu hasatından kazanılan kereste kazancının artması ve buna bağlı olarak da yabani pandaların yiyeceği olan mevcut bambuların yok olmasıdır. 1973'ten 1984 yılına kadarki süreçte Asya'nın 6 bölgesindeki yabani pandaların nüfusu %50 civarında azalmıştır. Dev pandalar bir otçulun günlük besini ile idare ettikleri halde, bir etçilin basit sindirim özelliklerini yitirmemişlerdir. Dev pandanın yuvarlak yüzü dev pandanın günlük besini bambuya olan adaptasyonu ile oluşmuştur. Dev pandaların güçlü pençe kasları kafasından pençesine bitişir. Büyük azı dişleri lifli bitki parçalarını ezmeye ve öğütmeye yarar.
Yabani pandalar bambunun var olan 25 türüyle beslenirken, engebeli kırlarda ölü bitkilerle ve ormanın artıklarıyla beslenmek zorundalar. Yalnız yaygın birkaç bambu türü sayesinde şimdi pandalar yüksek dağlık alanlarda yaşıyor. Bambu yaprakları en yüksek derecede protein içerir, ancak gövdesi içermez.
Eşzamanlı çiçekçiliğin ve bazı bambu türlerinin neslinin yok olması nedeni ile ortaya çıkan pandaların şiddetli açlığı, pandaların bölgelerindeki mevcut en az iki farklı tür bambuyla önlenmelidir. Aslında otçul olan dev panda, mevcut olan et, balık ve yumurtayla beslenmesine rağmen kesinlikle bir ayıya özgü dişlerini yitirmeyecektir.
Hayvanat bahçeleri, pandaların esaretlerinde, pandaların günlük besini olan bambunun tipik bakımını yapsalar bile, pandalara özellikle ek besin olarak bisküvi vb. yiyeceklerde vereceklerini açık ve kesin bir biçimde belirtmişlerdir.

Erkek panda dişi pandanın kalbini kazanır ve çiftleşme başarılı olursa yaklaşık 120 ila 160 gün sonra bir veya iki panda bebeği dünyaya gelir. Yeni doğan panda ancak bir fare büyüklüğünde ve 100-150 gr ağırlığındadır. Bebek panda küçük ve savunmasız olur. Doğduğunda gözleri kapalıdır. Birkaç hafta sonra gözleri açılır, fakat bebek panda hala göremez. Bununla birlikte, yetişkin pandalardan daha iyi işitir. Gözleri açıldıktan sonra bu durum değişir ve dengelenir. Bu dönemle ilgili en önemli ayrıntı pandanın çok şefkatli ve sevecen bir anne olmasıdır. Anne panda bebeğine çok düşkündür, onu kollarının arasında insanların bebeklerini salladıkları gibi sallar ve sabırla emzirir. Hayvanlar aleminde yavrularına karşı en sevecen hayvan pandalardır. Ama bazen iki yavrudan zayıf olanı ölüme terk ettiği görülür.
Bebek pandanın gözlerinin görmeye başlaması 6 hafta sürer. 3 aylık olduğunda tek başına yürümeye, 5 aylık olduğunda ise koşmaya ve bambunun tadına bakmaya başlar. Bebek panda bir buçuk seneden uzun bir süre annesinin yanında kalır. Ancak bu uzun dönemin sonunda tek başına yaşamaya hazırdır. Bir buçuk yaşına gelen panda 50 kg ağırlığa erişir.

Pandalar üzerinde araştırma yapmak çok zor olduğundan onlar hakkında çok az bilgi vardır. Nesilleri tükenmek üzere olduğundan bu değerli hayvanlar koruma altındadır ve bu yüzden kış uykusuna yatıp yatmadıkları bile bugün kesin olarak bilinmemektedir. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) pandaların nesillerinin tükenmesini engellemek için çalışmalarına devam ediyor. Dev pandalar, Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) için ayrı bir anlam taşır, çünkü bu sevimli hayvan 1961 yılından beri vakfın sembolüdür.
Dev panda Çin'in Yangtze Havzası'ndaki bambu ormanlarında yaşar. Bu havza, bioçeşitlilik açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biridir. Burada nesli tehlike altında olan pek çok hayvan ve bitki türü barınır. Bu açıdan Yangtze Havzası'nın mutlaka korunması gerekmektedir. Çin'de doğal ortamda yaşayan pandaların sayıları sadece 1000 civarındadır. Çin'deki bambu ormanlarının giderek yok olması, pandaların hayatını da tehdit etmektedir. Özellikle Çin hükûmetinden yardım çağrısı alan WWF, 1980 yılından bu yana pandaların korunması için önemli çalışmalara imza atıyor. Pandalar bugüne kadar 50 doğal rezerv kurularak korumaya alınmıştır.
Çin dağlarında dünyadaki dev pandaların üçte birini barındıran panda sığınağı Birleşmiş Milletler'in kültürel konularla ilgili örgütü UNESCO tarafından tıpkı piramitler ya da Çin Seddi gibi Dünya Mirası Alanları listesine alındı. Çin'deki Şiçuan eyaletinde dağlık arazide, 9 bin kilometre kareyi aşkın bir alan üzerinde kurulu dev panda sığınağı artık kazandığı yeni statü sayesinde uluslararası yardıma da hak kazanmış oluyor.
Koruma altındaki hayvanat bahçelerinde de 100 kadar Dev panda yaşamaktadır.
UNESCO, Litvanya'nın başkenti Vilnius'da yaptığı son toplantıda Dünya Mirası listesine katılması önerilen yerleri değerlendirdi. Listede hazır durumda 800 yer bulunuyor.

Küçük panda

WWF17 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Zoo, İngilizce18 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dingo (Canis dingo, Canis lupus dingo ya da Canis familiaris dingo), köpekgiller (Canidae) familyasından yalnızca Avustralya'da yaşayan bir yaban köpeği. 17. yüzyılda Avustralya'ya yerleşen Avrupalı göçmenler tarafından keşfedilmiştir.
Dingo, Avustralya'daki tek etçil memelidir. Dingoların kılları genellikle sarımsı ya da kum rengi, daha ender olarak kara ve kızıl kahverengidir. Büyüklüğü ve genel görünümüyle Alman çoban (kurt) köpeğini andıran bu hayvan Yeni Gine'den gelen tüccarlar tarafından MÖ 1500'lerden sonra getirilmiştir. Ekinlere zarar veren kanguruları tarlalara yaklaştırmadıkları için dingolar Avustralyalı çiftçiler tarafından kullanılmışlardır. Ama sonradan koyun ve sığır yetiştirilen alanlar genişledikçe bu yaban köpekleri çiftlik hayvanlarına da saldırmaya başladı. Çiftçiler de hayvanlarını koruyabilmek için dingolara savaş açtılar; bu yüzden sayıları iyice azalan dingolar bugün yalnızca ülkenin uzak köşelerinde bulunur. Kıtanın güneyindeki Tazmanya Adası'nda ise bugüne kadar hiç dingoya rastlanmamıştır.
Dingolar yalnız yaşarlar. Ancak gerektiği zaman bir araya gelen küçük gruplar oluşturur. Yalnız dolaşırken tıpkı köpekler gibi kayalara, ağaçlara idrarlarıyla iz bırakarak grubun öbür üyeleriyle haberleşirler. Kanguru gibi iri hayvanları avlayacakları zaman ya da grubun tehlikede olan bir üyesine yardım etmeleri gerektiğinde toplanırlar.
Yavrulama mevsiminde, anne ya da baba olmayan dingolar da yavruların bakımına yardımcı olur. Dişi dingo bir kaya çıkıntısının altında, içi boş bir kütük ya da boş bir tavşan yuvası gibi korunaklı bir yerde dört beş civarı yavru doğurur. Dingolar çoğu kez evcil köpeklerle de çiftleşir ve Avustralya'nın kalabalık nüfuslu bölgelerinde bu melezlere sık rastlanır. Yabani yaşarken kurt gibi uluyan dingolar, yavruyken alınıp evcilleştirilirse havlamayı öğrenebilir.

 Wikimedia Commons'ta Dingo ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Canis lupus dingo ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. s. 57. ISBN 978-605-100-090-9.

Displazi (dysplasia) kavramı, patolojik olgunun nedenlerine ve türüne göre farklı anlamlar içerir:

Genellikle bir organın ya da dokunun doğumsal (konjenital) biçim bozukluğudur, Örnek: Renal displazi (böbrek yapısının bozuk olması).

Bir dokuyu oluşturan hücrelerde kanser öncüsü olabilen anormal hücrelerin varlığıdır: Çoğunlukla skuamöz epitel hücrelerinde izlenen bir olgunlaşma bozukluğudur. Epitelyal displaziler prekanseröz (premalign) lezyonlardır; kansere dönüşme riskleri yüksektir.
Uterus serviksi lezyonlarının metaplaziler arasında özgün bir yeri ve önemi vardır. Uterus serviksi displastik lezyonları cervical intraepithelial neoplasia (CIN) olarak nitelenir.
Displazinin güçlü olduğu olguların tanımlanmasında ise carcinoma in situ (CIS; intraepithelial carcinoma) nitelemesi kullanılır. CIS olguları, güçlü displazi ile skuamöz hücreli karsinom arasındaki gri bölgedir.
Mikroskopik incelemelerde;

Hücreler arasında büyüklük farkları sezilir,
Epitel katmanları arasındaki dağılımları bozulmuştur,
Çekirdekler büyükçedir, sınırları düzensizdir,
Kimi hücrelerin çekirdekleri hiperkromatiktir.

Bir hastalığın tedavisi sırasında ya da sonrasında beliren komplikasyonların neden olduğu klinik tablodur. Örnek: Bronkopulmoner displazi (yenidoğanlarda hayatın erken döneminde mekanik ventilasyonun neden olduğu barotravma ve oksijen zehirlenmesi sonucunda meydana gelen kronik bir akciğer hastalığı)

Distemper şu anlamlara gelebilir.

Viral enfeksiyonlar
Köpek gençlik hastalığı (Distemper): Virüs kaynaklı bir köpek hastalığı.
Kedi panlökopenisi (kedi gençlik hastalığı): Virüs kaynaklı bir kedi hastalığı.
Phocine distemper: Virüs kaynaklı bir fok hastalığı.
Bakteriyel enfeksiyonlar
At gençlik hastalığı veya Su sakağısı: Bakteriyel kökenli bir at hastalığı.
Modern öncesi tıpta dört bedensel unsurun  dengesizleşmesi veya bozulması.

Distemper (boya): Dekoratif bir boya ve resimleri boyamak için tarihi bir ortam.
Distemper (grup): Bir Rus ska punk grubu.
Distemper (albüm): The New Christs'in bir albümü.
Remix dystemper: Skinny Puppy'in bir remix albümü.

18. yüzyılın ortalarında İngiltere'de 'Distemper' olarak adlandırılan, sığır ve koyunlar arasında görülen ciddi hastalıklardan herhangi birinin adı olan Murrain.

Dologale dybowskii, Dologale cinsine bağlı bir türdür. Orta Afrika'ya özgüdür. Dağılımı ve ekolojisi hakkında çok az şey bilindiği için, IUCN Kırmızı Listesinde yetersiz veri sınıfında listelenmiştir.
20. yüzyılın sonlarına kadar, doğa tarihi müzesi koleksiyonlarında sadece 30 civarında zoolojik örnekten bilinmekteydi.

Dologale dybowskii, gür bir kuyruğa ve güçlü pençeli ön ayaklara sahiptir. Vücut uzunluğu 25 ve 33 cm (10 ve 13 in) arasındadır ve kuyruğu 16-23 cm (6,5-9 in)'dir.

Dologale dybowskii, Kuzey Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Güney Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti'nden Batı Uganda'ya kadar uzanır.

Yeterli koruma önlemlerinin tasarlanması için ekolojisine ilişkin temel verilerin toplanmasına yönelik saha araştırması zorunludur.

 Wikimedia Commons'ta Dologale dybowskii ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Dologale dybowskii ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Doru vaşak (Lynx rufus) ya da kısa kuyruklu yaban kedisi kedigiller (Felidae) familyasından Kuzey Amerika'da yaygın olan bir vaşak türü. Kabul edilmiş on üç alttürüyle Kanada'nın güneyinden Meksika'nın kuzeyine kadar kalan bölgeye yayılmıştır. Yaşadığı çevreye uyum sağlamayı beceren bir avcı olan doru vaşak ormanlık alanlarda, yarı çöl bölgelerde, şehir ve orman kıyılarında olduğu kadar bataklık alanlarda da bulunur. İlk yayıldığı coğrafyada hâlen yaşamını sürdüren türün popülasyon seviyeleri de sağlıklıdır.
Gri ile kahverengi arasında olan postu, bıyıklı suratı ve kara tüylü kulakları ile doru vaşak, orta büyüklükteki diğer Lynx türlerine benzer. Bazı bölgelerde birlikte bulunduğu Kanada vaşağından daha küçüktür ama ev kedisinin yaklaşık iki katıdır. Ön bacaklarında belirgin kara çizgiler bulunur. Ucu kara, kısa kuyrukları vardır.
Her ne kadar doru vaşak tavşan avlamayı tercih etse de, böcek ve küçük kemirgenlerden geyiğe kadar her şeyi avlayabilir. Av seçimi yaşadıkları alana, mevsime ve avın çokluğuna bağlıdır. Kedilerin çoğunluğu gibi doru vaşak da yaşadığı bölgeyi belirler ve yalnız yaşar. Pençe izleri, idrar ve dışkı bölge sınırlarını belirlemede kullandığı yöntemlerdlr. Doru vaşak kıştan bahara geçerken çiftleşir ve iki aylık bir gebelik süresi vardır.
Doru vaşak insanlar tarafından hem spor amacıyla hem de kürkleri için yoğun olarak avlanmasına rağmen, popülasyonları esnek olduğunu kanıtlamıştır. Yakalanması zor olan bu avcı Amerika Yerlilerinin mitolojisinde ve Avrupalı yerleşimcilerin folklorunda yer alır.

Dört Lynx türünün kendi cinsi içinde mi yoksa Felis cinsinin bir alt cinsi içinde sınıflandırılması tartışmasının bir parçası olarak, doru vaşak türünün Lynx rufus ya da Felis rufus olarak adlandırılması konusunda tartışmalar olmuştur. Lynx cinsi artık kabul görmüştür ve doru vaşak modern taksonomik kaynaklarda Lynx rufus olarak sınıflandırılmıştır.
Johnson et al., 7,15 milyon yıl önce Lynx cinsinin, puma, Pars kedisi (Prionailurus) ve ev kedisi (Felis) ile aynı kladı paylaştıklarını bildirir, yaklaşık 3,24 milyon yıl önce ilk Lynx türü ayrılmaya başlamıştır.
Doru vaşağın, Buzul Çağında oluşan Bering Köprüsünden 2,6 milyon yıl önce Kuzey Amerika'ya geçen bayağı vaşaktan evrimleştiği düşünülmektedir. Kuzey Amerika'nın güneylerine doğru ilerleyen ilk dalga kısa sürede buzullar nedeniyle kuzeyle bağlantılarını yitirmiştir. Bu popülasyon 20.000 yıl önce günümüzün doru vaşaklarına evrimleşmiştir. Asya'dan gelen ikinci bir popülasyon ise kuzeyde yerleşmiş ve günümüzün Kanada vaşağına evrimleşmiştir. Doru vaşak ile Kanada vaşağı arasında zaman zaman melezleşmenin olduğu görülmektedir.

Günümüzde tanınan on üç doru vaşak alttürü bulunmaktadır.

L. rufus rufus (Schreber) – Amerika Birleşik Devletleri'nin doğusu ve orta batısı
L. rufus gigas (Bangs) – New York'un kuzeyinden Nova Scotia ve New Brunswick'e kadar
L. rufus floridanus (Rafinesque) – Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğusundan Mississippi vadisine, güneybatı Missouri ve güney Illinois'e kadar
L. rufus superiorensis (Peterson & Downing) – Büyük Göller nölgesinin batısı, Michigan'ın yukarı kesimleri, Wisconsin, güney Ontario ve Minnesota'nın büyük kısmı
L. rufus baileyi (Merriam) – Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısı ile Meksikanın kuzeybatısı
L. rufus californicus (Mearns) – Kaliforniya, Sierra Nevada'nın batısı
L. rufus mohavensis (B.Anderson) - Kaliforniya'nın Mojave Çölü
L. rufus escuinipae (J. A. Allen) – orta Meksika, batı sahili boyunca Sonora'nın güneyine kadar kuzeye doğru
L. rufus fasciatus (Rafinesque) – Oregon, Washington'da Cascade Dağları'nın batısı, kuzeybatı Kaliforniya ve güneybatı Britanya Kolumbiyası
L. rufus oaxacensis (Goodwin) – Oaxaca
L. rufus pallescens (Merriam) – Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeybatısı ve Britanya Kolumbiyası'nın güneyi, Alberta ve Saskatchewan
L. rufus peninsularis (Thomas) – Baja California
L. rufus texensis (Mearns) – batı Louisiana, Teksas, güney Oklahoma, güney Tamaulipas, Nuevo León ve Coahuila

Dumanlı pars (Neofelis nebulosa) veya bulutlu pars, kedigiller (Felidae) familyasından Güney, Doğu ve Güneydoğu Asya'da yaşayan büyük bir etçil memeli türü. Uzaktan parsa benzer ve büyük kedilerin (Pantherinae/Pantherini) eski bir soyunun kalan tek örneği olarak kabul edilir.

Dumanlı parsın gövde boyu 90 cm, kuyruk uzunluğu ise 80 cm gelir. Böylelikle büyüklüğü yaklaşık kurt köpeği kadardır. Kürkünün deseni mermer kedisine (ebrulu kedi) benzer. Dumanlı pars, sarı zemin üzerinde büyük, koyu ve düzensiz şekillerde lekeler taşır. Bu lekelerin her biri içe doğru soluklaşır. Vücut büyüklüğüne oranla bütün kediler içinde en büyük köpek dişlerine sahip olanıdır.

Dumanlı pars, Güneydoğu Asya'da Çin'in güneyinden Malakka'ya kadar, Doğu Himalayalar'dan Vietnam'a kadar dağılmışlardır. Ayrıca Java, Sumatra, Borneo ve Tayvan Adaları da anavatanıdır. Tropik yağmur ormanları, dumanlı parsa habitat oluşturur.

Bu kediler tek başlarına yaşar ve genelde ağaç dallarında hareket ederler. Uzun kuyrukları denge kurmalarında yardımcı olur. Kediler içinde en iyi tırmanıcı olanlardandır. Avları arasında geyikler, yaban domuzları, maymunlar ve kuşlar bulunur. Sıkça bir dal üstünde pusu kurarak aniden sürpriz şekilde yukarıdan atlar.
Gebelik yaklaşık doksan gün sürer. Bir batında iki ile dört arasında yavru dünyaya getirir. Başlangıçta tek renk sarı olan yavru, karakteristik olan desenlerini ilk yaşam yılı boyunca alır.

Kürkü yüzünden bulutlu pars geçmişte önemli ölçüde avlanmıştır. Bugün de hala avcılar tarafından takip altında olsa da asıl daha büyük tehdit yağmur ormanlarının tahrip edilmesidir. Alt türlerinden olan Tayvan dumanlı parsının (N. n. brachyurus) nesli tükenmiştir. Tür IUCN Kırmızı Liste'de, tehlike altında olarak sınıflandırılmıştır.

Evcil hayvan veya refakatçi hayvan, bir çalışan hayvan veya laboratuvar hayvanı olmaktan ziyade kişilerce arkadaşlık amacıyla evde bakılan hayvandır. Popüler evcil hayvanların genellikle çekici görünüşleri, zekâsı ve yakın kişilikleri olduğu düşünülür, ancak bazı evcil hayvanlar fedakâr bir temelle (başıboş bir hayvan gibi) alınabilir ve bu özelliklerden bağımsız olarak sahibi tarafından kabul edilebilir.
En popüler evcil hayvanlardan ikisi köpekler ve kedilerdir; bir kedi âşığı için teknik terim bir ailurofil ve bir köpek aşığı bir cynophile'dir. Yaygın olarak beslenen diğer hayvanlar şunlardır: tavşanlar, gelincikler, domuzlar, hamsterlar, çinçillalar, sıçanlar, fareler, kobaylar, papağanlar, ötücüler, kaplumbağalar, timsahlar, kertenkeleler, yılanlar gibi sürüngenler, balıklar, tatlı su ve tuzlu su salyangozları, kurbağalar, semenderler, tarantulalar.
Evcil hayvanlar sahiplerine (veya "velilerine") hem fiziksel hem de duygusal fayda sağlarlar. Bir köpeği gezdirmek hem insana hem de köpeğe egzersiz, temiz hava ve sosyal etkileşim sağlayabilir. Evcil hayvanlar, yalnız yaşayan kişilere veya diğer insanlarla yeterli sosyal etkileşimi olmayan yaşlı yetişkinlere arkadaşlık edebilirler. Hastanelerdeki çocuklar veya huzurevlerindeki yaşlılar gibi izole ortamdaki insanları ziyaret etmek için getirilen, çoğunlukla köpekler veya kedilerden oluşan, tıbbi olarak onaylanmış bir terapi hayvanları sınıfı vardır. Evcil hayvan terapisi, hastaların belirli fiziksel, sosyal, bilişsel veya duygusal hedeflere ulaşması için eğitimli hayvanları ve bakıcıları kullanır.

İnsanlar genellikle arkadaşlık, bir evi veya mülkü korumak için veya hayvanların güzelliği veya albenisi nedeniyle evcil hayvan alırlar. Kanada'da 1994 yılında yapılan bir araştırma, evcil hayvan sahibi olmama nedenlerinden en yaygın olanlarının seyahat sırasında evcil hayvana bakamama (% 34,6), zaman eksikliği (% 28,6) ve uygun barınma eksikliği (% 28,3) ve evcil hayvanlardan hoşlanmama (% 19.6) olduğunu söylemiştir. Bazı akademisyenler, ahlakbilimciler ve hayvan hakları örgütleri özerklik eksikliği ve hayvanların nesneleştirilmesi nedeniyle evcil hayvan bulundurma konusundaki endişelerini dile getirdiler.

Türkiye'de 4 milyon kedi ve 2 milyon köpeğe evcil hayvan olarak bakıldığı tahmin edilmektedir. Türkiye'nin yüzde 19'unun kedi, yüzde 6'sının köpek sahibi olduğuna dair araştırmalar vardır.

Çin'de evcil hayvanlara yapılan harcama 2010'dan 2018'e 12 milyar dolardan tahminen 25 milyar dolara çıktı. Çin halkı 51 milyon köpeğe ve 41 milyon kediye sahiptir. 2013'te 389 milyon olan evcil hayvan sayısı 755 milyona çıkmıştır.

İtalyan aile birlikleri tarafından 2009 yılında desteklenen bir araştırmaya göre, İtalya'da yaklaşık 45 milyon evcil hayvan olduğu tahmin edilmektedir. 7 milyon köpek, 7,5 milyon kedi, 16 milyon balık, 12 milyon kuş ve 10 milyon yılan.
Bristol Üniversitesi tarafından 2007 yılında yapılan bir anket, Birleşik Krallık'taki hanelerin %26'sının kedilere ve %31'inin köpeklere sahip olduğunu ortaya koydu ve 2006 yılında yaklaşık 10,3 milyon kedi ve 10,5 milyon köpek olduğu tahmin edildi. Anket ayrıca, kedili hanelerin %47,2'sinde en az bir kişinin lisans düzeyinde eğitim aldığını, buna karşılık köpekli evlerde bu oranın %38,4'ünün olduğunu ortaya koydu.

Amerikan Evcil Hayvan Ürünleri Derneği (APPA) tarafından yürütülen 2017-2018 Ulusal Evcil Hayvan Sahipleri Araştırmasına göre, ABD'deki hanelerin yüzde altmış sekizinde veya yaklaşık 85 milyon ailede bir evcil hayvan vardır. Amerika Birleşik Devletleri'nde yaklaşık 86,4 milyon evcil kedi ve yaklaşık 78,2 milyon evcil köpek vardır  ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 2007–2008 anketi, köpek sahibi hanelerin sayısının kedilere sahip olanlardan daha fazla olduğunu ancak toplam evcil hayvan sayısında kedilerin daha yüksek olduğunu gösterdi.

Evcil hayvan beslemek belirli gereksinimler karşılanmazsa hayvanların sağlığı için zararlı olabilir. Uygunsuz besleme klinik etkilere neden olabilecek önemli bir sorundur. Örneğin, köpeklerin çikolata veya üzüm tüketmesi ölümcül olabilir.
Bazı ev bitkileri türleri, evcil hayvanlar tarafından tüketildiğinde toksik olabilir. Örnekler arasında filodendronlar, Paskalya zambakları (kedilerde ciddi böbrek hasarına neden olabilir), Atatürk çiçeği, begonya ve aloe vera (köpekler için hafif derecede zehirlidir) bulunur.
Ev hayvanları, özellikle sanayileşmiş kediler ve köpekler de obeziteye karşı oldukça hassastır. Aşırı kilolu evcil hayvanların diyabet, karaciğer problemleri, eklem ağrısı, böbrek yetmezliği ve kanser riskinin daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Egzersiz eksikliği ve yüksek kalorili diyetler, evcil hayvan obezitesine birincil katkıda bulunan faktörler olarak kabul edilir.

Arkeoloji, köpeklerin evcil hayvan olarak sahiplenilmesinin en az 12.000 yıl öncesine dayandığını söylüyor.

Eski Yunanlar ve Romalılar, kayıplarını anmak için mezar taşlarına bırakılan yazıtlarda kanıtladığı gibi, bir hayvan kaybı için açıkça yas tutmuşlardı. Eski Mısır'da köpekler ve babunlar evcil hayvan olarak sahiplenilir ve sahipleriyle birlikte gömülürdü. Köpeklere isimler verilmiştir ve bu, Mısırlılar isimlerin sihirli özelliklere sahip olduğunu düşündükleri için önemlidir.

On yedinci ve on sekizinci yüzyıl boyunca, modern anlamda evcil hayvan bakıcılığı, Britanya'da yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Başlangıçta, aristokratlar hem arkadaşlık hem de avlanma için köpekleri beslediler. Bu nedenle, evcil hayvan bakımı toplumdaki elitizmin bir işaretiydi. On dokuzuncu yüzyılda, orta sınıfın yükselişi, evcil hayvan yetiştiriciliğinin gelişmesini teşvik etti ve burjuva kültürüne damgasını vurdu.

İnsan doğasına benzer şekilde vahşi hayvanların evcil hayvan sahiplendiği gözlemlenmemiştir ve muhtemelen doğada yoktur. Bir grup kapuçin maymununun bir diğer yeni dünya maymun türüne baktığı görüldü ancak görünüşe göre yaban faresi gibi küçük hayvanlarla "oynayan" şempanzelere ait gözlemler şempanzelerin hayvanları öldürmesi ve cesetleri etrafa fırlatmasıyla sona erdi.
2010 yılında yapılan bir araştırma, hayvanlarla insan ilişkilerinin özel bir insan bilişsel bileşenine sahip olduğunu ve evcil hayvan beslemenin insan türünün temel ve eski bir özelliği olduğunu belirtiyor. Antropomorfizm ya da insan duygularının, düşüncelerinin ve niteliklerinin hayvanlara yansıması, insanın evcil hayvan beslemesinin belirleyici bir özelliğidir. Çalışma evcilleştirme ve hayvan refahını evrimdeki aynı özellik olarak tanımlıyor. Bunun Homo sapienste günümüzden en az 100 bin yıl önce ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.
İnsanın yetiştirme davranışının evcil hayvan bakıcılığı şeklinde hayvanlara doğru yönlendirilip yönlendirilemeyeceği tartışma konusudur. İki çalışma, insanın evcilleştirme ve evcil hayvan tutma yeteneğinin aynı temel evrimsel özellikten geldiğini ve bu özelliğin evcilleştirme biçiminde maddi bir fayda sağladığını ve bu özelliğin olumlu bir özellik olarak seçilmek için yeterince adapte olmuş olduğunu göstermektedir  2011 yılında yapılan bir araştırma avlanmaya yardım etmek veya haşereleri yok etmek gibi evcil hayvanların sağladığı bazı pratik faydaların hayvan bakma davranışının insanlarda kalıcı olmasına izin verecek kadar evrimsel avantaj sağlayabileceğini ve bu sebebin hayvanların duygusal sebeplerle saklanmasından (ekonomik yük nedeniyle) daha ağır bastığını savunur. Diğer iki çalışma bu davranışın insanın empati yapma yeteneği ve zihin teorisinin bir yan etkisi olarak ortaya çıkmış bir hata olduğunu söyler. 
Bakım altındaki hayvanların bakıcıları yardımıyla evcil hayvan sahibi olabileceği düşünülmektedir. Bunun örnekleri arasında goril Koko ile birkaç evcil kedi; orangutan Tonda ile evcil kedi ve fil Tarra ile Bella adlı bir köpek sayılabilir.

Evcil hayvanların listesi
Evcil hayvanlar
Terk edilen evcil hayvanlar
İngiliz evcil hayvan katliamı
Robotik evcil hayvan
Dijital evcil hayvan
Evcil hayvan mağazası

Evcilleştirilmiş gümüş tilki, 1950'lerden itibaren kürk çiftliklerindeki gümüş tilkilerden yapay seçilim yoluyla evrildi. İlk çalışma Sovyet bilim insanı Dmitri Belâyev tarafından yürütüldü. İnsanlara karşı saldırgan olan tilkilerden sadece daha az saldırgan olanların üremelerine izin verildi, böylece 50 yıllık bir zamanda tilkiler gözle görülür bir evrim geçirdiler. Ek olarak, daha "evcil" davranan tilkilerden doğan yavrularda birkaç kuşak sonra farklı kürk renkleri, düşük kulaklar, daha kısa kuyruk, insana bağlanma ve kuyruk sallama gibi "köpeksi" özellikler görülmeye başladı.
Günümüzde evcil tilkiler özellikle Amerika'da ev hayvanı olarak yaygınlaşmaktadır.

Deneyin ilk amacı kürk elde edebilmeyi kolaylaştırmaktı. Çünkü tilkiler doğadan yakalanıp kürk çiftliklerinde esaret altına alındıkları zaman maruz kaldıkları stres sebebiyle çok saldırgan davranabiliyor, üremede de başarısız olabiliyorlardı, yani çiftliklerde beslenmeleri neredeyse mümkün değildi. Bulundukları ortamda hem kendilerine hem de bakıcılarına zarar verebiliyorlardı. Dmitri Belâyev, sadece daha az stres duyan (sakin davranan) tilkileri üreterek Rus kürk endüstrisini geliştirebileceği fikrini öne sürdü. Kendilerine yiyecek veren bakıcılara az da olsa alışabilen tilkileri seçerek deneyine başladı. Sadece diğerlerine oranla daha sakin olan bu tilkilerin üremelerine izin verildi ve doğan her batından sadece en "evcil" davranan yavrular ile üreme programı devam ettirildi. Altıncı jenerasyonda kafeslerin tellerinden bakıcılarının ellerini yalayan tilki yavruları görmeye başladılar. Vahşi gümüş tilkinin evcil gümüş tilkiye evrimi yapay seçilimle yıllar içinde gerçekleşti. Belâyev, kurttan köpeğe evrimdeki anahtarın boyut ve görüntü değil, davranış odaklı yapay seçilim olduğuna inanıyordu; deneye başlamasını sağlayan da bu fikriydi. Deneyin sonuçları teorisini destekledi. Tilki çiftliği deneyi sayesinde davranış kalıplarının da genetik olarak taşındığı ve belirli davranış kalıplarının beraberinde fenotipik değişikliklerin de geldiği kanıtlandı.

Kum kedisi (Felis margarita), Felis cinsine bağlı bir kedi türüdür. Kuzey Afrika, Güneybatı Asya ve Orta Asya'da yaşar ve az rastlanan yaban kedisidir.
Kum kedisi hemen hemen evcil kediyle aynı büyüklüktedir; uzunluğu 45-60 cm, kuyruk uzunluğu da buna yakındır. Yetişkin bir kedinin bile yüz ifadesinin yavru evcil kediye benzemesi dikkat çekicidir. Uzun ve yumuşak tüylü kürkü soluk kahverengi ile kahverengimsi boz arası bir renktedir; gövdesinde, kenarları koyu renkli iri lekeler, bacakları ile kuyruğunda daha küçük, koyu renkli benekler bulunur. Bir gece hayvanı olan bu tür ormanlarda yaşar ve çoğunlukla kuşları, yılanları ve diğer sürüngenleri avlayarak beslenir.
Çöl koşullarına uyum sağlayan tür, su ihtiyacını avlandığı hayvanlardan karşılayabilmekte ve su içmeden yaşayabilmektedir. Vücuduna göre en uzun kulaklara sahip kedi türlerinden biridir.

Felis margarita türüne bağlı alttürler:

Felis margarita airensis - Pocock, 1951
Felis margarita harrisoni - Hemmer, Grubb ve Groves, 1976
Felis margarita margarita - Loche, 1858
Felis margarita meinertzhageni - Pocock, 1938
Felis margarita scheffeli - Hemmer, 1974
Felis margarita thinobia - (Ognev, 1927)

"Sand Cat Working Group". 11 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Sand Cat". IUCN/SSC Cat Specialist Group. 11 Aralık 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Breton, G. (2013). "Sand cats photographed in the Moroccan Sahara". 13 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
First footage of wild sand cat kittens. Sand Cat Sahara Team. 2017. 27 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Arabian Sand Cat". Al Ain Zoo. 3 Eylül 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Sand Cat: The King of the Desert. Animalogic. 2020. 12 Aralık 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 Wikimedia Commons'ta Kum kedisi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Kum kedisi ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Fokgiller ya da denizköpeğigiller (Phocidae), etçiller takımının en büyük yüzgeçayaklı familyası.
Soğuk ve ılıman denizlerin kıyılarında yaygındırlar, tropik denizlerde çok az türleri bulunur.

Yüzgeçayaklılar üst familyasının en büyük ve en küçük türleri fokgiller familyasına aittir. Fokgillerin ortalama ölçüleri morslar ve denizaslanıgillerden küçüktür. En küçükleri Baykal foku ve kıvrak fok, 110–140 cm uzunluğa ve 50 kg'dan biraz fazla bir ağırlığa ulaşırlar. Büyüklük rekorunu 6,5 metre uzunluğa ve 4 ton ağırlığa kadar varan deniz fili tutmaktadır.
Denizaslanıgillerden farklı olarak, fokgillerde çoğunlukla dişi ve erkek türler aynı büyüklükte, bazen dişiler biraz daha büyük olurlar. Sadece deniz fillerinde erkekler dişilerden çok daha büyük olurlar.

Ilerleme yöntemleri başlığı altında da açıkladığımız gibi fokgillerin ön yüzgeçleri denizaslanıgillerde olduğundan küçüktür. Parmaklarında güçlü tırnakları vardır. Bu tırnakları ile yere tutunur ya da karın içine mağaralar kazarlar. Sadece bazı antarktik türlerde tırnaklar gerilemiştir.
Arka yüzgeçlerinde en dışta kalan parmak en uzunudur. Arka yüzgeçlerinde de tırnakları vardır, ama bu tırnakları kullanmazlar. Güney yarıkürenin çoğu türlerinde bu arka yüzgeç tırnakları yok olmuştur.

Fokgillerde en güçlü kasların toplandığı bölge, irikulaklıgillerde olduğu gibi omuzlarında değil, kalçalarındadır. Musculus longissimus dorsi ve Musculus iliocostalis kasları en iyi gelişmiş kaslarıdır.
Fokgillerin dış görünüşlerine bakıldığında boyunları yokmuş ve kafaları doğrudan vücutlarının üstünde oturuyor gibi görünürler, ama bütün memelilerde olduğu gibi onların da boyunlarında yedi eklem bulunur. Boyunlarında güçlü kasları vardır. Yüzerken kafalarını eğik tutarlar, ama avlarını yakalarken hemen kafalarını dikerler.

Fokgillerin denizaslanıgillerle aralarındaki diğer mühim bir fark, ilerleme gücünü öne değil arkaya aktarmış olmalarıdır. Denizaslanıgiller suyun içinde bir penguen gibi güçlü ön yüzgeçleriyle ilerlerken, fokgiller yüzerken çok daha zayıf olan ön yüzgeçlerini hızı kesmesinler diye vücutlarına dayar ve pek kullanmazlar. Fokgiller yüzmek için arka yüzgeçlerinin parmaklarını gerip onları daha geniş yaparlar ve onların gücü ile ilerlerler.
Böylece fokgillerin suda yaşamaya, denizaslanıgillerden daha iyi ayak uydurmuş olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü suda işlerine yaramayan ön yüzgeçleri zayıflamıştır. Bu yüzden karada hareket etmek onlar için irikulaklıgillerde olduğundan daha zordur. Fokgiller karada karınları üzerinde sürünerek ilerler. Bu yorucu ilerleme yönteminden dolayı bazen sağa ya da sola doğru ilerlemek için o yana doğru yuvarlanırlar. Karlı ve buzlu bir ortamda kayabildikleri için daha rahat ilerlerler.
Eskiden denizaslanıgillerin fokgillerden daha ilkel bir familya oldukları düşünülürdü. Modern bilimde böyle bir fikirden kaçınılır, çünkü iki familyanın da bulunan en eski kalıntıları aşağı yukarı aynı yaşlardadır.

Fokgiller, denizaslanıgiller gibi büyük koloniler oluşturmazlar. Sadece deniz fillerinde, bir erkek diğer erkeklerle dövüştükten sonra iyi kolladığı bir harem oluşturur. Çoğu fokgiller yalnız ya da küçük topluluklar içinde yaşarlar.

Çoğu fokgiller balık ve diğer deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları bir tür besin üzerinde uzmanlaşmışlardır; örneğin yengeç yiyen fok'un yaşam şekli ve hatta çene yapısı güney kutbu yengeçleri ile beslenmeye ayak uydurmuştur. Deniz parsı ise tam bir yırtıcı hayvandır, penguenler ve diğer fok türlerini avlar. Katil balina ve köpekbalıklarının yanında, Güney Okyanusu'nun en başarılı avcılarından biridir.

Fokgiller familyasını sınıflandırmanın en mantıklı yolu, güney yarıkürenin türlerini Monachinae ve kuzey yarıkürenin türlerini Phocinae olarak ayırmaktır.
McKenna & Bell'e göre sınıflandırma (ancak oymaklar alt familyaya, alt oymaklar ise oymağa çevrilmişlerdir)

Alt familya: Monachinae
Oymak: Monachini
Cins: Monachus
Akdeniz foku (Monachus monachus)
Hawaii foku (Monachus schauinslandi)
Karayip foku (Monachus tropicalis)
Cins; Deniz fili (Mirounga)
Kuzey deniz fili (Mirounga angustirostris)
Güney deniz fili (Mirounga leonina)
Oymak: Lobodontini
Cins: Ommatophoca
At foku (Ommatophoca rossii)
Cins: Lobodon
Yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus)
Cins: Hydrurga
Pars foku (Hydrurga leptonyx)
Cins: Leptonychotes
Weddell foku (Leptonychotes weddellii)
Alt familya: Phocinae
Cins: Cystophora
Balonlu fok (Cystophora cristata)
Cins: Erignathus
Sakallı fok (Erignathus barbatus)
Cins: Asıl foklar (Phoca)
Semer foku (Phoca groenlandica)
Kıvrak fok (Phoca hispida)
Hazar foku (Phoca caspica)
Baykal foku (Phoca sibirica)
Larga foku (Phoca largha)
Bayağı fok (Phoca vitulina)
Cins: Halichoerus
Boz fok (Halichoerus grypus)
Cins: Histriophoca
Çizgili fok (Histriophoca fasciata)

Yetişkin fokların derileri, maroken eşya yapımında kullanılmak üzere sepilenir.Çok büyük derilerden, ayakkabıların sayaları için deri yapılır. Kürkçülükte çok genç fokların derileri kullanılır.Bununla birlikte, yavru fok kırımı hakkında kamuoyu uyarıldıktan sonra AET 1983'te ortak bir talimatla 1 Ekim 1983-1 Ekim 1985 arası yavru fok derisi yasaklanmış, sonra bu yasak 4 yıl daha uzatılmıştır.

1996'da Bininda-Emonds ve Russell fokgiller üzerinde kladistik bir analiz yapmaya çalışmışlardır. Kafatasları, çeneleri ve yüzgeçlerin özelliklerini incelemişlerdir. Bu incelemeler Monachinae ve Phocinae'nin gerçekten iki ayrı monofiletik takson olduğu hakkında kanıtlar getirmiştir. Ancak büyük ihtimalle Phoca cinsi parafiletik'dir ve Monachinae'nin yukarıda gösterilen oymağa konulmasıda doğru değil gibi gözükmektedir. Bu yapılan araştırmada birden fazla kladogramlar ortaya konulmuşdur. Bunların arasında en doğru bulunanı şudur:

Phocidae
 |-- Monachinae
 |    |-- Deniz filleri (Mirounga)
 |    `-- N.N.
 |         |-- Deniz parsı (Hydrurga)
 |         `—N.N.
 |              |-- Vedel foku (Leptonychotes)
 |              `-- N.N.
 |                   |-- At foku (Ommatophoca)
 |                   `—N.N.
 |                        |-- Yengeç yiyen fok (Lobodon)
 |                        `-- Monachus
 `—Phocinae
      |-- Şapkalı fok (Cystophora)
      `-- N.N.
           |-- Halichoerus
           `—N.N.
                |-- Larga foku (Phoca largha)
                `-- N.N.
                     |-- Phoca Bayağı fok, Baykal foku vs.
                     `—N.N.
                          |-- Sakallı fok (Erignathus)
                          `-- N.N.
                               |-- Şeritli fok (Phoca fasciata)
                               `—Semer foku (Phoca groenlandica)

Almanca Wikipedia'da "Hundsrobben" maddesinin 1.2.07 tarihli sürümü.

Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, 1999 ISBN 0-8018-5789-9
Malcolm C. McKenna, Susan K. Bell: Classification of Mammals: Above the Species Level. Columbia University Press, 2000 ISBN 0-231-11013-8
Nigel Bonner: Seals and Sea Lions of the World. Facts on File, 1994 ISBN 0-8160-2955-5
Olaf R.P. Bininda-Emonds & A.P. Russell: A morphological perspective on the phylogenetic relationships of the extant phocid seals (Mammalia: Carnivora: Phocidae). In: Bonner zoologische Monographien 1996, Bd. 41, S. 1-256

 Wikimedia Commons'ta Fokgiller ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Phocidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Galerella nigrata, Namibya ve Angola'da bulunan Galerella cinsine bağlı bir türdür. Başlangıçta Thomas (1928) tarafından ayrı bir tür olarak tanımlanmasına rağmen, genellikle ince kuyruksürenin bir alt türü olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, genetik analiz durumunu ayrı bir tür olarak doğrulamıştır. Kanıtlar, muhtemelen Güney Afrika'daki habitat değiştikçe bazı popülasyonların ayrılmasıyla, iki türün yaklaşık dört milyon yıl önce ayrıldığını göstermektedir. Kara kuyruksüren günümüzde, Kuzeybatı Namibya ve Güneybatı Angola'nın dağlık bölgelerinde, monadnok olarak bilinen büyük kaya ve kayalık çıkıntılara sahip bölgelerde ayrı bir yaşam alanı işgal etmektedir. Bu alanlarda milyonlarca yıl kalan kara kuyruksüren, sert kurak ortamda hayatta kalmak için son derece uzmanlaşmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Galerella nigrata ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Galerella nigrata ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Gastrik dilatasyon volvulus ya da GDV. Genellikle iri ve derin göğüslü köpek ırklarında görülen, belirgin derecede midenin gazla gerginliği ve değişik derecelerde mide rotasyonuyla karakterize, acil medikal ve cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyan, hayati öneme sahip, öldürücü, akut bir beslenme sendromudur. Bununla birlikte GDV'nin küçük köpek ırklarında (Daschshund, Poodle, Scottish Terrier gibi) olduğu kadar kedilerde de görülmesi söz konusudur. Bu sendrom geviş getiren hayvanlardaki timpani ve abomasum torsiyonu'nun bir benzeridir.

Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Çeşitli çevresel ve kalıtımsal faktörler karışımı olduğu düşünülüyor. Buna göre risk faktörleri;

Irka bağlı risk faktörleri,
Diyete, beslenmeye bağlı risk faktörleri,
Diğer risk faktörleri.
Irka bağlı risk faktörleri; GDV, herhangi bir köpekte oluşabilmesine karşın iri göğüslü köpek ırkları bu sendroma daha yatkındır.
Diyete bağlı faktörler; Yemekten hemen sonra fazla miktarda su içilmesi veya aşırı kondisyon gerektiren hareketlerin yapılması, günde tek büyük bir öğün yemek, derin bir kaptan yemek, dolu mide ile aşırı egzersiz (özellikle Golden retriever, Labrador ırkı köpeklere has bir özellik), gıdaları hızlı yutmak.
Diğer faktörler; allotrofaji, mide boşalma zamanında gecikmesi, hayvanın erkek oluşu, zayıflık, yüksek Gastrin seviyesi, mideye ilişkin motorik ve sensorik bozuklukları.
Tablo: Köpek ırklarına göre GDV risk sıraları:

Gastrik dilatasyon-volvulusun temel mekanizması ve GDV oluşumuna neden olan sebeplerin sırası tam olarak anlaşılamamıştır. Fakat, neden ne olursa olsun mide önce gaz, sıvı ya da her ikisiyle beraber genişler. Bu genişleme gastrik dilatasyon olarak adlandırılır. Distal özefageal sfinkter'in volvulus'u, yani bükülmesi halinde gaz kolaylıkla erukte edilemediği ve gastrik dilatasyonun kalıcı olduğu belirlenmiştir. Birçok araştırma ve olgu sonucunda gastrik dilatasyonu, volvulus izlemektedir. Mide içi gazın muhtemelen en büyük nedeni aerofaji, yani hava yutmadır. Gastrik lümendeki sıvı, gastrik sekresyonlardan ve venöz tıkanmaya bağlı transudat'tan kaynaklanır. Mide lümeninde genellikle sindirilmemiş gıdalar mevcuttur. Midedeki gerginlik gastroözefageal açının değişmesine ve eruktasyona neden olur. Gergin haldeki midenin rotasyonu mide içeriğinin özefagustan ve duodenumdan çıkışına engel olur. Gergin haldeki mide kaudal vena kava ve vena portaya basınç oluşturarak abdominal visseral organlardan kalbe venöz dönüşü azaltır. Bundan dolayı kalp atımı sayısı azalır.
Sistemik doku perfüzyonu azalır ve şok gelişir. İskemik dokulardan bakteriyel toksinler salınır ve ileride hipotansiyona neden olacak endotoksemiyle sonuçlanır. Diyafram rahat hareket edemez ve ventilasyon azalır. Solunum oranı artar ve tidal volüm azalır. Asit-baz ve elektrolit düzensizlikleri, myokardial iskemi ve otonom sinir sistemi dengesizliklerine bağlı olarak kalp aritmileri şekillenir.
Midenin rotasyonu venöz drenajın azalmasına neden olur. Bu venöz çıkışın tıkanması ve artmış intragastrik basınç gastrik duvarda ödem ve anoksi ile sonuçlanır. Midede, genelde mukozal ülserasyonlar, hemoraji ve nekrozlar görülür.
Ayrıca kusma ile oluşan sıvı kaybı, su alımının azalması ve gastrik lümende sıvıların birikimi hipovolemiye neden olur. Hipovolemiyle birlikte venöz kan akımının azalması ve angiotensin-2 aktivasyonu sonucu, taşikardi ve periferal vazokonstriksiyon gelişir. Pıhtılaşma faktörlerinin azalması sonucu disseminant intravasküler koagülopati (yaygın damar içi pıhtılaşma, DIC) şekillenir. 
Dalağın deplasman veya torsiyonu GDV gelişimine yardımcı olabilir. Dalağın torsiyon gastrosplenik ligament üzerindeki gerginliği artırır ve hepatoduodenal ligament ile hepatogastrik ligamentler üzerindeki gerginliği artırabilir. Artan bu gerginlik ligamentleri uzatır ve sonuç olarak midenin hareket yeteneği artabilir, köpek GDV'ye yatkın hale gelebilir.
Midenin rotasyonu aynı zamanda sol gastroepiploik arterlerde de mekanik basınca neden olur. Luminal gastrik asitle birlikte, mukozal lokal iskemi eroziv gastritise yol açabilir. Hasar midenin tüm tabakalarına yayılabilir ve bunun sonucu perforasyon ve peritonitis gelişir.

Birçok araştırmacıya göre GDV 3 fazda klinik belirti göstermekte. Bunlar:
1. faz: Sallantılı yürüme, huzursuzluk, güç solunum, pityalismus (fazla salya üretimi), kusmaya çalışma ancak başarısızlık, karın bölgesinde dolgunluk ve şişlik.
2. faz: Artan huzursuzluk, inleme, pityalismus'ta artış, hızlı ve güç solunum, mukozalarda hiperemi, abdominal sertlik ve genişleme daha da fazla artmıştır.
3. faz: Mukozalara siyanotik veya anemik, ayakta durmada güçlük, karın bölgesindeki gerginlik ve şişlik daha da belirginleşir. Kalp frekansı artmış ancak nabız zayıftır.

Hastalığın son dönemlerinde hayvanda aşırı derecede durgunluk ve mukoz membranlarda hemoraji vardır. Mide dilatasyonu sonucu, göğüs boşluğunun basınç altında kalması ve venöz kan dolaşımının aksaması nedeniyle, hayvanlarda polipne ve taşikardi meydana gelir. Gıda alımını takiben şekillenen kusma olaylarında, kusmukta gıda kitlelerinin sindirilmemiş olduğu ve nadiren safra bulunduğu görülür. Mide lavajı uygulandığında, mideden boşaltılan içerik ağır kokulu ve kahve rengindedir. İçinde kemik, tüy gibi yabancı cisimler görülebilir. Epigastrik ağrı ve midenin aşırı gergin olması sebebiyle, abdominal palpasyon kolaylıkla yapılamaz.
Mide torsiyonunun bir de kronik formu vardır. Kronik formda mide mezenterik ekseni üzerinde rotasyona uğrar. Ancak, önemli bir gaz
birikimi olmaz. Böylece, mide dilatasyonu ve torsiyonunda gözlenen şok tablosu görülmez. Kronik kusma, tekrarlayan dilatasyon, geğirme ve karında gaz birikimi, kronik mide torsiyonunda gözlenen semptom-lardır.

Tedavi operasyondur. Zaman kaybedilmeden laparotomi gerektirir.

Clark, G.N., Spodnick, G.J., Rush, J.E., Keyes, M.L. (1992): Belt loop gastropexy in the management of gastroesophageal intussusception in a pup, JAVMA, 201(5), 739-742.
Degna, M.T., Formaggini, L., Fondati, A., Asin, R. (2001): Using a modified gastropexy technique to prevent recurrence of gastric dilatation-volvulus in dogs, Veterinary Medicine, 39-50.
Flanders, J.A., Harvey, H.J. (1984): Results of tube gastrostomy as treatment for gastric volvulus in the dog, JAVMA, 185 (1), 74-77.
Hall, J.A. (2000): Clinically evaluating gastric diseases in dogs and cats, Veterinary Medicine, 450-465.
Hall, J.A., Solie, T.N., Seim, III H. B., Twedt, D.C. (1996): Effect of metoclopramide on fed-state gastric myoelectric and motor activity in dogs, Am J Vet Res., 57 (11), 1616-1622.
Hall, J.A., Willer, R.L., Seim, III H. B., Powers, B. (1995): Gross and histologic evaluation of hepatogastric ligaments in clinically normal dogs and dogs with gastric dilatation-volvulus, Am J Vet Res, 56 (12), 1611-1614.
Hall, J.A., Willer, R.L., Solie, T.N., Twedt, D.C. (1997): Effect of circumcostal gastropexy on gastric myoelectric and motor activity in dogs, J Small Anim. Pract., 38, 200-207.
Lantz, G.C. (1998a): Treatment of Gastric Dilatation-Volvulus, Current Techniques in Small Animal Surgery, 4th edition, edited by M. Joseph Bojrab, 223-231.
Millis, D.L., Nemzek, J., Riggs, C., Walshaw, R. (1995): Gastric dilatation-volvulus after splenic torsion in two dogs, JAVMA, 207 (3), 314-315.
Tanno, F., Weber, U., Wacker, C.H., Gaschen, L., Schmid, V., Lang, J. (1998): Ultrasonographic comparison of adhesions induced by two different methods of gastropexy in the dog, J. Small Anim. Pract., 39, 432-436.
Turgut, K., Ok, M. (1998): Gastrik Dilatasyon- Volvulus, Veteriner Gastroenteroloji SemptomdanTeşhise, 81-88.
Van Sluijs, F.J. (2000): Recurrent gastric dilatation-volvulus in the dog, WSAVA/FECAVA World Congress, 419.
Wagner, A.E., Dunlop, C.I., Chapman, P.L. (1999): Cardiopulmonary measurements in dogs undergoing gastropexy without gastrectomy for correction of gastric dilatation-volvulus, JAVMA, 215 (4), 484-488.
http://www.animalhealthchannel.com/gdv/treatm  ent.shtml., Gastric dilatation and volvulus.
http://www.cleavelandseniors.com/family/doggdv . htm., Gastric Dilatation Volvulus (Bloat).
http://www.dogtraining.co.uk 2 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.., Gastric Torsion or Bloat (AKA) Gastric Dilatation-Volvulus.
https://web.archive.org/web/20030817120239/http://www.speedyvet.com/NIP/GDV/GDV.htm., Gastric Dilatation-Volvulus.
http://www.VetMedcenter.com 5 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.., Bloat: Gastric Dilatation and Volvulus Syndrome (GDV) in Dogs.

Gazal tazısı, Gazel tazısı, Saluki(سلوکی), İran tazısı ya da Arap metinlerinde ondan sık sık bahsedilmesine dayanarak Arap tazısı, ceylan (gazal) avlamak üzere yetiştirilmiş bir tazı türü. Saatte 55 km hızla koşar. Yalnız başına ya da arkadaşlarıyla koşup oynarken çok mutludur. Kendisini kızdırmayan, uysal çocuklarla iyi geçinir. Kendi ırkından köpeklerle iyi anlaşır. Ailesiyle mesafeli ilişki kurar. Bekçilik işini iyi yapar. Tavşan, kobay, kuş gibi küçük hayvanları kovalamaktan hoşlanır.

Araplar arasında Saluki önemli bir yere sahiptir. Birbirlerine çok değerli hediye verme gereksinimi duyduklarında Saluki hediye ederler. Bir haneye Saluki bağışlanırsa, bağışlayıcı o aileye büyük şeref nail etmiş demektir.

Saluki Saluki Irk Bilgisi
İran Tazısı18 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İran Tazısı

Gelincik, Mustelidae familyasından Mustela cinsinden bazı küçük yapılı etçil türlerinin ortak adı.

Türkiye'nin hemen hemen her bölgesinde görülebilen gelinciklerin, sırtları kızıl kahverengi, karın bölgeleri ise beyaza yakın açık renkli tüylere sahiptirler.

Alt cins Grammogale
Afrika gelinciği (Grammogale africana)
Kolombiya gelinciği (Grammogale felipei)
Alt cins Lutreola
Avrasya vizonu (Mustela lutreola)
Endenozya dağ gelinciği (Mustela lutreolina)
Malayan gelinciği (Mustela nudipes)
Sibirya gelinciği (Mustela sibirica)
Kara çizgili gelincik (Mustela strigidorsa)
Alt cins Mustela
Dağ gelinciği (Mustela altaica)
Kakım (Mustela erminea)Türkiye
Uzun kuyruklu gelincik (Mustela frenata)
Sarı karınlı gelincik, (Mustela kathiah)
Bayağı gelincik (Mustela nivalis)Türkiye
Alt cins Putorius
Bozkır gelinciği (Mustela eversmannii)
Kara ayaklı gelincik (Mustela nigripes)
Dağ gelinciği (Mustela putorius) Türkiye
Alt cins Vison
Deniz vizonu (Mustela macrodon) (1894'te soyu tükenmiş)
Amerika vizonu (Mustela vison)

Samur
Kakım
Sansar

Gümüş Asma veya Kedi Otu olarak da bilinen Actinidia Polygama, Actinidiaceae ailesindeki bir kivi türüdür. Kore, Japonya ve Çin'in dağlık bölgelerinde 500 ila 1.900 metre arasındaki yüksekliklerde yetişir. Olgunlaştığı zaman 5-6 metre yüksekliğe ulaşabilir. Yaprak döken bir tırmanıcıdır ve -30°C'ye kadar olan sıcaklıklara dayanarak yaşayabilir. Haziran ve Temmuz ayları arasında çiçeklenir. İki evcikli bir yapıya sahip olduğu için her bitkinin sadece tek bir cinsiyeti vardır. Bu nedenle tohum üretimi için iki cinsiyete sahip bitkinin beraber dikilmesi gerekir. Tohumların olgunlaşması genellikle Ekim ve Kasım ayları arasında gerçekleşir.
Kore ve Çin tıbbında sıklıkla kullanılan bir bitkidir. Ağrı, gut, romatoid artrit ve iltihaplanma tedavilerinde kullanılmıştır. Fareler üzerinde yapılan araştırmada bitkinin su kaybı ve cilt yaşlanması semptomlarını azalttığı gözlemlenmiştir. Yüksek dozda tüketilmesi durumunda kısa süreli halüsinasyona sebep olur.
Sahip olduğu maddelerin kediler üzerinde cezbedici veya sakinleştirici bir etkisi vardır. Bitki ile temasa geçen kediler uyumak, salya akıtmak, sürtünmek veya yuvarlanmak gibi çeşitli aktiviteler gerçekleştirebilir bu nedenle kedi feromonu olarak kullanır. Gümüş asma kedilerin ilgisini çekmesi sebebiyle kedi oyuncaklarında kullanılmaktadır. Genellikle ağaç dalı şeklinde kullanıma sunulur ve kediler için kemirme çubuğu görevi de görür.

Ailurofobi veya kedi korkusu, şiddetli olabilen kedilerden korkma halidir. Yunanca αἴλουρος (aílouros, kedi) ve φόβος (phóbos, korku) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Diğer eş anlamlı terimler felinofobi, elurofobi ve gatofobidir. Kedi korkusu olan kişilerin vereceği aşırı tepki, Panik atağa veya kalp çarpıntısına neden olabilmektedir.

Yaygın görüşe göre, tüm fobiler gibi kedi korkusunun da kökeni evrimseldir. Sigmund Freud'un iddia ettiği gibi sadece çocukluk çağında yaşanan olaylar tek başına bir neden sayılmamalıdır. Fobiler arasında sık rastlanan Zoofobi yani hayvanlara duyulan korku, özellikle tüylü, dişli ve kuyruklu hayvanlara karşı yaygındır. Bunun nedeni tarih boyunca bütün memelileri en çok öldürenler bu tür hayvanlardır. İşin arkaik yani evrimin ilk zamanlarından beri insan genlerine işleyen taraf nedeniyle insanların doğuştan korkulara karşı kodlu olduğu iddia edilebilir.
Kedi korkusunun nedenleri, kişiden kişiye değişebilir. Bazı insanlarda özellikle çocukluk çağında yaşanan travmalar, yetiştirilme, genetik kodları aktif hale getirip büyütebilir. Freudyen yaklaşımda, özellikle ebeveynlerden en az biri ürkütücü ise, çocuk ondan çok çektiyse, bu öfke ve korku bastırılıp bir hayvan ile sembolleştirilebilir. Bazı insanlar bunu özellikle kedilerde sembolleştirirler. Bu tür vakalarda kedi korkusunun aslında baba veya anne ile sorun yaşayanlarda ortaya çıktığı görülebilir.

Kafadaki ürkütücü kedi imajının aslında başka bir korkunun simgesi olduğu kişiye anlatılıp onu duyarsızlaştırma terapileri yapılır. Korkulanın kedinin kendisi değil, onun simgeleştirdiği kötücül güç olduğu kişiye aktarılır. Kedi kelimesini bile söyleyemeyenlere aşama aşama, harf harf söyletmeye başlatılır. Kedilerle ilgili bilgi toplatılır, ödev hazırlatılır. Kedi resmine uzaktan baktırılır, sonra yakından baktırılır, sonunda kişinin kedi resmini tutabileceği aşamaya getirilir. Kişi herhangi bir aşamada veya her aşamada anksiyete yaşayabilir, ama sonunda gerçek bir kediyi alıp sevmesini sağlayacak kadar ilerlenebilir. Bu aşamaları hızlandırmak için hipnoz yönteminin kullanıldığı vakalar da bulunmaktadır. Dereceli olarak başarılı tedaviler mevcuttur ve tedavi gören bazı kişiler evlerinde kedi beslemeye bile başlayabilmektedirler.

Crawford, Nelson Antrim (1934). "Cats Holy and Profane". Psychoanalytic Review. Cilt 21. ss. 168-179. 17 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Nisan 2009.  (İngilizce)

Amerikan Kedisi (İngilizce: American Shorthair) bir kedi ırkı. Değerli yüklerini fare ve sıçanlardan korumak amacıyla, ilk göçmenler tarafından Kuzey Amerika'ya getirilen evcil Avrupa kedileri soyundan geldiğine inanılır. Cat Fancier's derneğine göre, 2011 boyunca, Birleşik Devletler'de en popüler sekizinci kedi ırkı olmuştur.

Göçmenler Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya doğru denize açıldığı zaman, ambarları farelerden korumak için kedileri tahtada taşımışlardır. Bu kedilerin çoğu, Yeni Dünya'da melezleşerek "göç etti" ve yeni hayat ve iklimle başa çıkabilmek için özel nitelikler geliştirdi. 20. yüzyılın başlarında, bu kedilerin en iyi özelliklerini geliştirmek için seçici bir üreme programı kuruldu.

Çok atletik bir kedi olan Amerikan Kedisi, akrabası İngiliz Kedisinden daha büyük, ince ve güçlü yapılı bir bedene sahiptir. "Çalışan kedi" olarak da bilinir.
Kafası geniş, omuzları ve göğsü iyi gelişmiştir; kasları güçlüdür. Kuyruğu orta uzunlukta, tüyleri kalın ve koyudur. En yaygın renkleri beyaz üstüne gümüş rengi, kahverengi üstüne beyaz ve kızılkahverengi üstüne beyaz çizgilidir.

European Shorthair
Tekir (kedi)
Cymric kedisi
Foldex kedisi
Sphynx kedisi
Rex kedisi

Curlie'de Amerikan Kedisi (DMOZ tabanlı)
The Interest Group Cat’s Healthy Hearts Association (IG HGK)

Bast (Bastet, Baset, Ubasti veya Pasht) Antik Mısır dilinde 𓎰𓏏𓏏 şeklinde yazılır ve bu dilin modern devamı kabul edilen Kıptice dilinde Ⲟⲩⲃⲁⲥⲧⲉ şeklinde yazılır. Bastet ya da Bast, Mısır mitolojisindeki tanrıçalardan biridir. Kültünün merkezi bir delta şehri olan ve tarihçi Herodot'un vakayinâmelerinde yer bularak tanınan Per-Bast (Yunanca: Bubastis, çağdaş Zagazig'in yakınları) olan ana kedi tanrıça, Bast, antik tanrıçalardandı ve en azından İkinci Hanedan'dan beri tapınılmaktaydı. Kült merkezi Par-Bast'ta yapılan kazılarda mumyalanmış kutsal kedilerden oluşan bir mezarlık da bulunmuştur. Başlarda Aşağı Mısır'ın koruyucu tanrıçası konumundaydı ve vahşi bir aslan olarak betimlenirdi. Nitekim ismi de (dişi) "yiyici, (yiyerek) yok edici" anlamına gelmektedir. Ev kedileriyle özdeşleştirilmesi ve bu şekilde betimlenmesi MÖ 1456 yılında başlamıştır. Koruyucu tanrıça olarak firavunun savunucusu ve koruyucusu olarak görülürdü. Ra'nın kızı sayılan Bast ayrıca 'Ra'nın Gözü' olan tanrılardandı.
Her ne kadar başlarda bir güneş tanrıçası olsa da, daha sonraları Yunanların gelişiyle Yunanlar tarafından bir ay tanrıçasına dönüştürülmüş, Artemis ile ilişkilendirilmiştir. Yunanlar aynı zamanda Mısır tanrılarından Horus'u Yunan tanrı Apollo ile ilişkilendirmişti. Apollo ile Artemis ise, Yunan mitolojisinde kardeşti. Bu ilişkilendirmeler sonucu da, Yunanlar sonrası dönemde, Bast ile Horus arasında bir tür kardeşlik ilişkisi ortaya çıkmıştır. Böylece Bast, Osiris ile İsis'e dair olan efsanede kendine yer bulmuştur. Yunan mitolojisinde Bast Ailuros ("kedi") ismiyle de geçmektedir.
Sonraki dönemlerde kâtipler ismini Bastet olarak yazmış ve böylece zaten dişilik takısı içeren Bast ismine ikinci bir dişilik takısı eklemişlerdir. Bastet'in sözlük anlamının merhem şişesinin (kadını) olması hasebiyle zamanla bir tür koku tanrıçası olmuştur. Buradan hareketle Anubis mumyalama tanrısı olduğunda, merhem (veya koku) tanrıçası olarak Bast onun karısı olarak addedilmiştir. Genellikle birlikte anıldığı aslan başlı tanrıça Sekhmet'in olumlu yansımasıdır. Genellikle bir kedi olarak betimlense de aslan-başlı bir şekilde de betimlenmiştir. Yeni Krallık döneminde, bazı arkeologlara göre Mısır dışından gelen, tanrı Maahes'in Mısır mitolojisinde ortaya çıkmasıyla, bu tanrının annesi olarak sayılmıştır. Maahes de bir kedi-aslan tanrıydı. Aşağı Mısır'da koruyucu tanrıça olması hasebiyle zamanla Aşağı Mısır'ın baş tanrıçası Wadjet ile ilişkilendirilmiş ve sonunda Wadjet-Bast ortaya çıkmıştır.

Antik dönemlerde olduğu gibi günümüzde hala güzellik ve estetik yargı konusunda ilham vermekte ve günümüzde farklı sanat eserlerine ilham kaynağı olmaktadır. Bu akım farklı popüler kültür amaçlarıyla yapıldığı gibi ciddi sanat projelerinde yer alabilmektedir. Ayrıca Bast ve Bastet isimleri Tetris klonu olan bir oyuna ve bir Discord yardımcı botuna kadar ilham vermiştir.

Batı Şeria (Cisürdün) (Arapça: الضفة الغربية‎, (ed-Diffa el garbiyya), İbranice: הגדה המערבית‎, (heagadah hema'ravit), Orta Doğu'da batı, kuzey ve güneyinde İsrail, doğusunda ise, Şeria nehri ve Lût Gölü ile çevrili bölgedir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından bölge Büyük Britanya yönetimindeki Filistin Mandası'nın bir parçası haline geldi. 1948 Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Batı Şeria Ürdün tarafından ilhak edildi. 1967 yılında gerçekleşen, Altı Gün Savaşı'nda bölgeyi İsrail işgal etti. Bölgenin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından İsrail işgali altında olduğu kabul edilmektedir. Batı Şeria, şu an itibarı ile Filistin Devleti kontrolündedir. Ancak Filistin Devleti bazı devletlerce tanınmadığı için Batı Şeria yönetimi, meşru olarak hiçbir devlete ait değilmiş gibi gösterilmektedir.

1995 yılında Yaser Arafat ve İzak Rabin arasında yapılan İkinci Oslo görüşmesinin ardından Batı Şeria A (yüzde 17), B (yüzde 24) ve C (yüzde 59) bölgeleri olarak üçe ayrıldı. A bölgesi tamamen Filistin Otoritesi'ne, B bölgesi Filistin Otoritesi ve İsrail'in ortak yönetimine ve C bölgesi de tamamen İsrail kontrolüne verildi. Filistin nüfusunun yüzde 98'i A ve B bölgelerinde yaşıyor.

CIA World Factbook'a göre Batı Şeria'da yaklaşık 2,5 milyon Filistinli yaşamakta. Yine aynı kaynağa göre Batı Şeria'da 187.000, Doğu Kudüs'te ise 177.000 kadar İsrailli yerleşimci bulunmakta. 2006 yıllı verilerine göre nüfus artışı yüzde 3,06'dır. Nüfusun yüzde 75'i Sünni ağırlıklı olmak üzere Müslüman, yüzde 17'si Yahudi ve yüzde 8'i Hristiyan'dır.
İsrailli "Barış, Şimdi" örgütüne göre 2008 yılında Batı Şeria'da 1518 yeni Yahudi yerleşim birimi inşa edildi. Bu durum önceki yıla göre yüzde 60 oranında artış anlamına geliyor. Yerleşim faaliyetlerinin dondurulması, bölgede çözüme yönelik olarak yapılan uluslararası anlaşmalarda yer alan isteklerden biri.

Bugün Batı Şeria olarak bilinen topraklar 1516 yılında Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı topraklarına eklendi. I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından Filistin Mandası'nın bir parçası olarak Britanya yönetimine geçti. 1947'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Filistin'i Yahudiler ve Araplar arasında bölüştürmeye karar verdi. 1948'de İsrail'in kurulmasının ardından çıkan 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda Batı Şeria Ürdün tarafından ele geçirildi ve 1950'de de ilhak edildi. 1967'de Altı Gün Savaşı'nda İsrail Batı Şeria'yı işgal etti. 1988 yılında Ürdün Batı Şeria üzerindeki iddialarından vazgeçti ve tüm haklarını Filistin Kurtuluş Örgütü'ne devretti.

Coğrafi konumu: 32 00 Kuzey derecesi, 35 15 Doğu boylamı
Sınırları: Toplam 404 km.
Sınır komşuları: İsrail 307 km., Ürdün 97 km.
İklimi: Ilıman
Deniz seviyesinden yüksekliği: En alçak noktası, Ölü Deniz 408 m., en yüksek noktası, Tall Asur 1.022 m.
Doğal kaynakları: İşlenebilir topraklar
Arazi kullanımı: Tarıma uygun topraklar %27; otlaklar %32; ormanlık arazi %1; diğer: %40
Mülteci oranı: 3,29 mülteci/1.000 nüfus (2001 tahmini)
Bebek ölüm oranı: 21,78 ölüm/1.000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus 72,28 yıl; erkeklerde 70,58 yıl; kadınlarda 74,07 yıl (2001 verileri)
Ortalama çocuk sayısı: 4,5 çocuk/1 kadın (2021 tahmini)

Arapça.

 Wikimedia Commons'ta Batı Şeria ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Gazze Şeridi
İsrail
Ürdün

Bengal kedileri, güzel, zeki ve vahşi görünümlü kedilerdir. Bu melez kedi cinsi, kalıpları ve kişilikleri nedeniyle popülaritesini artırıyor ve büyük bir ev kedisi ile yaklaşık aynı boyutta kalıyor. Bir Asya leopar kedisi (Felis bengalensis - "Bengal" adının türetildiği yer) Abyssinian, Mısır mau veya Amerikan shorthair gibi evcil bir ev kedisiyle üretilerek geliştirildi.

Günümüzde çoğu Bengal kedisi, Afrika leopar kedisinden birkaç nesil uzaklaştığından, özel bir bakıma ihtiyaçları yoktur. Onlar sadece daha büyük "ev kedileri" dir. Ölü tüyleri almak ve tüy yumaklarını önlemeye yardımcı olmak için kedinizi haftalık tarama ile tımar etmelisiniz. Kedinizin tırnaklarını birkaç haftada bir kesin ve bir tırmalama direği sağlayın. Herhangi bir kedi kirli ve kötü kokulu bir kum kabı kullanmayı reddetmeye başlayacağı için temiz ve taze bir çöp kutusu sağlayın.
Bengal kedileri aktiftir ve bir tırmanma ağacı ve odayı araştırmak için kedinize bir levrek bulması için fırsatlar sağlamalısınız. Kedinizin ilgisini çekmek için etkileşimli oyuncaklar sağlayın. Birlikte oynayarak zaman geçirin; Kedinize lazer noktasını getirmesi ve "lazer noktasını yakalamasını" öğretebilirsiniz.
Bengal kedilerinin, çoğu ev kedisinin sahip olmadığı bir özellik olan suyu sevdiği bilinmektedir. Akvaryumunuzun balık tutma havuzu olmamasına dikkat etmeniz gerekebilir.
Herhangi bir kedide olduğu gibi, bir Bengal kedisi en iyi şekilde sadece iç mekan kedisi olarak saklanır. Bu onları diğer hayvanlardan hastalık kapmaktan, kavga etmekten, yırtıcı hayvanların saldırısına uğramaktan veya araçlara çarpmaktan korur.

Bu cins köpekler ve diğer kedilerle iyi geçinmelidir. Bununla birlikte, gerbil, hamster veya kobayınız varsa, onları kediniz tarafından takip edildiğini görebilirsiniz. Kedileri doğal avlarından ayrı tutmak en iyisidir.
Bengal kedisi, yeni bir kedi melezi.

Bengal kedinizin, evcil bir kedi ile aynı aşılara ve önleyici sağlık tedavilerine ihtiyacı olacaktır. ALC ataları gibi kedi lösemi virüsüne karşı bağışık değildirler. Safkan kedi ırkları, geldikleri gen popülasyonunun daha küçük olması nedeniyle genetik hastalıklara karma cins evcil kedilerden daha yatkındır.
Dahil etme eğiliminde olabilecekleri koşullardan bazıları:

Genç kedilerde erken körlüğe neden olan otozomal resesif bozukluk
Entropian (göz kapaklarının yuvarlanması)
Koronavirüs enfeksiyonundan kaynaklanan ölümcül bir hastalık olan kedi enfeksiyöz peritoniti

Bengal Kedisi Irk Rehberi 1 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birman kedisi, ayak ve kulakları beyaz hareli, gözleri mavi bir kedi ırkıdır.

Birmanya bölgesinde 'Kutsal Kedi' olarak kabul edilen bu kedi türü, 1919 yılında yerel halk tarafından Fransız gezginlere hediye edilmiştir. Gezginler tarafından memleketlerine götürülen Birmanya kedisi; Fransa'da çok sevilmiş ve oluşan bu memnuniyet, kısa sürede önce Amerika ve sonra tüm dünyaya yayılmasını sağlamıştır.

Edepli ve duygusal, enerji dolu ve oyuncudur. Birman kedisinin gözleri ve hayranlık uyandıran yüz ifadesi ister evcil olsun, ister vahşi onu diğer kedilerden ayırır.

Geniş, yuvarlak ve güçlü bir kafası, dolgun yanakları, yuvarlak bir burnu, sağlam ve iyi gelişmiş bir çenesi vardır. Yuvarlak uçlu kulakları orta uzunlukta, aşağı doğru genişleyerek ve birbirinden iyice ayrık olarak başına oturur.
Gözleri yuvarlak ve dış kenarları hafifçe yukarı kalkıktır. Bedeni uzun ve iyi gelişmiştir. Bacakları orta uzunlukta ve kalındır. Patileri geniş, yuvarlak ve sağlamdır. Kuyruğu bedeniyle orantılı ve orta uzunluktadır. Tüyleri uzunca ve ipeksi bir dokudadır. Boynunu süsleyen yaka gibi uzun tüyleri vardır. Karın bölgesinde tüyleri hafifçe dalgalıdır.
Birman kedileri, sağlıklı formları ile ortalama 4,5 kg civarındadırlar. Sağlıklı yaşam sürdürmeleri halinde ortalama olarak 12 ila 15 yıl arasında yaşam süreleri vardır.

Birman'ın uzun tüylerini hep iyi durumda tutabilmek için muntazam bakım yapılması gerekir.

Biyolojik saat, insan vücudundaki hormonların ne zaman salgılanacağı gibi metabolik işlemleri düzenler. Son araştırma bilgilerinde bu saatin işleyişini beyinde bulunan pineal bezi adlı ışığa duyarlı yapı sağlamaktadır. Ayrıca Washington Üniversitesinden araştırmacılar beyinde birden fazla biyolojik saat olduğunu ortaya çıkarmışlardır.

Uzun uçak yolculuğunda biyolojik saatlerin düzeni bozulur, bundan dolayı yorgunluk, uykusuzluk gibi sorunlar ortaya çıkabilir.
Gece vardiyaları
Uykusuz bırakma (Yeni doğan çocuk, işkence altındaki kişiler)
Kutup ve uzay yolculukları
Işık (Geceleri ışıkların kapatılmaması ya da yeterince karartılmaması)
Gece istirahatini ve uyku düzenini bozan eğitimler, gürültüler, yaşam tarzı vs.
Ancak bazı ülkelerde geleneksel yaşam tarzının bir parçası olan gündüzleri az miktarda uyumanın  biyolojik saati bozmadığı düşünülmektedir.

Stres hormonlarının artışı
Melatonin salgısının baskılanması
Yorgunluk, halsizlik, uykusuzluk
RAS (Retiküler aktive edici sistem) etkilenmesi
Mevsimsel Affektif Bozukluk
Diyabet ve obezite gibi metabolik bozukluklar

Bodega Kedisi (Bakkal Kedisi, Şarküteri Kedisi olarak da bilinir) New York İngilizcesinde Bodega olarak bilinen bakkal ve mini-marketlerin içi/çevresinde yaşayan kedilere verilen bir isimdir.
Bodega Kedileri de, tıpkı Çiftlik kedileri ve gemi kedileri gibi, genellikle kemirgen istilasını yönetmek veya önlemek (yani biyolojik haşere kontrolü maksadıyla) beslenirler. Çoğu karışık cinstir.
Bodega kedileri, bodega sahibi tarafından tutulan evcil bir kedi veya bodega sahibinin düzenli beslenme yoluyla mağazaya çektiği yarı vahşi kedilerden seçilebilir. Bodega kedileri, tüketilebilir ürünlerin satıldığı kuruluşlarda canlı hayvan beslenmesini yasaklayan yerel gıda tüzüğü kapsamında yasaktır.

Bodega terimi, "depo" veya "şarap mahzeni" anlamındaki İspanyolca bir kelime olan 'bodega'dan türetilmiştir. Genel olarak New York Şehri'nde yiyecek, şarküteri ürünleri, sandviçler, alkolsüz içecekler ve diğer genel temel gıda maddeleri satan bir markete atıfta bulunmak için kullanılır. Terim adeten New York  ve önemli Latin nüfusa sahip diğer Amerikan şehirlerindeki bakkal mini-market tarzı işletmeler kast edilirken kullanılır.

New York Şehri Sağlık ve Zihinsel Hijyen Departmanı bodega kedilerini "genel bir sakınca" unsuru olarak değerlendirmekte ve gıda kontaminasyonu potansiyeline ilişkin endişelerini dile getirmektedir. Gıda Hizmet Kuruluşu İhlal Ceza Tüzüğü'nün 23. Bendi uyarınca, hizmet hayvanı olmayan canlı hayvanların beslendiği dükkânlarda gıda satışı yapmak 200 ila 350 ABD Doları arasında değişen para cezasına tabidir. Buna rağmen, kediler New York City'deki 10.000'den fazla bodeganın çoğunda varlığını devam ettirmektedir. The New York Times, bu mevcut yasalara rağmen birçok bodega sahibinin kedileri beslemeye devam ettiğini bildirmiştir. Dükkân sahipleri 300 dolar para cezasına tabi 'kemirgen istilası' yerine kedilere bakmayı tercih etmektedir.

Bodega kedileri, New York'ta çok sevilen bir gelenektir. Birden fazla blog ve Sosyal Medya hesabı, şehirdeki bodega kedilerinin fotoğraflarını kaydetmeye adanmıştır. 2019 yılında  John Mulaney'in oynadığı bir Saturday Night Live parodi skeçinde Cats müzikalı bir Bodega kedisi üzerinden yeniden canlandırılmıştır. Aynı yıl, Manhattan, Kips Körfezi'ndeki '71 Fresh Deli and Grocery' isimli bir marketin bodega kedisinin çalınması haberi The New York Times, New York Daily News, ve NY1 gibi New York medyası platformlarında kendine geniş bir yer bulmuştur.

British Shorthair, Büyük Britanya kökenli bir kedi ırkıdır. En yaygın renk "British Blue" ve bakır renkte gözlerdir.

Mısır kökenli olmakla birlikte Büyük Britanya'yı istila eden Romalılar ile birlikte İngiltere'ye geldiği düşünülmektedir. Tanınan en eski kedi ırklarından birisidir, yüzyıllar içerisinde çok az değişime uğramıştır. 1914 - 1918 tarihleri arasında Fars Kedisi ile çaprazlanarak uzun tüy genine sahip versiyonu üretilmiştir. Bu şekilde tanıtılan genler, sonunda British Longhair ve Scottish Fold ırklarının temeli haline geldi.

Tüyleri kısa ve kalındır, yüzleri toparlaktır. Göz yapısı yuvarlak ve iridir. Kilolu ve yumuşak bir görüntüye sahip de olsalar bacakları ve patileri kaslı ve güçlü, omuzları geniş ve kuvvetlidir. En yaygın renk mavi (gri) de olsa bilinen bütün kedi renk ve desenlerine sahip olabilir. Mavi rengin çok tercih edilmesi dolayısıyla bu kedilere "British Blues" denilmektedir. Genellikle altın sarısı – bakır arasında bir göz rengi görülür.
Scottish Fold cinsi kediyle çok benzerler. Farkları; kulaklarının dik olması ve yüzlerinin profilden daha uzun olmasıdır.
Arkadaş canlısı bir karaktere sahiplerdir. Huy olarak Scottish Fold cinsi kedilerden daha enerjik ve hareketlilerdir.
Diğer birçok kedi cinsine göre geç gelişirler, genel olgunluğa 3 ila 5 yıl arasında erişirler.
Fiziksel yapısı dolayısıyla kilo almaya meyillidirler ve tembellikleriyle de popülerdirler. Düzenli egzersiz yaptırılmalı ve özel bir diyet uygulanmalıdır.
Ağırlıkları ortalama 3–10 kg arasındadır. Doğum süreçleri riskli olabilmektedir ve veteriner hekim kontrolünde yapılmalıdır.
İri yapılı bir kedi türüdür. Dik yapılı kulakları açık aralıklıdır. Yuvarlak tombul bir kafa yapısına sahip olması ile birlikte uzun olmayan çeneye yapısına sahiptir. Yavru dönemindeki göz rengi yetişkinliğe yaklaştıkça değişmektedir.

Kalıtsal 2 çeşit hastalıkları vardır.

Hypertrophic Cardiomyopaty ismiyle bilinen bir kalp hastalığı.
Hemofili B olarak bilinen bir kanama bozukluğudur. DNA testi ile tespit edilebilir.

British Shorthair'in kürkü türü tanımlayan özelliklerinden birisidir. British Blue en yaygın renk olsa da British Shorthair kedileri her renk ve desende görülebilir.

Chinchilla kedisi
Brazilian Shorthair
Exotic Shorthair
Burmilla
Mavi Rus kedisi
Bengal kedisi
Birman kedisi

 Vikisözlük'te British Shorthair ile ilgili tanım bulabilirsiniz.
 Wikimedia Commons'ta British Shorthair ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
The Interest Group Cat’s Healthy Hearts Association (IG HGK)
British Shorthair kitten information, sources, breeders 17 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cadı, birçok din ve mitolojide kötü amaçlar güttüğüne ve doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılan mitolojik veya folklorik figürdür. Popüler kültürde siyah pelerinli, sivri başlıklı, süpürgesiyle uçan bir kadın figürü resmedilir. Türkiye'de farklı ağızlarda "cazı", "cazi" ya da "cazi kari" olarak da bilinir.
Türkçeye aynı anlamdaki Farsça cadıdan geçen sözcüğün kökeni, Sanskritçede 'büyücü, kötü ruh' sözcüğüne dayanır. Batılı dillerdeki karşılıkları ise Cermen Waarzegster dilindeki falcı sözcüğüdür. Bu terimin ortaya çıktığı Orta Çağ ve erken modern Avrupa'da, suçlanan cadılar genellikle kendi topluluklarına saldırdıklarına ve kötü yaratıklarla iletişim kurduklarına inanılan kadınlardı.

Cadıların tam olarak ne zaman ortaya çıktığı ve toplumun onların varlığını ilk ne zaman fark ettiği belirsizdir. Ancak en eski cadı kaydı, MÖ 931-721 arasında yazıldığı düşünülen 1. Samuel kitabında görülmüştür. 1500 ve 1660 yılları arasında Avrupa'da cadı olduğu hakkında şüphelenen bir sürü kadın, başı kesilerek ya da yakılarak öldürülmüştür. Heinrich Kramer ve James Sprenger adlı iki teolog tarafından 1486 yılında yazılan Malleus Maleficarum (Türkçe: Cadı Çekici) adlı eser cadıların kim oldukları, nasıl tespit edilecekleri ve nasıl öldürülecekleri hakkında rehber kitap olarak kabul edilmiş ve 1500-1660 yılları arasında cadı suçlamasıyla kadınlara yönelik öldürme girişimleri bu kitap rehberliğinde gerçekleşmiştir. 

Orta Çağ Avrupa'sında cadı davaları yalnızca dini fanatizmle açıklanamaz; aynı zamanda toplumsal ve ekonomik krizlerin, savaşların, kıtlıkların ve yerel çatışmaların da bu süreçte etkisi vardır. Cadılıkla suçlanan kişilerin büyük çoğunluğu kadınlardan oluşur ve bu durum erkek egemen sistemin geleneksel cinsiyet rolleri üzerinden iktidarını pekiştirmek için kullanıldığını gösterir. Bu çağda kadınları bilim çalışmalarından uzak tutmak için birçok bilim kadını cadılıkla suçlanmıştır. 
Osmanlı'da da bu dönemde cadılar ile ilgili anlatılar mevcuttur. Evliya Çelebi, tavuğa dönüşen cadıyla karşılaştığını iddia etmiştir. Ayrıca 17. yüzyılda, Vampirlere benzeyen Osmanlı Cadıları vardır.

Meditasyon
Enerji işlemek
Auraları görmek
Ouijaları kullanmak
Chanting mantras
İyileşme
Kehanet - tarot vs.
Astroloji
Kukla kullanımı
Ruhlardan yardım almak
Scrying

Afrika'dan, Avrupa'ya; Hindistan'dan, Orta Doğu'ya; Dünyanın dört bir yanında büyücülerin ve cadıların kültürlerde mevcut olduğu gözlemlenebilir.

Cadılık dünyanın pek çok ülkesinde farklı adlar ve şekillerde uygulanabilmektedir. Macumba Afrika büyüsüdür, buna karşılık Haiti adalarında bu büyücülük sanatına verilen ismi Voodoo'dur. Cadılar dünyadaki bütün din ve inanışların hepsine önem verir onların büyüsel uygulamalarını kullanabilirler.
Eğer ki cadı kelimesini, süpürge ile gezinen, kafasında siyah bir Sombrero'yu andıran şapka ile dolaşan, büyüler yapan insanlar olarak incelemek istersek; bu inanış 15. ile 17. yüzyıl arasında Avrupa'da yaşayan kendilerini cadı olarak ilan eden, dul kadınları temsil eder ki; bu sadece kurgusal bir semboldür.
Bazılarına göre cadılık denen şey; dul kadınların 15. ile 17. yüzyıl arasındaki zor yaşam koşulları altında yaşayabilmesi için yaptıkları zoraki bir meslektir. Var olmasının ana sebebi de ekonomiktir.
Cadılar konu olarak 19. yüzyılın ortalarında sinema ve edebiyatın başlıca karakterleri arasına girmiştir.
Halkı sindirmeye çalışan bağnaz krallıklar kelimeyi anlamının aksi yönünde kullanarak, bilimi ve adaleti savunan insanları suçlayıp sindirmek için kullanmış ve sembolleştirilmiştir. Bu sembolün halk üzerinde oluşturduğu dini etkiden yararlanılmış ve aykırıların toplumdan ayıklanması için kullanılmıştır. Avrupa'da ve Amerika'da binlerce insan cadılık ve benzeri suçlardan diri diri yakılmıştır fakat bu tür olaylar gerçekte cadıların olmadığı anlamına gelmemektedir.

Doğu Karadeniz'de Anadolu ve Orta Doğu folklorundan farklı olarak cadıların normal anne ve babadan doğan ve cadılığı sonradan öğrenen sıradan kadınlar olduğunu inanılmaktadır. Trabzon'da cazı, Pontus Rumcası konuşulan bölgelerde Mayısa adlandırılan cadıların üzerine insan pisliği sürerek uçabildiğine, Mısır ve Kırım'a uçarak gidebildiklerine, örümcek, kuş ve diğer hayvanların formuna girerek şekil değiştirebildiklerine, çocuk ve kadınların ciğerlerini yediklerine, suya atıldıklarında batmadığına inanılmaktadır.

Türk ve Fars kültüründe yer alan bir cadı figürüdür. Büyücülük yapar, ölüleri mezardan çıkarıp götürür. Çirkin bir görüntüsü vardır. Kuş olup uçar. Keskin dişlidir. Farsça, kaftar (güvercin) sözcüğünden türediği söylenir. Batı dillerinde ise Kaftarkis  olarak da bilinir. Erkeksi, boynuzlu bir varlıktır. Mezarlıklara gidip, yeni gömülmüş ölüyü mezardan çıkarır, bir taşa yaslayıp boynuzuyla ona vurur. Sonra cesedi sırtına alarak götürür. Dağıstan halklarının inançlarında da bu karaktere "Kuşkâftar" denir. Uzun karışık saçları olan bu keskin dişli varlık kızlarıyla birlikte ormanda yaşar. Onlar geceleri çocukları kaçırırlar. İbn-i Batuta'nın yazdığına göre, Kaftar sihirbaz cadılara verilen bir isimdir.

Doğu Karadeniz bölgesinde, insan ve hayvan yavrularına musallat olup onların ciğer ya da kalplerini yiyerek ölmelerine neden olan kötü varlığa genellikle “cadı” ya da “cazı” denmektedir. Loğusaların ciğerlerini çalıp göl suyuna vura vura onların ölümlerine neden olan albastıya (özellikle de kara albastıya) benzeyen, fakat loğusalardan çok, yeni doğanlara musallat olan bu varlığa, halk arasında, yukarıda da ifade edildiği gibi, “obur” da denmektedir. Derleme yaptığımız alandan edindiğimiz bilgilere göre cadı kelimesi, yeni doğmuş bebeklerin ve hayvan yavrularının ciğerini yemek suretiyle insanlara ve hayvanlara zarar veren, olağanüstü özelliklere sahip olmakla birlikte genellikle kadın olarak tasvir edilen varlığa verilen bir ismi karşılamaktadır. Şalpazarı Çepnilerinden derlenen anlatmaların birinde, cadıların erkeklerden de olabileceği, ama daha çok kadınlardan olduğu ifade edilmektedir

İslam dininde belirtilmiş dört tür sihir çeşidi vardır. Büyücülük sadece c şıkkını kullanırken, Cadılık ise bunlardan b ve c şıkkından (özellikle b şıkkından) insanlara kötülük etmek amacıyla yararlanır.
a) Keldanilerin Sihri: Bunlar yıldızlara taparlar, kainatı idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve şerrin onlardan geldiğini. Semavi güçlerin yerdeki güçlerle birleşmesi sonucu mucizeler meydana geldiğini söylerler. Bunları irşat için Allah İbrahim'i gönderdi. Bunlar da kendi aralarında üç sınıf idiler:

Eflak ve yıldızların ebedi olduğunu söyleyenler ki; onlara ''Sabie'' denilir.
Eflak'ın uluhiyete inanırlar. Bunlar her felek için yerde bir put yapmış ve ona hizmet etmiş putperestlerdir.
Eflak'ı ve yıldızları yaratan birisi olduğunu ve bunun onlara yeryüzünü idare etme hakkını verdiğini söyleyenler. Bunlar yıldızları aracı kabul ederlerdi.
b) Ruh Gücüne Dayanılarak Ortaya Konan Sihir: Buna göre insan ruhu tasfiye ile icat etme, öldürme, bünye ve şekilde değişiklik yapma gücüne ulaşır.
c) Ruhani Varlıklardan Faydalanılarak Yapılan Sihir: Bu da muska yapmak ve cinleri kullanmak gibi şekillerde uygulanır.
d) Göz boyamak şeklinde yapılan sihirdir. Bu da hokkabazlık, el çabukluğu ve benzeri davranışlardır.
İslam alimleri, yukarıda açıklanan a maddesinde yer alan kişilerin inançları açısından kafir olduklarını belirtmişlerdir. Fakat İslam alimlerince, Cadılık gibi bir konu üstünde durulduğunda, eğer konu kendini kötülüğe adamaktansa; inanç olarak zaten bir kişi herhangi bir madde ya da koşula bağlı olmadan kafirdir.

Practical Magic, The Craft, Hocus Pocus, The Blair Witch Project, Harry Potter gibi pek çok filmde cadılar konu edilmiştir. Bu filmlerde cadılar süpürge, asa ve kazanlarla ilişkilendirilmişlerdir.

Günümüzde en ünlü serilerden biri olan Harry Potter kitapları, cadılık ve büyücülük dünyasını konu almıştır.
Cadılık dünyasını konu alan bir başka kitap serisi de Kate Tiernan tarafından yazılan "Sweep Series"dir. Seri, on dört kitap ve Morgan Rowlands'ın etrafının tamamen cadılarla çevrili olduğunu fark eden bir kızın hikâyesini anlatan bir romandan oluşur.

Cadı avı
Cadılar Bayramı
Salem Cadı Olayları - 1692 - 1693 yıllarında yaşanmış cadı yargılama.
Cadı pastası - Orta Çağ Avrupa'sında kimlerin Cadı olduğunu anlamak için kullanılan bir ekmek.

Baskın bir beyaz rengin üstünde sarı ve siyah renkli noktacıkların veya desenlerin bulunduğu kediler Calico kedisi olarak adlandırılır. Bir kedi cinsini değil renk şablonunu tanımlamaktadır.
ABD'de Calico kedisi olarak anılan bu tür, İngiltere'de ise "tortoiseshell ve beyaz" olarak adlandırılmıştır.
Calico tipinde kediler çoğunlukla dişidir. Zira kedilerin renklerini belirleyen X kromozomlarıdır ve dişilerde X kromozomundan iki adet bulunmaktadır. Erkek kedilerde bir adet X ve Y kromozomu bulunmaktadır ve Y kromozomunda renk özelliği yoktur. Bunun istisnası XXY kromozomlarına sahip kedilerdir. Ancak bu kedilerin de neredeyse tamamı kısırdır.
Başta Van kedisi ve Ankara kedisi olmak üzere 40'a yakın kedi ırkı mensupları, calico kedisi tipinde tüy renk ve desenlerine sahip olabilmektedir.

Ankara kedisi
Van kedisi

Cornish Rex, evcil bir kedi cinsidir. Cornish Rex türünün kendine özgü kısa ve kıvırcık tüy yapısı vardır. Çoğu kedi cinsinin kürk yapısı üç farklı katmandan oluşur. Bunlar sırasıyla dış kürk (koruyucu tüyler), orta tabaka ve astar olarak adlandırılır. Cornish Rex ırkının kürk yapısında sadece astarı bulunmaktadır. Tüy dökülmesine eğilimlidirler. Kürklerindeki kıvrılma, Devon Rex'inkinden farklı bir mutasyon sonucu oluşur. Bu kedilerin standart olarak genlerinden kaynaklanır. İlk Cornish Rex türü Büyük Britanya'da 1950'li yıllarda görülmüştür.

Uzun, ince vücutları, iri gözleri ve büyük kulakları ile Cornish rex, kesinlikle fark yaratan kedi türüdür. Eşsiz ve göz alıcı görünümleriyle Cornish rex kedileri herkesin sevdiği kedi türlerindendir.
Bu türe ait kediler sosyal ve neşelidir. Sık sık çocuklarla veya diğer cins kedilerle oynamayı, dostluk kurmayı sever ve sürekli fiziksel temasa ihtiyaç duyduğu için aile üyeleriyle etkileşime girer. Yalnızlıktan hiç hoşlanmaz ve oldukça keskin miyavlaması ile kendine dikkat çekme eğilimindedir. Özellikle üreme döneminde ilgi beklentisi daha da artar.

Cymric kedisi (/ˈkɪmrɪk/ KIM-rik, /ˈkʌmrɪk/ KUM-rik) bir kedi ırkıdır. Bazı kedi dernekleri, Cymric'i ayrı bir cins yerine sadece yarı uzun tüylü bir Manx cinsi olarak kabul eder. Kürk uzunluğu dışında, diğer tüm açılardan bu iki tür aynıdır ve her iki türden yavru kedi aynı yavruda görünebilir. Man Adası kökenli olmasından dolayı bazı kayıtlarda Longhair Manx olarak adlandırılır.

Man adası kayıtlarına göre, Manx'in (ve nihayetinde Cymric'in) kuyruksuz olma özelliği, adanın evcil kedi popülasyonu arasında bir mutasyon olarak başladı. Adanın kapalı ortamı ve küçük gen havuzu göz önüne alındığında, kedilerin kuyruksuzluğuna karar veren baskın gen, uzun saç geni ile birlikte bir nesilden diğerine kolayca aktarıldı. Uzun tüylü kedi yavruları Manx kedilerinden Man Adası'nda doğmuştu, ancak yetiştiriciler tarafından her zaman "mutant" olarak adlandırıldılar. Daha sonra, 1960'larda, benzer yavru kediler Kanada'da doğdu ve yetiştirildi. Bu Cymric popülaritesinin artmasının başlangıcıydı. Cymric'in kedi dernekleri tarafından kendi başına bir cins olarak tanınması uzun yıllar aldı. Manx 1920'lerde tanındı, ancak Cymric 1960'lara kadar tanınmadı ve 1970'lerin ortalarına kadar popülerlik kazanamadı.

Fédération Internationale Féline (FIFe, 2006'dan beri), Dünya Kedi Federasyonu (WCF), Amerikan Kedi Meraklıları Derneği (AACE), Kanada Kedi Derneği (CCA-AFC), ve Avustralya Cat Federation (ACF), Yeni Zelanda Cat Fancy (NZCF), Southern Africa Cat Council (SACC), American Cat Fanciers Association (ACFA, of the US East Coast), ve Cat Fanciers 'Federation (CFF, ABD Kuzeydoğu) Cymric'i ayrı bir cins olarak kabul eder. Çin Cat Aficionado Derneği (CAA), CAA'nın Batılı ortağı ACFA'nın tüm cins standartlarını benimsemesi sayesinde; Herhangi bir Cymric yetiştiricisinin Çin'de olup olmadığı bilinmemektedir.
Uluslararası Kedi Derneği (TICA), Cymric'i bu adla tanır, ancak kendi standardına sahip ayrı bir cins değil, bir çeşit Manx olarak tanır. Ayrıca, Manx cinsi standartlarında, ABD merkezli Cat Fanciers 'Association (CFA), Avustralya Kedi Konseyi Koordinasyon Konseyi (CCCA), ve İngiltere'nin Kedi Fantezi Yönetim Konseyi (GCCF), çeşidi Cymric'ten ziyade uzun saçlı Manx olarak kabul eder (CFA ve CCCA ona Manx Longhair, GCCF ise Semi-longhair Manx Variant terimini kullanır).

Cymric, üç ila altı kilogram ağırlığında, sağlam bir kemik yapısına sahip, kaslı, kompakt, orta - büyük gövdeye sahip bir kedidir. Tıknaz bir gövdeye ve alışılmadık şekilde yuvarlak bir görünüme sahiptirler. Cymricler büyük ve dolgun gözlere ve geniş aralıklı kulaklara sahiptir. Ana Manx ırkından farklı olarak, bir Cymric'in tüyleri orta uzunlukta, yoğun ve ana gövdeyi iyi doldurarak yuvarlak görünüme daha da katkıda bulunur.

Cymric ve Manx'e sıra dışı kuyruklarını veren gen  ölümcül de olabilir. Kuyruksuz genin iki kopyasını miras alan yavru kediler doğumdan önce ölür ve rahimde yeniden emilir. Bu yavru kediler tüm yavru kedilerin yaklaşık yüzde 25'ini oluşturduğundan, yavrular genellikle küçüktür. Genin yalnızca bir kopyasını miras alan kediler bile Manx sendromu rahatsızlığna sahip olabilir. Bu, spina bifidaya, omurlarda boşluklara, kaynaşmış omurlara ve bağırsak veya mesane disfonksiyonlarına neden olabilir. Ayrıca, omurga deformasyonu nedeniyle Cymric kedilerinde bazen tavşan benzeri bir sıçrama görülebilir.
Kısa omurgası olan her Cymric'in sorunları veya Manx sendromu yoktur. Bu sadece Manx geninin bir özelliğidir ve ekspresyonu tamamen engellenemez. Sorunlar genellikle yaşın ilk altı ayında belirgin hale geldiğinden, Cymric ve Manx yavruları genellikle yetiştiriciler tarafından kullanıma sunulmadan önce yaşlanana kadar tutulur.

Dermatofitoz, derinin mantar enfeksiyonudur.. Tipik olarak kırmızı, kaşıntılı, pullu, dairesel bir döküntü ile sonuçlanır. Etkilenen bölgede saç dökülmesi olabilir. Semptomlar maruziyetten dört ila on dört gün sonra görülür. Belirli bir zamanda birden çok alan etkilenebilir.
Yaklaşık 40 mantar türü dermatofitoza neden olabilir. Tipik olarak Trichophyton, Microsporum veya Epidermophyton etkendir. Risk faktörleri arasında genel duşların kullanılması, güreş gibi temas sporları, aşırı terleme, hayvanlarla temas, obezite ve zayıf bağışıklık sistemi yer alır. Saçkıran diğer hayvanlardan insanlara veya insanlar arasında yayılabilir. Teşhis genellikle görünüm ve semptomlara dayanır. Kültür alınarak veya mikroskop altında deri kazıma işlemine bakılarak da tanı doğrulanabilir.
Önleme; cildi kuru tutmak ve kişisel eşyaları paylaşmamakla mümkün olabilir. Tedavi tipik olarak klotrimazol veya mikonazol gibi mantar önleyici kremlerle yapılır. Kafa derisi söz konusuysa, flukonazol gibi ağız yoluyla alınan antifungallere ihtiyaç duyulabilir.
Küresel olarak, nüfusun %20'si herhangi bir zamanda saçkıran edinebilir. Kasık enfeksiyonları erkeklerde daha sık görülürken, kafa derisi ve vücut enfeksiyonları her iki cinsiyette de eşit oranda görülür. Kafa derisi enfeksiyonları en sık çocuklarda, kasık enfeksiyonları yaşlılarda en yaygın olanıdır. Saçkıranın tanımlamaları çok eski tarihlere dayanmaktadır.

Spesifik işaretler şunlar olabilir:

kırmızı, pullu, kaşıntılı veya kabarık döküntüler
döküntüler dış kenarlarda daha kırmızı olabilir veya bir halkaya benzeyebilir
sızmaya başlayan veya kabarcık oluşturan döküntüler
kafa derisi etkilendiğinde saçsız alanlar gelişebilir
tırnaklar kalınlaşabilir, rengi bozulabilir veya çatlamaya başlayabilir

Dermatofitozlar
Tinea pedis (atlet ayağı): ayakların mantar enfeksiyonu
Tinea unguium: el ve ayak tırnaklarının ve tırnak yatağının mantar enfeksiyonu
Tinea corporis: kolların, bacakların ve gövdenin mantar enfeksiyonu
Tinea cruris (sporcu kaşıntısı): kasık bölgesinin mantar enfeksiyonu
Tinea manuum: ellerin ve avuç içi bölgesinin mantar enfeksiyonu
Tinea capitis: kafa derisi ve saçın mantar enfeksiyonu
Tinea faciei (yüz mantarı): yüzün mantar enfeksiyonu
Tinea barbae: yüz kıllarının mantar enfeksiyonu
Diğer yüzeysel mikozlar (dermatofitler neden olmadığı için klasik saçkıran değildirler)
Tinea versicolor: Malassezia furfur'un neden olduğu enfeksiyon
Tinea nigra: Hortaea werneckii'nin neden olduğu enfeksiyon

Genellikle verilen tavsiyeler şunları içerir:

Giysileri, spor malzemelerini, havluları veya çarşafları paylaşmaktan kaçının.
Saçkırana maruz kaldığından şüphelenildikten sonra giysileri mantar öldürücü sabunla sıcak suda yıkayın.
Yalınayak yürümekten kaçının; bunun yerine soyunma odalarında uygun koruyucu ayakkabılar ve plajda sandaletler giyin.
Genellikle mantarın taşıyıcıları olduklarından, kel alanları olan evcil hayvanlara dokunmaktan kaçının.

"The dermatophytes". Clinical Microbiology Reviews. 8 (2): 240-259. 1995. doi:10.1128/cmr.8.2.240. PMC 172857 . PMID 7621400. 

Dermnet'teki Tinea fotoğraf kitaplığı 15 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived

Doğuştan metabolizma bozuklukları metabolizma bozukluklarını içeren genetik hastalıklardan oluşan geniş bir tanı grubudur. Bunların çoğunluğu bir maddenin başka bir maddeye çevrilmesini kolaylaştıran enzimleri kodlayan tek gen hatalarından kaynaklanmaktadır. Bozuklukların çoğunda sorunlar toksik maddelerin birikmesi ya da normal işlev için gerekli maddelerin sentezlenememesi sonucu yeteneklerin azalması ile görülür. Doğuştan metabolizma bozuklukları konjenital metabolik hastalıklar ya da kalıtımsal metabolik hastalıklar olarak da adlandırılır.

Geleneksel olarak kalıtımsal metabolik hastalıklar karbonhidrat metabolizması, aminoasit metabolizması, organik asit metabolizması ya da lizozomal depo hastalıkları kategorilerinde incelenmekteydi. Son yıllarda yüzlerce yeni kalıtımsal metabolik hastalığın ortaya çıkarılmasından sonra bu kategorilerin sayısı da artmıştır. Aşağıdakiler konjenital metabolik hastalıkların başlıca kategorileridir ve her birinde bazı örnekler verilmiştir. Birçok diğer hastalık bu kategorilere girmez. Mümkün olan yerlerde ICD-10 kodları verilmiştir.

Karbonhidrat metabolizması bozuklukları
örneğin glikojen depo hastalığı (E74.0)
Aminoasit metabolizması bozuklukları
örneğin fenilketonüri (E70.0), akçaağaç şurubu kokulu idrar hastalığı (E71.0), glutarik asidemi tip 1
Organik asit metabolizması bozuklukları (organik asidüriler)
örneğin alkaptonüri (E70.2)
Yağlı asit oksidasyonu ve mitokondriyal metabolizma bozuklukları
örneğin orta zincir asil dehidrojenaz eksikliği (glutarik asidemi tip 2)
Porfirin metabolizması bozuklukları
örneğin akut intermitan porfiri (E80.2)
Pürin ya da pirimidin metabolizması bozuklukları
örneğin Lesch Nyhan sendromu (E79.1)
Steroid metabolizması bozuklukları
örneğin konjenital adrenal hiperplazi (E25.0)
Mitokondriyal işlev bozuklukları
örneğin Kearns Sayre sendromu (H49.8)
Peroksizomal işlev bozuklukları
örneğin Zellweger sendromu (Q87.8)
Lizozomal depo bozuklukları
örneğin Gaucher hastalığı (E75.22)

Emzirme, memeli hayvanların dişilerinin memesindeki sütü yavrularına vermesidir. Bebeklerin içgüdüsel olarak sahip oldukları emzirme refleksi sayesinde bir öğrenme süreci gerekli değildir.
İnsanda anne sütü ile beslemenin 6 ay ile 2 yıl arasında değişen emzirme önerileri değişkenlik göstermektedir. Anne sütü ile besleme için doğal emzirme yerine, bir kapta biriktirilerek biberon ile besleme yöntemi de izlenebilmektedir. Bunun için tirle gibi meme başı üzerine yerleştirilip sütün alınmasına yardımcı olan araçlar kullanılır.

Gerek Çin, gerekse Batı kaynaklarında  antik çağlara ait çalışmalarda doğumdan sonra bebeğin hayatta kalıp, büyümesi ve gelişmesi için anne sütü verilmesi gerektiği vurgulanır. Anne sütü alamayan bebeklerin beslenmesinde Babil, Mısır, Yunan ve Roma toplumlarında sütanneler ya da günümüzdeki biberona benzer kapların kullanıldığına dair kanıtlar da vardır. Eski Mezopotamya'da Babil tanrıçası İştar, bebeğini emzirirken tasvir edilmiş; Eski Mısır'da Güneş Tanrıçası İsis’in oğlu Horus’u  emzirirken ona anne sütü ile birlikte sevgi ve ölümsüzlük  verdiğine inanılmıştır. Bazı Türk boylarında anne sütünün cennetten geldiğine inanıldı. Yakut Türklerinde güzellik ve analık tanrıçası Ayzıt’ın yeni doğan bebeğin ağzına süt gölünden getirdiği sütünü damlatarak can verdiğine inanıldı.
Roma toplumunda bebeklerin ilk altı ay emzirilmesi zorunlu idi ve  1,5-2 yaşından sonra sütten kesilmeleri öngörülürdü. Ne var ki yeni doğan bebeklerin anneleri tarafından değil de farklı kadınlar tarafından emzirilirlerse daha dirençli olacaklarına inanılır; sütannenin Yunan olması gerektiği, böylece çocuğun her dili öğrenebileceği düşünülürdü.
Avrupa'da Orta Çağ döneminde emzirmeye kutsal bir rol verildi. Meryem'in İsa'yı emzirmesi maneviyatın da sembolü oldu ve bu ‘Maria Lactans’  (oğluna meme veren Meryem Ana.)  olarak sembolleştirildi. İslamiyet'te de anne sütüne değer verildi. Lokman suresinde "emzirmeyi tamamlamak isteyen anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler” diye belirtilmiştir.
Rönesans'ta meme, cinsel bir obje olarak anlam kazandı. Memelerin sarkmaması ve bozulmaması için çocukların sütannelere gönderilmesi ve sütannelik yaygınlaştı. Bebek ölümlerinin artması üzerine emzirmenin reddi, özellikle Almanya'da ve İngiltere'de Protestan reformcular  tarafından günah olarak ilan edildi.
18.yy.'da süt anne kullanımı reddedildi  ve bebek ölümleri düştü. 19. yüzyılda, sanayi devriminin gelişmesiyle birlikte pastorize sütler yaygın bir şekilde kullanılmış; “formül mama" üretilmeye başlanmıştı ve çalışan anneler günde sadece birkaç saatlerini bebekle geçirebildikleri için bebeklerini formül mama ile beslemeyi tercih ediyorlardı. Gerek hijyen yetersizliği, gerekse başta D vitamini olmak üzere diğer önemli vitaminler bakımından yetersiz olan bebek mamalarının tüketilmesiyle başta raşitizm, büyüme-gelişme geriliği olmak üzere kimi yeni hastalıklar ortaya çıktı.
20. yüzyılın başında biberonlar kadın özgürlüğü ve modern anneliğin simgesi olarak görüldü. Tıp dünyası da, bebeklerin biberon ve mama ile beslenmesinin savunucusu idi. Mama ile beslenen çocuklarda ölüm oranlarının yüksek olması ve bebeklerin enfeksiyona bağlı ishaller sonucuyla kaybedilmesi üzerine emzirme ve anne sütün yeniden önem kazandı. 1919'da ILO  annelere günde iki kez, yarımşar saat emzirme izni vermeyi onayladı; ayrıca annelere doğumdan sonra izin verilmesi, maaşlarının ödenmesi yüzden fazla ülkenin katılımıyla kabul edildi. UNICEF ve DSÖ gibi kuruluşlar da bebeklerin doğumdan itibaren iki yıl emzirilmesini teşvik etmiştir.
Gelişmiş ülkelerde anne sütünün önemi 21. yüzyılda giderek arttı. DSÖ (2017), Amerikan Pediatri Akademisi (2012), Neonatoloji Hemşireleri Derneği (2015) ve Yenidoğan Hemşireleri Ulusal Birliği (2015), yeni doğanların ilk altı ay yalnızca anne sütü ile beslenmesini ve iki yıl boyunca emzirilmesini önermektedir.

Ani bebek ölümü sendromu
Kamusal alanda emzirme
Roma Hayırseverliği
Sütten kesme
Süt verme
Göğüs pedi
Emzirme sütyeni

Bu, evcil hayvanların bir listesidir.
Doğada besinini ve barınağını kendisi bularak, düşmanlarına karşı kendini savunarak yaşamını ve soyunu sürdüren yabani hayvanların bir bölümü insan eliyle evcilleştirilmiştir, yabani hayvanların evcilleştirmeye başlandığı tarih öncesi devirlere dayanır. Bu hayvanların, doğal çevrelerinde özgür ve yabanıl yaşarken tutsak edilerek insan eliyle bakılıp beslenmeye ve insanla birlikte yaşamaya alıştırılması evcilleştirmenin yalnızca ilk aşamasıdır. Oysa bu uzun sürecin asıl amacı, yabani hayvanları yeni koşullara uyarlayarak insana daha yararlı, örneğin et, süt ya da yumurta verimi daha yüksek, yük ya da binek hayvanı olarak daha dayanıklı, avda iz sürmeye ya da bekçilik etmeye daha yatkın evcil soylar üretmektedir. Bu da yüzyıllarca süren titiz seçme, çaprazlama ve ıslah çalışmalarının bir sonucudur.
İnsanlar yerleşik düzene geçip tarım yapmaya başlamadan çok daha önceleri, yiyeceklerini ve giyeceklerini sağlamak için hayvanlardan yararlanıyorlardı. Başlangıçta, karınlarını doyurmak için çevrelerindeki yabani hayvanları avlamakla yetindiler. Zamanla, bu hayvanları yakalayıp bir yere kapatmanın av peşinde koşmaktan daha güvenilir bir yol olduğunu fark ettiler ve kendilerini en yararlı olabilecek hayvanları evcilleştirmeyi öğrendiler. Bütün düşmanlarına karşı kendini savunmayı ya da saldırmayı içgüdüleriyle bilen yabani bir hayvanı insanın yakalayıp tutsak etmesi kuşkusuz etmesi kolay olmamıştır. Bu yüzden insanlar büyük olasılıkla yaralı ya da ormanda kaybolmuş genç hayvanları kendilerine alıştırıp beslemekle işe başladılar. Bir süre sonra da hangi hayvanların daha uysal, evcilleştirilmeye daha yatkın ve kendilerine daha yararlı olduğunu öğrendiler. Başlangıçta yalnızca etini yiyebilecekleri hayvanları bakıp besliyorlardı. Atın ve köpeğin evcilleştirilmesi bile böyle başladı. Bu hayvanların gücünden et, süt, yumurta, yapağı, kıl, deri, boynuz gibi çeşitli ürünlerinden yararlanmaya başlamaları daha geç tarihlere rastlar.
At, inek gibi yararlanılan hayvanların yavruları insanoğluna çok sevimli gelmeye başlamış, özellikle çocukların ilgisini çekmiştir. Her evcil hayvan evde beslenemeyeceği gibi, bazı evcil olmayan hayvanları da insanlar evinde beslemeye çalışmıştır (aslan, jaguar, timsah vb.). Fakat bu hayvanlar evcilleştirilemedikleri ve doğal dürtülerindeki vahşiliği kaybetmedikleri için insanoğluna saldırmıştır.
Evde hayvan beslemenin belli başlı kuralları vardır. Hayvanların yemeğini ve suyunu temin etmek, onları temiz tutmak, bazı konularda eğitmek vb. unsurlar bu kuralların başlıcalarıdır.

İnsanların yetiştirdiği memeli hayvanlar arasında sayıca ilk sırayı sığır alır. Bütün dünyada hem gücünden, hem de etinden, sütünden, yağından ve derisinden yararlanılan 1 milyardan fazla sığır ve manda yetiştirilir. Uygarlık tarihinin ilk yazılı belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla, o çağlarda insanlar sığırları en değerli malları olarak görürlermiş. Çünkü eti ve sütüyle insanın en önemli besin kaynaklarından biri olan sığır bir yandan da yüzyıllar boyunca pulluk ve sabanları çekerek, ağır yükleri taşıyarak, arabalara koşularak insana en yararlı çiftlik ve hizmet hayvanlarından biri olmuştur. Makineli tarım ve motorlu taşıtların yaygınlaşmasından sonra sığır çift ve koşum hayvanı olarak önemini yitirmiştir. Buna karşılık uzun çaprazlama ve ayıklama çalışmaları sonucunda, kasaplık et sığırları ile süt sığırlarının pek çok soyu geliştirilmiştir.
Koyun da sığırla birlikte insanın ilk evcilleştirdiği hayvanlardan biridir. Etinden ve sütünden başka, yününün doğal yumuşaklığı ve sıcaklığıyla koyun postu ilkel insanın giysisi olmuş, dokumacılığın gelişmesinden sonra da koyun yününden dokunmuş kumaşlar ayrıcalıklı yerini her zaman korumuştur. Bugün dünyadaki koyun sayısı 1 milyarı bulur. Değişik iklim koşullarına uyum sağlayan yüzlerce koyun ırkı geliştirdiği için her ülkenin mutlaka bir ya da iki yerli koyun ırkı vardır.

Özellikle Afrika ve Asya'da yaygın olarak yetiştirilen keçinin süt verimi, yediği yeme oranla ineğinkinden daha fazladır. Dünyanın en lezzetli peynirlerinden bazıları keçi sütünden yapılır. Ankara keçisinin moher denen uzun, beyaz ve ipek yumuşaklığındaki tiftiği ide dokuma ve örgü sanayisinde en değerli liflerden biri sayılır.
İslam ülkelerin dışında, en çok yetiştirilen evcil hayvanlardan biri de domuzdur. Çiftliklerde beslenen evcil domuzların sayısı yarım milyarı bulur. Et ve yağ verimi çok yüksek olan bu hayvanların yetiştiriciler açısından öbür önemli özellikleri de çok doğurgan olmaları ve hemen hiç yiyecek seçmemeleridir. Domuzlar atalarının yabani yaşamına bütün evcil hayvanlardan daha kolay geçebilir ve ormana salıverdiklerinde, insan eliyle beslenmeye alışmış öbür hayvanlar gibi açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalmazlar.
Tavuk, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanları da eti, yumurtası ve tüyleri için beslenir. Ayrıca bazı yırtıcı kuşlar, özellikle doğan, atmaca, şahin ve çakır, avcılıkta yararlanmak amacıyla evcilleştirilmiştir.
Hayvanlar âleminin en kalabalık üyeleri olan böcekler arasından evcilleştirilmiş türlerin sayısı ikiye geçmez. Bunlardan biri, Cilalı Taş Devri (Neolitik Çağ) gibi çok erken tarihlerde evcilleştirilmiş olan bal arısı, öbürü de MÖ 3000 yıllarında Çin'de evcilleştirilen ipek böceğidir.

Tarımda ve yük taşımacılığında kas gücünden yararlanılan evcil hayvanlar arasında da ilk sırayı sığır alır. Ama binek ve koşum hayvanı olarak atın yerini hiçbir hayvan tutmaz. Tarih boyunca yolculukta, savaşta ve günlük yaşamda at her zaman insanın en büyük yardımcısı ve en değerli dostu olmuştur. Traktörün, öbür tarım makinelerinin ve hızlı ulaşım araçlarının gelişmesinden bu yana, çiftliklerde günlük işlerde kullanılan ya da kentlerde arabaları çeken atların sayısı giderek azalıyor. Buna karşılık Arap atı ve İngiliz atı gibi değerli soylar binicilikte, at yarışlarında, törenlerde ve gösterilerde hâlâ eski önemini korumaktadır. Atın akrabası olan eşek ve at ile eşeğin melezi olan katır da gücünden yararlanmak amacıyla yetiştirilen evcil hayvanlardır. Öbür yük hayvanlarının dayanamayacağı en ağır koşullara dayanıklı olan ve çöllerde günlerce aç ve susuz yol alabilen deve ise Asya ile Afrika'da bugün bile insan ve yük taşımakta kullanılır.

Bu iki büyük grubun dışında, insanın çeşitli yeteneklerinden yararlandığı, dostluğunu ve sevgisini bölüştüğü ya da yalnızca göz ve kulak beğenisini okşadığı için evde beslediği pek çok evcil hayvan vardır. Bunların başında kuşkusuz köpek ve kedi gelir.
Bugün insanın en güvenilir ve sadık dostu olan köpeklerin ilk ataları, bir zamanlar dünyanın her yerinde başıboş dolaşan yabani kurt sürüleridir. Bu yırtıcı hayvanlar mağaralarda yaşayan insanlar için tehlikeli bir düşmandı. Gene de insanlar, büyük olasılıkla yiyecek aramak için çevrelerine kadar sokulan yavruları yakalayarak köpeği evcilleştirmeyi başardılar. En eski mağara resimlerinde bu kocaman yırtıcı hayvanlar sahipleriyle yan yana çizilmiştir. Güçlü koku alma duyusuyla iyi bir avcı olan, sahibini tehlikelere karşı koruyan ve sürülerine bekçilik eden köpek, evcilleştirildikten kısa bir süre sonra insanın yaşamında önemli bir yer edindi. Bazı eski uygarlıklarda, özellikle Eski Mısır'da köpekler tapınılacak kadar kutsal hayvanlar sayılıyordu.
Değişik iklim ve çevre koşullarına köpek kadar kolay uyum sağlayabilen pek az hayvan vardır. Yani köpek bunların arasından en dayanıklı olanıdır. Köpek soyları arasındaki büyüklük ve görünüm farkı ise hiçbir evcil hayvanda bu kadar çarpıcı değildir; örneğin bilinen en küçük köpek soyu olan Meksika asıllı chihuahuaların ağırlığı 1 kilogramı geçmezken, dev senbernarların çoğu 130 kilogramdan daha ağırdır.
Kediler köpeklerden binlerce yıl sonra evcilleştirilmiş. Bu hayvanların bugün bile köpeklerden çok daha bağımsız yaradılışı olması belki buna bağlanabilir. Kediler evcilleştiren ilk halk Eski Mısır'dır. Önceleri köpekler gibi kedileri de kutsal hayvanlar olarak benimseyip tapınan bu insanlar, kediyi büyük olasılıkla MÖ 2500 ile 1500 yılları arasında evcilleştirdiler. Bu ilk evcil kedilerin Afrika yaban kedisinin soyundan geldiği sanılmaktadır. Bir görüşe göre Eski Mısırlılar, hareketlerindeki zarafet ve çevikliğe hayran oldukları kedileri yalnızca süs hayvanı olarak evcilleştirmişlerdir; gerçekten de o dönemde insanlar kedilerine çok değerli mücevherler takarlardı. Ama bu çevik avcıların zararlı kemiricilerden kurtulmak amacıyla evcilleştirildiğini gösteren belgeler de vardır. Eski Mısırlıların kuraklık dönemlerinde kullanmak üzere depoladıkları tahıllar fare ve sıçan gibi kemiricilerin sürekli saldırısına uğruyordu. Kısa ve boz tüylü Afrika yaban kedilerinin bu kemiricilerin doğal düşmanları olduğunu bilen çiftçiler, tahıllarını korumak için kedilerden yararlanmak düşündüler. Bugünkü evcil kedi soylarının birkaçı Ankara kedisi gibi uzun tüylü, büyük bölümü de Siyam kedisi gibi kısa tüylüdür.

İnsanların evde hayvan besleme alışkanlığı, yabanıl hayvanlardan bazılarını evcilleştirdikleri tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Çünkü insan daha o çağlarda bile etinden, çeşitli ürünlerinden ya da gücünden yararlanmak amacıyla çeşitli hayvanları evcilleştirirken, kendisine kolayca alışan bazı hayvanlara karşı özel bir yakınlık duymuştur. Böylece, başlangıçta yarar üstüne kurulan insan-hayvan ilişkisi giderek karşılıklı sevgi ve dostluk bağlarıyla güçlenmiş, insan bazı hayvanları hiçbir çıkar gözetmeksizin, yalnızca hoşlandığı için evinde beslemeye başlamıştır. Hayvancılıkta geçinen ilk toplumlardan bu yana inek, at, koyun gibi hayvanların yavrulaması insanı aileye yeni bir birey katılmışçasına sevindirir. Özellikle çocuklar bu sevimli tay, buzağı ve kuzulara gerçek bir sevgiyle bağlanırlar. Ama kuşkusuz her evcil hayvan evde beslenemez. Öte yandan bazı insanlar aslan, kaplan, jaguar gibi yırtıcı hayvanları daha yavruyken kendilerine alıştırıp evlerinde besleseler bile, bu hayvanlar doğal yabanıl özelliklerini yitirmedikleri için hiçbir zaman evcil hayvan sayılamaz. Evde insan eliyle beslenmeye alışmış bir aslan serbest bırakıldığında kol

Exotic Shorthair, İran kedisiyle American Shorthair kırması bir kedi ırkı. Tüyleri küçükken yumuşak ve uzun büyükken kısa ve yumuşaktır. Suratı ise aynı İran kedisininki gibi yumuktur. Oldukça oyuncu, görüntüsü bakımından çekici ve çok pahalıdır.

Karakter: Sert, dayanıklı ve bir o kadar da anlayışlı kedilerdir. Her zaman akılcıdır ve dikkat çekmeyi sever.
Renkleri: Özgün renkleri olmayan bu ırk, kedilerin bilinen tüm renklerinde görülebilir. Kıllarının üzerinde; American Shorthair ve Persian'lardaki gibi mat ve kalın desenler vardır.
Tüy Bakımı: Sağlıklı ve yumuşak kılları düzenli fırçalanmalıdır.
Kökeni: Fars ve Amerikan Shorthair karışımı melez bir ırktır. 20.yüzyılın ortalarında Amerika'da Fars çok popülerdi. Bu nedenle bazı ırk araştırıcıları Fars ve Shorthair'den oluşan bir karışımın iyi bir ırk olabileceğini düşündüler. Bu gerekçelerle, 1960 yılında diğer ırklar statüsüne girdi.

Fare, kemiriciler (Rodentia) takımından bir sıçangil cinsi.
Belirli bir taksonomik gruba karşılık gelmeyen "fare" adı, bilimsel adlandırmada özellikle Mus cinsi için kullanılır. Bununla birlikte Muridae familyasının Rattus cinsini oluşturan ve halk arasında lağım faresi ya da keme olarak da bilinen kemiricilere sıçan denilir. Cricetidae familyasının Microtus cinsini oluşturan ve tarla faresi olarak da bilinen kemiriciler ise fare türü değildir.

Çok hızlı kaçabilen ve çok hızlı üreyebilen hayvanlardır, yeryüzünün bütün kıtalarına dağılmışlardır. Yanaklarından omuzlarına kadar inen küçük astarlı iki dış çene keseleri vardır. Fareler bu keselerde yiyecek taşırlar, temizlemek gerektiğinde de içini dışına çıkararak çevirip temizlerler. Avurdu keseli fare yuva yaparken toprağı güçlü ön pençeleriyle kazar. Kıvrık kesici dişlerini sert toprak ve taşları yerinden oynatmak için kullanır. Kesici dişleri sürekli olarak büyüdüğü için aşınan yüzeyler hemen yenilenir.
Tahıl, kök, meyve, ot, böcek gibi çok çeşitli yiyeceklerle beslenirler.
Ayrıca, farelerin genetik yapısı ile insan genetik yapısının ileri düzeydeki benzerliği ve üreme hızları dolayısıyla, kobay olarak yaygınca kullanılırlar.

Tarlalara, ambarlara ve evlere dadanarak insanın besin kaynaklarına ortak olurlar. İnsan eliyle yapılmış korunaklı yapılarda yaşamayı yeğleyen birçok tür, depolanmış yiyecekleri tüketen, her çeşit gereci kemiren, hatta hantavirüs,tifüs, veba gibi salgın hastalıkları taşıyabilen önemli zararlılardır. Doğada yaşayan ve kalabalık sürüler halinde bulunduklarında zaman zaman tarım ürünlerine büyük zararlar verebilir. Birçok yabanıl hayvanın en önemli besinlerinden biri olan fareler bu yönleriyle doğal dengeyi koruyan hayvanlar olarak da kabul edilir. Fare hayvanlar âleminin birer üyesi olup kemirgenler içinde incelenen memeli bir hayvandır. Fareler diğer haşerelerden farklı bir yapıya sahiptirler. Dünyanın her yerinde yaşayan ve hepçil hayvanlardır. Yapıları türlerine bağlı olarak değişmektedir fakat vücut biyolojileri aynıdır. Fare, iskelet sistemine sahiptir. Bu bakımdan vücut yapısı gelişmiş bir haldedir.
Farelerin bedeninde toplamda 4 ayağı vardır ve ayaklarının ucunda parmakları vardır ve her parmağının uç kısmında tırnakları bulunur bu sayede çok yüksek yerlere tırmanırlar ve çok hızlı koşarlar. Bazı fare türlerinde ön ayaklar kısa halde arka ayaklar ise çok uzun olmaktadır. Tıpkı kanguru faresinde olduğu gibi ön ayaklar çok kısa arka ayaklar ise çok uzundur.
Farenin bedeninin bitiminde uzunca kuyrukları bulunur bazı türlerinde bu kuyruk bedenin 2 katı kadar olabilmektedir. Fare kuyruğunu genellikle tutunma aracı olarak kullanır.
Farelerin baş kısmında ağız yapıları bulunur ve ağzının içinde sıralı halde dişleri vardır. Farenin dişlerinin özelliği çok sert cisimleri dahi kemirebilirler.
Bazen mermer gibi sert cisimleri dahi kemirirler. Bu kemirilme aşamasında farenin dişleri körelir fakat farenin dişlerinin özelliği dişlerin kendisini yenilenmesidir.
Tükürüğünün özelliğinden dolayı canlılar bunu fark etmezler. Fareler'de burun başın ön kısmındadır ve çok güçlü koku alma hissine sahiptirler. Fareler birçok hayvanı kokusundan tanır. Ve yiyeceklerin kokusunu da çok uzaktan algılarlar. Farelerde ağız ile burun arasında bıyıklar vardır.
Farenin başının önünde bulunan 2 adet göz ve 2 adet dış kulak yapıları vardır. Kulaklar bazı farelerde çok büyük bazılarında ise çok küçüktür. Fareler beslenmek için yaşadığı yere göre farklı maddeleri seçerler. Bazı fareler tarlalarda ve ekinler arasında yaşarlar ve bitkilerle beslenirler.
Bazıları lağımda. Bazıları sularda bazıları da tamamen doğada yaşarlar ve yaşadığı çevreden beslenirler. Bunun yanında fareler besin olarak böcekleri, ölü hayvan leşlerini ve atık olan her şeyi yerler. Fareler çeşidine ve türüne göre farklı sayıda çoğalırlar. Bazı fare türleri yılda 4 bazıları ise 6 defa yavrularlar. Fareler diğer haşerelerden farklı olarak üremede canlı yavru doğururlar. Yani fareler herhangi bir yere yumurta bırakmazlar. Evinizde fare olup olmadığını anlamak için temizlik yaptığınızda eğer evde fare pisliği var ise mutlaka evinizde fare var demektir. Fare pisliği pirinç tanesi büyüklüğünde ve siyah renktedir.
Farelerin genetik yapısı tıpkı insanlara benzer bu bakımdan insanlara çok faydası vardır. Gelişen ilaç sanayisi ve tıp fareleri insan yerine kobay olarak kullanmaktadır. Fareler yaşadığı yere göre farklı isimler alırlar. Tarlada yaşayan fareler tarla faresi, lağımda yaşayanlar lağım faresi veya evlerde yaşayan küçük farelere ev faresi denir.

Encyclopædia Britannica

Exotic Fold olarak da bilinen Foldex kedisi, Kanada'nın Québec eyaletinde üretilen nadir bir kedi türüdür. Şu anda, cins yalnızca Canadian Cat Association tarafından tanınmaktadır. Foldexler, yuvarlak yüzlü, kısa bacaklı ve kıvrık kulaklı orta büyüklükte kedilerdir. Kısa bacakları, cinsin belirleyici özelliğidir. Gözleri çok yönlü ve tamamen açıktır, küçük ve düz uçlu kulakları vardır. Tüyleri uzun ve kısa tüyler arasında değişir ve doğal olarak yoğun ve yumuşaktır. Sevilmekten zevk alan aktif ve neşeli kedilerdir. Foldex kedisi, melez bir kedi ırkıdır. Ataları Scottish Fold, Exotic Shorthair, American Shorthair ve İran kedileri olan Foldex kedisi, basık yüz yapısı ve her an hüzünlüymüş gibi bakan gözleri ile dikkat çeker. Küçük ve kıvrık kulaklarının yanında tombul gövdesi de onu tam bir sevimlilik abidesi haline getirmiştir. Görünümünün aksine oldukça zeki olan Foldex kedileri, Kanada’nın Quebec şehrinde keşfedilmişlerdir. 1992 yılından bu yana bu kedi ırkının üretimine devam edilmektedir. Ayrı bir ırk olduğu ancak 2010 yılında yalnızca Kanada’da kabul gören Foldex kedilerinin geliştirilmesine halen devam edilmektedir. Sadece Kanada’da resmi bir cins olarak görülmesi, bu zeki ve sakin kedilerin Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da popüler olmalarının önüne geçememiştir. Fakat Foldex kedilerinin üretimlerine bağlı olarak çok az sayıda olduğu bilinmektedir.

Foldex, ilk olarak Kanada'nın Québec eyaletinde görülmüştür. Başlangıçta bir Scottish Fold ile bir Exotic Shorthair'in melezleştirilmesiyle üretildi ve sonuç olarak kulakları orta derecede kıvrımlı olan bu kedi cinsi ortaya çıktı.

Kedi ırklarının listesi

Gemi kedisi (İngilizce: Ship's cat, Almanca: Schiffskatze) Antik Çağ'dan günümüze kadar çok sayıda askeri, ticaret ve keşif gemilerinin içinde mürettebatla beraber yer almıştır. Kedilerin gemideki en önemli görevi gemideki kemirgenlere karşı kullanılmasıydı. Günümüzde başta elektrik kabloları olmak üzere ahşap aksam, halat ve gıda stoklarına zarar veren kemirgenlere karşı gemi bünyesinde kedi bulundurulur ve avlanması sağlanırdı. Kemirgenlere karşı doğal olarak saldıran ve her türlü koşula kolay uyum sağlayabilen kedilerin ayrıca denizcilerin psikolojisine olumlu etkileri olmuştur.

Tarım devrimi döneminde öncelikli olarak Bereketli Hilal bölgesinde evcilleştirilen kedi, bu dönemin ardından yaygınlaşmış, insanların bulunduğu her yere girmeye başlamıştır. Akdeniz ticareti ve Viking keşif seyahatleriyle geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İzleyen dönemde başta Yeni Dünya'ya gidiş olmak üzere okyanus ötesi yolculuklarla dünya çapında yaygınlaşmış ve gemi mürettebatlarının yanlarında olagelmiştir. Günümüzde çoğu donanmada hijyen koşulları nedeniyle kedilerin bulunması yasak olsa da özel gemilerde kedilerin varlığı devam etmektedir.

RMS Niagara, Aussie
HMS Prince of Wales, Blackie
HMS Hermoine, Convoy
Mayflower II, Felix
RMS Titanic, Jenny
Belgica, Nansen
Bismarck Oscar, sonraki adıyla Batmayan Sam (Unsinkable Sam)

Gen, bir kalıtım birimidir. Bir DNA'nın belirli bir kısmını oluşturan nükleotid dizisidir. Popüler ve gayriresmî kullanımda gen sözcüğü, "ebeveynden çocuklarına geçen belirli bir karakteristiği taşıyan biyolojik birim" anlamında kullanılır. Kromozomun kesitleri olan genler birbirinden çok farklı işlevlerde ve büyüklüklerde (uzunluklarda) olabilirler. Genlerin büyüklükleri ve işlevleri her zaman doğru orantılı değildir.
Gen, genom dizisinde yeri tanımlanabilen, transkripsiyonu yapılan, düzenleyici ve/veya fonksiyonel bölgeleri olan bir bölgedir. Gen regülasyonu ve transkripsiyonunun karmaşıklıklarını içeren, yeni ve öz bir tanıma göre gen, "aynı sınıftan (protein veya RNA) işlevsel ürünler şifreleyen, potansiyel olarak birbiriyle örtüşen, genom dizilerinin birleşimidir".
Gen, kalıtımın temel fiziksel ve işlevsel birimidir. Her gen, protein veya RNA molekülü gibi özel bir işlev taşıyan kromozomların belli bir noktasındaki nükleotid dizilerinden oluşur.
Klasik genetikte, aynı biyolojik işlevleri yöneltip yöneltmemelerine ve karşılıklı rekombinasyon yapıp yapmamalarına göre alel ve alel olmayan genler vardır. Alel genler, aynı özellik üzerinde etkili olan genlerdir.
Klasik genetikte gen bir alt birim olarak kullanılır. Mutasyon ve kombinasyonların genlerde oluştuğu kabul edilir.
Kalıtım olayı, doğrudan kromozomların mitoz ve mayoz bölünmeler ve döllenme deki davranışlarına bağlıdır. Her bir kromozomda sayısız kalıtım birimleri, genler bulunur.
Bir karakter kalıtımı ancak birbirlerine zıt iki durum olduğu zaman incelenebilir. Mendel'in çalışmalarında bezelyelerde ele aldığı şekil morfolojisinde düzgün ve buruşuk tohum özellikleri gibidir. Canlı birey böyle zıt durumlardan sadece birini gösterebilir. Bu nedenle alel genlerden söz edilir. Homolog kromozomların aynı lokusunda yer alan, iki veya bazen daha fazla sayıda alternatif karakterlerin genlerine "alel genler" denir. Düzgün ve buruşuk tohum morfolojislerini belirleyen genler gibi.

Genler, fenotipte baskın olarak gösterdikleri özelliklerinin isimlerinin genellikle kelimenin baş harfi ile simgelenir. Örneğin, farelerde siyah renk baskın olduğu için farelerdeki kalıtımda siyah renk "S" harfi ile, kahverengi çekinik olduğu için "s" harfi ile simgelenir. Baskın olan genler genelde yabanıl genlerdir. Çekinik genler ise, baskın genin mutantı olarak kabul edilir. Diploid canlılarda bir özellik üzerinde etkili olan, yani alel olan iki gen olduğundan her zaman genotip iki harfle yazılır. Örneğin saf siyah SS, saf kahverengi ss, melez Ss olarak gösterilir. Son zamanlarda homozigot çekinik fenotip özelliğin küçük baş harfi, mutasyona uğramış geni göstermek için kullanılmaktadır. Bununla beraber, "s+", "+s" ya da "+" gibi simgeler de baskın geni göstermek için kullanılır.
Bir çaprazlamada bireylerin eşeylerini dikkate almak gerekiyorsa, önce dişinin genotipi, arkasına dişi işareti (♀), daha sonra çaprazlamanın simgesi olan "X" işareti ve onun sağ yanına erkeğin genotipi ve sonra işareti yazılır. Örneğin, SS (s+s+)♀ X ss (ss). Erkek ve dişi işareti olmadığı zaman sağdaki simge dişiye, soldaki simge erkeğe ait kabul edilir. Geri çaprazlama yapılırken, ataların eşeyleri gen çifti açısından yer değiştirir. Örneğin SS ♀ X ss yerine, ss ♀ X SS gibi.
Gametlerde alel çiftler birbirinden ayrıldığı için ve haploid organizmalarda genler tek bir harfle gösterilir. Örneğin; S ve s gibi.

Alel
Gen amplifikasyonu
Gen frekansı
Gen havuzu
Mutasyon
Nokta mutasyonu
Gen sürüklenmesi
Genom
Gen mühendisliği
Genetik tanı merkezi
Işımduyu

Ahal Teke, bir Türkmen atıdır. Hız, dayanıklılık, zeka ve ayırt edici metalik parlaklıkları ile ünlüdürler. Parlak derileri sayesinde ''Altın Atlar'' olarak bilinirler. Var olan en eski at ırklarından biri olduğu düşünülmektedir. Orta Asya'da Türk halkları arasında özellikle Türkmenistan'da yaygındır. 2012'de yapılan bir sayıma göre Dünyada yaklaşık 6.600 Ahal Teke vardır. Çoğunluğu Türkmenistan'da bulunur. Gır at adı Manas ve Dede Korkut gibi Türk destanlarında geçer ve Türkmenistan'ın Ahal vilayetinde yaşayan Teke Türkmenlerinden gelmektedir.
Ahal Teke'nin Türkmen atı olarak bilinen daha eski bir cinsin torunu olması muhtemeldir ve bazıları bu ikisinin aynı at cinsi olduğunu iddia eder.

Dik bir duruşu, uzun ince bir boynu, eğimli omzu, uzun bir sırtı, uzun bacakları ve küçük sert bir kalçası vardır. Yelesi yumuşak ve azdır. Kulakları diğer atlardan uzun ve hafif orak şeklindedir. Çoğu ahal tekenin gözlerinin etrafı siyah olduğu için gözleri badem şeklinde görünür. Vücudu daima hafif metalik parlar. Kılları çok ince ve yumuşaktır. Hareketleri çok rahat ve esnektir. Hüner ve eğitim gösterilerinde diğer atların zorlandığı bazı zor hünerleri kolayca başarır. Özellikle "Pas" ve "Tölt" adlı hareketleri kolay yapar. Cesur, zeki, duygusal ve bazen de inatçıdır, sezgileri güçlüdür, sahibine daima çok bağlıdır, hatta tek biniciye alışık olurlar ve onun en ufak imalarını bile algılayabilirler.
Türk dayanıklılığı ile ünlüdür. Atların çok fazla yiyecek ve su olmadan yaşamak zorunda olduğu Türkmenistan topraklarının sertliğine uyum sağlamıştır. 1935'te bir grup Türkmen binici bu atlarla Aşkabat - Moskova arasındaki 4.000 kilometrelik mesafeyi 84 günde aşmış, 3 gün boyunca 378 km'lik susuz çölden geçmiştir.

Ahal Teke doğrudan eski Türkmen atlarının soyundan gelen ve çarlık Rusya'sında oluşturulmuş (Türkmen atının aygır defterleriyle kayda geçirilmesi) safkan bir at ırkıdır. Buzul çağından kalma mumyalaşmış ve donmuş at cesetlerinden anlaşıldığı üzere belki de tam anlamıyla safkan olan tek at ırkıdır. Ahal Teke milattan önceki binyılda bile Doğu Avrupa'dan Çin'e kadar ün salmıştır.
Ahal Teke kanı Avrupalı at soylarının pek çoğunda bulunur. İngiliz tam kan at ırkının defterinde kayıtlı bütün damızlıkların soyu, Osmanlı İmparatorluğu'ndan İngiltere'ye gitmiş olan üç aygıra dayanır. Bunlardan biri Kuzey Afrika'dan gitmiş olup muhtemelen Arap atıdır. Ancak diğer ikisi özellikle de İstanbul'dan gelen "Byerly Turk" kesin olarak eski Türkmen atıdır. Alman at ırklarını etkilemiş olup bu ırkları ıslah eden en ünlü aygırın adı Almancada "Turkmen Atti"dir (Türkmen Atı isminin Almanca telaffuzu).
Avrupa'daki at soyları bugüne kadar hâlâ ara sıra Ahal Teke damızlıkları ile çiftleştirilip böylece asilleştirilirler. Almanya'da Neustadt kentinde bulunan bir Trakyalı-atı çiftliğinde kısa zaman önce tekrar Ahal Teke çiftleşmeleri ile Trakyalı-atları asilleştirilmişlerdir.

]

Her at soyu için sürdürülen resmî bir soy kitabı vardır. Ahal Teke'nin soy kitabı 1917 yılında Moskova'da başlatılmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından beri Türkmenler gerçek soy kitabının Türkmenistan'da sürdürülmeye başlatıldığını vurgularlar ama bunu batılı ülkeler tanımaz. Çünkü bugüne kadar sürdürülmüş bütün kitaplar hâlâ Moskova'da bulunur ve bu yüzden sadece bir atın atalarının ismi bu Moskova'daki kitapta yazılıysa hakiki Ahal Teke olarak kabul edilir, diğerleri kabul edilmez. Oysa Ahal Teke Türkmenlerin Alabay (Türkmen Çoban Köpeği) ve Türkmen halısının yanında en büyük gururları ve hatta resmî Türkmenistan armasında gösterdikleri millî hayvanlarıdır.

Türkmenlerin ve diğer Türk halklarının yetiştirdiği Ahal Tekeler, Orta Asya'nın bozkırlarında hür olarak "Tabune" denilen sürüler hâlinde yaşarlar. Başlarında atlı bir çobanları vardır.

Ressamlarin elinden Ahalteke 18 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkmen Ahalteke sayfasi
http://www.achal-tekkiner.de 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Seite des Achal-Tekkiner Vereins)
http://www.achal-tekkiner.com 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Seite des Achal-Tekkiner Gestüts "Mevlana" in Thüringen)

Atgiller (Equidae), at ve benzeri memelileri içeren, Tek toynaklılar takımına ait bir familyadır. Familyaya ait tek mevcut cins Equus (atlar, eşekler, zebralar...) olmasına rağmen, familya, Eosen'den bu zamana yaşamış birçok cinsi barındırır.

Yaşayan türleri

Nesli tükenenler
†E. alaskae - 
†E. altidens - 
†E. bressanus - 
†E. calobatus - 
†E. complicatus - 
†E. conversidens - 
†E. crenidens - 
†E. cumminsii - 
†E. enormis - 
†E. excelsus - 
†E. francisci - 
†E. fraternus - 
†E. fromanius - 
†E. giganteus - 
†E. holmesi - 
†E. idahoensis - 
†E. jubatus - 
†E. laurentius - 
†E. leidyi - 
†E. litoralis - 
†E. mosbachensis - 
†E. nearticus - 
†E. niobrarensis - 
†E. occidentalis - 
†E. pacificus - 
†E. pectinatus - 
†E. pseudaltidens - 
†E. robustus - 
†E. sanmeniensis - 
†E. scotti - 
†E. semiplicatus - 
†E. simplicidens - 
†E. stenonis - 
†E. sussenbornensis - 
†E. verae -

Atgiller anatomisi, at ve atgiller ailesindeki eşek ve zebra gibi hayvanları inceler.

Atlar ve diğer atgiller otlayan hayvanlardır. Atgiller, gün boyu aynı türden az miktarda yemek yemeye adapte olmuşlardır.

Yemek borusu, yaklaşık 1,2 ila 1,5 metre uzunluğundadır ve mideye yemek taşır. Kardiyak sfinkter denilen kaslı bir yüzük, mide ile yemek borusunu birbirine bağlar. Bu sfinkter, atlarda çok iyi gelişmiştir. Bu ve yemek borusunun mideye bağlandığı eğik açı, atların neden kusamadığını açıklar.

Atlar, boyutlarına göre nispeten küçük bir mideye sahiptir. Bu da bir atın tek seferde alabileceği yem miktarını sınırlar. Ortalama bir at (360 ila 540 kg) yaklaşık 19 litre kapasiteye sahiptir. Midede çeşitli asitler ve pepsin enzimi yiyecekleri parçalar. Pepsin, proteinlerin amino asit zincirlerine daha fazla parçalanmasına izin verir. Diğer enzimler arasında lipaz bulunur.

Atın ince bağırsağı 15 ila 21 metredir ve 38 ila 45 litre tutar. Bu başlıca sindirim organıdır ve çoğu besinin emildiği yerdir.

Aygır kısırlaştırılmamış (hadım edilmemiş) erkek attır.
Aygırlar kendi türlerinin yapısına ve fenotipine sahiptir, ancak testosteron gibi hormonların varlığı nedeniyle dişi atlar ve hadım edilmiş erkek atlara kıyasla daha kaslı bir vücuda ve daha dik bir boyuna sahiptirler.

Aygırın üreme sistemi, cinsel davranışından ve ikincil cinsiyet özelliklerinden (büyük bir boyun gibi) sorumludur.
Dış cinsel organlar şunları içerir:

Testis torbasına yatay bir şekilde asılmış olan testis. Ortalama bir aygırın testisleri yuvarlak şekildedir ve uzunluğu 8 ila 12 cm (3,1 ila 4,7 in), yüksekliği 6 ila 7 cm (2,4 ila 2,8 in) ve genişiliği 5 cm (2,0 in)dir;
Prepüs içinde olan penis, aynı zamanda "kılıf" olarak da bilinir. Aygırların damarsal penisi vardır. Erekte olmadığı sürece dik değildir, oldukça gevşektir ve prepüsün (kılıf) içinde yer almaktadır. Retraktör penis kası diğer türlere kıyasla az gelişmiştir. Erekte olmadığı sürece prepüsün içinde kalan penis, 50 cm (20 in) uzunluğunda ve 25 ila 6 cm (9,8 ila 2,4 in) çapındadır. Penis başı 15 ila 20 cm (5,9 ila 7,9 in) uzunluğundadır. Retraktör kası, penisin kılıf içine geri çekilmesini sağlar ve penisin kılıftan uzamasını sağlamak için gevşer. Ereksiyon esnasında, penisin hem uzunluğu hem de kalınlığı iki katına çıkar. Penis ucu 3 ila 4 kat daha uzun hale gelir.
İç cinsel organlar yardımcı seks bezlerini içerir. Bunlar boşalma sırasında sperme katkıda bulunurlar, ancak doğurganlık için gerekli değildirler.

Katır (Equus mulus) erkek eşek ile dişi atın (kısrak) çiftleşmesiyle meydana gelen ve çoğu kez kısır olan melez hayvan. Erkek at (aygır) ile dişi eşek çiftleşirse bardo veya ester denen, at görünümünde ama eşek iriliğinde bir melez ortaya çıkar. Bardo, attan çok katıra benzer ancak eşeğin bütün zayıflıklarını taşır. Bardo, katırdan daha az dayanıklı olduğu için seyrek olarak yetiştirilir.
Katırlar, kısır hayvanlar olmalarına rağmen dünyada yaklaşık 60 katırın doğum yaptığı tespit edilmiştir.
Katırların atlar ve eşeklere göre farklı fiziksel özellikleri vardır. Katırlar attan küçük, eşekten büyük ve kuvvetli, bazı atlardan (Tersk gibi) daha kuvvetlidir. Ancak Amerikan Standardbred'i gibi büyük Marshall atları kadar kuvvetli değildir. Katırların atlara göre daha büyük kulakları vardır ve bu eşeklerden gelmektedir. Katırların genellikle boyları 1,2 ve 1,5 metre arasında olur. Bu hayvanlar bilindiğinin aksine bozuk yollarda eşekten daha az kullanışlıdır.
Katırın inatçı ve biniciye zorluk çıkarması efsanesi ise pek doğru değildir, katırların binicinin güvenliğini sağlayan reflekslerde bulunduğu görülmüştür.
Eşeklerin 62 ve atların 64 kromozomu olduğundan dolayı katırların 63 kromozomu vardır. Bu da çiftleşememelerine sebep olur. Ancak yine de dişi veya erkek olabilirler.

Katırların atlar ve eşeklere göre temel avantajları insan amaçlarına göre daha uygun olan dayanıklılıklarıdır, katırlar çok daha uzun süreler yaşarlar ve ağırlıklarına göre atlardan daha kuvvetlilerdir. Çok daha uzun çalışma ömürlerine sahiplerdir ve daha az hastalanırlar.

British Mule Society25 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Cosquer Mağarası, Fransa'nın Marsilya şehri yakınlarındaki Calanque de Morgiou mevkiinde bulunan bir mağaradır. Mağaranın girişi günümüzde su seviyesinin 37 metre altındadır. Mağara içerisinde çeşitli çizimler ve resimler bulunmakta ve bu resimler tarih öncesi sanatı kabul edilmektedir. Muhtemelen holosen dönemde buzulların erimesi ile birlikte mağara sular altında kalmıştır. Mağara 1985 yılında dalgıç Henri Cosquer tarafından keşfedilmiş ve kaşifine ithafen Cosquer mağarası adını almıştır.
Mağara içerisinde 65 el izinin dışında 177 hayvan tasviri bulunmaktadır. Sabit ve hareketsiz bir biçimde tasvir edilen bu hayvanlar arasında bizon, dağ keçisi ve at gibi hayvanlar yer almaktadır.

Jean Clottes, Jean Courtin, La grotte Cosquer, Seuil, 1994, 2-02-019820-7 (French)
Jean Clottes, Jean Courtin, Luc Vanrell, Cosquer redécouvert, Seuil, 2005, 2-02-065550-0 (French)
The Cave Beneath the Sea: Paleolithic Images at Cosquer by Jean Clottes and Jean Courtin (1996) Harry N. Abrams, Inc., New York 0-8109-4033-7 English translation by Marilyn Garner from the French edition

Przewalski atı (Equus ferus przewalskii, bazen Equus przewalskii), Moğol yaban atı, Asya yaban atı veya Takhi (Moğolca: Тахь) de denir, yaban atının (evcil at hariç) yaşayan tek alt türüdür. Adını kâşif Nikolay Przhevalsky'den almıştır.
Eskiden Doğu Avrupa ve Orta Asya'nın pek çok yerinde sık olmayan ormanlarda yaşardı, şimdi ise yaban atının nesli tükenmiştir ve geriye sadece Przewalski atı kalmıştır. Sonradan birkaç at Hagenback Hayvanat Bahçesi'ne alınmıştır. Son yabani sürü 1967'de görüldü ve son yabani at 1969'da vuruldu. Daha sonra hiç yabani at kalmayınca yaklaşık 30 yıl kadar doğal ortamında tükenmiş kabul edildi.

Przewalski atı daha tıknaz oluşu, bacaklarının daha kısa oluşu, kuyruğunun daha uzun oluşu, ağır ve iri başları ve küçük kulakları ile evcil attan hemen ayırt edilir. Postu çoğu yerde açık kahverengi, karnı sarımsı beyaz, yelesi ve kuyruğu siyahtır. Burun kısımları beyazdır. Kışın kılları uzar ve böylece soğuktan korunurlar.

Eşek (Equus asinus), atgiller (Equidae) familyasının evcilleştirilmiş türlerinden biridir. Eşekler, ilk kez MÖ 3000 civarında Mezopotamya veya Mısır'da evcilleştirilmiş ve dünyaya yayılmıştır. Etiyopya, 2018 yılı itibarıyla 8.5 milyondan fazla eşekle dünyanın en kalabalık eşek nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır.

Eşeklerin inatçı olduklarına dair oluşan fikir, kimi zaman sahiplerinin bu hayvanların oldukça gelişmiş "kendini koruma dürtülerini" yanlış algılamalarından kaynaklanmaktadır. Bir eşeğe, onu zorlayarak ya da korkutarak, kendi yararına olmadığına güdülendiği bir işi yaptırmaya çalışmak oldukça zordur.
Eşeklerin davranış ve bilişleri üzerine yapılan ciddi çalışmalar sonucunda, bu hayvanların oldukça zeki, dikkatli, arkadaş canlısı, oyuncu ve öğrenmeye meraklı gibi görülmektedir.
2006 yılında Fransa'da yapılan araştırmalara göre eşek sütünün protein bakımından en zengin süt olduğu kanıtlanmıştır.
Eşekler, atların aksine daha küçük boyutlarda ve daha kalın kemikli yapıya sahiptirler. Yine de, eşekler oldukça güçlü ve dayanıklı hayvanlardır. Doğal olarak, yavaş ve dikkatli bir şekilde hareket ederler, ancak uzun süre yük taşıma ve çalışma konusunda çok dayanıklıdırlar. Eşeklerin kılları genellikle sert ve kalındır, bu da onları sıcak ve soğuktan korur.
Eşeklerin beslenmesi, ot ve yapraklarla beslenmekten oluşur. Genellikle çöl ve yarı kurak bölgelerde bulunurlar, bu nedenle suya ihtiyaçları azdır. Eşekler, sıcak ve kurak ortamlarda yaşayabilme yetenekleri nedeniyle insanlar tarafından yüzyıllardır kullanılmışlardır.
Eşeklerin çiftlik hayvanı olarak kullanımı, genellikle yük taşıma, tarlada iş yapma ve yol inşaatında kullanılmaları nedeniyle yaygındır. Ayrıca, eşek sütü ve eti de bazı kültürlerde tüketilir.
Son yıllarda, eşeklerin terapötik etkilerinden yararlanılmış ve terapi hayvanları olarak kullanılmıştır. Eşeklerin sessiz, sakin doğası ve sevecen kişilikleri, özellikle otizm, depresyon ve diğer zihinsel sağlık sorunları olan kişiler için faydalı olabilir.

Özellikleri: Kulakları uzun, yelesi dik ve kısa tüylü, kuyruğu kısa, ince püsküllüdür.
Ömrü: 25-35 yıldır.
Çeşitleri: Evcil eşek, Afrika yaban eşeği, Asya yaban eşeği, Somali yaban eşeği, çizgili yaban eşeği (zebra), Moğol yaban eşeği (kulan)

Tarım toplumlarında çalışkanlığı nedeniyle takdir edilen bir hayvandır. Türk toplumunda ise hakaret edilen ve hor görülen bir hayvandır.
ABD'de Demokrat Parti'nin sembolü eşektir.
Napoli takımın maskotu eşektir ve kulüp yayınlarında eşek figürü sıklıkla kullanılmaktadır. Başka bir İtalyan takımı olan Chievo Verona takımının lakabı uçan eşeklerdir.
Winnie-the-Pooh ve Shrek yapımları başta olmak üzere birçok animasyon filminde eşek karakteri kullanılmaktadır.
Katalonya bölgesine özgü Katalan Eşeği bölge halkı tarafından bölgenin sembollerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Kolombiya'da Festival del Burro adı verilen geleneksel eşek festivali bulunmaktadır. Bu festival eşekleri onurlandırmak için yapılmaktadır.
Ayrıca eşek bir argo sözü olarak kullanılmaktadır.

Asya yaban eşeği
Afrika yaban eşeği

Gerçekçeneliler  ya da  çeneliler (Yunanca: Gnathostomata), gerçek çeneleri ve çift halde üyeleri bulunan omurgalı grubudur. Gnathostomata, yaşayan tüm omurgalıların %99'unu oluşturan yaklaşık 60.000 türden oluşur.

Alt şube Vertebrata
İnfra şube Gnathostomata
Sınıf Placodermi — Fosil balıklar
Mikro şube Eugnathostomata (gerçek çeneli omurgalılar)
Sınıf Chondrichthyes — Kıkırdaklı balıklar
(sırasız) Teleostomi (Acanthodii & Osteichthyes)
Sınıf Acanthodii — Dikenli yüzgeçliler
Üst sınıf Osteichthyes — Kemikli balıklar
Sınıf Actinopterygii (ışınsal yüzgeçliler)
Sınıf Sarcopterygii (et yüzgeçliler)
Üst sınıf Tetrapoda — Dört üyeliler
Sınıf Amphibia — İki yaşamlılar
(sırasız) Amniota (amniyotik yumurtalılar)
Sınıf Reptilia — Sauropsida (Sürüngenler)
Sınıf Aves — Kuşlar
Sınıf Synapsida
Sınıf Mammalia — Memeliler

Gerçekçenelilerin Hayat ağacı 13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gerçekçeneliler hakkında

Malatya, Türkiye'nin Malatya ilinin merkezi olan şehirdir. Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan şehir; sanayi, sağlık, eğitim ve tarım alanlarında bölgenin önemli merkezlerinden biri olup, Türkiye'nin kuru kayısı üretimi ve ihracatının merkezidir.
Malatya adının kökeninin Hititçedeki "melid" veya "milit" (bal) sözcüklerinden geldiği düşünvelmektedir. Kent, tarih boyunca Hititçede Malidiya, Akadcada Meliddu, Urartucada Meliṭeia ve Roma döneminde Melitene adlarıyla anılmıştır. Antik coğrafyacı Strabon, Melitene halkının Kapadokyalılar ve Kataonialılar ile aynı dili konuştuğunu ve benzer bir kültüre sahip olduğunu belirtmiştir.
Antik Melitene kentinin kalıntıları, günümüzde Battalgazi ilçesi sınırlarında yer alan Arslantepe Höyüğü çevresinde bulunmaktadır. Malatya şehri, 19. yüzyıla kadar bugünkü Battalgazi'de (Eski Malatya) yer almış, daha sonra yerleşimin kademeli olarak bugünkü şehir merkezine taşınmasıyla günümüzdeki konumuna ulaşmıştır.
Malatya, Türkiye'nin en önemli kayısı üretim merkezlerinden biridir. Türkiye'de üretilen kuru kayısının büyük bir bölümü Malatya'da yetiştirilmekte olup şehir bu nedenle "Kayısı Diyarı" olarak da anılmaktadır.

Malatya'nın adı Kültepe tabletlerinde Melita olarak, Hitit tabletlerinde "Maldia" olarak geçmektedir. Malatya'nın isim kökü Hititçede bal anlamına gelen "melid"den türediği ve Hitit kitabelerinde "öküz başı ve ayağı" ile ifade edildiği belirtilmiştir. "Melit+ava" ise "bal ülkesi" anlamına gelmektedir. Sonra bu isim "Meliddu", "Melide", "Melid", "Milid", "Milidia", "Melitea" olarak kitabelerde geçmiştir. Malatya'yı ele geçiren Araplar, şehre "Malatiyye" ismini vermişlerdir. Türklerin Malatya'yı fethetmesiyle isim bugünkü halini almıştır ve 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ismi Malatya olarak resmîleşti.
Eski çağ coğrafyacılarından Strabon, Malatya'yı, kesin olarak belirtmemekle birlikte, Kommagene sınırında Kapadokya Krallığı'nın (MÖ 280-212) on valiliğinden biri olarak göstermiştir.

Malatya ve çevresinin prehistorik dönemi, Anadolu ile Mezopotamya arasındaki doğal geçiş yolları üzerinde bulunması nedeniyle Paleolitik Çağ'a kadar uzanır. Bölgedeki yerleşik hayatın, tarımın ve organize toplum yapısının ilk somut temelleri MÖ 5000 civarında, Kalkolitik Çağ'da atılmıştır. Bu dönemin en hayati merkezi, günümüzde Battalgazi ilçesi sınırlarında yer alan Arslantepe Höyüğü'dür.
Arslantepe, sadece bölgenin değil, dünya medeniyet tarihinin en kritik dönüşüm noktalarından birine ev sahipliği yapmıştır. MÖ 4. binyılın sonlarında (Geç Kalkolitik) höyükte inşa edilen kerpiç saray kompleksi, insanlık tarihinin ilk bürokratik devlet yapısının ve merkezi idari sisteminin doğuşuna tanıklık etmiştir. Kazılarda bulunan binlerce mühür baskısı, bu sarayda gelişmiş bir vergilendirme, ticaret ve depo yönetim sisteminin olduğunu kanıtlamaktadır. Ayrıca Erken Tunç Çağı I dönemine (MÖ 3300-3000) tarihlenen ve arsenikli bakırdan yapılan kılıçlar, dünyanın bilinen en eski kılıç örnekleri olarak arkeoloji tarihine geçmiştir. Serbest el boyaması duvar resimleri ve anıtsal tapınak yapılarıyla öne çıkan Arslantepe, insanlığın ortak mirasına yaptığı bu eşsiz katkılardan dolayı 2021 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiştir.

MÖ 2. binyılın başlarında Anadolu'da yazılı tarihin başlamasıyla birlikte Malatya, Hitit kaynaklarında ve Asur çivi yazılı tabletlerinde adından söz ettirmeye başlamıştır. Şehir, tarih boyunca Hitit dilinde "bal" anlamına gelen *melid* kelimesinden türeyen Melid, Melidu, Milidia veya Malidiya gibi isimlerle anılmıştır.

Hitit İmparatorluğu'nun yükseliş döneminde bölge, imparatorluğun Doğu Anadolu ve Fırat Havzası'ndaki en stratejik askeri ve idari üslerinden biri haline gelmiştir. MÖ 1200'lerde Hitit İmparatorluğu'nun Deniz Kavimleri istilasıyla yıkılmasının ardından Anadolu'da Geç Hitit Krallıkları dönemi başlamıştır. Bu süreçte Malatya merkezli olarak kurulan ve Kammanu olarak da bilinen Malatya Krallığı (Melid Krallığı), bölgenin en güçlü yerel devletlerinden biri olmuştur. Arslantepe'de bu döneme ait bulunan devasa aslan heykelleri ve Hitit tarzı kabartmalı taş dikmeler (ortostatlar), kentin sanatsal ve siyasi gücünü gözler önüne serer.
MÖ 8. yüzyıldan itibaren bölgeye yönelik seferlerini sıklaştıran Asur İmparatorluğu, Kral II. Sargon döneminde (MÖ 712) Melid'i tamamen ele geçirmiş ve şehri yakıp yıkmıştır. Asur egemenliğinin ardından Fırat boylarındaki bu stratejik kent sırasıyla Kimmer ve İskit akınlarına uğramış, MÖ 6. yüzyılın başlarında ise Med İmparatorluğu'nun kontrolüne girmiştir. Medlerin yıkılmasıyla birlikte Malatya, MÖ 550 yılında Ahameniş İmparatorluğu'nun (Persler) egemenliği altına girmiş ve Kapadokya Satraplığı'na bağlı bir yerleşim yeri olmuştur. Pers Dönemi'nde askeri yol ağları üzerinde önemli bir durak olan kent, MÖ 334 yılında Büyük İskender'in Asya seferiyle Makedonya Krallığı'nın topraklarına katılmıştır. İskender'in ölümünün ardından Helenistik dönemin karmaşasında sırasıyla Selevkos İmparatorluğu ve Kapadokya Krallığı sınırları içinde kalan Malatya, MÖ 1. yüzyılda Pontus Krallığı ile Roma İmparatorluğu arasındaki güç savaşlarının merkezinde yer almıştır.

MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun Fırat Nehrini doğu sınırı (Limes) olarak belirlemesiyle Malatya'nın tarihi vizyonu tamamen değişmiştir. İmparator Trajan döneminde şehir, bugünkü Eski Malatya (Battalgazi) bölgesine taşınarak Melitene adını almış ve Roma'nın en ünlü askeri birliklerinden biri olan Legio XII Fulminata (12. Şimşek Lejyonu) buraya kalıcı olarak yerleştirilmiştir. Yaklaşık 10 bin askerden oluşan bu lejyon için şehir etrafında devasa surlar, hendekler ve askeri yapılar inşa edilmiştir. Melitene, Roma İmparatorluğu'nun doğudaki Part ve Sasani tehditlerine karşı en önemli savunma kalesi olmuştur.
İmparator Justinianus (527-565) döneminde şehrin surları daha da güçlendirilmiş, kamu binaları inşa edilerek kent Bizans İmparatorluğu'nun Doğu Ermenistan (Armenia Tertia) eyaletinin başkenti konumuna yükseltilmiştir. 7. yüzyılın ortalarından itibaren İslam ordularının Anadolu seferleri başlamış ve Malatya, Bizans ile Müslüman devletler arasında sürekli el değiştiren bir çatışma bölgesine (Thugur/Avasım sınır hattı) dönüşmüştür. Emevîler ve özellikle Abbâsîler döneminde şehir Müslümanlar tarafından fethedilerek yeniden tahkim edilmiştir. Abbâsî halifeleri Mansur ve Harun Reşid dönemlerinde Malatya, Bizans'a karşı yapılacak yaz ve kış seferlerinin (saifeler) ana askeri üssü haline getirilmiş, şehre Horasan ve Suriye'den yoğun Müslüman nüfus yerleştirilmiştir. Kent bu dönemde Malatya'nın efsanevi komutanı Battal Gazi'nin Bizans'a karşı yürüttüğü mücadelelerin de merkezi olmuştur.
9. yüzyılın sonlarında Bizans İmparatorluğu doğu sınırında yeniden üstünlüğü ele geçirmiştir. İmparatorluk orduları, uzun süren kuşatmaların ardından 934 yılında şehri geri alarak Müslüman nüfusu tamamen tahliye etmiş ve kenti yeniden Hristiyanlaştırmıştır. Bu dönemde Malatya, Suriye ve Mezopotamya'dan getirilen Süryani ve Ermeni nüfusun yerleştirildiği büyük bir dini ve askeri merkez haline dönüşmüştür. Bizans'ın zayıflamaya başladığı 11. yüzyılın ortalarında ise kent, güneyden gelen Arap akınları ve doğudan yaklaşan Türkmen dalgaları arasında stratejik savunma hattı olma özelliğini korummuştur.

Malatya'nın kesin olarak Türk-İslam egemenliğine girmesi, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından Anadolu'nun kapılarının Türklere açılmasıyla gerçekleşmiştir. Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı Türk komutanların Anadolu'da hızla ilerlemesiyle şehir, 1101 yılında Danişmendliler Beyliği'nin kurucusu Danişmend Gazi tarafından fethedilmiştir. Danişmendliler döneminde şehir mimari, ticari ve kültürel açıdan büyük bir ivme kazanmıştır. Bir süre Danişmend hanedanının bağımsız bir kolu tarafından yönetilen ve bölgedeki Hristiyan Süryani cemaatiyle barışçıl ilişkiler geliştiren kent, 1178 yılında Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan tarafından Selçuklu topraklarına katılmıştır.
Anadolu Selçuklu Devleti egemenliği altında Malatya; hanları, medreseleri, kervansarayları, camileri ve surlarıyla en parlak dönemlerinden birini (altın çağını) yaşamıştır. Kent, Selçuklu dünyasında entelektüel, idari ve ticari zenginliği sebebiyle "Darü'r-Rifat" (Yüce Belde) veya "Medinetü'l-Alim" (Alimler Şehri) unvanıyla anılmıştır. Döneminin en büyük İslam alimleri ve mutasavvıfları olan İbnü'l-Arabî, Sadreddin Konevî ve Mevlana'nın babası Bahaeddin Veled bu dönemde Malatya'da bulunmuş, medreselerinde dersler vermiş ve şehrin kültürel kimliğinin oluşmasında derin izler bırakmışlardır. Sultan I. Alaeddin Keykubad döneminde (1224) inşa edilen mimari harikası Battalgazi Ulu Camii, Selçuklu'nun şehre vurduğu en büyük mühürlerden biridir.
1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Bozgunu'nun ardından Anadolu Selçuklu Devleti'nin Moğol otoritesi altına girmesiyle birlikte Malatya da Moğol (İlhanlı) istilasına ve yağmalarına maruz kalmıştır. Selçuklu Devleti'nin tamamen yıkılış sürecine girmesiyle kent, 14. yüzyıl boyunca bölgesel güç savaşlarının odağında yer almıştır. Sırasıyla Eretna Beyliği, Memlûk Devleti ve güneydeki Türkmen hanedanlarından Dulkadiroğulları Beyliği arasında sürekli el değiştirmiştir. Bu istikrarsızlık dönemi, şehrin Selçuklu zamanında kazandığı ticari parlaklığa darbe vursa da Doğu Anadolu ile Suriye ve Çukurova havzasını birbirine bağlayan jeopolitik konumu nedeniyle askeri önemini hiçbir zaman kaybetmemiştir.

Malatya, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına 1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran ve Mercidabık seferleri sürecinde Dulkadiroğulları Beyliği'nin ortadan kaldırılmasıyla kesin olarak katılmıştır. Osmanlı idari yapılanmasında ilk olarak Diyarbekir Eyaleti'ne bağlı bir sancak yapılan Malatya, ilerleyen yüzyıllarda Sivas Eyaleti'ne ve en son 19. yüzyılda Mamuretülaziz Vilayeti'ne (Elazığ) bağlı bir sancak (Malatya Sancağı) olarak yönetilmiştir. Osmanlı yönetimi altında kent, doğu sınırlarının güvenliğe kavuşmasıyla birlikte uzun bir huzur ve istikrar dönemine girmiştir.
Osmanlı döneminde Malatya, Fırat geç

Midilli, belirli yapılara sahip küçük bir at ırkıdır. Midillilerin pek çok farklı türü vardır. Midilliler, atlar ile karşılaştırıldıklarında, genellikle daha kalın yelelere, orantılı kısa bacaklara, geniş karınlara, ağır kemiklere, daha kalın boyunlara, daha kısa başlara sahiptir.
Midilliler genellikle zeki ve dost canlısı ancak inatçı olarak tanımlanırlar. Görünüm farklılıkları, genellikle midillilerin eğitim seviyelerinden kaynaklanır. Eğitimsiz, deneyimsiz kişiler veya yeni başlayanlar tarafından eğitilen midilliler kötü eğitildikleri için istenilen sonucu vermeyebilirler. Çünkü midilli binicileri deneyimsiz ve gerekli özelliklerden yoksun olabilir. Uygun ve gerekli eğitimi almış midilliler, ata binmeyi yeni öğrenen küçük çocuklar için ideal bineklerdir. Büyük midilliler yetişkinler tarafından binilebilirler.
İlk midilliler, farklı habitatlarda yaşayarak zamanla yapıları küçülmüş orijinal vahşi atlardan türemiştir. Bu küçük hayvanlar, çeşitli amaçlarda kullanılmak üzere Kuzey yarımkürede evcilleştirilmiş ve terbiye edilmişlerdir.
Midilliler, tarihte ilk olarak binicilik ve yük taşımacılığı, çocuk biniciliği, eğlence yarışçılığı gibi amaçlar için kullanılmışlardır. Sanayi Devrimi sonrasında, Birleşik Krallık başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi önemli sayıda Çukur Midillisini (pit midilli) kömür ve birçok önemli madeni taşımak üzere kullandı.

Pek çok incelemeye ve karşılaştırmaya göre belirlenen resmi açıklamalara göre, bir midilli, 148 cm'ten daha küçük olan at ırkıdır. Atlar, 148 cm ve daha uzun ölçülere sahiptir. Uluslararası binicilik federasyonu, atların kestirme ölçülerini nallarıyla 149 cm, nalsız ise 148 cm olarak tanımlar. Bununla birlikte, midilli terimi ölçülerine ve cinsine rağmen her küçük at için kullanılabilir. Ayrıca, bazı at cinsleri bu ölçülerin altında ölçüde bireylere sahip olabilir ama onlar sadece at olarak tanımlanır ve atlar gibi tanımlanmalarına izin verilir. 148 cm'den elden 149 cm'ye kadar ölçülen Avustralya atları, Galloway ırkı olarak bilinir. Nitekim Avustralya'daki midilliler 148 cm'nin altındadır.

Midilliler, pek çok farklı alanda kullanılırlar. Hackney Midillisi gibi bazı türler öncelikle koşum için kullanılırlar. Connemara Midillisi ve Avustralya Midillisi gibi bazı türler ise öncelikle binicilik için kullanılır. Welsh Midillisi gibi diğer türler ise hem koşum hem de binicilik için kullanılırlar. Midilliler, avcılar tarafından çeşitli etkinlikler için, koşum için, binicilik gösterilerinde batı koşumları için, olimpiyat yarışları ve sıralı koşum gibi diğer amaçlar için de kullanılır.

Gündelik takiplerde iz sürmek için de kullanılabilmektedirler. Midilliler, terbiye edildiklerinde binicilik ve birçok etkinliklerde, uluslararası alanlarda bile rekabet edebilirler. Çoğu katılımcı onları sadece midillilere özgü olan sınıflara koysalar da, midilliler tam ölçülü atlarla bile rekabet halinde olabilmektedirler. Örneğin; 148 cm boyunda olan Straller adlı midilli, Brt, tanya Binicilik Kulübü engelli koşu takımı üyesiydi ve 1968 Yaz Olimpiyatında bir gümüş madalya kazandı. Bir diğer midilli, 148 cm boyunda Thedore O'Conner adlı midilli ise 2007 Panamerikan Oyunları'nda bir altın madalya kazandı. Bir atın ölçüsü ile onun doğal atletik yetenekleri arasında doğrudan bir ilişki yoktur.
Kendi midillilerini veya atlarını eğitmek isteyenler için Midilli kulüpleri, dünya çapındaki gençleri atlar hakkında eğitmek için çalışmalar yürütmektedirler. Dünya'nın birçok bölgesinde, midilliler hala diğer birçok hayvan gibi çalıştırılmaktadırlar. Midilliler bazen bir seyahat karnavalında, bazen çocukların özel partilerinde çocuklar tarafından binilirlerken görülürler. Kimi zaman midilli arabasında koşuma çekilirler. Midilli arabaları, motorsuz olan ve 6-8 midilliye koşulabilen tekerlekli araçlardır.
Midilliler bazen çocukların yaz kamplarında, bazı yerlerde, Birleşik Krallık'ın çeşitli kesimlerinde, daha büyük midilliler binicilik kamplarında yetişkinlerce kullanılırken görülebilmektedirler.

Midilli cinsleri, dünya üzerinde mevcut özellikle soğuk ve sert iklimlerde çalıştırılmak istenen sağlam ve çalışkan hayvanlara duyulan ihtiyaç sonucu geliştirilmişlerdir. 4 Vakıf Teorisi, midillilerin özellikle Avrupa'da alt cins taslaklarının melezlenmesiyle geliştirildiğini önerir. Yaklaşık tüm midilli cinsleri birçok belirli diyetle bir atın yaklaşık ölçülerine ulaşabilmektedirler. Shetland midillisi gibi bazı cinsler, atlar kadar iyi iş yapabilmektedirler. Connemara midillisi gibi cinsler ise, bir yetişkine binitlik yapabilmeleri ile tanınırlar. Connemara midillisi, bazen 14.2 el yükseklikte olabilen büyük bir midilli cinsidir.

Midilliler genellikle büyük, küçük ve orta ölçülüler olmak üzere gruplandırılır.

Küçük midilliler: 130 cm ve altı
Orta Boylu Midilliler:130–140 cm
Büyük Midilliler: 140–147 cm
En küçük atlar, cins kuruluşları tarafından midilli yerine minyatür atlar diye isimlendirilir. Ama onlar küçük midillilerden de küçüklerdi. Genellikle boyun yükseklikleri 97 cm'den uzun değildi. Bununla birlikte ayrıca, minyatür midilli cinsleri bulunmaktadır.

Mustang (okunuşu: Masteng), genelde Amerika Birleşik Devletlerinin batı eyaletlerinde sahipsiz, başıboş gezen yabanileşmiş atlardır. Çoğunlukla yaban atı (İngilizce wild horse) olarak nitelendirilseler de, gerçekte evcil attan (Equus ferus caballus) türeyen yabanileşmiş atlardır (İng. feral horse).
1900'lerde iki milyon nüfusa sahip oldukları tahmin ediliyor. 2008 yılı rakamlarına göre 33.000 kadar mustang vardır. Günümüzde ABD'de Bureau of Land Management tarafından korunup kollanmaktadır.

Türkçeye İngilizce mustang kelimesinden geçen ödünç kelimedir. Ödünç kelimeler, alıntı kelimelerden farklı olarak, orijinal yazımıyla yazılırlar. İngilizceye de Meksika İspanyolcasında kullanılan mesteño (eril) / mesteña (dişil) ('sahipsiz, başıboş dolaşan hayvan; yılkı') kelimesinden geçmiştir.

Tabiatta tamamen doğal bir seçilim ile doğmakta ve hayatta kalmaktadırlar. Bu sebepten ötürü çok güçlü bir genetiğe sahiptirler. Diğer (evcil) türlere göre daha sağlam kemik ve tendonlara sahip atlardır. Az yiyecekle yetinip, her türlü iklim şartlarına dayanırlar.

Amerika'nın keşfinden sonra 1493 yılında İspanyolların Amerika'ya götürdükleri evcil atlardan kaçanlardan yabanileşenlerdir. İspanyollar tarafından Yeni Dünya'ya (Florida ve Meksika) sokulan atlar genelde Fas kökenli Berberi atı, Portekiz kökenli Sorraia ve İspanya kökenli Endülüs atı gibi at ırklarının karışımları olan İber at ırklarıdır. İspanyollarca Amerika'ya sokulan atlarla tanışan ve onu kullanmasını öğrenen ilk yerliler Pueblo Kızılderilileri olmuştur. Kızılderililer atlarla tanışmadan önce köpekleri çekim hayvanı olarak kullanırlardı.
Komançilerin masteng atlarını (Komançice cobe)  benimseyip onu güçlerinin odağına oturtmaları onları Teksas'taki en güçlü Kızılderili grubu hâline getirmiş ve Teksas-Kızılderili savaşlarında Beyazlara rakip olan en büyük güç durumuna gelmişlerdir.

Spanish Mustang
Gila Bend Mustang
Kiger Mustang
Pryor Mountain Mustang
Spanish Mustang
Sulphur Mustang

Niaux Mağarası (Fransızca: Grotte de Niaux) Fransa'nın güneybatısındaki Niaux komününde, Cap de la Lesse de Bialac tepesindeki Sabart Mağarası ve Lombrives Mağarası'nı içeren daha geniş bir jeolojik sistemin parçası olarak Ariège département'ta yer almaktadır.
Niaux mağarasının sistemi karmaşıktır ve toplam uzunluğu 14 km'den (8,70 mi) fazla olan yer altı geçitleri ve odacıklarına sahiptir. Paleo-insan varlığının belgelenmiş bir geçmişine sahip bir arkeolojik alan olan Niaux, 17.000 ila 11.000 yıl öncesine ait klasik Magdalen dönemine özgü siyah çerçeveli bir tarzda yapılmış, dikkatlice çizilmiş ve canlı duvar resimlerinden oluşan çok sayıda farklı alan ve galeri içerir.

Vicdessos vadisindeki Ariège'de, İnek Mağarası'nın Magdalenian habitatına bakan ve Tarascon-sur-Ariège havzasının yakınında yer almaktadır.

Mağara, içinde bulunan birçok yazıttan da anlaşılacağı üzere, 17. yüzyıldan itibaren düzenli olarak ziyaret edilmiştir.
Tarihçi ve hidrolog, güney Fransa'daki mağara araştırmalarıyla tanınan, Félix Garrigou 1869'da bölgeyi ziyaret etti. Yerin gerçek kimliği hakkında belgelenmiş bir şüpheye (günlüğündeki notlara) atfedilen ilk kişidir.
Ancak Komutan Molard ve oğulları Salon Noir galerisini keşfedip mağaranın planını yayınladıktan sonra Niaux, 1869'da uzmanların dikkatini çekti. Bir yıl sonra Henri Breuil ve Emile Cartailhac tarafından araştırıldı ve tam anlamıyla kabul gördü. 1925'te J. Mandeman siyah resimlerin olduğu başka bir galeri buldu ve ona Cartailhac Galerisi adını verdi.1971'de Jean Clottes ve Robert Simonnet tarafından büyük bir bilimsel inceleme yapıldı ve 1980 ve 1981'de bilim adamlarından oluşan bir ekip mağaradaki tüm resimlerin bir envanterini çıkardı.

Tarascon havzasındaki Vicdessos komününde dik bir vadide yer alan Niaux Mağarası, istisnai tarih öncesi resimlerin hala halk tarafından görülebildiği birkaç mağara sisteminden biridir.

Quagga (Equus quagga quagga), atgiller (Equidae) familyasında yer alan ve 19. yüzyılda nesli tükenen bir zebra alt türüdür. Güney Afrika'nın iç kesimlerinde yaşamış olan quagga, günümüzde düz zebranın (Equus quagga) nesli tükenmiş bir alt türü olarak kabul edilmektedir.
Quagganın en belirgin özelliği, vücudunun ön kısmında bulunan koyu renkli çizgilerin arka bölümlere doğru azalması ve yerini kahverengi tonlara bırakmasıydı. Geçmişte ayrı bir zebra türü olarak değerlendirilmiş olsa da moleküler çalışmalar, quagganın düz zebra ile yakın akraba olduğunu ve Equus quagga türü içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir.
19. yüzyılda yoğun avcılık ve yaşam alanlarının tarımsal faaliyetler nedeniyle değiştirilmesi sonucunda quagga popülasyonu hızla azalmıştır. Bilinen son birey, 12 Ağustos 1883'te Amsterdam Hayvanat Bahçesi'nde ölmüstür.

Quagga, 18. yüzyılda bilimsel olarak tanımlanmış ve uzun süre ayrı bir zebra türü olarak sınıflandırılmıştır. Bunun temel nedeni, kürk deseninin diğer zebralardan belirgin biçimde farklı olmasıydı. Daha sonraki morfolojik ve genetik araştırmalar, quagganın düz zebra türü içinde yer alan bir alt tür olduğunu göstermiştir.
1984 yılında yapılan çalışma, müze örneklerinden elde edilen quagga DNA'sının analiz edilebileceğini göstererek nesli tükenmiş türlerin moleküler yöntemlerle incelenmesinde önemli bir adım oluşturmuştur. 2005 yılında yapılan mitokondriyal DNA araştırması, quagganın bağımsız bir türden çok, Equus quagga içinde tarihsel olarak farklılaşmış bir alt grup olduğunu desteklemiştir.

Quagga, genel vücut yapısı bakımından diğer zebralara benzeyen ancak kürk deseni bakımından farklılaşmış bir hayvandı. Baş, boyun ve gövdenin ön kısmında belirgin siyah çizgiler bulunurken, arka bölümlerde bu çizgiler azalıyor ve kürk kahverengimsi bir görünüm kazanıyordu. Boyutlarının günümüzdeki düz zebralara yakın olduğu tahmin edilmektedir. Omuz yüksekliğinin yaklaşık 125–135 cm arasında olduğu và vücut yapısının diğer zebra türleriyle benzer özellikler taşıdığı düşünülmektedir.
Quagga, tarihsel olarak Güney Afrika'nın iç kesimlerindeki açık otlaklarda ve yarı kurak bölgelerde yaşamıştır. Özellikle Cape bölgesi, Karoo ve çevresindeki çayırlık alanlarda görülmüştür. Otçul bir beslenme yapısına sahip olan quagga, yaşam alanını paylaştığı diğer büyük otçul memelilerle benzer çayır ekosistemlerinde besleniyordu.

Quagganın neslinin tükenmesinde insan faaliyetleri temel rol oynamıştır. 19. yüzyılda Güney Afrika'da Avrupa kökenli yerleşimlerin genişlemesiyle birlikte yoğun avcılık başlamış ve türün yaşam alanları tarım ile hayvancılık faaliyetleri nedeniyle azalmıştır.
Quaggalar etleri ve derileri için avlanmış, ayrıca bazı bölgelerde çiftlik hayvanlarıyla otlak rekabetine girdikleri gerekçesiyle öldürülmüştür. Bu baskılar sonucunda yabani popülasyonlar 19. yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalkmıştır. 
Son yabani bireylerin 1870'li yıllarda yok olduğu kabul edilmektedir. Esaret altındaki son quagga ise Amsterdam'daki Artis Zoo'da yaşamış ve 1883 yılında ölmüştür.

Quagga Projesi, 1987 yılında Güney Afrika'da Reinhold Rau tarafından başlatılan seçici yetiştirme çalışmasıdır. Projenin amacı, günümüzde yaşayan düz zebralar arasından quagguaya benzer dış görünüş özellikleri taşıyan bireyleri seçerek bu özellikleri sonraki nesillerde artırmaktır.
Proje, nesli tükenmiş quagguayı genetik olarak geri getirme veya klonlama çalışması değildir. Elde edilen hayvanlar, Equus quagga türüne ait düz zebralardır ve tarihî quaggalara yalnızca görünüş bakımından benzerlik göstermektedir. Proje, nesli tükenmiş türlerin özelliklerinin seçici yetiştirme yoluyla yeniden ortaya çıkarılması ve koruma biyolojisi alanındaki tartışmalar açısından önem taşımaktadır.

Quagga Project resmî sitesi

Systema Naturae'nin 10. baskısı, Carl Linnaeus tarafından yazılan ve 1758 ila 1759 yıllarında yayımlanan, zoolojik sınıflandırmanın başlangıç noktası olarak kabul edilen bir kitaptır. Bu kitapta Linnaeus hayvanlar için ikili adlandırma yöntemini sunmaktadır. Linnaeus bitkiler için sınıflandırma yöntemini 1753 yılında yayımladığı Species Plantarum adlı eserinde yapmıştır.

Biyoloji kataloglarının çoğu 1758 yılından önce içerdikleri taksonlar için, Systema Naturae'nin daha önceki basımları da dahil olmak üzere çeşitli eserlerden derledikleri çok sözcüklü adlandırmaları kullanmaktaydı. Hayvanlar âlemi için ikili adlandırma yöntemini tutarlı olarak kullanan ilk eser Systema Naturae'nin 10. baskısıdır. Uluslararası Zoolojik Adlandırma Komisyonu bu nedenle 1 Ocak 1758 tarihini zoolojik sınıflandırmanın "başlangıç noktası" olarak seçmiş ve Systema Naturae'nin 10. baskısının bu tarihte basılmış gibi referans alınmasını önermiştir. Kurallara uygun olarak verilmiş olsa dahi bu tarihten önce yayımlanmış bilimsel sınıflandırma için kullanılan adlar geçerli sayılmamaktadır. 10. baskıdan daha önce olduğu ve öncelik kazandığı kabul edilen tek eser Carl Alexander Clerck'in 1757'de yayımlanmış olan Svenska Spindlar (İsveççe) ya da Aranei Suecici (Latince) adlı eseridir ve yine bu eser de 1 Ocak 1758 tarihinde basılmış gibi referans alınmaktadır.

Özgün 1758 basımı Systema Naturae20 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linnaeus 1758 hayvanların sınıflandırması Taxonomicon7 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tek toynaklılar ya da tek parmaklılar (Latince: Perissodactyla), memeliler (Mammalia) sınıfından otobur hayvanları barındıran bir takımdır. Ayaklarında genelde tek sayıda toynağı bulunan bu takımdaki hayvanlar büyük ve çok büyük hayvanlar olarak nitelenebilir. Çift toynaklılar takımının geviş getiren hayvanlarının aksine tek toynaklılar bitki selülozunu midede değil bağırsaklarda sindirir. Atgiller, gergedanlar ve tapirler mevcut tek toynaklılardır.

Farklı habitatlara ve yaşam tarzlarına uyum sağlamak için, tek  toynaklılar, fiziksel olarak belirgin farklılıklar geliştirmiştir. Ayakların ve dişlerin yapısında ortak özellikler vardır. Tüm canlılar ve soyu tükenmiş türlerin büyük çoğunluğu oldukça büyük hayvanlardır. Fillerden sonra karada yaşayan en büyük ikinci memeli olan gergedanlar bu gruba dahildir. Oligosen'den boynuzsuz, gergedanla ilgili bir hayvan olan soyu tükenmiş Paraceratherium, tüm zamanların en büyük kara memelisi olarak kabul edilir. İlkel at Hyracotherium gibi grubun bazı bazal temsilcileri, sadece 20 cm omuz yüksekliği ile oldukça küçüktü. Yerli atların ve evcil eşeklerin cüce ırkları dışında, günümüzün tek toynaklıları 180 ila 420 santimetre baş vücut uzunluğuna ve 150 ila 3500 kilogram ağırlığa ulaşmaktadır. Gergedanlar sadece seyrek tüylü ve kalın bir epidermise sahipken, tapirler ve atların kalın, kısa kılları vardır. Çoğu türün rengi gri veya kahverengidir, ancak zebralar tipik bir çizgili elbise giyer ve genç tapirlerin beyaz dikey çizgileri vardır.

Tek toynaklılar, farklı yaşam tarzlarına neden olan bir dizi farklı habitatlarda yaşarlar. Tapirler yalnızdır ve çoğunlukla tropik yağmur ormanlarında yaşar. Gergedanlar oldukça kuru savanlarda ve Asya'da ıslak bataklık veya ormanlık alanlarda yalnız yaşama eğilimindedir. Atlar, çayırlar, bozkırlar veya yarı çöller gibi açık alanlarda yaşar ve gruplar halinde birlikte yaşar. Tek toynaklılar yalnızca otçullardır ve değişen derecelerde otlar, yapraklar ve diğer bitki kısımlarıyla beslenirler. Çoğunlukla çimlerle beslenenler (beyaz gergedanlar, atlar) ve yapraklarla beslenenler (tapirler, diğer gergedanlar) arasında bir ayrım yapılır.

Mart 2015'te yayınlanan araştırmalara göre, tek  toynaklılar en azından bazı  Meridiungulatlar ile yakın bir aile ilişkisi içindedir. Bunlardan bazıları paleocoğrafik dağılımlarına göre sınıflandırıldı. Bununla birlikte, protein dizilimi ve Meridiungulata'nın filogenetik olarak genç üyelerinin (özellikle Litopterna'dan Macrauchenia ve Notoungulata'dan Toxodon) kalıntılarından elde edilen fosil kollajen ile karşılaştırma yoluyla tek toynaklılar ile yakın bir ilişki kurulabilir. Her iki akraba grup, tek toynaklılar ve Litopterna-Notoungulata, şimdi Panperissodactyla'nın daha yüksek seviyeli taksonundadır. Bu akrabalık grubu, çift  toynaklıları ve balinaları (Artiodactyla) da içeren Euungulata'ya dahildir. Litopterna-Notoungulata grubunun tek toynaklılardan ayrılması muhtemelen Kretase-Paleojen yok olma olayından önce gerçekleşti. "Condylarthlar" muhtemelen iki grubun gelişimi için başlangıç noktası olarak kabul edilebilir, çünkü bunlar esas olarak Paleojen'de kuzey yarımkürede yaşayan heterojen bir ilkel toynaklılar grubunu temsil eder.

Tek parmaklı toynaklılar (Perissodactyla), yaklaşık 17 türe sahip üç yaşayan aileden oluşur  Gergedanlar ve tapirler birbirleriyle atlardan daha yakın akrabadır. Atların diğer tek toynaklılardan ayrılması moleküler genetik analize göre yaklaşık 56 milyon yıl önce (Paleosen sonu) gerçekleşti, gergedanlar ve tapirlerin ataları ise yaklaşık 47 milyon yıl önce (Eosen) ayrıldılar.

Tek toynaklılar takımının günümüzde yaşayan üyeleri iki alt takımda sınıflandırılır:

Hippomorpha her ayağında tek toynağı olan, uzun bacaklı ve hızlı koşan hayvanlardan oluşur ve günümüzde soyunu sürdüren tek familya atgiller (Equidae) ve bu familya içindeki tek cins olan Equustur. Bu cins içinde at, zebra, eşek ve diğer türler bulunur.
Ceratomorpha birkaç işlevsel toynağı olan ve Hippomorpha türlerinden daha ağır ve daha yavaş hareket eden tek toynaklıların oluşturduğu alt takımdır. Bu alt takımın içinde soyunu sürdüren iki familya bulunur: Tapirgiller (Tapiridae) ve gergedangiller (Rhinocerotidae).
Tek toynaklıların soyunu sürdüren üç familyası aşağıdaki gibi sınıflandırılır:

Takım Perissodactyla - Tek toynaklılar
Alt takım Hippomorpha
Familya Equidae - Atgiller: Atlar ve benzerleri, tek cins içinde 9 tür
Equus caballus - At
Equus gmelini - Tarpan(Avrupa Yaban Atı)
Equus przewalskii - Przewalski atı,
Equus asinus - Afrika yaban eşeği,
Equus hemionus - Asya yaban eşeği,
Equus burchellii - Ova zebrası,
Equus zebra - Dağ zebrası,
Equus grevyi - Grevy zebrası,
Alt takım Ceratomorpha
Familya Tapiridae - Tapirgiller: Tapirler, tek cins içinde 4 tür
Tapirus terrestris - Brezilya tapiri,
Tapirus pinchaque - Dağ tapiri,
Tapirus bairdii - Baird tapiri,
Tapirus indicus - Hint tapiri,
Familya Rhinocerotidae - Gergedangiller: Gergedanlar, 4 cins içinde 5 tür
Diceros bicornis - Kara gergedan,
Ceratotherium simum - Beyaz gergedan,
Rhinoceros unicornis - Hint gergedanı,
Rhinoceros sondaicus - Java gergedanı,
Dicerorhinus sumatrensis - Sumatra gergedanı.

Martin S. Fischer: Mesaxonia (Perissodactyla), Unpaarhufer. In: Wilfried Westheide, Reinhard Rieger (Hrsg.): Spezielle Zoologie. Teil 2: Wirbel- oder Schädeltiere. Spektrum Akademischer Verlag, Heidelberg und Berlin 2004, S. 646–655, ISBN 3-8274-0307-3.
Thomas S. Kemp: The Origin & Evolution of Mammals. Oxford University Press, Oxford 2005. ISBN 0-19-850761-5.
A. H. Müller: Lehrbuch der Paläozoologie, Band III: Vertebraten, Teil 3: Mammalia. 2. Auflage. Gustav Fischer Verlag, Jena und Stuttgart 1989. ISBN 3-334-00223-3.
Don E. Wilson, DeeAnn M. Reeder (Hrsg.): Mammal Species of the World. 3. Ausgabe. The Johns Hopkins University Press, Baltimore 2005, ISBN 0-8018-8221-4.

Toynak, toynaklılar denen memeli grubunda, at, eşek, zebra gibi tek toynaklı (Perissodactyla) hayvanlar ile koyun, keçi, geyik, sığır, domuz gibi çift toynaklı (Artiodactyla) hayvanlarda tırnak. Tırnak gibi bunların da temel bileşeni keratindir ve sürekli büyür, fakat üstüne basılarak kullanıldığı için zamanla aşınır.

Türkiye, İran ve Kafkasya'da koyun, keçi, sığır ve manda gibi hayvanların toynaklı bacaklarından paça çorbası ile kelle paça adlı yemek yapılır. Aynı yemeğe Afganistan'da siri paya denir.
Kuzey Tayland'da manda toynağı ile tendonundan yam tin khwai (ยำตีนควาย) adı verilen çorba gibi sulu yemeği yapılır.
Kanada'da Han Kızılderilileri (Tr’ondëk Hwëch’in) rengeyiği toynaklarını haşlarlar ve oluşan jölemsi sıvıyı kurutarak daha sonra yemek için saklarlar.

Umman'da keçi toynağından mancur (لمنجور) adlı müzik aleti yapılır.
Brulé Lakotaları (Sičháŋǧu Oyáte) Amerika bizonunun toynaklarından çıngırak yaparlar.
Toynaklar yapıştırıcı tutkal yapımında kullanılır. Kayovalar (Kiowa) Amerika bizonu toynaklarından tutkal yaparlar.
Toynaklar Neolitik dönemde defin törenlerinde kullanılmıştır.
Alaska'da yaşayan Eskimo halkı İnyupikler yöredeki rengeyiği ya da Dall yaban koyununun toynağını sıcak suda yumuşatarak kar gözlüğü yapımında kullanırlar.

Toynaklılar (Latince: Ungulata), memelilerin Ferungulata grubundan, pençelerini toynak biçiminde geliştirmiş bir memeli üst takımıdır.

Tek toynaklılar ve Çift toynaklılar, büyük kara memelilerinin çoğunu içerir. Bu iki grup ilk olarak Paleosen sonlarında ortaya çıktı ve çok sayıda kıtada çok çeşitli türlere hızla yayıldı. Bazı bilim adamları, modern toynaklıların, kondilartlar olarak bilinen memelilerden geldiğine inanıyorlardı; grubun bilinen en eski üyesi minik Protungulatum'du. Esrarengiz dinoseratanlar (Dinocerata), ilk büyük otçul memeliler arasındaydı, ancak diğer memelilerle olan tam ilişkileri, canlı toynaklıların uzak akrabaları olabilecekleri teorilerinden biri ile hala tartışılıyor; en son çalışma, onları Carodnia'ya en yakın olan gerçek toynaklı grubu içinde sınıflandırıyor. 

Eosen'in başlangıcında (55 milyon yıl önce) toynaklılar, çeşitli kıtalarda yayılmak için çeşitlenmiş ve geniş coğrafyalara dağılmışlardı.
Gergedanların Asya'da tapir benzeri hayvanlardan evrimleştiği ve daha sonra Orta Eosen (yaklaşık 45 Mya) boyunca Amerika'da yayıldığı görülüyor. Ancak  15 tek toynaklı familyasından sadece üçü hayatta kalmıştır. Bu aileler, şekil ve büyüklük bakımından çok çeşitliydi; muazzam brontoterleri ve tuhaf kalikoterleri içeriyorlardı. Paraceratherium adlı Asya gergedanı olan en büyük tek toynaklı, bir filin ağırlığının iki katından fazla olan 15 ton ağırlığa sahipti.
Tek toynaklılar, Oligosen boyunca büyük karasal memelilerin baskın grubuydu. Bununla birlikte, Miyosen'de (yaklaşık 20 Mya) otların yükselmesi büyük bir değişiklik getirdi: Daha karmaşık mideleri olan çift toynaklı türleri, düşük besleyici bir diyete daha iyi uyum sağladı. Birçok tek toynaklı türü, insan avcılığı ve habitat değişikliğinin baskısıyla karşı karşıya kaldıkları Pleistosen sonlarına kadar (yaklaşık 10.000 yıl önce) hayatta kaldı ve türleşti.

Çift toynaklıların, erken Paleosen'den (yaklaşık 65 ila 60 milyon yıl önce), yüzeysel olarak rakuna ve ayıya benzeyen, omnivor olan, Arctocyonidae adlı küçük bir condylarth familyasından evrimleştiği düşünülüyordu. Nispeten kısa uzuvları (örneğin, azaltılmış yan parmaklar, kaynaşmış kemikler ve toynaklar)  ve uzun, ağır kuyrukları vardı. İlkel anatomileri, avlarını aşağıya çekebilmelerini imkansız hale getiriyor, ancak güçlü pençeleri ve uzun köpek dişleriyle sürpriz saldırılarda daha küçük hayvanları alt edebilmiş olabilirler.Belli ki bu memeliler kısa süre sonra iki ayrı soy halinde evrimleştiler: mesonychianlar ve çift toynaklılar.
İlk çift toynaklılar günümüzün cüce geyikgiller'ine veya domuzlarına benziyordu: Yaprakları ve bitkilerin yumuşak kısımlarını yiyen küçük, kısa bacaklı hayvanlardı. Geç Eosen'de (46 milyon yıl önce), üç modern alt takım zaten gelişmişti: Suina (domuzumsular); Tylopoda (topuktabanlılar); ve Ruminantia (geviş getirenler). Bununla birlikte, çift toynaklılar o zamanlar baskın olmaktan çok uzaktı: tek toynaklılar çok daha başarılıydı ve çok daha fazla sayıdalardı. Çift toynaklılar, genellikle marjinal habitatlara yerleşmişlerdi ve muhtemelen o zamanlar karmaşık sindirim sistemlerini geliştirdiler, bu da onların düşük kaliteli yiyeceklerle hayatta kalmalarına izin verdi. Çoğu çift toynaklı, soyu tükenmiş tek toynaklılar tarafından geride bırakılan topraklarda dağılırken, bir çift toynaklı soyu (balinalar) denizlere çıkmaya başladı.

Genel olarak kabul gören, toynaklı familyalarının filogenetik ilişkilerini gösteren kladogram:

Spaulding vd. (2009) tarafından oluşturulmuş, fosil taksonların da dahil olduğu kladogram.

Bazı moleküler genetik çalışmalar, toynaklılar grubunun monofiletikliğini desteklemez. Etçillerle tek toynaklıların yakın ilişkisini destekleyen moleküler genetik çalışmalar da vardır.
Dunwell ve diğerleri (2017) tarafından oluşturulmuş kladogram.

Memelilerin sınıflandırması
Mesonychia
Protungulatum

Utah, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısındaki Dağlık Batı alt bölgesinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Arizona, Colorado ve New Mexico ile sınır komşusu olan Dört Köşe eyaletlerinden biridir. Ayrıca kuzeydoğuda Wyoming, kuzeyde Idaho ve batıda Nevada ile sınır komşusudur. Tüm ABD eyaletleri ve bölgeleriyle karşılaştırıldığında, nüfusu üç milyondan biraz fazla olan Utah, yüzölçümü bakımından 13., nüfus bakımından 30. ve nüfus yoğunluğu bakımından 11. sıradadır. Kentsel gelişim çoğunlukla iki bölgede yoğunlaşmıştır: Eyalet başkenti Salt Lake City'yi de içeren ve nüfusun yaklaşık üçte ikisine ev sahipliği yapan eyaletin kuzey-orta kesimindeki Wasatch Front; ve yaklaşık 180.000 sakini olan güneybatıdaki Washington County. Utah'ın batı yarısının büyük kısmı Büyük Havza'da yer almaktadır.
Utah, binlerce yıldır eski Pueblo halkı, Navajo ve Ute gibi çeşitli yerli halklar tarafından iskan edilmiştir. Bölgeye gelen ilk Avrupalılar – 16. yüzyılın ortalarında – İspanyollardı. Bölgenin zorlu coğrafyası ve sert iklimi nedeniyle, Yeni İspanya'nın (ve daha sonra Meksika'nın) yalnızca çevresel bir parçası haline geldi. Meksika toprakları olduğu dönemde bile, Utah bölgesinin en eski Avrupalı ​​yerleşimcilerinin çoğu Amerika Birleşik Devletleri'ndendi; bunlar arasında, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki dışlanma ve zulümden kaçan ve sözde Mormon Yolu üzerinden gelen Mormonlar dikkat çekiciydi. 1848'de, Meksika-Amerika Savaşı'ndan sonra, bölge ABD tarafından ilhak edildi ve daha sonra Colorado ve Nevada'yı da içeren Utah Bölgesi'nin bir parçası oldu. Baskın Mormon topluluğu ile Kongre arasındaki anlaşmazlıklar, Utah'ın eyalet olarak kabul edilmesini geciktirdi: 1896'da, çok eşliliği yasaklamayı kabul ettikten sonra, 45. eyalet olarak kabul edildi. 
Utahlılar, Utahlılar olarak bilinir. Tüm Utahlıların yarısından biraz fazlası Mormon'dur ve bunların büyük çoğunluğu, dünya genel merkezi Salt Lake City'de bulunan İsa Mesih'in Son Gün Azizleri Kilisesi'nin (LDS Kilisesi) üyeleridir; Utah, nüfusunun çoğunluğunun tek bir kiliseye mensup olduğu tek eyalettir. LDS Kilisesi, Utah'ın kültürünü, politikasını ve günlük yaşamını büyük ölçüde etkiler. Ancak, 1990'lardan beri Utah hem dini açıdan daha çeşitli hem de daha seküler hale gelmiştir. 
Utah, ulaşım, eğitim, bilgi teknolojisi ve araştırma, kamu hizmetleri, madencilik, çok seviyeli pazarlama ve turizm gibi önemli sektörleri içeren oldukça çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahiptir. Utah, 2000 yılından bu yana en hızlı büyüyen eyaletlerden biri olmuştur ve 2020 ABD nüfus sayımı, 2010 yılından bu yana ülkedeki en hızlı nüfus artışını doğrulamıştır. St. George, 2000-2005 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en hızlı büyüyen metropol alanı olmuştur. ABD eyaletleri arasında en yüksek 12. medyan ortalama gelire ve en düşük gelir eşitsizliğine sahiptir. Zamanla ve iklim değişikliğinin etkisiyle, Utah'taki kuraklıkların sıklığı ve şiddeti artmakta, bu da Utah'ın su güvenliğine daha fazla baskı yapmakta ve eyalet ekonomisini etkilemektedir.

Yaban atı (Equus ferus), Equus cinsinin bir türüdür ve bu cinse modern evcil at (Equus ferus caballus) ile nesli tükenme tehlikesi altında olan Przewalski atı (Equus ferus przewalskii, bazen ayrı bir tür olarak Equus przewalskii şeklinde bahsedilir) alt türlerini barındırır. 19. yüzyılın sonu veya 20. yüzyılın başında nesli tükenen Avrupa yaban atları, tarpan olarak da bilinir, daha önce yaban atlarının Equus ferus ferus isimli bir aday alt türü olarak ele alınmıştı; ancak daha yakın tarihli çalışmalar, tarpanların gerçekten yabani olup olmadığı veya aslında yabanileşmiş (İng. feral horse) ya da melez olup olmadıkları konusunda şüphe uyandırdı.
Equus ferus'un başka alt türleri de var olmuş olabilir ve hatta evcil atların kökeni olabilirler. Przewalski atı olarak da bilinen Asya yaban atları yok olma eşiğine gelmişti, ancak vahşi doğaya başarıyla yeniden yerleştirildi. Tarpanlar 19. yüzyılda yok oldu, ancak evcilleştirme sırasında Avrasya bozkırlarında mevcut olduğu teorize edildi. Tarpanın yok olmasından bu yana, fenotipini evcil atlar kullanarak yeniden yapılandırma girişimleri yapıldı ve bunun sonucunda Heck atı gibi at ırkları ortaya çıktı. Ancak bu ırkların genetik yapısı önemli ölçüde evcil atlardan türetilmiştir, bu nedenle bu ırklar evcilleştirilmiş özelliklere sahiptir.
"Yaban atı" terimi aynı zamanda günlük dilde, serbestçe dolaşan ABD'deki mustang ve Avustralya'daki brumby gibi yabanileşmiş at sürülerine atıf yapmak için de kullanılır. Bu yabanileşmiş atlar, evcil atın (Equus caballus) ehlileştirilmemiş üyeleridir ve modern zamanlara kadar var olan gerçek "yaban" atı alt türleriyle karıştırılmamalıdır.

Yaşayan At Müzesi (Fransızca: Musée Vivant du Cheval), 1982'de Fransa'nın Chantilly kentinde kurulan bir müze. 18. Asrın ilk yarısında Condé Prenslerine ait şatoların adına alarak inşa ettirilen bina 19. Asırda yasal bir mirasçıdan yoksundu. Bu nedenle bina Fransa Enstitüsü'nün (Institut de France) malı sayıldı. Enstitü ilk olarak bu şatoda güzel sanatlar müzesi tesis etti. Bu niteliğiyle beklenen ilgi görülmeyince bina II. Dünya Savaşı sonrasında bir binicilik kulübüne kiralandı. Kulübün öne çıkan öğretmenlerinden Yves Bienaimé Fransız hükûmetini bu mülkü Fransa Enstitüsü'na bağlı olan özel bir iştirak haline getirilmesine ikna etti. Bienaimé daha sonra ciddi bir harcama yaparak burayı bir at müzesi haline getirdi, muhtelif cinslerden atlar ve maketlerin sergilendiği bir müzeye çevirdi, binada birçok fuaye alanı yaratıldı.
Müzenin günümüzde 31 odası bulunmaktadır ve 1200'den fazla sanatsal esere ev sahipliği yapmaktadır. Canlı hayvanlar da barındırdığı için "yaşayan" müze olarak bilinmektedir. Film sektöründe de birçok kez mekan olarak kullanılan müzeyi yılda 200 bin ziyaretçi gelmektedir.

İskitler veya yayıldıkları doğu bölgelerindeki isimleri ile Sakalar, MÖ 8. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında Avrupa'nın doğusu (Kırım ve Pontik Bozkırları) ile Orta Asya'da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi'ni de içine alan bölgelerde yaşamış, Tuva ve (Altay-Sayan) kökenli, Doğu Avrasya-Batı Avrasya kültür ve genetik bileşenlerini içerdiği varsayılan heterojen göçebe halktır. İskitler için tarih boyunca Grek kaynaklarında Skuthēs (Σκύθης), Asur kaynaklarında Aşguzai, Fars kaynaklarında Sakā ve Çin kaynaklarında Sai tabirleri kullanılmıştır.
İskitler baskın güç olarak Kimmerler'in yerini Pontik Bozkırları'nda MÖ 8. yüzyılda almış, bu devirde İskitler ve alakalı gruplar Avrasya Bozkırları'nı batıda Karpatlar'dan, doğuda Ordos Yaylası'na olacak şekilde tamamen kontrolleri altına almıştır. Bu, halkın ilk Orta Asya bozkır imparatorluğu olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Ukrayna ve Güney Rusya bölgesinde yaşamış İskitler kendilerini Scoloti olarak adlandırmış, bu bölgede Kraliyet İskitleri olarak adlandırılan göçebe savaşçı bir aristokrasi tarafından yönetilmişlerdir.
İskitler savaşlarda süvari birlikleri kullanımında uzmanlaşan ilk halklardan biridir. At, koyun ve sığır sürüleri yetiştirmiş, çadırlarda yaşamış ve at üzerinde ok ve yay ile savaşmış olan İskitler aynı zamanda kendilerine has metal işlemeciliği, anıt mezarlar ve sanat tarzları ile karakterize edilen zengin bir kültür geliştirmişlerdir. Yerleşik metal işçileri İskitler için taşınabilir süs eşyaları üretmiş, günümüze de gelmiş bu eşyalar bilinen İskit sanatının temelini oluşturmuştur. İskitler ayrıca Yunanistan, Antik İran, Hindistan ve Çin arasında bir ticaret ağı oluşturmuş İpek Yolu'nda önemli bir görev üstlenmiş, çağdaşları medeniyetlerin bu ticaret ile gelişmelerinde rol oynamıştır.

İskit ismi İskitya bölgesine isim kaynağı olmuştur. İskitler ve kültürleri akademik olarak inceleme ve araştırma yapmayı amaçlayan öğreti İskitoloji olarak adlandırılır.

Macar dilbilimci Oswald Szemerényi, İskitler için tarihte kullanılmış çeşitli kelimeleri araştırmış ve temel olarak bunları Skuthes Σκύθης, Skudra, Sug(u)da ve Saka gruplarına ayırmıştır.
İlk üç isim "fırlatmak, ateş etmek" anlamına gelen *(s)kewd- Hint-Avrupa kökünden gelmektedir. Bu kökten İngilizce shoot, Danca skyte ve Farsça چست (čost) da türemiştir. *skud-, aynı kökün sıfır dereceli şeklidir. Szemerényi İskitlerin kendilerine verdikleri ismin *skuda ("okçu") olduğunu belirtir. Bu kelime Antik Yunanca Skuthēs (Σκύθης), Asur Akadcasında Aškuz'u verir. İskitçe'in son dönemlerinde /d/ sesi /l/ sesine dönüşmüştür. Bunun sonucunda Herodot'a göre Asil İskitler tarafından kendilerini belirtmek için kullanılmış Skolotoi kelimesi, Geç İskitçede yer alan *skula sözcüğünden gelmiştir. Diğer ses değişiklikleri daha sonra Soğdia isminin kaynağı olmuştur.
Eski Farsça Sakā, Yunanca Σάκαι, Latince Sacae, Sanskritçe शक (Śaka) kelimelerinin kökeni İrani kökenli bir sözcük olan ve "gitmek, dolaşmak" ile "göçebe" anlamlarına gelen sak- kökünden gelir.

İskitler hakkında birçok kaynakta bilgi vardır. Yunan, Asur, Pers ve Hint kaynaklarında İskitlerden bahsedilmiştir. İskitler ilk olarak tarihi kayıtlarda MÖ 8. yy'da yer aldı. Herodot, İskitler'in kökenine dair üç çelişkili yorum bulunmuştur, ancak en çok bu yorumunun doğru olduğuna inanılır:

İskitlerin kökeniyle ilgili diğerlerine kıyasla inanmaya daha meyilli olduğum bir hikâye daha var. Göçebe İskitler bir zamanlar Asya'da yaşardı ve orada Massagetler ile savaşa girdiler. Savaşta başarısız olduklarından dolayı evlerini terk ettiler ve Aras'ı geçip, Kimerya ülkesine girdiler.
Heredot'un İskitlerin baskın faaliyetleri ile ilgili yazdıkları güvenilir olarak kabul edildiyse de, İskitlerin kökeniyle ilgili yazdıkları yakın zamanda geçerliliğini yitirmiştir. Dahası, İskitler, Kimmerler gibi, Karadeniz'den Güney Sibirya ve Orta Asya'ya kadar yayılmış çeşitli grupları ifade etmek için kullanılmıştır. Yeni Ahit'in, Koloseliler 3:11 adlı kitabında, İskitlerden bir kez bahsedilmiştir.

İskitlerle ilgili tarihsel, arkeolojik ve antropolojik kanıtların modern yorumu iki geniş hipotez önermiştir. Bunlardan birincisi, eskiden Sovyet araştırmacılar ve daha sonra Rus araştırmacılar tarafından daha çok desteklenen bir hipotezdir. Kabaca Herodot'un 3. yorumunu destekleyen hipoteze göre, İskitler İç Asya'dan (Türkistan ve Sibirya bölgesi) gelen Doğu İranlı bir gruptur.
Ghirshman ve diğerlerinin desteklediği ikinci hipoteze göre ise, İskit kültürü, Karadeniz sahilindeki arkeolojik "Ahşap mezar" kültürüne (Srubna) ait yerel gruplardan ortaya çıkmıştır. Bu hipotez de Kimmerlerle ilişkilidir. Dolukhanov'a göre, bu hipotez İskit kafataslarının Ahşap mezar kültüründen önceki bulgulara benzer olduğunu gösteren antropolojik kanıtlarla desteklenmektedir. Orta Asya'daki Sacae'de bulunan kalıntılar buna bir örnektir. Yine de, Mallory'ye göre, arkeolojik kanıtlar zayıftır ve Andronovo kültürü Hint-İran kültürü olarak tanımlanabilir.
İskitler, geriye kalan görüşlere göre, hem eski hem de modern bilim insanları tarafından, ortak yaşam tarzı (göçebe), ortak kültürel uygulamalar ve ortak dil gibi yalnızca belirli benzerlikleri olan, onun dışında birbirleriyle alakasız halkları tanımlamak için kullanılırdı. MÖ 1. binyılda, farklı ve geniş çaplı topluluklar arasında benzeri görülmemiş kültürel ve ekonomik bağlantılar vardı. Hareketli ve birbirine çok benzeyen yaşam tarzları, Tuna'dan Mançurya'ya kadar uzanan geniş Avrasya bozkırındaki farklı etnik grupların birbiriyle temasını kolaylaştırıp birçok kültürel benzerliğe yol açmıştır. Yunan ve Farslı antik gözlemcilere göre, bu toplulukların hepsi "İskitler" adı altında toplanmıştır.

İskitler tarihî kayıtlara göre, ilk önce MÖ 680 yıllarında Kafkas geçitlerinden aşıp Kür Irmağı boylarına yayıldılar. Herodot'un ifadesine göre İskitler, Kafkasları doğudan dolaşarak Hazar Denizi'ni izlemişler, Derbent Geçidi'nden geçerek Kimmerlerin ardından Ön Asya'ya girmişlerdir. MÖ 645 - MÖ 617 yılları arasında Suriye ve Filistin'e de girmiştir. İskitler, MÖ 7. yüzyılda Avrupa ile Asya'nın batı kesiminde, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi arasındaki bölgede yaşamışlardır.

Çoğunlukla atlı göçebe çoban hayatı sürmüş İskitler, siyasi açıdan mera alanlarını denetleyen ve istilacı komşu devlet ve halklara karşı ortak bir savunma örgütleyen konfedere kabilelerde yaşamıştır. Hayvancılığın getirdiği üretkenlik, yerleşik tarım toplumlarının verimliliğinden daha fazla olsa da çobanlık bazlı ekonominin aynı zamanda ek tarımsal ürünlere ihtiyaç duyması, İskitlerin ve ilişkili kabile konfederasyonlarının yerleşik hayatı benimsemiş halklarla hayvansal ürünler ve askeri koruma karşılığında ittifaklar geliştirmesine neden olmuştur.
Herodot, İskitlerin üç ana kabilesi bulunduğunu ve bunların Targitaus'un üç oğlu olan Lipoxais, Arpoxais ve Colaxais'den geldiğini belirtir. Herodot, Auchatae kabilesinin Lipoxais'ten, Catiari ile Traspian kabilesinin Arpoxais'ten, Paralata kabilesinin (Kraliyet İskitleri) ise en küçük erkek kardeş olan Colaxais'den geldiğini yazar. Herodot'a göre Kraliyet İskitleri en büyük ve en güçlü İskit kabilesiydi ve diğer kabilelere küçümseyici bir şekilde tepeden bakmaktaydı.
Her ne kadar akademisyenler bu üç kabileyi geleneksel olarak coğrafi açıdan farklı bölgelere yayılmış gruplar olarak sınıflandırmış olsa da, Georges Dumézil bu kabileleri toplumsal mesleklerin sembolleri olarak yorumlamıştır. Dumezil'in de desteklediği trifonksiyonel hipoteze göre Erken Hint-Avrupa toplumlarında pulluk ve boyunduruk ile simgelenmiş çiftçi ve çoban sınıfı, balta ile sembolize edilen savaşçı sınıfı ve kase ile simgelenen ruhban sınıfı bulunmuştur. Danimarkalı filolog ve folklorist Arthur Christensen İskit toplumunun üç katmanını Hint kast sistemi ile karşılaştıran ilk akademisyen olmuştur.

Hem kurganlardan çıkan arkeolojik kalıntılar, hem de Herodot'un tarih kitabı ile benzeri kaynaklar İskitlerin bir kısmının atlı göçebe, bir kısmının ise çiftçi bir hayat yaşadığını göstermektedir. Göçebe İskitler at, sığır ve koyun yetiştirmiştir. Herodot, bu halkın at sütü içtiğini de yazmıştır. İskitler yaşadıkları dönem boyunca domuz yetiştirmemiş ve domuz yememişlerdir. Domuz yetiştirmemek diğer göçebe halklarda da sık görülen bir özelliktir. Göçebe yaşayan İskitler yurt benzeri çadırlarda kalmışlardır. At tarafından çekilen hareketli ve tekerlekli çadırlar da vardır. Göç zamanı kadın ve çocuklar bu hareketli çadırın içinde kalır, erkekler atı sürerlerdi.
Çiftçilik yapmış İskitler ise buğday ve arpa gibi tarım ürünleri yetiştirmişlerdir. Grek (Yunan) site devletleri ile yapılan ticaretten dolayı çiftçi İskitlerin ürettikleri buğdayın yarısını bu ticaret için ürettikleri anlaşılmaktadır. Fakat çiftçilik yapmış İskitler tamamen yerleşik değil, yarı göçebelerdi ve hasat zamanı bir araya gelip toplanırlardı.
İskitlerin kuruluş evresinde kölecilik veya kölelik yoktur. Ancak ilerleyen zamanlarda tarımda çalıştırmak ve özellikle Yunanlara satmak için köle bulundurdukları veya topladıkları bilinmektedir.

İskit kültüründe, toplumsal cinsiyet fikri ve anlayışı değişkenlikler gösterirdi. İngiliz, arkeolog Barry Cunliffe konu hakkında şöyle der; "(fikri) cinsiyet sınırlarının, İskitler arasında değişken olduğu, açık bir şekilde çeşitli klasik gözlemciler özellikle Herodot ve Hipokrat tarafından belirtilmiştir.

Hipokrat; (İskit kültürünün bir parçası olarak kabul edilen bir halk) olan, Sarmat kadınlarının, at bindiklerini ve at üzerinde ok ve mızrak kullandıklarını ve üç düşman öldürene dek bakireliklerini koruduklarını söyler. Ayrıca Hipokrat; genç kızların, sağ göğüslerinin gelişimini durdurmak için dağladıklarını belirtir. Bu durum at üstünde, ok atmada kolaylık sağlar.) Herodot, bu kadınlara, Amazonlar (Yunanca "göğüssüz) adını verir, Herodot'a göre, kadınların avcılıkta ve savaşta önemli bir rolleri vardı ve bazen erkekler gibi (Crossdresser) giyindiklerini söyler. Barry Cunliffe göre, bu tarihsel aktarımlar birbirini doğrular ve kısmen arkeolojik kanıtlar ile desteklenir. Eski Sarmatya topra

Şehnâme veya Şahnâme (Farsça: شاهنامه), Firdevsî'nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanıdır. İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir. 977 ila 1010 arasında yazılmıştır. 60.000 beyit civarında hacme sahiptir. Tek şair tarafından yazılan en uzun epik şiirlerdendir.

Şehnâme, tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İran krallarını inceler. Bunlar; Keyûmers (Orta Farsça:Kayômart), Hōşeng, Tahmûrâs, Cemşid, Zahhak, Feridūn, Menûçehr, Key Kubad, Key Kâvus, Key Hüsrev, Bahman, Dārā (III. Darius), Iskandar (Büyük İskender), I. Ardeşir, I. Şapur, I. Hürmüz, V. Behram, I. Hüsrev, III. Yezdigirt gibi krallar, ana tema Zabulistan prensi efsanevi kahramanı Rostam (Rüstem), Esfandiār (Goštāsp'ın oğlu) ve Afrāsiab gibi kahramanları ve suçluları içerir.
İranlıların Turanlılarla olan mücadeleleri İranlı hissiyatı ile yazılmıştır. Türkler'in İran'a göçleri ve hâkim olmaları sonrasında İranlıları onurlandırmak için Gazneli Mahmud'un teşviki ile kendisi de bir İranlı olan Tuslu Firdevsî tarafından kaleme alınmıştır. Eserde geçen olaylar çoğunlukla İranlı Yunus ile Turan kralı Efrasiyab arasındaki epik çekişmeler şeklindedir. Şeytani güçleri olan Turan kralı Efrasiyab'dan Türk mitolojisinde Alper Tunga olarak bahsedilir.
Rivayete göre, Gazneli, sarayında Firdevsî'ye tarihî, efsanevî birçok resimlerle; av ve savaş silahlarıyla süslenmiş mükemmel bir mekân tahsis etmiştir. Firdevsî bunlardan esinlenmiş, özellikle ıssız bağlarda, zümrüt kırlarda gezerek; çimler ve serviler altında oturarak; suların çağıltısını, bülbüllerin ötüşünü dinleyerek bu destanı kaleme almıştır. 
Edebiyat ve tarih yetkeleri tarafından destan olarak nitelendirilen Şehnâme'nin içeriğinde masalımsı bir hava da sezilir. Bununla birlikte Şehnâme'de mitolojik unsurlar da bir hayli fazladır. Hemen hemen her milletin edebiyatında o milletin tarihiyle ilgili bilgiler veren anlatılar mevcuttur. Söz gelimi; Türk milleti; Oğuz Kağan, Türeyiş ve Göç Destanı gibi, olayları kesin olarak bilinmeyen zamanlarda meydana gelmiş birçok anlatıya sahiptir. Sümerlere ait Gılgamış, Ruslara ait İgor, Britanyalılara ait Kral Arthur, Finlere ait Kalevala, Hintlere ait Ramayana, Antik Yunanlara ait İliada ve Odysseia destanları buna dair başlıca örneklerdir.

Belgelenmiş Šāh-nāma'nın resimli el yazmaları İlhanlılar döneminde (1256 - 1353) tarihleri arasında yazılmış ve böylece farklı bir edebi eser oluşturulmuştur.

Şehnâme'nin Firdevsî tarafından 10. yüzyıl'ın sonunda kaleme alınmasından sonra, Doğu edebiyatlarında Şehnâme yazma geleneği başlamıştır. Pek çok şair, Şehnâme kahramanları etrafında oluşturdukları müstakil eserlerle bu geleneğin yerleşmesini ve devamını sağlamıştır. 
Türk edebiyatında, Arapça ve Farsça tercümelere dayalı hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilere Firdevsî'nin Şehnâme'sinden hareketle “Şehnâme-hân (Şehnâme anlatıcısı)” denildiği de görülmektedir. Evliya Çelebi de, Şehnâme'nin Bursa içindeki kahvelerde meddahlar tarafından ezberden okunduğunu anlatır.
Osmanlı şairlerinin bu gelenekten oldukça etkilendikleri görülür. Özellikle Divan edebiyatının kuruluş ve gelişme yıllarında bu etki oldukça üst düzeydedir. Şiirde övülen kişiler Şehnâme kahramanlarıyla karşılaştırılmış; bu beyitlerin anlamsal kurguları, yine onlara telmihlerde bulunularak oluşturulmuştur.
Şehnâme'nin Divan edebiyatı üzerindeki etkisi bununla sınırlı kalmamıştır. Bazı şairler, Şehnâme'yi manzum veya mensur olarak dönemin Türkçesine aktarmışlardır. Doğu kültürüne ait kimi mitolojik ögeler, imgesel değerleriyle, her devir Türk şiirine kaynak teşkil etmiştir. Özellikle Şehnâme'den etkilenme ve Şehnâmenin kahramanlarından esinlenme, Klasik Türk edebiyatı içerisinde daha yoğun olarak hissedilmekle birlikte; Türk halk edebiyatının çeşitli anlatım türlerinde (destan, masal, efsane vb.), Türk halk şiirinin içeriğinde ve çağdaş Türk şiirinde de sıkça karşılaşılan bir olgudur.
Şehnâme, tarihte yaşandığı kabul edilen İran-Turan savaşlarına ve ilişkilerine ışık tutması bakımından da önemli bir kaynaktır. Firdevsî'nin zaman zaman övdüğü, zaman zaman da kendi milletini yüceltme adına küçümsediği Efrasiyâb'ın İskit destan kahramanı olduğu pek çok kaynakta belirtilmektedir.
14. yüzyılın sonununda, her nasılsa, Firdevsî epiği, yerini çoğu kez daha kısa benzetme epiklere bırakmıştır. Çoğunlukla “ikinci“ veya “son“ olarak tanımlanan epikler ki bunlar Garšāsp-nāma, Borzu-nāma, Bahman-nāma ve Sām-nāma gibi epikler dahil edilir.

En eski Şehnâme'nin Türkçe çevirisi, belirsiz bir yazar tarafından 1450-51 yılları arasında, Sultan II. Murad'ın (salt. 1421-51) Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılmıştır.
İkinci çevirisi, Ḥüseyin bin Ḥasan Şerif (ö. 1514) (Şerifi bin Āmed olarak da bilinir) tarafından yapılmıştır. Ḥüseyin bin Ḥasan Şerif çeviriyi son Mamluk sultanı Kansu Gavri (Qānṣawh Ḡawri)'nin emri üzerine 1510 yılında Kahire'de tamamlamış, tam çevirisi on yılını almıştır.
Başka bir çevirisi de 17. yüzyılın ilk yarısında Derviş Hasan tarafından Sultan II. Osman için yapılmıştır.

Dr. Bekir Şişman - Dr. Muhammet Kuzubaş; Şehnâme'nin Türk Kültür ve Edebiyatına Etkileri, Ötüken Yayınları, İstanbul 2007.

 Wikimedia Commons'ta Şehnâme ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Birlikte evrim veya eş evrim (İng: co-evolution), biyolojide iki veya daha fazla canlı türünün, birbirlerinin evrimini karşılıklı olarak etkilemesidir. Daha kapsamlı olarak tanımlamak gerekirse, "biyolojik bir canlının veya organik bir nesnenin, ilişkili olduğu diğer organik obje veya objelerin değişmesi ile kendisinde de değişimlerin baş göstermesidir".
Birlikte evrim, birçok biyolojik düzey ve seviyede ortaya çıkabilir: bir proteinin amino asitleri arasındaki ilişkili mutasyonlar gibi mikroskobik bir düzeyde veya aynı ekosistem içinde yaşayan farklı türler arasında, karşılıklı olarak değişen eşdeğişken (kovaryant) özellikler gibi makroskobik ve daha büyük ölçekli bir seviyede olabilir. Eş evrimsel bir ilişki içinde bulunan her iki grup, diğer grup üzerinde seçilim baskısı oluşturarak birbirlerinin evrimini böylece karşılıklı olarak etkilerler. Farklı türlerin birlikte evrimi, ev sahibi konak tür ile onun parazitinin evrimini (bkz: Konak-parazit eş evrimi - İng: Host-parasite coevolution) içerdiği gibi zaman içinde evrilmiş olan mutualizm ile ilgili örnekleri de kapsar. Evrimin, iklim değişikliği gibi canlı olmayan inorganik faktörlere verdiği tepki ile karşılıklar, iklim bir canlı olmadığı, dolayısıyla biyolojik evrime dahil olmadığı için, birlikte evrim olarak tanımlanmaz. Av ve avcı, konak ve simbiyont (ortak yaşar), konak ve parazit gibi canlı çiftleri arasında birlikte evrim gözlemlense de, bu, birçok durumlarda tam anlamıyla açık seçik değildir. Eğer bir takım tür, diğer bir takım tür tarafından oluşturulan baskıyla evrilmişse, bu evrimsel süreç  "yayılmış birlikte evrim"  (İng: diffuse  coevolution)  olarak adlandırılır. Bir de "eşli birlikte evrim"  (İng: pairwise  coevolution)'den söz edilir. Bu birlikte evrilme sürecinde, iki tür öyle yakından etkileşir ki, her ikisi de birbirinin evriminde birincil aktör konumundadır.
Dünya tarihinde kitlesel yok oluşlar ve ekolojik alanların genişlemesi gibi biyolojik olmayan faktörlerin, bazı büyük ana canlı gruplarını yok etmesi, başka familya ve takımların ise çoğalarak yayılmalarını sağlamışken, birlikte evrimin, canlıların evrimsel tarihinde geniş kapsamlı ve çok büyük değişiklikleri tetiklediğine dair ancak çok az kanıtlar vardır. Buna rağmen, popülasyon ve türler düzeyinde birlikte evrime dair kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin, birlikte evrim kavramı, Charles Darwin tarafından Türlerin Kökeni isimli kitabında kısaca tanımlanmış ve daha sonra Orkidelerin Döllenmesi isimli başka bir kitabında ayrıntılı olarak geliştirmiştir. Virüs ile konakların, birden farklı olayda birlikte evrim geçirmiş olmaları olasıdır.
Birlikte evrim, öncelikli olarak biyolojik bir kavramdır, ancak bilişim bilimleri ve uzay bilimleri gibi alanlarda da paralel olarak benzer anlamlı kullanımlara sahiptir.

Birlikte evrimin bir modeli, "evrimsel bir sistemde, birlikte evrildiği sistem ile bağlantılı olarak, sadece uyum gücünü sürdürebilmek açısından sürekli bir gelişimin gerekli olduğunu ifade eden Leigh Van Valen'e ait Kızıl Kraliçe Hipotezi (İng: Red Queen's Hypothesis)'dir (1973).
Eşeysel çatışmanın (İng: sexual conflict) önemini vurgulayan Thierry Lodé ise, evrimdeki karşıt etkin etkileşimlerin rolünü tanımlayarak antagonist birlikte evrim (İng: antagonist coevolution) kavramının ortaya atmıştır.
Birlikte evrimin, sınırlı kaynaklara sahip bir çevrededeki eşeysiz üreyen popülasyonun dinamiklerini oluşturan dallanan stratejileri, Lotka–Volterra denklemlerinin genelleştirilerek kullanılması ile biçimlendirilmiştir.

Kolibri olarak da bilinen sinek kuşu ile ornitofil (tozlaşmayı kuşlarla yapan) çiçekler, mutualizme dayanan karşılıklı bir ilişki geliştirmişlerdir. Çiçekler, kuşların beslenmesi için uygun olan nektara ve kuşların görüş özelliğine göre evrilmiş parlak renklere sahip olup formları da kuş gagalarına uygun bir şekilde gelişmiştir. Bunun yanında, çiçeklerin açma zamanı ile sinek kuşlarının üreme mevsimlerinin birbirlerine denk gelen bir zamana düştüğü de tespit edilmiştir.
Çiçekler, kuşlardan faydalanmak için onlara yakınsayarak evrilmiştir. Çiçekler, polen taşıyıcıları için birbirleriyle rekabet ederler. Adaptasyonlar ise, bu rekabetin olumsuz ve istenmeyen etkilerini eksilterek azaltır. Kuşlar tarafından tozlanan çiçekler, genelde böcekler tarafından tozlanan çiçeklerden daha çok şeker üretirler ve daha yüksek nektar yoğunluğuna sahiptirler. Bu da, kuşların, çiçek seçiminde en belirleyici faktörlerden biri olan yüksek enerji gereksinimlerini karşılar. Her birisinin üreme mevsimine göre, birden çok kolibri türleri, Kuzey Amerika'da aynı yerde görülürler ve onların çiftleşme mevsimi geldiğinde, birden çok çiçek türü de, bu habitatlarda aynı anda açmaya başlarlar. Sinek kuşlarından yararlanan bu çiçek türleri, farklı cins ve takımlarda olmalarına rağmen, ortak bir morfoloji ve birbirine benzer renkler geliştirmişlerdir. Çiçek taçları borularının farklı uzunluklara ve eğrilik derecelerine sahip olması, sinek kuşlarının gagalarıyla çiçeklerden sıvı nektar özünü çıkarma verimini olumsuz yönde etkileyebilir. Borulu çiçekler, çiçekten nektar alan bir kuşu, özellikle çiçek borusu ile gaganın kavisli bir yapıda olması durumunda, gagasını belirli bir şekilde yönlendirmesine sevk edebilirler. Bu da, bitkinin, polenlerini kuşun vücudunun belirli yerlerine yerleştirmesine olanak sağlar. Bu da, morfolojik yönlü  ve çeşitli birlikte adaptasyonlara (İng: co-adaptation) yol açar. Kuşlarda cinsel açıdan çekici olmaya dair önemli bir gereksinim, onların göze çarpıcı görünmeleri ve dikkat çekici olmalarıdır. Bu da, onların kuşlara özgü olan görüş yeteneklerini ve doğal yaşam ortamlarının özelliklerini yansıtmaktadır. Kuşlar, en büyük tayfsal görme duyarlığını ve en iyi renk tonu ayrımını, görülür tayfın kırmızı sonu aralığında görürler; bu yüzden kırmızı, kuşlar için özellikle göze çarpıcı görünür. Sinek kuşları için, mor ötesi ultraviyole renkleri görmek de mümkün olabilir. Ultraviyole desenlerin yaygın olması ve tozlaşmayı böceklerle yapan az nektarlı çiçek türlerinin nektar girişleri, bu çiçeklerden sakınması için kuşu uyarır.
Kolibriler, Phaethornithinae ve Trochilinae olmak üzere, iki alt familyası bulunan Trochilidae ailesini oluştururlar. Her alt familya, belirli bir takım çiçekle birlikte evrildiler. Trochilinae, iki çenekli bitki türlerini tercih ederken, birçok Phaethornithinae türleriyse, tek çanaklı çiçekler ile ilişkilidir.

Angraecinae türü orkideler ile Afrika güveleri (Xanthopan morgani), güveler çiçeklerdeki nektarlarla beslenmeye bağımlı olduğu, çiçekler de üreyebilmek için güvelerin polenlerini yaymasına ihtiyaç duyduğu için birlikte evrim geçirmişlerdir. Bu birlikte evrim, çiçeklerde uzun ve derin bir çelenk yapılanmasına, güvelerde ise uzun bir emici hortumun oluşmasına yol açmıştır.
Darwin orkidesi olarak da bilinen Angraecum sesquipedale ile sfenks güvesi arasındaki şaşılası evrimsel ilişkinin zaman içinde nasıl evrilmiş olabileceğine dair, Darwin ve Alfred Russel Wallace, bunun kısa çelenk çıkıntılı bir orkide ile uzun çelenk çıkıntılı bir orkidenin dikkate alınıp karşılaştırılması ve değerlendirilmesiyle anlaşılabileceğini öne sürmüşlerdir.
Eğer güve kısa çıkıntılı çelenke sahip bir orkideyi döllerse, güvenin emmme hortumu kolaylıkla çiçek borusunun içine ulaşabilir ve nektarı elde edebilir. Ancak, güvenin hortum çıkıntısı çiçeğin çelenk çıkıntısından daha uzun olduğu için güvenin kafası çiçeğe dokunmayacak ve bu şekilde bir döllenme de olmayacaktır.  Buna karşı, daha uzun çıkıntıya sahip bir orkide ise, güve hortumunun tüm uzunluğu çiçek çıkıntısına uyduğu ve kafasının çiçek tozlarına dokunmasına izin vereceği için döllenecek ve bu şekilde tozlaşma gerçekleşecektir.
Sonuç olarak, uzun dış çıkıntılarına sahip olan çiçekler, zaman içinde daha çok çoğalacak ve popülasyonda daha yaygın hale gelecektir. A. sesquipedale orkidesi bu şekilde, karşılıklı etkileşim içinde çok uzun bir çıkıntı geliştirmiştir. Çiçek çıkıntısı uzadıkça, sfinks güvesi de buna bağlı olarak, gittikçe uzayan bir emme hortumu geliştirmek zorunda kalmıştır.

Antagonist birlikte evrimin bir örneği, saçaklı sedef otu (Ruta chalepensis) bitkisi üzerinde yaşayan kırlangıçkuyruk tırtılıdır (Papilio machaon). Sedef otu, bitkilerle beslenen böcekleri kovmak için eterik yağlar üretir. Kırlangıç kuyruk tırtılı, glukozla birleşmiş veya serbest halde bulunan kumarin gibi kan sulandırıcı, anti mantar ve anti-tümör etkilere sahip zehirli maddelere karşı, diğer otçul böcekler ile rekabeti azaltan bir direnç geliştirmiştir. Bu birlikte evrim ilişkisi, saçaklı sedef otu bitkisinde yüksek bir kumarin düzeyi, kırlangıç kuyruk tırtılında da buna bağlı olarak yüksek düzeyde bir antitoksin direncine yol açmıştır.
Paul Ehrlich ve Peter Raven (1964), belirgin bir evrimsel süreç olarak birlikte evrim üzerinde odaklanan ilk kişiler olmuştur. Onların tanımına göre, böcek-bitki birlikte evrimi beş adımdan oluşan bir süreçtir:

Mutasyon ve rekombinasyon ile kapalı tohumlular, yeni ikincil maddeler üretirler;
Şansa bağlı olarak bu yeni sekunder maddeler, böceklerin yiyeceği olarak bitkinin uygunluğunu değiştirirler;
Otçul böceklerin sınırlandırıcı baskılarından serbest kalan bitkiler, yeni bir adaptif bölgede evrimsel bir yayılıma uğrarlar;
Mutasyon ve rekombinasyonlarla böcekler, sekunder maddelere karşı direnç mekanizmaları geliştirirler;
Şimdiye kadar bitkiler tarafından besin dışı bırakılan ve artık onlara uyum sağlamış olan otçul böcekler de artık yeni bir adaptiv bölgeye girerek kendi evrimsel yayılımlarını gerçekleştirirler.

Av ve avcı türlerin birlikte evrimi, her ikisi de Kuzey Amerika'ya özgü canlılar olan kırmızı bir karına ve sert bir deri yapısına sahip olan Taricha granulosa isimli semender ile onu avlayan adi bahçe yılanı (Thamnophis sirtalis) arasındaki ilişki örneğinde gösterilmiştir. Semender, derisinin altında biriktirdiği ve tetrodotoksin adı verilen güçlü bir nörotoksin üretir. Bahçe yılanı ise, bir dizi mutasyon sonucu bu toksine karşı direnç geliştirmiştir ve ancak bu sayede zehir içeren semenderi avlayabilir. Bu

Bombus arısı (Bombus) veya tüylü arı, yaklaşık 250 türü olan, bal yapıcı bir arı cinsi. Bu cins, Bombini oymağında hâlâ var olan tek gruptur, ancak soyu tükenmiş birkaç cins (örneğin, Calyptapis) fosillerden bilinmektedir. Düşük rakımlı yerlerde yaşayan birkaç tropikal tür Güney Amerika'da tanımlanmış olmakla birlikte, bombus arıları esas olarak Kuzey Yarımküre'deki yüksek rakımlı bölgelerde veya kuzey enlemlerinde bulunurlar. Bazı yonca türlerini sadece bu arılar tozlaştırarak çoğalmasında katkıda bulunur.
Bombuslar daha çok ılık iklimlerde görülür. Afrika'nın büyük kısmında, Hindistan'ın alçak bölgelerinde bulunmaz. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya polenasyona yardımcı olmak için insan eliyle götürülmüştür. Bazı otoritelere göre yuva yapıcılar (Bombus) ve parazitler (Psithyrus) olmak üzere iki cins Bombini bulunur, ancak çoğu kaynak Psithyrus grubunu Bombus içinde bir altcins olarak kabul eder.
Bombus, tüylü ve sağlam yapılı bir arıdır. Ortalama olarak 1,5-2,5 cm boyunda, çoğunlukla sarı ve siyah renktedir. Genellikle yerde, terkedilmiş kuş ve fare yuvalarında kovan yapar. Bombus arılarının çoğu, tek bir kraliçe ile koloniler oluşturan eusosyal böceklerdir. Kolonileri bal arılarından daha küçüktür ve bir yuvada 50 birey kadar az üye bulunabilir. Kraliçe, dölleyici arılar (dronlar) ve işçiler kovanda yer alan farklı gruplardır.
Kuluçka paraziti olan Psithyrus cinsinde işçi sınıfı yoktur. Yuvacı bombuslar ile aralarında çok az görünüş farkı olan parazitler, yuvacıların kovanlarına yumurta bırakır. Bu yumurtalar yuvanın asıl sakinleri tarafından bakılır. Anavatanı Britanya olan P. vestalis isimli parazit, bazen bombus kovanının kraliçesini sokarak öldürür. Bu durumda kovanın asıl sakinleri yumurta üretemediğinden, işçiler sadece parazitlerin yumurtaları ile ilgilenir.

Bombus, normal bal arılarının aksine, birden fazla kez sokabilir.

Bombus, yakın akrabası bal arısı gibi bal üretebilir. Ancak normal bal, daha konsantre ve daha şekerli olması nedeniyle, bombus balından daha uzun ömürlüdür. Ayrıca bombuslar normal bal arılarından daha az miktarda bal ürettikleri için, bombus balı üretimi çok kazançlı değildir.

Zar kanatlılar (Hymenoptera), Holometabola üsttakımına bağlı yaprakarıları, yaban arıları, arılar ve karıncaları kapsayan büyük bir böcek takımıdır. 150.000'den fazla yaşayan zar kanatlı türü tanımlanmıştır  ve 2.000'den fazla soyu tükenmiş türü de mevcuttur. Türlerin çoğu parazittir. Dişileri genellikle yumurtaları konaklara veya erişilmesi zor yerlere yerleştirmek için özel bir yumurtlama borusuna sahiptir. Yavrular holometabolizma (tam başkalaşım) yoluyla gelişirler yani yetişkinliğe ulaşmadan önce solucan benzeri bir larva evresi ve inaktif bir pupa evresi geçirirler.
Dört adet ince ve saydam kanatlara sahiptirler. Takım karıncaları, bal arılarını, yaban arılarını ve yaprak arılarını içerir.
Türkçede türlerinin çoğu "arı" olarak bilinirken, ufak bir kısmı da "karınca" adıyla anılırlar. Zar kanatlıların çoğu diğer böceklerde asalak olduğu için biyolojik mücadelede etkin rol oynarlar.

Küçükten orta boya kadar olabilen böceklerdir. En büyük türleri tropik eşek arıları olan Pepsinae alt familyası türleridir (boy: 86 mm; kanat açıklığı: 11 mm). En küçük türleri Myrmaridae ve Trichogrammatidae familyasından türlerdir (0,1 mm).

 Vikitür'de Hymenoptera ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Zar kanatlılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kraliçe arı, ana arı ya da arı beyi; genellikle bal arısı kolonilerinde görülen; yetişkin, çiftleşmiş dişi arı. Genellikle bir kolonide tek bir kraliçe bulunur ve kolonideki arıların çoğunun (bazen hepsinin) annesidir. Kolonideki işçi arılar tarafından larva halindeyken seçilir ve cinsel olgunluğa erişene kadar arı sütü ile beslenir. Kraliçe arı kavramı zaman zaman -bal arısı olmayan- bazı sosyal arı cinslerindeki baskın dişiler için de kullanılır.

Ana kraliçe, yeni bir koloni kurmak için arı sürüsü ile birlikte ana koloniden ayrıldığında (oğul verme), kuluçkadan çıkan ilk kraliçe adayı diğer kraliçe adaylarını yok etmeye çalışır. Eğer iki kraliçe adayı aynı anda kuluçkadan çıkarlarsa ölümüne dövüşürler.

Kraliçe, kolonideki genetik çeşitliliği muhafaza etmek için genellikle birden fazla (poliandri) erkek arı ile havada çiftleşir. Bu çiftleşme uçuşları art arda  birkaç gün tekrarlanabilir. Daha sonra kraliçe yumurta bırakmaya başlar ve yeni bir koloni kurmak amaçlı uçuşlar haricinde kovanı terk etmez. Normalde kraliçenin döl kesesinde (spermateka) hayatı boyunca bırakacağı tüm yumurtaları dölleyecek kadar sperm bulunur. Erkek arılar çiftleşme esnasında ölürler.

Ana arı, erkek arı hücresi denen hücrelere döllenmemiş yumurtalar bırakır. Ana arının çiftleşmesine diğer arılar izin vermiyorsa veya sperm kesesi boşaldıysa ana arı işçi arı hücrelerine de döllenmemiş yumurtalar bırakabilir. Döllenmemiş yumurtaların erkek arılara dönüşme sürecine partenogenez denir. Bazen bir koloni kraliçesiz kalır ve yeni kraliçe yetiştirmekte zorlanır. Bu durumda "yalancı ana" olarak da bilinen bazı işçi arılar erkek arı yumurtası bırakmaya başlarlar. Yalancı anaların görüldüğü bir koloniye gerçek kraliçe yerleştirmek oldukça zordur.

Kraliçe arılar 5 seneye kadar yaşayabilirler. Bununla birlikte pek çok arıcı her sene veya iki senede bir kraliçeyi değiştirir.
Kraliçe kazara öldüğünde veya yumurta bırakması yavaşladığında işçi arılar yeni bir kraliçe adayı (supersedure) yetiştirmeye başlarlar. Yeni kraliçe kuluçkadan çıktığında, yeni bir koloni kurulmadığı halde çiftleşmeye ve yumurta bırakmaya başlar. Yeni kraliçe ana kraliçeyi görmezden gelir ve ana kraliçe bir süre sonra ortadan kaybolur.

Coleoptera veya Kın kanatlılar, Holometabola üsttakımına bağlı boyları 1 mm - 15 cm arası olan bir böcek takımıdır. Renk ve biçimleri farklılık gösterir. Ortak özellikleri, ön kısımlarının sert ve kalın kanat örtülerine dönüşmüş olmasıdır. Antenleri çeşitli şekildedir. Ağızları ısırıcı ve çiğneyicidir. Mağarada yaşayanlar hariç hepsinin gözü vardır.
Kın kanatlılar, zar gibi ince ve ön kanatlarından daha büyük olan arka kanatları ile uçarlar. Böcek uçmadığı zaman bu kanatlar katlanarak kanat örtülerinin altına saklanır. Kurtçukları yaşama biçimlerine göre çok çeşitli tiplerde olur. Örneğin, yırtıcılıkla geçinen, bu yüzden iyi gelişmiş ayakları olan ve serbest geçinen kurtçuklar olduğu gibi, gözsüz ve bacaksız olanları da vardır; bu türler bitkilerin içinde yaşarlar. Kın kanatlılar çeşitli besinlerle beslenirler. İçlerinde yırtıcı olan birçok tür de bulunmaktadır.

Latince Coleoptera adı, Yunanca κολεός (kın) ile πτερόν (kanat) sözlerinden gelir. Türkçe adı da bunun çevirisidir.

Coleoptera takımına bağlı alttakımlar (2023):

Kın kanatlılar, kıtaların hepsinde, toprak üzerinde, toprak içinde, ikincil olarak sularda yaşayacak şekilde yayılım gösterirler. Bazıları gelişmelerinin bir kısmını suda yapar. Bazıları buzulların kıyılarına, mağaraların içine, kutuplardaki adalara ve en kurak çöllere kadar girmiştir. Ancak sürekli buz ve karla kaplıyerlerde ve açık denizlerde temsilcileri bulunmaz.

 Wikimedia Commons'ta Kın kanatlılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Kın kanatlılar ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Larva (Latince; çoğul larvae), özellikle aşağı omurgalıların ve böceklerin embriyonik gelişimi sırasında görülen yapı. Döllenmiş yumurtanın oluşmasından (ya da bazı canlılarda, dışarı atılmasından) koryon zarının çatlamasına kadar geçen gelişim evresi.

Larvalar başkalaşım (metamorfoz) geçirerek erginleşirler. Özellikle sabit yaşayan hayvan grupları için önemli formlardır. Mercanlar, midyeler, bazı derisidikenliler, tulumlular, vs. de yayılmayı sağlarlar. Daha çok su ve kara hayvanlarında görülen larvalar, basit yapılı, kendi beslenmelerini karşılayan canlılardır. Ergine benzemeyen yapıda oldukları gibi, ergin ve larvanın yaşadığı ortamlar da farklıdır. Bazen de farklı hayvanların larva formları birbirine benzer, ilerleyen gelişimlerinde farklılaşır. 
Sölentereler de Planula, Veliger,
Şeritlilerde (Cestoda), Onkosfera, Sistoserkus,
Parazit kelebeklerde Mirasidiyum, Sposist, Redi, Serkariya, Metaserkariye,
Yumuşakçalarda ve halkalısolucanlarda Trokofor,
Derisidikenlilerde Bipinnaria, Branchiolaria,
Kabuklularda Nauplius, Zoea larvaları görülür. Bilinen bazı örnekler ise şöyledir:

Mutualizm,  farklı türlerden iki canlının karşılıklı yardımlaşarak her iki tarafa da yarar sağlamasına dayalı olan bir ortak yaşam biçimidir. Kendi başlarına da hayatlarını devam ettirme becerisine sahip olan iki canlı bir araya gelerek daha kolay besin bulmasına dayanan bir simbiyotik yaşam biçimidir. Mantarlar ve alglerin oluşturdukları liken birlikleri bunun en bilinen örneğidir. Mantarlar ve algler bir arada bulunurlar ve mantarın gereksinim duyduğu glikoz sağlanırken, algin glikoz sentezlemede ihtiyaç duyduğu karbondioksit sağlamış olur. Termitler odunla beslendikleri halde kendi başlarına bunu hazmedemezler, ancak bağırsaklarında yaşayan kamçılılar salgıladıkları enzimlerle odunu parçalayarak hem kendilerinin hem de termitlerin beslenmesini sağlarlar.
İki farklı organizmanın birbirlerinden fayda sağlamasından oluşan bu yaşam biçimine mutualizm, bu canlılara ise mutualist denilebilir.
Mutualizm 2 türde gerçekleşebilir, zorunlu ve gevşek. Gevşek mutualizmde iki tür birbirinden yarar görür ancak birbirleri olmadan da yaşayabilirler. Ancak zorunlu mutualizmde 2 tür biribiri olmadan yaşaması oldukça güçtür (örn. öncedende verilmiş olan liken birliği)
Mutualizme diğer bir örnek, Afrika'da yaşayan bir kürdan kuşu türüyle gergedan ve benzeri vahşi hayvanlar arasındaki işbirliğidir. Ağaçkakana benzeyen bu kuş, söz konusu yabani hayvanların derileri üzerindeki bit ve keneleri yiyerek gıdasını sağlar. Kuvvetli içgüdüsü ile de yaklaşan düşmanı hissedip bağırarak kaçar ve gıdasını sağladığı hayvanı tehlikeye karşı uyarır.

Amensalizm
Kommensalizm
Parazitlik
Rekabet

Boucher, D. G., James, S. & Kresler, K. (1984) The ecology of mutualism. Annual Review of Ecology and Systematics, 13: 315-347.
Boucher, D. H. (editor) (1985) The Biology of Mutualism : Ecology and Evolution London : Croom Helm 388 p. ISBN 0-7099-3238-3
Breton, Lorraine M., and John F. Addicott. 1992. Density-Dependent Mutualism in an Aphid-Ant Interaction. Ecology (journal), Vol. 73, No. 6, pp. 2175–2180.
Bronstein, JL. 1994. Our current understanding of mutualism. Quarterly Review of Biology 69 (1): 31-51 March 1994
Bronstein JL. 2001. The costs of mutualism. American Zoologist 41 (4): 825-839 S
DeVries, PJ; and Baker, I. 1989. Butterfly exploitation of an ant-plant mutualism: Adding insult of herbivory. Journal of the New York Entomological Society [J. N.Y. ENTOMOL. SOC.]. Vol. 97, no. 3, pp. 332–340. ISSN 0028-7199
Hoeksema, J.D. & E.M. Bruna. 2000. Pursuing the big questions about interspecific mutualism: a review of theoretical approaches .Oecologia 125:321-330 ISSN 0029-8549
Jahn, G.C. and J.W. Beardsley. 2000. Interactions of ants (Hymenoptera: Formicidae) and mealybugs (Homoptera: Pseudococcidae) on pineapple. Proceedings of the Hawaiian Entomological Society 34: 181-185. ISSN 0073-134X
Jahn, Gary C., J. W. Beardsley and H. González-Hernández 2003. A review of the association of ants with mealybug wilt disease of pineapple. 26 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Proceedings of the Hawaiian Entomological Society. 36:9-28.ISSN 0073-134X
Noe, R. & P. Hammerstein. 1994. Biological markets: supply and demand determine the effect of partner choice in cooperation, mutualism and mating. Behavioral Ecology and Sociobiology 35:1-11 ISSN 0340-5443
Ollerton, J. 2006. "Biological Barter": Patterns of Specialization Compared across Different Mutualisms. pp. 411–435 in: Waser, N.M. & Ollerton, J. (Eds) Plant-Pollinator Interactions: From Specialization to Generalization. University of Chicago Press. ISBN 9780226874005
Paszkowski, U. 2006. Mutualism and parasitism: the yin and yang of plant symbioses. Current Opinion in Plant Biology 9 (4): 364-370. (doi:10.1016/j.pbi.2006.05.008. PMID 16713732
Porat, D. & Chadwick-Furman, N. E. 2005. Effects of anemonefish on giant sea anemones: ammonium uptake, zooxanthella content and tissue regeneration. Mar. Freshw. Behav. Phys. 38, 43–51. (doi:10.1080/102362405000 57929)
Thompson, J. N. 2005. The Geographic Mosaic of Coevolution. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-79762-5
Wright, David Hamilton. 1989. A Simple, Stable Model of Mutualism Incorporating Handling Time. The American Naturalist, Vol. 134, No. 4, pp. 664–667.

Neojen, Üçüncü Zaman'ın bölündüğü dört büyük devirden son ikisi olan pliyosen ile miyoseni birden kavrayan sistem. Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'nun (ICS) jeolojik zaman cetveline göre 23,03 milyon sene evvel başlar ve 2,58 milyon sene evvel biter. Senozoik Zaman'daki ikinci periyot, Paleojen Periyot'tan sonra gelir ve Kuaterner Periyodu onu takip eder. Neojen, iki zamana bölünmüştür: evvela Miyosen, sonra Pliosen.
Neojen, resmen 20 milyon sene kadar bir zamanı kapsayarak Fanerozoik Devrin en kısa dönemi yapar. Fakat bazı jeologlar, Neojen'in modern jeolojik periyot olan Kuaterner'den temiz bir şekilde ayrılamadığını iddia eder.
Bu periyot esnasında memeli hayvanlar ve kuşlar gelişmeye devam ederek modern şekillerini alırken hayatın başka grupları nispeten değişmemiştir. İnsanın atası olan ilk insansılar Afrika'da ortaya çıktı. bazı kıta kaymaları oldu. En önemli olay, geç Pliosen'de Kuzey ve Güney Amerika'nın Panama Kıstağı'nda kaynaşmasıyla Pasifik'ten Atlantik Okyanusu'na akmakta olan sıcak akımları durmuş, böylece artık sadece Golfstream, Arktik Okyanusu'na ısı transferi yapmaya devam edegelmiştir. Küresel iklim, Neojen sırasında hatırı sayılır derecede serinleyerek onu izleyen Kuaterner periyodu'nda bir sıra kıtasal buzullaşmalara sebep olmuştur.

ICS terminolojisinde üstten (geç, daha yeni) alta (daha erken) doğru:
Pliosen Devri iki zamana ayrılır:

Piacenzian Zaman ve öncesinde
Zankliyan Zaman
Miosen Devri altı zamana ayrılır:

Messiniyan Zaman ve öncesinde
Tortoniyan Zaman
Serravalliyan Zaman
Langiyan Zaman
Burdigaliyan Zaman
Akvitaniyan Zaman
Dünya'nın farklı jeofizik bölgelerinde başka bölgesel isimler, birbiriyle örtüşen zamanlar ve başka zaman ölçeği alt bölümlemeleri için kullanılmaktadır.
Neojen Sistemi (resmî) ve üst Tersiyer Sistemi (gayriresmî) Neojen Periyodu sırasında biriken kayaları açıklar.

Neojen'de kıtalar, şimdiki pozisyonlarına çok yakındılar. Panama Kıstağı meydana gelerek Kuzey ve Güney Amerika'yı birleştirdi. Hindistan, Asya'yla çarpışmaya devam ederek Himalaya Dağları'nı meydana getirmeye devam etti. Deniz seviyeleri düşerek Afrika ve Avrasya ve Kuzey Amerika arasında kıstaklar ortaya çıkardı.

Küresel iklim mevsimsel olmaya başladı ve Paleojen'in başında başlayan bütünüyle kuruma ve serinleme meyli devam etti. Her iki kutuptaki buzullar büyüyüp kalınlaşmaya başlayarak periyodun sonunda şimdiki Buzul Çağı'nın buzullaşma dizilerinin ilki başladı.

Deniz ve kara bitkileri ve hayvanları bu zamanda oldukça moderndi. Choristodera sürüngen grubunun nesli periyodun başlarında, Albanerpetontidae adlı iki yaşamlıların nesli da periyodun sonunda tükendi. Memeli hayvanlar ve kuşlar, baskın karasal omurgalılar olmaya devam ederek muhtelif habitatlara uyum sağlarken değişime uğradılar. İnsanın atası olan ilk insansılar, Afrika'da ortaya çıkıp Avrasya'ya yayıldılar.
Daha serin mevsimsel iklime cevaben tropik bitkiler, yaprak döken bitkilere yerini verdi ve meralar birçok ormanları yerini aldı. Otlar bu sebeple büyük ölçüde çeşitlenip bunun yanında otobur memeliler gelişince atlar, ceylanlar ve bizonlar gibi şimdiki otlanan canlıları meydana getirdi.

Neojen geleneksel olarak Pliosen Devri'nin bitiminde, yani Kuaterner Periyodu'nun eski tanımına göre başladığı zaman sona erdi; birçok zaman ölçeği bu bölünmeyi gösterir.
Fakat jeologlar arasında (bilhassa Neojen deniz jeologları arasında) meydana gelen bir hareket, hâlen devam etmekte olan jeolojik zamanı (Kuaterner) Neojen'e eklemeyi düşünürken başkaları (bilhassa Kuaterner Karasal Jeologları), belirgin farklı kayıtlar bırakan Kuaterner'in ayrı bir periyot olarak kalması konusunda ısrarcıydı. Biraz kafa karıştırıcı terminoloji ve jeologlar arasında hierarşik sınırların nerede çizilmesi gerektiği konusundaki uyuşmazlık, şimdiki zamana yaklaşırken zaman birimlerinin nispeten daha hassas şekilde bölümlendirilebilmesinden ve jeolojik korunma nedeniyle genç tortul jeolojik kayıtların çok daha büyük bir alanda korunmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü eski kayıtlarla kıyaslandığında son zamanların kayıtları çok daha fazla çevreyi yansıtmaktadır ve daha çeşitlidir. Senozoik Zaman'ı yedi zaman yerine üç (ya da tartışmalı olarak iki) periyoda (Paleojen, Neojen, Kuaterner) bölerek periyotlar, Mesozoik ve Paleozoik Devirlerdeki periyotlarla daha kolay karşılaştırılabilir hâle gelir.
ICS, bir keresinde Kuaterner'i 2,58 myö başlayan Gelasiyan Aşaması'nın başıyla başlayan Neojen'in bir alt zamanı olarak kabul edilmesini teklif etti. 2004'te Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'nun (ICS) teklifinde Neojen, Miyosen ve Pliosen zamanlarından meydana gelmekteydi. Uluslararası Kuaterner Araştırma Birliği (İng. İngilizce: International Union for Quaternary Research, INQUA) Neojen ve Pliosen'in 2,58 myö bitmesini, Gelasiyan'ın Pleistosen'e transferini ve Kuaterner'in üçüncü bir periyot olarak Senozoik Zaman'da görülmesini teklif ederek 2,58 myö Dünya'nın iklim, okyanus ve biotalarında meydana gelen değişikliklerin Gauss-Matuyama magneto-stratigrafik sınırında olduğunu açıkladı. 2006'da ICS ve INQUA, bir mutabakata vararak Kuaterner'i bir alt zaman yaptı ve Senozoik'i eski klasik Tersier ve Kuaterner'e böldü. Bu uzlaşma, Uluslararası Jeolojik Bilimler Birliği (İngilizce: International Union of Geologic Sciences) tarafından reddedildi, çünkü bu bölümlemeyle hem Neojen, hem de Pliosen ikiye bölünmüş oluyordu.

Digital Atlas of Neojen Life for the Southeastern United States by San Jose State University via Web Archive

Ordovisiyen, Paleozoyik Zaman'ın ikinci dönemi olarak kabul edilir ve 485,4 milyon yıl önce başlamış ve 443,8 milyon yıl önce sona ermiştir. Ordovisiyen, jeolojik zaman cetvelindeki dönemlerden biridir. Bu dönem boyunca yerküre tarihindeki bazı kayda değer evrimsel olaylar görülmüştür.
Dönemin adı, Galler'deki Ordovices kabilesinden gelir. Ordovisiyen'e adını veren kişi Charles Lapworth'tur. Lapworth, 1879'da Kuzey Galler'deki kayaçlardaki fosil faunasının ne Kambriyen ne de Silüriyen sistemlerine ait olduğunu keşfetmiştir. Bu nedenle, Lapworth bu fosil faunasını kendi sistemine dahil etmiş ve Ordovisiyen Dönemi olarak adlandırmıştır. Fakat bu dönemin uluslararası tanınırlığı, Lapworth'un ölümünden 40 yıl sonra, 1960'ta Uluslararası Jeolojik Kongre'nin bu dönemi Paleozoyik Zaman'ın bir parçası olarak kabul etmesiyle gerçekleşmiştir.
Ordovisiyen Dönemi, Kambriyen Dönemi'nin zengin deniz yaşamının ardından gelen ve deniz ekosistemlerinin daha da çeşitlendiği bir dönemdir. Denizler, omurgasızlar arasında yumuşakça ve eklem bacaklıların hâkimiyet kurduğu zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Ayrıca, bu dönemde ilk kara bitkileri ortaya çıkmıştır. Büyük Ordovisiyen Biyoçeşitlilik Olayı olarak adlandırılan bir evrimsel patlama, canlıların çeşitliliğini artırmıştır. Ayrıca, omurgalıların ilk temsilcileri de (örneğin balıklar) bu dönemde evrimsel sahnede belirmiştir. Coğrafi olarak bu dönem boyunca süperkıta Gondvana'nın oluşumu dikkat çekmektedir. Dünya coğrafyası dikkate değer ölçüde değişmiş, kıtalar farklı şekillerde birleşmiş ve ayrılmıştır. Bu süreçte dağ oluşumları ve yanardağ faaliyetleri meydana gelmiştir. Dönemin sonlarında yaşanan yok oluşlar, buzulların deniz yaşamı üzerindeki etkilerini gösterir niteliktedir. Bu döneme ait kayaçların analizi, buzul hareketlerinin deniz seviyelerini düşürdüğünü ve ekosistemlerde değişikliklere neden olduğunu göstermektedir. Ordovisiyen Dönemi'nin sona erdiği zamanlarda, Dünya üzerindeki yaşamı etkileyen bir dizi yok oluş meydana gelmiştir. Bu yok oluşlar, dönemin sonunda Kambriyen'de olduğu gibi çeşitli deniz canlılarının neslinin tükenmesine yol açmıştır. Bununla birlikte, bu yok oluşlarının tam olarak neyin sonucunda meydana geldiği hâlâ tartışma konusudur. Sıcaklık değişiklikleri, buzullar ve deniz seviyelerindeki dalgalanmalar gibi faktörlerin etkileşimiyle gerçekleşen bu olaylar, dönemin sonlarında deniz yaşamının çeşitliliğinde belirgin bir düşüşe neden olmuştur.
Sonuç olarak, Ordovisiyen Dönemi, jeolojik tarih boyunca kayda değer bir yere sahip olan ve yaşamın evriminde rolü olan bir dönemdir. Deniz yaşamının çeşitliliği, kara bitkilerinin ortaya çıkışı, coğrafî değişimler ve yok oluşlar, bu dönemin belirgin özellikleri arasındadır. Bu döneme ait jeolojik kayıtlar, yerkürenin geçmişine ışık tutan ve yaşamın nasıl evrildiğinin anlaşılmasına yardımcı olan verilere sahiptir.

Ordovisiyen, Ordovices adını taşıyan bir Galler kabilesine ithafen adlandırılmıştır. Adam Sedgwick'in takipçileri ile Roderick Murchison'ın takipçileri arasında bir anlaşmazlığı çözmek için Charles Lapworth tarafından 1879'da tanımlanmıştır. Bu takipçiler, Kuzey Galler'deki aynı kayaç yataklarını sırasıyla Kambriyen ve Silüriyen sistemleri içine dahil ediyorlardı.

Ordovisiyen Dönemi, Kambriyen Dönemi'nin sonu olan 485,4 milyon yıl öncesinden Silüriyen Dönemi'nin başlangıcı olan 443,8 milyon yıl öncesine kadar uzanır ve 41,6 milyon yıllık bir süreyi kapsar.

Ordovisiyen Dönemi boyunca Güney yarımküredeki kıtalar Gondvana adı verilen tek bir kıtada birleşti ve bu kıta, ekvatorun kuzeyinden Güney Kutbu'na kadar uzanıyordu. Merkezi Kuzey yarımkürede olan Panthalassa Okyanusu, yeryüzünün yarısından fazlasını kaplamıştır. Dönemin başlangıcında, Laurentia (bugünkü Kuzey Amerika), Sibirya ve Baltika (bugünkü Kuzey Avrupa) kıtaları, aralığı 5.000 kilometreden (3.100 mi) fazla bir okyanusla Gondvana'dan ayrılmıştı. Bu daha küçük kıtaların birbirlerinden yeterince uzakta olmaları bentik canlıların farklı topluluklarının gelişmesine olanak tanımıştır. Avalonya adlı küçük kıta, Gondvana'dan yeni ayrılmış ve Baltika ile Laurentia'ya doğru kuzeye hareket etmeye başlamıştır. Bu süreç, Gondvana ile Avalonya arasında açılan bölgede Reyik Okyanusu'nun oluşmasına neden olmuştur. Avalonya, Ordovisiyen'in sonlarına doğru Baltika ile çarpışmıştır.

Ordovisiyen, düşük magnezyum içeren kalsit deniz jeokimyasının hakim olduğu bir dönemdi ve bu dönemde düşük magnezyum içeren kireç taşı, kalsiyum karbonatın temel inorganik deniz çökeltilerinden biriydi. Bu nedenle sert kalsit zeminler oldukça yaygındı ve kireç taşı ooidler, bağlayıcılar ve ağırlıklı olarak kireç taşından iskeletlere sahip omurgasız faunalar da yaygındı. Büyük çoğunluğu kireç taşından oluşan yumuşakça kabuklarındaki maddeye benzer olan biyojenik aragonit, canlıların ölümlerinden sonra deniz tabanında hızla çözünüyordu.

Kireç taşı oluşumunun ağırlıklı olarak mikrobiyal ve biyolojik olmayan süreçlerle gerçekleştiği Kambriyen Dönemi'nin aksine Ordovisiyen çökeltilerinde hayvanlar (ve makroalgler), kalkerli maddelerin asıl kaynağı hâline geldi.

Mehrtens, Charlotte. "Chazy Reef at Isle La Motte". 6 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2023.  Vermont'daki bir Ordovisiyen resifi.
Ogg, Jim (June 2004). "Overview of Global Boundary Stratotype Sections and Points (GSSP's)". 23 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Nisan 2006. 
Ordovisiyen - Biltek Tübitak
Ordovisiyen (kronostratigrafi ölçeği) 6 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ünlü Cincinnatian Grubu'ndaki Ordovisiyen fosilleri 3 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paleojen Dönemi, 43 milyon yıl sürmüş bir jeolojik dönemdir. 66 milyon yıl önce sona eren Kretase dönemi ile 23,04 milyon yıl önce başlayan Neojen dönemi arasındadır. Senozoyik Çağ'ın ilk dönemi, Fanerozoik'in onuncu dönemidir ve Paleosen, Eosen ve Oligosen dönemlerine ayrılır. Daha önceki Tersiyer Dönem terimi, şu anda Paleojen Dönemi ve sonraki Neojen Dönemi'nin kapsadığı zamanı tanımlamak için kullanılmıştır; artık resmi bir stratigrafik terim olarak tanınmamasına rağmen, "Tersiyer" hala bazen gayri resmi olarak kullanılmaktadır.  Paleojen genellikle "Pg" olarak kısaltılır, ancak Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırması, Araştırmanın jeolojik haritalarında Paleojen için "Pe" kısaltmasını kullanır.
Dünyanın modern omurgalı çeşitliliğinin çoğu, Kretase -Paleojen yok oluş olayından kurtulanların, kuş olmayan dinozorların, pterozorların, deniz sürüngenlerinin ve ilkel balık gruplarının yok oluşuyla geride kalan boş ekolojik nişlerden yararlanmasıyla erken Paleojen'de yaşanan hızlı bir çeşitlenme dalgasıyla ortaya çıkmıştır. Memeliler, küçük gövdeli formlardan çok büyük formlara kadar uzanan oldukça çeşitli bir gruba doğru nispeten küçük, basit formlardan çeşitlenmeye devam ederek, birden fazla takıma yayılmış ve Eosen'de hava ve deniz ekosistemlerini kolonileştirmiştir. Hayatta  grubu olan kuşlar, yok oluş olayından kurtulan çok az sayıdaki neognat ve paleognat kladından hızla çeşitlenerek, birden fazla takıma yayılmış, farklı ekosistemleri kolonileştirmiş ve aşırı düzeyde morfolojik çeşitliliğe ulaşmıştır. Günümüzün en çeşitli omurgalı grubu olan perkomorf balıklar, ilk olarak Kretase'nin sonuna doğru ortaya çıktılar ancak Paleojen sırasında modern düzenlerine ve aile düzeyindeki çeşitliliğe çok hızlı bir şekilde yayılarak çeşitli morfolojiler elde ettiler.
Paleojen, Paleosen-Eosen Termal Maksimumundan, Eosen sırasında küresel soğumaya ve Oligosen'in başında Antarktika'da kalıcı buzul tabakalarının ilk kez ortaya çıkmasına kadar iklimde önemli değişikliklerle işaretlenmiştir.

Paleojen üç seriye / döneme ayrılır: Paleosen, Eosen ve Oligosen. Bu stratigrafik birimler küresel veya bölgesel olarak tanımlanabilir. Küresel stratigrafik korelasyon için, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu (ICS), aşamanın alt sınırını tanımlayan tek bir formasyondan (stratotip) Küresel Sınır Stratotip Kesiti ve Noktasına (GSSP) dayalı küresel aşamaları onaylar.

Paleosen, Paleojen'in ilk serisi/dönemi olup 66,0 Ma'dan 56,0 Ma'ya kadar sürmüştür. Üç aşamaya ayrılmıştır: Daniyen 66,0 - 61,6 Ma; Selandiyen 61,6 - 59,2 Ma; ve Tanesiyen 59,2 - 56,0 Ma. Senozoyik, Paleojen ve Paleosen tabanına ait GSSP, Tunus'un El Kef şehrinin batısındaki Oued Djerfane'dedir. Bir asteroit çarpmasıyla oluşan bir iridyum anomalisiyle işaretlenmiştir ve Kretase-Paleojen yok oluş olayıyla ilişkilidir. Sınır, sadece birkaç gün içinde birikmiş olabilecek 50 cm kalınlığındaki kilin paslı renkli tabanı olarak tanımlanmıştır. Benzer katmanlar dünya çapında deniz ve kıtasal tortularda görülür. Bu katmanlar iridyum anomalisi, mikrotektitler, nikel açısından zengin spinel kristalleri ve şoklanmış kuvars içerir, bunların hepsi büyük bir dünya dışı çarpışmanın göstergeleridir. Kraterin kalıntıları Meksika'daki Yucatan Yarımadası'ndaki Chicxulub'da bulunur. Kuş olmayan dinozorların, amonitlerin ve deniz planktonunda ve diğer birçok organizma grubundaki dramatik değişimlerin yok olması da korelasyon amaçları için kullanılır.

Eosen, Paleojen'in ikinci serisi/dönemi olup 56,0 Ma'dan 33,9 Ma'ya kadar sürmüştür. Dört aşamaya ayrılmıştır: İpresian 56,0 Ma'dan 47,8 Ma'ya; Lutetian 47,8 Ma'dan 41,2 Ma'ya; Bartonian 41,2 Ma'dan 37,71 Ma'ya; ve Priaboniyen 37,71 Ma'dan 33,9 Ma'ya. Eosen'in tabanındaki GSSP, Mısır'ın Luksor yakınlarındaki Dababiya'dadır ve küresel ısınmanın önemli bir dönemi tarafından üretilen küresel karbon izotop oranlarında önemli bir değişimin başlamasıyla işaretlenmiştir. İklimdeki değişim, Paleosen-Eosen termal maksimumunun (PETM) başlangıcında deniz tabanı tortularından donmuş metan klatratlarının hızla salınmasından kaynaklanmıştır.

Oligosen, Paleojen'in üçüncü ve en genç serisi/dönemi olup 33,9 Ma'dan 23,03 Ma'ya kadar sürmüştür. İki aşamaya ayrılmıştır: Rupeliyen 33,9 Ma'dan 27,82 Ma'ya; ve Şattiyen 27,82 - 23,03 Ma. Oligosen tabanına ait GSSP, İtalya'nın Ancona yakınlarındaki Massignano'dadır. Hantkeninid planktonik foraminiferlerin yok olması, fauna ve florada yaygın değişikliklere yol açan bir iklim soğuması dönemi olan Eosen-Oligosen sınırının temel belirtecidir.

Pangea'nın parçalanmasının son aşamaları Paleojen sırasında, Atlantik Okyanusu'nun yarılması ve deniz tabanının yayılması kuzeye doğru genişleyerek Kuzey Amerika ve Avrasya levhalarını ayırdığı ve Avustralya ile Güney Amerika'nın Antarktika'dan ayrılarak Güney Okyanusu'nu açtığı dönemde meydana geldi. Afrika ve Hindistan, Avrasya ile çarpışarak Alp-Himalaya dağ zincirlerini oluşturdu ve Pasifik levhasının batı kenarı, ıraksayan bir levha sınırından yakınsayan bir levha sınırına dönüştü. 

Alp orojenezi, Neotetis Okyanusu'nun kapanması ve Orta Atlantik Okyanusu'nun açılması sırasında Afrika ve Avrasya levhaları arasındaki çarpışmaya yanıt olarak gelişti. Sonuç, batı Akdeniz'deki Tell - Rif - Betic kordillerasından Alpler, Karpatlar, Apeninler, Dinaritler ve Helenidler boyunca doğuda Toroslar'a kadar bir dizi kavisli dağ sırasıydı.
Geç Kretase'den erken Paleosen'e kadar Afrika, Avrasya ile birleşmeye başladı. Afrika levhasından kuzeye doğru uzanan Adriyatik burnu (Adria) da dahil olmak üzere kıta kenarlarının düzensiz hatları, tek bir uzun sistem yerine birkaç kısa dalma bölgesinin gelişmesine yol açtı. Batı Akdeniz'de, Avrupa levhası Afrika levhasının altına doğru güneye doğru dalarken, doğu Akdeniz'de Afrika, kuzeye doğru eğimli bir dalma bölgesi boyunca Avrasya'nın altına doğru dalıyordu. İber ve Avrupa levhaları arasındaki yakınlaşma Pirene orojenezine yol açtı  ve Adria kuzeye doğru ilerledikçe Alpler ve Karpat orojenezleri gelişmeye başladı.

Adria'nın Avrasya ile erken Paleosen'de çarpışması, Afrika ve Avrasya'nın yakınlaşmasında yaklaşık 10 milyon yıllık bir duraklama izledi; bu, Paleosen'de Grönland'ın Avrasya levhasından ayrılmasıyla Kuzey Atlantik Okyanusu'nun açılmasının başlangıcıyla bağlantılıydı.  Afrika ve Avrasya arasındaki yakınlaşma oranları erken Eosen'de tekrar arttı ve Adria ile Avrupa arasındaki kalan okyanus havzaları kapandı.
Yaklaşık 40 ila 30 Ma arasında, Tell, Rif, Betic ve Apenin dağ zincirlerinin batı Akdeniz yayı boyunca dalma başladı. Yakınsama oranı, batı Akdeniz'in yoğun litosferinin dalma oranından daha azdı ve dalan levhanın geri çekilmesi, bu dağ sıralarının kavisli yapısına yol açtı.
Doğu Akdeniz'de, yaklaşık 35 milyon yıl önce, Anadolu-Toros platformu (Adria'nın kuzey kısmı), Adria'nın pasif kenar tortullarının dalma sırasında Avrasya kabuğuna kazınmasıyla Dinaridler, Hellenidler ve Toros dağ sıralarının gelişmesine yol açan hendeğe girmeye başladı.

Zagros dağ kuşağı, Irak'ın doğu sınırından güney İran'daki Makran kıyısına kadar yaklaşık 2000 km boyunca uzanır. Neotetis Okyanusu kapanırken Arap ve Avrasya levhalarının birleşmesi ve çarpışması sonucu oluşmuştur ve alçalan Arap Levhasından sıyrılan tortulardan oluşmuştur.
Geç Kretase'den itibaren, Neotetis kabuğu altına doğru battıkça Avrasya kenarında volkanik bir yay gelişti. Neotetis'teki ayrı bir okyanus içi batma bölgesi, Geç Kretase'den Paleosen'e kadar okyanus kabuğunun Arap kenarına doğru obstrüksiyonuyla sonuçlandı ve Arap kenarına yakın batmış okyanus levhasının kopması Eosen sırasında meydana geldi.  Kıtasal çarpışma Eosen'de yaklaşık 35 Ma'da başladı ve Oligosen'de yaklaşık 26 Ma'ya kadar devam etti.

Hindistan kıtası yaklaşık 83 milyon yıl önce Madagaskar'dan ayrıldı ve hızla (Paleosen'de yaklaşık 18 cm/yıl) Avrasya'nın güney kenarına doğru kuzeye doğru sürüklendi. Erken Eosen'de hızın yaklaşık 5 cm/yıla düşmesi, Büyük Hindistan'ın ön kenarı olan Tetis (Tibet) Himalayalarının, Tibet'in Lhasa arazisiyle (güney Avrasya kenarı) İndus-Yarling-Zangbo dikiş kuşağı boyunca çarpışmasını kaydeder.  Bu kuşağın güneyinde, Himalayalar, çarpışma ilerledikçe artık batmış olan Hint kıta kabuğundan ve manto litosferinden sıyrılan metasedimanter kayaçlardan oluşur.
Paleomanyetik veriler, çarpışma ve levha hızındaki azalma zamanında günümüz Hindistan kıtasını daha güneye yerleştirir ve bu da Hindistan'ın kuzeyinde, şu anda Avrasya levhasının altına dalan veya dağ kuşağına dahil olan büyük bir bölgenin varlığını gösterir. Büyük Hindistan olarak bilinen bu bölge, Neotetis'in açılması sırasında Hindistan'ın kuzey kenarı boyunca uzanarak oluşmuştur. Tetis Himalaya bloku, kuzey kenarı boyunca uzanmakta olup, Neotetis Okyanusu onunla güney Avrasya arasında yer almaktadır.
Hindistan-Avrasya çarpışma bölgesindeki jeolojik kayıtlarda görülen deformasyon miktarı ile Büyük Hindistan'ın büyüklüğü, çarpışmanın zamanlaması ve doğası ile levha hızındaki azalma arasındaki ilişki ve Hindistan levhasının alışılmadık derecede yüksek hızına ilişkin açıklamalar hakkındaki tartışmalar, Büyük Hindistan için çeşitli modellerin ortaya çıkmasına yol açmıştır: 1) Neotetis'te Hindistan ve Avrasya arasında Geç Kretase'den erken Paleosen'e kadar uzanan bir dalma zonu yer almış olabilir ve bölgeyi iki levhaya bölmüş olabilir; dalma, Orta Eosen'de Hindistan'ın Avrasya ile çarpışmasını izlemiştir. Bu modelde Büyük Hindistan 900 km'den daha az genişlikte olurdu;  2) Büyük Hindistan, Tetis Himalaya mikro kıtasının bir okyanus havzasıyla Hindistan kıtasından ayrıldığı, birkaç bin kilometre genişliğinde tek bir levha oluşturmuş olabilir. Mikro kıta, güney Avrasya ile yaklaşık 58 milyon yıl önce (geç Paleosen) çarpışmışken, levhanın hızı yaklaşık olarak M.Ö. 50 Ma'da, genç okyanus kabuğunun batma bölgesine girmesiyle batma oranları düştü;  3) Bu model, Büyük Hindistan'ın bazı kısımlarına daha eski tarihler atıyor; bu da, Avrasya'ya göre paleocoğrafik konumunu değiştiriyor ve 2000–3000 km genişliğinde geniş kıtasal kabuktan oluşan bir Büy

Asalak ya da parazit, bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmadır. Bu canlılardan kimileri mikroskobik boyutlardan erginlikte çok büyük boyutlara ulaşabilecek değişimlere sahip olabilirler.
Asalaklık veya parazitlik, parazitik hayatın herhangi bir şeklini benimsemiş bir organizmanın göstermiş olduğu parazitlik eylemidir.
Bir asalak üzerinde yaşadığı canlının besinine ortak olarak yaşamını sürdürür. Besine ortak olması ise üzerinde yaşadığı canlının zayıf düşmesine ve hastalanmasına neden olur. Günümüzde bilinen birçok hastalık asalaklar neticesinde meydana gelir.
Asalakların en bilinenlerinden birisi ise kedi, köpek ve sığırlarda yaşayan şerittir. Şerit başlangıçta kistle kaplı bir yumurta halinde iken konak canlının sindirim sistemine geldiği zaman sahip olduğu kisti kırarak erginleşmeye başlar ve hayvanın bağırsağına yerleşir. Benzeri durumlar genellikle ya konağın zarar görmesi ya da bağışıklık sisteminin uyum göstermesi ile sonuçlanır. Kimi kurt türleri nadiren de olsa beyin ve karaciğer gibi organlara zarar verebilmektedir. Gezici bir asalak olan askaris yoğun vakalarda çok yaygın olmasa da kazara akciğere girerek çıkamayabilir veya karaciğerde apseye neden olabilir. Ölümcül durumlar genelde hatalı konaklarda görülmektedir, örneğin beyaz kuyruklu geyiğin beyninde yaşayabilen Parelaphostrongylus isimli asalak mus'larda sık sık fatal nörolojik vakalarla sonuçlanmaktadır. Ayrıca virüsler canlı hücrelerde replike olabilirler ve hücresel parazitler olarak tanımlanmaktadırlar.

Asalaklar konak üzerindeki etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Ciddi olanlarına köpeklerdeki kalp kurdu örnek verilebilir.

Bir canlı diğer bir canlının dış kısmına (deri ve solungaç) yapışarak veya tutunarak yaşıyorsa Ektoparazitizm denir. Bulundukları yere kendilerini bağlamak için özel organlar (vantuz, salgı bezleri vs.) oluşmuştur.
Genellikle vücut sıvısıyla ve özellikle kanla beslenirler. Bir kısmı deriyi delerek galeriler açmak suretiyle beslenir. Bunlar ektoparazitlerin doku asalaklığına geçiş gösterenleridir.

Endoparazitizm, bir canlı diğer canlının iç kısmında yaşaması durumudur.
Bu asalaklık hücre içerisinde oluyorsa, örneğin sıtmanın nedeni Plazmodyum (alyuvar içinde bir asalak) ve kala-azar hastalığın nedeni Leishmania (akyuvar içinde asalaktır)'da olduğu gibi, bunlara hücre asalakları; eğer hücre arasında yaşıyorlarsa hücre arası ya da doku asalakları; örneğin kaslarda bulunan ergin Trichinella, örneğin deri altında bulunan Filaria medinensis gibi; eğer kan içerisinde yaşıyorsa kan asalakları denir.
Bazı parazitler gelişimlerini bir konakta gerçekleştirir, bunlara monoksen parazitler denir, bazıları ise birden çok konağa ihtiyaç duyarlar, bunlara da heteroksen parazitler adı verilir. Asalakların, ergin halde bulundukları konağa birinci konak ya da ana konak denir. Larva halini geçirdiği konağa veya konaklara ikinci, üçüncü, ... konaklar ya da ara konak denir. Çoğunluk konaklara özelleşme görülür. Hayvanların büyük bir kısmı, genellikle böcekler, değişik bitki türleri üzerindeki dokuları yemek ya da özsuyunu emmek suretiyle endoparazitizm yaparlar.

Konağın dış yüzeyinde yaşayanlar dış asalaklar (örnek akarlar) ve içinde yaşayanlar iç asalaklar (tüm asalak kurtlar). Kimileyin taşıyıcı olan ara konaklar üçüncül bir asalak veya hastalığı bulaştırabilirler. Hücreler içi asalaklara örnek çeşitli virüsler olabilir.

Sıradışı asalaklığa karıncayı yavaş yavaş içten yiyen Ophiocordyceps unilateralis olarak bilinen bir mantar verilebilir. Bu noktadan sonra  mantar karıncanın beynine yerleşmeye başladığında bir çeşit zombiye dönüşen karınca mantarın yönlendirmesine göre yürümeye başlar. Özellikle Tayland'ın kimi bölgelerinde görülen bu mantar türünün ele geçirdiği karıncalar daima ormanların içlerine doğru yürüdükten sonra yerden yaklaşık 25 cm yukarıdaki mantarın üremesine elverişli yapraklara dişleri ile tutunup hareketsiz kalırlar. Bundan sonra mantar kurbanına başka asalakların de bulaşmasını engellemek için karıncanın dolayında bir koza örüyor ve ziyafetine devam ediyor. Mantarın karıncanın beynini nasıl kontrol edebildiği ve en son olarak karıncanın çenesini kapalı tutan kasları yemesi ise bilim adamlarını şaşırtan bir ayrıntıdır.
Kleptoparazitizm bir canlının diğer bir canlının av veya gıdalarından faydalanmasıdır, bu tür asalaklığa örnek olarak bitki bitinden çıkan şekerli salgıları sağmak için onları kültive eden karıncalar verilebilir.
Bu davranışa yakın bulunan sosyal asalaklara diğer kuşları yavrularının çocuk bakıcılığına manipüle ederek dönüştüren, yumurtasını bıraktığı genç kuluçkalı yuvada yumurta ve yavrularıyla ilgilenilmeyince konağın bir ya da iki yumurtasını yuvadan atan, kimileyin de yıkarak zarar veren kuş, balık, böcek çeşitlerinin dahil olduğu kuluçka asalaklığı örnek verilebilir. İşgal, mafya, savaş ve evrim senaryolarına konu olmuş bir parazitoloji çeşididir.
Eklembacaklı konağı yumurtalarını suya bırakacağı zaman boğulmaya teşvik ederek intihar ettiren Kılımsısolucanlar ya da Atkılı adı verilen Nematorpha türü ise söylentilerin aksine insanda yaşamaz.
Tıp ve alternatif tıpta
Çin aktarları asalak solucanları afrodizyak, görmeyi artırmak vb. faydaları için kullanmışlardır.
Sosyo ekonomik düzeyi düşük kişilerde gelişmiş ülkelere göre özellikle kanser, enflamatuar bağırsak hastalıkları, kireçlenme gibi rahatsızlıkların daha az görülmesi Amerikalı kimi araştırmacıların dikkatini çekmiş risk altındaki kişilere solucan yumurtaları verilmesi ile deneylere başlanmıştır. Bu araştırmalar tartışma aşamasında ve kansere yakalanmamış hastalar için geçerlidir.
Östrojen salınımı azaltan kist hidatik'in meme kanseri riskini düşürerek, erken alındığında bulunduğu bölgedeki kanser oluşumları da tartışılmıştır. Kimi formuna önem veren balet, aktris gibi sanatçılar tenya yumurtası yutarak obeziteye karşı sağlıklı olduğunu düşündükleri yöntemleri uygulamıştır. Kimi balık türleri sedefli, funguslu cilt hastalıklarında ve sülük çeşitleri kirli kanın temizlenmesinde, adi sinek kurtçukları da ölü dokuların temizlemesinde kullanılmıştır.

Kimi kuş türleri tüylerinin arasına yerleştirdikleri canlı karıncalar yardımıyla temizlenir. Adi sineğin larvasında bulunan zehirden bilimciler güçlü yeni bir antibiyotik üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Kimi kuş türleri timsahın diş aralarındaki artıklarla beslenirken timsah ağzını açık bırakmaktadır. Kimi ufak balık türleri köpekbalıklarının üzerine yapışarak atık derilerdeki bakteri oluşumunu engellemektedir, köpekbalığı ve timsah gibi vahşi türlerin kendilerinin de bu yaratıklara nezaketli davranmaları doğal seleksiyonda dayanışma olabileceği gibi zayıf bir bünye ya da aç yeni bir asalak için yukarıda sayılan dostluklar her koşulda geçerli olmayabilir.

Doğadaki diğer dominant türlerin rekabetini azaltarak türlerin varolmasını sağlarlar. Besin zincirinde hem av hem avcı konumundadırlar. Pek çoğu yaşam döngüsünü sürdürebilmek için birden çok konağa ihtiyaç duyar ve ekosistemin sağlıklı kalmasını sağlarlar.

Permiyen, jeolojik zaman cetvelinde, yaklaşık 298,9 milyon yıl öncesinden 251,9 milyon yıl öncesine kadar süren ve kayda değer çevresel değişikliklere sahne olan bir jeolojik dönemdir. Bu dönemde kara yaşamında bir dönüşüm görülmesine ek olarak hayvanlar ve bitkilerin evrimsel tarihinde dikkate değer olaylara sahne oldu. Permiyen Dönemi'nin adı, Rusya'da Ural Dağları çevresindeki çalışmalar sırasında, İngiliz jeolog Roderick Impey Murchison tarafından 1841 yılında tarihe kazandırıldı. Permiyen Dönemi, Karbonifer Dönemi ile Triyas Dönemi arasında yer alır ve bu dönemde gerçekleşen çeşitli birçok olaydan dolayı karada yaşayan canlı türlerinin evriminde ve çeşitliliğinde bir dönüm noktası olarak görülür.
Permiyen Dönemi, Sisuraliyen, Guadalupiyen ve Lopingiyen olmak üzere üç ana bölüme ayrılmıştır. Sisuraliyen, Ural Dağları'nın batı yamaçlarındaki katmanlarla tanımlanmışken, Guadalupiyen adını Teksas ve New Mexico'daki Guadalupe Dağları'ndan alır. Lopingyen ise adını Çin'in Jiangxi eyaletine bağlı Leping şehrinden alır. Permiyen Dönemi boyunca, karasal yaşam kayda değer ölçüde değişti ve özellikle bitki örtüsünde çeşitlilik arttı. Dünya'daki kara parçalarının çoğunluğu Pangea kıtasında toplandı ve iklim dalgalanmaları meydana geldi.
Deniz yaşamı, Permiyen-Triyas yok oluşu olarak bilinen bir soy tükenmesi olayıyla sona erdi. Kara yaşamında ise sürüngenlerin atası olan sinapsitler ve daha gelişmiş omurgalı grupları evrimleşerek ortaya çıktı. Ancak Permiyen-Triyas yok oluşu, deniz canlılarının %90 ila %95'inin, kara canlılarının ise %70'inin neslinin tükenmesine sebep oldu.
Permiyen Dönemi, sadece biyolojik evrimde değil, aynı zamanda iklimsel ve jeolojik süreçlerde de dikkate değer değişikliklere sahne olan bir dönem olarak yerküre tarihinde öne çıkar. Yanardağ faaliyetlerinin yanı sıra atmosferdeki karbondioksit seviyelerinin yükselmesi ve sürekli arazi değişiklikleri, bu dönemin ana özellikleri olarak kabul edilir. Permiyen Dönemi'nin sona erdiği dönemde gerçekleşen yok oluş, yerküre tarihindeki en büyük yok oluşlardan biridir ve bilim insanları için hâlâ soru işaretleri barındırır.

Permiyen Dönemi, stratigrafik sistemde bir jeolojik dönemdir. Karbonifer Dönemi'nin 268,9 milyon yıl önce sonlanmasından Triyas Dönemi'nin 251,902 milyon yıl önceki başlangıcına kadar uzanan 47 milyon yıllık bir süreyi kapsar. Paleozoyik Zaman'ın son dönemidir. Permiyen teriminin kullanıma girmesinden önce, Permiyen Dönemi'ne tarihlenen kayaçlar, Almanya'da "Rotliegend" ve "Zechstein" olarak adlandırılıyor, İngiltere'de ise "New Red Sandstone" olarak biliniyordu.
Permiyen terimi ilk kez 1841 yılında Londra Jeoloji Topluluğu'nun başkanı Sir Roderick Impey Murchison tarafından ortaya koyuldu. Permiyen'in bilimsel kullanıma girişi, 1840 ve 1841 yıllarında Ural Dağları çevresinde Murchison'ın Édouard de Verneuil ve Rus araştırmacılarla gerçekleştirdiği kapsamlı keşifler sonrasında oldu. Murchison, bölgede Karbonifer katmanlarını takip eden "geniş bir dizi marn, şist, kireç taşı, kumtaşı ve konglomera" olduğunu belirledi. Murchison, Rus jeologlarla işbirliği yaparak dönemin adını, yüzyıllar önce Orta Çağ'da aynı bölgede bulunan Perm Knezliği'ne adını veren çevredeki Rus bölgesi Perm'den türetti. Permiyen, şu anda Perm Krayı idari bölgesinde bulunmaktadır. Jules Marcou, 1853 ile 1867 yılları arasında, Kuzey Amerika'da Mississippi Nehri'nden Colorado Nehri'ne kadar geniş bir bölgede Permiyen tabakalarını tanımladı ve Dyas ve "Triyas" terimlerinden türetilen Dyassic adlandırmasını önerdi fakat Murchison bu öneriyi 1871'de reddetti. Permiyen sistemi, orijinal adlandırılmasından sonra bir yüzyıl boyunca tartışmalı bir konu olmaya devam etti. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu, 1941'e kadar Permiyen'i Karbonifer'in (Misisipiyen ve Pensilvaniyen'e eşdeğer) bir alt sistemi olarak tanımladı.

Permiyen Dönemi boyunca, tüm yerkürenin ana kara kütleleri, Pangea adı verilen tek bir süperkıtada toplandı. Pangea'nın doğusunda, Cathaysia'nın kıtasal mikrolevhaları bulunmaktaydı. Pangea, ekvatoru çevreleyen ve kutuplara uzanan bir konumda yer alıyordu. Bu durum, Panthalassa Okyanusu ve Asya ile Gondvana arasında var olmuş bir okyanus olan Paleotetis Okyanusu üzerinde okyanus akıntılarına neden oluyordu. Kimmeriya kıtası, riftleşme sonucu Gondvana'dan ayrılarak kuzeye, Lavrasya'ya doğru sürüklendi ve bu hareket, Paleotetis Okyanusu'nun daralmasına neden oldu. Paleotetis'in güney ucunda yeni oluşmaya başlayan Neotetis Okyanusu, daha sonra Mezozoyik Zaman'ı domine eden okyanus hâline geldi. Karbonifer Dönemi'nde Lavrasya ve Gondvana'nın çarpışması sonucu oluşmaya başlayan Orta Pangea Dağları, Permiyen'in erken dönemlerinde, yaklaşık 295 milyon yıl önce, şu anki Himalaya Dağları'na benzer bir yüksekliğe ulaştı ancak Permiyen boyunca zamanla aşınmaya uğradı. Sisuraliyen Dönemi'nde Kazakistanya bloku Baltika ile çarpıştı. Kuzey Çin Kratonu, Güney Çin Bloku ve Sunda Levhası ise Permiyen'in sonunda birbirleriyle ve Pangea'yla birleşti. Zechstein Denizi, şu anda kuzeybatı Avrupa'ya denk gelen bölgede bulunan bir hipertuzlu iç denizdi.

Deniz seviyeleri Permiyen'in erken evrelerinde (Asseliyen) bir miktar düştü. Deniz seviyesi Erken Permiyen boyunca günümüzdeki deniz seviyesinin birkaç on metre üzerinde seyretti fakat Rodiyen Çağı'nda başlayan ve Vuçepingiyen Çağı'nda tüm Paleozoyik Zaman'ın en düşük deniz seviyesine indiren keskin bir düşüş yaşandı. Bu düşüşle, deniz seviyeleri günümüzdeki deniz seviyelerine indi ve ardından Çangsingiyen'de hafif bir yükseliş gerçekleşti.

Permiyen Dönemi, çoğu diğer jeolojik zaman dilimine kıyasla ılıman bir dönemdi ve ılıman kutup-ekvator sıcaklık gradyanlarına sahipti. Permiyen'in başlangıcında, Dünya hâlâ Geç Paleozoyik buzul çağı evresindeydi. Bu buzul çağı Geç Devoniyen'in sonlarına kadar ve tüm Karbonifer Dönemi boyunca devam etti. En yoğun zamanı Pensilvaniyen Dönemi'nin sonlarına doğru gerçekleşti. Sisuraliyen boyunca kuraklaşmada artma eğilimi vardı. Erken Permiyen'de görülen kuraklaşma, özellikle Pangea'nın ekvatora yakın enlemlerinde bulunan bölgelerinde belirgindi. Karbonifer-Permiyen sınırında küresel bir ısınma olayı gerçekleşti. İklimin daha sıcak hâle gelmenin yanı sıra, Karbonifer'in sonlarına ve Permiyen'ın başlarına doğru belirgin bir şekilde daha kurak bir iklim hâkimdi. Bununla birlikte, sıcaklıklar Asseliyen ve Sakmariyen çağları boyunca iklim çoğunlukla soğumaya devam etti ve Geç Paleozoyik buzul çağı doruk noktasına ulaştı. 287 milyon yıl önce, sıcaklıklar arttı ve Güney Kutbu'ndaki buz örtüsü Artinskiyen Isınma Olayı'yla azaldı. Bu ısınma olayına rağmen Doğu Avustralya'nın yüksek kesimlerinde ve muhtemelen kuzey Sibirya'nın dağlık bölgelerinde buzullar varlığını sürdürdü. Geç Sisuraliyen'de Güney Afrika'daki yüksek arazilerde de buzullar varlığını sürdürdü. Artinskiyen Isınma Olayı sırasında aynı zamanda dikkate değer bir kuraklaşma görüldü.
Kunguriyen'in sonlarına doğru soğuma devam etti ve bu durum Erken Kapitaniyen'e kadar süren bir ara buzul çağına neden oldu. Ancak ortalama sıcaklıklar hâlâ Sisuraliyen'in başlangıcındaki sıcaklıklardan çok daha yüksekti. Kapiteniyen'in ortalarında bir başka soğuk dönem görüldü.

Ogg, Jim (June 2004). "Overview of Global Boundary Stratotype Sections and Points (GSSP's)". stratigraphy.org. 19 Şubat 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Nisan 2006. 

California Üniversitesi'nin sunduğu modern bir Permiyen stratigrafisi
"International Commission on Stratigraphy (ICS)". Geologic Time Scale 2004. 4 Ağustos 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Eylül 2005. 
Permiyen Fosillerine Örnekler
Permiyen Havzası'nda bulunan Glass Dağları'ndaki klasik Permiyen katmanları
Permiyen (kronostratigrafi ölçeği)
Permiyen - Bilgem Tübitak
Schneebeli-Hermann, Elke (2012), "Extinguishing a Permian World", Geology, 40 (3), ss. 287-288, Bibcode:2012Geo....40..287S, doi:10.1130/focus032012.1

Pestisit, zararlı organizmaları engellemek, kontrol altına almak ya da zararlarını azaltmak için kullanılan madde ya da maddelerden oluşan karışımlardır.
Genel olarak, pestisit, zararlıları caydıran, etkisiz hale getiren, öldüren veya başka şekillerde uzaklaştıran kimyasal ya da biyolojik bir ajandır (virüs, bakteri veya mantar gibi). Hedeflenen zararlılar arasında mal varlıklarına zarar, rahatsızlık veren, hastalık yayan veya hastalık yayan böcekler, bitki patojenleri, yabani otlar, yumuşakçalar, kuşlar, memeliler, balıklar, yuvarlak solucanlar ve mikroplar sayılabilir. Böylelikle pestisitler tarımsal verimi artırır. Bu faydaların yanı sıra pestisitlerin, insanlara ve diğer türlere potansiyel toksisite (zehirlilik) gibi dezavantajları da vardır.

Pestisit sözcüğü Latince pestis (veba/salgın) ve caedere (öldürmek) kelimelerinden türetilmiştir.
Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), pestisit kavramını şu şekilde tanımlamıştır:
"İnsan veya hayvan hastalıklarının taşıyıcıları (vektörler), istenmeyen bitki veya hayvan türleri de dahil olmak üzere; gıdaların, tarımsal emtiaların, ahşap ve ahşap ürünlerinin veya hayvan yemlerinin üretimi, işlenmesi, depolanması, taşınması veya pazarlanması sırasında zarar veren ya da sürece müdahale eden herhangi bir zararlıyı önlemek, yok etmek veya kontrol etmek amacıyla kullanılan her türlü madde veya madde karışımıdır. Terim; böceklerin, örümceğimsilerin veya vücutlarındaki diğer zararlıların kontrolü için hayvanlara uygulanabilen maddeleri de içerir. Ayrıca; bitki gelişim düzenleyici, yaprak dökücü (defoliant), kurutucu (desiccant), meyve seyreltici veya meyvelerin vaktinden önce dökülmesini önleyici ajan olarak kullanılması amaçlanan maddeler de bu kapsama girer. Bunlara ek olarak, ürünleri depolama ve taşıma sırasında bozulmaya karşı korumak amacıyla hasat öncesinde veya sonrasında uygulanan maddeler olarak da kullanılırlar."

İnsektisit	: Böcek, haşerelere karşı kullanılan ilaçlardır.
Fungusit	: Funguslara (Mantar) karşı kullanılan ilaçlardır.
Herbisit	: Yabancı otlara karşı kullanılan ilaçlardır.
Mollusit	: Yumuşakçalara karşı kullanılan ilaçlardır.
Rodentisit	: Kemirgenlere karşı kullanılan ilaçlardır.
Nematisit	: Nematotlara karşı kullanılan ilaçlardır.
Akarisit : Akarlara karşı kullanılan ilaçlardır.

Pestisitler tarımsal verimi artırır. Pestisit kullanıldığında, mahsulün türüne bağlı olarak ortalama verim artışı %12 ila %27 arasında değişmektedir. Başka bir çalışma, pestisit kullanılmamasının mahsul verimini yaklaşık %10 oranında azalttığını saptamıştır.
Pestisit kullanımının birincil ve ikincil olmak üzere iki düzeyde faydası vardır. Birincil faydalar, pestisit kullanımından elde edilen doğrudan kazançlardır; ikincil faydalar ise daha uzun vadeli olan etkilerdir.

Haşerelerin ve bitki hastalık taşıyıcılarının (vektörlerin) kontrol altına alınması:

Artan mahsul verimi
İyileşen mahsul/hayvancılık kalitesi
İstilacı türlerin kontrol altına alınması
İnsan/hayvan hastalık taşıyıcılarının ve zararlı organizmaların kontrol altına alınması:

Kurtarılan insan hayatları ve azalan hastalıklar. Kontrol altına alınan hastalıklar arasında sıtma da yer almaktadır; yalnızca DDT kullanımıyla bile milyonlarca hayat kurtarılmış veya iyileştirilmiştir.
Kurtarılan hayvan hayatları ve azalan hastalıklar.
Diğer insan faaliyetlerine ve yapılarına zarar veren organizmaların kontrol altına alınması:

Sürücü görüş alanının açık tutulması (yol kenarındaki bitki örtüsünün temizlenmesiyle)
Ağaç, çalı veya yapraklardan kaynaklanan tehlikelerin önlenmesi
Ahşap yapıların korunması

Pestisit kullanımının maliyet boyutu incelendiğinde, çevreye ve insan sağlığına yönelik zararlar söz konusu olabilir. Pestisit güvenliği eğitimi ve pestisit uygulayıcılarına yönelik düzenlemeler, halkı pestisitlerin yanlış kullanımından korumak için tasarlanmıştır ancak bu önlemler tüm yanlış kullanımları tamamen ortadan kaldırmaz. Pestisit kullanımının azaltılması ve daha az toksik olanların tercih edilmesi, pestisit kullanımından kaynaklanan toplum ve çevre üzerindeki riskleri azaltabilir.

Pestisitlerle ilgili sağlık sorunlarının çoğu; ister mesleki ister mesleki olmayan ortamlarda olsun, doğrudan kullanımdan kaynaklanmaktadır. Buna karşılık, meyve ve sebzelerdeki pestisit kalıntılarından kaynaklanan sağlık risklerinin minimum düzeyde olduğu kabul edilmektedir.
Pestisitlerin mesleki kullanımı sağlığı olumsuz etkileyebilir, hormonları taklit ederek üreme sorunlarına ve kansere yol açabilir. 2007 yılında yapılan sistematik bir inceleme, "Hodgkin dışı lenfoma ve lösemi üzerine yapılan çalışmaların çoğunun pestisit maruziyeti ile pozitif ilişki gösterdiğini" saptamış ve bu nedenle pestisitlerin kozmetik (estetik amaçlı çevre düzenlemesi vb.) kullanımının azaltılması gerektiği sonucuna varmıştır. Organofosfatlı insektisit (böcek ilacı) maruziyeti ile nöro-davranışsal değişiklikler arasında güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Ayrıca nörolojik sorunlar, doğum kusurları ve fetal ölüm (anne karnında ölüm) dahil olmak üzere pestisit maruziyetinden kaynaklanan diğer olumsuz sonuçlara ilişkin sınırlı kanıtlar da mevcuttur.
2014 yılında yapılan epidemiyolojik bir inceleme, otizm ile belirli pestisitlere maruz kalma arasında ilişkiler bulmuş; ancak mevcut kanıtların bu ilişkinin nedensel olduğu sonucuna varmak için yetersiz olduğunu belirtmiştir.
Yetersiz düzenlemeler ve güvenlik önlemleri nedeniyle pestisit kaynaklı ölümlerin %99'u, toplam pestisit kullanımının yalnızca %25'ini gerçekleştiren gelişmekte olan ülkelerde meydana gelmektedir.

Bir pestisit kimyasal bir madde ya da virüs veya bakteri gibi biyolojik bir ajan olabilir. Kimyasal pestisitlerin çoğu hedef organizmaya seçkin etkinlik gösteremedikleri için hedef organizma dışındaki organizmalarda da çeşitli hastalıklara yol açar hatta öldürücü olabilirler. Birçok pestisit insanlar için de zararlıdır. Kullanıldıkları canlıların yiyecek şeklinde insanlar tarafından kullanılmaları sonucunda insanlarda yaygın hastalıklara ve istenmeyen sıkıntılı durumlara sebep olurlar. Kimyasal pestisitlerin ve etken maddelerinin akut toksik etkileri vardır. Karbamatlar, organofosfatlar ve klorlanmış hidrokarbonları içeren birçok pestisit genetoksik etkiye sahiptir. Tarım ile uğraşan ve pestisite maruz kalan insanlarda yapılan çalışmalarda bu bireylerde yapısal ve sayısal kromozom anomalileri ile kardeş kromatid değişiminde artmalar gözlenmiştir. 
Pestisitlerin kronik etkisine maruz kalan tarım işçilerinde birçok genetik hasarın yanı sıra karaciğer, böbrek ve kaslarda bozukluklar görülmüştür.
Organofosfatlı ve karbamatlı insektisitler ise etkilerini doğrudan doğruya periferal ve merkezî sinir sistemi üzerinde göstererek canlı yaşamını tehdit etmektedir.
Birçok pestisit insana, hayvanlara ve çevreye zarar vermektedir. Bununla ilgili ilk çalışmalar 70'li yılların başında, UNEP Stokholm İnsan Çevresi Konvansiyonu'nu hazırlayan süreçte göstermişlerdir. 30 yıl sonra ABD, Avustralya, Kanada, Japonya ve Yeni Zelanda, uluslararası baskılara boyun eğerek küresel anlaşma taslağının oluşturulmasına karar vermişlerdir.
Bu çalışmalar kapsamında KOK (Kalıcı Organik Kirleticileri) olarak adlandırılan içlerinde tarımda da kullanımı yaygın olan birçok kimyasal ürün bazı özel durumlar hariç yasaklanmış ve KOK özelliği taşıyan yeni kimyasallarında üretilmesi yasaklanmıştır.
Bu anlaşma kapsamında; aldrin, endrin, toksafen, klordan, dieldrin, heptakol, mireks, DDT ve endüstriyel kimyasallar olan heksaklorobenzen ve PCB'ler yasaklanmış ve stokları takip altına alınmıştır. Türkiye'de Çok ve ark. tarafından yapılan birçok çalışmada anne sütlerinde belirli oranda bu kimyasallar bulunmuştur. Kalıcı Organik Kirleticilerden olan organik klorlu pestisitler ise Cafer Turgut ve ark. tarafından yapılan birçok çalışmada tespit edilmiş ve Toros dağlarında ise uzaktan taşınım tespit edilmiştir.
Tarım ilaçlarının kan hücreleri üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Organofosforlu insektisitler eritrositlerin (kırmızı kan hücreleri) membran özelliklerini değiştirerek eritrosit fonksiyonun engellemektedir. Diğer bazı pestisitler de eritrositlerin boyutlarının ve yüzey şekillerinin bozulmasına ve eritrosit antioksidan sistem enzimlerinin aktivitelerinin değişmesine sebep olmaktadır. Pestisitlerin en önemli etkilerinden biri de asetilkolinesteraz enzimini inhibe etmeleridir. Bu durumda alt beyin kökünde solunum kontrol merkezlerinin baskılanması ile canlı ölüme gider. Yine pestisitlerde yapılan bir araştırmada pestisitlerin TCA enzimlerinin (malat dehidrojenaz, süksinat dehidrojenaz) inhibe olmasına sebep olduğu bulunmuştur.

Pestisit kirliliği

Petek, arıların çiçek polenlerinden elde ettikleri balı depolama ve yumurtalarını barındırma yeri. Şekli en az malzemeyle en çok yer kullanmak için en iyi şekil olan altıgendir. Bu altıgen yapıya Ebegümeci benzerliği nedeniyle gümeç adı verilir. Bütün bir petekteki altıgenler farklı arılar tarafından eşit boyutlarda yapılır. Böylece petekte hiç boş yer kalmaz.

Matematikçiler tarafından altıgen petek şeklinin, en az balmumu harcamak ve peteği boşluksuz doldurmak için en ideal yapı olduğu ispatlanmıştır.
Geometriye göre bir düzlemi eşkenar çokgenlerle boşluksuz bölmek ancak eşkenar üçgen, kare veya düzgün altıgen ile mümkündür. Örneğin düzgün beşgenler birbirleriyle boşluksuz birleşemez. Birim alan için çevresi en kısa olan şekil ise altıgendir. Altıgenden başka hiçbir eşkenar çokgen, arada boşluk bırakmayacak şekilde bir alanı dolduramaz.
Bal arılarının petek yapıları incelendiğinde altıgen yapının yanı sıra bazı yerlerde beşgen ve yedigen yapıların da olduğu görülmektedir. Önceleri bunların hatalı yapılar oldukları varsayılmıştır. Ancak yapılan araştırmalar bir başka gerçeği ortaya çıkarmıştır. Kolonileri genişledikçe arıların altıgen petek yapılarını daha büyük yapma ihtiyaçları doğar. Ancak önceki küçük altıgen yapılarla daha sonra inşa edilen, nispeten daha büyük altıgen yapıları verimli şekilde birleştirmek ciddi bir matematik problemidir. Birleştirme işleminde en iyiye yakın bir çözüm, önce beşgen sonra da yedigen kullanmaktır.

İşçi arılarına ait küçük petek yapısından üreme arılarına ait büyük petek yapısına geçerken, boşluğu doldurmak için arıların beşgen ve yedigen yapılar kullandıklarını tespit edilmiştir. Bitişik iki altıgenin, komşu hücrelere bitişmesi gereken 10 kenarı vardır. Beşgen-yedigen ikilisinde de benzer şekilde boşta kalan ve bitişecek 10 kenar vardır. Önce beşgen yapı, sonrasında da yedigen yapı kullanılarak küçük petekten büyüğe geçiş mümkün hâle gelir. Bilim insanları bu geçişin en iyiye yakın bir geometrik çözüm olduğunu ifade etmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda arılarda altıgen olmayan yapıların %85'inin beşgen-yedigen yapısında olduğu bulunmuştur.

Polistes dominula, Polistes cinsine bağlı bir arı türüdür.

Eril kanat uzunlukları 95 ila 130 milimetre (3+3⁄4 ila 5+1⁄8 in) aralığındayken dişilerin 85 ila 120 milimetre (3+3⁄8 ila 4+3⁄4 in) aralığında değişkenlik gösterir. Gövdesinin tamamı Vespula germanica gibi sarı ve siyahtan renkten oluşur.

Avrupa'nın kuzeyinden Kuzey Afrika'ya, sıcaklığa göre Asya'nın Çin'e kadar uzanan doğusunun bir kısmına özgüdür. Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika, Kuzey ve Güney Amerika'ya tanıtılmıştır. 1980'lerin ortalarında türün nüfusu daha serin bölgelere, özellikle Avrupa'nın kuzeyine doğru yayılmaya  başladı.

Karsai, I.; Penzes, Z. (1996). "Intra-specific variation in the comb structure of Polistes dominulus: parameters, maturation, nest size and cell arrangement". Insectes Sociaux. 43 (3). ss. 277-296. doi:10.1007/BF01242929. 
Carpenter, M. (2010) Distributional checklist of the species of the genus Polistes (Hymenoptera: Vespidae; Polistinae, Polistini)

Paper wasp Polistes dominula reference photographs, biological notes
Polistes dominula facial markings indicating dominance
"Phylogenetic Tree of Polistes dominula "
 Wikimedia Commons'ta Polistes dominula ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Polistes dominula ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Propolis (Yunanca: προπόλις "şehir için") bitkiler tarafından üretilen onları hem soğuktan hem de mikroorganizma saldırısından koruyan reçineli bileşiğin, bal arıları tarafından toplandıktan sonra transforme edilmesinden dolayı güçlü ve yapışkan bir özellik kazanmış su geçirmez, antimikrobiyal ve ısı yalıtan özellikteki özüdür.
Propolis, Apis mellifera L. olarak adlandırılan bal arısı türünün mandibulaları yardımıyla toplanarak mum ve tükürükle karıştırılıp pelet haline getirilir ve kovana taşınır. Burada bal arıları kolonisinin hastalıklardan korunması, kovan duvarları ve petek gözlerinin kaplanarak hijyenik bir yaşama ortamı sağlanması, kovan içerisinde ölen canlıların kokuşmasının önlenmesi için kaplanması ve kovan giriş deliğinin küçültülmesi gibi birçok amaçla kullanılmaktadır.

Mısırlılar ölülerini mumyalarken, Yunan ve Romalı doktorlar antiseptik ve yara iyileştirici olarak propolis kullanmışlardır. İnkalar propolisi antipiretik bir ilaç olarak önerirken 17. yüzyılda Londra farmakopesinde propolis, resmi bir ilaç olarak listelenmiştir. Propolisin saf ya da başka doğal ürünlerle kombine bir şekilde kozmetik ve sağlık ürünlerinde kullanımı günümüze kadar devam etmiştir. Araştırmacılar son yıllarda daha çok propolisin kimyasal bileşimi ve biyolojik özellikleri ile ilgilenmişlerdir. 

Rengi yeşilden kırmızı ve kahverengiye kadar değişebilen propolis, kendine özgü bir kokuya sahiptir. Soğukta kırılgan ve sert, sıcakta ise yapışkandır. Yapışkan özelliği nedeniyle ciltteki yağ ve proteinlerle etkileşime girer. Genel olarak doğal yapısında %30 mum, %50 reçine ve bitkisel balsam, %10 esansiyel ve aromatik yağlar, %5 polen ve diğer maddeler vardır. Propoliste 300'den fazla komponent tanımlanmıştır ve kompozisyonu bitki kaynağı ve lokal floraya göre değişiklik göstermektedir. Bununla birlikte Avrupa kavak propolisi, Brezilya yeşil ve kırmızı propolisleri gibi bazı propolis tiplerinin kimyasal yapısı iyi aydınlatılmış ve standardizasyonu sağlanmıştır.

Propolisin kimyasal yapısının aydınlatılmasında çok sayıda kromatografik alet kullanılmıştır. Bu yapı genellikle propolisin toplandığı bitki kaynağına göre değiştiğinden farklılık gösterebilmektedir. Yapılan araştırmalarda özellikle karasal iklim bölgelerinde Göknar, Akçaağaç, Kızılağaç, Huş, Kestane, Okaliptüs, Fındık, Çam, Kavak, Meşe, Erik, Söğüt, Ihlamur ve Karaağaç propolisin botanik kaynakları olarak gösterilmektedir. Türkiye'de üretilen propolisin kimyasal yapısının aydınlatılmaya çalışıldığı bir çalışmada toplanan propolis örneklerinin GC-MS ile kimyasal analizi yapılmış, örneklerde 24 farklı bileşik tespit edilmiştir.

Propolisin protein, karbonhidrat, lipid, vitamin-mineral içeriği oldukça düşüktür. Bu nedenle besinsel bir destek olarak düşünülmesi zordur. Propolisin faydalı biyolojik özellikleri daha çok flavonoidler ve hidroksisinnamik asit türevleri gibi fenolik maddelere atfedilmektedir. Propoliste bulunan en önemli bileşik grubu olarak flavonoidler görülmektedir. Flavonoidler fotosentez yapan hücrelerde bulunurlar. Sekonder bitki metabolitleri olarak bulundukları için insanlar tarafından sentezlenemezler ve bu nedenle insan beslenmesi için önemlidirler.

Amerikan Sağlık Enstitüsü propolisi soğuk algınlığı, genital herpes ve ağız/çene cerrahisi sonrasında oluşan ağrılarda "muhtemelen etkili" grubunda sınıflamaktadır. Propolis öksürük ve boğaz iritasyonunda da kullanılmaktadır. Türk bilim insanı Sibel Silici ve Semiramis Kutluca'nın yapmış olduğu araştırmada Staphylococcus aureus, Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Candida albicans üzerinde antibakteriyel etkisi ispatlanmıştır.

www.fao.org6 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.ntv.com.tr/news/367535.asp 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bez epiteli ya da salgı epiteli; salgı çıkaran epitel doku çeşididir.
Bez dokusunu oluşturan hücreler kendileri için gerekli çeşitli molekülleri kandan alarak onları hücreiçi biyosentez mekanizmalarıyla daha karmaşık yapılı ürünler hâline dönüştürdükten sonra yine aynı yolla kana verir veya iç ya da dış ortama salgılarlar. Bu olaylara salgılama denir. Hücrede yapılarak salgılanan maddeye salgı adı verilir. Salgılama işi için özelleşmiş hücre ve hücre gruplarına salgı bezi denir. Salgılamadaki kimyasal dönüşümde enerjiye gerek vardır.

Bez epiteli, hücrelerden salgı ürünlerinin atılmasına göre ikiye ayrılır:

Dış salgı bezleri (Ekzokrin bezler=Eksokrin bezler)
İç salgı bezleri (Endokrin bezler)

Genel olarak vücutta bulunan herhangi bir salgı bezinin aşırı çalışması ile bu salgılanan maddenin aşırı miktarda yapılması halini anlatan latince kökenli bir tıbbî terimdir.

Silüriyen, Paleozoyik Zaman'ın en kısa süren jeolojik dönemi olarak bilinir. 443,8 milyon yıl önce başlayıp 419,2 milyon yıl önce sona ermiştir. Bu dönem, adını Galler'deki Silures kabilesinden alır. Silüriyen'in başlangıcı ve sonu için belirlenen kayaç tabakaları kesin olarak tanımlanmıştır ancak tam tarihler birkaç milyon yıl kadar hata payına sahiptir. Silüriyen Dönemi, Ordovisiyen-Silüriyen yok oluşu ile başlar; bu olay sırasında deniz canlılarının yaklaşık %60'ının nesli tükenmiştir.
Silüriyen, kara yaşamının ilk evrimleştiği dönem olarak yerküre tarihinde önem taşır. Damarlı bitkiler, ilkel karasal bitkilerden gelişmiş, dikarya mantarları çeşitlenmeye başlamıştır. Altı bacaklılar, örümceğimsiler ve çok bacaklılar tamamen karasal yaşama adapte olmuştur. Bu dönemde, çeneli ve kemikli balıkların evrimleşmesi de dikkate değer bir gelişmedir.
Silüriyen Dönemi'nin paleocoğrafyası, iklimi ve canlı türleri Paleozoyik Zaman'ın karmaşık ve dinamik yapısını yansıtır. Süperkıta Gondvana, ekvatorun üst yarısını ve Güney Yarımküre'nin büyük bir bölümünü kaplarken, Kuzey Yarımküre'nin çoğu büyük bir okyanusla kaplıydı. Yüksek deniz seviyeleri ve nispeten düz araziler, birçok ada topluluğunun ve çeşitli çevresel koşulların oluşmasına yol açtı. Silüriyen boyunca Gondvana yavaşça güneye doğru hareket etti, ancak bu dönemdeki buzulların Geç Ordovisiyen buzullarından daha az yayıldığına dair kanıtlar vardır. Yeni kıtasal kara kütleleri oluştuğunda deniz seviyesi yükseldi ve Silüriyen tortulları, erozyona uğramış Ordovisiyen tortullarının üzerine çökerek bir uyumsuzluk oluşturdu.
Silüriyen Dönemi, jeolojik ve biyolojik evrime dair kayda değer bilgiler sunar. İlk kara bitkilerinin ortaya çıkması, omurgalı balıkların çeşitlenmesi ve deniz canlılarının toprakta yaşamaya başlaması, bu dönemin kayda değer olaylarındandır. Dönemin kara ve deniz ekosistemleri, canlıların adaptasyonları ve çevresel değişimlerle etkileşim içinde şekillenmiştir. Silüriyen Dönemi'nin keşfedilmiş fosil kalıntıları, bu dönemin bilimsel anlayışına ışık tutarak tarih öncesi yaşamın evriminin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

Silüriyen sistemi, ilk kez 1830'ların başlarında Galler'in güneyindeki fosil taşıyan sedimanter kaya tabakalarını inceleyen bir İskoç jeolog olan Roderick Murchison tarafından tanımlandı. Bu katmanlara Galler'de yaşamış bir Kelt kabilesi olan Silures kabilesinin adını verdi. Murchison bu adlandırmayı, kendisinin üzerine çalıştığı jeolojik döneme Galler'in Latince ismi olan Cambria'dan esinlenerek "Kambriyen" adını koyan arkadaşı Adam Sedgwick'ten ilhâm alarak yapmıştır. Ancak bu isimlendirmeye karşın, Silüriyen kayaçlarının oluşumu ve Silures kabilesinin eskiden üzerinde yaşamış olduğu topraklar arasında bir ilişki yoktur (kr Galler'in jeolojik haritası, Galler'in Roma İmparatorluğu öncesindeki haritası). 1835 yılında, bu iki jeolog "On the Silurian and Cambrian Systems, Exhibiting the Order in which the Older Sedimentary Strata Succeed each other in England and Wales" başlıklı ortak bir makale yayımlamıştır ve bu makale, modern jeolojik zaman cetvelinin temelini atmıştır. İlk olarak tanımlandığı sıralar "Silüriyen" serisi daha uzak bölgelere kadar takip edildiğinde Sedgwick'in "Kambriyen" serisiyle çakışmaya başladı ve bu da arkadaşlığı sona erdiren anlaşmazlıklara neden oldu.
İngiliz jeolog Charles Lapworth, tartışmalı tabakaları içeren, Ordovisiyen adlı yeni bir sistem tanımlayarak çekişmeyi çözdü. Silüriyen için alternatif adlandırmalardan biri de, Baltık adası Gotland'ın tabakalarından esinlenilmiş "Gotlandiyen" ismiydi.
Fransız jeolog Joachim Barrande, Murchison'ın çalışmalarına dayanarak, Silüriyen terimini daha kapsamlı bir biçimde kullanmıştır ve kendinden sonra gelenler de Barrande'ın çalışmalarını haklı çıkarmıştır. Barrande, Bohemya'daki Silüriyen kayaçlarını sekiz kata böldü. Bu yaptığı bölümleme 1854 yılında Edward Forbes tarafından sorgulandı ve Barrande'ın Silüriyen'i ayırdığı sekiz kattan son üçü olan F, G ve H'nin, Devoniyen'e ait olması gerektiği bulundu.

Süperkıta Gondvana, ekvatoru ve Güney Yarımküre'nin büyük bir bölümünü kaplarken, geniş bir okyanus da gezegenin kuzey yarısının çoğunu kaplıyordu. Silüriyen Dönemi'nin yüksek deniz seviyeleri ve nispeten düz arazileri (kayda değer sıradağların az olduğu) bir dizi ada zinciri meydana getirdi ve bu nedenle zengin bir çevresel ortam çeşitliliği oluşturdu.

Silüriyen Dönemi'nde, bir zamanlar karasal buzulların hüküm sürdüğü Ordovisiyen ve Silüriyen'in ardından gelen Devoniyen'deki aşırı sıcaklıklara kıyasla nispeten istikrarlı ve ılık sayılabilecek sıcaklık seviyelerinin görüldüğü düşünülüyordu ancak şu anda, bu jeolojik dönem boyunca küresel iklimin birçok ciddi dalgalanma yaşadığı bilinmektedir. Buna kanıt olarak bu dönemde birçok kayda değer karbon ve oksijen izotopu sapmaları bulunmaktadır. Deniz seviyeleri, Silüriyen'in ilk yarısı boyunca Hirnasiyen'deki düşük seviyelerden yükseldi; ardından dönemin geri kalanı boyunca düştü.Daha küçük ölçekli modeller bu genel trendin üzerine bindirilmesine rağmen on beş kez yüksek deniz seviyesi (deniz seviyelerinin kıta sahanlığı kenarının üstünde olduğu dönemler) görülmüş olduğu belirlenmiştir ve Silüriyen'deki en yüksek deniz seviyesi muhtemelen bu dönem boyunca görülen en düşük seviyeye göre yaklaşık 140 metre (459 ft) daha yüksekti.
Bu dönemde, Dünya sıcak bir sera evresine girdi. Bu sıcak sera evresinin oluşmasını sağlayan nedenler arasında atmosferde görülen 4500 ppm kadar yüksek CO2 seviyeleri ve ekvatordaki kara kütlerinin büyük bölümünü kaplayan sıcak ve sığ denizler vardır. Silüriyen'in başlarında buzullar Güney Kutbu'na çekildi ve Silüriyen'in ortasına doğru neredeyse tamamen kayboldular. Kırık kabuk tabakaları (coquina adlı), sıcak deniz yüzeylerinin tıpkı bugünkü gibi şiddetli fırtınalar ürettiği bir iklimin hâkim olduğuna dair güçlü kanıtlar sunar.

Silüriyen Dönemi, bazı paleontologlar tarafından Kambriyen ve Ordovisiyen'in büyük bölümü boyunca devam eden ardışık biyoçeşitlilik gelişiminin kesintiye uğradığı Geç Ordovisiyen kitlesel yok oluşunu (İngilizce LOME kısaltmasıyla anılır) takiben geniş bir iyileşme aralığı olarak görülmüştür.
Silüriyen, göl, nehir kenarlarında ve büyük mikorizal nematofit ağlarında, Silüriyen-Devoniyen Karasal Devrimi'nin başlangıcını işaret eden yosun benzeri minyatür ormanlar şeklinde geniş karasal bitki örtüsü megafosillerinin görüldüğü ilk jeolojik dönemdir. Ancak karada bulunan fauna, Devoniyen'de görülen çeşitlenmeden önce Dünya üzerinde kayda değer bir etki yaratmadı.
Damarlı bitkilerin, yani su ve besin taşıyan dokulara sahip karasal bitkilerin ilk fosil kayıtları, Silüriyen Dönemi'nin ikinci yarısında görüldü. Bu gruba ait en erken bilinen temsilciler Cooksonia'dır. Cooksonia'yı içeren çoğu tortul, denizel karakterdedir. Tercih ettikleri yaşam alanları muhtemelen nehir ve akarsu kenarlarıydı. Baragwanathia, Erken Ludlov'a (y. 420 milyon yıl öncesi) tarihlenen ve 10-20 santimetre (3.9-7.9 inç) uzunluğunda dallı saplar ve iğne benzeri yaprakları olan bir bitkidir. Bu bitki, fosil kalıntılarının yaşına göre yüksek bir gelişim derecesi gösterir. Bu bitkinin fosilleri Avustralya, Kanada ve Çin'de keşfedilmiştir. Eohostimella heathana, Erken Silüriyen'deki (Landoveri) sıkışmış fosillerden bilinen, muhtemelen karasal bir "bitkidir". Bu bitkinin fosillerinin kimyası, algler yerine damarlı bitkilere benzer.
Silüriyen Dönem'den karada yaşayan hayvan olarak kabul edilen fosiller de vardır. Bilinen en eski kırkayak, Geç Silüriyen'de (425 myö) Kerrera'da yaşamış Kampecaris obanensis ve Archidesmus türleridir. Aynı zamanda Ludlov Devresi'nde (420 myö) yaşadığı bilinen kırkayaklar, çıyanlar ve trigonotarbid eklem bacaklılar da vardır. Etçil omurgasızların varlığı, etçil olmayan av hayvanlarını da içeren basit besin ağlarının o zamanlarda da var olduğunu işaret etmektedir. 1990'da Andrew Jeram ve çalışma arkadaşları, Erken Devoniyen biyotasından geriye doğru çıkarım yaparak mikroorganizmalarla beslenen, henüz keşfedilmemiş çökelciller ve otlayıcılar üzerine temellenen bir besin ağı ortaya koydu. Cowie Formasyonu'nda keşfedilmiş Cowiedesmus ve Pneumodesmus gibi kırkayak türleri, 428 milyon yıl önce, yani Orta Silüriyen'deki en eski kırkayak türleri olarak kabul edilmişti. Bununla birlikte, bu formasyonun yaşı bazı çalışmalar ile yeniden değerlendirilerek Erken Devoniyen'e tarihlendirildi. Pneumodesmus, yine de hava ortamında solunum yapmak için stigma kullanan en eski kesin canlı kanıtı olması nedeniyle kayda değerdir.
Osteichthyes adı verilen ilk kemikli balıklar Silüriyen'de ortaya çıktı. Kemikli pullarla kaplı dikenli yüzgeçliler bu balıklara örnektir. Balıklar dikkate değer ölçüde bir çeşitllendi ve önde bulunan iki ila üç solungaç yüzgecinin destek bölümüyle desteklenmiş hareketli çenelere sahip oldu. Birkaç metre uzunluğunda olan çeşitli öripterid türleri (deniz akrepleri), Kuzey Amerika'nın sığ Silüriyen denizleri ve göllerinde dolaşıyordu; bu canlıların fosillerinin birçoğu New York eyaletinde bulunmuştur. Sülükler de Silüriyen Dönemi'nde görülen canlılardandır. Brakiyopodlar bolca bulunuyordu ve çeşitlilerdi; Silüriyen brakiyopodları taksonomik bileşimi, ekolojisi ve çeşitliliğiyle Ordovisiyen'dekilerle benzerlik gösterir. Geç Ordovisiyen kitlesel yok oluşundan sağ kurtulan brakiyopodlar, çevresel zorluklar için yeni adaptasyonlar geliştirdi ve çoğu zaman soy tükenmesinin ardından tek bir paleolevhada endemik hale geldiler ancak daha sonra yayılım alanlarını genişlettiler. En yaygın brakiyopodlar atripidler ve pentameridlerdi. Atripidler Geç Ordovisiyen kitlesel yok oluşundan sonra Rudaniyen'de yeniden çeşitlenmeye ve çoğalmaya başlayan ilk gruptu, pentamerid çeşitliliği ise ancak Aroniyen'de artmaya başladı. Bryozoa, belirli bir sahil bölgesine dikkate değer oranda endemik hâle geldiler. Ayrıca sölenterler ve stromatolitlerle simbiyotik ilişkiler geliştirdiler. Birçok çift çenetli fosili de Silüriyen yataklarında bulunmuştur ve ilk su altında derinlere kazarak ulaşan çift çenetlil

Sinonim veya eş anlamlılık, canlıların latince isimlerinin birden fazla olması. Tabiattaki taksonlar bilim alemi içinde ilk defa tespit edildikleri zaman elde edilen ilk örneklere dayanarak morfolojik özellikleri tanımlanır ve takson nomenklatür kurallarına uygun biçimde isimlendirilir. Verilen ismin binominal olmasının yanı sıra, bir tanıma sahip
olması da şarttır.
Örneğin:

Aricia agestis Schiffermüller, 1775
Aricia asiatica Obraztsov, 1900
Aricia anatolica Watson, 1910
Eumedonia afghana Brulle, 1950
Daha sonraki bir tarihte herhangi bir yazar, bu taksonlar hakkında yeni bilgiler eder ve hepsinin tek bir türe ait olduklarını ortaya çıkarır ise, bu yeni türün, mevcut 4 isimden hangisiyle çağrılacağı sorusunun cevabı, kurallara uygun biçimde teklif edilmiş isimlerin öncelik kuralları da dikkate alınarak değerlendirilmesiyle bulunabilir. Ortaya çıkan bu yeni durumda, önceden 4 ayrı tür imiş gibi tanımlanan taksonlar, eğer birbirlerinden taksonomik açıdan farklı değilseler, o zaman birbirleriyle sinonim sayılırlar. Yayın tarihleri dikkate alınarak genç ve yaşlı sinonimler olarak sınıflanırlar.
Ortaya çıkan yeni durumda, önceden 4 ayrı tür imiş gibi tanımlanan taksonlar eğer birbirlerinden alt tür seviyesinde farklı olsalardı ve aralarındaki coğrafik bölgelerde melez populasyonlarına rastlansaydı, o zaman bunlar yeni bir taksonomik kategoriye (alt tür) transfer edilirdi. Tür olarak tanımlanıp, sonradan farklı bir kategoriye transfer edildiğinde yeni oluşturulan durum “status novum” olarak bir defaya mahsus olarak bunu yapan yazar tarafında çalışmasında belirtilerek yayınlanır.

Aricia agestis Schiff., 1775
A- Aricia agestis ssp. agestis Schiff., 1775
B- Aricia agestis ssp. asiatica Ob., 1900 (stat.n.)
C- Aricia agestis ssp. anatolica Wt., 1910 (stat.n.)
D- Aricia agestis ssp. afghana (Br.,1950) (stat.n.,comb.n)
E- Aricia agestis ssp. iberica Rebel, 1960
Yukarıdaki örnekte transferler sonrasında yeni durumlar görülüyor. Bu arada (D) taksonu transfer olurken farklı isim kombinasyonu da değişmiştir. Ilk defa tanımlanırken kullanıldığı cinsten başka bir cinse transfer olursa bu yeni kombinasyon da bir defalık belirtilir. “comb. novum”. Tabii olarak, bu türe, sonradan bulunan yeni alttürler tanımlanmak şartıyla ilave edilebilir (E). Tür kategorisinde bir takson, orijinalde tanımlandığı cinsten alınarak bir başka cinse transfer edilirse, o taksonun yazarı ve yayın tarihi, bundan sonraki yayınlarda parantez içinde yazılır. Ancak, tekrar orijinal cinse transfer edildiği takdirde, söz konusu taksonun yazar ve yayın tarihi parantezden çıkartılır.

Triyas (bazen 🝈 sembolüyle gösterilir), 251,902 milyon yıl önce (myö) Permiyen Dönemi'nin sonundan 201,4 myö Jura Dönemi'nin başlangıcına kadar 50,5 milyon yılı kapsayan jeolojik bir dönem ve sistemdir. Triyas, Mezozoyik Zaman'ın ilk ve en kısa dönemidir. Dönemin hem başlangıcı hem de sonunda büyük yok oluşlar görülmüştür. Triyas Dönemi, Erken Triyas, Orta Triyas ve Geç Triyas olmak üzere üç devreye ayrılır.
Triyas, Dünya'nın biyosferini fakirleştiren Permiyen-Triyas yok oluşuyla başlamıştır; yaşamın eski çeşitliliğine kavuşması Triyas'ın ortalarını bulmuştur. Triyas kayıtlarında üç canlı kategorisi öne çıkar. Bunlar: Yok oluştan kurtulanlar, kısa süreliğine gelişen yeni gruplar ve Mezozoyik Zaman'a hükmetmeye devam eden diğer yeni gruplardır. Sürüngenler, özellikle de arkozorlar, bu dönemdeki başlıca kara omurgalılarıdır. Dinozorlar olarak adlandırılan özelleşmiş bir arkozor alt grubu, ilk olarak Geç Triyas'ta ortaya çıkmış ancak bunu takip eden Jura Dönemi'ne kadar baskın hâle gelmemiştir. Bu dönemde baskın hâle gelen arkozorlar öncelikle modern timsahların akrabaları ve ataları olan psödosukiyanlar olurken, omurgalılar arasında ilk kez uçma konusunda uzmanlaşan bazı arkozorlar da teruzorlar hâline gelmiştir.
Önceki Permiyen Dönemi'nin baskın omurgalıları olan terapsitler, Triyas boyunca azalmıştır. Kendileri de terapsitlerin özelleşmiş bir alt grubu olan ilk gerçek memeliler de bu dönemde evrimleşmiştir. Süperkıta Pangea, Triyas Dönemi boyunca yerküreyi kaplamaktaydı ancak takip eden Jura Dönemi'nde kademeli olarak kuzeyde Lavrasya ve güneyde Gondvana olmak üzere iki ayrı kara parçasına ayrılmaya başlamıştır.
Triyas Dönemi'nde küresel iklim çoğunlukla sıcak ve kuraktı. Pangea'nın iç kısımlarının çoğunu çöller kaplıyordu ancak Pangea parçalanmaya başladıkça iklim değişmiş ve daha nemli hâle gelmiştir. Triyas Dönemi, çoğu psödosukiyan dahil olmak üzere birçok grubu yok eden ve dinozorların Jura'daki hâkim kara omurgalıları olmasına sebep olan Triyas-Jura yok oluşu ile sonlandı.

Triyas, 1834 yılında Friedrich August von Alberti tarafından, güney Almanya'da yaygın olan üç farklı kayaç katmanının (Yunanca triás 'üçlü' anlamına gelir) art arda gelmesine ithafen adlandırılmıştır. Bunlar, sırasıyla alt Buntsandstein (renkli kumtaşı), orta Muschelkalk (kabuklu kireç taşı) ve üst Keuper'dir (renkli kil).

Triyas'ta, yerkürenin neredeyse tüm kara parçaları tek bir süper kıta olan Pangea'da (bütün kara anlamına gelir) toplanmıştı. Pangea'nın doğu kenarı boyunca Neotetis (veya kısaca Tetis) ve Paleotetis okyanuslarının havzaları yayılıyordu. Bu okyanuslar, Çin'den İberya'ya kadar uzanıyor ve sığ tropikal kıyılarında bolca deniz canlısı barındırıyordu. Birbirlerinden, Kimmeriya mikrolevhaları olarak bilinen uzun bir mikrokıta zinciriyle ayrılmışlardı. Kimmeriya kabuğu, erken Permiyen Dönemi'nde Gondvana'dan ayrılmış ve Triyas Dönemi'nde kuzeye doğru sürüklenmişti. Bu sürüklenme sonucu Neotetis Okyanusu oluştu ve genişledi. Bu sürüklenme aynı zamanda, Paleotetis Okyanusu'nun Asya'nın altına dalarak küçülmesine sebep oldu. Triyas'ın sonunda, Paleotetis Okyanusu küçük bir alanı kaplamaktaydı ve Kimmeriya mikrolevhaları Güney Asya ile çarpışmaya başlamıştı. Kimmer Orojenezi olarak bilinen bu çarpışma, Jura ve Kretase dönemlerinde devam ederek Türkiye'den Malezya'ya kadar uzanan bir dizi sıradağ meydana getirdi.

Trias'da deniz yaşamı bugünkü görünümü alır. En önemli fark, dev deniz sürüngenlerinin hakim yırtıcı türleri oluşturmasıdır. Su Kaplumbağaları ve Timsahlar da bu devirde ortaya çıkmıştır.
Günümüz mercanları ilk kez Tetis Denizinde ortaya çıkar. Tetis, mercan resiflerinin yoğun olduğu tropik bir denize dönüşür.

Pangea'nın kurak kesimlerinde sporlu bitkilerin yanı sıra açık tohumlulardan özellikle kozalaklılar yaygındır.
İlk memeliler de Trias'ın sonlarında ortaya çıkmıştır. Bunlar, oldukça küçük cüsseli canlılardır. Dinozorların ilk türleri de bu devre aittir.

Trias'ın sonunda, nedeni bugün için net olarak bilinmeyen bir kitlesel yok oluş yaşanmıştır. Hayvan türlerinin yüzde otuzbeşi, deniz yaşamının ise yüzde ellisi bu yok oluştan etkilendi. İlk dinozorlar da tümüyle yok oldular.

Tür, ortak özellikler taşıyan ve çiftleştiğinde verimli döller verebilen, aynı veya yakın gen havuzunda bulunan biyolojik gruptur.
Türlerin sınıflandırılmasında uluslararası ikili adlandırma sistemi benimsenmiştir. Bu sisteme göre her yeni türe Latince bir cins bir de tür adı verilir. Bu adlardan ilki tanımlanan türe akraba olan öbür türleri de içeren cinsi belirtir; ikincisi yalnızca bu türe özgü bir addır. Cinsin ismi daima büyük, türün ismi ise daima
küçük harflerle italik yazılır.
Örneğin; Mavi ladinin bilimsel adı Picea pungens tir. Böylece yeryüzünün herhangi bir yerindeki bir bilim insanı bu türün Türkiye'de bulunan Picea orientalis (doğu ladini) ile yakın akraba olduğunu kolayca anlayabilir. Hatta bazı bilim adamları hâlâ bulunmayan türlerin olduğunu söylemektedir.
Türlerin birbirinden farklı oluşunu onların kalıtsal yapısı saptar. Bunlar yapısal, biyokimyasal, fiziksel ve davranışsal ayrıcalıklar olabilir. Tüm bunlara diagnostik özellikler denir. Birbirine yakın türler, belirli bir coğrafik bölgede birbirinden yalıtılmakta ya da çiftleşme zamanlarının farklılaşmasıyla, farklı davranışlara sahip olarak birbirinden kopmuş fakat önceden aynı gen havuzuna sahip olan populasyonlardır. Bu yakın türler yapay koşullar altında birbiriyle çiftleşerek yavru elde edilebilir.
Türler sabit olmayıp kendi içinde daha alt birimlere ayrılabilir. Eğer bir tür iki veya daha çok alt tür veya varyete gibi alt taksonlara ayrılıyorsa bu türlere politipik tür eğer hiçbir alt türe ayrılmıyorsa buna monotipik tür denilir. Kimi durumlarda iki tür morfolojik bakımdan tamamen birbirinden ayrılmışlardır. Morfolojik bakımdan birbirinin benzeri olmasına karşın, üreme bakımından tamamen birbirinden ayrılmışlardır. Morfolojik bakımdan birbirinin aynı olduğu halde aralarında üreme engeli olan türlere ikiz tür adı verilir.

Türler sorunu
Gen

Yonca (Medicago sativa), baklagiller (Fabaceae) familyasından uzun yıllar yaşayan, gerek yeşil ot gerekse kuru ot olarak değerlendirilebilen çok yıllık bir serin mevsim yem bitkisi türü.
Uluslararası terminolojide alfalfa (kelime kökeni Arapça البرسيم veya الحجازي, halk dilinde Şark yoncası veya Kaba yonca şeklinde de anılır.
Yonca çok yıllık otsu bir bitkidir. Boyu 50–80 santimetredir. Derin bir kök sistemi vardır. Uygun koşullarda 8-10 metre derine gider. Etkili kök derinliği 120–180 santimetredir. Bu nedenle, anavatanı olan Orta Doğu bölgesinin şartları ile birebir özelliklere sahip olup, kuraklığa dayanıklıdır. Yonca önemli bir yem bitkisidir. Otlatılmaya da oldukça dayanıklıdır. Bu nedenle meraların ıslahında diğer bitkilerle karışıma giren ve meranın kalitesini arttıran bir bitkidir. Ahır besiciliğinde et ve özellikle süt verimini %30'lara kadar artıran ve yem bitkileri içerisinde en çok besleyicilik değeri olan yoncada, içerisinde 10 kadar vitamin de vardır. Tetraploid genetik yapıya sahip bir bitkidir.
Genelde hasat edilerek hayvanlara yedirilir, daha ender olarak mera ortamında hayvanlara otlatılır. Köklerinde, diğer hayvan yemlerinde olduğu gibi, bitki bünyesindeki azot değerlerini artıran rhizobia gibi proteobakteriler bulunmaktadır. Bu bakteriler topraktaki azot miktarı ile sınırlı kalınmaksızın yüksek protein değerli bir besi kaynağı oluştururlar. Bu özellikleri nedeniyle etkin üretiminin bilimsel yöntemlerle geliştirilmesinde önemli ilerlemeler sağlanmış, üretiminde en yüksek verim düzeylerine ulaşılmıştır.
Türkiye'de TÜİK verilerine göre 2004 yılında 320 bin hektar yonca ekilmiş ve 2 milyon 300 bin ton yeşil ot, 2 milyon ton kuru ot elde edilmiştir.

Türkiye coğrafyası kökenli bir bitki olduğu ve ilk kez Tunç Çağı'nda Orta Asya bozkırlarından temin edilen atları besleme amacıyla bugünkü İran topraklarında tarımsal ortamda yetiştirildiği tahmin edilmektedir. Eski Yunan uygarlığı coğrafyasına Pers İmparatorluğu orduları ile birlikte at yemi olarak giriş yapmıştır. 17. yüzyıldan itibaren Avrupa'da düzenli olarak yetiştirilmeye başlanması Avrupa hayvancılığı açısından önemli bir ileri adım oluşturmuştur. 19. yüzyılda Amerika kıtasının özellikle iki ucunda (ABD ve Şili) geniş ölçekli olarak yetiştirilmeye başlanmıştır. ABD'de özellikle Wisconsin ve Kaliforniya eyaletlerinde yetiştirilmektedir. Kaliforniya'daki üretimin büyük bölümü özel sulama düzenlemesi (California Aqueduct) altyapısına sahip Mojave Çölü'nde yapılmaktadır. Günümüzde dünyanın neredeyse bütün bölgelerinde büyükbaş hayvan yemi olarak üretilmektedir.

Yoncanın en iyi yetiştiği topraklar; tınlı, kumlu-tınlı, kumu çok fazla olmayan ve yeter derecede kireç içeren topraklardır. Taban suyu düşük ve pH'ın 6,5'ten aşağı olmaması gerekir. Yoncanın normal ürün verebilmesi için toprağın fosfor ve potas kapsamı bakımından iyi olması gerekir.

İlkbaharda veya sonbaharda hasat edilebilir. Çok yüksek potas düzeylerine sahip, çoğu kez suni gübre kullanılarak zenginleştirilmiş toprağa ihtiyaç duyar. Üretiminde çoğu kez, toprağı yabancı otlardan arındırmak için bir ön ürün, örneğin yulaf veya arpa, ekilir veya herbisit kullanılır. Herbisitlere dayanıklılık sorunu genetik yapısı değiştirilmiş alfalfanın piyasaya sürülerek ekilmesini gündeme getirmiş olup, bu konunun biyogüvenlik açısından doğurduğu tartışmalar sürmektedir.
Ototoksisite özelliği bulunan ender bitkilerdendir. Bu nedenle mevcut tarhları içinde yeni tohumları yetişmez. Yeni tohum ekmeden önce zeminin temizlenmesi gerekmektedir.

Yoncanın derin köklü bir bitki olması nedeniyle sonbaharda derin işlenmesi gerekir. İlkbaharda ise kültivatör ve diskaro çekildikten sonra tapan geçirilerek iyi bir tohum yatağı hazırlanmalıdır.

Nisan ayının ilk yarısında ve toprakta iyi bir tav mevcut iken ekim yapılmalıdır. Ekim elle serpme olarak yapılacak ise 5-5,5 kg/da, mibzerle ekim yapılacak ise 3,5–4 kg dekara tohum kullanılmalıdır. Elle serpme ekimde tohum ince elenmiş kumla 1/1
Kışların çok sert geçmediği bölgelerde sonbahar ekimi en uygun zamandır.

Yoncaya ekimle birlikte 4 kg N ve 23 kg P2O5 verilmelidir. Yani 15 kg %26'lık Amonyum nitrat veya 20 kg %21'lik Amonyum sülfat ile 50 kg %42-44'lük triple süper fosfat gübresi diskarfo çekilmeden önce toprağa serpme olarak atılır.
Azotlu gübre yalnız ilk yıl verilir. Fosforlu gübre ise her yıl sıra arasına banta verilerek çapa ile toprağa karıştırılmalıdır.

Bir yılda 6-8 kez biçim yapılabilmekte ve yıllık su tüketimi sıcak yörelerde 2500 milimetreye kadar varmaktadır. Nisan, mayıs ve eylül aylarında 15 gün arayla; haziran, temmuz ve ağustos aylarında ise 10 günde bir sulanmalıdır. Her sulamada toprağın 0–120 cm'si tarla kapasitesine getirilecek şekilde su verilmelidir. Yonca sulamasında dikkat edilecek önemli bir husus her biçimden sonra mutlaka sulanmalıdır. Sulamalar uzun tava veya yağmurlama metoduyla yapılmalıdır.

Temiz bir yonca tarlasına sahip olmanın en doğru yolu temiz ve küskütsüz tohum ekmek ve tarlayı ekimden önce yabancı otlardan temizlemektir. İlk yıl yoncanın gelişmesi için gerektikçe çapa yapılmalıdır. Diğer yıllarda ise tarlanın yabancı otlardan temizlenmesine özen gösterilmelidir.

Yoncanın en önemli hastalık etmeni virüstür. Virüsten sakınmak için en etkili önlem, sertifikalı tohum, daha önceden virüsle bulaşık olmayan toprak ve temiz sulama suyu kullanılmalıdır.
Yoncanın en önemli iki zararlısı yaprak biti (Püseron) ve yonca hortumlu böceğidir. Yoncanın en büyük düşmanı küsküt otudur. Küsküt, ince sarı sülükleri ile yoncanın gövdesini sararak besinini alır, zayıf düşmesine yol açar. Küsküt görüldüğü zaman tohum bağlamadan yonca biraz dipten biçilmeli veya küsküt az ise elle toplanıp yakılmalıdır.

Otu için yetiştirilen yoncanın en uygun biçim zamanı %10 çiçeklenme devresidir. Biçim yüksekliği 8–10 cm olmalıdır. Son biçim daha yüksekten yapılmalıdır. Biçimden sonra yoncanın hayvanlarda şişkinlik yapmaması için güneşte 1-2 gün soldurularak verilmesi gerekir.
Yoncanın depolanıp saklanacak ise fazla kurutulmadan ve balyalanarak saklanmalıdır. Yonca fazla kurutulursa hem yaprakların dökülmesi hem de A vitamini kaybına yol açar.
Yonca silajı da yapılabilir. %25-50 çiçeklenme döneminde biçilip depolanmalıdır.

Kurutulmuş yonca yaprağı, kapsül, toz veya tisan şeklinde standardize edilmiş halde diyet katkı maddesi olarak yaygın surette kullanılmaktadır. Yüksek fiber düzeyi nedeniyle kolesterol düzeyleri üzerinde dengeleyici etki yaptığını, kötü kolesterolü düşürdüğünü gösterir bulgular bilimsel literatürde yer almaktadır. Baklagiller familyasındaki diğer bitkiler gibi protein, vitaminler ve mineraller açısından zengin bir kaynak oluşturan yüksek genel gıda değeri nedeniyle bünyede enerji eksikliğini önleyici, ayrıca içerdiği saponinler nedeniyle kanı ve karaciğeri temizleyici edici özellikleri bulunduğu üzerinde durulmaktadır. Besin değeri yüksek bir besin olduğu için kansızlık çekenlere faydalıdır.
Özellikle ABD ve Avustralya mutfağında salatalarda yeri olan bir bitkidir. Bazı ülkelerde genç yaprakları çiğ olarak tüketilmektedir. Daha olgun yoncanın tüketimi çok yüksek diyet lifi içeriği nedeniyle kısıtlıdır.

Yumurta, bir dişinin vücudunda oluşan, yumurtlama ve döllenmeden sonra aynı türden bir canlı oluşturan hücredir. Dişi hayvanların ve özellikle kuşların embriyoyu korumak amacıyla yumurtladığı yuvarlak ve oval şekilli cisimlere yumurta denmektedir. Yumurta kabuğu içerisinde yumurta akı, yumurta sarısı, yumurta kabuğu zarı, kalaza ile beraber oluşur. Kuş yumurtası, balık yumurtası, dinozor yumurtası, yumurta fosili gibi türlerde mevcuttur.
Yaygın bir inanış olan bıldırcın yumurtasının bir tavuk yumurtası kadar protein içerdiği doğru değildir.
Yapılan araştırmalar besinler içindeki en kaliteli proteinin yumurtada olduğunu göstermiştir. Ayrıca yumurta dışarıdan alınması gerekli olan amino asitleri dengeli ve yeterli miktarda içerir. Vücuda gerekli olan başta A, B, D, E ve birçok vitamini yüksek oranda barındırır.

70 kalori
6 gram protein
5 gram yağ
1 gram karbonhidrat içermektedir.

Bir adet tavuk yumurtası; kabuksuz 50 - 55 gram olarak kabul edilir. Sarısı 20 - 25 gram, beyazı ise 30 - 35 gram kabul edilmektedir.
Genel olarak yumurtanın sarısı büyük oranda vitamin ve yağları, beyaz kısmı ise büyük oranda proteinleri içerir. Bu oranlar diğer içeriklere göre verilmiştir. Sarı ve beyaz gramaj olarak yaklaşık eşit miktarda protein içerir.
Yumurtanın protein emilimi bakımından en etkili tüketim şekli rafadan olarak bilinmektedir.

İnsanların tüketmesi maksadıyla ticari çiftliklerde üretilen tavuk yumurtalarının çoğu döllenmemiş yumurtadır zira yumurtacı tavuklar horozlar olmadan tutulmaktadır. Döllenmiş yumurtalar da döllenmemiş yumurtaya kıyasla az bir besleyicilik farkı ile tüketilebilir. Tesislerdeki havalandırmanın –soğutucuların- sıcaklığı uzun bir süre hücresel gelişmeyi engellediği için döllenmiş yumurtalar gelişmiş bir embriyo içermez.

Endüstriyel hayvancılık çoğunlukla tavukların küçük ve kalabalık kafeslerde tutulmasını gerektirmekte, hayvanlar kanat çırpmak, kum banyosu yapmak, eşelenmek, tünemek, didiklemek ve yuva yapmak gibi doğal ve içgüdüsel ihtiyaçlarından yoksun kalmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanmasını engelleyen sınırlamalar tavukların kaçma davranışı göstermesine yol açar.
Endüstriyel kafes sisteminde tutulan pek çok tavuk birbirlerine zarar vermemeleri ve birbirlerini gagalayarak öldürmemeleri için gaga kesme işlemine maruz kalmaktadır. Bu işlemin uygulanmasına karşı çıkanlara göre gaga kesimi tavuklara öylesine şiddetli bir acı vermektedir ki bazıları bu işlemin acısından yem yemeyi bırakmakta ve açlıktan ölmektedir. Bazı tavuklar yumurta kalitesini ve üretim seviyesini yükseltmek için zorla tüy dökümüne maruz kalmaktadır. Tüy dökümü için tavuklar yemden ve sudan mahrum bırakılır ya da ışık seviyeleri kontrol edilir.
Yumurtası için yetiştirilen tavuklar 100-130 haftalık olduklarında yumurta verimleri düştüğü için kesilir. Yapay seçilime bağlı olarak yumurta için yetiştirilen tavuklar, et için yetiştirilen tavuklardan farklılık gösterir. Erkek civcivler yumurtlayamadıkları ve et üretimine de uygun olmadıkları için yumurtadan çıktıktan hemen sonra öldürülürler.
Serbest gezen tavuk yumurtaları kimilerince endüstriyel kafes yumurtasının yerini tutabilecek iyi bir alternatif olarak değerlendirilmektedir. Serbest gezen tavuklar kalabalık kafeslerde istiflenmezler ve açık havaya çıkabilirler.
1 Ocak 2012'den itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Birliği, 1999/74/EC yönetmeliğinde belirtildiği gibi, yumurta için yetiştirilen tavukların batarya kafeslerinde tutulmasını yasakladı. Avrupa Birliği, bazı alan ve donanımları sağlayan “zenginleştirilmiş” kafeslerin kullanımına izin vermektedir. Pek çok üye ülkedeki yumurta üreticisi yeni kalite standartlarına karşı çıkmış olmakla birlikte, bazı ülkelerde zenginleştirilmiş kafesler dahi yasaklanmıştır. Avrupa Birliği yumurta bar kodlarında kafes yumurtaları için 3, kafes yumurtaları (toprağa basan) için 2, serbest gezen tavuk yumurtaları için 1, organik yumurtalar için 0, kodunu belirlemiştir. Yumurta üretim standardını belirleyen bu barkod kategorizasyonunun görünür olması zorunludur.

Kafes yumurtası ve serbest gezen tavuk yumurtası üretiminde istenmeyen erkek civcivler öldürülmektedir. Haziran 2019 tarihinde Almanya'da bir mahkeme civciv itlafının ülkenin ‘geçerli bir sebep olmaksızın hayvan öldürmeyi yasaklayan’ yasalarına aykırı olduğuna karar verdi.

Yumurta temel gıda gibi çiğ, haşlanmış, kızarmış olarak yaygın tüketilir. Tavuk yumurtaları, birçok hamur işi ve ara öğünler de dahil olmak üzere, tatlı ve tuzlu birçok yemek türünde yaygın olarak kullanılır. En yaygın hazırlama yöntemlerinden bazıları çırpılmış, kızarmış, haşlanmış, sert haşlanmış, yumuşak haşlanmış, omlet ve turşudur. Yumurta sarısı, yemek pişirmede önemli bir emülgatör olup, aynı zamanda muhallebi, koyu krema, çırpılmış krema, krem şanti yapımında koyulaştırıcı olarak da kullanılır.

Yumurta (hücre)
Yumurta (biyoloji)
Kuluçka makinesi
Yumurta bağışı
Yumurta tozu
Yumurta ikamesi
Yumurta kartonu
Sürpriz Yumurta

Yıl veya sene; Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinde bir tur yapmasına karşılık gelen, yaklaşık 365 ¼ günlük zaman dilimi. Bir takvim yılı 365 gün, artık yıl ise 366 gündür. Bir takvim yılında 12 ay veya 52 hafta vardır. Miladi takvimde yıl 1 Ocak'ta başlar ve 31 Aralık'ta sona erer.
Güneş yılı: Takvim yılı hesaplanırken güneş yılı baz alınır. Bir güneş yılı veya tropikal yıl, kuzey yarıkürede iki ilkbahar ekinoksu (gün-tün eşitliği) arasında geçen süredir. Bu nedenle mevsim yılı olarak da bilinir. Bir güneş yılı 365 gün 5 saat 48 dakika ve 46 saniyedir.
Yıldız yılı: Bir yıldız yılı, Güneş'in uzaydaki yıldız fonu üzerinde aynı konuma gelmesi için geçen süredir. Yıldız yılı, 365 gün 6 saat 9 dakika ve 10 saniyedir. Güneş yılı ile arasındaki fark Dünya'nın dönüşü nedeniyle meydana gelen yalpalamadan kaynaklanır.
Anomali yılı: Anomali yılı, Dünya'nın Güneş'e en yakın olduğu konumdan (perihelion) art arda iki geçişi arasındaki zamandır. Bir anomali yılı 365 gün 6 saat 13 dakika ve 53 saniyedir.
Ay yılı: Ay yılı, Ay'ın 12 evresine göre hesaplanır ve 354 gün, 8 saat uzunluğundadır.
Kozmik yıl: Kozmik yıl, Güneş sisteminin Samanyolu galaksisinin merkezi etrafında attığı bir turun süresidir ve yaklaşık olarak 225 milyon yıla denk gelir.

iNaturalist, bir biyoloji çeşitliliği gözlemini haritalama ve paylaşma konsepti üzerine inşa edilmiş doğa bilimcileri, vatandaş bilim adamları ve biyologların çevrimiçi sosyal ağıdır. iNaturalist'e web sitesi üzerinden veya mobil uygulamalarından erişilebilir. İNaturalist ile kaydedilen gözlemler bilimsel araştırma projelerine, koruma kuruluşlarına, diğer kuruluşlara ve halka değerli veriler sunmaktadır. Proje "doğal tarih mobil uygulamaları için standart taşıyıcı" olarak adlandırıldı.

iNaturalist.org 2008 yılında UC Berkeley Bilgi Okulu'nun son projesi Nate Agrin, Jessica Kline ve Ken-ichi Ueda olarak başladı. Nate Agrin ve Ken-ichi Ueda, bir web geliştiricisi olan Sean McGregor ile sahada çalışmaya devam ettiler. 2011 yılında Ueda, Stanford Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve UC Berkeley'de öğretim görevlisi olan Scott Loarie ile işbirliğine başladı. Ueda ve Loarie, iNaturalist.org'un şu anki yönetmenleridir. Organizasyon 24 Nisan 2014 tarihinde Kaliforniya Bilimler Akademisi ile birleşti. 2014 yılında iNaturalist bir milyonuncu gözlemini kutladı.   2017 yılında iNaturalist, Kaliforniya Bilimler Akademisi ile National Geographic Society arasında ortak bir girişim oldu.

İNaturalist platformu gözlemlerin ve kimliklerin kitlesel olarak toplanmasına dayanmaktadır. Bir iNaturalist gözlem, belirli bir zamanda ve yerde bireysel bir organizma ile karşılaşma kaydeder. Gerçek bir ses ve organizmanın fotoğraflarını kaydetmenin yanı sıra, bir iNaturalist gözlem, hayvan parçaları, yuvalar ve scat gibi bir organizmanın kanıtlarını da kaydedebilir. Bununla birlikte, iNaturalist'in kapsamı jeolojik veya hidrolojik özellikler gibi doğal fakat eylemsiz konuları içermez. Kullanıcılar genellikle fotoğrafları bulgularının kanıtı olarak yükler, ancak ses kayıtları da kabul edilir ve bu tür kanıtlar katı bir gereklilik değildir. Kullanıcılar, gözlem konumlarını herkese açık olarak paylaşabilir, daha az kesin bir konum göstermek için onları "gizleyebilir" veya konumları özel hale getirebilir.
İNaturalist'te, diğer kullanıcılar "topluluk kimliğini" doğrulamak veya geliştirmek için birbirlerinin gözlemlerine kimlikler ekler. Gözlemler, sağlanan verilerin kalitesine ve topluluk tanımlama sürecine göre "sıradan", "ihtiyaç kimliği" (ihtiyaç tanımlaması) veya "araştırma derecesi" olarak sınıflandırılır. “Araştırma derecesi” gözlemleri, Küresel Biyoçeşitlilik Bilgi Aracı gibi diğer çevrimiçi veritabanlarına dahil edilmiştir. Kullanıcılar, gözlemlerini, fotoğraflarını ve ses kayıtlarını, kamu malı, Creative Commons veya tüm hakları saklıdır dahil olmak üzere çeşitli şekillerde lisanslama seçeneğine sahiptir.

Kullanıcılar iNaturalist ile çeşitli şekillerde etkileşime girebilir:

iNaturalist.org web sitesi aracılığıyla,
iki mobil uygulama aracılığıyla: iNaturalist (iOS / Android için) ve Ara (iOS / Android için),
Küresel Biyoçeşitlilik Bilgi Aracı web sitesi gibi ortak kuruluşlar aracılığıyla.
İNaturalist.org web sitesinde, ziyaretçiler genel veri kümesinde arama yapabilir ve gözlem ve kimlik ekleyen kişilerle etkileşim kurabilir. Web sitesi kayıtlı kullanıcıların organizma kimliklerini tartışmaları ve onaylamaları için araçlar sağlar. Kullanıcılar ayrıca ilgilendikleri konulara katılımı sağlamak ve bu konudaki çalışmaları koordine etmek için proje sayfaları oluşturabilirler.
Birincil iNaturalist mobil uygulamasında, kayıtlı kullanıcılar halka, çevrimiçi veri kümesine doğa gözlemlerine katkıda bulunabilir. Çocuklar ve aileler için tasarlanan arama çevrimiçi hesap kaydı gerektirmez ve tüm gözlemler gizli kalabilir. Her iki uygulamada da otomatik tür tanımlaması bulunur.  Seek oyunlaşmayı, yakındaki organizmaların bir listesini bulmak ve bunu yaparak rozetleri toplamaya teşvik etmek gibi bir araya getirir. Arama ilk olarak 2018 baharında serbest bırakıldı.

Topluluktaki diğer kişiler tarafından tespit edilen gözlemlere ek olarak, iNaturalist otomatik bir tür tanımlama bilgisayar görme aracı içerir. Görüntüler, iNaturalist üzerindeki "araştırma sınıfı" gözlemlerinin geniş veritabanında eğitilmiş yapay bir istihbarat modeli ile tanımlanabilir. Model, türün ne olduğuna karar veremezse, genellikle bir cins veya aile gibi daha geniş bir takson sağlanır. Görüntünün zayıf aydınlatması varsa, bulanıksa veya birden çok nesne içeriyorsa, modelin türleri belirlemesi zor olabilir ve yanlış karar verebilir. Tipik olarak çoklu tür önerileri sunulur; yazılımın büyük olasılıkla olduğuna inandığı öneri listenin başında yer alıyor.

20 Haziran 2019 itibarıyla, iNaturalist kullanıcıları dünya genelinde 25.600.000'den fazla bitki, hayvan ve diğer organizma gözlemine katkıda bulunmuş ve önceki 30 gün içinde yaklaşık 150.000 kullanıcı aktif olmuştur. iNaturalist Meksika ve Güney Afrika'da kalabalık kaynaklı biyolojik çeşitlilik verileri için tercih edilen uygulamadır. iNaturalist is the preferred application for crowd-sourced biodiversity data in Mexico and southern Africa.
Kullanıcılar iNaturalist ile ilgili binlerce farklı proje yarattı ve katkıda bulundu. Platform yaygın olarak, belirlenmiş bir alanda meydana gelen tüm türleri ve iNaturalist üzerinde belirli bir proje türünü kaydetmeye çalışan biyolojik araştırma olayları olan biobitzler sırasında gözlemleri kaydetmek için kullanılır. Diğer proje türleri arasında, yere veya taksonlara göre gözlemlerin toplanması veya hayvan izleri ve işaretleri gibi özel gözlem türlerinin belgelenmesi, istilacı türlerin yayılması, karayolu, balık avları veya yeni türlerin keşfedilmesi yer almaktadır. 2011 yılında iNaturalist, küresel sürüngenlerin ve amfibi türlerin oluşumunu ve dağılımını izlemek için gözlemlerin kullanıldığı Küresel Amfibi ve Küresel Sürüngen BioBlitzleri güçlendirmek için bir platform olarak kullanıldı. ABD Ulusal Park Servisi, 2016 Ulusal Parklar BioBlitz'in gözlemlerini kaydetmek için iNaturalist ile ortaklık kurdu. Bu proje Ağustos 2016'da 100.000 gözlemi aştı. Birleşmiş Milletler Çevre Programı 2017'de Dünya Çevre Günü'nü kutlamak için iNaturalist ile bir araya geldi.

2016 yılında Los Angeles County Doğa Tarihi Müzesi'nden Lila Higgins ve California Bilimler Akademisi'nden Alison Young, City Nature Challenge'ı kurdu. İlk Şehir Doğa Mücadelesinde, Los Angeles ve San Francisco Körfez Bölgesi'ndeki doğa bilimcileri, iNaturalist platformuyla 20.000'den fazla gözlem belgeledi. 2017 yılında, meydan okuma ABD'de 16 şehre yayıldı ve 5 gün içinde 125.000'den fazla yaban hayatı gözlemi topladı. Zorluk 2018'de küresel bir kitleye yayıldı ve 19 ülkeden 68 şehir katıldı ve bazı şehirler katılmak için iNaturalist dışında topluluk bilimi platformlarını kullandı. 4 gün içinde, 17.000'den fazla insan dünyanın kentsel bölgelerinde 440.000'den fazla doğa gözlemi kataloglamıştır. 2019'da meydan okuma bir kez daha genişledi. Bu sefer 159 şehir yer aldı ve 35.126 katılımcı 31.000'den fazla türün 963.773 gözlemini toplamakla meşguldü.

Resmî site
iNaturalist30 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on Vimeo

İşçi arılar, bir arı kolonisinde çiftleşme kapasitesine sahip olmayan dişi arılar. Pek çok arı türünde işçi arılara rastlanmakla beraber kavram daha çok işçi bal arıları için kullanılır. İşçi arılar kolonide inşaat, temizlik, bebek bakımı, cenaze, savunma ile polen ve nektar toplama işlerinden sorumludurlar.
Bir kolonideki arıların neredeyse tamamı işçi arılardır. Tüm işçi arılar dişi olmasına rağmen bir arı kolonisindeki dişilerden sadece kraliçe arı (ana arı) çiftleşme kapasitesine sahiptir. Kolonide bunların haricinde, görevleri kraliçeyi döllemek olan, az sayıda erkek arı (dron) bulunur. Erkek arılar çiftleşme esnasında ölürler.
Bir bal arısı kovanında kışın yaklaşık 20.000-30.000, yazın 60.000-80.000 arası işçi arı bulunur. Kış aylarında 4-9 ay, yaz aylarında 6 hafta civarı yaşarlar. İşçi arıların dikenli bir iğnesi bulunur ve bu iğne ile bir canlıyı soktuklarında iğnelerini bırakır ve ölürler.

BugGuide (veya BugGuide.net), böcekler, örümcekler ve eklem bacaklılarla ilgili gözlemlerini paylaşan hem amatör hem de profesyonel doğa bilimcilerinden oluşan bir web sitesi ve çevrimiçi topluluktur. Web sitesi, bilgilendirici kılavuz sayfalarından ve Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada'dan tanımlama ve araştırma için kullanılan binlerce eklem bacaklı fotoğrafından oluşmaktadır. Ticari olmayan site, Iowa Eyalet Üniversitesi Entomoloji Bölümü tarafından barındırılmaktadır. BugGuide, 2003'te fotoğrafçı Troy Bartlett tarafından tasarlandı ve 2006'dan beri Iowa Eyalet Üniversitesinde entomoloji yardımcı doçenti ve kıdemli sistem analisti John VanDyk tarafından yönetilmektedir. Web sitesi, halkın böceklere yönelik algısını değiştirmeye yardımcı olduğu için tanınmıştır.
2008'de BugGuide adlı bir Facebook grubu oluşturuldu. Grubun, Ekim 2020 itibarıyla 5.600 üyesi bulunmaktadır.

Van Dyk'e göre BugGuide, 2010'da saniyede ortalama yaklaşık 26 tık alarak 809 milyonun üzerinde tık toplamına ulaştı. Ayrıca 2011 yılının başlarında sitenin Kuzey Amerika'daki tahmini böcek türlerinin yaklaşık yüzde 23'ünü temsil eden 34.000'e yakın yazılı sayfadan oluştuğu belirtildi. Nisan 2012'de rehber, 500.000 fotoğrafa ulaştı. Ekim 2014 itibarıyla BugGuide 27.846'dan fazla katılımcı tarafından gönderilen 808.718'den fazla görsel ile 30.774 tür sayfası ve 48.572 toplam sayfaya sahiptir. 22 Eylül 2014'te ise BugGuide, 1.000.000 sayfayı (çoğu fotoğraftan oluşuyor) aştı. Aralık 2020 itibarıyla 1.3 milyondan fazla tanımlanmış türe ve daha birçok tanımlanmamış türe sahiptir.

Yayınlanan fotoğraflar çeşitli bilimsel yayınlarda kullanılmış ve bilime katkıda bulunmuştur. Vespid Eşekarısı Atlası'nda yer alan görüntülerin büyük bir kısmı BugGuide'a katkıda bulunanlara atfedilir.
Jeolog ve güve toplayıcı Richard Wilson, site hakkında şunları söylemiştir: "BugGuide sitesi, böcek bulan herkes için çok kullanışlıdır."
Sitenin kendisine göre, BugGuide.net, 2014 ortalarından itibaren daha önce tanımlanmamış 11 yeni türün tanımlanmasını sağlamıştı. Buna ek olarak, Batı Yarımküre'de yeni olan 12 tür, ilk olarak site aracılığıyla tanımlandı.

Global Biodiversity Information Facility (GBIF) ya da Türkçe çevirisiyle Küresel Biyoçeşitlilik Danışma Tesisi, biyolojik çeşitlilik hakkında bilimsel veri sağlamak amacıyla İnternet üzerinden web hizmeti kullanmaya odaklanmış uluslararası organizasyon. Veriler dünya çapında birçok kurum tarafından sağlanmakta olup; GBIF'in bilgi mimarisi, bu verileri tek bir portal üzerinden erişilebilir ve aranabilir hale getirir. GBIF portalindan elde edilebilecek veriler öncelikle bitkiler, hayvanlar, mantarlar ve dünyadaki mikropların yanı sıra canlıların bilimsel isim verileri ile ilgili dağılım verileridir.
Küresel Biyoçeşitlilik Danışma Tesisi'nin (GBIF) ana misyonu, sürdürülebilir gelişmeyi desteklemek için dünya çapında biyoçeşitlilik verilerine serbestçe ve açık erişim sağlamaktır. Bununla birlikte iş birliğine katılımı teşvik etme, iş ortaklarıyla yapılan çalışmalara öncelik verme, biyoçeşitlilik verilerini bilimsel bütünlük ve birlikte çalışabilirliğin sağlanabilmesi amacıyla oluşturulan protokol ve standartlara dahil etme, farklı veri türleri için farklı kaynaklardan oluşan bir bilişim mimarisi kurma, geliştirmeyi teşvik etmek ve daha iyi kararlar alınabilmesi amacıyla analitik araçların geliştirilmesini sağlamak şeklinde yan misyonları da bulunmaktadır.
GBIF, biyolojik organizasyon spektrumundan genlerden ekosistemlere kadar olan sayısal veri kaynakları arasında bilişim bağlantıları kurmaya ve bunları coğrafi olarak referanslayıp, CBS araçlarını kullanarak bilim, toplum ve sürdürülebilirlik için önemli olan konularda birbirlerine bağlamaya çalışmaktadır. GBIF, Catalogue of Life, TDWG, CBOL, Encyclopedia of Life ve GEOSS gibi organizasyonlar ile ortak çalışmalar yürütmektedir.

GBIF web sitesi14 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

National Center for Biotechnology Information (NCBI) United States National Library of Medicine (NLM) ve National Institutes of Health'ın bir bölümü. NCBI 1988 yılında Bethesda'da kurulmuştur.
Kuruluşun temel amacı; biyoenformatik, moleküler biyoloji, genetik, genomik ve sağlık bilimleri alanlarında üretilen bilgileri toplamak, düzenlemek, analiz etmek ve ücretsiz erişilebilir kılmaktır. NCBI, araştırmacılara modern yaşam bilimlerinde vazgeçilmez hâle gelen birçok veri tabanı, analiz aracı ve dijital altyapı sunar.

NCBI, 1988'de Kongre desteğiyle kurulmuş olup, ilk yıllarında moleküler biyoloji verilerini entegre etme ve araştırmacıların kullanımına sunma görevini üstlendi. 1990'larda GenBank, PubMed, BLAST ve Entrez gibi araçların geliştirilmesi NCBI'nin küresel ölçekte tanınmasını sağladı. İnsan Genomu Projesi sırasında büyük ölçekli dizileme verilerinin depolanması ve paylaşılması NCBI'nin önemini daha da artırdı.

NCBI, 1992'den beri GenBank DNA dizi veritabanını kullanıma sunma sorumluluğunu üstlenmiştir. GenBank, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve Japonya DNA Veri Bankası (DDBJ) gibi laboratuvarlar ve diğer dizi veritabanlarıyla koordinasyon sağlamaktadır.
1992'den beri NCBI, GenBank'a ek olarak başka veritabanları da sunacak şekilde büyümüştür. NCBI, Gen veritabanı, insanda çevrimiçi Mendel Kalıtımı, moleküler modelleme veritabanı (3B protein yapıları), dbSNP (tek nükleotid polimorfizmleri veritabanı), referans dizi koleksiyonu, insan genomu haritası ve bir taksonomi tarayıcısı sağlamakta ve Kanser Genom Anatomisi Projesi'ni sağlamak için Ulusal Kanser Enstitüsü ile koordinasyon sağlamaktadır. NCBI, her organizma türüne benzersiz bir tanımlayıcı (taksonomi kimlik numarası) atar.
NCBI, web tarayıcıları veya FTP aracılığıyla erişilebilen yazılım araçlarına sahiptir. Örneğin, BLAST bir dizi benzerliği arama programıdır. BLAST, GenBank DNA veritabanıyla 15 saniyeden kısa sürede dizi karşılaştırmaları yapabilir.

BLAST (Basic Local Alignment Search Tool), nükleotid ve protein dizileri arasında benzerlik aramak için geliştirilmiş bir dizi hizalama aracıdır. Steven Altschul ve ekibi tarafından 1990 yılında tanıtılan BLAST, günümüzde moleküler biyoloji ve genomik araştırmalarında standart bir analiz yöntemi hâline gelmiştir. BLAST'ın temel işlevi, araştırmacının sağladığı bir sorgu dizisini GenBank, RefSeq veya diğer NCBI veri tabanlarında yer alan milyonlarca kayıtla hızlı bir şekilde karşılaştırarak olası eşleşmeleri, homolog dizileri veya evrimsel ilişkileri tespit etmektir. Algoritma, local alignment yaklaşımını kullanır ve dizilerin tamamı yerine yüksek benzerlik gösteren bölgeleri bulmaya odaklanır; bu sayede hem hız hem de doğruluk sağlanır.
BLAST, farklı araştırma ihtiyaçlarına yönelik çeşitli alt araçlar içerir:

nükleotid–nükleotid karşılaştırması
protein–protein karşılaştırması
nükleotid dizisinin potansiyel protein çevirilerinin veri tabanındaki proteinlerle karşılaştırılması
bir protein dizisinin nükleotid veri tabanlarındaki olası protein çevirileriyle karşılaştırılması
iki nükleotid dizisinin olası protein çevirileri üzerinden karşılaştırılması
BLAST sonuçları, benzerlik yüzdesi, skor, E-değeri, hizalama uzunluğu ve olası fonksiyonel ilişkiler gibi kritik bilgiler içerir. Bu özellikleri nedeniyle BLAST; gen anotasyonu, evrimsel analiz, tür teşhisi ve klinik varyantların değerlendirilmesi gibi çok geniş bir kullanım alanına sahiptir.

Biyomedikal literatürün taranabildiği en geniş kapsamlı veri tabanıdır. Milyonlarca makale kaydı içerir ve araştırmacılar için temel bir başvuru kaynağıdır.

Entrez, NCBI tarafından geliştirilen bütünleşik bir biyolojik bilgi sistemi olup, farklı veri tabanlarındaki milyonlarca kaydı tek bir arama arayüzü altında birleştirmek amacıyla tasarlanmıştır. Araştırmacıların genomik, proteomik, yapısal biyoloji, klinik genetik ve bilimsel literatür verilerine aynı platform üzerinden erişebilmesini sağlayan bu sistem, NCBI'nin veri altyapısının merkezinde yer alır.
Entrez'in temel gücü, farklı veri kümeleri arasında biyolojik ilişkiler kurabilmesidir. Örneğin bir gen kaydından ilgili protein yapılarına, klinik varyantlarına, literatür makalelerine ve homolog dizilere tek tıkla geçiş yapılabilir. Böylece araştırmacılar karmaşık biyolojik sorulara yönelik çok katmanlı bir analiz süreci yürütebilir.
Entrez sistemi aşağıdaki veri türlerini bütünleştirir:

Genetik diziler (GenBank, RefSeq)
Protein kayıtları
Klinik varyantlar
Sekans okuma arşivleri
Bilimsel literatür (PubMed)
Protein domenleri ve evrimsel modeller
Entrez'in arama motoru, ilişkili kayıtlar arasında bağlantılar kuran linking sistemi üzerine kuruludur. Bu sayede bir gen kaydından aynı lokustaki varyantlara, aynı proteinin üç boyutlu yapısına veya o protein hakkında yayımlanmış PubMed makalelerine kesintisiz bir şekilde erişilebilir. Bu bütünleşik yaklaşım, sistemin hem biyoinformatik analizlerde hem de klinik araştırmalarda standart bir araç hâline gelmesini sağlamıştır. Entrez ayrıca birden fazla arama filtresi, ilişkisel veri taraması, spesifik organizma sınırlamaları, dizileme teknolojisi filtreleri ve kapsamlı meta-veri bağlantıları sunarak kullanıcıların büyük veri kümeleri arasında hassas sorgular gerçekleştirmesine imkân tanır.

NCBI Bookshelf (kitaplığı), seçilmiş biyomedikal kitapların ücretsiz erişilebilen, indirilebilir çevrimiçi sürümlerinden oluşan bir koleksiyondur. Bookshelf, moleküler biyoloji, biyokimya, hücre biyolojisi, genetik, mikrobiyoloji, moleküler ve hücresel bakış açısıyla hastalık durumları, araştırma yöntemleri ve viroloji gibi çok çeşitli konuları kapsar. Kitapların bazıları daha önce yayınlanmış kitapların çevrimiçi sürümleriyken, Coffee Break gibi diğerleri NCBI personeli tarafından yazılıp düzenlenmiştir. Bookshelf, Entrez PubMed hakemli yayın özetleri havuzunun tamamlayıcısıdır; çünkü Bookshelf içerikleri, gelişen çalışma alanlarına ilişkin yerleşik bakış açıları ve bildirilen birçok farklı araştırma parçasının düzenlenebileceği bir bağlam sunar.

NCBI'nin başlıca amaçları şunlardır:

Biyolojik verilerin toplanması, entegrasyonu ve korunması
Araştırmacılar için açık erişimli veri tabanları geliştirmek
Genomik, proteomik ve moleküler biyoloji analiz araçları sağlamak
Bilimsel literatüre erişim sunmak (PubMed)
Hesaplamalı biyoloji araştırmalarını desteklemek
Halk sağlığını ilgilendiren genetik bilgileri standartlaştırmak

NCBI'nin altyapısı, milyonlarca biyolojik veriyi ilişkilendiren Entrez bilgi sistemi üzerine kuruludur. Bu sistem, farklı veri tabanlarını tek bir arama mantığında birleştirerek araştırmacıların genom, protein, literatür ve klinik bilgiler arasında geçiş yapabilmesini sağlar. NCBI'nin çalışma prensibi, veriler arasında biyolojik bağlam kurmayı ve araştırmacıya farklı omik katmanlarında bütüncül bir görünüm sunmayı hedefler.

NCBI, genomik araştırmaların ilerlemesine büyük katkılar sağlamıştır. Özellikle:

Dizileme verilerinin standartlaştırılması
Genom anotasyonlarının merkezi bir sistemde toplanması
Klinik varyant bilgilerinin herkese açık hâle gelmesi
Literatür erişiminin demokratikleştirilmesi
Açık bilim kültürünün desteklenmesi
İnsan Genomu Projesi'nden COVID-19 genom dizilemelerine kadar birçok küresel araştırma NCBI altyapısı sayesinde hızlanmıştır.

National Institutes of Health
United States National Library of Medicine
Medline
PubMed

National Center for Biotechnology Information sitesi28 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NCBI Bookshelf Title List17 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Entrez PubMed26 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
mGen containing four of the world's biggest databases - GenBank, Refseq 16 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., EMBL and DDBJ - easy and simple program with friendly gene extraction.
Genomdiff - Open Source Java Program to make a dotplot from online genomes 26 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
- NCBI Education homepage 30 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nymphalidae, Papilionoidea üstfamilyasına bağlı bir hayvan familyasıdır.
Dünyanın çoğu yerine dağılmış 6.000'den fazla türe sahip en büyük kelebek familyasıdır. Papilionoidea üst familyasına ait olan bu kelebekler genellikle orta büyüklükte veya büyük kelebeklerdir. Çoğu türün ön ayakları kısadır ve birçoğu dinlenirken renkli kanatlarını düz tutar. Bunlara fırça ayaklı kelebekler veya dört ayaklı kelebekler de denir, çünkü sadece dört ayak üzerinde durur ve diğer iki ayağını geriye kıvrır. Bazı türlerde, ön ayaklarda fırça benzeri bir kıl seti bulunur ve bu, bu familyaya diğer yaygın adını verir. Birçok tür parlak renklidir ve apaturinae, kral kelebeği, aglais, nymphalini ve fritillaries gibi popüler türleri içerir. Ancak alt kanatları aksine genellikle mattır ve bazı türlerde ölü yapraklara dikkat çekici şekilde benzer veya çok daha soluktur. Bu da kelebeklerin çevrelerinde gizlenmesine yardımcı olan gizemli bir etki yaratır.

 Wikimedia Commons'ta Nymphalidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Nymphalidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Pieridae, Papilionoidea üstfamilyasına bağlı bir hayvan familyasıdır. Familyaya bağlı türlerin çoğu tropikal Afrika ile tropikal Asya'da yaşarken bir kısım türleri Kuzey Amerika'nın kuzeyinde varlığını sürdürür.

Pieridae familyasına bağlı altfamilyalar (2022):

Özel

Genel

Plötz, C. (1870) Pseudopontia Calabarica n. gen. et n. sp. Stettiner Entomologischer Zeitung, 31, 348–349, 1 pl.
Felder, R. (1869) [no title]. Petites Nouvelles Entomologiques, 1, 30–31.
Felder, R. (1870) Gonophlebia (Globiceps), Paradoxa (Felder). Petites Nouvelles Entomologiques, 1, 95.
Dixey, F.A. (1923) Pseudopontia paradoxa: its affinities, mimetic relations, and geographical races. Proceedings of the Entomological Society (London), lxi–lxvii +plate B.
Mitter, K.T., Larsen, T.B., et al. (2011). The butterfly subfamily Pseudopontiinae is not monobasic: marked genetic diversity and morphology reveal three new species of Pseudopontia (Lepidoptera: Pieridae). Systematic Entomology 36: 139-163. DOI:10.1111/j.1365-3113.2010.00549.x

 Wikimedia Commons'ta Pieridae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Pieridae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Pul kanatlılar (Lepidoptera), kelebekler ve güveleri de kapsayan kanatlı böcekler takımıdır. Pul kanatlıların yaklaşık 180.000 türü tanımlanmıştır ve tanımlanmış toplam canlı türlerinin %10'unu temsil eder. 126 familya ve 46 üst familya ile Coleoptera'nın ardından ikinci büyük böcek takımı olup dünyadaki en yaygın olarak tanınan böcek takımlarından biridir.
Vücutları kiremit dizilişi şeklinde renkli gözle zor görülebilen pullarla örtülüdür. Pullar, uçları yassılaşarak genişlemiş kıllardır. Ufak sarsıntılarda koparlar. İki çift olan kanatlarının büyüklüğü türlere göre değişir. Pek az türde ve bazı türlerin dişilerinde kanat bulunmaz. Emici tipteki ağız parçaları hortum şeklindedir. Kullanılmadığı zamanlar bu hortum başın alt tarafında helezon biçiminde kıvrılır ve bal özünü emerler. Çiçeklerin balözünün tadını ayaklarıyla alırlar. Tat alma cisimcikleri ayaklarına yerleşmiştir. Ayaklarıyla çiçeğin suyunu kontrol ederler. Beğendikleri takdirde kıvrılı duran hortumlarını uzatarak emerler.
Ağız organları, yalnız çiçek tozu (polen) ile geçinen "Micropterygidae" kelebek familyasında çiğneyicidir. Tüylü başlarında büyükçe iki petek göz ve çoğunda iki nokta (osel) göz bulunur.
Kelebekler faaliyet durumlarına göre gece ve gündüz kelebekleri olarak iki gruba ayrılırlar. Gece kelebekleri kalın ve ağır vücutlarıyla alaca karanlıkta veya gece uçarlar. İnce kıl gibi olan antenlerinin ucu sivridir. Bazı türlerde antenlerde birer dizi tüy bulunduğundan tarak görünümündedirler. Genellikle renkleri mattır. Hızlı uçucudurlar. Bu uçucular diğer kelebeklere göre daha hızlı uçarlar fakat daha az uçarlar. Tehlike anında sürüden ayrılarak farklı yönlere kaçışırlar ve tehlike bittiğinde tekrar toplanırlar.
Gündüz kelebekleri gece istirahat edip, gündüz uçarlar. İnce ve hafif vücutludurlar. Anten uçları topuzludur. Kanatları renk ve desenlerle süslüdür. Uçuşları yavaştır. Bir yere konduklarında kanatlarını yukarıya dik tutarlar. Gece kelebekleri ise dinlenme hâlinde kanatlarını çatı gibi gövdelerinin üzerine kapatırlar veya tamâmen açık bırakırlar. Bu kâideler bütün kelebekler için geçerli değildir. Meselâ; Skiperler pervâne olmadığı halde antenleri incedir. Vücutları kalın ve renkleri mattır. Gündüz uçarlar. Çoğunlukla pervanelerle karıştırılırlar.
Gece kelebeklerinin işitme ve koku alma duyuları da çok hassastır. Bazı türlerin erkekleri, 5 km uzaktaki dişinin kokusunu alabilirler. Gündüz kelebeklerinin duyargaları (anten) çıplak olduğundan bu hassaslıktan mahrumdurlar.Renkleri onların her şeyidir...
Kelebekler yumurta ile çoğalırlar. Kelebek yumurtaları yarım küre, küre, silindir ve iğ şeklindedir. Dişileri yumurtalarını tek tek veya gruplar halinde ağaç kabukları veya yapraklar üzerine yapıştırarak bırakırlar. Bazıları da üst üste yapıştırarak kuleler meydana getirir. Bazıları yumurtaların üzerini vücutlarından kopardıkları kıllarla bir kürk gibi kapatırlar. Kışı geçirmek zorunda kalan yumurtalar “Korion” denen sert bir kabukla örtülüdür. Yumurtadan çıkan larvalara “tırtıl” adı verilir. Kışı genellikle tamamen gelişmiş olarak yumurta kabuğu içinde geçirir. İlkbaharda her yer yeşermeye başlayınca kabuğunu yırtarak besin aramaya çıkar. Dişi kelebekler yumurtlarken özellikle tırtılların beslendiği bitki türlerinin üzerine veya yakınına yumurtalarını bırakırlar.
Tırtıllarda üç çift göz ve 2-5 çift karın bacağı bulunur. Ağız parçaları ısırıcı çiğneyicidir. Alt dudağa dökülen ipek salgı bezleri vardır. Oburca beslenen tırtıllar, 4-5 defa deri değiştirirler. Normal iriliğe ulaşınca ipek salgısı ile kendilerine koza örerler.
Koza içinde erginin şekillendiği pupa durumuna geçer. Bir müddet sonra pupa kabuğunu yırtar ve kozadan genç ergin yeni kelebek ortaya çıkar. Fakat hemen uçamaz. Kanatlarındaki damarların kanla dolması ve kuruyarak güçlenmesi için birkaç saat beklemesi gerekir. Bazı erginlerin ömrü 24 saat, bir kısmının 1-2 aydır. Hayatları birkaç mevsim sürenler kış uykusuna yatar veya daha sıcak bölgelere göç ederler. Bunlar yüzlerce kilometrelik yolu uçabilecek güçtedir. Birleşik Krallık'ta yaygın bir tür, havalar soğumaya başlayınca Kuzey Afrika'ya göç eder. Kuşların aksine kelebeklerin göçü tek yönlüdür. Amerika'da yaşayan bir çeşidin dışında hiçbiri geri dönmez.
Bazı kelebekler zehirlidir. Bunlar çok yavaş uçar ve göz kamaştırıcı parlak renklere sahiptir. Bu renkler düşmanlarına karşı bir ikaz işaretidir. Böcekçil hayvanlar bunları yemekten çekinirler. Bazı kelebekler de, sahte kafa işaretleri, kanatlarındaki göz işaretleriyle ve antene benzeyen kuyruk uzantılarıyla düşmanlarını şaşırtarak kendilerini korurlar. Bu işaretlere aldanan avcı hayvanlar, kelebeklerin öldürücü olmayan kısmına saldırır. Yırtık kanatlı bir kelebek hayatını sürdürebilir. Birçokları da kondukları yerlerde tamamen kamufle olabilirler. Kuru yaprak görünümündeki bazı kelebekleri kondukları yerden ayırt edebilmek çok zordur. Ayrıca çiçeklerde insanların çıplak gözle göremediği bir ışık vardır. Bu ışık sayesinde kelebekler çiçeği görürler.

Yetişkin kelebekler, Lepidoptera'ya adını veren (Antik Yunanca λεπίς lepís, ölçek + πτερόν pterón, kanat) pullu kaplı dört kanatlarıyla tanımlanır. Bu pullar kelebeğe kanat rengini verir: onlara siyah ve kahverengi veren melaninler ve ayrıca onlara sarı veren ürik asit türevleri ve flavonlar ile pigmentlidirler, ancak çoğu maviler, yeşiller, kırmızılar ve yanardöner renkler, pulların ve kılların mikro yapıları tarafından üretilen yapısal renklenme tarafından oluşturulur.
Tüm böceklerde olduğu gibi vücut üç bölümlüdür: baş, göğüs ve karın. Göğüs, her biri bir çift bacak içeren üç bölümden oluşur. Çoğu kelebek ailesinde antenler, ipliksi veya tüylü olabilen güvelerin aksine sopa şeklindedir. Uzun hortum, çiçeklerden nektar yudumlamak için kullanılmadığında kıvrılabilir.
Neredeyse tüm kelebekler gündüzcüdür, nispeten parlak renklidir ve dinlenirken kanatlarını vücutlarının üzerinde dikey olarak tutarlar, gece uçan güvelerin çoğunun aksine, genellikle şifreli bir şekilde renklidir (iyi kamufle edilmiş) ve ya kanatlarını düz tutar (güvenin üzerinde durduğu yüzeye değecek şekilde) ya da vücutlarının üzerine sıkıca katlarlar.
Sinek kuşu şahin güvesi gibi bazı gündüz uçan güveler, bu kuralların istisnalarıdır.

Kelebek larvaları, tırtıllar, sert (sklerotlu) kafalıdır ve güçlü çeneleri çoğunlukla yapraklar olan yiyeceklerini kesmek için kullanılır. Karında on segmentli, genellikle 3-6 ve 10. segmentlerde kısa prolegleri olan silindirik gövdeleri vardır; göğüs kafesindeki üç çift gerçek bacağın her biri beş parçalıdır. Birçoğu iyi kamufle edilmiştir; diğerleri, besin bitkilerinden elde edilen zehirli kimyasallar içeren parlak renkler ve kıllı çıkıntılarla aposmatiktir. Krizalit veya koza, güvelerin aksine kozaya sarılmaz.
Pek çok kelebek cinsel olarak dimorfiktir. Dişilerin heterogametik cinsiyet (ZW) ve erkeklerin homogametik (ZZ) olduğu kelebeklerin çoğunda ZW cinsiyet belirleme sistemi vardır.

Kelebekler, Antarktika dışında dünya çapında dağılmışlardır ve toplamda yaklaşık 18.500 türleri vardır. Bunlardan 775'i Nearctic; 7.700'ü Neotropik; 1.575'i Palearktik; 3,650'si Afrotropikal; ve 4.800'ü birleşik Doğu ve Avustralya/Okyanusya bölgelerine dağılmıştır. Kral kelebeği Amerika'ya özgüdür, ancak on dokuzuncu yüzyılda veya öncesinde tüm dünyaya yayılmıştır ve halen Avustralya'da, Yeni Zelanda'da, Okyanusya'nın diğer bölgelerinde ve İber Yarımadası'nda bulunur. Nasıl dağıldığı belli değildir; yetişkinler rüzgarla uçmuş olabilir veya larvalar veya pupalar yanlışlıkla insanlar tarafından taşınmış olabilir ama yeni ortamlarında uygun konukçu bitkilerin varlığı yerleşmeleri için şarttır.

Vanessa cardui, kral ve birkaç danaine gibi birçok kelebek türü uzun mesafelere göç eder. Bu göçler birkaç nesil boyunca gerçekleşir ve tek bir birey tüm yolculuğu tamamlamaz. Kuzey Amerika'nın doğusundaki kral nüfusu, Meksika'daki kışlama bölgelerine güneybatıya binlerce mil seyahat edebilir. İlkbaharda tersine göç olur. Son zamanlarda, İngiliz boyalı hanım kelebeğinin, kral kelebeğinince yapılan ünlü göçlerin neredeyse iki katı kadar tropik Afrika'dan Kuzey Kutup Dairesi'ne kadar art arda altı nesil boyunca bir dizi adımda 9.000 millik bir gidiş-dönüş yolculuğu yaptığı kanıtlandı. Hindistan yarımadasında muson ile ilişkili muhteşem büyük ölçekli göçler görülür. Göçler daha yakın zamanlarda kanat etiketleri kullanılarak ve ayrıca kararlı hidrojen izotopları kullanılarak incelenmiştir.
Kelebekler, zaman telafili güneş pusulası kullanarak yön bulur. Polarize ışığı görebilir ve bu nedenle bulutlu koşullarda bile yön bulabilirler. Morötesi spektrumunun yakınındaki polarize ışık özellikle önemli görünür. Birçok göçmen kelebek, üreme mevsimlerinin kısa olduğu yarı kurak bölgelerde yaşar. Konukçu bitkilerin yaşam öyküleri de kelebek davranışını etkiler.

Yetişkinlik aşamasındaki kelebekler, türlerine bağlı olarak bir haftadan bir yıla kadar yaşayabilirler. Pek çok türün uzun larval yaşam evreleri vardır, diğerleri pupa veya yumurta evrelerinde hareketsiz kalabilir ve böylece kışları hayatta kalabilir. Melissa Arctic (Oeneis melissa) tırtıl olarak iki kez kışı geçirir Kelebekler yılda bir veya daha çok yavruya sahip olabilir. Yıllık nesil sayısı ılıman ila tropik bölgeler arasında değişir ve tropikal bölgeler çoknesilliğe doğru eğilimlidir.
Kur yapma genellikle havadar ve sıklıkla feromon'ları kapsar. Kelebekler daha sonra çiftleşmek için yere veya bir tüneğe konar. Çiftleşme kuyruktan kuyruğa gerçekleşir ve dakikalardan saatlere kadar sürebilir. Cinsel organlarda bulunan basit ışıkalıcı (fotoreseptör) hücreler, bu ve diğer yetişkin davranışları için önemlidir. Erkek dişiye bir spermatofor geçirir; sperm rekabetini azaltmak için onu kokusuyla kaplayabilir veya Apollos (Parnassius) gibi bazı türlerde yeniden çiftleşmesini önlemek için genital açıklığını tıkar.
Kelebeklerin büyük çoğunluğunun dört aşamalı bir yaşam döngüsü vardır; yumurta, larva (tırtıl), pupa (koza) ve imago (yetişkin). Colias, Erebia, Euchloe ve Parnassius cinslerinde, üreyen az sayıda tür bilinme

Ulusal Biyoçeşitlilik Ağı (Birleşik Krallık) (İngilizce: National Biodiversity Network NBN), 2000 yılında Birleşik Krallık'ta kurulmuş, biyoçeşitlilik bilgilerini, NBN'nin veri arama web sitesi olan NBN Atlas aracılığıyla internet de dahil olmak üzere çeşitli ortamlar aracılığıyla kullanıma sunmayı taahhüt eden bir ortak girişimdir.

Birleşik Krallık ve İrlanda'da yaklaşık 60.000 kişinin rutin olarak biyoçeşitlilik bilgilerini kaydettiği tahmin edilmektedir. Bu çabaların çoğu gönüllüdür ve yaklaşık 2.000 ulusal dernek ve kayıt programı aracılığıyla organize edilmektedir. Birleşik Krallık hükûmeti de kurumları aracılığı ile biyoçeşitlilik verilerini toplar ve bu verilerin harmanlanması ve yorumlanması için temel unsurlardan biri de Yerel Çevre Kayıt Merkezleri ağıdır.
2012'de Birleşik Krallık'ta en çok bağış toplayan ilk 1000 hayır kurumu arasında listelenmiştir.

Resmî site
NBN Atlas 16 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (data)
View the NBN Strategy 2015 -2020 7 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Association of Local Environmental Records Centres 15 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - for more information on Local (Biological) Records Centres
National Forum for Biological Recording 1 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atractaspididae Afrika ve Orta Doğu'da bulunan bir yılan familyasıdır. Tanımlanmış 12 cinsi bulunmaktadır.

Bu familya diş tiplerine göre daha önce başka familyalar içinde sınıflandırılan birçok cinsi kapsar. Bunlara dişsiz (aglyphous), zehir dişi çenesinin arkasında olan (opisthoglyphous), sabit dişli (proteroglyphous) ve engerek benzeri (solenoglyphous) türler dahildir. Bu familyanın diğerleri ile moleküler ve fizyolajik veri bağlantıları muğlak ve genellikle çelişkilidir. Bu yüzden bu familyanın taksonomisi son derece tartışmalıdır.

Afrika ve Orta Doğu'da bulunur.

Bu yılanların çoğu saldırgan değildir veya insanlara zarar verebilecek kadar zehir üretemezler. Kaza sonucunda sadece birkaç ölümlü vaka görülmüştür. Buna rağmen Atractaspis microlepidota'nın büyük bireyleri ve birkaç uzun glandlı türün tehlikeli olması çok muhtemeldir.

Elapidae, Squamata sınıfına bağlı zehirli bir yılan familyasıdır. Hint Okyanusu ve Pasifik de dahil olmak üzere dünyanın tropik ve tropik altı bölgelerinde bulunur.

Elapid Eski Yunanca: ἔλλοψ: éllops ("deniz balığı") sözcüğünden türetilmiştir.

Elapidae familyasına bağlı cinsler (2024):

Boié F. Bemerkungen über Merrem's Versuch eines Systems der Amphibien. Marburg. 1820. Erste Lieferung: Ophidier, Isis von Oken 20 6/7, 508-566
Cope E. D. On the homologies of some of the cranial bones of the Reptilia, and on the systematic arrangement of the class, Proceedings of the American Association for the Advancement of Science 19, 194-247
Cope E. D. Check-list of North American Batrachia and Reptilia; with a systematic list of the higher groups, and an essay on geographical distribution. Based on the specimens contained in the U. S. National Museum, Bulletin of the United States National Museum 1, 1-109
Zittel K. A. v., Handbuch der Palaeontologie. I. Abteilung Paleozoologie. III. Band. Vertebrata (Pisces, Amphibia, Reptilia, Aves) [Handbook of Paleontology. Division I. Paleozoology. Volume III. Vertebrata (Pisces, Amphibia, Reptilia, Aves)], xii-900
Schlosser M. (1916) Neue Funde fossiler Säugetiere in der Eichstätter Gegend, Abhandlungen der Königlich Bayerischen Akademie der Wissenschaften. Mathematisch-physikalische Klasse 28 6, 1-78
Kuhn O. (1946) Das System der fossilen und rezenten Amphibien und Reptilien The system of fossil and recent amphibians and reptiles, Bericht der Naturforschenden Gesellschaft in Bamberg 29, 49-67
Kuhn O. W. M. (1966), Die Reptilien. System und Stammesgeschichte The Reptiles. Systematics and Phylogeny., 1-154
Carroll R. L. (1988), Vertebrate Paleontology and Evolution, 1-698
Frank N., Ramus E. (1996) A Complete Guide to Scientific and Common Names of Reptiles and Amphibians of the World, 1-377
Benton, M.J. (ed). (1993). The Fossil Record 2. Chapman & Hall, London, 845 pp.
Parker, S.P. (ed). (1982). Synopsis and Classification of Living Organisms. McGraw-Hill, New York. 2 volumes.
Golay, P., et al., 1993: null. Endoglyphs and Other Major Venomous Snakes of the World: A Checklist. v + 478.
Banks, R. C., R. W. McDiarmid, and A. L. Gardner, 1987: Checklist of Vertebrates of the United States, the U.S. Territories, and Canada. Resource Publication, no. 166. 79.
Flores-Villela, Oscar / McCoy, C. J., ed., 1993: Herpetofauna Mexicana: Lista anotada de las especies de anfibios y reptiles de México, cambios taxonómicos recientes, y nuevas especies. Carnegie Museum of Natural History Special Publication, no. 17. iv + 73

 Wikimedia Commons'ta Elapidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Elapidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Engerek, engerekgiller ya da Viperidae, Alethinophidia infratakımına bağlı bir hayvan familyasıdır. Uzun, kıvrık ve içi boş olan ikişer tane zehir dişleriyle bunların gerisinde daha küçük yakalama dişleri mevcuttur. Başları üçgen şeklinde ve kuyrukları küttür. Daha çok geceleri avlanırlar.

Viperidae familyasına bağlı altfamilyalar (2022):

Macrovipera lebetina obtusa
Montivipera bulgardaghica
Montivipera albizona
Montivipera raddei raddei
Montivipera raddei kurdistanica
Montivipera wagneri
Montivipera xanthina
Vipera ammodytes montandoni
Vipera ammodytes meridionalis
Vipera transcaucasiana
Pelias eriwanensis
Pelias anatolica
Pelias darevskii
Pelias barani
Pelias pontica
Pelias kaznakovi
Pelias olguni

Gray JE. 1825. A synopsis of the genera of reptiles and Amphibia, with a description of some new species. Annals of Philosophy, new ser., 10: 193–217.
Laurenti JN. 1768. Specimen Medicum, Exhibens Synopsin Reptilium Emendatam cum Experimentis circa Venena et antidota reptilium Austriacorum. J.T. de Trattnern, Wien.
Oppel M. 1811. Mémoire sur la classification des reptiles. Ordre II. Reptiles à écailles. Section II. Ophidiens. Annales du Musée National d'Histoire Naturelle, Paris 16: 254–295, 376–393.

Viperidae, Reptarium.cz Reptile Database
 Ripley, George; Dana, Charles A., (Ed.) (1879). "Viper". The American Cyclopædia. 
 "Viper". The New Student's Reference Work. 1914. 
Pit vipers 28 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Engerek ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Engerek ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Fosilleşme organizmaların mineral çöküntülerin içine gömülerek zaman içinde mineraller üzerinde kalıplarının çıkması işlemidir. Jeolojik devirlerde deniz, göl ve karalarda yaşamış olan hayvanlar öldükleri zaman yumuşak kısımları çürümüş, sert kısımları olan kabukları (kavkılar), iskeletler, dişler deniz yahut göl dibinde sedimanlar içine gömülerek orada bazı fiziksel ve kimyasal etkiler altında muhafaza olmuşlardır. İşte organizmaların tortul taşlar içinde rastlanan tüm bu kalıntılarına fosil adı verilir. Çeşitli hayvansal ve bitkisel organizmaların böylece fosil haline gelmesi olayına da fosilleşme denir.
Denizde yaşayan organizmaların fosilleşme şansı karasal organizmalara nazaran daha fazladır çünkü çökelme ortamında deniz dibine inen kavkılar derhal tortullarla örtülerek çamura gömülür ve havasız kalarak fosilleşirler. Kara hayvanlarında atmosfer etkisinde iskeletler seller ve nehirlerle sürüklenerek dağılırlar. Ancak göl, lagün veya deltalara taşınan, bataklığa saplanan veya buzlar arasında kalan organizmalar bütünüyle fosilleşirler.
Jeolojik devirlerde yaşamış ve fosilleşmiş hayvanlarla ilgilenen paleozooloji kendi içinde omurgasız paleontolojisi ve omurgalı paleontolojisi olarak iki alt bölüme gruplanmaktadır. Memleketimizde Geç Miosen'e ait karasal göl ve lagün çökelleri arasında omurgalı hayvan fosilleri bulunmuştur. Sibirya'da buzullar arasında iyi korunmuş yine omurgalı fosillerine rastlanmıştır. Üçüncü zamana ait çam ağaçlarının reçineleri içinde çok iyi fosilleşmiş böcekler bugün kehribar içinde bulunmaktadır.

Canlı organizma öldüğü zaman deniz dibine düşer ve sediment içine gömülür. Bu sırada kavkısının içi kalkerli, killi, kumlu ve çamurlarla doldurulur. Diajenez (İngilizce: Diagenese, taşlaşma) esnasında yahut daha sonra sedimanlar içine girerek karbondioksitli sular kalkerli ve aragonitli kavkıları kolayca erittiklerinden fosillerin iç dolguları iç kalıp halinde rastlanmaktadır. Bu tür fosillere en ziyade kalkerli sedimentler içindeki mollükslerle, kumtaşı, kuvarsit ve killi şistler içindeki brachiopodlarda rastlanır. Bazen kavkıların dış kalıpları kalmış ve kavkı aşınıp gitmiştir, bunlara dış kalıp denir, dış kalıbı dolduran sedimentler dış kalıp dolgusu olarak yerini tutar. İç ve dış kalıplar genellikle  grovak, kumtaşı, kuvarsit ve killi şist gibi kayaçlar içinde görülmektedir.

Organizmaların bıraktığı bazı izlerdir. Bunlar sedimanter kayaçlar içinde rastlanan tüp şekilli oyuklar, kurtların oyukları ve eşelenme izleri, ayak izleriyle, fosil oyucu bazı midye grubundan yumuşakçaların izleri bu grup içinde düşünülür.
İz  fosiller ya da iknofosiller (İngilizce: Trace fossil), organizmalar tarafından sedimanların yüzeyinde çeşitli izler, sürünme izleri, yumuşak sedimentlerde oluşturulan tüpsü yapılar, sert tabakalarda delici organizmalarca bırakılan izler ve biyoerozyonel yapılardan oluşur. Birçok çalışmacı koprolitleri (İngilizce: Coprolite), fekal ve fekal olmayan pelletleri, yapıların içine nüfuz eden bitki köklerini de iz fosiller olarak kabul ederler. İzlerin çoğu depolanma sırasında oluşmuşsa da depolanma ile eşzamanlı (örneğin; kaçma yapıları gibi) izler de oluşabilir. İz fosiller, organizmaların hareketleri sonucu oluşurlar ve bu kapsamda bilinen diğer klasik fosillerden ayrılırlar.

Demircan H., 2007, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları, S.43
Sayar C., 1991, Paleontoloji Omurgasız Fosiller, S.8
İnan N., 2008, Türkiye'nin Önemli Omurgasız Fosilleri

Hemipenis (Latince tekil hemipenis, çoğul hemipenes < hemi- «yarım» + penis), sürüngenlerin kertenkele ve yılanlardan oluşan pullular denilen sürüngen takımında çift yapılı erkek çiftleşme organı. Sürüngenlerin diğer grupları olan kaplumbağa ve timsahlarda hemipenis bulunmaz, tek yapılı olup penis olarak adlandırılır.
Hemipenis torba biçiminde iki yapıdan oluşur. Sağ ve sol hemipenis olarak adlandırılır. Uyarılmadıkları zaman kloak çıkışının hemen yanında bulunurlar. Bu keselerin her biri spermaların iletimi için bir oyuk taşır. Uyarılma sırasında birçok kasın işleviyle birlikte hemipenis, dışarıya doğru şişirilir. Bu şişme sırasında içlerinde bulundurdukları sinuslara kısmen kan dolarak dikleşmenin etkinliği artırılır. Kavuşma (kopulasyon) sırasında yalnız bir hemipenis, dişinin kloakı içerisine girer. Dış yüzeyi genellikle yivler, kırışıklar ve diken gibi pütürlerle donatılmıştır. Değişik yapılarda olabilir. Yılanlarda silindirik, konik, küremsi, kırışık az ya da çok oluklu ya da tamamen parçalı olabilir. Kertenkelelerde kısa ve küt yapılıdır ya da her biri yine kendi içinde parçalara ayrılmıştır.
Anadolu'da çiftleşen ya da çiftleşmeye hazırlanan yılanların erekte olmuş hemipenisleri çift yapılarından dolayı halk arasında sıklıkla "ayak" sanılarak "yılanların ayakları var" inancının oluşmasına sebep olur.

{Hemipenis resimleri} Urs Utiger, Beat Schätti, and Notker Helfenberger (2005), The Oriental colubrine genus Coelognathus Fitzringer, 1843 and classification of Old and New World racers and rattlesnakes (Reptilia, Squamata, Colubrida, Colubrinae), Russian Journal of Herpetology Vol. 12, No. 1, 2005, pp. 39 – 60

Kertenkeleler veya kelerler (Lacertilia), çoğu okyanus ada zincirinin yanı sıra Antarktika hariç tüm kıtalarda yaşayan 6.000'den fazla türü olan, yaygın bir pullu sürüngen grubudur. Grup, yılanları ve Amphisbaenia'yı (kör kelerler) kapsamadığı için parafiletiktir; bazı kelerler, bu iki dışlanan grupla diğer kelerlerden daha yakından ilişkilidir. Kelerlerin boyutları, birkaç santimetre uzunluğundaki bukalemun ve gekolardan 3 metre uzunluğundaki Komodo ejderine (Varanus komodoensis) kadar değişir.
Kelerlerin çoğu dört ayaklıdır ve güçlü bir yan yana hareketle koşar. Bazı soylar ("bacaksız kertenkeleler" olarak bilinir), ikincil olarak bacaklarını kaybetmiştir ve uzun, yılan benzeri vücutlara sahiptir. Ormanda yaşayan Draco cinsinden kelerler gibi bazıları süzülebilir. Genellikle bölgeseldirler, erkekler diğer erkeklerle savaşır ve genellikle parlak renklerle, dişileri etkilemek ve rakipleri korkutmak için sinyal verirler. Kelerler çoğunlukla etoburdur, genellikle 'otur ve bekle' avcılarıdır; birçok küçük tür böcekleri yerken, Komodo ejderi, manda kadar büyük memelileri yer.
Kelerler, zehir, kamuflaj, refleks kanama ve kuyruklarını bırakma ve yeniden büyütme gibi çeşitli yırtıcılara karşı uyarlanmalardan yararlanır.

Alttakımdaki türlerin yetişkin uzunluğu, Brookesia micra gibi bukalemunlar ve Sphaerodactylus ariasae gibi kertenkeleler için birkaç santimetreyken, yaşayan en büyük monitör kertenkelesi Komodo ejderinde yaklaşık 3 metre'ye (10 ft) kadar değişir. Çoğu kertenkele oldukça küçük hayvanlardır.

Kelerler tipik olarak yuvarlak gövdeleri, kısa boyunları üzerinde yüksek başları, dört uzuvları ve uzun kuyrukları vardır, ancak bazıları bacaksızdır. Kelerler ve yılanlar, onları daha sert diapsid kafataslarına sahip olan tuataralardan ayıran, hareketli bir kuadrat kemiği paylaşırlar. Bukalemunlar gibi bazı kelerlerin, bitki örtüsü arasında tırmanmalarına yardımcı olan kavrayıcı kuyrukları vardır.
Diğer sürüngenlerde olduğu gibi, kelerlerin derisi de keratinden yapılmış üst üste binen pullarla kaplıdır. Bu, çevreden koruma sağlar ve buharlaşma yoluyla su kaybını azaltır. Bu adaptasyon, kelerlerin dünyadaki en kurak çöllerden bazılarında gelişmesini sağlar. Deri sert ve köseledir ve hayvan büyüdükçe dökülür. Tek parça halinde deri döken yılanların aksine, kelerler derilerini birkaç parçaya ayırır. Pullar, sergileme veya koruma için dikenlere dönüştürülebilir ve bazı türlerin pullarının altında kemik osteodermleri vardır.
Kelerlerin dişleri, etçil, böcekçil, omnivor, otçul, nektarcıl ve yumuşakçacıl dahil olmak üzere çok çeşitli diyetlerini yansıtır. Türlerin tipik olarak diyetlerine uygun tek tip dişleri vardır, ancak bazı türlerin çenelerinin önünde kesme dişleri ve arkada kırma dişleri gibi değişken dişleri vardır. Agamidler ve bukalemunlar akrodont olsa da çoğu tür pleurodonttur.
Dil ağzın dışına uzatılabilir ve genellikle uzundur. Boncuklu kelerlerde (Heloderma), Teiidae familyası üyelerinde ve monitör kertenkelelerinde, dil çatallıdır ve esas olarak veya yalnızca çevreyi algılamak için kullanılır, sürekli olarak çevreyi örneklemek ve molekülleri kemosensasyondan sorumlu vomeronazal organa geri aktarmak için kullanılır, benzer ancak ondan farklı. koku veya tat. Gekolarda dil, gözleri yalamak için kullanılır: göz kapakları yoktur. Bukalemunların, böcek avlarını yakalamak için hızla uzayabilen çok uzun yapışkan dilleri vardır.
Üç soy, gekolar, dactyloidler ve bukalemunlar, ilk iki grupta oldukça belirgin olan yapışkan pedler (ayak altlıkları) oluşturmak için ayak parmaklarının altındaki pulları değiştirdi. Pedler, van der Waals kuvvetleri kullanılarak yapışmak üzere alt tabakaya sıkıca oturan milyonlarca küçük kıldan (saç benzeri yapılar) oluşur; sıvı yapıştırıcıya gerek yoktur. Ayrıca bukalemunların ayak parmakları, her ayakta (zigodaktili) iki karşıt gruba ayrılarak kuşlar gibi dallara tünemelerini sağlar.

Kelerlerin bilinen en eski fosil kalıntıları, yaklaşık 220 milyon yıl önce Triyas dönemi'nin Karniyen aşamasına tarihlenen Hindistan'ın Tiki Formasyonu'nda bulunan Tikiguania estesi adlı iguana türüne aittir. Bununla birlikte, modern agamid kertenkelelerinden neredeyse ayırt edilemez olduğu için Tikiguania'nın yaşı hakkında kuşkular arttı. Tikiguania kalıntıları, çok daha eski Triyas çökelleriyle yıkanmış olduğundan, bunun yerine geç Tersiyer veya Kuvaterner yaşında olabilir.
Kelerler, Geç Triyas'ta ortaya çıkan Rhynchocephalia ile yakından ilişkilidir, bu nedenle en erken kelerler Geç Triyas'da  ortaya çıktı. Mitokondriyal filogenetik analiz, ilk kertenkelelerin geç Permiyen'de evrimleştiğini göstermektedir. Morfolojik verilere dayanarak, iguanaların diğer pullulardan çok erken ayrıldığı düşünülmüştü, ancak moleküler kanıtlar bununla çelişiyor.
Mosasaurlar muhtemelen Erken Kretase'de aigialosaurlar olarak bilinen soyu tükenmiş bir sucul kertenkele grubundan evrimleşmişlerdir. Dolichosauridae, mosasaurlarla yakından ilişkili Geç Kretase'de yaşamış sucul varanoid kelerlerin bir ailesidir.

Kelerler sıklıkla benzer morfoloji ve ekolojik nişler geliştiren birden fazla grupla birlikte yakınsak bir şekilde evrimleşmiştir. Anolis ekomorfları, evrimsel biyolojide yakınsaklığı incelemek için bir model sistem haline geldi. Anniellidae, Anguidae, Cordylidae, Dibamidae, Gymnophthalmidae, Pygopodidae ve Scincidae dahil olmak üzere kertenkele evrimi boyunca uzuvlar bağımsız olarak iki düzineden fazla kez kaybolmuş veya azaltılmıştır; yılanlar, Squamata'nın bu yolu izlemiş en ünlü ve tür açısından zengin grubudur.

Kelerlerin ve diğer pulluların sürüngenler arasındaki konumu, 2015 yılında Rainer Schoch ve Hans-Dieter Sues tarafından fosil kanıtları kullanılarak incelenmiştir. Kertenkeleler, mevcut kuş olmayan sürüngenlerin yaklaşık %60'ını oluşturmaktadır.

Hem yılanlar hem de Amphisbaenia, Squamata'nın (tüm kelerleri içeren en küçük grup) içinde derin bölümlerdir, bu nedenle "kelerler" parafiletiktir. Kladogram, Wiens ve meslektaşları tarafından 2012 ve 2016 yıllarında yapılan genomik analizlere dayanmaktadır. Hariç tutulan taksonlar kladogramda büyük harflerle gösterilmiştir.

13. yüzyılda, kelerler, Avrupa'da, Vincent of Beauvais'in Mirror of Nature eserinde kaydedildiği gibi, "yılanlar, çeşitli fantastik canavarlar, çeşitli amfibiler ve solucanlar" dahil olmak üzere çeşitli yumurtlayan yaratıklardan oluşan geniş bir sürüngen kategorisinin parçası olarak kabul edildi.
On yedinci yüzyılda bu gevşek tanımlamada değişiklikler görüldü. Sauria adı ilk kez James Macartney (1802) tarafından kullanıldı; Alexandre Brongniart'nin (1800)  önerdiği, kelerleri ve timsahları içeren, daha sonra birbirlerinin en yakın akrabaları olmadığı keşfedilen bir sürüngenler takımı için türetilen Fransızca adı "Sauriens"in Latincesiydi. Daha sonraki yazarlar, "Sauria" terimini daha sınırlı bir anlamda, yani tüm kelerleri içeren ancak yılanları hariç tutan Squamata'nın bir alt takımı olan Lacertilia'nın eş anlamlısı olarak kullandılar. Bu sınıflandırma günümüzde nadiren kullanılmaktadır çünkü bu şekilde tanımlanan Sauria parafiletik bir gruptur. Jacques Gauthier, Arnold G. Kluge ve Timothy Rowe (1988) tarafından arkozorların ve lepidozorların (Mcartney'nin orijinal tanımına göre timsahları ve kelerleri içeren gruplar) son ortak atasının tüm torunlarını içeren grup olarak tanımlandı. Michael deBraga ve Olivier Rieppel (1997), Sauria'yı, Choristodera, Archosauromorpha ve Lepidosauromorpha'nın en son ortak atasınının soyundan gelen tüm taksonları içeren bir 'klad' olarak tanımladılar. Ancak, bu kullanımlar uzmanlar arasında geniş bir kabul görmemiştir.

Pianka, E. R.; Vitt, L. J. (2003). Lizards: Windows to the Evolution of Diversity. University of California Press. ISBN 978-0-520-23401-7. 

The Audubon Society Field Guide to Reptiles and Amphibians of North America. New York: Alfred A. Knopf. 1979. s. 581. ISBN 978-0-394-50824-5. 
Simon & Schuster's Guide to Reptiles and Amphibians of the World. New York: Simon & Schuster. 1989. ISBN 978-0-671-69098-4. 
Reptiles & Amphibians. Sidney: Weldon Owen. 1992. ISBN 978-0-8317-2786-4. 
A Field Guide to Reptiles and Amphibians Eastern/Central North America. Boston, Massachusetts: Houghton Mifflin Company. 1991. ISBN 978-0-395-58389-0. 
Reptiles of the World: The Crocodilians, Lizards, Snakes, Turtles and Tortoises of the Eastern and Western Hemispheres. New York: Macmillan. 1933. s. 321. 
The World of Venomous Animals. New Jersey: TFH Publications. 1984. ISBN 978-0-87666-567-1. 
Their Blood Runs Cold: Adventures With Reptiles and Amphibians. Alabama: University of Alabama Press. 1983. s. 164. ISBN 978-0-8173-0135-4. 
Lizards. Marshall Cavendish. 2004. ISBN 9780761415800. 
Exotic Pets. New York: Simon & Schuster. 1987. s. 293. ISBN 978-0671636906. 

 Wikimedia Commons'ta Kertenkele ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Sauria ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kornea, gözün en ön kısmında yer alan, ışığı odaklamak ve gözü dış etkenlerden korumak için özelleşmiş saydam ve eğimli doku.
Korneanın ön yüzeyi gözün temel kırıcı bileşenidir (diğer kırıcı bileşen ise lenstir). Kornea ve lens, dış ortamdan gelen ışığın etkin bir şekilde retinaya odaklanmasını sağlar. Korneanın kırıcılık gücü değişken değildir, buna karşın lensin kırıcılık gücü değişkendir. Hayvanlarda kornea, evrimsel olarak lens ve/veya iris içeren gözlerde bulunur. İnsanlarda ise gözün dış yüzeyinin 1/6'sını oluşturan oval bir yapıdır. Dışarıdan ölçüldüğünde yatay çapı yaklaşık 12,6 mm, dikey çapı ise yaklaşık 11,7 mm'dir. Orta kısımdaki kalınlığı 0,5 mm, kenar kısımlarında ise 1,2 mm'dir.
Kornea, ışığın net bir şekilde kırınımı için saydam olmak zorundadır. Bu nedenle yapısında kan damarları içermez. Korneanın oksijenlenmesini ve beslenmesini dışta gözyaşı salgısı iç kısımda ise göz içi görme sıvısı sağlar.
Kornea, yapısında birçok sinir lifi içerdiğinden dış etkenlere karşı çok hassastır. Sinir lifleri, göz kırpma refleksi ve destekleyici özellikleri ile korneanın sağlığını korur ve devamını sağlar. Kornea, embriyolojik olarak saç, tırnak ve deri gibi ektoderm kökenli olduğundan sürekli olarak yenilenir.

Kornea epiteli: Bu katman korneanın en dış tabakasıdır, beş kat hücreden oluşur, en altta yer alan hücreler ve kornea'yı çevreleyen limbusdaki hücreler çoğalır ve yukarı katlara doğru ilerleyerek yaşlı hücrelerin yerini alırlar, böylece kornea epiteli yaklaşık iki haftada bir yenilenir.
Bowman zarı: Aslında gerçek anlamda bir zar (membran) değildir, kollajen liflerinin düzensiz olarak sıkışması sonucu meydana gelir. Epitel hücreleri Bowman zarına sıkıca yapışmıştır, korneaya yapısal destek sağlar.
Kornea stroması: Kornea kalınlığını oluşturan saydam bir yapıdır, düzenli bir şekilde sıralanmış kollajen liflerinin oluşturduğu 100 kadar tabakadan oluşur, içeriğinde keratosit denilen hücreler seyrek olarak yer alır. Bu tabaka hasar gördüğünde iyileşme genellikle saydamlık kaybına ve/veya kornea eğimi değişikliklerine yol açarak görmeyi olumsuz olarak etkiler.
Desme membranı: Kornea endotel hücrelerinin salgıladığı bir bazal zardır. Hasarlanması veya hastalıkları sonrasında kornea endoteli zarar görerek korneada ödem gelişir.
Dua's layer : Dua's tabakası yeni bulunan bir katman olup fibrinoid bir dokuya sahip hücreden yoksun desme üzerinde güçlü bir zardır
Kornea endoteli: Korneanın en içteki tabakasıdır, altıgen şeklinde, tek katman olarak sıralanmış hücrelerden oluşur. Hücreler birbirlerine sıkı bağlantılar ile yapışmıştır, yarı geçirgen bir zar işlevi görür. Hücrelerin yanal yüzlerinde yer alan pompa enzimleri sayesinde kornea stroması su içeriği sabit tutulur. Endotel ismi aslında bu hücreler için yanlış olarak kullanılmaktadır. Bu hücreler kan veya lenf sıvısı ile değil göz içi sıvısı ile temastadır ve embriyolojik köken olarak da damar endotelinden farklı kökenlidir.

Korn kelimesi, boynuz anlamına gelen Harezm Türkçesi bir kelime olup, İngilizce horn türetildiği bir kelimedir. Bu şekilde Kornea Latine girmiştir.

Kornea da tüm canlı dokular gibi hastalık yapan nedenlerin tümünden etkilenebilir. Bu hastalıklar, doğumsal veya edinsel olabilir. Korneanın şekli, saydamlığı ve metabolizması doğumsal bazı hastalıklar sonrası bozulabilir, örneğin kornea doğumsal olarak olması gerekenden daha küçük olabilir, bu duruma mikrokornea adı verilir.
Korneanın edinsel hastalıklarının önemli bir bölümü değişik mikroorganizmalar tarafından enfekte edilmesi sonrası gelişir, kornea enfeksiyonu, virüsler, bakteriler, mantarlar veya protozoalar tarafından oluşturulabilir, kornea enfeksiyonlarına keratit adı verilir. 
Kornea otoimmün hastalıklardan etkilenebilir, bu otoimmün hastalıkların bir kısmı yalnızca kornea ve çevre dokularını özel olarak etkilerken, bazı sistemik otoimmün hastalıklar da korneayı tutabilir, örneğin, otoimmün bir hastalık olan romatoid artrit, kuru göz sendromu yaparak kornea sağlığını tehdit edebilir.
Değişik bazı sistemik hastalıklar veya sistemik enfeksiyonlar da korneayı etkileyebilir, söz gelimi sistemik bir hastalık olan diyabet bazal membran kalınlaşması veya sinir hasarı yaparak iyileşmeyen epitel açılmalarına neden olabilir.
Kornea alerjik hastalıklardan da etkilenebilir, örneğin, bir çeşit alerjik konjonktivit olan vernal konjonktivit korneada hasar yaratabilir. Korneaya özgü bazı distrofik hastalıklar da vardır, bunların birçoğu ailesel geçiş gösterir, keratokonus korneada incelme ve buna bağlı ileri astigmatizma ve görme bozukluğu ile kendini gösteren distrofik bir hastalıktır. Korneada yaşlanmaya ve morötesi (ultraviyole) ışın hasarına bağlı bazı dejeneratif hastalıklar da görülebilir.
Kornea gözün en dış kısmında yer aldığı için sıklıkla travmaya uğrayabilir, bu travmalar mekanik, ısıl veya kimyasal olabilir, radyasyon tüm dokuları etkilediği gibi korneayı da etkileyebilir. Kornea travmaları sonrası göz küresinin bütünlüğü bozulabilir, bu acil olarak tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Gözün asit veya alkali kimyasal maddeler ile teması sonrası yapılacak en önemli şey gözün ve çevre dokularının derhal suyla bolca yıkanması ve gerekli donanıma sahip bir tıp merkezine başvurulmasıdır, gözün bazı durumlarda litrelerce suyla yıkanması gerekebilir, göz kapakları çevrilerek arada kalmış kimyasal madde artıkları mutlaka temizlenmelidir.

Kornea cerrahisi, korneanın bütünlüğünü, saydamlığını veya optik özelliklerini değiştirmek amacı ile yapılır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında, kornea nakli, cam gibi sentetik veya, insanlardan ve hayvanlardan alınan dokular gibi organik birçok değişik maddeyle denense bile başarılı olamamıştır. Ancak artık kornea nakli diğer bir deyişle keratoplasti, 20. yüzyıl son çeyreğindeki cerrahi teknik ve malzeme ile medikal tedavinin gelişimi sonrası başarı şansı yüksek bir transplantasyon cerrahisidir.
Miyopi, hipermetropi veya astigmatizma gibi kırıcılık kusurlarının düzeltilmesi için günümüzde yaygın olarak kornea cerrahisi yapılmaktadır. Özel mikrometrik bıçaklarla, kornea kesileri yapılarak, kornea eğiminin değiştirildiği cerrahi radial keratotomi olarak adlandırılır, bu cerrahi teknik eskiden olduğu kadar yaygın değildir. Excimer lazerlerle yapılan cerrahi ise temel olarak fotorefraktif keratektomi (photorefractive keratectomy, PRK) ve lazer eşlikli in situ keratomileusis (Laser Assisted In Situ Keratomileusis, LASIK) olmak üzere ikiye ayrılır.

Keratokonus nedir? 29 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "korneaya özgü hastalıklar"

Najash, Patagonya'nın Geç Kretase Candeleros Formasyonu'nda bulunan soyu tükenmiş bir bazal yılan türüdür. Diğer Kretase ve yaşayan yılanlar gibi arka bacaklarını korudu, ancak Najash göğüs kafesinin dışına uzanan iyi gelişmiş bacaklara ve omurgaya bağlı bir leğen kemiğine sahip olmasıyla sıra dışı olmaktadır.

Najash fosilleri, Arjantin'in Rio Negro Eyaletindeki karasal Candeleros Formasyonu'nda bulundu ve yaklaşık 90 milyon yıl öncesine tarihlendi. Najash'ın kafatası ve omurgası, Dinilysia patagonica ve Madtsoiidae gibi diğer Kretase yılanlarına benzeyen ilkel özellikler göstermektedir. Ayrıca Najash ve Dinilysia patagonica'nın boyun ve kuyruğunun çeşitli özellikleri, yılanların vücut planının kertenkele benzeri bir atadan nasıl evrimleştiğini göstermektedir.
Najash, modern yılanlarda ve bilinen diğer tüm fosil yılanlarda bulunmayan kuyruk sokumu kemiğini, kaynaşmış birkaç omurdan oluşan leğen kemiğini ve leğen kemiği kuşağını kaybetmemişti. Neredeyse tüm filogenetik analizler, Najash'ı tüm yaşayan yılanların dışında, yılan ağacının erken bir dalı olarak yerleştirir.

Ok yılanı ya da İnce yılan (Platyceps najadum), Colubridae familyasının Platyceps cinsinde buluan zehirsiz bir yılan türüdür. Yaşam Kataloğuna göre Platyceps najadum türünün bilinen 4 alt türü vardır.

Vücut boyu ortalama 135–140 cm aralığındadır. Erkekler dişilerden daha ince ve biraz daha küçük görünür. Baş vücuttan belirgin bir şekilde ayrılmıştır Göz bebekleri yuvarlak olup, vücudunu kaplayan pullar çıkıntısız düz yapıdadır. Yılanın sırt tarafı vücudun ön kısmında grimsi ya da mavimsi kahverengi tonlarında olup, arka kısımda ise sarımsı yahut kırmızımsı kahverengi tonlardadır. Boyun kenarlarından başlayarak geriye doğru sıralanır şekilde, etrafı beyazımsı veya açık renkli hatla çevrili siyah veya koyu renkli yuvarlağımsı lekeler bulunur. Bu lekeler vücudun arka kısmına doğru küçülüp gövde ortasına kaybolur. Gözlerin ön ve arka kenarları sarımsı/beyaz şerit ile çevrilidir. Bazı durumlarda ensedeki ilk leke çifti tıpkı benzer yılan türü olan Toros yılanı (Platyceps collaris) de olduğu gibi birleşerek ensede kolye benzeri tek bir leke halinde olabilir. Bu durumlarda iki türü ayırt etmek için gözlerin önündeki ve arkasındaki açık renkli şeritler dikkate alınmalıdır. Karın altı bölgesi sarımsı beyaz renkte olup, lekesizdir.

Ok yılanı genel olarak dağılım alanı Avrupa'da kıyı Hırvatistan'dan başlar buradan güneye Bosna-Hersek, güney Sırbistan, Karadağ, Makedonya, orta ve güney Bulgaristan, Arnavutluk, Yunanistan (Limnos, Midilli, Sakız, Kalymnos ve Sisam adası), Kıbrıs ve Türkiye'nin Avrupa'da kalan Trakya kısmına kadar uzanır. Batı Asya'da dağılım alanı ise Türkiye'nin Ege, Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgeleri, kuzey ve batı Suriye, Lübnan, kuzey ve doğu Irak, batı İran, güney Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ın Kafkas Dağları'nda yayılım gösterir. Güney Türkmenistan'da izole bir popülasyon bulunmaktadır.

Genel olarak kuru veya kserofitik ortamlarda bulunur. Tercih ettikleri habitatlar genellikle yarı çöller, kayalık çıkıntılar, ormanlarla kaplı dağ etekleri ve dağ yamaçları, kserofil çalılıklar, ardıç ormanları arasındaki açık alanlar, açık ormanlık alanlar, meşe korulukları ve orman sınırları gibi biyotoplarda yaşarlar. Ok yılanı insan yerleşimlerin olduğu bölgelerde özellikle de meyve bahçeleri, üzüm bağları ve eski bina kalıntıları gibi yerlerde görülebilir. Deniz seviyesinden yaklaşık 0–2200 metre yükseklikler arasında yaşarlar.

Ok yılanın bilinen dört alt türü tanımlanmıştır.

Platyceps najadum albitemporalis (Darevsky & Orlov, 1994)
Platyceps najadum dahlii (Fitzinger, 1826) – Balkanlar, Kıbrıs ve Türkiye'nin Ege bölgesi
Platyceps najadum kalymnensis (B. Schneider, 1979) – Ege denizi'ndeki Kalymnos adasında endemik olarak bulunur
Platyceps najadum najadum (Eichwald, 1831) – Kafkas Dağları ve Küçük Asya

Arnold EN, Burton JA (1978). A Field Guide to the Reptiles and Amphibians of Britain and Europe. (Illustrated by D.W. Ovenden). London: Collins. 272 pp. + Plates 1-40. 0-00-219318-3. (Coluber najadum, pp. 194–195 + Plate 35, figure 4 + Map 106).
Eichwald [K]E (1831). Zoologia specialis quam expositis animalibus tum vivis, tum fossilibus potissimum Rossiae in universum, et Poloniae in specie, in usum lectionum publicarum, in Universitate Caesarea Vilnensi [Volume 3]. Vilnius: J. Zawadzki. 404 pp. + one plate. (Tyria najadum, new species, p. 174). (in Latin).

Titanoboa, Paleosen'de kuzeydoğu Kolombiya'da şimdiki La Guajira'da yaşayan çok büyük yılanların soyu tükenmiş bir cinsidir. 12,8 metre uzunluğa kadar büyüyebilir ve 1,135 kilo ağırlığa ulaşabilirler.
Titanoboa fosilleri Cerrejón Formasyonu'nda bulundu ve yaklaşık 58 ila 60 milyon yıl öncesine tarihleniyor. Dev yılan, Kretase-Paleojen yok oluş olayının hemen ardından 10 milyon yıllık bir dönem olan Orta ila Geç Paleosen döneminde yaşadı.
Bilinen tek türü, önceki rekor sahibi Gigantophis'in yerini alan şimdiye kadar keşfedilen en büyük yılan olan Titanoboa cerrejonensis'tir.

Titanoboa adı "dev gibi boa" anlamına gelir. Tür sıfatı cerrejonensis, içinde fosillerin bulunduğu Cerrejón kömür madenini ve Cerrejón Formasyonunu ifade eder.

Araştırmacılar, fosilleşmiş omurlarının boyutlarını ve şekillerini mevcut yılanlarınkiyle karşılaştırarak, bulunan en büyük T. cerrejonensis bireylerinin toplam 12,8 metre uzunluğunda ve yaklaşık 1,135 kilo ağırlığında olduğunu tahmin ettiler.

2009 yılında, Kolombiya, La Guajira'daki Cerrejón kömür madenlerinin Cerrejón Formasyonu'nda 28 T. cerrejonensis bireyinin fosilleri bulundu. Bu keşiften önce, Güney Amerika'nın eski tropikal ortamlarında çok az sayıda Paleosen dönemi omurgalı fosili bulunmuştu. Yılan, Florida Üniversitesi'nden omurgalı paleontolog Jonathan Bloch ve Panama'daki Smithsonian Tropikal Araştırma Enstitüsü'nden paleobotanist Carlos Jaramillo liderliğindeki uluslararası bilim adamlarından oluşan bir ekip tarafından bir keşif gezisinde keşfedildi.

Ayala, R.C.; Bayona, G.; Cardona, A.; Ojeda, C.; Montenegro, O.C.; Montes, C.; Valencia, V.; Jaramillo, C. (2012). The paleogene synorogenic succession in the northwestern Maracaibo block: Tracking intraplate uplifts and changes in sediment delivery systems (PDF). Journal of South American Earth Sciences. 39. ss. 93-111. 16 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Bayona, Germán; Cardona, Agustín; Jaramillo, Carlos; Mora, Andrés; Montes, Camilo; Valencia, Victor; Ayala, Carolina; Montenegro, Omar; Ibañez Mejía, Mauricio (2012). Early Paleogene magmatism in the northern Andes: Insights on the effects of Oceanic Plateau–continent convergence (PDF). Earth and Planetary Science Letters. 331-332. ss. 97-111. 16 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Cediel, Fabio; Shaw, Robert P.; Cáceres, Carlos (2003). Tectonic assembly of the Northern Andean Block, in C. Bartolini, R. T. Buffler, and J. Blickwede, eds., The Circum-Gulf of Mexico and the Caribbean: Hydrocarbon habitats, basin formation, and plate tectonics (PDF). AAPG Memoir. 79. ss. 815-848. 13 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Iturralde Vinent, Manuel A.; MacPhee, R.D.E. (1999). Paleogeography of the Caribbean Region: Implications for Cenozoic Biogeography (PDF). Bulletin of the American Museum of Natural History. 238. ss. 1-95. 25 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Jaillard, Etiénne; Sempere, Thierry; Soler, Pierre; Carlier, Gabriel; Marocco, René (1995). The role of Tethys in the evolution of the northern Andes between Lake Permian and Late Eocene times (PDF). The Ocean Basins and Margins. 8. ss. 463-492. 24 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Pindell, James L.; Tabbutt, Kenneth D. (1995). Mesozoic-Cenozoic Andean Paleogeography and Regional Controls on Hydrocarbon Systems in Petroleum Basins of South America (PDF). AAPG Memoir. 62. ss. 101-128. 10 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Woodburne, Michael O; Goin, Francisco J.; Bond, Mariano; Carlini, Alfredo A.; Gelfo, Javier N.; López, Guillermo M.; Iglesias, A.; Zimicz, Ana N. (2014). Paleogene Land Mammal Faunas of South America; a Response to Global Climatic Changes and Indigenous Floral Diversity (PDF). Journal of Mammalian Evolution. 21. ss. 1-73. 30 Mart 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 

Denny, Mark W.; Lockwood, Brent L.; Somero, George (2009). Can the giant snake predict palaeoclimate?. Nature. 460. ss. 715-717. 10 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Herrera, F.; Jaramillo, C.; Wing, S.L. (2005). Warm (not hot) tropics during the Late Paleocene: First continental evidence (PDF). 86. Proceedings of American Geophysical Union Fall Meeting, San Francisco, California, USA. ss. 51C-0608. 10 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Makarieva, Anastassia M.; Gorshkov, Victor G.; Li, Bai-Lian (2005). Gigantism, temperature and metabolic rate in terrestrial poikilotherms. Proceedings of the Royal Society B. 272. ss. 2325-2328. 8 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Rodríguez García, Gabriel; Londoño, Ana Cristina (2002). Mapa geológico del departamento de La Guajira. INGEOMINAS. ss. 1-259. 30 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 

Head, Jason; Bloch, Jonathan; Moreno Bernal, Jorge; Rincón Burbano, Aldo Fernando; Bourque, Jason (2013). Cranial osteology, body size, systematics, and ecology of the giant Paleocene snake Titanoboa cerrejonensis (PDF). Society of Vertebrate Paleontology. ss. 140-141. 10 Mayıs 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Head, J.J.; Bloch, J.I.; Hastings, A.K.; Bourque, J.R.; Cadena, E.A.; Herrera, F.A.; Polly, P.D.; Jaramillo, C.A. (2009). Giant boid snake from the paleocene neotropics reveals hotter past equatorial temperatures. Nature. 457. ss. 715-718. 8 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 

Cadena, Edwin A.; Ksepka, Daniel T.; Jaramillo, Carlos A.; Bloch, Jonathan I. (2012a). New pelomedusoid turtles from the late Palaeocene Cerrejon Formation of Colombia and their implications for phylogeny and body size evolution (PDF). Journal of Systematic Palaeontology. 10. ss. 313-331. 16 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Cadena, Edwin A.; Bloch, Jonathan I.; Jaramillo, Carlos A. (2012b). New bothremydid turtle (Testudines, Pleurodira) from the Paleocene of northeastern Colombia. Journal of Paleontology. 86. ss. 688-698. 14 Şubat 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Cadena, Edwin A.; Bloch, Jonathan I.; Jaramillo, Carlos A. (2010). New Podocnemidid Turtle (Testudines: Pleurodira) from the Middle-Upper Paleocene of South America. Journal of Vertebrate Paleontology. 30. ss. 367-382. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Hastings, Alexander K.; Bloch, Jonathan I.; Jaramillo, Carlos A. (2014). A new blunt-snouted dyrosaurid, Anthracosuchus balrogus gen. et sp. nov. (Crocodylomorpha, Mesoeucrocodylia), from the Palaeocene of Colombia (PDF). Historical Biology. 27. ss. 998-1020. 14 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 30 Mart 2017. 
Hastings, Alexander K.; Bloch, Jonathan I.; Jaramillo, Carlos A. (2011). A new longirostrine Dyrosaurid (Crocodylomorpha, Mesoeucrocodylia) from the Paleocene of north-eastern Colombia: Biogeographocal and behavioural implications for New-World Dyrosayridae (PDF). Palaeontology. 54. ss. 1095-1116. 31 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Herrera, Fabiany; Manchester, Steven R.; Carvalho, Mónica R.; Jaramillo, Carlos; Wings, Scott L. (2014). Paleocene wind-dispersed fruits and seeds from Colombia and their implications for early Neotropical rainforests (PDF). Acta Paleobotanica. 54. ss. 197-229. 30 Mart 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Herrera, Fabiany A.; Jaramillo, Carlos A.; Dilcher, David L.; Wing, Scott L.; Gómez N., Carolina (2008). Fossil Araceae from a Paleocene neotropical rainforest in Colombia. American Journal of Botany. 95. ss. 1569-1583. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Pérez Consuegra, Nicolás; Cuervo Gómez, Aura; Martínez, Camila; Montes, Camilo; Herrera, Fabiany; Madriñán, Santiago; Jaramillo, Carlos (2017). Paleogene Salvinia (Salviniaceae) from Colombia and their paleobiogeographic implications (PDF). Review of Palaeobotany and Palynology. 246. ss. 85-108. 30 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 21 Ekim 2017. 
Sniderman, J.M.K (2009). Biased reptilian palaeothermometer?. Nature. 460. ss. E1. doi:10.1038/nature08222. 30 Eylül 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Wing, Scott L.; Herrera, Fabiany; Jaramillo, Carlos A.; Gómez Navarro, Carolina; Wilf, Peter; Labandeira, Conrad C. (2009). Late Paleocene fossils from the Cerrejón Formation, Colombia, are the earliest record of Neotropical rainforest. Proceedings of the National Academy of Sciences. 106. ss. 18627-18632. 12 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 

Jane O'Brien (2 Nisan 2012). "The giant snake that stalked the Earth". BBC News. 6 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
Nina Rastogi (10 Şubat 2009). "A Snake the Size of a Plane: How did prehistoric animals get so big?". 11 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mayıs 2017. 
IMDb'de Titanoboa: Monster Snake
 Wikimedia Commons'ta Titanoboa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Titanoboa ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Washington, D.C. resmî adıyla Washington veya D.C. olarak bilinir, Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti ve federal bölgesidir. Şehir, Virginia'nın karşısında Potomac Nehri üzerinde yer alır ve kuzey ve doğusunda Maryland ile kara sınırlarını paylaşır. Adını, Kurucu Babalardan ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı olan George Washington'dan almıştır. Bölge, ulusun dişi kişileştirmesi olan Columbia'dan adını almıştır; bu sayede insan formu ve nitelikleri Amerika Birleşik Devletleri'ne uygulanır. 
1789'da ABD Anayasası, ABD Kongresi'nin münhasır yetki alanı altında bir federal bölgenin oluşturulmasını öngörmüştür. Bu nedenle, Washington, D.C. herhangi bir eyaletin parçası değildir ve kendisi de bir eyalet değildir. 16 Temmuz 1790'da kabul edilen İkamet Yasası, Potomac Nehri boyunca başkent bölgesinin oluşturulmasını onaylamış ve şehrin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir. 1800 yılında, başkent Philadelphia'dan taşındığında, 6. Kongre o zamanlar henüz tamamlanmamış olan Capitol Binası'nda toplanmaya başladı ve ikinci başkan John Adams yeni tamamlanmış Beyaz Saray'a taşındı. 1801 yılında, daha önce Maryland ve Virginia'nın bir parçası olan ve Georgetown ve Alexandria yerleşimlerini de içeren Columbia Bölgesi, resmen federal bölge haline getirildi; başlangıçta şehir, daha büyük bölge içinde ayrı bir yerleşim yeriydi. 1846'da Kongre, Virginia'nın devrettiği toprakları, Alexandria şehri de dahil olmak üzere, geri vererek bölgenin boyutunu küçülttü. 1871'de ise tüm bölgeyi tek bir belediye haline getirdi. 1880'lerden bu yana, bölgeyi daha da küçültmek ve geri kalanını eyalet olarak kabul etmek için birkaç başarısız girişim oldu; bunlar arasında 2021'de Temsilciler Meclisi'nden geçen ancak ABD Senatosu tarafından kabul edilmeyen bir eyalet olma tasarısı da yer alıyor. 
Pierre Charles L'Enfant tarafından 1791'de tasarlanan şehir, Capitol Binası'nda birleşen dört bölgeye ayrılmıştır ve toplamda 131 mahalleye sahiptir. 2020 nüfus sayımına göre şehrin nüfusu 689.545'tir. Hafta içi, şehrin Maryland ve Virginia banliyölerinden gelen işe gidip gelenler, şehrin gündüz nüfusunu bir milyondan fazla kişiye çıkarır. Maryland, Virginia ve Batı Virginia'nın bazı kısımlarını içeren Washington metropol alanı, 2023 nüfusu 6,3 milyon olan ülkenin yedinci büyük metropol alanıdır. 1973'ten beri bölgeyi yerel olarak seçilmiş bir belediye başkanı ve 13 üyeli bir konsey yönetmektedir, ancak Kongre yerel yasaları geçersiz kılma yetkisini elinde tutmaktadır. Washington, D.C. sakinlerinin Kongre'de oy hakkı olan temsilcileri yoktur, ancak ABD Temsilciler Meclisi'ne tek bir oy hakkı olmayan kongre delegesi seçerler. Şehrin seçmenleri, 1961'de kabul edilen Yirmi Üçüncü Değişiklik uyarınca üç başkanlık seçmenini seçiyor. 
Washington, D.C., Kuzeydoğu metropolünün güney ucunda yer almaktadır. ABD federal hükûmetinin merkezi olarak şehir, önemli bir dünya siyasi başkentidir. Şehir, Beyaz Saray, ABD Kongre Binası, Yüksek Mahkeme Binası ve birçok federal bakanlık ve ajans da dahil olmak üzere federal hükûmet merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, özellikle Ulusal Alışveriş Merkezi üzerinde veya çevresinde bulunan Jefferson Anıtı, Lincoln Anıtı ve Washington Anıtı gibi birçok ulusal anıt ve müzeye ev sahipliği yapmaktadır. 177 yabancı elçiliğe ve Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Amerikan Devletleri Örgütü ve diğer uluslararası kuruluşların küresel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Ülkenin en büyük endüstri birliklerinin, kâr amacı gütmeyen kuruluşların ve düşünce kuruluşlarının çoğuna ev sahipliği yapan şehir, K Caddesi ve çevresinde yoğunlaşan bir lobi merkezi olarak bilinmektedir. Aynı zamanda ülkenin en önemli turistik yerleri arasında yer almaktadır; 2022 yılında tahmini 20,7 milyon yerli ve 1,2 milyon uluslararası ziyaretçiye ev sahipliği yapmış olup, ABD şehirleri arasında yedinci sıradadır.

Nacotchtank olarak bilinen bir Algonkin halkının yaşadığı Anacostia Nehri etrafındaki bölgeye Avrupalılar ilk kez 17. yüzyılda geldi. Ancak, Nacotchtank halkı büyük ölçüde 18. yüzyıl başlarında bölgeden taşındı.
James Madison 23 Ocak 1788'de yayınlanan "Federalist No. 43" kitabında yeni federal hükûmetin bakım ve güvenliğini sağlamak için bir ulusal başkent olması gerektiğini savundu. Beş yıl önce, bir grup ücretsiz asker Philadelphia'da Kongre üyeleri toplantıdayken kongreyi kuşattı. 1783 Pennsylvania İsyanı olarak bilinir, olay ulusal hükûmetin güvenlik ihtiyacı için hiçbir eyalete güvenmemesi gerektiğini vurguladı.
ABD Anayasası 1. Madde 8. Bölüme göre bölge (10 mil kareyi aşmayacak) belirli eyaletlerin feragat etmesi ve Kongre'nin de kabul etmesi sonucu kurularak ABD hükûmetinin merkezi olmuştur." Ancak, Anayasa başkent için bir konum belirtmemiştir. 1790 Uzlaşması olarak bilinen, Madison, Alexander Hamilton ve Thomas Jefferson'ın anlaşmalarına göre federal hükûmet Güney ABD'de yeni ulusal başkent kurulmasına karşılık her eyaletin Bağımsızlık Savaşından kalan borçlarını ödeyecek.

9 Temmuz 1790'da Kongre Potomac Nehri yakınlarında ulusal başkent kurulma yasası olan Residence Yasasını geçirdi. Tam yeri yasada imzası bulunan Başkan George Washington tarafından 16 Temmuz'da belirlendi. Maryland ve Virginia eyaletleri tarafından feragat edilen arazide oluşturulan federal bölgenin ilk şekli her iki tarafta 10 mil (16 km) ve toplam 100 milkare (260 km2)dir.
Önceden var olan iki yerleşim bölgeye dahil edildi: 1751'de kurulan Georgetown, Maryland limanı ve 1749'da kurulan Alexandria, Virginia şehri. 1791–92 boyunca, Andrew Ellicott ve Benjamin Banneker adındaki özgür Afrika kökenli Amerikalı astronomu da içeren birkaç yardımcısı, federal bölge sınırlarını belirledi ve her mil noktasına, çoğu hala duran, sınır taşları koyuldu.
Yeni bir "federal şehir" Georgetown'un doğusunda Potomac'ın kuzey kıyısına inşa edilmişti. 9 Eylül 1791'de başkentin inşaatını denetleyen üç komiser şehrin adını Başkan Washington'un onuruna verdiler. Aynı gün, federal bölge, o zamanlar Amerika Birleşik Devletleri için yaygın olarak kullanılan şiirsel bir isim olan Columbia ("Columbus" un dişil bir biçimi) olarak adlandırıldı. Kongre Washington'daki ilk toplantısını 17 Kasım 1800'de yaptı.
Kongre'den bölgenin ve federal hükûmetin özel denetiminde olan tüm yerlerin resmi olarak nasıl düzenleneceğinin belirtildiği 1801 Organic Yasası geçti. Ayrıca, bölge tüzel kişiliği olmayan iki ilçeye ayrıldı: Potomac'ın doğusunda Washington ilçesi ve batısında Alexandria ilçesi. Yasa geçtikten sonra, bölgede yaşayan vatandaşlar artık Maryland ya da Virginia sakinleri olarak kabul edildi, bu nedenle Kongrede kendilerini temsil hakları sona erdi.

24-25 Ağustos 1814'te 1812 Savaşı sırasında Britanya kuvvetleri Washington Yangını olarak bilinen baskınla başkenti işgal etti. Kongre Binası, Hazine ve Beyaz Saray yakıldı ve saldırı sırasında tahrip edildi. Çoğu hükûmet binaları hızlıca yenilendi; ancak, Kongre Binası bu sırada büyük ölçüde yapım aşamasındaydı ve 1868 yılına kadar şu andaki görünümüne kavuşamadı.

Washington, DC, ABD'nin doğu kıyısının orta Atlantik bölgesinde yer alır. Columbia bölgesi retrosesyonuna göre şehir, 1,590 km² si toprak ve 180 km²si (%10,16) su olmak üzere toplam 1,770 km²dir. Bölge kuzeybatıda Montgomery County, Maryland, doğuda Prince George's County, Maryland, güney ve batıda ise Arlington ve Alexandria, Virginia ile çevrilidir.
Potomac Irmağı bölgenin Virginia ile olan sınırını oluşturur ve iki büyük kolu vardır: Anacostia Nehri ve Rock Creek. Tiber Creek, bir zamanlar National Mall'dan geçen doğal bir suyolu, 1870'li yıllarda yer altına kapatılmıştır. Dere ayrıca 1815'ten 1850'lere kadar şehirden Anacostia Nehrine geçişe izin veren, şu an doldurulmuş Washington City Canal'ın bir parçasıydı. Washington'daki Atlantic Seaboard düşme hattının yukarısında (kuzeybatı) yer alan Chesapeake ve Ohio Canal Georgetown'da başlar ve 19. yüzyıl boyunca Potomac Nehrinin Great Falls'unu atlatmak için kullanılırdı.
Bölgedeki en yüksek doğal yükselti deniz seviyesinden 125 m yüksekteki yukarı kuzeybatı Washington'da bulunan Fort Reno Park'tır. En alçak nokta ise deniz seviyesindeki Potomac Nehri. Washington'un coğrafi merkezi kuzeybatıda 4. ve L caddelerinin kesişiminin yakınlarındadır. Bir şehir efsanesinin aksine, Washington ıslah edilmiş bir bataklığın üstüne kurulmamıştır, ancak sulak alanlar su boyunca araziyi kaplıyordu.
Bölge şehrin toplam alanının yaklaşık %19'u kadar 30.206 km² park alanına sahip, bu ABD şehirleri içindeki en yüksek ikinci yüzde. Ulusal Park Hizmeti, ABD hükûmetinin sahip olduğu 36.915 km² şehir arazisini idare eder. Şehri ikiye bölen bir dere vadisi boyunca 150 km uzanan Rock Creek Park kuzeybatı Washington'da bulunan 7.098 km²'lik bir kentsel ormandır. 1890'da kuruldu, ülkenin dördüncü en eski millî parkıdır. Rakun, geyik, baykuş ve çakalları da içeren birçok bitki ve hayvan türleri çeşitliliğine ev sahipliği yapar. Diğer Ulusal Park Hizmetleri özellikleri C&O Canal National Historical Park, National Mall and Memorial Parks, Theodore Roosevelt Island, Columbia Island, Fort Dupont Park, Meridian Hill Park, Kenilworth Park and Aquatic Gardens ve Anacostia Park'ı içerir. DC Parklar ve Rekreasyon Dairesi şehrin 3.6 km² atletizm ve oyun alanlarına, 40 yüzme havuzuna ve 68 rekreasyon merkezine bakar. ABD Tarım Bakanlığı kuzeydoğu Washington'da bulunan 1.805 km² ABD Ulusal Arboretumunu işletir.

Washington Ilıman dönencealtı iklimi bölgesinde olup (Köppen: Cfa) dört ayrı mevsim yaşanır. Bölge soğuğa dayanıklılık endeksine göre şehir merkezi yakınlarında ılıman iklimi belirten 8a bölgesinin ve şehrin diğer yerlerinde 7b bölgesindedir.
İlkbahar ve sonbaharda sıcak, kışın ise yıllık ortalama 39 cm kar yağışı ile serindir. Kışın sıcaklıklar aralık ortalarından şubat ortalarına kadar ortalama 3.3 °C civarındadır. Yazlar sıcak ve nemlidir. Temmuzda günlük ortalama 26.5 °C sıcaklık ve günlük ortalama %66 nispi nem normal bir insanı rahatsız edebilir. Yazın sıcaklığın nemle bileşimi sık sık fırtına getirir, bazıları bazen alanda kasırga oluşturur.

Ka

Yılan zehri, belli yılan türlerinin modifiye olmuş tükürük bezlerinde ürettiği salyadır. Zootoksin salgılayan salgı bezi, diğer omurgalılarda bulunan parotis bezinin değişikliğe uğramış halidir ve genellikle başın her iki yanında, gözlerin arkasında ve aşağısında yer alır. Bu zehrin, kılcal borular yoluyla oluklu veya borumsu dişlerden dışarı çıkıncaya kadar saklandığı alveolu sağlar. Yılan zehri birçok farklı enzim ve protein içerir. Bu proteinlerden çoğu insanlar için zararsızdır ancak bazıları toksindir.
Yılan zehri öncelikli olarak avı öldürmeye ve sindirime, ayrıca avcılara karşı yılanın kendisini korumasına yardım eder. Her yıl dünya çapında çok sayıda insan zehirli yılanların sebep olduğu zehirlenmeler sebebiyle hayatını kaybetmektedir. Bu konuda sağlam veriler olmasa da son tahminlere göre her yıl 21.000 ila 94.000 arasında ölüm gerçekleşmektedir.
Yılanlar hayvanlar alemindeki en kompleks zehre sahip hayvanlardır. Zehrin içeriği türden türe değişiklik gösterir. Tek türe ait zehrin bileşenleri de yılanın yaşına, mevsime ve sıcaklığa göre değişebilir. Kuru zehrin %90'ından fazlası proteinlerden oluşur. Bunlar çoğunlukla farklı enzimler, enzimatik olmayan polipeptidler, toksinler ve toksik olmayan Nerve Growth Factor (NGF) gibi proteinlerdir. Engerek zehri %80-90 oranında enzim barındırırken elapid zehrinde bu oran sadece %25-70 civarındadır. Zehirde yer alan bazı bileşenlerin fonksiyonu gizemini korumaktadır. Rita Levi-Montalcini ve Stanley Cohen tarafından keşfedilen Nerve Growth Factor'ün (NGF) yılan zehrinde neden bu kadar yüksek yoğunlukta bulunduğu konusu halen tartışmalıdır.

Yılan zehri, proteinler, enzimler, sitotoksik etki gösteren maddeler, nörotoksinler ve koagülantlar içerir. Bilinen yılanlarının zehirleri yirmi beş farklı enzim içerirler. Bu enzimlerin on kadarı bütün yılanlar da ortak olarak bulunurken, diğerlerinin bulunma şekli yılanın türüne göre değişir.

Fosfodiesterazlar avın dolaşım sistemine karışır, ağırlıklı olarak kan basıncını düşürür.
Fosfalipaz A2, kırmızı kan hücrelerinin esterolizi yoluyla hemolize yol açar ve kas nekrozuna sebep olur. Neredeyse bütün yılan zehirlerinde bulunur.
Yılan zehri kolinesterazı engelleyerek avın kas kontrolünü kaybetmesini sağlar.
Hiyalüronidaz, doku geçirgenliğini artırarak diğer enzimlerin avın dokusunda absorbe edilmesini kolaylaştırır.
Oksidaz ve proteaz sindirim için kullanılır. Oksidaz ayrıca diğer bazı enzimlerin tetiklenmesine de sebep olur ve bazı türlerdeki zehrin yeşil renginden sorumludur.
Yılan zehri genellikle ATP'nin çözülmesine ve avın enerji üretiminin bozulmasına yarayan ATPaz içerir.
Yılan zehri ayrıca sodyum, kalsiyum, potasyum, magnezyum ve az miktarda çinko, demir, kobalt, manganez ve nikel gibi inorganik katyon iyonları içerir. Zehrin diğer bileşenleri glikoprotein, lipid ve histamin, serotonin ve nörotransmitter gibi biyojen aminlerdir.

Sitotoksik: Sitotoksinler pozitif yüklü polipeptidlerdir. Bütün vücut yerine sadece belli türden hücrelere ya da organa membran lipidleri ve proteinlerle etkileşmeye girerek etki ederler. Hücreler sitotoksinlerden birkaç farklı yolla etkilenir. Bunlardan biri nekroz diğeri de apoptosisdir (programlı hücre ölümü). İlerleyen safhalarda genellikle nekrozla apoptosis birbirlerine eşlik eder. Sitotoksinler yutulmadan önce avın sindirilmeye başlamasını da sağlar.
Miyotoksik: Miyotoksinler çıngıraklı yılanların ve diğer çukur engereklerin zehirlerinde bulunur. En bilinenlerden biri miyotoksin-a özellikle kasların sarkoplazmik retikulumuna bağlanır ve onun iyon geçirgenliğini değiştirerek hem sarkoplazmik retikulumda hem de kas fibrillerinde bozulmalara yol açar.
Hemorajik: Genellikle çıngıraklı yılanlarda bulunan hemorajik zehir kurbanın iç kanamayla ölmesine yol açar. Ayrıca yoğun doku yıkımına da sebep olabilir.
Nörotoksik: Nörotoksinler sinir hücresinden kaslara giden uyarıcı transmisyonu bloke ederek paralize sebep olur.

Deniz yılanları en güçlü yılan zehrine sahiptirler. Bunun sebebi beslendikleri balık ve kafadanbacaklıların yılan zehrine karşı, memeliler ve kuşlardan daha dirençli olmasıdır. Deniz yılanlarının zehir dişleri üst çenede sabittir ve kara yılanlarınınkine göre bir miktar daha küçüktür. Buna rağmen çoğunun dişi insan tenine girebilecek yeterliliktedir. Ancak agresif olmayan doğaları ve enjekte ettikleri zehrin az olması sebebiyle çok tehlikeli olarak kabul edilmezler. Deniz yılanı ısırıkları acısızdır bu sebeple kurbanlar genellikle yılanın saldırdığını hissetmezler. Bu yılanların ısırığında ölüm sebebi çoğu zaman solunum yetmezliğidir. Aipysurus duboisii en zehirli yılan olarak kabul edilmektedir. Bunu taipan ve kahverengi yılan takip eder.
Deniz yılanlarının zehirleri kara yılanlarına oranla çok daha basit bir bileşime sahiptir. Deniz yılanının zehrinde postsinaptik nörotoksinler bulunur. Bunlar neredeyse geri dönülmez bir şekilde nikotinik asetilkoline bağlanarak sinir-kas kavşağını işlevsiz hale getirir. Nörotoksinlerin yanı sıra miyotoksik posfolipaz A2 de bazı deniz yılanlarının zehrinde bulunur.

Bu familyadaki bütün türler zehirlidir. Bir çift zehir dişi üst çenenin önünde yer alır. Bu dişler diğer dişlerden önemli ölçüde daha büyüktür. Elapidae zehrinde, karakteristik klinik belirtiler gösteren nörotoksinler baskındır. Isırık bölgesinde neredeyse hiç lokal belirti görünmez (tümör ya da kızarıklık yoktur). Ancak, sinir sisteminin opresyonu sonucunda ölüm aniden ve hızlıca gelir. Ölüm çoğunlukla solunum yetmezliği kaynaklıdır. Dünyanın en zehirli kara yılanı olan Taipan da bu familyada yer alır.

Toksinlerin etkisi genellikle LD50 değeri temel alınarak belirlenir. Dünyanın en zehirli yılanları öncelikli olarak Avustralya yerlisi olan yılanlardır. Buna göre dünyanın en zehirli yılanı LD50 değeri 0,025 mg/kg olan Oxyuranus microlepidotus adlı Avustralya yılanıdır.
Olgulara ve ölüm oranlarına bağlı olarak en zehirli yılanların belirlenmesi ayrı bir konudur. Bir yılanın tehlikeli olduğunu gösterecek dört önemli faktör vardır. Zehrin gücü ve etkinliğinin yanı sıra diğer üç önemli faktör;

Enjekte edilen zehrin miktarı, çok zehirli yılanlar genellikle az miktar zehir enjekte eder, bununla birlikte daha az zehirli yılanların daha fazla zehir enjekte ettiği bilinmektedir.
Yılanın saldırganlığı.
Üçüncü faktör ısırılanın sağlık durumu, alerjisi olup olmaması, ağırlığıdır ve ayrıca ısırık sonrası uygulanan tedavi de önemlidir.

Diğer birçok zehir gibi küçük dozlardaki yılan zehri de tıbbi amaçlar için kullanılabilir. Yılan zehrinin iyileştirici etkisi yüzyıllardır bilinmektedir. Yılan zehri antik çağlardan beri melankoli, öksürük, egzama, iktidarsızlık ve veba gibi çok çeşitli problemlerin tedavisinde kullanılmaktadır. İlaç olarak doğrudan kullanımın yanı sıra zehir yeni ilaçların araştırılmasında da kullanılır. Yani fizyolojik süreçlerin araştırılmasında yeni ajanların bulunmasında ve anlaşılmasına yardım eder. Bugün kabaca bir düzine tanısal testte ve ilaçta yılan zehri kullanılmaktadır.
Yılan zehri doğal sitotoksik bileşiklerden biridir. Bu yüzden farklı türden tümörlerin tedavisinde kullanılabilmektedir. Özellikle meme kanserindeki pozitif etkisi son birkaç on yılda rapor edilmiştir. İlk olarak 1933'te adi kobra zehrinin adenokarsinom ve sarkom hücreleri üzerindeki antitümör etkisinin kanıtlanmasının ardından gelen dönemde yapılan pek çok çalışmada Viperidae ve Elapidae zehirlerinin de antitümör etkisi ortaya konuldu. Özellikle DNAaz, RNAaz ve diğer enzimler olmak üzere kobra zehrindeki bileşenler kanserin büyümesini engellemektedir. Kobra zehrindeki sitotoksinin kanser hücrelerine normal hücrelerden daha fazla oranda sitotoksik etki gösterdiği de bulunmuştur.
1998'de Amerikalı ilaç firması Merck ve Temple Üniversitesi'nin araştırmacıları, çöl engereğinde bulunan ve kanın pıhtılaşmasını engelleyen proteinleri izole ederek kalp hastalıklarında kullanılan Aggrastat molekülünü geliştirdiler. Vasküler tromboz tedavisinde kullanılan Protac bakır kafalının zehrinden elde edilir.

Yılanın dişlerini kauçuk veya parafilm zara geçirerek, zehrin bir kaba gönüllü olarak boşaltılmasını sağlamak, zehir bezlerine masaj yaparak zehrin manuel boşaltımı ve elektrik şokuyla çıkan zehir miktarının artırılması gibi, yılanın zehrini çıkarılması için birçok yöntem bulunmaktadır.

Toxicofera
Yılan ısırığı
Antivenom

Yılan ısırığı veya yılan sokması, yılanın dişleri ile sebep olduğu yaralanmadır. Yılanlar çoğu zaman avlarını ısırırlar, ancak sık görülmese de, genellikle savunma amaçlı olarak insanları ısırdıkları da olur. Çoğu yılan zehirsizdir ve avlarını genellikle zehir kullanmadan boğarak öldürürler. Bununla birlikte zehirli yılanlar -Antarktika haricinde- her kıtada bulunur.
Isırıklar için önerilen ilk yardım yöntemleri yılanın yaşadığı bölgeye göre değişir. Bazı türlerin ısırığında etkili olan bir tedavi başka bir türün ısırığında etkisiz kalabilir. Yılanların fiziksel görünüşleri farklı olabileceği için genellikle bir türü tanımlamanın pratik bir yolu yoktur ve böyle durumlarda profesyonel tıbbi yardım aranmalıdır.
Isırığın sonucu; yılanın türü ve yaşı, ısırığın vücuttaki yeri ve derinliği, enjekte olan zehir miktarı, ısırılanın yaşı, sağlığı ve büyüklüğü gibi birçok etkene bağlı olarak değişir. Bütün ısırıklarda, ısırılanın yaşadığı panikten kaynaklanan ve psikolojik olan dehşet ve taşikardi gibi semptomlar belirir. Zehirli olmayan yılanların ısırıkları da sıklıkla dişin sebep olduğu yırtılma veya sonuçta oluşan enfeksiyon yüzünden hasar verebilir. Isırık öldürme potansiyeline sahip anaflaktik reaksiyonu da tetikleyebilir.
Yılanlara atfedilen ölümlerin sayısı bölgelere göre değişiklik gösterir. Avrupa ve Kuzey Amerika'da ölüm oranı göreli olarak düşük olsa da yılan ısırıkları ile birlikte gelen morbidite ve mortalite dünyanın pek çok bölgesi ve özellikle sağlık tesislerinin kısıtlı olduğu kırsal kesimler için ciddi bir sağlık problemidir. Güney Asya, Güneydoğu Asya ve Sahraaltı Afrikası ısırığın en çok göründüğü yerlerdir. Ayrıca neotropikal ve diğer ekvatoral ve subtropikal bölgelerde de vaka sayısı yüksektir. Her yıl on binlerce insan yılan ısırıkları sebebiyle ölmektedir. Ancak, koruyucu ayakkabılar giymek, tehlikeli yılanların yaşadığı bilinen yerlerden uzak durmak gibi alınabilecek çok sayıda tedbir bulunmaktadır.

Yılan ısırıklarındaki en yaygın semptomlar, panik, korku ve duygusal dengesizliktir. Bunlar bulantı, kusma, ishal, senkop, vertigo, taşikardi ve soğuk ve nemli cilt gibi semptomlara sebep olabilir. Çoğu yılan ısırığı kurbanında ölüm korkusu görülür. Bu korku azaltılmazsa hiperventilasyon riski artar.
Zehirli olmayan yılanlardan kaynaklanan kuru yılan ısırıkları da kurbana ciddi zararlar verebilir. Bunun birçok sebebi vardır. Gereğince tedavi edilmeyen yılan ısırıkları enfeksiyona sebep olabilir (dişleri derin yaralanmalara sebep olabilen engerek ısırığı kurbanlarında rapor edildiği gibi), ısırık belli kurbanlarda anafilaksiye sebep olabilir.
Kuru ısırıklar ya da zararsız yılanların sebep olduğu ısırıklar tedavi gerektirir. Bu ısırıklarda şişme ve hissedilen acı az miktardadır ancak yılanın oral mikroflorası Clostridium tetani gibi patojenik mikroorganizmalar barındırabilmektedir. Bu sebeple zehirsiz yılanların ısırıkları ihmal edilip tedavi uygulanmazsa ısırık akabinde tetanosun gelişme tehlikesi vardır. Bunun dışında yılanın salyasında barınan diğer patojenik bakteriler de enfeksiyona sebep olabilir.
Zehirli olsun ya da olmasın çoğu yılan ısırıkları birtakım lokal etkilere sebep olur. Isırık sonrası etkiler ısırık bölgesine göre değişiklik gösterse de başlangıçta küçük bir acı duyulur ve bölgede kızarıklık meydana gelir. Engerek ve bazı kobraların ısırıkları çok büyük acı verebilir ve bazen de lokal dokuyu hassaslaştırarak dokunun dakikalar içerisinde ciddi bir şekilde şişmesine sebep olabilir. Bölgenin su toplayıp kanaması da olasılık dahilindedir. Çıngıraklı yılan ısırıklarındaki diğer başlangıç semptomları uyuşukluk, cansızlık, bulantı ve kusma şeklindedir. Semptomlar hipotansiyon, takipne, şiddetli taşikardi, algı değişkenliği ve solunum yetmezliğinin gelişmesiyle ölümcül bir hâle gelebilir.

İlginç bir şekilde Crotalus scutulatus, mercan yılanı ve Crotalus mitchelliinin sebep olduğu ısırıklar ciddi yaralanmalara sebep olurken, bu ısırıklarda çok az acı duyulur ya da hiç duyulmaz. Bazı çıngıraklı yılanlar tarafından ısırılan kurbanlar, "lastiksi", "naneye benzer" ya da "metalik" bir tat tarif edebilirler. Tüküren kobra ve ringhals zehrini kurbanının gözüne püskürtür. Bu ani acı, oftalmoparezi ve bazen de körlüğe sebep olur.
Bazı Avustralya yılanları ve çoğu engerek yılanı zehri koagülopatiye (pıhtılaşma bozukluğu) sebep olur. Bazen kurbanın ağzından, burnundan ve hatta daha önce iyileşmiş gibi görünen yarasından bile kan gelebilir. Beyin ve bağırsakların da dahil olduğu iç organlar kanayabilir ve bunun sonucunda kurbanın cildinde ekimoz görülür. Kanamanın durdurulamaması durumunda kan kaybından ölüm beklenen sonuçlar arasındadır.
Mambalar, kraitler, kobralar ve deniz yılanlarının dahil olduğu elapidler ve çoğu Avustralya türünün zehrinde nörokoksisiteye sebep olan ve sinir sistemine saldıran toksinler bulunur. Sinir zehrinin etkisi ısırıktan 2-4 saat sonra görülür ancak bu süre uzayabilir. Kurbanın görüşünde bulanıklık gibi bazı bozukluklar olur. Kurbanlarda ayrıca vücut boyunca parestezi (his kaybı) ve konuşma ve solunum zorluğu da görülebilir. Sinir sistemi problemleri bir dizi semptoma yol açar. Acil tedavinin uygulanmadığı durumlarda kurbanlar solunum yetmezliğinden ölebilirler.
Bütün deniz yılanlarının, hemen hemen bütün engereklerin ve bazı Avustralya elapidlerinin zehri kas dokusunda nekroza sebep olur. Kas dokusu rabdomiyoliz olarak bilinen bir durum sonucunda vücut boyunca ölmeye başlar. Ölü kas hücreleri proteinleri süzgeçten geçiren böbreği dahi tıkayabilir. Bu hipotansiyon ile birleşince akut böbrek yetmezliğine ve nihayetinde de tedavi uygulanmazsa ölüme sebep olur. Çukur engereklerin el veya parmaklarda sebep olduğu zehirli ısırık vücudun diğer bölgelerindeki ısırıklara oranla daha agresif müdahale gerektirir. Bu durumda zehrin yayılması için yeterli hacim bulunamayacağından yerel doku nekrozu daha büyük ve daha erken gerçekleşir.

Zehirleme tamamen istençli bir şekilde yapılır. Bu yüzden, bütün zehirli yılanlar zehir enjekte etmeden de ısırabilme yetisine sahiptir. Yılanlar sıklıkla, kendileri için çok büyük, yenilemeyecek canlılara karşı zehirlerini ziyan etmekten ziyade "kuru ısırıkla" yetinirler. Bununla birlikte çıngıraklı yılanlar gibi bazı yılan cinsleri savunma amaçlı ısırıkları saldırı amaçlı ısırıklarıyla karşılaştırıldığında çok daha fazla miktarda zehir ihtiva eder. Kuru ısırık deride delinmeye yol açan ancak bölgesel, sistemik etkilere ya da pıhtılaşma bozukluğuna sebep olmayan ısırığa denir. Kuru ısırık oranı türlere göre değişiklik göstermektedir; normalde ürkek olan mercan yılanı ısırıklarının %50'si, kobraların %45'i zehirsiz iken çukur engereklerde kuru ısırık oranı sadece %25'tir. Engerek ısırıklarının kuru ısırık olarak nitelendirilebilmesi için, altı saat içinde hiçbir lokal belirtinin görülmemiş olması gerekir. Mercan yılanlarının ısırığında genellikle başlangıç semptomları görünmez, bu yüzden bu yılanların bütün ısırıkları zehirli kabul edilir. Bazı kuru ısırıklar yılanın kötü zamanlamasının sonucunda olabilir. Bu durumda yılanın dişleri kurbanın etine girmeden zehir boşalır.
Zehirli olmamasına rağmen bazı yılanların özellikle de Boidae ve Pythonidae ailelerine dahil olan boğucu yılanların ısırıkları zarar verici olabilir. Büyük türler sıklıkla, kurbanın veya yılanın kurtulmaya çalışması sonucunda, kurbanda derin yırtılmalara sebep olur. Bunun sebebi kurbanın etine gömülen, yılanın dişlerinin geriye dönük ve iğne kadar keskin olmasıdır. Zehirli yılanların ısırığı kadar ölümcül olmasa da bu tür ısırıklar en azından geçici zayıflığa ve yanlış tedavi uygulandığında da enfeksiyona sebep olabilir. Kurbanlar cilt bozukluğu, deformiteler ya da kronik yara enfeksiyonu gibi hem kronik hem de akut sekellere maruz kalabilir.
Mercan yılanları daha kısa dişlere ve daha küçük bir ağza sahiptir, bu yüzden zehri enjekte edebilmek için ısırdığı bölgeyi çiğnemek zorunda kalır.
Yılanların çoğunun ısırırken ağızlarını açmaları gerekirken, Atractaspididae ailesindeki Afrika ve Ortadoğu yılanları ağızlarını açmadan, dişlerini kafalarının yan tarafına kıvırabilme ve kurbanı ısırabilme yeteneğine sahiptir.

Yılanların, Miyosen evre içindeki bir zamanda zehir oluşturma ve zerk etme yeteneğini geliştirdiği ileri sürülmektedir. Tersiyer zamanda ilkel yılanların büyük bölümü Henophidia (ilkel yılanlar) süperailesine ait pusuya yatan (ambush predator) ve avlarını boğarak öldüren avcılardı. Dünyada geniş otlakların yerini ormanlık alanların almasıyla bu yılanlar da daha küçük ve böylece daha çevik bir yapıya evrimleştiler. Ancak daha küçük yılanlar için avlarını kontrol altına almak ve öldürmek daha zor bir hâle geldi ve bunun sonucu olarak yılan zehrinin evrimleşmesi başladı. Bütün yaşayan yılanların atası olduğu düşünülen varsayımsal soy Toxicofera üzerinde yapılan diğer bir araştırma yılan evrimi için daha erken bir zaman dilimi önermektedir. Bu zaman dilimi Geç Kretase esnasında muhtemelen on milyon yıllar mertebesindedir.
Yılan zehri normalde salya salgılamakla görevli olan modifiye olmuş parotis bezinde üretilir. Zehir gözün arkasındaki alveol denilen yapılarda depolanır ve borumsu, içi boş dişler yoluyla istemli bir şekilde enjekte edilir. Tek tür moleküler ya da farmakolojik aktif bileşen içeren yılan zehri yoktur. Zehir yüz binlerce protein ve enzim ihtiva eder, bunların tamamı, avın kardiyak sistemine karışması veya zehrin daha hızlı absorbe edilmesi için doku geçirgenliğini artırması gibi, çeşitli amaçlara hizmet eder. Yılan zehri en kompleks yapıya sahip hayvan zehridir. Çoğu yılanın zehri, sitotoksin, hemotoksin, nörotoksin, miyotoksin gibi birçok toksinin kombinasyonu olabilir ve insan vücudundaki her organ sistemini fiilen etkiler. Nörotoksin temel aminoasitler bakımından zengindir ve moleküler seviyede etki ederek kas aktivitesini sınırlandırır. Hemotoksin dolaşım sistemi dışında diğer organ sistemlerinde de doku yıkımına sebep olur. Genellikle nörotoksinler daha az molekül ağırlığına sahip olduğu için hemotoksinlerden daha hızlı etki gösterir.
Herhangi bir yılan zehrini

Zehirli yılanlar, modifiye olmuş salya (zehir) kullanan yılanlardır. Yılan avını hareketsizleştirmek ya da kendisini savunmak için, içi boş zehir dişler gibi özelleşmiş dişlerinden bu zehiri salgılar. Zehirli yılanlar, zehirsiz yılanlardan evrimleşmişlerdir.
Zehirli bir yılanın zehir aparatı temelde ikiye ayrılır; zehirin ava zerkedildiği zehir dişleri ve zehirin üretilip depolandığı salgı bezi.

Zehirli yılanlar birçok familyaya dahildir ve tek bir taksonomik grup oluşturmaz. Bu da yılanlardaki zehirin birden fazla kez yakınsayan evrimin sonucunda oluştuğu şeklinde yorumlanır.

Yaklaşık 600 yılan türünün (tüm yılanların dörtte biri) zehirli olduğu bilinmektedir.

For goodness snakes18 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zehirli ısırıklardan korunma ve müdahale yöntemleri.
Venomous Snakes18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünyanın çeşitli zehirli yılanlarına ait resimler, görüntüler ve açıklamalar.
Venomous snakes and outdoor workers29 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dışarıda çalışanlar için ısırıklardan sakınma ve tedavi bilgisi.

Afrika savan fili (Loxodonta africana), günümüzde yaşayan en büyük kara hayvanıdır.
Ortalama bir dişi omuz yüksekliği 3.5 metre, erkeğinki 4 metredir. Fil yürürken saatte 4 km, koşarken 40 km hıza ulaşabilir. Ağırlıkları 10 tonu bulabilir. Afrika filleri otçuldur. Ağaç dalları ve çalılardan beslenirler. Bir fil günde 200 litre su tüketmek zorundadır. Filler sürüler halinde yaşarlar. Yakın akrabası Asya filinden, sırtında 2 kambur oluşu, hortumunda 2 "parmak" oluşu ve kulaklarının da geniş oluşuyla diğer fillerden ayrılır. Hortumu ve fildişleri sayesinde kendini çok iyi korur. Bu nedenle Afrika fili Afrika'nın beş büyükleri listesinde 4. sıradadır.

Afrika Filleri (Loxodonta africana)
Savan Fili (Loxodonta africana africana)
Orman Fili (Loxodonta africana cyclotis)
Kuzey Afrika Fili (Loxodonta africana pharaoensis)- Soyu Tükenmiştir

Akbaba, Yeni dünya akbabaları (Cathartidae) familyasını ve atmacagiller (Accipitridae) familyasına ait Eski Dünya akbabaları (Aegypiinae) alt familyasını oluşturan leş yiyici kuşların ortak ismidir. Akbaba terimi belirli bir taksonomik grubu karşılamaz. Günümüzde 16'sı Eski Dünya'ya ve 7'si Yeni Dünya'ya ait 23 akbaba türü bulunur.

Akbabaların başları kel kursakları büyüktür. Yürümeye ve leşleri tutup kaldırmaya uyum sağlamış olan ayakları iri ama güçsüz, tırnaklarıysa yassıdır. Gagaları genellikle eti ve deriyi koparabilecek kadar güçlü ve kalındır. Görme duyusu bütün türlerde, duyma duyusu ise hindi akbabasında gelişmiştir. Tekeşli bir üreme özelliği gösterirler.

Akbabalar Avustralya ve Okyanus Adaları dışında bütün ılıman ve tropik bölgelere dağılmıştır.
Asyadaki özellikle de Hindistan ve Nepaldeki akbaba nüfusu son yıllarda hızlı bir yok oluşa sürüklenmiş ve bu durumun bazı ekolojik sonuçları olmuştur. Bu durumun veteriner hekimlikte kullanılan Diklofenak isimli ilaçla bağlantılı olabileceğini bazı araştırmalar ortaya koymuştur. Hindistan hükûmeti bu durumu değerlendirerek ilacın veteriner hekimliğinde kullanımını yasaklamıştır. Nepal'de de hükûmet bazı önlemler alarak kalan akbaba nüfusunun kendini yenilemesi yönünde adımlar atmıştır.

Çoğunun besin seçme alışkanlığı olmadığından genellikle leş, çöp ve ara sırada canlı hayvan gibi ne bulurlarsa yerler. Yalnızca bazı türleri kaplumbağa kuzu gibi savunmasız hayvanlara saldırır. Akbabalar doğa için son derece faydalı hayvanlardır. Akbabalar, özellikle sıcak bölgelerde, leş yiyiciler olarak büyük öneme sahipler. Akbaba mide asidi son derece kuvvetlidir (pH = 1,0 ) botulinum toksini, domuz kolera bakterisi ve diğer leş yiyiciler için ölümcül olabilecek şarbon bakterisi ile enfekte olmuş çürümüş karkasları yiyerek bakterilerin üremesini ve salgın hastalıkları önlerler. Akbabaların popülasyonunun azalması salgın hastalıkların yayılmasına sebep olmaktadır; Çünkü vahşi köpekler, sırtlan ve sıçanlar gibi diğer leş yiyicilerin güçlü mide asitleri olmadığı için yedikleri etlerden bakteri kapıp: Şarbon, kuduz, Veba, Deli dana, Ağız ve Ayak hastalıklarına yakalanmaktadırlar.

Akbabalar uzun ve geniş kanatları üstünde zarif bir biçimde dönerek saatlerce havada kalabilirler. İçlerinde biri ölü ya da can çekişen bir hayvan bulduğunda öbürleri de kilometrelerce uzaktan uçarak gelir.
Besini paylaşırken gövdesi daha büyük ve gagası daha güçlü olana öncelik tanıyan topluluk düzenine sıkı sıkıya bağlı kalırlar. Akbabalar genellikle kümeler halinde tünedikleri ve yuva yaptıkları sarp kayaların ve yüksek ağaçların tepesinde ya da yerde yaşayabilirler. Dişisi bir ya da iki yumurta yumurtlar ve 7-8 hafta boyunca kuluçkaya yatar.
Eski Dünya akbabalarının avlarını kolayca yakalamaya elverişli kartal pençesine benzeyen kıvrık pençeleri vardır.

Encyclopaedia Britannica26 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nın Vulture (Akbaba) başlığından Türkçeye çevrilmiştir.

Akraba seçilimi, yardımlaşma gösteren canlı birey için doğrudan bir yararı olmayan özgecil davranışları en iyi şekilde anlatan kuramdır. Bu kuram, genetik olarak birbirlerine benzeyen ve/veya yakın olan bireylerin başkalarına oranla birbirleriyle daha çok karşılıklı yardımlaştığını öne sürer. Genler kendi varlıklarını sürdürmek için birbirlerine yardım ettiklerinden bu tür karşılıklı yardımlaşma davranışlarından sorumlu olan genler de korunur. Buna dair alışılmış bir örnek, arılar ve karıncalar gibi toplumsal böceklerdir. Kolonideki işçi böcekler asla üremezler ama bunun yerine genetik olarak onlara benzeyen kraliçenin üreyebilmesi için çalışarak yardımda bulunurlar.
Canlılar arasındaki bu tür bir karşılıklı yardımlaşma, bir canlının, yavrusunu yetiştirip büyütmesinde akrabasına yardımcı olduğu akraba seçilimindeki süreçler tarafından evrilmiştir. Bu tür bir etkinliğin seçilmiş olmasının olası bir nedeni; eğer akrabalarına yardım eden canlı birey, yardım etme etkinliğini destekleyen ve özendiren genlere sahipse, onun akrabaları da muhtemelen bu genlere sahip olacak ve böylece bu aleller aktarılabilecektir. Canlılar arasındaki evrimsel iş birliğini ve karşılıklı yardımlaşmayı özendiren diğer süreçler, bu yardımlaşmanın bir grup canlıya yarar sağladığı grup seçilimini içerir.

Diğerkâmlık
Akrabalık
Gen Bencildir
Grup seçilimi

Queller, D.C. & Strassman, J.E. (2002) Çabuk Rehber: Akraba Seçilimi. Current Biology,12,R832. (İngilizce)
West, S.A., Gardner, A. & Griffin, A.S. (2006) Çabuk Rehber: Altrüizm. Current Biology,16,R482-R483. (İngilizce)

Albert von Le Coq (1860 - 1930), Alman arkeolog ve Orta Asya kâşifidir. Orta ve Doğu Avrupa'daki birahane ve şarap üretim tesislerinden kaynaklı bir mirasın varisiydi. Tüm seyahatleri ve artık var olmayan kökenbilim müzesinin masraflarını bu servetten karşılamıştır. Müze sorumlusu Albert Grünwedel 'in asistanı olarak Doğu Asya'ya keşif gezileri düzenlemeyi planladı. Özellikle İpek Yolu'na odaklandı. Grünwedel ikinci geziye çıkılacağı sırada hastalanınca Le coq liderliğe atandı. Onun ikinci ve üçüncü Turfan gezileri İngilizcede "Buried Treasures of Chinese Turkestan," yani "Çin Türkistanı'nın Gömülü Hazineleri" olarak basıldı.
Türkistan gezileri Budist ve Maniheist mağara tapınaklarının keşfini sağladı. Sincan'daki çalışmaları birçok el yazması eseri gündeme taşımıştır. O zamana kadar bilinmeyen binlerce budist ve maniheist sivil evrak bu geziler sayesinde bulunuştur. Bu büyük keşifler onun Aryan kültürünü bulduğunu sanmasına yol açmıştı. Asistanlarının yardımıyla buluntuların bazılarını Almanya'ya kaçırdı. Kendisi bu kaçırmaların: Çin Türkistanı'ndaki siyasî karışıklık yüzünden gerekli olduğunu söylemiştir.Daha sonra bu eserler 2. Dünya Savaşı'nda Berlin'in İngilizlerce bombalanması sırasında yok edilmiştir. Albert von Le Coq 1930'da Münster, Almanya'da ölmüştür.

Amerika aslanı, (Panthera atrox), kedigiller familyasından, Pleistosen ila Holosen dönemleri arasında yaşamış bir soyu tükenmiş aslan alt türüdür. 1853'te Amerikalı doğa bilimci Joseph Leidy Missisippi'de eksik bir alt çene ve dişler bulmuş ve bu numuneler ışığında Felis atrox olarak bu dev kediyi tanımlamıştı. Büyük kedilerin Felis cinsi yerine Panthera cinsine alınması sonucu sınıflandırılma durumu değişmiş olan bu fosil canlı Avrasya mağara aslanı ile akrabadır ve günümüzün Afrika aslanından yaklaşık %20 daha büyüktür.

Amerikan aslanının burun ucundan kuyruk tabanına kadar uzunluğunun 1,6 ila 2,5 m arasında değiştiği ve omuz yüksekliğinin 1,2 m olduğu tahmin edilmektedir. Bu canlılar eşeysel dimorfizm gösterir, erkeklerin ağırlığı 235–523 kg, dişilerin ağırlığı ise 175–365 kg arasında değişiyordu. Los Angeles'taki La Brea Katran Çukurlarından yaklaşık yüz kadar örnek toplandığı için vücut yapıları çok iyi bilinmektedir. Diş yapıları günümüz aslanlarına benzese de daha büyüktür, ayrıca uzuvları daha uzun ve daha narin yapılıdır. Bunun sonucunda büyük bir olasılıkla Afrika aslanından daha hızlı koşabilirdi. Kılları muhtemelen tek renkliydi ve erkeklerin, Avrasya mağara aslanları gibi yeleleri yoktu. Yaşayan ya da soyu tükenmiş aslanlar içinde vücutlarına göre en büyük beyin oranına sahiptiler. Dolayısıyla karmaşık sosyal davranışlar içinde bulunacak kadar zeki olabilirler. La Brea katran kuyularında diğer avcı hayvanlarınkinden daha az sayıda Amerika aslanı fosiline rastlanmıştır. Örneğin Smilodon gibi pek çok yırtıcının bu katran çukurlarında binlerce fosili bulunmuşken; P. leo atrox'un görece az fosili bu katran çukurlarında bulunmuştur. Bu da ya tehlikeden kaçacak kadar zeki olduklarını ya da kapana kısılmış hayvanları avlama yöntemlerinin olmadığını gösterir. Ünlü buz çağı memelileriyle aynı ortamı paylaşmıştır. Kedigillerin epey büyük bir üyesidir ve Canis dirus, Arctodus, Smilodon gibi büyük canlılarla rekabete girmiş olması muhtemeldir, öte yandan neredeyse tüm buz çağı megafaunası gibi insan aktivitesinin yükseldiği bir zamanda Holosen başında nesli tükenmiştir.

Amerika aslanı normal olarak Panthera atrox bilimsel adı ile bir aslan alt türü olarak kabul edilir. Tür adı atrox Latince, "acımasız" ya da "korkunç" anlamına gelir. 

Avrasya mağara aslanı hakkındaki mitokondriyel DNA çalışmaları onun Panthera leo atrox ile yakın akraba olduğunu ortaya koyar. Afrika aslanındansa birbirlerine daha yakındırlar. Panthera leo atrox'un, yaklaşık 340 bin yıl önce bir buzullaşma etkisiyle coğrafi izolasyona uğrayan bir mağara aslanı grubundan geldiği iddia edilmiştir.

Arizona (İngilizce telaffuz: [ɛərɪˈzoʊnə, ær-]  ( dinle); Navahoca: Hoozdo Hahoodzo; Oʼodham dili: lĭ ṣonak), Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısında bulunan bir eyalettir. 50 eyaletin 6. büyük ve 14. kalabalık eyaletidir. Başkenti ve en büyük şehri Phoenix'tir. Arizona, Dört Köşe bölgesini kuzeyde Utah, kuzeydoğuda Colorado ve doğuda New Mexico ile paylaşıyor; diğer komşu eyaletleri batıda Nevada ve Kaliforniya, güneyde ve güneybatıda Meksika eyaletleri Sonora ve Baja California'dır.
Arizona, Birliğe kabul edilen 48. eyalet ve kıtasal eyaletlerin sonuncusudur ve 14 Şubat 1912'de eyalet olmuştur. Tarihsel olarak Yeni İspanya'daki Alta California bölgesinin bir parçası olan Arizona, 1821'de bağımsız Meksika'nın bir parçası olmuştur. Yenildikten sonra Meksika-Amerika Savaşı'nda, Meksika 1848'de bu toprakların çoğunu Amerika Birleşik Devletleri'ne devretti. Devletin en güney kısmı 1853'te Gadsden Alımı ile satın alındı.
Güney Arizona, en çok sıcak yazları ve ılıman kışları olan çöl iklimi ile tanınır. Kuzey Arizona ılıman bir iklime sahip olup, büyük bölümü çam, Douglas köknarı ve ladin ormanlarıyla kaplıdır. Colorado Platosu; dağ sıraları (San Francisco Sıradağları gibi); yanı sıra çok daha ılımlı yaz sıcaklıkları ve önemli kış kar yağışları olan büyük, derin kanyonlar. Flagstaff, Alpine ve Tucson bölgelerinde kayak merkezleri var. Dünyanın yedi doğa harikasından biri olan uluslararası üne sahip Büyük Kanyon Ulusal Parkı'nın yanı sıra birçok ulusal orman, millî park ve ulusal anıt bulunmaktadır.
1950'lerden bu yana, Arizona'nın nüfusu ve ekonomisi, eyalete göç nedeniyle çarpıcı bir şekilde büyüdü ve şimdi eyalet, Güneş Kuşağı'nın önemli bir merkezidir. Phoenix ve Tucson gibi şehirler geniş, geniş banliyö alanları geliştirdi. PetSmart ve Circle K[10] gibi birçok büyük şirketin merkezi eyalettedir ve Arizona, Arizona Üniversitesi ve Arizona Devlet Üniversitesi de dahil olmak üzere büyük üniversitelere ev sahipliği yapmaktadır. Cumhuriyetçi Parti'nin kalesi olarak bilinen bu eyalet, Barry Goldwater ve John McCain gibi ulusal muhafazakar politikacıları ile tanınsa da, 1996 ve 2020'deki başkanlık seçimlerini Demokratik adaylar kazandı.
Arizona, çok çeşitli bir nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Eyaletin yaklaşık dörtte biri, eyaletin ve Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyüğü olan Navajo Ulusu da dahil olmak üzere federal olarak tanınan 27 Kızılderili kabilesine ev sahipliği yapan Kızılderili bölgelerinden oluşuyor. 300.000'den fazla vatandaş. 1980'lerden bu yana, eyalet nüfusundaki Hispaniklerin oranı, Meksika'dan gelen göç dalgaları nedeniyle önemli ölçüde arttı. Eyalette ayrıca önemli bir Katolik ve Mormon nüfusu bulunmaktadır.

Arizona eyalet bayrağında bulunan kırmızı ve mavi renkleri Amerika Birleşil Devletleri bayrağıyla aynı tondadır. Bayrak, Charles W. Harris tarafından tasarlanmıştır. Mavi ve sarı, Arizona'nın renkleridir; aynı zamanda kırmızı ve sarı 1540 yılında Arizona'ya ilk gelen ve Coronado önderliğindeki İspanyol fatihlerin renkleridir. Bakır yıldız ise ülkenin en büyük bakır üreticisi olan Arizona'yı temsil eder.

Modern çağdan binlerce yıl önce Arizona, birçok eski Kızılderili uygarlığına ev sahipliği yaptı. Bu dönemde nehir vadilerinde mısır yetiştiren Hohokumlar, Arizona'da Meksika'daki Kızılderili piramitlerine benzeyen kümbetler kurmuş ve ilkel kanal ve sulama sistemleri geliştirmişlerdi.
Günümüzde Arizona'nın bulunduğu bölgeye ilk gelen Avrupalılar, 1522'de Meksika'yı fethetmiş olan İspanyollardı. 1539'da İspanyol Fransisken Marcos de Niza, Kızılderililerle iletişim kuran ilk bilinen Avrupa oldu.
Bir başka İspanyol kaşifi olan Francisco Coronado, 1540-1542'de definelerle dolu olduğu düşünülen hayal ürünü Cíbola’nın Yedi Kenti’ni ararken bölgede Büyük Kanyon'u keşfetti. Coronado'nun birliğinden kaçan çok sayıda at, Büyük Düzlükler bölgesinde üremeye başlamasıyla Kızılderililer binicilikle tanışıp, medeniyetlerini genişletme fırsatı buldular.
Peder Kino, bölgedeki bir sonraki Avrupalıydı. İsa Cemiyeti'nin ("Cizvitler") bir üyesi olarak, bölgede bir misyonlar zincirinin gelişmesine öncülük etti. 1690'larda ve 18. yüzyılın başlarında Pimería Alta'da (şimdi güney Arizona ve kuzey Sonora) Kızılderililerin çoğunu Hristiyanlığa dönüştürdü. İspanya, 1752'de Tubac'ta ve 1775'te Tucson'da prezidiyolar ("müstahkem şehirler") kurdu.
Meksika 1821'de İspanya Krallığı'ndan ve İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazandığında, şimdi Arizona olan bölge, Alta California ("Yukarı Kaliforniya") olarak da bilinen Nueva California Bölgesi'nin ("Yeni Kaliforniya") bir parçası oldu.[ 22] Sömürge yıllarından gelen etnik İspanyol ve mestizo yerleşimcilerin torunları, daha sonraki Avrupa-Amerikalı göçmenlerin Amerika Birleşik Devletleri'nden gelmesi sırasında hala bölgede yaşıyordu.
Meksika-Amerika Savaşı (1847-1848) sırasında Zachary Taylor komutasındaki ABD Ordusu, Monterey ve Buena Vista’yı ve Winfield Scott komutasındaki birlikler, Meksiko'yu ele geçirmesiyle Amerika Birleşik Devletleri, Meksika'yı Guadalupe Hidalgo Antlaşması'nı (1848) kabul etmesini sağladı. Bu antlaşması ile Meksika, Güneybatı bölgesini ve Kaliforniya’yı 15 milyon dolar karşılığında Amerika Birleşik Devletleri’ne terk etti. 1853'te ABD, kıtalararası bir demiryolu için gelecekteki en iyi güney rotasını kapsayan güney sınır bölgesi boyunca Gadsden Alımı'ndaki Gila Nehri'nin güneyindeki araziyi Meksika'dan satın aldı.
Şu anda Arizona eyaleti olarak bilinen eyalet, başlangıçta Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından New Mexico Arazisi'nin bir parçası olarak yönetiliyordu, ta ki bu bölgenin güney kısmı Birlik'ten ayrılarak Konfedere Arizona Arazisi'ni oluşturana kadar. Bu yeni kurulan bölge, 18 Ocak 1862 Cumartesi günü, Başkan Jefferson Davis'in Arizona Arazisini Organize Etme Yasasını onaylayıp imzaladığı,[25] adın ilk resmi kullanımını işaret eden Amerika Konfedere Devletleri federal hükûmeti tarafından resmen düzenlendi. "Konfedere Arizona" Konfederasyon hükûmetine adam, at ve ekipman sağladı. 1862'de kurulan Arizona keşif şirketleri, Amerikan İç Savaşı sırasında Konfederasyon Devletleri Ordusu ile birlikte görev yaptı. Arizona, Picacho Geçidi Muharebesi (1862) ile İç Savaş sırasında kaydedilen en batıdaki askeri angajmana sahiptir.
Federal hükûmet, 24 Şubat 1863'te Washington'de, önceki New Mexico Arazisi'nin batı yarısından oluşan yeni bir ABD Arizona Arazisi ilan etti. Bu yeni sınırlar daha sonra devletin temelini oluşturacaktı. İlk bölgesel başkent Prescott, 1864'te Arizona'nın merkezine yapılan bir altına hücumun ardından kuruldu.[26] Başkent daha sonra Tucson'a, tekrar Prescott'a ve ardından bir dizi tartışmalı hamleyle Phoenix'teki nihai yerine taşındı, çünkü bölgenin farklı bölgeleri, bölgenin büyümesi ve gelişmesiyle birlikte siyasi nüfuz kazandı ve kaybetti.[27]
Bölge için "Gadsonia", "Pimeria", "Montezuma" ve "Arizuma" gibi isimler düşünülmüş olsa da,[28] 16. Başkan Abraham Lincoln son yasa tasarısını imzalarken üzerinde "Arizona" yazıyordu ve bu isim kabul edildi. (Montezuma, Aztek imparatorundan türetilmemişti, ancak Gila Nehri Vadisi'ndeki Pima halkı için ilahi bir kahramanın kutsal adıydı. Kongre, "Arizona" ismine karar vermeden önce muhtemelen duygusal değeri nedeniyle düşünüldü ve reddedildi.)
Utah, Salt Lake City'deki İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi'nin ataerkil lideri Brigham Young, Mormonları 19. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar Arizona'ya gönderdi. Mesa, Snowflake, Heber, Safford ve diğer kasabaları kurdular. Ayrıca Phoenix Vadisi (veya "Güneş Vadisi"), Tempe, Prescott ve diğer bölgelere yerleştiler. Mormonlar kuzey Arizona ve kuzey New Mexico haline gelen bölgeye yerleştiler. O zamanlar bu alanlar eski New Mexico Arazisi'nin bir parçasıydı.
On dokuzuncu yüzyıl boyunca, bölgede bir dizi altın ve gümüş hücumu meydana geldi; en iyi bilineni, aynı zamanda efsanevi kanun kaçakları ve kanun adamlarıyla da bilinen, güneydoğu Arizona'daki Tombstone, Arizona'nın gümüş bonanzalarına 1870'lerdeki izdihamdır.[29] 1880'lerin sonlarında, Bisbee, Arizona ve Jerome, Arizona gibi bakır kamplarının yükselişiyle bakır üretimi değerli metalleri gölgede bıraktı.[30][31] Madenciliğin patlaması ve çöküşü ekonomisi de bölge genelinde yüzlerce hayalet kasaba bıraktı, ancak bakır madenciliği, 1907'de Arizona'ya "Bakır Devleti" takma adını kazandıran diğer tüm eyaletlerden daha fazla bakır üreten bölge ile gelişmeye devam etti.[32][33] Devletin ilk yıllarında sanayi, bir bakır madencilerinin grevinin sonucu olarak 1917'deki Bisbee Sürgünü ile artan acılar ve iş anlaşmazlıkları yaşadı.[34] Devlet, ülkenin yeni çıkarılan bakırının yarısını üretmeye devam ediyor.

1910'dan 1920'ye kadar olan Meksika Devrimi sırasında, Arizona yerleşimlerinin hemen karşısındaki Meksika kasabalarında birkaç savaş yapıldı. Devrim boyunca, birçok Arizonalı Meksika'da savaşan birkaç ordudan birine katıldı. ABD topraklarında ABD ve Meksika kuvvetleri arasında yalnızca iki önemli çatışma gerçekleşti: Pancho Villa'nın New Mexico'daki 1916 Columbus Baskını ve 1918'de Arizona'daki Ambos Nogales Muharebesi. İlk savaşı Meksikalılar, ikincisini de Amerikalılar kazandı.
Meksika federal birlikleri ABD askerlerine ateş açtıktan sonra, Amerikan garnizonu Meksika'nın Nogales kentine bir saldırı başlattı. Her iki taraf da ağır kayıplar verdikten sonra Meksikalılar sonunda teslim oldu. Birkaç ay önce, Nogales'in hemen batısında, 1775'ten 1918'e kadar süren Kızılderili Savaşları'ndaki son çatışma olarak kabul edilen bir Kızılderili Savaşı savaşı meydana geldi. Sınırda konuşlanmış ABD askerleri, Arizona'yı üs olarak kullanan Yaqui Kızılderilileriyle karşı karşıya geldi. Meksika'ya karşı savaşlarının bir parçası olarak yakındaki Meksika yerleşimlerine baskın yapmak.
Arizona, 14 Şubat 1912'de bir ABD eyaleti oldu. Arizona, ABD'ye kabul edilen 48. eyalet ve kabul edilen kıtasal eyaletlerin sonuncusuydu.
Arizona'nın eyalet çapındaki en önemli endüstrilerinden ikisi olan pamuk tarımı ve bakır madenciliği, Büyük Buhran sırasında ağır zarar gördü. Ancak 1920'lerde ve 

Aslan, Cadı ve Dolap, C. S. Lewis'in 7 kitaplık Narnia Günlükleri serisinin ikinci kitabıdır. Bu, aslında serinin ilk yazılan kitabıdır; ancak içerik sırasına göre ikinci sıradadır ("Büyücünün Yeğeni", daha sonra, bu kitaptan önce okunması için yazılıyor). İngiltere'de en çok okunan çocuk kitaplarından biridir. Ayrıca serinin en çok okunan kitabıdır.

Peter, Susan, Edmund ve Lucy, II. Dünya Savaşı'nda bombalanan Londra'dan kurtarılarak, ünlü bir profesörün yanına gönderilirler. Bu tarihi malikanede saklambaç oynarken Lucy sayesinde antika bir dolabın içine dalarlar ve kendilerini sihirli Narnia ülkesinde bulurlar... Ancak Narnia'da mevsim sürekli kıştır ve ülke, kötü kalpli Cadı tarafından ele geçirilmiştir. Kardeşlerin gelişi, Narnia'da baskı altında yaşayan halk tarafından büyük bir coşku ile karşılanır. Çünkü eski bir efsaneye göre kahraman dört kardeş, Beyaz Cadı'nın zulmünü bitirecek, onun görkemli sarayındaki tahtına kurulacak ve gerçek kral Aslan, Narnia'ya geri dönecektir. Kardeşler iyi ve kötü arasındaki bu savaşta Narnia'ya yardım etmeye karar verirler.

Kitaplarda Türk mitolojisine ait önemli izler bulunmaktadır. Bu kitapta bulunan aslanın gerçek adı Aslan'dır. Yani yazar aslana isim verirken, İngilizce "Lion" yerine Türkçe karşılığı olan "Aslan" adını kullanmıştır. Aslan, serinin 7 kitabında da yer alan, adaletin, bilgeliğin ve cesaretin sembolüdür. Ayrıca dört kardeşten biri olan Edmund, Narnia'da Beyaz Cadı ile ilk kez karşılaştığında, Cadı ona Türk lokumu ikram eder ve Edmund, ilerleyen zamanlarda hep Türk lokumu yemek istediğini söyler.
Serinin tüm kitaplarında da Türk kültürüne ait izlere rastlanmaktadır.

Bu kitabın bir de 2005 yapımı filmi bulunmaktadır. Film, 9 Aralık 2005 tarihinde Avrupa ve Kuzey Amerika'da gösterime girmiştir. En son 4 Mart 2006 tarihinde Japonya'da olmak üzere, dünyanın geri kalan kesimlerinde de vizyona girmiştir.
Narnia Günlükleri kitap serisinin yazımından 50 yıl sonra, heyecanlı serinin ilk filmi olan Aslan, Cadı ve Dolap gösterime girer girmez tüm dünyada büyük bir başarı yakaladı. ABD'de 291.710.957 $, uluslararası olarak ise 453.073.000 $ hasılat ile toplam kazancı 744.783.957 $'a ulaşmıştır. Film ABD'de gösterime girdiği ilk hafta sonu 65.556.312 $ gelir elde etmiştir.
Filmde Pevensie Kardeşler; William Moseley (Peter), Anna Popplewell (Susan), Skandar Keynes (Edmund) ve Georgie Henley (Lucy) tarafından canlandırılmıştır.

Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap (film)
Narnia Günlükleri (kitap serisi)
Narnia Günlükleri 3: At ve Çocuk
Türk mitolojisi

Aslan, (Latince: Leo, simge: ♌), zodyakta yer alan bir burç. Aslan takım yıldızının 22 Temmuz-23 Ağustos arasında doğan insanları etkilediğine inanılır.

Marcus Manilius'un astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserde Aslan burcunun özellikleri şu şekilde yer almaktadır:

Kim bir Aslan'ın vahşi doğasından şüphe edebilir ki? Onlar her gün yeni bir kavgaya atılarak ganimetlerini elde ederler. Taşrada yaşayan Aslan burcu mensupları evlerini dekore ederken avladıkları hayvanların postlarını kullanmayı severler. Böylece bulundukları ortama, yolu vahşetten geçen bir barış getirdiklerini düşünürler. Yalnız doğanın kucağında değil şehirlerin göbeğinde de lüks için yaşamayı hak ettiklerini düşünür ve bu yolda acımasız bir mücadele vermekten çekinmezler. Öldürmek onlar için emellerine ulaşma noktasında sıradan bir eylemdir. Çabuk öfkelenir, çabuk sakinleşirler. Dolambaçlı yollara girmekten uzak, dosdoğru çalışan bir zekaya sahiptirler. Bu burçta doğanlar genellikle kasap ya da avcı olurlar.

Warburg Institute Iconographic Database (ca 370 medieval and early modern images of Leo)

Cecil (y. 2002 - 2 Temmuz 2015), Zimbabve'nin Matabeleland Kuzeyi'ndeki Hwange Ulusal Parkı'nda yaşayan bir erkek aslandı. Parkın önemli bir cazibesiydi ve uzun süredir Oxford Üniversitesi'nin yürüttüğü çalışmanın bir parçası olarak, araştırma ekibi tarafından araştırılıyor ve izleniyordu.
1 Temmuz 2015 gecesi Cecil, Amerikalı dişçi ve eğlence amaçlı büyük hayvan avcılığı yapan Walter Palmer tarafından bir okla yaralandı ve daha sonra izlenerek ertesi sabah 10 ila 12 saat sonra bir ok ve yay ile öldürüldü. Cecil öldürüldüğünde 13 yaşındaydı. Palmer, avlanma iznine sahipti ve herhangi bir suçla suçlanmadı; Zimbabwe'deki yetkililer, ülkeyi turist olarak ziyaret etmekte özgür olduğunu, ancak avcı olarak böyle bir özgürlüğünün olmadığını söylediler.
Cecil'in öldürülmesi, uluslararası medyanın ilgisini çekti, hayvan koruyucuların öfkesine, politikacıların ve ünlülerin eleştirilerine ve Palmer'a karşı güçlü bir olumsuz tepkiye neden oldu. Cecil'in ölümünden beş ay sonra, Amerika Birleşik Devletleri Balık ve Vahşi Yaşam Servisi, Hindistan ile Batı ve Orta Afrika'daki aslanları, nesli tükenmekte olan türler listesine ekledi ve Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının yasal olarak aslanları öldürmesini zorlaştırdı.

YouTube'da Cecil – Africa's Biggest Lion. Uploaded by YouTube user Pamela Robinson on 14 September 2014.
Orford, Brian. "Cecil the lion at Zimbabwe's Hwange national park – archive video footage". The Guardian. 20 Ekim 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2015. 
Wildlife Conservation Research Unit, Department of Zoology, University of Oxford13 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. An academic unit that was tracking Cecil the lion.

Aslan Kral (Özgün adı: The Lion King), Akademi Ödülü kazanmış 15 Haziran 1994 yılında gösterime giren Walt Disney Pictures yapımı bir Amerikan animasyon müzikal drama filmidir. Walt Disney Animasyon Klasiklerin 32. filmidir. Hikâye, William Shakespeare in Hamlet oyunundan etkilenmiştir, Afrika'da insansı hayvanların krallık yeridir. Film, Kayıp Balık Nemo (bir Disney/Pixar bilgisayar-animasyon filmi) gösterilene kadar yüksek standartlarla gösterildi. Karlar Ülkesi gösterilene kadar Aslan Kral Disney'in en çok hasılat yapan filmiydi. Aslan Kral hala geleneksel animasyon tarihinde durur ve Disney Rönesans dönemine (bilinen) uygundur.
Aslan Kral animasyon içinde dönüm noktası gibi görünür ve eleştirmenlerin gözünde eleştiri aldı, filmin hikâye ve müziği övgü aldı. 1994'te gösterim sırasında, film dünya çapında toplam $783 milyondan daha fazla aldı, o yıl film çok başarılı gösterime girdi ve yüksek çözünürlükte film 'in 24.sü oldu.
Bir müzikal film olan, Aslan Kral müziğinin başarısı için 2 Akademi Ödülü aldı ve En İyi Film Yapımı - Müzikal ya da Komedisel için Altın Küre Ödülü aldı. Şarkılarını yazanlar: besteci Elton John ve söz yazarı Tim Rice ile orijinal patrisyon Hans Zimmer. Disney sonra iki film yaptı: birincisi devamı olan Aslan Kral II: Simba'nın Onuru; ve ikincisi 2 filmi de içine alıp paralel olan Aslan Kral 1½.
Film, Türkiye'deki sinemalarda, 1995 yılı boyunca 815 bin 651 kişi tarafından izlenmiştir. Aslan Kral, 2019 yılında 3D animasyon tekniğiyle yeniden vizyona girmiştir.

Afrika'nın Gurur Topraklarında, Gurur Kayası'ndan hayvanlar krallığına bir aslan sürüsü hükmediyor. Kral Mufasa ve Kraliçe Sarabi, yeni doğan oğulları Simba'yı, krallığın şamanı ve danışmanı Mandrill'in yanındaki toplayıcı hayvanlara sunar.
Mufasa, Simba'ya Gurur Toprakları'nı gösterir ve ona krallığın sorumluluklarını ve tüm canlıları birbirine bağlayan "yaşam çemberi"ni açıklar. Mufasa'nın küçük kardeşi Scar, tahta göz diker ve kral olabilmesi için Mufasa ve Simba'dan kurtulma planları yapar. Simba ve en iyi arkadaşı Nala'yı, Shenzi, Banzai ve Ed adlı üç sırtlan tarafından kovalandıkları yasak bir filler mezarlığını keşfetmeleri için kandırır. Mufasa, binbaşısı Kartallar Zazu tarafından uyarılır ve yavruları kurtarır. Simba'ya üzülse de Mufasa onu affeder ve geçmişin büyük krallarının onları bir gün Simba'yı izleyeceği gece gökyüzünden izlediklerini açıklar. Bu arada, Scar sırtlanları ziyaret eder ve onları Pride Lands'deki avlanma hakları karşılığında Mufasa'yı devirmesine yardım etmeye ikna eder.
Scar, kardeşi ve yeğeni için bir tuzak kurar, Simba'yı bir vadiye çeker ve sırtlanların büyük bir antilop sürüsünü onu çiğneyecek bir izdihama sürmesini sağlar. Kralın oğlunu kurtarmak için acele edeceğini bilerek Mufasa'ya Simba'nın tehlikesini bildirir. Mufasa, Simba'yı kurtarır, ancak sonunda vadinin kenarında tehlikeli bir şekilde asılı kalır, Scar Mufasa'yı izdihama ve ölümüne geri atar. Scar daha sonra Simba'yı trajedinin ikincisinin kendi hatası olduğuna ikna eder ve ona krallığı terk etmesini ve asla geri dönmemesini tavsiye eder. Ayrıca sırtlanlara kaçan Simba'yı öldürmelerini emreder. Scar, izdihamın Mufasa ve Simba'yı öldürdüğünü gururla söyler ve yeni kral olarak öne çıkarak sırtlanların klanının Gurur Topraklarında yaşamasına izin verir.
Bir çöl faresi ve yaban domuzu olan Timon ve Pumbaa, çöle düşen Simba'yı kurtarır. Simba, iki yeni arkadaşıyla birlikte vahalarında büyür ve "hakuna matata" (Svahili dilinde "endişe yok") sloganı altında kaygısız bir hayat yaşar. Yetişkin bir Simba, Timon ve Pumbaa'yı, Nala olduğu ortaya çıkan aç bir dişi aslandan kurtarır. O ve Simba yeniden bir araya gelir ve aşık olurlar ve onu eve dönmeye çağırır ve ona Gurur Topraklarının Scar'ın saltanatı altında kuraklık çeken bir çorak araziye dönüştüğünü söyler. Mufasa'nın ölümünden hâlâ suçluluk duyan Simba, reddeder ve fırtına gibi uzaklaşır. Mufasa'nın ruhunun Simba'da yaşadığını söyleyen Rafiki ile karşılaşır. Simba, gece gökyüzünde Mufasa'nın hayaleti tarafından ziyaret edilir ve ona kral olarak hak ettiği yeri alması gerektiğini söyler. Artık geçmişinden kaçamayacağını anlayan Simba, Gurur Toprakları'na dönmeye karar verir.
Arkadaşlarının yardımıyla Simba, Pride Rock'ta sırtlanların yanından gizlice geçer ve Scar ile yüzleşir. Scar, Simba'yı Mufasa'nın ölümündeki rolüyle alay eder ve onu Mufasa'yı öldürdüğünü açıkladığı kayanın kenarına kadar destekler. Öfkelenen Simba, onu gururun geri kalanına gerçeği söylemeye zorlar. Timon, Pumbaa, Rafiki, Zazu ve dişi aslanlar sırtlanları savuştururken Scar, kaçmaya çalışırken Simba tarafından Pride Rock'ın tepesine yakın bir çıkıntıda köşeye sıkıştırılır. Scar merhamet dilenir ve suçlarını sırtlanlara yüklemeye çalışır; Simba hayatını bağışlar ama ona Gurur Topraklarını sonsuza dek terk etmesini emreder, ancak Scar ona tekrar saldırdığında onu kovar. Scar'ın kendilerine ihanet etme niyetini duyan sırtlanlar, onu öfkeyle döverek öldürürler. Simba liderliği geri alır ve Nala onun kraliçesi olur.
Onur Toprakları restore edildiğinde Rafiki, Simba ve Nala'nın yeni doğan yavrusunu toplanmış hayvanlara sunar ve yaşam döngüsünü sürdürür.

IMDb'de Aslan Kral

Atlas Dağları, Afrika kıtasının kuzeybatısında, Fas, Cezayir ve Tunus ülkelerinden geçen büyük bir dağ sırasıdır.

Uzunluğu 2400 kilometre civarındadır. En yüksek noktası, Fas'ın güneybatısında 4167 m yüksekliğindeki Toubkal'dır. Atlas Dağları, kuzeybatı Afrika'nın Akdeniz kıyıları ile Sahra Çölü'nü ayıran bir duvar gibidir. Geçtiği bölgelerde Arap ve Berberi'ler yaşar; bu dağlardaki insanların kendine özgü kültürleri ve yaşam biçimleri, dağların ihtişamlı görüntüsüyle birlikte geziler için ve fotoğrafçılar için çekici bir dünya olmuştur.
Atlas Dağları'nın oluşumunun milyonlarca yıl öncesinde Amerika ve Afrika kıtalarının ayrılmadan önce çarpışmasından kaynaklandığı, Kuzey Amerika'daki Apalaş Dağları'nın da aynı jeolojik hareketin sonucu olduğu tahmin edilmektedir.

http://i-cias.com/e.o/atlasmou.htm 19 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.raingod.com/angus/Gallery/Photos/Africa/Morocco/HighAtlas.html 15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.peakware.com/areas.html?a=309 9 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avatar, Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Balarama, Sri, Varaha gibi isimler alan avatarlar, hikâyelere konu olmuştur. Avatar, Sanskritçede ava; aşağı ve tar: iniş anlamına gelen sözcüklerin birleşiminden oluşturulmuş olup bilgi anlamına gelen veda'nın gökyüzünden yeryüzüne; havadan, ateşten, sudan veya topraktan olana inmesi ve ona dahil olması anlamındadır.
Avatar inanışı, MÖ 1500-1000 yılları arasında yazıya dökülen Vedalara dayanmaktadır. Avatar herhangi bir canlı olabileceği gibi cansız nesneler olabilir. Taş, bitki veya ağaçlar da avatarlaşabilir. Hindu inanışına göre pek çok sayıda avatar bulunmaktadır. İsvara'nın yaratıcı haline Brahma, koruyucu haline Vişnu ve yok edici haline Şiva adı verilmektedir. Hindularca genellikle kabul edilen biçime göre Vişnu yeryüzüne toplam 10 kez avatarlaşarak inecektir. Bunlardan ilk dokuzu gerçekleşmiş, sonuncu avatar bedeni olacak Kalkin henüz gelmemiştir. On avatar şunlardır:

Matsiya (Balık): Vişnu, yaratılış öncesinde insan olan Manu'nun eline bir balık olarak gelir. Bu balık ona suların yükseleceğini, bu gerçekleşmeden önce bir gemi yapmasını, yeryüzündeki bütün canlılardan bir çifti bu gemiye yüklemesini öğütler. Dalgalarla boğuşan gemiyi boynuna bir iple bağlayarak geminin kurtulmasını sağlar.
Kurma (Kurbağa): Tufan esnasında suların altına batmış olan yeryüzünü suyun üzerine çıkartır. Yolculuk sırasında gemiyi batırmak isteyen ifritlerden kurtarır.
Varaha (Yaban domuzu): Kurbağanın suyun üzerine çıkardığı yeryüzünü dişleriyle kaldırarak yükselmesini sağlar. İnsanlar böylece yükselen karaya çıkar.
Naraşima: Yarı aslan, yarı tanrıdır. Zalim kralı parçalar.
Vamana (Cüce): Vişnu bu sefer cüce formuna inerek şeytan kral Bali'yi kandırır.
Parşu Rama (Baltalı Rama): Acımasız ve kan dökücü karakterde gelmiştir. Babasının isteği üzerine iffetsizlik yapan annesini öldürür.
Rama: En önemli iki avatar formundan birisidir. Rama'nın karısı eşlik erdeminin örneği olarak açıklanan Sita'nın başından geçenler ve kadın erkek sadakati ile manevi olgunluğu anlatılır.
Krişna, Mathura kentinin kralı Kansa'ya karşı mucadele eder ve onu yener. Krishna'nın, Veda bilgisiyle ilişkili öğretileri aktardığı anlatılır. İblisin oğlu Devaki'nin oğludur. Devaki, şeytan kral Kansa'nın yarı kardeşidir. Kansa, kardeşinin çocuklarından birisi tarafından öldürüleceği kehanetinde bulunulması üzerine kardeşinin çocuklarından birçoğunu öldürür. Ancak sonunda Krişna da Kansa'yı öldürür. Krişna, Sanskritçe'de siyah anlamına gelmekte olduğundan Krişna resimlerinde siyaha yakın koyu lacivert renkle betimlenir.
Buda: Buda; uyanmak, kavramak, bilinçlenmek anlamındadır. Bilge kişidir. San Yak San Buda, tam uyanmış demektir. Pratya Buda kendiliğinden uyanan ve bunu açıklamaksızın etrafını iyileştiren kişidir.
Kali Kalkin: Vişnu henüz bu forma inmemiştir. İçinde bulunulan çağ, en son ve en kötü çağ olan Kali çağıdır. Şiva, her kozmik dönem sonunda evreni yok eden ve avatarı bulunmayan güçtür. Sonuncu avatar olan Kali Kalkin geldiğinde Şiva parlayan güneş, kurutan rüzgâr ve akan sel olarak dünyayı kendi içine çekecektir. Kali Kalkin bu esnada at başlı insan görünümüyle beyaz bir at üzerinde gelecek ve insanı ve yeryüzünü kurtaracaktır.

Video, Hinduizm ve Budizm Nedir? Yonca Bayrak19 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ay Festivali ya da Sonbahar Ortası Festivali, (Geleneksel Çince: 中秋節; basitleştirilmiş Çincede: 中秋节), Çin kültüründe kutlanan bir hasat festivalidir. Çin ay takviminin sekizinci ayının 15'inci gününde dolunay varken yapılır ve miladî takvimin eylül ortası ile ekim başına denk gelir. Çinliler bu günde, ayın en parlak ve en büyük boyutunda olduğuna ve sonbaharın ortasında hasat zamanına denk geldiğine inanırlar.
Festival hakkındaki ilk tarihî kayıtlar, M.Ö. 1000 tarihli Zhou’nun Dinsel Törenleri başlıklı Batı Zhou Hanedanının dinsel ritüellerinin yazılı olduğu bir koleksiyonda bulunmuştur. Bu kutlama Tang Hanedanı döneminde popüler hâle gelmiştir. Festival, Çin takviminin sekizinci ayının 15'inci günü yapılmaktadır. Miladi takvimde bu tarih her yıl değişmekle birlikte, eylül ayı ile ekim ayı arasında değişmektedir. Çin hükûmeti bu festivali 2006 yılında “değiştirilemez kültürel miras” olarak belirlemiş ve 2008 yılında ise resmî tatil ilan edilmiştir. Aynı gün, Tayvan'da da resmî tatildir.

Ay Festivali Çin takvimindeki çok önemli ender tatillerden biridir. Diğerleri ise, İlkbahar Festivali ve Kış Gündönümüdür. Ay Festivalini kutlarken yerine getirilen geleneksel ritüeller şunlardır:

Ay keki yemek,
Çin'in bazı bölgelerinde genç kadın ve genç erkeklerin kendilerine eş bulabilmeleri için danslar düzenlenir.
Kulelere fenerler asılır, ayrıca ışıl ışıl yanan fenerler taşınır ve dilek fenerleri uçurulur.
Ateş Ejderhası dansları yapılır.
Ay Tavşanı geleneksel bir ikondur.

Ay Festivali kutlamaları Houyi, öğrencisi Feng Meng ve Chang efsanesiyle güçlü bağlar içerir. Ay'ı tanrıçalaştıran diğer kültürlerden farklı olarak, Çang'ın Ay'da yaşadığına inanılmaktadır.
Birbiriyle sıkça çelişen birçok Chang'e efsanesi vardır. Bununla birlikte, efsanenin çoğu versiyonu şu elementleri içerir: Houyi, Okçu, hükümdar, hayat iksiri.
Efsanenin bir versiyonu der ki: Houyi ölümsüzdü ve Chang'e gökyüzünün krallığındaki sarayda hükümdarın eşi için hizmetçi olarak çalışan çok güzel bir kızdı. Houyi diğer ölümsüzlerin kıskandığı birisiydi ve diğer ölümsüzler ona iftira attılar. Houyi ve eşi, Chang'e, iftira yüzünden hükümdar tarafından gökyüzünden kovuldular. Cezaları Dünya'da yaşamaktı. Houyi hayatta kalmak için avlanmak zorundaydı ve böylece çok yetenekli bir okçu oldu.
O zamanlar, üç ayaklı kuş formunda doğu denizinde bir dut ağacında oturan on tane Güneş vardı. Her gün Güneş kuşlarından biri Dünyanın etrafında dönmek üzere Xihe (Güneşlerin 'annesi') tarafından zorlanıyordu. Bir gün, Güneşlerin onu beraber Dünya'nın etrafında dolandılar ve Dünya'nın yanmasına sebep oldular. Çin hükümdarlığının lideri, hükümdar Yao, Houyi'ye Güneşlerden biri dışındakileri vurmasını emretti. Bu emrinin yerine getirilmesi üzerine, hükümdar Houyi'ye sonsuz yaşam sağlayan bir hap ile ödüllendirdi. Hükümdar Yao Houyi'ye hapı hemen yutmamasını bunun yerine hapı yutmadan önce kendisini dua ederek ve bir yıl boyunca aç durarak hazırlamasını öğütledi. Houyi hapı aldı ve evdeki çatı kirişlerinin birinin altına sakladı. Bir gün, Houyi yine hükümdar Yao tarafından çağrıldı. Kocasının yokluğunda, Chang'e, çatı kirişinin arasından sızan beyaz ışığı gördü ve hapı buldu. Chang'e onu yuttu ve aniden kendisini havada uçarken buldu. Houyi eve döndü, neler olduğunu anladı ve eşine serzenişe başladı. Chang'e pencereden dışarıya uçarak kaçtı.
Houyi onu gökyüzünün yarı yoluna kadar takip etti ancak çok sert rüzgarlar nedeniyle Dünya'ya geri dönmek zorunda kaldı. Chang'e Ay'a ulaştığında hapın bir kısmını öksürerek çıkardı. Chang'e başka bir hap yapmak için Ay'da yaşayan yaban tavşanını emri altına aldı. Chang'e bu sayede Dünya'ya ve kocasının yanına dönebilecekti.
Efsane der ki; yaban tavşanı hala hap yapmak için ot toplamaktadır. Houyi kendisine Güneş'te, "Yang"ı temsil eden, bir saray yapmıştır, Chang'e nin Aydaki evi "Yin ve Yang" ı temsil eder. Yılda bir kez, Ay Festivali gecesinde, Houyi eşini ziyaret eder. Bu nedenle, o gece Ay dolunay şeklinde ve çok güzeldir.
Bu açıklama Batı Han Hanedanlığının (MÖ.206 - MS.24) iki koleksiyonunda yazılı olarak görülmektedir; dağların ve denizlerin klasiği Shan Hai Jing'de ve filozofik bir klasik olan Huainanzi'de.
Efsanenin yukarıda anlatılana benzer başka bir versiyonu da, Houyi'nin okçu arkadaşlarından biri olan Peng'ın Chang'e yi hapı vermesi için zorlaması sonucunda, Chang'e nin hapı bilerek yutmuş olduğudur. Peng'a karşı koyamayacağını bilen Chang'e nin hapı yutmaktan başka bir seçeneği kalmamıştı.
Diğer versiyonlar ise; Houyi 9 tane Güneşi öldürdüğünde hala gökyüzünde yaşayan ölümsüzler olduklarını söyler. Güneş kuşları gökyüzünün hükümdarının oğullarıdır ve Houyi ve Chang'e Dünya'da bir ölümlü olarak yaşama cezasına çarptırılırlar. Chang'e nin ölümsüzlüğünü kaybetmesi nedeniyle çok büyük hayal kırıklığına uğradığını gören Houyi, onu tekrar ölümsüz yapabilecek olan hapı aramaya koyulur. Arayışlarının sonunda, Houyi kendisine ölümsüzlük hapını vermeye razı olan Batının Anne Kraliçesini bulur. Fakat bir uyarı alır, bu hapın sadece yarısı ölümsüzlüğü yeniden kazanmak yeterlidir. Houyi hapı eve getirir ve bir kabın içine koyar ve Chang'e yi bu kabı açmaması için uyarır. Yunan mitolojisindeki Pandora gibi, Chang'e çok merak eder. Tam Houyi eve dönmüşken kabı açar ve hapı bulur. Endişelenen Houyi onu engellemeye çalışır. Fakat Chang'e kazara bütün hapı yutar ve fazla dozdan dolayı uçmaya başlar.
Efsanenin bazı versiyonları ise Houyi ve Chang'e yi başlangıçta ölümsüz değil, ölümlü olduğunu söyler.
Ayrıca Houyi'nin 9 Güneşi öldürüp insanları kurtardığı için hükümdar ilan edildiği versiyonlar da vardır. Bununla birlikte, hükümdar Houyi despot birisi haline gelir ve hem Batının Anne Kraliçesinden ölümsüzlük hapını çalar hem de 100 gece boyunca her gece bir ergen erkek çocuğunu öldürerek ölümsüzlük hapını yapabileceğini öğrenir. Chang'e hapı çalar ve daha fazla erkek çocuğunun ölmesini engellemek için kendisi yutar.

Geleneğe göre, Yaban tavşanı Chang'e ile birlikte Tanrılar için ilaç toplamaktadır. Diğerlerinin dediğine göre Yaban Tavşanı Chang'e nin kafasında oluşturduğu bir şekildir. Ay'ın yüzeyindeki karanlık bölgeler bir tavşan figürü ortaya çıkarabilmektedir. Tavşanın kulakları sağ üste doğru yönelmiştir ve soldaki iki büyük çembersel bölge ise kafasını ve vücudunu temsil etmektedir.

Çok yaygın bir halk hikâyesine göre, Ay Festivali ile 14. yüzyılda yaşanan Yuan Hanedanlığı (1280-1368) zamanında yaşanan Moğol istilasına karşı Çinlilerin yükselişini hatırlanılmaktadır. Grup toplantıları yasaklandığından dolayı o dönemdeki Moğol istilasına karşı ayaklanmak imkânsız bir hale gelmişti. Çinlilerin isyan lideri Zhu Yuanzhang'ın danışmanlarından olan Liu Bowen (劉伯溫) ayaklanmayı Ay Festivalinin olduğu dönemde yapmayı önerdi. Bunun nedeni de, Moğolların Aykeklerini yememesiydi. Moğol kralının uzun yaşaması temennisiyle şehirdeki Çinlilere Aykekleri göndermek için Moğol kralından izin aldı. Bununla birlikte, Aykeklerinin hepsinin içinde bir parça kağıda yazılmış “Moğolları sekizinci ayın 15. Gününde öldürün.” (geleneksel Çincede: 八月十五殺韃子; basitleştirilmiş Çincede: 八月十五杀鞑子) mesajı yer almaktaydı. Ay Festivali akşamında, isyancılar bir saldırı düzenledi ve istilacı Moğolları yönetimden indirdi. Bunun ardından da, Zhu yönetimindeki Ming Hanedanlığı dönemi başladı. Bu nedenledir ki, Ay Festivali, Aykekleri ile kutlanmaktadır.

Ay Festivali Miladi takvimde Eylül ile Ekim ayının başı aralığına denk gelir ve Çin takvimine göre sekizinci ayın 15. günü kutlanır. 2012 yılında Ay Festivali 30 Eylül gün kutlanacaktır. Gelecekteki yıllarda ise:

2013: Eylül 19
2014: Eylül 8
2015: Eylül 27
2016: Eylül 15
2017: Ekim 4
2018: Eylül 24
2019: Eylül 13
2020: Ekim 1

Bayağı zebra (Equss quagga, eski isim Equus burchelli), atgiller (Equidae) familyasını oluşturan tek cins Equus'un zebraları içeren Hippotigris alt cinsinde sınıflanan bir türdür.
Ova zebrası olarak da anılan bu türün daha önceleri çözülmemiş olan sınıflaması 2004'te yayınlanmış bir araştırmayla aydınlatılmıştır. Buna göre, bayağı zebra toplam altı alt tür içeren bir taksondur:

Equus quagga boehmi - Grant zebrası
Equus quagga borensis - Selous zebrası
Equus quagga burchellii - Burchell zebrası
Equus quagga chapmani - Chapman zebrası
Equus quagga crawshayi - Crawshay zebrası
Equus quagga quagga - Kuagga (soyu tükenmiş)
Quagga (okunuşu kueha) nesli tükenmiş bir zebra alt türüdür. Güney Afrika'da yaşardı ama Boer'lar tarafından 1800 yılı civarında yok edildi. Son birey 1883'te Amsterdam hayvanat bahçesinde öldü. Diğer zebraların tersine sağrısında çizgileri bulunmazdı.
Reinhold Rau, quagganın ayrı bir tür olmayıp zebranın bir alt türü olabileceğini düşündü ve çizgileri daha az olan bireyleri çiftleştirerek quaggayı yeniden hayata döndürmeye çalıştı.1998'de nihayet quaggaya çok benzeyen Henry adlı bir yavru elde edildi.

Beyaz aslanlar özellikle Panthera leo melanochaita türü aslanlarda görülen nadir bir renk mutasyonuna sahip aslanlardır.
Beyaz aslan, Afrika aslanının (Panthera leo) nadir görülen bir renk varyantıdır. Albinizm değildir; beyaz kürk rengi, resesif bir genetik mutasyon sonucu ortaya çıkar. Beyaz aslanlar özellikle Güney Afrika'daki Timbavati ve Kruger Ulusal Parkı bölgelerinde doğal olarak görülmüştür.

Beyaz aslanlar, sıradan aslanlarla aynı türdendir; tür ya da alt tür düzeyinde ayrı bir sınıflandırmaları yoktur.
Kürk renkleri sarı-tondan krem-beyaza kadar değişir.
Göz, dudak ve burun pedleri pigmentlidir; albino değillerdir.

Beyaz kürk özelliği, otozomal resesif bir genin yavruya hem anneden hem de babadan geçmesiyle ortaya çıkar.
2013 yılında Global White Lion Protection Trust tarafından yürütülen araştırmalar, beyaz rengi belirleyen genetik işaretleyiciyi tanımlamıştır.

Beyaz aslanlar ilk olarak 1938'de Timbavati bölgesinde kayıt altına alınmıştır. 1992-2004 arasında vahşi doğada “teknik olarak yok olmuş” kabul edilmiştir. 2004'ten itibaren yeniden doğaya kazandırma projeleri başlatılmıştır.

Araştırmalar, beyaz aslanların avlanma başarısının sıradan (tawny) aslanlarla benzer olduğunu göstermektedir.

IUCN, beyaz aslanları ayrı bir tür olarak değil, Afrika aslanının renk varyantı olarak sınıflandırır.
Global White Lion Protection Trust, beyaz aslanların genetik bütünlüğünü korumak ve doğal ortamlarına geri kazandırmak için çalışmalar yürütmektedir.

Beyaz aslanlar, Güney Afrika'daki Tsonga ve Sepedi halkları tarafından kutsal kabul edilmiştir.
“Güç, liderlik ve saflık” sembolü olarak görülmektedir.

Born Free gerçek yaşamda da çift olan Virginia McKenna ve Bill Travers’ın başka bir çift Joy ve George Adamson’ı oynadığı 1966 yapımı İngiliz dram filmi. Yetim bir aslan yavrusu olan Elsa’yı büyüten çiftin onu Kenya'da çölde serbest bırakmasının hikayesini anlatır. Film Open Road Films Ltd. ve Columbia Pictures tarafından yapılmıştır. Kara listeye alınmış Hollywood yazarı Lester Cole ("Gerald LC Copley" takma adı altında) tarafından yazılan senaryo, Joy Adamson'ın 1960 tarihli kurgu olmayan kitabı Born Free'ye dayanıyordu. James Hill'in yönettiği filmin yapımcılığını Sam Jaffe ve Paul Radin üstleniyor.

Kazandığı

Orijinal Müzik için Akademi Ödülü : John Barry
En İyi Şarkı Akademi Ödülü : John Barry (müzik) ve Don Black (şarkı sözleri) "Born Free" için
En İyi Orijinal Şarkı Altın Küre Ödülü – Sinema Filmi : John Barry
Adaylık

En İyi Film dalında Altın Küre Ödülü - Dram
En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre Ödülü - Dram Filmi : Virginia McKenna
Bir Sinema Filminde Yazılmış En İyi Orijinal Müzik dalında Grammy Ödülü: John Barry
Sinema Filmlerinde Üstün Yönetmenlik Başarısı için DGA Ödülü : James Hill

Born Free Vakfı için Born Free web sitesi 11 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Born Free 
TCM Movie Database'de Born Free

Asoka (Devanāgarī: अशोकः, IAST: [aɕoːkə(hə)], Prakrit dilindeki imparatorluk adıyla Devanampriya Priyadarsi (Devanāgarī: देवानांप्रिय प्रियदर्शी, "O, Tanrıların sevgili oğludur ve her insana içtenlikle saygı duyar.") veya MÖ 304 ile MÖ 232 arasındaki adıyla Dhamma (Devanāgarī: धम्मः), "Adil, Dindar, Erdemli" tanınan, MÖ 273 ile MÖ 232 arasında egemen olan Maurya Hanedanlığı'nın Hint imparatorudur. Asoka, bir dizi askerî fetih gerçekleştirdikten sonra günümüz Hindistan'ının bulunduğu alana hükmetmiştir. İmparatorluğu; günümüzdeki Pakistan, Afganistan ve İran'ın batısındaki topraklardan, Hindistan'ın doğusunda yer alan Bengal ve Assam eyaletlerine ve güneyde Karnataka eyalet sınırları içinde kalan Mysore'a kadar uzanan bir alana yayılmıştır.
Tahta çıktığında büyükbabasının izinden giderek askerî harekâtlarla topraklarını genişletmeye çalışmıştır. Hükümranlığının sekizinci yılında, Hindistan'ın doğu kıyılarında (günümüzde Orissa eyaletinin bulunduğu bölge) yer alan Kaliga devletine karşı gerçekleştirilen bir savaştan zaferle ayrılmıştır. Ancak zafere rağmen, savaş bittiğinde ordusunda yüz bin kayıp ve yüz binden fazla sayıda yaralı vardır. Bundan etkilenen Asoka, Hindistan'ın kontrol edilmesi için giriştiği harekâtı bitirmeye karar vermiş ve tüm savaşlardan vazgeçmiştir. Budizm'i dinî felsefesi olarak belirlemiş ve Dharma erdemlerinin gerektirdiği şekilde yaşamaya çalışmıştır.
Kişisel hayatında Asoka, avcılıktan vazgeçmiş ve vejetaryen olmuştur. Devlet adamı olarak ise hastaneler ve hayvan barınakları açmış; birçok katı kanunu yürürlükten kaldırmış, yollar yapmış ve sulamayı geliştirtirmiştir. İnsanlara inancı öğretmek için "Dharma Görevlileri" olarak adlandırılan devlet görevlileri atamıştır. Krallığı zamanında tüm dinlere yer vardır; ancak özellikle Budizm teşvik edilmiştir. Bununla beraber, birçok yabancı ülkeye Budist misyonerler gönderilmiştir. Özellikle Seylan'da (Sri Lanka) başarılı olmuşlardır.
Asoka, benimsediği bu politikayı anlatan satırların, krallığındaki tüm kayalara ve sütunlara yazılmasını istemiştir. Bu yazıtların birçoğu günümüze kadar ulaşmıştır. Asoka tahta çıktığı zaman Budizm, sadece Hindistan'ın kuzeybatısında bulunan yerel bir dindir; öldüğünde ise tüm Hindistan'a yayılmıştır ve komşu ülkelerde de hızla yayılmaya devam etmektedir. Bu nedenle Asoka'nın, Budizmin yaygınlaşmasında önemli rolü olduğu söylenmektedir.

Asoka'nın doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir; çünkü günümüze ulaşan çağdaş Hint metinleri bu tür ayrıntıları kaydetmemiştir. Ancak, Asoka'nın milattan önce 3. yüzyılda yaşadığı bilinmektedir; zira yazıtlarında tarihlendirmesi daha kesin biçimde bilinen bazı çağdaş hükümdarlardan söz edilmektedir: Bunlar arasında II. Antiokhos Theos, II. Ptolemaios Philadelphos, II. Antigonos Gonatas, Kyrane'li Magas ve Aleksandros (Epir ya da Korinthoslu) yer almaktadır. Bu nedenle Asoka'nın, büyük olasılıkla MÖ 4. yüzyılın sonlarında veya 3. yüzyılın başlarında (y. MÖ 304) doğduğu ve yaklaşık olarak M.Ö. 269–268 yıllarında tahta çıktığı kabul edilmektedir.

2001 yapımı Asoka filminde Shah Rukh Khan tarafından canlandırılmıştır.

Cihangir veya tam adıyla Ebü'l-Muzaffer Nûreddîn Muhammed Cihângîr b. Ekber, (d. 31 Ağustos 1569, Fetihpûr Sikri -ö. 28 Ekim 1627, Keşmir), Babür İmparatorluğu'nun 4. Hükümdârı (1605-1627).
Ekber Şahın oğlu olup, asıl adı Selim'di. Küçük yaşta babası Ekber tarafından tahtın vârisi ilan edildi. Ama 1599'da, Ekber Dekken'de bulunurken, bir an önce tahta çıkma isteğiyle ayaklandı. Kendisini doğru yola getirmek isteyen Ebülfazl'ı öldürttü. Babası Ekber ölüm yatağında onun ardılı olacağını doğruladı. Babasının 1605'te ölümü üzerine Selim, “Cihangir” (Farsça: Dünyaya hükmeden) adıyla tahta çıktı.
1569'da doğan Selim, babasının ölümü üzerine 1605'te “Nûreddîn Cihangir” unvanı ile tahta çıktı. Ancak oğlu Hüsrev, Sihleri etrafında toplayarak Pencab'da isyan etti. Cihangir Şah, âsî kuvvetleri Cullandar Nehri kenarında bozguna uğrattı. Yakalanan oğlu Hüsrev'i Burhanpur'a sürgüne gönderdi. Hüsrev orada 1622 yılında öldü.
Cihangir Şahın saltanatının son yılları, huzursuzluk içerisinde geçti. Eşi Nurcihân ve veziri Mehabet Hanın sık sık devlet işlerine karışmaları sağlığını bozdu. Tabiplerin isteği üzerine iklimi daha müsait olan Lahor'a giderken, yolda 28 Ekim 1627 günü öldü. Cesedi Ravi Nehri kıyısındaki, Şah Dârâ denilen yerde toprağa verildi. Daha sonra mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı.
Âdil bir hükümdar olan Cihangir, alimleri sever, onlara izzet ve ikramda bulunurdu. Babasının Müslümanlara karşı uyguladığı ağır baskıyı kaldırdı. Ancak devrinin büyük âlimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî' yi Gwalyar şehrinde hapsettirdi. İki yıl sonra hatasını anlayıp bu büyük âlimi hapisten çıkaran Sultan, 1000 rupye ihsân edip bağışlanmasını diledi. İmâm-ı Rabbânî'nin Cihangir Şâh'a yazdığı mektuplar, Mektûbât isimli eserinde mevcuttur.
Cihangir Şah, bayındırlık işlerine de önem vermiştir. Agra'dan Etek'e ve Bengâl'e giden ağaçlıklı yollar ve Agra ile Lahor arasında her üç kilometrede bir işaret kuleleri ve sulu gölgelikler yaptırmıştır. Tüzük-i Cihângîrî ismi ile yazdığı hatıratı, kıymetli bir eserdir.
Kendisinden sonra oğlu Şihâbuddîn Muhammed, Şah Cihan unvanı ile tahta geçmiştir.

Miras aldığı imparatorluk o dönemde dünyanın en güçlü imparatorluklarından biriydi. Ülke o kadar güçlüydü ki, içki ve afyon düşkünü ve bahçe tutkunu olan imparator, savaşmak yerine, kendini zevk ve eğlenceye verebiliyordu.
Babasının başlattığı askeri siyaseti sürdürdü. Ancak hemen hemen hiçbir askerî başarı elde edemedi ve Kandahar şehrini İranlılara kaptırdı. Mevar'daki Racput Prensliği ile girişilen savaş 1614'te büyük kazanımlarla sona erdirildi. Ekber'in Ahmednagar'a karşı başlattığı seferler, ordunun ve diplomasinin de desteğiyle zaman zaman şiddetlenerek sürdü; ama saldırıların çoğu güçlü Habeşi Melik Amber tarafından savuşturuldu. 1613'ten itibaren savaşmayı, bu konuda çok usta olan oğlu Şehzade Hürrem'e (sonradan Şah Cihan) bıraktı. 1617 ve 1621'de Hürrem zafer kazanarak barış anlaşmaları yaptı.
Zayıf iradeli bir hükümdar olan Cihangir zamanında saray ve entrikalarına kadınlar da karışmaya başladılar. Gevşek yönetimi yüzünden oğulları ile arası açıldı. 1611'den sonra Cihangir, İranlı karısı Mihrü'n-Nisa (Nur Cihan, Farsça: dünyanın ışığı) ile kayınpederi İtimadü'd-Devle ve kayınpederi Asaf Han'ın etkisi altına girdi. Nur Cihan kızı Mümtaz Mahal'i Hürrem ile, kız kardeşini ise Hürrem'in küçük kardeşi Şehriyar ile evlendirdi. 

 
Şehzade Hürrem'in de aralarında olduğu bu hizip 1622'ye değin siyasal yaşama egemen oldu. Daha sonra, Cihangir'in gücünün azaldığı yıllarda Nur Cihan ile Şehzade Hürrem arasında çatışma başladı. Hürrem 1622'de ve 1625'te açıkça ayaklandı. 1621'den 1627'ye değin süren taht kavgalarından Şehzade Hürrem (Şah Cihan) galip çıktı ve tüm rakiplerini öldürttü. Şah Cihan'ın kardeşi Şehriyar'ı destekleyen Nur Cihan ise, 1645'te Lahor'da sürgündeyken öldü. 1626'da Cihangir, Nur Cihan grubunun başka bir rakibi olan Mehabet Han tarafından baskı altına alındı. Keşmir ve çevresine duyduğu sempati nedeniyle zamanının büyük bir bölümünü bu bölgeye ayırdı. Cihangir, Keşmir'den Lahor'a giderken yolda öldü. Türbesi Lahor'dadır.
Yönetiminin ilk yıllarında ünlü 12 hükmünü çıkararak taşradaki tımar sahiplerinin vergi toplamasını önledi. Issız yerlerde kervansaray ve mescitler, kentlerde de hastaneler yaptırdı. Kendi doğum gününde hayvan kesimini yasakladı. Miras konusunda yeni bir düzenleme getirdi. Konutlara zorla girilmesini önledi; suçluların kulak ve burunlarının kesilmesi gibi cezaları kaldırdı. Halkın elindeki topraklara beyler ve devlet yöneticileri tarafından el konmasını önledi.
Babası Ekber Şah'ın İslâm ve Hindu dinleri arasındaki ayrılıkları giderip birlik oluşturmayı ve böylece ortak bir dinî yol bulmayı ve Müslümanlarla Hinduları kaynaştırmayı hedeflediği “Dîn-i İlâhî” projesini devam ettirdi.  Cihangir, Cizvitlerin halkın önünde Müslüman ulema ile tartışmaya girişmelerine ve kendi dinlerini yaymalarına izin verdi.

Ülkesindeki Fars kültürünün gelişmesini destekledi. Cihangir'in saltanatı sırasında Farsça devlet ve kültür dili olmuştu. Pers şair, sanatçı, heykelci ve müzisyenler Agra'yı İsfahan'ın kültürel düzeyine yükseltmişlerdi. Sultan Cihangir'in mimarlık alanındaki çalışmaları, diğer Babür imparatorlarına göre azdır. Onun döneminde yapılan eserler arasında Lahor'da Motî Mescid (İnci Cami) ile tamamına yakını beyaz mermerden inşa edilmiş olan, kayınpederi İtimadü'd-Devle için Agra'da yaptırdığı türbesidir. Doğaya yakınlığı olan, insan kişiliği konusunda keskin bir sezgiye ve sanatçı duyarlığına sahip bir insandı. Bu nitelikleriyle minyatür sanatının korunmasını sağladı. Tüzük-i Cihangiri (Cihangirname, ös 1683, yay. haz. S. Ahmed) adlı anılarında yönetiminin ilk 17 yılını anlatır. Bundan sonraki iki yıllık bölüm katibi Mutemed Han tarafından yazılmıştır. Ölümünü ve şehzade kavgalarını içeren bölümü ise yapıta Mirza Muhammed Han eklemiştir.

Kadı Nurullah Şuşteri

Clyde Beatty (d. 10 Haziran 1903 –ö. 19 Temmuz 1965), Amerikalı ünlü sirk gösteri sanatçısı, film oyuncusu ve hayvan eğitmeni.
Beatty aslan yanında kaplan, jaguar ve çita gibi hayvanlarlada gösteriler yapmıştır. Özellikle 40 aslanla yaptığı gösteri akıllarda kalmıştır.
Sirk çalışmaları dışında bazı filmlerdede rol alan sanatçı Clyde Beatty 10 Haziran 1903'te Bainbridge, Ross County, Ohio'da doğmuş kanser hastalığından 19 Temmuz 1965'te Ventura, Kaliforniya'da ölmüş ve Forest Lawn Anıt Mezarlığı'na defnedilmiştir.

The Big Cage (1933)
The Lost Jungle (1934 dizi)
The Lost Jungle (1934)
Darkest Africa (1936 dizi)
Cat College  (1940)
Jungle Woman (1944)
Here Comes the Circus (1946, kısa belgesel)
Abbott and Costello: Africa Screams- (Komedi 1949)
Perils of the Jungle (1953)
Ring of Fear (1954)

IMDb'de  Clyde Beatty 
AllMovie'de Clyde Beatty
Clyde Beatty Show - OTR - Old Time Radio (11 bölüm)
Find a Grave'de Clyde Beatty
Clyde Beatty and Cole Bros. Circus records, 195919 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., held by the Billy Rose Theatre Division, New York Public Library for the Performing Arts

Crocodylus niloticus, timsahgiller (Crocodylidae) familyasından sürüngen türüdür. Afrika'daki 3 timsah türünün en büyüğüdür. Ayrıca tuzlu su timsahının ardından dünyanın ikinci en büyük timsahıdır. Uzunluğu ortalama 5 m'dir. Hatta 6,1 m uzunluğu erişebilen bir timsah kaydedilmiştir. Yetişkin bir erkeğin ağırlığı 500 kg civarındadır. Fakat 900 kg ağırlığa ulaşabilen devler de vardır. Dişiler erkeklerden yaklaşık %30 oranında daha küçüktür. Bazı yerliler 7 metre uzunluğunda ve ağırlığı 1 tonu geçen timsahların olduğunu söylemektedir. Nil timsahlarının ağızlarını bir bantla bile kapalı tutabilirsiniz. Çünkü ağzını açmasına yarayan kaslar çok zayıftır. Fakat ağzını çok hızlı kapatır ve size çok güçlü bir ısırık verebilir. 5 cm'lik dişleri cm²ye binlerce kg'lık basınç uygulayabilir. Nil timsahları soğukkanlı hayvanlardır. Gündüz güneş altında enerji depolarlar. Fakat eninde sonunda suya girmelidirler çünkü vücutları sürekli ısınarak onları ölüme sürükleyebilir.

Nil timsahı Orta, Doğu ve Güney Afrika'nın bir bölümünde ve Madagaskar'ın batı tarafında yaşar.

Nil timsahı göç ederken su içmek için nehirlere gelen zebraları, kobraları, bufaloları, Güney Afrika antiloplarını, Thompson ceylanlarını, impalaları vb. hayvanları avlarlar. Ayrıca yavru su aygırlarını da yedikleri olur. Bunun yanında kuşlar, maymunlar, balıklar da besininin önemli bir kısmını karşılar. Nil timsahları hiçbir avı çürütmez. Aksine diğer timsah türleri gibi avını her zaman taze sever. Büyük avlarının etini ısırır, sonra da meşhur dönme hareketi yaparak bu et parçasını koparıp bütün halinde yutar. Gerisini midesindeki çok güçlü sindirim sıvıları halleder.

 Wikimedia Commons'ta Crocodylus niloticus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Crocodylus niloticus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Daniel Kitabı (İbranice:  דניאל), Tanah'ın Ketuvim kitabına bağlı bir metindir. Daniel kitabında, kendisinin ve Yehudalı yandaşlarının Babil'e sürgüne gönderildiği ve burada II. Nebukadnezar'ın nazarında iyi yerlere gelindiği anlatılır. Saray hikâyeleri, Nebukanezar, Belşazzar ve Medli Darius'un iktidarlık dönemlerini kapsar. Kitap, dört "ilahi" kehanet görümleriyle son bulur.
Daniel kitabının giriş kısmı İbranice ile başlar; gelişme bölümünde Ahit Aramcası kullanılmıştır; ardından Masoretik metnin sonuç bölümü tekrar İbraniceye döner. Kitabın ilk altı konusundaki hikâyeler üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılırken bunu takip eden dört konu birinci tekil şahıs tarafından anlatılmaktadır.
Daniel, Büyük Peygamberlerden sayılmasına rağmen kitabı, Tanah'ın Neviim (Peygamberler) kitabının aksine Ketuvim kitabında bulunmaktadır. Eski Ahit'te ise bu kitap Büyük Peygamberler bölümünde bulunur.
Kabul gören eleştirisel görüşe göre Daniel kitabı, MÖ 2. yüzyılda IV. Antiyokus Epifanes zamanında Makabiler döneminde anonim bir yazar tarafından yazılmıştır. Daha tutucu olan metinsel uzmanlar ise geleneksel görüşü savunup kitabın Daniel tarafından MÖ 6. yüzyılda yazıldığına inanırlar.

Daniel'in orijinal yazar olduğunu iddia eden geleneksel teori, kitabın bir kehanet kitabı olmadığını düşünen eleştirmenler tarafından kabul görmemektedir. Daniel eleştirmenleri bu kitabın MÖ 165'te Makabi dönemine ve Selevkos kralı Antiokus Epifanes'e odaklanan taklit bir kitap olduğunu savunur. Bu görüşe sahip olanlar genelde Daniel kitabındaki Makkabi tezine inanırlar. 1 ile 6. konular arasında anlatılan efsane edebi tarzı 7 ile 12. konular arasında anlatılan görümlerden daha eskidir. Daniel'in ikinci yarısında anlatılan görümler, bir teoriye göre, Makkabi döneminde anonim bir yazar tarafından MÖ 2. yüzyılda efsaneler eklenerek yazılmıştır. Bu görüşü savunanlara göre kitap, batı siyasi tarihi kehaneti veya eskatolojik olarak okunmamalıdır; eleştiriler daha ziyade, Makkabi zamanının dindarlık kanıtlarına odaklanmaktadır. Anonim yazar
Norman W. Porteous, kitabın Antiokus altında zulüm görüldüğü sırada anonim bir yazar tarafından yazıldığını iddia eden ilk kişilerdendir. Bu teoriye göre MÖ 2. yüzyılda anonim yazar, kehanetleri Danyal'a atfetmiştir. Paul Roche'un görüşüne göre, Yehova'ya sadakatin sembolu olarak Daniel'i ve dinsizliğin sembolu olarak pagan krallarını kullanan yazarın anlattıklarında bol miktarda hata ve anakronizm bulunur. Eleştirmenler, Daniel yazarının, Yakın Doğu tarihinin MÖ 6. ila MÖ 2. yüzyıl arasındaki emperyal gücünün varlığını bildiğini kabul etmektedir. Fakat, MÖ 6. yüzyılın ikinci yarısındaki tarihi detaylarda görülen hatalara bakılınca bu teori doğrultusunda MÖ 2. yüzyıla yakın bir zamanda yazıldığı düşünülür. Baskı altında cesaret verme
Porteous ve Roche Daniel kitabının, Babil Sürgünü'nden dört asır sonra, Helenleşmiş Selevkos'un altında büyük ölçüde zulüm va baskı gören Yahudilerin arasında iman birliği sağlama amacıyla halk hikâyelerinden oluştuğu konusunda hemfikirdir. James VanderKam ve Peter W. Flint'e göre, Daniel ve arkadaşlarının hikâyesi, sürgün sırasında halka destek sunma amacıyla, Tanrı'ya imanın zulme ve paganlığa üstün geleceği teması işlenerek aktarılmıştır. Bu temalar, Helenizm tehdidi altında bulunan ve diğer Yahudiler tarafından zulme uğrayan Qumran ahitçilerine cesaret vermiş olabilir. Muhafazakâr bakış açısıyla Joyce G. Baldwin, "eski ve otantik hikâyelerin, yeni parabollerle dolu kitaba göre halka daha çok huzur vereceğini" düşünmektedir. Helenistik dönem
Yunancadan alınmış kelimeler sadece Daniel 3'te yer almaktadır; Daniel'in son dönemde yazıldığını savunanlara göre, Daniel Büyük İskender MÖ 330'da Yakın Doğu'yu fethettiği zamandan sonra yazılmış olmalıdır çünkü bundan iki asır önce bölgede Yunanca kelimelerin varlığı imkânsızdır. Yunancadan alınan sözcükler üç adet müzik terimidir. Frank Gaebelein'e göre diğer Yunanca kelimelerin yokluğu, Daniel kitabının Helenistik dönemde yazıldığı teorisini desteklememektedir. Gaebelein'in dediğine göre, "MÖ 2. yüzyılda Aramca'ya Yunanca hükûmet ve idari terimlerin girmediği hayal edilemez". Kitabın son dönemde yazıldığını savunanlardan John Goldingay dahi Yunanca kelimelerin varlığı kitabın son dönemde yazılmış olabileceğini ıspatlamamaktadır demiştir. Senfoni kelimesinin kullanılışının bilenen en eski tarihi Pisagor tarafından MÖ 6. yüzyıldır. Qumran 4QDanc
Aramca MÖ 2. yüzyılda popüler bir dil olup Filistin'deki çoğu Yahudi tarafından konuşulmaktaydı. Qumran'da Ölü Deniz Yazmaları'nda bulunan 4QDanc MÖ 125 yılına aittir; bu, Daniel kitabının MÖ 2. yüzyılda yazıldığını savunanların tezini desteklememektedir. Eleştirmen G. R. Driver dahi Qumran'da Daniel kitabının varlığı ve popülaritesi, kitabın son dönemde yazıldığını savunanların modern görüşleriyle çeliştiğini belirtmektedir. [Wegner, 116] Bu tomar Daniel'in en eski kaynağıdır fakat kısa bir metindir: Daniel duası. 4QDanc, Daniel kitabının bir kopyası olduğu manasına gelmemektedir.

Kenneth Kitchen, Louis F. Hartman ve Alexander Di Lella, MÖ 330'dan önce var olan Pers dönemine ait Farsça kelimelerin varlığı nedeniyle kitabın erken dönemde yazıldığını savunmaktadır. Daniel kitabının Aramca bölümlerinde 19 Farsça kelime bulunmaktadır.

Daniel kitabının, biri Masoretik metinde, diğer ikisi Yunanca Septuagint ve Teodotion sürümlerinde olmak üzere üç versiyonu bulunmaktadır. Her iki Yunanca versiyonda da Masoretik metinde bulunmayan apokrif konular mevcuttur.

Teodition tercümesi Masoretik metine daha yakındır ve zamanla popüler hale geldiğinden ikisi hariç Septuaginta yazıtlarının yerini almıştır. Septuagint versiyonu ise İbranice/Aramca olan Masoretik metinden ziyade Qumran'da bulunan fragmanlara daha yakındır.
Septuagint ve Teodotion versiyonlarında, Protestanlar ile Yahudiler tarafından apokrif ve Katolikler ile Ortodoks Hristiyanlar tarafından ikinci derece kutsal sayılan ilave konular bulunur.

Azarya'nın duası ve Üç Kutsal Çocuğun ezgisi.
Suzanna ve ihtiyarların hikâyesi
Bel ve Ejderha

Qumran'da, ikisi 1 no'lu mağarada, beşi 4 no'lu mağarada ve biri 6 no'lu mağarada olmak üzere Daniel kitabının sekiz kopyası bulunmuştur. Eskime nedeniyle bunların hiçbirisi tam değildir fakat Daniel'in on iki konusundan on biri bugüne kadar gelebilmiştir. On ikinci konu ise derleme özet olarak bulunmaktadır. Bu sekiz kopya MÖ 125 ila MS 50 yılları arasında, 175 yıllık zaman dilimi içinde yazılmıştır.
Sekiz tomardan yedisinde, Daniel kitabı'nın Masoretik versiyonda görülen daha kısa olan hikâyenin tamamı yer almaktaydı; bunlardan hiçbiri daha uzun olan Septuagint versiyonuyla aynı değildir. Her ne kadar bütün tomarlar birbirlerine yakın olsalar da, James C. VanderKam, geleneksel metine en yakın olanın 1QDana olduğunu belirtmektedir.
Dört tomar, konuyla ilgili bölümleri içermektedir (1QDana, 4QDana, 4QDanb ve 4QDand) ve bunların hepsi çift dille yazılmıştır: İbranice ile başlayan kitap 2:4b'de Aramca'ya geçmekte ve 8:1'de tekrar İbraniceye dönmektedir.

Dil yapısı gereği Daniel kitabı üç bölüme ayrılabilir:

1-2:3. konular: Daniel ile arkadaşları ve içinde bulundukları durum tanıtılır. (İbranice)
1:4-7. konular: Babilliler arasında yaşayan Daniel ve arkadaşlarının saray hikâyeleri. (Aramca)
8-12. konular: Daniel'in kehanet görümleri ve İsrail'in geleceği. (İbranice)

Uzmanlar, Daniel'in çift dil yapısı nedeniyle varsayımlarda bulunmuştur; 2 ila 7. konular arasında Aramca olan dil kitabın diğer yerlerinde İbranicedir. Sıkça yapılan varsayımlardan biri, 9:4-20 arası hariç kitabın Aramca yazılıp, halk tarafından kabul görmesi için bazı yerlerin sonradan İbraniceye çevrilmiş olmasıdır.
John J. Collins'in 1993'teki Daniel, Hermeneia Commentary isimli yorumuna göre, Daniel'deki Aramca form Samariye yazışmalarından sonra ve Ölü Deniz parşömenlerindeki formdan biraz önce yaratılmıştır. Böylece Aramca 2 ila 6. konular, diğer konuların aksine erken Helenistik dönemde, 7. konu ise sadece Antiokus döneminde yazılmıştır. Ölü Deniz parşömenleriyle aynı olan İbranice 1 ve 8 ila 12. konunlar MÖ 2. yüzyılın sonlarında yazılmştır.
Yukarıdaki görüşün aksine Expositor's Bible Commentary (Zondervan, 1990)'e göre, Helenistik dönemdeki Aramca ve İbranicenin kıyaslanışı dilbilime yapılan tecavüzdür. Helenistik dönemde unutulan fakat Septuagint'te kullanılan Farsça ve Akkatça, kitabın MÖ 6. yüzyılın sonlarında yazıldığını göstermektedir.
E.C. Lucas, duruma daha dikkatlice yaklaşıp, geniş coğrafi bölgede dil gelişiminin her yerde aynı olamayacağını dile getirmektedir bu sebeple kitabın MÖ 5 veya 4. yüzyılda yazıldığını düşünür. Qumran İbranicesi ile Daniel İbranicesi arasında faklılıklar olduğu konusunda Collins ile hemfikirdir.

Daniel 3'te Yunan müzik terimleri mevcuttur. Her üç Yunanca kelime de bir müzik aletidir: κιθαρις (Kitara), ψαλτηριον (Santur) and συμφωνια (Senfonya); bu terimler Türkçeye lir, kanun ve davul olarak tercüme edilmiştir. Frank Gaebelein'in dediğine göre, "Yunan paralı askerleri ve köleleri Babil ve Asur dönemlerinde hizmetler vermiştir; bazıları hiç şüphesiz Yunan müziği ve entrümanlarında hünerliydi". Senfonya (davul) kelimesinin bilinen ilk kullanımı Pisagor tarafından MÖ 6. yüzyıldır.

Daniel kitabının Aramca kısımlarında 19 adet Farsça kelime bulunur. Persler, imparatorluklarında idari işlerde Aramca kullanmaktaydı. Kendi dilleri olan Farsça, Aramca'yı etkilemiştir. Bu etkileşim, bu dönemden sonra gelen tarihi metinlerde de görülebilmektedir. Daniel, Pers fethi sırasında bir devlet adamı olduğundan, Daniel kitabı Aramca'nın en etkin olduğu zaman olan MÖ 6. yüzyılın ortalarında yazılmış olabilir.

Daniel kitabı "Keldaniler" terimini hem etnik grup olan Keldaniler için hem de yıldız falcılarının geneli için kullanmaktadır. Montgomery ve Hammer'e göre 'Keldaniler' teriminin yıldız falcıları için kullanımı anakronizm oluşturmaktadır; Neo-Babil ve erken Pers döneminde yaşadığına inanılan Daniel bu terimi sadece etnik grup için kullanmıştır.

Kiyastik yapı veya eşmerkezli yapı, İbrani şiir ve edebiyatının yaygın bir öz

Daniyal (Arapça: دَانِيَال, romanize: Dâniyâl), Dâniyyêl (Aramice ve İbranice: דָּנִיֵּאל, romanize: Dāniyyēl) veya Daniel (Antik Yunanca: Δανιήλ, Daniḗl), Tanah'ın Daniel Kitabı'nda ismi geçen Yahudi karakterdir. Anlatıya göre Kudüslü Danyal, Babil kralı II. Nebukadnezar tarafından esir alınır ve Babil'e sürülür. Burada Belteşassar (Akadca: 𒊩𒆪𒈗𒋀, romanize: Beltu-šar-uṣur) adını alan Danyal, Nebukadnezar'a ve ardıllarına Ahameniş İmparatoru II. Kiros'un bölgeyi fethine kadar hizmet eder, ancak bu sırada Rab'be olan inancını korur.
Danyal, Müslümanlık, Hristiyanlık ve Bahâîlik tarafından peygamber olarak kabul edilmektedir. Yahudilik inancında peygamber olarak kabul edilmemektedir. Kur'an'da ve hadislerde ismi geçmeyen Danyal diğer İslami eserlerde mürsel olmayan peygamber ve bilge kişi (hakîm) olarak bahsedilir. Modern akademisyenler arasındaki fikir birliği, Danyal'ın gerçekten yaşamış bir tarihî figür olmadığı yönündedir.

Daniyel (דָּנִיֵּאל), İbranice yargılayan kişi anlamındaki דָּן‎ (dan), ben anlamına gelen ־י‎ (-i) ve Tanrı anlamındaki אֵל‎ (el) kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş, "Tanrı benim yargıcımdır." manasına gelen bir isimdir.

Danyal Peygamber Babil Kralı II. Nebukadnezar (MÖ 605-562) zamanında yaşamış Yahudileri Babil Esareti'nden ilmi ve kehanetleriyle kurtarmış bir peygamberdir. Yaygın bir söylentiye göre Babil Kralı rüyasında İsrailoğulları’ndan gelecek bir erkek çocuğun kendi tahtını sarsacağını bildirmesi üzerine İsrailoğulları’ndan doğan erkek çocukların öldürülmesini emretmiştir.
Bu nedenle Danyal doğunca kral onu dağ başında bir mağaraya bıraktırmıştır. Mağarada bir erkek ve bir dişi aslan tarafından büyütülen Danyal delikanlı olunca kavminin arasına karışmıştır.
Tarsus'ta yoğun bir kıtlığın yaşandığı dönemde şehre davet edilen Danyal Peygamber'in gelmesiyle birlikte bolluk olmuştur. Bu nedenle Danyal Peygamber Babil'e geri gönderilmemiş ölünce de Tarsus'ta şimdiki Makam Camisi'nin bulunduğu yere gömülmüştür.
İslam inancına göre; Danyal b. Hızkıl'ül'asgar, Peygamber oğullarından, Süleyman b. Dâvud'un soyundandı. Danyal'ın Resul Olmayan Bir Nebi (Peygamber) Oluşu; 4. İslam Halifesi Ali, Danyal Peygamber hakkında: "O, Resul olmayan bir nebi idi." demiştir.

Bâbil hükümdarı II. Nebukadnezar (Arapça: Buhtünnasr)'ın, Beytülmakdis'i yıkarak İsrailoğullarının çocukları arasından seçip kumandanlarına paylaştırdığı esir çocuklar arasında Danyal da, bulunuyordu. Bâbil halkı, Nebukadnezar'a başvurarak; "İsrailoğullarından esir edilen şu çocukları, bize vermeni, senden istemiştik. Sen de, onları, bize vermiştin. Vallahi, onlar, bizim yanımızda olalıdan beri, kadınlarımızın, bizi tanımadıkları­nı, onlarla ilgilendiklerini ve yüzlerini, onlara çevirdiklerini görüyoruz. O çocukları, ya bizim aramızdan çıkar, al, ya da onları, öldür!" dediler. Nebukadnezar; "İçinizden, her kim, elindekini öldürmek isterse, öldürsün!" dedi. Öldürülmek üzere çıkarılıp sağ bırakılmaları için, Allâh'a yalvarmaları üzerine, Nebukadnezar tarafından sağ bırakılan Danyal Peygamberle Hananya, Azarya ve Mişaye Bâbil zindanına atılmışlardı.

O sırada, Nebukadnezar; bir rüyâ görmüş, fakat, gördüğü rü'yada görüp de, kendisini şaşırtan şeyi unutmuştu. Nebukadnezar, gördüğü rüyadan, korkmuştu. Sihirbazlarla kâhinlerden, bunun yorumunu sormuşsa da, onlar, yorumlayamamışlardı. Danyal Peygamber, arkadaşlarıyla birlikte zindanda bulundukları sırada, bunu, işitti. Zindancı; Danyal Peygamberin hal ve gidişatındaki güzelliği ve doğruluğunu görüp hoşuna gitmekte ve kendisine sevgi göstermekteydi. Danyal Peygamber, ona, Sen, bana bir iyilik yap: Sahibinizin katında aracı ol da, görmüş olduğu rü'yâyı, ona yorayım.

dedi. Zindancı, gidip Danyal Paygamberin dileğini, Nebukadnezar'a haber verdi. Bunun üzerine, Nebukadnezar, peygamber oğullarından Danyal Peygamber üç arkadaşını huzuruna çağırdı. Nebukadnezar'ın önünde, ona, secde etmedikçe, hiç kimse duramazdı. Fakat, Danyal Peygamber, onun önünde secde etmeksizin ayakta durdu. Nebukadnezar, ona, "Seni, bana, secdeden alıkoyan nedir?" diye sordu. Danyal Peygamber, Benim bir Rabb'im var ki, bana, ilim ve hikmet verdi. Kendisinden başkasına secde etmememi de, bana, emretti. Ben, kendisinden başkasına secde edersem, Onun, bana verdiği ilmi, benden çekip almasından ve beni, helak etmesinden korkarım!
dedi. Nebukadnezar; Danyal Peygamber verdiği cevaba hayret etti ve "Evet! Secde yapma! Sen, ahdine vefa etmekle, çok iyi etmiş ve sana verilen ilmin şerefini yükseltmiş, gözetmiş oluyorsun." dedikten sonra: "Sende, şu gördüğüm rü'yânın ilmi ve yorumu var mıdır?" diye sordu. Danyal Peygamber, "Evet!" dedi. Nebukadnezar, "Görmüş olduğum rüyâyı, sonra, bana isabet eden bir şeyden dolayı, unuttuğum, beni hayrette bırakan o şeyin ne olduğunu, bana, haber veriniz." dedi. Danyal Peygamberle arkadaşları, Sen, o rüyâyı, bize haber ver de, biz sana, onun yorumunu haber verelim.
dediler. Nebukadnezar, "Ben, onu hatırlayamıyorum. Eğer, siz, bana, onu, onun yorumunu, haber vermezseniz, omuz kemiklerinizi, sökeceğim!" dedi. Danyal Peygamberle üç arkadaşı, Nebukadnezarr'ın huzurundan çıktılar. Allah'a, dua ettiler. Tazarru ve niyazda bulundular. Kendilerine, yardım etmesini, sorulan şeyin öğretilmesini, dilediler. Yüce Allah da, onlara, sorulan şeyi öğretti. Onlar, hemen Nebukadnezar'ın huzuruna vardılar. Ona, "Sen, bir heykel görmüşsün!" dediler. Nebukadnezar, "Doğru söylediniz!" dedi. Danyal Peygamber ve arkadaşları "O heykelin iki ayağı ve iki bacağı: seramikten, iki dizi ve iki baldırı bakırdan; karnı gümüşten; göğsü altından; başı ve boynu demirdendi!" dediler. Nebukadnezar, "Doğru söylediniz!" dedi. Danyal Peygamberle arkadaşları: "Sen, onu, hayretle seyredip durduğun sırada, Allah, onun üzerine, gökten, bir kaya saldı da, onu, ufatıverdi! İşte, sana, rü'yânı unutturan da, bu idi." dediler. Nebukadnezar, "Doğru söylediniz!" dedi ve: "Peki, bu rü'yânın yorumu, nedir?" diye sordu. Danyal Peygamberle arkadaşları,

Bu rü'yânın yorumu, şöyledir, Sana, kralların kudret ve tasarruf durumları gösterilmiştir ki, onlardan, bazısının kudret ve tasarrufu, bazısından, daha gevşek ve yumuşaktı. Bazısının, kudret ve tasarrufu, bazısından, daha güzeldi. Bazısının kudret ve tasarrufu da, bazısından, daha sert ve katıydı. İlk kudret ve tasarruf: Seramik olup o, kudret ve tasarrufun en zaifi ve gevşeğidir. Sonra, onun üstünde bakır olup o, öncekinden daha üstün ve daha serttir. Sonra, bakırın üstünde gümüş olup o, bakırdan daha üstün ve daha güzeldir. Sonra, gümüşün üstünde altun olup o, gümüşten daha güzel ve daha üstündür. En üstünde bulunan demir, senin kudret ve tasarrufundur ki, o, hükümdarla­rın en katısı ve kendisinden önce olanların en kudretlisidir. Senin görmüş olduğun ve üzerine, gökten Allah'ın salıp heykeli yere seren kaya ise, Allah'ın, (semâdan indireceği Kitapla) ahir zamanda göndereceği bir peygamberdir ki, o, hepsini ufatacak, emir, onun olacak, ona, varıp dayanacaktır! dediler.

Danyal Peygamber; II. Nebukadnezar'ın rüyâsını, haber verdiği ve yorduğu zaman, Nebukadnezar, ona ve onun arkadaşlarına, çok ikram etti. Danyal Peygamber, sık sık, huzuruna kabul eder, yapacağı işleri, ona ve onun arkadaşlarına danışırdı. Danyal Peygamberi, üstün mevkilere getirdi. Danyal Peygamber, Nebukadnezar'ın yanında, insanların en şereflisi ve en sevgilisi olmuştu.

İslam inancına göre Âdem Peygamber, çocuklarından gelecek peygamberleri görmeyi, Allah'tan dilemiş, Allah da, onların suretlerini, Cennet ipeklerinden kumaşlara, onun için çıkarttırıp kendisine indirmişti.
Bunlar; Âdem'in, güneşin battığı yerdeki Mahzeninde saklı bulunuyordu. Zülkarneyn onu, ele geçirdi. Âdem Peygamberin Mahzeninden çıkarıp Danyal Peygambere verdi. Danyal Peygamber de, onlara göre, bu sûretleri, ipek kumaşlara çizdi. Danyal Peygamber çizmiş olduğu bu suretler, Zülkarneyn'in ele geçirdiği suretlerin aynı idi.
Zülkarneyn tarafından verilen suretlere göre Danyal ipek kumaşlar üzerine çizmiş olduğu, Âdem'den, Muhammed'e kadar olan bazı peygamberlerin suretleri, sonra bu resimler kraldan krala geçerek, Bizans kralı Herakleios'a kadar ulaşmıştı. 1. İslam Halifesi Ebu Bekir'in gönderdiği elçiler Herakleios'a İslam'ı tebliği etmek için geldiklerinde, sandıktan Âdem Peygamberden Muhammed'e kadar olan peygamberlerin resimlerini sandığından birer birer çıkarıp Ebu Bekir Elçilerine göstermişti. Bu resimlerin varlığı hakkında kesin bilgiler mevcut ise de, şu an nerede ve kim tarafından korunduğu bilinmemektedir.

Danyal Peygamber, bir müddet, Bâbil'de oturdu. Bâbil'den ayrıldıktan sonra, Huzistan'ın Şuş şehrinde kaldı. Orada, öldü. 2. İslam Halifesi Ömer'in halifeliği zamanında Şuş şehri, Abu Musa Ashaari tarafından fethedildi. Abu Musa Ashaari, Şuş kralı Sabur'u, öldürdü. Şuş şehrini, kuşattı. Şehirde bulunan şeyleri, Sabur'un mal ve mülklerini ganimet olarak aldı. Mal depolarını, dolaşıp onların içinde bulunanları, alırken, bir meydanda, kilitli bir depoya rastladı ki, deponun kilidi, kalayla mühürlenmişti. Abu Musa Ashaari Kilidi, kırdırdı ve kapıyı açtırdı. Abu Musa Ashaari, depoya girip bakınca, Uzun, havuz gibi oyulmuş bir taş ve içinde de, altun sırma ile dokunmuş bir kefenle kefenlenmiş, başı açık, ölü bir adam gördü! Abu Musa Ashaari da, yanında bulunanlar da, ölü zatın boyunun uzunluğuna hayrette kaldılar. Sonra, onlar, onun burnunu, karışladılar. Bir karıştan fazla olduğunu gördüler. Abu Musa Ashaari, Halife Ömer'e bir yazı yazıp Şuş şehrinden, Allah'ın, kendilerine nasib ettiği şey­leri haber verdi ve ölü zâtın işini de, yazısında, yazdı. Ömer onu okuyunca, bu kişi hakkında bilgi edinmeye çalıştı, fakat hiç kimsenin, onun hakkında bir bilgisi yoktu. Ancak, Ali, "Bu Zat, Danyal Hakîmdir. Kendisi, Resul olmayan bir Nebîdir. Eski zamanda, Nebukadnezar'ın ve ondan sonraki krallardan bazısının yanın­da bulunmuştu." dedi. Halife Ömer, Abu Musa Ashaari'ye yazı gönderdi ve onun üzerine, cenaze namazını kılmasını ve onu, Şuş'luların erişemeyecekleri bir yere gömmesini, kendisine, emretti..
Abu Musa Ashaari, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte onun cenaze nam

Dikdik, Madoqua cinsini oluşturan 60 cm uzunluğu ve 35 cm yüksekliği ile dikdik dünyanın en küçük antilop türlerinin ortak adı. Tedirgin olduğu zaman çıkardığı kısık seslerden ötürü böyle adlandırılmıştır. Ama çok keskin bir ıslık da çalar. Bu ürkek hayvan, en küçük kuşkulu bir gürültü işitince, zıplayarak ve zikzaklar çizerek kaçar.
Yalnızca erkek dikdikin boynuzları vardır. Eti insanlar tarafından makbul sayılmadığı için, birçok antilobun tersine avcılardan yana korkusu yoktur. Öte yandan, leşçil (leş yiyen) hayvanlar tarafından kovalandığı zaman da ufak tefek olduğu için rahatça dikenli çalılıkların içine dalıp gizlenir. Peşine düşen yırtıcı hayvanlar da bu çalılıklara girmeyi göze alamazlar. Bu yüzden de dikdik savanananın daha çok çalılık bölgelerinde yaşar. Yine de çok sakınıktır ve yiyeceğini aramak için gece olmasını bekler. Ot ve akasyaları yer; su gereksinimi, büyük ölçüde karşılayan meyvelerden sağlar.

Madoqua saltiana
Madoqua piacentinii
Madoqua guentheri
Madoqua kirki

 Wikimedia Commons'ta Dikdik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Dikdik ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Dizfûl (Farsça: دزفول‎), İran'ın  Huzistan Eyaleti'nde bir şehir.
Eyaletin kuzeyinde yer alır. Ahvaz'dan Tahran'a uzanan kuzey-güney hattındaki ana otoyol, yine Tahran'dan körfez bölgesine uzanan demiryolu hattı da şehirden geçmektedir. Şehrin 2005 tahmini nüfusu 256.927'dir. Dizfûl şehrinin ismi, Türkçede kale köprüsü anlamına gelir.
Şehir bir tarım ve endüstri bölgesidir. Eyaletin kuzey bölgesinin olduğu kadar, komşu Luristan bölgesinin de ihtiyacı olan tarım ürünlerini büyük oranda Dizfûl karşılar.
Şehirde pamuklu dokuma sanayisi gelişmiştir. 1963 yılında tamamlanan ve şehrin 32 km. yakınında bulunan Dez Barajı şehrin tarım ve tarıma dayalı endüstri bölgesi olmasında büyük rol oynamıştır.
Şehirde Farsçanın bir lehçesi olan Huzistani konuşulur.

Dizfûl Resmi İnternet Sitesi-Farsça 23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dizfûl 9 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Encyclopædia Iranica

Durugörü (clairvoyance), canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan (paranormal olarak) algılanmasına verilen addır.

Durugörü kişide objektif veya sübjektif vizyonlar ya da imaj duyumları tarzında belirebilir. Durugörü fenomenine, hipnoz, doğal uyku, uyku-uyanıklık arası, izolman, vecd, trans gibi Parapsikoloji’de “değişik şuur halleri” adı altında incelenen degajman hallerinde daha sık rastlanır.
Durugörü fenomen ve yetenekleri metafizikçiler ve parapsikologlarca çeşitli sınıflara ayrılarak incelenir.
Metafizikçiler durugörü yeteneklerini başlıca şu sınıflara ayırırlar:

Gizligörü (lüsidite): Gözler kapalıyken çevreyi görebilme.
Kritoskopi: Saydam olmayan cisimlerin ardını görebilme
Alteroskopi (alloskopi): Kişinin başkalarının bedenlerindeki iç organları, bunların işleyişlerini, auraları görebilmesi ve bu sayede bedensel rahatsızlıkları saptayabilmesi. Bu yetenek kişinin kendi bedeni için söz konusu olduğunda yeteneğe otoskopi adı verilir.
Teleoptik: Kişinin beş duyusuyla algılayamayacağı uzaklıktaki ya da kapalı bir ortamdaki olay, nesne ve canlıları algılayabilmesi. Bu yeteneğin bir çeşidine coğrafi ya da gezici durugörü (remote viewing) adı verilir. Gezici durugörüye sahip olduğunu öne süren insanların en ünlüsü olan Amerikalı Ingo Swann'ın bu yeteneğini kullandığına dair anlatılanlara göre kendisine yerkürenin herhangi bir yerinin enlem ve boylam koordinatlarının kendisine verilmesi yeterliydi. ABD'nin soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği'ne karşı Swann'ın bu paranormal yeteneğinden yararlanmış olduğu ileri sürülür.
Zamansal durugörü: (prekognitif ve postkognitif durugörü): Yeteneğin geçmiş veya gelecekteki olayları algılamaya yönelik olması.
Telepatik durugörü

Durugörü ve benzeri durumlar paranormal bir gücün sonucu olarak ortaya çıkmazlar ve sözdebilim ürünü olarak değerlendirilen parapsikoloji içerisinde değerlendirilirler.

Telepati
Sözdebilim
Parapsikoloji

Özel

Genel
The Signet Handbook of Parapsychology, Martin Ebon
A Encyclopedia of Occultism and Parapsychology, Leslie Shepard
Encyclopedia of Mystical and Paranormal Experience, Rosemary Ellen Guiley

Durugörü, Rüyalar ve Bilinmeyenin Dünyası Türkçe8 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkçe Video Seminer: Durugörü Nedir ve Örnekleri 3 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Swann ve CIA-İngilizce 17 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Parapsikoloji

Duyarlı türler (VU), Uluslararası Doğayı Koruma Birliği tanımına göre neslinin tükenme riski yüksek olan türlerdir. Hassasiyet, esas olarak yaşam alanı kaybı veya türün yuvasının tahrip edilmesinden kaynaklanır. Duyarlı yaşam alanları veya türler izlenir ve zaman geçtikçe daha fazla tehdit altına girebilir. "Duyarlı" olarak listelenen bazı türler esaret altında yaygın olabilir; buna örnek olarak ara militaris verilebilir.

Üç kemerli armadillo (Tolypeutes tricinctus)

Rhynchocyon petersi
Rhynchocyon udzungwensis

Dugong (Dugong dugon)
Karayip denizineği (Trichechus manatus)
Batı Afrika denizineği (Trichechus senegalensis)
Amazon denizineği (Trichechus inunguis)

Dağ zebrası (Equus zebra)
Amerika tapiri (Tapirus terrestris)
Hint gergedanı (Rhinoceros unicornis)

Misk geyiği (Moschus moschiferus)
Barasinga (Cervus duvaucelii)
Bataklık geyiği (Blastocerus dichotomus)
Kara munçak (Muntiacus crinifrons)
Beira (Dorcatragus megalotis)
Dört boynuzlu antilop (Tetracerus quadricornis)
Jentink duikeri (Cephalophus jentinki)
Zebra duikeri (Cephalophus zebra)
Dibatag (Ammodorcas clarkei)
Acem ceylanı (Gazella subgutturosa)
Kızıl gerdanlı ceylan (Gazella rufifrons)
Arap ceylanı (Gazella gazella)
Dorcas ceylanı (Gazella dorcas)
Tayvan seravı (Capricornis swinhoei)
Sumatra seravı (Capricornis sumatraensis)
Takin (Budorcas taxicolor)
Çin goralı (Naemorhedus caudatus)
Kızıl goral (Naemorhedus baileyi)
Yaban keçisi (Capra aegagrus)
Doğu Kafkas dağ keçisi (Capra cylindricornis)
Himalaya tarı (Hemitragus jemlahicus)
Yaban koyunu (Ovis ammon)
Muflon koyunu (Ovis orientalis)
Amerika çöl koyunu (Ovis canadensis nelsoni)
Berberi koyunu (Ammotragus lervia)
Yak (Bos grunniens)
Suaygırı (Hippopotamus amphibius)
Palawan sakallı domuzu (Sus ahoenobarbus)
Filipin domuzu (Sus philippensis)
Geyik domuzu (Babyrousa babyrussa)

Mutur (Phocoena phocoena)
Irrawady yunusu (Orcaella brevirostris)
İspermeçet balinası (Physeter macrocephalus)
Kambur balina (Megaptera novaeanglidae)

Gri kedi (Felis bieti)
Kara ayaklı kedi (Felis nigripes)
Asya altın kedisi (Catopuma temminckii)
Afrika altın kedisi (Profelis aurata)
Yassıbaş kedi (Prionailurus planiceps)
Paslı kedi (Prionailurus rubiginosus)
Kodkod (Leopardus guigna)
Mermer kedisi (Pardofelis marmorata)
Çita (Acinonyx jubatus)
Aslan (Panthera leo)
Bulutlu leopar (Neofelis nebulosa)
Owston palmiye miskkedisi (Chrotogale owstoni)
Hose palmiye miskkedisi (Diplogale hosei)
Jerdon palmiye miskkedisi (Paradoxurus jerdoni)
Sulawesi palmiye miskkedisi (Macrogalidia musschenbroekii)
Jackson miskkedisi (Bdeogale jacksoni)
Fossa (Cryptoprocta ferox)
Madagaskar miskkedisi (Fossa fossana)
Kıvrık kuyruklu miskkedisi (Galidia elegans)
Geniş kuyruklu miskkedisi (Galidictis fasciata)
Salano (Salanoia concolor)
Dingo (Canis dingo)
Afgan tilkisi (Vulpes cana)
Çalı köpeği (Speothos venaticus)
Siyah çizgili gelincik (Mustela strigidorsa)
Niligri sansarı (Martes gwatkinsii)
Alaca sansar (Vormela peregusna)
Düz kürklü susamuru (Lutrogale perspicillata)
Volverin (Gulo gulo)
Palawan kokulu porsuğu (Mydaus marchei)
Asya kara ayısı (Ursus thibetanus)
Kutup ayısı (Ursus maritimus)
Tembel ayı (Melursus ursinus)
Malaya ayısı (Helarctos malayanus)
Gözlüklü ayı (Tremarctos ornatus)
Galápagos kürklü foku (Arctocephalus galapagoensis)
Juan Fernandez kürklü foku (Arctocephalus philippii)
Guadalupe kürklü foku (Arctocephalus townsendi)

Kısa kuyruklu şebek (Macaca arctoides)
Siberut Adası şebeği (Macaca siberu)
Güney domuz kuyruklu şebeği (Macaca nemestrina)
Kara ayaklı boz langur (Semnopithecus hypoleucos)
Ak gerdanlı maymun (Cercopithecus erythrogaster)
Kral geraza (Colobus polykomos)
İri geraza (Colobus vellerosus)
Kara geraza (Colobus satanas)
Mandril (Mandrillus sphinx)
Kırmızı yüzlü örümcek maymunu (Ateles paniscus)
Gümüş yünlü maymun (Lagothrix poeppigii)
Verraux sifakası (Propithecus verreauxi)
Kara lemur (Eulemur macaco)
Ak başlı lemur (Eulemur albifrons)
Yakalı lemur (Eulemur collaris)
Goeldi marmoseti (Callimico goeldii)
Bayağı tarsiyer (Tarsius tarsier)
Dian tarsiyeri (Tarsius dianae)
Horsfield tarsiyeri (Tarsius bancanus)

Basıkburunlu yarasa (Barbastella barbastellus)
Küçük kısa kuyruklu yarasa (Mystacina tuberculata)
Vantuz ayaklı yarasa (Myzopoda aurita)
Tomopeas ravus
Nyctimene minutus

Sri Lanka sincabı (Ratufa macroura)
Avrupa yer sincabı (Spermophillus citellus)
Malaya oklu kirpisi (Hystrix brachyura)
Bahçe yediuyuru (Eliomys quercinus)
İran hasancığı (Dryomys niethammeri)
Nesoryzomys fernandinae
Phloeomys cumingi

Rus desmanı (Desmana moschata)

Filipin uçan lemuru (Cynocephalus volans)

Kowari (Dasyuroides byrnei)
Mulgara (Dasycercus cristicauda)
Keselitavşan (Macrotis lagotis)
Kısakuyruklu kanguru (Setonix brachyurus)
Sulawesi ayı kuskusu (Ailurops ursinus)

Benekli küçük kivi (Apteryx owenii)
Benekli büyük kivi (Apteryx haastii)
Tokoeka (Apteryx australis)
Tepelidevekuşu (Casuarius casuarius)

Mallee tavuğu (Leipoa ocellata)
Kral sülün (Syrmaticus reevesii)
Çayır tavuğu (Tympanuchus cupido)

Küçük sakarca kaz (Anser erythropus)
Anas eatoni
Polysticta stelleri

Şah kartal (Aquila heliaca)
Büyük orman kartalı (Aquila clanga)
Steller deniz kartalı (Haliaeetus pelagicus)
Pallas deniz kartalı (Haliaeetus leucoryphus)
Sanford deniz kartalı (Haliaeetus sanfordi)
Galapagos şahini (Buteo galapagoensis)
Kara tuygun (Circus maurus)
Kap akbabası (Gyps coprotheres)
Nübye akbabası (Torgos tracheliotus)
Ak başlı akbaba (Trigonoceps occipitalis)
Küçük kerkenez (Falco naumanni)

Buller yelkovanı (Puffinus bulleri)
Pembe ayaklı yelkovan (Puffinus creatopus)
Yeni Zelanda fırtına kuşu (Procellaria westlandica)
Antipod albatrosu (Diomedea antipodensis)
Kral albatros (Diomedea epomophora)
Gezgin albatros (Diomedea exulans)
Laysan albatrosu (Phoebastria immutabilis)
Gri başlı albatros (Thalassarche chrysostoma)
Campbell albatrosu (Thalassarche impavida)
Salvin abatrosu (Thalassarche salvini)

Maori batağanı (Poliocephalus rufopectus)

Çin ak balıkçılı (Egretta eulophotes)
Pabuçgaga (Balaeniceps rex)

And flamingosu (Phoenicopterus andinus)

Tepeli pelikan (Pelecanus crispus)
Yeni Zelanda karabatağı (Phalacrocorax carunculatus)
Socotra karabatağı (Phalacrocorax nigrogularis)
Kap sümsüğü (Morus capensis)

Amami çulluğu (Scolopax mira)
Atlantisia rogersi
Japon dalıcımartısı (Synthliboramphus wumizusume)

Afrika pengueni (Spheniscus demersus)
Humbolt pengueni (Spheniscus humboldti)
Kayalık pengueni (Eudyptes chrysocome)
Macaroni pengueni (Eudyptes chrysolophus)
Snares adası pengueni (Eudyptes robustus)

Ak enseli turna (Grus vipio)
Kara boyunlu turna (Grus nigricollis)
Mavi turna (Anthropoides paradisea)
Bugeranus carunculatus
Toy (Otis tarda)
Hubara (Chlamydotis undulata)
Mesitornis variegatus
Mesitornis unicolor
Monias benschi

Batılı taçlı güvercin (Goura cristata)

Uratelornis chimaera

Asker ara (Ara militaris)
Kea (Nestor notabilis)

Procnias tricarunculata
Procnias nudicollis
Cotinga ridgwayi
Picathartes gymnocephalus
Picathartes oreas
Erythrura viridifacies
Erythrura kleinschmidti
Vireo atricapilla
Cinclus schulzi
Lidth alakargası (Garrulus lidthi)
Gymnorhinus cyanocephalus
Sarı kamışçın (Acrocephalus paludicola)
Kızıl sırtlı kiraz kuşu (Emberiza jankowskii)
Kuşaklı kiraz kuşu (Emberiza aureola)
Socotra kiraz kuşu (Emberiza socotrana)
Suriye kanaryası (Serinus syriacus)
Thripophaga cherriei
Atlas kral sinekkapanı (Onychorhynchus swainsoni)
Yemen ardıcı (Turdus menachensis)
Santa Marta ötleğeni (Basileuterus basilicus)

Tuatara (Sphenodon punctatus)
Tuatara (Sphenodon guntheri)
Tuatara (Sphenodon diversum)

Amerikan timsahı (Crocodylus acutus)
Hint timsahı (Crocodylus palustris)
Cüce timsah (Osteolaemus tetraspis)

Komodo ejderi (Varanus komodoensis)
Deniz iguanası (Amblyrhynchus cristatus)
Çin timsah keleri (Shinisaurus crocodilurus)
Ailuronyx trachygaster
Elgaria panamintina
Aspidoscelis labialis
Hydrosaurus pustulatus

Schneider engereği (Bitis schneideri)
Thamnophis gigas

Aldabra kara kaplumbağası (Geochelone gigantea)
Galápagos kara kaplumbağası (Geochelone nigra)
Rus kaplumbağası (Testudo horsfieldii)
Tosbağa (Testudo graeca)
Aligatör kaplumbağası (Macrochelys temminckii)
Pelodiscus sinensis
Aspideretes gangeticus
Carettochelys insculpta
Gopherus polyphemus
Gopherus flavomarginatus
Gopherus agassizii
Zeytin renkli kaplumbağa (Lepidochelys olivacea)

Praslinia cooperi

Mağara semenderi (Proteus anguinus)
Eurycea sosorum

Mavi zehirli ok kurbağası (Dendrobates azureus)
Alytes muletensis
Alytes dickhilleni
Sooglossus gardineri
Sooglossus thomasseti
Sooglossus sechellensis
Sooglossus pipilodryas
Leptopelis barbouri
Leptopelis parkeri
Pseudophryne australis
Melanophryniscus macrogranulosus
Tylototriton kweichowensis
Melanophryniscus montevidensis
Phrynopus iatamasi
Conraua alleni
Eleutherodactylus verrucipes
Afrixalus morerei
Sarı-yeşil kurbağa (Litoria aurea)
Rhinoderma darwinii
Leptobrachium gunungense
Benekli semender (Neurergus strauchii)
Mantella madagascariensis

Plectropomus areolatus
Cottus petiti
Polyodon spathula
Marley kelebekbalığı (Chaetodon marleyi)
Benekli hani (Chromileptes altivelis)
Dev orfoz (Epinephelus lanceolatus)
Mycteroperca microlepis
Plectropomus laevis
Kraliçe çütre balığı (Balistes vetula)
Denizatı (Hippocampus erectus)
Adriyatik mersini (Acipenser naccarii)
Dere kaya balığı (Gobio hettitorum)
Tepeli papağan balığı (Bolbometopon muricatum)
Cyprinodon diabolis
Austroglanis gilli
Pseudomugil connieae
Puntius denisonii
Betta pinguis

Kaliforniya davarbaşı (Semicossyphus pulcher)

Büyük beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias)
Dev köpekbalığı (Cetorhinus maximus)
Balina köpekbalığı (Rhincodon typus)
Ak yüzgeçli köpekbalığı (Carcharhinus longimanus)
Mako köpekbalığı (Isurus oxyrinchus)
Zebra köpekbalığı (Stegostoma fasciatum)
Sabanbalığı (Alopias vulpinus)
Dikburun köpekbalığı (Lamna nasus)
Bayağı gitarbalığı (Rhina ancylostoma)
Dev gitarbalığı (Rhynchobatus djiddensis)
Java inek burunlu vatozu (Rhinoptera javanica)

Dendrogyra cylindrus
Agaricia lamarcki
Physogyra lichtensteini

Driloleirus americanus
Me

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN), doğal kaynakların korunması amacı ile kurulmuş uluslararası bir organizasyondur. Merkezi Gland, İsviçre'de bulunur. IUCN dünya çapında 160 ülkeden 1.400'ün üzerinde devlet kuruluşu ve sivil toplum örgütünü aynı çatı altında toplamaktadır.
IUCN'in kuruluş statüsü 1948'de Fransa’nın Fontainebleau şehrinde kabul edilmiştir. Daha sonra değişik aralıklarla yapılan Genel Kurul toplantılarında değiştirilen Statü, IUCN’in anayasası niteliğindedir. 2004 yılında düzenlenen IUCN Kongresi'nde statüde bazı değişiklikler yapılmıştır.
Birliğin üç önemli dayanağı vardır: Üye organizasyonları, 6 bilimsel komisyonu ve profesyonel sekreteryası.

IUCN'in görevi, doğal hayatın bütünlüğünü ve çeşitliliğini korumak, doğal kaynakların adil ve ekolojik olarak sürdürülebilir olmasını sağlamak ve bu konu hakkında da toplumları bilinçlendirmek amacıyla faaliyet göstermektir. Kuruluş, çevre ve doğanın korunması ve sürdürülebilir çevre yönetiminin sağlanmasına yönelik uluslararası çabaları organize etmekte, “clearinghouse” olarak işlev görerek, doğanın korunmasına yönelik politikaların geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır.
IUCN, üye ülkelere çevre politikalarının oluşturulmasında danışmanlık hizmetleri vermesinin yanı sıra, doğal dünya mirası önerilerini değerlendirme, yeşil ekonomi, ekoturizm, kırmızı listede bulunan ve nesli tehlike altında bulunan türlerin durumunun gözlem altında tutulması gibi konularda hizmet vermektedir. IUCN ayrıca, iklim değişikliğinin etkilerinin önlenmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılması, doğal kaynaklı felaketlerin etkilerinin azaltılması ve biyoteknoloji konularında çalışmalar yapmaktadır.
Çevre alanında en önemli uluslararası uzman kuruluş olan IUCN, çevre sözleşmelerinin yanı sıra, doğal kaynakların yönetimi ve strateji belgelerinin hazırlanması sırasında diğer uluslararası kuruluşlara (BM bünyesindeki örgütler vb.) teknik destek verebilmekte; söz konusu belgelerin hazırlanmasında anahtar rol oynayabilmektedir.

IUCN hem devletleri hem de hükûmete ait olmayan kuruluşları birleştirir. IUCN'e ülkelerin yanı sıra, akademik çevreler ile sivil toplum kuruluşları da üye olabilmektedir. Bunlar hareket biçimini, küresel programını seçerler ve IUCN Dünya Korunma Kongresi'nde IUCN konseyini seçerler. Üye kuruluşlar kendi bölgesel ve yöresel organizasyonlarını yaparlar.
Bu çerçevede, Türkiye’den Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın yanı sıra, TEMA Vakfı, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Doğa Derneği de anılan kuruluşa üyedir. Öte yandan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü IUCN’e “Government Agency” statüsü ile üyedir.
IUCN, Türkiye'nin de taraf olduğu BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, BM Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, Nesli Tehlikede Olan Türler (CITES) Sözleşmesi ile Ramsar Sulak Alanlar Sözleşmesi Sekretaryaları ile ortak projeler geliştirmektedir.

IUCN'in en önemli organıdır. Dört yılda bir düzenlenmektedir. Kongre'de, IUCN'in genel politikaları belirlenmekte, hükûmetlerle ulusal/uluslararası kuruluşlara IUCN'in faaliyetleri çerçevesinde tavsiyelerde bulunulmakta, mali raporlar değerlendirilmekte, bir sonraki döneme ait mali program kabul edilmekte ve üyelerin katkı payları belirlenmektedir. Kongre tarihleri ve düzenleneceği yer Konsey tarafından karara bağlanmaktadır.

Örgütün icra kanadıdır. IUCN Başkanı, Muhasip (treasurer), Komisyon Başkanları ve Bölgesel Konsey üyelerinden oluşmaktadır. 6-15 Eylül 2012 tarihleri arasında Jeju/Güney Kore'de 4. IUCN Kongresinde yapılan seçimlerde Zhang Xinsheng (Çin) IUCN Başkanı seçilmiştir. Konsey'in, Kongre kararları çerçevesinde politikaları yönlendirmek ve tamamlayıcı politikalara karar vermek, IUCN amaçlarına yönelik bildiri yayınlamak, Kongre'ye ve üyelere faaliyetlerle ilgili rapor vermek, bir sonraki yılın program ve bütçesini kabul etmek, Komisyonların faaliyetlerini gözden geçirmek, Genel Direktör'ü atamak gibi yetki ve sorumlulukları bulunmaktadır.

IUCN üyeleri, bir ülke, bölge veya alt bölgede, işbirliğinin geliştirilmesine yönelik olarak, sadece IUCN üyelerinin katılımına açık Komiteler oluşturabilmektedir. Bu Komitelerin IUCN'den ayrı hukuki kimlikleri bulunabilmektedir.

IUCN'in kurumsal bilgi ve deneyimlerine ve amaçlarına hizmet etmek üzere oluşturulan gönüllü uzman ağlarıdır. Komisyonlar, Konsey'in önerisi doğrultusunda Kongre tarafından kurulmakta veya görevine son verilmektedir. Komisyon Başkanları, Kongre'ye faaliyetlerine ilişkin rapor sunmaktadır. IUCN bünyesinde Dünyanın doğal kaynaklarının durumunu değerlendiren ve Birliğe öneriler getiren altı komisyon vardır:

Türlerin hayatta kalma komisyonu (Species Survival Commission (SSC) 3 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.): SSC türlerin korunmasındaki teknik konularda birliğe akıl verir ve soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan türler için harekete geçer. IUCN Kırmızı Liste'ni hazırlar. Üye sayısı: 7000
Koruma altındaki alanlar için Dünya Komisyonu (World Commission on Protected Areas (WCPA) 27 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.): WCPA dünya üzerindeki karasal ve denizsel koruma alanların kurulmasını ve efektif bir şekilde yönetilmesini sağlamaya çalışır. Üye sayısı: 1300
Çevresel Kanun Komisyonu (Commission on Environmental Law (CEL) 3 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.): CEl yeni araçlar ve konseptler ile çevresel hukukun ilerlemesine ve devletlerin çevresel hukuku daha ciddiye almasını sağlamaya çalışır. Üye: 800
Eğitim ve İletişim Komisyonu (Commission on Education and Communication (CEC) 5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.): CEC, doğal kaynakların korunmasında eğitimin ve iletişimin stratejik kullanımının destekleyicisidir. Üye: 600
Ekonomik ve sosyal politika komisyonu (Commission on Environmental Economic and Social Policy (CEESP) 5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.): CEESP Kaynakların korunması ve korunma hakkında ekonomik ve sosyal yardım sağlar. Üye: 500
Ekosistem Yönetimi Komisyonu (Commission on Ecosystem Management (CEM) 3 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.): CE doğal ve değiştirilmiş ekosistemlerin yönetimi ile ilgili uzman deskte verir. Üye: 400

-Sekretarya: İsviçre'nin Gland kasabasında yerleşik Sekretarya, Genel Direktör başkanlığında Kongre, Konsey gibi temel organların koordinasyonunu sağlamaktadır.
Konsey'e karşı, politika ve programların uygulanmasından ve mali yönetiminden sorumlu olan Genel Direktör, iki Kongre arası dönemde gerçekleştirilen faaliyetlere ilişkin olarak Kongrelerde rapor sunmaktadır.

IUCN Kırmızı Liste

IUCN resmi web sitesi6 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ensefalit veya beyin iltihabı, beynin akut enflamasyonudur. Menenjit ile birlikte ise meningoensefalit olarak isimlendirilir.
Şiddetli baş ağrısı, ense sertliği ve ateş gibi belirtilerle başlar. Bu hastalığa kabakulak, herpes simplex, influenza, enfeksiyoz hepatit ve enfeksiyoz mononükleoz gibi virüsler neden olurlar. Kuduz virüsünün neden olduğu ansefalit ise öldürücüdür. Bu hastalığa, bakteriye rastlanmadığı göz önünde tutularak, cerahatli menenjitten ayırmak için aseptik menenjit adı da verilir. Teşhis için alınan beyin omurilik sıvısında, glikoz, normal hücreler yani lenfositler ve albüminin artmış olduğu görülür.
Lenfositler çok arttığı için lenfositik koriomenenjit adı verilen bir viral menenjit tipi daha vardır ki, grip gibi, salgın olarak görülür. Bu gibi vakalarda baş ağrısı, ateş, ense sertliği gibi menenjit belirtileri hafif olarak vardır. Hastalık genellikle 1-2 haftada semptomatik tedavi ile iyileşir.
Tedavide antiviral ve ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar kullanılır. Komada gibi baygın yatan hastalar hastanede bakıma alınır, kas kasılmaları şeklinde görülen konvülsiyonların hastaya zarar vermemesine çalışılır.

WHO: Viral Ensefalitler12 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
MR & CT scan diagnosis of HSV encephalitis Medical Image Database

Etosha Ulusal Parkı, Namibya'nın kuzeybatısında yer alan ulusal parktır. Park 22.270 km2 bir alana yayılmıştır ve park büyüklüğü nedeniyle Etosha havzası adını almıştır. Etosha havzası (4.760 km2) Etosha Milli Parkı'nın toplam alanı alanının %23'ünü kapsamaktadır. Park Kara gergedan gibi birçok tehdit ve tehlike altındaki türler de dahil olmak üzere yüzlerce memeli, kuş ve sürüngen türlerine ev sahipliği yapmaktadır.
Park Kunene bölgesinde yer almakta ve topraklarının bir kısmını Oshana, Oshikoto ve Otjozondjupa ile paylaşmaktadır.

Namibia Park Brochures
Ministry of Environment and Tourism page
Etosha on PBS 20 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Etosha Travel Guide27 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Etosha Travel Information 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Çevre Ajansı, Avrupa Birliği'nin iklim politikası, biyolojik çeşitliliğin korunması ve ülkeler tarafından belirlenen diğer çevresel hedefler konusunda bağımsız çevre bilgileri sağlayan ajansıdır.
Çevre politikalarını geliştirme, benimseme, uygulama ve değerlendirme alanlarında çalışanlar kadar kamu için de önemli bir bilgi kaynağıdır.
Avrupa Çevre Ajansı'nın 32 üye ülkesi ve altı işbirliği ülkesi bulunmaktadır. Ajansın üyeleri 27 Avrupa Birliği üye ülkenin yanı sıra İzlanda, Lihtenştayn, Norveç, İsviçre ve Türkiye'dir.

Avrupa Ekonomik Alanı Ajansı (EEA), Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) 1210/1990 Yönetmeliği (EEC 933/1999 ve EC 401/2009 Yönetmelikleri ile değiştirilmiş hali) ile kurulmuş ve 1994 yılında Danimarka'nın Kopenhag şehrinde faaliyete geçmiştir.
Ajans, 32 üye devletin hükûmet temsilcilerinden, bir Avrupa Komisyonu temsilcisinden ve Avrupa Parlamentosu tarafından atanan iki bilim insanından oluşan bir yönetim kurulu tarafından yönetilmekte olup, Bilimsel Komitesi de bu kurulda görev almaktadır.
Ajansın mevcut İcra Direktörü, 1 Haziran 2023'te başlayacak beş yıllık bir dönem için atanan Leena Ylä-Mononen'dir. 

EEA bir Avrupa Topluluğu kurumu olmasına rağmen üyelik hedefleri paylaşan AB üyesi olmayan ülkelere de açıktır. EEA'nın şu anda 32 üye ülkesi vardır: AB'nin 27 üye ülkesinin tümü, İzlanda, Lihtenştayn, Norveç, Türkiye ve İsviçre. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya Federal Yugoslav Cumhuriyeti Sırbistan ve Karadağ da üyelik için başvuruda bulunur.
Türkiye, Avrupa Birliğine giriş sürecinde, Haziran 1999 üyelik başvurusunu yapmış, 18.03.2003 tarih ve 25052 sayılı resmi gazetede anlaşma yayımlanmış, 1 Mayıs 2003 tarihinde de Avrupa Çevre Ajansına tam üye olmuştur.

Çalışmalarda mevcut bilgi örgütlerinden yararlanılır; onlarla iş birliği yapar, çalışmaları Avrupa düzeyinde koordine eder ve aynı işin tekrarlanmasını önlemeye çalışır. Farklı ülkelerden mevcut en iyi çevresel bilgiyi bir araya getirir. Verileri iyice derledikten ve kurumsal ağ (EIONET) aracılığıyla doğruladıktan sonra bilgiler çeşitli yollarla sunduğu raporlarla kullanıcıların ulaşabileceği bir duruma getirilir.
AÇA, EIONET dışında bazı çevreye ilişkin ağlar içerisinde yer almaktadır. Bu ağlar için veri üretmekte, üretilen verileri kullanarak farklı ürünler oluşturmaktadır. Bu ağlar;
Avrupa Clearing House Mechanism Ağı _Biyoçeşitlilik konulu
Ecoinformatics ağı _Çevre alanında yapılan projelerin değişimi konulu
Çevre Koruma Ajansları ağı
EnviroWindows ağı _ Çevresel bilgini paylaşıldığı ağ
AÇA'nın web sayfasında dijital haritalar üzerinden gerçek zamanlı çevresel bilgiye ulaşma imkânı ve interaktif haritalara ulaşma imkânı da bulunmaktadır. Bunlar;

Ozon haritası,
Avrupa Kirletici emisyonları haritası,
EUNIS_ Biyololojik çeşitlilik veritabanı ve haritası
WISE_Su veritabanı ve haritası
Seragazı veritabanı
Çevresel teknoloji atlası
Hava kirliliği emisyonları veri görüntüleyicisi
Arazi Kullanım Durumu haritası
Çevre ansiklopedisi
Çevre terimleri sözlüğü
AÇA tarafından ilköğretim öğrencilerine yönelik hazırlanan internet üzerinden oynan iki adet de oyun bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi 6-12 yaş grubuna yönelik Honoloko adlı bir oyundur. Honoloko adlı hayali bir adada geçen oyun, çocukların sağlığın ve çevrenin iyileşmesine katkı bulunacak kararları vermesine istemektedir. Burada çocuklara yaptıkları her şeyin çevre üzerinde etkileri olduğunu anlatmaktır. https://web.archive.org/web/20080304193239/http://honoloko.eea.europa.eu/Honoloko.html
Diğer bir oyun ise daha kapsamlı 8-17 yaş grubu daha büyük çocuklar için hazırlanan Eco ajan adlı oyundur. Çevre şuurunun zihinlerde küçük yaşlardan itibaren yer etmesinin sağlamak ve duyarlılığı artırmak amacıyla yapılan bu oyunda çevre gönüllüleri çevreyi korumak için teşkilatlanarak maceradan maceradan koşmaktadırlar. https://web.archive.org/web/20080402064218/http://ecoagents.eea.europa.eu/

EEA - Avrupa Çevre Ajansı

Ezop Masalları veya Aisopos Fablları, MÖ 620 ile 564 yılları arasınsa Antik Yunan'da yaşamış olan hikâye anlatıcısı  Ezop (Aisopos) tarafından yazıldığı kabul edilen masalların derlemesidir. Bu hikâyeler başlangıçta sözlü gelenek yoluyla aktarılmış olup Ezop'un ölümünden yaklaşık üç yüzyıl sonra, MÖ 4. yüzyılda, yazılı hale getirilmeye başlanmıştır.
Bilinen en eski yazılı derlemelerden biri MÖ 3. yüzyılda yaşamış Yunan şair Babrios tarafından Yunanca olarak yapılmıştır. Daha sonra, MS 1. yüzyılda Romalı yazar Phaedrus, bu fablları Latince şiir formunda derlemiştir. Orta Çağ boyunca ve sonrasında da farklı yazarlar tarafından yeni eklemeler yapılarak Ezop Masalları yazılı hale getirilmeye ve gelişmeye devam etmiştir.
İnsanlık kültürünün ortak malı haline gelmiş bu masallarda hayvanlar, bitkiler ya da cansız varlıklar insanlar gibi düşünüp konuşur, tanrılarla insanlar bir araya gelirler ve bu masalların özünde halk kitlelerinin yöneticilere üstü kapalı eleştiri ve itirazları saklıdır. Hindistan'da M.Ö. 4. yüzyılda  ortaya çıkan Jataka masalları ve M.Ö 300-  M.Ö 100 yılları arasında ortaya çıkan Pança-Tantra hayvan masalları ile benzerlikler gösterir. En ünlü ardılı, La Fontaine masallarıdır.
Ezop masallarında adalet, dostluk, doğruluk, bağışlamak, cömertlik, alçakgönüllülük, kanaat, sadakat, kendini bilme gibi değerler yüceltilir, zalimlik, düşmanlık, hainlik, kendini beğenmişlik, cimrilik, aç gözlülük, cahillik, kadir bilmezlik, yalancılık, bencillik gibi tutum ve davranışlar yerilir.

M.Ö. 6. yüzyılda Ezop'un anlattığı masalların kulaktan kulağa aktarılarak Sokrates'a kadar uzandığı; Sokrates'in bazılarını nazım hale dönüştürdüğü söylenir. İlk kez M.Ö. 300 yılında Atinalı filozof Demetrios Phalereus tarafından kağıda geçirildiği düşünülür. Demetrios Phalereus'un eserinden günümüze iz kalmamıştır.
M. Ö. I. yüzyılda ozan Gaius İulius Phaedrus, Ezop masallarını ilk kez Latince'ye aktarır.
Anadolu'da yaşadığı sanılan Babrios adlı bir şair, çoğu Ezop kaynaklı  fablleri  M.S. 100 yılında “Mythiamboi Aisopeioi” adlı eserinde ikinci kez bir araya toplamış ve bazı ilaveler de yapmıştır.  IV. yüzyılda Maksimos Planudes masalları düz yazı şeklinde yazar.
XVII. yüzyılda ise fabl ustası sayılan La Fontaine, büyük oranda bu masallardan yararlanarak "La Fontaine Masalları" diye anılan eserini ortaya koymuştur.  La Fontaine, 12 kitapta topladığı 238 masaldan 124'ünde büyük oranda Ezop masallarından esinlenmiştir.
Ezop masalları Nâzım Hikmet, Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Ülkü Tamer, Olcay Göçmen, Türkan Uzel gibi Türk edebiyatçıları tarafından  Türkçeye çevrilmiştir.
Ezop masalları, ilk kez Amerikalı çizgi filmci Paul Terry tarafından 1921 yılında çizgi film haline getirilmiştir.

Ağustos Böceği ile Karınca
Karga ile Tilki
Kurt ile Kuzu
Kurt ile Köpek
Tilki ile Leylek

Fil, hortumlular takımının filgiller (Elephantidae) familyasını oluşturan memeli bir hayvandır. Filler, Sahra altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya'da bulunur. Geleneksel olarak Asya fili (Elephas maximus) ve Afrika fili (Loxodonta africana) olmak üzere iki türü tanınır; ancak bazı kanıtlara dayanarak Afrika savan fili (L. africana) ile Afrika orman filinin (L. cyclotis) de iki ayrı tür olduğu öne sürülür. Filler, Sahra altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya'da bulunur. İçinde mamutlar ve mastodonlar gibi soyu tükenmiş türleri de barındıran hortumlular takımından günümüzde soyunu sürdüren bir tek filler kalmıştır. Karada yaşayan en büyük hayvan olan Afrika filinin erkeği 4 m boya ve 7.000 kg ağırlığa ulaşabilir. Fillerin dikkat çekici ve ayırt edici özellikleri arasında, nesneleri yakalamak gibi çeşitli amaçlar için kullanılan uzun hortumları başta gelir. Uzun ve sivri olan kesici dişlerini nesneleri taşımak, yeri kazmak için kullanırlar. Fildişinin kaynağı olan bu kesici dişler aynı zamanda dövüşürken silah olarak da kullanılır. Filin büyük ve geniş kulakları vücut ısısını kontrol etmeye yarar. Afrika fillerinin kulakları daha büyük olur ve sırtları içbükeydir. Asya fillerinin ise kulakları daha küçük olur ve sırtları dışbükey ya da düzdür.
Otçul olan filler; savan, orman, çöl ve bataklık gibi doğal yaşam alanlarında bulunur. Genellikle su kenarlarında kalmayı tercih eder. Çevrelerinde bıraktıkları etki yüzünden kilittaşı türlerden biri sayılır. Diğer hayvanlar fillerden uzak durur ve aslan, kaplan, sırtlan ile yabani köpekler gibi yırtıcılar yalnızca yavru fillere saldırır. Dişi filler, genellikle bir dişi ve yavruları ya da akraba dişiler ve yavrularından oluşan aile grupları hâlinde yaşar. Birkaç dişi ve yavrularından oluşan grubun lideri en yaşlı dişidir. Fillerin oluşturduğu aile grupları zaman zaman bir araya gelerek daha büyük topluluklar oluşturabilir. Ergenliğe ulaşan erkek filler aile gruplarını terk eder veya yalnız ya da diğer erkek fillerle birlikte bir grup oluşturabilir. Erişkin erkekler çiftleşmek için eş aradıklarında aile grupları ile bir araya gelir. Testosteron salgılanmasının arttığı ve aşırı saldırgan davranışların görüldüğü mest adı verilen durum erkek fillerin baskın olmalarına olanak verir ve üreme başarısını artırır. Aile gruplarında ilgi odağı yavru fillerdir ve anneleri tarafından üç yıl kadar bakılırlar. Filler doğal ortamlarında 70 yıl kadar yaşar; dokunma, görme ve işitme yolu ile iletişim kurar. Uzun mesafelerde, filler insanın duyamayacağı kadar düşük frekanslı sesler ve sismik iletişim yolu ile haberleşir. Fillerin zekâsı primatlar ve balinalar ile kıyaslanacak düzeydedir. Kendilerinin farkında oldukları ve kendi cinslerinden ölmekte olan ya da ölmüş hayvanlara karşı empati gösterdikleri gözlemlenmektedir. Karmaşık sosyal ağlara sahip fillerin, aynı zamanda birbirlerine isimle hitap ettikleri de ortaya çıkmıştır.
Afrika filleri Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından soyunun tükenme riski yüksek olan hassas türler arasında listelenirken, Asya filleri soyunun tükenme riski çok yüksek olan tehlikedeki türler arasında listelenmiştir. Fil popülasyonları için en büyük tehditlerden birisi kaçak olarak avlanan hayvanların dişleri ile yapılan fildişi ticaretidir. Diğer tehditler arasında doğal yaşam alanı kaybı ve yerel halk ile olan çıkar çatışmaları sayılabilir. Filler, Asya'da yük hayvanı olarak kullanılmaktadır. Geçmişte savaşlarda kullanılmıştır. Filler günümüzde hayvanat bahçeleri ve sirklerin üyelerindendir. Çok kolay tanınabilen filler sanat, folklor, din, edebiyat ve popüler kültür alanlarında sıklıkla kullanılmıştır.

Fil adı Türkçeye, Arapçada aynı anlama gelen فيل (fil) kelimesinden geçmiştir. Arapçaya Aramice פיל (pīl), Aramiceye de Sanskritçe "fildişi" anlamına gelen पीलु (pīlu) kelimelerinden geçiş olmuştur. Asya filinin cins adı Elephas Latincede "fil" anlamındadır ve Latinceye, Antik Yunancada "fil" anlamına gelen ἐλέφας (elephas) kelimesinden geçmiştir. Afrika filinin cins adı Loxodonta Antik Yunancada "verev yanlı diş" anlamına gelmektedir.

Filler, hortumlular (Proboscidea) takımı içinde yer alan tek familya olan filgiller (Elephantidae) içinde sınıflandırılır. Yaşayan en yakın akrabaları dugonggiller ve manatigillerden oluşan deniz inekleri ve kırsıçanımsıgillerdir. Bu dört familya, Afrotheria üst takımı içinde Paenungulata klâdını oluşturur. Filler ve deniz inekleri ayrıca Tethytheria klâdında gruplandırılırlar. Geleneksel olarak iki fil türü tanınmaktadır: Sahra altı Afrika'da yaşayan Afrika fili (Loxodonta africana) ile Güney ve Güneydoğu Asya'da yaşayan Asya fili (Elephas maximus). Afrika filleri daha büyük kulaklı olur ve sırtları içbükeydir. Ayrıca derileri daha kırışık, karınları eğimli olur ve hortumlarının ucunda iki adet parmak gibi uzantı vardır. Asya fillerinin ise kulakları daha küçük olur. Sırtları dışbükey ya da düzdür. Derileri daha pürüzsüzdür. Karınları yataydır ve ortada bel verir. Hortumlarının ucunda ise tek bir uzantı bulunur. Asya fillerinin azı dişlerindeki çıkıntılar daha dardır ve Afrika fillerinden bu çıkıntılar baklava şeklindedir. Asya fillerinin tepesinde kamburumsu bir çıkıntı bulunur ve derilerinde bölgesel olarak pigment eksikliği görülür.
İsveçli doğabilimci Carl Linnaeus ilk olarak 1758 yılında Elephas cinsini ve o zamanlar Seylan olarak bilinen Sri Lanka'dan bir fili Elephas maximus adıyla, Georges Cuvier 1798 yılında Hint filini Elephas indicus adıyla, Felemenk zoolog Coenraad Jacob Temminck ise 1847 yılında Sumatra filini Elephas sumatranus adıyla tanımladı. İngiliz zoolog Frederick Nutter Chasen ise 1940 yılında bu üç fil türünü de Asya filinin alt türleri olarak sınıflandırdı. Asya fillerinin renkleri ve derilerindeki pigment kaybı coğrafi olarak değişiklik gösterir. Seylan fili (Elephas maximus maximus) Sri Lanka'da yaşar; Hint fili (E. m. indicus) Asya kıtasında Hint altkıtası ve Hindiçin'e özgüdür; Sumatra fili (E. m. sumatranus) ise Sumatra'da bulunur. Tartışmalı olan alt türlerden birisi olan Borneo fili Borneo'nun kuzeyinde yaşar ve diğer alt türlerden daha küçüktür. Kulakları daha büyük ve kuyruğu daha uzundur. Uzun dişleri tipik bir filden daha düzdür. Sri Lankalı zoolog Paules Edward Pieris Deraniyagala bu alt türü 1950 yılında National Geographic dergisindeki bir fil fotoğrafını tip tür alarak Elephas maximus borneensis adıyla tanımlamıştır. Daha sonraları bu alt tür hem E. m. indicus hem de E. m. sumatranus içinde sınıflandırılmıştır. 2003 yılında yapılan genetik analizler sonucunda bu fillerin atalarının anakara popülasyonundan yaklaşık 300.000 yıl önce ayrıldığı gösterilmiştir. 2008 yılında yapılan bir araştırmada ise Borneo fillerinin adaya özgü olmadığı ve günümüzde fillerin soyunun tükendiği Cava Adası'ndan 1521 yılından önce Sulu sultanları tarafından Borneo'ya getirildiği ortaya çıkarılmıştır.

Afrika fili, ilk olarak Alman doğa bilimci Johann Friedrich Blumenbach tarafından 1797 yılında Elephas africana olarak tanımlanmıştır. Loxodonta cinsinin adının Georges Cuvier tarafından 1825 yılında verildiği düşünülmektedir. Cuvier, cinsin adını Loxodonte olarak yazmış ve adı bilinmeyen bir yazar tarafından bu isim Loxodonta olarak düzeltilmiştir. Uluslararası Zoolojik Adlandırma Kodu'nda bu adlandırmanın kaynağı olarak adı bilinmeyen yazar tanınmaktadır. 1942 yılında Henry Fairfield Osborn tarafından Afrika filinin 18 alt türü tanımlanmıştır ancak daha fazla morfolojik veriye ulaşıldıktan sonra alt tür sınıflandırılması azalmıştır ve 1990'larda yalnızca iki alt tür tanınmaya başlanmıştır: savan fili (L. a. africana) ve orman fili (L. a. cyclotis). Orman filinin kulakları daha küçük ve yuvarlaktır, ayrıca uzun dişleri de daha ince ve düzgündür. Yalnızca Batı ve Orta Afrika'nın ormanlık alanlarında bulunur. 2000 yılında yapılan bir inceleme yazısında, kafatası morfolojisine dayanarak bu iki alt türün ayrı birer tür olarak (L. africana ve L. cyclotis) sınıflandırılması önerilmiştir. 2001 ve 2007 yıllarında yayımlanmış olan DNA araştırmaları da iki ayrı tür olarak sınıflandırılması sonucuna varmış ancak 2002 ve 2005 yıllarında yapılan DNA araştırmaları bunların aynı tür olduğu sonucuna varmıştır. Daha sonra 2010 yılında yapılan bir başka çalışma da Afrika savan ve orman fillerinin ayrı türler olarak sınıflandırılması önerisini desteklemiştir. 2011 yılında Afrika fillerinin taksonomik konumlaması hâlâ tartışmalı bir konudur. Mammal Species of the World (Dünya Memeli Türleri) adlı referans eserin üçüncü baskısında bu iki fil ayrı bir tür olarak sınıflandırılır ve Loxodonta africana türü için alt tür listelemez. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın Dünya Koruma İzleme Merkezi (UNEP-WCMC) ve Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından kabul edilmemiş ve her iki örgüt de L. cyclotis adını L. africana adının sinonimi olarak listelemiştir. Bulunan bazı kanıtlara göre Batı Afrika'da bulunan fillerin ayrı bir tür olduğu önerilmekte olsa da bu hâlâ çözülmemiş bir konudur. Kongo Havzası'nın Loxodonta pumilio adı ile ayrı bir tür olması için önerilen pigme filler ise muhtemelen çevresel koşular nedeniyle küçük cüsseli olan ve erken ergenliğe erişen orman filleridir.

Hortumlular takımının üç ana evrimsel yayılımı ve 161'in üzerinde soyu tükenmiş üyesi kaydedilmiştir. İlk hortumlular, Paleosen'in sonlarında ilk evrimsel yayılımı oluşturan Afrikalı Eritherium ve Phosphatherium cinsleridir. Kalıntıları 1996 yılında Fas'ta bulunan ve yaklaşık tilki büyüklüğünde olan Phosphaterium 56 milyon yıl önce yaşamıştır. Eosen döneminde Hint alt kıtasında Anthracobunidae familyası ve Afrika'da Numidotherium, Moeritherium ile Barytherium cinsleri yaşamıştır. Görece küçük olan bu hayvanlar suda yaşıyordu. Moeritherium cinsi hortumlular yaklaşık bir tapir (110 cm) büyüklüğündeydi; uzun burun-dudakları ile kafası domuza benzemekteydi ve ön dişleri uzundu. Fillere benzeyen özellikleri yanında deniz inekleri ile de ortak özelliklere sahipti. Sonraları Phiomia ve Palaeomastodon cinsleri or

Gen havuzu, bir popülasyondaki tüm bireylerin taşıdığı genlerin toplamı için kullanılan terimdir.
Bir bireyin kalıtsal yapısı "genotip" olarak tanımlandığında; bir popülasyonun kalıtsal yapısı da "gen havuzunu" oluşturmaktadır.
Mendel'in yasaları ile bireysel kalıtım üzerine yoğunlaşan birçok araştırmacı, iki koyu gözlü atadan neden mavi gözlü bir çocuğun meydana geldiğini araştırmaya başlamış, daha sonra evrim konusu kalıtsal açıdan gündeme gelince, popülasyon genetiğinin önemi anlaşılmaya başlamıştır (bkz: popülasyon genetiği). Çünkü evrim düzeneği bireyler üzerinde değil, popülasyonlar üzerinde etkili olmuştur. Bireylerin popülasyonda genleri taşıyan aracılar olduğu fark edilmiştir.

Gen
Alel
Genler ve Aleler
Gen amplifikasyonu
Gen frekansı
Mutasyon
Nokta mutasyonlar
Gen penetransı
Gen sürüklenmesi
Genler arasındaki ilişkiler
Genom
Gen mühendisliği
Genetik determinizm

ALFRED database20 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Gen havuzu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Genetik çeşitlilik, bir biyolojik çeşitlilik düzeyi olup bir türün gen havuzundaki genetik özelliklerinin toplam sayısını gösterir. Genetik çeşitlilik, çeşitlenen genetik özelliklerin eğilimini tanımlayan genetik değişkenlik terimi ile aynı şey olmayıp bundan ayrılır.
Genetik çeşitlilik, popülasyonların değişen çevrelerine uyum sağlamalarına olanak tanır. Daha fazla varyasyon ve genetik çeşitlilik sayesinde, popülasyondaki bazı bireyler, çevre için uygun olan alel varyasonlarına sahip olurlar. Bu bireylerin, aynı alelleri taşıyan döller vererek hayatta kalma olasılığı daha yüksektir. Bu bireylerin başarılı olmaları sonucu popülasyon, daha fazla nesille süre gelmeye devam edecektir.
Akademik alanda popülasyon genetiği, genetik çeşitliliğe dair çeşitli hipotez ve teoriler içerir. Moleküler Evrim'in Nötral Teorisi, genetik çeşitliliğin, nötral değişimlerin bir birikimi sonucu meydana geldiğini öne sürer. Çeşitlendirici seçilim, bir türün farklı ortamlarda yaşayan ve belirli bir lokusta farklı aleller için seçilen iki alt popülasyonuna dair bir hipotezdir. Bu, örneğin, bir türün, içindeki bireylerin devingenlik ve hareketliliğinde, görece olarak geniş bir yelpaze aralığına sahip olduğunda meydana gelebilir. Frekansa bağlı seçilim, alellerin ne kadar yaygın olursa o kadar savunmasız hale geldiğine dair bir hipotezdir. Bu, genellikle, konak-patojen etkileşimi olarak adlandırılır ve konukta yüksek frekansta bir koruyucu alel olduğu anlamına gelir. Nitekim bu alel alt edildiğinde, patojenin yayılma olasılığı da yükselecektir.

Genetik çeşitliliği belirlemek ve ölçmek için birçok farklı yollar vardır. Hayvanlardaki genetik çeşitlilik kaybının güncel nedenleri araştırılmış ve tespit edilmiştir. Amerikan Ulusal Bilim Vakfı tarafından 2007 yılında yapılan bir çalışmada, bir türün kendi içindeki çeşitliliğin, türler arasındaki çeşitliliğin devam edip sürdürülmesinde veya tersinde, vazgeçilmez ve gerekli olduğu, genetik çeşitlilik ile biyoçeşitlilik arasında bağlantı olduğu ortaya çıkarılmıştır. Çalışmayı yöneten araştırmacı Dr. Richard Lankau'ya göre, "eğer herhangi bir tür sistemden kaybolduğunda döngü çökebilir ve topluluk sadece tek bir türün hakimiyeti altına girer".
Genetik ve biyolojik çeşitlilik arasındaki karşılıklı bağımlılık hassastır. Biyolojik çeşitlilikteki değişiklikler, arta kalan türleri adapte olmaya yönlendirerek canlıların yaşam ortamında değişikliklere yol açar. Türlerin kaybolması veya ortadan kalkması gibi genetik çeşitlilikte olan değişiklikler, biyolojik çeşitliliğin kaybına yol açar.

Bir türün yaşadığı çevre değişime uğradığında, zayıf gen varyasyonları, canlının uyum ve hayatta kalabilmesini sağlamak için organizmaların anatomisinde değişimlerin olmasına ihtiyaç duyduklarından, genetik çeşitlilik, canlıların hayatta kalması ve adaptasyonu için çok önemli bir rol oynar. Popülasyon içinde büyük bir genetik çeşitlilik seviyesine sahip bir tür, en uyumlu alellerden seçilen varyasyonlara daha çok sahip olacaktır. Genetik çeşitliliğin artması, bir türün evrimi için de zorunludur. Çok az genetik çeşitliliğe sahip olan türler büyük bir risk altındadır. Çok az gen varyasyonlarına sahip olan türlerin sağlıklı olarak üremesi giderek daha zor hale gelir ve oluşan yavru döller, yakın akraba eşleşmelerinde de gözlemlenen benzer sağlık sorunlarıyla başa çıkmak zorunda kalırlar. Popülasyonun belirli hastalık ve epidemi türlerine karşı zaaflığı, genetik çeşitliliğin azalmasına bağlı olarak artabilmektedir.

İnsanların tarım yapmaya başladığı ilk dönemlerde, ıslah etme ve seçici yetiştirme yoluyla bitkilerin arzu edilen özellikleri devredilip istenilmeyen özellikleri seçilmemiştir. Seçici yetiştirme ve ıslah etme, geniş alana yayılmış çiftliklerde neredeyse bütün bitkilerin genetik olarak birbirleriyle özdeş olduğu monokültürlerin oluşmasına yol açar. Çok az veya hiçbir genetik çeşitliliğin olmaması, ekinleri yaygın hastalıklara karşı son derece hassas hale getirir. Zira bakteriler devamlı olarak form ve şekil değiştirirler. Eğer bir hastalık, bakterinin, genetik bir varyasyona saldırması için değişmesine yol açarsa bu, türlerin büyük miktarda yok olmasına neden olabilir. Eğer bakterinin başarılı şekilde saldırdığı genetik varyasyon, aynı zamanda insanların yetiştirmek için kullandığı ve hasat ettiği bir varyasyon olursa, bu durumda tüm ekin yok olacaktır.
Buna benzer bir durum, İrlanda'da büyük bir patates kıtlığına yol açmıştır. Yeni patates bitkileri üreme sonucu oluşmadıkları, daha ziyade ana bitkinin parçaları oldukları için ve aslında tüm bir ürünün tek bir patatesin klonları olması sonucu herhangi bir genetik çeşitlilik geliştirememişler ve bu şekilde bir salgın hastalığa karşı özellikle duyarlı ve hassas hale gelmişlerdir. 1840'larda İrlanda nüfusunun büyük çoğunluğu beslenmek için patatese ihtiyaç duyuyordu. Nitekim İrlandalılar, Phytophthora infestans denilen ve çürümeye yol açan bitki paraziti plasmodiophoride karşı hassas olan  "niteliksiz" patates varyasyonunu ekmeyi tercih etmişlerdi. Ve bu plasmodiophorid, patates ekininin büyük çoğunluğunu yok etmiş ve 1 milyon insansın açlıktan ölmesine neden olmuştur.

Doğa, genetik çeşitliliğin korunmasında veya artmasında çeşitli yöntemlere sahiptir. Okyanus planktonlarında viruslar, genetik değişimlerin oluşması sürecinde katkıda bulunurlar. Planktonlara bulaşan okyanus virüsleri, kendi genlerinin yanı sıra diğer canlıların genlerini de taşırlar. Bir hücrenin genlerini taşıyan bir virüs, başka bir hücreye bulaşıp enfekte ettiğinde, bu hücrenin genetik yapısı değişir. Genetik yapının bu şekilde sürekli tazelenmesi, karmaşık ve öngörülmeyen çevresel değişikliklere rağmen, planktonların sağlıklı bir popülasyona sahip olmasını ve sürdürmesini sağlar.
Çitalar, nesli tehlike altında olan bir türdür. Son derece düşük bir genetik çeşitlilik ve bunun sonucu olarak düşük bir sperm kalitesi, çitalar için üreme ve hayatta kalmayı zor bir hale getirir. Çita yavrularının sadece % 5'i hayatta kalarak yetişkin olabilmektedir. Yaklaşık 10.000 yıl önce, jubatus hariç, çitaların tüm türleri yok olmuştur. Bu türün popülasyonu, genetik çeşitliliğinin çoğunu yitirdiği büyük bir darboğaz yaşadı ve bunun sonucu, geride kalan bireyler, yakın akrabalarıyla veya aile fertleriyle eşleşmek zorunda kaldılar. Ancak, kısa bir süre önce, dişi çitaların, her bir batında doğan yavrular için, birden fazla erkek çita ile çiftleştikleri keşfedildi. Dişi çitalar, bu anlamda, her bir çiftleşmede yeni yumurtalar oluşturabildiği uyarılmış ovülasyona maruz kalmaktalar. Bu şekilde, anne çita, birden fazla erkekle çiftleşerek tek bir batında doğmuş olan yavrularının genetik çeşitliliğini de artırmaktadır.

Bir popülasyonun sahip olduğu genetik çeşitlilik, bazı basit ölçümlerle tespit edilebilir.

Gen çeşitliliği, genom üzerindeki polimorfik lokusların oranıdır.
Heterozigotizm, polimorfik lokuslara sahip olan bireylerin ortalama sayısıdır.
Lokus başına alel sayısı da genetik çeşitliliği göstermek için kullanılır.

Alternatif olarak, canlılarda çeşitliliğin diğer türleri de tespit edilebilir:

Taksonomik çeşitlilik
Ekolojik çeşitlilik
Morfolojik çeşitlilik
Yozlaşma
Çeşitliliğin farklı tipleri arasında geniş bir korelasyon vardır. Örneğin, omurgalılar taksonomisi ile ekolojik çeşitlilik arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır.

Genetik varyasyon
Uluslararası HapMap Projesi

Gergedan, Gergedangiller (Rhinocerotidae) familyasından, ağır ve hantal gövdeli, burun kemiğinin üstünde derisine yapışık bir veya iki boynuzu bulunan, kalın derili otçul memelilerin genel adı. Atgiller ve tapir gibi tek toynaklılar (Perissodactyla) takımına dahildir.

Bugünkü gergedanların, üçü Asya'da, ikisi Afrika'da yaşayan beş türü vardır. Bunların hepsi iri yapılı, kısa ve kalın bacaklı hayvanlardır. Ayaklarında tek bir toynakla (geniş ve kalın tırnakla) çevrili üçer parmak bulunur. Kafaları iri ve ağır, kulakları geniş, ucu püsküllü olan kuyrukları ince ve oldukça kısadır. Son derece kalın olan derileri, kulaklarının tepesindeki tüy tutamları ile kuyruk püskülleri dışında tümüyle çıplaktır. Türleri ayıran en önemli fark burunlarının üstündeki boynuzların bir ya da iki tane olmasıdır. Asya'da yaşayan üç türden ikisi tek boynuzlu, öbür Asya türü ile iki Afrika gergedanı çift boynuzludur. İçlerinde en irisi olan Beyaz gergedanın ağırlığı beş tonu bulur. Gergedanların boynuzu öbür hayvanlarınki gibi kemikten değil, saç, kıl ve tırnakların yapısındaki keratin denen lifsi bir proteinden oluşmuştur. Bazı Asya ülkelerinde bu boynuzların doğaüstü güçler taşıdığına inanılır.

Otçul hayvanlar olan gergedanlar genellikle tek başlarına ya da aile grupları hâlinde geniş otlaklarda, çalılık ve bataklık bölgelerde yaşarlar. Yalnız Sumatra gergedanı sık ormanlarda yaşar. Görme duyularının zayıf olmasına karşılık koku alma ve işitme duyguları çok gelişmiştir. Hayvanlar arasında kendilerinden daha güçlü düşmanları olmayan gergedanlar insanla karşılaştıklarında da genellikle kaçarlar.
Ama bazen kızgın bir erkeğin ya da yeni doğum yapmış bir dişinin alışık olmadığı bir koku ya da sesle uyarıldığında körlemesine saldırdığı olur. Gergedan bütün iriliğine karşın hiç de hantal bir hayvan değildir. Saatte 45 km hızla koşabilir ve bu körlemesine koşu sırasında koca gövdesinden hiç beklenmeyen bir çeviklikle bir anda yönünü değiştirebilir.

Günümüzde yalnız 5 türü kalmış olan gergedanın geçmişte, özellikle 19. ve 20. yüzyılda yapılan aşırı avlanma sonucunda büyük kısmı yok edildi. Öyle ki 1960'lı yıllarda 70.000 civarında olan siyah gergedan türünün, 20 yıllık bir süre içerisinde %96'sı tükenmiştir. Fakat 1995 yılında 2.410'a inmiş olan siyah gergedan sayısı, sonrasında alınan önlem ve avlanma yasaklamaları ile son yıllarda tekrar yükselmiş ve 2007 rakamlarına göre 4.180'e ulaşmıştır.

Genelde boynuzunun ticareti için avlanan gergedanlar, boynuzunun özellikle Yemen ve Çin'deki istek nedeniyle, avcıların hedefi olmaktadır. Yemen'de hançer sapı olarak kullanılan Gergedan boynuzu, Çin'de ise geleneksel tıpta kullanılmaktadır. Ayrıca Gergedan boynuzunun cinsel gücü artırıcı (afrodizyak) etkisi olduğuna inanıldığından, gergedanlar avcıların hedefi olmayı sürdürüyor.

At ve eşek gibi tek toynaklılardan olan bu memeli hayvan günümüzde yalnızca Afrika, Hindistan, Malezya ve Endonezya'da yaşar. Ama fosillerden anlaşıldığı kadarıyla tarih öncesi çağlarda Avrupa'da da gergedanlar varmış. Bu soyu tükenmiş türlerin daha soğuk olan Avrupa iklimine uyum sağlayabilmek üzere yumuşak tüylü bir postla örtünmüş olduğu da gene fosillerden anlaşılmaktadır.
Bugün doğada yabani yaşamlarını sürdüren gergedanların sayısı iyice azalmıştır. Bunun nedeni bir yandan insanların yerleşmesi sonucunda doğal yaşam alanlarının daralması, bir yandan da özellikle boynuzları için gergedanların kaçak olarak avlanmasıdır.

Familya Rhinocerotidae
†Teletaceras
†Uintaceras
Alt familya Rhinocerotinae
Oymak Aceratheriini
†Aceratherium  (33.9–3.4  myö)
†Acerorhinus (13.6–7.0 myö)
†Alicornops 13.7–5.3 Ma
†Aphelops (20.43–5.33 myö)
†Chilotheridium (23.0–11.6 myö)
†Chilotherium (13.7–3.4 myö)
†Floridaceras (20.4–16.3 myö)
†Hoploaceratherium 16.9–16.0 Ma
†Mesaceratherium
†Peraceras (20.6–10.3 myö)
†Plesiaceratherium (20.0–11.6 myö)
†Ronzotherium (37–23 myö)
†Shansirhinus
†Sinorhinus
†Subchilotherium
Oymak Teleoceratini
†Aprotodon (28.4–5.330 myö)
†Brachydiceratherium
†Brachypotherium (20.0–5.33 myö)
†Diaceratherium (28.4–16.0 myö)
†Prosantorhinus (16.9–7.25 myö)
†Shennongtherium
†Teleoceras (16.9–4.9 myö)
Oymak Rhinocerotini (40.4–11.1 myö–Günümüz)
†Gaindatherium (11.6–11.1 myö)
Alt oymak Rhinocerotina (17.5 myö–Günümüz)
†Nesorhinus 0.709 myö
†Rusingaceros 17.5 myö
Rhinoceros – Rhinoceros unicornis & Rhinoceros sondaicus
Oymak Dicerorhinini
†Coelodonta – Coelodonta antiquitatis
Dicerorhinus – Dicerorhinus sumatrensis
†Dihoplus 11.610–1.810 Ma
†Lartetotherium (15.97–8.7 myö)
†Stephanorhinus (9.7–0.04 myö)
Oymak Dicerotini 23.0–Günümüz
Ceratotherium – Ceratotherium simum 7.25–Gergedan
Diceros – Diceros bicornis 23.0–Günümüz
†Paradiceros (15.97–11.61 myö)
Rhinocerotinae incertae sedis
†Protaceratherium
Alt familya Elasmotheriinae
†Gulfoceras (23.03–20.43 myö)
†Victoriaceros (15 myö)
Oymak Diceratheriini
†Diceratherium (33.9–11.6 myö)
†Penetrigonias
†Subhyracodon (38.0–26.3 myö)
†Trigonias (37-34 myö)
Oymak Elasmotheriini (20.0–0.1 myö)
†Bugtirhinus (20.0–16.9 myö)
†Caementodon
†Elasmotherium – Elasmotherium (3.6–0.039 myö)
†Hispanotherium Huaqingtherium ile sinonim (16.0–7.25 myö)
†Iranotherium
†Kenyatherium
†Meninatherium
†Menoceras (23.03–16.3 myö)
†Ningxiatherium
†Ougandatherium (20.0–16.9 myö)
†Parelasmotherium
†Procoelodonta
†Sinotherium (9.0–5.3 myö)

 Wikimedia Commons'ta Gergedan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Gergedan ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Genel
Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 71-72. ISBN 978-605-100-090-9. 
Özel

Gnu, öküz başlı antilop ya da Afrika antilobu (Connochaetes), Alcelaphinae alt familyasından bir antilop cinsidir. Başlangıçta, sadece beyaz kuyruklu antilop ve mavi antilop bu cins içinde birer tür olarak ayırt edilmiştir. Bu arada, daha önce mavi antilobun alt türleri olarak sınıflandırılan beyaz sakallı doğu antilobu, beyaz bantlı antilop ile beyaz sakallı Serengeti antilobuna da müstakil tür statüsü verilmiştir.
Antilopların 21'inci yüzyılın başındaki nüfusu 1,5 milyon civarındaydı. Bu nedenle antiloplar kilit taşı türler olarak kabul edilmektedir. En yaygın tür 1,3 milyon bireyle beyaz sakallı Serengeti antilobu olup, cinsin dağılım odağı buna bağlı olarak doğu Afrika'dır. En nadir tür ise 6.000 ile 8.000 arasında bir nüfusa sahip olan beyaz sakallı doğu antilobu'dur.
Gnular su kaynaklarına yakın yerlerde, sürüler halinde yaşarlar.

 Wikimedia Commons'ta Gnu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Gnu ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Yaşam alanı yok olması, doğal bir yaşam alanının içinde bulunan türlerin yaşamasına olanak vermeyecek şekilde işlevini kaybetmesi sürecidir. Bu süreç ile daha önceden bölgede yaşayan türler ya yer değiştirmiş ya da yok olmuşlar ve dolayısıyla da biyoçeşitlilik azalmıştır. Yaşam alanı yokolmasına neden olan en önemli insan eylemleri arasında doğal kaynakların toplanması ve kentleşme bulunur. Tarım amacıyla yaşam alanlarının temizlenmesi de yokolmanın en önemli sebebidir. Ayrıca madencilik, ormanların kütük için kesilmesi, trol kullanımı ve şehirdışı alanların ikâmet için kullanımı da önemli sebepler arasındadır. Yaşam alanı yokolması dünya çapında türlerin soyunun tükenmesinin bir numaralı sebebidir. Habitat parçalanması, jeolojik süreçler ve iklim değişikliği gibi nedenlerden kaynaklanan doğal bir süreç olduğu gibi, yukarıda belirtilen insan eylemlerinin yanı sıra yayılmacı türlerin insanlar tarafından alana sokulması, ekosistemde besin maddelerinin tükenmesi gibi nedenler sonucu da oluşur.

Şablon:Soy tükenmesi

Şablon:Nesli tehlikedeki türler
Şablon:Nüfus

I. Haile Selassie (Amharca ቀዳማዊ ኀይለ ሥላሴ qädamawi haylä səllasé); Amharca ha.ɪlɜ sɨlːase ; 1936 yılında Milletler Cemiyeti'nde, İmparator, İtalya'yı II. İtalya-Habeşistan Savaşı'nda insanlarına karşı kimyasal silah kullanması nedeniyle kınadı. Onun uluslararası bakış açısı, Etiyopya'yı Birleşmiş Milletler'in önde gelen üyesi hâline getirdi ve onun politik düşünceleri ve deneyimi ortaya çıkan çok yanlılık ve Kolektif güvenlik konularının ufkunu açmış ve kalıcı olmalarını sağlamıştır. Onun asiller (mekwannint) arasında çıkan isyanları bastırması bazı yorumlarda Etiyopya'nın yeteri kadar modernleşememesinin nedeni olarak algılanmış, ve onun bazı tarihçiler tarafından eleştirilmesine neden olmuştur. İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi bazı gruplar tarafından baskıcı ve demokratik olmayan bir yönetim sürdürmekle eleştirilmiştir.
Takipçilerinin 200,000 ile 800,000 arası olduğu tahmin edilen Rastafaryanizm hareketi taraftarları arasında, Haile Selassie, İncil'deki yeniden dirilen Mesih, yani bedenleşmiş tanrı olduğu kabul edilir. 1930'lu yıllarda Jamaika'nın başlangıcında, Rastafaryanizm hareketi Haile Selassie'yi sonsuz barış, doğruluk ve refahın olacağı gelecekteki altın çağa önderlik edecek bir Mesih olarak kabul etmiştir. Haile Selassie, hayatı boyunca Etiyopya Ortodoks Tevhîdî Kilisesi mensubuydu. Haile Selassie Etiyopya ve Afrika tarihinde dönüm noktası olan bir figürdür.

Haile Selassie, çocukluğunda Lij Tafari Makonnen (Amharca:ልጅ ተፈሪ መኮንን; lij teferī mekōnnin)) olarak biliniyordu. Lij unvanı "çocuk" olarak tercüme edilir ve gencin asil kandan geldiğini göstermesine hizmet eder. Tafari ismi "saygı duyulan ya da korkulan kişi" anlamına gelir. Birçok Etiyopyalı gibi, şahsi Tafari ismini babasının Makonnen ismi ve seyrek olarak dedesinin Woldemikael ismi izler. Ge'ez dilindeki ismi Haile Selassie ona bebek iken vaftiz sırasında verilmiş ve 1930 yılında hükümdarlık isminin bir parçası olarak uyarlanmıştır.
Harer valisiyken, Ras Teferi Makonnen 2 Kasım 1930 tarihinde, İmparatoriçe Zewditu'nun ölümünün ardından, Ras Tafari (Kralların Kralı) olarak taç giydi, bu unvan sıklıkla serbest çeviriyle diğer dillerde "İmparator" olarak kullanılır.
Tahta geçmesi ile, hükümdarlık ismi olarak I. Haile Selassie ismini aldı. Haile Ge'ez'de "gücü", Selassie ise "Üçleme" manasındadır-böylece Haile Selassie yaklaşık olarak "Üçlemenin gücü" olarak çevrilebilir. Haile Selassie'nin makamının tam unvanı: "Yüce majesteleri I. Haile Selassi, Kralların Kralı, Lordların Lordu, Yahuda Kavminin Fatih Aslanı, Tanrının Seçilmişi". Bu unvan, Etiyopya hanedan gelenekleri gereğince bütün hükümdarların kendi geçmişlerini Kral Süleyman ve Saba Melikesi Belkıs'ın soyundan gelen I. Menelik'e dayandırmasını yansıtır.
Etiyopyalılar, Haile Selassie'yi Janhoy, Talaqu Meri ve Abba Tekel'i içeren birçok isimle adlandırır. Rastafaryanizm hareketi, bu unvanların birçoğunu kullanmanın yanında ayrıca onun için Jah, Jah Rastafari ve HIM ("His Imperial Majesty" kısaltması) isimlerini de kullanır.

I. Haile Selassie'nin hükümdarlık çizgisi (Babasının annesinden) Amhara halkından gelir, fakat onun Oromo ve Gurage kökleri de vardır. Etiyopya'nın Harar vilayetinin Ejersa Goro köyünde 23 Temmuz 1892 tarihinde doğmuştur. Annesi, Wollo vilayetinin Oromo hükümdarı  olarak tanınan Dejazmach Ali Abba Jifar'ın kızkardeşi Woizero ("Leydi") Yeshimebet Ali Abba Jifar'dır. Anneannesi, Gurage halkının mirasını taşır. Tafari'nin babası Ras Makonnen Woldemikael Gudessa, Harar valisiydi. Ras Makonnen, I. İtalya-Habeşistan Savaşı'nda General olarak hizmet etmiş, Adowa Muharebesinde anahtar rol oynamıştır; ayrıca baba tarafından Oromo fakat anne tarafından Amhara kökenlidir. Haile Selassie, imparatorluk tacına, Woizero Tenagnework Sahle Selassie, II. Menelik'in halası ve Shewa'lı Negus Sahle Selassie'nın kızı olan babasının anneannesi Woizero Tenagnework Sahle Selassie yoluyla ulaşmıştır. Böylece Antik İsrail'in Kralı Süleyman ve Saba Melikesi Belkıs'ın doğrudan soyundan geldiğini iddia edebilmiştir.
Ras Makonnen, Tafari için Harar'da, Etiyopyalı Kapusen Abba Samuel Wolde Kahin ve Guadeloupe'den cerrah Dr. Vitalien'in yönlendirmesi ile birinci derece kuzenini, Imru Haile Selassie, ayarlamıştır. Tafari, 13 yaşında 1 Kasım 1905 tarihinde, Dejazmach ("Kapının komutanı" olarak çevrilebilir, yaklaşık olarak Dük karşılığıdır) unvanını almıştır. Kısa bir süre sonra babası Kulibi'de 1906 yılında ölmüştür.

1906'de yalnızca ad olarak Selale Valiliğini almıştır, orası düşük önemli bir yerdi, fakat çalışmalarına devam edebilme imkânı sundu. 1907'de Sidamo Vilayetinin bir kısmına vali olarak atandı. Onlu yaşlarının sonları boyunca sözde olmak üzere Haile Selassie, Woizero Altayech ile evlendi, bu birliktelikten, kızı Prenses Romanework doğdu.
Kardeşi Yelma'nın 1907 yılında ölümünün ardından, Harar valiliği boş kaldı, ve idare Menelik'in sadık generali Dejazmach Balcha Safo'ya kaldı. Balcha Safo'nun Harar idaresi etkisizdi ve II. Menelik'in son hastalığı boyunca ve İmparatoriçe Taitu Bitul'un kısa hükümdarlığında, Tafari 1910 ya da 1911 yılında Harar valisi yapıldı.
3 Ağustos'ta veliaht Lij Iyasu'nun yeğeni Ambassel'li Menen Asfaw ile evlendi.

Tafari Makonnen'in V. Iyasu'nun azledilmesi hareketine katkısının boyutu geniş şekilde, özellikle Haile Selassie'nin bu konunun kendi detaylı kayıtlarında tartışılmıştır. V. Iyasu ya da Lij Iyasu, adı konulmuş ancak taç giymemiş 1913 ile 1916 yılları arası Etiyopya imparatorudur. Iyasu'nun saygınlığı, skandal davranışları ve büyükbabası II. Menelik'in sarayındaki soylulara karşı olan saygısız davranışları nedeniyle zarar görmüştü. Iyasu'nun İslam ile flört etmesi, İmparatorluğun Etiyopya Ortodoks Kilisesi önderleri arasında ihanet olarak görüldü. 27 Eylül 1916 tarihinde Iyasu tahttan indirildi.
Iyasu'nun azledilmesi hareketine katılanlar, II. Menelik'in uzun dönem savaş bakanlığını yapmış Fitawrari Habte Giyorgis gibi muhafazakârlardı. Iyasu'nun azledilmesi hareketi, hem gelişimci hem de muhafazakâr hiziplerden destek toplayan Tafari'yi tercih etti. Temel olarak, Iyasu, İslam ile olan diyaloğu temelinde tahttan azledildi. Onun yerine II. Menelik'in kızı (Iyasu'nun halası), I. Zewditu ismi ile İmparatoriçe olurken, Tafari "Ras" derecesine yükseltildi ve aşikar varis ve veliaht prens yapıldı. İzleyen güç dağılımında, Tafari, Tam yetkili naip (Balemulu 'Inderase) rolünü kabul etti ve Etiyopya imparatorluğunun de facto hükümdarı oldu (Mangista Ityop'p'ya). Zewditu, hüküm sürerken, Tafari yönetti.

27 Eylül 1916 tarihinde Iyasu tahttan indirilirken, 8 Ekim günü Ogaden çölüne kaçmayı başardı ve babası Wollo'lu Negus Mikael onun yardımına geldi. 27 Ekim günü, Negus Mikael ve ordusu, Zewditu ve Tafari'ye sadık Fitawrari Habte Giyorgis'in ordusu ile karşılaştı. Segale Savaşı boyunca, Negus Mikael, yenildi ve esir alındı. Iyasu'nun tekrar tahtı alması şansı kalmadı ve izini kaybettirdi. 11 Ocak 1921 tarihinde, yakalanmadan geçen beş yılın ardından, Gugsa Araya Selassie tarafından Iyasu tutuklandı.
11 Şubat 1917 tarihinde, Zewditu'nun taç giyme töreni gerçekleşti. Naibi, Tafari üzerinden hüküm süreceğine yemin etti. Tafari, her ikisinin daha göz önünde olanıydı, ancak Zewditu onursal hükümdar olmaktan uzaktı. Bunun en önemli sebebi, bulunduğu makamın rakip hiziplerin iddialarına ara buluculuk yapmasıydı. Bir diğer deyişle, son sözü Zewditu söylüyordu. Tafari, pozisyonun zayıflığı nedeniyle, günlük yönetsel görevlerin yükünü alırken, bu onun için genellikle verimsiz çalışma anlamına geliyordu. Başlangıçta, Tafari'nin ordusu kötü donanımlı, mali durumu sınırlı ve İmparatoriçe, Savaş Bakanı ve vilayet valilerinin ortak etkisine direnecek zayıf gücü vardı.
Naipliğinde, II. Menelik tarafından başlatılan ihtiyatlı modernizasyon politikalarını veliaht prens olarak geliştirdi. Ayrıca bu dönem, 1918 grip salgını nedeniyle hastalanmasına rağmen, iyileşmeyi başardı. Etiyopya'nın Milletler Cemiyeti'ne girmesini 1923 yılında köleliği kaldırmak sözüyle güvence altına aldı; II. Tewodros'ten beri her imparator köleliği son erdirmek için beyannameler yayınlasalarda, bunların hiçbir etkisi olmuyordu; uluslararası olarak reddedilmiş bu uygulama, Etiyopya'da 1930'ların başlarında yaklaşık 2 Milyon köle ile Haile Selassie'nin hükümdarlığında çok iyi direnç gösterdi.

1924 yılında, Ras Tafari, Kudüs, Kahire, İskenderiye, Paris, Brüksel, Amsterdam, Stockholm, Londra, Cenevre ve Atina'yı içeren Avrupa ve Orta Doğu turu gerçekleştirdi. Onun bu turuna, Batı Tigre vilayetinden Ras Seyum Mangasha; Gojjam vilayetinden Ras Hailu Tekle Haymanot; Illubabor vilayetinden Ras Mulugeta Yeggazu; Ras Makonnen Endelkachew ve Blattengeta Heruy Welde Sellase katılmışlardır. Avrupa'ya yapılan gezinin temel amacı denize erişim sağlamaktı. Paris'te Tafari Fransız Dış İşleri Bakanlığı'ndan bunun olamayacağını ortaya çıkardı. Fakat bu amaç başarısız olurken, o ve yanındakiler okul, hastane, fabrikalar ve kiliseleri incelediler. Avrupa modellerinin arkasından birçok reformu gerçekleştirmesine rağmen, Avrupa'nın baskısına karşı temkinli davranmıştır. Ekonomik emperyalizm karşı korunmak için, Tafari, tüm girişimlerde en az bir tane yerel ortak olmasını talep etti. Modernizasyon kampanyası sırasında, "Biz Avrupa ilerlemesine sadece bizi çevrelediği için ihtiyaç duyuyoruz. Bu bir fırsatken ve aynı zamanda talihsizliktir." demiştir.
Ras Tafari'nin Avrupa, Levant ve Mısır seyahatleri sırasında, o ve onun maiyeti coşku ve büyük merak ile karşılandı. Ona, onun gibi babaları çeyrek yüzyıl önce Adowa Muharebesinde İtalya'ya karşı zafer kazanmış generallerin oğulları olan Seyum Mangasha ve Hailu Tekle Haymanot eşlik ediyordu. Maiyetinin bir diğer üyesi, Mulugeta Yeggazu ise Adowa Muharebesine genç bir erkek olarak katılmıştı. Etiyopyalılar "Doğulu Ağırbaşlılıkları" ve "zengin, resmedilmeye değer saray elbiseleriyle" medyada sansasyon yaratıyorlardı; yanlarında birde arslan sürüsü vardı, onları Fransa başkanı Alexandre Millerand ve başbakanı Raymond Poincaré, Birleşik Krallık Kralı V. George ve Paris Zooloji Bahçesine (Jardin 

Hâkimler Kitabı (İbranice: Sefer Shoftim ספר שופטים) İbranice yazılmış bir Kitab-ı Mukaddes kitaplarından biridir. Tanah'da ve Hristiyanların Eski Ahit'inin içinde yer alır. Başlığı içeriğine atıfta bulunur; kitap Hakimler'in (günümüzdeki hakimlerle karıştırılmamalıdır; bu hakimler İsrailoğullarına yönetim ve adalet konularında yardım edip kılavuzluk yapıyorlardı.) tarihçesini ve onların zamanlarını anlatmaktadır.

Otniel (3,7–11)
Ehud (3,12–30)
Schamgar (3,31)
Debora ve Barak (4,1–5,31)
Gideon (6,1–8,35)
Avimelek (9)
Tola (10,1-2)
Jair (10,3-5)
Jiftah (10,6–12,7)
Ibzan (12,8–10)
Elon (12,11–12)
Abdon (12,13–15)
Şimson (13,1–16,31)

Asıl metin
שֹּׁפְטִים - Shoftim - Judges16 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İbranice - English at Mechon-Mamre.org)
Yahudi tercümeleri
Judges at Mechon-Mamre 23 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Jewish Publication Derneği tercümesi)
Shoftim - Judges (Judaica Press) 12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. translation with Rashi's commentary at Chabad.org
Hristiyan tercümeleri
New World Translation of the Holy Scriptures
Online Bible at GospelHall.org 22 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Judges at BibleFu (Kral James yorumu)
Judges at Bible Gateway 5 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Farklı yorumlar)
Judges at Wikisource (Onaylı Kral James yorumu)
Makaleler
Book of Judges article22 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yahudi Ansiklopedisi)
The King's Calendar: The Secret of Qumran (Chronology for Israel's Period of the Judges 1412 BCE to 1039 BCE)
Türkçe
Hakimler Türkçe çevirisi 1 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayvanat bahçeleri, farklı coğrafyalara ait hayvanların, doğal veya yapay engellerle sınırlandırılmış alanlarda kent insanlarıyla buluşturulduğu mekanlardır.
Çeşitli hayvan türlerini koruyup nesillerinin devamını sağlamak, eğitim ve öğretimde yararlanmak, hayvanlar üzerinde bilimsel çalışmalar için olanak yaratmak ve kent insanlarının yaban hayvanları ve davranışlarını izleyip gözleyebilecekleri rekreasyon etkinliklerinde bulunmalarını sağlamak gibi amaçlarla tesis edilirler.

Eski Mısır tapınaklarının yanında da, mabetlere kurban edilecek hayvanları saklamak için bir yer ayrılırdı. Tarihte ilk hayvan koleksiyonun M.Ö. 1100 yılında Çin İmparatoru Vu-Vang tarafından yapıldığı kabul edilir. İmparator, sarayda "Bilgi Bahçesi" adını verdiği bir bölüm ayırmıştı. M.Ö. 1000 ile 400 arasında Kuzey Afrika, Hindistan ve Çin'de çok sayıda küçük hayvanat bahçesi kuruldu. Eski Yunan ve Roma'da hayvanların soyluların zevki için sergilenmesi popüler hale geldi.
Hükümdarların ve soyluların prestij koleksiyonları tarzında hayvanat bahçeleri Türkçede "arslanhane" olarak anılmıştır. 16. yüzyılda Osmanlı saraylarında yabani ve yırtıcı hayvanların korunduğu ve terbiye edildiği birer "arslanhane" bulunmakta ve yabani hayvanlar, Sultan'ın gücünün bir göstergesi olarak saraydaki törenlerde sergilenmekteydi. Hayvan koleksiyonları 16. 17. ve 18. yüzyılda Avrupa kraliyet ve asiller çevresinde yaygınlaşmış, Fransa Kralı XI. Louis, 1650'de Versay Sarayı'nda Avrupa'nın ilk hayvanat bahçesini kurmuştu. Versay Sarayı'ndan esinlenerek Viyana'da Prens 1. Franz tarafından 1752'de kurulan Schönbrunn Sarayı'nda oluşturulan hayvan koleksiyonu, günümüz hayvanat bahçelerinin öncüsü kabul edilir ve günümüze kadar etkinliğini sürdürür.

Halka açık modern hayvanat bahçeleri ise Aydınlanma Çağı'nda yaygınlaştı. Hayvan davranışlarını ve anatomisini araştırmak isteyen araştırmacılar için hayvanları onların doğal yaşam alanlarına yakın veya benzeyen yerlerde tutma gereği ortaya çıktı. İlk modern hayvanat bahçesi (Ménagerie du Jardin des plantes) 1793 yılında Paris'te kuruldu.
19. yüzyılda, izleyenlerin merak duygusunu tatminden çok bilimsel araştırma yapılmasına olanak sağlamak üzere hayvan koleksiyonları oluşturulmaya başlandı. 1828 yılında Londra'da kurulan hayvanat bahçesi bunun örneklerindendir.
1907'de Hamburg'da kurulan hayvanat bahçesi, hayvanları kuşatmada parmaklıklı kafesler yerine, görünüşte yapay olduğu belli olmayan, aşılması imkânsız hendekleri kullanan ilk hayvanat bahçesi idi. Bu hayvanat bahçesi, bir vahşi hayvan satıcısı olan Carl Hagenbeck tarafından kuruldu. Türlerin yaşam ortamlarının birebir benzerlerinin yaratılması ve ziyaretçilerin de bu ortamlarda bulunmasını ortaya koyma düşüncesi ilk defa 1976'da Seattle'daki Woodland Park Hayvanat Bahçesi master planı kapsamında ortaya çıktı.
Türkiye'de halka açık hayvanat bahçesi ilk kez 1937 yılından sonra sırasıyla İzmir, Ankara ve İstanbul'da kuruldu. Günümüzde hayvanat bahçeleri Türkiye'de A ve B grubu olmak üzere sınıflandırılır. 2014 yılı itibarıyla 11 adet A grubu (en az yetmiş çeşit hayvan türü bulunduran) ve 15 B grubu (en fazla 69 çeşit hayvan türü bulunduran) olmak üzere 26 adet ruhsatlı hayvanat bahçesi ve akvaryum vardır.

ABD'deki hayvanat bahçelerinin çoğunda doğal ortam mümkün olduğunca taklit edilir. Bazı hayvanat bahçelerinin gececil hayvanlar için özel bölümleri vardır. Bu bölümlerde insanların hayvanları görebilmesi için gündüzleri ışık yakılır, gece olduğunda ışıklar daha çok yakılır ki hayvanlar uyuyabilsin.
Hayvanat bahçelerinin birçoğunda mutlaka balıkların, omurgasızların ve deniz memelilerinin yaşaması için suyla doldurulan sergiler vardır. Bu sergilere akvaryum denilir. Akvaryumlar kendi aralarında tatlı su ve tuzlu su akvaryumu olarak ikiye ayrılır. Bazı akvaryumlar ise hayvanat bahçelerinden tamamen bağımsız olur.
Hayvanat bahçelerindeki kuşlara ayrılan bölüme kuş evi, sürüngenler ve böceklere ayrılan bölümlere ise teraryum denir. Ayrıca bazı hayvanat bahçelerinin kelebeklere ayrılan kelebek evleri de bulunur.

Her hayvan türünün ayrı bir besine ihtiyacı vardır. Etçil hayvanların beslenme alışkanlıkları kendi aralarında değişir. Örneğin yılanlar avlarını parçalamaya uygun dişleri olmadığı için avlarını bütün yutmak zorundadır. Bu yüzden yılanlar haftalarca, hatta aylarca yemek yemeleri gerekmez. Aslan ve kaplan gibi diğer yırtıcılara ise haftada bir gün yemek verilmez. Bunun sebebi bu hayvanların her gün av bulamamalarıdır. Aynı şekilde kartal gibi yırtıcı kuşlara da haftanın bir günü yemek verilmez.
Otçul hayvanlar ise her gün bol bol yemek yemek zorundadır. Çünkü otlaklarda her zaman ot bulunur. Ancak bu durum çok yiyen hayvanlar için sorun olabilir. Örneğin bir fil günde yaklaşık 15 kg saman, 6 balya taze ot (kışın aynı miktarda kök), bol miktarda yulaf ezmesi, patates, havuç, elma ve biraz ekmek yemeleri gerekir.
Suaygırları ise günde 50 kg saman, yeşillik ve kök karışımı yemek zorundadırlar. Ancak bazı hayvanlar için yedikleri bitkinin türü önemlidir. Örneğin okapi için yediği bitkinin türü hiç sorun değildir. Ancak, örneğin koalalar okaliptüs yaprağından başka bir şey yemez. Bu yüzden Avustralya dışında nadiren yetiştirilirler. Panda ise bambudan başka bitki yemez. Bu bitkiyi de çok yedikleri için bakımları ayrıca zordur.
Et, saman, meyve ve sebzeler en kolay bulunan yiyeceklerdir. Ancak böcek yiyen hayvanlar için özellikle böcek üretmek gerekir. Genelde bu iş için çekirge, un kurdu ve sinek kurdu yetiştirilir. Böcek yiyen kuşlar ise katı yumurta sarısı, böcek, karınca larvası, soya fasulyesi ve çiğ kıymadan oluşan bir karışımlar beslenir .Hayvanat bahçelerinin çoğunda hayvanların sağlıklı beslenebilmesi için yemlerine vitamin eklenir. Bu şekilde eskiden hayvanat bahçelerinde sağlıklı yaşayamayan hayvanlar artık sağlıklı bir şekilde yaşayabilirler.
Foklar günde 3 ila 6 kg balık yemek zorundadır. Penguenler de balık yer ancak daha küçük oldukları için daha az balık yerler.
Hayvanat bahçelerindeki kafeslerin üzerinde yazan "Hayvanlara yiyecek vermeyiniz" uyarıları verilen yiyeceklerin sağlıklarını bozabileceği ve insanların ısırılma riski olduğu için yerleştirilmektedir.

Türlerin Yaşam Planı
Hayvan bakımevi
Vivaryum
Doğa koruma alanı
Sokak köpeği
Sokak kedisi

Hayvanat Bahçeleri Gerçeği - HAYTAP 20 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayvanlarda eşcinsel davranışlar, insan türü dışındaki hayvanlarda gözlemlenen ve belgelenmiş eşcinsel ve biseksüel davranışlardır. Bu davranışlar cinsellik, kur yapma, etkilenme, duygusal bağ kurma, eş olma ve ebeveynliği içerir. Bruce Bagemihl'in 1999 yılına ait makalesinde, içlerinde primatlardan bağırsak solucanlarına kadar birçok canlının yer aldığı 500'ü belgelenmiş, yaklaşık 1500 türden bahsedilmektedir. Hayvanların cinsel davranışları aynı tür içerisinde bile çok çeşitlilik gösterebilmektedir. Bunun nedenleri, birçok türün üzerinde çalışma yapılmadığı için henüz yeteri kadar anlaşılmamıştır. Bagemihl, "hayvanlardaki cinsel çeşitliliğin -buna eşcinsellik, biseksüellik ve çoğalmaya dayanmayan cinsellik de dahil olmak üzere-bilim çevrelerinin daha önceleri kabul etmek istediğinden daha çok olduğunu iddia etmektedir. Güncel araştırmalar ışığında, hayvanlar aleminin genelinde, aynı cinsiyetteki canlılar arasında birçok cinsel davranışın bulunduğunu belgelemektedir. 2009 yılında yayımlanan bir makaleye göre; aynı cinsiyetteki hayvanlar arasındaki cinsel ilişkilerin hayvanlar aleminde evrensel bir olgu olduğu ve türler arasında da yaygın bir şekilde görüldüğünü göstermiştir.
İnsan dışı hayvanlarda doğal bir durum olan eşcinsellik, insanlardaki eşcinselliğin de doğal olduğunu gösterdiği için tutucu, dindar ve LGBT toplumsal hareketlerine karşı olan çeşitli gruplar tarafından tartışmaya açılmıştır. Bu konudaki çalışmalar aynı zamanda Orta Çağ'dan beri var olan "peccatum contra naturam" (doğaya karşı işlenen günah) -Thomas Aquinas- görüşünü de temelinden sarstı. Mantıksal ya da ahlâksal akıl yürütmelerde bulunulsa da hayvanlarda eşcinsellik geçerli bir tartışma konusu hâline geldi. Bununla birlikte hayvan davranışlarının bir şeyin ahlâksal olup olmadığı konusunda temel alınmasının mantıksız olduğunu iddia edenler de vardır.

Eşcinsel terimi aynı cinsiyetteki insanların cinsel çekimi ve davranışlarının tanımlanması için 1869 yılında Prusya'da türetilmiştir. Bu terimin hayvanlarda kullanılması iki temel etkenden ötürü tartışmalıdır: Hayvan cinselliği ve içgüdüleri henüz çok anlaşılamamıştır ve insan türü dışındaki türlere ilgisiz olan Batı toplumunun bu terime güçlü kültürel değerler yüklemesidir. Eşcinsel davranışlara zaman içerisinde birçok farklı ad verilmiştir. Diğer hayvanlar da tıpkı insanlar gibi çeşitli cinsel etkinliker göstermektedirler ancak bunların hepsini 'eşcinsel' terimi altında toplamanın olanağı yoktur. Düzcinsel olan bir hayvan eşcinsel olan bir hayvandan ne kadar farklı ise biseksüel olan bir hayvan da eşcinsel olan bir hayvandan o derece farklı olacaktır. Hele deniz atı, tavuk, birçok sürüngen gibi cinsiyetini değiştirebilen transseksüel bir hayvan, eşcinsel terimi altına koyulamaz. Yakın zamana kadar üst terim olarak tüm bu cinsel-duygusal etkinlikler için cinsel tercih terimi kullanılmaktaydı. Ancak bu terim de bir "küçük görme" duygusuyla konulmuştur. Birçok kültürde görülen ve eşcinsel ilişkileri kötülemek için kullanılan "eşcinsel erkekler sadece cinsel ilişki içinde bulunurlar" gibi yaklaşımlar sonucunda eşcinsellik aşk, flört gibi duygulardan halk gözünde arındırılmıştır. Sonunda eşcinsellerin her iki cins ile de cinsel ilişkiye girebileceği gibi bir yanılgı oluşmuştur. Bu bir bakıma doğrudur, eşcinsel bir canlı da, bulunduğu düzeye bağlı olarak karşı cinsiyetle cinsel ilişkiye girebilir. En sonunda cinsel tercih terk edilmiş ve yerini cinsel yönelime bırakmıştır. Cinsel yönelim hem eşcinselliği, hem biseksüelliği hem de düzcinselliği içinde barındıran bir terim olarak kabul görmüş doğru bir terimdir. Transseksüeller için ise cinsiyet kimliği (yönelimi) benimsenmiştir.
Hayvanların yönelimleri ve içgüdüleri her zaman davranışları incelenerek anlaşılmıştır. Vahşi hayvanlarda bir kural olarak araştırmacılar belli bir hayvanın tüm yaşamını gözlemezler ve sonuç, davranışların belli aralıklarla yapılan gözlemlerinden çıkartılır. Bir hayvan eşcinsel bir cinsel davarnış sergiliyorsa, eşcinsel teriminin kullanılması doğru bir kullanım olur ancak bu makâle, eşinsellik teriminin aynı cinsiyetten hayvanlar arasında çift olmak, genital tahrik, çiftleşme oyunları ve çiftleşme gösterilerinin de eşcinsellik sayıldığı çağdaş araştırmalara uygun olarak yazılmıştır. Eşcinsel davranış, birçok durumda incelenen hayvanın tüm cinsellik olaylarının bir parçası olarak görülür ki bu da insanda anlaşıldığından farklı olarak onları eşcinsel değil biseksüel yapar, doğal olarak eşcinsel yönelimin kesin olduğu eşcinsel çiftler de vardır.

Aynı cinsiyettekilerin cinsel davranışları hakkında, büyük bir ihtimalle toplumsal ahlakın aynı cinsiyettekiler arası cinsel davranışlara bakış açısının gözlemci önyargılı hale getirmesi, gördüğü şeyi anlayaması ve hattâ 'meslektaşları tarafından dalga geçilmesi ve küçümsenmesi' yüzünden yakın zamana kadar resmi olarak geniş çaplı bir araştırma yapılmamıştı. Georgetown Üniversitesi'nden biyolog Janet Mann'a göre; "Bu konuyu araştıran biliminsanları genelde 'gündeme oturmayı istemek'le suçlanmış ve çalışmaları, başka konularda çalışan meslektaşlarına oranla çok daha yoğun bir şekilde yanlı olarak incelenmiştir." İnsanlarda ve insan dışındaki hayvanlarda geçerli olmak üzere her cinsel davranışın üremeyle bir alakası yoktur. Bu olgu sosyal kuşlar, memeliler, özellikle deniz memelileri ve primatlarda görülmektedir. Ancak eşcinsellik, biseksüellik gibi olguların hayvanlar âleminin ne kadarlık bir kısmında olduğu bilinmemektedir. Araştırmalar eşcinsellik, biseksüellik gibi olguların türlerin bir kısmında olduğunu gösterirken, (of the exhibition against nature) Doğaya Karşı'nın bilim danışmanı Petter Bøckman, bu olgunun, şu anda algılanandan çok daha yaygın olduğu görüşünü ileri sürmektedir.

Denizkestanesi ve fidan biti gibi herhangi bir cinsel birleşmesi olmayan türler dışarıda bırakıldığında, eşcinsel davranışının bulunmadığı kanıtlanmış herhangi bir tür bulunmamıştır. Bunun da ötesinde hayvanlar âleminin bir kısmı tamâmen hermafroditiktir (hem eril hem de dişil özellikleri barındıran) ve bir kısmı da tam anlamıyla biseksüeldir. Onlar için eşcinsellik herhangi bir sorun değildir.

Görmezlikten gelinmiş eşcinsel davranışlara bir örnek de, Druce Bagemihl'in kaleme aldığı ve açıkladığı zürafalarda her on çiftleşmeden dokuzunun erkekler arasında olduğudur.

Erkeğin dişiyi koklaması bile cinsellik olarak kayda geçerken erkekler arasında anal seks bile eşcinselliğin etrafından dolaşılarak 'üstünlük sağlamak, rekabet ve selamlaşma' olarak adlandırılmaktadır.
Bazı araştırmacılar bu davranışların sadece erkeklerden oluşan ve/veya erkek egemen topluluklarda, hapishanelerdeki cinsellikte olduğu gibi oluştuğuna inanmaktadırlar. Başta Joan Roughgarden, Bruce Bagemihl, Thierry Lod" ve Paul Vasy olmak üzere diğerleri, cinselliğin (hem eşcinselliğin hem de heteroseksüelliğin) sosyal konum belirlemeyle alâkalı olmak zorunda olmadığını, birliğin ve sosyal bağların güçlendirilmesini de sağlayabildiğini ileri sürmektedirler. Bazılarıysa, örneğin hayatları boyunca tek bir erkek eşle yaşayan erkek penguenlerin, şans verildiğinde bir dişi penguen ile cinsel ilişkiye girmeyi reddetmesi gibi bazı eşcinsel davranışları açıklayamadığı için yetersiz bulmaktadır. Bu tip birçok birleşme makalenin yazıldığı tarihte henüz verilerle kanıtlanmamış olsa da, ilerleyen bilimsel araştırmalar gittikçe daha fazla sayıda kalıcı, tek eşli eşcinsel türleri ve koyunlar gibi çok eşli türlerin varlığını kanıtlamaktadır.
Koyunlar hakkındaki bir rapordan alıntı:
Koçların yaklaşık %8'i koyunlarla çiftleşmeleri için bir şans verildiğinde bile koçlarla çiftleşmeye devam etmektedirler. Bir deney grubunun iç, görme lobu önüdeki hipotalamus bölgesi koçlarda, aynı yaş grubundaki koyunlara oranla çok daha büyük çıkmaktadır.
Aslında, belirlenen eşcinsel türler, koyundan, kediye ve ata, kediden, köpeğe ve muhabbet kuşuna kadar bilinen tüm evcilleştirilmiş hayvanları da kapsamaktadır.

Kabaca bir hesapla siyah kuğu çiftlerinin dörtte biri eşcinsel çiftlerdir, ya yuva çalarlar ya da daha sonra yumurtayı çalıp dişiyi yuvadan uzaklaştırmak üzere geçici bir üçlü aile kurarlar. Büyük olasılıkla, ebeveynleri daha geniş bir yaşam alanını savunabildikleri için, eşcinsel çiftlerin yavrularının daha fazlası, farklı cinsten ebeveynlere olanlara oranla yetişkinliğe ulaşmaktadır. Aynı mantık erkek flamingo çiftlerinin yavrularında da yürümektedir.

Erkek-dişi yaban ördeği çiftleri sadece dişi yumurtlayana kadar oluşur, daha sonra erkek, dişiyi terkeder. Yaban ördeklerindeki erkek eşcinselliği, kuşların geneline oranla daha fazladır. Bu oran bazı durumlarda tüm nüfusun %19'u kadardır.

New York Times'ın 2005 Şubat başında yaptığı bir habere göre New York Central Park hayvanat bahçesinde bir erkek Miğfer pengueni çifti kuluçkaya yatıp, yumurtadan çıkarttıkları bir dişi pengueni evlat edinmişlerdir.
Roy ve Silo ile yavruları Tango'nun gerçek yaşam hikâyeleri üzerine And Tango Makes Three isimli bir çocuk kitabı yazılmıştır. Tango adlı dişi penguen, daha sonra başka bir dişi penguenle birlikte olmuştur. New York'ta bulunan diğer penguenlerin de hemcinsleriyle eş oldukları kayıtlara geçmiştir.

Holarktik biyocoğrafik bölgesi ya da Holarktik ekozon, dünyanın kuzeyinde baştan başa bulunan bütün karaları bir bütün olarak kapsayan habitatlara karşılık gelir. Bu bölge, Güney Asya ve Hindistan altkıtası haricinde Kuzey Afrika ve Avrasya'nın tamamını içeren "Palearktik" ve Kuzey Amerika'nın güneyinde kuzey Meksika'ya kadar olan kısmı kaplayan "Nearktik" biyocoğrafik bölgelerine ayrılır. Bu kısımlar çeşitli alt ekobölgelere de ayrılırlar. Bazı ekosistemler ve bunlara bağlı olan bitki ve hayvan toplulukları, bu biyocoğrafik bölgelerin geniş kısımlarındaki çoklu kıtalarda bulunurlar.
Bu ekosistemlerin devamılığı, bu biyocoğrafik bölgenin paylaşılmış buzul çağının sonucudur. Floristik Boreal âlemi, Holarktik biyocoğrafik bölgesine karşılık gelmektedir.

Holartik biyocoğrafik bölgede, çeşitli ekosistemler bulunmaktadır. Bir bölgede bulunan ekosistemin çeşidi, enleme ve yerel coğrafyaya bağlıdır. En kuzeyde, artik tundra bantı Kuzey Buz Denizi (Arktik Okyanusu)'nin kıyılarını çevreler. Bu karanın altında, permafrost (arktik bölgenin devamlı don altında kalan toprak bölgesi) yıl boyunca donmuş şekilde bulunur. Bu zorlu yetişme koşullarında, birkaç bitki hayatta kalabilir.
Tundra'nın güneyinde, Kuzey Amerika'dan Avrasya'ya kadar olan bölgeyi tayga (boreal ormanı) kaplar. Bu alan, kozalaklı ormanlarla karakterize edilir. Buranın güneyinde, ekosistemler daha çeşitli hale gelir. Bazı alanlar ılıman otlaklarla kaplıyken, bazıları yapraklarını döken ağaçların baskın olduğu ılıman ormanlarla kaplıdır. Holartik'in güneye uzanana alanları tipik olarak, kurak ortam şartlarına uyum sağlamış bitki ve hayvanların bulunduğu çöllere ulaşır.

Holartik biyocoğrafik bölgenin çoğu yerinde, enlem boyunca yayılmış çeşitli hayvan türleri bulunmaktadır. Bunlardan bazıları; boz ayı, gri kurt, kızıl tilki, kutup porsuğu, sığın, ren geyiği ve bayağı kuzgunlardır.

Boz ayı (Ursus arctos), Holartik'in dağlık ve yarı açık alanlarında yayılış gösterir. Önceleri daha geniş alanlarda yayılmış, fakat, habitatların parçalanmasıyla sonuçlanan insanlığın gelişimiyle daha dar alanlara yönlendirilmiştir. Günümüzde sadece el değmemiş alanlarda doğal olarak yaşamını sürdürür.
Gri kurt (Canis lupus), tundradan çöle kadar çeşitli geniş habitatlarda, bunlara uygun popülasyonlarla bulunur. Tarihsel yayılımında, dağılım alanındaki türlerin yok edilmesi ve insanlığın gelişimi gibi aktivitelere rağmen Holartik biyocoğrafik bölgenin geniş çoğunluğunu kuşatır.
Kızıl tilki (Vulpes vulpes), yüksek oranda şartlara uyum sağlayabilen bir avcıdır. Karasal karnivorların en geniş dağılım alanına sahip olanlarından biridir ve habitatların geniş dağılım alanlarına, hatta insanlığın gelişiminin olduğu alanlara bile uyum sağlayabilir. Kurt gibi, Holartik'te çoğunlukla yaygındır.
Kutup porsuğu (Gulo gulo), öncelikli olarak arktik ve boreal ormanlarında, güneyindeki dağlık bölgelerde dağılış gösteren sansargillerin iri bir üyesidir. Avrasya ve Kuzey Amerika gibi bazı bölgelere de yayılmıştır.
Sığın (Alces alces), geyikgiller familyasının yaşayan en iri türüdür. İskandinavya'dan Avrasya'ya ve Kuzey Amerika'nın doğusuna kadar olan boreal ormanında bulunur. Bazı bölgelerde güneydeki yaprağını döken ormanlara kadar yayılır.
Ren geyiği (Rangifer tarandus), Holarktik'in kuzey kısımlarındaki tundrada ve boreal ormanlarında bulunur. Avrasya'da evcilleşmiştir. Bazı alttürlere bölünerek, farklı habitatlara ve coğrafik bölgelere uyum sağlamıştır.
Bayağı kuzgun (Corvus corax), en iri ve en yaygın olarak bulunan kargalardan biridir. Çeşitli habitatlarda bulunabilir, fakat öncelikle kuzeylerdeki korulukları tercih eder. İnsan aktivitesine iyi uyum sağlamasıyla bilinir. Dağılımları, ayrıca Holartik biyocoğrafik bölgenin çoğunu oluşturur.

Huzistan İli (Farsça: استان خوزستان; Ostân-e Huzestân), İran'ın 31 ilinden birisidir.
64.055 km² yüzölçümündeki eyaletin 2006 resmî  nüfusu 4.274.979'dur. Yönetim merkezi Ahvaz'dır. Ayrıca ülkenin en önemli petrol üretim merkezlerinden birisi olan Abadan bu eyalet sınırları içindedir.

Huzistan Eyaleti, ülkenin güneybatısında yer alır. Irak'a sınırı, Basra Körfezi'ne ise kıyısı vardır ve bu konumuyla ülkenin askeri öneme sahip bölgelerinden birisidir.
Eyaletin kuzeyinde İlam ve Luristan eyaletleri, kuzeydoğusunda İsfahan Eyaleti, doğusunda Çaharmahal ve Bahtiyari Eyaleti, güneydoğusunda Kohkiluye ve Buyer Ahmed Eyaleti, güneyinde Buşehr Eyaleti ile Fars Körfezi ve batısında boylu boyunca Irak devleti bulunmaktadır.

Eski Elam uygarlığının sınırları içinde yer alır ve eski başkenti Susa'dır. Başkent Ahvaz, I. Darius'un Behistun Yazıtı'nda  görülen 'Avaz' ve 'Avaja' kelimelerinin anagramıdır.

Eyalet 23 şehristana ayrılır. Eyaletin önemli şehirleri Behbahan, Abadan, Andimeşk, Hürremşehr, Bender İmam Humeyni, Dezful, Şuştar, Omidiye, İze, Bağ Melik, Bender Mahşehr, Deşt Azadigan, Ramhürmüz, Şadgan, Susa, Mescid-i Süleyman, Minoo Adası ve Huveyze'dir.

I. Richard veya Aslan Yürekli Richard (İngilizce: Richard the Lionheart, Fransızca: Richard Coeur de Lion; 8 Eylül 1157 - 6 Nisan 1199), İngiltere Krallığı'nın 1189-1199 tarihleri arasındaki kralı. İngiltere Krallığı'nı 1154 ve 1485 yılları arasında yöneten  Fransız asıllı Plantagenet Hanedanı'na mensup olan I. Richard, İngiltere Krallığı'nın tamamını ve Fransa'nın yarısını kapsayan bir bölgeye egemen olan Angevin İmparatorluğu'nun da hükümdarıydı.
Konuşma dili olarak Fransızca ile yetişkin hayatının çoğunu geçirdiği Akitanya Düklüğü'nde konuşulan Oksitanca konuşmaktaydı. Aslen Normandiya Fransızı olan I. Richard'ın İngilizceyi ne kadar iyi konuştuğu tam olarak bilinmemektedir. İngiltere'de doğup büyümüş olmasına rağmen on senelik hükümdarlığının yaklaşık altı ayını İngiltere'de geçirmiştir. Konuşması kısa ve tavırları sert olduğu için gününde kendisine Oksitanca Oc e No (Türkçe: Evet ve Hayır) lakabı verilmişti.
Richard'a Aslan Yürekli unvanı, üstün cesaretine ve komuta kabiliyetine binaen verilmiştir. Henüz 16 yaşındayken, komutası altındaki birliklerle, babası II. Henry'ye karşı ayaklanan asileri bastırmayı başarmıştır. Üçüncü Haçlı Seferi'ne bizzat katılmış ve Fransa Kralı II. Philip'in seferden ayrılmasını takiben komutayı elden bırakmayıp Selahaddin Eyyubi ve Müslüman güçlerine karşı önemli zaferler elde etmiştir. Birçok önemli başarı elde etmesine rağmen Kudüs'ü ele geçirememiştir. Robin Hood hikâyelerinde önemli bir karakter olarak yer almıştır.

8 Eylül 1157 tarihinde İngiltere'nin Oxford kentindeki Beaumont Sarayı'nda doğdu. İngiltere Kralı II. Henry ve Akitanya Düşesi olan Eleanor'un beş meşru oğlundan üçüncüsüydü. O zamanki İngiliz kraliyet hanedanının diğer üyeleri gibi Norman asıllıydı.
Richard, kral olmadan önceki çocukluk döneminde İngiltere'de yaşadı. Fakat yetişkin olduktan sonra hayatını, modern Fransa'nın güneybatısında olan, Akitanya Düklüğü arazilerinde geçirmiştir. Kral olduktan sonra İngiltere'de 6 aydan fazla kalmadığı belgelenmiştir. Hayatının uzun döneminde III. Haçlı Seferi için yolda ve Kutsal Topraklarda, oradan dönerken Avusturya'da tutuklu olarak veya Fransa'da kendine ait arazileri savunmak için askeri seferlerde geçirmiştir. Hükümdarı olduğu ülkeleri üzerinde krallık yapıp hüküm sürüp idare ettiği arazi saymaktaydı ve bu arazileri üzerinde vergiler toplayarak kendinin komuta ettiği askerî güce finansman sağlayan kaynaklar olarak gördüğü belirtilmektedir. Buna rağmen tebası olan halk tarafından gayet derin dini inancı olan bir hükümdar olarak görülmekteydi. İngiltere kralları arasında sonradan tarihlerde bir lakap ile (Arslan Yürekli olarak) anılan ve yalnız bir krallık numarası (I.) ile bilinmeyen tek kraldır.
İngiltere Krallığı tahta çıkma yasasına göre, tahta çıkacak kral çocuğunun ölen kralın en büyük meşru yaşayan erkek çocuğu olması gerektiği için Richard, babası II. Henry'nin üçüncü oğlu olması nedeniyle gençliğinin önemli kısmında İngiltere Krallık tahtına çıkmayı beklemiyordu. Ama büyük ağabeyi olan Genç Henry önce 1183'te babası II. Henry'ye isyan etmiş ve isyanı bastırılma hazırlıkları yapılmakta iken bir ateşli hastalıktan ölmüştü. İkinci ağabeyi Geoffrey ise 1186'da Paris'te yapılan bir atlı şövalyeler turnuvası sırasında bir kaza eseri öldü. Fransa kralı II. Philippe, İngiltere tahtına hak iddia etmekteydi ve bu hakkını almak için girişimlerde bulundu. II. Philippe son girişiminde Richard'ı kızı Alice ile evlendirmeye ve bundan sonra onu varisi olarak kabul etmeye hazır olduğunu açıkladı. Bunun üzerine Richard, Fransa Kralı'na biat etti. Bu konu için yapılmakta olan müzakerelere II. Henry hasta olarak iştirak etti ve bir kesin sonuca varılmadan II. Henry 6 Temmuz 1189'da öldü. Richard babasının tek meşru varisi olduğu için İngiltere kralı oldu.

1187 yılında Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs'ü Haçlılardan geri aldığı haberi Avrupa'ya ulaşınca, Richard, Fransa kralı II. Philippe ile birlikte Üçüncü Haçlı seferine çıkmaya karar verdi. 1190 yazında Hristiyanlığın kutsal topraklarına doğru yola çıkan Richard önce Sicilya'yı işgal etti. Sonra Sicilya'dan ayrılarak 6 Mayıs 1191'de yol üzerindeki Kıbrıs'ı ele geçirdi. 7 Eylül 1191'de Arsuf Muharebesi'nde Selahaddin Eyyubi'nin ordularını yenmeyi başardı. Arsuf önemli bir zaferdi. Müslüman ordusu ciddi kayıplara rağmen yok edilmedi, ama bozuldu; bu Müslümanlar tarafından utanç verici kabul edildi ve Haçlıların moralini artırdı. Kasım 1191'de Yafa'nın düşüşünü takiben, Haçlı ordusu iç kısımdan Kudüs'e doğru ilerledi. Ordu daha sonra Kudüs'ten sadece 20 km uzaklıktaki Beit Nuba'ya yürüdü. Kudüs'teki Müslümanların morali o kadar düşüktü ki, Haçlıların gelişi muhtemelen şehrin hızla düşmesine neden olacaktı. Ancak, hava  kötüleşti şiddetli yağmur ve dolu fırtınaları Haçlı ordusunu zor durumda bıraktı. Kuşatma sürerken Kudüs Kralı Montefferatlı Konrad, Tire'de 28 Nisan 1192 tarihinde keşiş kılığına girmiş iki haşhaşi tarafından suikast ile öldürüldü. Konrad'ın muhafızları suikastçilerden birini öldürüp diğerini sağ yakaladı. Yakalanan Haşhaşi suikastın arkasında İngiltere Kralı Richard'ın olduğunu söyledi. Richard'ın suikast ile bağlantısı kesin olarak bilinmiyor. Kudüs kuşatıldığı halde alınamadı. Haziran 1192 yılında Kudüs tekrar kuşatmaya alındı ama bu sefer Richard ve Fransa kralı Philippe arasında ayrılıklar baş gösterdi Richard hem Philip'in hem de kardeşi John'un kendisine karşı komplo kurmaya çalıştığını düşünüyordu. 2 Eylül 1192'de Selahaddin'le bir anlaşma imzaladı. 9 Ekimde İngiltere'ye dönmeye karar verdi. Kötü hava koşulları gemisini Bizans egemenliğindeki Korfu'ya yanaşmak zorunda bıraktı. Buradan Tapınak Şövalyesi kılığına girerek 4 kişi ile beraber yelken açtı ancak gemisi Aquileia da karaya oturdu. Richard, Orta Avrupa üzerinden ülkesine dönmek için kayınbiraderi olan Bavyera dükü Heinrich'in topraklarına doğru yola çıktı ancak Viyana'da kendisini bir grup insan tanıyınca Avusturya Dükü V. Leopold tarafından tutuklandı ve Dürnstein Kalesine hapsedildi. Leopold aynı zamanda suikasta kurban giden Kudüs Kralı Montefferatlı Konrad'ın kuzeniydi. Dük, Richard'ı Kutsal Roma İmparatoru VI. Heinrich'e teslim etti ve kuzeni Konrad'ın ölümünden dolayı ondan şikayetçi oldu. Richard, Trifels Kalesine hapsedildi ve Konrad suikastına azmettirmek ile suçlandı. Leopold; Richard'dan, Yeğeni Elanor'un oğlu Frederick ile evlenmesini istedi ancak Leopold kısa bir süre sonra öldüğü için evlilik gerçekleşmedi. Richard'ın annesi Akitanya Düşesi Elenor, 150.000 Mark tutarında bir fidye ödeyerek 4 Şubat 1194'te oğlunun serbest bırakılmasını sağladı.

Aslan Yürekli Richard yaşamının geri kalan bölümünü Normandiya'da geçirdi. Şato Gaillard denilen bir şato inşa ettirdi. Birlikte Haçlı Seferi'ne çıktığı II. Philippe ile savaşa girişti. Limousin bölgesindeki küçük ve savunması zayıf bir kale olan Châlus-Chabrol Kalesini kuşattı. Kuşatma sırasında 26 Mart 1199'da çaylak bir okçu tarafından omzundan vuruldu. Yaranın kangren olması sonucu 6 Nisan 1199 tarihinde annesinin kollarında öldü. Ölümünden önce çaylak okçuyu bağışladı. Birçok İngiliz tarihçisi tarafından "karıncanın aslanı öldürmesi" olarak yorumlanır. Richard'ın ölümünden sonra Oksitan paralı asker komutanı Mercadier, onun vasiyetine uygun olmayan şekilde Richard'ı yaralayan genç askerin derisini canlı canlı yüzdürdükten sonra asarak öldürmüştür. 41 yaşında ölen Richard'ın bedeni Fransa'nın dört bir yanına dağıtılmış, iç organları okla yaralandığı Chalus Şatosu'na, kalbi Rouen'e ve bedeninin geri kalanı da Fontevraud'a gömülmüştür.

10 yılı aşkın hükümdarlığı boyunca İngiltere topraklarında geçirdiği toplam süre altı aydan daha azdır. Hükümdarlığının son beş yılının tamamını ülke dışında geçirdi. Çok az İngilizce bilmekteydi ancak buna rağmen İngilizler tarafından sevilen ve hatırlanan bir liderdir. Yokluğunda kardeşi John hüküm sürdü ve onun haksız yönetimi esnasında bir halk efsanesi olarak Robin Hood doğdu.

Ubisoft'un yayımladığı Assassin's Creed oyununda önemli bir karakterdir. Kutsal Topraklar üzerinde verilen mücadelelerde rol alır.
Paradox Interactive'in yayımladığı 2020 çıkışlı video oyunu Crusader Kings III'de yer almaktadır.

Nelson, Janet L. (ed.) (1992)  Richard Cœur de Lion in History and Myth,, ISBN 0951308564. (İngilizce)
Gillingham, John (Son bas.:2002, ilk bas.:1999],Richard I, Londra: Yale University Press, ISBN 0300094043. (İngilizce)

Britanya Kraliyeti  royal.gov.uk resmi websitesinde "Richard I" maddesi. Online: [1] 5 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Medievalist.globefolio.net websitesinde  kronik tarihci Richard Devizes tarafından hazırlanmış "Chronicle of deeds of Richard I ( I. Richard'in eylemleri kronik tarihi".Online: [2] 5 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Medievalist.globefolio.net websitesinde  kronik tarihçi Geoffrey Vinsauf tarafından hazırlanmış Kral I. Richard'ın Kutsal Topraklar'daki askeri sefer kampanyasında gitttiği yerler. Online: [3] 13 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

II. Nebukadnezar (Akatça: 𒀭𒀝𒆪𒁺𒌨𒊑𒋀 - Nabû-kudurri-uṣur; İbranice: נְבוּכַדְרֶאצַּר, Tiberyan: Nəḇūḵaḏreʾṣṣar veya נְבוּכַדְנֶאצַּר, romanize: Nəḇūḵaḏneʾṣṣar) veya Buhtunnasr Yeni Babil İmparatorluğu'nun ikinci kralı. İmparatorluğu kuran babası Nabopolassar'ın MÖ 605'teki ölümünden, MÖ 562'daki kendi ölümüne kadar hüküm sürmüştür.Genellikle Büyük Nebukadnezar, olarak anılır ve imparatorluğun en büyük kralı olarak kabul edilir. Levant'taki askeri seferleri ve bunların Yahudi tarihi'ndeki rolü ve başkenti Babil'deki yaptırdığı eserleriyle ünlüdür.
Bu ismin Akadca'sı, Nabu-kudurri-usur'dur ve anlamı “Tanrı Nabu sınırlarımı korusun”'dur. Tanah'ın Grekçesi ve Latince tercümesi Vulgata'da "Nabukodonosor" şeklinde yer alır. İslâmî kaynak eserlerde Araplar’ın ona (بختنصر, romanize: Buhtnassar), Farslar’ın ise "Buht-i Nassar" dedikleri aktarılmaktadır. Türkçe’de ise Buhtnassar’ın bozulmuş hali "Buhtunnasr" denilmektedir.
II. Nebukadnezzar, Yeni Babil İmparatorluğu'nun kurucusu ve Keldâni hanedanının ilk kralı Nabopolassar'ın oğludur. Babası döneminde Asurlular'a karşı ilerleyişini sürdüren orduda görev almıştır. Asurlularla ittifak kuran Mısır firavunu II. Neko'yu Karkamış Savaşı'nda yenilgiye uğratan Nebukadnezar, ilerleyişini sürdürerek Suriye ve Filistin topraklarını hakimiyet altına aldı. Babasının ölümü üzerine Babil'e dönerek kral oldu. Hükümdarlığının ilk yıllarında çeşitli seferler yaparak hakimiyetini arttırmış ve MÖ 601'de Mısır üzerine harekete geçmiştir. Babil krallığına bağlı olan Yahuda devletinin isyan etmesi üzerine Kudüs'ü MÖ 597 yılında ele geçirdi. Kudüs halkının yeniden isyan etmesi üzerine MÖ 586 yılında Kudüs'ü yeniden ele geçiren Nebukadnezar tarafından, şehir ile Süleyman Mabedi de yıktırıldı. Yahuda Krallığı’nı yıktıktan sonra Nebukadnezar, MÖ 574'te Sur şehir krallığını kendine bağladı. MÖ 567'de Mısır'a yeni bir sefer daha yapan Nebukadnezar MÖ 562'de krallığı oğlu Amel-Marduk'a bırakarak ölmüştür.
Tapınaklar, yollar, sulama kanallarının yanı sıra eşinin adına Babil'in Asma Bahçeleri'ni inşa ettirdiği söylenen II. Nebukadnezar, Yeni Babil İmparatorluğu'nun sınırlarını Suriye'den Mısır'a dek genişletmiştir. Kudüs'ü ele geçirerek (MÖ 587) Yahudileri bölgeden sürmüştür. İştar Kapısı da onun döneminde yapılmıştır.

Türk şair Âsaf Hâlet Çelebi'nin "İbrahim" isimli şiirinde geçer:

asma bahçelerinde dolaşan güzelleribuhtunnasır put yaptıben ki zamansız bahçeleri kucakladımgüzeller bende kaldıibrahimgönlümü put sanıp kıran kim

III. Amenhotep (Yunanca: III Amenofis; Akkad dili Nimmurja), Antik Mısır firavunluğunun XVIII. Hanedan döneminin 9. hükümdarı olarak hüküm sürmüş firavundur. İsmi bazen III. Amenofis olarak da okunmaktadır. İsmi eski Mısır diline göre Amāna-Ḥātpa olup Amun hoşnuttur anlamına gelmektedir.

Değişik tarihçilere göre Mısır'da hükümdarlık dönemi, babası firavun IV. Thutmose'nin ölümünden sonra Haziran MÖ 1386'dan MÖ 1349'a veya Haziran MÖ 1388'den Aralık MÖ 1351/1350'ye süren dönemlerdeydi. III. Amenhotep babası IV. Thutmose'nin ikinci derecede karısı olan "Mutemwiya"'nın oğlu idi.
III. Amenhotep hükümdarlık döneminde antik Mısır ülkesi o zamana kadara Mısır tarihinde görülmemiş bir yüksek refah seviyesine ve kültürel ve sanatsal ihtişama erişmiş ve bu dönemdeki Mısır'ın sanat gücü ve uluslararası siyasi gücü bir zirveye erişmiştir. III. Amenhotep büyük olasılıkla hüküm döneminin 39. yılında ölmüştür. Onun yerine oğlu önce "IV. Amenhotep" olarak tahta geçmiş ve bir müddet bu isimle hüküm sürdükten sonra çok kökten ve gayet büyük bir dinsel, soysal ve politik reform uygulamaya başlayıp krallık ismini "Akhenaton" olarak almıştır.
III. Amenhotep'in daha küçük çocukken (değişik kaynaklara göre 6 ile 12 yaşları arasındayken) firavunluk tahtına geçtiği belgelerden anlaşılmaktadır. Çocuk firavunluk döneminde iken hükûmetin efektif başının bir naip olduğu çok muhtemel olmakla beraber elimizde bu konu hakkında belge geçmemiştir.
Hükûmetinin 2. yılında M.Ö. 1406 civarında evlendiği karısı Tiye'yi "Birinci Kral Eşi" olarak ilan etmiştir. Bu olayın haberini ülkesine yaymak için büyük özel böcek kabartma heykellerini ülkenin önemli köşelerine göndermiştir ve bunlar çeşitli arkeolojik kazılarda ele geçirilmiştir.
III. Amenhotep döneminde antik Mısır, zirve politik gücüne erişmesine rağmen bu firavunun 39 yıl gibi uzun süren hükümdarlık yıllarında sadece tek bir askeri sefer yapılmıştır. Bu askeri sefer başarılı olarak hükümdarlığının 5. yılında Nübye'de çıkan bir isyanı bastırmak için yöneltilmiştir. III. Amenhotep ülkesinin siyasi zirve politik gücünü diplomatik yollar kullanarak devam ettirmiştir. Hükümdarlık döneminde kuzey Suriye ve güneydoğu Anadolu'da önemli siyasi güç olan Mitanniler ile yakın siyasi ve diplomatik ikilişkiler kurarak onları kontrol edebilmiştir. Kıbrıs ile yakın ticari ilişkiler kurmuş; bu ülkeden Mısır'a yapılan ağaç kereste ve bakır mal ihracatını, müzakerelerden sonra Mısır gümrük vergilerinden muaflık sağlayarak. kolaylaştırmış ve böylece Mısır için önemli yapı ve üretim maddelerinin ucuza elde edilmesini garanti etmiştir. Bu diplomatik yazışma Asur, Mitanni, Babil ve Hitit kralları ile de yapılmıştır. III. Amenhotep'in 30 hüküm yılından ta oğlu Akhenaton'un firavunluğu sonuna kadar yapılan diplomatik yazışma belgeleri Amarna Mektupları adı ile arşivlenmiş ve bu arşiv günümüzde elimize geçmiştir. Bu yazışmalardan önemli olanlardan biri (Amarna yazışması EA 4) firavuna Babil Kralı I. Kadashman-Enlil'nin gönderdiği ve firavunun kızına talip olmak istemesi mektubuna cevap olarak bu isteğin rededilmesidir.
III. Amenhotep'in karısı Tiye Doğu Akdeniz'e dinsel monoteizm inançlarını getirmekle tanınmaktadır. Tiye uzun bir hayat yaşamış ve kocası III. Amenhotep'in ölümünden sonra hayatta olduğu belgelenmiştir. Bu dönemde oğulları olan Akhenaton adını alarak monoteizmi geliştirip bu inançları yaymaya çalışmıştır.
Kraliyet yazıcısı Hapu oğlu Amenhotep bütün krallık yapıları için "kraliyet baş mimarlığı" görevini yapmış ve firavunun gözde idarecisi olarak bir "Baş vezir" görevi de görmüştür. Diğer bir kraliyet görevlisi "Merimose" Kus'da vali olmuştur.
III. Amenhotep yaklaşık MÖ 1350 tarihinde ölmüştür ve yerine Tiye'den oğlu, IV. Amenhotep, Akhenaton adıyla firavun olmuştur.
III. Amenhotep'in mumyası Krallar Vadisi'ne açılan "Maymunlar Vadisi" içindeki mağara tipli anıt mezardadır. Bu mezar 1799'dan önce mezar hırsızları tarafından açılıp yağma edildiği bilinmektedir. Sonradan bu mezarda 19. ve 20. yy arkeologları Théodore M. Davis, Howard Carter, Sakuji Yoshimura ve Jiro Kondo daha ayrıntılı kazılar yapmışlardır.
III. Amenhotep tüm Mısır firavunları içinde günümüze en çok kendi heykelini bırakan firavun olmakla tanınmıştır. Günümüze kadar gelmiş kesin olarak bu firavuna ait olduğu belgelenmiş 250'den fazla heykeli bulunmaktadır. Bu heykeller hükümdarlık hayatının tümünü kapsadığı için yaşı ilerledikçe şahsi görünümünün değişmesi bu heykellerden izlenebilmektedir. III. Amenhotep döneminden elimize geçen diğer önemli kalıntılar ise Suriye'de "Ras Şamra" arkeoloji sitinden Sudan Nübye'de "Soleb" arkeoloji sitine kadar geniş bir alandaki sitlerinde ortaya çıkartılan, toplamı 200'ü aşkın sayıda, üzerleri Mısır'da önemli olaylar hakkında hiyografik yazılar kazılmış büyük taş böcek heykelleridir. Bunlardan büyük bir kısmı (okumaya göre ya 102 ya da 110 tanesi) III. Amenhotep'in 1. hükûmet yılından 10. hükûmet yılına kadar yaptığı sürek avlarının ve bu avlarda kendi eliyle okla öldürdüğü arslanların anısınadır. Bu yazılı böcek heykellerin 5 tanesi ise firavunun eş olarak evlendiği yabancı prensesler anısınadır. Örneğin bu yabancı prenses eşlerden ilki olan Mitanni kralı II. Şutarna'nın kızı Kiluçepa'nın Mısır'a gelişinde yanında 320 tane hizmetkar kadın bulunduğu bu büyük böcek heykellerin birinde anılmaktadır. yazılı büyük böcek heykellerinden 11 tanesi ise III. Amenhotep'in 11. hükûmet yılında, eşi Tiye için, büyük insan gücü kullanılarak kazdırıp suyla doldurttuğu yapay göl anısınadır.

Babası: IV. Thutmose
Annesı: Mutemviya;
Kızkardeşleri: Amenemhet, Amenhotep-Meri-hepeş, Tiaa, Amenemipet, Tent-Amun ve Petepihu;
Eşleri: Tiye, Kiluçepa (Mitanni Kralı II. Şutarna'nın kızı), Taduçepa (Mitanni Kralı Tuşratta'nın kızı), öz kızkardeşleri Sitamun ve İsis ve diğerleri;
Oğulları: Akhenaton ve Thutmosis;
Kızları: Sitamun, İsis, Henut-tau-nebu ve Nebet-aah.

Beckerath, Jürgen von (1997). Chronologie des Pharaonischen Ägypten. Mainz: Philipp von Zabern,. 
Clayton, Peter (1994). Chronicle of the Pharaohs. Thames & Hudson Ltd. 
O'Connor, David (1998). Amenhotep III: Perspectives on His Reign. University of Michigan Press. 
Dodson, Aidan (2004). The Complete Royal Families of Ancient Egypt. Thames & Hudson. 
Fletcher, Joann (2000). Chronicle of a Pharaoh - The Intimate Life of Amenhotep III. Oxford University Press. 
Grimal, Nicolas (1992). A History of Ancient Egypt. Blackwell Books. 
Hayes, William (1973). "Internal affairs from Thutmosis I to the death of Amenophis III". The Middle East and the Aegean Region, c.1800-1380 BC. Cilt Pt 1, Vol 2. 
Kozloff, Arielle (1992). Royal and Divine Statuary in Egypt’s Dazzling Sun: Amenhotep III and his World. Cleveland.

IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi ("IUCN Kırmızı Listesi") ve bitki ve hayvan türlerinin dünyadaki en kapsamlı Küresel Koruma durumu envanteridir. IUCN Kırmızı Listesi Uluslararası Doğal Hayatı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından sürdürülmektedir.
IUCN Kırmızı Listesi, kesin ölçüt kullanılarak, binlerce tür ve alttürlerin nesillerinin tükenme riskini değerlendirerek oluşturulmaktadır. Bu ölçüt tüm türlerle ve dünyanın her bölgesi ile ilgilidir. Kırmızı Liste ile amaçlanan; koruma meselelerine kamunun ve politikacıların dikkatini çekmek ve bununla birlikte türlerin yok oluşunu azaltmak için uluslararası camiaya yardım etmektir. Güçlü bir bilimsel altyapı ile oluşturulan IUCN Kırmızı Listesi, biyolojik çeşitliliğin durumu ile ilgili en geçerli rehber olarak kabul edilmektedir.

2012 Kırmızı Listesi, 19 Temmuz 2012'de Rio+20 Dünya Zirvesi'nde açıklandı; yaklaşık 2.000 tür eklendi; 4 tür nesli tükenenler listesine, 2 tür ise yeniden keşfedilenler listesine eklendi. IUCN, toplam 63.837 türü değerlendirdi ve bunlardan 19.817'sinin nesli tükenme tehlikesi altında olduğunu ortaya koydu. 3.947 tür "kritik düzeyde tehlike altında", 5.766 tür ise "tehlikede" olarak nitelendirilirken, 10.000'den fazla tür "hassas" olarak listelendi. Amfibi türlerinin %41'i, resif oluşturan mercanların %33'ü, iğne yapraklıların %30'u, memelilerin %25'i ve kuşların %13'ü tehdit altında. IUCN Kırmızı Listesi, Hindistan'dan 132 bitki ve hayvan türünü "kritik düzeyde tehlike altında" olarak listeledi.

En son güncelleme 2006 Kırmızı Listesi, 4 Mayıs 2006 tarihlidir. 40.168 türü ve buna ek olarak 2.160 alttürü, sualtı nesillerini, alt nüfusu bir bütün olarak değerlendirir.
Bir bütün olarak incelenen türlerden, 16.118 tanesi tehlike altında olarak belirlenmiştir. Bunlardan, 7.725 tanesi hayvanlar, 8.390 tanesi bitkiler ve üç tanesi küf ve mantarlardır.
Bu yayımda, 2004 yılındaki yayım üzerinde bir değişiklik yapılmadan, 784 türün milattan sonra 1500 yılından itibaren neslinin tükenmesini listelemektedir. Bu 2000 yılındaki listenin (766) 18 fazlasıdır. Her yıl az sayıda nesli tükenmiş türler ya yeni bulunmakta, ya fosil türüne dönüşmekte ya da üzerinde yeterli bilgi bulunmayan kategorisine alınmaktadırlar. 2002 yılında nesli tükenmiş olanlar listesi 759 türe kadar düşmüş ancak o zamandan bugüne artış sergilemektedir.

Kategoriler 10 grupta tasnif edilmiştir; bu tasnifte, tükenme hızı, nüfus büyüklüğü, coğrafi dağılım alanları ile nüfus ve dağılım derecesi kriterleri dikkate alınmıştır.

EX: (Tükenmiş): Kuşkuya yer bırakmayacak delillerle soyu tükenmiş olduğu ispatlanan türler.
EW: (Doğal ortamında tükenmiş): Vahşi yaşamda soyu tükenmiş, fakat diğer alanlarda (yetiştirme veya sergileme amaçlı) varlığını sürdüren türler.
CR: (Kritik tehlikede): Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi had safhada (extreme) olan türler.
EN: (Tehlikede): Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi çok büyük olan türler.
VU: (Hassas): Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi büyük olan türler.
NT: (Neredeyse tehdit altında): Şu anda tehlikede olmayan fakat yakın gelecekte VU, EN veya CR kategorisine girmeye aday olan türler.
LC: (Asgari endişe): Yaygın bulunan türler.
DD: (Yetersiz veri): Üzerinde yeterli bilgi bulunmayan türler.
NE: (Belirlenmedi): Şimdiye kadar yukardaki kriterlere uygunluğu değerlendirilmemiş türler.
1994 yıllı eski tasnif sekiz kategori içermekteydi. Az Risk "Lower Risk" kategorisi 3 alt kategori içermekteydi: "Near Threatened" şu anda tehlikede olmayan fakat yakın gelecekte VU, EN veya CR kategorisine girmeye aday olan türler, "Least Concern" yaygın bulunan türler ve "Conservation Dependent" şu anda tehlikede olmayan fakat yakın gelecekte VU, EN veya CR kategorisine girmeye aday olan türler.
IUCN Kırmızı Liste tartışılırken, "threatened" (tehlike altında olan) resmi terimi iki kategoriyi içine alır : 

Kritik tehlikede: Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi had safhada (extreme) olan türler,
Tehlikede: Vahşi yaşamda soyu tükenme tehlikesi çok büyük olan türler

Korunma durumu
Nesli tükenmekte olan türlerin tam listesi

Afrika'daki Zürafalar Tehlikede
IUCN Red List of Threatened Species / IUCN Kırmızı Listesi27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IUCN, 2006. Summary Statistics for Globally Threatened Species (130 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 3a 30 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 3b 30 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.). Retrieved 5 May, 2006.
IUCN, 1994. Categories & Criteria (version 2.3)18 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Retrieved February 12, 2005.
IUCN, 2001. Categories & Criteria (version 3.1)16 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Retrieved February 12, 2005.
Rodrigues, A.S.L., Pilgrim, J.D., Lamoreaux, J.L., Hoffmann, M. & Brooks, T.M. 2006. The value of the IUCN Red List for conservation. Trends in Ecology & Evolution 21(2): 71-76.

Interim Register of Marine and Nonmarine Genera (IRMNG), bir yaşam veritabanıdır.
Zoolojide 1758'den (bitkiler, çiçekler ve ağaçlarda 1753) günümüze kadar hayatın tüm alanları için yayınlanmış bilimsel isimleri içerir. Tutarlı bir düzeni vardır. Veritabanında 1,7 milyondan fazla tür adı bulunmaktadır (1,3 milyonu "kabul edildi" olarak listelenmiştir).

Veritabanı, 2006 yılında Avustralyalı biyolog ve veri yöneticisi Tony Rees tarafından oluşturuldu. Bu ve diğer projelerdeki çalışmaları nedeniyle, Küresel Biyoçeşitlilik Bilgi Tesisi Rees'e 2014 Ebbe Nielsen Ödülü'nü verdi. IRMNG tanımlayıcıları, IRMNG'den toplanan ve Wikidata'da depolanan içeriğe dayalı olarak çok sayıda Wikipedia sınıflandırma sayfasıyla da ilişkilendirilmiştir.

Rees (2008). "18.8. IRMNG—the Interim Register of Marine and Nonmarine Genera" (PDF). The Proceedings of TDWG. 2008: 72-73. 27 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)5 Nisan 2022. 
Rees (2017). "IRMNG 2006–2016: 10 years of a global Taxonomic Database". Biodiversity Informatics. 12: 1-44. doi:10.17161/bi.v12i0.6522. 
Rees (2020). "All genera of the world: an overview and estimates based on the March 2020 release of the Interim Register of Marine and Nonmarine Genera (IRMNG)". Megataxa. 1 (2): 123-140. doi:10.11646/megataxa.1.2.3. 22 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi5 Nisan 2022. 

Resmî site

İstilacı Türler Derlemesi (Invasive Species Compendium veya kısaca ISC), CAB International ve uluslararası bir konsorsiyum tarafından üretilen, istilacı bitki ve hayvanların tanınması, biyolojisi, dağıtımı, etkisi ve yönetimini kapsayan çevrimiçi, açık erişimli bir referans çalışmasıdır. Hakemli veri sayfaları, görseller ve haritalar, bibliyografik veritabanı ve tam metin makalelerden oluşmaktadır. Her hafta yeni veri sayfaları, veri kümeleri ve bilimsel literatür eklenmektedir. ISC, hükûmet departmanları, sivil toplum örgütleri ve özel şirketlerden oluşan çeşitli uluslararası bir konsorsiyum tarafından desteklenmektedir.

İstilacı Türler Derlemesi şu anda 7.000'den fazla temel özet veri sayfası ve 1.500 ayrıntılı veri sayfasıyla 1.500'den fazla türü kapsamakta. Ayrıca, 1.100'den fazla tam metin makaleye (PDF formatında) ve 75.000 makale özetine erişim sağlamaktadır.

Resmî site

Jaguar (Panthera onca), kedigiller (Felidae) familyasından ve Panthera cinsinin dört büyük kedisinden biri olan bir Yeni Dünya memelisidir. Diğer üç büyük kedi, Eski Dünya’nın kaplan, aslan ve parstır. Kaplan ve aslandan sonra en büyük üçüncü kedi olan jaguar Batı Yarımküresinin en büyük ve en güçlü kedisidir. Jaguar günümüzde Meksika’dan (bazen ABD’nin güneybatısında da görülebilir) Orta Amerika’ya ve Paraguay’ın güneyi ile kuzey Arjantin’e kadar dağılan bir alanda bulunmaktadır.
Benekli kedi, fiziksel olarak daha çok parsa benzese de daha güçlü yapısı, davranışsal ve habitat özellikleri ile kaplana daha yakındır. Tercih ettiği habitat cengel olsa da, ormanlık araziden açık araziye kadar çeşitli alanlarda yaşar. Genel olarak su kenarlarında bulunur ve kaplan gibi yüzmekten hoşlanan kediler olarak dikkat çekerler.
Jaguar genel olarak yalnız dolaşan, avını izleyip pusuya düşüren bir avcıdır ve avını seçerken fırsatçı davranır. Aynı zamanda ekosistemi dengelemek ve av türlerinin nüfuslarını kontrol altında tutmak konusunda önemli rol oynayan hem süper hem de kilittaşı avcıdır. Jaguar, diğer kedilere göre bile oldukça kuvvetli bir çeneye sahiptir. Kuvvetli çenesi sayesinde zırhlı sürüngenlerin kabuklarını deler ve memeliler arasında sıra dışı olan bir öldürme yöntemi kullanır. Beyne ölümcül darbeyi indirmek için doğrudan avının kafatasını iki kulağının arasından ısırır.

Jaguar kelimesinin etimolojisi tam olarak belli değildir. Bazı kaynaklar Güney Amerika Tupi dilinden Portekizce’ye geçtiğini belirtir. Başka bazı kaynaklar bu sözcüğün Guarani diline ait olduğunu savunur. Tupi dilindeki özgün ve tam isim jaguaradır ve aynı zamanda tüm etçil hayvanları tanımlamak için de kullanılır. Birleşik hâli olan jaguareté sözcüğündeki -eté "gerçek" anlamına gelir. Guarani dilindeki yaguareté sözcüğü de "gerçek yırtıcı hayvan", "köpek gövdeli", ya da "yırtıcı köpek" diye farklı çevirilere sahiptir. İlk etimolojik raporlara göre jaguara sözcüğü "avını bir kerede öldüren hayvan" anlamına gelir ve bu bilgi birçok kaynakta bulunmaktadır. Ancak bu bilginin doğru olmadığı öne sürülmüştür. Birçok Orta ve Güney Amerika ülkesinde bu kediye el tigre ("kaplan") denir.
Panthera onca bilimsel adının ilk kısmının Yunanca pan- ("tüm") ve ther ("hayvan") sözcüklerinden türetildiği söylense de, bu da halk arasında yayılmış doğru olmayan bir etimolojik yorumdur. Panthera büyük olasılıkla Doğu Asya kaynaklıdır ve "sarımsı hayvan" ya da "beyazımsı sarı" anlamlarına gelir.
Onca sözcüğünün, hayvanın güçlü pençeleri nedeniyle "çengel" ya da "kanca" olduğu söylense de en doğru etimolojik yorum basitçe, hayvanın Portekizce ismi olan onçadan (on-sa) geldiğidir.

Jaguar Panthera onca, Panthera cinsinin Yeni Dünya'daki tek temsilcisidir. DNA araştırmalarıyla elde edilen kanıtlara göre aslan, kaplan, pars, jaguar, kar parsı ve bulutlu pars ortak bir ataya sahiptir ve bu da yaklaşık altı ile on milyon yıl önceye dayanır. Fosil kayıtları, Panthera cinsinin 2 ile 3,8 milyon yıl önce ortaya çıktığını göstermektedir. Bulutlu pars (Neofelis nebulosa) genel olarak bu grubun başına konur. Diğer türlerin evrim ağacındaki konumu değişik çalışmalarda farklılık gösterir ve henüz çözülememiştir. Çalışmaların çoğu kar parsını Panthera cinsine katar, kar parsının bilimsel adının Uncia uncia ya da Panthera uncia olması konusunda belirli bir ortak görüş yoktur.
Morfolojik kanıtlara dayanan Britanyalı zoolog Reginald Pocock, jaguarın daha çok pars ile bağlantılı olduğu sonucuna varmıştır. Ancak DNA kanıtları yetersizdir ve çalışmadan çalışmaya jaguarın konumu değişiklik gösterir. Avrupa jaguarı (Panthera gombaszoegensis) ve Amerika aslanı (Panthera atrox) gibi soyu tükenmiş Panthera türlerinin fosilleri incelendiğinde hem aslanların hem de jaguarların özelliklerini gösterdikleri görülür. Jaguar mitokondriyal DNA'sının analizi, türün ortaya çıkışını fosillerin belirttiğinden daha yeni bir tarih olan 280.000 ile 510.000 yıl öncesine dayandırmaktadır.

Jaguar alttürlerinin en son betimlemesi 1939 yılında Pocock tarafından yapılmıştır. Pocock, coğrafî orijin ve kafatası morfolojisine dayanarak sekiz alttürü belirlemiştir. Ancak tüm alttürleri dikkatle inceleyebilmek için yeterli sayıda örneğe sahip olmaması nedeniyle önerdiği alttürlerin bir kısmı için şüphelerini belirtmiştir. Daha sonraları çalışmalarının değerlendirilmesi sonucu yalnızca 3 alttür önerilmiştir: P. o. onca, P. o. paraguensis ya da P. o. palustris, P. o. hernandesii
Çok iyi tanımlanmış alttürler oluşturma konusunda son yıllarda yapılan çalışmalar da başarısız olmuştur ve artık kabul görmemektedir. Larson (1997) jaguarın morfolojik değişikliklerini incelemiş, güneyde ve kuzeyde yaşayanlar arasında farklılık olduğunu göstermiştir. Ancak varolduğu ileri sürülen alttürler arasında, alttür olacak kadar büyük farklılıklar bulamamıştır. Eizirik ve arkadaşlarının 2001 yılında yaptıkları genetik bir çalışma, belirgin bir coğrafi alttür dağılımının olmadığını göstermiş ancak Amazon Nehri gibi büyük coğrafi engellerin farklı popülasyonlar arasındaki gen alışverişini sınırladığını da ortaya koymuştur. Sonraki daha detaylı bir çalışma, Kolombiya'daki jaguarların tahminî popülasyon yapısını doğrulamıştır.
Pocock'un alttür sınıflandırması hâlâ kedinin genel tanımları arasında belirtilmektedir. Seymore bunları üç alttürde gruplandırmıştır:

Panthera onca onca: Venezuela'dan, Brezilya'nın Rio Grande do Sul nehrinin güney ve doğusuna kadar ve
P. onca peruviana: Peru sahili dahil olmak üzere.
P. onca hernandesii: Batı Meksika ve ayrıca
P. onca centralis: Orta Amerika — El Salvador'dan Kolombiya'ya
P. onca arizonensis: Doğu Arizona'dan Sonora, Meksika'ya
P. onca veraecrucis: Güneydoğu Meksika'dan orta Teksas'a
P. onca goldmani: Yukatan Yarımadası'ndan Guatemala ve Belize'ye
P. onca palustris ya da P. onca paraguensis: Paraguay ve kuzeydoğu Arjantin

Jaguar güçlü kaslara sahip bir hayvandır. Vücut ölçüleri önemli değişiklikler gösterir. Ağırlığı genellikle 56–96 kilogram arasında dolaşsa da 131–151 kilogram gelen daha iri jaguarlarla (dişi aslan ve kaplanların ortalama ağırlığına erişir) 36 kilogram gelen daha küçük jaguarlar da kaydedilmiştir. Dişiler genelde erkeklerden %10–20 daha küçüktür. Kedinin boyu 1,62–1,83 metre arasında değişir ve bu boya kuyruk 75 santimetre daha ekler. Omuz yükseklikleri 67–76 santimetre arasındadır.

Bölgeler ve habitatlar arasında boyut farklılıkları da ortaya çıkarılmıştır. Kuzeyden güneye gidildikçe boyut büyür. Meksika'nın pasifik sahilinde Chamela-Cuixmala Biyosfer Rezervi'nde jaguarlar üzerine yapılan bir çalışma yaklaşık bir puma boyutlarında yalnızca 30–50 kilogramlık jaguarların varlığını göstermiştir. Buna karşın Brezilya'da Pantanal bölgesinde yapılan bir çalışmada da ortalama jaguar ağırlığı olarak 100 kilogram bulunmuştur. Orman jaguarları açık alanda bulunan jaguarlara göre daha koyu renklerde ve daha küçüktürler. Bunun nedeni büyük bir ihtimalle ormanlık alanlarda büyük otçul avların daha az olmasıdır.
Kısa ve kalın bacak yapısı jaguarın iyi tırmanmasını, sürünerek ilerlemesini ve yüzmesini sağlar. Kafa sağlamdır ve çene aşırı bir şekilde güçlüdür. Jaguarların tüm kedigiller içinde en güçlü ve memeliler içinde de ikinci en güçlü çeneye sahip olduğu önerilmiştir. Bu güçlülüğün nedeni jaguarların kaplumbağa kabuklarını bile delecek kadar güçlü olmak için adaptasyonudur. Vücut oranına göre ısırma gücünün karşılaştırması jaguarı aslan ve kaplanın önünde, bulutlu parsın yanında en üst sıraya oturtmuştur. National Geographic dergisinin özel bir sayısı da jaguarın dünyanın en kuvvetli kedisi olduğunu önermiştir. Bir jaguarın, 300 kg'lık bir boğayı bile çenesiyle 8 metre sürükleyebileceği ve en ağır kemikleri bile ezebileceği bildirilmiştir. Jaguar cengel içinde 300 kilograma kadar olan hayvanları avlar, kısa ve kalın fiziksel yapısı avına ve çevresine göre geçirdiği adaptasyonun bir sonucudur.

Jaguarın postu asıl sarımsı kahverengi renkteyse de kızıl-kahverengiden siyaha kadar çeşitlilik gösterir. Kedinin kürkü cengel habitatında kamufle olabilmek için gül tarzı beneklerle kaplıdır. Post üstündeki benekler bir jaguardan diğerine farklılık gösterir, gül şeklindeki benekler farklı tipte bir ya da birkeç benek içerebilir. Genellikle kafa ve boyundaki benekler dolu, boşluk olmayan beneklerdir. Kuyruk bölgesinde de aynı şeklde olan benekler birleşerek bir kuşak haline gelir. Göbek, boyunaltı ve ayakların dış yüzleri ile aşağı yanlar beyazdır.
Bu türde melanizm diye bilinen durum oluşur. Melanizme sahip tip benekli tipten daha az yaygındır. Güney Amerika bölgesinde yüzde altılık bir oran bildirilmiştir. Melanizm baskın allelin sonucudur. Melanizm olan jaguarlar tamamen siyah görünseler de yakından incelendiğinde benekler hâlâ görülebilirdir. Melanizmi olan jaguarlar halk arasında kara panter olarak bilinse de ayrı bir tür oluşturmazlar. Bazen beyaz panter diye adlandırılan nadir görülen albino bireyler, diğer kedilerde olduğu gibi jaguarlar arasında da görülür. 
Jaguar parsa çok benzer ama daha kısa ve kalın yapısı vardır. İki hayvan, postlarının üzerindeki gül şeklindeki beneklerden ayırtedilebilirler. Jaguarın benekleri sayıca daha az ve büyüktür. Genelde koyu renklidir ve kalın çizgili beneklerin ortasındaki küçük benekler parsda bulunmaz. Jaguarın kafası daha yuvarlaktır, daha kısa ama kalın bacakları vardır.

Dişi jaguarlar cinsel olgunluğa yaklaşık iki yılda gelirken erkek jaguarlar üç ya da dört yıl sonra ulaşırlar. Doğal ortamında kedinin yıl boyunca çiftleştiği sanılmaktadır ancak av arttığında doğumların sayısı da artış gösterir. Esaret altındaki erkek jaguarlarda yapılan çalışma yıl boyunca çiftleşme varsayımını destekler. Semen özellikleri ve boşalma kalitesinde mevsimsel değişikliklere rastlanmamış ancak esaret altında üreme başarısının düşük olduğu gözlemlenmiştir. Dişilerin âdeti 37 günlük çevrimin içinde 6–17 gün sürer ve dişiler idrar ile bıraktıkları koku ve daha yüksek ses tonu ile çiftleşmeye hazır olduğunu bildirir.
Eşler çiftleştikte sonra ayrılır ve yavruların bakımını diş

John Richard Krueger (14 Mart 1927 - 7 Şubat 2018), Amerikalı akademisyen. Indiana Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmış olan Krueger Çuvaşça, Yakutça ve Moğolca dillerinde uzmandır. Yirmiyi aşkın kitabı araştırma kütüphanelerinde kaynak vazifesi görmektedir. Uzman olduğu dillerdeki kitap ve kaynaklardan İngilizceye önemli tercümeleri bulunmaktadır.

Books of the Mongolian nomads : more than eight centuries of writing Mongolian by György Kara & Translated by John Richard Krueger. Bloomington, IN: Indiana University, Research Institute for Inner Asian Studies, 2005. ISBN 0933070527
"The Turkic peoples; selected Russian entries from the Great Soviet Encyclopedia," transl. & ed. by John Richard Krueger. Bloomington, Indiana University, 1963. OCLC: 1090886.
Mongolian epigraphical dictionary in reverse listing, by John Richard Krueger. Bloomington, Indiana University [1967] OCLC: 1920922
The Uralic and Altaic series: an analytical index, including a complete index to Keleti szemle by John Richard Krueger Bloomington, Indiana University [1970]
Chuvash Manual:  introduction, grammar, reader and vocabulary. by John Richard Krueger. Bloomington, Indiana University, 1961. by John Krueger Indiana University Publications, 1961 OCLC: 4063591
Yakut Manual: Area Handbook, Grammar, Graded Reader and Glossary JR Krueger - 1962 - Indiana University
Tuvan manual. JR Krueger - 1977 - Indiana Univ.
The Destructure of the Turkic languages  Indiana University publications. Uralic & Altaic series. K Grłbech, JR Krueger - 1979.
Brief remarks on the grammar of the Finnish language by D E Milanova & John R Krueger. New York: Dolphin Service, 1952
An introduction to classical (literary) Mongolian : introd., grammar, reader, glossary  by Kaare Grønbech & John Richard Krueger. Wiesbaden: Harrassowitz, 1955.

Implications for the Question of Nationality in Buriat-Mongol and Kalmyk Publishing of the 1920s and Directory of Buriat and Kalmyk Publications in the New York Public Library. Editör=John Krueger Yayıncı=Mongolia Society Bulletin

Kar leoparı (Panthera uncia, eskiden Uncia uncia), kar parsı olarak da bilinir, kedigiller (Felidae) familyasının Panthera cinsinin bir üyesi olan büyük kedi türü.

Ortalama bir kar parsı 27–54 kg. ağırlığında, 1,2-1,6 m. uzunluğunda olur. Kuyruğu ise 91 cm. uzunluğundadır. Postları kalın, açık gri renkte olup daha koyu renkte beneklerle kaplıdır. Bu postu ona kayalık dağlarda iyi bir kamuflaj sağlar.
Kar parsının çok geniş olan patileri ve patilerindeki kıllar kar parsının kara batmasını engellemektedir. Kar leoparları, soğuğa dayanıklı tüyleri sayesinde en zorlu kış koşullarında bile hayatta kalabilen nadir hayvanlardandır.Kar parsının iki alttürü vardır;

P. u. uncia
P. u. uncoides

Başlıca avları yayılım alanlarına göre değişir. Himalayalar'da genellikle mavi koyun (Pseudois nayaur) ile beslenirken, Karakurum, Tanrı ve Altay Dağları'nda genelde dağ keçisi (Capra siberica) ya da argali (Ovis ammon) ile beslenirler. Ancak marmot ve tavşan gibi küçük hayvanlarla ya da kar tavuğu gibi kuşlarla da beslendikleri görülmüştür.

Yavrusunu büyüten dişi kar parsları dışında bu hayvanlar genelde yalnız dolaşır. Çiftleşme kışın sonlarında 1 veya 5 (genelde 2-3) kere gerçekleşir ve yavrular 90-100 gün sonra doğar. Yavrular bağımsız bir birey olduklarında -normalde 18-22 ay sonra- annelerinden ayrılır.Kar parsları genelde alacakaranlıkta hareketlidirler. Bir bölgede birkaç gün yaşayabilirler ve birdenbire kilometrelerce uzağa gidebilirler.

Kar parsları Afganistan, Bhutan, Çin, Hindistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moğolistan, Nepal, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan boyunca Orta Asya'nın dağlık bölgelerinde yaşar.Kar parsının yayılım alanı 2 milyon kilometre kare (yaklaşık Meksika'nın yüzölçümü kadar) alan kaplar. Yayılım alanlarının %60'ı Çin'dedir. Yine de bu hayvanlar eskiden yaşadıkları alanın önemli bir kısmını, örneğin Moğolistan'daki kısımlarını yitirmiştir.

Kar Parsı Vakfı'na göre doğada 3.500 ile 7.000 arasında kar parsı kalmıştır. Bu sayı IUCN'e göre 4,080-6,590, National Geographic'e göre yaklaşık 6.000'dir. Bu farklılığın nedeni bu hayvanların insanlar için ulaşılması zor olan dağlık alanlarda yaşaması ve nadir görülmesidir.Hayvanat bahçelerinde bu hayvanlardan 600 kadar vardır.

Kar parsı için başlıca tehditler arasında av tabanlı tükenme, yasa dışı ticaret, yerel halkla anlaşmazlıklar ve koruma hacmi, politikası ve bilinçlenmenin azlığı sayılabilir. Kar Parsı Yaşatma Stratejisi'ne göre bölgeye göre takip edilen ve belirlenen başlıca tehditler;

Çiftlik hayvanlarıyla rekabetten dolayı av hayvanlarının azalması, kar parslarının çiftlik hayvanlarını avlaması sebebiyle öldürülmesi, sınır ötesi iş birliğinin olmaması, askeri faaliyet ve insan nüfusunun artması veya fakirlik.

Habitat kaybı ve parçalanması, kaçakçılık sebebiyle doğal avların azalması, kar parslarının çiftlik hayvanlarını avlaması sebebiyle öldürülmesi, etkin yasal yaptırımların olmaması, yerel halk ve politikacılar arasında kurumsal kapasite ve bilincin olmaması ve insan nüfusunun artması veya fakirlik.

Kaçak avcılık sebebiyle doğal avların azalması, kar parslarının kürk veya kemik ticareti için yasa dışı avlanması, sınır ötesi iş birliğinin olmaması, askerî faaliyet ve insan nüfusunun artması veya fakirlik.

Kar parslarının kürk veya kemik ticareti için yasa dışı avlanması, uygun politika ve etkin yaptırımların olmaması, yerel halk ve politikacılar arasında kurumsal kapasite ve bilincin olmaması ve insan nüfusunun artması veya fakirlik.
Kar parsı habitatı koruma alanlarının içinde ve dışında çiftlik alanı ve mera olarak kullanılıyor. Çiftlik hayvanlarını avlamaları yüzünden yerel halkın öfkesini üstlerine çekmeleri de bu hayvanların üzerindeki önemli tehditlerden biri.
Kar parsı yaşam alanındaki av hayvanlarının az bulunması habitat kalitesinin düşmesinden kaynaklanıyor ki bu durum kar parslarını çiftlik hayvanlarını avlamaya itiyor. Bu durum da kar parslarını daha çok çiftçilerin hedefi haline getiriyor.
Kar parsı tam boya ulaşmış erkek yak dışındaki tüm evcil hayvanları öldürebilir. Ancak çobanlar yağma riskini azaltmaya çalışıyor. Çiftlik hayvanları yerel halkın en önemli geçim kaynaklarından biri ve bazı yerlerde kar parsının avlarının %58'ini oluşturuyor. Çiftlik hayvanları ve yabani hayvanlar arasındaki bu tercih oranı kar parsının avlanma oranını belirliyor.
Bir diğer tehdit ise ticari avcılık. Kar parsının avlanmalarının en büyük nedenlerinden biri kürkleridir. Ayrıca kar parslarının hayvanat bahçeleri ve sirkler için canlı yakalandıkları da bilinmektedir. Ayrıca kemikleri (Geleneksel Çin tıbbında kaplan kemiği ile aynı işe yarar), pençeleri, eti ve erkeklerinin üreme organları için de avlanırlar. Yasa dışı ticaret 1900'lerde ekonomisi kötü durumda, yeni bağımsız olmuş Orta Asya devletlerinin Sovyetler Birliği'nden ayrıldığı dönemlerde arttı. Yasa dışı ticaret komşu ülkelerde, örneğin Moğolistan'da Çin'in büyüyen ekonomik gücüyle çok artmış gibi görünüyor. Afganistan'da süren askeri olaylar sebebiyle denetimin zor olması yeni bir pazar oluşmasına zemin hazırladı.
Doğal yaşamın, özellikle yırtıcı hayvanların korunması konusundaki yerel ve ulusal düzeyde genel bilgisizlik koruma çabalarına engel olmaktadır. Kar parsının yaşam alanı hassas uluslararası sınırlar nedeniyle üçte bir oranında düşmüştür ve sınır boylarında koruma çabaları çok zorlaşmıştır. Askerî olaylar kar parsının yaşam alanının büyük kısmında mevcuttur ki bu durum doğal yaşam alanına çok büyük zarar vermektedir. Bu sebeple doğal yaşam alanları tahrip edilmekte ve mayın tarlalarına dönüştürülmekte, yerinden edilen insanların yemek ve benzin taleplerini karşılamak için yasa dışı ticaretleri yapılmaktadır. 

IUCN Kırmızı Liste göre kar parsının soyu tehlikededir. Sayılarının son iki nesilde (16 yılda) en az %20 azaldığından şüphelenilmektedir. CITES listesinde kar parsı Appendix I olarak geçer. Kar parsı yaşadığı 12 ülkenin çoğunda kanunlarla koruma altındadır. Afganistan, kar parsını yasalarla korumaya 2009 yılında, ülkenin ilk tehlikedeki türler listesini oluşturmasından sonra başlamıştır. Bu yasa Afganistan'da kar parsının her türlü av ve ticaretini yasaklar. Kar Parsı Yaşatma Stratejisi şu koruma yöntemlerini önerir;

Çiftlik hayvanlarının, özellikle büyükbaşların doğal hayata daha az zarar verecek, kar parslarına karşı daha güvenli ve üretim açısından daha verimli olacak şekilde otlatılmasına teşvik etmek.
Kar parslarını koruyan kurumlara mali destek; doğal yaşam bazlı eko-turizm (kar parsı yürüyüşleri gibi), küçük ev sanayii (köy işi ürünler gibi) ve iyi yapılandırılmış av programlarının da içerir.
Yerel halktan ulusal hükûmetlere kadar uluslararası bir hedef kitle için koruma konusunda eğitim ve bilinçlendirme.
Theile, kaçak avcılık ve yasa dışı ticareti engellemek için şunları önerir;

Ulusal yasaları ve koruma politikalarını kar parslarının avlanmasının, öldürülmesinin, sahip olunmasının ve tüm beden parçaları ve türevleri dahil satış ve ticaretinin yerel ve ulusal seviyelerde yasaklanmasını yasaklanmasını kapsayacak şekilde geliştirmek, hükûmetlere yasal destek önermek ve tavsiyede bulunmak, yasayı çiğneyenlere yettiği kadar caydırıcı para cezaları belirlemek ve muhbirlerin yasa dışı faaliyetleri rapor etmesini sağlamak.
Yasa uygulama kapasitesini bilinen ticaret yolları, pazarlar ve sınır yolları üzerinde denetimi arttıracak şekilde güçlendirmek; kuruluşlar arası iş birliğini ve bilgi paylaşımını geliştirmek; yasa dışı öldürmeyi tespit etmek ve engellemek için kaçak avcılık timleri oluşturma, başlıca pazar ve ticaret merkezlerinde düzenli denetim uygulama ve eğitimde teknik kapasiteyi arttırma.
CITES çözümlerine uyacak şekilde ticaret yasaklarını düzenlemek için uluslararası iş birliğini güçlendirme.
Kar Parsı Şebekesi (Snow Leopard Network, SLN), bireyleri ve kuruluşları (Uluslararası Kar Parsı Vakfı [International Snow Leopard Trust] ve Kar Parsı Koruma [Snow Leopard Conservancy] dahil) eş-güdüm, iş birliği ve bilgi paylaşımı için birleştirir.Mart 2008'de Pekin'de yapılan Kar Parsının Geniş Çaplı Korunma Planı Üzerine Uluslararası Konferans, kar parsının korunması için önemli alanları (Kar Parsı Koruma Ünitesi) belirledi ve ulusal hareket planlarını geliştirmek için bir çerçeve sağladı. 4 ülkenin (Moğolistan, Rusya, Nepal ve Pakistan) zaten ulusal koruma planı vardı ve Hindistan Kar Parsı Projesi'ni, kar parsı koruması için bir hükûmet programı geliştirdi, ancak daha yeteri kadar desteklenmedi.

Korunma tarihi
2008 – Tehlikede (Jackson, R., Mallon, D., McCarthy, T., Chundaway, R.A. & Habib, B., 2008)
2002 	– Tehlikede
1996 	– Tehlikede (Baillie ve Groombridge, 1996)
1994 	– Tehlikede (Groombridge, 1994)
1990 	– Tehlikede (IUCN, 1990)
1988 	– Tehlikede (IUCN Koruma Takip Merkezi, 1988)
1986 	– Tehlikede (IUCN Koruma Takip Merkezi, 1986)

Kar parsı vakfı 4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
National Geographic 8 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - kar parsı hakkında resim ve bilgiler (İngilizce)

Karun nehri (Farsça: کارون, Farsça telaffuz: [kɒːˈɾuːn]) İran'ın en yüksek su debisine sahip nehri olup, ülkenin tek seyrüsefer yapılabilen nehridir. Yaklaşık 950 km (590 mi) uzunluğunda olan nehir, Zagros Dağları'ndaki Bahtiyari bölgesinde Zard Kuh (Sarı dağ) dağlarında doğar ve Dez ile Kuhreng gibi birçok kolu alır. İran'ın Huzistan Eyaleti'nin başkenti Ahvaz şehrinden geçerek, Şattülarap'a dökülür.
Karun nehri, Basra Körfezi'ne doğru devam eder ve deltasında iki ana kola ayrılır: Bahmanşir ve Haffar. Bu kollar, Şattülarap'a katılarak Basra Körfezi'ne dökülür. Önemli Abadan Adası, Karun'un bu iki kolu arasında yer almaktadır. Liman şehri Hürremşehr, Haffar kolu tarafından Abadan Adası'ndan ayrılır.
Juris Zarins ve diğer alimler Karun'u Cennet'teki dört nehirden biri (Gihon) olarak tanımlamışlardır; diğerleri Dicle, Fırat ve Vadi al-Batin veya Kerhe Nehri'dir.

Karun nehri, erken klasik dönemlerde, Pasitigris olarak biliniyordu. Orta Çağ ve modern zamanlardaki Karun adı, nehrin iki ana kolundan biri tarafından hala korunan Kuhreng adının bozulmuş bir şeklidir. John Gordon Lorimer, Fars Körfezi, Umman ve Orta Arabistan Coğrafya Sözlüğü'nde (Gazetteer of the Persian Gulf, Oman and Central Arabia), nehrin orta çağ Arap ve Fars coğrafyacıları tarafından 'Küçük Dicle' olarak çevrilebilecek "Dujail'" adıyla da bilindiğini kaydetmektedir.

Nehir, Batı İran'daki Zagros Dağları'nda, 4.221 metre (13.848 fit) yüksekliğindeki Zard-Kuh'un yamaçlarında doğar. Nehir, belirgin dağ sıraları arasından güney ve batı yönünde akar ve güney kıyısında Vanak, kuzey kıyısında ise Bazoft nehirlerinden ek su alır. Bu kollar, Karun-4 Barajı'nın yukarısındaki nehir havzasına katkıda bulunur. 25 kilometre (16 mil) aşağı akışta, Karun, Karun-3 Barajı tarafından oluşturulan rezervuarla genişler.
Kharsan Nehri, dar bir kanyondan geçerek güneydoğudan bir rezervuara akar, günümüzde kuzeybatı yönünde İze'nin yanından geçerek sonunda Sussan Ovası'na doğru kıvrılır. Karun daha sonra kuzeye doğru dönerek, nehrin güneybatıya doğru olan geçidini sular altında bırakan Şehit Abbaspur Barajı (Karun-1) rezervuarına girer. Karun, güneybatıya doğru akarak Mescid-i Süleyman Barajı (Karun-2) havzasına ulaşır, ardından kuzeybatıya döner. Son olarak, dağ eteklerinden ayrılır ve Şuşter'in yanından ve Dez ile birleştiği noktadan güneye doğru akar. Daha sonra güneybatıya doğru kıvrılarak Ahvaz şehrini ikiye böler ve tarım arazilerinden geçerek Hürremşehr'deki Arvand Rud'a döküldüğü ağzına ulaşır. Burada suyu, Dicle ve Fırat nehirlerinin sularıyla birlikte keskin bir şekilde güneydoğuya dönerek Basra Körfezi'ne akar.

İran'ın debisine göre en büyük nehri olan Karun'nun havzası İran'ın iki eyaletininde toplam 65.230 kilometrekare (25.190 sq mi) alanı kaplamaktadır. Nehrin uzunluğu yaklaşık 950 kilometre (590 mi) uzunluğunda olup 575 metreküp/saniye (20.300 cu ft/s) debiye sahiptir. Nehir kıyısındaki en büyük şehir 1,3 milyonu aşkın nüfusuyla Ahvaz'dır. Diğer önemli şehirleri arasında Şuştar, Hürremşehr (liman), Mescid-i Süleyman ve İze yer alır.
Huzistan'ın ulaşım ve kaynaklarının çoğu, bir şekilde Karun Nehri ile bağlantılıdır. İngilizlerin ilk olarak Mescid-i Süleyman'da petrolü keşfetmesinden bu yana Karun, Basra Körfezi'ne petrol taşımacılığı için önemli bir rota olmuştur ve önemli bir ticari su yolu olarak kalmaya devam etmektedir.
Karun'dan gelen su, çevredeki ovanın 280.000 hektardan (690.000 dönüm) fazlasını sulamaktadır ve 100.000 hektar (250.000 dönüm) daha arazinin su alması planlanmaktadır.

Karun Nehri, MÖ beşinci binyıla kadar uzanan antik kültürlerin bulunduğu Susa ovası ile güneydeki, aynı döneme ait yeni keşfedilen Zohreh Nehri ovasının antik kültürü arasında yer almaktadır. Zohreh Nehri yakınlarında kazılan başlıca antik yerleşim yeri, Susa ile birçok paralellik gösteren Tol-e Chega Sofla'dır.
Daha sonra, Karun Vadisi, MÖ 2700 civarında yükselen Elam medeniyeti tarafından da iskan edildi. Tarihin çeşitli noktalarında, Ur ve Babil gibi Mezopotamya medeniyetleri Elamlıları devirdi ve modern Huzistan'daki Karun ve çevresinin kontrolünü ele geçirdi. Ancak Elam imparatorluğu, Asurluların onu istila ettiği MÖ 640 civarına kadar sürdü. Dez ve Karkheh nehirleri arasındaki modern Şuş şehrinin yakınındaki Susa şehri, istilacılar tarafından yok edilmeden önce en büyük şehirlerinden biriydi.

Nehir üzerindeki bilinen ilk büyük köprü, Sasaniler döneminde imparator Valerianus'un da aralarında bulunduğu Roma esirleri tarafından inşa edilmiş olup; Şuştar'da yer alır. Buradaki köprü ve barajın adı Band-e Kaisar, yani "Sezar barajı"dır (MS 3. yüzyıl).
1888'de, güney İran'da İngiliz nüfuzunun arttığı bir dönemde, Lynch Kardeşler, Hürremşehr ve Ahvaz'ı birbirine bağlayan nehirde ilk düzenli buharlı gemi seferlerini başlattı.
Nehrin adı, kaynağı olan Kuhrang dağ zirvesinden gelmektedir. Ot: Bir Milletin Yaşam Savaşı (1925) adlı belgesel film, Bahtiyari kabilesinin bu nehri geçme hikâyesini anlatmaktadır.
İran-Irak Savaşı sırasında, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, Irak Silahlı Kuvvetleri'nin ilk ilerleyişini burada durdurdu. İran, kısıtlı askeri stoklarıyla, binlerce Besiç (Halk Seferberlik Ordusu veya Halk Ordusu) gönüllüsünü kullanan "insan dalgası" saldırılarını başlattı.
Eylül 2009'da, güney Irak'taki Basra vilayetinin üç ilçesi, İran'ın Karun Nehri üzerinde yeni barajlar inşa etmesi sonucunda afet bölgesi ilan edildi. Yeni barajlar, Arvand Rud'da (Şattülarap) yüksek tuzluluk seviyelerine neden olarak, Irak'ın Basra bölgesindeki çiftlik arazilerini yok etti ve hayvanları tehdit etti. Bölgedeki siviller tahliye edilmek zorunda kaldı.

Karun Nehri üzerinde, çoğunlukla hidroelektrik enerji üretmek ve sel kontrolü sağlamak amacıyla inşa edilmiş bir dizi baraj bulunmaktadır. Gotvand Barajı, Mescid Süleyman Barajı, Karun-1 (Şehit Abbaspur Barajı), Karun-3 ve Karun-4, bunların çoğu İran Su ve Enerji Kaynakları Geliştirme Şirketi'ne aittir ve hepsi ana nehir yatağı üzerindedir. Karun-2, potansiyel olarak Şehit Abbaspur ve Karun-3 arasında Sussan Ovası'nda bulunacaktı, ancak arkeolojik alanların sular altında kalması endişesi nedeniyle proje hala değerlendirme aşamasındadır.

Karun-4'ün membaında bir Karun-5 barajı da önerilmiştir. Mescid Süleyman, Şehit Abbaspur ve Karun-3 barajları, İran'ın elektrik şebekesinin pik güç sektörüne hizmet etmek için her biri 1.000–2.000 MW güç üretmektedir ve tamamlandığında Karun-4 de 1.000 MW üretecektir. Nehrin kolları üzerinde de birçok baraj bulunmaktadır. Dez Barajı, Bahtiyari Barajı (inşaat halinde) ve Herson-3 Barajı (inşaat halinde) bunlar arasındadır. Herson 1, Herson 2, Zalaki, Liro, Roudbar Lorestan, Bazoft ve diğerleri önerilmiştir. Karun üzerindeki barajlar, nehrin sediment taşınımı ve ekolojisi üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuş ve binlerce sakinin yer değiştirmesini gerektirmiştir.

Karun-3, Baraj ve Hidroelektrik Santrali, Tarihçe .
N. Jafarzadeh, S. Rostami, K. Sepehrfar ve A. Lahijanzadeh, Huzastan Eyaletindeki Su Kirletici Endüstrilerin Belirlenmesi, İran Çevre Sağlığı Bilimi ve Mühendisliği Dergisi, Cilt 1, No. 2, s. 36–42 (2004). [1]

 Wikimedia Commons'ta Karun Nehri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Karun nehri, Tişine'nin diğer fotoğrafları
Karun nehri bataklıkları, Bilgi Notu, BirdLife International .
30.4275°K 48.1653°D﻿ / 30.4275; 48.1653

H. Borjian, "Karun Nehri", Encyclopaedia Iranica, http://www.iranicaonline.org/articles/karun_1_2 adresinde
DT Potts, "ŞATT al-ARAB", Encyclopaedia Iranica, http://www.iranicaonline.org/articles/shatt-al-arab adresinde

Kast sistemi veya kast, bir bireyin belirli bir sosyal tabakalaşma sistemi içinde doğduğu sabit bir toplumsal gruptur. Böyle bir sistem içinde, bireylerin yalnızca aynı kast içinde evlenmeleri (endogami), genellikle belirli bir meslekle bağlantılı yaşam tarzlarını takip etmeleri, bir hiyerarşi içinde gözlemlenen ritüel bir statüye sahip olmaları ve belirli kastların diğerlerinden daha saf veya daha kirli olduğu düşünülen kültürel dışlama kavramlarına dayalı olarak diğerleriyle etkileşimde bulunmaları beklenir. “Kast” terimi ayrıca karıncalar, arılar ve termitler gibi ösosyal böceklerdeki morfolojik gruplara da uygulanır.
UNICEF ve İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün verilerine göre dünya çapında 250 milyon insan kast ayrımcılığından etkilenmektedir. Kastın paradigmatik etnografik örneği, Hindistan'ın Hindu toplumunun katı sosyal gruplara bölünmesidir. Kökleri Güney Asya'nın eski tarihine dayanmaktadır ve halen varlığını sürdürmektedir, ancak Hindistan'daki kast sisteminin ekonomik önemi, kentleşme ve pozitif ayrımcılık programlarının bir sonucu olarak azalmaktadır. Sosyologlar ve antropologlar tarafından çok sayıda araştırmaya konu olan Hindu kast sistemi, bazen Hinduizm ve Hindistan dışında var olan kast benzeri sosyal bölünmelerin incelenmesi için analojik bir temel olarak kullanılmaktadır. Sömürgeci İspanyol Amerikası'nda, karışık ırktan kastlar Hispanik sektör içinde bir kategoriydi ancak sosyal düzen başka türlü değişkendi.

"Kast" terimi, Portekizce ve İspanyolcada casta ırk, soy; Latincede ise castus saf soy anlamına gelmektedir. Hindistan'ın ve Afrika'nın bazı bölgelerinde günümüzde de uygulanan bir sistemdir. Sınıf ayrılıklarına dayanır. Günümüzde Çin'de uygulanan “Hukou Sistemi” de kast sistemi olarak kabul edilmektedir. Kast sistemindeki sınıflandırma öncelikle evlilik ve iş bölümüyle ilgilidir. Bu terim, aynı zamanda argo dilinde geçmekte ve sosyolojik bir terim olarak da kullanılmaktadır. Hatta modern toplumlarda yer alan bir terimdir.
Hindistan, Sri Lanka, Nepal, Bali, Afrika (Nijerya, Kamerun ve Orta Afrika'nın bazı bölgelerinde), Doğu Asya'da (en bilindiği Kuzey Kore'deki "Songbun sistemi") Yemen'de, Yezidilerde ve Kuzey Kore'de kast sistemi uygulandığı belirtilir.

Kast düzeni, Hindistan'da uzun süredir hüküm sürmektedir. Hayatlarının her alanında bu düzenin etkisi hâkimdir.
Eş ve İş Seçimi: Kast sisteminde grup içinde evlenmeler (endogami=akraba evliliği gibi) söz konusudur. Kimin hangi mesleği yapacağını kast sistemi belirler. Aynı kast içindekiler ancak birbirleriyle evlenebilirler.
Birlikte Yeme-İçme: Hindistan'da önceden insanların hep birlikte yemek yemeleri yasaktı; çünkü üst kastlar bunu hoş karşılamıyorlardı. Kendilerini onlarla kirletme korkuları vardı. Bugün bu ayrım büyük oranda kaldırılmıştır. Ancak kırsal kesimlerde hala eski kuralları görmek mümkündür.
Kast sisteminde sınıflandırma zenginlik ya da fakirlik durumuna göre yapılmaz. Ritüel saflık ve meslek durumları ölçütlerdir. Sınıflandırma Hinduizm inançlarından kaynaklanmaktadır.
Kast sisteminde üst tabaka, alt tabaka şu şekilde oluşur:

Belli başlı dört ana tabaka (Varna) vardır.
Bu tabakalar da kendi aralarında alt tabakalara (Jatiler) ayrılır.
Varna Sanskritçe bir kelimedir. “Sınıf, statü, renk” anlamlarına gelmektedir. Dört çeşit Varna vardır:

Brahmanlar (Entelektüel bir tabakadır. Kutsal yazıları (Veda) yorumlayan kişilerdir. Bilginler ve rahipler bu tabakada yer alır.)
Kşatriyalar (Askerler, prensler ve üst düzey memurların oluşturduğu bir tabakadır.)
Vaişyalar (Tüccarlar, toprak sahipleri ve çiftçiler)
Sudralar (İşçiler ve köleler)
Bunların dışında bir de kast sistemine dâhil edilmeyenler (dokunulmazlar) vardır. Bunlar Paryalar olarak bilinir (insanlığın en aşağı tabakasında yer alırlar ve hiçbir hakları yoktur.) Varna terimiyle ten rengi kastedilmektedir. Bu sistemde bir kişi ne kadar açık renkliyse o kadar üst tabakada yer alır. Ten rengi aynı zamanda göçmenlerin hangi ırktan olduklarını da göstermektedir.
Varna sistemi, kast sisteminin entelektüel ve ideolojik düzeyi olarak tanımlanabilir; çünkü bu sistem toplumsal hiyerarşiyi sağlamaktadır. Kast düzeninin nasıl oluştuğu bilinmemektedir. Bununla ilgili ne bir kurum ne de bir belge vardır. Tarihsel olarak değerlendirildiğinde şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: Farklı kabileler birleştirilerek genel bir sistem oluşturulmuştur.
Kast sisteminin kuralları ilk olarak Manu Smriti'de (MÖ 200 ve MS 200 yılları arasında) yazılmıştır. Diğer tüm Hindu yazılarında kast sistemi, amaç edinmeye değer gerçekler olarak verilmiştir. Hinduizme göre; kozmik ve sosyal görevlerle (Dharma öğretisi) kast sistemine aitlik arasında bir bağlantı vardır. Bir Kşatriya'nın görevi topluma önderlik etmek, onu korumaktır. Brahmanların görevi ise; kutsal yazıları öğrenmek ve öğretmektir.
[3] 26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kşatriya, Sanskritçede asker ve asil anlamına gelmektedir. Hint kast sisteminde ikinci sınıfta yer alanlar (Varnalar) için kullanılan bir kavramdır. Askerler, soylular ve krallardan (Raca) oluşur.
En önemli görevleri ülkeyi savunmaktır. Bu nedenle girişimci ruhları ve azimleri onların temel özellikleri olarak kabul edilir. Kşatriyalar; sistemi, yasaları korumak, refah ve mutluluğu sağlamak için vardır. Ayrıca savunmasız ya da sıkıntı içinde olanlara yardım etmek, başlıca görevleri arasında yer almaktadır.
Kşatriyalar, Upanişad metinlerinde sık sık diyaloglar halinde geçmektedirler. Ne zaman yenilikler söz konusu olursa, sık sık onların ismi geçer, adeta “dillerine dökülür“ yenilikler. Bu durum bir tesadüf değildir. Zaten Buda temel dini yenilikleri teşvik etmiştir. Brahmanların bakanlık gibi siyasi makamlarda görev yapmaları çok sık görülmüştür.
Purushasukta, Rigveda'nın (Hinduizmin kutsal metinleri) 10. kitabında, farklı kast sistemlerinde Purusha'nın (ruh veya öz) nasıl kurban edildiğini anlatmaktadır. Brahmanlar ağızlarından, Kşatriyalar kollarından, Vaişyalar baldırlarından ve Sudralar ayaklarından kurban edilirdi.
Kşatriyalar eskiden çok önemliydiler; ancak günümüzde artık eskisi kadar önemli değiller. Kşatriyaların asıl meslekleri politikadır. Bugün siyasette çıkarcılar çoğunluktadır. Bu çıkarcılar, İslam İmparatorlukları'ndan beri Hindistan'ın kuzeyinde siyasi egemenliklerini sürdürmeyi başarmışlardır. Askeri alanda bile Sihizmi yayabilmişlerdir. Sihler, önemli siyasi mevkiler elde etmişlerdir. (Sihizm, günümüzde Hindistan'ın dini ve siyasi hayatında hala önemli bir yere sahiptir.)
Kşatriya kast sisteminde yer alan grupların çoğu ağırlıklı olarak Hindistan'ın kuzeyindedirler. Bir arazi sahibi olmak onlarda güç faktörü olarak sayılmaktadır. Örneğin; Hindistan'ın kuzeyinde yaşayan Rajputlar, Kşatriya kast sistemini oluşturmuşlardır.Kaynak 26 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Varnalar, yüzlerce Jati'lere ayrılır. Jati kavramı “jan” sözcüğünden türetilmiştir. “Doğuş” anlamına gelmektedir. Bu, Jati kavramının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu da geniş aile ya da kabile olarak anlaşılabilir. Jati'ler, kast sisteminin sosyal ve aile boyutudur.
Birey, kast içindeki statüsüne doğuştan sahip olur. Bu statüyü değiştirmesi mümkün değildir. Jati'ler, hem profesyonel hem de etnik, sosyoekonomik ve kültürel farklılaşma için çalışmaktadır. Özel, ortak, ahlaki normlar aracılığıyla bir etnik grubunu birleştirirler. Eskiden bu kavramla sıkı bir evlilik düzeni ilişkiliydi, bu nedenle de diğer Jati'lere karşı göreceli olarak güçlü dışlama ve sınırlandırmalar söz konusu edilmekteydi.
Bir Hindu'nun hangi sınıfa ait olduğu öğrenilmek istendiğinde, Hintçede Jati, İngilizcede toplum kavramına göre sorulur. Kötü çağrışımlar yaptığından dolayı kast olarak asla sorulmaz.
Kast sisteminin günümüzde hala birlikte yaşam biçimi olarak yayılmasını isteyen Ortodoks Hinduların yanı sıra, eski sistemle ayrıcalıkları ve sömürgeciliği yasallaştırmak isteyenler de sıkı kast sisteminin üstesinden gelmek için çağrıda bulunmuşlardır. Bugün birçok Hindu, sıkı kast sistemine karşıdır.

Bazı Brahmanlar, kendilerini “saf soy“, diğerlerini de “karışık“ olarak kabul ederler. Her iki Varna, Hindistan nüfusunun yaklaşık %10'unu oluşturmaktadır. Kutsal Hint yazılarına (Veda'lar) göre; Brahmanlar üst kastta yer alırlar. Kutsal yazıları bilmek ve paylaşma ayrıcalığına sahip olmak Varnaların geri kalan kısmı için çok önemli bir ölçüttü. Kutsal metinleri korumayı sadece görevleri olarak görmüyorlardı. Aynı zamanda bu bilgileri aktarmak onların ayrıcalıklı olduklarını gösteriyordu. Bunda reenkarnasyon öğretisinin etkisi çok büyüktü. Reenkarnasyon öğretisine göre; ruhlar daha önceki yaşamlarından dolayı ya ödüllendirilecekler ya da cezalandırılacaklardı.

Jati'lerde ilk mesleki sınıflandırmalar hemen hemen bugünkü gibiydi: Günümüzde herkes her mesleği yapabilir. Ancak Brahmanların bir kısmı rahip olabilir. Bununla birlikte en iyi restoranlarda aranılan aşçı Brahmanlar da vardır; çünkü bugün hala alt kast aşçıların hazırladığı yemekleri bazı üst kastlar yemezler. Buna karşılık, geleneksel işlerin, hatta rahipliğin diğer kast üyeleri tarafından yapılması bugün giderek artan bir durumdur. Kşatriya'ların sadece birkaçı askerdir. Hindistan'ın büyük milli lideri, Hindistan'ı bağımsızlığına kavuşturan Mahatma Gandhi ve büyük dini lider Swami Vivekananda Vaişya’lardı. (Vaişya’lar; tüccarlar, toprak sahipleri ve çiftçilerin oluşturduğu bir tabakadır.)

Jati’ler, sadece meslekte değil, sosyal ve etnik alanlarda da tek başlarına hareket etmezler. Bu durum, Hindistan’da bölgeden bölgeye farklılık göstermektedir. Hint internet sitelerinde eş aramaları oldukça yaygındır. Bu arama, kast kriterlerine göre yapılmaktadır. Modern Hindistan’da aşk evliliğine doğru bir eğilim vardır ve kast engellerinin üstesinden gelen evlilikler gerçekleştirilmiştir. Ancak geleneksel kurallar hala önemini kaybetmemiştir.

Farklı Jatiler arasında saflık ve kirlilik kavramları önemlidir. Sınıflandırmada bunlar göz önünde tutulur. Özellikle Brahmanlar ve rahipler “saf” olarak bilinir. Bulaşıkçılık, berberlik 

Kedimsiler (Feliformia/Feliiformes), etçiller (Carnivora) takımından kedi benzeri yırtıcı türleri kapsayan alt takım.
Bazı sınıflandırmalarda bir üst familya olarak görülüp bilimsel adı Feloidea ya da Aeluroidea olarak verilir.

Paleosen'de (60 milyon yıl önce), Miacoidea grubunun ilk üyeleri Kuzey Amerika'da belirdi. Miacoidler, Carnivora için bazal olduğuna inanılan bir grup parafiletik taksondur. Etobur benzeri karnasiyalleri vardı ama tam kemikleşmiş işitsel büllerden yoksundular. Miasidler küçük ağaçsıl etoburlardı ve büyüklüklerine göre (kabaca firavun farelerininki), muhtemelen böcekler, küçük memeliler ve kuşlarla besleniyorlardı. Miacoidler iki gruba ayrılır: tam bir azı dişi tamamlayıcısı olan miasidler ve az sayıda azı dişi ve daha özel karnavallara sahip viverravidler. Bu diş farklılıkları, Caniformlar (daha fazla dişe sahip) ve Feliformlar (daha az dişe sahip) arasındaki farkı andırıyor, ancak bu, evrimsel soylar anlamına gelmeyebilir. Viverravidae'nin Feliformlar için temel olduğu düşünülüyordu. Ancak, bazı araştırmalar bunun böyle olmadığını öne sürüyor.

Orta Eosen'de (yaklaşık 42 myö), miasidler, Carnivora takımının iki farklı grubuna ayrılmaya başladı: Feliformlar (kedimsiler) ve Caniformlar (köpeksiler). Mevcut Feliformların miasid öncülleri ormanda yaşayan, ağaçta yaşayan veya yarı ağaçta yaşayan pusu avcıları olarak kalırken, Caniform öncülleri daha hareketli, fırsatçı avcılardı. İlk Feliformların bu dönemde ortaya çıktığı açıkken, fosil kayıtlarında Feliform familyalarının açık bir ortak atası yoktur. Orman sakinleri olarak, erken Feliformlar tortul materyallerin yokluğunda daha hızlı ayrışmaya maruz kaldılar ve bu da fosil kayıtlarında büyük boşluklara neden oldu.

Köpeğimsiler
Miacidae
Miacis
Vulpavus

Ixodida veya kene, Parasitiformes üsttakımına bağlı bir hayvan takımıdır. Keneler zorunlu kan emici ektoparazitlerdir. Bacakların uçlarında çengeller ve vantuzlar vardır. Deriye rahatça yapışarak ağız organelleri ile kan emerler. İyice şiştikten sonra kendilerini yere atarak konaklarından uzaklaşır, ot veya ağaçlara tırmanırlar. Ön ayaklarının uçları dokunma ve koku alma için özelleşmiştir. Ormanlarda bulunduğu ağacın altından bir hayvan geçtiği takdirde üzerine düşüp derisine yapışır ve etine hortumunu sokarak kanını emer. Kenelerin tükürük salgısı dokuları sindiren ve likefiye eden proteolitik enzimler içerir. İnsan ve hayvan hastalıklarının taşınmasında rol oynayan en önemli vektörlerdendir. Birçok bakteri, riketsiya, spiroket, virüs, parazit, mantar, protozoa ve solucan kökenli hastalığa sebep olabilirler. Ek olarak toksikozlar, felçler ve alerjik reaksiyonlara da yol açabilirler. Dünya'nın her bölgesinde bulunurlar.

Vücut tek parça halindedir; caput, thorax ve abdomen tamamen birleşmiş. Ixodidae kenelerinde kitin kutikula ile örtülü ve serttir. Argasidae kenelerinde yumuşaktır.
Gnathosoma, baş kısmıdır. Ağız parçaları (rostellum), bir çift pedipalp (palp), bir çift keliser, keliser kılıfı, delmeye ve kan emmeye yarayan hipostom'dan oluşur. Bunlar basis capituli üzerine oturur ve kapitulum (capitulum) olarak adlandırılırlar. Ixodidae kenelerinin bütün evrelerinde  kapitulum üstten görülebilirken, Argasidae kenelerinde gövdenin altına doğru kıvrık olduğu için görünmezler. Palpler, dört eklemli ve dört parçadan ibaret olup dördüncü segmentte dokunma duyu kılları taşır. Ixodidae kenelerinin 4. palp segmenti çok küçük olup, 3. palp parçasının içinde yer alır. Palplerin iç yüzü diğer ağız organellerinden keliser ve hipostomu içine alacak şekilde çukurlaşmıştır. Keliserler keliser kılıfı içinde kayarak ileri geri hareket ederler, üç parçalı olup ve son kısım testere dişlidir. Keliserler, kene kan emeceği zaman hipostomunu deriye sokması için deriyi perfore ederler. Keliserler aynı zamanda çiftleşme  esnasında erkeklerin kendilerini sabit tutmasına yardımcı olurlar. Hipostom, radula ve tekastome adlarını da almaktadır. Tek parçadan ibaret olan hipostom üzerinde türlere göre değişen sayı ve büyüklükte geriye dönük dişler bulunur. Basis capituli üzerinde Ixodidae ailesine bağlı dişli kenelerde area porose adı verilen ve türlere göre değişen şekilde, süngerimsi yapıda iki alan bulunmaktadır.
İdiosoma: Gövde kısmıdır; göğüs ve karnın birleşmesinden oluşmuştur (thoraco-abdomen). Bacaklar buradadır. Ergin ve nimflerde 4 çift, larvalarda 3 çift bacak bulunur. Gövdeden uca doğru parçalar; kalça, trochanter, femur, tibia, pretarsus ve tarsus olarak sıralanır. Kalçalar (coxa) gövdeye yapışık ve hareketsizdirler. Ixodidae kene türlerinin coxa 'ları büyüktür ve bazı türlerinde mahmuz (spur) bulunur. Tarsusların uçlarında üzerinde bir çift tırnak bulunan pulvillum denen zarımsı oluşumlar vardır. Tutunmaya yarayan bu oluşumlar yaz kenesigillerde (Ixodidae) görülür, kış kenesigillerde (Argasidae) yoktur. Birinci çift tarsusların sırt yüzünde Haller organı (ya da Haller organeli) denen çukurluk biçiminde bir duyu aparatı bulunur. Bunlar, ısı, mevcut hava koşulları, koku ve kimyasalları saptar. İlk iki bacak çifti öne, son iki çifti geriye yönelmiştir.
Gelişme dönemlerine ve cinsiyetlerine göre vücutlarının bazı kısımlarında kitin oranı artar ve kitin plakları oluşur. Ixodidae kenelerinin dişi, larva ve nimflerinde kapitulumun gerisinde yaka tarzındaki kitin tabakası (scutum), erkeklerde vücudun dorsalinin tamamını kaplamıştır (conscutum). Kitin plakalar stigma civarında da bulunurlar ve peritrem olarak isimlendirilirler. Bazı Ixodidae türlerinin erkeklerinin anüs civarında bulunan, türlere göre değişen yapıda ve sayıdaki plakalara da anal plakalar adı verilir. Amblyomma, Dermacentor ve Haemaphysalis cinslerine ait kenelerde anal plaka yoktur.
Kenelerin iç organları; sindirim, boşaltım, dolaşım, solunum, sinir sistemleri ve duyu organları ile üreme ve kas sistemlerinden ibarettir

Konağın titreşimlerinin, ısısının ve karbondioksit'in kene tarafından algılanmasının, kenenin konağı bulmasına yardımcı olduğu belirtilmektedir. Gelişme evrelerini tamamlamak üzere konaklarını terkeden keneler (özellikle Ixodidae), tekrar bir konak bulmak için iki farklı yol izler:

Pusuya yatma: Bazı keneler konaklarına geçmek üzere beklemek için bitkilere tırmanırlar. Arka ayakları ile otlara tutunurlar ve öndeki bir çift ayakları ile konağa tutunmak üzere beklerler. Bu olay, bitki üzerinde bekleyerek bir çeşit pusuya düşürme şeklidir. Örnek olarak, Rhipicephalus, Haemaphysalis ve Ixodes cinslerindeki kenelerin larva, nimf ve erginleri verilebilir.
Ava çıkma: Bazı keneler de yakındaki konakları aramak için bir yerden başka bir yere hareket ederler. Avcı kenelere örnek olarak Amblyomma ile Hyalomma cinsleri verilebilir.

Keneler larva, nimf ve ergin dönemlerde herhangi bir konaktan mutlaka kan emmek zorundadır. Keneler gelişme evrelerine göre kan emmek için farklı bölgeleri tercih ederler. Larvalar derinin en ince olduğu iç kulak derisini tercih ederken, ergin keneler vücudun diğer kesimlerine tutunurlar ve kan emmeye başlarlar. Kene kan emmek için uygun bölgeyi bulduğunda keliserleri ile deriyi parçalamaya başlar. Deriyi parçalamaya başladığı andan itibaren bölgeye analjezik özelliği olan tükürük salgılanır. Kene keliserleri ile deriyi açar ve hipostomunu deriden içeri sokar. Hipostom üzerinde bulunan ve geriye dönük olan dişçikler kenenin konak üzerinde uzun süre kalmasını sağlar ve bu olaya kenenin konağa tutunduğu ilk 48-72. saatlerinde tükürük bezinden salgılanan ve ağız organellerini bir çimento gibi saran antijenik ve antiseptik özellikteki sement yardımcı olur. Bu sırada tekrar tükürük salgılanır. Tükürük salgılanması ile vasküler permeabilite bozulur, kan damar dışına sızar. Tükürük salgısının antikoagulan etkisi ile kanın pıhtılaşması engellenir ve kene oluşturduğu kan gölünden beslenir. Ixodidae doyuncaya kadar aynı yerden kan emer. Bu süre birkaç günden birkaç haftaya kadar değişebilir. Argasidae ise tutunduğu konaktan kısa sürede çok miktarda kan emer ve konağını terk eder. Ixodidae kenelerinin beslenmesi yavaştır, çünkü kenenin fazla miktarda kanla beslenmesi için vücut duvarının genişlemeye ihtiyacı vardır. Larvaların tamamen kanla doyması 3-5 gün sürer. Nimflerde bu süre 4-8 gün arasında değişir ve erişkin dişilerde kanla doyma süresi 5-20 gündür. Keneler tamamen kanla doyduklarında konak derisindeki hipostomlarını çıkarırlar. Vücut ağırlıklarının 3-30 misli kan emebilirler. Dişi keneler erkek kenelere oranla daha fazla genişleyebilme özelliğindedirler. Erkek kenelerin ise tüm vücut yüzeyini kitin tabakası kapladığından dolayı dişiler kadar fazla genişleyemezler ve beslenmeleri sadece üreme faaliyetlerinin yerine getirilmesi ve bazal metabolizmaları ile ilişkilidir. Keneler kandan ve lenften tam olarak faydalanır, yalnız hematini sindiremezler ve dışkının çoğu hematin'den oluşur.

Kenelerde üreme eşeylidir. Çiftleşme kan emme sırasında konağın üzerinde olur. Çiftleşmeden sonra erkek konağı terk eder ve ölür. Dişi kene tam doyuncaya kadar kan emmeye devam eder, daha sonra uygun bir yerde konağını terk eder ve yumurtlar, yumurtladıktan sonra da kendi ölür (Ixodidae) ya da ölmez (Argasidae).
Dişi keneler yumurtalarını taş, toprak ve merada yaprakların altına, toplu ve birbirine yapışık şekilde bırakırlar. Yumurtlama süresi ve miktarı, dişi kenenin az veya çok kan emmesine ve ısı ışık ve nem gibi diğer dış faktörlere bağlı olarak değişir. Önceleri az, sonrasında çok sayıda yumurta çıkarılır. Sürenin sonuna doğru sayı tekrar azalır. Yumurtalar ilk çıktıklarında beyaz renklidir. Daha sonra kahverengi-kehribar renge dönerler. Yumurtalar ortalama 0.7-1.0 mm büyüklüktedir. Yumurta sayısı türlere ve kanla doyma derecelerine göre 200-15000 adet olabilir.
Dişi kenelerde ovaryum ile bağırsak irtibat halindedir. Bu yüzden bazı keneler kan emerken parazitleri sindirim sisteminden ovaryumlarına geçirirler. Bu parazitler ovaryumdan yumurtaya geçerek, yumurtadan çıkan larvaları enfekte ederler. Bu larvalar kan emerken parazitleri de hayvanlara taşırlar (transovaryal nakil).
Yumurta içinde larvanın gelişmesi ve daha sonraki gelişme dönemleri tür, ısı, nem gibi dış faktörlere bağlıdır. Toprakta bulunan yumurtalardan bir hafta içinde larvalar çıkar. Yumurtadan çıkan üç çift ayaklı larvalar 7-22 gün içinde kitinizasyonlarını tamamlayarak aktif hale geçip konakçı aramaya başlarlar.

Yumurtadan çıkan larvalar tıpkı böcekler gibi 3 çift bacaklıdır. Larvalar Haller organı sayesinde bir konağa tutunur. Türlere göre farklı sürelerde deri değiştirerek 4 çift bacaklı  nimf haline gelirler. Nimflerde larvalar gibi henüz genital organlar gelişmemiştir. Aç olan nimfler konaktan kan emerek doyar, deri değiştirerek aç ergin hâle gelir. Erkek ve dişi ergin keneler kan emerken çiftleşir ve doyduktan sonra dişi toprağa düşer ve yumurtlar.
Biyolojik gelişmelerine göre yaz keneleri üçe ayrılır: bir konaklı keneler: larva, nimf ve ergin dönemlerini aynı konak üzerinde geçirirler; iki konaklı keneler: larva ve nimf dönemini bir konakta, ergin dönemini farklı bir konakta geçirirler; üç konaklı keneler: larva bir konaktan kan emer ve toprağa düşer, toprakta deri değiştirerek aç nimf haline gelir. Aç nimfler ikinci bir konağa tutunur, doyup konağı terk eder, toprağa düşer deri değiştirir ve aç ergin kene haline gelir. Aç ergin keneler bir konağa tutunur, doyup konağı terk eder.
Yaz kenesigiller (Ixodidae), genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimleri arasında aktiftirler. Bunlar evcil hayvanların kulak kepçesi içinde ve dışında, boyun altında, karın, anal ve perianal bölgeler ile sırt ve kuyruk üzerinde bulunurlar.
Kenelerin hepsi zararlı, parazit ve kör değildir. Sığır ve köpek kene türleri gözlüdür. İnsan ve ehil hayvanlarda parazit yaşayanlar çeşitli hastalık mikroplarını bulaştırdıklarından sağlık bakımından zararlıdır ve birçok bakteri de üretmektedir.

Türkiye ve Orta Asya k

Kenya Dağı, 5.199 m ile Kilimanjaro Dağı'ndan sonra Afrika'nın en yüksek dağıdır. Dağ, Kenya'nın iç bölgelerinde, ekvatorun az güneyinde yer alır.
Kenya Dağı, sönmüş bir yanardağ olup, Büyük Rift Vadisi'nin yakınlarında yer alır. Dağın tepesinde 11 küçük buzul ve bir sürü vadi yer alır. Kenya Dağı, tatlı su kaynakları açısından çok önemli bir yere sahip olup Tana ve Ewaso Ng'iso nehirlerinin doğduğu bölgedir. Bulutsuz havalarda dağ Nairobi'den görülebilir.
Dağın çevresinde çok çeşitli ormanlar bulunur. Yüksek nem oranı nedeni ile çevresindeki ormandaki tüm ağaçların üzeri liken ile kaplıdır. Dağda yaşayan canlıların bir kısmı o bölgeye endemiktir. Bu bölgede Senecio, Lobelia ve Carduus cinsinden bitkilere rastlanabilir. çok bulunan hayvanlar ise damanlar ve duikerlerdir. Ayrıca bu bölgede maymun, fil ve Afrika mandası gibi nadir bulunan hayvanlara rastlanabilir.
Dağın çevresindeki bölge millî park ilan edilmiştir. 1997 yılında, UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Kilittaşı türler, doğal çevrelerine sayılarına nazaran daha önemli etkide bulunan türler. Böyle bir organizma bulunduğu ekosistemde, bir kemerin kilit taşının görevine benzer bir rol oynar. Kilit taşı kemer içindeki diğer taşlardan daha az basınç altında olsa bile, o olmadan kemer çöker. Benzer şekilde bir ekosistemin içinden kilittaşı tür çekilirse, bu tür biyokütle ya da verimlilik içinde küçük bir yer tutsa dahi ekosistemde çok dramatik değişiklikler oluşabilir.

Burada verilen tanım henüz tam olarak kabul görmemiş ve oldukça niteliksel bir tanımdır. Önemli bir nokta türün yaygınlığının ve etkisinin nasıl ölçüleceğinin ve hangi sınırlamanın yapılacağının henüz belirli olmamasıdır. Bu anlamda yaygınlık biyokütle ya da verimlilik olarak ölçülebilir. Etkiyi tanımlayabilmek ise daha da zordur. Kilittaşı avcıların, ekosistemin bütünü içinde oldukça nadir görünseler dahi bulundukları fonksiyonel ekolojik grupların içindeki biyokütle üstündeki üstünlükleri ile tanımlanabilecekleri önerilmiştir.
Bu terim çoğu zaman yanlışlıkla temel türler yerine kullanılmaktadır. Kilittaşı türler yalnızca ortadan yok olmalarının ekosistemi etkileyeceği türler olarak görülmemelidir çünkü tanım gereği herhangi bir yaygın türün ekosistemden çıkarılması o ekosistemi önemli derecede değiştirecektir. Doğa koruma yanlılarına kilittaşı tür kavramını çekici kılan görece oldukça küçük bir fiziksel ize sahip olsalar bile ekosistemin sağlığı üzerinde büyük bir etkileri olmasıdır.

Tam tanımı üzerinde belli bir görüş birliği olmamasından ötürü kilittaşı tür kavramı ancak belirli örnekleri listeleyerek anlatılabilir.
Klasik bir kilittaşı tür, bir otçul türün baskın bitki türünü yok etmesini engelleyen türdür. Av sayısı az olduğu için kilittaşı avcı sayısı daha da düşük olabilir ama yine de etkilidir. Eğer bu avcılar olmasaydı otçul avın sayısı giderek çok artacak ve baskın bitki türünü yok ederek ekosistemin çehresini oldukça önemli derecede değiştirebilecekti. Kesin senaryo her örnek için değişiklik gösterse de zincirleme tepki sonucu çok yaygın olmayan bir türün ekosistemin çalışması üzerinde olduğundan büyük bir etkisi olacağı anafikri değişmeden kalır.

Bazı denizyıldızları, başka doğal düşmanları bulunmayan denizkestaneleri, midyeler ve diğer deniz kabukluları ile beslenerek bu işlevi yerine getirirler. Eğer denizyıldızı popülasyonu ekosistemden çıkarılırsa midye popülasyonu kontrolsüz olarak artar ve diğer birçok türü uzaklaştırır, denizkestanesi popülasyonu da mercan kayalıklarını yok eder.
Benzer şekilde kelp ormanında deniz samurları denizkestanelerini kontrol altında tutar. Kelp kökleri basitçe çapa gibidir, kara bitkilerinin besin toplayan büyük ve geniş köklerine benzemez. Dolayısıyla denizkestaneleri kelplerin yalnızca köklerini yani biyokütlelerinin çok az bir kısmını yiyerek kelpleri ekosistemden tamamen çıkarabilir.
Evcil kediler de insan yerleşim alanlarının da dahil olduğu birçok ortamda kilittaşı tür rolünü üstlenmiştir. Yabani kediler de içine sokuldukları birçok yerde yerel popülasyonları azaltmıştır.
Bu yaratıkların süper avcı olmasına gerek yoktur. Denizyıldızları köpekbalıklarına, vatozlara ve deniz anemonlarına av olur. Kediler ve susamurları yırtıcı kuşlara av olur.

Kuzey Amerika'da, boz ayı avcı olarak değil ama ekosistem mühendisi olarak kilittaşı bir türdür. Okyanus ekosisteminden orman ekosistemine besin transferi yaparlar. Bu transferin ilk aşaması bazen binlerce kilometre olmak üzere akıntıya karşı ırmaklarda yüzen somon ile gerçekleşir. Daha sonra somonu yakalayan ayı, balığı kuru toprağa çıkarır ve çevreye besin yönünden zengin dışkı ve yarı yenmiş balıkları yayar.
Bir başka ekosistem mühendisi kunduzdur. Bulunduğu alanı bir akarsudan gölcüğe ya da bataklığa çevirir.

Washington Üniversitesi'nin Pathbreaker serisinde Paine'nin orijinal hipotezinin bir özeti.

Kükreme, hem düşük temel frekans (aralık) hem de düşük formant frekanstan oluşan bir hayvan ses türüdür. Birçok memeli, kükreme ve diğer kükreme benzeri sesler üretme yeteneğine sahiptir. Bunlar arasında büyük kediler, ayılar, goriller, uluyan maymunlar, çekiç başlı yarasalar, filler, bazı boynuzlugiller, kızıl geyik ve bazı yüzgeçayaklılar bulunur.
Kükreme yeteneği, genellikle gırtlak ve dil kemiğindeki modifikasyonlar ve düşük frekanslı akustik rezonans için genişlemiş iç hava boşluklarını içeren anatomik bir temele sahiptir. Kükreyen hayvanlar, rezonans alanını artırmak için boyunlarını uzatabilir ve başlarını kaldırabilir.
Hayvanlar, bölgelerini belli etmek, diğer grup üyeleriyle iletişim kurmak ve öfkelendiklerini göstermek üzere çeşitli nedenlerle kükrer. Buna ek olarak, aslan gibi bazı hayvanlar, bir çift bulmak ve diğer bireylerle rekabet etmek için de kükrerler.
Kültürel olarak en ünlü kükremelerden biri, Metro-Goldwyn-Mayer (MGM) filmlerinin başlangıcı esnasında çıkan aslan kükremesidir. Bu sıra, ilk ve son bölümleri atlayarak, sadece kükremenin orta kısmından oluşur.

Hayvan dili

Eklund, Robert, Gustav Peters, Gopal Ananthakrishnan & Evans Mabiza. 2011. An acoustic analysis of lion roars. I: Data collection and spectrogram and waveform analyses 29 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. In: Quarterly Progress and Status Report TMH-QPSR, Volume 51, 2011. Proceedings from Fonetik 2011. Royal Institute of Technology, Stockholm, Sweden, 8–10 June 2010, pp. 1–4. Download PDF from http://roberteklund.info 18 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Ananthakrishnan, Gopal, Robert Eklund, Gustav Peters, Gopal & Evans Mabiza. 2011. An acoustic analysis of lion roars. II: Vocal tract characteristics 29 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. In: Quarterly Progress and Status Report TMH-QPSR, Volume 51, 2011. Proceedings from Fonetik 2011. Royal Institute of Technology, Stockholm, Sweden, 8–10 June 2010, pp. 5–8.Download PDF from http://roberteklund.info 18 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Lepus, Leporidae familyasına bağlı bir hayvan cinsidir. Kısa mesafede 80 km/sa (50 mph) hızla koşabilir. Uzun mesafelerde Lepus europaeus ise 55 km/sa (35 mph) hıza erişebilir.

Lepus cinsine bağlı türler (2024):

William George Black, F.S.A.Scot. "The Hare in Folk-lore" The Folk-Lore Journal. Volume 1, 1883
Gibbons, J. S., Herbert, K., Lascelles, G., Longman, J. H., Macpherson, H. A., & Richardson, C. 1896. The Hare: Natural history. [1]
Palmer, TS. Jack Rabbits of the United States 1896. Washington,: Govt. Print. Off.[2]
Edwards, P. J., M. R. Fletcher, and P. Berny. Review of the factors affecting the decline of the European brown hare, Lepus europaeus (Pallas, 1778) and the use of wildlife incident data to evaluate the significance of paraquat. Agriculture, ecosystems & environment 79.2-3 (2000): 95-103.[3]
Vaughan, Nancy, et al. Habitat associations of European hares Lepus europaeus in England and Wales: implications for farmland management Journal of Applied Ecology 40.1 (2003): 163-175.[4]
Smith, Rebecca K., et al. Conservation of European hares Lepus europaeus in Britain: is increasing habitat heterogeneity in farmland the answer? Journal of Applied Ecology 41.6 (2004): 1092-1102.[5]
Reid, Neil. Conservation ecology of the Irish hare (Lepus timidus hibernicus). Diss. Queen's University of Belfast, 2006 [6]
Natasha E. McGowan, Neal McDermott, Richard Stone, Liam Lysaght, S. Karina Dingerkus, Anthony Caravaggi, Ian Kerr, Neil Reid, National Hare Survey & Population Assessment 2017-2019, [report], National Parks and Wildlife Service. Department of Culture, Heritage and the Gaeltacht, 2019-11, Irish wildlife manuals, No.113, 2019 [7]
Kane, Eloise C. Beyond the Pale: the historical archaeology of hare hunting, 1603-1831. Diss. University of Bristol, 2021.[8]
Reid, Neil. Survival, movements, home range size and dispersal of hares after coursing and/or translocation. PloS one 18.6 (2023): e0286771.[9]
Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Decima 1, 1-824 doi:10.5962/bhl.title.542
Illiger C., Prodromus Systematis Mammalium et Avium
Fischer de Waldheim G. Adversaria zoologica, Memoires de la Société Impériale des Naturalistes du Moscou 5, 357-428
Gray J. E. An outline of an attempt at the disposition of Mammalia into Tribes and Families, with a list of genera apparently appertaining to each Tribe, Annals of Philosophy, new series 10, 337-344
Leidy J. Description of Vertebrate Fossils, Post-Pleiocene Fossils of South-Carolina, 99-122
Hay O. P. (1902), Bibliography and Catalogue of the Fossil Vertebrata of North America. Bulletin of the United States Geological Survey 179, 1-868
Schultz C. B., Howard E. B. (1935) The fauna of Burnet Cave, Guadalupe Mountains, New Mexico, Proceedings of the Academy of Natural Sciences of Philadelphia 87, 273-298
Dawson M. R. (1958) Later Tertiary Leoporidae of North America, University of Kansas Paleontological Contributions Vertebrata 6, 1-75
Kurten B., Anderson E. (1980), Pleistocene mammals of North America, 1-442
McKenna M. C., Bell S. K. (1997), Classification of Mammals Above the Species Level, 1-640
Wilson, D.E.; Reeder, D.M. (editors). (2005). Mammal Species of the World. A Taxonomic and Geographic Reference (3rd Ed.). Johns Hopkins University Press, Baltimore. 2,142 pp.
Smith, Andrew T., Charlotte H. Johnston, Paulo C., 2018: null. Lagomorphs. Pikas, Rabbits, and Hares of the World. 266.

Windling, Terri. The Symbolism of Rabbits and Hares.
BBC Nature section about hares
 Wikimedia Commons'ta Lepus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Lepus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Daman, kırsıçanı veya hiraks olarak da bilinir, yaklaşık tavşan büyüklüğünde otçul hayvanlardan oluşan memeli familyası Procaviidae üyelerine verilen genel ad. Procaviidae, birbirinden çok farklı vücut yapısına sahip hayvanlardan oluşan Afrotheria üst takımına ait Hyracoidea takımının tek familyasıdır. Bazı sınıflandırmalarda yaşayan en yakın akrabaları filler (Proboscidea) ve deniz inekleri (Sirenia) ile Paenungulata (eski ad: Uranotheria) adlı grupta toplanırlar.

Günümüzde yaşayan daman türleri gayet küçük boy memelilerdir. 30 ila 60 cm uzunluğa ve en fazla 3,5 kg ağırlığa ulaşırlar. Kuyruk neredeyse görünmüyecek kadar kısa, en fazla 3 cm uzunluğunda olur. Kaslı, kuvvetli ve uzunumsu bir vücut yapısı, ancak kısa boyunları olur. 
Türden türe renkleri açık ile koyu kahverengi arası değişir. Çene, kulaklar ve bacaklar kısadır. Ön ayaklarında bulunan dört parmağın uçları toynaklaşmıştır. Arka ayaklarda üç parmak olur. Orta parmağın bükük bir tırnak varken diğer ikisi toynak halini almıştır. Ama damanlar bu toynakların üzerinde değil çıplak tabanları üstünde yürür. Ayaklarından çıkan bir sekret tabanları daima nemli tutar. Bunun sayesinde tabanlarını içeri doğru bükerek ayaklarında bir vakum oluşturup çok yamaç kayalıkların üzerinde bile rahatlıkla tutunur ve yürüyebilirler.

Uçurum ve çalı damanı kayalık yerlerde (dolayısıyla kaya damanı olarak anılılırlar), ağaç damanı ise ormanda yaşar. Memleketleri Afrika kıtasıdır, ancak Uçurum damanı Güneybatı Asya'da da yaşar.

Damanlar çok hızlı ve hareketlidir. Aşılması zor bölgelerde bile gayet hızlı ilerleyebilirler. Familyanın tüm türleri çok iyi tırmanır.
Ağaç damanının yaşam şekli, diğer iki cinsten çok farklıdır. Diğer iki cins gündüz aktif olup güneşlenmeyi severken, Ağaç kırsıçanımsısı gece aktiftir ve daha saklı yaşar. Yerde yaşayan cinsler büyük gruplar içinde yaşarken, Ağaç kırsıçanımsısı yalnız veya küçük bir aile içinde yaşar.
Tüm damanlar otoburdur. Besinlerinden yeterince sıvı elde edebildikleri için su içmeye gerek duymazlar. Küçük boylarından dolayı birçok yırtıcı hayvan tarafından avlanırlar; yılanlar, yırtıcı kuşlar ve büyük kediler sadece birkaç örnek olarak sayılabilir. Yırtıcı kuşlar arasında özellikle Kaffer kartalı neredeyse tamamen damanlar ile beslenir.

Damanları araştıran ilk doğa bilimciler onları kemirici olarak sınıflandırmıştır. Ancak henüz 19'uncu yüzyılda, vücut yapılarından dolayı toynaklı hayvanlarla bağları olması gerektiği fikirleri öne sürülmüş, hortumlular ve deniz inekleri ile birlikte Paenungulata taksonuna konulmuşlardır. Yeni yapılan molekülergenetik araştırmalar da bu takımların birbirleri ile akrabalığını kesin olarak kanıtlamıştır.
Bugün yaşayan tüm damanlar Procaviidae familyası içinde toplanır. Evrim tarihinde soyu tükenmiş olan türlerden ayırt edebilinmesi için bazen "Tırmanan damanlar" olarak da adlandırılırlar. Familya 3 ayrı cinsten oluşmaktadır:

Ağaç kırsıçanımsısı (Dendrohyrax) 3 tür: D. arboreus), D. dorsalis) ve D. validus.
Çalı kırsıçanımsısı (Heterohyrax) 1 tür H. brucei.Eski adı H. antineae
Uçurum kırsıçanımsısı veya Çöl kırsıçanımsısı (Procavia) 1 tür Procavia capensis

Martin S. Fischer: Hyracoidea. Handbuch der Zoologie, Band VIII, Teilband 58. Walter de Gruyter 1991. ISBN 3-11-012934-5
Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press 1999 ISBN 0-8018-5789-9
Martin S. Fischer: Die Stellung der Schliefer im phylogenetischen System der Eutheria. 1996 ISBN 3-510-61178-0
Herbert Hahn: Von Baum-, Busch- und Klippschliefern, den kleinen Verwandten der Seekühe und Elefanten. 1959 ISBN 3-7403-0193-7
Edward R. Ricciuti: What on Earth is a Hyrax?. Blackbirch Press 1996 ISBN 1-56711-100-9
Donald R. Prothero, Robert M. Schoch: The Evolution of Perissodactyls. Oxford University Press 1990 ISBN 0-19-506039-3
A. Lavergne, E. Douery & al.: Interordinal Mammalian Relationships: Evidence for Paenungulate Monophyly Is Provided by Complete Mitochondrial 12S rRNA Sequences In: Molecular Phylogenetics and Evolution Okt 1996, Band 6, Nr. 2, S. 245-258.

Hyraxes - Biological synopsis (İngilizce)

Lancelot (Fransızca: Lancelot du Lac), Kral Arthur'un Yuvarlak Masa Şovalyeleri'nden biri olduğuna inanılan Fransız askerdir. Kurgusal bir kişidir.
Breton kralı Ban'ın (veya Ban Bonewig) oğludur. Kral Claudus tarafından yenilgiye uğratılan Ban, eşi Elaine ile birlikte kaçmak zorunda kalmıştır. Küçük çocukları Lancelot bu kaçıs sırasında annesi tarafından bir gölde terk edilir. Göl perisi Viviane (Göl Kraliçesi veya Gölün Damı) tarafından, kutsal ve mistik bir yer olan (Avalon)'a götürülür. Lancelot gizemli ve kutsal kılıç Ekskalibur'un yaratıldığı yer olan Avalon'da büyür.
Sonraları yazılan romanlarda efsanevi Kral Arthur'un en iyi arkadaşı ve savaşcısı olarak tanıtılır, kusursuz örnek savaşçı olarak gösterilir: Korkusuz, yürekli, saygılı, zeki, karizmatik ve yardımseverdir. Örnek olarak Chrétien de Troyes'in 1170 tarihli yazıları gösterilebilir.
Avrupa literatürü 13. yy. (Lancelot en prose), romanı ile derin etkilendi. Bu eski Fransızca dilinde yazım Lancelot hikâyesini bir arthus kainat cihan anlatımı başlatıyor. Lancelot seçkin oğlu Galahad, kutsal Graal kupa arayışı bu anlatımda sonuça buluşturur.

Lancelot and the Grail: A Study of the Prose Lancelot, Elspeth Kennedy (Clarendon Press, 1986)
Lancelot Do Lac, the Non-Cyclic Old French Prose Romance, Two Volumes, Elspeth Kennedy (ed.) (OUP, 1980)
Lancelot of the Lake, Introduction Elspeth Kennedy. Translation and notes Corin Corley (Oxford World's Classics)
Elyazmaları:
Lancelot du Lac, Frankreich, 14. yy. Paris, BnF, Abteilung französische Handschriften, 122, fol. 1 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bibliothèque nationale de France
Lancelot du Lac, Frankreich, 14. yy. Paris, BnF, Abteilung französische Handschriften, 122, fol. 113v 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bibliothèque nationale de France
Lancelot du Lac, Frankreich, Poitiers, 15. yy. Paris, BnF, Abteilung französische Handschriften, 111, fol. 1 ff 24 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bibliothèque nationale de France
Baskılar:
Lancelot und Ginover. Heidelberg elyazısı Reinhold Kluge ve der Bibliothèque de l'Arsenal, Paris elyazısı ile; tercüme Hans-Hugo Steinhoff. 1995, Frankfurt am Main, Deutscher Klassikerverlag, Reihe: Bibliothek Deutscher Klassiker. ISBN 3-618-66130-4

Lancelot du Lac (1974, Almanca: Lancelot, Ritter der Königin) - Yönetmen Robert Bresson
First Knight 1995 yılında, Lancelot (Richard Gere), Arthur (Sean Connery)
King Arthur 2004 yılında, Lancelot (Ioan Gruffudd), Arthur (Clive Owen)
Merlin 2008 yılında, Lancelot (Santiago Cabrera ), Arthur (Bradley James) İngiltere
Cursed 2020 yılında, Lancelot(Weeping Monk) (Daniel Sharman)

Resim galerisi

Ahmet Cevizci (1959, Bursa - 1 Aralık 2014, Bursa), Türk felsefeci, akademisyen ve çevirmendir.

1959'da Bursa'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamladı. 1982'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Yine aynı üniversiteden; 1984'te Sokratik Diyaloglarda Yöntem başlıklı tezi ile yüksek lisans, 1992'de Platon'un Bilgi Kuramı ve Bu Kuramda Duyusal Varlıkların Yeri başlıklı tezi ile doktora derecesini aldı. Doktora yaptığı dönemde Fransız hükûmetinden burs kazandı ve 1989-1991 yılları arasında Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde araştırmalar gerçekleştirdi.

Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün ve Felsefe Tarihi Anabilim Dalı'nın başkanlığını üstlendi. 1996'da doçent, 2002'de profesör oldu. İngilizce, Fransızca ve Antik Yunanca dillerinden çeviriler yaptı.

1 Aralık 2014'te, fakültedeki odasında geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Odası, tıp fakültesinin acil servisine 300 m. uzakta olmasına karşın ambulans oradan değil 7 km uzaktaki Merinos 112 merkezinden yola çıktı, yetişemedi. Ölümünün ardından Uludağ Üniversitesi'nde tören düzenlendi, İlahiyat Fakültesi Camii'nde cenaze namazı kılındı ve Bursa Fethiye Mezarlığı'na defnedildi. Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü'ndeki kütüphaneye ismi verildi. Nevin Cevizci ile evliydi. Berke Değer Cevizci ile Madrigal grubunun solisti Anıl Erdem Cevizci'nin babasıydı. 2016'da Nilüfer Kent Konseyi bünyesinde kurulan felsefe topluluğuna onun adı verildi.

Alcibiades Cleiniou Scambonides (MÖ 450 –  MÖ 404), Antik Yunan general ve devlet adamıdır.

Alkibiadis Atina'da doğdu. Babası Cleinias, annesi ise Deinomache'dir. Annesi Megacles'in kızıdır.
Alkibiadis annesinin aristokrat kökenli ailesinin son şöhretli kişisidir. Peloponez Savaşı ile ünlenmiştir. Perikles tarafından yetiştirilmiştir, Sokrates'in öğrencisidir. Atinalıları Sicilya'ya savaş açmaya teşvik etmiş, ancak saldırı öncesi kişisel düşmanlarının kendisine yaptığı suçlamalar nedeni ile yargılanması için görevden alınmıştır. Bu nedenle Sparta'ya kaçan Alkibiadis Atina'ya ihanet etmiştir. Ancak Atina tarafından MÖ 407 yılında yeniden stratigos olarak seçildi.
MÖ 406'da Atina donanmasının komutanı Alkibiadis donamayı Antiohos komutasında Notium'da bırakılmış ve Spartalı komutan Lisandros ile çatışmaması yönünde kesin emirler verilmişti. Antiohos, Alkibiadis'in emirlerine kulak asmadı ve Lisandros'u Notium Muharebesi olarak bilinen ve on beş Atina gemisinin kaybedildiği ve Antiohos'un kendisinin de öldürüldüğü bir savaşa kışkırttı. Bu yenilgi, Spartalılar için küçük ama sembolik bir zaferdi ve Alkibiadis'in ikinci kez sürgüne gönderilmesine yol açan ana sebeplerden biriydi. Lisandros'u Atinalıları denizde yenebilecek bir komutan olarak kesin bir şekilde kanıtladı. 
Frigya'da suikasta uğrayarak öldü.

İbn Rüşd (Arapça:  ابن رشد; Künyesi Ebū'l-Velīd Muḥammed ibn Aḥmed ibn Muḥammed ibn Rüşd ابوالوليد محمد بن احمد بن محمد بن رشد; Latince: Averroes, 14 Nisan 1126, Kurtuba, Endülüs - 10 Aralık 1198, Marakeş, Fas), Endülüslü-Arap felsefeci, hekim, fıkıhçı, matematikçi ve tıpçı. Tercüme ve yorumlamalarıyla Aristo'yu Avrupa'ya yeniden tanıtmıştır. İslam felsefesinde Aristocu akım olan meşşailiğin temsilcilerindendir.

İbn Rüşd, en çok Aristo'nun eserlerinden yaptığı, bugün Batı'da pek çoğu unutulmuş Arapçaya tercümeleri ve yorumlamalarıyla ünlüdür. 1150'den önce Avrupa'da Aristo'nun eserlerinin birkaç tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca beğenilmeyip incelenmiyordu. Batı'da Aristo'nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn Rüşd'ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında Latinceye tercümesiyle başlamıştır.
İbn-i Rüşd'ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde erişemediği Politika dışında bütün eserlerine yorumlamalar yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de İbrani Felsefesi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İbn-i Rüşd'ün düşünceleri, Hristiyan skolastik gelenekten Aristo'nun mantık çalışmalarına değer veren Brabantlı Siger, Thomas Aquinas ve Dacialı Boetius gibi Paris Üniversitesi öğretim görevlileri tarafından özümsenmişti. Thomas Aquinas gibi meşhur skolastik filozoflar, ona ismi yerine "Şârih" (Yorumcu) ve Aristo'ya da "Filozof" diyerek yüksek derecede önem veriyorlardı. İslâm dünyasında bir okul bırakmamış ve ölümü Endülüs'teki serbest düşünce hayatının sonuna işaret etmiştir.

Orta Çağ'ın Avrupalı skolastiklerinin kendisine gösterdikleri saygıdan ötürü Dante, İbn Rüşd'ü İlahi Komedya'da diğer büyük pagan filozoflarla beraber "iltifatın üne borçlu olunduğu" Limbo'da göstermiştir.
Victor Hugo'nun, Quasimodo ile Esmeralda'nın talihsiz öyküsünün anlattığı, Notre Dame'ın Kamburu adlı eserinde, bilimle hukukun kaynaklarına değinildiği bir bölümde, İbn Rüşd referans verilir. Avrupa'da bilinen adıyla Avveroes ismiyle anılır.
James Joyce'un Ulysess adlı eserinde ve Jorge Luis Borges'un La Busca de Averroes (Averroes'in Arayışı) eserinde de, İbn Rüşd anılır.
Umberto Eco'nun Gülün Adı romanında İbni Rüşd birçok kez anılır ve Aristo'ya getirdiği yorumlar ve çıkarımlar referans olarak gösterilir.

İbn Rüşd'ün siyaset, din, hukuk, tıp ve felsefenin pek çok alanında 150'den fazla eser kaleme aldığı bilinmektedir. Özellikle Aristo'nun Organon külliyatı üzerine yazdığı pek çok şerh vardır. Bu şerhlerin boyutları küçük, orta ve büyük olmak üzere üç çeşittir. Küçük ve orta şerhler, ekseriya eserin tamamının şerhi olmamakla beraber bazı kapalı ifadelerin sayfalar boyu analiz edildiği çalışmalardır. Biz burada İbn Rüşd'ün eserlerinin çokluğunun yanında birçok dile tercüme edildiğini de göz önünde bulundurarak çalışmaları hakkındaki bilgileri ayrıntısıyla aktaracağız.

İbn Rüşd, Îsâġūcî adıyla Organon'un altı kitaplık külliyatına giriş mahiyetinde bir eser kaleme almıştır. Benzeri bir örneği İbn Sina'nın Şifa Külliyatı'na yazdığı el-Medhal isimli çalışmada görmekteyiz. İbn Rüşd bu eser için iki şerh kaleme almış, bunlardan eż-Żarûrî fi'l-manŧıķ adlı özetin İbrânî harfleriyle Arapça metninin iki nüshası günümüze ulaşmış, ancak İbrânîce ve Latince tercümeleri kaybolmuştur.

Telħîśu medħali furfuryus adını taşıyan ve yukarıdaki eser üzerine yaptığı orta hacimde bir şerh kaleme almıştır. William de Lune tarafından Averrois, Commentarium medium. Super libri introductionum Porphyrii adıyla Latinceye tercüme edilen bu şerhin bir de İbrânîce tercümesi bulunmaktadır. Her iki tercüme Jacob Mantino tarafından yayımlanmıştır (Venedik, 1560). Herbert A. Davidson, Latince ve İbrânîce çevirilere dayanarak eseri İngilizceye tercüme edip “Corpus Commentariorum Averrois in Aristotelem” serisi içerisinde neşretmiştir

Aristo'nun Kategoriler eserinin çevirisidir. Filozof bu esere iki şerh yazmış, Arapça küçük şerhinin orijinali kaybolmuştur. Palmesli Abraham'ın "Epistola de Primitate Praedicatorum" adıyla yaptığı Latince tercümesi basılmış olup (Venedik 1560) İbrânîce çevirisi kayıptır.

Yukarıdaki Kategoriler çevirisine yazmış olduğu orta şerhtir. Arapça yazma nüshaları da günümüze ulaşmıştır. İbrânî harfleriyle yazılmış olan Arapça orijinalinden sadece bir nüsha mevcuttur. Orta şerhin Arapça metnini Maurice Bouyges neşretmiş (Beyrut, 1932), Gérard Jéhami daha sonra Floransa, Leiden ve Meşhed nüshalarını esas alarak bunu Telħîśu Manŧıķı Arisŧo içinde (Beyrut 1982, s. 1-77) yeniden yayımlamıştır. Bu orta şerh üç defa Latinceye tercüme edilmiştir. Jacob Mantino tarafından Commentum Averrois cordubensis expositione media adıyla yapılan çeviri basılmış (Venedik, 1552, 1562, 1573), anonim olduğu anlaşılan ikinci çeviri Liber praedicamentorum Aristotelis cum commeentariis Averrois (Lyon, 1542), yine anonim olan bir başka çeviri de Padoalı Nicolet tarafından Commentum Auerois super librum predica-mentorum Aristotelis (Venedik, 1483) adıyla yayımlanmıştır. Ayrıca Zacharias Zenari'nin 1560'ta Venedik'te eserin yeni ve farklı bir edisyonunu yaptığı görülmektedir. Eserin Jacob ben Abba-Mari Anatolio tarafından Napoli'de yapılan İbrânîce çevirisinden de günümüze iki nüsha ulaşmıştır. Herbert A. Davidson bu eseri Arapça, İbrânîce ve Latince tercümelerine dayanarak Middle Commentary on Aristotle's Categoriae adıyla İngilizceye çevirmiş ve “Corpus Commentarium Averrois in Aristotelem” serisi içerisinde yayımlamış (Cambridge, 1969), Levi ben Gerson bu İbrânîce çeviri üzerine bir şerh yazmıştır.

Aristo'nun Yorum Üzerine adlı eserinin Arapça çevirisidir. Balmesli Abraham tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. İbn Rüşd, kendisinin Arapça çevirisi üzerine küçük ve orta olmak üzere iki şerh yazmıştır. Arapça küçük şerhin orijinali kaybolmuştur. Fakat bu şerhin Latincesi mevcut olup "Epithome in Libros Perihermenias" başlığı altında yayımlanmıştır (Venedik, 1560).

Yorum Üzerine adlı eserinin orta büyüklükteki şerhidir. Arapça orijinali günümüze ulaşmış ve Gérard Jéhami tarafından neşredilmiştir. Bu şerhin Jacob Mantino'nun yaptığı, hâlen Venedik'te bulunan Latince tercümesi Cominum de Tridino tarafından "Aristotelis Perihermenias Commentum Averrois Cordobensis Expositione Media" adıyla basılmıştır (Venedik, 1560). Eserin ayrıca William de Lune'nun yaptığı bir başka çevirisi daha vardır.

Felsefe üzerine sayısız eseri vardır. Aristo'nun Organon külliyatı üzerine küçük, orta ve büyük olmak üzere pek çok şerhi vardır. Şunları sıralayalım:

Organon'a Giriş (İsagoci)
Organon'a Giriş Şerhi (Leiden Üniversitesi Ktp., nr. 2073, 2820; William de Lune tarafından Averrois, Commentarium medium. Super libri introductionum Porphyrii adıyla Latinceye çevrilen bu şerhin bir de İbrânîce tercümesi bulunmaktadır. Her iki tercüme Jacob Mantino tarafından yayımlanmıştır (Venedik, 1560). Herbert A. Davidson, Latince ve İbrânîce çevirilere dayanarak eseri İngilizceye tercüme edip “Corpus Commentariorum Averrois in Aristotelem” serisi içerisinde neşretmiştir.)
İkinci Analitikler Şerhi
Diyalektika Şerhi
Sofistika Şerhi
Poetika Şerhi
Retorika Şerhi
Devlet Şerhi

Cevâmi, el-Hiss ve el-Mahsûs (Duyum ve Algı Üzerine)
Cevâmi, fî el-Felsefe (Felsefe Üzerine Değerlendirme)
Cevâmi Kitâb el-Nefs (Nefis Kitabı Üzerine Değerlendirme)
Cevâmi Kütûb Aristutâlîs fî el-Tabiîyyât ve el-İlahîyyât
Cevâmi Mâba'de't-tabî'a (Metafizik Üzerine Değerlendirme)
Cevâmi Siyâseti Eflâtun (Platon'un Devlet Kitabı Üzerine Değerlendirme)
Darûrî fî el-Mantık (Mantık Üzerine Zorunlu Bilgiler)
Darûrî fî el-Nahv (Nahiv Üzerine Zorunlu Bilgiler)
Kelâm 'ala el-Kelimeti ve el-İsm el Muştak (Kelime ve Türetilmiş İsimler Üzerine)
Kitâb el-Hayevân (Hayvanlar Üzerine)
Kitâb fî el-Fahsi an Mesâil Vaka'at fî el-'İlm el-İl'ahi fî Kitâb el-Şifâ lî İbn-Sina (İbn Sînâ'nın Şifâ'sının Metafizik Kısmındaki Problemlerin Açıklanması)
Makâle fî el-'Akl (Akıl Üzerine)
Makâle fî el-Cimri' el-Semâvî (Göksel Nesnelerin Doğası Üzerine)
Makâle fî el-Kıyâs (Kıyas Üzerine)
Makâle fî el-Kıyâs el-Şartî (Şartlı Kıyaslar Üzerine)
Makâle fî el-Mantık ve el-'İlm el-Tabî-î (Mantık ve Doğa Felsefesi Üzerine)
Makâle fî Hareket el-Felek (Feleklerin Hareketi Üzerine)
Makâle fî İttisâl el-'Akl el-Mufârık bî el-İnsân (Mufarık Aklın İnsanla İlişkisi Üzerine)
Mes'ele fî enne Allahe Tebâreke ve Te'ale ya'lemu el-Cüz'iyyât (Yüce Allah'ın Tekilleri Bilmesi Üzerine)
Mes'ele fî el-Zamân (Zaman Üzerine)
Mes'ele fî el-Hikme (Felsefe Problemleri)
Muhtasar el-Mecisti (Almagest'in Özeti)
Muhtasar Kitâb el-Mustasfâ lî el-Gazâlî (Gazâlî'nin Mustafâ Kitabı Üzerine)
Risâle el-Âsâr el-'Adiyye (Olağan Yapıtlar Üzerine)
Risâle el-Âsâr el-Ulviyye (Yüce Yapıtlar Üzerine)
Risâle el-Kevn ve el-Fesâd (Oluş ve Bozuluş Üzerine)
Risâle el-Nefs (Nefis Üzerine)
Risâle el-Semâ el-Tabî'î (Gökyüzü Üzerine)
Risâle el-Semâ ve el-'Âlem (Gökyüzü ve Evren Üzerine)
Risâle Mâba'de't-Tabî'a (Metafizik Üzerine)
Şerh Akîde el-İmâm el-Mebdî (İmam Medbî'nin Kurallarının Yorumu)
Şerh el-Kebir lî Kitab el-Nefs lî Aristutâlis (Aristoteles'in Nefis Kitabı'nın Büyük Yorumu)
Şerh Kitâb Aristutâlis fî el-Semâ ve el-'Âlem (Aristoteles'in Gökyüzü ve Evren Kitabının Yorumu)
Şerh Kitâb el-Burhân lî Aristutâlis (Aristoteles'in Burhan Kitabı'nın Yorumu)
Şerh Kitâb el-Kıyâs lî Aristutâlis (Aristoteles'in Kıyas Kitabı'nın Yorumu)
Şerh Kitâb el-Nefs lî Aristutâlis (Aristoteles'in Nefis Kitabı'nın Yorumu)
Şerh Kitâb Siyâset lî Eflatun (Platon'un Devlet Kitabı'nın Yorumu)
Şerh Mâba'di't-Tabî'a (Metafizik'in Yorumu)
Şerh Makâle el-İskender fî el-'Akl (İskender'in Akıl Hakkındaki Makalesi'nin Yorumu)
Tefsîr Mâba'de't-Tabî'a (İbn Sînâ'nın Tıp Özeti Kitabının Yorumu)
Tehâfüt el-Tehâfüt el-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı'nın Yorumu)
Telhîs İlâhiyyât lî Nikulâvus (Metafizik'in Özeti)
Telhîs Kitâb Aristoteles fî el-Cedel (Aristoteles'in Cedel Kitabının Özeti)
Telhîs Kitâb el-'İbare lî Aristutâlis (İbare Kitabının Özeti)
Telhîs Kitâb el-Ahlâk lî Aristutâlis (Aristoteles'in Ahlak Kitabının Özeti)
Telhîs Kitâb el-Âsâr el-Ulviyye (Yüce Yapıtlar Kitabının Özeti)
Telhîs Kitâb el-B

Ekim Devrimi, Bolşevik Devrimi, Rus Devrimi veya Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, 1917 ile 1923 yılları arasındaki daha geniş kapsamlı Rus Devrimi'nin bir parçası olarak, Vladimir Lenin liderliğindeki Bolşevikler tarafından gerçekleştirilen bir devrimdir. 1917'de Rusya'da yaşanan ikinci hükûmet değişikliği olarak 7 Kasım 1917 [E.U. 25 Ekim] tarihinde Petrograd'da (bugünkü Sankt-Peterburg) bir ayaklanma ile başladı. Bu olay, Rus İç Savaşı'nın fitilini ateşledi ve ilk aşaması büyük ölçüde can kaybı yaşanmadan tamamlandı.
Ekim Devrimi, aynı yılın başlarında II. Nikolay'ın tahttan çekilmesine ve Rus Geçici Hükûmeti'nin kurulmasına yol açan Şubat Devrimi'ni takip etti ve ondan yararlandı. Geçici hükûmet, II. Nikolay'ın küçük kardeşi Büyük Dük Mihail'in tahta çıkmayı reddetmesi üzerine Aleksandr Kerenski liderliğinde iktidara geldi. Bu dönemde kentlerdeki işçiler, devrimcilerin geçici hükûmeti ve politikalarını eleştirdiği sovyetler (işçi konseyleri) kurmaya başladılar. Geçici hükûmet, I. Dünya Savaşı’na devam ettiği için halk arasında giderek daha fazla tepki topladı. Ayrıca, Temmuz Günleri’nde yüzlerce protestocunun öldürülmesi gibi baskıcı yöntemler kullandılar. Son olarak, 14 Eylül 1917 [E.U. 1 Eylül] Rus Cumhuriyeti’ni ilan etti.
1917'nin sonlarında Sosyalist Devrimci Parti tarafından yönetilen direktörlüğün hükûmeti kontrol etmesiyle olaylar iyice kızıştı. Aşırı solcu Bolşevikler, askeri ayaklanma çağrıları yapmaya başladı. 23 Ekim 1917 [E.U. 10 Ekim] tarihinde Lev Troçki liderliğindeki Petrograd Sovyeti, ayaklanmayı destekleme kararı aldı. 6 Kasım 1917 [E.U. 23 Ekim]'de hükûmet, devrimi engellemek amacıyla çok sayıda gazeteyi kapattı ve Petrograd şehrini ablukaya aldı; küçük çaplı silahlı çatışmalar çıktı. Ertesi gün, Bolşevik denizcilerden oluşan bir filonun limana girmesi ve on binlerce askerin Bolşevikleri desteklemek için ayaklanmasıyla geniş çaplı bir ayaklanma başladı. Devrimci Askerî Komite'ye bağlı Bolşevik Kızıl Muhafız güçleri, hükûmet binalarını işgal etmeye başladı. 8 Kasım 1917 [E.U. 26 Ekim] sabahının erken saatlerinde, Petrograd’daki Kışlık Saray ele geçirildi ve Geçici Hükümet devrildi.
Devrim herkes tarafından kabul edilmediği için ülke, 1922’nin sonlarına kadar süren Rus İç Savaşı’na sürüklendi ve bu savaş sonunda Sovyetler Birliği kuruldu. Sovyetler Birliği, devrimi ideolojilerinin zaferi ve işçi sınıfının kapitalizme karşı başarısı olarak gördü. Batılı Müttefikler ise iç savaşta Bolşeviklere karşı müdahale etti. Ekim Devrimi, dünya çapında komünist hareketleri etkiledi ve birçok kültürel esere ilham verdi. Sovyetler Birliği’nde Ekim Devrimi Günü, devletin kuruluşu nedeniyle resmî tatil olarak kutlandı ve birçok komünist parti, bu günü anmaya devam etti.

Başlangıçta, olaydan Ekim Olayı veya 25 Ayaklanması olarak bahsedildi. Zamanla Ekim Devrimi yaygınlık kazandı. Devrimin 10. yıldönümü olan 1927 yılından itibaren resmî olarak Büyük Ekim Sosyalist Devrimi (Rusçası: Великая Октябрьская Социалистическая Революция) olarak adlandırıldı. Anti-Bolşevikler ise olaya eleştirel bir biçimde "Ekim Darbesi" (Rusçası: Октябрьский переворот) adını verdi.

Ekim Devrimi'nin amacı genel olarak otokratik sistemi yıkmak, Rusya'yı emperyalist savaştan kurtarmak, işçi ve köylüleri temsil eden iktidarı kurmak, toprak aristokrasisine karşı halkın büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul köylü kitleleri lehine toprakları kolektif mülkiyete devretmek, burjuvaziye karşı emekçi sınıfının çıkarlarını savunmaktı. Şubat 1917 Devrimi'nin tek başarılı yönü Çarlık rejiminin yıkılmasıydı. Ancak halkın başarısına karşın iktidar monarşi düzeninin elit kitlelere tanıdığı seçim hakkından dolayı mecliste çoğunlukta olan burjuvaziye kalmıştı. İnsani ve adil bir çalışma düzenini getirecek iş kanunu, acil barış ortamının sağlanması gibi demokratik hak ve taleplerin karşılanmaması burjuva iktidarının niyetleriyle Şubat Devrimi'ni gerçekleştiren geniş halk kitlelerinin taleplerinin çelişmesine sebep oluyordu. Otokrasiyi yıkan burjuva devriminin getirdiği mevcut belirsizlik ortamı halkta tepkiye yol açtı. Savaşın, ekonomik krizin, açlık ve sefaletin sürmesi ve tüm bunlara karşı yapılan protesto eylemlerinde yeni hükûmetin Çarlık düzenini aratmayacak şiddet eğilimine yönelmesi halkta sosyalist devrim taleplerini kaçınılmaz kıldı.

20. yüzyıla girildiğinde Rus İmparatorluğu ısrarlı olarak uyguladığı otokratik rejim yüzünden ve bünyesinde barındırdığı farklı ulusların maruz kaldığı baskılardan ötürü uluslar hapishanesi olarak adlandırılıyordu. Ülke Rus-Japon Savaşı ile askeri olarak büyük darbe almış, iç siyasi hayatta da 1905 Devrimi ile büyük altüst oluşlar yaşıyordu. Kırılgan bir ekonomisi olan Çarlık rejimi I. Dünya Savaşı’na girdi ve uzun süren savaşın etkisi cephedeki askerler başta olmak üzere tüm halkta yıkıcı bir etki yarattı. 1917 Şubat ayında da devrimci hareketlenme başladı.
23 Şubat’ta (Gregoryen takvime göre 8 Mart) Petrograd işçileri iktidarı ve mevcut düzeni protesto eden bir gösteri yaptı. Kadınların çoğunlukta olduğu gösterilerde “kahrolsun istibdat, ekmek ve adalet istiyoruz” sloganları atıldı. Önceleri ılımlı ve sadece çarın politikalarını protesto niteliğinde olan gösterilere karşı ordunun zor kullanması hükûmet karşıtı isyanın başlamasına sebep oldu. İsyan işçilerin çoğunun ve savaştan bıkmış erlerin de katılımıyla kısa sürede büyüdü. Çar, ordusunu ve Kazak askerleri gösterileri bastırmak için görevlendirdi. Ancak subayların halkın üzerine ateş edilmesi yönündeki emrine savaştan yorgun düşmüş askerler silahlarını subayların üzerine doğrultarak cevap verdi. Kazak birlikleri de halkla çatışmayı reddetti. İsyanın büyümesi üzerine Çar II. Nikolay kardeşi Mihail lehine tahttan feragat etti. Ancak Prens Mihail devrimci hareketlenmeden korkarak tahtı devralmayı reddetti. Böylece Rusya'da monarşi rejimi yıkıldı. 350 yıllık Çarlık yönetimi ve 300 yıllık Romanov hanedanı da tarihe karıştı. Ancak seçim sisteminin asillere ve elit kitlelere tanıdığı oy hakkı sebebiyle Duma'da çoğunlukta olan Çar taraftarı milletvekilleri hızlı davranarak Prens Lvov başkanlığında geçici hükûmeti kurdu ve yönetimi sahiplenmeye çalıştı. Tabii işçi, köylü ve askerlerin Sovyetleri de alternatif bir iktidar olarak ortaya çıktı. Artık bölünmüş toplumu temsil eden iki ayrı hükûmet mevcuttu. Resmî olarak iktidarı devralan burjuva hükûmeti, aristokratları, fabrikatörleri, din adamlarını ve Çar yanlısı subayları temsil ederken, yoksul halk kitlelerini, işçi ve köylüleri Sovyetler temsil etmekteydi. İki organ ve destekçileri arasındaki çatışma Bolşeviklerin iktidar olmasına kadar süren belirsizlik ortamında yaşanan kaos ve kargaşanın temel sebebi oldu. Bolşevik Devrimi ile birlikte burjuva hükûmeti saf dışı bırakılarak mutlak iktidar Sovyetlere verilecekti.

İsviçre'de bulunan Lenin partinin Rusya'daki merkezine geçici hükûmete destek verilmemesi gerektiğini, işçi ve köylülerin ancak Sovyetlerin tam iktidarı ile zafer kazanacağını belirten mektup gönderdi. Zaten geçici hükûmet de halkın isteklerine cevap vermekten uzaktı. Tarım reformu, günlük çalışma süresinin kısaltılması gibi taleplerin hiçbiri gerçekleşmedi. Şubat Devrimi’nin çıkış sebeplerinden birisi olan halktaki barış isteği dikkate alınmadı ve doğu cephesinin kapanmasının Almanya lehine olmasından korkan İtilaf Devletleri’nin istekleri doğrultusunda I. Dünya Savaşı’na devam edildi. 10 (23) Mart’ta Bolşeviklerin denetimindeki Petrograd Sovyeti, "Dünya Halklarına" adıyla bir manifesto yayınladı: “Rus devrimciler egemen sınıfların emperyalist politikalarına karşı Avrupa halklarını barışa çağırıyor”. Halkta savaş karşıtlığı o kadar ciddi bir boyuta ulaşmıştı ki, ekonomik iflasın eşiğindeki devletin savunma gücünün de yetersizliğine dayanarak yenilginin kaçınılmaz olduğunu fark eden askerler tek çare olarak ordudan firar ediyordu. Öyle ki 1915 yılından devrime kadar firar edenlerin sayısı 1,5 milyona ulaşmıştı. Astları üzerindeki otoritesini tamamen yitirmiş olan subaylar firar etmeye çalışan yüzlerce askeri öldürerek daha büyük bir tepkiye yol açmışlardı. Devrimi engelleyemeyen subaylar bu defa mevcut durumdan istifade ederek burjuva hükûmetini savaşa zorluyorlardı.
Nisan ayında zırhlı bir trenle İsviçre'den Petrograd'a gelen Lenin Finlandiya İstasyonu'nda kalabalık bir kitle tarafından karşılandı. Lenin buradaki konuşmasında sosyalizm için Sovyetlerin tam iktidar olacağı bir devrim çağrısı yaptı. Hemen ardından "Nisan Tezleri" olarak adlandırılan ünlü tezleri yayınladı. Lenin bu tezlerde emperyalist paylaşım savaşı sırasında Avrupa genelinde sosyal-demokratların kendi hükûmetlerinin savaş konusundaki politikalarını desteklemelerinden dolayı sosyal-demokrasi adının önemini yitirdiğini belirtti ve bu nedenle Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin adının Komünist Parti olarak değiştirilmesini önerdi. Lenin'in bu önerisi kabul edilse de partinin adı resmî olarak Mart 1918'de Komünist Parti olarak değiştirildi. Lenin'in Nisan Tezleri ile birlikte Bolşevikler "Barış, ekmek ve adalet" istiyoruz ve "Tüm İktidar Sovyetler'e" sloganıyla harekete geçti.
18 Nisan (1 Mayıs)’da Dışişleri bakanı Milyukov müttefiklere savaşa devam edileceği yönünde taahhüt verdi. Petrograd Sovyeti bu açıklama üzerine halkın aldatıldığına yönelik bildiri dağıttı. Rus cephesindeki Alman ordularının batı cephesine kaydırılmasını istemeyen İtilaf Devletleri’nin baskısıyla alınan bu karar halkta galeyana yol açtı ve protesto edildi. 21 Nisan (4 Mayıs)’da başlayan ve iki gün süren gösterilerde “kahrolsun geçici hükûmet”, “Milyukov istifa”, “ bütün iktidar Sovyetlere” sloganları atıldı. Gösteriler Moskova'ya da sıçradı ve işçiler greve gitti.
Tehlikenin farkına varan hükûmet Petrograd Sovyetine çağrıda bulunarak sosyalist partileri hükûmete katılmaya davet etti. Bu çağrıya sağ kanat sosyalistler olumlu yanıt verdi. Bu süreçte pek çok Menşevik politikacıya bakanlık verildi. Ancak 5 Mayıs'ta Aleksandr Kerenski'nin yeni kurulan hükûmete savaş bakanı tayin edilmesi Petrograd Sovyetinde savaş taraftarı sağ sosyalistlerle barış taraftarı sol sosyalistle

Elealı Zenon veya Zeno (/ˈziːnoʊ ... ˈɛliə/; Grekçe: Ζήνων ὁ Ἐλεᾱ́της; y. 495 – y. MÖ 430), Magna Graecia'nın Sokratik öncesi bir Yunan filozofu ve Parmenides tarafından kurulan Elea Okulu'nun bir üyesiydi. Aristo, onu diyalektiğin mucidi olarak adlandırdı. Bertrand Russell'ın "ölçülemez derecede incelikli ve derin" olarak tanımladığı paradokslarıyla tanınır.
Zeno, hocası Parmenides'in Bir'ci anlayışını ve yalnızca Varlık'ın değişmez gerçek olduğunu öne süren görüşünü geliştirmiş, çokluk ve değişmenin gerçek olduğunu savunan karşıt görüşlerin tezlerine karşı mantıksal güçlükleri gözler önüne seren dolaylı kanıtlarla değişimin olanaksızlığını göstermeye çalışmış, ileri sürdüğü örneklemeleriyle felsefe tarihinde ün kazanmıştır. MÖ 490 - 430 yılları arasında yaşadığı rivâyet edilse de doğum ve ölüm tarihi kesin değildir.
Zeno bir mantık ustası ve diyalektik düşüncenin en önemli geliştiricilerinden biridir. Elea Okulu'nun en önemli filozofları arasında yer alır. İleri sürdüğü önermeler, felsefe tarihinin en önemli paradoksları arasında yer almaktadır. Bunlardan en ünlüleri; Aşil paradoksu ve Ok paradoksu olarak belirtilebilir. Zeno bu örneklemelerden hareketle değişimi bir yanılsama olarak formüle eden felsefesini temellendirir.
İlk paradoksta, ünlü bir Yunan koşucu olan Aşil, bir kaplumbağayla yarışacaktır. Kaplumbağa biraz daha önde olacaktır koşuya başlarken. Zeno, bu koşuda hızlı Aşil'in hiçbir zaman kaplumbağayı geçemeyeceği, bunun mantıksal olarak mümkün olmadığını öne sürer. Çünkü her seferinde Aşil'in aşması gereken bir mesafe kalacaktır, kaplumbağanın bulunduğu noktaya her gelişinde kaplumbağa bir başka noktaya geçmiş olacaktır ve Aşil'in onu geçebilmesi için her seferinde bu noktaları öncelikle geçmiş olması gerekir. Ok paradoksunda da benzer bir sonuca varılır.
Buradaki temel argüman şöyledir: Mesafe sonsuz noktalardan oluşmaktadır ve bunlar sonlu bir süre içinde geçilemezdir. Böylece Zeno mantıksal ve diyalektik olarak bilinen diyalektikcilerin tam karşıt yönünde hareketin ve değişmenin olanaksız olduğunu, bunların bir yanılsama olduğunu ve temelde varlık'ın değişmeyen bir halinde bulunduğunu öne sürer.

Zeno'nun hayatı hakkında kesin olarak bildiklerimiz çok azdır. Zeno'nun ölümünden yaklaşık bir asır sonra yazılmış olmasına rağmen, Zeno hakkındaki biyografik bilgilerin birincil kaynağı Platon'un Parmenides adlı eseridir ve ayrıca Aristoteles'in Fizik adlı eserinde kendisinden bahsedilmektedir. Parmenides’in diyaloğunda Platon, Parmenides'in "yaklaşık 65", Zeno'nun "yaklaşık 40" ve Sokrates'in "çok genç bir adam" olduğu bir zamanda, Zeno ve Parmenides'in Atina'ya yaptığı ziyareti anlatır. Sokrates'in yaklaşık 20 yaşında olduğunu varsaymak ve Sokrates'in doğum tarihini MÖ 469 olarak almak, Zeno için yaklaşık MÖ 490 doğum tarihini verir. Plato, Zeno'nun "uzun boylu ve alımlı olduğunu" ve "gençlik günlerinde ... Parmenides tarafından sevildiğinin bildirildiğini" söylüyor.
Diogenes Laërtius, Zeno'nun hayatına dair belki de daha az güvenilir ayrıntıları; onun Teleutagoras'ın oğlu olduğunu, ancak Parmenides'in evlatlık oğlu olduğunu, "her sorunun her iki tarafını da tartışabilecek kadar yetenekli bir evrensel eleştirmen" olduğunu, Elealı bir tiran tarafından tutuklandığını ve belki de onun elinde öldürüldüğünü bildirildiği Lives and Opinions of Eminent Philosophers adlı eserinde verilmiştir.

Diogenes Laërtius'a göre Zenon, tiran Nearchus'u devirmek için komplo kurdu. Sonunda Zenon tutuklandı ve işkence gördü. Valerius Maximus'a göre, komplodaki meslektaşlarının adını açıklamak için işkence gördüğünde, Zenon, Nearchus'un duyması için yararlı olacak bir sırrı olduğunu söylemesine rağmen isimlerini açıklamayı reddetti. Nearchus sırrı dinlemek için eğildiğinde, Zenon kulağını ısırdı. "Hayatını ve zorba bedeninin o kısmını kaybedene kadar gitmesine izin vermedi". Demetrius, Men of the Same Name içerisinde bunun yerine burnun ısırıldığını söyledi.
Zenon, diğer tiranlar ile de etkileşime girmiş olabilir. Laërtius'a göre Heraclides Lembus'un, Satyrus'una göre bu olaylar Nearchus yerine Diomedon'a karşı meydana geldi. Valerius Maximus, tiran Phalaris'e karşı bir komployu anlatır, ancak Phalaris, Zenon doğmadan önce öldüğü için bu imkansız olurdu. Plutarch'a göre Zenon, zorba Demylus'u öldürmeye çalıştı. Başarısız olduktan sonra, "kendi dişleriyle onun dilini ısırarak, tiranın yüzüne tükürdü".

Pek çok eski yazar Zenon'un yazılarına atıfta bulunsa da, eserlerinin hiçbiri bozulmadan hayatta kalmadı. Zenon'un hareket konusundaki argümanlarının doğası hakkındaki ana kaynaklar, aslında, Aristoteles ve Kilikya'lı Simplicius'un yazılarından gelmektedir.
Plato, Zenon ve Parmenides'in ziyareti vesilesiyle Zenon'un yazılarının "ilk kez Atina'ya getirildiğini" söylüyor. Platon ayrıca Zenon'un "Parmenides'in argümanlarını korumayı amaçladığını", Zenon'un gençliğinde yazıldığını, çalındığını ve rızası olmadan yayınlandığını söyledi. Platon Sokrates'in Zenon'un çalışmasının "ilk argümanının ilk tezini" şu şekilde yorumlamasını ister: "Varlık çoksa, hem benzer hem de farklı olmalıdır ve bu imkansızdır, çünkü ya benzer ya da benzemez."
Proclus'a göre Platon'un Parmenidesleri Üzerine Yorumu (Commentary on Plato's Parmenides) adlı eserinde, Zenon "çelişkileri ortaya çıkaran kırktan az argüman" üretti, ancak şu anda yalnızca dokuz tanesi bilinmektedir.
Zeno'nun argümanları belki de redüktio ad absurdum adı verilen ve kelimenin tam anlamıyla absürde indirgemek anlamına gelen bir ispat yönteminin ilk örnekleridir. Parmenides, bu tarz argümanı uygulayan ilk kişi olmalıdır diyor. Bu tartışma biçimi kısa sürede epicheirema olarak tanındı. Topics Kitap VII eserinde Aristoteles epicheirema’nın "bir diyalektik tasım" olduğunu söylüyor. Bu, bir rakibin doğru olarak ileri sürdüğü bağlantılı bir akıl yürütme parçasıdır. Tartışmacı, diyalektik kıyaslamayı yıkmak için harekete geçer. Bu yıkıcı argüman yöntemi, onun tarafından öyle bir dereceye kadar sürdürüldü ki, Genç Seneca, birkaç yüzyıl sonra şöyle yorumladı: "Parmenides'e katılırsam, Bir'den başka bir şey kalmaz; Zeno'yu kabul edersem, Bir bile kalmaz."
Zeno, matematiksel sonsuzluğun kanıtlanabilir en eski hesaplarını ele alan ilk filozof olarak kabul edilir.
Sir William Smith'e göre, Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology'de (1870)

Diğerleri kendilerini Parmenides ve "Zeno"nun Pisagor Okuluna ait olduğunu hesaplamakla veya bir Pisagorcu yaşam'dan bahsedildiği gibi bir Parraenidean yaşamdan söz etmekle yetinirler ve hatta eleştirmen Phliuslu Timon Parmenides'in yüksek fikirli bir adam olduğunu kabul eder; Platon ondan hürmetle bahsederken, Aristoteles ve diğerleri ona Eleatiklerin geri kalanı üzerinde niteliksiz bir rol verir.
Eusebios, Messeneli Aristocles'ten alıntı yaparak, Zeno'nun Pyrrhonizm ile sonuçlanan bir felsefe çizgisinin parçası olduğunu söyler.

Zeno'nun paradoksları, iki bin yıldan fazla bir süredir filozofları, matematikçileri ve fizikçileri şaşırttı, meydan okudu, etkiledi, ilham verdi, çileden çıkardı ve eğlendirdi. Bunların en ünlüsü, Aristoteles'in Fizik adlı eserinin VI. Kitabı'nda tarif ettiği harekete karşı argümanlardır.

Plato; Fowler, Harold North (1925) [1914]. Plato in twelve volumes. 8, The Statesman.(Philebus).(Ion). Loeb Classical Library. çev. W. R. M. Lamb. Cambridge, Massachusetts: Harvard U.P. ISBN 978-0-434-99164-8. OCLC 222336129. 
Proclus; Morrow, Glenn R.; Dillon, John M. (1992) [1987]. Proclus' Commentary on Plato's Parmenides. Princeton, N.J.: Princeton University Press. ISBN 978-0-691-02089-1. OCLC 27251522. 
Russell, Bertrand (1996) [1903]. The Principles of Mathematics. New York, NY: Norton. ISBN 978-0-393-31404-5. OCLC 247299160. 
Hornschemeier, Paul (2007). The Three Paradoxes. Seattle, WA: Fantagraphics Books. 

Barnes, Jonathan (1982), The Presocratic Philosophers [Presokratik Filozoflar] (2. bas.), Londra: Routledge & Kegan Paul .
Lewis, Eric (1999),  John J. Cleary; Gary M. Gurtler, S. J. (Ed.), "The Dogmas of Indivisibility: On the Origins of Ancient Atomism" [Ayrılmazlığın Dogmaları: Antik Atomizmin Kökenleri Üzerine], Proceedings of the Boston Area Colloquium in Ancient Philosophy, Leiden, Hollanda: Brill, cilt 14, ss. 1-21, ISBN 9789004113954 .
McKirahan, Richard (2001), "Zeno's Dichotomy in Aristotle" [Zeno'nun Aristoteles'teki İkilemi], Philosophical Inquiry, 23 (1–2), ss. 1-24, doi:10.5840/philinquiry2001231/216 .
Navia, Luis E. (1993), The Presocratic Philosophers: An Annotated Bibliography [Presokratik Filozoflar: Açıklamalı Bir Bibliyografya], New York & Londra: Garland .
Owen, G. E. L. (1958), "Zeno and the Mathematicians" [Zeno ve Matematikçiler], Proceedings of the Aristotelian Society, 58, ss. 199-222 .
Papa-Grimaldi, Alba (1996), "Why Mathematical Solutions of Zeno's Paradoxes Miss the Point: Zeno's One and many Relation and Parmenides' Prohibition" [Zeno'nun Paradokslarının Matematiksel Çözümleri Hangi Noktayı Kaçırıyor: Zeno'nun Bir ve Birçok İlişkisi ile Parmenides Yasağı], Review of Metaphysics, 50 (2), ss. 299-314 .
Sainsbury, Mark (1988), Paradoxes [Paradokslar], Cambridge: Cambridge University Press .
Wesley C. Salmon, (Ed.) (1970), Zeno’s Paradoxes [Zeno'nun Paradoksları], Indianapolis, IN, & New York: Bobbs-Merrill .
Vlastos, Gregory (1967),  Paul Edwards (Ed.), "Zeno of Elea" [Elealı Zeno], The Encyclopedia of Philosophy, New York & Londra: Macmillan, 8, ss. 369-379 .
White, Michael J. (1992), The Continuous and the Discrete: Ancient Physical Theories from a Contemporary Perspective [Sürekli ve Ayrık: Çağdaş Bir Perspektiften Eski Fiziksel Teoriler], Oxford: Clarendon .

 Wikimedia Commons'ta Elealı Zenon ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikikaynak'ta Elealı Zenon ile ilgili metin bulabilirsiniz.
 Vikisöz'de Elealı Zenon ile ilgili sözler mevcuttur.
"Zeno of Elea". İnternet Felsefe Ansiklopedisi. 
Palmer, John. "Zeno of Elea".  Zalta, Edward N. (Ed.). Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Elealı Zenon", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Plato's Parme

Hülâgû Han (1217 - 8 Şubat 1265, Moğolistan), Batı Asya'nın çoğunu ele geçiren Moğol hükümdar. İlhanlılar'ın kurucusudur. Cengiz Han'ın torunu olmakla birlikte Moğol İmparatorluğu'nun diğer büyük hanlarından Mengü Han, Arıkbuka Han ve Kubilay Han'ın da kardeşidir. Annesi Sorgaktani Hatun ve karısı Dokuz Hatun'dur. Hülâgû Han budizm inancını takip etmistir. Hülâgû, 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Abbâsî Halifeliği’ne son vermiş ve bölgede Moğol hâkimiyetini pekiştirmiştir. Ayrıca ordusunda çok sayıda Türk savaşçı ve komutan bulunmaktaydı. Ayn Câlût yenilgisi, onun Batı’ya doğru ilerleyişini durduran önemli bir kırılma noktasıdır.

Hülâgû, Cengiz Han'ın oğullarından biri olan Tuluy ile nüfuzlu bir Keraite prensesi ve Tuğrul Han'ın yeğeni olan Sorghaghtani Beki'nin çocuğu olarak 1217'de doğdu. Hülegu'nun çocukluğuna dair, Câmiu't-Tevârîh'te verilen bir anekdot dışında pek bir şey bilinmemektedir ve o bir zamanlar büyükbabası Cengiz Han'la 1224‘te Kubilay ile tanışmıştı. Hülâgû'nun çağdaşı, yakından tanıdığı ve görüştüğü Vardan Arevelçi'ye göre Tatar ailesi; Cengiz, Ögeday, Hülâgû ve Abaka Han, Çin'in yanındaki Bulgar ülkesinden ortaya çıkmışlardı.

Hülâgû'nun kardeşi Mengü Han 1251'de Büyük Han olarak atanmıştı. 1255 yılında ağabeyi Mengü, Hülâgû'yu güneybatı Asya'da kalan Müslüman devletleri fethetmek veya yok etmek için devasa bir Moğol ordusuna liderlik etmekle görevlendirdi. Hülâgû'nun seferi güney İran'daki Lurlara boyun eğdirmeyi, Nizari İsmaili devletinin (Haşhaşiler) yok edilmesini, Bağdat'taki Abbasi Halifeliğinin boyun eğdirilmesini veya yok edilmesini, Suriye'nin Şam'da yerleşik Eyyûbî devletlerinin boyun eğdirilmesini veya yok edilmesini ve son olarak Mısır'daki Bahrî Memlük Sultanlığı'nın teslim alınmasını veya yıkılmasını hedefliyordu.
Mengü Han, Hülâgû'ye teslim olanlara iyi davranmasını, karşı koyanları ise tamamen ortadan kaldırmasını emretti.
Hülâgû belki de o zamana kadar toplanmış en büyük Moğol ordusuyla yola çıktı. Mengü Han'ın emriyle her on Moğol erkeğinden ikisi 1253'te Hülâgû'nun ordusu için toplandı. Hülâgû o zamana kadarki en büyük Moğol ordusunun başında sefere çıktı.

1255'te Mâverâünnehir'e vardı. Luristan Atabeyliği kolayca ele geçirildi. Lurs'u kolayca yok etti.
Haşhaşilerden alınmasının imkânsız olduğu düşünülen Alamut Kalesi'ni almak için sefere çıktı ancak kaleler çok sert bir şekilde direniyordu. Haşhaşilerin lideri olan Rükeneddin Hürşah Maymundiz Kalesi'nde bulunuyordu. Hülagu kaleyi 4 gün boyunca kuşattı. Hayatından endişe eden Rükneddin Hürşah Hülagu'ya elçi göndererek eğer kendisinin ve ailesinin canını bağışlarsa bütün kaleleri teslim edeceğini söyledi fakat kaledeki Mülhid suikastçiler Hürşah'ı rehin aldılar. Bunun üzerine Hülagü, Hürşah'ın canını bir şekilde kurtarmasını söyledi. Kaleye girildikten sonra Hürşah teslim oldu daha sonra diğer kalelerin önüne giderek teslim olmalarını emretti.
Haşhaşiler, 1256'nın başlarında halklarının hayatını bağışlayan bir anlaşmayı kabul ederek, zaptedilemez kaleleri Elemût'u savaşmadan teslim ettiler. Alamut kalesi komutanı Mukaddem el Din ilk önce tereddüt edip direnmeye devam etti ancak 4 gün sonra direnmekten vazgeçip kaleyi Moğollara teslim etti. Kaleye giren Moğollar kaleyi tahrip edip yağmaladı, meşhur kütüphanesini ele geçirip yaktılar.
Hülâgû, Baycu'ya Anadolu'ya çekilme emrini verirken güç üssü olarak Azerbaycan'ı seçti. En az 1257'den itibaren Avrupa, Orta Doğu ve Asya ana karasındaki her büyük dinsel çeşitlilikten Müslümanlar ve Hıristiyanlar Hülâgû'nün ordusunun parçasıydı.

Lemeser kalesi 1 yıl sonra ele geçirildi ancak Girduh kalesi 1270 yılına kadar direndi Mönge Han'ın emriyle başta Nizarilerin imamı Rükneddin Hürşah olmak üzere 100.000'i aşkın Nizari İsmaili katledildi.
Daha sonra Bağdat'a yönelen Moğol ordusu, halifeye yapılan teslim ol çağrısına olumsuz cevap verilmesini, Büyük Han'ın da emrine uygun olarak istila bahanesi olarak kullandı.

Hülâgû'nün Moğol ordusu Kasım 1257'de Bağdat'a doğru yola çıktı. Bağdat'a yaklaştığında Hülâgû, Dicle'nin hem doğu hem de batı yakasındaki şehri tehdit etmek için orduyu bölümlere ayırdı. Böylece şehir her taraftan tehdit edilecekti.
Hülâgû halifeden teslim olmasını istediğinde, halife El-Muta'sim eğer kendisine saldırırsa Allah'ın gazabına uğrayacağını söyleyerek teslim olmayı reddetti. Birçok kaynak Halife'nin saldırıya karşı yeterli önlem almadığını yazmaktadır. Halife ne ordusunu güçlendirdi ne de Bağdat'ı çevreleyen surları. Aslında, en yapmaması gerekenleri yapmıştı; Hülâgû'yü kızdırmıştı, bu da Hülâgû'nün kuşatma için aradığı mazeretti.
El-Muta'sim'in danışmanlarından Ebu Alkuma'nın ihaneti nedeniyle Bağdat ordusunda ayaklanma çıktı ve Bağdat Kuşatması başladı.
Abbasi ordusu, batıdan saldıran Moğol kuvvetlerinin bir kısmını geri püskürtmeyi başardı fakat sonraki çarpışmalarda yenildiler.
Yapılan Düceyil Muharebesi'nde saldıran Moğollar, Düceyil Nehri'ndeki setleri yıkarak Abbasi halifesinin ordusunun arkasındaki toprağı sular altında bırakarak onları tuzağa düşürdüler. Ordunun neredeyse tamamı kılıçtan geçirildi ya da boğuldu. 
Çinli general Guo Kan komutasındaki Moğollar, 29 Ocak 1258'de şehri kuşattı, bir çit ve hendek inşa etti ve kuşatma motorlarını ve mancınıklarını harekete geçirdi.
Savaş kuşatma standartlarına göre kısaydı. 5 Şubat'a gelindiğinde Moğollar şehri çevreleyen surların bir bölümünü kontrol ediyordu.
Halife Mustasım anlaşma teklif etti fakat kabul edilmedi. Birkaç gün içinde de şehri çevreleyen surların tamamı Moğol ordusunun kontrolüne girdi.10 Şubat'ta Bağdat teslim oldu. Moğollar 13 Şubat 1258'de şehre girdiler ve şehir bir hafta boyunca yağmalandı, halk katledildi.
Moğolların Bağdat'ı istilasıyla karşılaştırıldığında Alaric'in Roma istilasının vahşeti daha hafif görünür. Kaçmaya çalışanlar yakalanıp öldürüldü.
Tıptan astronomiye kadar pek çok konuda sayısız tarihi belge ve kitabın bulunduğu Bağdat Büyük Kütüphanesi yıkıldı. Vatandaşlar kaçmaya çalıştı ancak Moğol askerleri tarafından yakalandılar.

Ölü sayısı hakkında tahminde bulunmak epey güç olsa da, kaynaklarda değişik rakamlar söz konusudur. Bazıları yaklaşık 90,000 kadar olduğunu savunurken, daha yüksek ölü tahmini 200.000 ile bir milyon arasında değişir. Müslüman tarihçi Abdullah Wassaf birkaç yüz bin veya daha fazla Bağdatlının öldürüldüğünü tahmin etmektedir. Hülâgû Han, zamanın Fransa kralı IX. Louis'ye mektubunda ordusunun yaklaşık 200.000 kişiyi öldürdüğünü söylemektedir. Daha önceki örneklere baktığımızda Moğollar sadece dirençle karşılaştıkları şehirlerde, ele geçirdikten sonra halkıyla birlikte büyük bir yağma ve katliam yapıyorlardı. Eğer şehir savaşmadan teslim alınmışsa halkı bağışlanıyordu, Bağdat kuşatmasında da olduğu gibi kısa süren çarpışmalar sonucunda alınmışsa yağma yapılmakla birlikte bu kadar büyük bir vahşet olmuyordu. Bağdat'ın yağma edilirken sergilenen vahşet Moğol tarihinin de en acımasız olayıydı. Bazı Çin şehirlerinin de Bağdat ile aynı kaderi paylaştığı söylenir fakat bunlar belgelenmemiştir.
Yapımı nesiller boyu süren  camiler, saraylar, kütüphaneler, hastaneler, büyük binalar yağmalandı, yakılarak yerle bir edildi. Bundan yüzyıllar sonra bile Bağdat nüfusu azalmış, terkedilmiş, harabe şehir görünümünden kurtulamadı.
Halife yakalandı ve öldürülmeden önce halkının katledilmesi, hazinesinin yağmalanması ve şehrinin talan edilmesini izlemeye zorlandı. Venedikli tüccar Marco Polo, seyahatlerini konu alan Il Milione adlı kitapta Hülâgû'nün halifeyi açlıktan öldürdüğü belirtilir ancak bunu doğrulayacak hiçbir kanıt yoktur. Moğolların Bozkır kültürüne göre asil kan yere akarsa tüm alem düşmanları olacağına inandıkları için, Moğol ve Müslüman kayıtlarında tarihçilerin çoğu Halifenin bir kilime sarılıp atlar tarafından çiğnetildiğini yazar. Halifenin oğullarından biri hariç hepsi öldürüldü.
Tüm bu anlatılanlar Hülâgû'nün Moğol hanları arasında niye en korkulan ve en büyük kan dökücülerden olduğunu açıklamaktadır.
Bölgedeki daha küçük devletler Hülâgû'ye sadakatleri konusunda güvence vermek için acele ettiler ve Moğollar 1259'da Suriye'ye dönerek Eyyubi hanedanını fethetti ve Gazze kadar ileri devriyeler gönderdi.
Orta Doğu'yu fethi sırasında Hülâgû'ye binlerce kuzeyli Çinli sapper müfrezesi eşlik etti.

1260 yılında Moğol kuvvetleri, aralarında Ermenistan Kralı I. Hethum yönetimindeki Kilikya Ermeni Krallığı'nın ordusu ve Antakya Kralı VI. Boemondo'nun Frankları da dahil olmak üzere bölgedeki Hristiyan vasallarıyla birleşti. Bu güç, Eyyubi hanedanının bir bölgesi olan Müslüman Suriye'yi fethetti. Halep'i kuşatarak, ele geçirdiler ve Hristiyan general Ketboğa komutasında 1 Mart 1260'ta Şam'ı ele geçirdiler.  Emevî Camii'nde Hristiyan ayini kutlandı ve çok sayıda camiye hakaret edildi. Pek çok tarihi kayıt, üç Hristiyan hükümdar Hethum, Bohemond ve Ketboğa'nın Şam şehrine birlikte zaferle girdiğini anlatır, ancak David Morgan gibi bazı modern tarihçiler bu hikâyeyi uydurma olarak sorgulamıştır. 
İşgal, o zamana kadar Levant, Mısır ve Arap Yarımadası'nın büyük bir bölümünü yöneten güçlü bir hanedan olan Eyyubileri etkili bir şekilde yok etti. Son Eyyubi kralı An-Nasir Yusuf aynı yıl Hülâgû tarafından öldürülmüştü. Bağdat'ın harap olması ve Şam'ın zayıflamasıyla İslami gücün merkezi, Memluk sultanının başkenti Kahire'ye kaydı.
Hülâgû, Filistin üzerinden güneye, Kahire'ye doğru kuvvet göndermeyi amaçlıyordu. Bu yüzden Kahire'deki Memluk Sultanı Kutuz'a bir elçi tarafından Kutuz'un şehrini açmasını, aksi takdirde Bağdat gibi yıkılmasını talep eden bir tehdit mektubu gönderdi. Daha sonra, Suriye'deki yiyecek ve yem, tam kuvvet sağlamak için yetersiz hale geldiğinden ve yaz için birliklerini daha serin dağlık bölgelere taşımak Moğolların olağan bir uygulaması olduğundan,
Hülâgû, yeterli gördüğü Ermeni, Gürcü ve Frenk gönüllülerin eşlik ettiği Ketboğa komutasında bir tümeni arkasında (10.000 veya daha az adam) bırakarak ana kuvvetini Azerbaycan yakınlarındaki İran'a çekip orada kaldı. Hülâgû daha sonra, yaklaşık sekiz ay önce Büyük Han Möngke'nin ölümünün yol açtığı imparatorluk ve

Macit Gökberk (1908; Selanik - 15 Ağustos 1993; İstanbul), felsefe dilinin yalınlaşması, terim karmaşasının giderilmesi ve kavramların sınırlanması alanlarında önemli çalışmalarda bulunan tanınmış Türk felsefecidir.
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Şükrü Naili Gökberk ile eşi Nazire Hanım'ın oğlu Macit Gökberk, 1908'de Selanik'te doğdu.
İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun olduktan sonra 1932'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü Platon'un Theaitetos Diyaloğu üzerindeki bir çalışmasıyla bitirdi. Aynı yıl bu bölüme asistan oldu ve Hans Reichenbach'ın Logik adı altında verdiği dersleri Türkçeye aktardı.
1935 yılında doktora çalışmaları için Berlin Üniversitesi'ne gitti. 1940 yılında Prof. Eduard Spranger'in yanında Hegel ve Auguste Comte’da Toplum Kavramı adı teziyle doktorasını verdikten sonra Türkiye'ye döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ndeki görevine devam etti. Aynı bölümde önce doçent (1941), daha sonra da profesör (1949) oldu. 1978 yılında emekliye ayrıldı.
Gökberk'in çalışmaları felsefe tarihi ile dil ve bilgi sorunu olmak üzere iki konuda yoğunlaşmıştır. Felsefe tarihi ile ilgili çalışmalarını topladığı Felsefe Tarihi adlı yapıtı bir Türk felsefecisi tarafından kaleme alınmış ilk kapsamlı felsefe tarihidir.
Anadolu-Yunan felsefesinden yola çıkarak 18. yüzyıl Aydınlanmasına, özellikle de Kant ve Hegel’e uzanan çalışmalarında Hegel’in devlet felsefesi, Kant ve Herder’in tarih anlayışları başlıca odağı oluşturur. Herder’le Kant’ın tarih sorununa getirdikleri çözümü Kant ile Herder’in Tarih Anlayışları adlı yapıtında, Hegel’le ilgili çalışmalarını da Felsefe Arşivi dergisinde yer alan Hegel’in Devlet Felsefesi ve Hegel Felsefesi-Yaşayan Yönleriyle adlı yazılarında sergilenmiştir.
Dil konusunun Gökberk’in felsefe anlayışı içinde özel bir yeri vardır. Düşüncenin üretilmesinde başlıca kaynak olan dil, onu kullananlardan bağımsız değildir; uygarlığın gelişimi ile değişir, kendi kendini yeniler. Gökberk dil ile ilgili bu düşüncelerini Değişen Dünya, Değişen Dil adlı bu yapıtında toplamıştır.
Bu arada felsefe dilinin sadeleşmesi, Türkçe felsefe terimlerinin kurulması, kavramların sınıflandırılması yolunda uğraş vermiştir. 1942 yılında henüz bir öğrenci iken ilk Türk Dil Kurultayı’nı izleyen Macit Gökberk, 1954-1960 ve 1969-1976 yılları arasında Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapmıştır.
Macit Gökberk, 15 Ağustos 1993 günü İstanbul’da öldü.
Her yıl felsefe ve deneme yazıları alanında Gökberk ailesi ve Türkiye Felsefe Kurumu tarafından anısına Macit Gökberk Felsefe Ödülü verilir.

Kant ile Herder’in Tarih Anlayışları (1948)
Felsefe Tarihi (1961)
Felsefenin Evrimi (1979)
Değişen Dünya Değişen Dil (1980)

Kongar, Emre (2007). "Macit Gökberk Üzerine". Demokrasi ve Kültür. Remzi Kitabevi, İstanbul, s 214-221.
Bıçak, Ayhan (2008). Macit Gökberk'in Felsefe Anlayışı 23 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Felsefe Arkivi, sayı 33, s 1-30.

Martin Luther (Almanca telaffuz: [ˈmaʁtiːn ˈlʊtɐ]; 10 Kasım 1483 - 18 Şubat 1546), Alman keşiş, teolog, yazar, profesör ve Augustinusçu rahiptir. Protestanlığın babası ve Reformun öncüsü olan Luther'in teolojik görüşleri, Lüterciliğin temelini oluşturdu. Batı ve Hristiyanlık tarihinin en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Luther, 1507 yılında rahipliğe atandı. Roma Katolik Kilisesi'nin bazı öğretilerini ve uygulamalarını, özellikle de endüljans görüşünü reddetmeye başladı. Bu farklılıkları dostane bir şekilde çözmeyi amaçlayan Luther, 1517'de yazdığı Doksan Beş Tez ile endüljansların uygulaması ve etkisi üzerine akademik bir tartışma önerdi. Ancak 1520'de Papa X. Leo, Luther'den tüm yazılarını reddetmesini talep etti ve Luther bunu reddedince Ocak 1521'de onu aforoz etti. Aynı yılın ilerleyen günlerinde Kutsal Roma İmparatoru V. Karl, Worms Diyeti'nde Luther'i kanun kaçağı olarak mahkûm etti. Luther 1546'da öldüğünde Papa X. Leo'nun aforoz kararı hâlâ yürürlükteydi.
Luther, kurtuluşun ve dolayısıyla sonsuz yaşamın iyi işler yoluyla kazanılmadığını, yalnızca Tanrı'nın lütfunun bir armağanı olarak, inananın İsa Mesih'e imanı aracılığıyla alındığını öğretti. Teolojisi, Papa'nın otoritesini sorguladı ve yalnızca Kitâb-ı Mukaddes'in ilahi vahyin tek kaynağı olduğunu savundu. Aynı zamanda ruhban sınıfının ayrıcalıklarına karşı çıkarak tüm vaftiz edilmiş Hristiyanları kutsal bir rahiplik olarak kabul etti. Luther'in İncil'i Latinceden Almancaya çevirmesi, halkın kutsal metinlere erişimini büyük ölçüde artırdı ve hem kilise üzerinde hem de Alman kültüründe derin bir etki yarattı. Bu çeviri, Almancanın standart bir biçiminin gelişmesine katkı sağladı, çeviri sanatına yeni ilkeler kazandırdı ve İngilizce bir çeviri olan Tyndale İncili'nin yazılmasını etkiledi. Luther'in ilahileri, Protestan kiliselerindeki müzik anlayışının gelişiminde önemli bir rol oynadı. Eski bir rahibe olan Katharina von Bora ile evliliği ise din adamlarının evlenmesine yönelik Protestan geleneğine bir örnek teşkil etti.
Luther, sonraki iki eserinde Yahudi karşıtı görüşler dile getirerek Yahudilerin sürgün edilmesini ve sinagogların yakılmasını savundu. Bu eserler, aynı zamanda Roma Katoliklerini, Anabaptistleri ve teslis inancına sahip olmayan Hristiyanları da hedef aldı. Luther doğrudan Yahudilerin öldürülmesini savunmasa da bazı tarihçiler onun sert söylemlerinin Almanya'da antisemitizmin gelişimine ve yüzyıllar sonra Nazi Partisi'nin ortaya çıkışına dolaylı olarak katkıda bulunduğunu öne sürmektedir.

Almanya'nın Eisleben şehrinde doğan Martin Luther, Erfurt Üniversitesi'nde okudu. Ailesine yaptığı bir ziyaret dönüşü, Erfurt yolunda yıldırım çarpma tehlikesiyle karşılaşınca keşiş olmaya karar verdi. 21 yaşındayken Aziz Augustin tarikatına bağlı bir manastıra girip ilahiyat eğitimine başladı ve aynı yıl rahip oldu. Ertesi sene Wittenberg Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayarak ders vermeye başladı.

Luther manastırdaki günlerinden beri sorguladığı bu uygulamaya karşı bir eleştiri yazdı. "Endüljansın Kuvvetine Dair Tezler" başlıklı, 95 maddeden oluşan bu metni 31 Ekim 1517 günü piskoposlara gönderdi ve aynı zamanda birer mektupla endüljans konusundaki vaazların teolojik açıdan sağlam bir zemine oturtulmasını istedi. Martin Luther'in bu tezleri üniversitenin bülten panosu sayılabilecek bir yer olan Wittenberg Saray Kilisesi'nin kapısına astığı yolundaki, ancak yıllar sonra yayılan rivayet kanıtlanmış değildir. Sonuçta bu tezler Almanya'da ve komşu ülkelerde Luther'in kendisinin de öngörmüş olmadığı bir hızla yayılınca sadece endüljans satışlarında bir düşüş yaşanmakla kalmadı, bu olay bütün reform hareketinin başlangıcı oldu.
1518 yılında Roma'da Luther'in fikirlerine karşı bir Papalık davası açıldı. Bu engizisyon davasında Luther gıyabında yargılandı. Papa her ne kadar aforoz ettiyse de o, aforoznameyi halk arasında yaktı. İmparator Maximillian onu heretik (dinden çıkmış, sapkın) ilan etti; Luther, suçlamalara cevap vermek üzere Roma'ya çağrıldı. Ama o, Roma'ya gitmek yerine, Augsburg'da Kardinal Cajetan'a ifade vermeyi tercih etti. Cajetan ondan fikirlerinden ve Kilise'ye yaptığı saldırılarından vazgeçmesini isteyince, Luther, Wittenberg'e döndü. Burada Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun imparator seçme yetkisi olan Saksonya Dükü III. Frederick onu himayesi altına aldı. Papa X. Leo, III. Frederick'ten Luther'in sürgüne gönderilmesini talep ettiyse de, dük bu emre itaat etmedi. Bu arada bazı görüşlerinden vazgeçen, hatta Papa'ya bir özür mektubu bile gönderen Luther, Ingolstadt Üniversitesi rektörü Johann Eck ile endüljans konusunda bir münazaraya katıldı.
15 Haziran 1520 günü Papa X. Leo, Luther'i bir bildiriyle aforoz etti. Ekim ayında Papalık bildirisi Luther'in eline geçti ama Erfurt Üniversitesi'ndeki öğrencileri onu parçalayıp suya attı. Üniversite yetkilileri ise bu olaya müdahale etmedi. Derken Luther, belki de en meşhur kitabı olan "Von der Freiheit des Christenmenschen" (Hristiyan Kişinin Özgürlüğü Üzerine) isimli kitabını Papa X. Leo'ya yönelttiği bir açık mektupla birlikte yayımladı. Onun düşüncesinin teolojik ve ideolojik temellerini yansıtan bu küçük eserin özünde "Freiheit" (özgürlük) kavramı vardır.

1521 yılında Luther bu sefer de İmparator V. Karl tarafından Worms Kuruluna ifade vermek üzere çağrıldı. Yolda Erfurt, Eisenach, Gotha ve Frankfurt'ta vaazlar verdi ve Worms'a büyük bir kalabalık eşliğinde zafer kazanmış komutan edasıyla girdi. Burada kendisinden yazmış olduğu kitaplardaki heretik fikirlerinden vazgeçmesi istendi. Luther şöyle bir ifade verdi: "Kutsal Metinler ve akıl yoluyla ikna edilmediğim sürece papalar ve konsüllerin otoritesini kabul edemem. Zira bunlar kendi aralarında çelişmekte ve benim vicdanım da sadece Tanrı'nın sözüne bağlıdır. Bu sebeple hiçbir görüşümden dönmüyorum çünkü kişinin vicdanına rağmen yazdıklarını inkâr etmesi doğru ve güvenilir olmaz. Tanrı yardımcım olsun".
Worms Kurulu, sonuç alınamadan dağıldı. Luther de yerleştiği Wartburg'da Kutsal Kitap'ın Almancaya tercümesine başladı. Luther, Wartburg'dayken Wittenberg'de de önemli değişiklikler oluyordu. Özel ayin isteklerini reddeden keşişler Augustinien tarikatını terk etti. Kale Kilisesi'nin rahibi evlendi; öğrenciler Fransisken manastırındaki sunağı tahrip etti; ayinler Almanca yapılmaya başlandı ve şarap kadehi ilk defa kiliseye gelen cemaate de sunuldu. Luther hakkındaki yasaklamalar kaldırıldı ve o da Wittenberg'e dönerek kilisede vaaz vermeye başladı. Nürnberg Kurulu, Luther'den artık kitap yayımlamamasını isteyerek Katolik doktrini dışındaki vaazları yasakladıysa da Luther yazmaya devam etti; hatta şair ve müzisyenlerden ayinlerde kullanılacak yerel dile katkıda bulunmalarını istedi.
1524, Almanya'da karışıklıkların yaşandığı bir yıldı. Köylüler Luther'in öğretileri doğrultusunda ekonomik koşullarının iyileştirilmesi için ayaklandı. Liderleri arasında Wittenberg'de eğitim almış bir ilahiyatçı olan Thomas Müntzer de vardı. Luther köylülerin saldırılarına karşı bir kitap yazdı ve ayaklanma Frankenhausen'de bir çatışmada 50 bin kadar köylünün öldürülmesiyle sona erdi, Protestan rahiplerden bazıları Katolik prensler tarafından idam edildi ve köylüler Luther'in kendilerini aldattığına inandı.
Eski bir rahibe olan Katharina von Bora ile evlenmiş olan Luther, 1526'da Deutsche Messe und Ordnung des Gottsdienstes (Almanca Ayin ve Kutsal Merasim Düzeni) adıyla yayımlamış olduğu ayinlere başladı. 1529 senesinde önce Batı medeniyetini İslam tehlikesinden korumak için Türklere karşı savaşmanın her Hristiyan'ın üzerine vazife olduğunu bildiren bir eserden (Türklere Karşı Savaş Üzerine) sonra, Hristiyanlığın temel inanç ve doktrinlerinin soru-cevap şeklinde öğretildiği "Küçük ve Büyük Kateşizm"i yayımladı. Üç yıl sonra Nürnberg Dini Barış Komitesi, Alman Protestanlara özgürlük tanıdı. Luther, Wittenberg İlahiyat Fakültesi'nin dekanlığına getirildi. Sağlık sorunları olmasına rağmen yazmayı sürdürdü. Önce Anabaptistler (vaftiz uygulamasının sadece ergenlikte olabileceğini iddia eden bir Protestan mezhebi), daha sonra Yahudiler aleyhine yazdı ve Kutsal Metinler'den hareketle Papalığa karşı oldukça ağır bir dille eleştiri olarak "Wider das Papsttum zu Rom vom Teufel Gestiftet" (Roma'da Şeytan Tarafından Kurulmuş Papalığa Karşı) eseriyle Papalığa son darbesini indirdi. 17 Şubat 1546 günü doğduğu yer olan Eisleben'de kalp ve böbrek yetmezliğinden öldü. Luther'in endüljans uygulamasına karşı 95 tezinin yayılmasıyla başlayan ve 1521'de savaşlara ve şiddete varacak ölçüde tırmanan reform hareketi Avrupa'da o zamana kadar tek mezhep olan Katolikliğin bölünmesine ve genel olarak Reform Kiliseleri adı verilen yeni oluşumların doğmasına yol açmıştır: Daha çok Almanya, Avusturya, İskandinavya'da (ve dolayısıyla ABD'de) yaygın olan Lutheryan Kilisesi ve özellikle İsviçre, Fransa, Hollanda ve İskoçya'da (dolayısıyla ABD'de) bulunan Presbiteryan Kilise, daha çok İngiltere'de ve dünyada Büyük Britanya'nın etkili olduğu ülkelerde hakim olan Anglikan Kilisesi.

1541 yılında yayınlanan "Türk'ün Karşısındaki Dindara Uyarı" isimli yazısında Martin Luther, açgözlü toprak sahipleri ve prensler tarafından ezilen köylülerin böyle Hristiyanlar yerine Türklerin egemenliğinde olmak isteyebileceklerini belirtmişti.

Epistola Lutheriana ad Leonem decimum summum pontificem 1519.
Dissertatio de libertate Christiana per autorem recognita 1519.
De Captivitate Babylonica ecclesiae praeludium 1520.
De votis monasticis 1521.
Enarrationes epistolarum et evangeliorum, quas postillas vocant 1521.
De servo arbitrio 1525.
Libellus de vita et moribus Turcarum 1529.

Von den guten Wercken 1520.
Von welltlicher Uberkeytt, wie weyttman yhr gehorsam schuldig sey 1523.
Das diese Wort Christi (Das ist mein leib etce.) noch fest stehen widder die Schwermgeister 1527.
Vermahnung zum Gebet Wider den Türchen 1530.
Von den Jüden und iren Lügen (Yahudiler ve Yalanları Üzerine)

Mevlevîlik (Osmanlı Türkçesi: مولويه - Mevlevîyye), 13. yüzyılda yaşamış Mevlana Celaleddin Rumi'nin tasavvufî düşünceleri doğrultusunda, onun ölümünden sonra gelişen bir tarikattır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan'da doğmuştur. Bir tarikat kurmamıştır fakat kurulan tarikatın temellerini atmış olduğu söylenebilir. Babası Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Mevlânâ  dostlarıyla birlikte toplantılar düzenlemiştir. Bu toplantılarda dinî sohbetler yapıp sema icra edilmiş ve zikredilmiştir. Mevlânâ'nın fikirleri yayıldıkça toplantılarına katılmak isteyenlerin sayısı artmıştır. Bu kişilerin bazıları İran ve Arabistan gibi yabancı ülkelerden gelmişlerdir. Mevlânâ, toplantılarında nizamı sağlamak için bazı kurallar koymuştur. Bu düzen, sonradan Mevlevilik tarikatı ritüellerinin kökenini oluşturmuştur. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi öldükten sonra Mesnevi'yi yazdırmaya başlamıştır. Oğlu Sultan Veled, talebesi Hüsamettin Çelebi ve ardından gelenler bunu geliştirip önce Anadolu'ya, daha sonra da diğer yörelere yaymışlardır. Mevlânâ'nın torunlarından biri de Kütahya'da Dönenler Camii'nde yatmaktadır.
Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled postnişin (şeyh) olduktan sonra bir tarikat merkezi (tekke) inşa edildi. Bu tekkede Kur'an ve Mesnevi okutuluyordu. Böylece Mevlevîlik, sufî tarikatlardan birisi haline geldi. Mevlânâ'nın, yakınları ve dostlarının defnedilmiş olduğu Konya'daki Yeşil Kubbe, tarikatın manevi merkezi halini aldı. Bugün de pek çok Müslüman bu müzeyi, içindeki türbeyi ve tekkeyi ziyaret etmektedir.
Mevleviliğin başlangıcında sema ayini, dervişlerin vecde gelmesiyle başlıyordu. Ulu Arif Çelebi zamanında semadan önce Kur'an ve gazeller okunmaya başlandı. Sema ayini mukabele denilen günümüzdeki şeklini 15. yüzyılda Pir Adil Çelebi zamanında aldı.

Mevleviliğin gelişmiş bir adap ve kural sistemi vardır. Misal, ortak tabaktan yemek yeniyorsa kaşığın bir tarafı ile yemek alınır, diğer tarafı ile yemek yenir. Kaşığın ağza değen kısmının yemeğe değmemesine özen gösterilir. Ayrıca âlemdeki tüm varlıkların Allah'ın birer parçası olduğu varsayılarak onlara değer verilir. Örneğin; kaşık öpülerek yemeğe başlanır, sırtlarına giydikleri yelekler öpülerek giyilir. Mevlevilikte de diğer tarikatlarda olduğu gibi yün giyilir, bu da maddi ve özellikle manevi fakirliğin bir dışa vurulmuş şeklidir.

Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamıyla sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak suretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslahı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
Tasavvufta, Mevlânâ  ve Mevleviliğin önemi büyüktür. Mevlevilik insan odaklı olup hoşgörüye, güzele ve ihlasa yöneliktir, pes etmek yoktur, pişman olmak ve affetmek vardır.

Muhammed
Ali bin Ebu Talib
Hasan bin Ali
Hüseyin bin Ali
Zeynelâbidîn
Muhammed el-Bakır
Cafer es-Sadık
Musa el-Kâzım
Ali er-Rıza
Maruf-u Kerhî
Serî-i Sekatî
Cüneyd-i Bağdadî
Ebû Osman Mağribî
Ebû Ali Rubarî
Ebû Ali Kâtib
Şeyh Ebû'l Kâsım Gurgânî
Ebû'l Necip Abdul Kahar Sühreverdî
Bitlisli Ammar-ı Yâsir
Necmeddin Kübra
Bahaeddin Veled
Seyyid Burhân-ed-Dîn Muhakkık-ı Tirmizî
Şems-î Tebrizî
Celâleddîn Rûmî
Sultan Veled

Muhammed
Ali bin Ebu Talib
Hasan-ı Basri
Habib-i Acemî
Davud-u Taî
Maruf-u Kerhî
Serî-i Sekatî
Cüneyd-i Bağdadî
Ebu Bekr-i Şiblî
Muhammed Zeccac
Ebû Bekir Nessac
Ahmed Gazalî
Ahmed Hatibî
Şems-ül Eimme Serahsî
Bahaeddin Veled
Seyyid Burhân-ed-Dîn Muhakkık-ı Tirmizî
Şems-î Tebrizî
Celâleddîn Rûmî
Sultan Veled

Mevlevîhâne
Nakşibendîlik

TDVİA "Mesnevî" maddesi (arşivlenmiş kopya)

Anaksimenes (MÖ 585; Miletos, Karya - MÖ 525), doğa filozofu ve geleneksel olarak Batı dünyasının ilk filozofları kabul edilen Miletoslu üç düşünürün sonuncusudur. Helenistik döneme ulaşabilen yazılarından günümüze kalanlar, yalnızca sonraki yazarların kendi çalışmalarına aldıkları bazı bölümlerdir. Bu nedenle Anaksimenes'in düşüncelerine ilişkin yorumlar çoğunlukla birbirleriyle çelişir.
Düşünceleri İlkçağda çok etkili olmuştur. Onun düşüncelerinin izlerini, kendisinden sonraki pek çok düşünürde görüyoruz. Bu düşüncelerin geniş bir alana yayılmasında, Miletos'un İranlılarca alınması ve tahrip edilmesi sonucu öğrencilerinin her yöne dağılmaları etkili olmuştur. Anaksimenes, aynı Anaksimandros gibi bir fizikçi, bir doğa bilimcisidir. Onun da öncelikle doğa olaylarıyla ilgilendiğini görüyoruz. O da doğa olaylarını, bir doğa bilimcisi gibi açıklamak istemiştir. Bunun için, onun açıklamalarında da dini yorumlara rastlanmaz. Eserini, ölçülü ve yansız bir anlatımla yazmıştır.

Milet'in coğrafi konumuna bakıldığında, Antik Yunan'ın önemli bir merkezi olan Attika ve çevresiyle Ege Denizi'nin kıyısındaki diğer bölgeler arasında bir köprü görevini üstlendiği görülür. Bu stratejik konumu sayesinde Milet, Doğu ve Batı kültürleri arasında bir geçiş noktası haline gelmiş ve deniz ticareti açısından büyük bir avantaja sahip olmuştur. Özellikle, Yunan mitolojisinin doğu kültürleriyle kaynaşmasına katkı sağlayan bir şehir olarak öne çıkmaktadır.
Milet, M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren denizcilik ve ticaret alanında büyük bir gelişim göstermiştir. Bu durum, doğu kültürleriyle yoğun bir etkileşim içerisinde olmasını sağladı. Özellikle, Akdeniz ve Ege Denizi üzerindeki ticaret ağı sayesinde farklı kültürlerle iletişim kurmuş ve bu etkileşim Milet'in hem ekonomik hem de kültürel anlamda çeşitlenmesine katkıda bulunmuştur. Ayrıca, Yunan kolonilerinin kuruluşunda Miletli denizcilerin rolü büyüktür.
Milet okulu bu topraklarda doğmuş ve yetişmiş olan Thales, Anaksimenes ve Anaksimandros'u bünyesinde barındıran bir felsefe okuludur. Bu okul ile birlikte inanç, mitler ve masalların düşünce kavramı üzerindeki etkisi azalmış, daha rasyonel bir yaklaşımla evreni açıklama çabasına girilmiştir. Özellikle Hesiodos'un etkisiyle Milet Okulu filozofları, geleneksel mitleri rasyonel bir yaklaşımla değerlendirip incelemeye yönelmişlerdir. Milet Okulu'nda bilgi edinmenin amacı; evrenin düzenini ve yapısını anlamaktır. Doğal nedenlere dayanan açıklamalarla evreni anlamlandırmaya çalışılmaktadır. Mitolojik ve doğaüstü açıklamalardan uzak kalarak doğadaki sebeplerle açıklama yapılır. Bu sebeple, bilimsel düşüncenin temelinin bahsedilen filozoflar tarafından atılmış olduğu düşünülmektedir. Milet Okulu'nda yetişmiş olan düşünürler aklın, doğanın keşfi gibi önemli keşifler üzerinde çalışmışlardır.

Anaksimenes M.Ö. 585-525 yılları arasında Milet şehrinde yaşamış olan ve Milet Okulu'nda yer alan son düşünürdür. Anaksimenes, Anaksimandros'un öğrencisi olsa da fikirleri Thales ile daha çok benzerlik göstermektedir.Bu durum, Anaksimandros'a göre bir gerileme sayılabilir. Anaksimenes'in asıl ilgi alanı görünür evrendir. Eserini İyon lehçesiyle gereksiz süslemelerden kaçınarak basit bir dille yazmıştır. Tıpkı Anaksimandros gibi Anaksimenes de Doğa Üzerine adlı bir eser yazmıştır. Fakat bu eserden günümüze yalnızca birkaç cümle ulaşabilmiştir. Theophrastos gibi kaynaklar sayesinde Anaksimenes'in hayatı hakkındaki bilgilerin temeli oluşmuştur. Bu monografi günümüze ulaşmamış olsa da çeşitli yazarların bu kaynaktan yaptığı alıntılar elimizde bulunmaktadır. Anaksimenes hakkında bilgi veren isimler arasında Aristoteles, Diogenes Laertios, Simplikios ve Hyppoliteos yer almaktadır. Anaksimadros'tan farklı olarak şiirsel düzyazı yerine sade bir yazım stili benimsemiştir. Anaksimenes, astronomi üzerine çalışmalar yapmış ve evrenin düzeni ile varlıkların oluşumu konusundaki görüşleriyle felsefe tarihinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Evrenin temel maddesinin bir ve tek bir şey olduğunu düşünmüştür. Yani Anaksimenes'e göre tüm varlıkların dayandığı madde havadır.

Yunan felsefesinin, neredeyse bir bütün olarak, doğaya yöneldiği dönemde filozoflar, doğaya ilişkin açıklamaların yine doğanın kendi içinde aranması gerektiğini düşünmüşlerdir. Başka bir deyişle, bu filozoflar doğada bir çokluk olduğunu gözlemlemişler ve bu çokluğu bir birliğe bağlı olarak açıklamaya çalışmışlardır. Arkhe kavramı ile ilk olarak çokluğun nedeni, sonra da çokluğun düzeni üzerine açıklamalar yapılmıştır. Çoklukta birlik arayışı, ilk filozofların evrenin nedenini açıklama amaçlarının bir sonucudur. Bu nedenle, bu dönem filozoflarının özellikle arkhe sorunuyla ilgilendikleri ve var olanların kendisinden meydana geldiği ilk maddeyi belirlemeye çalıştıkları, yani ontoloji yapmaya çalıştıkları söylenebilir. Arkhe sorununu ele alan doğa filozofları, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes'tir. Bu filozoflar doğayı, olup bitenleri doğaüstü güçlere başvurarak değil, doğal nedenlere başvurarak açıklamaya çalışmışlardır. Böylece, felsefenin, felsefi etkinliğin öne çıkmasının aracı olmuşlardır. Bu filozoflar, dış dünyayı meydana getiren çokluğun gerisinde bir birlik aramışlar ve madde söz konusu olduğunda da varlığın temeline birçok arkhe ya da tek bir arkhe yerleştirmişlerdir.

Thales'in ‘su’ ana maddesinin yerini, Anaksimenes'te ‘hava’ alır. Böylece Anaksimandros'un aksine, ana maddeyi sınırlandırır, yani belirli bir madde ile bir tutar. Ama Anaksimenes'in her biri maddenin farklı biçimlerine özgü yoğunlukların karşılığı olan farklı nem yoğunlaşması derecelerinin varlığına inandığı açıktır. Aer ‘en eşit biçimde’ dağıldığında, atmosferin bildiğimiz ve göze görünmez havasını oluşturur. Ama yoğunlaşma sonucunda önce buğu ya da bulut, sonra su, en sonunda da taş, toprak gibi katı maddelere dönüşür, gözle görülebilir hale gelir. Anaksimenes'e göre evrenin temeli sonsuz, sınırsız ve değişime açık bir hava akışıdır. Hava, yoğunlaştıkça farklı maddelere dönüşebilir ve bu sayede tüm evreni oluşturabilirdi. Ayrıca Anaksimenes, gökyüzünde yer alan yıldızların ve gezegenlerin, yeryüzündeki hayvan ve bitkilerin de dahil olduğu tüm varlıkların, bu hava akışından oluştuğunu savunmuştur.
Anaksimenes'in ana madde olarak havayı, Thales'in suyuna tercih etmesinin çeşitli sebepleri olabilir. Anaksimenes havayı değişime en yatkın madde olarak görmüştür, çünkü daha akıcı ve daha hareketlidir. Ayrıca su ile kıyaslandığında daha fazla yere nüfuz edebilmektedir. Gerek yoğunlaşması, gerekse seyrekleşmesi bakımından sudan daha uygun görünmektedir. Bu özelliklere sahip olabilecek bir diğer madde ateş gibi görünmektedir, ateş Anaksimenes'den sonra gelecek olan filozoflardan Herakleitos tarafından ana madde olarak kabul edilecektir. İlk öğenin Thales'in ana madde olarak ‘su’yu alması, suyun yaşam açısından taşıdığı önemden kaynaklanır. Aynı şeyler ve hatta daha da çoğu, ‘hava’ için de söylenebilir. Öncelikle havanın kapladığı alan sudan daha geniştir. Havanın fırtınaları suyunkinden daha şiddetlidir. Son olarak, yaşayan varlıklar için hava sudan çok daha önemli ve gereklidir. Ayrıca Copleston, Anaksimenes'in havayı ana madde olarak seçişi noktasında, insanın soluk aldığı sürece hayatta kaldığı, yani havanın, yaşamın ilkesi olduğu fikrinden ilham aldığını belirtmektedir. Anaksimenes doğanın oluşumuyla ilgili çok daha somut, çok daha açık olan düşünceler üretmiştir. Ona göre her şey havadan oluşmaktadır. Hava özünde seyrekliğine ya da yoğunluğuna göre farklılık göstermektedir. Hava gevşeyince yukarıya doğru yükselen ateş olur. Hava sıkışınca önce buhar ve duman olur. Bu duman ve buhar bulutları daha çok sıkışınca yağmur olur, su olur. Suyun sıkışması sonunda önce çamur, sonra toprak, en sonra da taş olur. Diğer her şey bunlardan meydana gelir. O halde ateş-su-toprak, öz olarak hava ve onun gevşeyip sıkışmasının dereceleridir. Bu nedenle sıcaklık ve kuruluk seyrekliği ifade ederken soğukluk ve ıslaklık yoğunlaşmış maddeyle ilişkilidir. Bu da seyrekliğin sıcaklıkla (ateşte olduğu gibi) ve yoğunluğun soğuklukla (daha yoğun maddelerde olduğu gibi) ilişkili olduğunu ifade etmektedir. Anaksimenes basit bir deneye başvurarak kaba bir tür ampirik destek sağlar: Eğer bir kişi eline ağzını gevşeterek üflerse hava sıcaktır; dudaklarını büzerek üflerse hava soğuktur.

Ana madde olarak düşündüğü ‘hava’yı Tanrı gücüyle dolu olarak düşünmektedir. Havayı “yaşam nefesi” ve dolayısıyla ruhun yanı sıra atmosferdeki hava ile de özdeşleştirmiştir. İnsan nefesini, bedeni dolduran havayı insana can veren ilkeyle, insan ruhu (psyche) ile bir tutmuştur. Ruh (psyche) pneumadan farklıdır. Pneuma ruhani ve göksel olanla ilişkilendirilirken, ruh, toprak ve tozla ilişkilendirilir. "Ruhsallık" biyoloji ve doğal hayvan yaşamıyla daha yakından ilişkilidir. Ruhlar zayıf, doğal ve bozulabilirdir. Ruhlar ölür. Buna karşın Pneuma gökseldir, bozulmaz ve güçlüdür. Pneuma ölmez. Ruh kavramı ile ilk kez Anaksimenes'te karşılaşmaktayız. "Tüm canlıların ruhu vardır" diyen Anaksimenes, doğada canlı-cansız ayırımını da ilk kez yapan düşünürdür.
Aerin sonsuz bir hareket içinde olduğuna ilişkin varsayımı, onun aynı zamanda aer'in canlı olduğunu düşündüğünü de gösterir. Sonsuza değin canlılığını koruduğu için aer, tanrısallığın tüm niteliklerini barındırır ve öteki tanrıların nedeni olduğu gibi, her türlü maddenin de nedenidir. Aynı hareket aerin bir fiziksel konumundan bir başkasına geçişini de açıklar. İçinde ilk madde ile ilk gücün birleşerek üst düzeyde bir sentez oluşturduğu ilkeyi hava diye koyan öğretisiyle Anaksimenes geç Stoa felsefesine kadar uzanan bir öğretinin, her şeye hükmeden pneuma öğretisinin kurucusu olmuştur.
Anaksimenes'ten günümüze yalnızca bir cümle uzunluğunda bir alıntı ulaşmıştır: 
“Nasıl ki ruhumuz… hava olarak bizi bir arada tutuyorsa, pneuma ve hava da tüm dünyayı kuşatır [ve korur].” Bu, pneuma (Eski Yunanca: πνεῦμα, lit. ‘nefes’) kelimesini kullanan ilk kaynaktır.

Anaksimenes'e göre, dünya havadan bir keçelenme süreciyle oluşmuştur. Düz bir disk olarak başlamışt

Muhammed (Arapça: مُحَمَّد, Arapça telaffuz: [muħammad]; y. 570 - 8  Haziran 632), İslam'ın kurucusu ve peygamberi olan Arap liderdir. Arap Yarımadası'nın tamamını ele geçirerek Müslüman hâkimiyetini tek bir yönetim altında birleştirmiş ve böylece İslam'ın kutsal kitabı Kur'an'ın yanı sıra, öğretileri ile uygulamalarını güvence altına alarak İslami dinî inancın temelini oluşturmuştur. Müslümanlar tarafından Âdem, İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerin daha sonradan tahrif edilmiş tek tanrılı dinlerini onaran ve tamamlayan kişi ve Allah'ın insanlara gönderdiği son peygamber olduğuna inanılır.
MS 570 civarında Arap Yarımadası'nın güneybatısındaki Mekke şehrinde, o zamanlar ticaret, bilim, sanat ve kültür merkezlerinin çok uzağında olan, dünyanın geri kalmış bir yerinde doğan Muhammed, hayatının ilk yıllarında hem öksüz hem yetim kalınca, amcası Ebû Talib'in koruması ve gözetimi altında büyüdü. 25 yaşındayken, Mekke'nin zengin ve dul kadınlarından biri olan Hatice isminde birisiyle evlendi. 40 yaşında, düzenli olarak bazı geceler inzivaya çekildiği Hira Mağarası'nda iken, Melek Cebrâil'in kendisine gelerek Allah'ın ilk vahyini ilettiğini duyurdu. Aldığını söylediği vahiylerle birlikte, üç yıl sonra "tevhid" inancını açıkça ilan ederek insanları yeni bir yola davet etmeye başladı ki; bu, İslam inancına göre diğer peygamberlerin de daha önceden öğrettiği "Allah'a teslimiyet"tir. İslami kaynaklar, okuma ve yazmasının olmadığını belirtmektedir.
Başlarda Muhammed kendisine az sayıda destekçi buldu ve kimi Mekkeli kabilenin ve hatta akrabalarının düşmanlıklarıyla karşı karşıya kaldı. Kendisine ve kendi inancını benimseyenlere yapılan eziyetten dolayı ilk önce bazı Müslümanları 615 yılında Habeşistan'a gönderdi, ardından 622'de destekçileriyle birlikte Medine'ye göç etti. "Hicret" adı verilen bu olay, daha sonradan hicrî takvim olarak da bilinen İslami takvimin başlangıcı ve İslam tarihinin dönemeç noktalarından biri kabul edildi. Muhammed Medine'ye geldiğinde, "Medine Sözleşmesi" adı verilen bir anayasayla oradaki kabileleri tek bir çatı altında topladı ve İslam'ı buradan yaymaya devam etti. Mekkeli kabileler ile aralıklarla sekiz yıl süren çatışmaların ardından büyük bir Müslüman ordusu kurarak bu ordunun başında 630 yılında Mekke'yi ele geçirdi. Ayrıca döneminde Habeşistan merkezli Aksum Krallığı, Doğu Roma İmparatorluğu, İran merkezli Sasani İmparatorluğu, Gassânîler, Mısır Valiliği, Umman ve Yemen krallıkları başta olmak üzere birçok devletin hükümdarına elçiler aracılığıyla İslam'a davet mektupları gönderdi.
Muhammed 632'de, Veda Haccı'nı tamamladıktan ve Veda Hutbesi'ni verdikten birkaç ay sonra hastalandı ve Medine'de öldü. Ölümünden önce Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmının İslam'ı benimseme süreci tamamlanmıştı. İslam'a göre, Muhammed'in ölümüne kadar Allah tarafından vahyedilen tüm sözler (ayet), dinin temeli olarak kabul edilen kutsal kitap Kur'an'ı oluşturdu. Kur'an'ın yanı sıra Muhammed'in hayatı, uygulamaları ve sözleri de inananlar tarafından kabul görerek İslam hukukuna ve Müslüman kültür ve yaşam tarzına kaynak teşkil etti.

Muhammed ve çağdaşları ile ilgili en dikkat çeken konu, hadis ve siyer olarak derlenen bilgilerin 150-200 yıllık bir sözlü kültür dönemi sonrasında yazılmaya başlanması ve hikâyenin bundan sonra "evrimleşerek" ilerlemesidir. Bu rivayetlerin bazıları İslam dışı kaynaklarca desteklenmemekte ve bazıları da kendi içerisinde çelişkiler taşımaktadır. Rivayetlere dayalı kayıtlarda olayın yaşandığı günlerde anlatılanlar büyük ölçüde gerçekliğini korurken, zaman içerisinde bunlar değişikliğe uğrayarak birkaç nesil sonra tarihî gerçeklikten tamamen uzaklaşırlar. Hadis ve siyer gibi erken dönem kaynaklarında Muhammed'in hayatı ile hiçbir alakası olmayan hikâyelerin Muhammed'in hikâyesine birtakım değişiklikler yapılarak eklemlenmiş olabileceği, sıklıkla dile getirilen konulardandır. Filistinli profesör Sami Ezzib, bu konuda dikkat çeken bir ifade ile, Muhammed'e isnat edilebilmiş olan Hayber Muharebesi ve Kurayza Muharebesi gibi olayların Yahudi kutsal kitabında yer aldığını, ancak bu kaynağa göre Yahudileri Yahudi olmayanların katlettikleri bilgisini vermektedir.
Rivayet kültürüne dayalı eserler dışında; İslam'ın erken tarihi, ne zaman ortaya çıktığı, hangi coğrafyada doğup dünyaya yayıldığı konularında, geleneksel anlatımların işaret edildiği Mekke'yi dışlayan ''Petra'' başta olmak üzere farklı coğrafyalara işaret eden teoriler ve iddialar ileriye sürülmektedir. Söz konusu tartışmalarda Petra, Petra'nın kuzeyinde bir bölge, Kûfe ve Hîre (Güney Irak) bölgeleri öne çıkmaktadır. Bizans kronikleri, Hristiyan din adamlarının kayıtları, basılı paralar, Abbâsîler döneminde İslam'ın erken hikâyesinin yazılma sürecine katılan hadisçi ve tarihçilerin yaşam bölgeleri, Hîre ile Medine gibi bazı antik şehirlerin isimleri ve diğer bulgular, bazı çevrelerce Muhammed'in ve erken İslam coğrafyasının Güney Irak ile ilişkilendirilmesine ve Muhammed'in hayat hikâyesinin birden fazla kişinin hikâyelerinin birleşimi olabileceği kanaatine yol açmıştır.

Muhammed'in hayatıyla ilgili önemli kaynaklar, MS 8. ve 9. yüzyıllara ait bazı yazarların tarihî eserlerinde bulunabilir. Bunlar, Muhammed'in hayatı hakkında ek bilgi sağlayan geleneksel Müslüman biyografilerini içerir. Erken dönem İslam tarihini ve Muhammed'in hayatını değerlendirmenin zorluğu, 690'lı yıllarda Emevî halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından yaratılan Ortodoks tarih haricinde neredeyse hiçbir şey bilinmemesindendir. Yoğun bir editörlük süreciyle tek bir güçlü gelenek yaratılmıştır.
Oryantalist tarihçi Patricia Crone, rivayete dayalı bu eserlerdeki içerik zenginliğini kıssacılık geleneğinin bir ürünü olarak görmekte ve bunların güvenilmez oluşunu şu sözlerle ifade etmektedir: "Birbirleriyle o kadar sık ve düzenli bir şekilde çatışıyorlar ki, çok isteyen birisi W. Montgomery Watt'ın Muhammed biyografisinin çoğunu tersten yazabilirdi."
Muhammed ile ilgili yazılmış en eski eser (siyer), 767 yılında (Hicrî: 150) ölen Arap tarihçi İbn-i İshak'ın yazdığı bir eserdir. Orijinal eser kaybolmuş olsa da, bu siyer 9. yüzyıldaki İbn Hişam'ın (ö. 833) ve daha az ölçüde Taberî'nin (ö. 923) eserlerinden kapsamlı alıntılar alarak günümüze ulaşmıştır. Bir diğer erken tarih kaynağı, Vâkidî'nin (ö. 823) ve Vâkidî'nin öğrencisi İbn-i Sa'd'ın (ö. 845) eserleridir. Pek çok bilim insanı bu erken dönem biyografilerini kabul etse de, bunların doğrulukları kesin değildir. Bu konuda yapılmış son çalışmalar, akademisyenlerin yasal meselelere dokunan gelenekler ile tamamen tarihsel olaylar arasında bir ayrım yapmasına yol açmıştır. Hukuk grubunda gelenekler icada tabi olabilirken, istisnai durumlar dışında tarihî olaylar yalnızca "eğilimli şekillendirmeye" tabi olabilirdi.

Kur'an, İslam'ın ana kaynağı olan kutsal metindir. Müslümanlar tarafından Allah'ın son sözü olduğuna ve Cebrâil aracılığıyla ilki 610'da olmak üzere 22 yıllık süre zarfında Muhammed'e bildirildiğine inanılır. Kur'an, Muhammed'in kronolojik biyografisi hakkında bilgi edinilmesine çok az yardım eder ve ayetlerin çoğunda söylenme sebebini öne çıkaran herhangi bir tarihsel bağlamdan bahis bulunmamaktadır.
Kanadalı yazar Dan Gibson, Kur'an'da kullanılan dilin başlangıçta saf Arapça olmadığını ve yazım dönemi itibarıyla sadece Petra bölgesinde kullanılan bir Arap dil yapısının Kur'an'da kullanıldığını iddia etmiştir.

İslam coğrafyasında saklanan, zaman zaman ziyarete ve dolaşıma sokulan ve Muhammed'in biyografisi ile ilgili olan belgeler, radyokarbon tarihleme ve genetik soybilim testi gibi metotlarla kanıtlanmaya muhtaç olan Medine Sözleşmesi, Muhammed'in aştinamesi ve kendi dönemindeki devlet başkanları ve valilere yazdığı söylenen mektuplar ve bunların yanında kıl, sakal, hırka, nalın gibi malzemeler, bu bulgular arasındadır.

Erken İslam tarihi ve Muhammed, tümü MS 633 ve sonrasına tarihlenen ve Yahudi ve Hristiyan topluluklar tarafından Yunanca, Süryanice, Ermenice ve İbranice yazılmış kaynaklara da yansımıştır. Bu kaynaklar, özellikle kronoloji ve Muhammed'in Yahudilere ve Filistin'e karşı tutumu konusunda Müslüman kaynaklara göre bazı temel farklılıklar içermektedir. Bunun yanında hiçbir Bizans ya da Süryani kaynağı, Muhammed'in Müslüman literatüründen önceki erken kariyeri hakkında herhangi bir ayrıntı vermemektedir. İngiliz tarihçi Sebastian Brock tarafından incelenen Süryani ve Bizans kaynaklarına göre; Muhammed için kullanılan "peygamber" ünvanı çok yaygın değildir, "resûl" ise daha da azdır. O, basitçe "Arap krallarının ilki" olarak tanımlanmış ve dönemin Süryani kaynakları, erken dönemdeki İslami fetihleri "Müslüman fetihleri" olarak değil, esas itibarıyla "Arap fetihleri" olarak görmüştür.

Muhammed'in ölümünden iki yıl sonra, MS 634 yılında yazıldığı düşünülen Yakup'un Öğretisi ("Doctrina Jacobi") isimli Yunanca eserde Candidatus adındaki birinin ölüm haberinin geldiği ve Arabistan'da yeni bir peygamberin ortaya çıktığı kaydedilmiştir. Eserin Kartaca'da geçtiği, ancak 634-640 yılları arasında Filistin'de kaleme alındığı varsayılmaktadır. Patricia Crone ve Michael Cook, eserin 634'te Kartaca'da geçtiğini ve o tarihten birkaç yıl sonra yazıldığını, 640 tarihinin çok geç olduğunu söylemişlerdir.Candidatus, Sarazenler tarafından öldürüldüğünde Kayserya'daydım ve tekneyle Sykamina'ya doğru yola çıktım. İnsanlar "Candidatus öldürüldü" diyorlardı ve biz Yahudiler buna çok sevindik. Ve bir Peygamber'in Sarazenler (Arap) ile birlikte ortaya çıktığını ve meshedilmiş olan Mesih'in geleceğini ilan ettiğini söylüyorlardı.
— Yakup'un Öğretisi (Doctrina Jacobi)Burada adı anılan Candidatus, araştırmacılara göre muhtemelen Bizans İmparatorluğu'nun Filistin'deki komutanı olan Sergius'tur ve bahsedilen olay da, MS 634 yılının Şubat ayında Gazze yakınlarında Râşidîn Hâlifeliği ordusu ve Bizans ordusu arasında gerçekleşen Dathin Muharebesi'dir. Muhammed'in ölümünden yaklaşık iki yıl sonra meydana gelen bu muharebede, Amr bin Âs komutasındaki Müslüman ordusu Doğu Roma ordusuna karşı galip geldi ve kumandan Sergiu

Neokonfüçyüsçülük, Song Hânedanlığı zamânında oluşup kökeni Konfüçyüsçülük'te olan, fakat aynı zamanda Daoizm ve Budizm'den de etkilenmiş dînî ve felsefî bir akımdır. Neokonfüçyüsçülük, Song Hânedanlığı kurulduğundan beri Çin'e hâkim olmuş en etkin düşünsel akımlardan biridir. Çincede bu kavram, bu şekliyle mevcut değildir. Onun yerine Songxue (Çince: 宋學; pinyin: sòngxué; düz olarak "Song öğretisi"), Lixue (Çince: 理學; pinyin: lǐxué; düz olarak "temel öğreti") veya Xinli Xue (Çince: 心理學; pinyin: xīnlǐxué; düz olarak "temelin ve kâlbin öğretisi") diye bilinir.
Değişik Neokonfüçyüsçü filozoflarda önemi olup aşağıda açıklanacak olan kavramların bütünü, daha eski olan Çin felsefesi'nde de mevcuttu. Ancak Neokonfüçyüsçülük'te bu kavramlara yeni bir ağırlık ve yorum verilmiştir.

Neokonfüçyüsçülüğün açık karakteristiklerinden biri, o zaman yaygın olan Kozmolojik meraktır. Bu açıdan Neokonfüçyüsçülük'ün Daoizm'e olan yakınlığı belli olur. Konfüçyüsçülük'e göre yeni olan bu akımın ilk belirgin kişilik, 1017-1073 arasında yaşamış olup kimi zaman bu akımın "kurucusu" olarak da görülen Zhou Dunyi'dir. Song zamânında tekrar kullanılan düşüncenin öncülerini Han Hânedanlığı'nın ilk zamanlarında bulmak mümkündür. O dönemde mevcut olan Yeni Metinler Okulu, dînî unsurları da içine alan bir Konfüçyüsçülük öğretmiştir. Han zamânında oluşmuş bu düşünce sistemi, MÖ 179-104 yılları arasında yaşamış Dong Zhongshu'nun öğretilerine bağlıdır. Tang zamânında Neokonfüçyüsçülük'ün bir öncüsü, şüphesiz ki meşhur bilgin Han Yu'dur.
Zhou Dunyi'nin öğretilerinin temelinde ona bir râhip tarafından hediye edilmiş olan daoistik diyagram vardır. diyagramı açıklayan yazısında sınırsızın (geleneksel Çin yazısı: Geleneksel Çince: 無極, basitleştirilmiş Çin yazısı: Basitleştirilmiş Çince: 无极; pinyin: wú jí) aynı zamanda en üst sınırı (Taiji) oluşturduğunu vurgulayıp bu iki ögenin hareket ve sukûnetiyle yin ve yang'ın ortaya çıktığını ifâde eder. Guru, isteklerden uzak sukûneti seçip en üst prensip haline getirerek insanlık için en üst ölçüyü oluşturur. Sınırsızlık kavramında ve olmamakla sukûnet kavramlarına meyletmekle Daoizm ve Budizmin etkileri görülmektedir. Neokonfüçyüsçülük'ün buna rağmen hâlâ bu dinler yerine Konfüçyüsçülük'e dâhil edilmesinin nedeni, bu kavramın savunucularının görüşlerin Yijing ve yorumları yanında diğer klâsik Konfüçyüsçü eserlere dayanmasındandır.
İkinci önemli öncü Neokonfüçyüsçü filozof, 1011-1077 yılları arasında yaşamış olup kosmolojik konularla, bilhassa evrenin oluşumuyla ilgili nümerolojik spekülasyonlarla ilgilenen Shao Yong'dur. Bu spekülatif düşünceler, daha sonra taoistik kehânetlerde kullanıldı. Bu spekülasyonlarıyla önceden yorumlanmış olaylara başka bir yorum getirerek onlara daha büyük bir anlam verdi.
Kosmolojik yönelimden ontolojik yönelimli felsefeye geçişi 1020-1077 yılları arasında yaşamış olan Zhang Zai, "maddeci düşünce" olarak da nitelendirilen felsefî sistemiyle yapmıştır. Kullandığı temel kavram, bir çeşit eterimsi madde olup her şeyi içine aldığı sanılan Qi'dir. Zhang Zai'de vârolmama kavramı konu olmaktan çıkar, Qi'yi ondan önce deneyüstü ve kendiliğinden vâr olan gerçekler olarak vasıflandırılan Dao, Taiji ve Taixu ("büyük boşluk") gibi kavramların yerine geçirmiştir. Zhang Zai için evren, şekilsiz olan yüce öğreti ve onun şekillenmiş hali olan dünyâdan oluşmuş olan değişmez bir varlıktır. Bu varsayımla Zhang Zai, yokluğu inkâr etmiş, fakat insanla evren arasında ayrılmaz ve kapsamlı bir bağlantıyı öğretilerinde bahsetmiştir.

Neokonfüçyüsçülük'ün öncülerinden sonra yetişen yeni nesilinde Cheng Hao kardeşler (1032-1085) ve Cheng Yi (1033-1108) bilhassa dikkati çeker. Bu filozoflar Li'yi ("düzen prensibi") öğretilerinin temel taşı yapmışlardır. Li kosmolojik, ontolojik ve ahlâkî prensiptir. Vâroluşun temel nedenini ve kişisel varlığın düzen yapısını oluşturur. Neokonfüçyüsçü törebilimin önemli başka bir kavram, Cheng Hao için Konfüçyüs tarafından da vurgulanan insâniyet (Çince: 仁; pinyin: rén)'dir. Fakat Cheng'de bu kavramın bir yan anlamı sevgi olup bütün varlığı birbirine bağlayan bir nitelik taşır. Cheng Yi için insânî tabiat, Mengzi bağlamında Li'nin ürünü olup sınırsız iyidir. Fakat "eter maddesi" (Qi) kayıtsız bir yapısı olup mükemmel olmayan 'kötü'yü oluşturan hareketlere sebeptir. Çünkü Qi'den "madde" (Çince: 材; pinyin: cái; düz olarak "malzeme") ya da "yetenek" (Çince: 才; pinyin: cái; düz olarak "yetenek") ondan doğar ki bundan da insanlar oluşur. Bu farklılaşmayla Cheng Hao'da da her şeyi birbirine bağlayan sevgiye dayanan kendi kendini uygarlaştırma prensibi, Cheng Yi'de başka bir türlü vurgulanır. O, dikkati Jing'de toplamaktadır (ve kelimesi kelimesine "saygı" demektir). Jing, tamâmen farklı olan şey veya varlıkların özelliklerini dikkate ve ciddîye almaktır.
Cheng Yi'de anılan "şeylerin araştırılması" kavramı, âyin klasiklerinden olan Liji'deki bir bölümden alıntıdır. Bu kitabın başka bir bölümüyle birlikte "Büyük Öğreti" (Daxue) ve "Ortada Karar Kılmak" (Zhong Young) kitapları, Mengzi ve "Konfüçyüs'ün Konuşmaları" (Lunyu)'yla berâber "Dört Kutsal Kitap"ı (Si Shu) oluşturur.
Neokonfüçyüsçü akımın içinde en kısa zamanda biri gerçekçi veyâ rasyonalist, diğeri idealist veyâ kurumlaştırıcı olarak bilinen iki değişik yön oluştu.
Gerçekçi yönün en önemli temsilcisi, 1130-1200 yıllarında yaşamış olan Zhu Xi'dir. Zhu Xi, düzen prensibi (Li)'yi eter maddesi (Qi)'den kesin olarak ayırıp ona metafizik bir anlam verdi. Bu değişiklikle düzen prensibini "biçim verme düzeyi"nin üstünde (İdealar kuramına bkz.) görerek en yüksek olarak her şeyi kapsayan Li olarak Taiji'yi olarak gördü. Zhu Xi'nin her şeyi kapsayan düzen prensibi düşüncesi, Çin kültüründe değişme ve böylece Çin toplumunun daha yavaş gelişmesine sebep olan etmenlerden biri olarak görülür.
Neokonfüçyüsçülük'ün "Ülkücü (felsefe)|ülkücü" Xinxue akımı, Zhu Xi'nin ikiciliğini tenkît ederek "huy şuuru"nun (Çince: 心; pinyin: xīn; düz olarak "kalp") ayrılmasına karşıdır. Bu akımın en ünlü temsilcisi, 1139-1193 yılları arasında yaşamış olan Lu Jiuyan'dır. Lu Jiuyan, zaman ve mekânın herkesin kalbinde veyâ huy şuurunda (xin) birleştiği inancındaydı. Bu sâhede bireyler, kosmik birliğe katılırlar.

Ming Hânedanlığı sırasında Neokonfüçyüsçülük, hâkim devlet ideolojisiydi ve Qing Hândanlığı zamânında da devâm etti. Ming zamânında ülkücü yön önem kazanır ve bu zamandaki en ünlü temsilcisi, 1472-1529 yılları arasında yaşamış olup Wang Yangming olarak da bilinen bilgin ve politikacı Wang Shouren'dir. Wang hem "tabiat"ı (Çince: 性; pinyin: xìng), hem de "kalb"i (Çince: 心; pinyin: xīn; düz olarak "kalp, akıl, us") düzen prensibi Li'yle özdeşleştirerek "insancıllığı" (Çince: 仁; pinyin: rén; düz olarak "insancıllık, çekirdek içi") her şeyi ve varlıkları birleştiren sevgi olduğu görüşünü kabul etti. Wang, insanın tanımasıyla dış dünyâyı şekillendiğini, "doğuştan gelen bilgi"yle (Çince: 良知; pinyin: liáng zhī; düz olarak "sezilen bilgi") insanın ister istemez iyi harekete götüreceğini vurguladı. Wang Shouren'in eğitimi budist öğretiye dayandığı ve Chan meditasyonunu yaptığından felsefesinde budist etki çok görülür.
Wang Souren'den sonra gelen filozoflar, kökeninde onun felsefesini taşıyan birçok farklı ekoller ve okullar kurmuşlardır. Bu ekolleri kabaca üç grupta toplamak mümkündür:

Gerçekçi okul: Bu okul, kendini uygarlaştırmayla devlete ve topluma karşı görevler arasında bir denge aramıştır.
Chan meyilli okul: Chan'a olan meyili artarak sonunda bu görüşe karışıp kayboldu.
Taizhou okulu: En ünlü temsilcileri, 1483-1540 yılları arasında yaşamış olan kurucu Wang Gen'le 1527-1602 yılları arasında yaşayıp geleneksel Konfüçyüsçülük'e saldıran ve sınırsız bir doğacılığı, eşitlikçiliği, kendiliğindenliği nasîhat eden Li Zhi'dir.

Bununla birlikte daha sonraki dönemlerde yaşamış Neokonfüçyüsçü filozoflar, felsefelerinin kökenine yönelip idealistik ülkücü bakış açısını göreli olarak görmüşlerdir. Daha maddeci olan bu akımın filozofları Huang Zongxi, Wang Fuzhi ve 1613-1682 yılları arasında yaşamış olan Gu Yanwu'dur. Sonuncu olarak zikredilenin eserlerinde bu eski akımlara olan yönelişten kaynaklanan bilimsel yaklaşım, yeni bir fenomen olarak kendini göstermektedir. Gu yazıtbilim, sesbilim, târihî coğrafya gibi teorik konuların yanı sıra daha gerçekçi konular olan mâdenler açmak ve özel bankalar kurmakla ilgilenmiştir. Kendisi burada en önemli kavramı ispat olan (Çince (basitleştirilmiş): 考证; Çince (geleneksel): 考證; pinyin: kăo zhèng; lit. 'yazılı delillere göre doğrulamak') yeni tümevarımsal bir metot kullandığı görülmektedir. Bundan ötürü 18. ve 19. yüzyılda Çin bilginliğinde yorumlama yerine metinsel eleştiri yayılmaya başladı. Metinsel eleştiri sâyesinde Han zamânının Konfüçyüsçülük'ü tekrar keşfedildi ve üç yüzyıl boyunca Zhu Xi'ye yönelik Song ekolüyle rekâbet eden Han ekolü ilk kez oluştu.
19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçerken bir onyıldan biraz daha uzun bir sürede Konfüçyüsçülük'ten bir çeşit Karşıt Konfüçyüsçülük oluştu. Geleneksel Çin felsefesinin en son temsilcilerinden olan ve 1858-1927 yılları arasında yaşayan Kāng Yǒuwéi, Konfüçyüsçülük'ü devlet dîni yapmaya çalıştı, fakat başarılı olamadı. Kendisi aynı zamanda Konfüçyüsçülük'ün en son temsilcisidir.

Çok erken zamanda Konfüçyüsçülük'ü ithâl eden Kore'de bilhassa 1501-1570 yılları arasında yaşamış Yi Hwang ve 1536-1584 yılları arasında yaşamış olan Yi I önemlidir. Bu filozoflar, Neokonfüçyüsçü düşünceyi analiz edip geliştirdiler. Bundan sonra Kore'de kısmen birbiriyle şiddetli mücâdele edip içişlerindeki gelişmeye etkisi olmuş değişik ekoller oluştu.
Japonya'da Konfüçyüsçülük'ün Han Hânedanlığı'ndan beri önemliydi. Ancak 17. yüzyılda Tokugawa-Bakufu zamânında bilginlerin ilgi duyduğu konu olmaya başladı. Geleneksel Konfüçyüsçülük'ten ve orijinal kaynakları incelemekten yana olan Kogaku'nun (古学) yanı sıra iki hâkim ekol kurulur: örnek olarak gördüğü Zhu Xi'ye göre adlandırılmış Shushigaku (Japonca: 古学) ve örneği Wang Yangming'e göre isim alan Yōmeigaku (Japonca: 朱子学). Japonya'da Neokonfüçyüsçülük'ün temsilci

Orta Çağ felsefesi tarihsel dönem itibarıyla ilkçağ felsefesinin bitiminden modern düşüncenin başlangıcına kadar olan dönemi kapsar. M.S. 2. yüzyıldan 15. yüzyıl sonlarına-16. yüzyıl başlarına, rönesansa kadar olan dönem olarak ele alınır. Bu dönemin felsefe tarihi açısından kendine özgü özellikleri vardır. Birçok felsefe tarihi kitabında Orta Çağ'da felsefe yok sayılır ya da Orta Çağ'ın karanlık bir çağ olduğu değerlendirmesine bağlı olarak felsefenin de karanlığa gömüldüğü öne sürülür. Bunun yanı sıra Orta Çağ'da felsefenin varlığını kabul eden ve bu felsefenin özgül niteliklerini açıklayan felsefe tarihi çalışmaları da söz konusudur.

Orta Çağ felsefesi, klasik batı felsefesi tarihi ekseninde bakılacak olunursa, Antikçağ felsefesinin sonlarında belirginleşmeye başlayan din yönelimli ya da dinsel içerikli felsefe tarzının gelişmesi olarak gerçekleşir. Bu noktada belirgin bir özellik olarak felsefenin dinsel tartışmaların bir aracı durumuna gelmiş olduğu, genel Batı felsefesi tarihçilerinin ortak saptamasıdır. Söz konusu olan din Hristiyanlıktır. Orta Çağ boyunca dinsel öğretileri temellendirmek ya da dini dünya görüşüne kategorik bir temel sağlamak, felsefe yapma tarzının genel bir görünümü olmuştur. Hristiyan dininin kendisine felsefe aracılığıyla bir açıklayıcılık sağlamaya, geçerliliğini ispatlamaya yöneldiğini görmekteyiz. Bu dönem boyunca inanç-bilgi-akıl-Tanrı ekseninde yürütülen tartışmaları görmekteyiz. Din ile felsefe ilişkisi bu dönem boyunca çatışmalı durumlarda gösterir; bazı din bilgeleri felsefenin dinden, Hristiyanlıktan uzak tutulmasi gerektiğini söyler ve buna çaba gösterir, buna karşılık başka bazıları inancın ve dinin temellendirilmesinde felsefenin gerek olduğunu söyler.

Batı Roma İmparatorluğunun çöküşü meydana getirdiği kaotik ortamda kültürel ve düşünsel gelişmelerde bir bir kesintiye yol açmıştır. Antikçağda oluşan ve süregelen düşünsel gelişmelerden belirgin bir uzaklaşma ve bu gelişmelerin reddedilişi görülür. Din-felsefe ilişkisi bu ortamda grift bir görünüm sunar; bir yanda felsefe din içerisinde kaybolmuş gibi görünürken, bu kayboluş aynı zamanda felsefenin din içinde saklanmasını ve korunmasını getirir. Dinsel düşünce kendisini temellendirmek için felsefeyi muhafaza ederken, bilgi sevgisi olarak anlaşılan haliyle olmasa ve dini amaçlara hizmet için kullanılsa bile belirli bir ölçüde antikçağda şekillenen felsefi düşüncenin korunmasını sağlamıştır. Felsefe bu dönemde açıkça görünür olmasa bile içkin özelliklerini tamamen yitirmemiştir. Bu bağlamda, Orta Çağ felsefesi, Kilise öğretileriyle varlığını sürdürmüş, fakat Rönesans'tan itibaren bilimsel ya da eleştirel düşünceye yönelmeye başlamıştır. Bu söz konusu nitelikteki Orta Çağ felsefesini Macit Gökberk "Hristiyanlaştırılmış Antik Felsefe" olarak değerlendirmektedir. Belirtilmesi gereken başka bir nokta ise, bu felsefenin öteki dönemlerde görülen felsefe yapma tarzından farklı olarak statik nitelikte oluşudur.
Orta Çağ felsefesinde Arap felsefesinin ya da İslam felsefesinin etkisini de belirtmek gerekir. İslam felsefesi Batı düşüncesinde bu tür gelişmeler olurken, Antikçağ felsefesi ile irtibatlı olmuş, kaynakları çevirmiş, İslam'a özgü iç tartışmalarda bu kavramsal ve yöntemsel araçları kullanmıştır. 1200'lü yıllardan itibaren bu alandaki kaynaklar batı'ya yönelim gösterir ki felsefe tarihçilerinin çoğu, Batı'daki din-felsefe ayrımlaşmasının hızlanmasında bu etkinin belirgin bir yeri olduğunu söylerler. İslam filozofları da benzer şekilde inancı antikçağ felsefesinden alınan kavramlarla temellendirmeye, akıl ve mantık yoluyla açıklık sağlamaya yönelirler. Bu yönelimle kutsal metinleri yorumlama, tefsir ve mantık ya da dil analizlerinin ortaya konulduğu görülür. Bu yaklaşım Orta Çağ felsefesinin genel karakteristiğidir bir anlamda. Yorumsamacılık'ın kökleri Orta Çağ felsefesine uzanır. Diğer Orta Çağ filozofları gibi onlar da Tanrı'dan hareket ederek, varlığa ve varoluşa, insan varlığına ve düşüncesine açıklık getirmeye çalışırlar. Bunlarla birlikte antikçağ düşüncesinin taşınması ve geliştirilmesi bakımından Farabi, İbni Rüşd, İbn-i Sina, İbni Arabi gibi filozofların Batı felsefesi üzerinde etkisi birçok bakımdan belirleyici olmuştur.

Orta Çağ felsefesinin genel özelliklerden anlaşılacağı üzere, genel bir din eksenlilik durumu söz konusudur. Buna bağlı olarak belirgin felsefe geleneklerini belirtecek olursak, şöyle sıralayabiliriz:

Hristiyan felsefesi
İslam felsefesi
Yahudi felsefesi
Bunlara eklenebilecek bir başka gelenek ise, Bizans İmparatorluğu içinde Grekçe yapılan felsefe olduğu için Bizans felsefesi olarak adlandırılan felsefedir.

Bu geleneklerin farklılıklarına rağmen ortak felsefi özellikleri Antikçağ felsefesine dayanıyor olmalarından ileri gelir; bu gelenekler antikçağ felsefesini kendi dinsel niteliklerine göre sürdürür durumdadırlar ve birbirlerini bu temelde sürekli etkilemişlerdir. Orta Çağ felsefe geleneklerinde, antikçağın önemli filozoflarının ve felsefe akımlarının çoğu görülür, şüphecilik hariç. Din temelli felsefe tarzının şüpheciliği tamamen dışlaması anlaşılır bir durumdur. Merkezinde Tanrı olan bir felsefe geleneğinin şüpheciliğe imkân tanımayacağı açıktır. Bunun dışında Platon; Aristo, Stoacılık vb. varlıklarını sürdürür.
Orta Çağ felsefesinin başlangıç evrelerinde Apologiacılar'ı ele almak gerekir. Bunlar Hristiyan dininin savunuculuğunu yapmaya, Hristiyanlığın söylendiği gibi bir kötülük ve dinsizlik olmadığını kanıtlamaya çalışırlar. Bunun gibi Patristik felsefe'de din adamlarının Hristiyanlik öğretisinin temellerini kurmaya yönelik bir girişim olarak belirir. Ayrıca dinsel-mistik bir eğilim olarak Gnostisizm'i de Orta Çağ felsefesinin başlangıç evrelerinde görmek mümkün. Söz konusu eğilimin doruğu Augustinus'tur. Augustinus, inancın kavramsal formunu oluşturmaya çalışarak Hristiyan düşüncesini temellendirmeye yönelmiş ve bu noktada ortaya koyduğu eseriyle Orta Çağ felsefesinin en önemli isimlerinden biri olmuştur. Hristiyan felsefesinin temsilcisi ve temeli olmakla birlikte Augustinus'un pek çok tartışması modern düşünce içinde varlığını sürdürmüştür.
Bu sırada Augustunus'un yaklaşımı karşısında Yeni Platonculuk vardır denilebilir. Augustinus, felsefenin görevinin Kilise öğretisini akılcı bir yolla temellendirmek olduğunu söylerken, Yeni-Platonculardan bireyden hareket ederek, kişisel din arayışını dile getirdiler. Böylece ilk yaklaşım felsefeyi Skolastisizme, ikincisi ise Mistisizm'e yöneltir.

Augustinus (354-430) Hristiyan öğretisine bütünlük kazandırmak yolunda en önemli adımları atan kişidir. Hristiyan dogması olarak bilinen düşüncenin temellerinde Augustinus vardır. Augustinus'un inançsızlıktan maniciliğe (manicilik), oradan şüpheciliğe ve sonra Platonculuğa geçti ve en son olarak da Hristiyan olmaya giden yolu, kısa sürede Hristiyanlık içinde yükselmesiyle birlikte heretik (sapkın) akımlara karşı yoğun bir mücadele ve Hristiyanlığın birliği için savaşımın temsilcisi olmaya dönüştü. Bu sapkın akımların başında elbette şüphecilik geliyordu. Augustinus, bir doğru vardır ve bunun elde edilebileceğinden şüphe edilemez şeklinde ifade edilebilecek düşünceyle hareket eder ve ünlü formülü "Şüphe ediyorum, demek ki varım" sonucuna ulaşır. Bunun yanı sıra Tanrı'nın varlığı öncesiz ve sonrasız bir varlıktır. Her bilgi Tanrı'nın varlığının kanıtı olan zaman dışı doğruluğun aranmasıdır. Dolayısıyla Augustinus Tanrı'yı ve insan ruhunun Tanrı'la ilişkisi sorununu temel mesele olarak ele alır. Yaradan ile yaratılan arasında varlık niteliği bakımında aşılamaz bir fark vardır. Tarih üzerine düşüncelerini ortaya koyarken Tanrı devleti'ni temellendiren Augustinus, böylece Hristiyan kilisesini görevini de, bu devletin yeryüzündeki temsilcisi olma ve Tanrı'nın sözünü bu dünyada egemen kılma olarak belirlemesinde etkili olmuştur.

Skolastik felsefe, genel olarak bir öğreti durumuna gelmiş olan Hristiyan inancının temellendirilmesi ve sistematikleştirilmesi girişiminden doğmuş olarak kabul edilir.Bu anlamda Patristik felsefenin devamı niteliğindedir. Bir başka açıdan Orta Çağ felsefesi denildiğinde akla gelen Skoilastik felsefedir. Bu doğal bir durumdur, çünkü skolastik felsefe hem Orta Çağ felsefesinin merkezi konumundadır hem de ona genel karakteri vermiştir. Başı ve sonu Orta Çağ ile belirlenmiş bir düşünme yönelimidir. Üç ayrı dönemde ele alınması genel bir eğilimdir, yaklaşık tarihlerle bunlar;

Erken dönem Skolastik (800-1200 arası)
Yüksek dönem Skolastik (1200-1300 arası)
Geç dönem Skolastik (1300-1500 arası)

Skolastik felsefenin ana yönelimi Aristoteles'e yönelmiş olması tarafından belirlenir. Patristik felsefede görülen dinsel ağırlıklı Platonizmden ayrılmak üzere, skolastik felsefede bilgi ağırlıklı bir Aristotelizm öne çıkar. Hem Hristiyan hem İslam skolastiğinde Aristoteles bir başlangıç noktası olarak görmektedir. Bu felsefe daha çok din adamlarının yetiştirildiği manastır ve katedrallerde ortaya çıkmış ve gelişmiştir.
Skolastik felsefenin yönelimi rasyonel düşünceyi inanca uygulamak, vahiye akıl aracılığıyla bir kavranılırlık getirmek, inanca akıldan gelen saldırıları yine akıl aracılığıyla engellemeye çalışmaktır. "Anlamak için inanıyorum" düsturu bir anlamda Skolastik felsefenin nihai konumunu göstermektedir. Bu yönde skolastik felsefe realistik tutum sergilemiştir. Bu realistik tutuma göre gerçek Tanrı'ya aittir ve onu bilmek demek, önermelerle ve çıkarsamalarla gerçeği yansılamak demektir. Tek bir geçerli doğruluk vardır ve bu nedenle de yalnızca tek bir doğru bilgi sistemi olabilir.
Etik anlamda ise skolastik felsefe hem emredici bir ahlakı hem de bir değer ahlakını geliştirmiştir diyebiliriz. İyi bir değerdir ve Tanrı iyinin tamamıdır, bu nedenle kişi, bu değere yani "en yüksek iyi"ye ulaşmaya çalışmalıdır.

Başlangıcından en son dönemine kadar başlıca skolastik filozofları şöyle sıralayabiliriz:

Anselmus
Petrus Abelardus
Albertus Magnus
Aquina'lı Thomas
Duns Scotus
Ockhamlı William
Roger Bacon

İlk Çağ felsefesi
Rönesans
17. yüzyıl felsefesi
Aydınlanma Çağı

Umberto Eco, Orta Çağ estetiğind

Panenteizm (/pæˈnɛnθiɪzəm/; "Her şey Tanrı'da", Grekçe: πᾶν, pân, "Her şey", ἐν, en, "iç" ve Θεός, Theós, "Tanrı"), Tanrı'nın evrenin tüm parçalarıyla kesiştiği ve aynı zamanda evrene tamamen aşkın olduğunu savunan inançtır. Yasa (2005). "Panenteizmin Tarihsel Ardalanı Üzerine" (PDF). Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 18 (18-19): 129-14627 Nisan 2026.  
Panteizm ile Panenteizm arasındaki fark şudur: Panteizmde her şey Tanrı'dır. Panenteizmde ise her şey Tanrı'dan sudur etmiştir; (oluşmuştur) ama Tanrı değildir, ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrimden (tekâmül) geçmektedir. Somut anlamda tanrının bütünleştiği Evren'in ve varlıkların evrim ile diyalektik olarak değiştiği ve geliştiği, gelişimini tamamladıktan sonra dönüşün yine ezelî ve ebedî olan tanrıya olacağı, bu geri dönüşte tekâmülünü tamamlayan ruhların da tanrıya kavuşacağına inanılır. Panenteizme göre tanrı hem değişmeyen (mutlak), hem de değişendir (göreli). Hem zamanın içinde, hem dışında; hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel, hem tümel; hem neden, hem sonuçtur.
Platon, Yeni Platoncular, Hallâc-ı Mansûr, Muhyiddin İbn Arabî, Mevlânâ, Bruno, Spinoza, Hegel, Whitehead ve Hartshorne'un fikirlerinden destek alır.

Panteizm, gerçeklik, evren ve doğanın bir tanrılık hâliyle veya yüce bir varlıkla özdeş olduğunu savunan felsefî ve dinî inançtır. Bu anlayışa göre fiziksel evren, zamanın başlangıcından beri var olan, genişlemeye ve yaratmaya devam eden aşkın olmayan bir tanrı olarak kabul edilir. Panteist terimi, hem her şeyin bir bütün oluşturduğunu hem de bu birliğin, tüm varlığı kapsayan tezahür etmiş bir tanrı veya tanrıçadan meydana geldiğini savunan kişiyi ifade eder. Bu öğretide tüm gök cisimleri, tek bir tanrısal varlığın parçaları olarak görülür.
Panteizmin bir diğer tanımı, her dinin tüm tanrılarına tapınmaktır; ancak bu kavram daha doğru bir şekilde omnizm olarak adlandırılır. Panteist inanç, kişisel tanrıyı (antropomorfik ya da başka türlü) ayrı bir varlık olarak kabul etmez. Bunun yerine, gerçeklik ile tanrısallık arasındaki ilişki biçimlerine göre değişen geniş bir doktrin yelpazesini tanımlar. Panteistik düşünceler binlerce yıl öncesine dayanır ve çeşitli dini geleneklerde panteistik unsurlar tespit edilmiştir. Panteizm terimi, ilk kez 1697'de matematikçi Joseph Raphson tarafından kullanılmıştır ve o tarihten bu yana farklı kişi ve organizasyonların inançlarını tanımlamak amacıyla yaygınlaşmıştır.
Panteizm, Batı kültüründe bir teoloji ve felsefe olarak, 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza'nın eserleri – özellikle de Etika adlı kitabı – temelinde yaygınlık kazanmıştır. 16. yüzyılda ise filozof ve kozmolog Giordano Bruno da panteist bir tutum benimsemiştir.
Doğu'da, bir Hindu felsefesi okulu olan Advaita Vedanta'nın, Batı felsefesindeki panteizm ile benzerlikler taşıdığı düşünülür. Laozi ve Zhuangzi'nin erken dönem Taoizmi de bazen panteistik olarak kabul edilir, ancak daha çok panenteizme benzeyebilir. Kore'nin Joseon Hanedanlığı döneminde ortaya çıkan Çendoizm ve Won Budizmi de panteistik olarak değerlendirilir.

Panteizm, Yunanca: pan ("tüm" anlamında) ve Yunanca: theos ("Tanrı" anlamında) köklerinden türetilmiştir.

Tahminen 2. veya 3. yüzyılda yayınlanan ve Hermetik bir derleme olan Asclepius (logos teleios) da “Her şey bir bütünün parçasıdır veya tek biri hepsidir” cümlesi ile karşılaşıyoruz.
Felsefî bir görüş olarak panteizm, Eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans'tan sonra Giordano Bruno (1548-1600) ve Spinoza (1632-1677) tarafından ağırlıklı olarak temsil edilmiştir. Spinoza ağırlıklı panteizm algılayışına göre Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı'dır. Tanrı-Evren-insan ayrımı yoktur, böyle bir ayrım aklın illüzyonu, yanılsamasıdır. Bilimsel olarak Tanrı, evren ve insan birdir, aynıdır.
19. yüzyılda panteizm pek çok önde gelen yazar ve filozofun teolojik bakış açısı oldu. Britanya'da William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge; Almanya'da Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Wilhelm Joseph Schelling ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel; Amerika Birleşik Devletleri'nde Walt Whitman, Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau panteist yaklaşıma sahip kişilerdir.
Albert Einstein birçok yazısında panteist eğilimler sergiler, kişileştirilmiş bir tanrıya inanmadığını belirten "Asla doğaya bir amaç ya da hedef ya da insanmerkezci (antroposantris) olarak anlaşılabilecek herhangi bir şey yüklemedim" sözü, Spinoza hayranlığını belirttiği yazısı "Evren'in harikulade düzenlenmiş olduğunu ve belli yasalara uygun hareket ettiğini görüyoruz ama bu yasaları sadece bulanık bir şekilde anlayabiliyoruz. Spinoza’nın panteizmine hayranım, ama onun modern düşünceye katkısına çok daha fazla hayranım, çünkü o ruh ve bedenî iki ayrı şey değil de bir bütünmüş gibi gören ilk filozoftur" ve "Tanrıya inanıyor musun?" sorusuna verdiği cevap "Varolanların düzenli uyumunda kendini gösteren Spinoza’nın Tanrısı’na inanıyorum, insanların kaderiyle ve eylemleriyle ilgilenen bir Tanrı’ya değil."
20. yüzyılın sonlarına doğru panteizm, genellikle neopaganizmin benimsediği teolojik yaklaşım olarak ilan edildi ve panteistler, panteizm için özel olarak örgütler kurmaya başladı.

Yakın zamanda Paul D. Feinberg panteizmi sınıflandırmıştır; göreli monistik, akosmistik, absolutistik, immanentistic, hylozoistic, karşıtlıkların özdeşliği, neoplatonik ya da emanationistik panteizm.

20. yüzyılın son çeyreğinde iki panteist örgüt kuruldu. Tüm çeşitli panteistlere açık olan Evrensel Panteist Derneği 1975 yılında kuruldu. Dünya Panteist Hareketi bir çevreci, yazar ve eski Evrensel Panteist Derneği'nin başkan yardımcısı olan Paul Harrison tarafından yönetilmektedir. Dünya Panteist Hareketi panteizmin natüristik sürümünü teşvik amacıyla 1999 yılında kurulmuştur.

Dinlerde panteizmin kökeni Hint ve yerli Amerikan dinlerine kadar uzanır. Bilinen en eski panteist fikirlerin Hindu dini metinlerinde yer aldığı iddia edilmektedir. Alevilik panteist unsurlar içerir. Alevilik'te vahdet-i vücud olarak isimlendirilen yaklaşımda Dünya'daki bütün varlıklar ve tüm Evren, Tanrı'nın yansımaları olarak görülür. Vika gibi modern pagan dinleri panteist görüşler içermektedir.

Akosmizm
Monizm
Pandeizm
Panenteizm
Panteistler listesi
Teopanizm

Paternalizm veya Babacılık, toplum veya aile yönetimlerinde kararların, rehber ve ideal kabul edilen kişi veya kişilerce alınmasını öngören yönetim sisteminin adıdır. Toplum ve aile içerisinde bir hiyerarşik yapı bulunması gerekliliğine ve hiyerarşide en üst olan kişiler veya kişinin yürütmeyi elinde bulundurması gerekliliğini savunur.

Paternalizm; Sokrates ve Platon'un siyaset felsefesi fikri olan, 'aile yönetimi, devlet yönetiminin bir modelidir' prensibine dayanan ve halk içerisindeki doğruyu seçme yetisine sahip olan 'yetkinlerin' verecekleri kararlarla siyasal yönetimin gerçekleşmesine dayanan bir sistemdir. Sokrates ve Platon'a göre; toplum içinde, yönetilmeye ihtiyacı olan aciz kimseler için rehberlik edecek bir grubun bulunması gereklidir.
Aynı şekilde, aile içinde de ailenin bekası için doğru kararları alan bir merciinin bulunması gereklidir. Keza bu aile içinde ancak bir birey olabilir. İdeal kararları alabilecek olan kişi, aile içinde yönetilmeye ihtiyacı bulunan bireyler adına ve aile için en doğru kararları alacak tek otorite olmalıdır.

Toplumun yönetilmesi için bir hiyerarşinin mevcut olması gerekli olduğunu savunan paternalizme göre, toplumun gelişmesi için doğru karar alabilecek kişiler, bireylerin zararına olsa da toplum için doğru karar verme birikimine ve bilgisine sahip olması gerekir. Bu gereklilik sonucunda; paternalizm, toplum içerisinde seçkin bir grup oluşmasına ve dolayısıyla bir soyluluk durumuna sebebiyet verir.

Toplum içerisinde soyluluğu, aile içinse ataerkilliği savunan bir yönetim sistemi olan Paternalizmin modern zamanlardaki en ünlü destekçisi 22. ve 24. ABD devlet başkanı Grover Cleveland'dır.

Patrimonyalizm

Platonizm ya da Platonculuk, genel anlamda, Platon'un kurduğu ve daha sonra takipçileri tarafından geliştirilen felsefe öğretisi. Bu düşünce duyular dünyası  (idealar dünyası) ile gerçek dünya arasındaki karşıtlığa dayanır.
Öğrencilerinin Platon'un idealar kuramını geliştirmeleri ve sistemli bir felsefe olarak kullanmalarıyla Platonculuk denilecek akım meydana gelmiştir. Antik çağ felsefesinin çeşitli dönemlerinde ve Rönesans felsefesinde yeniden meydana gelecek ve etkili olacaktır.
Yeni Platonculuğun ilk örneği, antik çağ felsefesinin sonlarında, dinsel düşünceyi felsefe temelinde kurmak isteyen girişimlerde görülür. Bunu kuran Plotinus'tur. Hem doğu hem de batı mistisizmlerinin kurulmalarını ve gelişmelerini derinden etkilemiştir. Rönesans felsefesinde ve sonrasında da yeniden belirecektir.
Daha özel anlamda Platonizm, rönesansta Aristotalesçi skolastik felsefeye karşı gösterilen tepkinin Platon'a yönelik yoğun bir ilgiye dönüşmesiyle ortaya çıkan yönelimi adlandırır. Bu ilgi sonucunda 15. yüzyılda bir Platon Akademisi kurulmuştur.

İlk Çağ felsefesi
Orta çağ felsefesi
Rönesans felsefesi
Platon
Yeni Platonculuk

Augustinizm

Çoktanrıcılık ya da politeizm, politeizm sözlük anlamıyla birden çok tanrıya inanmak, tapınmak manalarına gelmektedir. Sözcük, etimolojik açıdan, Yunanca πολύς poly (çok) ve θεοί theoiz (tanrı) sözcüklerinden türemiştir.
Birçok antik din, geleneksel tanrıların toplandığı panteonlarla, politeistik bir yapıya sahipti. Bu panteonlar ve farklı tanrılar uzun bir zaman dilimi içerisinde kültürel değiş tokuş ve deneyimle yoğrularak gelişmiştir. Eski toplumların birçoğu politeistti. Politeizmdeki önemli bir nokta, birçok tanrıya tapınmanın her şeyi bilen ve her şeyden güçlü bir ilahi varlığa inancı da içerebilecek olmasıdır. Nitekim çoğu politeistik dinde, panteonun başında, her şeyden ve diğer tanrılar da dahil herkesten güçlü ve bilge bir baş tanrı figürü bulunur.
Politeistik inanç sistemlerinde, tanrılar bireysel yetenek, ihtiyaç, hikâye, arzu ve özelliklere sahip karmaşık kişilikler olarak ortaya çıkar. Çoğu zaman bu tanrılar sınırsız güç ve bilgiye sahip değildir, bunun yerine, insan benzeri kişisel özelliklere sahip, ek olarak bazı bireysel (doğaüstü) güç, yetenek ve bilgiye sahip olarak tasvir edilirler.
Politeistik bir panteonda, tanrıların birden çok ismi olabilir ve her isim tanrının belirli bir rolüne veya hikâyesine gönderme yapıyor olabilir. Politeizm'in genel prensipleri arasında tanrılarının sayısının belirsiz olması ve her tanrının kendine özgü görevlerinin bulunması vardır.
Eski Anadolu uygarlıklarından olan Hitit ve Friglerin dinleri, Antik Yunan ve Roma dinleri, Arapların eski dini ve günümüze ulaşmış olan dinlerden Hinduizm çok tanrılı dinlere örnektir.

Politeizm dönemindeki tanrıların aşama aşama aile, kabile ve şehir ve ulus tanrılarına dönüştüğü düşünülmektedir. Bir sonraki aşama ise tanrılara soyut sıfatlar verilmesi, panteonda yer alan diğer tanrıların isim, sıfat ve eylemlerinin baştanrılarda toplanmasıdır. Bazen de bu tanrılar bir sonraki kültürde baştanrının yardımcılarına, melek, cin, şeytan gibi varlıklara dönüşür. Bu gelişime en açık örneklerden birisini Marduk oluşturur. Sümerlerin 50 kadar tanrısının ismi sonraları Marduk'a verilmiş ve tektanrıcılık yönünde adımlar atılmıştır. Ne var ki Buhtunnasr, Marduk'un tektanrı olduğu inancını sadece kendi taşımış, ulusuna yaymak gücünü gösterememiştir. Bu tanrının birçok özelliklerinin Yahudi tanrısı Yahova'ya taşındığı, Hammurabi kanunlarının da Yahudi şeriatının temelini oluşturduğu ifade edilmiştir. Samuel Reinach, Orpheus adlı kitabında "Eğer Musevi kanunlarının Musa’ya Tanrı tarafından yazdırıldığı doğruysa, Tanrı, Hammurabi’nin yapıtını aşırmış demektir." ifadesini kullanmıştır.
Çoktanrıcılıktan Tektanrıcılığa doğru gelişimin 4000 yıl kadar önce eş zamanlı olarak Mısır, Babil ve Hint toplumlarında ortaya çıkmaya başladığı ifade edilmektedir. Orhan Gökdemir'e göre tek tanrılı dinlere gidiş bir dinde sadeleşme ve devrim hareketidir. Bu devrim eski dini anlayışları dümdüz ederek yıkar. Ancak başlangıçta görülen hızlı bir yıkım sonrasında devrim yavaşlar ve eski pagan inançlar yeni kimliklere bürünerek yeniden ortaya çıkarlar. Musevilik, İsevilik ve Muhammedilik kurucuları kadar bu karşılaşmanın da ürünü olan dinlerdir. Tek tanrılı dinlerde eski ilahların bir kısmı melek, cin, şeytan, aziz ve peygamberlere dönüştürülmüşlerdir. Yeniden kurgulanan mitolojik anlatımlarda Sümerlilerin eski tanrılarının tek tanrılı dinlerde Hızır, İlyas gibi peygamberlere ya da azizlere, velilere ve hatta meleklere, cinlere dönüştüğü görülebilmektedir. Allah'ın isimlerinden bir kısmı da Arap ve diğer Orta Doğu mitolojilerinde eski ilahlara verilen isimlerle ortak kök isimlerden oluşur.

Antik Mısır dini
Fetişizm
Putperestlik
Paganizm
Neopaganizm

Postmodern felsefe, 20. yüzyılın ikinci yarısında, 18. yüzyıl Aydınlanması sırasında geliştirilen kültür, kimlik, tarih veya dil ile ilgili modernist felsefi fikirlerde var olduğu iddia edilen varsayımlara eleştirel bir yanıt olarak ortaya çıkan felsefi bir harekettir.

Aydınlanma düşüncesinin temelini oluşturan rasyonalizmin, yani nesnel bilginin akıl yoluyla edinilebilir olduğuna duyulan inancın sarsılması ile birlikte başlayan ve bir bütün modern felsefenin temel kategorilerinin sorunsallaştırılması ve bu kategorilerin işletildiği epistemolojik ilkelerin yerinden edilmesi ile sonuçlanan felsefe eğilimi. "Özcülük", "temelcilik", "gerçekçilik", "nesnellik", "özne" ya da "ben" gibi modern felsefeye içkin ve aydınlanma düşüncesinin temel dayanakları olan kavramlar burada artık tümüyle işletilemez bir hale gelir. Bu, bir tür felsefenin sonudur ama tümden felsefenin değil, özellikle vurgulandığı haliyle, Platon'dan beri süregelen ve Modernizmde doruğuna ulaşan metafiziksel felsefenin sonudur.
Felsefe yapmanın imkân ve olanakları bu noktadan itibaren başka bir yol izlemek durumundadır ki postmodern felsefe eğilimleri çeşitli kollardan bunun açılımlarını yaparlar. En bilinen ve etkili örnekleri Lyotard'ın Büyük Anlatılar'ın sonu eleştirisi, Foucault'nun soykütüksel arkeolojisi, Levinas'ın ötekilik felsefesi, Derrida'nın yapısökümcülüğü, Deleuze'un göçebe şizoid analizleri, Rotry'nin ironi ve olumsallık kavramları, Barthes'ın göstergebilimsel serüveni, Kristeva'nın metinlerarasılığı, Laclau ve Mouffeu'nun anlamın kapatılamazlığı hakkındaki çözümlemeleri şeklinde çok genel olarak belirtilebilir.
Postmodern felsefe, fenomenoloji, yapısalcılık, varoluşçuluk, eleştirel teori ve Marksist felsefe gibi öğretiler arasındaki etkileşimlerin  olduğu kadar, dilbilim, antropoloji, psikoanaliz, sosyoloji gibi disiplinler arasındaki kuramsal sınır çatışmaları ve geçişkenliklerinin de ürünüdür. Farklı kollardan modern düşüncenin içinde kuramsal sınırları zorlayan Einstein, Kant, Hegel, Hitler, Freud, Nietzsche, Husserl, Heidegger, Saussure bir anlamda daha modernizm içinde postmodern felsefenin öncüllerini atmışlar ve derinleştirmişlerdir. Özellikle son dört ismin postmodern felsefenin fikir babaları oldukları söylenebilir. Fransız felsefecileri daha sonra, 1960 ve 70'lerde, bu düşünürlerin açtıkları izlekleri derinleştirerek postmodern felsefenin  başlıca yaklaşımlarını şekillendirmişlerdir.
Postmodern durum zaten çoktan belirginleşmeye başlamıştır II. Dünya Savaşı'ndan itibaren. Ekonomik, siyasal ve toplumsal düzenlenişlerin ifadesi olan Postmodern durum'un yanı sıra, mimariden diğer sanat dallarına felsefe, din, toplum, kültür ve benzeri her alanda modernizme tepki olarak doğan tutum ve yaklaşımların ifadesi olarak da postmodernizm ortaya çıkmıştır. Postmodern felsefe ise bu noktada postmodernizmin arka planındaki ya da başka bir deyişle altyapısındaki teorik temeli oluşturur. Postmodern felsefe, dolayısıyla modern felsefenin içerdiği kavramsal ikiliklere ve onların epistemolojik temellerine kökten bir itirazdır denebilir.
Postmodern felsefe, her şeyden önce en genel anlamda evrensel, tümel, nesnel ve rasyonel bilginin varlığına yönelik derin bir kuşkunun ortaya çıkmasının ürünüdür. Bu kuşkuyla giderek, ikili kavram karşıtlıkları ve onların dayanakları olan epistemolojik konvansiyonları yıkmaya yönelir. Yapısalcı dilbilimin dil’i sorunsallaştırması, psikoanalitik kuramın bilinç’i deşifre etmesi ve antropolojinin kültürel olguların dayandığı derin yapıları açığa çıkarmasının sonuçlarına bağlı olarak düşünce-gerçeklik ilişkisinin, dolayısıyla da bilginin geleneksel felsefedeki yapısının altüst edilmesi söz konusu olur.

Postmodern felsefenin gelişiminde Fransız yapısalcılığı'nın özel yerini belirtmek gerekir: Yapısalcılığın kurucu öncüsü Saussure’ün ve felsefi meseleleri dil bağlamında sınırlarına vardıran Wittgenstein’ın sonrasında yapısalcılık özellikle Fransa'da etkin olmuş ve yol açtığı kuramsal tartışmalar yapısalcılık-sonrası-teori ile postmodern felsefenin oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Antropolog Levi Strauss, psikoanalitik kuramcı Lacan, göstergebilimci Barthes, marksist filozof Althusser bu oluşumun yakın tarihli mimarlarıdır.
Postmodern felsefenin, belirli bir bakış açısıyla saptanabilecek kimi ortak eleştiri bağlamları ya da tematik toparlanmaları dışında belirli bir savunusu ya da öğretisi yoktur denebilir. Çünkü onu belli bir disiplin ya da öğretiye indirgemek olanaklı değildir, daha çok birkaç koldan farklı felsefelerin toplandığı bir felsefe düzlemi olarak anlamak mümkündür. Yani, farklı felsefi eğilimlerin bir araya geldiği, birbirinden farklı konum ve tutumların savunulduğu "ayrışık bir felsefe düzlemi"dir postmodern felsefe. Tıpkı Modernist felsefelerin akıl ve akılcılık üzerinden okunması gibi, postmodern felsefenin de bunlara karşıtlığı üzerinden okunması söz konusu olabilir.
Öyle ki, burada, felsefe-dışı sayılan konular da bir şekilde felsefenin içine taşınır ve dahası, kategorik ayrımlarla belirlenmiş olan disiplinler sürekli bir arada kullanılır ve sürekli arayüzeylerde çalışılır. Açıkça görüleceği üzere postmodern felsefe, yalnızca  modern felsefe düzlemini değil, aynı zamanda onun mirasçısı ve mantıksal uzantısı olduğu geleneksel felsefenin metinsel yapısını, yani tüm kategorik işletim mekanizmalarını çözüştürmeye yönelmektedir. Burada, yeni bir içerik arayışının değil ama daha çok ve asıl olarak yeni bir biçimsellik arayışının söz konusu olduğu söylenebilir.
Bu biçimselliğin başlıca özelliği geleneksel formların bütünselliğine, tümelliğine, kapalılığına ve ciddiliğine karşıt olarak, parçalı, yüzeysel, ironik ve çok katmanlı olduğu söylenebilir. İyi-kötü, yüksek-alt ya da yukarı-aşağı, doğru-yanlış, rasyonel-irrasyonel, öz-biçim, gerçek-gerçekdışı ve benzeri ikiliklere dayalı epistemelojik yapı çözüştürülür bu yeni biçimsellik girişimleriyle.

Öte yandan, postmodern felsefe, metafizik felsefenin ya da daha doğru bir deyişle felsefenin metafizik yapısının sonunu ortaya koymanın yanı sıra, bir düzine metafizik nosyonun da sonunu ortaya koyar. Bunların başında insan nosyonu gelmektedir. Nietzsche’den Derrida’ya izlekler takip edildiğinde açık olarak insan’ın sonu’nun ortaya konulduğu görülecektir. Hümanizmin teorik statüsünün geçersizliği daha yapısalcılık zamanında belirginleşmiştir.
Althusser, yapısalcı Marksizmini temellendirirken kendi düşünce ayrımlarını ifade etmek için "marksizm bir teorik anti-hümanizmdir" saptamasını çekincesiz ifade etmiştir ve yaptığı açılımlar bu bağlamda insan nosyonunun nasıl sorunsallaştırılacağını gösterir. Öte yandan, felsefede ben'in imkânsızlığı açıkça gösterilmiş ve her bakımdan özne'nin özne oluşunun dayanaklarının kendi dışındalığı belirlenmiştir. Bu noktadan itibaren öznenin yeniden anlamlandırılması kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Postmodern durum bu bakımdan yalnızca yeni birtakım iktisadi ve sosyal verilerin ifadesi değil, aynı zamanda teorik düzlemde bu metafizik sonun da adıdır. Postmodern felsefe, dolayısıyla, Kant'ta açık ifadesini bulan "aydınlanma tasarısı"nı ve bütün modern felsefe akımlarına ruhunu veren akıl'ın ve dolayısıyla bilim'in teorik düzlemde mutlaklaştırılması  eğilimini, metafizik insan nosyonuyla birlikte geride bırakmaya yönelmiş felsefe duruşudur.
Sonuç olarak, postmodern felsefenin mantığını çarpıcı birkaç formülasyonlarıyla (bunlar postmodern felsefenin kendini ifade ettiği ve temel eleştirileri aldığı noktalardır) şöyle özetleyebiliriz:
'Özgünlük yoktur, kopyaya kaynaklık eden de kopyadır ve asıla ulaşmak söz konusu olamaz. Saf gerçeklik ya da olgular yoktur, bakışın bütün olanaklarına yorum'un izleri sinmiştir ve bundan kaçılamaz, ayrıca bütün yorumlar önceki ya da başka bir yorumun yorumlanmasıdır. Hakikat yoktur, öyküleme ve yansılamanın ötesinde tek ve mutlak olarak geçerliliği temellendirilebilecek bir hakikat olamaz. Metnin dışarısı yoktur, her tür bilgi, ontolojik ya da epistemolojik varsayımları içeren her tür bilgi, metinsel bir okumadır sonuçta, dışsal gönderimleri sürekli metnin içine düşer. Dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır, Wittgenstein'in söylemiş olduğu gibi, çünkü dil'in sınırlarının ötesi bilgiye kapalıdır. Ve son olarak, ben başkası'dır, ben her zaman zaten başkalarının yaratımı olduğu için.

Felsefe Sözlügü, Bilim ve Sanat Kitapları, Hazrlayan:Serkan Uzun / U. Hüsrev Yolsal
Postyapısalcılık ve Postmodernizm, Bilim ve Sanat Kitapları, Madan Sarup, çev:Abdülbaki Güçlü
Çagdaş Fransız Felsefesi, İdea yayınları, Vincet Descombes, cev.Aziz Yardımlı
Ben'in Yapımı, Ara yayınları, M.Foucault, cev.Levent Kavas
Nietzsche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü, Yener Orkunoğlu, Ceylan Yayınları
Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, Kıyı yayınları, Friedrich Jameson, çev.Necmi Zeka, Postmodernizm içinde.
Postmodern Durum, Vadi yay., Jean-François Lyotard, çev.Ahmet Çiğdem
Habermas, Lyotard ve Postmodernite, Vadi yay., Richard Rorty, çev.Mehmet Küçük, Modertnite versus Postmodernite içinde
Kapital'i Okumak, Belge yayınları, Louis Althusser, çev:Celal A.Kanat

Rönesans felsefesi, 14. yüzyıl sonlarından başlayıp 16. yüzyıl ortalarına kadar geçen dönemde, özellikle de 15. yüzyılda ortaya çıkan çok yönlü felsefi gelişmeleri adlandırır. Rönesans felsefesi, genel olarak felsefe tarihinde bir geçiş dönemi felsefesi olarak kabul edilir. Bilimde ve düşünce alanında yeni gelişmeler meydana gelmeye başlamış, ortaya çıkan yeni perspektifler ve bilgiler rönesans felsefesini, Orta Çağ düşüncesiyle Yeni Çağ düşüncesi arasında köprü rolünü oynamaya yöneltmiştir.
Rönesans yeniden doğuş anlamına gelmektedir. Avrupa'da gerçekleşmiş olan bir olaydır, ancak özellikle Batı Roma'nın sürdürücüsü olan Latin bölümünün, bu gelişmeleri sağladığı söylenebilir, yoksa Doğu Roma'nın rönesansın gelişiminde doğrudan bir etkisi ya da rolü olmamıştır. Batı kültürü ve Batı felsefesi bu dönemde bir anlamda yeniden doğmuştur.
İlk Çağ'da ve Orta Çağ'daki düşüncelerin bir tekrar incelenmesi ya da tekrar değerlendirilmesi değil, çok daha kapsamlı bir anlamda o zamana kadar tartışılagelen konuların tamamen yeni bir biçimde ortaya konulmaları, önceki çağlardan çok farklı bir insan tipinin ortaya çıkması ve düşünceler geliştirmesi söz konusudur. Rönesans felsefesi aynı zamanda bir geçiş dönemi felsefesi olduğu için önceki çağlar ile daha sonra iyice belirginleşecek olan Yeniçağ düşüncesi arasında bir köprü işlevi de görmüştür; böylece önceki tartışmalar yeni formlar ve içeriklerle yeni gelişmelere aktarılmıştır. Rönesans coşkulu, parçalı ve yaratıcı yeniliklerle dolu bir dönemdir.
Tarihsel olarak rönesansın başlangıcını kesin bir şekilde belirlemek güçtür; bu noktada birçok saptamalar vardır. Genel olarak bunun için 1517'deki reformasyon'nun başlamasına işaret edilmektedir. Rönesansa etki eden gelişmelerin 14. yüzyılın sonlarından itibaren görmek mümkündür. Bu dönem kilisenin gücünü hem ekonomik hem de düşünsel anlamda kaybetmeye başladığı bir dönemdir. Ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler belirli bir şekilde felsefi gelişmeleri etkilemiş ve bu dönemde yeni sıçramalar göstermiştir.
Dinsel otoritenin zayıflamasına paralel olarak rönesansta felsefe, kendini bağımsızlaştırmaya başlamıştır; bunu da deneyi ve aklı öne çıkararak yapmaya çalışmıştır. Böylece Orta Çağ'daki kapalı düşünce biçimi açılmaya ve parçalı bir görünümle çoğullaşmaya başlamıştır. Felsefe din adamlarının etkisinden çıkıp farklı konumlara sahip yazarlar ve düşünürlerin ilgi alanında yer almaya başlamıştır. Kurulan üniversiteler bu bakımdan önemli bir rol oynamıştır. Rönesans felsefesi buna bağlı olarak farklı düşüncelerin, felsefe sorularını farklı yollardan değerlendiren felsefe eğilimlerinin varolmasını sağlamıştır. Bu yönelimlerin ortak bir paydası varsa, o da skolastik felsefeye karşı koymak olarak belirtilebilinir.
Skolastik felsefe inanç ile bilgi ya da din ile felsefe arasındaki ilişkinin belirlenmesi konularında açık olmayan bir yol izlemiş ve bunları birbirlerine indirgemeye yönelmiştir. Orta Çağ'ın sonlarına doğru bu yaklaşım iyice çözülmeye başlamış ve din-felsefe ilişkisi birbirinden uzaklaşmaya yönelmiştir. Felsefe giderek bağımsızlaşacak ve rönesansta kendi başına bir güç kazanacaktır. Özellikle bu kopuşta nominalizmin etkisini belirtmek gerekir. Doğrunun çift nitelikliliği, bilgi bakımından doğru olmayan bir şeyin inanç bakımından doğru olabileceği düşüncesi bu dönemde temellendirilmiştir. Böylece inanç ile bilginin sınırları kesin olarak birbirinden ayrıştırılmış olunmaktadır. Skolastiğin son dönemleri bu anlamda rönesans felsefesinin oluşmasının ipuçlarını verir.
Bu özerkleşme süreçlerinin bir parçası olarak birey öne çıkmış, felsefe de insan düşüncesinde sorun olan her şeyin irdelendiği bir disiplin olarak yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Parçalı, renkli, monolitik olmayan rönesans düşüncesi böylece ortaya çıkmıştır.

Rönesans felsefesi, felsefe dünyasındaki gelişmelerin yanı sıra yeni bir din, devlet, hukuk ve toplum düşüncesi de getirmiştir. Bu yeni gelişmeler özellikle din alanında olmak üzere bir reformasyon hareketi olarak meydana gelmiştir. Reformasyon bir din hareketi olarak doğmuştur, Martin Luther'in başlattığı süreç Protestanlığı yaratacak ve 30 yıl savaşları olarak bilinen olayları meydana getirecektir. Reformasyon da özellikle Alman mistisizminin belirleyici bir rolü de vardır. Reformasyon, bu anlamda Orta Çağ'da katolik klilisesine karşı gelişen tepkinin bir sonucudur, kaynağı mistisizm olan bir hareketle yükselmiş ancak buna bağlı kalmayarak giderek mistisizmden uzaklaşmış, yeni bir din görüşü altında sistemleştirilmiş ve kurumlaşmıştır. Reformasyon bu anlamda daha geniş sonuçlar doğuracak olan din de yenilenme hareketidir.

Hümanizm, rönesans felsefesinin gündeme getirdiği en önemli sorunun insan sorunu olmasına bağlı olarak gündeme giren bir yönelimdir. İnsanı temel alan ve onun ne olduğunu, bu dünyadaki yerinin ve anlamının ne olduğunu gündeme getiren eğilim bu anlamda hümanizmdir. Bir başka anlamda da hümanizm, antikçağ felsefesinin kaynaklarına ve anlaşılmasına yöneliş ve onların yeniden bir değerlendirilmesi girişimi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak hümanizm esas ve yaygın anlamda, yeni meydana gelen modern insanın yeni dünya görüşü ve yaşam anlayışı olarak anlam kazanmıştır. Rönesans özellikle İtalya'da meydana gelen güçlü bir akım olmuştur; aynı şekilde hümanizm de ilk olarak ortaya çıkar. Hümanizm bu anlamda bir gerçek insan arayışıdır ya da insanı gerçek olarak temellendirme arayışı. Bireysellik bu akımda önemli bir öğedir. Şair Francesco Petrarca hümanist düşüncenin ilk atalarındandır. Bireyselliği ve hümanizmi ile en önemli isimlerden biri ise Michel de Montaigne'dir. Ayrıca hümanist düşüncenin ünlü ve kurucu isimlerinden biri olarak Erasmus'u da anmak gerekir.

Antikçağ felsefesi
Orta Çağ felsefesi
Aydınlanma çağı felsefesi
Doğa bilimleri

Gerçekçi Düşüncenin Kaynakları/Başlangıçtan Yeniçağ Düşünce tarihi, Afşar Timuçin, De Yayınevi
Felsefe tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Bilimler tarihi ve Felsefesi, Nejat Bozkurt.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Senkretizm, sıklıkla çeşitli düşünce ekollerinin uygulamalarını ve yollarını karıştırarak ayrı veya çelişkili inançları birleştirmek veya birleştirmeyi denemektir. Özellikle teolojide ve din mitolojisinde başta birbirinden farklı olan geleneklerin birleştirilmesi ve kıyaslanmasına yönelik olan, böylece farklı inançlarda temelde yatan bir birliği öne sürerek farklı inançlara karşı daha kapsayıcı bir duruşu savunan hareket ve denemeler için de bu terim kullanılabilir.

Terim, Oxford Muhtasar İngilizce Sözlüğü tarafından basit bir şekilde "farklı din, kültür veya düşünce ekollerinin birleşimi" olarak tanımlanırken Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük'te "birbirinden ayrı düşünce, inanış veya öğretileri kaynaştırmaya çalışan felsefe sistemi" olarak tanımlanmıştır.
Kültürel bir fenomen olarak senkretizm; edebiyat, müzik, mimarî, temsilî sanatlar ve diğer kültürel ifadelerde de gerçekleşebilir. Bununla birlikte eklektizmden farklıdır. Ayrıca senkretik siyasetten de söz edilebilirse de siyasi sınıflandırma açısından bu bağlamda terimin anlamı biraz daha farklıdır.

Sezgicilik ya da entüisyonizm, felsefi bir kavram olarak sezgiye akıl, zihin ve soyut düşünme karşısında hem öncelik hem de üstünlük tanıyan felsefe akımıdır. Henri Bergson akımın kurucusudur, bu nedenle kimi zaman felsefe tarihinde Bergsonculuk olarak adlandırılması da söz konusudur.
Sezgiciliğe göre bilginin, özellikle felsefe bilgisinin, kaynağı ve temeli sezgidir. Burada önemli olan sezgi kavramının içeriğidir. Felsefi anlamda sezgi; bir tür açılma, doğrudan doğruya keşfedilme ve dolaysız, aracısız birdenbire kavranma anlamında kullanılmaktadır. Buna göre, varlıkları bize oldukları gibi veren bilgi, sezgidir. Bergson'da bu kavram daha da özel bir anlamda gerçeği dolaysızca kavrama yetisi olarak belirtilmiş, algıların ve zihnin bir tür birleşiminden müteşekkil sayılmıştır. Bergson'da, kendi bilincine varmış içgüdüler sezgi olarak değerlendirilir ve bu kavram felsefenin merkezine oturtulur.
Orta Çağ felsefesinde önemli isimlerden biri olan İmam Gazali'de, 19. yüzyıl felsefesinde ise Hegelci aşırı sistematik ve soyut felsefelere karşı bir tepki olarak Henri Bergson'un felsefesinde görülür. İmam Gazali "İnsanda iki göz vardır. Birincisi fiziki gözdür. İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve bir takım bilgilere ulaşır. Bu göz bilim ve felsefeyi kuran akıl gözüdür. İnsan için bu yeterli değildir. İkincisi ise kalp gözüdür. Kalp gözü manevi olduğu için insan kalbiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar." sözüyle bu yaklaşımı savunmuştur. Gerçeklik sezgi ile bir kerede ve tam olarak kavranır, akla dayanan bilgi ise asla tam ve kesin olamaz düşüncesi bu felsefelerin ana tezidir. Böylece hem rasyonalizme hem de materyalizme bir karşı çıkış söz konusu edilmektedir.

Felsefede hem matematik felsefesi hem de etikte kullanılan bir kavramdır.
Etikte sezgiye dayanarak etik önermelerinin doğrulanmasını, kabulünü veya reddedilmesini tanımlar. Buna göre sezgiye uyumlu etik önermesi kabul edilebilir, sezgiye dayanmayan veya sezgiyle uyumsuzluk gösteren etik önermesi kabul edilemezdir. Eylemlerin doğru ya da yanlış oluşları, onlar üzerine düşünmeyle ulaşılacak bir sonuç değil, aksine doğrudan sezgiyle varılacak bir bilgidir. Sezgicilik dışında da belirli etik sorunlarına dair genel sezgilerin sorunun çözümüyle uyumlu olmasına çoğu etikçi dikkat etse de sezgicilikte, düşünme ve deneyimin ötesinde bilgiye ve dolayısıyla sonuca sadece sezgiyle varılması gerektiğinden, etik sorunlarının genel sezgiyle tamamen uyumlu bir şekilde çözülmesine önem verilir.
Matematikte ise sezgicilik kavramı Luitzen Egbertus Jan Brouwer isimli Hollandalı matematikçi tarafından ileri sürülmüştür. Sezgici matematik olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte köken olarak Henri Poincaré ve Leopold Kronecker'de bulunabilir. Buna göre, matematiksel belitler (aksiyom) doğrudan doğruya sezgi yoluyla kavranabilirler. Matematiksel önsellikler sezgi yoluyla kavranırlar ve bu nedenle de bu durum, matematiğin üstünlüğünü gösterir.

Bir maddeyi kavramak için iki göze ihtiyaç olduğunu savunan edebi görüştür. Buna göre gözlerden biri maddenin görünen kısmını diğeri ise görünmeyen kısmını görmeli algılamalı eğer maddeye kalp gözüyle manevi bir bakışla bakılmazsa onu eksik kavramış sayılırız düşüncesini savunur.

^"Sezgicilik", Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Kitabevi.
^"intuitionism"  The Oxford Dictionary of Philosophy. Simon Blackburn. Oxford University Press, 1996.

Sinema felsefesi veya alternatif olarak film felsefesi, estetiğin ana odağına sinemayı koyan bir dalıdır. Sinema felsefesi genellikle sinema kuramı ve sinema çalışmaları ile öne çıkar.

Sinema ile ilgili ilk felsefi soruşturmayı yapan kişi Hugo Münsterberg'tir. Sessiz sinema döneminde, onu tiyatrodan ayıranın ne olduğu konusunda kafa yordu. Yakın çekim, geri dönüş ve düzenlemenin sinemanın doğasında olduğu kanaatine vardı.
Filmlerde görüntü ile sesin senkronize edildiği dönemin başlamasıyla Rudolf Arnheim, önceki filmlerin daha üstün olduğunu savundu. Ona göre, sinema yalnızca hareket eden bedenlerin izleneceği benzersiz bir sanat formu olmaktan çıkmıştı. Ses ve görüntünün aynı anda takip edilmesini zorunlu hale getiren bir sanata dönüşmüştü.
Arnheim'in tersine André Bazin, filmlerde ses olup olmamasının çok da önemli olmadığını savundu. Filmin fotoğrafla olan temel ilişkisinin onun gerçekçi bir yönünün olduğunu düşünüyordu. Filmin gerçek dünyayı yakalama yeteneğinin olduğunu vurguladı. Walking Life filminde Bazin'in kuramı işlenmiştir. Filmde karakter, her anın Tanrı'nın bir yönünü yakadığını söyler.
Noël Carroll ise daha önce yapılan film veya sinema tanımlarının meselenin doğasını oldukça daralttığını ve bir film türünden filmlerin veya sinemanın tamamını yorumladıklarını savunmuştur.
Bazin'in gerçekçi kuramı Caroll'un itirazına rağmen filozoflarca kabul görmüştür. Filmin gerçekliği yansıttığını savunan şeffaflık tezi ise Kendall Walton tarafından dillendirilmiştir.

Siyaset felsefesi, devlet, hükûmet, siyaset, özgürlük, mülkiyet, meşruiyet, haklar, hukuk gibi konular hakkındaki, bu kavramlar nedir, neden ihtiyaç vardır, bir hükûmeti ne meşru kılar, devlet hangi özgürlükleri ve hakları neden korumalıdır, hangi biçimde kurumsallaşmalıdır, kanun nedir, vatandaşın devlete karşı yükümlülükleri nelerdir, bir hükûmet yasal olarak neden ve nasıl görevden çekilmelidir gibi temel sorulara cevap arayan ve bu konuları felsefeden faydalanarak inceleyen sosyal bilim dalıdır.

Antik Yunan çağı, modern çağdan farklı olarak şehir kenti olan  bir yapıya sahiptir. O çağda yaşayan insanlar şehir kentinin çevresindeki alanlarda tarım gibi işlerle uğraşır akşam saatlerinde ise güvenceleri için kente geri dönerlerdi. İnsanların rollerini  yaptıkları bu çalışmalar ve işler değil bulundukları siyasal açıdan, yargısal açıdan, dini açıdan konumları belirlerdi. Antik çağı siyasal yapısı olarak iki farklı kategoride değerlendirebiliriz. Sert hiyerarşi yani bir kısım savaşçı kimliğiyle ortaya çıkarken bir kısım da eşitçilik ve özgürlükçülük adalet gibi kavramlarla ortaya çıkmaktadır.
Antik çağ önemli filozofların bulunduğu bir dönemdir. Platon, Aristoteles, Sokrates gibi düşünürler bu dönemde devlet yapısı, oluşumu, sosyolojisi, örgütlenmesi gibi birçok alanda ele alıp birçok devlet yapısı fikri için ön ayak olmuşlardır. Platon'un Devlet kitabı onun devletin nasıl iyi olabileceğini, nasıl yükselişe geçilebileceğini, devletin varlığının olmasının gerekli olup olmadığı hepsini ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. İdeal devlet anlayışından bahsetmektedir. Aristoteles, ideal devleti ise orta sınıf yaşam biçimine sahip herkesin aynı haklara ve eşitlikle yaşadıkları bir devletten söz etmektedir. Sokrates' e göre ise sadece ideal devlette eşit kazanç, güvenlik, aynı hakların bulunması yeterli değildir devlet vatandaşının mutluluğundan da sorumludur.
Eflatun'a göre iyi ve kötü yönetim biçimleri yönetimin kendi kurduğu kurallara uyup uymamasına bağlıdır. Aristoteles'e göre iyi yönetimler; monarşi, aristokrasi ve Cumhuriyet'tir. Ancak bu iyi yönetim biçimleri mutlak değildir. Bunlar zamanla yozlaşarak her birinin bozulmuş bir hali olan kötü yönetimlere yani; tiranlık, oligarşi ve demokrasiye dönüşürler. Tiranlık monarşideki yasalara saygıdan yoksun olan ve ortak yarar yerine tiranın kişisel çıkarlarını merkez alan en kötü yönetim biçimidir. Oligarşi de bir devleti bilgelik ve erdemden yoksun olarak kendi şahsi çıkarları çerçevesinde yönetenlerdir. Demokrasi ise cumhuriyetin bozulmuş şeklidir. Bunlar Aristo'ya göre iyinin kötüye dönme halidir. Aristoteles'in bu iyi ve kötü ayrımından sonra diğer bazı düşünürler de iyi ve kötü yönetim biçimleri tanımlamışlardır.
Aristo'ya göre yöneten tek kişi olursa monarşi bu durum bozukluk gösterdiği takdirde de tiranlık (zorbalık) rejimi halini alır ve monarşi aristokrasi ve anayasal yönetim toplumun ortak iyiliğine olan yönetim biçimidir ama bunlar arasından da bir seçim yapmak gerekirse kesinlikle anayasal yönetim biçimi seçilmelidir. Yöneten birkaç kişi olursa, yönetim biçimi aristokrasi, bozulursa alacağı hal oligarşi olur. Yöneten birçok kişi olursa, yönetim biçimi devlet, bozulursa alacağı hal demokrasi olur. Aristo yönetim bilimlerini sınıflandırmaya anayasayı tanımlayarak başlar. Anayasa ise bir devletteki egemenliğin düzenlemesidir. Aristo doğru ve bozuk yönetim biçimlerinden de söz eder. Doğru yönetim ise yalnızca toplumun ortak çıkarları doğrultusunda ilerlemeye bağlıdır. Bozuk yönetim biçimleri ise doğru yönetim biçimlerinin bozulmasıyla ortaya çıkar. Herkesin egemen olduğu yönetim biçiminde ise anayasal düzen ya da yasalı yönetim doğru, demokrasi yanlış yönetim biçimidir. Devletin ve görevlerinin dağılımı egemenliğin ve her topluluğun gerçekleştirmeyi amaçladığı hedefin belirlenmesi için benimsenen düzenleniş biçimidir. Anayasaları sınıflandırırken kullandığı kavram ortak yarar kavramıdır. Aristo'ya göre yurttaş - devlet ilişkisini, efendi - köle ilişkisinden ayıran efendi - köle ilişkisinde bulunmayan ortak yarar kavramıdır. Aristoteles'e göre yönetimin doğru olmasını oluşturan bunlardan da anlaşılacağı üzere anayasal yönetimdir. Devletin görevi insanın doğal yatkınlığını eğitimle geliştirmektir. Gençlerin eğitimini düzenlemek hiç kimsenin karşı çıkamayacağı en önemli görevdir. Eğer erdem tek insan için önemliyse tek tek insanların bir araya gelmesinden oluşmuş olan devlet için de önemlidir. Bireyler toplumu oluşturan toplumsa devleti oluşturan yapıtaşlarıdır. Aristo aynı zamanda Eflatun'un öğrencisidir. Eflatun'un hayalini kurduğu devlette yasalara yer kalmayacaktır çünkü eğitim ile toplumsal düzen sağlanabilecektir. Eflatun sofistlerin şüpheci yaklaşımına karşı çıkar. Devleti büyük ölçekli bir insan olarak görür. Yani insan küçük ölçütlü bir devlettir. Eflatun'un siyaset felsefesindeki temelini oluşturan şeylerden biri de Site'nin bireye önceliği fikridir. Eflatun'a göre Site'nin yöneticileri ve askerleri zihnen ruhen ve bedenen çok iyi eğitilmelidir ve aile ile özel mülkiyet ortadan kaldırılmalıdır. Eflatun'un önerisi hiyerarşik bir toplum düzeniydi. En üsttekiler kapsamlı eğitim görmüş filozof-krallar olmalıdır. Bundan sonra muhafızlar, sonrasında ise çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar olmalıdır. Sonuncular aile ve mülk edinme hakkına sahip olmalıdır. Eflatun'a göre demokrasi anarşiye dönüşür. Eflatun'a göre de öğrencisi Aristo'nun dönüşümleri aynıdır. Çıkardığı son kitap olan Yasalar kitabı ise eğitimin yasalardan üstün olmasının tersine yasaların gerekliliği ve erdeminden bahseder. Bu kitapla düşüncelerinin değiştiğinden bahsedilebilir ve aile ile özel mülkiyet hakkındaki fikirlerinde de yumuşamalar görülmüştür. Karma yönetimi önermiştir.
Özellikle Polybios'un iyi yönetim biçimleri olarak monarşi-aristokrasi-demokrasi olarak tanımlamış, bunların yozlaşmış versiyonlarının ise tirani-oligarşi-demagoji şeklinde sınıflandırmıştır. Polybios'a göre iyiyi kötüye çeviren yönetim yozlaşmayla bağlantılıdır. Aristo'nun bu tanımlaması sonucu Roma'da ve Orta Çağ'da pek çok ünlü düşünür farklı farklı iyi ve kötü yönetim biçimleri kategorize etmişlerdir. Hepsinin ilham kaynağı Aristoteles'tir. Aristo ise hocası Eflatun'dan etkilenip böyle bir sınıflandırmaya gitmiştir. Ancak bu yönetim biçimleri mutlak değildir. Saygıdan yoksunlukta kötüye dönüşmenin etkilerindendir. Aristo'nun ölçütleri iki temel ölçüte dayalıdır. Bunların soruları ise kim yönetir? ve kaç kişi yönetir? sorularıdır. İkinci ölçütü belirleyen soru ise yönetimden kim çıkar sağlar? sorusudur. Yönetim faydası yani yöneticilerin faydası Aristo'nun ölçeğinden kastıdır. Bu yönetim faaliyetleri kamu yararı, çoğunluk yararı veya bir kişinin yararına olabilir. Ayrıca yönetim gücü bir kişinin elinde olabilir, bir seçkin zümrenin elinde olabilir veya çoğunluğun elinde olabilir.

Platon idealar dünyasında var olan, sadece zihinde oluşturulmuş bir devletten bahseder. Yazmış olduğu Devlet, Devlet Adamı ve Yasalar adlı kitaplarıyla bir devletin nasıl oluşacağını ve korunacağını anlatmaktadır. Platon'a göre iki dünya bulunmaktadır, biri “idealar dünyası” diğeri ise “nesneler Dünyası” dır. Gerçek dünyanın zihnimizde canlandırdığımız olmasını istediğimiz dünya olduğunu, hukuktan taviz verilen şehirde yaşanılan her olayın Filozoflar tarafından yönetilmesi gerektiğini savunur. Kralların filozoflardan seçilirse şayet o ülkenin adaletli yönetileceğini savunmaktadır. Bu idealar devletinin gerçekleşmediğini gören Platon, kendince en iyi diğer dünyası geçerek aile yapısına önem verir. Güçler ayrılığı ilkesine değinmeyen siyasetçi, site sistemine önem vermektedir. Demokrasinin getirdiği eşitliğe de karşı çıkarak, özel mülkiyetinin yersiz olduğunu sınıfsal çıkarları esas almıştır. Genel olarak devletin yani toplumların oluşması Platon'a göre bireylerin kendi kendilerine yetmemeleri ve varlıklarını devam ettirmek için başka insanlara ihtiyaç duymalarıdır. Oluşturulan devletin kötüye gitmesi durumunda ise oluşturulan bütün yasaların yok sayılabileceğini savunmuştur. Net ve kesin çizgilere sahip sınıfsal ayrımdan da bahseden düşünür, sınıfların doğuştan olduğuna inanır ve sınıflar arasındaki geçişlerin zor olduğunu da kendi siyasi düşüncesinde kabul eder ve savunur.

Devletin niteliğini içerisinde insanları hiçbir çatışmaya sürmeyen siyasetin olmamasıyla kolaylaştırdığını savunan Aristoteles, devletin tek bir kişi tarafından değil de azınlık veya çoğunluklar tarafından yönetilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Devletlerin amaçlarını ise içinde ayrıldıkları tür ve şekilleri tam olarak benimsedikten sonra oluşabileceklerini, iyi devlet tanımının yapılabilmesi için ise devletin şekli belirlenirken oluşturulan hedefe göre tanımlanabileceğini düşünmüştür. Aristoteles de Bodin gibi aile kuramını savunmuş, devletin en küçük yapı taşının aile ve reisinin (kralının) ise baba olduğunu öne sürmüştür. Her devletin oluşumunda sınıfsal ayrılıkların var olduğunu fakat bu ayrılıklarda denge kurulmasını sağlamaya Platon ve Aristo öncü olmuşlardır. Kölelik sınıfları için ise insanların doğuştan ayrı olduğunu, kimi insanların yönetmek, kimilerinin için ise yönetilmek için var olduklarının benimsemiştir. Devlet içerisinde ise bu düzenin yasalar ile sağlanacağını, düzeni ancak yasaların sağlayacağını savunmuştur. Aristo'nun yasaya verdiği önemi “İnsan nasıl tam gelişme durumuna ulaştığı zaman hayvanların en iyisiyse, yasa ve kurallardan ayrılınca da en kötüsü olur.” “Yasa tek tek erdemlere göre yaşamayı buyurur, tek tek kötülükleri de yasaklar.” Sözü vurgulamaktadır. Devlet yönetiminde hukukun önemli bir yeri olduğunu ilk kez vurgulayan Aristo, devletin esas amacının halka huzuru lanse ettirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Doğada bulunan her varlığı adalet ve hukukla sentezleyerek devletin sosyal birliği sağlayan bir aile olduğunu savunmuştur. Devletin iki unsurdan oluştuğunu, İlk unsurun İnsan, ikinci unsurun ise ülke olduğunu söylemiştir. Devlette bulunan insanların akıl ve erdem sahibi olmaları gerektiğini bu sayede sosyal ilişkiler kuracaklarını bu say

Skolastik felsefe/düşünce, Latince kökenli schola (okul) kelimesinden türetilen scholasticus teriminden gelmektedir ve kelime anlamı olarak okul felsefesi demektir. Bu anlam önemlidir, zira skolastik felsefe, Orta Çağ düşüncesinde doğrunun zaten mevcut olduğu düşüncesine ve felsefenin okullarda okutularak öğretilmesine dayanan bir yaklaşım sergiler. Bu felsefenin temeli teolojidir, ona dayanır ve onu desteklemeye çalışır.

Skolastik felsefe, Patristik felsefenin sürdürülmesi ve orada bir öğretiye dönüştürülmüş olan Hristiyan inancının felsefi anlamda temellendirilip sistematize edilmesi yönündeki çabalardan meydana gelmiştir. Orta Çağ'ın belirli bir döneminden itibaren tüm felsefe etkinliği skolastik zeminde gerçekleştiği için, Orta Çağ felsefesi denildiğinde akla genellikle skolastik felsefe gelir. Oldukça geniş bir tarihsel dönemi kapsar. İkinci bir nokta, hem Hristiyan skolastiğinin hem de İslam skolastiğinin söz konusu olmasıdır. Felsefe tarihi içinde Skolastiğin üç ayrı dönem olarak ele alınması söz konusudur:

Erken Dönem Skolastik (800-1200'lü yıllar)
Yükseliş Döneminde Skolastik (1200-1300'lü yıllar)
Geç Dönem Skolastik (1300-1500'lü yıllar)
Bu dönemlerde skolastik felsefenin belirli bir açıdan ortaya atılan sorunları farklı niteliklerle çözmeye yöneldiği söylenebilir. Ancak bununla birlikte skolastik felsefe denilince anlaşılan genel bir nitelik söz konusudur. Bu genel nitelik ilk olarak Aristotelesçi bir özellik olarak belirtilmelidir. Patristik felsefede Platon ve Platonizm öne çıkmaktaydı, buna karşılık skolastik felsefede Aristotelizmin ilham kaynağı olduğu görülür. Aristo felsefesi Platon'nunkinden daha kesin olarak düşünürleri bilgeliğe yönlendirir, bunun anlamı salt Tanrı'yı bilmeye çalışmamak, olgular dünyasıyla da ilgili olmaktır.
Bir okul felsefesi olarak skolastik, ilk olarak teoloji öğretmenleri tarafından, hem sistematikleştirilmiş teolojinin öğretilmesini, hem de antikçağ okullarında öğretilen Yedi özgür sanat'ın (Septem artes liberales) öğretilmesini kapsar. Daha sonraları bu okulun bütün öğreti ve çalışmalarını kapsayacak nitelikte ifade edilir olmuştur.

Skolastiğin yöntemsel olarak ortak karakteristiği ise felsefeyi dinin ya da aklı inancın alanına uygulayarak bu alandaki meseleleri kavranılır kılmaktır. Özellikle inanca ve vahye, akıl temelli getirilen itirazlar bu şekilde aşılmaya çalışılmıştır. Bu anlamda da skolastik felsefe yeni bir şeyler bulmak ya da düşünceler üretmek arayışında değildir, aksine zaten mevcut olanlar içerisinde skolastik felsefe uygun olanları temellendirmek ve uygun olmayanları çürütmek çabasında olmuştur. Bu çaba için gerekli mantığı Aristoteles'te ve Euklid geometrisinde bulmuştur.  Böylece ana belitler daha baştan saptanmış bulunuyordu. Bu dönemin özlü sözü ve düşüncesi, Augustinus'un;
"Anlamak için inanıyorum" düşüncesidir.
Bu düşünceye göre hem inanç hem de onun anlatımı ve dili doğru olarak mevcuttur. Realizm düşüncesinin temeli olan bu düşünce Skolastiğin temel önermesidir. Buna göre bilgi, çeşitli önermeler ve çıkarsamalarla, tanrısal gerçeğin ortaya konulmasından ve yansıtılmasından, kanıtlanmasından başka bir şey değildir. Skolastik bu nedenle görelikçiliğe, öznelliğe ve kuşkuculuğa karşı savaşır. Skolastik yalnızca tek bir doğrunun ve ona bağlı tek bir doğruluk sisteminin varlığını kabul eder. Nominalizm bunlara bağlı olarak daha sonra Skolastiğin çözülmesinde önemli rol oynayacaktır.
Skolastik felsefenin genel ahlaki tutumu konusunda iki ögenin altını çizmek gerekir. Skolastik emir ahlakını ve değer ahlakını üstlenir durumdadır. Buna göre, önemli olan iyi'ye uygun davranmaktır; çünkü iyi hem tanrının buyruğudur, hem de Tanrı bizzat tüm iyiliğin kendisidir. Skolastik felsefe, başlangıcında ve gelişiminde inanç ile bilgiyi uzlaştırmaya çalışmış ve bu temelde dinsel dogmalara felsefi bir temel bulmaya ve bunları sistemleştirmeye yönelmiştir. Ancak son dönemlerinde bu projenin başarılamayacağı kesinlik kazanmış, tam aksi yönde bizzat iç tartışmaları sebebiyle bilgi ile inanç ayrışması kesinlik kazanmıştır.

Batı Roma İmparatorluğunun çöküşünün getirdiği kültürel yıkımdan çıkış dönemine rastlar. Yeni bir toplumsal düzenleme ve kültürel canlanma evresinde, felsefe alanında skolastik görülür. İlk skolastik düşünür olarak Johannes Scottus'u (810-887) belirtmek gerekir. Çevirileriyle ve dersleriyle Orta Çağ düşüncesine mistisizmi getirmiştir. Platon'un idea kuramına benzeyen bir kavram realizmini kullanmıştır, bir tür Yeni-Plantonculuğun geliştiricisi olmuştur. Tanrı'nın gerçekte varlığının bilinemez olduğunu öne sürmüştür, Tanrı ancak kısmen simgeler aracılığıyla bilinebilir. Simgeler ise Tanrı'nın kendisi değildir.

Bu ilk döneminde yer alsa da bütün skolastik felsefenin en etkili düşünürlerinden sayılan Anselmus, anılması gereken bir başka isimdir (1033-1108). Anselmus özellikle Augustinus'un açtığı yolda ilerlemiş, onun "Anlamak için inanıyorum" sözüne açık ve kesin bir içerik kazandırmış, inancın en yüksek mistik varsayımlarını akıl ile temellendirmeye çalışmıştır. Bütün var olan şeyler, mutlak bir var olan tarafından temellendirilir; aynı şekilde bütün iyi'ler de mutlak iyi ile temellendirilir. Burada açıkça kavramsal realizmde olduğu türden, yani tümel kavramları gerçek varlıklardan sayan bir çıkarsamayla tanrının varlığını kanıtlama yoluna gidilmektedir. Anselmus asıl ününü ontolojik kanıtlama ile sağlamıştır. Buna göre Tanrı, tanımı gereği en yetkin iyi ise, bu en yetkin iyi olanın varolmaması mantıksal bir çelişkidir, dolayısıyla Tanrı'nın varolması çelişmezlik ilkesi gereği zorunludur.

Roscelinus (1050-1125) Orta Çağ felsefesinde nominalizmin kurucusudur. Kavram realizminin karşıtı olarak nominalizm, tümellerin kendinde varlıklar olduklarını kabul etmez, onlar insanın nesnelerin ortak yönlerinden hareketle dile getirdikleri isimlerden ibarettir. Roscelinus, gerçekte var olan şeylerin tikel nesneler olduğunu belirtir.  Skolastik boyunca bu iki eğilim arasında sürüp gidecek olan bir tartışma söz konusu olacaktır; nominalizm skolastiğin çözülüşünü getiren yönelimdir. Bu tartışma felsefe tarihinde Tümeller Üzerine Tartışma olarak geçecektir.
Petrus Abaelardus, skolastik felsefenin önemli isimlerinden bir başkası olarak, Roscelinus'un öğrencisidir, ancak tümeller tartışmasında daha ortalamacı bir yol izlemiştir. Bu yönde ortaya koyduğu zengin tartışmalarla, zamanının en etkili filozoflarından biri olmuştur.

12. yüzyıldan itibaren Arap felsefesinin önemli yapıtları çevrilmeye ve Batı'da okunmaya başlandı, özellikle Aristoteles düşüncesine bu kaynaklardan, bir tür yorum içinden ulaşıldı. Böylece meydana gelen Aristotelizm, skolastiğin yükseliş döneminin dinamiği olmuştur. İslam felsefesi Batı kültürel düşüş içinde olduğu sıralarda gücünü geliştirmiş, antikçağ felsefesinin başlıca filozoflarının metinlerine sahip olabilmiştir.

İbn-i Sina, özellikle Aristoteles felsefesinin Arap dünyasında yer almasında önemli rol oynamıştır. Tümeller sorunu üzerinde önemle durmuş düşünürlerden birisidir ve bu düşünceleri yükseliş dönemi skolastiğinde etkili olacaktır.  Aristoteles'in metinleri diğer islam filozofları gibi, onun çalışmaları üzerinden Batı'ya taşınacaktır.
Diğer bir Aristotelesçi İslam filozofu ise İbni Rüşt'tür. Aristoteles'in yapıtlarını yorumlamış ve açıklamalar getirmiştir. İnanç ve akıl arasında ilişki kurmaya çalışmış, inancı akıl bilgisinin başka bir formu olarak değerlendirmeyi denemiştir.

Yahudi felsefesi ve Yahudi filozofların bu dönemde yaptıkları çeviri ve yorumlar da, batıda gelişen skolastik felsefenin yükselişinde etkili olmuş bir başka kaynaktır. Moses Maimenides bu filozofların en etkili olanıdır. O da Aristotelesçidir ve din ile felsefeyi, inanç ile aklı birleştirme yönünde düşünceler üretmiştir. Her iki kaynaktan (Yahudi ve İslam felsefeleri) beslenen yükseliş dönemi skolastiği Aristoteles felsefesini temel dayanağı yapmıştır.

Skolastiğin bu dönem felsefe çalışması, bütün bilgi alanlarını kapsayacak şekilde bir bilgi sistemi kurmaya yöneliktir. Bonaventura adlı İtalyan mistik düşünür bu girişimi Augutinus ve Aristoteles'i uzlaştırmaya yönelik çabalarıyla ortaya koyar. Onun da bir tür ontolojik kanıt kullandığı söylenebilir. Bilgi, bilinecek olanda birleşip bir olma durumudur ki, bu her tür mistisizmin ana doğrultusudur. Bonaventura'da bu yönde bir metafizik inşa eder.
Orta Çağ'ın ve skolastiğin en önemli filozofu ise Albertus Magnus olarak anılır. Aristoteles felsefesini, Arap ve Yahudi yorumlarını derleyip toparlamış, bunların tanınıp anlaşılmasında önemli rol oynamıştır.  Doğa bilimleriyle yakından ilgilenmiş bir skolastik düşünürdür. Aristoteles felsefesinden sistemli bir yapı ortaya koymuştur.
Aquinolu Thomas Albertus Magnus'un öğrencisidir ve bütün skolastik dönemin en büyük filozofu olarak kabul edilmektedir. Öğretisi Katolik kilisesinin resmî felsefesi olarak kabul edilmiştir. Thomas'a göre dinsel doğrularla felsefi doğrular, yani inanç ve akıl doğruları iki ayrı bilgi türünün doğrularıdır. Böylece "Anlamak için inanmak" önermesinin yerine, Thomas "inanmak için bilmek"'i koymuştur. Bunun anlamı, en yüksek aydınlanma ve açınlanmanın  bilgi sayesinde olabilmesidir. İnanç tapınağına girişin yolu bilgidir ve felsefe bu yolu aydınlatacak olan etkinliktir. Thomas için de Tanrı'yı bilmek, bilginin en yüksek idealidir, akıl bu yüksek noktaya erişmeye yönelirken bazı sırları olduğu gibi kabul etmek zorundadır. Realizm konusunda daha esnek bir tavır geliştiren Thomas, ontolojik kanıttan farklı olarak kosmolojik kanıt denilen yaklaşımı geliştirir. Thomas, ilkçağ felsefesinden ve özellikle Aristodan çok etkilenmiştir.

Skolastiğin son döneminde felsefe daha da özerkleşecek ve dinden ayrılacaktır, akıl ve inancın birleştirilmesi çabasından vazgeçilecektir. Başlangıç ve yükseliş döneminde görülen kavramsal realizm bu dönemde gerilemiştir.
Bu gelişmede ve felsefenin özerkleşmesinde nominalizmin belirleyici bir rolü olacaktır. Ayrıca Dominiken ve Fransisken tarikatları arasındaki çatışmanın derinleşmesi de bu süreci derinleştirmiştir. Fran

Solon (Yunanca: Σόλων), MÖ 640-560'ta yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şair. Yaptığı reformlarla Atina demokrasisinin temelini attığı kabul edilir. Orta halli bir aileden gelen Solon, önceleri ticaretle uğraştı. Bu sırada pek çok ülkeyi gezdi.
MÖ 612'de Attika'ya yerleşen Solon, Salamis'in zaptı ile neticelenen savaşa iştirak etti. Attika'da büyük karışıklıklara yol açan tarım krizi sebebiyle idarede görev aldı (594). Drakon'un acımasızlığıyla meşhur kanunlarını kaldırarak yerine kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Anayasası'nı hazırladı.
Antik Yunan Uygarlığı'nın Yedi Bilgesinden biri olan Atinalı Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkilemiştir.

Çiftçi borçlarının ve şahsi hürriyetin ipotek için kısıtlanmasını kaldırdı. Yaptığı diğer reformlarla ticaret ve sanayinin gelişmesini kolaylaştırdı. Ağırlık ve diğer ölçüleri standartlaştırdı. Zeytinyağından başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini önledi. Asillerin etkisini azaltmak için vatandaşlığı dört sınıf olarak belirledi. Ayrıca bu sınıflara girmeyi doğuşa değil, maddi varlığa bağladı. Ölülerin arkasından her yerde, dirilerin hakkında ise tapınak, mahkeme, agora ve şenliklerde kötü konuşulmasını yasakladı. Borçlunun, borçlu olduğu kişiye ödeme yapmadığı zaman onun kölesi olduğunu öngören yasayı kaldırdı.
Varolduğu sürece adaleti sağlamayı görev edindi. Haksızlığa uğramayanlar da, uğrayanlar kadar öfke duydukları zaman, haksızlığın ortadan kalkacağını söyledi.
Solon'un reformları; Atinalıların fakirliğini ve memnuniyetsizliğini ortadan kaldırmadıysa da onları hafifletti. Yaptığı siyasi ve ekonomik değişiklikler, daha sonraki reformların kolaylıkla tatbik edilmesini sağladı.

Solon antik şairlerin en eskisidir. Siyasi hayatının birebir yansıması şiirlerinde bulunabilir. Hem fakirlere "kimin döneminde gördünüz bu kadar rahatı" diye sitemde bulunur hem de kendisine vergilerden dolayı kızan zenginlere serzenişte bulunur.
“Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif  şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.” sözü meşhurdur.

Sosyal Darwinizm, Charles Darwin'in toplumbilim alanındaki fikirleri ve evrim teorisi gibi düşüncelerinin sosyolojik alandaki etkilerinden bahsedilirken kullanılan bir terimdir.
Sosyal Darwinizm, Darwin'in kuramının genişletilerek sosyal alanda uygulanmasıdır. Yani, bireysel organizmalar arasındaki rekabetin çevreye en uygun olanın idame etmesi yoluyla biyolojik evrimsel değişikliğe neden olması gibi; bireyler, gruplar veya uluslar arasındaki rekabetin de insan topluluklarında sosyal evrime neden olduğu kuramıdır.
Örneğin, faşizm ve nasyonal sosyalizm, insan ilişkilerinde sosyal Darwinist bir bakış açısı ile çalıştırılır. Bu sistemde amaç üstün bireyleri desteklemek ve zayıf bireyleri sistem dışına taşımaktır. Ekonomik uygulama açısından ise, komünist ve liberal çevrelerce başarılı iş insanlarının çıkarlarını savunup ve onları teşvik ederken işçi sınıfının sendika ve diğer kuruluşlarını yok etme şeklinde yorumlanmıştır.
Sosyal Darwinizm, Darwin'in adını taşımasına rağmen esas olarak kuramı ilk geliştirenler Herbert Spencer, Thomas Malthus, Francis Galton gibi başkaları olmuştur. Sosyal Darwinizm terimi ilk defa 1879'da Oscar Scmidth tarafından “Popüler Bilim” dergisindeki bir makalede kullanılmakla beraber II. Dünya Savaşı sırasında (1944) Amerikalı tarihçi Richard Hofstadter’in “Amerikan Düşüncesinde Sosyal Darwinizm” adlı kitabından sonra gündemden düşmemiştir. Sosyal Darwinizm'in diğer sosyal değişiklik kuramlarından farkı, değişikliğin biyolojik alandan sosyal alana aktarılmasında yatar. Bununla beraber konunun ilginçliği pek çok felsefi tartışmaya ve araştırmaya neden olmuştur. Sosyal Darwinizm terimi, genellikle belirttiği kavramı savunanlar değil, eleştirenler tarafından kullanılır.

Stoacılık, MÖ 3. yüzyılın başlarında Atina Agorası'nda Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan bir Helenistik felsefe ekolüdür. Mantık sistemi ve doğal dünya hakkındaki görüşleriyle beslenen bir kişisel erdem etiği felsefesidir ve erdem pratiğinin eudaimonia'ya ulaşmak için hem gerekli hem de yeterli olduğunu savunur: Kişi etik bir yaşam sürerek gelişir. Stoacılar eudaimonia'ya giden yolu erdemi uygulayarak ve doğaya uygun yaşayarak geçirilen bir hayatla özdeşleştirmişlerdir.
Aristotelesçi etiğin yanı sıra Stoacı gelenek de erdem etiğinin başlıca kurucu yaklaşımlarından birini oluşturur. Stoacılar özellikle insanlar için "erdemin tek iyi" olduğunu ve sağlık, zenginlik ve zevk gibi dışsal şeylerin kendi başlarına iyi ya da kötü olmadıklarını (adiafora), ancak "erdemin üzerinde hareket edeceği malzeme" olarak değer taşıdıklarını öğretmeleriyle bilinir. Seneca ve Epiktetos gibi birçok Stoacı, "erdem mutluluk için yeterli olduğundan", bir bilgenin talihsizliklere karşı duygusal olarak dirençli olacağını vurgulamıştır. Stoacılar ayrıca bazı yıkıcı duyguların yargı hatalarından kaynaklandığını ve insanların "doğaya uygun" bir iradeyi (prohairesis olarak adlandırılır) sürdürmeyi amaçlamaları gerektiğine inanmışlardır. Bu nedenle, Stoacılar bir bireyin felsefesinin en iyi göstergesinin bir kişinin ne söylediği değil, nasıl davrandığı olduğunu düşünüyorlardı. İyi bir hayat yaşamak için doğal düzenin kurallarını anlamak gerekiyordu, çünkü her şeyin doğadan kaynaklandığına inanıyorlardı.
Stoacılık MS 3. yüzyıla kadar Roma ve Yunan dünyasında gelişti ve taraftarları arasında İmparator Marcus Aurelius da vardı. MS 4. yüzyılda Hristiyanlığın devlet dini olmasından sonra bir düşüş yaşamıştır. O zamandan beri, özellikle Rönesans (Neostoacılık) ve çağdaş dönemde (modern Stoacılık) yeniden canlanmıştır.

Stoacılık adı, MÖ 4. yüzyılın sonlarına doğru Kıbrıslı Zenon ve takipçilerinin fikirlerini tartışmak için toplandıkları Atina'daki Agora'nın kuzey tarafındaki efsanevi ve tarihi savaş sahneleriyle süslü bir sütun dizisi olan Stoa Poikile'den (Antik Yunanca: ἡ ποικίλη στοά) veya "boyalı sundurma"dan gelmektedir. Epikürcülerin aksine Zenon felsefesini kamusal bir alanda öğretmeyi seçmiştir. Stoacılık başlangıçta Zenonizm olarak biliniyordu. Ancak, muhtemelen Stoacılar kurucularını mükemmel bilge olarak görmedikleri ve felsefenin bir kişi kültü haline gelme riskinden kaçınmak için bu isim kısa süre sonra bırakıldı.
Zenon'un fikirleri, kurucu babası Antisthenes'in Sokrates'in öğrencisi olduğu Kiniklerin (kendisine Tebli Krates tarafından getirilmiştir) fikirlerinden geliştirilmiştir. Zenon'un en etkili halefi, okulun lideri olarak Kleanthes'i takip eden ve günümüzde Stoacılık olarak adlandırılan düşüncenin şekillenmesinden sorumlu olan Khrysippos'tur. Stoacılık Helenistik dünyada ve Roma İmparatorluğu'nda eğitimli seçkinler arasında en popüler felsefe haline gelmiş ve Gilbert Murray'in ifadesiyle "İskender'in neredeyse tüm halefleri [...] kendilerini Stoacı olarak tanımlamışlardır". Daha sonraki Roma Stoacıları, içinde aktif katılımcılar olduğumuz evrende uyum içinde bir yaşamı teşvik etmeye odaklandılar.
Akademisyenler Stoacılığın tarihini genellikle üç evreye ayırır: Zenon'un kuruluşundan Antipatros'a kadar Erken Stoa, Panaetius ve Poseidonios'u içeren Orta Stoa ve Musonius Rufus, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius'u içeren Geç Stoa. Stoacılığın ilk iki evresinden günümüze hiçbir tam eser ulaşmamıştır. Geç Stoa'dan yalnızca Roma metinleri günümüze ulaşmıştır.

Felsefe insan için dışsal bir şey sağlamayı vaat etmez, aksi takdirde kendi gerçek konusunun ötesinde bir şeyi kabul etmiş olurdu. Marangozun malzemesi tahta, heykeltıraşınki bronz olduğu gibi, yaşama sanatının konusu da her insanın kendi yaşamıdır.
Stoacılar mantık, monistik fizik ve natüralist etik ideallerinden inşa edilen birleşik bir dünya açıklaması sunmuşlardır. Bunlardan etiği insan bilgisinin ana odağı olarak vurgulamışlardır, ancak mantıksal teorileri daha sonraki filozoflar için daha ilgi çekici olmuştur.
Stoacılık, yıkıcı duyguların üstesinden gelmenin bir yolu olarak özdenetim ve metanetin geliştirilmesini öğretir; felsefe, açık ve tarafsız bir düşünür olmanın kişinin evrensel aklı (logos) anlamasını sağladığını savunur. Stoacılığın birincil yönü bireyin etik ve ahlaki refahını geliştirmeyi içerir: "Erdem, Doğa ile uyum içinde olan bir iradeden oluşur". Bu ilke aynı zamanda kişiler arası ilişkiler için de geçerlidir; "öfke, kıskançlık ve hasetten arınmak" ve köleleri bile "diğer insanlarla eşit olarak kabul etmek, çünkü tüm insanlar aynı şekilde doğanın ürünüdür".
Stoacı etik determinist bir bakış açısını benimser; Stoacı erdemden yoksun olanlarla ilgili olarak Kleanthes bir keresinde kötü adamın "bir arabaya bağlanmış ve araba nereye giderse oraya gitmek zorunda olan bir köpek gibi" olduğunu söylemiştir. Buna karşın erdemli bir Stoacı, iradesini dünyaya uyacak şekilde değiştirir ve Epiktetos'un sözleriyle, "hasta ve yine de mutlu, tehlikede ve yine de mutlu, ölüyor ve yine de mutlu, sürgünde ve mutlu, utanç içinde ve mutlu" kalır, böylece "tamamen özerk" bir bireysel irade ve aynı zamanda "katı bir şekilde deterministik tek bir bütün" olan bir evren ortaya koyar. Bu bakış açısı daha sonra "klasik panteizm" olarak tanımlanmıştır (ve Hollandalı filozof Baruch Spinoza tarafından benimsenmiştir).

Zenon'un öğretmenlerinden biri olan Diodorus Cronus, Aristoteles'in terim mantığından büyük ölçüde farklı olarak terimlerden ziyade ifadelere veya önermelere dayanan ve günümüzde önerme mantığı olarak bilinen mantık yaklaşımını ilk kez ortaya koyan ve geliştiren filozof olarak kabul edilir. Daha sonra Khrysippos, Stoacı mantık olarak bilinen ve Aristoteles'in Syllogistic'ine rakip olarak kabul edilen Stoacı Syllogistic adında tümdengelimli bir sistem geliştirmiştir (bkz. Syllogism). Stoacı mantığa olan yeni ilgi, mantıktaki önemli gelişmelerin önermeler mantığına dayandığı 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Susanne Bobzien şöyle yazmıştır: "Khrysippos'un felsefi mantığı ile Gottlob Frege'ninki arasındaki birçok yakın benzerlik özellikle dikkat çekicidir".
Bobzien ayrıca, "Khrysippos, söz edimi teorisi, cümle analizi, tekil ve çoğul ifadeler, yüklem türleri, indeksler, varoluşsal önermeler, cümle bağlaçları, olumsuzlamalar, ayrışımlar, koşullular, mantıksal sonuç, geçerli argüman formları, tümdengelim teorisi, önermeler mantığı, modal mantık, zaman mantığı, epistemik mantık, önermeler mantığı, zorunluluklar mantığı, belirsizlik ve mantıksal paradokslar dahil olmak üzere bugün mantığın ilgilendiği hemen hemen her konuda mantık üzerine 300'den fazla kitap yazmıştır" demektedir.

Stoacılar, her şeyin (τινά) olmasa da tüm varlıkların (ὄντα) maddi olduğunu kabul etmişlerdir. Mevcut varlıkların yanı sıra dört cisimsiz (asomata) kabul etmişlerdir: zaman, mekân, boşluk ve söylenebilir. Tümellere böyle bir statü tanınmazken, onların sadece 'var oldukları' kabul edilmiştir. Böylece, Anaksagoras'ın (Aristoteles'in yaptığı gibi) bir cisim sıcaksa bunun sebebinin evrensel bir ısı cisminin bir parçasının cisme girmiş olması olduğu fikrini kabul ettiler. Ancak, Aristoteles'in aksine, bu fikri tüm kazaları kapsayacak şekilde genişlettiler. Dolayısıyla, eğer bir cisim kırmızıysa, bunun nedeni evrensel kırmızı cismin bir parçasının cisme girmiş olmasıdır.
Dört kategori olduğuna karar vermişlerdir.

Töz (ὑποκείμενον): Şeylerin yapıldığı birincil madde, biçimsiz töz (ousia)
Nitelik (ποιόν): Maddenin bireysel bir nesne oluşturmak için organize edilme şekli; Stoacı fizikte, maddeyi bilgilendiren fiziksel bir bileşen (pneuma: hava veya nefes)
Bir şekilde yerleştirilmiş (πως ἔχον): Boyut, şekil, eylem ve duruş gibi nesnenin içinde bulunmayan belirli özellikler
Bir şekilde bir şeyle ilişkili olarak yerleştirilmiş (πρός τί πως ἔχον): Bir nesnenin diğer nesnelere göre zaman ve mekân içindeki konumu gibi diğer olgularla ilgili özellikler
Stoacılar kendi eylemlerimizin, düşüncelerimizin ve tepkilerimizin bize bağlı olduğunu ana hatlarıyla belirtmişlerdir. Enkhiridion'un açılış paragrafı kategorileri şu şekilde belirtir: "Dünyadaki bazı şeyler bize bağlıyken diğerleri değildir. Yargılama, motivasyon, arzu ve nefret yetilerimiz bize bağlıdır. Kısacası, her ne yapıyorsak kendimiz yaparız." Bunlar bize bağlı olan ya da bizim gücümüz dahilinde olan bir alana işaret eder. Stoacı kategorilerin kullanımına ilişkin basit bir örnek Jacques Brunschwig tarafından verilmiştir:

Ben belli bir madde yığınıyım ve bu nedenle bir tözüm, var olan bir şeyim (ve şimdiye kadar hepsi bu); ben bir insanım ve bu bireysel insanım ve bu nedenle ortak bir nitelik ve özel bir nitelik ile nitelendirildim; oturuyorum ya da ayaktayım, belli bir şekilde yerleştirildim; çocuklarımın babasıyım, yurttaşlarımın yurttaşıyım, başka bir şeyle ilişkili olarak belli bir şekilde yerleştirildim.

Stoacılar bilginin akıl yoluyla elde edilebileceğini öne sürmüşlerdir. Gerçek yanlıştan ayırt edilebilir - pratikte yalnızca bir yaklaşım yapılabilse bile. Stoacılara göre duyular sürekli olarak duyumlar alır: nesnelerden duyular aracılığıyla zihne geçen ve burada hayal gücünde bir izlenim bırakan titreşimler (phantasiai) (zihinden kaynaklanan bir izlenime phantasma denirdi).
Zihin bir izlenimi yargılama (συγκατάθεσις, synkatathesis) - onaylama ya da reddetme - yeteneğine sahiptir, bu da gerçekliğin doğru bir temsilini yanlış olandan ayırt etmesini sağlar. Bazı izlenimler hemen onaylanabilir, ancak diğerleri sadece inanç veya kanaat (doxa) olarak etiketlenebilecek çeşitli derecelerde tereddütlü onay elde edebilir. Açık bir kavrayışa ve kanaate (katalepsis) ancak akıl yoluyla ulaşırız. Stoacı bilgenin ulaşabileceği kesin ve gerçek bilgi (episteme), ancak kişinin kendi akranlarının uzmanlığı ve insanlığın kolektif yargısı ile kanaatini doğrulamasıyla elde edilebilir.

Stoacılara göre evren, aktif ve pasif olmak üzere iki sınıfa ayrılan maddi bir akıl tözüdür (logos). Pasif töz, "durgun, her türlü kullanıma hazır, ancak kimse onu harekete geçirmezse işsiz kalac

Taoizm (Daoizm, Dao Öğretisi), Antik Çin'de ortaya çıkmıştır ve temeli Laozi'nın yazılı eseri Dao De Jing'e dayanan bir öğretidir. Dao (Çince: 道; pinyin: Dào), öğretinin temelidir. Çincede yol, yürümek, konuşmak, yön, yöntem, akış vb. anlamlara işaret eder. Dao Öğretisi'nin kurucu üstadları Laozi, Çuangzi ve Liezi'dir. Bu üstadların yazıları kozmogoni yani kainat ve onun doğuşu, kainatın yasa ve ilkeleri, insan ve doğanın kainat ile bağı, toplumsal yönetişim ilişkilerinin asıl doğası üzerine kuruludur. Antik Çin'de ortaya çıkan astronomi, hekimlik ve birçok doğa bilimlerinin köksel savını oluşturmuştur. Bahar-Güz Devri (MÖ 770-481) ve takip eden Savaşan Eyaletler Devrinde (MÖ 481-221) Çin'de ortaya çıkmış Yüz Düşünce Okulu içinde yer alan en önemli birkaç akımdan biridir. Bu akımlar arasında Kongzi (Konfüçyüs) de yer almaktadır.

Dao'nun ele alındığı birincil yazılı kaynak olan Dao De Jing (Dao ve Beliriş Klasiği) şunlardan söz eder:

Dao, tüm kainatın doğduğu ana gibidir ama varlığı ve adı yoktur. Geçici bir etiket olarak Dao denmektedir. Tüm kainatın dolup boşaldığı İlk kaynaktır. Boşluktur.
Gök ve Yer boşluktan, Dao'dan doğar. Biçimi olan, olmayan tüm varlıklar Yer ve Gök'ten doğar.
Döngüsellik ilkesiyle her şey Dao'ya döner, Dao tekrar her şeyi doğurur. Hareket, değişim ve dönüşüm, Yin ve Yang karşıt kopmaz birlik ilkesiyle gerçekleşir.
İnsan ve toplumlar; doğanın olağan akışına uydukları sürece yönetişime, bilgiye, öğretilere, ahlaka, erdeme gerek duymazlar.
Wei wu wei; yani doğanın olağan akışına bırakmaya çabalamak, akışa müdahale etmemek, doğanın akışından kopmuş insansal müdahalenin tamamından vazgeçmek.

Dao Öğretisi'nde anlatılan birçok ilke, 20. yüzyılda iyice kabul gören Kuantum Fiziği ile benzerlikler göstermektedir. Belirsizlik ilkesi, kara delikler, çoklu evrenler varsayımı, bir şeyin aynı anda hem var hem yok hallerinde olabileceği, kara deliklerin çevresindeki her şeyi önce yutup sonra geri püskürtmesi mekaniği benzerlikler arasında sayılabilir. Modern Bilim, yokluk veya boşluk denilen hâli, "Enerji yoktan var olmaz, vardan yok olmaz." ilkesi gereği kabul etmez. Dao öğretisinde varlık, yani biçimi ve adı olan şeyler ile yokluk, yani biçimsiz ve adsız hâl bir aradadır ve bütündür.

Dao Öğretisi, Laozi (MÖ 6. yy.) ile başlatılır ve kaynak kitap olarak da Dao De Jing metni gösterilir. Sonraki yüzyıllarda ise Çuangzi ve Liezi, Dao üzerine meseller yazmışlardır. Bunlar Laozi'ye göre çok daha rahat anlaşılır olan kısa öykülerden oluşur. "Din mi, felsefe mi" tartışmaları ise daha yakın yüzyıllarda ortaya çıkmış bir tartışmadır. Bu tartışmayı yapanlar, kurucu üstadları daha çok filozof olarak sınıflandırmaktadırlar ve öğretiyi "Dao Felsefesi" olarak anmaktadırlar. Öte yandan Zhang Ling (MS 34-156) ile başlayan ve savunularını Çi enerjsinin bedende korunumunu sağlamak, hastalıklardan sakınmak için meditasyon ve benzeri yöntemleri günlük ritüel olarak uygulamakla mümkün olacağını ortaya atan "Göksel Üstadların Yolu" adındaki hareket ise Daocu Din, Dini Dao vs. gibi adlarla anılmaktadır. Bu hareket kendi içinde de birçok alt kollara ayrılmıştır.
Çin Klasiklerini Avrupa dillerine ilk çeviren araştırmacılar, 16-17. yüzyıldan itibaren Çin'e seyahat eden Hristiyan Misyonerler olmuşlardır. Çin Klasiklerini çevirirlerken kendi dini inançlarına uygun olacak şekilde Dao Öğretisi'ni bir tür din, Dao terimini ise bir tür tanrı olarak göstermişlerdir. Batı okullarında yüzyıllarca bu misyonerlerin çevirileri kaynak olarak kullanılmıştır. Aynı dönemde hatalı çevirilere yol açan diğer etken ise; Çincenin batı dillerine çevirebilmek için gramer yapısının çözülememiş olması, hatta gramerinin olup olmadığının bile tam anlaşılmamış olmasıydı. Çincede Avrupa dilleriyle örtüşen bir gramerin olmaması, çevirmenlere yorumlu çeviri yapma yolunu açmıştır.
19. yüzyıl filozoflarından Hegel, GW Friedrich, Din Felsefesi Tarihi Ders Notları'nda Çin hakkında ulaştığı bilgiler için özellikle Fransız misyonerlere çok şey borçlu olduğunu yazmaktadır. Burada bahsettiği kişinin misyoner Antoine Gaubil (1689-1759) olduğu ön görülmektedir. Hegel, misyonerlerin her ne kadar toplumsal yaşam ve yönetişim hakkında sunduğu bilgiler konusunda bir şüpheye düşmese de inançlar konusunda aktarılanlara şüpheyle yaklaşmıştır. Laozi'nin görüşlerinin farklı bir yaklaşım sergilediğine dikkat çekmiştir. Taoizm ya da Dao Öğretisi'nin Avrupa coğrafyasında "din" gibi algılanmasına, misyonerlerin bu öğretileri kendi inançlarına uyarlayarak aktarmaları yol açmıştır. Hegel de şüpheyi elden bırakmamasına karşın birçok diğer düşünür gibi, bu çevirilerin tek tanrıcı anlayışa uyarlanmış çevirileri üzerinden değerlendirme yapmıştır.

Dao (Yol, varlığı doğuran yokluk, boşluk, tanımlanamaz kök) hatalı çevirisi "tanrı",
Tien-Di (Gök ve Yer, kainat anlamındadır) hatalı çevirisi "cennet" veya "tanrı"
Shen (GÇT'de Beden ve zihnin işlevsel özü ve onun faaliyeti; genel terim olarak varlığın tüm işlevsel yürütücü özü) hatalı çevirisi "akıl", "ilahi ruh" veya "tanrı"
Çin'deki düşünce akımlarında tek tanrılı inançlarda anlatılan "tanrı", "mutlak tanrı" ya da Grek efsanelerinde geçen türden mitolojik tanrılar yer bulmamıştır. Ama Çin efsanelerinde de evrenin oluşumunu anlatan, güneş veya ay veya takım yıldızlar, rüzgarlar, vb. için mitolojik sayılacak imgesel yaratıklar görmek mümkündür. En yaygın bilineni ise kainatı doğurduğu tasvir edilen, var ile yok arasında özellikleri olan hayali figür Hundun'dur. İnanç benzeri olguların ise Çin'e Buda Öğretisi'nin gelmesiyle başladığı görülmektedir. Buda öğretisi, sonradan Çin öğretileriyle harmanlanıp yer yer Budizme kaysa da Çin öğretilerinin yerini alamamıştır. Avrupalı yazarlar ve akademisyenler arasında da Dao Anlayışı, sık sık Budizmle aynı şey sanılmıştır. Bu yüzden Dao'yu anlatırken Budizmi anlatmayı yeterli görmüşlerdir. Diğer sıkça yapılan bir hata da Dao Anlayışı'nın "İnançsal Daoizm" ve "Felsefi Daoizm" şeklinde yapay olarak ikiye ayrılmasıdır. Bu girişimler genelde Dao anlayışında dinsel, inançsal bir taraf arama anlayışına dayanmıştır. Toplumda ve yönetimde yoğun etkisi görülen Kongzi (Konfüçyüsçülük) takipçilerinin de Dao'yu kendi anlayışları doğrultusunda ele aldıkları bilinmektedir. Kongzi; toplum ve devlet ilişkilerinde ileri seviye etik bir anlayışın, erdemliliğin, beş yakın bağ ilişkisinin hakim olması üzerinde çok durmuştur. Dao'yu kendine has ahlakçı bir yoruma sokmuştur. Ancak Laozi okulu, Kongzi'nin görüşlerinin Dao'ya, kendiliğindenliğe, olağan akışa müdahale etmekle eleştirmiştir: Doğru, yanlış, iyi, güzel, erdem, saygınlık gibi uydurma ve insana has kavramlarla "Dao" ya da doğanın veya evrenin işleyiş çarkı anlatılamaz, anlaşılamaz demişlerdir.

Şamanik Kökler (MÖ 3000 - MÖ 800)
Taoizmde, göçer yaşam süren şamanik toplumların izleri olduğu görüşleri de vardır. Kuzey Çin'de Sarı Nehir yakınlarında bazı kabilelerde vu denilen şamanlar yaşamaktaydı. Şamanlar veya kamlar doğal afetlerlere, hastalıklara karşı doğa ile kurdukları, kendilerine has ilişkiyle deva bulabildikleri gözlemlenmiş; hatta kullandıkları bazı tekniklerin (moksibüsyon-bardak çekme) Geleneksel Çin Tıbbı'nda da yer aldığı biliniyor. Çou hanedanlığı döneminde şamanların görevleri arasında yağmuru tahmin etmek, şifacılık, önemli olaylarda kehanet de bulunmak bulunuyordu.
Klasik Dönem (MÖ 700- MÖ 220)
Çou imparatorluğunun siyasi ve sosyal yapıları MÖ 770'te dağılmaya başlamıştı. Sonraki beş yüzyıl, feodal beylerin birbirleriyle çatıştığı siyasi kargaşa ve iç savaştığı bir dönem olmuştu. Bu dönemde Çin'in ünlü filozofları Konfüçyüs (Kong Zi / 孔子), Mencius, Mo Zi, Sun Zi ve Taoizmin büyük düşünürleri Lao Zi, Çuang Zi ve Lieh Zi yaşamıştı.
Tao öğretisinin kurucusu Lao Zi, güneydeki feodal Çu eyaletinde Li Erh adıyla tanınan, eğitimli ve imparatorluk arşivinde çalışan bir kütüphaneciydi.

Dao (Tao)
Dao, hem Laozi hem Çuangzi tarafından anlatıldığı şekliyle sözle ifade edilemez; sadece bir duruma işaret etmek için Dao ifadesi kullanılır. Ne budur ne de şu. Hep akış halinde, koyu karanlık bir bulamaç gibidir. Başı ve sonu olmayan değişim ve dönüşümün kök ilkesidir.
Yer ve Gök (Tian Di)
Dao De Jing kitabında Yer ve Gök, yani Tian Di, kainat ile aynı gibidir. İçindeki her şey, tüm varlıklar, biçimler, adlı şeyler ondan doğar; serpilip gelişir. Yer ve Gök ise Dao'dan doğar, yani adsız olandan.
Shen
Madde ve enerji örneğinde olduğu gibi, madde fiziki biçimi olanlara denir. Ancak enerji, biçimsizliğe daha yakındır. Shen bu anlamda enerjiyi yakınlaşır. Çi'nin en saf, uçuşkan, biçimsiz özütüdür. Çoklukla "ruh" olarak çevirisi yapılmaktadır, bu yüzden tek tanrılı dinlerde kullanılan ruh ile sıklıkla karıştırılsa da bire bir ilgisi yoktur. Çin Tıbbı'nda Shen; modern psikolojinin ele aldığı bilinç, Jung'çu terim olan bilinçsizlik hâllerini tümüyle barındırır. Shen sadece insanda değil; tüm doğada, tüm varlıklarda bulunur. Fiziki olan, Shen'in beslendiği yuvası; Shen ise fiziki olanı harekete geçiren tetikleyici güçtür. Birbirini değiştirip dönüştürürler.

Boş Oturuş
Dao pratikleri arasında boş boş ve hiçbir düşünceye dalmadan, doğrudan doğa ile temasa geçip oturmaya denir. Burada duru bir akışa bırakılan beden, dikkat ve enerjinin kendiliğindenliği, öylesineliği (Ziran, Spontanite) yakalaması aranır. Doğanın dili, müdahale etmeden akmak olduğu görüşü savunulur. Tai Çi, yoga gibi uygulamalar kişinin kendi meditasyonunu (durulma) bulması için önemsenir. Birçok çigong ve taiji uygulamaları bu temeli esas alır.

Laozi, Dao De Jing
Chuangzi, Chuangzi
Hegel G.W. Friedrich, Vorlesungen über die Philosophie der Religion, Teil II, Die orientalische Welt
Defoort Carine, Is There Such a Thing as Chinese Philosophy? Arguments of an Implicit Debate 2001
Toshihiko Izutsu, Taoculuk'daki Anahtar Kavramlar, çev. Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yay. İst.2001

Çin geleneksel dini
Laozi
Dao De Jing
Yüz Düşünce Okulu
Sirke Tadanlar

Teizm ya da tanrıcılık, tanrı veya tanrıların var olduğu inancıdır.
Teizme göre tanrılar din gönderebilir veya insanların yaşadığı Dünya'ya etki eden olaylara sebep olabilir. Günümüzde en yaygın teist inanışlar Hristiyanlık ve İslam'dır.
Teizm, dini inanışlar başta olmak üzere tüm tanrı inanışlarını kapsayan geniş bir tanım olarak ortaya çıktı. Ardından 17. yüzyılda bir tanrı inanışı olarak ortaya çıkan deizm felsefesinin Avrupa'da yükselişinden sonra teizm ile deizmi ayırt etmek için; teizm sıklıkla "dinler yollayan tanrı" veya "insanlar üzerinde egemenlik kuran tanrı" inanışlarını tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Terim, Yunanca "Tanrı" anlamına gelen theos kelimesinden türetilmiştir, ilk kez Ralph Cudworth tarafından kullanılmıştır.
Daha detaylı tanımıyla teizm, tanrının doğasını ve evrenle tanrı arasındaki ilişkiyi açıklayan; kişisel, mevcut ve aktif olarak evrenin kuruluş ve yönetiminden sorumlu bir Tanrı betimlemesi içeren bir öğretidir. Bu yaklaşıma göre Tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Tanrı veya tanrıların Dünya üzerindeki egemenliğine inananlara veya akıllı tasarıma inananlara da teist denir.

Klasik teizm; Tanrı'nın diğer tüm varlıkların kaynağı ve kökeni olan tekil Mutlak Varlık, Mutlak Benlik ve Nihai Kişi olarak nitelendirildiği teizm biçimidir. Klasik teistik Tanrı; tüm varoluşun kaynağı, öznesi ve tüm varoluşa nüfuz eden Nihai Şahıs olarak nitelendiği için Tanrı tüm varoluşun muhatapı olarak kabul edilir.
Tasavvuf, Platonizm, Vaişnavizm ve Vişiştadvaita gelenekleri farklı din ve coğrafyalarda bulunan Klasik teistik anlayışlardan başlıcalarıdır.

Monoteizm, sadece tek bir tanrı olduğu inancıdır. Bu inanışa göre tanrının bir ortağı ya da başka bir tanrı yoktur. Bazı modern monoteistik dinler Bahailik, İslam, Hristiyanlık, Yahudilik, Sihizm ve Ekankar'dır.

Politeizm, birden fazla tanrı olduğu inancıdır. Antik Mısır dini, Antik Roma dönemindeki dini inanışlar ve belli özellikleriyle Neopaganizm örnek gösterilebilir. Bu inanış antik çağ dönemlerinde oldukça yaygındı, ardından özellikle Orta Çağ itibarıyla tek tanrılı inanışlar daha yüksek sayıda takipçi kitlelere sahip oldu.

Agnostik teizm, en az bir yaratıcıya inanan ancak bunun doğruluğunun ile birlikte yanlışlığının da bilinmediğini veya hiçbir zaman bilinemeyeceğini savunan bir felsefi görüştür. Bu düşünce "bilmek" ve "inanmak" kavramlarının arasındaki farka da vurgu yapar. "Bir insanın Tanrı'nın varlığını bilemeyiz demesi ama var olduğuna inanması" manasına gelmektedir.

Panteizm, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı  veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür.
Panenteizm, panteizmde olduğu gibi evrenin kendisinin Tanrı olduğunu, evrensel panteist görüşten farklı olarak Tanrının evrene aşkın ve mutlak değişmez olduğu görüşüdür.
Bazıları bu iki kavram arasındaki farkı anlamsız bulurken diğerleri önemli bir nokta olarak görebilir. Panteizm veya panenteizm terimleri tek başlarına tektanrıcılık veya çoktanrıcılık ifade etmez. Bir öğreti panenteistik veya panteistik olsa dahi birden fazla Tanrıyı savunuyor ya da tam tersi tek bir Tanrının varlığını savunuyor olabilir.

Deizm, evreni yaratan tanrının vahiy aracı olmaksızın sadece akılla veya doğal dünyaya yapılacak gözlemle kavranabileceği ve tanrının sonradan insanlığa ve evrene müdahalede bulunmadığı inancıdır. Deizm doğaüstü olayları (örneğin kehanetleri, mucizeleri, vahiy, cennet, cehennem vb.) reddeder. Buna rağmen klasik deizm döneminin ilk filozoflarında cennet ile cehennem inançlarına net karşı çıkış bulunmamaktadır.
Deizm insanlığa müdahalede bulunmayan ve Dünya üzerine bir egemenlik kurmayan tanrı inancını içerir. Esasen deizm de tanrı inanışı içermesinden ötürü teizm tanımında yer almasına rağmen özellikle klasik deist filozofların ve günümüz modern deistlerinin, müdahaleci teistik dinlere karşı verdiği eleştirilerden dolayı deizm bazen teizm kategorisinde değerlendirilmemektedir.

Polideizm: Deizmin politeistik formudur veya Politeizm'in deistik formudur. Bu inanışa göre evren birkaç Tanrı'nın kolektif yaratıcılığı sonucu yaratılmıştır. Bu tanrıların her biri evrenin bir parçasını yarattıktan sonra evren ile pratik anlamda ilgilenmeyi bırakmıştır.
Pandeizm: Panteizm'in deistik formudur veya Deizm'in panteistik formudur.
Panendeizm: Panenteizm'in deistik formudur veya Deizm'in panenteistik formudur.

Tanrılaştırma ya da Apotheosis, dünyasal bir varlığın veya ölümlü bir insanın Tanrı ya da Yarı Tanrı katına yükseltilmesi.

Tanrının şekil olarak, nitelikleri bakımından veya fiziksel güç gibi kavramlarda insana benzetilmesi tavrına verilen addır.

Yaratılışçılık
Akıllı tasarım

Teknoloji felsefesi, teknolojinin doğasıyla ve insana etkileriyle ilgilenen bir felsefe dalıdır. İnsanın araç-gereç yapımını ve bunların sonuçlarını sorgular. Antik Yunan'da ortaya çıkan teknoloji felsefesi, en eski disiplinlerden biridir.

Antik Yunan'da teknoloji hakkındaki yaygın görüş, doğanın taklidi olduğuydu. Herakleitos ve Demokritos bu görüşü savunmuştur. Platon ise bu görüşü "tanrı sanatının takliti" olarak benimsemiştir. Teknolojinin insana etkisini detaylıca irdeleyen ilk kişi olan Aristoteles bu görüşü kabul ederken ayrıca "Teknoloji (tekne, sanat) doğanın tamamlayamadığı işleri bitirebilir" demiştir.
Aristoteles, Fizik adlı eserinde, techne’nin doğayı tamamlayabileceğini savunur: “Doğa tamamlayamadığını, techne tamamlar.” O ayrıca doğa (physis) ile techne’yi ontolojik olarak ayırır; çünkü doğa, içkin bir ereksel neden taşırken, teknik nesneler dışsal amaçlarla var olur.
Platon ise Timaeus’ta dünyayı bir tür tanrısal zanaatkâr (Demiurgos) tarafından yaratılmış olarak tasvir eder. Yasalar adlı eserinde de bir zanaatkârın işinin tanrıyı taklit etmek olduğunu belirtir.

Roma ve Orta Çağ boyunca, Vitruvius’un De Architectura ve Agricola’nın De Re Metallica gibi eserleri, teknolojik bilgiyle ilgili pratik kaynaklardı. Francis Bacon, Rönesans döneminde teknolojinin toplum üzerindeki etkisini konu alan ilk modern yazarlardan biri olarak kabul edilir. Yeni Atlantis (1627) adlı eserinde, “Salomon’un Evi” adlı hayali kurum aracılığıyla bilim ve teknolojinin toplumsal refah için kullanılması gerektiğini savunur.
Orta çağdan sonra Francis Bacon'ın çalışmaları, ardıllarına ışık tutar. John Dewey, Martin Heidegger, Karl Marx modern teknoloji felsefesine yeni yorumlar getirmiştir. Heidegger teknolojiyi insan gelişiminin merkezi kabul ederken en büyük tehlikeyi de oluşturduğunu söyler. Teknolojiyi İçeren Soru (Die Frage nach der Technik) adlı çalışmasında “çerçeveleme” adını verdiği işlevden söz eder. Buna göre teknoloji hayatı sarar ve bağışık hale getirir. Varlığı ve yokluğu hayati önemde tehlikeli ve kullanışlıdır.

Ernst Kapp, 1877 tarihli eseri Grundlinien einer Philosophie der Technik ile teknoloji felsefesinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Hegel’den etkilenmiş olan Kapp, teknolojiyi insan organlarının dışsal yansımaları olarak tanımlar.

20. yüzyılda John Dewey, Martin Heidegger, Herbert Marcuse, Günther Anders ve Hannah Arendt gibi düşünürler teknoloji felsefesine büyük katkılar yapmıştır. Heidegger, teknolojinin özünü Gestell (çerçeveleme) olarak tanımlar ve bunun insanlık için hem bir tehdit hem de bir imkân olduğunu savunur. Bu görüşlerini The Question Concerning Technology adlı eserinde detaylandırır.
Jacques Ellul, teknolojik determinizm yaklaşımıyla, teknolojinin kendi iç dinamikleriyle geliştiğini ve toplumsal faktörlerden bağımsız bir güç haline geldiğini savunur.
Paul Durbin, 21. yüzyılın başında yayımlanan iki eserin —Technology and the Good Life (2000) ve American Philosophy of Technology (2001)— teknoloji felsefesini akademik bir disiplin haline getirdiğini öne sürer.

Günümüzde Bernard Stiegler, Technics and Time adlı eserinde, teknolojinin felsefe tarihinde bastırılmış bir konu olduğunu iddia eder. Ona göre teknoloji, hakikate erişimin koşuludur ve bu durum Platon’un Meno eserinde bile gözlemlenebilir.
Alexander Galloway, Eugene Thacker ve McKenzie Wark, Excommunication adlı kitaplarında dijital teknolojilerin felsefenin ön koşulu haline geldiğini savunurlar. Galloway’e göre, iletişim süreci içinde bazı mesajlar “mesaj olmayacaklarını” bildirir — bu nedenle her iletişim bir “dışlama” potansiyeli taşır.
Mühendislik felsefesi de bu alanın bir alt disiplini olarak gelişmiştir. Ibo van de Poel ve David E. Goldberg, tasarım, epistemoloji, ontoloji ve etik üzerine çalışmalar içeren Philosophy and Engineering: An Emerging Agenda (2010) başlıklı derlemeyi yayımlamışlardır.
Neo-Ludizm ve anarko ilkelcilik gibi akımlar teknolojiyi kınar. Teknolojinin insanı çevreden ayırdığını ve doğayı yok ettiğini ifade eder. Bu akımlar basit yaşamı tavsiye ederken doğayı yok eden teknolojiyi de kullanmamaya çağırır. Transhümanizm ve Tekno-gelişimcilik ise teknolojinin topluma faydalı olduğunu savunur.

Teknolojik determinizm, teknolojinin kendine özgü içkin özelliklerinin onun toplumsal etkilerini belirlediğini savunur. Alternatif görüş olan toplumsal determinizm, teknolojilerin nasıl geliştirildiği ve nasıl dağıtıldığına toplumsal yapının karar verdiğini savunur. Batya Friedman’ın “etkileşimsel teknoloji” yaklaşımı, bu iki görüş arasında bir sentez kurar. Friedman’a göre toplum ve teknoloji karşılıklı olarak birbirini biçimlendirir.

Teknoloji filozofları listesi

Yazılı Türk felsefe tarihi budist Uygurlar ile başlar. Bugün elde olmayan ancak Çin kaynaklarında bahsedilen eserlere göre Köktürkler dönemine, 6. yüzyıla kadar uzanır. Çin kaynaklarına göre 570'li yıllarda Nirvana Sutra isimli felsefe kitabı Türkçeye çevrilmiş ve Türk Kağanlığı zamanındaki Budist Türklerin kullanımına sunulmuştur. Daha sonra Türklerde yerleşik hayatın ve kalıcı kültür ürünlerinin öncüsü olan Uygurlar, budist dini metinleriyle, günümüze ulaşan, 10. yüzyıla tarihlenen ilk felsefi ürünleri vermişlerdir. Uygur edebiyatında budist çığırın en çok işlediği konu dini metinlerdir. Budizm, Buda'nın ifadesiyle inanca veya tanrıya dair değildir. Bir yaşama şekli öğretisidir. Çevresindeki kültürlerin etkisinde kalan Türkler çeşitli dinlere mensup olmuşlar ve bunların güdümünde eserler vermişlerdir. Budizm, maniheizm, hristiyanlık etkisindeki ilk yazılı metinlerde felsefece incenelecek düşünceler vardır.Çoğu çeviri olan bu eserlere çevirmenler tarafından geniş eklemeler yapılmıştır. Altun Yaruk, Sekiz Yükmek, Irk Bitig, Kalyanamkara Papamkara Hikayesi gibi birçok dilde çevirisi bulunan eserlerde bu fark görülebilir. El yazmaları halen keşfedilmeye devam eden budist eserler hacimce en yoğun olanlarıdır. Budist eserler Annemarie von Gabain tarafından 1) Masallar, 2) Sutralar, 3) Tövbe duaları, 4) Büyü metinleri, 5) Felsefi metinler olmak üzere beşe ayrılmıştır. Hayatın anlamını, insanın evrendeki yerini, nasıl yaşamak gerektiğini irdeleyen ve dini bir metinden ziyade yaşam şekli öğütleyen eserler verilir. Genelde Buda'nın ya da Mani'nin konuştuğu diyaloglar halinde gördüğümüz hayatı soruşturma hareketi çevre kültürlerin ürünlerinden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Özgün bir felsefi anlayış ancak destanlarda, sözlü ürünlerde ve islam sonrası yazılı metinlerde görülebilir. İslam öncesi eserler çoğu zaman felsefe olarak nitelendirilmeyen ancak felsefece analiz edilecek unsurlar içermektedir.

Türk felsefesinin islam sonrası ilk önemli metni Karahanlıca yazılmış Kutadgu Bilig'tir. Yusuf Has Hacib'in 1069'da yazdığı eser bir siyasetname ve ahlak kitabıdır. Yine aynı dönemde 1074'te Kaşgarlı Mahmud Dîvânu Lugâti't-Türk ile ortaya çıkmıştır. Türklerin, Batı felsefesiyle tanışana kadar İslam'a dayanan felsefeleri vardı. Felsefe, İslam dini içindeki bir etkinlikti ve Arapça ile yapılıyordu. İlk akılcı felsefe 9. yüzyılda Mutezile akımıydı. İslam felsefesi Farabi, el-Kindi, İbn Sina, Biruni ile Aristoculuğu tanıdı. 8.-13. yüzyıllar arasında Yunan filozofları tercüme yoluyla İslam felsefesine girdi. İslam felsefesi bu yüzyıllarda Kelamiye akımıyla akılcılığı din temelinde savundu. Bunlar da Eşariye ve Maturidiye olarak iki kola ayrıldılar. Osmanlı felsefesi geleneksel dini felsefeydi. Hukuk, siyaset, ahlak felsefeleri ve mistik felsefe bu okulların medreselerinde ve sufi akımlarda gelişti. Büyük ölçüde hüccetülislam Gazali'ye dayanıyor ve akılcı İbn Rüşd'ü dışarıda bırakıyordu. Osmanlı yenileşme düşüncesi Katip Çelebi ile başladı. İctihad kapısının kapatılmış olmasıyla felsefi gelişme de durmuştu. Tanzimat dönemiyle Batılılaşmaya başlayan Türklerde modern felsefe ilk olarak askerî  ve teknik alanlarda, medrese dışında kurulan yeni okullarda yerleşti. Yanyalı Esat Efendi yeni Aristocu çeviriler yaptı.
19. yüzyıldaki yenileşme hareketlerinde Münif Paşa'yla başlayan Batı etkisi, Osmanlı aydınlarını üstün Batı siyaset ve bilimini memlekete uyarlamaya sevketmiştir. Yeni Osmanlılar derneğinde toplanan Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Agah Efendi, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa Fransız düşünürlerinin etkisinde kaldılar, laik felsefenin ilk başlatıcıları oldular, bu aydınlar geç kalmış Osmanlı aydınlanmacıları ve ansiklopedistleriydi.
Batı dillerinden Türkçeye ilk çevrilen eser 1895'te Descartes'ten İbrahim Efendi'nin çevirdiği Ulumda Taharri ve Hakikate Dair Usul Hakkında Nutuk'tur. İlk pozitivist Beşir Fuat 1887'de intihar etmiştir. Abdülhamit döneminde Jön Türkler Batı felsefesini uyarlamaya çalıştılar. Ahmet Rıza ve Abdullah Cevdet, materyalist felsefe üzerine yazdılar. Meşrutiyetle birlikte gelen özgürlük ortamında ortaya çıkan Türkçü, İslamcı ve Batıcı düşünce akımları bu dönemde zengin düşünce ürünleri ortaya koydular. Maddeci, ruhçu, ahlakçı, ateist, Freudçu, enerjetik, Kantçı, sezgici, milliyetçi düşüncelerin temsilcileri Ahmet Şuayp, Suphi Ethem, Rıza Tevfik, Baha Tevfik, Celal Nuri, Filibeli Ahmet, Ziya Gökalp, Mustafa Şekip, Ahmet Naim, Ahmet Hilmi, Salih Zeki, İsmayıl Hakkı, İsmail Fenni, İsmail Hakkı İzmirli, Mehmet İzzet, Mehmet Ali Ayni, Mehmet Emin Erişirgil'di. Adında felsefe geçen dergiler çıktı: Felsefe, Felsefe Mecmuası, Yeni Felsefe Mecmuası, Ceridei Felsefiye, Felsefe Istılahatı Mecmuası, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası. Türk felsefecileri İslam ile Batı düşüncesi arasında kalmışlığın sorunlarını irdelediler. Felsefe sorunları din ve çağdaşlaşma tartışması temelindeydi.

Cumhuriyetten sonra yayımlanan ilk felsefe dergisi Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası'dır (1927). Kurucuları Mehmet Servet ile Hilmi Ziya Ülken'dır. Kadrocular bir siyaset felsefesi geliştirmeye çalıştılar. Türk felsefesi gelişirken, Anadolu felsefesi olarak Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Cevat Şakir'le ortaya çıktı, hümanizm gelişti. Nazilerden kaçarak Türkiye'ye gelen bilginlerden Ernst Von Aster felsefe tarihi dersleri verdi. Macit Gökberk, Halil Vehbi, Mazhar Şevket, Nusret Hızır, Haydar Rıfat, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nermi Uygur, Takiyettin Mengüşoğlu, Bedia Akarsu, Hüseyin Batuhan, Önay Sözer, Cemil Meriç, Erol Güngör, Teoman Durali, İsmail Tunalı, Necla Arat, Mazhar Şevket, Ioanna Kuçuradi, Suut Kemal Yetkin, Afşar Timuçin, Orhan Hançerlioğlu, Selahattin Hilav, Bedrettin Cömert yeni akımları tanıttılar. Demokrasi döneminde Marksist felsefenin bütün klasikleri tercüme edildi, Varoluşçuluk, yeni pozitivizm, yeni Hegelcilik, yeni Kantçılık ve postmodern filozofların eserleri Türkçeye kazandırıldı. Son yıllarda liberal felsefenin temsilcileri de Türkçeye çevrildi. Cumhuriyetin ilk döneminde Felsefe Cemiyeti, Felsefe Yıllığı, Felsefe Derneği kuruldu. 1974'te kurulan Felsefe Kurumu, 1979'da Türkiye Felsefe Kurumu adını almıştır. 1987'de Ankara'da bir dernek daha kurulmuştur: Felsefe Derneği. Adı Türk Felsefe Derneği olmuştur. Başta İstanbul, Marmara, Ankara, Hacettepe ve ODTÜ üniversitelerinde Felsefe Bölümlerinde akademik çalışmalar yapılmıştır.

Türk filozoflar listesi

Hüseyin Gazi Topdemir, Türk Düşünce Tarihi, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları ISBN 9751614449
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat ISBN 9789754372366
Ayhan Bıçak, Türk Düşüncesi 1&2, Dergah Yayınları, ISBN 9789759951856
Ayla Ödekan, Halil Berktay, Ümit Hassan, Türkiye Tarihi Cilt: 1 Osmanlı Devletine Kadar Türkler, Cem Yayınevi, ISBN 9789754065633
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi 2 Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9789751601155
Bilim ve Sanat Vakfı, Türkiye Araştırmaları Merkezi, Türk Felsefe Tarihi, 201,1 Cilt 9, Sayı 17. Resmi web sayfası

Uzay ve zaman felsefesi, uzay ve zamanın ontolojisi, epistemolojisi ve karakterini çevreleyen konularla ilgilenen felsefe dalıdır.
Bu tür fikirler tarihinden itibaren felsefenin merkezinde yer alırken, uzay ve zaman felsefesi erken dönem analitik felsefenin hem esin kaynağıydı hem de merkezi bir yönüydü. Konu, zaman ve uzayın zihinden bağımsız olarak var olup olmadığı, birbirinden bağımsız olarak var olup olmadığı, zamanın görünüşte tek yönlü akışını neyin açıkladığı, şimdiki andan başka zamanların var olup olmadığı gibi bir dizi temel konuya odaklanmaktadır (özellikle zaman içinde kimliğin doğası).

Kaydedilmiş en eski zaman felsefesi, eski Mısırlı düşünür Ptahhotep (y. MÖ 2650–2600) tarafından şöyle ifade edildi:

Yaşadığın müddetçe şehvetinin peşinden git ve emredilenden fazlasını yapma, şehvetini takip eden arzunun süresini kısaltma, çünkü boşa vakit geçirmek ruha tiksintidir...
Hint felsefesi ve Hindu felsefesi üzerine MÖ 2. binyılın sonlarına kadar uzanan en eski metin olan Vedalar, evrenin tekrarlanan yaratılış, yıkım ve yeniden doğuş döngülerinden geçtiği ve her döngünün 4.320.000 yıl sürdüğü eski Hindu kozmolojisini tanımlar. Parmenides ve Herakleitos da dahil olmak üzere eski Yunan filozofları zamanın doğası üzerine çok sayıda deneme yazdılar.
İnkalar, uzay ve zamanı pacha olarak adlandırılan tek bir konsept olarak görüyorlardı.
Plato, Timeos'ta zamanı gök cisimlerinin hareket periyoduyla ve uzayı da şeylerin meydana geldiği dönem olarak tanımladı. Aristoteles, Fizik IV. Kitabında zamanı, önce ve sonraya göre değişimlerin sayısı ve bir cismin yerini, onu çevreleyen şeyin en içteki hareketsiz sınırı olarak tanımlamıştır.

Evrenin başlangıcı olmayan sonsuz bir geçmişe sahip olduğuna inanan antik Yunan filozoflarının aksine, Orta Çağ filozofları ve teologları, şimdilerde Temporal finitism olarak bilinen, başlangıcı olan sonlu bir geçmişe sahip evren kavramını geliştirdiler. Hristiyan filozof John Philoponus, daha sonraki Hristiyan filozoflar ve teologlar tarafından "gerçek bir sonsuzun varlığının imkansızlığından argüman" biçimindeki ilk argümanları sundu:
"Gerçek sonsuz var olamaz."
"Olayların sonsuz bir zamansal gerilemesi gerçek bir sonsuzdur."
"Olayların sonsuz bir zamansal gerilemesi var olamaz."

Ontolojide geleneksel realist bir konum, zaman ve uzayın insan zihninden ayrı bir varlığa sahip olduğudur. İdealistler, aksine, zihinden bağımsız nesnelerin varlığını reddeder veya şüphe duyarlar. Ontolojik konumu, zihnin dışındaki nesnelerin var olduğu yönündeki bazı gerçekçilik karşıtları, yine de zaman ve uzayın bağımsız varlığından şüphe duyarlar.
1781'de Immanuel Kant, uzay ve zaman felsefesi tarihinin en etkili eserlerinden biri olan (Critique of Pure Reason) Saf Aklın Eleştirisi'ni yayınladı. Zamanı, uzay gibi diğer apriori kavramlarla birlikte duyu deneyimini anlamamızı sağlayan bir apriori kavramı olarak tanımlar. Kant, ne uzayın ne de zamanın töz, kendi içinde varlıklar ya da deneyim yoluyla öğrenilmiş olmadığını savunur; daha çok, her ikisinin de deneyimimizi yapılandırmak için kullandığımız sistematik bir çerçevenin öğeleri olduğunu savunur. Uzamsal ölçümler, nesnelerin ne kadar uzakta olduğunu ölçmek için kullanılır ve zamansal ölçümler, olaylar arasındaki (veya sürelerin) aralığını nicel olarak karşılaştırmak için kullanılır. Bu anlamda uzay ve zaman aşkın olarak ideal olarak kabul edilse de, bunlar aynı zamanda ampirik olarak gerçektir.
-

Uzay ve zaman kavramlarını kendilerinin gerçek nesneler (mutlak) veya yalnızca gerçek nesneler üzerindeki sıralamalar (ilişkisel) olarak tanımlama arasındaki büyük tartışma, fizikçi Isaac Newton (sözcüsü Samuel Clarke aracılığıyla) ve Gottfried Leibniz arasında başladı.

Bu tartışmadaki bir diğer önemli figür de 19. yüzyıl fizikçisi Ernst Mach. Kova argümanında görülen fenomenlerin varlığını inkâr etmese de, kepçenin neye göre döndüğü konusunda farklı bir cevap önererek mutlakçı sonucu reddetti.

Albert Einstein, fizik yasalarının görelilik ilkesine dayanması gerektiğini öne sürdü. Bu ilke, kullanılan referans çerçevesinden bağımsız olarak fizik kurallarının tüm gözlemciler için aynı olması gerektiğini ve ışığın tüm referans çerçevelerinde aynı hızda yayıldığını kabul eder. Bu teori, elektromanyetik dalgaların bir boşlukta ışık hızında yayıldığını gösteren Maxwell denklemleri tarafından motive edildi. Ancak, Maxwell denklemleri bu hızın neye göre olduğuna dair hiçbir belirti vermez.
Einstein'dan önce, bu hızın, ışık saçan eter adı verilen sabit bir ortama göreli olduğu düşünülüyordu. Buna karşılık, özel görelilik teorisi, ışığın tüm eylemsiz çerçevelerde ışık hızında yayıldığını varsayar ve bu varsayımın sonuçlarını inceler.

Uzlaşımcılığın konumu, uzay ve zamanın geometrisine ilişkin hiçbir gerçek olmadığını, ancak buna uzlaşım tarafından karar verildiğini belirtir. Böyle bir görüşün ilk savunucusu Henri Poincaré, yeni Öklidyen olmayan geometrinin yaratılmasına tepki göstererek, bir uzaya hangi geometrinin uygulanacağına geleneksel olarak karar verildiğini savundu, çünkü farklı geometriler bir dizi nesneyi eşit derecede iyi tanımlayacaktır.
Bu görüş, Hans Reichenbach tarafından göreli fizikten gelen düşünceleri içerecek şekilde geliştirildi ve güncellendi. Reichenbach'ın uzay ve zamana uygulanan uzlaşımcılığı, koordinatif tanım fikrine odaklanır.

Mutlakiyetçilik ve uzlaşımcılık gibi tarihsel tartışmalardan elde edilen kavrayışların bir karışımından ve ayrıca Genel görelilik kuramı'nın teknik aygıtının ithal edilmesinden yola çıkarak, uzay-zamanın yapısına ilişkin ayrıntılar, içinde tartışmaların büyük bir bölümünü oluşturmuştur. uzay ve zaman felsefesinin yanı sıra fizik felsefesi.

Özel göreliliğe göre, evrendeki her nokta, şimdiki anını oluşturan farklı olaylar dizisine sahip olabilir. Rietdijk – Putnam argümanında, göreliliğin, olayların dört boyutta sabitlendiği blok bir evreni öngördüğünü göstermek için kullanılmıştır.

19. ve 20. yüzyıllarda icat edilen güçlü matematiksel araçlarla mutlakiyetçilik / ilişkiselcilik tartışmasının derslerini veren Michael Friedman, matematiksel dönüşüm üzerine değişmezlik ile dönüşüm üzerine kovaryans arasında bir ayrım yapar.

Modern matematiksel yöntemlerin değişmezlik ve kovaryans grupları fikriyle birlikte bir başka uygulaması, uzay ve zamanın tarihsel görüşlerini modern, matematiksel dilde yorumlamaya çalışmaktır.

Zamanın yönü sorunu, doğrudan doğruya iki çelişkili olgudan kaynaklanmaktadır. İlk olarak, temel fiziksel yasalar zamanla tersinir değişmezdir; sinematografik bir film, yukarıda bahsedilen yasalarla açıklanabilen herhangi bir süreci alınıp daha sonra geriye doğru oynatılırsa, yine de fiziksel olarak mümkün bir süreci tasvir eder. İkincisi, makroskopik düzeydeki zaman deneyimimiz, zamanın tersine çevrilmesiyle değişmez değildir. Bardaklar düşebilir ve kırılabilir, ancak cam kırıkları yeniden birleşemez ve masaların üzerine uçamaz. Geçmişe dair anılarımız var ve geleceğe dair hiçbir şey yok. Geçmişi değiştiremeyeceğimizi ancak geleceği etkileyebileceğimizi düşünüyoruz.

Analitik felsefede ele alındığı şekliyle zamanın akışı sorunu, başlangıcı J. M. E. McTaggart tarafından yazılan ve içinde iki "zamansal dizi" önerdiği bir makaleye borçludur. Zamansal oluş ya da şimdi (hareket etme) hakkındaki sezgilerimizi açıklamak anlamına gelen ilk diziye A-serisi denir. A-serisi olayları geçmişteki, şimdiki ya da gelecekteki varlıklarına göre, daha basit ve birbirleriyle karşılaştırmalı olarak sıralar. B-serisi, şimdiye yönelik tüm referansları ve geçmiş ve geleceğin ilişkili zamansal kipliklerini ortadan kaldırır ve tüm olayları zamansal ilişkilere göre daha erken ve daha sonra sıralar. Birçok yönden, bu iki görüşün savunucuları arasındaki tartışma, (Isaac Newton tarafından savunulan) mutlak zaman olduğu görüşü ile yalnızca göreli zamanın olduğu arasındaki erken modern tartışmanın bir devamı olarak görülebilir.

 Wikimedia Commons'ta Uzay ve zamanın felsefesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi:
"Time 14 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." by Ned Markosian;
"Being and Becoming in Modern Physics 1 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." by Steven Savitt;
"Absolute and Relational Theories of Space and Motion 24 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." by Nick Huggett and Carl Hoefer.
İnternet Felsefe Ansiklopedisi:
"Time 14 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." by Bradley Dowden.
"Persistence in Time 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." by Damiano Costa.
Brown, C.L., 2006, "What is Space?" A largely Wittgensteinian approach towards a dissolution of the question: "What is space?"
Rea, M. C., "Four Dimensionalism" in The Oxford Handbook for Metaphysics. Oxford Univ. Press. Describes presentism and four-dimensionalism.
CEITT - Time and Temporality Research Center. "Time and Temporality".
https://web.archive.org/web/20110710211328/http://www.exactspent.com/philosophy_of_space_and_time.htm and related subjects
"Gods and the Universe in Buddhist Perspective 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Essays on Buddhist Cosmology" by Francis Story.
 Mark P. de Munnynck (1913). "Space".  Herbermann, Charles (Ed.). Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company.

Varoluşçuluk veya egzistansiyalizm, 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyılda kendi içlerindeki derin öğretisel farklılıklarına karşın  felsefi düşüncenin salt düşünen özne ile değil eyleyen, duyumsayan, yaşayan bir birey olarak insan öznesi ile başladığı inancını paylaşan  belli başlı Avrupalı filozofların çalışmalarına karşılık gelen terim. Varoluşçu düşüncede her ne kadar 'özgürlük' yaygın olarak tepe nokta kabul edilse de akımın ilksel erdemi, otantisitedir. Varoluşçuluğa göre bireyin başlangıç noktası "varoluşsal tutum" olarak adlandırılan tutumla, yani görünürde anlamsız veya absürt bir dünya karşısında bir kopma ve keşmekeşlik duygusu ile nitelenir. Pek çok Varoluşçu, geleneksel ya da akademik felsefeyi biçim ve biçemsel yönden gerçek insan deneyiminden fazlasıyla soyut ve uzak olarak görmüştür. Ruhbilimsel ve kültürel devinimlerin bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan bu felsefi akımda, erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını, bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir kategori olduğu düşünülmüştür. İnsanın varoluşunu anlamlandırma, kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür.
Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard, kendisi terimi hiç kullanmamış olsa da genel olarak ilk varoluşçu filozof olarak kabul edilir.
Kierkegaard hayata bir anlam yükleme sorumluluğunun da bir hayatı tutkuyla, ciddiyetle ve "otantik" yaşama sorumluluğunun da toplumun ya da dinlerin değil, sadece ama sadece bireyin omuzlarında olduğunu düşünür. Hegelcilik ve Kantçılığa karşı olarak,
Kierkegaard bireysel bir bakış açısına sahiptir. Onun oluşturduğu sorumluluk temelindeki görüş; yaşamın anlamına, tutku ve samimiyet ikilisinin gerçekçi çözümlemelerine dayanmaktadır. Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı'nı izleyen günlerden sonra tanınmaya başlanmıştır. Varoluşçuluk felsefenin yanı sıra, din bilim, sanat, tiyatro, resim, yazın ve ruh bilim dallarını da etkilemiştir.
Bilim insanları genellikle varoluşçuluk düşünürlerinin  kendi aralarındaki bakış açılarında yaşanan farklılığı, diğer filozofların yaşadığından daha fazla bulmaktadır. Varoluşçu felsefecilerin en çok eleştirildikleri konulardan biri kullandıkları terimler olmuştur. Bu terimlerin karışıklık doğurduğu ve tutarlılık sağlanamadığı iddia edilmiştir.

Varoluşçu felsefeye ait terimlerin tanımlanmasında genelleşmiş tanımlar bulunmamaktadır. Yarattığı terimlerin kabul gördüğü ilk önemli varoluşçu ise Jean-Paul Sartre'dır. Bu nedenle bu akım, ancak bir terim olarak varoluşçuluğun ortaya çıkmasıyla birlikte filozoflarca kabul görmeye başlamıştır. Düşünür Steven Crowell, bu nedenlerden dolayı varoluşçuluğun tanımlanmasının nispeten zor olduğunu söylemiştir. O sistematik felsefeyi tamamen reddetmek yerine, gerçek bir sistematiği olan genel yaklaşım çerçevesinde akımın en güzel tanımının yapılabileceğini söylemiştir.

"Varoluş özden önce gelir." önermesi varoluşçuluğun merkezini oluşturur. Bu, bireysel anlayışın en anlamlı bütünü olarak görülmüştür. Önermeye göre önce insan var olur, sonrasında kendi özünü ve amacını özgürce belirler. Kişinin varoluşu dışında gelişen bireysel yapı "o" ile ifade edilmektedir. Bu durumda diğerlik ifade eden bu yapı; bağımsız edimler ve sorumluluk bilincini kapsayarak varoluş olarak tanımlanmaktadır. Yaftalar, roller, kalıplaşmış davranışlar, tanımlar veya diğer önyargılar kişi bazında toplumsal bir maske görevi görmektedir. İşte bu yapının içindeki dışa vurulamayan temel, "öz"ü oluşturmaktadır. Bireyin yaşantısının ne olduğu ve nasıl adlandırılması gerektiği "gerçek öz"ü oluşturmaktadır. Bunun yerine keyfiyet addedilen öz, "onun" tabiriyle diğer tanımlamalarda kullanılmıştır. Böylece insan varlığı, kendi değerlerine ve yaşamının anlamına karar veren ve bunları yaparken ortaya irade koyan bir üçüncü kişi olarak algılanmıştır. Bu kavramın ortaya atılması her ne kadar Sartre'ye dayandırılsa da, bu tür görüşler Kierkegaard ve Heidegger gibi düşünürlerde de bulunabilir.
İnsan ve insan dışı evren sık sık mevcut şartlar ekseninde açıklanmıştır. Bu algı ekseninde açıklanmaya çalışılan bir olgudur. Öyle ki bir kuş veya herhangi bir varlığın var olan algı ile değerlendirilmesi gerektiği ortak bir görüştür. Yine de birçok varoluşçu düşünüre göre, bu pek de gerçekçi olmayan bir var oluşu teşkil edecektir. Bunun yerine, insanın tanımlanmasındaki ölçütün bireysel devinim (1) ve bireyin kendi hareketleri için edindiği sorumluluk (2) olduğu, bazı düşünürler tarafından dile getirilmektedir. Örneğin, insanlara karşı acımasızca davranışlarda bulunan kişiler, bu davranışları ile bir zalim olarak tanımlanır. Ayrıca, acımasızca davranışlarda bulunan bu tür insanlar kendilerini yeni bir kimlikten sorumlu tutar (acımasız bir insan). Bu da insan doğasının aksine suça tahammül etmek biçiminde ortaya çıkar.
Sartre "Varoluşçuluk ve Hümanizm" adlı konferansında der ki: "Tüm var oluşun başlangıcı insandır, insan kendi ile yüzleştiğinde, dünyadaki varlık hissi insanın içini kaplar ve daha sonra birey bu algının içerisinde kendini tanımlar. Tabii ki, bu iyimser düşünüşü kastettiğimizde: Birey, zalim bir insan olmak yerine birçok farklı yol içinde hareket etmeyi seçebilir. Burada açık olan şudur ki, insanların iyi veya kötü olmayı seçebilmeleri için, aslında onların elinde zoraki bir esas olabilecek hiçbir şey yoktur".

Absürt içeriklerdeki kavramlar, bizim onlara vermiş olduğumuz anlamların ötesinde, dünyada mevcut olabilecek bir anlama sahip değildir. Bu anlamsızlık da dünya üzerindeki "ahlaksızlık" veya "adaletsizliği" kapsamaktadır. Bu "Kötü şeyler iyi insanların başına gelmez." biçimindeki "karmik" düşünce ile çelişmektedir. Çünkü dünyada ve imgesel algılarda; belirli paradigmaları oluşmuş bir iyilik veya kötülük algısı yoktur. Bunun için diyebiliriz ki, iyi bir insandan bahsedilemez. Burada "diğerlerine göre" daha iyi bir insandan bahsedilebilir.
Dünyadaki anlam yitimi nedeni ile, herhangi bir zamanda, her şey herkes için geçerli olabilir. Bu kaybolan gerçeğin içinde birey; hiç hesapta olmayan trajik bir olay ile karşı karşıya kalabilir. Absürt kavramı tarih boyunca edebiyatta önemli bir yerde olmuştur. Søren Kierkegaard, Franz Kafka, Fyodor Dostoyevski, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus'a kadar birçok kişi, dünyadaki belirsizleşen gerçeği tanımlayan edebî çalışmalarda bulunmuştur.
Anlamsızlığın insan yaşamındaki yıkıcı etkileri, "anlamsızlık" sorunu ile paralel olacaktır. Nitekim Albert Camus, yaşamın temel sorununu intihar olarak göstererek Sisifos Söyleni adlı yapıtında: "Felsefenin gerçekten ciddi olan yegâne sorunu intihardır." demiştir. Bu düşünceye karşı olarak, insan yaşamında rastlanılan yıkıcı sonuçların birçok biçimiyle yüzleşmesi intihar ile ilişkilendirilir. Varoluşçu düşünürlerin birçoğu "anlamlılık" kavramının yıkıldığı ve bu durumda her şeyin tehlikeli bir korku hâline geldiğini savunmuştur. Böylece varoluşçu düşüncenin temellerinde var olan anlamsızlık yani absürt yapı ortaya çıkmıştır. Her şeyin anlamlılığının çözülmesi olasılığı varoluşçuluğa tabiatı itibarıyla karşıt olan dinginciliğe/kabulleniciliğe bir tehdittir. İntiharın mümkünlüğünün bütün insanları varoluşçu yaptığı da söylenir.

Olgusal gerçeklik Sartre'nin "Varlık ve Hiçlik" olarak tanımladığı bir kavramdır. Ancak bu kavramın içine insanın kendi özvarlığı dâhil değildir. Geçmişin birçok zamansal boyutu dikkate alındığında bu kavram daha kolay anlamlandırılır.

Varoluşçu etik için söylenebilecek en önemli özellik onun bir özgürlük etiği olduğudur. Günümüz insanın içinde bulunduğu şartları tanımladıktan sonra insanların aslında bu ortamda sahip oldukları en önemli duygu olan özgürlük duygusunun üzerine eğilen, uygulamaya yönelik bir etik anlayışıdır. Bunun birincil nedeni, varoluşçu filozofların özgürlük kavramını sadece bir felsefe içindeki kavramsal bir problem olarak görmeyip uygulamaya yönelik bir problem olarak görmesidir.
Felsefesinin temellerini doğrudan yaşanan deneyimlerin oluşturduğu Simone de Beauvoir için etik, pratik anlamda özgürlüğü gerçekleştirmektir. Çünkü özgürlük, tüm insani değerlerin temelidir. Özgürlük Tanrı'nın verdiği bir şey değildir. İnsanın her gün kendisi için yeniden savaşmak zorunda olduğu bir olanaktır. İnsan var olduğuna göre, onun kendisini sürekli olarak yeniden yapması gerekir. Onun eylemleri daima bir amaca doğru hareket eder. Bu amaç özgürlüktür. Etik, insanların karşılaştıkları sorunlara çözüm bulmak amacıyla vardır. Beauvoir etiğin bu amacını, bireyi her türlü otoriteden kurtarmakla, onu özgür kılmakla gerçekleştireceğine inanır.

Giriş

Existentialism – In Our Time, BBC. (şimdi dinle)
Friesian interpretation of Existentialism29 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Existentialism is a Humanism", a lecture given by Jean-Paul Sartre14 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Marxists Internet Archive
The Existential Primer21 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buddhists, Existentialists and Situationists: Waking up in Waking Life25 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dergiler ve makaleler
Stirrings Still: The International Journal of Existential Literature
Existential Analysis27 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. published by The Society for Existential Analysis
Existential psychotherapy
International Society for Existential Therapy14 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HPSY.RU — Existential & humanistic psychology History of existential psychology's development in former Soviet nations
Videolar
Existential Theory of Quality Teaching and Learning22 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Vedanta (/veɪˈdɑːntə/; Sanskrit: वेदान्त, IAST: Vedānta) Uttara Mīmāṃsā  olarak da bilinen, Hindu felsefesinin altı ortodoks (āstika) okulundan biri olarak kabul edilen bir Hindu felsefi geleneğidir. "Vedanta" kelimesi " Vedaların sonu" anlamına gelir ve bilgi ve özgürlüğe odaklanarak Upanişad'larda bulunan fikirleri ve felsefeleri kapsar. Vedanta birçok alt geleneğe dönüşmüş ve bunların tümü fikirlerini Prasthānatrayī adı verilen ve "üç kaynak" olarak tercüme edilen ortak bir metin grubunun otoritesine dayandırmıştır. Bunlar; Upanişad'lar, Brahma Sutra'lar ve Bhagavad Gita'dır.
Çeşitli okullar arasında pek çok anlaşmazlık olmasına rağmen tüm Vedanta gelenekleri ontoloji, Soteryoloji ve epistemoloji üzerine kapsamlı tartışmalar içerirler.   Bağımsız olarak düşünüldüğünde düşünce ve muhakemedeki belirgin farklılıklar nedeniyle tamamen farklı görünebilirler. 
Vedanta'nın ana gelenekleri şunlardır: Advaita (düalizmsizlik), Bhedabheda (farklılık ve farksızlık), Vishishtadvaita (nitelikli dualizmsizlik), Tattvavada (Dvaita) (dualizm) ve Suddhadvaita (saf dualizmsizlik).  Vedanta'daki modern gelişmeler Neo-Vedanta,    ve Swaminarayan Sampradaya felsefesini içerir. 
Advaita Vedanta ve Neo-Vedanta dışındaki çoğu büyük Vedanta okulu, Vaishnavizm ile ilgilidir ve Vişnu veya ilgili bir tezahür olarak anlaşılan Tanrı'ya bağlılığı (Bhakti Yoga) vurgular.   Öte yandan Advaita Vedanta, teistik adanmışlık yerine Jñana (bilgi) ve Jñana Yoga'yı vurgular. Advaita'nın monizmi, Swami Vivekananda ve Ramana Maharshi gibi modern Hinduların etkisiyle Batı'da büyük ilgi görürken, diğer Vedanta geleneklerinin çoğu Vaishnava teolojisine odaklanır. 

Vedanta kelimesi iki kelimeden oluşur:

Veda (वेद) - dört kutsal vedik metni ifade eder.
Anta (अंत) - bu kelime "Son" anlamına gelir.
Vedanta kelimesi kelimenin tam anlamıyla Vedaların sonu anlamına gelir ve başlangıçta Upanişads'a atıfta bulunur.   Vedanta, jñānakāṇḍa veya vedaların Upanişad olarak adlandırılan bilgi bölümü ile ilgilidir.  Vedanta'nın anlamı daha sonra Prasthanatrayi'ye dayanan farklı felsefi gelenekleri kapsayacak şekilde genişlemiştir. 

Advaita Vedanta
Vedalar
Vedanta Sutra
Neo-Vedanta
Neo-Advaita
İkiliksizlik
Hint felsefesi
Upanişad
Brahma Sutra
Bhakti Yoga
Bhagavad Gita
Swami Vivekananda
Sivananda Saraswati
Ramana Maharshi
Perennial felsefe

"The Eternities". Vedanta Treatise. 23 Aralık 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mart 2023.  
The System of Vedanta. Reprint. 2007 [1912].  
Forgotten Truth: The Primordial Tradition. HarperSanFrancisco. 1993. ISBN 978-0-06-250787-7.  
Encyclopedia of Indian Philosophies. 
Comparative analysis of commentaries on Vedanta Sutras. https://archive.org/download/in.ernet.dli.2015.283844/2015.283844.The-Vedanta.pdf
= _StaticContent%2FSriAurobindoAshram%2F-09%20E-Library%2F-01%20Works%20of%20Sri%20Aurobindo%2F-12_The%20Upanishad_Volume-12 "The Upanishads". Pondicherry: Sri Aurobindo Ashram. 1972. 4 Ocak 2007 tarihinde = _StaticContent%2FSriAurobindoAshram%2F-09%20E-Library%2F-01%20Works%20of%20Sri%20Aurobindo%2F-12_The%20Upanishad_Volume-12 kaynağından arşivlendi.  
Choice Upanishads.  
"A Simple Introduction". Vedanta. 5 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Nisan 2021.  
"VedantaHub.org". 30 Aralık 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mart 2023.  - Resources to help with the Study and Practice of Vedanta.

 Vikisöz'de Vedanta ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Vedanta ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

François Marie Arouet (21 Kasım 1694 - 30 Mayıs 1778) ya da Voltaire takma adıyla tanınan Fransız yazar ve filozof. Fransız Aydınlanması'nın en önemli filozoflarının başına gelir hatta Aydınlanma hareketinin babası sayılabilir. Zamanının toplumsal, dinî, politik ve kültürel konularını radikal bir biçimde eleştirmiştir.
Voltaire çok yönlü ve üretken yazardır; oyunlar, romanlar, şiirler, makaleler, bilimsel açıklamalarına rastlamak mümkündür, neredeyse her yazınsal türde eser vermiştir. 20 binden fazla mektup, 2 binden fazla kitap ve kitapçığı mevcuttur. Voltaire, toplumsal özgürlüklerin yılmaz savunucusuydu ve Katolik Fransız Monarşisi'nin sıkı sansür yasaları karşısında tehdit altındaydı. Hoşgörüsüzlüğü, dinî dogmaları ve Fransız kurumlarını yıpratıcı bir biçimde hicvediyordu. En ünlü yapıtı aynı zamanda başyapıtı (magnum opus'u) Candide; zamanının birçok olayını, düşünürünü ve felsefesini, en önemlisi Gottfried Leibniz'i ve dünyamızın "mümkün dünyaların en iyisi" olduğu inancını ele alan, eleştiren ve alay eden bir romandır.

Voltaire Paris'te, 1694'te doğmuştur. Sekiz yıl boyunca sanat eğitiminin başladığı Collège Louis-le-Grand'da okumuştur. Fakat orada "Latince ve aptallıklar" dışında bir şey öğrenmediğini iddia etmiştir.
Mezun olduktan sonra Voltaire edebiyatta kariyer yapmaya başladı. Babası ise oğlunun hukuk eğitimi almasını istiyordu. Bu nedenle Voltaire, Paris'te bir avukatın asistanı olarak çalışıyormuş gibi görünerek, zamanının büyük bir kısmını hicivsel şiirler yazmaya adamıştır. Babası bunu öğrendiğinde Voltaire'i yine hukuk okumaya göndermiştir; yine de Voltaire yazmayı sürdürmüştür. Sivri dili ile aristokratik ailelerin beğenisini toplamıştır. Kral XV. Louis'nin naibi, Orléans Dükü, II. Philippe'i konu alan bir yazısı nedeniyle Bastille'de hapsedilmiştir. Oradayken çıkış yaptığı piyesi Oedipe'yi kaleme almış ve Voltaire ismini almıştır. Oedipe'nin başarısı Voltaire'i etkili bir isim yapmakla beraber onu Fransız Aydınlanmasına dahil etmiştir.

Voltaire'in hazır cevaplılığı ve sivri dili başına bela olmayı sürdürdü. Genç bir asilzadeyi gücendirmesi onun mahkeme dahi olmadan sürgün edilmesine yol açtı. Voltaire'in İngiltere'ye sürgünü, İngiltere'deki düşünsel durum ve yaşadıkları düşüncelerini büyük oranda etkilemiştir. İngiliz monarşisinden ve ülkenin din ve ifade özgürlüğüne verdiği değerden etkilenen genç yazar, ülkenin yazar ve düşünürlerinden de etkilenmiştir, Shakespeare gibi. Gençlik yıllarından Shakespeare'i Fransız yazarlarına bir örnek olarak görse de, daha sonraları kendini ondan daha büyük bir yazar olarak görmüştür.
3 yıllık sürgünden sonra Paris'e dönmüş ve fikirlerini İngiliz hükûmetini konu alan kurgusal bir metinde toplayarak bastırmıştır; Lettres philosophiques sur les Anglais ("İngiliz(ler) hakkında felsefi mektuplar"). İngiliz monarşisini daha gelişmiş ve insan haklarına daha saygılı görmesi nedeniyle yazınları Fransa'da büyük bir tartışmaya yol açmış ve sonunda öyle bir noktaya gelinmiştir ki evrakın kopyaları yakılmış Voltaire ise Paris'i terk etmeye zorlanmıştır.

Bundan sonra sınırdaki Château de Cirey'e yerleşen Voltaire burada Marquise (Markiz) du Châtelet, Gabrielle Émilie le Tonnelier de Breteuil ile de bir ilişkiye başladı. Voltaire ile Marquise 21.000'den fazla kitap toplamışlardır. Kuşkusuz Voltaire'in 15 yıl süren bu ilişkisi entelektüel gelişimine yardımcı olmuştur. Yazmaya devam eden Voltaire Mérope gibi oyunları ve bazı kısa öyküleri yayımlamıştır. İngiltere'de geçirdiği zamanda onu en çok etkileyen şeylerden birisi Isaac Newton'un çalışmalarıdır. Eser ve düşüncelerinde bunun etkileri görülebilir.
Marquise'in ölümünden sonra Voltaire Berlin'e, yakın arkadaşı ve hayranı olan Büyük Friedrich'e gitmiştir. Kral zaten onu daha önce ısrarla saraya davet etmişti. Her ne kadar ilk zamanlarda buradaki yaşamı iyi gitse de, zamanla çeşitli zorluklarla karşılaşmaya başlamıştır. Sivri dili ile burada da haksız bulduğu durumları eleştirmiştir. Sonunda kızdırdığı Friedrich, Voltaire'in tüm evrakının kopyalarını yakmış, Voltaire'i de tutuklatmıştır. Voltaire Paris'e doğru yola çıkmış fakat XV. Louis onun kente girmesini yasaklayınca, Cenevre'ye gitmiştir. Her ne kadar iyi karşılansa da tiyatral performansları yasaklayan Cenevre yasaları Voltaire'in Candide, ou l'Optimisme ("Candide, veya İyimserlik") isimli eserini yazmasına ve kenti terk etmesine neden olmuştur. Bu eser Gottfried Leibniz'in felsefesinin hicvidir. Bugün Voltaire'in en tanınmış eseri Candide'dir. Ferney'de malikâne almış ve 1778'deki ölümüne kadar burada yaşamıştır.

Sadece Fransa'da değil tüm Avrupa'da Aydınlanma döneminin büyük önderi Voltaire'dir. Victor Hugo'nun dediği gibi, "Voltaire'i anmak, tüm 18. yüzyılı anlamaktır" ("Citer Voltaire, c'est caractériser tout le XVIIIe siècle."). Lamartine ise şöyle der: "İtalya Rönesans'ı yaşadı, Almanya Reform'u gördü fakat Fransa'nın ise Voltaire'i vardı" (L'Italie a eu la Renaissance, l'Allemagne a eu la Réforme, mais la France a eu Voltaire). Voltaire, ilerleme fikrini aklın egemenliği olarak tanımlamıştır ve bu düşünceyi temsil eden en önemli isimlerden biridir. İlerleme teriminden, entelektüel, bilimsel ve ekonomik ilerlemeyi anlamıştır. Toleransın bilimsel ve ekonomik ilerleme için kaçınılmaz olduğuna inanmış ve bu nedenle toleransı savunmuştur. Aynı şekilde, düşünce ve ifade özgürlüğünün yanı sıra politik özgürlüğün de yılmaz bir savunucusu olmuştur. Locke gibi, devletin insan haklarına saygı göstermesi gerektiğini savunmuştur. Voltaire, felsefi açıdan orijinal bir filozof olarak tanınmaz ancak, yeni empirizmin prestijini ve anlaşılmasını artırmada büyük bir rol oynamıştır. Locke'u, aydınlanmış çağdaşlarıyla (enlightened contemporaries) birlikte, insan zihnine Newton'ın doğaya yaptığını yapmış bir deha olarak görmüş ve büyük bir saygıyla karşılamıştır.
Voltaire, özellikle İngiliz felsefesini Fransa'ya taşıyarak, Fransız Aydınlanması'nın hızlanmasına ve yayılmasına büyük katkıda bulunmuştur. "İngilizler Üzerine Mektuplar" (Lettres sur les Anglais) adlı eserinde yurttaşlarına yeni bir doğa felsefesi ve toplum düzeni sunmuştur. Bu mektuplar, Kara Avrupa'sına İngiliz düşüncesini tanıtan ve Newton'un mekanist doğa sistemi, Locke'un empirist felsefesi ve İngiliz aydınlanmasını yakından inceleyen önemli bir dönüm noktası olmuştur. Voltaire, bu mektuplarda İngilizlerin politik, sosyal ve entelektüel yaşamlarını detaylı bir şekilde ele almıştır. İngilizlerin hoşgörü, adalet, din özgürlüğü, ticaret özgürlüğü gibi konulardaki ilerici yaklaşımlarını örnek göstererek, Fransız toplumuna benzer reformlar önermiştir. Newton'un bilimsel yöntemlerini ve determinist doğa anlayışını vurgulayarak, rasyonalite ve akıl temelinde bir düşünce sistemini savunmuştur. Locke'un deneyci felsefesini benimseyerek, insan bilgisinin duyusal deneyimlerden kaynaklandığını ve özgür iradeye sahip olduğunu vurgulamıştır. Voltaire'in "İngilizler Üzerine Mektuplar"ı, Avrupa kültür tarihinde büyük bir etki yaratmış ve Aydınlanma düşüncesinin yayılmasına önemli katkıda bulunmuştur. Bu mektuplar, Fransız Aydınlanması'nın fikirlerini şekillendiren ve toplumsal değişim sürecine ivme kazandıran önemli bir kaynaktır. Voltaire'in eserleri, çağdaşlarına ve gelecek nesillere aydınlanma, hoşgörü ve özgürlük gibi evrensel değerlerin önemini hatırlatmış, onları etkilemiştir.

Voltaire ve eğitim, özgürlük konusunda çok şey yaptığı nesil, genetik psikolojinin titiz bir şekilde kullanılmasıyla -bunu o şekilde adlandırmasalar da- insan ve doğadaki her şeyin işleyişinin açıklanabileceğine inanıyordu. Bu sayede, teoloji, metafizik ve diğer gizli dogma veya hurafe türleri olarak bilinen, tembelliğin, körlüğün ve kasıtlı hilelerin ürünü olan karanlık gizemler ve grotesk masalları sona erdirilebileceklerdi. Vicdansız dolandırıcılar tarafından uzun süre boyunca aptal ve cahil kitleleri kandırmak için kullanılan bu unsurlar, onların öldürdüğü, köleleştirdiği, ezdiği ve sömürdüğü insanlar tarafından kabullenilmişti.

Voltaire'in felsefi anlamda tutarlı bir görüş sergilediği söylenemez, çünkü hem "düşünen madde" (la matière pensante), hipotezini benimseyerek sıkı bir materyalist yaklaşım sergilerken, hem de Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya yönelik argümanlar ortaya koyar. Despotizmden nefret etmesine rağmen, filozofların etkisiyle aydınlanmış bir monarşinin adil ve haksever yönetimini tercih eder. Bu özellikleriyle Fransız Aydınlanması'nın önde gelen isimlerinden biri olan Voltaire, Fransız monarşisi ve kiliseye karşı mücadelesiyle bilinirken, aslında din ve Hristiyanlık görüşleriyle de tanınır.
Voltaire'in felsefesi, Fransız filozoflar Montaigne, Gassendi, Descartes ve Bayle yerine daha çok İngiliz geleneği, özellikle John Locke tarafından şekillendirilmiştir. Voltaire, İngiliz felsefesini Fransa'ya getiren bir figür olarak ön plana çıkmıştır. Locke'un doğuştan düşünceler (tabula rasa) fikrini eleştirmesiyle birlikte deneyci bir anlayışı benimsemiş ve bilgiye deney ve gözlem yoluyla ulaşmanın önemini vurgulamıştır. Ayrıca, insan zihninin yeteneklerini ve sınırlarını belirlemenin felsefi soruşturma ile mümkün olduğunu savunmuştur. Voltaire'in en büyük başarısı ise Bayie, Locke ve Newton gibi kişilerin düşüncelerini Fransız toplumuna olağanüstü açık ve parlak bir dille yayması olmuştur. Voltaire, bu düşünürlerin fikirlerinin Fransız toplumunda yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır.
Voltaire, Lockeçu öğreti olan, bilginin duyusal deneyimlerle elde edildiği fikrini savunurken, empirik epistemolojiyle ilişkilendirilen iki görüşü açıkça reddeder. İlk olarak, skeptikler tarafından ortaya atılan ve Berkeley tarafından revize edilen "dünyanın var olmadığı" veya "varlığının bilinemeyeceği" görüşünü reddeder. Voltaire, Locke'un empirizmini kabul ederken dış dünyanın var olduğunu savunur. İkinci olarak, Diderot gibi filozofların empirizmle ilişkilendirdiği ve "insanın özgürlüğünün bir yanılsama olduğu" görüşünü reddeder. Bu görüş, duyusal deneyimler aracılığıyla elde edilen her şeyin çevre tarafından tamamen belirlendiğini ve dolayısıyl

Yahudi felsefesi (İbranice: פילוסופיה יהודית, romanize: Filosofyah Yehudi), Yahudiler tarafından yürütülen tüm felsefeleri içerir. Modern Haskala ve Yahudi kurtuluşuna kadar Yahudi felsefesi, tutarlı yeni fikirleri Rabbânî Yahudilik geleneğiyle uzlaştırma girişimleriyle meşguldü, böylece yeni ortaya çıkan Yahudi olmayan fikirleri benzersiz bir Yahudi skolastik çerçeve ve dünya görüşü içinde örgütledi. Modern topluma kabul edilmeleriyle birlikte laik eğitime sahip olan Yahudiler, içinde bulundukları dünyanın taleplerini karşılamak için tamamen yeni felsefeler benimsediler veya geliştirdiler.
10. yüzyıl Babil akademilerinin Geonimleri arasında Antik Yunan felsefesinin Orta Çağ'da yeniden keşfedilmesi, akılcı felsefeyi Kitabik-Talmudik Yahudiliğe getirdi. Felsefe genellikle Kabala ile rekabet halindeydi. Skolastik rasyonalizmin çöküşü, Yahudileri Kabalistik yaklaşıma çeken tarihi olaylarla aynı zamana denk gelse de, her iki okul da klasik haham edebiyatının bir parçası olacaktı. Aşkenaz Yahudileri için, özgürleşme ve 18. yüzyıldan itibaren seküler düşünceyle karşılaşma, felsefeye bakış açısını değiştirdi. Aşkenaz ve Sefarad toplulukları laik kültür ile Batı Avrupa'dakinden daha kararsız bir etkileşime sahiplerdi. Moderniteye verilen çeşitli tepkilerde, Yahudi felsefi fikirleri ortaya çıkan dini hareketler yelpazesinde geliştirildi. Bu gelişmeler, Yahudi düşüncesinin diğer tarihsel diyalektik yönlerinin yanı sıra Ortaçağ'ın haham felsefesi kanonunun devamı veya kırılması olarak görülebilir ve felsefi yöntemlere karşı çeşitli çağdaş Yahudi tutumlarıyla sonuçlanmıştır.

Rabbinik literatür bazen İbrahim'i bir filozof olarak görür. Bazıları İbrahim'in Melçizedek'ten öğrenilen bir felsefe getirdiğini öne sürer; ayrıca bazı Yahudiler Sefer Yetzirah "Yaratılış Kitabı"nı İbrahim'e atfetmektedir. Bir midraş, İbrahim'in bu dünyanın bir yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu düşünerek, dünyayı "içinde ışık olan bir ev"e benzeterek anlatır, buna şimdi tasarımdan gelen argüman denir. Mezmurlar, eserleri aracılığıyla Tanrı'nın bilgeliğine hayran olmaya davetler içerir; bazı bilginler bundan hareketle, Yahudiliğin Felsefi bir alt akıntı barındırdığını öne sürerler. Vaiz genellikle İbrani Kutsal Kitabı'ndaki tek gerçek felsefi eser olarak kabul edilir; yazarı, insanın dünyadaki yerini ve hayatın anlamını anlamaya çalışır.

İkinci Tapınak'ın MS 70 yılında Romalılar tarafından yıkılmasıyla, İkinci Tapınak Yahudiliği kargaşa içindeydi, ancak Yahudi gelenekleri, özellikle Sanhedrin'i kurtaran ve onu Yavne'ye taşıyan Johanan ben Zakai'nin kurnaz manevraları sayesinde korundu. Bazıları Mişna'yı felsefi bir eser olarak görse de, felsefi spekülasyon Rabbinik Yahudilik 'in merkezi bir parçası değildi. Haham Akiva aynı zamanda felsefi bir figür olarak da görülmüştür: onun ifadeleri şunları içerir: 1.) "İnsan ne kadar kayırılmıştır, çünkü o bir suretten sonra yaratılmıştır "çünkü bir surette Elokim insanı yarattı" (Gen. ix. 6) ", 2.) "Her şey öngörülmüştür; ancak her insana [irade] hürriyeti verilmiştir", 3.) "Dünya merhametle yönetilir".
Bar Kohba isyanından sonra haham bilginleri, Yahudiliği, yasalarını, teolojisini, ayinlerini, inançlarını ve liderlik yapısını yeniden bir araya getirmek ve yeniden değerlendirmek için Tiberias ve Safed'de toplandı. 219 CE'de, Sura Akademisi (Yahudi Kelam'ın yüzyıllar sonra ortaya çıktığı) Abba Arika tarafından kuruldu. Sonraki beş yüzyıl boyunca, Talmud akademileri Yahudiliği yeniden oluşturmaya odaklandı ve çok az felsefi araştırma yapıldı veya hiç yapılmadı.

Maimonides'in yazıları Karailer, Dominik Hristiyanları, Provence Tosafistleri, Aşkenaziler ve Emevilerin saldırısına uğradı. Alimler, Maimonides'in, İsmail bin Ali'ye ("Bağdatlı Gaon") "insanların gençliğinden beri onun neslinde onun gibisi olmadığına inanmaya alıştığı biri" olarak sözlü olarak saldırdığında Maimonides Tartışmasını kışkırttığını ve "Akademilerin parasal talepleri" iddia ettiğini söyledi. İsmail bin Ali, Maimonides'in ve Maimonides'in patronlarının (Kuzey Afrika'dan gelen aile) eserlerini baltalamak için Babil'de faaliyet gösteren bir Maimonides karşıtıydı. Maimonides Tartışmasının kapsamını göstermek için, Doğu'daki Maimonides'in baş rakibi İsmail bin Ali, Davud İbn Hodaya al Davudi (Musul Sürgünü) tarafından aforoz edildi. Maimonides'in İsmail bin Ali'ye yönelik saldırıları, Maimonides'in kayınpederlerinin Yeşivalarla rekabet içindeki konumu göz önüne alındığında tamamen fedakar olmayabilir.
Ancak Batı Avrupa'da, 1232'de Hristiyan Dominikliler tarafından Maimonides'in eserlerinin yakılmasıyla tartışmalar durmuştur. Rambam oğlu Avraham, babasının Doğu'daki inançları için savaşmaya devam etti; Tiberias'ta Maimonides'in mezarına saygısızlık yapılınca tartışmalar yeniden alevlendi.
Çağdaş Kabalistler, Tosafistler ve Akılcılar, Yahudi dünyasındaki konumlarını ve etkilerini desteklemek için canlı, bazen yıkıcı tartışmalara girmeye devam ediyor.

Yahudiler'in İspanya'dan kovulmasıyla birlikte, Yahudi felsefi araştırmalarının Akdeniz Havzası, Kuzey Avrupa ve Batı Yarım küre boyunca yayılmaya başladı. Rasyonalizmin kütle merkezi olan Fransa, İtalya, Almanya, Girit, Sicilya ve Hollanda'ya kaydı. İspanya'dan kovulma ve Avrupa'nın eşgüdümlü pogromları, çeşitli topluluklarda kuluçkaya yatan Rasyonalizm varyasyonlarının sentezlenmesine neden oldu. Bu dönem aynı zamanda Hristiyan Reform liderleri ve Yahudi bilginler arasındaki entelektüel alışverişle de dikkat çekiyordu. Almanya'dan ve günümüz İtalya'sından Girit'e ve Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine göç eden Rasyonalistler, Habsburg Hanedanı ve Roma Katolik Kilisesi'nin Yahudilere karşı kışkırttığı sonu gelmeyen propagandalarından güvenlik ve korunma arayışındaydılar.
Rasyonalizm, İspanya'dan uzak yerlerde kuluçkadaydı. Chelm'li Haham Aliyah Ba'al Shem'in anlattığı hikâyelerden Almanca konuşan Yahudiler ve yüzyıllar önce Şarlman'ın daveti geri alındıktan sonra Kudüs'e geri dönen ve 11. yüzyılda Kudüs'te yaşayan Yahudilerin torunları, orada egemen olan Mutezile alimlerinden etkilendiler. Almanca konuşan Filistinli bir Yahudi, soyadı "Dolberger" olan genç bir Alman adamın hayatını kurtardı. Birinci Haçlı Seferi şövalyeleri Kudüs'ü kuşatmak için geldiklerinde, Dolberger'in aile üyelerinden biri Filistin'deki Almanca konuşan Yahudileri kurtardı ve iyiliğinin karşılığını ödemek için onları Almanya'nın Worms kentine geri getirdi. Kudüs'teki Alman topluluklarının daha fazla kanıtıysa, 11. yüzyılın 2. yarısında Almanya'dan Kudüs'e gönderilen halakha sorularıyla belli olmuştur.
18. yüzyıldaysa Moses Mendelssohn düşüncesiyle Yahudi felsefesinde yeni bir dönem başladı. Mendelssohn, tıpkı peygamber Musa ve Maimonides ile yeni dönemlerin başladığı gibi, "Yahudilikte yeni bir çağ başlatan 'üçüncü Musa'' olarak tanımlanmıştır. Mendelssohn, fikirlerine Avrupalı Yahudilerin rönesansı olan Haskalah'ı (Yahudi Aydınlanması) borçlu olan bir Alman Yahudi filozofuydu. Reform sözcüleri "onun manevi babası olduğunu iddia etmeye dirençli" olmalarına rağmen, Reform Yahudiliğinin babası olarak anılmıştır. Mendelssohn, hem Almanlar hem de Yahudiler tarafından zamanının önde gelen kültürel figürü olarak görülmeye başlandı. En önemli kitabıysa, ilk kez 1783'te yayınlanan Jerusalem oder über religiöse Macht und Judentum (Kudüs) idi.

Modern Yahudi felsefesindeki ana eğilimlerden biri, varoluşçuluk yoluyla bir Yahudilik teorisi geliştirme girişimiydi. İlk Yahudi varoluşçu filozoflar arasında Rus-Yahudi bir filozof olan Lev Şestov (Jehuda Leib Schwarzmann) vardı. 20. yüzyılın ilk yarısındaki en etkili Yahudi varoluşçulardan biri Franz Rosenzweig idi. Rosenzweig, 19. yüzyıl Alman filozofu Georg Wilhelm Friedrich Hegel üzerine doktora tezini araştırırken, Hegel'in idealizmine tepki gösterdi ve varoluşçu bir yaklaşım geliştirdi. Rosenzweig bir süre Hristiyanlığa geçmeyi düşündü, ancak 1913'te Yahudi felsefesine döndü. Hermann Cohen'in filozofu ve öğrencisi olan Rosenzweig'in en önemli eseri, Star of Redemption oldu. Yaratılış, vahiy ve kefaret birbirine bağlı olduğu için ise kitap, Rosenzweig'in insanlık ve dünya arasındaki ilişkileri tasvir ettiği yeni felsefesi olmuştur. Ortodoks haham Joseph Soloveitchik ve Muhafazakar hahamlar Neil Gillman ve Elliot N. Dorff da varoluşçu olarak tanımlanmıştır.

Bir önerme, hipotez ya da teori; özünde yanlış olduğunun kanıtlanabilme ihtimali varsa; yanlışlanabilirdir. Bir yargıyı geçersiz kılacak herhangi bir gözlem yapmak ya da argüman sunmak mümkünse bu yargı yanlışlanabilirdir. Bu anlamda, yanlışlamak ile geçersiz kılmak eş anlamlıdır. Bilimsel bir önerme yanlışlanabilme özelliği barındırır. Yanlışlanabilirlik ilkesi, bilim ile bilim dışı olanı, bilgi ile inancı ayırmak için kullanılır.
Örneğin, "Bütün kuğular beyazdır" evrensel genellemesi, tek bir siyah kuğu gözlenerek yanlışlanması mantıksal olarak mümkün olduğundan, yanlışlanabilirdir. Bu sebeple yanlışlanabilirlik bazı durumlarda sınanabilirlik ile eş anlamlı olarak kullanılır. Bazı önermeler ise, örneğin "Bir milyon yıl boyunca burada yağmur yağacak" önermesi teoride yanlışlanabilir olsa da pratikte öyle değildir.
Yanlışlanabilirlik ilkesi bilim felsefecisi Karl Popper'ın bilim epistemolojisi olan "yanlışlamacılık" ile dikkat kazandı. Popper, ayrım sorununu vurguladı—bilimsel olmayanı bilimden ayırma sorunu—ve yanlışlanabilirlik ilkesini bir ayrım kriteri haline getirdi; böylece, yanlışlanamayan yargılar bilim dışı olarak, yanlışlanamayan bir teorinin bilimsel olarak doğru ilan edilmesi de sözdebilimin uygulaması olarak sınıflandırıldı.

Bilim felsefesinin klasik görüşü, "Tüm kuğular beyazdır" gibi hipotezleri kanıtlamak ya da gözlemsel verilerden tümevarmaktır. Tümevarım birtakım birbirinden ayrı durumdan tek bir genel sonuç çıkarılması olduğundan bu tümdengelimsel mantığa göre kabul edilemezdir. Eğer beyaz olmayan bir kuğu bile bulunsa, tümdengelimsel mantığa göre "Tüm kuğular beyazdır." yargısının yanlışlığı kanıtlanır. Yanlışlamacılık, bu sebeple hipotezleri kanıtlamaya çalışmak yerine sorgulamaya, yanlışlamaya çalışır.
Gözlem kullanılarak sorgulanacak bir önermenin, en azından teorik olarak gözlemlenebilme özelliğine sahip olması gerekir. Yanlışlamacılığın anahtarı; gözlemlenebilme özelliğine sahip önermeleri, gözlemlenebilme özelliğine sahip olmayan önermelerden ayırma kriterine olan ihtiyaçtır (Chorlton, 2012). Popper bu kriter için "yanlışlanabilirlik" sözcüğünü seçti. 

Popper bazı yanlışlanamaz önermelerin bilim için önemli olduğunu vurguladı. Genel kanının aksine, yanlışlanamaz önermeler yanlışlanabilir teorilerde bulunabilir. Örneğin, "Tüm insanlar ölümlüdür." yargısı yanlışlanamazken, bu yargı, "Tüm insanlar 150 yaşına gelmeden ölür." yanlışlanabilir yargısının bir çıkarımıdır. Benzer şekilde, atomun varlığının eski metafiziki ve yanlışlanamaz fikri, yanlışlanabilir modern teorilere yol açmıştır. Popper bu tür yanlışlanamaz düşünceleri adlandırmak için "araştırma programı" kavramını kullandı. Önermelerin, eğer doğrulanamaz ya da yanlışlanamazsa, anlamsız olduğu düşüncesini barındıran pozitivizme karşılık, Popper ampirik olarak aksini ispatlama işinin kuramları eleştirmenin en verimli yolu olduğunu kabul etse de, yanlışlanabilirliğin, daha genel bir kavram olan eleştirilebilirliğin özel bir durumu olduğu görüşünü öne sürdü. Eleştirebilirlik, yanlışlanabilirliğe ve rasyonelliğe karşılık kapsamlı olabilir (örn. mantıksal olarak limitsiz), yine de bu iddia Popper'ın felsefesinin ve eleştirel rasyonalizminin savunucuları arasında bile tartışmalıdır.

1930'ların başındaki çalışmasında Karl Popper, yanlışlanabilirlik ilkesine ampirik önermelerin ayırıcı özelliği olarak yeni bir önem kazandırdı. Popper, 2 tip önermenin bilim insanları için değerli olduğunu fark etti:
İlki, "Beyaz bir kuğu var." gibi gözlem ifadeleridir. Mantıkçılar bu tür önermeleri, belirli bir şeyin varlığını ileri sürdüklerinden tekil varoluşsal önermeler olarak adlandırırlar. Bu ifadeler birinci dereceden mantık ile şu formda eş değerdir: X'in kuğu olduğu ve x'in beyaz olduğu bir x vardır.
İkincisi, "Tüm kuğular beyazdır." gibi, bir şeyin tüm durumlarını kategorize eden ifadelerdir. Mantık bilimcileri bu önermeleri evrensel niceleme olarak adlandırırlar. Bunlar genellikle şu formda çözümlenir: Tüm x'ler için, eğer x kuğuysa, x beyazdır. Bilimsel kanunlar genellikle bu tipten sayılır. Bilimsel yöntemde karşılaşılan zor bir soru şudur: Gözlemlerden yasalara nasıl geçiş yapılır? Belli bir sayıdaki önermeden nasıl geçerli evrensel bir önerme çıkarabiliriz?
Tümevarımcı metodoloji birtakım tekil varoluşsal önermelerden evrensel bir önermeye varılabileceğini varsayar. Bu, "Bu kuğu beyazdır.", "Bu kuğu beyazdır.", gibi önermelerden "Tüm kuğular beyazdır." evrensel önermesi çıkarılmasıdır. Bu yöntem beyaz olmayan bir kuğunun gözlemden sıyrılmış olabileceği ihtimali her zaman var olduğundan, tümdengelimsel olarak geçerli değildir (gerçekte siyah kuğuların varlığının keşfi bu önermenin geçersiz olduğunu ispatladı).

Popper, bilimin bu tür çıkarımsal temellere dayandırılamayacağını düşündü. Yanlışlamayı tümevarım sorununa bir çözüm olarak sundu. Popper, "Beyaz bir kuğu var." gibi bir tekil varoluşsal bir önermenin, evrensel bir önermeyi doğrulamak için kullanılamasa da, yanlışlamak için kullanılabileceğini fark etti: siyah bir kuğunun tekil varoluşsal bir gözlemi "Bütün kuğular beyazdır." gibi bir evrensel önermeyi yanlışlar—bu durum mantıkta modus tollens olarak adlandırılır. "Siyah bir kuğu vardır." önermesi "Beyaz olmayan bir kuğu vardır." anlamına gelmekte, o da, "Hem kuğu olan, hem de beyaz olmayan bir şey vardır." anlamına gelmektedir, dolayısıyla "Tüm kuğular beyazdır." yargısı yanlıştır, çünkü bu yargı "Hem kuğu olan, hem de beyaz olmayan hiçbir şey yoktur." ile aynı anlamdadır.
Biri bir beyaz kuğu görür. Bu durumdan şu sonucu çıkarabilir:

En az bir kuğu beyazdır.
Bu durumdan şu varsayımı yapmak isteyebilir:

Bütün kuğular beyazdır.
Bütün kuğuların beyaz olduğunu doğrulamak içim yerküredeki tüm kuğuları gözlemlemek pratik değildir.
Fakat yine de, bütün kuğular beyazdır yargısının doğasında yanlışlanabilirlik olduğundan test edilebilirdir. Araştırmacı, birçok kuğuyu test ederken bir tek siyah kuğu bularak "Tüm kuğular beyazdır." yargısını yanlışlar.

Tümdengelimsel yanlışlama doğrulamanın yokluğundan farklıdır. Önermelerin yanlışlanması modus tollens ile gözlem yoluyla gerçekleşir. Bir evrensel önerme olan U'nun O gözlemini engellediğini varsayın:

  
    
      
        U
        →
        ¬
        O
      
    
    {\displaystyle U\rightarrow \neg O}
  

Ancak O gözlemi yapıldı:

  
    
      
         
         
        O
      
    
    {\displaystyle \ \ O}
  

Dolayısıyla modus tollens ile,

  
    
      
        ¬
        U
      
    
    {\displaystyle \neg U}
  

Naif yanlışlamanın mantığı geçerli olsa da, sınırlıdır. Gerekli ayarlamalar yapıldıkça neredeyse tüm önermeler bu forma uyabilir. Popper bu sınırlara Bilimsel Araştırmanın Mantığı adlı kitabında Pierre Duhem'in eleştirilerine cevaben dikkat çekti. W. V. Quine bu argümanı detaylı bir şekilde yorumladı ve bunu onaylama bütüncülüğü olarak adlandırdı. Evrensel önermenin mantıksal olarak yanlışlanması için doğru bir yanlışlayıcı önerme bulunmalıdır. Fakat Popper, evrensel bir önermeyi yanlışlanmaktan kaçırmak için değiştirmenin her zaman mümkün olduğuna dikkat çekti. Örneğin, siyah kuğuların Avustralya'da gözlemlediğinin duyulması üzerine "Avustralya'da bulunan kuğuların haricindeki tüm kuğular beyazdır." ya da alaycı şekilde "Avustralya'daki gözlemciler yeteneksizdir." gibi ad hoc hipotezleri ortaya atılabilir.
Dolayısıyla naif yanlışlama, birçok tartışmalı konudaki (örneğin komplo teorileri ve şehir efsaneleri) hipotezleri kontrol etmenin bir yolunu sağlamalıdır, fakat sağlayamaz. Böyle bir gözlem için kanıt olmadığını savunan insanlar, görülebilecek hiçbir şey olmadığını, bunların normal olduğunu ya da farklılıkların veya görünüşlerin istatistiksel olarak anlamlı olamayacak kadar küçük olduğunu iddia edebilir. Öte yandan bir gözlemin gerçekleştiğini ve sonucunda evrensel bir önermenin yanlışlandığını kabul edenler vardır. Dolayısıyla, naif yanlışlama, objektif kriterlere güvenen bilim insanlarına, evrensel önermeleri kesin olarak yanlışlama olanağı tanımaz.

Naif yanlışlamacılık, bilim için mantıksal olarak kaçınılmaz olan metodun başarısız bir açıklamasıdır. Öte yandan, sofistike metodolojik yanlışlama, bilim adamlarının bir tercih meselesi olarak davranmaları gerektiği yolun yönergesidir. Bunun amacı, bilimsel kuramların yanlış önermeleri eleyip giderek iyiye gittiği aşamalı bir işleme ulaşmaktır.
Naif yanlışlama bilimsel önermeleri tek tek ele alır. Bilimsel kuramlar bu tür ifadelerden oluşan gruplardan oluşur ve bu gruplar bilim insanları tarafından kabul edilmeli ya da reddedilmelidir. Bilimsel kuramlar, ad hoc hipotezlerinin eklenmesiyle daima savunulabilir. Popper'ın belirttiği gibi, bilim insanının bir kuramı oluşturabilecek veya onu yanlışlayabilecek ifadeleri kabul ya da reddetmesi yönünde bir karar alması gereklidir. Bazı noktalarda, ad hoc hipotezlerinin ağırlığı ve kuramı yanlışladığı için göz ardı edilen gözlemlerin çokluğu yüzünden, artık temel kuramı desteklemek mantıksız hale gelecek ve reddetmek için bir karar alınacaktır.
Naif yanlışlamanın yerine, Popper; bilimin ilerleyişinin, yanlışlanmış önermeler değil de, yanlışlanmış kuramların peş peşe reddedilmesi olduğunu düşünüyordu. Yanlışlanmış kuramlar, kendilerini yanlışlayan fenomenin de hesaba katılmasıyla ortaya koyulan, açıklama gücü daha büyük kuramlarla yer değiştirir. Örneğin Aristoteles'in mekaniği günlük durumların gözlemlenmesiyle açıklandı, fakat Galileo'nun deneyleriyle yanlışlandı, sonucunda Galileo ve diğerlerinin notlarının hesaba katılmasıyla oluşturulan Newton mekaniği ile değiştirildi. Newton mekaniği gezegenlerin gözlemlenen hareketlerini ve gazların mekaniğini içeriyordu. Young'un ışığın dalga teorisi, Newton'un ışığın parçacıkları teorisinin yerini aldı, fakat Michelson-Morley deneyi ile yanlışlanmasıyla yerini Maxwell'in elektrodinamiği ve Einstein'ın özel görelilik teorisi aldı. Ayrıca Newton mekaniği morötesi felaketine, Gibbs Paradoksu'na ya da elektronların neden enerjilerini kaybedip atoma çakılmadıklarını açıklayamayınca yerini kuantum mekaniği aldı. Böylelikle yeni kuram;

Yapay zeka felsefesi, yapay zekayı ve yapay zekanın, etik, bilinç, epistemoloji ve özgür irade bilgi ve anlayışı üzerindeki etkilerini araştıran teknoloji felsefesinin bir dalıdır. Ayrıca teknoloji, yapay hayvanların veya yapay insanların yaratılmasıyla ilgilidir, bu nedenle disiplin, filozoflar için oldukça ilgi çekicidir. Bu faktörler yapay zeka felsefesinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Bazı akademisyenler, AI topluluğunun felsefeyi reddetmesinin zararlı olduğunu savunmaktadır.
Yapay zeka felsefesi, bu tür soruları şu şekilde yanıtlamaya çalışır:

Bir makine akıllıca hareket edebilir mi? Bir insanın düşünerek çözeceği herhangi bir sorunu çözebilir mi?
İnsan zekası ve makine zekası aynı mıdır? Makine zekası insan zekasından üstün olabilir mi? İnsan beyni aslında bir bilgisayar mı?
Bunun gibi sorular, sırasıyla AI araştırmacılarının, bilişsel bilim adamlarının ve filozofların farklı ilgi alanlarını yansıtır. Bu soruların bilimsel cevapları, "akıl" ve "bilinç" tanımlarına ve tam olarak hangi "makinelerin" tartışıldığına bağlıdır.
AI felsefesindeki önemli önermeler aşağıdakilerden bazılarını içerir:

Turing testi: Bir makine bir insan kadar akıllıca davranıyorsa, o zaman bir insan kadar zekidir.
Dartmouth Konferansı: "Öğrenmenin her yönü veya zekanın diğer herhangi bir özelliği o kadar kesin bir şekilde tanımlanabilir ki, onu simüle etmek için bir makine yapılabilir."
Allen Newell ve Herbert A. Simon'ın fiziksel sembol sistemi hipotezi: "Fiziksel bir sembol sistemi, genel akıllı eylem için gerekli ve yeterli araçlara sahiptir."
John Searle'nin güçlü AI hipotezi: "Doğru girdi ve çıktılara sahip, uygun şekilde programlanmış bir bilgisayar, bu nedenle, tam olarak insanların sahip olduğu anlamda bir akla sahip olacaktır.."

İnsanların zekasını kullanarak çözdüğü tüm sorunları çözebilecek bir makine yaratmak mümkün müdür? Bu soru, makinelerin gelecekte neler yapabileceğinin kapsamını tanımlar ve AI araştırmasının yönünü gösterir. Yalnızca makinelerin davranışıyla ilgilidir ve psikologların, bilişsel bilim adamlarının ve filozofların ilgilendiği konuları görmezden gelir; Bu soruyu cevaplamak için, bir makinenin gerçekten (bir kişinin düşündüğü gibi) düşünmesi veya sadece düşünüyormuş gibi davranması önemli değildir.
Çoğu AI araştırmacısının temel konumu, 1956 Dartmouth Konferansı teklifinde yer alan bu açıklamada özetlenmiştir:

"Öğrenmenin her yönü veya zekanın diğer herhangi bir özelliği o kadar kesin bir şekilde tanımlanabilir ki, onu simüle etmek için bir makine yapılabilir."
Temel önermeye karşı argümanlar, çalışan bir yapay zeka sistemi inşa etmenin imkansız olduğunu, çünkü bilgisayarların yeteneklerinde bazı pratik sınırlar olduğunu veya akıllı davranış için gerekli olan ve yine de bir başkası tarafından kopyalanamayan insan zihninin bazı özel kalitesinin olduğunu göstermelidir (Makine veya mevcut AI araştırmasının yöntemleriyle). Temel öncül lehine argümanlar, böyle bir sistemin mümkün olduğunu göstermelidir.

Alan Turing, zekayı tanımlama sorununu konuşma hakkında basit bir soruya indirgedi. Eğer bir makine kendisine sorulan herhangi bir soruyu sıradan bir insanla aynı kelimeleri kullanarak cevaplayabiliyorsa, o zaman o makineye akıllı diyebiliriz. Deneysel tasarımının modern bir versiyonu, katılımcılardan birinin gerçek bir kişi olduğu ve katılımcılardan birinin bir bilgisayar programı olduğu çevrimiçi bir sohbet odası kullanır. Program, iki katılımcıdan hangisinin insan olduğunu kimse söyleyemezse testi geçer. Turing, hiç kimsenin (filozoflar hariç) "insanlar düşünebilir mi?" sorusunu sormadığını not eder. "Bu nokta üzerinde sürekli tartışmak yerine, herkesin düşündüğü kibar bir uzlaşıma sahip olmak olağandır" diye yazıyor. Turing'in testi, bu kibar kuralı makinelere kadar genişletir:

Bir makine bir insan kadar zekiyse, o zaman bir insan kadar zekidir.
Turing testinin eleştirilerinden biri, davranışın "zekasını" değil, yalnızca makinenin davranışının "insanlığını" ölçmesidir. İnsan davranışı ve akıllı davranış tam olarak aynı şey olmadığından, test zekayı ölçemez. Stuart J. Russell ve Peter Norvig, "havacılık mühendisliği metinleri, alanlarının amacını 'diğer güvercinleri kandırabilecek kadar güvercinler gibi uçan makineler yapmak' olarak tanımlamazlar" diye yazıyorlar.

Yirmi birinci yüzyıl AI araştırması, zekayı akıllı ajanlar açısından tanımlar. Bir "ajan", bir ortamda algılayan ve hareket eden bir şeydir. Bir "performans ölçüsü", aracı için neyin başarı sayılacağını tanımlar.

"Bir etmen, geçmiş deneyim ve bilgiye dayalı olarak bir performans ölçüsünün beklenen değerini maksimize edecek şekilde hareket ederse, o zaman akıllıdır."
Bunun gibi tanımlar zekanın özünü yakalamaya çalışır. Turing testinden farklı olarak, yazım hataları yapma veya aşağılanma yeteneği gibi zeki olmayan insan özelliklerini test etmeme avantajına sahiptirler."Düşünen şeyler" ile "düşünmeyen şeyler" arasında ayrım yapamamak gibi bir dezavantaja sahiptirler. Bu tanıma göre, bir termostatın bile ilkel bir zekası vardır.

Hubert Dreyfus, bu argümanı, "sinir sistemi, fizik ve kimya yasalarına uyuyorsa, ki bunu varsaymak için her türlü nedenimiz varsa, o zaman sinir sisteminin davranışını bazı fiziksel araçlarla yeniden üretebilmeliyiz" iddiası olarak tanımlar. İlk olarak 1943 gibi erken bir tarihte ortaya atılan ve 1988'de Hans Moravec tarafından canlı bir şekilde açıklanan bu argüman, bilgisayar gücünün 2029 yılına kadar eksiksiz bir beyin simülasyonu için yeterli olacağını tahmin eden fütürist Ray Kurzweil ile ilişkilendiriliyor. 2005 yılında insan beynine (1011 nöron) büyüklüğünde bir talamokortikal modelin simülasyonu yapıldı ve 27 işlemciden oluşan bir kümede 1 saniyelik beyin dinamiğinin simüle edilmesi 50 gün sürdü.

1963'te Allen Newell ve Herbert A. Simon, "sembol manipülasyonunun" hem insan hem de makine zekasının özü olduğunu öne sürdüler.

"Fiziksel bir sembol sistemi, genel akıllı eylem için gerekli ve yeterli araçlara sahiptir."
Bu iddia çok güçlüdür: hem insan düşüncesinin bir tür sembol manipülasyonu olduğunu (çünkü zeka için bir sembol sistemi gereklidir) hem de makinelerin zeki olabileceğini (çünkü zeka için bir sembol sistemi yeterlidir) ima eder.

Bu argümanlar, insan düşüncesinin (yalnızca) üst düzey sembol manipülasyonundan oluşmadığını göstermektedir. Yapay zekanın imkansız olduğunu göstermiyorlar, sadece sembol işlemeden fazlasının gerekli olduğunu gösteriyorlar.

Hubert Dreyfus, insan zekasının ve uzmanlığının, açık sembolik manipülasyondan ziyade öncelikle örtük becerilere bağlı olduğunu savundu ve bu becerilerin asla resmi kurallarda ele geçirilmeyeceğini savundu.

Bu, diğer zihinlerin sorunu ve zor bilinç sorunuyla ilgili felsefi bir sorudur. Soru, John Searle tarafından "güçlü AI" olarak tanımlanan bir konum etrafında dönüyor:

Fiziksel bir sembol sisteminin bir zihni ve zihinsel durumları olabilir.
Searle, bu konumu "zayıf yapay zeka" dediği durumdan ayırdı:

Fiziksel bir sembol sistemi akıllıca hareket edebilir.
Searle, güçlü yapay zekayı zayıf yapay zekadan ayırmak için terimleri tanıttı, böylece daha ilginç ve tartışmalı olduğunu düşündüğü şeye odaklanabildi. Tam olarak insan zihni gibi hareket eden bir bilgisayar programımız olduğunu varsaysak bile, yine de cevaplanması gereken zor bir felsefi soru olacağını savundu.

Hesaplamalı zihin teorisi veya "bilgisayarcılık", zihin ve beyin arasındaki ilişkinin (aynı değilse de) çalışan bir program ile bilgisayar arasındaki ilişkiye benzer olduğunu iddia eder. Bu fikrin felsefi kökleri Hobbes (akıl yürütmenin "hesaplamadan başka bir şey olmadığını" iddia eden), Leibniz (tüm insan fikirlerinin mantıksal bir hesabını oluşturmaya çalışan), Hume (algının "atomik izlenimlere" indirgenebileceğini düşünen) ve hatta (biçimsel kurallar tarafından kontrol edilen tüm deneyimleri analiz eden) Kant bile  (tüm deneyimleri biçimsel kurallarla kontrol edildiği şekilde analiz eden) son sürüm filozoflar Hilary Putnam ve Jerry Fodor ile ilişkilidir.

Eğer "duygular" sadece davranış üzerindeki etkileri veya bir organizmanın içinde nasıl işlev gördükleri açısından tanımlanırsa, duygular akıllı bir ajanın eylemlerinin faydasını en üst düzeye çıkarmak için kullandığı bir mekanizma olarak görülebilir. Bu duygu tanımı göz önüne alındığında, Hans Moravec "robotların genel olarak iyi insanlar olma konusunda oldukça duygusal olacağına" inanıyor.

Yukarıda belirtildiği gibi, "öz farkındalık" bazen bilimkurgu yazarları tarafından bir karakteri tamamen insan yapan temel insan özelliğinin adı olarak kullanılır. Turing, insanın diğer tüm özelliklerini ortadan kaldırır ve soruyu "bir makine kendi düşüncesinin konusu olabilir mi?" sorusuna indirger. Kendini düşünebilir mi? Bu şekilde bakıldığında, hata ayıklayıcı gibi kendi iç durumları hakkında rapor verebilen bir program yazılabilir.

Turing bunu bir makinenin "bizi şaşırtıp götüremeyeceği" sorusuna indirger ve herhangi bir programcının onaylayabileceği gibi bunun açıkça doğru olduğunu iddia eder. Yeterli depolama kapasitesine sahip bir bilgisayarın astronomik sayıda farklı şekilde davranabileceğini belirtiyor. Fikirleri temsil edebilen bir bilgisayarın onları yeni şekillerde birleştirmesi mümkün, hatta önemsiz olmalıdır. (Douglas Lenat'ın Otomatik Matematikçisi, bir örnek olarak, yeni matematiksel gerçekleri keşfetmek için fikirleri birleştirdi.) Kaplan ve Haenlein, makinelerin bilimsel yaratıcılığı sergileyebileceğini öne sürerken, sanatsal yaratıcılığın söz konusu olduğu yerde insanların üstünlüğünün olması muhtemel görünüyor.

Bazı akademisyenler, AI topluluğunun felsefeyi reddetmesinin zararlı olduğunu savunuyor.Stanford Felsefe Ansiklopedisi'nde, bazı filozoflar, felsefenin yapay zekadaki rolünün yeterince takdir edilmediğini savunuyorlar. Fizikçi David Deutsch, felsefeyi veya onun kavramlarını anlamadan, AI gelişiminin ilerleme eksikliğinden muzdarip olacağını savunuyor.

Adam, Alison (1989). Artificial Knowing: Gender and the Thinking Machine. Routledge & CRC Press. https://www.routledge.com/Artificial-Knowing-Gender-and-the

Yararcılık (utilitaryanizm), ilgili tüm bireylerin mutluluk ve refah seviyelerini maksimize edecek olan eylemleri seçmemizi talep eden bir normatif etik teoriler ailesidir. Yararcılığın farklı çeşitleri, farklı tanımlamaları içine alsa da, hepsinin arkasındaki temel fikir, bir anlamda, mutluluk ve refah gibi kavramlarla tanımlanan yararı maksimize etmektir. Örneğin, yararcılığın kurucusu Jeremy Bentham, faydayı "Çıkarı düşünülen taraf için fayda, avantaj, zevk, iyilik veya mutluluk üretme eğiliminde olan veya kötülük veya mutsuzluğa maruz kalmasını önleyen özellik." olarak tanımlamıştır.
Yararcılık, herhangi bir eylemin sonuçlarının onun doğru ve yanlış olmasının tek standardı olduğunu belirten sonuççuluğun bir versiyonudur. Egoizm ve altruizm gibi diğer sonuççuluk biçimlerinden farklı olarak, yararcılık tüm bireylerin çıkarlarını eşit kabul eder.

Negatif yararcılık, toplam mutluluğu artırmadan önce toplam ızdırabı minimize etmemiz gerektiğini öne süren bir tür negatif sonuççuluktur. Negatif-yarar sayılan ızdırabı azaltmaya öncelik veren bir yararcılık türüdür."Etik açıdan, acı ve zevk arasında bir simetri olduğuna inanmıyorum. [Yani biri diğerini telafi etmez.] Ne yararcıların 'maksimum miktarda mutluluk'  [içeren sonuç tercih edilmelidir] prensibi ne de Kant'ın 'Diğer [muhtemelen zaten kendilerini iyi hisseden] insanların mutluluklarına katkıda bulun...' prensibi bana doğru gelmekteler. (Bana göre) İnsan ıstırabını dindirmenin, doğrudan bir ahlaki önemi varken, zaten keyfi yerinde birinin mutluluk seviyesini artırmanın böyle bir ehemmiyeti yoktur." -Karl Popper

Faydacılar listesi

Yaşam felsefesi, yaşamın anlamı ya da yaşamın nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin herhangi bir genel tutum ya da felsefi görüştür.
Terim genellikle gayri resmi bir anlamda kullanılır, odak noktası akademik bir felsefi çabadan ziyade insanlık haliyle ilgili temel varoluşsal soruları çözmek olan kişisel bir felsefedir. Bu terim aynı zamanda, ana temsilcisi Wilhelm Dilthey, Henri Bergson ve Pierre Hadot,  gibi diğer birkaç kıta filozofu olan Alman Lebensphilosophie hareketi tarafından onaylanan, bir yaşam tarzı olarak felsefe yapma kavramına da atıfta bulunur.

İnsanın hayatta kalma mücadelesi farklı tekniklerle şekillenir. Ama hayatta kalma mücadelesi diğer canlılarda olduğu gibi aynı kalmaz. Doğayı değiştirmenin ötesinde kendini değiştirir ve geliştirir. Bunun için teknik; kültüre, medeniyete giden denemeler sürecini ifade etmektedir.

Arendt eylemin önemine ilişkin şöyle der: “Eylem şeylerin veya maddenin aracılığı olmadan, doğrudan insanlar arasında geçen yegâne etkinliktir; insanın çoğulluk durumuna, yeryüzünde İnsan’ın değil insanların yaşadıkları ve bu dünyada ikamet ettikleri gerçeğine karşılık gelir.”

Varoluşsal soruya nasıl yanıt verileceği konusunda üç geçerli teori vardır.
Felsefe, diğer şeylerden daha spesifik belirli koşullara sahip olan, günlük yaşamla çok yakından ilişkili olduğu anlamına gelen varoluşsal bir bilimdir. Hayat felsefesi bağlamında, insanlar harekete geçmeden önce her zaman önemli ve en önemli şeyleri düşünürler. Bunlar esas olarak sınıflandırılır. Felsefe, çeşitli bilim alanlarından gelen ifadelerin yanı sıra soyut ve yaratıcı şeylerin eleştirel bir araştırmasıdır.

Nihilizm

Özcülük

Seküler hümanizm
Din

Yunan düşüncesinde mitolojinin büyük bir önemi vardır. Her düşüncenin kendine özel bir mitolojisi vardır. Buna karşın çoğu kültürün şekillendiği Yunan coğrafyadan çıkan inanışların felsefeyi, yaşamı ve nasıl etkilediğini anlatmaya çalışır.

Doğada hareketin, değişimin ve gelişimin olduğu görünür. Bir savunma aracı olarak teknik, canlıların mücadele taktiğinde ortaya koydukları bir savunma yöntemidir.

Sokrates felsefeyi belirli bir yöne çevirmekle farklı bir yaşam kurgusu ortaya koyar. Daha sonra gelen öğrencisi Eflatun ve onun öğrencisi Aristoteles bu farklı yolu daha ince bir biçimde işlerler.

Sokrates felsefesi'nin bir mirası ifade ettiği öne sürülmüştür. "Felsefenin belirli bir çizgi içinde gelişiminden konuşabiliyorsak", bunun ancak felsefeyi belirli tanımlar ve bir yöntem içinde yapan bu filozof sayesinde olduğunu öne sürer.

Antik dönemde yaşamın insanın karşısında üstün bir konumu vardır.
Modern dönemde “Düşünüyorum o halde varım” sözü Ben'in yaşam karşısında üstünlüğünü vurgular.

Resextensa ve rescogitans ayrımı; yaşama karşı kendini belirleyici noktaya getirmek isteyen kişinin bir tasnifidir. Resextensa, yer kaplama özelliğini maddeye yükleyerek maddeyi ölçmeye ve ölçmeden de kontrol etmeye yol alan düşünmeyi ifade eder.Düşünmeye bu perspektifte başlandığında çıkan sonucun Antik dönemdeki gibi haddini ya da kendini bil şeklinde olmayacağını anlamak zor değildir.Bunun için Descartes ile idealizmin doruk noktası olan Alman idealizmi arasında oldukça önemli bir filozof olarak Kant’a bakmak gereklidir.

Varoluşçuluğun iki temel biçimi vardır.

Hristiyan varoluşçuluğu en iyi örnek olarak St. Augustine, Blaise Pascal, Paul Tillich ve Søren Kierkegaard tarafından örneklendirilir. Dinsel varoluşçuluk, varlığın temeli olan öz ve varoluş olmak üzere iki gerçeklik düzeyi olduğunu kabul eder. Din, bu görüşte nihai kaygıdır.
Tanrı buyruğunu (vahiyi) referans alan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi büyük teistik dinler, başka hiçbir varlıkta bulunmayan özelliklere sahip “Tanrı” diye bir gücün varlığından söz etmektedirler. Bu dinler Tanrı'yı mevcut her şeyin sebebi ve devamlılığını sağlayan güç olarak görürler. Yine bu inanç geleneğine göre Tanrı'ya rağmen hiçbir şeyin meydana gelmesi mümkün değildir ve kaderi ondan bağımsız olarak şekillenen bir varlık düşünülemez. Bu inanç merkezinden bakıldığında böyle bir varlığın inkârı bir yana, varlığı ile ilgili en küçük bir şüphe dahi beslemeye imkân yoktur.

Ateist varoluşçuluk en iyi şekilde Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre tarafından örneklendirilir. Gerçekliğin tek bir düzeyi olduğunu, varoluş olduğunu kabul eder. Bu görüşe göre, her insan kendi benzersiz ve geçici özünü inşa eder.

Goldberg'in "ateist varoluşçuluk" tanımı Nietzsche'nin görüşünü yansıtmaktan ziyade Sartre'ın çerçevesini çizdiği varoluşçuluk akımının bir tezidir aslında. Sartre bunu Dostoyevski'ye gönderme yaparak şöyle açıklar:Dostoyevski, "Tanrı olmasaydı her şey mübah olurdu" diye yazmıştı.Gerçekten de Tanrı yoksa her şey mübahtır, hiçbir şey yasak değildir. Bu demektir ki insan, kendi başına bırakılmıştır. Ne içinde dayanacak bir destek vardır ne de dışında tutunacak bir dal. Artık hiçbir özür, yaptıklarına dayanak bulamayacaktır.

Yeni-Kantçılık 19. yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze kadar devam etmiş olan bir felsefe akımıdır. Eduard von Hartmann ile Helmholtz'un Kant'a yönelik yürüttükleri çalışmalar, Otto Liebmann'ın "Kant'a dönelim" (Zurück zu Kant!) çağrısı, Friedrich Albert Lange'nin Kant'ın bilgi teorisini değerlendiren çalışması, Yeni-Kantçılığın doğuşunda etkili ve belirleyici olmuştur.
Bu eğilim felsefe tarihinin en uzun süreli eğilimlerinden biri olarak kabul edilir, çünkü günümüze kadar gelen ve hâlâ devam eden bir felsefî tutumu ifade eder. Bunun yanı sıra özellikle 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında etkili olduğu söylenebilir. Pozitivist eğilime karşı bir tepki olarak doğup geliştiği de belirtilebilir.
Doğa bilimlerinin idealleştirilmesi, Sosyal Darwinizmin yaygınlaşması ve pozitivist bilimin giderek güçlenmesine karşı, felsefe içinde gelişen tepki kendisini Yeni-Kantçılık olarak ortaya koyar. Yeni-Kantçılar ayrıca Hegelci idealizme olduğu gibi Marksist materyalizme de tepkilidirler. Kantçı düalizm bu Yeni-Kantçılık eğiliminin temel ilkesidir. Bu düalizm fenomen-numen ayrımı üzerine kuruludur ve Yeni-Kantçı okulların hepsi bu ayrımı sürdürürler.
Yeni-Kantçı felsefe, kürsü felsefesi ya da akademik felsefe olarak da adlandırılır, bunun başlıca sebebi bu akımın genellikle üniversite profesörü olan filozoflar tarafından geliştirilmiş olmasıdır. Yeni-Kantçılık doğa bilimleri eleştirisine paralel olarak bir kültür bilimleri epistemolojisi geliştirir.

Yeni Platonculuk veya Yeni Eflatunculuk ya da Neoplatonizm, Plotinus'un çalışmalarıyla başlayan ve İmparator I. Justinianus'un Platon'un akademisini MS 529'da kapatmasıyla biten Platonik felsefe sürecini tanımlamak için kullanılan modern terim.
Platon ve Aristoteles öğretilerini uzlaştırarak oluşturulmuş felsefi akım.
Platonizm'in bu türü doğasında mistik veya dini unsurlarla tanımlanmaktadır.

Yeni Platonculuk Antik Çağ'ın sonuna doğru egemen olmaya başlamıştır ve Antik Çağ Yunan felsefesinin sonu olarak nitelenir.
Evrensel oluşmayı tinsel ilkeyle açıklamasından dolayı da gerici bir nitelik taşıdığı belirtilmektedir. Plotinos ve Proklos Yeni Platonculuğun önemli düşünürlerindendir. Ayrıca Plotinos'un öğrencisi Porphyrios, Bergama Yeni–Platoncu okulunun kurucusu Kapadokyalı Aedesius, Atinalı Plutarkhos ve İskenderiyeli Hypatia Yeni Platonculuğun örnek verilebilecek önde gelen isimleridir. Yeni Platonculuğun felsefi sistemi başta Plotinus ve diğer bu isimler tarafından geliştirilmiştir. Felsefenin dinselleştirildiği bir dönemdir. Tanrı kavramı bu dönemde ön plana çıkmıştır. Hegel, felsefe tarihi derslerinde Yeni-Platoncuları “Tanrı üzerine bir hayli ince kıyılmış palavra” ileri sürmekle suçlamıştır.
Yeni Platonculuğun etkisi oldukça büyük olmuştur. Hristiyan felsefesini, geç Antik Çağ'ın, tüm tanrıbilimini etkilemiştir. Orta Çağ'ın hemen hemen tamamında bu düşünce sistemi Platon'un düşünce sisteminin en etkili versiyonlarından birisi olmuştur.
İslam ve Yahudi düşüncesi üzerinde de etkili olmuştur. Antik Çağ'da önem verilen yaşam pratiklerinin karşısına felsefede teori anlayışı çıkmıştır.
Özellikle İtalyan Rönesansı döneminde Giovanni Pico della Mirandola, Marsilio Ficino, Medici, Michelangelo ve Sandro Botticelli gibi isimler Yeni Platonculuğa katkıda bulunmuşlardır. Bizans'tan İtalya'ya getirilen Platon'un el yazmalarının Floransa Akademisi'nde bu isimler tarafından çevirileri yapılır. Ayrıca bu dönemde, Platon'dan yola çıkan aynı isimler, platonik aşk kavramını ortaya çıkartmışlardır.

Platon
Plotinus
Porphyrios
Proklos
İskenderiyeli Hypatia

HANÇERLİOĞLU, Orhan (2010) Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul. ISBN 978-975-14-0089-5
HÖFFE, Otfried (2008) Felsefenin Kısa Tarihi, İnkılap Kitabevi, İstanbul. ISBN 978-975-10-2771-9

Yoga (Sanskritce: yoga' [joːɡɐ] ⓘ; 'boyunduruk' veya 'birlik' anlamında), Hindistan kaynaklı fiziksel ve zihinsel disiplinleri tarif etmek için kullanılan bir kelimedir. Aynı zamanda  Hinduizm, Budizm ve Jainizm'de çeşitli meditatif uygulamalara da yoga adı verilmektedir. Hinduizmde, altı geleneksel felsefe okulundan (āstika) biri olarak kabul edilir. Modern yoga biçimleri dünya çapında uygulanmaktadır, genellikle rahatlama gibi diğer unsurlarla birlikte esas olarak egzersiz amacıyla yapılmaktadır. Batı dünyasındaki yoganın büyük bir kısmı, hatha yogadan ve batı fiziksel kültüründen türetilmiş asanalardan oluşan, modern ve senkretize bir biçimdir. 

Sanskrit dilinde yoga kelimesi pek çok anlama sahiptir; "kontrol etmek", "boyunduruk altına almak" veya "birleştirmek" anlamına gelen Sanskrit "yuj" kelimesinden türemiştir. "Kavuşma", "bir araya gelme", "birlik", "karşılaşma" ve "yöntem" olarak çevrilebilir. Yoga uygulayan veya yoga felsefesini takip eden kişiye yogi ya da yogini adı verilir. Yogini ifadesi "yogi"isminin dişil kullanımıdır. 

Patanjali'nin yazıları aynı zamanda aştanga yoga (Sekiz Basamaklı yoga) olarak bahsedilen sistemin temelini oluşturmuştur. 2. kitabın 29. Sutrasından alınmış bu sekiz basamak kavramı günümüzde uygulanan Raja yoga çeşidinin karakteristik temellerini oluşturur. 
Sekiz basamak: 

Yama (Beş "geri çekilme"): Zarar vermeme, doğruluk, çalmama, tensel zevkleri kontrol etme, istifçilik yapmama.
Niyama (Beş "gözlem"): Arı olma, halinden memnun olma, ateşli istek, okuma, hatırlama
Asana: kelime anlamı "oturma yeri", Patanjali'nin Yoga Sutra'larında meditasyonda kullanılan oturma duruşunu ifade etmektedir.
Pranayama ("Nefesi askıya alma"): Prāna, nefes, "āyāma", durdurmak demektir. Ayrıca, yaşam gücünün kontrolü olarak da yorumlanabilir.
Pratyahara ("Tecrit"): Dış nesnelerden duyu organlarını geri çekmedir.
Dharana ("Konsantrasyon"): Dikkati tek bir nesne üzerine odaklamadır.
Dhyana ("Meditasyon"): Meditasyon nesnesinin doğası üzerine yoğun tefekkürdür.
Samādhi ("Özgürleşme"): Meditasyon nesnesi ile şuurun birleşmesidir.

Vedik Samhitalarda bazı çilekeşlerden, Vedaların erken yorumları olan Brahmanalarda (MÖ 900-500), bu çilekeşlerin yaptığı uygulamalardan (tapas) bahsedilmektedir. Pakistandaki Indus Vadisi Uygarlığına (ortalama MÖ 3300–1700) ait alanlarda bulunan birçok mühürlerde, bilinen yoga veya meditasyon duruşlarının benzerini tasvir eden figürler bulunmuştur. Bu duruşlar, arkeolog Gregory Possehl'e göre "yogayı işaret eden bir ayinsel disiplinin biçimini" önermektedir. Sonuçlanan bir kanıt henüz bulunmasa da, Indus Vadisi mühürleri ve yoga ve meditasyon uygulamaları arasındaki ilişki daha sonraları da birçok bilim insanı tarafından tartışılmıştır. 
Meditasyondaki daha yüksek şuuru deneyimleme teknikleri shramana gelenekleri ve Upanishad geleneği tarafından geliştirilmiştir. 
Budizm öncesi erken Brahminik metinlerdeki meditasyonla ilgili net bir kanıt olmasa da, Upanişadların kozmolojik ifadeleriyle Buddha'nın kaydedilmiş en eski Budist metinleri arasındaki yakınlığı baz alarak, Wynne elementsiz ve biçimsiz meditasyonun Brahminik geleneğinde oluşturulduğunun iddia eder. Hatta bunun dışında gerçek olma olasılığı daha az olan bazı iddiaları da vardır. Upanişadlardaki kozmoloji ifadelerinin modern gelenekte de yansıtılmış olduğunu söyleyerek, geç Rg Vedik dönemde Nasadiya Suktanın modern geleneğin kanıtlarını içerdiğini iddia eder. 

Hint Felsefesinde, yoga altı ortodoks felsefi okuldan birinin ismidir. Yoga felsefi sistemi Samkhya okuluyla çok yakından ilintilidir. 
Patanjali tarafından açıklanan Yoga okulu, Samkhya psikolojisi ve metafiziğini kabul eder, ama Samkhya'nın gerçeğin 25 elementine ilahi varlığı da eklediğinden, Samkhya'ya göre daha teistiktir. Samkhya ve Yoga arasındaki paralelllikler o kadar fazladır ki, Max Müller "iki felsefenin arasındaki farktan Tanrı'lı Samkhya ve Tanrı'sız Samkhya diye söz etmek mümkündür..." demektedir. 

Orijinal Yoga Sistemi
Asanalar listesi
Raja Yoga
Hatha Yoga
Cnana Yoga
Bhakti Yoga
Karma Yoga
Akroyoga
Hariom Yoga
Sahaja Yoga
Sıcak yoga

Zerdüşt (Avestaca: 𐬰𐬀𐬭𐬀𐬚𐬎𐬱𐬙𐬭𐬀, romanize: Zaraθuštra; Farsça: زرتشت, romanize: Zartosht; Grekçe: Ζωροάστρης, romanize: Zōroastrēs), Zerdüştlük olarak bilinen dinin kurucusu kabul edilen Antik İranlı düşünürdür. Bilgelik tanrısı Ahura Mazda'nın kendisine göründüğünü ve ondan doğruluğu yaymak görevini aldığını iddia eden Zerdüşt, Ahura Mazda'nın en büyük tanrı olduğunu, öteki birçok tanrı arasında, yalnız ona tapmak gerektiğini savundu. Antik İran'ın doğusunda doğduğuna dair genel bir düşünce hakimdir. Zerdüşt'ün Avesta'da toplanan ve Zerdüştlük ile ilgili günümüze ulaşan tek belge olan kutsal Gatalar ve Yasna Haptanghaiti ilahilerinin yazarı olduğuna inanılır. Günümüzde Hindistan'daki yandaşlarına, Parsi adı verilir.
Hangi dönemde yaşadığına dair akademik bir fikir birliği oluşmamıştır. Dilsel ve sosyokültürel delillere dayanarak MÖ 2. binyılda yaşadığı düşünülse de, bazı bilim insanlarına göre MÖ 6. ve 7. yüzyıllarda, bazılarına göreyse MÖ 6. binyılda yaşamıştır.

Zerdüşt kelimesi, muhtemelen Avesta dilindeki "yaşlı" anlamına gelen zareta ile, "deve" anlamına gelen ustra kelimelerinden türetilmiştir. Anlamı "yaşlı develere sahip olan kişi"dir. Aynı zamanda ismin ilk bölümünün Avesta dilinde "sarı" anlamına gelen "zaray"dan gelme olasılığı da bulunmaktadır. Bu durumda "sarı develere sahip olan" anlamına gelmektedir. Zerdüşt adı, muhtemelen Zerdüşt dinini ilan ettikten sonra edindiği bilinen adıdır.

Zerdüşt'ün yaşadığı tarih ve eski Avesta gatalarının yazım tarihi tam olarak bilinmemektedir. Plutarkhos gibi klasik yazarlar milattan önce 600 yıllarını işaret eder. 17. yüzyılın sonlarına kadar Zerdüşt'ün yaşadığı tarih olarak milattan önce 6. yüzyıl civarları gösteriliyordu. Fakat yaşadığı tarih hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

3. Zerdüşt'ün MÖ 628 yılında Rey'de doğduğuna ve MÖ 551 yılında Tahran yakınlarında öldüğüne inanılır. Zerdüşt'ün hayatı ile ilgili bilgiler yetersizdir. Çoğunlukla efsanelere, tahminlere dayanır. Zerdüştçü inanışta İskender'den 258 yıl önce ortaya çıktığı kabul edilir. İskender Ahameniş Hanedanı'nın (MÖ 559 - 330) Merkezi Parsa'yı (Persepolis) MÖ 330'da aldığına göre Zerdüşt, Aral Gölü'nün güneyindeki Harezm'in kralı olduğu sanılan Viştaspa'ya kendi dinini MÖ 588'de benimsetmiş olmalıdır. O sırada 40 yaşında olduğu rivayeti doğruysa MÖ 628'de doğmuş olması gerekir.
Avesta, Eski İran'ın ve Hindistan'da yaşayan İran asıllı Parsîlerin kutsal kitabıdır ve dili Pehlevîcedir. Gathalar Zerdüşt'e nispet edilen ve Zerdüştilerce kutsal sayılan kitaplardır.

Zerdüştlüğün MÖ 6. yüzyılda formunu tamamlamış en eski tek tanrılı dinlerden olduğu sanılır. Ancak keşfedilmiş olan Ketef Hinnom (Gümüş Muska Yazıtı), aynı yüzyıla tarihlendiğinden, 'formunu tamamlamış en eski tek tanrılı din' görüşü, bir iddia olarak kabul edilebilir olmuştur. Zerdüşt Gatalar'da insanı gerçek (asha) ile yalan (druj) arasında ruhsal mücadele veren bir varlık olarak görür. Asha'nın ana konsepti Zerdüştlük'ün temelini oluşturur.
Buna göre insanlığın diğer bütün yaratılanlar gibi tek amacı doğruluğu muhafaza edip ayakta tutmaktır. Bu amaca hayatın içinde aktif bir rol alarak ve yapıcı düşünce ve fikirlerle ulaşılabilir.
Zerdüştlük bilge dini olarak adlandırılır. Klasik Yunan filozoflarından Herakleitos'un Zerdüşt'ün fikirlerinden etkilendiğine inanılır.

Zerdüşt'ün resim ve heykellerde genelde beyazlar içinde sade bir halde tasvir edilir. Elinde barsom veya kitap ile tasvirleri de vardır.

İslami teorisyenlere göre Ahura Mazda, Yüce Rabb'dir ve bütün zıtlıkların yaratıcısıdır. Zerdüşt, her şeyin yaratıcısı olan, insanlara iyilik yapan tek bir Tanrı'nın, Ahura Mazda'nın (Hürmüz'ün) peygamberidir. Ahura Mazda tarafından kendisine vahyedilmiş ve o da halka vaazlarda bulunmuştur. Zerdüşt, İran çok-tanrıcılığını, tek-tanrıcılığa doğru yöneltmiş ve yüksek ahlâkın kurallarını koymuştur. 
İslami yorumlara göre başlangıçta tek tanrılı bir din olan Zerdüştlük Sâsânîler devrinde düalist bir özellik kazandı. Bu yorumlara göre başlangıçta Ahura Mazda’nın sıfatları olarak kullanılan kelimeler, sonraları özel isim olarak algılanmış ve böylece başka tanrılar ortaya çıkmıştır.
Zerdüşt’ün peygamber, Avesta’nın da kutsal kitap olduğunu düşünen bazı yorumcular Avesta’da Muhammed'le ilgili bir müjde aramışlar ve bulmuşlardır: Zerdüştî inancında bütün tarih, üç döneme ayrılmaktadır; her dönem dört bin yıldır ve her dönemin sonunda bir Saoşyant zuhûr eder. En son Saoşyant da gelecek ve sonra kıyamet kopacaktır. Yasht, 13, XXVIII, 129’da, putları kıracak olan Saoşyant adında biri ve Astuat-erata’nın geleceği haber verilmiştir. İslami yorumlara göre Saoşyant, ‘âlemlere rahmet’ anlamına gelir ve Muhammed'i anlatır. ‘Astuat-erata’ ifadesi de ‘bütün halkları tutan veya bir araya getiren’ anlamında Muhammed'le bağlantılanır.
Vendidad ve Yasht'ta, Zerdüşt'ün, kendinden sonra ortaya çıkacak bir nesebi olduğundan bahsedilmektedir. Bir kadının Kansava Gölü'nde yıkanacağı ve gebe kalacağı; söz verilen peygamberi, ‘Astuat-erata’ yani ‘Saoşyant’ı doğuracağı anlatılmaktadır. İslami yorumcular bahsedilen Kansava Gölünü Kevser ile eşleştirmişler ve O’nun Kur’ân’ın kendisi olduğunu iddia etmişlerdir.

Zerdüşt dinler tarihinde başlıca iki açıdan önem taşır: Bir yandan Yakın doğu ile Akdeniz bölgesinin Helenistik döneme (MÖ 323 - 30) özgü gizli bilimleri ve büyü uygulamalarıyla bağlantılı olduğuna inanılan efsanevi bir kişiliğe dönüşmüş, öbür yandan da tek tanrılı öğretisi ile batılı araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Zerdüşt'ün ya da eski İran düşüncesinin Yunan, Roma ve Yahudi düşüncelerini etkilediği tezi tartışmalı olsa bile, Zerdüşt’ün dini düşüncelerinin yaygın etkisi malumdur. (bkz. Zerdüştilik) Zerdüşt dinini inceleyenlerin karşılaştığı sorunların başında, bu dinin ne oranda Zerdüşt'ün bağlı olduğu kabilenin dininden, ne oranda da onun kendi görüşlerinden ve yaratıcılığından esinlendiği konusu gelir. Sasaniler dönemindeki (224 - 651) Mazdekçilik'in ne ölçüde Zerdüşt'ün öğretilerine dayandığı bir başka tartışma konusudur. Avesta kitabının önemli bir bölümünü oluşturan Gathalar (Zerdüşt'ün sözleri olduğu sanılan şarkı ve ilahiler), Pehlevi dilindeki dini metinler "Bundahişn" ile "Dinkart" ve çeşitli Yunan yazarların eserleri gibi kaynakların Zerdüşt'ün görüşlerini ne ölçüde doğru yansıttığı da tartışılıyor.

Zerdüştlüğün ‘kutsal bakire’ ve ‘su üzerinde yürüme’ motifleri Hristiyanlık içerisinde yer alan öyküler ile az da olsa benzerlik gösterir, miraca çıkma, tanrı ile yüz yüze görüşme (miraç), ölmeden cennet ve cehennemi görme, Kansava gölü ve Çinvat köprüsü motifleri İslamiyet ile benzerlik gösterir. Zerdüştlük inancına göre bütün insanlar bakire bir kız ve köpek eşliğinde eğlenceli, şarkılı türkülü bir yer olan cennete gideceklerdir. Ancak günahkarların cehennemde üç gün kalarak temizlenmeleri gerekecektir.

Zerdüştlük

İngilizce Gatha
Zerdüştlük Dini6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zarathushtra and His Religion
Zoroastrian gardens
Gatalar26 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zihin felsefesi, zihin, zihinsel olaylar, zihinsel işlevler, zihinsel özellikler, bilinç ve bunların fiziksel bedenle, özellikle beyinle ilişkilerini inceleyen felsefenin bir alt araştırma koludur. Bedenin zihinle ilişkisi bakımından zihin-beden sorunu, zihnin doğası ve onun fiziksel bedenle ilişkili olup olmadığı gibi diğer sorunlara rağmen, zihin felsefesinin merkezinde yer alan bir sorun olarak görülmektedir.
Zihin felsefesinden önce, zihnin tanımlanması gerekir. Zihin, insan beyninin düşünme, algılama, muhakeme etme, duygu, davranışla ilgili süreçleri kapsayan etkinliklerinin toplamıdır. Ruhbilim felsefesiyle ortak konuları varsa da zihin felsefesinin özellikle uğraştığı kavramlar farklıdır. Günümüzde dil felsefesiyle birlikte en aktif felsefe dalı zihin felsefesidir. Bazı felsefeciler, zihin felsefesinin aynı zamanda beyin felsefesi olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Guttenplan bir zihin haritası çıkarmıştır. Ona göre zihin ülkesinin üç temel unsuru vardır: Deneyimlemek, Tutum Takınmak ve Eylemek. Ona göre bütün zihinsel içerik(Anlam Coğrafyası) bu üç kategoride toplanır. Örneğin "Sıcak bir bardağı hissetmek", "Deneyimleme"ye girer; "Politik tartışmadan uzak durmak" "Tutum Takınma"ya, "Araba Kullanmak" ise "Eylemek" zihinsel coğrafyasının alanına girer. İnsanda bu üç kategori dışına taşan herhangi bir kavram, eylem ve tutum bulunmamaktadır.
İkicilik (dualism) ve tekçilik (monism) zihin-beden sorununun çözümüne yönelik iki büyük düşünce ekolüdür. İkicilik, Platon, Aristoteles ve Hint felsefesindeki Sankhya ve Yoga ekollerine kadar geri götürülebilir. Ancak sorun en kesin olarak 17. yüzyılda Descartes tarafından formüle edildi. Töz ikiciler (substance dualist) zihnin bağımsız bir töze sahip olduğunu savunurlar. Nitelik ikiciler (property dualist) ise zihnin farklı özelliklere sahip olmakla birlikte ayrı bir tözü olmadığını iddia ederler.
Tekçilik bircilik bağlamında, materyalizmle başlayacak olursak, burada öncelikle eleyici materyalizmi görüyoruz. Zihin diye bir şeyin, zihnin bileşensel öğelerini meydana getirdiği düşünülen duyum, imge, algı, duygu ya da düşünce gibi şeylerin hiçbir şekilde var olmadığını öne süren eleyici maddeciliğe göre, duygu, düşünce ve algı benzeri şeylerin varoluşuna inanan kimseler yanılmaktadır, zira bu türden şeylerle ilgili konuşma anlamsız olup, modası geçmiş ve bilimsel bakımdan yararsız teorilerin bir parçasını meydana getirmektedir. Aynı bircilik ve dolayısıyla materyalizm çerçevesi içinde, eleyici materyalizmin söz konusu zihin anlayışına alternatif bir zihin anlayışı geliştiren indirgeyici materyalizm, duyum, imge, algı, düşünce, duygu türünden şey ya da zihin hallerinin, gerçekte var olmakla birlikte, hareket halindeki maddenin daha karmaşık formlarından başka bir şey olmadığını öne sürer. İndirgeyici materyalizm, kendi içinde ikiye ayrılmaktadır. Başka bir deyişle, indirgeyici materyalizme, duyumların, imgelerin, düşüncenin, ne olduğu sorulursa, bize burada, indirgeyici materyalizmin iki ayrı türü olarak, iki alternatif karşılık verilir. Bunlardan davranışçılık olarak bilinen birincisi, duyum, imge, düşünce türünden terimlerin, insan benzeri yüksek düzeyden hayvanların vücutlarının davranış ya da hareketlerine gönderme yapmaktadır. Başka bir deyişle, davranışçılığa göre, zihne, zihin hallerine ve zihinsel faaliyetlere gönderimde bulunan terimler davranışsal terimlerle analiz edilmek durumunda olup, zihinle ilgili her terim davranış bildiren bir terimle tam bir eşanlamlılık sergiler. İndirgeyici materyalizmin ikinci türü merkezi hal teorisidir. Özdeşlik teorisi olarak da bilinen bu anlayışa göre, zihin halleri ve zihinsel faaliyetler beden içindeki bir takım hal ve faaliyetlerle özdeştir. Daha doğru bir deyişle, zihin halleri ve zihnin faaliyetler merkezi sinir sistemi ya da beynin halleri veya hareketleriyle özdeşlik gösterir. Yine söz konusu bircilik veya materyalist bircilik bağlamında materyalist bir panpsişizmi ifade eden ve insanda psişik bir madde ya da bir tür zihinsel malzeme bulunduğunu, insanın zihinsel güç ve yetilerinin bu maddenin artması ya da azalması oranında geliştiğini, karmaşıklaştığını ya da zayıfladığını öne süren zihin görüşüne zihinsel malzeme teorisi, buna karşılık zihni biyolojik evrim süreci içinde ortaya çıkan yeni bir öğe ya da ürün olarak gören doğurucu evrim görüşüne tümüyle karşıt olan ve bireysel zihinlerin, baştan beri maddi atomlarla birlikte var olmuş olan zihin parçacıklarının bir birleşiminin sonucu olduğunu savunan metafizik öğretiye zihin tozu öğretisi adı verilmektedir. Yalnızca madde var olduğu için, tinsel ya da zihinsel olanın hiçbir şekilde varolmadığını öne süren bu materyalist yaklaşım karşısında, maddenin varolmadığını, fakat salt zihin ya da zihinlerin var olduğunu öne süren ve dolayısıyla, zaman zaman maddesizcilik olarak da tanımlanan idealist yaklaşım bulunmaktadır. Burada da iki yaklaşım söz konusudur: Bunlardan nesnel idealizm olarak bilinen ve Fichte, Schelling, Hegel ve Bradley gibi düşünürler tarafından savunulan öğretiye göre, gerçeklik, var olan her şeyi kapsayan, kucaklayıcı tek bir zihinden meydana gelmektedir. Buna  karşın, Berkeley tarafından savunulmuş olan öznel idealizme göre, gerçeklik, nesnel idealizmde olduğu gibi, her şeyi kucaklayan bir zihinden değil de, bir zihinler toplamından, yani tanrısal zihinle sonlu zihinler çokluğundan meydana gelmektedir ve bu gerçeklikte maddi olan hiçbir şeye yer yoktur. Nötr Öğretiler: Gerçeklik bakımından ne madde ya da bedenin, ne de zihnin temel olduğunu öne süren bu nötr öğretilerin başında Spinoza'nın zihin öğretisi meydana gelmektedir. Spinoza'ya göre, zihin ve madde ya da beden, gerçeklik bakımından her ikisinin de gerisinde ve temelinde yer alan bir tözün tezahür ya da görünümlerinden başka hiçbir şey değildir. Spinoza'nın bu görüşünün daha modern bir versiyonu, yüzyılımızda, gündelik dil felsefesinin ünlü temsilcilerinden biri olan P.Strawson tarafından öne sürülmüştür. Bazıları katışıksız bir biçimde maddi olup, bazıları da kişilere karşılık gelen bir tözler çokluğundan söz eden Strwson'a göre, kişiler hem zihinsel ve hem de fiziki niteliklere sahip olduğunu savunan bu görüş, zihinsel olanla fiziki olan arasındaki farklılığı niteliksel bir farklılığa indirger. Aynı nötr zihinler bağlamında, biraz daha farklı bir yaklaşım pragmatist düşünür W. James'la, E.Mach, R.Carnap ve A.E.Ayer gibi pozitivistler tarafından benimsenmiştir. Birtakım tikel öğelerin, yani tecrübe ya da deneyimlerin varlığından söz eden bu yaklaşıma göre, bu tecrübeler birbirlerine, örneğin bellek ve çağrışım yasalarıyla bağlandıkları zaman da maddi nesneleri meydana getirirler. Bir kişinin zihninin, salt onun deney ya da tecrübelerinin toplamından ibaret olduğunu öne süren bu yaklaşım, zihinsel olanla maddi ya da fiziki olan arasındaki farklılığı, nötr tikeller, yani tecrübeler arasındaki farklılığa indirger.

CHOMSKY, Noam (2001), Dil ve Zihin, (Çeviren: Ahmet KOCAMAN), Ayraç Yayınları.
CHURCHLAND, Paul (2011), Madde ve Bilinç-Zihin Felsefesine Güncel Bir Bakış, (Çeviren; Berkay ERSÖZ), Alfa Yayınları.
DENNETT, Daniel C.; HOFSTADTER, Douglas(2009), Aklın G'özü Benlik ve Ruh Üzerine Hayaller ve Düşünceler, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
GELLATLY, Angus (2010), Zihin ve Beyin, (Çeviren: Duygu AKIN), NTV Yayınları.
GUTTENPLAN Samuel (1996) (ed.), A Companion to the Philosophy of Mind, s.6-27, Blackwell
GÜNDAY, Şeref (2002), Zihin Felsefesi, Asa Yayınevi.
SEARLE, John R. (2006), Zihin Dil Toplum, (Çeviren: Alaaddin TURAL) Litera Yayınları.
SEARLE, John R. (2004), Zihnin Yeniden Keşfi (Zihin Felsefesi), (Çeviren: Muhittin MACİT), Litera Yayınları.
SCHAFFER, Jerome A. (2005), Zihin Felsefesi, (Çeviren: Turan KOÇ), İz Yayıncılık.

Felsefe Ekibi 21 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Internet Encyclopedia of Philosophy 14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mind Papers
Zihin Felsefesi-Dil Bilimi Sitesinde 14 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antisthenes (MÖ 446 - MÖ 366), Kinik okulu kurmuş olan Yunan düşünür.
Önce sofist filozof Gorgias'ın ve ardından da Sokrates'in öğrencisi olmuştur. Sokrates'ten sonra okulunu kurmuş ve felsefesinin örnek kişisi olarak Sokrates'i referans almıştır. Köpeksi anlamında olduğu belirtilen Kyon sözünden türetilmiş Kinik okulunun kurucusudur ve bu akımın önemli açılımlarını yapmıştır.
Antisthenes'e göre önemli olan erdemdir ve erdem de bilgelikle elde edilebilen kendine yeterlilik durumudur. İnsan her tür gereksinimden kendini kurtararak, yalnızca kendi kendine dayanarak var olabilmelidir. Özgürlük bu anlamda gereksinimlerden kurtulmak, toplumsal bağları aşabilmektir. Antistenes'in felsefi düşünceleri bu anlamda uygarlık değerlerinin eleştirisini ve yadsınmasını içerir.
Gorgias'tan da önemli ölçüde etkilenmiş olan Antisthenes, felsefesinde sofiszmin etkilerini taşır. Varlığın birliği ve tanımlarımızın yetersizliği konularında önemli ölçüde Gorgias'ın yaklaşımına yakındır. Bilgi, nesnelerin adlandırılması için ortaya konulan sözlerdir ve yargılarımız da bu sözlerin bir araya getirilmesinden başka bir şey değildir. Platon'un kavramları gerçek sayan yaklaşımından farklı olarak, bir tür nominalist düşüncesi söz konusudur burada.
Yaşamın amacı mutluluktur (endaimonia) ve buna ancak erdemle ulaşılabilir. Erdem ise bilgeliktir, yani kişinin kendine yeterliliğidir. Bu anlamda erdem ruhun özgürlüğüdür ya da ruhsal özgürlüktür. Sağlık, güzellik, şan, ün, şeref, namus, vb. şeyler şüpheyle karşılanması gereken, kuruntu ve yapmacık şeylerdir; kinik düşüncede olsa olsa bunların karşıtları bir değer ifade eder. İhtiyaçsızlık, adsızlık, mülksüzlük, bilinen toplumsal ahlaki kodlardan yoksunluk, gerçek anlamda insanın kendine yeterliliği ve özgürlüğünü sağlar.
Bu değer eleştirisinde Antisthenes hazcı bir eğilime sahip değildir, aksine hazcılığa sert bir tepki gösterir. Haz, insanın köleleşmesinin sebebidir çünkü. Mutluluk amacı için, erdemin kendi başına fazlasıyla yeterli olduğunu ve başka hiçbir şeye gerek bulunmadığını savunan Antisthenes'e göre erdem; arzunun yokluğu, isteklerden bağımsızlıktır. Doğrudan doğruya yaşamın korunmasına ve sürdürülmesine yaramayan her şeyi kinik filozoflar reddederler, daha doğrusu bunlara karşı aldırışsızlık gösterirler. Bu tutum onları uygarlık karşıtlığına götürmüştür. Bilinen ahlaka, toplumsal değerlere, dine, aileye ve devlete karşı kayıtsız kalırlar ya da bunları yadsırlar. Antisthenes, devletin kendisiyle hiçbir ilişkisi olsun istemez.

Sofistler
Etik
Kirene Okulu

Aporia, genel olarak konuşmacının konunun hangi yönü takip etmesi gerektiği, konuya nereden başlanıp nerede bitirileceği, ne deneceği hakkında yolunu yitirdiği durumun adı olarak ya da konuşmacının ne söyleyeceğini ya da düşüneceğini bilmediği bir durumda başvurduğu, genellikle yapmacıklı kuşku ifadesi olarak tanımlanır. Etimolojik olarak, "Aporia" kelimesi, Yunanca ἀπορία kelimesinden gelir ve "geçişin olmaması", "çıkmaz", "geçişte zorluk", "şaşkınlık" anlamlarına gelir.
18. yüzyıl İngiliz düşünce dünyasının önemli isimlerinden Samuel Johnson’a göre aporia, “retorikte, konuşmacının çok yönlü bir konuya nereden başlayacağını ya da tuhaf ve belirsiz bir konu hakkında ne diyeceğini bilemediği ve böylece durumu kendi kendisine tartıştığı durumun adıdır.” Terimin “muamma karşısında kilitlenme ya da kafa karışıklığı” anlamı özellikle İlkçağ felsefesinin yöntemsel gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Erken dönem Platon diyaloglarında Sokrates, çözümlerini sunmadığı sorular ortaya koymuş ve sorduklarının makul çözümleri olmadığını da göstermişti. Aporetik yöntem, daha sonradan Sokrates'in gerçeği ortaya çıkarmak için kullandığı diyalektik yöntemin önünü açmıştı. Aporia terimi, Aristoteles tarafından öznenin düşüncesinde isteme bağlı olmaksızın ortaya çıkan ya da toplumdan yahut bilgelerden edinilen ‘saygın’ kabul edilen inançlardan türeyen bağdaşmazlıklarla ilgili kafa karışıklıkları için kullanılmıştı. Aristoteles'in yaklaşımı, çatışmaları uzlaştırmak için gereken asgari uyuma ulaşmak amacını güdüyordu.

Conium maculatum veya Baldıran, Conium cinsine bağlı bir bitki türüdür.

L. (1753). In: Sp. Pl. 243.
Provoost, S.; Bonte, D. (Ed.) (2004). Animated dunes: a view of biodiversity at the Flemish coast [Levende duinen: een overzicht van de biodiversiteit aan de Vlaamse kust]. Mededelingen van het Instituut voor Natuurbehoud, 22. Instituut voor Natuurbehoud: Brussel, Belgium. ISBN 90-403-0205-7. 416, ill., appendices pp.
Van der Meijden, R. (2005)
Bernal, R., S.R. Gradstein & Celis, M. (eds.). (2015). Catálogo de plantas y líquenes de Colombia. Instituto de Ciencias Naturales, Universidad Nacional de Colombia, Bogotá
Aronsson, Mora (2004) Thomas Karlssons Kärlväxtlista

 Wikimedia Commons'ta Baldıran ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Baldıran ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Devlet felsefesi, bir yurt üzerindeki yurttaşların en üst yönetim aygıtı olan devlet, egemenliğini yurttaşlardan alır, yurttaşlara dağıtır. Bir bayrağı, resmi bir dili vardır. Geniş kurumlardan ve uzmanlardan meydana gelen personeli, iç ve dış güvenliği sağlamak için kuvvetleri, üretim ilişkilerini denetlemek ve yönetmek için maliyesi bulunur.
Tarım ve din toplumlarında modern anlamda devlet yoktu. Egemenlik kralın, hükümdarın, dini liderindi. Avrupa ve Amerika devrimleriyle mutlakıyetten meşrutiyete ve cumhuriyete yönelen devlet gücünü toplumsal sözleşmeye dayandırdı. Hukukiliği kabul ederek, bağımsız yargının denetimine izin verdi, meclis iradesini halkın iradesiyle bütünleştirdi. Kutsaldan bireye, vesayetçilikten özerkliğe, merkeziyetçilikten ademimerkeziyetçiliğe, devletçilikten piyasacılığa, ırkçılıktan çoğulculuğa, gizlilikten şeffaflığa doğru gelişti.
Faşizmde her şeydi, Anarşizmde hiçbir şey, Sosyalizmde geçici şey, Demokraside bir şey. Demokratik devlet keyfi yasa yapamadı, bozamadı. Muhalefet, iktidar karşısında onun tek güç olmasını önledi. Basın ve sivil toplum egemenliğin kaynağının her zaman halka dayanması için çalıştı.
Doğu toplumlarında Batı'dan farklı gelişme evreleri olsa da 21. yüzyılda bütün devletler en güçlü devlete göre şekillenebilmektedir. Devletin temel unsuru olan askerilik, her zaman güçlü ordu bulundurma ilkesini en başa almaktadır.

Devletin kökeni

Siyaset Felsefesi 12 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diyalektik kavramı, kelime kökü diyalog ve etik kurallı bir şekilde tez ve antitezin ortaya konulmasıyla belli bir konu üzerinden ortak değerlerin inşası anlamına gelir, yani tartışılmış bir şekilde tezden senteze geçmiş, farkında olunmadan tekrar tartışılmasında yine aynı soru ve olası varsayımsal cevaplara ulaşılacak kavram değerlerine verilen genel adlandırmadır.
Başlangıçta tartışma sanatı ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ'daki en yetkin hâlidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.
Platoncu anlayışta fikirler, gerçek anlamına geldiklerinden diyalektik, fikirlerin diyalektiğidir. Ama başka yönlerde, duyulur olandan nesnelerin fikirlerine ulaşma ve giderek bu nesnelerin ve bilgilerin saf değişmez ilkelerini ya da yasalarını bulgulama anlayışı olarak da ortaya çıktığı görülür. Herakleitos'un "aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz" sözü diyalektiğin başlangıç hâlindeki açık tanımını göstermektedir. Diyalektik üzerine bütün çalışmaların başlangıç noktası burasıdır. Oluş ve değişim kavramları bu noktada diyalektik anlayışın temel kavramları olarak belirirler. İlk Çağ filozoflarının birbirine zıt yönlerde de olsalar diyalektikçi oldukları söylenebilir. Sokrates'te ve Sofistler'de diyalektik yöntemin belirli şekillerde kullanıldığı bilinmektedir. Aristoteles, diyalektiğin babası olarak Herakleitos'u değil Elealı Zenon'u gösterir. Zenon'un diyalektiği bir tür özdeşlik düşüncesine dayanır. Zenon, diyalektik yöntemi kullanarak hareketin olanaksızlığını bir dizi paradoksla gösterir. Ona göre evrende görülen çokluk ve çeşitlilik yanıltıcıdır, tıpkı hareketin yanıltıcı bir görünüm olması gibi.
Hegel'e gelindiğinde ise tam bir felsefi çalışmayla ortaya konulur diyalektik. Bir yöntem olarak içerimleri kuramsal bir açıklamayla ortaya konur. Buna göre diyalektik, Mutlak Fikir'in tez-antitez-sentez diyalektik üçlü hareketiyle gerçekleşmesi ve bunun bu şekilde anlaşılması yöntemi olarak değerlendirilir. Hegel, düşüncenin hareketinden sezinlediği diyalektiği, evrenin hareketine yöneltmiştir; çünkü Hegel evreni "maddeleşmiş bir fikir" olarak görürdü. Başka bir açıdan Hegel'e göre düşünce ve varlık özdeştirler aslında. Burada diyalektik, bütün düşüncenin ve varlığın gelişim sürecidir.
Marx, bu düşünüş sürecini tersine çevirir, Hegel'in yolundan giderek diyalektiği maddeci bir temelde değerlendirir. Diyalektikte hareket başlangıcından itibaren, çelişki kavramıyla ve dolayısıyla karşıtlık kavramıyla bağlantılı olarak açıklanmaktadır; Marx maddenin hareketinin diyalektik iç çelişkilerinin ürünü olduğunu ileri sürer ve düşüncenin diyalektiği de bu noktada maddenin hareketinin bilince yansıması olarak değerlendirilir. Bu nedenle Marksist felsefe diyalektik materyalizm olarak ifade edilecektir. Böyle algılandığı için de diyalektik yöntem, giderek diyalektik hareketin bilimi hâline gelmiştir. Marx ve Engels ile diyalektik artık tamamen neredeyse bugünkü anlamına kavuşur. Bunun en doğru ve akılcı tarifini Engels vermiştir: Diyalektik, "dış dünyada ve insan düşüncesindeki hareketin genel yasalarını inceleyen bilimdir". Bu tarif ile diyalektiğin gelişmesinin tamamen bilimlerin gelişmesine bağlı olduğu söylenebilir.

Diyalektik Düşüncenin Tarihi, Selahattin Hilav, Sosyal yayınları.
Diyalektik Sorunu Üzerine(Lenin) 2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mantık ve Diyalektik 5 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Euthyphron (Antik Yunanca: Εὐθύφρων Eftifron) Platon'un dindarlık üzerine yazdığı gençlik dönemi  başka bir deyişle Sokratik diyaloglarından biridir. 
Euthyphron Sokrates'in Savunması ve Kriton diyalogları birbirinin devamı niteliğindedirler. Sokrates, MÖ 399 yılında Meletos adlı bir genç tarafından gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlik suçlamalarıyla açılan dava için mahkemeye gelmiştir. Savunma mahkeme sürecini, Kriton mahkeme sonrasını, Euthyphron ise mahkemenin hemen öncesini anlatır. Yani eser Sokrates'in Savunması'nın önceli olma özelliğini taşır.

 

Eserde İki konuşmacı vardır: Diyaloğa ismini veren Euthyphron ve Platon'un hocası Sokrates.

Cinayet işlediği için babası tarafından cezalandırılan bir kölenin istem dışı ölmesi üzerine Euthyhron babasına dava açmak için mahkemeye gider. Sokrates'in ise kendi aleyhine açılan dava için mahkemeye gitmesi iki konuşmacının yollarını kesiştirir ve dindarlık üzerine bir sohbet başlar. Euthyhron babasının istemeyerek de olsa bir köleyi öldürmesini dini açıdan bir lekelenme olarak görür. Yani mahkemeye geliş amacı onu dinsizlik ile suçlamaktır. Diyalog içerisindeki görüşleriyle ve öne sürdüğü din ve dindarlık hakkındaki argümanlarıyla Euthyhron Antik Yunan’daki muhafazakâr düşünceyi ya da muhafazakâr kimliği temsil etmektedir. Diyalog altı bölümden oluşmaktadır.

Diyalogun giriş bölümüdür. Mahkemeye giden Sokrates din ve dindarlık üzerine çok bilgili olduğunu düşünen Euthyphron ile karşılaşır ve ondan kendisine dindarlığın ne olduğunu anlatmasını ister.

Euthyphron’un dindarlığın tanımını yapmaya çalıştığı ve kısaca dindarlığı, dini suç işleyeninin peşinde olmak üzere tanımladığı bölümdür. Bölüm Sokrates’in de bu görüşe itirazını içerir. 

Euthyphron dindarlığın başka bir tanımını yapar. Dindarlığın tanrıların hoşuna giden şey olduğunu iddia eder. Sokrates ise bu iddiayı iki şekilde çürütür. Öncelikle tüm tanrıların hoşuna giden şeyi bulmanın mümkün olamayacağını işaret ederek yani tanrılar arasındaki çatışma/anlaşmazlıkları öne sürerek ve sonra ise dini olanın dinin tam anlamıyla kendisine, kendi özüne bağlı olduğunu, tanrıların sevip-sevmemesine bağlı olmadığını söyleyerek çürütür.

Euthyphron’un adaleti Tanrılar için hizmet ve insanlar için hizmet olmak üzere ikiye ayırdığı bölümdür. Sokrates bu ayrımı, insanların kendileri için verdikleri hizmeti tanrılar için verdikleri hizmet ile örnekler vasıtasıyla karşılaştırır ve bu hizmetten tanrıların nasıl bir yarar sağladıklarını sorgulayarak Euthyphron’un adalet tanımını/ayrımını çürütür. 

Euthyphron bu bölümde dindarlığı son kez tanımlar ve bir çeşit dua etme ve tanrılara kurban sunma sanatı olduğunu öne sürer. Bunu tanrılara gösterilen bir saygı olarak tanımlar. Sokrates bunun önceki “dinsel olanın tanrıların hoşuna giden şey” olduğu tanımıyla örtüştüğünü gösterir. Diyalog başladığı noktaya gelmiştir.

Sokrates Euthyphron'dan eskisinden daha farklı bağımsız bir dindarlık tanımı koymasını ister. Euthyphron adeta kaçarak diyalogun sonlanmasına sebep olur ve Sokrates'den uzaklaşır.

Diğer gençlik dönemi diyaloglarında da olduğu gibi diyalog bir sonuca varmaz. Sokrates dindarlık ve din üzerine çok bilgili olduğunu düşünen ve bunu açıkça dile getiren Euthyphron'a din üzerine bir ders vermiştir.

Sokrates'in Savunması
Euthyphro ikilemi
Kriton
Platon
Sokrates

Platon, Euthyphron, (Çev. Furkan Akderin),Say Yayınları, İstanbul, 2011. ISBN 978-975-468-985-3
Taylor, C.C.W. (2002). Sokrates, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul. ISBN 975-21-0189-5

Hollanda Kraliyet Kütüphanesi (Felemenkçe : Koninklijke Bibliotheek veya KB ; Kraliyet Kütüphanesi), 1798 yılında kurulan  Hollanda'nın Lahey merkezli ulusal kütüphanesidir. KB, Orta Çağ edebiyatından günümüz yayınlarına kadar Hollanda içinde yayımlanan ve hakkında olan her yayını koleksiyonunda toplamaktadır. Deposunda kitaplar, gazeteler ve dergiler dahil olmak üzere yaklaşık 7 milyon yayın saklanmaktadır. KB ayrıca ulusal çevrimiçi kütüphane (e-kitaplar ve sesli kitaplar ile) ve Delpher (milyonlarca dijitalleştirilmiş sayfa) gibi birçok dijital hizmet sunmaktadır. KB, 2015'ten bu yana halk kütüphanesinin ağının koordinasyonunu üstlenmektedir.

Ulusal bir kütüphane kurma girişimi, senatör Albert Jan Verbeek tarafından 17 Ağustos 1798'de önerildi. Kurulacak kütüphanenin koleksiyonu V. William'ın el konulan kitap koleksiyonuna dayanacaktır. Kütüphane, aynı yıl 8 Temmuz'da Nationale Bibliotheek adıyla bir temsilciler komisyonunca ulusal bir kütüphane kurulması tavsiye edildikten sonra kuruldu. Ulusal Kütüphane başlangıçta yalnızca Temsil Organı üyelerine açıktı.
Kral Louis Bonaparte, ulusal kütüphaneye 1806'da Kraliyet Kütüphanesi adını verdi. Napoleon Bonaparte, Kraliyet Kütüphanesi'ni Lahey'e mülk olarak aktarırken, Paris'teki İmparatorluk Kütüphanesi'nin Kraliyet Kütüphanesi'nden yayınlara el koymasına izin verdi. 1815'te Hollanda Kralı I. William, kraliyet kararıyla 'Kraliyet Kütüphanesi' (Hollandaca: Koninklijke Bibliotheek) adını tasdik etti. Yeni bölümler açtığı 1982'den beri ise Hollanda Ulusal Kütüphanesi olarak bilinmekteydi. Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanlığı tarafından finanse edilmesine rağmen, kurum 1996 yılında devletin 'Bağımsız İdari Organı' oldu. 18 Kasım 2014'te ise Wsob (Halk Kütüphanesi Tesislerinin Sistemi Yasası veya 'Kütüphane Yasası') ortaya çıktı. Kanun 1 Ocak 2015'te geçerli oldu ve bugünden sonra dört kütüphane Koninklijke Bibliotheek adı altında devam etmektedir. Bu dört kütüphane Sektör Enstitüsü Halk Kütüphaneleri (SIOB), Stichting Bibliotheek.nl (BNL), Hollanda Edebiyatı Dijital Kütüphanesi (DBNL) ve Koninklijke Bibliotheek (KB) idir.

Beşerî bilimler KB'nin koleksiyonunda Hollanda tarihi, dili ve kültürüne verilen ehemmiyet ile merkezî bir öneme sahiptir.
2016 yılında KB, 115 kilometrelik kitap rafına eşdeğer 7.000.000 öğe içeriyordu. Koleksiyondaki öğelerin çoğu kitaptır. Ayrıca yazarın, yayıncının veya tarihin görünmeyebileceği, ancak belgenin kültürel veya entelektüel önemi olduğu “gri literatür” parçaları da mevcuttur. Koleksiyon, Orta Çağ el yazmalarından modern bilimsel yayınlara kadar Hollanda'nın neredeyse tüm literatürünü içermektedir. Bir yayının kabul edilmesi için, kayıtlı bir Hollandalı yayıncıdan olması gerekir.
Koleksiyon üyeler tarafından kullanılabilmektedir. 16 yaş ve üstü herhangi bir kişi üye olabilmektedir. Tek günlük giriş mümkündür. Kaynak talepleri yaklaşık 30 dakika sürmektedir. KB, "Hollanda Belleği" (Geheugen van Nederland) dahil olmak üzere birçok açık erişim web sitesine ev sahipliği yapmaktadır.

KB Araştırma Departmanı; dijital teknoloji, sürdürülebilir koruma ve hem kâğıt hem de dijital mirasın erişilebilirliği alanında dünyaca bilinen araştırmalarla uğraşmaktadır. İlgilendiği önemli konular; yapay zekânın uygulanabilirliği, büyük verinin kullanımı, gizlilik ve güvenliğin artan önemi, yayıncılık ve yayıncılık dünyasındaki değişimler ve halk kütüphanelerinin günümüz toplumundaki rolüdür.

Resmî site (İngilizce)

Kâhinlik (kehanet), çok eski uygarlıklardan beri var olan bir uzmanlık alanı olup, kısaca, meydana gelecek olayları birtakım yöntemlerle önceden bilmeye çalışma olarak tanımlanır. Eski uygarlıklar içinde kâhinlik çalışmalarına önem vermemiş bir uygarlık hemen hemen yok gibidir.

Kâhinlik uygulamaları içinde en bilinenleri, antik Yunan'daki ve okült bilgilerinin büyük kısmını Etrüskler'den ve bir kısmını da eski Yunanlardan almış Romalılar'daki uygulamalardır. Antik Yunan'da kâhinlik çalışmaları özellikle Apollon tapınaklarının bulunduğu orakl merkezlerinde yoğunluk kazanmıştı. Eski Yunancada kehanet anlamına gelen mantika doğal ve yapay olarak ikiye ayrılırdı: Oneirokritai (haberci rüyaların yorumu), manteuma veya orakl (transa dayalı hikmetli sözler ve bunlardan anlam çıkarma), egkoimesis (istihare) ve nekromansi (bedensiz varlıklardan bilgi alma) doğal mantika içinde yer alırdı. Yapay mantika ise fallardan oluşurdu.

Romalılar birçok alanda olduğu gibi, kâhinlik çalışmalarını da Etrüsk kültürüne borçludurlar. Eski Roma kâhinliğindeki üç önemli terim signa (çeşitli yollarla gelen ilâhî  mesajlar), omina (içerdiği ilâhî  mesajı anlamak için anlam çıkarılan insan sözü) ve prodigia'dır (kendilerinden anlam çıkarılan olağanüstü doğa olayları). Signa'lar ex caelo (gök işaretleri), signa oblativa (kendiliğinden gelen işaretler) ve signa impetrativa (dinleme yoluyla anlaşılabilen işaretler) olmak üzere üç gruba ayrılırdı. Eski Roma kâhinlerine göre, bir insana veya bir topluma ilâhî bir mesaj verilmek istendiğinde bu mesaj herhangi bir insana da herhangi bir zamanda söylettirilebilirdi (omina). Önemli olan bu sözleri anlayabilmek, iyi yorumlayabilmek, yani mesajı almasını bilmekti. Prodigialar'dan cansız doğadakilere portentum ve ostentum, canlı doğadakilere de monstrum derlerdi. Etrüskler'de en tanınmış kâhinlik türlerinden ikisi gözlemlenen kuş uçuşları ve yıldırımların analitik yorumuydu.

Şamanist inisiyasyondan geçmiş veya sufilik terbiyesiyle büyümüş eski kâhinler, kendilerine bir sorunla ilgili olarak, danışmak üzere gelenlere bildikleri bir şey varsa konuşur, bilmedikleri veya sakıncalı gördükleri konularda asla konuşmazlardı; ayrıca verdikleri bilgi için en ufak bir maddi veya manevi karşılığı kesinlikle kabul etmezlerdi. Halk arasında ermiş, evliya gibi çeşitli adlarla zikredilen bu zatlar, 21.yy.'a doğru yerlerini yavaş yavaş bu işi bir geçim kaynağı olarak gören, ehil olmayanlara terk etmişlerdir.

Kâhinlik yöntemleri şöyle sınıflandırılır:
1-Psişik yöntemler:

İstihare yoluyla alınan mesajlar ve yorumlanması
Haberci rüya yoluyla alınan mesajların yorumlanması
Sezgi yoluyla alınan mesajlar ve yorumlanması
Vizyon yoluyla alınan mesajlar ve yorumlanması
2-Maddi yöntemler (divination) 

Gözlemler:
Astrolojik gözlemler ve verilerin değerlendirilme ve yorumları
Nümerolojik gözlemler ve verilerin değerlendirilme ve yorumları
Olayların (omen) gözlemi ve gözlemlerden sentez ve muhakeme yoluyla sonuçlar çıkarılması
Fallar

Nostradamus, Mother Shipton (Shipton ana) ve Edgar Cayce Batı'nın en ünlü kâhinleri arasında sayılırlar.

İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu
Dictionary of Mysticism, Nevill Drury
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları

Kriton (Antik Yunanca: Κρίτων), Antik Yunan filozofu Platon tarafından yazılmış, şehrin tanrılarına inanmayışı ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle yargılanan Sokrates'in davası sonucunda çıkan idam kararının ertesinde, öğrencisi aynı zamanda onunla yaşıt ve onun gerçeklerine ulaşamamış bir arkadaşı olan Kriton'un 
onu hapisten kaçmaya ikna etmeye çalışmasını konu alan bir diyalogdur. Sokrates'in Savunması ve Euthyphron ile birlikte üçlü bir dizi oluşturur. Euthyphron mahkemenin hemen öncesini, Savunma mahkeme sürecini, Kriton ise mahkeme sonrasını anlatır. Yani eser Sokrates'in Savunması adlı diyaloğun devamı niteliğindedir.
Kriton, Sokrates'i ikna etmeye çalışır ama başarılı olamaz yani Sokrates hayatına son verenlere direnmez, verilmiş olan karara karşı çıkmaz. Sokrates kurtulmayı neden reddettiğini bu diyalogta açıklar ve Kriton'u ikna etmeye çalışır.

Sokrates'in Savunması
Euthyphron
Platon
Sokrates

Platon, Kriton, (Çev. F.Öktem-C.Türkkan), Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2006. ISBN 975-997-086-4

Louvre Müzesi (Fransızca: Musée du Louvre), dünyanın en büyük sanat müzesidir. Fransa'nın başkenti Paris'te, Louvre Sarayı'na kurulmuştur. Şehrin içinden geçen Sen Nehri'nin kıyısında yer alır. Tarih öncesi çağlardan, 21. yüzyıla kadar uzanan, oldukça geniş bir koleksiyon yelpazesi vardır. Yaklaşık 35.000 kadar tarihî sanat eseri, 72.735 metrekarelik bir alanda sergilenmektedir. 2017 yılında, 8,1 milyon ziyaretçi oranıyla dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzesi seçilmiştir.
Sadece içeriğiyle değil, içine kurulmuş olduğu tarihî yapıyla da oldukça önem taşıyan müzenin binası; 12. yüzyılın sonları ile 13. yüzyılın başları arasında dönemin kralı II. Philippe tarafından kale olarak yaptırılmış fakat şehrin hızla gelişip kale sınırlarını aşması sonucunda yapı savunma özelliğini kaybettiği için 1546 yılında I. François'nın emriyle Fransız krallarının resmî konutu olarak kullanılması adına saraya çevrilmiştir. Bugün müzenin bodrum katında hâlâ kalenin kalıntılarından izler görülebilir. Defalarca genişletme çalışmaları geçirdikten sonra nihayetinde 1682 yılında XIV. Louis'nin Versay Sarayı'na taşınma kararı vermesiyle beraber Louvre, aralarında Yunan ve Roma medeniyetlerinden kalma önemli eserlerin de bulunduğu kraliyet koleksiyonunun sergilenmeye başladığı, müze olmayan ama aynı işlevi gören bir yer hâline gelmiştir. Bu bağlamda yaklaşık 10 yıl kadar kullanıldıktan sonra 1692 yılında kraliyet adına kurulmuş olan edebiyat ve heykeltıraşlık okulları buraya taşınmış ve 100 yıl boyunca burada eğitime devam etmişlerdir. Fransız Devrimi sırasında kurulan ulusal meclis, Louvre'un Fransız sanatının eserlerinin sergilendiği bir müze olarak kullanılması gerekliliğine karar verdiği için tekrar müzeye çevrilmiştir.
10 Ağustos 1793 tarihinde, 537 parçadan oluşan ve çoğu kraliyet ailesi ile kiliseye ait olan bir resim koleksiyonu ile açılan müze, binanın bu amaca yönelik inşa edilmemiş olmasından dolayı mimari açıdan sıkıntılar yaşamış ve 1796-1801 yılları arasında kapalı kalmıştır. Napolyon Bonapart devrinde içerik açısından iyice zenginleştirilen müze bir dönem Musée Napoléon (Napolyon Müzesi) olarak da adlandırılmış fakat Fransız ordusunun işgal ettiği yerlerden çekilmesi sonucunda yurt dışından etik olmayan yollarla kaçırılan bu eserler asıl sahiplerine iade edilmiştir. Yine de XVIII. Louis, X. Charles ve İkinci Fransız İmparatorluğu devirlerinde büyümesini sürdüren müzenin koleksiyonuna 20.000 yeni eser ilave edilmiştir. Üçüncü Fransız Cumhuriyeti döneminde de satın almalar ve yapılan bağışlar yoluyla içerik sayısı artış göstermiştir. Bugün müzenin sahip olduğu tüm sanat koleksiyonu sekiz ayrı başlığa göre ayrılmış durumdadır ve bu düzene göre sergilenmeye devam etmektedir.

Louvre, on üçüncü yüzyıl başlarında (1204), Philippe Augustie tarafından ilk şekliyle inşa ettirilmiştir. Adını İngilizcede kuvvet, güç anlamına gelen "Lower" kelimesinden alan saray, daha sonra 14. yüzyılda kraliyet merkezi olmuştur. On beşinci yüzyılda Loire'nin kıyısına taşınınca Louvre bakımsız kalmış ve 1564'te sarayın Tuileries bölümünün yapımına başlanmış fakat III. Napolyon zamanında tamamlanabilmiştir. 1793'te müze hâline gelen saray, 1871'de büyük bir yangın geçirmiştir. Yapılan tamirat ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelen bina 1932'de son şeklini almıştır. 2021 yılında Fransa Cumhurbaşkanlığı'nın aldığı kararla 228 yıl sonra müze yönetimine ilk defa bir kadın, Laurence Des Cars getirilmiştir.
İçerisinde bulunan sanat koleksiyonları, yenileriyle birleştirilerek büyük bir sanat müzesi hâline getirildi.

Louvre Müzesi, yedi bölümden meydana gelmektedir. Her bölümün başında yetkili ve sorumlu kişiler vardır. Bunlar da müze müdürüne bağlıdır. Resim, heykel, doğu sanatları, Mısır sanatları, Yunan sanatları, sanat eserleri, desen gibi dallara ayrılan kısımlardan meydana gelmektedir. Doğu sanatları bölümünde; heykel, Akad uygarlıklarından eserler mevcuttur. Mısır sanatları kısmı ise Mısır'dan getirilen ve Kahire Fransız Enstitüsü tarafından yapılan araştırmalarda ortaya çıkan, uygarlık örneklerinin tanınması bakımından önemlidir.
Yunan sanatları bölümünde; MÖ 2000 yılı ile MS 3. yüzyıl sanatlarına ve çinilerine rastlanmaktadır.
Sanat eserleri bölümünde, Orta Çağ'dan günümüze kadar gelen süsleme sanatı örnekleri; resim bölümünde, Orta Çağ Fransız ve Avrupa resim koleksiyonları vardır. Fragonard, Rembrandt, Rubens, Titian, Poussin ve David gibi sanatçıların eserlerinin görülebileceği Louvre Müzesi'nde, Winged Victory of Samothrace ve Venus de Milo gibi çok iyi bilinen heykel koleksiyonları da bulunmaktadır. Ayrıca Heykel Bölümü, 19. yüzyıl Fransız sanatının zamanımıza kadarki önemli eserlerini de bulundurmaktadır. Baron Edmond de Rothschild'ın 40.000'den fazla oyma resim, yaklaşık 3000 çizim ve 500 resimli kitap içeren koleksiyonu 1935'te Louvre'a verilmiştir. Bunların yanı sıra Louvre'da arkeolojik, mimari ve tarihsel sergilere de yer verilmektedir.
Müzenin çok zengin kütüphanesi, konferans salonu ve eğitim bölümü, eserlerin incelendiği ve yenilendiği laboratuvar ile sanat tarihi ve müzecilik konusunda eğitim yapan Louvre Müze Okulu da önemli kısımlarındandır.

8 farklı bölümden oluşan Louvre Müzesi koleksiyonu, sadece 35.000'i teşhire sunulan 380.000'den fazla sanat eserine ev sahipliği yapmaktadır.

Bu bölümde; Nil Nehri ve çevresinden çıkartılmış, tarihî geçmişi günümüzden 4.000 yıl öncesine kadar dayanan yaklaşık 50.000 kadar el işçiliği eser bulunmakla beraber, bunların sadece belirli bir kısmı sergilenebilmektedir. Dünyanın en büyük Mısır temalı koleksiyonunu oluşturan bu eserler arasında Antik Mısır, Orta Krallık, Yeni Krallık, Ptolemaios Krallığı, Roma İmparatorluğu ve Bizans döneminden kalma parçalar bulunmaktadır.
Müzenin bu alanda sahip olduğu koleksiyonun bir kısmı kraliyet ailesine ait olsa da, Napolyon'un 1798'de düzenlediği seferler sonrasında zapt edilerek Fransa'ya getirilen parçalarla beraber daha da genişlemiştir. Bu seferlerde Napolyon'a eşlik eden Dominique Vivant Denon ise bir dönem müzenin yöneticiliğini üstlenmiştir. Jean-François Champollion Rosetta Taşı'nı Fransızcaya çevirdikten sonra dönemin kralı X. Charles, müzede diğer eserlerden ayrı olacak şekilde bir bölüm kurulmasını emretmiş ve böylelikle bugünkü koleksiyonun temelleri atılmıştır. Champollion ayrıca kraldan Edmé-Antoine Durand, Henry Salt ve Bernardino Drovet'in sahip olduğu yaklaşık 7.000 parçalık kişisel koleksiyonların da satın alınarak bu bölüme dâhil edilmesini rica etmiştir. Mısır'ın başkenti Kahire'de Kahire Mısır Müzesi'ni kuran Auguste Mariette; daha sonraları Memfis'te yapılan kazı çalışmaları sırasında bulunan diğer önemli eser ve buluntuları etik olmayan bir şekilde Fransa'ya yollamış, böylelikle Louvre Müzesi'nin Mısır koleksiyonunun büyüme süreci devam etmiştir.
20 kadar odada muhafaza edilen ve sergilenen bu eserler yalnızca el işçiliği heykel vb. sanatsal ürünleri değil; aynı zamanda papirüslere yazılmış belgeler, mumyalar, kıyafetler, mücevher eşyaları, müzik aletleri, silahlar ve oyunları içermektedir. Orta Krallık sanatı, altından yapılma heykel ve büstlerle meşhurken; Yeni Krallık dönemine ait eserler ağır ve kasvetli bir hava taşımaktadır. Yine de tanrıça Neftis ve Hathor'un kireç taşından yapılma heykelleri, çağın zenginliğinden izler taşımaktadır.

Yakın Doğu eserleri koleksiyonu; müzenin, 1881'e tarihlenen, ikinci en yeni bölümüdür. İslamiyet'in yayılmasından önceki döneme ait eserlerin sergilendiği bu bölüm; Levant, Mezopotamya (Irak) ve Pers (İran) olmak üzere coğrafi bölgelere dayalı üç farklı kategoriye ayrılmıştır. 1843 yılında Paul-Émile Botta tarafından ilgili bölgelere yapılan keşif ziyaretleri ve II. Sargon'un sarayının bulunmasıyla beraber, bu bölümdeki içeriklerin sayısı hızla çoğalmaya başlamıştır.
Sümer medeniyetinden birçok eserin sergilendiği koleksiyonda, Lagaş prensinin Zagros Dağları'nda barbar kavimlere karşı kazandığı zaferin anısına Agade şehrinin kralı tarafından MÖ 2450 yılında diktirilen bir yazılı anıt da bulunmaktadır. 1901 yılında keşfedilen, 2,25 metre boyutuna ulaşan ve Hammurabi Kanunları'nın yazılı olduğu başka bir çivi yazması da yine bu bölümde yer alır. Ayrıca 2005 yılında düzenlenen bir Antik Pers sergisi için, aralarında Persepolis kazılarında bulunan nadir eserlerin de bulunduğu birtakım nesne de British Museum tarafından Louvre'a ödünç verilmiştir.

Bu bölümdeki eserler; tarihleri Cilalı Taş Devri'nden MS 6. yüzyıla kadar uzanan süreçte, Akdeniz havzasındaki medeniyetlerden kalma parçalardan oluşmaktadır. Müzenin en eski koleksiyonlarından birisini oluşturan bu eserler, I. François döneminden beri toplanmakta ve zaman zaman yenileri eklenmektedir. Başlangıçta sadece Venus de Milo gibi mermer heykellerden oluşan koleksiyona Napolyon Savaşları sırasında birçok önemli eser ve heykel dâhil edildiyse de bunlar Napolyon Bonapart'ın 1815 yılında tahttan inmesinin ardından getirildikleri yerlere geri gönderilmiştir. 19. yüzyıla gelindiğinde Fransa Millî Kütüphanesi'nin ve Durand'ın kişisel koleksiyonunun da dâhil edilmesiyle sergiler büyümeye devam etmiştir.
MÖ 4. yüzyıldan sonra sanatta insan formunu ve biçimini resmetme, işleme ve tasvir etme anlayışı yükselişe geçmiştir. Louvre Müzesi de bünyesinde barındırdığı Venus de Milo ve Semadirek Kanatlı Zaferi gibi eserlerle hâlen dünyanın en büyük Helenistik dönem koleksiyonlarından birine sahip bir müzedir. Galerie Campana ise binlerce örneğinin arasından sıyrılıp öne çıkan, Antik Yunan çömlekçiliğinin en bilindik ürünlerindendir. Yine müze dâhilindeki Agrippa ve Annius Verus portrelerinin de dâhil olduğu Roma dönemi portreciliği, bu türün önde gelen temsilcilerindendir.

İslami sanat eserleri koleksiyonu; 13 farklı ülkeden, 3 ayrı başlıkta toplanmıştır ve müzenin en yeni kısmıdır. 5000 kadar seramik, ahşap, cam, metal, fildişi gibi çeşitli materyallerden yapılma eser ve 1000 kadar da çanak-çömlek kalıntısından oluşan koleksiyon, 2003 yılına kadar dekoratif sanatlar bölümünün bir parçasıydı. Koleksiyon; Endülüs, Memlük ve İran olmak üzere dönemsel olarak üç p

Lysis, (Antik Yunanca: Λύσις) Yunan filozof Platon'un gençlik dönemi diyaloglarından biridir. Diyalog dostluk (philia) kavramının doğasını felsefi yönden işlemesi bakımından önemlidir.

Sokrates diyalogun anlatıcısıdır. Onun dışında konuşmaya katılanlar diyaloğa ismini veren Lysis, Hippothales, Meneksenos ve Ktesippos'tur. Konu Sokrates ve bu konuşmacılar yoluyla açıklanmaya çalışılır.

Atina'nın önde gelen ailelerinden birinin çocuğu olan Hippothales Lysis'e aşıktır. Lysis'e duyduğu bu aşkı diğer arkadaşlarına eline geçen her fırsatta dile getiren Hippothales sonunda bir gün Sokrates ile karşılaşır ve ona bu durumdan bahseder. Aralarında Hippothales'in Lysis'e duyduğu sevginin özü ve nedeni ile ilgili bir konuşma geçer. Konuşmada Ktesippos da yer alır. Sokrates konuşmada Hippothales'in Lysis'e duyduğu aşk için yazdığı şiirleri aslında Lysis'i değil kendisini övmek için yazdığını belirtir. Sevenin mi, yoksa sevilenin mi dost olduğu
üzerinde yoğunlaşan tartışmanın ardından Hippothales Sokrates'i Palaistra adı verilen bir okula davet eder. Sokrates burada Lysis ve Meneksenos ile dostluk ve dostluğun ne anlama geldiği ile ilgili derin bir sohbet edecektir. Sohbetin başlangıcında Sokrates, Lysis'in aslında Hippothales'in gözündeki kadar muhteşem olmadığını Lysis'in hayatından örneklerle açıklar. Ardından tartışma şu konular çerçevesinde geçer: 

Birbirlerine benzerlerin dostluğu ve ardından düşmanlığı,
Karşıtların (birbirinden farklı olanların) dostluğu ve düşmanlığı ve sonuçta dost olanın dostluğun kendisi olduğu  tespiti.
Son olarak dostluk, çıkarlar üzerine kurulan bir ilişki olarak nitelendirilir  ancak dostluk ilişkilerinde tarafların doğalarının uygun olup olmadığının önemine de vurgu yapılır.

Diyalog dostluk kavramındaki çelişkilere tam bir cevap alınamadan sonlanır.

Sokrates
Platon

Platon, Lysis, (Çev. Nihal Petek Boyacı), Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2006. ISBN 975-997-085-6

Megara okulu, Sokratesçi filozof Eukleides'in kurucusu olduğu felsefe okuludur.
Megara Okulu, Antik Yunanistan'da MÖ 4. yüzyılda kurulan felsefi bir okuldur. Megara, bugünkü Yunanistan'ın Attika bölgesindeki bir şehirdir.
Megara Okulu'nun öğretileri, sofist düşüncesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sofistler, gerçeğin göreceli olduğunu savunurken, Megara Okulu gerçeğin mutlak olduğunu iddia etmiştir. Megara Okulu'nun düşüncesi, Elea Okulu'na yakın olmakla birlikte, belli farklılıklar da gösterir.
Megara Okulu'nun en ünlü üyeleri Philotheos, Eukleides ve Eubulides'tir. Eukleides, birçok sofizm teorisine eleştirel yaklaşımıyla bilinir ve diğer okullar tarafından kabul edilen bazı felsefi kavramları eleştirerek yeni bir felsefi sistem oluşturmuştur.
Megara Okulu'nun en önemli öğretisi, mantık konusunda yoğunlaşmıştır. Okul, özellikle dedüksiyon ve silogizm (çıkarım) konularında uzmandı. Ayrıca, Megara Okulu'nun öğretileri, Aristoteles'in öğretilerinin de önemli bir etkisi oldu.
Ancak Megara Okulu öğretilerinin sadece bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir ve bu nedenle bugün hakkında çok az şey bilinmektedir.
Eukleides Megaralı olduğundan okul bu isimle adlandırılmıştır. Megara okulunda mantığa önem verildiği bilinmektedir. Hatta Diodorus'un bir mantık sorusuna cevap veremediği için intihar ettiği söylenmektedir. Elea okulunun etkisinde de kalmış olan Eukleides, hem bu okulun öğretisini hem de Sokrates'in ahlak ilkesini birleştirmeye çalışan bir sentez ortaya koymuştur. Sofistik düşüncedeki eristik yaklaşımını geliştirmişlerdir. "Bir olan iyidir." temelinde bir ahlak felsefesi biçimlendirmişlerdir. İlginç paradoksal düşünüşü devam ettirmişler ve diyalektiği olumsuz anlamda kullanmışlardır. Bir anlamda bu nedenle bu okula diyalektikçiler de denilmektedir. Çok yaygın ve güçlü bir okul olmamış, etkili bir süreklilik sağlayamamıştır.
Diodoros Kronos ve Diyalektikçi Philon, Megara okulunda yetişen en önemli mantıkçılardır.

Stilpon
Diyalektik
Elis-Eteria okulu

Peter Singer (6 Temmuz 1946), Avustralyalı filozof ve önde gelen bir hayvan hakları savunucusu.
1999'dan bu yana Princeton Üniversitesi Biyoetik bölümünde görev yapmaktadır. Uzmanlık alanı uygulamalı etik olup etik sorunlara seküler ve yararcı bir açıdan yaklaşır. Kariyerinin çoğunda tercihe dayalı yararcılık görüşünü savunsa da 2014'te hazza dayalı yararcılık görüşünü benimsediğini açıkladı.
Tom Regan ile birlikte 1960'lardaki ilk hayvan hakları ile hayvanları özgürleştirme hareketlerini birleştirmeye ve öncülük etmeye yardım etti.
Onun Hayvan Özgürleşmesi (Animal Liberation) adlı kitabı hayvan hakları konusunda çok önemli bir yere sahip olmakla beraber felsefi literatürün çığır açan bir ürünü olarak sayılıyor.
Singer, kendini bir vejetaryen ve "esnek bir vegan" olarak tanımlamaktadır. Mother Jones adlı dergiye verdiği röportajda konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

Et yemiyorum. 1971 yılından beri vejetaryenim. Yavaş yavaş vegan yaşama alışıyorum. Büyük oranda vegan sayılırım, fakat esnek bir veganım.

Singer'ın ebeveynleri, Nazilerin 1938'de Avusturya'yı işgal etmesinden sonra, Viyana'dan Avustralya'ya göçmüş olan Avusturya Yahudileridir. Baba tarafından dede ve ninesi, Naziler tarafından Łódź gettosuna götürülmüş ve bir daha kendilerinden haber alınamamıştır. Yine aynı şekilde anne tarafından dedesi, Sigmund Freud ile bilimsel çalışmalar yapmış olan eğitimci David Ernst Oppenheim ise, Nazilerin Theresienstadt gettosunda ölmüştür. Singer daha sonra dedesi Oppenheim'ın biyografisini yazmıştır.

Singer, 1946'da Melbourne'de doğdu. Babası, çay ve kahve ithalatı ile uğraşan başarılı bir iş insanıydı. Varlıklı ve nadiren Yahudi bayramlarını kutluyan, dindar olmayan bir aileye sahipti. Singer; Tanrı'ya inanmadığını söyleyerek, Yahudilerin reşit olma töreni bar mitzvaha katılmayı reddetti.
Singer, Preshil ve Scotch Koleji'nde ilk ve ortaöğrenimini tamamladı. Sonrasında Melbourne Üniversitesi'nde hukuk, tarih ve felsefe üzerine lisans eğitimi aldı ve buradan 1967'de mezun oldu. Kız kardeşinin, o zamanki erkek arkadaşıyla yaptığı tartışmaların ilgisini çekmesi dolayısıyla felsefe eğitimi almaya karar verdiğini söylemiştir.
1969'da aynı üniversiteden; H. J. McCloskey'in danışmanlığında, "Neden Ahlaklı Olmalıyım?" başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesini aldı. Oxford Üniversitesi'nden burs kazandı ve burada R. M. Hare'in danışmanlığında, sivil itaatsizlik üzerine doktora yapmaya başladı. Doktorasını 1971'de tamamladı ve 1973'te de doktora tezi kitap olarak basıldı. Singer; H. J. McCloskey ve R. M. Hare'in, kendisinin akıl hocaları olduklarını söyler.

Bir gün Balliol Koleji'nde, "büyük olasılıkla hayatımı kesinkes değiştiren deneyim" şeklinde nitelediği bir olay yaşadı. Dersten sonra yüksek lisans öğrencisi Richard Keshen ile öğle yemeği yiyor ve tartışıyorlardı. Singer spagetti yerken; Keshen, spagetti sosunun et içerdiğini öğrenince salata yemeyi tercih etti. Singer bunun nedenini sordu ve Keshen'de bu tercihinin altında yatan etik sebepleri açıkladı. Singer daha sonrasında Keshen'in kendisine yaptığı bu açıklamalar üzerine, "daha önce hiç anlayabileceğim ve aralarında ilişki kurabileceğim kadar basit cevaplar veren bir vejetaryen ile tanışmamıştım" diyecekti. Keshen daha sonra Singer'ı diğer vejetaryen arkadaşları ile tanıştırdı. Singer konuyla ilgili Ruth Harrison'ın "Hayvan Makineleri" kitabını okudu ve "bir veya iki hafta sonra" karısına yanaşıp, belki de beslenme şekillerinde bir değişiklik yapmaları gerektiğini, et yemeyi haklı çıkaramayacaklarını düşündüğünü söyledi.

Singer'ın fikirleri etkili özgeciliğin yükselişine katkıda bulunmuştur. İnsanların sadece acı çekmeyi azaltmaya değil, aynı zamanda mümkün olan en etkili şekilde azaltmaya çalışması gerektiğini savunmaktadır. Singer daha önce yoksulluğun azaltılması ve özellikle et endüstrisinde insan olmayan hayvanların çektiği acıların ortadan kaldırılmasına yönelik ahlaki zorunluluk hakkında uzun uzadıya yazmış olsa da, 2015 tarihli The Most Good You Can Do (Yapabileceğiniz En Büyük İyilik) adlı kitabında etkili özgecilik hareketinin bunları nasıl daha etkili bir şekilde yaptığını yazmıştır. Etkili diğerkâmlık topluluğunun birçok üyesi tarafından kullanılan ve en uygun maliyetli hayvan savunuculuğu hayır kurumlarını ve müdahalelerini öneren bir hayır kurumu değerlendiricisi olan Animal Charity Evaluators'ın yönetim kurulu üyesidir.

Singer; Oxford Üniversitesi University Koleji, New York Üniversitesi, La Trobe Üniversitesi, Monash Üniversitesi, Princeton Üniversitesi ve Melbourne Üniversitesi'nde görev yapmış, aynı zamanda yurt dışındaki pek çok üniversitede misafir öğretim üyesi olarak bulunmuştur.
Filozof Helga Kuhse, hemen hemen kesin olarak, Singer'ın en çok tanınan ve en çok okunan çağdaş filozof olduğunu söylemiştir. Gazeteci Michael Specter'da benzer şekilde, Singer'ın en etkili çağdaş filozoflardan biri olduğunu yazmıştır.

Singer, 1968'den beri Renata Singer (evlilik öncesi soyadı Diamond; d. 1947, Wałbrzych, Polonya) ile evlidir. Üç çocukları vardır: Ruth, Marion ve Esther. Renata Singer bir roman yazarıdır. Aynı zamanda 2021'e dek; Melbourne'de bulunan, Kadima Yahudi Kültür Merkezi ve Milli Kütüphane'nin başkanlığını yapmıştır.
Singer ailesi; yaşamlarının büyük çoğunluğunu, Melbourne'deki bir körfez banliyösü olan Brighton'da ve New York'ta geçirmiştir.

Hayvanların Özgürleşmesi
Hegel Düşüncenin Ustaları
 Pratik Etik
Neden Vegan?
En Büyük İyilik

Veganizm
Vejetaryenlik
Hayvan hakları
Etkili özgecilik

Peter Singer’ın Hayvan Özgürleşmesi kitabının tanıtımında Haytap da söz aldı. 5 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., HAYTAP, erişim 10 Ocak 2013

Sokrates'in Savunması (Grekçe: Άπολογία Σωκράτους, Apología Sokrátus), Yunan filozof Platon tarafından yazılmış, Sokrates'in bir grup Atinalı tarafından kentin ilahlarına inanmaması ve gençlerin ahlakını bozması iddialarıyla suçlanışı, Atina demokrasisi tarafından yargılanma ve cezalandırılma sürecini konu alan Sokratik diyalogdur. Yapıt, Euthyphron ve Kriton ile birlikte bir üçleme oluşturur. Euthyphron mahkemenin hemen öncesini, Savunma yargılama sürecini, Kriton ise yargılama sonrasını anlatır. Sokrates'in Savunması, Euthyphron adlı diyaloğun devamı niteliğindedir.
Atina-Sparta arasındaki Peloponez Savaşı ve sonrasında binlerce insanın öldürülmesine veya sürgününe neden olan Otuz Tiran'ın kovulmasının ardından MÖ 403 yılında Atina demokrasisi yeniden yapılanma sürecine girdi. Farklı kesimlerden Atinalılar, genç nüfusunu kaybetmiş ve salgınlarla boğuşan kenti tekrar inşa edebilmek için birlikte çalışmaya başladılar. Kentin yasaları revize edildi. Böyle bir dönemde yaşam tarzı "felsefe yapmak" olarak özetlenebilecek olan Sokrates; soruları, eski hikmetleri bazen denetleyen, bazen çürüten sorgulayıcılığı ve Atina'nın önde gelenlerine yönelttiği eleştirileri ile birçok düşman kazandı. Oligarşinin yerine demokrasi gelmiş olmasına karşın hâlen yeniden yapılanmaya çalışan Atina demokrasisi; arkasında Otuz Tiran'ın kovulmasında etkin rol oynamış ve Atina ordusunda komutan olarak hizmet etmiş olan Anytos ile Atinalı aristokrat Lykon ve Euthyphron Sokratik diyaloğunda hakkında silik bir delikanlı olarak söz edilen Meletos adında bir genç tarafından "gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlik" suçlamalarıyla açılan dava sonucunda 500'ler Meclisi kararıyla 70 yaşındaki Sokrates MÖ 399'da ölüme mahkûm edildi.

Apología Sokrátus, yapıtın özgün adıdır. Antik Yunancadaki Apologia sözcüğü, "savunma" anlamına gelmektedir. Batı dillerinden İngilizcesi apology, Fransızca ve Almancası ise apologie olarak geçen sözcük, bu dillerde özür dileme anlamına sahip olacak biçimde yozlaşmasına karşın Yunancadaki Apologia sözcüğü Batı dillerinde olduğu gibi özür dileme anlamını taşımamaktadır. Yani Batı dillerine geçmiş anlamıyla Apologia, bir çeviri değil bir "transliterasyon"—"başka alfabeyle yazma"dır. Yapıt içerisinde de gözlemlenebileceği gibi Sokrates, konuşmasında özür dilemez veya herhangi bir pişmanlık göstermez; sadece inandığı değerler adına savunmasını gerçekleştirir.

Sokrates, kendisini suçlayanları ikiye ayırır: mahkemede suçlayanlar ve "eskiler". Kendi savunmasını yaptığı bu ilk bölüm eski suçlayıcılarına karşı gelişir. Davayı açan Meletos'un da bu eski suçlayıcıların sözlerine kandığını iddia eder. Sokrates suçlayıcılarının kendisi hakkında şöyle konuştuklarını iddia eder: "Sokrates hem yerin altındakileri hem de göktekileri araştırır. İşgüzarın biridir. Bu nedenle de suçludur. Başkalarına da aynı şeyleri öğreterek, kötüyü iyiymiş gibi gösterir." Bu eski suçlayıcılardan sadece komedya yazarı Aristophanes'in adını verir.
Sokrates'e göre Atina'da adının çıkmasının bir nedeni vardır: bilgeliği. Ancak bunu kendini beğenmişlik olarak değil, bir olgu olarak sunar. Bilgeliğini ise Delfi'deki kahinin sözlerine dayandırarak şu olayı anlatır:
Sokrates'in arkadaşlarından Khairephon, Delfi'ye gider ve dünyada Sokrates'ten daha bilge biri olup olmadığını sorar. Aldığı yanıt ise olmadığıdır. Bu kehaneti kabullenemeyen Sokrates kendinden daha bilge olabileceğini düşündüğü devlet adamları, ozanlar ve zanaatkârlar ile konuşmak ve kehaneti çürütmek için yollara koyulur. Sokrates, bilge olduğunu sandığı ya da kendini bilge sanan bu insanların aslında bilge olmadıklarını anladıktan sonra, onlara bilge olmadıklarını ispatlamaya başlar. Böylece kendisine birçok düşman edinir. Hiçbir şey bilmediği hâlde kendisini bilge sanan bu insanlardan tek farkının "hiçbir şey bilmediğini bilmesi" olduğunu söyler. İşte onun gerçek bilgeliği bu bilinçtir. Ancak bu tutum, bilgeliklerini çürüttükleri insanlar tarafından bir bilge olarak sanılmasına yol açar. Edindiği düşmanlıkların nedeni de budur.
Sokrates; Meletos, Anytos ve Lykon'un tüm bu anlatılanları temel alarak kendisine saldırdıklarını söyler. Meletos'un ozanlar, Anytos'un zanaatkarlar ve devlet adamları, Lykon'un ise hatipler adına ona karşı olduklarını belirtir. Eski suçlayıcılara karşı savunmasını bitirdikten sonra şimdi sıra yeni suçlayıcılara gelmiştir. Baş suçlayıcısı Meletos'a yönelik ilk eleştirisini sunar: "Ben de ey Atina erleri, Meletos'un ordubozanlık yaptığını söylüyorum. Çünkü ciddi konuları alay konusu yapıyor, insanları kolayca mahkemeye vermeye kalkışıyor, aslında hiç ilgilenmediği konularda kendini gayretli ve endişeli gösteriyor."
Daha sonra, Meletos ile soru-yanıt şeklinde gelişen karşılıklı konuşmaya girer, insanların hiçbir kötülüğü bilerek yapmadıklarından bahseder. Eğer ölüme mahkûm edilirse, soylu ama hantallığı ve miskinliğiyle bir at sineğinin sokarak uyandırmasına muhtaç kocaman bir ata benzettiği bu kente kendini adamış birinin kaybedileceğinden bahseder. Gençleri yoldan çıkarttığı iddialarına karşı, yoldan çıkarılanları ya da onların yakınlarını mahkemede göremediği argümanını dile getirir. Kötü bir muamele görmüşlerse, neden kendisinden öç alma peşinde olmadıklarını sorar. Savunmasının sonlarına doğru yargıçlara neden gözyaşı dökerek yalvarmadığını, çocuklarını veya evinden herhangi birini neden merhamet dilemek için şahit olarak çıkarmadığını açıklar. Tüm bunları yapmanın kendisine yakışmayacağını belirtir.

Sokrates, 500'ler Meclisi'nin oylamasıyla az bir farkla suçlu bulunur. Platon, eserde yargıç sayısı veya oy sayısından bahsetmez ancak Sokrates'in otuz oy daha almış olsa idam cezası almayacağını belirtir.

Antik Yunan uygarlığında hem savunmanın, hem de iddia makamının bir ceza önermesi geleneği vardı. Mahkeme kurulu bunlardan birini seçebiliyordu. Bu bölümde Sokrates, gerçekleştirdiği ceza önerisi ile mahkeme kurulunu daha da fazla öfkelendirir.
Sokrates, konuşmasına oylamanın sonucundan dolayı öfkelenmediğini söyleyerek başlar, otuz oy daha almış olsa serbest kalacağını söyler. Meletos'un, yargılama sürecini başlatmak üzere gereken 1'e 5 oranını zar zor yakaladığını ve bin drahmi para cezasından kurtulduğunu anımsatarak kara mizah yapar (O günlerde mahkemelerin önemsiz davalarla meşgul edilmesini önlemek için; yargıçların oyları 1'e 5 oranına ulaşmazsa, iddia makamı ağır cezalara çarptırılıyordu).
Meletos, Sokrates için idam cezası ister; Sokrates ise ceza yerine kendisine Prytaneion'da (Atina'daki önemli konsey binalarından biri) sürekli bedava yemek verilmesini teklif eder. Neden başka bir ceza teklif etmediğini de açıklar. Hapis cezası teklif etmez çünkü bir otorite altında bir köle gibi yaşamak istemez. Para cezasını ödeyemeyeceğini söyler. Sürgünü şiddetle reddeder, Atina'da bile dili yüzünden zor barındığını, gideceği yerlerde de aynı şeyle karşılaşacağını ifade eder.

Sokrates lehine ve aleyhine oy verenler için konuşmalar yaparak savunmasını sonlandırır.

Zaten az yaşamı kalmış biri için ölüm cezasını uygun görenlere bu kararlarının doğuracağı sonuçları gösterir. Yaşlı ve aslında öyle olmamasına karşın "bilge" birini öldürmekten başkalarının ceza verenleri eylemlerinden sorumlu tutacaklarını belirtir. Yargı huzurunda kendini küçük düşürmemesinin ve yalvarmayışının aslında gerçek öldürülüş sebebi olduğunu açıklar, bunları yapmaktansa ölmeyi yeğleyeceğini belirtir. Cezasına oy verenlere son olarak bir kehanette bulunur, idamından sonra başlarına çok daha büyük belalar açılacağını söyler.

Yaşaması için ölüm cezasına karşı oy kullananlarla Sokrates sohbet eder. İlahi gücün sesinin ona yanlış bir şey yaptığında hep karşı çıktığını, ancak tüm bu olaylar içinde hiç karşı çıkmadığını, yani aldığı bu kararın iyi bir şey olduğunu ve bir işaretle engellenmediğini söyler. Ölümü iki olasılıkla değerlendirir: Sonsuz bir hiçlik veya ruhun başka bir yere göç etmesi. Ölüme soğukkanlılık ile yaklaşan Sokrates, cezasından memnuniyetini bile dile getirir.
Son olarak yeniden suçlayıcılarına dönerek onlara öfkeli olmadığını söyler ve onlardan bir şey rica eder. Eğer gelecekte oğulları erdem yerine paraya daha çok değer verir ya da sahte bir bilgelik hissine kapılırlarsa, kendilerini bilmezlerse, yapmaları gerekeni yapmazlarsa; oğullarına, kendisinin suçlayıcılarına davrandığı gibi davranmalarını öğütler.

Sokrates, ceza hükmünün verilmesini doğru bulmadığını dile getirir ve konuşmasını şu şekilde bitirir:

Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir.

Mahkeme karşısında savunmasını yapmış Sokrates, yaşamının geri kalan bölümünü felsefeden yoksun veya sürgünde geçirmektense başlangıçta kimsenin idam etmeyi düşünmediği, sadece susturulması ve bağışlanmayı istemesi hedeflenen filozof, ilkelerine ters düşmeyerek ölümü yeğler.
Antik Atina'da, bahar aylarında Apollon onuruna kutlanan bayramlara kutsal bir gemiyle elçi gönderilirdi. Yasalara göre geminin gidiş-geliş süresi içerisinde ölüm cezalarının yürütümü yasaktı. Gemi limandan ayrıldıktan 1 gün sonra mahkûm olan Sokrates'in cezasının yürütümü 30 gün gecikmeyle yerine getirildi. Bu süreç içerisinde başta Kriton'un olmak üzere arkadaşları yardımıyla kaçabilme şansı olmasına karşın Sokrates kaçmayı reddetmiş ve yasalara uymuş, bu sayede kendi düşünce ve değerlerine aykırı bir tutum sergilememiştir. Bu yaklaşım ve karar Sokrates'in Savunması'nın devamı niteliğinde olan ve yine Platon tarafından yazılmış Kriton Sokratik diyaloğunda açıkça sergilenir. Sokrates, baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek yaşamına son vermiştir.

Mahkemenin kayıtlarından günümüze herhangi bir parça ulaşmamıştır. Sokrates'in konuşmasına yönelik ise günümüzde ışık tutan iki kaynak vardır. Bunlar, Platon ve Ksenophon tarafından yazılmış olan savunmalardır. Platon, yargılama esnasında orada bulunmuş ancak ortaya çıkarmış olduğu yapıtı kusursuz bir yargıevi tutanağı olarak görmek hatalı olacaktır.

Platon
Sokratik yöntem
Euthyphron
Kriton

Yapıtın, Cumhuriyet Gaz

Sokrates'in mahkemesi (MÖ 399), filozofun iki suçlamadan suçunu belirlemek için yapıldı: Atina panteonuna karşı asebeia (dinsizlik) ve şehir devletinin gençliğinin yozlaşması; suçlayıcılar Sokrates'in iki dinsiz eylemine atıfta bulundular: "şehrin kabul ettiği tanrıları tanımamak" ve "yeni tanrılar oluşturmak".
Sokrates'in idam cezası, öğrencilerine siyasi-felsefi sorular sormasının yasal sonucuydu ve bu da ahlaki yolsuzluk ve dinsizlikle ilgili iki suçlama ile sonuçlandı. Duruşmada, dayatıcıların çoğu (kurayla seçilen erkek-yurttaş jüri üyeleri) onu iki suçtan mahkûm etmek için oy kullandı; daha sonra, yaygın hukuk uygulamasına uygun olarak, cezasının belirlenmesi için oy kullandı ve Sokrates'in zehirli baldıran içmesi ile infaz edilecek bir ölüm cezası kararlaştırdı.
Sokrates'in yargılanması ve infazının birincil kaynakları arasında, Platon'un Sokrates'in Savunması ve onun öğrencisi olan Atinalı Ksenophon'un Sokrates'in Jüriye Savunması; çağdaş yorumlar arasında gazeteci I. F. Stone'un The Trial of Socrates (1988) ve Klasik dönem uzmanı Robin Waterfield'ın Why Socrates Died: Dispelling the Myths (2009) gösterilebilir.

Filozof Sokrates ahlaki yolsuzluk ve dinsizlik nedeniyle yargılanmadan önce, Atinalılar onu toplumlarının entelektüel ve ahlaki bir ısrarcı olarak biliyorlardı. Komedi oyunu Bulutlar'da (MÖ 423), Aristofanes, genç Pheidippides'e babasına vurmayı ve dövmeyi haklı çıkaran argümanları formüle etmeyi öğreten sofist bir filozof olarak Sokrates'i temsil etti. Sokrates'in Sofistlerle herhangi bir ilişkisi olduğunu inkâr etmesine rağmen oyun yazarı, Atinalıların Sokrates'in felsefi öğretilerini Sofizm ile ilişkilendirdiğini belirtir. Filozoflar olarak Sofistler belirsiz bir şöhrete sahip insanlardı, "MÖ beşinci yüzyılda Yunanistan'da ortaya çıkan bir dizi şarlatanlardı ve halkın saflığını kullanarak geçimlerini sağlamayı başardılar: erdemi öğretmek için profesörlük yaparak, yanlış söylem sanatını gerçekten öğrettiler ve bu arada ahlaksız pratik doktrinleri yaydılar."
Bulutlar'ın (Νεφέλαι, Nephélai) yanı sıra, Eşek Arıları (Σφῆκες, Sphēkes) (MÖ 422) adlı çizgi roman oyununda da yaşlı bir adam ile genç bir adam arasındaki nesiller arası çatışmayı tasvir edildi. Atinalı erkekler arasındaki nesiller arası sosyal çatışmanın bu tür temsilleri, özellikle MÖ 425'ten 415'e kadar olan on yılda, Atina'nın Sicilya'yı işgaline karşı muhalefet veya destekle ilgili zıt görüşleri yansıtabilir. Pek çok Atinalı, genç kuşağa toplumlarına karşı ahlaki olarak nihilist, saygısız bir tavır aşılamakla birlikte Sofistlerin ve Sokrates'in öğretilerini suçladı.
Sokrates hiçbir yazılı eser bırakmadı, ancak öğrencisi ve arkadaşı Platon, baş kahraman olarak Sokrates'in yer aldığı Sokratik diyaloglar yazdı. Bir öğretmen olarak, karşıt entelektüeller, Sokrates'in entelektüel sorgulama için elensitik inceleme yöntemine kızdılar, çünkü soruları bilgelik ve erdem insanları olarak güvenilirliklerini tehdit ediyordu.
Bazen Sokrates'in kendisini, tembel bir at gibi, "iğnesi" ile uyandırılması gereken Atina'nın "at sineği" olarak tanımladığı iddiası bulunur. Platon tarafından verilen savunmanın Yunanca metninde Sokrates, kendisini tanımlamak için asla bu terimi (yani, "gadfly" [Yun., Oîstros]) kullanmaz. Daha ziyade, referansı yalnızca ima niteliğindedir, çünkü (kelimenin tam anlamıyla) sadece kendisini sokmak için Şehre (proskeimenon tē polei) bağladığını söyler. Yine de, Atinalılara bir tanrı hediyesi olduğu konusunda cesurca iddiada bulundu.
Sokrates'in elenctic yöntemi genellikle Atina'nın gençleri tarafından taklit edildi.

Peloponez Savaşları sırasında felaketle sonuçlanan Sicilya Seferi'nin ana savunucusu olan Atinalı general Alkibiadis, 50.000'den fazla asker ve savaşçı olmayan (örneğin triremelerin kürekçileri) neredeyse tüm Atinalı işgal kuvvetlerinin öldürüldüğü veya esir alındığı ve köleleştirilmiş, Sokrates'in öğrencisi ve yakın arkadaşı ve Potidaea kuşatması sırasında (MÖ 433-429) karışıklık arkadaşıydı. Sokrates, yaklaşık beş veya altı yıl boyunca Alkibiadis'in yakın arkadaşı, hayranı ve akıl hocası olarak kaldı. Alkibiadis usta bir hatip olmasına rağmen, en az iki 20. yüzyıl psikoloğu tarafından psikopatinin klasik özelliklerini sergilediği şeklinde tanımlanmıştır. Kariyeri boyunca, Alkibiadis, mahkemeye çağrıldıktan sonra Atina'nın baş düşmanı Sparta'ya, daha sonra velinimetinin (Sparta Kralı) karısıyla bir ilişkiye yakalandıktan sonra Persia'ya sığındı. Daha sonra Atinalıları, Perslerin Sparta'ya karşı yardımlarına geleceği konusunda başarılı bir şekilde ikna ettikten sonra Atina'ya geri döndü (Perslerin bunu yapmaya niyeti olmasa da). Sonunda Notium Muharebesi'nde Sparta'ya yenilmesinden sonra Atina'dan sürülen Alkibiadis, Spartalı düşmanları tarafından MÖ 404'te Frigya'da öldürüldü.
Bir başka olası kızgınlık kaynağı, kendisinin ve arkadaşlarının benimsediği düşünülen siyasi görüşlerdi. Platon'un Sokratik diyaloglarından ikisinde yer alan Kritias, Otuz Tiran'ın lideriydi (Sparta'nın kuklaları olarak Atina'yı yöneten acımasız oligarşik rejim ve Spartalı birlikler tarafından MÖ 404-403'te devrilene kadar sekiz ay boyunca). Otuz kişiden birkaçı Sokrates'in öğrencileriydi, ancak aralarındaki ayrılığın da bir kaydı bulunmaktadır.
Sokrates'in mahkûmiyetini çevreleyen meselelerin çoğunda olduğu gibi, Otuz Tiran ile olan ilişkisinin doğası da açık olmaktan uzaktır. Otuzların hükümdarlığı sırasında, yeni hükûmete karşı çıkan birçok önde gelen Atinalı Atina'yı terk etti. Robin Waterfield "Sokrates, oligarşik Thebes'te hoş karşılanırdı; burada orada gelişen Pisagorlar arasında yakın ortakları vardı ve zaten diğer sürgünlerde yer almıştı." Atina dışında misafirperver bir ev sahibinin varlığı göz önüne alındığında, Sokrates, en azından sınırlı bir şekilde, Atina'da kalmayı seçti. Bu nedenle Waterfield, Sokrates'in çağdaşlarının muhtemelen Otuz'un kana susamış planlarına katılmasa bile Atina'da kalmasının Otuzlar'ın davasına sempatisini gösterdiğini, ona karşı tarafsızlığını değil, sempatisini gösterdiğini düşündü. Waterfield, Otuzlardan sonra artık iktidarda olmadığından, egemenlikleri sırasında Atina'da kalan herkesin, gurbetçi Otuz'un yeni evi olan Eleusis'e taşınmaya teşvik edildiği gerçeğiyle kanıtlandığını savunuyor. Sokrates, otuzların iradesine belgelenmiş bir olayda karşı çıktı. Platon'un Savunması, Sokrates'in karakterine sahiptir, Otuzlar ona, Otuzların onu idam edebilmesi için Salamis'ten Leon adında bir adamı getirmesini diğer dört adamla birlikte emrettiğini anlatır. Sokrates bu emre uymazken, daha sonra diğer dört adam tarafından yakalanan Leon'u uyarmak için hiçbir şey yapmadı.

Sokrates'in bazı takipçilerinin bıraktığı portrelere göre, Sokrates'in kendisi belli anti-demokratik görüşleri açıkça benimsemiş görünüyor, belki de en belirgin olanı, doğru politikayı değil, gerçek bilgi ve mesleki yeterliliği sağlayan çoğunluk görüşü değil sadece birkaç kişinin olduğu görüşü. Platon ayrıca onu, Atina demokrasisinin en önde gelen ve saygı duyulan liderlerinden bazılarına şiddetle eleştiren biri olarak tasvir eder; ve hatta Atina yönetişim sistemi tarafından seçilen görevlilerin inandırıcı bir şekilde hayırsever olarak kabul edilemeyeceğini iddia ediyor, çünkü fayda sağlayan pek çok grup değil, sadece "biri veya çok az kişi". Son olarak, Sokrates'in sıklıkla Sparta ve Girit'in demokratik olmayan rejimlerinin yasalarını övdüğü biliniyordu. Platon, Devlet'te anti-demokratik fikirleri güçlendirdi, seçkinler tarafından yönetilmeyi savundu, "Filozof Krallar" ı aydınlattı.
Totaliter Otuz Tiran, kendilerini seçkinler olarak atamıştı ve Atinalı suçlayıcılarının kafasında Sokrates, onlara oligarşik fikirler sunduğundan şüphelenildiği için suçluydu. Larry Gonick, "Evrenin Karikatür Tarihi"nde şöyle yazar: " Sokrates'in davası her zaman gizemli görünüyordu ... suçlamalar belirsiz ve gerçek dışı geliyor ... çünkü belirtilen suçlamaların arkasında Sokrates'in gerçek suçu var: Alcibiades ve Critias üreten felsefe ... ama tabii ki bunun için (Otuz Tiran'ın devrilmesinden sonra ilan edilen) af uyarınca yargılanamadı ... bu yüzden suçlayıcıları bunu "şehrin tanrılarına inanmamak, yeni tanrılar tanıtmak ve gençliği bozmak" olarak nitelendirdi."
Siyaset konusundaki görüşlerinin yanı sıra, Sokrates din konusunda alışılmadık görüşlere sahipti. Onun ruhu, ya birkaç atıf yapılan daimonion açık bir dille iddia edilmesine rağmen onu asla çağırmadı, ama sadece çeşitli prospektif eylemlerine karşı kendisini uyardı.

Sokrates'in yargılanması ve infazının tarihiyle ilgili mevcut, birincil kaynaklar şunlardır: Bir tarihçi olan Atinalı Ksenophon'un yazdığı Sokrates'in Jüriye Savunması; ve Sokratik diyalogların tetralojisi - Sokrates'in bir öğrencisi olan Platon tarafından yazılan Euthyphron, Sokrates'in Savunması, Kriton ve Phaidon.
The Indictment of Socrates'te (MÖ 392), sofist retorikçi Polycrates (440-370), Anytos'un MÖ 403 yılından önce Atina'daki siyasi ve dini faaliyetlerinden dolayı Sokrates'i kınayan savcılık konuşmasını sunar. Atina polisinin Sokrates'e karşı yönelttiği belirli ahlaki yolsuzluk ve saygısızlık suçlamalarıyla ilgili konuları ele alan böyle bir kovuşturma sunarken, Anytos uzlaşma anlaşmasında (MÖ 403-402) belirtilen siyasi afı ihlal etti, Otuz Tiran hükümdarlığı sırasında veya öncesinde yapılan siyasi ve dini eylemler için bir adama verilebilecek olan, "terör ile ilgili tüm diğer suçlamalar ve resmi suçlamalar yasaklanmıştır".
Dahası, Polycrates'in The Indictment of Socrates'te bildirdiği Socrates aleyhindeki hukuki ve dini ayrıntılar, Ksenophon ve sofist Antakya Libanius'un (314–390) yanıtlarında ele alınmaktadır.

Resmi suçlama, suçlayıcı Meletus'un, kanıtları değerlendiren ve filozofun yasal olarak cevap vermesi gereken "Atinalı gençliğin ahlaki yolsuzluğu" ve "saygısızlık" konusunda eyleme geçirilebilir bir vaka olduğunu belirleyen arkhon'dan (çoğunlukla dini görevleri olan bir devlet memuru) önce doğru olduğuna yemin ettiği Sokrates'in yargılanmasının ikinci unsuruydu; arkhon, Sokrates'i jüri tarafından yargılanmaya çağırdı.
Atin

Sokrates'in Ölümü, Fransız ressam Jacques-Louis David'in 1787 yılında yaptığı bir yağlı boya tablodur. Bazı Atinalılara karşı düşüncelerini ifade etmesi ve gençlerin ahlakını bozma suçlamaları sonucunda baldıran zehri içirilerek ölüme mahkûm edilen Yunan filozof Sokrates'in ölüm sahnesini temsil eder. Tablo aynı zamanda yatağın ucunda keder içinde oturan Platon'u ve Sokrates'in dizini kavrayan kişi olarak ise Kriton'u tasvir eder. Sokrates sürgüne gitme seçeneğine sahiptir (Ve bunun sonucu olarak felsefi /filozofik misyonunu bırakacaktır) ya da baldıran zehri içerek ölüme mahkûm edilecektir. Sokrates ölümü seçmiştir. Bu tabloda, kırmızı elbiseli bir öğrencisi (Ya da müridi) baldıran zehrinin bulunduğu kupayı kendinden emin olan Sokrates'e uzatır. Sokrates'in göğü işaret eden eli, onun tanrılara duyduğu derin saygıyı ve ölümüne karşı korkusuz duruşunu gösterir. (Muhtemelen sanatçı Raphael'in Atina Okulu tablosunun merkezindeki sahneden etkilenmiştir.)
Bu tablo hala New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nde sergilenmektedir.
Bu olayı tasvir eden başka bir tablo İtalyan sanatçı Giambettino Cignaroli tarafından yapılmıştır. Cignaroli'nin çalışması Sokrates'in çoktan öldüğünü ve onun kederli takipçileri tarafından sarıldığını göstermektedir.
Son olarak Sokrates'in ölümünün başka bir tasviri ise Fransız sanatçı Jacques-Philip-Joseph de Saint-Quentin tarafından yapılmıştır. Çalışma, şu anda Paris Fransa'da École Nationale Supérieure des Beaux-Arts'da bulunmaktadır, 1738 civarlarında yapılmıştır.

Jacques-Louis David
Sokrates
Sokrates'in Savunması

The Death of Socrates30 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Google Art Project

Sokratik diyalog, Sokratik yöntemin uygulandığı ve genellikle ana karakterinin Sokrates olduğu diyaloglardır. Bu türün ilk örnekleri Platon ve Ksenofon tarafından verilmiştir.

Platon'un yazdığı diyaloglar Platonik diyaloglar olarak bilinmektir. Bunlar aynı zamanda Sokratik diyalogların en iyi bilinen örnekleridir.

Platon'un ezici çoğunluğunda Sokrates'in ana karakter olduğu 30'a yakın diyalog yazmıştır. 

Athenaios - Deipnosophistae
Cicero - De re publica, De finibus bonorum et malorum, Tusculanae Disputationes, De Natura Deorum, De Divinatione, De fato, Academica ve şimdi kaybolan Hortensius gibi çeşitli diyalogların yazarı.
Ksenophon - Savunma, Memorabilia, Oeconomicus ve Symposion dahil olmak üzere çeşitli diyalogların yazarı

Ayakkabıcı Simon - Diogenes Laërtius'a göre, ilk Sokratik bir diyaloğun yazarıydı.
Teoslu Alexamenus - Aristoteles'in bir parçasına göre, Sokratik bir diyaloğun ilk yazarıydı, ancak Sokrates'in eserlerinde görünüp görünmediği veya Aristoteles'in onun hakkındaki düşmanca yargısında ne kadar doğru olduğu hakkında başka hiçbir şey bilmiyoruz.
Sphettos Aeschines
Antisthenes
Aristippos
Aristoteles
Phaidon
Megaralı Öklid
Favorinus

Boethius
Boethius'un en ünlü kitabı Felsefenin Tesellisi, Felsefe Hanım'ın Boethius'u sorguladığı Sokratik bir diyalogdur.
Augustinus
Augustinus'un İtiraflar adlı eseri, yazar Augustinus ile anlatıcı Augustinus arasında Sokratik bir diyalog olarak adlandırılır.
Anselmus
Anselm'in Cur Deus Homo eseri, Anselm ile Boso adlı bir keşiş arasındaki Sokratik bir diyalogdur.
Galileo Galilei
Galilei'nin İki Ana Dünya Sistemi Üzerine Diyalog eseri, Kopernik evren modelini Aristotelesçi model ile karşılaştırır.
Matteo Ricci
Ricci'nin Cennetin Efendisinin Gerçek Anlamı (天主 實 義) Ricci ile Çinli bir bilim adamı arasındaki Sokratik bir diyalogdur; burada Ricci, Hıristiyanlık ve Konfüçyüsçülüğün birbirine zıt olmadığını iddia eder.

Socratici viri

Sokratik yöntem, antik dönem Yunan filozofu Sokrates'in (MÖ 470 Alopeke, Attika - MÖ 399 Atina) felsefi düşünüşü ve bilgiyi sınayarak öğretme yöntemidir. İlk olarak Menon diyaloğunda Sokrates'in bir köleye bir geometri teoremini çözdürmesi ile Sokratik yöntem ortaya çıkmıştır.
Sokrates aslında karşısındakine yeni bir şey öğretmemektedir. O sadece bilineni anımsatmakta ve hakikati tekrar buldurmaktadır. Bu bir anlamda ebelik tir. Zira Sokrates bunu annesinin mesleği olan ebelikle de bağdaştırmıştır.
Sokratik yöntem 3 aşamalı olarak gerçekleşmektedir. İlk aşamada karşıdaki kişiye sorular sorularak onun neyi bilip neyi bilmediği araştırılır. İkinci aşama ironi (ironie) yani alaydır. Son olarak ise fikir doğurtulmaya (maieutique) başlanır. Günümüz eğitim sisteminde Sokratik yöntem, buldurma yöntemi olarak uygulanmaktadır. Modern anlamda soru cevap yöntemi (katehetik yöntem ya da ilmihal yöntemi) ile başlayan süreç bir anlamda tümevarım yöntemidir. Soru cevap yöntemini (bilginin edinilmesi için hazırlık aşamasını) buldurma süreci izler. Kişi, bildikleri ve sorulan sorulara verdiği cevaplardan çıkarsadıkları sayesinde karşısındakinin bilgilerine ulaşır.
Bu yöntem günümüzde aktif öğretim yöntemlerinden birisi olarak da kullanılmaktadır.

Symposion (Antik Yunanca: Συμπόσιον), Platon tarafından yazılmış diyaloglardan biridir. Aşkı konu alan ve aşka övgüler içeren konuşmaların yer aldığı diyalog, adını dönemin ünlü tragedya yazarlarından Agathon'un bir yarışmada elde ettiği birincilik üzerine düzenlediği Symposion'dan alır. Kelimesi kelimesine çevrildiğinde “ birlikte içme” anlamına gelen Symposion, Yunan kültürüne ait bir toplumsal olgudur. Eser antik yunandaki yaşam ile ilgili tarihe ışık tutmaktadır.

Apollodoros Sokrates'e hayran, felsefi konuşmalar yapan ve onları yücelten biridir. Sokrates'in son yıllarında onunla beraberdir. Felsefeden anlamayan dostlarına, yine Sokrates'e hayran ve onun hep yanında olan Aristodemos'un anlattıklarına dayanarak Agathon'un evinde düzenlenen Symposion'daki aşkla ilgili yapılan konuşmaları anlatır. Aristodemos'tan işittiği bazı şeyleri Sokrates'e sorup doğrulattığını söyler, amaç anlatılacaklar üzerinde okuyucunun güvenin pekiştirilmesidir.

Phaidros
Pausanias
Eryksimakhos
Aristophanes
Agathon
Sokrates
Alkibiadis

Konuşmalar, Agathon'un Sokrates'in yanına gitmek için kalktığında bir sürü sarhoşun kapılara dayanması ve düzeni bozmaları ile sonlanır. Birçok misafirin ayrılmasına karşın sabah hala Sokrates, Agathon ve Aristophanes sohbetlerine devam eder ve Sokrates, Agathon'la Aristophanes'i bir tek kişinin hem tragedya hem de komedya yazabileceğine ikna etmeye çalışır. Agathon ve Aristophanes'in uyumasıyla birlikte Sokrates ayrılıp Lykeion'a gider, yıkanır, sıradan bir gün geçirip akşam da evine gidip yatar.

Söylem etiği, söylemin varsayımlarını inceleyerek normatif ya da etik gerçekler belirlemeye çalışan bir tür argümanı ifade eder. Bu argümanın varyasyonları eşitlikçi etiğin ve özgürlükçü etiğin oluşturulmasında kullanılmıştır.
Alman filozoflar Jürgen Habermas ve Karl-Otto Apel, modern söylem etiğinin yaratıcıları olarak kabul edilmektedir. Habermas'ın söylem etiği, iletişimsel rasyonalitenin ahlaki içgörü ve normatif geçerlilik alanındaki etkilerini açıklama girişimidir. Kantian deontolojik etiğinin temel görüşlerini iletişimsel yapıların analizi açısından yeniden formüle etmek karmaşık bir teorik çabadır. Bu, iletişimsel rasyonalitenin evrensel yükümlülüklerini uyandırarak ahlakın evrensel ve zorunlu doğasını açıklamaya yönelik bir girişim olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda bilişsel bir ahlaki teoridir, yani ahlaki normların geçerliliğini haklı çıkarmanın, gerçeklerin gerekçesine benzer bir şekilde yapılabileceğini ifade eder. Bununla birlikte, tüm proje ahlaki içgörünün rasyonel bir şekilde yeniden yapılandırılması olarak üstlenilmektedir. Sadece bireylere rehberlik eden örtük normatif yönelimleri yeniden yapılandırdığını iddia eder ve bunlara bir iletişim analizi yoluyla eriştiğini iddia eder.

Soren Aabye Kierkegaard (Danca telaffuz: [ˈsœːɐn ˈkʰiɐ̯g̊əˌg̊ɒːˀ]; 5 Mayıs 1813 - 11 Kasım 1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard, dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak katı bir dini atmosfer içinde yetişti. Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür. Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hristiyan inancının tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrı'yı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır. Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir. Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı. Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür. Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

(1841) Om Begrebet Ironi med stadigt Hensyn til Socrates
(1843) Ya/Ya da (Enten-Eller)
(1843) To opbyggelige Taler
(1843) Frygt og Bæven
(1843) Tre opbyggelige Taler
(1843) Gjentagelsen
(1843) Fire opbyggelige Taler
(1844) To opbyggelige Taler
(1844) Tre opbyggelige Taler
(1844) Philosophiske Smuler
(1844) Begrebet Angest
(1844) Fire opbyggelige Taler
(1845) Tre Taler ved tænkte Leiligheder
(1845) Stadier paa Livets Vei
(1846) Afsluttende uvidenskabelig Efterskrift
(1847) Opbyggelige Taler i forskjellig Aand
(1847) Kjerlighedens Gjerninger
(1848) Christelige Taler
(1848, yayım 1859) Synspunktet for min Forfatter-Virksomhed. En ligefrem Meddelelse, Rapport til Historien
(1849) Sygdommen til Døden
(1849) "Ypperstepræsten" – "Tolderen" – "Synderinden", tre Taler ved Altergangen om Fredagen
(1850) Indøvelse i Christendom

Dipnot

Genel
Kierkegaard, Olivier Cauly, çeviren: Işık Ergüden, Dost Kitabevi.

Thomas Aquinas veya diğer adıyla Aquinolu Thomas (İtalyanca: Tommaso d'Aquino; d. 1225 - ö. 7 Mart 1274), bilgi felsefesi, metafizik, siyaset ve ruhun ölümsüzlüğü konularındaki yorumlarıyla skolastik düşünceye önemli katkılar sağlamış Dominikan rahip. 1322'de Aziz ilân edilmiştir.
Hristiyanlık teolojisine yaptığı katkılar ve verdiği eserler ile ölümünden yaklaşık 300 yıl sonra 1567'de Papa V. Pius tarafından Katolik Kilisesi'nin uluları (Kilise Doktoru) arasına yükseltilir. 1879'da Papa XIII. Leo, Thomas'ın öğretilerini teolojinin temeli olarak kabul eder. Böylece Thomas'ın görüşleri Katolik Kilisesi'nin resmi görüşü durumuna gelmiş olur. 1914'te onun görüşlerini tartışmak, günaha girmekle eş anlamlı kabul edilmiştir. 1917'de ise Katolik Kilisesi yasası, Thomas Aquinas'ın görüşlerini Kilise'nin resm̟î görüşü ilan etmiştir.

Sicilya Krallığı'nın Aquino kasabasında, Lord bir baba ve soylu bir annenin çocuğu olarak 1225 yılında doğdu. Beş yaşına geldiğinde, Benediktin Tarikatına bağlı Monte Cassino manastırında eğitim hayatına başladı. 1239 yılında ailesinin yanına dönüp, daha sonra Napoli Üniversitesi'nde 6 yıl fen, tarih ve felsefe eğitimi gördü ve eğitimi sırasında Dominikenler'e katıldı.
Annesi Theodora, Thomas Aquinas'ın Dominikenlere katılmasını hoş görmedi. O, 19 yaşında iken annesinin baskısından kurtulmak için Dominiklerin yardımıyla önce Roma'ya, sonra da Paris'e gitmeyi kararlaştırdı. Bu planla yola çıkan Aquinas, henüz Roma'ya varamadan erkek kardeşleri tarafından yakalanıp Frosinone'deki bir kaleye götürüldü. Burada 1 yıl boyunca tutuldu.
Paris ve Köln Üniversitelerinde de eğitim gören Thomas, Paris'te kendi düşün yaşamında çığır açacak olan Aristotelesçi görüşlere sahip Albertus Magnus'tan dersler aldı. Aristotelesçi görüşler ile birlikte hocalık yaşamına adım atan Thomas, 1256 yılında master unvanı aldı ve Paris Üniversitesi'nde açılmış olan Dominikenlere ait 2 kürsüden birinin başına geçti.

Thomas Aquinas'a göre Tanrı tektir. Bu Tanrı salt ruhtur ve yetkindir. Tanrı her şeyin yaratıcısı ve varlıkta tutanıdır. O evrendeki varlık kümesinin bir üyesi değildir. O ve yaratılmış olanların doğası birbirinden farklıdır ve yaratılanlar ile Tanrı'nın tabiat olarak herhangi bir kesişim kümesi bulunmamaktadır. Yarattıklarından bağımsız ve farklı doğaya sahip olan Tanrı ile yarattıkları bu farklı tabiatlara rağmen düalist bir ikili oluşturmazlar. Bu düalizmin varlığından söz etmenin mümkün olmamasının nedeni, düalizmin Tanrı ve yarattıklarının birbiri ile rekabet içerisinde ve birbiriyle karşılıklı olarak var olduklarının ön kabulünü getirmesinden kaynaklıdır. Tanrı bağımsız olarak var olduğundan düalist bir bütünün parçası olarak var olması mümkün değildir. Kısacası Tanrı evreni aşkın bir varlıktır.
Fakat Tanrı aynı zamanda aktif bir güçtür. Çünkü o her şeyin ilk sebebidir. Aquinas'a has bir tanımına göre Tanrı: ‘Hareketsiz Hareket Ettirici’dir.
Tanrı'dan sonra melekler vardır, meleklerin de bedensel varlıkları yoktur, onlar da bedensiz ruhlardır. Varlıklar hiyerarşisinde meleklerden sonra insanlar gelir.
Tanrı insanın anlama kapasitesinin ötesindedir. İnsan, Tanrı’nın ve O'nun doğasının ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip değildir. Tanrı hakkında bildiğimiz tek şey O'nun var olduğu ve tüm var olanın varlık sebebi olduğudur.
Tanrı kötülüğü yaratmamıştır çünkü kötülük bir varlık olmaktan ziyade bir yokluğu, var olma eyleminin başarısızlığa uğramasını ya da var olana yönelik bir yoksunluğu ifade etmektedir.
Aquinas'ın, Tanrı'nın var oluşunu Summa Theologica adlı kitabında kanıtlamaya çalıştığı beş argümanına Quinque viæ (Tr. Beş Yol) denir. Bunlar Tanrı'nın varlığına ilişkin beş mantıksal argümandır. Tanrı'nın varlığını doğa yoluyla kanıtlamayı başardığı savunulur.

Aquinas’ın Üçlü-Birlik teolojisinin oldukça spekülatif olduğu söylenebilir ancak bu konudaki teolojisini Augustinus’un Üçlü-birlik teolojisine borçludur.
Aquinas Üçlü-birlik üzerine düşünürken Tanrı’nın varlığına, O’nun Mesihteki aktivitesinden daha çok odaklanır. Aquinas Üçlü-birlik üzerine konuşurken Tanrı’nın ne yaptığından çok kim olduğu ile ilgilenir.
Aquinas Üçlü-birlik üzerine konuşurken Psikolojik analojiden yararlanmıştır. Augustine insan ruhundaki melekeleri sunarken (hafıza, irade ve idrak) bunları Üçlü-birliğin bir yansıması olarak kullanırken Aquinas, üç şahıs arasındaki ilişkinin dinamiği olarak Üçlü-birliği anlamayı tercih etmiştir. Aquinas için Üçlü-birliğin özü ‘ilişki’dir. Tanrı’nın şahısları hakkında yapabileceğimiz tek sağlıklı konuşma Tanrı’nın içideki illişki hakkında yapabileceğimiz konuşmadır, şahıs kelimesi aldatıcıdır, bu kelime üçlü-birlik içindeki ‘başka’ bir varlığa atıf değil ancak birbirine bağlı bu şahısların arasındaki mevcut ilişki için kullanılmalıdır. Aquinas Tanrı'da üç şahıs olmasının kazara değil, zaruri olduğunu düşünmektedir.

Aquinas nasıl sonlu bir varlığın (dünya), varlığın kendisi olan varlık (Tanrı) ile ilişkiye girebileceğine odaklanır.
Dünya gayesi olan sınırlı bir varlıktır ve hareket halindedir ve varlık (Tanrı) sürekli ve yakından bir biçimde içinde mevcuttur (Summa Theologica 1 q. 8; q. 104). Tanrı dünyaya dışarıdan bir etkide bulunmaz, aksine evrensel neden ve sonuç ilişkisi içinde dahil olur.

Ruh Aquinas'a göre şeylerin içinde olan hayat prensibidir. Dolayısıyla ağaçlar da, kediler de insanlar gibi bir ruha sahiptirler ancak hayvanların ve bitkilerin ruhları insanlarınki gibi spiritüel yaratıklar değillerdir. Ruh ya da hayat prensibi, tüm hayati aktivitelerin içinde bulunan şeydir.
İnsan ruhunu özgün yapan şeyi, bu ruhun rasyonel olmasıdır. İnsanlar için hayat prensibi, entelektüel ya da idraka dayalı (dolayısıyla spiritüel) bir prensiptir. Aquinas'ın terminolojisindeki insan ruhu ya da entelektüel prensip yaratıştan gelen özdür ya da vücudun formudur ve bir şekilde doğa tarafından tanımlanan insan vücudu ile karıştırılmamalıdır. Ayrıca ruh, bedenden ayrı düşünülmemelidir de (Aquinas'ın düşüncesinde ruh ve beden dualitesi yoktur), nasıl ki el vücudun ayrılmaz bir parçası ise, Ruh da aynı şekilde bedenin bir parçasıdır. Ruh'un insan türünü tamamlayan ve dolduran bir rolü vardır. Elektrik lamba için ne ise, ruh da beden için odur. Lamba varolmak için elektriğe ihtiyaç duymaz ancak elektrik olmadan lamba tamamlanmamış bir biçimde var olur. Ve ruh maddi olmayan bir şey olduğu içinde ölümsüzdür.

Aquinas, insanın iki farklı özden oluştuğunu varsayan geleneksel Yunan düalizmini reddetmiştir. Bu düalizmin ön kabulü insanın beden ve ruh olmak üzere iki farklı öz'e sahip olduğu yönündeydi. Ruh, bedenin hareket ettirici gücü olarak görülmekteydi. (Summa theologiae Soru 75,1). Ruh içkin olarak bulunan insanı temsil ediyordu. (Summa theologiae Soru 75.4). Ruh ve zihinsel (entelektüel) ilke birbiri ile aynı referansa sahip yani özdeştiler. (Summa theologiae Soru 75.6).
Aquinas'a göre insanlar otonom varlıklardı. Tanrı insanların yaşamlarına müdahalede bulunmazdı. Buna rağmen insanların aktüel varlıkları ve şahsi davranışları Tanrı'nın etkinliği sayesinde olmaktaydı.
Bireyler maddi varlıkları dolayısıyla bilme eyleminde sınırlı bir kabiliyete sahipti. İnsanların bilgiye ulaşmalarının tek yolu duyuları ve hayal güçleri ya da soyutlama yetileri aracılığıyla mümkündü. Ancak, Aquinas'ın inancına göre insanlar, bireysel ilahi bir vahiy olmaksızın, akıl yürütme (uslanlama) aracılığıyla birçok şeyi öğrenme konusunda doğal bir kapasiteye sahiptiler. Elbette bahsedilen türde bir vahiy zaman zaman, özellikle iman ile ilgili durumlarda gerçekleşebilmekteydi ancak bu olmaksızın da akıl yürütme aracılığıyla sınırlı da olsa insan doğal bir bilme kapasitesine sahipti.

İnsan, bazı iyi şeylerin diğerlerine oranla daha çok ehemmiyete sahip olduğunu idrak edecek düzeyde bir kapasiteye sahip rasyonel bir hayvandır. Mutluluk insanın daha iyi olanın peşindeki arayışı ile ilişkilidir.
Aquinas 2 tür erdem tanımlamıştır:

Doğal olanlar. Bu ana ahlaki erdemler insanın eğitim aracılığı ile edindiği eğilimleridir. Bu erdemler şu şekilde sıralanabilir; sağduyu sahibi olmak (adil bir muhakeme yetisi), ölçülü olmak, adil olmak ve cesaret sahibi olmak.
Doğaüstü erdemler. Bu erdemler; iman (alçakgönüllülükle Tanrı'ya duyulan inanç), ümit (Tanrı'nın devletinin geleceğine yönelik bir ümit) ve hayır işleri (sadaka, yaratılanları sevmek ve merhametten doğan eylemler) olarak sıralanabilir.
Aquinas ayrıca erdemleri kusurlu (eksik) ve kusursuz (noksansız, mükemmel) erdemler olarak ayırmaktaydı. Kusursuz bir erdem hayır ile yapılan herhangi bir erdeme denmekteydi. Örneğin, Hristiyan olmayan bir kişi cesaret erdemini taşıyıp gösterebilirdi. Ancak, bir Hristiyan cesaret erdemini hayır erdemi ile birlikte gösterebilirdi.

İnsanların her birinin kendi iyiliklerine yöneldikleri bir toplumda, toplumun iyiliğini gözetecek ve toplumu en doğru yoldan amacına ulaştıracak bir yöneticinin olması gereklidir. Yönetici erkini, toplumu amacına, iyiliğe ve mutluluğa ulaştırmak yolunda çalışması koşuluyla, Tanrı'dan almıştır. Ancak toplumun amacı, ötedünya mutluluğuna yönelik bir amaçtır. Toplumu bu amaca ulaştırmak ise, yöneticilerin değil din adamlarının görevidir. Yöneticiler, din adamlarının toplumu bu amaca ulaştırma yönündeki çabaları için düzeni ve barışı sağlamalıdır. Yönetici iktidarını Tanrı'dan almıştır ve bu yasa, tüm insanlar için geçerli doğal bir yasadır. Yönetici iktidarını Tanrı'dan almış olmakla birlikte, iktidarı sınırsız olmayıp, Tanrısal kaynaklı yasalarla sınırlıdır. Aquinas, yönetici, tiranlığa kaydığında kilisenin onu indirebileceğini söylemiştir. Aquinas, toplumu yasalara göre değil, kendi çıkarlarına göre keyfen ve zorbalıkla yönetenleri tiran olarak kabul eder.

Aquinas oldukça üretken bir yazardı. Yazdıkları arasında belli fikir ve metinlerin sentezleri, tartışma yazıları ve belli konular hakkındaki tez yazılarının yanı sıra mektuplar da bulunmaktaydı.

Scripta super libros Sentenatiarum. Pietrus Lombardus tarafından 1256 senesinde yazılmış bir ilahiyat kitabı olan Sentences'in (Libri Quattuor Sententiarum) içeriğinin sistematik bir b

Trove Avustralya Millî Kütüphanesi'ne ait bir Avustralya çevrimiçi kütüphane veritabanıdır. Avustralya Millî ve Eyalet Kütüphaneleri ile ortaklıklara; tam metin belgeleri, dijital görüntüler, dijital olarak mevcut olmayan öğelerin bibliyografik ve stok verilerini içeren bir toplayıcı ve hizmet ve bir keşif aracı olarak ücretsiz yönlü arama motoruna sahiptir.

Boston, Tony. "Exposing the deep web to increase access to library collections". National Library of Australia. 20 Mart 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Aralık 2014.  In Treloar, Andrew; Ellis, Allan; Southern Cross University (2005). AusWeb05 : the eleventh Australasian World Wide Web Conference : AusWeb05 : making a difference with the web : proceedings of AusWeb05. Southern Cross University. ISBN 978-0-9751644-3-3. 15 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Resmî site

Tıp etiği, tıbbın ve sağlık alanındaki bilimsel ve pratik çalışmaların etik yönden değerlendirilmesi ve ahlaki ikilemlere bir çözüm bulunmasını hedefleyen disiplindir. Genel konusu insan yaşamıdır.

En genel anlamda tıbbi uygulamalar ve tutumların iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olarak değerlendirilmesi ve bu değerlendirmelerin belirli ilkelere oturtulması girişimi tıp etiğinin alanını oluşturmaktadır. Felsefenin etik alanındaki tarihsel bilgi ve yaklaşımlar bu alanda görülmekte, ortaya atılmış olan soru ve yaklaşımlar tıbbi pratik alanındaki sorunlarla birlikte yeniden temellendirilmeye ya da değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Erdem etiğinden mutluluk ahlakına; John Stuart Mill'in pragmatizminden, Kant'ın normatif etiğine kadar birçok etik yaklaşım bu tartışmalar içinde yer almakta ve tartışmaları belirlemektedir. Etiğin ne olup ne olmadığı, evrensel bir etiğin olup olamayacağı, etik ilkelerin genel geçerliliğinin çerçevesinin ne olduğu da birçok etik meselede olduğu gibi somut bir gereklilik olarak bu tartışmalarda yer alır. Biyoetik'ten farklı olarak tıp etiği, insan yaşamı ve sağlığı noktasından etik bir soruşturma yürütmekte, neyin doğru, savunulabilir ve geçerli olduğuna dair çıkarsamaları belirli ilkeler doğrultusunda ortaya koymaya çalışmaktadır. Etiğin tıbbi alanda uygulanması ciddi sorunları beraberinde getirmekte ve bunlar farklı yaklaşımlar arasındaki tartışmalarla sürdürülmektedir. Hangi ilkelerin kesin vazgeçilmez ve koşullar ne olursa olsun geçerli olduğu ya da belirli koşullarda olmadığı, eğer böyleyse ahlaki davranışın hangi koşulda nasıl bir geçerlilikle belirleneceği önemli ve genel tartışma başlıklarıdır.

Üzerinde tartışılan dört temel ilke olduğu belirtilebilir. Bunlar;

Yarar sağlama ilkesi
Zarar vermeme ilkesi
Özerkliğe saygı ilkesi
Adalet ilkesi
Bu ilkelerin kabulünde belirli bir mutabakat var gibi görünse de, genel olarak ilkelerin hepsinin aynı kesinlik ve geçerlilikte mi ele alınacağı, çelişkili durumlarda hangi ilkenin ne şekilde öncelikli ya da ayrıcalıklı olacağı, dahası olup olamayacağı açık olarak belirtilebilmiş görünmemektedir. Yasal ve ahlaki yükümlülükler belirli değerlerle birlikte gelmekte ve ilgili kişilerin bunları bildiği ve uyması gerektiği veri olarak kabul edilmektedir. Deontoloji bu ilke ve kuralların bilgisidir. Böyle olmakla birlikte her gün ve her zaman kurallara uymayan durumlar, koşullar meydana gelebilmekte ya da kurallara bağlanmamış sorunlar belirebilmektedir. Tıp etiği, giderek artan bir önemle hem belirlenen ya da bir şekilde zaten belirlenmiş olan kuralların değerlendirilmesini, hem meydana gelen yeni durumlar içinden meselelerin tartışılmasını yürütmeye çalışır. Ayrıca tıp etiğinin sorguladığı meselelerden biri de, belirlenecek ilke ve davranış modelleri ya da çıkarımların ülkeden ülkeye, kültürden kültüre, değerden değere değişecek nitelikte mi, yoksa uluslararası geçerlilik taşır nitelikte mi olacağı sorunudur.

Tıp etiksiz olamaz4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Etik ve tıp ilişkisi

Vikikaynak'taki Hipokrat Yemini maddesi27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kürtaj
Ötanazi
Genetik
Klonlama
Diriltmeyin

Atina Uygarlığı, 2500 kilometrekare büyüklüğündeki "Attika yarımadası" üzerinde kurulmuş olup denize yakın ve yalnızca Sefis Nehri tarafından sulanan verimli bir ova üzerinde yer almıştır. Liman olarak günümüzdeki Pire Limanı'nı kullanırlardı. Atina'daki Akropol, ülkenin yönetim merkezi olarak kullanılmıştır. Yaşlılar Kurulu ise az ötede Ares Tepesi denen tepede toplantı yaparlardı. Halk Meclisi, Phyx Tepesinin eteklerinde toplantı yaparlardı. Atina uygarlığında bu düzeni sağlayan kral, belgelerde Theseus olarak görülmektedir.
Atina Uygarlığında toplum 3 sınıfa ayrılmıştı:

Öpatridler (soylular)
Geomoreler (burjuva)
Köleler ve metekler
Ancak bir süre sonra burjuva sınıfını kendilerine borçlarından öpatridler zamanla bu sınıfın ortadan kalkmasını sağladılar ve ülkede çok az sayıdaki soylular tüm toprakların ve kölelerin sahibi haline geldiler. 7. yüzyılın sonlarında soylular kralın da yetkisini sınırlandırarak 10 kişiden oluşan ve yürütme organı görevi üstlenen "Arkhon" adı verilen bir meclis kurarlar. MÖ 620 yılında kölelerin dışarıdan fethedilen toprakların halklarından oluşmasını isteyen köleler ayaklandığında başlarındaki Kylon adındaki köle lideri yakalanıp öldürülür çünkü Kylon tam bir halk desteği alamamıştır. Ancak bu gelişme Arkhon meclisi içinde bir anayasa yazma gereksinimi doğurur. Bir Arkhon üyesi olan Drakon, bu işle görevlendirilir. En küçük suçlara bile ölüm cezası getirdiği için sonraları Drakon'un hazırladığı bu anayasa ile ilgili olarak "mürekkeple değil kanla yazılmış" denecektir.
Bu anayasa köylülerin ve kölelerin durumunu daha da kötüye götürünce bir şair olan Solon, hakem olması için Arkhon meclisine getirilir. Solon, ülkede yepyeni bir süreç başlatır. Önce köylülerin develete olan tüm borçlarını silerek bir toprak reformu yapar ve ülkede işler yoluna girmeye başlar. Ancak çok sonraları Solon'un bu icraatları soylular tarafından kalıba uydurulacaktır.
560 yılında ise Pisistratus ülkede bir baskınla yönetimi el geçirdi. Pisistratus bir halk hareketi önderidir ve onun önderliği en çok köylüleri ve köleleri sevindirmiştir. Pisitrates 527 yılında ölünce yerine geçen 3 oğlundan 2'si soyluların komploları ve Atina uygarlığının bu köylüsever "tiran"ına düşman Sparta Uygarlığı saf dışı bırakıldılar. (Biri öldürüldü diğeri ülkeden kovuldu) Sağ kalan Thessalos zamanında ülke 4 bir yandan kuşatılmış müttefik ülke kralları öldürülmüştü. Nihayet bir gün Spartalılar gelip Atina sokaklarında terör estirmeye başladı. Ancak çok güçlü ve öfkeli bir halk hareketi başladı ve Spartalılar Atina'yı terk etmek zorunda kaldılar.
506 yılında başa geçen Kleistenes ülkede geniş çaplı demokratik değişimler yaptı. Önce Attika'yı özerk mahallelere ayırdı. Bu birimlere "deme" adı veriliyordu. Burada yerel işlere bakan görevliler oluşturuldu. Bu görevlilere "demos" adı veriliyordu. Anayasa'yı da değiştirerek Atina'nın en yüksek kurulu olan 400'ler meclisi üye sayısını 500'e çıkardı. Son olarak tamamen halk egemenliğini sağladığı bu düzeni yıkmaya yönelik girişimleri önlemek amacıyla ostraizm sistemini getirdi. Buna göre rejime tehdit olarak görülen kişiler 10 yıllığına sürgüne gönderiliyordu. Bu sistem Halk Meclisinde her yurttaşın bir midye kabuğuna o site içinde tehlikeli gördüğü kişinin adını yazması ile çalışıyordu.
Yine de Kleistenes reformları köleler için ek bir hak getirememiş, daha çok ekonomik ve siyasal alanda reformlar olarak kalmıştır. Kleistenes 100 yıl süren bunalımlı Atina uygarlığı dönemine son vermiş ve adeta ülkeyi yeniden canlandırmıştır. Köylüler bu dönemde üretici özelliklerini kazanmışlar ve köle sınıfı ile bütünleşmişlerdir. Soylular ise neredeyse tüm hakları ellerinden alınmış basit vatandaşlara dönüştürülmüşlerdir.

Aşk felsefesi, aşkın doğasını tanımlamaya çalışan sosyal felsefe ve etik alanıdır.

Aşkın ve sevginin ne olduğunu ve hangi işleve hizmet ettiğini açıklamaya çalışan birçok farklı teori vardır. Aşkın varlığını açıklamaya çalışan yaygın teori türleri arasında şunlar yer almaktadır: psikolojik teoriler, evrimsel teoriler ve ruhani teoriler. Psikolojik teorilerin büyük çoğunluğu aşkın çok sağlıklı bir davranış olduğunu düşünmektedir. Evrimsel teoriler aşkın doğal seçilim sürecinin bir parçası olduğunu savunur. Ruhani teoriler ise sevgiyi Tanrı'nın bir armağanı olarak görür. Aşkı, mistik bir deneyime çok benzeyen, açıklanamaz bir mistik gizem olarak gören teoriler de vardır.

Klasik aşk felsefesinin kökleri Platon'un Symposion'una kadar uzanır. Platon'un Symposion'u aşk fikrini derinlemesine inceler ve aşkı tanımlamak için farklı yorumlar ve bakış açıları getirir. Platon, kendisinden sonraki aşk felsefelerini etkilemeye devam eden üç ana aşk konusunu seçer.

Biri göksel (Tanrısal), diğeri dünyevi (beşeri) olmak üzere iki aşk fikri. Aradan geçen iki bin yıla yaķın zamandan sonra Laurence Sterne'nin "The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentleman" romanının ana karakterlerinden  Amca Toby Shandy 'nin ilham aldığı "- Hristiyan Dünyasında Marsilio Ficino'nun Francisco Vallés hakkındaki bulunduğu yorumundan hareketle- bu aşklardan biri rasyoneldir, diğeri doğaldır - ilki felsefe ve hakikat arzusunu harekete geçirir... - ikincisi, sadece arzuyu harekete geçirir."
Aristophanes'in insanoğlunu orijinal bir bütünün ikiye bölünmesinin ürünü olarak görmesi: "bu ilkel insanlarla ilgili her şey çiftti: dört elleri, dört ayakları ve iki yüzleri vardı" -Psikanalist Sigmund Freud daha sonrasında yineleme saplantısı teorisini desteklemek için bu mitten yararlanacaktı.-
Platon'un aşkın yüceltilmesi teorisi - "yukarı doğru tırmanarak... birden ikiye, ikiden tüm güzel biçimlere, güzel biçimlerden güzel eylemlere, güzel eylemlerden güzel kavramlara, güzel kavramlardan mutlak güzellik kavramına ulaşana kadar".
Buna karşın Aristoteles, eros'tan (aşk) ziyade philia'ya (dostluk, sevgi) daha fazla vurgu yapmıştır; ve dostluk ile aşk arasındaki ilişki Rönesans'a kadar devam edecekti. Latinler adına Cicero, "'dostluk' (amicitia) kelimesinin türetildiği şeyin aşk (amor) olduğuna" işaret ederken, Lucretius, Epikuros'un çalışmalarını temel alarak, hem Venüs'ün "evrenin yönlendirici gücü" olarak rolünü övmüş hem de "aşk hastası" olanları eleştirmişti. ..hayatın en güzel yıllarını tembellik ve sefahat içinde heba edenleri" eleştirmişti.
Yunancada Eros, Aşk Tanrısı olarak da bilinir, yaramaz aşk tanrısıydı. Tanrıça Aphrodite'nin yoldaşıydı. Eros, tanrıların ve insanların içindeki aşk ateşini tutuşturmasıyla bilinirdi. Bir yay ve ok ya da alevli bir meşale ile silahlanmış olarak tasvir edilmesiyle bilinir. Ayrıca itaatsiz ama Afrodit'in sadık bir çocuğu olarak da bilinir.
Philia sevgisi dostluk sevgisinin bir türüdür. Yunancada kardeşçe sevgi anlamına gelir. Aristoteles üç ana arkadaşlık türünü tanımlayabilmiştir. Bunlar Yararlı, Zevkli ve Erdemli'dir.  Yararlı, bir arkadaşlığın arzu ile elde edilen bir yararı olmasıdır. Zevk verici, kişinin aldığı zevke dayanır. Erdem, gerçek dostluğa dayandığında ve ondan hiçbir şey almadığında ortaya çıkar.
Agape Yunancada basitçe "sevgi" anlamına gelir. Agape sevgisinin varlığı, sevgi nesnesinde iyi niyet, yardımseverlik ve kasıtlı zevk olduğunda ortaya çıkar. Bu sevgi türü romantik ya da cinsel sevgiyle ilgili değildir. Yakın bir dostluk ya da kardeşlik sevgisi olan Philia türü sevgiye de atıfta bulunmaz. Bu sevgiyi diğerlerinden ayıran şey, din tarafından yönlendirilen cömertlik ve herkese karşı şefkat gibi maneviyatın doğal eylemlerini içermesidir.

Aşk hastalığının hedefleri arasında Catullus, Héloïse gibi diğerleriyle birlikte, kendisini 12C'de bir Aşk ile ilgili yargılamaya çağrılmış bulacaktı. Bu tür figürlerin arasından saray aşkı kavramı ortaya çıkacak ve Petrarşizm, erken modern dünya için romantik aşkın retorik/felsefi temellerini oluşturacaktı.

Daha şüpheci bir Fransız geleneği Stendhal'dan itibaren izlenebilir. Stendhal'in kristalleşme teorisi, aşk için hayali bir hazır bulunuşluğu ima ediyordu; nesnenin hayal edilen her mükemmelliğe bürünmesi için tek bir tetikleyiciye ihtiyaç vardı.  Proust daha da ileri giderek yokluğu, ulaşılmazlığı veya kıskançlığı aşkın gerekli öncülleri olarak saydı.   Lacan, "aşk, sahip olmadığın bir şeyi var olmayan birine vermektir" sözüyle neredeyse geleneğin parodisini yapacaktı.  Luce Irigaray gibi bir post-Lacancı ise "ötekini aynılaştıran... cinsel özgürleşme kılıfı altında erotizmi aşkın aleyhine vurgulayan" bir dünyada aşka yer bulmak için mücadele edecekti.

Max Weber'in din ve cinsellik arasındaki yakın ilişki olarak adlandırdığı şey göz önüne alındığında, Hindistan'da lingam ve yoni'nin ya da Çin'de Yin ile yang'ın, erkek ve dişi ilkelerine dayanan kozmik kutupluluğun yapılandırıcı bir biçimi olarak rolü belki de daha anlaşılırdır. Tantra, maithuna ya da kutsal cinsel birleşme yoluyla bütün bir kutsal cinsellik geleneği geliştirmiş ve bu gelenek Budizmle birleşerek cinsel aşkın aydınlanmaya giden bir yol olarak görülmesine yol açmıştır: Saraha'nın ifadesiyle, "Lotus ve vajra arasında oluşan bu mutluluk verici haz... tüm kirleri ortadan kaldırır".
Daha sade bir ifadeyle, Hinduların evlilikte aşkın temeli olarak dostluk geleneğinin izi Vedaların ilk zamanlarına kadar sürülebilir.
Konfüçyüs bazen bir sevgi felsefesini (dinin aksine) ifade ediyor olarak görülür.

Hinduizmde aşk, adanmışlık aşkı veya ilahi bir amaç için aşk olarak adlandırılır. Hindu bir keşiş ve filozof olan Swami Vivekananda, "Evrendeki her şey ilahi kökenlidir ve sevilmeyi hak eder; ancak, bütünün sevgisinin parçaların sevgisini de içerdiği unutulmamalıdır." demiştir.

Budizmde sevgi evrenseldir, aydınlanmaya ulaşmak için sevginin tüm insanlık için olması gerekir. Dhammapada "sonbaharda solmuş bir nilüferi koparır gibi kendi sevginizi koparın. Barış yolunda, Buddha'nın gösterdiği Nirvana yolunda çabalayın."

Konfüçyüsçülükte aşk, insan ilişkilerinde sevgiye önem verir.  Ren, Konfüçyüsçülüğün öğretilerinin merkezinde yer alan ve farklı sosyal ilişkilere odaklanan yardımsever sevgi anlamına gelen bir erdemdir.
Konfüçyüs'ün Analektleri'nin IV,
"4.1 Üstat dedi ki, ren'e yerleşmek en adil yoldur. Eğer kişi ren'in ortasında yaşamayı seçmezse, bilgi nereden gelecek?
4.7 Üstat dedi ki, insanlar oldukları kişi tipine göre hata yaparlar. Onların hatalarını gözlemleyerek ren'i anlayabilirsiniz."

Özellikle Platon'un Symposion'unda da ele alınan Batı Dünyasında da o dönem tartışılan, Dünyevi (beşeri) aşk ve göksel aşk (ilahi aşk) görüşü ve ayrımı İslam Dünyası'nda da tartışma konusu olup, büyük bir etki bırakmıştır.

Bizans felsefesi, özellikle 8. ve 15. yüzyıllar arasında Bizans İmparatorluğu'nun filozof ve bilginlerinin kendine özgü felsefi fikirlerini ifade eder. Hristiyan bir dünya görüşü ile karakterize edilmiştir, ancak fikirleri doğrudan Platon, Aristoteles ve Neo-Platoncuların Yunan metinlerinden alınan bir dünya görüşüydü.

Yunan edebiyatı ve bilimi, Bizans dünyasında sürekli canlı kaldı ve Bizans felsefesi, şimdi Hristiyan tonuna sahip olsa bile, ağırlıklı olarak Platon, Aristoteles ve Yeni-Platonculardan yararlandı. 7. yüzyılda, Şamlı John (Aziz İoannis), Hristiyan teolojisinin sistematik bir açıklamasını içeren üç bölümden oluşan bir ansiklopedi üretti. 9. yüzyılda Konstantinopolis Patriği Photios, eski yazarların birçok eserini topladı, Aristoteles mantığını inceledi ve öğrencisi Arethas, Platon ve Aristoteles'in eserlerini yorumladı. 11. ve 12. yüzyıllarda felsefe öğretimine artan bir ilgi vardı ve Michael Psellos, İznikli Eustratius ve Efesli Michael gibi isimler Aristoteles üzerine yorumlar yazdılar. 13. ve 14. yüzyıllarda Nikiforos Blemmydes ve Theodore Metokhites gibi önemli filozofları vardı. Önemli şahsiyetlerden bir diğeri ise, Hesychasm olarak bilinen ve yaratılmamış Işık'ın bir vizyonunu elde etmek için noetik İsa duasının kullanılmasını içeren mistik bir hareket geliştiren Gregory Palamas'tı. Hristiyan Doğu'da bir çatlağa neden olan ve felsefi düşünceye sahip birçok insanı Batı'ya yönlendiren Hesychast hareketiydi. Bu göç, Rönesans'ın Batı'ya tezahür etmesinde kritik bir rol oynadı. Özellikle İsihazm'a karşı çıkan Calabria'lı Barlaam'ın Batı'da Roma Katolik teolojisinin oluşumunda oynadığı rol, Bizans'ın son büyük filozofu, restore edilmiş bir Platonizm'in İmparatorluğun çöküşünü tersine çevirebileceğini hisseden Gemistus Pletho'ydu ve Antik felsefenin Batı'ya aktarılmasında önemli bir figür olmuştu.

Bizans toplumu, Dünya'nın geri kalanına kıyasla oldukça yüksek düzeyde okuryazarlık ile, zamanının standartlarına göre iyi bir eğitim aldı. Önemli ölçüde, klasik antik çağ akademilerinin bir devamı olan laik bir eğitim sistemine sahipti. İlköğretim, köy düzeyinde bile yaygın olarak mevcuttu. Bu toplumda benzersiz bir şekilde eğitim, her iki cinsiyet için de vardı! Laik Konstantinopolis Üniversitesi bu bağlamda anlaşılabilir. Daha da laik eğitim, imparatorlukta bir dereceye kadar yaygındı. Yüzyıllar boyunca, Müslümanların fethinden önce, benzer kurumlar Antakya ve İskenderiye gibi büyük eyalet başkentlerinde faaliyet gösteriyordu.
Orijinal okul 425 yılında İmparator II. Theodosius tarafından Hukuk, Felsefe, Tıp, Aritmetik, Geometri, Astronomi, Müzik, Retorik ve dil dersleri için 15'i Latince ve 16'sı Yunanca olmak üzere 31 sandalyeyle kuruldu. Üniversite 15. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.
Devletin ve kilisenin bürokratik atamalarını yapacak yetkin ve eğitimli personel yetiştirmek amacıyla, çoğu öğrenci için yüksek öğrenimin ana içeriği retorik, felsefe ve hukuktan oluşuyordu. Bu anlamda Üniversite, İlahiyat Okullarının seküler eşdeğeriydi. Üniversite, Platonizm ve Aristotelesçiliğe dayanan aktif bir felsefi geleneği sürdürdü; ilki, 15. yüzyıla kadar iki bin yıla yakın bir süredir devam eden en uzun kesintisiz Platonik okul oldu.
Magnaura Okulu yani Konstantinopolis Üniversitesi 9. yüzyılda kuruldu ve 11. yüzyılda Capitol Okulu'nda yeni felsefe ve hukuk fakülteleri kuruldu. Üniversite, Konstantinopolis'in Düşüşü'ne kadar Kilise yönetimi altında laik olmayan bir kurum olarak ayakta kalmasına rağmen, 1204 Latin fethi ile düşüş dönemi başladı.

Platon'un Bölünmüş çizgi analojisi (Yunanca; γραμμὴ δίχα τετμημένη), Platon'un Devlet isimli eserinin VI. kitabının son bölümünde yer alan, hangi bilgi edinme türlerinden geçildiğinde mutlak olan 'İyi'nin bilgisi'ne ulaşılabilineceğini gösteren derecelendirme, çizim.
Noesis(kavrayış, idrak), Dionoia(çıkarımsal anlayış, düşünce), Pestis(kanaat), Eikasia(tahmin) yoluyla öğrenme ayrımları mevcuttur. İlk iki durum bilgiye, son iki durum ise sanıya ulaştırabilir.
Noesis'in nesnesi idea; Dionoia'nın nesnesi matematiksel, geometrik modeller; Pistis'in nesnesi çevrede görülebilen tüm doğal ve yapma nesneler
ile canlı varlıklar ve bitkiler; Eikasia'nın nesnesi ise, aynada ya da suda gördüğümüz türden görüntüler, gölgeler ve bunlara benzer şeyler oluşturmaktadır.

İnsanın, mutlak olan 'İyi' 'ye ulaşması için bir yol gösterici olma iddiasında olan Platon, 'iyi'ye ulaşmayı ya da yaklaşmayı, Duyusal (görülebilir, duyumlanabilir) ve Akli (kavranabilir) olanlar tasnifi yaparak açıklamıştır.
Çizgi betimlemesinde, bir çizgiyi ikiye böler ve iki parçanın biri GÖRÜNEN EVREN'i (Oraton) dünyayı, öteki KAVRANAN EVREN'i(Noeton) yani idealar dünyasını temsil eder. Görünen evrenden ancak 'Sanı' (Doxa) elde edilebilirken; 'Kesin Bilgi' (Episteme)'ye Kavranan evrene çıkıldığında ulaşılabileceğini savunur.
Platon Görünen ve Kavranan evrenleri de iki parçaya böler. Bu dört parça aşağıdan yukarı düşünülecek olursa, alttaki iki parça duyuların değişken ve karanlık ortamını; üstteki iki parça ise düşünülür olanın aydınlık dünyasını temsil eder. Yukarı çıkıldıkça 'İYİ'ye yaklaşılabilir.

Platon çiziminde; Eikasia |AB| 1 pay, Pistis |BC| ve Dionoia |CD| 2 pay, Noesis |DE| ise 4 pay genişliğinde olacak şekilde betimlenmiştir.

  
                         |AB|=Eikasia    |BC|=Pistis         |CD|=Dionoia                  |DE|=Noesis
                            İdealar    Metrik Modeller*     Duyusal nesneler             Hayal ve yansımalar

Ulaşılması arzu edilen 'İyi' için dört bölüm oluşturan Bölünmüş çizgi analojisi yukarıdan aşağı bir inişle tarif edilirse; en üstte 1 İdealar, onun altında 2 Sayısal, Geometrik modeller (çıkarımlar, vehimler), onun altında 3 Duyusal nesneler ve en altta ise 4 Hayaller (resim, yansıma, gibi) evreni yer alır. Bu evrenlere ait bilgiler ise dört düzeyde isimlendirilirler;

Noesis (kavrayış, idrak, saf akılla kavranan), bu bölmenin nesnesini İdealar oluşturmaktadır saf akıl (Nous) ile kavranılabilir ve kesin bilgi (episteme) verirler.
Dionoia (zihni çıkarım, muhakeme ile anlaşılan, anlayış, düşünce), Sayılar ve Geometrik çıkarımların evreni çıkarımsal zihin(Dionoia) ile bilinebilirler. Matematik, varsayım (aksiyom) temeli üzerinde oturduğundan idealardan ayrılır; ancak yine kendi içinde tutarlı olmaları sonucunda bilgi(episteme)'ye ualştırırlar. (*Dionoia'nın idealardan ayrı bir nesnesi olup olmadığı hususu tartışmalıdır.)
Pistis (kanaat, fikir), bu bölmenin nesnesi; canlı varlıklar, bitkiler, insan yapımı nesneler, yani doğadır. Görülebilir, duyusal dünyanın nesneleri değişken olduğundan kesin bilgi değil ancak sanı (doxa)'ya ulaştırabilirler.
Eikasia(tahmin),bu bölmenin nesnesini ise aynada ya da suda gördüğümüz türden görüntüler, gölgeler, imgeler, yansımalar ve bunlara benzer şeyler oluşturmaktadır. Bunlara ilişkin tahmin (eikasia) düzeyinde veri elde edilebilir ve sanı (doxa)'ya ulaştırır. Pistis'in nesneleri ile birlikte gözle görünen evreni (Oraton) teşkil ederler.

Cambridge Platoncuları, Cambridge Üniversitesi'nde 17. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış bir grup filozof ve ilahiyatçıdır. Grubun liderleri Ralph Cudworth, Nathaniel Culverwell, Benjamin Whichcote ve Henry More'dur.

Oxford Dictionary of National Biography'de yazan Mark Goldie, "Cambridge Platoncuları" adının 19. yüzyılda verildiğini ve yanıltıcı olabileceğini söyülüyor. Grup ile latitudinaryanistler arasında keskin bir ayrım söz konusu değildir.

Cambridge Platoncularının sınıflandırılması ve yorumlanması zaman içinde değişti. Frances Yates, bu grubu Hristiyan Kabalası ile uğraşan fakat Hermetizmi reddeden kişiler olarak yorumladı. Cudsworth ve More ise Rönesanstan kalma Yeni Platonculuğu izleği yeni bilim anlayışı içinde sürdürmeye gayret eder.
Dimitri Levitin, Cambridge Platoncularının tutarlı bir felsefi grup olarak görünmelerine karşı çıkmıştır. Grubun "öğretici ilişkilerle birbirine bağlanmış sıkı olmayan bir tanıdıklar kümesi olarak var olduğunu" kabul etse de, Platonculukla ilişkilerinin sınırlı olduğunu kaydetmiştir. Levitin, Cambridge Platoncuları arasından sadece More'un kendini filolog veya teologdansa filozof olarak gördüğünün altını çizdi. More, tarihsel ayrıntılara dikkat etmemesiyle Cudworth dahil grubun eleştirisiyle karşılaştı. Dahası, geleneksel olarak "Cambridge Platoncuları" olarak varsayılmayan filozoflar, Platonculuğa ve antik bilim düşüncesine ilgi duyuyorlardı. Bu sonuçlara dayanarak Levitin, Cambridge Platoncularının felsefi görüşler açısından tutarlı bir grup olarak yorumlanmasını tarihsel olarak temelsiz buldu.
Son zamanlarda David Leech, Levitin'in yorumunun yanlış olduğu yönünde bir çıkarımda bulunurken Cambridge Platoncularının 19. yüzyıl tarih yazımının bir yansıması olarak görmeyi de reddetti. Bunun nedeni başta Ralph Cudworth ve Henry More daha sonra da Benjamin Whichcote gibi figürlerin 1730'lara değin Kıta Avrupası ve bundan çok önce İngiliz metinlerinlerinde görülebilmesidir.

Cambridge Platoncuları Agostino Steuco'nın philosophia perennis kavramını kullanmışlardır. Aklı, tüm anlaşmazlıkları çözecek bir araç olarak görüyorlardı. Dönemin ılımlı İngiliz Kalvinistleri bunu görüşlerine saldırı olarak algılamışlardır.
Cambridge Platoncularına göre din ve akıl uyum içindedir ve gerçeklik sadece fiziksel duyuyla değil, günlük algının maddi dünyasının arkasında var olan anlaşılır biçimlerin sezgisiyle bilinebilir. Tümel, ideal formlar maddeyi biçimlendirir. Bu nedenler görünüş tam olarak gerçekliği sağlamaz. Mekanik felsefeye yanıt olarak More "Hylarkhe ilkesi", Cudworth ise "Plastik doğa" kavramını öne sürdü.

Benjamin Whichcole (1609-1683)
Peter Sterry (1616-1672)
George Rust (ö. 1670)
Henry More (1614-1687)
Ralph Cudworth (1617-1688)
John Smith (filozof) (1618-1652)
John Worthington (1618-1671)
Nathaniel Curverwel (1619-1651)
Anne Conway (1631-1679)
Joseph Glanvill (1636-1680)
Damaris Cudworth Masham (1659-1708)
John Norris (1657-1711)
Bunlardan başka, Anthony Ashley-Cooper da (1671-1713) kendini Cambridge Platoncusu olarak tanımlamamasına karşın hareketten çok etkilenmiştir.

Eflatun, morun açık tonlarının genel adıdır. Leylak ve lavanta çiçeğinin renkleri buna örnektir. Erguvan - mor - mavi üçgeni içinde yer alan renkleri kapsar. Bu aralığın en açık ucunda şap taşı rengi, en koyu ucunda siklamen rengi bulunur.
Eflatun rengi Roma/Bizans dünyasında soyluluk ve otorite simgesi olduğu için Arapçada filozof Eflatun'a atfedilmiş, oradan Türkçeye girmiştir. Eflatun'unun Fransızca karşılığı olan Mauve sözcüğü 1856'da İngiliz kimyager William Henry Perkin tarafından, suni kinin sentezlemeye çalışırken ilk defa kullanıldı. Perkin'in kazara sentezlediği boya, sonradan mauvein olarak adlandırılan ilk anilin boyası oldu.

Ebegümeci Oflazı (Mauve)[https:/24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi./web.archive.org/web/20080224130211/http://www.turkdilidergisi.com/renkler/ebeg.htm Ebegümeci Oflazı (Mauve)] (Türk Dili Dergisi 10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde). Eflatun ile ilgili sözcüklerinin etimolojisi hakkında. Eflatun tonları.

 Açık (Hex: #DCD0FF) (RGB: 220, 208, 255)
 Eflatun (Hex: #E0B0FF) (RGB: 224, 176, 255)
 Opera (Hex: #CA82AF) (RGB: 202, 130, 175)
  Boz (Hex: #915F6D) (RGB: 145, 95, 109)
 Koyu (Hex: #673147) (RGB: 103, 49, 71)

Emperyalizm, yayılmacılık veya ekspansiyonizm, bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışmasıdır. Etkileyen devlet, etkilenen devletin kaynaklarından "yararlanma" hakkına sahiptir.
Diktatörlük gücü, merkezî hükûmet, keyfî yönetim metotları anlamına gelmektedir. Bu kullanımının dışında Fransa’da 1830'larda Napolyon imparatorluğuna hayranlık duyanları nitelemek için, 1848'den sonra ise III. Napolyon'un kötü yönetimini ifade etmek için kullanılmıştır. Emperyalizm kavramının kullanımı 1870'lerde Britanya'da yaygınlaşmıştır.
Emperyalizm, kendisini eleştirenler tarafından ahlaki ya da ahlaki olmayan kınamalara maruz kalmıştır ve bu nedenle "emperyalizm" terimi uluslararası propagandada sıklıkla yayılmacı ve saldırgan dış politika için aşağılayıcı bir ifade olarak kullanılmaktadır.

"Emperyalizm" kelimesi Latince "imperium" kelimesinden türetilmiş olup "üstün güç", "egemenlik" ya da basitçe "hükümranlık" anlamına gelmektedir. İlk olarak 1870'lerde Büyük Britanya'da yaygın bir kullanım kazanmış ve olumsuz anlamda kullanılmıştır. Akademisyenler emperyalizmin kesin anlamını tartışmışlardır, ancak genel olarak 19. ve 20. yüzyıllarda Batı ve Japon siyasi ve ekonomik gücünün Asya ve Afrika'daki hakimiyetini ifade eder.
Edward Said gibi bazı yazarlar bu terimi daha geniş anlamda, hem nominal imparatorluklar hem de yeni sömürgecilik dahil olmak üzere, bir emperyal merkez ve bir çevreye dayanan herhangi bir tahakküm ve tabiiyet sistemini tanımlamak için kullanmaktadır. Bu terim ayrıca Napolyon III'ün yabancı askeri müdahaleler yoluyla siyasi destek kazanma girişimlerini tanımlamak için de kullanılmıştır.

1700'lerin sonlarında başlayan Emperyalizm Çağı boyunca, büyüyen endüstriyel ekonomilere sahip Avrupa ülkeleri dünyanın diğer bölgelerini sömürgeleştirdi, etkiledi ve ilhak etti. 19'uncu yüzyıldaki "Afrika Talanı" bu sürecin bir örneğidir. Afrika; Belçika, Almanya, İspanya, Fransa, Birleşik Krallık, İtalya ve Portekiz dahil olmak üzere çeşitli Avrupa imparatorlukları tarafından kontrol edilen kolonilere bölündü. Tarihçiler Gallagher ve Robinson, "emperyalizm" kavramının bir hükûmetin bir koloni üzerinde mutlaka resmi, yasal kontrole sahip olmasını gerektirmediğini, bunun yerine bağımsız alanların gayri resmi kontrolünün daha önemli olduğunu savunmuştur. Büyük Britanya, Hollanda ve Fransa gibi birçok emperyal güç, kaynak üretimi ve ticaret açısından sömürgelerinden büyük kazanç sağlarken, Almanya, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi diğerleri bu kadar fayda görmemiştir. Emperyalizm tarafından beslenen birbirine bağlı küresel ekonomi, Birinci Dünya Savaşı'na kadar önemli bir büyüme kaydetti ve emperyal güçleri zengin ve müreffeh hale getirdi. Ancak 19. ve 20. yüzyıllarda emperyalizmin odak noktası, Afrika ve Asya gibi yerlerin sömürgeleştirilmesinde görüldüğü gibi, ekonomik kazançtan siyasi ve askeri kontrole kaymıştır. Sömürülen halkların ve kaynakların sömürülmesi ve kötü muamele görmesi de dahil olmak üzere emperyalizmin olumsuz etkileri de daha belirgin hale geldi.

Hem bölgesel hem de kültürel emperyal kontrol, emperyalistlerin farklı mekân ve toplumlara ilişkin kendi anlayış ve yorumlarıyla meşrulaştırılır. Hayali coğrafyalar olarak bilinen bu durum, genellikle bu alanlardaki toplumların gerçekliğini basitleştiren ve yanlış temsil eden özcü söylemleri içerir.
Edward Said, Oryantalizm adlı kitabında Batı ile Doğu dünyaları arasında kültürel farklılık ve psikolojik mesafe yaratmanın bir yolu olarak Batı'nın Doğu dünyasının hayali bir coğrafyası olan "Doğu" kavramını nasıl geliştirdiğini tartışmaktadır. Bu kültürel farklılaşma, Doğu'yu rasyonel ve ilerici Batı'ya kıyasla irrasyonel ve geri kalmış olarak tasvir eden erken dönem Şarkiyat çalışmalarında açıkça görülüyordu.
Doğu'nun bu olumsuz tasviri, Batı'nın benlik duygusunu artırmaya hizmet etmiş ve Doğu'nun Batı tarafından düzenlenmesine ve kontrol edilmesine olanak sağlamıştır. Esasen Oryantalizm, erken dönem Batı emperyalizminin ve beyaz olmayan halkların sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik kontrolünün ideolojik gerekçesi olarak hizmet etmiştir.

Kültürel emperyalizm fikri, bir grubun baskın kültürünün başka bir kültürün inançları, değerleri ve toplumsal normları üzerinde etkili olmasını içerir. Bu, müzik, televizyon veya film gibi popüler medya biçimini alabilir ve alt kültürdeki insanların bu medya biçimlerinde tasvir edilen yabancı kültürü taklit etmek istemelerine yol açabilir. Örneğin, Amerikan pembe dizisi Dallas, Soğuk Savaş sırasında zengin Amerikan yaşam tarzlarını tasvir ederek Romanya toplumu üzerinde etkili olmuştur ve daha yakın zamanda Güney Kore dizileri kaçakçılık yoluyla Kuzey Kore toplumu üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuştur. Hükûmetler yabancı medyaya erişimi kısıtlayarak ya da internet ve uydu antenlerini düzenleyerek bu tür kültürel etkileri kontrol etmeye çalışabilir. Kültürün bir güç biçimi olarak kullanılması yeni bir kavram değildir - Roma imparatorluğu bunu yerel seçkinleri Roma kültürü ve yaşam tarzına maruz bırakarak onların işbirliğini kazanmak amacıyla kullanmıştır.

Emperyalizm genellikle, belirli ırkların üstün olduğu ve aşağı ırkları medenileştirme görevi olduğu inancı gibi görünüşte rasyonel gerekçelerle haklı gösterilmiştir. "Sosyal Darwinizm" olarak bilinen bu inanç, emperyal güçlerin eylemlerini desteklemek için kullanılmıştır. Coğrafi toplumlar ve siyasi coğrafyacılar da emperyalizmin desteklenmesinde rol oynamış, bazıları genişlemenin bir devletin hayatta kalması için gerekli olduğunu savunurken diğerleri belirli ülkelerin emperyal genişlemesini desteklemiştir. Teknoloji ve ekonomik verimlilik de emperyalizmin nedenleri olarak gösterilmiş, yeni teknolojilerin ve altyapının getirilmesi genellikle emperyalizme maruz kalan bölgelerin iyileştirilmesi olarak görülmüştür. Belirli ortamların rehberliğe ihtiyaç duyan uygar olmayan insanlar yarattığını savunan çevresel determinizm kavramı da emperyalizmi haklı çıkarmak için kullanılmıştır. Bazı durumlarda, emperyalizmin ilkeleri "Terra nullius" fikrine ya da belirli bölgelerin işgal edilmemiş ve dolayısıyla kolonizasyona açık olduğu inancına dayanıyordu.

Çeşitli kaynaklar emperyalizmi aşağıdaki şekilde tanımlar:

Bir ülkenin topraklarını genişletmesi
Bir ulusun veya toplumun başka bir ulusu veya toplumu vergiye bağlaması
Bir ulusun veya toplumun başka bir ulus veya toplumun topraklarındaki kaynaklarından yararlanması
Bir ülkenin veya toplumun başka bir bölgeye kendi kültürünü yayması ve oranın halkını köle olarak kullanması

Collier's Encyclopedia emperyalizm tarihini üç büyük evreye ayırmaktadır: Birincisi, 16. yüzyıla kadar devam eden ve imparatorlukların genişlemesi ile ilgili olan evredir; ikincisi coğrafi keşiflerle başlayıp 19. yüzyıla kadar devam eden emperyalizmdir, eski emperyalizm olarak adlandırılmaktadır; üçüncüsü yeni emperyalizmdir ve yaklaşık 1880'lerde başlamış ve sömürgelere yeniden büyük ilgi duyulmasına, Asya ve Afrika'nın paylaşılmasına yol açmıştır.

1870'li yıllarda Birleşik Krallık'ta Başbakan Benjamin Disraeli'nin sömürge imparatorluğunu güçlendirme ve genişletme politikalarını tanımlamak için emperyalizm kavramına başvurulmuştur. Böylece emperyalizm, sömürgecilikle eş anlamda kullanılmaya başlanmıştır.
Bu yaklaşıma göre emperyalizm, gelişmiş ülkelerde mevcut durumun muhafaza edilmesi için bir gereklilik ve hak olarak görülür.

1900'lerle birlikte, Rudolph Hilferding, Vladimir İlyiç Lenin ve Nikolai Bukharin basit sömürgecilik yerine ekonomik nüfuzun daha karmaşık şekillerine dikkat çekmişler; pazarların, arz kaynaklarının ve yatırım yollarının hakimiyet altına alınması ile ilgilenmişlerdir. Bu kuramda en çok başvurulan kaynak Lenin'in Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eseridir.
Pierre Jalée emperyalizmi “uluslararası iş bölümünde, ticarette ve sermaye hareketinde belirli ilişkileri vurgulayan ekonomik bir fenomen” olarak; Richard D. Wolff “bir ekonominin diğer ekonomi üzerinde uyguladığı kontrol araçları ağı” olarak; Vladimir Lenin “kapitalizmin tekelci aşaması” olarak; Paul M. Sweezy, Lenin'i takip ederek, “dünya ekonomisinin gelişiminin bir basamağı” olarak; Richard C. Edwards, Michael Reich ve Thomas E. Weisskopf ise “kapitalizmin uluslararasılaşması” olarak tanımlamaktadırlar.
Mao Zedong'a göre emperyalizm güçlü görünen fakat aslında göründüğü kadar güçlü olmayan bir sistemdir. Kağıttan kaplan olarak tanımladığı emperyalizm kolayca ezilebilir.

Joseph Alois Schumpeter geniş bir yorumla emperyalizmin kapitalizmden önce var olduğunu ve kapitalizm ve emperyalizm arasında bir ilişkinin bulunmadığını savunmuştur.
Bu yaklaşıma göre, savunma gereksiniminin bir gerekliliği olan savaşçı sınıfın varlığını sürdürebilmesinin bir sonucu olarak emperyalizm ortaya çıkar.
Michael Barrant Brown’a göre emperyalizm “ekonomik yönden az gelişmiş ülkelerin gelişmiş olanlara tâbi olmasını sağlayan ekonomik, siyasal ve askerî ilişkileri niteler. Emperyalizm dünya ekonomisindeki eşitsiz ilişkiler sistemini tanımlayan en uygun kelimedir."

Emperyalizmin siyasal boyutunu vurgulayan yazarlar farklı tanımlamalarda bulunurlar. Hans Neisser emperyalizmi “bir ulusun doğal sınırlarının ötesindeki nüfusu kendi siyasal yönetimi altına almak amacıyla bu sınırların ötesinde bir imparatorluk kurma süreci” olarak tanımlar.
Diğer yazarlar ise emperyalizm terimini askerî veya diplomatik baskı ve ekonomik nüfuz gibi dolaylı mekanizmaları da dikkate alarak genişletmektedirler; örneğin George H. Nadel ve Perry Curtis emperyalizmi “egemenliğin veya kontrolün dolaylı veya dolaysız şekilde genişletilmesi” olarak tanımlarlar.

Bağce, H. Emre, “Emperyalizm Kuramları ve Amerikan Kamu Diplomasisi”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, sayı 28, Mart 2003, ss. 63-79.
Collier's Encyclopedia, 1961 ^
Encyclopedia International, 1971 ^
Encyclopedia Britannica, 1971 ^

John Hobson (ekonomist)
Sömürgecilik
Hegemonya
Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Lenin'in 1917 tarihli kitabı
İmparatorlukla

Euthidemos (Antik Yunanca: Εὐθύδημος), Yunan filozof Platon'un erken dönem diyaloglarından biri olan eser, aynı adı taşıyan Khioslu (Sakız Adası) sofistin adından alınmadır. Diyalog, Kriton ve Sokrates arasında geçer.
Sokrates, oğlunu en iyi nasıl yetiştireceğine kafa yoran dostu Kriton'a yakın zamanda güreş okulunda yapılan bir tartışmayı anlatır. Tartışmada uygun bir eğitim almazsa ahlakça yozlaşması olası Atinalı genç soylu Klinias'a eğitimde iki yol sunulur, biri Euthydemos ile Dionysodoros'un sözcülüğünü yaptığı sofistlere özgü, diğeri Sokratesçi ilkeler doğrultusunda eğitimdir. Sofist, Klinias'a kamusal yaşamda başarı şeklinde anlaşılan erdemi öğretecektir. Sokrates erdemin bir nebze olsun öğretilebilirliği konusunda kuşkusunu dile getirir. Kimliği belirsiz bir izleyicinin felsefenin hiçbir değeri olmadığı sonucuna varmasıyla düşünceleri pekişen Kriton, oğlunu bunlardan hangi birinin eline teslim edeceğini bilemez.

Diyalog, Kriton'un Sokrates'e Lykeion'da kimle konuştuğunu sormasıyla başlar. Euthydemos ve kardeşi Dionysodoros yeni sofistlerdir. Bu ikisi her şeyi biliyordur. Sözle güreşiyorlardı, doğru ya da yanlış olsun her sözü çürütmekte usta olmuşlardı. Sokrates, bu ikisinin yanına gitmek ister. Kriton ise pek etkilenmemiştir. Sokrates, yaşlı olduğundan kendisini yanlarına almak istemeyeceklerini düşünse de, Kriton'u kendisiyle derse başlamaya ikna etmeye çalışır hatta çocukları yem diye kullanmayı düşünür. Kriton ikisinin bilgilerini merak eder. Sokrates anlatmaya başlar. Tartışmalı diyalogları, Sokrates'in Kriton'a anlatımlarından biliyoruz. İkisiyle karşılaştığında Sokrates, Klinias'a savaşla ilgili her şeyi bilmeleriyle onları övüyordu. Euthydemos ise artık bunlarla uğraşmadıklarını, daha önemli olan erdemle uğraştıklarını ve öğrenmek isteyenlere de bunu göstermek istediklerini söyler. Sokrates, ustalıklarını kanıtlamalarını ister; bunu da Klinias'ı bilgiyi sevmek ve erdem yolunda yürümek gerektiğine inandırarak yapacaklardır. Böylece tartışmalı çekişme başlar.
Kriton, tartışmalı sorulara cevap verenin Klinias olduğuna inanamaz. Eğer böyle konuşan oysa, yetiştirilmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü zaten üstün biridir. Sokrates ve Klinias bu tartışmalar sonucunda, siyasetle hükümdarlık sanatının bir olduğu kanısına varmıştı. Her şeye ve herkese komuta eden bir krallık sanatının onlara da dokunan bir sonucu vardır. Hükümdarlık sanatı, kendi alanında herkese komuta ettiğinde, neyi meydana getireceğini ilk başta bilemezler. Ama, bu araştırdıkları sanatsa, faydalı olmalıdır; hiç olmazsa bunu biliyorlardır. Yani bir iyilik sağlayacaktır. İyi, bir bilgiden başka bir şey değildir. Klinias'la bu noktada uyuşmuşlardır.  Hükümdarlık sanatı insanları bilgili ve iyi kılar mı? Bütün insanları mı ve her şeyde mi iyi kılar? Öyleyse, onlar nede iyi ve neye yararlı olacaklar? gibi sorularla bir çıkmaza girerler. Sokrates, buna da bir çözüm getirir ve o ikisinden bu bilginin özünü göstermelerini ister. Bilmek ve bilgi üzerine bir tartışmaya girerler.
Eserin sonunda, Sokrates, bu iki hocadan ders almanın çaresini aramasını ve herkesin onların bilgisini kolayca elde edebileceğini söyler. Kriton ise söylenenleri dinlemek ve bilgi edinmek onu mutlu eder. Yani bu türlü akıl yürütmelerle başkalarını çürütmektense, kendilerinin çürütüldüğünü görmeyi tercih edenlerdendir. Kriton çocuklarının geleceğini düşünür. Oğlunu felsefe okumaya nasıl sevk edeceğini bilemez. Sanatla uğraşan insanların yaptıkları her işte gülünç olduklarını görseler de, kendi bu işlerle uğraşmayacağı gibi, bunları oğluna da yasaklamaz.

Klinias, μανθανειν kelimesini “öğrenmek” anlamında kullanıyor. Euthydemos ise, bu kelimeyi (Sokrates'in 278a'da dediği gibi; bu öğrenmek'ten çok anlamak denilen şeydir, ama bazen öğrenmek de denir.) nadiren kullanılan anlamak anlamında alıyor. “İnsan bilmediklerini öğrenir” diyen Klinias'a, Euthydemos: “İnsan anladığını bilir” karşılığını veriyor. Bunun üzerine Dionysodoros, μανθανειν'e öğrenmek anlamını vererek kanıtlamasını yapıyor: “Öğrenenler, bilmeyenlerdir, yoksa daha önceden bilenler değil.”
Dionysodoros, Klinias'ı bilge olarak görmek istemeleriyle aslında olmadığı şeyi olmasını istediklerini, yani onun şimdi olduğu şeyi artık olmamasını istediklerini, açıkça ölmesini istediklerini söyler. Ktesippos ise sinirlenip yalancı diye karşılık verir. Ktesippos'un bu sözüne, Euthydemos yalanın imkânsızlığını açıklar. Şöyle bir şey yürütüyor: konuşmak etki etmektir (πραττειν) ve etki etmek, yapmaktır (veya meydana getirmek, ποιειν). O halde, konuşmak meydana getirmektir. Olmayan şeye etki edilmez; öyleyse, o yapılamaz ve söylenmez; başka bir deyişle yanlış konuşmak (ψευδεσθαι) imkânsızdır. Konuşulduğunda, bir şeyin ifadesi meydana getirilir, ama bundan, bizzat o şeyin meydana getirildiği sonucunu çıkarmak doğru değildir.
Ktesippos, aksini söylemek diye bir şey var olduğunu söyler. Dionysodoros ise onun bu savını boşa çıkarır. Her ikisi de aynı şeyden bahsederse birbirlerinin aksini değil, aynı şeyleri söylemiş olurlar. Ktesippos bunu kabul eder. Ama ikisi de bu şeyden söz etmediği zaman, birbirlerinin aksini söylemesi mümkün olmaz. Bu durumda, ikisinde  bunun hakkında en ufak bir şey bile söylemediği doğrudur. Ktesippos bunu da kabul eder. Biri bu şeyden söz ettiği ve diğeri başka bir şey hakkında başka sözler söylediğinde birbirlerinin aksini söylemiş olamazlar. İkisi de farklıdır. Bu durumda, konuşmadan konuşanın söylediğinin aksini söylemek mümkün olmaz.
Bir şeyin hem var, hem yok olması imkânsız olduğuna göre, eğer bir şeyi biliyorsak, her şeyi biliyoruz demektir; çünkü aynı zamanda hem bilgin, hem de cahil olamayız; ve her şeyi bildiğimize göre, bu bilime de sahibiz demektir. İnsanların bazı şeyleri bilip, bazılarını bilmemeleri ve hem bilgin, hem cahil olmaları mümkün değildir. Bir şeyi bilen, aslında her şeyi bilir. Ktesippos buna karşılık alaylı şeyler yapmasını ister. Ama onlar dalga geçildiğini anladığında onun istediklerini yapmaya yanaşmazlar. Onlar her şeyi eskiden beri biliyordur. Ve bu bilginin Sokrates'te de olduğunu göstermek isterler. Yani bu şeyler onlar da olduğu gibi Sokrates'te dahil herkeste vardır. Çünkü bir şey onlar için doğruysa, herkes için olduğu gibi, Sokrates için de doğrudur.

Sokrates'in diyalektik yöntemiyle sofistlerin o dönemki tartışma şekli olan karşıdakini ne şekilde olursa olsun alt etmeye dayalı, çelişkiler ve laf karmaşaları yaratıp karşı tarafı susturmayı amaçlayan reddiye türünün bir kapışması gibidir. Diyalog, Sokretes'in sofistlere karşı henüz tam ciddi tavrını almadığı bir dönemde geçmektedir. 
Dionysodoros'un, yanlış söylemek imkânsızdır ve bir şey söylenirse, zorunlu olarak ya doğru söylemek ya da hiçbir şey söylememek lazımdır, sözlerine karşı tartışmaya başlar:
“Yanlış söylemek imkansızsa, yanlış düşünmek mümkün olur mu?”
“O da olmaz.” dedi. 
“O halde, dedim yanlış kanı da kesinlikle olmaz.”
“Olmaz.”
“Bilgisizlik mümkün olsaydı, şeyler hakkında yanılmak bilgisizlik olmayacak mıydı?”
“Elbette.”dedi.
“Ama bu imkansız.” dedim.
Bu fikri kabul etti.
Sofistler yanlış konuşmanın imkânsız olduğunu söylediler (286c-d). Daha önce de, konuşmanın etki etmek olduğunu söylemişlerdi (284b ve dev.). 

Platon, Euthydemos ve Dionysodoros'un kanıtlamalarını tartışmalı olarak tanımlar. Bu anlamıyla (Yunanca ερις:çekişme) çekişmelerle hazırlanmış savunma anlamına gelir. Bu tartışmalı çekişmeler, karşı tarafı çürütmek için tasarlanmıştır. Örneğin, bir noktada, Euthydemos yalanın imkânsızlığını kanıtlamaya çalışır:
“Olmayan şeylerin, asla varlığı yoktur, doğru değil mi?”
“Asla varlığı yoktur.”
“O halde, olmayan şeyler hiçbir yerde mevcut değildir?”
“Hiçbir yerde.”
“Öyleyse, olmayan şeylere etkili olmanın yolu olabilir mi?” “Herhangi bir kimse herhangi bir yerde var olmayan bir şeyi yapabilir mi?”
“Ben bu fikirde değilim” dedi Ktesippos.
“Hatipler halkın karşısında söz söyledikleri vakit, etki etmezler mi?”
“Ederler.”
“Eğer etki ediyorlarsa, aynı zamanda yapıyorlar demek değil midir?”
O kabul etti.
“Yani hiç kimse olmayanı hiç kimsenin söyleyemez; aksi halde bir yapmış olur. Halbuki, olmayanı hiç kimsenin yapamayacağını kabul ettin; bundan, hiç kimsenin yalan söylemediği ve Dionysodoros konuştuğu zaman, hakikatı ve gerçeği söylediği sonucu çıkar.”  (Euthydemos, 284a-c)

Sokrates
Kriton
Klinias
Euthydemos
Dionysodoros
Ktesippos

Platon, Euthydemos, (Çev. Prof. Dr. H. V. Eralp), İstanbul, Sosyal Yayınlar, 2000
Prof. Dr. Tansu Açık'ın Ders Notları
Oxford Antikçağ Sözlüğü,  (Çev. F. Ersöz), İstanbul, Kitap Yayınevi, s. 311, ISBN 978-605-105-120-8

Euthyphron ikilemi ya da İlahi buyruk teorisi  ilk kez Platon'un Euthyphron (Εὐθύφρων Eftifron) ile diyaloğunda ortaya atılmış olan felsefi ve teolojik problem. Kısaca "ahlaki davranışlar tanrı tarafından emredildiği için mi ahlakidir, yoksa ahlaki olduğu için mi tanrı tarafından emredilmiştir" şeklinde bir sorudan ibarettir ve 2400 yıldır din felsefesinin temel sorularından biri olmuştur. İkilem tek tanrılı dinlerdeki teolojik tartışmalarda küçük bir farklılıkla yeniden kurulmuştur. İkilemde ya birinci ya ikinci seçenek tercih edilmek zorunda kalınmış, Hristiyanlıkta Ockham ile Augustinus, İslamiyette de Eş'ariyye ve Mutezile akımları iki farklı ucu desteklemiştir. Din felsefesindeki bu tartışma bugün de canlılığını korumaktadır.

Sokrates ile diyaloğunda Euthyphron ilkin soruyu anlamaz, Sokrates soruyu biraz daha açar. Euthyphron önce birinci seçeneği kabul eder, girdiği çıkmazları Sokrates'in soruları sayesinde fark edince, diğer seçeneği benimser, orada da çıkmazlara girip, Sokrates'in sıkıştırması üzerine acil işleri olduğunu söyleyip tartışmadan kaçar.
Sokrates Euthyphron ile pious'un (Grek. τὸ ὅσιον) (İng. pious, Alm. fromm) doğası üzerine tartışır. Sözcük Türkçede "iyi"den daha çok dindar, kutsal, erdemli, zahit anlamlarına geliyor. Bu tartışmada Euthypro "tanrıları memnun eden şeyin kutsal olduğunu" söyler. Ona göre bir eylemin kutsal olmasının kriteri onun tanrılar tarafından istenmesidir. Sokrates bu argümanı yeterli bulmaz çünkü tanrılar bir şeyin kutsal olması konusunda aralarında anlaşamayabilirler. Bunun üzerine Euthyphron argümanını revize eder. Kutsal olanın tanrıların ittifakla anlaştıkları şey olduğunu ileri sürer.
Bu noktada bir ikilem ile karşılaşılır. Sokrates, bir şeyin bizatihi kutsal olduğu için mi tanrılar tarafından sevildiğini, yoksa tanrılar tarafından sevilen bir şey olduğu için mi kutsal sayıldığını sorar. Sokrates ve Euthyphron önce birlikte birinci seçeneği kabul ederler. Birinci seçeneği seçmek, Sokrates'e göre, bizi ikinci seçeneği reddetmeye zorlamaktadır ve bu durumda bir şeyin neden kutsal olduğunu açıklanamaz. Her iki argüman da doğru olsa, bizi şöyle bir çıkmaz döngüye sokar: Bir şey kutsal olduğu için tanrılar onu sever, tanrılar onu sevdiği için kutsal olur. Bu durumda gerçekte kutsalın doğası üzerine bir sonuca ulaşamayız.

Sokrates'in meşhur ikilemi bir miktar değişiklikle tek tanrılı dinlerde de tartışılan bir konu olmaya devam etmiştir. Musevi, Hristiyan ve İslam teolojilerinde bu tartışma hala sürmektedir. Leibniz ikilemin bir versiyonunu şu şekilde ifade etmiştir: "Genellikle Tanrının emrettiği şeylerin iyi ve adil olduğu kabul edilir. Fakat geriye şu soru kalır: Bir şey Tanrı emrettiği için mi iyi ve adildir, yoksa iyi ve adil olduğu için mi Tanrı tarafından emredilmiştir, başka bir ifade ile iyilik ve adalet Tanrının keyfi bir seçimi midir, yoksa iyilik ve adalet şeylerin doğasına ait zorunlu ve ebedi gerçekler midir?"

Orta Çağ Hristiyan düşüncesinde Ockham'lı William birinci seçeneğe dayanan, yani bir şeyin Tanrı emrettiği için iyi olduğunu ileri süren bir ahlak metafiziğini benimserken, Thomas Aquinas'ın ise daha çok ikinci seçeneğe meylettiği söylenebilir.
Ockham'a göre ahlak, Tanrının iradesinin mutlaklığı anlayışı üzerine kurulmuştur. Ona göre kendinde iyi ve kötü yoktur, iyi ve kötü ancak Tanrının iradesiyle belirlenir. Tanrı, günah işlememiş birini cezalandırabileceği gibi, bir günahkarı da bağışlayabilir. Ockham, Aliter tamen potuit deus ordinare, yani "Tanrı, başka bir tertip ve düzen de koyabilirdi" der. Hatta ona göre, erdeme aykırı gözüken bir fiilin yapılması tanrısal olduğunu göstermek adına kesin biçimde zorunlu gözükürse, günah sayılmaz. Ockham'ın görüşlerinde ilahi buyruklardan bağımsız iyi ve kötü düşüncesi yoktur. Yani Ockham Euthyphron ikileminin "bir şey Tanrı emrettiği için iyidir" kısmını benimser. Bu da Ockham'ın ahlak anlayışının temelini oluşturur. Ockham'a göre hırsızlık ve hatta "Tanrı'dan nefret" bile eğer ilahi birer emir olsaydı, kötü değil, iyi fiiller olurdu.
Bir diğer Orta Çağ Hristiyan felsefecisi Augustinus ise ikilemin diğer yanını benimser. Augustinus'a göre Tanrı yalnızca örnek gösterilen en mükemmel iyilik değildir, aynı zamanda en mükemmel iyilik ile özdeştir. Örneğin iyiliğin ne olduğu sorulsa, Tanrı'nın bir örneksenmesi denilebilir. Bu durumda Tanrı'nın bir şeyi keyfi şekilde istemesi ya da istememesi düşünülemez ve insanlar da Tanrının emirlerinden bağımsız olarak neyin iyi neyin kötü olduğunu bilebilirler. Thomist geleneğe bağlı olan düşünürler de, ahlak ilkelerinin Tanrıdan kaynaklı olduğunu düşünmelerine karşın, bunları insanların akıllarıyla bilebileceklerini ileri sürerler.

İslam felsefesinde (Kelam) bu konu hüsün-kubuh meselesi olarak tartışılmıştır. Hüsün (hüsn) ve kubuh (kubh) güzel ve çirkin anlamına gelmekle birlikte  estetik bir ifade değil, ahlaki bir ifade olarak kullanılmıştır. İyilik, kötülük ve adalet gibi kavramlar "şer'i midir yoksa akli midir" şeklinde özetlenebilecek olan bu tartışmada Eş'ariyye ve Selefiyye ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî usulcülerine göre bu kavramlar şer'îdir (yani Tanrı istediği için iyidir), buna karşın Cehmiyye ve Mutezile başta olmak üzere Şia, Kerrâmiye usülcülerine göre aklidir (yani bizatihi iyidir.) Matürudiyye ve Hanefi usulcülerinin çoğunluğu bu kavramların akli olduğunu kabul etmiş, küçük bir kısmı ise ara bir yol bulmaya çalışarak, bazılarının akli bazılarının şer'i olduğunu ileri sürmüştür.
İkilemin bir ucunu oluşturan Mutezile'ye göre iyilik, kötülük, adalet gibi ahlaki değerler, vahiyden bağımsız, gerçek bir varoluşa sahiptirler. Davranışları ahlaken iyi veya kötü kılan objektif özellikler vardır. Bir davranışın ahlaken iyi veya kötü olması, Allah'ın onu emretmesi veya yasaklamasyla değil, o davranışta bulunan faydalı veya zararlı olma gibi birtakım özellikler sebebiyledir. Hatta Allah'ın bir davranışı emretmesi veya yasaklaması, adı geçen davranıştaki bu özelliklere bağlıdır. Vahiyden bağımsız, objektif bir varoluşa sahip olan ahlaki değerler, Mutezili kelamcılara göre, genellikle sadece insan aklıyla bilinebilir. Antik Yunan felsefecilerini İslam düşüncesi ile bağdaştırmaya çalışan İbn-i Rüşd de Mutezile ile benzer bir tutum almıştır.
Eş’ari ve Gazali de dahil Eş'ariyye ekolüne bağlı olan kelamcılara göre ise, adalet, iyilik, kötülük gibi ahlaki değerlerin Allah'ın emretmiş olmalarından başka bir manaları yoktur. Buna göre Allah tarafından emredilen, buyurulan davranışlar ahlaken iyi, yasaklananlar ise ahlaken kötüdür. Gazali'nin bu konudaki yaklaşımı ikilemin diğer ucuna güzel bir örnek sayılır. Gazali'ye göre iyilik, kötülük, adalet gibi kavramların bir anlamı yoktur, çünkü bu kavramların kendi başlarına anlamlarının olması Tanrının iradesi ile çelişir. Gazali'ye göre "Yüce Allah'ın, mükellef kıldığı kulları kendisine itaat ettikleri zaman, bu itaatlarından dolayı sevaplandırması veya mükafatlandırmasının vacip olmadığını iddia ediyoruz. Aksine Yüce Allah, dilerse onları sevaplandırır, dilerse cezalandırır, dilerse yok eder ve haşretmez. Bütün kafirleri affetmesi ve bütün mü'minleri de cezalandırması, O'nun için bir şey ifade etmez. Bu, O'nun nefsinde imkansız olmadığı gibi; ilahi sıfatlardan herhangi bir sıfata da aykırı düşmez. Çünkü teklif, Allah'ın kendi kulları ve mülkleri üzerinde bir tasarruftan ibarettir. Binaenaleyh bu üç anlamda sevabın vacip olmasının anlaşılması imkansızdır. Ayrıca husun (iyi) ve kubuh (kötü) deyimlerinin de bu konuda bir anlamı yoktur."
Maturidi'ye göre iyilik, kötülük gibi ahlaki değerler, ontolojik manada objektiftirler. İnsan davranışları, bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar olmak üzere üçe ayrılırlar. Bizzat iyi ve bizzat kötü olanın bilgisine insan aklı, vahiyden bağımsız olarak sahip olurken diğerleri ancak vahiyle bilinirler.

İkilemin iki yanından birini tercih etmek beraberinde belli teolojik sorunları da getirmektedir. Bu sorunlar şu şekilde özetlenebilir:

Mantıksal nedensellik sorunu: Bir şeyin Tanrı emrettiği için ahlaki olduğu önermesi bir mantık önermesi olarak kendi başına doğru sonucu vermez, çünkü önerme aslında şöyledir:

Önermenin doğru sonucu vermesi için bir başka önerme eklemek zorunluluğu ortaya çıkar. Yani

Bu durumda doğru bir nedensellik ilişkisi ile x'in iyi olduğu sonucuna varılabilir, ancak bu sonuç teolojik bir önerme olan birinci önermeye değil (Tanrı x'i istiyor), ahlaki bir önerme olan ikinci önermeye(Tanrı'nın istediği her şey iyidir) dayanır. Önermeyi kabul ettirebilmek için araya sokulmuş olan ikinci önerme ise bizi Tanrının ve ahlakın tanımı ve bu önermenin doğruluğuna nasıl ulaşılacağı üzerine yeni tartışmalara götürür.

İlahi emirlerin keyfiliği sorunu: Bu seçeneğe yapılan en önemli eleştirilerden biri ahlaki bir çerçeveden geliştirilmiştir. "Tanrı neden x'i değil de y'yi emrediyor" sorusuna verilen cevap bu seçenekte "Çünkü Tanrı öyle istiyor" olduğu için Tanrının iradesinin gelişigüzel şekilde ortaya çıktığı sonucuna varılacaktır. Eğer Tanrı keyfi şekilde emirler veriyorsa teorik olarak adam öldürmeyi ya da yalan söylemeyi de emredebilirdi. Ockham ve Gazali, Tanrının iradesinin sorgulanamayacağını ileri sürmüşlerdir ve böyle emirler vermesinin olanaklı olduğunu söylemişlerdir. İbrahim'in oğlunu (müslümanlara göre İsmail'i, Musevi ve Hristiyanlara göre ise İshak'ı) kurban etmeye götürmesi örneği gibi örnekler verilse de asıl olarak böyle bir ihtimalin olması eleştiri konusu olmuştur. Kierkegaard ise İbrahim'in oğlunu kurban etme girişimini etiğin aşılması ve ondan daha yüce bir amaç için etiğin askıya alınması olarak değerlendirmiştir.
Olgu-değer problemi: Olgu-değer problemi David Hume'un ortaya attığı bir felsefe ve mantık sorunudur. David Hume bulgusunu şöyle açıklar: "Şimdiye kadar karşılaştığım bütün ahlak sistemlerinde şuna tanık oldum. Ahlakçı, belli bir yere kadar normal bir biçimde akıl yürütmeye koyulmakta fakat sonunda Tanrının varlığına veya insani faaliyetlere ilişkin bir dizi yargılara varmaktadır. Burada insanı hayrete düşüren bir husus var

Akl-ı Faal ya da Demiurgos, birçok kültürde görülen Dünya’yı oluşturan ilaha eski Yunan geleneğinde verilen addır. Bu ad, “insanlar” anlamındaki “demos” sözcüğü ile “iş” anlamındaki “ergon” sözcüğünden türetilmiş olup “insanlar için imal eden, şekil veren, mimar” anlamına gelmektedir. Fakat bu ilahın Yaratıcı olmadığı da belirtilir. Akl-ı Faal'in en belirgin özelliği bir şeyi yoktan var etmemesidir; yaratmaz, yoktan bir şey var etmez, fakat yaratılmış olana biçim vererek bir şeyler meydana getirir, yaratılmış olanı düzenleyerek yeni yeni şeyler meydana getirir. Dünya'yı da böyle, biçimlendirerek ve unsurlarını düzenleyerek oluşturmuştur. Bu ilah sembolünün, özellikle Platoncular ve Gnostiklerce kullanılmış olduğu görülmektedir.
Platon'un Timaeus'u Akl-ı Faal'i sınırsızca hayırsever olarak anlatmaktadır. Bu sebeple Akl-ı Faal mümkün olduğunca iyi bir dünya var etmek istemektedir, ancak Akl-ı Faal dünyayı kaotik ve belirsiz bir olmama halinden oluşturduğu için dünya asla mükemmel olamamaktadır.

İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu
Dictionary of Mysticism Nevill Drury

Johann Christoph Friedrich von Schiller (d. 10 Kasım 1759, Marbach am Neckar - ö. 9 Mayıs 1805, Weimar), 1802 yılında soyluluk unvanı almış bir şair, filozof, tarihçi ve en önemli Alman dram yazarıdır. Yazdığı çoğu tiyatro eseri Alman tiyatrosunda başyapıt niteliğindedir. Schiller doğa tasvirli şiirlerin şairi olarak da gayet başarılı olmuştur, ancak asıl alanı düşünsel/didaktik şiirdir, çoğu yazara ilham olmuştur ve dramatik şiirleri en sevilen Alman balatları arasındadır.
Schiller; Wieland, Herder ve Goethe ile Weimar Klasiğinin en önemli dört yazarından biridir.

Friedrich Schiller; memur ve cerrah olan Johann Caspar Schiller ve Elisabeth Dorothea Schiller'in ikinci çocuğu olarak Marbach am Neckar'da dünyaya geldi. Schiller 5 kız kardeşinin arasındaki tek erkek çocuktu. Babasının reklâm memuru olması dolayısıyla ailesi 1763'te Lorch'a taşınmak zorunda kaldı. Kısa bir süre sonra 1766'da kız kardeşi Luise'nin doğmasıyla ailesi Ludwigsburg'a taşındı. Aynı yıl Schiller orada Latin okuluna başladı. Daha o zamanlardan “Absalon” ve “Hristiyanlar” adlı tiyatro oyunlarını kaleme almaya başlamıştı.
Ailesinin baskıları ve istekleri üzerine Schiller 1773 yılında Karlsschule Askerî Akademisine gitmek zorunda kaldı. Sonraları hukuk eğitimi almaya başladı. Yatılı öğrenciler sıkı bir şekilde askerî  eğitim alıyorlardı ve Schiller 2 defa katı bir şekilde cezalandırıldı.

Akademi 1775 yılında Solidute şatosundan Stuttgart'ın içine taşındı. Schiller eğitim aldığı bölümü değiştirerek, tıp bölümüne geçiş yaptı. Bu süre zarfında coşkucu şairlerin eserleri ve Klopstock'un şiirleri Schiller'in ilgisini çekti. Aynı yıl içinde Schiller “Der Student von Nassau” dramını kaleme aldı. 1776 yılında ilk defa “Der Abend” şiiri basıldı. Schiller Plutarch‘ın, Shakespeare‘in, Voltaire‘in, Rousseau‘nun ve Goethe'nin eserlerini inceledi. Ayrıca 1776 yılında özgürlükçü tiyatro eseri “Haydutlar”ı yazmaya başladı. 1779 yılında ilk tıp sınavını verdi ve askeri tıptan istifasını istedi. Fakat bu ancak 1780 yılında yaptığı “İnsanın vahşi doğası ve ruhu ile ilişkisi üzerine deney” adlı doktora tezini bitirmesine kadar sürdü.

1781 yılında Schiller tiyatro eseri Haydutlar (Die Räuber)'ı bitirdi ve isimsiz olarak yayımladı. “Die Räuber”, Schiller'in kaleme aldığı en önemli drama eseridir. İlk olarak sahne eseri olarak tasarlanmamış olan eser, 5 perdede ve her perde 2 ya da 5 sahneye bölünerek sunuldu. “Sturm und Drang” döneminin ruhunu taşıyan eserin prömiyeri, 13 Ocak 1782 tarihinde, yayımcısının adıyla, Manheim Tiyatrosu'nda, Wolfgang Heribert von Dalbergs yönetiminde yapıldı. Özellikle bu eserden etkilenen genç kitlede coşku daha fazlaydı. Kraliyetin yasaklamasına rağmen Schiller arkadaşı Andreas Streicher ile prömiyerde yer aldı. Bu yüzden dük Karl Eugen itaatsiz şairi 14 günlüğüne cezaevine attı ve bu eserin devamını, komedileri ve buna benzer şeyleri yazmasını yasakladı. Özgür ruha sahip gençler ileriki zamanlarda çok sayıda “Haydutlar Çetesi” oluşturdu.
19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar haydut çeteleri ve kanunsuzlar Almanya'da alışıldık bir durum değildi. Edebiyat tarihçilerine göre, bu eser en ünlü çete elebaşı Nikol List'in oluşmasında büyük rol oynamıştır.
Bu eserin asıl çıkma noktası Karl ve Franz Moor kardeşleri arasında var olan çatışmadır. Bir tarafta entelektüel, özgürlüğü seven ve babası tarafından çok sevilen Haydut Karl, öteki tarafta ise duygusuz, menfaatçi, sevgi yoksunluğundan acı çeken, Karl'ı kıskanan ve babasının mirasına konmak isteyen Franz.
Schiller'in bu eserinde sunduğu ana fikir kanun ve özgürlük arasındaki çatışmanın tasavvurudur. Ayrıca eserin konusu “Amaç araçları meşru kılar!” atasözünün de aksini iddia etmektedir.
Giuseppe Verdi'nin aynı isimli opera eseri, Schiller'in dramına dayanır.

22 Eylül'ü 23'e bağlayan gecede Schiller, arkadaşı Andreas Streicher ile Stuttgart'tan kaçtı ve yeniden Mannheim'a -yeni dramı “Fiesco'nun Genua'ya Yemini”ni yazacağı yere- gitti. Bunun ardından Frankfurt, Oggersheim ve Bauerbach (Türingiya) seyahatlerine çıktı. Schiller'in arkadaşı Streicher “1782'den 1785'e kadar Schiller'in Stuttgart'tan kaçışı ve Mannheim'a ikameti” adlı kitabında kaçışı anlattı. 1782 yılında çoğu Schiller'e ait olan “1782 yılı antolojisi” kitabı basıldı.

Schiller 1782 yılında okul arkadaşı Wilhelm von Wolzogen aracılığıyla aralık ayında arkadaşının annesi Henriette von Wolzogen'in yanına sığındı. Yakında bulunan başkent Meiningen'de düklerin evindeki saray kütüphanesine ziyaretlerinde Schiller, ileride kız kardeşiyle de evlenecek olan kütüphaneciyle tanıştı. Bauerbach'ta “Luise Millerin” eserini bitirdi ve Don Karlos'u yazmaya başladı. Tiyatro müdürü Dalberg'in davetiyle 1783 yılında Mannheim'a geri döndü ve temmuz ayında tiyatro yazarı olarak işe başladı. Fakat orada 1783 yılının eylül ayında, o zamanlar Ren Nehri civarında çok yaygın olan sıtma hastalığına yakalandı. Mannheim'da Charlotte von Kalb ile tanıştı. 1784 yılının ocak ayında “Fiesco”, nisan ayında “Luise Millerin”in adları; August Wilhelm Iffland tarafından “Hile ve Aşk” olarak değiştirildi ve sahnelendi. Bir yıl sonra Dalberg, Schiller'in düşüş göstermesine neden oldu ve sözleşmesini uzatmadı, bu da Schiller'in borçlular hapishanesine düşmesinde büyük rol oynadı.
1785 yılında Schiller, para sıkıntısında ona yardım etmiş olan Christian Gottfried Körner'in yanına, Leipzig'e gitti. 1812'den 1816 yılına kadar, Schiller'in eserlerinin basılması için bütün masraflarını karşılayan Körner'le tanışmaları, 1784 yılında imzasız bir mektup yüzünden oldu. Körner ve onun arkadaşı Ludwig Ferdinand Huber, Leipzigli demir zanaatçısı Johann Michael Stock'un kız kardeşleri Minna ve Dora Stock ile etik olmayan bir ilişki içerisindeydiler, bu da burjuva sınıfı otoriteleri tarafından eleştirilmekteydi. Bu yüzden, Schiller onların bu durumlarını “Hile ve Aşk” dramında canlandırdı ve bu çift Schiller'e yazdıkları mektupta sonsuz saygılarını ifade ettiler. Schiller yaklaşık 6 ay sonra bu mektuba karşılık olarak: “Bu mektubu, kalbimin en derin üzüntülü hâliyle gönderiyorum.” (7 Aralık 1784) diye bildirmiştir. 7 Ağustos 1785 tarihinde Christian Gottfried Körner küçük kız Minna ile evlendi.
Körner'e yazdığı bir mektupta Schiller, Johann Christoph Bode'nin onu farmason yapmak istediğini yazdı. Kendisi de farmason olan Körner, sadece masona güç kazandırmak istedikleri için Schiller'in farmason olmamasını istedi.
1785 yılının yaz ve sonbahar aylarında bugünkü Gohlis semtinin bulunduğu bir köyde, sonraki tarihte ise Körner'in Dresden-Löschwitz'teki bağ evinde Körner'in ricası üzerine ünlü Ode an die Freude (Beethoven'in 9. senfonisinin bestesi) adlı eseri ve aynı zamanda mason locasında yemekte okunmak üzere “Üç kılıca dair” (Zu den drei Schwertern) adlı eser yazılmıştır.
1786 yılında, Thalia dergisinin 2. baskısında “Verbrecher aus Infamie. Eine wahre Geschichte“ öyküleri yayınlandı. Sonradan bu öyküler “Onursuz Suçlu” adı altında yeniden basıldı. Schiller 17 Nisan'dan 21 Mayıs'a kadar Dresden yakınlarında Tharandt'ta yaşadı ve Gasthof zum Hirsch'te (günümüzde: „Schillereck“ olarak biliniyor) “Don Karlos“ adlı eserini tamamladı. 21 Temmuz 1787 tarihinde Schiller Weimar'a gitti. Orada Herder, Wieland ve Kant felsefesini benimseyen ilk kişi olarak Carl Leonhard Reinhold ile tanıştı ve Schiller'i de Kant çalışmalarına, söz konusu düşünürün Berlin Aylık Dergisinde (Berliner Monatsschrift) çıkan yazıları ile başlaması konusunda ikna etmiştir. Rudolstadt'a yaptığı bir gezi sırasında tanıştığı Charlotte von Lengefeld ve onun kardeşi Caroline von Wolzogen Schiller'in dergisinde, Schiller'e ithafen Agnes von Lilien romanını yayınladı.
Aynı yıl, Don Karlos dramı yayınlandı ve hemen sahnelendi. 1788 yılında Goethe İtalya gezisinden döndükten sonra, bu iki yazar 7 Eylül'de Rudolstad'ta Lengefeld ailesinin bahçesinde ilk defa karşılaştılar ve o zamana kadar daha birbirlerini hiç etkilememişlerdi.
Schiller, “Birleşik Hollanda'nın, İspanya Hükûmeti'nden Ayrılışının Tarihi” çalışmasının ilk ve tek cildini ve “Don Karlos'a” 12 mektubunu bitirdi.
Don Karlos'un onuncu mektubunda Schiller, ne mason ne de farmason olduğunu yazdı. Schiller'in torununun torunu ise, Schiller'i “Ayaktaki Aslan Günther” adlı mason locasına tanıtan kişinin Wilhelm Heinrich Karl von Gleichen-Rußwurm olduğunu belirtmiştir. 1794 yılında Johann Gottlieb Fichte de Schiller'e ortak oldu. 1829 yılında Rudolstadtlı iki farmason en sonunda Schiller'in de farmason olacağı süreçte onu locanın yıkılması adına şikâyet ettiler. Schiller'in ortaklık belgeleri oysaki hiç bulunmadı.

İdeallerine aykırı olmasına rağmen 1789 yılında Schiller, Jena'da profesörlüğü kabul etti ve filozof olmasına rağmen tarih eğitimi vermeye başladı. Bu yeteneğini özellikle, “Birleşik Hollanda'nın çöküş tarihi” eserinde gösterdi. “Haydutlar” sayesinde çok sevilen yazar, Jena'daki yaşam koşulları haberleri heyecanının coşmasına neden oldu. “Dünya tarihi nedir ve ne amaçla okutulur?” adlı ilk dersi amfinin taşmasına neden oldu ve daha sonra daha büyük bir amfiye taşınmak zorunda kalındı. Bundan dolayı bütün şehir ayaklandı.
Aynı yıl Schiller'in “Ruhların Tanığı” romanı basıldı ve yazar Wilhelm von Humboldt ile dostluk kurmaya başladı. 22 Şubat 1790 tarihinde Charlotte von Lengefeld ile kendisi tarafından sonradan Jena Schillerkirche olarak adlandırılan kilisede evlendi. Nikâhı kıyan papaz, felsefe profesörü Carl Christian Erhard Schmid, Schiller'in meslektaşıydı. Kız kardeşleri Christophine ve Schwager Reinwald'i Meinigen'de ziyareti sırasında Dük 1. Georg, sarayın bir bölümünü Schiller'e kiraladı.
Schiller 1791 yılında ölümcül bir hastalığa yakalandı. 3 Ocak'ta çökmeye başladı, şiddetli öksürük ve zaman zaman baygınlık da baş gösterdi. İki ay sonra, hatta Mayıs ayında yeni hastalıklar takip etti. Schiller muhtemelen onu hayatı boyunca hiç bırakmayacak olan tüberküloza maruz kalmıştı. Aynı yılın Aralık ayında Schiller'in dostları Ernst Heinrich Graf von Schimmelmann ve Friedrich Christian von Augustenburg Schiller'i maddi yükten kurtarmak için yıllık 3000 marktan 

Gandizm, adını Mahatma Gandi'den alan, onun dünya görüşlerini tanımlamak için kullanılan ve olaylar karşısında pasifizm, pasif direniş ve sivil itaatsizlik yöntemlerinin kullanılması esasına dayanan politik akım. Büyük ölçüde Satyagraha felsefesini içerir.
Mahatma Gandi, yeni bir fikir veya doktrin ortaya atmadığını belirtmiş ve fikirlerinin "Gandizm" olarak tarif edilmesini tasvip etmediğini açıklamıştır. Çünkü Gandi'ye göre ortaya attığı görüşler nihai değildir ve gelecekte bunlar değişebilir.

Satyagraha, yalnızca doğruyla (satya) yetinmeye ve kötülüğe salt kendi gücüyle ve bir sevgi anlayışıyla direnmeye dayanan tutumu belirten sanskritçe bir kavramdır. Gandizmin temelini oluşturan bu tutum, şiddetsizcilik (ahimsa) kavramına sıkı sıkıya bağlıdır. Gandhi satyagraha kavramını geliştirirken, Lev Tolstoy ve Henry David Thoreau'nun yazılarından, Kitabı Mukaddes'ten ve Bhagavadgita ile öteki Hindu metinlerinden yararlanmıştır. Satyagraha aynı zamanda Hinduizmin ahimsa (şiddetsizcilik) kavramına da dayanmaktadır.

Gandizm, Marksist-Leninist politikacılar tarafından, kapsadığı uygulama nedeniyle eleştirilmiştir. 1928 Komünist Enternasyonal programında Gandizm şiddetle eleştirilmiş ve mücadele edilmesi gereken politik akımlar arasında yer almıştır. Kabul edilen programda Gandizm şu ifadelerle tanımlanır;

"Hindistan'daki Gandizm gibi baştan sona dini kavramlarla dolu olan, en geri ve iktisadi bakımdan gerici yaşam biçimlerini idealize eden ve kurtuluşu proleter sosyalizmde değil, bu geri biçimlere geri dönüşte gören, pasif sabır örgütleyip sınıf mücadelesini yadsıyan akımları, devrimin gelişme süreci içinde açıkça gerici güçlere dönüşüyorlar. Gandizm her geçen gün daha çok, halk kitlelerin devrimine karşı yönelen bir ideoloji haline geliyor. Komünizm bu ideolojiyle amansızca mücadele etmelidir"

George Buchanan  (25 Kasım 1854 – 20 Aralık 1924), İngiliz diplomat. Birleşik Krallık adına Hollanda Krallığı, Lüksemburg ve Bulgaristan Krallığı nezdindeki Olağanüstü ve Tam Yetkili Elçilik görevlerinden sonra Rus İmparatorluğu'na gönderilen son büyükelçi olmuş, ardından İtalya Krallığı nezdinde büyüleçilik görevinde bulunmuştur.

1854 yılında, Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da elçilik görevini sürdüren babası Sir Andrew Buchanan'ın en küçük oğlu olarak dünyaya geldi. Babası yoluyla 2. Baronet unvanını almıştır.

Henüz 22 yaşındayken Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı hizmetinde çalışmaya başladı. Tokyo, Viyana ve Bern'de 2. Sekreter, 1899 yılından itibaren de Roma'da sekreter olarak görev yaptı. 1901 yılında Berlin'e 1. sekreter olarak atandı.
1903 ve 1908 yılları arasında Bulgaristan Krallığı, 1908 ve 1910 yılları arasında da Hollanda Krallığı Olağanüstü ve Tam Yetkili Elçisi olarak görev yaptı. Hollanda elçiliği süresince, aynı zamanda Lüksemburg Büyük Dükalığı nezdinde de Olağanüstü ve Tam Yetkili Elçisi görevini üstlenmişti.

1910 yılında en önemli büyükelçiliklerden biri olan Rus İmparatorluğu'nun başkenti Sankt-Peterburg'a Birleşik Krallık Büyükelçisi olarak görevlendirildi. 1917 Ekim Devrimi'ne kadar 7 yıl sürdürdüğü bu görevinde çalkantılı bir döneme tanık olmasının yanında Birleşik Krallık'ın Rus İmparatorluğu nezdindeki son büyükelçisi olarak görev yapmış oldu.
Buchanan'ın Rusya büyükelçisi görevine başladığı dönem, Birleşik Krallık'ın Almanya tehdidine karşı Fransa-Rusya ittifakıyla daha fazla yakınlaşılması gerektiğininn öne çıktığı günlere rastlıyordu. Nitekim Buchanan da hemen ilk yılındaki raporunda Rusya'yla daha yakınlaşılmaması halinde sorunların büyüyüp ilişkilerin bozulacağını savunuyor, hızla güçlenmekte olan Rusya'nın dostluğunun mutlaka elde tutulması gerektiğini belirtiyordu.
Fakat büyükelçilik döneminde, gelişmelere göre farklı yaklaşımları da oluyordu.
George Buchanan, Londra'ya gönderdiği 28 Aralık 1912 tarihli telgrafında Rusya'nın kimsenin sırtını yaslayamayacağı kaypak bir söğüt dalı olduğunun ortaya çıkacağını ve güvenmemek gerektiğini yazarken, I Dünya Savaşı'nın başlamasından birkaç ay önce 18 Mart 1914 günü Londra'ya gönderdiği bir raporda Almanya'nın Rusya karşısında sahip olduğu avantajları kaybedeceğini, Almanya'nın çok yüksek askerî harcamalarını sürdürmeyi göze almadıkça Avrupa'daki hegemonyasının günlerinin sayılı olduğunu bildiriyordu.
14 Kasım 1914 tarihinde Buchanan'ın Rusya'ya verdiği notada, Rusya'nn güçlerini fazla bölmeyip, öncelikle Almanya'nın yenilgiye uğratılmasına öncelik vermesi telkin ediliyor, Rusya'nın Almanya cephesindeki mücadelesinin Osmanlı üzerinden ödüllendirileceği, İstanbul ve Boğazlar konusunun Rusya lehine çözümleneceği vadediliyordu. Ayrıca 6 Mart 1915 tarihli notasında Boğazlar bölgesinden herhangi bir bölgenin Yunanistan'a verilmesinin asla söz konusu olmayacağı da taahhüt edilmiştir.
12 Mayıs 1916 tarihindeki Moskova Duma toplantısında, Buchanan'a Moskova şehri onursal vatandaşlık ödülü verildi.
George Buchanan, devrimi önlemek için anayasa reformları gerçekleştirmesi gerektiği konusunda Çar II. Nikolay'ı uyardı, ancak tüm çabalarına rağmen Çar ikna olmadı.
Rusya'daki büyükelçilik görevi resmen sonlanmış olsa da, Buchanan'ın Sankt-Peterburg'dan ayrılması hastalığı nedeniyle ancak 26 Aralık 1917 tarihinde olur, çünkü Bolşevikler tarafından tutuklanır. Rusya'ya dönüşünde Sovyet Dışişleri Halk Komiseri görevini alacak olan Georgiy Çiçerin de, savaş karşıtı faaliyetleri nedeniyle 1917'de Londra'daki Brixton Hapishanesi'nde birkaç aydır tutuklu bulunmaktadır. George Buchanan, Çiçerin ile esir değişimi yapılarak serbest bırakılmıştır.
7 Ocak 1918 tarihinde Londra'ya döndükten sonra Bolşevik Hükûmeti ile diplomatik ilişkilerin mutlaka kurulması gerektiği görüşünü iletir. Devam eden aylarda ise Rus İç Savaşı'nda Müttefiklerin müdahalesinin başlıca destekçilerinden biri olur ve Beyaz Ordu'nun desteklenmesi gerektiğini savunur.
1919 yılında bu kez İtalya Krallığı Büyükelçisi olarak atandı ve 2 yıla yakın bu görevi yürüttü. İtalya büyükelçiliği döneminde de İtalya Krallığı'nın Ankara Hükûmeti ile aşama aşama yakınlaşıp barışa giden yolu gözlemlemiş, Roma'daki İttihatçılarla da görüşmeler yapmış ve öğrendiklerini Londra'ya raporlamıştır. Eşi terminal kansere yakalandıktan sonra Nisan 1921'de ailece Londra'ya döndüler, ancak eşi bir süre sonra hayatını kaybetti.

25 Şubat 1885 tarihinde, yine soylu bir aileden gelen Allen Bathurst'ün kızı Lady Georgiana Meriel Bathurst (1863–1922) ile evlenmiştir.
Kızı Meriel Buchanan (1886-1959), başlıcaları Recollections of Imperial Russia (1923) ve Ambassador's Daughter (1958) olmak üzere birçok kitap ve makale yayınlayan bir yazar olmuştur.

Banyo Yüksek Şövalye Nişanı
CB: Companion of the Order of the Bath (sivil bölüm) - 1900
KCB: Knight Commander of the Order of the Bath
GCB: Knight Grand Cross of the Order of the Bath
St Michael ve St George Yüksek Şövalye Nişanı
GCMG: Knight Grand Cross of the Order of St Michael and St George
Kraliyet Viktorya Yüksek Şövalye Nişanı
CVO: Commander of the Royal Victorian Order - 1900
GCVO: Knight Grand Cross of the Royal Victorian Order

Moskova şehri onursal vatandaşlık unvanı. (Moskova Duması, 12 Mayıs 1916)

Ölümünden bir yıl önce 1923 yılında otobiyografik Rusya Görevim ve Diğer Diplomatik Anılar kitabını yayınlatmıştır.

Buchanan, George (1923). My mission to Russia and other diplomatic memories (İngilizce). Londra, New York: Cassell and Co., Limited. s. 284. ISBN 978-0260351777. 16 Eylül 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Eylül 2018.

Georges Eugène Sorel (d. 2 Kasım 1847, Cherbourg –  ö. 29 Ağustos 1922, Boulogne-Billancourt), Fransız filozof, sosyolog ve sendikalist devrim teorisyeni. Sorel'in, "mitin gücü" kavramının toplumlara etkisi üzerindeki çalışmaları Marksistleri ve Faşistleri ilham kaynağı olmuştur. Bu kavramın yanı sıra, "Şiddet Üstüne Düşünceler" adlı eseri de Georges Sorel'in isminin duyulmasını sağlamıştır.

Politeknik Okulu'nda eğitim gören Sorel, bir süre mühendislik yaparak, işçileri yakından tanıma olanağı buldu. "Mouvement Socialiste" (Sosyalist Hareket) gibi dergilerde işçilerin iktidara gelmesi için gerekli koşulları belirtip, işçilerin kendi uygarlıklarını kurmak için sendikalar aracılığıyla savaşıma girişmeleri gerektiğini öne sürdü. Makalelerini "Réflexions sur La Violence" (Şiddet Üstüne Düşünceler, 1908) adlı kitabında toplayıp, şiddetin sürekli uygulanması konusundaki görüşleri ve reformcu demokratlara yönelttiği eleştirileriyle, 20. yüzyıl başlarında birçok kişiyi etkiledi.

La Ruine du Monde Antique (Eskiçağ Dünyasının Yıkılışı)
Leş İllusions du Progrés (Gelişme Yanılsamaları)
Matériaux d'une Théorie du Prolétariat (Bir Proletarya Kuramı İçin Gereçler)

Sorelyanizm

Giovan Battista (Giambattista) Vico, (23 Haziran 1668 - 23 Ocak 1744) ünlü İtalyan siyaset felsefecisi, retoriği, tarihçisi ve hukuk danışmanıdır.
Giambattista Vico, 23 Haziran 1668'de Napoli'de doğmuş ve yaşamı boyunca bu kentten ayrılmamıştır. Sağlık sorunları nedeniyle zayıf bir bünyeye sahip olan Vico, yoksul bir kitapçının oğluydu. Düzenli bir eğitim sürecini tamamlayamamasına rağmen kendisini yetiştirmiş, hayatı boyunca hem maddi sıkıntılarla hem de bedensel rahatsızlıklarla mücadele etmiştir. 23 Ocak 1744'te yoksulluk içinde hayatını kaybetmiştir.
Vico'nun düşüncesi büyük ölçüde Yeni Bilim (Scienza Nuova) adlı eserinde toplanır. Bu eser yayımlandığı dönemde ilgi görmemiş, ancak 20. yüzyılda yeniden keşfedilmiştir. Günümüzde Vico, tarih felsefesinin yanı sıra sosyoloji, antropoloji, filoloji ve dinler tarihi gibi alanların gelişimine katkı sunan öncü bir düşünür olarak kabul edilir. Yeni Bilim, Herder, Hegel ve Dilthey gibi düşünürlerin tarih anlayışlarının yanı sıra Marx'ın sınıf çatışması yaklaşımına uzanan bir düşünsel hattın erken örneklerini içerir.
Özgün bir tarih anlayışı geliştirmiş olan Vico, bilgi ve tarih konusunda araştırmaları konusunda oldukça marjinal bir fikir ortaya koydu. Başta René Descartes'tan etkilenmesine rağmen sonraları Descartes'ın tarihe açık ve seçik düşüncelerle yaklaşma tavrına karşı çıkmış ve doğruluğu, kesinliği, açık seçik düşüncelerde değil de, etkinlikte, insan varlıkları tarafından yaratılmış, gerçekleştirilmiş olanda aramıştır. Vico'ya göre, tarih, insanların eseridir. Tarihsel süreci insanların dil, hukuk, gelenek, hükûmet sistemleri kurup geliştirdiği bir süreç olarak görür.Bu bağlamda tarihin konusuna ilişkin modern görüşün öncüsü sayılabilir. Çevrenin insan üzerinde belirli etken olduğu yaklaşımından uzak olduğunu vurgulamıştır. İnsan yalnızca kendisinin yarattığı şeyleri bilebilir düşüncesini benimsemiştir.
Özellikle Descartes'ın meşhur Cogito ergo sum düşüncesini reddetti. Vico bu düşüncenin matematiğe dayandığını matematiği ise insanın yaptığı bir şey olduğunu düşünüyordu. Vico ortaya yepyeni bir ilke koydu: Verum Factum (gerçek olan yapılandır)
Ona göre: Ancak yaptığımız ya da yarattığımız şeyleri kesin olarak bilebilirdik.Vico bu ilkeyi verum et factum convertundur(Olgu ile hakikat birbirlerine dönüştürülebilir) ilkesinde bulur;yani bir şeyi doğru olarak bilmenin koşulu onu bilenin kendisinin yapmış olmasıdır.
Ayrıca Vico toplumun insanlar tarafından meydana getirildiğini, bu yüzden de ancak insanlar ve onların davranışları açısından anlaşılabileceğini düşünüyordu. Değişmez bir insan doğası fikrini reddetmekle ve toplumdaki değişim ile gelişimi bir bütün olarak görmekle radikal bir tutum benimsemişti. Vico toplumları anlamak için dile, mitlere, hukuka ve alışkanlıklara bakmanın önemini de vurguluyordu.
Vico'ya göre, toplum ile insan doğası dinamik kategorilerdi: Vico, insan doğasının, aile gibi kurumların tarihsel gelişimi içerisinde ortaya konması gereken belirli ilkelerde temellendiğini kabul ediyordu.

Kıta rasyonalizminin hâkim olduğu sonraki yüzyıl boyunca değeri bilinemedi. Birçok kesim tarafından deli olarak görüldü.

Gilles Deleuze, (18 Ocak 1925 - 4 Kasım 1995), Fransız yazar ve filozoftur.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında etkinlik göstermiştir. Kendi özgün düşüncesini oluştururken Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson ve Foucault üzerine monografiler yayımlamış, bu filozofların geleneksel felsefe tarihi izleğindeki konumlarına ve bu izlek dahilinde yorumlanma biçimlerine radikal eleştiriler getirmiştir. Çalışmalarında güzel sanatlar, edebiyat, matematik ve doğa bilimleri arasında çapraz geçişlerle bu farklı alanları birbirine indirgemeksizin yeni bir düşünme tarzının önünü açmıştır. Gerek kişisel çalışmalarında gerek 1969'da tanışıp uzun süre beraber çalıştığı psikanalist Félix Guattari ile birlikte rizom, çokluk, fark, olay, oluş, savaş-makinası, organsız beden, içkinlik, virtüel/aktüel, minör edebiyat, duygulanım, göçebebilim gibi kavramlarla yirminci yüzyıl kıta felsefesi içerisinde yaygın düşünce hatlarının dışında özgün bir siyaset felsefesi ve etik ortaya koymuştur. Üstünde durduğu fark metafiziğinin felsefe tarihinin süregelen varsayımlarıyla olan ilişkisini tartıştığı Fark ve Tekrar (1968) ile anlamın ortaya çıkışını, biçimlerini ve yapısını incelediği Anlamın Mantığı (1969) yayımlandıkları dönemde ciddi bir yankı uyandırmış ve Michel Foucault, Anlamın Mantığı kitabını değerlendirdiği bir yazısında, "Yaşadığımız yüzyıl gelecekte muhtemelen Deleuzecü bir yüzyıl olarak bilinecek." diye yazmıştır (Deleuze bir röportajında bu yakıştırmayı Foucault'nun kimilerini gülümsetmek kimilerini de kızdırmak amacıyla yaptığı ince bir espri olarak değerlendirecektir). Félix Guattari ile birlikte kaleme aldıkları çalışmalardan Anti-Ödipus (1972) ve Bin Yayla (1980) başlıklarıyla iki cilt hâlinde yayımladıkları Kapitalizm ve Şizofreni, psikanaliz, ekonomi, linguistik, antropoloji, ontoloji, etoloji, siyaset felsefesi, metalürji gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan argümanları ve referanslarıyla yirminci yüzyılın en önemli çalışmaları arasında sayılabilir.

Deleuze, 1925 yılında orta sınıf muhafazakâr bir ailenin çocuğu olarak Paris’te dünyaya gelmiştir. Paris’te bir devlet okulunda başladığı eğitimine, Almanların Fransa'yı işgali üzerine Normandiya’da devam etmiş, işgal sona erdikten sonra seyahat etmek için bile olsa, artık pek ayrılmayacağı Paris’e yeniden dönerek hayatı boyunca çalışmalarını burada sürdürmüştür. Söz konusu işgal sırasında Deleuze’ün erkek kardeşi (ağabeyi) çeşitli muhalif faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Nazilerce tutuklanmış ve daha sonra Auschwitz’e gönderilirken trende yaşamını yitirmiştir.
Deleuze, 1944 yılında Sorbonne’da üniversite öğrenimine başlamış, burada önde gelen felsefe tarihi profesörleri Jean Hyppolite, Georges Canguilhem, Ferdinand Alquié ve Maurice de Gandillac’ın öğrencisi olmuş ve hocalarından çalışmalarının ilk ilhamlarını almıştır. Deleuze bir röportajında öğrencilik yıllarından bahsederken, akademi dışından bir figür olarak Sartre’ın düşüncelerinin de, bu dönemde boğucu bir biçimde Husserl ve Heidegger’in düşünceleri etrafında dönen Fransız akademisi içinde ferah bir nefes gibi geldiğini belirtir. 1948 yılında agrégation derecesini aldıktan sonra 1956 yılına kadar uzun bir dönem çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. Bir çevirmen olan eşi Denise Paul “Fanny” Grandjouan ile 1956 yılında evlenmiştir. Lisede öğretmenlik yaptığı bu dönemde Hume'un amprizmine yoğunlaştığı Ampirizm ve Öznellik (1953) kitabını yayımlamıştır.
1957 yılında Sorbonne'da ders vermeye başlamış ve on iki yıl boyunca Paris'te değişik eğitim kurumlarında çalışmıştır. Üniversitelerde ders verdiği bu dönemde yayınlarına Nietzsche çalışmalarına yeni bir soluk getirecek olan Nietzsche ve Felsefe (1962) ve kısa aralarla Kant’ın Eleştirel Felsefesi (1963), Proust ve Göstergeler (1964) ve Bergsonculuk (1966) ile devam etmiştir. 1968 yılında doktora derecesi için tamamladığı iki tez çalışmasını, Fark ve Tekrar (1968) ile Spinoza ve İfade Problemi (1968) kitaplarını yayımlamıştır. Deleuze'ün uzun yıllar sürecek olan akciğerleriyle alakalı rahatsızlığının başlangıcı da bu döneme rastlar.
Deleuze 1969 yılında bir eğitim reformunun denendiği dönemde Vincennes'te bulunan Paris VIII’de kalıcı olarak öğretim görevlisi pozisyonunda çalışmaya başlamıştır. Burada daha önceden tanıdığı Michel Foucault ile arkadaşlığı perçinlenecek ve Félix Guattari ile tanışacaktır. Deleuze, 1987 yılında emekli olana kadar bu üniversitede çeşitli dersler ve seminerler vermiştir. Burada verdiği derslerin bir bölümü Richard Pinhas ve bazı diğer öğrencilerinin inisiyatifiyle kaydedilmiş, yazıya dökülmüş, internet üzerinden paylaşıma açılmış ve kitaplaştırılmıştır.
Deleuze, Paris VIII’de çalışmaya başladığı yıl Anlamın Mantığı (1969) isimli çalışmasını yayımlamıştır. Félix Guattari’yle uzun yıllar sürecek olan beraber çalışmaları da bu kitabın yayımlanması sonrasına rastlamış ve ortak çalışmalarının ilk ürünü üç yıl sonra 1972'de yayımlanacak olan Anti-Ödipus olmuştur. Deleuze daha sonra Anlamın Mantığı’nın İtalyanca baskısı için kaleme aldığı sunuş yazısında bu kitabının kendisi için bir dönüm noktası teşkil ettiğini ifade ederken kimi psikanalitik kavramları yeterince eleştirel bir şekilde ele almadığını dile getirecek ve bu noktada Anti-Ödipus’ta ortaya koyacakları yeni kavramlarda Félix Guattari’nin dönüştürücü etkisinin altını çizecektir.
Kapitalizm ve Şizofreni başlığı altında topladıkları iki ciltlik çalışmalarının ilk kısmı olan Anti-Ödipus (1972) 1968 Mayıs olayları atmosferi içerisinde siyasalın yeniden düşünüldüğü bir çalışma olarak öne çıkar. 1975’te yine Guattari ile birlikte kaleme aldıkları Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru çalışmalarının ardından toplam sekiz yıllık bir aradan sonra Kapitalizm ve Şizofreni çalışmalarının ikinci kısmı olan Bin Yayla'yı (1980) yayımlamışlardır. Bin Yayla’nın, Anti-Oidipus’ta çok temel önem arz eden bazı kavramlara neredeyse hiç değinmeden yeni problematikler, yeni sorular ve yeni kavramlar gündeme getirerek, kavramların durağan ve kopuk bir düzen arz ettiği kapalı bir sistemden ziyade farklı soruların ve bu soruların başlangıç, bitiş ve kesişme noktalarının durmadan yeniden tasarlandığı, bir bakıma tam da mevzubahis çalışmanın altını çizmeye çalıştığı şekliyle, “rizomatik” bir yazma ve düşünme şeklini hayata geçirdiği söylenebilir.
80'li yıllarda Francis Bacon'un resimlerini değerlendirdiği Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı'nı (1981), iki ciltten oluşan sinema çalışması Hareket-İmaj (1983) ve Zaman-İmaj'ı (1985) ve Leibniz monografisi Kıvrım: Leibniz ve Barok (1988) çalışmalarını yayımlamıştır. Yine bu dönemde kaybettiği arkadaşı Michel Foucault'nun ilerleme ve kırılmalarıyla düşünsel güzergahını inceleyip zaman zaman yeniden formüle edeceği Foucault (1986) monografisini yayımlamıştır. Deleuze, Foucault'nun ölümünün ardından verdiği çeşitli röportajlarda Foucault'nun çalışmalarının ne denli ufuk açıcı olduğunu vurgulamış ve bir röportajında Foucault'ya onun kendisine duyduğundan çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu ifade ederek Foucault'nun çalışmalarına gösterdiği ilgiyi ve duyduğu hayranlığı mütevazı bir şekilde dile getirmiştir.
1991'de Guattari ile son ortak çalışmaları olan Felsefe Nedir?'i yayımlamışlar ve bu yayından bir yıl sonra Guattari ölmüştür. Bu yıllarda Deleuze'ün akciğer rahatsızlığı da ağır ve çalışmalarını engelleyecek bir şekilde seyretmeye başlamış ve çoğunlukla filozofun edebi metinler üzerine değerlendirmelerinden oluşan Kritik ve Klinik (1993) adlı kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra Deleuze, 4 Kasım 1995'te intihar ederek yaşamına son vermiştir.
Deleuze ölümünden kısa bir süre önce Claire Parnet ile birlikte Arte Channel için alfabe formatında kaydettikleri uzun bir söyleşi yapmış ve İçkinlik: Bir Hayat başlıklı kısa bir yazı yayımlamıştır. Yaşamının son yıllarında Deleuze'ün Marx’ın İhtişamı başlıklı bir Marx monografisi üzerine çalıştığı söylenmektedir.
Deleuze'ün ölümünün ardından çağdaşları Deleuze'ün felsefe tarihini yorumlayışının ve Deleuze felsefesinin özgünlüğünü vurgulayan yas yazıları kaleme almışlardır. Bu yazılar arasında kuşkusuz en dikkat çekenlerden biri Jacques Derrida'nın Deleuze'ün çalışmalarıyla kendi çalışmaları arasında jestlerdeki aşikar uzaklığa rağmen tezlerde önemli bir yakınlık gözlemlediğini ve Deleuze'ün ardında tamamıyla kendisine özgü ve mukayeseye gelmeyen bir iz bıraktığını ifade ettiği, 7 Kasım 1995'te Libération'da yayımlanan yas yazısıdır.

Gilles Deleuze'ün düşüncesinin kavramsal bir haritasını çıkarmak için öncelikle Deleuze'ün felsefenin yaratıcı bir etkinlik olduğunu vurgulayan yaklaşımına ve özgün kavram kavrayışına başvurmak gerekir. Deleuze, felsefeyi bir tefekkür etkinliğinden ziyade kavram yaratımı olarak tanımladığından bütün çalışmalarında yeni kavramlar ortaya koymuştur. Felsefenin yaratıcı bir faaliyet olarak tanımlanması öncelikle özdeşlikten ziyade farkı, kapalılıktan ziyade çoklu bağlantıları ve mutlak kararlılık ya da keskinlik gözeten bir tespitten çok kararsızlık ve belirsizlikleri kucaklayan bir açık uçluluğa dayanan yeni bir yaklaşımı gerektirdiğinden ne çalışmalarında ortaya koyduğu kavramlar ne de bu kavramlar arasındaki ilişkiler bir sabitlik arz eder. Deleuze'e göre hiçbir kavram tek bir parçadan, tek bir öğeden oluşmaz bu yüzden her kavram komplekstir ve bir çokluk belirtir. Bu parçalar hem birbirlerinden ayrıdır hem de birbirlerine temas ettikleri ya da birbirleriyle kesiştikleri sahalar söz konusudur. Bu ayırtedilemezlik eşikleri en nihayetinde ayrı birer kavram ifade edecek olan çokluklar arasında da mevcuttur. Kavramlar dahili tutarlılıklarını parçalarının örtüşüp iç içe geçtiği bu sahalardan, dışsal tutarlılıklarını da diğer kavramların aynı düzlemde oluşturdukları bağlantılardan alırlar. Deleuze'ün kavram kavramsallaştırmasının diğer bir önemli özelliği de kavramın bir şeyin özünü ifade etmekten ya da zamansal-mekansal bir eksende konumlandırmaktan ziyade bir yeğinlik ekseni boyunca dizilim ifade etmesidir. Bu yeğinlik ekseninde kavramların bu parçalı yapısı ve bu parçaların çakışma, örtüşme ve kesişm

Giorgio Agamben (d. 22 Nisan 1942), çağdaş İtalyan filozoftur. Daha çok "Homo sacer" (kutsal insan) ile "istisna hali" ("state of exception (İngilizce)", "notstand" (Almanca)) kavramlarına yaptığı katkılarla ünlenmiştir.
Agamben İtalya'da  Venedik IUAV Üniversitesi'nde; Paris, Fransa'da "Uluslararası Felsefe  Koleji'nde (Collège International de Philosophie) ve Saas-Fee, İsviçre'de "Avrupa Lisansüstü Okulu'nda (European Graduate School) profesörlük yapmaktadır. Daha önce 1988-1992'de İtalya'da Macerata Üniversitesi ve 1993-2000'de Verona Üniversitesi'nde doçentlik yapmıştır. Birleşik Amerika'da Kaliforniya Üniversitesi, Berkley'de ve Northwestern Üniversitesi, Evanston, İllinois'te ve Almanya'da Heinrich Heine Üniversitesi, Düsseldorf'ta misafir profesörlük ve ilmi çalışmalar yapmıştır. Cenova, İtalya'da Temmuz 2001'de G8 toplantısı nedeniyle gerçekleşen şiddetli protestolara ve bu protestolara katkı sağlayan  "Kara Blok" ve "Anarşist" adını taşıyan grupların protestolarının analizleri üzerine felsefi görüşlerini ekrana yansıtmak üzere "Get Rid of Yourself (Kendini Ortadan Kaldır)" adlı bir sanat filminde de başrol oynamıştır.
Agamben 2006'da "Charles Veillon Avrupa Deneme Ödülü'ne (Prix Européen de l'Essai Charles Veillon) layık bulunmuştur.

Agamben yüksek öğrenimini Roma La Sapienza Üniversitesi'nde yapmış ve 1966'da verdiği doktora tezi Simone Weil'in felsefi düşünceleri hakkında hazırladığı kitap basılmamıştır. 1966-1968 döneminde Alman filozof Martin Heidegger tarafından verilen Herakleitos ve Hegel felsefeleri üzerindeki "Le Thor" seminerlerine katılıp katkıda bulunmuştur. 1970'li yıllarda esas olarak dil bilimi, filoloji, şiir sanatı ve Orta Çağlar kültürü konuları üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bu dönemde politik felsefe ve estetik ile ilgili sonradan geliştireceği kavramlar üzerinde önemli kişisel çalışmalar da yapmıştır. 1974-1975'te İngiltere'de "Warburg Enstitüsü", Londra Üniversitesi'de "araştırmacı asistan" olarak bulunmuş ve bu sırada ikinci kitabı olan "Stanzas" (1977)  üzerinde fikirlerini geliştirmiştir.
Agamben İtalya'da, içinde bulunduğu entelektüel sosyete içinde "Giorgiao Caproni" ve "Jose Bergamin" adlı İtalyan şairler, İtalyan roman yazarı Elsa Morante, roman yazarı Italo Calvino, sinema direktörü ve şair Pier Paolo Pasolini ile yakın ilişkiler kurmuştur. Elsa Morenta hakkında "Saklı Hazinenin Kutlanması" ve "Parodi" adlı önemli denemeleri basılmıştır. Italo Calvino ile önemli bir İtalyan yayımevi olan "Einandi" için birlikte editörlük yapmış ve ikili bir dergi yayınlamayı planlamışlardır. Agamben, Pier Paolo Pasolini'nin "Il Vangelo secondo Matteo ( Matta'nın İkinci İncili)" adlı sinema filminde "Havari Filip" rolünü oynamıştır. Ayrıca önemli Avrupalı yazarlar olan Ingeborg Bachmann, Pierre Klossowski, Guy Debord, Jean-Luc Nancy, Jacques Derrida, Antonio Negri, Jean-François Lyotard gibi isimlerle ile yakın mesaileri olmuştur.
Agamben'in temel felsefi düşüncelerini en fazla etkileyen çağdaş filozoflar Martin Heidegger ve Walter Benjamin olmuştur. Agamben, 1996'ya kadar, Walter Benjamin'in toplanmış eserlerinin tüm ciltlerini İtalyancaya çevirip  editörlüğünü yapmıştır ve Benjamin'in felsefesini "Heidegger'in çok güçlü tesirine karşı bir panzehir olarak gördüğünü" açıklamıştır. Agamben 1981'de Fransa Milli Kütüphanesi arşivlerinde Benjamin'in kaybolmuş eserlerinin müseveddelerini bulmuştur. Benjamin'in bu müseveddeleri Nazilerden, Paris'ten kaçarken Georges Bataille'e verdiği anlaşılmıştır. Benjamin'in bu müsveddeleri arasında bulunan bir denemesinde çok sonra yazmış olduğu "Tarih Kavramı Üzerine" adlı denemesine çok yakın fikirleri geliştirdiği anlaşılmaktadır.  1990'li yıllarda Agamben, Alman hukuk filozofu Carl Schmitt'in siyaset teorisi inceleyen yazıları ile bir fikir tartışmasına girmiştir. Giorgio Agamben 2000'li yıllarda Fransız filozof Michel Foucault'nun  kavramlarının geliştirilip derinleştirilmesi üzerinde uğraşmıştır.
Agamben'in politika felsefesi hakkındaki fikirleri Aristoteles'in Politika, Nikomakhos’a Etik ve Ruh Üzerine adlı eserlerinin ve bunların antik çağlarda ve orataçağlarda tefsirlerinin okunmasından yola çıkmaktadır. Daha sonra Fransız filozof Jean-Luc Nancy tarafından geliştirilmekte olan "Açık cemiyet (La communauté désoeuvrée) fikri üzerinde ve "cemiyet" kavramı üzerinde düşüncelerini The Coming Community (1990) adlı eserinde ortaya koyarak sözkonusu felsefi tartışmaya katkı yapmıştır.
2020 yılında koronavirüs hakkında ''bireyin devletin kutsallığını yükselterek devlete mahkum olduğunu ve bireyin kendi sağlığını korumak için en temel haklarından (istisna halini bahane ederek) vazgeçmesi'' hakkında bir distopik yazı kaleme aldı. Bu yazı filozoflardan Jean-Luc Nancy ve Slavoj Žižek tarafından eleştirildi.
Agamben'in en önemli felsefi katkısı Hannah Arendt ile Foucault'un totalitaryanizm ve biyopolitika konularındaki çalışmalarına atfen geliştirdiği Homo Sacer (Kutsal İnsan) başlığını taşıyan ve 1995'te başlayıp devam edeceği söylenen bir denemeler serisidir. Halihazırda bu konuda basılmış olan eserleri şunlardır:

Homo sacer. Il potere sovrano e la nuda vita, 1995 (Kutsal İnsan. Egemen ve Çıplak Hayat)
I. 1. Stato di eccezione, 2003 (İstisna Hali)
II. 2. Il regno e la gloria. Per una genealogia teologica dell'economia e del governo, 2007 (İktidar ve İhtişam: Ekonomipolitiğin teolojik genealojisi)
II. 3. Il sacramento del linguaggio. Archeologia del giuramento, 2008  (Dilin Kutsal Yemini: Hükmetmenin arkeolojisi)
II. 5. Opus Dei. Archeologia dell’ufficio, 2012 (Opus Dei. Resmi arkeoloji)
III. Quel che resta di Auschwitz. L'archivio e il testimone, 1998 (Auschwitz'den Artakalanlar. Arşiv ve Tanık)
IV.1. Altissima povertà. Regole monastiche e forma di vita, 2011 (Aşırı sefalet. Manastır kuralları ve yaşam biçimi).

L'uomo senza contenuto, Milano:Rizzoli, 1970
Stanze. La parola e il fantasma nella cultura occidentale, Torino: Einaudi, 1979 (Son baskı: Einaudi, 2006)
Infanzia e storia. Distruzione dell'esperienza e origine della storia, Torino: Einaudi 1979 (Son baskı: Einaudi, 2001)
Il linguaggio e la morte. Un seminario sul luogo della negatività, Torino: Einaudi, 1982 (Son baskı: Einaudi, 2008)
La fine del pensiero, Paris: Le Nouveau Commerce, 1982
Idea della prosa, Milano: Feltrinelli, 1985
La comunità che viene, Torino: Einaudi, 1990 (Son baskı: Torino: Bollati Boringhieri)
Homo sacer. Il potere sovrano e la nuda vita, Torino: Einaudi, 1995 (Son baskı: 2008)
Mezzi senza fine. Note sulla politica, Torino: Bollati Boringhieri, 1996
Categorie italiane. Studi di poetica, Venezia: Marsilio, 1996
Image et mémoire, Paris: Hoëbeke, 1998
Quel che resta di Auschwitz. L'archivio e il testimone. Homo sacer. III, Torino: Bollati Boringhieri, 1998
Il tempo che resta. Un commento alla «Lettera ai romani», Torino: Bollati Boringhieri, 2000
L'aperto. L'uomo e l'animale, Torino: Bollati Boringhieri, 2002
L'ombre de l'amour, Paris: Rivages, 2003 (con Valeria Piazza)
Stato di Eccezione. Homo sacer II, 1, Torino: Bollati Boringhieri, 2003
Genius, Roma: Nottetempo, 2004
Il giorno del giudizio, Roma: Nottetempo, 2004
Profanazioni, Roma: Nottetempo, 2005
Che cos'è un dispositivo?, Roma: Nottetempo, 2006
L'amico, Roma: Nottetempo, 2007
Ninfe, Torino: Bollati Boringhieri, 2007
Il regno e la gloria. Per una genealogia teologica dell'economia e del governo. Homo sacer II, 2, Vicenza: Neri Pozza, 2007 (Son baskı: Torino: Bollati Boringhieri, 2009)
Che cos'è il contemporaneo?, Roma: Nottetempo, 2008
Signatura rerum. Sul Metodo, Torino: Bollati Boringhieri, 2008
Il sacramento del linguaggio. Archeologia del giuramento. Homo sacer II, 3, Roma-Bari: Laterza, 2008
Nudità, Roma: Nottetempo, 2009
Angeli. Ebraismo, Cristianesimo, Islam, a cura di E. Coccia e G. Agamben, Vicenza: Neri Pozza 2009
La Chiesa e il Regno, Roma: Nottetempo, 2010
La ragazza indicibile. Mito e mistero di Kore (con Monica Ferrando), Milano: Electa Mondadori, 2010
Altissima povertà. Regole monastiche e forma di vita. Homo sacer IV, 1, Vicenza: Neri Pozza, 2011
Opus Dei. Archeologia dell’ufficio. Homo sacer II, 5, Torino: Bollati Boringhieri, 2012

(1991) Language and Death: The Place of Negativity, University of Minnesota Press.
(1993) Stanzas: Word and Phantasm in Western Culture, University of Minnesota Press
(1993) Infancy and History: The Destruction of Experience, Verso
(1993) The Coming Community, University of Minnesota Press
(1995) Idea of Prose, State University of New York Press
(1998) Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life , Stanford University Press
(1999) The Man without Content Stanford University Press
(1999) The End of the Poem: Studies in Poetics, Stanford University Press,
(1999) Remnants of Auschwitz: The Witness and the Archive, Zone Books
(1999) Potentialities: Collected Essays in Philosophy, Stanford University Press
(2007) Profanations, Zone Books

(2001) Kutsal İnsan İstanbul: Ayrıntı Yayınları ISBN 9755393331 (Çev: İsmail Türkmen)
(2004) Auschwitz'den Artakalanlar, İstanbul: Bağımsız Kitaplar, ISBN 9757917222 (Çev: Ali İhsan Başgül)
(2006) İstisna Hali İstanbul: Otonom Yayıncılık, ISBN 975605605 (Çev: Kemal Atakay)
(2008) Olağanüstü Hal, İstanbul: Varlık Yayınları, ISBN 9754343427 (Çev: Kemal Atakay)
(2009) Açıklık - İnsan ve Hayvan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, ISBN 9750815607 (Çev: Meryem Mine Çilingiroğlu)
(2009) Nesir Fikri (Idea della prosa), İstanbul: Metis Yayınları, ISBN 9753427043 (Çev: Fırat Genç)
(2010) Tanık ve Arşiv & Auschwitz'den Artakalanlar Dipnot Yayınları, ISBN 9759051921 (Çev: Ali İhsan Başgül)
(2010) Çocukluk ve Tarih -  Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme, İstanbul: Kanat Kitap, ISBN 6054244102 (Çev: Orhan Koçak)
(2011) Dünyevileşmeler, İstanbul: Monokl Yayınları, ISBN 6056262418 (Çev: Betül Parlak)

Thanos Zartaloudis  (), Giorgio Agamben  Routledge-Cavendish  (pdf, e-kitap) ISBN 0203859711

Gnostisizm Antik Mısır hermetizmini, Antik Yunan ezoterizmini, İbrani geleneklerini, Zerdüştçülüğü, bazı Doğu geleneklerini ve dinlerini, Hristiyanlığı eklektik bir tutumla sentezleyen, birçok tarikâtın benimsediği mistik felsefeye verilen genel addır. Daha açık bir ifade ile Gnostisizm, hakikatin bilgisine ilham keşf ve sezgi ile ulaşılacağını savunan mistik bir felsefi düşüncedir.

Terim, eski Yunancadaki “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki “gnosis” sözcüğünden türetilmiştir. (Gnosis üç bilgi türünden biridir. Diğerleri, öğrenimle öğrenilebilir bilgi “mathesis” ve ancak ıstırap çekerek öğrenilebilen bilgi “pathesis”tir.) Eski Yunan ezoterizmine göre nasıl ıstırap yoluyla ulaşılabilecek bilgiye öğrenim ve sezgi yoluyla ulaşılamazsa, sezgi yoluyla öğrenilebilecek bilgiye (gnosis) de ne ıstırap yoluyla ne öğrenim yoluyla ulaşılabilir. Bu yüzden kimileri gnostisizmi "'sezgi' yoluyla alınan 'bilgiyle kurtuluş öğretisi'" olarak tanımlar.

Gnostisizmin ocağı, bu felsefenin oluşumunda muhtemelen büyük rol oynamış değerli el yazmalarının bulunduğu, antik çağın en büyük kütüphanesine sahip olan İskenderiye kentidir. Buradaki okullarda MS. 1 ve 2. yüzyıllarda okutulan gnostisizmi Kilise hep sapkın bir yol olarak görmüş ve göstermiştir. Gnostisizm ise Hristiyan dogmatizmine akılcılık yaklaşımını benimseyerek karşı koymuştur. Örneğin gnostikler İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığını savunmuş ve çarmıha çakılmadığını ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte, bazı Gnostikler İsa'nın Tanrı'nın bir vücut bulmuş hali olduğuna inanıyordu. Gnostiklere ait el yazmaların kilise tarafından yönlendirilen yıkımlarla (İskenderiye Kütüphanesi'nin yıkımı vs.) yok edilmesinden dolayı gnostikler hakkında 20. yüzyıla dek pek fazla bilgi edinilememişse de, 1902 ile 1948 yılları arasında gnostiklere ait çok sayıda el yazması keşfedilmiş ve bunlar sayesinde gnostisizmin ilkeleri daha iyi anlaşılmış bulunmaktadır.

Hakikatlere ulaşabilmede dinler yetersizdir.
Hakiki bilgiler, yani hakikate ait ya da hakikate yakın bilgiler ancak ruhsal ve psişik gelişim yoluyla edinilebilir.
Ruh ölümsüzdür. Ruh dünya yaşamında bir tür hapishane yaşamı geçirmektedir.
Gerçek olan, fiziksel dünya yaşamı değil, ruhsal yaşamdır.
Dünya düalite ilkesinin geçerli olduğu bir gelişim ortamıdır.
Ruhsal gelişim yolunda en önemli bilgi kaynaklarından biri ruhsal alemden ruhsal irtibatlarla alınabilecek yüksek bilgiler içeren tebliğlerdir ki, bunlar ruhsal bakımdan seçkin insanlara verilir.

Hippolytus'a göre ilhamını Pisagorculardan alan ve her  şeyin kendisinden türediği Bir veya Tanrı'ya verilen isim. Birçok Gnostik sistemde Tanrı, Monad, Bir olarak bilinir. Tanrı, ışık bölgesi olan pleroma'nın yüksek kaynağıdır ve ondan çıkan çeşitli yayılımlara æon'lar adı verilir.

Pleroma (Yunanca πλήρωμα, "doluluk") Tanrı'nın güçlerinin bütünlüğünü ifade eder. Göksel pleroma, ilahi yaşamın merkezidir; dünyamızın "yukarısında" (terim mekansal olarak anlaşılmamalıdır) bir ışık bölgesidir ve aeonlar (ebedi varlıklar) ve bazen de arkonlar gibi manevi varlıklar tarafından işgal edilir. İsa'nın, insanlığın ilahi kökenlerine ilişkin kayıp bilginin bulunabilmesi için pleromadan gönderildiği kabul edilir. Bu nedenle terim Gnostik kozmolojinin merkezi bir unsurudur.

Kenoma (Yunanca κένωμα, "boşluk"), Gnostik kozmolojide ilahi yaşamın ve varlığın eksikliğini ifade eder. Göksel pleromanın aksine, kenoma eksiklik ve kusurluluk ile doludur; karanlık ve kaosun hüküm sürdüğü bir bölgedir. Bu alan, varoluşun alt seviyelerinde yer alır ve manevi düşüşü simgeler. Kenoma, çoğunlukla demiurge ve arkonlar gibi kusurlu yaratıcı varlıklar tarafından işgal edilir. Bu varlıklar, insanların ilahi bilgiye ve aydınlanmaya ulaşmasını engellemeye çalışır. Kenoma, bireyin ruhsal olarak eksik ve yetersiz olduğu bir durumu ifade eder ve bu eksikliği gidermek için manevi bir arayış gerektirir.

Yüce Işık veya Bilinç bir dizi aşamadan, âlemlerde veya hipostazlardan geçerek daha maddi ve bedenli olarak fizik dünya boyutuna iner (nüzul). Zamanla manevi bilgi ve tefekkür yoluyla adımlarını takip ederek Bir'e (epistrophe) geri dönecektir.

Birçok Gnostik sistemde aeonlar, üstün Tanrı'nın veya Monad'ın çeşitli yayılımlarıdır. Bazı Gnostik metinlerde hermafroditik aeon Barbelo ile başlayarak ilk yayılan varlık olan Monad ile çeşitli etkileşimler meydana gelir ve bu da genellikle syzygies adı verilen erkek-dişi eşleşmelerinde ardışık aeon çiftlerinin yayılmasıyla sonuçlanır. Bir bütün olarak aeonlar, "ışık bölgesi" olan pleromayı oluşturur. Pleroma'nın en alt bölgeleri karanlığa en yakın olanlardır.

Gnostik gelenekte, (Σοφία, Yunanca "bilgelik" anlamına gelen) Sophia adı  Tanrı'nın nihai yayılımını ifade eder ve anima mundi veya dünya ruhuyla tanımlanır. Zaman zaman Achamoth'un İbranice eşdeğeri ile anılır (bu, Ptolemy'nin Valentinianus gnostik mit versiyonunun bir özelliğidir).

Demiurg terimi, Yunanca dēmiourgos, δημιουργός, kelimenin tam anlamıyla "kamu veya vasıflı işçi" teriminin Latince biçiminden türemiştir. Bu figür aynı zamanda "Yaldabaoth", Samael (Aramice: sæmʻa-ʼel, "kör) olarak da adlandırılır. bazen üstün tanrı hakkında bilgisiz olan, bazen de ona karşı çıkan "Saklas" (Süryanice: sækla, "aptal olan"); dolayısıyla ikinci durumda o da buna uygun olarak kötü niyetlidir. Ona Ahriman, El, Şeytan ve Yahweh gibi isimler de verilir.

Geç antik çağda Gnostisizmin bazı çeşitleri, Demiurg'un çeşitli hizmetkarlarına atıfta bulunmak için arkon terimini kullanıyordu. Origen'in Contra Celsum'una göre, Ophites adı verilen bir mezhep, Iadabaoth veya Ialdabaoth ile başlayan ve takip eden altı arkonu yaratan yedi arkonun varlığını öne sürüyordu: Iao, Sabaoth, Adonaios, Elaios, Astaphanos ve Horaios. Ialdabaoth'un aslan başı vardı.

Gnostisizm'in öncü öğretmenleri arasında 1. ve 2. yüzyıllarda yaşamış Valentin, Simon, Basilide, Carpocrade, Saturnin ve Marcion sayılabilir. Gnostisizm'deki temel kavramlardan biri Demiurgos'tur. Gnostik kaynakların çoğu, gizli bilgi "Gnosis" keşfedilinceye ve aydınlanıncaya kadar, dünyada yeniden doğulacağını belirtmiştir, Gnostik bilgelerin hemen hemen hepsi, reenkarnasyonu kabul eder.
1945 yılından önce Gnostisizm hakkında bilinenler, hacimli bir Gnostik metni olan Pistis Sophia ve ilk yüzyılda kilise babalarının Gnostisizme karşı söylediklerinden ibaretti, 1945 yılında Nag Hammadi yakınlarındaki mağaralarda pek çok antik Gnostik metin bulundu ve Gnostisizme bakış açısı önemli oranda değişti, Elaine Pagels gibi bazı bilim insanları ve Peter Gandy gibi gizem tarihi araştırmacıları, literalist Roma kilisesi kristolojisinin Gnostisizm'den türediğini söylemiştir.
En önemli Gnostik metinleri; Tomas İncili, Yuhanna'nın Gizli Kitabı, Filip İncili ve Pistis Sofya'dır.

The Gnostic Society Library

Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları
Dictionary of Mysticism, Nevill Drury
Gnosticism, Dina Ripsman Eylon

Gustave Le Bon (7 Mayıs 1841, Nogent-le-Rotrou - 13 Aralık 1931, Marnes-la-Coquette), Fransız sosyolog ve antropolog. Toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.

7 Mayıs 1841 tarihinde Nogent-le-Rotrou'de dünyaya geldi. Tıp eğitimi aldığı halde sosyal bilimlere yöneldi.1895 yılına kendisine büyük ün kazandıran ve alanının öncü çalışmalarından biri olan "Kitleler Psikolojisi" adlı eserini yayımladı.
Devrimlerden ve bilhassa Fransız devriminden nefret eden Le Bon her türlü topluluk gibi temsil işlevi gören meclislerin de kitle psikolojisini yansıtan bir "kalabalık" olduğunu savunuyordu. Ona göre bireyin zekâ seviyesiyle orantılı kararlar almasını önleyen "yığın psikolojisi" sendikaların, siyasi partilerin ve bilhassa meclislerin çalışmasına egemen olarak batı uygarlığının çöküşünü hazırlıyordu. Bu süreci tersine çevirmenin tek çaresi seçkinlerin inandıkları dönüşüm programlarını bu tür temsilî yapılara karşın taviz vermeden uygulamalarıydı. Bu programları kitlelere benimsetmenin yolu ise bunları onların onayına sunmak değil, bunların kendilerinin yararına olduğunu onlara sürekli biçimde tekrarlayarak içselleştirilmelerini temin etmekti. 
13 Aralık 1931'de Marnes-la-Coquette'te ölmüştür.

Pozitivizm

Kitle Psikolojisi
Güçlerin Evrimi
Sosyalizmin Psikolojisi
Devrim Psikolojisi
Dengesiz Dünya

Gustave Le Bon çalışmaları – Gutenberg Projesi (İngilizce)
Gustave Le Bon's works: 14 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce ve Fransızca)
Les Classiques des Sciences Sociales: Le Bon18 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Ultima Verba 12 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The complete English text to The Crowd (PDF) (İngilizce)
English translation of 'The Psychology of Socialism' (PDF) 20 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Guy Debord (28 Aralık 1931 Paris, Fransa - 30 Kasım 1994 Champot, Bellevue-la-Montagne, Haute-Loire, Fransa) Fransız Marksist filozof, yazar ve sinemacı. II. Dünya Savaşı sonrasında Fransa'da kurulan Socialisme ou Barbarie (Sosyalizm ya da Barbarlık) isimli Marksist grubun üyesi oldu. Sanat ve sinema alanına yapmış olduğu radikal müdahalelerle ün kazandı. Kapitalizm üzerine teorik eleştirileriyle tanındı.

1931'de Paris'te doğan Debord, babasını küçük yaşta kaybetti. Paris Üniversitesi'ndeki Hukuk eğitimini yarıda bırakarak sanat çalışmalarına ağırlık veren Debord bu dönem birçok şiir ve yazı yayınladı. 1957'de kurucu üyesi olduğu Durumcu Enternasyonal 1968 ayaklanmasını etkiledi. Bu dönem sinema çalışmalarına ağırlık vererek Society of the Spectacle (1973) ve otobiyografik içerikli In Girum Imus Nocte Et Consumimur Igni (1978) filmlerini çekti.
Alkol bağımlılığı hayatında sürekli bir sorun olan Debord, ömrünün sonuna kadar bundan kurtulamadı. Debord, 30 Kasım 1994 tarihinde, kalbine ateşlediği silahla kendini öldürdü.

En tanınmış eseri Gösteri Toplumu (Fransızca: La Société du spectacle, 1967) adlı kuramsal kitaptır. Bu kitapta kapitalizmle şekillenen tüketim ilişkilerinin ülke ve ideoloji ayırt etmeksizin bir gösteri biçimi yarattığı ve bu durumun kaçınılmaz olarak dünyanın tek bir pazar oluşuyla sonuçlanacağı iddia edilmektedir. Tezini, yoğun gösteri (liberal yönetimlerde) yaygın gösteri (totaliter rejimlerde) olarak ikiye ayıran Debord, yoğun gösterinin toplumun ufak bir kesimini, yaygın gösterinin ise toplumun büyük bölümünü etkisini altına alacağını ileri sürer. 1988 yılında yayımlanan Comments on the Society of the Spectacle adlı eserinde "gösterinin" son derece güçlü bir hale geldiğini ve buna direnişin mümkün olmadığını yazar ve 1994 yılında intihar eder.
Düşüncelerinde Karl Marx ve Georg Lukács'ın etkileri görülür.

Guy Debord

Güney İtalya veya Mezzogiorno (İtalyanca telaffuz: [ˌmɛddzoˈdʒorno], kelime anlamı "günortası"), geleneksel olarak eski Sicilyateyn Kraliyeti'nin (İtalya Yarımadası'nın güneyi ve Sicilya ile çoğunlukla Sardinya adası eklenir) topraklarını içeren İtalya'nın ekonomik makro bölgesidir. Abruzzo, Puglia, Basilicata, Campania, Calabria, Molise, Sicilya ve genellikle Sardinya idari bölgelerini içerir. Bazıları Lazio'nun en güney ve en doğu parçalarını (Sora, Cassino, Gaeta, Cittaducale, Formia ve Amatrice ilçelerini) Mezzogiorno içinde değerlendirir, çünkü buralar Sicilyateyn Kraliyeti'nin zamanında parçalarıydı. Sardinya adası, kültürel ve tarihsel olarak bahsi geçen bölgeler ile daha az ortak noktası olmasına rağmen, sıklıkla istatistik ve ekonomik sebepler ile çoğunlukla Güney İtalya ya da Mezzogiorno içerisine dahil edilir.

Dal Lago, Enrico, and Rick Halpern, eds. The American South and the Italian Mezzogiorno: Essays in Comparative History (2002) ISBN 0-333-73971-X
Doyle, Don. Nations Divided: America, Italy, and the Southern Question (2002)
Moe, Nelson. The View from Vesuvius: Italian Culture and the Southern Question (2002)
Schneider, Jane. Italy's 'Southern Question': Orientalism in One Country (1998)
Albanese, Salvatore Nicodemo. "Gramsci and the Southern Question" (1980)

Hades (Antik Yunanca: Ἅιδης/ᾍδης), Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısıdır. Zeus, yeryüzünün hâkimiyetini kardeşleri arasında paylaşırken Zeus'a gökyüzü, Poseidon'a denizler ve Hades'e yeraltı düşer. O artık ölüler ülkesi tanrısıdır; ancak kötü değildir. Yer altının tüm hazineleri Hades'in olduğu için Romalılar onun adını varlıklı yani, Plüton olarak değiştirmiştir. Eşi, Demeter ve Zeus'un kızı Persephone'dir. Hades ve eşi Persephone amansız, insafsız, yürekleri hiçbir yakarış, hiçbir sunu ya da kurbanla yumuşamayan korkunç tanrılar olarak bilinir. Gigantlar arasındaki karşıtı Alcyoneus'dur.
Kelime anlamı olarak "Hades" görünmez manasına gelmektedir. Onu görünmez yapan bir miğferi ve Bident denen iki uçlu bir asası vardır. Bu asanın bir ucu ölümü, bir ucu yaşamı temsil etmektedir. Yeraltı zenginliklerinin sahibidir, yerden çıkan değerli metaller onu bolluk çokluk ve servet tanrısı yapmıştır. Dilediğini zengin dilediğini fakir yapardı. Acımasız ve korkunç olsa da sözünden dönmez ve birçok tanrının aksine kaprisli bir tanrı değildir. Mitolojik öykülerde adı çokça yer almaktadır. Bilinen en önemli öyküsü eşi Persephone'yi kaçırması ile ilgili olandır. Ancak Hades'in en önemli sıfatı, ölümün tanrısıdır. (Ölüm de başlıbaşına bir tanrıdır: Thanatos)

Hades aynı zamanda ölüler ülkesinin de adıdır. Hades ülkesi Asphodel, Tartarus ve Elysium olmak üzere üçe ayrılır. Ölen insanlar, fani yaşamlarında iyilerse Elysium'da, ne kötü, ne de iyilerse Asphodel'de yaşamlarını sürdürürler. Zeus ve Olimpos tanrılarının düşmanları, katiller vb. kişiler ise ceza olarak Tartarus'a atılırlar. Ayrıca Hades'in ülkesinde Phlegeton (ateş ırmağı), Lethe (unutuş ırmağı) ve tanrıların adına yemin ettikleri kutsal ırmak Styx bulunur. Zeus gibi Hades de insanlara rüyalar gönderir. Düşler yer altı dünyasından çıkarken iki kapıdan geçerler. Boynuz kapıdan çıkanlar güzel, iyi rüyalar, fildişi kapıdan çıkanlar kötü rüyalardır.
Enteresandır ki, Hades'in yer altı ülkesine yaşayanlar da ölmeden geçebilmektedir. Hades'e inip de dönen kahramanlar Odysseus, Orpheus, Theseus, Herkül ve Evridiki fakat Hades'e inip de canlı dönen kahramanlardır. (Evridiki, Orfeus sayesinde neredeyse tekrar yukarı çıkabilmiştir ama Orfeus'un Hades'in şartına uymaması sonucunda Evridiki geri yeraltı ülkesine döndürülür.) Diyarın girişini üç kafalı şeytani bir köpek olan Kerberos korur. Herkes o köpeğin dehşetinden korkar ve kimse o kapıyı geçemez. Herkül bir macerasında bu köpekle yüzleşmeye gider.
Hades her ne kadar birçok zenginliğe sahip olsa da ortalıklarda pek gezinmez, övünmez, konuşmaz, diğer tanrıların Olimpos'ta katıldıkları şölenlere katılmazdı. Çünkü sahibi olduğu yeraltı ülkesi o kadar karanlık bir ülkedir ki, efendisi orayı tercih eder. Bir keresinde Poseidon, Hades'i sinirlendirmek için üç başlı çelimsiz mızrağını yere saplar ve yeryüzü boydan boya yarılarak Hades'in karanlık yeraltı ülkesi meydana çıkar. Hades sinirlenmiştir, daha sonra yetmiş bin kişilik Ölüler Ordusu ile Atlantis Denizini kurutur.
Roma'da gladyatörlerin yıkandığı ve uyuduğu yerlerin başlarına ölümü hatırlatmak için siyah Plüton heykeli konulurdu. Plüton, tanrılar ve ölümlüler arasında en korkulanı ve sevilmeyen tanrıydı. İnsanlar onun dikkatini çekmemek için adını anmaktan kaçınırlardı ve onu yatıştırmak için kara koyunlar kurban ederek koyunların kanlarını derin çukurlara ya da yerdeki yarıklara akıtırlardı ve ona dua ederken de başlarını yere vururlardı.

Yahudi âhiret inancında öldükten sonra Şeol'e (Septuagint Hades, ölüler diyarı) gitme yerine yeniden.

Hades: Yaratılış 37:35, 42:38, 44:29, 44:31 ve benzeri gibi.

Yeni Ahit sözcükleri içerir: Gehenna (cehennem) ve Hades. Kelime Gehenna bulunursa 12 kez gösterilmiştir. Kelime Hades oluşur 7 kez gösterilmiştir. Genellikle mezar olarak çevrilmiştir:

Matta 11:23 Ya sen, ey Kefarnahum, göğe mi çıkarılacaksın? Hayır, ölüler diyarına indirileceksin! Çünkü sende yapılan mucizeler Sodomda yapılmış olsaydı, bugüne dek ayakta kalırdı.

Malik

Erhat, Ezra (2004), Mitoloji Sözlüğü İstanbul:Remzi Kitabevi (Büyük Fikir Kitapları Dizisi) ISBN 9789751403919

Han Fei ( y. 280 – 233 m.ö), aynı zamanda Han Fei Zi olarak da bilinir. Savaşan Devletler döneminde  yaşamış Çinli bir filozof veya devlet adamı  ve Han eyaletinin bir prensiydi.
Han Fei, seleflerinin yöntemlerini sentezleyen  Han Feizi adlı kendi adını taşıyan çalışması nedeniyle genellikle "Çin Hukukçuluğunun" en büyük temsilcisi olarak kabul edilir. Han Fei'nin fikirleri bazen Niccolò Machiavelli  ile karşılaştırılır ve bazıları tarafından kitabı hem içerik hem de yazı stili açısından Niccolò Machiavelli'nin "Il Principe"sinden üstün olarak kabul edilir. Shu Han'ın şansölyesi Zhuge Liang'ın, imparator Liu Shan'dan yönetim şeklini öğrenmek için Han Feizi'yi okumasını talep ettiği söylenmiştir.
Sima Qian, İlk İmparator'a Han Fei'nin eserleriyle sunulduğunu, Han Fei ile bir takipçi kitlesi elde etmek için Han ile savaşa gidecek kadar ileri gittiğini, ancak nihayetinde onu hapse atmaya ikna olduğunu ve bunun üzerine intihar ettiğini anlatıyor. Qin hanedanının erken devrinin ardından, "Hukukçu" okul takip eden Han hanedanı tarafından resmen karalandı. İmparatorluk Çin tarihi boyunca dışlanmış statüsüne rağmen, Han Fei'nin siyasi teorisi ve "Hukukçu" okulu sonraki her hanedanı yoğun bir şekilde etkilemeye devam etti ve bu nedenle Konfüçyüsçü kanunsuz bir kural ideali asla gerçekleştirilemeyecekti.

Yaşadığı dönemde asıl adı olan Han Fei ismine - Zi (Çince: 子, "Usta") eki genellikle filozofların adlarına bir onur eki olarak eklenirdi. Han Feizi unvanı aynı zamanda yazdığı kitabı belirtmek için de kullanılmaktadır.

Han Fei'nin doğumunun kesin yılı bilinmiyor ancak bilim insanları bunu MÖ 280 civarına tarihlemektedirler.
Zamanın diğer ünlü filozoflarından farklı olarak Han Fei, Savaşan Devletler döneminin son aşamasında Han Devleti'nin yönetici ailesinde dünyaya geldiği için yönetici aristokrasinin bir üyesiydi. Bu bağlamda eserleri bazı alimler tarafından kuzeni Han Kralı'na yönelik olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Sima Qian'dan Shi Ji, Han Fei'nin gelecekteki Qin şansölyesi Li Si ile Konfüçyüsçü filozof Xunzi altında birlikte çalıştığını söylüyor. Han Fei'nin kekemeliği nedeniyle fikirlerini mahkemede düzgün bir şekilde sunamadığı söylenir. Han devletinin yavaş yavaş düşüşünü gözlemleyerek, "eski Çin'deki en parlak (yazı) stillerinden birini" geliştirmiştir.
Çalışmaları nihayetinde, "Bu kişiyle [Han Fei] arkadaş edinebilirsem, pişmanlık duymadan ölebilirim" yorumunu yapan Qin kralı Ying Zheng'in ellerinde sona erdi.
Han Fei, kraldan anavatanına saldırmamasını istemek için "Han'ı Korumak" makalesini sundu, ancak eski arkadaşı ve Han Fei'yi kıskanan rakibi Li Si, bu makaleyi Han Fei'nin hapsedilmesi için kullandı. Han Fei, yazma yeteneğini kralın kalbini kazanmak için kullanmayı umarak "Qin Kralı ile ilk tanışmada" adlı başka bir makale yazarak yanıt verdi. Han Fei kralın kalbini kazandı ancak bu Li Si onu zehir içerek intihar etmeye zorlamadan önce olmamıştı. Qin kralı daha sonra Han Fei'nin ölümünden pişmanlık duydu.

Burton Watson (1964). Han Fei Tzu: Temel Yazılar . New York: Columbia University Press.978-0-231-08609-7ISBN'si 978-0-231-08609-7 .
Hàn Phi Tử, Vietnamca çevirisi Phan Ngọc, Nhà xuất bản Văn học, HCMC 2011.

Çin siyaset biliminin bir klasiği olan Han Fei Tzu'nun tüm eserleri. 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Çevirmen, Wenkui Liao. 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Han Fei çalışmaları – Gutenberg Projesi
Works by or about Han Fei
Li, Guangcan, "Han Fei Alıntılar". Çin Ansiklopedisi (Hukuk Baskısı), 1. baskı.
Gu, Fang, "Han Fei Yaşamdan Alıntılar". Çin Ansiklopedisi (Felsefe Sürümü), 1. baskı.
Han Feizi'nin tam metni 12 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Han Fei PhilPapers'da

Hannah Arendt (Almanca telaffuz: [ˈhana ˈʔaːʁənt]; 14 Ekim 1906 - 4 Aralık 1975), doğum adıyla Johanna Arendt, Alman asıllı Amerikalı tarihçi ve filozoftur. 20. yüzyılın en etkili siyaset kuramcılarından biri olarak kabul edilir. Eserleri geniş bir konu yelpazesini kapsamakla birlikte, en çok servet, güç ve kötülüğün doğası, ayrıca siyaset, doğrudan demokrasi, otorite, gelenek ve totalitarizm üzerine yazdıklarıyla tanınır. Ayrıca, Adolf Eichmann'ın yargılaması etrafında yaşanan tartışmalarla, sıradan insanların totaliter sistemlerde nasıl rol aldıklarını açıklama çabasıyla ve “kötülüğün sıradanlığı” ifadesiyle hatırlanır. Adı, dergilerde, okullarda, bilimsel ödüllerde, insani ödüllerde, düşünce kuruluşlarında ve caddelerde yer almakta; pullarda ve anıtlarda yer bulmakta; ve onun düşüncesini anan diğer kültürel ve kurumsal işaretlere de bağlanmaktadır.
Hannah Arendt, 1906 yılında Linden'de Yahudi bir aileye doğdu. Babası, o yedi yaşındayken vefat etti. Arendt, politik olarak ilerici ve seküler bir ailede yetişti; annesi güçlü bir Sosyal Demokrat'tı. Berlin'de ortaöğrenimini tamamladıktan sonra, Marburg Üniversitesi'nde Martin Heidegger'in yanında eğitim aldı ve burada Heidegger ile öğrencisi olduğu dönemde başlayan romantik bir ilişki yaşadı. 1929 yılında Heidelberg Üniversitesi'nden felsefe doktorasını aldı. Tezinin başlığı Aşk ve Aziz Augustine, danışmanı ise varoluşçu filozof Karl Jaspers'ti. Arendt, 1929 yılında Günther Stern ile evlendi ancak kısa süre sonra 1930'ların Nazi Almanyası'nda artan antisemitizmle karşılaşmaya başladı. Arendt, 1933 yılında antisemitizm üzerine yasadışı araştırma yaptığı gerekçesiyle Gestapo tarafından kısa bir süre hapsedildi. Serbest kaldıktan sonra Almanya'dan kaçtı, Çekoslovakya ve İsviçre'de yaşadıktan sonra Paris'e yerleşti. Burada, Gençlik Aliyası için çalışarak, genç Yahudilerin Britanya'nın Filistin Mandası'na göç etmelerine yardımcı oldu. 1937'de Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Aynı yıl Stern'den boşandı ve 1940'ta Heinrich Blücher ile evlendi. O yıl Almanya, Fransa'yı işgal ettiğinde, Fransızlar tarafından yabancı olarak tutuklandı. Kaçmayı başararak 1941'de Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. New York'a yerleşti ve burası hayatının geri kalanında ana ikametgâhı oldu. Yazarlık ve editörlük yaptı, Yahudi Kültürel Yeniden Yapılanması için çalıştı ve 1950'de Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.
Arendt, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ırksal entegrasyonu karşılayarak bunun hükûmet yetkisinin aşırı bir kullanımı olduğuna ve "çocukların jeopolitik çatışmaların ön saflarına itilmemesi gerektiğine" inanıyordu. 1951'de Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinin yayımlanmasıyla düşünür ve yazar olarak ün kazandı, ardından bir dizi eser takip etti. Bunlar arasında 1958'de yayımlanan İnsanlık Durumu, 1963'te yayımlanan Eichmann in Jerusalem ve Devrim Üzerine yer aldı. Birçok Amerikan üniversitesinde ders verdi, ancak sürekli kadrolu görevleri reddetti. 1975'te aniden kalp krizi sonucu öldü ve son eseri Zihnin Hayatı yarım kaldı.

Arendt, o zamanlar bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hannover'in bir parçası), seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Königsberg (hayranı olduğu Immanuel Kant'ın şehri, bugünkü adı ile Kaliningrad) ile Berlin'de büyüdü. Martin Heidegger ile birlikte Marburg Üniversitesinde felsefe çalışan Arendt'in onunla uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi oldu. Bu ilişki, Heidegger'in Nazi sempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilmiştir. Heidegger'den ayrıldığı dönemlerden birinde Heidelberg'e taşındı ve orada varoluşçu felsefeci Karl Jaspers'in danışmanlığında Aziz Augustinus'un düşüncesinde aşk kavramı üstüne bir tez yazmaya başladı.
Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlandı ancak 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesi ile gerekli hocalık niteliklerine sahip olmadığı belirtilerek Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bunun üzerine Paris'e kaçan Arendt orada edebi eleştirmen ve Marxist gizemci Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost oldu. Fransa'da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalıştı. Ancak Fransa'nın II. Dünya Savaşı sırasında savaş ilan etmesi ve Alman askeri kuvvetlerinin Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa'dan da kaçmak zorunda kaldı. 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlendi.
1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte, ona ve yaklaşık 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren Amerikalı diplomat Hiram Bingham IV yardımı ile ABD'ye kaçan Arendt New York'taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi oldu ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı. II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürdü ve Almanya'nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık etti. 1950 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin doğal vatandaşı ve 1959'da da Princeton Üniversitesi'ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör oldu. 1975 yılında, 69 yaşında ölümünün ardından

Kocası Heinrich Blücher, 1961'de beyin anevrizmasından kurtuldu ve 1963'ten sonra bir dizi kalp krizi geçirerek sağlığına kavuşamadı. 31 Ekim 1970'te ağır bir kalp krizinden öldü. Arendt aynı zamanda çok sigara içiyordu ve sık sık elinde sigarayla tasvir ediliyordu. Mayıs 1974'te İskoçya'da ders verirken neredeyse ölümcül bir kalp krizi geçirdi ve iyileşmesine rağmen daha sonra sağlığı kötüleşti ve sigara içmeye devam etti. 4 Aralık 1975 akşamı, 69. yaş gününden kısa bir süre sonra, evinde arkadaşlarıyla eğlenirken tekrar kalp krizi geçirdi ve olay yerinde öldüğü açıklandı. Külleri, Mayıs 1976'da Annandale-on-Hudson, New York'ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji'nin mezarlığına külleriyle birlikte gömüldü.

Arendt'in eserleri iktidar, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik ile ilgilidir. Çalışmalarının çoğunda eşitler arasındaki kolektif politik eylem ile eşanlamlı olan özgürlük kavramının doğrulanmasına odaklanmıştır
"Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar" şeklindeki liberteryen varsayıma karşı çıkan Arendt, özgürlüğü kamusal ve birlikteliğe dair bir kavram olarak temellendirir, buna dair antik Yunan şehir devletleri, Amerikan kasabaları, Paris Komünü, 1960'lı yıllardaki toplumsal özgürlük hareketleri ve başka alanlardan örnekler sunar.
En önemli eserlerinden biri İnsanlık Durumu (1958) olup, bu eserinde emek, iş ve eylem arasındaki farkları ve bu farkların yol açtığı önemli sonuçları kışkırtıcı şekilde ortaya koyar. Politik eylem teorisini bu eserinde iyice detaylandırır. Bu kitabında antik ve modern dönem yaşamları arasında dönüşümü incelerken, vita activa ve vita contemplativa kavramlarına dair önemli bir tartışma yürütür.
İlk büyük eseri olan Totaliterizmin Kökenleri isimli kitapta Komünizm ve Nazizmin kökenlerini ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları incelemiştir. Bu kitabı epey tartışmaya yol açmıştır çünkü kimilerine göre bağdaştırılamayacak iki konuyu kıyaslamaya kalkışmıştır.
Daha sonra Eichmann in Jerusalem isimli kitaba dönüşecek Eichmann davasını The New Yorker dergisinde anlatırken kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe insanların banalitesinin—sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olup olmadığı sorusunu sormuştur.
Son kitabı The Life of the Mind öldüğünde yarım kalmıştır ancak günümüzde mevcut hali ile hala okunmaktadır.

2006 yılında Eugene McCarraher şunları yazmıştır:

"1962'nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt'i taşıyan bir taksi Central Park'a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy'ye olayı şöyle aktarmıştır: "kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm." "Ölümün korkunç olmadığını düşünse de" aynı zamanda "hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini" düşünmüştü.

Der Liebesbegriff bei Augustin. Versuch einer philosophischen Interpretation (1929)
Totaliterizmin Kökenleri (1951)
Rahel Varnhagen: Bir Yahudi Kadının Hayatı (1958)
İnsanlık Durumu (1958)
Geçmişle Gelecek Arasında (1961)
On Revolution (1963)
Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963)
Men in Dark Times (1968)
Crises of the Republic: Lying in Politics; Civil Disobedience; On Violence; Thoughts on Politics and Revolution (1969)"Civil Disobedience" originally appeared, in somewhat different form, in The New Yorker. Versions of the other essays originally appeared in The New York Review of Books.
The Jew as Pariah: Jewish Identity and Politics in the Modern Age; Edited by Ron H. Feldman (1978)
Life of the Mind (1978)

1975: Sonning Ödülü

Young-Bruehl, Elisabeth, Hannah Arendt : For Love of the World, Yale University Press (1982). ISBN 0-300-02660-9. (Paperback reprint edition, September 10, 1983, ISBN 0-300-03099-1; Second edition 11 Ekim 2004 ISBN 0-300-10588-6.)
Villa, Dana ed., The Cambridge Companion to Hannah Arendt, Cambridge University Press (2001). ISBN 9780521645713.
J. McGowan, Hannah Arendt: An Introduction, University of Minnesota Press, (1997)

Arendt, H. Eğitimdeki buhran. (Çev. Bekir S. Gür ve Murat Özoğlu) Muhafazakâr Düşünce (Kış 2006), yıl: 3, sayı: 6, s. 11-30.
Hannah Arendt - Internet Encyclopedia of Philosophy8 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hannah Arendt18 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"İfade Özgürlüğü"ndeki Özgürlük ya da "Özgür Emek"teki Özgürlük?

Hans-Hermann Hoppe (2 Eylül 1949), Avusturya Okulu'na mensup Alman-Amerikan iktisatçı, filozof ve siyaset teorisyenidir. Las Vegas Nevada Üniversitesi'nde (UNLV) Emeritus Ekonomi Profesörü, Ludwig von Mises Enstitüsü Kıdemli Üyesi ve Mülkiyet ve Özgürlük Derneği'nin kurucusu ve başkanıdır.
Hoppe kendisini austro-liberteryen ve anarko-kapitalist olarak tanımlamaktadır ve Demokrasi: Başarısız Olan Tanrı adlı kitabında demokrasiye karşı ve gönüllü birleşme ve ayrışmayı destekleyen kapsamlı yazılar yazdı.

Hoppe, Batı Almanya'nın Peine kentinde doğdu. Lisans eğitimini Saarland Üniversitesi'nde tamamlamış, yüksek lisans ve doktora derecelerini Frankfurt Goethe Üniversitesi'nden almıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin önde gelen Alman entelektüellerinden Jürgen Habermas'ın öğrencisi oldu, ancak zamanla Habermas'ın fikirlerini ve genel olarak Avrupa solculuğunu "entelektüel açıdan kısır ve ahlaki açıdan iflas etmiş" olarak görerek reddetmeye başladı.
1976-1978 yılları arasında Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuş ve 1981 yılında Frankfurt Üniversitesi'nden Sosyoloji ve Ekonominin Temelleri alanında habilitasyon derecesini almıştır. Daha sonra Batı Almanya ve İtalya'da öğretmenlik yaptı. Hoppe, 1986'dan 2008'de emekli olana kadar Las Vegas Nevada Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde profesör olarak görev yapmıştır. Çalışmalarının çoğunun yayıncısı olan liberteryen bir düşünce kuruluşu olan Mises Enstitüsü'nün Seçkin Üyesidir ve çeşitli Mises Enstitüsü süreli yayınlarının editörlüğünü yapmıştır.
Hoppe, Murray Rothbard'ın "başlıca öğretmeni, akıl hocası ve ustası" olduğunu söylemiştir. Hoppe, Rothbard aracılığıyla Liberter Çalışmalar Merkezi'nin bursuyla Amerika Birleşik Devletleri'ne geldi ve Rothbard da Hoppe'yi UNLV'de kurdu. Hoppe, "onunla yan yana çalıştığını ve yaşadığını, sürekli ve anında kişisel temas halinde olduğunu" söyledi ve 1985'ten Rothbard'ın 1995'teki ölümüne kadar Rothbard'ı "en sevgili baba dostu" olarak gördüğünü belirtti.. Hoppe aynı zamanda Ludwig von Mises ile de yakın arkadaştı.
Hoppe, Avusturya ekolünden bir ekonomist ve otelci olan eşi Gülçin İmre Hoppe ile birlikte Türkiye'de yaşamaktadır.

Hoppe 2006 yılında, "sosyalist" olarak aşağıladığı Milton Friedman etkisindeki Mont Pelerin Topluluğu'na karşı bir tepki olarak Mülkiyet ve Özgürlük Topluluğu'nu ("PFS") kurmuştur. PFS'nin beşinci yıldönümünde Hoppe hedeflerini değerlendirdi: "Bir yandan, olumlu olarak, özgür, devletsiz bir doğal düzenin yasal, ekonomik, bilişsel ve kültürel gerekliliklerini ve özelliklerini açıklamak ve aydınlatmaktı. Öte yandan, olumsuz anlamda, Devletin maskesini düşürmek ve gerçekte ne olduğunu göstermekti: katiller, yağmacılar ve hırsızlardan oluşan çeteler tarafından yönetilen, etrafı gönüllü cellatlar, propagandacılar, dalkavuklar, sahtekarlar, yalancılar, soytarılar, şarlatanlar, kandırılmışlar ve kullanışlı aptallarla çevrili bir kurum - dokunduğu her şeyi kirleten ve lekeleyen bir kurum."
Hoppe, Jared Taylor ve neo-Nazi Richard B. Spencer gibi beyaz milliyetçi konuşmacıları PFS'de konuşmaya davet ettiği için eleştirildi. Akademisyenler Quinn Slobodian ve Dieter Plewhe'ye göre grup "neoliberal evren içindeki bölünmenin" bir parçasını temsil ediyor ve Hoppe "ırkçı sağcı bir liberter" olarak tanımlanıyor.

Hans-Hermann Hoppe, Murray Rothbard, Ludwig von Mises ve diğer Avusturyalı iktisatçıların ekonomik çalışmalarının bir sonucu olarak Mises Enstitüsü, 1982 yılında Lew Rockwell, Burton Blumert ve Murray Rothbard tarafından Cato Enstitüsü ile Cato Enstitüsü'nün kurucularından biri olan Rothbard arasındaki ayrılığın ardından kurulmuştur.
Hoppe, Rothbard tarafından organize edilen ve Rockford Enstitüsü ile ilişkili olan paleoliberteryenler ve paleo-muhafazakârlardan oluşan aşırı sağcı bir ittifak olan John Randolph Kulübü'nde aktifti. Kulüp 1990'larda ayrılıkçı ve neo-Konfederasyoncu görüşleri desteklemesiyle biliniyordu.

Liberty dergisinin Eylül 1988 sayısında Hoppe, argümantasyon etiği adını verdiği yeni bir teori geliştirerek liberteryen etik için a priori ve değerden bağımsız bir gerekçe oluşturmaya çalışmıştır. Hoppe, herhangi bir açıdan liberteryen ilkelerle çeliştiği iddia edilen herhangi bir argümanın mantıksal olarak tutarsız olduğunu ileri sürmüştür.
Hoppe, siyaset ya da herhangi bir konu hakkında tartışırken insanların, şiddete başvurma yasağı da dahil olmak üzere, belirli tartışma normlarını benimsediklerini ileri sürmüştür. Hoppe daha sonra bu argümanı genel olarak siyasi hayata uyarlamış ve argümantasyonu yöneten normların tüm siyasi bağlamlarda geçerli olması gerektiğini savunmuştur. Hoppe, tüm siyasi felsefeler arasında sadece anarko-kapitalist liberteryenizmin saldırgan şiddetin başlatılmasını yasakladığını saldırmazlık ilkesi iddia etmiştir; Bu nedenle, anarko-kapitalist liberteryenizm dışındaki herhangi bir siyasi felsefeye yönelik herhangi bir argüman mantıksal olarak tutarsızdır.
Bir sonraki sayıda Liberty, on liberteryenin yorumlarını ve ardından Hoppe'nin bir yanıtını yayınladı. Hoppe'nin arkadaşı ve Mises Enstitüsü danışmanı Murray Rothbard, Liberty için yazdığı yorumda, Hoppe'nin teorisinin "genel olarak siyaset felsefesi ve özel olarak liberteryenizm için göz kamaştırıcı bir atılım" olduğunu ve Hoppe'nin "Skolastiklerden bu yana felsefenin başına bela olan ve modern liberteryenizmi bıktırıcı bir çıkmaza sokan meşhur amaç/olgu, olgu/değer ikilemini aşmayı başardığını" yazdı. Ancak, Liberty tarafından yapılan ankete katılan Hoppe'nin meslektaşlarının çoğunluğu onun teorisini reddetmiştir. Hoppe verdiği yanıtta, kendisini eleştirenleri "faydacılar" olarak nitelendirerek alay etmiştir.
Mises Enstitüsü Kıdemli Üyesi Roderick T. Long, Hoppe'nin liberteryenizmin a priori formülasyonunun Misesyan praxeolojinin temel ilkesini reddettiğini belirtmiştir. Faydacılık konusunda Long şöyle yazmıştır: "Hoppe'nin argümanı, eğer işe yarasaydı, amaçlarımız ne olursa olsun bizi liberteryen hakları tanımaya ve saygı göstermeye bağlardı - ancak bir praksiyolog olarak, herhangi bir pratik gerekliliğin bir araç-sonuç yapısından ayrı olarak nasıl gerekçelendirilebileceğini görmekte zorlanıyorum." Liberteryen filozof Jason Brennan, Hoppe'nin argümanını reddederek şöyle demiştir: "Hoppe'nin argümanı özgürlük hakkı ile talep hakkını yasadışı bir şekilde birleştirmektedir ve bu nedenle başarısız olmaktadır."
Bir başka eleştirmen, Hoppe'un "ahlaki değerleri, durumların belirli şekillerde ortaya çıkmasına yönelik 'salt' öznel tercihler yerine, uzlaşmaya dayalı argüman yoluyla tesis edildiği kabul edilmesi gereken bir şey olarak görmemiz gerektiğine" dair dairesel olmayan herhangi bir neden sunmadığını ileri sürmüştür. Başka bir deyişle, teori "kabul edilmesinin kendisi 'değerden bağımsız' bir akıl yürütmenin sonucu olamayacak belirli sezgilerin varlığına dayanmaktadır."

Hoppe'nin 2001'de yayımlanan Demokrasi: Başarısız Olan Tanrı adlı kitabında demokrasinin uygarlığın gerilemesine neden olduğunu savunmaktadır. Kitaptaki pasajlar genel oy hakkına karşı çıkmakta ve "doğal seçkinleri" desteklemektedir. Kitapta Hoppe, çeşitli sosyal ve ekonomik sorunlar için demokratik yönetim biçimlerini suçlamakta ve demokrasinin başarısızlıklarını hükûmet harcamalarını ve düzenlemelerini artırmaya çalışan baskı gruplarına bağlamaktadır. Hoppe, ayrılma, hükûmetin adem-i merkezileştirilmesi ve "tam sözleşme, işgal, ticaret ve göç özgürlüğü" dahil olmak üzere alternatifler ve çareler önermektedir. Hoppe, monarşinin bireysel özgürlüğü demokrasiden daha etkili bir şekilde koruyacağını savunmaktadır. Kitap, Hoppe'nin aşırı sağda popülerleşmesine yardımcı oldu, özellikle de kitabın siyasi rakiplerin sınır dışı edilmesi çağrısında bulunan bir bölümü.
Demokrasi ve sanatla ilgili olarak Hoppe, 2013 yılında "demokrasinin güzellik kavramının ve evrensel güzellik standartlarının yıkılmasına ve nihayetinde ortadan kalkmasına yol açtığını" ileri sürmüştür. Güzellik, sözde 'modern sanat' tarafından batırılmış ve su altında bırakılmıştır."
Hoppe'nin Mises Enstitüsü'ndeki meslektaşlarından Walter Block, Hoppe'nin argümanlarının "savaşlardan yoksulluğa, enflasyondan faiz oranlarına ve suça kadar tarihsel olaylara" ışık tuttuğunu ileri sürmektedir. Block, Hoppe'nin 21. yüzyıl demokrasilerinin eski monarşilerden daha müreffeh olduğunu kabul etmekle birlikte, günümüzün siyasi liderlerinin yerini soyluların ve kralların alması halinde, onların bir ülkenin refahına uzun vadeli bakma becerilerinin "meseleleri iyileştireceğini" savunduğunu belirtiyor. Block ayrıca Hoppe'nin zaman tercihleri, göç ve liberteryenizm ile muhafazakârlık arasındaki uçurumla ilgili tezlerine yönelik küçük eleştirilerini de paylaştı.
Alberto Benegas-Lynch Jr. Hoppe'nin monarşinin demokrasiye tercih edilebileceği yönündeki tezini eleştirmiştir. Buenos Aires Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olan Benegas-Lynch, modern monarşilerin modern demokrasilerden çok daha fakir olma eğiliminde olduğunu gösteren ampirik kanıtlar sunmuştur. Buna karşılık Hoppe, monarşilerin demokrasilerden daha fakir olmasının bu siyasi sistemlerin kendine has özelliklerinden değil, çalışmada kullanılan monarşilerin, çoğunlukla Afrika ülkeleri, demokrasilerin ise çoğunlukla Avrupa ülkeleri olmasının çalışmada bir çarpıtmaya yol açtığını ileri sürmüştür. Günümüzdeki bir demokrasinin zaman tercihi derecesi geçmişteki bir demokrasiden daha düşük olacaktır ve gelecekteki bir demokraside daha da düşük olacaktır. Her iki hükûmet türünü karşılaştıran bir çalışmanın tutarlı olabilmesi için, kültürel farklılıklar, cinsiyet farklılıkları, zaman farklılıkları gibi mümkün olduğunca çok değişkeni ortadan kaldırmak gerekir. Hoppe, değişkenlerin uygun şekilde elenmemesinin, B-L'nin çalışmasında Avrupa'daki demokrasiler ile Afrika'daki monarşileri karşılaştırırken çarpıtmalara yol açtığını savunmaktadır. 2021'de The Intercept tarafından kendisine siyasi cinayetleri kutlayan aşırı sağcı internet memlerine dahil edilmesi sorulan Hoppe, sorunun cahilce olduğunu belirterek, "Özel mülkiy

Afrodisiaslı İskender veya Afrodisyaslı Aleksandros (Grekçe: Ἀλέξανδρος ὁ Ἀφροδισιεύς; fl. MS. 200), Peripatetik filozof ve Aristoteles'in yazıları üzerine Antik Yunan yorumcuları arasında en ünlü olanıydı. Karya'da Afrodisias'ın yerlisiydi ve 3. yüzyılın başlarında Atina'da yaşadı ve öğretmenlik yaptı. Burada Peripatetik okulunun başı olarak görev yaptı. Aristoteles'in eserleri üzerine birçok yorum yazdı; Kıyas, Topika, Meteoroloji ve Metafizik bunlardandır. Birkaç orijinal eseri de günümüze ulaşmıştır ve Stoacı zorunluluk öğretisine karşı çıktığı bir çalışması Kader Üzerine ve biri Ruh Üzerine. Aristoteles hakkındaki yorumları o kadar yararlı kabul edildi ki, "yorumcu" olarak tanındı.

İskender, Karya'da (bugünkü Türkiye) Afrodisias'ın yerlisiydi ve 2. yüzyılın sonlarında Atina'ya geldi. O iki Stoacı ya da muhtemelen Peripatetik filozof Sosigenes ve Herminus  ve belki de Midillili Aristoteles'in öğrencisiydi. Atina'da Peripatetik okulunun başına geçti ve Peripatetik felsefesi üzerine ders verdi. İskender'in Kader Üzerine adlı eserini Septimius Severus ve Caracalla'ya Atina'daki pozisyonundan ötürü minnettarlıkla adaması, 198 ile 209 arasında bir tarihi işaret ediyor. Aphrodisias'tan yakın zamanda yayınlanan bir yazıt, Atina'daki Okullardan birinin başkanı olduğunu doğruluyor ve tam adını Titus Aurelius Alexander olarak veriyor. Onun tam adlandırması, büyükbabasına veya diğer atasına muhtemelen İmparator Antoninus Pius tarafından Asya prokonsülü iken Roma vatandaşlığı verildiğini gösteriyor. Yazıt, İskender ve aynı zamanda bir filozof olarak da adlandırılan babasını onurlandırıyor. Bu gerçek, İskender'in külliyatının bir parçasını oluşturan bazı şüpheli eserlerin babasına atfedilmesi gerektiğini gösterir.

6. yüzyıla gelindiğinde, İskender'in Aristoteles hakkındaki yorumları o kadar kabul edildi ki, "yorumcu" (Grekçe: ὁ ἐξηγητής ). Yorumları, çoğunu çeviren Araplar arasında büyük saygı görüyordu, ve İbn Meymun tarafından çok alıntılanıyor.
1210'da, Paris Kilise Konseyi, muhtemelen İskender'in diğerlerinin yanı sıra yazılarını hedef alan bir kınama bildirisi yayınladı.
Erken Rönesans'ta ruhun ölümlülüğüne dair doktrini Pietro Pomponazzi (Thomistlere ve İbn Rüşdcülere karşı) ve halefi Cesare Cremonini tarafından benimsendi. Bu okul İskenderciler olarak bilinir.

Altın orta, altın orta yol veya itidal; biri aşırılık, diğeri eksiklik olan iki uç arasında arzu edilen ve uygun olan orta yoldur. Aristoteles, altın ortanın erdem ve doğru eylem için rehberlik ettiğini belirtmiştir.
Yunan düşüncesinde altın orta, en azından Platon'un Philebus'unda tartışılan Delfi düsturu "hiçbir şeyde aşırılık yoktur" kadar erken bir zamanda ortaya çıkmıştır.
Aristoteles, Nikomakhos'a Etik'in ikinci kitabında altın ortayı analiz etmiş; karakter erdemlerinin araç olarak tanımlanabileceğini söylemiştir. Aristoteles, etiğinde bunu şöyle tarif eder:

Erdem, seçim ile ilgili bir karakter hâlidir. Nedene atıf yaparken tanımlanan orta yolda kendini gösterir. İfrat (taşkınlık) ile tefrit (ciddiye almamak, eksik olmak) gibi iki aşırılığın tam ortası itidaldir (aşırı olmama, dengeli, ölçülü). Aynı şekilde, aşırılıklar arzu ve eylemler arasında neyin doğru olduğu hususunda ya fazla kaçar ya da eksik kalır ancak erdem neyin orta yol olduğunu hem bulur hem de tercih eder.

Örneğin, Aristotelesçi görüşe göre cesaret bir erdemdir, ancak aşırıya kaçıldığında pervasızlık (delice atılganlık), eksikliğinde ise korkaklık olarak ortaya çıkar.

Bu fikrin kültürdeki en eski temsili muhtemelen Daedalus ve İkarus'un mitolojik Girit hikâyesidir. Zamanının ünlü bir sanatçısı olan Daedalus, Kral Minos'un pençelerinden kaçabilmek amacıyla kendisi ve oğlu için tüylü kanatlar yapmıştır. Daedalus çok sevdiği oğlunu, deniz serpintisi ile güneşin sıcağı arasında "orta rotadan uçması" konusunda uyarır. İkarus babasına kulak asmaz; güneş kanatlarındaki balmumunu eritene kadar uçar. Orta rotayı dikkate almadığı için denize düşer ve boğulur.

Bir başka erken dönem detaylandırma ise Delphi'deki tapınağın ön tarafına oyulmuş Dorik deyişidir: "Hiçbir şey aşırı değildir" ("Μηδὲν ἄγαν").

Kleobulos'a şu özdeyiş atfedilir: Μέτρον ἄριστον ("Ilımlılık en iyisidir")

Sokrates bir insanın "ortalamayı nasıl seçeceğini ve her iki taraftaki aşırı uçlardan mümkün olduğunca nasıl kaçınacağını bilmesi gerektiğini öğretir.
Sokrates eğitimde, ya sadece jimnastiğe ya da sadece müziğe adanmışlığın etkisinin düşünülmesini ister. Ya "sertlik ve vahşilik gibi bir huy üretir, (ya da) yumuşaklık ve efeminelik".  Her iki niteliğe de sahip olmanın uyum, yani güzellik ve iyilik ürettiğine inanıyordu.

Orantının güzellik ve iyilikle ilişkisi Platon'un diyalogları boyunca, özellikle Devlet ve Philebus adlı eserlerinde vurgulanır. Şöyle yazar (Phlb. 64d-65a):

Bir şekilde orantı niteliğine sahip olmayan her tür karışım, zorunlu olarak bileşenlerini ve en önemlisi kendisini bozacaktır. Çünkü böyle bir durumda gerçekten  karışım diye bir şey olmaz, sadece içinde bulunan her şeyin mahvolmasına neden olan bağlantısız bir karışım olur.
: Çok doğru.Ama şimdi iyinin gücünün, güzelin doğasıyla bir ittifaka sığındığını fark ediyoruz. Çünkü ölçü ve orantı, güzellik ve erdemin her alanında kendini gösterir.
: İnkâr edilemez.Ama karışımımızda hakikatin de onlarla birlikte eğimli olduğunu söylemiştik?
: Elbette.O halde, iyiyi 'tek' bir formda yakalayamıyorsak, onu üçünün birleşiminde ele almamız gerekecektir: güzellik, orantı ve hakikat. Bunların haklı olarak bir birlik olarak ele alınması ve karışımda olanlardan sorumlu tutulması gerektiğini onaylayalım, çünkü karışımı kendi içinde iyi yapan şey iyiliktir.

: ...
Yasalar adlı eserinde Platon bu ilkeyi ideal devletteki hükûmet seçimine uygular: "Bu şekilde yapılan seçim, monarşi ile demokrasi arasında bir orta yol bulacaktır..."

Eudemian Ethics adlı eserinde Aristoteles erdemler üzerine yazmıştır. Aristoteles'in erdem etiği teorisi, bir kişinin eylemlerini etiklerinin bir yansıması olarak görmeyen, daha ziyade etiklerinin arkasındaki neden olarak bir kişinin karakterine bakan bir teoridir. Onun değişmez cümlesi "... ile ... arasındaki orta durumdur". Aristoteles'in ruh psikolojisi ve erdemleri aşırı uçlar arasındaki altın ortalamaya dayanır. "Politika" adlı eserinde Sparta yönetimini, anayasanın orantısız unsurlarını eleştirir; örneğin, erkekleri eğitirken kadınları eğitmiyorlardı ve savaş için eğitirken barış için eğitmiyorlardı. Bu uyumsuzluk, eserinde ayrıntılı olarak ele aldığı zorluklara yol açmıştır. Ayrıca Nikomakhos'a Etik'in ikinci kitabındaki "karakter erdemlerinin araçlar olarak tanımlanabileceği" tartışması altın ortalama ve genel olarak Aristoteles etiğini içermektedir.
>
Her entelektüel erdem, zihnin hakikate ulaştığı, olanı onayladığı veya olmayanı reddettiği zihinsel bir beceri veya alışkanlıktır. Aristoteles, Nikomakhos'a Etik adlı eserinde yaklaşık 11 ahlaki erdemden bahseder:

Entelektüel erdemler
Akıl, temel gerçekleri (tanımlar, apaçık ilkeler gibi) kavrayan
Bilim, çıkarımsal akıl yürütme becerisi (kanıtlar, kıyaslar, burhanlar gibi)
Teorik bilgelik, değişmeyen gerçekler hakkında iyi akıl yürütmek için temel gerçekleri geçerli, gerekli çıkarımlarla birleştirir.
Aristoteles ayrıca birkaç başka özellikten de bahseder: 

Sağduyu - yargıda bulunmak, "sempatik anlayış"
Anlayış - başkalarının ne dediğini anlamak, emir vermemek
Pratik bilgelik - ne yapılacağı bilgisi, değişen gerçeklerin bilgisi, emirler verir
Sanat, zanaatkarlık
Ancak Aristoteles'in listesi tek liste değildir. Alasdair MacIntyre'ın After Virtue adlı eserinde gözlemlediği üzere, Homeros, Yeni Ahit yazarları, Thomas Aquinas ve Benjamin Franklin gibi çok çeşitli düşünürler de listeler önermiştir.

Gautama Buddha (MÖ 6. yüzyıl) dini çilecilik ile dünyevi zevk düşkünlüğünün uç noktaları arasında bir yol olan Orta Yol'u öğretmiştir.
Konfüçyüs The Analects adlı eserinde, Eski Çin'in Savaşan Devletler Çağı (yaklaşık MÖ 479 - MÖ 221) boyunca yazılmış olan bu eserde, aşırılığın eksikliğe benzer olduğu öğretilmiştir. Ortalamada yaşamanın bir yolu da Zhongyong Yolu'dur.
Zhuangzi, Tao'nun en ünlü yorum kitabıdır (MÖ 369-286).
Şair Tiruvalluvar (MÖ 2. yüzyıl ve MS 8. yüzyıl; tarih tartışmalıdır) Tamilakam bölgesinin Sangam dönemi'ne ait Tirukkural adlı eserinde orta devletin hakkaniyeti korumak olduğunu yazar. Bu ilkeyi vurgular ve hakkaniyeti korumanın iki yolunun tarafsız olmak ve aşırılıktan kaçınmak olduğunu öne sürer. Şair ve bilgin Parimelalagar Tirukkural'ın tarihsel yorumcusudur.

Mişneh Torah'da Rambam, altın orta yöntemini ilk bilginlere (Chazal) ve Abraham'a atfeder. Aslında benzer bir kavram Rabbânî literatür, Tosefta ve Yerushalmi'de bile mevcuttur. Yitzhak Arama İncil'de bile referanslar bulur.
Vaiz 7:15-16 örneğinde, vaiz dinleyicilerine "çok fazla doğru olmayın" ve "çok fazla kötü olmayın" diye öğüt verir. Adam Clarke "çok fazla doğru" ifadesini çok fazla "kemer sıkma ve sıkı çalışma" anlamına alır, ve şu sonuca varır: "Tüm bu gözlemlere, oruç tutmaya, dua etmeye, kendini inkar etmeye vb. gerek yok, işleri aşırıya götürüyorsunuz. Neden tekil ve kesin olarak tanınmak isteyesiniz ki?" Dolayısıyla, altın orta ideali Aristoteles'ten altı yüz yıl kadar önce var olmuş olabilir. Ancak Albert Barnes gibi bazı akademisyenler Vaiz 7:16-17'yi biraz farklı yorumlamaktadır.

Orta Çağ Katolik düşünürü, filozof ve teolog olan Aquinalı Thonas "Summa Theologiae, Prima Secundæ Partis, Soru 64" adlı eserinde, Hristiyan ahlakının ortalama ile tutarlı olduğunu savunmuştur: "... Kötülük, kurallarına ya da ölçülerine uymamaktan ibarettir. Bu da ya ölçüyü aşmaları ya da ölçünün altında kalmalarıyla gerçekleşebilir ... Bu nedenle ahlaki erdemin ortalamayı gözeteceği açıktır."

İslam dini birçok durumda altın ortayı teşvik eder. Kur'an'da finans alanında bir örnek olarak, bir kişinin muhtaç duruma düşmemek için tüm kazancını harcamaması ve rahat bir yaşam sürmek için cimri olmaması gerektiği belirtilir. Muhammed'in bir sözü vardır "خير الأمور أوسطها" yani en iyi seçim orta yol/altın ortalamadır. Kur'an-ı Kerim'de (Bakara Suresi, 143. ayet) "Biz sizi dengeli, mutedil bir ümmet kıldık" denilmektedir.
Kur'an-ı Kerim iki grup insanı örnek göstererek bunlardan birini Bakara Suresi 96. ayette aşırı açgözlü (dünya malının peşinde koşan), diğerini ise Hadid Suresi 27. ayette manastırcılığın (dinde aşırı gayretkeşlik) mucitleri olarak adlandırır. İslam, takipçilerine bu iki aşırılık yolundan da uzak durmalarını ve hem dünyayı kovalarken hem de dini uygularken itidali benimsemelerini öğütler.
Kur'an, Müslüman toplumun (ümmetin) 'orta bir ümmet' / 'adil bir ümmet' / adil bir şekilde dengelenmiş bir ümmet / ılımlı bir ümmet / orta bir ümmet (ummeten wasaTan) olduğunu 2-143. ayetinde vurgular: aşırılık ve özensizlik arasında bir orta.

Birçok Hindu metninde orta yol vurgulanmaktadır. Örneğin Gita'nın 6:16 ayetinde savaşçı Arjuna'ya Krishna tarafından "Yoga, çok yiyen veya çok az yiyen, çok uyuyan veya yeterince uyumayan biri için değildir" denmektedir.
Rajo guna (aşırı), satva guna (dengeli) ve tamas (aktif olmayan) maddenin 3 özelliğidir. Tüm yiyecekler, eşyalar, duygular, düşünceler ve daha birçok eylem bu üç özellik altında sınıflandırılır.

Jacques Maritain, Felsefeye Giriş (1930) kitabı boyunca, Aristotelesçi-Thomist felsefeyi diğer filozofların ve sistemlerin eksiklikleri ve aşırılıkları arasına yerleştirmek için altın orta fikrini kullanır.

"Birçok şeyde ortadakiler en iyisine sahiptir/Benimki orta bir mevki olsun."
–Phocylides

"Coleridge güzelliği tanımlamaya çalıştığında, her zaman derin bir düşünceye geri dönüyordu; güzellik, dedi, çeşitlilik içinde birliktir! Bilim, doğanın vahşi çeşitliliği içinde; ya da daha doğrusu, deneyimlerimizin çeşitliliği içinde – birliği keşfetme arayışından başka bir şey değildir. Şiir, resim sanat ve Coleridge'in deyişiyle çeşitlilik içinde birlik arayışıdır."
–Jacob Bronowski

"...düşünmesi güzel bir uyum olmasaydı, bilim takip etmeye değmezdi."
–Poincare

"Eğer bir insan, doğasının bu aşırılıklardan birine eğilimli ya da eğilimli olduğunu görürse... geri dönmeli ve kendini geliştirerek iyi insanların yolunda yürümelidir ki bu da doğru yoldur. Doğru yol, "İnsanlığın ortak eğilimlerinin her bir grubundaki ortalama; yani kendi sınıfındaki iki uçtan eşit derecede uzak olan, birine diğerine olduğundan daha yakın olmayan fıtrat."
–Maimon

Mantık ve felsefede argüman; sonuç ve onun doğruluk derecesini belirlemeye yönelik verilen öncüllerden kurulmuş (doğal dildeki) bir dizi ifadedir. Bir argüman ifadelerden oluşur. Bunlardan biri sonuç, diğerleri sonucun doğruluğuna dayanak olarak verilen öncüllerdir. Herhangi bir düşünceyle karşılaştığımızda, o düşüncenin içerdiği esas iddiayı ileten ifade argümanın sonucu; onu destekleyen diğer tüm ifadeler argümanın öncülleridir. Bir argümanın doğal dildeki mantıksal formu, sembolik biçimsel dilde temsil edilebilir ve doğal dilden bağımsız şekilde, matematik ve bilgisayar bilimlerinde biçimsel olarak tanımlanmış argümanlar yapılabilir.
Mantık; argümanlardaki akıl yürütme şekilleri, standartların geliştirilmesi ve argümanların değerlendirilme ölçütleri hakkında çalışmalardır. Tümdengelimli argümanlar geçerli ya da sağlam olabilir: Geçerli argümanda öncüllerden biri ya da daha fazlası yanlış olduğunda bile öncüller sonucu gerektirir; sağlam argümanda ise doğru öncüller doğru sonucu gerektirir. Tümevarımlı argümanlar, tümdengelimlilerin tersine, farklı mantıksal güçlülük derecelerine sahip olabilir: Argüman güçlü ya da güvenilirse sonucun doğru olma ihtimali yüksek, argüman ne kadar zayıfsa sonucun doğru olma ihtimali düşüktür.
Tümdengelimsel olmayan argümanları değerlendirmenin standartları, doğrudan farklı ya da ek kriterlere dayanıyor olabilir. Buna transandantal argümanlardaki sözde ‘’zorunluluk iddiaları’’nın ikna ediciliği, retrodüksiyon hipotezlerinin niteliği, hatta düşünme ve eyleme için yeni olasılıkların açığa çıkması örnek verilebilir.

Kökeni Latince aydınlatmak, ışık tutmak, bilinir hale getirmek, ispat etmek gibi anlamlara gelen ‘’arguere’’dir. Bu kelime ise Ön Hint Avrupa dil ailesinden beyaz, parlamak anlamındaki arg- ekinin argu-yo- biçiminden gelir.

Biçimsel olmayan mantıkta çalışıldığı şekliyle biçimsel olmayan argümanlar, sıradan dilde sunulur ve günlük konuşmaya yöneliktir. Biçimsel argümanlar, biçimsel mantıkta (tarihsel olarak sembolik mantık olarak isimlendirilir, günümüzde genellikle matematiksel mantık olarak adlandırılır) çalışılır ve biçimsel dilde ifade edilir. Biçimsel olmayan mantık, argümantasyon (kanıtlama) çalışmasının; formel mantık ise ima ve çıkarım üzerinde durur. Biçimsel olmayan argümanlar bazen üstü kapalıdır. Rasyonel yapı -iddiaların ilişkisi, öncüller, gerekçeler, imaların ilişkisi ve sonuç- her zaman dile getirilmez ve doğrudan gözükmez, analiz ile açıklığa kavuşturulması gerekir.

Mantıkta birçok argüman çeşidi bulunmaktadır, en çok bilinenleri ise tümdengelimli ve tümevarımlı argümanlardır. Argümanın bir ya da daha fazla öncülü ama sadece bir sonucu vardır. Öncül ve sonuç her biri doğru ya da yanlış olabilen (ama ikisi birden olamaz) doğrunun dayanağı ya da ‘’doğru adayları’’dır. Bu doğruluk değerleri, argümanla birlikte kullanılan terminolojiye dayanır.

Bir tümdengelimli argüman; sonucun doğruluğunun, öncüllerin mantıksal bir vargısı olduğunu iddia eder. Öncüllere istinaden, sonuç zorunlu olarak (kesinlikle birlikte) çıkar. Örneğin, a=b ve b=c öncülleri verildiğinde, a=c sonucu zorunlu olarak çıkar. Tümdengelimli argümanlara bazen ‘’doğruyu koruyan’’ argümanlar da denir.
Bir tümdengelimli argümanın, geçerli ya da geçersiz olduğu söylenir. Öncüllerin doğru olduğu varsayıldığında (gerçek doğruluk değeri göz ardı edilerek), sonuç kesinlikle çıkar mı? Eğer cevap evetse, argüman geçerlidir. Eğer cevap hayırsa, argüman geçersizdir. Geçerliliği belirlenmesinde, gerçek doğruluk değeri değil, argümanın yapısı esastır. Örneğin, yarasalar uçabilir (öncül=doğru); tüm uçan yaratıklar kuştur (öncül=yanlış); o halde yarasalar kuştur (sonuç=yanlış) argümanını ele alalım. Eğer biz öncülleri doğru varsayarsak sonuç kesin bir şekilde çıkar ve argüman geçerli olur.
Eğer bir tümdengelimli argüman geçerliyse ve öncüllerinin hepsi doğruysa o argümana aynı zamanda sağlam da denir. Diğer taraftan ‘’yarasalar kuştur’' gibi olanlar sağlam değildir.
Eğer geçerli tümdengelimli bir argümanın tüm öncülleri doğruysa, onun sonucu da doğru olmalıdır. Öncüllerinin hepsi doğru olan bir argümanın sonucunun yanlış olması imkansızdır.

Bir tümevarımlı argüman, sonucun doğruluğunun, öncüllerin ihtimaliyle desteklendiğini iddia eder. Örneğin, Dünyanın en büyük ordu bütçesi A.B.D. ordusunundur (öncül=doğru); öyleyse gelecek on yıl boyunca böyle kalması muhtemeldir (sonuç=doğru), argümanını ele alalım. Gelecek kesin olmadığından, içeriğinde tahmin bulunan argümanlar tümevarımlıdır.
Bir tümevarımlı argümana, güçlü ya da zayıf denebilir. Tümevarımlı argümanın öncülleri doğru varsayılırsa, sonuç da muhtemelen doğru mudur? Eğer cevap evetse, argüman güçlüdür. Eğer cevap hayırsa, argüman zayıftır.
Bir güçlü argümanın tüm öncülleri doğruysa ona güvenilir denir. Buna karşı olan argüman güvenilir değildir. A.B.D. ordusunun bütçesi ile ilgili argüman güçlü ve güvenilirdir.

Bir tümdengelimli argüman, eğer geçerliyse, öncüllerinin gerektirdiği bir sonuca sahiptir. Sonucun doğruluğu öncüllerin mantıksal sonucudur. Eğer öncüller doğruysa, sonuç doğru olmalıdır. Öncülleri öne sürüp sonucu reddetmek kendisiyle çelişkili olacaktır çünkü sonucun olumsuzlanması öncüllerin doğruluğuyla tutarsızdır.

Tümdengelimli argümanlar geçerli ya da geçersiz olabilir. Eğer bir argüman geçerliyse, geçerli bir tümdengelimdir ve öncüller doğruysa sonuç doğru olmalıdır: Geçerli argümanda doğru öncüllerden yanlış sonuç çıkamaz.
Bir argüman; yalnızca sonucun reddi, tüm öncüllerin kabulüyle uyuşmuyorsa şeklen geçerlidir.
Argümanın geçerliliği; öncüllerin ve sonucun, gerçekteki doğruluğuna ya da yanlışlığına değil, yalnızca argümanın geçerli bir şekle sahip olup olmadığına bağlıdır. Argümanın geçerliliği, sonucun doğruluğunu garanti etmez. Bir geçerli argüman, onu neticesiz bırakan yanlış öncüllere sahip olabilir: bir ya da daha fazla yanlış öncül içeren geçerli argümanın sonucu, doğru ya da yanlış olabilir.
Mantık, argümanları geçerli kılan şekilleri keşfetmeye çalışır. Bir argüman şekli, sadece öncüllerin doğru olduğu argümanın, tüm yorumlarına göre sonucun doğru olması durumunda geçerlidir. Bir argümanın geçerliliği onun şekline bağlı olduğundan, geçersiz olarak gösterilmesi şeklen geçersiz olmasıyla mümkündür. Bu belirli bir yorum altında doğru olan öncüllerin aynı yorum altında sonucun yanlış olduğu, aynı argüman biçimin karşı örneği ile yapılabilir. Biçimsel olmayan mantıkta bu karşıt argüman olarak isimlendirilir.
Argüman şekli semboller kullanılarak gösterilebilir. Her bir argüman şekli için karşılık gelen bir ifade şekli vardır, bu şartlı olarak adlandırılır ve bir argüman şekli yalnızca buna karşılık gelen şartlı mantıksal bir doğruysa geçerlidir. Bir ifade şekli mantıksal olarak doğru olduğunda ona aynı zamanda geçerli ifade şekli de denir. Bir ifade şekli, tüm yorumlar altında doğru olursa mantıksal olarak doğrudur. Bir ifade şeklinin doğru olduğu (a) bir totoloji olduğu gösterilerek ya da (b) bir ispat yöntemi aracılığıyla gösterilebilir.
Geçerli argümanın şartı zorunlu bir gerçektir (mümkün tüm dünyalarda doğru olan) ve böylece sonuç, öncüllerden ya da mantıksal zorunlulukla çıkar. Geçerli argümanın sonucu zorunlu olarak doğru değildir, öncüllerin doğru olup olmadığına bağlıdır. Eğer sonucun kendisi zorunlu olarak doğruysa öncüllere bakılmaksızın doğrudur.
Bazı örnekler:

Tüm Yunanlar insandır; tüm insanlar ölümlüdür; öyleyse tüm Yunanlar ölümlüdür. Bu geçerli bir argümandır; eğer öncüller doğruysa sonuç doğru olacaktır.
Bazı Yunanlar mantıkçıdır; bazı mantıkçılar sıkıcıdır; öyleyse bazı Yunanlar sıkıcıdır. Geçersiz argüman: tüm sıkıcı mantıkçılar (örneğin) Romalı olabilir.
Ya hepimiz mahkumuz ya da hepimiz kurtulduk; hiçbirimiz kurtulamadık; öyleyse hepimiz mahkumuz. Geçerli argüman; öncüller sonucu gerektiriyor. (Bu sonucun doğru olduğu anlamına gelmiyor; sadece eğer öncüller doğruysa doğrudur ki öyle olmayabilirler!)
Bazı erkekler işportacıdır; bazı işportacılar zengindir; öyleyse bazı erkekler zengindir. Geçersiz argüman: geçersizliği, aynı argüman şeklini kullanarak karşıt örnekle gösterilebilir:
Bazı insanlar otçuldur; bazı otçullar zebradır; öyleyse bazı insanlar zebradır. Geçersiz argüman, öncüller doğru olduğunda sonucun yanlış olması mümkündür.
Yukarıdaki sondan ikinci durumda (Bazı erkekler işportacıdır...), öncüller dikkate alındığında işportacıların zengin olabileceklerini ya da olamayacaklarını göstermek için önceki argüman olarak karşıt örnek aynı mantıksal şekli takip eder (Öncük 1: "Bazı X’ler Y’dir." Öncül 2: "Bazı Y’ler Z’dir." Sonuç: "Bazı X’ler Z’dir.").
Çıkarımları geçerli kılan argüman biçimleri iyi yapılandırılmıştır, ancak bazı geçersiz argümanlar da yapılarına bağlı olarak ikna edici olabilir (örneğin, tümevarımsal argümanlar).

Sağlam bir argüman, sonucun öncül(ler)den çıktığı ve öncül(ler)in doğru olduğu geçerli argümandır.

Tümdengelimli olmayan mantık, öncüllerin sonucu desteklediği ama onu gerektirmediği argümanları kullanarak yapılan akıl yürütmedir. Tümdengelimli olmayan mantık şekilleri, çoğunlukla doğru olan genellemelerden yola çıkan istatiksel kıyası ve tekil örneklere dayalı genellemeler yapan bir akıl yürütme şekli olan tümevarımı içerir. Tümevarımlı bir argüman, ancak ve ancak argümanın öncüllerinin doğruluğu, sonucun doğruluğunu olası kılıyorsa (yani argüman güçlüyse) ve argümanın öncülleri gerçekten doğruysa güvenilir olarak isimlendirilir. Tümevarımlı mantığın güvenirliliği, tümdengelimli mantığın sağlamlığına benzer olarak düşünülebilir. Matematiksel tümevarım, ismine karşın, tümevarımlı akıl yürütmenin bir şekli değildir. Tümdengelim geçerliliğinin olmaması, tümevarım sorunu olarak bilinir.

Modern argümantasyon teorilerinde; argümanlar, öncüllerden bir sonuca doğru reddedilebilir pasajlar olarak kabul edilir. Reddedilebilirlik, ek bilgi (yeni kanıtlar ya da karşıt argümanlar) sağlandığında, öncüllerin sonuca götürmeyebileceği (tekdüze olmayan akıl yürütme) anlamına gelir. Akıl yürütmenin bu şekli, reddedilebilir akıl yürütme olarak adlandırılacaktır. Mesela meşhur Tweety örneğini e

August Immanuel Bekker (21 Mayıs 1785 - 7 Haziran 1871), Alman filolog ve eleştirmendi.

Berlin'de doğan Bekker, yükseköğrenimini Halle Üniversitesi'nde Friedrich August Wolf'un gözde öğrencisi olarak tamamladı. 1810'da Berlin Humboldt Üniversitesi'ne felsefe profesörü olarak atandı. 1810 ila 1821 yılları arasında Fransa, İtalya, İngiltere ve Almanya'nın diğer bölgelerine yolculuk yaptı. Buralarda klasik eserlerin el yazmalarını topladı ve editoryal çalışmaları için materyal topladı.
Genellikle Yunan edebiyatının en trajedi ve lirik şairleri dışında neredeyse tamamını eserlerinde toplamıştır. Bunların en ünlüleri Platon, Aristoteles ve Aristophanes'tir. Çalıştığı Latin yazarlar ise Livius ve Tacitus'tür.
Kendisinin yaratmış olduğu Bekker numaralandırması, Aristoteles'in eserlerinin daha iyi bir şekilde okunmasını sağlamaktadır. Şayet, Aristotoles'e atıf yaparak bir makale yazacak olursanız bu numalar üzerinden atıf vermeniz gerekir. 1861'de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'ne Yabancı Onur Üyesi sıfatıyla üye seçilmiştir. Berlin'de 86 yaşında öldü.

Ayrımcılık, bir kişiye ya da gruba, belli özelliklerinden dolayı önyargılı davranmaya denir. Bu davranış, pozitif ya da negatif yönde olabilir. Ancak, ayrımcılık dendiğinde genellikle negatif anlam anlaşılır. Ayrımcılık bir siyasî, dinî tercihi benimseyenlere (dinî ayrımcılık) ya da bir ırka, cinsel yönelime, cinsiyete, yaşa karşı olabilir (bkz: ırkçılık; homofobi; bifobi; cinsiyet ayrımcılığı; transfobi; yaşçılık).
Bazı çalışmalar, istihdamın engelli bireyler için faydalı olabileceğini ve onların ruh sağlığı ile iyi oluşlarını sürdürmelerine yardımcı olduğunu göstermektedir. İş, bireyler için ortak bir amaç duygusu, sosyal temas, statü ve faaliyet gibi temel ihtiyaçları karşılayabilir ve bu sayede sosyal izolasyonu azaltabilir.
Diğer araştırmalar ise istihdamın her zaman faydalı olmadığını, özellikle engelli bireylerin ihtiyaçları dikkate alınmadığında olumsuz sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Özellikle Avrupa’da çalışma çağındaki nüfusun azalması, engelli bireylerin iş gücü piyasasında ekonomik nedenlerle daha değerli bir kaynak olarak görülmesine yol açmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Americans with Disabilities Act, hem binalara hem de hizmetlere eşit erişimin sağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu düzenleme, Birleşik Krallık’taki Equality Act 2010 gibi diğer ülkelerdeki benzer yasalarla paralellik göstermektedir.

Mikroagresyonlar, marjinalleştirilmiş topluluklardan bireylere yönelik eşitsizlikleri ve kalıp yargıları sürdüren, çoğu zaman örtük veya dolaylı olan küçük ve gündelik etkileşimler olarak tanımlanır. Bu etkileşimler, hâlihazırda baskı deneyimleyen gruplara zarar veren yapısal adaletsizliklerin devamını sağlar. Bu terim ilk olarak Derald Wing Sue (2010) tarafından, ince ve dolaylı ırksal etkileşimleri tanımlayan bir şemsiye kavram olarak ortaya atılmıştır; ancak zamanla transfobi, yabancı düşmanlığı, homofobi, cinsiyetçilik ve sağlamcılık (ableism) gibi diğer ayrımcılık biçimlerini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Önyargı, kalıp yargılar ve ayrımcılık, sosyal psikolojide birbiriyle ilişkili ancak farklı kavramlardır. Kalıp yargılar, bir grubun üyelerine ilişkin genellenmiş inançları ifade ederken, önyargı bu grup üyelerine yönelik, çoğunlukla olumsuz, değerlendirmeleri ve tutumları içerir. Ayrımcılık ise bireylere, ait oldukları grup temelinde yöneltilen davranışları veya eylemleri ifade eder.
Bu üç kavram birbiriyle bağlantılıdır; kalıp yargılar önyargılı tutumları etkileyebilir ve bu tutumlar da ayrımcı davranışlara yol açabilir. Ancak bu ilişki her zaman doğrudan değildir, çünkü sosyal, kültürel ve durumsal faktörler önyargıların davranışa dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyebilir.
Araştırmalar ayrıca önyargı ve ayrımcılığın, tarihsel eşitsizlikler ve gruplar arası güç ilişkileri gibi daha geniş sosyal ve kültürel bağlamlar tarafından şekillendiğini göstermektedir. Bu faktörler, farklı toplumlarda önyargı ve eşitsiz muamelenin devam etmesine katkıda bulunur.

Nepotizm
Tersine ayrımcılık
Pozitif ayrımcılık
Cinsel ayrımcılık
Algoritmik Önyargı

Erken Hristiyanlık, Hristiyanlıkta 325'teki Birinci İznik Konsili'nden önceki döneme verilen ad. Genel olarak Havariler Çağı ve İznik Öncesi Dönem olarak iki döneme ayrılır.
Elçilerin İşleri'nde tanımlanan ilk Hristiyanlar Kitab-ı Mukaddes'te proselitos, tarihte de Hristiyan İsrailoğulları olarak bilinen, doğumdan ya da din değiştirmeden Yahudilerdir. İncilin mesajları sözel olarak muhtemelen Aramice yayıldıysa da kısa süre içerisinde Koini Grekçesi'nda da yaygınlık göstermiştir. Yeni Ahit'teki Elçilerin İşleri ve Pavlus’un Galatyalılara mektubu bölümlerine ilk Hristiyanlar Aziz Petrus, İsa'nın kardeşi Yakup ve Aziz Yuhanna gibi figürlerin önderliğinde Kudüs çevresinde yayılım göstermiştir.

2.yüzyılda, Roma İmparatoru Hadrian, Kudüs'ü bir Pagan şehri olarak yeniden inşa etti ve adını Aelia Capitolina olarak değiştirdi. Eski Yahudi Tapınağı'nın (Tapınak Tepesi) bulunduğu yere Jüpiter'in ve kendisinin heykellerini diktirdi. M.S. 132–136 yılları arasında Bar Kohba, Yahudi Mesih iddiasıyla başarısız bir isyan başlattı; ancak Hristiyanlar onu bu sıfatla kabul etmeyi reddettiler. Bar Kohba yenildiğinde Hadrian, Tişa Beav günü hariç Yahudilerin şehre girmesini yasakladı; böylece sonraki Kudüs piskoposları tarihte ilk kez Yahudi olmayanlardan ("sünnetsizlerden") oluşmaya başladı.
Hristiyanlar için Kudüs'ün genel önemi, Roma İmparatorluğu'ndaki Hristiyan zulümleri sırasında bir gerileme dönemine girmiştir. Eusebios'a göre, M.S. 66'da Birinci Yahudi-Roma Savaşı'nın başlamasıyla Kudüs'teki Hristiyanlar Dekapolis bölgesindeki Pella'ya (Transürdün) kaçmışlardır. Bu dönemde Kudüs piskoposları, yakınlardaki Caesarea'nın metropolit piskoposuna bağlı "sufragan" (yardımcı) piskoposlar haline gelmiştir.
Kudüs'e olan ilgi, Roma İmparatoriçesi Helena'nın Kutsal Topraklar'a yaptığı hac ziyaretiyle (y. MS. 326–328) yeniden canlanmıştır. Kilise tarihçisi Konstantinopolisli Sokrates'e göre Helena, Kudüs Piskoposu Macarius'un yardımıyla, alanın üzerine inşa edilmiş olan (Hadrian'a atfedilen) Venüs Tapınağı'nı kaldırarak İsa'nın çarmıhını bulduğunu iddia etmiştir.
Kudüs, M.S. 325 yılındaki Birinci İznik Konsili'nin VII. Kanonu ile özel bir statü kazanmıştır. Hristiyanların Kutsal Topraklar'daki kutsal mekanlarını koruyan "Kutsal Mezar Kardeşliği"nin (Brotherhood of the Holy Sepulchre) geleneksel kuruluş tarihi, Roma İmparatoru Büyük Konstantin'in Hristiyanlığı yasal kıldığı Milano Fermanı ile aynı yıl olan 313'tür. Kudüs daha sonra Pentarşi'nin (Beşli Yönetim) bir parçası olarak tanımlanmış, ancak bu durum Roma Kilisesi tarafından asla kabul edilmemiştir.

Antioch (modern Antakya), Roma İmparatorluğu'nun Suriye eyaletinin başkenti, Doğu Akdeniz'deki Grek kültürünün merkezi ve Roma İmparatorluğu'nun üçüncü en önemli şehri olmasını sağlayan kilit bir ticaret odağıydı.
Antakya'nın erken dönem Hristiyanlık tarihindeki kilit rolleri şunlardır:

Hristiyan İsminin Doğuşu: Resullerin İşleri kitabına göre, İsa'nın takipçilerinin ilk kez "Hristiyan" olarak adlandırıldığı yerdir.
İncilsel Olaylar: Galatyalılara Mektup'ta anlatılan "Antakya Olayı"na ev sahipliği yapmıştır.
Petrus ve Kilise Kuruluşu: Geleneksel olarak Aziz Petrus tarafından kurulduğuna inanılan bir kiliseye sahiptir; yine geleneklere göre Petrus, Antakya'nın ilk piskoposu kabul edilir.
Edebiyat ve Öğretim: Matta İncili ve Apostolik Anayasalar'ın burada kaleme alınmış olabileceği düşünülmektedir. 270 yılında kurulan Antakya Okulu, erken dönem kilise eğitiminin iki ana merkezinden biri olmuştur.
Önemli Figürler: Kilise babası Antakyalı İgnatius, şehrin üçüncü piskoposudur.
Metin Gelenekleri: Curetonian İncilleri ve Syriac Sinaiticus, Süryani Hristiyanlığı ile ilişkili, erken dönem (Peshitta öncesi) Yeni Ahit metin türleridir.
İdari Statü: Birinci İznik Konsili'nde (325), piskoposu kendi bölgeleri üzerinde yargı yetkisine sahip olarak tanınan üç merkezden biridir.
Antakya'nın bu denli merkezi bir konuma sahip olması, Hristiyanlığın hem teolojik hem de idari açıdan biçimlenmesinde belirleyici olmuştur.

Hristiyanların Roma'da ilk olarak ne zaman ortaya çıktıklarını tam olarak belirlemek güçtür. Resullerin İşleri kitabı; Yahudi Hristiyan çift Priscilla ve Akila'nın, Pavlus M.S. 50 yılı civarında Korint'e ulaştığında oraya kısa süre önce Roma'dan gelmiş olduklarını ileri sürer; bu da Roma'daki İsa inancının Pavlus'un bölgeye gelişinden önce var olduğuna işaret etmektedir.
Tarihçiler, Petrus ve Pavlus'un Roma'da İmparator Neron'un hükümdarlığı döneminde, M.S. 64 yılındaki Büyük Roma Yangını'nın ardından şehit edildikleri konusunda hemfikirdir; Tacitus'un aktardığına göre Neron, bu yangından Hristiyanları sorumlu tutmuştur. 2. yüzyılda Lyonlu İrinaios, kilisenin bir piskopos olmadan hiçbir yerde tam anlamıyla var olamayacağı yönündeki kadim görüşü yansıtarak, Petrus ve Pavlus'un Roma Kilisesi'nin kurucuları olduğunu ve Linus'u piskopos olarak atadıklarını kaydetmiştir.
Bununla birlikte, Irenaeus, Petrus veya Pavlus'un Roma Kilisesi'nin "piskoposu" olduğunu açıkça ifade etmez ve pek çok tarihçi, Petrus'un şehit edilmeden önce Roma'da uzun bir süre geçirip geçirmediğini sorgulamaktadır. Pavlus, M.S. 58 civarında Korint'ten Romalılara mektubunu yazdığında Roma'daki kilise halihazırda gelişmekteydi; Pavlus orada büyük bir Hristiyan topluluğunun varlığına tanıklık eder ve Roma'daki elli kadar kişiyi ismiyle selamlar, ancak tanıdığı Petrus'tan hiç bahsetmez. Aynı şekilde, Pavlus'un M.S. 60–62 yılları arasında Roma'da geçirdiği iki yıllık süreyi anlatan Resullerin İşleri 28. bölümde de (Acts 28) Petrus'un adına rastlanmaz. Büyük ihtimalle Petrus, Pavlus'un Romalılara yazdığı 58 yılından önce Roma'da kayda değer bir süre geçirmemişti; dolayısıyla başkente gelişi, ancak 60'lı yıllarda ve şehit edilmesinden nispeten kısa bir süre önce gerçekleşmiş olabilir.
Lutheran ilahiyatçı Oscar Cullmann, Petrus'un papalık silsilesini başlattığı iddiasını sert bir şekilde reddetmiştir. Cullmann, Petrus'un havarilerin orijinal lideri olduğunu kabul etmekle birlikte, onun herhangi bir görünen kilise silsilesinin kurucusu olmadığı sonucuna varmıştır.

Roma imparatorluk iktidarının orijinal merkezi, zamanla kilise otoritesinin de merkezi haline geldi. On yıllar geçtikçe gücünü artıran bu merkez, hükûmet merkezinin Konstantinopolis'e (İstanbul) taşındığı dönemde, Yedi Ekümenik Konsil süreci boyunca kilisenin "başı" olarak tanındı.
Roma ve İskenderiye, gelenek gereği kendi eyaletlerinin dışındaki piskoposluk bölgeleri üzerinde de yetki sahibi olmalarına rağmen, henüz "patrikhaneler" olarak adlandırılmıyorlardı.
Roma'nın en eski piskoposlarının tamamı Yunanca konuşuyordu. Bunlar arasında en dikkat çekenler şunlardır:

Papa I. Clement (yaklaşık 88–97): Korint Kilisesi'ne yazılan bir mektubun yazarıdır.
Papa Telesphorus (yaklaşık 126–136): Aralarındaki muhtemelen tek şehit olan kişidir.
Papa I. Pius (yaklaşık 141–154): Muratori Fragmanı'na göre, Hermas'ın Çobanı adlı eserin yazarının kardeşi olduğu söylenir.
Papa Anicetus (yaklaşık 155–160): Aziz Polikarp’ı kabul eden ve onunla Paskalya'nın tarihlenmesi konusunu tartışan kişidir.

Papa I. Victor (189–198), Latince yazdığı bilinen ilk kilise yazarıydı; ancak günümüze ulaşan tek eserleri, doğal olarak hem Latince hem de Yunanca yayımlanmış olan genelgeleridir (ansiklikleri).
Yeni Ahit'in Yunanca metinleri, Hieronymus'tan (Jerome) çok daha önce Latinceye çevrilmiş olup, günümüzde Vetus Latina (Eski Latince) ve "Batı metin türü" olarak sınıflandırılmaktadır.
2.yüzyıl boyunca, aralarında özellikle Markion ve Valentinius gibi isimlerin bulunduğu, çeşitli görüşlere sahip Hristiyanlar ve yarı-Hristiyanlar Roma'da toplanmışlardır. Takip eden yüzyılda ise Romalı Hipolit ve Novatianus ile bağlantılı bölünmeler (şizmalar) yaşanmıştır.
Roma Kilisesi, tarih boyunca çeşitli zulümlere (takibata) maruz kalmış ancak ayakta kalmayı başarmıştır. İmparator Valerianus'un 258 yılında emrettiği, Roma tanrılarına ibadet etme zorunluluğunu reddettikleri için idam edilen önde gelen Hristiyanlar arasında Kartaca Piskoposu Siprianus da bulunmaktaydı. İmparatorluk düzeyindeki zulümlerin en son ve en şiddetlisi 303 yılında Diocletianus döneminde yaşanmış; ancak 306 yılında Maxentius'un tahta geçmesiyle Roma'da ve genel olarak Batı'da bu zulümler sona ermiştir.

Havari Yuhanna geleneği Anadolu'da (günümüz Türkiye'sinin bir parçası olan Yakın Doğu; batı kesimi Roma'nın Asya eyaleti olarak adlandırılırdı) oldukça güçlüydü. Çoğu eleştirel yorumcu, Yuhanna İncili'nin muhtemelen Efes'te kaleme alındığı konusunda hemfikirdir. Yuhanna’ya atfedilen eserlerin yazımı, geleneksel olarak ve makul bir şekilde M.S. 90–110 yılları arasında Efes'e tarihlense de bazı akademisyenler eserin Suriye kökenli olduğunu savunmaktadır. Buna Vahiy Kitabı da dahildir; ancak modern İncil uzmanları, bu kitabın farklı bir Yuhanna olan (Anadolu kıyılarından yaklaşık 30 mil açıkta bir Yunan adası olan) Patmoslu Yuhanna tarafından yazıldığına ve Asya'daki yedi kiliseden bahsettiğine inanmaktadır. Yeni Ahit'e göre, Pavlus (güney-orta Anadolu'daki Tarsus'tan) bir havariydi ve misyonerlik yolculukları öncelikle Anadolu'daydı. Petrus'un Birinci Mektubu (1:1–2) Anadolu bölgelerine hitap eder. Karadeniz'in güneydoğu kıyısındaki Pontus, Yeni Ahit'te üç kez adı geçen bir Yunan kolonisiydi. Pontus sakinleri Hristiyanlığın ilk mühtedileri arasındaydı. M.S. 110 yılında vali olan Plinius, mektuplarında Pontus'taki Hristiyanlara hitap etmiştir. İgnatius'un günümüze ulaşan ve otantik kabul edilen yedi mektubundan beşi Anadolu şehirlerine, altıncısı ise Polykarp'a yazılmıştır. İzmir; havari Yuhanna'yı şahsen tanıdığı rivayet edilen piskopos Polykarp'a ve muhtemelen onun öğrencisi Irenaeus'a ev sahipliği yapmıştır. Hierapolisli Papias'ın da havari Yuhanna'nın öğrencisi olduğuna inanılır. 2. yüzyılda Anadolu; Ondörtçülüğe (Quartodecimanism), Montanizm'e, Sinoplu Marcion'a ve erken dönem Hristiyan İncil kanonunu kaydeden Sardesli Melito'ya ev sahipliği yapmıştır. 3. yüzyıl krizinden sonra, 286 yılında Nikomedia (İzmit) Doğu Roma İmparatorluğu'nun başke

Afrika, ilk insana ait teknolojik gelişmelerin yaşandığı en eski kıtadır. Dünyanın en eski taş aletleri Doğu Afrika'da bulunmuştur. Daha sonra benzer buluntular Sahra Altı Afrika'da da görülmüştür. Afrika matematik, mimari, metalurji gibi alanlarda ilk gelişmelere sahne olmasına rağmen bilim ve teknoloji tarihinde fazla ilgi görmemiştir.

M.Ö. 295'te Mısır'da İskenderiye Kütüphanesi kuruldu. Klasik dünyanın en büyük kütüphanesi olarak kabul edildi.
970 ~ 972'de medrese olarak kurulan El-Ezher Üniversitesi, Arap edebiyatının ve Sünni İslam öğreniminin dünyadaki başlıca merkezidir. Kahire Üniversitesi'nden sonra Mısır'daki en eski derece veren üniversitenin kuruluş tarihi müfredatına dini olmayan konuların eklendiği 1961 olarak kabul edilebilir.

Mali'nin ülkenin altın çağında 12. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar üç felsefi okulu vardı: Sankore Üniversitesi, Sidi Yahya Üniversitesi ve Djinguereber Üniversitesi.
Mansa Musa'nın Mali'deki saltanatının sonunda, Sankoré Üniversitesi, İskenderiye Kütüphanesinden bu yana Afrika'daki en büyük kitap koleksiyonlarıyla tam kadrolu bir üniversiteye dönüştürüldü. Sankoré Üniversitesi 25.000 öğrenciyi barındırabildi ve 400.000 ila 700.000 arasında el yazması bulunan dünyanın en büyük kütüphanelerinden birine sahipti.
Timbuktu kitapların istinsah edildiği, dinî grupların, bilimlerin, sanatların en büyük merkeziydi. Hocalar ve öğrenciler dünyanın her yerinden Timbuktu'ya geldiler. Timbuktu, New York Üniversitesi'nden fazla sayıda yabancı öğrenci çekmişti.

Alfred Lothar Wegener (1 Kasım 1880, Berlin - 2 Kasım 1930, Grönland), Alman meteorolog ve yerbilimci.
Gökbilim, meteoroloji ve yerbilim alanlarında çalışmıştır. Kıta kayması kuramını ortaya koymuştur. Wegener, bu konu hakkındaki görüşlerini ilk olarak 1912 yılında ortaya koymuştur. 'Kıtaların ve Okyanusların Kökeni' adlı eserini 1915 yılında yayınlamıştır. Bu kitapta; başlangıçta tüm kıtaların Pangea adında tek bir kıta olduğunu, sonradan parçalanıp dağılarak zamanla günümüzdeki yerlerine ulaştığını ileri sürmüştür. Kuzey Kutbu'nun araştırılmasında katkıları olmuştur. Ayrıca kıtaların ayrılması ve günümüzdeki konumuna gelmesi hakkında fikirleri de vardır.

Berlin'de doğan Wegener, 1904 yılında Berlin Üniversitesi'nden gökbilim dalında doktorasını aldı. Bununla birlikte çoğunlukla jeofizikle ilgilendi. Gelişmekte olan meteoroloji ve klimatoloji bilimlerine de yakın ilgi duydu. Meteoroloji bilimine çözümleriyle birkaç kez katkıda bulundu. Hava dolaşımının izlenmesi için balonların kullanılmasına öncülük etti. Almanya'nın her tarafında kabul gören bir ders kitabı hazırladı.
1930 yılında Grönland'a yaptığı bir araştırma gezisi sırasında öldü.

Antik dünyada bilim, prehistorya ve antik tarihin protobiliminden geç antik çağa kadar en eski bilim tarihini kapsar. Eski zamanlarda kültür ve bilgi sözlü gelenek yoluyla aktarılırdı. Yazının gelişimi, bilgi ve kültürün korunmasını daha da kolaylaştırmış ve bilginin doğru bir şekilde yayılmasını sağlamıştır.
Antik dünyanın en eski bilimsel gelenekleri, Mezopotamya'daki Babil ve Antik Mısır ile Antik Yakın Doğu'da gelişmiştir. Daha sonraki bilim gelenekleri klasik antikite sırasında antik Pers, Yunanistan, Roma, Hindistan, Çin ve Mezo-Amerika'da gelişmiştir. Önemi azalan simya ve astroloji dışında Aydınlanma Çağı boyunca, antik dünya medeniyetleri modern bilimlerin köklerini atmıştır.

MÖ 3500 civarında, Sümer'de (şimdiki Irak), Mezopotamya halkı kozmos ile ilgili bazı gözlemlerini son derece kapsamlı sayısal verilerle muhafaza etmeye başladı.

Pisagor teoremi eski yazı formlarının kanıtlarını göstermiştir. MÖ 18. yüzyılda Plimpton 322 olarak bilinen Mezopotamya çivi yazısı tabletinde kaydedilmiştir. Tabletteki sayı sütunları, (3, 4, 5) ve (5, 12, 13) gibi birkaç Pisagor üçlüsü oluşturur.

Babil astronomisi, "astronomik olayların rafine bir matematiksel tanımını vermeye yönelik ilk ve son derece başarılı bir girişimdi." Tarihçi Asger Aaboe'ye göre, "Helenistik dünyada, Hindistan'da, İslam'da ve Batı'da bilimsel astronominin sonraki tüm çeşitleri -aslında kesin bilimlerdeki sonraki tüm çabalar değilse de- belirleyici ve temel yollarla Babil astronomisine dayanır".
Kâtipler yıldızların, gezegenlerin ve Ay'ın hareketleri gibi kozmos gözlemlerini kil tabletlere kaydettiler. Çivi yazısı tarzı, astronomların gezegenlerin hareketlerini gözlemlemek için matematiksel hesaplamalar kullandıklarını ortaya koymuştur. Mezopotamyalı bilim insanları tarafından belirlenen astronomik dönemler, Batı takvimlerinde yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir: güneş yılı ve ay ayı. Mezopotamyalılar, verileri kullanarak yıl boyunca değişen gün ışığı uzunluğunu hesaplamak ve Güneş ve Ay tutulmalarının yanı sıra Ay'ın evrelerini ve gezegenleri tahmin etmek için aritmetik yöntemler geliştirmişlerdir.
Keldani bir astronom ve matematikçi olan Kidinnu gibi sadece birkaç astronomun adı bilinmektedir. Kiddinu'nun güneş yılı için verdiği değer, modern takvimler için halen kullanılmaktadır. Hipparkhos, bu verileri Dünya'nın ekseninin devinimini hesaplamak için kullanmıştır. Kiddinu'dan bin beş yüz yıl sonra Al-Battani toplanan verileri kullanarak Hipparkhos'un presesyon değerini geliştirmiştir. El-Battani'nin değeri olan yılda 54,5 yay-saniye, şu anki değer olan yılda 49,8 yay-saniye (Dünya'nın ekseninin nütasyon çemberi etrafında dönmesi için 26.000 yıl) ile iyi bir şekilde karşılaştırılabilir. Astronomi ve astroloji, Babil'de rahipler tarafından bu bilimin uygulanmasından da anlaşılacağı üzere aynı şey olarak kabul ediliyordu. Mezopotamya astronomisi, uygarlığın ilerleyen dönemlerinde yıldızları burçlar ve alametler açısından inceleyerek daha çok astroloji temelli hale gelmiştir.

Geç Tunç Çağı'nın çöküşünün ardından, Demir Çağı sonrası Mezopotamya'da çeşitli bilimlerin uygulanmasına devam edilmiştir. Örneğin, yeni doğmakta olan arkeoloji tarihinde, Yeni Babil İmparatorluğu kralı Nabonidus, eserlerin analizinde öncü olmuştur. Akad İmparatorluğu kralı Naram-Sin'in MÖ 2200 civarına tarihlenen temel kalıntıları Nabonidus tarafından MÖ 550 civarında keşfedilmiş ve analiz edilmiştir. Bu kalıntılar, Sippar'daki güneş tanrısı Şamaş ve savaşçı tanrıça Annunitum tapınakları ile Naram-Sin'in Harran'daki ay tanrısı tapınağına ait olup Nabonidus tarafından restore edilmiştir. Nabonidus, kazı alanlarında bulunan arkeolojik eserleri tarihlendirme girişiminde bulunan tarihteki bilinen ilk kişidir, ancak tahminleri yüzlerce yıl hatalı çıkmıştır.

Antik Mısır'daki önemli gelişmeler arasında astronomi, matematik ve tıp yer almaktadır. Mısır aynı zamanda Batı dünyasının büyük bir kısmı için simya araştırmalarının da merkeziydi.

Antik Mısır geometrisi, her yıl Nil Nehri tarafından sular altında bırakılan tarım arazilerinin düzenini ve mülkiyetini korumak için ölçmenin gerekli bir sonucuydu. 3-4-5 dik üçgeni ve diğer temel kurallar, direk ve lento yapıları gibi mimari yapılar da dahil olmak üzere doğrusal yapıları temsil etmeye hizmet ediyordu.

Mısır hiyeroglifleri, daha sonraki İbrani, Yunan, Latin, Arap ve Kiril alfabelerinin türetildiği Fenike alfabesinin atası olan Proto-Sinaitik yazının temelini oluşturmuştur. İskenderiye şehri, Roma egemenliğine girdiğinde yangından zarar gören kütüphanesiyle üstünlüğünü korudu, 642'den önce yok edildi. Bununla birlikte, büyük miktarda antik edebi eser ve bilgi kayboldu.

Edwin Smith Papirüsü, günümüze ulaşan ilk tıbbi belgelerden biridir ve belki de beyni tanımlamaya ve analiz etmeye çalışan en eski belgedir: modern sinirbilimin başlangıcı olarak görülebilir. Bununla birlikte, eski Mısır tıbbı bazı etkili uygulamalara sahip olsa da, etkisiz ve bazen zararlı uygulamaları da yok değildi. Tıp tarihçileri eski Mısır farmakolojisinin büyük ölçüde etkisiz olduğuna inanmaktadır. Bununla birlikte, bilimin temel ampirik yöntem ile güçlü paralellikler gösteren ve G. E. R. Lloyd'a göre bu metodolojinin gelişiminde önemli bir rol oynayan muayene, teşhis, tedavi ve prognoz bileşenlerini hastalığın tedavisine uygular. Ebers papirüsü (MÖ 1550 civarı) de geleneksel ampirizmin kanıtlarını içerir.
Michael D. Parkins tarafından yayınlanan bir makaleye göre, Hearst Papirüsü'ndeki 260 tıbbi reçetenin %72'sinde hiçbir iyileştirici unsur bulunmamaktadır. Parkins'e göre, kanalizasyon farmakolojisi ilk olarak eski Mısır'da başlamış ve Orta Çağ boyunca devam etmiştir. Yaralara inek dışkısı sürülmesi, kulak deldirme ve dövme yaptırma ve kronik kulak enfeksiyonları gibi uygulamalar tetanos gelişiminde önemli faktörlerdi. Frank J. Snoek, Mısır tıbbının sinek benekleri, kertenkele kanı, domuz dişleri ve zararlı olabileceğine inandığı diğer ilaçları kullandığını yazmıştır.

Sasani İmparatorluğu'nda matematik ve astronomiye büyük önem verilmiştir. Cündişapur Akademisi bu konuda önemli bir örnektir. Astronomik tablolar bu döneme aittir ve Sasani gözlemevleri daha sonra İslam Altın Çağı'nın Müslüman astronomları ve astrologları tarafından taklit edilmiştir. Sasani döneminin ortalarında İran'a Batı'dan, Hristiyanlığın yayılmasının ardından Süryani diline eşlik eden Yunanistan'ın görüşleri ve gelenekleri şeklinde bir bilgi akını geldi. Erken Orta Çağ'da İran, İslam biliminin kalesi haline gelmiştir. Emevi ve Abbasi devletlerinin kurulmasından sonra birçok İranlı âlim bu İslam hanedanlarının başkentlerine gönderilmiştir.

Klasik Antik Çağ'ın mirası, özellikle anatomi, zooloji, botanik, mineraloji, coğrafya, matematik ve astronomi gibi olgusal bilgilerde önemli ilerlemeler içeriyordu.
Bilginler, özellikle değişim sorunu ve nedenleri ile ilgili olanlar olmak üzere belirli bilimsel sorunların önemine dair farkındalıklarını geliştirmişlerdir. Helenistik dönemde, bilginler sıklıkla daha önceki Yunan düşüncesinde geliştirilen ilkeleri kullanmışlardır: matematiğin uygulanması ve bilinçli deneysel araştırma.

Klasik antik çağda, evrenin işleyişine dair araştırmalar hem takvim yapımı ve tıp gibi pratik hedeflere yönelik araştırmalarda hem de doğa felsefesi olarak bilinen soyut araştırmalarda yer almıştır. İlk bilim insanları olarak kabul edilen antik insanlar kendilerini "doğa filozofları", yetenekli bir mesleğin uygulayıcıları veya dini bir geleneğin takipçileri olarak düşünmüş olabilirler.
Klasik antik çağda bilimsel düşünce MÖ 6. yüzyıldan itibaren Thales ve Pisagor'un Sokrates öncesi felsefesinde somutlaşmıştır. "Bilimin babası" Thales, şimşek ve deprem gibi doğa olayları için doğaüstü olmayan açıklamalar öne süren ilk kişidir. Pisagor, matematiği araştıran Pisagor Okulu'nu kurdu ve Dünya'nın küresel olduğunu ilk öne süren kişi oldu.
Yaklaşık MÖ 385 yılında Platon, Akademi'yi kurdu. Platon'un öğrencisi Aristoteles, Helenistik dönemin Eratosthenes, Euklidrd, Samoslu Aristarkhos, Hipparkhos ve Arkhimedes gibi bilginlerle 3. ve 2. yüzyıllarda doruğa ulaşan "bilimsel devrimini" başlattı. Platon ve Aristoteles'in tümdengelimsel akıl yürütme anlayışını geliştirmesi, daha sonraki bilimsel araştırmalar için özellikle yararlı olmuştur.

Helenistik astronomi ve mühendislik alanındaki başarı düzeyi Antikythera mekanizması ile gösterilmiştir. Astronom Samoslu Aristarkhos güneş sisteminin güneş merkezli bir modelini öneren bilinen ilk kişi olurken, coğrafyacı Eratosthenes Dünya'nın çevresini doğru bir şekilde hesaplamıştır. Hipparkhos, ilk sistematik yıldız kataloğunu hazırlamıştır.

Matematikçi Öklid, matematiksel titizliğin temellerini atmış ve Elementler adlı eserinde bugün hala kullanılan tanım, aksiyom, teorem ve ispat kavramlarını ortaya koymuştur. Arşimet, sonsuz bir serinin toplamıyla bir parabolün yayının altındaki alanı hesaplamak için tüketme yöntemini kullanmasıyla tanınır ve pi sayısının oldukça doğru bir yaklaşımını vermiştir. Fizikte hidrostatik ve kaldıraç prensibi üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınır.

Tıp alanında, Herophilos insan vücudunun diseksiyonuna dayanan ve sinir sistemini tanımlayan ilk kişidir. Hipokrat ve takipçileri birçok hastalığı ve tıbbi durumu tanımlayan ilk kişilerdi. Galenos, beyin ve göz ameliyatları da dahil olmak üzere, bin yıldan fazla bir süre boyunca bir daha denenmeyen pek çok cesur ameliyat gerçekleştirdi.

Theophrastos, bitki ve hayvanların en eski tanımlarından bazılarını yazmış, ilk taksonomiyi oluşturmuş ve mineralleri sertlik gibi özellikleri açısından incelemiştir. Yaşlı Plinius MS. 77 yılında Doğa Tarihi ansiklopedisini hazırlamıştır. Elmasın oktahedral şeklini doğru bir şekilde tanımlamıştır. Kristal]] şeklinin öneminin farkına varması modern kristalografinin habercisi olurken, çok sayıda başka mineralden bahsetmesi de mineralojinin habercisidir. Ayrıca diğer minerallerin karakteristik kristal şekillerine sahip olduğunu kabul eder, ancak bir örnekte kristal habitüsü ile kıymetli taş kesme çalışmalarını karıştırır. A

Aydınlanma Çağında bilim tarihi, Aydınlanma fikir ve ideallerinin Avrupa ve Kuzey Amerika'da yayıldığı Akıl Çağı boyunca bilim ve teknolojideki gelişmelerin izini sürer. Genel olarak bu dönem, 16. ve 17. yüzyıllardaki Bilimsel Devrim'in son günlerinden Fransız Devrimi (1789) ve Napolyon döneminin (1799-1815) ardından kabaca 19. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bilimsel devrim, ilk bilimsel toplulukların kurulmasına, Kopernikçiliğin yükselişine ve Aristotelesçi doğa felsefesi ile Galen'in eski tıp doktrininin yerinden edilmesine tanıklık etmiştir. 18. yüzyıla gelindiğinde bilimsel otorite dini otoritenin yerini almaya başlamış, simya ve astroloji disiplinleri bilimsel güvenilirliğini yitirmiştir.
Aydınlanma belirli bir doktrin ya da dogmalar dizisine hapsedilemezken, bilim Aydınlanma söylemi ve düşüncesinde öncü bir rol oynamaya başlamıştır. Birçok Aydınlanma yazarının ve düşünürünün bilim geçmişi vardı ve bilimsel ilerlemeyi, özgür konuşma ve düşüncenin gelişimi lehine dinin ve geleneksel otoritenin yıkılmasıyla ilişkilendirdiler. Genel olarak Aydınlanma bilimi ampirizm ve rasyonel düşünceye büyük değer vermiş ve Aydınlanma'nın ilerleme ve gelişme idealiyle bütünleşmiştir. Çoğu Aydınlanma görüşünde olduğu gibi, bilimin faydaları evrensel olarak görülmemiştir; Jean-Jacques Rousseau bilimleri insanı doğadan uzaklaştırdığı ve insanları daha mutlu kılmak için çalışmadığı için eleştirmiştir.
Aydınlanma döneminde bilim, baskın biçimde bilimsel araştırma ve geliştirme merkezleri olarak büyük ölçüde üniversitelerin yerini alan bilimsel topluluklar ve akademiler tarafından yapılıyordu. Dernekler ve akademiler aynı zamanda bilim mesleğinin olgunlaşmasının da belkemiğini oluşturuyordu. Bir diğer önemli gelişme de bilimin giderek daha okur-yazar hale gelen bir nüfus arasında popülerleşmesiydi. Filozoflar, özellikle Encyclopédie ve Newton'un Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica'sının Fransızca çevirmeni Émilie du Châtelet'nin yanı sıra Voltaire tarafından Newtonculuğun popülerleştirilmesi yoluyla halkı birçok bilimsel teoriyle tanıştırdı. Bazı tarihçiler[kim?], 18. yüzyılı bilim tarihinde sıkıcı bir dönem olarak işaretlemiştir; ancak yüzyıl tıp, matematik ve fizik uygulamalarında önemli ilerlemelere; biyolojik taksonominin gelişimine; manyetizma ve elektriğin yeni bir anlayışına; ve modern kimyanın temellerini oluşturan kimyanın bir disiplin olarak olgunlaşmasına tanıklık etmiştir.

Paris'teki üniversitelerin sayısı 18. yüzyıl boyunca nispeten sabit kalmıştır. Avrupa'da 1700 yılına kadar yaklaşık 105 üniversite ve kolej vardı. Kuzey Amerika'da yeni kurulan Harvard ve Yale de dahil olmak üzere 44 üniversite vardı.  Üniversite öğrencilerinin sayısı, kurum ve öğrenci sayısının arttığı İngiltere hariç, çoğu Batı ülkesinde Aydınlanma boyunca aşağı yukarı aynı kaldı. Üniversite öğrencileri genellikle tıp, hukuk ya da Kilise alanında kariyer yapmak isteyen varlıklı ailelerden gelen erkeklerdi. Üniversiteler de öncelikle geleceğin hekimlerini, avukatlarını ve din adamlarını yetiştirmek için var olmuştur.
Doğa felsefesi başlığı altındaki bilim çalışmaları fizik ve anatomi, biyoloji, jeoloji, mineraloji ve zoolojiyi içeren kimya ve doğa tarihi gruplarına ayrılmıştır. Çoğu Avrupa üniversitesi 18. yüzyılın başlarında Kartezyen bir mekanik felsefe biçimi öğretmiş ve ancak 18. yüzyılın ortalarında yavaş yavaş Newtonculuğu benimsemiştir. Katolikliğin etkisi altında 18. yüzyılın ortalarına kadar neredeyse tamamen Aristotelesçi doğa felsefesine odaklanan İspanya'daki üniversiteler dikkate değer bir istisnaydı; bunu yapan son üniversiteler arasındaydılar. Bir başka istisna da Halle Üniversitesi profesörü Christian Wolff'un Leibniz fiziğiyle değiştirilmiş bir Kartezyenizm biçimini öğrettiği Almanya ve İskandinavya üniversitelerinde yaşanmıştır.

18. yüzyıldan önce, fen dersleri neredeyse sadece resmi dersler yoluyla öğretiliyordu. Derslerin yapısı, 18. yüzyılın ilk on yıllarında derslere fiziksel gösterilerin eklenmesiyle değişmeye başladı. Pierre Polinière ve Jacques Rohault, sınıfta fiziksel ilkelerin gösterimini yapan ilk kişiler arasındaydı. Deneyler, merkezkaç kuvvetinin suyu kovada tutacağını gösteren bir ipin ucundaki bir kova suyun sallanmasından, hava pompası kullanımını içeren daha etkileyici deneylere kadar uzanıyordu. Özellikle dramatik bir hava pompası gösterisi, hava pompasının cam haznesinin içine bir elma yerleştirilmesini ve ortaya çıkan vakum elmanın patlamasına neden olana kadar havanın çıkarılmasını içeriyordu. Polinière'in gösterileri o kadar etkileyiciydi ki, 1722'de XV. Louis'ye dersini sunması için davet edildi.
Fen müfredatının yapısında reform yapmaya yönelik bazı girişimler, 18. yüzyılda ve 19. yüzyılın ilk on yıllarında yapılmıştır. İsveç'teki Şapkalılar Partisi, 1745'ten itibaren doğa felsefesini fizik ve matematik olmak üzere iki ayrı fakülteye ayırarak üniversite sisteminde reform yapılmasını önermiştir. Öneriler hiçbir zaman hayata geçirilmedi, ancak 18. yüzyılın sonlarında kurumsal reform için artan çağrıları temsil ediyorlardı. 1777'de Polonya'daki Kraków ve Vilna'da sanat eğitimi iki yeni ahlak felsefesi ve fizik fakültesine bölündü. Ancak reform 1795'ten ve Üçüncü Bölünme'den öteye geçemedi. Fransız Devrimi sırasında, Fransa'daki tüm kolejler ve üniversiteler lağvedilmiş ve 1808 yılında tek bir kurum olan Université imperiale altında yeniden düzenlenmiştir. Université, Avrupa'da daha önce hiç yapılmamış bir şekilde, sanat ve bilimleri ayrı fakültelere ayırdı. Hollanda Birleşik Krallığı da 1815 yılında aynı sistemi uygulamıştır. Ancak, Avrupa'nın diğer ülkeleri 19. yüzyılın ortalarına kadar fakülteler arasında benzer bir bölünmeyi benimsemedi.

Fransa'daki üniversiteler Aydınlanma döneminde bilimin gelişiminde küçümsenen bir rol oynama eğilimindeydi; bu rol Fransız Bilimler Akademisi gibi bilim akademileri tarafından domine ediliyordu. İngiltere'deki üniversitelerin katkıları karışıktı. Bir yandan, Cambridge Üniversitesi Aydınlanma'nın başlarında Newtonculuğu öğretmeye başladı, ancak bilimin ilerlemesinin arkasındaki merkezi güç olmayı başaramadı. Yelpazenin diğer ucunda ise güçlü tıp fakültelerine sahip olan ve bilimsel gelişimin merkezleri haline gelen İskoç üniversiteleri yer alıyordu. II. Frederick döneminde Alman üniversiteleri bilimleri teşvik etmeye başladı. Christian Wolff'un Kartezyen-Leibnizyen fiziğin eşsiz karışımı Halle dışındaki üniversitelerde de benimsenmeye başladı. 1734'te kurulan Göttingen Üniversitesi, benzerlerinden çok daha liberaldi ve profesörlerin kendi derslerini planlamalarına ve kendi ders kitaplarını seçmelerine izin veriyordu. Göttingen ayrıca araştırma ve yayına da önem veriyordu. Alman üniversitelerinde etkili olan bir başka gelişme de Latince'nin terk edilip Alman yerel dilinin tercih edilmesiydi.
17. yüzyılda Hollanda, Isaac Beeckman'ın mekanik felsefesi ve Christiaan Huygens'in kalkülüs ve astronomi çalışmaları da dahil olmak üzere bilimlerin ilerlemesinde önemli bir rol oynamıştı. Hollanda Cumhuriyeti'ndeki üniversitelerdeki profesörler Newtonculuğu ilk benimseyenler arasındaydı. Willem Gravesande'nin öğrencileri Leiden Üniversitesi'nden Newtonculuğu diğer Hollanda üniversitelerinin yanı sıra Harderwijk ve Franeker'e ve ayrıca Amsterdam Üniversitesi'ne yaymaya devam etti.
Aydınlanma döneminde üniversitelerin sayısı önemli ölçüde artmazken, yeni özel ve kamu kurumları eğitim sunumuna katkıda bulundu. Yeni kurumların çoğu matematiği bir disiplin olarak vurgulamış, bu da onları tüccarlar, askeri ve deniz subayları ve mühendisler gibi matematik bilgisi gerektiren meslekler arasında popüler hale getirmiştir. Öte yandan üniversiteler klasiklere, Yunanca ve Latinceye vurgu yapmaya devam etmiş, bu da yeni kurumların resmi olarak eğitim almamış bireyler arasında popülerliğini teşvik etmiştir.

Bilimsel akademiler ve topluluklar, üniversitenin skolastisizminin aksine bilimsel bilginin yaratıcıları olarak Bilimsel Devrim'den doğmuştur. Aydınlanma döneminde bazı topluluklar üniversiteler kurmuş ya da üniversitelerle bağlantılarını sürdürmüştür. Ancak çağdaş kaynaklar, üniversitelerin bilginin aktarılmasında, cemiyetlerin ise bilginin yaratılmasında işlev gördüğünü iddia ederek üniversiteleri bilimsel cemiyetlerden ayırmıştır. Üniversitelerin kurumsallaşmış bilimdeki rolü azalmaya başladıkça, öğrenilmiş cemiyetler örgütlü bilimin temel taşı haline gelmiştir. 1700'den sonra Avrupa'da muazzam sayıda resmi akademi ve cemiyet kuruldu ve 1789'a gelindiğinde yetmişin üzerinde resmi bilimsel cemiyet vardı. Bernard de Fontenelle, bu büyümeye atıfta bulunarak 18. yüzyılı tanımlamak için "Akademiler Çağı" ("the Age of Academies") terimini kullanmıştır.
Aydınlanma dönemi boyunca Avrupa'da bilimsel gelişmenin merkezi olan şehirlerde ulusal bilimsel topluluklar kurulmuştur. 17. yüzyılda Royal Society of London (1662), Paris Académie Royale des Sciences (1666) ve Berlin Akademie der Wissenschaften (1700) kurulmuştur. Petersburg'da Academia Scientiarum Imperialis (1724) ve Kungliga Vetenskapsakademien (İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi) (1739) kurulmuştur. Bölgesel ve taşra toplulukları 18. yüzyıldan itibaren Bologna, Bordeaux, Kopenhag, Dijon, Lyon, Montpellier ve Uppsala'da ortaya çıkmıştır. Bu ilk büyüme döneminin ardından 1752 ve 1785 yılları arasında Barselona, Brüksel, Dublin, Edinburgh, Göttingen, Mannheim, Münih, Padova ve Torino'da cemiyetler kuruldu. Danzig'deki özel Naturforschende Gesellschaft (1743) ve Birmingham'daki Lunar Society (1766-1791) gibi merkezi olmayan cemiyetlerin gelişimi, ulusal, bölgesel ve taşra cemiyetlerinin büyümesiyle birlikte gerçekleşmiştir.

Resmi bilimsel cemiyetler, teknik uzmanlık sağlamak amacıyla devlet tarafından kurulmuştur. Bu danışmanlık kapasitesi, bilimsel cemiyetlere Aydınlanma döneminde bilim camiası ile hükümet organları arasında mevcut olan en doğrudan teması sunmuştur. Devlet sponsorluğu, cemiyetlere finansman ve tanınmanın yanı sıra yönetimde bir ölçüde özgürlük getirdiği için faydalı olmuştur. Çoğu cemiyete kendi yayınlarını denetleme, yeni ü

Nükleer fizikte ve nükleer kimyada beta bozunması, bir adet beta parçacığının (elektron veya pozitron) yayınlandığı radyoaktif bozunmadır. Elektron yayınlanması durumu "beta eksi" (β-), pozitron yayınlanması durumu "beta artı" (β+) ışımasıdır.
β- bozunumunda zayıf etkileşimler ile nötron (n0) protona (p+) dönüştürülüp, bir adet elektron (e-) ve anti-nötrino (νe) yayınlanır:

  
    
      
        
          n
          
            0
          
        
        →
        
          p
          
            +
          
        
        +
        
          e
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              
                ν
                ¯
              
            
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle n^{0}\rightarrow p^{+}+e^{-}+{\bar {\nu }}_{e}}
  
.
β+ bozunumunda ise, proton nötrona dönüştürülür ve bir pozitron (e+) ile bir nötrino yayınlanır:

  
    
      
        
          e
          n
          e
          r
          j
          i
        
        +
        
          p
          
            +
          
        
        →
        
          n
          
            0
          
        
        +
        
          e
          
            +
          
        
        +
        
          
            ν
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {enerji} +p^{+}\rightarrow n^{0}+e^{+}+{\nu }_{e}}
  
.

Beta parçacığı
Nötrino
Parçacık ışınımı
Alfa bozunması

Bilim tarihi yazımı (İng: historiography of science veya historiography of the history of science), bilim tarihi olarak bilinen tarih alt disiplininin tarih ve metodolojisinin, disipliner yönleri ve uygulamaları (yöntemler, teoriler / kuramlar, ekoller) ile kendi tarihsel gelişiminin (“Bilim Tarihinin Tarihi”, yani Bilim Tarihi olarak adlandırılan disiplinin tarihi) incelenmesidir.
Bilim tarihinin incelenmesi için uygun yönteme ilişkin tarihyazımı tartışmalarını, bilimin gidişatına ilişkin tarihsel tartışmalardan ayırmak bazen zordur. Örneğin bilim tarihçisi William Whewell'ın yazılarında bu türden tartışmalar görülebilir. İkinci türden erken tartışmalar, bazıları tarafından alt disiplinin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu disiplinin babaları Pierre Duhem ve Alexandre Koyré olarak kabul edilir. 60'larda ise bilim tarihi yazımı tartışmalarındaki paradigma değişimini görebilmekteyiz. Bu yıllardaki tartışmalarda Gerd Burchdahl, Thomas Kuhn ve Joseph Agassi öne çıkar. Özellikle tarih alanındaki değişimlerin bilim tarihi yazımını etkilediği yönünde bir görüş geliştirilmiştir.

İlk kez Auguste Comte bilim tarihiyle ilgilenen bir alanın olması gerektiğini söylemiştir. William Whewell'in 1837'de yazdığı History of the Inductive Sciences adlı eseri bu alandaki ilk eser sayılsa da bilim tarihinin bağımsız bir disiplin olarak saygınlık kazanması 20. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise lisansüstü eğitim, araştırma enstitüleri, akran denetimli dergiler vasıtasıyla kabul gören bir akademik disiplin olagelmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde bu disiplinin kurucu figürü Isis dergisiyle George Sarton'dur. Sarton ve ailesi, I. Dünya Savaşı'nda Almanların Belçika'yı işgalinden sonra kısa bir süre İngiltere'de yaşamış ve sonra beş parasız olarak ABD'ye göç etmişti. Ülkemizde ise bu bilimsel alan, Sarton'un öğrencisi ve Dünyadaki ilk bilim tarihi doktorasına sahip olan Aydın Sayılı ile başlamıştır.
Modern akademisyenler Sarton'un görüşlerine katılmasa da bugün disiplinin Amerika'daki en önemli iki dergisi Isis ve Osiris'tir.

Bilim tarihi çalışmaları, başlangıçta konuyla ilgili çalışan ve emekli bilim insanları tarafından yazılmıştır; William Whewell'in Tümevarımsal Bilimlerin Tarihi (History of the Inductive Sciences, 1837) bunun önemli bir erken örneğidir. Doğa filozoflarının (ilk bilim insanlarının) biyografileri de on dokuzuncu yüzyılda popülerdi ve Isaac Newton'un Büyük Britanya'da bilimsel bir deha ve ulusal kahraman olarak yaratılmasına yardımcı oldu. H. G. Wells'in Outline of History (1919/1920) adlı eseriyle büyük ölçekte bilim tarihi, bir tür uygarlık ve ilerleme destanı yazma eğilimini başlattı. Bilimin geçmişine dair popüler anlatılar genellikle geleceğine dair spekülasyonlarla ilişkilendirilmiş, Isaac Asimov ve L. Sprague de Camp gibi bilimkurgu yazarları bu ikisiyle uğraşmışlardır.

1930'ların başında, Sovyet tarihçisi Boris Hessen tarafından yayımlanan bir makale, birçok tarihçiyi bilimsel uygulamaların bağlamlarının ihtiyaçları ve motivasyonlarıyla nasıl bağdaştırıldığına bakmaya teşvik etti. Hessen'in çalışmaları, bilimin nasıl ve ne şekilde yapıldığına dair sosyo-politik faktörlere odaklanmıştır.
Dışsalcılık olarak bilinen bu bilim tarihi yapma yöntemi, bilimin ve bilim insanlarının içinde bulundukları bağlamdan ve dünyadan nasıl etkilendiklerine ve bu bağlam tarafından nasıl yönlendirildiklerine bakar. Bu yaklaşım, bilim tarihinin zaman içinde saf düşüncenin gelişmesi olduğu, bir fikrin diğerine yol açtığı, doğru dehalar olduğu takdirde herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda var olabilecek bağlamsal bir sabun köpüğü olduğu fikrinden kaçınan bir yaklaşımdır.
Dışsalcılıktan önce gelen bilim tarihi yapma yöntemi, İçselcilik olarak bilinir. İçselci bilim tarihçileri, genellikle bilimsel fikirlerin rasyonel yeniden inşasına odaklanır ve bu fikirlerin gelişimini tamamen bilim dünyası içinde ele alır. Modern bilimin içselci tarihçileri modern bilimin normlarını vurgulama eğiliminde olsa da, içselci tarihçiler, Babil astronomisi veya Orta Çağ İmpetus teorisi nin gelişiminin altında yatan farklı düşünce sistemlerini de göz önünde bulundurabilir.
Pratikte, içselcilik ve dışsalcılık arasındaki çizgi inanılmaz derecede bulanık olabilir. Ne o zaman ne de şimdi çok az tarihçi, bu yaklaşımlardan herhangi birinin uç noktalarında tamamen eksiksiz bir resim çizdiği konusunda ısrarcı olacaktır, ne de birini diğerine tam olarak uygulamak mümkün olacaktır. Ancak her iki yaklaşım da özünde bilimin doğasına ilişkin temel bir soruyu barındırmaktadır: Bilimsel bilginin üreticileri ve tüketicileri arasındaki ilişki nedir? Bu sorunun yanıtı, bir şekilde, bilim ve teknoloji tarihinin yürütüldüğü yöntem hakkında bilgilendirmelidir; tersine, bilim ve teknoloji tarihinin nasıl yürütüldüğü ve ne sonuca vardığı sorusunun yanıtını hakkında bilgilendirebilir. Sorunun kendisi bir dizi felsefi soru içermektedir: Bilimsel hakikatin doğası nedir? Bilimsel bağlamda objektiflik ne anlama gelir? Bilimsel teorilerdeki değişim nasıl gerçekleşir?
Bilim tarihçisi / sosyoloğu Robert K. Merton, Hessen'in tezini takiben, Hessen'in argümanına tepki olarak görülebilecek ve bu argümanı geliştiren birçok çalışma üretmiştir. Merton, 17. yüzyıl İngilteresinde bilim, teknoloji ve toplum üzerine yaptığı çalışmada, bu dönemde bilimin büyümesini açıklamak için ek bir kategori — Püritenlik — getirmeye çalışmıştır. Merton, Hessen'in ekonomi kategorisini ulaşım, madencilik ve askeri teknik de dahil olmak üzere daha küçük etki alt kategorilerine ayırmıştır. Merton ayrıca dış faktörlerin bilim üzerindeki etkisini göstermek için ampirik, nicel yaklaşımlar geliştirmeye çalışmıştır.
Merton, dış faktörlere yaptığı vurguya rağmen, yorumunda Hessen'den farklıydı: Merton, araştırmacıların bilim dışı faktörler tarafından önerilen sorunlardan ilham alabileceğini ve bunlarla ilgilenebileceğini, ancak sonuçta araştırmacının ilgisinin “söz konusu bilimin iç tarihi” tarafından yönlendirildiğini savunmuştur. Merton, dışsalcılık ve içselciliği, disipliner sınırlar boyunca tanımlamaya çalışmıştır; bağlam bilim sosyoloğu tarafından, içerik ise tarihçi tarafından incelenmiştir.

Bilim felsefesinde önemli bir endişe ve tartışma konusu, bilimde paradigma kayması veya teori değişikliğinin doğası olmuştur. Karl Popper, bilimsel bilginin ilerlemeci ve birikimli olduğunu; Thomas Kuhn, bilimsel bilginin “paradigma kayması” yoluyla hareket ettiğini ve mutlaka ilerlemeci olmadığını ve Paul Feyerabend, bilimsel bilginin birikimli veya ilerlemeci olmadığını ve bilim ile diğer herhangi bir araştırma biçimi arasında yöntem açısından sınırlandırma olamayacağını savunmuştur.

1935 yılında Polonyalı bir tıbbi mikrobiyolog olan Ludwik Fleck, Genesis and Development of a Scientific Fact adlı kitabını yayınlamıştır. Fleck'in kitabı bilimsel keşif, yenilik ve ilerleme ya da gelişmeyi etkileyen epistemolojik ve dilbilimsel faktörlere odaklanmıştır.
Bilginin sosyal doğası ve özellikle bilim ve bilimsel (aynı zamanda bilimsel olmayan) 'düşünce kolektifi'’nin (Denkkollektiv) epistemolojik, kavramsal ve dilsel tarzları olan bilimsel “düşünce tarzları” (Denkstil) hakkında bir tez sunmak için tıp alanında bir vaka çalışması (Frengi hastalığı kavramının gelişimi) kullanmıştır. Fleck'in kitabı, epistemolojik olarak, herhangi bir bilimsel olgu hakkında sabit veya gerçekçi olarak doğru veya yanlış hiçbir şey olmadığını öne sürmektedir. Bir olgunun, belirli teorik temellere ve çoğu zaman diğer belirsiz ve bulanık kavramlara dayanan bir “doğuşu” vardır ve diğer bilim insanları tarafından tartışmaya ve ek araştırmalara tabi tutularak “gelişir”.
Fleck'in monografisi, Karl Popper'ın Logik der Forschung adlı eseriyle hemen hemen aynı zamanda yayımlanmış, ancak Popper'ın eserinin aksine kitap Isis dergisinde herhangi bir eleştiri yazısı almamıştır. Ancak, Thomas S. Kuhn kitabın Bilimsel Devrimlerin Yapısı ("Structure of Scientific Revolutions") üzerindeki etkisini kabul etmiştir. Kuhn, Fleck'in İngilizce çevirisine de bir önsöz yazmıştır.

Popper, felsefesini tanımlamak için “eleştirel rasyonalizm” terimini kullanmıştır. Popper, doğrulama ile yanlışlanabilirlik arasında ayrım yapmış ve bir teorinin ancak ve ancak yanlışlanabilir olması halinde bilimsel olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir. Popper, All Life is Problem Solving adlı eserinde bilimsel bilginin görünürdeki ilerlemesini açıklamaya çalışmıştır. Popper, evreni kavrayışımızın evrimsel bir süreç nedeniyle zaman içinde geliştiğini öne sürmüştür. Bilim alanındaki “hata eleme” sürecinin biyolojik evrim için doğal seçilim sürecine benzediğini, böylece çürütme sürecinden daha iyi kurtulan teorilerin mutlaka daha “doğru” değil, ancak eldeki sorun durumuna daha “uygun” veya uygulanabilir olduğunu öne sürdü. Popper, bilimsel yöntem aracılığıyla teorilerin evriminin belirli bir tür ilerlemeyi yansıtabileceğini öne sürmüştür: daha fazla ve daha ilginç problemlere doğru.
Popper, kendi üretken ve etkili çalışmaları ile ayrıca kendi çağdaşları ve öğrencileri üzerindeki etkisi yoluyla bilim felsefesinin felsefe içinde özerk bir disiplin olarak kurulmasına yardımcı oldu.

20. yüzyılın ortalarında bilimin sosyal bağlamdaki rolünü araştıran bir dizi çalışma yapılmıştır. Bilim sosyolojisi bilim insanlarının çalışma biçimlerine odaklanmış, bilimsel bilgiyi “üretme” ve “inşa etme” biçimlerine yakından bakmıştır.
Thomas Kuhn'un The Structure of Scientific Revolutions (1962) adlı eseri özellikle etkili kabul edilmektedir. Bilimin evriminin kısmen sosyolojik olarak belirlendiğini ve pozitivizmin bilimdeki insan katılımcıların gerçek etkileşimlerini ve stratejilerini açıklamadığını öne sürerek bilim çalışmalarını yeni disiplinlere açmıştır.
Kuhn'un ifadesiyle, bilim tarihi, bilimin dışındaki entelektüel, kültürel, ekonomik ve siyasi temaları içeren daha geniş bir matris içinde rakip paradigmalar veya kavramsal sistemler gibi daha nüanslı terimlerle görülebilir. “Kısmen seçme, kısmen de çarpıtma yoluyla, daha önceki çağların bilim insanları, bilimse

Romantik dönemin Avrupalı bilim insanları, Aydınlanma'nın mekanistil doğa felsefesine karşı olarak, doğayı anlamanın kendini anlamak anlamına da geldiğini ve doğa bilgisinin "zorla elde edilmemesi" gerektiğini söylediler. Aydınlanmacılığın, bilimlerin suistimal edilmesini teşvik ettiğini düşündüler ve bu yüzden bilimsel bilgi elde etmenin başka bir yolunu, sadece insanlığa değil de doğaya da yarar sağlayan bir yolunu aradılar.
19.yüzyıl bilimi, 18.yüzyıldaki Aydınlanma hareketine tepki olarak başlayan Romantizm akımından oldukça etkilenmiştir. Romantizm; siyaset, sanat ve beşeri bilimler dahil birçok alana etki etmiştir.
Romantizm bir dizi tema geliştirdi: anti-indirgemeciliği (bütünün tek başına parçalardan daha değerli olduğu) ve epistemolojik iyimserliği (insanın doğaya bağlı olduğu) ve yaratıcılığı, deneyimi ve dehayı teşvik etti. Ayrıca, bilim insanının bilimsel keşifteki rolünü, doğa bilgisi edinmenin insanı anlamak anlamına geldiğini söyleyerek vurguladı. Bu nedenle, bu bilim adamları doğaya saygıya büyük önem verdiler.
Romantizm, 1840'lardan itibaren yerini yeni bir hareket olan pozitivizm'e bırakarak geriledi, entelektüelleri ele geçirdi ve yaklaşık 1880'e kadar sürdü. Daha önce  Aydınlanma'dan hayal kırıklığına uğramış ve bilime yeni bir yaklaşım arayan aydınlarda olduğu gibi, insanlar artık Romantizme olan ilgilerini kaybetti ve bilimi daha belirgin bir süreçle incelemeye çalıştı.

Aydınlanma, 18. yüzyılın son on yılında Fransa'da sağlam bir yere sahipken, bilime ilişkin Romantik görüş 19. yüzyılın ilk yarısında Büyük Britanya'da ve özellikle Almanya'da gelişen bir hareketti.  Her ikisi de doğayı ve insanın entelektüel kapasitelerini inceleme yoluyla insan bilgisindeki sınırları tanıyarak bireysel ve kültürel öz-anlayışı artırmaya çalıştı. Ancak Romantik hareket, birçok entelektüel tarafından Aydınlanma'nın desteklediği ilkelere karşı artan bir hoşnutsuzluk olarak sonuçlandı; Bazıları, Aydınlanmış düşünürlerin rasyonel düşünceye vurgusunu indirgemeci düşünme yoluyla yapmasının ve doğa felsefesinin matematikselleştirilmesinin, doğa ile barış içinde bir arada var olmaktan çok, doğayı kontrol etmeye çalışan ve çok soğuk olan bir bilim yaklaşımı yarattığını hissetti.
Aydınlanma Philosophe'larına göre, bilgiyi tamamlamanın yolu, indirgemecilikti, yani herhangi bir konuyla ilgili bilgilerin incelenmesini ve bilginin alt kategorilere bölünmesini gerektiriyordu. Bu, bilgiyi Ptolemy gibi kadim insanların ve Copernicus, Kepler ve Galileo gibi Rönesans düşünürlerinin bilgisinin üzerine inşa etmek için gerekli görüldü. İnsanın salt entelektüel gücünün doğanın her yönünü anlamak için yeterli olduğuna yaygın olarak inanılıyordu. Öne çıkan Aydınlanma bilim adamlarının örnekleri arasında Sir Isaac Newton (fizik ve matematik), Gottfried Leibniz (felsefe ve matematik) ve Carl Linnaeus (botanikçi ve hekim) bulunmaktadır.

Romantizmin dört temel ilkesi vardı: " Altın Çağda insan ve doğanın orijinal birliği; daha sonra insanın doğadan ayrılması ve insan yetilerinin parçalanması; evren tarihinin insanın manevi terimleriyle yorumlanabilirliği; ve doğanın tefekkürü yoluyla kurtuluşa erme olasılığı. "
Yukarıda bahsedilen Altın Çağ, Yunan mitolojisinden ve efsanesinden İnsanlık Çağlarına bir referanstır. Romantik düşünürler, insanı doğayla ve dolayısıyla doğal haliyle yeniden birleştirmeyi arzuladılar.
Romantiklere göre, "bilim, doğa ile insan arasında herhangi bir bölünmeye neden olmamalıdır." Romantikler, Aydınlanmadaki Philosophe gibi, insanlığın doğayı ve onun fenomenlerini anlama konusundaki içsel yeteneğine inanıyorlardı, ancak bilgiyi, bilgi için doyumsuz bir susuzluk olarak incelememeyi tercih ettiler ve bu görüşü doğanın manipülasyonu olarak savunmadılar. Aydınlanma'yı, insanı doğanın ahenkli bir parçası olmaktan ziyade doğanın üstüne yerleştiren "doğadan bilgiyi gasp etme çabası" olarak gördüler; tersine, "büyük bir enstrüman olarak doğanın üzerine doğaçlama yapmak" istiyorlardı. Doğa felsefesi, gerçeklerin gözlemlenmesine ve dikkatli deneylere adanmıştı.
Romantiklere göre doğa bilimi, organik metaforların lehine mekanik metaforları reddetmeyi içeriyordu; başka bir deyişle, dünyayı sadece işleyen nesnelerden ziyade duyguları olan canlı varlıklardan oluşmuş olarak görmeyi seçtiler. Tanınmış bir Romantik düşünür olan Sir Humphry Davy, doğayı anlamanın "bir hayranlık, sevgi ve ibadet tutumu" gerektirdiğini söyledi. Bilginin yalnızca doğayı gerçekten takdir eden ve ona saygı duyan kişiler tarafından elde edilebileceğine inanıyordu. Kendini anlamak, Romantizmin önemli bir yönüydü ve bu insanın, tomurcuklanmakta olan zekası ile doğayı anlayabileceğini kanıtlamak ve böylece onu kontrol etmekten çok, doğayla bağlantı kurmasının ve ahenkli bir birliktelikle doğayı anlamasının duygusal çekiciliğiyle ilgiliydi.

Bu dönemde gelişen çeşitli disiplenleri sınıflandırırken; Romantikler, fenomenlerin açıklanmasının "vera causa" yani bir yerde bulunan sebeplerin başka bir yerde de aynı sonuçları vereceği temelli olması gerektiğini düşündü.
Romantizm tarafından geliştirilen doğa araştırmaları üzerine çeşitli disiplinler şunları içermektedir: Schelling'in Naturphilosophie; kozmoloji ve kozmogoni; yeryüzü ve yaratıklarının gelişim tarihi; yeni biyoloji bilimi; zihinsel durumların araştırılması, bilinçli ve bilinçsiz, normal ve anormal; doğanın gizli güçlerini ortaya çıkarmak için deneysel disiplinler   - elektrik, manyetizma, galvanizm ve diğer yaşam güçleri; diğerleri arasında fizyonomi, frenoloji, meteoroloji, mineraloji, "felsefi" anatomi.

Friedrich Schelling Naturphilosophie adlı eserinde, insanı doğa ile yeniden birleştirmenin gerekliliğine ilişkin tezini açıkladı; Romantik bilim anlayışını ve doğa felsefesi vizyonunu ilk tanımlayan eser bu Alman eseriydi. Doğayı "özgürlüğe giden yolun tarihi" olarak adlandırdı ve insan ruhunun doğa ile yeniden birleşmesini teşvik etti.

"Yeni biyoloji bilimi" ilk kez 1801'de Jean-Baptiste Lamarck tarafından biyoloji olarak adlandırıldı ve 'Mekanik felsefenin' uzun süren erozyon sürecinin sonunda doğmuş bir bağımsız bilim dalıydı, bu bilim canlı varlık fenomeninin sadece fizik kuralları ışığıyla anlaşılamayacağı ve bir ad hoc açıklamaya ihtiyaç duyduğunu belirten yaygın bir görüşten oluşmuştu. 17. yüzyılın mekanik felsefesi, yaşamı bir makineninki gibi çalışan veya etkileşime giren parçalar sistemi olarak açıklamaya çalıştı. Lamarck, yaşam bilimlerinin fizik bilimlerinden kopması ve fiziğin kavram, yasa ve ilkelerinden farklı bir araştırma alanı oluşturmaya çalışması gerektiğini belirtti. Mekanizmayı, doğada gerçekleşen fiziksel fenomenlerin araştırmasını tamamen reddetmeyerek "canlıların, fiziksel nesnelerin sahip olduğu yasalara indirgenemeyen belirli özelliklere sahip olduğunu" ve yaşayan doğanın "metafiziksel objelerin bir toplantısı" olduğunu belirtebildi. Biyolojiyi 'keşfetmedi'; önceki çalışmaları bir araya getirdi ve yeni bir bilim olarak organize etti.

Johann Goethe'nin optikle ilgili deneyleri, Newton'un kendi optik çalışmalarına aldırış etmemesi ve romantik gözlem ideallerini uygulamasının doğrudan sonucuydu. Rengin dışsal bir fiziksel fenomen değil de insanın içseli olduğuna inanıyordu; Newton, beyaz ışığın diğer renklerin bir karışımı olduğu sonucuna vardı, ancak Goethe, gözlemsel deneyleriyle bu iddiayı çürüttüğüne inanıyordu. Böylece insanın renk görme yetisine, onu analitik olarak açıklayabilecek matematiksel eşitliğe değil de insanın "içgörü parlamaları" yoluyla bilgi etme yetisine vurgu yaptı.

Alexander von Humboldt, deneysel veri toplamanın ve doğayı anlamadaki miktar belirleme ve tecrübe kullanımı için doğa bilimcisinin zorunluluğunun sadık bir savunucusuydu. Doğanın birliğini bulmaya çalıştı ve Aspects of Nature and Kosmos, doğa bilimlerini dini tonlarda betimleyerek doğal dünyanın estetik niteliklerini övdü.  Bilim ve güzelliğin birbirini tamamlayabileceğine inanıyordu.

Alexander (2006), 19. yüzyılda matematiğin doğasının gerçek dünya problemlerini çözmek için kullanılan sezgisel, hiyerarşik ve anlatı uygulamasından; uygulamadan ziyade mantık, titizlik ve iç tutarlılığın önemli olduğu teorik bir uygulamaya dönüştüğünü savunmaktadır. Öklid dışı geometri ve istatistiğin yanı sıra grup teorisi, küme teorisi ve sembolik mantık gibi beklenmedik yeni alanlar ortaya çıktı. Disiplin değiştikçe, dahil olan kişilerin doğası da değişti ve sanatta, edebiyatta ve müzikte sıklıkla bulunan trajik Romantik deha imajı, Évariste Galois (1811–32), Niels Henrik Abel(1802–29) ve János Bolyai (1802–60) gibi matematikçiler için de uygulanabilir. Romantik matematikçilerin en büyüğü, matematiğin birçok dalına büyük katkılarda bulunan Carl Friedrich Gauss'tur (1777–1855).

Christensen (2005), Hans Christian Ørsted'in (1777–1851) çalışmasının Romantizm'e dayandığını gösterir. Ørsted'in 1820'de elektromanyetizma keşfi, Aydınlanma'nın matematik tabanlı Newton fiziğine karşı yöneltilmişti; Ørsted, teknolojinin ve bilimin pratik uygulamalarının gerçek bilimsel araştırmalarla bağlantılı olmadığını düşünüyordu. Ona göre doğa felsefesinin amacı, kendisini faydadan koparmak ve özerk bir girişim haline gelmekti ve o, insanın kendisinin ve doğa ile etkileşiminin doğa felsefesinin odak noktasında olduğu Romantik inancını paylaştı.

Gök bilimci William Herschel (1738–1822) ve kız kardeşi Caroline Herschel (1750–1848), kendilerini yıldızlarla ilgili çalışmalara adamışlardı; Güneş sistemi, Samanyolu ve evrenin anlamının kamusal anlayışını değiştirdiler.

Sir Humphry Davy, "Britanya'da Romantik olarak tanımlanabilecek en önemli bilim insanıydı."  Romantik anti-indirgemeciliğe sadık olan Davy; maddelere karakter verenin tekil bileşenler, değil, onlarla alakalı güçler olduğunu iddia etti; başka bir deyişle, elementlerin tek tek ne olduğu değil, kimyasal reaksiyonlar oluşturmak ve dolayısıyla kimya bilimini tamamlamak için nasıl birleştikleri. 

Bir başka Romantik düşünür, bilim insanı değil de yazar olan  Mary Shelley'di. Ünlü kitabı Frankenstein, romantizm karşıtı unsurları ve doğanın manipülasyonunu, hem Romanti

Matematikte binom açılımı, iki sayının toplamının üslü ifadesinin cebirsel açılımıdır. Teoreme göre, (x + y)n formatında yazılmış bir polinom, b,c 
  
    
      
        ≥
      
    
    {\displaystyle \geq }
  
 0, b +c = n, axbyc formatındaki terimlerin toplamı şeklinde yazılabilir. Bu ifadede b,c,n 
  
    
      
        ∈
      
    
    {\displaystyle \in }
  
 N, b
  
    
      
        ≥
      
    
    {\displaystyle \geq }
  
 0, c
  
    
      
        ≥
      
    
    {\displaystyle \geq }
  
 0, b+c=n, a> 0 koşulları sağlanmalıdır.
a katsayısı binom katsayısı olarak da bilinir. Verilen n ve b değerlerine göre değişiklik gösteren bu katsayı Pascal üçgeninden elde edilebilir. Bu katsayı aynı zamanda kombinasyonla 
  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              b
            
            
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\binom {n}{b}}}
  
 veya 
  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              c
            
            
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\binom {n}{c}}}
  
 şeklinde ifade edildiğinde ise n sayılı bir kümeden seçilen b elemanın kombinasyonunun sayısını gösterir.

Binom teoreminin bazı özel formları MÖ 4. yüzyılda Yunan matematikçi Öklid'in üs 2 iken binom teoreminden bahsettiğinden beri bilinmektedir. Hindistanda ise kübik üsler için binom teoreminin bilindiğine dair bazı kanıtlar bulunmaktadır.
Hint matematikçiler aynı zamanda binom katsayısını kombinasyonla ifade etmeye de çalışmışlardır. Bu yaklaşımdan ilk kez Hint fizikçi Pingala'nın Chandaḥśāstra adlı eserinde görülmüş ve çözümü için metot gösterilmiştir. Halayudha 10. yüzyılda bunu bugün Pascal üçgeni olarak bilinen yöntemi kullanarak açıklar. Hint matematikçilerin 6. yüzyıldan itibaren bunu bir katsayı olarak ifade ettikleri tahmin edilmektedir ve bunun 
  
    
      
        
          (
          
            
              
                n
                !
              
              
                (
                n
                −
                k
                )
                !
                k
                !
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \left({\frac {n!}{(n-k)!k!}}\right)}
  
 şeklinde yazıldığına 12. yüzyılda Bhāskara'nın yazdığı Lilavati'de rastlanır.

n bir doğal sayı iken,

  
    
      
        (
        x
        +
        y
        
          )
          
            n
          
        
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            n
          
        
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          x
          
            n
            −
            k
          
        
        
          y
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle (x+y)^{n}=\sum _{k=0}^{n}{n \choose k}x^{n-k}y^{k}}
  
 
  
    
      
        (
        s
        i
        g
        m
        a
        )
      
    
    {\displaystyle (sigma)}
  

Burada 
  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {n \choose k}}
  
, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 'nin 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 'li kombinasyonudur.

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              n
              !
            
            
              k
              !
              (
              n
              −
              k
              )
              !
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {n \choose k}={\frac {n!}{k!(n-k)!}}}
  

Daha da genel bir formül olarak 
  
    
      
        
          
            (
            
              
                ∑
                
                  i
                  =
                  1
                
                
                  n
                
              
              
                a
                
                  i
                
              
            
            )
          
          
            k
          
        
        =
        
          ∑
          
            
              k
              
                1
              
            
            ,
            ⋯
            ,
            
              k
              
                n
              
            
            ≥
            0
            ;
            
              ∑
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            
              k
              
                i
              
            
            =
            k
          
        
        
          
            
              k
              !
            
            
              
                ∏
                
                  i
                  =
                  1
                
                
                  n
                
              
              
                k
                
                  i
                
              
              !
            
          
        
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          x
          
            i
          
          
            
              k
              
                i
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \left(\sum _{i=1}^{n}a_{i}\right)^{k}=\sum _{k_{1},\cdots ,k_{n}\geq 0;\sum _{i=1}^{n}k_{i}=k}{\frac {k!}{\prod _{i=1}^{n}k_{i}!}}\prod _{i=1}^{n}x_{i}^{k_{i}}}
  
 örnek gösterilebilir.

Kombinasyon tanımı gerçel ve karmaşık sayıları kapsayacak şekilde genelleştirildiği takdirde;

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              r
              k
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              k
              !
            
          
        
        
          ∏
          
            n
            =
            0
          
          
            k
            −
            1
          
        
        (
        r
        −
        n
        )
        =
        
          
            
              r
              (
              r
              −
              1
              )
              (
              r
              −
              2
              )
              ⋯
              (
              r
              −
              k
              +
              1
              )
            
            
              k
              !
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {r \choose k}={1 \over k!}\prod _{n=0}^{k-1}(r-n)={\frac {r(r-1)(r-2)\cdots (r-k+1)}{k!}}}
  

  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
'in bir doğal sayı olma şartı ortadan kalkar.

Pascal üçgeni
Binom dağılımı
Kombinasyon
Taylor serisi

Chien-Shiung Wu (sadeleştirilmiş Çince de  吴健雄; geleneksel Çince de ise  吳健雄. Wú Jiànxióng şeklinde okunur.), (d. 31 Mayıs 1912 - ö. 16 Şubat 1997), Radyoaktivite alanında önemli katkıları olan Çin kökenli Amerikalı bir deneysel fizikçidir. Manhattan Projesi'nde çalışmış, gaz yayınımıyla (difüzyon) uranyum metalini U-235 ve U-238 izotoplarına ayrıştıran bir yöntem geliştirmiştir. Eşlem korunumu çürüten ve Wu'nun önderliğinde yapılan Wu Deneyi en önemli çalışmalarından birisidir. Bu çalışması çalışma arkadaşları Tsung-Dao Lee ve Chen-Ning Yang’a 1957 Nobel Fizik Ödülünü kazandırmış, ayrıca Wu’ya da 1978 yılında Wolf Fizik Ödülünü kazandırmıştır. Deneysel fizikteki ustalığı sık sık Marie Curie ile karşılaştırılmasına neden olmuş, ayrıca ‘Fiziğin Leydisi’, ‘Çinli Madam Curie’, ‘Nükleer Araştırmanın Kraliçesi’ gibi saygın takma isimler kazandırmıştır.

Chien-Shiung Wu Çinin Jiangsu bölgesinde, Taicang'da Liuhe kasabasında yaklaşık Şangaya 64 km (40 mil) uzaklıkta 31 Mayıs 1912'de doğmuştur. Babası Wu Zhongyi (吳仲裔), Wu'yu dönemin önemli Çinli filozof ve eğitimcilerinden Hu Shih’in derslerine katılmaya teşvik etmiştir. Babasıyla oldukça yakındı ve babası Wu’nun ilgilerini ona kitaplarla, dergilerle, gazetelerle sarılı olduğu bir ortam yaratarak teşvik etmeyi tutku haline getirmişti. Henüz 11 yaşındayken Suzhou Kadınlar ‘Normal Okulu-2’ye(Normal Okulu/Normal School lise mezunlarını öğretmen olarak eğiten okulların genel adıdır.)  gitmek üzere evden ayrıldı.
1929 senesinde Wu Nanjing’deki Ulusal Merkezi Üniversite’ye başvurdu. Dönemin hükûmet düzenlemeleri ‘’Normal Okul’' mezunlarının üniversiteye gidebilmek için en az 1 yıl öğretmenlik yapmasını zorunlu kılıyordu. Bu nedenle 1929 yılını Hu Shih tarafından kurulmuş olan Şangay'daki Çin Halk Okulunda (中國公學) öğretmenlik yaparak geçirdi.
1930'dan 1934'e kadar Wu Ulusal Merkezi Üniversite'de eğitim gördü. Eğitimine matematik ile başladı ancak ardından fizik bölümüne geçti. Diplomasını Nanjing'deki Ulusal Merkezi Üniversite'nin fizik bölümünden aldı. Mezun olduktan sonra 2 yıl fizik alanında master'a devam etti, bir yandan da Zhejiang Üniversitesinde asistanlık yaptı. Wu, master derecesini alınca Sinica Akademisinin Fizik Enstitüsü'nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. 1936 yılında ise Amerika Birleşik Devletleri'ne taşında.
Wu fizik çalışmalarını Çinin fiziksel şartlarında mümkün olandan yüksek seviyelere taşımaya karar vermişti. Bu nedenle Amerikan üniversitelerine, özellikle California'dakilere başvurularda bulundu. Michigan State Üniversitesi'nden olumlu cevap alması üzerine Taicang'lı bir kimyager olan arkadaşı Dong Ruofen (董若芬)  ile birlikte Çinden Amerikaya Uzun bir deniz yolculuğuna çıktı.
İki arkadaş 1936'da San Francisco'ya vardı. Berkeley'deki California Üniversitesini gördükten sonra Wu'nun lisansüstü eğitim planları tamamen değişti. Burada Çin Cumhuriyetinin kendi kedisini Çin İmparatoru ilan eden ilk devlet başkanı Yuan Shikai'nin torunu, fizikçi Luke Chia-Liu Yuan ile görüştü. Buna ilaveten Wu'nun başarıları ona, kısa süre içerisinde cyclotron parçacık hızlandırıcısını (cyclotron parçacık hızlandırıcısı; yüklü parçacıkları dairesel yörüngelerde merkezden dışarıya doğru ivmelendiren bir tür parçacık hızlandırıcısı) icat edip fizikteki uygulamalarını geliştirerek 1939 Nobel Fizik Ödülünü kazanacak olan Ernest O. Lawrence'ın altında çalışma şansını verdi. Bu nedenle Michigan'da çalışma planlarından vazgeçerek Berkeley'e kaydoldu. Fizik doktorasını hızla 1940 yılında tamamlayarak hem araştırmasında hem de eğitiminde büyük ilerlemeleri bir kısa süre içerisinde katetti. 1942 yılında vatandaşı Yuan'la evlendi. 1947 yılında oğulları Vincent Yuan (袁緯承) dünyaya geldi. İleride Vİcent'de fizikçi oldu. 16 Şubat 1997'de 84 yaşında geçirdiği inme sonucu New York'ta öldü. Öldüğünde Columbia Üniversitesinde fizik profesörüydü.

Wu ve Yuan evlendikten sonra ABD'nin doğu yakasına taşındı. Burada Wu önce Smith Üniversitesinde öğretim üyesi oldu, ardından 1942-1944 arasında New Jersey'deki Princeton Üniversitesinde çalışmaya başladı. Princeton Üniversitesi Fizik Bölümünde ders veren ilk kadın oldu. Ardından 1944 yılında kendisini 1980 yılına kadar çalışmaya devam edeceği New York'taki Columbia Üniversitesinde buldu.
1942-1944 arasındaki 2 yılı Wu Berkeley Üniversitesinde araştırma asistanı olarak geçirdi. Aynı zamanda Şangay'daki Ulusal Bilim Akademisinde ve Smith Üniversitesinde dersler verdi. Bu dersler genellikle x ışını örütçözümbilimi hakkındaydı. 1958'de kadrolu profesör oldu ve Ulusal Bilim Akademisi'ne seçildi.
Columbia Üniversitesinde Wu ayrıca Manhatten Projesinin araştırma ve geliştirilmesine katıldı. Gaz yayınımı (difüzyonu) yöntemiyle uranyum metalini U-235 ve U238 izotoplarına ayrılmasının gelişimine katkıda bulundu. Bu yöntem Oak Ridge, Tennesee yakınlarındaki yapımı 1944 yılında başlamış olan K-25 tesislerinde çok büyük ölçeklerde uygulandı. 1946 yılından 1952'te kadar Columbia Üniversitesi fizik bölümünde araştırmacı üye olarak çalıştı. Ardından 1958'e kadar 6 yıl boyunca doçent unvanıyla çalıştı. 1958'de profesörlük unvanını aldı ve 1981'de de emekli oldu. Bu sırada Columbia Üniversitesinde nükleer radyasyonun şiddetini ölçmek için kullanılan Gieger sayacının geliştirilmesinde de çalıştı.

Columbia'da Wu Çin doğumlu teorik fizikçi Tsung-Dao Lee ile bizzat tanıştı. 1950'lerin ortalarında Lee ve bir diğer Çinli teorik fizikçi, Chen Ning Yang, eşlem korunumu üzerine çalışmaya başladılar. Deneysel sonuçlara dair yaptıkları kütüphane araştırmalarında bu kanunun elektromanyetik etkileşimler ve büyük kuvvet (güçlü nükleer kuvvet) için geçerli olduğu sonucuna vardılar. Ancak bu teori henüz küçük kuvvet (zayıf nükleer kuvvet) için sınanmamıştı ve Lee ve Yang'ın kuramsal çalışmaları kuramın büyük ihtimalle bu tür etkileşimlerde geçerli olmayacağını gösteriyordu. İkili eşlem korunumunu zayıf nükleer kuvvet için test edebilmek için birçok laboratuvar deneyi tasarladı. Lee bu deneylerin içinden en uygun olanını seçmesi, laboratuvar gereçlerini tasarlaması ve ardından deneyi uygulaması için Wu'dan yardım istedi. Wu bu deneyi, yapmayı, deneye bir radyoaktif kobalt-60 örneğinin çok düşük sıcaklıklara kadar soğutulmasının da eklenmesi şartıyla kabul etti. Kobalt-60 beta ışınımı yaparak bozunan bir iztoptu ve beta ışıması Wu'nun bir diğer uzmanlık alanıydı. Aşırı düşük sıcaklıklar kobalt atomlarının termal titreşimlerini neredeyse sıfıra indirmek için gerekliydi. Wu ayrıca kobalt-60 örneğinin atomik çekirdeğindeki bütün spinleri aynı yöne toplamak için örneğe düzgün bir manyetik alan uygulamak zorundaydı. Bu aşırı soğuk sıcaklıkta gerçekleştirilecek deney için Wu'nun da Ulusal Standartlar Bürosunun sıvı-gazlar konusundaki uzmanlığına ihtiyacı vardı. Bu nedenle deneyi gerçekleştirebilmek için Maryland'deki Ulusal Standartlar Bürosunun merkezine beraberinde deney ekipmanlarıyla gitti.
Lee ve Yang'ın teorik hesaplamaları kobalt-60 atomlarının yaydığı beta parçacıklarının asimetrik olarak yayılması gerektiğini öngörüyordu ve bu durum eşlem korunumu kanunu çürütüyordu. Wu'nun NBS'deki deneyleri bu fikri doğruladı: zayıf nükleer etkileşim altında eşlem korunmuyordu. Aynı durum kısa bir süre içerisinde Wu'nun Columbia Üniversitesindeki meslektaşları tarafından başka deneylerle de doğrulandı. Bu deneylerin sonuçları yayınlandıktan kısa bir süre sonra birçok laboratuvarda farklı deney düzenekleriyle test edildi ve birçok kez doğrulandı. Wu'nun 1965'te yayınlanan Beta Bozunumu adlı kitabı günümüzde hala nükleer fiziğin temel referans kitabı olarak kabul edilir.

Wu'nun yaptığı bir diğer önemli deney ise Pryce ve Ward'ın ters yönlere ilerleyen iki fotonun kuantum kutuplaşmalarının bağıntılarına ilişkin hesaplamalarının doğrulanmasıydı. Bu deney, dolaşık bir foton çiftinin doğurduğu kuantum sonuçlarının (EPR) Einstein-Podolski-Rosen paradoksuuna veya durumuna uygulanabilirliğinin ilk deneysel doğrulanışı olmasıyla önemliydi. Wu ayrıca 1956 yılında yaptığı bir deneyle çekirdekteki etkileşimleri açıklayan simetri yasasını çürüttü.
Wu, 1956 Haziranında tamamladığı ve 1957'de basılan ‘’Beta Bozunumunda Eşlem Korunumuna Dair Deneyler’' kitabında beta bozunumu deneyinden topladığı verileri ve bulgularını paylaştı. Onun bulguları ilk kez eşlem korunumuna uymayan bir durum tespit etmemizi sağlamış oldu.
Wu daha sonra hemoglobini deforme ederek orak hücresi hastalığına yol açan moleküler değişimleri inceleyen araştırmayı yönetti. 1960'a kadar Mössbauer etkisi üzerine çalıştı ve ardından manyetizimle ilgili çalışmaya başladı.

Chien-Shiung Wu, yalnızca bilimsel çalışmalarıyla değil, aynı zamanda bilimde cinsiyet eşitliği konusundaki duruşuyla da tanınmıştır. Kariyeri boyunca kadınların akademik ve bilimsel alanlarda karşılaştığı eşitsizliklere dikkat çekmiş ve bu konularda açıkça eleştirilerde bulunmuştur.
Wu, özellikle kadın bilim insanlarının yeterince tanınmaması ve ödüllendirilmemesi konusuna vurgu yapmış, bilim dünyasında fırsat eşitliğinin sağlanması gerektiğini savunmuştur. Kendi deneyimleri de bu duruma örnek gösterilmiş ve Nobel Ödülü sürecinde yaşananlar bu tartışmaların önemli bir parçası olmuştur.
---

Wu, 1970'li yıllarda Amerikan Fizik Topluluğu'nun (American Physical Society) başkanlığını üstlenen ilk kadın olmuştur. Bu görev, onun yalnızca bir araştırmacı olarak değil, aynı zamanda bilimsel topluluk içinde bir lider olarak da tanındığını göstermektedir.
Bilim dünyasında "Fiziğin Leydisi" olarak anılan Wu, deneysel fizik alanındaki hassas çalışmaları ve metodolojik yaklaşımıyla öne çıkmıştır. Özellikle beta bozunumu üzerine yaptığı çalışmalar, parçacık fiziğinin gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.
---

Wu, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde bilim eğitiminin yaygınlaştırılması ve genç bilim insanlarının desteklenmesi konularına odaklanmıştır. Hayatının son yıllarında Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasında bilimsel iş birliklerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
16 Şubat 1997 tarihinde New York'ta hayatını kaybeden Wu, ardında modern fizik üzerinde kalıcı etkiler bırakan 

Ebû Mûsa Câbir bin Hayyân (Arapça: ابو موسی جابربن حیان, Latince: "Geber" ya da "Geberus"; (al-Barigi Kabilesi / al-Azdi / al-Kufi / al-Tusi / al-Sufi), (doğum: 721, Tus, İran, Horasan; ölüm: 815, Kufe, Irak) Batıda daha ziyâde Geber olarak tanınan, Abbâsîler döneminde yaşamış ve İslâmiyet'te fen bilimlerinin temelini atmış olan Farsî çok yönlü bir fen bilgini; simyacı, kimyacı ve eczacı; fizikçi, astronom ve astrolog; tıp ve fizik tedavi uzmanı; mühendis, coğrafyacı, filozof ve sûfi.

Tus, İran'da eğitimini aldıktan sonra Kûfe'ye göç etti. Câbir bin Hayyân bilinen ilk pratik Simya (Alşimi) âlimdir. Orta Çağ Avrupası'nın Simya alanına büyük ölçüde etki etmiş ve Kimya'nın da esasını oluşturmuştur. İmâm Câʿfer-i Sâdık'ın öğrencisidir.

Kimyager ve Eczacı olan bir babanın oğlu olarak Câbir, Horasan'da doğmuş ve Yemen'de okuduktan sonra Kufe'ye giderek Abbâsî halifesi Harun Reşid'e saray âlimi olarak hizmet etmiştir.

Kimya dışında Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400' ü aşan eser bıraktığı söylense de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır.
Nitrik asit, hidrojen klorür ve sülfürik asit'in rafine ve kristalize yöntemlerini bulduğu Kral suyu'nu icat ettiği ve dietil eter, sitrik asit, asetik asit ve tartarik asiti keşfetiği düşünülmektedir. "İmbik" (الأنبيق al-inbiq) geliştirmiş ve kendisinin ortaya attığı baz kavramıyla Kimya'nın gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Ayrıca daha sonra zehirli olan arsenik tozunu elde eden ilk kişidir.
Agathondaemon, Hermes Trismegistus, Pisagor ve Sokrates'i saydığı ve Eski Yunan, Eski Mısır ve Şia Sufizminden etkilendiği düşünülmektedir.
Eserlerinden 12. yüzyılda Latinceye çevrilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, "Simya/Alşimi" ve "Kimya" kelimelerinin kökeni olmuştur.
Canlıların kendiliğinden oluşumu ve suni yolla canlı üretme" fikrini savunmaktaydı. Cabir'e göre Allah ilk önce dört unsuru yani hava, su, ateş ve toprağı yarattı, sonra da onlardan maden, bitki, hayvan ve insan varlıklarının oluşumunu ve üremesini "irade" etti. Temelde ilahi yaratma fikrini kabul eden Câbir, bazı bitki ve hayvan türlerinin, hatta ilk insanın, kendiliğinden vücut bulduğunu kabul etmekten öte, minerallerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların suni olarak laboratuvarda üretilebileceğini bile iddia etmektedir. Câbir, kendiliğinden oluşu tevlid ve tevellud, suni oluşumu tevalud ve tekvin, ilahî yaratma fikrini de kevn ve halk terimleriyle açıklamaktaydı.

History of Analytical Chemistry By Ferenc Szabadváry, P 11,ISBN 2-88124-569-2.
The Historical Background of Chemistry By Henry Marshall Leicester, P 63.
Alchemy, Eric John Holmyard, P 68.
Dragon's Brain Perfume an Historical Geography of Camphor, Robin Arthur Donkin, P 137.
The Grand Contraption The World as Myth, Number, and Chance, David Allen Park, P 229.
Cosmology in Gauge Field Theory and String Theory, By David Bailin, Alexander Love, P 181.
The New Book of Knowledge, ISBN 0-7172-0517-7, Page 446.
The Biology of Alcoholism, By Benjamin Kissin, Henri Begleiter, P 576.
Medieval Science, Technology, and Medicine, By Thomas F. Glick, Steven John Livesey, Faith Wallis, ISBN 0-415-96930-1, P 280
A History of Chemistry By Forris Jewett Moore, P 15.
E. J. Brill's First Encyclopaedia of Islam, 1913-1936 By M. Th. Houtsma, E. van Donzel, ISBN 90-04-08265-4, P 989.
In Old Paris, by Robert W. Berger, P 164, ISBN 0-934977-66-6.
Chemical Essays By Richard Watson, P 68
Jabir9 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Columbia Encyclopedia, Sixth Edition, 2007.
Ahmad Y Hassan, Arabic Alchemy19 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ya da Fars
A Dictionary of the History of Science by Anton Sebastian - p. 241
The Alchemical Body By David Gordon - p. 366
The Structure and Properties of Matter by Herman Thompson Briscoe - p. 10
The Tincal Trail: A History of Borax by Edward John Cocks, Norman J. Travis - p. 4
William Royall Newman, Gehennical Fire: The Lives of George Starkey, an American Alchemist in the Scientific Revolution, Harvard University Press, 1994. pg 94: "According to traditional bio-bibliography of Muslims, Jabir ibn Hayyan was a Persian alchemist who lived at some time in the eight century and wrote a wealth of books on virtually every aspect of natural philosophy"
William R. Newman, The Occult and Manifest Among the Alchemist", in F. J. Ragep, Sally P Ragep, Steven John Livesey, "Tradition, Transmission, Transformation: Proceedings of Two Conferences on pre-Modern science held at University of Oklahoma", Brill,1996/1997, pg 178:"This language of extracting the hidden nature formed an important lemma for the extensive corpus associated with the Persian alchemist Jabir ibn Hayyan"
Henry Corbin, "The Voyage and the Messenger: Iran and Philosophy", Translated by Joseph H. Rowe,North Atlantic Books, 1998. pg 45: "The Nisba al-Azdin certainly does not necessarily indicate Arab origin. Geber seems to have been a client of the Azd tribe established in Kufa
Tamara M. Green, "The City of the Moon God: Religious Traditions of Harran (Religions in the Graeco-Roman World) ", Brill, 1992. pg 177: "His most famous student was the Persian Jabir ibn Hayyan (b. circa 721 C.E.), under whose name the vast corpus of alchemical writing circulated in the medieval period in both the east and west, although many of the works attributed to Jabir have been demonstrated to be likely product of later Ismaili' tradition."
David Gordon White, "The Alchemical Body: Siddha Traditions in Medieval India", University of Chicago Press, 1996. pg 447
William R. Newman, Promethean Ambitions: Alchemy and the Quest to Perfect Nature, University of Chicago Press, 2004. pg 181: "The corpus ascribed to the eight-century Persian sage Jabir ibn Hayyan.."
Wilbur Applebaum, The Scientific revolution and the foundation of modern science, Greenwood Press, 1995. pg 44: "The chief source of Arabic alchemy was associated with the name, in its Latinized form, of Geber, an eighth-century Persian."
Neil Kamil,Fortress of the Soul: Violence, Metaphysics, and Material Life in the Huguenots New World, 1517-1751 (Early America: History, Context, Culture), JHU Press, 2005. pg 182: "The ninth-century Persian alchemist Jabir ibn Hay- yan, also known as Geber, is accurately called pseudo-Geber since most of the works published under this name in the West were forgeries"
Aleksandr Sergeevich Povarennykh, Crystal Chemical Classification of Minerals, Plenum Press, 1972, v.1, ISBN 0-306-30348-5, page 4: The first to give separate consideration to minerals and other inorganic substances were the following: The Persian alchemist Jabir (721-815)...
George Sarton, Introduction to the History of Science, Pub. for the Carnegie Institution of Washington, by the Williams & Wilkins Company, 1931, vol.2 pt.1, page 1044: Was Geber, as the name would imply, the Persian alchemist Jabir ibn Haiyan?
Dan Merkur, in The psychoanalytic study of society (eds. Bryce Boyer, et al.), vol. 18, Routledge, ISBN 0-88163-161-2, page 352: I would note that the Persian alchemist Jabir ibn Hayyan developed the theory that all metals consist of different "balances" ...
Anthony Gross, The Dissolution of the Lancastrian Kingship: Sir John Fortescue and the Crisis of Monarchy in Fifteenth-century England, Paul Watkins, 1996, ISBN 1-871615-90-9, page 19: Ever since the Seventy Books attributed to the Persian alchemist Jabir Ibn Hayyan had been translated into Latin .... Sebastian, Anton,A Dictionary of the History of Science, (Casterton Hall: Parthenon Publishing Group Ltd, 2001),241. Geber or Jabir is held to be the first practical alchemist. Julian, Franklyn, Dictionary of the Occult, Kessinger Publishing, 2003, ISBN 0-7661-2816-4, 9780766128163, p. 8.

DNA yapısı, hem tek iplikli hem çift iplikli DNA'da çeşitli biçimler gösterir. Hücreler için DNA'nın yapısıyla ilişkili olan DNA'nın mekanik yapısı hücreler için önemli bir sorun yaratır. DNA'nın okunması veya ona bağlanmasıyla ilgili her hücresel süreç, onun tanınması, paketlenmesi veya değişime uğratılmasına etki edecek şekilde onun mekanik yapılarını da kullanır ya da değiştirir. DNA'nın aşırı uzunluğunun (bir kromozomdaki DNA'nın uzunluğu 10 cm'yi bulabilir), onun sertliğinin ve sarmal yapısının bir sonucu olarak, hücre DNA'sının düzenlenebilmesi için histon gibi yapısal proteinler ve topoizomeraz ve helikaz gibi enzimler evrimleşmiştir. DNA'nın özellikleri onun moleküler yapısı ve dizisi ile yakından ilişkilidir. Özellikle DNA ipliklerini birbirine bağlayan hidrojen bağları ve elektronik etkileşimlerin, her bir iplikteki bağların kuvvetine kıyasla olan zayıflığı, bu ilişkide önemli bir rol oynar.
DNA'nın mekanik yapısını doğrudan ölçebilen deneysel teknikler nispeten yenidir ve çözelti içinde yüksek çözünümlü görüntüleme genelde zordur. Buna rağmen, bilimciler bu polimerin mekanik özellikleri hakkında büyük miktarda veri üretmişlerdir ve DNA'nın mekanik özelliklerinin hücresel süreçlere olan etkileri halen aktif olarak araştırılmakta olan bir konudur.
Çoğu hücrede bulunan DNA'nın uzunluk bakımından mikroskobik olduğunu belirtmek önemlidir—her bir insan kromozomundaki DNA birkaç santimetre uzunluğundadır. Dolayısıyla, hücreler DNA'yı içlerinde taşıyabilmek için onu sıkıştırmak veya "paketlemek" zorundadırlar. Ökaryotlarda, histon olarak adlandırılan makara gibi proteinler etrafından DNA'nın sarılması ile bu gerçekleşir. Bu DNA-protein kompleksinin daha da çok sıkıştırılması sonucu mitoz bölünme sırasında görülen kromozom yapıları meydana gelir.

DNA yapılarının belirlenmesi nükleer manyetik rezonans veya X-ışını kristalogafisi teknikleri ile yapılır. A-DNA ve B-DNA'nın X-işini kırınım örüntülerinin ilk yayımlanan raporları Patterson transformlarına dayanan analizler kullanmış, bunlar buzağı timus DNA'sının yönlendirilmiş lifleri için sınırlı miktarda yapısal bilgi sağlamışlardı. 1953'te Wilkins ve çalışma arkadaşları, bakteri ve alabalık sperm DNA'sının sulandırılmış (hidrate) ve yönlendirilmiş liflerindeki B-DNA'nın X-ışını kırınım ve saçılım örüntüleri için alternatif bir analiz yöntemini önerdiler, Bessel foksiyonlarının kareler toplamını kullanmak yoluyla. `B-DNA biçimi' hücre içindeki şartlarda en yaygın olmakla beraber, aslında bu iyi tanımlanmış bir üç boyutlu yapı (konformasyon) değil, canlı hücrelerin çoğunda bulunan sulanma seviyelerinde görülen bir DNA konformasyonlar ailesi veya konformasyonlar bulanık kümesidir (fuzzy set). Bunlara karşılık gelen X-ışını kırınım ve saçılım örüntüleri, önemli oranda (>%20) bir düzensizlik içeren moleküler parakristallere özgündür, ve bu yüzden standart analiz yöntemleri kullanılarak bunların yapıları çözülemez.
Buna karşın, Bessel fonksiyonlarının Fourier transformu ve DNA moleküler modelleri kullanılarak yapılan standart analizler, A-DNA ve Z-DNA'nın X-ışını kırınım örüntülerinin analizinde rutin olarak hâlâ kullanılmaktadır.

Bir baz çiftinin geometrisi 6 koordinat ile tanımlanabilir: yükselti, burulma, kayma, ötelenme, yatıklık ve yalpa (İngilizce rise, twist, slide, shift, tilt, ve roll). Bu değerler DNA molekülündeki her bir baz çiftinin uzaydaki konum ve doğrultusunu, sarmalda kendisinden bir evvelkine göreli olarak tam olarak tanımlar. Bunlar topluca molekülün sarmal yapısını tanımlarlar. Bir DNA molekülünde normal yapının bozulmuş olduğu bölgelerde bu değerler bozulmayı betimlemek için kullanılır.
Her bir baz çifti için aşağıdaki parametreler de tanımlanmıştır:

Pervane burulması(Propeller twist)
Aynı baz çiftindeki bir bazın düzleminin diğerinin düzlemine göre açısı
Öteleme (Shift)
Baz çifti düzleminde bir bazın ötekine göre kayma oranı, küçük oyuktan büyük oyuk doğrultusunda.
Eğim(Tilt)
Bu eksen etrafındaki dönme.
Kayma (Slide)
Baz çifti düzleminde bir iplikten ötekine doğru kayma.
Baz çift düzlemini uzun ekseni etrafında dönmesi (Roll)
rotation around this axis.
Yükselme (Rise)
sarmal ekseni boyunca ötelenme.
Burulma (Twist)
sarmal ekseni etrafında dönme.
Hatve (Pitch)
Sarmalda bir tam dönüşteki baz çifti sayısı
Yükselme ve burulma, sarmalın elliliğini ve hatvesini belirler. Diğer parametreler sıfıra eşit olabilir. Kayma ve ötelenme, B-DNA'da tipik olarak küçük değerlerdir ama A- ve Z-DNA'da büyük değerlere sahip olabilir. Yatıklık ve yalpa, ardışık baz çiftlerinin daha az paralel olmasına neden olur ve bunlar tipik olarak küçük değerlerdir. Bu parametreler hakkında bir şekil, 3DNA Web sitesinde görülebilir.
Bilimsel literatürde yatıklık (İngilizce "tilt") başka bir anlamda da kullanılabilir; ilk baz çifti ekseninin, sarmal eksenine olan diklikten olan sapması için de bu terim kullanılabilir. Bu anlam, ardışık iki baz çifti arasındaki kaymaya karşılık gelir ve sarmal-tabanlı koordinatlarda daha uygun olarak "eğim" (İng. "inclination") olarak belirtilir.

Doğada üç DNA üç boyutlu yapısı (konformasyonu) olduğu düşünülmektedir, bunlar A-DNA, B-DNA ve Z-DNA olarak adlandırılırlar. James D. Watson ve Francis Crick tarafından betimlenmiş olan "B" biçiminin hücrelerde hakim biçim olduğu görüşü yaygındır. 23,7 Å genişliğindedir ve 10 baz çifti için 34 Å uzanır. Çifte sarmal her 10,4-10,5 baz çifti için bir tam dönüş yapar. Bu burulma sıklığı (sarmal hatvesi), her bir bazın komşularına yaptığı istifleme (İng. stacking) güçlerine bağlıdır.
Başka konformasyonlar da olasıldır; A-DNA, B-DNA, C-DNA, D-DNA, E-DNA, L-DNA(D-DNA'nın enatiomerik yapısı), P-DNA, S-DNA, Z-DNA, v.s. tanımlanmıştır. Gelecekte keşfedilebilecek DNA konformasyonları için F, Q, U, V ve Y harfleri kalmıştır. Ancak bu biçimlerin çoğu suni olarak yaratılmış ve doğal olarak, biyoloji sistemlerde gözlemlenmemiştir.
DNA'nın bir diğer yapı tipi, üç sarmallı DNA'dır.

A ve Z-DNA, geometrileri bakımından birbirlerinden önemli derecede farklılık gösterirler ama ikisi de sarmal yapılıdırlar. A yapısı, sadece su kaybetmiş (dehidrate) DNA örneklerinde (kristalografik deneylerde olduğu gibi) ve belki DNA-RNA ipliklerinin hibrit eşleşmelerinde görülebildiği muhtemel sayılmaktadır. Hücrelerde DNA'nın metilasyona uğramış kısımları Z-DNA geometrisini sahip olabilir. Ayrıca bazı protein-DNA komplekslerinin Z-DNA yapıları oluşturduğuna dair deliller vardır.

DNA'nın B biçimi her 10,4-10,5 bç bir tam dönüş yapar, torsiyon gerilimi olmayınca. Ancak, çeşitli biyolojik süreçler torsiyon gerilimi yaratır. Aşırı veya eksik sarmal gerilimli bir DNA parçasına pozitif veya negatif "süpersarımlı" olarak değinilir. Hücrelerdeki DNA tipik olarak negatif süpersarımlıdır, onun böyle olması ikili sarmalın çözülüp (eriyip) transkripsiyonun olmasını sağlar.

DNA'nın sarmal olmayan biçimleri de betimlenmiştir, örneğin yan yana ve üçlü sarmal biçimleri. Tek iplikli DNA, DNA ikilenmesi sırasında veya ısı ile DNA ipliklerinin ayrışması sonucu meydana gelir.

DNA göreceli olarak rijit bir polimer sayılır, Solucanvari zincir olarak modellenir. Üç önemli serbestlik derecesi vardır: bükülme, burulma ve sıkışma. Bunların her biri DNA'nın hücre içindeki yeteneklerine belli sınırlamalar getirir. Burulma/torsiyonal tutukluğu, DNA'nın halkasallaşmasına ve DNA'ya bağlanan proteinlerin birbirlerine göreceli doğrultusuna etki eder. Bükülme/eksensel tutukluğu DNA'nın sarılmasına, onun halkasallaşmasına ve proteinlerle etkileşimine etki eder. Sıkışma (kompresyon)/uzama ise yüksek gerilme hâli dışında nispeten önemsizdir.

Çözeltideki DNA'nın rijit bir yapısı  yoktur, termal titreşimler ve su molekülleri ile çarpışmalar nedeniyle sürekli değişen bir konformasyona sahiptir ve bu yüzden rijitliğin klasik ölçümleri mümkün değildir. Dolayısıyla DNA'nın bükülmezliği onun süreğenlik uzunluğu ile ölçülür, bunun tanımı şöyledir:

"polimerin zamana-bağllı ortalama doğrultusunun e faktörü ile bağıntısız (ilintisiz) olduğu DNA uzunluğu"
Bu değer atomik kuvvet mikroskobu ile farklı uzunlukta DNA moleküllerini görüntüleyerek doğrudan ölçülebilir. Sulu çözeltilerde  ortalama süreğenlik uzunluğu 46-50 nm veya 140-150 baz çiftidir (DNA'nın çapı 2 nm'dir), ama bu değer büyük çeşitlilik gösterebilir. Bu tanıma göre DNA orta derecede rijit bir molekül sayılır.
DNA'nın belli bir kısmının süreğenlik uzunluğu kısmen onun dizisine bağlı olduğu için büyük bir varyasyon gösterebilir. Bu varyasyon büyük ölçüde baz istiflenme enerjisinde ve küçük ve büyük oluklara uzanan bazlardan kaynaklanır.

DNA'nın entropik esnekliği standart polimer fiziği modelleri (Kratky-Porod solucan benzeri zincir modeli gibi) ile dikkate değer derecede uyumludur. Solucan benzeri zincir modelinin öngördüğü gibi, küçük (picoNewton-altı) kuvvetlerde Hooke kanunu tarafından betimlenir. Ancak, süreğenlik uzunluğunundan kısa uzunlukta DNA parçalarında bükülme kuvveti yaklaşık sabittir ve davranışı, solucan benzeri zincir öngörülerinden sapma gösterir. Bunun sonucu olarak küçük DNA molekülleri kolay halkalaşır ve DNA'da çok bükük kısımların bulunma olasılığı daha yüksektir.

DNA moleküllerinin bükülmesine tercihli yönler vardır, yani DNA anizotropik bükülme gösterir. Bunun nedeni DNA dizisini oluşturan bazların özellikleridir; rastgele bir dizinin tercihli bir bükülme yönü yoktur.
Tercihli DNA bükülmesi, her bazın komşusu üzerinde istiflenmesinin stabilitesi tarafından belirlenir. Eğer kararsız baz istiflenmesi DNA sarmalının hep aynı tarafında yer alırsa DNA o yöne doğru bükülür. Bükülme açısı artınca sterik engeller ve bazların birbirine göre yuvarlanması da bükülmede rol oynar, özellikle küçük olukta. A ve T bazları bükülmelerin iç tarafında küçük olukta tercihen bulunurlar. Bu etki özellikle DNA-protein bağlanması sonucu sıkı bükülmenin oluştuğu yerlerde görülür, nükleozom taneciklerinde olduğu gibi. Yukarıdaki tabloda baz çarpıtmalarına (distorsiyonlarına) bakınız.
İstisnai bükülme tercihi olan DNA molekülleri içsel olarak büküktürler. Bu olgu ilk defa tripanozomlardaki kinetoplast DNA'sında gözlem

Denis Diderot (5 Ekim 1713 - 31 Temmuz 1784), Fransız yazar ve filozoftur.
Aydınlanma Çağı'nın en önemli kişiliklerinden biri. Yazdıkları ve felsefesi Fransız Devrimi'ni hazırlamıştır. Yeni felsefi ve bilimsel düşünceleri ve bilgileri Avrupa ölçeğinde yayma amacıyla tasarlanan ünlü Ansiklopedi'nin (Encyclopédie) baş editörüydü. Birinci cildi düşün ve ülkü arkadaşı D'Alembert yayımlamıştı. İkinci ciltten başlayarak 7. cildin sonuna dek D'alembert ve Diderot birlikte editörlük yapmışlar, bu noktada d'Alembert'in editörlükten çekilmesinden sonra 35. cildin sonuna dek editörlüğü tek başına Denis Diderot yürütmüştür.

Fransa'nın Champagne ilinin Langres kasabasında doğdu. Diderot'nun babası bir bıçakçı idi. Yedi çocuklu ailenin yaşayan çocuklarının en büyüğü Diderot idi. Ailesi onun papaz olmasına karar verdiği için kardeşi Didier ile birlikte kasabadaki Cizvitler Koleji'nde öğrenim gördü. 22 Ağustos 1726'da papazlık unvanını olarak mezun oldu. Papazlık yapmak yerine öğrenimine devam etmeye karar verdi. Paris'te Louis le Grand Koleji'nde okudu. 2 Eylül 1732'de Grekçe, Latince ve felsefe okutma yetkisi alarak bu okuldan mezun oldu.
Öğrenimini tamamladıktan sonra iki yıl bir dava vekilinin yanında yazıcı olarak çalıştı. Sevmediği bu işte çalışırken kendisini Hobbes'un, Locke'un ve Newton'un eserlerine verdi; ardından işi bırakıp bohem bir yaşam sürdü ve maddi sıkıntı içinde yaşadı. 1741 yılında yoksul bir çamaşırcı kız olan Antoinette Champion ile tanışması yaşamına bir düzen getirdi. Babası onaylamasa da 1743'te Antoinette ile evlendi. Kitap çevirisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. 1744'te kızı Angélique doğdu.
1728 tarihli Chambers Ansiklopedisi'nin İngilizceden Fransızcaya çevrilmesi, yeniden düzenlenip geliştirilmesi işini 1746'da kabul etti. Proje gittikçe büyüdü; Diderot ansiklopedinin yayıncısı oldu. Bu, yıllar boyu onun ana işi ve gelir kaynağı oldu.
Jean-Jacques Rousseau ile 1742'de tanışmış olan Diderot; 1746 ile 1749 yılları arasında onunla yakın dost oldu, sık sık bir küçük meyhanede baş başa tartışıyorlardı. Diderot, bu dönemde çevirilerinin yanı sıra özgün eserler meydana getirdi. İlk özgün kitabı olan Felsefe Konuşmaları' 1746'da yayımlandı. Ertesi yıl yayımlanan Filozofça Düşünceler adlı eseri Fransa Parlamentosu tarafından toplatıldı, mahkeme kararıyla yakıldı. 1749'da Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserlerini yayınladı. Bir yandan da edebiyat alanında denemeler yaptı Boşboğaz Mücevherler (Les Bijoux indiscrets) romanı ile Beyas Kuş (L'Oiseau blanc: conte bleu) masalını yazdı. Bir çocuk masalı olan Beyaz Kuş'u yazdığını duyan polis evini bastı ve 1749'da tutuklandı, 28 gün Vincennes Şatosu'na kapatıldı. Serbest kaldıktan sonra enerjisini daha çok Ansiklopedi çalışmalarına verdi.
Diderot'nun bir diğer evliliği ise, 1755'te Sophie Volland ile gerçekleşti. Volland diğer insanlar tarafından evde kalmış bir kadın olarak görülüyordu, ancak Diderot fikirlerinden bahsettiği ve içten bulduğu Volland'tan çok etkilenmişti.
Edebiyat alanında da birçok katkısı bulunan Diderot'nun başlıca özelliği romanları şekil ve içeriğinin yanı sıra, felsefi olarak da incelemesiydi. Romantizm akımının öncüsü ve hümanist olan Diderot; zengin kiliseler kontrolünde bir endüstri olarak gördüğü Hristiyanlık dinini reddetmiş ve birçok dincinin saldırılarına maruz kalmıştır. Her ne kadar Ansiklopedi genel olarak elit kesim tarafından ilgiyle karşılanmış olsa da, kimi çevrelerde de tepki ile karşılandı. Cizvitlerin eleştirileriyle karşı karşıya geldi.
Diderot 31 Temmuz 1784 tarihinde Fransa'da 70 yaşında ölmüş, Saint-Roch Kilisesi'nin mezarlığına gömülmüştür.

Essai sur le mérite et la vertu (Hak etme ve yeti üzerine), Shaftesbury tarafından yazılmış ve Diderot tarafından Fransızcaya çevrilip notlandırılmıştır (1745)
Pensées philosophiques (Felsefi Düşünceler, deneme (1746)
La que (Kuşkucu gezintiler) (1747)
Les bijoux indiscrets, roman (1748)
Lettre sur les aveugles à l'usage de ceux qui voient (Görenler için körler hakkında mektup) (1749)
L'Encyclopédie (Ansiklopedi) (1750-1765)
Lettre sur les sourds et muets (Sağır ve dilsizler hakkında mektup) (1751)
Pensées sur l'interprétation de la nature (Doğanın yorumlanması üzerine düşünceler), deneme (1751)
Le fils naturel (Doğanın çocuğu) (1757)
Entretien sur le fils naturel (Doğanın çocuğu hakkında konuşma) (1757)
Salons, critique d'art (Salonlar, sanat eleştirisi) (1759-1781)
La Religieuse (Dindar kadın), roman (1760)
Le neveu de Rameau (Rameau'nun yeğeni, diyalog (1761 ?)
Lettre sur le commerce des livres (Kitapların ticareti hakkında mektup) (1763)
Mystification ou l'histoire des portraits (Mistifikasyon ya da portreler tarihi) (1768)
Entretien entre D'Alembert et Diderot (Diderot'yla D'Alembert'in tartışması) (1769)
Le rêve de D'Alembert (D'Alembert'in rüyası), dialogue (1769)
Suite de l'entretien entre D'Alembert et Diderot (D'Alembert Diderot tartışmasının devamı) (1769)
Paradoxe sur le comédien (Oyuncu hakkındaki paradoks) (1769 ?)
Apologie de l'abbé Galiani (Peder Galiani'nin övgüsü) (1770)
Principes philosophiques sur la matière et le mouvement (Madde ve hareket hakkında felsefi ilkeler), deneme (1770)
Entretien d'un père avec ses enfants (Bir babanın çocuklarıyla konuşması) (1771)
Jacques le fataliste et son maître (Kaderci Jacques ve Efendisi), roman (1771-1778)
Supplément au voyage de Bougainville (Bogainville seyahatine ek) (1772)
Histoire philosophique et politique des deux Indes (İki Hindistan'ın felsefi ve politik tarihi), Raynal'le birlikte (1772-1781)
Voyage en Hollande (Hollanda seyahati) (1773)
Eléments de physiologie (Fizyolojinin temelleri) (1773-1774)
Réfutation d'Helvétius (Helvetius'a reddiye) (1774)
Observations sur le Nakaz (Nakaz üzerine gözlemler) (1774)
Essai sur les règnes de Claude et de Néron (Claudius ve Neron'un iktidar dönemleri hakkında) (1778)
Lettre apologétique de l'abbé Raynal à Monsieur Grimm (Peder Raynal'ın Bay Grimm hakkında övgü mektubu) (1781)
Aux insurgents d'Amérique (Amerika isyancılarına) (1782)
Salons (Salonlar)

Anti-klerikalizm
Jean-Jacques Rousseau

Dik üçgen, iç açılarından biri 90° olan üçgendir. Çemberde çapı gören çevre açı 90°'dir.

Pisagor teoremi, herhangi bir dik üçgende kenarlar arasındaki bağıntıya verilen addır. Bu bağıntıya göre, dik kenarların karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine eşittir.

  
    
      
         
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \ a^{2}+b^{2}=c^{2}}
  
pisagor bağıntısında 90 derecenin karşısındaki kenara hipotenüs adı verilir. Hipotenüsün karesi diğer dik kenarların karesinin toplamına eşittir. İki dik kenarın kareleri toplanır, çıkan sonucun karekökü alınarak hipotenüsün uzunluğu bulunur.

45-45-90 üçgeni bir ikizkenar dik üçgendir. Üçgenin dik kenarları birbirine eşit ve hipotenüsü dik kenarların 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  

katıdır. Oran aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        1
        :
        1
        :
        
          
            2
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle 1:1:{\sqrt {2}}.\,}
  

İspatı ise çok basittir. Bir dik kenara 1 cm denilirse, ikizkenarlıktan dolayı diğer dik kenar da 1 cm olmak zorundadır. Pisagor Teoremi'nden de hipotenüs 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 çıkar.

Açıları 30-60-90 olan bir dik üçgende hipotenüs, 30°'nin karşısındaki kenar ve 60°'nin karşısındaki kenar arasında sırasıyla aşağıdaki oran vardır:

  
    
      
        2
        :
        1
        :
        
          
            3
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle 2:1:{\sqrt {3}}.\,}
  

30°'nin karşısındaki kenarın 
  
    
      
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {3}}}
  
 katıdır. İspatı ise eşkenar üçgen vasıtasıyla yapılır. Kenarları 2 cm olan bir eşkenar üçgende köşeden indirilen dikme kenarı iki eş parçaya bölecektir. Aynı zamanda da açıortay olacaktır. Kenarortay olduğu için oluşan dik üçgenin alt dik kenarı 1 cm olacaktır. Açıortay olduğu için de dik üçgenin bir açısı 30° olacaktır. Eşkenar üçgenin bir kenarı, oluşan dik üçgenin hipotenüsü olacağından yapılacak Pisagor bağıntısı ile de indirilen dikme 
  
    
      
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {3}}}
  
 cm bulunacaktır.

Bu üçgende ise 22,5°'lik açının karşısındaki dik kenar 1 cm ise, 67,5°'lik açının karşısındaki kenar 
  
    
      
        1
        +
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 1+{\sqrt {2}}}
  
 cm olur. İspatı ise 67,5°'lik açıyı 45° ve 22,5° şeklinde parçalayarak yapılır. Bu şekilde altta oluşan ikizkenar dik üçgende alt dik kenar 1 cm olursa hipotenüs 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 cm olur. Yukarıda oluşacak ikizkenar üçgende de parçalanan kenarın diğer üst tarafı hipotenüse eşit olur. Alt parçası da ikizkenar dik üçgenden dolayı 1 cm bulunacağından 
  
    
      
        1
        +
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 1+{\sqrt {2}}}
  
 elde edilir.
Ve yine kaynaklarda pek bahsedilmeyen ama soruların çözümünde kolaylık sağlayan bir özellik:
22,5-67,5-90 üçgeninde hipotenüs, dik köşeden hipotenüse indirilen dikmenin 2 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 katı olur.

Bu üçgende 15°'lik açının karşısındaki kenar 1 cm ise 75°'lik kenarın karşısındaki kenar 
  
    
      
        2
        +
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle 2+{\sqrt {3}}}
  
 cm olur. İspatı ise 22,5-67,5-90 üçgenindeki gibidir. Tek farkı, 75°'lik açının 15° ve 60°'lik açılara bölünmesidir.
Ayrıca bu üçgende hipotenüse indirilen dikme, hipotenüsün 
  
    
      
        
          
            1
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{4}}}
  
 katıdır.
Kenarlara göre özel dik üçgenler genelde okullarda soru yazılırken işlem kolaylığı sağlamak amacıyla kullanılır. Bazı özel üçgenler şunlardır:

  
    
      
        3
        :
        4
        :
        5
        
      
    
    {\displaystyle 3:4:5\,}
  

  
    
      
        6
        :
        8
        :
        10
        
      
    
    {\displaystyle 6:8:10\,}
  

  
    
      
        5
        :
        12
        :
        13
        
      
    
    {\displaystyle 5:12:13\,}
  

  
    
      
        8
        :
        15
        :
        17
        
      
    
    {\displaystyle 8:15:17\,}
  

  
    
      
        7
        :
        24
        :
        25
        
      
    
    {\displaystyle 7:24:25\,}
  

  
    
      
        20
        :
        21
        :
        29
        
      
    
    {\displaystyle 20:21:29\,}
  

Bu üçgenlerin kenar uzunlukları aynı oranda artırılarak yine uygun dik üçgenler elde edilebilir (örneğin, 3-4-5 ve 6-8-10).
Ayrıca herhangi bir tek sayıyı (asal olmak şartı ile) kenar uzunluğu olarak belirlersek karesinin ardışık toplamları da diğer iki kenarı verecektir.
Örnek olarak;
7=>7'nin karesi 49=25+24
7,25,24 şeklinde özel bir dik üçgen vardır.
9=>9'un karesi 81=40+41
9,40,41 şeklinde özel bir dik üçgen vardır.
Ve dik üçgende kenarların tam sayı olduğu koşulda, en kısa kenarı tek sayı ise kalan kenarların bu kurala uyması şarttır.

Eşkenar üçgen
Trigonometri

Ebers Tıp Papirüsü, MÖ 1550 yıllarında yazıldığı sanılan ve Mısır'da bulunan bir yazmadır. Adını kendini 1873 yılında dünyaya duyuran Antik Mısır uzmanı George Maurice Ebers'ten almıştır.
Eski Mısır'a ait, tıp bilgileri içeren en eski ve en önemli yazmadan biridir. Diğeri ise MÖ 1300'lü yıllara ait Brugsch Papirüsüdür. İçerdiği yaklaşık 700 reçete ile eski çağ hekimliğine ışık tutan Ebers Papirüsü, Teb kentinde bir mumyanın kucağında bulunmuştur ve bugün Leipzig Üniversitesi Kütüphanesi'nde korunmaktadır.
Timsah ısırmasından, ayak tırnağı ağrısına kadar çeşitli tedavileri anlatan, sinek, fare, akrep gibi zararlılardan arındıran reçeteler ile pek çok büyü formülünü içerir.
Dolaşım sistemi, kan damarlarının tüm vücudu sardığı, kalbin kanı dağıtan bir merkez olduğu gibi bilgileri içermesi, o dönemde tıbbın ulaştığı seviye hakkında şaşırtıcı ipuçları vermektedir.

Edwin Smith Papirüsü dünyanın en eski cerrahi dokümanı olup MÖ 16-17. yüzyıla aittir. Hiyeroglif sistemi ile yazılmıştır. Tıp pratiğinin yaklaşımına benzerliğiyle dikkat çeken papirüste, belirti ve semptomlar, tanı ve tedavi, muayene süreciyle ilgili birçok bilginin yer almaktadır. Kosta kırıkları ve göğüs travmalarının cerrahi tedavisi, meme kanseri tanımı, kafa travmalarını tedavi etme süreçleri, birtakım nörolojik yaralanmalara ilişkin teşhis ve tedaviye yönelik cerrahi uygulamalar açıklanmaktadır.

Amerikalı mısırbilimci Edwin Smith el yazmasını Luxor'da Mustafa Aga adında bir takasçıdan almış, daha sonra metnin önemini fark edip çeviri üzerinde çalışmıştır. Ancak ölene kadar (1906) yayınlamamış, daha sonra papirüs kızı tarafından New-York Tarih Topluluğuna bağışlanmıştır. 1930 yılında çevirisi tamamlanmış ve Metropolitan Sanat Müzesi'nde (Manhattan – New York) sergilenmeye başlamıştır.

Bilim adamları tarafından bir firavunun veziri olan ve sağlık tanrısı olarak kabul edilen Imhotep tarafından yazıldığı kabul görmektedir.

Papirüs her birinin fizik muayene, tedavi ve prognozunun açıklandığı 48 travmatik yaralanma vakası içermektedir. Metinde gördüğümüz cerrahi prosedürler genelde akılcı olup yalnızca bir vakada antik mısır inancına dayanan büyüler içermektedir (9 nolu vaka: Frontal kemik travması). Metin kafa travmalarıyla başlayıp boyun, kol ve gövde yaralanmalarının tedavileriyle devam etmektedir. Prosedürler incelendiğinde açık yaraların tedavisinde dikişin, enfeksiyonlarda çoğunlukla bal ve küflü ekmeğin içinde bulunduğu karışımların, kanamaları durdurmak için ise çiğ etin kullanıldığı görülmektedir. Günümüz tedavilerine benzer olarak özellikle boyun ve spinal kord travmalarında hareketsizleştirmeye büyük önem verilmiştir.
Bunların dışında papirüs beyin ve iç organların anatomik yapısıyla ilgili ilk bilinen tanımlamaları yapmış ancak bunların fonksiyonları antik mısır tarihi boyunca hep bir gizem olarak kalmıştır.

Antik Mısır

Papirüsün yüksek çözünürlüklü görüntüsü.
The Edwin Smith Surgical Papyrus

El-Kanun fi't-Tıb veya Latince ismiyle Canon medicinae (Arapça: القانون في الطب el-Kanun fi el-Tıbb "Tıbbın Kanunu" veya "Tıpta Kanun"; Farsça: قانون Kanun "Kanun"), Batı'da Avicenna olarak da bilinen İbn-i Sina'nın 14 ciltlik tıp ansiklopedisidir. Arapça yazılmış olan eser 1025 yılında tamamlanmıştır. Eserin içeriği İbn-i Sina'nın kendi hekimlik deneyimlerine, Orta Çağ İslam tıbbına, antik Yunan hekim Galen'in yazılarına, antik Hint tıp geleneğinin hekimlerinden Suşruta ve Çaraka'ya ve antik Arap ve Pers tıp geleneklerine dayanmaktadır. Eser sıklıkla tıp tarihindeki en ünlü eserlerden birisi olarak adlandırılır. Eserin en eski bilinen nüshası 1052 tarihlidir ve Ağa Han koleksiyonunda yer almaktadır.

Sadece Kanun olarak da anılan eser, 18. yüzyıla ve 19. yüzyılın başlarına kadar tıbbi otoritesini korumuştur.
Gerek Avrupa gerekse İslam topraklarında tıbbi standardı belirlediği gibi, eser İbn-i Sina'nın en tanınmış eseri konumuna gelmiştir. Nitekim eser Fransa'daki Montpellier Üniversitesi gibi birçok farklı tıp okulunda, 1650 senesine kadar kullanılmıştır. Kitapta sözü edilen tıbbi prensipler bugün hâlâ çeşitli tıp fakültelerinde tıp tarihi kapsamında öğretilmektedir. Eserin ayrıca ilk farmakope olduğu da düşünülmektedir.
Diğer birçok şeyin yanı sıra kitap özellikle, sistematik deney ve ölçümün fizyoloji çalışmalarında kullanımını başlatışı,
enfeksiyöz hastalıkların bulaşıcı doğasının keşfi,
bulaşıcı hastalıkların yayılımını kontrol altında tutmak için karantina uygulamasını ortaya atması ve kanıt bazlı tıbbı, deneysel tıbbı, klinik deneyleri, randomize kontrollü çalışmaları, efikasite testlerini, klinik farmakolojiyi, nöropsikiyatriyi, fizyolojik psikolojiyi, risk faktörü analizini ve belirli hastalıkların diyagnozunda (tanısında) sendrom fikrini ortaya atması ve başlatması açısından önemlidir.
Eserde sağlığın ve hastalıkların sebepleri açıklanmıştır; zira İbn-i Sina'ya göre hem sağlığın hem de hastalığın sebepleri belirlenmeden, bilinmeden sağlığın eski hâline döndürülmesi, iyileştirilmesi mümkün değildir. Eserdeki materia medica ("tıbbi malzemeler") yaklaşık 760 ilaç içerirken bunların uygulamasına ve etkilerine dair yorumlara da yer verilmiştir. Ayrıca eserde İbn-i Sina, cerrahlara kanseri henüz ilk aşamalardayken tedavi yoluna gitmelerini ve tüm hastalıklı dokuları aldıklarından emin olmalarını nasihat eder. Bunların dışında eserde iklim ve çevrenin kişinin sağlığına etkisinden, diyetin öneminden ve cerrahi müdahalelerde oral anesteziklerin kullanımından bahsedilir.
Kanun, 12. yüzyılda Gerardus Cremonensis tarafından Canon Medicinae adıyla Latinceye çevrilmiş, 1279 yılında ise İbranice çevirisi yapılmıştır. O dönemden başlayarak özellikle Batı'daki tıp biliminin gelişiminde önemli rol oynayan kitap, yıllarca tıp okullarında ders kitabı olarak okutulmuştur. Nitekim doktor William Osler eserin "diğer tüm eserlerden uzunca bir süre boyunca tıbbın incili olarak kaldığını" belirtmiştir. Eserin Latince versiyonunun ilk üç kitabı 1472'de basılırken, tamamını içeren nüshalar 1473'te ortaya çıkmıştır.

El Tusi veya Tusi, İran'da Hazar Denizi'nin hemen batısında kalan tarihi Horasan (Farsça: خراسان Khorāsān) bölgesindeki Tus şehrinde doğmuş Fars kökenli bazı bilim adamlarına verilen bir unvandır. Bilim adamlarının bazıları al-Tusi unvanı ile adlandırılır bunlar:

Firdevsî Tusi (Farsça: حکیم ابوالقاسم فردوسی توسی, Hakīm Abū l-Qāsim Firdawsī Tūsī), (935-1020), Farslı şair;
Şeyh Tusi veya Şeyh Tusi (Farsça: ابوجعفر محمد بن حسن طوسی, Abu Jafar Muhammad Ibn Hassan Tûsî), (995-1067), İslam bilgini;
Esedî Tus3ı (Farsça: ابونصر علي بن احمد اسدي طوسي, Abu Mansur Ali ibn Ahmad Asadi Tusi), (?-1072), Farslı şair;
Nizamülmülk al-Tusi (Arapça: نظام الملك، ابو علي الحسن الطوسي, Nizāmu'l-Mulk Abū ʿAli al-Hasan al-Tūsī) (1018-1092), Farslı Büyük Selçuklu Devleti veziri;
Şerafeddin al-Tusi (Arapça: شرف الدين الطوسي, Sharaf al-Dīn al-Tūsī) veya Şerafeddin Tusi (1135-1213), Farslı matematikçi;
Nasîrüddin Tûsî (Arapça:‎ بو جعفر محمد بن محمد بن الحسن نصیرالدین طوسی,  Abū Ǧaʿfar Muḥammad b. Muḥammad b. al-Ḥasan Naṣīr ad-Dīn al-Ṭūsī) (1201-1274), Farslı bilgin;
Muhammed ibn Muhammed ibn Osman el-Bana el-Tusî

Tus, İran

Ernest Orlando Lawrence, (d. 8 Ağustos 1901- ö. 27 Ağustos 1958), 1939 yılında icadı siklotron ile Nobel Fizik Ödülü kazanmış olan, Amerikalı nükleer fizikçi. Manhattan Projesi için yaptığı uranyum izotop ayırma üzerindeki çalışması, Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı ve Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı kuruluşundaki katkıları ile tanınmaktadır.
Güney Dakota Üniversitesi'nden lisans ve Minnesota Üniversitesi'nden yüksek lisans derecesini aldı. 1925 yılında Yale Üniversitesi'nde fizik doktorasını elde etti. 1928 yılında Kaliforniya Üniversitesi'ne profesör olarak atandı. Bir akşamüstü okulun kütüphanesinde iken yüksek enerjili parçacıkları hızlandıran şema ilgisini çekti. Daha sonrasında nasıl sıkıştırılabileceği üzerine kafa yordu ve elektromıknatısın kutupları arasında dairesel hızlanan çember fikri aklına geldi. Sonucu ise ilk siklotron idi.
Lawrence daha büyük ve pahalı siklotron serileri yapmak üzere çalışmalar yürüttü. Lawrence'ın Radyasyon Laboratuvarı 1936 yılında Kaliforniya Üniversitesi'nde resmi bölüm haline geldi. Siklotronun fizikteki kullanımı yanı sıra Lawrence bunun tıptaki radyoskopların incelenmesinde kullanımını destekledi. II. Dünya Savaşı sırasında Lawrence Radyasyon Laboratuvarında elektromanyetik izotop ayırıcı geliştirdi. Kalutron, olarak bilinen cihazları kullandı. Daha sonra Y-12 olarak adlandırılan devasa elektromanyetik ayırma tesisi Oak Ridge, Tennessee'de yapıldı. Süreç etkili değildi ama işe yaradı.
Savaştan sonra Lawrence bilimsel programlardaki devlet bursu için kapsamlı bir kampanya başlattı ve büyük makineler ve bol miktarda para gereksinimi olan  “Büyük Bilim”in güçlü bir temsilcisi haline geldi. Lawrence, Edward Teller'ın Livermore, Kaliforniya'da yürüttüğü ikinci nükleer silahlar laboratuvarının kurulmasını destekledi. Ölümünden sonra, Kaliforniya Üniversitesi yönetimi üniversite bünyesindeki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı'na  onun adını verdi. Kimyasal element numarası 103 lavrensiyum olarak 1961 yılı Berkeley'de keşfinden sonra Lawrence onuruna adlandırıldı.

Ernest Orlando Lawrence Canton, Güney Dakota 8 Ağustos 1901 tarihinde doğdu. Ailesi Carl Gustavus ve Gunda (evlilik öncesi soyadı Jacobson) Lawrence her ikisi de Canton'da lisede, babası aynı zamanda okulun yönetiminde görevliydi, eğitim verirlerken tanışmış Norveçli göçmenlerdi. Kendinden küçük bir erkek kardeşi, John H. Lawrence fizikçi oldu ve ayrıca nükleer ilaç alanının öncülerindendi. Birlikte büyüdüğü en yakın arkadaşı Merle Tuve da oldukça başarılı bir nükleer fizikçiydi.
Lawrence Canton ve Pierre devlet okullarına gitti. Daha sonrasında Minnesota'da bulunan St. Olaf Koleji'ne kaydoldu fakat bir yıl sonra Vermillon'daki Güney Dakota Üniversitesi'ne transfer oldu. 1922 yılında kimya diplomasını aldı ve 1923 yılında Minnesota Üniversitesi'nde William Francis Gray Swann danışmanlığında fizik mastırı yaptı. Master tezi için manyetik alan etrafında elips şeklinde dönen deneysel aygıtlar yaptı.
Lawrence, Swann'u önce Chicago Üniversitesi daha sonra da doktorasını, 1925 yılı Sloane Fellow olarak fizikte fotoelektrik olay ve potasyum buharlaşması üzerine yazı, tamamladığı New Haven, Connecticut'taki Yale Üniversitesi'ne kadar takip etti. Sigma Xi üyesi olarak seçildi ve Swann'ın önermesi ile Ulusal Araştırma Konseyi üyeliği kazandı. Bunu Avrupa'ya seyahat etmek için kullanmak yerine Swann ile birlikte Yale 
Üniversitesinde araştırmacı olarak kaldı.
Jesse Beams ile Virginia Üniversitesi'nde fotoelektrik etki üzerindeki araştırmaya devam ettiler. Fotonların fotoelektrik yüzeye çarpması sırasında foto elektronların 2 x 10−9 saniye içinde belirdiğini gösterdiler. Işık kaynağını hızlıca açıp kapatarak emisyon zamanını düşürmek spektrum enerjisini Werner Heisenberg'in doğruladığı belirsizlik ilkesi ile daha kapsamlı bir hale getirdi.

1926 ve 1927'de Lawrence Washington Üniversitesi ve Kaliforniya Üniversitesi'nden doktor öğretim üyesi olarak yıllık $3,500 maaşlı iş teklifi aldı. Yale de acilen teklifi artırarak $3,000 maaşlı Doktor öğretim üyesi olma teklifinde bulundu. Lawrence daha prestijli olan Yale'de kalmayı tercih etti. Fakat Lawrence daha önce hiç ders vermediği için, Lawrence'a yapılan bu teklif fakültedeki bazı meslektaşları tarafından hoş karşılanmadı. 
Lawrence doçent olarak 1928 yılında Kaliforniya Üniversitesi tarafından işe alındı ve iki yıl sonra üniversitenin en genç profesörü oldu. Robert Gordon Sproul, Lawrence profesör olduktan sonra Sproul üniversite başkanı oldu, Bohemian Club üyesiydi ve 1932'de Lawrence'ın üyeliğini destekledi. Bu kulüpte Lawrence, William Henry Crocker, Edwin Pauley ve John Francis Neylan ile tanıştı. Onun enerjik nükleer parçacık araştırması için para elde etmede etkili adamlardı. Parçacık fiziğindeki gelişmeler tıp alanında kullanmak için oldukça umut verici gözüküyordu ve bu Lawrence'ın erken yatırım bulmasına olanak sağladı.
Yale'de iken Lawrence, George Blumer'in dört kızından en büyüğü olan Mary Kimberly (Molly) Blumer ile tanıştı. 1926 yılında tanışıp 1931 yılında nişanlandılar ve 14 Mayıs 1932 New Haven Trinity Church on the Green'de evlendiler. Altı çocukları oldu: Eric, Margaret, Mary, Robert, Barbara ve Susan. Lawrence oğlu Robert'ı Berkeley'deki en yakın arkadaşı Robert Oppenheimer'a ithafen adlandırdı. 1941 yılında Molly'nin kız kardeşi, 1951 yılında Nobel Kimya Ödülü kazanacak olan Edwin McMillan ile evlendi. Onlar ilk kez 1926 yılı buluşmuş ve 1931 yılı nişanlanmıştılar, Mayıs 14, 1932 yılı, Trinity Church on the Green kilisesinde New Haven, Connecticut eyaletinde evlilikleri gerçekleştirilmişti. Altı çocuk sahibi oldular: Eric, Margaret, Mary, Robert, Barbara, and Susan. Lawrence oğluna Robert ismini  theoretical physicist Robert Oppenheimer ardından, Berkeley'deki en yakın arkadaşının şerefine bu ismi vermiştir. In 1941, Molly'nin kız kardeşi Elsie  Edwin McMillan ile evlendi, kendisi 1951 yılı Nobel Kimya Ödülü kazanmıştır

Lawrence'a uluslararası ün kazandıran icat kâğıt bir peçeteye çizilerek başlandı. 1929 yılında bir öğlen kütüphanede otururken Rolf Widerøe'in günlük makalesine göz attı ve şemalardan bir tanesi ilgisini çekti. Bu küçük iteklemelerin başarısı anlamında yüksek enerji parçacıkları üreten bir cihazı tarif ediyordu. Düz bir hat üzerindeki artan uzunlukta elektrot kullanılarak iyi bir şekilde anlatılmış cihazdı. Bu zamanlarda fizikçiler atomik çekirdeği keşfetmenin başındaydılar. 1919 yılında Yeni Zelandalı fizikçi Ernest Rutherford alfa parçacıklarını nitrojenin içine ateşledi ve çekirdekteki bazı protonları çekirdek dışına vurmada başarılı oldu. Ama çekirdek pozitif yüklü olduğundan başka pozitif yüklü çekirdekler tarafından püskürtülür ve bunlar fizikçilerin yeni anlamaya başladığı bir güç tarafından sıkıca birbirine bağlanır. Bunları ayırmak için çok fazla enerji gereklidir.

Lawrence böyle bir parçacık hızlandırıcının yakın zamanda çok büyük ve laboratuvarı için gereksiz kalacağını gördü. Hızlandırıcıyı daha sıkıştırılabilir yapma üzerinde düşündü ve Lawrence bir elektromanyetiğin kutupları arasında dairesel hızlanan çembere karar verdi. Bu manyetik alan yüklenmiş protonları sadece iki yarım daire arasındaki elektrotlara bağlı olarak spiral bir yolda tutacaktı. Yüzlerce ya da daha fazla dönüşten sonra protonlar yüksek enerjili parçacık ışınları olarak hedefe çarpacaktı. Lawrence heyecanla çalışma arkadaşlarına yüksek voltaj gerekmeden parçacıkların çok yüksek enerjilerini elde etmek için bir yöntem keşfettiğini anlattı. Başlangıçta Niels Edlefsen ile çalıştı. İlk siklotronu pirinç, kablo ve mühür mumundan yaptılar. Bu sadece 10 cm çapında, tek el ile tutulabilir ve yaklaşık 25$ tutarındaydı.
Edlefsen Eylül 1930'da profesör asistanlığı ile meşgul olduğundan ayrıldı ve Lawrence yerini David H. Sloan ve M. Stanley Livingston, Widerøe'ın hızlandırıcısını geliştirme ve Edlefsen'ın siklotronu üzerinde çalışmıştı ile değiştirdi. Her ikisi de kendi finansal desteklerine sahipti. Her iki tasarım da 1931 Mayısında Sloan'ın çizgisel hızlandırıcısının iyonları 1 MeV hızlandırabildiğini pratik olarak ispatladı. Livingston daha büyük bir teknik zorluğa sahipti ama 1,800 voltu 11 inçlik siklotronuna uyguladığında, 2 Ocak 1931, 80,000 elektron volt protonun etrafında döndüğünü elde etti. Bir hafta sonra 3,000 volt ile 1.22 MeV elde etti, doktora tezi için fazlasıydı bile.

Tekrarlanan bir model olmasına karşın yakında başarının ilk işareti görülecekti ve Lawrence yeni daha büyük bir makine planlamaya başladı. Lawrence ve Livingston 1932 başlarında 69 cm'lik bir siklotron planı çizdiler. $800 11 inçlik siklotron mıknatıs 2 ton ağırlığındaydı ama Lawrence hurdalıkta, Palo Alto, 27 inç aslen Birinci Dünya Savaşı sırasında Atlantik okyanusunu aşan radyo bağlantıları gücü için yapılmış paslanmakta olan 80 ton devasa mıknatıs buldu. Siklotronda güçlü bir bilimsel alete sahipti ama bu bilimsel buluş olarak çevrilmedi. Nisan 1932'de John Cockcroft ve Ernest Walton Cavendish laboratuvarı İngiltere'de lityumu protonlar ile birlikte bombaladıklarını açıkladılar ve helyuma dönüştürmede başarılı oldular. Enerji oldukça düşük gerektirdiği görüldü- 11 inç siklotron kapasitesindeki için. Bunun öğrenildiği sırada Lawrence, Berkeley'e telgraf çekti ve Cockcroft ve Walton'ın sonuçlarının doğrulanıp doğrulanmadığını sordu. Takım olmaları buluş için yeterli kaynak olmayışından dolayı Eylül'e kadar uzadı.
Önemli buluşların Lawrence'ın Radyasyon Laboratuvarından sıyrılmasına rağmen bilimsel kullanımından ayrıca Lawrence siklotronun gelişimine odaklandı. Lawrence yüksek enerji fiziği deneyleri için gerekli olan mühim ekipmanları tedarik edebildi. 1930'larda bu aletin etrafında yeni alan olan nükleer fizik araştırması alanında dünyanın önde gelecek olan laboratuvarını kurdu. 1934 yılında siklotron için patent aldı.
Şubat 1936'da Harvard Üniversitesi başkanı, James B Conant, Lawrence ve Oppenheimer'e cazip bir teklif sundu. Kaliforniya Üniversitesi başkanı, Robert Gordon Sproul da şartları geliştirme ile karşılık verdi. 1 Temm

Firdevsî (Farsça: حکیم ابوالقاسم فردوسی توسی, d. 940, Tus - ö. 1020 ay.), Samanîler ve Gazneliler dönemleri İran edebiyatının önde gelen Fars şairidir.
Eski İran tarihine büyük ilgi duyan Firdevsî, Pehlevi dilinde yazılmış eserleri okuyabilmek için Zerdüşt rahiplerden veya babasından Pehlevice öğrendi. Arapçası şiir yazacak kadar iyiydi.
Başlıca yapıtı Şehnâme'yi (60.000 beyitten oluşur; ilk insandan III. Yezdigirt dönemine kadar İran tarihi anlatır) tamamlayınca 1010 yılında Gazneli Mahmut'a sunan Firdevsî, bağlanan aylığı az bulduğu için sultanı ağır biçimde hicvedince Gazne'den göçmek zorunda kaldı. Bir süre Herat'ta ve Taberistan emiri Şehriyar'ın yanında kaldıktan sonra, Tus'a dönerek orada öldü. Firdevsî'nin soyca bir Dihkân ailesinden olduğu söylenir. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. Firdevsî, Gazneli Mahmut'un fikirler aldığı bilginlerden de bir tanesidir. Firdevsî gibi bilginlere Gazneli Mahmut maddi ve manevi yönden destek olmuştur.
Şii olmasına rağmen, Şehnâme'de ilk üç halifeyi över ve Turanlılar ile İranlılar'ın eski İran hükümdarlarından Tur ve İr'in soyundan geldiklerini söyleyerek bu iki halkı kardeş sayar.

1020'de İran da ölmeden önce 1010'da, İran'ın abbasiler güdümünde islamlaşma süreci devam ediyorken Firdevsî de eseri olan Şehnâmeyi kaleme alma sürecindeydi. Eski İran inancından kopamayanlardan biri de Firdevsî olduğu için mecusilik inancına methiyeler düzüyordu. Fikirlerini ifade ettiği Şehnâme adlı eserdeki mecusi propagandası hasebiyle Ebü'l-Kâsım, Firdevsînin cenaze namazını kılmak istememiştir.

Firdevsî ve Şahname, Prof. Nimet Yıldırım

Şehnâme
Sasani İmparatorluğu
Al-Tusi
Tus

Filocoğrafya, biyocoğrafya biliminin bir alt dalı olup, yeryüzündeki organizmaların genetik çeşitlilik örüntülerinin coğrafi varyasyonunu çalışır. Bunu yaparken nötral genetik belirteçlerden yararlanır ve organizmaların evrimsel tarihi hakkında güvenilirliği yüksek çıkarımlar yapar. Başka bir şekilde tanımlamak gerekirse, filocoğrafya organizmaların genetik çeşitliliğin coğrafi varyasyonunu inceleyen bilim dalı olarak da algılanabilir.
İstatistiksel filocoğrafyada klasik filocoğrafyaya ek olarak yapılan çözümlemelerin yanı sıra matematiksel modellemeleri kullanır. Doğada görülen genetik çeşitlilik örüntülerinin nasıl ortaya çıktığını öngören matematiksel modeller üretilir. Daha sonra gözlemleri açıklayan en iyi model saptanıp deneyler ve gözlemlerle test edilir. Bu yolla evrimin ilerleyişi öngörülmeye çalışılır.

Gececil ya da noktürnal canlılar, gündüzleri dinlenen, geceleri faal olan canlılardır. Yarasa ve galago gibi bazı hayvanlar tamamen gececil iken, kedi gibi hem gündüz hem gece faal olan ya da sadece alaca karanlıkta faal olan canlılar da mevcuttur.
Gececil canlıların gece faal olmalarının temel nedenleri, avlanma şansını artırmak, avcı hayvanlara yem olma riskini azaltmak ve su kaybını asgari seviyeye indirgemektir. Özellikle çölde yaşayan bazı canlı türlerinin gececil olacak şekilde çevreye uyum sağlamaları, bu canlı türlerinde osmoregülasyonu artırmıştır.
Gececil canlılar çoğunlukla güçlü koku alma ve/veya işitme duyularına sahiptirler. Hayvanat bahçelerinde ziyaret saatlerinde faal olmalarını sağlamak amacıyla genellikle loş ışıklı bölmelerde muhafaza edilirler.
Normalde gündüzleri faal olan bazı canlı türleri üreme dönemlerinde gececil davranışlar gösterebilirler. Örneğin bazı su kuşları ile su kaplumbağaları kendilerini ve yavruları avcı hayvanlardan korumak amacıyla sadece geceleri yumurtlarlar ve yumurtlama bölgelerinde sadece geceleri toplanırlar.

Amensalizm
Fotodinamizm

 Wikimedia Commons'ta gececil hayvanlar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi, 27 Mayıs ve 12 Mart dönemini konu alan Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı imzalı belgesel dizisidir. 10 bölümden oluşan belgeselin her bölümünün başında Mehmet Ali Birand şu sözleri söylemektedir:

Yine Mehmet Ali Birand ve 32. Gün ekibi tarafından yapılan Demirkırat belgeselinin bıraktığı yer olan Adnan Menderes ve iki bakanının idamı ile başlayan belgesel dizi, 1961 genel seçimleri, Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı seçilişi, İnönü başbakanlığındaki koalisyonlar, Albay Talat Aydemir liderliğindeki 22 Şubat ve 20 Mayıs ayaklanmaları, Süleyman Demirel'in iktidara gelişi, Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanı seçilmesi, 68 kuşağı, sağ-sol çatışması, 9 Mart cuntası ve 12 Mart 1971'de hükûmete verilen muhtıra konuları ele alınmaktadır. Üç idam ile başlayan belgesel yine üç darağacıyla, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam cezalarının infazıyla sona ermektedir.
Belgesel dizisi, ilk kez 3 Nisan-12 Haziran 1994 tarihleri arasında 10 bölüm olarak Show TV'de yayımlandı. Müziği, aynı zamanda belgeselin müziklerini yapan Fahir Atakoğlu'na, sözleri Sezen Aksu'ya ait olan belgeselin müziklerinden "Lâ'l" isimli şarkı Deniz Gezmiş'e ithaf edilmiştir.

Demirkırat - Bir Demokrasinin Doğuşu
12 Eylül (belgesel)
Özallı Yıllar
Son Darbe: 28 Şubat

15-16 Haziran Olayları, 15-16 Haziran 1970 tarihlerinde Türkiye'de İstanbul merkezli olarak başlayan ve yayılan, Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri.

1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin işbirliğiyle önce Millet Meclisi ardından Senatodan geçirildi. Yapılan değişiklik, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamakta, sendika değiştirmeyi güçleştirmekteydi. Yasa taslağı 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe girdi.
Kanunlaşan tasarı esas olarak Türk-İş'ten DİSK'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı. DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı.

DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı, İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye girdi. Son 1,5 yıldır bazı büyük fabrikalarda çeşitli işçi hareketleri ve direnişleri sürmekte olduğundan birçok fabrikada ve işçi semtinde gerginlik artmıştı. 15 Haziran 1970'te patlak veren olaylar da bir nevi dışavurum oldu. Kentin Anadolu yakasında başlayan yürüyüş Kartal ilçesinden yürüyüşe katılan işçilerle Ankara Asfaltı (E-5 karayolu) boyunca ilerlerken, kendilerine başka fabrikalardan da katılanlar oldu. Göztepe dolaylarında, Otosan Fabrikası işçileri ile DMO işçileri de onlara katıldı ve yürüyüş saat 17:00'ye kadar sürdü. Bir başka yürüyüş kolu da Beykoz ve Paşabahçe'den Üsküdar'a doğru oluştu.16 Haziran'da ise Gebze'den başlayan işçi yürüyüşü, Kartal'dan katılan işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı'na kadar ulaştı.
Avrupa Yakası'nda ise 15 Haziran 1970'te, Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergahında yürüyüş yapıldı. 16 Haziran'da da, kentin Topkapı dışındaki kesimlerinden gelen kollar birleşip, Aksaray üzerinden önce Sultanahmet'e, oradan Cağaloğlu ve vilayetten (valilik) geçip Eminönü'ne geldiler. Valilik Haliç üzerinde yer alan o zamanki iki köprüyü de açtırarak, eylemcilerin Beyoğlu tarafına geçmesini engelledi. Levent ve Beyoğlu'nda da küçük yürüyüş kolları oluşmuştu.
Gösterilere pek çok fabrikadan 75.000 dolaylarında işçi katıldı. Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği halde, yürüyüşlere çok sayıda Türk-İş işçisi de toplu halde katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf öldü. 16 Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar yaşandı.
Olayların ardından CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte partisi adına, TİP'den ayrı olarak Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, yasa değişikliği konusunda açılmış olan davaları daha sonra karar bağlayarak, söz konusu yasa değişikliklerini iptal etti.

Yaşar Yıldırım, Mutlu Akü Fabrikası işçisi
Mustafa Bayram, Vinleks işçisi
Mehmet Gıdak, Cevizli Tekel Fabrikası işçisi
Doğukan Dere, esnaf
Yusuf Kahraman, polis memuru

Hüseyin Çapkan, eylemlerden sonra direniş başlatan Gıslaved işçilerinden Lastik-İş sendikası üyesi işçi
Necmettin Giritlioğlu, Aliağa rafinerisi inşaatında çalışan ve greve giden Yapı-İş Sendikası Genel Başkanı

Türk Demir Döküm
Sungurlar
Derby
Elektrometal
Rabak
Auer
Çelik Endüstrisi
Mutlu Akü
Vinileks
Otosan
Arçelik
Vita

16 Haziran'da Kocaeli ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi. 12 Mart ve 12 Eylül Askeri Darbelerinde Kemal Türkler ve diğer DİSK yöneticileri halkı kışkırtmak ve bölücülük propagandası yapmaktan yargılandılar; davalardan beraat ettiler. Olayların ardından CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte partisi adına, Türkiye İşçi Partisi'nden ayrı olarak Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi, yasa değişikliği konusunda açılmış olan davaları daha sonra karar bağlayarak, söz konusu yasa değişikliklerini iptal etti. Yasa da anayasaya aykırı olduğu için Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.

15-16 Haziran eylemleri özellikle sol siyasi partiler için Türkiye'deki geniş çaplı ilk büyük işçi sınıfı eylemi olduğu için önem taşır ve sahiplenilir. Sol partiler ve sendikalar eylemin yıldönümlerinde çeşitli etkinlikler ve toplantılar düzenlerler.

Vasıf Öngören'in 1977'de yazdığı Zengin Mutfağı adlı tiyatro eserinde ve aynı eserin 1988 yılında sinemaya aktarılması olan Zengin Mutfağı adlı filmde 15-16 Haziran Olayları sırasında bir burjuvanın konağındaki mutfağında gelişen olaylar işlenir.

DİSK
Zengin Mutfağı (film)

Kemal Sülker, 15-16 Haziran Türkiyeyi Sarsan İki Uzun Gün, İleri Yayınları 2005, ISBN 975-6288-50-7
Sırrı Öztürk, İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran, Sorun Yayınları 2001, ISBN 975-431-118-8
Kamil Ateşoğulları, İki Uzun Gün ve Bir Uzun Yürüyüş, 15-16 Haziran, Birleşik Metal-İş Yayınları 2003, pdf formatında Kitap için 16 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

15 Temmuz Darbe Girişimine uluslararası tepkiler, bu madde de 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ülkelerin ve uluslararası örgütlerin ve kişilerin açıklamaları yer almaktadır.

 Almanya
Şansölye Angela Merkel: "Bütün Alman hükûmeti adına, Türk askerî birliklerinin, ülkesinin seçilmiş hükûmetini ve seçilmiş cumhurbaşkanını zor kullanarak devirme girişimini en sert bir şekilde kınıyorum. Tankların sokaklarda olması ve halka karşı hava saldırısında bulunulması hukuk dışıdır."
Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier: "Türkiye'de temel demokratik düzeni şiddet yoluyla değiştirmeyi amaçlayan her türlü girişimi en sert şekilde kınıyorum."
Federal Hükûmet Sözcüsü Steffen Seibert: "Türkiye'deki demokratik düzene saygı gösterilmesi gerekiyor. İnsanların hayatının korunması için her şey yapılmalıdır."

 ABD
Başkan Barack Obama: "Demokratik yollarla seçilmiş Türk hükûmetini destekliyoruz."
Dışişleri Bakanı John Kerry: "Türkiye'nin barış, istikrar ve devamlılık içinde kalacağını umuyorum."
 Arjantin
Dışişleri Bakanı Susana Malcorra: "Türkiye'de gerçekleşen olayları endişe ile takip ediyoruz. Olayların anayasal mekanizmalar çerçevesinde insan haklarına saygılı ve barışçıl şekilde çözüme kavuşmasını umut ediyoruz."
 Arnavutluk
Cumhurbaşkanı Bujar Nishani: "İktidarı şiddet kullanarak ele geçirmek isteyen bu tarz eylemleri kınıyorum. Türkiye'deki huzurun hemen geri gelmesini temenni ediyorum."
Başbakan Edi Rama: "Türkiye'nin böylesine zor geçen bir geceden başarıyla çıkmış olmasından mutluyum."
 Avusturya
Başbakan Christian Kern: "Şiddet asla siyasi mücadelenin parçası olamaz. Bu yüzden hukukun üstünlüğü sağlanmalı ve desteklenmelidir."
Dışişleri ve Entegrasyon Bakanı Sebastian Kurz: "Hepimiz biliyoruz ki otoriter liderlik tarzından dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı direnişler yaşandı ama bu kadar organize bir askerî darbe girişimi hiç kimse tarafından beklenmiyordu. Türkiye'de hukuk devletine ihtiyacımız var. Türkiye'deki bütün güçlerin ihtiyatlı hareket etmesi, demokrasi ve hukuk devletine özen göstermesi gerekiyor. İnsanların hayatları korunmalı, anayasaya aykırı hiçbir davranışta bulunulmamalı."
 Avustralya
Başbakan Malcolm Turnbull: "Avustralya, demokratik olarak seçilen sivil Türk hükûmetini destekliyor ve herkesi Türkiye'nin demokratik kurumlarına saygı göstermeye davet ediyor."
 Azerbaycan
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev: "Türkiye'de yaşanan olaylar bir yandan Türkiye devletine, diğer yandan Türk halkına, onun iradesine ve seçimine karşı işlenen korkunç bir cinayettir. Türk milletinin ulusal çıkarlarına, ülkenin demokratik yapısına ve hukukun egemenliğine karşı yapılan darbe girişimini kınıyor ve Türk vatandaşlarının demokratik yolla seçtiği iktidarı sonuna kadar destekliyoruz."
Dışişleri Bakanlığı: "Kardeş Türkiye'de yaşanan olaylar bizi ciddi şekilde rahatsız etti ve sarstı. Türkiye milleti ve devleti birlik ve beraberlik sergileyerek demokratik yolla Türkiye halkının seçtiği hükûmete karşı bir grubun yaptığı darbe girişimine çıkmıştır. Kardeş Türkiye halkı ve devletinin yanında olduğumuz kadar, kısa sürede durumun tam olarak sakinleşeceğine ve normalleşeceğine eminiz."
 Bolivya
Devlet Başkanı Evo Morales: "Demokrasilerde hükûmeti insanların oyları belirler. Darbeyi kınıyoruz."
 Belçika
Başbakan Charles Michel: "Darbe girişiminin sona ermesinden memnuniyet duyuyoruz. Tüm taraflar hukukun üstünlüğü ve anayasal düzene saygı göstermeli."
 Birleşik Krallık
Başbakan Theresa May: "Bu başarısız darbenin ardından Türkiye'nin anayasal düzenine tam olarak uyulması çağrısı yapıyoruz ve hukukun hakimiyetini vurguluyoruz. Daha fazla şiddetten kaçınmak, hayatları korumak ve sükuneti tesis etmek için her şey yapılmalı."
Dışişleri Bakanı Boris Johnson: "Türkiye’de yaşanan olaylardan dolayı kaygı duyuyorum. İngiltere olarak demokratik kurumlara ve seçilmiş hükûmete olan desteğimizin altını çiziyoruz."
 Bosna-Hersek
Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Bakir Izetbegović: "Ordunun görevi devletini korumaktır, başka bir şey değil. Ordunun kontrolü eline alma hakkı yoktur. Kimin güvenilmez olduğu ortaya çıkmıştır."
Bakanlar Konseyi Başkanı Denis Zvizdić: "Demokrasi hiçbir şekilde darbeyle sağlanamaz. Türkiye, tüm dünya için önemli bir stratejik konuma sahiptir. Bu bağlamda Türkiye'nin istikrarı hem bölge hem de dünya politikası için önemlidir."
 Brezilya
Devlet Başkanı Dilma Rousseff: "Türkiye'de girişilen darbe rahatsız edici. Seçilmiş bir hükûmetin kuvvetle ya da hileyle devrilmesi kabul edilemez."
 Bulgaristan
Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev: "Türkiye'deki her türlü şiddet eylemlerini kınıyor Bulgaristan olarak bu ülkenin demokratik yoldan seçilmiş kurumlarına tam destek veriyoruz."
Başbakan Boyko Borisov: "İlk defa tanklarla ve F-16'larla devlet binalarına saldırıldığını görüyorum. Gerilimin azalmasını veya rövanşizme dönüşerek ölümlerin ve sorunların artmamasını ümit ediyorum."
 Çekya
Cumhurbaşkanı Miloš Zeman: "NATO üyesi ve bölgenin anahtarı konumunda olan Türkiye'de kan dökülmesi engellenmeli ve demokratik ilkeler muhafaza edilmeli."
 Cibuti
Cumhurbaşkanı Sözcüsü Necib Ali Tahir: "Cumhurbaşkanımız, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk halkına yolladığı destek mesajında ülkesinin her türlü darbeyi reddettiğinin altını çizdi."
 Çin
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lu Kang: "Türkiye'deki durumu yakından takip ediyoruz ve umarız Türkiye en kısa sürede düzen ve istikrara geri kavuşur."
 Endonezya
Devlet Başkan Yardımcısı Yusuf Kalla: "Darbeye karşı Türk hükûmetini ve demokrasisini destekliyoruz."
 Estonya
Cumhurbaşkanı Toomas Hendrik Ilves: Demokratik yollarla seçilmiş bir hükûmete yönelik askerî darbe asla kabul edilemez."
 Etiyopya
Hükûmet Sözcüsü Getachew Reda: "Etiyopya, Türk halkının ve demokratik seçimle iş başına gelmiş Türk hükûmetinin yanında, demokrasiye yönelik her türlü darbenin karşısında yer almaktadır."
 Fas
Başbakan Abdelilah Benkirane: "Büyük Türk halkı bütün ulusal bileşenleri sayesinde darbe girişimini reddederek mükemmel bir birlik, sorumluluk ve fedakarlık ruhu örneği göstermiştir. Türk halkını, seçilmiş iradeyi, darbe karşıtı siyasi parti liderlerini ve emniyet güçlerini darbe girişimine karşı gösterdikleri çabadan dolayı kutluyoruz."
 Filistin
Hamas: "Kardeş Türk halkının demokratik seçimlerine karşı yapılan bu çirkin girişimi kınıyoruz. Seçilmiş cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki yüce Türk halkı başta olmak üzere siyasi partileri ve emniyet güçlerini gösterdikleri demokrasi ve özgürlük mücadelesinden ötürü kutluyoruz."
 Finlandiya
Dışişleri Bakanı Timo Soini: "Finlandiya'nın duruşu nettir. Seçilmiş hükümete saygı duyuyor ve desteklenmesinden yana olduğumuzu belirtiyoruz."
 Fransa
Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault: "Fransa, bu darbe girişimini en sert şekilde kınamaktadır. Türkiye'de çok hızlı bir şekilde sükûnetin tekrar sağlanmasını diliyor, ülkenin bu demokrasi sınavından başarıyla çıkmasını umut ediyoruz."
 Gürcistan
Cumhurbaşkanı Giorgi Margvelaşvili: "Öncelikle Türkiye'de demokratik yollarla seçilen hükûmete destek verdiğimizi ifade etmek istiyorum. Dost ve komşu Türkiye'deki gerginliğin kısa süre içinde sona ereceğinden ve hayatın normale döneceğinden eminim."
Başbakan Giorgi Kvirikaşvili: "Askerî darbe girişimleri demokratik ülkelerde kesinlikle kabul edilemez. Dost ve stratejik ortağımız Türkiye'de demokratik yollarla seçilen bir hükûmetin göreve devam etmesi ve ülkede istikrarın olması bizim için son derece önemli."
 Hindistan
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Vikas Swarup: "Hindistan olarak tüm tarafları demokrasiyi, seçilmişleri desteklemeye ve kan dökülmesini önlemeye davet ediyoruz."
 Hollanda
Dışişleri Bakanı Bert Koenders: "Türkiye'nin demokratik kurumlarına karşı askerî müdahaleyi şiddetle kınıyoruz."
 Irak
Cumhurbaşkanı Fuad Masum: "Türkiye’de huzur ve hukukun üstünlüğünün hakim olmasını umuyorum."
Dışişleri Bakanı İbrahim el-Caferi: "Irak komşu ülke Türkiye'nin istikrarını desteklemekte ve demokrasi duruşunu sürdürmesine katkıda bulunmak istemektedir."
Meclis Başkanı Selim el-Cuburi: "Meclise saldırmak ülkenin en yüksek yasama yetkisinin prestijine saldırmak demektir. Anayasal ve hukuki meşruiyete saygı duyulması gerekiyor."
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanlığı: "Kürdistan Bölgesi olarak halkın iradesi ve demokrasinin göz ardı edildiği girişimi kınıyoruz. Çünkü şiddet demokrasiye, siyasi istikrara ve birlikte yaşama kültürüne karşıdır. Türkiye vatandaşları, seçilmiş ve meşru hükûmeti destekleyerek darbecilerin başarılı olmasını engelledi. Bu sevindiricidir."
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani: "Türkiye'de meşru yönetimin ve milletin zafer kazanmasından mutluluk duyuyoruz."
 İran
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani: "bölgede birileri halen darbeyle iktidarları değiştirebileceklerini, tankla, topla, uçakla, helikopterle halk tarafından seçilmiş bir yönetimi alaşağı edebileceklerini zannediyor. Darbeler, tank ve top dönemi artık son bulmuştur."
Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif: "Türk halkının demokrasi ve seçilmiş hükûmetini cesurca savunması bölgede darbelere yer olmadığının ve teşebbüslerin de başarısızlığa mahkûm olduğunun kanıtıdır."
Millî Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani: "Siyasi değişimin en temel ölçüsü, halkın istek ve iradesinin kendisidir. İran, Türkiye'nin meşru hükûmetini destekleyerek bu ülkedeki istikrar ve güvenliği hedef alan her türlü girişimi halkın çıkarlarına aykırı kabul edip, karşısında duruyor."
 İrlanda
Dışişleri Bakanı Charlie Flanagan: "Tarafları demokratik kurumları desteklemeye çağırıyorum."
 İspanya
Başbakan Mariano Rajoy: "İspanya olarak dost ve müttefik ülke Türkiye'deki demokratik, anayasal düzeni destekliyoruz."
 İsrail
Başbakan Binyamin Netanyahu: "İsrail ve Türkiye yakın zamanda ilişkilerin normalleştirilmesine dair bir mutabakata vardı. Türkiye'de hafta sonu meydana gelen dramatik olaylara rağmen söz konusu sürecin devam edeceğini farz ediyoruz."
 İtalya
Başbakan Matteo Renzi: "Türkiye’de yaşanan endişelendirici kontrol dışı durum, bugün yerini, istikrarın ve demokratik kurumların üstünlüğüne bırakıyor. Umuyoruz ki Türk halkı ve Türkiye’

15 Temmuz Darbe Girişimiyle ilgili davalar, 15 Temmuz Darbe Girişiminin ardından Türkiye'de başlatılan soruşturmalar kapsamında açılan davalardır.
Kasım 2021 itibarıyla, darbe girişimine ilişkin açılan 289 davanın tamamı karara bağlanmış; bu kapsamda 1224'ü ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 1103'ü müebbet hapis cezası almak üzere toplam 3838 kişi hapis cezasına çarptırılmıştır.

Darbe girişimi sırasında 34 kişinin öldürüldüğü Boğaziçi Köprüsü'ndeki olaylara ilişkin 135'i tutuklu 143 sanık yargılanmaktadır.

Darbe girişimine ilişkin İstanbul'da açılan ilk davada 21 polis "darbeye teşebbüs" suçundan üçer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, 8 polis ise "terör örgütüne üye olmak" suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile yargılanmaktadır.

Darbe girişimi gecesi Sabiha Gökçen Havalimanı'nı ele geçirmeye teşebbüs ettikleri iddiasıyla Maltepe Nurettin Baransel Kışlası 2. Zırhlı Tugayı'nda görevli bir yüzbaşı, 7 subay ve 20 uzman çavuş ile 34 er hakkında "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs", "hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs" ve "Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçlarından üç kez ağırlaştırılmış müebbet, “silahlı terör örgütüne üye olmak" ve "üye olmamakla birlikte silahlı terör örgütüne yardım etmek" suçlarından 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Dava, İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesince Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü'nde görülmektedir.

Darbe girişimi sırasında Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul İl Başkanlığını ele geçirmeye teşebbüs ettikleri iddia edilen 14'ü tutuklu 75 sanık hakkında dava açıldı.

Darbe girişimi sırasında İstanbul Valiliği'ni işgal etme girişiminde bulundukları iddia edilen 14'ü rütbeli, 90 askerin yargılandığı davanın ilk duruşması Mart 2017'de gerçekleşti. Sanıkların tümü "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme", "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme", "TBMM'yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme" suçlarından üçer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve bir kısmı "silahlı terör örgütüne üye olmak" veya "örgüte üye olmadan bilerek ve isteyerek yardım etme" suçundan 5'şer yıldan onar yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor.
İşgal girişiminde bulunan askerlere yardıma gitmeye çalıştığı iddia edilen 24 sanığın yargılandığı ayrı bir davada, tutuklu sanık Astsubay Yusuf Yıldız "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı, diğer 23 sanık ise beraat etti.

Darbe girişimi sırasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Afet Koordinasyon Merkezi'ni işgal ettikleri iddiasıyla 6'sı tutuklu, 9'u rütbeli 17 askerin yargılandığı davada, sanıklardan Kurmay Yarbay Mustafa Kubilay, Yüzbaşı Hakan Özhan, Yüzbaşı Ramazan Derviş, öğrenci Yüzbaşı Levent Aksoy ve öğrenci Yüzbaşı Mehmet Fatih Güven "cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek" suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet, mala zarar vermek ve kasten yaralama suçlarından kırk birer yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Darbe girişimi sırasında 3 kişinin öldürüldüğü, 50 kişinin de yaralandığı TRT'nin Harbiye'deki yerleşkesinin işgal edilmesine ilişkin 7'si rütbeli olmak üzere, 24'ü tutuklu 32 asker yargılanmaktadır.

Darbe girişimi sırasında Gölbaşı'ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığını ele geçirmek istediği öne sürülen Tuğgeneral Semih Terzi'yi vuran Astsubay Ömer Halisdemir'in ölümüne ilişkin açılan davada, 18 sanıktan 17'si hakkında "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs", "Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile TBMM'yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" ve "nitelikli kasten öldürme" suçlarından dörder kez, sanık Mihrali Atmaca hakkında ise 5 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. İddianamede Astsubay Halisdemir'in, sanıklardan Fatih Şahin ve Mihrali Atmaca tarafından vurularak öldürüldüğü iddia ediliyor.

Darbe girişimi sırasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığında yaşanan eylemlere ilişkin 73 sanığın yargılandığı davada, aralarında dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanı Tuğamiral Murat Şirzai, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanvekili Tuğamiral İrfan Arabacı ile dönemin Deniz Kuvvetleri Harekât Eğitim Daire Başkanı Tuğamiral İhsan Bakar'ın da aralarında bulunduğu 47 sanık "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme" suçundan ağırlaştırılmış müebbet, 18 sanık ise müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Darbe girişimi sırasında Gölbaşı'ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığını ele geçirme teşebbüsüne ilişkin, aralarında Kurmay Albay Ümit Bak'ın da bulunduğu 69 sanık hakkında dava açıldı. 9 sanık savunmasını yaptıktan sonra Haziran 2017'de tahliye edildi.

Darbe girişiminde Etimesgut'taki Özel Hava Alay Komutanlığı'nda yaşanan olaylara ilişkin Alay Komutan Yardımcısı Ahmet Balaban, Tabur Komutanı Kara Pilot Yarbay Halit Kabil ve Pilot Yarbay Ümüt Arif Bağ'ın da aralarında bulunduğu 27 askerî personel sanık olarak yargılanmaktadır. Dava, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesince Sincan Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü'nde görülmektedir.

Darbe girişimi sırasında Ankara'nın Polatlı ilçesindeki 58. Topçu Tugayı ile Topçu ve Füze Okul Komutanlığındaki eylemlere ilişkin açılan davada, aralarında Topçu ve Füze Okul Komutanı Tümgeneral Osman Ünlü, 58. Topçu Tugay Komutanı Tuğgeneral Murat Aygün ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanlığı Teşkilat Şube Müdürü Kurmay Albay Bilal Akyüz'ün de bulunduğu 330 sanık, "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs", "Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile TBMM'yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" ve "terör örgütü üyesi olmak" suçlarından yargılanıyor. Sincan Cezaevi içerisindeki duruşma salonunda görülen davada Tuğgeneral Murat Aygün, Akıncılar Üssü önünde 9 vatandaşın öldürülmesinden de sorumlu tutuluyor.

Darbe girişimi sırasında Gölbaşı'daki Türksat yerleşkesinde yayınları kesmeye teşebbüs ettikleri öne sürülen 17 kişinin yargılandığı davada, 13 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. TÜRKSAT personeli Ahmet Özsoy ve Ali Karslı'nın öldürülmesi nedeniyle 8 sanık ikişer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Firari durumda olan Özel Kuvvetler Komutanlığı personeli üsteğmenler Tayfun Karaöz, Ergün Özyurt ve İsmail Donat ile eski astsubay İbrahim Yılmazbaş'ın dosyası ise davadan ayrıldı.

Darbe girişimi sırasında Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga'nın alıkonulmasına ilişkin açılan davada, 18 sanık ağırlaştırılmış müebbet ve on ikişer yıl hapis, 5 sanık ise müebbet ve onar yıl hapis cezasına çarptırıldı. Davanın sanıklarından eski Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı Kurmay Albay Muhsin Kutsi Barış, "kişiyi hürriyetinden alıkoyma" suçundan 12 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanık erler Mehmet Akif Özyılmaz ve Aykut Şahin beraat ederken, firari durumda olan sanık Tuğgeneral Ali Kalyoncu'nun dosyası ayrıldı.

Darbe teşebbüsü sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik suikast girişimi ve iki polisin öldürüldüğü saldırıya ilişkin 47 sanığın yargılandığı davada, sanıklardan 31'i dörder ve 3'ü birer defa ağırlaştırılmış müebbet; biri 4, biri 3 ve 4'ü ise birer defa müebbet; Cumhurbaşkanı eski başyaveri Albay Ali Yazıcı 18 yıl ve Tuğamiral Tezcan Kızılelma 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıklardan Fetullah Gülen ve Yüzbaşı Burkay Karatepe firari durumda oldukları için dosyaları ayrıldı. Sanıklardan Yarbay Hüseyin Yılmaz ise beraat etti.

Adana'da darbe girişimine ilişkin birinci davada, dönemin İl Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı Kurmay Albay Halil Çelik, Çukurova İlçe Jandarma Komutanı Jandarma Kurmay Binbaşı Hüseyin Yalçınkaya, Binbaşı Osman Tunahan Berk, Adana İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Atilla Demir ve Üsteğmen Hasan Şahna, "cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Adana'da darbe girişimine ilişkin ikinci davada, 4. sınıf emniyet müdürleri Haluk Pamukçu ve Nezir Özcan, "cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs etmek", "cebir ve şiddet kullanarak TBMM'yi ortadan kaldırmaya veya TBMM'nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs etmek" ve "terör örgütü üyesi olmak" suçlarından ikişer kez ağırlaştırılmış müebbet ve on beşer yıl hapis cezasıyla yargılanıyor.

Bursa'da darbe girişiminin ardından Türkiye genelinde hakkında ilk gözaltı kararı verilen ve çantasında "sıkıyönetim atama listeleri" ile "yeni yapılanma" dokümanı ele geçirildiği öne sürülen Bursa Jandarma Alay Komutanı Albay Yurdakul Akkuş'un aralarında bulunduğu 16 sanık, "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme", "Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyetini Hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs", "silahlı terör örgütü kurma, yönetme, silahlı terör örgütüne üye olma" suçlarından üçer kez ağırlaştırılmış müebbet ve 20 yıla kadar hapis cezası ile yargılanmaktadır.

Balıkesir'deki iki ayrı davada, aralarında Ordu Donatım Okulu Garnizon Komutanı Mehmet Akyürek, 9. Ana Jet Üssü Komutanı İsak Dayıoğlu, Jandarma İl Komutanı Ömer Arık ve Jandarma Binbaşı Tamer Akkoyun'un da olduğu 168 sanık hakkında birer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

Antalya'da darbe girişimi gecesi Vali Münir Karaloğlu'nun konutunda oldukları öne sürülen Antalya 3. Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Mustafa Kaya, İl Jandarma Komutanı Kıdemli Albay Ahmet Yurdagül ve sözde "Antalya Sıkıyönetim Komutanı" olduğu iddia edilen Burdur 58. Piyade Eğitim Alay Komutanı Piyade Albay Metin Karagöz hakkında Antalya 8. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava a

1961 Türkiye anayasa değişikliği referandumu Türkiye'de yapılan ilk halk oylamasıdır.
27 Mayıs Darbesi'nden sonra hazırlanan 1961 Anayasası için yapıldı. 9 Temmuz 1961'deki halk oylaması ile 1961 Anayasası, yüzde 38,3 'hayır' oyuna karşılık, yüzde 61,7 'evet' oyuyla kabul edildi.

Darbeyle iktidara gelen Millî Birlik Komitesi ve başkanı Cemal Gürsel "evet" oyunu desteklediler. Kampanya süreci "'evet' propagandasının serbest ve meşru, 'hayır' propagandasının hukuken serbest, fiilen yasak" olduğu bir süreç olarak betimlenmiştir. Darbeyi destekleyen Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi "evet" propagandası yaptı. Kapatılan Demokrat Parti geleneğini temsil eden partilerden Yeni Türkiye Partisi de "evet" oyunu savundu. Aynı gelenekten gelen Adalet Partisi ise ilk başta çekimser bir tutum sergilese de, maruz kaldığı eleştiriler ve medyada çıkan "komünistlik" de dahil olmak üzere suçlamalar üzerine "evet" propagandası yaptı. Partinin bu tavrının kapatılmaktan kurtulmak için olduğu düşünülür.
Referandum sürecinde devlet kaynakları "evet" propagandası için kullanıldı. İstanbul'da vali, belediye başkanı, sıkıyönetim komutanı ve Temsilciler Meclisi üyelerinin de aralarında bulunduğu bir grup "evet" kampanyası planlamasında rol aldı. Benzer faaliyetler muhtarlar, kaymakamlar, öğretmenlerce de yürütüldü. Darbecilerin gençlerle kurduğu yakın ilişki çerçevesinde Türkiye Millî Talebe Federasyonu ve Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı da ülke çapında "evet" propagandası yaptı.
Öte yandan, kapatılan Demokrat Parti mensupları açık "hayır" kampanyası yapamadıklarından içinde "hayır" geçen "Hayırda hayır vardır" gibi cümlelerin de dahil olduğu üstü kapalı bir propaganda yöntemi kullandılar.

Referandum Sonuçları 16 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1961 halk oylaması il ve ilçelere göre seçim sonuçları

1965 Türkiye genel seçimleri, 10 Ekim 1965 tarihinde yapılan bu genel seçimler ile TBMM 13. dönem milletvekilleri seçildi. İlk kez Millî bakiye sisteminin uygulandığı bu seçimlerde, Türkiye tarihinde ilk defa bir sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi milletvekili çıkararak meclise girdi.

28 Kasım 1964'te yapılan genel kongrede Adalet Partisi Genel Başkanlığına seçilen Süleyman Demirel hızlı bir muhalefete başladı. Meclisteki diğer partilerle anlaşarak İsmet İnönü'nün bağımsızlarla kurduğu azınlık hükûmetini düşürmeyi başardı. 13 Şubat 1965'te, 1961 Kasım'ından itibaren dört senede art arda üç ayrı hükûmet kuran İnönü'nün başkanı olduğu 28. Hükümet'in TBMM'ye sunduğu 1965 mali yılı bütçe tasarısı, yapılan oylama sonucunda 197'ye karşılık 225 oyla reddedildi. İnönü oylamanın neticesinin açıklanmasından hemen sonra istifa etti. İnönü'nün istifasından sonra liderlerle bir araya gelen Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafsız bir başbakan aradı ve görevi o sırada Kayseri'den bağımsız senatör olan Suat Hayri Ürgüplü'ye verdi. Ürgüplü'nün başkanlığında, Adalet, Yeni Türkiye, Cumhuriyetçi Köylü Millet ve Millet partilerinin katılımıyla kurulan koalisyon hükûmetinde, Adalet Partisinin yeni genel başkanı Demirel başbakan yardımıcısı oldu. Ürgüplü hükûmeti seçimlere kadar görevde kaldı.

1965 yılının başlarında, Adalet Partisi'nin muhalefet etmesine rağmen, CHP ve meclisteki diğer partilerin iş birliği ile partilerin seçimlerde aldıkları oy oranlarıyla TBMM'de kazandıkları sandalye sayılarının oranlarının birbirine çok yakın olmasını sağlayacak Millî bakiye sistemi getirildi. 306 sayılı Milletvekili Seçim Kanunu'nun 32. maddesinde yapılan değişiklik ile seçim çevresi barajı kaldırıldı ve 1965 seçimleri milli bakiye sistemi ile yapıldı.
Her seçim çevresindeki artık oyların ülke düzeyinde değerlendirilmesi amacıyla geliştirilmiş millî bakiye sistemine göre her seçim çevresindeki geçerli oylar toplamı, o seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına bölünerek “seçim sayısı” bulunur. Her parti listesinin aldığı geçerli oy sayısında “seçim sayısı” ne kadar varsa, o parti o seçim çevresinde o kadar milletvekilliği kazanmış olur. Her partiye ait geriye kalan geçerli oylar, seçimin yapıldığı bütün seçim çevrelerini içine alan “millî seçim çevresi” içerisinde toplanır. Bu toplam, seçim çevrelerinde açık kalan milletvekilliklerinin toplamına bölünerek “millî seçim sayısı” bulunur. Yani, artık oylar boşta kalan sandalye sayısına bölünür. Daha sonra her partinin millî seçim çevresi içindeki geçerli oy toplamı
millî seçim sayısına bölünür ve bu sayıya göre milletvekillikleri bölüştürülür. Bu işlem sonucunda yine doldurulamamış milletvekillikleri kalırsa; bunlar, partiler arasında boş
kalan geçerli oyların büyüklük sırasına göre partiler arasında bölüştürülür. Milli Bakiye sistemi, seçmenlerin verdikleri oylar seçim çevrelerinde etkili olmasa dahi ülke genelinde etkili olacağı için, küçük partilerin de temsil oranını artıran bir sistemdir. Cumhuriyet tarihinde milli bakiye sistemi ile yapılan tek seçim 1965 seçimleridir.

1961 Anayasası'nda Millet Meclisi seçimlerinin «dört yılda bir», ara seçimlerinin «her iki yılda bir Cumhuriyet Senatosu seçimiyle birlikte» yapılması öngörüldüğü için TBMM 13. dönem milletvekilliği seçimi 10 Ekim 1965'te düzenlendi. Seçim takivimi 3 Ağustos tarihinde başladı.
1965 seçimlerine gidilirken Cumhuriyet Halk Partisi siyasal yelpazedeki yerini 'ortanın solu' ifadesi ile tanımlayarak Türkiye İşçi Partisi'ne kayabilecek tabanını korumaya çalıştı. Adalet Partisi, “heyecanlı anti-komünizm sloganlarına dayanan” bir seçim kampanyası yürüttü.
Milli bakiye sistemi bir partinin çoğunluk elde etmesine çok az ihtimal vermesine karşın 10 Ekim 1965'te yapılan seçimlerde AP, diğer sağ partilerin -özellikle de kendisi gibi Demokrat Parti'nin mirasçısı olan Yeni Türkiye Partisi'nin- tabanlarını eritip yüzde 53 oy ve 240 milletvekili ile tek başına iktidar olmayı başardı. CHP yüzde 28,7 oy ile 134 milletvekili, MP yüzde 6 oy ile 31 milletvekili, YTP yüzde 3,7 oy ile 19 milletvekili, TİP yüzde 2,9 oy ile 15 milletvekili, CKMP yüzde 2.2 oy ile 11 milletvekili kazandı.
Cumhuriyet döneminde Meclise girebilen ilk sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi (TİP), 54 ilde, yüzde 3'le 15 milletvekili kazanarak Mecliste grup kurdu.
Demirel 27 Ekim 1965'te, 27 Mayıs darbesinden (1960) sonraki ilk tek parti hükûmetini kurarak Türkiye'nin 12. başbakanı oldu.
Adalet Partisi'nin çoğunlukta olduğu mecliste, 1968 yılında Seçim Kanunu değiştirilerek D'Hondt yöntemi geri getirildi.

1965 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 10 Ekim 1965 genel seçim sonuçları;

1968 Türkiye yerel seçimleri, 2 Haziran 1968 tarihinde yapılan yerel seçimlerdir. Normalde 17 Eylül 1967 tarihinde yapılması gereken bu seçim, seçim tarihinde yapılan değişiklik sonucu 2 Haziran 1968'e ertelenmiştir. Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Yeni Türkiye Partisi, Güven Partisi, Millet Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Birlik Partisi ve bağımsız adayların katıldığı seçimler 
milletvekili ara seçimleri ve senato yenileme seçimleriyle birlikte düzenlendi. 
67 il merkezinden, aralarında Ankara, İstanbul ve İzmir'in de olduğu 35'inde Adalet Partisi, 21'inde Cumhuriyet Halk Partisi seçimi kazandı. Güven Partisi 3 ilde (Hakkâri, Mardin, Van) seçimleri kazanmıştır. 8 ilde ise (Balıkesir, Bursa, Çankırı, Elazığ, Kırklareli, Kırşehir, Nevşehir, Niğde) belediye başkanlığını bağımsız adaylar kazanmıştır.

1968 yerel seçimleri İl genel meclisi üyeliği seçimleri:

1968 yerel seçimleri belediye başkanlığı sonuçları:

1968 yerel seçimleri belediye meclis üyeliği seçim sonuçları:

Seçimlerde 1.726 il genel meclisi üyesi, 1.238 belediye başkanı, 	19.093 belediye meclis üyesi, 101.000 köy ihtiyar meclisi üyesi, 50.500 mahalle ihtiyar meclisi üyesi, 35.304 köy muhtarı ve 10.230 mahalle muhtarı belirlendi.
İstanbul Belediye Başkanlığı'na AP'li Fahri Atabey, Ankara Belediye Başkanlığına AP'li Ekrem Barlas ve İzmir Belediye Başkanlığına AP'li Osman Kibar seçildi.
Türkiye'nin tek dereceli seçimle işbaşına gelen ilk kadın Belediye Başkanı CHP'li Leyla Atakan, İzmit belediye başkanlığını kazandı.
AP'de merkez yoklaması sonucu genel merkezle bağlarını koparan il örgütlerinin belediye başkan adaylarını bağımsız aday olarak göstermelerinden ötürü birçok yerde bağımsız adayların seçimi kazandığı görülmüştür.

yerel.net 8 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1969 Türkiye genel seçimleri, 12 Ekim 1969 tarihinde TBMM 14. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılan genel seçimlerdir.

1969 genel seçimleri, 1961 Anayasası'nın kabulünden sonra düzenlenen üçüncü genel seçimdir. Seçimin en belirgin özelliklerinden biri, çoğu kez olduğu gibi seçimlerde uygulanan seçim sisteminin tekrar değiştirilmesi oldu. İktidardaki Adalet Partisinin (AP) önerisiyle, seçimlerle ilgili kanunların bazı maddelerinin yürürlükten kaldırılması ve 306 sayılı Milletvekili Seçim Kanunu'na bazı maddelerin eklenmesi hakkındaki 20 Mart 1969 tarihli ve 1036 sayılı Kanun kabul edildi. Bu kanun seçim sistemini değiştirmekte, uygulanmakta olan millî bakiye sistemi yerine barajlı D'Hondt sistemini getirmekte idi. Anayasa Mahkemesi bu kanunun 32/4. ve 5. fıkralarını Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti. 1969 seçimleri, iptal kararı neticesi, milli bakiyesiz ve barajsız D'Hondt sistemine göre yapıldı.
Seçimlere toplam 8 parti katıldı: Adalet Partisi (AP), Birlik Partisi (BP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Güven Partisi (GP), Millet Partisi (MP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP). 189 bağımsız aday da seçimlerde yarıştı. AP, CHP, GP ve TİP 67 ilin tümünde, MP 64 ilde, MHP 60 ilde, YTP 49 ilde ve BP 29 ilde seçime katılırken, 56 ilde bağımsız adaylar da yarıştı.
1969 genel seçimleri, %64,3 katılım oranı ile 1950'den itibaren düzenlenen genel seçimler arasında katılım oranı en düşük seçim olmuştur. 8 partinin Meclise girdiği bu seçimler aynı zamanda TBMM'ye en çok partinin girdiği seçimdir. Hem iktidardaki AP, hem de ana muhalefetteki CHP'nin oylarının gerilediği seçimlerde bağımsız adayların başarısı dikkat çekti.
AP, oyları gerilemesine rağmen 256 milletvekili ile TBMM'deki çoğunluğunu korumayı başarırken, CHP 143 milletvekili elde etti. 1967'de, CHP'deki ortanın solu hareketine tepki olarak partiden ayrılan Turhan Feyzioğlu'nun kurduğu Güven Partisi 15 milletvekilliği kazandı. 1965 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sisteminin kaldırılması yüzünden Türkiye İşçi Partisi yalnız 2 milletvekili ile parlamentoda temsil edildi. 1966'da, bir grup Alevi siyaset adamınca kurulan Birlik Partisi 8 milletvekili ile parlamentoya girdi. 27 Mayıs Darbesi'nin liderlerinden Alparslan Türkeş, Adana kongresinde adını değiştirdiği Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin yeni adı olan Milliyetçi Hareket Partisi ile parlamentoya milletvekili olarak ilk kez ayak bastı. Konya'dan bağımsız olarak seçilen Necmettin Erbakan daha sonra Millî Nizam Partisini kurdu.

1969 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 12 Ekim 1969 genel seçim sonuçları aşağıdaki tabloda bulunmaktadır:

1973 Türkiye genel seçimleri, 14 Ekim 1973 tarihinde TBMM 15. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılan genel seçimlerdir.

1969 seçimlerinde tek başına iktidara gelen Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi (AP) hükûmeti 12 Mart Muhtırası'na kadar görevde kaldı. 12 Mart 1971'de Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanları, daha sonra "12 Mart Muhtırası" olarak anılacak olan muhtırayla Demirel Hükûmetinin istifasını istedi, bu muhtıra üzerine Demirel aynı gün istifa etti. Böylece ordunun etkisinin hemen her alanda hissedildiği, partilerüstü hükûmetlerin birbirini izlediği, 1961 Anayasası'nın temel hak ve özgürlüklere ilişkin maddelerinde önemli kısıtlamalara gidildiği olağanüstü bir dönem başladı. Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisi verilmesi, TRT'nin özerkliğinin kaldırılması, üniversitelerin özerkliğinin azaltılması, memurlara sendika hakkının kaldırılması bu değişikliklerden bazılarıydı.
12 Mart Muhtırası'na daha ilk günden karşı çıkan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel sekreteri Bülent Ecevit'le, kurulan partilerüstü hükûmetlere katılmayı savunan Genel Başkan İsmet İnönü arasında derin bir anlaşmazlık doğdu. Bu çatışma giderek genişledi ve sonunda 5 Mayıs 1972'de bu gruplaşmayı çözmek amacıyla CHP olağanüstü kurultaya gitti. Kurultayın, İnönü'nün istifa uyarısına karşın Ecevit'e destek vermesi üzerine İsmet İnönü CHP genel başkanlığından ayrıldı. 14 Mayıs'ta yeniden toplanan kurultay Bülent Ecevit'i CHP'nin üçüncü genel başkanı seçti.
1972 yılının ikinci yarısına girildiğinde, bir yandan 12 Mart müdahalesini sürdüren ve istedikleri değişikliklerin mutlaka gerçekleşmesini bekleyen Türk Silahlı Kuvvetleri ile askerî müdahalenin bir an önce bitmesini isteyen Demirel ve Ecevit arasındaki saflaşma netleşmeye başladı. Sonunda, komutanlarla TBMM'deki parti grupları arasında 1973 ilkbaharında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde büyük bir güç gösterisi yaşandı. Görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın yerine bu göreve seçilmek isteyen ve genelkurmay başkanlığı görevinden ayrılarak kontenjan senatörlüğüne getirilen Faruk Gürler, bütün baskı ve çabalara karşın TBMM'de seçilmek için gerekli desteği sağlayamadı. İki büyük parti CHP ve AP'nin adaylığı üzerinde anlaşma sağladığı kontenjan senatörü emekli Oramiral Fahri Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye Cumhuriyeti'nin altıncı cumhurbaşkanı seçildi. Bu seçim, askerî müdahaleyi gerçekleştiren güçlerin ağırlığının azaldığını gösteriyordu. 14 Ekim 1973 genel seçimlerine de bu havayla gidildi.

12 Mart askerî müdahalesinin ardından Anayasa'ya geçici 12. Madde eklenmişti. Maddeye göre 12 Mart koşulları nedeniyle 10 Ekim 1971 tarihinde yapılması gereken Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme seçimleri ve milletvekilliği ara seçimleri ertelenmişti. Ertelenen bu seçimlerin 12 Ekim 1973'te milletvekilleri genel seçimleriyle birlikte yapılması, 12. maddeyle bir hüküm haline getirilmişti. Anayasa'da seçimlerin yapılması için öngörülen tarih olan 12 Ekim, 'pazar' gününe değil, 'cuma' gününe denk düşüyordu. Oysa Seçim Kanunu gereği, seçimlerin 14 Ekim'de yapılması gerekiyordu. Anayasa değişikliği için yeterli zaman olmaması nedeniyle devreye giren Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) 10 Mart 1973 tarih ve 24 sayılı düzeltme kararı gazetelerde yayımlandı. Karara göre seçim tarihinin belirlenmesinde 'maddi bir hata' olduğu kabul edildi ve seçimlerin 12 Ekim Cuma günü değil, 14 Ekim 1973 Pazar günü yapılması gerektiği belirtildi.
Adalet Partisi seçimlere Demirel liderliğinde girerken CHP ise yeni lideri Ecevit'e umudunu bağlamıştı. Alparslan Türkeş liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Milli Görüş siyasetinin lideri Necmettin Erbakan'ın kurduğu Milli Selamet Partisi ile AP'den ayrılanların kurduğu Demokratik Parti de siyaset sahnesindeydi. Daha çok AP ve CHP'nin mücadelesi gibi geçen seçimlerde, geniş çaplı "düzen değişikliği" ve siyasi özgürlük talebini dile getiren Bülent Ecevit mavi gömleği ve mitinglerde uçurduğu ak güvercinlerle özgürlük kahramanı gibi algılanırken, Celal Bayar Demokratik Partinin kampanyalarına katıldı.
Genel seçimle birlikte aynı gün Cumhuriyet Senatosu C Grubu üyeleri için de seçim yapıldı. İlk defa bu seçimlerde "tercihli oy" kullanıldı. Seçmenler birleşik oy pusulasında seçim çevresi için belirtilen sayıda aday için tercih de bulunabildi. Barajsız d'Hondt sisteminin uygulandığı 1973 seçimlerinde katılım oranı Türkiye seçim tarihinin yüzde 64,3 ile en düşük katılımlı genel seçimi olan 1969 seçimlerini 2,5 puan geçerek % 66,8'de kaldı. Sekiz partinin katıldığı seçimlerde yedi parti milletvekilliği kazandı.
Seçimin sonucu, bazı çevrelerce beklenmedik bir gelişme şeklinde karşılandı. Beklenen, Süleyman Demirel liderliğindeki AP zaferi iken; seçimin birinci partisi, 1965 yılı sonrasında geliştirdiği merkez sol açılım ve 1972'de yenilediği parti önderliği ile CHP oldu. % 33 oy oranı ile 185 milletvekilliği kazanan Cumhuriyet Halk Partisi, 1961 seçimleri sayılmazsa, çok partili döneme geçildiğinden beri ilk kez birinci oldu.
Sağ oyları hemen her seçimde yanında bulan, 1965 ve 1969 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan AP, bu kez büyük oy yitirdi. Milli Selamet Partisi (yüzde 11 oy ile 48 milletvekilliği) ve Demokratik Parti (% 11 oy oranıyla 45 milletvekilliği) sağ oyları bölerek AP'nin 1965'ten beri sürdürdüğü tek başına iktidarı yitirmesine neden oldu. Diğer partilerden Cumhuriyetçi Güven Partisi % 5 ile 13, Milliyetçi Hareket Partisi % 3 ile 3 ve Türkiye Birlik Partisi % 1 ile 1 milletvekili çıkardı. Milli Selamet Partisi İslamcı görüşleri savunarak milletvekili kazanan ilk parti oldu.

1973 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 14 Ekim 1973 genel seçim sonuçları aşağıdaki tabloda listelenmiştir:

1973 Türkiye yerel seçimleri, 1973 genel seçimlerinden yaklaşık iki ay sonra 9 Aralık 1973 tarihinde düzenlenmiş mahalli idareler seçimleridir. Normalde 1972 yılında yapılması gereken seçimler, 2 Mart 1972 tarihli ve 1569 sayılı Kanun'la 1973 yılına ertelendi. Aynı zamanda, 12 Mart Muhtırası'ndan sonra yapılan ilk yerel seçimlerdir.
Cumhuriyet Halk Partisi; Ankara, İstanbul ve İzmir'in de aralarında bulunduğu 32 ilin belediye başkanlıklarını kazandı. 22 ilde Adalet Partisi, 3 ilde (Adıyaman, Muş, Tokat) Millî Selamet Partisi, Ağrı ve Konya'da Demokratik Parti seçimleri kazandı. 8 ilde ise (Afyonkarahisar, Bitlis, Mardin, Nevşehir, Samsun, Şanlıurfa, Tunceli, Van) belediye başkanlığını bağımsız adaylar kazandı.

1973 yerel seçimleri İl genel meclisi üyeliği seçimleri:

1973 yerel seçimleri belediye başkanlığı seçimleri:

1973 yerel seçimleri belediye meclis üyeliği seçimleri:

1977 Türkiye genel seçimleri, 5 Haziran 1977 tarihinde TBMM 16. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılan erken genel seçimlerdir.

14 Ekim 1973 genel seçimleri iki parti için önemli olmuştu. Geniş çaplı "düzen değişikliği" ve siyasal özgürlük talebini savunagelen Bülent Ecevit'in Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yüzde 33 oy oranıyla 185 milletvekilliği elde ederek başarılı olmuştu. Böylece CHP, 1961 Anayasası sonrasındaki seçim sayılmazsa çok partili döneme geçildiğinden beri ilk kez seçim kazanıyordu. Milli Selamet Partisi (MSP) ise bu seçimlerde 48 milletvekilliği elde etmiş ve İslamcı görüşleri savunarak bu kadar çok milletvekili çıkaran ilk parti olmuştu.
CHP tek başına iktidara gelecek çoğunluğu elde edemediği için, yeni bir koalisyon dönemi açıldı. CHP ve MSP 26 Ocak 1974'te Bülent Ecevit başkanlığında bir koalisyon hükûmeti kurdu. Temmuz 1974'te Kıbrıs cumhurbaşkanı Makarios darbeyle devrildi. Yunanistan'daki Albaylar Cuntası'nın desteklediği bu darbenin başında Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını savunan EOKA örgütü liderlerinden Nikos Sampson vardı. Bu darbeyi Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak isteyen bir komplo olarak değerlendiren Ecevit, garantör devletlerden biri olan Britanya'ya darbeye karşı birlikte davranma çağrısında bulunduysa da Londra'da yapılan görüşmelerden sonuç çıkmayınca Türk hükûmeti Kıbrıs'a müdahale kararı aldı. 20 Temmuz 1974 Türk birliklerinin adaya çıkmasından kısa süre sonra Türkiye'nin adaya müdahale etmesini beklemeyen Yunanistan'daki askeri yönetim iktidardan uzaklaştırıldı, Kıbrıs'taki darbeciler de amaçlarına ulaşamadılar. Ecevit tarafından "Barış Harekatı" olarak tanımlanan harekât Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs'ın Türk ve Rum temsilcilerini bir araya getirdi. Görüşmelerden bir sonuç çıkmaması üzerine adada çok dar bir alanda mevzilenmiş olan Türk birlikleri 13 Ağustos 1974'te ikinci harekâta girişti. Türk birliklerinin Kuzey Kıbrıs'ta önemli bir alanı ele geçirmesinden sonra 16 Ağustos tarihinde harekât sona erdi.
Batılı büyük devletler ve Sovyetler Birliği özellikle ikinci müdahaleye büyük tepki gösterdiler. Adayı fiilen ikiye bölen Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 5 Şubat 1975'te Türkiye'ye yaptığı askeri yardımı keserek silah ambargosu uygulamaya başladı.
Kıbrıs Harekâtı ülke içinde Başbakan Ecevit'in ve CHP'nin saygınlığını artırmıştı. CHP-MSP koalisyon hükûmeti ise Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlığa düşmüştü. Ecevit bir an önce erken seçime gidebilmek için 18 Eylül 1974'te başbakanlıktan istifa etti. Ama bu istifa erken seçimin yapılmasını sağlayamadı; 200 günü aşkın süre yeni hükûmet kurulamadı ve partilerüstü Sadi Irmak hükûmeti (Kasım 1974-Mart 1975) güvenoyu alamadığı halde görevde kaldı. Sonunda 31 Mart'ta, Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel'in başkanlığında AP, MSP, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi'nden (CGP) oluşan koalisyon hükûmeti kuruldu. Sola karşı hemen bütün sağ partilerin birliğini oluşturan Demirel hükûmeti, "I. Milliyetçi Cephe hükûmeti" olarak anıldı. Milliyetçi Cephe hükûmeti kurulunca karşıt öğrenci grupları arasında çatışmalar arttı. Hükûmetin bu olaylarda etkili olamaması  çatışmaların yoğunlaşmasına yol açtı.
Bu dönemde ABD'nin silah ambargosunun etkisi oldukça derin oldu. Bir dış güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalan Türkiye uluslararası forumlarda da yalnız bırakıldı. Ekonominin işleyişi için gerekli dış yardım ve krediler kesildi. Ardından patlak veren petrol krizinin de etkisiyle Türkiye, Cumhuriyet döneminin en ağır ekonomik bunalımlarından birine girdi. Bu arada ambargo kararı üzerine Türkiye, ABD üsleriyle ilgili ikili anlaşmaların uygulanmasını tek taraflı olarak durdurdu. ABD Kongresi'nin ambargoda ısrar ettiğinin anlaşılması üzerine Türk hükûmeti 25 Temmuz 1975'te, NATO'ya bağlı İncirlik Üssü dışında, tüm ABD üslerinin devralınmasını kararlaştırdı. ABD silah ambargosu ancak Eylül 1978'de kaldırılabildi.
1974 petrol krizi nedeniyle dış ticaret açığının çok büyümesi, döviz darboğazı yanında sürekli enflasyonun getirdiği sosyal huzursuzluklar sol meslek örgütlerini, sendikaları halkın tepkilerini yansıtmaya itti. Sosyal huzursuzluklara koşut olarak sağ-sol çatışmaları da tırmandı. Milliyetçi Cephe'nin önlem olarak Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ni kurmaya kalkışması CHP ve sendikaların direnişi karşısında başarılı olamadı. 1 Mayıs 1977'de, Taksim Meydanı'nda İşçi Bayramı'nı kutlayan kişilere ateş açılması ve kargaşada 33 kişinin yaşamını kaybetmesine karşın, suçluların yakalanamaması Milliyetçi Cephe hükûmetini zan altında bırakılmıştır.
Demirel'in koalisyon hükûmeti iki yıl sürdü. Seçimin 1977 yılının ekim ayında yapılması gerekiyordu; fakat 5 Nisan 1977 tarihinde, CHP ve AP'nin daha önce Anayasa Komisyonu'nda birleştirilen erken seçim önergelerinin, TBMM Genel Kurulunda yapılan oylamada kabul edilmesiyle erken seçim kararı alındı. Milletvekili genel seçimleri ile Cumhuriyet Senatosu kısmi seçimlerinin 5 Haziran günü yapılmasının kabul edildiği oylamada CHP, AP, CGP ve MHP'liler olumlu oy kullanırken, Demokratik Partililer çekimser oy kullandı, MSP'liler ise 1 üye dışında oylamaya katılmadı.

Seçim kampanyası boyunca terör eylemleri sürdü. Bülent Ecevit ve seçim konvoyuna 26 Nisan'da Tokat'ın Niksar ilçesinde, 27 Nisan'da da Gümüşhane'nin Şiran ilçesinde saldırılar düzenlendi. Ecevit, 29 Mayıs 1977 günü seçim gezisi için bulunduğu İzmir Çiğli Havalimanı'nda suikasta uğradı. Bülent-Rahşan Ecevit çiftinin zarar görmeden atlattığı suikast girişiminde, CHP İzmir İl Başkanı Mehmet İsvan ağır yaralandı. Ecevit'in 3 Haziran 1977'de Taksim Meydanı'nda düzenleyeceği miting öncesinde Başbakan Demirel kendisini uyararak miting sırasında suikast yapılacağını bildirdi. Ecevit'in miting günü Taksim'de olacağını ve hiç kimsenin mitinge gelmemesini söylemesine rağmen 3 Haziran günü yapılan miting CHP tarihinin en geniş katılımlı ve en coşkulu mitinglerinden biri oldu.

Barajsız D'Hondt sisteminin uygulandığı seçimlere 8 siyasi parti katıldı, katılım oranı yüzde 72 olarak gerçekleşti. Seçimlerde hiçbir parti çoğunluğu sağlayamadı; CHP 213 (%41,4), AP 189 (%36,9), MSP 24 (%8,6), MHP 16 (%6,4), CGP 3 (%1,9), DP 1 (%1,9) milletvekili çıkardı. 67 ilden 31'inde CHP, 31'inde AP, 5'inde de bağımsız adaylar birinci oldu. Seçimin en belirgin özelliği, toplam geçerli oyların % 78,26'sının iktidar adayı iki büyük partide toplanmasına karşılık, geri kalan % 21,73'ünün seçime katılan diğer altı parti ile bağımsızlar arasında dağılmasıdır. 1973 genel seçimlerinde oyların % 63'ünü alan bu iki siyasi partinin oy oranlarındaki 15 puanlık yükseliş geçen yasama döneminin hükûmet formüllerine bir tepki olarak, seçmenlerin çok geniş çoğunlukla oylarını tek parti iktidarı oluşturma yönünde kullandıkları şeklinde yorumlandı.
Seçimden birinci parti olarak çıkması beklenen CHP tahminleri boşa çıkarmadı. Ekonomik ve sosyal sıkıntılar, siyasal düzlemdeki silâhlı çatışmalar, CHP'nin bütün bunlara bir çözüm olabileceği yönündeki beklentiyi artırmıştı. ‘Halkçı Ecevit’ sloganı, bir yandan geniş yığınların ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerini içerirken; diğer yandan da hayli popülist bir söyleme karşılık geliyordu. 1973 seçimlerine göre oylarını yaklaşık 8 puan, milletvekili sayısını da 28 sandalye artırmasına rağmen tek başına iktidar olması için gereken 226 milletvekilliğini elde edemedi. AP ise 1973 seçimlerinde DP ve MSP'ye kaptırdığı oylarının bir kısmını geri almayı başardı. MHP de oylarını neredeyse ikiye katladı. Buna rağmen MSP, CGP ve DP'de ise büyük oy kaybı yaşandı.
1977 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 5 Haziran 1977 genel seçim sonuçları;

1977 Türkiye yerel seçimleri, 11 Aralık 1977 günü Türkiye çapındaki yerel yöneticileri (belediye başkanlıkları, il genel meclisi/belediye meclisi üyelikleri, muhtarlar ve ihtiyar heyetleri) belirlemek üzere yapılan seçimlerdir. Bu seçim, birleşik oy pusulası kullanılan ilk yerel seçim olmuştur.
Seçimlerde 67'si il belediyesi olmak üzere toplam 1710 belediyenin yöneticileri belirlendi. İl Genel Meclisi seçimleri için toplam 21.360.305 seçmenin yüzde 60,4'ü oy kullanırken, belediye başkanlığı seçimlerinde 12.067.618 seçmenin yüzde 53,2'si oy kullandı. Seçime katılan partilerden yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi ve Millî Selamet Partisi tüm illerde aday gösterdi.
İl genel meclisi oy oranları baz alındığında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) %41,8 oy alarak birinci parti olmuştur. CHP'nin belediye başkanlığı seçimlerindeki oyu %45,7'dir. Bu sonuçlara göre 67 ilden İstanbul, Ankara ve İzmir ile birlikte 42'sinde CHP, 15'inde Adalet Partisi (AP), 5'inde (Bingöl, Çankırı, Elazığ, Erzincan, Yozgat) MHP, 3'ünde (Adıyaman, Konya, Muş) Millî Selamet Partisi ve 2'sinde (Diyarbakır, Malatya) Bağımsızlar seçimleri kazandılar. Bursa'da ilk defa CHP oyları Adalet Partisi'ni geride bırakmıştır.

1977 yerel seçimleri İl genel meclisi üyeliği seçimleri:

1977 yerel seçimleri belediye başkanlığı seçimleri:

1977 yerel seçimleri belediye meclis üyeliği seçimleri:

Bu seçimlerde İstanbul belediye başkanlığına Aytekin Kotil, Ankara belediye başkanlığına Ali Dinçer, İzmir belediye başkanlığına İhsan Alyanak seçilmiştir.
Bu seçimlerle birlikte ilk kez bir yerel seçimde birleşik oy pusulası kullanılmaya başlamıştır.

1987 Türkiye anayasa değişikliği referandumu Türkiye'de yapılan üçüncü halk oylamasıdır. 12 Eylül 1980 darbesi ile getirilen siyasi yasakları kaldıran anayasa referandumu olarak bilinir.
1982 Anayasası'nın geçici 4. maddesi ile getirilen 10 ve 5 yıllık siyasal yasakların kalkıp kalkmaması konusunda 6 Eylül 1987'de düzenlendi. Seçmen kütüklerinin belirlenmesi amacıyla 12 Temmuz 1987'de tüm yurtta sokağa çıkma yasağı uygulandı.

Referandumda "evet" diyenler mavi rengi, "hayır" diyenler ise turuncu rengi sembol olarak kullandılar. Yasaklı liderlere yakın siyasi partiler, söz konusu referandumda yasakların kaldırılması için yasaklı dört lider tarafından yürütülen 'Mavi Renkli Evet' kampanyasına katıldı. Doğru Yol Partisi, Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Çalışma Partisi, Refah Partisi "evet" oyu verilmesini destekledi. Ayrıca Sosyaldemokrat Halkçı Parti, herhangi bir yasaklı liderin kontrolü altında olmamasına rağmen, 6 Eylül'de 'evet' oyu verilmesi çağrısında bulundu, özellikle lideri Erdal İnönü bu amaçla ülke çapında mitingler düzenledi.

Yüksek Seçim Kurulu, halk oylaması sonuçlarını 12 Eylül 1987'de açıkladı. Halk oylamasına 24.436.821 seçmen katıldı. Geçerli 23.347.856 oydan 11.711.461'i "evet" (% 50.16), 11.636.395'i "hayır" (% 49.84) çıktı. Böylece, geçici 4. madde yürürlükten kalktı. Bu referandumda Evet oyları ile Hayır oyları arasında sadece 75.066 oy çıkmıştır. Sonuçların açıklanmasından önce dönemin Başbakanı Turgut Özal erken genel seçim kararı almış ve aynı yıl 29 Kasım'da 1987 Türkiye genel seçimleri yapılmıştır.

1987 Türkiye genel seçimleri ile TBMM 18. dönem milletvekilleri seçildi. Seçimler 29 Kasım 1987 tarihinde, 67 ildeki 104 seçim çevresinde düzenlendi.
450 milletvekilliğinin belirlendiği seçimlere 7 siyasi parti ve toplam 3.214 aday katıldı. Seçime katılan 7 parti de 450'şer aday gösterdi, ayrıca 41 seçim çevresinde 64 kişi de seçime bağımsız aday olarak katıldı.
29 Kasım 1987 genel seçimleri, 1946'dan sonra birden fazla partinin katıldığı 10. genel seçim ve aynı zamanda Türkiye'de yapılan üçüncü erken seçimdir. Bu seçimlere, Millî Güvenlik Konseyi’nin (MGK) bir önceki seçimde veto ettiği partiler de katılırken, 12 Eylül Darbesi'nden sonra siyaset yasağı konan eski liderlerin partilerinin başında girdiği ilk seçimler oldu. 1987 seçimleri Türk siyasi hayatında %93,3’lük oranla katılımın en yüksek olduğu seçimlerdir.
Seçimlerden galip çıkan Anavatan Partisi, yürürlüğe giren yeni seçim sistemi sayesinde, 1983 seçimlerine göre oy oranı yaklaşık 9 puan gerilemesine rağmen milletvekili sayısını 292’ye çıkartarak tek başına iktidarını sürdürdü. Anavatan Partisi dışında seçim barajını aşan diğer iki partiden Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) 99 ve Doğru Yol Partisi (DYP) 59 milletvekilliği kazandı. Demokratik Sol Parti (DSP), Millî Selamet Partisi'nin devamı olan Refah Partisi (RP), MHP’nin devamı olan Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ile Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) seçim barajın altında kalarak TBMM’ye giremedi.

17 Mayıs 1987’de Anayasa’da yapılan değişiklikle seçmen yaşı 20’ye indirilip, milletvekili sayısı 400'den 450’ye çıkarıldı ve 12 Eylül 1980 öncesindeki bazı siyasetçilere yasak getiren geçici 4. madde halkoyuna sunularak
kaldırıldı (1987 Türkiye anayasa değişikliği referandumu). 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nda bu yönde değişiklik yapılmıştır. Seçimlerden önce yapılan bir diğer düzenlemeyle seçmen kütüğüne kayıtlı olmayan ve en az 6 aydır yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının gümrük kapılarında kurulacak sandıklarda genel seçimlerde ve halkoylamalarında oy kullanması mümkün hale getirildi.
Seçimlerden önce yürürlüğe giren yeni sisteme göre, milletvekilliklerinin dağılımı "çift barajlı" ve "kontenjanlı" bir sistemle belirlendi. Bu sistem, kontenjan adaylarının seçimi yönünden "çoğunluk", liste adaylarının seçimi yönünden ise "Barajlı D'Hont" sistemlerinin karmasından oluştu ve Türkiye'de ilk kez uygulandı.
Sisteme göre, önce yüzde 10 oranındaki Türkiye barajı belirlendi. Bunun için 104 seçim çevresindeki geçerli oylar, gümrük kapılarında kullanılan geçerli oylarla toplandı. Böylece, "Türkiye toplam geçerli oyu" bulundu. Bu rakama göre, yüzde 10 baraj belirlendi. Bu barajı geçemeyen parti milletvekili çıkaramadı.
Gümrük kapılarında kullanılan geçerli oylar, seçim çevrelerinin toplam geçerli oylarına göre dağıtıldı. Seçim çevresi barajının hesaplanması ve milletvekilliği dağılımı ise şöyle yapıldı; Bir seçim çevresinde geçerli oyların toplamı (gümrüklerdeki oylardan yansıyanlar dahil), o çevreden çıkan milletvekili sayısına bölündü. 6 milletvekili çıkaracak seçim çevresinde bu bölme işlemi bir eksiği ile yani 5 milletvekili çıkaracakmış gibi yapıldı. Biri kontenjan 5 veya 4 milletvekili çıkaran seçim çevresinde ise bölme işlemi, toplam milletvekili sayısına göre yapıldı.
Bölme işlemi sonucu elde edilen rakam, o bölgenin "seçim çevresi barajı"nı oluşturdu. Bir partinin milletvekili çıkarabilmesi için en az bu rakam kadar oy alması gerekti. Bağımsız adaylar için de aynı baraj rakamı geçerli oldu. Hiçbir partinin "seçim çevresi barajı"nı aşamaması hâlinde baraj dikkate alınmadı ve partiler barajı aşmış gibi hesap yapıldı. 104 seçim çevresinde gerçekleşen 1987 seçimlerinde, %20 (267 MV), %25 (72 MV) ve %33,3 (105 MV) düzeyinde oluşan seçim çevresi barajları seçim sistemine hakim oldu.
Kontenjan milletvekili çıkarmayan seçim çevrelerinde, milletvekili dağılımı için, o partinin aldığı geçerli oy sayısı önce 1'e, sonra 2'ye, o seçim çevresinden çıkacak milletvekili sayısına kadar bölündü. Daha sonra çıkan rakamlar sıralamaya konuldu. Bu sıralama, o seçim çevresindeki milletvekili sayısı tamamlanıncaya kadar devam etti.
Kontenjanlı seçim çevrelerinde en fazla oyu alan partinin kontenjan adayı milletvekili seçildi. Bu gibi seçim çevrelerinde milletvekili dağılımı şu şekilde yapıldı; partilerin aldıkları geçerli oylar, kontenjan dışında çıkacak milletvekili sayısına bölündü. Yani, bölme işlemi kontenjan ile birlikte çıkacak milletvekili sayısının bir eksiği yapıldı. Kontenjan adayı dahil 5 ve 4 milletvekili çıkaracak seçim çevrelerinde de bölme işlemi bir eksiği ile yapıldı.

1987 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 29 Kasım 1987 genel seçim sonuçları;

1989 Türkiye yerel seçimleri, 26 Mart 1989 günü yapılmıştır. Toplam 7 siyasi partinin katıldığı seçimlerde, il Genel Meclisi seçimleri baz alındığında %28,7 oy alan Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) birinci parti olmuştur. 1984 yerel seçimleriyle karşılaştırıldığında oyları yaklaşık 20 puan gerileyen iktidardaki Anavatan Partisi (ANAP), SHP ve Doğru Yol Partisi'nin (DYP) ardından üçüncü oldu.
1982 Anayasası'nın 127. maddesindeki değişiklikle yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması konusunda 25 Eylül 1988 tarihinde yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 65'i 'hayır', yüzde 35'i 'evet' oyu kullandı. Böylece yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa'nın 127. maddesindeki değişiklik teklifi kabul edilmedi ve 13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçim yapılmadı.
SHP, başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere 39 ilin belediye başkanlıklarını kazandı. SHP'yi 16 ille DYP, 5 ille Refah Partisi, üçer ille ANAP (Bitlis, Hakkâri, Malatya) ve MÇP (Elazığ, Erzincan, Yozgat) izledi. 1 ilde de (Tunceli) bağımsız aday kazandı.
111'i 1987'de ilçe olan toplam 115 yerleşim biriminde 42'sinde ANAP, 37'sinde SHP, 30'unda DYP, 4'ünde RP adayları belediye başkanı seçilirken bir ilçede seçimi MÇP, diğer bir ilçede ise seçimi bağımsız aday kazandı.

1989 yerel seçimleri il genel meclisi sonuçları:

1989 yerel seçimleri büyükşehir belediye başkanlıkları seçim sonuçları:

1989 yerel seçimleri belediye başkanlıkları sonuçları:

1989 yerel seçimleri belediye meclis üyeliği seçimi sonuçları:

1991 Türkiye genel seçimleri, 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan ve TBMM 19. dönem milletvekillerinin belirlendiği seçimlerdir.

Anavatan Partisi (ANAP) 1987 genel seçimlerinde tekrar tek başına iktidara gelmişti. Ekim 1989'da ANAP genel başkanı ve Başbakan Turgut Özal, muhalefet partilerinin ANAP oylarının 1989 yerel seçimlerinde yüzde 21'e indiği ve siyasi meşruiyetini kaybettiği gerekçesiyle boykot ettiği seçim sonunda cumhurbaşkanlığına seçildi. Turgut Özal'dan boşalan başbakanlığa atanan TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut daha sonra ANAP genel başkanlığına da seçildi. 15-16 Haziran 1991'de yapılan ANAP genel kongresinde genel başkanlığa seçilen Mesut Yılmaz, ANAP'ın iktidar partisi olması nedeniyle, Yıldırım Akbulut'un istifası üzerine başbakanlık görevine getirildi.
Yeni ANAP yönetimi 1992 Kasım'ında yapılacak olan genel seçimlerin daha erken bir tarihte yapılması kararını aldı. Bu kararın alınmasında Mesut Yılmaz'ın yıpranmamış yeni bir lider imajına ek olarak parti içinde gerekli desteğe sahip olduğunu düşünmesi ve iktidar partisi olarak girecekleri bir seçimde iktidarın olanaklarından yararlanabilme düşüncesiydi. Bir başka etmen de Merkez Bankası Başkanı Rüşdü Saracoğlu'nun, “2 yıllık sıkı bir istikrar politikası” gerektiği konusunda verdiği rapor nedeniyle uygulanacak kemer sıkma politikalarının 1992 yılında yapılacak seçimlere olacak yansımasıydı.
Seçimin tarihini kesinleştiren toplantı 15-21 Ağustos 1991 haftasında Marmaris Okluk'taki cumhurbaşkanlığı konutunda Mesut Yılmaz ve Ekrem Pakdemirli ile bir araya gelen Cumhurbaşkanı Turgut Özal arasında yapıldı. Özellikle ekonomideki sorunlar Yılmaz ve Pakdemirli'yi endişelendiriyordu. Seçimlerin normal olarak 1992 sonbaharında yapılması gerekiyordu. Bu durumda o tarihe kadar zorunlu olarak alınması gereken ekonomik tedbirlerin Anavatan Hükûmeti için yeni sıkıntılar doğuracağını ve bunun partinin aleyhine olacağını düşünüyorlardı. Özal'ın tavsiyesi üzerine erken seçim zamanı olarak düşünülen ilkbahar yerine, daha önceki bir tarih olan 20 Ekim günü tespit edildi. Yılmaz bu kararın parti grubundan geçirilmesi işini çözmeyi üstlendi.
24 Ağustos 1991 tarihinde TBMM Genel Kurulu tarafından onaylanan seçim yasasındaki değişiklikle genel seçimin tarihi 20 Ekim 1991 olarak belirlendi.

Erken Seçim Yasası'nın TBMM'de kabul edilip yasalaşmasının ardından, Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) 26 Ağustos tarihinde seçime girebilecek partileri açıklaması ve aday olacak kamu görevlilerinin istifa süresinin başlamasıyla seçim süreci başlamış oldu. 31 Ağustos, aday olacak kamu görevlilerinin istifa etmeleri için son gün oldu. 13 Eylül ise Siyasi partiler için aday listelerini YSK'ya bildirmeleri için son tarihti. Gümrük kapılarındaki oy kullanma işlemi 5 Ekim saat 8:00'de başlayıp 20 Ekim saat 17:00'ye kadar devam etti.

1991 seçimlerinde, 1987 seçimlerinde uygulanan seçim yasası iki değişiklikle (seçim çevresi barajlarının indirilmesi ve tercihli oylarla belirlenen kontenjan milletvekilliği) aynen uygulanmıştır. 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 4. maddesi değiştirilerek, çıkarılacak milletvekili sayısı 6'ya kadar her il bir seçim çevresi sayılmış, altıdan fazla milletvekili çıkaracak iller ise birden fazla seçim çevresine bölünmüştür.
74 ildeki 107 seçim bölgesinde düzenlenen seçimlerde 1987 seçimlerindeki gibi çifte barajlı (yüzde 10'luk ülke barajı ve seçim çevresi barajı) d’Hont sistemi uygulandı. Bir partinin milletvekili çıkarabilmesi için, ilk koşul olarak o partinin Türkiye genelinde yüzde 10'luk barajı, daha sonra, illerin seçim çevreleri için belirlenmiş ve yüzde 25'lere ulaşan barajları aşmaları gerekti. Seçimlerden önce gerçekleştirilen yasa değişikliğiyle, 2 ve 3 milletvekili çıkaran yerlerdeki çevre barajları indirildi. Buna göre, iki milletvekili çıkaran seçim çevrelerinde daha önce yüzde 50 olan çevre barajı yüzde 25, üç milletvekili çıkaran yerlerde yüzde 33 olan çevre barajı da yüzde 25 oldu. Yasa uyarınca, kontenjan adayı gösterilen dört milletvekili çıkaran seçim çevrelerinde seçim çevresi barajı yüzde 25, kontenjan adayı gösterilen beş milletvekili çıkaran seçim çevrelerinde seçim çevresi barajı yüzde 20 olarak uygulanırken, altı milletvekili çıkaran seçim çevrelerinde de yüzde 20 oldu.
Çift barajlı seçim sisteminin getirdiği olumsuzluklardan etkilenmek istemeyen değişik siyasi partiler seçim için birleşme yoluna gittiler. Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ile Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) Refah Partisi çatısı altında, Halkın Emek Partisi (HEP) Sosyaldemokrat Halkçı Parti çatısı altında yüzde 10'luk ülke barajı ile seçim çevresi barajlarını aşmayı başardılar.

Seçim öncesinde gerçekleştirilen diğer bir önemli değişiklikle tercihli oylarla seçilen kontenjan milletvekilliği uygulaması getirildi. Bir partinin tercihli (kontenjan) milletvekilliği çıkarabilmesi için ise, önce seçim çevresi barajını aşması, sonra da diğer barajı aşan partilerden bir tek oy fazlası alması gerekiyordu.
Yasaya göre siyasi partiler, iki milletvekili çıkaracak seçim çevresinde dört, üç milletvekili çıkaracak seçim çevresinde altı aday göstermek zorundaydılar. Ayrıca kontenjan milletvekili bulunan seçim çevrelerinde ise, bu aday düşüldükten sonra kalan milletvekili sayısının iki katı kadar aday gösterebildiler. Seçmenler, önce oy verecekleri partiyi işaretledikten sonra, isterlerse oy verdikleri partinin listesindeki adaylar arasından sadece bir tanesini işaretleyebildi. Eğer seçmen bir tercihte bulunmamışsa ya da birden fazla adayı tercih etmişse partinin yaptığı sıralamayı kabul etmiş sayıldı.
Birden fazla kontenjan milletvekili çıkarılan çevrelerde, seçim çevresini tek parti aşmışsa, tüm kontenjan milletvekillerini o parti kazandı. Birden fazla parti aşmışsa, oyların bölünmesi suretiyle milletvekillikleri paylaşıldı. Tercihli oy sistemine göre, bir seçim çevresinde partiye verilmiş olan geçerli oyların en az yüzde 15'i kadar tercih oyu alan aday veya adaylar, oy miktarına göre parti sıralamasında öne geçtiler. Adaylardan hiçbirinin aldığı tercihli oy miktarının yüzde 15'i bulamaması hâlinde, partinin hazırladığı ve birleşik oy pusulasında yazılı olan listedeki sıra aynen geçerli oldu. Seçimlerde değişik partilerden 52 aday tercihlerle ön sıralara çıkarak milletvekili olma hakkını kazandılar.

1987 seçimlerinde ANAP'ın lehine işleyen çifte barajlı seçim sistemi bu seçimde Doğru Yol Partisi'nin (DYP) lehine işledi. Altı siyasi parti ve bağımsız adayların yarıştığı 20 Ekim 1991'deki seçimlerde, yüzde 27,03 oranında oy alan DYP kazandığı 178 milletvekilliğiyle TBMM'nin yaklaşık yüzde 40'ını elde ederken, iktidar partisi ANAP yüzde 24,01 oy oranı ve kazandığı 115 milletvekilliğiyle ikinci parti durumuna geriledi ve 8 yıldır bulunduğu iktidardan düştü. Diğer partilerden Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) 88, Refah Partisi (RP) 62 milletvekilliği kazanırken, Demokratik Sol Parti (DSP) yüzde 10,74'lük oy oranına karşın seçim çevresi barajları yüzünden yalnızca 7 milletvekilliği kazanabildi. Seçimlerin ardından, ittifakla seçime giren partilerin ayrılmasıyla mecliste 8 siyasi parti ortaya çıktı.
Yine bu seçimlerle, 12 Eylül Darbesi öncesi liderlerden Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş 11 yıl aradan sonra TBMM'ye döndü. Liderlerin yanı sıra 12 Eylül öncesi son TBMM'de görev yapmış 21'i Adalet Partisi, 7'si Cumhuriyet Halk Partisi, 3'ü Milli Selamet Partisi ve 1'i Milliyetçi Hareket Partisi üyesi olmak üzere toplam 32 milletvekili yine bu seçimlerde yeniden parlamentoya seçildi.
Hiçbir partinin TBMM'de tek başına hükûmet kuracak çoğunluğu olmadığından bir koalisyon hükûmetinin kurulması zorunlu hale geldi. Seçimlerden çok önce ANAP karşıtlığıyla giderek birbirlerine yaklaşan DYP ile SHP arasında koalisyon görüşmeleri başladı. 20 Kasım 1991'de, hükûmeti kurmakla görevlendirilmiş olan Süleyman Demirel, TBMM'de 88 üyesi olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti ile bir koalisyon hükûmeti kurdu, SHP genel başkanı Erdal İnönü de başbakan yardımcısı oldu.

1991 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 20 Ekim 1991 genel seçim sonuçları;

1991 TBMM yemin krizi

1993 Türkiye askerî darbe iddiaları, bazı kaynaklara göre 1993 yılında Türkiye'de, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurları tarafından gizli yollarla düzenlenen ve yürütüldüğü iddia edilen bir darbedir. 1990'ların başında, Türkiye-PKK çatışması nedeniyle Türkiye'de büyük bir şiddet dönemi yaşanırken Cumhurbaşkanı Turgut Özal, önde gelen askeri isimler ve gazetecilerin ölmesi gibi bir dizi şüpheli ölümler yaşandı. Özellikle 2008 yılından itibaren Ergenekon davası ve derin devleti ve bu dönemden şüpheli ölümlerle ilgili soruşturmalar bağlamında, barış anlaşmasını önleme amaçlı bir gizli darbe yapıldığı iddiaları ortaya atıldı.
Bu iddialar, ilk olarak Türkiye'nin derin devletine ışık tutmaya başlayan Susurluk skandalını inceleyen meclis komisyonunun eski bir üyesi olan Fikri Sağlar tarafından gizli bir askerî darbe olarak nitelendirildi. PKK'nın eski üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık, Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın ve eski Binbaşı Cem Ersever'in de dahil olduğu suikastlardan Doğu Çalışma Grubu adlı Ergenekon örgütü bağlantılı bir grubun sorumlu olduğunu iddia etti. Barış sürecini destekleyen kilit isimlere suikast yapılmasının yanı sıra, iddia edilen gerginlik stratejisinin bir parçası olarak tasarlandığı iddia edilen bazı katliamlar 1993 yılında gerçekleşti. Bunlara 24 Mayıs 1993 PKK pususu ile Temmuz ayı başındaki Sivas Katliamı ve Başbağlar Katliamı dahildir.

Muhsin Öztürk (2011), Adı Konulmamış Darbe: 1993, Zaman Kitap
Hakkı Öznur (2012), 1993 Örtülü Darbe, Timaş Yayınları. 978-605-114-918-9

TVNET - Komplo Teorisi 1993 Yılı

1993 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, 17 Nisan 1993 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'in görevi başındayken ölmesi üzerine 8 -16 Mayıs 1993 tarihleri arasında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimidir. DYP Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel, iktidar ortağı SHP'nin de desteğiyle 3. turda 244 oyla 9. Türkiye Cumhurbaşkanı seçildi.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra öldü. Tören televizyonlardan canlı yayınlanırken, Türkiye'nin yanı sıra Mısır ve Pakistan'da üç günlük ulusal yas ilan edildi. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Turgut Özal ile de yakın dost olan George H. W. Bush beklentilerin aksine cenaze törenine katılmadı. "Öldükten sonra beni İstanbul'a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed'in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum." şeklindeki vasiyetine uyularak kendisi tarafından yaptırılan eski Başbakan Adnan Menderes Anıt Mezarı'nın bulunduğu Topkapı Mezarlığı'nda, Vatan Caddesi üzerinde kendi adına hazırlanan anıt mezara defnedildi.
Süleyman Demirel 4 Mayıs tarihinde, Turgut Özal'ın beklenmeyen ölümüyle boşalan cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. 8 Mayıs günü TBMM'de yapılan seçimin ilk turunda Demirel 234 oyda kalarak yeterli çoğunluğu sağlayamadı. İkinci turda Demirel 225, öteki partilerin adayları Kamran İnan (ANAP) 95, Lütfi Doğan (RP) 49, İsmail Cem (CHP) 25 oy aldı. 16 Mayıs'taki üçüncü turda Doğru Yol Partisi dışında koalisyon ortağı Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) desteğiyle 244 oy olan Demirel, Türkiye'nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

Seçimden bir buçuk ay sonra 2 Temmuz 1993 günü Sivas Katliamı yaşandı. 35 kişinin yanarak veya yangın dumanıyla boğularak öldüğü katliamın önlenememesi ve olaydan sonra Demirel'in yaptığı, "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır." açıklaması tepki çekti.

2007 Türkiye anayasa değişikliği referandumu, 21 Ekim 2007 tarihinde Türkiye'de, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi başta olmak üzere birtakım anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmasıdır. Türkiye'de yapılan beşinci halk oylamasıdır.

Milletvekili genel seçimlerinin beş yıl değil dört yılda bir yapılması.
Cumhurbaşkanının halk oyuyla seçilmesi. (Abdullah Gül meclis tarafından seçilen son cumhurbaşkanı olmuş oldu.)
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 96. maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. 'Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde üye tam sayısının en az üçte biri ile toplanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.'
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 101. maddesinin "Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yükseköğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir. Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer" şeklinde değiştirilmesi.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 102. maddesinin "Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır. Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir." şeklinde değiştirilmesi.

Öneriyi sunan iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) "evet" oyunu savundu. Demokratik Toplum Partisi AK Parti'ye destek olarak değil, "demokrasiye sahip çıkma" amaçlı olarak "evet" kararı aldı. "Evet" diyen diğer partiler arasında Sosyaldemokrat Halk Partisi, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini "Türk milletine fırsat" olarak tanımlayan Büyük Birlik Partisi, değişiklikte sunulan fikirlerin Millî Görüş tarafından kırk yıldır savunulduğunu ifade eden Saadet Partisi, Demokrat Parti ve Anavatan Partisi yer aldı.
Referandum sürecinde aktif "hayır" kampanyası yürüten tek parti, değişikliği "dayatma" olarak niteleyen Cumhuriyet Halk Partisiydi. Milliyetçi Hareket Partisi mecliste öneriye "evet" oyu verse de, partinin genel başkanı Devlet Bahçeli 17 Ekim tarihinde "hayır" çağrısı yaptı.

Ekim 2007 Dağlıca saldırısı: Referandumun yapılacağı gece Kuzey Irak'tan gelen 150 kişilik grup Dağlıca Komando Taburuna saldırıda bulundu. Çatışmada 12 asker hayatını kaybetti, 16 asker yaralandı ve 8 asker de Kuzey Irak topraklarına kaçırıldı.

secimsonuclari.com 17 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sitesinde il ve ilçelere göre oy sonuçları.

2010 Türkiye anayasa değişikliği referandumu, Türkiye'de Anayasa'da yapılan birtakım değişikliklerin 12 Eylül 2010 tarihinde halk oylamasına sunulmasıdır. Yirmi altı maddelik bir değişikliği içeren paket, TBMM tarafından kabul edildikten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından referanduma sunuldu. Referandum sonucunda %57,88 evet ve %42,12 hayır oyu çıkarak anayasa değişiklikleri kabul edildi.

Adalet ve Kalkınma Partili milletvekillerinin verdiği yirmi altı maddelik anayasa değişikliği teklifi önce Anayasa Komisyonunda görüşüldü ve kabul edildi. TBMM'de yapılan oylamada da 72 ret, 336 kabul oyu alan anayasa değişikliği teklifi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün onayına sunuldu. TBMM'deki oylamada Adalet ve Kalkınma Partisi pakete destek verirken MHP muhalefet etti. CHP ve BDP, Meclise girmedi. Mecliste temsil edilmeyen partilerden Saadet Partisi ve BBP pakete destek vereceklerini açıkladılar.
Abdullah Gül 12 Mayıs 2010 tarihinde değişiklik paketini halk oyuna sundu.
Halk oylaması 12 Eylül 2010 Pazar günü yapıldı.
Teklifin kabul edilmesi hâlinde aşağıdaki değişiklikler yürürlüğü girecekti:

Anayasa Mahkemesinde yedek üyelik sistemi kaldırılacak. Mahkeme; on bir as, dört yedek üye yerine on yedi asıl üyeden oluşacak. Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi durumunda mevcut yedek üyeler asıl üye sıfatını kazanacak.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi on iki yıl olarak belirlenecek.
Vatandaşlara Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapma hakkı verilecek.
Yüce Divan kararlarına karşı yeniden inceleme başvurusu yapılabilir. Genel Kurulun yeniden inceleme sonucunda verdiği kararlar kesindir.
Anayasa Mahkemesi iki bölüm ve Genel Kurul hâlinde çalışır. Bölümler, Başkan Vekili başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme Başkanı'nın veya Başkan'ın belirleyeceği Başkan Vekilinin başkanlığında en az on üye ile toplanır.
Anayasa değişikliğinin iptali ve siyasi parti kapatma davalarında üyelerin 3/5'i yerine 2/3'ünün oyu aranacak.
Mahkemenin üye yapısı aşağıdaki gibi değişecek:

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun üye sayısı; yedi asıl, beş yedek üyeden yirmi iki asıl, on iki yedek üyeye çıkarılıyor.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun meslekten çıkarma cezalarına yargı denetimi getiriliyor.
Kurulun üye yapısı aşağıdaki gibi değişecek:

Yüksek Askerî Şûradaki ihraç kararlarına yargı denetimi getiriliyor.
Memurlara verilen uyarma ve kınama cezalarına karşı yargıya gidilebilecek.
Askerî yargının görev alanı daraltılıyor. Askerler ağır cezalık suçlarda sivil mahkemelerde yargılanacak.
Savaş hâli dışında siviller, askerî mahkemede yargılanamayacak.
Askerî yargı organlarının kuruluş ve işleyişinin "askerlik hizmetlerinin gereklerine göre düzenleneceği" ibaresi Anayasa'dan çıkarılıyor.
12 Eylül Darbesi'nin sorumlularının yargılanmasını engelleyen "geçici 15. madde" kaldırılıyor.
Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) kuruluyor. TBMM Başkanlığına bağlı olarak kurulacak Kamu Denetçiliği Kurumunun başkanı olan "Kamu Başdenetçisi", TBMM'de gizli oyla seçilecek. İlk iki oylamada üye tam sayısının 2/3'ü, üçüncü oylamada salt çoğunluğu aranacak. Salt çoğunluk sağlanamadığı takdirde en çok oy alan iki aday arasında yapılacak seçimde birinci olan aday, Kamu Başdenetçisi olacak.
Partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına eylem ve söylemleriyle neden olan milletvekillerinin milletvekilliği düşmeyecek.
Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazilere pozitif ayrımcılık getirilecek.
Kişilerin yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilecek.
Memurlara toplu sözleşme hakkı verilecek. Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda Uzlaştırma Kuruluna başvurulacak. Uzlaştırma Kurulu ile ilgili hususlar kanunla düzenlenecek.
TBMM Başkanlık Divanı için yasama dönemi başında seçilenlerin görev süresi iki yıl, ikinci devre için seçilenlerin görev süresi yasama döneminin sonuna kadar devam edecek.
"Yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunu denetimi ile sınırlı olduğu" ve "hiçbir suretle yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı" vurgulanmıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi: Recep Tayyip Erdoğan, evet diyenlerin de hayır diyenlerin de kazandığını; kaybedenin ise darbeci anlayış olduğunu savundu.
Cumhuriyet Halk Partisi: Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, %42'lik hayır oranının kendileri açısından güzel bir sonuç olduğunu söyledi. Hayır çıkması için ellerinden gelen gayreti gösterdiklerini belirten CHP Lideri, referandum sonucuna saygı gösterdiklerini kaydetti.
Milliyetçi Hareket Partisi: Genel Başkan Devlet Bahçeli, Türkiye için hayati risk ve tehlikelerle dolu karanlık bir döneme girildiğini savundu ve erken seçim çağrısı yaptı.
Barış ve Demokrasi Partisi: Eş Başkan Selahattin Demirtaş, boykot oranı konusunda istedikleri sonucu aldıklarını belirtti ve sonuçtan memnun olduklarını söyledi.

Avrupa Birliği: AB Komisyonu Genişleme Komiseri Štefan Füle, sonucun demokrasi ve temel hürriyetleri de kuvvetlendireceğini ve halkın askerî darbelerin geri geleceği korkusuna son verdiğini söyledi. Referandum sonucunun memnuniyetle karşıladığını söyleyen Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek daha fazla ve derin reformların sivil topluma, farklı siyasi partilere ve etnik azınlıklara genişçe danışılarak hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti. AB'deki Türkiye muhaliflerinin artık Türk halkının değişimden yana olan arzusunu kabul etmek zorunda kalacaklarını AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu üyesi Richard Howitt, "Beklenmedik şekilde yüksek çıkan 'evet' oyları gösterdi ki Türk halkı değişim ve AB yolunda ilerlemek istiyor. Bu sonuçlar, 'Türkiye'de AB yolunda ilerleyecek siyasi arzu yok.' diyenlerin görüşünü bertaraf edecek." dedi.
Avrupa Konseyi: Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland da referandum sonucunu anayasa değişikliğini, Türkiye'de demokrasinin gelişmesi ve Avrupa normlarının uygulanması için atılmış bir adım olarak niteledi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gelen başvuru sayısının da azalmasını sağlayacağını belirtti. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Başkanı Mevlüt Çavuşoğlu ise referandum sonuçlarının, Türkiye'nin 61 yıldır üyesi olduğu Avrupa Konseyi'nin temel değerlerine daha güçlü bir şekilde bağlı olduğunu gösterdiğini ifade etti.
 Almanya: Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, Türkiye'de iç siyasete ilişkin reformları devam ettirmek isteyen güçleri desteklediklerini bildirdi ve sonuçların Türkiye'nin yönünün Avrupa olduğu gösterdiğini söyledi.
 Yunanistan: Dışişleri Bakanı Dimitris Druças, "Türkiye halkı çok net bir tercihte bulundu. Başbakan Erdoğan ve hükûmetinin ortaya koyduğu reformları desteklediğini güçlü bir mesajla dile getirdi." dedi.
 Pakistan: Başbakan Yusuf Rıza Gilani, Erdoğan'ı telefonla arayarak kutladı ve referandum sonucunun Türk halkının Erdoğan'ın dinamik liderliği ve halktan yana siyasetine güvenini gösterdiğini söyledi.
 İspanya: Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos, sonuçları Türkiye'nin Avrupalılık hedefine dair sağlam bir işaret olarak niteledi.
 ABD: Başkan Barack Obama, Erdoğan'ı telefonla arayarak tebrik etti. Yüksek katılım oranının Türk demokrasisinin ne derece canlı olduğunu gösterdiğini söyledi.
 İsveç: Sonucu memnuniyetle karşıladığını belirten Dışişleri Bakanı Carl Bildt, "Türk halkı, reform politikalarına devam yönünde oy kullandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bundan sonra yeni bir anayasa teklifi için daha fazla yüreklilik gösterebilecek" dedi.
 İran: Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yapılan bir telefon görüşmesinde İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, Türk milletinin kararını kutladı. Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre her iki tarafta bu referandum iki ülke ilişkilerinin gelişmesi ve Tahran-Ankara ilişkilerini güçlendirmeye yönelik bir adım olarak İran Başkan Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi, Türkiye'yi ziyaret etti.

Yeni Anayasa hükümlerinin referandum sonucunun YSK tarafından Resmî Gazete'de yayımlanmasıyla, "Yetmez Ama Evet" kampanyasında bulunan bazı aktivistler, 12 Eylül Darbesi'ni gerçekleştirenler hakkında İstanbul ve Ankara adliyelerinde toplanarak suç duyurusunda bulunmuştur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Turan Çolakkadı, yapılan suç duyurusunu incelemek üzere kabul etmiştir.
Değişikliğin yürürlüğe girmesiyle birlikte Anayasa Mahkemesindeki yedek üyeler asıl üye sıfatını kazandılar. Ekim ayı içerisinde Anayasa Mahkemesinin boş iki üyeliği ve HSYK'da adli yargı, idari yargı, Adalet Akademisi ve Cumhurbaşkanlığı kontenjanı için atama ve seçimler yapıldı. Ali Suat Ertosun haricindeki HSYK üyelerinin istifası nedeniyle Yargıtay ve Danıştay kontenjanları için de HSYK üyeliği seçimleri yapıldı.

Anayasa değişikliği teklif metni, Resmî Gazete
"Seçim sonuçları". Yüksek Seçim Kurulu. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Şubat 2017. 
 Türkiye, anayasa değişikliği referandumuna hazırlanıyor
 Türkiye'deki anayasa değişikliği referandumunda "evet" çıktı

20 Mayıs 1963 ayaklanması veya 20 Mayıs 1963 darbe teşebbüsü, Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşlarının 27 Mayıs 1960 darbesinde yer alan subayların tasfiyesine karşı başlatılan ve Talat Aydemir'in geri adım atmasıyla sona eren 22 Şubat 1962 ayaklanmasının devamıdır.
22 Şubat Hadisesi sırasında Başbakan İsmet İnönü'nün kararlı duruşu karşısında çok kan döküleceğini gören Aydemir darbe girişimini sona erdirmiş, karşılığında da Hükûmet tarafından çıkartılan özel bir yasa sayesinde herhangi bir cezaya çarptırılmamış ancak darbeye katılan diğer subaylarla beraber emekliliğe sevk edilmiştir.
Emekliliğe sevkinin ardından Aydemir, muhalif gruplarla temaslara devam etmiş ve ikinci kez bir darbe girişimi için hazırlıklara devam etmiştir. Bu temaslar sırasında darbe girişiminden haberdar olan Alparslan Türkeş, Aydemir ile anlaşamamış ve darbeyi Hükûmete bildirmiştir.
Parolası "harbiyeli", işareti "aldanmaz" olan ihtilal girişiminde emekli Albay Talat Aydemir, 22 Şubat'ta ulaştığı noktaya yaklaşamamıştır. Radyoda ihtilal bildirisinin okunmasından hemen sonra kontrol kısa sürede Hükûmete bağlı kuvvetlerin eline geçer. Ankara 28. Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi, marşlar eşliğinde ihtilalin olmadığını, bir yanlış anlaşılma olduğunu, birtakım maceracıların böyle bir işe kalkıştığını ancak durumun kontrol altında bulunduğunu belirten bir karşı konuşma yapar. Hükûmet yanlısı askerlerin kontrolü sağlaması sonucunda Aydemir ve arkadaşları teslim olurlar.
İsmet İnönü bu girişimi değerlendirdiği tarihi konuşmada kalkışmaya katılanları "Talat'ın üç buçuk adamı" diye tarif eder. Tutuklanan Talat Aydemir'e en fazla dokunan, İnönü'nün bu sözüdür ve yargı sürecinde kendisinin birlikte hareket ettiği kim varsa açıklamasının tek sebebi oluşturduğu çatının altındakilerin "üç buçuk adam" sayılmayacağını kanıtlamaktır.
Mahkeme sürecinde basında Talat Aydemir'le ve eşiyle ilgili aleyhte haberler de yayımlanmıştır. Örneğin, Akis dergisinde Metin Toker'in imzasıyla yayımlanan Talat Aydemir'in karısının kuaförüne "Haftaya Çankaya'da görüşürüz." dediği iddiasıdır.
Cuntacılara zaten 27 Mayıs Darbesi'nden dolayı öfkeli olan AP milletvekillerinin yanı sıra CHP'liler de idamın lehinde oy vermişlerdir.
Fethi Gürcan'ın cezası 27 Haziran, Talat Aydemir'in cezası ise 5 Temmuz 1964'te infaz edildi. Fevzi Bingöl ve Osman Deniz de mahkemede yargılandı. İlk başta onların da idamı istenmiş ancak cezaları daha sonra müebbete çevrilmiş ve aftan yararlanarak çıkmışlardır. Yalnız 1.459 Harbiyeli okullarından atılmış olup bu öğrenciler için sonradan ek üniversite kontenjanı açılmıştır.

12 Mart - İhtilalin Pençesinde Demokrasi

27 Mayıs Darbesi
21 Ekim Protokolü
22 Şubat 1962 ayaklanması

20 Mayıs 1969 askerî müdahalesi, Türkiye tarihinde 27 Mayıs Darbesi sonrası siyasi yasaklı olan eski Demokrat Partili Celal Bayar ve arkadaşlarının siyasi haklarının iadesi sürecinde ordu üst kademesi ve siyasiler arasında yaşanan kriz sonucu meydana gelmiştir.
Adalet Partisi hükûmetinin siyasi yasakları kaldıracak olan anayasa değişikliğinden vazgeçmesi ile yaşanan kriz sona ermiştir.

Türkiye'de çok partili demokratik rejim, 27 Mayıs 1960'taki bir askerî darbe ile önce kesintiye uğradı. Hazırlanan yeni anayasa ile ilk kez "kuvvetler ayrılığı" benimsendi, yargı bağımsızlığı anayasal güvence kazandı, yürütmenin yasamayı denetlemesini önlemek için kimi mekanizmalar geliştirildi. Çoğu insan tarafından hâlâ 'en demokratik anayasa' diye anılan 1961 darbe anayasası, getirdiği çok sayıda demokratik yeniliğin yanında bir de, darbe sonrası yargılanıp hapse mahkûm edilen eski Cumhurbaşkanı Celâl Bayar başta olmak üzere çok sayıda Demokrat Parti ileri geleni ve parlamenterine de siyaset yapma yasağı getiriyordu.
Darbe sonrası ilk seçimde, İsmet İnönü'nün liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti'nin devamı olmak üzere kurulan ve emekli general Ragıp Gümüşpala'nın başkanlığını yaptığı Adalet Partisi ile koalisyon kurdu. Bu koalisyonun yıkılmasından ve bu arada Süleyman Demirel'in AP Genel Başkanı olmasından sonra yapılan ilk genel seçim olan 1965 Türkiye genel seçimleri'nde AP oyların büyük çoğunluğunu alarak tek başına iktidar oldu. Yani bir anlamda darbeciler seçim sandığında yenilgiye uğramıştı.
Zaten 27 Mayıs'tan 1965'e kadar bol darbe teşebbüslü çok sıkıntılı bir dönem yaşanmış, ordu içinde ciddi cuntalaşmalar, gruplaşmalar olmuştu. 1965'te darbe lideri Cemal Gürsel'in hastalanarak Amerika'ya gitmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı'na Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın 28 Mart 1966'da seçilmesi, Demirel'in bu yolla askeri kontrol altına almaya, demokrasiye yeni bir müdahale olmasını engellemeye çalışması olarak kabul edilebilir. Sunay'dan boşalan Genelkurmay Başkanlığı'na 15 Mart 1966'da Cemal Tural, 11 Mart 1969 tarihinde de Memduh Tağmaç getirildi.

1969 yılında yaklaşan seçimlerin de etkisiyle, artık hapisten çıkmış olan Celâl Bayar ve DP'lilerin siyasi haklarının iadesi tartışılmaya başlandı.
Mayıs ayında Meclis'e 218 imzalı bir anayasa değişikliği teklifi verildi ve siyasi hakların iadesi öngörüldü. 14 Mayıs 1969 tarihinde, uzun yıllardır kavgalı olan iki lider, İsmet İnönü ve Celâl Bayar buluştular ve barıştılar.
Zaten DP'lilere haklarının iadesini CHP de öngörüyor, hatta İsmet İnönü öncülük ediyordu. Aynı günlerde Ankara'daki Genelkurmay Karargâhı'nda çok farklı hazırlıklar yapılıyor, ordu Bayar ve arkadaşlarına siyasi haklarının iade edilmemesi için müdahale yapmayı düşünüyordu.
Anayasa değişikliği önerisi parlamentonun alt kanadı olan Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, Senatonun onayına sunulmuştu. Senato da onaylarsa işlerlik kazanacak, 1969'un yaz sonu için planlanan seçime Bayar ve arkadaşları katılabilecekti.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın belgelerine göre 19 Mayıs 1969 akşamı Ankara'daki Merkezi Haberalma Örgütü CIA görevlisi Washington'a şu mesajı gönderdi:

1. Son birkaç gündeki çeşitli siyasi kişilerle yapılan görüşmelerin ve Türk Genelkurmayı'nın kararlılığının ardından, Türk ordusu 16 Mayıs akşamı, Celâl Bayar ve öteki kötülenen politikacıların siyasi haklarının iadesiyle ilgili yasal düzenleme konusunda son kararını verdi. Bu karar, eğer Senato 20 Mayıs günü yasayı kabul ederse, yönetime el koymak.
2. Türk Genelkurmayı, General Tağmaç'ın (Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç) imzasıyla bütün ordu, kolordu ve tümen komutanlıklarına gizli bir emir gönderdi ve kararı bildirdi. Ordu, 20/21 Mayıs gecesi harekete geçecek, ulusu da Türk radyosundan, muhtemelen normal bir haber bülteninde bilgilendirecek.
3. Aynı zamanda ordu, Başbakan Demirel dahil bütün siyasetçileri, bu kararından (Senato'dan geçerse el koyma) haberdar etti ve Senato'da tek tek senatörler üzerinde çalışmalara başladı. Türk Genelkurmayı'na CHP Senatörü Hıfzı Oğuz Bekata ve CHP Milletvekili Kemal Satır şimdiden kabulü için 3'te 2 çoğunluk gereken teklife ret oyu verecekleri konusunda güvence verdiler. Ordu çok sayıda sivil giyimli istihbarat elemanını senatörlerle görüşmeye gönderdi ve her çeşit siyasi ikna yöntemini kullanıyor. O yüzden Senato'da gerekli çoğunluğun yakın gelecekte bulunamayabileceği tahmin ediliyor. Ordu, Senato'nun bu değişiklik girişimini tamamen sona erdirmesini (reddetmesi?) ve kendilerinin harekete geçmek zorunda kalmamasını ümit ediyor. Eğer, şans eseri teklif geçerse, ordu da harekete geçecek. Uyarılar ve hazırlıklar hiç de blöf değil.
4. Şüphe yok ki ordu varolan durumdan ötürü fazlasıyla tahrik olmuş durumda. Öfkeleri öncelikle CHP Başkanı General İsmet İnönü'ye yönelik ve şaşırtıcı biçimde Başbakan Demirel bu yasa değişikliğini çok da kullanmıyor. Askeri darbe, büyük ihtimalle parlamentonun dağıtılması, Cevdet Sunay'ın yerinde bırakılması ve Demirel'in de bir geçici hükümetle ülkeyi seçime kadar götürmesiyle ilerleyecek. Uzun dönemli bir askeri yönetime ilişkin bir belirti yok ama muhtemelen yapılacak seçim kampanyası daha kısıtlı olacak. Ordu sadece 'kendilerinin' anayasasının değiştirilemeyeceği mesajını vermek istiyor.

5. Cumhurbaşkanı Sunay, Türk radyosundan yayımlanan 19 Mayıs mesajında 'Anayasayı değiştirmeye gerek yok' dedi. Bazı dedikodulara bakılacak olursa, Senato oylamasını engellemek için Sunay kendi otoritesini kullanıp parlamentoyu feshedebilir ve 60 günde seçim yapılması emri verebilir.
Belgede Türk Silahlı Kuvvetleri'nin müdahaleye 16 Mayıs günü karar verdiği söyleniyor. Aynı gün, Cumhurbaşkanı Sunay, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıyla bir hayli uzun bir görüşme yapmıştı. Bu görüşme sonrası ordunun anayasa değişikliğini istemediği saklanamaz bir gerçek halini almış, gazetelere de yansımıştı. 

20 Mayıs'ta İsmet Paşa, Cumhurbaşkanı Sunay'a bir mektup yazdı. Mektupta,

Sayın Cumhurbaşkanı, CHP Genel Başkanı olarak ben ve partimin yetkili organları, siyasi hakların iadesi için Millet Meclisi'ne verilmiş bulunan 218 imzalı bir anayasa değişikliği teklifini destekleme kararı aldığımızdan beri, gerek Zatı Devletlerinin, gerek bazı yüksek komutanların uyarı ve ısrarlarına muhatap olmaktayız...
deniyordu. İsmet Paşa darbe tehdidine karşı duruyordu.

Demirel de aynı gün partisinin grup toplantısında bir konuşma yaptı ve "Asker muhtıra vermedi" dedi, sonra ekledi:

Seçimlere gidelim. Hem Meclis'in verdiği oylar boşa gitmez, hem de Senato'muz zedelenmez... Ordu, hükümete bir muhtıra vermemiştir. Biz bazı sıkıntılar içindeyiz...

Sonuç olarak birkaç gün sonra anayasa değişikliği teklifi Komisyona geri çekildi, sonra genel seçime gidildi. Süleyman Demirel Genel başkanlığındaki Adalet Partisi, 1969 Türkiye genel seçimleri'nde büyük başarı kazanarak yeniden tek başına iktidar oldu. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs darbesiyle kaybettikleri siyasi hakları 1970'lerin ortalarına kadar da iade edilmedi.
Demirel, Demokrat Parti yöneticilerinin affını kendisi için tehdit görüyor ancak tabanın bu yöndeki talebinin önünde duramıyordu. Askerin bu hareketlenmesini fırsat bilerek affın önüne geçti. Ama partisinin 'sağ' kanadı, Demirel'in Bayar ve arkadaşlarını yarı yolda bırakmasını affetmedi. 1969 seçimlerinden bir süre sonra 19 Ekim 1970'te Meclis Başkanlığından ve Kasım 1970'te de Adalet Partisi'nden istifa eden Ferruh Bozbeyli ile 69 kurucu tarafından Demokratik Parti kuruldu.Fakat, 1973 ve 1977 Genel Seçimlerindeki hezimetlerden sonra, 12 Eylül Darbesinden kısa süre önce parti kendisini feshederek mallarını Kızılay'a bağışladı.

^ 17 Şubat 2008 tarihli Radika gazetesi 1969'da darbenin yanından dönülmüş başlıklı yazısı30 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^ 14 Mart 2008 tarihli Sabah gazetesi Emre Aköz yazısı

21 Ekim Protokolü, 27 Mayıs Darbesi sonrası İstanbullu bir grup general ve albayın imzaladığı darbeye teşebbüs protokolü.

Adnan Menderes'in idamından üç hafta sonra 15 Ekim 1961'de Demokrat Parti'nin oy tabanının "mirasçıları" Adalet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi oyların % 62'sini alarak 277 milletvekili çıkarmışlardır. Buna karşı Cumhuriyet Halk Partisi 173 milletvekili çıkarabilmiştir. Bu seçim "Menderes'in zaferi" olarak nitelendirilmiş ve ordu durumdan rahatsız olmuştur.

Ordu içinde Millî Birlik Komitesi kadar etkili olmaya başlayan Silahlı Kuvvetler Birliği, seçimlerin millî iradeyi tam olarak yansıtmadığı ve yeni bir darbenin gerektiğini savunmuştur. 21 Ekim 1961'de MBK'nın İstanbul kanadına bağlı 10 general ve 18 albay toplanmış ve en geç 25 Ekim 1961'e kadar yönetime el koyacağını kararlaştıran "21 Ekim Protokolü"nü imzalamıştır.
22 Ekim'de MBK'nın Ankara kanadı aynı içerikteki "Mürted Protokolü" imzalamıştır.
Protokolü imzalayan subayların 25 Ekim 1961 tarihinde 12. dönem TBMM toplanmadan önce kararları uygulatmak istemelerinin sebebi, parlamento açıldıktan sonra harekete geçip "anayasayı ihlal suçu" işleyeceklerini ancak bu tarihten önce yönetime el koyarlarsa anayasayı ihlal suçu işlemeyecek olmalarını düşünmeleridir.

Zabıt Varakası
1) Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları - aşağıda açık imzası bulunanlar - 21 Ekim 1961 günü saat 14:30'da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara varmışlardır.
a) Türk Silahlı Kuvvetleri 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra, gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel, duruma fiilen müdahale edecektir.
b) İktidarı, Milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.
c) Bütün siyasi partiler faaliyetten menedilecek, seçim neticeleri ile Millî Birlik Komitesi feshedilecektir.
d) Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961'den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.
2) İşbu Zabıt Varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından aynı anda imza edilmiştir.
21 Ekim 1961
İmza sahipleri:
Korgeneral Refik Tulga
Tümgeneral Fikret Esen, Refet Ülgenalp
Tümamiral Bahattin Özülker
Tuğgeneral Faruk Gürler, Yusuf Alpmansü, Faruk Güventürk
Tuğamiral Celal Eyiceoğlu, Kemal Kayacan, İsmail Sarıken
Kurmay Albay Behçet Özdemir, Doğan Özgöçmen, Suat Aktulga, Namık Kemal Ersun, Burhan Hunoğlu, Halim Kural, Recai Baturalp, Mehmet Bora, Vecihi Akın, Emin Aytekin, Ferit Erdoğan, Necati İşcan, Cemal Öçal, Bedrettin Demirel, Celal Ugan, Vahit Gürkan, Şerafeddin Olcay, Necati Ogan, Sadettin Cankır, Nihat Aslantürk, Fikret Göknar
Hava Kurmay Albay Rıfat Erenulu, Emin Alpkaya, Turan Çağlar
Topçu Albay Celal Baykam
Deniz Kurmay Albay Bülent Tarkan, Zarif Çetindağ

Kurmay Yarbay Ahmet Gergeç

Fakat SKB onursal başkanı durumunda bulunan Cevdet Sunay'ın müdahalesiyle protokoller askıya alınmış ve siyasi parti liderleriyle uzlaşma yolu tercih edilmiştir.
Bunun için 24 Ekim'de Çankaya'da Ragıp Gümüşpala (Adalet Partisi), Ekrem Alican (Yeni Türkiye Partisi), İsmet İnönü (Cumhuriyet Halk Partisi), Osman Bölükbaşı (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi), Cevdet Sunay, Cemal Gürsel ve generallerin önünde Yassıada mahkûmlarına af çıkarılmayacağına, Emekli İnkılap Subaylar Derneğine bağlı subayların orduya geri alınmayacağına ve Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı seçilmesi için çalışacaklarına dair protokolü imzalamışlardır.
25 Ekim 1961'de 12. dönem TBMM toplandı ve askeri rejim sona erdi.
Ali Fuat Başgil'in MBK üyeleri tarafından ölümle tehdit edilerek adaylıktan çekilmesiyle 26 Ekim 1961'de yapılan seçimle tek aday Cemal Gürsel cumhurbaşkanlığına getirildi.

22 Şubat 1962 Ayaklanması
20 Mayıs 1963 Ayaklanması

22 Şubat Olayı; 1962'de, Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşlarının, ordu içindeki 27 Mayısçılar'ın tasfiyesi için 20 Şubat günü başlatılan atama ve gözaltına almalara karşı direnişi olayıdır.

27 Mayıs 1960'tan sonra, 9 Temmuz 1961'de %65 evet denen halk oylaması ile yeni anayasa kabul edilmişti.

Ülkenin, 1960 İhtilali'nden sonra yaşayacağı genel seçimlere giderken ABD ve Avrupa ile ilişkilerinde fazlaca değişen bir şey olmamıştı. ABD’nin Ocak 1961’de yaptığı 43 milyon dolarlık yardımla birlikte 27 Mayıs’tan beri yapılan yardım tutarı 279 milyon doları bulmuştu. 17 Şubat 1961’de Türk ve Alman iş ve işçi bulma kurumları arasında anlaşmaya varıldı. Yüz beş kişilik ilk Türk işçi kafilesi Almanya’da bir inşaat firması tarafından işe alındı. 2 Haziran 1961’de Almanya’nın Türkiye’ye vereceği 200 milyon mark tutarındaki kredi ile ilgili antlaşma imzalandı.
27 Mayıs'a vurulan her darbeye generallerden çok, genç subaylar tepki gösteriyordu. İstedikleri ise 27 Mayıs'ın, DP'yi deviren basit bir hükûmet darbesi olmaktan çıkaran devrimci yanının garantiye alınması gibi gösterilmek istenilse de iktidarın sivillere devredilmemesiydi. Silahlı Kuvvetler Birliği bu amaçla oluşturulmuştu. 6 Haziran 1961'de Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun emekliye sevk edilmesi ve Korgeneral İrfan Tansel'in Hava Kuvvetleri Komutanlığına atanması olayına "genç subaylar", 13 Kasım 1960'taki Ondörtler tasfiyesinde olduğu gibi, tepkisiz kalmadılar. Diğer tayinler konusunda sözünü kimseye dinletememiş olan Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşları İrfan Tansel’in tayinine bir muhtıra ile karşı durunca saflar daha da netleşti. Silahlı Kuvvetler Birliği üyeleri ve bu birliğe katılmayan general ve üst düzey subay yok gibiydi, 27 Mayıs Darbesi ile elde ettikleri "iktidarı" korumak için 28 Haziran 1961'de bir genelge yayınlayarak bunu dile getirmişlerdi.

15 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerde CHP umutluydu. DP’nin 27 Mayıs’ın altında ezilip yok olduğu düşünülüyordu. Ama beklenen gerçekleşmedi. CHP ancak %36,5 oy alabilmişti. DP’nin yerine kurulan AP ise %34,8 ile başa baş çıkmıştı. 450 üyeli Meclis'te CHP, 173; AP, 158 ve 150 senato üyeliğinin de 71’ini AP, 36’sını CHP almıştı. Şüphesiz, seçim sonuçları CHP’yi olduğu kadar genç subayları da etkilemişti. Siyasi ortam neredeyse 27 Mayıs öncesine dönüşmek üzereydi.
Seçim sonuçlarından sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı. Bir grup genç subay yol yakın iken "memleketin geleceği" bakımından idareye el konulması fikrini savunuyordu. İkinci fikre göre ise şimdi askerî müdahale hareketine lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli, başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi. Bu fikri savunanlar, daha ziyade hava kuvvetlerinin temsilcileri olan Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albay Fevzi Arsın idi. Bunlar, CHP’liler ile devamlı surette temasta oldukları için memleketi ancak İsmet İnönü başta olmak üzere CHP’nin kurtaracağına inanıyorlardı. Bu fikir gerek Ankara Grubunda, gerek İstanbul Grubunda tartışıldıktan sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul’da 21 Ekim 1961 günü Harp Akademilerinde yapılan büyük toplantıda on general ve yirmi sekiz albay şu protokolü imzalamışlardı.
21 Ekim Protokolü’ne göre yeni seçilen TBMM toplanmadan önce en geç 25 Ekim 1961'e kadar bir askerî müdahale kararı alınmıştı. Ancak bu protokol uygulanamadı.

Ancak sonraki olaylar göstermiştir ki 21 Ekim Protokolü sadece başlangıçtır. Bugünün moda deyimlerini kullanarak söylemek gerekirse o "ana deprem"dir. "Artçı depremler"; 22 Şubatlardan, 20 Mayıslardan, 9 Martlardan geçerek ta 12 Mart’a kadar sürdü. 12 Mart’ta Türk Silahlı Kuvvetlerindeki ‘emir ve komuta zinciri’ yeniden kurulmuştu. Bu, "21 Ekim 1961 ana depremi"ni izleyen "artçı depremlerin sonu" oldu.
Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükûmeti, CHP ve AP tarafından kuruldu. 26 Ekim 1961’de de Türkiye’nin dördüncü cumhurbaşkanlığına, ihtilal lideri Cemal Gürsel seçildi. Bu ortam, 27 Mayıs öncesi CHP-DP tartışmalarının tekrar manşet olması ve AP yanlılarının açıkça 27 Mayıs aleyhinde propagandalara başlamasıyla siyasi ortam yeniden gerginleşmişti. 27 Mayıs cuntacıları, daha bir yıl geçmeden meşru müdafaa durumunda kalmışlardı.
19 Ocak 1962’de Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay başkanlığında düzenlenen, yüksek rütbeli subayların katıldıkları bir başka toplantıda Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir, Jandarma Okulu Komutanı Albay Necati Ünsalan ve öteki bazı komutanlar; askerî müdahalenin kaçınılmaz olduğunu savundular. 9 Şubat 1962’de İstanbul-Balmumcu’da toplanan 57 general ve albaydan 37'sinin; askerî müdahalenin 28 Şubat’a kadar yapılması yolunda imzaladıkları protokole Talat Aydemir de sonradan katıldı.
Ancak 16 Şubat gecesi İstanbul’da, örgütün general ve amiral sınıfının aldığı bir kararla sadece general, amiral ve albayların katıldıkları, 1. Ordu İstihbarat Başkanı Vahit Gürkan’ın boykot ettiği bir toplantı düzenlendi.

Ertesi gün Topçu Albay Celal Baykam ve toplantıyı boykot eden Vahit Gürkan’dan öğrendiğim şuydu: Toplantı yapılmış ve generallerin yaptıkları konuşmalar sonucu Ankara’da Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın protokolü onaylamadığı, durumun İsmet İnönü’ye duyurulduğu, İsmet İnönü faktörünün ağır bastığı kabul edilerek protokolün uygulanmasından vazgeçilmesine ve bu durumun Ankara’daki örgüt üyelerine bildirilmesine oy çokluğuyla karar verilmişti. Beklediğim bir karardı bu! 17 Şubat günü ortaya çıkmış oldu. Artık her şey  bitmişti. Bir oyun sahneye konmak üzereydi. Ankara’daki örgüt üyeleri ekarte edilecekti. Bu, Genelkurmay’da görüşülmüş ve İstanbul’dan giden Korgeneral Refik Tulga ile Tuğgeneral Faruk Gürler’in de kabul ettikleri oyuna İstanbul örgütü alet olmuştu. Peki, oyun nasıl sahneye konacaktı? Bunu yaşayıp görecektik...

19 Şubat günü Genelkurmay Başkanı ile Albay Talat Aydemir, Albay Selçuk Atakan, Albay Necati Ünsalan, Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Önür ve Jandarma Genel Kumandanı Abdurrahman Doruk arasında yapılan görüşmede; "Sunay, ancak İnönü ölürse veya çekilirse" bu işin yapılabileceğini belirtti. Bunun üzerine biz, bilhassa Selçuk Atakan şöyle bir teklif ileri sürdü:

Biz ihtilalin hiyerarşik düzende yapılmasını uygun görüyoruz. Mademki kendinizi kifayetsiz buluyorsunuz, denecek bir şey yok. Biz alttan gelen tazyiki güçlükle muhafaza ediyoruz. Yok, eğer bu alttan gelen tazyiklerin müşevviki olarak bizleri görüyorsanız biz şimdi derhâl istifamızı verelim. Emekliliğimizi istiyoruz. Yarın, öbür gün bu suçu yükleyerek bizi ordudan şerefsizce ayırmayın.
Buna rağmen 20 Şubat günü Hükûmet ve Genelkurmay, belirli birlik kumandanları ve maiyetleri için süratle atama ve gözaltına alma işlemleri başlattı. Buna karşılık atamaların durdurulmasını ve gözaltına alınanları serbest bırakılmasını isteyenler de direnişe geçtiler.
Albay Talat Aydemir, 20 Şubat gecesi Kara Harp Okuluna gidince Hava Kuvvetleri tarafından "Harp Okulu alarma geçti." denerek Meclis Muhafız Taburu alarma geçirildi. Bunun üzerine Tank Taburu da karşı alarma geçti ve onun civarında bulunan 2. Piyade Alayı ile Binbaşı Fethi Gürcan komutasındaki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Süvari Grubu da Hükûmete bağlı kuvvetlere karşı karşı alarma katıldı. Tankların bir kısmı, sabaha karşı Ankara'nın varoşlarına kadar sokuldular. Bu sırada saat 02.30'dur. Bu yanlış alarm durumu, Talat Aydemir tarafından iptal ettirilir ve tanklar garajlarına döner.
20-21 Şubat 1962 gecesi Kara Harp Okulunun alarma geçtiği ihbarını alan Genelkurmay İkinci Başkanı Memduh Tağmaç, bir heyetle Kara Harp Okuluna gider ancak ortada alarm durumunun olmadığını, Hava Kuvvetlerinden gelen yanlış bir ihbarın olduğunu görür.
Havacıların alarmıyla başlayan süreçte, doğal olarak karşı alarma geçen Karacıların lideri Talat Aydemir suçlanacak ve ona bağlı alay komutanları tevkif edilecekti. Talat Aydemir'in, bu harekâtla ilgisinin olmadığını söylemesine karşın 21 Şubat sabahı Genelkurmay, darbe girişimcisi üç albayın (Talat Aydemir, Necati Ünsalan ve Selçuk Atakan) görevlerinden başka yere atandıklarını açıkladı. Kararı kabul etmeyen Talat Aydemir, Genelkurmay'a karşı koşullar öne sürüp Kara Harp Okuluna döndü. Genelkurmay bu kez de aralarında Talat Aydemir, Necati Ünsalan, Dündar Seyhan, Selçuk Atakan, Emin Arat, İhsan Erkan, Haldun Doran ve Şükrü İlkin'in de bulunduğu subayları görevlerinden alıp başka görevlere getirmeyi kararlaştırdı. Albay Talat Aydemir ise Genelkurmay'a gönderdiği muhtırada bu kararın da uygulanmamasını, Kara Kuvvetleri Komutanının durumunun gözden geçirilmesini, Hava Kuvvetleri Komutanlığının alarm komuta heyetine üniformalarıyla katılan Millî Birlik Komitesi üyelerinden Mucip Ataklı ve Haydar Tunçkanat'ın cezalandırılmalarını istedi.

Aydemir, o yıl Kara Harp Okulunu bitirme döneminde bulunan altı yüz kadar asteğmeni toplayarak son günlerde olanları anlatır. Kara Harp Okulu öğrencileri, komutanlarını teslim etmeme kararı alırlar. 22 Şubat 1962 günü Genelkurmay, Kurmay Albay Semih Sancar'ı yeni Harp Okulu Komutanı olarak bir heyetle Kara Harp Okuluna gönderir. Okulun girişinde okul muhafızları tarafından silahlarından tecrit edilirler. Talat Aydemir, huzuruna çıkartılan heyete bu tayinin prosedürlere uygun olmadığını, geçersiz olduğunu söyleyerek onları geri gönderir.
Bu arada 229. Piyade Alayı Kumandanı Albay İhsan Erkan da Genelkurmay'a çağrılmış fakat gözaltına alınacağını öğrenince Piyade Alayını alarma geçirmiştir. Ankara grubunun önünde iki şık vardı. Ya gözaltına alınarak teslim olmayı kabul edecek ya da harekete geçeceklerdir. Kara Harp Okulundaki öğrenci ve subay taburları da galeyana gelmiştir. Sonunda Talat Aydemir, Kara Harp Okulu'nu alarma geçirdi. Emin Arat ve Dündar Seyhan da oraya davet edildi. Alarm haberi diğer birliklere de sirayet etti. Böylece Tank Okulu, Süvari Grubu, Muhabere Okulu, Zırhlı Birlikler Eğitim Merkezi ve Jandarma okulu da kendiliğinden alarma geçip Ankara'da duruma hâkim oldular. Böylelikle ayaklanma başlamış oldu. Polatlı'daki topçu birliklerinden

27 Aralık Muhtırası, 27 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülend Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'un imzasını taşıyan ve dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e verilen uyarı mektubudur.
12 Eylül Darbesi'nden yaklaşık bir sene önce verilen bu muhtırada; Türk Silahlı Kuvvetlerinin, "anarşi, terör ve bölücülüğe karşı siyasal partilerin ve diğer anayasal kuruluşların bir araya gelmelerini ve gereken tedbirleri almalarını ısrarla istediği" vurgulanmıştır. Muhtıra sonrası istenen ortam sağlanamamış ve ordu 12 Eylül 1980'de yönetime el koymuştur.

1979 yılında gittikçe tırmanan sağ-sol çatışması sonucu 1.252 kişi öldü, 5.400 kişi yaralandı.
Doğu'daki bölücülük sorunu, askerleri endişelendirdi. 23 Nisan 1979 günü yapılan Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı'nda Adalet Bakanı Mehmet Can, bir örnek olarak, "Bingöl'de okullarda İstiklal Marşı söylenmemektedir. Atatürk'ün resmi sınıflardan alınıp çamura atılmış. Öğretmen mâni olmaya kalkmış, öldürmüşler." dedi.
Abdi İpekçi, Cevat Yurdakul, İlhan Egemen Darendelioğlu, Cavit Orhan Tütengil gibi kamuoyunun yakından tanıdığı kişilere düzenlenen suikastlar ülke gündemini sarstı.

Muhtıra'nın verilmesinin altında yatan en önemli sebeplerden birisi siyasi istikrarsızlık olarak görüldü. Özellikle de siyasi nedenlerle işlenen cinayetler ve artan siyasi kutuplaşma ile bu kutuplaşmaya bağlı olarak yükselen nefret, muhtıranın verilmesindeki en önemli etkenlerden biri olarak kabul edildi. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit başta olmak üzere siyasilerin ve partilerinin uzlaşmazlığı ve sert çekişmelerinin de Silahlı Kuvvetlerce ülkenin sorunlarının çözümsüz kalmasında temel neden olduğu düşünüldü.

Başbakan Süleyman Demirel'in, "70 cente muhtacız." sözü ile özetlenen dış ticaret açığındaki artış ve döviz darboğazı, işsizlik, kıtlık ve iş yeri anlaşmazlıkları ekonomik bunalımı artırdı. 1979'da enflasyon %70'in üzerine çıktı. Bülent Ecevit döneminde yapılan zamları eleştiren ve, "Bu ekonomik tedbirler vatandaşın kanını emme hareketidir. Ecevit istifa etmelidir." diyen Demirel de birçok ürüne zam yaptı.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin içinde bulunduğu ortamda devletimizin bekası, milli birliğinin sağlanması, halkın mal ve can güvenliğinin temini için; anarşi, terör ve bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejim içerisinde Anayasal kuruluşların ve özellikle siyasi partilerin, Atatürkçü milli bir görüşle müştereken tedbirler ve çareler aramaları kaçınılmaz bir zorunluk olarak görülmektedir.
Milli Güvenlik Kurulunun muhtelif toplantılarında bu konuda alınan kararların muhalefete mensup siyasi partilerin kısır tutum ve davranışları yüzünden olumlu sonuçlara götürülemediği yüksek malûmlarıdır.
Kuvvet Komutanları ile beraber yaptığım son gezilerimde Ordu ve Kolordu Komutanı seviyesindeki general ve amirallerle görüşmelerimde, milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde, süratle bir sonuca ulaşabilmek için gerekli tedbirlerin müştereken tespiti amacı ile, tüm Anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılması bütün Komutanlarca müştereken dile getirildi.
Bu karar ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı olarak Zat-ı âlilerine sunuyorum.
Gereğini yüksek takdirlerine arz ederim.
Saygılarımla
Orgeneral Kenan Evren
Genelkurmay Başkanı
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü
Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli siyasi, ekonomik ve sosyal ortamda her geçen gün hızını biraz daha artıran anarşi, terör ve bölücülüğe karşı milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için, Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke yönetiminde etkili ve sorumlu Anayasal kuruluşları ve özellikle siyasi partileri göreve davet etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kahramanmaraş olaylarının yıldönümünde, henüz ilk ve orta öğretim çağındaki evlatlarımızın örgütlü eylemciler tarafından zorla sürüklendikleri anarşik olaylar ibretle müşahade edilmektedir.
Anayasamızın getirdiği geniş hürriyetleri kötüye kullanarak, İstiklal Marşımız yerine komünist enternasyonali söyleyenlere, şeriat düzeni davetçilerine, demokratik rejim yerine her türlü faşizmi getirmek isteyenlere, anarşiye, yıkıcılığa ve bölücülüğe milletimizin tahammülü kalmamıştır.
İktidar olan siyasi partilerin bütün devlet kademelerini kendi siyasi görüşleri doğrultusunda hareket edecek kişilerle doldurması, kamu görevlilerinin ve vatandaşların bölünmesini zorunlu hale getirmektedir. Siyasi partilerce yaratılan bu bölünme giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen iç kaynakların şekillenmesine, himayesine, polis, öğretmen ve diğer birçok kuruluşun birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına bir çözüm getiremeyen, anarşi ve bölücülüğün ülke bütünlüğünü tehdit eden boyutlara varmasını önleyemeyen, bölücü ve yıkıcı gruplara tavizler veren ve kısır siyasi çekişmeler nedeni ile uzlaşmaz tutumlarını sürdüren siyasi partileri uyarmaya karar vermiştir.
Bölgemizdeki gelişmeler Orta Doğu'da her an sıcak bir çatışmaya dönüşebilecek durumdadır. İçte anarşist ve bölücüler yurt sathında genel bir ayaklanmanın provalarını yapmaktadırlar.
Ülkede birlik ve beraberliğin, vatandaşın can ve mal güvenliğinin süratle sağlanabilmesi için gerekli kısa ve uzun vadeli tedbirlerin yüce meclislerimizde en kısa zamanda kararlaştırılması bugünkü ortam içinde hayati bir önem taşımaktadır.
Diğer yandan meclislerin açılışından bir buçuk ay sonra komisyonların ancak teşkil edilebilmesi ve ülkenin acilen çözüm bekleyen konularıı müzakere için bugüne kadar müşterek bir gündemin saptanamaması üzüntü ile izlenmektir.
Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde milli şuur ve ilkeler etrafında toplamanın, iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu apaçık bir gerçektir. Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan bir an evvel kurtulması hükümetler kadar diğer siyasi partilerimizin de görevleri arasındadır.

Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet yasası ve kendisine verilen görev ve so­rumluluğunun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin, bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak, Anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer Anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.Korutürk bu mektubu 6 gün sakladı. Saklama gerekçesini ise yakın çevresine, "yılbaşı öncesinde halkın huzurunu kaçırmamak" olarak açıkladı. 1 Ocak 1980 tarihinde Korutürk; Kenan Evren'i, kuvvet komutanlarını ve Jandarma Genel Komutanı'nı Çankaya Köşkü'ne davet etti ve onlarla bir konuşma yaptı. Bu konuşmada, kendisinin görevinin biteceği nisan ayına kadar bir müdahale yapılmamasını isteyerek isterlerse istifa edebileceğini bildirdi.
Türkiye ise bu muhtırayı 2 Ocak'ta Cüneyt Arcayürek'in Hürriyet gazetesinde yaptığı haberle öğrendi. Bunun üzerine Korutürk, aynı gün içinde Başbakan Süleyman Demirel ile ana muhalefet lideri Bülent Ecevit'i Köşk'e çağırarak muhtıranın birer kopyasını onlara verdi. Başbakan Demirel, "35 günde ne yapılabilirse onun azamisini yaptık." şeklinde kısa bir açıklama yaptı. Mektubun muhatabını kendisi kabul etti, Millî Savunma Bakanı Ahmet İhsan Birincioğlu'nu çağırıp duyduğu üzüntüyü ve istifa etmeyi düşündüğünü bildirdi. Hemen sonra Birincioğlu'nun Evren'i ziyareti sırasında Evren ise, "Mektubun Hükûmet'e verilmediğini, mektubu okuyan herkesin böyle olduğunu rahatlıkla anlayacağını, istifa etmeyi gerektirecek bir durum olmadığını, istekleri gerçekleşirse daha rahat iş yapabileceğini, üzüntü yerine sevinç duyması gerektiğini" söyledi. Demirel göreve devam etti. Ana muhalefet lideri Ecevit, "Mektup 12 Mart'a oranla değişik, hiç olmazsa bir model göstermiyor, ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi hiçbir döneminde demokrasiyi koruma açısından bir uyarı almadı, oysa bu hükûmet daha 51'inci gününde böyle bir uyarı almıştır. Bu, aramızdaki farkı göstermektedir." diyerek Başbakan Demirel'i ve Adalet Partisini eleştirdi.
Cumhurbaşkanı Korutürk; TBMM Başkanı Cahit Karakaş, Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhuriyet Senatosu Millî Birlik Grubu Başkanı Fahrettin Özdilek, Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu Başkanı Zeyyat Baykara ile Millî Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu ve Demokratik Parti Genel Başkan Vekili Mehmet Faruk Sükan'a da mektubun birer örneğini gönderdi.

Muhtıradaki istekler gerçekleşmedi, 12 Eylül Darbesi'ne giden süreç ivme kazandı. Eski başbakanlardan Nihat Erim suikastla öldürüldü. Erim'in yanı sıra Ümit Kaftancıoğlu, Gün Sazak, Kemal Türkler gibi isimler de suikasta kurban gitti. 1980 yılının ilk 8 ayında ölü sayısı 1.900'ü geçti. Enflasyon %100'ün üzerine çıktı. 24 Ocak kararları açıklandı. 1980 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi krize dönüştü, 22 Mart 1980'den 12 Eylül 1980'e kadar cumhurbaşkanı seçilemedi. 30 Ağustos 1980 günü Zafer Bayramı'nın Anıtkabir'deki kısmı ile Genelkurmay Başkanlığında yapılan kutlama törenlerine katılmayan Millî Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 6 Eylül 1980'de Konya'da "Kudüs Mitingi" düzenledi.
Yaşananların ardından 12 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yönetime el konuldu. İç Hizmet Kanunu'ndan aldığı yetkiye dayanarak ülke yönetimine el koyan TSK, hükûmetin ve parlamentonun görevinin sona erdiğini açıkladı. Hükûmet yetkisi; Kenan Evren, Nurettin Ersin, Nejat Tümer, Tahsin Şahinkaya ve Sedat Celasun'dan oluşan Millî Güvenlik Konseyine geçti. 12 Eylül 1980'de başlayan askerî rejim, 7 Aralık 1983'e kadar sürdü. 6 Kasım 1983 genel seçimlerinden birinci parti 

27 Nisan Bildirisi ya da E-muhtıra, Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmay Başkanlığının cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısı ile 27 Nisan 2007 tarihinde gece saat 23.20'de yaptığı, laiklikle ilgili açıklama. Türkiye kamuoyunda hâkim olan görüş, basın açıklamasının "muhtıra" olduğu yönündedir. Bildiri internet aracılığıyla verildiği için "e-muhtıra" olarak da adlandırılmıştır.
Genelkurmay Başkanlığının 12 Nisan tarihinde, yapılacak Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yaptığı ve birçok köşe yazarının katıldığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin "Atatürkçülüğe, laikliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine sözde değil, özde bağlı" bir cumhurbaşkanı adayı profilinin çizildiği "basın bilgilendirme toplantısı"nın ardından yaşanan adaylık sürecinin ve rejim ile ilgili kaygıların değerlendirildiği ve şimdiye kadarki Genelkurmay Başkanlığı basın açıklaması metodolojisine uymayan açıklama ile başlayan süreç.
Açıklamanın ardından birçok gazeteci ve yazar tarafından yapılan değerlendirmelerde bu açıklamanın olağan bir açıklama sayılamayacağını, bunun Genelkurmay Başkanlığı tarafından alışılmadık bir üslup ile kaleme alındığı ve bir muhtıra olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.
Açıklama, 29 Ağustos 2011'de Genelkurmay Başkanlığının sitesinden kaldırılmıştır.

27 Nisan gece yarısına az bir zaman kala resmî internet sitesi üzerinden yapılan açıklamada adaylık süreci ile 23 Nisan öncesi yurdun birçok yöresinde laiklik karşıtı ve din bezirgânlığı olarak nitelendirdikleri olayların gelişiminin vahim derecede olduğu ve bunun rejime meydan okuma olarak değerlendirilmesi gerektiği yer almış, bununla birlikte TSK'nin yasalar ile kendine düşen görev ve yetkileri kullanmaktan çekinmeyecekleri de dile getirilerek  dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 2009 yılında katıldığı bir TV programında bu internet açıklamasının kendisi tarafından yazıldığını fakat bunun bir muhtıra olmadığını söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresinin Mayıs ayında dolacak olması sebebi ile başlayan cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili olarak özellikle ana muhalefet partisi CHP'nin, Türkiye'nin tepedeki üç makamın da Millî Görüşçü olmaması ve cumhurbaşkanının tüm partilerin uzlaşısı ile seçilmesi gerektiği düşüncesine  birçok sivil toplum kuruluşu ile (cumhurbaşkanının, TSK'nin başkomutanı sıfatı taşıdığı gerekçesi ile) müdahil olması, AK Parti ve diğer sivil toplum kuruluşlarının da kendi adayını desteklemek istemesi taraflar arasında gerginliği tırmandırmıştır. Sezer'in bu gibi tutumlarla, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı medya organları tarafından cumhurbaşkanının tarafsızlığına aykırı olduğu belirtilmiştir.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan'da cumhurbaşkanının Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanı olması sıfatı ile bu seçimlerin kendilerini de yakından ilgilendirdiğini belirtmiş ve seçilecek cumhurbaşkanının cumhuriyetin temel ilke ve kuralları ile Atatürkçülüğün gereklerine sözde değil özde bağlı olması gerektiğini beyan etmesine ve birçok sivil toplum kuruluşu tarafından organize edilen 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi'nin netice vermemesi sonucu süreç doğal olarak başlamıştır.
AK Parti Merkez Yönetim Kurulu Erdoğan'a seçimle ilgili tam yetki vermişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı adayını belirlemek üzere AK Parti içerisinde ağırlığı olan ve Millî Görüşçü olarak anılan TBMM Başkanı Bülent Arınç ile yaptığı görüşmeler sonucunda, sunduğu birkaç isimden hiçbirinin istenmemesi ve Arınç'ın ya kendisinin ya da Abdullah Gül'ün olmasını istemesi sonucu  Abdullah Gül'ü aday ilan etmiştir.

Hükûmet bildiriyi üzerine almış ve Hükûmet Sözcüsü Cemil Çiçek ertesi gün bir basın açıklaması yaparak Hükûmetin de laiklikten yana olduğunu bildirmiştir. Hükûmet alışılmadık bir şekilde, daha önceki askerî müdahalelerin ardından hükûmetlerin takındığı tavırların aksine muhtırayı sert bir tepkiyle karşıladı. Cemil Çiçek konuşmasında Genelkurmay Başkanı'nın resmî olarak Başbakan'a bağlı olduğunu, görevleri itibarıyla Başbakan'a karşı sorumlu olduğunu belirtti.
Kenan Evren, ordunun gerek gördüğü için böyle bir açıklama yapmış olduğunu ve bunun görevi olduğunu belirtmiştir.
Mecliste temsil edilen CHP, ANAP, DYP, HYP, SHP ile TBMM'de sandalyesi olmayan DSP, MHP, İP liderleri erken seçim kararı alınarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yeni Meclis tarafından yapılması gerektiğini basın açıklamaları ile belirtmişlerdir. Ancak Hükûmet, böyle bir yolu tercih etmediklerini ve seçim sürecinin devam edeceğini açıklamışlardır. Abdullah Gül ise adaylıktan çekilmeyeceğini açıklamıştır.
TBMM'de 27 Nisan 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi 1. turunda toplantı yeter sayısı olan 367 sayısına ulaşılamadığı gerekçesiyle CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne yapılan itiraz başvurusu 1 Mayıs 2007 tarihinde haklı bulunarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1. turu iptal edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran ya da 1 Temmuz tarihinde erken seçime gidileceği açıklaması yaptı.
Ayrıca, 1971 ve 1980'de olduğu gibi askerlerin cumhurbaşkanlığı sürecine artık müdahil olmalarını engellemek için, Anavatan Partisinin teklifi TBMM tarafından kabul edilerek Anayasa değişikliği yapıldı ve bundan sonra cumhurbaşkanlarının 5 senede bir doğrudan halk (cumhur) tarafından seçilmesi kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve CHP itiraz ettikleri için bu değişiklik referandum ile halkoyuna sunuldu ve %68 oy oranı ile kabul edilerek kesinleşti.

Muhtıra sonrası yapılan yorumların özeti:

CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek (Muhtıranın yayınlanmasından hemen sonra NTV’ye telefonla bağlanarak): “Tabii bu bir muhtıradır. Hükûmetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir.”
CHP Genel başkan Yardımcısı Onur Öymen (Muhtıradan bir gün sonraki açıklaması): “Genelkurmay'ın tespitleri bizim tespitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu 'Türk'üm.' diyene!’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye'yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.”
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal (Muhtıradan sonra verdiği ilk röportajında): “Bu tablonun değişeceğini meydanlar gösterdi. Müdahaleye uğrayan yönetimlere halk sahip çıkmadı. Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok dayatma var. Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa ülke çatışmaya gider.”
CHP Genel Sekreteri Önder Sav (Muhtıranın ardından Anayasa Mahkemesi’nin verdiği 367 kararından sonra): “Gözümüz aydın, Türkiye'nin gözü aydın.”
Nur Serter (Muhtıradan bir gün sonra Çağlayan'daki Cumhuriyet Mitingi'nde yaptığı konuşma): Genelkurmay Başkanı'na “memur” diyen bir zihniyete karşı Türk Silahlı Kuvvetlerinin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan'da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan'da Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır.
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ: “AKP toplumda git gide artan ve TÜSİAD’ın da paylaştığı laik rejimi koruma kaygısını yeterince dikkate almıyor. Genelkurmay Başkanlığının açıklamasıyla yaratılan fiili durum demokratik teamüllere uygun değil. Laikliği ve demokrasiyi korumak için bir an önce genel seçimlere gidilmeli.”
Oktay Ekşi (Hürriyet): “Bu adı konmamış bir muhtıradır. Genelkurmay Başkanı’nın sözleri gayet açık, eğer demokrasinin kavram ve kuramlarını kullanarak bu cumhuriyetin laik karakterini tahrip etmek onu yıkmak istiyorsanız biz buna müsaade etmeyiz diyor.”
Tufan Türenç (Hürriyet): “Tabii ki bu bir muhtıradır. Bu muhtıranın özü AKP’nin çıkardığı cumhurbaşkanı adayına Türk Silahlı Kuvvetlerin karşı olduğunu açıklıyor.”
Ertuğrul Özkök (Hürriyet): “Demokrasi kaygısıyla sadece askeri eleştirmek, ne adil ne yararlı ne de sonuç verici bir girişim olacaktır. Çünkü o bildiride savunulan görüşler, toplumun önemli bir bölümü tarafından paylaşılmaktadır.”
Yılmaz Özdil (Sabah): “Hâlâ deniyor ki bundan sonraki adım ne olur? Bundan sonraki adım, tank olur. Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır.”
(Hıncal Uluç): “Ordu sonuna kadar bekledi... Gerekli uyarıları en demokratik şekilde yaparak, "Sözde değil, özde" diyerek bekledi.”
Ural Akbulut (Eski ODTÜ Rektörü): “Bu ikinci 28 Şubat’tır. TSK her şeye rağmen soğukkanlı davranmıştır.”
İsmail Küçükkaya (Akşam): “Sürecin kötü yönetilmesiyle ‘kaçan fırsatı’ ve ‘Genelkurmay’ın çok sert açıklamasıyla yeni olanağı’ görelim.”
Ece Temelkuran (Milliyet): “Genelkurmay'ın açıklamasıyla mitinglerin daha da coşmuş olması bu mitingleri otomatik olarak militarist yapmaz.”
Fikret Bila (Milliyet): “TSK, türbanın ve temsil ettiği zihniyetin Çankaya'ya çıkmasına karşı ilkesel bir duruş sergilemiştir.“
Ahmet Hakan (Hürriyet): “'Muhtıraya karşıyız.’ diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş.”
Nuray Mert (Radikal): “Şimdi Genelkurmay bildirisini öne çıkarıp, bu fetihçi zihniyetin arkasında durmak istemiyorum.”
Erdal Şafak (Sabah): “Rehn Beyefendi son olarak Genelkurmay Başkanlığının ‘e-muhtıra’sı için esip gürledi… Ama Batı basınında da özellikle son dönemde ısrarla vurgulanan ‘Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ girişimleri için ‘Not ediyoruz.’ demekle yetindi.”
Emekli Orgeneral Tunçer Kılınç: “Kamuoyuna bilgi veriliyor ve bunların gereği yapılmazsa istenmeyen şeylerin olabileceği mesajı verilmek isteniyor.”

Yabancı haber ajansları ise acil kodu ile üyelerine basın açıklamasını servis ettiler. Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, TSK'nin demokratik laikliğe ve demokratik değerlere saygı gösterdiğini ispatlaması için seçim sürecine karışmamasının gerektiğini söyledi.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice: "ABD Türkiye'nin demokrasi ve anayasal gelişim sürecini, dolayısıyla seçimle işbaşına gelenleri tam destekliyor. Cevabımız evettir, ABD de Avrupa Birliği'nin bu konuda Türkiye'ye verdiği destekle aynı pozisyondadır." şeklinde bir açıklama yaptı.
Türkiye'deki yazarlardan açıklamaya karşı çeşitli yo

32. Türkiye Hükûmeti veya III. Demirel Hükûmeti, Süleyman Demirel'in başkanlığında, 6 Mart 1970 tarihinde kuruldu. Adalet Partisi tarafından kurulan hükûmet, 26 Mart 1971 tarihine kadar görev yaptı.

Adalet Partisi (AP) parlamentoda çoğunluğa sahipti, ancak büyük ölçüde partideki bölünme nedeniyle Başbakan Süleyman Demirel 11 Şubat 1970 tarihinde yapılan gensoru oylamasında güven oyu alamadı. Ancak AP hala çoğunluğa sahipti ve Demirel bir sonraki hükûmeti de kurdu. Kabine bir önceki hükûmetle hemen hemen aynıydı.

1970'lerin başında Türkiye yoğun şehir gerillası faaliyetleriyle karşı karşıya kaldı. Ordu, 12 Mart 1971'de hükûmetin terörü durduramadığını iddia ederek Demirel'i istifaya zorladı. Ancak parlamento hala çalışıyordu, dolayısıyla Demirel ve kabinedeki meslektaşları milletvekili olarak aktif olmaya devam ediyordu.

33. Türkiye Hükûmeti veya I. Erim Hükûmeti, 26 Mart 1971 - 11 Aralık 1971 tarihleri arasında görev yaptı.
Ordu, 12 Mart 1971'de bir muhtıra verdi. Parlamento feshedilmedi, partiler kapatılmadı ve anayasa askıya alınmadı. Ama koşullar çok değişmişti. Askerler bir teknokrat hükûmeti istiyorlardı. Eğer böyle bir tarafsız başbakan Meclis içinden çıkar da güvenoyu alırsa, sorun kalmazdı. Bunun için tarafsız bir milletvekili aranmaya başlandı. CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim ismi üzerinde anlaşıldı. 26 Mart günü CHP'den istifa etti. Böylece artık bağımsız başbakan olan Erim partiler üstü reform hükûmetini kurdu.

Adalet Partisi 5, Cumhuriyet Halk Partisi 3 ve Millî Güven Partisi 1 bakan verdi. Bu arada hükûmette yer almaları için Dünya Bankası'nda çalışan eski plancılardan Atilla Karaosmanoğlu ile NATO Genel Sekreterinin Birinci Yardımcısı Osman Olcay yurda çağrıldı. Bu hükûmetin üzerinde en çok konuşulan üyesi olan genç Atilla Karaosmanoğlu, yurda gelir gelmez devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olarak kabinedeki yerini aldı. En önemli görevlerden birini, yani ekonomiyi düzeltme işini üstlendi.
Hükûmetin 27 üyesinden 15'i parlamento dışındandı. Türkiye'nin ilk kadın bakanı Prof. Dr. Türkan Akyol da bunların içindeydi. Kültür Bakanlığı bu hükûmet döneminde kuruldu ve başına Talât Sait Halman getirildi. Dönemin CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit "12 Mart'ın ince ayar bir askeri darbe olduğunu, Erim hükûmetine yardım etmenin askeri darbeye destek anlamına geldiğini." açıkladı. Bu pürüze rağmen hükûmet Meclis'ten güvenoyu aldı. Hükûmet, "Ya reform yaparız ya gideriz." diyerek büyük iddialarla yola çıktı.

Yeni hükûmet, ilk günden itibaren özellikle parlamento içinden müthiş bir dirençle karşılaştı. Sırada bekleyen eğitim, toprak, enerji, mali, idari ve hukuk reformları tek tek tökezlemeye başladı. Zamanında Kemal Derviş'in başına gelenlerin benzeri Atilla Karaosmanoğlu'nun da başına geldi. Özellikle Maliye Bakanı'nın direnciyle karşılaşan Atilla Karaosmanoğlu, mali reform yapamadı. Hükûmet Meclis içindeki kıskaca daha fazla dayanamadı ve Nihat Erim 26 Ekim 1971'de istifasını sundu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay istifayı kabul etmedi, hükûmet ikna edildi ve yola devam kararı alındı.
Anayasal teknokrat hükûmeti 3 Aralık 1971'e, yani 11'ler olayına kadar yönetimde kaldı. Aralarında Türkan Akyol, Atilla Karaosmanoğlu, Mehmet Özgüneş, Selahattin Babüroğlu, Osman Olcay'ın da yer aldığı 11 bakanın istifa gerekçesini Atila Sav açıkladı: "Yurdumuzun muhtaç olduğu kalkınma hamlesini ve reformları Atatürkçü bir görüşle gerçekleştirmek amacıyla kurulan hükûmette görev almıştık. Bu amaçları gerçekleştirme olanağı kalmadığı inancıyla görevlerimizden çekiliyoruz."

I. Erim hükûmeti 3 Aralık'ta görevden ayrıldığında enflasyon felaket bir durumdaydı. İşbaşına geldiklerinde yüzde 11'de seyreden enflasyon oranı dokuz ay içinde yüzde 23.3'e fırladı. Ardından II. Erim hükûmeti kuruldu ve iktidarda altı ay kaldı. İstifa ettiğinde ekonomik tablo altüst olmuştu.

39. Türkiye Hükûmeti, IV. Demirel Hükûmeti veya I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti, Süleyman Demirel'in başkanlığında, 31 Mart 1975 tarihinde kuruldu. Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinin koalisyonu ile kurulan hükûmet, 21 Haziran 1977 tarihine kadar görev yaptı. Dördüncü Demirel Hükûmeti olarak kuruldu.

37'nci hükûmetin başbakanı olan Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Bülent Ecevit'in istifasının ardından Türkiye bir kabine krizi dönemi yaşadı. Dört ayı aşkın bir süre boyunca hükûmet, Sadi Irmak başkanlığında bir bakanlar kurulu hükûmeti olarak görev yaptı. Sonunda dört parti 39. hükûmeti kurdu. Başbakan Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel'di. Diğer ortaklar Milli Selamet Partisi (MSP), Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) idi.

Hükûmet, 5 Haziran 1977 tarihinde yapılan genel seçimlerle sona erdi.

Milliyetçi Cephe hükûmetleri
Türkiye'de koalisyon hükûmetleri

41. Türkiye Hükûmeti, V. Demirel Hükûmeti veya II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel başbakanlığında kurulan hükûmet, 21 Temmuz 1977 - 5 Ocak 1978 tarihleri arası görev yaptı. Beşinci Demirel Hükûmeti olarak kuruldu.

40. Hükümetin güvenoyu alamamasının ardından üç parti bir koalisyon kurdu ve hükûmete "İkinci Milliyetçi Cephe" adı verildi. Başbakan Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel'di. Diğer ortaklar Millî Selamet Partisi (MSP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) idi. Birinci ve ikinci milliyetçi cepheler arasındaki fark, Cumhuriyetçi Güven Partisinin (CGP) artık koalisyon ortağı olmamasıydı.

Hükûmet kısa ömürlü oldu. Güneş Motel Olayı sonrası Cumhuriyet Halk Partisi hükûmeti gensoru ile devirdi.

Milliyetçi Cephe hükûmetleri
Türkiye'de koalisyon hükûmetleri

49. Türkiye Hükûmeti veya VII. Demirel Hükûmeti, 1991 erken genel seçimlerinin ardından DYP ve SHP ortaklığıyla kurulmuştur. Hükûmet 20 Kasım 1991 tarihinde 164 red oyuna karşılık 280 kabul oyuyla kurulmuştur. Yedinci Demirel Hükûmeti olarak kuruldu.

49. Türkiye Hükûmeti 1991 seçimleri sonuçlarında DYP %27, SHP ise %20,7 oy aldı. Hükûmet, 20 Kasım 1991 tarihinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından onaylandı. Kabinede DYP 20, SHP 12 bakanlığa sahipti. Millî savunma, millî eğitim, içişleri bakanlığı DYP'ye, adalet bakanlığı, dışişleri bakanlığı ise SHP'ye verildi. Dönemin meclis başkanı ise DYP'li Hüsamettin Cindoruk oldu.

17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümü ve ardından Başbakan Süleyman Demirel 24 Nisan 1993'te partisinin grup toplantısında cumhurbaşkanı adayı olacağını açıklaması üzerine Erdal İnönü'nün de desteğini almış mecliste yapılan oylama sonucunda Demirel 244 oy ile 16 Mayıs 1993 yılında Türkiye'nin 9. cumhurbaşkanı olmuştur. Demirel'in cumhurbaşkanı olmasını sağlayan oylar DYP-MHP-SHP ile olmuştur. Demirel'in bu şekilde cumhurbaşkanı olmasıyla 49. Türkiye Hükûmeti geçici bir süre devam etmiş daha sonra 25 Haziran 1993 yılında DYP-SHP koalisyonun da Tansu Çiller başbakanlığında 50. Türkiye Hükûmeti kurulmuştur.

9 Mart 1971 darbe teşebbüsü veya kaynaklarda yaygın olarak kullanılan adıyla 9 Mart Hareketi, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bazı subaylar ile Cemal Madanoğlu ve Doğan Avcıoğlu çevresindeki sivillerin, mevcut hükûmeti ve siyasal düzeni askerî müdahale yoluyla değiştirerek hazırladıkları yeni devlet ve yönetim programını uygulamaya koyma girişimidir. Hareket, bazı kaynaklarda emir-komuta zinciri dışında hazırlanmış bir askerî darbe teşebbüsü olarak nitelendirilirken, başka çalışmalarda farklı askerî ve sivil grupların bir araya geldiği ve yalnızca 9 Mart günü tasarlanan müdahaleden daha geniş bir hazırlık sürecini kapsayan 9 Mart Hareketi adıyla ele alınmaktadır.

Adalet Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel döneminde, eski Demokrat Parti mensuplarının siyasi haklarının geri verilmesi konusu Mayıs 1969'da yeniden gündeme geldi. 1961 Anayasası'nda değişiklik yapılmasını öngören teklif, Cumhuriyet Halk Partisinin de desteğiyle 14 Mayıs 1969'da Millet Meclisinde kabul edildi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, süreç sırasında Demirel ve İsmet İnönü ile görüşerek ortaya çıkan siyasal bunalımı değerlendirdi. Bazı çalışmalarda bu dönem, hükûmetin askerî komuta kademesinden gelen baskı karşısında geri adım atmak zorunda kaldığı bir müdahale bunalımı olarak değerlendirilmiştir. Adalet Partisi, 12 Ekim 1969 genel seçimlerinde Meclis çoğunluğunu koruyarak Demirel başkanlığında tek başına iktidarını sürdürdü.
Seçimden sonra Adalet Partisi içinde parti yönetimi, bütçe politikası ve eski Demokrat Partili siyasetçilerin haklarının geri verilmesi konularındaki anlaşmazlıklar belirginleşti. Demirel yönetimine karşı çıkan ve kamuoyunda “41'ler” adıyla anılan milletvekillerinin bir bölümü, 1970 bütçesine ret oyu vererek hükûmetin düşmesinde rol oynadı. Ferruh Bozbeyli, Sadettin Bilgiç, Faruk Sükan, Yüksel Menderes ve beraberlerindeki milletvekili ve senatörler, parti içindeki ihraç ve ayrılıkların ardından 18 Aralık 1970'te Demokratik Partiyi kurdu. Yeni parti, eski Demokrat Parti'nin siyasal mirasını sürdürdüğünü ve eski Demokrat Partililerin siyasi haklarının iadesini savunduğunu açıkladı.
Aynı dönemde Doğan Avcıoğlu yönetimindeki Devrim gazetesi, kalkınma, sosyal adalet, tam bağımsızlık ve kapsamlı bir düzen değişikliği taleplerini savunan Devrim Bildirisini yayımladı. Avcıoğlu çevresindeki siviller, emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu çevresindeki asker kökenli kişiler ve Türk Silahlı Kuvvetleri içinde örgütlenen bazı subaylar arasında zamanla temas ve iş birliği kuruldu. 12 Mart sonrasında hazırlanan iddianamede hareketin yapısı “sivil grup”, “asker kökenli kişilerden oluşan grup” ve “asker grup” biçiminde üç bileşene ayrılmış; bu grupların zaman içinde birbirleriyle kaynaştıkları belirtilmiştir. Görevdeki subaylar arasındaki örgütlenmede Tümgeneral Celil Gürkan öne çıkarken, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ile Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler'in hareket içindeki konumları ve hazırlıklara ne ölçüde katıldıkları kaynaklarda tartışmalı kalmıştır.
Hareketin siyasal ve ideolojik niteliği konusunda kaynaklarda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Feroz Ahmad, Yön ve Devrim çevresinin kitlesel bir siyasal örgütlenme yerine ordu içindeki müdahaleyi savunan subaylarla ilişki kurarak yönetime ulaşmaya çalıştığını ileri sürmüştür. Yasemin Konukçu ise hareket için hazırlanan anayasa taslağında Baas Partisi tüzüğünden yararlanıldığını ve bu nedenle girişimin Baasçı düşünceden etkiler taşıdığını savunmuştur. Buna karşılık Meriç Tokmak, hareketin birbirinden farklı siyasal eğilimler taşıyan sivil ve askerî gruplardan oluştuğunu; anayasa taslağının Marksist bir programdan ziyade devletin sürekli ve belirleyici rolünü benimseyen, Lasalcı sosyalizme yakın özellikler gösterdiğini belirtmiştir. Taslakta ekonominin tümünü bağlayan bir kalkınma planı ile Devrim Konseyi, Devrim Meclisi ve Devrim Partisi adı verilen yeni kurumlar öngörülüyordu. Ayrıca akademik çalışmalarda Mihri Belli öncülüğündeki Millî Demokratik Devrim hareketi ile Yön-Devrim hareketi, aralarındaki düşünsel ve stratejik yakınlıklara rağmen ayrı siyasal çevreler olarak ele alınmaktadır.

9 Mart 1971'de doğrudan bir askerî müdahalenin uygulamaya geçirilmemesinde, hareket içinde yer alan üst komutanların tutumları konusunda kaynaklarda farklı anlatımlar bulunmaktadır. Muhsin Batur, anılarında Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler'in müdahalenin başlatılmamasını ve ertesi gün yapılacak Genişletilmiş Komuta Konseyi toplantısının beklenmesini istediğini belirtmiştir. Tümgeneral Celil Gürkan ise yürütülen çalışmaların emir-komuta düzeninden bağımsız bir “cunta faaliyeti” olmadığını, üst komutanların bilgisi altında sürdürüldüğünü savunmuştur.
Hatıratlara dayanan bazı anlatılarda 9 Mart hazırlığı “sol darbe” şeklinde nitelendirilmiş; 1. Ordu Komutanı Faik Türün'ün müdahaleye karşı askerî birlikleriyle hareket edeceğini bildirdiği ve Ankara Merkez Komutanı olan kardeşi Tevfik Türün'e bağlı birliklerin Genelkurmay Başkanlığı karargâhı çevresinde güvenlik tedbirleri aldığı ileri sürülmüştür. Bu ayrıntılar, olayın bütün kaynaklarda ortak biçimde doğrulanan kurumsal unsurları değil, döneme ilişkin hatırat ve sonraki anlatımlarda yer alan iddiaları oluşturmaktadır.
10 Mart 1971'de Genelkurmay Başkanlığı karargâhında, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç başkanlığında Genişletilmiş Komuta Konseyi toplandı. Toplantı yaklaşık 10.00 ile 18.00 saatleri arasında sürdü. Toplantıya Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanları; 1., 2. ve 3. Ordu komutanları; kolordu komutanları, Hava Kuvvetleri bölge komutanları ve başka üst rütbeli subaylar katıldı.
Toplantıda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasal gelişmelere hangi yöntemle müdahale edeceği görüşüldü. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Hayati Savaşçı'ya dayandırılan 10 Mart tarihli bir istihbarat telgrafında, konseyin önünde iki temel seçenek bulunduğu bildirildi: devlet yönetiminin doğrudan askerî makamlarca devralınması veya Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile Başbakan Süleyman Demirel'e uygulanması istenen belirli tedbirlerin iletilmesi. Aynı belgede, komuta kademesinde ortak bir karar çıkmaması hâlinde farklı grupların kendi kararlarını uygulamaya çalışabileceği değerlendirmesine yer verildi.
Toplantı sonucunda doğrudan yönetime el koyma yöntemi yerine Demirel hükûmetine yazılı bir bildirimde bulunulması yönündeki görüş ağırlık kazandı. 11 Mart'ta Genelkurmay Başkanı Tağmaç başkanlığında yapılan sonraki görüşmede metin hazırlandı. Tağmaç ile Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu tarafından imzalanan metin, 12 Mart 1971'de Cumhurbaşkanlığı ile Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu başkanlıklarına gönderildi ve TRT radyolarında okunarak kamuoyuna duyuruldu. Bu bildiri daha sonra 12 Mart Muhtırası adıyla anıldı.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ve CIA tarafından hazırlanarak Amerikan istihbarat kurumlarına dağıtılan 10 Mart 1971 tarihli istihbarat telgrafında, aynı gün yapılan komuta konseyi toplantısı hakkında şu bilgilere ve değerlendirmelere yer verildi:

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç başkanlığındaki toplantı, 10 Mart 1971'de Ankara'daki Genelkurmay Başkanlığı karargâhında yaklaşık 10.00 ile 18.00 saatleri arasında yapıldı. Toplantıya Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanları; 1., 2. ve 3. Ordu komutanları; kolordu komutanları, hava bölge komutanları ve diğer üst rütbeli subaylar katıldı.
Telgrafa göre toplantı, 4 Mart'ta dört Amerikalı havacının kaçırılması, Orta Doğu Teknik Üniversitesindeki öğrenci-polis çatışmaları ve ülkedeki diğer gelişmeler karşısında silahlı kuvvetlerin izleyeceği yöntemin belirlenmesi amacıyla toplandı.
Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Hayati Savaşçı'ya dayandırılan bilgide, toplantının iki seçenekten biriyle sonuçlanmasının beklendiği belirtildi. Bunlardan biri devlet yönetiminin askerî makamlarca doğrudan devralınması, diğeri ise Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile Başbakan Süleyman Demirel'e belirli ve acil tedbirlerin kabul ettirilerek sivil yönetimin görünürde sürdürülmesiydi.
Savaşçı'ya atfedilen değerlendirmede, askerî müdahalenin yapılıp yapılmayacağından çok hangi biçimde gerçekleştirileceğinin görüşüldüğü belirtildi. Ortak bir karar alınamaması durumunda farklı askerî grupların kendi tercihlerini uygulamaya çalışabileceği, alınacak kararın ise bütün komutanlıklara hızla bildirileceği ifade edildi.
Telgrafı hazırlayanların yorumuna göre özellikle Hava Kuvvetleri komutanları doğrudan ve derhâl gerçekleştirilecek bir askerî müdahaleyi destekliyor, Tağmaç'ın önerdiği yönteme karşı çıkmaları bekleniyordu.
Telgrafta, 10 Mart gecesi saat 24.00 itibarıyla Ankara'nın sakin olduğu ve görünür bir askerî alarm durumunun bulunmadığı kaydedildi.
9 Mart hareketine ilişkin istihbarat faaliyetlerinin kapsamı ve hazırlığın uygulanmamasındaki etkisi kaynaklarda farklı biçimlerde anlatılmaktadır. Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu Mahir Kaynak, 14 Ekim 2012'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna verdiği ifadede, hareketin her aşamasında görevi nedeniyle bulunduğunu ve konuyla ilgili olarak doğrudan dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu ile çalıştığını belirtmiştir. Yaşar Ertürk'ün çalışmasında, MİT'in hazırlıkları izlediği ve Kaynak'ın hareketin içine girdiği aktarılmış; Mehmet Eymür'ün de bilgi aktaran teşkilat mensuplarından biri olduğu yönündeki değerlendirmeye yer verilmiştir. Aynı çalışmada, Muhsin Batur ile Cemal Madanoğlu'nun Korgeneral Atıf Erçıkan'ın konumuna ve faaliyetlerine ilişkin farklı iddiaları aktarılmıştır.
Hareketin 9 Mart 1971'de uygulamaya geçirilmemesinin nedenleri konusunda kaynaklarda tek bir açıklama bulunmamaktadır. Murat Karataş, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler'in son aşamada müdahalenin başlatılmamasını ve ertesi gün yapılacak Genişletilmiş Komuta Konseyi toplantısının beklenmesini istediğini aktarmaktadır. Karataş'a göre 10 Mart'taki toplantıda doğrudan yönetime el koyma yerine Süleyman Demirel hükûmet

Altıncı Filo protestoları, 1967-1969 yıllarında ABD'nin 6. Filosu'nun Türkiye limanlarını ziyaretini protesto amacıyla 1968 kuşağı hareketi içindeki devrimci solcu gençlerin gerçekleştirdiği gösteri, yürüyüş, açlık grevi, bayrak indirme, filoda görevli askerlerin karaya çıkmasına engel olma eylemleridir.
Protestolar ilk defa 6. Filonun bazı gemilerinin Haziran 1967'deki İstanbul ziyareti sırasında gerçekleşti. Filonun Ekim 1967'deki, 1968 ve 1969 yıllarındaki ziyaretlerinde tekrarlandı. Protestocular Beyoğlu'nda Amerikan askerlerinin başlarından keplerini kapmak, üstlerine kırmızı boya atmak, üniformalarını jiletlemek ya da kıstırıp hırpalamak gibi eylemlerde de bulunmuş; bu hareketler 1968'de askerlerin denize atılmasına kadar varmıştır.
Ülkeye komünist bir idarenin geleceğinden endişelenen, bu nedenle ABD dostluğunun desteklenmesi gerektiğine inanan sağcı öğrenciler bu protestolara karşı çıkmış ve basın organlarının kışkırtması ile sağ görüşlü bazı kişiler 16 Şubat 1969'da Taksim Meydanı'ndaki protestolar sırasında Kanlı Pazar olarak anılan saldırıyı gerçekleştirmiştir.

ABD'nin 1967 yazındaki Arap-İsrail Savaşı'nda aldığı İsrail yanlısı tavır ve Vietnam Savaşı'nın yanı sıra, Türkiye'de faaliyet gösteren Amerikan şirketlerindeki Türk işçilerin o yaz greve gitmesi ve Amerikalıların onlara karşı şiddete varan olumsuz tavırları Türk kamuoyunda ABD karşıtı bir tavrın güçlendirdi.
6. Filo, ABD'nin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı olarak 1950'den beri İtalya'nın Napoli kentinde konuşlanmıştı. 1950'lerden beri NATO tatbikatları gibi görevlerle Türk denizlerine gelen ve Türk limanlarını ziyaret eden 6. Filo, 1967-1969 yıllarında İzmir ve İstanbul limanlarını ziyaretlerinde protestolarla karşılandı.

Arap-İsrail Savaşı'nın sonunda 6. Filoya ait bazı gemilerin İstanbul'a gelmesi, protesto olaylarına neden oldu. 6. Filo Komutanlığı'nın bir gün önce Taksim Anıtı'na bıraktığı çelenk 22 Haziran 1967'deki protesto eyleminde Türkiye Millî Talebe Federasyonu'na (TMTF) mensup bir grup öğrenci tarafından yakıldı, üzerine "Emperyalizmin Kanlı Eli Ata'mıza Ulaşmasın" yazılı bir çelenk bırakıldı. TMTF 24 Haziran'da bir Amerika'yı Protesto Mitingi düzenledi; Beyazıt'tan Taksim'e yürüyen öğrenciler Dolmabahçe rıhtımından geçerken ABD bayrağı dikili direkten bayrağı indirip Türk bayrağı çektiler, Amerikalıların gerdiği halatları koparttılar.

2-9 Ekim 1967'deki "Derin İz" adlı NATO tatbikatı nedeniyle Eylül sonunda 6. Filo yeniden Türkiye'ye geldi, tatbikat öncesi İzmir rıhtımında durakladı. 28 Eylül'de bir grup öğrenci, gemilerin demirlediği Atatürk Anıtı'nın önüne "Bu Topraklar Bizim, Nöbetteyiz" yazılı bir çelenk bıraktı. Gemiler, İzmir'deki duraklamadan sonra gittiği İstanbul'da da İTÜ, Maçka Teknik Okulu ve Yıldız Teknik Okulu öğrencilerinin düzenlediği protestolarla karşılaştı. Fikir Kulüpleri Federasyonu öncülüğünde açlık grevleri başladı. Grevcilerin Türk hükûmetinden talebi, Amerikan askerlerinin karaya çıkarılmaması ve gemilerinin Türk karasularından çıkarılması idi. Karaya çıkan askerlere yumurta atmak, keplerini alıp kaçmak gibi eylemler görüldü. Açlık grevleri 16 Ekim 1967'de gemilerin gidişi üzerine Amerikan bayrağı yakılarak sonlandırıldı.
İstanbul'da protestolar devam ederken 6. Filo gemilerinin bazıları 12 Ekim 1967'de İzmir limanına demir attı. İzmir'de 28 Eylül'den beri devam etmekte olan 6. Filo Protestoları iyice alevlendi. 15 Ekim'de düzenlenen "Haysiyet ve Namus Mitingi" adlı mitingde Amerikan askerlerinin ve Amerikan tesislerinin Türkiye'den çekilmesi talep edildi, göstericiler Amerikalılara ait otobüslerin camlarını kırmak gibi eylemler yaptılar.

6. Filo'nun 15 Temmuz 1968'de İstanbul'a gelmesi, Türkiye'de 68 Kuşağı hareketini tırmandıran en önemli olaylardandı. Sekiz günlük bir ziyaret için gelen 6. Filo'nun Dolmabahçe'ye demirlediği gün, İTÜ öğrencisi 100 kadar genç, rıhtımdaki gönderlerde Türk bayraklarını yarıya kadar çekerek bu ziyareti protesto etti. Ertesi gün Dolmabahçe'de bir protesto gösteri düzenledi; zaman zaman devrimci öğrenciler ve polis arasında çatışmalar yaşandı. Aynı gün devrimci öğrenciler, ABD askerlerinin kaldığı oteli taşladılar; bu eylemden ötürü 16 öğrenci adliyeye sevk edildi.
Protesto eylemlerinin ardından Gümüşsuyu'ndaki İTÜ öğrenci yurduna yapılan polis baskınında Vedat Demircioğlu adlı öğrenci ikinci kattan atılarak öldü. Demircioğlu, Türkiye'de 68 Kuşağının ölen ilk ismi sayılmıştır. Demircioğlu'nun ölümü tepkileri büyüttü; ABD 6. Filosu'na duyulan öfke arttı. 18 Temmuz günü birçok üniversiteden devrimci öğrenciler Taksim'de toplanıp Dolmabahçe'ye yürüdü ve Deniz Gezmiş'in önderliğini yaptığı bir öğrenci grubu, karaya çıkan 6. Filo askerlerini denize döktü. 20 Temmuz günü Beyazıt Meydanı'nda mitingler yapıldı. 6. Filo önceden karar verilen ziyaret süresinin bitmesini beklemeden limandan ayrıldı.

6. Filo, 10 Şubat 1969'da İstanbul'a yeniden geldi. Devrimci gençlik örgütleri, bu ziyareti önceden haber aldıklarında harekete geçerek 2 Şubat'ta ABD Başkanı Richard Nixon'a gelmeyin çağrısı yapmış; "Boğazlarımızda 6. Filo'yu değil Türk donanmasını istiyoruz." diyen bir basın metni hazırlayarak bunu cumhurbaşkanına ve genel kurmay başkanına telgrafla göndermişler; neden 6. Filonun gelmesini istemediklerini halka anlatmak için broşürler bastırmışlardı.
Filonun geldiği gün Türkiye Millî Gençlik Teşkilâtı'ndan gençler Taksim Anıtı'na "Atam Gittiler Yine Geldiler. Geldikleri Gibi Gideceklerdir" yazan bir çelenk bıraktı. Ankara'da, Adana'da ve İzmir'de de eylemler düzenlendi. 11 Şubat'ta Vedat Demircioğlu'nun kırmızı beze yapılmış resmi İstanbul Üniversitesi'nde toplanan gençler tarafından Beyazıt Kulesi'ne asıldı. Taksim'e doğru yürüyüşe geçen gençlerin sayısı beş bine ulaştı. Polisin şiddetli müdahalesi sonucu pek çok genç yaralandı, 68 kişi göz altına alındı. Amerikan Savunma Bakanlığı 12 Şubat'ta yaptığı açıklamada Ziyaretin tamamlanmasının ardından, ayrılacaklarını ve bir daha davet gelene kadar da gelmeyeceklerini duyurdu.
16 Şubat günü Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü için binlerce kişi Beyazıt'ta toplandı. 6. Filo'nun ülkeye gelişlerine karşı geliştirilen protestolara, ülkenin yakın gelecekte komünizm idare altına sokulmak istendiğini, bu nedenle ABD dostluğunun desteklenmesi gerektiğine inanan sağcı öğrenciler tepki gösterdi Mehmet Şevket Eygi gibi yazarların azmettirmesi, Komünizmle Mücadele Derneği ve Millî Türk Talebe Birliği'nin öncülüğünde Kanlı Pazar diye bilinen saldırı gerçekleşti. Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı gençler öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Tarihçi Feroz Ahmad bu olayda sağ örgütlerden bahsederken, onları "organize bir faşist şiddet örneği" olarak tanımlamıştır.

19 Aralık'ta 6. Filo'ya bağlı beş savaş gemisi İzmir'e geldi. Türkiye Millî Talebe Federasyonu bünyesinde bir "Direniş Komitesi" kuruldu. Ankara ve İstanbul'dan gelen öğrencilerin de katıldığı protesto gösterileri düzenlendi. Boykotta olan Ankara Üniversitesi öğrencileri, boykot süresini "6. Filo İzmir'i terk edene kadar" olarak belirledi. Filo Komutanı'nın Atatürk Anıtı'na çelenk koymasını engellemek isteyen gençlerle polis çatıştı.

Türkiye'de sağ-sol çatışması

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi (AYM), Türkiye'de anayasal denetimi yürüten en yüksek yargı organıdır. Kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler ve bireysel başvuruları karara bağlar. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Görevleri, Türkiye Anayasası'nın 148. ve 153. maddeleri arasında belirtilmiştir.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 1. maddesine göre, Anayasa  Mahkemesinin yapısı, görevleri, yargılama usulleri, Başkan, başkanvekilleri ve üyelerinin seçimi, disiplin ve özlük işleri ile raportörler, raportör yardımcıları ve personelinin nitelikleri, atanmaları, görev ve sorumlulukları, disiplin ve özlük işlerine ilişkin esaslar adı geçen Kanun ile düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi hükümleri, 1961 Anayasasının "Yargı" başlığı altındaki bölümünde (Üçüncü Kısım - Üçüncü Bölüm) yer almaktadır. Bu hükümlerden, Anayasa Mahkemesinin temel işlevinin devletin yargı işlevinin bir parçası olduğu çıkarılabilir. Ancak, Anayasa Mahkemesi'nin işlevi diğer yargı organlarından farklılık gösterir. Anayasa Mahkemesi, çeşitli görevleri üstlenir, örneğin kanunların Anayasa'ya uygunluğunu denetler, Yasama Meclisi üyelerinin işlemlerini denetler, Yüce Divan görevi yapar, siyasi partileri denetler ve bazı idari görevleri yerine getirir. Bu görevler, Anayasa Mahkemesi'ni diğer yargı organlarından ayırır ve ona özgü kılar.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa Yargısı Fonksiyonu'nu yerine getirirken diğer yargı organlarının işlevlerinden farklı bir rol üstlenir. Anayasa Mahkemesi'nin işlevi, genellikle soyut hukuki meseleleri çözmek, yani hukuki ilkeleri objektif olarak açıklamak ve devletin özgürlüklere dayalı demokratik düzenini koruma görevini üstlenmek şeklinde özetlenebilir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi, kanunları denetlerken kanun koyucunun siyasi görüşünü ve tutumunu hukuki açıdan da değerlendirmek durumundadır. Ancak bu, Anayasa Mahkemesi'nin kanunları değiştirme yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez, yalnızca kanunları Anayasa'ya uygun hale getirmek amacıyla iptal edebilir.
Anayasa Mahkemesi, kararlarıyla diğer devlet organlarını bağlayan bağımsız bir devlet organıdır. Mahkeme, kendi idari işlerini yürütme yetkisine sahiptir ve üyeleri hakkındaki ceza davalarını bile kendisi yürütür. Bu bağımsızlık, Anayasa Mahkemesi'ni tam anlamıyla bir Anayasa Organı haline getirir.

9 Temmuz 1961 tarihinde halk çoğunluğu tarafından kabul edilen Anayasa gereğince; 22.4.1962 tarih ve 44 sayılı "Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun" 25.4.1962 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmasıyla, Yasa'nın yürürlük tarihini düzenleyen 59. maddesinde belirtilen, "Bu Kanun 25 Nisan 1962 tarihinde yürürlüğe girer" ifadesine göre, 25 Nisan 1962 tarihinde kuruldu.
1961 Anayasası ile sağlanan 'hukuk devleti', 'yargı bağımsızlığı' ilkeleri ile güvence altına alınan Anayasa Mahkemesinin temel görevleri anayasa ile belirlendi. Daha sonrasında 1982 Anayasası'nda da biraz daha daraltılarak korundu. 12 Eylül 2010'da yapılan Türkiye anayasa değişikliği referandumunun kabul edilmesi ile Mahkeme üye sayısı artırıldı ve bireysel başvuru yapma hakkı verildi.

12 Eylül 2010'da yapılan Anayasa değişikliği referandumunun kabul edilmesi ile bazı değişiklikler yürürlüğe girdi:

Anayasa Mahkemesinde yedek üyelik sistemi kaldırıldı. Mahkeme, "11 asıl 4 yedek" üye yerine "15 asıl" üyeden oluşacak. Mevcut yedek üyeler asıl üye sıfatını kazandı.
Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi 12 yıl olarak belirlendi.
Vatandaşlara, anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki birinin ihlâli hâlinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapma hakkı verildi.
Anayasa Mahkemesi üç daireye bölünmüştür. Daireler, daire başkanı başkanlığında dört üyenin katılımıyla toplanacak. Siyasi partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davalarına ve Yüce Divan sıfatıyla görülecek yargılamalara ise Genel Kurul bakacak.
Anayasa değişikliğinin iptali ve siyasi parti kapatma davalarında üyelerin 3/5'i yerine 2/3'ünün oyu aranacak.

16 Nisan 2017'de yapılan Anayasa değişikliği referandumunun kabul edilmesi ile askeri mahkemeler kaldırıldığı için, Anayasa Mahkemesinin üye sayısı 17'den 15'e indi. İlgili anayasa değişikliğinde askeri yargıdan seçilen üyelerin görevlerinin bitimine kadar üyeliklerinin devam edeceği de belirtilmiştir. Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'nin kaldırılmasıyla birlikte Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesine seçtiği üye sayısı 14'ten 12'ye düşerken, Türkiye Büyük Millet Meclisinin halihazırda bulunan üç üye atamasında değişiklik yapılmadı.

Anayasa Mahkemesi 15 üyeden oluşur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, gizli oylamayla; iki üyeyi Sayıştayın kendi üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden seçer. Meclisteki ilk oylamada üçte iki ve ikinci oylamada salt çoğunluk aranır. Üçüncü oylamada, ikinci oylamada en çok oy alan iki adaydan en fazla oy alan aday seçilmiş olur.
Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtayın kendi üyeleri arasından her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, iki üyeyi Danıştayın kendi üyeleri arasından her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, üç üyeyi (en az ikisi hukukçu olmak üzere) Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden, dört üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer.
Anayasa Mahkemesine üye seçilebilmek için, kırk beş yaşın doldurulmuş olması kaydıyla; yükseköğretim kurumları öğretim üyelerinin profesör veya doçent unvanını kazanmış, avukatların en az yirmi yıl fiilen avukatlık yapmış, üst kademe yöneticilerinin yükseköğrenim görmüş ve en az yirmi yıl kamu hizmetinde fiilen çalışmış, birinci sınıf hâkim ve savcıların adaylık dahil en az yirmi yıl çalışmış olması şarttır. Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve iki başkanvekili seçilir. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.

Kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler ve bireysel başvuruları karara bağlar. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler.
Ancak olağanüstü hâllerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesine dava açılamaz. Ayrıca usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmalar hakkında da Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanını, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanını, Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar. Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar.
Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar.

Türkiye Cumhuriyeti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne 1954 yılında taraf olmuş; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını 1987'de, zorunlu yargılama yetkisini ise 1990 yılında kabul etmiştir. 2004 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle de başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, Türkiye'nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere, kanunların üzerinde bir değer atfedilmiştir. Temel haklarla ilgili “evrensel ölçütlere” atıf yapan değişikliklerin son halkasını ise, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun açılması oluşturmuştur.
Bireysel başvurunun uygulamaya geçirilmesiyle, kamu gücünü kullanan kişi ve kurumların sebep olduğu hak ihlallerine karşı 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren anayasal yargı denetimi başlatılmıştır. Buna göre, 23 Eylül 2012 tarihi itibarıyla herkes, Anayasa'mızda güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmektedir.

Siyasi partilerin kapatılması: siyasi partilerin kapatılması davaları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.
Siyasi partilerin mali denetiminin yapılması: siyasi partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından yerine getirilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay'dan yardım sağlar.
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin başkan ve başkanvekilinin seçilmesi: uyuşmazlık Mahkemesinin Başkanlığını Anayasa Mahkemesince, kendi üyeleri arasından görevlendirilen üye yapar.
Yasama dokunulmazlığı: Türkiye Büyük Millet Meclisince yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düştüğüne karar verilmesi durumunda, bu karar tarihinden başlayarak yedi gün içerisinde ilgili üye ya da milletvekillerinden herhangi biri tarafından bu karara karşı iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulabilir. Anayasa Mahkemesi bu iptal istemini on beş gün içinde kesin olarak karara bağlar.
Milletvekilliğinin düşürülmesi: Anayasa'nın 84. maddesinin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre bir milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi durumunda, ilgili milletvekili veya bir diğ

Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) ya da Askerî Danıștay, Türkiye'de askeri idari yargı alanında faaliyet gösteren tek mahkemeydi. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 sayılı kanunla kuruldu. Askerî olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. 16 Nisan 2017'de yapılan Anayasa değişikliği referandumu'nun kabul edilmesi ile kapatıldı.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi organları şöyledir:

Daireler
Daireler Kurulu
Başkanlar Kurulu
Yüksek Disiplin Kurulu
Genel Kurul

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri, iki yılını doldurmuş kurmay yarbaylarla albay rütbesinde üç yılını doldurmamış kurmay subaylar ve en az yarbay rütbesinde birinci sınıf askeri hakimler arasından gösterilen 3 aday içinden Cumhurbaşkanınca seçilirdi.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, uzman jandarma çavuş, sivil memurlar, askeri öğrenci ile uzman çavuş, erbaş ve erler hakkındaki davalara bakar.

Birinci Dairenin Görevleri: Atanma, yer değiştirme, nasıp, sicil, kademe ilerletilmesi, terfi, emeklilik, maluliyet, aylık ve yolluklara ilişkin iptal ve tam yargı davalarını çözümlemek.
İkinci Dairenin Görevleri: İstifa, hizmet yükümlülüğü, askeri akademiler, askeri öğrenci ve yedeksubay işlemleri ile Birinci Dairenin görevi dışında kalan işlem ve eylemlerden doğan iptal ve tam yargı davalarını çözümlemek.
Daireler Kurulunun Görevleri: Asker kişilerle ilgili; birden fazla dairenin görevine taalluk eden davaları, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin daireleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını, Bakanlar Kurulu kararlarına karşı açılan davaları, Danıştay'dan alınan düşünceler üzerine uygulanan eylem ve işlemler hakkında açılan davaları, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanının veya Başsavcının yahut dairelerin prensibe taalluk eden hususlarda Daireler Kurulunda görüşülmesini uygun gördükleri davaları çözümlemek.
Başkanlar Kurulunun Görevleri: Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunuyla görevli kılındığı işler ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanının Kurulda görüşülmesini uygun gördüğü idari işler hakkında gereğine göre, karar vermesi veya düşüncesini bildirmesi.
Yüksek Disiplin Kurulunun Görevleri: Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı, Başsavcı, Daire Başkanları ve üyelerinin hakimlik ve askerlik vakar ve onuruna dokunan, şahsi haysiyet ve itibarını kıran veya görev gereklerine uymayan davranışlarından dolayı haklarında disiplin kovuşturması yapmak ve eylemin ağırlığına göre; uyarma, kınama, görevden çekilmeye davet, işlemlerinden birini uygulamak.
Genel Kurulun Görevleri: Gerektiğinde Uyuşmazlık Mahkemesi'ne üye seçmek, Yüksek Disiplin Kurulu kararlarına karşı yapılan itirazları incelemek ve karara bağlamak, Dairelerin veya Daireler Kurulunun kendi kararları veya ayrı ayrı verdikleri kararlar arasında aykırılık veya uyuşmazlık görüldüğü veyahut birleştirilmiş içtihatların değiştirilmesi gerekli sayıldığı takdirde, Başsavcının düşüncesi alındıktan sonra işi incelemek ve gerektiğinde, içtihadın birleştirilmesi veya değiştirilmesi hakkında karar vermek.

Balyoz Harekâtı, 12 Mart Muhtırası sonrası kurulan hükûmetle başbakan olan Nihat Erim'in, tırmanan anarşi ve teröre karşı 22 Nisan 1971 günü TRT'de yaptığı konuşmada, "Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir." açıklamasıyla ülkedeki sol örgütlere karşı başlatılan ve bu örgütlerle bağlantılı-bağlantısız sola karşı yapılan tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları kapsayan harekâttır.
Harekât kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. TİP ve DİSK vakit kaybedilmeksizin kapatıldı ve binlerce solcu gözaltına alınarak işkence ve sorgudan geçirildi. Kitaplar yasaklanıp topluca yakıldı, grev ve lokavt yasaklandı, basına geniş çaplı sansür uygulandı, Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri kapatıldı.

16 Mart 1971'de Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 23 Mart'ta Hüseyin İnan yakalanmıştı. Bunun üzerine silahlı sol örgüt militanları, arkadaşlarının serbest bırakılması için bir dizi adam kaçırma eylemlerine giriştiler.

17 Mayıs 1971 günü Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırdılar. Arkadaşlarının salıverilmesi için "24 saat süre verdiler." Talepleri karşılanmayınca 22 Mayıs 1971 günü başkonsolosu şakağından üç kurşunla vurarak öldürdüler.
Militanların yakalanması için aynı gün "Fırtına I Tatbikatı" uygulamaya kondu. 23 Mayıs 1971 gece yarısından başlanarak İstanbul il sınırları içinde 15 saat sokağa çıkma yasağı kondu. Yasağın başladığı an tüm otobüs, tren ve gemi seferleri iptal edildi. Yeşilköy trafiğe kapatıldı. İstanbul; 30 bin subay, er ve polis tarafından karış karış arandı. Binlerce asker ve polis hiçbir yetkisi olmadan evlere giriyor, gördükleri her kitabı alıyor, kitapların sahiplerini sorguya çekiyordu. Muhbir vatandaşlar da tatbikata destek verdi. Apartman yöneticileri ve kapıcılar da görev aldı. Halka dışarı çıktıkları takdirde ateş edileceği söylendi. Meraklılar, olan biteni pencerelerden sarkarak izledi. Aramalara gün ağardıktan sonra helikopterlerle devam edildi. Yasak sona erdiğinde yüzlerce kişi yakalanmış, sakıncalı kitaplar imha edilmişti. Ancak yakalananlar arasında eylemciler yoktu. Olaylarla hiç ilgisi olamayan kişiler hapishaneye sokulmuştu. Fakir Baykurt'tan Yaşar Kemal'e, Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu'ya, Samim Kocagöz'den Muammer Aksoy'a, Tarık Zafer Tunaya'ya kadar birçok yazar ve bilim insanı gözaltına alınmıştı. Hükûmetin yeni şiddet önlemleri alınacağını ilan eden açıklamalarından sonra, sadece bir gün içinde gözaltına alınan ve aranmakta olup da "isimleri ilan edilerek" teslim olmaya davet edilen kişilerin sayısı 547'ye ulaşmıştı. Bundan on ay sonra da "Fırtına II Tatbikatı" yapılacaktır.

31 Mayıs 1971 günü THKO militanlarının, cezaevindeki Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını sağlamak için ABD Radar Üssü'nü basmaya giderken güvenlik güçleriyle çatışmaya girmeleri olayıdır.
THKO militanları, Malatya Kürecik'te bulunan ABD Radar Üssü'nü basmak üzere yola koyuldular. Üstekileri rehin alacak, karşılığında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın Cezayir, Suriye gibi herhangi bir ülkeye gönderilmelerini isteyeceklerdi.
31 Mayıs 1971'de Gölbaşı'nın İnekli Köyü yakınlarına geldiler. Bir süre sonra etrafları sarıldı. Çatışma iki saate yakın sürdü. Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga, askerler tarafından öldürüldüler. Mustafa Yalçıner ağır yaralandı, Hacı Tonak silahsız olduğu için çatışamadan ele geçirildi, Metin Güngörmüş ile Ahmet Erdoğan kaçmayı başardılar.

Mahir Çayan ve arkadaşları, 26 Mart 1972 günü Ünye Radar Üssünde çalışan biri Kanadalı, ikisi İngiliz üç teknisyeni kaçırıp Tokat'ın Niksar ilçesi Kızıldere köyünde muhtar Emrullah Arslan'ın evinde saklanırlar. Tutuklu bulundukları İstanbul Kartal Askerî Cezaevinden tünel kazarak kaçan Çayan ve arkadaşları, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No.'lu Askerî Mahkemesince ölüm cezasına çarptırılan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için verilen kararın infaz edilmemesini isteyen bir bildiriyi kaçırdıkları İngilizlerin şifreli kasasına bırakırlar. Bu bildirinin radyoda yayımlanmasını, yayımlanmazsa teknisyenlerinin öldürüleceğini de bildiriye eklerler.
Fatsa-Ünye-Niksar ilçelerinde aramalar başlar. Niksar-Ünye kara yolunda yapılan bir arama, Çayan ve arkadaşlarının izini bulmaya yeter. Yakalananlardan Hasan Yılmaz, "Bana 100 lira verdiler. Rehberlik yaptım. Yol gösterdim. Hepsi de Kızıldere köyündeler." der. Saklandıkları evin sahibi muhtar Emrullah Arslan bulunur, konuşturulur. İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanı General Vehbi Parlar, Samsun Jandarma Bölge Komutanı Albay Celal Durukan 29 Mart günü Kızıldere köyüne giderler. "Teslim olun!" çağrılarına karşı Çayan ve arkadaşları, "İngilizler elimizde. Teslim olmayacağız! Çarpışacağız. İngilizler burada ölecek." yanıtını verirler. Daha sonra askerlerin açtığı ilk ateşle vurulan Mahir Çayan oldu ve hemen orada öldü. Elleri arkadan bağlı rehin teknisyenler de Çayan'ın arkadaşları tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüler.

Balyoz ya da Balyoz Harekât Planı 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu karargâhında düzenlenen plan seminerinde Türkiye hükûmetini devirmek amacıyla Çetin Doğan liderliğinde hazırlandığı iddia edilen askerî darbe planıdır. Yapılan yargılamalar sonucu, darbe planlarının gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkmıştır.
Plan hakkında 20 Ocak 2010 tarihinde Taraf gazetesinin ilgili haberi üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış ve soruşturma sonucu açılan davaya 19 Haziran 2010'da İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlandı. Mahkeme, 21 Eylül 2012'de Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına'nın da aralarında bulunduğu 365 sanıktan 325'ini "Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini, ıskat veya vazife görmekten cebren menetmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm etmiş, ancak "eksik teşebbüs" nedeniyle çeşitli cezaî indirimlere gitmiştir.
19 Haziran 2014'te İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, oy birliği ile 234 subayın tahliye edilerek yeniden yargılanmasına karar verdi. Mahkeme, savcılıktaki tüm yakalama kararlarının da kaldırılmasına hükmetti.
24 Mart 2023'te 7 kişiye hapis cezası kararı verildi.

Balyoz darbe planı ilk olarak Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010 tarihinde Mehmet Baransu, Yıldıray Oğur ve Yasemin Çongar imzalı haberinde açıkladığı 2003 tarihli "Balyoz Harekât Planı" başlıklı belgeler ile gündeme geldi. İddialara göre plan, dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan'ın liderliğindeki cunta tarafından hazırlandı. Darbe zeminini hazırlama amaçlı hükûmete yönelik; Hava Kuvvetleri'nin tasarladığı Oraj ve Deniz Kuvvetleri'nin hazırladığı Suga eylem planları; dini grup liderlerine yönelik 'Döküm'; gayrimüslim cemaat önderlerine yönelik 'Sakal'; darbe karşıtı akademisyenlere yönelik 'Tırpan'; ve darbe karşıtı liberallere yönelik de 'Testere' eylem planlarının uygulanması hedeflenmişti.
Sonradan sahte olduğu ispatlanan dijitallerle Fatih ve Bayezid Camiilerinde bomba patlatılarak hükûmetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası demokrat görüşlü gazetecilerin tutuklanması gibi planlar gazetelerde yer aldı.
Sanıkların sundukları delillerle, sonradan üretildiği şüpheye yer bırakmayacak şekilde gerçek olmadığı ispatlanan cd veya belgelerin yer aldığı iddianameye göre, 'Balyoz'un 5 aşamada gerçekleştirilmesi planlanmıştır:

Birinci aşama istihbarat faaliyetlerinin yer aldığı ve tamamlanmış olan aşamadır.
İkinci aşama askerî müdahale için zemin hazırlama süreci olduğu öne sürülmektedir. İddianamede şöyle deniliyor: "Yapılanma içerisinde yer alan bazı jandarma görevlileri tarafından hazırlanan 'Sakal' ve 'Çarşaf' isimli eylem planlarıyla kargaşa yaratma planlandığı, 'Oraj' ve 'Suga' isimli planlarla hava sahası ve kıta sahanlığı konularında Yunanistan'ın taciz edilerek iki ülke ilişkilerinin gerilmesinin öngörüldüğü (anlaşılmıştır). Böylece öncelikle 1. Ordu merkezli İstanbul ve çevre illerde sıkıyönetim ilan edilmesini amaçladığı (...) tespit edilmiştir.
Üçüncü aşama askeri müdahalenin fiilen ilan edildiği aşamadır.
Dördüncü aşama yürütme görevinin 'Milli Mutabakat Hükümeti' tarafından devralmasıdır.
Beşinci ve son aşama ise yürütmenin tekrar sivil yönetime devredilmesi için 'seçime' gidilmesidir.
Balyoz darbe planı ve ekleri, 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilen bir Plan Seminerinin parçası olarak sunuldu. Plan Seminerini hazırlayan ve yöneten Dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan bu darbe planını hazırlamakla ve seminerde darbe provası yapmakla suçlandı. İddiaların hedefindeki emekli Orgeneral Çetin Doğan bu haberler üzerine t24.com.tr internet sitesine yaptığı açıklamada: "Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevinin gereği olarak (...) EMASYA (Emniyet ve Asayiş) planları seminerlerde elbette ele alınmıştır." dedi. Ancak darbe suçlamalarını reddetti. Söz konusu darbe senaryolarının seminerde görüşülmediğini belirterek: "Yok böyle bir şey. Bu uydurma bir senaryoyla monte ediyorlar. Meşhur bir tabirle, kopyala ve yapıştır usulüyle." dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri de haberin ertesi günü yaptığı basın açıklamasında 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilen Plan Seminerinde "giderek tırmanan bir gerginlik dönemini kapsayan bir senaryo" konu edildiğini doğruladı, ancak bu seminer ile ilgili darbe iddialarını reddetti.

30 Ocak 2010 günü, Taraf muhabiri Mehmet Baransu elindeki belgeleri bir bavul içerisinde Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne teslim etti. Dosya için Mehmet Berk, Bilal Bayraktar ve Ali Haydar adlı savcılar görevlendirildi.
Özel yetkili savcılar, yaklaşık bir aylık incelemeden sonra 22 Şubat 2010 günü aralarında emekli generaller ve muvazzaf subayların da bulunduğu 49 askeri gözaltına aldı.
4 gün sonra soruşturma kapsamında 13 ilde 1'i emekli 17'si muvazzaf 18 asker daha gözaltına alındı. 3 Mart 2010 günü tutuklananların sayısı 41'e ulaştı.
12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin nöbetçi hakimi Oktay Kuban, 1 Nisan 2010'da aralarında Çetin Doğan'ın da bulunduğu 19 sanığı "kuvvetli suç olgusunun bulunmadığı" gerekçesiyle tahliye etti. Fakat savcılar nöbetçi hakimin aldığı bu karara itiraz etti ve 12. Ağır Ceza Mahkemesi üç kişilik heyet olarak toplandı. Mahkeme 21 şüphelinin tekrar tutuklanmasına karar verdi. Kararda, tahliyelerin, "mevcut somut olgularla çelişen ve soyut gerekçeye dayalı kararlar olduğu" ve "somut belge, bilgi, kayıt ve bilirkişi raporlarının dikkate alınması durumunda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunduğu" belirtildi. Kararda ayrıca, heyet kararının hakim kararından üstün olduğu da vurgulandı.
Haziran 2010'da İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi nöbetçi hakimi Yılmaz Alp, 26 şüpheliyi tahliyesine karar verdi. Alp, gerekçeli kararında ise şüphelilerin katıldıkları ya da görevlendirildikleri Balyoz Seminer Planı'nda yapılması planlanan eylemlerin icra hareketlerinin gerçekleştirildiğine ilişkin somut olgular bulunmadığını savundu. Gerekçeli kararda "AİHM Iijkov-Bulgaristan" davasına da atıfta bulunulmuş ve AİHM'in verdiği kararda, "şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine yönelik makul şüphenin varlığı tutukluluğun devamı için olmazsa olmaz koşuldur. Ama tutukluluğun belirli bir süreyi geçmesi halinde artık tek başına yeterli değildir. Mahkeme tutukluluğun devamı için diğer yasal gerekçelerin varlığını da aramalıdır. Sadece yasal ya da farazi çıkarımlar tutukluluğun devamı için yeterli değildir. Aksi durum tutuklamanın belirli sayıda ve son derece sınırlı koşullarda uygulanabileceğine ilişkin hükmün ihlali sonucunu doğurur" denmiştir.

19 Temmuz 2010'da İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi İstanbul Cumhuriyet Savcıları Mehmet Ergül, Murat Yönder, Süleyman Pehlivan ve Ali Haydar'ın hazırladığı iddianameyi kabul ederek tamamı asker 196 kişi hakkında dava açtı. 968 sayfalık iddianamede sanıklara  "Türkiye Cumhuriyeti yürütme organını cebren ıskat ve vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs etmek" suçlaması yöneltildi. Fakat eski TCK'nın 61/1. maddesine dayanılarak "eksik teşebbüs" nedeniyle cezalarda indirim yapılması istendi ve her sanık için 15 yıldan 20 yıla kadar hapis talep edildi.
İddianameye, konu olan tüm darbe plan ve hazırlıkları savcılığa teslim edilen belgeler arasındaki 11 numaralı CD içerisinde bulundu. Savcılar 5-7 Mart 2003 tarihinde gerçekleştirilen resmi plan seminerinin de Balyoz darbe planının bir provası olduğunu iddia ediyor. Sanıkların büyük bir bölümü darbe planlarında isimleri geçtiği için suçlanıyor. Toplam 162 kişinin katıldığı bu seminerde 196 balyoz sanığından 49'u katılımcı olarak yer alıyor.
İddianame kabul edildiğinde davada tutuklu sanık yoktu. Fakat davaya bakacak olan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Temmuz 2010'da 102 sanık için kuvvetli suç şüphesi bulunduğu gerekçesiyle yakalama kararı çıkardı. Yakalama kararı çıkmasına rağmen iki hafta boyunca sanıkların hiçbiri adliyeye gelip teslim olmadı. Bu süre içerisinde yalnızca emekli Albay Ahmet Şentürk yakalandı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan sanıklar karara itiraz ettiler. Cumhuriyet savcısı 10. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği yakalama kararına, yasalar çerçevesinde itiraz etme hakkının bulunmadığı ancak tutuklama durumunda itiraz edilebileceğini savundu ve itirazların reddi yönünde mütalaada bulundu. Fakat 11.Ağır Ceza Mahkemesi, 101 şüphelinin itirazlarını oy çokluğu ile kabul etti. Üye hakim Metin Özçelik'in muhalif kaldığı kararda, sanıklar hakkında yakalama müzekkeresi çıkarılabilmesi için kaçak olmaları gerektiği ve şüphelilerin bu tanıma uymadığı belirtildi. Bazı sanıkları yaptığı redd-i hakim talepleri ise İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi.
Mahkeme ilk duruşma tarihini de 16 Aralık 2010 olarak belirledi. Duruşmalar, Beşiktaş Adliyesi'nin fiziki koşullarının yetersiz olması nedeniyle Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'ndeki duruşma salonunda gerçekleşti.
Aralık ayında TSK içindeki bir dizi askeri casusluk ve şantaj iddiaları ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'ne özel yetkili savcı Fikret Seçen başkanlığında yapılan baskında İstihbarat Kısım Amirliği odasının döşemesi altında 10 çuval belgele ele geçirilmiştir. Bu belgelerden 43 klasörünün "Balyoz Harekat planı" ile ilgili olduğu anlaşılması üzerine ilgili belgeler, Balyoz darbe planı davasını yürütmekte olan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Tuğamiral Sinan Azmi Tosun başkanlığındaki askerî bilirkişi heyetinin raporunda bu belgelerle ilgili şu ifadelere yer verilmiştir: "İsth. Bçvş. Erdinç Yıldız, 3 ve 5 numaralı hard disklerin kullanımına 28 Temmuz 2009 tarihinden itibaren son verildiğini, söz konusu disklerin aramanın yapıldığı 6 Aralık 2010 tarihine kadar, imha edilecek diğer malzemelerle birlikte kullanım dışı olarak çeşitli zamanlarda İKK kısım amirliğindeki dolaplarda, kimi zaman da uygun yer yetersizliği nedeniyle İstihbarat Kısım Amirliği odasında döşeme altında bulundurulduğunu belirtmiştir."
Gölcük'teki Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde ele geçirilen belgeleri dava dosyas

Beyazıt Meydanı, İstanbul’da tarihî yarımadada merkezî bir konuma sahip meydandır. Konumu Bizans döneminde şehrin en önemli meydanlarından olan Theodosius Forumu’yla büyük ölçüde örtüşmektedir.

Eskiden Theodosius Forumu’nun bulunduğu arazinin kuzey kısmına İstanbul’un fethinden hemen sonra ilk olarak bir saray inşa edildi. İnşası 1458'de tamamlanan bu ilk saray, daha sonraları Topkapı Sarayı’nın yapımıyla Eski Saray olarak bilinmeye başladı.
1506-12 yılları arasında II. Bayezid döneminde sultanın adını taşıyan külliye Eski sarayın güneyinde kalan alana inşa edildi. Külliyenin kurulduğu tarihten sonra, Eski Saray'ın duvarları ile kuzey sınırı çizilen ve külliyenin binaları arasında kalan bölgeye Beyazıt Meydanı denmiştir. 1585 yılında İstanbul Kadısına verilen bir emirde Atmeydanı'nın yılda bir kez ve Beyazıt Meydanı'nın ise ayda iki kez süpürtülmesi gerektiği görülmektedir. Bu da Beyazıt Meydanı'nın günlük kent hayatında ne kadar sık ziyaret edilen bir yer olduğuna işaret eder.
Padişahların kızlarının evlilikleri ve şehzadelerin sünnet düğünleri Eski Saray’da yapılırdı. Bu törenler için geleneksel olarak yaptırılan nahıllar (süslenen yapma ağaçlar) Beyazıt Meydanı'nda halkın beğenisine sunulurdu.
Meydanın halk eğlenceleri için kullanıldığı da bilinmektedir. Müzisyenler, fal bakanlar, hayvan oynatıcıları, hokkabazlar ve cambazların meydanda yaptıkları gösteriler; 1577 – 1578 yılları arasında İstanbul'u ziyaret eden Stephan Gerlach'ın anlatılarında yer alır.
1800'lü yıllara kadar meydan işlevini neredeyse hiç değiştirmez.

Beyazıt Külliyesi; bânîsi olan Sultan II. Bayezid’in hükümdarlığı sırasında tamamlanan cami, imaret ve medreseden ve sultanın ölümünden sonra külliyeye eklenen hamamdan oluşur. Beyazıt Camisi, orijinal Fatih Camisi’nin deprem sonucu yıkılması nedeniyle İstanbul’da korunan en eski selatin cami olma özelliğini taşımaktadır. Beyazıt Camisi'nin iki taraftan yarım kubbelerle desteklenen merkezi kubbesi, Ayasofya’nın planıyla benzerlik göstermektedir. Hem kentin ticari merkezi olan Kapalıçarşı’ya hem de yoğun nüfuslu bir mahalleye yakınlığı sebebiyle Osmanlı dönemi boyunca en büyük cemaate sahip camilerdendir. Külliyenin çifte hamamı oldukça büyüktür, hatta kubbesinin boyutu caminin kubbesine yakındır. Medresesi de şeyhülislamın burada ders veriyor olması sebebiyle en itibarlı olanlar arasındadır.

Eski Saray II. Mahmut dönemi sırasında Yeniçerilerin kaldırılmasının ardından kurulan yeni orduya 1826 yılında tahsis edilmiştir. 1828'de buraya Beyazıt Yangın Kulesi inşa edilir. 1864– 1866 arasında bugünkü İstanbul üniversitesi Rektörlüğü olan Harbiye Nezareti binası ve anıtsal kapısı mimar Bourgeois tarafından inşa edilmiştir.
1901 yılında, II. Abdülhamit, İstanbul'un en göz önünde olan kent alanlarının Avrupalı şehirlerle yarışır hale gelebilmesi için Paris elçisi Salih Münir'i bir uzman bulmakla görevlendirir. Salih Münir bu iş için o dönemin en gözde mimarlarından, 1900 Paris Uluslararası Sergisi’nin mimarlık departmanının başkanlığını yapmış olan Beaux-Arts eğitimli Joseph Antoine Bouvard'a teklifte bulunur. Bouvard, Paris'teki iş yoğunluğu sebebiyle İstanbul'u ziyaret edemeyecek durumda olmasına rağmen teklifi kabul eder. Bouvard'ın masrafları Fransız hükûmeti tarafından karşılanır ve hazırladığı projeler resmi bir hediye olarak İstanbul'a sunulur.
Bouvard, aralarında Beyazıt Meydanı da olan meydan düzenleme projelerini tamamıyla kendisine gönderilen şehir fotoğrafları ve planlar üzerinden geliştirir. Bouvard'ın projesinde büyük kusurlar vardır. Herhangi bir ana plana dayanmayan projeler arasındaki bağlantılar net değildir ve arazilerdeki kot farkları tamamen göz ardı edilmiştir.
Bouvard'ın Beyazıt Meydanı için projesi alanı Beyazıt Medresesi'ni yıkmak suretiyle fazlasıyla genişletip 4 adaya bölmeyi öngörüyordu. Bu yeni alanın güney tarafına, Harbiye Nezareti ile aynı aks üzerine yüksek kuleli bir “Belediye Sarayı” inşa edilecekti. Meydanın batı tarafında ise birbirinin aynısı iki bina yapılacaktı, bunlar da “Sanayi ve Ziraat Müzesi” ve “Devlet Kütüphanesi” olacaktı. Beyazıt Camisinin açısının meydanın kalanına uymaması problemi yoğun bir ağaçlandırma ile gizlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca Beyazıt Camisi’nin minber duvarının ardındaki hazirenin ve II. Bayezid türbesinin de yıkılması planlanmıştır.
Proje Osmanlı bürokrasisi tarafından onaylanmıştır ancak projenin öngörülen masraflarını o dönemdeki devletin karşılayamayacak olması sebebiyle hayata geçirilmemiştir.

Beyazıt Meydanı, İstanbul'da erken dönem Cumhuriyet yönetiminin düzenleme yaptığı az sayıda yerden olmuştur ve 1920'lerde Vali Ali Haydar Bey'in girişimleriyle meydanın ortasına dekoratif bir çeşme inşa edilmiştir. Otobüsler ve daha sonra yapılan tramvay hattı da bu havuzun etrafında tur atmaktaydı.
1950'lerde Demokrat Parti yönetiminde İstanbul'da büyük çaplı altyapı projelerine girişildi. Tüm bu yol genişletme projelerine paralel olarak Beyazıt Meydanı'nın da yeniden düzenlenmesi gündeme gelir ve havuz yıkılır. Sürekli dolgu ve kazı çalışmaları tekrarlanan meydanın sonunda düzenlenebilmesi için Sedad Hakkı Eldem’e bir proje yaptırılır. Eldem'in projesi üniversitenin kotunun bir dizi merdiven ile Ordu Caddesi kotuna bağlanmasını planlıyor, yeni bir havuzun bu cadde yakınında inşasını öngörüyordu. Ayrıca Ordu Caddesi’nin öbür tarafında yapılacak bir binayla meydan bu tarafta da devam ettirilecekti, ancak bu yeni inşaat için Simkeşhane'nin doğu kanadının yıkılması gerekiyordu. Eldem'in projesi planlandığı gibi uygulamaya konmadı ve meydana bir yol kavşağı inşa edildi. 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen darbeden sonra da çalışmalar durdu.
Darbe sonrası yönetim meydanın adını Hürriyet Meydanı olarak değiştirir ve yeni bir düzenleme projesi için yapılan yarışmanın sonucunda Turgut Cansever projenin başına getirilir. Turgut Cansever’in projesi meydanın yayalaştırılması amacıyla geliştirilmiştir. Cansever projesinde Beyazıt Camisi’nin açısını esas alarak meydanda yeni bir doğrultu öngörmüştür. İstanbul Üniversitesi’nin kapısının önüne inşa edilecek bir dizi merdiven ve rampayla hem kot farkının aşılmasını hem de üniversitenin camiye paralel olmayan duvarını bu merdiven yapısı ile meydanın kalanıyla aynı doğrultuya gelmesini sağlamıştır. Fakat Turgut Cansever’in projesi de tam olarak uygulanmadı, meydan önce yayalaştırıldıysa da daha sonra otopark ve otobüs durağı haline geldi. Daha sonra Vedia Dökmeci ve Yaprak Karlıdağ tarafından tasarlanan iki katmanlı ve Osmanlı mimarisinden esinlenen işlemeli istinat duvarlı proje bir yarışma kazandı. Ancak bu proje de uygulanmadı. Yıllar sonra İBB, Beyazıt Meydanı'nı yenilenme projesini Temmuz 2017'de başlattı ve Mart 2019'da bitirmeyi planladı. 2019 İstanbul ara yerel seçimi'nden sonra Ekrem İmamoğlu başkanlığındaki yeni İBB yönetimi, önceki yönetimden yenileme çalışmaları durdurulmuş olarak teslim aldığı tarihi meydanı eski görkemli günlerine döndürmek için süreci hızlandırdı. Kentsel tasarım uygulama projesi Ali Kural ve Deniz Çalış Kural tarafından hazırlandı. Temmuz 2020'de başlanan proje çalışmaları aynı yılın sonbaharında bitirilip Koruma Kuruluna sunuldu ve proje 24 Haziran 2021 tarihinde onaylandı. Onayın hemen ardından Ağustos 2021'de başlayan çalışmalar yaklaşık 1 yıl sonra bitirildi. Meydanın yeni hali İstanbul'un İşgali'nin bitişinin 99. yıldönümü olan 6 Ekim 2022 tarihinde 150 günde 150 proje maratonu kapsamında CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve birçok konuğun katılımıyla düzenlenen törenle halkın hizmetine sunuldu. 

16 Mart Katliamı

Bayezid Camii
Beyazıt Devlet Kütüphanesi
Harbiye Nezâreti
Marmara Kıraathanesi
Sahaflar Çarşısı

T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Beyazıt Meydanı ve Tanıtımı

Mustafa Celalettin Eyiceoğlu (10 Ağustos 1914, İstanbul - 26 Mart 1983, İstanbul) Türk asker ve diplomat. 6. Deniz Kuvvetleri Komutanı.

1935'te Deniz Harp Okulu'nu, 1941'de de Deniz Harp Akademisi'ni bitirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra 1960 yılında tuğamiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede sırasıyla İstanbul Boğazı Müstahkem Mevki Komutanlığı ve Harp Filosu Komutanlığı görevini yürüttü. 1962 yılında tümamiral rütbesine terfi etti. 21 Ekim Protokolü'nü imzalayan askerler arasında yer aldı. Bu rütbede sırasıyla Genelkurmay İstihbarat Başkan Vekilliği, Kuzey Deniz Saha Komutan Vekilliği görevini yürüttü. 1965 yılında koramiral rütbesine terfi etti. Bu rütbede sırasıyla Kuzey Deniz Saha Komutanlığı ve Donanma Komutanlığı görevini yürüttü. 1968 yılında oramiral rütbesine terfi etti ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. 30 Ağustos 1972 tarihinde emekli oldu.
12 Mart 1971'de saat 13.00'de TRT Radyolarından okunan 12 Mart Muhtırası'nda Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ile birlikte imzası bulunmaktadır.
Emeklilik döneminde 1974-1978 yılları arasında Türkiye'nin Tokyo Büyükelçisi olarak görev yaptı.
Evli ve iki çocuk babasıydı. 26 Mart 1983 tarihinde öldü.

12 Mart muhtırası

Cemal Madanoğlu (22 Mart 1907 – 28 Temmuz 1993) Türk asker. 27 Mayıs Darbesi'nin fiilî lideridir.

Uşak ilinin Eşme ilçesi'nde 1907 tarihinde doğdu. İlkokulu (1913-1920) ve ortaokulu (1920-1923) İstanbul'da okudu. İlkokulu Kartal'da Oğuz Alp Mektebi'nde okudu. Ortaokulu Kadıköy Sultanisi'nde okudu.
Babası Yüzellilikler listesinde yer alan Uşaklı Madanoğlu Mustafa'dır. Kendisi eski hükûmet tahsildarı ve Kuva-yı Milliye'nin eski sandık tahsildarlığını yapmıştı. 2 yıl Yunanların kaymakamlığını yapmıştı. 1922 yılında Yunanistan'a kaçmış ve ölene dek orada yaşamıştır.

Kuleli Askerî Lisesini atlama ile bir yılda tamamladıktan sonra 1924'te Harp Okuluna kaydoldu. 1926'da piyade asteğmen olarak mezun olduktan sonra Piyade Okuluna devam etti. 1927'de Muğla'daki 1. Dağ Alay Komutanlığına verildi. 1930'de üsteğmen rütbesine yükseltilerek 1931'de Niğde'deki 12. Piyade Alayı'nda ve 1933'te Cizre'deki 7. Sınır Taburu'nda görevlendirildi. Jandarma sınıfına nakledilerek Urfa İl Jandarma Komutanlığı Mülhaklığına verildi. 1934'te Siirt'teki 10. Seyyar Jandarma Taburu'na verilerek yüzbaşı rütbesine terfi ettirildi. Burada Sason Harekâtı'na katıldı. 1936'da Kara Kuvvetlerine dönerek Siirt'te 1. Piyade Alayı Bölük Komutanı oldu. 1937'de 189. Piyade Alayı'na atandı. 1938'de Kurmay kıta stajı için 1. Topçu Alayı'na verildi. 1938'de girdiği Harp Akademisi'nden 1941'de mezun oldu.
Ardından Bergama'daki 205. Dağ Alayı Bölük Komutanlığına tayin edildi. 1941'de Binbaşı rütbesine terfi etti. 1942'de Genelkurmay Başkanlığı 1. Şubesine atandı ve ardından Terkos'taki 24. Tümen 1. Şube Müdürlüğüne getirildi. 1946'da Yarbay rütbesine terfi ettirilerek İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 1. Şube Müdürü ve Üniversite Talim Alayı Tabur Komutanı oldu. 1947'de Kilyos'taki 82. Piyade Alayı Tabur Komutanı ve ardından 1. Zırhlı Tümen Kurmay Başkanı oldu. 1949'da İstanbul Hava Savunma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığına atandı. Aynı yıl İzmit'teki 6. Kolordu 3. Şube Müdürlüğüne atanıp Albay rütbesine terfi ettirildi. 1950'de 3. Yurt içi Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı, ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanlığı Şube Müdürlüğüne getirildi.
1953'te Kore'deki Türk Tugayı Komutan Yardımcılığı'na atandı. 1954'te tuğgeneral rütbesine terfi etti ve Siirt'teki 12. Tümen Komutanlığına atandı. 1956'da Erzurum'daki 3. Ordu Kurmay Başkan Vekili oldu. 1957'de tümgeneral rütbesine terfi ederek Konya'daki 2. Ordu Kurmay Başkanı oldu. 15 Ocak 1958'de Etimesgut'taki Zırhlı Er Eğitim Tümeni, 22 Ekim 1958'de Elazığ'daki 10. Dağ Tümeni Komutanı oldu. 1 Ekim 1959'da Türk Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanlığına getirildi.

27 Mayıs 1960 günü, Orgeneral Ragıp Gümüşpala'nın cunta lideri kendisinden daha kıdemsiz ise 3. Ordu ile Ankara'ya yürüyüp isyana son vereceğini bildirmesi üzerine, İzmir'de bulunan Cemal Gürsel'in Ankara'ya getirilmesine kadar, Millî Birlik Komitesi'nin fiilen başkanlığını yaptı. 26 Mayıs 1960 gecesi, Tümgeneral rütbesi ile cuntanın gerçek lideri olarak 27 Mayıs Darbesi'ni yönetti. Millî Birlik Komitesi Güvenlik Komisyonu'nda görev aldı. Komite üyeliği ile birlikte 30 Ağustos 1960'ta korgeneral rütbesine terfi ederek Ankara Sıkıyönetim Komutanlığını da üzerine aldı. Millî Birlik Komitesi üyeleri arasında çıkan ve bilhassa Cemal Gürsel ile kendisi arasında oluşan görüş ayrılığı yüzünden ve Silahlı Kuvvetler Birliği'nin kurulmasıyla ve onun sıkıyönetim komutanlığından çekilmesi istenmesi sonucu 6 Haziran 1961'de Komite üyeliği ile birlikte, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı vazifelerinden Korgeneral rütbesindeyken istifa ederek emekli oldu. 22 Şubat 1962 ayaklanması, 20 Mayıs 1963 ayaklanması ve 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne katılmakla suçlandı.

1966'da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı. Siyasi ortamın gerildiği bir dönemde 9 Mart 1971 Millî Demokratik Devrim darbesi beklentilerinin odağı haline geldi. Ancak 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında oluşan ortamda tutuklandı, Ankara ve İstanbul savcılıklarının yetkisizlik kararıyla serbest kaldı.
Anılarını, Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı. Birinci bölümü Anılar adıyla kitap olarak basıldı (1982). Ocak 2019'da ise, Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun Anıları ismi kitabında yazdığı tüm notlar ve çeşitli anıları yayımlanmaktadır.
Madanoğlu; Kenan Evren liderliğinde gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi'ni eleştirmektedir. 12 Eylül'ü nasıl değerlendiriyorsunuz sorusuna şu cevabı vermiştir: "CIA, 27 Mayıs'tan sonra gözlerini açtı. Bize sicil verir hale geldi. Amerikan müşavirleri gelir hakkımızda rapor tutardı. Evren, zaten bir hocazade. Bahsettiği ayetler, hadisler hep aileden aldıkları. Genel sağa kayma, ordu da vagon gibi gitti bu sağa kayışın arkasına takılıp."
28 Temmuz 1993 tarihinde İstanbul'da öldü. Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Doğan Avcıoğlu

Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, Türkiye'de 16 Nisan 2017 Referandumu'yla kabul edilen ve 9 Temmuz 2018 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanan kuvvetler ayrılığına dayalı başkanlık tipi bir hükûmet sistemidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın sekizinci maddesine göre, yürütme yetkisi ve görevi, cumhurbaşkanı tarafından, anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. Bu sistem Meclis ile Hükûmeti birbirinden ayırmış olup Türkiye'de uzun yıllardır süregelen istikrar, yürütmenin bürokrasi üzerindeki zayıf otoritesi ve erken seçim sorunlarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Parlamenter sistemin aksine hükûmet artık atamalar yolu ile değil, doğrudan halk tarafından seçimle gelen bir hükûmet başkanı tarafından oluşturulmaktadır. Cumhurbaşkanlığı, cumhurbaşkanlığı teşkilatı hakkındaki 1 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenmiştir. 1 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 539 maddelik mufassal bir kararnamedir. Bu kararname, cumhurbaşkanlığının her yönünü ayrıntılarıyla düzenlemektedir.
Bu sisteme geçişle beraber Türkiye Büyük Millet Meclisinin Hükûmet kurma yetkileri, halk tarafından seçilen cumhurbaşkanına aktarıldı. Cumhurbaşkanı, devletin başıdır. Yürütme yetkisi, cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde, cumhurbaşkanı partili veya partisiz olabilir. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde bakanlar da cumhurbaşkanı tarafından meclis dışından atanabilmektedir. Cumhurbaşkanı kararnameler yoluyla anayasa, kanun ve kişi hak ve özgürlüklerine aykırı olmamak kaydı ile yasama yetkisini de kullanmaktadır. Cumhurbaşkanının çıkarmış olduğu kararnameler Meclis veya Yargı yoluyla hükümsüz bırakılabilir veya iptal edilebilir. Türkiye'deki bütün kanun, kanun hükmünde kararname, cumhurbaşkanlığı kararnamesi, tüzük ve yönetmeliklere Mevzuat Bilgi Sistemi'nden ulaşılabilir.

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un, 16 Nisan başlıklı kitabında belirttiği gibi, cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi için;
“Cumhurbaşkanı siyasî kararları verme konusunda tek yetkilidir. Bakanların hiçbir siyasî yetkisi ve meclise karşı sorumluluğu yoktur, cumhurbaşkanının 'teknik çalışma ekibi'dirler."
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, anayasa hukuku literatüründe daha önce uygulanmış bir sistem değildir ve ilk defa Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulanmıştır. Bu sistem, başkanlık sisteminden farklıdır ve dünyada daha önce uygulanmamış, yepyeni bir idarî sistemdir. Başkanlık sistemi, bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organları birbirinden bağımsız olarak seçilir ve birbirinden bağımsız olarak görevlerini sürdürürler.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 5 Mayıs 2021'de cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde iyileştirilmeler yapılmasını önerdi. Bahçeli, iki başkan yardımcısı tayin edilmesini ve başkan yardımcılarının da halk tarafından seçilmesini; Merkez Bankası'nın anayasal bir kuruluş hâline getirilmesini; Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yerine Yüksek Yargı Kurulu adında yeni bir organ oluşturulmasını, uluslararası anlaşmaları sona erdirme yetkisinin TBMM'ye verilmesini de içerin bir değişiklik teklifi sundu. MHP'nin anayasa değişikliği teklifi, cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin “kurumsallaşmış başkanlık sistemi” adı verilerek iyileştirilmesini de öngörüyor.
Karar gazetesi yazarı Taha Akyol, cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yetkileri bir tek kişiye verdiğini ve “şahsî yönetim”i teşvik ettiğini ifade etti. Akyol, sık sık ele aldığı cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini "...yanlış çıkarılıp düzeltilen kararnameler, kararlardaki kurumsal zaaflar, hukuki güven indeksindeki gerilemeler önemli verilerdir." ifadeleriyle başarısız olarak nitelendirdi. Akyol, bir başka yazısında da cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin şahsî politikaları anayasallaştırdığını ve bu şekilde yapılan yanlış uygulamaların düzeltme imkanının da ortadan kaldırıldığına dikkat çekti.
Cem Akaş, Alman-İspanyol siyaset bilimci Juan Linz'in Başkanlık Sisteminin Tehlikeleri başlıklı makalesine atıfla, bir elde aşırı yetki toplanmasının yaratacağı “Kibirlenme… bir tür popülizm… muhalefete karşı açıkça husumet… sistemin frenleyici erklerden yoksun kalması… merkez-kenar kutuplaşması…” gibi tehlikelere dikkat çekti.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin Türkiye'de delegasyoncu demokrasiye ve yarışmacı otoriterizme yol açtığını savunan düşünceler mevcuttur. Bu hükûmet sistemin kabul edilmesiyle birlikte kuvvetler arasındaki denge mekanizması bozulmuş olup yasama ve yargı güçlerinin yürütme üzerindeki denetim ve kontrolü yitirilmekte olup yürütmenin diğer güçlere karşı baskın duruma geldiği savunulmuştur. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde yatay hesap verirlik zayıflamıştır.
6 muhalefet partisi CHP, İYİ Parti, DEVA, GP, SP ve DP, Cumhurbaşkanlığı Sisteminin ekonomik ve siyasal krizlere yol açtığını öne sürerek parlamenter sisteme geri dönülmesi için çalışmalar başlattı. Bu 6 parti ortak komisyon kurarak güçlendirilmiş parlamenter sistem adında yeni bir sistem tasarladılar ve bu sistemi 2023 Türkiye genel seçimleri'nde bir vaat olarak seçmene sundular.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı internet sitesi 25 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mevzuat Bilgi Sistemi 23 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz Gezmiş (28 Şubat 1947, Ankara - 6 Mayıs 1972, Ankara), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun kurucularından olan Türk Marksist-Leninist öğrenci lideri ve aktivist.
1965'te Türkiye İşçi Partisine üye oldu. 1968'de 6. Filo protestolarına katıldı. Olaylardan dolayı "öğrenciyi ayaklandırmaya teşvik, tahrip ve yaralama" suçlarından hakkında yakalama kararı çıkarıldı ve 30 Temmuz 1968'de tutuklandı. Kasım 1968'de yeni ABD Büyükelçisi Robert Komer'i protesto ettiği için tekrar tutuklandı. 26 Aralık 1968'de Oya Sencer'in doktora tezinin kabul edilmemesi üzerine arkadaşlarıyla birlikte rektörlüğü işgal etti, üniversite süresiz kapatıldı, hakkında tutuklama kararı verildi. 15 Mart 1969'da İstanbul Üniversitesi Hukuk ve İktisat Fakülteleri Okuma Salonuna sol görüşlü Vedat Demircioğlu'nun ismini vermeleri üzerine sağ görüşlü öğrencilerle aralarında çıkan kavgaya karıştıktan sonra 18 Mart 1969'da tutuklandı. Mayıs 1969'da Üniversite Reform Tasarısı'nı desteklemek için öğrenciler ve akademisyenler tarafından protestolar başladı. İstanbul Üniversitesinin işgaline öncülük etti. Bitmeyen olaylardan dolayı üniversite yönetiminin Haziran 1969'da polis nezaretinde sınav yapılması kararından sonra protestolar şiddetlendi. Güvenlik kuvvetlerinin üniversiteye müdahalesi sırasında çıkan çatışmada 14 polis, 100'e yakın öğrenci yaralandı. Hakkında tekrar tutuklama kararı verildi. 1969'da Filistin'de bulunan Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesinin gerilla kampına silahlı eğitim almak ve FDHKC üyeleri ile aynı safta savaşmak için gitti. 20 Aralık 1969'da yakalandı, 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden kanun dışı eylemlere katıldığı için ihraç edildi. Bursa Cezaevinden tahliye edildikten sonra askere alınacakken Sivas'a sevki sırasında askerden kaçtı. Silahlı Marksist-Leninist örgüt Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunu kurdu. 29 Aralık 1970'te Yusuf Aslan'ın çaldığı bir otomobille giderken ABD Büyükelçiliği önündeki Kavaklıdere Polis Kulübesini kurşunladı, saldırıda iki Türk polisi ağır yaralandı. 11 Ocak 1971'de Türkiye İş Bankası Emek Şubesi soygununu gerçekleştirdi. 4 Mart 1971'de 4 Amerikalı'yı kaçırdı ve bir bildiri yayımlayarak 400.000 dolar fidye ile "tüm devrimcilerin serbest bırakılmasını" istedi. Güvenlik güçleri 5 Mart'ta kendisini ve Amerikalıları bulmak için THKO'nun "karargâhı" sayılan ODTÜ'yü kuşattı. Öğrencilerle güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı, 9 saat süren çatışmada biri komando er Mevlüt Meriç olmak üzere 3 kişi öldü, 26 kişi yaralandı. Üniversite süresiz kapatıldı. 9 Mart'ta Amerikalıları serbest bıraktı. 12 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından yakalanarak yargılandı ve idama mahkûm edildi. Cezası ertesi yıl Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'la aynı gün infaz edildi.

Deniz Gezmiş, 28 Şubat 1947'de Ankara'nın Ayaş ilçesinde doğdu. Baba tarafından kökeni Rize'nin İkizdere ilçesine bağlı Cimil (Başköy) köyündendir. Babası, Ilıca (Aziziye)/Erzurum nüfusuna kayıtlı ilköğretim müfettişi Cemil Gezmiş; annesi, Erzurum'un Tortum ilçesinden ilkokul öğretmeni Mukaddes Gezmiş'tir. Ailenin üç erkek çocuğundan ikincisiydi. Ağabeyi Bora Gezmiş (d. 1944), hukuk fakültesinden ayrılıp bankacılık yapmıştı. Kardeşi Hamdi Gezmiş (1952-2020) ise mali müşavirdi.
Deniz Gezmiş; ilkokulu Sivas'ın Yıldızeli ilçesinde, ardından Sivas merkezde o dönem Çifte Minareli Medrese'nin eyvanının yerinde bulunan Selçuk İlkokulunda ve ortaokulu ise yine bu ilde Atatürk Ortaokulunda okumuştur. Pek çok kaynakta yazıldığının aksine Şarkışla'da öğrenim görmemiştir ancak 6 yaşına kadar bu ilçede kaldığına dair bilgiler mevcuttur. Liseyi İstanbul'da Haydarpaşa Lisesinde okumuştur. Henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini döneminin eylemleri içinde buldu.

11 Ekim 1965'te Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) Üsküdar ilçe başkanlığına üye oldu. İlk defa 15 Ağustos - 31 Ağustos 1966 tarihleri arasında Ankara'dan İstanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı'na çelenk koymaları sırasında işçilerin desteklenip TÜRK-İŞ yöneticilerinin protesto edildiği gösteri sırasında gözaltına alındı.
6 Temmuz 1966 tarihinde girdiği üniversite sınavında hem fen fakültesini hem de hukuk fakültesini kazandı. Babası, Deniz Gezmiş'in fen fakültesine gitmesini istedi. Gezmiş, babasının isteğini geri çevirmeyerek fen fakültesine gitmeyi kabul etti fakat daha sonra fikir değiştirerek hukuk fakültesine kaydını yaptırdı. 7 Kasım 1966'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Ardından 19 Ocak 1967'de Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yediemine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967'de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Âşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968'de "Devrimci Hukukçular Örgütü"nü kurdu. 7 Mart 1968'de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen toplantıda konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk'ü protesto ettiği için tutuklandı. 2 Mayıs'a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs'ta 6. Filo'yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968'de İstanbul Üniversitesi'nin işgal edilmesine önderlik etti. İşgal Konseyi adına İstanbul Üniversitesi Senatosu ile Baltalimanı'nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı, öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul'a gelen 6. Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz 1968'de bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül 1968'de serbest bırakıldı.

TİP içinde yoğunlaşan, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda "Millî Demokratik Devrim" grubunun görüşlerini benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968'de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Devran Seymen, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Öğrenci Birliğini (DÖB) kurdu. 1 Kasım 1968'de TMGT (Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı), AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün başlattığı "Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüşü"nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968'de ABD Büyükelçisi Kommer'in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı'nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve 17 Aralık 1968'de serbest bırakıldı.
Oya Sencer'in "Türkiye'de İşçi Sınıfı: Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine öğrenciler olayı protesto ettiler. Bu protestonun başında Deniz Gezmiş vardı. 27 Aralık 1968 tarihinde polisler tarafından tutuklanacakken ellerinden kurtuldu ve İzmir'e gitti. Bir hafta sonra tutuklu olan arkadaşı Celal Doğan'ın evindeyken baskın sonucu yakalandı. 22 Şubat 1969'da serbest bırakıldı.
İstanbul Üniversitesinde sağcı güçlerin 16 Mart 1969'da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969'da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto gerekçesiyle giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, haziranın sonunda Filistin'de bulunan Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi'nin gerilla kampına silahlı eğitim almak ve FDHKC üyeleri ile aynı safta savaşmak için gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı'na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi.
Eylüle kadar Filistin'de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş, 28 Ağustos 1969'da, 26 Aralık 1968'de üniversiteyi işgal ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesinden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesinde bulunduğunun ihbar edilmesi üzerine fakülteye düzenlenen polis baskınında teslim olan Gezmiş, 25 Kasım'da serbest bırakıldı. Ancak İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinde Battal Mehetoğlu'nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş'e ait olduğu iddia edilerek hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarıldı. 20 Aralık 1969'da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldı. Hapisten çıktığında askere alındı. "Kafasındaki devrim planlarını gerçekleştirmek" için askere gitmedi. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan'la birlikte Ankara'da THKO'yu kurdu. 29 Aralık 1970'te Yusuf Aslan'ın çaldığı otomobile Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan ile birlikte bindi. Yol üzerinde Kavaklıdere Polis Kulübesi'ni kurşunladı, kulübeye on kurşun geldi, görevli polisler Nuri Selçuk ve Vahap Çınar ağır yaralandı. 11 Ocak 1971'de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesinin soygununu gerçekleştirenler arasında yer aldı. Bu olaydan sonra Yusuf Aslan'la beraber "vur emri" ile aranmaya başlandı. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın yakalanmasına yardım eden kişilere 15.000 lira ödül verileceği açıklandı.
4 Mart günü arkadaşlarıyla birlikte sabaha karşı Balgat'taki hava üssünde görevli 4 Amerikalı'yı kaçırdı. Bir bildiri yayımlayarak 400.000 dolar fidye ve "tüm devrimcilerin serbest bırakılmasını" istedi. Otuz bin polis ve asker Ankara'da her yeri aradı, kentin bütün giriş ve çıkışları tutuldu. Güvenlik güçleri 5 Mart'ta Deniz Gezmiş'i ve Amerikalıları bulmak için THKO'nun "karargâhı" s

Devlet Bahçeli (d. 1 Ocak 1948, Osmaniye), 1997'den beri Milliyetçi Hareket Partisi'nin Genel Başkanı olan Türk akademisyen, ekonomist ve siyasetçidir. 1999 ile 2002 yılları arasında Bülent Ecevit tarafından kurulan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı olarak yer aldı. 2000'de koalisyon ortaklarıyla birlikte Rahşan Affı'nı çıkardı. 22 Ekim 2024'te yaptığı çağrıyla başlayan, PKK'nın feshine yol açan Barış Süreci'nin mimarı olarak görülmektedir.
Siyasete girmeden önce Bahçeli, Gazi Üniversitesi'nde ekonomi alanında akademisyen olarak çalıştı ve Türk tarihi ve dış politikalarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Ülkü Ocakları'nın kurucularından olan Bahçeli, Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra düzenlenen ilk kongrede MHP Genel Başkanı seçildi. İlk kez 1999 genel seçimlerinde Osmaniye milletvekili olarak TBMM'ye girdi. 1999 ile 2002 yılları arasında DSP-MHP-ANAP koalisyonunda başbakan yardımcısı olarak yer aldı ve hükûmeti düşürdü. Partisinin 2002 genel seçimlerinde %10'luk seçim barajının altında kalması üzerine genel başkanlık görevinden istifa etti, ancak 2003 kongresinde yeniden genel başkan seçildi. Bahçeli, 2007 yılında yeniden milletvekili seçildiğinden beri TBMM'de görev yapmaktadır.
Bahçeli ve partisi, Kasım 2015'teki genel seçimlerde %4,39 oy kaybederek %11,90 oy aldı. Seçimden sonra parti yönetimi, olağanüstü kurultay talep etti, ancak reddedildi. Parti içindeki muhalifler, Ankara 12. Sulh Mahkemesi'nde iptal davası açtı, 19 Haziran 2016'da kurultay düzenlendi ve parti tüzüğü değiştirilerek olağanüstü kurultaylarda genel başkanlık seçiminin yapılması engellendi. Ancak Yargıtay'ın kararıyla birlikte bu değişiklikler durduruldu. Parti içindeki karışıklıklar, Meral Akşener'in 2017'de İYİ Parti'yi kurmasıyla sonuçlandı. Bu döneme kadar Recep Tayyip Erdoğan'ın sert bir eleştirmeni olan Bahçeli, parti içindeki krizden sonra Erdoğan ile yakınlaştı.
2018 ve 2021 kongrelerinde yeniden MHP genel başkanı seçilen Bahçeli, 2018 genel seçimleri için Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhur İttifakı adı altında bir seçim ittifakı kurdu. Bu ittifakı 2019 yerel seçimlerinde de sürdürdü. Günümüzde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kabinesini TBMM'de güvenoyu ve arz ile desteklemektedir. Bahçeli, Türk siyasetinde kral yapıcı olarak tanımlanmaktadır. 2023 genel seçimlerine Cumhur İttifakı üyesi olarak girdi ve TBMM'ye 50 milletvekili soktu. Bahçeli, 22 Ekim 2024'te PKK kurucusu Abdullah Öcalan'ın umut hakkından yararlanıp serbest bırakılmasını ve TBMM'de DEM Parti kürsüsünden konuşma yapmasını isteyerek, resmen İkinci Çözüm Süreci'ni başlattı. Daha önce idam edilmesini istediği Öcalan'dan "kurucu önder" olarak bahsetti. TBMM'de "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu"nun kurulmasına öncülük etti ve 24 Kasım 2025'te partisinin, AK Parti ve DEM Parti heyetleriyle birlikte İmralı Adası'nda Abdullah Öcalan'ı ziyaret etmesini sağladı.

Devlet Bahçeli, 1 Ocak 1948 tarihinde Osmaniye'nin Bahçe ilçesinde doğdu. Babası Salih Bahçeli, Osmaniye'nin tanınmış çiftçi ve tüccarlarındandır. Annesinin adı Samiye'dir. "Fettahoğulları" olarak bilinen geniş ve köklü bir Türkmen sülâlesine mensup olan Bahçeli, ailesinin 4 çocuğundan biridir. Babasının ilk evliliğinden olan 2 kardeşi vardır. Sol görüşlü bir ailede yetişen Bahçeli'nin babası, Cumhuriyet Halk Partisi yanlısı ve İsmet İnönü hayranıydı.
İlk öğrenimini memleketi Osmaniye'de 7 Ocak İlkokulu'nda tamamladı. Ortaokulu kendisinden üç yaş büyük Servet adındaki ağabeyiyle Adana'da Özel Çukurova Koleji'nde yatılı olarak okudu. Lise eğitimi için İstanbul'a akrabalarının yanına gitti ve Emirgan Akgün Koleji'ne yazıldı, lise ikinci sınıfta Etiler'deki Özel Ata Koleji'ne geçti ve lise diplomasını da yine bu okuldan aldı. 1967 yılında Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi'ni kazandı ve Dış Ticaret Bölümü'nü 1971'de bitirerek mezun oldu.

Bahçeli lisans eğitimini tamamladıktan sonra, 1972 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ve bu akademiye bağlı yüksek okullarda iktisat bölümünde asistan olarak görev aldı. Bir yandan iktisat anabilim dalında yüksek lisans öğrenimi görüp asistanlık yaparken, aynı zamanda Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği'nin (ÜMİD-BİR) kurucularından ve genel başkanlarından olmuştur. Ayrıca Üniversite Akademi ve Yüksekokulları Asistanlığı Derneği'nin (ÜNAY) kurucu üyeliğini ve dernek başkanlığını üstlenmiştir. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden iktisat doktoru unvanı aldı ve aynı üniversitenin İktisadi ve İdarî Bilimler Fakültesi'nin iktisat politikası ana bilim dalında 1987 yılına kadar öğretim üyeliği görevini sürdürdü. Dr. Bahçeli yine bu süre içerisinde Türkiye ve Dünya ekonomisi, Türk tarihi ve dış politika konularıyla ilgilendi ve bu alanlarda çalışmalar yaptı. Kemal Kılıçdaroğlu ile Gazi Üniversitesi'nde sınıf arkadaşıdır.

Bahçeli, gençlik dönemlerinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in seminerlerine gitmeye başladı. 1967 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenci iken Ülkü Ocakları kurucusu ve yöneticisi olarak görev aldı. 1970-1971 yıllarında Millî Türk Talebe Birliği'nin Genel Sekreterliği'ni yaptı. Bir yandan aktif olarak siyasi faaliyetleri yürütürken diğer yandan da akademik çalışmalarını devam ettirdi.
1980 Darbesi'nden sonra cezaevine giren Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü kuruluşların yöneticileri ile mensuplarının davalarının her platformda savunulmasına dair çalışmalarda bulundu. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş tarafından göreve çağrılması üzerine, 17 Nisan 1987 tarihinde üniversitesindeki öğretim üyeliği görevinden istifa eden Bahçeli, 19 Nisan 1987 tarihinde yapılan Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) Büyük Kurultayı'nda parti yönetimine seçildi ve Genel Sekreterlik görevine getirildi. MÇP ve MHP'nin yönetim kadrolarındaki görevi uzun yıllardır sürdüren Bahçeli, çeşitli zamanlarda Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı, Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği, Merkez Karar Kurulu Üyeliği ve Genel Başkan Başdanışmanlığı görevlerinde bulundu.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in 4 Nisan 1997'de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara'da ölümünün ardından Bahçeli, 18 Mayıs 1997 tarihinde gerçekleştirilen 1997 Milliyetçi Hareket Partisi Olağanüstü Kongresi'nde Genel Başkanlık için Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş ile yarıştı. İlk turda Türkeş 412, Bahçeli 359, Ramiz Ongun 231, Enis Öksüz 104, Muharrem Şemsek 80 ve İbrahim Çiftçi 13 oy aldı. Kurultayın ilerleyen saatlerinde Türkeş dışındaki tüm adaylar Bahçeli lehine adaylıktan çekildi ve ülkücüler arasında çıkan kavga sonucu kongre ertelendi. 6 Temmuz 1997 tarihinde gerçekleştirilen olağanüstü kongrede Tuğrul Türkeş ile Devlet Bahçeli arasında yapılan iki adaylı seçimde Bahçeli, 1193 delegeden 697 oy alarak yeni Genel Başkan seçildi. Türkeş 487 oy alarak ikinci sırada kaldı.

Genel Başkanlığı sırasında partisi 1999 genel seçimlerinde %8,18 olan oy oranını %17,98'e çıkararak tarihindeki en yüksek oy oranını aldı ve ikinci parti oldu. Seçimlerin ardından hiçbir partinin tek başına iktidar olmak için gereken sandalye sayısına ulaşamaması üzerine Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den hükûmet kurma görevi alan Bülent Ecevit başkanlığında DSP, MHP ve ANAP ile 28 Mayıs 1999 tarihinde kurulan Koalisyon Hükûmetinde Başbakan Yardımcısı olarak yer aldı. Böylece MHP 21 yıl sonra ilk kez hükûmete girdi. 5 Kasım 2000 tarihinde gerçekleştirilen ve 1.301 delegenin oy kullandığı olağan kongrede 1.283 oy alarak tekrar Genel Başkan seçildi. Bu dönemde, çıkması konuşulan affı destekledi ve savundu. 22 Aralık 2000'de Rahşan Affı çıkarıldı. Başbakan yardımcılığı görevini 18 Kasım 2002 tarihine kadar sürdürdü.2002 genel seçimleri için yapılan anketler MHP'nin baraj altında kalma tehlikesi olduğunu işaret etti. Bahçeli'nin 29 Eylül 2002 tarihinde seçim beyannamesi tanıtım toplantısında yapmış olduğu konuşmada seçim vaatlerinin arasında ekonomi alanında yaşanan sıkıntıların aşılması da yer aldı. Seçimlerde partisi MHP'nin oyu %9,62 oranında düşerek %8,36'ya geriledi ve baraj altında kaldı. Devlet Bahçeli, seçimlerin ardından yaptığı açıklamada "Başarısızlığın tek sorumlusuyum." açıklamasını yaparak genel başkanlık görevinden istifa etti. 12 Ekim 2003 tarihinde yapılan kongrede MHP genel başkanlığı için Ramiz Ongun, Koray Aydın ve Aytekin Yıldırım ile yarıştı. 1180 delegenin oy kullandığı kongrede 688 oy alarak yeniden genel başkan seçildi, Ramiz Ongun 300 oy alarak ikinci sırada kaldı.
Bahçeli, 19 Kasım 2006 tarihinde yapılan kongrede 1139 delegenin oy kullandığı kongrede 1127 oy alarak yeniden MHP Genel Başkanı seçildi. 2007 genel seçimlerinde partisi oyunu %5,91 oranında artırarak %14,27 oy aldı. 2011 genel seçimleri için yapılan anketlerin çoğu MHP'nin oy oranının düşeceğini işaret etti. Bahçeli'nin seçim vaatleri arasında her yıl %7 büyüme olması ve seçim kanununun tekrar gözden geçirilmesi yer aldı. Seçimde MHP'nin oy oranı %1,26 düşerek %13,01'e geriledi. Bahçeli, 4 Kasım 2012 ve 21 Mart 2015 tarihlerindeki kongrelerde tekrar genel başkan seçildi.

Genel başkanlığını yaptığı MHP'nin Haziran 2015 genel seçimleri için kullandığı seçim kampanyasının sloganı “Bizimle yürü Türkiye!” şeklinde oldu. Seçim vaatleri arasında asgarî ücretin 1400 TL yapılacağı, emekliye yılda iki kez 1400 TL ikramiye verileceği ve terörün kökünün kazınacağına yer verildi. Seçimde partisi oyunu %3,28 oranında artırarak %16,29'a getirdi. Seçim sonrası yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:

"Birinci koalisyon, başlangıcından bu yana birliktelikleri devam eden AKP ile HDP arasında olması lazımdır. İkinci bir koalisyon modeli olarak AKP, CHP ve HDP'yi bir araya getirebilirsiniz. Böyle bir yapılanma içinde MHP, şerefi ve haysiyetiyle, ilkeli ve dürüst davranışıyla, politikalarıyla, çok güzel ve Meclis'te denetimi esas alan bir ana muhalefet partisi görevini üstlenmeye de hazırdır"MHP Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri seçim kampanyası için "Sen bilirsin Türkiye!" sloganını kullandı. Seçim vaatleri arasında evi olmayan ailelere 250 lira kira yardımı

Devlet güvenlik mahkemesi (kısaca DGM), Türkiye'de "cumhuriyeti ve devletin iç ya da dış güvenliğini ilgilendiren" davalara bakan bir tür mahkemeydi. Türk hukuk sistemine 1961 Anayasası'na 1973 yılında eklenen bir maddeyle girmiş, 1982 Anayasası'nda yeniden getirilmişti. Yapılan değişiklikle bu türden davalar, belirli ağır ceza mahkemelerinin görev alanına girdi.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. (Ek cümle: 18.6.1999-4388/1 md.) Ancak, sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır.
(Değişik: 18.6.1999-4388/1 md.) Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcısı bulunur.
(Değişik: 18.6.1999-4388/1 md.) Başkan, iki asıl ve bir yedek üye ile Cumhuriyet başsavcısı, birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından; Cumhuriyet savcıları ise, diğer Cumhuriyet savcıları arasından Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca özel kanunda gösterilen usule göre 4 yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay'dır.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işleyişi, görev ve yetkileri ve yargılama usulleri ile ilgili diğer hükümler, kanunda gösterilir.
(Son fıkra mülga: 18.6.1999-4388/1 md.) 

1982 Anayasası'nın 143. maddesinde düzenlenmiş olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 2004 yılında konuyla ilgili Anayasa değişikliği teklifinin TBMM tarafından kabul edilmesiyle, 22 Mayıs 2004'te yürürlüğe giren 5170 sayılı Kanunun 9. maddesi gereğince yürürlükten kaldırılmıştır. Önceden bu mahkemelerin görev alanına giren davalar, belirli ağır ceza mahkemelerinin görev alanına alınmıştır.

Devrim, 21 Ekim 1969 ile 27 Nisan 1971 tarihleri arasında Ankara'da yayımlanan haftalık Kemalist siyasi gazetedir. İmtiyaz sahibi Cemal Reşit Eyüboğlu, genel yayın müdürü Doğan Avcıoğlu, yazı işleri müdürleri ise Uluç Gürkan ve Hasan Cemaldi. Gazetenin yayın çizgisi tam bağımsızlık, devletçilik, halkçılık, planlı kalkınma ve Kemalist Devrimin tamamlanması hedefleri etrafında şekillendi. Dönemin parlamenter düzenini bu hedefleri gerçekleştirmekte yetersiz gören gazete, asker-sivil aydınların öncülüğünde köklü bir siyasal ve toplumsal dönüşümü savundu.
Gazete, Cemal Madanoğlu çevresinde gelişen 9 Mart 1971 hareketi ile ilişkilendirildi. Cemal Madanoğlu, Osman Köksal, Suphi Gürsoytrak, Haydar Tunçkanat, Muzaffer Kuran, Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Çetin Altan ve Muammer Aksoy gazetenin siyasi yazarları arasında yer aldı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Güngör Dilmen, Metin And, Konur Ertop ve Nijat Özön ise edebiyat, tiyatro, sinema ve kültür alanlarında yazılar yayımladı. Devrim, 12 Mart Muhtırası sonrasında 27 Nisan 1971 tarihli 79. sayısıyla yayımına son verdi.

Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (TDGF) ya da daha yaygın ismiyle DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik), 1965'in sonlarında kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu içerisinde yer alan öğrenciler tarafından dönemin özgünlüğünde kimi fikirsel ve mücadele pratiğine dair ayrılıklar üzerine kurulan, üniversiteli sosyalist gençlik örgütlenmesidir.

9-10 Ekim 1969'da toplanan Fikir Kulüpleri Federasyonu Olağanüstü Kurultayı'nda, federasyonun tüzüğüyle birlikte adı da değiştirildi ve "Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu" yani Dev-Genç olarak bilinen, örgütlenme oluşturuldu. Bu örgütlenmenin yeni tüzüğünün 2. maddesinde "Dev-Genç emperyalizme ve feodal kalıntılara karşı verilen halkımızın devrim mücadelesinde sosyalist gençliğin düşünce ve eyleminin geliştirilmesi amacıyla kurulmuştur. ... Federasyona bağlı dernekler sosyalizm bilimini eylem kılavuzu edinen üyelerden oluşur." ifadeleri yer aldı.
10 Ekim 1969'da yapılan genel kurul Doğu Perinçek grubuyla, Münir Ramazan Aktolga ve Mahir Çayan'ın öncülük yaptığı grup arasındaki sert tartışmalarla geçti. Bu genel kurulda Mahir Çayan'ın yaptığı konuşma çok etkili oldu. Genel kurulda tartışmalara rağmen ortak bir listede uzlaşılarak yeni yönetim kurulu Atilla Sarp'ın genel başkanlığında, İrfan Uçar'ın genel sekreterliğinde oluşturuldu. 1970 Mayıs ayı itibarıyla Dev-Genç MYK'sında ayrıca Oktay Etiman, Ergun Aydınoğlu, Nurettin Öztürk, Tuncay Çelen, Ruhi Koç, Ahmet Bozkurt bulunmaktadır.
Dev-Genç'in kurulmasından kısa süre sonra Aydınlık dergisi içinde bölünme gerçekleşti. Doğu Perinçek grubu Proleter Devrimci Aydınlık (PDA), Mihri Belli ve çevresindekiler ise Aydınlık Sosyalist Dergi'yi (ASD) çıkarmaya başladılar. Bir süre sonra 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi gerçekleşti. Sosyalist solda proletaryanın öncülüğünün niteliği, ittifaklar sorunu, Kemalizme bakış, cuntacılarla ilişkiler, örgütlenme ve mücadele biçimleri konusunda tartışmalar yoğunlaştı. Bu süreçte Aydınlık Sosyalist Dergi'de birlikte yer alan kesim içinde Mihri Belli ve Mahir Çayan-Yusuf Küpeli-Münir Ramazan Aktolga grupları arasındaki farklar ve tartışmalar gelişti.
Ülkede sertleşen mücadele koşullarında çok sayıda devrimci gençlik önderlerinden öldürülenler oldu, çok sayıda gençlik lideri tutuklandı. (Bkz. Türkiye'de sağ-sol çatışması)
Dev-Genç'in genel kurulu 17-18 Ekim 1970 tarihlerinde Ankara'da SBF büyük amfisinde toplandı. Kurultay ASD içinde yoğun tartışmaların ve gerilimlerin olduğu bir dönemde gerçekleşti. Kurultay'da PDA'cılar tasfiye edildi. Dev-Genç başkanlığına Ertuğrul Kürkçü, MYK üyeliklerine Sinan Kazım Özüdoğru, Zafer Kutlu, Hüseyin Yavuz, Levent Eren, Fevzi Bal, Şaban İba, Cemal Salman Pakoğlu, Oğuzhan Müftüoğlu seçildi. Sinan Kazım Özüdoğru genel sekreter oldu.
Ancak yaşanan görüş ayrılıkları ve gerilimler nedeniyle bazı MYK üyeleri kısa süre içinde istifa ettiler.
1971 yılına girildiğinde ise ülkede baskılar, gerilimler ve çatışmalar iyice artmıştı. Öğrenci gençlik içinde oluşan gruplaşmalar silahlı mücadeleye yöneldi. Önce THKO'lular kısa süre sonra da THKP-C'yi oluşturan çevre soygun ve silahlı eylemlere başladı.
12 Mart'ta ordu hükûmete muhtıra verdi ve Süleyman Demirel hükûmeti istifa etti. Muhtıradan sonraki ilk günlerde mevcut demokratik örgütlenmeler faaliyetine devam etti. Ancak 26 Nisan 1971'de sıkıyönetim ilan edildi. 27 Nisan 1971 tarihinde de başka bazı örgütlerle birlikte Dev-Genç de sıkıyönetim tarafından kapatıldı.
12 Mart döneminde çok sayıda Dev-Genç üyesi gözaltına alındı ve tutuklandı. Dev-Genç üye ve yöneticilerine karşı davalar açıldı. 30 Mart 1972'de Kızıldere'de Dev-Genç genel sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, MYK üyesi Hüdai Arıkan ile Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Saffet Alp öldürüldü. Dev-Genç başkanı Ertuğrul Kürkçü ise sağ olarak yakalandı.

Dev-Genç içinden birbirinden farklı siyasal örgütlenmeler çıktı. 12 Mart sonrasındaki gençlik ve siyasal hareketler için önemli bir referans noktası oldu. Muhtıra sonrasında üniversitelerde ve ülkenin değişik bölgelerinde süren ilişkiler cuntadan çıkış dönemiyle birlikte yeni örgütlenmelere dönüştü. Eski Dev-Gençlilerin cezaevinden tahliyesi ve yeni gençlik kuşağıyla buluşmalarıyla birlikte gençlik hareketinin yeni bir yükseliş dönemi yaşandı. Bu dönemde Dev-Genç referansı geniş gençlik kitleleri için önem taşımakla birlikte özellikle THKP-C sempatizanları tarafından sahiplenilmektedir. Ancak THKP-C'liler içinde ortaya çıkan görüş ayrılıkları da vardır. Bu ayrılıklar sonucunda farklı siyasal örgütlenmeler, dergiler ve kitle örgütlenmeleri oluşturuldu. Böylece Dev-Genç'i referans alan farklı örgütler (Devrimci Yol, Kurtuluş, Devrimci Sol, Devrimci Kurtuluş vb.) ortaya çıktı. Bunlar içinde gençlik içinde en kitlesel ve yaygın örgütlenme 1975'te yayına başlayan Devrimci Gençlik dergisi ve 1976 yılında kurulan Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DGDF) ile bu zemindeki örgütlenmeler olmuştur.
1974'ten sonra ise THKP-C tutuklularının cezaevinden çıkmasının ardından bu yapılanmanın siyasi iradesinin egemenliği ve örgütlenmesi sürdü. Darbeye gelinen süreçte Dev-Genç'liler Devrimci Yol örgütünün kadroları haline geldi. Sonraki dönemlerde devrimci harekete ideolojik olarak koşutluğunu sürdürmekle birlikte kendi politik bağımsızlığını korudu. 1980 yılından sonra ise uzunca bir süre faaliyetlerini üniversitelerdeki öğrenci dernekleri bünyesinde parçalı olarak devam ettiren Devrimci Gençlik, 1989'dan itibaren faaliyetlerini merkezileştirmeye başladı ve ilk yayınını 1990 yılında "Emperyalizme ve Faşizme Karşı Devrimci Gençlik" ismiyle çıkardı. 1990'dan bu yana bu yana THKP/C geleneğini sürdürdüğünü ifade eden Devrimci Gençlik, aynı adlı yayını çıkarmaya devam etmektedir. Haziran 2013 yılında "Devrimci Yol'da Devrimci Gençlik" adında bir yayın daha çıkmaya başladı.

Oğuzhan Müftüoğlu

İleri dergi arşivi

Dokuz Subay Olayı, 1957-1958'de bir grup subayın hükûmete komplo hazırlamak suçundan tutuklanarak yargılanmaları.
Demokrat Parti'nin (DP) iktidara gelmesinden sonra ordu içinde gizli bir örgüt kuran bir grup subay 1950'lerin ikinci yarısında örgütü genişletmeye başladı. Örgütün İstanbul grubunda yer alan Yarbay Faruk Güventürk ile Binbaşı Ata Tan ve Yüzbaşı Hasan Sabuncu, Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu tarafından ihbar edildiler. İhbar, İstanbul Ekspres Gazetesi sahibi ve milletvekili Mithat Perin ve İstanbul eski merkez komutanı emekli Tümgeneral Kazım Demirkan aracılığıyla hükûmete yapıldı. DP iktidarına karşı darbe düzenlemek amacıyla ordu içinde gizli bir örgüt kurulduğunu içeriyordu.
Bunun üzerine sorguya çekilen Kuşçu'nun elinde somut bir delil olmadığı anlaşılınca Demirkan'ın önerisiyle Kuşçu'nın daha önce ilişki kurduğu Albay İlhami Barut ile gizli bir görüşme yapmasına ve bu sırada konuşulanların saptanmasına karar verildi. Kuşçu 24 Aralık 1957'de planlandığı gibi Barut ile buluşarak görüştü ama görüşme sırasında Kuşçu'nun sorularından kuşkulanan Barut, ihbarı doğrulayacak hiçbir açıklama yapmadı.
Dönemin Milli Savunma Bakanlığı Adalet İşleri başkanı Hakim Tümgeneral Arif Onat, yeni bir delil sunamayan Kuşçu ile yeniden görüştü. Kuşçu ile adlarını verdiği Albay İlhami Barut, Yüzbaşı Kazım Özfırat, Yarbay Faruk Güventürk, Binbaşı Asım Ural, Albay Naci Aşkun, Binbaşı Ata Tan, Yüzbaşı Hasan Sabuncu ve emekli subay Cemal Yıldırım, 26 Aralık 1957'de tutuklandı. 66. Tümen komutanı Tümgeneral Cemal Tural başkanlığında 26 Mayıs 1958'de başlayan yargılamalar altı ay sürdü. Mahkeme sonunda sekiz subayın beraatine, Kuşçu'nun ise orduyu isyana teşvik suçundan iki yıl hapsine karar verildi. Sekiz subay yeniden orduya geri döndü.
Dokuz Subay Olayı, yaklaşık üç yıl İstanbul'da etkinlik gösteren, ordu içindeki gizli örgütün kısa dönemde zayıflamasıyla son buldu. Örgüt üyesi pek çok subay, aralarındaki ilişkiyi kesmek zorunda kaldılar.

Doğan Avcıoğlu (nüfus kaydındaki adıyla Mehmet Erdoğan Avcıoğlu) (13 Mart 1926, Bursa – 4 Kasım 1983, İstanbul), Türk Kemalist düşünür, gazeteci, yazar, ekonomist, siyasetçi ve 1961 Kurucu Meclisi üyesidir.

1926’da Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini Bursa Erkek Lisesinde tamamladı. Fransa’da günümüzde Paris Siyasi Bilimler Akademisi adıyla bilinen Sciences Po’da ekonomi ve siyasal bilimler öğrenimi gördü. Öğrenimi sırasında Türkiye’nin iktisadi kalkınması ve siyasal dönüşümü üzerine yoğunlaştı; Marksist düşünce ve iktisat yazınını da incelemeye başladı. Ekonomi bilgisini geliştirmek ve İngilizcesini ilerletmek amacıyla İngiltere’ye giderek Londra Ekonomi Okuluna kaydoldu.
Türkiye’nin kalkınması ve ülkenin siyasal-iktisadi düzeninin değiştirilmesi üzerine çalışmak amacıyla 1955’te Türkiye’ye dönme kararı aldı. Paris’ten ayrılırken Abidin Dino’ya “Merak etmeyin, Türkiye’de sosyalizmi kuracağız” dediği aktarılmıştır. Bu dönemdeki arayışını “Türkiye nasıl kalkınabilir?” ve “Türkiye’yi nasıl değiştiririz?” soruları etrafında şekillendirdi.
1956'da Türkiye'ye döndü ve Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünde yardımcı oldu. 1956'dan itibaren Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) araştırma bürosunda çalıştı ve partinin yayın organı Ulus gazetesinde yazılar yazdı. Ulus dışında haftalık Akis ve Kim dergilerinde de yazılar yazdı; muhalefet-iktidar ilişkilerinin iyice sertleştiği günlerde Akis dergisini yönetti.

27 Mayıs 1960 Darbesi'nin ardından İsmet İnönü'nün kontenjanından Kurucu Meclisin Temsilciler Meclisine giren Avcıoğlu, Anayasa Komisyonuna seçildi ve 1961 Anayasası'nın hazırlanması çalışmalarına katıldı. Aynı dönemde Vatan ve Ulus gazetelerinde yazılar yazdı ve Ankara Radyosu'nda dış haber yorumculuğu yaptı.
Avcıoğlu, 1961 yılında Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu ile birlikte Yön dergisini yayımlamaya başladı. İlhan Bilici, Yönü dönemin farklı sol ve sosyalist düşünce çevrelerinin tartışmalarına yer veren geniş bir fikir platformu olarak tanımlamaktadır. Dergide planlı ve devletçi kalkınma, ekonomik bağımsızlık, toprak reformu, sanayileşme ve Türkiye'nin siyasal yapısı gibi konular ele alındı. Derginin geniş ve çok yazarlı yapısı, Yönü Avcıoğlu'nun daha sonra Devrim gazetesinde ortaya koyduğu belirli siyasal programdan ayırmaktaydı.
Avcıoğlu, 1968 yılında yayımlanan Türkiye'nin Düzeni adlı eserinde Türkiye'nin iktisadi kalkınamama nedenlerini, tarihsel toplumsal yapısını ve dışa bağımlılık ilişkilerini birlikte inceledi. Eserde devletin kalkınmadaki öncü rolünü, planlı sanayileşmeyi, ekonomik bağımsızlığı, millîleştirmeyi ve yapısal dönüşümü savundu. Eserde ortaya konulan program; devletçilik, millî bağımsızlık, planlı kalkınma ve tarihsel dönüşüm eksenleri üzerinden şekillendirildi.
1963-1965 yılları arasında Türk-İş Araştırma Merkezi müdürlüğü, 1968-1969 yıllarında ise CHP Yüksek Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Sosyalist Kültür Derneğinin kurucuları arasında yer alması, dönemin farklı düşünce çevreleri ve kurumlarıyla yürüttüğü çalışmalar arasındadır. Avcıoğlu bu dönemde ekonomik bağımsızlığı, planlamayı, devletçiliği ve sanayileşmeyi Türkiye'nin kalkınmasının temel araçları olarak değerlendirdi.
1969 yılında Devrim gazetesini yayımlamaya başlayan Avcıoğlu'nun bu dönemdeki görüşleri, Yönün doğrudan devamı niteliğinde tek bir ideolojik çizgi olarak değerlendirilmemiştir. Bilici'nin Devrimde Avcıoğlu imzasıyla yayımlanan yazılar üzerinde yaptığı araştırmaya göre Kemalizm, Avcıoğlu'nun düşünce dünyasında hem merkezî bir tema hem de bir devrim stratejisiydi. Avcıoğlu, siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanamadığını, feodal yapıların ortadan kaldırılamadığını ve iktisadi kalkınmanın gerçekleştirilemediğini ileri sürerek Kemalist devrimin henüz tamamlanmadığını savundu.
Devrimde savunulan program; ağır sanayileşmeye öncülük edecek bir devletçilik politikasını, devletleştirmeyi, toprak reformunu, tam bağımsızlığı ve “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayanan Atatürkçü bir dış politikayı kapsıyordu. Avcıoğlu, bu programın Kemalist aydınlar ile askerî ve sivil unsurların oluşturacağı geniş bir birlik tarafından desteklenmesini öngördü ve dönüşümü “halka rağmen halk için” değil, halkla birlikte gerçekleştirilecek bir hareket olarak tanımladı.
Umut Nişancı'ya göre Yön-Devrim hareketinin iktidar stratejisi zaman içinde değişmiş; hareket önce Millî Cephe ve Millî Demokratik Devrim kavramlarından geçmiş, 1969'da Devrim gazetesinin yayımlanmasıyla Ulusal Kurtuluş Devrimi çizgisine ulaşmıştır. Bu nedenle Avcıoğlu'nun Devrim dönemindeki programı, Mihri Belli çevresiyle özdeşleşen Millî Demokratik Devrim anlayışına bütünüyle indirgenmemektedir.
Avcıoğlu, toplumsal dönüşümün yalnızca askerî bir yönetim tarafından değil, halk güçlerini örgütleyecek siyasal bir yapı aracılığıyla sürdürülmesi gerektiğini savundu. Nişancı'nın aktardığına göre Avcıoğlu'nun hedefi, yalnızca askerî bir cunta kurmak değil, halk gücüne dayanan ve gerektiğinde askerî güçleri de denetleyebilecek bir devrimci parti oluşturmaktı. Devrim çevresinin bazı üyelerinin Cemal Madanoğlu çevresindeki subaylarla ilişkileri daha sonra 9 Mart 1971 girişimi ve Madanoğlu Davası kapsamında soruşturma konusu oldu.

12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında Avcıoğlu, 9 Mart girişimiyle bağlantılı olarak Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu ve diğer sanıklarla birlikte, kamuoyunda Madanoğlu Davası olarak anılan yargılamada yargılandı ve beraat etti. Madanoğlu Davası, 12 Mart döneminde gazeteci ve düşünürleri de kapsayan sıkıyönetim yargılamalarından biriydi.
Avcıoğlu, 1973'te aktif siyasal faaliyetten çekilerek çalışmalarını tarih araştırmalarına ve kitap yazımına yöneltti. 1974'te yayımlanmaya başlayan çok ciltli Millî Kurtuluş Tarihi adlı eserinde Türkiye'nin 1838'den Cumhuriyet dönemine uzanan bağımsızlık mücadelesini, dış müdahaleleri ve siyasal-iktisadi gelişmeleri ele aldı.

Daha sonra Türk tarihinin uzun dönemli gelişimini inceleyen Türklerin Tarihi dizisi üzerinde çalıştı. Dizinin ilk kitabı 1978'de yayımlandı. Sonraki kitaplar 1970'lerin sonu ile 1980'lerin başında yayımlanmaya devam etti. Böylece Avcıoğlu'nun yaşamının son dönemi, doğrudan siyasal yayıncılık ve örgütlenmeden tarih araştırmalarına yöneldiği kapsamlı bir çalışma dönemi oldu.

Avcıoğlu, 1982'de Türklerin Tarihi dizisinin beşinci kitabını yayımladıktan sonra Osmanlı dönemini ele almayı planladığı altıncı kitap için çalışmaya başladı. Bu çalışma sırasında mide kanserine yakalandı. Daha önce 12 Mart dönemindeki tutukluluğu sırasında koroner yetmezliğiyle ilgilenmiş olan doktor Ali Rıza Bilginer, Avcıoğlu'nun yakınlarının isteği üzerine hastalığının son döneminde kendisini yeniden takip etmeye başladı.
Avcıoğlu bir mide ameliyatı geçirdi; ameliyat sonrasında serumla desteklendi ve mide ağrıları ile diğer şikâyetlerini azaltmaya yönelik semptomatik tedavi gördü. Hastalığı ilerlemesine rağmen çalışmalarını sürdürdü. Ölümünden yaklaşık on gün öncesine ait bir gazete kupürünün çalışma dosyaları arasında bulunması, son günlerine kadar araştırma yaptığını göstermektedir. Yakınlarına Türklerin Tarihi'nin altıncı kitabını tamamlamak istediğini söyledi; ayrıca bu diziden sonra Atatürk üzerine bir kitap hazırlamayı planlıyordu.
İkinci mide ameliyatından kısa bir süre sonra, 4 Kasım 1983 tarihinde İstanbul'da öldü. Kız kardeşi Suna Avcıoğlu'nun anlatımına göre son görüşmelerinde kendisine “Merak etme” diyerek el salladı. İlhan Selçuk da Avcıoğlu'nun ölümünü beklediği dönemde dahi Türkiye'nin bağımsızlaşması ve toplumsal gelişmesi üzerine konuşmayı sürdürdüğünü yazmıştır.
Cenazesine Uğur Mumcu, Cemal Madanoğlu, Orhan Kabibay, Numan Esin, Muzaffer Karan, Yaşar Kemal, Mümtaz Soysal, Turgut Kazan, Metin Oktay, İlhami Soysal, İlhan Selçuk ve Lefter Küçükandonyadis gibi isimler katıldı. Vasiyeti üzerine Büyükada'da toprağa verildi.

İki kez evlenen Doğan Avcıoğlu, Sevil Yurdakul ile olan evliliğinden iki erkek çocuk babasıdır. Vali Şekip Yurdakul'un damadıdır.

Doğan Avcıoğlu'nun siyasi düşüncesi, Yön ve Devrim dönemlerinin farklı yayın amaçları ve siyasal koşulları dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Yön'deki yazılarında ırkçılığa ve Turancılığa karşı çıkmış; sosyal adalet, ekonomik bağımsızlık ve milliyetçilik arasında ilişki kurmuştur. “Milliyetçi olmanın önkoşulunun sosyalist olmak” biçimindeki ifadesi de Yön dönemindeki söylemleri arasında yer almıştır.
Yön ile Devrim arasında yayın amacı, yazar kadrosu ve söylem bakımından belirgin bir ayrım bulunduğu belirtilmiştir. Bu değerlendirmeye göre Yön, farklı sol ve sosyalist görüşlerin tartışıldığı geniş ve çok sesli bir fikir platformuyken; Devrim, daha dar bir kadroyla Kemalizm merkezli bir siyasal program ve eylem çağrısı ortaya koymuştur.
Devrim gazetesindeki yazılar üzerinde yapılan incelemede Kemalizm, Avcıoğlu'nun düşünce dünyasında hem merkezî bir tema hem de bir devrim stratejisi olarak değerlendirilmiştir. Avcıoğlu, siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanamadığını, feodal yapıların ortadan kaldırılamadığını ve iktisadi kalkınmanın gerçekleştirilemediğini savunarak Kemalist devrimin sürdürülmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Aynı araştırmada, geri kalmış ülkelerde ordunun oynayabileceği rolü açıklamak amacıyla kullanılan Marksist terminolojinin, Devrimin siyasal tezlerinin kabulünü ve meşrulaştırılmasını sağlamaya yönelik stratejik bir manevra niteliği taşıdığı belirtilmiştir. Taner Timur ise Avcıoğlu'nun sosyalist olmadığını ifade etmiş; Marksist kaynak ve çözümlemelerden yararlanmasını sosyalist bir siyasal kimlikle eşitlememiştir.

Avcıoğlu, Kemalist devrimin tamamlanmadığını; siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla desteklenemediğini, feodal yapıların tasfiye edilemediğini ve iktisadi kalkınmanın gerçekleştirilemediğini savunmuştur. İlhan Bilici'nin Devrim gazetesinde Avcıoğlu imzasıyla yayımlanan 76 yazıyı inceleyen araştırmasına göre Kemalizm, Avcıoğlu'nun düşünce dünyasında yalnızca merkezî bir tema değil, aynı zamanda bir devrim stratejisidir.
Bilici, Yön ile Devrim arasında yayın amacı ve düşünsel y

Doğru Yol Partisi (kısaca DYP), Demokrat Parti (DP) ve Adalet Partisi (AP)'nin siyasi mirasçısı olduğu kabul edilen eski siyasal parti. 1983 yılında, 12 Eylül Darbesi'nde kapatılan Adalet Partisi'nin devamı olarak kurulan DYP, 2007 yılında adının değiştirilmesiyle Demokrat Parti adı altında yeniden yapılanmıştır.
Süleyman Demirel ve Tansu Çiller'in genel başkan olduğu Doğru Yol Partisi 20 Kasım 1991-30 Haziran 1997 tarihleri arasında kurulan koalisyon hükûmeti ile kesintisiz iktidarda kaldı.
24 Aralık 1995 genel seçimlerinden sonra 6 Mart 1996-28 Haziran 1996 arasında Anavatan Partisi ile, 28 Haziran 1996-30 Haziran 1997 arasında Refah Partisi ile koalisyon ortağı olmuştur. 30 Haziran 1997-3 Kasım 2002 arasında ise TBMM'de muhalefet partisi olarak görevine devam etti. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden sonra TBMM dışında kaldı.

Millî Güvenlik Konseyi'nin (MGK) siyasal partilerin yeniden kurulmasına izin vermesinden (Mayıs 1983) kısa bir süre sonra kurulan Büyük Türkiye Partisi (BTP), Adalet Partisi'nin kapatılmasıyla doğan siyasi boşluğu doldurmayı amaçlamıştı. BTP, eski bir siyasi partinin devamı olduğu gerekçesiyle 31 Mayıs 1983'te Millî Güvenlik Kurulu tarafından kapatılınca, bu kez aynı amaçla DYP kuruldu (23 Haziran 1983). Genel başkanlığına Ahmet Nusret Tuna'nın getirildiği DYP, Siyasi Partiler Kanunu'nun geçici maddelerinde öngörülen örgütlenme barajını aştı. Ama kurucu üyelerinin MGK tarafından birkaç kez veto edilmesi nedeniyle 24 Ağustos 1983'ten önce 30 kurucu üyeyi tamamlayamadı ve 1983 genel seçimlerine katılamadı. Bu arada genel başkan Ahmet Nusret Tuna'nın da veto edilmesi üzerine genel başkanlığa Yıldırım Avcı getirildi.
DYP 25 Mart 1984 yerel seçimlerinde, iktidar partisi Anavatan Partisi (ANAP) ve Sosyal Demokrasi Partisinden (SODEP) sonra, en çok oy toplayan parti oldu. Cumhuriyet Başsavcılığının 12 Nisan 1984'te DYP'nin AP ve BTP'nin devamı olduğu, Siyasi Partiler Kanunu'na aykırı etkinliklerde bulunduğu gerekçesiyle kapatılması için Anayasa Mahkemesine açtığı dava 28 Eylül'de reddedildi. DYP'nin 14 Mayıs 1985'te toplanan I. Büyük Kongresi'nde partini genel başkanlığına AP'nin eski İstanbul il başkanı Hüsamettin Cindoruk seçildi. Mehmet Gölhan, Mehmet Dülger, Mustafa Derin, İsmail Heral ve Baki Tuğ genel başkan yardımcılıklarına, Gökberk Ergenekon da genel sekreterliğe getirildi. Mayıs 1986'da Milliyetçi Demokrasi Partisi'nin feshinden sonra bazı milletvekillerinin partiye katılmasıyla Mayıs 1986'da TBMM'de grup oluşturdu. 28 Eylül 1986'da yapılan ara seçimlerde DYP %23,5 oranında oy alarak ikinci parti oldu ve dört milletvekili çıkardı.

6 Eylül 1987'de yapılan halkoylaması sonucunda siyaset yasağı kalkan Süleyman Demirel 24 Eylül 1987'de genel başkanlığa seçildi. DYP 29 Kasım 1987 genel seçimlerinde oyların %19.14'ünü alarak 59 milletvekili çıkardı. 1989 yerel seçimlerinde aldığı %25.13'lük oy oranıyla merkez sağdaki rakibi ANAP'ı ilk kez geçerek ikinci parti konumuna geldi. ANAP'ın üçüncü parti olduğunu öne sürerek genel seçim isteyen DYP, bu ortamda aynı yılın ekim ayında yapılan ve ANAP Genel Başkanı Turgut Özal'ın cumhurbaşkanı seçildiği cumhurbaşkanlığı seçimini de Sosyaldemokrat Halkçı Partiyle beraber boykot etti. Kasım 1990'da yapılan 3. büyük kongrede Demirel yeniden genel başkan seçildi.
1991'de erken seçim kararı alınınca DYP, genel başkanı Demirel öncülüğünde yoğun bir propaganda kampanyası başlattı. Bu seçimlerde Bedrettin Dalan'ın liderliğindeki DMP'nin DYP ile birleşmesi kararı kabul edildi. 20 Ekim 1991 seçimlerinde oyların %27'sini alan DYP 178 milletvekili çıkararak Türkiye Büyük Millet Meclisinde birinci parti konumuna geldi. Ancak tek başına iktidara gelebilecek milletvekili sayısına ulaşamadığından Erdal İnönü'nün genel başkanlığında bulunduğu Sosyaldemokrat Halkçı Parti ile Süleyman Demirel'in başkanlığında koalisyon hükûmeti kuruldu.
19 Haziran 1992'de kabul edilen 3821 sayılı kanun ile; daha önce kapatılmış olan siyasi partilerin, aynı ad, rumuz, amblem, rozet ve benzeri işaretleri kullanarak yeniden açılmasına müsaade edildi. Bunun üzerine, 12 Eylül Darbesi'nde kapatılan Adalet Partisi (AP) Büyük Kongresi 19 Aralık 1992 tarihinde Ankara Atatürk Spor Salonunda toplandı ve bu kongrede; katılan delegelerin ezici çoğunluğunun kararı ile Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi'ne katılma kararı alarak tüm mal varlığı, borç ve alacakları ile DYP'ye katıldı.

17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın beklenmeyen ölümü üzerine, hükûmet ortağı SHP'nin de desteğini alan Başbakan Süleyman Demirel cumhurbaşkanlığına seçildi. Demirel'den boşalan genel başkanlık - aynı zamanda başbakanlık - görevinin belirlendiği kongre, 13 Haziran 1993'te yapıldı. Kongrede genel başkanlığa, Millî Eğitim Bakanı Köksal Toptan, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Tansu Çiller adaylıklarını koydular. İlk turda yeterli oyu alamamasına karşın Tansu Çiller'in yüksek oy alması diğer adayların adaylıktan çekilmelerine sebep oldu, böylece ikinci tura rakipsiz giren Tansu Çiller, genel başkanlığa seçildi. Kongrenin ertesi günü, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de hükûmeti kurma görevini Tansu Çiller'e verdi, II. DYP-SHP Hükûmeti Tansu Çiller başkanlığında kuruldu.
DYP'nin, Çiller liderliğinde girdiği ilk seçim olan 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde oyların %21,53'ünü alarak 1991 genel seçimlerine göre oy kaybı yaşadı. Seçimlerden hemen sonra, makroekonomik değerlerdeki (cari açık ve kamu açığı) dengesizliği giderebilmek amacıyla 5 Nisan Kararları olarak bilinen ekonomik önlemler paketi açıklandı. Ancak önlemler reel ücretlerde düşüş, artan işsizlik, devalüasyon ve zaten çift haneli oranlardaki enflasyonun üç haneli oranlara tırmanmasına neden oldu.
18 Şubat 1995'te toplanan SHP-CHP ortak kurultayında hükûmet ortağı SHP'nin feshine ve CHP'ye katılmasına karar verildi. Haziran 1995'te, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir'in bir cenaze töreni sırasında yaptığı konuşmada üstü kapalı olarak insan haklarından sorumlu devlet bakanı CHP'li Algan Hacaloğlu'nu hedef alması hükûmet ortakları arasında gerilime neden oldu. Çiller'in, CHP'nin Menzir'in görevden alınmasına yönelik taleplerini karşılıksız bırakması hükûmetin sonunu getirdi. 5 Ekim 1995'te kurulan Tansu Çiller başkanlığındaki DYP azınlık hükûmeti TBMM'de güvenoyu alamadı (15 Ekim). Başarısız güven oylamasından sonra seçim kararı alınarak ülkeyi seçime götürecek DYP-CHP koalisyon hükûmeti kuruldu.
24 Aralık 1995 genel seçimlerinde terörle mücadele ve laiklik konularını öne çıkaran bir propaganda faaliyeti yürüten DYP, Doğan Güreş, Hayri Kozakçıoğlu, Mehmet Ağar, Necdet Menzir ve Ünal Erkan gibi güvenlik bürokratlarının ön plana çıktığı ve A Takımı olarak tanıtılan bir aday kadrosu oluşturdu. 1995 genel seçimlerinde aldığı %19,18 oy oranı ile ikinci olan DYP 135 milletvekilliği kazandı. Seçimlerden sonra hiçbir partinin tek başına hükûmet kurabilecek milletvekili sayısı olmadığı için başlatılan hükûmet kurma faaliyetleri 1996 Martında DYP ve ANAP arasında ANAYOL olarak adlandırılan hükûmetin kurulmasıyla sonuçlandı. ANAYOL Hükûmeti, 12 Mart 1996 tarihinde TBMM'deki oylamada güven oylaması almasına rağmen, Refah Partisi, alınan güven oyunun Anayasa'nın öngördüğü çoğunluğun altında kaldığını ileri sürerek, oylamanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulunun güvenoyu almış sayılabilmesi için toplantıya katılan 544 üyenin yarısının bir fazlası olan 273 kabul oyu gerektiğini belirterek, söz konusu olan oylamanın iptaline karar verdi. ANAYOL Hükûmeti bu karar üzerine görevi bırakmak zorunda kaldı, Başbakan Yılmaz, 6 Haziran 1996'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e istifasını sundu.
Yılmaz'ın istifasından hemen sonra başlatılan hükûmet kurma çabaları, DYP ile RP arasında kurulan REFAHYOL Hükûmetiyle noktalandı. 28 Haziran'da güvenoyu alan Necmettin Erbakan başkanlığındaki hükûmette Çiller de başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı oldu. Tansu Çiller'in 1995 seçimlerinden önce Refah Partisi aleyhindeki sözlerine rağmen onunla koalisyon kurması parti içinde çatlağa neden oldu. 21 Temmuz 1996'da yapılan ve Tansu Çiller'in tekrar genel başkanlığa seçildiği DYP 5. Büyük Kongresi'nde 1995 seçimleri öncesinde aday tayini ile başlanan parti içindeki Süleyman Demirel'e yakın isimler ile muhaliflerin tasfiye süreci parti yönetiminin belirlenmesinde de sürdü. Kasım 1996'da patlak veren Susurluk Skandalı özellikle hükûmetin DYP kanadını etkiledi. "devlet, siyaset, mafya" üçgeninde yasadışı ilişkilerin ortaya çıkartılmasına yönelik kamuoyu talepleri "Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" ismi verilen sivil toplum eylemlerine dönüştü. Bu ortamda içişleri bakanı Mehmet Ağar görevinden istifa etti.
REFAHYOL Hükûmeti döneminde yaşanan en büyük olaylardan biri de hiç şüphesiz, daha sonra 28 Şubat Süreci veya postmodern darbe olarak adlandırılacak olan 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısıydı. 28 Şubat Kararları olarak bilinen bu ve alınmasında MGK'nın askeri kanadının etkili olduğu söylenen bu kararlar REFAHYOL Hükûmeti'nin çöküş sürecinin başlangıcı oldu. 28 Şubat Kararları'nın ardından, Başbakan Necmettin Erbakan koalisyon protokolü gereği başbakanlık görevinin Tansu Çiller'e verilmesi amacıyla 18 Haziran 1997'de istifasını vermiş, ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükûmet ortakları arasındaki protokolü dikkate almayarak hükûmeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz'a vermiştir. Yani bir diğer deyişle postmodern darbe olmuştur. Bu sürece postmodern darbe denmesinin sebebi ordu tamamıyla devlet işlerine el koymamış ancak bir bildirgeyle hükûmeti istifaya zorlamıştır.
Bu olaylar sırasında REFAHYOL Hükûmeti'nin kurulmasına karşı çıkan ve daha önce tasfiye edilmiş muhaliflerin DYP'den kopmasıyla Hüsamettin Cindoruk liderliğinde Demokrat Türkiye Partisi (DTP) kuruldu. ANAP-DSP-DTP koalisyonunun kurulması ile DYP 5.5 yıl aradan sonra tekrar muhalefete geçmiştir. 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde Doğru Yol Partisi seçim barajının çok az üstünde bir oranıyla %12 oy ile TBMM'ye giren 5. parti oldu. DY

Doğu Perinçek (d. 17 Haziran 1942, Gaziantep), Türk siyasetçi, Aydınlık Hareketi önderi, hukuk doktoru ve yazar. 15 Şubat 2015 tarihinden beri Vatan Partisi (VP) genel başkanlığı görevini sürdürmektedir. 1978-1980 yılları arasında Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP), 1991-1992 yıllarında Sosyalist Parti (SP) ve 1992-2015 yılları arasında İşçi Partisi (İP) genel başkanlığı görevini üstlenmiştir. 2018 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde partisinin cumhurbaşkanı adayı olmuştur. 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde de aday adayı olmuş lakin 100.000 imzayı toplayamadığı için aday olamamıştır.

Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı görevinde bulunan ve dört dönem Adalet Partisi'nden Erzincan milletvekili seçilen, Erzincan'ın Kemaliye ilçesinden Sadık Perinçek ve Malatya'nın Darende ilçesinden Lebibe Perinçek'in oğlu olan Doğu Perinçek, babası yedeksubaylık görevini yaptığı sırada Gaziantep'te doğdu. Erzincan'ın Kemaliye ilçesi Apçağa köyünden PTT Müdürü Cemal Perinçek ile Rahime Perinçek'in ve Malatya'nın Balaban köyünden öğretmen İbrahim Olcaytu ile Tunceli'li Firuze Olcaytu'nun torunudur. Perinçek, Erzincan ili, Eğin ilçesi, Apçağa köyündendir. Lakabı Hacı Sadıkgil olan aile, 1934 yılında Soyadı Kanunu'nun çıkmasının ardından, daha sonra Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı ve 16 yıl boyunca Erzincan Milletvekilliği ve Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunan babası henüz öğrenciyken, ‘sadık’ sözcüğünün eş anlamlısı olan Perinçek soyadını aldı.
İlk ve orta öğrenimini Ankara Sarar İlkokulu, Atatürk Lisesi ve Ankara Bahçelievler Deneme Lisesinde yaptı. Ardından yüksek öğrenimini yapmak üzere Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Perinçek, üniversite yıllarında bir süre Almanya'ya giderek çalıştı. 1962 ve 1963'te toplam 5.5 ay bulunduğu Almanya'da işçilik yapan Doğu Perinçek ve burada kaldığı dönemde Almanca öğrendi. Haziran 1964'te lisans öğrenimini tamamlayan Perinçek, aynı fakültenin Kamu Hukuku (Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri) kürsüsüne asistan olarak girdi. Aynı yıl siyasi görüş olarak bilimsel sosyalizmi benimsedi. Dört yıl Siyasi İlimler Derneği Türkiye Bölümü yöneticiliği, dört yıl Türk Hukuk Kurumu yöneticiliği yaptı.
İyi derecede Almanca ve orta derecede İngilizce bilen Doğu Perinçek, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, gazeteci Şule Perinçek ile evlidir. Zeynep Perinçek (ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı mezunu, 1970 doğumlu), Kiraz Perinçek (Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu, 1976 doğumlu), Mehmet Perinçek (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, öğretim üyesi, 1978 doğumlu) ve Sadık Can Perinçek (Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi, 1994 doğumlu) adlı dört çocuğu bulunmaktadır.

Mart 1968'de tamamladığı "Türkiye'de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi" adlı doktora teziyle, hukuk doktoru oldu. Yine aynı zamanlarda Fikir Kulüpleri Federasyonu genel başkanlığı görevini üstlendi ve 1968'de gerçekleşen kitlesel gençlik eylemlerinin önderlerinden oldu. Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun 9 Temmuz 1968 tarihli olağanüstü genel yönetim toplantısında Perinçek ve ekibi tasfiye edildi. 1968 Kasım ayında arkadaşlarıyla birlikte Aydınlık dergisini kurdu. Millî Demokratik Devrim tezlerini savunan Perinçek 1969'da illegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) örgütünü kurdu. 12 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından tutuklandı ve TİİKP davasında, Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca 20 yıl hapse mahkûm edildi. İki buçuk yıl kadar hapis yatmasının ardından, 1974 Temmuz'unda genel afla serbest kaldı. Bu dönemde Perinçek'e orduya sızma suçlaması da yöneltildi. Perinçek'le bağlantısı olduğu öne sürülen devrimci subaylar, 12 Mart dönemindeki "Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü" ve "Şafak Subaylar grubu" davalarından yargılandı. 28 Ocak 1978'de Türkiye İşçi Köylü Partisi'ni kurdu; aynı yılın 20 Mart'ında Aydınlık'ın günlük gazete biçiminde yayımlanmasına öncülük etti. Aydınlık gazetesinin bu dönemde yayımladığı "Bilinmeyen Sol" yazı dizisi büyük ses getirdi.

12 Eylül 1980 Darbesi'nin ardından tutuklandı. Darbenin ilanı sonrasında mahkemede ve çeşitli yurtdışı yayın organlarında darbeyi savunan açıklamalarda bulundu. 8 yıl hapse mahkûm edilen Perinçek, Mart 1985'te serbest kaldı. Ocak 1987'de haftalık 2000'e Doğru dergisinin genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığına geldi. 2000'e Doğru dergisinin, 1987'de Mehmet Eymür'ün kaleme aldığı MİT Raporunu açıklaması büyük ses getirdi. Perinçek, 10 Nisan 1990'da "Sansür Sürgün Kararnamesi"nin çıkarılmasının ardından Diyarbakır Cezaevi'nde üç ay tutuklu kaldı. 1991 yılında 2000'e Doğru dergisi genel yayın yönetmeni iken, Lübnan'a giderek Bekaa Vadisi'nde PKK lideri Abdullah Öcalan'la görüştü. Görüşmeler önce dergide yayımlandı, ardından kitap olarak basıldı. Perinçek DGM'de beraat etti. Söyleşilerde Perinçek, Apo ile görüşen diğer gazetecilerden farklı olarak Körfez Savaşı sonrası PKK'nın "Batılılaştırılması" tehdidine dikkat çekti; Kürt sorununda emperyalist inisiyatifi dışarıda bırakan, Orta Doğulu bir çözümü savundu.
1991'de Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesinin kaldırılmasıyla siyasal haklarına kavuştu ve aynı yılın Temmuz ayında Sosyalist Parti 2. Büyük Kongresinde genel başkan seçildi. 20 Ekim 1991 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde 108 bin 369 oy ve yüzde 0,44 oy oranı elde etti.
Sosyalist Parti'nin bölücülük suçlamasıyla Anayasa Mahkemesi'nce kapatılması üzerine 02.03.1992 tarihinde kurulan İşçi Partisi'ne 10 Temmuz 1992'de genel başkan oldu. 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde partisi 61 bin 428 oy ve yüzde 0,22 oy oranı elde etti. İşçi Partisi, 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde ise 57 bin 607 oy yüzde 0,18 oy oranı elde etti.
28 Şubat sürecindeki aktif tutumuyla öne çıkan Perinçek, bu dönemde "Cumhuriyet Devrimi Kanunları Uygulansın" kampanyasını başlattı, "Ordumuz tankları resmi geçit için almadı", "TSK, Cumhuriyet Devrimi'nin mevzilerine girmiştir" sözleriyle dikkat çekti.
Perinçek özellikle ABD ile yakın ilişkiler kurduğunu belirttiği siyasetçileri sert bir biçimde eleştirdi. Perinçek'e göre, liberal görüşleriyle tanınan Turgut Özal mafya-tarikat diktasının mimarıydı ve ABD planlarını Türkiye'de uygulamaya çalışıyordu. 1997 yılında Tansu Çiller'in CIA ajanı olduğunu iddia etti.

Perinçek, 2002 yılında dönemin Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi olan Karen Fogg'un internet üzerinden gerçekleştirdiği yazışmaları ele geçirdi ve bu yazışmaları kamuoyuyla paylaştı. Fogg, Türkiye siyaseti ile ilgili konularda çeşitli isimlerle görüşmüştü. Bu görüşmelerin Perinçek tarafından kanıtlarıyla duyurulması gündeme oturdu. Fogg daha sonra, aynı yılın Temmuz ayında 4 yıllık görev süresini doldurduktan sonra Türkiye'den ayrıldı. Perinçek'in konu ile ilgili olarak "Karen Fogg'un E-Postalları" isimli bir eseri bulunmaktadır.
Perinçek ABD karşıtı görüşleriyle tanınan Avrasyacı Aleksandr Dugin ile yakın ilişkiler kurdu. Dugin Türkiye'ye gelerek Perinçek ile birlikte İşçi Partisi'nin düzenlediği Avrasya konferanslarına katıldı. Hasan Basri Özbey'e göre, Dugin'in Perinçek ile görüşmesinden sonra Dugin Türkiye ile Rusya'nın işbirliği konusunda olumlu görüşlere yöneldi. Hakan Aksay'a göre Dugin'in Türkiye hakkında görüşlerini olumlu yönde değiştirmesine bir etki de Rus Büyükelçi Albert Çernişev idi.
2005 yılında İsviçre'de Ermenilere 1915 yılında soykırım yapılmadığını iddia eden bir konuşması nedeniyle gözaltına alındı. İsviçre yargısı Perinçek'e "Ermeni Soykırımı'nı inkâr" gerekçesiyle 90 gün tecilli hapis ve 16.873 İsviçre frangı para cezası verdi. AİHM ise Perinçek'in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ve İsviçre hükûmetinin savlarının aksine 1915 olayları ile Yahudi soykırımının kıyaslanamayacağını belirtti. Perinçek-İsviçre Davası başladı. Ekim 2015'te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire de Perinçek lehine karar verdi.
Perinçek, Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında 21 Mart 2008 günü saat sabah 04.30 sıralarında, evine baskın yapılmak suretiyle, Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı gazeteci İlhan Selçuk, İstanbul Üniversitesi eski rektörü Kemal Alemdaroğlu ve pek çok İşçi Partilinin de aralarında bulunduğu isimlerle birlikte gözaltına alındı. Yapılan sorgunun ardından tutuklandı. Perinçek; silahlı terör örgütü kurma, yönetme, zorla hükûmeti ıskata teşebbüs, T.C. hükûmetine karşı silahlı isyana tahrik, açıklanması yasak belgeleri temin etme suçlamasıyla İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmıştır ve 5 Ağustos 2013'te İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 117 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 6 Mart 2014 tarihinde Özel Yetkili Mahkemelerin TBMM kararı ile kaldırılmasının ardından 10 Mart 2014 akşamında tahliye edildi.

Perinçek, 2018 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı adayı olmak için 1 Mayıs 2018'de YSK'ya başvurdu ve seçmenlerin aday teklifinde bulunabildiği altıncı ve son gün olan 9 Mayıs 2018'de gerekli 100.000 imzaya ulaşarak aday olmaya hak kazandı. Perinçek seçimde 98 bin 955 oy alarak yüzde 0,20 oy oranına ulaştı. Perinçek, 26 Kasım 2022'de yapılan Vatan Partisi Kurultayı'nda 2023 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı adaylığına seçildi, ancak adaylık için yeterli imzaya ulaşamadığı için Cumhurbaşkanı adayı olamadı.

1963: Hukuk Fakültesi Fikir ve Sanat Ocağı Kurucusu ve ilk yönetim kurulu üyesi.
1967: Berlin Türk Toplumcular Ocağı kurucusu ve ilk başkanı.
1967-1971: Uluslararası Siyasi İlimler Derneği (IPSA) Türkiye Bölümü yönetim kurulu üyesi.
1966-1970: Türk Hukuk Kurumu yönetim kurulu üyesi.
1968: Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı.
1978-1981: Türkiye İşçi Köylü Partisi Genel Başkanı.
1988-1989: Basın Konseyi Kurucusu ve Temsilciler Kurulu Üyesi.
1988'den beri: Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi.
1988: IPI (Uluslararası Basın Enstitüsü) üyesi.
1991-1992: Sosyalist Parti Genel Başkanı.
1992-2015: İşçi Partisi Genel Başkanı.
15 Şubat 2015'ten beri Vatan Partisi Genel Başkanı.

1967: Dönüşüm Yazı Kurulu üyesi ve başyazarı.
1968: Forum Dergisi yöneticisi.
1

Efraim Elrom (Hofstadter) (İbrani: אפרים אלרום, 23 Ocak 1911 - 22 Mayıs 1971), İsrail'in İstanbul Başkonsolosu.
Bir dönem Adolf Eichmann'ın sorgulamalarına katılmıştır. 17 Mayıs 1971 tarihinde İsrail İstanbul Başkonsolosluğuna giderken Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir tarafından kaçırıldı. Militanlar, konsolosun serbest bırakılmasına karşılık Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının salıverilmesini istediler. Bu talep kabul edilmeyince Elrom, 22 Mayıs 1971 günü sabaha karşı Nişantaşı'nda bir evde saat 01.42 sularında şakak bölgesinden 3 kurşunla vurularak öldürüldü.

12 Mart Muhtırası'nın ardından THKP-C, darbeden kaçmama ve silahlı eylemleri sürdürme kararı almıştır. Aralık 1970'te kurulan THKP-C ve THKO, önce küçük eylemler düzenledi. Ama yakalanan üst düzey THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın serbest bırakılması için THKP-C militanları Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir, Mahir Çayan, Necmi Demir, Oktay Etiman ve Ziya Yılmaz, 17 Mayıs 1971'de kuruluş eylemi sayılan eylemle Efraim Elrom'u kaçırdılar. Eyleme ise "1 Mayıs Harekâtı" ismini verdiler. İsmin kaynağı ise normalde eylemin 1 Mayıs'ta planlanmasından dolayıdır. Ama eylem, bazı aksaklıklardan dolayı 2 hafta ertelenmiştir. Kaçırılma eyleminden sonra THKP-C, İsrail Başkonsolosluğu önündeki bir varile "Amerikancı Bakanlar Kurulu'na" isimli bildiriyi bıraktı. Bildiri şöyledir:

17.5.1971Saat: 17.00Amerikancı Bakanlar Kurulu'naTürkiye Halk Kurtuluş Cephesi, 1 MAYIS HAREKÂTI'nda, Ortadoğu halklarının baş düşmanı Amerikan Emperyalizminin maşası Siyonist İsrail'in Türkiye Başkonsolosu olan ve de ülkemizdeki Siyonist hareketlerin organizasyonunda önemli rolü olan Efraim Elrom'u kaçırmıştır.Efraim Elrom'un hayatına karşılık, derhal şu şartların yerine getirilmesi gerekmektedir:
1. Tutuklu bulunan bütün devrimcilerin derhal serbest bırakılması (Yer sonra bildirilecektir),
2. Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi'nin 1 No'lu bülteninin 07.30, 13.00, 19.00 ve 22.45 TRT Haber Bültenleri'nde 3 gün devamlı ve eksiksiz anons edilmesi,
3. Mühlet doluncaya kadar polisin ve diğer zabıtanın hiçbir takibe girişmemesi ve aleyhte propaganda yayın yapılmaması.
Mühlet bu ültimatomun verildiği tarihten itibaren 3 gündür. Şartlar yerine getirilmezse derhal Efraim Elrom kurşuna dizilecektir. (Mühlet: 20.5.1971, saat 17.00'ye kadar.)
Olayı öğrenen dönemin başbakanı Nihat Erim, yardımcısı Sadi Koçaş'a hemen bir bildiri yazdırdı. Bildiri bizzat Sadi Koçaş tarafından saat 22.45'te radyoda okundu. Bildiri özet olarak şöyledir:"Konsolos derhâl serbest bırakılmazsa örgütle (yani THKP-C) uzak-yakın ilişkisi olan herkes ve gençleri kışkırtanlar derhâl gözaltına alınacak.
Kaçırılma olayına karışan ve/veya yardım edenler idam cezasıyla yargılanacak.

Eğer cinayet gerçekleşir de Elrom öldürülürse bu kanun geçmişe dönük olacak."
Sıkıyönetim Komutanlığı ise kaçırılma olayının ardından 16 No.'lu şu bildiriyi yayımlar:

Sıkıyönetim Komutanlığı'nın 16 No'lu Bildirisi:Suçlulara ihtar,
1-Elinizde tutuklu bulunan İsrail Başkonsolosu'nu en kısa zamanda serbest bırakın, hiçbir veçhile sakın silaha davranmayın.
2-Aksi takdirde er-geç ele geçecek olan suçluların tümünün aslı fail olarak yargılanacaklarını ihtar ederim.
Sıkıyönetim, hemen ardından ise 17 No.'lu şu bildiriyi yayımlar:

Sıkıyönetim komutanlığının 17 No'lu bildirisi:
Sayın bölge sakinlerine,

1- İstanbul, kocaeli, Sakarya ve Zonguldak illleri sıkıyönetim bölgelerinde yapılmakta olan arama ve kontrollarda güvenlik kuvvetlerine kolaylık olmak üzere, ergin çağda bulunan sayın bölge sakinlerimizin kendilerini tanıtacak bir belgeyi yanlarında bulundurmalarını,
2- Genel güvenlik ve suçluların meydana çıkarılması yönünden bu ve benzeri tedbirlerin anlayışla karşılanmalarını rica ederim.

İsteklerinin yerine getirilmemesi ve aramanın da çıkmasıyla THKP-C militanları Elrom'u öldürdüler. Elrom, 23 Mayıs 1971'de Nişantaşı'ndaki Hamarat Apartmanı'nda ölü olarak bulundu. Elleri arkadan bağlanmış ve ağzı bantlanmış olan Elrom, şakağına üç kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Olaydan sonra kaçan THKP-C militanlarını Yılmaz Güney sakladı. Maltepe'de ağır yaralı olarak ele geçirilen Mahir Çayan, savcılığa verdiği ilk ifadesinde Elrom'u kendisinin öldürdüğünü söyledi fakat sonradan mahkemede ifadesini değiştirip öldüreni bilmediğini iddia etti. Daha sonra ise İlyas Aydın ismini verdi. Selimiye Kışlası'nda yapılan Türkiye Halk Kurtuluş Parti ve Cephesi-1 Davası'nda jandarma, Çayan'ın üzerinde Bardakçı'ya verilmesi hedeflenen bir pusulayı ele geçirdi. Pusulada öldürenin İlyas Aydın olduğu söyleniyordu. Ancak aynı davada sanık olan Necati Sağır ise İlyas Aydın'la aynı evde kaldığını, infazı radyodan birlikte öğrendiklerini söyledi. Ulaş Bardakçı, "Necati yalan söylüyor." dedi. Necati Sağır da bir süre sonra ifadesini değiştirdi. Ayrıca THKP-C kurucularından Yusuf Küpeli, İlyas Aydın'ın isminin verilmesine şaşırdığını söylemişti.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, 12 Eylül Darbesi'nden sonra 17 Eylül 1980 günü yayımladığı yazısında, 12 Mart dönemini değerlendirerek Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimlerin gerçekleştirdikleri banka soyma, adam kaçırma, fidye isteme gibi eylemleri "bireysel terör" olarak tanımladı. İsrail Başkonsolosu Elrom'un kaçırılıp öldürülmesinin, "Türk soluna, işçi sınıfına, halka hizmet etmediğini; aksine 12 Mart zulmünün başlamasına katkı sağladığını, meşru savunma dışında hiçbir cinayetin haklı olarak görülemeyeceğini" savundu. THKP-C'yi "terör örgütü" olarak tanımlayan Mumcu, silahlı eylemlere karşı çıkılması gerektiğini ifade etti:"Solun başvuracağı tek yöntem yasal çizgiler, anayasal çerçevelerdir. Barışçı yollarla oluşmalıdır. Adam öldüren, cinayet işleyen solculuk; hainlik, katillik ve halk düşmanlığıdır!"

2026 İsrail'in İstanbul Başkonsolosluğu saldırısı
2003 İstanbul saldırıları
1986 Neve Şalom Sinagogu saldırısı

Enver Ziya Karal (1906, Osmaniye, Kosova - 19 Ocak 1982, Ankara), Türk akademisyen, tarihçi, üniversite idarecisi ve siyasetçi.

Enver Ziya Karal 1906'da Osmaniye, Kosova, Osmanlı İmparatorluğu (modern Kosova Cumhuriyeti) kentinde doğmuştur. Babası Ağalı Mehmed ve annesi Zeynep idi. Balkan Harbi sırasında babası, amcası ve dayısı şehit edilmiş; annesi kolera salgınında ölmüştür. Enver Ziya Karal ağabeyi ile önce İzmir'e gelmişlerdir. Önce Alaçatı, İzmir; sonra Bursa ve daha sonra da Ortaköy, İstanbul'da ilkokul seviyeli yetimler için kurulmuş "Darü'l-eytam" okullarında 1922'de ilk öğretimini tamamlamıştır. Sonra lise eğitimi için parasız yatılı olarak Edirne Sultani'sine alınmış ve 1926 yılında mezun olmuştur. O yıl yabancı ülkelerde üniversite eğitimi yapmak üzere devlet bursu almak için yapılan yarışmayı kazanarak Fransa'ya tarih eğitimi yapmak için gönderilmiştir. Lyon Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'den tarih bölümü mezunudur ve aynı üniversitede tez verip doktora almıştır.
1933 yılında Türkiye'ye dönüş yapmış ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Tarih Doçenti olarak atanmıştır. 1942 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne Profesör olarak  Tarih Bölümü başkanlığına tayin edilmiştir. Bu fakültede Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nü kurmuştur. 1960 yılında Ordinaryüs Profesörlük payesi verilmiştir.
Enver Ziya Karal Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi ve Yakın Çağ Tarihi kursu profesörü olarak bu fakültede dersler vermiştir. Bunun yanında İstanbul Harp Akademisi ve Yüksek Komuta Akademisi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi  ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde "Türkiye İnkılap Tarihi" dersleri vermiştir. Yurt dışından gelen Fullbright burslarıyla Amerika Birleşik Devletleri'nde birkaç üniversitede ve İngiltere'de Manchester Üniversitesi'nde konuk profesör olarak "Yakın Çağ Osmanlı Tarihi" dersleri de vermiştir.
Akademik idareci olarak 1944-1946'da  Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi dekanlığı; 1949-1951'de Ankara Üniversitesi Rektörlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Müşavirliği görevlerini ifa etmiştir.
Enver Ziya Karal Türk Eğitim Derneği Başkanlığı yapmış ve. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu; Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu üyeliklerinde bulunmuştur. 1972 yılından 1982 yılındaki ölümüne kadar Türk Tarih Kurumu'ndaki başkanlık görevini sürdürmüştür.
1953 yılında eşi tarih öğretmeni Fatma Karal ile birlikte devlet tarafından Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evi müze haline getirmekle görevlendirilmiştir. Çeşitli devlet görevleri ile yurt içi ve yurt dışı devlet temsilciliklerinde bulunmuştur.
9 Ocak 1961 - 29 Ekim 1961 döneminde Kurucu Meclis'te Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği yapmıştır. Bu mecliste  1961 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanlığı görevini yüklenmiştir.
19 Ocak 1982'da Ankara'da öldü. Evli ve iki çocuk babasıydı.

Beş ciltlik Yakın Çağ Osmanlı Tarihi başta olmak üzere Atatürk, Türk Devrim Tarihi, Osmanlı Tarihi üzerine pek çok sayıda yapıtı bulunmaktadır.

Osmanlı Tarihi. IX. Cilt. İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908 - 1918), TTK Yayınları; Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar, 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Tarihi; Ankara, 1999, 15.5 x 23.5 cm., XVIII+593 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-16-0785-X.
Osmanlı Tarihi. V. Cilt. Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789 - 1856), TTK Yayınları; Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar, Osmanlı Tarihi; Ankara, 1999, 15.5 x 23.5 cm., Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-16-0017-0.
Osmanlı Tarihi. VIII. Cilt. Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri (1876 - 1907), TTK Yayınları; Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar, Osmanlı Tarihi; Ankara, 1995, 15.5 x 23.5 cm., Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-16-0020-0.
Selim III'ün Hatt-ı Hümayunları, TTK Yayınları; Osmanlı Tarihi 1600-1920, Osmanlı Tarihi; Ankara, 1999, 15.5 x 23.5 cm., Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-16-1142-3.
Atatürk ve Devrim, ODTÜ Yayıncılık; Modern Türkiye ve Atatürk; Ankara, 1998, 15.5 x 23.5 cm., 248 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-7064-13-0.
Atatürk ve Devrim (Konferanslar ve Makaleler) 1935- 1978, TTK Yayınları; Modern Türkiye ve Atatürk; Ankara, 1980, 15.5 x 23.5 cm., 278 sayfa, Türkçe, Karton kapak.
Atatürk'ten Düşünceler; Derleme ODTÜ Yayıncılık; Modern Türkiye ve Atatürk; Ankara, 1998, 16 x 24 cm, Türkçe, ISBN 975-7064-12-2.
Atatürk'ten Düşünceler MEGSB; Modern Türkiye ve Atatürk; İstanbul, 1986, 15.5 x 23.5 cm., 188 sayfa, Türkçe, Karton kapak.
Fransa - Mısır ve Osmanlı İmparatorluğu (1797- 1802), İÜEF Yayınları; Osmanlı Tarihi 1600-1920, Osmanlı Tarihi; İstanbul, 1938, 15.5 x 23.5 cm., 230 sayfa, Türkçe, Ciltli.
Osmanlı İmparatorluğunda İlk Nüfus Sayımı, 1831, DİE Yayınları; İstatistik; Ankara, 1943, 14 x 20 cm., 216 sayfa, Türkçe, Ciltli.
Osmanlı Tarihi VI. Cilt Islahat Fermanı Devri (1856-1861), TTK Yayınları; Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar, Osmanlı Tarihi; Ankara, 1995, 15.5 x 23.5 cm., Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-16-0018-9.
Osmanlı Tarihi VII. Cilt Islahat Fermanı Devri (1861-1876), TTK Yayınları; Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar, Osmanlı Tarihi; Ankara, 1988, 15.5 x 23.5 cm., Türkçe, Karton kapak, ISBN 975-16-0019-7

Ankara Üniversitesi ankara.edu.tr resmi websitesinde "Rektörlerimiz: Ord.Prof.Dr. Enver Ziya Karal (30.04.1948)-(22.06.1949)" adlı madde. Online: [1] 2 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ergenekon davaları veya Ergenekon kumpası, iddia olunan Ergenekon örgütü kapsamında açılan davalardır.

27 Nisan 2012'de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi yürüttüğü birinci ve ikinci Ergenekon davalarını birleştirmiştir. Bu iki ana davanın birleşmesiyle toplam 16 iddianame tek dosyada toplanmış oldu.
Birinci Ergenekon davası Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın tarafından 86 kişi hakkında iddianame hazırlanmasıyla başladı. 86 sanıklı dava 25 Temmuz 2008'de açıldı. İlk duruşması 20 Ekim 2008'de Silivri Cezaevindeki duruşma salonunda yapıldı.
Yargılamalar sürerken aşağıdaki davaların fiili ve hukuki irtibat nedeniyle birinci Ergenekon davasıyla birleştirilmesine karar verilmiştir.:

Danıştay saldırısı hakkındaki açılan 9 sanıklı dava. Bu dava Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmüş ve saldırının Ergenekon ile bağlantısı olmadığına karar vermişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Aralık 2008'de Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını bozarak davanın Ergenekon davası ile birleştirilmesi gerektiğine karar verdi. Yargıtay kararında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne açılan Ergenekon davası ile bu dava arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğunun iddia edilmiş olması karşısında öncelikle davaların birleştirilmesinde zorunluluk bulunduğunu ifade etti. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 8 Mayıs 2009 tarihinde Danıştay davası ile bu davanın birleştirilmesine karar verdi.
Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi'nin iki yöneticisi hakkında "Ergenekon örgütü içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüt üyelerine bilerek ve isteyerek yardım etmek" suçlamasıyla açılan dava.
Danıştay saldırısının faili Alparslan Arslan'a Glock marka silah satılmasına ilişkin Üsküdar 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde süren dava.
Savcı Zekeriya Öz'ü tehdit ettiği gerekçesiyle yargılanan Özkan Kurt'un davası.
Cumhuriyet gazetesine molotofkokteyli atılmasına ilişkin İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinde süren 7 sanıklı dava.
Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos'a yönelik suikasta hazırlandığı suçlamasıyla yargılanan İsmet Rençber'in davası.
Şile'de bulunan mühimmata ilişkin İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 4 sanıklı dava.
Davanın ikinci duruşmasında, adli tıp uzmanı Prof. Şebnem Korur Fincancı da bu davada yargılanan bazı sanıklar kendisine ait kişisel bilgileri kaydettiği ve özel telefon görüşmelerini dinlediği için  yaptığı müdahillik talebi ile Cumhuriyet gazetesinin üç kez bombalı saldırı düzenlenmesi olayı ile gazetenin doğrudan zarar gördüğünü gerekçe göstererek yaptıkları müdahillik talebi mahkeme heyetince kabul edilirken; Hukukçular Derneği, Demokratik Toplum Partisi, İnsan Hakları Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği ve Diyarbakır Barosu'nun müdahillik talepleri ise reddedildi. Danıştay saldırısında yaralanan dönemin Danıştay 2. dairesinin başkanı Mustafa Birden, üyeleri Ayfer Özdemir ve Ayla Gönenç ile tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu 6 Ağustos 2011'de davaya müdahil oldu.
Ana davayla birleştirilen ikinci Ergenekon davası şu şekilde gelişmişti:
Ergenekon kapsamındaki 58 sanıklı 2. iddianame 25 Mart 2009 günü kabul edildi. Davanın ilk duruşması 20 Temmuz 2009'da Silivri'deki duruşma salonun da yapıldı. Daha sonra bu dava Ağustos 2009'da açılan 52 sanıklı 3. iddianame ile birleştirildi.
Aşağıdaki davalar fiili ve hukuki irtibat nedeniyle 2. Ergenekon davasıyla birleştirilmiştir:

Yusuf Erikel'in de aralarında bulunduğu 8 sanık için hazırlanan ek iddianame
Sivas Ermeni cemaati lideri Minas Durmazgüler'e suikast planı iddiası için hazırlanan 2 sanıklı iddianame.
Aynı suikast planı için 2011 Haziran ayında hazırlanan İbrahim Şahin ve Garip İrfan Torun'un suçlandığı ek iddianame.
30 sanıklı İrticayla Mücadele Eylem Planı davası.
Davanın temelini oluşturan iddia 2003-2004 yıllarında hazırlandığı iddia edilen Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlı planlardır. Sanıklar 2003-2004 yıllarında mevcut hükûmeti silah zoru ile devirip anti-demokratik yollarla devlet idaresini ele geçirmeyi planlamak ve bu çerçevede Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlı darbe planlarını hazırlamakla suçlanmıştır.
İddianamede Sarıkız kod adlı planın; Eruygur, Yalman, Örnek ve Fırtına tarafından yapıldığı savunulmuş ancak Eruygur dışındaki üç kuvvet komutanın "Ergenekon örgütü ile irtibatı tespit edilemediği için Ergenekon sanıkları ile birlikte iştirak ettikleri eylemler ile ilgili evrakın tefrik edildiği" belirtilmişti. Haklarında Ergenekon üyeliği suçlaması bulunmayan Yalman, Örnek ve Fırtına'nın tefrik edilen dosyaları "olay yerinin Ankara olduğu" gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 'Darbe Günlükleri'ne ilişkin yürütülen soruşturma ile Ergenekon soruşturması arasında fiili irtibat bulunduğu gerekçesiyle dosyayı tekrar İstanbul'a gönderdi.
Diğer bir suçlama Özel Harekât Dairesi eski başkanvekili İbrahim Şahin'in liderliğinde oluşturulduğu ve bir grup emniyet mensubu ve askerin içerisinde yer aldığı iddia edilen "S-1" suikast yapılanmasıdır. Kendilerine karşı suikast yapılacağı ileri sürülen Ali Balkız ve Kazım Genç'in davaya müdahillik talebi kabul edildi. Gölbaşı ve Zir Vadisinde bulunan silah ve mühimmat da bu davadaki suçlamalar arasında yer aldı.
Sonradan bu davayla birleştirilen İrtica ile Mücadele Eylem Planı davası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 29 Nisan 2010 günü kabul edilen iddianameyle açılmıştı. İlk duruşması 28 Haziran 2010'da Silivri'deki duruşma salonunda yapılan davadaki başlıca suçlama, Ergenekon zanlısı Levent Göktaş'ın yine aynı soruşturma kapsamında tutuklanan avukatı Serdar Öztürk'ün ofisinde ele geçirildiği belirtilen ve 12 Haziran 2009'da Taraf gazetesinde manşetten verilen "İrticayla Mücadele Eylem Planı" başlıklı belgedir. Genelkurmay'da çalışan albay Dursun Çiçek'in hazırladığı iddia edilen belge Adalet ve Kalkınma Partisi ile Gülen hareketine yönelik, kara propaganda, komplo ve yıpratma planları içermekteydi. 2003-2004 dönemindeki darbe planlarına katılmakla suçlanan firarî sanık Bedrettin Dalan ve Dalan'a hakkındaki soruşturmayı önceden haber vererek yurtdışına kaçmasını sağladığı iddia edilen MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı Özel Yılmaz da sanık olarak yer aldı. İki Aydınlık dergisi çalışanı da 2003-2004 dönemindeki darbe planlarına katılmakla suçlanan dönemin Jandarma İstihbarat Dairesi başkanı Levent Ersöz'ün arşivindeki hükûmet üyelerine ait telefon dinleme kayıtlarını bulundurduğu gerekçesiyle yargılanmaktadır. AK Parti genel başkan yardımcısı ve eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesinde "Milli Eğitim Bakanlığı'na ait okul öğrencilerine ait ibadet görüntü ve haberlerinin medyada yoğun biçimde yer alması sağlanarak, Milli Eğitim Bakanı kamuoyu nezdinde yıpratılacaktır." ifadesinin bulunduğu için yaptığı müdahillik talebi kabul edildi.
Temmuz 2011'de 22 sanıklı internet andıcı iddianamesi kabul edildi. İrticayla Mücadele Eylem Planı davasıyla birleştirilen davada sanıklar hükûmet aleyhinde kara propaganda ve psikolojik harekât amaçlı web siteleri kurmakla suçlanıyorlar. Aralık 2011'de de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yaptığı müdahillik talebi kabul edildi.
Bu iki dava birleştikten sonra Mehmet Perinçek'in de aralarında bulunduğu 14 şüpheli hakkında hazırlanan iddianame sonucu açılan dava da ana dava ile birleşti.
274 sanıklı Ergenekon ana davasında aralarında Ümraniye bombalarıyla  suçlanan emekli astsubay Oktay Yıldırım, emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin, yazar Ergün Poyraz, Eskişehir'de bulunan mühimmat ile suçlanan emekli binbaşı Fikret Emek, emekli tuğgeneral Veli Küçük, Türk Ortodoks Patrikhanesi basın sözcüsü Sevgi Erenerol, İşçi Partisi genel başkanı Doğu Perinçek, Büyük Hukukçular Birliği başkanı Kemal Kerinçsiz, Kuvayı Milliye Derneği başkanı Fikri Karadağ, Cumhuriyet ve Danıştay saldırısının failleri Alparslan Arslan ve Osman Yıldırım, eski 1. Ordu Komutanı emekli orgeneral Hurşit Tolon, Jandarma İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli tuğgeneral Levent Ersöz, Jandarma Teknik İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli albay Hasan Atilla Uğur, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, gazeteci ve televizyoncu Tuncay Özkan, Başkent Üniversitesi rektörü Mehmet Haberal, İnönü Üniversitesi eski rektörü Fatih Hilmioğlu, Zir Vadisi kazılarıyla suçlanan yarbay Mustafa Dönmez, Özel Harekât Dairesi eski başkanı İbrahim Şahin, Albay Dursun Çiçek, emekli orgeneral Hasan Iğsız ve eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'un da bulunduğu 65 kişi tutuklu olarak yargılandı.

Gizli tanık 'Deniz' – Şemdin Sakık: PKK'nın 2 numarası. 1998'de Kuzey Irak'ta yakalandı.
Gizli tanık 'Poyraz' – Hacı Tural: Çeşitli suçlardan ceza almış mafya üyesi. Koğuş arkadaşı Mecnun Otyakmaz aracılığıyla Sedat Peker ile tanıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra Alaattin Çakıcı için çalıştı. 2015'te kanserden öldü.
Gizli tanık '9' – Osman Yıldırım: Aynı zamanda davanın sanığı da olan Yıldırım'ın ifadeleriyle Danıştay saldırısı davası ve Ergenekon davası birleştirildi.
Gizli tanık 'Efe' – Bayram Bozkurt: Eski İliç Cumhuriyet Savcısı.
Davada toplam 60 gizli tanık bulunuyordu. Bunlardan 44'ü için dinleme kararı alındı ve 31'i dinlendi.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a müebbet hapis
CHP Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal'a 12 yıl 6 ay
Hatay Erzin karakol komutanı Mehmet Emin Öztürk 15 yıl 3 ay hapis
CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay'a 34 yıl 8 ay
CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün'e 13 yıl 6 ay
Gazeteci Tuncay Özkan'a ağırlaştırılmış müebbet
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon'a müebbet
Eski Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur'a müebbet hapis
Yazar Yalçın Küçük'e 22 yıl 6 ay
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'e ağırlaştırılmış müebbet
Emekli Albay Dursun Çiçek'e ağırlaştırılmış müebbet
Eski 1. Ordu Komutanı Hasan Iğsız'a müebbet hapis
Emekli Orgeneral Nusret Taşdeler'e müebbet
Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'e 2 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (diğer suçlardan da 99 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı)
Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'e 22 yıl 6 ay
Eski Özel Tim'ci İbrahim Şahin'e 49 yıl 4 

Faik Türün (17 Ekim 1913 – 15 Şubat 2003) Türk asker ve siyasetçi. Eski 1. Ordu Komutanı.
Askerlikten emekli olduktan sonra Adalet Partisi'nin 16. Dönem Manisa milletvekili olarak meclise girdi. 1980 cumhurbaşkanlığı seçiminde Muhsin Batur'a rakip oldu ancak seçilemedi.

Işıklar Askeri Lisesinden mezun olduktan sonra 1933'te Kara Harp Okulunu, 1942'de Kara Harp Akademisini bitirdi. 1950 yılında Harekât Şube Müdürü olarak Türk Tugayı ile Kore'ye Muhabere Binbaşı rütbesiyle görevlendirildi ve orada 1953 yılında ateşkes sağlanana kadar tüm muharebelere katıldı. BM Kuvvetleri Komutanı ve evvelce Ankara'ya gelip Atatürk'le tanışmış olan Mareşal Douglas MacArthur'dan Birleşmiş Milletler Liyakat Madalyası aldı. Kore Savaşı'na katıldığı için 1 yıl kıdem kazandı.
1960'ta tuğgeneral, 1963'te tümgeneral, 1966'da korgeneral, 1969'da orgeneral rütbesine terfi etti. 1965-1967 arası 8. Kolordu Komutanlığı, 1968-1969 arası 3. Kolordu Komutanlığı, 1969-1970 arası 3. Ordu Komutanlığı yaptı. Ağustos 1970'teki Yüksek Askerî Şûra toplantılarında 1. Ordu Komutanı Orgeneral Kemal Atalay'ın kıdem sıralamasında ilk sırada olmasından dolayı Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanması bekleniyordu. Ancak toplantıda bazı generaller kendileriyle aynı siyasi görüşü savunan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Faruk Gürler'in "genç subay"ların "gönlünü kazanmış olduğunu" ve onlar üzerinde "siyasi etkisi" bulunduğunu ileri sürerek şûra toplantılarına katılan Başbakan Süleyman Demirel'i "ikna" ettiler. 28 Ağustos 1970 tarihinde Süleyman Demirel başbakanlığındaki Adalet Partisi hükûmeti bu zorlamadan sonra Gürler'i Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atadı. Emekliye sevk edilen Kemal Atalay'ın yerine de Faik Türün atandı.

1971 yılında 12 Mart Muhtırası verildiğinde Faik Türün 1. Ordu Komutanı ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı idi. 12 Mart 1971 muhtırasına giden süreçte Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan ve içlerinde 27 Mayıs Darbesini yapan Millî Birlik Komitesi'nin gerçek lideri Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun da bulunduğu "Millî Demokratik Devrimciler", o dönemin siyasi partilerinin demokrasi anlayışının bir oyalamaca olduğunu ileri sürerek "ulusçu-devrimci yöntem" olarak ifade edilen ilkeler doğrultusunda parlamento dışı muhalefeti savunuyorlardı. Türkiye'de orduyu tahrik ederek sol-sosyalist, bir çeşit Baasçı yönetim kurdurmak için Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk'un başını çektiği çok ciddi faaliyetler vardı. Devrim gazetesinin genel yayın yönetmeni Hasan Cemal çok sonraları anılarını anlattığı Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adlı kitabında o zamanki maksatlarının "ulusalcı" subayları ikna ederek onlarla birlikte bir "Millî Demokratik Devrim" adı altında bir askerî darbe yapmak olduğunu yazdı.
Nitekim 9 Mart 1971 tarihinde planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün de bulunduğu Millî İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e haber vermesiyle akamete uğratıldı. 12 Mart Muhtırası'nı veren Memduh Tağmaç, orgeneral rütbesindekiler hariç bu 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne adı karışan başta Tümgeneral Celil Gürkan olmak üzere tüm subayları re'sen emekliye sevketti.
1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün de bu darbe teşebbüsüne adı karışan tüm Devrim yazarlarını Ziverbey Köşkünde Millî İstihbarat Teşkilatı vasıtasıyla sorguya çekti. Bu sorgularda Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve kod-adı olarak "Yavuz Bey"i kullanan Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un da 9 Mart darbe teşebbüsüne önce destek verdikleri, fakat sonra istihbarat bilgileri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç'a ulaşınca desteklerini geri çektikleri ortaya çıktı. Faik Türün, 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne karşı çıkarak Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ı konuyla ilgili bilgilendirmiş ve 12 Mart 1971 Muhtırası ile Türkiye'deki Millî Demokratik Devrimcilere büyük darbe vurulmuştur.
Memduh Tağmaç'ın yaş haddinden dolayı emekliye ayrılmasından sonra 1972 yılında Genelkurmay Başkanı olan Faruk Gürler'in 1973 yılında Cumhurbaşkanı olmak için tüm diğer komutanların desteğini almasına ve Türkiye Büyük Millet Meclisini Ankara'daki tankçı birlikleriyle abluka altında bulundurmasına rağmen, 1. Ordu Komutanı Faik Türün bu duruma karşı çıkmış ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel'e icap ederse TBMM'yi İstanbul'da toplayacağını ve alınacak kararla isyanı bastırmak için 1. Ordu birlikleriyle Ankara'ya yürüyeceğini belirterek, sol devrimci olduğuna inandığı Emekli Orgeneral Faruk Gürler'in Cumhurbaşkanı olmasını engellemiştir. 30 Ağustos 1973 tarihinde emekli oldu.

1977 yılında yapılan seçimlerde Adalet Partisi'nden 16. Dönem Manisa milletvekili seçildi. 1980 yılında Fahri Korutürk'ün Cumhurbaşkanlığı süresinin bitmesinin ardından 12 Mart döneminin bir başka komutanı Cumhuriyet Halk Partisi senatörü emekli orgeneral Muhsin Batur'a karşı Adalet Partisi'nin Cumhurbaşkanı adayı oldu.
2003 yılında öldü. Cenazesi Selimiye Camii'nde kılınan öğle namazının ardından, askeri törenle Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi.

Ömer Faruk Gürler (1908, İstanbul - 23 Ağustos 1975, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 15. Genelkurmay Başkanı.

İlk olarak 1929 yılında Kuleli Askerî Lisesini, 1931 yılında topçu asteğmen rütbesiyle Harp Okulunu, 1933 yılında Topçu Sınıf Okulunu bitirdi. 1939 yılına kadar çeşitli topçu birliklerinde Batarya Takım Komutanlığı yaptıktan sonra, 1939 yılında girdiği Harp Akademisini 1942 yılında bitirerek Kurmay oldu. 1960 yılına kadar çeşitli karargâh ve birliklerde ve Napoli'de görev yaptı.
1960 yılında tuğgeneral, 1962 yılında tümgeneral, 1965 yılında korgeneral ve 1968 yılında orgeneral rütbesine terfi etti. Tuğgeneral rütbesi ile Harp Okulu Komutan Vekilliği, Harp Akademileri Komutan Vekilliği, Tümgeneral rütbesi ile MSB Müsteşar Vekilliği ve 15. Kolordu Komutan Vekilliği, Korgeneral rütbesi ile 5. Kolordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulundu.
Orgeneral rütbesinde MSB Müsteşarlığı, Genelkurmay II. Başkanlığı ve 2. Ordu Komutanlığı yaptı. Kıdem sırasında 1. Ordu Komutanı Orgeneral Kemal Atalay'den sonra ikinci olmasına rağmen genç subayların gönlünü kazanmış olması ve onlar üzerindeki etkisi göz önünde tutularak 28 Ağustos 1970 tarihinde Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükûmet tarafından Kara Kuvvetleri Komutanlığına atandı. Bu görevdeyken 12 Mart Muhtırasını verdi. 29 Ağustos 1972 tarihinde atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 5 Mart 1973 tarihinde kendi isteğiyle emekli oldu. 5.Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı Çorlu'da, Faruk Gürler Kışlası adında bir askerî birlik bulunmaktadır.

Ertesi gün kontenjan senatörü olarak senatoya girdi ve 1973 cumhurbaşkanlığı seçiminde bağımsız aday oldu. Oylamayı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar ve 52 general izledi. Ancak Genelkurmay Başkanlığına atanmadığı için komuta heyetiyle fikir ayrılığı yaşayan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ise meclise gelmedi.
1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün ise Faruk Gürler'i 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne adı karışan sol kökenli bir Millî Demokratik Devrimci olarak gördüğü için seçilmesine karşı çıktı ve eğer Ankara'daki cuntacılar o seçilmedi diye darbe yapmaya kalkacak olurlarsa 1. Ordu ile Ankara'ya yürüyüp Türkiye Büyük Millet Meclisini koruyacağını Adalet Partisi Genel Başkanı ve eski Başbakan Süleyman Demirel'e bildirdi.
Adalet Partisi'nden Sabit Osman Avcı'nın başkanlığında TBMM'de yapılan ilk tur oylamalarında Adalet Partisi adayı Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Tekin Arıburun 282, Faruk Gürler 175, Demokratik Parti adayı eski Adalet Partisi mensubu ve eski TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli ise 45 oy aldı. Böylece Gürler cumhurbaşkanı seçilemedi.
Daha sonra Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi lideri Bülent Ecevit'in aralarında anlaşmaları sonucu 6 Nisan 1973 tarihinde Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Oramiral Fahri Korutürk Türkiye'nin 6. Cumhurbaşkanı seçildi.

5 Haziran 1974 tarihinde görev süresi dolana kadar senatör olarak TBMM'de kaldı. Hastalandı ve 1975'te daha sonra kendisi de Genelkurmay Başkanı olacak yeğeni Necdet Üruğ'un yanında öldü.

Mehmet Fuat Doğu (1914, İstanbul - 31 Mayıs 2004), Türk asker ve istihbaratçı.
Kara Harp Okulu mezunudur. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra, 14 Eylül 1954 tarihinde kurmay yarbay olarak Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti (MAH) emrine tayin edildi. Burada çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, birinci defa 27 Ağustos 1962 tarihinde kurmay albay rütbesi ile MAH Reisi olarak atandı. 30 Ağustos 1962 itibarıyla tuğgeneral rütbesine terfi etti. Bu görevde 25 Ağustos 1964 tarihine kadar kaldı. Aynı tarihte Sivas 59. Tümen Komutanlığı'na verildi. Maddi sıkıntılardan dolayı, MAH'ın CIA'dan para aldığını belirtti.
1 Mart 1966 tarihinde ikinci defa Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı görevine tayin edildi ve bu görevi de 23 Temmuz 1971'e kadar sürdürdü. Bu görevi sırasında Dönemin hükûmetine karşı gerçekleştiren 12 Mart Muhtırası'ndan haberi olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dan emir alana kadar askerlerin faaliyetinden Başbakanı Süleyman Demirel'e bahsetmemiştir. Daha sonra atandığı Genelkurmay Teftiş Heyeti Üyeliği'ne devam etti, aynı yıl korgeneral rütbesi ile emekli oldu. 1973-1978 yılları arası Lizbon Büyükelçiliği görevinde bulundu. Lizbon'daki görevi esnasında Portekiz'de gerçekleşen Karanfil Devrimi'ne şahitlik etti. Bu devrimdeki gözlemlerini Kırmızı Karanfiller İhtilali (1982) adlı kitabında değerlendirdi.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi istihbarat şefi olan ve savaştan sonra Müttefik Devletler'in safına geçerek Soğuk Savaş'ta komünizme karşı istihbarat faaliyetlerinin merkezinde olmuş olan Reinhard Gehlen'in öğrencilerindendir. Fuat Doğu; Nuri Gündeş, Hiram Abas, Şenkal Atasagun ve Emre Taner olmak üzere çeşitli MİT elemanları ve yöneticilerine eğitim verdi.

Hikmet Ali Kıvılcımlı (1902, Priştine - 11 Ekim 1971, Belgrad), Türk Marksist-Leninist siyasetçi ve kuramcı, yazar, yayıncı ve çevirmen. Kaleme aldığı 100'den fazla çalışma içerisinde en önemli düşüncelerinden birisi tarih tezidir. Ancak Kıvılcımlı'nın tarih yaklaşımına ve çalışmalarına Türkiye akademisinde yeterince yer verilmemiştir. Bununla birlikte yakın zamanda yapılan çeşitli çalışmalar Kıvılcımlı'nın kendine özgü tarih tezine dikkat çekmiştir (Bkz. Tarih tezi).

Babası Priştine'de Posta Telgraf Müdürlüğü yapmış Hüseyin Bey, annesi Münire Hanım'dır. 17 yaşında gönüllü olarak Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı, Yörük Ali Efe çetesinde Kuvâ-yi Milliye gönüllüsü oldu, Köyceğiz Kuvâ-yi Milliye Askerî Kumandanlığı görevinde bulundu. Liseyi Vefa Lisesinde okuduktan sonra sınavla İstanbul Tıp Fakültesine girdi.
Öğrencilik yıllarında siyasi faaliyetlerini sürdürüp Kurtuluş, Aydınlık gibi TKP yayınları aracılığıyla komünist fikirlerle tanıştı ve 1920'lerin başında Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldu. 1925'te TKP'nin Beşiktaş Akaretler'de gerçekleştirdiği 2. kongrede TKP Merkez Komitesine (MK) seçildi. MK içerisinde gençlik sorumlusu olarak görev aldı. Aynı yıl Aydınlık gazetesinde ilk yazıları yayımlanmaya başladı. 1925'ten hayatının sonuna kadar kadar sürekli kovuşturmalara, işkencelere maruz kaldı ve toplam 22,5 yıl hapis yattı.
1925 yılında Kürt ayaklanmaları ile çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu'ndan sonra İstiklal Mahkemesinde yargılandı ve 10 yıl kürek cezası aldı. 1 yıl hapis yattıktan sonra çıkan afla serbest kaldı. TKP'ye yönelik 1927 Tevkifatı ile MK Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir'in partiden ayrılıp parti arşivini polise teslim etmesi sonucu, diğer parti üyeleriyle birlikte tutuklanarak 3 ay tutuklu kaldı. 1929 yılında TKP İzmir Davası'nda 4,5 yıl yeni bir mahkûmiyet aldı. En önemli eserlerinden olan Yol: TKP'nin Eleştirel Tarihi kitabı 1932'de yayımlandı. 1938 yılında Nâzım Hikmet'le birlikte yargılandığı Donanma Davası'nda 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 yıl hapis yattıktan sonra, Nazım Hikmet gibi o da, 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanarak Cumhuriyet Halk Partisinden iktidarı devralan Demokrat Partinin ilk icraatlarından biri olarak çıkardığı afla tahliye oldu.
Parti tarihindeki o zamana dek en geniş tutuklama olan 1951 Tevkifatı dışında kalması sonucu, 1954 yılında yasal Vatan Partisini kurdu. Kıvılcımlı bu dönemde bir yandan toplum içinde yaygın dindarlık ve milliyetçiliğe, diğer yandan devlet içinde "ilerici vurucu güç" olarak gördüğü orduya hitap eden bir politika izledi. Örneğin, 1957 Eyüp mitinginde Vatan Partisinin sosyalist amaçlarının İslam dininin değerleriyle uyuşmasına ağırlık veren konuşmasından ötürü önce "dini siyasete alet etmek" suçundan soruşturma açıldı, konuşma metni incelendikten sonra ise "komünizm propagandası yapma" suçuyla yargılandı, ardından parti kapatılıp 25 partili tutuklandı. Tutuklu yargılama sürerken gerçekleşen 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hemen ertesi günü Kıvılcımlı "İkinci Kuvayı Milliye Gazalarının kutlu olmasını" dileyen bir telgraf çekti. Daha sonra da, Talat Aydemir gibi birçok subayla ilişkiler geliştirdi.
1965 yılında Tarihsel Maddecilik Yayınları'nı kurup yöneterek Marx, Engels ve Lenin'in eserlerinden birçok çeviriler yaptı ve yayımladı. Aynı yıl, en önemli eserlerinden olan Tarih Tezi kitabını da yayımladı. Ayrıca, Marx'ın Kapital adlı çalışmasının bir bölümünü çevirdi. İktisattan antropolojiye, Marksist düşüncenin tarihsel ve kuramsal gelişiminin açıklanmasına ve Türkiye'de bir işçi sınıfı devriminin strateji ve taktik sorunlarına kadar çeşitli konularda çok sayıda telif eseri ve Aydınlık, Türk Solu, Ant ve (kendisinin kurduğu) Sosyalist gibi çeşitli dergilerde makaleleri yayımlandı.
12 Mart 1971 Muhtırası ile yine seçilmiş hükûmetin ordu tarafından devrilmesi üzerine, Kıvılcımlı'nın tutumu yine 27 Mayıs benzeri olup Ordu Kılıcını Attı başlıklı bir yazı ile meclisin kendisini düzeltmesi umudunu yitiren ordunun yönetime el koyma durumunda kaldığını belirtti.
O sırada prostat kanseri teşhisi konmuş olan Kıvılcımlı, kendisinin de arananlar listesine dahil edilmesi üzerine yurt dışına çıkmaya karar vererek sosyalist ülkelere gidip orada tedavi görmek istedi. Fakat iltica talebi gerek Bulgaristan gerekse Doğu Almanya tarafından (Moskova'ya danışılarak) reddedilip sınır dışı edildi. SBKP MK Genel Sekreteri ve SSCB cumhurbaşkanı Brejnev'e kendisine yapılan haksızlıkları anlatıp adalet talep ettiği mektup da cevapsız kaldı. Bunun üzerine sosyalist Arnavutluk'a giderken o zamanki sosyalist federal Yugoslavya içinde olan Makedonya'da 11 Ekim 1971'de öldü.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, Kıvılcımlı'nın tarih kuramına—kendi yazılarında “Tarih Tezi” olarak adlandırdığı yaklaşımına—yeniden dikkat çekmiştir. Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi, kısmen onun “Türkiye'nin özgünlüğü” olarak tanımladığı olguyu açıklama çabasının bir parçasıydı ve özellikle kapitalizm öncesi toplumların anlaşılmasına, daha dar bir ifadeyle onun “tarihsel devrimler” olarak tanımladığı uygarlıkların yükseliş ve çöküşüne odaklanıyordu.
Lewis Henry Morgan'ın Ancient Society (1877), Friedrich Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) ve İbn Haldun'un Mukaddime (1377) eserlerinden ilham alan Kıvılcımlı, bu kuramı 1965 tarihli Tarih Devrim Sosyalizm adlı çalışmasında geliştirdi. Modern toplum içi mücadelelerin ürünü olan “sosyal devrimlerden” farklı olarak Kıvılcımlı, “tarihsel devrimleri” topluluklar arası çatışmaların bir sonucu olarak görüyordu—özellikle de “barbar göçebeler” ile yerleşik uygarlıklar arasındaki mücadelelerin. Kıvılcımlı'nın “ilkel sosyalist”ler olarak tanımladığı, ortak mülkiyete dayalı, eşitlikçi bir yaşam sürdüren “barbar göçebeler”, sınıfsal olarak katmanlaşmış uygarlıklarla çatışma içerisinde kalıyordu; bu uygarlıklar ise onları durdurmak için gereken kolektif eylemi örgütleyemiyordu. Eski uygarlıkların yükselişi ve yıkılışı, bu karşıtlığın sonucuydu.

Bu kişinin Marxists Internet Archive'deki mevcut eserleri için: Hikmet Kıvılcımlı.
Hollanda Sosyal Tarih Enstitüsü'nde Bulunan Hikmet Kıvılcımlı Arşivi5 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı (Hayatı ve Eserleri)

Hüseyin Hilmi Paşa (d. Eylül 1855, Midilli – ö. Nisan 1923, Viyana), II. Abdülhamid saltanatında, 31 Mart Ayaklanması döneminde 14 Şubat 1909 - 13 Nisan 1909 tarihleri arasında ve V. Mehmed saltanatında 5 Mayıs 1909 - 28 Aralık 1909 tarihleri arasında iki kez toplam on ay altı gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.

Hüseyin Hilmi Paşa, Kütahyalızâde Tüccar Mustafa Efendi'nin oğlu olup Eylül 1855'te Midilli'de doğdu. Büyük babası ticaret için Midilli'de ikamet ettiği için babası da orada kaldı. İlk, orta ve medrese eğitimin Midilli'de aldı ve çok iyi Fransızca öğrendi. Genç yaşında, başlangıçta sürgün olarak Midilli'de bulunan Namık Kemal ile tanışmış ve onun hayatı boyunca olanakları dahilinde koruması ve desteğini almıştır. 1875'te Midilli emlak kayıt işlerinde çalıştı daha sonra yazı işleri müdürü olup Aydın ve Suriye mektupçuluklarında bulundu.
Osmanlı idaresinde devlet görevine sekreter olarak başladı ve yavaş yavaş yükseldi. Mersin, Kerâk, Nablus ve tekrar Kerâk mutasarrıflarında hizmet ettikten sonra Mart 1897'de Adana'ya, Nisan 1898'de Yemen'e vali oldu. Kasım 1902'de Balkanlarda Osmanlı Devleti adına gözlemlerde bulunmak üzere Selanik, Kosova ve Manastır vilayetleri Müfettiş-i Umumiliği görevine atandı. Selanik, Manastır ve Kosova vilayetlerinin oluşturduğu Vilâyet-î Selâse'ye umum müfettişi olarak atandı. Bu görevde kendinden beklenen bölgede yapılması öngörülen ıslahatları gerçekleştirmekti. Hilmi Paşa'nın devlete en büyük hizmeti bu zamanda oldu. Bu üç vilayete tayin ettirdiği ehliyetli memurlar sayesinde Makedonya İhtilali'nin önü alınmış ve kendi de iyi bir idare makinesi kurmuştur. II. Meşrutiyet'in ilanı Hilmi Paşa'nın müfettişi umumiliği zamanında tesadüf etmiştir. İttihat ve Terakki'nin Makedonya'daki faaliyetlerine göz yumduğu için meşrutiyetten sonra ittihatçılar kendine itimat göstermişlerdir. Hüseyin Hilmi Paşa bu sayede Kâmil Paşa kabinesine Dahiliye Nazırı olarak getirildi (27 Kasım 1908).
Kâmil Paşa'nın istifasından dolayı Şubat 1909'da sadrazam oldu. Sadaretinde, müfettişi umumilikte gösterdiği metaneti gösteremedi. İttihat ve Terakki'ye muhalefet edenlerin hükûmete olan baskılarını bertaraf edemeyerek gevşeklik gösterdi ve bunun neticesi olarak 31 Mart Vakası'nın ortaya çıkması üzerine çekilmeye mecbur oldu (Nisan 1909). 31 Mart Vakası'nın bastırılması üzerine ikinci defa Tevfik Paşa'nın yerine sadarete getirildi (Mayıs 1909). Paşa bu kez de iş göremeyerek gevşek davrandı ve sekiz ay sadaretten sonra istifaya mecbur olup sadarette iken tayin edildiği ayan azalığına geçti. II. Abdülhamit saltanatında, 31 Mart Ayaklanması döneminde 14 Şubat 1909 - 13 Nisan 1909 tarihleri arasında ve V. Mehmet Reşat saltanatında 5 Mayıs 1909 - 28 Aralık 1909 tarihleri arasında toplam on ay altı gün sadrazamlık yapmıştır.
Temmuz 1912'de tekrar adliye nazırlığı ile Ahmed Muhtar Paşa kabinesine girip birlikte Meclis-i Mebûsan'ı dağıttılar. Hilmi Paşa bir müddet sonra istifa ile Viyana sefiri oldu. Son görevi, 1912'de atandığı Viyana Büyükelçiliği olmuştur. Osmanlı Devleti'nin son Viyana Büyükelçisi olarak yedi yıl görev yaptıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle görevi bırakan Hilmi Paşa, Viyana'da yaşamayı sürdürmüş ve aynı kentte Nisan 1923'te ölmüştür. Cenazesi İstanbul'a getirilmiş ve Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergâhı'nda toprağa verilmiştir.
Bestekâr Nazife Güran'ın dedesidir.

Sadaretine kadar memuriyet hayatı muvaffakiyetle geçen Hüseyin Hilmi Paşa iki sadaretinde de muvaffak olamamış ancak orta derecede bir sadrazam olarak kalmıştır. Kendisi iyi ahlaklı, güler yüzlü ve ağırbaşlı idi. Sultan Mehmed Reşad sadrazamları içinde en ziyade Hüseyin Hilmi Paşa'yı sevmiş, II. Abdülhamid de kendine güvenmiştir.

Buz, Ayhan (2009) " Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Danișmend, İsmail Hâmi (1971),Osmanlı Devlet Erkâni, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basimevi, (Dergah Yayinevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hüseyin İnan (1948; Bozhüyük, Gürün, Sivas - 6 Mayıs 1972; Ulucanlar, Altındağ, Ankara), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu kurucularından Türk Marksist-Leninist militan.
Hüseyin İnan, 1948'de Sivas'ın Gürün ilçesine bağlı Bozhöyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sarız'da, liseyi Kayseri'de okudu.
1966'da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü'ne kayıt oldu. Sosyalist Fikir Kulübü (SFK) ve bu derneğin bağlı olduğu Dev-Genç'e üye oldu. Aynı dönemde TİP'e de üye oldu. Gerek İstanbul ve Ankara gerek İzmir ve diğer illerdeki  eylemlerde aktif rol aldı, ABD 6. Filo'suna yönelik eylemin düzenleyicilerinden oldu. Toprak işgalleri gibi kırsal yörelerdeki eylemlerde yer aldı. 1966-1967 öğretim yılında gerçekleşen ODTÜ Hazırlık boykotunun örgütlenmesine önderlik etti.
Hüseyin İnan, 1968'de, TİP ve daha sonra MDD içindeki ayrılıklarda giderek belirginleşen gizli ve dar örgüt fikri doğrultusunda çekirdek bir grup oluşturup kır gerillası yoluyla savaşma düşüncesini geliştirmeye çalıştı. MDD fikrinden hiçbir zaman vazgeçmemiş olsa da fikrî mücadeleden silahlı mücadele yoluna doğru saptı.
Ankara'da, özellikle ODTÜ öğrencisi olan ve önderliğini Sinan Cemgil ile birlikte Hüseyin İnan'ın yaptığı grup, Türk sosyalizm tarihinin ilk silahlı örgütü olan THKO'nun çekirdek kadrosunu oluşturdu. Aynı yıl İdari Bilimler Fakültesi'nden çıkartılan Hüseyin İnan, sonrasında Sinan Cemgil, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'la birlikte paylaşacağı, ODTÜ Birinci Yurt'ta 201-202 numaralı odada kalmaya devam etti. 14 Ekim 1969'da THKO'nun bu nüvesini oluşturan grup ile birlikte Suriye üzerinden Ürdün'e, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün askerî kanadı olan El Fetih'in gerilla eğitim kamplarına gitti. Burada aldıkları eğitimin ardından bir süre İsrail'e karşı yapılan kimi eylem ve karakol baskınlarında görev aldı.
Şubat 1970'te Türkiye'ye geri döndüğünde Diyarbakır-Gaziantep yolunda bir otobüste yakalandı. Diyarbakır’da devam eden yargılama sonunda Ekim 1970'te tahliye oldu.

El-Fetih kamplarında yaptıkları yirmi günlük bir eğitimden sonra Hüseyin ve 15 arkadaşı, 1 Şubat 1970 Pazar günü, Suriye sınırından gizlice Türkiye'ye girer. Grubun biri Diyarbakır'a gelir. İnan, Alpaslan Özdoğan ve Mustafa Yalçıner'le birlikte, yanlarında getirdikleri silahları Diyarbakır surlarına gömer. Daha sonra Diyarbakır Tıp Fakültesi önünde buluşmak için anlaşılır. Fakat Tıp Fakültesi önüne geldiklerinde fakültenin polis tarafından basılmış olduğunu gören Hüseyin, Alp ve Yalçıner, Adana'ya gitmek için Diyarbakır dışından bir benzin istasyonunda otobüse biner. Hüseyin ile Alp, yan yana koltuklara, Yalçıner tek başına oturur.
Otobüs, Gaziantep yakınlarında bir yerde jandarmalar tarafından durdurularak aranır. Hüseyin İnan ile Alpaslan Özdoğan yan yana koltuklarda oturduğu için gözaltına alınır. Mustafa Yalçıner, şans eseri kurtulur ve Adana'ya gelir. Yalçıner, daha sonra Ankara'ya gider. Müfit Özdeş, Teoman Ermete ve Atilla Keskin ise Malatya'da tren garında yakalanır. Sonuçta, yakalananlardan Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Teoman Ermete, Müfit Özdeş, Ercan Enç, Alpaslan Özüdoğru, Hamit Yakup, Ahmet Tuncer Sümer, Kadir Manga, Ali Tenk, Bahtiyar Emanet tutuklanır ve Diyarbakır Tutukevi'ne konur. Filistin'den dönenlerden Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan ve diğer 3 kişi yakalanamaz. Fakat yakalananların Emniyet'te verdiği ifade nedeniyle Mustafa Yalçıner ile Ahmet Erdoğan, gıyabi tevkif kararı ile aranmaya başlanır.
Kendilerine isnat edilen suç Filistin'de aldıkları gerilla eğitimi ile alakalıdır. Mahkemenin Dışişleri Bakanlığından talep ettiği, konu ile ilgili bilirkişi raporunda, Bakanlığın, El-Fetih örgütü hakkında sosyalist bir örgüt olarak değil, "Milliyetçi bir Arap örgütü" olarak görüş bildirmesi sayesinde aynı yılın Ekim ayında serbest bırakılırlar.

Hüseyin İnan, serbest kalmasını takiben yeniden Ankara'ya döndüğünde kafasındaki kır gerillası fikri iyice berraklaşır. Benzeri düşünceler taşıyan ve aynı eylem çizgisini benimseyen, başlarında Deniz Gezmiş’in yer aldığı İstanbul grubuyla bir araya gelerek THKO'yu kurma kararı alırlar. Bu karar üzerine Deniz Gezmiş, son kez ayrıldığı İstanbul'dan, Ankara'ya gelir.
Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin'in de kuruluşunda yer aldığı THKO'nun öncü teorisyeni olur. Bu, diğerleri tarafından lider olarak kabul edilmesini beraberinde getirir. Sadece teorisyenlikle sınırlı kalmaz ve THKO'nun tüm silahlı eylemlerinin bizzat içerisinde yer alır. 29 Aralık 1970'te, 4 Dev-Genç üyelerinden İlker Mansuroğlu'nun öldürülmesi üzerine, THKO'nun örgüt olarak ilk kez ismini kullandığı Kavaklıdere Polis Karakolu'nun kurşunlanması, 1 Ocak 1971'de Türkiye İş Bankası Emek Şubesi soygunu, Amerikan askerî tesislerinin basılarak önce bir, daha sonra dört Amerikalı askerin kaçırılması eylemlerinde bulunur.
23 Mart 1971'de Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde düştükleri pusuda THKO'lu bir diğer militan, Mehmet Nakiboğlu'yla beraber yakalanır.
Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'la Ankara 1. No’lu Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi tarafından 9 Ekim 1971'de idama mahkûm olur. İdamların önlenmesi için gerek Mecliste gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaşları tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmasına rağmen Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş'le birlikte 6 Mayıs 1972'de idam edildi. Son sözleri, "Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!" olmuştur. Kabri Karşıyaka Mezarlığı'nda bulunmaktadır.

Islahat Fermanı veya Islâhat Hatt-ı Humâyûnu, Tanzimat'ın ilanından sonraki uygulamalarla ilgili olarak özellikle gayrimüslimlere yeni haklar tanıyan 18 Şubat 1856 tarihli hatt-ı hümâyun.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması amacıyla; siyasi kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması tasarlanan köklü değişiklikler için Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermandır. Tanzimat Dönemi'nin önde gelen devlet adamlarından biri olan Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa tarafından büyük Avrupa devletlerinin arzuları doğrultusunda hazırlanarak yürürlüğe konmuştur.
İlan edilme sebebi, Tanzimat Fermanı ile benzerlik gösterir. Bu ferman da Avrupalı devletlerin desteğini almak ve Kırım Savaşı'nı sona erdirecek Paris Antlaşması'nda kazanımlar elde etmek amacıyla ilan edilmiştir.
İmparatorluk boyunca en önemli fermanlar: 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı, 18 Şubat 1856'da Islahat Fermanı ve 1860'ta da Sultan Abdülaziz fermanları olarak sıralanır. Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı Batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, din merkezli dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte Batı asıllı kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları, beklenen etkiyi gösterememiştir.
Bu dönemde Batı'nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara gereksinim duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak Batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkân ve güçle yerli sanayiyi büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet hâline gelmiş, bütün ekonomisi ve zengin kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.
Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanının devamı olarak nitelendirilebilecek bir değişim olarak da kabul edilebilir. Zaten fermân Paris Antlaşması metni içerisinde yer almış; antlaşmanın imza aşamasında ise Batılı devletler tarafından Rusya'nın Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasının engellenmesi neticesinde yapılan baskı ile ilân edilmek durumunda kalmıştır.
1856 Islahat Fermanı, Osmanlı tebâası içerisinde gayrimüslimlere yönelik birtakım hakların verilmesini içermektedir. Avrupalı devletlerin Fransız İhtilali'nin yaymış olduğu milliyetçilik akımlarından etkilenerek Balkanlar'da isyanlar çıkarmakta olan gayrimüslim azınlıkları ülkeye bağlamayı amaçlamaktadır ve dolayısıyla amaçlanan hedeflerden biri de Avrupalı devletlerin bunları bahane ederek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemektir.
Ferman, bir Osmanlı toplumu oluşturmayı amaçlar. Irk, dil, din vb. ayrımı yapmaksızın bir Osmanlı milleti oluşturmayı amaçlar ki 19. yüzyılda devletin kötü gidişâtını durdurmak amacıyla ortaya çıkan fikir akımlarından Osmanlıcılık kapsamındadır. Tanzimât Fermânı (Gülhane Hatt-ı Şerif-î, 3 Kasım 1839)'nın amacı azınlık isyanlarını önlemek, azınlıkları bahane ederek Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemek ve toprak bütünlüğünü korumaktır.

Bâb-ı Âli tarafından ilan edilen Islahat Fermanı, Kırım Savaşı'nın ateşkesinden 18 gün sonra, 18 Şubat 1856'da ilân edilmiştir. Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı tarafından sağlanan reformları genişletmiştir.
Bu fermanın amacı, millet sistemini kaldırarak bütün din topluluklarının eşit vatandaşlık hakları sağlayarak Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı tebaası arasında tam bir eşitlik sağlamaktır. Böylece Millet-i Rûm haricinde gayrimüslimlere de devlet kademelerine memur olma yolu açılmıştır. Din değiştirme hakkı kabul edilmiş, İslam'dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usulüne son verilmiştir. Gayrimüslimlere askerî okullara gitme hakkı tanınmıştır. Ayrıca uygulanan vergilerde (bkz. cizye) de bir eşitlik sağlanmıştır. Bu anlamda 15. madde ile eşit haklar beraberinde eşit yükümlülükler getirir düşüncesi getirilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin de askerlik yapma yükümlülüğü doğmuş, askerlik yapmak istemeyenlere de askerlik vergisi olan (bedel-i askerî / ‏بدل عسكري) olanağı sunulmuştur. Bu yeni uygulama sayesinde Müslüman tebaa da para karşılığında (bedel-i nakdî / ‏بدل نقدي) askerlik görevinden muaf olma şansını yakalamıştır. Ayrıca devletin vatandaşa toprak kiralaması olan ve vergi gelirlerinin azalmasına yol açan iltizam kaldırılmıştır.
Islahat Fermanı ile gayrimüslimler kendi meclislerini oluşturarak kendi meselelerini (ağırlıklı olarak yönetimsel ve dinsel) yönetmiş ve o konularda kararlar alabilmişlerdir. Aldıkları kararlar da (Rum Patrikliği Nizâmâtı, 1862, Ermeni Patrikliği Nizâmâtı, 1863 ve Hahamhâne Nizâmâtı, 1865) Batı tarafından anayasa olarak anılmıştır. Nizamnâme-i Millet-i Ermeniyân (Ազգային սահմանադրութիւն Azgayin sahmanadrutyun) yazarlarından Krikor Odyan daha sonra Kanun-i Esasi oluşturma komisyonunda danışmanlık yapmıştır.

1875 ile 1876 yıllarında Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da bağımsızlık talebiyle ayaklanmalar çıkmıştır. O dönemde Osmanlı dış politikasında isyanları destekleyen Rusya'ya bir yönelim hâkim olmuştur. Bu yönelime karşı 10/11 Mayıs 1876 tarihinde bir ayaklanma çıkmış, çıkan ayaklanma sonucunda Sadrazam Mahmud Nedim Paşa düşürülmüş ve diğer üst düzey mevkilere yeni kişiler getirilmiştir. Böylece Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa sadrazam, Hasan Hayrullah Efendi şeyhülislam ve Hüseyin Avni Paşa savaş dairesi başkanı olmuştur. Bu yeni isimler Midhat Paşa ile beraber Padişah Sultan Abdülaziz'i 30 Mayıs 1876 tarihinde tahttan düşürmüş ve yerine yeğeni Mehmed V. Murad Efendi'yi getirmişlerdir. İlerleyen zamanlarda bir anayasa çıkarmaya karşı olan Hüseyin Avni Paşa ile anayasa savunucu Midhat Paşa arasında büyük tartışmalar meydana gelmiştir. Sadrazam Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa tarafında yer almış ve V. Murad'ın ruh sağlığının bozuk olduğu gerekçesiyle bir anayasanın kabulü için uygun zaman olmadığını ve böyle bir şeyin söz konusu bile olamayacağını savunmuştur. Hüseyin Avni Paşa 15 Haziran 1876'da Midhat Paşa'nın evinde bir toplantı esnasında tahttan düşürülmüş olan Sultan Abdülaziz'in bir taraftarı tarafından vurularak öldürülmüştür.
30 Temmuz 1876 tarihinde Sırbistan-Karadağ Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaş ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İngiltere de yaklaşan Osmanlı-Rus Savaşını engellemek ve ayaklananlara büyük bir özerklik verilmesi amacıyla bir konferansın düzenlemesi için sıkıştırmıştır. Olası bir yabancı müdahaleye karşı koymak için Midhat Paşa bütün Osmanlı tebâasına eşit haklar sağlayacak ve planlanan konferanstan önce yürürlüğe girecek olan bir acil anayasanın çıkarılması konusunda ısrar etmiştir.
Mithat Paşa, V. Murad'ı tahttan indirebilmek için V. Murad'ın kardeşi Abdülhamit ile konuşur ve ona anayasayı kabul etmesi koşulu ile tahtı teklif eder. Abdülhamit anayasayı kabul edeceğini ilân ettikten sonra 31 Ağustos 1876 tarihinde II. Abdülhamit sıfatıyla tahta gelir. II. Abdülhamid tuttuğu sözü yerine getirmek için, özellikle de anayasa komisyonun görevlendirmek için kendine zaman verir, fakat Midhat Paşa'nın devam eden baskıları sonucu sözünü yerine getirir.
20 ulema ve üst düzey devlet görevlilerinden oluşan ve gelişmeleri belirleyecek olan birinci danışma kurulu 30 Eylül 1876'da padişahın emri ile toplanmıştır. Kurula Midhat Paşa başkanlık yapmıştır. Kurula Midhat Paşa'nın hazırladığı 59 maddelik Kanûn-î Cedîd (‏قانون جديد‎) ile Said Paşa'nın Fransız Anayasası çevirisinden oluşan bir taslak sunulmuştur. Kurulda anayasa karşıtlarının da olması sebebiyle gazetelerin de haber ettiği büyük tartışmalar çıkmıştır. Bakanlar kurulu (Hey'et-i Vükelâ / ‏هيئت وكلا‎) oluşturulduktan sadece bir hafta sonra var olan kurulun feshine ve yeni bir kurulun oluşturulmasına karar vermiştir.
8 Ekim 1876 tarihinde yeni anayasa kurulu (Cemiyet-i Mahsusa) üyelerinin isimleri açıklanmıştır. Birçok kaynağa göre üye sayısı 2 asker, 10 ulema ve 13 Müslüman ile 3 Hristiyan olma üzere toplam 28'dir. Daha etkili çalışabilmek için çalışma grupları yönetim ile ilgili düzenlemeler konusunda eğitilmişlerdir.
Anayasa taslağı oluşturulurken Midhat Paşa ve Said Paşa'nın eserlerinin yanı sıra Süleyman Hüsnü Paşa'nın Kanûn-î Esasî müsveddesinden ve mümkün olduğunca Belçika ile Prusya Anayasalarından yararlanılmıştır. Anayasa taslakları (toplam üç taslak) padişahın isteği doğrultusunda seçilen memurlara, Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa ile bakanlar kuruluna Yıldız Sarayı'nda üzerinde çalışması için sunulmuştur. Son taslak 1 Aralık 1876'da son halini almış ve 6 Haziran'da bakanlar kurulunca kabul edilmiştir.
Yıldız Sarayı'nda padişahın sürgün hakkı üzerinde ısrarla durulmuştur. Böylelikle, 3. paragrafında padişaha sürgün hakkının verildiği 113. madde anayasaya eklenmiştir. Bu gelişme, özellikle özgürlük hakkını ve anayasal yönetimi savunduğu politik görüşünden dolayı Londra'ya kaçmış olan ve daha sonra affedilerek 2 Kasım 1876'da özel anayasa kurulunda üye olan Genç Osmanlılar'dan Namık Kemal'de öfkeye neden olmuştur. Anayasanın çıkarılması için baskı yapan Midhat Paşa da sonunda öfkeleri dindirebilmiş ve 19 Aralık 1876'da sadrazam olmuştur.
23 Aralık 1876'da Kanûn-î Esasî padişah tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. İstanbul Konferansı'na ev sahipliği yapmış olan hariciyeden sorumlu bakan Mehmed Esad Saffet Paşa 101 top atışıyla yeni anayasanın ilanı edildiğini ve bütün Osmanlı tebâasının eşit duruma getirilip haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alındığını duyurmuştur. Buna rağmen Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na kuşkuyla bakmaya devam etmiş ve bu anayasayı da öne alınmış göstermelik bir çözüm olarak değerlendirmiştir. 5 Şubat 1877'de padişah sürgün hakkını ilk defa Midhat Paşa'yı görevinden alarak kullanmıştır. Tam 11 hafta sonra da kaybedilen Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Yıldız Sarayı'nın görüşüne göre anayasa amacını gerçekleştirememiştir. Padişah da bu yenilgiden sorumlu tutulm

Kadıköy, İstanbul ilinin Anadolu Yakası'nda yer alan ilçelerinden birisidir. Kocaeli Yarımadası'nın güneybatı kesiminde bulunan Kadıköy, batı ve güneyde Marmara Denizi, kuzeybatıda Üsküdar, kuzeydoğuda Ataşehir ve doğuda Maltepe ilçeleriyle çevrilidir.
Marmara sahilleri boyunca Haydarpaşa'dan Bostancı'ya dek kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda oldukça uzun bir sahil şeridine (yaklaşık 21 km) sahip olan Kadıköy'de kıyı şeridi ve buna paralel uzanan ana ulaşım güzergahları yerleşme yapısını belirlerken, daha geride yer alan D-100 Karayolu ilçenin kuzey sınırını oluşturur.
Kadıköy'deki yerleşmenin başlangıcını oluşturan tarihsel çekirdek, Haydarpaşa Koyu ile Moda Burnu'nun oluşturduğu alanda yer almaktadır. İlçeye adını veren yerleşme merkezi ve asıl Kadıköy semti kabaca kuzey ve kuzeydoğuda demiryolu, doğuda Kurbağalıdere ve Kalamış Koyu, batıda ise Marmara Denizi ve Haydarpaşa Koyu'nun sınırladığı bir alan olarak düşünülebilir. Bugün bu alan Kadıköy Çarşısı, Yeldeğirmeni ve Moda gibi tarihi yerleşme alanlarını da içeren Rasimpaşa, Osmanağa ve Caferağa mahallerinden oluşmaktadır.
Kadıköy, ancak 19. yüzyılda sürekli iskan sahası haline gelip İstanbul kentiyle bütünleştiğinden, İstanbul'un diğer tarihi semtlerine nazaran şehir tarihi içinde oldukça genç bir yerleşme olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte Anadolu Yakası'nın en eski yerleşim birimlerinden olan Kadıköy, bugün de yakanın en işlek noktası durumundadır. Kadıköy'de Osmanlı döneminden kalma yapılara da rastlanır.
Kadıköy ilçesi kent ulaşımı açısından önemli bir konuma sahiptir. İstanbul'un çeşitli semtlerini birbirine bağlayan bazı ana ulaşım yolları Kadıköy ilçesinden geçmektedir. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın 2022 İlçe SEGE Raporuna göre sosyo-ekonomik olarak Türkiye'nin 4., Şişli ve Beşiktaş'tan sonra İstanbul'un 3. en gelişmiş ilçesidir.

İlçenin Antik Çağ'daki adı olan Kalkedon Yunanca “bakır” anlamına gelen Halkis (Χαλκίς) kelimesiyle ilişkili olup, Özhan Öztürk'e göre aynı dönemde Yunanistan'da Euboea'da bakır madenlerine yakın konumlanmış olan Halkis, Aetolia'da Halkia (Χάλκεια), Epirus'da Haliki gibi benzer isimli kentler bulunduğunu iddia etmiştir. Yunan tarihçi Herodot, Megabazos adlı Pers generalin kenti kuranların kör olması gerekir dediğini aktarmış bu sözü zamanla folklorik bir anlatıya dönüşmüştür. Yer değiştiren bir kavim yeni yerleşimlerine nasıl ulaşacaklarını öğrenmek için bir kahine danışır. Kahin kavimdekilere körlerin ülkesinin karşısına yerleşmelerini söyler. Bugünkü İstanbul'a ulaşan kavim bulundukları taraf boş iken karşı kıyıda bir yerleşim olduğunu fark eder. Bulundukları yerin avantaj ve güzelliklerini fark edemeyen karşı kıyıdaki insanların ancak kör olabileceklerini iddia edip İstanbul'a yerleşirler. Böylece bugünkü Kadıköy yöresindeki yerleşim körlerin yeri anlamındaki Kalkedon adını alır. İstanbul'un fethinden sonra Kalkedonya'nın yönetimi, II. Mehmed tarafından İstanbul kadısı Hızır Bey'e verildiği için, yerleşmenin Kadıköyü adını aldığı sanılmaktadır.

Kadıköy'ün kuruluşu İstanbul'un kuruluşundan çok daha eski yıllara dayanır. Fikirtepe'de 1942 ile 1952 yılları arasında yapılan kazılarda MÖ 3000 yıllarına ait aletler ve insan iskeletleri bulunmuştur. Ayrıca balık, köpek, koyun, keçi kemiklerine rastlanmıştır. Bulunan araçlar arasında taştan çekiç, kemik, keramik, taş ağırşakları, bronz eserler, inci taneleri, firuze taşından eserler de vardır.
Moda Burnu'nda Kalkedon kentinde Fenikelilerden kalma kandiller, vazo kırıkları, öküz heykeli, pişirilmiş balçıktan sakallı erkek başı, Kalkedonya Kitabesi'nin yazıldığı bronz levha bulunmuştur.
Fikirtepe'deki Karhadon, Moda Burnu'ndaki Kalkedon kentleri, Fenikelilerin Karadeniz kıyılarında kurdukları kentlere hareket ermek için durma, gereksinimlerini tamamlama merkeziydi.
Antik Yunan halklarından (Megaris merkezli) Megaralıların, bugünkü Moda, Bahariye semtleri ve Mühürdar Caddesi'nin bulunduğu bölgede Kalkedon'u kurduklarını, Antik Çağ yazarlarından Thukididis ile Plinius [N. H. V, 42], Herodot [IV, 85, 144; V, 25; VI, 33] ve Ksenofon da [Anabasis, VI, 6, 38; VII, 1, 20; VII, 2, 23] yazmışlardır.
İyonya'dan (Anadolu'nun Ege Denizi kıyılarından) gelen ve Yunanistan'a inen Akaların bir kolu, MÖ 675 yıllarında Fikirtepe ve Moda'daki iki Fenike kentini aldılar. Bugün Bahariye, Mühürdar ve Moda semtlerinin bulunduğu yerlere yerleştiler. Kalkedon şehrini genişlettiler. Kısa süre içinde İzmit'e kadar olan bölgeyi el geçirdiler. Buralarda Kalkedon Devleti'ni kurdular. Anadolu'nun içlerinden gelenleri bu topraklara yerleştirdiler. Başkent Kalkedon (Kadıköy) oldu. Ülkenin adına Kalkedonya deniyordu. Kalkedonyalılar savaşçı ve uygarlıkta ileriydiler.
Kalkedonyalılar bugünkü Haliç'in Unkapanı'yla Eyüpsultan arasında oturan Traklarla, Fenike kentleriyle, İzmit'teki Bitinyalılarla, Bergama Devleti'yle ticaret yaparlardı.
Haydarpaşa Deresi'nin düzlüklerinde hipodromları, tapınakları vardı. MÖ 5. yüzyılda Kral Periyut, "talen" adı verilen madeni paralar çıkardı.
Kalkedonyalılar şehrin savunmasını da düşünmüşlerdi. Perslerden, Bitinyalılardan, Gotlardan korunmak için Haydarpaşa Çayırıyla Kuşdili Çayırı arasında bir hisar yapmışlardı. Sonradan doğudan ve batıdan gelenler buradaki surları ve eserleri yıktılar.
Kalkedonyalılar cam eşya, altından küpe, yüzük gibi süs eşyası yapmasını ve mermeri işlemesini iyi biliyorlardı. Kentlerinin kapısına "Khalkedon" yazılı kitabeler asarlardı.
MÖ 658 yıllarında Yunanistan'ın Korint Kanalı dolaylarından kurtulmak, daha verimli topraklarda yaşamak için kendilerine yeni bir yurt aradılar. Delf Tapınağı'nın kâhini, Megara Kralı Vizas'a "Körler ülkesinin karşısındaki yerler size yurt olacak" dedi.
Kral Vizas halkıyla birlikte yurt aramaya çıktı. MÖ 650 yılında Sarayburnu'na geldi. Sarayburnu'ndan etrafına bakınca buranın güzelliğine şaştı. Kalkedonyalıların bu kadar güzel, bu kadar yaşamaya elverişli yeri göremeyip boş bıraktıklarına göre kör olması gerektiğini düşündü ve kâhinin dediği, körler ülkesinin karşısındaki yer burasıdır diye Sarayburnu'nda konakladı. MÖ 608'le 600 yılları arasında Sarayburnu'nda kendi adını verdiği "Bizans" şehrini kurdu.
Pers Kralı I. Darius İskitlerle savaşa giderken Kalkedonya'yı da aldı. Bunun üzerine Kalkedonyalılar Bizanslılarla birlik olarak Darius'a karşı savaştılar. Darius, Kalkedonyalıların evlerini, tapınaklarını, kentlerini yakıp yıktı. Darius, Fenikelilerle birlik oldu. Kalkedonyalılar önce İyonlarla, sonra Bizanslılarla birleşip yeniden savaşa tutuştular. Kalkedonyalılar savaş alanını bırakıp kaçtı. Fenikeliler donanmalarıyla Bizanslılara saldırdı, Kalkedonya'yı yakıp yıkarak ele geçirdiler.
Kalkedonya Perslerin eline geçmişti. Makedonya Kralı İskender, Persleri yenip Pers kentleriyle birlikte Kalkedonya'yı da aldı.
MÖ 281 yılında Bitinyalılar Marmara kıyılarındaki kentlerin çoğunu ellerine geçirdiler. Kalkedonya'yı da aldılar. Kalkedonya bir ara özgür kalmışsa da çok geçmeden Romalıların yönetimine girdi. Makedonya Savaşı sırasında Kalkedonyalılarla Romalılar anlaştılar. Romalılar Kalkedonyalılara savaş gemileri göndererek askeri yardım yaptılar.
Kalkedonya 561 yılının 21 Mart'ında Arapların saldırısına uğradı, 667 yılında Araplar yeniden İstanbul kıyılarında görüldüler. Kıyı kentlerinden birçok tutsak alıp ülkelerine döndüler.
Haçlı savaşlarında da Haçlı orduları birkaç kez Kalkedonya'yı çiğnediler.
781 yılında Abbasi Devleti Halifesi Harun Reşit'in komutanlarından Malatyalı Battal Gazi Kalkedonya'yı aldı. Bu tarihten sonra Kalkedonya adı yerine Gaziköy adı kullanılmaya başlandı.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah 1080 yılında Kalkedonya'yı Anadolu Selçuklu Devleti'ne kattı. Fakat bir süre sonra son kez Bizanslıların eline geçti. 1096 yılında Haçlı orduları Kalkedonya'dan Asya'ya geçtiler. Daha sonra Haçlı orduları 1204'te Kalkedonya'yı İstanbul'la birlikte işgal ettiler. Yakıp yıktılar, yağmaladılar, anıtlardaki değerli madenleri söktüler.

Antik kaynaklara göre Khalkedon şehrinin dört limanı vardı. Biri bugünkü Kadıköy Meydanı'ndaki, ikincisi Fenerbahçe Burnu'ndaki Hiera Limanı, üçüncüsü Fenerbahçe burnunun kuzey tarafındaki Eutropo, dördüncüsü Kurbağalıdere çevresinden Kalamış Koyu'na doğru olan kısımda yer alır. Ayrıca şehre ait tiyatro, hipodrom, Constanius Sarayı, Ayai Eufemiave, Ayaios Yeoryios kiliseleri ile çeşitli yapıların varlığı bilinse de bugüne yerüstünde herhangi bir kalıntıya ulaşmamıştı. Ancak Altıyol civarı ile 1970'li yıllarda Osmanağa Camii yakınlarında yapılan çeşitli inşaat kazılarında pişmiş toprak ve mermerden su künkleri ile sur duvarlarına rastlanmıştı. Bazı altyapı ve inşaat çalışmaları sırasında rastlanan arkeolojik kalıntılar nedeni ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri az sayıda kurtarma kazısı yaptı. Bu kazılardan M.Ö. 6. yüzyıl (Arkaik Dönem) ile Roma Dönemi'ne (M.Ö 1-M.S.4. yüzyıl) tarihlenen birçok eser ortaya çıkartılmıştı ve bunlardan bir bölümü hâlen müzenin ‘Çağlar Boyu İstanbul' sergi salonunda sergileniyor. 1987 yılında Altıyol'da Arkeoloji Müzeleri'nin yapmış olduğu kurtarma kazısı sırasında 6 adet lahit ile birlikte bir podyum ile çok sayıda depo ve mutfak kapları da bulunmuştu.
Arkeologlar Derneği'nin 2013 yılında hazırladığı raporda Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nun bulunduğu alan SİT Alanı ilân edilerek kurtarma kazıları yapılması isteniyor. Raporda, "Tarih sahnesinde önemli bir yeri olan Khalkedon antik kentinde sistemli hiçbir araştırma yapılmamıştır. Antik kent içerisinde yapılan hiçbir inşa faaliyet denetim altında yapılmamıştır. Çok az sayıda ihbarın sonucunda yapılan kazılar dışında herhangi bir kazı çalışması gerçekleştirilmemiştir. Çok büyük bir kısmı tahrip olan kentte en azından bugünden itibaren denetimli inşaat faaliyetleri yürütülmesi sağlanıp kent ile ilgili bilgiler toplanmalıdır. Antik Khalkedon'un sınırları tam olarak belirlenip III. derece arkeolojik sit ilan edilerek inşaai faaliyetlerin denetim altında yapılması sağlanmalıdır." deniyor.
Stat, eski haritalara göre antik Khalkedon kentinin tam kalbinde yer alıyordu. Antik kente ait saray, tapınak ve hipodrom kal

Kanlı Pazar, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Taksim Meydanı'nda ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada meydana gelen olaylardır. Tarihçi Feroz Ahmad ise olayı "organize bir faşist şiddet örneği" olarak nitelemiştir.

14 Şubat'taki Cuma namazından sonra Komünizmle Mücadele Derneği ile sağ kesimin denetiminde olan Millî Türk Talebe Birliği'nin öncülüğünde "Bayrağa saygı" mitingi düzenlendi. Bu mitingde komünistlere karşı savaş açıldığı ilan edilerek halka iki gün sonra düzenlenecek olan 6. Filo'yu Protesto Yürüyüşü'nde komünistlere karşılık vermek üzere toplanma çağrısı yapıldı. İzmir ve Trabzon'da 6. Filo'yu protesto gösterilerinde sağcı grupların saldırısı sonucu 14'ü ağır, 130 kişi yaralanmıştı.

6. Filo'nun İstanbul'a gelişini protesto eden Ankara, İzmir, Trabzon ve İstanbul'daki olaylı gösterilerin ardından, öğrenci ve işçi örgütleri 16 Şubat'ta İstanbul'da emperyalizm ve sömürüye karşı "Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü" çağrısıyla yürüyüş ve miting yapma kararı aldı. 76 gençlik örgütünün katılacağı gösteri için valilikten gereken izin alındı. 16 Şubat günü, 10 binden fazla kişi Taksim'e kadar yürümek için Beyazıt'ta toplandı.
Protestonun başladığı sırada "komünistlere gereken dersi verme" çağrısına uyan sağ görüşlü kişiler de Taksim Meydanı'na geldi. Burada toplu kılınan namazın ardından taşlı ve sopalı bir biçimde beklemeye koyuldu. Beyazıt Meydanı'nda toplanan gençlik örgütleri yürüyüşe geçti. Sultanahmet, Sirkeci, Eminönü, Karaköy ve Dolmabahçe üzerinden Taksim Meydanı'na ulaşan göstericilerin önünü kesen polis, alana küçük gruplar halinde girmelerini sağladı. Alana girenler de burada bekleyen ve sadece iki sıra olan polis barikatını kolaylıkla aşan sağcıların sopalı, taşlı ve bıçaklı saldırısına uğradı. Tekbir getiren saldırganlar, göstericileri şiddetli bir biçimde dövdü. Saldırı sırasında "Kahrolsun komünistler", "Komünistlere ölüm" sloganları atıldı. Olaylar sırasında Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı gençler bıçaklanarak öldürüldü. 200'den fazla kişi yaralandı.
Ertesi gün Hürriyet gazetesinde yayınlanan Ali Turgut Aytaç'ın bıçaklandığı anı gösteren fotoğrafta bir toplum polisinin olayı sadece izlemekle yetindiğini anlaşılması toplumda büyük tepki yarattı. İktidardaki Adalet Partisi dışındaki siyasi partiler dönemin iç işleri bakanı Faruk Sükan'ın istifasını istediler. Buna karşılık, Sükan suçu solcu öğrencilere yükledi ve polisin normal görevini yerine getirdiğini belirterek tepkilere kayıtsız kaldı. Bu arada AP üyesi bazı milletvekilleri de suçlamalara katıldılar. Hatta AP senatörü Mahmut Vural konuyla ilgili bir genel görüşme açılmasını istese de sadece olay hakkında kısıtlı bir soruşturma yürütüldü.

Ruhi Su - Ellerinde Pankartlar

Kanlı 1 Mayıs
Türkiye'de sağ-sol çatışması

Hatırla Sevgilinin olayı anlatan 31. bölümünden ilgili parça 22 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kemal Kılıçdaroğlu (d. 17 Aralık 1948; Nazımiye, Tunceli), Türk siyasetçi, bürokrat, ekonomist ve Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanıdır. 21 Mayıs 2026'da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin verdiği mutlak butlan kararı doğrultusunda ikinci kez Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı ve Türkiye ana muhalefet partisi lideri oldu. Daha öncesinde Mayıs 2010 ile Kasım 2023 yılları arasında da bu görevleri yürüttü. 2002'den 2015'e kadar İstanbul, 2015'ten 2023'e kadar İzmir milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. Genel başkanlığı süresince 2011, Haziran 2015, Kasım 2015, 2018 ve 2023 Türkiye genel seçimleri; 2014, 2018 ve 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri; 2014 ve 2019 yerel seçimleri; 2010 ve 2017 anayasa referandumları dâhil olmak üzere, partisinin katıldığı tüm seçimleri kaybetti.
Alevi kökenli bir aileden gelen Kılıçdaroğlu, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin ekonomi ve maliye bölümünden mezun oldu. 1971 yılında Maliye Bakanlığı'nda çalışmaya başladı. 1983'te Gelir İdaresi Başkanlığı'na atandı; daire başkanı ve genel müdür yardımcısı olarak çalıştı. 1991-1992 yılları arasında Bağ-Kur'da genel müdürlük yaptıktan sonra, 1992-1996 ve 1997-1999 yılları arasında Sosyal Sigortalar Kurumu genel müdürü olarak görev yaptı. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi'nde kısa bir dönem dersler verdi ve Türkiye İş Bankası'nda yönetim kurulu üyesi oldu. Siyasi kariyerine 2002 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılarak başladı ve 2002 Türkiye genel seçimlerinde İstanbul milletvekili seçildi. 2004 Türkiye yerel seçimlerindeki başarısızlığın ardından, genel başkan Deniz Baykal'ın politikalarına ve parti yönetimine karşı başlatılan "30'lar hareketine" katıldı. 2007 Türkiye genel seçimlerinde yeniden İstanbul milletvekili seçildi ve partisinin TBMM Grup Başkanvekili olarak görev yaptı. 2009 Türkiye yerel seçimlerinde İstanbul belediye başkan adayı oldu, ancak %37 oy alarak, AK Parti adayı Kadir Topbaş'a karşı kaybetti.
2010 yılındaki Deniz Baykal kaset skandalının ardından Cumhuriyet Halk Partisi 33. Olağan Kurultayı'na tek aday olarak girdi ve Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı seçildi. 2011 Türkiye genel seçimlerinde %25,98 oy alarak ikinci oldu, ancak partisinin oy oranını %5,11 artırdı. 2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde Milliyetçi Hareket Partisi ile ortak aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu'nu belirledi ve seçimi %38,44 oy alarak ilk turda kaybetti. Haziran 2015 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde sırasıyla %25,98 ve 25,32 oy alarak ikinci oldu. 2017 anayasa referandumunu %48,59 "hayır" oyu alarak kaybetti. Bu süreçte 2014, 2016, 2018 ve 2020 kurultaylarında yeniden genel başkan seçildi. Mayıs 2018'de İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile birlikte seçim ittifakı olan Millet İttifakı'nı kurdu. 2018 Türkiye genel seçimlerinde %22,65 oy alarak yeniden ikinci oldu ve ana muhalefet statüsünü korudu. Eş zamanlı yapılan 2018 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde ise partinin adayı Muharrem İnce, %30,64 oy alarak ikinci oldu. 2019 Türkiye yerel seçimlerinde partisi, 25 yıl sonra Mansur Yavaş ile Ankara Belediye Başkanlığını, Ekrem İmamoğlu ile birlikte İstanbul Belediye Başkanlığını kazandı.
Şubat 2022'de Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı'nın genişletilmesi ve Altılı Masa'nın kurulmasına öncülük etti; böylelikle Demokrasi ve Atılım Partisi ve Gelecek Partisi de ittifaka katıldı. 2023 Türkiye genel seçimlerinde %25,35 oy alarak mecliste 169 sandalye kazandı, ancak bunların 40'ı ittifak üyelerine dağıtıldı. Eş zamanlı yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendisi aday oldu; ikinci turda oyların %48,09'unu alarak Recep Tayyip Erdoğan'a kaybetti. Bu yenilginin ardından Kasım 2023'te düzenlenen CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'nın ikinci turunda %39,24 oy aldı ve genel başkanlığı Özgür Özel'e karşı kaybetti. Özel döneminde 2024 Türkiye yerel seçimlerini kazanan CHP, 47 yıl sonra yeniden birinci parti oldu. Bu zaferden sonra parti üzerindeki siyasi baskı arttı; partinin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu dâhil olmak üzere 40'tan fazla belediye başkanı tutuklandı. Sonunda Özel'in kazandığı kongre mutlak butlan sebebiyle, hukuken tartışmalı bir şekilde iptal edildi ve yerine Kılıçdaroğlu görevlendirildi.

Kemal Kılıçdaroğlu, Alevi bir ailede tapu memuru Kamer Kılıçdaroğlu (1921-1990) ile ev hanımı Yemuş Kılıçdaroğlu'nun (1922-2009) yedi çocuğundan dördüncüsü olarak 17 Aralık 1948 tarihinde Tunceli'nin Nazımiye ilçesine bağlı Ballıca köyünde doğdu. Kendisinden on dakika önce Adil adlı bir ikizi doğdu. Eski soyadı olan "Karabulut", babası tarafından, yaşadıkları köydeki herkesin soyadının aynı olması nedeniyle "Kılıçdaroğlu" olarak değiştirilmiştir. İlk öğrenimine Erciş'te başladı ve ilk üç yılını burada okudu, dördüncü sınıfı Tunceli'de, beşinci sınıfı ise Genç'te tamamladı. Ticaret lisesinde eğitimini almak üzere Elazığ'a taşındı.
Elazığ Ticaret Lisesi'nden 1967 yılında birincilikle mezun oldu. Lisans eğitimini 1971 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinin ekonomi-maliye bölümünde (günümüzdeki adıyla Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü) tamamladı.

1971 yılında girdiği hesap uzman yardımcılığı sınavının ardından Maliye Bakanlığı'nda göreve başladı. Daha sonra hesap uzmanı olan Kemal Kılıçdaroğlu, bir yıl Fransa'da kaldı. Askerliğini İzmir'de 53. Er Eğitim Tugay Komutanlığında yaptı. Hesap uzmanlığını 1983 yılına kadar sürdürdü ve aynı yıl Gelirler Genel Müdürlüğüne atandı. Burada önce daire başkanı olarak görev aldı, daha sonra aynı kurumun genel müdür yardımcılığını yaptı.
1991 yılında Bağ-Kur'a atandı. Burada genel müdür olarak görev yapan Kılıçdaroğlu, 1992 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu genel müdürü oldu. Daha sonra kısa bir süre Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 1994 yılında Ekonomik Trend dergisi tarafından "Yılın Bürokratı" seçildi. 1996 yılında, Refah Partili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Necati Çelik tarafından görevden alındı. Mahkemeye giderek yürütmeyi durdurma kararı, temyiz üzerine de Danıştay Genel Kurulundan yine yürütmeyi durdurma kararı çıkartmasına rağmen Temmuz 1997 yılına kadar görevine başlayamadı. 1999 yılında kendi isteğiyle SSK genel müdürlüğünden emekli oldu.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çalışmalarında Kayıt dışı Ekonomi Özel İhtisas Komisyonu′na başkanlık eden Kılıçdaroğlu, Hacettepe Üniversitesi aktüerya bilimleri bölümünde bir süre ders verdi. Daha sonra Türkiye İş Bankası′nda yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

SSK genel müdürlüğünden emekli olduktan sonra adı "DSP′nin yıldızları" arasında anılan Kılıçdaroğlu'nun, 1999 Türkiye genel seçimlerinde genel başkanlığını Bülent Ecevit'in yaptığı DSP'den milletvekili adayı olacağı belirtildi ancak Ecevit tarafından aday gösterilmedi.
Bir süre Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği'nin genel başkanlık görevini üstlendi. CHP'li Bülent Tanla'nın isteği üzerine CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu'na "yolsuzluk raporu" hazırladı. Genel başkan Deniz Baykal'ın dikkatini çeken bu rapor Kemal Kılıçdaroğlu'na CHP'nin kapılarını açtı; Baykal Kılıçdaroğlu'nu partiye davet etti ve yine aynı dönemde CHP kontenjanından Türkiye İş Bankası'nın yönetim kuruluna girdi. 2002 Türkiye genel seçimlerinde CHP İstanbul milletvekili olarak meclise girdi.
2004 yerel seçimleri sonrasında; Baykal yönetimine karşı partide yeniden yapılanma ve olağanüstü kurultay çağrıları dile getirilmeye başlandı. Arasında Kılıçdaroğlu'nun da olduğu 30 milletvekili “İktidara Yürüyüş Hareketi“ başlıklı bir bildiri yayımladı. Bu hareket daha sonrasında "30'lar hareketi" olarak da adlandırıldı. Bildiri; partide tüzük, söylem ve yapılanma değişikliğine gidilmesini ve seçimli kurultay yapılmasını talep ediyordu. Bu bildiriyi imzalayanların çoğu parti yönetimi tarafından tasfiye edilirken Kılıçdaroğlu, yönetimin "kara listesine" girmemeyi başardı.
2007 Türkiye genel seçimlerinde tekrar CHP İstanbul milletvekili olarak meclise girdi. Kemal Kılıçdaroğlu bu dönemde Deniz Baykal'ın isteği üzerine grup başkanvekilliğine seçildi, artık görevi nedeniyle daha görünür olacaktı. CHP grubunda Kılıçdaroğlu, düzenlediği basın toplantılarında “yolsuzluk iddialarını” gündeme getirdi. Eski AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet Fırat ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, hedefindeki isimler oldu. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sakarya milletvekili Şaban Dişli'yi, Silivri'de bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep etmekle suçladı. Bu iddiasını daha sonra Başbakan Erdoğan'a yönelik bir soru önergesiyle meclise taşıdı. Dişli, iddialar karşısında partisindeki görevinden istifa etti. Almanya'nın Frankfurt kentinde görülen Deniz Feneri davasının Türkiye ayağına ilişkin bazı belgeler açıkladı. Kılıçdaroğlu, 22 Eylül 2008 tarihinde düzenlediği bir basın toplantısında, "Baron" olarak adlandırdığı AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat hakkında çeşitli iddialar ortaya attı. Fırat'ın en büyük ortağı olduğu Menas adlı şirketin ürünlerini yurt dışına götüren tırda 89 kilogram eroin yakalandığını ve Menas'ın hayali ihracat yaptığını iddia eden Kılıçdaroğlu, bu kez de 25 Eylül 2008 tarihinde gazeteci Uğur Dündar tarafından yönetilen tartışmada Dengir Mir Mehmet Fırat ile bir araya geldi. Tartışma, televizyondan canlı olarak yayımlandı. Fırat, sağlık durumunu gerekçe göstererek 8 Kasım 2008 tarihinde istifa etti.
2008 yılı Ekim ayında, İsveç'te faaliyet gösteren ve ABD'de yer alan Johns Hopkins Üniversitesi ile iş birliği içinde çalışan Merkezi Asya ve Kafkaslar Enstitüsü İpekyolu Çalışmaları Programı isimli kuruluş tarafından Prospects for a "torn" Turkey ː A secular and unitary future? başlığıyla yayımlanan raporda, "Deniz Baykal nihayet CHP genel başkanlığından istifaya ikna edildiğinde, yerini 2008 yılında AK Parti'nin önde gelen isimlerinin karıştığı yaygın yolsuzluğun ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu kamuoyunun dikkatini çeken Kemal Kılıçdaroğlu aldı." ifadesi yer aldı

Ahmet Kenan Evren (17 Temmuz 1917, Kula, Manisa - 9 Mayıs 2015, Ankara), Türk asker, devlet adamı ve ressamdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 17. Genelkurmay Başkanı (1978-1983), 12 Eylül Darbesi sonrası Türkiye'nin Devlet Başkanı (1980-1982) ve 7. Cumhurbaşkanıdır (1982-1989). Mehmetçik Vakfının kurucusudur.
Maltepe Askerî Lisesi, Kara Harp Okulu, Topçu Okulu ve Kara Harp Akademisini bitirdi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde görev yaptı. Ordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığından sonra 7 Mart 1978'de Genelkurmay Başkanı oldu. Görevi sırasında 12 Eylül 1980 günü gerçekleştirdiği askerî darbeyle Devlet Başkanlığı ve Millî Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevlerini de üstlendi. 1982'de kendisi ve diğer Millî Güvenlik Konseyi Üyesi Komutanların aralarında topladıkları biner TL ile Mehmetçik Vakfını kurdu. 7 Kasım 1982'de halkoyuna sunulan ve %91,37 oy oranı ile kabul edilen yeni anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti'nin Yedinci Cumhurbaşkanı olarak göreve başladı. Okuma yazma oranının yükseltilmesi, kız çocuklarının mutlaka okutulması, nüfus artış hızının azaltılması, okul yapımının çoğaltılması için başlattığı "Kendi Okulunu Kendin Yap" kampanyası için çalıştı. 8 Kasım 1989'da TRT'de yaptığı veda konuşmasının ardından 9 Kasım 1989'da görev süresini tamamlayarak Marmaris'e yerleşti.
Cumhurbaşkanlığından sonra kitaplar yazarak, resim yaparak, kişisel resim sergileri açarak, ziyaretleri kabul ederek, ziyaretlerde bulunarak, balolara katılarak ve kurduğu "Kenan Evren Eğitim Kültür Vakfı" ile ilgilenerek günlerini geçirdi. 1990'da Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'ne layık görüldü. 1990-1991 yıllarında kendi yazdığı ve 6 ciltten oluşan Kenan Evren'in Anıları adlı otobiyografisini yayımladı.
2010 anayasa değişikliği referandumunda %57,88 "evet" çıkınca yargı süreci başladı. 18 Haziran 2014 tarihinde Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından; 12 Eylül 1980'de dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e muhtıra vermek, T.C. Anayasası'nı ve Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan müebbet hapis cezasına ve orgenerallik rütbesinin erliğe düşürülmesine karar verildi. Ankara 10. Ceza Mahkemesinin mahkûmiyet hükmü temyiz edilmiş ancak 24 Kasım 2014 itibarıyla Yargıtay sürecine henüz başlanmamıştı. Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın ölümlerinin ardından Yargıtay süreci devam eden kamu davası düşmüş oldu, kararlar kesinleşmedi. Yıllar sonra, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası; Evren'in ifadesini alan dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili, Evren ve Şahinkaya'ya dava açan dönemin Ankara Cumhuriyet Savcısı, açılan davaya ilk bakan hâkimler ve iddia makamında bulunan savcılar, "Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) soruşturması" kapsamında meslekten ihraç edildi. Daha sonra bazıları yargılandı ve mahkûm oldu.
9 Mayıs 2015'te tedavi gördüğü Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 97 yaşında öldü.

Kenan Evren, Arnavut kökenli Hayrullah Evren (1877-1957) ve Bulgaristan Türkü Naciye Evren'in (1885-1983) dördüncü ve son çocuğu olarak doğdu. Nüfus cüzdanı, doğduktan 6 ay sonra Alaşehir'de alındığı için resmiyette 1 Ocak 1918'de Alaşehir'de doğduğu yazsa da sonradan yaptığı araştırmalara göre Evren, 17 Temmuz 1917 tarihinde Kula'da dünyaya geldi. Babası Hayrullah Evren bugün Sırbistan'da bulunan Preşova kasabasından İstanbul'daki amcasının yanına yerleşmiş, Düyûn-ı Umûmiye (Genel Borçlar) Teşkilatında aşar kontrol memuru olarak görev yapmıştı. Anne tarafı ise Bulgaristan'ın Ziştov kentinden göç ederek Soma'ya yerleşmişti.
Kadir Gecesi doğduğundan dolayı Evren'e "Kadir" adı verildi, on beş gün kadar adı "Kadir" olarak kaldı. Ağabeyi Ragıp'ın isteği üzerine babası, "Kadir" adından vazgeçip Evren'e "Ahmet Kenan" adını koydu.
15 Mayıs 1919'da Yunanlar İzmir'e asker çıkararak Anadolu içlerine doğru Osmanlı topraklarını işgale başladığında Evren ve ailesi Alaşehir'deydi. Yunanlar Alaşehir'e yaklaştıklarında Evren'in ailesi Alaşehir'i terk edip Denizli'ye göç etti. O tarihte at ve katır üstünde gerçekleşen göç sırasında Evren, henüz iki yaşındayken, kuvvetli bir ishale yakalandı. Annesi, Evren'i sırtında ve kucağında taşımaktan bitap düşüp oğlunun öleceğini tahmin ederek onu yolda bırakmayı dahi düşünmüşse de bırakmadı ve Evren ailesi Denizli'ye yerleşti. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından sonra Evren'in babası önce Bergama'ya, sonra Muğla'ya tayin edildi. Aile Muğla'ya geçti.

Kenan Evren, 7 yaşındayken Muğla'da ilkokula başladı. Birinci sınıfı burada okudu. Daha sonra babasının tayini Alaşehir'e çıktı. İlkokulun diğer sınıflarını Alaşehir'de, ortaokulu Manisa'da okudu. Bu dönemde yaşanan Menemen Olayı kendisini etkiledi, ilk portre resmini Mustafa Fehmi Kubilay'ın resmi olarak yaptı.
Evren, liseyi Maltepe Askerî Lisesinde okudu. 1938'de Kara Harp Okulunu bitirerek topçu asteğmen oldu. Topçu Okulunda iken Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü kendisini derinden etkiledi. Anıları'nın ilk cildinde Atatürk'ün ölümünden bahsetti.
Şubat 1939'da teğmen oldu. 1940'ta Topçu Okulunu bitirdikten sonra çeşitli birliklerde görev yaptı. Ağustos 1942'de üsteğmenliğe yükseldi. 1946 yılına kadar çeşitli topçu birliklerinde Batarya Takım Komutanı ve Batarya Komutanı olarak görev yaptı. 1946 yılında girdiği Kara Harp Akademisini 1949 yılında kurmay yüzbaşı olarak bitirdi.

Kara Harp Akademisini bitirdikten sonra Genelkurmay Eğitim Şubesi kısım amirliği, 1. Ordu Harekât Dairesi başkan yardımcılığı yaptı, Kara Harp Akademisinde öğretmenlik etti. 1958-1959 yıllarında, Kore Savaşı'nın ardından Güney Kore'de kalan Türk Tugayında harekât ve eğitim şube müdürü ve kurmay başkanı olarak görev aldı. Türkiye'ye döndükten sonra 1959-1961 arasında Ordu Donatım Okulu kurmay başkanlığı ve 2. Ordu harekât eğitim başkanlığı görevlerini üstlendi. O sırada 27 Mayıs Darbesi'yle ordu yönetime el koymuştu. 227. Piyade Alayı komutanlığı, 9. Kolordu kurmay başkanlığı, Kara Kuvvetleri Okullar Dairesi başkanlığı yaptı. 1964'te tuğgeneral, 1967'de tümgeneral oldu. 58. Er Eğitim Tümeni komutanlığı ve 2. Ordu kurmay başkanlığı görevlerine atandı. 1970'te korgeneralliğe yükseldi. 1970-1972 arası Trabzon'da 11. Kolordu komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Denetleme Kurulu başkanlığı görevlerinde bulundu. 1974'te orgeneral olarak Genelkurmay İkinci Başkanlığına getirildi. 1976 ile 1977 yıllarında Ege Ordusu komutanlığı görevinde bulundu.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun'un 1 Haziran 1977'de, Kanlı 1 Mayıs'tan (1 Mayıs 1977) sonra darbe girişiminde bulunacağı iddiasıyla, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel tarafından 200 asker ile birlikte resen emekliye sevk edilmesiyle Kenan Evren'e Genelkurmay Başkanlığı yolu açıldı. Gelecekteki Genelkurmay Başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan Ersun'un emekliye ayrılması Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki dengelerin ve kıdem geleneğinin bir anda altüst olmasına neden oldu. Bu karışık dönem nedeniyle Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'ın görev süresi bir yıl uzatılırken bu arada Kara Kuvvetleri Komutanlığına gelecek yani bir yıl sonra Genelkurmay Başkanı olacak isim konusunda bir anlaşmazlık baş gösterdi. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz'ü isterken Başbakan Demirel 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener'in Kara Kuvvetlerinin yeni komutanı olmasını istedi. Ancak Ne Demirel ne de Korutürk geri adım atınca her iki komutan da görev süreleri bittiğinden 30 Ağustos 1977'de emekliye ayrıldı. Böylece kıdem sırasında dördüncü olan Evren, önündeki 3 kişinin görev sürelerini tamamlayarak emekli olmasıyla beklenmedik biçimde 5 Eylül 1977 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. 1977-1978 yıllarında Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapan Evren, 6 Mart 1978'de Genelkurmay Başkanlığına atandı.

Evren, Genelkurmay Başkanı olduktan sonra 17 Mart 1978 tarihli emriyle 1 numaralı direktifini orduya yayımladı. Kamuoyunda ve Türk Silahlı Kuvvetlerinde olumlu karşılanan bu direktifin bazı maddeleri şöyleydi:— Savurganlıktan vazgeçilecektir. Her kademedeki komutan her hususta tasarrufa azami riayet edecektir.
— Gittiğim garnizonlarda komutanlar ancak bir yemek verecek. Bu yemek de çok basit, mümkünse tabildot yemeği şeklinde olacak. Diğer yemek paraları ve orduevindeki yatak ücretleri mutlaka alınacak. Zira geçici görev yolluğu bunun için veriliyor.
— Garnizonlara gittiğimde komutanlar beni şehir dışında il hududunda değil, garnizonda merasim bölüğü ile karşılayacak.
— Emniyet mülahazası ile yollara asker dizilmeyecek. Zira bu erler saatlerce, bazen yağmur altında soğukta arazide kalmakta, hiç de yararı olmamaktadır. Kaldı ki zaten komutan arabasının arkasından bir koruma aracı takip ettiği gibi önde de eskort aracı bulunmaktadır.
— Bayramlarda tebrik kartları ancak iki üst makama kadar gönderilecek, aynı garnizon içinde ve karargâh dâhilinde subay ve komutanlar arasında tebrik kartı teati edilmeyecektir.

— Yurt dışı ve yurt içine kurs, gezi ve geçici görevle gönderilen personel miktarında azami ölçüde tasarrufa uyulacaktır.Evren, 27 Aralık 1979'da Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı ile birlikte imzalayarak Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e gönderdiği uyarı mektubunda (27 Aralık Muhtırası) siyasal partilerin ve diğer anayasal kuruluşların ülkenin sorunlarının çözülmesinde uzlaşmaya varmalarını istedi. Mektupta şu ifadeleri kullandı: "Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet yasası ve kendisine verilen görev ve so­rumluluğunun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin, bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak, Anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer Anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir." Cumhurbaşkanı Korutürk, askerlerin talebi doğrultusunda uyarı mektubunu 2 Ocak 1980 tarihinde hükûmet ve siyasi partilere gönderdi ancak olumlu bir sonuç çıkmadı. Evren, 30 Ağustos 1980'de Zafer Bayramı dolayısıyla radyo ve televizyonda yayımlanan konuşmasınd

Komünizmle Mücadele Derneği, 1950 yılında, Türkiye'de sol merkezli görüşlere, sol hareketlere ve komünist düşüncelere karşı kurulmuş bir dernektir.
Derneğin kurucuları arasında Fethi Tevetoğlu, İlhan Egemen Darendelioğlu ve Nur Cemaatinin kurucusu Bekir Berk vardır. Dernek ilk olarak İzmir, İstanbul ve Erzurum'da kurulmuştur. Recai Kutan, Fethullah Gülen, Cemal Gürsel, Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel ve Turgut Özal derneğin bilinen üyelerinden bazılarıdır.
Türkiye'de ilk Komünizmle Mücadele Derneği'nin kuruluş başvurusu Zonguldak'ta 1948 yılında yapılmıştı ve dernek kuruluşuna kadar (gayri resmi olarak) 1950 yılında faaliyete geçmişti ve 1953 yılına kadar çeşitli etkinlikler tertipledi. Kuruluş için ikinci girişim İstanbul'da gerçekleşti. Komünizmle Mücadele Derneği'nin ilk şubesi 7 Aralık 1956 tarihinde İstanbul'da kuruldu ve çalışmalarını 27 Mayıs 1960 sonrasında sona erdirdi. Türkiye çapında CIA destekli sol karşıtı kontrgerilla faaliyetlerini etkili bir biçimde sürdüren Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ise 1963 yılında kuruldu.
Derneğin çalışmaları, 1965 yılında genel başkanlığa Toprak Dergisi sahibi İlhan Egemen Darendelioğlu'nun geçmesi ile hızla yaygınlaştı. 1965'te 27 olan şube sayısı kısa sürede 110'a çıktı. 1965 yılından itibaren İzmir, Antalya, Adana, Erzurum, Kars ve Trabzon'da mitingler düzenledi Fethullah Gülen bu yıllarda Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'nin kurucuları arasında idi.
Derneğin önde gelen üyeleri, daha sonra İlim Yayma Cemiyeti'nin kuruluşuna da önayak olmuşlardır.
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, 16 Temmuz 1965 tarihinde, Türkiye İşçi Partisi Bursa mitingine yapılan saldırı sonrasında Komünizmle Mücadele Derneği fahri başkanlığından ayrılmıştı. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı dernekle ilgili soruşturma başlattı.

Türkiye'de sağ-sol çatışması

Mustafa Mahir Kaynak (1 Ocak 1934, Kilis - 14 Şubat 2015, İstanbul), Türk asker, iktisatçı, yazar ve istihbarat analizcisi.

1934 yılında o dönem Gaziantep'e bağlı olan Kilis'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladıktan sonra 1948'de Kuleli Askerî Lisesi'ne gitti. 1953'te Kara Harp Okulu'nu beşincilikle bitirdi, ancak 1957'de üsteğmen iken askerlikten ayrıldı.
1961'de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni tamamlayarak aynı fakültede asistan oldu. 1971'de doçent unvanını aldı. Aynı dönemde Madanoğlu cuntasının çökertilmesi aşamasında devlet tarafından görevlendirilen bir istihbarat elemanı olduğu ortaya çıktı.  Milli İstihbarat Teşkilatı Ekonomik İşler Daire Başkanlığı'na kadar yükseldi. 1980 Askeri Darbesi'ne kadar dokuz yıl sürdürdüğü Millî İstihbarat Teşkilatı'ndaki görevinden emekliye ayrıldı.
1982 yılında Selçuk Üniversitesi'ne atanarak yeniden üniversiteye döndü ve profesör oldu. 1989 yılında Gazi Üniversitesi'nden emekli oldu.
Mahir Kaynak 14 Şubat 2015 tarihinde İstanbul'da 81 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi 16 Şubat 2015 Pazartesi günü Ataşehir Mimar Sinan Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığında defnedildi.

Uluslararası Eksende Terör ve Türkiye/ Terör Nasıl Bitirilir ? Nevzat Yalçıntaş, Mahir Kaynak, Ahmet Almaz Nokta Kitap.
Erdoğan Operasyonu
Amerika 11 Eylül Afganistan Irak
Başımıza Çuval Geçirenler
Yeni Ortadoğu Haritası (Emin Gürses ile birlikte) - 2006 Eylül'üyle 2007 Ocak'ı arasında Mahir Kaynak ve Emin Gürses'le yapılan röportajlardan oluşur.
Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye Üzerine Stratejik Analizler
Dünyayı Kimler Yönetiyor (Ömer Lütfi Mete ile birlikte)
İstihbarat ve Terör Oyunları
Maskeli Balo / Türkiye, ABD ve Diğerleri
Para İmparatorluğu / Kontrol Kimin Elinde?
Sil Baştan
Sonuçlardan Sebepler
Üç... İki... Bir (Ters Labirentlerde Final)
Yel Üfürdü Su Götürdü (otobiyografik hatıralar) ISBN 975-8486-13-6
Derin Devlet (Ömer Lütfi Mete ile)
Yeni Dünya Düzeni
Mit ve Türkiye (Oğuzhan İhtiyar- Truva Yay.- Kısa Röportajı)
Geleceğin Türkiye'si Yeni Osmanlılar (Emin Gürses - Cem Küçük Röportajı)
Darbeli Demokrasi (Olaylar ve Çözümlemeler)

Star gazetesi yazıları

Mahir Çayan (15 Mart 1946, Samsun - 30 Mart 1972, Kızıldere, Niksar, Tokat), Türk Marksist-Leninist militandır. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin kurucusudur. Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde jandarma ile girdikleri çatışmada dokuz arkadaşıyla birlikte öldürüldü.

Mahir Çayan'ın babası Aziz Çayan, Amasya'nın Gümüşhacıköy ilçesinin Gümüş bucağındandır. Bucağın Hamamözü tarafında kalan kısmına "Çörüklerin Kışla", Amasya tarafında kalan kısmına "Çayanların Kışla" denmektedir. Mahir Çayan'ın akrabaları hâlen orada yaşamaktadırlar. Bugün köyün adı Yeniköy olarak değiştirilmiştir. Kimi kaynaklarda Çayan'ın Çerkes ve Ermeni  kökenli olduğu iddia edilir. Mahir Çayan Bozulus'a dahil olup Osmanlı'ya Akkoyunlu devletinin çöküşünden sonra katılan Türkmenlerden Çayan aşiretinin bir ferdidir. Bozulus'un Orta Anadolu'ya geçmesinden sonra Çayan aşireti Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun'un bazı yerlerine yerleşmiştir. Çayan aşiretinden ayrılan küçük bir cemaat ise Karaman, Nevşehir, Ulukışla ve Ereğli bölgesine yerleşmişlerdir. 
Samsun doğumlu olan Mahir Çayan, ortaokul ve lise dönemlerini Haydarpaşa Lisesi'nde yani İstanbul'da geçirdi. 1963'te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydoldu. Ertesi yıl Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenimine devam etti. Bu dönemde TİP ve Fikir Klüpleri Federasyonuna bağlı olan Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübüne girdi. 1965'te bu kulübün başkanlığını da üstlendi.
1967'de kısa süreliğine o zamanki kız arkadaşı Gülten Savaşçı'nın yanına Fransa'ya gitti. Fransa'daki sosyalist hareketlerin genel seyri ve içinde bulundukları tartışmaları izledi. 1968'deki 6. Filo eylemlerine İzmir'de katıldı ve gözaltına alındı. Bu dönemde  Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde başlayan Mihri Belli'nin savunduğu Millî Demokratik Devrim tartışmalarının içerisinde ve daha sonra kurulan THKP-C'nin önder kadrosunda yer aldı. Bu süreçte TİP adına Karadeniz Ereğli'de çalışmalar yürüttü.
1969 yılında Ankara'da yapılan ve Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun adını DEV-GENÇ (Devrimci Gençlik Federasyonu) olarak değiştirdi. Mahir Çayan, 1970'te Gülten Savaşçı ile evlendi.
26 Mart 1972 tarihinde Ünye Radar Üssü'nde çalışan biri Kanadalı, ikisi İngiliz üç teknisyeni kaçırdıktan yaklaşık 4 gün sonra saklandıkları Kızıldere'de kuşatıldıkları evde, teslim olmayı kabul etmediler. Çıkan çatışmada Mahir Çayan ile birlikte Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna öldürüldü. Ertuğrul Kürkçü ise yaralı olarak yakalandı. 

1967'deki Fransa gezisinden sonra ideolojik olarak Millî Demokratik Devrim saflarında yer aldı. TİP ile olan temel ayrılığı "devrim sorunu" olarak tarif eder. Fransa'da bulunduğu süreçte Latin Amerika silahlı (fokoist) mücadelelerinden etkilenir. TİP'i bu süreçte yasalcılık ile suçlar, Türkiye'deki devrim sürecinin ancak silahlı bir mücadeleyle ve kendi özgül koşullarının tespit edilmesiyle olabileceğini savunur. Bu görüşe daha yakın olan Türk Solu ve Aydınlık dergilerinde yazılar yazar. Bu dönemde yazdığı önemli yazıları "Revizyonizmin Keskin Kokusu 1", "Revizyonizmin Keskin Kokusu 2" ve "Aren Oportünizminin Niteliği"dir.
1971 yılında yapılan TİP kongresine katılmamıştır fakat TİP ve kendi çalışma çevresinden öğrenci ve işçilerle birlikte bir toplantı örgütler. Mihri Belli ile olan ayrılıklarının iyice ortaya çıkmış olmasıyla birlikte yolunu Millî Demokratik Devrim (MDD) sürecinden ayırarak önce "genç subayların" askerî darbe yapmasını beklemek yerine halk ihtilali için silahlı propaganda faaliyetlerine başlar. O dönemde Türkiye devrim sürecini "Kesintisiz Devrim I-II-III" broşürlerinde dile getirir. Türkiye'nin sahip olduğu yapıyı oligarşi olarak tanımlar. Ek olarak "Türkiye'deki geçmişe nazaran refah seviyesinin artması ile birlikte devlet ve halk arasında bir denge vardır." demiş ve bu dengeyi "suni denge" olarak adlandırmıştır. Suni dengeyi de bozmanın ancak silahlı mücadele ile olacağını savunmuştur.

Bu süreçte Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli ile birlikte THKP-C'nin kuruluş çalışmalarını sürdürür. Örgütün diğer önemli isimleri arasında Ertuğrul Kürkçü, İlhami Aras, Ulaş Bardakçı, Mustafa Kemal Kaçaroğlu ve Hüseyin Cevahir yer alır. Şehir gerillası modelini benimseyen Mahir Çayan buna uygun silahlı eylemlerin planlanmasında ve gerçekleştirilmesinde bizzat bulunur. Bu arada THKP'nin şehir gerillası eylemlerini de planlayan Çayan, 12 Şubat 1971'de Ankara'da Ziraat Bankası Küçükesat Şubesinin soygununa katıldı. Şubat 1971'de Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Kamil Dede ve Oktay Etiman'la birlikte İstanbul'a geldi ve örgütün eylemlerine burada devam edilmesi için hazırlıklarda bulundu. 15 Mart 1971'de Erenköy Türk Ticaret Bankası soygununa katıldı. Bunun ardından 4 Nisan 1971'de iş adamları Mete Has ile Talip Aksoy'un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi. Bu arada Türkiye Halk Kurtuluş Partisinin tüzüğünü Münir Ramazan Aktolga ile birlikte hazırladı. Aynı günlerde "İhtilalin Yolu" adlı parti bildirisini de kaleme aldı.

17 Mayıs 1971'de İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılıp 22 Mayıs 1971'de öldürülmesi olayına karışır. Kaldıkları evden kaçarken polisle girdikleri çatışma sonrasında Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir, İstanbul Maltepe'de bir evde kuşatılır. Evde bulunan 14 yaşındaki Sibel Erkan'ı rehin alırlar. Çayan ve Cevahir'i ikna edebilmek için anne ve babaları ile aile büyükleri olay yerine getirilir. Hüseyin Cevahir ve Mahir Çayan'ın teslim olmaması üzerine 1 Haziran 1971 günü eve operasyon düzenlenir. Cevahir ve Çayan, Sibel Erkan'ı pencerelerden uzaklaştırır. Hapisteki İlkay Demir; Mahir Çayan'ı hafif saçları dökülmüş, siyah saçlı ve esmer tarif etmiş ve bunun üzerine keskin nişancı Mahir Çayan sandığı Hüseyin Cevahir'e ateş açmıştır. Cevahir ölmeden önce "aslan" diye bağırır ve son nefesini verir. "Aslan", Çayan ve Cevahir arasındaki bir şifredir. Çayan ise arkadaşıyla daha önceden anlaştığı gibi sağ ele geçirilmemek için namluyu kalbine doğrultur ve tetiği çeker. Ancak solak olduğu için eli titrer ve kurşun, kalbi yerine akciğerine saplanır. Hüseyin Cevahir ölü, Mahir Çayan ise yaralı ele geçirilir. Sibel Erkan zarar görmemiştir.
Mahir Çayan tutuklandıktan sonra bir süre örgüt arkadaşlarından ayrı olarak tek başına bir hücrede tutuldu. Dokuz günlük ölüm orucunun sonunda gece yarısı İstanbul Maltepe Cezaevine getirildi. Dava sürerken 29 Kasım 1971'de THKP-C'den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz ile Türkiye Halk Kurtuluş Ordusundan (kısaca THKO) Cihan Alptekin ve Ömer Ayna, kazılan tünelden çıkarak firar ederler. Firardan sonra THKP-C içinde bölünme yaşanır. Bu süre içinde örgüt içinde baş gösteren anlaşmazlığı tartışmak üzere 12 Aralık 1971'de Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga ile görüştü. Ancak bu görüşmede bir sonuç sağlanamadı ve Çayan içeride oldukları süre içinde partinin çizilmiş olan stratejisini terk ettikleri gerekçesiyle Merkez Komitesindeki bu iki arkadaşını suçladı. Daha sonra genel komitedeki diğer üyelerin de onayı ile Yusuf Küpeli ile Münir Ramazan Aktolga'nın THKP-C'den ihraç edilmelerini sağladı.
İstanbul'da kalma olanakları daralan Mahir Çayan, Ankara'ya geçer. 19 Şubat'ta Ulaş Bardakçı, Arnavutköy'de kaldığı evde kuşatılır ve güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülür. Mahir Çayan ve arkadaşları bir yandan sürekli yer değiştirerek yakalanmamaya çalışırken öte yandan idam cezası verilmiş olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın kurtarılmaları için eylem olanakları araştırırlar. Ankara'daki ilişkiler de yakalanmalar sonucunda giderek daralır. Önce bazı kadrolar Karadeniz'e gönderilir. Koray Doğan'ın polis tarafından öldürülmesi ve diğer yakalanmalar sonrasında da Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ertuğrul Kürkçü Karadeniz'e geçerler.

Mahir Çayan ve arkadaşları, 26 Mart 1972 günü Ünye Radar Üssünde çalışan biri Kanadalı, ikisi İngiliz üç teknisyeni kaçırıp Tokat'ın Niksar ilçesi Kızıldere köyünde muhtar Emrullah Arslan'ın evinde saklanırlar. Tutuklu bulundukları İstanbul Kartal Askerî Cezaevi'nden tünel kazarak kaçan Çayan ve arkadaşları, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No.'lu Askerî Mahkemesince ölüm cezasına çarptırılan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için verilen kararın infaz edilmemesini isteyen bir bildiriyi kaçırdıkları İngilizlerin şifreli kasasına bırakırlar. Bu bildirinin radyoda yayımlanmasını, yayımlanmazsa teknisyenlerinin öldürüleceğini de bildiriye eklerler.

Fatsa-Ünye-Niksar ilçelerinde aramalar başlar. Niksar-Ünye kara yolunda yapılan bir arama, Çayan ve arkadaşlarının izini bulmaya yeter. Yakalananlardan Hasan Yılmaz, "Bana 100 lira verdiler. Rehberlik yaptım. Yol gösterdim. Hepsi de Kızıldere köyündeler." der. Saklandıkları evin sahibi muhtar Emrullah Arslan bulunur, konuşturulur. İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanı General Vehbi Parlar, Samsun Jandarma Bölge Komutanı Albay Celal Durukan 29 Mart günü Kızıldere köyüne giderler. "Teslim olun!" çağrılarına karşı Çayan ve arkadaşları, "İngilizler elimizde. Teslim olmayacağız! Çarpışacağız. İngilizler burada ölecek." yanıtını verirler. Daha sonra askerlerin açtığı ilk ateşle vurulan Mahir Çayan oldu ve hemen orada öldü. Elleri arkadan bağlı rehin teknisyenler de Çayan'ın arkadaşları tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüler.

Mahir Çayan, Maltepe Cezaevi'nden firar ettikten sonra kaleme aldığı ve Kızıldere'de öldürülmesinden kısa bir süre önce 1972 başında tamamladığı "Kesintisiz Devrim II-III" başlıklı yazısında Kemalizm ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili görüşlerine de yer verdi. Kemalizmi emperyalizmin işgali altındaki bir ülkedeki devrimci ve milliyetçilerin milli kurtuluş bayrağı ve emperyalizme karşı bir tavır olarak tanımlayan Çayan, ayrıca Kemalizmi küçük burjuvazinin en solunda anti-emperyalist bir görüş olarak yorumladı. Çayan'a göre örgütünün küçük burjuva çevresindeki tek müttefikleri ancak Kemalistler olabilirdi. Aynı yazısında Atatürk hakkında 

Meclis-i Mebûsan (Osmanlıca: مجلس مبعوثان) (Çağdaş Türkçe: Temsilciler Meclisi), Osmanlı İmparatorluğu'nda, 23 Aralık 1876 tarihli anayasaya (Kânûn-ı Esâsî) göre kurulmuş ve Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde görev yapmış çift meclisli yasama organının alt organıdır. Seçilmiş parlamenterlerden oluşmakta ve padişah tarafından atanan (daha az sayıdaki) üst kamara üyelerinin oluşturduğu Seçkinler Meclisi (Meclis-i Âyan) ile birlikte, genel parlamentoyu (Meclis-i Umûmî) oluşturmaktaydı.

Parlamenterler Meclisi (Meclis-i Mebûsan), 7 dönemde faaliyet göstermiştir:

31 Mart 1877'de çalışmalarına başlayan 1. Meclis-i Mebûsan üyeleri, geçici bir talimatla il, liva ve kazaların yönetim meclisi üyeleri arasından seçilmiş, İstanbul için ayrı bir seçim yapılmıştı. Bu parlamentoda 115 parlamenter vardı. 28 Haziran 1877'de çalışmalarını tamamlayarak dağıldı.
Aynı seçim yöntemiyle oluşturulan 2. Meclis-i Mebûsan ilk kez 13 Aralık 1877'de toplandı. 93 Harbi'nin getirdiği sorunlar nedeniyle 14 Şubat 1878'de kapatıldı.
II. Abdülhamid döneminin sonunda, 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla aynı yılın Kasım ve Aralık aylarında parlamenter seçimi yapıldı. Ahrar Fırkası (Özgürlükçüler Partisi) ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme Partisi)’nin  katıldığı seçimlerde, İttihat ve Terakki Cemiyeti çoğunluğu sağladı ve 4 Aralık 1908’de 3. Meclis-i Mebûsan açıldı. Bu parlamento, 31 Mart Vakası ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sonrasında Mayıs 1909’da Anayasa üzerinde değişiklikler yaparak padişahın ve Seçkinler Meclisi'nin yetkilerini daralttı, kendi yetkilerini artırdı. 1911’de tek bir parlamenteri ilgilendiren, ancak politik yankıları yüksek olan bir ara seçim gerçekleştirildi.
18 Ocak 1912’de padişah parlamentoyu dağıttı ve yapılan seçimlerden sonra, 18 Nisan 1912’de 4. Meclis-i Mebûsan toplandı. Bu parlamento, 5 Ağustos 1912’de Ahmed Muhtar Paşa’nın önerisi ile feshedildi. Birinci Balkan Savaşı nedeniyle seçime gidilemedi ve sıkıyönetim ilan edildi. İttihat ve Terakki, 23 Ocak 1913’teki Bâb-ı Âli Baskını ile iktidarı ele geçirdi.
Bu şartlarda tek parti düzeninde 1914’te seçime gidildi ve 5. Meclis-i Mebûsan üyeliklerinin tamamını İttihat ve Terakki elde etti. Bu parlamento I. Dünya Savaşı boyunca bu haliyle faaliyetlerde bulundu.
Mondros Mütarekesi sonrasında 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından, yeni seçimler yapılmak üzere parlamento feshedildi. Yapılan seçimler sonunda Son Meclis-i Mebûsan ilk toplantısını 12 Ocak 1920’de yaptı. 16 Mart 1920’de İstanbul'un İşgali üzerine, parlamento, işgal güçlerinin baskısıyla anayasaya aykırı olarak 11 Nisan 1920'de resmen kapatıldı.
Meclis-i Mebûsan'ın kapatılması üzerine 23 Nisan 1920’de Ankara'da Büyük Millet Meclisi faaliyetlerine başladı ve fiilen ülkeyi yönetti.

18 Mart 1877'de yeni kurulan Meclis-i Mebûsan için mebus seçimleri yapıldı. Seçimlerin yapıldığı sırada siyasi bir fırka faaliyeti mevcut olmadığından mebuslar meclise bireysel temsil usulüyle girdi. İlk parlamento 69 üyesi Müslüman, 46 üyesi gayrimüslim olmak üzere toplam 115 mebustan oluşmaktaydı. Bu arada seçilen mebus sayısı seçilmesi istenene oranla daha azdı. Zira iç işlerinde bağımsız durumda olan Tunus, Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Sisam, Umman ve Necid bölgelerinden Meclis‟e hiç mebus gönderilmedi. Padişahın özel olarak önem verdiği Mısır dahi Meclis-i Mebûsan‟ın açılışına sadece tebrik telgrafı göndermekle yetindi.
Bu meclis, Türk tarihinde halk oylarıyla seçilen ilk meclis olma niteliği taşımaktadır. Toplanan bu meclis "Milel-i Müttehide-i Osmaniye" (birleşik Osmanlı milletleri) olarak tanımlandı. Meclisteki mebuslar, 19 Mart - 28 Haziran 1877 tarihleri arasında görev yaptı.

Madde 65.- Heyeti Mebusanın mıktarı âzası tebaai Osmaniyeden her ellibin nüfus zükûrda bir nefer olmak itibarıyla tertip olunur.
Madde 66.- Emri intihap reyi hafi kaidesi üzerine müessestir. Sureti icrası kanunu mahsus ile tâyin olunacaktır.
Madde 67.- Heyeti Mebusan âzalıgıle ile hükûmet memuriyeti bir zat uhdesinde içtima edemez. Fakat vükelâdan intihap olunanların âzalığı mücazdırvesair memurinden biri mebusluğa intihap olunur ise kabul edip etmemek yedi ihtiyarındadır. Fakat kabul ettiği halde memuriyetinden infisal eder.
Madde 68.- Heyeti Mebusan için azalığa intihabı caiz olmıyanlar şunlardır: Evvelâ tebai devleti aliyeden olmıyan saniyen nizamı mahsusu mucibince muvakkaten hizmeti ecnebiye imtiyazını haiz olan salisen Türkçe bilmiyen rabian otuz yaşını ikmal etmiyen hamisen hini intihabta bir kimsenin hizmetkârlığında bulunan sadisen iflâs ile mahkûm olup da iadei itibar etmemiş olan sabian sui ahval ile müştehir olan saminen mahcuriyetine hüküm lâhik olup da fekki hacir edilmeyen tasian hukuku medeniyeden sakıt olmuş olan aşiren tabiiyeti ecnebiye iddiasında bulunan kimselerdir. Bunlar mebus olamaz. Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.
Madde 69.- Mebusan intihabı umumisi dört senede bir kerre icra olunur ve her mebusun müddeti memuriyeti dört seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir.
Madde 70.- Mebusların intihabı umumisine heyetin mebdei içtimaı olan teşrini saniden lâakal dört mah mukaddem başlanılır.
Madde 71.- Heyeti Mebusan âzasının her biri kendini intihap eden dairenin ayrıca vekili olmayup umum osmanlıların vekili hükmündedir.
Madde 72.- Müntehipler intihap edecekleri mebusları mensup oldukları dairei vilâyet ahalisinden intihap etmeğe mecburdur.
Madde 73.- Ba iradei seniye Heyeti Mebusan feshile dağıtıldığı halde nihayet altı ayda müçtemi olmak üzere umum mebusanın müceddeden intihabına başlanılacaktır.
Madde 74.- Heyeti Mebusan âzasından biri vefat eder veya esbabı hacriyei meşruadan birine duçar olur veya bir uzun müddette meclise devam etmez veyahut istifa eder veya mahkûmiyet veya kabulü memuriyet cihetile âzalıktan sakıt olursa yerine nihayet gelecek içtimaa yetişmek üzere usulü veçhile diğeri tâyin olunur.
Madde 75.- Münhal olan mebusluk makamlarına intihap olunacak âzanın memuriyeti gelecek intihabı umumî zamanına kadardır.
Madde 76.- Mebuslardan her birine beher sene içtimaı içün hazineden yirmibin kuruş verilecek ve şehriye beşbin kuruş maaş itibarile memurinî mülkiye nizamına tevfikan azimet ve avdet harcırahı ita kılınacaktır.
Madde 77.- Heyeti Mebusan riyasetine heyet tarafından ekseriyetle üç ve ikinci ve üçüncü riyasetlere üçer neferki ceman dokuz zat intihap olunarak huzuru şahaneye arzile bunlardan birisi riyasete ve ikisi reis vekâletlerine ba iradei seniye tercih ve memuriyetleri icra kılınır.
Madde 78.- Heyeti Mebusanın müzakeratı alenidir. Fakat bir maddei mühimmeden dolayı müzakeratı hafi tutulmak vükelâ canibinden veyahut Heyeti Mebusanın âzasından onbeş zat tarafından teklif olundukta heyetin içtima ettiği mahal âzanın maadasından tahliye edilerek teklifin red veya kabulü için ekseriyeti arâya müracaat edilir.
Madde 79.- Heyeti Mebusanın müddeti içtimaiyesinde âzadan hiç biri heyet tarafından ithama sebebi kâfi bulunduğuna ekseriyetle karar verilmedikçe veyahut bir cünha veya cinayet icra eder iken veya icrayı müteakip tutulmadıkça tevkif ve muhakeme olunamaz.
Madde 80.- Heyeti Mebusan kendüye havale olunacak kavanin lâyihalarını müzakere ile bunlardan umuru maliyeye ve Kanunu Esasiye taalûk eder maddeleri red veya kabul veyahut tâdil eder ve mesarifi umumiye muvazene kanununda gösterildiği veçhile heyeti mebusanda tafsilâtile tetkik olunduktan sonra mıktarına vükelâ ile birlikte karar verilür ve buna karşılık olacak varidatın keyfiyet ve kemmiyeti ve sureti tevzi ve tedariki kezalik vükelâ ile birlikte tâyin edilir.

Mehmet Zati Bey (Arca) tarafından bestelenmiş olan marş, Meclis-i Mebûsan'ın 1909'da tekrar açılışında çalınarak kaydedilmiştir. Marşın sözleri hem 1908'de gerçekleşen Jön Türk Devrimi liderleri Resneli Niyazi Bey ve Enver Paşa ile Birinci Meşrutiyet'in ilân edilmesinde önemli rol oynayan Midhat Paşa'yı över.

Osmanlı Türkçesi
Osmanlılar bu gün oldu muzaffer,
Fethetti yeniden vatanı asker,
Açtı mebûslara yolu süngüler,
Yaşasın Niyâzi, yaşasın Enver!
Gökyüzünde şühedânın hayâli,
Alkışlıyor sanki ruhi Kemali
Ah, ölmeden görmeliydi bu hali,
Kıymetli, muhterem vatanperver
Al bayraklar bulutları sarıyor,
Şenliğimiz asumana varıyor,
Mazlumlara, zalimler yalvarıyor,
Hey Allah'ım bu nasıl ruzi mahşer?
Uyan Midhat, uyan geldi zamanın,
Tutsun dünyâları şöhret ve şânın,
Sen bulun önünde şu Mebusân'ın,
Artık yaşa evlâdınla beraber.
Günümüz Türkçesi
Osmanlılar bu gün kazandı,
Yurdu yeniden ele geçirdi er,
Milletvekillerine yolu açtı süngüler,
Yaşasın Niyâzi, yaşasın Enver!
Gökyüzünde şehitlerin düşü,
Alkışlıyor sanki ruhi Kemal'i,
Ah, ölmeden görmeliydi bu durumu,
Değerli, saygıdeğer yurtsever
Al bayraklar bulutları sarıyor,
Şenliğimiz göğe varıyor
Ezilenlere, Acımasızlar yalvarıyor,
Hey Tanrı'm bu nasıl azık kıyamet?
Uyan Midhat, uyan geldi vaktin,
Tutsun elleri ün ile görkemin
Sen önünde bulun şu Mebusân'ın,
Artık çocuklarınla birlikte yaşa.

 Vikikaynak'ta II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebûsan'ı açış nutku ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Meclis-i Umûmî (Osmanlıca: مجلس عمومی, romanize: Meclis-i ʿUmûmî), Osmanlı İmparatorluğu'nda, 23 Aralık 1876 tarihli Anayasa'ya (Kânûn-ı Esâsî) göre kurulmuş genel yasama organıdır. I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet dönemlerinde görev yapmıştır. Meclis-i Umûmî, seçilmiş parlamenterlerden oluşan Meclis-i Mebûsan ve padişah tarafından atanan üst kamara üyelerinden oluşan Meclis-i Âyan (İleri Gelenler) adında iki alt meclis içermekteydi. Meclis-i Umûmî'nin iki heyeti, her yıl Kasım ayının başında toplanır ve padişahın buyruğuyla açılır. Mart ayı başında da yine padişahın buyruğu ile kapanır. Heyetlerden biri, diğeri toplanmadığı zaman toplantı yapamaz. Ancak Padişah isterse Meclis-i Umûmî'yi olağan vaktinden önce ya da sonra toplayabilir veya toplantı süresi dönemini kısaltıp uzatabilir.
Meclis-i Umûmî, feshedildiği 1878 yılından tam 30 yıl sonra yeniden meşrutiyetin ilan edilmesiyle tekrar kurulmuş oldu. 1908 seçimlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti meclisteki çoğunluğu elde etti ve bu seçimin ardından yapılan merasim töreninde Eski Darülfünun binasının kapasitesi yetersiz geldiği için meclisi Çırağan Sarayı'na taşıma kararı alındı. Çırağan Sarayı'nda çıkan yangından sonra meclis Cemile Sultan Sarayı'na taşındı
1908 yılında ilan edilen ikinci meşrutiyette meclisin yetkileri genişletildi ve tahta çıkan padişahın Meclis-i Umûmî'de şeriata ve anayasa hükümlerine uyacağına, vatana ve millete sadık kalacağına dair yemin etmesi esası getirildi.
31 Mart Vakası'nın yaşanması ve hareket ordusunun İstanbul'a yola çıkması sebebiyle Meclis-i Mebûsan ve Meclis-i Âyan üyelerinin bir kısmı Yeşilköy'de Meclis-i Umûmî-i Millî adıyla toplandı. 27 Nisan 1909'da Meclis-i Âyan reisi Said Paşa'nın başkanlığında 240 mebus ve otuz yedi Meclis-i Âyan üyesinin katılımıyla toplanan Meclis-i Umûmî-i Millî, II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine karar verdi.

Madde 42.- Meclisi Umumi Heyeti Âyan ve Heyeti Mebusan namlarile başka başka iki heyeti muhtevidir.
Madde 43.- Meclisi Umuminin iki heyeti beher sene teşrisani iptidasında tecemmu eder ve ba iradei seniye açılır ve mart iptidasında yine ba iradei seniye kapanur ve bu heyetlerden biri diğerinin müctemi bulunmadığı zamanda mün'akid olamaz.
Madde 44.- Zatihazireti padişahi devletçe görünecek lüzum üzerine Meclisi Umumiyi vaktinden evvel dahi açar ve müddeti muayyenei içtimaını da tenkis veya temdit eder.
Madde 45.- Meclisi Umuminin yevmi hüşadında zatı hazireti padişahi veyahut taraflarından bilvekâle sadrıazam hazır olduğu ve vükelâyı devletle iki heyetin âzayı mevcudesi birlikte bulundukları halde resmi küşat icra olunup senei cariye zarfında devletin ahvali dahiliye ve münasebatı hariciyesine ve senei atiyede ittihazına lüzum görülecek tedabir ve teşebbüsata dair bir nutku hümayun kıraat olunur.
Madde 46.- Meclisi Umumi âzalığına intihap veya nasbolunan zevat meclisin yevmi küşadında sadrıazam huzurunda ve o gün hazır bulunmıyan olur ise mensup olduğu heyet müctemi olduğu halde reisleri huzurunda zatı hazireti padişahiye ve vatanına sadakat ve Kanunu Esasi ahkâmına ve uhdesine tevdi olunan vazifeye riayetle hilâfından mücanebet eyliyeceğine tahlif edilür.
Madde 47.- Meclisi Umumi âzası rey ve mütalca beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûna vaadü vaid ve talimat kaydı altında bulunamaz ve gerek verdiği reylerden ve gerek meclisin müzakeratı esnasında beyan ettiği mütalealardan dolayı bir veçhile itham olunamaz.Megerki meclisin nizamnamei dahilisi hilâfında hareket etmiş ola. Bu takdirde nizamnamei mezkûr hükmünce muamele görür.
Madde 48.- Meclisi Umumi âzasından birinin hiyanet ve Kanunu Esasiyi nakız ve ilgaye tasaddi ve irtikâp töhmetlerinden birile müttehem olduğuna mensup olduğu heyet azayı mevcudesinin sülüsanı ekseriyeti mutlakasile karar verilür veyahut kanunen hapis ve nefyi mucip bir ceza ile mahkûm olur ise azalık sıfatı zail olur ve bu af'alin muhakemesile mücazatı ait olduğu mahkeme tarafından rüyet ve hükmolunur.
Madde 49.- Meclisi Umumi âzasından her biri reyini bizzat ita eder ve her birinin müzakerede bulunan bir Maddenin red ve kabulüne dair rey vermekten içtinabe hakkı vardır.
Madde 50.- Bir kimse zikrolunan iki heyetin ikisine birden âza olamaz.
Madde 51.- Meclisi Umumi heyetlerinden ikisinde dahi mürettep olan azanın nısfından bir ziyade hazır bulunmadıkça müzakereye mubaderet olunamaz ve kaffei müzakerat sülüsanı ekseriyetile meşrut olmayan hususatta hazır olunan azanın ekseriyeti mutlakası ile karargir olur ve tesavii ara vukuunda reisin reyi iki addedilür.
Madde 52.- Bir kimse şahsına müteallik dâvasından dolayı Meclisi Umuminin iki heyetinden birine arzuhal verdiği halde eğer evvela ait olduğu memurini devlete veyahut o memurların tabi bulundukları mercie müracaat etmediği tebeyyün ederse arzuhali reddolunur.
Madde 53.- Müceddeden kanun tanzimi veya kavanini mevcudeden birinin tadili teklifi vükelâya ait olduğu gibi Heyeti âyan ve Heyeti Mebusanın dahi kendü vazifei muayyeneleri dairesinde bulunan mevad için kanun tanzimini veyahut kavanini mevcudeden birinin tadilini istidaya salâhiyetleri olmakla evvelce makamı Sadaret vasıtası ile tarafı Şahaneden istizan olunarak iradei seniye müteallik buyrulur ise ait olduğu dairelerden verilecek izahat ve tafsilat üzerine layihalarının tanzimi Şûrayı Devlete havale olunur.
Madde 54.- Şûrayı devlette bilmüzakere tanzim olunacak kavanın layıhaları Heyeti Mebusanda badehu Heyeti Ayanda tetkik ve kabul olunduktan sonra icrayi ahkamınaİradei seniye hazreti Padişahi müteallik buyrulur ise düşturül amel olur ve işbu heyetlerin birinde katiyen reddolunan kanun layihası o senenin müddeti içtimaiyesinde tekrar mevkii müzakereye konulamaz.
Madde 55.- Bir kanun lâyıhası evvelâ Heyeti Mebusanda badehu Heyeti Ayanda bend bend okunup ve her bendine rey verülüp ekseriyeti ara ile karar verilmedikçe ve bedel karar heyeti mecmuası için dahi betekrar ekseriyetle karar hasıl olmadıkça kabul olunmuş olmaz.
Madde 56.- Bu Heyetler vükelâdan veya anların göndereceği vekillerden veya kendi azalarından olmayan veyahut resmen davet olunmuş memurinden bulunmayan hiç kimseyi gerek asaleten ve gerek bir cemaat tarafından vekaleten bir Madde ifadesi için gelmiş olduğu halde asla kabul edemez ve ifadelerini istima eyliyemez.
Madde 57.- Heyetlerin müzakeratı lisanı türki üzere cereyan eder ve müzakere olunacak layıhaların suretleri tab ile yövmü müzakereden evvel azaya tevzi olunur.
Madde 58.- Heyetlerde verilecek reyler ya tâyini esami veyahut işaratı mahsusa veyahut reyi hafi ile olur. Reyi hafi usulünün icrası âzayı mevcudenin ekseriyeti arası ile karar verilmeğe mütevakkıftır.
Madde 59.- Her Heyetin inzibatı dahilisini münhasıran kendi reisi icra eder.

Meclis-i Âyan (Osmanlıca: مجلس اعیان), Osmanlı Devleti'nin Meşrutiyet sistemi içinde bir senato veya bir Üst Kamara benzeri bir kurum olup, Meclis-i Mebûsan (seçilmiş milletvekilleri) ile birlikte Meclis-i Umumî'yi (Genel Meclis) meydana getiren ve 23 Aralık 1876 tarihli Kanûn-ı Esâsî'ye (Anayasa) göre kurulmuş yasama organıdır.
Âyan (toplumun önde gelenleri) Meclisi üyelerini Padişah seçerdi ve sayıları mebusların (Milletvekili) üçte birini geçmezdi. Âyanın başkan ve üyeleri güvenilir, itibarlı ve 40 yaşını geçmiş kimseler olurdu. Ayrıca Kanunu Esasinin 62. Maddesine göre, nazır (bakan), vali, ordu kumandanı, kazasker, elçi, patrik, hahambaşı, kara ve deniz ferikleri, gereken şartlara sahip iseler âyan üyesi olabilirlerdi.
Bu heyet, 1908 Kanunu Esasi değişikliği ile her yıl kasım ayı başında toplanmaya, padişah iradesiyle açılmaya ve dört ay süren çalışmasından sonra aynı şekilde kapanmaya başladı. Âyan meclisinin açılması, Mebusan meclisinden sonra olurdu. Olağanüstü hâllerde ya padişahın isteği veya mebusların çoğunun yazılı müracaatı ile Meclis-i Umûmî daha erken açılarak toplantı süresini uzatabilirdi.
Nazırlar ile birlikte her iki heyetin üyeleri toplanır ve padişahın bir önceki yıl içinde yapılan ve bir sonraki yıl içinde yapılacak olan işler hakkındaki nutku okunurdu. Âyan üyeleri aynı gün başkanlarının yanında, padişaha, vatana, Kanunu Esasi hükümlerine ve vazifelerine sadık kalacaklarına dair ant içerlerdi.
Mebusan heyetinin kabul ettiği kanun ve bütçe tasarıları âyan heyetine gelir ve burada dinî, ahlâkî, iktisadî, sosyal, askerî vb. açılardan incelenir, gerekiyorsa değiştirilir veya düzeltilmesi için Mebusan heyetine geri giderdi. Âyan heyetinin kanun yapmak veya değiştirmek hakları da vardı.
Meclis- i Âyan II. Abdülhamit'in Dolmabahçe Sarayı'nda Meclis-i Umûmî'yi açtığı sırada 19 Mart 1877 tarihinde yasama faaliyetlerine başladı. Server Paşa başkanlığında 27 üyesi vardı. II. Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı dağıtınca (13 Şubat 1878) çalışmaları durdu, fakat üyeler devletten maaş aldılar, kendilerine itibar edilmeye devam etti.
Bu heyet, II. Meşrutiyet'in ilanıyla yeniden görev aldı (17 Aralık 1908) ve kadrosu zaman zaman değişti. Bu görev de ancak Mütareke devrine ve İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesine kadar devam etti (16 Mart 1920). Bu sırada Meclis-i Mebusan dağılmıştı, Padişah tarafından atanan hükûmet de kendi kendini lağvedince âyan heyeti varlığını koruyamadı (4 Kasım 1922). Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca tamamen hükümsüz oldu.
II. Meşrutiyet Âyanı, sağ kalan eski üç üye ile kırkbir yeni üyenin birleşmesinden oluşmuş ve görev yapmıştır. Aslında üye sayısı Meb'usanın 1/3'ü kadar yani 90'dan fazla olması gerekirken bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamıştır. Meb'usan buna pek taraftar olmadığından Âyan sayısı 1909'da 44, 1910'da 48, 1911'de 58, 1914'te 48 olarak kalmıştır.

Madde 60.- Heyeti Âyanın reisi ve âzası nihayet miktarı Heyeti Mebusan âzasının sülüsü miktarını tecavüz etmemek üzere doğrudan doğruya tarafı hazreti padişahiden nasbolunur.
Madde 61.- Heyeti Ayana âza tâyin olunabilmek içün asar ve efali umumun vüsuk ve itimadına şayan ve umuru devlette hidematı memduhesi mesbuk ve mütearif olmak ve kırk yaşından aşağı bulunmamak lâzımdır.
Madde 62.- Heyeti Âyan âzalığı kaydı hayat iledir. Bu memuriyetlere vükelâlık ve valilik ve ordu müşirliği ve kazaskerlik ve elçilik ve patriklik ve hahambaşılık memuriyetinde bulunmuş olan mazulinden ve berri ve bahri ferikândan ve sıfatı lazimeyi cami sair zevattan münasipleri tâyin olunur. Kendü taleplerile devketce sair memuriyete tâyin olunanlar azalık memuriyetinden sakıt olur.
Madde 63.- Heyeti Âyanın azalık maaşı şehriye onbin kuruştur. Başka bir nam ile hazineden muvazzaf olan azanın maaş ve tâyini eğer onbin kuruştan dûn ise ol miktara iblâğ olunur ve eğer onbin kuruş veya ziyade ise ibka olunur.
Madde 64.- Heyeti Âyan Heyeti Mebusandan verilen kavanin ve muvazene lâyihalarını tetkik ile eğer bunlarda esasen umuru diniyeye ve zatı padişahinin hukuku seniyesine ve hürriyete ve Kanunu Esasi ahkâmına ve devletin tamamiyeti mülkiyesine ve memleketin emniyeti dahiliyesine ve vatanın esbabı müdafaa ve muhafazasına ve adabı umumiyeye halel verir bir şey görür ise mütalâasını ilâvesiyle ya kat'iyen red veyahut tadil ve tashih olunmak üzere Heyeti Mebusana iade eder ve kabul ettiği lâyihaları tasdik ile makamı sadarete arzeyler ve heyete takdim olunan arzuhalleri bittetkik lüzum görür ise ilâvei mütalâa ile beraber makamı sadarete takdim eder.

1877 Ahmet Vefik Paşa'nın başkanlığını yaptığı mebusların unvanlarıyla birlikte fotoğraflarının yayımlandığı, iki dilli (Osmanlıca ve Fransızca) köşeleri perçinli, deri kaplı, Abdülhamit tuğralı karton sayfalı kitap (Dr. Ahmet Şükrü Esen arşivinden)
Türkiye Büyük Millet Meclîsi Vakfı Yayınları No: 15 Türk Parlamento Tarihi Meşrutiyete Geçiş Süreci I. ve II. Meşrutiyet II. Cilt Ayan Ve Mebûsân Meclisleri Üyelerinin Özgeçmişleri Prof. Dr. İhsan Güneş Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubu

Mehmet Ali Aybar (5 Ekim 1908, İstanbul - 10 Temmuz 1995, İstanbul), Türk avukat, atlet ve milletvekili. Türkiye'de sosyalist hareketin önde gelen isimlerinden, 1971'de kapatılan Türkiye İşçi Partisi lideri ve Sosyalist Devrim Partisi kurucu genel başkanıdır.

Mehmet Ali Aybar, 5 Ekim 1908'de Hareket Ordusu kumandanlarından Hüseyin Hüsnü Paşa'nın büyük oğlu Yarbay Tahsin Bey'in oğlu olarak İstanbul'da doğdu. Diğer dedesi ise Gelenbevi İsmail Efendi'dir. Aybar aynı zamanda Nazım Hikmet'in büyük teyzesinin torunudur.
Gençlik yıllarında sporda gösterdiği başarılarıyla da tanınan Aybar, 1928-1935 arası Türkiye millî atletizm takımında yer almış, bu dönemde 100 ve 200 metre bayrak yarışlarında Türkiye rekorları kırmıştı. Aybar 1931'de Balkan şampiyonu olan 4 x 100 bayrak takımının da başarılı koşucuları arasındaydı. 1928 Amsterdam Olimpiyatları’na, 1930, ’31 ve ’33 Atina Balkan Oyunları’na katılmıştır. Galatasaray Spor Kulübünün atletizm takımında uzun süre spor yaptı.
Yeşilköy’deki Fransız Okulu’nu ve Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı fakültede Prof. Ali Fuat Başgil'in anayasa hukuku asistanı, ardından hukuk doktoru ve 1942’de devletler hukuku doçenti oldu. Hukuk doktoru iken Paris'e Sorbonne Üniversitesi'ne hukuk araştırmaları yapmaya gitti. İkinci Dünya Savaşı`nın çıkmasıyla, kuzeni şair Oktay Rifat ve birkaç arkadaşı ile beraber bisiklete atlayıp Paris’ten Lyon’a kaçtı, oradan da Türkiye’ye döndü.
Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın önerisiyle burada yazmaya baslayan Aybar, 1946’da yazdığı “Milli Şef” İnönü rejimini eleştiren “Kâğıt Üzerinde Demokrasi” başlıklı yazı nedeniyle üniversitedeki görevinden uzaklaştırıldı.
1946 seçimlerinde bağımsız milletvekili adayı oldu, fakat seçilemedi.

1947-49 yılları arasında, her ikisi de sıkıyönetimce kapatılan Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkarttı. İsmet İnönü'ye yazdığı Açık Mektup başlıklı makalesi nedeniyle hakaretten 1949'da 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılarak Paşakapısı Cezaevi'ne girdi. Burada, diğer şair kuzeni Nâzım Hikmet'le 1950 affına kadar yattı. Genel afla serbest bırakılan Aybar iki yıl sonra avukatlığa başladı.
1962'de Türkiye İşçi Partisinin genel başkanlığına seçildi. 1965 ve 1969 genel seçimlerinde bu partiden İstanbul milletvekili seçildi. Vekilken yaptığı ses getiren icraatlar arasında ücretli özel okulların kapatılması oldu. Çünkü Aybar’a göre bu Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıydı. Aybar’ın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı müracaat üzerine Yüksek Mahkeme 625 sayılı kanunun özel yüksek okullarla ilgili maddesini iptal etti ve öğrencilerin mağdur olmaması için yüksek okulları MEB’e daha sonra da bulundukları illerdeki iktisadi ve ticari ilimler akademilerine bağladılar. Keza Aybar, savcı bulunmayan ilçelerde ilkokul mezunu mahkeme başkatiplerinin, savcı vekili olarak görev yapmalarıyla ilgili yasayı da Anayasa Mahkemesi’ne müracaatla iptal ettirdi.
1966'da ABD'nin Vietnam'daki savaş suçlarını yargılamak üzere oluşturulan uluslararası Russell Mahkemesine yargıç olarak seçildi.
1968'de Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgaline karşı çıktı ve Türkiye’ye özgü sosyalizm şeklinde de ifade ettiği güleryüzlü, insancıl, hürriyetçi sosyalizm anlayışını savundu. Bu görüşlerine karşı çıkanlar ile arasındaki anlaşmazlığın büyümesi üzerine, 1969'da genel başkanlıktan, 1971'de de parti üyeliğinden istifa etti. 12 Mart döneminde Meclis'teki tek sosyalist olan Aybar, dönemin baskılarına ve idamlara karşı tek başına mücadele etti.

TİP genel başkanı iken 1963'te Gaziantep'te yapılan genel yönetim kurulu toplantısı açılış konuşmasında Kürt sorununun etnik, kültürel ve ekonomik yönleri olduğu ve acil çözüm gerektiği ilk defa bir siyasi parti tarafından dile getirilmiştir. 1964'te Türkiye İşçi Partisinin ilk büyük kongresinde kabul edilen parti programında Kürt sorunu "Doğu Kalkınması" başlığı altında ele alınıp bunun salt ekonomik bir sorun olmadığı vurgulanarak şu ifadelere yer verilmiştir:“Bölgenin ekonomik geriliğine paralel olarak buradaki vatandaşlar sosyal ve kültürel bakımdan geri durumdadırlar. Üstelik bu vatandaşlarımızdan Kürtçe ve Arapça konuşanlar veya Alevi mezhebinden olanlar bu durumları sebebiyle ayırıma uğramaktadırlar. (...) hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden tam olarak yararlandırılmamışlardır. (...) Türkiye İşçi Partisi bu yurttaşlarımıza tam bir yurttaş muamelesi yapacaktır. (...) Anayasamızın din, dil, ırk, sınıf ve zümre ayırımı yapılamayacağını öngören emri harfi harfine yerine getirilecektir.”12 Mart Muhtırası sonrası Anayasa Mahkemesi tarafından Türkiye İşçi Partisinin kapatılmasına karar verilirken, kongrede "Türkiye'nin doğusunda Kürt halkının yaşadığı" yönünde alınan kararlar da gerekçe olarak belirtmiştir.
1975'te TİP'ten ayrılan elli arkadaşı ile beraber kısa bir süre sonra Sosyalist Devrim Partisi adını alacak olan ve 12 Eylül 1980'de diğer partilerle birlikte kapatılan Sosyalist Partiyi kurdu. İlk defa bu partinin tüzüğünde, genel başkan ve yöneticilerin üst üste iki dönem başa geçmelerini engelleyen ve yönetim kurulunun üçte ikisinin kol emekçilerinden oluşmasını öngören şartlar yer aldı.

1947'de evlendiği Siret Uncu'dan (ö. 1987), Güllü (d. 1956) adlı bir kızı oldu. Siret Hanım'ın yeğeni Çiğdem Talu'dur.
Mehmet Ali Aybar, 10 Temmuz 1995 tarihinde İstanbul'da Florence Nightingale Hastanesinde kalp yetmezliği sonucu öldü.

Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm (1968)
12 Mart'tan Sonra Meclis Konuşmaları (1973)
Marksizmde Örgüt Sorunu: Leninist Parti Burjuva Modelinde Bir Örgüttür (1979)
Neden Sosyalizm? (1987)
TİP Tarihi I, II, III (1988)
Sosyalizm ve Bağımsızlık - Uğur Mumcu ile Söyleşi (1986)

Mehmet Ali Aybar internet sitesi
İletişim Yayınlarından çıkan kitapları ve biyografisi 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mehmet Eymür (5 Eylül 1943 - 13 Ocak 2024), Türk istihbaratçı. Eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı. 1965'te öğrenci olarak katıldığı Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) terörle mücadele bölümünün 1995-1996 yıllarında yöneticiliğini yaptı. MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas'ın sağ koluydu.

Eymür, MİT'in selefi Milli Güvenlik Teşkilatı'nın önde gelen üyelerinden Mazhar Eymür'ün oğlu olarak 5 Eylül 1943'te İstanbul'da doğdu. Babası Mazhar Eymür, Dersim isyanının bastırılmasında görev almış biriydi.
Eymür, TED Ankara Koleji'ni bitirdikten sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu'na katıldı.
Eymür'ün Janset adında bir eşi, Alp ve Ayşe adında iki çocuğu vardır.

1965'te takip memuru olarak öğrenci pozisyonunda MİT'te çalışmaya başladı. 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünden sonra MİT'te Hiram Abas'la birlikte MİT'in sorgulama üssü olan Ziverbey Köşkünde 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün'ün emrinde çalıştı. Kızıldere ve Ulaş Bardakçı'nın öldürüldüğü operasyonlara katıldı.
1975'te Ankara MİT Bölge Dairesi Başkanlığı Takip Şube Müdürlüğü de yapan Eymür, 1980'de Bulgaristan'a gittikten sonra 1982'de Kenan Evren'in damadı Erkan Gürvit tarafından çağrıldı. ASALA'ya karşı eylemlerde görevlendirildi.
Türkiye'ye döndükten sonra Mardin MİT Bölge Müdürlüğü'ne getirildi. Daha sonra Ankara'da Kontrespiyonaj Dairesi içinde kurulan Kaçakçılık ve İstihbarat Şube Müdürlüğü'ne tayin edildi. Başkan yardımcılığı görevine getirildikten sonra 1984'te Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınan izinle Babalar Operasyonu'nu başlattı. Operasyonu, Emniyet Kaçakçılık Şubeden Atilla Aytek ile beraber yapıp birçok mafya mensubunu yakalamasıyla ünlendi. Operasyonda yakalananlardan biri dönemin önemli mafya babası Dündar Kılıç'tı.
Nevzat Ayaz, Ünal Erkan ve Mehmet Ağar gibi polis teşkilatında üst düzey memurları ve siyasileri mafyayla bağlantılı olmakla suçlayan tartışmalı 1987 MİT Raporu'nu hazırladı. Rapor sızdırıldı ve Ocak 1988'de 2000'e Doğru'da yayınlandı. 10 Haziran 1988'de istifaya zorlandı. MİT, raporun uygun izin alınmadan hazırlandığını söyledi. O dönemde görevden alınan MİT başkan yardımcısı olan meslektaşı Hiram Abas, Eymür'ü bilgi ifşa ettiği için eleştirdi.
Eymür daha sonra MİT'ten Korkut Eken adlı bir meslektaşı ile Antalya'da buz üretimi işine girmiş, ancak bu ortaklık beş yıl sonra çetin şartlarla sona ermiştir.

Tansu Çiller 1993 yılının ortalarında başbakan olduktan sonra, Eymür Mayıs 1994'te MİT'in Özel İstihbarat Dairesi başkanlığına atandı. Radikal'den Avni Özgürel, dairenin başkanlığını arka planda Hiram Abas'ın yaptığını söyledi. Ardından Operasyon Dairesi Başkanlığına getirildi, burada Şenkal Atasagun'un başkan yardımcılığını yaptı. İkilinin anlaşamaması üzerine Eymür, müsteşar Sönmez Köksal'dan farklı bir pozisyon istedi.

31 Ocak 1995'te yeni kurulan Terörle Mücadele Şubesi'ne geçti. Çiller'in emriyle kurulan bu yeni daire birçok tartışmalı eyleme imza attı.
Eymür'e göre kod adı Yeşil olan kiralık katil Mahmut Yıldırım ile tanışması, Yeşil'in JİTEM tarafından Ankara'ya yerleştirilmesi sonrası gerçekleşti. Eymür, Yeşil'in o zamanlar aranan suçlu statüsünde olduğunun haberinin olmadığını, Yeşil'in birçok operasyonda görev aldığı ancak Türkiye dışında kullandığını ve hiçbir zaman resmi olarak MİT ajanı olmadığını söyledi. Eymür, Terörle Mücadele Şubesi'nde, PKK lideri Abdullah Öcalan'ı neredeyse öldürttüğünü, ancak mali kaynakların sorumsuzca yönetilmesi ve (dış ve kurum içi) sabotajlar nedeniyle başarısız olduğunu söyledi.
Mesut Yılmaz, Mart 1996'da Çiller'in yerine başbakan olarak geldiğinde, elli kişilik dairenin feshedilmesini emretti. Yılmaz, Eymür'e bağlı ekibin çeteleştiği ve çetesine MİT'in şiddetle karşı çıktığını, bu tür yasa dışı faaliyetlerin artık Emniyet Genel Müdürlüğü'nde (polis teşkilatında) yapıldığını söyledi. Yılmaz, bu yasadışı grubun Fethullah Gülen'e bağlı olduğunu söyledi. Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı, Susurluk skandalını araştıran Susurluk komisyonuna verdiği ifadede Eymür'e bağlı çetesinin yasadışı olduğunu söyledi.

Eymür, Terörle Mücadele Şubesi'nden aldığı " Askar Simitko, Lazım Esmaeili ve Tarık Ümit olayı" dosyasına dayanarak, İkinci MİT Raporu (ilki 1987'de) olarak bilinen raporu hazırladı. Bu rapor izinsiz hazırlandığı için tartışmalıydı ve daha sonra Eylül 1996'da sızdırıldı. 17 Eylül 1996 tarihinde Aydınlık'ta yayımlanmıştır.
Ağustos 1997'de Eymür, ABD istihbarat teşkilatları ve güvenlik firmalarında MİT temsilcisi olarak Washington DC'ye atandı. 14 Ağustos 1998'de Alaattin Çakıcı'nın yakalanmasının ardından Washington'dan merkeze çağrıldı. Geri çağrılmasındaki bir diğer neden de; 1997'de Başbakan Yılmaz'a Eymür'ün görevden alınmasını ve Terörle Mücadele Şubesi'nin kapatılmasını tavsiye eden dönemin MİT müsteşarı Şenkal Atasagun hakkında rapor hazırlamak üzere 1998'de Türkiye'ye çağrılmasıdır. Türkiye'ye döndükten sonra emekliliği istendi. Emeklilik kararına direnince MİT Yasası'nın 19. Maddesi işletildi ve Mesut Yılmaz'ın onayıyla Ekim 1998'de Şeker Fabrikaları'na müşavir olarak atandı.
Eymür nihayet 1999'da MİT'ten ayrıldı ve CIA'nın genel merkezinin de bulunduğu McLean, Virginia'ya taşındı. Terör uzmanı olarak CIA'e danışma teklifinde bulundu. Mart 2000'de Türk devleti ile Türk mafyası arasındaki bağlantıları belgeleyen bir web sitesi başlattı; devlet sırlarını ifşa ettiği için cezai suçlamalarla karşı karşıya kaldı.
Eymür hakkında, e-mail yoluyla ve açtığı web sitesindeki açıklamaları nedeniyle basına "Devletin gizli sırlarını ifşa etmek" suçundan soruşturma başlatıldı. Sitede yer alan bilgiler üzerine MİT, Eymür hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulundu. DGM Savcılığı yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Cumhuriyet Savcısı Kasım Hacıkamiloğlu tarafından yürütülen soruşturma çerçevesinde, Eymür'ün adres tespiti ve kimlik bilgileri için Başbakanlığa yazı gönderildi.
Ergenekon davası sanığı Hikmet Çiçek ve sanık avukatı Vural Ergül dava dosyalarında yer alan ve Danıştay saldırısı ile Ergenekon davası arasında bağlantı kurmayı amaçlayan isimsiz bir ihbar mektubunun Eymür'ün bilgisayarında yazıldığını, 6 Temmuz 2006'da Yeni Aktüel dergisinde Eymür'e yakın bir gazeteci olan Ecevit Kılıç tarafından yazılan bir haberin içeriğinin söz konusu ihbar mektubuyla aynı olduğunu ve Eymür'ün 17 Haziran 2008'de verdiği tanık ifadesinin ihbar mektubunda yer alan Veli Küçük ile ilgili bilgi notuyla örtüştüğünü ifade etti.
Eymür, 13 Ocak 2024'te İstanbul'da 80 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi ertesi gün Barbaros Hayrettin Paşa Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.

Eymür, 2008'de Ergenekon soruşturmasının başlatılmasına yardımcı olan gizemli şahsiyet olarak Tuncay Güney'in üst danışmanı olarak birçok kez yer aldı; Eymür, herhangi bir bağlantıyı şiddetle reddeder.
Abdullah Çatlı'nın istihbarat amaçlı kullanıldığını ancak daha sonra kontrolden çıkıp kendisini bile görevden aldırmak istediğini ileri sürdü. MİT görevlisi Tarık Ümit'in kaçırılmasının ardından Mehmet Ağar'ı aradığını ve serbest bırakılmasını söylediğini açıkladı. Ergenekon çetesine sızan Tuncay Güney'in de MİT Kontrterör Dairesine bilgi aktardığı öne sürülmektedir.

Ferhat Ünlü (2001), Eymür'ün aynası: eski MİT yöneticisi anlatıyor, Metis Yayınları
Talat Turhan, Orhan Gökdemir (1999), Mehmet Eymür: Ziverbey'den Susurluk'a bir MİT'çinin portresi, Sorun Yayınları

Mehmet Şevket Eygi (7 Şubat 1933, Ereğli - 12 Temmuz 2019, İstanbul), Türk gazeteci, İslamcı komplo teorisyeni, makale ve köşe yazarı.

Mehmet Şevket Eygi 7 Şubat 1933'te Zonguldak'ın Ereğli ilçesinde ailesinin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokul, orta okul ve lise eğitimini Galatasaray Lisesinde tamamladı. Galatasaray Lisesinde Abdi İpekçi, Mümtaz Soysal, Turgay Şeren, Memduh Gökçen onun okul arkadaşları oldu. Şevket Eygi Galatasaray Lisesinde mükemmel bir Fransızca öğrendi ve Orhan Şaik Gökyay, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kutsi Tecer gibi önemli hocalardan ders aldı. 1952 yılında burslu olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandı. Burada Cemal Süreya ve Sezai Karakoç'la birlikte okudu. Fakültede okurken Ankara'daki Fransız Kültür Merkezinde tercüman olarak çalıştı.  1956 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra 2 yıl Diyanet İşleri Başkanlığı'nda mütercimlik olarak görev yaptı. Bir  süre Ömer Nasuhi Bilmen'in özel kalem müdürü olarak çalıştı.
Galatasaray Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur.

Çocukluğundan beri gazeteciliğe meraklı olan ve 6 yaşındayken abone olduğu Afacan ve Çocuk isimli dergileri annesine okutturan Şevket Eygi, 1957 yılında 10 arkadaşı ile birlikte İslam adında bir dergi çıkarmaya başladı. 1966'da Bugün gazetesini çıkarmaya başladı. 1969 tarihinde hacca gitmek amacıyla Türkiye'den ayrıldı. Hakkındaki davalar sebebiyle 6 yıl boyunca Suudi Arabistan'da, Ürdün, Lübnan ve Almanya'da yaşadı. 1974 yılında yurda döndükten sonra yayınladığı günlük Bugün gazetesi ve haftalık Yeni İstiklal ve Büyük Gazete'nin kapanmasının ardından Son Havadis ve Son Çağrı dahil çeşitli yayın organlarında makaleleri yayımlandı. 1991 yılından itibaren ölümüne kadar Millî Gazete'de takvimden yapraklar başlıklı köşesinde yazılarını yazdı. Şevket Eygi, 12 Temmuz 2019 tarihinde İstanbul'da kalp rahatsızlığı sebebiyle tedavi gördüğü hastanede saat 22.30'da öldü. Cenazesi 13 Temmuz 2019 tarihinde Fatih Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Merkez Efendi mezarlığında toprağa verildi. Cenaze namazına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Halûk Dursun, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Binali Yıldırım, bakanlar, bazı milletvekilleri, gazeteciler ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Genel olarak değindiği temalar arasında: Sabetaycılık, Osmanlı dönemi, Tasavvufi yaşam, Müslümanların geri kalmışlığı, mezhepsizlik ve bidat hareketleri, dinlerarası diyalog ve bunlara yönelik eleştirilerdir.
1960'lı yıllardaki Altıncı Filo'yu Protesto Olaylarını eleştirmiştir. Bu tutumunu 16 Şubat 1969 günü daha sonra Kanlı Pazar olarak adlandırılacak günde Bugün gazetesinde belirtmiştir:

"...Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. İmtihan günleri gelip çatmıştır. Kaderden kaçmak, kurtulmak ne mümkün... Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. İslam'da askerlik ve cihad ihtiyari değildir, mecburidir. Allah ve ona kulluk borcunun içinde cihad farizasının da bulunduğunu bir an bile unutma. Stalin ve benzeri deccallerin piçleri olan kızıl veletler sokaklara dökülüp Türkiye'yi yıkmak isterlerse bütün Müslümanları karşılarında bulmalıdırlar... Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Herkes vazifeye koşsun, herkes komünizm küfrüyle savaşa hazırlansın. Komünistler ve onları destekleyen hain şahıs ve müesseseler kahr edilsin... Bir Müslüman yüz komüniste bedeldir. Müslümanlar, komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar... Not: "Bir şeyler" olursa, silahlar patlar patlamaz, vazifeye koşmaya çalışacağız. İnşallah kızıl kafirlerin, Deccal uşağı dinsizlerin tepelerine birer intihar uçağı gibi ineceğiz...
Millî Gazete'deki köşe yazılarından "Bellibaşlı Pakraduniler Kimlermiş!" adında örnek:

"Kaç kere yazdım bilmiyorum, yine de yazacağım:
Pakradunileri bilmeden, öğrenmeden, tanımadan modern Türkiyeyi anlamak mümkün değildir.
Sadece Pakradunileri değil, diğer Kriptoları da bilmeliyiz. Düşmanlık yapmak için değil, bilmek öğrenmek için.
Sabataycılar… Kaç kabileye ayrılır onlar?.. En fanatikleri kimlerdir? Yakubiler, Karakaşlar,
Sabataycı olmayan Kripto Yahudiler… Sünnî görünenler… Alevî görünenler…
Şu kılık değiştirmiş Kürt Yahudileri…
Türklere milliyetçilik ve Türkçülük öğretmeye kalkan şu meşhur Tekin Alp… Nedir onun asıl adı? Moiz Kohen… Kitabında ne yazmış?.. Kahr olsun Şeriat!...
Yüz cin fikirli kurnaz kültürlü Pakraduni on milyon Müslümanı parmağında oynatıyor…
Sayın Müslümanlar, siz yatakta uyuyorsunuz bunu anladık da, ayakta niçin ve nasıl uyuyorsunuz, şunu bir anlatsanıza…
Bunca tarihçimiz ve araştırmacımız var, niçin Pakruduniler konusunda ciddî araştırmalar, kitaplar, ilmî makaleler yazmıyor bu muhteremler?
Bırakın şu ucuz, çocuksu, aptalca, eblehçe dilekleri: Ağabey bize belli başlı Pakradunilerin bir listesini verir misiniz?..
Adresleri ve telefon numaraları da verilsin, birer vesikalık fotoğrafları da eklensin mi?
Medenî Müslümanlar ne yapar: İlmî araştırma enstitüleri, kurumları tesis eder, kütüphaneler arşivler bilgi depolama işi… Yıllar süren analizler… Yedi sekiz dil bilen uzmanlar… Sonra sentez yapılır, çeşit çeşit kitaplar yazılıp yayınlanır ve toplum uyarılır.
Ayakta uyuyanların işi değildir bu!
Bir kedi, kocaman bir köpeği pençeleyip kaçırdı hikâyelerine benzemez bu!
Pakradunileri yazmak için Gerchom Scholem, Abraham Galanti gibi ilim adamları lazımdır.
Galanti kaç lisan biliyordu, haberiniz var mı?.. On iki lisan biliyordu. Aramice, eski İbranice, Ermenice ve daha neler neler.
Az İngilizce bilmekle ilmî araştırma yapılmaz.
Medresede okumuş Elmalılı Hamdi efendi mükemmel Osmanlıca, mükemmel Arapça, mükemmel Farsça ve mükemmel Fransızca bilirdi.
Galanti, güçlü bir araştırmacı olduğu içindir ki, bizim şu harf devriminden kısa bir müddet önce “Arabî Harfleri Terakkimize Mâni Değildir” kitabını yayınlamıştı. Yahudi olmasaydı işi dumandı. Akrabalık bağıyla ipe çekilmekten kurtulmuştu.
On milyonlarca Müslüman içinde, ilmî ve tarihî araştırmalar yapacak derecede İbranice bilen kaç kişimiz vardır? Sokak, çarşı pazar, otel resepsiyonu İbranicesini kasd etmiyorum; ilmî araştırma, edebiyat İbranicesi diyorum.
2015 yaklaşıyor. Mükemmel Ermenice bilen, Ermeni kültürünü öğrenmiş kaç uzman yetiştirdik? Kaç ilmî eser yazdık Ermeni iddialarını çürütmek için.
İlmî araştırma yapmak camilere modern helalar yapıp kullananlardan para almaya benzemez.
Çok rica ediyorum, bari şu cümleyi ezberleyelim: Başta Pakraduniler olmak üzere ülkemizdeki Kripto Yahudileri ve Kripto Hıristiyanları öğrenmeden, bilmeden bugünkü Türkiyeyi anlamamız mümkün değildir.
Anlamak istemeyenlere de bir çift sözüm olacak:
Öğrenmek istemiyorsanız Cemaat-İktidar savaşı dedikodularını çılgınca takip etmeye devam ediniz.

Oğlum Mehmed, bu yolda devam et…

Soner Yalçın tarafından yazılan Bay Pipo adlı eserde Eygi'nin olayların azmettiricisi olduğu iddiası üzerine, Eygi yazar ve yayıncı hakkında suç duyurusunda bulunarak dava açmış ve kazanmıştır.

Eserlerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

Gıybet İlleti
İslami Konular
Bir Kaç Yazı
Namazı Dosdoğru Kılmak
Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar
Ehl-i Sünnet'i Savunuyorum

Eygi hiç evlenmemiştir ve çocuğu yoktur.

Tüm yazıları 16 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bazı makaleleri
Mehmet Şevket Eygi ile yapılan röportaj 16 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Memduh Tağmaç (1 Eylül 1904 – 30 Mart 1978) Türk asker. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 14. Genelkurmay Başkanı.

1926 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ni, 1928 yılında Topçu Asteğmen rütbesi ile Harp Okulu'nu, 1930 yılında Topçu Sınıf Okulu'nu bitirdi. 1935 yılına kadar çeşitli Topçu Birliklerinde Batarya Takım Komutanlığı yaptı. 1935 yılında girdiği Harp Akademisi'ni 1938 yılında bitirerek Kurmay oldu. 1956 yılına kadar çeşitli karargâh ve birliklerde görev yaptı.
1957 yılında tuğgeneral, 1960 yılında tümgeneral, 1962 yılında korgeneral ve 1966 yılında orgeneral rütbesine terfi etti. Tuğgeneral rütbesi ile Jandarma Subay Tatbikat ve Astsubay Okul Komutanlığı, 23. Tümen Komutan Yardımcılığı, 3. Jandarma Tugay Komutanlığı ve 1. Ordu Kurmay Başkan Vekilliği; Tümgeneral rütbesi ile Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı ve Genelkurmay II. Başkan Vekilliği; Korgeneral rütbesi ile aynı göreve devam ederek takiben 3. Ordu Komutan Vekilliği yaptı. Orgeneral rütbesinde 1. Ordu Komutanı iken, 23 Ağustos 1968 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. 16 Mart 1969 tarihinde atandığı Genelkurmay Başkanlığı sırasında, 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne mani olmak için 12 Mart Muhtırası'nı verip, Millî Demokratik Devrim'in ilk aşaması olan askeri darbeyi gerçekleştirmek isteyen genç subayları ordudan tasfiye etti. 29 Ağustos 1972 tarihinde kendi isteği ile emekli oldu.

Evli ve iki çocuk babası Memduh Tağmaç 30 Mart 1978'de öldü. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Ahmed Şefik Midhat Paşa (18 Ekim 1822, İstanbul - 8 Mayıs 1884, Taif), Osmanlı devlet adamıdır. İki kez sadrazam, Tuna, Aydın, Bağdat ve Suriye Valisi olan Midhat Paşa, ilk Osmanlı anayasası olan Kânûn-ı Esâsî'yi hazırlayan kurulun başkanlığını yaptı.
Midhat Paşa, Padişah Abdülaziz (1861-1876) döneminde savunduğu reform politikalarıyla tanınmış ve iki kez sadrazamlık yapmıştır. Valilikteki başarılarını sadrazamlığında gösterememiştir. İlk sadrazamlığında açığı olan bütçeyi fazla vermiş gibi göstermesi, saray erkanı ile rüşvet ve yolsuzlukla mücadele kapsamında girdiği mücadele ve sürtüşmeler görevden alınmasına sebep olmuştur. Öte yandan ilk sadaretinde Abdüllaziz'in arasının iyi olduğu Mısır hidivi İbrahim Paşa'ca iknası akabinde Mısır'a dış borçlanma yetkisi veren fermana karşı çıkmış ancak bunda başarılı olamamış, neticede Mısır İngiliz hâkimiyetine girmiştir. 1876'da Abdülaziz'in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askeri darbenin liderlerinden biri olmuş, aynı yıl padişah V. Murat'ın tahttan indirilerek II. Abdülhamid'in tahta geçirilmesi olayında da belirleyici rol oynamıştır. Abdülhamid döneminde 2. sadareti başlamıştır. Abdülhamid'in 23 Aralık 1876'da ilan ettiği Kanun-u Esasinin mimarlarından biridir. Balkanlarda Rusya’nın kışkırtmalarıyla çıkan ayaklanmalar ve Rusya’nın savaş tehditleri karşısında, padişahın karşı görüşü ve Lord Salisbury’nin uyarılarına rağmen İngiltere’nin yardım edeceğine inanarak İmparatorluğu Rusya ile savaşa sürüklemiş ve bu savaş Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 93 Harbi olarak tarihe geçmiştir. Bu olaylardan kısa bir süre sonra Mithat Paşa Abdülhamid’in gözünden düşerek sürgüne gönderilmiş, 1881’de Abdülaziz’e suikast suçlamasıyla Yıldız Sarayı’nda kurulan Yıldız mahkemesi tarafından idama mahkûm edilmiştir. Cezası Abdülhamid tarafından Taif’te hapis cezasına çevrilmiş ancak üç yıl sonra muhafızları tarafından öldürülmüştür. Cinayetin II. Abdülhamid’in emriyle işlendiğinden şüphelenildiyse de kesinlikle kanıtlanamamıştır.
Mithat Paşa Tanzimat reformlarını gerçekleştiren kuşağın önde gelen temsilcilerinden biridir. Ancak Tanzimat’ın asıl lider kadrosunu oluşturan Mustafa Reşit, Âli ve Keçecizade Fuat Paşalarca fazla radikal ve istikrarsız bulunarak dışlanmış ve nispeten geç yaşta ön plana çıkma olanağı bulabilmiştir. 1860’larda Tuna ve Bağdat vilayetlerindeki başarılı reform çalışmaları Mithat Paşa’nın kariyerinin zirve noktası olarak görülür. 1870’lerdeki iki kısa sadrazamlığı siyasi çatışmaların ve büyüyen mali krizin gölgesinde kalmıştır. 1876 krizinde Mithat Paşa’nın bir Cumhuriyet rejimi tasarladığı iddia edilmiştir. Bu iddia Abdülhamid yıllarında paşanın zevaline yol açmış, ancak 1908 ve 1923’ten sonraki yıllarda yeniden kazandığı itibarın temelini oluşturmuştur.
Dolmabahçe’de 1947’de inşa edilen BJK İnönü Stadyumu 1951’de Demokrat Parti hükûmetince Mithatpaşa Stadyumu olarak adlandırılmış, ancak 1973’te İnönü Stadyumu adı iade edilmiştir.

18 Ekim 1822’de İstanbul’da dünyaya geldi. Rusçuklu Hafız Mehmed Eşref Efendi’nin oğludur. Aile Bektaşi geleneğine bağlıydı. Asıl adı Ahmet Şefik idi. “Övülen” anlamındaki Mithat ismi, Dîvân-ı Hümâyûn Kaleminde görev yaparken amirleri tarafından verilmiştir.
Çocukluğu babasının naip (kadı vekili) olarak bulunduğu Vidin ve Lofça’da geçti. 12 yaşında iken İstanbul’a geri döndü; Dîvân-ı Hümâyûn Kalemi’nde görev aldı. Bir yandan da Fatih camii’nde ünlü hoca efendilerin derslerini izledi; Arapça, Farsça, mantık ve İslâm hukuku öğrendi.
1840 yılında Sadaret Mektub-i Kalemi’ne atandı; iki yıl burada çalıştıktan sonra Şam, Konya, Kastamonu’da divan kâtibi olarak görev yaptı. Yolsuzluklarla mücadele hakkında hazırlayıp gönderdiği bir rapor dönemin sadrazamı Mustafa Reşit Paşa'nın beğenisini kazanınca İstanbul'a çağrıldı. Memuriyet hayatına İstanbul’da devam etti ve Reşit Paşa tarafından himaye edildi. 1848'de Antakyalı Lamia Hanım’la İstanbul’da evlendi. Bu evlilikten “Memduha” adlı bir kız çocukları oldu.
1851'de “serhalife” tayin edildi ve Arabistan Ordusu müşiri Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın durumunu teftişe gönderildi; bazı yolsuzluklarını belirleyerek görevden azline neden oldu. 1852'de halk ve hükûmet arasındaki anlaşmazlıklara bakan Meclis-i Vala'yı Ahkam-ı Adliye Dairesi 'ne atandı.
1854'te Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa'nın sadrazam olması üzerine Mithat Paşa, Rumeli'de hüküm süren isyan, karışıklık ve asayişsizlik konularını incelemek ve önlem almak üzere İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Altı ay kadar süren çalışmalardan sonra hazırladığı detaylı raporu tekrar sadrazam olan Mustafa Reşit Paşa'ya sundu ve yıldızı yeniden parladı.
1858’de devrin sadrazamı Emin Âli Paşa’dan izin alarak Avrupa kentlerinde altı ay geçirdi. Bu arada Fransızca’yı öğrendi. Dönüşünde Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye Başkâtipliğine atandı (1859) ve Kuleli Olayı sanıklarının yargılanmasında görevlendirildi.

Mithat Paşa’nın başarılı çalışmaları, düşmanı olan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın bile takdirini kazanmıştı. Yeniden sadrazamlığa yükselmiş olan Kıbrıslı, onu “vezir” rütbesi ve “paşa” unvanı ile Niş valiliğine atadı. Dört yıl süren bu görev sırasında üstün yeteneğini ve yaratıcılık gücünü ortaya koydu. Yörede eşkıyalık olaylarını önledi; Müslüman ve gayri-Müslüm halkın barış içinde yaşaması için önlemler aldı; maliye, bayındırlık alanlarında başarılı çalışmalar yaptı. Sulama kanalları yaptırmak, kimsesiz çocuklar için ıslahhaneler açmak, zirai kredi kooperatifleri kurdurmak, posta şirketlerini faaliyete geçirmek gibi büyük reformlar gerçekleştirdi. Aynı zamanda Ziraat Bankası’nın ve Tarım Kredi Kooperatifleri'nin temeli sayılan Memleket Sandıkları’nı kuran kişiydi. Memleket Sandıkları ile çiftçiye yüksek faizli krediler veren tefecilere karşı devlet destekli kooperatif bir sisteme geçildi. Çalışmalarının başarısı üzerine sınır komşusu Prizren eyaleti de Niş valiliğine bağlandı.

Vilayetlerde yeni bir idari düzen kurmaya çalışan hükûmet; Mithat Paşa’nın Niş’te uyguladığı düzeni benimsedi ve onu 1863’te İstanbul’a çağırarak vilayetler idaresi hakkında yeni bir kanun tasarısı hazırlamasını istedi. Mithat Paşa’nın katıldığı, Keçecizade Fuat Paşa başkanlığındaki komisyon "Tuna Vilayeti Nizamnâmesi"ni hazırladı. Nizamname, 1864 yılında kabul edildi ve yeni sistemin uygulanacağı örnek bir vilayet olarak “Tuna vilayeti” kuruldu. Niş, Silistre, Vidin eyaletlerinin birleştirilmesinden oluşan Tuna Eyaleti'ne vali olarak Mithat Paşa atandı. Bu görevi, vilayet merkezi olan Rusçuk’ta seçimle oluşacak bir “Vilayet Meclisi” kurulması şartıyla kabul etti.

Mithat Paşa, üç yıldan fazla kaldığı Tuna Vilayeti'nde önemli hizmetler gerçekleştirdi. Bir devlet büyüklüğündeki eyaletin idaresini yeni nizamnameyi uygun olarak düzenledi. Köylerde ihtiyar meclisleri, kazalarda idare ve deavi meclislerini kurdu. Senede bir kez toplanacak olan Vilayet Umum Meclisleri’ni oluşturdu. Paşa, özellikle şose yollarına önem verdi. Tuna’da kaldığı üç buçuk yıl içerisinde 3.000 kilometre yol, 1.400 köprü yaptırdı. "Menafi Sandıkları" adı altında bir teşkilat kurdu, ziraatçiler, küçük bir faiz karşılığında sarraflar yerine bu sandıktan borç alabildiler. Zamanla Tuna Vilayeti'nden başka Osmanlı Devleti'nin tüm vilayetlerinde benzer şekilde Memleket Sandıkları kurulmuş ve bu sandıklar Ziraat Bankası ile Emniyet Sandığı'nın temelini oluşturmuştur. Niş, Rusçuk, Sofya'da öksüz ve yetimler için ıslahhaneler kurdu. Bu kurumlarda çocuklara terzilik, ayakkabıcılık gibi el becerileri kazandırıldı. 17 Temmuz 1866'da Tuna'da telgraf hattı döşendi. Tuna Ticaret Vapurlarını işletmeye açtı. Tuna adında bir gazete kurdu. Verginin zamanında toplanması için "tahsildarlık" kuruldu; vilayetin yıllık gelirinde büyük artış sağlandı. Tuna Vilayeti Nizamnamesinin Tuna'da çok başarılı uygulanması sonucunda Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da da gerçekleştirilmesine karar verildi.
Mithat Paşa'nın asayiş alanındaki çalışmaları Panislavist Bulgar çetelerinin faaliyetlerine engel olunca Bulgarları isyana teşvik eden Rus siyasetine aykırı düşmekteydi. İstanbul'daki Rus sefiri İgnatiyef'in de çabaları ile Mithat Paşa'nın Tuna'da Mısır gibi imtiyazlı bir vilayet yaratmaya çalıştığı düşüncesi Bab-ı Ali'de yayıldı. Böylece Mithat Paşa Tuna valiliğinden alınarak İstanbul'a çağrıldı ve Şura-yı Devlet Başkanlığı'na atandı(1868).

Mithat Paşa'nın Tuna valiliğinden ayrılmasının hemen ardından Bulgar İsyanı meydana geldi. İyi bir idare kurmak için ayaklandıklarını söyleyen çeteler, Tuna Nehri'ni geçip Ziştovi yakınlarına ilerlediler. Sultan Abdülaziz, ayaklanmanın bastırılması görevini Mithat Paşa'ya verdi. Mithat Paşa, yirmi günde ayaklanmayı bastırdı ve İstanbul'a döndü.

Mithat Paşa, İstanbul'da yeni kurulan Şurayı Devlet (Danıştay) adlı kuruluşu başkanlığına 5 Mart 1868'de atanmıştı. 41 üyeli kurul 10 Mayıs 1868'de fiilen göreve başladı. Mithat Paşa, bu kuruldaki başkanlığı döneminde metrik sistem, vatandaşlık, madenler, emniyet sandığı ve sanayi mektebi gibi konular üzerinde çalıştı. Sadrazam Ali Paşa ile anlaşmazlığı düşmesi üzerine bir yıl sonra bu görevden alındı; vali olarak Bağdat'a gönderildi.

Mithat Paşa, sınırları Basra'yı da kapsayan Bağdat vilayetini üç sene boyunca geniş yetkilerle yönetti. Aynı zamanda 6. Ordu komutanı ünvanını da taşıdı. Tuna valiliğinde olduğu gibi başarılı çalışmalar yaptı. Dicle ve Fırat'ta vapur işletmeleri, Fırat'ın temizlenmesi, Irak'ta sulama tesisleri, Irak'ta ilk petrolün elde edilmesi, Bağdat'ta Sanat Okulu, Emniyet Sandığı kurulması, Basra'nın Şattülarap sahiline nakli, Kuveyt'in Osmanlı idaresine bağlanması gibi başarılar elde etti.
Sadrazam Ali Paşa'nın 1871'de ölümünden sonra sadrazam olarak atanan Tanzimat karşıtı Mahmut Nedim Paşa ile anlaşamayınca 1872'de Bağdat valiliği görevinden istifa ederek İstanbul'a döndü.

Mithat Paşa'ya Bağdat Valiliğinden istifasından sonra bir yıl görev verilmedi. Sadrazam Mahmut Nedim Paşa onu Sivas'a vali olarak göndermek istedi ancak bunu kabul etmedi; Edirne valiliği teklifini ise kabul etmek zorunda kaldı. Ne var ki görev yerine g

Mihri Belli (Aralık 1915, Silivri, İstanbul – 16 Ağustos 2011, İstanbul), Türk Marksist-Leninist siyasetçi ve yazardır. 1940'lı yıllarda Türkiye Komünist Partisi içinde faaliyet gösterdi ve partinin Merkez Komitesinde yer aldı. Yunan İç Savaşı sırasında Demokratik Ordu saflarında “Kapetan Kemal” adıyla savaştı.
Belli, 1960'larda geliştirdiği Millî Demokratik Devrim teziyle Türkiye sosyalist hareketindeki başlıca strateji tartışmalarından birinin düşünsel önderi oldu. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresinde savunulan görüşleri, dönemin devrimci gençlik hareketinin ideolojik yönelimleri üzerinde etkili oldu. 1975'te Türkiye Emekçi Partisinin kuruluşuna öncülük etti ve partinin genel başkanlığını yürüttü.

Robert Kolej'in ardından ABD'de Mississippi Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Marksist düşünce ve devrimci eylemle 1936'da iktisat okumaya gittiği Amerika'da tanıştı. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katıldı. Bir süre Mississippi'de siyahi yarıcılar arasında faaliyet gösterdi. 1940'ta Türkiye'ye döndü. TKP ile ilişkiye geçti.
Türkiye o yıllarda tek parti (CHP) yönetimi altındaydı. Belli, yurda döner dönmez o sıralarda İstanbul il sekreteri olan ilkokul arkadaşı Davit Nae aracılığı ile yasa dışı Türkiye Komünist Partisiyle ilişki kurdu. TKP saflarında faaliyet göstermeye başladı. 1942 yılı sonlarında TKP'nin Merkez Komite üyeliğine getirildi.
1943-1944 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesimde Ordinaryüs Profesör Fritz Neumark'ın asistanlığını yaptı. Orada İlerici Gençler Birliğinin kurucu ve örgütleyicilerinden biri oldu. 1944'te İlerici Gençler Birliği kovuşturmasında tutuklandı, iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.

1946'da yurt dışına çıktı. Yunan İç Savaşı'na gerilla olarak katıldı. Demokratik Ordu saflarında tabur komutanlığına kadar yükseldi. Burada "Kapetan Kemal" olarak anılıyordu. Çatışmalarda iki kez yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği'nde tedavi gördü. Akıcı bir şekilde Yunanca konuşabiliyordu. 2009 yılında Yunan yönetmen Fotos Lamprinos tarafından kendisi hakkında Kaptan Kemal, Bir Yoldaş isminde bir belgesel vizyona girmiştir.
1950'de Türkiye'ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tutuklandı ve kısa süre hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tevkifatında tekrar tutuklandı. Yargılandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkûm edildi.

Bir süre E. Tüfekçi müstear ismiyle yazılar yazdı. 1965'ten sonra Yön dergisinde de yazdı. Mihri Belli ilk kez 1960'larda yasal olarak, kendi adıyla konuşma ve yazma olanağını elde etti. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı.
Mihri Belli, bu dönemde ünlü Millî Demokratik Devrim (MDD) tezlerini geliştirdi. Arkadaşlarıyla birlikte kitlesel bir nitelik kazanmaya başlayan gençlik hareketinin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderleriyle ilişkiye geçti. MDD kısa süre içinde solcu gençlik hareketi içinde önemli bir etkinlik sağladı ve Türkiye'de, 68 kuşağı gençlik hareketinin devrimci ve Marksist bir nitelik kazanmasında rol oynadı.

Mihri Belli, 12 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından yakalanmamak için yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütünün konuğu oldu. Ardından Türkiye'ye giriş yaptı ama birkaç ay sonra tekrar yurt dışına çıkarak Batı Avrupa'ya geçti. Orada bir süre kalarak Yurtsever dergisinin yayınlanmasına yardımcı oldu. Bülent Ecevit'in önderliğindeki CHP'nin en büyük parti olarak çıktığı 1973 genel seçimlerinde Türkiye'deydi.
1974 Af Yasası'nın ardından arkadaşlarıyla birlikte 1975 yılında Türkiye Emekçi Partisini kurdu. Parti hakkında 1979 yılında kapatma davası açıldı. Türkiye Emekçi Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından 8 Mayıs 1980 tarihinde, Türkiye'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle kapatıldı. Kararda, partinin Türk ulusu dışında dil ve kültür farklılıklarına dayalı toplulukların varlığını ileri sürmesi ve bu kesimlere yönelik hak taleplerini savunmasının, Siyasi Partiler Kanunu'nda yasaklanan şekilde "azınlık yaratma" ve ulusal bütünlüğü zedeleme kapsamında değerlendirildiği belirtilmiştir. Türkiye Emekçi Partisinin kapatılmasına gerekçe gösterilen program, tüzük ve yönetmeliği (1979) TBMM Kütüphanesi Açık Erişim Koleksiyonu'nda yer almaktadır. 
7 Nisan 1979'da Mihri Belli'ye suikast girişiminde bulunuldu. Belli, saldırıda ağır yaralandı. Suikatı işleyenin Cengiz Ayhan olduğu belirlendi. Ayhan, 1 sene önce de Bedri Karafakıoğlu'na da saldırı düzenlemişti.

12 Eylül 1980 Darbesi'ni takiben, 1981 sonlarına doğru yurt dışına çıktı. Bir süre Orta Doğu'da kaldı. "Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi"nin kuruluşuna katıldı.
Oradan İsveç'e geçti. Tüm bu süreç boyunca Kürt hareketini yakından izledi. 1992'de Türkiye'ye döndü. 1997'de Abdullah Öcalan ile buluşarak Kürt sorununun federasyona gidilmeden de üniter devlet çatısı altında eşitlik temeli üzerinde gönüllü birliğin kurulabileceği konusunda görüş birliğine vardıkları uzun bir görüşme yaptılar.  Bu görüşme sonradan kitap olarak yayınlandı.
1996'da ÖDP, 2002'de de SDP kurucusu oldu. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DEHAP'tan İstanbul birinci bölge qdayı oldu.
2005'te 50 yıl önce hapiste yaptığı portreler, Hapisaneden çizgiler adı altında sergilendi.
Kürt halkı özgür olmadan Türk halkının özgür olamayacağını savunmuştur. Türkiye'de en önemli temel ve birinci sorununun Kürt meselesi olduğunu belirtmiştir.
Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı. 2006 yılında 90. yaşı kutlandı.
29 Aralık 2007 tarihinde SDP'den istifa etti.
2008 Yılında Sosyalist Demokrasi Partisinden (SDP) ayrılanlarla birlikte İşçilerin Sosyalist Partisinin (Sosyalist Parti) kuruluşunda bulundu. Yazılarında İşçi Partisini ve ÖDP'yi çok sert bir dille eleştirmiştir.
16 Ağustos 2011 tarihinde solunum yetmezliği nedeniyle İstanbul Göztepe'deki evinde yaşamını yitirdi. Feriköy Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Mihri Belli bir ateistti.

(Rigas'ın Dediği) – Türkçe – İngilizce.
(Eine Analyse der türkischen Linken) - Almanca
(Türk Solu – Dün, Bugün) - Türkçe - İngilizce
(Türkiye: Yapı, Ulusal Sorun) - Türkçe - İngilizce
(İnsanlar Tanıdım) - Türkçe (1997)
(Gurbetten Notlar) - Türkçe (1998)
(Gerilla Anıları) - Türkçe (2000)
(Asıl Mesele O Kiraz Ağaçları) (2002)
İnsanlar Tanıdım, Mihri Belli'nin Anıları / Mayıs 1999 / 3. baskı Aralık 2002

Millî Birlik Komitesi, 27 Mayıs 1960 tarihinde Demokrat Parti Hükûmetini darbeyle devirerek siyasi iktidarı ele alan ve sonradan başına Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel'in getirildiği Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup otuz sekiz kişilik bir askerî cuntadır.

Otuz sekiz kişilik komitenin üye sayısı, 12 Eylül 1960 tarihinde üyelerinden İrfan Baştuğ'un Ankara-İstanbul kara yolunda trafik kazasında ölmesi sonrasında otuz yedi kişiye düştü. Orgeneral Cemal Gürsel'in onayıyla Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun yürüttüğü bir tasfiye sonucu, demokratik yaşama geçişe karşı çıkarak ordunun yönetimde kalmasını savunan Alparslan Türkeş liderliğindeki on dört üyenin yurt dışına "görevli" olarak gönderilmesi ile üye sayısı yirmi üçe düştü. Tasfiye edilen bu gruba "Ondörtler" denmektedir. Bu işlem için komite 13 Kasım 1960 tarihinde kendini feshetti ve on dört üyesini görevden alarak yeni bir komite halinde tekrar kuruldu. Görevden alınan üyeler, dünyanın değişik yerlerinde iki yıllık mecburi hizmetle görevlendirilerek sürgüne gönderildiler. 6 Haziran 1961 tarihinde Cemal Madanoğlu'nun Silahlı Kuvvetler Birliğinin yönetime ağırlığını koyması üzerine istifa ederek emekliye ayrılmasıyla üye sayısı yirmi ikiye düştü.
Komite, çıkardığı ilk kanunla birlikte 1924 Anayasası'nın birçok hükmünü değiştiren geçici bir anayasal süreç başlattı. Bu süreçle beraber yeni bir anayasa düzenlenmesine dair çalışmalar da başlamış oldu. Hazırlanan yeni anayasanın 9 Temmuz 1961 tarihinde kabulü ile, 15 Ekim 1961 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra seçilen milletvekilleri ile kurulan 12. TBMM Dönemi, 25 Ekim 1961 tarihinde toplanarak askerî rejime ve dolayısıyla Millî Birlik Komitesine son verdi. Komite üyeleri, yeni anayasa gereği kurulan Cumhuriyet Senatosunun kaydıhayat (yaşam boyu) şartıyla tabii üyeleri oldular.
Millî Birlik Komitesi, görevine şu yemini ederek başlamıştır:
"Bir karşılık beklemeden; ahlak, adalet, hukuk ve insan hakları prensiplerinden ve vicdani kanaatlerimden başka bir sınırla bağlı olmaksızın kendimi Türk milletine adadım. Vatanın ve milletin mutluluğuna ve milletin egemenliğine aykırı bir ülkü gütmeyeceğim. Demokratik cumhuriyeti, yeni anayasaya göre düzenlemek ve iktidarı yeni Meclis'e devretmek ülküsüne bağlılıktan ayrılmayacağım. Bunun için şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine ant içerim."

Komite üyelerinin yaş ortalaması 41,1 olup, en yaşlı üye 65 yaşında olan Cemal Gürsel, en genç üye ise henüz 27 yaşında olan Muzaffer Özdağ olmuştur.

Ondörtler

Millî demokratik devrim veya kısaca MDD, Türkiye'de 1960'ların ikinci yarısında Mihri Belli ve çevresi tarafından geliştirilen, Marksist-Leninist temelli bir aşamalı devrim stratejisidir. MDD tezi, Türkiye'nin doğrudan sosyalist devrim aşamasında bulunmadığını; önce emperyalist bağımlılığı ve feodal kalıntıları ortadan kaldıracak millî demokratik bir devrimin, ardından işçi sınıfı öncülüğünde sosyalist devrimin gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Tez, Türkiye'deki sosyalist hareket içinde Türkiye Komünist Partisi geleneğinden gelen kadrolarca geliştirilmiş ve Mihri Belli tarafından Türkiye'nin siyasi ve toplumsal koşullarına göre formüle edilmiştir.
MDD hareketi, 1966'dan itibaren Türkiye İşçi Partisi içinde sosyalizme geçişin yöntemi üzerine yürütülen tartışmalarda belirginleşti. TİP yönetimi, Türkiye'deki demokratik devrimin büyük ölçüde tamamlandığını ve sosyalizmin parlamenter demokratik yöntemlerle kurulabileceğini savunurken MDD çevresi, sosyalist devrimden önce millî demokratik devrimin gerçekleştirilmesini zorunlu görüyordu. Bu ayrışma daha sonra Fikir Kulüpleri Federasyonuna taşındı; MDD taraftarları federasyon yönetiminde ağırlık kazandı ve 1969 yılında kurulan Dev-Genç üzerinde etkili oldu.

Millî Güvenlik Konseyi, 12 Eylül Darbesi ile ülke yönetimine el konulmasından sonra yasama yetkisini kullanmak üzere Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan askerî cunta.
7 Kasım 1982 günü yapılan 1982 Türkiye anayasa referandumunda Anayasa'nın %91,37 oy oranı ile kabul edilmesi sonucu Anayasa'nın geçici birinci maddesi uyarınca Kenan Evren, yedi yıllığına cumhurbaşkanı seçildi. Millî Güvenlik Konseyinin varlığı da 6 Kasım 1983 tarihindeki genel seçimlerin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanının oluştuğu 7 Aralık 1983'te sona ermiştir. Anayasa'nın geçici ikinci maddesi uyarınca Millî Güvenlik Konseyi üyeleri, altı yıl süreyle Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi sıfatını aldılar.

Millî Türk Talebe Birliği (kısaca MTTB), faaliyet gösterdiği dönemlerde birbirine zıt sağ veya sol ideolojileri benimsemiş bir öğrenci birliği. 1936 yılında izinsiz düzenlemiş olduğu "Hatay'ın ilhakını destek mitingi" nedeniyle 22 Kasım 1936 tarihinde kapatılan MTTB, 1946 yılında on yıllık bir aradan sonra Edebiyat Derneği Başkanı Reha Köseoğlu, Hukuk Derneği Başkanı Tahsin Atakan, Tıp Derneği Başkanı Rehai İslam tarafından, merkezi İstanbul'da olmak üzere, Türk Talebe Birliği adıyla tekrar kuruldu. Bu tarihten 1980'e kadar pek çok farklı görüşü içerisinde barındıran bir öğrenci hareketi olan MTTB 12 Eylül Darbesi sonrasında diğer tüm sivil toplum kuruluşları gibi kapatıldı.
1916 yılında kurulan MTTB, 1936 yılına kadar Türkçü, milliyetçi ve Atatürkçü görüşleri temsil etmiştir. Çok partili siyaset ile, 1946 yılından 1965 yılına kadar Atatürkçü-milliyetçi çizgisini devam ettiren birlik, 1960-1965 yılları arasında yer yer sol görüşlere de eğilim göstermiştir. 1960'tan kapatıldığı 1980 yılına kadar ise siyasal İslamcı bir kimliğe sahip olmuştur.
27 Mart 2008 tarihinde Talebe Birliği Federasyonu adı ile yeniden kurulan MTTB hâlen faaliyetlerini devam ettirmektedir.
Birlik, Milli Gençlik, Çatı gibi dergiler; MTTB'ye ait yayın organlarıdır.

Uzun yıllar yükseköğrenim gençliğine hitap eden MTTB, ilk olarak 14 Aralık 1916 yılında kuruldu. Millete hedef tayininde, gençliğin öneminin farkında olan cumhuriyetin yönetim kadrosu da resmî görüşü doğrultusunda örgütlediği MTTB'ye devlet olarak destek verdi. 1924 yılında, üniversite öğrencileri tramvay biletlerinde indirim için tramvay şirketini basarak eylem yaptı. MTTB adını ilk bu eylemde duyurmuştur.  27 Nisan 1927'de de, tüzel kişilik kazandı. 1931-1933 yılları arasında başkanlığını Tevfik İleri yapmıştır. Tevfik İleri daha sonraları Demokrat Partiden Samsun Milletvekili olacak, Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde Köy Enstitüleri kapatılacak, 27 Mayıs 1960 İhtilalinde tutuklanarak idam cezasına mahkûm edilecektir. Ancak daha sonradan hakkındaki hüküm, ömür boyu müebbet hapis cezasına çevrilecektir. MTTB, 1936 yılına kadar daha çok Türk Ocakları ile birlikte hareket etti.  'Birlik' adında bir dergi çıkardı ve Turancılık çizgisinde yürüdü. Hatta MTTB'nin simgesi bu yıllarda bozkurt olarak değişmiştir. 'Vatandaş Türkçe Konuş', 'Hatay'ın Türkiye'ye ilhakı', 'Çanakkale Şehitlerini Anmak' gibi eylemler de bu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak Hatay halkına destek mitingi 'izinsiz' olduğu gerekçesi ile MTTB, 22 Kasım 1936'da kapatıldı. 1916'dan 1980'e kadar, arada kapalı olduğu dönemler hariç, faaliyet gösteren MTTB'de bundan önce dört devre yaşanmıştır denebilir.

Kapatıldıktan 10 yıl sonra, 5 Şubat 1946 yılında bir grup genç bir araya gelerek MTTB'yi tekrar Talebe Birliği adı altında kurmuştur. Daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile 1947  yılında Milli Türk Talebe Birliği adını tekrar almıştır.  MTTB'nin yeniden kurulmasıyla başlayan bu dönem de kendi içinde 2 ayrı devre olarak düşünülebilir: 1946-1965 yılları arasında sol cereyanların etkisinde bir MTTB, 1965-1980 arasında ise milliyetçi ve muhafazakâr bir MTTB.

Tek parti döneminden çok partili döneme geçişin başladığı 1946 sonrası yıllarda, gençlik daha hür bir çalışma ortamında kendini ifade etmek ve yetiştirmek imkânına kavuştu. MTTB'nin sol cereyanlar yönündeki görünüşü 1965 yılına kadar sürmüştür. 27 Mayıs 1960'ta Demokrat Partiye karşı girişilen ihtilal hareketinden hemen sonra, o dönemki MTTB Genel Başkanı Yaşar Özdemir, Genel Sekreter Hüseyin Sağıroğlu, İstanbul İcra Konseyi Başkanı Mete Akıncı, Silahlı Kuvvetler Komutanlığı'na ortak bir telgraf çekerek "darbeyi desteklediklerini" belirttiler. Hatta MTTB, 27 Mayıs'ı "Milli İnkılap Hareketi" olarak değerlendirdi.
MTTB'nin darbe sonrası katıldığı ilk ve en büyük gösterilerden birincisi İstanbul'da yapılmışken, ikincisi Ankara'da "Ordu ve Gençlik Günü" olarak düzenlendi. Öyle ki mitinge Orgeneral Fahri Özdilek bile katıldı ve şunu söyledi:
"Civanmert Çocuklarım, sizden ilham alan ordu, sizin düşündüklerinizi vatan görevi olarak yaptıysa mutluluk duyar. İnkılap hareketindeki başarımızı size borçluyuz."
Bununla birlikte MTTB gençleri, köylerde Atatürk Devrimi'ni anlatmak ve köylülere konferanslar vermek için kampanya başlattı. 1961 Anayasası'na "Evet" denilmesi için çeşitli çalışmalar yaptılar.
1950 ila 1965 yılları arasında Genel Başkanlık yapmış olan kişiler sırası ile; Rehâi İslam, Dr. Suphi Baykam, Kamuran Evliyaoğlu, Nejat Cerman, Orhan Sakarya, Yaşar Özdemir, Faruk Narin ve Yüksel Çengel'dir.

1965 yılından itibaren MTTB, faaliyetlerini milliyetçi bir yapıda sürdürmüştür. Komünizmle mücadele alanında toplantılar tertip etmiş ve kampanyalar başlatmıştır. "İlk olarak düşünülmesi icap eden husus, 'Millî Birlik' fikrini sağlam unsurlara dayayıp kökleştirmektir." gibi sloganlarla mücadele gayesi ortaya konmuştur.
18 Mart 1965 tarihinde yapılan Genel Kurul'da Genel Başkanlığa Rasim Cinisli seçildi. Ancak önceki başkan Yüksel Çengel ve ekibi genel merkez binasını işgal etmişti. Uzun uğraşlar sonucu genel merkez alınabildi. Cinisli ve ekibi binaya girdiklerinde bir mesajla karşılaştılar. Mesajda "Ne biri, ne öteki. Şahsiyetli devlet idaresi." yazıyordu. ABD ve SSCB bayraklarının üzerinde çarpı işareti vardı. Rasim Cinisli ile birlikte bir anlamda yeniden doğuş yaşanmıştır. Zira bu dönemden sonra MTTB yavaş yavaş milliyetçi ve anti-komünist bir yapıya doğru kaymaya başlayacaktı.
Türk-İş dahil olmak üzere 113 STK ile birlikte 20 Mart 1966 tarihinde İstanbul'da "Komünizmi Tel'in ve Gafletten Uyanma Mitingi" düzenlendi. Bu mitingde, o dönem slogan olacak olan "CAM Kırılacak" sloganları atıldı. CAM'dan kasıt, o dönemde komünizme varan solcu akımları destekleyen 'Cumhuriyet, Akşam, Milliyet'  gazetelerinin baş harfleriydi... Bu dönemde Milli Gençlik Dergisi çıkarılmaya başlandı. Derginin yazarları arasında Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa gibi isimler bulunmaktaydı.
Milliyetçi ve muhafazakâr Anadolu gençliği ile MTTB'nin çalışmalarına hız kazandırıldı ve birlik tarihine ve misyonuna uygun 'Laiklik', 'Devrim', 'Türkçülük' gibi doneler terk edildi. Rasim Cinisli'den sonra 48. Dönem Genel Başkanlığına seçilen İsmail Kahraman'la MTTB'nin fikrî çizgisi daha da netleşti. İsmail Kahraman nezdinde MTTB, İslamcı bir politikayı benimsedi. Aynı zamanda bu dönemde sol öğrenci olaylarına karşı ortak bir zemin oluştu. MTTB, milliyetçi ve İslamcı-muhafazakâr görüşün buluşma ve yönetim yeri hâline geldi, milliyetçi çizgide olduğu gibi muhafazakâr çizgide de belirgin bir tavır aldı. Bu dönemde yapılan eylemlerden biri de Lenin heykelinin protesto edilmesidir.
Dönemin en çok ses getiren olayı MTTB Genel Başkanı ve yöneticilerinin olduğu bir grubun Ayasofya'da namaz kılmasıydı. MTTB'nin o dönemdeki kadrolarına göre, Ayasofya müze olarak değil, ibadethane olarak kullanılmalıydı. Onlara göre Ayasofya'nın cami yerine müze olarak kullanılması, Kemalist kadroların İslam'la hesaplaşmasının bir sonucuydu. Ayrıca Cinisli döneminde kalıcak yer, giyecek ve yiyecek ihtiyaçları karşılanan Mehmet Akif'in oğlu Mehmet Emin Ersoy, İsmail Kahraman döneminde MTTB salonunda kaldığı yerden atılır. O dönemde askerde bulunan Rasim Cinisli'ye ulaşmaya çalışır ancak fayda göremez. Ne yazık ki bir süre sonra sokakta donarak ölür.
1968 yılında Türk tarihinin en büyük eylemlerinden sayılan 6. Filo olaylarından hemen 3 gün önce, MTTB tarafından "Bayrağa Saygı Mitingi" düzenlendi. Mitingde, dönemin MTTB başkanı İsmail Kahraman kürsüden söz alıp 6. Filo'yu protesto eden gençlik örgütlerini hedef gösterdi. Konuşmasını "Komünizme cihat açtık, pazar günü Taksim'de buluşalım." diyerek bitirdi. Fehmi Çalmuk'un iddialarına göre olaylar yaşanırken İçişleri Bakanı Faruk Sükan ile MTTB başkanı İsmail Kahraman Taksim'i yukarıdan gören bir balkonda olanları dürbünle izliyordu. Yine İsmail Kahraman döneminde Cumhuriyet tarihinin ilk başörtüsü eylemi Ali Babacan'ın halası Hatice Babacan tarafından gerçekleştirildi. Ankara İlahiyat Fakültesi'ne başörtüsü ile girmek istediği için Hatice Babacan okuldan atılır. Bunun üzerine MTTB dersleri boykot etme kararı almıştır.
1969 yılında MHP içinden bir kesim, MTTB'yi Türkçü çizgiye çekmek amacıyla, birlik başkanlığına Mustafa Ok'u aday gösterdi. 3 Mayıs 1969 tarihinde Kayseri'de yapılan kongrede İslamcılarla Ülkücüler kavga etti ve 20 kişi yaralandı; kavga sırasında bir taraf "Müslüman Türkiye", diğer taraf "Milliyetçi Türkiye" sloganları attı. Sürecin sonunda İslamcıların adayı Burhanettin Kayhan başkan seçildi.
53. Dönem Genel Başkanı Rüştü Ecevit'in döneminde göze çarpan çalışma MTTB'nin ambleminin değiştirilmesi olmuştur. Kurulduğu yıldan beri MTTB'yi temsil eden "Bozkurt" resmi, 1975 yılında "Kitap" resmi ile değiştirilmiştir. Şekilde görülen bu değişiklik aslında Birlik'in İslami yönünün ağır bastığının bir ifadesi olarak kabul edilir.
1965-1980 yılları arasında MTTB'nin Genel Başkanları sırası ile; Rasim Cinisli, İsmail Kahraman, Burhaneddin Kayhan, Ömer Öztürk, Raşit Ürper, Abid Özmen, Rüştü Ecevit, Cemalettin Tayla, Kasım Yapıcı, Haşmet Oğuzalp, Vehbi Ecevit'tir.
12 Eylül 1980 askerî darbesi ile MTTB'nin IV. devresi de sona ermiş oldu.
Seneler sonra bir grup genç, kurdukları sekiz üniversite talebe derneğini bir çatı altında toplayarak MTTB'nin kuruluşunun 90. yılı münasebetiyle tertipledikleri toplantıda Talebe Birliği Federasyonu adı ile MTTB'yi yeniden kurma çalışmalarına başladıklarını duyurdu. Ardından, 27 Mart 2008'de Taha Enes Şener'in Kurucu Genel Başkanlığında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) Talebe Birliği Federasyonu adı ile resmen yeniden kuruldu.

Millî Türk Talebe Birliğine üye olup Türk siyasetinde öne çıkan isimler olmuştur. Bunların arasında; Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Eski Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Eski Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan Eski Yardımcısı Beşir Atalay, Millî Eğitim Eski Bakanı Ömer Dinçer, Enerji ve Tabii Kaynaklar Eski Bakanı Taner Yıldız, Kültür Eski Bakanı ve Meclis Başkanı İsmail Kahraman, İçişleri esk

Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT), Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığına bağlı resmî istihbarat örgütüdür. MİT'in mevcut merkezi, Ankara'nın Etimesgut ilçesindeki KALE yerleşkesidir.
1965 yılında Millî Emniyet Hizmeti yerine kurulan; Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne, anayasal düzenine, varlığına, bağımsızlığına, güvenliğine ve millî gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan gelecek mevcut ve muhtemel tehditler hakkında bilgi toplamak, önlem almak ve gerekli durumlarda ilgili makamları uyarmakla görevli bir teşkilattır.
Devletin millî güvenlik politikasının hazırlanmasıyla ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplanabilmesi amacıyla 22 Temmuz 1965 tarihinde TBMM tarafından 644 sayılı kanun kabul edildi ve bu kanun ile kuruluşun adı Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) olarak değiştirildi. Kanun ile MİT'in bir müsteşar tarafından yönetilmesi ve müsteşarın, kanun ile belirlenen görevlerin yerine getirilmesinde sadece başbakana karşı sorumlu olması öngörüldü.
MİT, yaklaşık on dokuz yıl süre ile faaliyetlerini 644 sayılı kanun hükümleri doğrultusunda yürüttü ancak hızla değişen ve gelişen koşulların ışığında yeni bir yasal düzenlemeye gidilmesi ihtiyacı ortaya çıktı. Bu amaçla, 1 Kasım 1983 tarihinde 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Kanunu çıkarıldı ve kanun 1 Ocak 1984 tarihinde yürürlüğe girdi. Teşkilat, 2017 yılında yapılan değişiklikle başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır.
2024 yılı itibarıyla MİT, tarihi istihbarat belgelerini kamuya açmaya ve açık kaynak olarak paylaşmaya başladı. 2024 yılından itibaren özellikle gençlerin ve istihbarat alanında çalışmaya meraklı kişilerin ilgisini çekmek üzere kriptografi soruları ve bu alanda çalışacak kişilere yönlendirici kariyer videolarını basına servis etmiştir.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), düzenli olarak ilgili yılın faaliyet raporlarını yayımlamaktadır. Milli İstihbarat Teşkilâtı Başkanı'nın takdimi ve kısıtlı bilgiler içeren raporlar içerisinde bazı mali veriler ve başkan tarafından kamuoyuna takdim edilen sunu yer almaktadır. 2023 yılından itibaren faaliyet raporları dijital ortamda kamuoyuna açık şekilde yayımlanmaya başlamıştır.

Ülkelerin birbirlerine yönelik siyasal, sosyal, ekonomik ve askerî faaliyetleri ile beklentilerinin önceden saptanması ihtiyacının zaman içerisinde giderek artması, haber almaya dönük yapılanmaların varlığını zorunlu kılmıştır. Yine Türkiye'de, sistemli ve organize nitelikte istihbarat örgütü kurma girişimleri, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında başladı. Siyasi birliğin korunması, ayrılıkçı hareketlerin önlenmesi ve özellikle yabancı devletlerin Orta Doğu üzerinde odaklaşan faaliyetlerinin izlenebilmesi için bireysel bazda ve sınırlı nitelikte sürdürülen istihbarat çalışmalarının bir merkezden organize biçimde yürütülmesine ihtiyaç duyuldu ve 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarafından Teşkilât-ı Mahsusa isimli istihbarat örgütü kuruldu. I. Dünya Savaşı sırasında askerî ve paramiliter hareketlerde bulunarak önemli görevler üstlenen bu örgüt, savaşın sona ermesiyle 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi sonrasında dağıldı.

İstanbul'un İşgali'nden sonra millî uyanışın başlaması ile kişiler kendi kendilerine çeşitli örgütler kurdular. Bu örgütlerin birisi de kimilerine göre hâlâ yaşayan "Karakol" örgütüdür. İlk olarak 5 Şubat 1919 tarihinde kurulan Mütareke Dönemi'nin ilk gizli direniş grubu, İstanbul'da kurulan Karakol Cemiyetidir. 1918'in ekim sonları veya kasım başlarında Talât Paşa'nın emri ile kurulan cemiyetin kurucuları arasında Kurmay Albay Kara Vâsıf, emekli Yüzbaşı Bahâ Said Bey, Albay Galatalı Şevket ve Yenibahçeli Şükrü Bey gibi İttihât ve Terâkki Cemiyeti mensubu kişiler bulunmaktaydı. Kısa zamanda örgütlenme çalışmalarını tamamlayan Karakol Cemiyeti'nin Millî Mücadele'ye yaptığı en büyük hizmet, İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve cephane ile subayların kaçırılmasını sağlaması, İngiliz Muhipler Cemiyeti gibi kuruluşların planlarını ve faaliyetlerini Mustafa Kemal Paşa'ya haber vermesi oldu. Ancak Cemiyet, Bolşevikler ile gizli ilişkilere girmesi ve kendi başına Millî Mücadele'ye sahiplenme çalışmalarında bulunması sebepleriyle Anadolu ordusu kadrosuna dâhil edilmedi. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali sırasında liderlerinin tutuklanmaları ile büyük bir darbe yedi ve nihayet Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi'nin kararlarını uygulamak için seçilen Heyet-i Temsiliyenin kararıyla faaliyetlerine son verildi.

Karakol Cemiyetinin dağılmasından sonra Zâbitân Grubu ve Yavuz Grubu gibi çeşitli istihbarat grupları oluşturuldu. Bunlardan 23 Eylül 1920 tarihinde faaliyete geçen Hamza Grubu'nun adı 31 Ağustos 1921 tarihinde Felâh Grubu olarak değiştirildi. Bu istihbarat grupları, Türk Kurtuluş Savaşı sonuna kadar faaliyetlerini sürdürebildi. Kurtuluş Savaşı sonrasında lağvedilerek mensuplarının bir kısmı Askeri Polis Teşkilatı veya ileri dönemlerde MEH/MAH bünyelerine kazandırıldı.

İstihbarat örgütleri arasındaki dağınıklığı gidermek, ordu içerisine sızan düşman casusluk faaliyet ve propagandasına karşı koymak amacıyla 18 Temmuz 1920 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından Askerî Polis Teşkilatı (AP veya P) kuruldu. Savaş yıllarında başarılı hizmetler veren örgütün faaliyetlerine 21 Mart 1921 tarihinde son verildi. Günümüzde silahlı kuvvetler bünyesindeki Jandarma Genel Komutanlığı devamı niteliğindedir.

Askerî Polis Teşkilatının kapatılmasının istihbarat faaliyetleri açısından kısa bir süre doğurduğu boşluk ise yine Genelkurmay Başkanlığı tarafından kurulan ve 1 Nisan 1921 ile 22 Haziran 1922 tarihleri arasında Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde faaliyet gösteren Tedkik Heyeti Amirlikleri vasıtasıyla giderildi.

Edinilen tecrübelerin ışığında ve belirlenen yeni hedeflere ulaşılabilmesi amacıyla bu defa Enver Paşa tarafından Müsellâh Müdâfaa-i Milliye isimli bir istihbarat grubu kuruldu. TBMM Hükümeti, 3 Mayıs 1921 tarihinde kısa adı "MM" (Mim Mim) olan bu örgüte resmiyet kazandırdı. Tedkik Heyeti Amirlikleri Anadolu'da faaliyetlerini sürdürürken MM örgütü; asker ve sivil kesimden oluşmuş kadrolarıyla, İstanbul'da büyük bir ajan ve haber ağı kurmayı başardı, Anadolu'ya silah ve cephane kaçırılması faaliyetlerini organize etti. Düşman karargâhları, iş birlikçi gruplar ve yabancı misyona sızarak çok sayıda önemli belge ve bilgi elde etti. Kurtuluş Savaşı sırasında düşman faaliyetlerine karşı oluşturulan çeşitli istihbarat gruplarıyla da iş birliği yapan örgütün faaliyetleri, İstanbul'un Kurtuluşu'ndan sonra 5 Ekim 1923'te son buldu.

İstihbarat örgütlerinin kapatılmasından ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, 1926 tarihine kadar geçen dönem içinde haber alma çalışmaları Ordu Müfettişlikleri İstihbarat Şubeleri tarafından yürütüldü. 1925 yılı sonunda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, gelişmiş devletlerdeki gibi çağdaş bir istihbarat örgütü kurulması talimatını verdi. Bunun üzerine Avrupa ülkelerinde eğitilen kadroların da katılımıyla, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak'ın 6 Ocak 1926 tarihli emri doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk istihbarat kuruluşu olan Millî Emniyet Hizmeti Riyaseti (MEH/MAH) kuruldu. Teşkilat, 5 Ocak 1927 tarihinde şeklen İçişleri Bakanlığına bağlandı. 6 Ocak 1926 ile 5 Ocak 1927 tarihleri arasındaki bir yıllık dönem çalışmaları, dönemin yöneticileri tarafından Riyasetin kuruluşuna hazırlık dönemi olarak değerlendirildi ve bir gün sonraki 6 Ocak 1927 tarihi MAH'ın kuruluş tarihi olarak kabul edildi. Başkanlığına Şükrü Âli Ögel getirildi.

... Muasır devletlerde olduğu gibi, bizde de modern bir istihbarat teşekkülü kurmak mecburiyetindeyiz...
MAH, duyulan ihtiyaçlara bağlı olarak zaman içerisinde birkaç kez küçük yapısal değişiklikler geçirdi ve 1965 yılına kadar Türkiye'nin istihbarat faaliyetini yürüttü.

Osmanlı İmparatorluğundan itibaren Türk İstihbarat tarihinde meydana gelen kurumsal ilerleme ve koordinasyon genellikle olumlu bir ilerleme sergilediği gözlemlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin İstihbarat Kurumları için en önemli iki dönüm noktası ise Milli Emniyet Hizmeti'nin Mustafa Kemal Atatürk'ün girişimleriyle kurulması ve Reis (Müsteşar) olarak Albay Şükrü Ali Ögel'in atanması gösterilmektedir. MEH döneminde içerisinde Türk İstihbaratçıları Almanya'dan eğitim ve bilgilendirme kursları almıştır. Özellikle MEH-MAH kurumundan MİT'e geçişin pek çok sebebi olduğu düşünülmektedir. Kesin bir bilgi olarak bilinmemekle beraber 1959 yılında ABD'nin Türkiye'ye nükleer başlıklı füzelerini konumlandırması ve ileri dönemlerde yerleştirilen füzelerin istihbari güvenliği ile ilgili duyulan endişeler sonucunda daha kaliteli bir Türk İstihbarat ağının SSCB tehditlerine karşı "savunmacı" bir pozisyonda kalmasını istediğine yönelik talepleri olduğu düşünülmektedir. Bu hipotezin kendini ispatlama ve özkontrol mekanizması ise MİT'in ilk dönemlerde CIA'dan aldığı yoğun danışmanlık ve eğitim-ekipman destekleridir.
Genel yaklaşım kurumsal geçiş döneminde daha sadedir, 1961 yılından itibaren artan İstihbarat ihtiyaçları ve Türkiye'nin küresel sistemde daha farklı bir konum kazanması sonucunda daha kaliteli istihbaratın karar vericilere verilmesi gerektiğine yönelik MEH personeli içerisinde olumlu bir uzlaşı ortamı oluşmuş ve 1961-1963 yıllarının başından itibaren MEH'ten MİT'e geçişin yasal-hukuki altyapısı için çalışmalar başlanmıştır. Bu bağlamda Korgeneral Fuat Doğu kurum personelinin ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından yönlendilerek yeni kurulan MİT'in Müsteşarı olarak görevine başlamıştır. MİT'in yapılandırılması konusunda elde edilen en büyük gelişme CIA ve NATO ülkeleri tarafından eğitim ve ekipman desteği sağlanmasıdır. MİT kanunu ile kazandırılan yasal zemin ilk kez MİT'in yasal hareket alanını belirlemiş ve görevlerin stratejik açıdan daha belirlenebilir olmasını sağlamıştır. Yeni şekillenen görev ortamıyla birlikte MEH lağvedilmiş ve 1965 yılında 22 Temmuz günü Milli İstihbarat Teşkilatı'nın kurumsal hayatı başlamıştır.

MİT Kur

Montrö Bildirisi, 4 Nisan Bildirisi ya da 103 Emekli Amiral Bildirisi, 4 Nisan 2021 tarihinde Türk Deniz Kuvvetlerinden emekli olmuş 103 amiral ve 1 general tarafından yazılan bir bildiridir. Bildiride Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Kanal İstanbul projesi ve Atatürk ilke ve devrimlerine ikaz ve atıfta bulunulmuştur.

Bu tarihte bir gazeteci TBMM başkanına "Bir gün bir Cumhurbaşkanı gelip ben Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden çekildim derse veya Montrö'yü tanımıyorum feshettim derse" diye sormuş, Şentop ise; "Teknik olarak yapabilir" yanıtını vermiştir.
Ayrıca aynı gün subay ve astsubay yetiştiren Harp Okulları ile Astsubay Yüksekokullarına giriş şartlarında yer alan 'irticai faaliyetlere karışmamış olma' şartı kaldırılmıştır.
Deniz İkmal Komutanı Tuğamiral Mehmet Sarı'nın gittiği bir tarikat evinde sarık ve cüppe ile fotoğrafları ortaya çıkmıştır. Ardından Milli Savunma Bakanlığı olayla ilgili soruşturma başlatmıştır.

Bildiri sonrası Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, bildiriyi yayınlayan 103 amiral hakkında TCK'nın 316/1 maddesinde yer alan 'Devletin güvenliğine ve anayasal düzene karşı suç işlemek için anlaşma' nedeniyle soruşturma başlattı. Başlatılan soruşturmadan sonra bildiriye imza atan 10 emekli amiral gözaltına alındı.  İstanbul'da bulunan 4 emekli amiral ise yaşlarından dolayı emniyete ifade verilmeye çağrıldılar.
5 Nisan 2021 tarihinde gözaltına alınan emekli amiraller ifade vermek için Ankara Emniyet Genel Müdürlüğüne getirildi. Gözaltına alınan 10 amiralden 6'sı İstanbul, 2'si Ankara diğer 2'si ise Kocaeli şehrinde gözaltına alındılar. Aynı gün 81 ilde 910 dernek, 408 vakıf, 27 üniversite, 114 oda, 550 sendika, 46 federasyon emekli amirallerin yayımladığı bildiri için suç duyurusunda bulundu.
Yargı çerçevesinde alınan ilk karar emekli amirallerin lojman ve koruma hakları iptal edilmesi olmuştur. Ardından amirallerin evleri arandı ve dijital materyallerine el koyuldu. 8 Nisan tarihinde ise gözaltına alınan 10 emekli amiral gözaltı sürelerinin 4 gün uzatılması talebiyle adliyeye sevk edildi. 13 Nisan tarihinde ise gözaltına alınan tüm emekli amiraller adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış, 22 Nisan tarihinde ise şüpheli bulunan 6 emekli amiral serbest bırakılmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Tartışmanın sebebi kesinlikle ifade özgürlüğü meselesi değildir. Buradakilerin bir kısmı (görüşlerini) çeşitli mecralarda dile getirmektedir. Hiçbirine yaptıkları açıklamalardan dolayı herhangi bir soruşturma açılmış değildir. Ama bir gece yarısı, 104 emekli amiralin böyle bir girişimde bulunması asla kabul edilemez" dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, "Millet İradesini ve Recep Tayyip Erdoğan'ın dik duruşunu hazmedemeyen darbe seviciler" dedi.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun "Neymiş, birkaç emekli amiral bir araya gelip bir bildiri yazmışlar! 5. kol unsurları da hemen heyecanlanmış. Oturun oturduğunuz yerde. O Türkiye eskide kaldı, haddinizi bilin, siz kimsiniz!" dedi.
Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada "Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin moral ve motivasyonunu olumsuz etkilemekten ve düşmanlarımızı sevindirmekten başka bir işe yaramayacağı açıktır. Bağımsız Türk yargısının gereğini yapacağına inancımız tamdır" dedi.
CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, "O eleştirdiğiniz amiraller 15 Temmuz'un önünde de sonunda da dimdik durdular" dedi. Parti Başkanı Kılıçdaroğlu, "Emekliler dünyanın neresinde darbe yapıyor? Bunlar akıllarını gerçekten peynir ekmekle yemişler. Bu kadar saçmalığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiç görmedi ve duymadı." dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Akşener, "Sabah bir uyandık, emekli amirallerin canı sıkılmış, bildiri yayınlamışlar, bu bir zevzekliktir. Ülke bu zevzekliklerden çok çekti." dedi.
MHP Genel Başkanı Bahçeli, "Muhtıra tarzında hazırlanarak gece yarısı servisi yapılan bildiride imzası bulunan amirallerin rütbeleri sökülmelidir. Emeklilik hakları kaldırılmalı, emekli maaşları kesilmelidir. Açıklanan bildirinin çok yönlü adli ve idari soruşturması yapılmalıdır." dedi.
HDP konuyla ilgili, "Demokrasiyi ve özgürlükleri hedef alan darbeci yaklaşımlara ve tutumlara karşı tavrımız her zaman nettir. Ancak iktidarın yazılı bir bildiriden darbe riski devşirmesi de siyasi kurnazlık ve fırsatçılıktan öte bir anlam taşımamaktadır" dedi.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ise, "Bildiri ülkenin tarihsel hafızasını ve içinden geçtiği hassas süreci göz önüne almayan; kötü niyetli bir sorumsuzluk örneğidir" dedi.
Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan "Tarihimizin utanç sayfaları askerlerin siyasete yönelik hadsiz müdahaleleriyle doludur. Bu acı hafıza depreştirilmemelidir" dedi.
1920 TKP Resmi sitesinden yaptığı açıklamada "Emekli amirallerin 4 Nisan 2021 tarihli açıklaması, metnin bütününden ve ayrıntılarından rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, Türkiye bağımsızlığını, bütünlüğünü ve egemenliğini savunma amacı taşımaktadır." dedi

Mehmet Muhsin Batur (5 Aralık 1920 – 25 Eylül 1999), Türk asker ve siyasetçi. Eski Türk Hava Kuvvetleri Komutanı.
1980 cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu ancak seçilmek için yeterli oyu alamadı. Cumhurbaşkanının seçilememesini müteakip Kenan Evren liderliğindeki cunta, 12 Eylül Darbesi'yle yönetime el koydu.

1940 yılında Harp Okulunu, 1942 yılında da pilot olarak Hava Okulunu bitirdi. Merzifon'da 4. Tayyare Alayında pilot olarak göreve başladı. 1946 yılında girdiği Hava Harp Akademisinden 1949 yılında mezun olduktan sonra çeşitli hava birlik ve karargâhlarında ve Napoli'deki NATO Karargâhında görev yaptı.
27 Mayıs 1960 günü Adnan Menderes'i tutuklayarak Ankara'ya götürmüştür. 1961 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti. 1. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığına atandı. Aynı görevde iken 1963 yılında Tümgeneral rütbesine terfi etti. 5 yıl süre ile 1. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı görevinde bulundu. 1966 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Genelkurmay Lojistik Başkanlığı, Yüksek Askerî Şura Üyeliği görevlerini yürüttü.
1969 yılında Orgeneral rütbesine terfi etti ve Hava Kuvvetleri Komutanlığına atandı. 1 Haziran 1970 tarihinde Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfını kurdu ve vakfın yönetim kurulu başkanlığına getirildi. 30 Ağustos 1973 tarihinde emekliye ayrıldı.

12 Mart 1971 Muhtırası'nı imzalayan dört üst düzey komutandan biriydi. Muhtıradan sonra 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün'ün emriyle İstanbul'da Millî İstihbarat Teşkilatı tarafından Ziverbey Köşkü'nde yapılan sorgulamalarda, 9 Mart 1971 darbe teşebbüsü ile Millî Demokratik Devrim yapmak isteyenler arasına "Yavuz Bey" kod adı ile katıldığı iddia edildi.

Emekli olduktan sonra 8 Haziran 1974'te Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından kontenjan senatörü olarak atandı. Senatörken Cumhuriyet Halk Partisine geçti ve 1980'de bu partiden cumhurbaşkanı adayı gösterildi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde en yüksek oyu almasına karşın gerekli sayıyı tutturamadığından bu göreve seçilemedi. 12 Eylül Darbesi'nden hemen önce senatörlük süresi bittiği için siyasetten çekildi.
Anılarını Anılar ve Görüşler "Üç Dönemin Perde Arkası (1986) adıyla yayımladı.

4 Şubat 1944'te Leman Meryem (1921) ile evlenmiş olup Ayşe Emel (Aral) (1944) ve Ahmet Enis'in (1952) babasıdır. İngilizce ve İtalyanca bilmekteydi. Şirket-i Hayriyenin kurucusu Hüseyin Hâki Bey'in torunuydu. Fenerbahçe taraftarıydı.
2006-2008 yılları arasında Atv (Türkiye)'de yayınlanan Hatırla Sevgili dizisinde Murat Aygen tarafından canlandırılmıştır.

Türkiye Cumhurbaşkanı Şeref Madalyası, Üstün Hizmet Madalyası, İtalya Cumhurbaşkanı Grande Ufficiale, ABD Cumhurbaşkanı Legion Of Merit, Afganistan Kralı Düstur-u Evvel, İngiltere Kraliçesi K.C.V.O., Türk Hava Kurumu Altın Brövesi ve Hava Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı Altın Madalyası sahibiydi.

25 Eylül 1999 tarihinde İstanbul'da öldü. Cenazesi askerî törenle Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Törene askerler ve siyasetçiler katıldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu cenaze törenine çelenk gönderdi.

Muhtıra ya da memorandum, bir kişi ya da grup veyahut kurumun, bir başka kişi, grup ya da kurumu uyarmak amacıyla ona gönderdiği yazılı metin. Aynı zamanda bir anlaşma, sözleşme ya da uzlaşmanın resmî bir özeti ve belgesidir. Resmi ya da iş dünyasına ait kullanım alanları mevcuttur. İletişim amaçlı kullanılır. Hatırlatmaya dayalıdır. Bir konu ile ilgili olayları, gözlemleri, fikirleri içerebilir. Herhangi bir şekil şartı yoktur ancak genel temayül "Kimden", "Kime", "Tarih", "Konu" başlıklarını içeren bir formatta olmasıdır. Bildiriler, raporlar, geçici anlaşmalar, mektuplar memorandum kapsamına girebilir. 1 sayfa ya da daha fazla sayfadan oluşabilir.
Temel amacı karara yönelik olan bu belgeler, karar vericilerin karar alma süreçlerine yardım ve süreci hızlandırma yönünde olabileceği gibi bir problemin ortaya konulması şeklinde tespit amaçlı da olabilir.

Muhtıra, ihtar kökeninden gelmektedir ve ihtar edilen şey anlamını taşımaktadır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, kelime anlamı olarak bir şeyi hatırlatma veya uyarma amacıyla yazılan yazı ifadesi yer almaktadır. Siyasetteki kullanımı ise herhangi siyasi bir konuda bir kişi veya kişilerce, bir başka kişi veya kişilerin uyarılması şeklindedir. Bu yönüyle muhtıra, diplomatik notaya da benzemektedir. Fakat diplomatik nota, adından da anlaşılabileceği gibi diplomatik ilişkilerde, yani uluslararası ilişkilerde geçerlidir.
Muhtıra, kelime anlamı olarak Memorandum kelimesi ile benzerlik göstermektedir. Memorandum da, tıpkı muhtıra gibi hatırlatma amacıyla yazılan bir metindir. Fakat muhtıra, memorandumdan farklı olarak uyarı niteliği de taşıyan bir kelimedir ve Türkiye dışında bir kullanım alanı yoktur. Türkiye'deki kullanımı da daha çok askerî kesimin cumhurbaşkanı yoluyla hükûmeti uyarması şeklinde gerçekleşmektedir. Nitekim bugüne kadar verilen muhtıralarda hep aynı yol izlenmiştir.

Türkiye'deki ilk muhtıra, 12 Mart Muhtırasıdır. 12 Mart 1971'de dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu'nun imzasıyla radyodan okunmuştur. Dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a gönderilen bu muhtırayla, mevcut hükûmetin yetersizliğine vurgu yapılarak, partiler üstü bir reform hükûmetinin kurulması gerektiği, aksi takdirde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendilerine verilen yetkiye dayanarak idareyi ele alabileceği, muhtırada dile getirilmiştir. Bir diğer muhtıra ise 27 Aralık Muhtırasıdır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren tarafından cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e verilen bu muhtıra ise amacına ulaşmamış ve nihayetinde 12 Eylül darbesi gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra, 28 Şubat sürecinde, Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sırasında alınan kararlar da muhtıra olarak kabul edilmektedir. Bir diğer muhtıra ise, e-muhtıra olarak da bilinen 27 Nisan Genelkurmay Başkanlığı Basın Açıklamasıdır. Cumhurbaşkanlığı seçim süreci sırasında yaşanan laikliğe aykırı olaylara karşı olarak yazılan bu yazı ile ilgili olarak, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, metni kendilerinin yazdığını, fakat bunun muhtıra olmadığını dile getirmiştir.

12 Mart Muhtırası
27 Aralık Muhtırası
28 Şubat süreci
27 Nisan Genelkurmay Başkanlığı Basın Açıklaması
Diplomatik nota

Nazmiye Demirel (evlilik öncesi soyadı: Şener; 3 Ocak 1928 - 27 Mayıs 2013), Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel'in eşi.

Nazmiye Şener, 3 Ocak 1928'de Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de doğdu. Isparta'da Kız Sanat Enstitüsü'nü tamamladı. 12 Mart 1948'de Süleyman Demirel ile evlendi. 2010 yılında Demirel çiftinin 11 Aralık 1953 doğumlu ve 22 Aralık 1955’te hayatını kaybettiği iddia edilen Rengül isimli bir kız çocukları olduğu iddia edilmiştir. Nazmiye Demirel, 1993'te eşinin cumhurbaşkanı seçilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı Eşi olma unvanını aldı. Nazmiye Demirel, Çankaya Köşkü'nden ayrıldıktan sonra 2005'te rahatsızlandı. Alzheimer rahatsızlığıyla mücadele eden Demirel, 27 Mayıs 2013'te öldü. Cenazesi, memleketi Isparta'nın İslamköy beldesinde toprağa verildi.

Güniz Sokak

İsmail Nihat Erim (17 Mart 1912, Kandıra, Kocaeli - 19 Temmuz 1980, İstanbul), Türk hukukçu, akademisyen ve siyasetçi. Türkiye Büyük Millet Meclisinde beş dönem Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili olarak siyaset yapan Erim, 1948-50 yılları arasında bayındırlık bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerinde bulundu. 12 Mart Muhtırası'nın ardından 1971-1972 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev aldı. 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul Dragos'ta Dev-Sol militanları tarafından düzenlenen suikast sonucunda 68 yaşında öldü.

Nihat Erim, 17 Mart 1912 tarihinde, bugün Kocaeli sınırları içinde kalan İstanbul vilayetine bağlı Kandıra kazasında doğdu. Raif Bey ve Macide Hanım'ın oğludur. Erim'i konu alan doktora tezinde Yazar Ahmet Gülen, Erim'in doğum tarihinin Erim'in damadı Akın Önalp tarafından 4 Kasım 1911 olarak bildirildiğini belirtmiştir.
Galatasaray Lisesini, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Paris Hukuk Fakültesinde doktora yaptı. 1939 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kamu hukuku doçentliğine atandı, 1941 yılında profesör oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki kamu hukuku derslerine ek olarak Siyasal Bilgiler Okulunda devletler hukuku dersleri verdi. 1959-1961 yılları arasında BM Uluslararası Hukuk Komisyonu üyesi olarak görev aldı.

1943-1950 yılları arasında CHP Milletvekili olarak TBMM'de bulundu, 2. Saka Hükûmetinde bayındırlık bakanlığı, Günaltay Hükûmetinde başbakan yardımcılığı yaptı. Demokrat Parti'nin yerel seçimleri boykot etmesi üzerine 30 Mayıs 1946'da ünlü, "... sosyal bünyede derin rahatsızlıklar müşahede edildiğinde bunu gidermenin yolu, bir müddet için 'hürriyet ilâhının üzerine bir şal örtmek' ve yukardan aşağı bir otorite tesis eylemektir." sözlerini yazdı. CHP muhalefete geçtikten sonra partinin yayın organı Ulus'un başyazarlığını üstlendi. Bu gazetenin 1953 yılında kapanması üzerine 1955 yılına kadar Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerini çıkardı. Başbakan Adnan Menderes'in isteği üzerine Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında görev aldı. 1961 yılında CHP Milletvekili olarak yeniden TBMM'ye döndü. CHP içinde İsmet İnönü'nün başlattığı "Ortanın Solu" hareketine katıldı, daha sonra CHP'den ayrılarak Cumhuriyetçi Güven Partisini kuracak olan Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu'yla birlikte muhalefet etti.
12 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından CHP'den ayrılması koşuluyla hükûmeti kurmakla görevlendirildi. 26 Mart 1971 tarihinde kurduğu askerî cunta hükûmeti 3 Aralık 1971 tarihinde istifa etti. Yeniden hükûmeti kurmakla görevlendirildi, kurduğu 34. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti 22 Mayıs 1972 tarihine kadar işbaşında kaldı. 12 Mart Muhtırası'nı veren komutanların talimatı doğrultusunda Anayasa'nın 40 maddesinde değişiklikler yaptırdı. Daha sonra Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın da yargılanacağı: "Balyoz" olarak bilinen harekâtı başlattı. 1977 yılına kadar Cumhuriyet Senatosunda Kontenjan Senatörü olarak görev yaptı.

Bayan Kamile (1911) ile evli olup Işık Asım (1937) ve Ayşe Işıl Önalp'in (1940) babasıdır.

Kıbrıs'la ilgili anı ve gözlemlerini, "Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs" adıyla 1975 yılında kitaplaştırdı. Ölümünden yıllar sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından "12 Mart Anıları" ve "Günlükler"i yayımlandı.

15 Temmuz 1979 günü evine militanlar tarafından patlayıcı madde atılan ve bir zarar görmeyen Nihat Erim, bir yıl sonra ise 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul Maltepe Dragos'taki Deniz Kulübünün önünde Dev-Sol militanları tarafından düzenlenen suikast sonucu öldü. Olay yerinde, "Faşist Gün Sazak'tan sonra faşist Erim’i de işkenceleri ve devrimcilerin katlini protesto için cezalandırdık. (Devrimci Sol)" yazılı bir bildiri bulundu. Ölümü Türkiye çapında büyük yankı yaptı, Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş millî birlik çağrısında bulundu, basın büyük tepki gösterdi.
22 Temmuz 1980'de düzenlenen cenaze töreni sonrası Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

 Wikimedia Commons'ta Nihat Erim ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
İsmail Nihat Erim Biyografisi4 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orhan Aldıkaçtı, (d. 1924, Samsun - ö. 22 Mayıs 2006, İstanbul) Türk anayasa hukukçusu.
1924 yılında Samsun'da dünyaya gelen Orhan Aldıkaçtı, 1943'te Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktorasını yaptı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevinde bulundu. Ayni Universitede basta Anayasa Hukuku alani olmak üzere dersler vermistir.
Lahey Adalet Divanı Daimi Hakem Mahkemesi üyeliğine seçilen Aldıkaçtı, 12 Eylül Darbesi'nden sonra oluşturulan ve 1982 Anayasası'nı hazırlayan Danışma Meclisine İstanbul üyesi olarak seçilmiş ve Anayasa Komisyonu Başkanlığı yapmıştır.
22 Mayıs 2006 günü öldü.

Modern Demokrasilerde ve Türkiye'de Devlet Başkanlığı (1963)
Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası (1964, 2 cilt)

Biyografi26 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Derya Sazak'tan hakkında bir makale7 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Recep Tayyip Erdoğan (d. 26 Şubat 1954, Beyoğlu, İstanbul), Türk siyasetçi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 12. ve şu anki cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin genel başkanıdır. 1994-1998 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı ve 2003-2014 yılları arasında Türkiye başbakanı olarak görev yapmıştır. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi referandumu sonrası 2014'te ilk defa doğrudan halk oyuyla cumhurbaşkanı olmuştur. 2018'de ikinci defa ve son kez 2023'te üçüncü defa cumhurbaşkanı seçilmiştir.
1994 ve 1998 yılları arasında Refah Partisi'nden İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı görevini yürüttü. Kurucuları arasında yer aldığı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Ağustos 2014'e kadar 13 yıl boyunca genel başkanlığı görevini sürdürdü, 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu sonrası tekrar Adalet ve Kalkınma Partisi genel başkanı oldu. Genel başkanlığını yaptığı günden 2024'e dek katıldığı seçimlerin tamamında partisi, birinci parti olmuş ve katıldığı beş genel seçimin üçünde (2002, 2007 ve 2011) tek başına iktidar olmuştur.
1976 yılında Millî Selamet Partisi Beyoğlu gençlik kolu başkanlığına ve aynı yıl İstanbul il gençlik kolları başkanlığına seçilen Erdoğan, Aksaray İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu'ndan 1981 yılında mezun oldu. Millî Selamet Partisi'nin 1981'de kapatılması sonrasında, 1983'te kurulan Refah Partisi ile siyasi hayatına devam etti. 1986 milletvekili ara seçimlerinde milletvekili, 1989 yerel seçimlerinde ise Beyoğlu belediye başkanı adayı olarak seçimlere girse de her iki seçimde de seçilemedi. Milletvekili adayı olduğu 1991 genel seçimlerinde ise milletvekili olmasına rağmen tercihli oy sistemi sebebiyle Yüksek Seçim Kurulu milletvekilliğini iptal etti. 1994 yerel seçimlerinde elde ettiği %25,19'luk oy oranı ile İstanbul büyükşehir belediye başkanı seçildi. 6 Aralık 1997'de Siirt'te düzenlenen bir açık hava toplantısı sırasında topluluğa yaptığı konuşmada kullandığı ifadeler sebebiyle "halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği" gerekçesiyle kendisine açılan dava sonucunda 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Belediye başkanlığı görevinden ayrılarak 26 Mart 1999'da girdiği cezaevinde dört ay on gün kaldıktan sonra 24 Temmuz 1999'da tahliye edildi.
14 Ağustos 2001'de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı ve partinin genel başkanlığına seçildi. Parti, girdiği ilk seçimler olan 2002 genel seçimlerinde %34,43'lük oy oranı ile Abdullah Gül'ün başbakanlığında 58. hükûmeti kurarken, siyasi yasağı süren Erdoğan seçimlere girememişti. Siyasi yasağının kaldırılması için Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan yasa değişikliği talebinin uygulamaya girmesiyle siyasi yasağı kalktı. 9 Mart 2003'te gerçekleştirilen ara seçimlerde Siirt milletvekili olarak meclise girdi. Başbakan Gül'ün istifasını sunmasıyla, 14 Mart 2003'te başbakanlık görevine geldi. Genel başkanlığını yürüttüğü Adalet ve Kalkınma Partisi, 2007 genel seçimlerinde oyların %46,58, 2011 genel seçimlerinde ise oyların %49,83'ünü alarak Erdoğan'ın Başbakanlığı'nda sırasıyla 60. ve 61. hükûmetleri kurdu. Sonraki süreçte yapılan genel seçimlerde partisi 2018'de %42,56, 2023'te ise %35,62 oy alarak en yüksek milletvekili sayısına ulaştı. Parti ayrıca, oyların %41,67'sini aldığı 2004 yerel seçimleri, oyların %38,39'unu aldığı 2009 yerel seçimleri, oyların %43,40'ını aldığı 2014 yerel seçimlerinde ve oyların %42,56'sını aldığı 2019 yerel seçimlerinde de en çok oy toplamayı başaran parti konumundaydı. 2007 anayasa değişikliği referandumu sonrasında anayasada yapılan değişiklikle birlikte cumhurbaşkanının ilk defa doğrudan halk oyuyla seçilmesinin önü açılırken, adaylığını koyduğu 10 Ağustos 2014'te yapılan seçimlerde aldığı %51,79'luk oy oranıyla cumhurbaşkanı seçildi ve başbakanlık ile partisindeki görevinden ayrılarak Cumhurbaşkanlığı görevine 28 Ağustos 2014'te başladı. 2018 cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların %52,59'unu aldı ve ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de oyların %52,18'ini alarak üçüncü kez cumhurbaşkanı seçildi. 3 Haziran 2023 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde yapılan göreve başlama töreni sonrasında görevine başladı.
Erdoğan'ın üçüncü döneminde Ekrem İmamoğlu da dâhil olmak üzere çok sayıda CHP'li belediye başkanı tutuklandı. Yaşanan gelişmeler, 2025 Türkiye protestolarının ortaya çıkmasında etkili oldu. Ayrıca tutuklanan gazetecilerin sayısı arttı ve Sınır Tanımayan Gazeteciler'in Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Türkiye'nin sıralaması yıllar içinde ciddi biçimde geriledi; 2025 itibarıyla 180 ülke arasında 159. sıraya kadar düştü. Ekim 2025'te Devlet Bahçeli ile birlikte İkinci Çözüm Süreci'nin başlatılmasını destekledi. 24 Kasım 2025'te partisinin, MHP ve DEM Parti heyetleriyle birlikte İmralı Adası'nda Abdullah Öcalan'ı ziyaret etmesini sağladı.

Recep Tayyip Erdoğan'ın babası Ahmet Erdoğan, Bakatalı Tayyip olarak da bilinen Tayyip Efendi'nin oğluydu. Recep Tayyip Erdoğan'ın 11 Ağustos 2004'teki Gürcistan ziyaretinden birkaç ay sonra çıkan haberlerde kendisinin bu ziyaret sırasında "Ben de Gürcü'yüm, ailemiz Batum'dan Rize'ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir." dese de, 2007'de NTV'de katıldığı bir programda Türk olduğunu söyledi. OdaTV, 2009'da yayınladığı habere göre dedesinin taşıdığı Bakatalı lakabının, Gürcistan'ın Şida Kartli bölgesine bağlı Bagata köyü olduğu öne sürülmektedir. Murat Ümit Hiçyılmaz, Güneysu Seyahatnamesi adlı kitabında, arşiv kayıtlarına göre Erdoğan'ın ailesinin 450-500 yıldır Yüksekköy köyünde yaşamakta olduğu ve kökenleri Orta Asya'ya dayanan ailenin Kafkasya üzerinden bölgeye geldiği ifade edilmektedir. Doğum tarihi net olarak bilinmeyen Ahmet Erdoğan'ın mezar taşında 1321 (Rumi takvime göre 1905-1906) yazarken, kimlik bilgilerinde 1905 yazmaktadır. Güneysu'dayken Havuli ile gerçekleşen ilk evliliğinden Mehmet (1926-1988) ve Hasan (1929-2006) isimli iki erkek çocuğu olan Ahmet Erdoğan, bir süre sonra İstanbul'a yerleşirken eşini ve çocuklarını Güneysu'da bıraktı. İstanbul'a geldikten bir süre sonra Şirket-i Hayriye'ye girdi ve kıyı kaptanı olarak çalışmaya başladı. Havuli ile olan evliliği devam ederken, Mehmet ile Havva'nın kızı Tenzile Mutlu'dan (1924-2011) Recep Tayyip, Mustafa (d. 1958) ve Vesile (d. 1965) adlı üç çocuğu oldu. Havuli 1980'de vefat edince Ahmet Erdoğan ile Tenzile Mutlu arasında resmî nikâh yapıldı. 26 Şubat 1954'te İstanbul'un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde doğan Recep Tayyip Erdoğan, Tayyip adını dedesinden, Recep adını ise doğduğu günün Hicrî takvime göre Recep ayına denk gelmesinden dolayı aldığı belirtilmiştir.
Kendisiyle yapılan bir röportajda çocukluk döneminde simit ve su sattığını ifade eden Erdoğan, kendisi hakkında hazırlanan Usta'nın Hikâyesi belgeselinde ise çocukluğunda yaz aylarında gittiği Rize'de çay ve fındık topladığını aktarmıştı. İlkokul eğitimini aldığı Kasımpaşa'daki Piyalepaşa İlkokulundan 1965'te, lise eğitimini aldığı ve yatılı olarak okuduğu Fatih'teki İstanbul İmam Hatip Lisesinden ise 1973'te mezun oldu. 2017 yılında okuduğu liseye adı verildi. İstanbul İmam Hatip Lisesinde okuduğu dönemde Camialtıspor'da amatör olarak futbol oynadı. İmam hatip mezunlarının üniversiteye girme konusunda uygulanan kısıtlamalar nedeniyle liseyi dışarıdan bitirme sınavlarına girerek fark derslerini verdi ve 1973 Ekim'inde Eyüp Lisesinden mezun olarak ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl, İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı Aksaray Yüksek Ticaret Okuluna girdi. Temmuz 1974'te İETT'de geçici işçi statüsüyle işe alınırken, kurumun futbol takımında da futbolculuk yapmaya devam etti. 18 Haziran 1981 tarihli istifa mektubuyla İETT'deki görevinden ayrıldı. Bu dönemden sonra bir süre amatör takımlardan Erokspor'da futbol oynadı. 1977-1978 eğitim-öğretim döneminde İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi, Ticarî Bilimler Fakültesi adı altında birleştirilirken, Erdoğan Şubat 1981'de buradan mezun oldu. Bu kurum daha sonraları, 1982 Temmuz'unda kurulan Marmara Üniversitesine bağlanarak Marmara Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi adını alırken, Erdoğan'ın diploması da bu kurumdandır.

Lise yıllarında Millî Türk Talebe Birliği'ne girdi. 1975'te Millî Selamet Partisi (MSP) Beyoğlu gençlik kolu başkanlığına, 1976 yılında ise MSP İstanbul il gençlik kolları başkanlığına seçildi. MSP'nin 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılmasına kadar bu görevini sürdürdü. 1982 Mart'ında zorunlu askerlik görevini yerine getirmek üzere silah altına alındı. Dört aylık acemiliğini İstanbul'un Tuzla ilçesindeki Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu'nda yapmasının ardından, kıta hizmetini Kâğıthane'deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karargâh Servis Bölüğü'nde kantinlerin idaresinden sorumlu subay olarak gerçekleştirdi.
19 Haziran 1983'te kurulan Refah Partisi ile siyasete geri döndü ve 1984 yılında Beyoğlu ilçe başkanı oldu. Ertesi yıl düzenlenen genel kongrede merkez karar ve yürütme kurulu üyesi seçilirken, aynı yıl partinin İstanbul il başkanlığına getirildi. 28 Eylül 1986'daki milletvekili ara seçimlerine Refah Partisi'nin İstanbul adayı olarak girse de seçilemedi. 26 Mart 1989'daki yerel seçimlerde Beyoğlu belediye başkan adayı oldu. %22,83 oranında oy toplayan Erdoğan, %29,29 oranında oy alan Sosyaldemokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan'ın gerisinde kalarak belediye başkanı seçilemedi. Sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğunu öne sürerek seçim sonuçlarına itiraz eden Erdoğan, İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan'a hakaret ettiği gerekçesiyle Özcan tarafından mahkemeye verildi ve 18 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandı. Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen davanın duruşmalarına katılmayan Erdoğan hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. Yaklaşık bir ay sonra, 27 Nisan günü tutuklandı ve bir hafta kadar Bayrampaşa Cezaevi'nde kaldıktan sonra 500 bin lira kefaletle serbest bırakıldı. Mahkeme ise ke

Mahmut Sadi Irmak (15 Mayıs 1904, Konya - 10 Kasım 1990, İstanbul), Türk tıp doktoru ve siyasetçidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. Başbakanı. Osmanlı vatandaşı olarak doğmuş son Türkiye Başbakanıdır.

1904 yılında Konya Seydişehir'de doğdu. Avukat Sabri Bey ve Saliha Hanım'ın oğludur. İlk öğrenimini Mustafa Necip İptidaisinde okumuştur. Sırasıyla burayı Rüştiyeyi ve Konya Sultanisi'ni birincilikle bitirip biyoloji öğretmeni oldu. Aynı yıl Darülfünun Tıp Fakültesine girdi. 1923 yılında İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğu yıllarda üniversitenin Devlet Bursu ile Avrupa'ya öğrenci gönderileceğine dair üniversite duvarlarında gördüğü ilana başvuran 150 kişi arasından seçilen 11 kişiden birisi olarak Berlin Üniversitesinde tıp ve biyoloji öğrenimi görüp 1929 yılında pekiyi derece ile tıp doktoru oldu. Hagen ve Düsseldorf hastanelerinde asistan olarak çalıştı, yurda dönünce Ankara Hükûmet Tabipliği ve Gazi Terbiye Enstitüsü biyoloji öğretmenliği görevlerinde bulundu. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi doçentliğini kazandı. 1940 yılında fizyoloji profesörü oldu.
Almanca, Fransızca ve Arapça bilmekteydi.
Ayşe Seniha H. (1912) ile evli olup XVII. Dönem Konya Milletvekili Sabri Irmak (1936-1991) ve Saliha Yakut'un (1940) babası idi.

1943 yılında Konya milletvekili seçilip, aynı yıl Halkevleri Yüksek Danışma Kurulu Başkanlığına, sonra da Diyarbakır Bölge Müfettişliğine getirildi. 7 Haziran 1945 tarihinde Türkiye'nin ilk Çalışma Bakanı oldu. 1947'de Uluslararası Çalışma Konferansı ikinci başkanlığına seçildi. Eylül 1947'de bakanlıktan ayrıldı. CHP'nin 1950'de seçimleri kaybetmesi üzerine bir süre siyasetten uzaklaştı. Aynı yıl yeniden ilim ve meslek hayatına döndü. Münih, daha sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde akademik hayatını sürdürdü.

1974 yılında Kontenjan Senatörü seçildi. Cumhuriyet Halk Partisinin Milli Selamet Partisi ile kurduğu koalisyon hükûmetinin istifasından sonra 17 Kasım 1974 tarihinde partiler üstü hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Oluşturduğu hükûmet için TBMM'de yapılan güven oylamasında, 450 milletvekilinden yalnızca 18'inin lehinde oy kullanması dolayısıyla güvenoyu alamamasına karşın 31 Mart 1975 tarihine kadar başbakanlık yaptı. 12 Eylül Darbesi'nden sonra 15 Ekim 1981 tarihinde oluşturulan Danışma Meclisine Konya üyesi olarak atandı ve 27 Ekim'de bu meclisin başkanlığına seçildi. Irmak bu görevi TBMM Başkanlığına Necmettin Karaduman'ın 4 Aralık 1983'te seçilmesine değin sürdürdü.

10 Kasım 1990 tarihinde 86 yaşında İstanbul'da hayatını kaybetti. Naaşı Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.

Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki hükûmeti devirmek için 2004 yılında planlandığı iddia edilen darbe girişimleridir. Bu planlardan ilk üçü 2007 Mart ayında Nokta dergisinin eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'e ait olduğu iddia ettiği günlükleri yayınlamasıyla diğeri de 7 Temmuz 2008 tarihinde Taraf gazetesinin manşetten verdiği haberde 1 Temmuz'da gözaltına alınan Atatürkçü Düşünce Derneği başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'a ait bazı belgeleri kamuoyuyla paylaşması sonucu ortaya çıkmıştı. Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlüklere göre 2003 ve 2004 yıllarında dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına tarafından darbe planları hazırlanmış fakat Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün engellemesiyle bu girişimler sonuçsuz kalmıştır. 2008 yılında Şener Eruygur'un Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanması sonrasında hazırlanan iddianamede bu darbe planlarının Ergenekon örgütünün faaliyeti olduğu savunulmuştur.

3 Mart 2007 tarihinde denizcilersitesi.com adlı web sitesi emekli oramiral Özden Örnek'e ait olduğunu iddia ettiği günlükten bazı notlar yayınladı. Bu notlar 13 Mart 2007'de medya organlarında yer aldı. 14 Mart 2007'de Star gazetesinden Şamil Tayyar'a konuşan Özden Örnek yayınlanan günlüklerin kendisine ait olmadığını söyledi.

İlgili sitedeki "Örnek Paşamızın Günlüğünden" adlı yayın, İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından durduruldu.

29 Mart 2007'de denizcilersitesi.com'da bir kısmı yayınlanan günlükler Nokta dergisi tarafından daha geniş kapsamlı olarak yayınlandı. Dergi, dönemin kuvvet komutanlarının AKP hükûmetinin izlediği politikalardan rahatsız olduğunu ve 2003-2004 yıllarında Sarıkız, Ayışığı ve Yakamoz kod adlı darbe planları hazırladıklarını ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün muhalefeti ile darbenin gerçekleşmediği iddia ediyordu. Örnek, Nokta'nın haberi üzerine bir yalanlama daha yaptı:

Örnek'in 2004 Mart ayında genç Bahriyelilerin çıkardığı Pusula dergisine verdiği bir röportajda askeri öğrencilere mutlaka günlük tutmalarını tavsiye ettiği de ortaya çıkmıştır.
Haber üzerine 13 Nisan 2007'de Nokta dergisinin binası askeri mahkeme kararıyla basıldı. Baskında derginin bilgisayarlarına el konuldu ve dergi hakkında çeşitli soruşturmalar açıldı. Bu olaylardan sonra Nokta dergisi, imtiyaz sahibi tarafından kapatıldı.
Özden Örnek, günlükleri, günlükleri yayınlayan Nokta dergisi genel yayın yönetmeni Alper Görmüş aleyhine iftira ve hakaret davası açtı. Alper Görmüş, Örnek'in açtığı davadan beraat etti ancak mahkeme, Alper Görmüş'ün teklifine rağmen, soruşturmanın darbe iddialarının araştırılması yönünde genişlemesini reddetti.

Günlüklerde adı geçen Şener Eruygur ve Hurşit Tolon 1 Temmuz 2008'de Ergenekon Operasyonu kapsamında gözaltına alındı. 7 Temmuz 2008 tarihinde Taraf gazetesi manşetten verdiği haberde Atatürkçü Düşünce Derneği başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'da darbe günlüklerinde bahsedilmeyen Eldiven adlı bir darbe planına dair belgeler bulunduğunu duyurdu. Powerpoint dosyası şeklindeki sunumun en dikkat çeken yanı Nokta dergisinin yayınladığı Sarıkız ve Ayışığı planları için hazırlanan şemaların aksine hiçbir şifre ve kod kullanılmaması ve kişi isimlerinin açıkça yazılmasıydı.
Eruygur ve Tolon ile aynı gün göz altına alınan Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay'ın bilgisayarından sildiği ama kayıtları hard-disk' kurtarıldığı söylenen notların da "darbe günlükleri"ni teyit ettiği yorumları yapılmıştır. Balbay ise bu notların kendisine ait olduğunu reddetti ve "Birbirinden farklı notlar montaj yapılarak birileri tarafından işlenmiş, yorumlar eklenmiş ve tahrif edilmiştir" dedi.

Alper Görmüş, söz konusu günlüklerin Örnek'in öğrenci olduğu dönemden, 1957 yılından, başladığını ve 1500-2000 sayfa tuttuğunu ancak  kişilerin özel hayatlarıyla ilgili bilgilerin olduğu için yalnızca 2003-2004 dönemini yayınladığını belirtmiştir.
Chronicle dergisi 2009 Mart ayında Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlüklerin öğrencilik dönemiyle ilgili bir bölümünü ve Örnek'in öğrencilik yıllarındaki bazı fotoğraflarını yayınlamıştır.
Emniyetin yaptığı teknik araştırmaya ve Ergenekon iddianamesinin eklerine giren bilirkişi raporuna göre günlüklerin kaynağı; "Donanma Komutanının Bilgisayarı", yazarı; "Amiral Özden Örnek", son kaydedenini de; "Dz.K.K." (Deniz Kuvvetleri Komutanı) olarak görünmektedir.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Eruygur ve Tolon'un tutuklanmasından sonra verdiği bir demeçte darbe teşebbüsleri hakkında “Ne var ne de yok derim” açıklamasını yapmıştır. Yaklaşık bir yıl sonra Ergenekon soruşturması kapsamında tanık sıfatıyla bilgisine başvurulan Özkök, Ayışığı ve Yakamoz planlarından haberdar olduğunu Eldiven'i ve Cumhuriyet Çalışma Grubu'nu duymadığı belirtti. Özkök ifadesinde Ayışığı ve Yakamoz duyumunu aldığı dönemde Şener Eruygur'a bu yönde plan ve çalışma olup olmadığını sorduğunu, "Yok" cevabını alınca da buna rağmen sık sık rektörlerin, gazetecilerin Jandarma Genel Komutanlığı'na çağrılarak görüşülmesinin yanlış anlaşılacağını söyleyerek kendisini uyardığını söylemiştir.
Bunun yanı sıra Chronicle dergisi, darbe planlarının yapıldığı günlerde Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök'e yönelik suikast planlandığı iddia etti. Dergiye göre, 3 Şubat 2004'te gerçekleştirilmesi planlanan suikast Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tümg. Fehmi Büyükbayram'ın Özkök'ün kullandığı yol güzergâhını değiştirmesi ve alınan yoğun güvenlik önlemleriyle sonuçsuz kalmıştı. Özkök ise bu iddialar için "Benim konumumdaki kişilere karşı böyle girişimler olabilir. Güvenlikten sorumlu arkadaşlar önlemlerini alırlar. Çoğunlukla da komutana söylemezler bile. Tedirginlik yaratmamak için. O tarihlerde benim güzergâhım zaman zaman bir önlem olarak değiştirilirdi.'" dedi. Özkök'ün bu günlerde zehirlenmekten korktuğu için Genelkurmay yemekhanesinde yemek yemediği ve yemeklerini evden getirdiği ileri sürülmüştü. Özkök, yemeklerinin evden getirdiğini doğruladı, fakat karargâhtaki yağlı yemeklerin biraz ağır olacağı düşüncesiyle evde hazırlanan hafif gıdaları tükettiğini söyledi.

25 Mart 2009'da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kabul ettiği iddianamede Eruygur ve Tolon için üçer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi. İddianamede Sarıkız kod adlı planın; Eruygur, Yalman, Örnek ve Fırtına tarafından yapıldığı savunulmuş ancak Eruygur dışındaki üç kuvvet komutanın "Ergenekon örgütü ile irtibatı tespit edilemediği için Ergenekon sanıkları ile birlikte iştirak ettikleri eylemler ile ilgili evrakın tefrik edildiği" belirtilmişti.
Hakkında dava açılmayan 2004 yılında görevli olan Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına, 5 Aralık 2009'da Ergenekon soruşturması kapsamında darbe teşebbüsü iddiaları ile ilgili "şüpheli" olarak ifade verdi.
Haklarında Ergenekon üyeliği suçlaması bulunmayan Yalman, Örnek ve Fırtına'nın tefrik edilen dosyaları "olay yerinin Ankara olduğu" gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi.

Darbe planlarının, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in darbe girişimi konusunda kararsız kalması ile 1. Ordu Komutanlığı'nı yürüten Org. Yaşar Büyükanıt ve Genelkurmay 2. Başkanı İlker Başbuğ da darbeye soğuk durmakla bakması nedeniyle sonuçsuz kaldığı iddia ediliyor. Günlükte, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün de darbe yapılmasına karşı olması nedeniyle bu darbenin başarısızlığa uğradığı belirtiliyor. Hazırlık aşaması bir yılı bulan “Sarıkız” isimli darbe planı, 24 Nisan 2004'teki Annan Planı referandumundan sonra tamamen rafa kaldırıldığı iddia edilmektedir. Bu olaylar günlüklerde şöyle geçiyor:

6 Aralık 2003: Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur'un isteği üzerine jandarma sosyal tesislerine gittik. Kara Kuvvetleri Komutanı ve JANGENKK Çarşamba günkü toplantıdan sonra çok rahatsız olmuşlar ve bu arada Kuran kursları ile ilgili yönetmelik düzeltmesi yayınlanınca hepimiz de rahatsız olduk. Bilhassa bu hafta bütçe komisyonunda (TBMM Plan-Bütçe Komisyonu) bir AKP milletvekili tekkelerin açılmasını isteyince hepimiz çok rahatsız olduk. Toplandık. AY: (Aytaç Yalman)  Ben bu işten çok rahatsız oldum ve kendime göre şöyle bir plan yaptım. Aralık ayında bunların, Cumhurbaşkanı'nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmelerini bekleyip eğer ocak ayı içinde bir hareket olmazsa istifa edeceğim. Hepimiz buna itiraz ettik. ŞE: (Şener Eruygur) Buna gerek yok. Kabul etmiyoruz. Daha yapacağımız çok şey var. AY'ın bazı rahatsızlıkları vardı. Kendini rahatlatmadan takıntıdan kurtulamayacaktı. Bu nedenle de Pazar günü tüm or'ları kahvaltıya davet etmişti. Buna neden or'lardan birinin vermiş olduğu bir cevaptı. Hepimiz AY'ın istifa etmesini kabul etmedik. Ve kendimize göre bir eylem planı yapmaya karar verdik.  - Önce basını ele geçirmeye çalışacaktık. Bu nedenle ben MÖ'ı davet edecektim.  - Sonra rektörler ile temas edip öğrencileri sokağa dökecektik. - Sendikalar ile aynı şekilde hareket edecektik. - Sokaklara afiş astıracaktık. - Dernekler ile temas edip onları da hükûmet aleyhine teşvik edecektik. - Bütün bu olayları yurt çapında yapacaktık. Yukarıdakiler SARIKIZ olarak anılacaktı. Ayrıca bana ALABANDA isimli bir proje verdiler. Ben de onun hazırlığını yapacaktım.
3 Şubat 2004: Kara Kuvvetleri Komutanı ile beraber önce Doğu Aktulga'nın ailesine hem bayramlık, hem de başsağlığı için gittik. Sonra geri döndüğümüzde onların evinde çok özel bir konuşma yaptık. Ben denetlemeye gittiğim zaman hepsi Jandarma Genel Komutanlığı'nda toplanmışlar ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur onlara bana Salı günü takdim edilen hazırlıkları göstermiş ve yapılan üst düzeydeki bazı yöneticilerin konuşmalarına ait ses kayıtlarını dinletmiş. Bunların çoğu AKP'ye danışmanlık yapan kişilermiş ve Kıbrıs sorununu nasıl halletmeyi düşündüklerini v

Sened-i İttifak (Osmanlıca: سند إتّفاق, romanize: Sened-i ʾİttifâḳ; 29 Eylül 1808), Osmanlı Sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa tarafından hazırlanan, Rumeli ve Anadolu âyanlarının İstanbul'da toplanarak katılım sağladığı, anayasal nitelikler taşıyan bir antlaşmadır.
Anayasa hukukçuları, Türk tarihindeki ilk anayasal belge olarak genellikle 'Sened-i İttifak'ı kabul etmekte ve Türkiye'deki anayasacılık hareketlerinin bu belgeyle başladığını belirtmektedirler. Bazı tarihçilere göre bu belge, devlet iktidarını sınırlandırmayı amaçlayan bir girişim olarak 1215 yılında İngiltere'de kabul edilen Magna Carta ile karşılaştırılmaktadır. Ancak Shaw ve Berkes gibi önemli tarihçiler, Sened-i İttifak'ın Türkiye'deki anayasal düzenin ve demokrasinin gelişiminde iddia edilen kadar belirleyici bir rol oynamadığını ifade etmektedirler.

1807 yılında meydana gelen Kabakçı Mustafa İsyanı'yla III. Selim tahtan indirilmiş ve yerine IV. Mustafa geçirilmiştir. III. Selim'in ıslahat düzenlemeleri kaldırılmış, özellikle de Nizam-ı Cedid ordusu dağıtılmıştır. Bunun üzerine, Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim'i tekrar tahta çıkarmak amacıyla İstanbul'a yürümüştür. Alemdar'ın askerleri sarayı kuşatmışken, tahtını kurtarmak isteyen IV. Mustafa, III. Selim'i öldürtmüştür. Kardeşi veliaht Şehzade Mahmud'un idamını da emretmiştir. Fakat Şehzade Mahmud, Cevri Kalfa'nın yardımıyla cellatlardan kaçmayı başarmıştır. Bunun üzerine Alemdar, askerleriyle saraya girip Şehzade Mahmud'u tahta geçirmiştir. Şehzade, Sultan II. Mahmut olurken Alemdar Mustafa Paşa da Devlet-i Aliyye'ye sadrazam olmuştur.
Bu devirde, Osmanlı Devleti'nin merkezî otoritesi taşrada büyük ölçüde etkisizdir. Rumeli, Anadolu ve Mısır gibi eyaletlerde Âyanlar kendi aralarında âdeta bağımsız idareler kurmuşlardır. Bununla birlikte, 18. yüzyılın başından beri zenginleşen Rumeli topraklarında nüfuzlu toprak beyleri ortaya çıkmıştır. Bu şartlarda, Alemdar Mustafa Paşa, padişahın ve merkezî devletin otoritesini sağlamak için güçlü âyanlarla bir anlaşma yapmayı ilk çare olarak görmüştür.
Alemdar Mustafa Paşa bu maksatla valileri ve meşhur âyanları başkentte “meşveret-i ammeye” davet etmiştir. Âyanların pek çoğu davete icabet etse de Arnavutluk'taki Tepedelenli Ali Paşa gibi bazı büyük âyanlar bu davete gelmemişlerdir. 29 Eylül 1808'de merkezî devletin ileri gelenleriyle âyanlar arasında yapılan meşveret sonucunda Sened-i İttifak denilen belge ortaya çıkmıştır. Bu belgeyi imzalayanlar arasında vezirler, diğer üst düzey devlet yöneticileri, askerî ocak temsilcileri ve bazı âyanlar vardır. Belge, II. Mahmut tarafından onaylanmıştır.

Bir giriş, yedi şart ve bir zeyil bölümü bulunan Sened-i İttifak'ın giriş bölümünde, Osmanlı devlet düzeninin bozulduğu, devlet otoritesinin sarsıldığı ve bu durumun taraflarca gözlemlendiği, devletin kuvvetlenmesi gayesiyle bu toplantının yapıldığı ve sonunda bu anlaşmaya varıldığı yazılmıştır
Sened-i İttifak, Osmanlı tarihinde merkezî otoritenin yetkilerini sınırlayan ve anayasal nitelik taşıyan ilk belge olarak kabul edilmektedir. 1808 yılında, II. Mahmud döneminde, âyanlar ile devletin merkezî yöneticileri (vükela ve rical) arasında imzalanan bu belge ile meşrutiyet anlayışına geçiş sürecinde önemli bir adım atıldığı genel çevrelerce kabul edilmektedir.
Belgeye göre, âyanlar, sadrazamdan gelen emir ve yasaklara, padişahın mutlak vekili sıfatıyla uymakla yükümlüdür. Ancak sadrazamlık makamından kaynaklanan kanun dışı, rüşvet ve yolsuzluk içeren ya da devlete zarar verecek uygulamaların ortaya çıkması hâlinde senedi imzalayan âyanlar, bu tür işlemlere karşı durma ve müdahalede bulunma hakkına sahiptir.
Sened-i İttifak, taraflar arasında karşılıklı kefalet esasına dayanmaktadır. Âyanlar ile merkezî yöneticiler, birbirlerinin şahıslarını ve ailelerini güvence altına almayı taahhüt etmişlerdir. Belgeye aykırı bir durum ispat edilmedikçe, herhangi bir âyana yönelik devlet veya taşra görevlilerince gerçekleştirilecek saldırılara karşı, tarafların birlikte hareket etmesi ve saldırıyı bertaraf etmesi öngörülmüştür.
Ayrıca, Sened-i İttifak'ta halkın (reaya) korunması temel ilkeler arasında yer almakta, zulüm yapanların cezalandırılması gerektiği vurgulanmaktadır. Taşradaki hanedanlar, kendi idareleri altındaki âyanları ve ileri gelenleri korumakla yükümlü kılınmıştır. Bununla birlikte, âyanların, yönetimleri altındaki bölgelerde halkın güvenliğini sağlama, vergi toplarken adaletten sapmama ve aşırılıklardan kaçınma sorumluluğu da açık bir biçimde hükme bağlanmıştır.
Sened-i İttifak, bir zeyil ile sona ermektedir. Burada, senedin devamlı olarak uygulanabilmesi için bundan sonra sadrazam ve şeyhülislam olacak kişilerin makamlarına geçer geçmez bu senedi imzalamaları öngörülmektedir. Ayrıca Sened-i İttifak'ın içerdiği koşulların sürekliliğini bizzat padişahın denetleyeceği öngörülmüştür.

Sened-i İttifak, 1808 yılında II. Mahmud döneminde, merkezî otorite ile taşra âyanları arasında imzalanmış bir belgedir. Her ne kadar içeriğinde merkezî yönetimin yetkilerini sınırlayan bazı hükümler bulunsa da, ortaya çıkış koşulları, uygulanma biçimi ve uzun vadeli etkileri dikkate alındığında, Türkiye'deki anayasal ya da demokratik gelişmeler açısından kalıcı ve köklü bir dönüm noktası olarak değerlendirilmesi zordur.
Belge, II. Mahmud ve âyanlar tarafından içtenlikle benimsenmemiştir. II. Mahmud, Sened-i İttifak'ı dönemin siyasi konjonktürü ve Alemdar Mustafa Paşa'nın baskısı sonucu geçici olarak kabul etmiş, ancak kısa süre sonra Yeniçeriler tarafından Alemdar'ın ortadan kaldırılmasına kayıtsız kalmıştır. İktidarını pekiştirdikten sonra ise Sened-i İttifak'ı ve taşradaki âyanları tasfiye etmeyi amaç edinmiş, bu doğrultuda önemli ölçüde başarı sağlayarak merkezî otoriteyi yeniden tesis etmiştir.
Âyanlar açısından değerlendirildiğinde Sened-i İttifak, kolektif bir talep ya da siyasi baskı sonucu ortaya çıkmamıştır. Aksine İstanbul'a çağrılan âyanların büyük bölümü belgeyi imzalamadan geri dönmüş, yalnızca dört âyan tarafından imzalanabilmiştir. Bu durum, belgenin taşra güçleri tarafından da geniş kabul görmediğini ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, Sened-i İttifak, tarihsel bağlamı içinde önemli bir girişim olarak kabul edilse de, anayasal düzene geçiş veya demokrasi tarihinde kalıcı bir temel oluşturma işlevi görmemiştir. Belge, daha çok dönemin geçici güç dengeleri çerçevesinde şekillenmiş sınırlı bir siyasal uzlaşma olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, sonraki yıllarda  Arnavutluk'ta Tepedelenli Ali Paşa, Suriye'de Genç Yusuf Paşa, Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi güçlü yerel liderlerin merkezden bağımsız hareket etmeye yönelmeleri, taşrada merkezî otoriteye direncin sürdüğünü göstermektedir. Sonuç olarak, Niyazi Berkes'in (1978) ifadesiyle “İttifak Senedi ölü doğmuş bir belge” olarak kalmıştır. Ayrıca, Sened-i İttifak'ın, Osmanlı döneminin daha sonraki meşrutiyetçilik hareketleri üzerinde de doğrudan bir etkisi olmamıştır. Dolayısıyla Sened-i İttifak'ın, tarihsel olarak çok sınırlı bir etkisi ve önemi olmuştur.
Yalçın Küçük ise, Aydın Üzerine Tezler kitabının birinci cildinde şunu yazmıştır: "Sened-i İttifak'ın gerici niteliğine ilk dikkati çeken, benim saptamalarıma göre, Doğan Avcıoğlu oluyor. Türkiye'nin Düzeni'nde şöyle yazdı: 'Ne var ki, bazı hukuk otoritelerimiz, herhâlde Batı örneklerinin etkisi ile, Sened-i İttifak'ı despot padişahın yetkilerini sınırlayan ‘Türkiye'deki ilk amme hukuku kaidesi' saymaktadırlar. Kanımızca, bu belge için ‘eşkıyalığın meşrulaştırılması' deyimini kullanmak hiç de aşırı bir görüş değildir."

Sened-i İttifak, Osmanlı tarihinde devletin merkezî otoritesinin yetkilerini sınırlama yönünde atılmış ilk adımlardan biri olarak kabul edilmekte ve bu yönüyle önemli bir siyasal belge niteliği taşımaktadır. 1808 yılında imzalanan bu belge, her ne kadar halkın veya toplumun geniş kesimlerinin katılımıyla hazırlanmış olmasa da, iktidarın denetlenmesi ve sınırlandırılması fikrinin ilk kez yazılı olarak kayda geçmesi açısından dikkat çekicidir.
Belge, doğrudan halkı ya da halkın temsilcilerini değil; merkezî yönetim ile taşra eşrafı olan âyanları taraf kılmıştır. Bu yönüyle, modern anlamda katılımcı bir anayasal gelişme sayılması mümkün değildir. Ancak, mutlak monarşi anlayışı çerçevesinde şekillenmiş Osmanlı yönetim geleneği içinde iktidarın keyfî kullanımını sınırlamaya yönelik maddeler içermesi, belgenin tarihsel değerini artırmaktadır.
Sened-i İttifak, ayrıca Osmanlı hukuk tarihinde bir başka ilke bakımından da öne çıkmaktadır: Devletin uygulamalarında işkencenin yasaklanması yönünde hükümler içermesiyle, bu alanda yazılı düzenleme yapan ilk belge olarak önemlidir. Bu durum, hukukun üstünlüğü ve bireysel hakların korunması fikrinin Osmanlı düşünce yapısında ilk kez sınırlı da olsa ifadesini bulması açısından kayda değerdir.
Özetle, Sened-i İttifak, halkın doğrudan iradesine dayanmayan, sınırlı katılımlı bir belge olmakla birlikte; iktidarın sınırlandırılması, hukuki güvencelerin oluşturulması ve keyfî uygulamaların önlenmesi açısından Osmanlı devlet geleneği içinde önemli bir kırılma noktasıdır.

Sened-i İttifak, hukuki açıdan bir sözleşme anayasası (pacta conventa) niteliği taşımaktadır. Devletin merkezî otoritesi ile taşradaki güç odakları olan âyanlar arasında imzalanmış olması, onu maddi anlamda anayasa olarak değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır. Zira, birden fazla iktidar odağının yetkilerini karşılıklı olarak sınırlandırdığı, sorumluluk ve hakları belirlediği bir belge niteliğindedir.
Maddi anlamda anayasa, bir devletin temel iktidar yapısını, yetki paylaşımını ve yönetim ilişkilerini fiilen düzenleyen her türlü kurallar bütünü anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, Sened-i İttifak, merkez-taşra ilişkilerini düzenleyen, yürütme gücünü belirli ölçüde sınırlayan ve yönetime karşı bazı denetim mekanizmaları öngören hükümleriyle, maddi anlamda anayasa özelliği taşımaktadır.
Buna karşın, şekli anlamda anayasa, bir devletin temel hukuk normlarını düzenleyen, belirli bir yasama süreciyle kabul edilmiş, halk iradesine veya temsilî bir kurula dayana

Sosyalizm, sosyal ve ekonomik olarak toplumsal refahın, katılımcı bir demokrasiyle gerçekleşeceğini ve üretim araçlarının sahibinin topluma ait olduğunu savunan, işçi sınıfının yönetime katılmasına ağırlık veren, özel üretim yerine kamu bazlı üretimi destekleyen, telkin ve propagandalarını eğitim, tarım ve vergi reformları üzerinde yoğunlaştıran ekonomik ve siyasi bir teoridir. Siyasi yelpazede ve dünyanın çoğu ülkesinde sosyalizm, standart sol ideoloji olarak kabul edilir. Sosyalizm türleri, kaynak tahsisinde piyasaların ve planlamanın rolüne ve kuruluşlardaki yönetim yapısına göre değişir.
Sosyalist sistemler, piyasa dışı ve piyasa biçimleri olarak ikiye ayrılır. Piyasa dışı sosyalist sistem, sosyalistlerin geleneksel olarak sermaye birikimi ve kâr sistemiyle ilişkilendirdiği verimsizlikleri, irrasyonellikleri, öngörülemezliği ve krizleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Piyasa sosyalizmi ise parasal fiyatların, faktör piyasalarının ve bazen de kâr güdüsünün kullanımını muhafaza eder. Sosyalist partiler ve fikirler, çeşitli ülkelerde ulusal hükûmetleri yöneten, değişen derecelerde güç ve etkiye sahip siyasi bir güç olmaya devam etmektedir.
Sosyalist siyasi hareket, 18. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar süren devrimci hareketlerden ve sosyalistlerin kapitalizmle ilişkilendirdikleri toplumsal sorunlara yönelik endişelerinden kaynaklanan siyasi felsefeleri içerir. 19. yüzyılın sonlarında, Karl Marx ve iş birlikçisi Friedrich Engels'in çalışmalarından sonra sosyalizm, kapitalizm karşıtlığı ve üretim araçlarının bir tür toplumsal mülkiyetine dayanan post-kapitalist bir sistemin savunulması anlamına gelmeye başladı. 1920'lerin başlarında komünizm ve sosyal demokrasi, uluslararası sosyalist hareket içindeki iki baskın siyasi eğilim haline geldi ve sosyalizmin kendisi 20. yüzyılın en etkili seküler hareketi oldu. Birçok sosyalist, feminizm, çevrecilik ve ilerlemecilik gibi diğer toplumsal hareketlerin davalarını da benimsedi.
Sovyetler Birliği'nin dünyanın ilk nominal sosyalist devleti olarak ortaya çıkması, sosyalizmin Sovyet ekonomik modeliyle yaygın bir şekilde ilişkilendirilmesine yol açarken, akademisyenler bazı Batı Avrupa ülkelerinin sosyalist partiler tarafından yönetildiğini veya bazen "demokratik sosyalizm" olarak adlandırılan karma ekonomilere sahip olduğunu belirttiler. 1989 devrimlerinin ardından, gelişmiş kapitalist dünyada sosyal demokrat uzlaşının yerini neoliberal uzlaşının almasıyla bu ülkelerin birçoğu sosyalizmden uzaklaşırken, birçok eski sosyalist siyasetçi ve siyasi parti, "Üçüncü Yol" siyasetini benimsedi; eşitlik ve refaha bağlı kalırken, kamu mülkiyeti ve sınıf temelli siyaseti terk etti. 2010'larda sosyalizm, en belirgin olarak demokratik sosyalizm biçiminde olmak üzere yeniden popülerlik kazandı.

Andrew Vincent'a göre, "sosyalizm" kelimesinin kökeni Latince'de birleştirmek ya da paylaşmak anlamına gelen sociare kelimesine dayanmaktadır. Roma ve ardından Orta Çağ hukukundaki ilgili ve daha teknik terim societas idi. Bu son kelime, arkadaşlık ve dostluk anlamına gelebildiği gibi, özgür insanlar arasında rızaya dayalı bir sözleşmenin daha hukuksal bir fikri anlamına da gelmekteydi.
Sosyalizm teriminin ilk kullanımı Pierre Leroux'ya aittir ve Leroux, bu terimi ilk kez 1832 yılında Paris'te yayımlanan Le Globe dergisinde kullandığını iddia etmektedir. Leroux, daha sonra ütopik sosyalizm olarak adlandırılacak olan sosyalizmin kurucularından Henri de Saint-Simon'un takipçisiydi. Sosyalizm, bireyin ahlaki değerini vurgularken insanların birbirlerinden soyutlanmış gibi davrandıklarını ya da davranmaları gerektiğini vurgulayan liberal bireycilik doktrini ile tezat oluşturuyordu. İlk ütopyacı sosyalistler, bu bireycilik doktrinini, Sanayi Devrimi sırasında yoksulluk, baskı ve büyük servet eşitsizliği gibi toplumsal kaygıları ele almakta başarısız olduğu için kınadılar. Toplumu rekabete dayandırarak, topluluk yaşamına zarar verdiklerini düşünüyorlardı. Sosyalizmi, kaynakların ortak mülkiyetine dayanan liberal bireyciliğe bir alternatif olarak sundular. Saint-Simon, ekonomik planlama, bilimsel yönetim ve bilimsel anlayışın toplumun örgütlenmesine uygulanmasını önerdi. Buna karşılık Robert Owen, üretim ve mülkiyetin kooperatifler aracılığıyla örgütlenmesini önerdi. Sosyalizm ayrıca Fransa'da Marie Roch Louis Reybaud'ya atfedilirken, İngiltere'de kooperatif hareketinin babalarından biri olan Owen'a atfedilir.
Sosyalizmin tanımı ve kullanımı 1860'larda yerleşti ve komünizm bu dönemde kullanımdan düşerken eş anlamlı olarak kullanılan çağrışımcı, kooperatifçi, mutualist ve kolektivist kavramlarının yerini aldı. Komünizm ve sosyalizm arasındaki ilk ayrım, ikincisinin sadece üretimi toplumsallaştırmayı amaçlarken, birincisinin hem üretimi hem de tüketimi toplumsallaştırmayı amaçlamasıydı. 1888'e gelindiğinde Marksistler, komünizm yerine sosyalizmi kullanmaya başladılar çünkü komünizm, sosyalizmle eş anlamlı eski moda bir kavram olarak görülmeye başlandı. Sosyalizmin Vladimir Lenin tarafından kapitalizm ile komünizm arasındaki bir aşamayı ifade etmek üzere benimsenmesi, Bolşevik Devrimi sonrasına kadar gerçekleşmedi. Lenin bu kavramı, Rusya'nın üretici güçlerinin komünizm için yeterince gelişmediği yönündeki Marksist eleştirilere karşı Bolşevik programını savunmak için kullandı. Komünizm ve sosyalizm arasındaki ayrım, 1918'de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin adını Sovyetler Birliği Komünist Partisi olarak değiştirmesinin ardından belirginleşti ve komünist partiler kendilerini sosyalizme adanmış sosyalistler olarak tanımlamaya devam etseler de komünizmi özellikle Bolşevizm, Leninizm ve daha sonra Marksizm-Leninizm politika ve teorilerini destekleyen sosyalistler olarak yorumladılar.
Hristiyan Avrupa'da komünistlerin ateizmi benimsediğine inanılıyordu. Protestan İngiltere'de communism ("komünizm") teriminin yerine, Katolik Kilisesi'nin komünyon ayinine ismen benzerliği sebebiyle socialist ("sosyalist") terimi tercih ediliyordu. Engels, 1848'de Komünist Manifesto yayımlandığında sosyalizmin Avrupa'da saygın görüldüğünü, komünizmin ise öyle olmadığını yazmıştır. İngiltere'deki Owenistler ve Fransa'daki Fourieristler saygın sosyalistler olarak kabul edilirken, "topyekûn bir toplumsal değişimin gerekliliğini ilan eden" işçi sınıfı hareketleri kendilerini "komünist" olarak tanımlıyordu. Sosyalizmin bu kolu, Fransa'da Étienne Cabet ve Almanya'da Wilhelm Weitling'in komünist çalışmalarını doğurdu. İngiliz ahlak felsefecisi John Stuart Mill, serbest piyasa içinde bir tür ekonomik sosyalizm şeklini tartışmıştır. Mill, Politik Ekonominin İlkeleri'nin (1848) sonraki baskılarında, "iktisat teorisi açısından bakıldığında, sosyalist politikalara dayalı bir ekonomik düzeni ilkesel olarak engelleyen herhangi bir şey olmadığını" öne sürerek kapitalist işletmelerin yerini işçi kooperatiflerinin almasını savunmuştur. Demokratlar, 1848 Devrimlerini uzun vadede özgürlük, eşitlik ve kardeşliği güvence altına alan demokratik bir devrim olarak görürken, Marksistler bunu proletaryaya kayıtsız kalan burjuvazinin işçi sınıfı ideallerine ihaneti olarak nitelendirip kınamışlardır.

Sosyalizmin tarihinin kökenleri, Aydınlanma Çağı ve 1789 Fransız Devrimi'ne ve bu devrimin getirdiği değişikliklere dayanmakla birlikte, daha önceki hareket ve fikirlerde de emsalleri bulunmaktadır. Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto, 1848 Devrimleri Avrupa'yı kasıp kavurmadan hemen önce 1847-48'de yazıldı ve bilimsel sosyalizm olarak adlandırdıkları şeyi ifade etti. Avrupa'da 19. yüzyılın son üçte birinde, esas olarak Marksizm'den beslenen Demokratik sosyalizme adanmış partiler ortaya çıktı. Avustralya İşçi Partisi, 1899'da Queensland Kolonisi'nde bir haftalığına hükûmet kurarak seçilmiş ilk sosyalist parti oldu.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Sovyetler Birliği ve Üçüncü Enternasyonal'in dünya çapındaki komünist partileri, Sovyet ekonomik kalkınma modeli ve tüm üretim araçlarına sahip bir devlet tarafından yönetilen merkezi planlı ekonomilerin yaratılması açısından sosyalizmi temsil etmeye başladılar. 1949'da Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sosyalizm hayata geçirildi. Çin'de toprağın yeniden dağıtımı ve Sağcı Karşıtı Hareket yaşandı ve bunu felaketle sonuçlanan Büyük İleri Atılım izledi. Birleşik Krallık'ta Herbert Morrison "sosyalizm, İşçi Partisi hükûmetinin yaptığı şeydir" derken, Aneurin Bevan ise sosyalizmin bir ekonomik plan ve işçi demokrasisi ile "ekonomik faaliyetlerin ana akımlarının kamu yönetimi altına alınmasını" gerektirdiğini savundu. Bazıları kapitalizmin ortadan kaldırıldığını savundu. Sosyalist hükûmetler, kısmi kamulaştırmalar ve sosyal refah ile karma ekonomiyi kurdu.
1968 yılına gelindiğinde, Vietnam Savaşı'nın uzaması, Sovyetler Birliği'ne ve sosyal demokrasiye eleştirel yaklaşan sosyalistler olan Yeni Sol'un ortaya çıkmasına neden oldu. Anarko-sendikalistler ve Yeni Sol'un bazı unsurları ve diğerleri, kooperatifler veya işçi konseyleri şeklinde merkezi olmayan kolektif mülkiyeti desteklediler. 1989'da Sovyetler Birliği'nde komünizm sona erdi, 1989 Devrimleri Doğu Avrupa'ya damgasını vurdu ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla sonuçlandı. Sosyalistler, çevrecilik, feminizm ve ilerlemecilik gibi diğer toplumsal hareketlerin davalarını da benimsediler.
1990 yılında São Paulo Forumu, Latin Amerika'daki sol sosyalist partileri birbirine bağlayan Brezilya İşçi Partisi tarafından başlatıldı. Forum üyeleri, 21. yüzyılın başlarında kıtada sol hükûmetlerin pembe dalgasıyla ilişkilendirildi. Ülkeleri yöneten üye partiler arasında Arjantin'de Zafer Cephesi, Ekvador'da PAIS İttifakı, El Salvador'da Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi, Peru'da Peru Wins ve lideri Hugo Chavez'in "21. Yüzyılın Sosyalizmi" olarak adlandırdığı şeyi başlattığı Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi vardı.

Başlıca sosyalist siyasi hareketler arasında anarşizm, komünizm, işçi hareketi, Marksizm, sosyal demokrasi ve sendikalizm yer alsa da, bağımsız sosyalist teorisyenler, ütopik sosyalist yazarlar ve sosyalizmi savuna

Süleyman Sami Demirel (1 Kasım 1924, Isparta - 17 Haziran 2015, Ankara), 1993'ten 2000'e kadar 9. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk mühendis ve siyasetçidir. Daha önce beş farklı hükûmette başbakanlık yapan Demirel, 1993 yılında Turgut Özal'ın ölümünün ardından Doğru Yol Partisi genel başkanıyken cumhurbaşkanı seçildi. Yönetimi sırasında genellikle artan terörizmle ve koalisyon krizleriyle ilgilenen politikalar izledi.
Bundan önce, 1965-1993 yılları arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulundu. Ayrıca 1964-1980 yılları arasında Adalet Partisi, 1987-1993 yılları arasında ise Doğru Yol Partisi Genel Başkanı olarak görev aldı.
Demirel, siyasi kariyeri boyunca birçok ilki gerçekleştirdi. Türkiye'nin çok partili sisteme geçtiği 1946'dan sonraki dönemde kurduğu 7 hükûmetle en çok hükûmet kuran siyasetçi, Türk siyasi tarihinde İsmet İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra en uzun süre görev yapan başbakan, 41 yaşında başbakanlık koltuğuna oturan en genç başbakan, 40 yaşında parti genel başkanı olan en genç politikacı ve 30 yaşında bir kamu kurumuna atanan en genç genel müdür olma rekorlarını kırdı.
17 Haziran 2015'te tedavi gördüğü hastanede solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında öldü. Ölümü üzerine Türkiye'de 17-19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi.

Süleyman Sami, 1 Kasım 1924'te Isparta'nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy'de Hacı Yahya Demirel (1893-1972) ile Hacı Ümmühan Demirel'in (1902-1979) oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda çobanlık yapmıştır. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta, Muğla ve Afyonkarahisar'da bitirdi. 1949'da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesinden inşaat yüksek mühendisi olarak mezun oldu. 1948'de Nazmiye Şener'le evlendi. 2010 yılında Demirel çiftinin 11 Aralık 1953 doğumlu ve 22 Aralık 1955'te hayatını kaybettiği iddia edilen Rengül isimli bir kız çocukları olduğu iddia edilmiştir.
Demirel ailesi ilk başta Gündoğdu soyadını almış ve Süleyman ortaokula kadar bu soyadını kullanmıştır; ardından aile, Demirel soyadını kullanmaya başlamıştır.

1950'de Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) gönderildi. Türkiye'ye dönüşünde, 1953 yılında Seyhan Barajı inşaatı başladığında proje mühendisi iken Başbakan Adnan Menderes'in dikkatini çekerek 1954 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğünde Barajlar Dairesi Başkanlığına atandı. 1955 yılında da DSİ Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Bu arada Eisenhower Vakfının onu bursiyer olarak seçmesiyle yeniden ABD'ye gitti. Askerliğini yapmak üzere 1960 yılında genel müdürlük görevinden ayrıldı. 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesinde inşaat mühendisliği alanında dersler verdi. Boğaziçi Köprüsü'nün ilk projesini (1954) hazırlayan ABD'nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.in Türkiye temsilciliğini üstlendi.

1962'de siyasi yaşama atılarak Adalet Partisine (AP) katıldı. Aynı yıl yapılan I. Kongre'de Genel İdare Kuruluna seçildi. AP'lilerin af kampanyası sonucunda eski cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın 22 Mart 1963'te şartlı olarak serbest bırakılmasının ardından Ankara'da meydana gelen olaylar sırasında AP Genel Merkezi'nin saldırıya uğraması üzerine aktif siyasetten çekildi. Süleyman Demirel'in bu tavrı yıllar sonra parti içindeki muhalifleri tarafından, "Şapkasını alıp kaçtı." ya da "Şapkasını bırakıp kaçtı." diye aleyhinde propagandaya dönüştürüldü.
Haziran 1964'te AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala'nın beklenmeyen ölümü üzerine baş gösteren parti içi bunalım sırasında yeniden siyasete döndü. 28 Kasım 1964 tarihinde yapılan Adalet Partisi Genel Kongresi'nde Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil'in de yarıştığı seçimde 1679 oydan 1072'sini alarak genel başkan seçildi. İsmet İnönü Hükûmetinin düşürülmesinden sonra Şubat 1965'te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP, Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi (MP) katılımıyla kurulmasını sağladığı 29. Türkiye Cumhuriyeti koalisyon hükûmetinde TBMM dışından başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak görev aldı. Aynı yıl babası Yahya Demirel memleketi Isparta'nın İslamköy beldesinde belediye başkanı seçildi.
1965 genel seçimlerinde, Yeni Türkiye Partisinin silinmesiyle Demokrat Parti (DP) çizgisinin tek mirasçısı durumuna gelen Adalet Partisi aldığı %52,8 oy ile tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçimlerde Isparta milletvekili olarak ilk kez TBMM'ye girdi. 27 Ekim 1965'te, 27 Mayıs sonrasının ilk koalisyonsuz hükûmeti olan 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini kurdu ve Türkiye'nin 12. başbakanı oldu.
Demirel; İsmet İnönü, Celâl Bayar ve Ragıp Gümüşpala gibi Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyaset arenasından çekildiği bu dönemde "Cumhuriyet Kuşağı" olarak bilinen 1920'lerde dünyaya gelmiş siyasetçilerin ilk örneklerindendi.
AP Hükûmeti'nin işbaşı yapmasından kısa süre sonra Süleyman Demirel'in karşılaştığı ilk kriz, 27 Mayıs 1960'ta devlet başkanlığını, 1961 Anayasası'nın kabul edilmesinden sonra da cumhurbaşkanlığını üstlenen Cemal Gürsel'in, sağlık durumunun görevini sürdürmesine engel olduğu yolundaki rapor üzerine cumhurbaşkanlığının sona ermesiydi. Ordu komuta kademesini altüst ederek yapılan ve üzerinden henüz altı yıl geçmiş olan 27 Mayıs Darbesi'nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki etkilerinin sürdüğü bir ortamda TSK içindeki güç dengelerini çok iyi bilen ve bu nedenle çok önemli bir konumda olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, Demirel tarafından ordunun AP'ye karşı olan tavrının yumuşatılması için cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteği ile emekli olan ve kısa süre sonra kontenjan senatörü yapılan Sunay, 28 Mart 1966'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin beşinci cumhurbaşkanı seçildi.
Süleyman Demirel'in 1965 ile 1971 arasında başbakan olduğu dönemde Boğaziçi Köprüsü, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri ve Keban Barajı gibi büyük yatırımlara imza atıldı. Bu dönemde Türkiye'de enflasyon %5, kalkınma hızı %7 idi. Bu kalkınma hızı Japonya'dan sonra, petrol ülkeleri dışında, dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı.
Bu gelişmelere karşın Adalet Partisi iktidarı, toplumun aydın kesimleri ve özellikle öğrenci örgütlerince DP iktidarının 27 Mayıs sonrasındaki devamı olarak görüldü. 1961 Anayasası'nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması, iktidarın giderek artan tepkileriyle karşılaşınca 27 Mayıs 1960 öncesindeki gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başladı. Öte yandan 1968'de Avrupa ve ABD'de yaygınlaşan gençlik hareketleri, sosyalist düşünceyle yeni yeni ilişki kuran Türkiye'deki üniversite gençliğini de etkilemişti. Türkiye'deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki boykotla başladı. Bunu, öteki üniversite ve fakültelerde hızla yaygınlaşan boykot ve işgaller izledi. Akademik amaçlarla başlatılan bu eylemler daha sonra giderek siyasi içerik kazandı ve AP iktidarı için tedirginlik kaynağı oldu. Bunun ardından sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları arasındaki çatışmalarda kan dökülmeye başladı. Huzursuzluğun, AP'yi DP'nin ardılı olarak gören Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de yankılanmasının ardından "askerî müdahale" söylentileri yaygınlık kazandı. Kuvvet komutanlarının Hükûmet Başkanı Demirel'e ülkenin içinde bulunduğu duruma ilişkin mektup göndermeleri, sıradan gelişmeler hâline geldi.
1969'da, 27 Mayıs Darbesi'nden sonra 1961 Anayasası'nın 68. maddesiyle Demokrat Partililere (DP) konan siyaset yasağının kaldırılması için mayıs ve haziran aylarında İsmet İnönü ile Celâl Bayar karşılıklı olarak tarihî sayılabilecek ziyaretler gerçekleştirdiler. Bu ziyaretlerden sonra anayasa değişikliği için Cumhuriyet Halk Partisinin de (CHP) desteğini alan AP'nin önerisi TBMM'de onaylandı. Ancak bu gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 27 Mayıs'ın restorasyonu olarak algılanmasına ve anayasa değişikliğine tepki göstermesine, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın da anayasa değişikliğine karşı tavır almasına neden oldu. Tüm bu tepkiler AP'nin tavrını, anayasa değişikliği meselesinin 12 Ekim 1969'da yapılacak seçimler öncesi lüzumsuz bir gerginliğe neden olmaması ve Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesinin seçim sonrasına bırakılması yönünde değiştirdi. AP'nin af konusundaki tutum değişikliği ile parlamentonun itibarının zedelendiğini ileri süren Celal Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP'li bakanlardan Samet Ağaoğlu'nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, 31 Temmuz 1969 günü partilerinden ve milletvekilliklerinden istifa ettiler. Bu gelişme, eski DP'lilerin AP'lilerle ihtilaflarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı.
12 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de AP yüzde 47 oy alarak yine tek başına iktidar oldu ve Süleyman Demirel ikinci hükûmetini kurdu (3 Kasım 1969). Ancak halktan gelen bu destek AP'nin bölünmesini önleyemedi, partisi dışından gelen eleştiriler karşısında hoşgörülü, liberal bir siyaset izleyen Demirel, Adalet Partisi içinde başlayan muhalefete karşı aynı hoşgörüyü göstermedi. Kendisine bağlı "Yeminliler" hizbindeki kişilerin kayırılması, ülkede günden güne artan toplumsal, iktisadi, siyasi karışıklıklara son verilmesi ve eski Demokrat Parti mensuplarının siyasi haklarının iadesi sorununun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri partiden çıkarıldı. Bunun üzerine 72 AP'li senatör ve milletvekili, aynı istekleri içeren bir muhtırayı Demirel'e verdi (12 Ocak 1970). Demirel'in, "Biz muhtırayla iş görmeyiz." diyerek belirtilen istekleri göz ardı etmesi karşısında 11 Şubat 1970'te Saadettin Bilgiç ve Faruk Sükan'ın başını çektiği 41 AP'li milletvekili bütçe görüşmeleri sırasında, CHP ve öteki muhalefet partileriyle beraber ret oyu vererek Demirel'i istifaya zorladı. 41 milletvekilinin karşı oy verme

Bu madde, 9. Türkiye cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in aday olduğu seçimler tarihini konu almaktadır.

Süleyman Demirel'in Isparta milletvekili olarak seçildiği 1965 genel seçimlerinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Süleyman Demirel'in Isparta milletvekili olarak seçildiği 1969 genel seçimlerinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Süleyman Demirel'in Isparta milletvekili olarak seçildiği 1973 genel seçimlerinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Süleyman Demirel'in Isparta milletvekili olarak seçildiği 1977 genel seçimlerinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Süleyman Demirel'in Isparta milletvekili olarak seçildiği 1987 genel seçimlerinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Süleyman Demirel'in Isparta milletvekili olarak seçildiği 1991 genel seçimlerinde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Süleyman Demirel'in Doğru Yol Partisi'nin adayı olarak girdiği ve cumhurbaşkanı seçildiği 1993 cumhurbaşkanlığı seçiminde elde edilen sonuçlar şu şekildedir:

Türkiye'de seçimler

Sıkıyönetim veya örfi idare; askerî otoritenin, genellikle resmî bildirgesi altında, adli yönetimi kontrol altına almasıyla işleme geçen kural sistemidir.
Askerî adalet; ortaya çıkan savaş, doğal afet, sivil kargaşa, toprak işgali veya askerî darbe gibi durumlarda, normal adli kurumların yeni duruma hâkim olamayıp vazifesini yerine getiremediği veya yavaş getirdiği takdirde, askerî otoritelerin ve kurumların tercih edilmesi ile kullanıma girer.
Sıkıyönetim; tabii afet, salgın hastalık, ağır ekonomik bunalımlar ve sıkıyönetimi gerektiren hâllerin daha hafifinin meydana gelmesi durumlarında ilan edilen olağanüstü hâlden farklıdır. Sıkıyönetimde yetki, askerî makamlarda; olağanüstü hâlde ise mülki makamlardadır. Olağanüstü hâlde sıkıyönetim mahkemeleri yoktur.
Sıkıyönetim, sadece maddi düzen ve güvenin sağlanması ile ilgili olduğundan ülkenin her yerinde değil, yalnız kamu düzeni bozulan bir veya birkaç bölgesinde ilan edilir. Gerekirse tamamında da ilan edilebilir. Anayasa sınırları içinde ve önceden tespit edilen kurallara göre uygulanan, hukuka uygun bir yönetim şeklidir. Sıkıyönetimle ilgili her şey kanunla düzenlenmiş, keyfîliğe yer bırakılmamıştır. Sıkıyönetimin bütün işleri yargı denetimine tabidir. Fakat alınacak tedbir ve kararlar, 1982 Anayasası'nın 122. maddesine göre 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu'yla düzenlenmiştir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'na göre sıkıyönetimin yetkisini arttırmıştır. 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu'nun bazı maddeleri 1982 Anayasası'nın emirleri doğrultusunda 1982 tarihli, 2766 sayılı Kanun ve 1983 tarihli, 2836 sayılı Kanun'la değiştirilmiştir. Sıkıyönetim Kanunu, 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumuyla Anayasa'dan çıkarılmış, 31 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 7145 sayılı Kanun'la yürürlükten kaldırılmıştır.

Türkiye'deki farklı sıkıyönetimler farklı özellikler göstermekle birlikte birçok ortak noktaları da vardır. Bunların başında, sıkıyönetim komutanlıklarının, sıkıyönetim ilan edilme nedenleriyle tamamen ilgisiz alanlardaki tasarrufları ve yasaklamaları gelir. Örneğin toplantı yasağı konması tüm sıkıyönetim idareleri tarafından alınmıştır. Üstelik bu toplantılar siyasi toplantılarla sınırlı kalmamış, spor karşılaşmaları, nikâh, vaftiz törenleri, kooperatif toplantıları ve hatta ilkokul müsamereleri de dahil olmuştur. Trafik alanında düzenlemeler getirmek de bu ortak noktalar arasında yer alır. Korna çalmak, hız yapmak, yanlış yere park etmek, kapasite fazlası yolcu almak, yaya kaldırımını işgal ve hatta otobüse sırayla binmemek, sıkıyönetim suçları kapsamına alınabilmiştir.

Doğu'da Şeyh Said İsyanı üzerine (Muş, Bingöl, Elâzığ, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Tunceli, Urfa, Bitlis, Van, Hakkâri, Malatya, Erzurum illerinde) 24 Şubat 1925-23 Aralık 1927
Kubilay olayı üzerine (Menemen, Manisa ve Balıkesir'de) 1 Ocak 1931 - 9 Mart 1931
İkinci Dünya Savaşı üzerine (İstanbul, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli'de) 20 Ekim 1940-23 Aralık 1947
6-7 Eylül Olayları üzerine (İstanbul, Ankara ve İzmir'de) 7 Eylül 1955-7 Haziran 1956
1960 öğrenci olayları 27 Mayıs hareketi üzerine (İstanbul ve Ankara'da) 28 Nisan 1960-1 Aralık 1961
20 Mayıs 1963 ayaklanması ve darbe girişimi üzerine (İstanbul, Ankara ve İzmir'de) 21 Mayıs 1963-20 Temmuz 1964
15-16 Haziran Olayları üzerine (İstanbul, Kocaeli Merkez ve Gebze'de) 16 Haziran 1970-16 Eylül 1970
12 Mart Muhtırası ardından (İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak, İzmir, Eskişehir, Ankara, Adana, Hatay, Diyarbakır ve Siirt illerinde) 26 Nisan 1971 - 26 Eylül 1973
Kıbrıs Harekâtı üzerine (İstanbul, Ankara, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Antalya, Muğla, Adana, İçel ve Hatay illerinde) 20 Temmuz 1974-2 Eylül 1975
II. Irak-Kürt İç Savaşı sebebiyle (Diyarbakır, Hakkâri, Mardin ve Siirt illerinde. TBMM onaylamadı.) 27 Mart 1975-27 Mart 1975
Yaygın şiddet hareketleri üzerine (Adana, Ankara, Bingöl, Elâzığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Kars, Malatya, Sivas, Urfa, Adıyaman, Hakkâri, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Tunceli, İzmir, Hatay, Ağrı illerinde) 26 Aralık 1978-12 Eylül 1980
12 Eylül Darbesi üzerine (bütün yurtta) 12 Eylül 1980-19 Temmuz 1987

Olağanüstü hâl

Danışma Meclisi (DM), 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra, Millî Güvenlik Konseyi'yle (MGK) birlikte, 1982 Anayasası'nı hazırlamak için kurulan Kurucu Meclisi oluşturan iki organdan biridir.
MGK'nın çıkardığı 29 Haziran 1981 tarihli ve 2485 sayılı Kurucu Meclis Teşkili Hakkında Kanun'a göre, Kurucu Meclis iki ayrı organdan oluşuyordu; MGK ve DM. Yasama organı işlevi taşıyan DM'nin, doğrudan yasa önerme yetkisinin yanı sıra, MGK'nın gönderdiği yasalar üzerinde değişiklik yapma yetkisi de vardı. Ama kabul ettiği yasa ve kararların kesinleşmesi MGK'nın onayına bağlıydı. MGK ayrıca DM'nin tatilde olduğu sürelerde ve "gerekli görülen hallerde" yasama yetkisini doğrudan kullanabiliyordu.
160 üyesi olan DM'nin üyeleri iki gruptan oluşuyordu. Her ilde vali o ilden DM'ye girecek üye sayısının üç katı sayıda aday saptıyor. MGK'nın bu adaylar arasından seçtiği 120 üye DM'ye katılıyordu. İkinci grup, MGK'nın atadığı 40 üyeydi. DM'ye üye olmak için, yükseköğrenim görmüş, 30 yaşını bitirmiş ve 12 Eylül 1980'den önce herhangi bir siyasal partiye girmemiş olmak gerekiyordu. Ama MGK'nın doğrudan atadığı üyeler için yükseköğrenim kaydı yoktu. 15 Ekim 1981 tarihinde üyeleri belirlenen DM'nin en yaşlı üyesi Sadi Irmak (77), en genç üyesi Mehmet Pamak'tı (31), yaş ortalaması da 52 idi.
DM, 23 Ekim 1981'de açıldı ve başkanlığına Sadi Irmak seçildi. Danışma Meclisinin önemli görevleri arasında, yeni bir anayasa ile siyasi partiler ve seçim yasalarının  hazırlanması bulunuyordu. 20 Kasım 1981'de iç tüzüğünü hazırladıktan sonra anayasa hazırlama çalışmalarına başladı. Yeni anayasanın hazırlanması için DM İstanbul üyesi olarak görev alan Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında 15 üyeden oluşan bir Anayasa Komisyonu oluşturuldu. 8 aylık çalışma sonunda komisyonun hazırladığı anayasa tasarısı 17 Temmuz 1982 tarihinde Danışma Meclisi Başkanlığına sunuldu.  Meclis bu taslak üzerinde yaptığı görüşmelerden sonra 23 Eylül 1982'de bir anayasa metni hazırladı. Bu anayasa metni MGK'ya sunuldu. MGK'nın yaptığı değişikliklerden sonra 7 Kasım 1982 halkoylaması ile kabul edildi.
DM üyelerinin geleceğe yönelik siyasal girişimlerde bulunmasını önlemek amacıyla ileride siyasi parti kurucusu olamayacakları hükme bağlanmıştı. Ama sonradan bu hüküm kaldırıldı. DM üyelerinin birçoğu, yeni siyasi partilerin kuruluşuna katıldılar ve önemli görevler üstlendiler. Anayasa'nın geçici 3. maddesi gereğince 6 Kasım 1983 genel seçimlerinden sonra yeni parlamentonun göreve başlaması ve başkanlık divanını seçmesiyle DM'nin hukuksal varlığı sona erdi (1 Aralık 1983).

Recai Baturalp (Emekli korgeneral), (5 Ocak 1982 - 6 Aralık 1983), MGK tarafından seçilen üye

12 Eylül Darbesi
Millî Güvenlik Konseyi
1982 Anayasası
Kurucu meclis

Taksim Meydanı, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde yer alan ve İstanbul kentinin en ünlü noktalarından biri olan meydan. Çevresindeki lokanta, mağaza, otel, eğlence ve kültür yerleriyle İstanbul'un en büyük turistik çekim merkezinden biridir. Cumhuriyet Döneminde bir meydan haline gelmiş olan Taksim Meydanı, pek çok siyasi ve toplumsal olaya da ev sahipliği yapmıştır. Meydandaki trafiği kısmen yer altına indiren Taksim Yayalaştırma Projesi, 2013 yılında kısmen tamamlanmıştır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020 Şubat ayında başlatılan uluslararası tasarım yarışmasında, İstanbul halkının oylarıyla birinci olacak projeye göre Taksim Meydanı'nın yeniden düzenlenmesine karar verilmiştir.

Osmanlı döneminde, civar semtlere su dağıtmak için şu an Taksim Meydanı olan bölgede bir su deposu yapıldı. Depolanan suyu da dağıtmak (taksim etmek) için küçük bir maksem yapıldı. Meydan adını, eskiden Galata-Beyoğlu suyunun "taksim edildiği" Taksim Maksemi'nden almıştır.

Şişhane ve Tünel Meydanı'ndan başlayıp ana eksen olan İstiklal Caddesi'nin iki yanında yoğun bir yerleşim sergileyen Beyoğlu, burada ilk kez geniş perspektifli bir boşluğa ulaşır ve bu meydandan geriye, yani tekrar batıya (Sıraselviler) ve doğu yönüne denize (Ayaspaşa-Gümüşsuyu) ve kuzeye (Mete Caddesi ve Elmadağ) doğru giden caddelerle, kendisine ulaşmış olan insan ve taşıt hacmini, çeşitli yönlere dağıtır.
Bu boşluk ancak çok yeni tarihlerde bir meydan kimliği kazanmıştır. Fransız Elçiliği'nin buraya taşınması ile ilk kez Galata Surlarının dışına çıkan Frenk yerleşimi, orta ekseni oluşturan Grande Rue de Péra (İstiklal Caddesi) ile bugünkü meydana vardığı noktada sona eriyor, ondan sonra ise ilkel bir taş patikası bile olmayan toprak zeminli ve az ağaçlı geniş kırlıklar uzanıyordu.
Buraya giren ilk mimari eseri, Frenk ve Levanten çevresine hayli yabancı duran, klasik Osmanlı üslubunda bir su binasıdır. Her yerleşim yerinin olduğu gibi İstanbul'un da yaşamsal sorunlarından biri suydu. İstanbul bir deniz kenti olmakla birlikte bir vahaya dönüşmesinde özellikle 15. ve 18. yüzyıllar arasında yürütülen çalışmalar önemli rol oynamıştır. Galata ve Beyoğlu'nun 18. yüzyılın ilk yarısında giderek büyümesi karşısında mevcut su kaynakları yetersiz hale gelmişti.
Dönemin padişahı Sultan I. Mahmud bu sıkıntıyı gidermek için Belgrad Ormanındaki su kaynaklarını Levent-Mecidiyeköy üzerinden isale hattıyla İstiklal Caddesi'nin baş tarafına yaptırdığı maksemden verilmesini sağladı (1732-1733); şehrin kuzeyindeki gümrah ormanlarından şehre ilk kez su getiren künkler, teraziler ve kemerler sistemi burada sona eriyor ve depolanan su, köşe başındaki taş bir maksemden, çeşitli yönlere taksim ediliyordu. Meydan ve yakın çevresi adını bu maksemden ve suların buradan taksiminden alır. Bir zamanlar cephesinde "Her şeye su ile hayat verdik" anlamına gelen bir ayetin yazılı olduğu Taksim Maksemi, bugün kurumuş da olsa varlığını sürdürmektedir.
Maksemden sonra Harbiye yönüne yüründüğünde görülen duvarın içerisinde Maksemle aynı tarihte inşa edilen ve bir su deposu olarak kullanılmış olan "Taksim Hazinesi" yer alır. Hazinenin duvarı, Cumhuriyet döneminde imar edilmiş ve 1930'ların üslubunda, yarım daire şeklinde, küçüğünden büyüğüne doğru büyüyen raflarla süslenmiştir.
Tarih sırası ile meydana imar getiren ikinci eser, Harbiye yolu başındaki Taksim Topçu Kışlası olmuştur. Bugün Atatürk Kültür Merkezi önüne gelen yeşil alanda da, daha basit bir yapı olan, ortası avlulu ahırlar yer almaktaydı. Kışlanın karşısındaki boşluk, talim yeri idi. Burası 1920'lerin sonunda, bugünkü apartmanlarla dolarak bir semt haline gelmiş ve Talimhane olarak adlandırılmıştır.

Abdülmecid döneminde (1839-1861), bugün İTÜ'nün Taşkışla Binası olarak bilinen Mecidiye Kışlası, bu kışladaki topçu subayları içinse Ayaspaşa Mezarlığı'nın bir kısmı kaldırılarak Gümüşsuyu Askeri Hastanesi inşa edildi. 1850'lerde, Hademe-i Hassa (Saray hademeleri) ve Muzıka-i Hümayun (Saray orkestrası) üyeleri için inşa edilmeye başlayan, ancak Abdülaziz döneminde (1861-1876) tamamlanan Gümüşsuyu Kışlası ve askerlerin talim yaptığı Talimhane bölgesiyle birlikte Taksim'in ‘askerî’ ve ‘devletçi’ topografyası iyice belirginleşti.
Ancak bölge, bu yeni haliyle, gayrimüslimler ve Levantenlerin yaşadığı Pera bölgesi ve Tatavla (Kurtuluş) ile sosyolojik bir tezatlık yaratmıştı. Bunun üzerine, 1870'te, Ermeni mezarlığı Şişli'ye taşındı ve açılan alanda bu kesimlerin eğlence ihtiyacını karşılamak için, askeri yapıların arasına bazı eğlence mekânları sıkıştırılmaya çalışıldı.
1913'te elektrik tramvayla Beyoğlu'nun Şişli'ye bağlanması Taksim'in önemini biraz daha artırdı ama burası hala geniş ve tanımsız bir alandı.
1920'li ve 1930'lu yıllarda, binaları boşalmış ve avlusu futbol sahası (Taksim Stadyumu) olarak kullanılan kışla, 1939'u izleyen birkaç yıllık Lütfi Kırdar imar operasyonu sırasında ortadan kaldırıldı. Kışlanın yerine Gezi Parkı ortaya çıktı. Meydanın doğu, yani Boğaziçi tarafı ve yamaçları, azınlık (Pangaltı Ermeni Mezarlığı) ve Müslüman (Ayaspaşa Mezarlığı) mezarlıkları ile kaplanmıştı. Ayaspaşa Mezarlığı Müslüman, Harbiye yönü Ortodoks ve Gregoryen kabristanlarına ayrılmıştı. Meydan kenarında ise bostancıbaşıların işlettiği geniş bir açık hava kahvesi yer alıyordu.

Bir kısmı Osmanlı döneminde kaldırılan Ayaspaşa Mezarlığı, 1930'lu yıllarda tamamen ortadan kaldırılmış ve bugünkü apartman dizileri, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'nin bulunduğu yere kadar yayılmışlardır. 19. yüzyılda, Elektrik İdaresi'nin yabancı müdürü için bir lojman binası yapılmıştı. Cephesi sarmaşıklı, 3 katlı bu bina da II. Dünya Savaşı sonrası yıktırılarak yerine ve arkasına, bugünkü Atatürk Kültür Merkezi yapıldı.

Meydanın batı kenarında, 19. yüzyılda birkaç önemli bina daha yapılmıştı. Bunlarda ilki, bugün The Marmara Taksim Oteli'nin yerindeki, Osmanlı Bankası'nın Fransız genel müdürüne tahsisli güzel barok konaktı. Onun devamında, Sıraselviler Caddesi'ne dönen köşeden itibaren de kâgir ve panjurlu binalar dizilmişti ki, en büyüğü Osmanlı hariciyesinin ünlü isimlerinden Noradunkyan Efendi'nin konağıydı. Bugün Taksim Sahnesi'nin (2007'de kapatıldı) bulunduğu yerde ilk önce bir Rum okulu vardı. 1920'li yılların başında burada Majik Sineması adı ile bir sinema açılmış ve yakın zamana kadar çeşitli ad ve fonksiyonlarla gelmiştir. Ondan sonra Kazancı Yokuşu'nun iki başında da, II. Abdülhamid döneminin (1876-1909) ünlü vezirlerinden Lübnanlı iki kardeş Necip ve Selim Melhame kardeşlerin kâgir konakları yer alıyordu. Bunlardan soldaki, 1930'larda Beyoğlu Halkevi yapılmış, 1950'lerde yıktırılıp yerine bugünkü Dilson Oteli dikilmiş, Cihangir tarafında sağdaki ise, önce Nemlizade ailesine konut olmuş, sonra o da yıktırılıp yerine günümüzün Keban Oteli yapılmıştır. Meydana hakim bir konumdaki Aya Triada Kilisesi 1887 tarihli, kesme taştan, karakterli bir binadır.
Taksim boşluğunu bir "meydan" haline getirmiş olan gelişmeler, bir yandan onu çevreleyen bu binaların biçimlenmesi, öte yandan onları tamamlayan son bir dekor ve unsur olarak, ortadaki Cumhuriyet Anıtı'dır. Bu anıttan önce kırlık bir açık alan, bir yol kavşağı, bir boşluk olan Taksim, bu eserin ortaya dikilmesinden sonra, bir "Şehir Meydanı" olmuştur.
Meydanın batı yönüne, Talimhane apartmanlarının önüne, 1930'lu yıllarda, beton sütunlar üstünde yükselen bir bina oturtulmuştu. Kristal Gazinosu. Dar ve uzun bir dekor biçimindeki yapının üst katı, 1940'ların eğlence hayatında çok ün yapan lokanta-gazino olarak çalışmıştır. Adnan Menderes'in 1956-60 imar operasyonunda yıktırılan binanın arkasındaki apartmanlar da Bedrettin Dalan'ın 1987-1989 arasında Tarlabaşı Bulvarı'nı açış hamlesi sırasında yıktırılarak boşlukları meydana ve yola katılmıştır.
1987-89 Taksim - Tarlabaşı - Şişhane yıkımları sonrası, Taksim Cumhuriyet Anıtı'nın oturduğu dairesel taban İstiklal Caddesi yaya yolunun bir parçası halini almıştır.
1992 yılında inşaatına başlanan ve 2000 yılında hizmete giren M2 hattıyla İstanbul Metrosunun istasyonlarından biri oldu.

Meydanın kuzeybatısındaki Talimhane bölgesi 2000'li yılların başlarına kadar oto yedek parçaları satan dükkânların yoğun olduğu bir alan iken, 2004 yılında, bu bölgede yer alan beş caddeyi kapsayan, 25 bin metrekarelik alandaki yayalaştırma faaliyetiyle oteller bölgesine dönüştürüldü.
Öteden beri meydanın yayalaştırılması düşünülmüş, bu kapsamda, Taksim Yayalaştırma Projesi inşaat çalışmalarına 2012 yılının son aylarında başlanmıştır. 2013'ün Eylül ayında tamamlanan Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Tarlabaşı Bulvarı – Cumhuriyet Caddesi arasındaki araç trafiği yer altına alınarak bu bölge yayalaştırıldı. Böylece Oteller Bölgesi (Talimhane) ile İstiklal Caddesi'ne erişimi kesintisiz olarak sağlandı. Kentin birçok noktasına belediye otobüslerinin seferler düzenlediği Gezi Parkı'nın kenarındaki duraklar ile lokantalar da çalışmalar kapsamında kaldırıldı.
Yenileme amacıyla 2008'de ziyarete kapatılan Atatürk Kültür Merkezi Şubat 2018'de yenisinin yapımı için yıkıldı. Yeni yapılan bina ise 29 Ekim 2021 tarihinde açıldı.
Meydana eklenen son yapı, meydanın batı sınırını yatay olarak güçlü bir şekilde çizen su sarnıcının arkasındaki arsaya inşa edilen Taksim Camii'dir. 2017'de yapımına başlanan cami 2021 yılında ibadete açıldı.

Taksim Meydanı, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde, özellikle 1928'de Cumhuriyet Anıtı'nın açılışından sonra, Sultanahmet ve Beyazıt meydanlarının kamusal işlevlerini yüklenerek, yeni rejimin bir simgesi olarak görüldü. Cumhuriyet Anıtı çevresinde yapılan törenler, çelenk koyma merasimleri, daha sonra eski kışla yerine 1940'ta düzenlenen İnönü Gezisi'nin (daha sonra Taksim Gezisi) kenarına yerleştirilen tribünler önündeki geçit resimleri ve gece, anıtın etrafına renkli ampullerden çevrilen ışık hatları ile tarihi su tesisinin duvarına yaptırılan modern dekorların renkli ışıkları içerisinden akıtılan suların parıldayan çağıltıları, 25-30 yıl boyunca, şehir halkının ilgi gösterdiği güzellikler ve ulusal övünç tabloları oluşturmuştur.
İstanbul'un çok kalabalıklaştığı 1960'lı

Tanzîmât Fermânı, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmuştur. Gülhane Parkı'nda okunması nedeniyle Gülhâne Hâtt-ı Şerîfi (Padişah Yazısı), Gülhâne Hâtt-ı Hümâyunu veya Tanzîmât-ı Hayriye (Hayırlı Düzenlemeler) olarak da anılır. Bu fermanla devlet kendisini yenilemesi gerektiğini söylemiştir. Fransız İhtilali ile Osmanlı ülkesinde aydın kişiler ve yeni fikirler oluşmaya başlamıştır. Özellikle meşrutî yönetim yanlısı aydınların baskıları, yapılan ıslahatların kalıcı olması fikri ve Fransız İhtilali ile ülkeye giren milliyetçilik fikirlerinin olumsuz etkilerinden kurtulmak amacı ile 3 Kasım 1839 tarihinde Gülhane Parkı'nda ilan edilmiştir.
Osmanlı Devleti'nde Hâriciye Nâzırı Mustafa Reşid Paşa’nın 3 Kasım 1839 tarihinde okuduğu “Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu” ile başladığı kabul edilen Tanzimat hareketi, görünen yüzüyle devlet işlerinde bozulan düzeni yeni baştan tesis etme amacındaydı. Ancak askerî, mülki ve hukuki alanda hayata geçirilen reformlar, bir siyasi düzen değişikliğinden öteye geçmiş, Türk düşünce sisteminde de köklü bir değişmeye zemin hazırlamıştır.

Tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliği sağlanacak.
Yargılamada açıklık sağlanacak. Hiç kimse yargılanmadan idam edilemeyecek (Hukuk devleti özelliğini yansıtır.)
Vergide adalet olacak.
Erkeklerin 4-5 yıl askerlik yapması zorunlu olacak.
Rüşvet ortadan kaldırılacak.
Herkesin mal ve mülke sahip olması, bunu miras olarak bırakabilmesi (Özel mülkiyet güvence altına alınacak; müsadere kaldırıldı.)
Fermanda verilen bütün sözlerin tamamen yerine getirilememesine rağmen bu çabalar, çağdaşlaşmaya ve cumhuriyet fikrine önayak olmuştur. Tanzimat Fermanı'nın okunmasından I. Meşrutiyet'in ilanına kadar geçen dönem, Osmanlı tarihinde Tanzimat Dönemi (3 Kasım 1839 - 22 Kasım 1876) olarak anılır.

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa meselesinde Avrupa'nın desteğini almak
Londra Boğazlar Sözleşmesi'nde Avrupa'nın desteğini almak
Avrupa'nın Osmanlı'nın iç işlerine karışmasını önlemeye çalışmak
Fransız İhtilali'nin milliyetçilik etkisini azaltmak
Gayrimüslimleri devlete bağlamak
Fransız İhtilali'nin etkisiyle meşruti yönetim isteyen aydınların baskılarını azaltmak

Tanzimat Dönemi'nde yetişen aydınlarda görülen bir diğer kayda değer düşünce değişikliği Türkistan Türklerini de içine alan Türk milliyetçiliği fikrinin ortaya çıkmasıyla kendisini göstermiştir. Zira Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı devletinin sınırları dışında yaşayan Türklerin pek farkına varılmamıştır. Gerçi 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Çağatay edebiyatı, Alî Şîr Nevâî’nin eserleri başta olmak üzere, bazı Osmanlı şair ve yazarlarca takip edilmiştir; ancak Tanzimat'tan önceki devirlerde Türk denince akla umumiyetle Osmanlı ülkesinde yaşayan insanlar gelmiştir.

Tanzimât Dönemi (3 Kasım 1839 - 22 Kasım 1876)
Islâhat Fermânı (Hatt-ı Hümâyûn, ‏18 Şubat 1856)
Osmanlı Devleti Tarihi Zaman Çizelgesi
Tanzimat edebiyatı
Tanzimat Fermanı Hakkında Bir İnceleme25 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Teknokrasi veya uygulayımcıerki, Teknokrasi, halkın iradesinden çok uzman bilgisini önceleyen bir yönetim anlayışıdır.
Yönetim kademelerinde sadece bilgi, deneyim ve yetenek sahibi bilim insanları, mühendisler, bürokratlar, teknolojistler yer alır.
Teknokrasinin başlıca özellikleri:

Siyasi kurumların yönetimi, teknokratlardan oluşan "uzmanlar kurulu" ile yürütülür.
Siyasi ve ekonomik süreçler bilime ve rasyonalizme dayandırılır.
Teknokrasi taslağını ilk önce 1912 yılında Thorstein Veblen öne sürdü. Veblene göre, sibernetik sistemlere hakim oldukları için, mühendislerin devleti yönetmeleri gerekir. Daha çok Büyük Bunalım'ın egemen olduğu 1929 sonrasında zemin bulmuştur; günümüzde ise Tunus'ta Arap Baharı ile devrilen hükûmetin yerine kurulmuş yönetimde görülmektedir.

Türkiye'de 12 Mart Muhtırası sonrası 1971-1972 yılları arasında Nihat Erim önderliğinde 2 kez partilerüstü teknokrat hükûmet kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Temsilciler Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisinin alt kanadı olarak toplanmış yasama organıdır. 27 Mayıs Darbesi sonrası, 6 Ocak 1961 ile 24 Ekim 1961 tarihleri arasında 1961 Anayasası'nı hazırlamak ve "İkinci Cumhuriyet" rejimini hazırlamak için Kurucu Meclis çatısı altında Millî Birlik Komitesi ile beraber kurulmuştur. Görev yürüttüğü süre boyunca Kâzım Orbay, Lûtfi Akadlı ve İbrahim Hilmi Senil Temsilciler Meclisi Başkanlığı görevinde bulunmuştur.
6 Ocak 1961 tarihinde toplanan Kurucu Meclis, günümüzde Türkiye Büyük Millet Meclisi Kompleksi olarak kullanılan III. TBMM Binası'nda toplantılarını gerçekleştirmiştir.

Yeni anayasa yapma görevi verilen Kurucu Meclis, Millî Birlik Komitesi (MBK) ve Temsilciler Meclisinden oluşuyordu. Temsilciler Meclisi, genel oy kullanılarak kurulmamış olmasına rağmen, geniş bir temsil sağlama amacıyla çeşitli kuruluşlar ve iller tarafından seçilen üyelerden oluşuyordu. Bazı üyeler, 1957 yılında düzenlenen seçimlerle doğrudan seçilmişlerdi ve MBK'nin müdahalesi olmadan meclis içinde çoğunluğu oluşturuyorlardı. Demokrat Parti (DP) üyelerinin meclise alınmasını engelleyen bir kural mevcut olduğundan, Temsilciler Meclisi, ağırlıklı olarak Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üyelerinden oluştu. Mecliste CHP'nin yanı sıra temsil edilen diğer parti ise Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ydi.
Temsil eksikliğinin anayasa bakımından potansiyel sakıncalarını önlemek amacıyla, Kurucu Meclisin kabul edeceği anayasa metninin halkoyuna sunulması düşünülmüştür. Anayasanın belirlenen tarihe kadar tamamlanamaması veya halkoyunda reddedilmesi durumunda ise, genel seçimle oluşacak bir Temsilciler Meclisinin göreve çağrılması öngörülmüştür. 9 Ocak 1961'de seçilen Temsilciler Meclisi, Anayasa Komisyonunun hazırladığı tasarı üzerindeki görüşmeleri, yeni anayasanın 27 Mayıs 1961'de Kurucu Meclis tarafından kabul edilmesiyle tamamlamıştır. Kurucu Meclisin iki kanadı arasında belirgin görüş ayrılıkları gözlemlenmemiştir.

Temsilcilerin listesi aşağıdaki gibidir:

1985 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası, 24 Ağustos-7 Eylül tarihleri arasında Sovyetler Birliği'nde düzenlenen beşinci FIFA Dünya Gençler Şampiyonası. Bakü, Erivan, Hoktemberyan, Leningrad, Minsk, Moskova, Sumgayıt ve Tiflis olmak üzere sekiz farklı şehirde düzenlenen turnuvanın şampiyonu, normal süresi 0-0 sona eren finalin uzatmalarında bulduğu golle İspanya'yı 1-0 yenen Brezilya oldu. Bu sonuçla Brezilya, organizasyon tarihindeki ikinci şampiyonluğuna ulaştı. İspanya ise bu turnuva tarihindeki en büyük başarısını elde etti.

Altın Ayakkabı:  Sebastián Losada
Altın Top:  Paulo Silas
FIFA Fair Play Ödülü:  Kolombiya

 Brezilya
 İspanya
 Nijerya
 Sovyetler Birliği
 Meksika
 Çin
 Kolombiya
 Bulgaristan
 Macaristan
 Tunus
 Suudi Arabistan
 İrlanda
 Kanada
 Avustralya
 Paraguay
 İngiltere

RSSSF'de yer alan turnuva sayfası30 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
FIFA resmî sitesinde yer alan turnuva sayfası1 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

1987 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası finali, Şili'de düzenlenen 1987 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'nın şampiyonunu belirlemek için Santiago'daki Şili Ulusal Stadyumu'nda, 25 Ekim 1987 tarihinde oynanan maç. Yugoslavya ile Batı Almanya takımları arasında oynanan ve normal süresi ile uzatma devrelerinin 1-1 bitmesinin ardından yapılan seri penaltı atışlarında rakibini 5-4 yenen Yugoslavya, kupanın sahibi oldu.
Daha önce sadece 1979'daki turnuvaya katılan ve bu turnuvada grup aşamasında elenen Yugoslavya, organizasyon tarihindeki tek şampiyonluğunu elde etti. En büyük başarısını 1981 turnuvasında şampiyon olarak elde eden Batı Almanya ise ikinci kez yükseldiği finalde bu kez kaybetti.

FIFA resmî sitesinde 1987 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası1 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

1991 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası finali, Portekiz'de düzenlenen 1991 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'nın şampiyonunu belirlemek için Lizbon'deki Işık Stadyumu'nda, 30 Haziran 1991 tarihinde oynanan maç. Portekiz ile Brezilya takımları arasında oynanan ve normal süresi ile uzatma devrelerinin 0-0 bitmesinin ardından yapılan seri penaltı atışlarında rakibini 4-2 yenen Portekiz, şampiyonluğa ulaşan taraf oldu.
Daha önce 1989'daki organizasyonda şampiyonluğa ulaşan son şampiyon Portekiz, bu turnuva sonrasında ikinci şampiyonluğunu elde ederek Brezilya ile birlikte turnuvada iki şampiyonluk yaşayan iki takımdan biri oldu. En büyük başarısını 1983 ve 1985 turnuvalarında birinci olarak elde eden Brezilya ise, bu şampiyonayı ikinci tamamlamasının ardından turnuva tarihinin en başarılı takımı konumuna geldi.

FIFA resmî sitesinde 1991 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası 1 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

1997 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası finali, Malezya'da düzenlenen 1997 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'nın şampiyonunu belirlemek için Shah Alam'daki Shah Alam Stadyumu'nda, 5 Temmuz 1997 tarihinde oynanan maç. Uruguay ile Arjantin takımları arasında oynanan final maçında rakibini 2-1 yenen Arjantin, kupanın sahibi oldu.
Daha önce 1979 ve 1995'teki organizasyonlarda şampiyonluğa ulaşan son şampiyon Arjantin, bu turnuva sonrasında üçüncü şampiyonluğunu elde ederek Brezilya ile birlikte turnuvada üç şampiyonluk yaşayan iki takımdan biri oldu. En büyük başarısını 1979 turnuvasında üçüncü olarak elde eden Uruguay ise, turnuva tarihindeki en büyük başarısını göstererek finale kadar yükseldi.

FIFA resmî sitesinde 1997 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası 29 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aşağıda 2005 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası'nda mücadele eden takımların kadroları verilmiştir. Kalın harflerle işaretlenen oyuncular, tüm turnuva maçlarında forma giymiştir.

Teknik direktör:  Ange Postecoglou

Teknik direktör:  Serge Devèze

Teknik direktör:  Kiyoshi Okuma

Teknik direktör:  Foppe de Haan

Teknik direktör:  Eckhard Krautzun

Teknik direktör:  Victor Mendieta

Teknik direktör:  Şenol Ustaömer

Teknik direktör:  Oleksiy Mykhaylychenko

Teknik direktör:  José Sulantay

Teknik direktör:  Rubén Guifarro

Teknik direktör:  Fathi Jamal

Teknik direktör:  Iñaki Sáez

Teknik direktör:  Francisco Ferarro

Teknik direktör:  Mohamed Radwan

Teknik direktör:  Michael Skibbe

Teknik direktör:  Sigi Schmid

Teknik direktör:  Dale Mitchell

Teknik direktör:  Eduardo Lara

Teknik direktör:  Paolo Berrettini

Teknik direktör:  Milosav Radenović

Teknik direktör:  Renê Weber

Teknik direktör:  Samson Siasia

Teknik direktör:  Park Sung-hwa

Teknik direktör:  Pierre-André Schürmann

2007 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası UEFA'nın 30 Haziran - 22 Temmuz 2007 tarihleri arasında Kanada'da düzenlediği futbol turnuvasıdır.
Turnuvada Japonya takımı FIFA Fair Play Ödülü'nü kazandı. Arjantinli yıldız oyuncu Sergio Agüero ise FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası Altın Ayakkabı (6 gol ile gol kralı) ve FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası Altın Top (turnuvanın en iyi oyuncusu) ödülünü alma başarısı göstermiştir.
Turnuva, altı kıta konfederasyonundan gelen 24 takımın katılımı ile organize edildi. Bu konfederasyonlar şunlardı: UEFA (Avrupa) altı takım; AFC (Asya), CAF (Afrika), CONCACAF (Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler) ve CONMEBOL (Güney Amerika) her biri dört takım OFC (Okyanusya) bir takım.
Turnuva ülkenin çeşitli şehirlerinde organize edildi; Toronto, Edmonton, Montreal, Ottawa, Victoria ve Burnaby (Vancouver). Turnuvanın final maçı, ülkenin en prestijli stadyumu Ulusal Futbol Stadyumu'nda oynandı.
Turnuvanın açılış maçından iki gün öncesinde, 28 Haziran 2007 tarihinde, 950.000 bilet satıldığı açıklanmıştır. Şimdiye kadar ülkede yapılan en büyük futbol organizasyonu olan bu turnuvada, 3 Temmuz tarihine gelindiğinde 1 milyondan fazla biletin satıldığı açıklanmıştır. Meksika'daki organizasyon, o zamana kadarki en çok seyirci katılımının olduğu, 1983 (1.155.160 seyirci) organizasyonunu 1.156.187 seyirci ile geride bırakmıştır. Nihai Seyirci Sayısı 1.195.299.

Turnuvaya 23 takım eleme gruplarından katılmaya hak kazandılar. Kanada ise organizasyonu düzenlediği için otomatik olarak turnuvaya katılma hakkı kazandı. Grup kuraları 3 Mart 2007 tarihinde Toronto Liberty Grand Entertainment Complex'te düzenlenen gecede çekildi.

Kadroları görmek için, 2007 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası kadroları maddesine bakınız.

24 katılımcı takım, 3 Mart 2007 tarihinde düzenlenen kura çekimi ile, dörderli takımdan oluşan 6 gruba dağıtıldı. Her takım grupta toplamda üç maç oynadı. Gruplar lig usulüne göre oynatıldı. Her grup birincisi ve ikincisi takımların yanı sıra, dört tane de en iyi üçüncü takım son 16'ya katılma hakkı kazandı.

6 gol
 Sergio Agüero
5 gol
 Adrián López
4 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine gol
 Mathias Cardaccio (ABD'ye karşı oynarken)

FIFA.com: FIFA U-20 World Cup 2007 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canada Soccer Association - U-20 World Cup 2007 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2009 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, 16 Ekim - 24 Eylül 2009 tarihleri arasında Mısır'ın Kahire, İskenderiye, Port Said, Süveyş ve İsmailiye kentlerinin ev sahipliği yaptığı on yedinci 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonu. Finalde Brezilya'yı penaltılar sonucunda 4-3 mağlup eden Gana turnuvayı kazanan ilk Afrika takımı unvanını da elde etti.

Grup kuraları 5 Nisan 2009 tarihinde Luksor Tapınağı'nda gerçekleştirildi.

8 gol
 Dominic Adiyiah
5 gol
 Vladimir Koman
4 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine gol
 Luke DeVere (Kosta Rika karşısında)

FIFA U-20 World Cup Egypt 200930 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., FIFA.com
RSSSF > FIFA World Youth Championship > 200910 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIFA Teknik Raporu5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2009 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası finali, Portekiz'de düzenlenen 2009 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın şampiyonunu belirlemek için Kahire'deki Kahire Uluslararası Stadyumu'nda, 16 Ekim 2009 tarihinde oynanan maç. Gana ile Brezilya takımları arasında oynanan ve normal süresi ile uzatma devrelerinin 0-0 bitmesinin ardından yapılan seri penaltı atışlarında rakibini 4-3 yenen Gana, şampiyonluğa ulaşan taraf oldu.
Daha önce 1993 ve 2001'deki organizasyonlarda ikinci olabilen Gana, bu turnuva sonrasında ilk şampiyonluğunu kazandı. En büyük başarısını 1983, 1985, 1993 ve 2003 turnuvalarında birinci olarak elde eden Brezilya ise, bu şampiyonayı ikinci tamamlamasının ardından 1991 ve 1995'in ardından üçüncü ikinciliğini elde etti.

FIFA resmî sitesinde 2009 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası (İspanyolca: Copa Mundial Sub-20 de la FIFA Colombia 2011), FIFA'nın 29 Temmuz ile 20 Ağustos tarihleri arasında Kolombiya'da düzenlediği futbol turnuvası. Bu turnuva, 1977 yılında FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası adı ile başlayan organizasyonun 18. ayağı olmuştur. Brezilya, turnuvada şampiyon olarak 5. kez kupayı kazanmıştır.
26 Mayıs 2008 tarihinde Sidney'de toplanan FIFA İcra Komitesi'nin verdiği karar sonucunda; Kolombiya, diğer tek aday ülke olan Venezuela'yı geride bırakarak 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı organize etme hakkını kazanmıştır.
2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın resmî şarkısı, Kolombiyalı şarkıcı Jorge Celedón tarafından yazılan "Nuestra Fiesta" şarkısıdır.

2009 yılında Kolombiya Futbol Federasyonu, organizasyon içi 150 milyar COP (75 milyon Amerikan doları) bütçe ayırdığını açıklamıştır. 30 Eylül 2009 tarihinde, FIFA ve Kolombiya başkanları organizasyon logosunu tanıtmışlardır. 100.000'den fazla bilet satılmıştır.

Turnuvanın açılış töreni, Barranquilla şehrindeki Estadio Metropolitano Roberto Meléndez stadyumunda yapılmıştır. Törende yerel müzik gösterileri ve çeşitli etkinlikler sergilenmiştir.

 Jorge Celedón
 Barranquilla's Carnival Sahne Sanatçıları
 Checo Acosta
 Maía, Kolombiya millî marşı şarkıcısı
Özel
 Juan Manuel Santos, Kolombiya Başkanı
 Luis H. Bedoya Giraldo, Kolombiya Futbol Federasyonu Başkanı
 Rodrigo Cobo, FIFA U-20 Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Üyesi

Kapanış törenine, Bogotá şehrindeki El Campín Stadyumu ev sahipliği yapmıştır. Ibero-American Theater Festival ve Teatro Nacional de Colombia gösteriler sunmuştur.

Şarkıcılar
 ChocQuibTown

29 Eylül 2010'da turnuvanın oynanacağı yerler açıklanmıştır. Bunlar; Bogotá, Cali, Medellín, Manizales, Armenia, Cartagena, Pereira ve Barranquilla. Final maçının, Bogotá şehrindeki Estadio El Campín'de oynanacağı açıklanmıştır.

Turnuva'da ev sahibi ülke Kolombiya'nın yanı sıra, altı kıtadan 23 ülke takımı organizasyonda mücadele etmiştir.

Grup kuraları 27 Nisan 2011 tarihinde, Cartagena'daki Julio Cesar Turbay Ayala Kongre Merkezi'nde çekildi. Torbalar aşağıdaki gibi olmuştur.

Grup liderleri, ikinciler ve her gruptan en iyi dört üçüncü takım Son 16 Turu'nda mücadele etme hakkı kazanacaktır.

Tüm saatler yereldir. (UTC-05.00).

5 gol

4 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine gol

FIFA U-20 World Cup Colombia 20115 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., FIFA.com

2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası finali, Kolombiya'da düzenlenen 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın şampiyonunu belirlemek için Bogotá'daki Estadio El Campín'de, 20 Ağustos 2011 tarihinde oynanan maç. Brezilya ile Portekiz takımları arasında oynanan ve normal süresi 2-2 biten maçta Brezilya takımı ekstra uzatmaların 111. dakikasında bulduğu gol ile şampiyonluğa ulaştı.
Daha önce 1983, 1985, 1993 ve 2003'teki organizasyonlarda şampiyonluğa ulaşan Brezilya takımı, bu turnuva ile birlikte 5. şampiyonluğunu kazandı. 1989 ve 1991 turnuvalarında şampiyonluk yaşayan Portekiz ise 3. kez oynadığı finalde ilk kez mağlup oldu.
Brezilya takımından Henrique, final maçında gol atamasa da, turnuvayı Fransız Alexandre Lacazette ve İspanyol Álvaro Vázquez ile birlikte 5 gol ile tamamlayarak, en çok gol atan 3 oyuncudan birisi oldu. Henrique, organizasyonda Altın top ve Altın ayakkabı ödüllerinin sahibi oldu. Portekizli Nélson Oliveira ise turnuvada Gümüş top ödülünün sahibi oldu.

FIFA resmî sitesinde 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası5 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2013 CONCACAF 20 Yaş Altı Şampiyonası (Arapça: 2012 كأس آسيا للشباب), Asya Futbol Konfederasyonu'nun (AFC), 20 yaş altı millî takımları için 3 Kasım - 17 Kasım 2012 tarihleri arasında Birleşik Arap Emirlikleri'nde düzenlediği futbol turnuvası. Turnuvanın final maçında Irak'ı mağlup eden Kore Cumhuriyeti, turnuvanın şampiyonu olmuştur.

Eleme kuraları 30 Mart 2011 tarihinde çekilmiştir.

Final turnuvası için kuralar, 13 Mayıs 2012 tarihinde Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai şehrinde çekilmiştir.

Tüm zamanlar; UTC+04.00.

Gol Kralı
 İgor Sergeev
Turnuvanın En Değerli Oyuncusu
 Mohannad Abdul-Raheem
Turnuvanın En İy Kalecisi
 Mohammed Hameed
Turnuvanın En Centilmen Takımı
 Irak

7 gol
 İgor Sergeev
6 gol
 Corey Gameiro
 Mahmoud Maowas
5 gol
 Mohannad Abdul-Raheem
4 goals
 Moon Chang-Jin
3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine gol
 Sardor Rakhmanov (Ürdün karşısında)

Turnuvada yarı final ve final oynayan dört takım 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmıştır.

 Avustralya
 Irak
 Güney Kore
 Özbekistan

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

Resmî site  (İngilizce)
Şablon:Asya 19 Yaş Altı Şampiyonası

2012 Avrupa Futbol Şampiyonası ya da daha çok bilinen ismiyle Euro 2012, UEFA tarafından organize edilen ve millî futbol takımlarının katıldığı 14. Avrupa Futbol Şampiyonası. Ukrayna ve Polonya'nın ortak ev sahibi olduğu turnuva 8 Haziran ve 1 Temmuz 2012 tarihleri arasında düzenlenmiştir. Turnuvayı düzenleyecek ülkeler oylama sistemi ile 2007 yılında UEFA İcra Komitesi tarafından seçilmiştir. Bu şampiyona 1996'dan beri düzenlenen on altı takım formatlı şampiyonalar arasında maç başına (46.481) ve toplamda (1.440.896) en fazla biletli seyircinin izlediği şampiyona olmuştur.
Turnuvaya katılacak olan takımlar Ağustos 2010 ile Ekim 2011 arasında yapılan eleme maçları sonucunda belli olmuştur. Ayrıca bu turnuva on altı ülkenin katıldığı son Avrupa Futbol Şampiyonası'dır. Bir sonraki şampiyona olan 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası ve sonraki turnuvalara 24 ülke katılım sağladı.
Şampiyona her iki ülkeden dörder tane olmak üzere sekiz stadyumda düzenlenmiş ve bu stadyumların beş tanesi bu turnuva için inşa edilmiştir. Ayrıca UEFA'nın talebi üzerine bu stadyumların etrafındaki otoyollar ve demiryollarında altyapı çalışmaları yapılmış, konaklayacak mekanlarda iyileştirmeler yapılmıştır.
Şampiyonanın ev sahipleri Ukrayna ve Polonya millî futbol takımları gruptan çıkamayarak 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ev sahipleri Avusturya ve İsviçre'den sonra çeyrek final aşamasını göremeyen ikinci Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahipleri olmuşlardır.
Turnuvanın final maçı Ukrayna'nın başkenti Kiev'de bulunan Olimpiyat Stadyumu'nda oynanmıştır. Son şampiyon İspanya ile İtalya'nın karşılaştığı finalde İspanyollar İtalyanları 4-0 mağlup ederek unvanlarını korumuştur. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2010 FIFA Dünya Kupası'nın da şampiyonu olan İspanya bu turnuvayı da kazanarak üst üste üç büyük turnuvayı kazanan tek takım unvanını da elde etmiştir. Turnuva şampiyonuna verilen 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası'na direkt katılım hakkı ise İspanya'nın FIFA Dünya Kupası şampiyonluğu nedeniyle zaten katılım hakkı olması dolayısıyla finalist İtalya'ya verilmiştir.

2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı organize etmek için beş ülke ve ortaklık aday olmuştur: Türkiye, Yunanistan, İtalya ile Hırvatistan-Macaristan ve Polonya-Ukrayna ortaklıkları. 8 Kasım 2005 tarihinde UEFA 2012 Organizasyon Komitesi'nin Malta'da gerçekleştirdiği toplantıda organizasyona aday ülkelerin arasından Türkiye ve Yunanistan elenmiş, aday ülke sayısı üçe indirilmiştir. Seçimin ikinci turunda aday ülkelere ziyaretler gerçekleştirilmiş ve incelemelerde bulunulmuştur. 18 Nisan 2007 tarihinde Cardiff'te yapılan basın toplantısında etkinliği düzenleyecek olan ülkenin Polonya-Ukrayna ortaklığı olduğu açıklanmıştır. Bu kararla birlikte Polonya-Ukrayna ortaklığı Belçika-Hollanda (2000) ve Avusturya-İsviçre'den (2008) sonra şampiyonayı düzenleme hakkını kazanan üçüncü ortaklık olmuştur.
Şampiyonayı düzenleyecek olan ülkenin belli olacağı nihai oylamada Polonya-Ukrayna, ikinci tura gerek kalmadan sekiz oy alarak oy çoğunluğuyla ev sahibi seçilmiştir. Diğer dört oyu alan İtalya'nın seçilmemesinin sebepleri olarak ise holiganizm ve şike skandalı gibi futbolu olumsuz etkileyen etmenler gösterilmiştir.
Ev sahibi ülkelerin belirlenmesinden sonra kullanılacak olan stadyumların belirlenmesine geçilmiş, karar ise 13 Mayıs 2009 tarihindeki UEFA toplantısında verilmiştir ve ev sahibi stadyumlar belirlenmiştir. Ayrıca UEFA Mart 2010'da ev sahiplerinden Ukrayna'yı stadyum inşaatlarının hızlandırılması yönünde uyarmış ve stadyumların turnuvaya yetişmemesi hâlinde ülkenin ev sahipliğinin iptal edileceği uyarısında bulunmuştur.

Şampiyona grup eleme kuraları 7 Şubat 2010 tarihinde Polonya'nın başkenti Varşova'da çekilmiştir. Ev sahipleri Polonya ve Ukrayna'nın millî takımları turnuvaya direkt katılım hakkına sahip oldukları için elemelerde yer almamış, ellibir takım elemelerde turnuvaya katılma hakkı aramıştır. Kura çekimlerinde takımlar dokuz gruba ayrılmış, yeni bir katsayı yöntemi kullanılmıştır. Buna göre son Avrupa Futbol Şampiyonası ve FIFA Dünya Kupası şampiyonu İspanya en yüksek puanlı seribaşı olmuştur.
Eleme süreci 2010 yılı Ağustos ayında başlamış ve Kasım 2011'de tamamlanmıştır. Elemeler altı takımlı altı grup ve beş takımlı üç grup olmak üzere dokuz grupta yapılmıştır. Gruplarında ilk sırayı alan dokuz millî takım ile ikinciler arasında en iyi performansı gösteren bir millî takım grup maçları sonunda 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'na direkt katılmaya hak kazanmıştır. Sekiz grup ikincisinin çift maçlı eleme usulü ile yaptığı play-off maçları ile de turnuvaya katılan son dört millî takım daha belirlenmiştir.
Turnuvaya katılma hakkını kazanan on altı takımdan on ikisi 2008 yılında düzenlenen bir önceki şampiyonaya da katılmıştır. İngiltere ve Danimarka 2004'ten sonra ilk kez turnuvaya katılırken, İrlanda 1988 yılındaki turnuvadan beri ilk kez katılım hakkı kazanarak yirmidört yıl aradan sonra Avrupa Futbol Şampiyonası'nda yer almıştır. Ev sahiplerinden Ukrayna ise bağımsız bir ulus olarak ilk kez şampiyonada mücadele etmiştir. (Daha önce Sovyetler Birliği'ne bağlı iken 1992 yılında katılmışlardı.)

Turnuvanın gruplarının belli olacağı kura çekilişleri 2 Aralık 2011 tarihinde Kiev'deki Ukrayna Sanat Sarayı'nda gerçekleştirilmiştir. Kura töreninin sunuculuklarını iki ev sahibi ülkeden Olga Freimut ve Piotr Sobczyński yapmıştır. 2004 ve 2008'deki tunuvalarda olduğu gibi on altı finalist ülke UEFA millî takım katsayılarına bağlı olarak dört torbaya ayrılmıştır. 1. torbaya ev sahibi ülkeler Ukrayna ve Polonya ile son şampiyon İspanya yerleştirilmiştir. Hollanda ise İspanya'dan sonra en yüksek katsayı ile çekilişe katılan ülke olmuştur.
Takımları torbalara yerleştirme işlemi şampiyonanın eleme süreci sona erdikten sonra güncellenen 2011 UEFA millî takımlar sıralaması göz önüne alınarak yapılmıştır. Her ülkenin katsayıları şu veriler göz önüne alınarak belirlenmiştir:

%40 - 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde maç başına kazanılan ortalama puan.
%40 - 2010 FIFA Dünya Kupası elemeleri ve kupada maç başına kazanılan ortalama puan.
%20 - 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri ve şampiyonada maç başına kazanılan ortalama puan.
Ukrayna ve Polonya katsayı sıralamalarında en düşük iki puanlı ülke olmalarına rağmen ev sahibi oldukları için 1. torbada yer almışlardır. Bu durum bir önceki turnuvanın ev sahipleri İsviçre ve Avusturya örneğinde de yaşanmıştır.
Kura prosedürüne göre her torbadan birer takım seçilerek gruplar oluşturulmuştur. Kuralar Avrupa Futbol Şampiyonası eski şampiyonu futbolcular Horst Hrubesch, Marco van Basten, Peter Schmeichel ve Zinedine Zidane tarafından çekilmiştir.

Turnuvaya ev sahipliği yapan sekiz şehir olan Varşova, Gdańsk, Wrocław, Poznań, Kiev, Donetsk, Harkiv ve Lviv UEFA tarafından seçilmiştir. 1992, 1996 ve 2008'de uygulandığı gibi her grupta oynanan altı maçın tamamı üçer maç olmak üzere iki farklı stadyumda oynanmıştır.
UEFA'nın istekleri doğrultusunda şampiyona öncesinde Polonya üç, Ukrayna ise iki yeni stadyum inşa etmiş ve hizmete açmıştır. Kalan üç stadyumsa (Kiev, Poznań ve Harkov) UEFA'nın altyapı standartlarını karşılamak için büyük bir yenileme sürecinden geçmiştir. Bu sekiz stadyumdan üçü UEFA'nın elit stadyum kategorisinde yer almaktadır. Polonya ve Ukrayna'nın ulaşım altyapısı da şampiyona sırasındaki yoğun talebi karşılayabilmesi adına yine UEFA'nın isteği üzerine revize edilmiştir.
UEFA sekiz ana şehirde taraftar bölgeleri belirlemiştir. Bu bölgelere toplam otuzbir maçın yayınlanacağı yirmidört dev ekran yerleştirilmiştir. Bölgelerin kurulma amacı ise taraftarların kontrollü ve güvenli bir biçimde etkinliklere katılım sağlamasıdır. Turnuvanın en büyük taraftar bölgesi olan Varşova'daki bölge 120.000 m²'lik bir alana kurulmuştur ve aynı anda 100.000 taraftarı ağırlayabilmektedir. Bu oran 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın en büyük hayran bölgesinden %20 daha fazladır.
Turnuva tüm dünyada yaklaşık 100 TV kanalı tarafından canlı olarak yayınlanmıştır ve her gün yaklaşık 150.000.000 kişi maçları izlemiştir.
Her takımın bir kamp noktası vardır. Şampiyona öncesi takımlara Polonya'dan yirmibir Ukrayna'dan ise on yedi olmak üzere otuzsekiz olası kamp alanı sunulmuştur. Takımlar 2011 yılında UEFA'ya kamp tercihlerini bildirmişlerdir. Buna göre on üç takım Polonya'da, üç takım ise Ukrayna'da kamp yapmıştır. Takımlar antrenman ve konaklamalarını bu kamp noktalarında sürdürmüştür.

Toplamda 31 maçın oynandığı şampiyonada 16 maç Ukrayna, 15 maç ise Polonya stadyumlarında oynanmıştır.

Maç biletlerinin satışı UEFA'nın resmî internet sitesi ve şampiyonaya katılan on altı ülkenin futbol federasyonları kanalıyla yapılmıştır. Satışlar Mart 2011'de başlamış, toplam otuzbir maç için 1.400.000 bilet satılmıştır. Turnuva boyunca her gün yaklaşık 20.000 futbolsever Polonya ve Ukrayna arasında sınır ötesi seyahat gerçekleştirmiştir. Ayrıca turnuva öncesi 12.000.000'dan fazla bilet talebi gerçekleşmiştir. Bu oran önceki turnuvaya göre %12'lik bir artış demektir ve tüm şampiyona tarihinde bir rekordur. Bu aşırı talep dolayısıyla da bilet satışları kura ile yapılmıştır.
Bilet fiyatları 30€ (grup maçı kale arkası bileti) ve 600€ (final maçı maraton tribünü) arasında değişmektedir. Bireysel bilet satışlarının yanı sıra bir takımın tüm maçları yahut bir stadyumdaki tüm maçlar için de paket şeklinde bilet satışları gerçekleşmiştir.

UEFA kriterlerine göre Polonya stadyumlarında yaklaşık olarak 2x70 Gbit/sn, Ukrayna ve Polonya arasında ise 2x140 Gbit/sn veri akışı sağlanmıştır. Bu standart, maçların HD kalitesinde yayınlanabilmesi amacıyla koyulmuştur. Maç yayınının yanı sıra maç öncesi ve sonrası röportajlar, taraftar görüntüleri, stadyum çevresindeki görüntüler gibi faaliyetleri de takip etmek için şampiyona boyunca otuzbir kamera kullanılmıştır. Turnuvanın resmî yayın merkezi Varşova'daki Uluslararası Expo XXI Merkezi'nde yer almaktadır. Bazı maçlarda ilk kez ve sadece diğer turnuvaların aksine çekilen kameraların bir kısmı aracılığıyla değişik slow motion teknikleri ku

2012 Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası UEFA'nın 19 yaş altı seviyesinde, 3 - 15 Temmuz tarihleri arasında Estonya'da düzenlediği futbol turnuvası. Bu turnuva Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Turnuvalarının 61. ayağıdır.
Kupayı İspanya takımı Yunanistan takımını 1-0 yenerek kazanmıştır. Turnuvada en başarılı altı takım, 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanmıştır.

UEFA 18 Haziran 2012 tarihinde turnuva maçlarını yönetecek altı orta hakem ve sekiz yardımcı hakemi açıklamıştır. Ayrıca iki Estonyalı hakem grup maçlarında dördüncü hakem olarak atanmışlardır.

Tüm saatler Doğu Avrupa Saati'ne göredir. (UTC+3)

5 gol
 Jesé
3 gol
 Dimitris Diamantakos
 Giorgos Katidis
2 gol

1 gol

1 kendi kalesine gol
 Artur Pikk (Portekiz karşısında)

Resmi web sitesi21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi etkinlik web sitesi3 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2013 CONCACAF 20 Yaş Altı Şampiyonası (Arapça: بطولة أفريقيا تحت 20 سنة), Afrika Futbol Konfederasyonu'nun (CAF), 20 yaş altı millî takımları için 16 - 30 Mart 2013 tarihleri arasında Cezayir'de düzenlediği futbol turnuvası. Final maçında Gana'yı mağlup eden Mısır, turnuvanın şampiyonu olmuştur.
Şampiyon olan Mısır ile birlikte, diğer finalist Gana, üçüncü Nijerya ve dördüncü Mali takımları, 2013 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmışlardır.

Cezayir Futbol Federasyonu Mart 2012 tarihinde, Cezayir (şehir) ve Vahran şehirlerinin turnuvaya ev sahipliği için aday olduklarını açıklamıştır. Mayıs ayında, Cezayir yarışmanın ilk ev sahibi şehri olarak seçilmiştir. Ancak Ağustos ayında, Cezayir Futbol Federasyonu turnuva ev sahipliği için seçilen Cezayir şehrindeki stadyum yetersizliğinden dolayı, Vahran ve Aïn Témouchent şehirlerinin Cezayir'in yerine seçildiğini açıklamıştır.

Turnuva kuraları, 9 Aralık 2012 tarihinde Mısır'ın başkenti Kahire'de çekilmiştir.

İlk önce maçların 17.30 ve 20.30 saatlerinde başlaması planlandı. Ancak CAF 10 Mart'ta yaptığı değişiklikle, her iki karşılaşmanında 17.00'da başlamasına karar vermiştir.

Gol Kralı
 Aminu Umar
Turnuvanın En Değerli Oyuncusu
 Saleh Gomaa
Turnuvanın En Centilmen Oyuncusu
 Francis Narh
Turnuvanın Takımı

4 gol
 Aminu Umar
3 gol
 Ebenezer Assifuah
 Kahraba
2 gol
 Saleh Gomaa
 Adama Niane
 Abdul Jeleel Ajagun
1 gol

Turnuvada yarı final ve final oynayan dört takım 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmıştır.

 Mısır
 Gana
 Mali
 Nijerya

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

2013 African U-20 Championship21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2013 CONCACAF 20 Yaş Altı Şampiyonası (İspanyolca: Premundial CONCACAF Sub-20 2013), Kuzey Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu'nun (CONMEBOL), 20 yaş altı millî takımları için 18 Şubat - 3 Mart tarihleri arasında Meksika'da düzenlediği futbol turnuvası. Finalde Amerika Birleşik Devletleri'ni 3-1 mağlup eden Meksika, turnuvanın şampiyonu olmuştur.
Turnuvayı şampiyon olarak tamamlayan Meksika ile beraber, ikinci Amerika, üçüncü El Salvador ve dördüncü Küba takımları 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanmışlardır. Bu şampiyonluk Meksika takımının 12. şampiyonluğudur.

 Kanada
 Meksika (Ev sahibi ülke)
 ABD
 Kosta Rika
 El Salvador (şampiyon)
 Nikaragua
 Panama
 Haiti
 Jamaika
 Porto Riko
 Küba
 Curaçao

Turnuva maçları, Puebla şehrinde bulunan, Estadio Olímpico de C.U. ve Cuauhtémoc Stadyumu'nda oynanmıştır.

Gol Kralı
 Amet Ramirez (FT)
Turnuvanın En Değerli Oyuncusu
 Antonio Briseño (DF)
Altın Eldiven
 Richard Sanchez
Turnuvanın Takımı

Kaynak:

Turnuvada yarı final oynayan dört takım 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmıştır.

 Küba
 El Salvador
 Meksika
 ABD

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

Resmî site

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası C Grubu maçları 22-28 Haziran 2013 tarihleri arasında oynanmıştır. Grupta, Türkiye, El Salvador, Kolombiya ve Avustralya millî takımları yarışmışlardır. Grupta ilk iki sırayı alan Kolombiya ve Türkiye takımları Son 16 Turu'nda mücadele etme hakkı kazanmışlardır. El Salvador ise en iyi üçüncüler sıralamasında ilk dört takım arasına giremeyerek, Avustralya ile birlikte turnuvadan elenmiştir. Grupta 4 takım toplam 15 gol kaydetmiştir. 22 Haziran tarihinde Türkiye'nin, El Salvador takımı karşısında aldığı 3-0'lık galibiyet ile 28 Haziran tarihinde Kolombiya takımının yine El Salvador'a karşı elde ettiği 3-0'lık galibiyetler, grupta alınan en farklı galibiyet olmuştur. Türkiye'den Cenk Şahin, Kolombiya'dan Córdoba ve Quintero ikişer golle grupta en çok gol atan oyuncular olmuşlardır.
C Grubu'nu lider tamamlayan Kolombiya, Son 16 turunda B Grubunun ikincisi, Güney Kore ile, grubu ikinci sırada tamamlayan Türkiye ise, A Grubunun ikincisi Fransa ile eşleşmiştir.

Tüm saatler yereldir.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası D Grubu maçları 22-28 Haziran 2013 tarihleri arasında oynanmıştır. Grupta, Meksika, Yunanistan, Paraguay ve Mali millî takımları yarışmışlardır.
Paraguay ile Yunanistan takımları arasında oynanan son grup maçınınnı 1-1 berabere bitmesinin ardından, iki takımında puanı ve gol averajı eşit olunca maçtan sonra çekilen kura ile, Yunanistan grupta birinci sırayı, Paraguay ise ikinci sırayı almıştır. En iyi üçüncü dört takım arasında yer alan Güney Kore ile beraber Son 16 Turu'nda mücadele etmeye hak kazanmışlardır.
Son 16 Turu'nda, lider Yunanistan F Grubu üçüncüsü Özbekistan ile, ikinci Paraguay E Grubu lideri Irak ile, en iyi üçüncü takımlardan birisi olan Meksika ise, A Grubu birincisi İspanya takımıyla eşleşmiştir.

Tüm saatler yereldir.

Not: Yunanistan ve Paraguay takımlarının puanları ve gol sayıları eşit olduğu için kura çekilmiş ve Yunanistan takımı grubu kura ile lider bitirmiştir.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası eleme aşaması, grup aşamasından sonra gelen ikinci aşama. Gruplarını ilk iki sırada tamamlayan takımların yanı sıra en iyi üçüncü olan dört takımın, tek maçlı eleme sistemiyle mücadele ettiği aşamada toplamda 16 maç oynanmıştır. Eleme aşamasının ilk maçı 2 Temmuz'da Gaziantep'te başlamış ve 13 Temmuz'da Ali Samiyen Arena'daki final maçıyla son bulmuştur. Yarı finalde kaybeden Gana ve Irak takımları ise final maçından üç saat önce üçüncülük mücadelesi için karşı karşıya gelmişlerdir. Gana takımı, Attamah, Assifuah ve Acheampong'un ayağından bulduğu gollerle Irak'ı 3-0 mağlup ederek turnuvayı üçüncü olarak tamamlamıştır.
Fransa ile Uruguay takımları ise turnuvanın finalinde karşı karşıya gelmişlerdir. Normal süresi ile uzatma devreleri golsüz berabere biten maçı, seri penaltı atışları sonucunda 4-1 kazanan Fransa, turnuvanın şampiyonu olmuştur.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, 6 grupta 24 takım ile grup aşamasından itibaren başlamıştır. A, B, C, D, E ve F gruplarının her birinde yer alan 4 takım, eleme aşamasına yükselebilmek için birbirleriyle üçer maç yapmışlardır. İlk maç, 21 Haziran günü Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nda, Küba ile Güney Kore takımları arasında oynanmış ve maçı Güney Kore takımı 2-1 kazanmıştır. Grup aşamasında oynadığı 3 maçta 10 gol atan Portekiz takımı en golcü takım olmuştur. Bu 10 golden 5 tanesinde imzası bulunan Bruma, grup aşamasının en golcü oyuncusu olmuştur. Gruplarda yalnızca 1 gol atan Yeni Zelanda ve Küba takımları, en az gol atan takım unvanını paylaşmışlardır. Grup maçlarında 10 gol yiyen Küba takımı, bu aşamada en çok gol yiyen takım olmuştur.
İspanya takımı, grupta oynadığı maçların hepsini kazanan tek takım olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Küba, Mali, İngiltere ve Yeni Zelanda takımları, gruplarında oynadıkları 3 maçın hiçbirisinde galibiyet alamayarak turnuvaya veda etmişlerdir. 27 Haziran tarihinde Portekiz'in Küba'yı 5-0 mağlup ettiği karşılaşma, grup aşamasında alınan en farklı galibiyet olmuştur.Grup aşamasında oynanan 36 maçta toplam 101 gol atılmıştır. Turnuvanın grup aşamasında, maç başına 2.81 gol ortalaması düşmüştür.
36 maçı, toplam 174.340 biletli seyirci izlemiştir. Maç başına 4.843 seyirci düşmüştür. 24 Haziran tarihinde, Küba ve Nijerya ile Portekiz ile Güney Kore takımları arasında, Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumunda' oynanan karşılaşmaları yalnızca 1.058 biletli seyirci takip etmiş ve bu rakam turnuva gruplarının en az seyircili maçı olarak kaydedilmiştir. 25 Haziran tarihinde, Rize Yeni Şehir Stadyumu'nda, Türkiye ile Kolombiya takımları arasında oynanan mücadeleyi 13.015 biletli seyirci izlemiş ve bu rakam turnuvanın en fazla seyircili maçı olmuştur.
D Grubu'nda Yunanistan ve Paraguay takımları, grubun son maçında karşı karşıya gelmiş ve maç 1-1 berabere bitmiştir. Maçın sonunda, puan sıralamasında iki takımın puanları ve gol averajları eşit olunca, grup liderini belirlemek için kura çekimi yapılmış ve Yunanistan kura sonucunda D Grubu'nun lideri olarak son 16 turuna kalmıştır. D Grubunda, lider Yunanistan, ikinci Paraguay, grup üçüncüsü ve aynı zamanda en iyi üçüncü takımlardan birisi olan Meksika, yalnızca bir galibiyet alarak gruptan çıkmayı başarmışlardır. Grupta 5 puan toplayan Yunanistan, son 16 turuna kalan grup liderleri arasında en az puan toplayan takım olmuştur. Maçlarının hepsini kazanan İspanya ise 9 puan ile en fazla puan toplayan grup lideri olmuştur.
B Grubu'ndan Güney Kore, F Grubu'ndan Özbekistan, D Grubu'ndan Meksika, A Grubu'ndan Gana, E Grubu'ndan Mısır ve C Grubu'ndan El Salvador takımları, en iyi üçüncü olabilmek için sıralamaya tabi tutulmuşlardır. Bu altı üçüncü takımdan sırasıyla; Güney Kore, Özbekistan, Meksika ve Gana takımları en iyi üçüncü olarak son 16 turuna yükselmeyi başarmışlardır.

Fransa, İspanya, Özbekistan ve Uruguay, Gana, Irak, Güney Kore ve Şili takımları, rakiplerini eleyerek çeyrek finale çıkmayı başarmışlardır. Gana takımı turnuva tarihi boyunca altıncı defa çeyrek finale kalma başarısı göstermiştir. Bu katılan takımlar arasındaki en yüksek rakamdır. Özbekistan, Irak ve Güney Kore takımlarının çeyrek finale kalmasıyla birlikte, turnuva tarihinde ilk defa 3 Asya takımı son sekize kalmıştır. 2005'ten beri ilk defa turnuvanın çeyrek finalinde bir CONCACAF takımı yer almamıştır. Gruplarından lider olarak son 16 turuna yükselen Kolombiya, Hırvatistan, Yunanistan ve Portekiz son 16 turunda turnuvaya veda etmişlerdir. Güney Kore takımı, oynadığı 4 maçın sadece 1 tanesini 90 dakika içerisinde kazanmış olmasına rağmen çeyrek finale kalma başarısı göstermiştir. Irak takımı 24 yıl aradan sonra, turnuvada çeyrek finale kalmıştır.
Son 16 turunda toplamda 25 gol atılmıştır. Son 16 turunun en farklı galibiyeti, Fransa'nın Türkiye'yi 4-1 yendiği karşılaşmadır.

Fransa, Uruguay, Irak ve Gana takımları rakiplerini geçerek yarı finalde mücadele etme hakkı kazanmışlardır. Uruguay, turnuvanın favori takımlarından birisi olarak gösterilen İspanya'yı 1-0'lık sonuçla eleyerek FIFA U-20 Dünya Kupası'nda 9 maçlık yenilmezlik serisine son vermiştir. Uruguay, turnuvada oynadığı maçların üç tanesinde kalesinde gol görmeyerek bu konuda en başarılı takım olmuştur. Fransa takımı, 2011'de olduğu gibi yine yarı finale kalma başarısı göstermiştir. Uruguay, tarihinde beşinci kez yarı finale yükselmiştir. Fransa ile Özbekistan arasında 4-0 sonuçlanan karşılaşma FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası tarihinin dört ve daha üzeri farkla biten 3. çeyrek finali olmuştur. Daha önce 1979'da Arjantin, Cezayir'i 5-0 ile Brezilya ise 1985'te Kolombiya'yı 6-0 ile mağlup etmişti.

Irak, dört yarı finalist takım arasında turnuvada mağlup olmayan tek takımdır. Yarı finale kalan 4 takım da ayrı konfederasyonlara bağlıdır. 5. kez yarı finalde 4 ayrı konfederasyon takımı olmuştur. 2013 turnuvasının çeyrek final turu 18 golle tarihin en gollü 20 Yaş Altı Dünya Kupası çeyrek finali olmuştur. Irak takımı, tarihinde ilk kez FIFA U-20 Dünya Kupası'nda yarı finale kalmıştır. Gana, grubu üçüncü sırada tamamladıktan sonra en iyi üçüncü dört takım arasına kalmış ve üst tura çıkmıştır. Turnuva tarihinde grubunu üçüncü sırada bitirip yarı finale kalan dördüncü takım olmuştur. Iraklı Farhan Shakor, bir 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda iki farklı maçın uzatma devresinde gol atan ikinci futbolcu olmayı başarmıştır.

Gana, üçüncülük maçında karşılaştığı Irak'ı, Attamah, Assifuah ve Acheampong'un golleriyle 3-0 mağlup ederek turnuvayı 3. tamamlamıştır.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası organizasyonunun takım ve oyuncu istatistikleri listelenmektedir.

Tablo sıralamasında takımların attıkları gol sayısı baz alınarak, en çok gol atandan en az gol atan takıma doğru sıralama yapılmıştır.

Sıralamaya, turnuvada en az 3 gol atan oyuncular dahil edilmiştir.

Turnuvada ilk gol atan takım;  Küba - 21 Haziran 2013, Küba - Güney Kore: 1-2
Turnuvada ilk gol atan oyuncu;  Maykel Reyes - 21 Haziran 2013, Küba - Güney Kore: 1-2 
Turnuvada ilk penaltı kullanan oyuncu;  Kwon Chang-Hoon - 21 Haziran 2013, Küba - Güney Kore: 1-2 
Turnuvada ilk maçı yöneten hakem;  Cüneyt Çakır - 21 Haziran 2013, Küba - Güney Kore: 1-2 
Turnuvada ilk kırmızı kart gören oyuncu;  Cristián Cuevas - 23 Haziran 2013, Şili - Mısır: 2-1
Turnuvada ilk kırmızı kart gösteren hakem;  Jonas Eriksson - 23 Haziran 2013, Şili - Mısır: 2-1
Turnuvada oynayan en genç futbolcu;  Daniel De Silva - 16 yıl 3 ay.
Turnuvada en fazla seyircili maç; 13 Temmuz 2013,  Fransa - Uruguay : 4-1 (p) - 20,601
Turnuvadaki en farklı galibiyet: 27 Haziran 2013,  Portekiz - Küba : 5-0
Turnuvanın en gollü maçı: 7 Temmuz 2013, 7 Gol;  Gana - Şili : 4-3

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda mücadele eden takımların, 3 kaleci olmak üzere 21 kişilik oyuncu kadrolarıdır. Turnuvada, 24 takımda toplam 504 oyuncu mücadele etmiştir.
Turnuvada takımlar sadece 21 kişilik kadrolarla mücadele edebilirler. Oyuncular, 1'den 21 sayısına kadar istedikleri sırt numarasını giyebilirler. 1 numara yalnızca kaleciler için ayrılmıştır. Oyuncuların giyecekleri sırt numaraları ve turnuva kadroları, FIFA'nın resmi internet sitesinden yayınlanmıştır.
Kaleciler oyun sırasında (sakatlık veya kırmızı kart sebebiyle) oyundan çıkmak durumunda kaldığında, yerine kaleye geçecek oyuncuda herhangi bir sırt numarası veya isim olması zorunlu değildir.

Teknik Direktör:  Pierre Mankowski

Teknik Direktör:  Sellas Tetteh 

Teknik Direktör:  Tab Ramos

Teknik Direktör:  Julen Lopetegui

1. ^Sakatlık geçiren Kepa Arrizabalaga'ın yerine Rubén Yáñez kadroya dahil edilmiştir.

Teknik Direktör: Raúl González Triana 

Teknik Direktör:  Lee Kwang-Jong 

Teknik Direktör:  John Obuh 

Teknik Direktör:  Edgar Borges 

Teknik Direktör:  Feyyaz Uçar 

Teknik Direktör:  Mauricio Alfaro

Teknik Direktör:  Carlos Alberto Restrepo Isaza 

Teknik Direktör:  Paul Okon

N. ^Sakatlanan Terry Antonis'un yerine kadroya Hagi Gligor dahil edilmiştir.

2013 Güney Amerika Gençler Şampiyonası (İspanyolca: Campeonato Sudamericano Sub-20 Juventud de América Argentina 2013, Brezilya Portekizcesi: Campeonato Sul-Americano Sub-20 Juventude da América Argentina 2013), Güney Amerika Futbol Konfederasyonu'nun (CONMEBOL) 20 yaş altı millî takımlar için 9 Ocak - 3 Şubat tarihleri arasında Arjantin'de düzenlediği futbol turnuvası. Final Grubu'nu ilk sırada tamamlayan Kolombiya, turnuvanın şampiyonu olmuştur.
Turnuvayı şampiyon olarak tamamlayan Kolombiya'nın yanı sıra, ikinci Paraguay, üçüncü Uruguay ve dördüncü Şili, 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmıştır. Bu şampiyonluk Kolombiya takımının 3. şampiyonluğudur.

 Arjantin (Ev sahibi ülke)
 Bolivya
 Brezilya (son turnuva ve dünya şampiyonu)
 Şili
 Kolombiya (şampiyon)
 Ekvador
 Paraguay
 Peru
 Uruguay
 Venezuela

Turnuva, iki şehirde ve iki stadyumda organize edilmiştir. Mendoza şehrinde bulunan 40.268 kapasiteli Estadio Malvinas Argentinas ve San Juan şehrindeki 25.000 kişilik Estadio San Juan del Bicentenario stadyumları turnuvaya ev sahipliği yapmıştır.

Turnuvada on orta hakem görev almıştır:

Final aşaması 20 Ocak ve 3 Şubat tarihleri arasında gerçekleşmiştir.

2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

CONMEBOL Resmi web sitesi8 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Şablon:Güney Amerika Gençler Şampiyonası

2013 OFC 20 Yaş Altı Şampiyonası OFC'nin 20 yaş altı seviyesinde, 21-29 Mart tarihleri arasında Fiji'de düzenlediği futbol turnuvası. Bu turnuva Okyanusya 20 Yaş Altı Şampiyonası Turnuvalarının 19. ayağı olmuştur.
Turnuvayı şampiyon olarak tamamlayan Yeni Zelanda, 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmıştır. Bu şampiyonluk Yeni Zelanda takımının 5. şampiyonluğudur.

 Fiji (Ev Sahibi Ülke)
 Yeni Kaledonya
 Yeni Zelanda
 Papua Yeni Gine
 Vanuatu

Maçlar Lautoka'da bulunan Churchill Park stadyumunda ve Ba şehrindeki Govind Park'ta oynanmıştır.

Altın Top Ödülü turnuvanın en iyi oyuncusuna verilmektedir. Altın Eldiven Ödülü ise turnuvanın en iyi kalecisine verilir. Altın Ayakkabı Ödülü turnuvanın en golcü oyuncusuna verilir. Fair Play Ödülü ise turnuvada en iyi disiplin gösteren takıma verilir.

OFC Sitesi10 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, FIFA tarafından 20 yaş altı millî takımlar arasında düzenlenen, 1977 yılında Dünya Gençler Şampiyonası adıyla başlamış organizasyonun 20. turnuvasıdır. 30 Mayıs-20 Haziran 2015 tarihlerinde Yeni Zelanda'nın ev sahipliğinde yapılmış, maçlar ülkedeki 7 şehirde oynanmıştır.
2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı kazanan Fransa takımı turnuvanın son şampiyonuydu.

4 ülke resmi olarak turnuva organizasyonu için başvuruda bulunmuşlardır. Kazanan teklif 3 Mart 2011 tarihinde açıklanmıştır.

 Yeni Zelanda (kazandı)
 Peru
 Tunus
 Galler

Ev sahibi Yeni Zelanda'nın yanı sıra, 6 kıtadan 23 millî takım turnuvada mücadele etmiştir.

Auckland, Christchurch, Dunedin, Hamilton, New Plymouth, Wellington ve Whangarei'den oluşan 7 şehir turnuvaya ev sahipliği yapmıştır.

Turnuva programı 20 Kasım 2013 tarihinde açıklandı. Turnuvanın resmî logosu da aynı gün tanıtıldı.
Nihai eşleşmeler 30 Ocak 2015 tarihindeki kura çekiminde belli olmuştur.

Tüm saatler yereldir, Yeni Zelanda Zaman Dilimi (UTC+12).

Grupları ilk iki sırada bitiren takımlarla beraber, en iyi dört üçüncü de tur atladı.

Resmi web sitesi7 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2015 FIFA U20 Dünya Kupası Yeni Zelanda Özel sitesi16 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2015 FIFA U20 Dünya Kupası Facebook sayfası

2017 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, 20 yaş altı seviyesinde ulusal takımlar için düzenlenen turnuva. Ev sahipliğini Güney Kore'nin yaptığı turnuvada 24 takım yer almıştır.

Ev sahibi Güney Kore'nin yanı sıra, 6 konfederasyondan 23 ülke millî takımı turnuvaya katılmaktadır.

Turnuva programı 15 Mart 2017 tarihinde açıklandı.

Her gruptan birinci ve ikinci sırayı alan takımlar ile en iyi üçüncü olan dört takım Son 16 Turu'na kalmaya hak kazanacaktır.
Her grupta takımların sıralanışı aşağıdaki kriterlerin değerlendirilmesi sonucuna göre belirlenecektir:

Tüm grup maçlarında elde edilen puanlar;
Tüm grup maçlarında gol farkı;
Tüm grup maçlarında atılan gol sayısı;
FIFA Organizasyon Komitesi tarafından çekilecek kura;
Gruplarda iki veya daha fazla takımın yukarıdaki üç kriter temelinde eşit olması halinde, aralarındaki sıralama aşağıdaki kriterlere göre belirlenmektedir:

Grup maçlarında ilgili takımlar arasında elde edilen puanlar;
Grup maçlarında ilgili takımlar arasında gol farkı;
Grup maçlarında ilgili takımlar arasında atılan gol sayısı;
FIFA Organizasyon Komitesi tarafından çekilecek kura;

Tüm saatler yereldir.

En iyi üçüncü dört takım aşağıdaki kriterlere göre belirlenecektir:

Tüm grup maçlarında elde edilen puanlar;
Tüm grup maçlarındaki gol farkı;
Tüm grup maçlarındaki gol sayıları;
FIFA Organizasyon Komitesi tarafından çekilecek kura;

5 gol

4 gol

3 gol

2 gol

1 gol

1 kendi kalesine

FIFA U-20 Dünya Kupası7 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., FIFA.com

2023 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası (İspanyolca: Copa Mundial Sub-20 de la FIFA 2023), alt yaş millî takımların mücadele ettiği 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın 23. organizasyonu. 20 Mayıs-11 Haziran 2023 tarihlerinde Arjantin'de düzenlendi.
Organizasyonun ev sahipliğini, 2021 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı düzenlemesi planlanırken COVID-19 salgını sebebiyle FIFA'nın turnuvayı iptal etmesi üzerine, bu hakkı 2023'e kaydırılan Endonezya yapacaktı. Ancak FIFA, İsrail'in kupaya katılımı üzerine yapılan tartışmaları öne sürerek Endonezya'nın ev sahipliğini iptal etti ve müsabakaların Arjantin'de oynanmasına karar verdi.
Uruguay, finalde karşılaştığı İtalya'yı, 1-0 mağlup ederek 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı tarihinde ilk kez kazanmıştır.

Tüm saatler yereldir (UTC-03.00).

Grup aşamasında takımların sıralaması için kullanılacak kriterler:

Puan
Gol farkı
Atılan gol
İlgili takımların aralarındaki maçlardaki puan
İlgili takımların aralarındaki maçlardaki gol farkı
İlgili takımların aralarındaki maçlarda atılan gol
Fair play puanı: 
Kura

En iyi dört grup üçüncüsü de eleme aşamasına yükseldi.

2023 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda takımlar, kadrolarında en az 3 kaleci olmak üzere 21 futbolcu bulundurmaktaydı. FIFA, kesin listeleri 12 Mayıs 2023'te açıkladı. Koyu yazım, A millî takım seviyesinde forma giymiş futbolcuları gösterir.

Teknik direktör: Javier Mascherano

Teknik direktör: Ravşan Haydarov

Teknik direktör:  Rafael Loredo

Teknik direktör: Darren Bazeley

Teknik direktör: Mikey Varas

Teknik direktör: Miguel Bravo

Teknik direktör:  Bobby Mimms

Teknik direktör: Albert Rusnák

Teknik direktör: Malick Daf

Teknik direktör: Koichi Togashi

Teknik direktör: Ofir Haim

Teknik direktör: Héctor Cárdenas

Teknik direktör: Carmine Nunziata

Teknik direktör: Ramon Menezes

Teknik direktör: Ladan Bosso

Teknik direktör:  Walter Benítez

Teknik direktör: Marcelo Broli

Teknik direktör: Emad Muhammed

Teknik direktör: Ian Foster

Teknik direktör: Muntasır Luhişi

Teknik direktör: Landry Chauvin

Teknik direktör: Kim Eun-jung

Teknik direktör: Abdoulie Bojang

Teknik direktör: Luis Alvarado

FIFA.com'da 20 Yaş Altı Dünya Kupası

Acıbadem Holding veya Acıbadem Sağlık Yatırımları Holding A.Ş., İstanbul merkezli holding kuruluşu. Şirketin yönetim kurulu başkanlığını eski TFF başkanı Mehmet Ali Aydınlar yapmaktadır.
Holdingin temelleri 1991 yılında İstanbul'da Acıbadem Kadıköy Hastanesi'nin açılmasıyla atılmıştır. 1995 yılında Acıbadem Bağdat Caddesi Tıp Merkezi 'nin açılmasıyla zincir bir sağlık grubuna dönüşmüş, ilerleyen yıllarda çeşitli yerlerde tıp merkezleri açarak büyümesini sürdürmüştür. 2000 yılında İMKB'de işlem görmeye başlamıştır. 2011 yılında imzalanan bir anlaşmayla Singapur merkezli Integrated Healthcare Holdings Sdn. Bhd. (IHH) şirketi şirket hisselerinin büyük çoğunluğunu elinde bulundurmaktadır.
Ayrıca holdingin adını taşıyan Acıbadem Sağlık ve Eğitim Vakfı adında bir vakıf kuruluşu ile eğitim ve sosyal sorumluluk faaliyetleri bulunmaktadır. Acıbadem Üniversitesi bu doğrultuda kurulmuştur.

Acıbadem Üniversitesi

Acıbadem Holding29 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adidas Cafusa, Adidas'ın 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası için özel olarak tasarladığı futbol topudur. 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda kullanılan Tango 12'yi tasarlayan ekip tarafından hazırlanmıştır. Top ismini Brezilya ile özdeşleşen "Carnaval" (Karnaval), "Futebol" (Futbol) ve "Samba" kelimelerinin ilk iki harflerinin birleşiminden almıştır.
Cafusa, 2013 yılında Türkiye'de organize edilen FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın da resmî maç topudur. Brezilya'da düzenlenen 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası ve 2013 FIFA Gençler Kupası turnuvalarının ardından, 20 Yaş Altı Dünya Kupası ile birlikte 2013 yılında üçüncü kez bir FIFA organizasyonunda kullanılmış oldu.

Cafusa 32 panelden meydana gelmiş ve termal birleştirme işlemi ile üretilmiştir. Tango 12 ile benzerlikler taşıyan topun tüm panelleri krampon ile temasını güçlendiren doku ile kaplanmıştır. FIFA'nın turnuvalarda kullanılacak olan resmi maç toplarının Onay Standartlarını geçen Adidas Cafusa, oldukça zorlu bir test sürecinden başarıyla geçmiştir.
Top, ilk olarak 6-16 Aralık tarihleri arasında Japonya'da organize edilen 2011 FIFA Kulüpler Dünya Kupası'nda kullanılmıştır. 2013 yılının ilk ayından itibaren, tüm Adidas mağazaları ve yetkili adidas satıcılarında satışa sunulmuştur.
Yerel semboller ile donatılan top, Brezilya bayrağında da görülebilen Southern Cross yıldız kümesinden ilham alınmış ve mümkün olduğunca Brezilya'nın millî kimliği yansıtılmaya çalışılmıştır.

Afrika 20 Yaş Altı Uluslar Kupası ya da sponsorlu adıyla TotalEnergies 20 Yaş Altı Uluslar Kupası olarak bilinen ve daha önce Afrika Gençlik Şampiyonası ve Afrika 20 Yaş Altı Şampiyonası olarak adlandırılan Afrika 20 Yaş Altı Uluslar Kupası, Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF) tarafından 20 yaş altı oyunculardan oluşan ülkeler için düzenlenen iki yılda bir yapılan Afrika gençlik futbol turnuvasıdır. FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası için Afrika eleme turnuvası görevi görür.

1979'da FIFA, gelecek vadeden futbolcular için bir dünya şampiyonası oluşturdu ve bu da CAF'ın Afrika ülkeleri için iç saha ve deplasman maçlarından oluşan bir eleme turnuvası olan Afrika Gençlik Şampiyonası'nı kurmasına ve turnuvanın şampiyonunu belirlemesine yol açtı. 1991'de CAF, turnuvayı seçilen bir ev sahibi ülkede 8 takımın katıldığı tam ölçekli bir turnuvaya yükseltti.
CAF, 2011 edisyonunda bu yarışmanın adını 17 Yaş Altı turnuvasından ayırt etmek için Afrika 20 Yaş Altı Şampiyonası olarak değiştirdi. 6 Ağustos 2015'te CAF Yürütme Kurulu, amiral gemisi Afrika Uluslar Kupası turnuvasıyla uyumlu olarak turnuvanın adını Afrika 20 Yaş Altı Uluslar Kupası olarak değiştirmeye karar verdi. Ancak, 2015'ten sonraki resmi yarışma logosunda Afrika 20 Yaş Altı Uluslar Kupası adı yer almaktadır. 21 Temmuz 2016'da, Fransız enerji ve petrol devi TotalEnergies (eski adıyla Total S.A.), CAF'ın müsabakalarını desteklemek için 8 yıllık bir sponsorluk anlaşması yapıldı.
2021 yılından bu yana turnuvaya 12 takım olarak yapılmaktadır. 28 Nisan 2026'da CAF, Gana'ya yaklaşan 2027 turnuvasının ev sahipliği hakkını verdi; böylece Gana, 1999'dan (kazandıkları yıl) bu yana ilk kez ve ülkenin bağımsızlığının 70. yılını kutlayacağı aynı yılda ikinci turnuvasına ev sahipliği yapacak.

* = Ev sahipleri olarak'

Legend

Katılan ülkeler (ilk katılımlarına göre) (1989'a kadar 1. Tur, 1991'den sonra Son 16 turu olarak sayılmıştır)

1979:  Cezayir,  Kamerun,  Mısır,  Etiyopya,  Gine,  Kenya,  Libya,  Mauritius,  Fas,  Nijerya,  Tunus
1981:  Orta Afrika Cumhuriyeti,  Ekvator Ginesi,  Moritanya,  Togo,  Zimbabve
1983:  Angola,  Gabon,  Gambiya,  Fildişi Sahili,  Sudan,  Swaziland
1985:  Gana,  Zambiya
1987:  Somali
1989:  Kongo Cumhuriyeti,  Lesotho,  Mali

1991:  Kamerun,  Mısır (Ev sahibi),  Etiyopya,  Gana,  Fildişi Sahili,  Zambiya
1993:  Mauritius (Ev sahibi),  Fas,  Nijerya,  Senegal
1995:  Burundi,  Gine,  Mali
1997:  Güney Afrika,  Sudan
1999:  Angola,  Malavi
2003:  Burkina Faso,  Gabon
2005:  Benin (Ev sahibi),  Lesotho
2007:  Kongo Cumhuriyeti (Ev sahibi),  Gambiya
2009:  Ruanda (Ev sahibi)
2011: Yeni takım yok.
2013:  Cezayir,  Kongo DC
2015: Yeni takım yok.
2017: Yeni takım yok.
2019:  Nijer (Ev sahibi)
2021:  Orta Afrika Cumhuriyeti,  Moritanya (Ev sahibi),  Mozambik,  Namibya,  Tanzanya,  Tunus,  Uganda
2023:  Güney Sudan
2025:  Kenya,  Sierra Leone

Legend

Afrika Uluslar Kupası
FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

Resmî site 
Turnuva rekorları ve istatistikleri at RSSSF  Archive3, Archive4)
Yönetmelikler -- 2020 Sürümü

Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF) Afrika'da futbolu organize eden ve yöneten kuruluştur. 53 Afrika ülkesinin bağlı olduğu bu kuruluş Afrika Uluslar Kupası, CAF Konfederasyon Kupası, CAF Şampiyonlar Ligi'ni düzenler. Ayrıca CAF Afrika'da Yılın Futbolcusu ödülünü de verir.
CAF'a üye ülkeler listesi bu sayfadan görülebilir.

1930 - Katılamadı
1934 - Mısır
1938 - Katılamadı
1950 - Katılamadı
1954 - Katılamadı
1954 - Katılamadı
1958 - Katılamadı
1962 - Katılamadı
1966 - Katılamadı
1970 - Fas
1974 - Zaire
1978 - Tunus
1982 - Cezayir, Kamerun
1986 - Cezayir, Fas
1990 - Kamerun, Mısır
1994 - Fas, Kamerun, Nijerya
1998 - Fas, Güney Afrika, Kamerun, Nijerya, Tunus
2002 - Güney Afrika, Kamerun, Nijerya, Senegal, Tunus
2006 - Angola, Fildişi Sahili, Gana, Togo, Tunus
2010 - Cezayir, Fildişi Sahili, Gana, Güney Afrika*, Kamerun, Nijerya
2014 - Cezayir, Fildişi Sahili, Gana, Kamerun, Nijerya
2018 - Fas, Mısır, Nijerya, Senegal, Tunus
2022 - Fas, Gana, Kamerun, Senegal, Tunus
2026 - Cezayir, Fas, Fildişi Sahili, Gana, Güney Afrika, Kongo DC, Mısır, Senegal,  Tunus, Yeşil Burun Adaları
* Güney Afrika 2010 FIFA Dünya Kupası'nda ev sahibi
Katılma

8 -  Kamerun
7 -  Fas,  Tunus
6 -  Nijerya
5 -  Cezayir,  Gana
4 -  Fildişi Sahili,  Güney Afrika,  Mısır,  Senegal
2 -  Kongo DC
1 -  Angola,  Togo,  Yeşil Burun Adaları

 Abdel Aziz Abdallah Salem 1957 - 1958
 Abdel Aziz Mostafa 1958 - 1968
 Abdel Halim Mohamed 1968 - 1972
 Ydnekatchew Tessema 1972 - 1987
 Abdel Halim Mohamed 1987 - 1988
 Issa Hayatou 1988 - 2017
 Patrice Mostepe 2021-

 Youssef Mohamed 1957 - 1958
 Mustafa Kamel Mansour 1958 - 1961
 Mourad Fahmy 1961 - 1982
 Mustapha Fahmy 1982 - 2010
 Hicham El Amrani 2010 - 2017
 Amr Fahmy 2017 - 2019
 Mouad Hajji 2019 - 2020
 Abdelmounaim Bah 2020 - 2021
 Véron Mosengo-Omba 2021 - 2026
 Samson Adamu 2026 -

Confederation Of African Football5 Şubat 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. CAF Resmî Site

Aksa Jeneratör Sanayi A.Ş., Türkiye merkezli bir jeneratör üreticisidir. Şirket, 1968 yılında Ali Metin Kazancı tarafından kurulmuş olup Kazancı Holding'in bir parçasıdır. Şirketin merkezi İstanbul'un Beykoz ilçesinde yer almaktadır.
Aksu Jeneratör, dünya çapında elektrik jeneratörleri tasarlamakta, üretmekte, dağıtmakta, satmakta ve hizmet vermektedir. Şirketin dünya çapında İstanbul, Louisiana (ABD) ve Çin olmak üzere üç kıtada üç ana üretim tesisine sahiptir.
Aksa Jeneratör, dünyanın en büyük beş jeneratör üreticisinden biri olarak kabul edilmekte ve dünyanın en büyük jeneratör fabrikasına sahiptir. Aksa Jeneratör, Türkiye'nin en büyük 200 ihracatçı firması arasında yer almaktadır.

Aksa Jeneratör, Ali Metin Kazancı tarafından 1968 yılında elektrik motoru şirketi olarak kuruldu. Aksa, 1984 yılında ilk endüstriyel jeneratör motor-jeneratörünü üretti. 1994 yılında Aksa Jeneratör, Kazancı Holding bünyesindeki 8 şirketten biri haline geldi.
2007 yılında Aksa, Çin pazarına satış yapmaya başlamıştır. Yılda 24.000 jeneratör üreten ve dünyanın en büyük jeneratör fabrikası olan Hangzhou fabrikası dahil olmak üzere Çin'de (Changzhou, Wuxi ve Hangzhou) üç jeneratör üretim tesisi açtı. Aksa, 2013 yılında FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın sponsoru oldu ve jeneratör ihtiyacını sağladı.

Aksa Jeneratör yılda yaklaşık 40.000 adet endüstriyel jeneratör üretmektedir. Jeneratör setleri için kullanılan en yaygın motorlar Cummins, John Deere, Mitsubishi, Perkins, Lister Petter ve Doosan'dır ve alternatörler MeccAlte ve Stamford'dur. Aksa ayrıca ilgili ekipmanları ile birlikte ses yalıtımlı jeneratör kabinleri-kanopi kiti, aydınlatma kuleleri, güç aktarma anahtarlama ve senkronizasyon panoları da üretmektedir.

Resmî site

Alberto Aladje Gomes Pina ya da kısaca Aladje (d. 22 Ekim 1993; Bissau, Gine-Bissau), forvet pozisyonunda oynayan Portekizli millî futbolcudur. İtalyan takımlarından Sassuolo'da oynamaktadır.

Gine-Bissau doğumlu Aladje, İtalya'da Padova takımının alt yapısında futbola adım atmıştır. 2012 yazında Serie A ekiplerinden Chievo takımına transfer oldu ancak resmi maça bile çıkmadan Aprilia'ya kiralık olarak verilmiştir.

2013 yılında Türkiye'de organize edilen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda, Portekiz U-20 takımı ile mücadele etmiştir. 21 Haziran 2013 tarihinde oynadıkları ve 3-2 kazandıkları Nijerya maçında 1 gol kaydetmiştir. 24 Haziran tarihinde Güney Kore ile oynadıkları ve 2-2 berabere biten grup maçında 1 gol, 27 Haziran'da Küba takımına karşı 5-0 kazandıkları grup maçında da 1 gol kaydetmiş ve turnuvayı 3 golle tamamlamıştır.

Zerozero'da İstatistikler ve profil
ForaDeJogo sitesinde istatistikleri 18 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tutto Calciatori'de istatistikleri (İtalyanca)
Aladje - FIFA müsabaka kayıtları (arşivlendi) 
Transfermarkt'ta Aladje 
Soccerway profili 30 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alberto Undiano Mallenco (d. 8 Ekim 1973, Pamplona), İspanyol futbol hakemi. 2004 yılında FIFA kokartı takmıştır. Mallenco aynı zamanda bir sosyologdur.

Undiano, Kanada'da düzenlenen 2007 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda, 1 Temmuz 2007 tarihindeki Kanada ile Şili takımları arasındaki mücadeleyi yönetmiştir. Undiano, 2010 FIFA Dünya Kupası'nda görev yapan tek İspanyol hakem olmuştur.

Undiano. Güney Afrika'da organize edilen 2010 FIFA Dünya Kupası turnuvasında da görev almıştır. Almanya ile Sırbistan arasında oynanan ve Sırbistan'ın 1-0 galibiyetiyle sonuçlanan grup maçını yönetmiştir. Mallenco, Alman oyuncu Miroslav Klose'yi 37. dakikada kırmızı kart göstererek ihraç etmiştir. Maçı toplam dokuz sarı kart göstererek tamamlamıştır.
Turnuvanın Son 16 Turu'nda Hollanda ile Slovakya takımları arasındaki mücadeleyide yönetmiştir. Mallenco, turnuvada toplam 2 müsabakayı yönetmiştir.

Mallenco, Türkiye'de organize edilen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda da görev alacak hakemlerden bir tanesidir.

Don Balón Ödülleri (En İyi İspanyol Hakem): 2005 ve 2007.

Futbol hakemleri listesi

U-20 Dünya Kupası profili 11 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Adnan Kazım Nasır et-Temimi veya kısaca Ali Adnan (d. 19 Aralık 1993), Irak Türkmeni millî futbolcudur. Amcası Ali Kazım da eski millî futbolcuydu.

1993 yılının Aralık ayında Bağdat'ta dünyaya gelen Ali Adnan Kazım, aslında savaşın içinde dünyaya geldi ve çocukluğunu yaşadı. Doğup büyüdüğü şehir olan Bağdat'ın önemli takımlarından Baghdad takımıın altyapısında futbol oynamaya başlayan Ali Adnan, yetenekleri ve korkusuzluğu ile küçük yaşta dikkatleri üzerine çekti. 2007 yılında Asya Şampiyonası'nda şampiyonluk sevinci yaşayan Irak millî takımıının sol kanadında görev yapan isim ise Ali Adnan idi. Bağdat ekibinin altyapısında forma giyen Ali Adnan, 2009 yılına profesyonel sözleşmeye imza attı. 18 takımın mücadele ettiği Irak Süper Ligi'nin iyi takımlarından birisi olan Baghdad'da zaman zaman kadroya giren Ali Adnan, genç yaşı nedeniyle çok fazla süre bulamasa da 2011-12 sezonundan itibaren düzenli olarak forma giymeye başladı. Ali Adnan millî takımında gösterdiği performansla Galatasaray, Çaykur Rizespor ve birçok kulübün dikkatini çekmeyi başardı ve 2013-14 sezonu öncesi Çaykur Rizespor ile 5 yıllık sözleşme imzaladı.
1 Temmuz 2015'te Ali Adnan'ın, Udinese ile beş yıllık sözleşme imzaladığı açıklandı.
17 Ağustos 2018'de Adnan, bir sezonluk kiralık olarak Atalanta'ya katıldı.
9 Mart 2019'da Major League Soccer takımından Vancouver Whitecaps FC, Haziran ayının sonuna kadar Ali Adnan ile anlaştıklarını ve Temmuz 2019'da transferi kalıcı hale getirdiğini açıkladı. 3 Temmuz 2021'de Whitecaps FC ve Adnan, vize sorunları nedeniyle karşılıklı sözleşme feshi konusunda anlaştılar.
5 Kasım 2021'de Danimarka liginde yer alan Vejle Boldklub, Ali Adnan'ın 4 ay kulüpsüz kaldıktan sonra anlaşma imzalandığını resmen duyurdu.

Irak millî futbol takımı, Irak U22 millî takımı ve Irak U-20 millî takımları olmak üzere üç kategoride de forma giymeyi başaran genç oyuncu bu konuda U-20 Dünya Kupası'nın grup maçlarında gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken 1996'lı orta saha oyuncusu Humam Tarık ile bu rekoru paylaştı. Ali Adnan 2012 yılında oynanan Bahreyn - Irak dostluk maçında millî takıma davet edildi ve o maçtan itibaren 2014 Dünya Kupası Asya Elemeleri dahil olmak üzere, 6 maçta millî takım formasını giydi.
Antalya'nın ev sahipliği yaptığı E Grubu maçlarında Mısır, Şili ve İngiltere ile birlikte yer alan Irak takımının en önemli kozlarından birisi olan Ali Adnan, gruplarda oynanan ilk maçta Irak U-20 millî takımının İngiltere karşısında 2-0'dan yaptığı geri dönüşte başrol oynadı. Karşılaşmanın ikinci yarısında, özellikle son 25 dakikada, İngiltere'nin sağ kanadını sık sık rahatsız eden, içeriye bindirmeler yapan ve 90+3'te eşitliği sağlayan golü kaydeden Ali Adnan sergilediği performansla birlikte maçın adamı seçildi. Grubun ikinci maçında Mısır karşısında sahadan 2-1 galibiyetle ayrılan Irak'ta başarılı bir performans sergileyen ve bir golde de hazırlık pasını kaydeden Ali Adnan, üçüncü maç gününde Şili karşısında liderlik maçına çıkan Irak'ın en önemli kozlarından biri oldu. Şili karşısında takımının 2-1'lik galibiyetinde pay sahibi olan genç sol bek, özellikle kaydettikleri ilk golde pay sahibi oldu. U-20 Dünya Kupası'nda ikinci tur maçlarında Paraguay ile karşılaşan Irak'ın sol beki Ali Adnan, uzatmalara giden maçta sol kanattan yaptığı bindirme sonrasında açtığı ortada Shakor'un vuruşuyla galibiyetin gelmesinde başrol oynuyordu.
Çeyrek finalde ise bir önceki turda turnuvanın favorisi Kolombiya'yı penaltılarla eleyen Güney Kore ile karşılaşan Irak, normal süresi 2-2 ve uzatmaları 3-3 biten karşılaşmada penaltılarla yarı final biletini alıyordu. Ali Adnan bu karşılaşmanın tamamında forma giyerken, karşılaşmanın ilk yarısında penaltıdan Ali Faez'in kaydettiği golün hazırlayıcısı ve penaltılarda takımının 5. penaltısını gole çeviren isim oldu. FIFA U-20 Dünya Kupası'nın çeyrek finalinde, turnuvanın favorilerinden İspanya'yı uzatmalarda eleyen Uruguay ile final bileti için karşılaşan Irak, normal süresi 1-1 biten ve penaltılara giden karşılaşmada rakibine mağlup olmaktan kurtulamadı. Uruguay karşılaşmasının 33.dakikasında mükemmel bir frikik golü kaydeden Ali Adnan tüm dikkatleri üzerine çekti. Karşılaşmanın ilerleyen dakikalarında kaleci Mohammed Hameed ile çarpışan ve çenesi yarılan savunma oyuncusu sakat sakat mücadeleyi tamamladı. Penaltılarda da kullandığı penaltıyı gole çeviren genç oyuncu, takımının kaybetmesine engel olamadı.

Irak Genç Takımı
2012 Asya 19 Yaş Altı Şampiyonası: ikincilik
2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası: 4.
Irak millî futbol takımı
2012 Batı Asya Futbol Federasyonu Şampiyonası: ikincilik
2013 Körfez Ulusları Kupası: ikincilik

TFF.org'da Ali Adnan 
Mackolik'te Ali Adnan 

Goalzz Profili2 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Transfermarkt'ta Ali Adnan

Amerika Birleşik Devletleri millî futbol takımı, (İngilizce: United States National Soccer Team), Amerika Birleşik Devletleri'ni ulusal seviyede temsil eden ve Birleşik Devletler Futbol Federasyonu tarafından yönetilen erkek millî futbol takımıdır.
Takım, 1914 yılından bu yana FIFA üyesidir ve 1961'de kurulan CONCACAF'ın kurucu üyeleri arasında yer almaktadır. Bölgesel düzeyde ise Kuzey Amerika Futbol Birliği'nin üyesidir. 1946 ile 1961 yılları arasında, Kuzey Amerika'da futbolun eski yönetim organı ve CONCACAF'ın öncülü olan Kuzey Amerika Futbol Konfederasyonu ile Amerika kıtasını kapsayan eski birleşik futbol konfederasyonu Panamerikan Futbol Konfederasyonu'nun üyesiydi.
Amerika Birleşik Devletleri, FIFA Dünya Kupası'na 12 kez katılma hakkı kazandı. CONCACAF üyesi takımlar arasında eleme aşamasına yükselmeyi başaran dört ekipten biri olan ABD, 1930 FIFA Dünya Kupası'nı üçüncü sırada tamamladı, 2002 FIFA Dünya Kupası'nda çeyrek finale yükseldi ve dört kez de son 16 turuna kaldı. 1930'daki üçüncülüğü, CONCACAF takımının turnuva tarihindeki en iyi derecesi olmasının yanı sıra, Avrupa ve Güney Amerika dışından bir takımın Dünya Kupası'nı ilk üç sırada tamamladığı tek örnektir.

2026 FIFA Dünya Kupası kadrosu 26 Mayıs 2026 tarihinde duyuruldu.

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü     Ev sahibi

Transfermarkt'ta Amerika Birleşik Devletleri millî futbol takımı

Aminu Umar (d. 6 Mart 1995, Abuja), kariyerini Bodrumspor'da sürdürmekte olan Nijeryalı millî futbolcudur.

Profesyonel futbol kariyerine 2010 yılında ülkesinin düşük profilli takımlarından Wikki Tourists'te başlayan Umar, Nijerya 20 yaş altı millî futbol takımı ile 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda gösterdiği performans sonrası Samsunspor kulübüne transfer oldu.

Nijerya 20 yaş altı millî futbol takımı ile 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda gösterdiği performans sonrası Samsunspor'un dikkatini çekmiş ve takımın yaz kampına davet edilmiştir. Her iki ayağını da kullanabilen ve bir kanat oyuncusu olan futbolcu kampta teknik direktör Hüseyin Kalpar tarafından beğenilmiş, kulübüne €30.000 bonservis ücreti ödenerek ve kendisine aylık €12.500 ücret teklif edilerek üç yıllık sözleşme imzalanmıştır. Türkiye'deki ilk maçına 17 Ağustos 2013 tarihinde, İstanbul BB karşısında çıkan futbolcu ilk golünü ise 25 Kasım 2013 tarihindeki Adanaspor maçında kaydetmiştir.

Samsunspor'da geçirdiği 1.5 sezonda takımın önemli oyuncularından birisi olan Umar 25 Kasım 2014'te ortadan kaybolmuş, hakkında kaçırıldığı iddiası ortaya atılmış ve Samsunspor oyuncunun bulunması için emniyete başvurmuştur. Aynı zamanda oyuncunun sözleşmesini feshederek kulüpten ayrıldığı, Osmanlıspor ve Gençlerbirliği ile görüştüğü iddia edilmiştir. Umar ise Twitter üzerinden yaptığı açıklama ile kaçırılmadığını, kulübün kendisine üç aydır ödeme yapmadığından dolayı sözleşmesini tek taraflı feshederek kulüpten ayrıldığını açıklamıştır. Futbolcunun menajeri Muhittin Ünlü de olayı doğrulamıştır. Kulüp ise futbolcunun alacaklarını ödediğini açıklamasına rağmen ödemenin iki gün geciktiği ve Umar'ın bu nedenle serbest kaldığı ortaya çıkmıştır. Samsunspor taraftarları ise bu olaydan sonra yönetimi protesto ederek istifaya davet etmiştir.
TFF 1. Lig 9 maç, Türkiye Kupası 1 maç toplam 10 maçta (1 gol 2 asist) performans sergiledi.

2014-2015 Sezonunun, devre arasında, Samsunspor'dan ayrılmasının ardından bir Bundesliga kulübü ile görüşen Umar, 10 Ocak 2015 tarihinde Osmanlıspor ile 3.5 yıllık sözleşme imzalamıştır. Buradaki ilk karşılaşmasına 24 Ocak 2015 tarihindeki 1. Lig müsabakası olan Bucaspor maçı ile çıkan futbolcu ilk gollerini ise ligin sonraki hafta karşılaşmasında Elazığspor'a iki gol birden atarak kaydetmiştir. TFF 1. Lig 17 maçta (4 gol 4 asist) performans sergiledi. 1. Lig'i şampiyon olarak tamamladılar ve Süper Lig'e yükseldiler.

2015-2016 Sezonunda, Teknik Direktör Mustafa Reşit Akçay yönetimindeki, Osmanlıspor FK, süper ligin flaş ekiplerinden biri oldu. Büyük takımlara karşı aldıkları iyi sonuçlar ve takımın öne çıkan oyuncularından olmayı başaran Aminu Umar, Badou Ndiaye ve Dzon Delarge gibi futbolcular rakiplerini zorladı. Süper Lig 28 maç, Türkiye Kupası 1 maç toplam 29 maçta (8 gol 5 asist) performans sergiledi. Osmanlıspor FK ligi 5.sırada tamamlayarak UEFA Avrupa Ligine ön eleme ile katılmaya hak kazandı.

UEFA Avrupa Ligi 2.Tur rövanş maçında, 27 temmuz 2016 tarihinde, FC Zimbru Chisinau takımına karşı, 16.dakika, 26. dakika ve 50.dakikada gollerini atan Aminu Umar hat-trick yaptı. Osmanlıspor maçı 5-0 kazandı.

30 Ocak 2015 itibarıyla

Nijerya 20 yaş altı millî futbol takımının 2013 Afrika 20 Yaş Altı Şampiyonası kadrosuna dahil edilen Umar, ilk millî maçına da bu turnuvada çıkmıştır. B grubu ilk maçında, Mali karşısında ilk 11'de sahaya çıkmasına rağmen yarım saat sonra oyundan alınmış, bu karşılaşmadan sonra Gabon ile oynanan maçta ise forma şansı bulamamıştır. Umar, grubun son maçında Kongo karşısında yine 11'de sahaya çıkmış ve iki gol atarak takımının galibiyetinde önemli rol oynamıştır. Takımıyla yarı finalde mücadele eden Umar, Mısır maçında etkili bir oyun ortaya koyamamasına rağmen, Mali ile oynanan üçüncülük maçında iki gol atarak takımının turnuvayı üçüncü tamamlamasına katkıda bulunmuştur. Takımı ile Afrika 20 Yaş Altı Şampiyonası'nda üçüncülük yaşayan futbolcu aynı zamanda attığı 4 gol ile turnuvayı gol kralı olarak tamamlamıştır. Nijerya üçüncü olduğu için 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'na katılmaya da hak sağlamıştır.
Nijerya'nın 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası kadrosuna da davet edilen futbolcu, bu turnuvada oynadıkları ilk maçta Portekiz ile karşında 90 dakika forma giymiştir. Turnuvadaki ikinci grup maçında, Küba karşısında forma giyen Umar 2 gol kaydetmiştir. Son grup maçı olan Güney Kore ve ikinci tur maçı olan Uruguay maçlarında da forma giyen futbolcu, takımının Uruguay karşısında mağlup olması sonucu turnuvayı 4 maç ve 2 gol ile tamamlamıştır.
Umar, Nijerya'nın 2016 Yaz Olimpiyatları kadrosunda yer buldu. B Grubu'nda mücadele eden takım, iki galibiyet ve bir mağlubiyetle grubu lider bitirerek çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Danimarka ile karşılaşan Afrika ekibi, John Obi Mikel ve Umar'ın golleriyle 2-0 kazanarak tur atladı. Yarı finalde Almanya'ya kaybeden "Süper Kartallar" altın madalya şansını kaybetti. Umar'ın bir gol attığı üçüncülük maçında Honduras'ı 3-2 yenen Nijerya, bronz madalyanın sahibi oldu.

Yaz Olimpiyat Oyunları (1): 2016 (Bronz madalya)

Afrika 20 Yaş Altı Şampiyonası Gol Kralı: 2013

FIFA.com'da Aminu Umar profili 22 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TFF.org'da Aminu Umar 
Transfermarkt'ta Aminu Umar 
Mackolik'te Aminu Umar

Ante Rebić (d. 21 Eylül 1993), sol kanat pozisyonunda oynayan Hırvat millî futbolcudur. Prva HNL ekiplerinden Hajduk Split forması giymektedir.
Futbol kariyerine RNK Split'te başladı ve 2013 yılında açıklanmayan bir ücret karşılığında Serie A kulübü Fiorentina'ya imza attı. Buradaki zamanının çoğunu RB Leipzig, Hellas Verona ve Eintracht Frankfurt'a kiralık olarak geçirdikten sonra Temmuz 2018'de kalıcı olarak Fiorentina'ya katıldı. Eylül 2019'da İtalyan futboluna geri dönerek AC Milan'a katıldı, başlangıçta iki yıllık kiralık olarak, bir yıl sonra da kalıcı olarak katıldı.
Rebić, Hırvatistan adına ilk uluslararası maçına 2013 yılında çıktı. Aynı yıl Hırvatistan'da Yılın Futbol Umudu seçildi. Hırvatistan'ı 2014 ve 2018'de FIFA Dünya Kupası'nda temsil etti ve bu turnuvalarda finale kadar yükseldi, ayrıca 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda de yer aldı.
Ante Rebić, 2019'da, Eintracht Frankfurt forması ile oynarken 21,81 mil/saat ile Achraf Hakimi ile birlikte Bundesliga'nın en hızlı ikinci oyuncusu ve 34 km/saat ile Cristiano Ronaldo ile birlikte 2018 FIFA Dünya Kupası'nın en hızlı oyuncusu oldu.

Rebić, A takımdaki ilk maçına 21 Mayıs 2011 tarihinde, ligin son haftasında Dinamo Zagreb karşısında ikinci yarıda yedek olarak çıktı. Maç 1-1 berabere bitti ve Rebić maçın sonlarında eşitliği sağlayan golü attı. Ağustos 2011'de Rebić, RNK Split ile üç yıllık profesyonel bir sözleşme imzaladı. 2011-12 sezonunda Rebić, 20 maçta 5 lig golü attı ve bunların dördünü yedek kulübesinden gelerek kaydetti. 2012-13 sezonunda Rebić, 29 maçta 10 lig golü attı.

28 Ağustos 2013 tarihinde Rebić, İtalyan ekibi Fiorentina ile açıklanmayan bir ücret karşılığında beş yıllık sözleşme imzaladı. Sağlık kontrollerini geçtikten sonra kendisine 9 numaralı forma verildi. 30 Eylül'de Parma ile iç sahada 2-2 berabere kaldıkları maçta sakatlanan takım arkadaşı Giuseppe Rossi'nin yerine 36. dakikada oyuna girerek ilk maçına çıktı. İlk maçı sırasında bir sakatlık geçirdi ve üç hafta sahalardan uzak kaldı. Rebić, 8 Ocak 2014'te ilk golünü atmadan önce Fiorentina formasıyla üç maça daha çıktı ve AC ChievoVerona'ya karşı kazanılan 2-0'lık Coppa Italia son 16 maçının ikinci golünü attı. 18 Mayıs'ta, Manuel Pasqual'in yerine oyuna girdikten iki dakika sonra Artemio Franchi Stadyumu'nda Torino'ya karşı 2-2'lik beraberlikte Serie A'daki ilk golünü attı.
3 Ağustos 2014'te Rebić, 2. Bundesliga kulübü Leipzig'e bir sezonluk kiralık olarak katıldı. Leipzig'deki kiralık dönemi sona erdikten sonra Fiorentina'ya dönen Rebić, daha önce Juan Cuadrado tarafından giyilen 11 numaralı formayı aldı ve öncelikle sol kanatta kullanıldı. Kulübüyle ilk Avrupa maçına 1 Ekim'de Avrupa Ligi'nde Belenenses'i 4-0 mağlup ettikleri karşılaşmada çıktı. Bu turnuvadaki bir sonraki maçlarında Rebić, Lech Poznań'a 2-1 yenildikleri karşılaşmanın uzatma dakikalarında dikkatsiz bir müdahalede bulunduğu için oyundan atıldı. 1 Kasım'da Serie A'daki ilk golünü Frosinone karşısında alınan 4-1'lik galibiyette attı.
Fiorentina'da sadece altı maça çıkıp bir gol atan Rebić, 14 Ocak 2016'da Hellas Verona'ya kiralandı. Ancak çıktığı dokuz maçta gol atamadı ve Verona, Serie B'ye düştü. 20 Mart'ta Giampaolo Pazzini'nin yerine devre arasında oyuna giren Rebić, Marc'Antonio Bentegodi Stadyumu'nda Carpi'ye 2-1 yenildikleri maçın sonunda iki sarı kart görerek oyundan atıldı.

Rebić, 11 Temmuz 2016'da Eintracht Frankfurt'a sezon sonuna kadar kiralık olarak katıldı ve eski millî takım menajeri Niko Kovač ile yeniden bir araya geldi. Mononükleoz ile kısa bir savaşın ardından Rebić ilk maçına 17 Eylül'de Bayer Leverkusen karşısında çıktı, yedek olarak oyuna girdi ve 2-1'lik galibiyette Marco Fabián'a galibiyet golü için asist yaptı. 5 Şubat 2017'de Commerzbank Arena'da Hessen ekibi SV Darmstadt 98 karşısında alınan 2-0'lık galibiyette yeni takımındaki ilk golünü attı. 27 Mayıs'ta 2017 DFB-Pokal Finali'nde Frankfurt'un Borussia Dortmund'a 2-1 kaybettiği maçta takımının tek golünü attı.
31 Ağustos 2017'de Rebić, Eintracht'a satın alma opsiyonuyla bir yıl daha kiralık olarak ikinci kez katıldı. O sezon tüm müsabakalarda dokuz gol attı ve üç asist yaptı. 2018 DFB-Pokal finalinde Bayern Münih'i 3-1 mağlup ettikleri karşılaşmada 2 gol kaydetti ve takımına 1990'dan beri ilk kupasını kazandırdı. Sezon sonunda Eintracht Frankfurt, Rebić'i 2 milyon € karşılığında kalıcı olarak satın alma opsiyonunu kullandı.
10 Ağustos 2018'de Rebić, Haziran 2022'ye kadar sürecek yeni bir sözleşme imzaladı. Eintracht Frankfurt, sezon içinde Bayern'e katılan teknik direktör Kovač'ın yanı sıra takımdaki birçok yıldız oyuncusunu Manchester United, Tottenham Hotspur, Bayern Münih ve Sevilla gibi kulüplere sattı. İki gün sonra Eintracht, 2018 DFL-Supercup'ı evinde Bayern Münih'e karşı kaybetti ve Rebić 64. dakikada yedek kaldı.
11 Ağustos 2019'da Eintracht'ın Waldhof Mannheim'a karşı 5-3 kazandığı DFB-Pokal maçında hat-trick yaptı.

Rebić, 2 Eylül 2019'da İtalya'ya geri döndü ve Milan ile iki yıllık kiralık sözleşme imzaladı. Bu transfer karşılığında André Silva da Eintracht Frankfurt'a kiralandı. Sezonun ilk yarısını yedek kulübesinde geçirdikten ve millî takımda kulüpten daha fazla dakika oynadıktan sonra Rebić, ilk iki lig golünü 19 Ocak 2020'de Udinese karşısında alınan 3-2'lik galibiyette Giacomo Bonaventura'nın yerine devre arasında oyuna girerek attı. Bir hafta sonra, Brescia karşısında deplasmanda alınan 1-0'lık galibiyette attığı tek golle süper yedek golcülüğünü sürdürdü. 9 Şubat'ta Milano derbisi'nde açılış golünü attı; ancak maç Inter Milan'ın 4-2 galibiyetiyle sona erdi. Dört gün sonra, Coppa Italia'da Juventus ile 1-1 berabere kalan Milan'ın tek golünü attı. 17 Şubat'ta Torino karşısında alınan 1-0'lık galibiyetin tek golünü attı. 12 Haziran'da, kulübün COVID-19 salgınından sonraki ilk maçında, Juventus'a karşı Coppa Italia maçının ikinci ayağında, Rebić 16. dakikada, Juventus'un savunma oyuncusu Danilo'ya yaptığı sert müdahale nedeniyle kırmızı kart gördü ve oyun dışı kaldı. 4 Temmuz'da, şampiyonluk adaylarından Lazio'ya karşı alınan 3-0'lık galibiyette, takımının üçüncü golü attı ve Lazio'ya sezonun ilk iç saha yenilgisini aldırdı. 7 Temmuz'da, Juventus'a karşı alınan 4-2'lik geri dönüş galibiyetinde bir penaltı kazandı, bir asist yaptı ve gol attı. Rebić sezon boyunca toplamda 12 gol attı ve 4 asist yaptı.

12 Eylül 2020'de Milan, Rebić'in satın alma opsiyonunu kullandı ve oyuncuyla beş yıllık sözleşme imzaladı. 27 Eylül'de, Franck Kessié'nin Crotone karşısında alınan 2-0'lık galibiyetin ilk golüne başarıyla çevirdiği bir penaltı kazandı; ancak maçın 58. dakikasında bir kontra atak sırasında düştü ve dirseği çıktı. 1 Kasım'da takıma geri döndü ve Udinese karşısında alınan 2-1'lik galibiyetin 71. dakikasında Rafael Leão'nun yerine oyuna girdi. 23 Aralık'ta, Lazio karşısında alınan 3-2'lik galibiyetin açılış golü olan sezonun ilk golünü attı. 6 Ocak 2021'de COVID-19 testi pozitif çıktı ve Milan'ın sezonun ilk yenilgisi olan 3-1 kaybettiği Juventus derbisinde oynatılmadı. 28 Şubat'ta Roma karşısında alınan 2-1'lik galibiyette galibiyet golünü attı. 9 Mayıs'ta Juventus karşısında alınan 3-0'lık galibiyette muhteşem bir gol atarak Milan'a Şampiyonlar Ligi elemeleri için çok önemli üç puan kazandırdı. Üç gün sonra Torino'yu 7-0 yendikleri maçta Theo Hernandez'e dördüncü golün asistini yaparak hat-trick yaptı. Rebić sezon boyunca toplamda 11 gol attı ve 9 asist yaptı.

12 Eylül 2021'de Lazio karşısında alınan 2-0'lık galibiyette iki golün de asistini yaptı. Üç gün sonra Rebić, Liverpool'a 3-2 yenildikleri maçta Milan'ın ilk golünü atarak Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk maçına çıktı. 19 Eylül'de Juventus ile 1-1 berabere kaldıkları maçta takımının beraberlik golünü atarak Juventus'a karşı ligdeki 3. golünü kaydetti. 24 Kasım'da Rebić'in antrenmanda sakatlandığı ve bir ay sahalardan uzak kalacağı bildirildi. Ancak 9 Ocak 2022'de Venezia'ya karşı oynanan maça kadar bir daha sahalara dönemedi. 19 Şubat'ta Salernitana'ya karşı deplasmanda oynanan ve 2-2 biten maçta 25 metreden attığı güçlü şutla eşitliği sağladı ve bu gol 5 ay sonra attığı ilk gol oldu. Sakatlıklarla geçen sezonda Rebić, sezon boyunca toplamda 3 gol attı ve 2 asist yaptı. Sezon sonunda AC Milan ile 2021-22 Serie A şampiyonu oldu ve kariyerindeki ilk lig şampiyonluğunu kazandı.

13 Ağustos 2022'de Udinese karşısında ligdeki ilk maçına çıktı ve iki gol attı. Ağustos'un son günlerinde sakatlanan Rebić, bir ay sahalardan uzak kaldı. 1 Ekim'de Empoli karşılaşmasıyla geri dönen Rebić, bir gol attı ve bir asist yaptı. 16 Ekim'de Hellas Verona'yı 2-1 yendikleri karşılaşmanın 81. dakikasında takımına galibiyeti getiren Sandro Tonali'nin golünün asistini yaptı. Ocak ayında kasık bölgesinden sakatlandı ve üç hafta boyunca forma giyemedi. Ligin son üç maçını da sakatlıklardan dolayı oynayamayan Rebić, sezon boyunca toplamda 3 gol attı ve 2 asist yaptı.

31 Temmuz 2023 tarihinde, Beşiktaş kulübü Ante Rebić'in transferi için görüşmelere başlandığını KAP’a bildirdi. Beşiktaş kulübünden KAP’a açıklamada; “Profesyonel futbolcu Ante Rebić'in transferi konusunda, Futbolcu ve Kulübü AC MILAN SPA ile görüşmelere başlanmıştır.“ Sağlık kontrolünden geçtikten sonra 2 yıllık sözleşme imza attı. Beşiktaş kulübünden KAP’a gönderilen açıklamada; :Profesyonel futbolcu Ante Rebic transferi konusunda kulübü ve kendisi ile anlaşmaya varılmıştır. Oyuncu ile 2023-2024 sezonundan başlamak üzere 2 sezon için anlaşmaya varılmıştır. Oyuncuya, 2023-2024 ve 2024-2025 sezonları için net 2.500.000 Avro garanti ücreti, net 280.000 Avro imza parası ve müsabakada yer aldığı süreye bağlı olarak azami net 10.000 Avro maç başı ücreti ödenecektir. denildi. Beşiktaş Asbaşkanı Emre Kocadağ yaptığı açıklamada; “Beşiktaş’a hoş geldin” diyerek başarılar diledi. Ante Rebić, Beşiktaş transferi sonrasında yaptığı açıklamada, :Kendimi iyi hissediyorum. Böyle büyük bir kulüpte olduğum için mutlu ve onurluyum. Takım arkadaşlarım ve hocamla buluşmak için, çalışmalara başlamak için sabırsızlanıyorum. 7 yaşında futbol oynamaya başla

19 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası 1948 yılında FIFA'nın başlattığı, 1955 yılından itibaren UEFA tarafından devam ettirilen bir futbol organizasyonudur. Turnuva 1948 yılından beri düzenlenmektedir. Başlangıçta FIFA Genç Turnuvası adıyla devam eden turnuva, 1955 yılında UEFA tarafından devralındı. 1980 yılında, adı 18 Yaş Altı Futbol Şampiyonası olarak değiştirilmiş, 2001 yılında statüde çeşitli düzenlemeler yapılarak bugünkü adını almıştır. Bu isim 2002 yılından beri kullanılmaktadır. Yarışma 1948 yılından 1984 yılına kadar her yıl, 1984-1992 yılları arası 2 senede bir, 1992'den beri her yıl düzenlenmiştir. Yani 1948'den beri sadece 1985,1987,1989 ve 1991 yıllarında turnuva yapılmadı.
Turnuva düzenlendiğinden beri farklı biçimlerde oynandı. UEFA'nın diğer Avrupa Şampiyonası müsabakaları gibi iki aşamadan oluşmaktadır. Eleme aşamasında tüm UEFA üyeleri turnuvaya katılır ve son aşamada elemeleri geçen sekiz takım mücadele eder.

1955:  İtalya'daki turnuva - Sadece 5 Grup Lideri
 Romanya
 İtalya
 Bulgaristan
 Macaristan
 Çekoslovakya
1956:  Macaristan'daki turnuva - Sadece 4 Grup Lideri
 Macaristan
 Romanya
 İtalya
 Çekoslovakya

Not: 1966 yılındaki şampiyonluk, İtalya ve Sovyetler Birliği arasında paylaşıldı.

1:Yugoslavya'nın aldığı sonuçlar eklenmiştir.

UEFA
Avrupa Futbol Şampiyonası
Avrupa 21 Yaş Altı Futbol Şampiyonası
Avrupa 17 Yaş Altı Futbol Şampiyonası
FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonası 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. uefa.com
Turnuva detayları6 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. rsssf.com

Avustralya 20 yaş altı millî futbol takımı, 20 yaş altı seviyesinde Avustralya'yı temsil eden millî futbol takımı. Avustralya Futbol Federasyonu tarafından yönetilmektedir. Takımın teknik direktörlüğünü Paul Okon yapmaktadır.
Avustralya 20 Yaş Altı Dünya Kupası turnuvasında C Grubu'nda mücadele etmiştir.

3 Haziran 2012 itibarıyla
İsmi kalın yazılmış olan oyuncular hala seçime müsaitlerdir.

3 Haziran 2012 itibarıyla
İsmi kalın yazılmış olan oyuncular hala seçime müsaitlerdir.

Aşağıdaki 23 oyuncu, 1-17 Kasım 2012 tarihinde Birleşik Arap Emirlikleri'nde düzenlenen 2012 AFC U-19 Şampiyonası kadrosuna seçilmiş oyunculardır.

FFA – Oyuncu Profilleri11 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FFA – Geçmişi11 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oz Football Young Socceroos Archive 22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avustralya millî futbol takımı, (İngilizce: Australia national soccer team), Avustralya'yı ulusal seviyede temsil eden ve Avustralya Futbol Federasyonu tarafından yönetilen erkek millî futbol takımıdır. 
Avustralya, 2006 yılına kadar Okyanusya Futbol Konfederasyonu üyesi iken, bu tarihten itibaren sonraki organizasyonlara Asya Futbol Federasyonu üzerinden katılma kararı almıştır. Takım, OFC Erkekler Uluslar Kupası'nı 6 kere kazanmayı başarmış, AFC Asya Kupası'nı ise 2015'de ilk kez kazanmıştır.

Avustralya, 1974'te katıldığı FIFA Dünya Kupası'nda Doğu Almanya'ya 2-0, Batı Almanya'ya 3-0 mağlup olan Avustralya, Dünya Kupası tarihindeki ilk puanını ise grubun son maçında Şili karşısında aldığı golsüz beraberlik ile elde etti. 32 yıl sonra ikinci olarak teknik direktör Guus Hiddink'le beraber 2006'da play-off maçlarında Uruguay'ı geçerek katılmayı başarmıştır. 2006 FIFA Dünya Kupası'nda başarılı maçlar çıkaran Avustralya; Japonya ve Hırvatistan'ı geçerek 2. Tur'a yükselmiş, 2.Tur'da İtalya millî futbol takımına elenmiştir.
2010 FIFA Dünya Kupası elemelerinde FIFA tarafından gerçekleştirilen değişiklikle Asya Grubu'nda yer alan Avustralya'nın Dünya Kupası vizesini alması, bu defa daha kolay oldu. Final Grubu'nda 8 maçta 20 puan toplayıp sadece 1 gol yiyen Avustralya, grup birincisi olarak Dünya Kupası'na katıldı. 2010 FIFA Dünya Kupası'nda 1 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyet alan Avustralya grubunu averaj farkıyla Gana'nın ardında 3. tamamlayarak ilk turda elendi.
Ayrıca Avustralya millî futbol takımı Amerikan Samoası'nı 31-0 yenerek bir millî maçtaki en farklı skor rekorunu elinde bulundurmaktadır.
Avustralya'nın ev sahipliğini üstlendiği 2015 AFC Asya Kupası finalinde Güney Kore'yi normal süresi 1-1 biten maçın uzatma dakikalarında James Troisi'nin attığı golle üçüncü kez katıldığı kupada ilk şampiyonluğuna ulaştı.

  Şampiyon    İkincilik    Üçüncülük    Dördüncülük  

1973 - Katılmadı
1980 - Şampiyon
1996 - Şampiyon
1998 - İkinci
2000 - Şampiyon
2002 - İkinci
2004 - Şampiyon
Avustralya 2005 yılından itibaren AFC Asya Kupası'nda mücadele etmeye başladı.

2007 - Çeyrek final
2011 - İkinci
2015 - Şampiyon

2026 FIFA Dünya Kupası kadrosu 31 Mayıs 2026 tarihinde duyuruldu.

Transfermarkt'ta Avustralya millî futbol takımı

Benjamin Jon Williams (14 Nisan 1977, Canberra, Avustralya), Avustralyalı futbol hakemi. Hakemliğin yanı sıra beden eğitimi öğretmeni olan Williams, 2005 yılından bu yana FIFA kokartı taşımaktadır.

Williams, AFC Şampiyonlar Ligi ve Avustralya A-League organizasyonlarında maçlar yönetmiştir. 2005 yılından bu yana FIFA hakemi, 2006 yılından bu yana ise AFC Elit hakemidir.
10 Kasım 2012 tarihinde, Ulsan Hyundai takımının El-Ehli takımını 3-0 yenerek kupayı kazandığı 2012 AFC Şampiyonlar Ligi final maçını yönetmiştir. 2007 yılından bu yana AFC Şampiyonlar Ligi'nde maç yönetmektedir.
2012 Londra Olimpiyat Oyunları'nda 4 maçta (2 kez 4.hakem ve 2 kez orta hakem) görev yapmıştır. Williams, yaz olimpiyatları açılış karşılaşmasında, Old Trafford'da yaklaşık 75.000 seyirci önünde oynanan, Senegal - Büyük Britanya mücadelesini yönetmiştir.
Williams aynı zamanda 2014 FIFA Dünya Kupası turnuvasının aday hakem listesine seçilen tek Avustralyalı hakemdir. Williams ayrıca, 2010 FIFA Kulüpler Dünya Kupası ve 2011 AFC Asya Kupası organizasyonlarında da görev almıştır.
2013 yılında Türkiye'de organize edilen 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nda, grup aşamasında İspanya ile Gana takımları arasında oynanan ve İspanya'nın 1-0 kazandığı maçı yönetmiştir. Ayrıca turnuvanın çeyrek final mücadelesinde, Irak'ın Güney Kore takımını penaltılar sonucu 5-4 mağlup edip yarı finale çıktığı mücadeleyide yönetmiştir.

National Soccer League (NSL) 2002 Yılın Yardımcı Hakemi
2008 ACT Sportstar Official of the Year

2010 Asya Oyunları resmi web sitesi 10 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Armindo Tué Na Bangna ya da lakabıyla Bruma (d. 24 Ekim 1994; Bissau, Gine-Bissau), kanat mevkiinde oynayan Portekizli futbolcudur. Primeira Liga takımlarından SL Benfica'da forma giymektedir.

Futbola doğduğu ülke Gine-Bissau'nun União Bissau futbol kulübünde başlayan Bruma, 13 yaşındayken Luís Figo, Cristiano Ronaldo, Nani, Ricardo Quaresma, Silvestre Varela ve João Moutinho'nun da zamanında forma giydiği Sporting Lizbon'nin oyuncu araştırma uzmanlarının dikkatini çekmiş ve Sporting CP'ye transfer edilmiştir. Sporting CP'nin U-14 takımında oynamaya başlayan Bruma, isminin kolay telaffuz edilmesi ve akıllarda kalması için bu takımda Bruma takma adını aldı. Bruma genç yaşına rağmen gösterdiği performansla dikkat çekti ve 2008/2009 sezonunda Gençler C Takımı'na yükseldi. Sporting C Takımı'nda sürati ve tekniği ile dikkat çeken Bruma, 14 yaşındayken çıktığı 31 maçta 34 gol atmayı başardı ve Sporting alt takımlarının en golcü oyuncularından biri oldu. Bu performansının ardından bir sezon sonra Gençler B Takımına yükselen Portekizli kanat oyuncusu, Sporting B takımı ile ise 24 maça çıkarken 13 kez ağları sarsmayı başardı. Sporting Akademisi'nde adı sıkça duyulmaya başlayan genç oyuncu daha sonraki iki sezon Gençler A Takımı ile 67 maça çıkarken 36 gollük bir performans sergileyerek Cristiano Ronaldo, Nani ve Ricardo Quaresma gibi adını Sporting altyapısından çıkan genç yeteneklerin arasına yazdırdı. Sporting Lizbon takımında altyapı kategorilerinde 80'den fazla gol atan ve genç yaşına rağmen millî takımda da 30'dan fazla maça çıkan Gine asıllı Portekizli kanat oyuncusu, 2012-13 sezonunun başında Portekiz 2. Lig'inde mücadele eden Sporting Lizbon B takımına yükseldi.

2012-13 sezonunda Portekiz 2. Ligi'nde mücadele etmekte olan Sporting B takımına yükseldi. 6 Aralık 2012 tarihinde CF União ile yapılan ve 3-2 mağlup oldukları maçta iki gol attı ve maçın son saniyelerinde kırmızı kart görerek oyundan atıldı. B takımda gösterdiği performans sonrasında Şubat ayında teknik direktör Jesualdo Ferreira tarafından A takım kadrosuna alınan Bruma, kariyerinin ilk lig karşılaşması olan Maritimo (10 Şubat 2013) maçında ilk onbirde yer aldı ve 45 dakika sahada kaldı. Bir sonraki hafta ligin 19. haftasında Gil Vicente maçında da ilk onbirde yer alan genç oyuncu, Sporting formasıyla ilk golünü de bu maçın 1. dakikasında kaydetti. Bu karşılaşmayla birlikte sürekli olarak A takım kadrosunda yer alan ve iki maç dışında tamamı ilk onbirde sahaya çıkan Bruma, sezonu 13 Premier Lig karşılaşmasıyla kapattı ve bu maçlarda 1 gol - 4 asist yaptı. Bu başarılı performansın ardından Bruma'nın daha da parlamasını sağlayan isim ise Sporting Lizbon B Takımı'nın o dönem yardımcı antrenörü, şimdi ise antrenörü olan Jose Dominguez oldu. Bruma, Portekiz basınına 2013 yılında verdiği röportajında Jose Dominguez'in onu B Takımı'na alınmasında ve takımdaki gelişiminde çok büyük katkısı olduğunu söylerken, Sporting'in 2012 yılındaki hocası Jesualdo Ferreira için de Baba tanımını kullandı. Genç oyuncu, eski hocası için o dönem, Jesualdo baba gibiydi. Onu hayatım boyunca unutmayacağım ifadelerini kullandı. Bruma'nın gelişiminde büyük katkısı olan Jesualdo Ferreira, sezon başında Braga'ya gittikten sonra eski takımı hakkında verdiği röportajında, Bruma'dan övgü dolu sözlerle bahsederken, genç oyuncunun sadece Portekiz'de değil, dünyada adını duyuracağını belirtmişti. Record'a konuşan Ferreira, Bruma dünya çapında zirveye çıkacak sözlerini kullanmıştı. Özellikle 2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası ile adını duyuran Bruma, ülkesi Portekiz millî takımının formasını terletirken genç oyuncu, turnuvanın en dikkat çeken isimlerinden birisi oldu. Forma giydiği 4 maçta 5 gol - 2 asist performansıyla turnuvaya damgasını vuran Bruma, takımının ikinci turda turnuvayı üçüncülükle tamamlayan Gana'ya elenmesine engel olamamıştı. Portekiz elendikten sonra birçok dünya kulübünün dikkatini çeken Bruma, Avrupa scoutları tarafından ise tam 3 yıl önce keşfedilmişti. Sporting'in genç takımlarında oynadığı dönemde 2010 yılında Tottenham Hotspur, genç oyuncuyla ilgilenen ilk takımlardan olmuştu. İngiliz basını Bruma transferini, Tottenham'ın gözü Yeni Ronaldo'da başlıklarıyla manşetlerine taşımıştı. Tottenham'ın teklifini değerlendiren Bruma Sporting'le devam etme kararı aldı. Gelişimini Portekiz'de sürdürmek isterken o dönemde kulüp yetkililerinin tavsiyeleri üzerine zamanında Cristiano Ronaldo'nun o yaşlarda yaptığı antrenman programlarını uygulayan Bruma yaptığı röportajlarda bu programın kendisi için çok yararlı olduğunu belirtti. Tottenham Hotspur'un ardından Ada'nın dev takımlarının radarına giren Bruma'nın adı daha sonra Manchester United ve Manchester City ile de anıldı. Avrupa tarafından önceden keşfedilen Bruma, İngiltere'nin ve dünyanın ünlü dergilerinden World Soccera da iki kere konu oldu. 2012 Eylül ayında dünyanın 50 potansiyel yıldız adayı arasında gösterilen Bruma, 2013 Ağustos ayında da Parlayan 10 yıldız arasında gösterildi. U-20 Dünya Kupası'nın ardından birçok kulübün dikkatini çeken ve kulübünden ayrılmak isteyen Bruma, mahkemeye başvurdu ve bonservisinin kendine verilmesini istedi. Yaklaşık 2 ay süren mahkeme sonucunda olumsuz yanıt gelince kulübü Sporting, Bruma için 10.000.000 € bedel belirledi. Manchester United'ın da ısrarla istediği Bruma 3 Eylül 2013 günü Süper Lig'in köklü ekiplerinden Galatasaray'a 10 milyon euro bonservis bedeli ile transfer oldu.

Bruma 3 Eylül 2013 tarihinde Galatasaray'a 10 milyon euro bonservis bedeli ile transfer olmuştur. 20 numaralı formayı giyeceği açıklanmıştır. Bruma, 13 Eylül 2013 tarihinde Galatasaray'ın kendi evinde Antalyaspor ile oynadığı ve 1-1 eşitlikle sonuçlanan lig maçının 62. dakikasında Emre Çolak'ın yerine oyuna girerek sarı kırmızılı formayla ilk resmi maçına çıkmıştır. Maçtan sonra ise, hayallerini gerçekleştirebilmek için Galatasaray'da olduğunu söylemiştir. Bir sonraki hafta ise deplasmanda Beşiktaş derbisinde forma giyen futbolcu, maçın 46.dakikasında Engin Baytar'ın yerine oyuna dahil olmuş ve Didier Drogba'nın golünde asisti yapan olmuştur. Bir sonraki hafta da Çaykur Rizespor maçında ilk 11 başlayan Bruma, Engin Baytar'ın golünün asistini yapmıştır ve 90 dakika sahada kalmıştır. Avrupa'da ise ilk maçına Real Madrid karşısında çıkmıştır ve idolü olarak gördüğü Cristiano Ronaldo ile karşılıklı forma giymiştir. 2 Ekim 2013 tarihinde ise Juventus deplasmanında forma giyen Bruma, ilk kez UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 90 dakika şans bulmuştur. 3 Aralık 2013 günü ise Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçında forma giyen Bruma, iki asist yapmış buna rağmen Galatasaray kalesinde 2 gol görmüştür. Penaltılara uzayan karşılaşmada Galatasaray'ın son penaltısını gole çevirerek adını bir üst tura yazdırmasında büyük pay sahibi olan Bruma, ilk golünü ise 18 Aralık 2013 günü Balıkesirspor karşılaşmasında yapmıştır. Bu maçta bir de asist yapan futbolcu Galatasaray'ın 4-0 kazanmasında pay sahibi olmuştur. 15 Ocak 2014 günü ise Tokatspor ile oynanan Türkiye Kupası maçında ilk 11 başlayan oyuncu maçın ilk yarısında bir pozisyonda sakatlandı ve daha sonra GS TV'den yapılan açıklamada "Ön çapraz bağlarında kopma tespit edilmiştir." ifadelerine yer verildi. Daha sonra yaklaşık 3 ay sahalardan uzak kalabileceği açıklanan Bruma'nın sözleşmesi kadroda 11 yabancı olması ve kontenjan açılamayan Izet Hajrović için dondurulmak istense de TFF basın sözcüsü Mete Düren bu teklifi reddedileceğini açıkladı.

2013-14 sezonunda kadrosunda 12 yabancı olan Galatasaray, Portekizli oyuncusu Bruma'yı Gaziantepspor'a yarım sezonluğuna kiraladı. Bu transfer 29 Ocak 2014'te açıklandı. Kulüp yöneticisi Mustafa Kızıl ise transferin ardından "Bruma'yı sezon sonuna kadar iyilik olsun diye kiraladık. İyileşirse birkaç maç oynayacak." açıklamalarında bulundu.

2014-15 sezonu tekrar takıma sakatlığı atlatmış hatta daha da gelişerek geri dönmüştür. Kamp döneminin ilk hazırlık maçında Vorwats Steyr karşısında Bruma etkili oyunuyla göz doldurmuş yeni sezonda neler yapabileceğini göstermiştir. Takımdaki idolü Didier Drogba'nın tekrar Chelsea'ye dönmesine karşın 11 numaralı formayı giymeye başlamıştır. O sezon ligdeki İlk ve tek golünü 2-0 kazanılan Rizespor maçında kaydetmiştir.

13 Temmuz 2015'te, Sociedad Bruma'yı kiralamıştır. KAP'a verilen açıklama'da ise; 1.900.000 EUR tutarında geçici transfer ücreti ödeyecek olup, 30 Nisan 2016'ya kadar 7.500.000 EUR bonservis ücreti ödemek kaydıyla futbolcuyu satın alma opsiyonuna sahiptir. Açıklaması yer alıyor. İlk golünü 30 Aralık 2015'te, Real Madrid'e atmıştır.

Sezon başında yeniden Galatasaray'a döndü ve özellikle hazırlık maçlarındaki performansıyla dikkat çekti. O sezon ilk resmi maçına Beşiktaş ile oynanan Süper Kupa finalinde çıktı. Ligde de takımın vazgeçilmezlerinden oldu. Attığı çalımlar ve hızıyla takımın skor yüküne önemli katkı sağladı. İlk golünü 2.haftada oynanan ve 3-1 kazanılan Akhisar Belediyespor maçında kaydetti. Aynı maçta Yasin Öztekin'e bir de asist yaptı. 5.haftada oynanan Beşiktaş derbisinde de bir gole imza attı. Galatasaray formasıyla ligde çıktığı ilk 6 maçın tamamında forma giyerek takımına 2 gol 3 asistlik bir katkı yaptı. Verilen millî maç arası sonrası oynanan Gençlerbirliği deplasmanında takımının tek golünü imza atarak kazanılan 1-0'lık galibiyete önemli katkı sağladı.

4 Haziran 2017'de Bruma, Alman kulübü RB Leipzig'e 2,5 milyon avroluk bir bonusla 12,5 milyon avroluk bir sözleşme yaptı. Bundesliga ilk maçını 19 Ağustos'ta FC Schalke 04'e karşı 0-2 deplasman kaybıyla 15 dakika oynayarak yaptı. Ertesi hafta yeni kulübü için ilk golünü attı ve ev sahiplerinin SC Freiburg'u 1-1 mağlup etmesine yardımcı oldu.

28 Haziran 2019'da Bruma, PSV Eindhoven ile 4 yıllık sözleşme imzaladı. İlk maçına 23 Temmuz'da, kulüpte ilk golünü attığı FC Basel'e karşı çıktığı Şampiyonlar Ligi maçında yaptı.

Bruma, tarihin belli bölümlerinde Portekiz sömürgesi olan ülkelerde doğan birçok oyuncu gibi millî takımı tercihini Portekiz'den yana kullandı. Sporting altyapısında gol rekorları kıran Portekiz'in, U-

Bugün, Türkiye'de bir dönem yayın yapan ulusal gazeteydi. Koza İpek Holding bünyesinde kurulmuştur.
Kasım 2015'ten önce ortalama 100.000'in üzerinde olan tirajı, Ekim 2015'te yönetimine kayyum atanmasından sonra mizanpaj ve yazar kadrosu değişmiş; yayın politikası 17-25 Aralık'tan önceki gibi AK Parti yanlısı olmuş ve tirajı ortalama 5.000'e düşmüştür. Tirajı düştükten sonra da zarar ettiği gerekçesiyle 29 Şubat 2016'da yönetime atanan kayyumlar tarafından yayınına son verilmiştir.

11 Ekim 1961 tarihinde Kemal Ilıcak tarafından kurulan Halka ve Olaylara Tercüman gazetesi, Kemal Ilıcak'ın 1993'te vefatından sonra mali bir krize girmesi nedeniyle Haziran 1993'te Sedat Çolak'a satıldı ve 19 Ocak 1995 tarihinde de kapandı.
Buna rağmen, gazete üzerindeki hak iddiasını devam ettiren Ilıcaklar, 2003 yılında Dünden Bugüne Tercüman adında bir başka gazete çıkarmaya başladılar. Aynı yıl Halka ve Olaylara Tercüman gazetesi tekrar yayına hayatına başladı ancak Çukurova Holding'e satıldı.
Halka ve Olaylara Tercüman gazetesi ile ilgili isim hakkı anlaşmazlığının yargıya intikal etmesi üzerine, 2005 yılında mahkeme kararıyla isim haklarının Çukurova Holding'e geçtiği tescil edildi.
Nazlı Ilıcak başta olmak üzere eski Tercüman yazarları ve bazı yeni yazarlar, Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde yer aldılar. 2005 yılında Ciner Yayın Holding gazeteye ortak oldu ve ismi Bugün olarak değiştirdi. Kasım 2005'te iş insanı Akın İpek gazeteyi satın aldı. Hâlen Kanaltürk ve Bugün TV ile Kanaltürk Radyo adlı şirketi aynı grubundadır.
26 Ekim 2015'te Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talebi ile Koza İpek Holding ve bünyesindeki şirketlere kayyum atanmasına karar verildi. Karar kapsamında Bugün gazetesine de kayyım atandı. Atanan kayyumlar; gazeteci, editör ve yazarların birçoğunu işten çıkardı. Koza İpek Holding bünyesindeki medya organlarından kayyum kararıyla çıkarılan editör, gazeteci ve yazarların bir kısmı, 17 Kasım 2015'te Özgür Düşünce adlı ulusal yayın yapan yeni bir  gazete kurdular.

Engin Şenol
Fatin Dağıstanlı

Ömer Lütfi Mete
Hakan Aygün
Ahmet Taşgetiren
Toktamış Ateş
Nuh Gönültaş
Vedat Bilgin
Gülay Göktürk
Adem Yavuz Arslan
Aykut Işıklar
Ali Atıf Bir
Gültekin Avcı
Doğu Ergil
Tarık Toros
Nazlı Ilıcak
Erhan Afyoncu

http://www.bugun.com.tr/27 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Gazetenin internet sitesi

CONCACAF (Confederation of North, Central American and Caribbean Association Football) Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu'na verilen isimdir. 1961 yılında kurulan kuruluş bölgesindeki millî maçlar dışında, CONCACAF Altın Kupa ve CONCACAF Şampiyonlar Ligi organizasyonlarını da düzenler.

1930 -  Meksika,  ABD
1934 -  ABD
1938 -  Küba
1950 -  Meksika,  ABD
1954 -  Meksika
1958 -  Meksika
1962 -  Meksika
1966 -  Meksika
1970 -  El Salvador,  Meksika (Ev sahibi)
1974 -  Haiti
1978 -  Meksika
1982 -  El Salvador,  Honduras
1986 -  Kanada,  Meksika (Ev sahibi)
1990 -  Kosta Rika,  ABD
1994 -  Meksika,  ABD (Ev sahibi)
1998 -  Jamaika,  Meksika,  ABD
2002 -  Kosta Rika,  Meksika,  ABD
2006 -  Kosta Rika,  Meksika,  ABD,  Trinidad ve Tobago
2010 -  Meksika,  ABD,  Honduras
2014 -  Kosta Rika,  Meksika,  ABD,  Honduras
Katılma

17  Meksika  (1930,1950,1954,1958,1962,1966,1970,1978,1986,1994,1998, 2002, 2006, 2010, 2014, 2018, 2022, 2026)
12  ABD   (1930,1934,1950,1990,1994,1998, 2002, 2006, 2010, 2014, 2022, 2026)
6  Kosta Rika  (1990, 2002, 2006, 2014, 2018, 2022)
3  Honduras  (1982, 2010, 2014)
3  Kanada  (1986, 2022, 2026)
2 Panama (2018, 2026)
1 Curaçao (2026)
1  El Salvador  (1982)
1  Küba  (1938)
2  Haiti  (1974, 2026)
1  Jamaika  (1998)
1  Trinidad ve Tobago (2006)

Resmî site

CONMEBOL (İspanyolca: CONfederación sudaMEricana de FútBOL Türkçe: Güney Amerika Futbol Konfederasyonu), Güney Amerika'da futbolu yöneten kuruluştur. Güney Amerika'daki 10 ülkenin bağlı olduğu konfederasyon, CONMEBOL Libertadores (Avrupa'da UEFA Şampiyonlar Ligi ayarında) ve Copa Sudamericana (Avrupa'da UEFA Kupası karşılığı) turnuvalarını da düzenler.

Kalın yazılı ülkeler o yılın FIFA Dünya Kupası şampiyonudur.

1930 - Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Paraguay, Peru, Uruguay
1934 - Arjantin, Brezilya
1938 - Brezilya
1950 - Bolivya, Brezilya, Şili, Paraguay, Uruguay
1954 - Brezilya, Uruguay
1958 - Arjantin, Brezilya, Paraguay
1962 - Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombiya, Uruguay
1966 - Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay
1970 - Brezilya, Peru, Uruguay
1974 - Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay
1978 - Arjantin, Brezilya, Peru
1982 - Arjantin, Brezilya, Şili, Peru
1986 - Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay
1990 - Arjantin, Brezilya, Kolombiya, Uruguay
1994 - Arjantin, Bolivya, Brezilya, Kolombiya
1998 - Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombiya, Paraguay
2002 - Arjantin, Brezilya, Ekvador, Paraguay, Uruguay
2006 - Arjantin, Brezilya, Ekvador, Paraguay
2022 - Arjantin, Brezilya, Ekvador, Uruguay
Katılma

18 -  Brezilya
14 -  Arjantin
10 -  Uruguay
7 -  Şili,  Paraguay
4 -  Kolombiya,  Peru
3 -  Bolivya
2 -  Ekvador
0 -  Venezuela

 Héctor Rivadavia Gómez 1916-1936
 Luis O. Salesi 1936-1939
 Luis A. Valenzuela 1939-1955
 Carlos Dittborn Pinto 1955-1957
 José Ramos de Freitas 1957-1959
 Fermín Sorhueta 1959-1961
 Raúl H. Colombo 1961-1966
 Teófilo Salinas Fuller 1966-1986
 Nicolás Leoz 1986-2013

Resmî site

Avrupa'da siyaset, Avrupa'da devam eden ve sürekli değişim gösteren siyasi konularla ilgilenir. Bu kıtanın siyasi problemleri diğer kıtalara göre daha detaylı ve karmaşıktır çünkü mevcut problemlerin geçmişi görece daha uzundur; ayrıca Birleşik Avrupa için politik birliğin sağlanmasına yönelik çalışmalar da mevcut siyasi sorunların boyutunu daha da karmaşıklaştırmaktadır.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasından beri Modern Avrupa'daki siyaset ağırlıklı olarak Avrupa Birliği'nin hakimiyetindedir. Demir Perde'nin inmesinden beri Avrupa Birliği doğuya doğru genişlemiş ve eski komünist devletlerin çoğuna üyelik hakkını sağlamıştır. 2013 itibarıyla Avrupa Birliği'ne üye devlet sayısı 28'dir. Üyeliğe adaylık müzakeresine başlamış ülkeler Kuzey Makedonya ve Türkiye'dir. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan, İzlanda ve Kosova'nın da yakın gelecekte üyelik görüşmelerine başlaması beklenmektedir.
Her ne kadar Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler Soğuk Savaş'ın sona ermesinden beri oldukça gelişme göstermiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerinin, başta NATO ve Avrupa Birliği olmak üzere, Avrupa'daki politik oluşumlara katılması sebebiyle Rusya ile Avrupa Birliği arasından zaman zaman siyasi gerginlikler yaşanmaktadır.
Avrupa'daki ülkelerin çoğunluğu ya Avrupa Birliği'ne katılmıştır ya da katılma arzusundadır. Referandumlarından hayır cevabı nedeniyle İsviçre 1992 yılından beri Norveç de 1994 yılından beri birlik ile görüşmelerini askıya almıştır. Andorra, Lihtenştayn, Monako, San Marino ve Vatikan'nın Avrupa Birliği ile çok sıkı bağlantıları vardır ve birliğe üye olabilmeleri mümkün olduğu halde üyelik süreçleri gündemde değildir. Azerbaycan, Belarus, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Rusya ve Ukrayna'nın birlik ile ilişkileri gelişmektedir ama üyelik görüşmeleri henüz gündemde değildir.
Avrupa'da hâlen çözülememiş birçok problem vardır ancak en önemlileri Balkanlar'da, Kafkasya bölgesinde, Kuzey İrlanda'da ve İspanya'nın Bask bölgesindedir.
Freedom House adlı kuruluşun 2008'de yayınladığı rapora göre liberal demokrasiye henüz sahip olmayan Avrupa ülkeleri Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Bosna, Kosova ve Rusya'dır.

Kasım Cömert Kemeloğlu Tokayev (Kazakça: Қасым-Жомарт Кемелұлы Тоқаев, romanize: Qasym-Jomart Kemelūly Toqayev, [qɑˈsəm ʒɔˈmɑrt kʲeˌmʲelo̙ˈlɯ tɔˈqɑjɪf]; d. 17 Mayıs 1953), günümüzdeki Kazakistan devlet başkanı ve siyasetçi. 29 yıl devlet başkanlığı görevini yapan Nursultan Nazarbayev'in istifasının ardından vekaleten devlet başkanı oldu ve 10 Haziran'da yapılan seçimlerde birinci gelerek devlet başkanı oldu. 16 Ekim 2013 - 19 Mart 2019 ve 11 Ocak 2007 - 15 Nisan 2011 tarihleri arasında Kazakistan Senatosu Başkanı olarak görev yaptı. Tokayev, 1 Ekim 1999 - 28 Ocak 2002 tarihleri arasında Kazakistan Başbakanı ve 12 Mart 2011 - 16 Ekim 2013 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi Genel Müdürü olarak görev yaptı.

17 Mayıs 1953'te doğdu. Babası Kemel Tokayev (1923-1986), İkinci Dünya Savaşı gazisi ve tanınmış bir Kazak yazardı. Annesi Turar Shabarbayeva (1931-2000) Alma-Ata Yabancı Diller Enstitüsü'nde çalıştı.

1970'te Tokayev, Moskova Devlet Diplomasi Enstitüsü'ne katıldı. Beşinci yılında, Çin'deki Sovyet büyükelçiliğinde altı aylığına eğitim kurslarına gönderildi. 1975'te Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nden mezun olduktan sonra Tokayev, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığına katıldı ve Singapur'daki Sovyet Büyükelçiliğine gönderildi. 1979'da SSCB Dışişleri Bakanlığına döndü. 1983 yılında Pekin Dil Enstitüsünde eğitim kursları için Çin'e gitti. 1984-1985 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı'nda görev yaptı. Daha sonra 1991 yılında İkinci Sekreter, İlk Sekreter ve Danışman olarak görev yaptığı Pekin'deki Sovyet elçiliğine gönderildi. 1991 yılında SSCB Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisine Moskova'daki kıdemli diplomatlar için bir eğitim kursuna katıldı.

1992 yılında, Kazakistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevine Tokayev atandı. 1993 yılında Dışişleri Bakan Yardımcısı oldu ve 1994 yılında Dışişleri Bakanı olarak atandı. 1999 yılının Mart ayında Başbakan Yardımcılığına terfi etti. 1999 yılının Ekim ayında, Parlamentonun onaylanmasıyla birlikte, Kazakistan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Kararı ile Başbakan olarak atandı. Ocak 2002'de istifa etti ve ardından Dışişleri Bakanı Devlet Sekreteri olarak atandı. Tokayev, Ocak 2007'ye kadar Kazakistan Kazakistan Cumhuriyeti Parlamentosu Başkanı seçilinceye kadar Dışişleri Bakanı olarak görev yapmaya devam etti.

Tokayev Kazakça, Rusça, İngilizce, Çince ve Fransızca bilmektedir. Kazakistan Cumhuriyeti ve diğer ülkelerden birçok devlet ödülü almıştır. 13 yıl boyunca Kazakistan Masa Tenisi Federasyonu Başkanıydı. Eşinden boşanmış olan Tokayev'in Timur ve Manira adında 1 kızı ve 1 oğlu vardır.
29 Temmuz 2025'te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devlet Nişanı ile ödüllendirildi.

Kurbankulu Berdimuhammedov (Türkmence: Gurbanguly Mälikgulyýewiç Berdimuhamedow, Kiril: Гурбангулы Мәликгулыевич Бердимухамедов, 29 Haziran 1957; Babarap, Göktepe, Ahal), Türkmen siyasetçi ve Türkmenistan'ın ikinci cumhurbaşkanıdır. Asıl mesleği diş hekimliği olan Berdimuhamedov, 1997'de başlayarak Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov yönetiminde ve 2001'de başlayarak başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 21 Aralık 2006'da Niyazov'un ölümünden sonra başkan vekili oldu ve ardından Şubat 2007'de cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Oylamada anlamlı bir muhalefetle karşılaşmadı ve ezici bir farkla kazandı (%89,23). Şubat 2012'de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %97 oyla yeniden seçildi. Şubat 2017'de cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların %97,69'unu alarak üçüncü bir dönem için yeniden seçildi.
Berdimuhamedov, oğlu Serdar Berdimuhamedov'un kazandığı demokratik olmayan bir erken cumhurbaşkanlığı seçimine katılmayarak cumhurbaşkanlığı görevini bıraktı. Oğlu 19 Mart 2022 bir sonraki cumhurbaşkanı olarak siyasi bir hanedan kurdu.
Selefi gibi, Berdimuhammedov da bir kişilik kültünün öznesi olduğu otoriter bir rejim yönetti. İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre Berdimuhammedov, akrabaları ve meslektaşları sınırsız güce sahip olup kamusal yaşamın tüm yönleri üzerinde tam kontrole sahiptir. Türkmen dilinde "koruyucu" anlamına gelen Arkadag adlı unvanını kullanmaktadır.

Berdimuhammedov, 29 Haziran 1957 tarihinde Ahal ilinin günümüzde Göktepe (Gökdepe) olarak adlandırılan Babarap köyünde doğmuştur. Babası Melikkulu Berdimuhamedoviç Berdimuhamedov, annesi Ogulabat Atayevna Kürreyeva'dır.
Altı çocuklu bir ailenin tek oğludur. Berdimuhamedov'un babası, bir gardiyan müfrezesinde kıdemli bir içişleri bakanlığı memuru olarak çalıştı. Polis albayı olarak emekli olmuştur.
Kurbankulu Melikkuliyeviç Berdimuhammedov; 1979 yılında Türkmen Devlet Tıp Enstitüsü'nün Diş Hekimliği Fakültesi'ni bitirdi. Daha sonra Sağlık Bakanlığı'na bağlı kurumlarda ve aynı zamanda tıp enstitüsünde öğretim görevlisi olarak 1997 yılına kadar çalıştı.

1996 yılında S. A. Niyazov hastanesinin başhekim görevindeyken tanınmış Türk iş adamlarından Ahmet Muhittin Türk ile Stomadent isimli Protez diş fabrikasını kurdu. Kanunî olarak bakanların ticaret yapmalarının yasak olmasından dolayı ortaklıktan ayrılarak 1997 yılında sağlık bakanlığı görevine atandı. 2001 yılında Saparmurat Türkmenbaşı tarafından devletin başkan yardımcılığı görevine getirildi ve aynı zamanda sağlık bakanlığı görevini de sürdürdü. 2004 yılında sağlık alanında yaptığı reformlar çok eleştiri almıştır.
Saparmurat Türkmenbaşı'nın ölümü sonrasında 21 Aralık 2006'da cenaze töreni komisyon başkanı seçildi; aynı gün de Türkmenistan Meclisi, kendisini geçici cumhurbaşkanı olarak seçti.
Berdimuhammedov; 26 Aralık meclis toplantısında 11 Şubat 2007 tarihinde yapılan cumhurbaşkanı seçimleri için aday gösterildi. Bu seçimlerde kendisiyle birlikte altı aday yarıştı. Berdimuhammedov, seçmenlerin %99'unun oylamaya katıldığı seçimde oyların %89,23'ünü alarak kazandı.
14 Şubat 2007 gününde cumhurbaşkanı, yemin töreni sonrasında resmen görevine başlayarak Türkmenistan'ın ikinci devlet başkanı oldu. Görev süresi beş yıldır. Yemin törenine Türkiye'den başbakan Recep Tayyip Erdoğan katıldı. Kazakistan'dan devlet başkanı Nursultan Nazarbayev, Afganistan'dan devlet başkanı Hamid Karzai, Gürcistan'dan devlet başkanı Mihail Saakaşvili, Ukrayna'dan cumhurbaşkanı Viktor Yuşçenko, Özbekistan'dan meclis başkanı Halilov Erkin katıldı.
Şubat 2012'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların %97'siyle yeniden seçildi. Şubat 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların %97,69'uyla üçüncü bir dönem için tekrar seçildi.
Kurbankulu Berdimuhammedov 12 Şubat 2022 tarihinde istifaya hazır olduğunu ve oğlunun yerine geçmesini beklediğini söylemesinin ardından 12 Mart 2022 için erken cumhurbaşkanlığı seçimi ilan etti.

Berdimuhamedov göreve geldikten sonra kırsal alanlarda seyahat kısıtlamalarını kaldırdı ve kütüphaneleri yeniden açtı. Ayrıca Niyazov'un geniş kişilik kültünü engellemek için adımlar attı. Daha önce cumhurbaşkanı herhangi bir yere vardığında onu selamlamak amacıyla yapılan ayrıntılı müzik ve dans yarışmalarına son verilmesi çağrısında bulundu. Ayrıca herhangi bir simge, kurum veya şehri yeniden adlandırma hakkından vazgeçti, ayların geleneksel isimlerini restore etti ve altından yapılmış, etrafında dönen meşhur Niyazov heykelini Aşkabat'ın merkez meydanından taşıma planlarını açıkladı. Ancak, açıkça Batı tarzı demokrasiye doğru her türlü hareketi reddetti.
2008 yılında uzun süredir başkanlık güvenlik detaylarının şefi ve eski başkan Niyazov'un kişilik kültünün ana savunucularından Akmurat Recepov'u görevden aldı. 2011 yılında YouTube'da yayınlanan bir videoda şarkı söyledi.
Temmuz 2013'te Jennifer Lopez, Berdimuhamedov'a söylediği Doğum Günün Kutlu Olsun şarkısı için açıkça özür dilemiştir. Sponsorlu bir konser öncesinde Türkmenistan'daki insan hakları konularının farkında olmadığını ifade etmiştir. Ağustos 2013'te Berdimuhamedov, görünüşte "partizan siyasetinin üstünde" kalmak ve "çok partili bir sistemi desteklemek" için Türkmenistan Demokrat Partisi üyeliğini başkanlığı süresince askıya aldı.
Mayıs 2013'te bir yarış sırasında atından düştü. Düşüşü televizyonda sansürlendi, ancak online ortama sızdı. 11 Ağustos 2019'da, HBO'nun John Oliver'le Geçen Hafta Tonight bölümünde bir olayda iki klipte yer aldı.
2015 yılında Aşkabat'ta beyaz mermer bir sütunun üstünde ata binen altın bir Berdimuhamedov heykeli dikildi.
Uluslararası gözlemcilere göre Berdimuhamedov, günümüzde "Dünya'nın en baskıcı" ve "kapalı" rejimlerinden birini yönetiyor. Freedom House, Berdimuhamedov'un göreve başlamasından bu yana Türkmenistan'ı Dünya sıralamasında özgürlüğün dibine yakın bir yere yerleştirdi; 2017 yılında ülke, siyasi ve medeni haklar konusunda toplam puanların en düşük olduğu 11 ülkeden biriydi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, Berdimuhamedov'un sadece kamusal yaşam üzerinde tam bir kontrole sahip olmadığını, aynı zamanda "alternatif siyasî veya dînî ifadeyi" tolere etmeyen ve medya üzerinde tam bir kontrole sahip olan bir rejime başkanlık ettiğini belirtti. Sınır Tanımayan Gazeteciler, Berdimuhamedov'un görev süresinin büyük kısmı için Türkmenistan'ı Basın Özgürlüğü Endeksi'nin en altına yerleştirdi. 2017 yılında RWB, Eritre ve Kuzey Kore'den önce ankete katılan 180 ülkeden 178'inci olarak Türkmenistan'ı seçti. RSF, Türkmenistan'da İnternet erişiminin oldukça sansürlendiğini ve uydu çanaklarının hükûmet yetkilileri tarafından kaldırıldığını belirtti.
Eylül 2016'da Türkmenistan Parlamentosu, cumhurbaşkanlığı görevinin dönem sınırlarını kaldırdı ve bu da Berdimuhamedov'un üçüncü bir dönem için seçilmesine izin verdi. Temmuz 2018'de torunu ile bir rap videosunda yer aldı. Daha önce kamerada ağırlık kaldırmış ve aynı zamanda DJ rolünü üstlenmiştir.
Ocak 2019'da Berdimuhamedov'un kararnamesi ile hükûmet, Türkmenistan Bilimler Akademisi'nin devlet finansmanını yavaş yavaş sona erdirecek; üç yıl içinde kullanımdan kaldırılacaktır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün düzenlediği Basın Özgürlüğü Endeksi'nde, Türkmenistan 178 ülke arasından 176. sırada yer alıyor.
Türkmenistan, eski SSCB ülkeleri arasında en çok siyasi mahkûm barındıran ülke konumundadır.

Ülke ekonomisi tamamen devlet kontrolü altındadır. Yabancı yatırımcıları ülkeye çekmeye yönelik çok sayıda girişim genellikle uluslararası mahkemelerde açılan davalarla sonuçlanmaktadır. 2018'de Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü Merkezi (tahkim, Dünya Bankası örgütlerinin bir parçası) Sece Inşaat (Türkiye) ve yatırım şirketi Unionmatex Industrieanlagen GmbH'den (Almanya) Türkmenistan aleyhine davalar açmışlardır.
2019'da Belarus inşaat şirketi Belgorkhimprom, Türkmenistan'ın yaklaşık 200 milyon dolar ödemesi gerektiğini belirterek mahkemeye benzer bir iddiada bulundu.
Yatırımcılar Türkmen yetkililere karşı ayrımcılık, siyasallaştırılmış bürokrasi ve yüksek düzeyde yolsuzluktan bahsedilmektedir.
Şeffaflık Uluslararası Yolsuzluk Algısı Endeksi'nde Türkmenistan 2018'de 180 ülke arasında 161. sırada yer aldı. Bu, Doğu Avrupa ve Orta Asya'daki ülkeler arasında en düşük puandır.
Türkmenistan 2019'da ekonomik özgürlük sıralamasında 180 ülke arasında 164. sırada yer almıştır.

20 Temmuz 2019'da bir Türkmen muhalefet medyasının YouTube kanalı, Berdimuhamedov'un 61 yaşında tatildeyken öldüğünü bildirdi. 15 Temmuz'dan beri izinli olduğu söyleniyordu. Bu raporlar, ertesi gün birçok Rus medya kuruluşu tarafından yayınlandı. Türkmenistan'ın Kırgızistan Büyükelçisi Shadurdy Mereov ve Kırgızistan Dışişleri Bakanlığı bu iddiaları 21 Temmuz'da reddetti. Türkmenistan Kroniği'ne göre Berdimuhamedov, annesi orada tıbbi tedavi gördüğü ve durumu kritik olduğu için Almanya'ya gitti.

Başkanlıktan, dişçilik kariyerinden ve siyasi kariyerinden boş zamanlarında Türkmen propagandasına göre Türkmenistan'da popüler olan kitaplar yazmaktadır. Kitap yazmanın yanı sıra şarkı yazmak, DJ'lik yapmak ve sağlık faaliyetlerinde bulunmasıyla tanınır.
2019 yılında Berdimuhammedov, ülkesinin spora olan bağlılığı nedeniyle Uluslararası Bisiklet Birliği'nin (UCI) en yüksek ödülüne layık görüldü.

Resmî internet sitesi
Who Is Gurbanguly Berdymukhammedov? 15 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RFE/RL: Gurbanguly Berdymukhammedov.Turkmen Assembly Approves Acting President To Run In February Poll26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Acting Turkmen President Cleared To Run In February Election26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Turkmenistan Registers Presidential Candidates26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC: Kurbanguly Berdymukhamedov.Turkmenistan country profile26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., then Gurbanguly Berdymukhamedov Turkmen 'heir apparent' emerges26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Reuters: Kurbanguly Berdymukhamedov.National, World and Business News | Reuters.comNational,

Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) veya eski adıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi), Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye'nin üye; Macaristan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkmenistan'ın gözlemci statüsünde yer aldığı, Türk devletlerinden oluşan bir uluslararası kuruluştur. Genel amacı, Türk dilleri konuşan devletler arasında kapsamlı iş birliğini teşvik etmek olan bir hükûmetlerarası kuruluştur.
Türk Devletleri Teşkilatının temeli, 1992 yılında Türkiye'nin başkenti Ankara'da ilki düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi ile atılmıştır. 2006 yılında ise dönemin Kazakistan cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev tarafından teşkilat hâline getirilmesi önerilmiş olup 3 Ekim 2009 tarihinde Nahçıvan'da imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile konsey olarak yapılandırılmıştır. 12 Kasım 2021 tarihinde düzenlenen 8. Türk Devletleri Teşkilatı İstanbul Zirvesi sırasında Türk Devletleri Teşkilatı olarak yeniden yapılandırılmıştır.
Teşkilatın Genel Sekreterliği İstanbul'dadır. Kasım 2021 tarihinde gerçekleşen İstanbul zirvesine ilk kez gözlemci ülke statüsünde katılan Türkmenistan'ın, 11 Kasım 2022'de gerçekleştirilen 9. Türk Devletleri Teşkilatı Semerkant Zirvesi'nde tam üye olacağı duyurulmuş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise teşkilata gözlemci üye olarak katılmıştır.

Örgüt; Türk Konseyi adıyla, 1992-2010 yılları arasında yapılan Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi sonrasında, Türk dilleri konuşan ülkeler arasındaki bağın güçlendirilmesi amacıyla 3 Ekim 2009 tarihinde Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile kurulmuştur. Konseyin kurucu Genel Sekreteri Halil Akıncı'ya göre "Türk Konseyi, Türk devletlerinin tarihteki ilk gönüllü ittifakı olmuştur."
30 Nisan 2018'de Özbekistan'ın Türk Dili Konuşan Ülkeler İş Birliği Konseyine katılacağı ve örgütün yaklaşan Bişkek Zirvesi'ne katılacağı açıklandı ve 14 Eylül 2019'da tam üye oldu.
Macaristan ise 2018'in sonlarından bu yana gözlemci üye statüsündedir. Ancak gelecekte tam üyelik başvurusunda bulunabileceği açıklanmıştır.
12 Kasım 2021 tarihinde İstanbul'daki Demokrasi ve Özgürlükler Adası'nda düzenlenen 8. Türk Devletleri Teşkilatı İstanbul Zirvesi'nde, örgütün adı Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirilmiş ve Türkmenistan gözlemci ülke olarak teşkilata dâhil olmuştur.
Teşkilatın Genel Sekreterliği, İstanbul'da; ilişkili kurumları olan diğer Türk dünyası iş birliği kurumları olan Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı, Ankara'da; Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi ve Türk Kültür ve Miras Vakfı, Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de; Türk Akademisi ise Kazakistan'ın başkenti Astana'da bulunmaktadır.

Türk Devletleri Teşkilatının genel sekreterliği İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde yer almaktaydı. 12 Kasım 2021 tarihinde, Fatih ilçesinde yer alan Arif Paşa Konağı Türk Devletleri Teşkilatına tahsis edilmiş, düzenlenen bayrak çekme töreniyle hizmete açılmıştır.

Türk Devletleri Teşkilatı bayrağı, Türk Devletleri Teşkilatı tarafından kullanılan bayraktır. 22 Ağustos 2012'de Bişkek'te düzenlenen Türk Keneşi 2. Zirvesi'nde tanıtılmıştır. 12 Ekim 2012'de ise İstanbul'da, üye ülkelerin bayrakları ile beraber Kazakistan Kurucu devlet başkanı Nursultan Nazarbayev ve 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından göndere çekilmiştir.

Bayrağın tasarımı üye ülkelerin bayraklarında bulunan unsurların bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Azerbaycan bayrağı'nın yıldızı, Kazakistan bayrağı'nın rengi, Kırgızistan bayrağı'nın güneşi (1992 versiyonu) ve Türk bayrağı'nın hilâli kullanılmıştır.

6 Kasım 2024 tarihinde yapılan Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları 11. Zirvesi'nde alınan bir karar ile teşkilatın bayrağı güncellendi ve 
Türkmenistan armasında olan Selçuklu yıldızı ile bayrak çevrelendi.

Türk Devletleri Teşkilatı; Bayrak ve Amblemi "Birliği ve ortak mirası simgeleyen tarihi bir günde, 6 Kasım 2024 tarihinde Bişkek'te toplanan Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları Konseyi, Zirve sırasında alınan diğer birçok önemli karar arasında öne çıkan dönüm noktası niteliğinde bir karar açıklamıştır. Türk halklarını birleştiren derin kültürel ve tarihi bağları ve işbirliği, dayanışma ve ilerlemeyi teşvik etme yönündeki sarsılmaz kararlılıklarını yansıtan bu kararla Konsey, Türk Devletleri Teşkilatı bayrağını ortak hedeflerinin bir simgesi olarak kabul etmiştir. Dışişleri Bakanları Konseyi'nin 22 Ağustos 2012 tarihinde Bişkek'te düzenlenen toplantısının Mutabık Kalınan Tutanaklarına dayanan bu karar, aynı zamanda tüm Türk İşbirliği Teşkilatlarının tek bir görsel kimlik altında birleşmesini de vurgulamıştır. Konsey, bu ortak sembolü benimseyerek işbirliği yolculuklarında yeni bir sayfa açmış, müşterek vizyonlarını vurgulayarak hep birlikte güçlü ve müreffeh bir geleceğe doğru ilerlediklerini bir kez daha teyit etmiştir." şeklinde tanımlamıştır.

Nominal olarak Nahçıvan Anlaşması'nın önsözü, üye devletlerin Birleşmiş Milletler Antlaşması'nda yer alan amaç ve ilkelere bağlı kalma iradesini teyit etmekte ve Türk Devletleri Teşkilatının ana hedefini, bölgede ve dünyada barış ve istikrara ortak katkılarda bulunmanın yanı sıra Türk dilleri konuşan devletler arasındaki kapsamlı iş birliğini daha da derinleştirmek olarak tanımlamaktadır. Üye devletler, demokratik değerlere, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve iyi yönetişim ilkelerine bağlılıklarını sözde teyit etmişlerdir.
Nahçıvan Anlaşması, teşkilatın temel amaç ve görevlerini şu şekilde ortaya koymaktadır:

Taraflar arasında karşılıklı güven ve dostluğun güçlendirilmesi;
Dış politika konularında ortak tavırlar geliştirmek;
Uluslararası terörizm, ayrılıkçılık, aşırıcılık ve sınır ötesi suçlarla mücadele için eylemleri koordine etmek;
Tüm ortak çıkar alanlarında etkili bölgesel ve ikili iş birliğini teşvik etmek;
Ticaret ve yatırım için uygun koşullar yaratmak;
Kapsamlı ve dengeli ekonomik büyümeyi, sosyal ve kültürel kalkınmayı hedeflemek;
Bilim, teknoloji, eğitim, sağlık, kültür, spor ve turizm alanlarında etkileşimi genişletmek;
Kitle iletişim araçlarının ve diğer iletişim araçlarının etkileşimini teşvik etmek;
Üye devletler arasında iş birliği ve entegrasyonu güçlendirmek;
İlgili yasal bilgilerin alışverişini teşvik etmek ve yasal iş birliğini geliştirmektir.

Türk Devletleri Teşkilatının ana organları şunlardır:

Devlet Başkanları Konseyi
Dışişleri Bakanları Konseyi
Kıdemli Memurlar Komitesi
Aksakallar Konseyi
Genel Sekreterlik, İstanbul
Türk Devletleri Teşkilatının ana karar alma ve yönetim organı, üye ülkelerin görevdeki cumhurbaşkanlarından oluşan Devlet Başkanları Konseyidir. Başkanlık yıllık olarak değişir. Türk Devletleri Teşkilatının tüm faaliyetleri, Nahçıvan Anlaşması'na uygun olarak İstanbul'da bulunan Genel Sekreterlik tarafından koordine edilmekte ve izlenmektedir. Cumhurbaşkanları daha önceden belirlenmiş bir Türk şehrinde yılda bir kez toplanır. Üst düzey yetkililer, aksakallar, diğer bakanlar ve hükûmet yetkilileri düzenli olarak bir araya gelmektedir.

Devlet Başkanları Konseyi (DBK), tarafların devlet başkanlarının aşağıda belirtilen çerçevelerde bir araya geldikleri düzenli toplantılarla faaliyetlerini sürdürür;

Güncel uluslararası sorunların çözümüne ilişkin olarak taraflar arasındaki etkileşimin değerlendirilmesi,
Türk Devletleri Teşkilatı kapsamında öncelikli iş birliği alanlarının belirlenmesi,
Türk Devletleri Teşkilatının faaliyetlerinin değerlendirilmesi.
Bir sonraki DBK toplantısının yeri, kural olarak tarafların İngilizce adlarının alfabetik sırasına göre belirlenir. Olağanüstü DBK toplantısının yeri taraflar arasında sağlanacak mutabakat uyarınca tespit edilir.

Türk halklarının en köklü töresi “ata”ya ve “akil” kişiye müracaat ve istişare müessesesinin Teşkilat kapsamında tesis edilmiş karşılığı olan Aksakallar Konseyi, Türk Devletleri Teşkilatının daimî istişare organıdır. İstanbul'da düzenlenen 8. Zirve sırasında Aksakallar Konseyi'ni daha etkin hâle getirmek ve her biri engin tecrübeye sahip aksakallardan müteşekkil Konseyden daha fazla istifade edebilmek amacıyla devlet başkanları tarafından Aksakallar Konseyinin yönetmeliği yenilenmiş ve Konseyin başkanlığına Türkiye aksakalı Binali Yıldırım atanmıştır.

Türk Devletleri Teşkilatı, aşağıdakiler gibi diğer tüm iş birliği mekanizmaları için bir şemsiye teşkilat işlevi görür:

Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Ankara
Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA), Bakü
Türk Akademisi, Astana
Türk Kültür ve Mirası Vakfı, Bakü
Ortak Türk Ticaret ve Sanayi Odası, İstanbul
Türk İş Konseyi
Göçebe Uygarlık Merkezi, Bişkek
Türk Yatırım Fonu, İstanbul
Türk Devletleri Coğrafya Teşkilatı

Türk Devletleri Teşkilatı, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nda gözlemcidir. Teşkilat ayrıca Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı'nda gözlemci statüsü için başvuruda bulunmuştur. Ayrıca Türk Devletleri Teşkilatı, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı ve Asya'da İş Birliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı ile yakın iş birliği ilişkilerini sürdürmektedir.

Nahçıvan Anlaşması, 3 Ekim 2009 tarihinde 9. Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi'nde katılımcı devletler olan Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye tarafından imzalanan ve Türk Keneşi'nin kurulmasına önayak olan anlaşmadır. Anlaşmanın temel amacı katılımcı devletler arasındaki işbirliğinin kurumsallaştırılmasıdır. Bu anlaşma ile Türk Konseyi adında bir uluslararası örgütün kurulmasına karar verilmiştir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in ev sahipliği yaptığı zirveye Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ve Türkmenistan Devlet Başkanı Yardımcısı Hıdır Saparliyev katılmıştır.

Kuruluş anlaşması, Türk devletleri arasında kapsamlı işbirliğini örgütün temel amacı ve varlık nedeni olarak belirlediğinden teşkilat çeşitli projeler üzerinde çalışmaktadır. Projeler; ekonomi, kültür, eğitim, ulaşım, gümrük ve diaspora olmak üzere altı işbirliği süreci altında gruplandırılmıştır. Projelere örnek olarak Türk Ünive

Sadır Nurgocoyeviç Caparov (Kırgızca: Садыр Нургожоевич Жапаров; d. 6 Aralık 1968), Kırgız siyasetçi, Eski Kırgızistan başbakanı ve günümüzdeki Kırgızistan cumhurbaşkanı.
14 Kasım 2020'de Caparov, Ocak 2021'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine itiraz etmek için istifa etti. 10 Ocak 2021 tarihinde yapılan seçimler sonucunda Kırgızistan cumhurbaşkanı seçildi.

Issık-Göl ilinin Tüp ilçesine bağlı Keng-Suu köyünde doğdu. Ortaokul eğitimini 1986 yılında tamamladıktan sonra Kırgız Ulusal Fiziksel Kültür ve Spor Akademisi'ne katıldı. 1987'de Novosibirsk'te bir telekomünikasyon bölümünde komutan olarak iki yıl görev yaptığı Sovyet Ordusu'na alındı. 1989-1991 yılları arasında akademide eğitimine devam etti. 2006 yılında, Kırgız-Rus Slav Üniversitesinden hukuk derecesi ile mezun oldu.

Siyasi kariyerine 2005 Lale Devrimi'nden sonra başladı. Mart 2005'te, Tyup seçim bölgesinden Yüksek Konsey üyeliğine seçildi. Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev'in destekçisiydi. 2006'da Eyalet Ödülleri Komisyonu'nun bir üyesiydi. 2007'de Af Komisyonu Başkan Yardımcısı oldu.
2007 parlamento seçimlerinde mecliste sandalyelerin çoğunu kazanan cumhurbaşkanlığı yanlısı parti Ak Jol'un listelerine katıldı, ancak cumhurbaşkanına danışman olarak çalışmaya devam etti. 2008'den 2010'a kadar Ulusal Yolsuzluğu Önleme Ajansı'nın yetkili temsilcisi olarak çalıştı.
2010 yılında Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev, 2010 Kırgız Devrimi'nde devrildi. Kısa süre sonra Oş ve Celal-Abad'da meydana gelen etnik gruplar arası çatışmalar sonucunda Caparov ve ortakları aktif rol aldı ama kendi ifadelerine göre çatışmaları önlemeye çalıştılar. Ancak muhalifler tarafından Kırgız milliyetçilerini desteklemekle suçlandılar.
Ekim 2010 seçimlerinde, Kamçıbek Taşiyev liderliğindeki ve sandalyelerin çoğunu kazanan Ata-Curt'un parti listesinde yeniden Yüksek Konsey üyesi seçildi. Oradan Yargı ve Hukuki Konular Komitesi'nin başkanı oldu.
2012'den beri, memleketi Issık-Kul Bölgesinde bulunan Kumtor altın madeninin kamulaştırılmasını savundu ve yönetim şirketini çevre ihlalleri ve yolsuzlukla suçladı. Bu bakımdan vatandaşları arasında popülerlik kazandı.

2012 sonbaharında Kumtor'un millileştirilmesi için yapılan mitinglerden birinde protestocular, Bişkek'teki Beyaz Saray'ı ele geçirmeye çalıştı. Taşiyev ile birlikte Kırgız Cumhuriyeti Ceza Kanunu'nun 295. Maddesi uyarınca "iktidara zorla el koyma veya gücü zorla elde tutma" ile suçlandılar. Mart 2013'te, Bişkek Pervomaisky Bölge Mahkemesi onları suçlu buldu ve bir yıl altı ay hapis cezasına çarptırdı. Ancak Haziran 2013'te Bişkek Şehir Mahkemesi siyasileri beraat ettirdi ve mahkemede serbest bırakıldılar.
27 Haziran 2013'te Karakol'da Kumtor'a yönelik protestolar sırasında, protestocular Emilbek Kaptagayev'i kaçırarak rehin almaya çalıştı. Kırgız yetkililer, Caparov ve Kubanıçbek Kadırov'u kaçırma planını düzenlemekle suçladı. Protesto liderleri gözaltına alındı, ancak kaçırma planına katılımı suçlamasını reddederek Kırgızistan'dan bir süre yaşadığı Kıbrıs'a kaçtı.
2017'de Kırgızistan'a dönmeye çalıştı. 25 Mart 2017'de Kırgız-Kazak sınırında gözaltına alındı. Emilbek Kaptagaev'i rehin olarak kaçırmaya teşebbüs ettiği iddia edilen davada 11 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

5 Ekim 2020'de Kırgızistan'da parlamento seçimlerinin sonuçlarına karşı kitlesel gösteriler başladı. 6 Ekim sabahı Kamçıbek Taşiyev liderliğindeki protestocular Caparov'u hapishaneden serbest bıraktılar ve onu bir konuşma yaptığı Bişkek'teki Ala-Too Meydanı'na götürdüler.
6 Ekim akşamı Dostuk Otelindeki milletvekilleri, Başbakanlığa atanmasını onayladı. Ancak, Ata-Meken partisinden bir başka yarışmacı olan Tilek Toktogaziev, Hükûmet Konağı yakınlarındaki bir mitingde, Muhalefet partilerinin liderleri tarafından kurulan Koordinasyon Kurulu toplantısında bu göreve seçildiğinden beri meşru hükûmet başkanı olduğunu söyledi. Toktogaziev, milletvekillerinin bir toplantısı sırasında Dostuk Oteli yakınında toplanan Caparov'un birkaç yüz destekçisinin baskısı altında olduğu için, Caparov'un atanmasının yasadışı olduğunu düşündü. Caparov'un muhalifleri, meclis yeter sayısının bulunmadığına ve seçim prosedürünün ihlal edildiğine de işaret ettiler.
13 Ekim'de Başkan Sooronbay Ceenbekov, ilk oylama sırasında milletvekillerinin vekaleten oy kullanması nedeniyle Caparov'un Başbakanlığa atanmasını reddetti. 14 Ekim'de Caparov'un yeniden için Parlamento'dan tekrar oy kullanılmasını istedi. Ancak ertesi gün 15 Ekim'de Cumhurbaşkanı Ceenbekov, Caparov'un Başkan Vekili ilan edilmesine yüzünden görevden istifa etti. Ancak İsayev, Ceenbekov'un rolünü üstlenmeyi reddetti ve bu da Caparov'un Başkan Vekili olmasına neden oldu.
Ertesi gün, 15 Ekim'de Ceenbekov cumhurbaşkanlık görevinden istifa ederek Caparov'un kendisini cumhurbaşkanı vekili olarak ilan etmesine neden oldu. Kırgızistan Anayasası'nda Yüksek Konsey başkanının görevi devralması gerektiğini belirten Kanatbek İsayev göreve gelmeyi reddederek Caparov'un cumhurbaşkanı vekili olmasını sağladı. 16 Ekim 2020 tarihinde parlamento tarafından Kırgızistan cumhurbaşkanı olarak onaylandı. Kırgızistan anayasasına göre, cumhurbaşkanlığı seçimleri bir önceki cumhurbaşkanının görevden alınmasından sonraki üç ay içinde yapılacaktır.

Caparov evlidir ve dört çocuğu vardır.

Issık-Göl ili idaresinin madalyası (2009), Issık-Kul'un sosyo-ekonomik gelişimine katkılarından dolayı
Afganistan Gazileri Birliği Madalyası (2010)

Semerkant, Özbekistan'ın 12 ilinden biri olan Semerkant ilinin yönetim merkezi olan şehir. Zerefşan Nehri vadisinde, başkent Taşkent'in 275 km güneybatısında yer alır. Nüfus açısından Özbekistan'ın en büyük ikinci şehri, tarihi ve sosyo-kültürel açıdan en önemli şehridir. 2500 sene öncesine dayanan tarihiyle dünyanın en eski şehirleri arasında yer alan Semerkant, İpek Yolu'nun önemli bir kavşağında yer almasından dolayı tarih boyunca siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan önemli bir yerleşim yeri oldu.
M.Ö 6. yüzyılda Persler tarafından kurularak Soğdiana bölgesinin merkezi haline gelen şehir, antik dönem boyunca Soğd kültürünün merkezi konumundaydı. M.Ö 329'da Büyük İskender tarafından ele geçirilen şehir, Helenistik dönemde gelişmeye devam etti. 711'de Müslüman Araplar tarafından fethedildikten sonra İslam medeniyetinin önemli şehirlerinden biri haline geldi. İslam coğrafyacılarının yanı sıra doğulu ve batılı seyyahlar tarafından da övülerek kaynaklarda İslâm’ın kubbesi ve dünya cennetlerinin en önde geleni şeklinde tanımlandı. Şehir, özellikle kâğıdı ile meşhur olup İslam toprakları üzerindeki en kaliteli kâğıt burada üretiliyordu. 1220'de Cengiz Han tarafından ele geçirilerek tahrip edilene kadar İranî ve Türkî hanedanlar tarafından yönetildi. Timur'un başkenti olduğu dönem, Semerkant'ın altın çağı olarak kabul edilir. Semerkant, 15. yüzyılda Timur ile onun oğulları ve torunlarının yaptırdığı eserlerle İslâm mimarisinin en güzel örneklerini barındıran bir şehir haline geldi. Semerkant'a muazzam görünümünü veren tarihi yapıların bulunduğu Registan meydanı bugünkü şeklini 17. yüzyılda Buhara Hanlığı döneminde aldı.
1868'de Rus işgaline uğrayarak Rus Çarlığı'nın bir parçası haline gelen Semerkant, 1924 yılında kurulan Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. 1930 yılında Taşkent başkent olana kadar Özbekistan SSC'nin başkenti olmaya devam etti. 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsız olan Özbekistan Cumhuriyeti'nin, Semerkant İli'nin yönetim merkezi oldu. 2001 yılında UNESCO Dünya Miras Alanları Listesi'ne eklendi. Tarihsel anıtlarıyla çok sayıda turist çeken Semerkant günümüzde önemli bir otomotiv sanayisi, besin sanayisi, dokuma sanayisi ve öğretim merkezidir. Semerkant iki bölüme ayrılır. Eski şehir ile Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği günlerinde gelişen yeni şehir. Eski şehirde tarihi anıtlar, eski özel evler ve mağazalar bulunurken, yeni şehirde yönetim merkezleri, kültür merkezleri ve eğitim kurumları bulunmaktadır.

Semerkant isminin ilk olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. İlk olarak M.S 1. yüzyılda Antik Yunan ve Roma kaynaklarında Marakanda adıyla geçen şehrin isminin, İslamiyet'ten önce bölgenin yerel dili olan Soğdca'da "taş", "kaya" anlamındaki asmara ve aynı coğrafyada yer alan Taşkent ve Pencikent gibi birçok şehir isminin sonunda yer alan "şehir" veya "yerleşim birimi" anlamındaki Soğdca kant/kent kelimesinin birleşmesinden meydana geldiği kabul edilmektedir. M.S 7. yüzyılda yazılmış Soğdca belgelerde Sm'rkndç şekilde geçen şehrin ismi Çin vekayinamelerinde ise Sa-mo-kien, Sie-mi-sz-kan" ve "Sa-ma-rh-kan" olarak geçmektedir.
Tarihi kaynaklarda Türkler'in şehre, zenginliğinden dolayı Semizkend dedikleri belirtilir. Kaşgarlı Mahmud 11. yüzyılın sonunda kaleme aldığı Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eserinde Semerkant için;
".. "صآمِز كآند Semizkend" denir; büyük olduğu için böyle denilmiştir. Farsçada سمرقند derler."
demektedir. Birûnî, çeşitli ülkelerin coğrafyasına ait sunduğu verilerin yer aldığı Kanun-i Mesudî adlı eserinde, Semerkantla ilgili verilerini sunarken; Samarkand, Türkçesi ise Semizkend, yani semiz/kalın şehir ifadesini kullanmıştır. Bâbür Şah, Bâbürnâme adlı hatıratında da Türk ve Moğol halklarının şehrin adını Semizkend diye söylediklerini belirtir. Soğdça bir kelime olan ve şehir anlamına gelen kent kelimesi gunümüz Türkçesinde hala aynı anlamda kullanılmaktadır.

Rivayetler, dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Semerkant'ın kuruluşunu mitolojik olarak Firdevsî'nin Şehnâme adlı eserinin baş kahramanlarından Feridun'a dayandırmaktadır. Avesta ve Şehnâme'ye göre İslam öncesi İran hanedanlarının ilki olan Pişdâdîler'e mensup yarı mitolojik bir karakter olan Feridun, hakimiyeti altındaki toprakları üç oğlu arasında taksim etmiştir. Selm'e Hindistan'ı, Îrec'e İran'ı, Tûr'a da Turan'ı vermiştir. Turan ile İran arasına Siriderya nehrini sınır olarak koymuş, sonra da oğlu Tûr için Semerkant'ı inşa ettirmiştir. Şehnâme'nin, en önemli karakterlerinden olan ve Tur'un soyundan gelen efsanevi Turan hükümdarı Efrâsiyâb, Semerkant'ı imar edip oraya yerleşmiştir. Orta Asya'nın Türkî halkları tarafından bir kahraman olarak benimsenen ve kendisine birçok hikmetli sözler ve öğütler atfedilen Efrâsiyâb'ın Semerkant hâkimiyetiyle ilgili rivayetlerden, o dönemde henüz varolmayan Semerkant'ı değil ancak şehrin kurulduğu bölgeyi egemenlik altına aldığı anlaşılmaktadır. Tepedeki kale için kullanılan Efrâsiyâb kalesi terimi yazılı kaynaklarda 17. yüzyılın sonlarından itibaren görülmektedir. Bu nedenle eski şehrin antik dönemden günümüze ulaşan harabelerinin bulunduğu arkeolojik alana Efrâsiyâb adı verilmiştir. Başka bir rivayete göre Semerkant ilk defa İslam öncesi İran hanedanlarından ikincisi olan Keyânî hükümdarlarından Keykâvus tarafından inşa edilmiştir. Semerkant şehrini İskender'in kurduğu şeklinde rivayetler de bulunmaktadır. İskender, fethettiği bölgelerde İskenderiye adını taşıyan on iki büyük şehir kurmuştur. Bunlardan üçü Horasan bölgesinde olup Semerkant'ta bunlardan biridir. Önceleri İskenderiye adıyla bilinen bu şehrin ismi zamanla değişip Semerkant adını almıştır. İskender, bölgeye vardığında çok kıymet verdiği ve son derece saygı duyduğu yanındaki bir şahıs hastalanmıştır. Hastanın rahatsızlığı orada konaklamaya başladıktan sonra azalınca doktorların buranın havasının sağlıklı olduğunu belirtip burada konaklamalarını söylemesi üzerine burada kalmaya devam edilmiş ve eğer burada ikamet edilirse hastanın tamamen iyileşeceği umulmuştur. Bunun üzerine İskender yanında bulunan komutanlarına buraya yerleşilmesini, herkesin içinde oturabileceği bir ev bina etmesini ve orada bir kanalın açılmasını emretmiştir. Bunun üzerine 12 bin asker, 12 bin ev ve şehrin içinden geçen büyük kanalla birlikte evlerin içinde akan arklar inşa etmişlerdir. Başka bir rivayete göre Semer, İskender'in cariyelerinden birinin ismidir. İskender, Semerkant şehrini bu cariye için inşa etmiştir. Ancak tarihi ve arkeolojik olarak ele alındığında İskender'in bölgeye geldiğinde Semerkant şehrinin zaten var olduğu görülmektedir. Bu rivayetlerin, onun şehrin büyük dış surlarını yaptırması ve bölgede üç yıl süren mücadeleleri esnasında Semerkant'ı ana karargah olarak kullanması ile ilgili olduğu görüşü yaygındır.
Antik Semerkant'ın harabelerinin bulunduğu Efrâsiyâb tepesindeki ilk kazı çalışmaları 19. yüzyılın sonunda Rus arkeolog Nikolay Veselovsky tarafından gerçekleştirildi. Efrâsiyâb kalıntıları Sovyetler Birliği döneminde devlet koruması altında alınarak arkeolojik sit alanı olarak ilan edildi ve 1970 yılında uzun yıllardır toplanan kazı ve bilimsel araştırma buluntularını barındıran, bir Afrasiyab Müzesi kuruldu. Ancak, Semerkant'ın kesin olarak ne zaman kurulduğuna dair bir kanıt yoktur. Semerkant Arkeoloji Enstitüsü araştırmacıları kentin MÖ 8. ve 7. yüzyıllar arasında varlığını savunuyorlar. Şehir sınırları içinde yapılan arkeolojik kazılarda, Geç Paleolitik döneme kadar uzanan kırk bin yıl öncesine dayanan insan yaşamına dair izler ortaya çıkarılmıştır. Şehrin banliyölerinde M.Ö. 12 - 7. binlere tarihlendirilen bir grup Mezolitik dönem arkeolojik alanlar keşfedilmiştir. Şehri su ile besleyen Zerefşan Nehrine bağlı Siab ve Darg'om kanallarının, MÖ 7. ila 5. yüzyıllarda erken Demir Çağı'nda oluştuğu tespit edilmiştir.
Semerkant, ilk olarak bugünkü şehir merkezinin kuzeyinde kalan Zerefşan Nehrinin güney kıyısındaki vadiye hakim yüksek bir mevkide kurulmuştu. Cengiz Han'ın 1220'de şehri tahrip etmesinden sonra daha güneyde bugünkü modern Semerkant'ın bulunduğu bölgede yeni bir şehir kurulmuştur. Elde edilen arkeolojik ve tarihi verilere göre Semerkant'ın, M.Ö 535 yılında Pers hükümdarı Büyük Kiros tarafından ileri bir karakol olarak kurulduğu anlaşılmaktadır. Arkeolojik verilere göre şehir Persler dönemde 218,5 hektarlık bir alanı kaplamakta olup o dönemde Orta Asya'nın, hatta dünyanın en büyük şehirlerinden biri konumundaydı. Semerkant ilk zamanlardan itibaren Soğd, medeniyetinin merkezi konumundaydı. Soğdiana satraplığının yönetim merkezi olarak uzun süre Ahameniş İmparatorluğu'nda önemli bir rol oynadı.

Semerkant'ın tarih sahnesine çıkışı, Makedonya Kralı Büyük İskender'in Pers İmparatorluğunu yıktıktan sonra M.Ö. 329'da Soğdiana'yı ele geçirmesiyle gerçekleşir. Antik Yunanlar tarafından Marakanda (Eski Yunanca: Μαράκανδα) adıyla anılan Semerkant'ı zapteden Büyük İskender, kendisine karşı ayaklanmayı bahane ederek şehri yakıp yıktı. Ancak şehri dışarıdan gelecek saldırılardan korumak için etrafına büyük bir surla inşa ettirdi. Semerkant, İskender'in ilk fetihleri sırasında önemli zararlar görmesine rağmen hızla toparlandı ve yeni Helen etkisi altında gelişti. İskender'in ölümünden sonra şehir, İskender'in komutanlarından Selevkos’un eline geçti. Antik Semerkant ile ilgili en eski arkeolojik kalıntılar Selevkos kralı I. Antiokhos dönemine aittir. Şehir, M.Ö 189 yılında Helenistik dönem krallıklarından Grek-Baktriya Krallığı'nın sınırları içerisine dahil oldu. Ancak Yunanlar şehirde küçük bir idareci sınıf olarak kaldı. Hakim dilin Soğdca olduğu şehirde nüfusun çoğunluğunu İran menşeli Soğdlar oluşturmaya devam etti. Semerkant'ın başşehri olduğu Soğdiana'da mutlak bir hükümranlık yoktu. Merkez Semerkant'ın üstünlüğünün tanındığı bağımsız Soğd krallıklarından oluşan bir konfedarasyondu. Bölgede İran kültürü ve Budizm kültürü bir arada yaşıyordu. Semerkant'ın Soğd halkının çoğunluğu, Zerdüştîlik ve Zerdüştîlikten ilham alan Mazdeizm ve Ma

TRT Haber, TRT tarafından 18 Mart 2010 tarihinde TRT 2'nin önceki frekansında yayına başlamasıyla kurulan haber kanalıdır. 18 Kasım 2013 tarihinde logosunu ve stüdyolarını değiştirip eş zamanlı HD yayına geçmiştir.
2019 yılında TRT Haber ve TRT Spor kanallarını bünyesinde barındıran Haber ve Spor Yayınları Daire Başkanlığı kaldırılarak yerine TRT Haber Kanal Koordinatörlüğü olarak yayınlarına ediyor. TRT 1 Ana Haber de yine TRT Haber bünyesindedir.
2018-2024 yılları arasında Türkiye'nin en çok izlenen haber kanalı oldu. Hâlen liderliğini sürdürmektedir.

TRT Haber dijitalleşme çalışmalarıyla birlikte organizasyon yapısını değiştirmiştir. Televizyon haberlerinden sorumlu haber koordinatörlüğünün yanında dijital yayınlardan sorumlu kanal koordinatör yardımcılığı kurulmuştur. 30 yıldır yayında olan Telegün (Teletext) servisi de dijital yayınlara bağlıdır.
Haber koordinatörlüğü Yapım, Yayın ve Görsel işlerden sorumlu yardımcılıklara sahiptir. Bu birimlerin altında Yurt haberleri, Dış haberler, Ankara haberleri (Ankara), İstanbul ve Yurt Haberler Müdürlüğü bünyesinde Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum, İzmir ve Trabzon bölge haber müdürlükleri örgütlenmiştir.
Ayrıca 2019 yılında örgütlenme yapısındaki güncellemede Özel Haberler Müdürlüğü ihdas edilmiştir.
Kanal Koordinatörü: Muhammed Enes Polat
Kanal Koordinatör Yardımcısı (Dijital Yayınlar): Ogün Öcek
Kanal Koordinatör Yardımcısı (Mali ve İdari İşler): Sefa Burak Bozyel
Haber Koordinatörü: Hüseyin Erdoğan
Haber Koordinatör Yardımcısı (Yapım): Seval Yılmaztekin
Haber Koordinatör Yardımcısı (Yayın): Ahmet Necdet Tunaç
Haber Koordinatör Yardımcısı (Görsel İşler): Tolga Çıplak
Program Müdürü: Muhammed Ersönmez
Yayın Planlama Müdürü: Çetin Özay
Ankara Haberleri Müdürlüğü: Gizem Baydar Karakış
İstanbul Haber Müdürlüğü: Zeynel Yaman
Yurt Haberler Müdürü: Mücahit Yolcu
Dış Haberler Müdürü: Fatih Oruk
Özel Haberler Müdürü: Yekta Şirin
Ekonomi Haberleri Müdürü: Belgin Yakışan Mutlu

Ana madde: TRT Haber tarafından yayınlanan programların listesi

TRT Haber HD, TRT tarafından hizmete sokulan TRT Haber kanalı ile eş zamanlı yayın yapan HD kanalıdır. 18 Kasım 2013'te yeni yayın dönemine başlamasının ardından HD çözünürlükte yayına başlamıştır.
TRT Haber HD, Türksat 3A'da 11054 V 30000 3/4 frekansından, Eutelsat 7A 11637 H 30000 5/6 frekansından, Turkcell TV+'ta 53. kanalda, D-Smart'ta 32. kanalda, Türksat Kablo TV'de 55. kanalda, Tivibu'da 33. kanalda yayın yapmaktadır.
TRT Haber, 28 Kasım 2018 tarihinde HD logosunu kaldırmıştır.

Resmî site
Facebook'ta TRT Haber
X'te TRT Haber
YouTube'da TRT Haber
Instagram'da TRT Haber 8 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Telegram'da TRT Haber 15 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaay'da TRT Haber 15 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linkedin'de TRT Haber
Pinterest'te TRT Haber 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TikTok'ta TRT Haber

Türk Akademisi (İngilizce: Turkic Academy, Azerice: Türk Akademiyası, Kazakça: түркі академиясы, Kırgızca: Түрк Академиясы, Rusça: Тюркская академия) veya eski adıyla Uluslararası Türk Akademisi, 25 Mayıs 2010'da Kazakistan'ın başkenti Astana'da kurulan bilimsel araştırma merkezi. Başlangıçta Türk Akademisi A.Ş. adı altında Kazakistan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı'na bağlı olarak kurulan akademi, 23 Ağustos 2012'de Bişkek'te gerçekleştirilen Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi II. Zirvesi'nde uluslararası akademi statüsüne kavuşmuştur. Uluslararası Türk Akademisi'nin başkanı Prof. Dr. Darhan Kuandıkoğlu Kıdırali'dir.

3 Ekim 2009'da Azerbaycan'ın Nahçıvan şehrinde yapılan Türk Dili Konuşan Devletler Başkanlarının IX. Zirvesi'nde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev Türk dünyası ile ilgili araştırmalar yürütmekle görevli uluslararası bir araştırma merkezi kurmayı önerdi. 28 Mayıs 2010'da Kazakistan'ın başkenti Astana'daki Barış ve Uzlaşma Sarayı'nda  Türk Akademisi oluşturuldu. Araştırma merkezinin açılış törenine Kazakistan  Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ve dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte ABD, Rusya (Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Yakutistan), Özbekistan, Kırgızistan ve Ukrayna devletlerinin türkolog uzmanları katıldı.
Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te 22-23 Ağustos 2012 tarihinde düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi II. Zirvesi'nde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev, Azerbaycan Cumhuriyeti Başbakanı Artur Rasizade Türk Akademisine uluslararası statü verilmesi konusunda bir anlaşma imzaladı.
Onay işlemlerinin tamamlanmasını takiben, 2010 yılından itibaren Astana'da Kazakistan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığına bağlı olarak çalışmalarını yürüten Türk Akademisi, 28 Ağustos 2014 tarihinde uluslararası statü kazandı. Böylece, Türk dili konuşan dört devlet tarafından kurulan araştırma merkezi, çalışmalarını "Uluslararası Türk Akademisi" adı altında sürdürmeye başladı.

 Azerbaycan
 Kazakistan
 Kırgızistan
 Türkiye

Dil, edebiyat, kültür, bugünkü eski çağlardan Türk halkının tarihi üzerine araştırmalar üstlenerek ve yerli kaynaklar temelinde Türk medeniyetinin insanlık medeniyetine katkısını tespit ederek Türk dünyası ile ilgili akademik çalışmaları koordine eden eşsiz bir merkez haline gelmek..

Türk halklarının bilimsel kuruluşlarına bilim ve eğitim konusunda yardımcı olmak, Türk dilini konuşan Ülkelerdeki aydınların girişimlerine destek vermek ve onları düzenli olarak bir araya getirmek.

Türk Akademisi araştırma kurumları ve Türkolojik merkezler ile yaklaşık 40 memorandum imzaladı. Liste, Macar Ulusal Bilimler Akademisi ve araştırma merkezleri, Kırgız Cumhuriyeti Ulusal Bilimler Akademisi, Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi, Moğolistan Bilimler Akademisi ve araştırma kurumları ve Rusya Bilimler Akademisi araştırma merkezlerini içermektedir. Ayrıca, Akademi Güney Kore, ABD ve Türkiye'nin en iyi üniversiteleri ile derin ilişkileri vardır. Neredeyse 100 yabancı Türkolog-akademisyen ile bir takım olağanüstü projeler yürütülmektedir. Uluslararası Türk Akademisi Türk Devletleri Teşkilatı, TÜRKPA, TÜRKSOY ve İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ile ortaklıklar kurmuştur.

Akademik Konseyi Türk Akademisi'nin yüksek organıdır. Kurum her üye devletten bir temsilci, Türk Akademisi Başkanı ve Başkan Yardımcılarından oluşan Akademik Konsey tarafından yönetilmektedir.

Başkan dört yıllık bir dönem için üye devletlerin vatandaşları arasından seçilir ve aday olup yeniden seçilebilirler. Türk Akademisi'nin ilk başkanı Prof. Dr–Darhan Kıdırali'dir. O 4-5 Haziran 2014'te Bodrum, Türkiye'de, düzenlenen Türk Konseyi IV zirvesinde üye devletlerin Başkanları tarafından bu göreve getirildi. Türk Akademisi Kazakistan'da yerleştiğinden, ilk başkanı, Kazakistan tarafından atandı. Başkan pozisyonu dört yıllık dönüşüm esasına göre diğer üye ülkelerin İngilizce alfabetik adlarına göre Azerbaycan, Kırgızistan ve Türkiye'ye geçecektir.

Türk Akademisi Başkanı Kazakistan vatandaşı olduğundan Başkan Yardımcıları pozisyonları için diğer üye devletlerin (Azerbaycan, Kırgızistan ve Türkiye) üç genel başkan yardımcısı adayı olacaktır.

Türk Akademisi bünyesinde beş araştırma merkezi oluşturulmuştur. Bunlar: Tarih ve Etnoloji Merkezi, Dil, Edebiyat ve Terminoloji Merkezi, Sanat ve Kültür Merkezi, Sosyo-Ekonomik Araştırmalar Merkezi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi'dir. Bu merkezler hayatî toplumsal sorunlar, kültür, tarih, ekonomi ve Türk dünyasının bütünleşmeleri ile çalışmaya kararlıdır.

Türk Akademisi'nde çalışan Akademisyenler kurucu ülkelerden ve bütün Türk dünyasındandır. Akademi uluslararası bir takım eşsiz projeleri tamamlamıştır. Dört yılda 50 küsur kitap yayınlamıştır. Onlar Türk tarihini, kültürünü, sanatını ve Türk halkının geleceği gibi konularda geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Akademi ayrıca Türkoloji ve altayistik konularda bilimsel analizler sağlayan "Altay araştırmaları ve Türkoloji" ve dört dilde (Kazakça, Rusça, İngilizce, Türkçe) makaleleri ile bilimsel ve analitik "GLOBAL Turk" olarak iki dergi yayınlamaktadır. Ayrıca, Akademi Türk dillerinin sözlüklerini üretmiştir. Akademi çeşitli uluslararası konferanslar, forumlar, toplantılar ve Türk tarihi, kültürü ve Türk dünyasının seçkin adamlarına adanmış seminerler düzenledi.

Türk Akademisi bünyesinde Türk Kütüphanesi çalışmaktadır. Ünlü Türkologların kişisel kütüphanelerinin üzerinden oluşturulan kütüphane 30 bini aşkın kitaptan oluşmaktadır. Abduali Kaidar, Abjan Kuryşjanuly ve Mandoky Kungur Iştvan gibi yaygın olarak bilinen Türkologların kişisel kütüphaneleri de bu kütüphaneye devir edilmiştir. Kütüphanede olağanüstü kitap ve el yazması de vardır. Her Türk milleti için ayrı kitap rafları vardır. Mesela, Kazak Türkleri, Türkiye Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Özbek Türkleri, Türkmen Türkleri, Başkurt Türkleri, Tatar Türkleri, Karaçay Türkleri, Çuvaş Türkleri, Karakalpak Türkleri ve Nogay Türkleri vb. hakkında kitaplar bulunabilir. Türk Akademisi elektronik veritabanı oluşturma sürecindedir.

Türk Akademisi müzesinde farklı gelişimsel dönemlere ait Türk insanları tarafından oluşturulmuş değerli eserleri görmek mümkündür. Türk halklarının maddi ve manevi miraslarını toplama ve sistematikleştirilmesiyle ilgili çalışmalar devam etmektedir.

Resmî internet sitesi 8 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Facebook sayfası
Resmî Twitter hesabı 17 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk Kurultayı, Türk devlet ve toplulukları arasındaki dostluk, kardeşlik ve iş birliğinin geliştirilmesi amacıyla, 1993'ten beri düzenlenen etkinliklerdir.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ile Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfının (TÜDEV) iş birliğinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu benzeri bir forumdur. Kurultayın onuncusu 18-20 Eylül 2006'da Antalya'da, On birincisi Kasım 2007'de Bakü'de düzenlenmiştir.

Sovyetler Birliği'nin 1991 yılında dağılmasının ardından Kafkaslar'da Azeriler, Orta Asya'da Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler ve Türkmenler bağımsızlıklarını kazanarak ulusal devletlerini kurmuşlardır.
Türkçe konuşan ülkeler arasında tarihten gelen ortak kültür ve yakınlık, birbirinden bağımsız hareket etmelerini engellemektedir. Bu nedenle, bu ülkeler arası çeşitli alanlarda iş birliğinin sağlanması ve fikir telakkileri yapılması konusunda, TÜDEV ve TİKA 1993 yılından itibaren Türk kurultayları düzenlemeye başlamıştır.
Kurultaya bağımsız Türki devletler yanında, Rusya Federasyonu içerisinde bulunan özerk cumhuriyetler ile bölgeler katılmaktadır. Çin ve İran'daki Türk toplulukları yanında Balkanlar ve diğer bölgelerdeki Türk azınlıkları da delege göndermektedir. Tarihten gelen akrabalık nedeniyle Moğolistan ve diğer Moğol topluluklar da iştirak etmektedir. Hatta ABD'de yaşayan Meluncanlar da toplantıda yer almaktadırlar.
Bugüne kadar 11 kurultay gerçekleştirilmiş olup, ilk on kurultay Türkiye'nin Antalya, Samsun, İzmir gibi çeşitli şehirlerinde yapılmıştır. Kurultay (forum) 2001 yılına kadar aralıksız olarak her yıl yapılmış ancak 2006'ya kadar 5 yıl ara verilmiştir. En son 2007 yılında Bakü'de gerçekleştirilerek ilk defa Türkiye dışında düzenlenmiştir.
Bazı yıllarda KKTC tarafından düzenlenmek istenmiş ancak diğer Türki ülkeler bu konuya mesafeli durmuşlardır. 12. kurultayın Bişkek'te yapılması öngörülmüştür.
Kurultayın başlama anında demir dövülmesi geleneksel ritüeli haline gelmiştir. Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi daimi sekretaryasının kurulması ardından kurultayın merkezinin de belirlenmesi ve iki yılda bir yapılmak üzere kurumsallaştırılması öngörülmektedir.
Kurultaya ülkelerden bürokratlar, uzmanlar, akademisyenler, iş adamları ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katılmaktadır.

16-18 Eylül 2006 tarihleri arasında Antalya'da yapılan kurultaya çeşitli ülkelerden 600'den fazla delege katılmıştır. Ancak Türkmenistan ile Özbekistan düşük düzeyde katılmışlardır. 10. Kurultayda üzerinde durulan konu, Türklerin tarihsel aktör olduğundan hareketle, bölgede nesne değil özne olması gerektiği ve bunun ortaklıktan geçtiği olmuştur. Türklerin tarihte derinliği olan, tarihe istikamet veren bir toplum olduğu vurgulanmıştır.
 
Öneriler

İlk defa Türkiye dışında yapılan kurultaya 200 civarında delege katılmıştır. Türkmenistan'dan düşük katılım gerçekleşmiş, Özbekistan'dan katılım olmamıştır. Böyle olmakla beraber Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızıstan ile Türkiye ne olursa olsun dört devlet olarak yola devam edileceği toplantının ana gündemi olmuştur. İstikrara kavuşmuş, iç bütünlüğünü tamamlamış, bölgesel sorunlara ortak bir refleksle hızlı şekilde cevap veren bir Türk Dünyası Topluluğu'nun tüm insanlığın yararına olacak ve küresel barışa da hizmet edeceği görüşünde birleşilmiştir.
Öneriler

11. Kurultay bildirisinde, Türk dili konuşan ülkelerin parlamenter asamblesinin kurulması için gerekli görüşmelerin tamamlanması, Türk halklarının maruz kaldığı terör ve soykırımların, uluslararası kamuoyuna anlatılmalı ve terörle mücadele konusunda iş birliğine 
gidilmesi üzerinde bulunularak. KKTC tehciri konusunda ve Ermeni soykırımı iddialarına karşı, iş birliği geliştirilmesi, Orta Asya ülkeleri arasındaki sınır sorunlarının ivedilikle giderilmesi gerektiği vurgulandı.
Türklerin edilgen olduğu Doğu Türkistan, Batı Trakya, Makedonya, Kırım Türkleri ile Çuvaş, Tatar, Nogay ve diğer devletlerde yaşayan Türklerin korunması için çaba gösterilmesi gerektiği Avrupa ve Amerika'daki  Türk diasporaları teşkilatları arasında iletişim ve birlik artırılması gerektiği hususunda önemle duruldu. Orta Asya'ya kadar uzanan demir yolu hattının hızla bitirilmesi temennisinde bulunuldu.

Bürokrattan akademisyenlere, sivil toplum ve düşünce kuruluşlarından, ticaret ve sanayi odalarına ve medya temsilcilerine kadar çeşitli sektörlerdeki kişilerin bir araya getirilerek Türk Dünyası hakkında görüş alışverişi yapmaktır. Bu alanda,

Türk devlet ve topluluklarının modern anlamda ekonomik gelişmelerini ve refahlarını sağlamak,
Uluslararası platformlarda dayanışmalarını güçlendirmek,
Kültürel bağlarını derinleştirmek,
Somut iş birliği alanlarını kamu kesimini de içine katarak gerçekleştirme yolunda atılacak adımları belirlemek,
Halen yürütülen müşterek çalışmaları ve projeleri daha etkin hale getirmek,
Kısa ve orta vadede uygulanabilir yeni iş birliği alanlarını ortaya çıkarmak.
Kurultayda, bürokratlar, uzmanlar, akademisyenler, iş adamları ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri katılmaktadır. Kamu ve sivil alandaki mevcut iş birliği çalışmaları gözden geçirilerek, bunların daha etkili ve verimli hale getirilmesi ile yakın gelecekte yapılabilecek yeni iş birliği alanlarının oluşturulması hedeflenmektedir.
Kurultayda faaliyet gösteren komisyonlar:

Uluslararası İlişkiler,
Medya ve İletişim Komisyonu,
İktisadi, Ticari, Mali İlişkiler ve Turizm Komisyonu,
Kültür Komisyonu,
Eğitim/Öğretim, Bilim ve Teknoloji Komisyonu,
Gençlik Komisyonu,
Toplum Yönetimi ve Hukuk Komisyonu'dur.

 Azerbaycan
 Kazakistan
 Kırgızistan
 Moğolistan
 Özbekistan
 Tacikistan
 Türkiye
 Türkmenistan
 Kuzey Kıbrıs
 Tataristan
 Başkurdistan
 Çuvaşistan
 Kırım Özerk Cumhuriyeti
 Yakutistan
 Altay Cumhuriyeti
 Dağıstan
 Gagavuzya
 Hakasya
 Kabardino-Balkarya
 Karaçay-Çerkesya
 Tuva Cumhuriyeti
 Doğu Türkistan
 Taymir
 Buryatya
Rusya, İran, Irak, Afganistan, Gürcistan, Batı Trakya, Kosova, Romanya, Makendonya, Bulgaristan, Bosna-Hersek, Arnavutluk temsilcileri.
Almanya, Fransa, ABD, Avustralya, Belçika ve İsviçre'de yaşayan Türk diasporası.

1. Kurultay:  Antalya, 21-23 Mart 1993
2. Kurultay:  İzmir, 20-23 Ekim 1994
3. Kurultay:  İzmir, 1995
4. Kurultay:  Ankara, 1996
5. Kurultay:  İstanbul, 1997
6. Kurultay:  Bursa, 1998
7. Kurultay:  Denizli, 1999
8. Kurultay:  Samsun, 2000
9. Kurultay:  İstanbul, 2001
10. Kurultay:  Antalya, 16-18 Eylül 2006
11. Kurultay:  Bakü, 17-19 Kasım 2007
12. Kurultay:  Bişkek, 2009

Ortak organizasyonlar

Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi
Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı
TÜRKPA
Diğer

Türk Birliği
Türkçülük
Orta Asya Birliği

Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi veya eski adıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) (İngilizce: Parliamentary Assembly of Turkic States), 21 Kasım 2008 tarihinde kurulan ve temeli Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi'ne dair anlaşmaya (21 Kasım 2008 İstanbul Anlaşması) dayanan parlamentolar arası iş birliğidir.
TÜRKPA kurucu anlaşması olan İstanbul Anlaşması Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında imzalanmıştır. Anlaşma, Dolmabahçe Sarayı'nda yapılmıştır. Bu yüzden bu anlaşmaya İstanbul Anlaşması denilmektedir. Anlaşma, TBMM adına Köksal Toptan, Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi adına Oktay Asadov, Kazakistan Cumhuriyeti Parlamentosu adına Senato Başkan Yardımcısı Muhammet Kopeyev ve Kırgız Cumhuriyeti Jogorku Keneşi adına Meclis Başkanı Aytibay Tagayev tarafından imzaladı.
29 Eylül 2009 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti başkenti Bakü`de, Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi'nin (TÜRKPA) 1. Genel Kurul Toplantısı gerçekleştirilmiştir. Toplantıda TÜRKPA'nın İçtüzüğü, Sekretaryası ve Bakü Beyannamesi kabul edilmiştir. Aynı zamanda TÜRKPA Sekretaryası'nın sürekli Bakü şehrinde yerleşik olması karara bağlanmıştır.
TÜRKPA başkanlığı rotasyon usulüne göre İngiliz alfabesi esas alınarak, her yıl bir üye ülke tarafından yürütülmektedir.
2021 yılında Türkiye'de gerçekleşen Türk Devletleri Teşkilatı zirvesi sonrasında Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi adını almıştır.
28 Nisan 2023 tarihinde Türkiye'nin başkenti Ankara'da gerçekleştirilen 12. Genel Kurul toplantısında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gözlemci statüsünde asambleye dahil edilmiştir.

Parlamentolar arası işbirliğinin kalite yönünden parlamento diplomasisi araçlarının yardımıyla devletler arasında politik diyalogun daha da geliştirilmesine katkıda bulunmak;
Tarih, kültür ve dil ortaklığına dayanarak ulusal yasamaların yakınlaştırılması ve parlamentolar arası işbirliğine ilişkin diğer konularda karşılıklı faaliyetin daha da yoğunlaştırılması.
Türk dili konuşan ülkeler ve diğer bölge ülkeleri arasında karşılıklı faydalı ve eşit düzeyli işbirliğinin geliştirilmesine katkıda bulunmak;
Üye ülkelerin yasamalarının, aynı zamanda kültürel mirasın ve tarih, sanat, edebiyat ve diğer alanlarda Türk dili konuşan ülkeler için ortak önem taşıyan değerlerin korunması ve gelecek nesillere devredilmesine yönelmiş yasamaların yakınlaştırılması üzere tavsiyeler vermek;
Taraflar arasında politik, sosyo-ekonomik, kültürel, insani, hukuki ve diğer alanlarda ilişkilerin geliştirilmesine yardım göstermek yönünde faaliyetleri devam ettirmektir.
Türk Dili Konuşan Ülkerler Parlamenter Asamblesi faaliyetlerini; bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü ve devlet sınırlarının ihlal edilmezliği, eşitlik, birbirinin iç işlerine karışmama ilkelerine saygı duyulması, zor kullanmaktan ve zor kullanılması ile tehdit, ekonomik ve başka baskı yöntemlerinden imtina temelinde, devletlerin siyasi ve ekonomik güvenliğinin güçlendirilmesi, doğal kaynakları tam ve verimli kullanmak yoluyla halkların refahının yükseltilmesi, ulusal ekonomilerin dinamik geliştirilmesi, parlamento diplomasisi alanında yeni başarılara imza atılması, bölge ve diğer uluslararası camianın üyesi olan ülkelerin parlamentoları ve diğer uluslararası örgütler ile yeni ilişkilerin kurulması ve mevcut ilişkilerin geliştirilmesi esasında yürütmektedir.

1. Genel Kurul: 29 Eylül 2009'da Azerbaycan-Bakü'de yapılmıştır.
2. Genel Kurul: 28 Nisan 2011'de Kazakistan-Astana'da yapılmıştır.
3. Genel Kurul: 15 Haziran 2012'de Kırgızistan-Bişkek'te yapılmıştır.
4. Genel Kurul: 12 Haziran 2013'te Türkiye-Ankara'da yapılmıştır.
5. Genel Kurul: 13 Haziran 2014'te Azerbaycan-Bakü'de yapılmıştır.
6. Genel Kurul: 6 Aralık 2015'te Kazakistan-Astana'da yapılmıştır.
7. Genel Kurul: 8 Aralık 2017'de Kırgızistan-Bişkek'te yapılmıştır.
8. Genel Kurul: 20 Kasım 2018'de Türkiye-İzmir'de yapılmıştır.
9. Genel Kurul: 18 Aralık 2019'da Azerbaycan-Bakü'de yapılmıştır.
10. Genel Kurul: 28 Eylül 2021'de Kazakistan-Türkistan'da yapılmıştır.
11. Genel Kurul: 24 Haziran 2022'de Kırgızistan-Çolpon-Ata'da yapılmıştır.
12. Genel Kurul: 28 Nisan 2023'te Türkiye-Ankara'da yapılmıştır.
13. Genel Kurul: 6 Haziran 2024'te Azerbaycan-Bakü'de yapılmıştır.
14. Genel Kurul: 12 Haziran 2025'te Kazakistan-Astana'da yapılmıştır.

Çevre ve Doğal Kaynaklar Daimi Komisyonu
Eğitim, Kültür, Sosyal ve İnsani Meseleler Komisyonu
Ekonomik İş Birliği Daimi Komisyonu
Hukuk İşleri ve Uluslararası İlişkiler Daimi Komisyonu

Türk Cumhuriyetleri Parlamento İçtüzükleri
Türk Cumhuriyetleri Anayasaları Kitabı
Türk Dili Konuşan Ülkelerin Anayasaları

TÜRKPA

Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi ya da Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet başkanları Zirvesi, Türk dil ve lehçelerini konuşan altı Türk ülkesinin devlet başkanlarının ve üst düzey yetkililerinin katıldığı bir zirvedir. Bir diğerinin egemen eşitliğine karşılıklı saygı temeline dayanan bu zirve, ortak tarih ve kültürel yapıya sahip ülke cumhurbaşkanlarını bir araya getirmektedir. 1992 yılından beri belirli aralıklarla düzenlenen zirvede Türk dünyasının sorunları gündeme getirilmektedir. 3 Ekim 2009'da, Nahçıvan Anlaşması'yla daimî sekreteryası kurulmuş ve adı Türk Keneşi olmuştur.
Türk Keneşi'nin kurumsal merkezi İstanbul, akademik merkezi Kazakistan, Parlamenterler Asamblesi TÜRKPA'nın merkezi Bakü olmuştur. TÜRKSOY da bu konseye bağlanmıştır.

 Türkiye
 Azerbaycan
 Kazakistan
 Kırgızistan
 Özbekistan
 Türkmenistan

Türkçe konuşan ülkeler arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkiler, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra 1991 yılında başlamıştır. Türkçe konuşan ülkeler arasındaki ilişkileri en üst düzeyde geliştirmeyi amaçlayan zirvelerin ilki, 30-31 Ekim 1992 tarihlerinde Ankara’da düzenlenmiştir.
1992 yılında yapılan ilk zirveye 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov ve Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov katılmıştır.
Altı ülke arasındaki ilişkileri ve iş birliğini ele alacak olmaları nedeniyle büyük beklentilerle başlayan zirve, kültür bakanlıkları arasında bazı kararların imzalanmasıyla (TÜRKSOY'un kurulması) sınırlı kaldı. Türk dünyasının bilim ve kültür alanında tanınmış isimlerinin ortak anılması kararı, ilk zirve toplantısının somut sonucu olarak ortaya çıktı.
Türkçe konuşan ülkeler arasındaki ilişkilerinin gelişmeye yatkınlığı ve daha sonra kaydedilen gelişmeler, zıt yöndeki bazı etkileri de harekete geçirdi. Bakü'de yapılması planlanan ikinci zirve, Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesinin aynı günlerde yapılması nedeniyle daha sonra İstanbul'da yapılabildi. İstanbul’da yapılan ikinci zirvede de liderler, "zirvenin bir başka ülkeye karşı olmadığını" dile getirdiler.
İstanbul zirvesinden sonra İzmir'de yapılması kararlaştırılan Türk Dünyası Kurultayı'na katılması beklenen Türkçe konuşan ülkelerinin liderleri, kurultay ile aynı tarihlerde düzenlenen BDT zirvesine katılmak zorunda kaldığından zirveden sonra düzenlenen kurultaya katılamadılar.
Üçüncüsü Bişkek ve dördüncüsü Taşkent'te yapılan zirvelerin, Kırgızların "Manas Destanı"nı, Özbeklerin Emîr Timur'u kutlamalarının yıl dönümüne getirilmesi de "zirvenin geri plana itildiği" gibi yorumlara yol açtı. Zirvenin beşincisi 1998 yılında Astana'da, altıncısı 2000 yılında Bakü'de yapıldı.
Taşkent'te yapılan dördüncü zirveye kadar "Türk Zirvesi" olarak adlandırılan toplantıların adı önce "Türk Cumhuriyetleri Devlet Başkanları Zirvesi"ne, beşinci zirveden sonra da "Türkçe Konuşan (Türk Dili Konuşan) Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi"ne dönüştürüldü.
Altı zirvede ele alınan konular, ayrı ayrı zirvenin yapıldığı başkentlerin adlarıyla anılan, Türkçe ve Rusça olarak iki nüsha hazırlanan bildirilerle duyurulmuştur.
Bildiriler genelde temennilerden ibaret kalmıştır. Ağırlıklı olarak bölge ülkelerindeki petrol ve doğal gazın dünya pazarına taşınmasıyla ilgili çalışmalardan duyulan memnuniyet, ilişkilerin güçlendirilmesi, ticari ve ekonomik iş birliğinin gerekliliği, terörizm ve uyuşturucu trafiğine karşı ortak mücadele, bölgesel sorunlarda BM ve AGİK ilkelerinin önemi üzerinde durulmuştur.
Altıncı zirveden sonra, zirvede kırılmalar ve tıkanmalar yaşanmaya başlamıştır. Özbekistan ve Türkmenistan bu tarihlerden sonra zirveye karşı soğuk tutum göstermişlerdir.
2000 yılına kadarki tüm zirvelerde altı ülkeden de devlet başkanları düzeyinde katılım gerçekleşmiştir. 2000 yılında Bakü'de düzenlenen altıncı zirveye, Türkiye, Kazakistan ve Kırgızistan devlet başkanı düzeyinde katılırken, Özbekistan ve Türkmenistan meclis başkanları tarafından temsil edilmiştir.
2001 yılında düzenlenen yedinci zirvede ise, Özbekistan meclis başkanı düzeyinde katılırken diğer ülkeler devlet başkanı düzeyinde temsil edilmiştir.
2006 yılında düzenlenen sekizinci zirvede Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye devlet başkanı, Türkmenistan büyükelçi düzeyinde temsil edilirken Özbekistan zirveye katılmamıştır.
Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye, diğer Türkçe konuşan ülkeler katılmasa bile dörtlü olarak zirvelerin devam edeceğini belirtmiştir. Buna bağlı olarak dört ülke TÜRKPA adı altında yeni bir oluşum içine de girmiştir.
Özbekistan, başta Türkiye kaynaklı irticai faaliyetler gerekçesiyle Türkiye'ye uzak durmakta ve Türkiye ile resmî  ilişkilerini asgari düzeyde tutmaktaydı. Komşu Türkçe konuşan ülkelerle de sınır sorunları nedeniyle onlarla da ilişkilerini düşük seviyede tutmaktaydı. Özbekistan, Devlet Başkanı İslam Kerimov'un ölmesinden sonra bu tutumundan tamamen vazgeçti.
Rusya Federasyonu, bu zirveye bünyesindeki Türk halklarını temsilen gözlemci olarak katılmak istemektedir.
Ekim 2009'da Nahçıvan'da yapılan zirveye Özbekistan hariç diğer Türk ülkelerin hepsi katılmıştır. Türkmenistan da yüksek düzeyde temsil edilmiştir. Nahçıvan Anlaşması'yla Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi, kurumsallaşarak Türk Keneşi'ne dönüşmüştür.

30 Ekim 1992 –  Ankara Zirvesi
18 Ekim 1994 –  İstanbul Zirvesi
28 Ağustos 1995 –  Bişkek Zirvesi
21 Ekim 1996 –  Taşkent Zirvesi
9 Haziran 1998 –  Astana Zirvesi
8 Nisan 2000 –  Bakü Zirvesi
26 Nisan 2001 –  İstanbul Zirvesi
17 Kasım 2006 –  Antalya Zirvesi
3 Ekim 2009 –  Nahçıvan Zirvesi
15 Eylül 2010 –  İstanbul Zirvesi

Türk Devletleri arasındaki bağları derinleştirmek ve karşılıklı iş birliğini, kültürel ve ekonomik ilişkileri artırmak; ortak tarihî mirası ortaya çıkarmaktır. Ekonomik olarak öncelikli hedef alınan iki alan ise enerji ve ulaşımdır. Buna göre:

Türk halkları arasındaki yakın ilişkileri geliştirmek,
Türk cumhuriyetleri arasındaki dostane ve yapıcı ilişkileri güçlendirmek,
Türk dili konuşan ülkelerin uluslararası barış ve istikrara hizmet eden olumlu katkılarını artırmak,
Ülkelerin oluşturduğu coğrafyayı bir iş birliği, gönenç, istikrar ve barış bölgesine dönüştürmek
Avrasya gerçeğinin daha da güçlü bir biçimde algılanmasını sağlamak,
Bağımsızlıklarının on beşinci yıldönümünü kutlamakta olan Türk dili konuşan ülkelerin siyasal arenada ortak hareket etmesine katkıda bulunmak,
Devletlerin ortak hareket ederek uluslararası platformlarda ve dünya jeopolitikinde etkinliğini artırmak, zirvenin temel konularıdır.

Daimî bir sekreterya oluşturmak
Türk dünyası ortak alfabesi geliştirmek
Türk lehçelerinin karşılaştırmalı sözlüğünü hazırlamak
Ortak Türk tarihi kitabı oluşturmak ve ortak tarih müfredatı oluşturmak
Ortak Türk tarihi enstitüsü kurmak
Türk dünyasını birbirine bağlayacak enerji politikaları oluşturmak
İstanbul-Almatı tren ve genel ulaşım ağına Bişkek'in dâhil edilmesi ve Bakü-Tiflis-Ahıskalı-Kars demir yolu inşasına desteğin artırılması
İpek Yolu'nun gerçek anlamda yeniden canlandırılması
Ülkeler arasındaki çeşitli alanlarda çok taraflı ve ikili iş birliğinin geliştirilmesi
Ulaşım ve haberleşme projelerinin, ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi
Ortak kültür mirası eserlerinin korunması, onarılması ve tanıtılması ile ilgili ortak kurum oluşturmak
Eğitim bakanlıkları ve üniversiteler arasındaki iş birliğin teşviki
Karşılıklı burslu öğrenci değişimini geliştirmek
Lise ve üniversiteler arası öğrenci değişim ve dolaşım sistemi kurmak
Parlamentolar arası asamblesi ve parlamentolar arası ilişkiler enstitüsü kurmak
Ülkeler arasındaki muhtelif bölgesel ve uluslararası sorunlar hakkında fikir alışverişinde bulunmak ve orta yol aramak

9. Zirve görüntüleri (Nahçıvan zirvesi)

Aşağıda 1992 ve 2010 yılları arasında düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirveleri listelenmiştir. Bu zirveleri 2011-2021 yılları arasında Türk Keneşi zirveleri ve 2022 yılından itibaren Türk Devletleri Teşkilatı zirveleri takip etmiştir.

İlk Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 30 Ekim 1992'de Türkiye'nin başkenti Ankara'da yapıldı.

İkinci Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 18 Ekim 1994'te Türkiye'nin İstanbul şehrinde yapıldı.

Üçüncü Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 28 Ağustos 1995'te Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te yapıldı.

Dördüncü Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 21 Ekim 1996'da Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te yapıldı.

Beşinci Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 9 Temmuz 1997'8e Kazakistan'ın başkenti Astana'da yapıldı.

Altıncı Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 8 Nisan 2000'de Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de yapıldı.

Yedinci Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 26 Nisan 2001'de Türkiye'nin İstanbul şehrinde yapıldı.

Sekizinci Türk Dili Konuşan Ülkeler zirvesi 17 Kasım 2006'da Türkiye'nin Antalya şehrinde yapıldı.

Dokuzuncu Türk Dili Konuşan Devletler zirvesi 3 Ekim 2009'da Azerbaycan'ın Nahçıvan şehrinde yapıldı. Bu zirvede Türk Konseyi'nin kurulması için Nahçıvan Anlaşması imzalandı.

Onuncu ve son Türk Dili Konuşan Devletler zirvesi 15 Eylül 2010'da Türkiye'nin İstanbul şehrinde yapıldı. Yaşlılardan oluşan bir danışma kurulu oluşturuldu.

Aşağıda 1992 ve 2010 yılları arasında düzenlenen Türk Keneşi Devlet Başkanları Zirveleri listelenmiştir. 1992-2010 yılları arasında Türk Dili Konuşan Ülkeler zirveleri yılları arasında gerçekleştirilmiştir. 2022 yılından beri Türk Devletleri Teşkilatı zirveleri olarak düzenlenmektedir.

İlk Türk Keneşi zirvesi, 21 Ekim 2011 tarihinde Kazakistan'ın Almatı şehrinde "Ekonomik Alan ve Ticaret Alanında İş birliği" temasıyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca bu zirvede Türk İş Konseyi'nin kuruluşu da imzalanmıştır.

İkinci Türk Keneşi zirvesi, 23 Ağustos 2012 tarihinde Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te "Eğitim, Bilim ve Kültür Alanında İş birliği" temasıyla gerçekleştirilmiştir. Zirvede Türk Akademisi ve Türk Kültür ve Miras Vakfı'nın temelleri atılmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı bayrağı da bu zirvede kabul edilmiştir.

Üçüncü Türk Keneşi zirvesi, 16 Ağustos 2013 tarihinde Azerbaycan'ın Kebele şehrinde "Ulaşımda İş birliği" temasıyla gerçekleştirilmiştir.

Dördüncü Türk Keneşi zirvesi, 5 Haziran 2014 tarihinde Türkiye'nin Muğla ilindeki Bodrum ilçesinde "Turizmde İş birliği" temasıyla gerçekleştirilmiştir.

Beşinci Türk Keneşi zirvesi, 11 Eylül 2015 tarihinde Kazakistan'ın başkenti Astana'da "Medya ve Bilgi Alanında İş birliği" temasıyla gerçekleştirilmiştir.

Altıncı Türk Keneşi zirvesi, 2 Eylül 2018 tarihinde Kırgızistan'ın Çolpon-Ata şehrinde "Gençlik ve Ulusal Sporlar" temasıyla gerçekleştirilmiştir. Macaristan bu zirve sırasında Türk Keneşi'ne gözlemci olarak katılmıştır.

Yedinci Türk Keneşi zirvesi, 15 Ekim 2019 tarihinde Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de "Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerin (KOBİ) Desteklenmesi" temasıyla düzenlenmiştir. Özbekistan bu zirve sırasında Türk Keneşi'ne tam üye olmuş ve zirve sonunda Bakü Deklarasyonu imzalanmıştır. Kazakistan'ın ilk cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'e bu zirvede Onursal Başkanlık unvanı ve Türk Dünyası Ali Nişanı verilmiştir.

10 Nisan 2020 tarihinde, COVID-19 pandemisi ile ilgili olarak "COVID-19 salgını ile mücadelede iş birliği ve dayanışma" temasıyla olağanüstü bir videokonferans zirvesi düzenlendi.

31 Mart 2021 tarihinde, "Türkistan - Türk Dünyasının Manevi Başkenti" temasıyla resmî olmayan bir videokonferans zirvesi düzenlendi. Kazakistan'ın Türkistan şehri, Türk dünyasının manevi başkenti ilan edildi.

Sekizinci ve son (Türk Keneşi adıyla) Türk Keneşi zirvesi, 12 Kasım 2021 tarininde Türkiye'nin İstanbul şehrinde "Dijital Çağda Yeşil Teknolojiler ve Akıllı Şehirler" temasıyla gerçekleştirilmiştir. Zirve sırasında katılımcılar Türk Keneşi adının Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirilmesini onaylamış ve Türkmenistan gözlemci üye olarak teşkilata katılmıştır. Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev'e Türk Dünyası Ali Nişanı verilmiştir. Zirve sonunda İstanbul Deklarasyonu imzalanmıştır.

Zirve İstanbul'daki Demokrasi ve Özgürlükler Adası'nda (Yassıada) gerçekleştirilmiştir. Türk Keneşi Onursal başkanı Nursultan Nazarbayev, zirve için bir video mesaj göndermiştir.

Türk Dili Konuşan Ülkeler zirveleri listesi

Türk Kültür ve Mirası Vakfı, (Azerice: Türk Mədəniyyəti və İrsi Fondu) Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının girişimiyle Kazakistan Cumhuriyeti, Kırgız Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarının desteğiyle kurulmuştur. Vakfın tüzüğü 23 Ağustos 2012 tarihinde Türk Dili Konuşan Devletler İşbirliği Konseyi'nin (Türk Konseyi) Bişkek zirvesinde kabul edilmiştir.
11 Eylül 2015 tarihinde Türk Konseyi Devlet Başkanları Astana Zirvesi sırasında H.E. Günay Efendiyeva Türk Kültürü ve Mirası Vakfı'nın ilk başkanı olarak faaliyetlerine başlamıştır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Hükûmeti ile Türkiye Kültür ve Miras Vakfı arasında ev sahibi ülke anlaşması Dışişleri Bakanı H.E. Sayın Elmar Memmedyarov ve Türk Kültür ve Miras Vakfı Başkanı H.E. Bayan Günay Efendiyeva 8 Kasım 2018 tarihinde imzalanmıştır. Vakfın merkez ofisi Azerbaycan'ın Bakü kentinde bulunmaktadır. 14 Ekim 2019 tarihinde üye ülkelerin dışişleri bakanları ile Türk İşbirliği Teşkilatı gözlemcileri ve liderlerinin katılımıyla Türk İşbirliği Teşkilatı Bakü Zirvesi çerçevesinde Türk Kültürü ve Mirası Vakfı idari binasının açılışı yapılmıştır.
2019 yılında Türk Konseyi'nin Bakü Zirvesi sırasında Macaristan, Türk Kültürü ve Mirası Vakfı'na gözlemci ülke olarak katıldı.
Vakfın amaçları, faaliyetlerin, projelerin ve programların desteklenmesi ve finansmanı yoluyla Türk kültürünü ve mirasını korumak, incelemek ve teşvik etmektir. Bu hedeflere ulaşmak için fon:
-Türk kültürünü ve mirasını korumak, korumak, restore etmek ve tanıtmak için araçlar sağlar;
-Türk kültürünün ve mirasının korunması, restorasyonu ve tanıtımıyla ilgili bilimsel ve teknik konuların ele alınmasına yardımcı olur;
-Türk kültürünün ve mirasının korunması, restorasyonu ve tanıtılması alanlarında uzmanların eğitimini destekler;
-seminerler, çalıştaylar, konferanslar, kongreler ve saha çalışmalarının yanı sıra sergilerin düzenlenmesine yardımcı olur;
-elektronik ve basılı bilimsel süreli yayınların ve bilimsel yayınların hazırlanmasına yardımcı olur;
-Türk halklarının yaşadığı bölgelerde geleneksel el sanatlarının ve uygulamalı sanatların restorasyonuna, desteklenmesine ve geliştirilmesine katkıda bulunur;
-sanatçılara, sanatçılara ve diğer yaratıcı çalışanlara fikrî mülkiyet haklarının korunmasında yardımcı olur.

Türk Kültür ve Miras Vakfı, faaliyetinin başından bu yana Türk halklarının kültür ve mirasını korumaya ve tanıtmaya yönelik çeşitli büyük uluslararası konferanslar, festivaller, yuvarlak masa toplantıları, sergiler ve diğer etkinliklere üst düzey devlet yetkililerinin katılımıyla ev sahipliği yapmıştır. . Vakfın ortaklıklarındaki artış, bir dizi uluslararası kuruluş ve devlet kurumuyla mutabakat muhtıralarının imzalanmasına yol açmıştır.

Türk Birliği, Türk dilleri konuşan ve Türki soydan gelen toplulukların bir arada olmasını, ortak hareket etmesini, ortak siyasi ve ekonomik kararlar almasını tanımlayan fikri ve siyasi bir kavram.

Geniş tanımıyla köken itibarıyla Türk olan tüm ülke, özerk yönetim ve başka ülkelerde yaşayan Türk topluluklarının (kısaca Türk Dünyası'nın) tek çatı altında toplanmasını ve örgütlenmesini ifade eden siyasi bir kavram.
Dar anlamıyla, Türkçe konuşan devletlerin bir araya gelerek Avrupa Birliği'ne benzer bir yapı oluşturabileceğine yönelik fikir oluşumlarıdır. Bu fikir oluşumlarının çoğu duygusal temellere ve Türkçülük ideolojisine dayanır. Ancak her siyasi görüşün gerçekte ekonomik temeli olur. Avrupa Birliği benzeri Türk Birliği görüşü ekonomik bir temelden yoksundur. Ancak kültürel, tarihi, manevi temeli olduğu tartışılmaz bir gerçekliktir. Ekonomik temellerin geliştirilmesi böyle bir uluslararası örgütü doğurabilir. Burada, enerji sektörü önemli rol oynayabilir.

Türk Birliği kavramı bütün Türk Dünyası'nda aynı anlaşılmamaktadır. Türkiye ve Azerbaycan gibi Batı'ya daha yakın Türk ülkelerinde güçlü bir birlik olarak anlaşılır. Rus işgalinde kalmış Türk ülkelerinde Rusya Çarlığı ve Sovyetler Birliği propagandası ile Türkiye'nin güdümüne, işgaline girmiş bir ülkeler birliği olarak tanıtılmıştır. Sibirya ve Orta Asya Türkleri gerçek bir Türk Birliği düşüncesini genel olarak henüz anlayamamışlardır. Bu da Rusya, Çin, İran gibi devletlerin politikalarına uygun düşer. Türk Birliği için Türk Dünyası'nı fikirde ayırmaya yönelik olduğundan büyük engel oluşturur.

Fransız İhtilali (1789)'yle birlikte Avrupa'da ivme kazanan milliyetçilik fikirlerinin etkisi ve emperyalist devletlerin de kışkırtmasıyla, gayri müslim ve gayri Türk unsurların birer birer ayrılması, beraberinde, Osmanlı devlet idaresinde ve aydınlarda “Türk” kimliğinin daha açık dille ortaya konulması sonucunu doğurmuştur.
Türk toplulukları arasında "birlikte hareket etme fikri", Fransız İhtilali'yle birlikte Avrupa'da ivme kazanan milliyetçilik fikirleri ile ortaya çıkmıştır. Türk birliği fikri Türk toplulukların tarihinde çok daha eski temele dayanmaktadır. Kimi devletlerin baskısı altında kendi kültür ve bilincini yaşatma isteği bunu tetiklemiştir ancak fikrin oluşmasına sebep değildir, "sorunlardan kurtulma ve eski günlere dönme, eskiden ders çıkarma fikri", Türk toplulukları arasında "birlikte hareket ve mücadele etme, beraber olma fikrine" sadece zemin hazırlamıştır.
Buna bağlı olarak; 1905 yılından itibaren Rusya içerisinde kalan Türk halkları, Cedidcilik hareketi etkisinde kalarak, ortak hareket etme bilinciyle bağımsızlık mücadelesine girmişlerdir. I. Dünya Savaşı sıralarında gerek Osmanlı'da, gerek Orta Asya'da, gerekse İdil boylarında ortak mücadele etme ve birlik olma fikri yücelmiştir. 1917 yılında Rusya içerisinde üç ayrı bölge özerklik ilan ederek daha sonra birleşmeyi öngörmüştür.
Türk Birliği için Kırım Türklerinden aydın kişi İsmail Gaspıralı dilde-fikirde-işte birlik parolası ile önemli bir çığır açmıştır.

Türk Birliği ülkelerinden Kazakistan (Kazakistan) cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in 3 Ekim 2009 tarihinde Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 9.Zirvesi'nde Türk Dünyası'nın akademik birliğinin gerçekleşmesi için Türk Dünyası ve uluslararası ilmi araştırma merkezinin kurulması gerekti hakkında öneride bulunmuştur. Böylece Türk Akademisi (Kazakça: ТҮРКІ АКАДЕМИЯСЫ, İngilizce: Turkic Academy) 25 Mayıs 2010'da Astana'da kurulmuştur.

Ekonomik çıkarlar, Türkçe konuşan ülkelerin birlikte hareket etmeleri gereğini ortaya çıkarmaktadır. Özellikle enerji alanında Türk devletlerinin sahip olduğu kaynaklar, bu kaynakların piyasaya aktarılabilmesi için birbirine bağlanmasına zemin hazırlamaktadır. Türkiye-Azerbaycan-Kazakistan ve Türkmenistan boru hatlarıyla birbirine bağlanmaktadır. Boru hatlarıyla gelen ekonomik birliktelik (ya da iktisadi bağlılık) siyasi arenada ortak hareket etmeye neden olmaktadır.
1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan Cumhuriyetleri oraraya gelen Türkçe konuşan 6 devlet lideri, ortak bir siyasi platformda buluşmuştur. İlk zirve Türk devletleri arasında siyasi, ekonomik, kültürel yönde ilişkilerin arttırılması ve sağlamlaştırılması ekseninde geçmiştir. Türk tarihinin-kültürünün araştırılması ve ortak kültürün ortaya çıkarılması yönünde görüş bildirilmiştir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in bağımsızlığının ilanından sonra bu zirvede İstanbul'da yaptığı konuşma, Türk Cumhuriyetleri'nin bu beklentisini ve geleceğe yönelik umutlarını yansıtması bakımından önemlidir:
“Ancak bahar sellerini ne kadar engellemeye, önüne bentler çekmeye çalışırsanız çalışın, su yine de kendi yolunu açacaktır. İşte tarih nehri ile de aynısı olmuş ve ‘soğuk savaş' engelini yıkan tarih insanlık kanunlarıyla belirlenen esas yatağına dönmüştür...Halklarımız arasında karşılıklı anlayış ve güven duygusu oluştu. Dostluk etkili bir iş birliğinin en güvenilir garantisidir. Bu durum bizi umutlandırıyor.”
Türkçe konuşan ülkeler arasında son dönemlerde yapılan ortak çalışmalar şunlardır:

Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları zirveleri yapılmaktadır. 3 Nisan 2009 itibarıyla Türk Konseyi uluslararası örgüt olarak faaliyete geçmiştir. Türk Konseyi daha sonra 12 Kasım 2021 tarihinde Türk Devletleri Teşkilatı adını almıştır.
En son 11. Türk Devletleri Kurultayı Kasım 2007'de yapılmıştır.
Karşılıklı öğrenci değişimi yoğun olarak devam etmektedir.
Devletin desteklediği TÜDEV ve TİKA dernekleri kurulmuştur.
Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi TÜRKSOY kurulmuştur.
Birçok özel dernek kurulmuştur.
Ortak üniversiteler kurulmuştur.
Çağdaş Türk Lehçeleri arasında alfabe birliği büyük oranda sağlanmıştır.
Çağdaş Türk Lehçeleri sözlüğü tamamlanmıştır.
Türk Dil Kurumu tarafından lehçeler arasında robot çeviri sistemi yapılmaktadır.
Türk tarihi'nin Orta Asya'da daha etkin ve doğru şekilde öğretilmesi çalışmaları yapılmıştır.
Moğolistan'daki anıtlar için ülkeler arası iş birliği kararı alınmıştır.
Askeri İşbirliğine gidilmiştir.
Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı: Her yıl düzenlenen ve Türk devlet ve topluluklarının katıldığı bir forumdur. Sonuncusu (Onbirinci) Kasım 2007'de Azerbaycan'da yapılmıştır.
TDBB: Türk Dünyası Belediyeler Birliği.
TÜRKPA: Türkçe Konuşan Ülkeler Parlamentolar Arası Birliği, Türk Dili Konuşan Ülkelerin Parlamentoları arasında kurulan birlik.
ECO: Ekonomik İşbirliği Teşkilatı.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Kemalizm'in kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Birliği ve Pan-Türkizm görüşleri oldukça eleştirilmiştir. 1921'de Atatürk, Amerikalı gazeteci Streit'in "İslam Birliği", "Türklük Birliği", "Turan Birliği" hakkındaki sorularına şu yanıtı vermiştir:

"Bütün Müslümanların Türk hâkimiyeti altında birleşmesi anlamına geldiği müddetçe Panislamizm ve üzerinde Türk ırkı yaşayan bütün ülkelerin Anadolu Türklerinin hâkimiyeti altında birleşmesi anlamına geldiği müddetçe de Panturanizm, İngiltere emperyalistlerinin, kendi milletlerinin bize karşı daimi bir Haçlı seferine sürüklenmelerini temin etmek maksadı ile uydurmuş oldukları "korkuluk"lardır."Yine Atatürk, kendi yazdığı Nutuk kitabında da Pan-Türkizm'i şöyle eleştirmiştir:
"Muhtelif milletleri müşterek ve genel bir unvan altında toplamak ve bu muhtelif unsur kütlelerini aynı hukuk ve şartlar altında bulundurarak kuvvetli bir devlet tesis etmek, parlak ve cazip bir siyasi görüştür; fakat aldatıcıdır. Hatta, hiçbir sınır tanımayarak, dünyada mevcut bütün Türkleri dahi bir devlet halinde birleştirmek, elde edilmesi imkansız bir hedeftir. Bu, asırların ve asırlarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı hadiseler ile meydana koyduğu bir hakikattir.
Panislamizm, panturanizm siyasetinin muvaffak olduğuna ve dünyayı tatbik sahası yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir. Irk farkı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan, cihangirane devlet teşkili hırslarının neticeleri de tarihte yazılıdır."
Atatürk'ün yukarıdaki sözlerinden daha sonra 1933 yılında Türk Birliği ile ilgili sözleri ise şu şekildedir:

"Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…"

Türk Birliğine Yönelik Kuruluşlar
Türk Dünyasından haber, şarkı-türkü, sözlük, makale, alfabe, turizm-coğrafya, Türk Dünyası'ndan birçok link bulunur 2 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Dünyasını siyasi olarak bütünleştirmeyi hedefleyen Büyük Turan Hareketi
Türk Dünyası bilgi ve forum sitesi
Dünya Türkleri Akraba Toplulukları Hizmet Derneği 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Dünyası Birlik Platformu 3 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk dilleri
Ortak Türkçe alfabesi
Türkçülük
Türk milliyetçiliği
Turancılık

Türkeli veya diğer adıyla Cihan-üt-Türk, 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılda tüm Türk halkları için kullanılan coğrafi ve kültürel bir kavramdır. Büyük çoğunluğu Asya kıtasında ve diasporalar olarak Avrupa kıtasında bulunur.

Türk dünyası, tüm Türk halklarını kapsayan bir kavramdır. Bazı araştırmacılar sadece Orta Asya için bu kavramı kullanır. Türkistan kavramı ile eş anlamlı kullanıldığı da olur. Ancak Orta Asya ve Türkistan kavramlarından daha geniş bir kavramı ifade eder.
Türk dünyası, Orta Asya'ya ek olarak Türkiye, Avrupa, Kafkasya, Çin ve Rusya içindeki Türk bölgeleri ile Türk diasporasını kapsar. Çünkü kavramın ifade ettiği alan, tüm bağımsız Türk cumhuriyetleri, özerk Türk cumhuriyetleri ve Türk topluluklarıdır.
Türk dünyası ile eş anlamlı olan “Türkeli” kavramı ise, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında tüm Türk halkları için kullanılmış coğrafi ve kültürel bir kavram olarak eskilerde kalmıştır. Çoğunlukla, Türklerin çoğunlukta olduğu bölgeler için kullanılmaktadır.
Türk dünyası kavramı Türk halklarının Orta Asya, Anadolu, Kafkasya, Rusya-Sibirya, Orta Doğu, İran ve Balkanlar coğrafyasında genel bir yayılım gösteren Türk halklarını ve Türk devletlerini ifade etmektedir.

Notlar
KKTC'nin bağımsızlığı sadece Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmaktadır.
Türk nüfusu, verilen toplam nüfus verisine ve yüzdelere göre hesaplanmıştır.

2013 itibarıyla, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı'nın altı bağımsız üyesi ve sekiz bağımsız olmayan gözlemcisi bulunmaktadır.

Türk dünyası ülkelerinin en sanayileşmiş olanı Türkiye'dir. Türkiye'den sonra Azerbaycan-Kazakistan-Türkmenistan-Özbekistan-Kırgızistan olarak gider.

19. yüzyılın sonlarında ise günümüzde kullanılan Türk dünyası teriminden daha çok "Türkeli" terimi kullanılmıştır. Türkeli ile Türk dünyası sözcükleri eşanlamlı terimlerdir. Türkeli sözcüğü Türk ili anlamına gelmektedir ve Türk halklarının çoğunlukta oldukları coğrafyaya verilen Türkçe isimdir. Türkeli kelimesi özellikle 19'uncu yüzyılın ortalarında meşrutiyet kazanan Türkçülük ile Türkiye'de ve Rusya Türklerince kullanılmaya başlanmıştır.
1930'larda Mustafa Kemal Atatürk Türkeli kavramını şöyle açıklamaktadır: "Türk Milleti Asya'nın garbında ve Avrupa'nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına Türkeli derler. Türk yurdu daha çok büyüktür. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse, Türk'e yurtluk etmemiş kıta yoktur. Bütün dünyada, Asya, Avrupa, Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu hakikatler eski ve hususiyle yeni tarih vesikalarıyla malûmdur."

Türk devletleri
Türk dilleri
Türk halkları
Türk birliği
Turancılık
Türkçülük
Türk milliyetçiliği

Türk Dünyası Aydınlar Topluluğu Haber ve Kültürel Birlik Sitesi 2 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Dünyası 8 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gazete Makalesi
Türk Diasporası 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk tarihi kronolojisi, günümüzdeki Türk halklarının ve yabancı halkların arasında Türk dilini konuşmuş olan Türk topluluklarının ortak tarih çizelgesidir. Göktürklerden önce var olmuş Türk dili konuşan topluluklar bazı tarihçiler tarafından, Türk tâbiri yerine Ön Türk tabiri ile anılırdı.
Türkler'in siyasi bir topluluk olarak ilk tarih sahnesine çıkmalarının Hun (Hiung-nular veya Şiongnular) hükümdarlığı ile olduğuna dair iddialar vardır. Başlangıcı hususunda tartışmalar olsa da Türklerin tarihi, dünya tarihinin önemli bir parçasıdır. Avrasya ve Kuzey Afrika'da ortaya çıkan her halkın tarihi uzaktan veya yakından Türklerin hareketlerinden etkilenmiştir. Türkler doğu kültürlerini batıya ve batı kültürlerini doğuya taşımakla da önemli bir rol oynamışlardır. Kendi dinleri Tengricilikten sonra benimsedikleri yabancı dinlerin çok kez öncüsü ve savunucusu olmuş ve yayılmalarını ve gelişmelerini sağlamışlardır (Mani dini, Musevilik, Budizm, Ortodoks ve Nasturi Hristiyanlığı, İslam).
Türkiye'de yaşayan Türkler çoğunlukla Türkiye Türkçesi'ni konuşur. Bunun yanında, bölgesel ağız ve lehçeler de mevcuttur; örneğin Karadeniz, Ege ve Doğu Anadolu ağızları. Bu ağızlar, fonetik ve morfolojik açıdan farklılık gösterir.

Dünya üzerinde yaşayan insan topluluklarının milletleşme süreci onların avcı-toplayıcılıktan çiftçi-çobancılığa geçmesi ile başlar. Türkleri oluşturacak insan topluluklarının MÖ 6000'lerde koyun yetiştiriciliğine başladığı düşünülmektedir. Bu tarih atlı göçebe Türk kültürünün başlangıcı olarak kabul edilebilir.
Türklerin kültürünün MÖ 2500 ile MÖ 1700 yılları arasındaki Afanasiyevo kültürü ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. Genetik mirasın MÖ 1450 ile MÖ 1000 yılları arasındaki Ulaanzuukh Kültürü ile çıktığı savunulur. Türk kültürü, MÖ 1400 İle 700 yılları arasındaki Geyik-Taşı Kültüründen de oldukça etkilenmiştir, sanat, kozmoloji, geyik/at kültü, silah teknolojisi gibi unsurları almışlardır. Türklerin ataları, savaşçı ve göçebe kültüre sahip olup, MÖ 1700 yılları sonrasında kitleler halinde Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasındaki bölgeye yayıldığı bilinmektedir. MÖ 1100 ile MÖ. 300 yılları arasında ise, Yassı Gömüt Kültürünün Türk kültürünün öncülü olduğu düşünülmektedir. Yassı Gömüt Kültüründen Genetik omurga, gömü adetleri, erken siyasi örgütlenme konularında miras alınmıştır. Gültekin Gün'e göre, Türklerin tarihi M.Ö. III. yüzyıldan itibaren Hun hükümdarı Teoman (Tuman) Yabgu ile başlamaktadır. Bu görüşe göre, Türkler tarihe yaklaşık 4.000 yıl önce girmiştir.

MÖ 318: Büyük Hun Devleti'nin (Hiung-nu) kuruluşu ve Çin/Hiung-nu arasında Kuzey Şansi Savaşı
MÖ 240: Bozkır halklarına karşı Çin'in duvar inşası: Çin Seddi
MÖ 209: Hiung-nu lideri Teoman'ın ölümü ve Mete'nin Hiung-nuların (Hunların) lideri olması
MÖ 201: Kırgız halkından ilk kez söz edilmesi
MÖ 201: Pe-Teng Kuşatması

MÖ 187: Çin ve Hiung-nu arasında Baideng Muharebesi
MÖ 177-MÖ 165: Yüeçilerin Hiung-nular tarafından Kansu'dan Baktriane'ye sürülmeleri ve oradaki Helen Krallığını ortadan kaldırmaları
MÖ 177-MÖ 165: Hiung-nuların Çin'e akınları
MÖ 138-MÖ 126: Baktria'da Çang Kien elçiliği. Çin-İran ilişkileri

MÖ 49-MÖ 36: Çi-çi'nin Talas'a göçü (Batı Hiung-nu)

48: Hiung-nuların ikiye bölünmeleri (Kuzey Hiung-nu ve Güney Hiung-nu)
93: Hiung-nuların Siyenpiler (Sien-pi) tarafından mağlup edilmeleri

Aşağı İtil'de (Hazar denizi'nin kuzeyi) Hun varlığı

216: Asya Hun Devleti(Büyük Hun Devleti) yıkıldı
260: Şan-şi'nin kuzeyinde Tabgaçlar

304-351: Çin'in kuzeyinde Hiung-nu krallıkları (Han Zhao, Hou Zhao)
388-392: Çin'in kuzeyinde Ding ling krallığı (Wei)
374-375: Avrupa Hunlarının Don Nehri'ni geçişi
386-409: Tabgaçlar Kuzey Çin'de (Kuzey Vey)
395: Kavimler Göçü

402: Rouran'ın kuruluşu (Yüan Yüan/Avarlar?)
407-431: Çin'in kuzeyinde Hiung-nu krallığı (Xia)
422: Luoyang'ın Tabgaçlar tarafından alınışı
427: Romalılar ve Hunların ittifakı
434: Bizans ile Hunlar arasında Margos Antlaşması
440: Ak Hun (Eftalit) istilalarının başlaması
451: Attila Galya'da (bugün Fransa)
452: Attila'nın Roma seferi ve Papa I. Leo ile görüşmesi
461: Sibirya çevresindeki Sabirler
480: Hazar denizi ile Tuna nehri arasında Ön Bulgarlar
480: Mazdek İsyanları'nda Sasaniler 'e Ak Hunların yardım etmesi

531-578: Kafkas Surları'nın İranlı Hüsrev tarafından dikilmesi
534: Tabgaçların (Vey Hanedanlığı) dağılması
540: Ergenekon destanında bahsedilen, kaybolan Orta Asya Türklerinin yeniden ortaya çıkışı
540: İran'ın Sasani Kralı IV. Hürmüz, I. Hüsrev ile evlenen Hazar Prensesi bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
552: Tu-kiulerin (Türkütler/Göktürkler) Rouran egemenliğe karşı ayaklanması. Birinci Göktürk Kağanlığı'nın kuruluşu.
565: Ak Hunların (Eftalitler) Göktürkler tarafından ortadan kaldırılmaları
567: Göktürk elçisi Maniakh, İstemi Yabgu tarafından Konstantinopolis'e gönderildi.
567: Avarların Kuruluşu.
568: Bizans elçisi Zemarchus'un Göktürk İmparatorluğu'na gönderilmesi.
582: Birinci Göktürk Kağanlığının bölünmesi

625: Toharistan Yabguluğu'nun Kuruluşu
630: Doğu Göktürk Kağanlığı'nın Çin egemenliğine girmesi, Batı Göktürk Kağanlığı'nın Çin etkisine girmesi
639: Göktürk prensi Kürşad'ın Çin sarayında ihtilal denemesi
659: Batı Göktürk Kağanlığı'nın Çin egemenliğine girmesi
665: Türk Şahiler'nin kuruluşu
673-674: Arapların Maveraünnehir'e ulaşması ve Buhara'yı kuşatması.
674: Paralı Türk askerlerinin (Memlûkler) Arap ordularında görülmeye başlanması
681: İkinci Göktürk Kağanlığı'nın kuruluşu
699: Türgiş Hanlığı'nın kuruluşu (bugünkü Kırgızistan topraklarında)

616: Avarların İstanbul'u birinci kez kuşatması
621: Avarlar'ın yönetimindeki Slavların ayaklanması, Balkanların Slavlaşmasının hızlanması
626: Avarların İstanbul'u ikinci kez kuşatması ve ağır kayıplar sonucunda gerilemeye başlaması
626-627: Doğu Roma İmparatoru Herakleios'un Hazarlar'dan yardım istemesi, Hazarların Sasaniler'i yenerek Kafkasya'yı işgali
630: Batı Göktürk Kağanlığı'na bağlı Don-Volga havzasında yerleşik Hazarların bağımsız olması, Karadeniz'in kuzeyinde ise Büyük Bulgar Hanlığı'nın kurulması
651-652: Sasaniler'i yıkarak tüm İran'ı ele geçiren Arap İmparatorluğu ile Hazarların savaşı
678: Hazarların batıya doğru baskısıyla Büyük Bulgar Hanlığı'nın bölünmesi
680: Balkanlara inen Bulgarların Birinci Bulgar Devleti'nu kurmaları

Bulgarların bölünmesi:

705-715: Arapların Maveraünnehir'i alması
720-735: Ötüken'de Orhun Anıtlarının dikilmesi
721-737: Türgişlerin Araplara karşı saldırısı
744: İkinci Göktürk Kağanlığı'nın ayaklanan Uygurlar, Karluklar ve Basmiller tarafından yıkılması
745: Uygur Kağanlığı'nın kuruluşu, Kimeklerin bugünkü Kazakistan'da bağımsız hanlık kurmaları
750: Arap İmparatorluğu'nun başına Abbasilerin geçmesiyle Türk-Arap ilişkilerinin yumuşamaya başlaması
751: Çinlilerin Orta Asya'ya girişi, Arapların Talas Muharebesi'nde Karluklar'ın yardımıyla Çinlileri mağlup etmesi, Karlukların İslamiyet'e geçmeye başlaması
762: Uygur Kağanlığı'nın Çin'deki Tang hanedanına An-Lu-Şan ayaklanmasının bastırılmasına yardımı
765: Uygur Hanı Bögü'nün Mani dinini benimsemesi
766: Türgiş Hanlığı'nın Uygur Kağanlığı'na bağlı Karluklar'a yenilerek dağılması, özerk Karluk Hanlığı'nın kurulması, Karluklardan kaçarak Hazar ve Aral gölleri civarına göç eden Oğuzlar'ın Oğuz Yabgu Devleti'nin temellerini atmaları
789-795 Uygur Kağanlığı'nda taht mücadeleleri ve gerileme

705: Theodora (II. Justinianos'un eşi), Hazar prensesi ve Bizans imparatoriçesi
713-737 Hazar-Arap Savaşı, Hazarların Kafkasya'yı kaybı
716: Tuna Bulgar Hanlığı'nın Bizans İmparatorluğu ile ilk yazılı anlaşması ve vergi almaya başlaması
717-718: Arapların İstanbul Kuşatması'na karşı Bulgarların Bizans'a yardımı
740: Hazarların Yahudiliği resmî  din olarak kabulü
741: Çiçek (V. Konstantinos'un eşi), Hazar prensesi ve Bizans İmparatorluğu İmparatoriçesi. Bizans imparatoru IV. Leon'nun annesi
745-775: Bulgar-Bizans mücadelesi
764: Hazarların Abbasiler'i yenerek Kafkasya ve İran'ın batısını istilası
780: İtil Bulgar Hanlığı'nın kuruluşu
792: Markeli Muharebesi sonrası Bizans'ın Bulgarlara tekrar vergi vermeye başlaması
795: Bardanes Turkos, İmparator Nikephoros'a karşı başarısız bir isyan başlatan Hazar-Ermeni kökenli Bizans generali
796: Macar ovasına sıkışmış Avar Kağanlığı'nın Franklar tarafından işgali

820: Uygurların Tibetlileri püskürtmesi
832: Uygur Kağanlığı'nın kargaşaya sürüklenmesi
840: Kırgızların saldırısı sonucu Uygur Kağanlığı'nın yıkılması, Kırgız Kağanlığı'nın kurulması, Uygurların güneybatıya kaçmaları, Kırgız egemenliğini tanımayan Karluklar'ın bağımsızlıklarını ilan ederek Karahanlı Devleti'nin temelini atmaları
848: Güneybatıya göç eden Uygurların Kansu Uygur Krallığı'nı kurmaları
856: Güneybatıya göç eden bir diğer Uygur kolunun Karahoca Uygur Krallığı'nı kurması

804: Frankların darbeleri sonucunda dağılan Avar Kağanlığı'nın Tuna Bulgar Devleti tarafından yıkılması
811-814: Tuna Bulgar Devleti'nin Bizans İmparatorluğu'nu yenilgiye uğratması
860: Güneye inen Ruslar'ın Hazar Kağanlığı'nın aleyhine Kiev'e ulaşmaları
861: Sri Derya civarındaki Peçeneklerin Oğuzlar, Kimekler ve Karluklar'ın baskısıyla Karadeniz'in kuzeyine göçleri
864-865: Bulgar kralı I. Boris'in hıristiyanlığı kabul etmesi, Tuna Bulgarlarının tamamen slavlaşarak Türk dünyasından kopmaları
889: Karadeniz'in kuzeyindeki Peçeneklerin, Hazarlar ve Kıpçaklar'ın baskısıyla batıya ilerlemeleri
892: Batıya ilerleyen Peçenekler'in Dinyeper boylarındaki Macarlar'ıKarpatlar'ın ötesine göçe zorlamaları, Bizans İmparatorluğu ile ittifak kurmaları

833-842: Halife Mutasım döneminde Türk kölemen askerlerin Abbasi sarayında etkilerinin artması
836: Abbasilerin başkentinin Bağdat'tan Türk kölemen garnizonunun bulunduğu Samerra'ya taşınması
868: Tolunoğulları'nın Abbasi halifesine bağlı kalarak Mısır, Suriye, Filistin ve Irak'ın kuzeyine egemenlikleri

923: Çin'in kuzeyinde Göktürk soyundan gelen Şato Türklerinin Hou Tang hanedanını kurması
924: Moğol Hitayların Kırgız Devletini yıkması, Ötüken'de Türk egemenliğinin bitmesi, Kırgızların bugünkü anayurtlarına göçü
934: Satuk Buğ

Türkistan, Hazret-i Türkistan veya Yesi (Kazakça: Түркістан, Türkistan, تٷركئستان), Kazakistan'ın güney kesiminde Seyhun nehrine yakın bir kenttir. 31 Mart 2021 tarihinde gerçekleşen Türk Konseyi zirvesi sonrasında "Türk dünyasının manevi başkenti" ilan edilmiştir.

Ahmet Yesevi'nin yaşadığı yer olarak nam salmış olan bu şehir, Kazakistan'ın diğer yerleşim bölgeleriyle kıyaslandığında fazla büyük olmayan bir yerleşim bölgesidir. 2005 sayımlarına göre nüfusu 95 bindir. Nüfusun önemli bir bölümünü bağımsızlıktan sonra civar köylerden gelen insanlar oluşturmaktadır. Şehirde başta Kazaklar olmak üzere, Özbekler ve Ahıska Türkleri yaşamaktadır. halkın geliri kısmen hayvancılığa ve tarıma kısmen de Üniversiteye dayanmaktadır. Sovyet zamanında planı çizilmiş olan şehirde caddeler ve sokaklar daha düzgün ve orantılıdır, ancak ihmâl nedeniyle çoğu asfaltsız veya kötü asfaltlıdır. Özellikle yazın su problemi yaşandığı için yeşilliği azdır. Bu nedenle yazları rüzgârın da etkisiyle toz fırtınaları oluşmakta, halk bazen sokağa çıkamamaktadır. Şehirde yerleşim tarzı genel olarak müstakil şekildedir, yüksek bina diyebileceğimiz beş kat ve üstü apartman sayısı azdır. Şehirdeki en görkemli yapı Yesevi'nin külliyesidir, yöre halkı bu külliyeye "kesene" demektedir. Boyu otuz metre civarında olan bu yapının içerisinde -orijinalinin İngiltere'de olduğu söylenen- yeni evlenen veya dileğinin kabul olunmasını isteyen kimselerin dua ettiği yerdir. Yesevi'nin kazanı olarak da bilinen iki metre büyüklüğünde bir kazan vardır, bu büyük kazanda Hoca Ahmet Yesevi öğrencilerine, fakir halka yemek pişirilmiştir.
Şehrin ve genel olarak da içinde bulunduğu Çimkent eyaletinin iklimi Özbekistan ile paralellik arz etmektedir, klasik bir karasal iklimin görüldüğü Türkistan şehrinde kışlar kuzeyde olduğu kadar sert geçmese de yazları sıcaklık ülke ortalamasının üzerindedir.
Yerli halkın eğitim düzeyi fazla yüksek değildir, Sovyetler Birliği döneminde özel olarak eğitim ve sağlık, genel olarak da sosyal alanda en sona bırakılan bölgelerin başında gelmiştir.
Özellikle 1992 yılında temelleri atılan Ahmet Yesevi Kazak-Türk Üniversitesi'nin etkisiyle ve Kazakistan'ın gelişen ekonomisinde katkısıyla hem modernleşme hem de şehirleşme anlamında bir çıkış trendi içine girmiştir.

 Afyonkarahisar, Türkiye
 Şuşa, Azerbaycan

 Wikimedia Commons'ta Türkistan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı, Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet ve hükûmet başkanıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın uygulanmasını ve devlet kurumlarının uyum içinde çalışmasını temin eder. Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 104. maddesinde düzenlenmiştir.
Cumhurbaşkanı, ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi adına, meclisin manevi varlığının ayrılmaz bir parçası olan başkomutanlığı temsil etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığı görevi, olası bir savaş hâlinde cumhurbaşkanı adına genelkurmay başkanı tarafından yerine getirilir.
28 Ağustos 2014 tarihinde göreve başlayan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin 12. ve şu anki cumhurbaşkanıdır.

Cumhurbaşkanlığı makamı, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilanıyla kuruldu. Aynı gün yapılan oylamada Mustafa Kemal Atatürk oy birliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. Bu tarihten 10 Ağustos 2014 tarihine kadar, Kenan Evren dışındaki tüm cumhurbaşkanları Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçildi.
Eski cumhurbaşkanları içerisinden Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Celâl Bayar "partili cumhurbaşkanı" olarak görev yapmışlardır. Atatürk ve İnönü hem Cumhuriyet Halk Partisi başkanı hem de cumhurbaşkanı olarak görevi sürdürmüş, Celâl Bayar ise cumhurbaşkanlığı görevi başladığında Demokrat Parti genel başkanlığından istifa etmiş ama cumhurbaşkanlığı sırasında parti üyesi olmayı sürdürmüştür. Tarafsız ve partisiz cumhurbaşkanlığını savunan Türkiye'deki ilk parti, Mustafa Kemal Paşa'nın hem CHP genel başkanı hem de cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'dır.
1960 darbesi sonrası yapılan 1961 Anayasası ile cumhurbaşkanı olan kişinin, üyesi olduğu parti ile olan ilişiğinin kesilmesine karar verildi ve partisiz cumhurbaşkanlığı dönemi başladı. 1980 darbesinin ardından devlet başkanı ve Millî Güvenlik Konseyi başkanı sıfatlarıyla ülkeyi yönetmekte olan Evren, 1982 Anayasası'nın birinci geçici maddesi gereği anayasanın halk oylamasıyla kabul edildiği 7 Kasım 1982 tarihinde Cumhurbaşkanlığına getirildi.
2007 anayasa değişikliği referandumuyla cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karar verildi, bu değişikliğin ardından yapılan 10 Ağustos 2014 tarihli ilk seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan halk tarafından cumhurbaşkanı seçildi. Devletin başı olan cumhurbaşkanı, 2017 anayasa değişikliği referandumundan sonra 2018 yılından beri aynı zamanda hükûmetin de başıdır.
29 Ekim 2014 itibarıyla cumhurbaşkanının resmî konutu Atatürk Orman Çiftliği'nde bulunan Cumhurbaşkanlığı Sarayı'dır. Daha önce bu amaçla 1923'ten beri Çankaya Köşkü kullanılmaktaydı.

Cumhurbaşkanı olmak için gerekli şartlar, Anayasanın 101. maddesinde düzenlenmiştir. Bu şartlar şunlardır:

40 yaşını doldurmuş olmak,
Yükseköğrenim mezunu olmak,
Milletvekili seçilebilme yeterliliğine sahip bir Türk vatandaşı olmak.
Bir kişi en az yirmi milletvekili ile oluşan siyasi parti grupları, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı tek başına ya da birlikte hesaplandığında yüzde beşi geçen siyasi partiler veya yüz bin seçmen tarafından Cumhurbaşkanlığına aday gösterilebilir.
Cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır ve bir kişi en fazla iki kez seçilebilir. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde meclisin seçimleri yenilemesine karar vermesi halinde cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.
Cumhurbaşkanı seçilen milletvekilinin Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin esaslar Anayasa'nın 101. maddesinde ve Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu'nda aşağıda yazıldığı şeklide düzenlenmiştir:
Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday, cumhurbaşkanı seçilir. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday, cumhurbaşkanı seçilir.
İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin herhangi bir nedenle seçime katılmaması halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır.
Oylamalara tek adayla gidilmesi hâlinde, oylama referandum şeklinde yapılır. Geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday cumhurbaşkanı seçilir. Oylamada, adayın geçerli oyların salt çoğunluğunu alamaması hâlinde seçim yenilenir ve kesin sonuçların ilânından sonra gelen kırkbeşinci günü takip eden ilk Pazar günü sadece cumhurbaşkanı seçimi yapılır.
Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimine bir yıl veya daha az süre kalması hâlinde, cumhurbaşkanı seçimi, makamın boşaldığı günden sonra gelen altmışıncı günü takip eden ilk Pazar günü Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimiyle birlikte yapılır.
Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimine bir yıldan fazla süre kalması hâlinde, cumhurbaşkanı seçimi, makamın boşaldığı günden sonra gelen kırkbeş gün içindeki son Pazar günü yapılır. Bu şekilde seçilen cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçim tarihine kadar görevine devam eder. Kalan süreyi tamamlayan cumhurbaşkanı açısından bu süre dönemden sayılmaz.
Seçimlerin tamamlanamaması halinde, yenisi göreve başlayıncaya kadar mevcut cumhurbaşkanının görevi devam eder.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmediğine dair karar verilmesi hâlinde, cumhurbaşkanı seçimi bir yıl geriye bırakılır. Geri bırakma sebebi ortadan kalkmamışsa, erteleme kararındaki usule göre bu işlem tekrarlanabilir.

Anayasanın 103. maddesine göre cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde ant içer:

Cumhurbaşkanı sıfatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma; milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; Türkiye Cumhuriyeti'nin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.

Anayasanın 104. maddesine göre, cumhurbaşkanının görev ve yetkileri şunlardır:

Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşmasını yapmak,
Ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise mesaj vermek,
Kanunları yayımlamak,
Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek,
Kanunların, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,
Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları atamak ve görevlerine son vermek,
Üst kademe kamu yöneticilerini atamak, görevlerine son vermek ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlemek,
Yabancı devletlere Türkiye Cumhuriyeti'nin temsilcilerini göndermek ve Türkiye Cumhuriyetine gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,
Milletlerarası antlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,
Millî güvenlik politikalarını belirlemek ve gerekli tedbirleri almak,
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanlığını temsil etmek ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar vermek,
Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak,
Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler ve Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen ve kanunda açıkça düzenlenen konular haricinde, kanunlara aykırı olmamak şartıyla yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarmak,
Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak.

Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 105. maddesinde düzenlenmiştir. Cumhurbaşkanı hakkında işlediği iddia edilen bir suç nedeniyle soruşturma açılıp açılmayacağına Türkiye Büyük Millet Meclisi karar verir. Soruşturma açılmasına karar verilmesi hâlinde, süreç Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi tarafından yürütülür.
Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğuna ilişkin şartlar şunlardır:
- Meclis üye tam sayısının salt çoğunluğunca soruşturma açılması
- Meclis üye tam sayısının 3/5'inin gizli oyu
Buradan iki ihtimal vardır. İlki soruşturmanın reddi, diğeri soruşturmanın kabulüdür. Kabul söz konusu olduğunda on beş kişilik soruşturma komisyonu kurulur. Komisyon kurulduğunda rapor oylaması yapılır. Bu aşamadan sonra Meclisteki siyasi partilerin, güçleri oranında komisyona verecekleri üyelerden oluşan komisyon, soruşturmayı yürütür ve raporunu Genel Kurulda görüşülmek üzere Meclis Başkanlığına sunar. Üye tam sayısının üçte ikisinin oyuyla Cumhurbaşkanının Yüce Divana gönderilmesine karar verilebilir.
Eğer Yüce Divana sevk edilirse cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi'nde yargılanmak durumundadır. Yargılama sonucunda mahkûmiyet kararı verilirse cumhurbaşkanının bu görevde kalıp kalmayacağı hükmolunan karara göre değişiklik gösterir. Eğer milletvekilliğini engelleyecek bir mahkûmiyet kararı verilirse bu görev son bulur. Ancak seçilme engeli oluşturmayacak bir karar verilmişse cumhurbaşkanlığı devam eder.
Cumhurbaşkanının bir suç işlediği iddiasıyla meclis üye tam sayısının salt çoğunluğunun önergesiyle soruştur

Türkmenistan, Orta Asya'da bulunan bağımsız bir Türk devletidir. Kuzeybatısında Kazakistan, kuzeyinde ve doğusunda Özbekistan, güneydoğusunda Afganistan, güneybatısında İran bulunan; batısında Hazar Denizi olan Ülkenin başkenti, aynı zamanda en gelişmiş şehri olan Aşkabat'tır. Ülkenin 7 milyon nüfusu ile Orta Asya cumhuriyetleri arasında nüfusu en düşük olan devlet Türkmenistan'dır. Ülkenin çoğunluğu ise Karakum Çölü'yle kaplıdır.
Türkmenistan yüzyıllardır medeniyetlerin kesişim noktası olarak birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Türkmenistan sınırları içinde yer alan Merv şehri Orta Asya'daki en eski vaha şehirlerinden biridir. Orta Çağ'da Merv, İslam dünyası için de en önemli şehirlerden biri olmakla beraber, İpek Yolu üzerindeki en önemli noktalardandır. 1885 yılında Rus İmparatorluğu tarafından ilhak edilen Türkmenistan, daha sonra Orta Asya'daki Bolşevik karşıtı harekette önemli rol oynamıştır. 1925'te Türkmenistan, Sovyetler Birliği'ne dahil devletlerden biri olarak, Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Türkmen SSC) olmuştur. 1991'de ise Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanmıştır.
Yönetim şekli tek baskın parti sistemine dayanan bir cumhuriyet olup, ülkede 2006 yılında 1991'den beri başta olan, Türkmenbaşı olarak bilinen Saparmurat Niyazov'un ölmesinin ardından 2007'de başa geçmiş Kurbankulu Berdimuhammedov cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştür. Türkmenistan, azınlıklara karşı olan muamelesi, basın özgürlüğü, din özgürlüğü gibi başlıca konularla alakalı insan hakları sicili nedeniyle geniş çapta eleştirilmektedir. Ölüm cezası, 2008 Anayasası'ndan resmi olarak kaldırılmıştır.
2007 tahminlerine göre ülkenin etnik yapısı, %85 Türkmen, %5 Özbek, %4 Rus ve %6 diğer milletlerden oluşmaktadır. Ülkede, Türkmence, Özbekçe ve Rusça yaygın olarak konuşulmaktadır. Dini yapısı itibarıyla, %92 Müslüman, %6 Hristiyan, %2 diğer dinlere mensuptur.
2006 CIA tahminlerine göre sektörel GSYİH'sının bileşenleri, %17,7 tarım, %39,2 endüstri, %43,2 hizmet sektörüdür. Temel ihraç ürünleri gaz, ham petrol, petrokimya, pamuk lifi ve tekstildir. Türkmenistan dünyanın en büyük dördüncü doğalgaz rezervlerine sahiptir. 1993'ten 2017'ye kadar Türkmenistan'da vatandaşlar devlet tarafından sağlanan elektrik, su ve doğalgazdan ücretsiz olarak yararlanmışlardır.
Türkmenistan, bağımsız Türk devletlerinden birisi olarak TÜRKSOY'un üyesi olup aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı gözlemci ülkelerinden biridir. Ülke, BM, İKÖ, BDT, IMF gibi uluslararası kuruluşlara üyedir.

Türkmenistan adı, etnik ad olarak "Türkmen" ve Farsçadaki "yeri" veya "ülke" anlamına gelen -stan ekinden oluşur. "Türkmen" adı Türk'ten gelir. -men eki mitolojik anlamda Türk hanedanı sistemi dışındakilere atıf niteliğinde, Soğdca dilinde "neredeyse" gibi bir anlam taşır. Bununla beraber bazı bilim insanları bu ekin, Türkmen'in anlamını "saf Türkler" veya "Türk Türkleri" şeklinde vurgulayıcı nitelikte olduğunu savunmaktadırlar. İbni Kesir gibi Müslüman tarihçiler Türkmenistan etimolojisinin "Türk" ve "iman" kelimelerinden geldiğini öne sürerek, bölgede iki yüz bin hane halkının 971 yılında İslam'a geçişini vurgularlar.
Türkmenistan 1991'de yapılan Bağımsızlık Referandumu ardından Sovyetler Birliğinden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmişti. Bunun sonucunda 27 Ekim 1991'de kabul edilen Anayasanın 1.maddesinde devletin adı "Türkmenistan(Түркменистан)." olarak belirlenmiştir.

Günümüzde Merv, Ceytun ve Gonur Tepe şehirlerinin yer aldığı bölgede Tunç ve Demir çağlarında Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi gibi arkeolojik kültürler var olmuştur. İlerleyen dönemlerde İskitler, Massagetler ve Dahae olarak isimlendirilmiş halk da dahil olmak üzere Hint-İranlıların varlığı kaydedilmiştir.
Tarihsel anlamda Hint-İranlıların yaşadığı Türkmenistan'ın yazılı tarihi, Eski İran'ın Ahameniş İmparatorluğu İmparatorluğu tarafından ilhak edilmesiyle başlar. Daha sonra bölge İskender tarafından ele geçirilmiş ve takip eden yıllarda Seleukos İmparatorluğu'nun parçası haline gelmiştir. Partların bölgeyi ele geçirmesi ile Nisa (günümüzde Aşkabat'ın bulunduğu bölge) Part başkenti haline gelmiştir. 7. ve 8. yüzyıllarda Arap hakimiyetine giren bölge İslamlaştırılmıştır.

MS 8. yüzyılda Türk dilleri konuşan Oğuz boyları Moğolistan'dan günümüz Orta Asya'sına gelip yerleşmişlerdir. Boylar konfederasyonunun bir parçası olan Oğuzlar, modern Türkmen nüfusunun etnik temelini oluşturmuşlardır.
10. yüzyılda Türkmen adı ilk defa, İslam'ı kabul eden ve günümüz Türkmenistan topraklarını ele geçiren Oğuz boyları için kullanılmıştır. Orada, bugünün İran ve Türkmenistan topraklarında yaşayan ve yine Oğuz boylarından oluşan Selçuklu İmparatorluğunun egemenliği altındalardı. İmparatorluğun hizmetindeki Oğuz boyları, batıya yani günümüz Azerbaycan ve Türkiye'nin doğusuna doğru gerçekleştirdikleri göç sayesinde Türki kültürünün yayılmasında önemli bir rol oynamışlardır.
12. yüzyıla gelindiğinde Türkmenistan ve diğer topluluklar Selçuklu İmparatorluğu'nu devirmişlerdir. Sonraki yüzyılda Moğollar, Türkmenlerin yerleştiği kuzey topraklarını ele geçirerek Türkmenleri güneye dağıtmış, dolayısıyla yeni Türkmen aşiretleri arasında bir dizi bölünme yaşanmış ve birçok göçebe Türkmen aşireti ortaya çıkmıştır. 16.yüzyıla kadar bu aşiretlerin çoğu Özbek Hanlığının, Hive Hanlığı ve Buhara Hanlığının kontrolü altındaydılar. Türkmen askerleri de o dönemde Özbek ordusunda önemli bir yer kaplıyorlardı.
19. yüzyılda Türkmen boylarından biri olan Yomut Türkmenlerinin isyan ve ayaklanmaları sonucu bu Türkmen grup Özbek yöneticiler tarafından dağıtıldı. 1855'te Teke Türkmen boyu, Hive Hanlığı yöneticisi Muhammed Emin Han'ın işgalci ordusunu, 1861'de de Merv Savaşında Nasreddin Şah'ın işgalci Fars ordusunu yendi.
19. yüzyılın ikinci yarısında, günümüz toprakları Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan sınırlarına dahil olan Hive Hanlığı'nın temel askeri ve politik gücü, kuzeydeki Türkmenlere bağlıydı. Paul R. Spickard'ın söylediği üzere, "Rus fethinden önce Türkmenler biliniyordu ve Orta Asya köle ticaretine karıştıkları için korkuluyorlardı."

Ruslar, Türkmen bölgelerini 19. yüzyılın sonlarına doğru işgal etmeye başladı. Ruslar şu an ismi Türkmenbaşı olan, eski adıyla Krasnovodsk'taki Hazar Denizi üstünden, Özbek Hanlıklarını aşmışlardı. 1879'da Rus güçleri, Türkmenistan'ın Ahal bölgesini fethetmek için olan ilk girişimlerinde Teke Türkmenleri tarafından mağlup edilmişlerdi. Ancak 1881'de Türkmen topraklarındaki son direniş de Göktepe Savaşında kırılınca kısa bir süre sonra Türkmenistan'da Özbek topraklarıyla beraber Rus İmparatorluğu'na dahil edildi. 1916'da Rus İmparatorluğunun I. Dünya Savaşına katılması, Rus İmparatorluğu içindeki Orta Asya devletlerinin çoğunu sarsan askerlik karşıtı bir isyanla Türkmenistan'da yankı buldu. 1917 Rus Devrimi'nin doğrudan etkisinin az olmasıyla birlikte, 1920'lerde Türkmen birlikleri yeni kurulan Sovyetler Birliği yönetimine karşı Basmacı Hareketi'ne dahil oldular.
Ekim Devrimi'nden sonra Türkmenler, geçici bir hükûmet oluşturdular, ama Kızıl Ordu 1919'da Aşkabat'ı, 1920'de de Krasnovodsk'u işgal etti; Sovyet rejimi ilan edildi ve Türkmenistan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) içinde özerk bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti oldu. 1924'e kadar Trans Hazar bölgesi, Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti içinde yer alıyordu, Türkmenistan'ın günümüzdeki öbür bölgeleri de Buhara ve Harezm Sovyet halk cumhuriyetlerine bağlıydı. 27 Ekim 1924'te SSCB'nin merkezi yürütme komitesi, Orta Asya topraklarının sınırlarını belirleme kararı aldı ve Türkmenistan, Buhara ve Harezm cumhuriyetlerinin toprakları Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan Sovyet cumhuriyetleri arasında paylaşıldı. Türkmenistan, eski Buhara ve Harezmî cumhuriyetlerinin Türkmen bölgelerini içine aldı ve nihayetinde Sovyetler Birliği'nin federal cumhuriyeti olarak 1924'te Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1930'ların sonunda Sovyet rejiminde tarım politikalarının yeniden örgütlenmesi Türkmenistan'daki göçebe yaşamın kalıntılarını da yok etti ve siyasi yaşam da tamamen Moskova'nın kontrolüne girdi. Sonraki yarım yüzyıl boyunca Türkmenistan, Sovyetler Birliği içinde ona biçilmiş olan ekonomik rolü oynadı ve bu süreçte uluslararası arenada seyreden olayların dışında kaldı.
1980'lerde Rusya'yı sallayan büyük liberalleşme hareketinin bile Türkmenistan'a etkisi görece ufak oldu. Türkmenistan 1990'da Moskova yönetiminin sömürgeci niteliğindeki[kime göre?] müdahalelerine karşı doğan milliyetçi bir hareketlenme yaşadı. Türkmenistan'ın komünist lideri Saparmurat Niyazov'un Sovyetler Birliği yanlılığına rağmen, Ekim 1991'de Sovyetler Birliği'nin parçalanmaya başlaması, onu bağımsızlık için milli referandum çağrısına zorladı. 26 Kasım 1991'de Sovyetler Birliği'nin varlığı tamamen sona erdi.

Türkmenistan, Sovyet sonrası dönem boyunca neredeyse tüm uluslararası konularda tarafsız bir pozisyon benimsedi. Niyazov da Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bölgesel örgütlere üyelikten kaçındı. Niyazov yönetimde kontrolü sağlamak amacıyla ülkedeki ulusal örgütler ve kamu çalışanları üzerinde ciddi kısıtlamalar getirmişti. 2002'de Niyazov'a karşı yapılan suikast girişiminden sonra Niyazov, hükûmet görevlilerini görevden alma ve medyaya yeni sınırlamalar getirerek güvenlik önlemlerini artırdı.
Yaşanan suikast girişimiyle alakalı olarak Niyazov'un, hem karşılıklı birtakım anlaşmazlıklar hem de Özbekistan'ın bu suikast girişiminde rol oynadığını ima etmesi nedeniyle 2000 ve 2004 yılları arasında Özbekistan ve Türkmenistan arasında ciddi gerilimler yaşandı. 2004 yılında yapılan ikili antlaşmalar dostane ilişkileri yeniden tesis etti. Aralık 2004 ve Ocak 2005 seçimlerinde yalnızca Niyazov'un partisi temsil edilmiş olmakla beraber, herhangi bir uluslararası seçim gözlem grubu da yer almamıştır. 2005'ten sonra tek aday olarak iktidara gelen Niyazov, Aşkabat dışındaki tüm hastaneleri ve yerel kütüphaneleri kapatarak diktatörlük etmiştir. 2006 yılında keyfi politika değişiklikleri, petrol ve gaz sektörü 

Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk dil ailesine ait dilleri konuşan Türk nüfusuna sahip ülkeler ve topluluklar arası uluslararası kültür örgütüdür. Eski adı "Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi"'dir.
TÜRKSOY'un mevcut genel sekreteri, Türk Devletleri Teşkilatı Eski Genel Sekreter Yardımcısı Sultan Raev'dir. TÜRKSOY'un genel merkezi Ankara, Türkiye'de bulunur.

Örgüt, kökenini Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan kültür bakanlarının ortak bir kültür çerçevesinde iş birliği bağlılıklarını ilan ettikleri Bakü ve İstanbul'da 1992 yılı boyunca gerçekleşen toplantılardan almaktadır. Daha sonra 12 Temmuz 1993 tarihinde Almatı'da imzalanan anlaşma ile TÜRKSOY kurulmuştur.
1996'da, TÜRKSOY ile UNESCO arasında karşılıklı istişareler ve karşılıklı temsil içeren resmî iş birliği kuruldu.
TÜRKSOY'un, 3 Ekim 2009 tarihinde kurulan Türk Cumhuriyetler arasında jeopolitik bir örgüt olan Türk Keneşi'ne entegre edileceği açıklandı.

2022 yılı itibarıyla Türksoy'un altı kurucu ve 8 gözlemci üyesi bulunmaktadır.

TÜRKSOY resmi sitesi 31 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

​Viktor Mihály Orbán (Macarca telaffuz: /ˈviktor ˈorbaːn/; d. 31 Mayıs 1963, Székesfehérvár), 1998-2002 yılları arasında ve ardından 2010'dan 2026'ya kadar Macaristan başbakanı olarak görev yapan Macar hukukçu ve siyasetçidir. Aynı zamanda 2003'ten beri Fidesz partisinin liderliğini yürüten Orbán, ülke tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı oldu. 2014, 2018 ve 2022 seçimlerinde elde ettiği büyük zaferlerle iktidarını koruyan Orbán'ın 16 yıllık kesintisiz dönemi, 12 Nisan 2026 tarihinde yapılan genel seçimlerde sona erdi. Rekor katılımın sağlandığı seçimlerde, Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi'ne karşı yenilgiyi kabul etti.
Orbán, 1990'da ilk kez Macaristan Ulusal Meclisi'ne seçildi ve 1993'e kadar Fidesz'in meclis grubuna liderlik etti. 1998 ile 2002 yılları arasındaki ilk başbakanlık döneminde, muhafazakâr koalisyon hükûmetinin başı olarak enflasyon ve bütçe açığı düşürüldü; ayrıca Macaristan NATO'ya katıldı. Yeniden seçimi kaybettikten sonra 2002 ile 2010 yılları arasında muhalefet lideri olarak görev yaptı. Mart 2019'da Fidesz, Avrupa Birliği'nin Hristiyan demokrat siyasi ailesi olan Avrupa Halk Partisi (EPP) üyeliğinden askıya alındı. Mart 2021'de ise, parti tüzüğündeki hukuk devleti vurgusu üzerine yaşanan anlaşmazlık nedeniyle EPP'den ayrıldı.
Orbán'ın 2010'da yeniden göreve gelmesinden bu yana Macaristan'da demokratik gerileme yaşandığı ve yargı bağımsızlığının zayıfladığı yönünde değerlendirmeler yapıldı; yolsuzlukta artış görüldüğü ve basın ile medya üzerinde daha sıkı denetim uygulayan kurumların oluşturulduğu belirtildi. İkinci başbakanlık döneminde, 2013'te Macaristan Anayasası'nda yapılan değişiklikler dâhil olmak üzere birçok tartışmalı anayasal ve yasal reform gerçekleştirildi. 12 Nisan 2026'da, Péter Magyar liderliğindeki Saygı ve Özgürlük Partisi karşısında 2026 Macaristan parlamento seçimlerini kaybettikten sonra yenilgiyi kabul etti.
Orbán, Avrupa Birliği'nde iltica hakkına, ayrıca LGBTQ hakları ile eşcinsel evliliğe karşı çıkmaktadır. Hristiyan milliyetçiliğini ve kendi ifadesiyle "illiberal demokrasi" anlayışını savunurken, yumuşak Avrupa şüpheciliğini benimsedi; liberal demokrasiye karşı durdu ve Çin, Rusya, Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurulmasını teşvik etti. Hükûmeti, yönetime yakın elitleri zenginleştirmekle suçlandı ve kleptokrasi olarak nitelendirildi. Orbán döneminde Macaristan; hibrit rejim, baskın parti sistemi veya mafya devleti olarak da tanımlandı.

Orbán 31 Mayıs 1963'te Segeşvahervar'da orta sınıf bir ailenin; tarım mühendisi Győző Orbán'ın ve ve konuşma terapisti Erzsébet Sípos'un ilk oğulları olarak dünyaya geldi. Çocukluğunu Fejér kentinin yakınlarındaki kasabalarda geçiren Orbán, 1981 yılında bu bölgedeki Blanka Teleki Lisesi'nden mezun oldu. İki yıllık zorunlu askerlik görevini tamamladıktan sonra Budapeşte'deki Eötvös Loránd Üniversitesi'nde hukuk eğitimi aldı ve yüksek lisans tezini Polonya Dayanışma Hareketi üzerine yazdı. 1987 yılında mezun olduktan sonra, Szolnok kentinde iki yıl yaşadı ve ardından Budapeşte'deki Tarım ve Gıda Bakanlığı'nda sosyolog olarak işe başladı.
1989 yılında, Oxford Üniversitesi'ne bağlı Pembroke Koleji'nde siyaset bilimi okumak için George Soros'un kurucusu olduğu Açık Toplum Enstitüsü'nden burs aldı. Bu kolejdeki danışman hocası Hegelci siyasi filozof Zbigniew Pelczynski idi. Konuşması ülke çapında takdir topladı ve Orbán bu konuşmasıyla ulusal çapta tanınır hâle geldi.
14 ve 15 yaşındayken, okulunun komünist gençlik örgütünün (KISZ) sekreterliğini yaptı. (KISZ üyeliği, üniversite kabulü için zorunluydu). Orbán, daha sonra verdiği bir röportajda, siyasi görüşünün askeri hizmet sırasında keskin bir şekilde değiştiğini söylemiş ve daha önce kendisini komünist rejimin ‘naif ve özverili bir destekçisiʼ olarak gördüğünü belirtmiştir.

30 Mart 1988'de kurulan Fidesz'in (Mac. Fiatal Demokraták Szövetsége, “Genç Demokrat İttifakı”) kurucu üyelerinden biri olan Orbán, Fidesz'in ilk sözcüsü olarak siyasal kariyerine başladı. Fidesz'in kurucuları ve ilk üyeleri, Viktor Orbán da dahil olmak üzere, komünist rejime muhalif olan Bibó István Koleji öğrencileriydi. Bu kolejde Orbán, sosyal bilimler dergisi Századvég'i (‘Yüzyılın Sonu’) çıkarttı.
1989'da Budapeşte'deki Kahramanlar Meydanı'nda, Imre Nagy ve bastırılan Macar Devrimi sonrasında komünist rejim tarafından idam edilen devrimcileri anma töreninde Orban siyasal bir konuşma gerçekleştirdi. Konuşmasında, Macaristan Halk Cumhuriyeti'ndeki Kızıl Ordu birliklerinin geri çekilmesini ve serbest seçilerin yapılması için çağrıda bulundu. 1989 yazında, Macaristan Halk Cumhuriyeti'nin ve tek partili komünist rejimin lağvedilmesinin ardından düzenlenen ve yeni demokratik düzenin nasıl olacağına dair tartışmaların yapıldığı Yuvarlak Masa Görüşmeleri'ne, Fidesz'i temsilen, László Kövér ile birlikte bu görüşmelere katılmıştır.
1990 genel seçimlerinde partisinin Pest şehrinden milletvekili seçildi. Fidesz'in parlamentodaki grup başkanı olarak atandı ve bu görevine Mayıs 1993'e kadar devam etti. 18 Nisan 1993 tarihinde, Orbán, kurulduğu günden bu yana ortak bir kurulca yönetilen Fidesz'in yapısının değiştirilmesiyle ilk ve tek başkanı seçildi. Kendisinin liderliği altında, Fidesz yavaş yavaş özgürlükçü bir öğrenci kolektifinden, merkez sağ bir halk partisine dönüştü.
Muhafazakâr bir çizgiye kayış, parti üyeleri arasında ciddi bir bölünmeye sebep oldu. Péter Molnár, Gábor Fodor ve Zsuzsanna Szelényi gibi önemli figürler de dahil olmak üzere, bazı üyeleri partiden ayrıldı ve liberal partiye katıldılar.
1994 genel seçimlerinde Fidesz zar zor %5 barajını aşabildi. Bu seçimde Orbán Fejér kentinden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 1994-1998 yılları arasında Avrupa Entegrasyon İşleri Komitesinin başkanlığını yaptı.
Bu dönemde merkez sağın baskın partisi Macar Demokrat Forumu (MDF) güç kaybederken, Fidesz ciddi bir destek toplamaya başlayarak merkez sağdaki boşluğu doldurmaya başladı.
1992 yılının Eylül ayında, Orbán, Liberal Enternasyonal'in başkan yardımcılığına seçildi. Ancak Kasım 2000'de Fidesz, Liberal Enternasyonal'den ayrıldı ve muhafazakâr enternasyonal olan Avrupa Halk Partisi'ne katıldı.

Resmî site

 Wikimedia Commons'ta Viktor Orbán ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

İlham Haydar oğlu Aliyev (d. 24 Aralık 1961, Bakü), 2003 yılından bu yana Azerbaycan'ın dördüncü cumhurbaşkanı olarak görev yapan Azeri siyasetçidir. 2005 yılından itibaren Yeni Azerbaycan Partisi'nin genel başkanlığını yürütmektedir.
Eski Azerbaycan cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in oğlu olan İlham Aliyev, babasının ölümünden kısa bir süre önce iki ay boyunca Azerbaycan başbakanlığı görevini yürüttü ve 31 Ekim 2003'te yapılan, uluslararası gözlemciler tarafından usulsüzlük iddialarıyla eleştirilen cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından ülkenin cumhurbaşkanı oldu. Aliyev, 2008 yılında ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 2009'da gerçekleştirilen anayasa referandumu ile cumhurbaşkanları için görev süresi sınırlamasının kaldırılması sonucunda, 2013, 2018 ve 2024 yıllarında yeniden aday olma ve seçilme imkânı elde etti. İlham Aliyev, aynı zamanda Azerbaycan cumhurbaşkanı yardımcısı Mihriban Aliyeva'nın eşidir.
Aliyev, özgür ve adil seçimlerin yapılmadığı, yaygın yolsuzluk iddiaları ve ciddi insan hakları ihlalleriyle tanımlanan otoriter bir yönetimin başında bulunmakla eleştirilmektedir. Muhalifleri tarafından diktatör olarak görülmektedir. Yönetimi, siyasî kontrolü pekiştirmek amacıyla din politikaları üzerinden toplumu yeniden şekillendirdiği, bu kapsamda Sünnî İslam'ı teşvik ederken Şiî İslam üzerindeki baskıları artırdığı yönündeki değerlendirmelerle de gündeme geldi. Aliyev döneminde gazetecilere ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik baskılar, gözaltılar ve tacizler yaygın biçimde rapor edildi.

1967-1977 yılları arasında Bakü'de ilk, orta ve lise eğitimi aldı. 1977 yılında Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünü kazandı. 1982 yılında Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünü başarıyla bitirerek aynı okulda doktoraya başladı. 1985 yılında doktorasını başarıyla tamamlayarak tarih doktoru unvanı aldı. 1985-1990 yılları arasında Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990-1994 yılları arasında iş hayatına atıldı. Birtakım ithalat-ihracat şirketlerinin yönetim kurulu başkanlığını yaptı.

1994-2003 yılları arasında Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketinin başkan yardımcılığını yaptı. Haydar Aliyev'in yeni petrol stratejisinnin hayata geçirilmesinde önemli bir rol üstlendi. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin petrol politikasının jeopolitik yönleriyle ilgili birçok araştırması bulunmaktadır. Bilimler doktorudur.
İlk olarak 1995 yılında daha sonra ise 2000 yılında Azerbaycan Millî Meclisi'ne yapılan seçimlerde milletvekili seçildi. 2003 yılında Azerbaycan cumhurbaşkanı tarafından başbakanlık görevine tayin edilmesiyle milletvekilliği sona erdi.

1997 yılından itibaren Azerbaycan Milli Olimpiyat Komitesi başkanlığını yürütmektedir. Sporun gelişmesinde büyük hizmetler gösterdiği için Uluslararası Olimpiyat Komitesi Şeref Madalyası'yla taltif edildi. 1990 yılında Yeni Azerbaycan Partisinin başkan yardımcılığına, 2001 yılında birinci yardımcılığına, 2005 yılında ise başkanlığına seçildi.

2001-2003 yılları arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde Azerbaycan Millî Meclisi delegasyonunun başkanı oldu ve Ocak 2003 tarihinde Avrupa Parlamenterler Asamblesi'nin başkan yardımcısı ve Büro üyesi seçildi. Avrupa Parlamenterler Asamblesi'nin çalışmalarına aktif katılımı ve Avrupa ilkelerine uyumundan dolayı Avrupa Parlamenterler Asamblesi'nin fahri üyesi diploması ve Avrupa Parlamenterler Meclisi madalyonuyla Nisan 2004 tarihinde taltif edildi.

1999 yılında, İlham Aliyev, iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi'nin genel başkan yardımcısı olarak seçildi ve 2001 yılında Parti'nin İkinci Kongresi'nde genel başkan yardımcılığı görevine seçildi. Yeni Azerbaycan Partisi'nin 26 Mart 2005 tarihinde düzenlenen üçüncü Kongresi'nde, Aliyev oybirliğiyle parti genel başkanlığına seçildi. Partinin 2008 ve 2013 yıllarında düzenlenen dördüncü ve beşinci kongreleri, bir sonraki başkanlık dönemi için adaylığını oybirliğiyle destekledi.
1995 yılında Aliyev, Azerbaycan Cumhuriyeti Parlamentosu'na seçildi; daha sonra Azerbaycan Ulusal Olimpiyat Komitesi başkanı oldu (hala görevde).
2001'den 2003'e kadar Aliyev, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nde (PACE) bulunan Azerbaycan heyetinin başkanıydı.

Ağustos 2003'te, babası Haydar Aliyev hala resmi olarak Azerbaycan'ın cumhurbaşkanıydı ancak hastalığı nedeniyle görevlerini yerine getirmiyordu. Bunun üzerine İlham Aliyev Başbakan olarak atandı.

15 Ekim 2003 seçimlerinin resmi sonuçları, İlham Aliyev'in zaferini ilan etti; Aliyev oyların %76,84'ünü kazandı. Siyasi gözlemciler tarafından seçimlerin hileli olduğu gözlemlendi. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Doğu Avrupa'da Demokrasi Enstitüsü, muhalefet partilerinin adaylarının tutuklanmasını, gazetecilere ve seçim mitinglerine katılanlara yönelik polis şiddetini ve seçimlerin "yaygın sahtekârlık ve kötüye kullanım" içerdiğini belgeledi.

İlham Aliyev, 2008'de oyların %87'si ile yeniden seçildi. Seçimde toplam yedi aday yarışmak için 40.000 seçmen imzası topladı. Avrupa Parlamentosu Seçim Gözlem Delegasyonu raporuna göre, seçimlerde bildirilen bir huzursuzluk olmadı ve az sayıda küçük seçim ihlali meydana geldi. Rapor ayrıca, OSCE ve Avrupa Konseyi gereksinimleri ve standartlarına uygun olarak Seçim Kanunu'nda yapılan bir dizi reformu vurguladı.
2009'da yapılan anayasa referandumunda, başkanlık için dönem sınırlamaları kaldırıldı. Muhalefet, bunun Azerbaycan anayasasını ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ni ihlal ettiğini iddia etti. Avrupa Komisyonu referandumun "demokraside ciddi bir gerilemeyi işaret ettiğini" açıkladı.

9 Ekim'de yapılan 2013 Cumhurbabaşkanlığı seçimlerinde, Aliyev oyların açılmasından önce kazandığını iddia ederek oyların %85'ini alarak üçüncü beş yıllık dönemini güvence altına aldı. Seçim sonuçları kazara oylar açılmadan önce açıklandı.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Avrupa Parlamentosu seçim gözlem heyetleri, oy verme sürecinin baskı veya tehdit belirtisi olmadan özgür, adil ve şeffaf olduğunu belirtti. Ancak oy verme işlemi başlamadan bir gün önce Merkezi Seçim Komitesi, vatandaşların oy sayımını gerçek zamanlı olarak izlemelerine izin vermek için yeni bir akıllı telefon uygulaması yayınladı ve istemeden seçim sonuçlarını seçimden önce gösterdi. Merkezi Seçim Komitesi, başlangıçta gösterilen sonuçların 2008 seçiminin sonuçları olduğunu, ancak ikinci sıradaki Jamil Hasanli dahil adayların 2013 seçimlerinden geldiğini iddia etti. Ancak Aliyev'in seçimdeki başlıca rakipleri Jamil Hasanli ve Igbal Agazade'ydi.

2013 yılında Amnesty International, Anar Mammadli adlı önde gelen insan hakları aktivisti ve bağımsız Seçim Gözlemevi ve Demokrasi Araştırmaları Merkezi'nin başkanının gözaltına alınmasıyla ilgili batılı liderlere seslenerek, örgütünün seçim sırasında yaygın ihlalleri rapor ettikten sonra vergi kaçakçılığı ve yasa dışı iş faaliyeti ile yanlış bir şekilde suçlandığını söyledi.
OSCE/ODIHR gözlemcileri, seçimler sırasında ifade özgürlüğüne kısıtlamalar olduğunu belirtti. ABD Dışişleri Bakanlığı, seçimlerin uluslararası standartları karşılamadığını ve ODIHR'nin değerlendirmesine destek verdiklerini ifade etti.

2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İlham Aliyev oyların %86,02'sini aldı. Ana muhalefet partileri seçime katılmadı ve seçimlerin hileli olduğunu gösteren kanıtlar bulundu.

Azerbaycan cumhurbaşkanı olarak İlham Aliyev ilk defa Eylül 2004'te Birleşmiş Milletlerin (BM) 59. genel kurulunda müzakerelere katılmış ve o zamanki BM genel sekreteri Kofi Annan'la görüşmüştür. Eylül 2010'da BM'nin 65. genel kuruluna ve Eylül 2017'de BM'nin 72. genel kuruluna katılmış ve Azerbaycan ülke olarak İlham Aliyev'in cumhurbaşkanlığı döneminde BM İnsan Hakları Konseyine (2006-2009), BM Güvenlik Konseyine (2012-2013) ve BM Ekonomik ve Sosyal Konseyine (2017-2019) üye olmuştur.

2010 yılında İlham Aliyev'in cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye ve Azerbaycan arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) mekanizması tesis edilmiştir. 13 Kasım 2013'te o zamanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in liderliğinde yapılan Türkiye-Azerbaycan Yüksek Stratejik Konseyi 3. Toplantısı'nda, iki ülke arasında teknolojik işbirliği protokolü, bilim, teknoloji, sanayi ve girişimcilik alanında işbirliğini güçlendirmeye yönelik mutabakat zaptı, uluslararası kombine yük taşımacılığı anlaşması, güvenlik işbirliği anlaşması, iş gününü karşılıklı istihdamına dair anlaşma başta olmak üzere 7 protokol ve anlaşma imzalandı.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki Bakü'de yapılması planlanan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi 5. Toplantısı, Ankara'da 17 Şubat 2016'da bombalı araçla meydana gelen saldırıya denk gelmiş ve Erdoğan Azerbaycan ziyaretini erteleme durumunda kalmıştır. Bunun üzerine, İlham Aliyev'in önerisiyle toplantı Bakü yerine Ankara'da yapılmıştır. Erdoğan Türkiye'yle somut dayanışma sergileme çerçevesinde yapılan bu öneriyi kabul ederek, bu jestten dolayı İlham Aliyev'e teşekkürlerini iletmiştir.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra İlham Aliyev ABD ile ilişkileri genişletmeye çalışmıştır. Bu bağlamda, 25-28 Nisan 2006'da eski ABD Başkanı George W. Bush'un daveti üzerine Washington'a ilk resmi ziyaretini yaptı. Toplantıda petrol ve gaz endüstrisi, bölgesel ve küresel enerji güvenliği konuları ele alınmıştır.
24 Eylül 2010'da İlham Aliyev, BM Genel Kurulu 65. toplantısı için ABD ziyareti sırasında New York'ta o zamanki ABD Cumhurbaşkanı Barack Obama ile bir araya gelmiştir. 31 Mart-1 Nisan 2016 tarihlerinde Barack Obama'nın daveti üzerine Nükleer Güvenlik Zirvesine katılmıştır.
Son olarak, İlham Aliyev, 20 Eylül 2017'de New York'ta ABD'nin o dönemdeki başkanı Donald Trump ile bir araya gelmiştir. Donald Trump İlham Aliyev'e Güney Gaz Koridoru projesinin ABD tarafından desteklendiğini ve bu projenin Avrupa'nın enerji güvenliği açısından çok önemli olduğuna vurgu yapmıştır.

İlham Aliyev Rusya'yı stratejik ortak olarak nitelendirmiştir. 11 Ağustos 2004'te İlham Aliyev Putin tarafından 2005 yılının "Rusya'da Azerbaycan yılı" düzenlenmesi kararı sonrasın

Şevket Miramanoviç Mirziyoyev (Özbekçe telaffuz: [ʃɑfˈkɑt mirɔˈmɔnəvʲit͡ɕ mirziˈjɔjɪf]; d. 24 Temmuz 1957), 2016 yılından bu yana Özbekistan Devlet Başkanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanı olarak görev yapan Özbek siyasetçidir ve akademisyendir. Daha önce, 2003 ile 2016 yılları arasında Özbekistan Başbakanı olarak hükûmete liderlik etti.
Mirziyoyev, 1980'lerin sonlarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ne katıldı. 1990 yılında Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde milletvekili olarak seçildi. 1990'lı yılların ortalarından itibaren, dönemin Devlet Başkanı İslam Kerimov tarafından başbakanlık görevine atanmasından önce Cizzak ve Semerkant vilayetlerinde vali olarak görev yaptı. Devlet Başkanı Kerimov'un ölümünün ardından, 8 Eylül 2016'da Mirziyoyev, Özbekistan Parlamentosu tarafından vekâleten devlet başkanı olarak atandı. Aynı yıl düzenlenen seçimlerde, Özbekistan Liberal Demokrat Partisi'nin adayı olarak oyların %88,6'sını alarak beş yıllık süreyle devlet başkanı seçildi. Mirziyoyev, 2021 seçimlerinde oyların %80,3'ünü alarak ikinci dönemine başladı. Anayasa değişikliğiyle birlikte görev süresinin sıfırlanmasının ardından, 2023 seçimlerine O'zLiDeP desteğiyle bağımsız aday olarak katıldı ve oyların %87,7'sini alarak yedi yıllık yeni dönem için yeniden cumhurbaşkanı seçildi.
Mirziyoyev, cumhurbaşkanlığı döneminde yabancı yatırımları teşvik etti, komşu Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri güçlendirmiş ve siyasi mahkûmların serbest bırakılması gibi bir dizi liberal reform gerçekleştirdi. Bu reformlar arasında 2019 yılında kötü şöhretli Jaslyk Hapishanesi'nin kapatılması da yer aldı. 2021 yılı sonunda idam cezasının kaldırılması ve insan haklarının korunmasını içeren anayasa değişikliklerini duyurdu; bu reformlar, 2023 anayasa referandumunda %90,6 oranında halk desteğiyle kabul edildi. Önerilen değişikliklerden biri, yarı özerk Karakalpakistan'ın ayrılma hakkının kaldırılmasını öngörüyordu. Bu düzenleme, Temmuz 2022'de bölgede şiddetli protestolara yol açtı; gösteriler sert şekilde bastırıldı ve ilgili madde geri çekildi.

Başkan Shavkat Mirziyoyev'in devlet başkanı olarak yabancı ülkelere yaptığı resmi ziyaretler.

Özbekistan Hükümeti Resmi Websitesi

9/11 Komisyonu, 11 Eylül saldırılarını incelemek amacıyla 27 Kasım 2002'de Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulan komisyondur. 10 ülkeden 1200'den fazla insanla konuşmuş, iki buçuk milyon sayfadan fazla belge incelemiş ve sonunda 24 Temmuz 2004'te çalışmalarını tamamlayarak raporunu hazırlamıştır.

Thomas Kean (Başkan) - Cumhuriyetçi
Lee H. Hamilton (Başkan yardımcısı) - Demokrat
Richard Ben-Veniste - Demokrat
Fred F. Fielding - Cumhuriyetçi
Jamie Gorelick - Demokrat
Slade Gorton - Cumhuriyetçi
Bob Kerrey - Demokrat
John F. Lehman - Cumhuriyetçi
Timothy J. Roemer - Demokrat
James R. Thompson - Cumhuriyetçi

9/11 Komisyonu resmi sitesi11 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
9/11 Komisyonu raporu30 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF 7 MB, İngilizce)

11 Eylül saldırıları (İngilizce: September 11 attacks), radikal İslamcı silahlı grup El-Kaide'nin 11 Eylül 2001 Salı günü sabah saatlerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı düzenlediği dört koordineli bir terör saldırısı dizisidir. O sabah 19 terörist, ABD'nin kuzeydoğu eyaletlerinden Kaliforniya'ya seyahat etmesi planlanan dört yolcu uçağını kaçırdı. Hava korsanları, ilk iki uçağı New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin "İkiz Kuleler" olarak anılan 110 katlı iki ofis binasına, üçüncü uçağı ise Pentagon'a (ABD ordusunun karargâhına) çarptırdılar. Dördüncü uçağın Washington, DC'deki bir federal hükûmet binasını vurması planlanmıştı; ancak uçak, bir yolcu isyanının ardından Pensilvanya'da bir tarlaya düştü. Saldırılarda, hava korsanlarıyla birlikte 2.996 kişi öldü ve terörizme karşı savaş başladı.
Kuzeydoğu eyaletlerinden kalkan ve Kaliforniya'ya doğru ilerleyen dört yolcu uçağı, el-Kaide üyesi olan 19 kişi tarafından uçuş sırasında kaçırıldı. Hava korsanları, üç adet beşli ve bir adet dörtlü grup olarak organize edilmişlerdi. Hedefi vuran ilk uçak, American Airlines'ın 11 sefer sayılı uçuşuydu. Uçak saat 08.46'da Aşağı Manhattan'daki Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzey kulesine çarptı. Bu ilk saldırının ardından, uçakta bulunan 92 kişinin tamamı ve saldırının etkilediği bölgedeki 1.000'den fazla kişi öldü. İlk saldırıdan 17 dakika sonra, saat 9.03'te, Ticaret Merkezi'nin bu kez güney kulesine United Airlines'ın 175 sefer sayılı uçuşu çarptı. Bu ikinci saldırı da, uçakta bulunan 65 kişinin tamamının ve etkilenen bölgede yer alan tahmini 1.000'den fazla kişinin ölmesiyle sonuçlandı. İki saat içinde 110 katlı her iki bina da çökerken, 7 Dünya Ticaret Merkezi'nin de arasında bulunduğu çevre yapıların bazıları yıkıldı, bazılarıysa hasar gördü.
Dulles Uluslararası Havalimanı'ndan kalkan üçüncü uçak (American Airlines'ın 77 sefer sayılı uçuşu) Ohio üzerindeyken kaçırıldı. Uçak saat 9.37'de, Arlington County, Virginia'daki Pentagon binasının batı kısmına (ABD Savunma Bakanlığının karargâhı) doğru çarptı. Saldırı sonucunda binanın batı cephesinin bir kısmı yıkılırken, uçaktaki 64 kişinin tamamı ve o sırada binada bulunan 125 kişi öldü. Dördüncü ve son uçak ise (United Airlines'ın 93 sefer sayılı uçuşu) başkent Washington, DC'ye doğru gidiyordu. Uçak saat 10.03'te Shanksville, Pensilvanya yakınlarındaki bir araziye düştü. Uçağın yolcuları, uçağın kontrolünü yeniden ele geçirmeye çalışmışlardı ve nihayetinde uçuşu, amaçlanan hedeften saptırmayı başarmışlardı. Böylece 93 sayılı uçuş, 11 Eylül saldırılarında hedefini gerçekleştiremeyen tek uçak oldu. Uçaktaki 44 kişinin tamamı öldü. Son saldırı hedefinin Beyaz Saray veya Amerikan Kongre Binası olduğu tahmin edilmektedir. 2003'te tutuklanıp ABD'de yargılanan ve daha sonra Guantanamo Kampı'na gönderilen Halid Şeyh Muhammed ve Remzi bin el-Şibh, verdikleri ifadelerde son uçağın hedefinin ABD Kongre Binası olduğunu söylemişlerdir.
FBI tarafından yürütülen araştırmalar neticesinde saldırıları gerçekleştiren kişilerin, Usame bin Ladin'in liderliğindeki el-Kaide ile bağlantılı olduğu belirlendi. ABD, el-Kaide'yi Afganistan'dan çıkarma ve bin Ladin'i iade etme taleplerine karşılık vermeyen Taliban'ı devirmek için Terörizmle Savaş'ı başlattı ve Afganistan'a karşı savaşa girdi. Birçok ülke terörle mücadele yasalarını güçlendirdi, terör saldırılarını önlemek için kolluk kuruluşlarının ve istihbarat teşkilatlarının yetkilerini artırdı. Saldırıdan birkaç gün sonra yaptığı açıklamayla saldırıların sorumluluğunu reddeden bin Ladin, 2004'te yayınlanan bir videoyla saldırıların sorumluluğunu kabul etti. El-Kaide ve Usame bin Ladin, saldırının gerekçesi olarak ABD'nin İsrail'e verdiği desteği, ABD birliklerinin Suudi Arabistan'daki varlığı ve Irak'a uygulanan yaptırımları gösterdi. Bin Ladin, yakalanmadan geçirdiği yaklaşık on yıllık bir sürenin ardından, 2 Mayıs 2011 tarihinde, Pakistan'ın Abbottabad şehrindeki kompleksinde bulunduğu sırada düzenlenen Neptün Mızrağı Operasyonu adlı harekât ile ABD kuvvetleri tarafından öldürüldü ve cesedinin Umman Denizi'ne bırakıldığı açıklandı.
Dünya Ticaret Merkezi'nin ve çevre altyapısının yıkılması, New York şehir ekonomisine büyük zarar verdi ve küresel bir ekonomik durgunluğa sebep oldu. ABD ve Kanada sivil hava sahaları 13 Eylül 2001'e kadar, Wall Street ise 17 Eylül'e kadar kapatıldı. Birçok kurum, kuruluş ve yapı, olağanüstü hâl nedeniyle bir süreliğine kapalı kaldı. Ticaret Merkezi sahasının temizliği Mayıs 2002'de tamamlanırken, Pentagon binası da bir yıl içerisinde onarıldı. 2977 ölüme, 25.000'e yakın yaralanmaya ve 10 milyar dolarlık maliyete neden olan 11 Eylül Saldırıları, ölü sayısı bakımından insanlık tarihinin en büyük terör saldırısıdır. Ayrıca 340 itfaiyecinin ölümüyle de Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki en yüksek sayıda itfaiyeci ölümünün yaşandığı olaydır.
11 Eylül saldırıları, yaşandığı günden beri birçok komplo teorisine konu olmuştur. En öne çıkan teori, İkiz Kuleler ve 7 Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılmasının kontrollü bir yıkım olduğudur. Ancak hükûmet incelemeleri ve bağımsız araştırmaların çoğu bu teorileri reddetmiştir. İnşasına Kasım 2006'da başlanan Özgürlük Kulesi, Kasım 2014'te açılmıştır. Ek olarak, New York'taki Ulusal 11 Eylül Anıtı ve Müzesi, Arlington County'deki Pentagon Anıtı ve Pensilvanya kaza yerindeki Uçuş 93 Ulusal Anıtı da dâhil olmak üzere saldırıda ölenler için çok sayıda anıtlar inşa edilmiştir.

El-Kaide'nin kökeni, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahale ettiği 1979 yılına kadar uzanmaktadır. Sovyet müdahalesini İslam'a karşı yapılmış bir saldırı olarak gören Usame bin Ladin, Afganistan'daki Müslümanlara yardım edip komünist Sovyetleri mağlup etmeyi kutsal bir amaç olarak edinmişti. Afgan direniş liderleriyle tanışmak ve direnişe para toplamak için seyahat etmeye başladı ve Arap mücahitleri (Afgan Arapları), Sovyetlere karşı direnmeleri için 1988 yılına kadar (Sovyetlerin ülkeden çıktığı tarihe kadar) örgütledi. Usame Ladin'in mali kaynakları, dindarlığı ve savaş sırasındaki başarıları ona ün kazandırdı, militan bir lider olarak konumunu güçlendirdi.
1996 yılında bin Ladin ilk fetvasını yayımladı ve Amerikan askerlerinin Suudi Arabistan'ı terk etmesini istedi. 1998'deki ikinci bir fetvada, ABD'nin İsrail'e ilişkin dış politikasına ve Amerikan birliklerinin Körfez Savaşı sonrasında da devam eden Suudi Arabistan'daki varlığına yönelik itirazlarını belirtti. Bin Ladin, belirttiği şikayetler tersine çevrilinceye kadar, İslami metinleri Amerikalılara karşı saldırmaya teşvik etmek için kullandı. Bin Ladin'e göre, İslam hukuku âlimleri, İslam tarihi boyunca "düşmanın Müslüman ülkeleri yok etmesi durumunda cihadın bireysel bir görev olduğu" konusunda oy birliğiyle anlaşmışlardı.

Saldırıları organize eden bin Ladin, başlangıçta saldırılara dâhil olduğu iddiasını yalanlasa da sonrasında bu beyanatını geri aldı. Katar merkezli yayın kuruluşu Al Jazeera, 16 Eylül 2001 tarihinde Usame Ladin'in bir açıklamasını yayımladı: "Altını çizmeliyim ki kişilerin kendi motivasyonlarıyla gerçekleştirmiş olduğu görünen bu eylemin benimle bir ilgisi yok."

Kasım 2001'de ABD kuvvetleri, Afganistan'ın Celalabad kentinde yaptıkları baskın sonrası yıkılan evden bir videokaset buldu. Videoda bin Ladin, Halid el-Harbi ile 11 Eylül saldırıları hakkında konuşurken görüldü ve saldırıları önceden bildiği ortaya çıktı. 27 Aralık 2001'de ikinci bir bin Ladin videosu yayımlandı:Batı'nın ve bilhassa Amerika'nın İslam'a karşı tarifsiz bir nefret beslediği alenen ortadadır. (...) Bu, Haçlıların nefretidir. Amerika'ya karşı yapılan terörizm övülmeyi hak etmektedir; çünkü bu, insanlarımızı öldüren adaletsizliği -Amerika'nın İsrail'e verdiği desteği- durdurmayı amaçlayan bir yanıttır. (...) Bin Ladin ya da onun takipçileri sağ olsun veya olmasın, Birleşik Devletler'in sonunun geldiğini söylüyoruz; zira ümmetin uyanışı gerçekleşti. (...) ABD'nin askerî gücünün temeli olan ekonomisini vurmak önemlidir. Eğer ekonomileri hasar alırsa, yeniden işgal edilebilir duruma geleceklerdir.
Ancak bin Ladin, saldırıların sorumluluğunu üstlenmedi.

2004 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin kısa bir süre öncesinde bin Ladin, kayda alınmış bir açıklama aracılığıyla El Kaide'nin ABD'ye düzenlenen saldırılarla ilişkisi olduğunu doğruladı, direkt olarak kendi bağlantısının olduğunu da itiraf etti:... Savaşıyoruz çünkü bu zulümle uyuyamayan insanlarız. ... Ulusumuzun özgürlüğünü yeniden kazanmak istiyoruz. Siz bizim güvenliğimizi baltalarken, biz de sizin güvenliğinizi baltalıyoruz. ... Güvenliğiniz kendi ellerinizde. Bizim güvenliğimize karışmayan her devlet otomatik olarak kendi güvenliğini de garanti altına alacaktır.Bin Ladin, takipçilerine Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a saldırmaları için bizzat talimat verdiğini söyledi. Al Jazeera tarafından Eylül 2006'da ele geçirilen başka bir videoda bin Ladin; Remzi bin eş-Şeybe ve iki hava korsanıyla birlikte, Hamza el-Gamdi ve Vail eş-Şehri, saldırılar için hazırlık yaparken görüntülendi. ABD, 11 Eylül saldırıları için bin Ladin'i hiçbir zaman resmî olarak suçlamadı ancak yine de ABD'nin Darüsselam ve Nairobi'deki büyükelçiliklerinin bombalanmasıyla ilgili olarak FBI'ın "En Çok Arananlar" listesindeydi. Yaklaşık on yıllık bir arama sürecinin ardından, dönemin ABD Başkanı Barack Obama, bin Ladin'in 1 Mayıs 2011'de Pakistan'ın Abbottabad kentinde bulunan kompleksinde Amerikan özel kuvvetleri tarafından öldürüldüğünü açıkladı.

Nisan 2002'de Al Jazeera gazetecisi Yosri Fouda; Halid Şeyh Muhammed'in Remzi bin eş-Şeybe ile birlikte saldırılara karıştığını kabul ettiğini bildirdi. 2004 tarihli 9/11 Komisyonu raporu, saldırının başmimarı olan Muhammed'in ABD'ye karşı duyduğu düşmanlığın "ABD'nin İsrail'i destekleyen dış politikasıyla olan şiddetli fikir ayrılığı"ndan kaynaklandığını belirledi. Muhammed aynı zamanda 1993 Dünya Ticaret Merkezi saldırısının finansörü ve danışmanlarından biriydi. Saldırının ana sorumlusu olan Remzi Yusuf'un da dayısıydı.
Amerikan ve Pakistanlı güvenlik teşkilatları arasınd

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, 6 Mart 2010'da yaptığı bir konuşmada 11 Eylül saldırısında İkiz Kuleler'in çökmesini "karmaşık bir istihbarat senaryosu ve eylemi" olarak nitelemiştir. Ahmedinejad, "11 Eylül olayı terörizme karşı kampanya için bir bahane ve Afganistan'a karşı savaşın hazırlığı olarak kullanılan büyük bir uydurmadır" diye konuşmuştur.

Kulelerin yıkılış şeklinin planlanmış yıkımlar gibi olduğu öne sürülmüştür. Buna gerekçe olarak da uçakların çarpması sonucu yana yatıp etrafındaki binaların üstüne düşmek yerine bir yıkım firması tarafından kontrollü patlatma metodu ile yıkıma hazırlanmışçasına doğrudan kendi üzerlerine yıkılmaları örnek gösterilmiştir. Fiziksel olarak mümkün kabul edilse de komplo teorisyenleri, bu konunun çeşitli şüpheleri üstüne çektiğini iddia etmektedirler. Ayrıca, binaların yıkılma hızının hemen hemen serbest düşme hızında oluşunun da şüpheleri arttırdığı söylenmektedir.
Kulelerin yıkılış şekli üzerine ciddi araştırmalar yapmış olan fizik profesörü Stephen E. Jones, toz kalıntılarında termit (alüminyum, demir oksit karışımı) kullanıldığını tespit etmiştir.

Video görüntüleri incelendiğinde güneydeki kuleye çarpan uçağın camlarının görülmediği ve United Airlines logosunun olmadığı, bu uçağın Amerika Birleşik Devletleri Ordusu'nda kullanılan Boeing 767 tipi yakıt ikmal uçağı olduğu öne sürülmüştür. Motorlarının ise Boeing 767 tipi yolcu uçağına ait olmadığı, sebep olarak da 767'lerin motor çapının üç metre, görüntüdeki uçağın motorlarının ise daha küçük olduğu ileri sürülmüştür.

Pentagon'a çarpan uçakla alakalı olarak şunlar ileri sürülmüştür:

Washington, DC'de Pentagon binasına çarpan uçak sonucunda oluşan hasarın etkilediği alan, bir uçağın çarpması sonucu oluşamayacak kadar küçüktür. Ayrıca Pentagon'a çarpan uçağın çarpma anını gösteren görüntülerinin bulunmaması, binaya bir füze atıldığı konusunda teorilere neden olmuştur.
Çarpışmanın olduğu Pentagon binasının hemen önündeki benzincinin olayı çok net bir şekilde görüntüleyebilen güvenlik kameralarına sahip olduğu, fakat olaydan 10 dakika sonra benzincinin güvenlik kayıtlarının siyah takım elbiseli, ABD istihbaratından olduğu öne sürülen kişilerce alındığı söylenmiş ve ABD hükûmeti bunu kabul etmiştir. ABD hükûmeti, kayıtlardan sadece patlamanın olduğu ana ait bir kareyi göstermiştir.
Pentagon binasına ABD hükûmeti tarafından çarptığı söylenen uçağın modeli ile olay yerinde bulunan uçak parçalarının modelinin birbirini tutmadığı ortaya çıkmış, parçaların sanki bir kamyonla rastgele boşaltılmış gibi durduğu gözlemlenmiştir.
Saldırıdan önce Pentagon binası çevresinde bir Apache saldırı helikopterinin görüldüğü görgü tanıklarınca doğrulanmıştır.
Pentagon binasına çarpan uçağın kanatlarının binada hiçbir hasar bırakmadığı dikkatlerden kaçmamıştır. İç içe beş binadan oluşan Pentagon binasının ilk yapısını delen uçak, ikinci yapıda sadece bir yuvarlak şeklinde bir hasar bırakmıştır. Aynı şekilde ilk yapıda da buna benzer bir şekil oluşmuştur.

Hazırlıklarının yıllar sürdüğü ve yüzlerce kişinin fiilen katkıda bulunduğu tahmin edilen böylesine geniş çaplı bir terör saldırısının dünyanın en büyük istihbarat ağına sahip Amerika Birleşik Devletleri tarafından fark edilememesi ve engellenememesi de şüpheleri arttırmıştır.

20'li yaşlardaki üç genç tarafından hazırlanan Loose Change isimli bir saatlik video büyük yankı uyandırmıştır. 11 Eylül olaylarının Amerikan hükûmeti tarafından planlandığını iddia eden video, 12 ülke televizyonlarında yayınlanmış, 50 milyon izleyiciye ulaşmıştır. Hâlen internette bulunmaktadır.
Daha sonra bu filmdeki iddiaları çürütmeye yönelik "Screw the Loose Change" isimli bir film hazırlanmıştır.
Birleşik Krallık İşçi Partisi milletvekili ve kabineden sorumlu devlet bakanı Michael Meacher, 11 Eylül olaylarını soruşturmuştur.
ABD halkının bir bölümü, 11 Eylül'ün yeniden soruşturulmasını istemektedir.

Saldırıdan üç sene sonra Başkan Bush'un (Bin Ladin ailesi dahil) Suudi sermayesiyle ticarî ortaklıkları olduğunu anlatan ve Bush hükûmetinin 11 Eylül saldırılarını önceden bildiğini ima eden Fahrenheit 9/11 (Fahrenhayt 11 Eylül) isimli, Michael Moore imzalı bir belgesel film vizyona girmiş ve bütün dünyada geniş yankı uyandırmıştır.
Antoine Vitkine, bu filmdeki iddiaları çürütebilmek için Yeni Şarlatanlar adlı bir kitap yazmıştır.

Dünya Ticaret Merkezi kontrollü yıkım komplo teorileri

1992 Yemen'deki otel saldırıları, 29 Aralık 1992'de, Yemen'in Aden şehrindeki Gold Mohur Hotel ile Mövenpick Hotel'e el-Kaide tarafından düzenlenen bombalı saldırılar. Somali'deki Umut Harekâtı'na katılacak 100 kadar Amerikan deniz piyadesinin konakladığı otellere eş zamanlı olarak düzenlenen saldırıda hiçbir askerî kayıp yaşanmazken, saldırılar 2 sivilin ölümü ile 7 sivilin yaralanmasına sebep oldu. Gold Mohur Hotel'deki saldırıda Avusturyalı bir turist ile bir otel çalışanı hayatını kaybederken; dört Avusturyalı turist yaralandı. Mövenpick Hotel'in otoparkında gerçekleşen ikinci patlamada ise üç kişi yaralandı. Yemenli yetkililerin açıklamasına göre yarananlardan ikisi, bombayı yerleştirmeye çalışan Yemenlilerdi. Yaşanan saldırılar, el-Kaide tarafından Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı gerçekleştirilen saldırıların ilkiydi.

1993 Dünya Ticaret Merkezi saldırısı, 26 Şubat 1993 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin New York şehrindeki Dünya Ticaret Merkezi'nin Kuzey Binası'na bomba yüklü kamyonetle gerçekleştirilen saldırı. Esas amacı, taşıdığı 606 kg üre nitrat-hidrojen bileşimi gaz hâlindeki patlayıcıyla Kuzey Kulesi'nden geçip Güney Kulesi'ne ulaşarak patlayıcıların infilak ettirilmesi ve kulelerin yıkılmasını sağlayarak on binlerce kişinin hayatını kaybetmesi olan saldırı amacına ulaşamayarak 6 kişinin ölümüne ve 1.042 kişinin yaralanmasına sebep oldu.
Yapılan soruşturmalar sonucunda saldırının; el-Kaide ile bağlantıları bulunan Remzi Yusuf, Mahmud Ebu Halime, Muhammed Selami, Nidal A. Eyyad, Abdül Rahman Yasin ve Ahmed Ecac tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiği tespit edildi. Remzi Yusuf'un amcası Halid Şeyh Muhammed ise saldırı için gereken finansal desteği sağlamıştı.

11 Eylül saldırıları

15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul'un dört noktasında, her iki günde de ikişer patlayıcı yüklü kamyonetin infilak ettirilmesiyle dört intihar saldırısı gerçekleştirildi. 15 Kasım'da saat 9.30 (UTC+02.00) civarında Şişli'deki Bet İsrael Sinagogu, saat 9.34 civarında ise Beyoğlu'ndaki Neve Şalom Sinagogu'nun önünde birer kamyonet infilak etti. Patlamalar sonucunda saldırganlar dâhil 26 kişi öldü, 300'den fazla kişi yaralandı. Olaydan beş gün sonra, 20 Kasım'da yine patlayıcı yüklü kamyonetlerle saat 10.55 civarında Beyoğlu'ndaki Birleşik Krallık'ın İstanbul Başkonsolosluğu binasına, saat 11.00 civarında ise Beşiktaş'taki HSBC Genel Merkezi binasına birer saldırı düzenlendi. İkinci saldırılarda 31 kişi ölürken 450'nin üzerinde kişi yaralandı. Toplamda ise 4 saldırgan dâhil 57 kişi öldü, 750'den fazla kişi saldırılardan yaralı olarak kurtuldu.
Başlatılan soruşturmalar sonucunda saldırıların el-Kaide'nin Türkiye yapılanması tarafından gerçekleştirdiği tespit edildi. Saldırılarla ilgili olarak Şubat 2004'te 69 sanıkla başlanan ve süreç içinde yapılan eklemelerle 76 sanığa ulaşan dava, Nisan 2007'de 7'si müebbet olmak üzere 48 sanığın çeşitli kademelerde hapis cezalarına çarptırılmasıyla sonuçlandı. Yargıtay'ın davada alınan kararları bazı sanıklar yönünden bozması sebebiyle yeniden yapılan yargılama sonrasında ise 16 sanık hakkında çeşitli kademelerde hapis cezalarına hükmedildi. Saldırılarla ilişkisi olduğu tespit edilen iki ayrı davada ise bir sanık müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Saldırıların öncesinde ya da sonrasında Irak'a kaçan örgütün bazı üst düzey yöneticileri ile bazı örgüt mensuplarının bir kısmı burada ölürken bir kısmı ülkedeki güvenlik güçlerince tutuklandı veya Türkiye'ye iade edildi.

Saldırıyı gerçekleştiren ekibin başında, el-Kaide'nin Türkiye yapılanmasının lideri Habib Aktaş bulunurken Gürcan Baç ile Harun İlhan saldırıyı planlayan isimlerdi. Aktaş ile Baki Yiğit, 11 Eylül saldırıları öncesinde Afganistan'a giderek burada el-Kaide ile temas kurmuş, 11 Eylül saldırıları sonrasında ise ülkeyi terk ederek Pakistan'a ulaşmıştı. Adnan Ersöz'ün ifadelerine göre Aktaş, İncirlik Hava Üssü ya da bir İsrail gemisine saldırı düzenlemeyi düşünüyordu. Aktaş ile yaptığı görüşmenin sonrasında kendisinin bu fikirden vazgeçip Türkiye'ye döndüğünü ve sonrasında bağlantılarının koptuğunu belirten Ersöz, 2003 yılında Ebu Hafs adlı bir kişiyle görüştüğünü ve Aktaş'ın düşündüğü saldırılar için gereken para talebinin karşılandığını öğrendiğini ifade etti. Ebu Hafs'tan, CIA tarafından yakalanan üst düzey el-Kaide yöneticisi Halid Şeyh Muhammed'in bu para meselesinden haberdar olduğunu, konuşursa Türkiye'dekilerin tehlikeye gireceğini öğrendiğini söyleyen Ersöz, bunun üzerine Türkiye'ye dönerek Aktaş'ı uyardığını söyledi. Bu görüşmeye göre Alaaddin adlı bir Suriyeli, Aktaş'a $150.000 vermişti. Yakalanmasının ardından yapılan sorgusunda Suriyeli Lui Sakka; Ebu Musab ez-Zerkavi ile görüşerek bu ödeneği temin ettiğini; bu paranın $110.000'a denk gelen kısmını euro olarak 2002 sonunda, kendisinin görevlendirdiği Suudi bir kişi tarafından Suriye'den İstanbul'a getirilerek Aktaş'a verildiğini ifade etti. Guantanamo Kampı'nda tutuklu bulunan Halid Şeyh Muhammed'in, Mart 2007'de başlayan Savaşçı Statüsünün Gözden Geçirilmesi Mahkemesi duruşmalarına ait olan ve Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanan tutanaklarındaki ifadelerine göre ise saldırıların finansal desteği kendisi tarafından karşılanmıştı.
Mesut Çabuk, aynı lisede eğitim gördüğü Azad Ekinci ile önce Pakistan'da, ardından ise Afganistan'daki el-Kaide kamplarında eğitim almasının ardından Bingöl'de yaşamaya devam etti. Bingöl'de yaşayan Gökhan Elaltuntaş, 2002 yılında Azad Ekinci ile bir İnternet kafe açarak burayı işletmeye başlamıştı. Çabuk da bu İnternet kafede zaman geçirmekte, eşinin ifadesine göre Azad ve Metin Ekinci ile "sık sık buluşmakta"ydı. Ekinci aynı yıl, temizlik malzemeleri üreten bir şirkete de ortak oldu. 1 Mayıs 2003'te meydana gelen Bingöl depreminin ardından İstanbul'a yerleşen Elaltuntaş, Habib Aktaş ile birlikte Gaziosmanpaşa'da açtığı cep telefonu dükkânını işletmeye başladı. Bu dükkân, örgüt mensuplarının kullandıkları telefonları daha kolay gizleyebilmeleri ve değiştirebilmeleri amacıyla açılmıştı.
Daha önceleri Afganistan'daki el-Kaide kamplarında eğitim alan Feridun Uğurlu, İstanbul'da yaşıyor ve Beyazıt'taki bir tekstil firmasında çalışıyordu. Aynı firmada çalışanlar arasında Habib Aktaş da vardı. Ekim 2003'te her ikisi de bu işten ayrıldı. İlyas Kuncak ise, saldırıdan önceki yaklaşık bir yıl boyunca, Uğurlu ile Bağcılar'da bulunan bir apartmanın farklı dairelerinde yaşıyordu.
Eşinin ifadelerine göre 7 Ekim'de Mesut Çabuk, "bir arkadaşından ödünç aldığı bir otomobille", eşi ve çocuklarını da yanına alarak İstanbul'a doğru yola çıktı. Bingöl çıkışında Azad Ekinci, Ankara'da ise Gökhan Elaltuntaş'ın bindiği araç, Çabuk'un Üsküdar'daki bir akrabasının evine vardı. Eşi, Çabuk'un "eve ara ara uğradığı"nı ve "iş aradıklarını söyledikleri"ni ifade etti. Saldırılardan 5 gün önce ise kendisine Dubai'ye gittiğini söyleyerek evden ayrıldığını belirtti.
Burhan Kuş, Habib Aktaş'ın kendisine ve Fevzi Yitiz'e intihar saldırısı düzenlemeleri teklifinde bulunduğunu ancak her ikisinin de bu teklifi reddettiklerini ifade etti.

"Afgan mücahitlerin yanında yer almak için" 1994'te Afganistan'a gittiğini ifade eden Fevzi Yitiz; buradaki bir el-Kaide kampında savaş teknikleri, bomba yapımı ve ağır silah kullanımı eğitimleri aldığını, Aktaş ve Ekinci ile burada tanıştığını belirtti. Yitiz, ikilinin talebi üzerine patlayıcı yapımına yönelik hazırlıklara başladığını ifade etti. İkitelli Organize Sanayi Bölgesi'ndeki Metal İş Sanayi Sitesi'nde yer alan bir deterjan imalathanesi, Yitiz'e ait sahte bir kimlik kullanılarak kiralandı ve patlayıcı üretimi amacıyla Gökkuşağı adlı paravan bir şirket kuruldu. Site çalışanlarının ifadelerine göre Yitiz, kendisini "Kemal Yıldız" olarak tanıtmıştı. Yitiz, patlayıcıları bizzat kendisinin hazırladığını ve bunları deterjan paketleri içerisine yerleştirerek kamyonetlere yüklediklerini belirtti. Burhan Kuş'un ifadelerine göre patlayıcıların imalatında kullanılan asidi Baç temin ederken bunların İkitelli'ye nakliyesini Kuş gerçekleştirdi. Kuş, daha sonra imalatta kullanılan gübreyi de kiraladığı bir kamyonla Mersin'den getirdi. Kuş'un ifadesine göre patlayıcıların imalatını Gürcan Baç gerçekleştirmişti. Patlayıcıların içeriğinde amonyum nitrat ve nitroselüloz vardı. 5 kilogramlık tenekelere doldurulan patlayıcılardan her bir kamyonete onar adet yerleştirildi ve bunlar, 3 sıra halinde ellişer kilogramlık amonyum nitrat çuvallarının içine yerleştirildi. Ateşleme düzeneğinin el yapımı fünyelerle oluşturulduğu patlayıcılar, deterjan paketleriyle kamufle edildi.

Patlayıcıların imalatı yaklaşık bir buçuk ayda tamamlandı. Mahkemedeki ifadelerinde Ersöz, kamyonetlerin Aktaş tarafından hazırlandığını; Yitiz ile Baç'ın da Aktaş'a yardımcı olduğunu söyledi. Kamyonetlerin yüklenmesi 4 ve 5 Kasım'da gerçekleştirildi. Yolda yapılabilecek emniyet kontrollerine karşı bir önlem olarak İpekler Yağ ve Sabun Ticaret adlı şirket adına sevk irsaliyeleri düzenlendi. Araçlar, saldırı gününe kadar Osman Eken'in evinde saklandı. Patlayıcıların üretilmesi sonrasında artan malzemeler, Eken'in kiraladığı bir depo ile Mehmet Kuş'un Zeytinburnu'ndaki evinin bodrumuna konuldu.
Saldırılarda kullanılacak kamyonetlerin tamamı, Azad Ekinci'nin temin ettiği nakit parayla satın alındı. Azad Ekinci'nin, kardeşi Metin Ekinci; Feridun Uğurlu'nun ise babası Metin Uğurlu'nun üzerine kayıtlı olacak şekilde satın aldığı kamyonetler, ilk gün gerçekleştirilen saldırılarda kullanıldı. Diğer iki kamyonet ise, Yüksel Çelebi adına düzenlenen sahte kimlikle Gürcan Baç ve Cahit Öztürk adına düzenlenen belgelerle Feridun Uğurlu tarafından satın alındı. 15 Kasım'daki saldırılarda sırasıyla 34 UHK 68 plakalı kırmızı renkli ve 34 ZR 099 plakalı beyaz renkli Isuzu marka; HSBC Genel Merkezi binasına yapılan saldırıda 34 UVD 06 plakalı, Birleşik Krallık Başkonsolosluğuna yapılan saldırıda ise 34 VCV 25 plakalı 1995 model beyaz renkli kapalı kasa Hino marka kamyonetler kullanıldı. İfadesine göre Burhan Kuş, Uğurlu'ya araba kullanmayı bizzat kendisi öğretmiş ve saldırılar esnasında bir sorun olmaması amacıyla satın alınan kamyonetlerin bakımını da yaptırmıştı. Elaltuntaş'a da sürüş dersleri verilmişti.
Patlayıcıların hazırlanmasının ardından, Habib Aktaş'ın talimatıyla yeni bir pasaport ve Suriye vizesi alan Kuş, Habib ve Sadettin Akdaş ile Mersin'de buluştuktan sonra ikiliyle birlikte Hatay üzerinden Halep'e geçti. Kaldıkları otele gelen Lui Sakka, bu üçlüyü, halihazırda Suriye'de bulunan Abdülkadir Karakuş ve Muhammed Tokaş'ın kaldığı eve götürdü. Bu buluşmanın ardından Kilis üzerinden İstanbul'a döndüler. Sonrasında Kuş, tekrar Halep'e gitti.
Örgütün ilk planına göre, 7 Kasım'da Alanya'da gelecek bir İsrail gemisine bir saldırı gerçekleştirilecekti. Ertesi gün, İstanbul'daki Bet İsrael Sinagogu ile Neve Şalom Sinagogu'na eş zamanlı birer saldırı, bir hafta sonrasında ise yine İstanbul'daki HSBC Genel Müdürlüğü binasına saldırı düzenlenmesi planlanmıştı. Kamyonetlerden biri, Baç ve Uğurlu tarafından Alanya'ya götürüldü. İddianameye göre "beklenen geminin gelmemesi", İlhan'ın ifadesine göre "uygunsuz hava şartları" sebebiyle bu plan iptal edildi ve kamyonet İstanbul'a döndü. Sonrasında Amerika Birleşik Devletleri'nin İstanbul Başkonsolosluğu binası da hedef olarak düşünülmüş, ancak yeni taşınmış olması ve konumunun uygun bulunmamasından ötürü bu hedeften vazgeçilerek Birleşik Krallık'ın İstanbul Başkonsolosluğu binası yeni hedef olarak belirlenmişti. İlhan ayrıca, eylemleri turizmin yoğun olduğu yaz aylarında yapmayı planlasalar da patlayıcıları hazırlayamadıklarından dolayı daha geç gerçekleştirdiklerini, amaçlarının sinagogların yıkılması olduğunu ve bekledikleri sonuçları alamadıklarını söyledi.

Saldırılar, Yahudilerce kutsal sayılan ve Şabat olarak 

2005 Amman saldırıları, 9 Kasım 2005'te, Ürdün'ün başkenti Amman'daki üç otele, birkaç dakika arayla düzenlenen intihar saldırılarıdır. Irak el-Kaidesi militanlarınca yapılan saldırılarda üç saldırgan dahil 62 kişi öldü, en az 155 kişi yaralandı.
20.50 (UTC+02.00) civarında gerçekleşen saldırıların ilki, Radisson SAS Hotel'de yapılan bir düğün sırasında oldu. Salona giren karı-koca çiftten kadın olan saldırgan, üzerindeki patlayıcıları infilak ettiremedi. Karısına dışarı çıkmasını söyleyen kocası ise üzerindeki patlayıcıları düğün salonunda infilak ettirdi. Birkaç dakika sonra gerçekleşen ikinci saldırı Grand Hyatt Hotel'e, üçüncüsü ise Days Inn'e gerçekleştirildi. Saldırgan Sacide er-Rişavi ise üzerindeki bombayı patlatamadan yakalandı.

Davidsson, Elias (Haziran 2019). "The Amman hotel bombings of 2005" (İngilizce). 11 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

2006 İsrail-Lübnan Savaşı, Hizbullah'ın askerî kanadı ile İsrail Silahlı Kuvvetleri arasında Lübnan toprakları ve İsrail'in kuzeyinde, 12 Temmuz-14 Ağustos 2006 tarihleri arasında sürmüş olan silahlı çatışmadır.
Kriz, Lübnan'da yerleşmiş, İran ve Suriye tarafından desteklenen Hizbullah örgütünün, 12 Temmuz 2006 tarihinde 2 İsrail askerini kaçırması ve 8'ini öldürmesiyle başlamıştır. Askerlerin kaçırılmasına ek olarak güney Lübnan'daki Hizbullah militanlarının İsrail topraklarına Katyuşya füzeleri ateşlemesi; İsrail tarafından Lübnan'ın bir savaş hareketinde ("act of war") bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bunun üzerine İsrail, Lübnan'a hava ve kara saldırıları yapmış ve ülkenin limanlarını denizden ablukaya almıştır. İsrail'in bu davranışına karşılık olarak Hizbullah, güney Lübnan'dan İsrail'in kuzeyine yaptığı füze saldırılarını şiddetlendirmiştir.
Bir aydan fazla süren çatışmaların ardından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı 1701 sayılı karar uyarınca 14 Ağustos'ta taraflar saldırılarını durdurmuştur. İsrail, Lübnan'a uyguladığı ablukayı 7 Eylül 2006 yerel saatle 18:00'e kadar kaldırmayı taahhüt etmiştir. Litanni Nehri'ne kadar olan Güney Lübnan topraklarını işgal etmiş olan İsrail, Lübnan ve UNIFIL askerlerinin konuşlandırılmasına paralel olarak birliklerini geri çekmiştir.
Krizin ilk günlerinden beri aralıksız süren İsrail saldırılarının 1.000'in üzerinde sivil Lübnanlıyı öldürmüş olması, İsrail'in uluslararası alanda çok ağır eleştirilere hedef olmasına sebep olmuştur.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Louise Arbour, kriz sırasında savaş suçlarının işlenmiş olabileceğini söylemiştir.

İsrail ile Lübnan arasındaki kriz, İsrail'in kumsalda bulunan Filistinli ailelere ateş açması ile başlamıştır. Orta Doğu'da İslami militanlar ile İsrail arasındaki savaşın tekrar alevlenmesi bir ay kadar önce olmuştur. 9 Haziran'da İsrail'in Gazze Şeridi'ne yaptığı bir saldırıda aynı aileden sekiz kişiyi öldürmesi, Filistin'de iktidarda olan Hamas örgütünün İsrail ile yaptığı ateşkesi sonlandırmasına yol açmıştır. Aynı zamanda 2006 Gazze Krizi'ni başlatan bu olay başta İslam dünyası olmak üzere birçok kesimden tepki almıştır.

12 Temmuz 2006 günüde, yerel saate göre sabah saat 9.05'te, Hizbullah militanları güney Lübnan'daki mevzilerinden İsrail askerî birliklerine ve sınır kasabalarına havan ve füze saldırısında bulundular. Daha sonra ise İsrail ordusunu bağlı iki Humvee personel taşıyıcılarına da saldıran Hizbullah militanları, sekiz askerî öldürdü ve iki tanesini esir aldı.
Hizbullah ve Lübnan polisi, esir alınan İsrail askerlerinin Lübnan topraklarına sızmış olduğunu iddia etmektelerse de, İsrail bu iddiaları reddetmektedir.

Hizbullah'ın Lübnan'da hiçbir engelle karşılaşmadan var olabilmesi ve kaçan militanların Lübnan'da saklanması sebebiyle İsrail hükûmeti bu davranışı bir savaş ilanı olarak kabul etmiş ve Lübnan hükûmetini sorumlu tutmuştur. Saldırılardan çok kısa bir süre sonra İsrail birlikleri sınırı geçerek takibe başladı ve Güney Lübnan'daki yerleşim merkezlerine hava saldırısı yaptı.
Kaçırılan askerleri kurtarmak için takibe başlayan İsrail birliklerinden bir Merkava tankı bir Hizbullah bombasının üzerinden geçti ve bombanın patlamasıyla havaya uçtu, tankın dört mürettebatı öldü. Hizbullah militanlarıyla çıkan çatışmada, saat öğlen üç sularında bir İsrail askerî daha öldü.
Lübnan'ın bu saldırıdan dolayı çok ağır bir bedel ödeyeceğini söyleyen İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dan Halutz, "Lübnan'ı 20 yıl öncesine geri döndürebiliriz" dedi.

İsrail'in Beyrut hükûmetini krizden sorumlu tutmasına rağmen Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora saldırıdan hükûmetinin haberi olmadığını ve Lübnan'ın sorumlu tutulamayacağını söylemiştir. Kriz boyunca ateşkes çağrıları yapmak birlikte, Beyrut hükûmeti edilgen bir tutum sergilemiş ve Lübnan silahlı kuvvetleri İsrail birlikleri ile çatışmaya girmekten kaçınmıştır.
Sinyora'nın uluslararası arabulucuların çatışmayı sonlandırması için çağrıda bulunmasına rağmen çatışmalar hâlâ devam etmiştir.

İsrail Hava Kuvvetleri, Hizbullah militanları ve liderlerinin bulunduğunu tahmin ettikleri bölgelere hava saldırıları yapmaya başladı. Ayrıca, Suriye ve İran'ın Hizbullah'ı desteklemesini engellemek iddiasıyla Beyrut ve çevresindeki altyapı tesislerine ve yollara saldırılar düzenledi.
13 Temmuz'da yapılan saldırılar sonucu Beyrut Havalimanı hasar gördü ve uçuşlara kapatıldı. Bunun yanı sıra İsrail uçaklarının dört haftayı aşan yoğun bombardımanı sonucunda Beyrut'ta ve çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu köy ve kasabalarda 1000'den fazla sivil öldürüldü. Başta Beyrut'ta olmak üzere Lübnan'da büyük derecede maddi hasar meydana geldi. Hastaneler, yollar ve televizyon/radyo istasyonları da İsrail saldırıları sonucunda yıkıldı. Lübnan hükûmeti, Lübnan'da meydana gelen maddi zararın yaklaşık 2.5 milyar dolar civarında olduğunu söylemiştir.
Saldırılarda ölenler arasında Lübnan'da bulunan yabancılar da bulunuyordu. Fakat, kısa bir süre içinde birçok devlet kendi vatandaşlarını deniz yoluyla tahliye etmiştir. Bu tahliyelerin çoğunluğunda Türkiye önemli roller oynamış, taşımacılık ve ev sahipliği yapmıştır. Buna karşın İsrail, Avustralyalıları taşıyan gemiye taciz atışları gerçekleştirmiştir.
İsrail hava saldırıları sırasında Birleşmiş Milletler'e bağlı bir gözlemleme tesisi füzeler tarafından vuruldu ve 4 silahsız Birleşmiş Milletler personeli hayatını kaybetti. 25 Temmuz'da gerçekleşen bu saldırının sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, İsrail'in kasten bu saldırıyı gerçekleştirdiğini söylemişse de, İsrail bu iddiayı reddetmiş ve olaydan derin üzüntü duyulduğunu söylemiştir. Saldırıya rağmen Birleşmiş Milletler, ABD'nin veto hakkını kullanmasıyla İsrail'e karşı bir "kınama" kararı alamamıştır.

İsrail'in ilk tepkisinden sonra açıklama yapan Hizbullah, ellerinde İsrail'i vurabilecekleri 13,000 füze olduğunu söylemiştir. Kriz boyunca Hizbullah tarafından, Güney Lübnan'daki mevzilerinden İsrail'in kuzeyindeki şehir kasaba ve köylere 3.970 roket fırlatıldı. Bu füzelerden bazıları İsrail'in orta kesiminde yer alan Hadera şehrine kadar ulaştı. Hizbullah'ın roket saldırılarında 40'ın üstünde İsrailli öldü. İsrail Savunma Bakanı Hizbullah'ın saldırılarının başlamasından sonra yaklaşık 1.000.000 sivilin ülkenin değişik bölgelerine yerleştirildiğini açıkladı.
Hizbullah, Katyuşa füzelerine ek olarak İran yapımı Fajr-3 ve Ra'ad 1 füzeleri ile de İsrail topraklarını bombalamıştır. Ayrıca Hizbullah Rus yapımı tanksavarlar sayesinde dünyanın en iyi tanklarından biri olarak kabul edilen Merkava tanklarını vurmayı başarmıştır. Bu tanksavarlar ve daha birçok Rus yapımı silah savaşın Hizbullah lehine dönmesinde çok büyük bir rol oynamıştır.
Bunlara ek olarak, İsrail donanmasının savaş gemilerinden biri olan Saar-5, radarla çalışan Çin yapımı C-802 tipi bir füzeye hedef olmuştur.

Krizin başlangıcından beri birçok barış girişimi olmuşsa da çatışmalar ancak krizin başlamasından bir ay sonra durmuştur. Tarafların ateşkesin koşulları üzerinde anlaşamaması çatışmaların durmasını geciktiren en önemli unsur olmuştur.
Hizbullah ve Lübnan, çatışmaların derhal ve koşulsuz olarak durması gerektiğini savunurken İsrail ateşkes yapılmadan önce bazı koşulların yerine gelmesi gerektiğini söylemiştir. İsrail başbakanı Ehud Olmert, kaçırılan İsrail askerleri iade edilmeden ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı 1559 numaralı karar gereğince Hizbullah silahsızlandırılıp Lübnan ordusu İsrail sınırına yerleşmeden ateşkes olmayacağını söylemiştir.
15 Temmuz'da Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi, gündemine aldığı ateşkes çağrısını ABD'nin karşı oy kullanmasıyla reddetmiştir.
Kriz, Roma'da yapılan; Suriye ve İran dışındaki Arap ulusları, Avrupa Birliği, ABD ve Rusya'nın temsil edildiği bir konferans ile çözümlenmeye çalışılmış olsa da bu konferans sonucunda taraflar arasında ateşkes sağlanamamıştır. Konferans sırasında Lübnan başbakanı Fuat Sinyora, kendi hükûmetinin hazırladığı ateşkes planını sunmuşsa da plan kabul edilmemiştir.

4 Ağustos ABD ile Fransa ortak hazırladıkları ateşkes önerisini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne iletti. Tasarıda, çatışmaların durması istendiği halde Lübnan topraklarındaki İsrail askerlerinin çekilmesi istenmediğinden Lübnan hükûmeti önerinin kabul edilemez olduğunu savunmuştur. Görüşmeler sonucunda Sinyora Planı'da dikkate alınarak tasarıda değişiklikler yapılmasının ardından 11 Ağustos'ta 1701 sayılı karar Güvenlik Konseyinde kabul edilerek taraflar "şiddet eylemlerini durdurmaya" çağrılmıştır. Tarafların öneriyi kabul etmesinin ardından 14 Ağustos 2006 yerel saat ile sabah 8.00'de ateşkes yürürlüğe girmiştir. Ateşkesten 15 dakika öncesine kadar İsrail'in hava saldırıları devam etmiştir.

Ateşkes kararınca hem İsrail, hem de Hizbullah saldırılarını durdurmuştur. Ancak İsrail hükûmeti uluslararası bir güç bölgeye yerleşinceye kadar Güney Lübnan'dan askerlerini çekmeyeceğini söylemiştir.
Ateşkesin ardından Lübnan hükûmeti aldığı karar uyarınca ülkenin güneyine askerlerini sevk etmeye başlamış, ancak ordunun Hizbullah'ın silahsızlandırılması için kullanılmayacağını vurgulamıştır. Lübnan hükûmeti, güneye yerleştirilecek birliklerin 15,000 asker gücünde olacağını söylemiştir. Lübnan ordusunun yerleşmesiyle, İsrail işgal ettiği bölgelerden çekilmiştir.
İsrail, Lübnan'a uyguladığı ablukayı ise 7 Eylül 2006'ya kadar devam ettirmiş ve bu tarihte yerel saatle 18:00'de kaldırmıştır.
19 Ağustos 2006'da İsrailli komandolar, ateşkese rağmen, Bekaa Vadisi'nin doğusundaki bir köye saldırı düzenlemiştir. Saldırı sırasında bir İsrailli asker ölmüştür. Saldırı, Beyrut hükûmetinden büyük tepki almış ve İsrail, başbakan Fuat Sinyora tarafından ateşkesi kararını ihlal etmekle suçlanmıştır. Suçlamaları reddeden İsrail, saldırının Suriye ve İran'dan Hizbullah'a sağlanmakta olan silahların taşınmasını engellemek için gerçekleştirildiğini söylemiştir.

1701 sayılı karar ile Lübnan'da görevli olan UNIFIL barış gücünün mevcudunun 15,000 kişiye çıkarılıp görevinin ge

İslamcı militan grup Ensar eş-Şeriat üyeleri, 11 Eylül 2012'de Libya'nın Bingazi kentindeki iki ABD hükûmeti tesisine karşı koordineli bir saldırı gerçekleştirdi. Yerel saatle 21.40'ta, Ensar eş-Şeriat üyeleri Bingazi'deki Amerikan diplomatik yerleşkesine saldırdı ve bu saldırı sonucunda Libya'daki ABD Büyükelçisi Christopher Stevens ve ABD Dışişleri Servisi Bilgi Yönetimi Görevlisi Sean Smith hayatını kaybetti. 12 Eylül sabahı saat 4 civarında, grup yaklaşık 1,6 km uzaklıktaki bir CIA ek binasına havan topu saldırısı düzenleyerek iki CIA yüklenicisi Tyrone S. Woods ve Glen Doherty'yi öldürdü ve on kişiyi yaraladı. CIA tarafından yapılan ve üst düzey hükûmet yetkilileri tarafından da tekrarlanan ilk analizler, saldırının bir protestodan kendiliğinden kaynaklandığını gösterdi. Saldırıdan sonra, saldırı planına dahil olup olmadığı kesin olarak bilinmeyen isyan ve yağmalar olmuştur.
El-Kaide veya başka bir uluslararası terör örgütünün Bingazi saldırısına katıldığına dair kesin bir kanıt yoktur. Amerika Birleşik Devletleri saldırının ardından dünya çapında diplomatik ve askeri tesislerde güvenliği artırıp olayı soruşturmaya başladı. Libya Hükümeti saldırıları kınadı ve milisleri dağıtmak için adımlar attı. 30.000 Libyalı, Muammer Kaddafi'nin devrildiği 2011 Libya iç savaşından sonra kurulan Ansar el-Şeria'yı kınamak için Bingazi'de sokaklara çıktı.
Başkan Obama, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve ABD'nin BM elçisi Susan Rice'a yönelik ısrarlı suçlamalara rağmen, soruşturmalar onların veya diğer üst düzey yetkililerden herhangi birinin olayda hatası olduğunu tespit etmedi. Dört Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, saldırıdan önce tesiste ek güvenlik taleplerini reddettikleri için eleştirildi. Diplomatik Güvenlikten Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Eric J. Boswell istifa etti, diğer üçü görevden uzaklaştırıldı. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton daha sonra güvenlik zaaflarının sorumluluğunu üstlendi.
Ahmed Abu Khattala, hem Libyalı hem de ABD'li yetkililer tarafından Ansar al-Sharia'nın Bingazi lideri olarak tanımlandı. ABD Dışişleri Bakanlığı, Ocak 2014'te Ansar al-Sharia'yı terör örgütü olarak ilan etti. Khattala, Haziran 2014'te ABD Ordusu Özel Harekât Kuvvetleri tarafından, Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile koordineli olarak Libya'da yakalandı. Bir diğer şüpheli Mustafa al-Imam ise Ekim 2017'de yakalandı.

2012 ABD karşıtı protestolar

2016 Azerbaycan-Ermenistan çatışmaları, Nisan Çatışmaları veya Dört günlük savaş (Azerice: Aprel Döyüşləri, Dörd günlük müharibə), Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri ve Ermenistan Silahlı Kuvvetleri ile Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu arasında 1 Nisan'da başlayıp, dört gün boyunca süren çatışmalardır. Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nın bittiği 1994 yılından beri en şiddetli çatışmaların gerçekleştiği bildirilmiştir. 5 Nisan tarihinde karşılıklı ateşkes kararı alınarak, çatışmalara son verilmiştir. Bu savaş ayrıca Azerbaycan'ın, Ermeni işgali altındaki bölgede ilk defa ilerleme kaydettiği savaştır.

12 Mayıs 1994'te sona eren Birinci Karabağ Savaşı'ndan beri Dağlık Karabağ bölgesi ve civarındaki bazı yerleşim birimleri Ermeni kuvvetlerinin işgali altındaydı. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (Diğer adıyla Artsah Cumhuriyeti) bağımsızlığını ilan etmiş olsa da, bu yapıyı Ermenistan dahil Birleşmiş Milletler üyesi hiçbir devlet tanımamaktadır. Güney Osetya Savaşı sonucunda tek taraflı bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Güney Osetya, Dağlık Karabağ Cumhuriyetini tanırken, daha sonra bunlara Moldova'daki Transdinyester de katılmıştır.
Dağlık Karabağ ve çevresindeki yedi rayon, hukuksal olarak Azerbaycan topraklarına dahil olsa da bölgede Ermeni milisler faaliyet göstermekteydi.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı aracılığıyla yıllardır süren müzakerelerden bir sonuç alınamamıştır. İki ülke yönetimi de zaman zaman çözüm için yeterince çaba sarf etmemekle ve çözümsüzlüğü iktidarda kalmak için bir araç olarak kullandıkları gerekçesiyle suçlanmaktaydı.
1994 yılından 2016'ya dek kadar pek çok kez sınır çatışması meydana gelmiştir. Sınır çatışmalarında, iki taraf da sık sık birbirini ilk ateşi açan taraf olmakla suçlamaktaydı.
2008 yılında Birleşmiş Milletler, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünü onaylayan ve Ermeni güçlerin işgal ettiği topraklardan derhal çıkmasını isteyen bir karar almıştır. 100 devletin katılmadığı oylamada karar, 39 oya karşı 7 oy (ABD, Angola, Ermenistan, Fransa, Hindistan, Rusya ve Vanuatu) ile alınmıştır. Ne var ki, Ermenistan bu karara uymamamış, Dağlık Karabağ ve çevresindeki topraklarda askeri kuvvet bulundurmayı sürdürmüştür. 2016'ya gelindiğinde Azerbaycan topraklarının yaklaşık %20 si Ermeni kuvvetlerin işgali altındaydı.

1 Nisan'ı 2 Nisan'a bağlayan gece itibarıyla Azerbaycan-Ermenistan sınırında yoğun çatışmaların yaşandığı bildirilmiştir. Azerbaycan Ordusu'nun, Goranboy ve Naftalan kentleri için tehlike oluşturduğu iddia edilen Talış köyü etrafındaki tepe ve Seysulan'ın Ermeni güçlerden temizlendiğini belirtilmiştir. Fuzuli bölgesinde, Horadiz kentinin yakınındaki Lele tepesi de Azerbaycan Ordusu'nun kontrolüne geçmiştir. Ele geçirilen bölgelerde savunma hattının oluşturulduğu ve mevzilerin güçlendirildiği duyurulmuştur. Ermenistan, Azerbaycan'ın bazı bölgeleri ele geçirdiği iddialarını reddetmiştir.
Azerbaycan'ın iddialarına göre, Ermeni güçleri sivil yerleşim birimlerini top atışına tutmuş ve bir Azerbaycan vatandaşı ölmüştür. Azerbaycan Ordusu'nun karşılık vermesiyle 3 Ermeni askeri öldürülmüştür. Gerginlik tırmanmış ve çatışmalar şiddetlenmiştir. Azerbaycan ordusu, 'sivillerin can güvenliğinin temin edilmesi için' Ağdere, Terter, Ağdam, Hocavend ve Fuzuli bölgelerinde operasyonlara başlamıştır.
Azerbaycan Savunma Bakanlığı, çatışmalarda Ermenistan Ordusu'na ait 6 tank ve 15 topun imhâ edildiğini, öldürülen veya yaralanan Ermenistan askeri sayısının 100'den fazla olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, bir adet Mil Mi-24 helikopterinin Ermenistan güçleri tarafından düşürüldüğü, 1 tankın ise patlayan mayın nedeniyle kullanılamaz hâle geldiği bildirilmiştir.

3 Nisan'da Azerbaycan Savunma Bakanlığı tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Ermeni tarafı, Azerbaycan kuvvetlerin saldırılarını sürdürdüğünü ifade etmiştir. Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Ermeniler'in ateşi sürdürmesi durumunda saldırılarını sürdüreceklerini açıklamıştır.
Ermeni askeri yetkililer, Talış köyü ve çevresinin geri alındığını iddia etmiş, Azerbaycan iddiayı reddetmiştir. Ayrıca, Azerbaycan tarafından bir Ermeni insansız hava aracı düşürülmüştür.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan'ın barış istemediğini savunmuş, provokasyonla suçlamış ve 'büyük bir zafer kazandık' açıklamasını yapmıştır. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Azerbaycan'ı sonuna kadar destekleyeceklerini ifade etmiştir.

Sabah saatlerinde çatışmaların şiddetlendiği, Azerbaycan kuvvetlerinin Grad tipi füzelerle saldırıda bulundukları belirtilmiştir. Ayrıca, Ermeni kuvvetlere ait bir komuta merkezinin vurulduğu ve iki tanesi yüksek rütbeli subay olmak üzere pek çok askerin öldürüldüğü belirtilmiştir. Aynı gün, bir Azeri insansız hava aracının Ermeni gönüllüleri taşıyan bir otobüsü vurması sonucu beş Ermeni ölmüştür.
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, çatışmaların şiddetlenmesi durumunda, Ermenistan'ın Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'ni tanıyacağını ifade etmiştir. Ayrıca, Ermenistan Savunma Bakanlığı sözcüsü Artsrun Ovanisiyan, gece boyunca süren çatışmalarda bazı bölgeleri ele geçirdiklerini iddia etmiştir. Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Ermeni güçlerin sivillere yönelik saldırıları sürdürmesi halinde, Karabağ Ermenilerinin başkent olarak ilan ettikleri Hankendi'ne (Stepanakert) saldırabilecekleri yönünde bir açıklama yapmıştır.
Akşam saatlerinde Ermeni topçusunun ateşi sonucunda, Hacımemmedi köyünde yaralananlar olmuştur.

5 Nisan gecesi Matagis civarında yoğun çatışmalar yaşanmıştır.
Azerbaycan Savunma Bakanlığı, çatışmalarda Ermeni güçlere ait beş tank ve mühimmat dolu beş aracın içindekilerle birlikte imha edildiğini, yaklaşık 70 Ermeni askerin öldürüldüğünü duyurmuştur. Çatışmaların Ağdere bölgesindeki Matagis bölgesinde yoğunlaştığı belirtilmiştir.
Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 'Türkiye, Karabağ'daki çözüm sürecinden tamamen uzak durmalı. Uluslararası toplum Karabağ'da güç kullanımını tartışırken, Azerbaycan'a dolaylı olarak desteğini açıklayan tek ülke Türkiye oldu.' açıklamasını yapmıştır. Ayrıca uzlaşma görüşmelerine hazır olduklarını söylemiştir.
5 Nisan'da Viyana'da gerçekleştirilen görüşmelerden ateşkes kararı çıkmış ve iki taraf da karşılıklı olarak ateşkes kararı almışlardır. Azerbaycan Savunma Bakanlığı, iki tarafın da askeri faaliyetleri durdurduğunu açıklamıştır. Dağlık Karabağ askeri yetkilileri de kendilerine ateşi kesmeleri yönünde bir emir geldiğini söylemişlerdir.

 Avrupa Birliği - Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, çatışmalardan derin endişe duyduklarını bildirdi ve iki tarafa da ateşkese uymaları çağrısı yaptı.
 Birleşmiş Milletler – Genel Sekreter Ban Ki-moon, çatışmaya dahil olan tüm taraflara çatışmalara son verme ve ateşkese uyma çağrısı yaptı.
AGİT Minsk Grubu – AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları, ateşkes ihlalleri karşısında büyük endişe duyduklarını ifade ettiler. Sivillerin zarar gördüğü çatışmalarda, güç kullanmayı kesinlikle kınadıklarını bildirdiler. AGİT Minsk Grubu yetkilileri ayrıca, Viyana'da 5 Nisan'da görüşme gerçekleştirilmesinin planlandığını duyurdular.

 ABD – Dışişleri Bakanlığı, ateşkes ihlallerini kınadıklarını duyurdu. 'Sahadaki istikrarsız durum, tarafların bir kez daha neden derhal ateşkese oturması gerektiğini göstermiştir.' ifadeleri kullanıldı. Askeri bir çözümün olmadığı vurgulandı. İki tarafa da görüşmeler yoluyla uzlaşmaya varma çağrısı yapıldı.
 Almanya – Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier iki tarafı da derhal çatışmayı durdurmaya ve 1994 ateşkesine saygı duymaya davet etti.
 Azerbaycan – Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan ordusunun cephe hattında provokasyon yaptığını ve gereken cevabı aldığını söyledi.
 Ermenistan – Savunma Bakanlığı sözcüsü Artsrun Hovhannisyan, Azerbaycan'ı koordineli bir şekilde Ermeni güçlerine saldırmakla suçladı. Azerbaycan kuvvetlerinin savaş uçakları, tankları ve bataryaları yardımı ile Dağlık Karabağ'a baskın yaptığını iddia etti.
 Gürcistan – Başbakan Giorgi Kvirikaşvili bölgedeki son gelişmeler ile ilgili kaygılarını dile getirdi ve uluslararası aktörlerin çatışmayı yeniden yatıştıracağını umduğunu ifade etti. Gürcistan Savunma Bakanı Tinatin Kidaşeli, Azerbaycanlı meslektaşı Zakir Hasanov'u arayarak, Gürcistan'ın Azerbaycan'ın toprak bütünlüğüne olan desteğini dile getirdi.
 İran – Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hüseyin Caberi Ensari, iki tarafa da durumu kötüleştirecek eylemlerden uzak durma çağrısı yaptı. İran'ın iki taraf arasındaki olası barış görüşmelerinde arabuluculuk rolünü üstlenmesini önerdi. 'Aşırıcı grupların' bölgeyi tehdit ettiği bir dönemde ortaya çıkan bu çatışma durumundan dolayı endişe duyduklarını ifade etti.
 Rusya – Devlet Başkanı Vladimir Putin'in danışmanı Dmitri Peskov, Putin'in Ermenistan-Azerbaycan cephe hattında silahlı çatışmaların yeniden şiddetlenmesinden “derin endişe” duyduğunu ve taraflara bir an önce çatışmaya son vermeleri çağrısı yaptığını aktardı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov ve Ermeni Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan ile telefon görüşmesi yaptı. Lavrov, çatışmaların sona erdirilmesi için duruma müdahil olmaları çağrısı yaptı.
 Türkiye – Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'i aradı. Çatışmalarda ölen Azerbaycan askerlerin için taziye dileğinde bulundu. Dışişleri Bakanlığı yayınladığı yazılı açıklamada, Azerbaycan'a yönelik olarak başlatılan topçu ateşleri saldırıları kınadı. Ermenistan'ı ateşkese uymaya ve çatışmalara bir an önce son vermeye davet etti.

Azerbaycan-Ermenistan Savaşı
Birinci Karabağ Savaşı
2008 Ağdere çarpışması
2012 Azerbaycan-Ermenistan sınır çatışmaları
2014 Azerbaycan-Ermenistan sınır çatışmaları
Günnüt Harekâtı
2020 Azerbaycan-Ermenistan çatışmaları
İkinci Karabağ Savaşı
Adam Sahakyan
2023 Dağlık Karabağ çatışmaları (Anti Terör Operasyonu)

^ - Evet oyu kullanan ülkeler: Afganistan, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Brunei, Kamboçya, Kolombiya, Komorolar, Cibuti, Gambiya, Gürcistan, Endonezya, Irak, Ürdün, Kuveyt, Libya, Malezya, Maldivler, Moldova, Fas, Myanmar, 

13 Mart 2016'da Fildişi Sahili'nin Grand-Bassam kentindeki bir sahil beldesine ateş açan üç İslamcı silahlı kişi en az 19 kişiyi öldürdü, 33 kişiyi de yaraladı.

Üç silahlı saldırgan Agence France-Presse'e göre o sırada çok sayıda gurbetçi tarafından işgal edilen Étoile du Sud oteline saldırdı. Yetkililere göre, 15 sivil ve üç özel kuvvet askeri öldürüldü.
Saldırganlar Afrikalı olarak tanımlandı, AK-47 tüfekler ve el bombası kemerleriyle donanmış ve gündelik kıyafetler ve Kar maskeleri giymişti. Saldırganlar La Paillote Hotel'e ulaşırken saldırganlar ile polis arasında çatışma çıktı. Yerel halk ve turistler ordu personeli tarafından sahilden geçici olarak kilit altına alınan yakındaki otellere tahliye edildi.
Associated Press'in aktardığına göre hükûmet yetkilileri, güvenlik güçlerinin altı silahlı adamı öldürdüğünü söyledi. Teröristlerin "Allahu Ekber" diye bağırdığı iddia ediliyor. Saldırı tarihinde bir Amerikan elçilik heyeti Grand-Bassam'daydı, ancak ABD'nin Abidjan BüyükelçiliğiTwitter'danyaptığı açıklamada, "ABD vatandaşlarının hedef alındığına dair hiçbir kanıt olmadığını veya herhangi bir ABD vatandaşının zarar gördüğüme dair doğrulanmış bir rapor olmadığını" söyledi. Fransız yetkililer haftalar önce hem Fildişi Sahili'ni hem de Senegal'i terör saldırısı tehlikesi konusunda uyarmıştı.
Saldırıyı İslamI Mağrip'teki El Kaide (AQIM) ve el-Mourabitoun üstlendi. 17 Mart'ta AQIM saldırganların isimlerini açıkladı: el-Mourabitoun'dan Hamza el-Fulani ve Ebu Adem el-Ansari ve "Çöl Emirliği"nden Abderrahmane el-Fulani. Dört aydır Batı Afrika'daki bir turizm beldesine yapılan üçüncü kanlı saldırıydı. Toplamda, düzinelerce insan suikastların kurbanı oldu ve daha fazlası yaralandı.

2019-2023 Basra Körfezi krizi, İran İslam Cumhuriyeti ve müttefikleri ile Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri arasında Basra Körfezi bölgesinde devam eden artan askeri gerginlik durumudur.

Körfez krizi 10 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . BBC
Mathias Hartwig, Tanker Games — The Law Behind the Action 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., EJIL: Talk (Blog of the European Journal of International Law), 20 Ağustos 2019
Korsan Partisi Almanya : Der Iran und die Straße von Hormuz — 2 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alman Korsan Partisi Dış Politika Grubu'nun olayla ilgili analizi
Tanker olaylarının zaman çizelgesi 27 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çirkin, acımasız bir kavga; ABD-İran savaşı nasıl görünürdü 13 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Sonuç olarak: yeryüzünde cehennem olurdu. Alex Ward tarafından. 3 Ocak 2020

2021 Taliban saldırısı, Taliban ve müttefik militan grupların Afganistan İslam Cumhuriyeti ve müttefiklerine karşı 1 Mayıs 2021'de başlayan ve 15 Ağustos 2021'de Kabil'in Düşüşü ile biten büyük bir saldırıydı. Saldırı sonucunda Taliban ülkeyi ele geçirdi ve Afganistan İslam Emirliği'ni kurdu.
Taarruzun ilk üç ayında Taliban kırsal kesimde önemli ilerlemeler kaydetti ve kontrol ettiği ilçelerin sayısını 73'ten 223'e çıkardı. 6 Ağustos'ta Taliban, Afganistan'ın eyalet başkentlerine bir saldırı başlattı, şehirlerin çoğu savaşmadan teslim oldu. Bu saldırılar sonucunda Taliban, Bazarek hariç tüm Afgan eyalet başkentlerini ele geçirdi. 15 Ağustos'ta Cumhurbaşkanı Eşref Gani ülkeden kaçtı ve Taliban Afganistan'ın başkenti Kabil'i ele geçirdi; böylece Afganistan İslam Cumhuriyeti hükûmeti düştü.
Taliban'ın Afganistan'ı tamamen ele geçirmesi Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya ve Rusya dahil birçok hükûmeti şaşırttı.

Eylül 2020'de, 400'ü cinayet gibi büyük suçlardan sanık veya hüküm giymiş 5.000'den fazla Taliban mahkûmu, ABD ile Taliban arasındaki Doha Anlaşmasının bir parçası olarak Afgan hükûmeti tarafından serbest bırakıldı. Afganistan Ulusal Güvenlik Konseyi'ne göre, serbest bırakılan mahkûmların çoğu savaş alanına geri döndü ve Taliban'ın elini güçlendirdi.

Mayıs ayında Taliban, Maidan Vardak Eyaletindeki Nirkh ve Jalrez bölgeleri de dahil olmak üzere 15 ilçeyi Afgan hükûmetinden ele geçirdi. Ele geçirilen yerler arasında Afganistan'ın en büyük ikinci barajı olan Kandehar eyaletindeki Dahla Barajı da vardı.
Ay boyunca, 405 Afgan Ulusal Güvenlik Gücü (ANSF) askeri ve 260 sivil çatışmalarda öldürülürken, Afgan Savunma Bakanlığı 2.146 Taliban savaşçısını öldürdüğünü iddia etti. Mayıs ayı sonunda Portekiz, Slovenya, İspanya ve İsveç kuvvetlerini Afganistan'dan tamamen çekmişti.
Haziran ayında Taliban, Afgan hükûmetinden 69 ilçeyi ele geçirdi ve Kunduz ile Puli Khumri şehirlerine girdi. Bu sırada Mezar-ı Şerif şehri Taliban tarafından kuşatıldı. Taliban tarafından ele geçirilen yerler arasında Afganistan'ın Tacikistan ile olan ana sınır kapısı ve Afganistan'ın başkenti Kabil'in kapısı olarak adlandırılan Maidan Wardak eyaletindeki Saydabad bölgesi de vardı. Ekipman açısından Taliban, Afgan güvenlik güçlerinden 700 kamyon ile Humvee'nin yanı sıra düzinelerce zırhlı araç ve topçu sistemini ele geçirdi.
16 Haziran'da Taliban militanları Devlatabad kasabasında teslim olan 22 Afgan Ordusu komandosunu infaz etti. Görgü tanıkları, infazı gerçekleştiren Taliban militanlarının kendi aralarında konuştukları dilin yabancı olduğunu ve savaşçıların bölgeden olmadığını belirtti.
19 Haziran'da Afgan Ordusu genelkurmay başkanı, savunma ve içişleri bakanlarının yerini Cumhurbaşkanı Eşref Gani Ahmedzay aldı.
Ay boyunca, 703 Afgan Ulusal Güvenlik Gücü ve 208 sivil, Taliban ile çatışmalar sırasında öldürülürken, Afgan Savunma Bakanlığı 1.535 Taliban savaşçısının öldürüldüğünü iddia etti. Haziran ayı sonuna kadar, Birleşik Krallık, Türkiye ve ABD dışındaki tüm Kararlı Destek Misyonu üyesi ülkeler askerlerini geri çekmişti.

22 Haziran'da Taliban, Afganistan'ın Tacikistan'la ana sınır kapısı olan Shir Khan Bandar'ı ele geçirdi ve 24 saat içinde 13 ilçe onların eline geçti. Aynı gün Taliban güçleri Belh'in kontrolünü ele geçirdi ve Belh Eyaletinin başkenti Mezar-ı Şerif'i kuşattı.
25 Haziran'da Taliban, Kabil'in kuzeyindeki Pervan Eyaletinde Şinvari ve Gurbend ilçesi'nin kontrolünü ele geçirdi. Aynı gün NBC News, Taliban'ın "ilerlemelerinin hızına şaşırdığını ve ABD ile ters düşmemek için bazı hedefleri ele geçirmekten kaçındığını" bildirdi.
27 Haziran'da, Çaki Vardak ve Saydabad ilçesi, en az 50 Afgan askerinin teslim olmasının ardından Taliban'ın eline geçti. ToloNews, son iki ayda 108 ilçenin Taliban'ın eline geçtiğini ve Afgan ordusunun sadece 10'unu geri aldığını bildirdi.
29 Haziran'da Taliban, Gazne'ye bir saldırı başlattı ve şehir içinde şiddetli çatışmalara neden oldu.
Ay boyunca, 335 Afgan Ulusal Güvenlik Gücü ve 189 sivil, Taliban ile çatışmalar sırasında öldürülürken, Afgan Savunma Bakanlığı ayın başından bu yana 3.159 Taliban savaşçısının öldürüldüğünü iddia etti. CSTO elçisine göre, yaklaşık 1.500 Afgan askeri Tacikistan'a kaçtı.
Temmuz ayında Taliban, Afgan hükûmetinden 64 ilçeyi ele geçirdi ve sırasıyla Afganistan'ın ikinci ve üçüncü büyük şehirleri olan Kandehar ve Herat'a girdi.
2 Temmuz'da Almanya ve İtalya birliklerini Afganistan'dan geri çekti ve ABD birlikleri Bagram Hava Üssü'nü terk ederek Afgan Silahlı Kuvvetlerine teslim etti. Üssün terk edilişinden itibaren, ABD'nin Taliban'a yönelik hava saldırıları, Afganistan'ın dışından, Katar'daki El Udeid Hava Üssü'nden ve Basra Körfezi'ndeki ABD Donanması görev grubundan yönetildi ve savaş uçaklarının hedeflerine ulaşmak için birkaç saat seyahat etmesini gerektirdi. ABD'li bir savunma yetkilisine göre, 2 Temmuz'dan bu yana düzenlenen hava saldırıları her gün yalnızca "bir avuç" oldu.
Temmuz ayının ilk hafta sonu, yüzlerce silahlı kadın, Afganistan'ın kuzey ve orta kesimlerinde sokaklara dökülerek, en büyüğü Gur eyaletinin başkenti Çagçaran'da olmak üzere Taliban saldırısına karşı gösteriler düzenledi. Eyalet valisi Abdulzahir Faizzada, The Guardian'a verdiği bir röportajda, bazıları yakın zamanda Taliban'dan kaçan birçok Afgan kadının kendilerini savunmak için ateşli silah kullanmayı öğrendiğini, bazılarının ise şimdiden Taliban'la savaştığını bildirdi. Taliban sözcüsü Zabiullah Mücahid, haberleri "propaganda" olarak nitelendirdi ve "kadınlar bize karşı asla silahlanmaz" dedi. Hafta sonu, Taliban, Pakistan sınırına yakın Kuner Eyaletinde Afgan Ordusuna ait dokuz sınır karakolunu ele geçirdi, bu sırada Afgan Ordusu'ndan 39 personel Taliban'a teslim olurken, 31 kişi Pakistan'a kaçtı.
5 Temmuz'da Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman, savaşın Tacikistan'a yayılmasını önlemek için Afganistan-Tacikistan sınırına 20.000 askerin konuşlandırıldığını duyurdu. 9 Temmuz'da Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, Rusya Federasyonu'nun Tacikistan'a yardım etmek için sınıra 7.000 askerde kendilerinin konuşlandıracağını duyurdu. 7 Temmuz'da hükûmet yanlısı güçler, Taliban'ın Kale-i Nev şehrini ele geçirme girişimini bozguna uğrattı. 8 Temmuz'da Taliban, Herat Eyaletindeki stratejik açıdan önemli Karuk İlçesini ele geçirdi.

15 Ağustos 2021 tarihinde Taliban Kabil’i ele geçirdiğini duyurdu. Cumhurbaşkanı Gani ülkeyi terk etti.

 Afganistan: Afgan hükûmeti, Taliban tarafından ele geçirilen tüm bölgeleri geri alma sözü verdi. Afgan politikacı ve eski mücahit İsmail Han, Herat ilinde Taliban'a karşı savaşmak için "Batı Afganistan Halk Direniş Hareketi"nin kurulduğunu ilan etti.
 Taliban: 9 Temmuz Moskova, Rusya'dan bir Taliban sözcüsü grubun "Afganistan topraklarının %85'ini kontrol ettiğini" söyledi.

 Rusya: Rus yetkililer, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) kapsamında Tacik hükûmetiyle herhangi bir dış tehditten korunmak için birlikte çalıştıklarını söyledi.
 Tacikistan: Cumhurbaşkanı Emmali Rahmon, ülkenin Kara Kuvvetlerine bağlı 20.000 yedek askerinin Tacikistan ile Afganistan arasındaki sınıra gönderilmesini emretti.
 Türkiye: Ülke, birliklerine Kabil'deki Hamid Karzai Uluslararası Havaalanı'nı koruma emri vermeyi teklif etti.
 ABD: ABD Başkanı Joe Biden, ülkenin Afganistan'a "ulus inşası" için gitmediğini söyleyerek ABD birliklerinin geri çekilmesini savundu. Biden, "orada savaşmak için başka bir Amerikalı nesli göndermeyeceğini" de sözlerine ekledi ve geçmişte Afganistan'ı birleştirmeye yönelik diğer başarısız girişimlere işaret etti. Ayrıca Afganistan'daki iç savaşın herhangi bir sonucuyla ABD güvenliğinin risk altında olmadığına dair güvence verdi.
 Fransa: Fransız hükûmeti, durumu ele almak için 16 Ağustos'ta Başkan Emmanuel Macron başkanlığında bir acil savunma konseyi toplantısı yapacağını duyurdu.

2021 Afganistan saldırıları listesi
2021'deki terör olaylarının listesi

2023 Dağlık Karabağ çatışmaları (Azerice: Sentyabr 2023 Qarabağ döyüşləri; Ermenice: 2023 Հայ-ադրբեջանական պատերազմ) veya asıl adıyla Anti Terör Operasyonu (Azerice: Anti Terror Əməliyyatı) 19 Eylül 2023'te Azerbaycan, uluslararası alanda Azerbaycan'ın bir parçası olarak kabul edilen, ancak Ermeni nüfusun yaşadığı bölgeyi kontrol eden de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'ne karşı başlattığı askeri operasyon sonucunda meydana gelen bir günlük çatışmalardır. Azerbaycan harekâtı "Dağlık Karabağ bölgesinde anayasal düzeni tesis etmek amacıyla düzenlenen antiterörist bir operasyon" olarak tanımlamıştır. Operasyon, Azerbaycan'ın "insani yardım üzerinden sözde rejime silah gönderilmesi" gerekçesiyle Laçın Koridoru'nu kapatarak (daha sonra insani yardımlar Azerbaycan'ın alternatif olarak önerdiği Ağdam-Hankendi yolu üzerinden gönderilmeye başlandı ancak DKC, bu yardımları ilk başta kabul etmedi) Dağlık Karabağ'ı ablukaya alması, bölgedeki silahlı Ermeni güçlerce döşenen mayınlar nedeniyle Azerbaycan devletine ait bir kamyondaki 2 inşaat işçisinin ölmesi ve akabinde olay yerine giden polis aracının da başka bir mayına çarpmasıyla 4 polisin hayatını kaybetmesi sonrası meydana geldi. Operasyonun başlamasından 23 saat 48 dakika sonra Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, Dağlık Karabağ'daki Rus barışı koruma gücünün arabuluculuğunda 20 Eylül öğleden sonra Dağlık Karabağ'daki düşmanlıkların tamamen durdurulması konusunda anlaşmaya varıldığını duyurdu.
Çatışmalardan sonra Azerbaycan, Dağlık Karabağ'ın tamamını fiili kontrolüne aldı ve toprak bütünlüğünü sağladı. Ardından Karabağ Ermenilerinin yeniden entegrasyon planı'nı ilan etti.
Çatışmaların 1. yıldönümü olan 19 Eylül 2024 tarihinde, devlet başkanı İlham Aliyev tarafından imzalanan kararname ile harekâtın başarıya ulaştığı 20 Eylül gününün Azerbaycan'da Dövlət Suverenliyi Günü yani "Devlet egemenliği günü" olarak kutlanmasına karar verilmiştir.

Dağlık Karabağ çatışması, çoğunlukla Ermenilerin yaşadığı Dağlık Karabağ bölgesi konusunda Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaşanan etnik ve bölgesel bir çatışmadır. Dağlık Karabağ bölgesi tamamen ayrılıkçı Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin hak iddiasında bulunmaktadır ve kısmen fiilen Dağlık Karabağ Cumhuriyeti tarafından kontrol edilirken uluslararası alanda Azerbaycan'ın bir parçası olarak tanınıyordu. Azerbaycan fiilen Dağlık Karabağ bölgesinin üçte birini ve çevredeki yedi ilçeyi kontrol etmekteydi.
Çatışmalar, 1988 yılında Karabağ Ermenilerinin bölgenin Sovyet Azerbaycan'dan Sovyet Ermenistan'a devredilmesini talep etmesiyle arttı ve Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nının başlamasına neden oldu. 2020'nin sonlarında, büyük ölçekli İkinci Dağlık Karabağ Savaşı binlerce can kaybıyla ve Azerbaycan'ın önemli bir zaferiyle sonuçlandı. 10 Kasım'da üçlü ateşkes anlaşmasıyla ateşkes sağlandı ve bunun sonucunda Ermenistan ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, Dağlık Karabağ'ı çevreleyen toprakların yanı sıra Dağlık Karabağ bölgesinin üçte birini kaybetti.
Dağlık Karabağ ve Ermenistan-Azerbaycan sınırındaki ateşkes ihlalleri, 2020 savaşının ardından aralıklı ancak devam eden kayıplarla devam etti. 9 Eylül 2023'te de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılması gerilimi daha da artırdı. Azerbaycan, 2020 savaşından bu yana yerli Ermeni sakinlerine yönelik özel statü veya özerklik teklifini iptal etti ve bunun yerine onların Azerbaycan'a "entegrasyonunu" talep etti. 19 Eylül 2023'te Azerbaycan "Dağlık Karabağ bölgesinde anayasal düzeni tesis etmek amacıyla düzenlenen antiterörist bir operasyon" başlattığını açıkladı. Sivil halka ve altyapıya herhangi bir saldırı olmayacağını açıkladı. Ayrıca Azerbaycan, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti rejiminin kendisini feshetmesini, aksi takdirde harekâtın sonuna kadar süreceğini açıkladı.

19 Eylül 2023'te Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin Ermeni güçleri tarafından bombalandığını ve bunun Dağlık Karabağ bölgesinde gerginliğin artmasına yol açtığını iddia eden bir açıklama yaptı. Ayrıca savaş mevzilerinin güçlendirildiği, seferberlik birimlerinin artırıldığı ve keşif faaliyetlerinin genişletildiği belirtildi. Bakanlık, Ermenistan'ı aynı gün içinde mayın takılı bir aracın patlamasıyla iki sivili öldürmekle suçladı ve buna yanıt olarak "yerel terörle mücadele faaliyetleri" başlattı ve tüm etnik Ermeni askerlerin silahsızlandırılmasını, geri çekilmesini ve de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin koşulsuz teslimi ve dağılmasını talep etti. Azerbaycan ayrıca Şuşa yolunda dört Azerbaycanlı polisin bomba patlaması sonucu öldüğünü bildirdi. Azerbaycan, Ermenistan'ın sivilleri "canlı kalkan" olarak kullanmakla suçladı ve hiçbir sivil ve altyapının hedefe alınmadığını açıkladı. Bölgedeki tüm sivilleri ise askeri mevzilerden uzak durması konusunda uyardı.
Dağlık Karabağ yönetimi, Azerbaycan'ın askeri saldırısını başlatmasının ardından onunla müzakere yapmayı teklif etti. Öğleden sonra yapılan açıklamada, "Karabağ tarafı, Azerbaycan tarafına düşmanlıkları derhal durdurması ve durumu çözmek amacıyla müzakere masasına oturması çağrısında bulunuyor" denildi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in, Karabağ Ermeni temsilcileriyle Azerbaycan'ın Yevlah kentinde görüşmeye hazır olduğunu bildirildi. Aynı zamanda Karabağ Ermenileri hükûmet organlarını ve silahlı kuvvetlerini dağıtmadığı sürece Azerbaycan taarruzunun devam edeceğini vurguladı. Azerbaycan Savunma Bakanlığı daha sonra, kuvvetlerinin 60'tan fazla askeri karakolu ele geçirdiğini ve 20'ye kadar askeri aracı imha ettiğini söyledi. Azerbaycan Başsavcılığı, Ermeni güçlerinin Şuşa'ya büyük kalibreli silahlarla saldırarak bir sivili öldürdüğünü iddia etti.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri, devletin fiili başkenti Hankendi ve diğer şehirlerin "ağır bombardıman altında" olduğunu söyleyerek Azerbaycan'ı etnik temizliğe teşebbüsle suçladı. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti insan hakları ombudsmanı Gegham Stepanyan, biri çocuk olmak üzere iki sivilin öldürüldüğünü, sekizi çocuk olmak üzere 11 sivilin yaralandığını söyledi. Günün sonunda Dağlık Karabağ tarafı, 27 kişinin öldüğünü ve 200'den fazla kişinin de yaralandığını bildirdi.
Yetkililer, 16 kırsal yerleşim yerinden 7.000'den fazla insanı tahliye ettiklerini, Rus barış güçlerinin ise 500 kişiyi tahliye ettiğini bildirdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zaharova, Rus gıda ve ilaçlarının Laçin ve Ağdam yoluyla Dağlık Karabağ'a ulaştığını duyurdu.

Ermeni kaynakları, Martuni Belediye Başkanı Aznavur Saghyan'ın Azerbaycan'ın saldırısında öldürüldüğünü iddia etti. Raporlar ayrıca Amaras Manastırı'nın Azerbaycan kontrolüne girdiğini öne sürdü. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Samvel Şahramanyan, "Dağlık Karabağ'ın nüfusun fiziki güvenliğini sağlamak için gerekli adımları atması gerekecek" dedi.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri, Rus barışı koruma güçlerinin 20 Eylül saat 13.00'ten itibaren ateşkes sağlanması yönündeki teklifini kabul etti. Anlaşma şartlarına göre de facto Dağlık Karabağ Cumhuriyeti hükûmeti silahsızlanmayı ve Azerbaycan hükûmetiyle bölgenin yeniden entegrasyonu konusunda görüşmelere başlamayı kabul etti.

Sağlanan ateşkesin ardından Azerbaycan'ın Yevlah kentinde diyalog süreci başladı. Azerbaycan tarafından Ramin Memmedov, Beşir Hacıyev ve İlkin Sultanov, Karabağ'daki Ermeni nüfusunu temsilen Sergey Martirosyan ve David Melkumyan toplantıya katıldı. Görüşmelerde Rus barış gücünden bir temsilci de yer aldı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hikmet Hacıyev, "Karabağ'daki Ermeni nüfusunun yeniden entegrasyon konusunu, Azerbaycan anayasası ve hukuk kuralları nezdinde görüşmeye açacağız. Biz pürüzsüz bir yeniden entegrasyon süreci öngörüyoruz. Nüfusun insani ihtiyaçlarını da dikkate alıyoruz. Yereldeki nüfus ile iletişim içerisindeyiz. Kısa sürede bölgeye istikrar ve barış getirmeyi istiyoruz" açıklamasını yaptı.

Dağlık Karabağ Cumhuriyeti yetkilileri Azerbaycan ordusunun hatlarını yararak bir dizi stratejik noktayı ele geçirmesi ve "dünyanın hiçbir şey yapmaması" üzerine, Azerbaycan'ın Rus barış gücü askerleri tarafından iletilen şartlarını kabul etmek zorunda kaldıklarını açıkladı. Dağlık Karabağ yönetiminin eski başkanı Ruben Vardanyan, “Bu büyük bir savaş ve Azerbaycan kapsamlı bir operasyon başlattı. Şimdiden yüzlerce kişi yaralandı ve 100’e yakın kişi öldü, Rusya sessiz. Bu askeri operasyonu tamamen görmezden geliyor. Ancak sadece Rusya değil, dünya da sessiz. Kimse bir şey yapmıyor. Rusya sessiz ama Batı da sessiz” diye açıklama yaptı.

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Ermenistan Silahlı Kuvvetlerinin çatışmalara karışmadığını ve güçlerinin Dağlık Karabağ'da konuşlanmadığını belirtti. Ayrıca Ermenistan-Azerbaycan sınırında durumun istikrarlı olduğunu yineledi ve Azerbaycan'ın bölgede etnik temizlik yapmaya çalıştığını söyledi. Paşinyan ayrıca Azerbaycan'ın saldırının amacının Ermenistan'ı askeri bir çatışmaya çekmek olduğunu söyledi. Ermenistan Savunma Bakanlığı, Dağlık Karabağ'da Ermeni askeri teçhizatı veya personeli bulunmadığını söyleyerek Azerbaycanlı yetkilileri yanlış bilgi yaymakla suçladı. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, Azerbaycan'ı Karabağ'a karşı "geniş çaplı saldırganlık" başlatmakla ve bölgede "etnik temizlik" girişiminde bulunmakla suçladı. Ermenistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Rusya'yı askeri operasyonun sona erdirilmesi için harekete geçmeye çağırırken, Paşinyan ülkenin Milli Güvenlik Konseyi'ni acil toplantıya çağırdı.
Yüzlerce protestocu başkent Erivan'daki hükûmet binalarının önünde bir miting için toplandı ve Paşinyan'ı Azerbaycan'a karşı yumuşak ve Dağlık Karabağ'da zayıf olmakla suçladı; bazıları darbe ve Paşinyan'ın görevden alınması çağrısında bulundu. Paşinyan, "Bazı kişilerin, bazı güçlerin Ermeni devletine darbe indirmesine izin vermemeliyiz" diyerek bu tür çağrıları kınadı. Bu protestocular polis kordonuyla karşılandı ve Hükûmet Konağı'na saldırmak amacıyla polisle çatıştı. Protestocular polislere cam şişeler fırlatırken, polis ses bombası ile müdahale etti ve bazı binaların pencereleri kırıldı. Protestocular

7 Temmuz 2005 Londra saldırıları, Londra bombalamaları olarak da bilinen ve 7 Temmuz 2005 günü Londra'da meydana gelen, 52 kişinin ölümü ve 784'ünün de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı saldırılardır. Sorumluluğunu El-Kaide'nin üstlendiği saldırılar otobüs durağı, metro istasyonu gibi şehrin toplu taşıma sistemini hedef almıştır.
İskoçya'da G-7 Zirvesi  yapılmaktayken gerçekleşen saldırıların ardından İngiliz hükûmeti terörle mücadele yasalarında bir dizi değişikliğe gitmek istedi ancak bu değişiklik istekleri insan hakları ve diğer temel haklar çerçevesinde direnişle karşılaştı.
Saldırılardan sonra tüm dünyada metroya olan ilgi bir süreliğine de olsa azaldı. Londra'da İngiliz polisi yanlışlıkla Brezilyalı Jean Charles de Menezes adlı elektrikçiyi metroda trene binerken vurarak öldürdü.
Saldırı, İngiltere'nin 11 Eylül'ü olarak da adlandırılır ve kısaca 7/7 olarak da bilinir.

Jean Charles de Menezes

"Uluslararası Yeni Terör" Doç. Dr. Bülent Aras 9 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Londra saldırısı neyi değiştirecek? Zaman DR. PAOLA SUBACCHI
"Londra saldırılarında özeleştiri" NTVMSNBC 28 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdullah Azzam Tugayları ya da Lübnan El-Kaidesi (Arapça: كتائب عبد الله عزام‎), El-Kaide’nin Lübnan kolu. Örgüt 2009 yılında Suudi Salih el-Karavi ve Mısır, Irak, Ürdün, Suriye, Gazze Şeridi ve Lübnan’da onunla bağlantılı olan yerel gruplar tarafından kuruldu.
İsmini, Ürdün ve Filistinli uyruklu, vaiz olarak bilinen ve 1980’ler de Sovyetler Birliği’ne karşı gönüllü Arapları organize ederek Afganistan'daki direnişe katılmalarını sağlayan Abdullah Azzam’dan almaktadır. Bu örgütle bağlantılı olmayan bazı örgütlerinin bu ismi operasyonlarında çıkarları için kullandıkları bilinmektedir.
Bir insansız hava aracı saldırısı sonucunda Pakistan’da ağır yaralı olarak el-Karavi'nin ele geçirilmesi ve Suudi Arabistan’a dönüşü üzerine Suudi yetkililer tarafından tutuklanmasından sonra Tugay’ın lideri olarak Fateh Al Islam ve El-Kaide ile bağlantılı olan başka bir Suudi Majid al-Majid kabul edildi. Haziran 2012’de Tugay’ın lideri ve emiri olduğunu açıklayan al-Majid, 27 Aralık 2013'te Lübnan’da yakalandı ve 4 Ocak 2014'te böbrek yetmezliğinden öldü. al-Majid’ten sonra liderliği Sirajuddin Zureiqat aldı.

Abdullah Azzam Tugayları, Suudi Salih el-Karavi tarafından Irak El-Kaidesi’nin Levant ve Orta Doğu’daki hedeflerini vurmakla görevli kolu olarak 2009 yılında kuruldu. El-Karavi, bir Suudi Arabistan vatandaşıydı ve Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı tarafından 2009’da "en çok aranan 85 terörist" listesinde bulunmaktaydı.
Abdullah Azzam Tugaylarına bağlı Lübnanlı bir grup olan Ziad al Jarrah Taburu tarafından düzenlenen saldırılardan sonra Tugay'ın operasyon kapasitesinin geniş bir alana yayıldığı yönünde bir bildiri yayınlandı. Bildiri “[Abdullah Azzam Tugayları] Lübnan'a sıkışmış değildir, Allah’ın izniyle yakın gelecekte vuracağımız hedeflerimiz vardır. Tugayımız birçok bölgeye yayılmış gruplar halindedir. Lübnan’da bulunan Ziad al Jarrah Taburu bunlardan yalnızca biridir. Bu grupları acele şekilde kurduk ve onları duyurduk çünkü acilen Yahudilerle mücadele edilmesi gerekmekte ve bunu bu zamanda ve yerde gerçekleştirmek için atılan ilk adım bizlerindir. Tugayımızın geri kalan grupları Lübnan’ın dışındadır.” şeklindeydi.
Ağustos 2010'da Al-Jazeera ile yapılan röportajda, Yemenli bir uzman, gerçek Abdullah Azzam Tugaylarının 2009 Gazze Savaşı'ndan sonra kurulduğunu başka grupların Abdullah Azzam ismini kullanarak şiddet uyguladıklarını söylemiştir.

Abdullah Azzam Tugayları'nın birçok ülkede kolu bulunmaktadır;

Lübnan kolu Ziad al Jarrah Taburu ismini kullanmaktadır. İsmini 11 Eylül saldırıları gerçekleştirenlerden biri olan Lübnanlı Ziad al Jarrah’tan almaktadır.
Abdullah Azzam Tugayları’nın Arap Yarımadası'ndaki kolu ise Yusuf al-’Uyayri Taburlarıdır. Suudi Arabistan’da öldürülen ve El-Kaidenin kurucusu olan Yusef al-Ayeri’den almaktadır.
Gazze Şeridi'ndeki kolunu ismi Marwan Haddad Bölüğü ismini kullanmaktadır. Grup, 10 Nisan 2011’de İsrail kenti olan Aşkelon’a atılan grad füzelerinin ve Zikim askeri üssüne yapılan taciz ateşi üstlenmiştir. Grup “Operasyonlar Filistin toprağı özgürleşene ve tevhid bayrağı dalgalanana kadar sürecektir.” şeklinde açıklama yapmıştır.

Grup birçok farklı ad kullanmaktadır. Bunlar; 

Şehit Abdullah Azzam Tugayları/Abdullah Azzam Şehit Tugayları/ Kataeb Shuhada' Abdullah Azzam
Lübnan El-Kaidesi
Şam toprağının Abdullah Azzam Tugayları
Levant El-Kaidesi/Levant ve Mısır El-Kaidesi/Suriye ve Mısır El-Kaidesi
Şam ve Kinanahın El-Kaidesi/Tanzim al-Qaida fi Bilad ash-Sham wa Ard al-Kinanah
Harakat Shabaab al-Mujahidin

Abdullah Azzam Tugayları ile bağlantılı olmayan gruplar tarafından isim çıkarları amacıyla birçok kez kullanılmıştır.

Grubun Mısır'daki kuruluşu 2009 olmasına rağmen, kendini Abdullah Azzam Tugayları olarak adlandıran bir grup 2004'te Sina Saldırısı ve 2005'te Sharm el-Sheikh Bombalama eylemlerini gerçekleştirdi.

1-7 Ekim 2004 tarihinde, Sina Yarımadası'nda Mısır'ın Taba kentinde bulunan bir otele ve iki turist kampına yönelik üç saldırı gerçekleşti. Taba'da bulunan Hilton Otel’de gerçekleştirilen saldırı nedeniyle 31 kişi öldü ve 159 kişi yaralandı. Patlamanın ardından on katlı bina çöktü. Ras al-Shitan’da bulunan ve İsrailli turistler tarafından kullanılan iki kamp alanına düzenlenen saldırılarda 2 İsrailli ve 1 Mısırlı hayatını kaybetti. Eylem kendilerini Abdullah Azzam Tugayı olarak adlandıran bilinmeyen bir grup tarafından düzenlendi. Mısırlı makamlara göre saldırının arkasında Filistinli Iyad Saleh vardı. o ve yardımcısı Suleiman Ahmed Saleh Flayfil Hilton saldırısında bombanın zamanlayıcısı bombayı çok çubuk infilak ettirdiği için öldü. Younes Mohammed Mahmoud, Osama al-Nakhlawi ve Mohammed Jaez Sabbah isimli üç Mısırlı patlamadaki oynadıkları roller nedeniyle ölüm cezasına çarptırıldılar. Olayı soruşturan ekibe göre patlamanın El-Kaide bağlantısı zayıftı.
23 Temmuz 2005 tarihinde, Mısır’ın tatil beldelerinden olan Sharm el-Sheikh’te art arda patlayan bombalar nedeniyle 88 kişi hayatını kaybetmiş ve 200 kişi yaralanmıştı. Bu saldırı Mısır’ın son zamanlarında yaşadığı en büyük saldırıydı. İlk olarak eylemi kendilerini Abdullah Azzam Tuguyları olarak adlandıran bir grup olayı üstlendi. Kendi internet sitelerinde “Cihatçılarımız Ghazala Otel ve Sharm el-Sheikh Çarşısını hedef almıştır” şeklinde açıklama yapıp olayın El-Kaide ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Mısır Hükûmeti olayı Bedevi Militanların gerçekleştirdiğini ve önceki sene Taba'da meydana gelen olayla bağlantılı olduğunu açıkladı. Irak Savaşı nedeniyle bu saldırıyı düzenlediği iddia edilen bir şüpheli gözaltına alındı.

2005 yılında, yine grubun resmi olarak kendini duyurmasından çok önce, Ürdün'de düzenlenen bir dizi roket saldırısı ile ilişkili olarak bu isim ortaya çıkmıştır. Ürdün sınırları içinden, Eilat Havaalanı yakınlarına ve Akabe açıklarında demirli bulunan USS Kearsarge ve USS Ashland isimli Amerikan gemilerinin yakınlarına düşen katyuşa füzeleri ateşlenmiş, bu olayın El-Kaide bağlantılı bir grup tarafından yapıldığı iddia edilmiştir. Bir roket bir Ürdün Askeri Hastanesine isabet etmiş ve bir askerin ölümüne yol açmıştır. Olayın El-Kaidenin al-Zarqawl kolu tarafından düzenlendiği kabul edilmektedir. Abdullah Azzam Tuguylarının eylem tarzına benzediği için bu olayla ilgili suçlanmaktadır.

Az bilinen Pakistanlı Tehrik-i Taliban’a bağlı militan grup Fedayeen al-Islam, Pakistan Peşaver’de bulunan Pearl Continental Otele düzenlenen bombalı saldırı eylemini üstlenmiştir. Grubun sözcüsü Amir Muawiya medya kuruluşlarını arayarak olayı üstlenmiş ve saldırıların devam edeceğini söylemiştir. Muawiya daha sonlaları Pakistan’ın Hayber-Pahtunhva vilayetinde bulunan Swat ve Malakand kentleri ve Darra Khel ile Orakzai Geçidinde düzenlenen bombalı saldırıların Pakistan Ordusu tarafından düzenlenen operasyonlara misilleme olarak yapıldığını belirtmiştir. 11 Haziran 2009’da daha önceleri bilinmeyen ve kendilerini Abdullah Azzam Şehid Tugayları olarak adlandıran grup saldırıları üstlenmiş ve saldırıların nedenini Pakistan Ordusunun Swat kentinde Taliban direnişçilerine yönelik düzenlediği operasyonları göstermiştir.
24 Şubat 2012 tarihinde, Peşaver’in merkezinde bulunan “C Bölümü’nde” bu grupla bağlantılı gruplar kendi üzerlerine bağladıkları patlayıcıları patlatmışlardır. Görgü tanıklarına göre saldırganlar on kişiden fazla ve ellerinde el bombası, silahlar ve daha önce hiç görmedikleri son teknoloji silahlar bulunduğunu söylemişlerdir. Saldırıda iki Pakistan polisi ölmüş ve 6 polis yaralanmıştır. Saldırıyı Abdullah Azzam Tugayları üstlenmiştir. Grubun sözcüsü Abu Zarar bilinmeyen bir yerden yaptığı konuşmasında saldırının Vaziristan'da grubun lideri Badar Mansoor'un bir insansız hava uçağı saldırısında öldürülmesine misilleme olarak yapıldığını söylemiştir.

Tugay tarafından yapıldığı iddia edilen ve onların yaptığına kuvvetli şüphe bulunan birçok eylem olmuştur. Örneğin 3 Ağustos 2010 tarihinde, grubun sözcüsü olduğu iddia edilen kişi tarafından yayınlanan videoda Japon petrol tankeri M. Star gemisinin Hürmüz Boğazı'nda uğradığı saldırının Tugay ile ilişkili olduğunu söylemiştir. Birçok analizci bu olayın Tugay tarafından yapıldığı konusuna şüphe ile yaklaşmışlardır. Bir BBC muhabiri faillerin Tugay'ın ismini çıkarları için kullandıklarını iddia etmiştir.

23 Aralık 2011 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da düzenlenen ve 40 kişinin ölmesine neden olan intihar saldırısı ile bağlantı olduklarını reddetmiştir. Grup Suriye hükûmetini halkı 5,000 kişinin öldüğü protestoları kanlı ve acımasızca baskı uygulamakla suçlamıştır. Grup kendi sitelerinde yayınladığı 27 Aralık 2011 tarihli bildiride intihar saldırılarının kendileri tarafından düzenlenmediğini ifade etmişlerdir.
Örgütün Emiri Majid bin Muhammad al-Majid tarafından Haziran 2012'da yapılan açıklamada Suriye İç Savaşı'nda Suriye başkanı Beşar Esad'ın hürmetine karşı olduklarını belirtmiştir. Ayrıca Majid muhaliflere savaşta bombalı araç ve intihar saldırılarından kaçınmaları gerektiğini bunun halkın devrim duygusundan soğutacağı tavsiyesinde bulunmuştur. Tavsiye Suriye İç Savaşında mücadele eden diğer selefi grup El-Nusra Cephesi'nin faaliyetleri ile zıtlık teşkil etmektedir.

Tugay, 19 Kasım 2013'te Bayrut'ta İran Büyükelçiliği dışında yapılan ve 22 kişinin ölümüne 140 kişinin de yaralanmasına neden olan iki canlı bomba saldırısını üstlenmiştir. Grup bombalamanın Suriye Hükûmeti yanında savaşan İran destekli Hizbullah'a yönelik yaptıklarını ve İranın desteğine devam etmesi takdirde gelecek saldırıların hedefi olduklarını söylemiştir..
19 Şubat 2014 tarihinde İran'ın Suriye Hükûmetini desteklemesi nedeniyle Beyrut'un güneyindeki Bir-Hasan Banliyösünde bulunan İran Kültür Merkezi'ne yönelik saldırı düzenlenmiş, saldırı sonucunda 11 kişi ölmüş ve 130 kişi yaralanmıştır.

Majid al-Majid'in Yakalanışı ve Ölümü
27 Aralık 2013 tarihinde Suudi lider Lübnan yetkilileri tarafından yakalanmıştır. Al-Majid Beyrut'tu bulunan Makased Hastanesinde böbrek ameliyatı geçirmiştir. Majid'in hastaneden çıktıktan sonra Saida yakınlarında bulunan Ain al-Hilweh Filistinli Mülteciler Kampı'nda sakl

Abdürreşid Dostum ya da Raşid Dostum (Farsça: عبدالرشید دوستم; d. 1954, Şibirgan), Özbek asıllı Afgan asker. Afganistan tarihinin Mareşal unvanına sahip üçüncü komutanı, Afganistan'daki Özbeklerin lideri ve eski Afganistan Devlet Başkan yardımcısı.

1953 yılında Afganistan'ın kuzeyindeki Şibirgan şehrinde doğdu. 26 yaşındayken Sovyetler'in Afganistan'da açtığı bir doğalgaz tesisinde işçi olarak çalışmaya başladı. Kısa sürede tesis içinde örgütlü bulunan işçi sendikasının başkanı oldu. Bu dönemde Afganistan içinde Sovyet yanlısı bir rejim vardı ve muhalifler bu yönetime karşı savaşıyordu. Bu savaşta kendilerine mücahit denilen Suudi etkisindeki gruplar, ülke kuzeyindeki Türkmen, Özbek ve Taciklere karşı tavır alınca, Dostum kuzeyden topladığı milislerle çatışmalar içine girdi. Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinden sonra iktidarda bulunan Muhammed Necibullah hükûmetiyle iş birliğini sürdürdü. Mezar-ı Şerif başta olmak üzere Kuzey Afganistan'daki yedi eyaletin yönetimini ele aldı. Raşit Dostum "Cünbüş-i İslami Afganistan" adıyla siyasi örgütlenmesini de yaptı.
1992 yılında Necibullah'tan desteğini çekince başkent Kabil, mücahit grupların eline geçti. Mücahit grupların hemen hepsi ya etnik bir temele dayanıyor ya da İran, Pakistan ve Suudi Arabistan'dan gibi ülkelerin sözcülüğünü yapıyordu. Ayrıca örgütlerin en önemli gelir kaynağı olan uyuşturucu üretim ve sevkiyatı da çatışmaların ayrı bir yönünü teşkil ediyordu. Bu örgütlerin hepsinin ittifak ettiği tek konu ise Türklerin yönetim dışında kalması idi. Başkenti birbiriyle çatışan mücahit gruplara devreden Raşit Dostum, kuvvetlerini yeniden kuzeye çekti ve Mezar-ı Şerif'te devlet otoritesini pekiştirdi. Mezar-ı Şerif kısa zamanda eğitim, ticaret ve ziraat başta olmak üzere her alanda gelişti. Türkiye ile ilişkiler kuran Raşit Dostum, devrin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın açtığı imkânlarla bütün dünyada tanındı. Turgut Özal bir dönem kullandığı makam arabasını, Raşit Dostum'a hediye etti. Bunun sembolik anlamı, Türklere ayrı bir heyecan veriyordu.
Raşit Dostum, Yüksek Askeri Şura Başkanı sıfatıyla başkent Kabil'i terk etti. Birbiriyle çatışan mücahit gruplardan ümidini kesen Pakistan ve Suudi Arabistan, Afganistan'ı ele geçirmek için Hindistan'ın Diobent şehri medreselerinde eğitim gören gençleri, Taliban yani talebeler adıyla örgütledi. Taliban kısa zamanda gelişti ve mücahit grupların hepsini yıkarak kuzey hariç Afganistan'a hakim oldu. Raşit Dostum'la Kuzey Afganistan pazarlığını bizzat 1999 yılında Pakistan Dışişleri Bakanı yürütüyordu. Raşit Dostum, Burhaneddin Rabbani öncülüğündeki devrik Cumhurbaşkanı ve eski mücahit gruplardan yana tavır koyarak Pakistan'la anlaşmadı. Tacik asıllı Ahmet Şah Mesut dışında hiçbir mücahit örgüt Taliban'ın karşısında tutunamayınca, Pakistan destekli Taliban Mezar-ı Şerif'i ele geçirdi. Ülkesini terk eden Raşit Dostum, Ankara'ya gelerek Türk yetkililerle durum değerlendirmesi yaptı. Bilahare Türkiye, Özbekistan ve İran'da kısa süre bulunduktan sonra Kuzey Afganistan'a tekrar döndü.
Raşit Dostum liderliğindeki Kuzey Afganistan güçleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Taliban yönetimine karşı başlattığı askerî harekâtla tekrar öne çıktı.
Bu süreçte, 2001 yılında esir alınan 2 bin civarı Taliban militanının konteynerlerde boğularak ve kurşunlanarak öldürülmesi nedeniyle savaş suçu işlemekle suçlandı. Bu kişilerin toplu olarak Deşt-i Leyli çölüne gömüldüğü tespit edilmiştir.
9 Ekim 2004'te gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday oldu ama seçilemedi. 2014 yılı Afganistan Başkanlık seçiminde Eşref Gani Ahmedzai'yi destekledi ve onun Başkan seçilmesinden sonra Afganistan Devlet 1. Başkan Yardımcısı oldu.
18 Şubat 2020'de cumhurbaşkanı ilan edilen Eşref Gani Ahmedzai ile seçimlere hile karıştığı iddiasıyla sonuçları kabul etmeyen aday Abdullah Abdullah arasında sağlanan anlaşma sonucunda Cumhurbaşkanı Gani tarafından Raşit Dostum'a mareşallik unvanı verildi. Raşit Dostum, Afganistan tarihinin Mareşal unvanına sahip üçüncü komutanı ve Afganistan tarihinde Mareşal olan ilk Özbek'tir.

Dostum'un liberal ve biraz da solcu olduğu düşünülüyor. Dostum, Taliban'ın 1998'de yönetimi ele geçirmesinden önce kuzey Afganistan'da kendi mini devletini yönetirken, kadınlar tek başlarına dışarı çıkıp başörtülerini açabiliyordu, kızların okula gitmesine ve üniversitede okumasına izin veriliyordu, sinemalarda her tür film gösteriliyordu, televizyonda müzik çalınıyordu ve Rus votkası ve Alman birası açıkça mevcuttu. Bu faaliyetlerin tümü Taliban tarafından yasaklandı.
UGDG'nın Taliban'ı ezme girişimini etkisiz olarak gördü ve 2007'de, UGDG'nun sahip olduğu teçhizat ve insan gücünün aynısı verildiği takdirde Taliban'la birlikte "altı ay içinde" zemini süpürebileceğini söyleyerek kayıtlara geçti. 2007 yılı itibarıyla üst düzey Afgan hükûmeti yetkilileri, başka bir isyan için gizlice güçlerini yeniden silahlandırabileceğinden endişe duydukları için Dostum'a güvenmiyorlardı.

Dostum'un boyu 183 santimetreden uzun ve "tombul" olarak tanımlanıyor. Genellikle kamuflaj askeri üniforma giymeyi tercih ediyor ve kendine özgü gür bir bıyığı var.
Dostum Hatice adında bir kadınla evliydi. Hatice'nin 1990'lı yıllardaki kaza sonucu ölümü Dostum'u kırmıştı. Dostum, Hatice'nin ölümünden sonra yeniden evlendi. Şuan peştun soyundan olan Zoya ile resmi nikahlıdır. Önceki evliliğinden 4 çocuğu olan dostumun bu evliliğinden de 3 kız, 2 erkek 5 çoçuğu daha olmuştur. 
Oğullarından birine, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün adını verdi. Dostum Türkiye'de önemli bir zaman geçirdi ve ailesinden bir kısmı da orada ikamet ediyor.
Dostum'un, Afganistan'da nadir görülen bir durum olan alkol içtiği ve görünüşe göre Rus votkası hayranı olduğu biliniyor. Şeker hastası olduğu belirtildi. 2014 yılında başkan yardımcısı olduğunda Dostum, sağlıklı yemekler ve sabah koşuları için alkol tüketimini geçici olarak azalttı.

Afganistan Kara Kuvvetleri, Afgan Silahlı Kuvvetlerinin kara harp koluydu. Afganistan İslam Cumhuriyeti altında, Kabil'deki Savunma Bakanlığı'na bağlıydı ve büyük ölçüde ABD liderliğindeki NATO kuvvetleri tarafından eğitildi. Bu kuvvet 2002 yılında kurulmuştur. Afganistan Silahlı Kuvvetleri komutası altındaki en büyük kuvvetiydi.

Afganistan ordusu ilk olarak Abdurrahman Han'ın saltanatı sırasında İngiliz desteği ile 1880 yılında kuruldu. 1880 yılında Emir Abdur Rahman Han'ın saltanatı sırasında yeniden düzenlenmişti Afganistan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında tarafsız kaldı. 1960'lardan 1990'ların başına kadar, Afgan Ordusu Sovyetler Birliği tarafından donatıldı.
Ocak 2011 itibarıyla, Afganistan Kara Kuvvetleri yedi bölgesel Kolorduya ayrılmış ve yaklaşık 150.000 aktif personelden oluşuyordu. Amerika Birleşik Devletleri tarafından öncelikle desteklenen ve finanse edilen Afganistan Savunma Bakanlığı, 2014 yılına kadar yaklaşık 260.000 asker olarak orduyu genişletmeyi planlamıştır. Orduda gelişmiş savaş eğitimi veren diğer NATO ülkelerinden ek sayıları 4.000'den fazla olan Amerikan askeri eğitmenleri vardı.
Afgan Ulusal Ordusu'nun eğitiminin çoğu Afgan Ulusal Güvenlik Üniversitesi'nde verilmekteydi. 2019'da, Afgan Ulusal Ordusu'nun yetkili gücü 195.000'den yaklaşık 180.000 askeri vardı.
2001 yılının sonlarında Taliban'ın ülkeden çıkarılmasından sonra, yeni Afganistan Silahlı Kuvvetleri, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve NATO'nun desteği ile oluşturuldu. 2002 yılından itibaren milyarlarca dolar değerinde askeri ekipman, tesis ve yardım Afgan Ordusuna sağlanmıştı. Orduya çoğu silah, Humvee, M-16 saldırı tüfeği, vücut zırhlı ceket gibi araçlar ve askeri teçhizat diğer türleri dahil Amerika Birleşik Devletleri'nden gelmiştir.
NATO'yu destekleyen birliklerin 2021 yazında Afganistan'dan çekilmesinin ardından, Taliban tarafından yürütülen hızlı bir saldırıyla Afgan Ulusal Ordusu tamamen dağıldı. Bu çöküş, Kabil'in düşüşü ve Başkan Eşref Ghani'nin Özbekistan'a kaçmasıyla sonuçlandı. Çok sayıda birlik, başta ABD yapımı silah ve erzakların önemli miktarda ele geçirilmesiyle birlikte Taliban karşısında geri çekildi.
Cumhurbaşkanı Eşref Gani'nin kaçması ve Kabil'in düşmesinin ardından, Afgan Ulusal Ordusu'nın geri kalan güçleri ya görevlerini terk etti ya da Taliban'a teslim olarak Afgan Ulusal Ordusu'nun fiili varlığı sona erdi.

Afgan Ulusal Polisi Afganistan'da birincil ulusal polis gücüydü. Ülke genelinde tek bir kolluk kuvveti olarak hizmet vermekteydi. Afgan polis gücünün 18. yüzyılın başlarında Afgan milletinin kurulmasıyla birlikte oluşturuldu. Bismillah Khan Muhammedi başkanlığındaki Afganistan İçişleri Bakanlığı'nın sorumluluğu altındaydı.
Afgan Ulusal Polisi kuvvet geliştirme aşamasındadır. ABD Silahlı Kuvvetleri ve çeşitli Federal hükûmet çalışanlarının yanı sıra Almanya'nın Bundespolizei (BPOL) ve İngiltere'nin Scotland Yard gibi birçok diğer NATO ülkeleri tarafından çoğunlukla eğitim verilmekteydi. 2009'dan beri Afgan Ulusal Polisi, ABD liderliğindeki NATO güçlerinden ileri düzeyde eğitim almaya başladı. Afgan Ulusal Polisinin Aralık 2018'de 116.000 üyesi vardı.
Şubat 2012'de ABD, egemenliğini korumak ve sınırlarını etkin bir şekilde kontrol etmek için Afganistan hükûmetine destek vereceğine söz verdi. 2012'de Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt ile Chicago'da yaptığı görüşmede ABD Başkanı Barack Obama, "Bunun yumuşak ve sürdürülebilir bir geçiş olduğundan emin olmak için sadece Danimarka'ya değil, diğer müttefiklerimize de danışacağız. Afgan hükümetinin kendi egemenliğini desteklemesine ve sınırlarını etkin bir şekilde kontrol etmesine yardım etmeye devam ediyoruz." Nisan 2013'te İçişleri Bakanlığı, uluslararası toplumun desteğiyle ANP'yi güçlendirmek ve profesyonel hale getirmek için bir strateji açıkladı. Bu, ANP'yi Batı standartlarındaki bir polis gücüne daha yakın hale getirmek için tasarlanmış on yıllık bir plandı.
Ağustos 2021'de Kabil'in düşmesinin ardından Afgan polisi yeniden yapılandırıldı ve Afganistan İslam Emirliği'nin gizli polisinin üyeleri de dahil olmak üzere Taliban saflarına dahil edildi.

https://web.archive.org/web/20110707092254/http://afgclassics.com/military/afghanistan/uniforms/anp.html: Afgan Ulusal Polis Kıyafetleri
Eğitim ve Danışmanlık Afgan Ulusal Güvenlik Kuvvetleri: Öncelik 1 Testler ve İlerleme

Afganistan Savaşı, Afganistan Demokratik Halk Partisi'nin 27-28 Nisan 1978'de gerçekleştirdiği Sevr Devrimi ile Afganistan Cumhuriyeti'nin yıkılıp Afganistan Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulması sonrasında, kurulan hükûmete karşı olan kesimin ayaklanmasıyla başlayan ve devam eden iç savaş. Savaşın evreleri şunlardır:

Sevr Devrimi Afganistan Demokratik Halk Partisi'nin, cumhurbaşkanı Muhammed Davud Han'ın başkanlığındaki Afganistan Cumhuriyeti hükûmetini devirmesiyle başladı. Daha sonra SSCB ile müttefik, komünist bir yönetim olan Afganistan Demokratik Halk Cumhuriyeti'i kuruldu.
Sovyet-Afgan Savaşı 1979 yılında başlayan ve 1989 yılında son Sovyet askerinin ülkeyi terk etmesiyle sona eren Afgan Savaşlarının ilk aşaması. Sovyet Ordusu, Afganistan Demokratik Halk Partisinin müdahale daveti üzerine Afganistan'ı işgale başladı. Ulusal Ordu ittifakı(Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin fonlaması) ile birlikte Sovyet birliklerini çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, Çin Halk Cumhuriyeti ve Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından desteklenen Afgan Mücahitlerine karşı savaştı. Sovyetler Birliği sonunda 1989'da birliklerinin ülkeden ayrılmasını kabul etti ve geri çekti.
Afganistan İç Savaşı (1989-1992) Sovyetlerin çekilmesinin hemen ardından hükûmet ve mücahitler arasında Sovyet birlikleri olmadan devam eden savaş. Sovyetler Birliği çekilmesine rağmen Afgan hükûmetini mücadelesinde mali ve askeri olarak desteklemeye devam etti ve aynı şekilde isyancı gruplar ABD ve Pakistan'dan destek almaya devam etti. Sovyet destekli Afgan hükûmeti 1992'de Kabil'in düşüşüne kadar hayatta kaldı. Savaş sonu Afganistan İslam Devleti ilan edildi.
Afganistan İç Savaşı (1992-1996) Kabil'in alınmasından sonra Mücahit gruplar arasındaki iç çekişme Afganistan'ı tam gaz yeni bir savaşın eşiğine getirmiştir. Şiddetli savaşlar şehri ele geçiren farklı kuvvetler arasında meydana geldi ve şehir bu kuvvetler tarafından büyük bombardımanlara maruz kaldı. Bu tarafların her biri; Afganistan'da nüfuz arayan Pakistan, İran veya Suudi Arabistan gibi birçok dış güç tarafından desteklendi. Bu çatışma, Pakistan tarafından desteklenen ve Arap ülkelerinden birkaç bin El Kaide savaşçısı tarafından desteklenen nispeten yeni bir milis grup olan Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesinin ardından 1996'da sona erdi.
Afganistan İç Savaşı (1996-2001) Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesinin ardından acilen başlayan Afgan İç Savaşı'nın üçüncü evresidir. Savaş Taliban ve ilan ettiği Afganistan İslam Emirliği ile Kuzey İttifakı arasında geçmiştir. Bu dönem boyunca, Kuzey İttifakı çoğunlukla savunmada savaştığından Taliban ülkenin neredeyse tamamını kontrol etti. İttifak lideri; Penşir Aslanı olarak anılan Ahmed Şah Mesud, 9 Eylül 2001'de El Kaide üyeleri tarafından öldürüldü.
Afganistan Savaşı (2001-2021) ABD'nin 11 Eylül saldırılarının zanlıları olan El kaide üyelerini barındırması ve oluşumun lideri Osama bin Ladin'i kanıtsız iade etmeyi reddetmesi üzerine Taliban'ı iktidardan düşürmek adına Afganistan'ı işgale girişmesiyle başlayan; Afgan savaşlarının 7 Ekim 2001'de başlayan son evresi. ABD'nin Afganistan'dan çekileceğini açıklaması üzerine Taliban 5 günde ülkenin yoğun bir kısmını kontrolü altına almış ve sonunda 15 Ağustos 2021 tarihinde Kabil'i düşürmüştür.
Afgan Savaşlarının başlangıcından bu yana 1.405.111 ila 2.084.468 kişinin hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Devrim sonrasında çıkan ayaklanma mevcut hükûmet tarafından bastırılamayınca, Sovyetler Birliği'nden askerî yardım istendi. Bunun üzerine Sovyet güçleri, Aralık 1979'da ülkeye askerî müdahalede bulundu. 14 Nisan 1988'de imzalanan Cenevre Anlaşması kapsamında Mayıs 1988'de başlayan ve Şubat 1989'da sona eren Sovyet güçlerinin ülkeden çekilme sürecinden sonra yaklaşık üç yıl süren iç savaşın ardından, Nisan 1992'de hükûmet devrildi. 24 Nisan 1992'de imzalanan Peşaver Anlaşması ile Afganistan İslam Devleti kuruldu. Ancak anlaşmaya karşı olan Hizb-i İslami lideri Gulbeddin Hikmetyar, Pakistan'ın da desteğini alarak mevcut hükûmete karşı savaşa girişti. 1994'te kurulan Taliban, Eylül 1996'da başkent Kâbil'i ele geçirerek Afganistan İslam Emirliği'ni kurdu. Ahmed Şah Mesud'un önderliğinde Taliban'a karşı kurulan Kuzey İttifakı ile Taliban karşıtı mücadele başlatıldı.
11 Eylül saldırıları sonrasında Amerika Birleşik Devletleri tarafından başlatılan Terörizmle Savaş kapsamında, önce Amerikan kuvvetleri önderliğinde, ardından ise NATO güçleri tarafından Afganistan'a askerî müdahalelerde bulunuldu. Aralık 2001'de Taliban yönetimi devrildi ve günümüzdeki Afganistan İslam Cumhuriyeti kuruldu. Bu tarihten sonra ise Taliban tarafından bir ayaklanma başlatıldı. Aralık 2014'te NATO güçleri ülkeden çekilse de ülkedeki iç savaş durumu sona ermedi. Irak ve Şam İslam Devleti'nin Ocak 2015 ortalarında Afganistan'da da yapılanmaya ve hem mevcut hükûmete hem de Taliban'a karşı mücadeleye başlamasıyla savaşa üçüncü bir taraf eklendi.

Ahmed en-Nami (Arapça: أحمد بن عبد الله النعمي; 17 Ağustos 1977, 11 Eylül 2001), 11 Eylül saldırıları kapsamında United Airlines'ın 93 sefer sayılı uçuşunu kaçıran dört teröristten biriydi.
Suudi Arabistan'da doğan en-Nami, bir müezzin ve üniversite öğrencisiydi. 2000 yılında Hac'a gitmek üzere ailesinden ayrıldı, ancak daha sonra diğer korsanlarla arkadaş olacağı ve saldırılara katılmak üzere seçileceği bir El-Kaide eğitim kampına gitmek üzere Afganistan'a gitti.
Mayıs 2001'de turist vizesiyle Amerika Birleşik Devletleri'ne geldi. Saldırılara kadar Florida'ya yaşadı. 11 Eylül 2001'de United Airlines'ın 93 sefer sayılı uçuşuna bindi ve uçağın kaçırılmasına yardım etti. Yolcuların Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a düşürülen diğer üç uçak hakkında bilgi alması nedeniyle bir yolcu ayaklanması çıktı ve bunun sırasında uçak Shanksville, Somerset County, Pensilvanya'da bir tarlaya düştü.

En-Nami Asir Bölgesi, Suudi Arabistan'da doğdu. Al-Nami, 1999'un başlarında Seqeley camisinde müezzin olarak görev yaptı. 2000 yazında Hacca gitmek üzere için Abha'daki aile evinden ayrıldı, ancak bir daha geri dönmedi. Bunun yerine Afganistan'daki El Faruk eğitim kampına gitti ve burada Velid eş-Şehri, Vail eş-Şehri ve Said el-Gamdi ile arkadaş oldu. Bu dörtlü 2000 baharında, bir törenle kendilerini Cihat'a adadılar.
Ekim 2000'de en-Nami, hava korsanı adayı Muşabib el-Hamlan'ı Afganistan'dan Suudi Arabistan'a götürdü ancak el-Hamlan daha sonra devam etmemeye karar verdi ve ailesinin yanına döndüğü düşünülüyor.

Mart 2001'de, Kandahar'daki bir eğitim merkezinden ayrılmadan önce Ahmed el-Nami, bir El Kaide veda videosunda yer aldı. Videoda konuşmadığı halde haritaları ve uçuş kılavuzlarını incelediği görülüyordü.
23 Nisan'da el-Nami'nin yeni bir ABD vizesi aldığı kaydedildi.
28 Mayıs'ta el-Nami, hava korsanı arkadaşları Muhand eş-Şehri ve Hamza el-Gamdi ile Dubai'den Amerika Birleşik Devletleri'ne geldi. Haziran ayı başlarında el-Nami, Delray Beach, Florida'da Said el-Gamdi ile birlikte bir dairede yaşıyordu. Ülkeye geldikten kısa bir süre sonra Asir'deki ailesini aradı.
Haziran ayında ailesini son kez aradı.
Haziran 2001 civarında nakit depozito ile SunTrust banka hesabı açtı ve 29 Haziran'da Florida Eyalet Kimlik Kartı veya Sürücü Belgesi aldı.
5 Eylül'de al-Nami ve Said el-Gamdi, 7 Eylül'de Newark'a giden bir uçuş için bir seyahat acentesinden nakit ödeyerek bilet satın aldı. Ziyad Cerrah ve Ahmed el-Haznavi de aynı uçuş için Passage Tours'dan bilet satın aldı.
7 Eylül'de 93 sefer sayılı uçuşun korsanlarının dördü de Spirit Airlines ile Fort Lauderdale'den Newark Uluslararası Havalimanı'na uçtu.

11 Eylül 2001'de en-Nami; Ahmed el-Haznavi, Said el-Gamdi ve Ziyad Cerrah ile birlikte United Airlines'ın 93 sefer sayılı uçuşuna binmek üzere Newark'a geldi. En-Nami uçağa sabah 7.39 ile 7.48 arasında bindi; birinci sınıf konluğı 3C'de, Said el-Gamdi'nin yanına oturdu.
Uçuşun gecikmesi nedeniyle, pilot ve mürettebata önceki kaçırma olayları hakkında bilgi verildi ve tetikte olmaları söylendi, ancak iki dakika içinde Cerrah kokpite baskın düzenleyerek kokpiti ele geçirdi.
Uçaktaki yolcular, kaçırılan diğer uçakların akıbetlerini öğrendi ve korsanlara karşı bir saldırı düzenledi. Uçak Pensilvanya'daki bir kırsala düştü ve uçaktaki herkes öldü.

Ahmed Hüseyin eş-Şara (d. 29 Ekim 1982, Riyad), Suriyeli siyasetçi ve askerî komutan. 29 Ocak 2025'ten bu yana Suriye cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. 2017'den 2025'e kadar Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm'ın (HTŞ) lideri olarak Esad rejiminin düşmesine ve Suriye geçiş hükûmetinin kurulmasına yol açan 2024 Suriye muhalefet saldırılarında kilit bir rol oynadı. Daha sonra cumhurbaşkanı olarak atanana kadar ülkenin fiilî lideri olarak görev yaptı.
Eş-Şara, Golan Tepeleri'nden gelen Suriyeli Sünni Müslüman bir ailenin çocuğu olarak Suudi Arabistan'ın Riyad kentinde doğdu ve başkent Şam'da büyüdü. 2003'te Irak'ın işgalinden kısa bir süre önce Irak El-Kaidesi'ne katıldı ve üç yıl boyunca Irak'taki isyanda savaştı. Amerikan güçleri onu yakaladı ve 2006'dan 2011'e kadar hapsetti. Eş-Şara'nın serbest bırakılması, Beşşar Esad'ın Baas diktatörlüğüne karşı Suriye Devrimi'nin gerçekleştiği döneme denk geldi. Ahmed eş-Şara, Suriye İç Savaşı'nda Esad rejimine karşı savaşmak için 2012 yılında El-Kaide'nin desteğiyle El-Nusra Cephesi'ni kurdu ve örgütün lideri olarak, kuzeybatıdaki İdlib vilayetinde bir kale inşa etti. Ebu Bekir el-Bağdadi'nin El-Nusra'yı IŞİD ile birleştirme girişimlerine direnerek iki grup arasında savaşa yol açtı. ABD Dışişleri Bakanlığı, Mayıs 2013'te Eş-Şara'yı “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak listeledi. 2016'da El-Nusra'nın El-Kaide ile bağlantısını kesti ve o zamandan beri, uluslararası cihatçılıktan ziyade Suriye'deki yönetime odaklanarak, uluslararası meşruiyet arayışına girdi.
2017 yılında Eş-Şara, El-Nusra'yı diğer örgütlerle birleştirerek Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm'ı kurdu ve 2017 ile 2025 yılları arasında örgütün lideri olarak görev yaptı. HTŞ'nin kontrol ettiği bölgede Suriye Kurtuluş Hükûmeti olarak bilinen, vergi toplayan, kamu hizmetleri sağlayan ve bölge sakinlerine kimlik kartı veren teknokratik bir yönetim kurdu, ancak otoriter taktikleri ve muhalefeti bastırması nedeniyle eleştirilere maruz kaldı. Son yıllarda, Batılı ülkelere karşı savaşma dürtüsü olmadığını öne sürerek daha ılımlı bir görüş sundu ve Suriye'nin azınlıklarını korumaya söz verdi. Aralık 2024'te Suriye'nin fiili lideri olduktan sonra, Amerika Birleşik Devletleri yetkilileri ile görüştü ve yedi yıl önce başına koyulan 10 milyon dolarlık ödül teklifi iptal edildi. Ocak 2025'te Eş-Şara, Suriye'nin cumhurbaşkanı oldu ve HTŞ ile diğer tüm silahlı grupların ve Suriye Baas Partisi'nin feshedilmesi emrini verdi.

Şara, 1982 yılında Suudi Arabistan'ın Riyad kentinde Ahmed Hüseyin eş-Şara olarak doğdu. Babası Hüseyin eş-Şara orada petrol mühendisi olarak çalışıyordu, annesi ise coğrafya öğretmeniydi. Ailesi 1989 yılında Suriye'ye döndü ve Şam'ın varlıklı ailelerin yaşadığı Mezzeh mahallesine yerleşti.
Ahmed eş-Şara'nın kapsamlı biyografisini hazırlayan Hüsam Cezmeti'ye göre, sınıf arkadaşları Ahmed eş-Şara'nın kalın gözlükler takan ve çalışkan ama dikkat çekmeyen bir çocuk olarak hatırlıyor. Gençliğinde “manipülatif olarak zeki” ancak “sosyal olarak içe dönük” olarak tanımlanmış ve her iki ailenin de reddettiği Alevi bir kızla yaşadığı aşkla dikkat çekmiştir. Şam'da kaldı ve 2003 yılında Irak'a taşınana kadar Medya çalışmaları okudu.

Ahmed eş-Şara'nın ailesi Suriye'deki Golan Tepeleri'nden gelmiş ve 1967'de Altı Gün Savaşı sırasında İsrail işgalinin ardından yerlerinden edilmiştir. Takma adındaki “el-Cevlani” nisbesi Golan Tepeleri'ne bir göndermedir.
Ahmed eş-Şara'nın babası Suriye'deki Nâsırcılar için çalışan Arap milliyetçisi bir öğrenci aktivistiydi. Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni parçalayan ve Arap Sosyalist Baas Partisi'ni iktidara taşıyan 1961 ve 1963 darbelerinin ardından başlatılan Nasır karşıtı tasfiyeler sırasında Suriyeli neo-Baasçılar tarafından hapsedildi.
Hüseyin eş-Şara daha sonra 1971 yılında Irak'ta yüksek öğrenimini tamamlamak üzere hapisten kaçtı. Bu dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Filistinli fedaileri ile işbirliği yapmak üzere Ürdün'e gitti. 1970'lerde Hafız Esad yönetimindeki Suriye'ye döndükten sonra, serbest bırakılmadan ve Suudi Arabistan'a sığınmadan önce tekrar hapsedildi. Köylülük geçmişi olan ve Bağdat Üniversitesi'nden ekonomi mezunu olan Hüseyin, Suudi petrol endüstrisinde çalışmış ve özellikle doğal kaynaklar ve bunların eğitim, tarım ve askeri ilerlemeye potansiyel katkılarına odaklanarak bölgesel ekonomik kalkınma üzerine Arapça çok sayıda kitap yayınlamıştır.

Frontline'ın 2021 yılında yaptığı bir röportaja göre Ahmed eş-Şara, 2000 yılında 17-18 yaşlarındayken Filistin'de İkinci İntifada ile radikalleştiğini belirtti. “İşgalciler ve istilacılar tarafından ezilen bir halkı savunarak görevlerimi nasıl yerine getirebileceğimi düşünmeye başladım” dedi.
11 Eylül saldırılarını yakından takip eden dönemde Ahmed eş-Şara, 2003'te Irak'ın işgal edilmesinden birkaç hafta önce Şam'dan Bağdat'a otobüsle gitmiş ve burada Irak El-Kaidesi saflarında hızla yükselmiştir. The Times of Israel gazetesi Ahmed eş-Şara'nın El-Kaide lideri Ebu Musab ez-Zerkavi'nin yakın arkadaşı olduğunu iddia etmiştir.

Ancak 2021 yılında Frontline'a verdiği röportajda Ahmed eş-Şara, ez-Zerkavi ile görüşmediğini belirtmiş ve sadece Irak'ta Amerikan işgaline karşı El-Kaide'nin emrinde sıradan bir militan olarak görev yaptığını söylemiştir. 2006'da Irak iç savaşının patlak vermesinden önce Ahmed eş-Şara, Amerikan güçleri tarafından tutuklanmış ve Ebu Gureyb, Bucca Kampı, Cropper Kampı ve El-Taci hapishanesi de dahil olmak üzere çeşitli tesislerde beş yıldan fazla bir süre hapsedilmiştir.

2011'de Suriye devrimiyle aynı zamana denk gelen hapisten çıkışının ardından Ahmed eş-Şara, önemli miktarda fon ve El-Kaide'nin varlığını genişletme göreviyle Suriye'ye geçmiştir. Kendisinin ayrılmasından memnun olan El-Kaide'nin Irak'taki liderliğiyle yaşadığı gerilime rağmen Ahmed eş-Şara, El-Kaide'nin Suriye kolu El-Nusra Cephesi'ni kurmak için Ebu Bekir el-Bağdadi ile bir anlaşma yapmıştır. Grup 2013 yılına kadar Irak İslam Devleti ile ittifakını sürdürmüş ve Ahmed eş-Şara ile el-Bağdadi arasındaki anlaşmazlıkların El-Kaide Emiri Eymen ez-Zevahiri'nin arabuluculuğuyla çözülmesi kararlaştırılmıştır. Ancak, zamanla Ahmed eş-Şara radikal islamcı ideolojiden uzaklaşmaya başladı ve grubunu giderek artan bir şekilde özgür Suriye mücadelesi bağlamına oturttu.
Irak İslam Devleti başlangıçta Ahmed eş-Şara'ya Suriye'de El-Kaide'ye bağlı bir örgüt kurması için savaşçı, silah ve finansman sağlamıştır. Ahmed eş-Şara hapisten çıktıktan sonra bu planları Irak İslam Devleti'nin muhalif liderleriyle birlikte hayata geçirmiştir.
Ahmed eş-Şara, Ocak 2012'de resmen ilan edildiğinde El-Nusra'nın “genel emiri” olmuştur. Aynı yılın Aralık ayında ABD Dışişleri Bakanlığı El-Nusra Cephesi'ni Irak el-Kaidesi'nin (Irak İslam Devleti olarak da bilinir) bir takma adı olarak tanımlayarak terör örgütü olarak ilan etti. Ahmed eş-Şara'nın liderliğinde El-Nusra Suriye'nin en güçlü gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştır.

Ahmed eş-Şara, Nisan 2013'te el-Bağdadi'nin El-Nusra'yı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adı altında birleştirme girişimini reddetmesiyle öne çıktı. Önerilen birleşme, El-Nusra'nın tüm liderlerini, kararlarını ve operasyonlarını Ebubekir el-Bağdadi'nin doğrudan kontrolü altına sokarak El-Nusra'nın özerkliğini ortadan kaldıracaktı. Ahmed eş-Şara, El-Nusra'nın bağımsızlığını korumak için doğrudan El-Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri'ye biat etti ve o da Ahmed eş-Şara'nın bağımsızlık teklifini destekledi.
El-Nusra daha önce Irak İslam Devleti'ne bağlılığı aracılığıyla El-Kaide'ye bağlıyken, bu yeni bağlılık IŞİD'i tamamen atlayarak El-Nusra'yı El-Kaide'nin resmi Suriye kolu haline getirdi. Eymen ez-Zevahiri'ye bağlılık yemini etmesine rağmen el-Bağdadi bu kararı reddetti ve birleşmeye devam ederek El-Nusra Cephesi ile IŞİD arasında Suriye toprakları üzerinde silahlı çatışmaları başlattı.

Mayıs 2015'in sonlarında, Suriye iç savaşı sırasında, Ahmed eş-Şara Al Jazeera'de Ahmed Mansur ile yüzünü gizleyerek bir röportaj yaptı. Cenevre barış konferansını bir saçmalık olarak nitelendiren Ahmed eş-Şara, Batı destekli Suriye Ulusal Koalisyonu'nun Suriye halkını temsil etmediğini ve Suriye'de sahada varlık göstermediğini söyledi. Ahmed eş-Şara, El-Nusra'nın Batılı ülkelerin kuvvetlerine saldırmak gibi bir planı olmadığını ve önceliklerinin Esad rejimi, Hizbullah ve Irak ve Şam İslam Devleti ile savaşmaya odaklandığını belirtti. Ahmed eş-Şara'nın şu sözleri aktarılmıştır: “El-Nusra Cephesi'nin Batı'yı hedef almak gibi bir planı ya da talimatı yok. Eymen ez-Zevahiri'den rejime karşı gerçek misyonu sabote etmemek için Suriye'yi ABD ya da Avrupa'ya saldırmak için bir fırlatma rampası olarak kullanmamamız yönünde açık emirler aldık. Belki El-Kaide bunu yapıyor ama Suriye'de değil. Esad güçleri bir tarafta bizimle, Hizbullah diğer tarafta ve IŞİD de üçüncü bir cephede savaşıyor. Her şey onların karşılıklı çıkarlarıyla ilgili”.
El-Nusra'nın savaş sonrası Suriye'ye ilişkin planları sorulduğunda Ahmed eş-Şara, savaş sona erdikten sonra “İslami bir devlet kurmayı” düşünmeden önce ülkedeki tüm gruplara danışılacağını belirtti. Ahmed eş-Şara ayrıca Esad rejimine verdikleri desteğe rağmen “Savaşımız, Alevilere karşı bir intikam meselesi değildir” diyerek El-Nusra'nın ülkedeki Alevi azınlığı hedef almayacağını da belirtti.
Ekim 2015'te Rusya'nın Suriye iç savaşına müdahalesi, Ahmed eş-Şara'nın Sünni bölgelere yönelik Rus hava saldırılarına misilleme olarak Esad'ın Alevi kalelerine yönelik saldırıların artırılması çağrısında bulunmasına yol açtı. Ahmed eş-Şara ayrıca Rus sivillerin eski Sovyet Müslümanları tarafından hedef alınması çağrısında bulunmuştur.

Ahmed eş-Şara 28 Temmuz 2016'da kaydettiği bir mesajda El-Nusra Cephesi'nin adının Şam'ın Fethi Cephesi (Suriye'nin Fethi Cephesi) olarak değiştirileceğini duyurdu. Ahmed eş-Şara yaptığı duyuruda yeniden isimlendirilen grubun “herhangi bir dış oluşumla bağlantısı olmadığını” ilan etti. Bazı analistler bunu El-Kaide'den kopuş olarak yorumlarken, Ahmed eş-Şara örgütten açıkça bahsetmedi ya da Eymen ez-Zevahiri'ye bağlılık yemininden vazg

2019 Türkiye yerel seçimleri, Türkiye'deki yerel yönetimlerin belirlenmesi için 31 Mart 2019 tarihinde yapılmış ve seçim sonucunda belediye başkanı, büyükşehir belediye başkanı, belediye meclisi üyeleri, il genel meclisi üyeleri, muhtarlar ve ihtiyar heyetleri belirlenmiştir.
Seçim sonuçlarına göre CHP ve İYİ Partiden oluşan Millet İttifakı ülkenin başkenti Ankara ve en büyük şehri İstanbul dahil olmak üzere metropol bölgelerinde güçlü bir performans sergileyerek bu şehirlerde iktidar partilerinin gerilemesine yol açtı ve yönetimi ele aldı. Millet İttifakı ülkenin en büyük üçüncü şehri İzmir'i elinde tutmaya devam ederken Adana, Antalya ve Mersin gibi diğer büyükşehirleri de kazandı, bunun sonucunda ülkenin en fazla nüfusa sahip 6 şehrinin 5'inde başa geçti, kalan il olan Bursa'da ise AK Parti iktidarını korudu. Buna karşın Cumhur İttifakı ise kırsal kesimlerde ve daha küçük şehirlerde gücünü korudu ve bir önceki yerel seçimlere kıyasla buralarda sahip olduğu ilçe belediyesi sayısını artırdı. Tunceli'de galip gelen Türkiye Komünist Partisi ilk kez bir il belediyesi kazanmış oldu. AK Parti ve MHP'nin her ikisinin de ayrı partiler olarak aday çıkardığı pek çok yerde MHP adayları AK Parti adaylarını önemli ölçüde oy kaybına uğrattı. Buna rağmen Cumhur İttifakı oyların %51,67'sini alarak zafer kazandı.
Seçim gecesinde devlete ait Anadolu Ajansının İstanbul Büyükşehir Belediyesi için 10 saatten fazla bir süre boyunca sandıklardan gelen sonuçları açıklamayı durdurması sebebiyle oy sayımlarındaki değişimlerden uzun bir süre haberdar olunamadı. Muhalefet, kendi adayının İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmak üzereyken veri akışının birden kesildiğini belirterek ajansı eleştirdi. Bu zamanlama özellikle İstanbul'da manipülasyon endişelerini gündeme getirdi ve seçim hileleriyle ilgili birtakım komplo teorilerine yol açtı.
Seçimlerde adaylık dağılımda cinsiyet eşitliği gözetilmedi, kadın aday oranı sadece %7,89 olarak gerçekleşti.
AK Parti ve MHP'nin İstanbul seçimlerindeki itirazlarını değerlendiren Yüksek Seçim Kurulu, "kamu görevlisi olmayan sandık kurulu başkan ve üyelerinin seçimde görevlendirilmesi" gerekçesiyle 4'e karşı 7 oyla İstanbul seçimlerini iptal etti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin 23 Haziran 2019'da yenilenmesine karar verildi.

Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanunu'nun 8. maddesindeki "Her seçim döneminin beşinci yılındaki 1 Ocak günü seçimin başlangıç tarihidir, Aynı yılın Mart ayının son Pazar günü oy verme günüdür" şartı nedeniyle seçim 2019 yılının Mart ayının son Pazar günü olan 31 Mart 2019'da düzenlendi. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 13 Aralık 2018'de, seçim takvimini yayınladı. Buna göre seçim süreci, 1 Ocak 2019 itibarıyla başladı. YSK 2 Ocak 2019 tarihinde seçimlere katılabilecek partileri açıkladı, bu kapsamda 13 partinin seçimlere katılma yeterliliğine sahip olduğu belirlendi. Seçimlere katılma yeterliliği olan partilerden Hür Dava Partisi (HÜDA PAR), 12 Ocak'ta yerel seçimlere katılmama kararını açıkladı. Böylece seçimlere 12 parti katıldı.
Seçmen listeleri 4 ile 17 Ocak arasında askıda kaldı. Kesin aday listeleri 3 Mart'ta ilan edildi.

30 büyükşehir belediyesindeki seçmenler, "büyükşehir belediye başkanı", "ilçe belediye başkanı", "ilçe belediye meclis üyeliği" ile "muhtarlık ve ihtiyar heyeti" için oy kullandı. Büyükşehir olmayan illerde ise belediye sınırları içindeki yerlerde "il genel meclisi üyeliği", "belediye başkanı", "belediye meclis üyeliği" ve "muhtarlık ve ihtiyar heyeti" için, köylerde ise "il genel meclisi üyeliği" ile "muhtarlık ve ihtiyar meclisi" için oy atıldı.
Büyükşehir belediye başkanlığına ilişkin oy pusulası "beyaz", il genel meclisi üyeliklerine ilişkin pusula "turuncu", belediye başkanlığına ilişkin oy pusulası "mavi", belediye meclisi üyeliğine ilişkin oy pusulası ise "sarı" renkli oldu. Oy pusulaları tek zarfa konuldu.
YSK kararına göre Adıyaman, Ağrı, Artvin, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkâri, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Mardin, Muş, Ordu, Rize, Siirt, Sivas, Trabzon, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Bayburt, Batman, Şırnak, Ardahan, Iğdır ve Kilis ile bu illerde bulunan ceza infaz kurumlarında oy vermenin başlangıç ve bitiş saatleri 07.00-16.00 olarak uygulandı. Bu illerin dışında kalan diğer illerde oy verme saatleri 08.00-17.00 oldu.

2019 yerel seçimleri, birkaç belediyeyi birleştiren, seçilen belediye başkanı ve belediye başkanlarının sayısını önemli ölçüde azaltan 2013 yerel yönetim yeniden yapılandırılmasının ardından yapılan ikinci seçimlerdir. 31 Mart 2019 mahalli idareler seçimlerinde 30 büyükşehir belediyesi, 51 il belediyesi (merkez ilçe), 922 ilçe belediyesi ve 386 belde belediyesi için seçim yapıldı. Belediye başkanları ve meclis üyeleri ayrı ayrı seçildi.
Seçim yapılan pozisyonlar aşağıda gösterilmiştir.

Bu parti mevkilerine ek olarak, muhtar ve ihtiyar heyetleri gibi çok sayıda yerel partisiz makam seçildi. 2018 rakamlarına göre, seçilecek olan muhtar sayısı 50.229'dur.

2017'de cumhurbaşkanının açıklamasıyla istifa etmesi istenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur, Düzce Belediye Başkanı Mehmet Keleş ve Niğde Belediye Başkanı Faruk Akdoğan'ın istifası ile sonuçlanan süreç " Metal Yorgunluğu " olarak adlandırılmıştır.

İYİ Parti'nin kurulmasının ardından MHP'li Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, MHP'den İYİ Parti'ye geçmiştir. CHP'li Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Siyam Kesimoğlu aday gösterilmeyince partisinden istifa etti, bağımsız olarak aday olduğu seçimi kazandı. AK Parti'li Yozgat Belediye Başkanı Kazım Arslan da aday gösterilmeyince partisinden istifa etti ve bağımsız olarak seçime katıldı fakat AK Parti adayı Celal Köse karşısında seçimi kaybetti.

MHP Konya Milletvekili Esin Kara, 19 Eylül'de yaptığı açıklamada 30'a yakın ilde olası bir CHP-HDP ittifakının AK Parti ve MHP açısından kaybetme riski doğurduğunu, bu nedenle seçim ittifakına olumlu bakıldığını söyledi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 20 Eylül'de yaptığı açıklamayla İstanbul'da bir aday çıkartmayacaklarını duyurdu. Ancak 23 Ekim'de bir açıklama yaparak AK Parti ile bir seçim ittifakı yapılmayacağını duyurdu. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, "tabanların beklentisi" olduğunu söyleyerek Devlet Bahçeli ile seçimler üzerine ilk kez 21 Kasım 2018'de görüşme gerçekleştirdi, ama görüşmenin ayrıntıları kamuoyu ile paylaşılmadı. Daha sonra Aralık'ta ittifakın yerel seçimlerde devam edeceği duyuruldu.

Millet İttifakı, ilk olarak 5 Mayıs 2018 tarihinde Türkiye'de 2018 genel seçimlerine katılmak için oluşturulmuş ve dört muhalif parti olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi (SAADET) ve Demokrat Parti'yi (DP) içine almış bir seçim ittifakıydı. İttifak genel seçimlerden sonra dağılmış olmasına rağmen, 12 Aralık 2018 tarihinde CHP ve İYİ Parti, 2019 yerel seçimlerinde işbirliği yapmak amacıyla yaptıkları görüşmeler sonucunda 21 büyükşehir ile bazı il ve ilçelerde işbirliği yapma kararı aldı.

Yerel seçimler öncesi yedi siyasi parti ve oluşum ortak deklarasyon yayınlayarak "Kürdistani İttifak" adında bir seçim ittifakı kurduklarını açıkladı. İttifaka katılan Kürdistan İslami Hareketi, Demokratik Bölgeler Partisi, Devrimci Demokratik Kürt Derneği, İnsan ve Özgürlük Partisi, Kürdistan Demokratik Platformu, Kürdistan Komünist Partisi ve Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi seçime Halkların Demokratik Partisi çatısı altında girdiklerini açıkladı. HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, "İttifakla Kürt halkının ulusal birliğine hizmet edecek tarihsel bir adım atmış olacağız." açıklamasında bulundu.

Tunceli özelinde özel ittifak görüşmeleri gerçekleşti. Aralarında Türkiye Komünist Hareketi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu'nun da bulunduğu pek çok sosyalist kuruluş Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) altında "Demokratik Halk Dayanışması" adıyla ittifak yaptı ve Tunceli'de Fatih Mehmet Maçoğlu'nu ortak adayları olarak gösterdi. Maçoğlu Türkiye Komünist Partisi'nden aday gösterildi. Halkların Demokratik Partisi bu ilanın ardından SMF ile görüşmeler gerçekleştirdi Görüşmelerden ortak bir ittifak sağlanamadı, "demokratik yarış" fikri ön plana çıktı ve partilerin ayrı adaylar çıkararak seçime girme tutumu benimsendi. Ardından HDP, Emek Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi Partizan ile "Dersim Devrimci Güç Birliği" adıyla bir ittifak kuruldu.

Kampanya sırasında AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP ile kurduğu kendi ittifakı olan Cumhur İttifakı'nın karşısında rakip duran ve CHP ve İYİ Partiden oluşan Millet İttifakı'nı "terör örgütleriyle ilişkili veya terör örgütlerinin güdümünde" olmakla suçladı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2018 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde kurulan Millet İttifakı'nı, ilk defa 19 Haziran 2018'de ‘zillet ittifakı’ olarak andı ve bu ittifakın öne çıkması durumunda FETÖ'nün Türkiye'yi yeniden işgal edeceğini iddia etti. Daha sonraki dönemlerde de Millet İttifakı'na sık sık zillet olarak seslenen Bahçeli, bu ittifakı ‘çamur ve çürüme’, ‘rezaletin çukurunda’ gibi ifadelerle nitelendirmiş, ittifakta bulunmayan HDP ile ÖDP'nin ve ayrıca PKK ve FETÖ'nün de bu ittifakta yer aldığını ve bu ittifakın milli güvenlik sorunu hâline dönüştüğünü iddia etmiştir. Yine MHP Genel Başkan Yardımcıları Sadir Durmaz ve Yaşar Yıldırım da Millet İttifakı'nı zillet olarak nitelendirmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bir konuşmasında Millet İttifakı yerine "zillet ittifakı" ifadesini kullanmış, diğer bir konuşmasında ise Millet İttifakı'nın ülkeyi bölmeye çalıştığını iddia etmiştir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da Millet İttifakı'nı zillet olarak anmış ve PKK'yla ilişki içinde olmakla suçlamıştır. Sabah, Yeni Asır, A Haber ve Takvim gibi iktidar destekçis

Amasya (il merkezi)
Göynücek
Gümüşhacıköy
Hamamözü
Merzifon
Suluova
Taşova

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu seçilerek göreve başlayan ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Amasya İl Genel Meclisi üye sayısı 22'dir. Amasya Belediyesi meclisi üye sayısı ise 31'dir. İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 120'dir.
Belediye Meclis üyelerinin sayıları ilçenin son nüfus sayımına göre 9 ile 55 üye, İl genel meclisi üye sayılara 100.000 nüfusa kadar 2 ile 5 üye olarak belirlenir.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Amasya ilinin nüfusu 342.242'dir. Bu nüfusun %77,28'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 5.628 km2dir. İlde km2ye 61 kişi düşmektedir. (Yoğunluk en çok Suluova'da 103'tür.) İlde yıllık nüfus  %0,04 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Hamamözü (%1,71), Gümüşhacıköy(%-1,52)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 107 mahalle ve ayrıca 372 köy vardır.

Amasya (il)
Amasya ilindeki yerleşim yerleri listesi

Amasya Arkeoloji ve Mumya Müzesi veya Amasya Müzesi, 1958 yılında Amasya'da kurulmuş etnografya, arkeoloji ve mumya müzesidir.
Türkiye'de mumya bulunan ender müzelerden birisidir. Müze bahçesindeki I. Mesud türbesinde sergilenen XIV. yüzyıla ait mumyalar, müzenin en ilgi çeken bölümlerindedir.

Müzenin geçmişi, 1925 yılında kurulan Müze Deposuna dayanır. II. Beyazıt Külliyesinin medrese binasının iki odasında az sayıda arkeolojik eserler ile İslami dönem mumyalarının bir araya getirilmesi ile müze deposu oluşmuştur.
Depodaki eserler 1962 yılında Gökmedrese Camii'ne taşındı. Depo, 1958 yılına kadar fahri memurlukla idare edildikten sonra 1958 yılının Haziran ayında müze müdürlüğü oldu.
Müze, 22 Mart 1977 tarihinde yeni binasına taşındı ve yeniden düzenlenerek 14 Haziran 1980 tarihinde ziyarete açıldı.

Müzede, 11 farklı uygarlığa ait arkeolojik ve etnografik objeler, sikkeler, mühürler el yazmaları ve mumyalar olmak üzere yaklaşık 24.000 eser vardır. 2015 itibarıyla eser sayıları şu şekildedir:

Arkeolojik Eser: 5524 adet
Etnografik Eser: 17187 adet
Etütlük Eser: 1247 adet
Toplam: 23958 adet 

Müzenin bahçesinde Anadolu Selçukllu Devleti Sultanı I. Mesud'un türbesi bulunur. Türbede  İlhanlılara (14. yüzyıl ) ait altı adet mumya sergilenmektedir. Müzenin en çok ziyaret edilen bölümü bu bölümdür.
Mumyalar; Anadolu valisi Şehzade Cumudar, Amasya emiri İşbuga Noyan, İzzettin Mehmet Pervane ile cariyesi, erkek ve kız çocuklarına aittir. Bunlar Burmalı Minare Camii ve Fethiye Camii türbelerinden getirilmiştir. Bu muyalar, Eski Mısır'dakilerin aksine iç organları çıkartılmadan mumyalanan ilk Türk ve Müslüman mumyalar olma özelliğine sahiptir.
Müzenin ilk katında Roma Dönemi'ne ait "Elmalı Taban Mozaiği" ve Hitit Dönemine ait bronz Fırtına Tanrısı Teşup Heykeli sergilenmektedir.

Müze üç katlı olarak yapılmıştır. Bodrumunda müzenin deposu ve laboratuvarı, alt katında teşhir ve dinlenme salonu bulunur. Üst kattaki iki salonda arkeolojik eserler sergilenir Bahçesinde ise taş eserler ve türbe sergilenmektedir.

Bu salonda sergilenen, Bafra yakınlarındaki batık bir gemiden çıkartılan amforalar, Bizans ve Roma dönemine ait olup pişmiş topraktan yapılmışlardır. 1977 yılında müzenin eserleri arasına eklenmiştir.
Bir adet Helenistik Döneme ait, dövme tekniği ile yapılmış bronzdan, üç adet pişmiş topraktan yapılmış toplamda dört adet lahit bu bölümde sergilenmektedir.
İki adet Helenistik ve Roma dönemine ait heykeller bulunmaktadır. Dionysos ve oğlunun yüksek bir kabartması ve başsız bir rahip heykeli sergilenmektedir.

Sikkelerin ve definlerin sergilendiği arkeolojik bölümünün yanı sıra etnografik eserlerin de sergilendiği üst salon toplam iki bölümden oluşur.
Tunç Çağından kalan eserler üç adet vitrinde sergilenmektedir. Bu vitrinlerde çanak, çömlek, hançerler, damga mühürler, baltalar ve testiler bulunmaktadır ve özelliklerine göre ayrılmışlardır. Bu eserler tamamen el ürünü olmakla birlikte Mahmatlar ve Merzifon Oymaağaç Köyü'nde yapılan kazılar sonucunda çıkarılmışlardır.
Hitit Çağına ait iki adet vitrin ve Hitit Tanrı Heykeliciği de burada teşhir edilmektedir. Urartu, Frig, İskit, Helenistik ve Roma Dönemlerine ait eserler yine çeşitli vitrinlere bölünmüş halde sergilenmektedir.
Bunların yanı sıra kadın ziynet eşyaları, silahlar, sedef sandıklar, seramikler, astronomi eşyaları, hamam takımları, saatler, lambalar, şifa tasları, buhurdanlıklar, çay ve kahve takımları, el yazması Kuran-ı Kerim'ler ve II. Beyazıt Camii'nden getirilmiş iki sancak sergilenmektedir.

Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amasya Müzesi
Amasya Müzesi Fotoğrafları
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Amasya Müzesi22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amasya Kalesi, Türkiye'nin kuzeyindeki Amasya şehrinde yer alan tarihi bir kaledir.

Pers, Roma, Pontus ve Bizans döneminde birçok kez saldırıya uğradı, yıkıldı, el değiştirdi ve her defasında yeniden restore edildi. Roma ve Pontus arasındaki savaşlar sırasında kale ciddi bir şekilde tahrip oldu. Selçuklu Devleti tarafından Amasya'nın fethinden sonra 1075'te büyük ölçüde restore edildi ve askeri önemini yitirdiği 18. yüzyıla kadar kullanılmaya devam edildi.

Kale, Amasya'nın kuzeyinde ve Yeşilırmak nehri üzerindeki Harşene Dağı denilen sarp kayalıkların üzerinde yer alır. Kalenin dışında Yeşilırmak kıyısına kadar uzanan sekiz savunma mevzisine sahiptir. Savunma surları moloz taştan yapılmışken, üst seviye surlar kesme taştan yapılmıştır. "Cilanbolu" olarak adlandırılan kalenin ortasında kayaya oyulmuş bir dehliz bulunmaktadır. Buraya 181 m (594 ft) uzunluğunda, 8 m (26 ft) çapında ve 150 basamağa sahip olan bir yeraltı merdiveni ile inilir. Kalede sarnıçlar, su depoları, Osmanlı zamanında yapılan hamam kalıntıları ve kayaya oyulmuş Pontus Kral Mezarları bulunmaktadır. Yaklaşık 20-25 m (66-82 ft) yükseklikte, M.Ö. 3. yüzyıldan kalma Pontus kralların 18 büyük ve küçük mezarı, düz bir duvar üzerinde kireç taşı kayaya oyulmuştur. Kalede "Helkıs", "Saray", "Maydonos" ve "Meydan" adında dört kapı vardır. Zindanlar ile bir sarnıç mevcuttur.
Yeşilırmak boyunca antik kale duvarlarının yaklaşık 800 m (2.600 ft) kısmına tipik Amasya evleri, hamamlar ve camiler inşa edilmiştir.

Timur'un (1370-1405 yılları arasında hüküm sürdü) istilacı birliklerinden kaçan, Osmanlı Şehzadesi I. Mehmed (Çelebi Mehmed) Amasya Kalesine sığınmıştır.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1849737
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1703849
https://www.academia.edu/120303256/Cilanbolu_Tuneli_2008_Y%C4%B1l%C4%B1_Kaz%C4%B1_ve_Temizlik_Cal%C4%B1smas%C4%B1

 Wikimedia Commons'ta Amasya Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Yalıboyu Evleri, Türkiye'nin Karadeniz Bölgesinde bulunan Amasya ilinin Yeşilırmak nehrinin kıyısında kuruludur.
Amasya Evleri olarak da bilinen Yalıboyu Evleri, geleneksel Türk evleri örneklerindendir. Yalıboyu Evleri mimari dokusuyla Osmanlı döneminden izler taşır. Yalıboyu Evleri 19. ve 20. yüzyıllarda inşa edilmiştir. Yalıboyu Evleri, hımış ve bağdadî teknikle yapılmış örneklerdendir. Genellikle yan yana, bitişik olarak ve ahşap çatkı sistemiyle, kerpiç dolgulu, kırma ya da beşik çatısının üzeri oluklu kiremitle örtülü şekilde yapılmışlardır. Yalıboyu Evleri, bodrum üzeri tek kat ya da iki katlı olup avlulu ve bahçelidir. Haremlik ve selamlık tarzda düzenlenmiş olan bu evler, bahçe ortada kalır ve konutlar ise dışa kapalı bir görünüm sergiler. Birinci kat veya ikinci kat üzerinde köşk olarak bilinen şahniş yer alır. Burada, odanın sokağa ya da avluya doğru olan, üç yanı pencere olan çıkıntı yer almaktadır. İnsanlar günlük yaşamlarını, sofa denilen odalarda geçirmektedirler. Bu odalarda genellikle ocak, şerbetlik, gömme dolaplar, raf ve sedir gibi birbirinden farklı işleve sahip olan eşyalar bulunmaktadır. Evlerin bazı odalarında yüklükler, gusülhane (banyo) bulunmaktadır. Bu evler, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre koruma altına alınmışlardır.

Amasyaspor Futbol Kulübü, 1997 yılında Amasya'da kurulan bir futbol kulübüdür. 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Kulüp 1997 senesinde Amasya Üniversitesi GSK adıyla kurulmuştur.
2009-10 sezonunda 3. Lig'e terfi maçlarına katılan takım, ilk turda Boyabat Çeltikspor'u yarı finalde ise Çorum Belediyespor'u yenerek finale kalmış, finalde Fatsa Belediyespor'a 3-2 yenilerek 3. Lig'e yükselememiş ve ertesi sezon ilk kez oynanmaya başlanan Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmeye başlamıştır.
2005'te Amasyaspor'un iflas edip kapanmasının ardından 2011 yılında ismini Yeni Amasyaspor olarak değiştirmiştir.
2010-2013 yılları arasında Bölgesel Amatör Lig'de mücadele eden kulüp, 2012-13 sezonunun ardından Bölgesel Amatör Lig'de kalabilmek için çıktığı baraj maçında Merzifonspor'a 4-1 yenilerek Amasya 1. Amatör Ligi'ne düştü.
2013-14 sezonunda Amasya 1. Amatör Ligi'nde şampiyon olan takım, bu sefer Bölgesel Amatör Lig'e yükselebilmek için baraj maçına çıktı. Tekrardan Merzifonspor ile karşılaşan Yeni Amasyaspor, maçı 3-1 kazanarak bir yıl aranın ardından Bölgesel Amatör Lig'e yükseldi.
2014-2019 yılları arasında Bölgesel Amatör Lig'de mücadele eden kulüp, 2018-19 sezonunun ardından Bölgesel Amatör Lig'de kalabilmek için çıktığı baraj maçında Merzifonspor'a 2-1 yenilerek Amasya 1. Amatör Ligi'ne düştü.
2019 yılında kulüp ikinci kez isim değişikliğine giderek Amasyaspor 1968 FK adını almıştır.
2019-20 sezonunda Amasya 1. Amatör Ligi'nde şampiyon olan Amasyaspor 1968 FK, doğrudan Bölgesel Amatör Lig'e yükseldi.
2021-22 sezonunda Bölgesel Amatör Lig'de normal sezonu ve play-off grubunu şampiyon tamamlayan Amasyaspor 1968 FK, tarihinde ilk kez 3. Lig'e yükseldi.
Kulüp, 2022 yılında 3. kez isim değişikliğine giderek Amasyaspor FK adını almıştır.

30 Kasım 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

3. Lig: 5 sezon
2022-

Bölgesel Amatör Lig: 10 sezon
2010-2013, 2014-2019, 2020-2022

Amasya 1. Amatör Ligi: 15 sezon
1997-2010, 2013-2014, 2019-2020

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2021-22

Amasya 1. Amatör Ligi
Şampiyonluk (2): 2013-14, 2019-20

Kaynaklar: 

TFF.org'da Amasyaspor FK
Instagram'da Amasyaspor FK
X'te Amasyaspor FK

Avrupa E-yolu E80, (TEM Otoyolu, Trans European Motorway, Trans Avrupa Otoyolu, TEM), Türkiye'deki TEM Otoyolu'nun Avrupa'daki Uluslararası E Yolu Ağı'dır. batı-doğu referanslı 5600 km (3500 mil) uzunlukta batıda Lizbon, Portekiz'de başlayan ve İran'a girişte Gürbulak sınır kapısında sona eren bir uluslararası Avrupa E-yoludur. Bu E-yolu Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye üzerinden geçerek Türkiye-İran sınır kapısı olan Gürbulak'ta İran'a ulaşarak sona ermektedir. Pescara, İtalya ile Dubrovnik, Hırvatistan arasında Adriyatik Denizi'ni geçmek gerekmekte ve düzgün işleyen bir feribot servisi gerekmektedir.
E80 - 5600 km (3500 mil): Lizbon - Valladolid - San Sebastian - Toulouse - Nice - Genova - Roma - Pescara Dubrovnik - Podgorica - Priştine - Niş - Sofya - Filibe - İstanbul - İzmit - Gerede - Amasya - Erzurum - Gürbulak - İran

Avrupa E-yolları

[1]15 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "European Agreement on Main International Traffic Arteries (AGR)" : Avrupa E-yolları üzerinde 14 Mart 2008 tarihli anlaşma metni (pdf) (İngilizce) (Erişme tarihi:14.7.2009).
[2] 29 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa E-yolu E80

Ağrı, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesinde Yukarı Murat-Van Bölümünde bulunur.. Adını, sınırları içerisinde bulunan Ağrı Dağı'ndan almıştır. 1834 yılında bucak, 1869 yılında ilçe olan Ağrı, 1927 yılında il olmuştur. İl, doğusunda İran, kuzeyinde Kars, kuzeybatısında Erzurum, güneybatısında Muş ve Bitlis, güneyinde Van ve kuzeydoğusunda Iğdır ile çevrilidir.
Ağrı'nın nüfusu 499.801'dir. Bu nüfusun %60,58'i şehirde yaşamaktadır (2021 yılı sonu itibarıyla). Yüzölçümü 11.099 km2'dir. İlde  km2'ye 47 kişi düşmektedir. Ağrı il merkezinin denizden yüksekliği 1.640 metredir. Rakımı en yüksek ilçesi Diyadin'dir (1933 m).
2021 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 12 belediye, bu belediyelerde 100 mahalle ve 563 köy vardır.
Ağrı'nın trafik plaka kodu 04'tür.

Orta Asya'dan gelen kavimlerin Anadolu'ya girişleri sırasında Ağrı, bir geçiş oluşturmuş, dolayısıyla birçok medeniyete sahne olmuştur. Ancak bu medeniyetler Ağrı'yı bir giriş kapısı olarak gördüklerinden burada çok köklü bir uygarlık kuramamışlardır.
Bölgede egemenlik kurdukları sanılan Hititlerin güçlerini yitirmeleri üzerine, MÖ 1340 ile MÖ 1200 yılları arasında Hurriler bölgeye yerleşmişler ancak krallık merkezi Urfa'ya uzak olması nedeniyle ellerinde tutamamışlardır. İlin bulunduğu bölgede en köklü uygarlığı Urartular oluşturmuştur. Urartular, Van Gölü'nün kuzey ve kuzeydoğusundaki bölgelere, Kral İspuini döneminde (MÖ 825 - MÖ 810) seferlere başlamış, Kral Menua döneminde (MÖ 810 - MÖ 786) ise bu akınlar daha da ağırlık kazanmıştır. Kuzeye ve kuzeydoğuya giden yollar üzerinde inşa edilen kaleler, buraya yapılan seferlerin önceden planlandığını göstermektedir. Ağrı Dağı'nın yamaçlarında, Karakoyunlu ve Taşburun köyleri arasında ele geçen bir Urartu yazıtı Kral Menua'nın bu bölgedeki egemenliğinin kesin kanıtıdır.
MÖ 712 yılında Kızılırmak dolaylarına kadar uzanan Kimmerler, Ağrı'da geçici de olsa bir hakimiyet kurmuşlardır. Medler (MÖ 708 - MÖ 555) Asur Devleti'nin yıkılması ile birlikte bir yayılma sürecine girmiş, bunun sonucu olarak da Ağrı ve çevresini topraklarına katmışlardır.
Medler'in yıkılması ile birlikte Persler; Büyük İskender'in Pers Kralı III. Darius'u MÖ 331'de yenerek Anadolu'yu ele geçirdiği zamana kadar yaklaşık iki yüzyıl kadar bölgede hakimiyet kurmuşlardır. Büyük İskender'in ölümü üzerine oluşan boşluktan faydalanan Ermenistan Krallığı bölgeyi ele geçirmiştir.
Ermenistan Krallığı döneminde Ermeniler, Murat Nehri dolayları ve Doğubayazıt çevresine kısa sürede yerleşmişlerdir. Daha sonraları Arsaklılar ve Artaksiad hanedanlıkları Ağrı ve çevresine hakim olmuştur.
Bölge, Halife Osman zamanında İslam orduları tarafından fethedilmiştir. 872 yılına değin Abbasiler'in kontrolü altında kalan Ağrı, daha sonra Bizans'ın kontrolüne geçmiştir.
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi sonrası bölgeye Türk boyları gelmeye başlamıştır. Ağrı, yüzyıla yakın bir süre Ahlatşahlar Beyliği'nin sınırları içine girmiştir. 1027 - 1225 yılları arasında Ani Atabegleri, 1239'da Cengizliler, 1256 - 1358 yılları arasında İlhanlılar ve Celayiriler Ağrı'da hüküm sürmüşlerdir. İlhanlılar bazen kurultaylarını Ağrı Dağı eteklerinde yapmış, Anadolu ve İran'ı buradan yönetmişlerdir. 1393'te Türk kağanı Timur, Ağrı bölgesini ele geçirmiştir. 1405 - 1468 tarihleri arasında Ağrı, Karakoyunlu toprakları içinde yer almış, Karakoyunlular yıkılınca da Akkoyunlular'ın egemenliğine geçmiştir. Ağrı, 1514'te yapılan Çaldıran Muharebesi sonrası Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Osmanlı döneminde Şorbulak olarak anılan ilin adı, Ermenilerin egemenliğinde Karakilise olarak anılmaya başlanmıştır. Kâzım Karabekir Paşa döneminde Karakilise adı değiştirilmiş ve Karaköse olarak adlandırılmıştır.
Nuh Tufanı ile ilişkilendirilen ve Tevrat'ta adı geçen Ararat Dağı ile Ararat ülkesinin Ağrı ve çevresi olduğuna inanıldığından, Batılılar Ağrı’ya Ararat da demektedir. Ağrı Dağı, 5.137 metre yüksekliği ile Türkiye'nin en yüksek dağıdır ve bu dağın büyük kısmı Ağrı il sınırlarında yer almaktadır.

'Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ağrı ili nüfusu: 491.489'dur. Bu nüfusun %64,45'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 11.099 km2dir. İlde km2ye 44 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 89, Patnos'da 76'dır.) İlde yıllık nüfus %1,66 oranında azalmıştır. Nüfus tüm ilçelerde azalmıştır; Merkez (-%0,38), Hamur (-%4,18)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 12 belediye, bu belediyelerde 100 mahalle ve ayrıca 564 köy vardır.

Ahmed-i Hani Türbesi: Ahmed-i Hani 'nin türbesi İshak Paşa Sarayı'nın yanındadır. Ahmed-i Hani 17. yüzyılda yaşamış Kürt şair ve filozofudur. Türbesi her yıl birçok insan tarafından ziyaret edilir.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Ağrı Valisi, 1981 Yayladağı doğumlu Önder Bozkurt'tur. Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle  AFAD Başkan Yardımcısı iken atanmıştır.
2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Ağrı İl Genel Meclisi üye sayısı, 20 DEM Parti, 8 AK Parti ve 1 Yeniden Refah Partisi olmak üzere 29'dur. Ağrı Belediye Meclisi ise 21 DEM ve 10 AK Parti'den olmak üzere toplam 31 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre, Ağrı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki milletvekili dağılımı: 3 milletvekili Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, 1 milletvekili AK Parti.

Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi

2018-2019 Sezonu sonunda, Ağrı 1970 Spor, BAL'dan 3. Lige çıktı. BAL'daki diğer takım Ağrı Gençlerbirliği ise küme düştü. Futbol Kadınlar ligindeki 2 takım liglerinde kaldılar.
Futbol Türkiye Kupası'nda Ağrı 1970 Spor 1.turda elendi.
İlin önemli spor tesisleri: 10.000 kişi kapasiteli Vali Lütfü Yiğenoğlu Stadyumu (2010), 2500 kişilik Ağrı Kapalı Spor Salonu (2017), Güneykaya ve Küpkıran Kayak Merkezleridir.

Balık Gölü

Ağrı Valiliği 6 Aralık 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ağrı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 30 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ağrı Köyleri ve Kasabaları

Bartın, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde Batı Karadeniz Bölümü'nde bulunur. 1991 yılında Zonguldak ilinden ayrılarak Türkiye'nin 74. ili olmuştur. Doğusunda Kastamonu, güneyinde Karabük, batısında Zonguldak ve kuzeyinde Karadeniz bulunur. Orman bakımından zengin olan ilin büyük bir kısmı Küre Dağları Millî Parkı sınırları içerisinde yer almaktadır. Bartın Çayı, Türkiye'de üzerinde taşımacılık yapılan tek akarsudur.
Bartın'ın trafik plaka kodu 74'tür.

"Parthenia"dan Bartın'a dönüşen adın kaynağı "Parthenios"dur. Bartın Irmağının Antik Çağ'daki adı olan Parthenios, Yunan mitolojisinde tanrıların babası Okeanos'un çocukları olan yüzlerce tanrıdan birisi ve sular tanrısıdır. ”Sular İlahı" veya "Muhteşem Akan Su" anlamlarına gelir. Romalılar devrinde Bartın Çayı'na Parthenius deniliyordu. Çayın kıyısında kurulan şehre ise Parthenia adı verildi. Bu isim zamanla Bartın'a dönüşmüştür. Bartın ili, tarihi Paphlagonia antik kentlerinden Sesamos (Amasra), Kromna (Kurucaşile) ve Erythinoi (Çakraz)'ı sınırları içerisinde bulundurmaktadır

Batı Karadeniz Bölgesinin 41° 53' kuzey enlemi ile 32° 45' doğu boylamı arasında yer alır. Kuzeyini 59 km'lik sahil şeridiyle Karadeniz çevrelerken doğuda Kastamonu, doğu ve güneyde Karabük, batıda ise Zonguldak ile komşudur. Yüzölçümü 2.330 km²'dir. İl merkezinin rakımı 25 m'dir.

Bartın; doğu, batı ve kuzeyden yüksekliği 2000 metreyi geçmeyen dağlarla çevrilidir. Dağlar; yüksek olmamakla birlikte oldukça dik, sahillere doğru sarp ve kayalıktır. En önemli dağları; Aladağ, Kocadağ, Karadağ, Kayaardı, Karasu ve Arıt dağlarıdır. Kent merkezini batıdan Aladağ, kuzeyden Karasu Dağları ve doğudan Arıt Dağları kuşatmaktadır. Halatçıyaması, Orduyeri, Kırtepe ve Ömertepesi kentin üzerine kurulduğu dört önemli tepedir.

Bartın 4 ilçeden oluşur,

Bartın (merkez)
Amasra
Kurucaşile
Ulus

Karadeniz'e kıyısı bulunan Bartın'da Karadeniz iklimi görülür. Nem oranı Karadeniz'den uzaklaştıkça azalırken yükselti de artar. Türkiye'nin en çok yağış alan illerinden olan Bartın'da yağış rejimi düzenlidir. Yaz mevsiminde dahi belirgin yağış görülür. Ancak açık günlerin en çok olduğu zaman da yaz mevsimidir. Yazın sıcaklık nadiren 30 derecenin üzerine çıksa da nem oranının yüksek olması bunaltıcı bir ortam yaratır. En çok yağışı sonbahar sonu ve kış başlarında alır. Kış mevsiminde yükseltiye göre kar oranı değişirken il merkezinde de kar yağışı görülebilir.
Köppen-Geiger iklim sınıflandırmasına göre Cfa-Cfb iklim sınıfına giren Bartın aynı zamanda bu nemli ve ılıman iklimin getirisi olarak sık ormanlarla çevrilidir. Deniz seviyesinde karışık ormanlar görünürken yükselti arttıkça iğne yapraklı ağaçların oranı artar. Ancak son yıllarda yasal olmayan orman tahribi ve bölge halkının tarım için yer açması sonucunda orman oranı azalmaktadır. Türkiye'nin üzerinde taşımacılık yapılabilen tek ırmağı olan Bartın Çayı ve pek çok küçük derelere, akarsulara sahip olan Bartın'da son yıllardaki kaçak sulama ve baraj yapımından etkilenmesi sonucu ırmaklarda su seviyesinde azalma meydana gelmiştir.

Bartın, Karadeniz kıyısının ucunda bulunan bir şehirdir. Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Karabük, doğusunda Kastamonu, batısında ise Zonguldak illeriyle çevrilidir. Şehre D755 ve D010 karayolu ağı ile ulaşım sağlanmaktadır. Şehre yaklaşık 40 km mesafede ise Zonguldak Havalimanı bulunmaktadır.
Bartın ilinin bazı önemli yerleşim yerlerine uzaklığı ise aşağıdaki gibidir:
Zonguldak Havalimanı: 39 km
İstanbul: 410 km
Ankara: 260 km
İzmir: 780 km
Samsun: 380 km
Bolu: 150 km
Karabük: 75 km
Çankırı: 185 km
Zonguldak: 80 km
Kastamonu: 170 km

Bartın'da turizm, son 10 sene içerisinde hızla gelişim göstermiştir. Özellikle İç Anadolu bölgesinde yer alan Ankara, Çankırı, Karabük, Kırıkkale şehirlerinde yaşayan halk bu bölgenin İç Anadolu'ya olan yakınlığı sebebiyle son yıllarda buraya sıkça seyahat etmektedir. Bundan ötürü Bartın'ın sahil kasabaları turizm odaklı bir gelişim içerisindedir.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclisleri oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Bartın Valisi, 1976 Amasya doğumlu Nurtaç Arslan’dır. 12.5.2022/209 kararla İller İdaresi Genel Müdür Yardımcısı iken atanmıştır.
Bartın Belediye Başkanı, 1955 Zonguldak doğumlu Muhammed Rıza Yalçınkaya (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %51,29 oy oranıyla seçilmiştir. Yalçınkaya, 1999-2007 arası Bartın Belediye Başkanlığı ve 2007-2018 arası CHP'den Bartın Milletvekilliği yapmıştır.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bartın İl Genel Meclisi üye sayısı, 8 AK Parti, 3 CHP ve 1 MHP'den olmak üzere toplam 12’dir. Bartın Belediye meclisi ise 12 AK Parti, 7 MHP ve 6 CHP'den olmak üzere toplam 25 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bartın'ın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üyelerinin siyasi partilere göre dağılımı:       1 CHP (Aysu Bankoğlu) ve 1 AK Parti (Yusuf Ziya Aldatmaz)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bartın ili nüfusu: 206.663’tür. Bu nüfusun %56,77'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 2.330 km2dir. İlde km2ye 89 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 150'dir.) İlde yıllık nüfus %0,03 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez (%0,60) - Kurucaşile (%-3,70)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 4 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 53 mahalle ve ayrıca 260 köy vardır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Futbol takımı Bartınspor BAL (Bölgesel Amatör Lig) grubunda 6. olmuştur. Bartın'ın liglerdeki diğer takımı Bartın Gençlik Hizmetleri, Voleybol Erkekler bölgesel ligde final grubunda 2. olmuştur.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Bartınspor, 3. turda Sarıyer'e elenmiştir.
Bartın'ın önemli spor tesisleri: Bartın Atatürk Stadyumu (5000), Ömer Tepesi Spor Salonu (750) ve Bartın Kapalı Yüzme Havuzu-Y.Olimpik (500).

Bartın Kent Müzesi
Kemal Samancıoğlu Etnografya Müzesi
Amasra Müzesi

Bartın'ın sahip olduğu yöresel yemekler aşağıda listelenmiştir:

Amasra Salatası
Pirinçli Mantı
Mancar Dolması
Ispıt Yemeği
Halışka
Kabak Purması
Pum Pum Çorbası
Şap Şap Köftesi
Maydanozlu Köfte
Ağda Tatlısı
Tatlı Kabak Böreği
Maydanoz Dolması
Kulaklı Makarna (Sebzeli Mantı)
Fesleğenli Yağlı Gözleme
İncir Dondurması Tatlısı (Uyutması)
Tavuklu Börek (Kuru Yufka)
Kök Pancar Salatası
Serme Ekmeği

Bartın ilindeki yerleşim yerleri listesi
Bartın Üniversitesi
Küre Dağları Millî Parkı
Kirazlıköprü Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Bartın Valiliği4 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü15 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batman, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye Cumhuriyetinin Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alır.
İlin nüfusu 654.528'dir. Bu nüfusun %84,27'i şehirlerde yaşamaktadır. İlde km²'ye 139 kişi düşmektedir (Bu sayı merkez ilçede 722'dir).  İlin yüzölçümü 4.477 km²'dir. İl merkezinin denizden yüksekliği 560 metredir.
2020 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber toplam 6 ilçe, 11 belediye, bu belediyelerde 136 mahalle ve 283 köy vardır.
1990 yılına kadar Siirt ilinin bir ilçesi olan Batman, 16 Mayıs 1990 tarih ve 3647 sayılı kanunla Beşiri, Kozluk ve Sason ilçeleri Siirt'ten, Hasankeyf ve Gercüş ilçeleri ise Mardin'den alınıp Merkez'e bağlanarak Türkiye'nin 72. ili olmuştur.
Batman'ın trafik plaka kodu 72'dir.

Batman tarihi itibarıyla yeni bir şehir olmasına karşın, yerleşim alanındaki şehirleşme tarihi Sümerlere kadar uzanır. İluh Tepesi'nin bulunduğu alanda bir Sümer şehir yerleşiminin bulunduğu, ancak bataklık bir arazi üzerine kurulu olduğundan şehrin zaman içerisinde yeraltına göçtüğü ifade edilmektedir. Ayrıca yapılan araştırmalar sonucunda İluh Tepesi olarak adlandırılan arazinin doğal olmadığı ve yapay bir tepe olduğu kanıtlanmıştır. Batman'ın adını "batmak" teriminden bu nedenle almış olabileceği düşünülmektedir. 1940 yılında Batman civarında petrol bulunmuştur.

Batman Saat Kulesi, Batman ilinin Merkez ilçesinde bulunan saat kulesidir. Batman-Sanat Sokağı ile Edip Solmaz bulvarının kesiştiği noktada yer alan kule Batman'ın simgelerinden biridir. İki katlı kulenin giriş katında dairesel kemerler yer almakta, üst katta dairesel kemerlerle çevrili dairesel kadranlar yer almaktadır. Kule 2003 yılında dikilmiştir.

Batman'ın iklim özellikleri Güneydoğu Anadolu Bölgesinde oluşundan dolayı genel anlamda Uzak Akdeniz İklimi kapsamındadır. Yıllık ortalama yağış miktarı 750–1000 mm civarındadır. Kışlar bazen sert ve soğuk geçmektedir. 1 Ocak 2007 tarihinde termometreler -24 dereceyi göstermiştir. İlkbahar aylarında Beşiri ve Batman ovalarında bol otluk olup İç Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesinden mevsimlik Küçükbaş ve Büyükbaş Hayvan besiciliği göçü almaktadır. Ölçülen en yüksek sıcaklık 48.8 derece ile 10 Temmuz 1962'de kayda geçmiştir.
Yazlar sıcak geçmektedir. Yaz aylarında bazen şiddetli yağışlarda görülmektedir.

Sason Dağları (Aydınlık Dağları) - 2500 m
Mereto - 2967 m
Kuşaklı Dağı - 1947 m
Avcı Dağı - 2121 m
Meydanok Tepesi - 2042 m
Kortepe - 2082 m
Raman Dağı - 1288 m

Batman Çayı
Dicle Nehri

Garzan Çayı
Kırkat Göleti
Kozluk Ceffan Göleti u

Gercüş - Kırkat Göleti (sulama)
Kozluk Ceffan Göleti (elektrik)
Batman-Güvercin Göleti (sulama)
Batman Baraj Gölü (sulama, elektrik)

Doğu şehirlerinin birçoğunda olduğu gibi Batman'da da ekonomi genel olarak tarım ve hayvancılık üzerine bulunmaktadır. Son yıllarda Organize Sanayi Bölgesi'nde yaşanan genişleme ile birlikte yüzlerce yeni tekstil işletmesinin açıldığı şehirde, Batman Ticaret ve Sanayi Odası (BATSO) verilerine göre 9 bin kişi tekstil atölyelerinde çalışmaktadır. Yine BATSO verilerine göre, şehirdeki Organize Sanayi Bölgesi'nde 55 işletme bulunuyor.
Türkiye'nin ilk petrol çıkarılan şehri olan Batman'da Batman Rafinerisi bulunmakta ve burada da 400'ü aşkın kişi çalışmaktadır.
TÜİK verilerine göre, yüzde 30,9 ile Türkiye'de işsizliğin en yüksek olduğu bölgede yer alan şehirler Mardin, Batman, Şırnak, Siirt'tir.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclisleri oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Batman Valisi, Ekrem CANALP'tir. 12.5.2022/209 sayılı kararla Edirne Valisi iken bu göreve atanmıştır. Terör soruşturması kapsamında İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınan Mehmet Demir'in yerine Batman Belediyesi Başkan Vekili olarak da görev yapacaktır.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Batman İl Genel Meclisi üye sayısı, 11'i AK Parti ve 11'i HDP'den olmak üzere 22'dir.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Batman Belediye Başkanlığı'nı DEM Parti adayı Gülüstan Sönük, %64,52 oy oranıyla kazanmıştır.
2018 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Batman'ın Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üyelerinin siyasi partilere dağılımı: 1 AK Parti ve 4 HDP.
2023 Türkiye Genel Seçimleri’ne göre Batman’dan TBMM’ye 5 milletvekili gönderilmiştir: AK Parti – Ferhat Nasıroğlu ve YSP – Keskin Bayındır, Zeynep Oduncu, Mehmet Rüştü Tiryaki, Nurten Ertuğrul.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Batman ilinin nüfusu 662.626'dir. Bu nüfusun %86,88'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 4.477 km2dir. İlde km2ye 148 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 793'dür.) İlde yıllık nüfus artış oranı %1,24 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez (%2,26), Gercüş (%-4,55)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 11 belediye, bu belediyelerde 137 mahalle ve ayrıca 293 köy vardır.

Batman ve yöresinde genellikle Güneydoğuya has bütün yemekler bulunmakta ve tüketilmektedir. Kebap ve sulu yemekler tüketim fazla olan yemeklerdir. Güveç (tirşik), mehîr, imam bayıldı (babağannûç), içli köfte (kutilk), şam böreği (şamborek), yeşil mercimek çorbası (şorbenîsk), kuru dolma (dolmê hışk), mirtoxe, gebol, avşork yörenin kendine has yemekleridir. Merkezde ünlü ciğerci, büryancı ve kavurmacılar bulunmaktadır. Tatlı olarak kadayıf, baklava gibi tatlılar tüketilmektedir. Hamur işleri olarak lahmacun tüketimi fazladır. Yöreye has yemeklerin sayısı oldukça fazladır.

Batman'a Türkiye'nin her bölgesinden ulaşım mümkündür. Bölgenin birçok yerel otobüs firması ilk kalkış olarak Batman merkezi seçmekte bundan dolayı birçok firmayla ulaşım mümkündür. Batman Merkez ulaşımda bölgesine açılan bir noktadır. Havalimanı sayesinde hem batı illerine olan sefer artmış hem de fiyatlar azalmış durumda, hava yolu direkt bağlantı ile İstanbul, Ankara, İzmir ve yaz aylarında Antalya'ya ulaşım mevcuttur. Demiryolları bakımından meşhur Kurtalan Ekspresi'nin Kurtalan'dan önceki son durağıdır.

2021-2022 Sezonu sonunda, Futbol takımı Batman Petrolspor A.Ş., 2.Ligdedir. Hentbol erkekler süper liginde 1955 Batman Bld. GSK, 4.olmuştur. Futbol kadınlar 3.lig takımı 1955 Batman Bld.spor 2.lige çıkmıştır. Yine Batman Gençlikspor bölgesel ligden 2.lige çıkmıştır. BAL ve Kadın futbol 3.liginde birer takım yer almıştır. Bölgesel liglere katılan takım sayısı 4'tür. Batman BESYO, voleybol erkekler 3.liginde küme düşmüştür.
Ziraat Türkiye Kupası'nda 1955 Batman Bld.spor, ilk turda elenirken, Batman Petrolspor 4.turda Kasımpaşa'ya elenmiştir. Kadınlar Türkiye Kupası (kadınlar)'nda 1955 Batman Bld. GSK, yarı finalde Selka Eskişehir'e yenilerek Kupa 3.sü olmuştur.
Batman'ın önemli spor tesisleri: Yeni Batman Stadyumu (15.715), 19 Mayıs Kapalı Spor Salonu (2.000) ve Batman Atletizm Pisti (750)

Batman ilindeki yerleşim yerleri listesi

Batman Valiliği24 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Batman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü17 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayburt, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. İlin idari merkezi Bayburt şehridir.
İl nüfusu 2024 yıl sonu itibarıyla 83.676'dır. Bu nüfusun % 70,06'sı şehirde yaşamaktadır. İlin yüzölçümü 3.746 km2'dir. İlde km2'ye 22 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 25’dir.) İl merkezinin denizden yüksekliği 1.550 m'dir.
4 Şubat 2021 TÜİK verilerine göre 3 ilçe, 5 belediye, bu belediyelerde 28 mahalle ve 170 köy bulunmaktadır.
Bayburt'un trafik plaka kodu 69'dur.

Bayburt şehrinin adı; eski Kafkas dillerden birini konuşan Urartu/Khaldiler'in bölgeye egemen olduğu dönemlerde, Khalt (Halti) halkı arasında gerçekleşen Hint-Avrupa dili Mitanni göçmenlerinin sızmaları sonucunda verilmiştir.
Khaltlar'ın arasına yerleşmek üzere bölgeye gelen grupların verdiği söyleniş şekliyle Bagbartu sözcüğü Mitannice'den gelmektedir.
Bayburt tarihinin bilinen geçmişi Anadolu'nun köklü kavimlerinden Azzi ve Hayasalar'la başlar.
Onu Hatti, Hitit ve Urartu izler.
Günümüzde dahi; Karadeniz halkı, sahil boyunda yerleşenlerine (tamamen olmasa bile) Laz, iç ve dağlık kesimlerde yerleşenlerine Halt demektedir. Doğu Karadeniz'in iç kesimlerinde Yusufeli ile Şebinkârahisar arasındaki dağlık hat boyunca uzanan bölge; Urartu'nun Baş Tanrı'sı olan Khalt'ın izinden gidenlerin yurdu anlamına Haldia olarak tarih boyunca adlandırılmıştır.
Bölge MÖ 7. yüzyılda ilkin Kimmer, ardından İskit akınlarına uğrar. Urartu yıkılır ve bölgeye gelen Kraliyet İskitler'i o döneme göre Anadolu'nun en büyük kenti olan Gymnias'ı kurarlar. Gymnias kentinin bugünkü Bayburt ilinin sınırları içinde ve kuzeyinde olduğu tahmin edilmektedir.
Konuyla ilgili olarak daha detaylı bilgi için Anabasis'in "Onbinlerin dönüşü" adlı kitabına bakılabilir.
İskit egemenliği Ortadoğu'da sona erdikten sonra, bir dönem Ermeni ve daha sonra bölgemizin ünlü tarihçisi Mahmut Goloğlu'nun deyişiyle "Anadolu'nun ilk millî devleti: Pontos" devleti sınırları içinde kalan Bayburt, Pontos devletinin Helen etkisiyle kimlik değiştirmesi ve ardından da Pontos'un Roma tarafından yıkılmasıyla yeni bir döneme geçmiştir.
Bayburt'un bir müddet Roma İmparatorluğu hakimiyetine girdiği ve bu imparatorluğun ikiye ayrılması üzerine Doğu Roma toprakları içinde kaldığı bilinmektedir. Bizans İmparatorluğu teşkilatına göre ülke, bugünkü eyaletlere benzer birtakım temalara ayrılmıştı. Bayburt, Haldia Themasına bağlıydı ve bu eyaleti meydana getiren yedi piskoposluğun dördüncüsünü meydana getiriyordu. İmparator I. Justinianus tarafından kalesinin tahkim ve tamir edildiği bilinen Bayburt, Arap fetihleri sırasında Bagratlı Hanedanının hakimiyeti altında bulunmaktaydı.
Bayburt ve yöresi, Türkmenlerinin Anadolu'da ilk yerleştikleri bölgelerdendir. Tuğrul Bey'in Anadolu seferi (1054) sırasında Bayburt, Çoruh nehri ve Karadeniz dağlarına (Parhar) uzanan sahalara akınlarda bulunan Selçuklu kuvvetlerinin hücumlarına maruz kaldı ise de fethedilemedi. Kesin Türk hakimiyeti Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra gerçekleşti. Şehir 1072'den 1202'ye kadar bazen Erzurum yöresinde hüküm süren Saltuklu Beyliği'nin bazen de Danişmentliler'in hakimiyetinde kaldı. Bir ara I. Aleksios'un kumandanı Theodoros Gavras tarafından işgal edildiyse de, kısa süre sonra yeniden Danişmentliler'in hakimiyetine girdi. (1098) Selçuklu Hanedanı 1202'de Saltuklu Beyliği'ne son verince Bayburt'u da ele geçirdiler.
Bayburt'un asıl gelişmesi, Türkmen Şahı Süleyman Şah'ın kardeşi Erzurum Meliki Mugisuddin Tuğrul Şah ve oğlu Cihan Şah (1020-1230) döneminde oldu. Tuğrul Şah Bayburt kalesini yeniden inşa ve tahkim ettirdi. I. Alâeddin Keykubad tarafından Moğollara karşı sınırlar kuvvetlendirilirken Bayburt da Erzurum ile birlikte Konya'ya bağlandı. 1243 Kösedağ Muharebesi'nin ardından Moğolların Anadolu'yu istilası esnasında yapılan anlaşma gereği Bayburt, Selçukluların kontrolünde kaldı. Bu durum 1291'de burada Giyaseddin Mesud tarafından para bastırılmasından anlaşılmaktadır.
Türkmen olan ve Türkçe konuşan, İlhanlılar ve Safaviler devrinde Tebriz-Trabzon yolu üzerinde bulunması sebebiyle daha da gelişen Bayburt, Ceneviz ve Venedik kervanlarının konakladığı bir yerdi. Moğolistan'a giderken buraya uğrayan Marko Polo şehirde zengin Gümüş madenlerinin bulunduğunu belirtir. Hatta İlhanlılar buradan yüklü bir vergi geliri temin ediyorlardı. Bu dönemde Darül Celal adı ile anılan ve iktisadi bakımdan canlılık kazanan şehir aynı zamanda bir kültür merkezi durumundaydı. Burada Mahmudiye ve Yakutiye medreseleri kurulmuş, Mevlevilik gelişme göstermiş, ayrıca ahilik teşkilatı da yayılmıştı.
Son İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın ölümünden sonra (1334) Bayburt, Eretnaoğulları'nın eline geçti. Zaman zaman Erzincan Beylerinin hücumlarına uğrayan şehir, bir ara Mutahharten'in idaresine girdi. Fakat çok geçmeden Kadı Burhaneddin zamanında, Akkoyunlu beylerinden Kutlu Bey oğlu Ahmet Bey'in yardımı ile alındı ve Ahmet Bey'e ikta olarak verildi. Bir ara Karakoyunluların da eline geçen şehir sonra tekrar Akkoyunluların eline geçti ve uzun süre öyle kaldı.
Bayburt yöresi 1501'de bir ara Türkmen, Safeviler tarafından alındı. Bu dönemde Trabzon valisi olan Yavuz tarafından bu bölgeye akınlar yapıldı (1507). Yavuz tahta çıktıktan sonra da çıktığı İran seferinde bir kısım kuvvetlerini Bayburt üzerine gönderdi. Ekim 1514'te Bayburt Şah İsmail'in elinden alındı. Bundan sonra Bayburt Erzincan ile birlikte Trabzon Beyi Bıyıklı Mehmed Paşa'ya verildi ve Sancak merkezi ilan edildi.
Kanuni'nin İran seferi sırasında önemi daha da artan Bayburt Kalesi 1541'de esaslı bir tamir gördü. 1553'te Türkmen, Şah İsmail'in oğlu Şah Tahmasb'ın akınlarına şahit olunduysa da, bundan sonra 19. yüzyıla kadar önemli bir olay yaşanmadı. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı esnasında Rus birliklerinin işgaline uğradı. 1878 ve 1916'da Ruslar tarafından yeniden işgal edilen Bayburt bu işgaller sırasında önemli oranda tahrip edildi.
15 Ekim 1920'de (Hicrî 1 Safer 1339) Ermeniler, Bayburt'un 99 köyünde 7412 hanenin tahrip edilip 1387 Müslümanın öldürüldüğü geniş çaplı bir katliam gerçekleştirmiştir.
1927'ye kadar Erzurum'a bağlı olan Bayburt bu tarihte Gümüşhane'ye bağlandı. 21.06.1989 tarihinde 3578 sayılı yasa ile il statüsüne kavuştu. İl olduğunda Bayburt İli Bayburt ilçesi Merkez bucağına bağlı 101, Bayburt ilçesi Maden bucağına bağlı 21, Aydıntepe ilçesi Merkez bucağına bağlı 25, Demirözü ilçesi Merkez bucağına bağlı 30, çoğunluğu köy olmak üzere toplamda 177 yerleşim birimi vardı.

Bayburt ili 40 derece 37 dakika kuzey enlemi ile 40 derece 45 dakika doğu boylamı, 39 derece 52 dakika güney enlemi ile 39 derece 37 dakika batı boylamı arasında yer alır. Doğu ve Güneydoğusunda Erzurum, batısında Gümüşhane, kuzeyinde Trabzon ve Rize, güneyinde Erzincan illeri ile çevrili Anadolu'nun kuzey-doğusunda Çoruh nehri kenarında ve denizden 1550 metre yükseklikte kurulmuş 3652 km² yüzölçümü olan bir ildir.
Bayburt ve çevresi yeryüzü şekilleri bakımından genel olarak üç bölümden oluşmaktadır. Birincisi sahanın batı yarısını oluşturan Bayburt ovası, ikincisi akarsuların oluşturduğu vadiler ve üçüncüsü de yörenin etrafını çevreleyen ve doğu yarısında yer tutan dağlık alanlardır.
Yaklaşık 900 km²'yi bulan Bayburt Ovası 1450-1750 metre arasında değişen yüksekliktedir.
Arazinin %45'ini oluşturan dağlık alanda; Pulur (2300 m), Otlukbeli (2520 m), Saruhan (2400 m), Çoşan (2963 m), Kop (2600 m) ve Çavuşkıran (2850 m) dağları güney kesimde batıda doğuya doğru sıralanır. Kuzey kesimde ise; Zülfe (2750 m), Kemer (2856 m), Soğanlı (2750 m), Haldize (3000 m), Kırklar (3350 m) dağları mevcuttur. Çoruh nehrinin çizmiş bulunduğu yayın orta bölümündeki sahanın doğusunda ise; Kaledere tepesi (2500 m) ve Ziyaret tepesi (2400 m) yer alır.
İldeki Kop ve Soğanlı dağlarında çok sayıda yaylalar mevcuttur. Çoruh Nehri ise 3239 metre yükseklikteki Mescit Dağından doğarak güneydoğudan il sınırlarına girmekte ve Çoruh Vadisine girerek ili terk etmektedir. İlin Soğanlı Dağları üzerinde Haldizen (Balıklı Göl) ve Göloba (Atlı Göl) gibi bazı krater gölleri de mevcuttur.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclisleri oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Bayburt Valisi, 1972 Kayseri doğumlu Mustafa ELDİVAN'dır. Ağustos 2023/376 sayılı kararla, Çorlu Kaymakamı iken atanmıştır.
Bayburt Belediye Başkanı, 1964 Bayburt doğumlu Mete Memiş (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %39,08 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bayburt İl Genel Meclisi üye sayısı, 4 AK Parti ve 4 MHP'den olmak üzere 8'dir. Bayburt Belediye meclisi ise 10 MHP ve 5 AK Parti'den olmak üzere 15 üyeden oluşur.
2018 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bayburt'un Türkiye Büyük Millet Meclisindeki üye sayısı 1'dir: AK Parti (Orhan Ateş)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bayburt ili nüfusu: 82.836'dır. Bu nüfusun %71,89'u

Bingöl, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesinin Yukarı Fırat Bölümü'nde yer alır.
İlin nüfusu 283.276'dır. Bu nüfusun %70,56'sı şehirde yaşamaktadır (2022 sonu). İlin yüzölçümü 8.004 km2dir. İlde km2ye 35 kişi, merkez ilçede ise 95 kişi düşmektedir.) İl merkezinin denizden yüksekliği 1.151 m'dir.
6 Şubat 2023 tarihli TÜİK verilerine göre, ilde 8 ilçe ve 11 belediye bulunmaktadır. Bu belediyelerde 68 mahalle ve 320 köy bulunmaktadır.
Bingöl'ün trafik plaka kodu 12'dir.

Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde yer alan Bingöl, MÖ 4000-5000 yıllarına kadar uzanan tarihiyle; Asurlar, Hititler, Urartular, Persler, Romalılar, Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar gibi birçok devletin hâkimiyetinde kalmıştır. Bu nedenle tarihsel bir coğrafyaya sahiptir. 
İlde bulunan tarihî eserlerin büyük bir bölümü Adaklı, Genç, Kiğı ve Solhan ilçelerinin güney kısımlarında yer almaktadır. Bu eserlerin bir kısmı İslam öncesi medeniyetlere, bir kısmı ise İslam dönemine aittir.
İslam öncesi dönemden kalan başlıca eserler kale, kilise, kümbet ve mağaralardır. Genç'te Kuba Kümbeti kalıntıları, Kralkızı Kalesi ve Sebiterias Kalesi; Kiğı'da ise Vank Kilisesi ve Kiğı Kalesi yer almaktadır. Ayrıca Kiğı ve çevresinde birkaç kilise kalıntısı ile çeşitli mezar taşları bulunmaktadır.
İslam dönemine ait en önemli yapılar arasında, Akkoyunlular döneminde inşa edilen Bingöl şehir merkezindeki İsfahan Bey Camii yer alır. Aynı dönemde Kiğı ilçesinde 1402 tarihli Piltan Camii (Balaban Bey Camii) yapılmıştır. Yedisu ilçesinin Kaşıklı Köyü'nde, 300 yılı aşkın geçmişi olan Muşağa Konağı; Adaklı ilçesindeki 1804 yılında yapılmış Bağlarpınarı Köyü Camii ve Solhan'daki Tarihi Cami yer almaktadır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezî yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, il düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içindeki seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Seçmenler, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak belediye meclislerini, il genel meclisi için oy kullanarak da il genel meclisini oluşturur.
İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyelikleri seçimlerinde, yüzde on barajı uygulanan nispi temsil sistemi; belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre belirlenir; kontenjandan kalan üyeliklerin partilere dağılımı ise D'Hondt yöntemine göre yapılır. (Kanun:2972-Madde:23).
İl Genel Meclisi, İl özel idaresinin karar organıdır ve başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezî yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl özel idaresi, il genel meclisi ve il encümeninden oluşur; seçilmiş üyelerden oluşmasına rağmen, vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Bingöl valisi Cahit ÇELİK'dir. Ocak 2026'da Niğde Valisi iken atanmıştır.
Bingöl Belediye Başkanı Erdal Arıkan (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %33,69 oy oranıyla seçilmiştir.

2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bingöl ilindeki 11 belediyenin 9'unu AK Parti, 1'ini CHP ve 1'ini de MHP kazanmıştır. Bingöl İl Genel Meclisi'nin üye sayısı, 15'i AK Parti, 3'ü CHP, 3'ü HDP ve 2'si MHP'den olmak üzere toplam 23'tür. Bingöl Belediye Meclisi ise 16'sı AK Parti, 9'u HDP ve 6'sı MHP'den olmak üzere toplam 31 üyeden oluşur
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bingöl'ün  Türkiye Büyük Millet Meclisindeki milletvekili sayısı 3'tür: 2'si AK Partili (Feyzi Berdibek ve Zeki Korkutata) ve biri YSP'lidir (Ömer Faruk Hülagu).

Bingöl ili, Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat bölümünde 8.125 km²yi bulan yüz ölçümüne sahip, 38°27' ve 40°27' doğu boylamlarıyla 41°20' ve 39°54' kuzey enlemleri arasında bulunmaktadır.
Bingöl ilinin, doğusunda Muş, kuzeyinde Erzincan ve Erzurum, batısında Elazığ ve Tunceli, güneyinde ise Diyarbakır bulunmaktadır. Bingöl ilinin yüz ölçümünün yüzde 22.82'si merkez ilçeye aittir. Merkez ilçe ile birlikte diğer ilçeler Genç, Karlıova, Solhan, Adaklı, Kiğı, Yedisu ve Yayladere. Rakımı en düşük ilçe Genç, en yüksek ilçe ise Karlıova'dır.

İlde bulunan belli başlı yaylalar şunlardır: Bingöl Yaylası (Solhan), Şerafettin Yaylaları (Genç), Çötele (Çotla) Yaylası (Karlıova), Hırhal ve Çavreş Yaylaları (Kiğı), Kiğı Yaylası ve Dağın Düzü Yaylaları (Adaklı) ile Kârer Yaylası (merkez).
Başlıca dağ ve tepeler; Bingöl Dağı (3.250 m), Genç Dağı (.2940 m), Şeytan Dağı (2.906 m), Sülbüs Dağı (2.884 m), Şerafettin Dağı (2.544 m)
Bingöl'deki başlıca ovalar şunlardır: Bingöl, Genç, Karlıova ve Sancak ovaları. Ayrıca daha küçük ovalar da mevcuttur. Bu ovalardan Bingöl Ovasının yüzölçümü 80 km² olup deniz seviyesinden yüksekliği 1.150 metredir.
Belli başlı akarsular şunlardır: Peri Çayı, Murat Nehri, Göynük Suyu
Bingöl'de, buzullar tarafından oluşturulan ‘sirk gölleri’ adı verilen birçok göl bulunmaktadır. Bu göllerin başlıcaları şunlardır: Gölbahri, Karlı Göl, İçme Gölü, Kuş Gölü, Zırlır Gölü, Sar Gölü, Er Gölü, Harem Gölü, Çili Göl, Belli Göl, Kıllı Göl, Manastır Gölü ve Kerkis Gölüdür.

Bingöl'ün yüksek rakımı ve kuzeyden gelen serin, nemli hava kütlelerine açık olması nedeniyle yazlar ılıman, kışlar ise sert ve soğuk geçmektedir. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre Bingöl ilinde yıllık ortalama sıcaklık 12,1 derece ve yıllık yağış miktarı 873.7 mm. olup kar yağışlı gün sayısı 24,5 gün, donlu gün sayısı da 94,1 gün kadardır.

Orman zenginliği bakımından Türkiye'de 33. sırada yer alan Bingöl'de başlıca turistik gezilecek yerler şunlardır: Kös Kaplıcaları, Hesarek Kayak Merkezi, Yolçatı Kurucadağ Kayak Merkezi, Çır Şelalesi, Pergasur Şelalesi, Sülbüs Dağı, Şerafettin Dağları, Gerendal Gölü, Tarbasan Gölü, Tarihi Urartu Yolu, Göl Mezrası, Buban Bacaları, Yüzen Adalar Tabiat Anıtı, Zağ Mağaraları, Kalkanlı Mağarası, Kiğı Kalesi, Kral Kızı ve Seberitas Kalesi.

Bingöl ekonomisinde en etkili olan sektörler arasında maden-mermer, yüzde 37,6 ciro payı ile ilk sırada yer alırken; gıda yüzde 35,3 ile ikinci, yapı elemanları yüzde 12,8 ile üçüncü, mobilya ise yüzde 9,6 ile dördüncü sırada yer almaktadır. Bingöl'ün ihracatının yüzde 72,9'u maden ve gıda sektörlerinden oluşmaktadır. Sanayi ürünlerinin ihracattaki payı ise yüzde 23,4'te kalmaktadır Bingöl  Türkiye'de arıcılığın yapıldığı önemli illerdendir. 84.269 adet kovandan 1.263 ton bal elde edilir. Kovan başına düşen verim 14,9 kg olup, bu değer Türkiye ortalaması olan 14,5 kg'ın biraz üzerindedir. Türkiye'deki toplam kovan sayısı ve bal üretiminin yüzde 1,5'ini Bingöl karşılamaktadır.
Tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu şehirde Sütaş'ın entegre tesisleri de bulunmaktadır. İlde, dünyanın ikinci büyük ve Türkiye'nin ilk hibrit enerji santrali bulunmaktadır. Bir milyon metrekarelik arazi üzerine kurulmuş 80 megavatlık güneş enerjisi santrali ile Aşağı Kaleköy Barajı ve Hidroelektrik Santrali birlikte, 400 bin hanenin yıllık elektrik ihtiyacını karşılayabilecek kapasitededir.

Bingöl Üniversitesi 2007 yılında kurulmuştur. Üniversite 10 fakülte, 5 enstitü, 1 yüksekokul, 6 meslek yüksekokulu ve 24 araştırma ve uygulama merkezi ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Üniversite kurulmadan önce ilde, Fırat Üniversitesi'ne bağlı bazı yükseköğretim birimleri bulunmaktaydı.

Fakülte - 10 adet: Fen Edebiyat Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Veterinerlik Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, İslami İlimler Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Ziraat Fakültesi, Spor Bilimleri Fakültesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi
Yüksekokul - 1 adet:
Yabancı Diller Yüksekokulu

Meslek Yüksekokulu - 6 adet: Gıda, Tarım ve Hayvancılık Meslek Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Solhan Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Genç Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Enstitü - 5 adet: Fen Bilimleri Enstitüsü, Kıraat İlmi Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yaşayan Diller Enstitüsü

Belli başlı halk oyunları; Kartal Oyunu, Çepik (El Çırpma), Delilo Oyunu, Çaçan Oyunu, Çulapı (Üç Ayaklı Çatal Ağaç) Oyunu, Gövend (Halay), Horani, Gelin Oyunu, Seyirlik ve Eğlencelik Oyunlar, Darı Sulama, Sarımsak Oyunu, Şel Atmak (Taş Atmak), Değirmenci, Kalkağan Şenliği, Muhtar, Cirit Oyunu ve Kalaycı

Bingöl tava, sörina pel, keldoş, mastuva, klorik/gıllorik, Soğuk Çeşme kavurması, lopik, şilki, kıjı çorbası, yelıng/guluk çorbası, tutmaç çorbası, turakin, zervet (löl), kılç ve hasıda gibi yiyecek çeşitleri Bingöl yöresine özgü yiyeceklerdir. Türkiye'de marka değeri olan Bingöl balı, Bingöl kavurması, Bingöl tava, Sörina pel, Mastuva, Keldoş, Tutmaç Çorbası, Lopik ve Burma kadayıf tatlısı gibi yiyecekler, yöre mutfağında en çok sevilen yiyeceklerdir. Bingöl Balı, Bingöl Çobantaşı Kavurması, Sivan Dut Pekmezi ve Yedisu Horoz Kuru Fasulyesi, coğrafi işaret tescili almıştır.

Futbol branşında, Bingöl ilini 3. Lig de 12 Bingölspor takımı, Bölgesel Amatör Lig'de  Murat 2020 Genç Spor temsil etmektedir.
Voleybol branşında, 2020-2021 sezonu Efeler Liginde mücadele eden Solhanspor, ligi 9. sırada tamamlamıştır. Bir başka voleybol temsilcisi Yeni Solhanspor TVF 2. liginde mücadele etmektedir.
Büyük Bingöl Spor Kulübü, 2014 yılından beri Futsal Liginde mücadele etmektedir.
Solhan Ayak Tenisi Takımı, 2022 yılında ikincisi düzenlenen Ayak Tenisi Türkiye Şampiyonasında iki yılda da Türkiye şampiyonu olup, 29 Kasım 2022 tarihinde 15 ülkenin katılımıyla düzenlenecek olan Dünya Şampiyonası'na katılmak için milli davet almıştır.
Bingöl'deki önemli spor tesisleri şunlardır: Bingöl Şehir Stadyumu (3.000), Merkez Karşıyaka Spor Salonu (5.000), Üniversite Kapalı Spor Salonu (1000), Solhan Spor Salonu (500), Merkez Kapalı Yarı-Olimpik Yüzme Havuzu (500), Hesarek ve Yolçatı Kurucudağ Kayak merkezleri.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bingöl ili nüfusu: 282.299'dur. Bu nüfusun %73,

Bitlis, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Murat-Van Bölümü'nde yer alır. İlin doğusunda Van Gölü'nün büyük bir kısmına sahip olan komşusu Van, kuzeyinde Muş ve Ağrı, güneyinde Siirt ve batısında ise Batman illeri bulunmaktadır.
İlin nüfusu 359.808'dir. Bu nüfusun %65,1'i şehirde yaşamaktadır (2020 sonu). İlin yüzölçümü 8.294 km2'dir. İlde km2'ye 42 kişi düşmektedir. (Bu sayı Güroymak'ta 94'tür.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,83 olarak gerçekleşmiştir. İl merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 1.605 metredir.
4 Şubat 2021 TÜİK verilerine göre, Bitlis'te 7 ilçe ve 13 belediye ile bu belediyelere bağlı 123 mahalle ve 348 köy bulunmaktadır.
Bitlis'in trafik plaka kodu 13'tür.
Bitlis adı, Makedonya Kralı Büyük İskender'in şehirdeki kaleyi yaptırdığı komutanlarından Bedlis'ten gelmektedir. İl, tarihi yapıların yoğunlukta olduğu bir vadi içinde kurulduğu için “Vadideki Güzel Şehir” olarak anılır.

Bitlis, MÖ 1400'lü yıllarından itibaren Urartular'ın yerleşim alanıydı. MÖ 1280 yılında, Asur krallarından I. Salmanassar'ın döneminden sonra, Van Gölü çevresindeki dağlık alanlara yerleşen Urartular, MÖ 11. yüzyıla kadar bölgede egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Bu tarihten sonra bölge, 7. yüzyıla kadar Asurluların, ardından da 6. yüzyıla kadar Medlerin yönetiminde kalmıştır. Bitlis, daha sonra Pers Krallığı'nın kurulmasının ardından, II. Darius döneminde ele geçirilmiştir. MÖ 4. yüzyılda Makedonya Kralı Büyük İskender'in yönetimi altına giren ve MS 2. yüzyılda Roma İmparatoru Trajan tarafından ele geçirilen Bitlis, 7. yüzyıla kadar Doğu Roma (Bizans) yönetiminde kaldı.
Türklerin 10. yüzyılla birlikte başlayan Anadolu akınları sırasında önemli bir uğrak yeri haline gelen Bitlis, Türklerin Anadolu'ya açılmasında çok önemli bir rol üstlenmiştir. Onuncu yüzyılda Bitlis, Bizans ile Mervanîler devletleri arasında bir sınır şehri oldu. Bu dönemde Bitlis, Mervanîler'in kontrolü altındaydı. Mervanîler'den sonra Bitlis, 1085 yılında Selçukluların eline geçti. Selçukluların ardından Bitlis, Dilmaçoğulları ve Ahlatşahlar'ın kontrolüne geçti, ardından Eyyübiler tarafından ele geçirildi.
Mervanîler döneminde bölgede Kürt nüfusu artmıştır. Eyyübiler döneminde ise Harzemşahlar ve Selçuklulara karşı savunma amacıyla, Eyyübiler tarafından Hakkari'den bölgeye Kürt aşiretler iskan ettirilmiştir. Bu Kürt aşiretleri, Bitlis Emirliği'ni (Şerefhanlar Beyliği) kurmuşlardır. Bitlis, daha sonra Harzemşahlar ve Moğollar'ın saldırısına uğramıştır.
15. yüzyılın sonlarında, Akkoyunlu desteğiyle Zîrkan ve Donboli Beylikleri tarafından işgal edilen Bitlis, 1507 yılında Safeviler tarafından da işgal edilmiştir. 1514 yılındaki Çaldıran Muharebesi'nde Şerefhanlar, Osmanlı egemenliğini kabul etmiştir. Şerefhanlar, 1535 ile 1578 arasında Safeviler'in hakimiyetini kabul ettiği için bu dönemde Osmanlı yönetimine girmiştir. 1587 yılında Şerefhanlar'ın Osmanlı'ya katılmasıyla Bitlis, Şerefhanlar Beyliği'nin yönetimi altında Osmanlı egemenliğine girmiş ve bu aile yönetiminde 1847 yılına kadar kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun idaresi altında Bitlis, ilim, sanat ve kültür merkezi haline gelmiştir. I. Dünya Savaşı esnasında bir süre Çarlık Rusya'sının işgali altında kalan Bitlis, Cumhuriyet'in ilanından sonra il statüsüne kavuşmuştur. Bitlis'in adının, bölgeyi imar ettiği söylenen Bedlis adlı bir komutandan geldiği rivayet edilir.

04 Şubat 2020 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 İlçe, 13 belediye, bu belediyelerde 123 mahalle ve ayrıca 348 köy vardır.

Bitlis (merkez)
Adilcevaz
Ahlat
Güroymak
Hizan
Mutki
Tatvan

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, iller düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde ikamet eden seçmenin oyuyla seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini; ildeki bütün seçmenler ise il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisini oluşturur.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, %10 baraj uygulanan nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise salt çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Bitlis Valisi Ahmet Karakaya, 1977 Kastamonu doğumludur. Eylül 2024'te Sancaktepe kaymakamı iken bu göreve atanmıştır.
Bitlis Belediye Başkanı, 1975-Bitlis doğumlu Nesrullah Tanğlay (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %38,23 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Bitlis İl Genel Meclisi üye sayısı, 13 AK Parti, 9 HDP, 1 Saadet Partisi ve 1 DP olmak üzere 24'tür. Bitlis Belediye Meclisi ise 14 AK Parti, 8 HDP ve 3 Saadet Partisi'ne ait olmak üzere 25 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucuna göre Bitlis'in Türkiye Büyük Millet Meclisindeki millertvekili sayısı 3'tür: YSP/HDP (Hüseyin Olan ve Semra Çağlar Gökalp) ve AK Parti (Turan Bedirhanoğlu).

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Bitlis ili nüfusu: 360.423'dür. Bu nüfusun %73,25'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.294 km2dir. İlde km2ye 43 kişi düşmektedir. (Bu sayı Güroymak'ta 96'dır.) İlde yıllık nüfus artışı  %0,17 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez (%1,66) - Mutki (%-4,03)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 7 ilçe, 13 belediye, bu belediyelerde 124 mahalle, ayrıca 354 köy bulunmaktadır.

Tatvan Kalesi
Ahlat Kalesi
Adilcevaz Kalesi
Bitlis Kalesi
Kef Kalesi

Ulu Cami-Bitlis
Gökmeydan Cami
Şerefiye Külliyesi Ve Cami
Adilcevaz Tuğrul Bey Cami
Ahlat İskender Paşa Cami

İhlasiye Medresesi
Yusufiye Medresesi

Narlıdere Köprüsü
Ahlat Emir Bayındır Köprüsü

El Aman Hanı
Hazo Han
Papşin Hanı

Emir Bayındır Kümbeti
Emir Ali Kümbeti
Usta Şagirt Kümbeti
Çifte Kümbet
Abdurrahman Gazi Türbesi
Şeyh Babo Kümbeti
Küfrevi Türbesi
Kalender Baba Kümbeti

Bitlis Etnografya Müzesi
Ahlat Müzesi
Ahlat Selçuklu Mezarlığı
Ahlat Harabeşehir Kaya Evleri
Aghperig Manastırı

Ortodoks Hristiyan azizi Türk Nikolas bu şehirlidir.

2018-19 sezonunda BAL'da Özgüzeldere Spor yer almaktadır. Türkiye Kadınlar Voleybol İkinci Ligi de Bitlis Gençlik Spor (çekildi), erkeklerde TÜRŞAD yer almaktadır. Türkiye Erkekler Voleybol Bölgesel Ligi'nde 2 takım bulunmaktadır.
Futbol Türkiye Kupası'nda Özgüzeldere Spor, 3. turda Kastamonuspor 1966'a elenmiştir.
Bitlis'in önemli spor tesisleri: Bitlis 8 Ağustos Stadyumu (2.550), Tatvan Spor Salonu (500), Merkez Çiftkaya, Rahvan, Dideban, Tatvan Nemrut ve Yumurtatepe, Ahlat Serinbayır olmak üzere 7 adet kayak merkezi bulunmaktadır.

Bitlis Valiliği26 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

D'Hondt yöntemi, Belçikalı hukukçu ve matematikçi Victor D'Hondt tarafından 1878'de tasarlanmış nispi temsil hesaplama yöntemidir. Türkiye'de 1961'den bu yana –1965 Millet Meclisi genel seçimi ile 1966 Millet Meclisi ara seçimi dışında– bütün milletvekili genel ve ara seçimlerinde d'Hondt sistemi uygulanmıştır; günümüzde de yürürlükte olan sistem budur.

Orantılı temsil sistemleri, partilere, aldıkları oy sayısına yaklaşık olarak orantılı olarak koltuklar tahsis etmeyi amaçlar. Örneğin, bir parti oyların üçte birini kazanırsa, yaklaşık olarak koltukların üçte birini kazanmalıdır. Genel olarak, tam orantılılık mümkün olmamaktadır çünkü bu bölmeler kesirli koltuk sayıları üretir. Sonuç olarak, D'Hondt yöntemi de dahil olmak üzere birkaç yöntem geliştirilmiştir, bu yöntemler partilerin koltuk tahsislerinin tam sayılar olduğu ve mümkün olduğunca orantılı olduğu şekilde sağlar. Bu yöntemlerin hepsi orantısızlığı minimize ederek orantılılığa yaklaşır. D'Hondt yöntemi ise en büyük koltuk oranını minimize eder. Diğer daha popüler orantısızlık kavramlarına dayanan deneysel çalışmalar, D'Hondt yönteminin orantılı temsil yöntemleri arasında en az orantılı olanlardan biri olduğunu göstermektedir. D'Hondt, stratejik oy kullanımından dolayı büyük partilere ve koalisyonlara küçük partilerden daha fazla avantaj sağlar. Buna karşılık, Sainte-Laguë yöntemi büyük partilere karşı orantısızlık eğilimini azaltır ve farklı boyuttaki partiler için genellikle daha eşit bir koltuk-oy oranına sahiptir.
D'Hondt yönteminin aksiyomatik özellikleri incelenmiş ve D'Hondt yönteminin tutarlı ve monoton bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Bu yöntem, siyasi parçalanmayı azaltarak koalisyonları teşvik eder. Bir yöntem, eşit oy alan partilere eşit davranıyorsa tutarlıdır. Monotonluk ilkesine göre, herhangi bir devlet veya partiye verilen koltuk sayısı, meclis büyüklüğü arttığında azalmaz.

D'Hondt yöntemi, Åland, Angola, Arjantin, Arnavutluk, Aruba, Avusturya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Burundi, Cape Verde, Şili, Kolombiya, Hırvatistan, Danimarka, Dominik Cumhuriyeti, Doğu Timor, Ekvador, Ermenistan, Estonya, Fiji, Finlandiya, Grönland, Guatemala, Hollanda, İspanya, İsrail, İsviçre, İtalya (karma sistemde), İzlanda, Japonya, Kamboçya, Karadağ, KKTC, Kuzey Makedonya, Lüksemburg, Macaristan (karma sistemde), Moldova, Monako, Mozambik, Nikaragua, Paraguay, Peru, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovenya, Türkiye, Uruguay ve Venezuela'da yasama organlarını seçmek için kullanılmaktadır.

Tüm oylar sayıldıktan sonra, her parti için bölüm hesaplanır. Bölüm formülü şu şekildedir:

  
    
      
        
          Bölüm
        
        =
        
          
            T
            
              s
              +
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\text{Bölüm}}={\frac {T}{s+1}}}
  

burada:

T partinin aldığı toplam oy sayısı,
s partinin şimdiki aşamaya kadar kazanmış olduğu sandalye sayısı, başlangıçta tüm partiler için 0'dır.
Hangi parti en yüksek orana sahipse, bir sonraki sandalyeyi alır ve oranları yeniden hesaplanır. Tüm sandalyeler tahsis edilene kadar işlem tekrarlanır.
Bir seçim çevresinde her partinin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1'e, 2'ye, 3'e, 4'e ... bölünür ve o seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bu işleme devam edilir. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe doğru sıralanır. Milletvekillikleri bu sıralamaya göre partilere tahsis edilir.

7 milletvekili çıkaracak bir seçim bölgesinde A Partisi 60.000, B Partisi 25.000, C Partisi 14.000 oy almış olsun.

Bu seçim çevresinden 7 milletvekili çıkacağından en yüksek 7 rakam ve bu rakamın denk geldiği partiler tespit edilerek çıkarılacak milletvekillikleri bulunur.
Buna göre yeşil ile işaretlendiği üzere A partisi 4, B partisi 2 ve C partisi 1 milletvekili çıkarır.
Aşağıda aynı örnek farklı bir şekilde açıklanmıştır.

A Partisine 1. olduğu için bir milletvekili verilir. A Partisinin oyu 2'ye bölünür. A Partisinin oyu hâlâ en çok olduğu için A Partisinin oyu bu sefer 3'e bölünür. (60.000/3=20.000). Bu işlemden sonra en çok oy B Partisinde olduğu için B'ye bir milletvekili verilir ve oyu 2'ye bölünür (25.000/2=12.500). 
Kalan sayılar arasında en büyük A olduğu için bir milletvekili daha verilir ve A'nın oyu bu defa 4'e bölünür (60.000/4=15.000). Ortaya çıkan sayılar arasında en büyük oy yine A'nın oyu olduğundan yine bir milletvekili verilir ve bu kez de oyları 5'e bölünür (60.000/5=12.000). Bu işlemden sonra en büyük oy C'ye aittir ve C'nin hanesine 1 milletvekili eklenir; C'nin oyları 2'ye bölünür (14.000/2=7.000). Bu yedinci ve son işlem sonucunda en büyük sayı B'ye ait olduğu için son milletvekilini B Partisi alır.

D'Hondt yöntemi, seçimler sonucu tüm siyasal partiler arasında ortaya çıkan en yüksek milletvekili sayısı-oy oranını düşürerek orantısızlığın önüne geçmektedir. En yüksek milletvekili sayısı-oy oranı, avantaj oranı olarak bilinir. Genel parti sayısının 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 olduğunu düşünelim. Parti 
  
    
      
        p
        ∈
        {
        1
        ,
        …
        ,
        P
        }
      
    
    {\displaystyle p\in \{1,\dots ,P\}}
  
 için avantaj oranı;

  
    
      
        
          a
          
            p
          
        
        =
        
          
            
              s
              
                p
              
            
            
              v
              
                p
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a_{p}={\frac {s_{p}}{v_{p}}},}
  

bu denklemde

  
    
      
        
          s
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle s_{p}}
  
 – 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 partisinin meclisteki sandalye payı, 
  
    
      
        
          s
          
            p
          
        
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        ,
        
        
          ∑
          
            p
          
        
        
          s
          
            p
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle s_{p}\in [0,1],\;\sum _{p}s_{p}=1}
  
,

  
    
      
        
          v
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{p}}
  
 – 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 partisinin oy payı, 
  
    
      
        
          v
          
            p
          
        
        ∈
        [
        0
        ,
        1
        ]
        ,
        
        
          ∑
          
            p
          
        
        
          v
          
            p
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle v_{p}\in [0,1],\;\sum _{p}v_{p}=1}
  
.
En yüksek avantaj oranı,

  
    
      
        δ
        =
        
          max
          
            p
          
        
        
          a
          
            p
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \delta =\max _{p}a_{p},}
  

tüm siyasal partiler arasında en fazla temsil edilen siyasi partinin ne kadar orantısız olarak temsil edildiğini ortaya çıkarır. D'Hondt yöntemi, siyasal partilere parlamento sandalyesi tahsis eder ve ortaya çıkan en büyük avantaj oranını mümkün olduğu kadar azaltır,

  
    
      
        
          δ
          
            ∗
          
        
        =
        
          min
          
            
              s
            
            ∈
            
              
                S
              
            
          
        
        
          max
          
            p
          
        
        
          a
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle \delta ^{*}=\min _{\mathbf {s} \in {\mathcal {S}}}\max _{p}a_{p}}
  
.
Bu koltuk tahsisi 
  
    
      
        
          s
        
        =
        {
        
          s
          
            1
          
        
        ,
        …
        ,
        
          s
          
            P
          
        
        }
      
    
    {\displaystyle \mathbf {s} =\{s_{1},\dots ,s_{P}\}}
  
, olası tüm 
  
    
      
        
          
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {S}}}
  
'lerin bir ögesidir. Bu sayede, D'Hondt yöntemi oyları orantılı olarak temsil edilenlere ve kalanlara ayırır ve işlem sonucunda ortaya çıkan fazlalığı en aza indirir. Geri kalan oyların genel oranı:

  
    
      
        
          π
          
            ∗
          
        
        =
        1
        −
        
          
            1
            
              δ
              
                ∗
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ^{*}=1-{\frac {1}{\delta ^{*}}}}
  
.

  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 partisinin fazla sandalye sayısı bu şekilde hesaplanır,

  
    
      
        
          r
          
            p
          
        
        =
        
          v
          
            p
          
        
        −
        (
        1
        −
        
          π
          
            ∗
          
        
        )
        
          s
          
            p
          
        
        ,
        
        
          r
          
            p
          
        
        ∈
        [
        0
        ,
        
          v
          
            p
          
        
        ]
        ,
        
          ∑
          
            p
          
        
        
        
          r
          
            p
          
        
        =
        
          π
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{p}=v_{p}-(1-\pi ^{*})s_{p},\;r_{p}\in [0,v_{p}],\sum _{p}\,r_{p}=\pi ^{*}}
  
.
Bunun nasıl çalıştığını daha iyi anlayabilmek için seçimlerde rekabet eden üç siyasal parti düşünü

D.100 ya da halk arasındaki adıyla E5, Türkiye'de bulunan bir devlet kara yoludur. Yol, Bulgaristan sınır kapısı Kapıkule'den başlayıp, Türkiye'yi batıdan doğuya boydan boya geçtikten sonra, İran sınır kapısı Gürbulak'ta sona eren ana yollardan biridir.

Yol, Edirne-Kırklareli-Tekirdağ-İstanbul-Kocaeli-Sakarya-Düzce-Bolu-Karabük-Çankırı-Kastamonu-Çorum-Amasya-Tokat-Sivas-Erzincan-Erzurum-Ağrı illerinden geçer.
İstanbul Avrupa Yakası'nda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı yolun sorumluluğu Büyükçekmece Mimar Sinan Kavşağı (D.569-01)'den başlayarak Beşiktaş Barbaros (Zincirlikuyu yakınları)'nda sona erer.
İstanbul Anadolu Yakası'nda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı yolun (D.100-06) sorumluluğu Üsküdar Harem'den başlayarak, Kocaeli İl Sınırı Çayırova'da sona erer ve KGM sorumluluğu başlar.
İETT'nin Metrobüs'ü, Beylikdüzü-Zincirlikuyu arasında D.100'ün refüjünü kullanmaktadır.
Yol, 1992 yılı öncesine kadar aynı zamanda  uluslararası yoluydu. O tarihte bu değiştirilmiş olmasına rağmen halâ olarak söylenmektedir. Oysa  uluslararası yolu, artık İskoçya-İspanya arasındadır.
D 100 Devlet Yolu, 35 Kısım ve toplam 1764 km'dir. KGM verilerine göre yolun tamamı bölünmüş yoldur. Yolun en önemli geçitleri, Düzce-Bolu arasında Boludağı (950 m), Refahiye-Erzincan arasında Sakaltutan (2160 m), Tercan-Aşkale arasında Tepebaşı (2057 m), Horasan-Eleşkirt arasında Saç Dağı (2210 m) ve Güneykaya (1994 m), Ağrı-Doğubayazıt arasında İpek Geçidi (2025 m)'dir.
Kurşunlu-Kargı arasında Devrez Çayı (Kızlırmak), Ilgaz-Osmancık arasında Kızılırmak, Amasya-Taşova arsında Yeşilırmak, Erbaa-Suşehri arasında Kelkit Çayı (Yeşilırmak), Erzincan-Tercan arasında Karasu (Fırat), Pasinler-Horasan arasında Aras Nehri, Eleşkirt-Diyadin arasında Murat Nehri'nin vadilerinden geçer.
D 100 devlet yolunda 2540 m. uzunluğunda 4 tünel bulunmaktadır: Merzifon-Suluova arasında Şehzadeler Tüneli (392x2 m.), Amasya-Taşova arasında Akdağ Tuneli (875 m.), Reşadiye-Koyulhisar arasında Aşağıkale/Koyulhisar Tuneli (417x2 m.), Tercan-Aşkale arasında İl Sınırı Tuneli (47 m.)

Denizli, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Ege Bölgesinde yer alır. İdari merkezi Denizli şehridir. İlin nüfusu 2025 sonu verilerine göre 1.060.975'tir. Tekstil sanayi, metal, gıda ürünleri ve yöreye özgü Denizli horozu ile ünlüdür. Anadolu Yarımadası'nın güneybatısında, Ege Bölgesi'nin güneydoğusunda yer alır. Ege ve Akdeniz Bölgeleri arasında bir geçit durumundadır. Denizli ilinin her iki bölge üzerinde de toprakları vardır. Denizli ili 28° 38' - 30° 05' doğu meridyenleri (doğu uç noktası; Çivril ilçesi Gümüşsu - Gökgöl Köyü, Dinar sınırında Efekli Tepe, batı uç Aydın, Manisa; güneyde Muğla; kuzeyde Uşak illeri ile komşudur.) Denizli'nin yüz ölçümü 12.134 km²dir ve denizden yüksekliği ise 354 metredir.
Denizli ilinin plaka kodu 20'dir.

İlin kuzey kısımları Ege Bölgesi'ne, güney kısımları Akdeniz Bölgesi'ne dahildir. Kıyı kesimlerinden iç bölgelere geçiş yeri olduğundan denizel etki, yani ılıman hava, Söke Ovası'ndan başlayarak Sarayköy, Denizli il merkezi, Honaz, Bozkurt ve Çardak ilçelerine kadar görülür ve sert havayı yumuşatır. Kuzey kısımlarda ise az da olsa iç bölgelerin karasal iklimi hissedilir. Ege Bölgesi iklimi, ilin sıcaklık ortalamalarında görülebilir. Denizli'de dağlar genel olarak denize doğru dik uzandığından denizden gelen rüzgârlara açıktır. Kışlar ılık ve yağışlı geçmektedir. İlde yıllık sıcaklık ortalaması 17,8 °C'dir.

Denizli'nin bitki örtüsü büyük oranda makidir. Maki, küçük çalılardan oluşan bir bitki örtüsüdür. Denizli'nin %51'i ormanlarla kaplıdır. Çayır ve meralar %10, ekili ve dikili arazi %35'tir. Ekime müsait olmayan kısmı sadece %4'tür.
Denizli ili, Ege Bölgesi'nin iç kesimlerinde yer almakla birlikte, Akdeniz iklimi ile karasal iklim arasında bir geçiş özelliği gösterir. Bu durum, ilin bitki örtüsünü çeşitlendiren önemli bir etkendir. Denizli'nin bitki örtüsü; iklim, yükselti ve toprak yapısına bağlı olarak değişiklik gösterir.
İlin büyük bir kısmında maki bitki örtüsü görülür. Özellikle Akdeniz ikliminin etkili olduğu güney ve batı kesimlerde makiler yaygındır. Bu bölgelerde defne, zeytin, mersin, kocayemiş, keçiboynuzu ve sakız ağacı gibi tipik maki türlerine rastlanır.
Makilerin tahrip edildiği yerlerde ise garig adı verilen, daha bodur ve çalılık formundaki bitkiler yaygınlaşmıştır. Bunlar arasında kekik, geven, laden ve süpürge çalısı gibi bitkiler de bulunur.
Denizli'nin yüksek kesimlerinde ise orman örtüsü hâkimdir. Honaz Dağı, Babadağ, Karcı Dağı gibi yüksek alanlarda; karaçam, kızılçam, meşe ve ardıç gibi ağaç türleri yaygındır. Bu alanlarda karasal iklimin etkisiyle kışın kar örtüsü de görülebilir.
İlin ovalık alanlarında tarım alanları geniş yer kaplar. Bu bölgelerde doğal bitki örtüsü büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Pamukkale çevresi gibi alçak bölgelerde tarıma elverişli topraklar bulunur; bu alanlarda sulama imkânıyla pamuk, mısır, buğday, sebze ve meyve üretimi yapılmaktadır.
Denizli'nin bitki örtüsü alçak kesimlerde maki ve garig formasyonları, yüksek alanlarda ormanlık alanlar ve ovalarda tarım alanları olmak üzere oldukça çeşitlidir. Bu çeşitlilik, ilin doğal zenginliğini ve biyolojik çeşitliliğini artıran önemli bir özelliktir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)

Denizli ilinin ekonomisi sanayi, ihracat ve ticarete dayalıdır. İl genelinde hizmet sektörü de oldukça gelişmiştir. Son 15 yılda sanayisi önemli bir gelişme göstermiştir. İlden ABD'ye bakır tel ihraç edilmektedir. Nüfusun %45'i tarım, balıkçılık, arıcılık, ormancılık ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Denizli iline ait tüm gelirin %30'u sanayiden sağlanır. Türkiye'de ‘Anadolu Kaplanları’ olarak bilinen ihracatçı şehirlerin arasındadır. Her yıl milyarlarca dolarlık ihracatıyla Türkiye'nin lokomotif sanayi şehirlerinden biridir. Denizli, Türkiye'de ve dünyada tekstilin önemli merkezlerinden sayılmaktadır. Ancak son yıllarda tekstilde yaşanan ekonomik kayıplar nedeniyle ekonomik dengeler mermer ve doğal taş sektörüne kaymıştır. Denizli'den birçok ülkeye traverten, mermer ve diğer doğal taş ihracatı gerçekleştirilmektedir. Serinhisar ilçesi, Türkiye'nin leblebi ve leblebi ürünleri ihtiyacının yaklaşık %85'ini üretmekte ve ihraç etmektedir.

Denizli tarıma çok elverişlidir. Başlıca tarım ürünleri; buğday, arpa, ceviz, mısır, nohut, tütün,kekik,haşhaş, ay çekirdeği, üzüm, incir ve pancardır. Sebze üretimi ise yıllık 250 bin ton civarındadır. Üzümden sonra kavun, karpuz, elma, armut, vişne, kiraz, şeftali, badem, erik ve nar bol miktarda yetişir.
Antep fıstığı üretimi Denizli'de gün geçtikçe artmaktadır. 
Ayrıca 120.000 zeytin ağacından ortalama 1.000 ton zeytin elde edilir. Mevcut su potansiyeli, bütün ekili araziyi sulamaya elverişlidir. Ekili arazilerin önemli kısmı sulanmaktadır. Denizli genelinde yaklaşık 95.000 incir ağacı bulunmaktadır.

Denizli'de Sanayi oldukça gelişmiştir. Dokuma, enerji, otomotiv yan sanayi, maden ve metal sanayi ön sıralarda yer almaktadır..

Denizli mutfağı, Ege Bölgesi'nin zeytinyağlı ve sebze ağırlıklı yemek kültürü ile İç Anadolu'nun daha etli ve hamur işi yemeklerini harmanlayan zengin bir yapıya sahiptir. Yerel lezzetlerde doğallık, sadelik ve yerel ürün kullanımı ön plandadır. Yöresel yemekler hem günlük hayatta hem de özel günlerde önemli bir yer tutar.
En bilinen Denizli yemeklerinden biri tandır kebabıdır. Genellikle koyun ya da kuzu etinden yapılan bu yemek, odun ateşinde uzun süre pişirilerek hazırlanır ve lezzetiyle ön plana çıkar. Buğday ve etin uzun süre dövülerek pişirilmesiyle elde edilen geleneksel bir  yemek olan Keşkek, özellikle düğün ve bayram gibi özel günlerin vazgeçilmez yemeğidir.
Çaput aşı (yufka parçalarıyla yapılan bir tür etli yahni), tarhana çorbası, kapama, kuzu dolması ve kabak çintmesi de Denizli mutfağının önemli yemeklerindendir. Ayrıca bölgede yapılan ev yapımı erişte ve tarhana gibi kışlık yiyecekler de yöresel yaşamın bir parçasıdır.
Tatlılar arasında ise özellikle un helvası, sütlü irmik ve höşmerim öne çıkar. Yöre halkı doğal malzemelerle yapılan bu tatlıları sıklıkla tüketir.
Denizli mutfağı aynı zamanda üzüm, zeytin ve tahıl ürünleriyle de zengindir. Yörede üretilen üzüm ve şarap, özellikle Buldan ve Güney gibi ilçelerde önemli bir yer tutar.
Sonuç olarak, Denizli mutfağı hem geleneksel hem de modern dokunuşları barındıran, yerel ürünlere dayalı ve besleyici bir mutfaktır. Her damak zevkine hitap eden zengin yemek çeşitleriyle kültürel kimliğin önemli bir yansımasıdır.

Denizli kebabı
Tandır kebabı
Patlıcan kebabı
Çöp şiş
Siron
Keşkek
Çaput aşı
Sıyırma
Arabaşı
Kiide
Yoğurtlu Patlıcan Gömmesi
Sura
Kaçamak
Gındıra Çorbası
Tavuklu keşkek
Dirit
Patlıcan dolması
Biber Tatarı
Top Tarhana
Leyen böreği
Börülce böreği
Cızlama
Pide
Meneviş yoğurtlaması
Zafer Gazoz
Dondurmalı İrmik helvası

Pamukkale, kaynak sularının kirecinden oluşmuş travertenleri ile ünlü bir turizm cennetidir. Pamukkale, hem doğal hem de arkeolojik sit alanı olarak UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan Türkiye'nin en tanınmış doğa harikalarından biridir. Her yıl yaklaşık 2 milyon yerli ve yabancı turist Pamukkale'yi ziyaret eder. Travertenler yaklaşık 2.700 metre uzunluğunda ve 160 metre yüksekliğindedir. Parlak beyaz rengiyle Pamukkale travertenleri, 50 km uzaklıktan görülebilir.
Antik Roma'dan kalma Hierapolis  Antik Kenti, Denizli'nin merkez ilçelerinden Pamukkale'de, deniz seviyesinden yaklaşık 365 metre yükseklikte yer alır ve bünyesinde antik havuz, antik tiyatro ve Arkeoloji Müzesi'ni bulundurur. Pamukkale'ye yaklaşık 5–10 km mesafede Laodikeia (Laodikya) Antik Kenti yer alır.
Hierapolis ve Pamukkale travertenlerinin yaklaşık 5 km güneydoğusunda, uluslararası düzeyde tanınan bir termal merkez olan Karahayıt bulunur. Yılın her mevsiminde ana kaynağından 58 °C sıcaklıkta çıkan Karahayıt'ın kendine özgü kırmızı renkli termal suyu ve çamuru, Ege Üniversitesi Hidroklimatoloji Enstitüsü raporuna göre zengin mineral içeriğiyle dikkat çeker. Karahayıt'taki turistik tesislerde (otel, apart otel ve pansiyonlarda) kırmızı su ve termal çamurun çeşitli rahatsızlıklara iyi geldiği belirtilmektedir.
Denizli'de birçok antik kent daha bulunmaktadır. Keloğlan Mağarası ve Kaklık Mağarası da bölgede ziyaret edilebilecek doğal oluşumlardandır. Pamukkale ve Karahayıt bölgesinde dört ve beş yıldızlı oteller, pansiyonlar ve termal tesisler hizmet vermektedir.
Denizli'nin Buldan ilçesi, geleneksel el dokumalarıyla tanınır ve her yıl çok sayıda ziyaretçi çeker.

Hierapolis Antik Kenti
Laodikeia Antik Kenti
Anaua Antik Kenti / Çardak
Tripolis Antik Kenti: Denizli il merkezine yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta, Buldan ilçesine bağlı Yenicekent Mahallesi ile Menderes Nehri arasında yer almaktadır. Antik kent, batı ve kuzeye açılan vadilerle Ege Bölgesi'ne, güneydoğusunda yer alan Çürüksu Ovası ve vadileri aracılığıyla ise İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerine ulaşım imkânı sağlayan stratejik bir konumda kurulmuştur. Tripolis, güneyinde yer alan ve aynı dönemlere tarihlenen Laodikeia Antik Kentine yaklaşık 30 kilometre, Hierapolis Antik Kentine ise 20 kilometre mesafededir. Tripolis'in ilk kuruluşuna dair kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, Geç Helenistik Dönem'de bu isimle anıldığı ve kuruluşunun Lidyalılar dönemine dayandığını belirten bazı belgelere ulaşılmıştır. Bazı kaynaklara göre kentin ilk adı Apollonia'dır. Tripolis, Lidya şehirleri arasında yer almasına karşın, Frigya ve Karya bölgelerine ulaşımı sağlayan önemli bir sınır ile tarım ve ticaret merkezi konumundaydı. Menderes Nehri ile Çürüksu Çayı'nın taşıdığı alüvyonlarla zenginleşen topraklar üzerinde kurulu olan kent, Çürüksu Ovası'nın büyük bir bölümününü kapsayan bölgedeki önemli antik kentlerden biridir. Kentte görülen mimari kalıntılar, çoğunlukla Roma ve Bizans dönemi özellikleri taşır. Tripolis, MÖ 2. yüzyıl sonları ile MS 1. ve 4. yüzyıl ortalarında görülen deprem ve yaşanan savaşlar nedeniyle büyük ölçüde tahrip olmuştur. Kent, en görkemli dönemini Roma İmparatorluğu zamanında geçirmiştir. İlk arkeolojik kazılar 1993 yılında Denizli Müze Müdürlüğü tarafından ana cadde üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bir süre ara 

Diyarbakır, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır. Merkezi Diyarbakır olan ilin yüzölçümü 15.101 km2dir. 1,8 milyonu aşan nüfusuyla ülkenin en kalabalık 12. ilidir. Adıyaman, Batman, Bingöl, Elazığ, Malatya, Mardin, Muş ve Şanlıurfa illeri ile komşudur. 17 ilçeye sahiptir.
Diyarbakır'ın trafik plaka kodu 21'dir.

Diyarbakır, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin ortaSında, El Cezire'nin (Mezopotamya) kuzeyinde yer almaktadır. Doğuda Batman ve Muş, batıda Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, kuzeyde Elazığ ve Bingöl, güneyde ise Mardin illeri bulunmaktadır. Yeryüzü şekilleri açısından genelde dağlarla çevrili, ortası hafif çukurlaşmış görünümdedir ve Güneydoğu Torosların kollarıyla çevrilidir. En yüksek dağı Muş sınırı yakınındaki Andok Dağı'dır (2.830 m). Diyarbakır ilinin denizden yüksekliği ortalama 650 metredir.

Diyarbakır'da karasal iklim egemendir. Yazları çok sıcak geçer, ancak kışları Doğu Anadolu Bölgesi kadar soğuk geçmez. Bunun başlıca nedeni, Güneydoğu Toroslar Dağları'nın kuzeyden gelen soğuk rüzgârların etkisini azaltmasıdır. En yüksek sıcaklık ortalaması 40,2 derece, en soğuk ay ortalaması ise -10,1 derecedir. Günümüze kadar ölçülen en yüksek sıcaklık 48,4 derece ile 29 Temmuz 1946'da, en düşük sıcaklık ise -25,7 derece ile 11 Ocak 1933'te kaydedilmiştir.
Yıllık yağış ortalaması 496 mm olan şehirde, bu yağışın %2'si yaz aylarında düşmektedir. Kuzeydeki dağların eteklerine doğru gidildikçe yağışlar da artar.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin doğal bitki örtüsü olan bozkır, Diyarbakır'da da yaygındır. Bozkırda otsu bitkiler daha fazladır. Bunlar ilkbaharda kısa bir süre içinde yeşerip çiçeklenir ama yağışların kesilmesiyle yaz başında kururlar. Çevredeki dağlar yer yer meşe ormanlarıyla kaplıdır. Diyarbakır topraklarının % 33'ü orman ve fundalık, % 40'ı ekili arazi ve % 22'si çayır ve meralarla kaplıdır. İlkbaharda her yer yeşillenir. Yaz aylarında ise dere kenarları dışında her yer bozkırdır; otlar tamamen kurur. Vadilerde söğüt, çınar, ceviz ve kavak ağaçları; yüksek kesimlerde ise meşe, ardıç ve yabani meyve ağaçları bulunur. Ormanlık arazi her ne kadar % 33 olarak hesaplanmış olsa da, düzenli orman alanları oldukça azalmıştır.

Diyarbakır şehrinin başlıca akarsuyu, Elazığ ili sınırları içinden doğan Dicle Nehri'dir. Nehir, şehrin bulunduğu lav sahanlığının doğu kenarı boyunca akar. Burada, nehir vadisinin tabanı 600 metreye kadar iner. Nehir, Diyarbakır'ın güneyinde yaklaşık 8 kilometre uzaklıkta doğuya yönelir. Dicle Nehri, Diyarbakır ilindeki akarsuların büyük bölümünü toplar. Yalnızca ilin kuzeybatı köşesindeki küçük bir alanın suları Fırat Irmağı'na gider. Ayrıca Dicle nehri üzerinde inşa edilen Dicle, Devegeçidi, Kralkızı ve Silvan barajları sayesinde hidroelektrik enerji üretiminin artmasına ve sulama faaliyetlerinin gelişmesine olanak sağlamıştır.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Diyarbakır, bir 'büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Diyarbakır Valisi 1959 Konya doğumlu Ali İhsan SU, 12.5.2022/209 sayılı kararla Mersin Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Diyarbakır'ın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
2019 Türkiye yerel seçimleri sonunda Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan  Adnan Selçuk Mızraklı (HDP), 19 Ağustos 2019 tarihinde görevden alınmış, yerine Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu kayyum olarak atanmıştır.
17 ilçe belediyesinin 14'ünü HDP'li adaylar kazanmıştır. YSK bunlardan Bağlar Belediye Başkanı seçilen HDP'li aday Zeyyat Ceylan'ın (KHK kapsamında ihraç edildiği için) yerine seçimi ikinci tamamlayan Hüseyin Başoğlu'na (AK Parti) mazbatayı vermiştir. Diğer ilçelerden Bismil, Eğil, Ergani, Hazro, Kayapınar, Lice, Kocaköy, Kulp, Silvan, Sur ve Yenişehir belediye başkanları ise göreve geldikten sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmış, yerlerine ilçe kaymakamları kayyum atanmıştır.
Son durumda 17 ilçe belediyesinin 11'ini kayyum olarak atanan kaymakamlar, 2'sini HDP, 3'ünü AK Parti ve 1'ini SP yönetmektedir.
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisi bazı üyelerin görevden uzaklaştırılması nedeniyle belirsizleşmiştir.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Diyarbakır'da DEM Parti adayı Ayşe Serra Bucak Küçük, %64,09 oy alarak belediye başkanı seçilmiştir.
Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarına ait bilgiler Diyarbakır'ın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Diyarbakır İl Nüfusu: 1.852.356 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 15.168 km2dir. İlde km2ye 122 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 946 kişi ile Kayapınar'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %1,02 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Kayapınar (%3,05) - Çüngüş (-%3,88)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 17 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1.056 mahalle bulunmaktadır. 

Diyarbakır'da geniş tarım arazileri bulunur ve insanlar çoğunlukla da tarımla uğraşır. Ekilen başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, kırmızı mercimek, nohut ve pamuktur. Bahçelerde ve bostanlarda ise üzüm, elma, karpuz, kavun ve çeşitli sofralık sebzeler yetiştirilir. Ergani ilçesinde bakır çıkarılmaktadır. Ayrıca son yıllarda Diyarbakır'da yapılan aramalarda petrol yatakları bulunmuştur.

Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri, UNESCO tarafından 2015'te Dünya Mirası olarak tescil edildi. Devlet Tiyatrosu ve Büyükşehir Belediye Tiyatrosu, Diyarbakır il merkezinde yer almaktadır. Kentte ayrıca Diyarbakır Kitap Fuarı düzenlenmektedir.
Diyarbakır, Uluslararası Gazeteciler ve Yazarlar Derneği tarafından şehirlerin turistik mekanları, konaklama yerleri, şehir halkının misafirperverliği gibi özelliklerin değerlendirildiği, Turizmin Oscarı olarak da anılan Altın Elma Ödülünü 2018 yılında kazanmıştır.

Yüzyıllar boyunca Arap, Ermeni, Kürt, Süryani, Türk, Yahudi ve Zaza halklarının iç içe yaşadığı Diyarbakır'da, bu kültürlerin etkileşimiyle oluşan yemek kültürü oldukça zengindir. Mutfağın temel malzemeleri kuzu eti, yöresel baharatlar (sumak, kişniş, karabiber gibi), pirinç, sakatat çeşitleri, tereyağı ve bulgurdur. Bu nedenle Diyarbakır mutfağı genellikle ağır yemeklerden oluşur. Diyarbakır, lahmacunu ve kadayıfının yanı sıra peyniriyle de ünlüdür. En ünlü yemekleri Kaburga Dolması, İçli Köfte, Sac Tava, Meftune ve Ciğer Kebabıdır.
Karpuzu ile ünlenen Diyarbakır, ana yemek olarak ciğer kebabı, içli köfte, çiğ köfte, bulgur pilavı, kaburga, keşkek, lebeni; tatlı olarak burma kadayıf ve sütlü nuriye ile yemek kültürü açısından da zengindir.

Anadolu'da bilinen en eski camilerden biri olan yapı, dayanıklılığıyla tanınan bazalt taşından yapılmıştır. Camii, Diyarbakır Kalesi surlarının, Harput Kapısı ile Mardin Kapısı'nı birleştiren eksenin batısında yer alır. MS 639 yılında İslam ordularının Diyarbakır'ı fethetmesinin ardından, Mar Toma Kilisesi camiye dönüştürülerek bu yapı oluşturulmuştur. İslam aleminde ''5. Harem-i Şerif'' olarak tanınmaktadır. Duvarlarında birçok uygarlığa ait kitabeler yer almaktadır.

Palu (Parlı) Camii olarak da bilinen yapı, 1532 yılında inşa edilmiş olup Akkoyunlu üslubunu yansıtan bir eserdir. Çini ve motiflerle süslenmiş, zarif süslemeleriyle dikkat çeken minaresinin, yakın dönemlere kadar bir kılıfla korunduğu bilinmektedir. Batısında tanınmış bilgin Muslihiddin-i Lari'nin mezarı vardır. Yapının temellerinin 15. yüzyılda, Akkoyunlular döneminde Uzun Hasan döneminde atıldığı; 16. yüzyıl başlarında tamamlandığı ve dönemin mimari özelliklerini yansıttığı değerlendirilmektedir. Yapının özellikle minaresindeki taş işçiliği öne çıkan bir özelliktir. Minaresinin harcının, Diyarbakır çevresinde yetişen kokulu bitkilerle karıldığı; bu nedenle geçmişte yalnızca Cuma hutbeleri sırasında minarenin kılıfının çıkarıldığı aktarılmaktadır.

Behram Paşa Camii, 1572 yılında Diyarbakır Valisi Behram Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırılmış Osmanlı dönemine ait bir eserdir. Kapısı üzerindeki kitabe­ye göre caminin yapımı Hicrî 972 (Milâdî 1564–65) yılında başlamış, Hicrî 980 (Milâdî 1572) yılında tamamlanmıştır. Ayrıntılarıyla Diyarbakır'ın yerel mimarisini yansıtan yapı, boyutları bakımından İstanbul'daki sadrazam camileriyle benzer ölçülere sahiptir. Caminin süsleme açısından zengin bir minberi bulunmaktadır. Yapı tamamen kesme taştan yapılmış olup tek kubbeli bir plana sahiptir. Revaklı son cemaat yeri, aynı üslupta yapılmış önündeki şadırvanı ile sütunlu bir saray girişini anımsatmaktadır. Bu tür revaklı girişlere Osmanlı dönemi yapılarında rastlanmakla birlikte burada yapım olanaklarının en üst düzeyde kullanıldığı anlaşılmaktadır. Güneye özgü taş işçiliğinin ve yerel özelliklerin eklenmesiyle Osmanlı mimarisinin ana şeması korunmakla birlikte yapı, bulunduğu bölgenin geleneklerinden etkilenerek kısmen farklı bir karakter kazanmıştır. Giriş kapısının üstündeki sağ ve sol sahanlı

Düzce, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz Bölümü'nde yer alır. Düzce ili nüfusu: 405.131 (2022). Bu nüfusun %68,8'i şehirde yaşamaktaydı (2020 sonu). Düzce'nin güncel nüfusu 412.344'tür. İlin yüzölçümü 2.492 km2dir.
Düzce ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 146 metredir.
4 Şubat 2021 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber toplam 8 ilçe, 10 belediye, bu belediyelerde 115 mahalle ve 278 köy bulunmaktadır.
Düzce'nin trafik plaka kodu 81'dir.

Düzce'nin tarihi, MÖ 1390-800 yılları arasında hüküm süren Hititler'e kadar uzanır. Antik Yunanistan zamanında Bithynia'nın en önemli şehirlerinden biri olmuştur. Bundan sonra Pontus fethedip Roma İmparatorluğu altında yaşamıştır. Roma zamanında Latin kültüründen ilham alınıp adı Prusias ad Hypium'a değiştirilmiştir. Osmanlı imparatorluğu Constantinapolis'i fethettikten sonra Orhan Gazi'nin komutanlarından Konuralp Bey'in Bizans Tekfurları ile 1323'te yaptığı savaşlar sonucu Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı döneminde şehir merkezi terk edilmiş ve yerleşim yeri "gözetleme kulesi" anlamına gelen σκοπή (skopi) kelimesinden "Üskübü" olarak adlandırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Düzce askeri yardım sağladı ve İstanbul, Sivas ve Erzurum gibi daha doğudaki şehirler arasında önemli bir ulaşım merkezi haline geldi. Sultan Abdülaziz ve Abdülmecit döneminde Kafkaslar, Pontus kıyıları, Transkafkasya ve Balkanlar'dan gelen göçmenler Düzce'nin nüfusunu artırdı. Devlet onlara bedava arazi verdi. Abdülmecit döneminde 36088 nüfuslu 137 köyü ve 66618 hanesi vardı. 1869 yılına kadar Kastamonu Vilayeti Bolu Mutasarrıflığı, Göynük Kasabası'na bağlı bir bucak olarak tarihte yer almıştır. 1869 veya 1870 yılında Bolu Sancağı'na bağlı Kaza olmuştur. 1999 yılına kadar Bolu'ya bağlı bir ilçe olan Düzce 1999 Gölcük depremi ve 1999 Düzce depreminin ardından dönemin 57. Türkiye Hükûmeti tarafından TBMM'de alınan il statüsü verilme kararı ile ve 9. Türkiye cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in onayı ile il statüsü verilmiştir.
1999 Düzce Depremi'nde özellikle Merkez ve Kaynaşlı ilçeleri şiddetli biçimde etkilenmiş, 845 kişi yaşamını yitirmiş, 2678 kişi yaralanmış ve binlerce kişi evsiz kalmıştır. 

Efteni Gölü Yaban Hayatı Geliştirme Sahasının yer aldığı Efteni Gölü Düzce ovasının kuzeyinde yer alır.Yedigöller Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Yeşilöz Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Samandere Şelalesi Tabiat Anıtı, Sırıkyayla Göknarı Tabiat Anıtı, Paşabükü Dışbudak Ağacı Tabiat Anıtı, Kurugöl Tabiat Parkı (Kaynaşlı), Güzeldere Şelalesi Tabiat Parkı, Demirciönü Tabiatı Koruma Alanı ilin koruma altındaki alanlarıdır.
Büyük Melen ve Küçük Melen çayları ile Asarsuyu, Uğursuyu, Aksu Deresi ilin akarsularıdır. Küçük Melen çayı üzerinde Hasanlar Barajından enerji, sulama, içme suyu açısından yararlanılır. Büyük Melen çayından İstanbul'a içme suyu gönderilmektedir. Melen üzerinde Sakarya'nın Kocaali ilçesinde inşa edilmekte olan Melen Barajı ile istanbul'un uzun yıllar içme suyu meselesi halledileceği düşünülmekedir.
Düzce'de Kuzey Anadolu Fay hattı üzerinde iki noktada jeotermal sıcak su çıkışı vardır. İl merkezin 10 km batısında Efteni gölü kıyısında, 100 m rakımda, 42-43 °C sıcaklıkta, 4-5 lt/sn debili Efteni kaplıcası yer alır. Merkezin 12 km güneyinde Derdin köyünde 4 lt/sn debili, 31-32 °C sıcaklıkta jeotermal kaynak bulunur.
Akçakoca'da aynı isimli köyde bulunan Fakıllı Mağarası düzenlenerek turizme açılmıştır.

Düzce ilinde önemli oranda Karadeniz iklimi etkilidir. Bazı durumlarda batıdan komşu olduğu Marmara iklimi etkileri de hissedilir. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün Uzun Yıllar İçinde Gerçekleşen Ortalama Değerlerine (1960-2012) göre: Yıllık ortalama sıcaklık 13,2 °C'dir. En soğuk ay ocak (3,7 °C), en sıcak ay temmuzdur (22,6 °C). Yağış miktarı 817,7 mm'dir. Kış ve sonbahar mevsimleri yağışın çok olduğu zamanlardır, en kurak mevsim yazdır. Yağışın mevsimlere dağılışı şu şekilde gerçekleşir: Kış %32, sonbahar %26, ilkbahar %23, yaz %19.
Yıllık ortalama nemlilik %77,5'dir. Kar yağışlı gün sayısı 6, karın yerde kalma süresi 5 gündür. Don olayı 44 gün görülür. Sis olayı en fazla kasım ayında (8 gün) olmak üzere, yılda 23 gün gerçekleşir.

Türkiye'de Karadeniz ikliminin hakim olduğu ilde, kışın yaprağını döken ormanlar geniş alanlar kaplar. 242.340 hektar alana sahip ilin %51'ine denk gelen 122.712 hektarlık büyük çoğunluğu iyi korunmuş ormanlar yer alır. Ormanlarda başta Kayın olmak üzere, Gürgen, Kestane, Çınar, Meşe, Ihlamur, Yabani Fındık, Dişbudak, Titrekkavak, Beyaz Söğüt bulunur. Yaklaşık 600 m rakımdan sonra iğne yapraklılar görülmeye başlar. Köknar, Sarıçam, Karaçam ormanlarda görülen iğne yapraklı ağaçlardandır. Dar kıyı şeridinde Akdeniz türleriden Makiler gözlemlenir. Katran ağacı, Funda, Sumak, Taflan, Kızılcık, Tesbih, Sarmaşık kıyılarda görülen maki türleridir. Ormanaltı florasında yer alan türler: Böğürtlen, Ormangülü, Kızılcık, Karayemiş, Şimşir, Funda, Alıç, Kuşburnu, Ateş dikeni.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Düzce ili nüfusu: 415.622'dir. Bu nüfusun %73,07'sı şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 2.492 km2dir. İlde km2ye 167 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkez ilçede 376'dır.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,79 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez İlçe (%1,53) - Yığılca (-%4,24)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 10 belediye, bu belediyelerde 126 mahalle ve ayrıca 267 köy vardır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan Vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Ayni seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, İl Genel Meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik İl Encümenini seçer.
Merkezi yönetim, Vali ve İl Müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak Vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Düzce Valisi, 1975 Safranbolu doğumlu Mehmet MAKAS’dır. Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle Kırıkkale Valisi iken atanmıştır.
2024 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Düzce İl Genel Meclisi üye sayısı, 15 AK Parti, 3 MHP, 3 YRP ve 1 CHP'den olmak üzere 22’dir. Düzce Belediye meclisi ise 19 AK Parti, 7 İYİ Parti ve 5 MHP'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2018 Genel seçimleri sonucu, Düzce'yi temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Fahri Çakır, Ayşe Keşir) ve MHP'den 1 milletvekili (Ümit Yılmaz) seçilmiştir.

İlin güneyinden İstanbul ile Ankara illerini birleştiren Anadolu Otoyolu ile D 100 il yolu geçmektedir. Avrupa'dan ve Marmara Bölgesi'nden İç Anadolu Bölgesi'ne geçiş güzergahı üzerinde bulunan Düzce'de 114 kilometre uzunluğunda Devlet Yolu bulunmaktadır. Bolu Dağı Tüneli'nin Düzce iline doğru olan kısmında bulunan viyadükler ile tünelin bir kısmı Düzce ili sınırlarında yer almaktadır. Toplam 1.655 km köy yolu bulunmaktadır. Bu yolların 866 km'si asfalt, 788 kilometresi ise stabilizedir. D 100 il yolu Bolu Dağı'na kadar olan bölümünde çift şeritli yol yapım çalışmaları tamamlanmıştır.

Düzce il merkezinde içme suyu sorunu bulunmamaktadır. İldeki toplam 291 köy ve 378 yerleşim yerinden 553'ünde içme suyu vardır. 80 yerleşim yerinde ise içme suyu bulunmakla birlikte yeterli değildir.
Düzce Merkez'de temmuz-eylül aylarında içme suyu kritik noktalara ulaşmaktadır.

Günde 50.000 m3 atıksu arıtma kapasitesine sahip olan arıtma tesisi 1 Şubat 2009 tarihinde Yenitaşköprü köyü sınırları, Küçükmelen çayı kenarında kurulmuş ve faaliyete başlamıştır.

Düzce'nin güvenlik birimleri İl Emniyet Müdürlüğü ve İl Jandarma Komutanlığı olarak ikiye ayrılır.

2018-2019 sezon sonunda, futbol takımı Düzcespor, 3. ligi 10. sırada tamamlamıştır. BAL'da Kaynaşlı Belediye Spor küme düşmüştür. Düzce Belediyespor basketbol erkek takımı 1. ligde 6. olurken, voleybol erkekler takımı da 1. ligde grup 6. sı olmuştur. Düzce Belediye basketbol kadın takımı KBBL'den 1. lige yükselmiştir. Voleybol bölgesel ligde 4 takımı yer almıştır.
2022-2023, 2023-2024 sezonları 2. Lig'de mücadele etmektedir.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Düzcespor 2. turda elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: 18 Temmuz Stadyumu (7.200), 18 Temmuz Spor Salonu (2.500), Kalıcı Konutlar Spor Salonu (2.500), Düzce Ünv. Kapalı Yüzme Havuzu-y.olimpik (270) ve Topuk Yaylası Kamp Tesisleri.

Düzce Üniversitesi

T.C Düzce Valiliği17 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C Düzce Belediyesi12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edirne, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nin Trakya yakasında yer alır. İlin nüfusu 419.913'tür ve bu nüfusun %78,3'ü şehirlerde yaşamaktaydı (2020 sonu). İlde km2ye 68,28 kişi düşmekteydi (2022). Edirne'nin güncel nüfusu 421.247'dir. İlin yüzölçümü 6.145 km2dir. İlin denizden yüksekliği 41 metredir.
Edirne'de Merkez ilçeyle beraber toplam 9 ilçe, 16 belediye, 95 mahalle ve 253 köy bulunmaktadır.
Edirne'nin trafik plaka kodu 22'dir.

Edirne adı, kentin Latince ve Yunanca ismi olan Hadrianoupolis (Hadrianus'un kurduğu şehir ya da Hadrianus'un şehri) sözcüğünün Türkçede Edrenebol, Edrene ve Edirne olarak evrimleşmesiyle bugünkü hâlini almıştır. Başka bir ihtimal de, yine Hadrianoupolis'ten türetilmiş olan şehrin Bulgarca adı Odrin'den türetilmiş olmasıdır.
Edirne'nin, Antik Çağ'da Orta Asya'dan göç edip buraya yerleşen Traklar tarafından kurulduğu bilimsel ve arkeolojik çalışmalarla ortaya konmuştur. Büyük İskender döneminde kurulan kent, Roma imparatorlarından Hadrianus tarafından yeniden kurulmuş ve imar edilmiştir. Şehir, onun adına izafeten Hadrianopolis olarak anılmıştır.

Edirne, Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nin Trakya yakasında yer alan, doğuda Kırklareli ve Tekirdağ, güneyde Çanakkale ve Ege Denizi, batıda Evros (Yunanistan) ve kuzeyde Hasköy (Bulgaristan) ile çevrilidir.
Edirne ilinin geneli düzlüklerden oluştuğu için, il sınırları içerisindeki herhangi bir yükselti 500 metreyi aşmaz; bu nedenle ilde dağ bulunmamaktadır. Koru Dağları'nın Edirne'de bulunduğu sanılmasına rağmen bu bilgi yanlıştır. Edirne'nin topraklarının %57'si tarıma elverişli, yaklaşık %25'i ise ormanlıktır. Karaağaç dışında ilin en önemli akarsuyu, Türk-Yunan sınırını oluşturan Meriç Nehri'dir.
İlin iklimi, güneyden kuzeye doğru çıkıldıkça sertleşir. Ege Denizi'ne kıyısı olan güney kesiminde daha çok ılıman Akdeniz iklimi yaşanırken, il merkezinin de bulunduğu kuzey kesiminde sert kışlarıyla etkili olan karasal iklim hâkimdir.

1357'den beri düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri yaz aylarında birçok yerli ve yabancı turisti çeker.
Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte Edirne'deki eğitim kurumları hızlı bir gelişme göstermiş; son yıllarda kent, eğitimde gelişmişlik düzeyi açısından Türkiye'nin önde gelenleri arasına girmiştir. Edirne'de okuryazar oranı Cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye genelinin üzerinde olmuştur. Son yıllarda açılan kurslarla okur-yazarlık oranı %99'a ulaşmıştır.
2014 yılı itibarıyla 39.696 öğrenciye eğitim veren  Trakya Üniversitesi de Edirne'de yer almaktadır.

Edirne ilinde Trakya'nın diğer illerindeki gibi 9/8'lik ritmin ağır bastığı halk türküleri yaygındır. Diğer Ardında Sümbüllü Bağlar, Karakuşun Yüksektendir Oyunu, Kızılcıklar Oldu Mu, Evreşe Yolları Dar, Püskül Pencereden Uçtu ve Yüksek Yüksek Tepelere bunlardan bazılarıdır.
Edirne'de yaşayanların, kendilerine özgü kıvrak ezgilerle süslü ve yöre düğünlerinin ayrılmaz bir parçası olan Roman havası, Edirne folklorunun tamamlayıcı bölümünü oluşturur. Bunların en tanınmışları “Güm Güm Teke”, “Kako Sali”, “Anako”, “Yağmur Yağdı” ve “Maşa Satarım”dır.

Edirne il merkezinde tarihi yapılar Türkiye'nin diğer kentlerine nispeten daha iyi korunmuştur. Kentte görülecek yerler Roma-Bizans dönemi ve Osmanlı-Türk dönemi olmak üzere iki başlıkta toplanabilir.

Kentin Roma-Bizans döneminden günümüze fazla eseri kalmamıştır. Bu döneme ait biricik yapılar arasında, 19. yüzyıl sonlarına kadar ayakta kalan Hadrianoupolis surlarının yıkıntıları ve eskiden üzerinde 1893 yılında inşa edilmiş bir saat kulesi bulunan Makedonya Kulesi yer alır. 1953 yılında meydana gelen depremde hasar gören saat kulesi, kentin silüetini bozduğu gerekçesiyle dönemin belediye reisince dinamit kullanılarak yıktırılmıştır. Makedonya Kulesi adı Osmanlı'nın ünlü seyyahı Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme adlı eserinde geçmektedir.

Kent, Osmanlı-Türk döneminden kalan yapılar bakımından oldukça zengindir; bu yapılar dini ve sivil yapılar olmak üzere iki alt başlıkta toplanabilir.

Bu yapılar içerisinde en görkemlisi klasik Osmanlı mimarisinin doruk noktası sayılan ve Mimar Sinan'ın 'ustalık eserim' dediği Selimiye Camii'dir (1575). Bunun dışında Eski Cami (1414) ve Üç Şerefeli Cami (1447) klasik Osmanlı dönemi öncesi mimarinin anıtları olarak kent merkezini süslemektedir. Şehirde görülebilecek diğer tarihî camiler Muradiye Camii (1426), Ayşekadın Camii, Darülhadis Camii, Defterdar Camii, Hıdır Ağa Camii, Gazimihal Camii ve Şahmelek Camii'dir.
Edirne kentinin biraz dışında yer alan İkinci Beyazıt Kulliyesi (1488) mimarisiyle olduğu kadar zihinsel engellilerin tedavi edildiği, günümüzde Sağlık Müzesi olarak kullanılan şifahanesi ile de dikkat çekmektedir.
Ayrıca kentte, Kaleiçi'nde bulunan İtalyan Kilisesi, Kıyık'ta bulunan Sveti Georgi Bulgar Kilisesi ve Kirişhane'de bulunan Sveti Helena-Konstantin Kilisesi günümüze kadar gelmiştir. Bu kiliselerde hâlâ ayinler yapılmaktadır.
Kaleiçinde bulunan Edirne Büyük Sinagogu vardır. Türkiye sınırları içindeki en büyük ve Avrupa'nın üçüncü büyük sinagogu olan yapı, 26 Mart 2015 tarihinde 46 yıl aradan sonra yeniden ibadete açılmıştır.

Sivil yapılar içerisinde anıtsal niteliğe sahip olanların başında Edirne'nin köprüleri gelir; bunların en eskisi Tunca Irmağı üzerindeki Gazi Mihal Köprüsü'dür (1420). Bu köprü yakınında Yıldırım ve Seferşah isminde iki küçük köprü daha bulunur. Kent merkezinden Karaağaç'a giden yol üstünde ilk karşılaşılan köprü Tunca Köprüsü (1615), ikincisi ise Meriç nehri üzerinde kurulu Meriç veya Mecidiye Köprüsü'dür (1842).
Edirne'deki en uzun köprü, il merkezi dışında Ergene Nehri üzerinde yer alan ve ilçe merkezine ismini vermiş olan Uzun Köprü'dür.
Günümüzde bir kısmı otel olarak kullanılan tarihî Rüstem Paşa Kervansarayı (1554) da Edirne'nin görülmesi gereken anıtlarından birini teşkil eder. Bu binada yapılan restorasyon çalışması, 1980'de Ağa Han Ödülü almıştır.
15. yüzyıldan kalma Edirne Sarayı, 93 Harbi'nde cephanelik olarak kullanılmış ve kentin düşeceğinin anlaşılmasından sonra cephaneler, Rusların eline geçmemesi için havaya uçurulmuştur. Bu patlamadan sonra sadece Adalet Kasrı sağlam kalmıştır. Kalıntıları Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin düzenlendiği Sarayiçi semtindedir.
Edirne'de bulunan sivil tarihî yapılar arasında sayıları hızla azalan eski Edirne evleri de önemli yer tutar. Çoğu Kaleiçi semtinde bulunan ve neredeyse tümü ahşap olan bu evlerin bazıları son yıllarda restore edilmektedir.
İlin merkez ilçesinin Karaağaç kasabasında bulunan ve II. Abdülhamid devrinde yaptırılan Karaağaç Tren İstasyonu günümüzde Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılır. Binanın yanında 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması anısına inşa edilen Lozan Anıtı yer alır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, il ve ilçe belediyeleri düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl Genel Meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl Genel Meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl genel meclisi, İl Özel İdaresi'nin karar organıdır; başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Edirne Valisi, 1978 İspir doğumlu Yunus Sezer'dir. Ağustos 2023/376 sayılı kararla Kırıkkale Valisi iken atanmıştır.
Edirne Belediye Başkanı, 1983 Edirne doğumlu Filiz Gencan Akın (CHP), 31 Mart 2024 seçimlerinde %46,67 oy oranıyla seçilmiştir.
2024 yerel seçimleri sonuçlarına göre Edirne İl Genel Meclisi üye sayısı, 21 CHP ve 7 AK Parti olmak üzere 28'dir. Edirne Belediye Meclisi ise 20 CHP ve 11 AK Parti olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 genel seçimleri sonuçlarına göre, Edirne'yi temsilen TBMM'de CHP'den 2 milletvekili (Ediz Ün ve Ahmet Baran Yazgan), AK Parti'den 1 milletvekili (Fatma Aksal) ve İYİ Parti'den 1 milletvekili (Mehmet Akalın) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Edirne ili nüfusu: 422.438'dir. Bu nüfusun %81,04'ü şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 6.145 km2dir. İlde km2ye 69 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkez ilçede 238'dir.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,28 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%1,17) - Havsa (-%2,34)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 9 ilçe, 16 belediye, bu belediyelerde 100 mahalle ve ayrıca 253 köy vardır.

1935 Genel Nüfus Sayımı Edirne İli Anadil Sonuçları

2019-2020 Sezonu sonunda, futbol takımları Edirnespor 3. Ligde ve Uzunköprüspor, BAL'da (Bölgesel Amatör Lig) kalmışlardır. Edirnespor'un basketbol erkekler takımı kapanmıştır. Voleybol kadın bölgesel ligde 2 takımı yer almıştır.
Önemli spor tesisleri, 25 Kasım Stadyumu (5.000), Mimar Sinan Spor Salonu (2.000) ve Keşan Olimpik Açık Yüzme Havuzu (600)'dur.

Edirne'deki tarihî camiler listesi

Edirne Valiliği
Edirne Belediyesi
Edirne İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elazığ (Türkçe telaffuz: /ˈelazɯː/; eski adları ile: Harput, Ma‘mûretü'l-Azîz, El-Azîz,), Türkiye'nin Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Havzası'nda yer alır. İl, 11 ilçeden oluşmaktadır. Konumu itibarıyla Elazığ ili; doğuda Bingöl, kuzeyde Keban Baraj Gölü aracılığıyla Tunceli, güneyde Diyarbakır, batı ve güneybatıda Karakaya Baraj Gölü vasıtasıyla Malatya, kuzeybatıda ise Erzincan illeriyle çevrilidir. İlin sınırları 8.327 km²'si kara, 826 km²'si baraj ve doğal göl olmak üzere toplam 9.153 km²'lik alanı kapsamaktadır.
Forbes'e göre 2021 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en yaşanabilir ili, Türkiye'nin ise en yaşanabilir 19. ili seçilmiştir. Elazığlılara, Elazığ ağzında kardeş ve ağabey anlamlarına gelen Gakgoş hitabı kullanılır. İlin tarihi MÖ 20. yüzyıla dayanır. Tarihte Anadolu'yu Mezopotamya'ya bağlayan kervan yolları üzerinde önemli bir yerleşim yeri olmuş, birçok kültüre ev sahipliği yapmıştır. Müslüman, Hristiyan, Rum, Ermeni ve Süryani topluluklarının uzun yıllar birlikte yaşadığı bu bölgede günümüzde hâlâ farklı kültür ve medeniyetlerin kalıntıları görülmektedir. Elaziz'in adı, 17 Aralık 1937 tarih ve 3785 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 10 Aralık 1937 tarihli ve 7806 sayılı kararname ile Elazığ olarak değiştirilmiştir.
Elazığ'ın trafik plaka kodu 23'tür.

Elazığ, eski Harput'un devamı niteliğindedir. Bu nedenle Elazığ tarihi, Harput tarihiyle birlikte ele alınmaktadır. Harput, Anadolu'yu Mezopotamya'ya bağlayan kervan yolları üzerinde yer almış, birçok kültüre ve medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Harput'un bilinen en eski sakinleri MÖ 2000'li yıllarda Doğu Anadolu'ya yerleşmiş Hurriler'dir. Harput, Hurriler'in ardından Hitit hâkimiyetine girmiş, çok sürmeden MÖ 9. yüzyıl itibarıyla Doğu Anadolu'da devlet kuran Urartular'ın egemenliği altına girmiştir. Harput, 1085 yılında Türklerin eline geçmiş; daha sonra   İlhanlılar, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular ve Safeviler buraya hâkim olmuştur. 1516 yılında yapılan Çaldıran Muharabesi sonrasında Osmanlı Ordusu tarafından fethedilmiştir. Sonrasında Harput'taki yaşamın, şimdiki Elazığ merkez ilçesinin bulunduğu ovaya 19. yüzyıl ortalarında taşınması ve çevre ilçelerin bağlanması ile  bugünkü merkez ilçe ve 10 ilçeyi kapsayan Elazığ ili sınırları oluşmuştur. Esas gelişimini Cumhuriyet yıllarının başında göstermiştir. Sultan Abdulaziz'in tahta çıkmasıyla, Ahmed İzzet Paşa devrinde tayin edilen vali nin teklifiyle 1867 yılında şehre Ma'mûretü'l-Azîz adı verilmiş, halk arasında telaffuz zorluğu nedeniyle kısaca Elaziz olarak söylenmiştir. Elaziz ilinin adı, 17 Aralık 1937 tarihli ve 3785 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 10 Aralık 1937 tarihli ve 7806 sayılı kararname ile Elazığ olarak değiştirilmiştir.

Elazığ bölgesine ilişkin ilk yazılı tarih, Hitit tabletlerinden elde edilen bilgilerle aydınlanmıştır. Yazılı kaynaklardan elde edilen bilgilere göre yöre, İşuva adıyla anılmaktaydı. Yapılan Arkeolojik kazılarla bölgedeki Hitit varlığı teyit edilmiştir. MÖ 12. ve 7. yüzyıllar arasında bölgeye kökenleri Hurrilere dayanan Urartu Devleti hâkim olmuştur. Yazılı belgeler dışında Harput Kalesi, Altınova Norşuntepe'de ortaya çıkarılan Urartu yerleşimi, Palu Kalesi ve İzoli çivi yazılı kitabelerine ait bulgular, Urartu hâkimiyetindeki dönemi aydınlatmaktadır. MÖ 7. yüzyıldan itibaren Asur ve İskit akınları sonucunda Urartu Devleti zayıflamış, Harput ve çevresi  akınları ile Urartu Devleti zayıflamış, Harput ve bölgesi Med egemenliği altına girmiştir. Kısa süren Med hâkimiyetinin ardından Pers hâkimiyetine giren bölge, MÖ 4. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun tarihe karışmasıyla Sofene Krallığı olarak adlandırılmıştır. Sonrasında Romalıların hâkimiyetinde kalan Elazığ bölgesi, MS 6. yüzyıla kadar sık sık Bizans ile Sasani devletleri arasında el değiştirmiştir.

Elazığ bölgesi, 7. yüzyıldan itibaren ikinci kez Bizans hâkimiyetine girene kadar Bizans-Arap savaşlarına sahne olmuş ve 10. yüzyıldan itibaren tam anlamıyla Bizans hâkimiyetine girmiştir. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile birlikte Elazığ bölgesi de Türklerin hâkimiyeti altına girmiştir. 1085 yılında Çubuk Bey önderliğinde Çubukoğulları Beyliği kurulmuştur. Beyliğin hâkimiyeti uzun sürmemiş, bölge 1110 yılında Belek Gazi önderliğinde Artukluların eline geçmiştir. Belek Gazi'nin ardından hükümdarlık önce Davud'a, sonra kardeşi İmâdeddin Ebû Bekir'e geçmiş; bu dönemde Harput Artukluları adıyla anılan bağımsız bir beylik kurulmuştur. 1234 yılında bu beyliğe son veren Anadolu Selçuklularının hâkimiyetini, sonraki dönemlerde sırasıyla Dulkadiroğulları, Kadı Burhaneddin, Timur ve Akkoyunlu egemenlikleri izledi. 16. yüzyıl başlarında bir süre Safevî hâkimiyetinde kalan topraklar, 1514 yılında Osmanlı egemenliğine girdi.

Elazığ, gelişme ve büyümeye Cumhuriyet yıllarının başında başlamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Harput'tan, şimdiki Elazığ ilçe ve şehir merkezi olan Uluova'ya yeni, modern yerleşim alanları kurulmuş; il genelinde düz arazilerde tarım yapılmaya başlanmıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yaşanan olaylar ve 1925 yılında Şeyh Said önderliğinde Ergani ilçesine bağlı Eğil bucağında başlayan isyan, Elazığ'a da sıçramış; bölgede bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edilmiştir. Atatürk, 1937 yılında şehre bir ziyarette bulunmuştur. Elaziz'in adı, 17 Aralık 1937 tarih ve 3785 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 10 Aralık 1937 tarih ve 7806 sayılı kararname ile Elazığ olarak değiştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde çeşitli dönemlerde şehirde şeker ve çimento fabrikaları açılmış; bunların yanı sıra maden işletmeleri ve mermer fabrikaları da halkın bir bölümüne istihdam sağlamış ve kentin ekonomisine katkıda bulunmuştur. Cumhuriyet döneminin en önemli olaylarından biri de 2010 yılında yaşanan Elazığ depremidir. Depremde 41 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün verilerine göre, saat 04.32'deki ilk depremin ardından bölgede büyüklükleri 3.0 ile 5.5 arasında değişen 84 sarsıntı ve toplamda 796 artçı deprem kaydedilmiştir. 24 Ocak 2020 tarihinde saat 20.55'te 6.8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, ardından bini aşkın artçı sarsıntı olmuştur. Birçok bina yıkılmış, göçük altında onlarca kişi yaşamını yitirmiştir. Deprem sonrası Elazığ'da TOKİ destekli imar faaliyetleri başlamış ve kentin büyük bir kısmında yeni konutlar yapılmıştır.

Elazığ Doğu Anadolu Bölgesi'nin güneybatısında, Yukarı Fırat Bölümü'nde yer almaktadır. Toplam alanı 9.383 km²'yi bulan ve bu alanıyla Türkiye topraklarının %1,2'sini kaplayan il sahası, 30 ile 40º 21 doğu boylamları, 38º 17 ile 39º 11 kuzey enlemleri arasında kalmaktadır. Şekil olarak kabaca bir dikdörtgene benzeyen ve etrafını çevreleyen sular nedeniyle Türkiye haritasını andıran Elazığ topraklarının doğu-batı doğrultusundaki uzunluğu yaklaşık 150 km, kuzey-güney yönündeki genişliği ise yaklaşık 65 km'dir. İlin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.067 metredir. İl, doğudan Bingöl, kuzeyden Tunceli, batı ve güneybatıdan Malatya, güneyden ise Diyarbakır ilinin arazileriyle çevrilidir. Aynı zamanda Elazığ ili doğu, batı ve güneyinden Güneydoğu Toroslar'ın batı uzantıları ile çevrilidir. Elazığ ilinin  8.327 km²'si kara, 826 km²'si baraj ve doğal göldür. İl sınırları içindeki en önemli akarsu Fırat Nehri ve onun kollarıdır. 86 km² yüzölçümü olan Hazar Gölü, il merkezine 30 km mesafededir. Ayrıca Elazığ, Keban, Karakaya, Kralkızı ve Özlüce gibi önemli baraj gölleri ile çevrilidir.

Elazığ, genel olarak karasal iklimin etkisindedir. Önceden yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları ise soğuk ve sert geçse de, ildeki su potansiyeli nedeniyle Elazığ çevresine yapılan barajlar, il genelinde iklimi fazlasıyla yumuşatmıştır. Genel iklim koşullarına göre çok daha ılıman bir iklim hüküm sürmektedir. En fazla kış ve ilkbahar aylarında yağış alan ilde bu iklim yapısı tarımsal ürünlerde çeşitliliği artırmıştır.

Genel olarak karasal iklimin hâkim olduğu Elazığ, doğal bitki örtüsünün giderek yok olması nedeniyle bozkır (step) görünümündedir. Ancak dağlarının yüksek kesimlerinde meşe ormanlarına rastlanır. Ormanları genellikle bozuk baltalık denilen sağlıksız ağaç topluluklarından oluşur.

İlin önemli dağları, Hacı Ali (2.517 m) Akdağlar (2.450 m), Hazarbaba (2.347 m), Mastar Dağı (2.148 m), Haşto Dağı (2.069 m), Asker Dağı (1.768 m), Hasan Dağı (2.118 m), Yaylım Dağı (2.097 m), Taşkele Dağı (1.430 m), Meryem Dağı (1.490 m) olarak sıralanabilir. Elazığ ili doğu, batı ve güney bölgelerinden Güneydoğu Toroslar'ın batı uzantıları ile çevrilidir. İlin batısında Hasan Dağları (2.118 m), Bulutlu Dağı (2.004 m), Karga Dağı (1.925 m) ve Kamışlık Dağı (2.016 m), güneyinde Meryem Dağı (1.490 m) bulunmaktadır.

Elazığ ilinde, Palu İlçesi'nde Keban Baraj Gölü'ne karıştığı noktaya kadar 500 km. uzunluğunda 42000 km²'lik akaçlama havzasıyla Murat Nehri bulunur. Bunun yanı sıra Karasu ile Murat Nehri kollarının Keban İlçesinin kuzeyinde birleşimiyle güneybatı yönünde akan 2.800 km uzunluğu ile bilinen Fırat Nehri bulunmaktadır.

Elazığ'da ilçe merkezinin kurulu olduğu Elazığ Ovası (Uluova) ile birlikte, Yarımca Ovası, Behremaz (Sivrice) Ovası ve Kuzova olmak üzere 4 ova bulunmaktadır. Bunlardan Elazığ ve Palu ovaları, Elbistan-Malatya-Uluova-Palu-Muş çöküntü alan dizisi içinde yer almaktadır. Özellikle Cumhuriyet döneminin başlarında Harput'tan Uluova'ya (Elazığ Ovası) yoğun göç gerçekleşmiş ve şimdiki Elazığ yerleşkesi kurulmuştur.

Elazığ ilinde, Sivrice ilçesinde uzunluğu yaklaşık 22 km, genişliği 5–6 km olan ve il merkezine 25 km uzaklıkta bulunan Hazar Gölü yer almaktadır.  Keban ilçesinde  Keban Baraj Gölü ve Cip Baraj Gölü adlı iki adet baraj gölü bulunmaktadır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, il ve ilçe belediyeleri düzeyinde yürütülür. Belediye başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy

Erkekler Bölgesel Basketbol Ligi, Türk basketbolundaki lig sisteminin dördüncü seviye ligidir. Lige 2019 ile 2021 yılları arasında ara verilmiş olmasına rağmen 2021-22 sezonu itibarıyla lig tekrar faaliyete geçmiştir.

EBBL lig müsabakaları, 27 Şubat-2 Mart 2026 tarihlerinde başlayacak, 24-27 Nisan 2026 tarihleri arasında oynanacak son hafta grup karşılaşmalarıyla normal sezon tamamlanacak.
Normal sezon sonunda gruplarında ilk üç sırayı alan toplam 15 takım ile, ilk üçe giren takımlarla oynanan müsabakalar sonucunda en iyi dördüncü olan takım Play-Off Son 16 Turu’nda mücadele etmeye hak kazanacak.
Play-Off Son 16 Turu’nu geçen takımlar, Play-Off Son 8 Turu oynayacak. Bu turu başarıyla tamamlayan dört takım ise Final Grubu’nda mücadele edecek.
Normal sezon müsabakaları; yirmidokuz (29) takımın; toplam beş (5) grupta, çift devreli lig usulü oynanır..
Yeri ve tarihi daha sonra ilan edilecek Final Grubu müsabakaları sonucunda ilk iki sırayı alan takımlar 2026-2027 sezonunda TB2L'ye yükselecektir

Erzincan, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde Tarihi İpek Yolu'nun üzerinde yer alır. 2020 nüfus sayımına göre il nüfusu 234.431'di. Bu nüfusun %81,5'i şehirde yaşamaktaydı. Erzincan'ın güncel nüfusu ise  241.239'dur. İlin yüzölçümü 11.815 km2'dir. İlde km2'ye 20 kişi düşmektedir.
Merkez ilçeyle beraber 9 ilçe, 15 belediye, bu belediyelerde 159 mahalle ve 522 köy bulunmaktadır.
Erzincan'ın trafik plaka kodu 24'tür.

Erzincan'ın tarih öncesi çağlarda Urartu egemenliğinde olan bölgenin doğu-batı, güney-güneybatı yol güzergahlarında olması ve tarihi İpek Yolu'nun buradan geçmesi sebebiyle tarih boyunca şehir önemini korumuştur. Bu ticari hesaplar bölgeye Urartular haricinde Hititleri, Medleri, Persleri, Makedonları ve Romalıları da çekmiştir.
Uzun süre doğu ve batının çekişmesine sahne olan Erzincan, 7. yüzyıldan itibaren müslüman akınlarına uğramış, birkaç defa Bizanslılar ve Araplar arasında el değiştirmiştir.

1071 Malazgirt Zaferiyle Türkler Anadolu'ya girmiş ve zaferin hemen ardından Sultan Alparslan'ın kumandanlarından Emir Mengücek tarafından Kemah civarında ilk Türk beyliği olan Mengüçlü Beyliği kurulmuştur. Mengücek Beyliği 1228'e kadar devam etmiş, Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Alâeddin Keykubad tarafından sona erdirildikten sonra Erzincan, Anadolu Selçuklu Devleti'nin egemenliğine girmiştir. 1230'da Anadolu Selçukluları ile Harzemşahlar arasındaki Yassıçemen Muharebesi'ne sahne olan Erzincan, Moğol istilasına uğramıştır. Kısa bir süre sonra İlhanlıların egemenliğine girmiştir. İlhanlılar yöreyi beylerle (vali) yönetmişlerdir. Son İlhanlı valisi olan Alaeddin Eretna İlhanlı hükümdarı Bahadır Han'ın ölümü (1335) üzerine İlhanlılarla olan bağını kesip görünüşte Celayirîler'e bağlı kalarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Böylece Erzincan, 1335-1381 yılları arasında Eretna Devleti'nin hâkimiyeti altında kalmıştır. Eretna Devleti'nin Erzincan'daki yöneticisi Pir Hüseyin'in 1379 yılında ölümü üzerine Mutahharten Bey yönetimi ele geçirerek aynı yıl adına para bastırmış ve hutbe okutarak Erzincan merkez olmak üzere bağımsızlığını ilan etmiş ve Erzincan Beyliği'ni kurmuştur.

1401'de Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı egemenliğine katılan Erzincan kısa bir süre sonra Timur'un istilasından kurtulamamış; ardından 1419'da Karakoyunluların, 1455'te ise Akkoyunluların eline geçmiştir. 11 Ağustos 1473 tarihinde, Otlukbeli ilçesinde Fatih Sultan Mehmed komutasındaki 100 bin kişilik Osmanlı ordusu ile Uzun Hasan yönetimindeki 70 bin kişilik Akkoyunlu ordusu arasında gerçekleşen Otlukbeli Savaşı'nı Osmanlılar kazanmış, ancak bölge üzerinde tam bir hâkimiyet kuramamışlardır. Bölge bir süre yerel beylerin yönetiminde kalmış, 1514'te Yavuz Sultan Selim tarafından savaşsız biçimde Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. Erzincan 17. yüzyılda Celali isyanlarından, 19. yüzyılda da ova köylerini basan Dersim aşiretlerinden zarar görmüştür.

I. Dünya Savaşı'nda Sarıkamış Savaşı'nın galibi General Nikolay Yudeniç komutasındaki Rus Kafkasya Ordusu, 1915 yılının yaz aylarında Anadolu'ya taarruza geçmiş ve Erzincan'a kadar ilerlemiştir. Malazgirt'te karşı karşıya kalan iki ordu arasındaki Malazgirt Muharebesini Osmanlı ordusu kazanmış, Rus ordusu Malazgirt'i terk ederek Van'a doğru çekilmiştir. Böylece Türkler, Malazgirt'te zafer kazanarak yerleştikleri toprakları 844 yıl sonra yine aynı yerde korumuşlardır; ancak Rus ordusu geri dönerek 2 Temmuz 1916'da Erzincan Muharebesi'ni kazanıp Erzincan'ı işgal etmiştir. Rus ordusuyla birlikte hareket eden ayrılıkçı Ermeni çeteleri de Erzincan'a inmişlerdir. 18 Aralık 1917'de Sovyet hükûmetiyle yapılan Erzincan Mütarekesi sonrasında, 11 Ocak 1918'de Rus askerleri bölgeden çekilmiş; ancak Ermeni çeteleri katliama varan birçok kanlı olaya neden olmuştur. Kazım Karabekir komutasındaki askerî birlikler, 13 Şubat 1918'de Erzincan'ı, 22 Şubat 1918'de ise Tercan'ı Ermeni silahlı güçlerinden kurtarmışlardır.

Erzincan tarihinde değişik şiddetlerde 30'dan çok deprem olmuştur. Erzincan, 1939 ve 1992'de gerçekleşen iki büyük depremde büyük hasar görmüş, binlerce insan hayatını kaybetmiştir. 1939 depremi 20. yüzyılın 15 büyük depremden biridir. Bu depremde 32.000 kişi ölmüş, 4.125 kişi de ağır yaralanmıştır. 14.401 bina yıkılmış, 4.043 bina da ağır hasara uğramıştır. Deprem bölgesindeki kurtarma çalışmaları günlerce devam etmiştir. Özellikle Erzincan, Şebinkârahisar, Alucra, Fatsa, Erbaa ve Niksar cezaevlerindeki mahkûmlar büyük fedakarlıkla kurtarma çalışmalarına katılmışlardır. Bu çalışmalarından dolayı, 241 mahkûmun para cezalarının tamamını ve geri kalan cezalarının beşte dördünü bağışlayan bir kanun kabul edilmiştir. Depremden sonra, demiryolunun kuzeyinde yeni bir şehir inşasına başlanarak bugünkü Erzincan şehri kurulmuştur. Erzincan'da yıkıcı başka bir deprem de 13 Mart 1992'de yaşanmıştır. 6,8 büyüklüğündeki bu depremde 653 kişi yaşamını yitirmiştir.
Erzincan bölgesinde son bin yıl içinde şiddeti yediden daha büyük ondan fazla deprem yaşanmıştır. 

5 Temmuz 1993'te akşam üzeri 100'e yakın PKK mensubu Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünü bastı. Ezanın okunduğu sırada camiye giren örgüt mensupları cemaati zorla dışarı çıkardı. 1,5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekler kurşuna dizildi ve orada 29 sivil katledildi. Daha sonra köyün ateşe verilmesiyle 214 ev, okul, camii ve halkevi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan biri kadın 4 kişi  yanarak can verdi.
11 Temmuz 2005 tarihinde PKK'lılar Tunceli-Erzincan karayolunu kesmiş, araçlarda bulunan yolcuların para ve ziynet eşyalarına el koymuş ve bir askeri kaçırarak olay yerinden uzaklaşmıştır.

Erzincan Doğu Anadolu Bölgesi'nin Kuzeybatı bölümünde, Yukarı Fırat Havzası'nda 39°02′ ve 40°05′ kuzey enlemleri ile 38°16′ ve 40°45′ doğu boylamları arasında yer almaktadır. Yüzölçümü 11.815 km² olup il merkezinin denizden yüksekliği 1.185 metredir. İlçeleri Çayırlı, Erzincan, İliç, Kemah, Kemaliye, Otlukbeli, Refahiye, Tercan ve Üzümlü'dür. Birinci derece deprem kuşağı üzerinde olan ilin 1939 Erzincan depreminden sonra şehir merkezi, şimdiki yerinde yeniden kurulmuştur.
Erzincan ili genellikle dağlar ve plato (yayla)larla kaplıdır. Dağlar farklı yönlerde belli bir sıra içerisinde uzanır. Güneybatıdan Munzur Dağları, Kuzeybatıdan Refahiye Dağları il sınırlarına kadar uzanır. Erzurum'dan doğarak batıya doğru uzanan Karasu Nehri ve Kop Dağları, il alanını derinlemesine ve aralarında geniş düzlükler bırakacak biçimde böler. Dağlar il topraklarının yaklaşık %60'ını kaplar. Esence Dağı (Keşiş), ilin en yüksek noktasını (3.549 m) oluşturmaktadır. Köhnem Dağı 3.045 m, Sipikör Dağı 3.010 m, Mayram Dağı 2.669 m, Kop Dağı Tüneli'nin geçtiği Kop Dağı 2.963 m, Mülpet Dağı 3.065 m, Munzur Dağları 3.449 m, Kazankaya Dağı 2.531 m, Ergan Dağı 3.256 m, Dumanlı Dağları 2.618 m ve Coşan Dağı 2.976 m'dir.
Erzincan ilinde ovalar, doğu-batı ve kuzey-güney doğrultusunda uzanan dağ sıraları arasındaki çöküntü alanlarında yer alır ve birbirine boğazlarla bağlanmıştır. Erzincan ovası, doğu-batı yönünde uzanır. Denizden yüksekliği 1.218 m olan ovanın uzunluğu 40 km, toplam alanı ise 500 km²'dir. Kuzeyinde, doğu-batı yönünde uzanan bir fay hattı vardır. Kalın bir alüvyon tabakasıyla kaplı olan ovada, sulu tarım yapılmaktadır. Orta verimlilikte olup, buğday, şekerpancarı ve fasulye yetiştirilmektedir. Fırat vadisinin iki yanında, Sansa Boğazı'na dek olan alandaki çok sayıda düzlük Tercan ovalarını oluşturur. En genişi 180 km²'lik Çadırkaya (Pekeriç) Ovası'dır. Denizden yüksekliği 1.450 m ile 1.500 m arasında olan bu ova kalın bir alüvyon tabakası ile örtülmüştür.
İl toplam alanının, 1/20'sini yaylalar kaplamaktadır. Güneyde Munzur Dağlarının uzantıları üzerinde, özellikle Coşan Dağı yöresindeki yaylalar, seyrek ve kısa otlarla kaplıdır. Yer yer meşeliklere rastlanmaktadır. Daha doğuda Erzurum-Erzincan-­Bingöl sınırında bulunan Cemal Dağları'nın, Erzincan'da kalan uzantıları üzerinde, verimli yaylalar bulunmaktadır. Önemlileri arasında Çimen, Melan ve Sarıçiçek yaylaları zengin bitki örtüsüne sahip ilin en büyük ve en önemli akarsuyu Fırat ırmağıdır. Fırat 43,8 m³/sn ile 1.320 m³/sn arasında değişen debisi ile sulama, enerji ve su sporları amaçlarıyla kullanılmaktadır. Tercan ovalarında Fırat'a, kuzeybatıda Keşiş Dağları'ndan çıkan Çayırlık Deresi ile güneydoğuda yer alan Tuzla Suyu katılır. Tercan Ovası'nda suların birleştiği yerden itibaren, Fırat'ın en büyük kolu Karasu adını almaktadır. Yine Tercan Barajı ve Hidroelektrik Santrali buradadır.
Erzincan ovasında Fırat ırmağı iki yandan Mercan, Kom, Cimin, Pahnik ve Sürperen suları ile Çardaklı köyüne adını veren Çardaklı deresini alır. Irmak, Erzincan ovasından sonra, Bağıştaş'e kadar derin bir yatak içerisinde akar. Fırat ırmağı Kemaliye ilçesinde Kadıgölü Suyu ile Miran Suyu'nu aldıktan sonra ilçenin güneydoğusunda Başpınar yakınlarında Keban Baraj Gölü ile Elazığ il sınırına girer. Refahiye ilçesinin bir kısmından çıkan suların dışındaki tüm suları bünyesinde toplar. Refahiye ilçesinin bu suları, Çukurdere ve Orçul Çayı aracılığıyla Kelkit Çayı'na dökülür. Bölgedeki bütün akarsular kısa boylu sel karakteri taşıyan dere ve çaylardır. İlkbahar mevsiminde eriyen kar suları ve yağan yağmurlarla kabarır, zaman zaman taşkınlara neden olurlar. İl sınırları içerisinde coğrafi önemi olan göl yoktur. Çayırlı ilçesinde Yedigöller ve Aygır Gölü, Otlukbeli ilçesinde Otlukbeli Gölü, Kemaliye ilçesinde ise Kadıgölü gibi küçük göller bulunmaktadır.
Ormanlar, Refahiye ve Kemah çevresinde meşe, gürgen, dış budak ve sarıçam olarak yoğunlaşmıştır. İl topraklarının 911.479 hektarlık yaklaşık %76,57'si erozyon etkisi altındadır.

İlin en büyük ve en verimli akarsuyu Karasu'dur. Karasu Irmağı Fırat'ın en önemli iki kolundan biridir. Tercan ovaları ve Erzincan Ovası boyunca akar, Kemaliye ilçesinin güneydoğusunda Başpınar yakınlarında il sınırlarını terkeder. Karasu Irmağı geçtiği yol boyunca Çayırlık Dere, Tuzla Suyu, Mercan, Kom, Cimin, Pahnik ve Sürperen Suları, Çardaklı Deresi, Kadıgölü Suyu ile Miran 

Erzurum, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Erzurum şehridir. İl, 736.877 nüfusa sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük üçüncü ilidir. Yüzölçümü bakımından Türkiye'nin en büyük dördüncü ili olan Erzurum'da, temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Şehir, son yıllarda kış turizmiyle de öne çıkmaktadır. Soğuk iklimi nedeniyle sanayisi gelişmemiştir. 25.006 km² yüzölçümüne sahip il arazisinin yalnızca %15,17'si tarıma uygundur. Erzurum'un denizden yüksekliği 1.959 metredir.
Erzurum'un trafik plaka kodu 25'tir.

Erzurum'un yüzölçümünün çoğunluğunu dağlar (%64) oluştururken, platolar %20 ve yaylalar ise %12'lik bir alan kaplamaktadır. Erzurum ilinin bir bölümü Karadeniz Bölgesi'nde diğer bölümü ise Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer almaktadır.
İlin kuzeyinde Rize ve Artvin, kuzeydoğusunda Ardahan, batısında Bayburt ve Erzincan, doğusunda Kars ve Ağrı, güneyinde Bingöl ve Muş bulunmaktadır. Erzurum'un 20 ilçesi vardır; bunların 8'i Karadeniz Bölgesi'nde, geri kalan 12'si ise Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır. Karadeniz Bölgesi'nde yer alan ilçeleri İspir, Narman, Oltu, Olur, Pazaryolu, Şenkaya, Tortum ve Uzundere'dir. Yine Aziziye ilçesinin Ovacık kesimi de Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan ilçeler ise şunlardır: Aşkale, Aziziye, Çat, Hınıs, Horasan, Karayazı, Karaçoban, Köprüköy, Palandöken, Pasinler, Tekman, Yakutiye.

Türkiye'nin en yüksek ve en soğuk illerinden biri olan Erzurum'da sert karasal iklim hüküm sürmektedir. Genel olarak kışlar çok soğuk ve karlı, yazlar ise oldukça sıcak ve kurak geçer. Yılın hemen hemen 2–3 ayı boyunca bölge karla örtülüdür. Yaz, özellikle haziran ve temmuz aylarının ortalarına kadar kendini hissettirir. Yağış miktarı metrekareye yaklaşık 460 mm'dir. Bölgede eriyen karlarla akarsular beslenir.
İlin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan kuzey kesimleri haricindeki büyük kısmı Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır ve karasal iklime sahiptir. Erzurum'un yüksekliği ve yoğun kar yağışı (yılın 70 günü kar yerde kalır), güneş ışınlarının uzaya geri yansımasını artırır. Bu yüzden Erzurum, Türkiye'nin en çok güneş gören illerinden biri olmasına rağmen, en soğuk illerindendir. Yazın sıcaklık 35 °C'ye kadar çıkarken, kışın -30 °C'ye kadar düşer.

Erzurum, ilkbahar başlangıcında karların erimesiyle birlikte yeşile bürünmeye başlar. Ağustos ayı başlarında kuru rüzgârlar ağaç yapraklarını ve ekinleri sarartır. Ağustos ayının sonları ve Eylül ayında Erzurum çevresi sapsarı bir bozkır görünümündedir. Daha önce yüzölçümünün %9'u orman ve fundalık olan Erzurum'da sarıçam ve meşe ağaçları yetişiyordu, günümüzde bu alanlar oldukça azalmıştır.

İl sınırları içinde sırasıyla şu etnik gruplar yaşamaktadır:

Dadaş(Türk)
Kürt
Çerkes
Zaza
Hemşinli
Poşa

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Erzurum İl Nüfusu: 736.877 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 25.005 km2dir. İlde km2ye 29 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 273 kişi ile Palandöken'dir.)
İlde yıllık nüfus -%1,09 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Uzundere (%7,82) - Tortum (-%12,89) (Tortum'un Pehlivanlı Mahallesi, Uzundere'ye bağlanmıştır. Bu iki ilçenin artış-azalış oranlarındaki değişikliğin önemli nedeni budur.)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 20 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1188 mahalle bulunmaktadır. 

Erzurum'un ekonomisini genel olarak tarım ve hayvancılık ile sanayi ve ticaret unsurları oluşturmaktadır. Sanayi siciline kayıtlı 69 kuruluş vardır. İlde iki organize sanayi bölgesi vardır. Bölge, geçmiş dönemlerde de İpek Yolu üzerinde bulunmuştur. Bu durum, şehrin ekonomik olarak gelişmesini sağlamakla birlikte ticari önemini de ortaya koymaktadır. 1957 yılında Erzurum'da kurulan Atatürk Üniversitesi, şehirde ticari anlamda da canlılık sağlamaktadır. Erzurum, Türkiye'nin ve Doğu Anadolu bölgesinin en önemli ticaret merkezlerinden biridir. Bölgede, Oltu ilçesinde çıkarılan ve yarı kıymetli maden özelliğine sahip Oltu taşı ile bu taştan yapılan özel aksesuarlar, takılar ve benzeri eşyalar bölge insanı ve esnaf için önemli bir geçim kaynağıdır. Daha önce bölgede yalnızca Palandöken Dağı kış spor tesisleri ile sınırlı olan kış turizmi, özellikle son yıllarda önemli kazanımlar elde etmiş ve bölge geneline yeni altyapı ve tesislerle yayılmıştır. Bu özelliğiyle Türkiye sınırlarını aşarak, alanında dünyanın sayılı merkezlerinden biri haline gelmiştir. Spor tesisleri, bölge turizmi ve ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır.

Yüzölçümü bakımından Türkiye'nin dördüncü büyük ili olan Erzurum, 2.533.000 hektarlık bir alana sahiptir. Ekonomi, tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. 460 bin hektarlık tarım arazisinin 306 hektarlık bölümü sulanabilir durumdadır ve 268 bin hektarlık alanda ekim yapılmaktadır.
Bitkisel üretim tahıllar, yem bitkileri, baklagiller, endüstri bitkileri, yumrulu bitkiler ve yağlı tohumlardan oluşmaktadır. Ekili alanların 181 bin hektarında tahıl, 937 hektarında baklagiller, 3 bin hektarında yumrulu bitkiler, 2 bin hektarında endüstriyel bitkiler, 80 bin hektarında yem bitkileri, bin 500 hektarında meyve ve 780 hektarında sebze yetiştirilmektedir. Bitkisel üretimin değeri günümüzde 240 bin TL civarındadır.
Tahıl türlerinden en fazla buğday, arpa ve çavdar; sanayi bitkilerinden ise çoğunlukla şeker pancarı, patates ve ayçiçeği ekilmektedir.
Yaklaşık 4 bin çiftçi 40 bin hektarlık alanda organik tarım yapmaktadır. 2012 yılında yaklaşık 154 bin ton ürün elde edilmiştir. Organik tarım uygulamaları buğday, yonca, yem bitkileri, çayırotu, meyve ve bal üretimini kapsamaktadır.
Erzurum'da yetiştirilen başlıca meyveler elma, armut, ceviz, kayısı, erik, kiraz, vişne ve kızılcıktır.
2012 yılı verilerine göre Erzurum'da yaklaşık 760 bin küçükbaş ve 550 bin büyükbaş hayvan bulunmaktadır. Bu hayvanlardan 15 bin ton et, 358 bin ton süt, 7 bin ton tereyağı, 70 bin ton peynir ve 50 bin ton yoğurt üretilmektedir. Bal üretimi ise yaklaşık 1.500 tona ulaşmaktadır.

Erzurum ekonomisi başta tarım ve hayvancılık olmak üzere, hizmet ve inşaat sektörlerinden oluşmaktadır. Erzurum şehir merkezindeki günlük ticari hareketliliğe yön veren en önemli etkenlerden birisi de yaklaşık 70.000 öğrencisi olan Atatürk Üniversitesidir. Yaz aylarında üniversite öğrencilerinin şehirde olmaması ile oluşan ekonomik durgunluk bariz bir şekilde hissedilir.
Erzurum'da imalat alanında;

Gıda sanayi,
Kimya-plastik sanayi,
Metal Eşya Sanayi,
Makine Sanayi,
Petrol ve Tekstil Sanayi üretimde önde gelen sektörler olarak faaliyet göstermektedir.
Sanayi sektörü günümüzde beklenilen düzeyde olmasa da Erzurum ekonomisine belirli bir oranda katkı sağlamaktadır. 2011 yılı verilerine göre bu alanda Erzurum'da beş yüzden fazla şirket kurulmuştur.
Sanayi sektöründe faaliyet gösteren işletmeler, küçük ve orta ölçekli özelliktedir. Bu özelliklerinden dolayı söz konusu işletmeler, sadece yerel pazarlara yönelik üretim yapmakta ve düşük bir oranda istihdam sağlamaktadırlar.
İmalat sanayi: 

Gıda Ürünleri ve İçecek İmalatı: Peynir, yağ, yoğurt, hazır su, et ve et ürünleri üreten
Plastik ve kauçuk ürünler imalatı: PVC doğrama- PVC boru, plastik damacana- şişe- torba- çuval vb. üreten
Mineral ürünler imalatı: Çimento, hazır beton, kiremit, büz, briket, tuğla, parke taşı, kaldırım taşı, karo, mermer vs. ürünleri üreten
İşlenmiş metal ürünler imalatı: Demir doğrama, çelik kapı, kalorifer ve buhar kazanı, güneş kolektörü, doğalgaz bacası, teneke kutu, çivi vb. Ürünleri üreten
Motorlu kara taşıtı römorku imalatı: Motorlu kara taşıtları için kasa, römork ve yarı römork üretimi yapan
Oltu Taşı imalatı: Tespih başta olmak üzere çeşitli türden takılar üreten
Kimyasal madde ve ürünlerin imalatı: Boya, sabun, deterjan ve diğer temizlik ürünlerini üreten
Tekstil ürünleri imalatı: Giyim eşyası dışındaki hazır tekstil ürünleri ve çorap üreten
Ana metal sanayi: Metal döküm üzerine üretim yapan
Sınıflandırılmamış makine ve teçhizat imalatı: Soba, mangal, semaver vb. üretimi
Basım ve yayım; plak, kaset ve benzeri kayıtlı medyanın çoğaltılması ve matbaacılık alanında üretim yapan işletmelerden oluşmaktadır.
Sanayi yönünden merkez ilçe Aziziye, Erzurum ilinin diğer ilçelerine göre en gelişmiş olanıdır. İlçe sınırları dahilinde Erzurum Organize Sanayi Bölgesi yer almaktadır. Erzurum'un en önemli sanayi kuruluşu Aşkale Çimento Fabrikasıdır. Aşkale çimento Türkiye'nin en büyük sanayi tesislerini içinde bulunduran İSO1000 içerisinde yer alır. Diğer önemli bir şirket 1956 yılında üretime başlayan ve kamuya ait olan Erzurum Şeker Fabrikası'dır.

Erzurum Organize Sanayi Bölgesi'nde sanayi parsellerinin toplam alanı yaklaşık 87 bin dönüm büyüklüğündedir. Çalışan kişi sayısı 2.500'dür. Birinci Organize Sanayi Bölgesi, Erzurum'un Aziziye ilçe sınırları dâhilinde konumlandırılmıştır. 2012 yılında kurulma aşamasında olan 2. Organize Sanayi Bölgesi'nde, 2024 raporuna göre 3. etap altyapı çalışmalarının %94'ü tamamlanmış durumdadır. Sanayide elektrik kullanım oranı %20 civarındadır.

Şehirdeki Kültür Merkezi, birçok kültürel faaliyetlerin icrasına imkân sağlamaktadır. Ayrıca Erzurum Devlet Tiyatrosu tarafından birçok oyun sergilenmektedir. Şehirde 4 sinema salonu faaldir. İhsan Doğramacı Vakfı Özel Bilkent Erzurum Laboratuvar Lisesi, Bilkent Senfoni Orkestrası'nın belirli aralıklarla düzenlenen konserlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Dadaşlar (Erzurumlu) yüzyıllarca hayvancılık ve tarımla uğraşmış, günümüze kadar da bu gelenek süregelmiştir. Yazın yoğunlukla yaylalara çıkılmış, sonbaharda ise şehre inilmiştir. Böylelikle şehir ve göçebe hayatı birlikte yürütülmüş, sürekli göçebe hayatı yerine sadece yaz aylarını yaylalarda geçiren bir şehir hayatı tercih edilmiştir.

Dadaş, Türkiye'de Erzurum denince halk arasında akla gelen ilk sözcüktür. Dadaş, kökeni Kıpçak Türkü olarak veya Erzurum'un yerel halkı olarak bilinen bir etnik gruptur. Ayrıca Dadaş kelimesi, Erzurum'da ve yöresinde yaşayan insanları veya özellikle bu yöreye ait Erzurum barını oynayan kişileri ifade eder. Bu sebeple dadaş ifadesi üzerinde fikir beyan edenler, bunu Erzurum v

Eskişehir, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer alır. İdari merkezi Eskişehir şehridir. Nüfus bakımından Ankara, Konya ve Kayseri'den sonra İç Anadolu Bölgesi'nin dördüncü büyük ilidir. Nüfusu, 2023 sonu TÜİK istatistiklerine göre 915.418 idi. Eskişehir'in güncel nüfusu, 921.630'dur.
Türk Silahlı Kuvvetleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı, Hava Füze Savunma Komutanlığı, 1. Hava İkmal ve Bakım Merkezi Komutanlığı ve 1. Ana Jet Üs Komutanlığı Eskişehir'de bulunmaktadır. Ayrıca, hem askerî hem de sivil amaçlarla kullanılan Hasan Polatkan Havalimanı da ilde bulunmaktadır.
Eskişehir'in trafik plaka kodu 26'dır.

Eskişehir, İç Anadolu Bölgesi'nin kuzeybatısında yer almaktadır. İl merkezi; kuzeyinde Mihalgazi ve Sarıcakaya, doğusunda Alpu, Mihalıççık ve Ankara, güneyinde Mahmudiye, Seyitgazi ve Afyonkarahisar, batısında ise İnönü ve Kütahya  ile çevrilidir.
Eskişehir'in deniz seviyesinden yüksekliği 792 metredir.
İç Anadolu stepleri ile Kuzey Anadolu ve Batı Anadolu ormanları, şehrin bitki örtüsünü oluşturur. Sündiken Dağlarının güney yamaçlarında, 1.000 metreden sonra meşe çalılıkları; daha yükseklerde bodur meşeler görülür. 1.300 metreden sonra yer yer kara çamlar bulunur. Bazı bölgelerde karaçamların arasında kızılçamlar da görülür. Eskişehir'in güneyindeki platolarda orman bulunmaz, fakat bölgesel step bitkileri vardır. Porsuk ve Keskin derelerinin kenarlarında söğütler, kavaklar, karaağaçlar ve koruluklar bulunur.
Eskişehir'den geçen iki önemli akarsu Sakarya Nehri ve Porsuk Çayı'dır. Bu akarsuların il sınırları içinde iki baraj bulunmaktadır. Porsuk Çayı üzerinde Porsuk Barajı, Sakarya Nehri üzerinde ise Gökçekaya Barajı bulunmaktadır.

Kalabak suyu, Eskişehir ile özdeşleşmiş bir içme suyudur. Atatürk'ün bir seyahati sırasında ikram edilen suyun tadını beğenmemesi üzerine suyun araştırılması için verilen talimat doğrultusunda Türkmen Dağı eteklerinden bulunup 1936 yılında şehre getirilen sudur. Önceleri tankerlerde satılan su, son yıllarda damacana sistemiyle dağıtılmaktadır. 2013 yılında Sağlık Bakanlığı’nca yapılan resmî analizlere göre Türkiye’de incelenen 115 su markası arasında içilebilir sular sıralamasında üçüncü sırada yer almıştır.

Lületaşının Türkiye’de işlenebilir türü yalnız Eskişehir’de bulunmaktadır. ‘Beyaz altın’, ‘deniz köpüğü’ ve ‘Eskişehir taşı’ gibi adlandırmalar, lületaşının değerini, rengini ve kaynağını anlamlı bir biçimde ortaya koymaktadır.
Lületaşı, magnezyum ve silisyum esaslı ana kaya parçalarının yerin muhtelif derinliklerindeki başkalaşım katmanları içinde, hidrotermal etkilerle hidratlaşması sonucunda oluşmuş değerli bir taştır. Lületaşı ve benzer minerallere, Yunanistan'daki bazı adalarda, Moravya'da, Fransa'da, İspanya'da ve Fas'ta ve ABD'de de rastlanmaktadır.
Eskişehir ilinin Karatepe, Sarıkavak, Türkmentokat ve Gökçeoğlu köylerindeki sahalarda, yüzeyden 300 metreyi aşan derinliklerde içinde dağınık yumrular hâlinde lületaşı bulunan başkalaşım katmanlarına rastlanır.
Arkeolojik çalışmalar, lületaşının yaklaşık beş bin yıl öncesinden bilindiğini ve değişik amaçlarla kullanıldığını göstermiştir. Günümüzde lületaşı süs eşyası ve özellikle pipo yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca lületaşı, radyasyon emici özelliğinden dolayı uzay gemilerinde izolasyon malzemesi olarak da kullanılır.

Bölge, bor madeni yönünden önemli rezervlere sahiptir ve Kırka'da bulunan tinkal madeni işlenerek %33 oranında borik oksit (B₂O₃) elde edilmektedir. Perlit, manyezit, kalsedon, krom, toryum ve torit Eskişehir'de bulunan diğer madenlerdir.

Eskişehir, konumu gereği sıcak su kaynaklarının tam üzerinde bulunmaktadır. Şehir merkezinde ‘Sıcak Sular’ olarak isimlendirilen bölgede doğal termal kaynaklar bulunmakta; çok sayıda hamam hizmet vermektedir. Sıcak sular, Porsuk Çayı'nın güney kısmında geniş bir alan içinde bulunmaktadır. Suyun kaynağında 47 °C'ye ulaşan sıcaklık, bazı alanlarda 35 °C'ye kadar düşmekte, bazı alanlarda ise 55 °C'ye kadar yükselmektedir. Hamamlardaki su hafif demirli ve kükürtlüdür.
Bu bölgede çarşı içerisindeki tulumbalardan sıcak su akmakta olup, su bir dönem yakın bölgelerdeki evlere de verilmiştir. Yine il sınırları içerisinde Sakarı Ilıcaları, Hasırca, Kızılinler, Uyuzhamam-Alpu, Alpanos-Seyitgazi, Çardak(Hamamkarahisar)-Günyüzü, Yarıkçı-Mihalıççık ve Yalınlı-Beylikova bilinen kaplıcalardır.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Eskişehir, 'büyükşehir' statüsündedir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Eskişehir Valisi, 1976 Karaisalı doğumlu Erdinç YILMAZ, Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle Osmaniye Valisi iken atanmıştır.

Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Eskişehir'in ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye Meclislerinden alınan üyeler; başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranı dikkate alınarak Büyükşehir Belediye Meclisini oluşturur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı, 1970 Eskişehir doğumlu Ayşe Ünlüce (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %51.03 oy oranıyla seçilmiştir.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimlerine göre, dört değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 4'ü AKP, 9'u CHP, 1'i BBP ve 1'i DSP'li belediye başkanıdır.
Eskişehir Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 46'dır (Büyükşehir Belediye Başkanı, 14 ilçe belediye başkanı ve 31 üye). Bunların 13'ü AK Parti, 29'u CHP, 2'si DSP, 2'si BBP mensubudur.

Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarına ait bilgiler Eskişehir'in ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Eskişehir, 14 Mayıs 2023'te yapılan genel seçimlerde 6 milletvekilini Türkiye Büyük Millet Meclisine göndermiştir.
NOT : 14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri'nde İYİ Parti Eskişehir Milletvekili olarak seçilen İdris Nebi Hatipoğlu, 7 Kasım 2023 tarihinde AK Parti'ye geçerek bu partinin milletvekili olmuştur.
14 Mayıs 2023 Genel Seçim sonuçlarına göre seçilen milletvekilleri ve partileri şöyledir:

Fatih Dönmez (AK Parti)
Ayşen Gürcan (AKP)
İbrahim Arslan (CHP)
Utku Çakırözer (CHP)
Jale Nur Süllü (CHP)
İdris Nebi Hatipoğlu (AKP)

Eskişehir'in yerli halkı manavlardan oluşmaktadır. Şehirde Kırım Tatarlarının sayısı da fazladır. Eskişehir ili, Bulgaristan göçmenlerinin de buraya yerleşmesiyle özellikle 1950-55 ve 1965-70 dönemlerinde büyük bir nüfus artışı göstermiştir. İlin nüfusu 1970'te 460.000, 1980'de 543.802, 1990'da 641.000, 2010'da 765.000 kişi olmuştur.
Eskişehir'in nüfusu TÜİK 2021 verilerine göre 898.369'du. Eskişehir'in güncel nüfusu 921.630'dur. İlin yüzölçümü 13.960 km²'dir. İlde km²'ye 64 kişi düşmektedir. Eskişehir'de yıllık nüfus artış oranı ‰18.5 olmuştur. 2019 yılında TÜİK verilerine göre 14 ilçe belediyesi, bu belediyelerde toplam 539 mahalle bulunmaktadır.

BM raporuna göre yaşanabilirlik açısından Türkiye'nin en iyi ikinci şehri olan Eskişehir'in demografik yapısı şu şekildedir:

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Eskişehir İl Nüfusu: 927.956 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.960 km2dir. İlde km2ye 66 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 385 kişi ile Odunpazarı'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,69 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Odunpazarı (%1,19) - Günyüzü (-%4,81)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 14 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 540 mahalle bulunmaktadır. 

Sosyo-ekonomik gelişmişlik açısından Türkiye'nin önde gelen illerinden biri olup 32 milyon m² alanında 783 kuruluş ile faaliyet gösteren Türkiye'nin en büyük organize sanayi bölgelerinden birine sahiptir. 1950'lerin sonundan bu yana il ekonomisinin temelini oluşturan sanayisinin geçmişi, Bağdat Demiryolu'nun yapımı sırasında 1894'te kurulan Cer Atölyesi'ne kadar uzanır ve bu atölye 1924 yılında TCDD işletmesine devredilmiştir.
İlde büyük devlet işletmelerinin yanı sıra 1960 sonrasında hız kazanan yerel sermaye yatırımlarıyla gerçekleşmiş çok sayıda özel kuruluş bulunur. Başlıca sanayi dalları gıda, tekstil, lokomotif üretimi, makine imalatı, tuğla, kiremit ve çimentodur. Sanayi kuruluşlarının hemen hemen hepsi şehir merkezinde toplanmıştır. Ayrıca kentte lokomotif ve motor, basma, şeker, çimento, tuğla ve kiremit, un, bisküvi ve şekerleme, beton direk, uçak bakımı ve onarımı (TUSAŞ), sirke ve şarap, sunta ve mobilya, buzdolabı ve soba fabrikaları bulunmaktadır. Organize sanayi bölgesinde bunlara ek olarak çeşitli üretimler yapacak fabrikalar da bulunmaktadır. Küçük sanayi sitesinde, ağaç işleri, madeni eşya, dökümcüler ve çeşitli imalat ve iş tezgâhları vardır. İlin sanayi çarşısında, oto motor tamir ve bakım atölyeleri ile tezgâhları mevcuttur. 2006 yılı sonu itibarıyla şehirde çalışan sendikalı işçi sayısı ise 48.790'dır.
İl, 2007 yılında gerçekleştirdiği 472 milyon 118 bin dolarlık ihracatla ülke genelinde 19. sırada yer almıştır. 2007 yılında yapılan ihracatın yaklaşık 7 milyon doları tarım, 450 milyon doları sanayi ve 15 milyon doları ise madencilik sektörüne aittir.

Şehrin dışarıya sattığı başlıca ticari mallar tarım ürünleri, ham ve konsantre halde 

Gaziantep, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır. İdari merkezi Gaziantep şehridir. İl, 2024 yılı sonu itibarıyla 2.193.363 nüfusa sahiptir.
Gaziantep'te çok sayıda pınar bulunmasına karşın hiç bir doğal göl bulunmamaktadır. Bu yüzden şehrin birçok yerine yapay göller ve barajlar inşa edilmiştir. İlin en önemli akarsuyu Fırat Nehri ve kollarıdır. Gaziantep ilinde çok az doğal orman bulunmaktadır. İldeki toprakların sadece %14'ü ormanlık alanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda özellikle meşe ve kızılçam ağaçları hâkimdir. Meşe ormanlarının hepsi bozuk olup koruma altındadırlar. Kızılçam ormanlarının çoğunluğu yapay ormandır. Gaziantep ilinin batı ve kuzey çevreleri ormanlık, bozkır ve meralarla çevrilidir. İlin topraklarının yüzde 60'ı tarıma elverişlidir. Bu kısım, tarlalar, zeytin, Antep fıstığı, meyve ve sebze bahçeleri ile bağlarla kaplıdır.
İldeki başlıca dağlar, ilin batısındaki Nur Dağları ile Sof Dağları'dır. Nur ve Sof Dağları arasındaki bölge levha hareketleri sonucu oluşmuş bir çöküntüdür. İldeki en yüksek dağ ise 1.496 metre yüksekliği ile Büyük Sof Dağı'dır. İldeki başlıca ovalar ise İslahiye, Barak, Araban ve Tilbaşar ovalarıdır. Gaziantep ilinde Nurdağı ve İslahiye 1. derece, Yavuzeli ve Araban 2. derece, Oğuzeli, Nizip ve Karkamış ise 3. derece deprem bölgesidir. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinde kent ağır  hasar almıştır.
Gaziantep'in trafik plaka kodu 27'dir.

İl merkezi, kuzeyde ve kuzeybatıda Kahramanmaraş, kuzeydoğuda Araban, doğuda Nizip, güneydoğuda Oğuzeli, güneyde Kilis, güneybatıda İslahiye ve batıda Nurdağı ile çevrilidir.
Gaziantep'in deniz seviyesinden yüksekliği 850 metredir.
İlde çok sayıda pınar bulunmasına karşın hiç doğal göl bulunmamaktadır. Bu yüzden şehrin birçok yerine yapay göller ve barajlar inşa edilmiştir. Gaziantep şehri, Gaziantep Platosu üzerine kurulmuştur. Gaziantep'ten geçen Alleben Deresi iki merkez ilçeyi birbirinden ayırır. İl merkezinin yakınında hiç doğal orman bulunmaz. Bu yüzden il çevresinde kızılçam ağaçlarından oluşan yapay ormanlar oluşturulmuştur (Dülükbaba ve Burç ormanlıkları). İl merkezi 3. derece deprem bölgesindedir.

Gaziantep'te yazların sıcak ve kurak, kışların serin ve yağışlı geçtiği Akdeniz iklimi hüküm sürer. Sıcaklık sıfırın altına pek düşmez, karlı gün sayısı ortalama iki gündür. En sıcak ay ortalaması 27,7 derecedir. Akdeniz bitkisi olan zeytin, bağ, limon ve turunçgiller iklim şartlarına elverişlidir. Tarım olarak zeytin yetiştiriciliği ve fıstık yetiştiriciliği yaygındır. Nizip zeytini bu bölgeye has bir zeytin türüdür.

1927 yılı nüfus sayımında 214.499 olan il nüfusu geçen 70 yıl içerisinde %534 oranında artış göstermiştir. Bu artış oranı aynı dönem için Türkiye genelinde %317 olmuştur. Gaziantep uzun yıllar dikkate alındığında Türkiye nüfus artış hızının çok üzerinde bir nüfus artışı göstermiştir. Bunun sebebi ise aşırı derecede göç almasıdır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Gaziantep İl Nüfusu:2.222.415 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 6.803 km2dir. İlde km2ye 327 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 998 kişi ile Şahinbey'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %1,32 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Şehitkamil (%1,93) - Karkamış (%-4,47)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 9 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 737 mahalle bulunmaktadır. 

Gaziantep, ulaşım imkanları ve liman kentlerine yakınlık sebebiyle ekonomik açıdan Türkiye'nin en zengin kentlerindendir. Gaziantep'teki en önemli geçim kaynakları tarım, sanayi ve ticarettir. Güneydoğu Anadolu Projesi'nin tamamlanması ile kentte tarımın daha gelişmesi planlanmaktadır.Maden kaynakları açısından son derece fakir olan Gaziantep'te fosfat, manganez ve boksit çıkarılır.

Tarım şehir ekonomisinde önemli bir yer tutuyor olmasına rağmen özellikle yaz aylarında yağış az olduğu için tarım gerektiği kadar gelişememiştir. Gaziantep'teki en önemli tarım ürünü antepfıstığıdır. Türkiye'deki antepfıstığı üretimin büyük bölümü de Gaziantep'ten sağlanır. Öyle ki, 2007 yılında sadece Gaziantep'te 60.000 ton antepfıstığı üretilmiştir. Zaten antepfıstığı adını bu kentten almaktadır. Hatta Antepfıstığı Araştırma Enstitüsü de Gaziantep'tedir. Gaziantep'te antepfıstığı kadar zeytin ve üzüm de önemli tarım ürünlerindendir. Bu şekilde Gaziantep, tarımsal açıdan da çok gelişmiştir.
Tarım kadar olmasa da hayvancılık da Gaziantep ekonomisinde çok önemli bir yer tutar. İlde mera alanları çok olsa da verimsiz olduğu için kentte daha çok küçükbaş hayvan yetiştirilir. Kentte en çok yetiştirilen hayvan koyundur. Ancak verimli ırk olmadıkları için yeterince ürün elde edilememektedir. Kentten Arap ülkelerine çok sayıda canlı hayvan ihraç edilir.

Gaziantep, sanayi ve ticarette çok gelişmiştir. Kentteki bütün gelişme özel sektörün çabaları ile oluşmuştur. Gaziantep'te Türkiye'nin en büyük sanayi sitesi bulunur. Ayrıca Gaziantep, Türkiye'nin sanayi ve ticaretinde 5. sıradadır. Yakın zamana kadar ticareti büyük ölçüde sınır kaçakçılığına dayanan Gaziantep, şimdi gelişmiş bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Gaziantep'teki en önemli sanayi dalları pamuk ve akrilik iplik, halı, un, irmik, makarna, gıda maddeleri, bitkisel yağ, plastik, deterjan üretimi ve deri üretimidir.
Gaziantep'in ülke çapında ihracat payı %13'tür. Ayrıca kent, antepfıstığı üretim ve ihracatının %90'ını, kuruyemiş işleme ve ihracatının %85'ini, makarna işleme ve ihracatının %60'ını, pamuk ipliği imalat ve ihracatının %45'ini ve havlu imalat ve ihracatının %10'unu elinde tutmaktadır.

Ticaretin gelişmesi sonucu Gaziantep'te birçok büyük AVM bulunmaktadır. Bunlardan En Büyükleri İse Sanko AVM Forum Gaziantep’tir.
Uluslararası Irak Fuarı, 2006 ile 2010 yılları arasında Gaziantep'te yapılmıştır.

Gaziantep, madenler bakımından çok zengin değildir. Bu yüzden de ilde madencilik yaygın bir uğraş değildir. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'ne (MTA) göre Gaziantep'te boksit, demir, dolomit, fosfat, gümüş, krom, maden kömürü, doğalgaz ve petrol bulunur. Ancak sadece kum, kil ve taş çıkarılmaktadır.
İlde elektrik üretiminde en çok hidroelektrik enerjiden faydalanılmaktadır. Elektrik üretiminde Karkamış ve Birecik barajları bulunur. Su ısıtmak amacıyla ise güneş enerjisinden faydalanılmaktadır.

Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Gaziantep, bir ‘büyükşehir’dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi’ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Gaziantep Valisi 1972 Artova doğumlu Kemal ÇEBER  Haziran 2023/312 kararla, Rize Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Gaziantep'in ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Valiler

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı, 1966 Gaziantep doğumlu Fatma Şahin (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %38,83 oy oranıyla seçilmiştir.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimlerine göre, dört değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 5 tanesinde AK Parti'li, 2'sinde YRP'li ve diğer 2’sinde birer CHP'li ve MHP'li belediye başkanı bulunmaktadır.

T.C. Gaziantep Valiliği

Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı veya kısa adıyla Göç İdaresi Başkanlığı . Göç alanına ilişkin politika ve stratejileri uygulamak, bu konularla ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak, yabancıların Türkiye'ye giriş ve Türkiye'de kalışları, Türkiye'den çıkışları ve sınır dışı edilmeleri, uluslararası koruma, gönüllü geri dönüş, geçici koruma ve insan ticareti mağdurlarının korunmasıyla ilgili iş ve işlemleri yürütmek üzere İçişleri Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur.

Göç İdaresi Başkanlığı, 04/04/2013 tarihli ve 6458 sayılı "Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu" ile kuruldu. 6458 sayılı Kanunun 103 üncü maddesi Genel Müdürlüğün kuruluşunu düzenlemektedir. Söz konusu Kanun, 11/04/2013 tarihli ve 28615 sayılı Resmi Gazete de yayımlanmış ve aynı gün Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Yasanın çıkarılmasından bir sene sonra, 2014 yılında, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü faaliyetine başlamıştır. 29 Ekim 2021'de Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün adı değiştirilerek Göç İdaresi Başkanlığı olmuştur.

Yabancılar Genel Müdürlüğü
Uluslararası Koruma Genel Müdürlüğü
Düzensiz Göçle Mücadele ve Sınır Dışı İşleri Genel Müdürlüğü
Uyum ve İletişim Genel Müdürlüğü
Sınır Yönetimi Genel Müdürlüğü
Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Rehberlik ve Denetim Başkanlığı
Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı
Hukuk Müşavirliği
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü

İl Göç İdaresi Müdürlükleri

Göç Ataşelikleri
Göç Müşavirlikleri

Geçici Barınma Merkezi
GÖKSEM

Resmî site
X'te Göç İdaresi Başkanlığı

Gümüşhacıköy, Amasya ilinin en batıdaki ilçesidir. Daha önceki adı Hacıköy iken Gümüş nahiyesi ile adı birleştirilerek Gümüşhacıköy denmiştir.
Karadeniz Bölgesi'nde, Amasya iline bağlı ilçenin yüzölçümü 629 km²dir. Gümüşhacıköy ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 819 metredir. Doğuda Merzifon ilçesi, güney ve batıda Çorum, kuzeyde Samsun illeriyle çevrilidir.
Amasya ilinin kuzeybatısındaki dağlık kesimde yer alan ilçe topraklarının kuzeydoğusunu Tavşan Dağı, güneybatısını Ereğli Dağı, batısını da İnegöl Dağı (1.873) engebelendirir. Tavşan ve Ereğli Dagları'nın dorukları ilçe sınırları dışındadır. İlçenin orta ve doğu kesimi ovalıktır. Dağlardan inen Gümüşsuyu çayı ve Hamamözü Deresi gibi akarsular bu ovalık alanı suladıktan sonra ilçe sınırları dışında Kızılırmak ve Yeşilırmak'a katılır.

Doğu Roma İmparatorluğunun gözde şehri Etonia (M.S 140) üzerine kurulmuştur.

Bilinen ilk sakinleri Kimmerler olduğundan önceleri Kimmari olarak bilinmektedir.

Yöre 11. yüzyılda Artu Bey tarafından ele geçirilir. Sadreddin Artik el-Kimmari’nin 14. yüzyıl sonlarında imar ettiği yerleşme, sonradan Artıkova (Artukova) ve Artıkabat (Artukabat) adlarını alır. (Yakın ilçe Boyabat olduğu gibi)

Yörede gümüş yataklarına nazır olarak atanan ve burada uzun süre kalan Sadreddin Artık'ın torunu Hacı Ahmet Çelebi'den dolayı Hacı Nazır Köyü olarak değiştirilen adı, zamanla Hacıköy'e dönüştü. Gümüş madeninin has arpalık olarak Rumelili bir aile olan Köprülü Mehmet Paşa'ya verilmesi nedeniyle bir süre Has Arpalık olarak anıldı. 19. yy sonlarında Sivas vilayetinin Amasya sancağına bağlı bir kaza merkeziydi. O dönemde Mecitözü'ne de Hacıköy dendiğinden adı Gümüşhacıköy olarak değiştirildi.

Gümüşhacıköy bedesteni ve saat kulesi: Şehrin eski ticaret merkezi olup, uluslararası ipek yolunun önemli mekanlarından birisidir. Ünlü tarihçi Halil İnalcık: “Kural olarak bedestenli şehir uluslararası bir ticaret merkezidir.” demektedir. Nitekim Osmanlı'nın bedestenli şehirlerinden olan Gümüşhacıköy yüzyıllar boyu Hindistan İran ve Avrupa'dan gelen binlerce tüccarın tanışma konaklama ve alışveriş yaptığı yer olmuştur. Bedesten fethin hemen akabinde Anadolu-Rumeli ticaret yolu üzerinde bulunan şehir için emniyetli ve büyük hacimli bir ticarî aktivitenin sağlanması gâyesiyle kurulmuştur.

Amasya ili Karadeniz Bölgesi'nin orta bölümünde yer almaktadır. Gümüşhacıköy ilin kuzeybatısında konumlanmaktadır. İlçe doğusunda Merzifon'a 20 km, batıda Çorum ili Osmancık ilçesine 40 km, güneyde Hamamözü ilçesi (25 km) üzerinden Çorum iline 60 km devlet karayolu ile bağlı olup, ayrıca kuzeyden de Samsun ili Vezirköprü ilçesine yayla yolundan 40 km uzaklıkta bulunmaktadır.
İlçe 629 km²'lik bir yüzölçüme sahiptir. Deniz seviyesinden yüksekliği 819 m'dir.
İlçede 4 adet sulama amaçlı gölet bulunmaktadır. Bunlardan en büyüğü Karaköy (Balıklı), sırası ile İmirler, Çitli Bağlıca ve Keltepe mevkiinde bulunan Ayvalı göletleridir. Bu göletler sulu tarım alanlarını genişleterek halkın ekonomik gelir seviyesini artırmaktadır.

Yazları sıcak ve kurak, kışları ilçe merkezinde soğuk ve yağışlı, yüksek kesimlerde soğuk ve kar yağışlı olarak geçer.

Kentte kendir işleyen büyük ölçekli bir ip fabrikasının yani sıra, iki un fabrikası vardır. Geleneksel bir uğraş olan leblebicilik günümüzde de önemini korumaktadır.
Gümüşhacıköy ekonomik bakımdan Amasya ilinin az gelişmiş ilçelerindendir. Tarımın bütün kollarının yanı sıra tarım dışı etkinliklerde oldukça çeşitlenmiştir. En önemli tarla ürünleri şeker pancarı, buğday, arpa, baklagiller, tütün, soğan, ayçiçeği ve kendirdir. Akarsu boylarında başta elma olmak üzere çeşitli meyveler ve yerel tüketime yönelik sebzeler yetiştirilir.
Gümüşhacıköy'ün yüksek nitelikli basma tütünü, tütün harmanlarında tat ve koku vermekte kullanılır. İlçede bir tütün basım evi vardır. Hayvancılık oldukça gelişmiştir. Yaylalarda koyun, ovalık kesimlerde ise geniş çaplı sığır beslenir. Ayrıca tavukçuluk ve arıcılık da yapılır. Orman ürünleri çeşitli atölyelerde değerlendirilir. İşleyen fabrika ve imalathanelerde üretilen sicim ve ipler il dışında satılır. İlçe topraklarında manganez yatakları vardır.

Gümüşhacıköy Belediyesi 1890 yılında kurulmuştur. Son yapılan nüfus sayımına göre şehir merkezi nüfusu 14.620'dir. Köy nüfusu 10.615'tir. Toplam nüfusu 25.235'tir. İlçeye bağlı 12 mahalle bulunmaktadır.

Gümüşhacıköy kentindeki tarihsel yapılar şunlardır:

Köprülü Mehmet Paşa Camii; 1660'ta Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılan ve 1943'te deprem nedeniyle yıkıldıktan sonra 1948'de yeniden inşa edildi.
Köprülü Mehmet Paşa'nin torunlarından olan Hafız Ahmet Paşa'nin oğlu Abdül Baki Bey tarafından 1756'da Hacı Nadir Baba Türbesi yanında bulunan Büyük Hamam ve arasta (1669);
Yanyalı Mustafa Paşa'nin oğlu Ali Rıza Bey tarafından 1898'de yaptırılan ve 1948'de yıkılıp yeniden yapılan saat kulesi
Osmanlı döneminde Gümüş madeni adıyla kaza merkezi olan ve Gümüşhacıköy'ün 5 km güneybatısında yer alan bugünkü Gümüş bucak merkezindeki tarihsel yapılar arasında 1429'da ahşap olarak yapıldıktan sonra 1560'ta kâgir olarak yeniden inşa edilen ve 1946'da onarım gören Yörgüç Paşa Camii ile
1415'te yapılan Haliliye Medresesi
Kesikbaş Mezarı: Artıkabat Mahallesi, Kesikbaş Mevkii, Ayşe Pınarı civarında.
Dedeoğlu: Orman dairesi, Jandarma eski karakolunun arkasında.
Filibeli Mehmet Efendi Türbesi: Filibe'den gelen Mehmet Efendinin türbesi, Kırmızıların Hanı içerisinde
Hacana
Ali Pir Civan Türbesi: Sarayözü (halk arasında Sarayüzü) köyünde Ali Pir Civan Alevi pirlerindendir.
Kurt Baba: Bulak Kalesine yakın Eymir ile Keçiköy arasındadır.

Hasadı yapılan tarım ürünleri buğday, şeker pancarı, soğan tütün haşhaş arpa fiğ ve nohuttur. İlçede yeni yeni bağ ve bahçecilik ve seracılık yaygınlaşma göstererek ürün çeşitliliğinin artmasına ve halkın gelir seviyesinin artmasına yeni alternatifler sunmaktadır. İlçenin hayvan potansiyeli yerli, melez ve kültür ırkı büyük baş hayvanlardan oluşmakta ve suni tohumlama hizmetleri ile kültür ırkı hayvan oranı gün geçtikçe artmaktadır. Aralık 2003 itibarıyla hayvan sayıları: büyükbaş hayvan sayısı 14.122, küçükbaş hayvan sayısı 18.000 civarındadır.

Samsun'u İstanbul'a bağlayan karayolunun güneyinde yer alan Gümüşhacıköy, bu yolla il merkezi Amasya'ya 68 km uzaklıktadır. Merzifon'a 18 km, Hamamözü'ne 23 km ve Osmancık'a 35 km uzaklıktadır. İlçe merkezi Orta ve Doğu Karadeniz bölümlerini İstanbul'a bağlayan Devlet karayolu üzerinde kuruludur.

Gümüşhane, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yer alır. Doğuda Bayburt, batıda Giresun, kuzeyde Trabzon ve güneyde Erzincan ile komşudur.
Gümüşhane ilinin 2024 yılı nüfusu 142.617'dir. Bu nüfusun %75'i şehirde yaşamaktadır (2020 sonu). İlin yüzölçümü 6.668 km2'dir. İlde km2'ye 21 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkez ilçede 27'dir.) 2020 yılında ilde yıllık nüfus %13,87 azalmıştır.
2020 TÜİK verilerine göre 6 İlçe, 14 belediye, bu belediyelerde 76 mahalle ve 318 köy bulunmaktadır.
İlin denizden yüksekliği 1.210 metredir.
Gümüşhane'nin trafik plaka kodu 29'dur.

Gümüşhane adı şehre sonradan verilen bir isimdir. Osmanlı Maliye Kayıtlarında dahi ilk kez 18. yüzyılda "Gümüşhane" adıyla resmi kayda geçmiştir. Bunun öncesinde şehir merkezi 1200 yıldan uzun bir süre "Canca" adıyla, ilçeleriyle birlikte bölge adı olarak ise binlerce yıl boyunca "Khalybia/Haldia" olarak anılagelmiştir. Gümüşhane kelime anlamı itibarıyla Türkçe: Gümüş + Farsça: Hane/Yurt/Diyar sözcüklerinin birleşiminden oluşup "Gümüş Evi/Diyarı" anlamına gelmektedir.
Argyropolis adı milliyetçilik akımından etkilenen kesimlerce şehre sonradan verilen isim olup Yunanca Gümüşhane anlamına gelmektedir. Yunanca: Αργυρούπολης: αργύρος argyros "gümüş" + πολης (polis) kent.
Khalybia adı Gümüşhane yöresine Antik Çağlarda verilmiş bir isimdir.Yunanlar Karadeniz Bölgesi'nde yaşayan yerli kabilelere mesleklerine, yaşadıkları yerlere ya da göze çarpan özelliklerine göre isimler vermişlerdir. Gümüşhane yöresi daha o yıllarda işletilmeye başlanan madenleriyle özellikle de karbonlu demiriyle meşhur olduğundan bölgeye Khalybia (Khalyps: Yunanca demir + ia/ya: ülke-bölge belirten son ek = Demir Diyarı) adını vermişlerdir. Doğu Karadeniz'de maden işiyle uğraşan yerlileri de "Khalyb" olarak anmışlardır.
Canca adı daha çok Gümüşhane ilinin merkez ilçesini tanımlamakla birlikte ilk kez 6. yüzyılda Bizans Tarihçisi Prokopius'un "Yapılar" isimli eserinde "Tzantzakhon/Tzantzak" (Zan yani Laz yurdu) olarak geçmektedir. O tarihten, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine dek en az 1200 yıl boyunca şehir merkezi bu isimle anılmıştır.

Deniz seviyesinden 1150 m yükseklikte, Harşit Çayı'nın oluşturduğu dar bir vadide kurulan Gümüşhane, işletilmesi oldukça eski dönemlere kadar giden gümüş yataklarının varlığı ve tarihi İpekyolu'nun üzerinde bulunması sebebiyle tarih boyunca önemli bir merkez olma özelliği taşımıştır.

Bölgede yapılan arkeolojik çalışmalarda MÖ 3500 tarihlerinde bölgede insan yerleşimine ve MÖ 3000 tarihlerinde tarım yapıldığına dair izler bulunmuştur. Asurlular döneminde Hayasa-Azzi ülkesi olarak adlandırılan bölgede Hitit döneminde Karadeniz Bölgesinin otokton halkı Kaşkaların yaşadığı sanılmaktadır. MÖ 9. yüzyılda Urartu hakimiyetine giren, Kimmer ve İskit saldırılarına uğramıştır.
Gümüşhane ve çevresi ile ilgili ayrıntılı bilgi veren ilk yazılı kaynak diğer Doğu Karadeniz illerinde olduğu gibi Ksenophon'un Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) isimli eseridir. Perslerle giriştiği savaşın ardından deniz yoluyla Yunanistan'a dönmek isteyen Ksenophon ve binlerce askeri, gerekli gemi ve teçhizatın toplanması için aylarca Karadeniz Bölgesi'nde konaklamışlardır. Kaldıkları süre zarfında Doğu Karadeniz kabileleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler veren Ksenophon o tarihlerde Torul civarında yaşayan bir Tzan (Zanlar) kabilesi olan "Driller" ile ilgili bilgileri de kaleme almıştır. Sorgun ağacından kalkanları, mızrakları ve dizlikleriyle Driller, Karadeniz'in en savaşçı kabilesi olarak tasvir edilmiştir.
Makedon Kral Büyük İskender'in Anadolu'daki Pers hakimiyetine son vermesinin ardından kısmen özgür kalan Gümüşhane çevresi sonraları Pontus Krallığı tarafından ilhak edilmiştir. Diğer Doğu Karadeniz illeri gibi Gümüşhane de Pontus Kralı Büyük Mithridates'in yanında Roma İmparatorluğu'na karşı cephe almıştır. Mithridates'in oğlu Pharnakes'in Zela'da Jül Sezar'a kaybetmesiyle, o devirde tüm Roma'yı korkutan Karadeniz kabilelerini yenmesiyle gururlanan Sezar dünyaca ünlü "Geldim, gördüm, yendim..." sözlerini söylemiş ve neticede bölgede Roma hakimiyeti başlamıştır.

Ksenophon'dan yaklaşık 6 asır sonra da Roma İmparatorluğu'nun Kapadokya Valisi Arrianus bizzat bölgeye gelmiş ve Karadeniz ile ilgili raporunu İmparator Hadrianus'a göndermiştir. Raporunda Torul civarında ikamet eden "Dril" adlı Tzan kabilesinin hala eskilerin anlattığı gibi savaşçı olmasından ve yaşadıkları Dorula (Kuzeybatı Gümüşhane) bölgesinin yüksek korumalı bir bölge olduğundan ve kralsız yaşadıklarından bahsetmiştir.
Yine MS 2. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu'nun ünlü lejyonlarından, İmparator Titus Flavius Vespasianus'un da Roma-Yahudi Savaşı'nda bizzat komuta ettiği "Legio XV Apollinaris" (Güneş Tanrısı Apollon'a Sadık Lejyon) adlı Güneş Lejyonu Doğu Karadeniz'de Gümüşhane-Satala bölgesinde üslenmiş ve bu lejyon bölgedeki varlığını 5. yüzyıla dek sürdürmüştür.
Ancak yine de dağlık ve ormanlık araziden dolayı Roma İmparatorluğu hakimiyetinin tam olarak etki edemediği Doğu Karadeniz bölgesine imparatorluğun ikiye bölünmesinin ardından Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus zamanında General Tzittas komutasında bir ordu gönderilmiştir. Bölgedeki Tzan kabilelerinin üzerine yürüyen lejyonerler, bu kabileleri yenilgiye uğratmış ve Gümüşhane'nin de içinde bulunduğu Tzan topraklarını kontrol altına almışlardır. Bölgeyi gezerek gözlemlerini kaleme alan Bizans Tarihçisi Prokopius Maçka-Gümüşhane hattının Koksilinon Tzanlarının Bölgesi olduğunu ve bu bölgede Skhamalinikhon (Sumela) ve Tzantzakhon (Canca) isimli iki büyük kale olduğunu yazmaktadır. Prokopius ayrıca Tzanların yani Lazların bu bölgede asırlardır özgür olarak yaşadıklarını ancak I. Justinianus döneminde artık savaşmaktan vazgeçip Hristiyanlık dinini kabul ettiklerini aktarmaktadır. Bu teslimiyetten sonra bölgenin yerlileri olan Tzan kabileleri, kilise, ticaret ve egemen devletin dili olması dolayısıyla her alanda Yunanca'nın etkisine maruz kalmışlardır. Kilisenin etkisi ve Antik Tzan dilindeki yer adlarının da Yunanca fonetiğe uyarlanarak değiştirilmesi yerli Tzanların hızla Rumlaşması sonucunu doğurmuştur. 

Osmanlı Döneminde de Ortodoks Hristiyan mezhebinden (Rum mezhebinden) olduklarından dolayı bu yerliler Osmanlı defter kayıtlarına Laz yerine "Rum" olarak kaydedilmiştir. Ancak yine de tüm Bizans politikalarına rağmen Canca merkezli Khalybia, General Thomas, Haldialı İoannis ve Theodoros Gavras gibi liderlerin öncülüğünde Bizans'a karşı pek çok isyanın doğduğu ve destek bulduğu şehir olmuştur. Bizans İmparatorluğu'nun 1071'de Selçuklu Hanedanı'na kaybetmesinin ardından Anadolu'da Bizans otoritesi zayıflamış Trabzon ve Gümüşhane çevresi, Gümüşhane kökenli aileler tarafından yönetilmiştir. Trabzon İmparatorluğu kurulana kadar da son Khalybia dükü bölgede hüküm sürmeye devam etmiştir.

İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra Komninos Hanedanı, Gürcülerin desteği ve korumasıyla ata yurtları olan Karadeniz'e sığınmışlardır. Trabzon'a geldiklerinde son Khalybia dükü Nikiforos Paleologos'un şehri Komninos Hanedanı'na teslim etmesinin ardından 1204'te Trabzon İmparatorluğu kurulmuş ve Gümüşhane yöresi I. Aleksios'un imparator olmasıyla Trabzon'a bağlanmıştır. Bu dönemde de Tzanikhitai ve Kavazitai gibi yerli Tzantzaklı (Cancalı) aileler Trabzon sarayında da saygın ve söz sahibi olmuşlardır.
13. yüzyılda başlayan Moğol baskısı sonucu Anadolu'ya Türk göçlerinin artmasıyla Karadeniz'de de Türkmenler görülmeye başlamıştır. Trabzon İmparatorluğu'ndaki taht mücadelelerinden faydalanan Türkmenler, Torul civarını ele geçirmişlerdir. Gümüşhane çevresinde yönetim zaman zaman el değiştirse de yörede Trabzon İmparatoru'na bağlı lordlar sürekli olarak Türkmenlere karşı mücadele etmişlerdir. Hatta Haldia Dukaları karşı saldırılarla Türkmenlerin ele geçirdiği kaleleri geri almışlardır. Ancak bölgede sonu gelmeyen çatışmalar 14. yüzyıla gelindiğinde Gümüşhane'yi harabeye çevirmiştir. 1340, 1341, 1343, 1351'de Akkoyunlular, 1360'ta Hoca Latif, 1368'de Kılıçarslan Gümüşhane bölgesine saldırmışlarsa da Osmanlı akınları ilk kez IV. İoannis döneminde 1442'de başlamış ve bölge Fatih Sultan Mehmet döneminde kesin olarak Türk egemenliğine alınmıştır. 1461'de 140 bin kişilik Osmanlı ordusuyla Trabzon'un alınmasından sonra Gümüşhane; ancak bundan 12 yıl sonra 1473'te tamamen Osmanlı İmparatorluğu'na katılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Canca(Gümüşhane); Canik, Lazistan (Caneti/Çanona) ve Merkez(Trabzon) sancaklarıyla birlikte Trabzon Vilayeti'nin dört sancağından biri durumundaydı. Şehrin geçmişine saygı adına Osmanlı İmparatorluğu da Gümüşhane merkezi gerçek ismi olan "Canca" ismiyle anmıştır. Fatih Sultan Mehmet'in 1473'te bölgeyi ele geçirmesiyle Osmanlı İmparatorluğu'nun darphanesi haline gelen Gümüşhane, imparatorluk hazinesinin altıda birini karşılamaktaydı. Burada basılan gümüş paraların üzerine "Canca'da basılmıştır." yazılmaktaydı. İmparatorluğun darphanesi olması özelliğinin yanında doğu seferlerinde de Yeniçeri ordusunun top ve tüfek mermileri Gümüşhane'de dökülmüştür. Özellikle 18. yüzyılda imparatorluğun askeri masraflarının yüzde sekseni Canca'dan karşılanmıştır.
Yöreyi gezen Katip Çelebi'nin "Önemli ve Canlı" olarak tanıttığı, Evliya Çelebi'nin "Burada olan gümüş başka hiçbir diyarda yoktur." cümlesiyle bize aktardığı Gümüşhane 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde tükenmiş, çıkarmaya değecek miktarda gümüş yatağı kalmadığından şehir geri plana düşmeye başlamıştır.
1914 yılının yazında patlak veren I. Dünya Savaşı'yla aynı yılın sonbaharında Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu'na saldırmışlardır. 1916 yılında Rusların Doğu Karadeniz'i işgalinin ardından, 3.Ordu, 18. Piyade Tümeni, Lazistan Cephesi olarak adlandırılan Gümüşhane-Torul hattında savunma yapmıştır. 1918 yılında Rusya'da gerçekleşen Bolşevik İhtilali'yle savaştan çekilen Ortodoks-Hristiyan Çarlık Ruslarının yerine, Ortodoks-Hristiyan olan yerliler Pontus Ayaklanması'nı başlatmışlardır. İmparatorluk döneminde Gümüşhane'de "Maden İşletmelerinin Başları" olarak anılan

Hakkâri, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır. TÜİK verilerine göre 2021 sonu itibarıyla 278.218 kişilik nüfusa sahipti. Hakkâri'nin güncel nüfusu 282.191'dir. Ülkenin en kalabalık altmış ikinci ilidir. Tamamı Doğu Anadolu Bölgesi'nin doğusunda yer alır. Hakkâri'nin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 1.720 metredir. Yüzölçümü 7.095 km2'dir ve bu bakımından Türkiye'nin kırk sekizinci büyük ilidir. İlde km2ye 40 kişi düşmektedir. Hakkâri'de 5 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 56 mahalle ve 125 köy bulunmaktadır. İlin batısında Şırnak, kuzeyinde Van, doğusunda İran ve güneyinde Irak vardır.
Hakkâri'nin trafik plaka kodu 30'dur.

Sırasıyla Hurri ve Urartu krallıklarının parçası olan Hakkâri, Pers İmparatorluğu'nun egemenliğinden sonra Arap egemenliğine geçmiştir. Abbâsîlerden sonra, 9. yüzyıldan itibaren bölgeyi yerel Kürt beyleri kontrol etmeye başlamış, 10. yüzyıldan itibaren bölge, Mervaniler'in eline geçmiştir. Kısa bir dönem Selçuklu hanedanına bağlı kalmıştır 16. yüzyılın başlarına kadar Van ve Amadiye bölgeleri Hakkâri'den yönetilmiştir. 12. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar Hakkâri emirleri tarafından yönetilmiştir. 1548 yılında ise Hakkâri Emirliği Osmanlı'ya tabi olmuştur.
Coğrafi konumu sayesinde pek çok millete ev sahipliği yapan Hakkâri, 1662 tarihinde Katolik mezhebini benimsemeyen Asuriler Diyarbakır metropoliti XIII. Mar Şimun Denha önderliğinde yeniden örgütlenerek Hakkâri'nin Kodşanis/Koçanis (hâlen Konak) köyünü patriklik merkezi olarak benimsemişlerdir. Nasturi patrikleri 1918 yılına kadar bu köyde ikamet etmişlerdir. 19. yüzyıl ortalarına dek Hakkâri nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan Nasturiler, 1843 ve 1846'da Cizre Emiri Bedirhan Bey ile Hakkâri Emiri Nurullah Bey'in düzenlediği iki saldırıda önemli ölçüde zayiat vermişlerdir. 1915-18 döneminde aşiretlerle çatışan Hakkâri Nasturileri önce İran'da Urmiye yöresine ve daha sonra İngiliz yönetimine giren Irak'a iltica etmişler, 1924'te topluca geri dönmeye teşebbüs etmişlerse de 12-28 Eylül 1924 tarihleri arasında yürütülen Şemdinli Harekâtı ile tenkil edilerek geri püskürtülmüşlerdir.
Daha önceleri Siirt iline bağlı olan Beytüşşebap ilçesi, 6 Mayıs 1936'da Hakkari iline bağlandı. Çukurca 1953'te Hakkâri merkezden ayrılarak ilçe yapıldı. 1957'de Uludere, Beytüşşebap'tan ayrılarak ilçe oldu. Bu iki ilçe 1990'da kurulan Şırnak iline bağlandı. Derecik 2018'de Şemdinli'den ayrılarak ilçe statüsüne kavuştu.

Doğusunda İran ve güneyinde Irak ile komşu olan Hakkâri'nin batısında Şırnak, kuzeyinde ise Van illeri vardır. En yüksek noktası 4.150 metreye ulaşan Cilo Dağı, Hakkâri sınırları içerisindedir.

Hakkâri il sınırları çok çetin ve zorlu coğrafi koşullara sahiptir. Yüzölçümünün çok büyük bir kısmı dağlık alandır. Bölgede Yüksekova ilçe merkezi dışında düzlük alan bulunmamaktadır. Dağların yükseltisi birçok yerde 3.000 metreyi geçebilmektedir. Ülkenin en yüksek ikinci noktası olan Cilo Dağı, Hakkâri il sınırları içerisindedir. Şehrin Irak ile sınır oluşturan Çukurca ve Şemdinli yöreleri kuzey kesime göre daha az yükseltiye sahiptir.

Yüksek rakım ve zorlu coğrafi koşullar, Hakkâri iklimini elverişsiz bir konuma getirmiş bulunmaktadır. Yazları sıcak ve kurak, kışları çok soğuk ve yağışlıdır. Doğu Anadolu Bölgesi'nin en çok yağış alan yerlerinden biridir. En çok yağış ilkbaharda düşmekle beraber kışın kar örtüsü uzun süre yerde kalabilmektedir. İlkbaharda düşen yağışlar aylık olarak 100 mm'yi geçmektedir. Yıllık yağış yaklaşık 800 mm'dir. Yıllık sıcaklık ortalaması 10 °C'dir. Kış ve yaz ayları arasındaki sıcaklık farkı bir hayli fazladır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Hakkâri ili nüfusu: 279.681'dir. Bu nüfusun %70,0'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 7.095 km2dir. İlde km2ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı Derecik'te 57'dir.) İldeki nüfus azalış oranı ise %0,89 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Çukurca'dır (-%8,50) (Bu ilçenin nüfusu 2023 yılında %21,29 oranında artmıştı).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 5 ilçe, 8 belediye, bu belediyelerde 68 mahalle ve ayrıca 117 köy vardır.

Geçim kaynaklarının başında sınır ticareti ve hayvancılık gelir. Son yıllarda gerek özel sektör ve devletin istihdam teşvikleriyle Hakkâri ve ilçelerinde istihdamda canlanma sağlansa da yeterli düzeyde değildir. Sınır ticareti Irak ve İran'a açılan sınır kapıları ile yapılmaktadır.

Türkiye'de cumhuriyetin ilanından sonra Hakkâri ili mecliste 1927 yılına kadar 1, 1927-1934 arası 2, 1939-1983 yılları arası 1, 1983-1999 yılları arasında 2 milletvekili ile temsil edildi. 1999 yılında yapılan kanun değişikliğiyle Hakkâri ilini temsil edecek milletvekili sayısı üçe çıkartıldı.

Hakkâri ili, 1933 yılında ilçeye dönüştürüldü ve Van iline bağlandı. 1936'da yeniden il olmasına karşın, 1939 seçimlerine kadar Van iline bağlı olarak temsil edildi.
İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezî yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.

İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, il özel idaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezî yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl özel idaresi (il genel meclisi ve il encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Hakkâri Valisi, 1964-Kayseri Yeşilhisar doğumlu  İbrahim TAŞYAPAN’dır. Şubat 2026/63 sayılı kararnameyle,  İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürü iken atanmıştır.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonunda Hakkâri Belediye Başkanlığını kazanan Cihan Karaman (HDP), 18 Ekim 2019 tarihinde görevden alınmış, yerine Hakkâri Valisi İdris AKBIYIK kayyum olarak atanmıştır.
Ayrıca Yüksekova'nın HDP'li belediye başkanı da seçildikten sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmış, yerine ilçe kaymakamı kayyum atanmıştır.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Hakkâri İl Genel Meclisi üye sayısı, 7 AK Parti, 9 HDP ve 1 Bağımsız olmak üzere 17’dir.
2018 genel seçimleri sonucunda Hakkâri'yi temsilen TBMM'ye AK Parti'den 1 milletvekili (Husret Dinç) ve HDP'den 2 milletvekili (Leyla Güven, Sait Dede) seçilmiştir.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Hakkâri’de DEM Parti adayı Mehmet Sıddık Akış, %48,92 oy alarak belediye başkanı seçilmiştir.

2018-2019 Sezonu sonunda, Hakkâri'nin futbol liglerindeki tek takımı Yüksekova Belediyespor, BAL grubunda 9. olmuştur. Kadınlar futbol 1. ligindeki Hakkârigücü, lig 6. sı olmuştur. Ayrıca Voleybol erkekler 2. liginde 2, bayanlar 2. liginde 1 takımı bulunmaktadır.
Hakkâri merkeze 5 km uzaklıkta bulunan ve şehir içi servislerle Hakkâri merkezden ulaşım kolaylıkla sağlanır. Özellikle yılın altı ayı açık kalabilme özelliği olan Mergabütan kayak merkezi son derece güvenilir ve kendini kanıtlamıştır. Yaklaşık olarak 3.000 metre rakımında olmasından dolayı oldukça dik ve uzun bir piste sahiptir. Kayak spor dalında macera ve aksiyon için Mergabütan kayak merkezi buna fazlasıyla elverişlidir.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Yüksekova Belediyespor, 2. turda Batman Petrolspor'a elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: Yüksekova İlçe Stadyumu (5.000), Hakkâri Kapalı Yüzme Havuzu (100) ve Mergabütan Kayak Merkezi.

Hakkâri iline kara yolu ve hava yolu ile ulaşmak mümkündür. Sert coğrafi koşullar şehre olan ulaşımı büyük ölçüde zorlaştırmaktadır. Bu yollarda çığ ve heyelan riski yüksektir. D 400 ve D 975 devlet yolları şehre bağlantı kuran yollardır. D 400 kara yolu Şırnak üzerinden gelerek Yüksekova üzerinden Esendere Sınır Kapısı'na ulaşır. Bir diğer yol olan D 975 kara yolu Hakkâri ve Yüksekova yol ayrımında D 400 kara yolu ile birleşmektedir. Yüksekova ve Şemdinli arası ulaşım ise rakımı 2.000 metreyi aşan Haruna Geçidi'nden geçen yol ile sağlanmaktadır. Çukurca ilçesine ulaşım ise D 400 kara yolundan ayrılan bir yol ile sağlanır.
2015 yılında açılan Hakkâri Yüksekova Selahaddin Eyyubi Havalimanı, Hakkâri ile ülkenin büyük şehirleri arasında hava ulaşımını sağlamaktadır. Günde yapılan iki uçak seferi ile Ankara ve İstanbul'a düzenli uçuşlar yapılmaktadır.

Hakkâri Valiliği9 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hamamözü, Amasya ilinin ilçesidir. Etrafı Gümüşhacıköy, Laçin, Osmancık ve Çorum merkez ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 204 km²dir. İl genelindeki nüfusu en az ilçedir.

Hamamözü 1887 yılında yakınlardaki Gümüş köyünden olan iki eşrefin çiftliğinin 60 haneden oluşan Çerkes muhacirler tarafından satın alınması ve yerleşilmesi ile kurulmuştur. İlçe, 1914 yılından beri aynı adı taşımaktadır. Daha önceleri Gümüşhacıköy ilçesine bağlı bir bucak merkezi iken, 20 Ağustos 1971'de belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. Hamamözü, 20.05.1990 tarih ve 20523 sayılı resmi gazetede yayımlanan kanun ile ilçe statüsüne kavuştu.

İlçede Karadeniz iklimi görülür. Hamamözü, Amasya il merkezine 90 km, Çorum il merkezine 43 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 204 km²dir. Hamamözü ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 687 metredir.

Hamamözü, 2021 yılı nüfus sayımı verilerine göre Amasya ilinin en az nüfusa sahip ilçesidir.

Resmî Site 29 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hamamözü için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

I. Mehmed veya Çelebi Mehmed (Osmanlı Türkçesi: چلبی محمد - Çelebi Mehmed; 1386, Edirne - 26 Mayıs 1421, Edirne), beşinci Osmanlı padişahı. Tarihî kaynaklarda ismi; Mehmed isimli diğer padişahlarınki gibi Muhammed şeklinde geçer. Babası I. Bayezid, annesi cariye olan Devlet Hatun'dur.
Doğum tarihini 1379, 1382, 1383, 1387, 1390, 1391 gösteren kaynaklar da bulunmaktadır; ama tarihçiler doğumu için kesin kaynakla tarih bulunmadığını kabul ederler. Arap ve Bizans tarihlerinde Kirişçi veya Kirî olarak lakap verilmiştir. İnalcık'a göre ise bu adlandırma Yunanca Kyrtzes "genç efendi" sözünden gelmektedir. Bunların çeşitli kaynaklarda değişik açıklamaları bulunur. Yay yapma özellikle yayın tutturulduğu ve çekildiği sert ipten kiriş yapma sanatını öğrenmiş olması, gençliğinde güreşçilik yapması, gençliğinde kendinin öldürülmesinden korkup bir kirişçinin yanında çıraklık yapması, gençliğinde yay kirişi ile boğulmak istenmesi şeklinde açıklamalar yapılmıştır. Sanlarının başında gelen Çelebi sözcüğü ise; Eski Türkçe ve Osmanlı İmparatorluğu'nun neredeyse tüm dönemlerinde kullanılan bir ünvan olarak, Osmanlıların ilk yıllarında şehzadeler için kullanılmış olunup, ilerleyen dönemlerde ise çoğu kişi tarafından “asil, görgülü, okumuş, bilgili” kimseler anlamında da ayrıca kullanılmıştır. Dönemin Bizans kaynaklarına göre; Eski Türkçe kökenli olan Çelebi sanı; “beyefendi", "iyi huylu" ya da "nazik" anlamına gelen bir ünvandır. Çelebi, erken dönem Türk kaynaklarında; Eski Türkçe'de "Tanrı" adlarından birisi olan ve “Çalab” sözcüğünden türediği için "Tanrı adamı" anlamına da gelir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimsel ve otorite bakımından karmaşa içerisinde olduğu ve ülke yönetiminde açıkça bölünmelerin bulunduğu Fetret Devri'nde, kardeşleri Süleyman Çelebi 1402-1411 yılları arasında Edirne'de, Musa Çelebi ise 1411-1413 Edirne'nin bir kısmından başlayarak Rumeli topraklarını kontrol ederken, kendisi ise; 1402-1413 yılları arasında Anadolu'da; Tokat, Amasya ve Bursa'ya hâkim olmuştur. 1403-1404 ile 1410-1413 yıllarında Batı Anadolu'nun tümü ve devletin başkenti olan Bursa'yı hâkimiyeti altına almış, kendi hükümdarlığı döneminde de Osmanlı İmparatorluğu'nun, bu iki parçasını da birleştirmeyi başararak, İmparatorluğun tekrar tarih sahnesinde boy göstermesini sağlamıştır. Bu bakımdan da kimi tarihçi çevrelerce I. Mehmed, Osmanlı İmparatorluğu'nun “ikinci kurucusu” olarak adlandırılmıştır.

Annesi Devlet Hatun tarafından soyu Mevlana'ya dayandığı için diğer kardeşleri gibi "Çelebi" ünvanı ile anılmıştır. Eğitimini Bursa ve Edirne Sarayı'nda tamamladı. Hocaları Amasyalı Sofi Bayezid ile Tokatlı Bicaroğlu Hamza idi. Padişah Yıldırım Bayezid, 1391'de Canik Seferi'nde oğullarını da yanında götürmüş ve bunlar arasında Çelebi Mehmed de bulunmuştur. Bu sefer sırasında Sivas Sultanı olan Kadı Burhaneddin, saldırılara fazla karşı koyamayacağını anlamış ve Amasya kentini, Osmanlılara terk etmiştir. Kenti teslim almak için Yıldırım Bayezid, oğlu Mehmed Çelebi komutasındaki bir orduyu, Amasya'ya gönderdi. Bu genç şehzade, çok yetenekli ve olgun bir şekilde kent yönetimini eline alarak asayişi sağladı. Bu başarısından dolayı babası onu Amasya sancakbeyi olarak atadı.
1391 ile 1402 arasında bu görevde bulundu ve bu sırada devlet işlerini öğrendi. Amasya o dönemki Osmanlı Devleti'nin doğu sınırında uç Rumiye-i Suğra eyaleti (Amasya-Tokat-Sivas bölgesi) merkezi olarak, çok önem görüyordu. Bu görevi sırasında babasının Anadolu seferlerine sancak beyi olarak eyalet askeri ile katıldı. Bu seferlerde çok kere Çelebi Mehmed Osmanlı ordusunun artçı/yedek güçleri komutanlığını da yüklendi. 28 Temmuz 1402'de Yıldırım Bayezid'in, Timur'a karşı başlattığı seferine de böylece katılmış ve Ankara Savaşı'nda yine artçı güçler komutanlığını üstlenmiştir. Bu görev nedeni ile Ankara Savaşı bozgunundan az kayıpla ve ilk önce kurtulanlar arasındaydı.

28 Temmuz 1402'de başlatılan Ankara Savaşı sonucu babası Yıldırım Bayezid, Timur'a yenik ve esir düştükten sonra Osmanlı Devleti, 11 yıl süren bir Fetret Dönemi geçirdi. Bu devirde Yıldırım Bayezid'in oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmet, taht savaşlarına giriştiler. Çelebi Mehmet 1403 ile 1413 arasında Timur egemenliği altında Amasya'da, Amasya-Tokat-Sivas bölgesi (Rumiye-i Suğra) emirliğini yaptı.
Kardeşler arasında gerçekleşen İnceğiz Muharebesi gibi çeşitli savaşların sonucunda ise; 5 Temmuz 1413'te Çelebi Mehmet, kardeşi Musa Çelebi'yi Vize Savaşı ve Çamurlu Derbent Savaşı'nda yenerek tek başına Osmanlı Devleti yönetimini ele alarak, Fetret Devri'ni kapatmış ve Osmanlı Devleti'nin birleşmesini sağlamıştır.
Kardeşi Musa Çelebi ile savaşırken; bu arada Karamanoğlu Mehmet Bey de, Bursa'yı kuşatmış, Bursa şehri büyük bir yangın geçirmiş fakat Bursa Subaşısı İvaz Paşa, kazdırılan lağımları ateşe vererek kuşatmayı kırmıştı.

5 Temmuz 1413'ten sonra tek padişah olarak hüküm sürdü. Sultan Mehmet Çelebi, Fetret Devrini bitiren ve Osmanlı devletini tekrar eski gücüne kavuşturan kişi olduğundan Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu olarak da anılmaktadır.
Tek padişah olarak Sultan Mehmet Çelebi önce, Musa Çelebi tarafından etrafına büyük duvarlar inşa ettirilmiş olan, Edirne Sarayı'nda kaldı. Burada kendini kutlamaya gelen yabancı elçileri kabul etti ve devletin üst kademelerine kendi görüşüne uygun atamalarda bulundu. Şeyh Bedreddin şeyhülislamlıktan atılıp ailesiyle İznik'e sürüldü ve yerine Sünni ulemanın seçtiği bir kişi getirildi. Mihaloğlu Mehmet Bey de Anadolu'ya sürgüne gönderildi. Musa Çelebi tarafından Bizans'tan alınan Selanik ve Konstantinopolis yakınlarındaki bölgeler tekrar Bizans'a geri verildi.
Sonra Anadolu seferine çıktı. Önce yangın ve kuşatmadan kurtulmuş olan devletin birinci başkenti Bursa'ya uğradı. Sonra Ege sahillerine yürüdü. Ayaklanan İzmiroğlu Cüneyd Bey'i sindirerek Ayasuluk (şimdi Selçuk) kalesini aldı. İzmir kalesini orada bulunan St. Jean (Senjan) şövalyeleriyle yaptığı görüşmeler sonunda Osmanlı devletine kattı. Senjan Şövalyelerine Bodrum'da yeni bir kale yapmak için izin verdi. Menteşe Beyliği arazilerinin çoğunu tekrar Osmanlı devletine kattı.1414 ve 1415'te Göller Bölgesi'ne yöneldi. Karamanoğulları'nın eline geçmiş olan eski Hamitoğulları beyliği bölgelerini (Eğirdir, Akşehir, Beyşehir) ve arazilerini Osmanlı devletine kattı.

Sonra 1413'te 2 yıl önce Bursa'ya yürümüş olan kendi kuzeni olan Karamanoğlu Mehmet Bey üzerine giderek Karamanoğulları ordusuyla Konya Ovası'nda savaştı, savaştan Sultan Çelebi Mehmet galip ayrıldı ve Konya'yı kuşattı. Karamanoğlu Mehmet Bey'in oğlu Mustafa Çelebi'yi esir aldı. Yine de onların canlarını bağışladı. Kuzeni olan Karamanoğlu Mehmet Bey ile bir barış imzaladı. Sonradan Karamanoğlu kurnazlığını göstermek için yapılan karşı propagandalara göre Mehmed Bey barış yemini verirken elini elbisesi içinde sakladığı bir canlı güvercin üzerine koymuş ve sonradan bu kuşu azat ederek yaptığı yemini geçersiz saymış olduğu hikâyesi tarihlere geçmiştir. Bu barışla birlikte Karamanoğlu'na Eskişehir, Kırşehir, Beyşehir, Sivrihisar ve Niğde'yi verip, hilat giydirip, sancak verdi.
Karaman seferinden dönerken Sultan Mehmet Çelebi Ankara'da rahatsızlık geçirdi ve Germiyanoğlu Yakup Bey'in hekimi Mevlana Sinan (şair Şeyhi) tarafından tedavi edildi ve Şeyh'i ödüllendirdi. Şeyhî`nin bu tedavinin ve ödüllendirmenin sonuçları olarak başından geçenleri Harname adındaki ünlü mesnevisinde değiştirerek hikâye ettiği bilinmektedir.
Sultan Mehmet Çelebi buradan Edirne'ye geri döndü. 1416'da Rumeli seferine çıktı. Arnavutluk'taki soylular Fetret döneminde orada bulunan Osmanlı birliklerini bölgelerinden çıkartmışlardı. Mehmet oradaki Osmanlıların durumunu sahilde Avlonya (şimdi Vlorë) ve denizden içerilerde Akçahisar (şimdi Krujë) kalelerini eline geçirerek güçlendirdi. Mora'ya akıncılar gönderdi. Musa Çelebi'ye destek sağlamış olan Eflak Prensi Mircea (1386-1418) üzerine gitti. Tuna Nehri'ni aşarak Orta Macaristan yollarını kontrol eden ve Osmanlılar tarafından Yergöğü adıyla anılan Eflak şehrinde (şimdiki adı Giurgiu) çok korunaklı bir hisar yaptırdı. Bu sefer sonunda Eflak Prensi Mircea, yine Yıldırım Beyazid zamanında olduğu gibi, Eflak'ın Osmanlılara bağımlı bir devleti olmayı kabul etti. Dobruca'nın tamamen Osmanlı eline geçmesini sağladı. Buralara gözünü dikmiş olan Macar Kralı'na gözdağı vermek için Erdel (Transilvanya) ve Macaristan'a akıncılar gönderdi. Bosna'ya her yıl akıncı gönderdi ve böylece oradaki toprak sahipleri Osmanlı etkisine girdi ve sonunda Bosna kralı II. Tvrtko Osmanlılara bağımlı devlet olmayı resmen kabul etti.

Buradan tekrar Anadolu'ya geçip Samsun üzerine yürüdü. İsfendiyaroğulları Timur'dan Kastamonu, Safranbolu ve etrafındaki bölgeleri almışlar ve Karamanoğulları ile Osmanlılar aleyhine müttefiklik kurmuşlardı. Mehmet bu bölgeleri ve Samsun'u tekrar Osmanlı yönetimi altına aldı. Bu havalide oturan, Timur'dan kalan Tatarları ve Türkmenleri Rumeli'de Filibe civarına Tatar Pazarı merkezli bir bölgeye sürdü.
Sultan Mehmet Çelebi'nin padişahlık döneminde Gelibolu'da ilk defa Osmanlı donanması kuruldu. Bu ufak donanma Çalı Bey komutasında 1416 ilkbaharında Ege Denizi'nde Osmanlı ticaret gemilerine devamlı hücum eden Hristiyan Naksos Dükü'ne karşı gönderildi. Fakat filo birden rota değiştirip Trabzon'dan emtia ile geri dönmekte olan Venedik ticaret gemilerini takibe girişti. Ticaret gemileri Venedik'in Ege'de üssü olan Negroponte (Eğriboz)'a kaçmayı başardılar. Osmanlı donanması bu limana hücum ettiyse de sonuç alamadı. Bu sırada Petro Loredan komutasındaki Venedik donanması yakınlarda bulunmaktaydı ve bu filo Çalı Bey'in filosunu Gelibolu'ya kadar takibe geçti. 29 Mayıs sabahı Osmanlı donanması ile Venedik donanması Çanakkale önünde iki devlet arasındaki ilk deniz savaşını başlattılar. Bu savaş 14.00 kadar sürdü ve Venediklilerin galibiyeti ile sona erdi. Venedik donanması yeni Osmanlı Donanması'nın bütün gemilerini tahrip etti; yalnız altı kadırga ve dokuz kalyota Venediklilere teslim olmuştu. Venedikliler Çalı Bey ve tüm gemi reisle

III. Murad (Osmanlıca: مراد ثالث, romanize: Murād-i sālis; 4 Temmuz 1546, Manisa – 6 Ocak 1595, Konstantiniyye), divan edebiyatındaki mahlasıyla Muradî, Osmanlı İmparatorluğu'nun 12. padişahı ve 91. İslam halifesidir. 27 Aralık 1574'ten 16 Ocak 1595'e kadar Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetti. Saltanatı boyunca sefere gitmemesine rağmen, en geniş sınırlara onun saltanatında ulaşıldı.
Şehzade Selim ve Nurbanu Sultan'ın oğlu olarak Manisa'da doğdu. 1558'de dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir Sancakbeyi olarak atandı. Babası II. Selim tahta çıktıktan sonra ise Saruhan Sancakbeyi oldu. Babası II. Selim'in ölümünden sonra, 27 Aralık 1574'te tahta çıktı. İktidarının ilk yıllarında Vadisseyl Muharebesi ile Fas Seferi'nde kesin zaferler kazandı ve Fas'ı topraklarına kattı. Safevî hükümdarı Şah Tahmasb'ın ölmesinin ardından, iki devlet arasındaki ilişkiler gerildi. 1578'de başlayan Osmanlı-Safevî Savaşı, 12 yıl sonunda Osmanlı zaferiyle sonuçlandı ve Ferhat Paşa Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu, doğudaki en geniş sınırlarına ulaştı. 1579'da Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa, bir suikast sonucu öldürüldü. 1593'te Kutsal Roma İmparatorluğu ile sınır çatışmalarının artması üzerine Uzun Türk Savaşı olarak da bilinen Osmanlı-Avusturya Savaşı başladı. Savaş devam ederken, 16 Ocak 1595'te felç geçirerek hayatını kaybetti.
Hükümdarlığı süresince Sokollu Mehmed Paşa'nın etkisi altında kaldı. Sokollu'nun ölümünden sonra eşi Safiye Sultan, devlet yönetiminde etkili olarak kadınlar saltanatını devam ettirdi. III. Murad döneminde devletin toprakları yaklaşık 19,2 milyon km²'ye yükseldi ve en geniş sınırlara ulaşıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk rasathanesi olan Takiyüddin'in Rasathanesi, onun döneminde kuruldu. Murad, şiir ve hat sanatıyla ilgiliydi; İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi ve Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nde eserleri yer almaktadır.

II. Selim'in Nurbanu Sultan'dan olan en büyük oğlu ve vârisidir. Nurbanu'nun anne ve babasının kimler olduğu ise kesin olarak bilinememektedir. İyi bir eğitim alan şehzade Arapça ve Farsça öğrendi. 1558 yılında babası II. Selim'in Saruhan Sancakbeyliğinden Konya Sancakbeyi olarak atanması sonucu dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir Sancakbeyliğine gönderildi. Babası II. Selim padişah olduktan sonra ise Saruhan Sancakbeyliğine gönderildi. Babası II. Selim'in vefatından sonra 22 Aralık 1574'te İstanbul'a gelerek Osmanlı tahtına oturdu.

22 Aralık 1574 (Ramazan ayı) Çarşamba sabahı, Osmanlı mülkünü devralır almaz fetva ile ilk iş olarak 5 kardeşini boğdurmuştur.

Osmanlı Devleti, Lehistan yönetimine hakim olmakla Avusturya'ya komşu olan iki müttefik elde etmiş olacaktı. Fransızlar'la Kanuni döneminde iyi ilişkiler kurulmuştu. Fakat Fransız tahtının boşalması ile Lehistan'da iktidar boşluğu oluştu. III. Murad'ın isteği ile Erdel Beyi Bathary, Lehistan kralı oldu. Lehistan ile yapılan anlaşmalar sonucu kuzey sınırı güvenli hale getirildi.

III. Murad tahta geçtiğinde Kuzey Afrika kıyılarından sadece Fas Osmanlı topraklarına katılmamıştı. 1578 yılında Ramazan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Fas'ı ele geçirerek bölgedeki Portekiz gücünü kırdılar.

Şah I. Tahmasb'ın oğlu Şah II. İsmail, Osmanlı Devleti ve Safevi Devleti arasındaki barış antlaşmalarına riâyet etmemiş ve Osmanlı'ya bağlı bazı Emirleri kendi tarafına çekmeyi başarmıştı. Osmanlı hükûmeti Van Beylerbeyine talimat vererek orada huzurun sağlanmasını istemişti. Safeviler'in Luristan valisinin Osmanlı devletine sığınması zaten gergin olan ilişkileri daha da kötüleştirdi. Bu arada Şah II. İsmail ölmüş, Safevi Hanedanlığı'nda taht kavgaları başlamıştı. Bu durumdan yararlanmak isteyen Van Beylerbeyi, Safeviler'e saldırdı. İlk Safevi savaşı on iki yıl (1577 - 1589) sürdü. Özdemiroğlu Osman Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri Safevi kuvvetlerini Çıldır'da yendi. Bu savaştan sonra tüm Gürcistan fethedildi. 1578'de Tiflis, Osmanlı vilayeti durumuna getirildi. Aynı yıl Şirvan da Meşaleler Muharebesi ile Osmanlı topraklarına katıldı. Bu gelişmeler üzerine Safeviler barış istemek zorunda kaldı. 21 Mart 1590 tarihinde Ferhat Paşa Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Kars, Tebriz, Tiflis, Gence ve Şehrizur Osmanlı Devleti'nde kalacaktı. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti doğuda en geniş sınırlarına ulaşmış oluyordu.

Kanuni Sultan Süleyman'ın son yıllarından beri azledilmeksizin kesintisiz 15 yıldır sadrazamlık görevinde bulunan Sokollu Mehmed Paşa, 11 Ekim 1579 tarihinde derviş kılığındaki biri tarafından bir ikindi divanı çıkışında kalbinden hançerlenerek ağır yaralandı. Ağır yaralarından dolayı Sokollu bir süre sonra 74 yaşında öldü. Eyüpsultan'da bulunan türbesine defnedildi. Sadrazamın katili konuşturulamadı ve ertesi gün öldürüldü.

III. Murad zamanında Ceneviz, Venedik ve Fransızlar'a verilen kapitülasyonlar ile ticaret gemileri Osmanlı limanlarında ticaret yapma hakkına sahiptiler. 1583'te İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth bir elçi göndererek aynı imtiyazlardan faydalanmak istediğini belirtti. Venedik ve Ceneviz haricindeki kapitülasyonu olmayan devletlerin tüccarı, Fransız bayrağıyla Osmanlı limanlarına geliyordu. 1572'deki Bartalameos Katliamı yüzünden Katolikler'den yüz çevirmeye başlayan Osmanlı hükûmeti, Papa'nın koyduğu stratejik harp malzemesi ambargosunu kırabilmek için Protestan olan İngiltere'ye yakınlaştı. Böylece Akdeniz'de İngiliz-Fransız rekabeti başlamış oldu. Bu rekabetten Osmanlı Devleti de birçok siyasi menfaat kazanmış oldu.

Azledildikten sonra isyan eden Kırım Hanı II. Mehmed Giray'ı cezalandırmak, Kırım Hanlığı'nda Osmanlı hakimiyetini tesis etmek ve yeni Han II. İslam Giray'ı tahta çıkarmak amacıyla 1584 yılında iki askerî harekât düzenlendi. Birinci harekâtta (Ocak-Haziran) Osmanlı birliklerine Özdemiroğlu Osman Paşa komuta ederken, Kılıç Ali Paşa kumandasındaki Osmanlı Donanması Kefe'ye çıkarma yaptı.
Başarıyla sonuçlanan birinci harekâtın ardından, bu defa idam edilen Mehmed Giray'ın oğulları Saadet Giray ve Safa Giray'ın (Rusya'nın da yardımıyla) Nogayların ve Don Kazakları'nın desteğini alarak, Eylül başında Kırım Hanlığı'nın başkenti Bahçesaray'ı saldırarak II. İslam Giray'ı yaralı bir şekilde Kefe'ye sığınmaya mecbur bırakmaları üzerine, Gazi Ferhad Paşa komutasındaki birlikler Kılıç Ali Paşa kumandasındaki Osmanlı Donanmasıyla nakledilerek Kefe'ye ikinci bir çıkarma yapıldı ve isyan bastırıldı.
1584 yılındaki müdahaleden sonra, Osmanlı padişahları Kırım hanlarını doğrudan tayin etmek suretiyle Kırım Hanlığı üzerindeki Osmanlı hakimiyetini sıkılaştırdılar. Ayrıca, II. İslam Giray zamanına kadar hutbelerde yalnız Kırım hanlarının adları okunurken, onun hanlığından itibaren ise hutbelerde ilk olarak Osmanlı padişahının sonra da Kırım hanının isimlerinin okunması kabul edildi.

1584 yılında bir Yeniçeri isyanında öldürülen Trablusgarp Valisi Ramazan Paşa'nın ailesini İstanbul'a getiren gemiye Kefalonya açıklarında Venedik gemileriyle saldırı düzenlenmesi sonucunda Venedik ile uzun süredir devam eden barış sona erdi. Venedik senatosuna bir ültimatom gönderen III. Murad, Ramazan Paşa'nın ailesini ve mallarını Preveze'ye getirtmeyi başardı. Venedik'in de barışı korumak istemesi üzerine iki devlet arasındaki mesele çözüldü.

III. Murad döneminde hem devam eden Osmanlı-Safevî Savaşı'nın, hem artan harcamaların hem de sayıları 30-40 binlere dayanmış yeniçerilere yapılan harcamalarının bütçeye getirdiği yük sebebiyle paradaki gümüş oranında %44 oranında azaltmaya (tağşiş) gidilip daha fazla akçe basılmaya başlanmış, gümüş oranı yüksek eski akçeler ise toplanıp devlete teslim edilmiştir. Bu durum tarihî kaynaklarda Osmanlı tarihinin en büyük devalüasyonlarından biri olarak adlandırılmıştır. 1585'teki büyük devalüasyondan sonra uzun vadede Osmanlı ekonomisi 17. yüzyılın ortalarına kadar devam edecek enflasyonist bir ekonomik ortama bürünmüştür. Kısa vadede ise bu devalüasyonun yarattığı ekonomik kriz Beylerbeyi Vakası gibi isyanlara sebep olmuş, Rumeli Beylerbeyi Mehmed Paşa ve Başdefterdar Mahmud Efendi bu olay sırasında isyancı yeniçeriler tarafından öldürülmüştür.

1590'da Avusturya ile yapılan 8 yıllık barış antlaşması 1593 yılında, Telli Hasan Paşa'nın başıbozukların oluşturduğu Uskokların üzerine yürümesini savaş sebebi sayan Avusturya ile bozuldu. Avusturya İmparatoru II. Rudolf ödemekte olduğu vergiyi vermediği gibi Eflak, Erdel ve Boğdan beylerini de isyana teşvik etti. Telli Hasan Paşa Hırvatistan sınırındaki Siska kalesini kuşatma altında aldı. Ancak burada yapılan savaşta Hasan Paşa ve binlerce askerle birlikte Hersek Sancakbeyi de öldü. Bunun üzerine Sinan Paşa'nın ısrarıyla 1593 yılında Avusturya'ya savaş ilan edildi.

Savaş devam ederken 16 Ocak 1595'te III. Murad İstanbul'da felç geçirerek öldü. Cenazesi Ayasofya Camii avlusuna defnedildi.

1574'ten 1595'e kadar 21 sene Osmanlı Devleti'nin başında bulunmuştur. Saltanatı süresince başveziri olan Sokollu Mehmet Paşa'nın etkisinde kalmıştır. Saltanatı döneminde eşi Safiye Sultan, özellikle Sokollu Mehmet Paşa'nın 1579 yılındaki ölümünden sonra devlet yönetiminde oldukça önemli bir rol üstlenmiştir.
Saltanatı süresince Osmanlı topraklarının genişliği 19.902.000 km²'ye yükselmiştir. Osmanlı Devleti en geniş toprağa bu zamanda erişmiştir. III. Murad 16 Ocak 1595'te 48 yaşında iken ölmüş, kabri Ayasofya Camii avlusundaki türbesindedir. Ayrıca Beşiktaş'taki Yahya Efendi Türbesi'ni ve Topkapı Sarayı'ndaki Hasoda'yı yaptırmış, Fethiye Camii'ni de kiliseden camiye çevirmiştir.
Avusturyalı tarihçi Hammer, III. Murad'ın saltanatı boyunca 11 defa sadrazam, 7 defa şeyhülislam değiştirdiğini, düşüncelerinde bir istikrar bulunmadığını, zevke, tasavvufa ve şiire eğilimli bir insan olduğunu, etrafında remilciler, müneccimler dolaştığını bildirmekte ve bu yönüyle eleştirmektedir.

Farsça, Arapça ve Türkçe divanları bulunan III. Murad şiirlerinde "Muradî", bazen de "Murad" mahlaslarını kullanmıştır ve ayrıca "Fütuhat-ı Siyam" adlı tasavvuf konulu bir eser yazmıştır. Hat sanatı alanında da mahir olan III. Murad'ın Ayasofya Camii'nde asılı olan aye

Iğdır, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesinde Erzurum - Kars Bölümünde yer alır. Türkiye'nin en doğusunda bulunur.
Önemli bir kültür kavşağında bulunan il Ermenistan, Azerbaycan'a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ve İran ile sınır komşusudur ve Türkiye'nin üç ülkeyle sınırı olan tek ilidir.
Türkiye'nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı'nın yüzölçümünün üçte ikisi, il merkezine bağlı Suveren köyü'nün sınırları içindedir.
Iğdır'ın trafik plaka kodu 76'dır.

Iğdır'ın kuzey ve kuzeydoğu sınırını, Aras Nehri ve bu nehrin oluşturduğu Türkiye-Ermenistan sınırı oluşturmaktadır. Doğusunda Türkiye-Azerbaycan'ın Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti sınırı ve güneydoğusunda Türkiye-İran sınırı yer almaktadır. Güneyinde Ağrı ili (Doğubayazıt ve Taşlıçay ilçeleri) bulunmaktadır. Bu sınır kabaca doğu-batı doğrultusunda uzanan ve Doğu Torosların doğudaki uzantısı olan Karasu-Aras sıradağlarından oluşmaktadır. Bu dağlar doğuya doğru uzanırken aynı zamanda Yukarı Murat-Van Bölümü ile Erzurum-Kars Bölümü arasında sınır oluşmaktadır. Bu dağların doğuya, Ağrı volkanına kadar devam eden uzantısı üzerinde sırasıyla "Kızılcaziyaret Dağı" (2887 m.), "Durak Dağı" (2811 m.), "Zor Dağı" (3196 m), "Pamuk Dağı" (2639 m.) bulunmakta ve en doğu uçta ise Büyük Ağrı (5137 m.) ve "Küçük Ağrı" (3896 m.) volkanik dağları bulunmaktadır. Durak Dağları üzerinde Balık Gölü (2250 m.) bulunmaktadır. Iğdır ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 850 metredir. Iğdır'ın batısında Aras Irmağı'na katılan Gaziler Deresi'nin batı bölümü, Kars ili, Kağızman ilçesi ile olan sınırını oluşturur.
Iğdır ili tamamen Aras Nehri'nin havzası içerisinde bulunmaktadır. İl sınırları içerisinde Aras Nehri'ne katılan önemli akarsular batıda Gaziler Çayı, Buruksu Çayı, doğuda ise Aşağı ve Orta Karasu çaylarıdır. Tuzluca çevresinde Bazaltik ve kahverengi topraklar geniş yayılış alanına sahipken, Iğdır Ovasında alüvyal topraklar, Doğu Iğdır Ovası ve Dil Ovası'nda tuzlu topraklar hâkimdir.

Iğdır'ın iklimi Doğu Anadolu Bölgesi tipi Karasal İklim'dir. Iğdır ilinin ovalık kesimleri, Doğu Anadolu Bölgesi'nin öteki kesimlerinde görülen şiddetli kara ikliminden fazlaca etkilenmez. Bunun en önemli nedeni çevresinde bulunan Ağrı Dağı gibi yüksek alanlara göre alçakta olmasıdır. Kuytu konumuyla mikroklima oluşturan Iğdır Ovası'nda yer alan Iğdır kentinde yıllık ortalama sıcaklık 11,6 °C'dir. Oysa yalnızca 170 km uzaklıktaki Kars'ta bu ortalama 4,2 °C'dir. Ovada kışlar, Erzurum-Kars yaylasına göre daha yumuşak, yazlar ise daha uzun ve sıcak geçer. Kentte kışın -30 °C'ye kadar düşen ve yazın da 41 °C'yi aşan hava sıcaklıklarına rastlanır. Kuytuluğu yüzünden Türkiye'nin en az yağış alan yörelerimizden biridir. Özellikle yarı kurak iklime sahip olması bitki örtüsü Doğu Anadolu'nun tipik bitkisel örtüsü olan bozkır olmasına yol açmıştır. Orman açısından Türkiye'nin en yoksul bölgelerinden biridir.

Orman örtüsü bakımından fakir olmasının nedeni, topraklarının Azonal (Taşınmış) Toprak grubuna girmesidir. Kireç oranı nispeten yüksek olan bu topraklarda alkalik oranı fazladır. Bu yüzden ovada genellikle tuzcul bitkiler görülür.
Bölgede, donlu günler sayısı, Kasım ve Mart aylarında 14 günü aşarken Aralık, Ocak ve Şubat aylarında 24 günün üzerine çıkmaktadır. Bu yüzden don olaylarına kış mevsiminde sıkça rastlandığı görülür. Nisan ve Ekim aylarında ise don olaylarına daha seyrek rastlanır.
Iğdır Rasat İstasyonu'nun 23 yıllık verilerine göre, bölgede yıllık ortalama basınç, 916 minibardır. Bölgede en fazla batı kaynaklı rüzgârlar esmektedir. Bunları, kuzeyden esenler takip etmektedir. Nisan ayından itibaren bölgeyi etkisi altına alan ve yaz mevsimi boyunca sık esmeleri ile dikkat çeken kuzey, doğu, batı ve güney yönlü yağışsız sıcak hava dalgaları mutlak yaz kuraklığına neden olmaktadır.
Iğdır Rasat İstasyonu'nun 16 yıllık ölçüm sonuçlarına göre, bölgede havanın yıllık ortalama bağıl nem değeri %63'ü bulmaktadır. Bağıl nem oranı, yıl içinde en yüksek değerini Aralık ayında (%73), en düşük değerini de Temmuz ayında (%53) ulaşmaktadır. Yıllık toplam 98.8 açık güne sahip bulunan Iğdır'da, bu gibi günlerin yıl içinde en çok görüldüğü ay Ağustos (16.3 gün), en az görüldüğü ay ise Nisan'dır (4 gün). Bölgede açık günler en fazla Haziran ile Ekim arasındaki aylarda görülür. Buna karşılık yılda 65.8 günü bulan kapalı havalar, 10 günün üzerindeki ortalamasıyla en çok Aralık, Ocak ve Şubat aylarında görülmektedir.
Iğdır Ovası, tarih öncesi çağlardan bu yana önemli bir yerleşim merkezi olduğundan, kültürel faaliyetler doğal vejetasyonu önemli ölçüde değiştirmiş ve ovanın geniş bir bölümü tarım alanı haline getirmiştir. Ovanın sulanabilen kısımlarında, genellikle endüstri bitkileri yetiştiriciliği ile meyvecilik faaliyetleri ön plandadır.

Çaldıran Muharebesi sonrası, uygun görülen Kürt aşiretlerinin kimisi, Van'ın kuzeyindeki Ermeni sınır bölgelerine inzibat amacıyla geçirilirken, kimisi güvenilir bulunmayan Türkmen gruplarının bulunduğu bölgelere hakim olmak için batıya hareket ettirildi. Örneğin, 1700'lü yıllarda Gêloîler, Hakkari bölgesindeki Pinyanişî aşiretinden koparak Iğdır yöresine yerleşti.

Bugünkü Iğdır Vilayeti bölgesi, 1828-1918 yılları arasında  Surmalu uezd (Sürmeli kazası)'nın bir parçası olarak Rus İmparatorluğu tarafından yönetiliyordu. 1886 tarihli Rus aile listelerine göre, ilçelerin toplam 71.066 sakininin 34.351'i (%48.3, kaynakta 'Tatarlar' olarak geçen) Azeri iken, 22.096'sı (%31.1) Ermeni ve 14.619'u (%20.6) Kürt olarak not edilmiştir.

Rus İmparatorluğu tarafından 28 Ocak 1897 tarihinde yapılan nüfus sayımında yaklaşık 3.435,5 km2 yüzölçüme sahip olan Sürmeli Çukuru'nda, 88.844 nüfusun bulunduğu belirtilmektedir. Nüfus dağılımı ise şu şekilde tespit edilmiştir (89.055 kişi üzerinden): %46,5 Tatarlar (daha sonra Azeriler olarak anılacaktır), %30.4 Ermeniler, %21.4 Kürtler ve %1.6 Slavlar.

Rus Çarlığı'nda 1908 sayımını gösteren istatistiklerden, Sürmeli Sancağı'nın 243 köyünde 95.915 kişinin yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu nüfusun 28.839'u Ermeni olup, Türk nüfus ise 70.000 civarındadır.

Kafkas Takvimi 1917 yayımına göre, 1916'da Surmalu uezd'te 55.364 erkek ve 49.427 kadın olmak üzere, 98.212'si daimi 6.579'u geçici olan 104.791 kişi ikamet etmekteydi. Yayım verileri, Şii Müslümanların yörenin çoğunluğu olduğunu ve onları sırasıyla Ermeniler, Kürtler ve Yezidiler'in takip ettiğini işaret etmektedir:

1917 Rus Devrimi sonucu, Iğdır'daki Rus asker ve siviller Iğdır'ı terk eder.

Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti, 1919'da Sürmeli'de mukim Müslümanları bölgeden çıkarmak için harekete geçer. Kasım 1920'ye kadar Ermeni-Yezidi ve Azeri-Kürt güçleri arasında iç çatışmalar yaşanır. Bu çatışmalar süresince, Kürtler'den Brukî aşireti Van'a; Redkî aşireti Muş'a yerleşirken, Azeri halkının büyük kısmı İran Azerbaycan'ına kaçar.
1916 yılında yani I. Dünya Savaşı'nın başlangıcından iki yıl sonraki zamana gelindiğinde; Rus kayıtlarına göre, bölgenin nüfusu 87.253'e düşmüştür. Bu düşüşün sebebi olarak 1908-1916 yılları arasında Rus işgali nedeniyle Ermeni çeteler ve Türkler arasında yaşanan çatışmalar gösterilmektedir.

1927'de Bayazıt (günümüzde Ağrı) iline bağlı olan Iğdır kazası, 1927 Türkiye nüfus sayımına göre 25.209 kişilik bir nüfusa sahipti. Tümü Müslüman olan nüfusun ana dili %&0000000000000052.90000052,9'u Türkçe iken %&0000000000000047.00000047'si Kürtçe idi.
1935 Türkiye nüfus sayımına göre 1927-1935 yılları arasında ilde 10.788 kadar bir nüfus artışı söz konusu olup %3,1 oranında bir artış anlamına gelmektedir. Bu dönemdeki nüfus artışının sebeplerinden en önemlisi, kuşkusuz iki sayım arasındaki sürenin uzun oluşudur. Bunun yanı sıra Ermeni mezaliminden kaçan nüfusun, bölgenin Türk yönetimine geçmesiyle geri dönmesi ve gerçek nüfus artışı da nedenler arasında gösterilmektedir. Iğdır ilinin nüfusu 1940 yılında 49.639'a ulaşmıştır. Tüm ülke genelinde olduğu gibi II. Dünya Savaşı nedeniyle, yetişkin erkek nüfusun silah altında tutulması sonucunda 1940-45 yılları arasında il nüfusu 524 kişi kadar azalarak 49.115 kişiye düşmüştür. Tüm ülke nüfusunda azalışa neden olan II. Dünya Savaşı'nın 1945 yılında bitmesiyle genel seferberlik halinin kalkması, nüfus artışını sağlayacak erkek nüfusun terhis edilmesi ve ekonomik şartların düzelmeye başlamasıyla, 1945-50 yılları arasında nüfus 56.882'ye çıkmıştır. Tarımsal açıdan çok elverişli olan Iğdır Ovası'nın bu avantajının değerlendirilmeye başlanması üzerine ilin nüfusu sürekli artmaya devam etti. İlin nüfusu 1960 yılında 85.041 kişiye, 1965 yılında 96.652 kişiye, 1970 yılında 112.256 ve 1975 yılında ise 130.338'e ulaştı. Bu döneme kadar olan yükseliş hareketi 1975-80 yılları arasındaki dönemde azalma eğilimi göstermiş ve bölge nüfusu 127.438 kişiye düşerek 2.900 kişi dolaylarında bir azalma kaydedilmiştir. Bu azalışın temel sebebi 12 Eylül 1980 darbesinden önce tüm ülke genelinde görülen anarşi ve terör olaylarına bağlanabilmektedir. 12 Eylül Darbesi ile beraber bölgede asayişin sağlanmasıyla bölge nüfusu yeniden artış göstermeye başlamış ve 1985 yılında 141.490'a, 1990 yılında ise 142.601'e ulaşmıştır.
İlin genel nüfusu ise 2000 sayımlarına göre 168,634'tür. Türkiye İstatistik Kurumuna göre 2007 nüfusu 181,866'dır. İl merkezi son yıllarda Tuzluca ilçesinden küçük bir göç almıştır. İldeki nüfus artış hızı ise %4,22'dir. Nüfusun yaklaşık %25'i tarım, %23'ü hayvancılık, % 33'ü ticaret ve sanayi ve %19'u da diğer sektörlerde çalışmaktadır.
Şehrin en büyük nüfus yapısını Azeriler ve Kürtler oluşturur. Günlük konuşmada genellikle Azerice ve Kürtçe kullanılmaktadır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Iğdır ili nüfusu: 205.071'dir. Bu nüfusun %66,65'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 3.664 km2dir. İlde km2ye 56 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 120'dir.)
İl merkezinin nüfusu değişmemiş, diğer ilçelerin tamamında nüfus azalmıştır. İldeki nüfus azalış oranı ise %0,86 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Aralık'tır (-%5,17).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 4 ilçe, 7 belediye, bu b

Kahramanmaraş, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Kahramanmaraş şehridir. İlin doğusunda Malatya ve Adıyaman, batısında Kayseri ve Adana, güneyinde Gaziantep ve Osmaniye, kuzeyinde Sivas illeri yer almaktadır. 2023 sonu verilerine göre nüfusu 1.116.618'dir.
Aynı zamanda il sınırları içerisinde bulunan Afşin-Elbistan A, B, C termik santralleri sayesinde Kahramanmaraş, Türkiye'nin elektrik ihtiyacının %14'ünü tek başına karşılamaktadır.
Kahramanmaraş il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 568 metredir.
Kahramanmaraş'ın trafik plaka kodu 46'dır.

Kahramanmaraş'ın merkezi Ahır Dağı'nın eteklerine kurulmuştur. Bu yüzden şehir merkezi engebelidir. Şehrin merkezi dışında kalan bazı bölgeler düzlük olsa da geneli engebeli bir yapıya sahiptir. 
Kahramanmaraş iklim yapısında diğer illerden farklıdır. Çünkü Kahramanmaraş'ın il haritası onu 3 bölgeye birden sokmaktadır. Bu sebeple değişken bir iklime sahiptir ancak genelde Akdeniz iklimi hakimdir.
Kahramanmaraş'ın bulunduğu bölge, şehir merkezi o bölgede olduğundan Akdeniz Bölgesi'dir.

6 Şubat 2023 tarihinde saat 04.17'de Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde 7.7, 13.24'te 7.6 büyüklüğünde depremler meydana geldi. On binlerce artçı sarsıntı gerçekleşirken İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya tarafından Şubat 2024'te açıklanan verilere göre 38.901 bina yıkıldı. 200.401 bina ağır hasar aldı. En az 53 bin 537 kişi hayatını kaybederken 107 bin 213 kişi de yaralandı. Sadece Kahramanmaraş'ta can kaybı 10 bini aştı. Depremin Türkiye'nin GSYİH'inin %9'una, yani 1999 Gölcük depreminin yol açtığı kaybın 6 katından fazlasına mal oldu. Deprem, dünyada 2010'dan beri en çok can kaybına neden olan deprem olurken Türkiye'de de 1939 Erzincan depremini de geçerek Cumhuriyet tarihinin en çok can kaybına yol açan depremi oldu ve en büyük maddi hasara yol açan 3. deprem oldu.

Kahramanmaraş şehrinde Akdeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ayrı coğrafi bölgelerinin yaklaştığı alandaki iklim özellikleri görülür. Coğrafi konumun etkisisiyle üç farklı iklim tipi arasında bozulmuş Akdeniz iklimi vardır. Kahramanmaraş'ın merkezindeki iklimin tersine kuzeyde karasal iklim özellikleri hakimdir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kahramanmaraş il nüfusu: 1.146.278 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 14.519 km²dir. İlde km²ye 79 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 184 kişi ile Onikişubat'dır.)
2025 yılında il nüfusu  %1,07 oranında artmıştır. Nüfusu en çok artan ilçe: Türkoğlu (%3,85), nüfusu en çok azalan ilçe: Dulkadiroğlu (-%1,65)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 11 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 734 mahalle bulunmaktadır. 

Kahramanmaraş, iki resmî ve iki de özel OSB'ye sahiptir. Özellikle tekstil ve iplik sanayiinde Türkiye ve Ortadoğu'da önde gelen bir merkez durumuna gelmiştir. Şehirdeki 5. OSB'nin yapımına karar verilmiş olup çalışmalar sürmektedir. Tomsuklu mevkiine yapılacak yeni OSB yaklaşık 25 bin dekar (dönüm) genişliğinde olacak ve bu büyüklüğü ile Türkiye'nin en büyük sanayi OSB'si olacaktır.

Tarım faaliyetinde üretimde Türkiye'de Kahramanmaraş, 27. sıradadır. 350 metreden 3.000 metreye kadar arazinin yüksekliğe çıktığı şehirde çeşitliğe sebep olur. 
375.309 hektar şehrin tarım alanı vardır. Tarıma ayrılan arazilerin %74'ünü tarlalar, diğer kısmını ise meyve, sebze bulunan ve nadasa bırakılan yerlerdir. Kahramanmaraş'ta tarıma elverişli arazi dağılımı ölçüsü %26'yı bulur. Şehirde ön plana çıkan ürünler; kırmızı biber, üzüm, ceviz, buğday, çerezlik ayçiçeği ve kayısıdır.

Sır Barajı (EÜAŞ SIR HES)
Menzelet Barajı
Kartalkaya Barajı
Ayvalı Barajı
Kılavuzlu Barajı
Adatepe Barajı

Kahramanmaraş sınırları içerisindeki Uludaz Tepesi Türkiye'de en çok uğurböceği kolonisini barındırmaktadır. Bu bölgede 2007 yılından beri amatör dağcılar ve profesyonel dağcılık kulüpleri tarafından ve belediyenin desteği ile Uludaz Uğur Böcekleri Festivali düzenlenmektedir. Kahramanmaraş'ta Kütüphaneler, Büyükşehir Belediyesi, Üniversiteler ve Turizm ve Kültür Bakanlığı'na ait olmak üzere ayrılmıştır. 

En çok bilineni dondurmasıdır. Dondurmasının yanı sıra biberi, ezmesi, tarhanası, kurabiyesi, çemeni, çöreği ve köpük sucuğu da Kahramanmaraş'ta sıkça tüketilen lezzetler olup hediyelik olarak il dışına götürülmektedir.

Kahramanmaraş'ın coğrafi işarete sahip kendine ait çeşitli ürünleri vardır. Bunların başında dünyaca ünlü dondurması gelmektedir.
Bunun yanında Türk Patent ve Marka Kurumu nezdinde tescilli Afşin Koçovası Sarımsağı, Afşin Tava, Andırın Andız Pekmezi, Andırın Tırşiği, Çağlayancerit Cevizi, Elbistan Kelle Peyniri, Kahramanmaraş Bertiz Kabarcık Üzümü, Kahramanmaraş Çiriş Böreği, Kahramanmaraş Hartlap Bıçağı, Kahramanmaraş Oyma Çeyiz Sandığı, Kahramanmaraş Yemenisi, Maraş Bakır El İşlemesi, Maraş Biberi, Maraş Burma Bileziği, Maraş Camekânı, Maraş Çöreği, Maraş Dondurması, Maraş Ekşili Çorba, Maraş Eli Böğründe/Maraş Yanyana, Maraş File Nakışı, Maraş Fıstık Ezmesi, Maraş Gülü Motifi, Maraş İşi/Maraş Sim Sırma, Maraş Kelle Paçası, Maraş Parmak/Sıkma Peyniri, Maraş Rahlesi, Maraş Ravanda Şerbeti, Maraş Samsası, Maraş Sumak Ekşisi Külü, Maraş Sumak Ekşisi Akıtı, Maraş Tarhanası" olmak üzere otuzdan fazla ürün de coğrafi işarete sahiptir.

Türk mimarisinin bir parçası olan geleneksel Türk evleri de Kahramanmaraş kültürünün önemli bir parçasını oluşturur. Yüksek duvarlara, enikli kapılara, süslü çeşmelere sahip bu konaklar şehrin çeşitli mahallerinde hâlâ varlıklarını sürdürmektedirler. Estetik ve işçilik açısından zarif bir görünüme sahip olan Kahramanmaraş konakları temelde yapı malzemesi olarak toprak ve ağaca dayanır. Son yıllarda artan ilginin neticesinde, bazı konaklar restore edilerek restoran, müze gibi çeşitli vazifelerle halka açılmıştır. Bu kapsamda Dedeoğlu Konakları, Kocabaşlar Konağı, Mahmut Arif-i Paşa Konağı, Deli Gönül Konağı gibi birçok konak ziyarete açıktır.

Kahramanmaraş, yüzyıllar boyu önemli şairler yetiştirmiş ve edebiyatımıza en çok katkıda bulunmuş illerden biridir. Hâlen şiirin ve şairlerin başkenti olarak anılmaktadır. Son yıllarda Kahramanmaraş'ta başlayan Şiir Festivallerinde ünlü şair ve yazarlar şiir dinletileri sunmakta, ölmüş olan Kahramanmaraşlı şairler anılmaktadır.
Son olarak TRT'de iki sezon yayınlanmış Yedi Güzel Adam adlı dizi TRT'nin ve Kahramanmaraş milletvekillerinin de desteğiyle Kahramanmaraşta çekilmiştir. Dizi, aynı yıllarda Maraş Lisesinde okumuş olan ve Türk edebiyatının 1960-80'li yıllarına damga vurmuş yedi şair ve yazarı anlatmaktadır. Şehirde Yedi Güzel Adam Edebiyat Müzesi de bulunmaktadır.

Türkçenin Kahramanmaraş ilinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre, iki ayrı grupta yer alır:

Kahramanmaraş, coğrafi konumu nedeniyle değişik bir turizm yapısına sahiptir. Germenicia Mozaikleri, Ashab-ı Kehf, Başkonuş Yaylası, Dünya'da Maraş usulü Dondurma ile yerli ve yabancı turistlerin şehre gelmesine sebep olur.  

Büyük parklar ve Doğal Mekanlar

Başkonuş Yaylası
Menzelet Mesire Alanı
Alpaslan Türkeş Mesire Alanı
Yavşan Yaylası
Aslanbey Mesire Alanı
Kapıçam Tabiat Parkı
Aliyaizzetbegoviç Parkı
Kılavuzlu Mesire Alanı
Dulkadiroğulları Doğal Yaşam Parkı
Muhsinyazıcıoğlu Parkı

Camiler Mescitler. Kahramanmaraş'ta aslı gibi olmasa hakiki minareleriyle cami ve mescitler bulunmaktadır. Ulucami, 1442 yılında yapımına Dulkadırlıoğlu Beyi Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Haznedarlı Camii. Dulkadıroğlu Beyi Alâüddevle'nin hazinedarının tarafından 1500'lü yılların sonlarında inşa edilmiştir. Hatuniye (Şems Hatun) Camii. Şems Hatun tarafından inşa ettirilmiştir. Taşmedrese Mescidi. Dulkadıroğlu Beyi Alâüddevle yaptırmıştır. İklime Hatun (Üdürgücü) Mescidi. Şâhruh Bey'in kızı İklime Hatun 1547 yılında yaptırmıştır.
Kahramanmaraş'ta Osmanlı dönemine ait eserler olarak Îsâ Divanlı Camii, Şekerli Camii, Şeyh Camii, Şâzî Bey Camii, Nakıp Camii, Küçük Çavuşlu olarak bilinen Restebâiye Camii, Nuh Camii, Begdûtiye (Çınaraltı) Camii ilk sırayı alır.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde Divanlı Camii, Beyazıtlı Camii, Sarayaltı Camii, Acemli (Şehid Evliya) Camii'leri yapılmıştır.
Abdülhaminhan Camii yeni dönemde yapılan eserlerdendir.

İlçeler

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Kahramanmaraş, bir büyükşehirdir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Kahramanmaraş Valisi 1964 Erzurum doğumlu Mükerrem ÜNLÜER, Ağustos 2023/376 sayılı kararla Merkez Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Kahramanmaraş'ın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı, 1982-Kahramanmaraş doğumlu Fırat Görgel (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %42.41 oy oranıyla seçilmiştir
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri'ne göre, dört değiş

Karabük, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin kuzeyinde Karadeniz Bölgesinde yer alır. 2020 yılı sonu TÜİK verilerine göre ilin nüfusu 243.614'tür. Karabük'ün güncel nüfusu 250.478'dir.
Karabük, 1937 yılına kadar, Safranbolu'ya bağlı Öğlebeli Köyü'nün 13 hanelik bir mahallesiydi. 1935 yılında açılan Ankara-Zonguldak demiryolunun üzerinde yer alıyordu. Demiryolu ile taşıma imkânının varlığı ve kömür yataklarının yakınlığı nedeniyle, burada bir demir çelik fabrikası kurulması kararlaştırıldı. 3 Nisan 1937'de Atatürk'ün talimatıyla, İsmet İnönü, hâlâ Karabük'ün en önemli geçim kaynağı olan Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın temellerini attı.
Uzun yıllar Zonguldak iline bağlı bir ilçe olan Karabük, 6 Haziran 1995'te, Çankırı'nın Ovacık ve Eskipazar ilçeleri ile Zonguldak'ın Yenice, Safranbolu ve Eflani ilçelerinin birleştirilmesiyle Türkiye'nin 78. ili oldu.
Karabük ilinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 270 metredir.
Karabük'ün trafik plaka kodu 78'dir.

Özhan Öztürk'e göre Karabük adı Türkçe “siyah” ve “kuzey”, anlamlarına gelen kara ile bük kelimesinin ise “çalılık” ve “dere kenarında yer alan arazi” anlamlarında kullanılan 'bük' kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Bununla birlikte Osmanlı tahrir defterlerinde Karabük adlı bir Türkmen kavminin adına rastlanması bir topluluk adı olabileceğini de düşündürmektedir.

Karabük ve çevresinde, yörenin yazısız kültür dönemini aydınlatacak çok sayıda höyük ve tümülüs olmasına karşın, bilimsel anlamda herhangi bir arkeolojik kazıya konu olmaması bu konudaki açıklamalarda bir bilgi boşluğu yaratmaktadır. Ancak, Ovacık ve Eskipazar ilçelerinde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarına bakılacak olursa, Karabük ve çevresinin en eski yerleşmesi Eskipazar İlçesindeki “Yazıboy” köyüdür. Burada bulunan bir höyüğün, ilk Tunç Devri (MÖ 2500) olarak yerleşmeye konu olması, İl sınırları içinde Eskipazar'ın önemini artırmaktadır.

İlk Çağda Karabük, Hititlerden başlamak üzere Frig, Helenistik Krallıklar ve Roma döneminde geniş çaplı olarak yerleşmeye konu olmuştur. Karabük'ün, Hititler döneminde yerleşmeye konu olan ilçesi; Eflani'dir. Hitit metinlerinde kentin en eski adının Haluna (Yün) olarak geçtiği bilinmektedir. Ovacık'ın Kışlaköy'ü, Frigler döneminde yerleşmeye konu olmuştur. Burada bulunan Hesem Değirmeni'nin kapısındaki yapıtaşının Frigler dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Helenistik Krallıklar döneminde özellikle Eflani, yerleşmeye konu olmuştur. Helenistik Krallıklardan Bitinler, Roma'nin Batı Karadeniz Bölgesini (Paflagonya) ele geçirmesini önlemek için Eflani'de üs oluşturulmuş ve bölgenin savunmasını buradan gerçekleştirmişlerdir (MÖ 70). Eflani'nin tarihte bilinen ikinci adı Bitinya Kralı Nikomedes'in oğlu Phylomenes'ten dolayı, “Phylomenes Yurdu” olarak bilinmektedir. İlkçağın son Devleti olan Roma, MÖ 1. yüzyılda Anadolu'ya girince önem verdiği yerlerden birisi de Batı Karadeniz Bölgesi olmuş, bölgenin ormanları ve madenlerini emperyalist bir politika izleyerek kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmiştir. Roma'nın bu amaçlarla Karabük İli sınırları içinde kurduğu en önemli kentler Eskipazar sınırları arasında yer almaktadır. Bunlar, Hadrianapolis ve Kimistene adı ile anılan yerleşme alanlarıdır. Bunun yanı sıra Karabük'te Bürnük Köyü, Üçbaş Köyü, Bulak Köyü; Ovacık'ta Pürçükören Köyü ve Ganibeylerin 1 km mesafe uzaklıktaki Karakoyunlu köyünde Roma Dönemi kalıntıları ile adeta tarihi tanıklık yapmaktadırlar.

Türkler, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi öncesinde de Anadolu'ya değişik amaçları gözeterek gelmişler ve yerleşmişlerdir. Özellikle, Kuzey Türklüğü olarak tarihte bilinen bu Türk kitleleri içinde Oğuzlar olduğu gibi Kıpçak, Peçenek gibi diğer Türk kavimleri yer almaktadır. Daha sonra çeşitli nedenlerle Bizans'ın emrine giren bu Türk kavimleri, bu devletin izlediği iskan siyasetiyle Anadolu'nun çeşitli kısımlarına yerleştirilmişlerdir. Yer adlarından (Toponimi) yola çıkarak yapılan yorumlamalar sonucunda Eskipazar'da Tamışlar Köyü'ne adını veren Tamış, Bizans'ın emrinde bir Oğuz Beyi olup, saptamalara göre, Malazgirt Savaşı'nda Selçuklu ordusuna karşı savaşırken, giysilerde kullanılan renk ve dil benzerliklerinden dolayı kısa zamanda saf değiştirmiş, Selçukluların tarafına geçmiştir. Malazgirt Muharebesi öncesinde yöremizde görünen ve yerleşen ikinci Türk kavimi Kıpçaklar oldu. Kıpçaklar kitleler halinde Safranbolu ile Eflani arasındaki topraklara yerleşmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet, 15. yüzyılın ikinci yarısında Amasra'yı fethedince, kentte bulunan Cenevizlileri İstanbul'a gönderirken, Eflani'de yaşayan Kıpçakları da Amasra kentine sürmüştür. Bugün Amasra'da özellikle ağaç işlemeciliğinde çok ünlü olan bu insanlar, Kıpçak Türklerinin torunlarıdır. Kıpçak lehçesi ile ilgili araştırma yapacaklar için Eflani-Bartın arası ve Amasra bu açıdan önemli araştırma malzemesi sunmaktadır.

1935 yılına kadar, Karabük 13 haneden ibaret bir mahalleydi. Yakınındaki bir demiryolu istasyonunun inşaatından sonra haritalarda gösterilmeye başlandı.
Karabük 1937 yılında Safranbolu'ya bağlı Öğlebeli Köyü'nün bir mahallesi iken 1935 yılında açılan Ankara-Zonguldak demiryolu ile önemini arttırmıştır.
3 Nisan 1937 tarihinde Atatürk'ün yönlendirmesi ile İsmet İnönü tarafından Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın temelleri atılır.
3 Nisan 1937'de temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları 1 Haziran 1939'da ticari olarak açılmıştır.
1938'de Karabük'te belediye kurulması onaylanmıştır. 4 Ocak 1940'ta Safranbolu ilçesinin merkez bucağına bağlı olan Arıcak ve Öğlebeli köyleri Aktaş bucağına bağlanmış ve bucak Karabük ismiyle anılmak üzere Aktaş (Zobran) köyünden Karabük'e taşınmıştır. 3 Mart 1953 tarihinde 6068 sayılı kanunla Zonguldak iline bağlı bir ilçe haline gelmiştir.
Karabük, 6 Haziran 1995 gün ve 22305 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Çankırı'dan Ovacık ve Eskipazar ilçeleri ile Zonguldak'tan Eflani, Safranbolu ve Yenice ilçelerinin birleştirilmesiyle Türkiye'nin 78. ili olmuştur.

Karabük ilinin topraklarında çeşitli iklim türlerine rastlanmaktadır. Bu farklılıkların meydana gelmesinde ilin coğrafi özellikleri ve konumu rol oynamıştır. Karabük, Karadeniz Bölgesi'nde yer almasına karşın dağların Karadeniz'e paralel uzanmasından dolayı Karadeniz üzerinden gelen nemli ve yağışlı havanın etkilerinden tam olarak yararlanamamaktadır. Yenice ilçesinde tam Karadeniz iklimi yaşanırken; İl merkezinde, Eskipazar, Ovacık ilçelerinde Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasında bir geçiş ikliminin özelliklerine rastlanmaktadır. Orman varlığı açısından Türkiye'nin %68 oranı ile en zengin ilidir. Yenice ilçesinde tropikal bölgelerde görülebilen yoğun ve çeşitli orman örtüsü ve kendi sınıfında rekor düzeyde boya ve çapa ulaşmış ağaç türleri vardır. Geniş yapraklı türlerden kayın birinci, meşe ikinci ağaç türü iken; iğne yapraklı ağaçlarda göknar, sarıçam ve karaçam baskın ağaç türleridir. Havası demir çelik fabrikaları nedeniyle kötüdür.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır. İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, kendi içinden gizli oyla, bir yıl görev yapacak beş üyeden oluşan il encümenini seçer..
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Karabük Valisi, 1973-Kaman doğumlu Oktay ÇAĞATAY'dır. Ocak 2026/1 sayılı kararname ile Mülkiye Başmüfettişi iken atanmıştır.
Karabük Belediye Başkanı, 1988 Karabük doğumlu Özkan ÇETİNKAYA (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %33,71 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Karabük İl Genel Meclisi üye sayısı, 11 AK Parti, 4 MHP ve 2 CHP'den olmak üzere 17’dir. Karabük Belediye meclisi ise 16 AK Parti, 11 MHP ve 4 İYİ Parti'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Karabük'ü temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Cem Şahin ve Durmuş Ali Keskinkılıç) ve CHP'den 1 milletvekili (Cevdet Akay) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Karabük ili nüfusu: 249.614'dür. Bu nüfusun %78,26'sı şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 4.142 km2dir. İlde km2ye 60 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 172'dir.) İldeki nüfus azalış oranı %0,34 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Ovacık'tır (-%11,60) (Bu ilçenin nüfusu 2023 yılında %41,98 oranında artmıştı).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 ilçe, 7 belediye, bu belediyelerde 80 mahalle ve ayrıca 278 köy vardır.

2018-2019 Sezonu sonunda, futbol 1. ligde Karabükspor, BAL'da Safranbolu Bld.spor, futbol kadın 2. liginde Ovacık Gençlikspor küme düşmüşlerdir. Futbol kadın 3. ligi ile voleybol ve hentbol bölgesel liglerinde toplam 3 takımı daha yer almıştır.
Ziraat Türkiye Kupasında Karabükspor, 4. turda Darıca Gençlerbirliğine elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: Necmettin Şeyhoğlu Stadyumu (16.000), Merkez Spor Salonu (2.500) ve 100. yıl Kapalı Yüzme Havuzu (500) dur.

Karabük Valiliği4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karabük Belediyesi7 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine site

Karaman, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Karaman şehridir. İl merkezi İç Anadolu Bölgesinde; Ermenek, Sarıveliler, Başyayla ilçeleri ile Göksu Havzası dahilindeki köy ve beldeleri Akdeniz Bölgesinde yer alır. İl genel nüfus  254.919'dur. (2020 sonu). Karaman'ın güncel nüfusu 262.791'dir. İlin yüzölçümü 8.678 km2'dir. İlde km2'ye 29 kişi düşmektedir.
Karaman ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 1.033 metredir.
1989 yılında Orta Anadolu'nun gelişmesi amacıyla alınan kararla Konya ilinden ayrılarak il olmuştur. Karaman'ın merkez, Ayrancı, Kazımkarabekir ilçelerinde Akdeniz iklimine benzer karasal iklim; Ermenek, Başyayla, Sarıveliler ilçelerinde Akdeniz iklimi görülür. Bu nedenle ilde yetişen bitki türleri çeşitlilik göstermektedir. Karaman batısında ve kuzeyinde Konya, güneyinde Mersin, güneybatısında Antalya illeri ile çevrilidir.
Karaman, Anadolu'da Türkçenin Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından resmî dil ilan edildiği yerdir.
Karaman'ın trafik plaka kodu 70'tir.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır il genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Karaman Valisi, 1984-Elazığ doğumlu Hayrettin ÇİÇEK'dir. Ocak 2026/1 sayılı kararname ile Ardahan Valisi iken atanmıştır.
Karaman Belediye Başkanı, 1978 Karaman doğumlu Savaş Kalaycı (MHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %49,24 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Karaman İl Genel Meclisi üye sayısı, 12 AK Parti, 2 MHP, 2 CHP ve 1 İYİ Parti'den olmak üzere 17'dir. Karaman Belediye Meclisi ise 17 AK Parti, 11 MHP ve 3 CHP'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2018 Genel seçimleri sonucu, Karaman'ı temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Recep Şeker ve Selman Oğuzhan Eser), CHP'den 1 milletvekili (İsmail Atakan Ünver) seçilmiştir.
2023 Genel seçimleri sonucunda Karaman'ı temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Selman Oğuzhan Eser ve Osman Sağlam), CHP'den 1 milletvekili (İsmail Atakan Ünver) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Karaman ili nüfusu: 262.355'dir. Bu nüfusun %82,63'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.678 km2dir. İlde km2ye 30 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 52'dir.) İldeki nüfus azalış oranı ise %0,17 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Başyayla (%1,85) - Ayrancı (-%2,93).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 11 belediye, bu belediyelerde 132 mahalle ve ayrıca 158 köy vardır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Karaman'nın liglerindeki tek takımı Karaman Belediyespor, futbol Bölgesel Amatör Lig (BAL) de grubunda 7. oldu. Karaman'ın voleybol kadın ve erkek bölgesel liglerinde 4 takımı yer almıştır.
Karaman fk 2025-2026 Sezonunda karamanı 2. ligde temsil etmektedir.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Karaman Belediyespor, 3.turda Etimesgut BS'a elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: Kemal Kaynaş Stadyumu (2.250) ve Süreyya Ayhan Atletizm Pisti  (4.750)'dir.
TRT Avaz'da Karaman 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karaman'ın ilçeleri
Karaman ilindeki yerleşim yerleri listesi
Karamanoğulları beyliği
Karaman
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi

Karaman'ın gezilecek yerleri! Tarihi ve turistik açıdan Karaman 13 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Notlar

Karaman Valiliği2 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 18 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaman Belediyesi16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kars, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin kuzeydoğusunda yer alır. Doğusunda Ermenistan ile sınırı vardır. İl nüfusu 2023 yılı sonu itibarıyla 277.098'dir. Bu nüfusun %51,5'i şehirlerde yaşamaktaydı. Kars'ın güncel nüfusu 272.300'dür. İlin yüz ölçümü 10.193 km2'dir. İlde km2'ye 28 kişi düşmektedir. İlde 8 ilçe, 9 belediye, bu belediyelerde 57 mahalle, ayrıca 381 köy bulunmaktadır.

Kars ili topraklarının tarihinin, yapılan birçok arkeolojik kazı çalışması sonucunda yaklaşık iki milyon yıl öncesinde yaşanan Yontma Taş Devri'ne uzandığı görünmektedir. Bu devirdeki dönemlerden kalma şölyen-aşölyen tipte işlenmiş el baltalarına Susuz ilçesinde, Cilavuz Deresi düzlüklerinde rastlanmıştır. Ağzıaçık Suyunun batısında kalan düzlüklerde ve Ani antik kentinde el baltaları ve büyük yongalar bulunmuştur. Özellikle, Yazılıkaya mağaralarında bulunan duvar resimleri insanların yörede avcılık ve toplayıcılıkla uğraştıklarını ortaya koymaktadır. Bu resimlerde dağ keçileri, geyik ve eşek figürleri çizilmiştir. MÖ 9. yüzyılda Urartu Krallığı'nın sınırları dahilinde olan il, MÖ 7. yüzyılda Kimmerler ve İskitler'in istilalarına uğradı. Bu yüzyılın ardından önce Medler'in daha sonra da Persler'in egemenliğine geçen topraklarda, MÖ 1. yüzyılda Tigran Krallığı'nın hakimiyeti sürdü. Daha sonra Roma İmparatorluğu'nun yönetimine giren yöre sonra sırasıyla; Partlar, Arşaklılar, Sasaniler, Bizanslılar ve Arapların eline geçti. Bu topraklar 11. yüzyılda tekrar Bizanslılar daha sonra Selçuklu Hanedanı ve Gürcü prensliklerin yönetimine geçti. Anadolu Selçukluları ve Gürcüler arasında el değiştiren yöre, 1239'da Moğol İmparatorluğu'nun, daha sonra sırayla İlhanlılar, Altın Orda Devleti, Karakoyunlu, Timurlu ve yine Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevi yönetiminde kaldı.

Kars toprakları 1534 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devleti'ne katıldı. Kars, 19. yüzyıla kadar birçok kez Ruslar ve İranlıların saldırısına uğradı. Bu yüzyılda Ruslar ve Osmanlılar arasında el değiştiren yöre, 1877 yılında Ruslar tarafından alındı. 1917'de Bolşevik İhtilali'nin ardından önce Ermenilerin eline geçen ve 7 Nisan 1918'de kurtarılan Kars, Brest-Litovsk Antlaşması ile Osmanlılara bırakıldı. Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Güneybatı Kafkas Geçici Hükûmeti'nin merkezi olan Kars'ı İngilizler ele geçirdi. Kars'ı daha sonra Ermenilere bırakan İngilizler buradan çekildi.

İngilizlerin çekilmesiyle Ermenistan'ın eline geçen Kars, Türk Kurtuluş Savaşı'yla 30 Ekim 1920'de Türklerin eline geçmiştir. 1921 yılında yapılan Moskova ve Kars Antlaşması ile yeni sınırlarına kavuşan Kars, cumhuriyetin ilanından sonra il yapıldı.

Kars ili, Doğu Anadolu Bölgesi'nin, Erzurum-Kars Bölümü'nde yer alır. Kuzeyinde Ardahan, doğusunda Ermenistan, güneyinde Iğdır ve Ağrı, batısında ise Erzurum'la çevrilidir.

Kars'ın deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 1.750 metredir. İlin topraklarının büyük bölümü yaylalardan oluşur. Akarsu vadileriyle yer yer parçalanan ilde yaylalar dalgalı düzlüklerden oluşur. Kars ilinde yer alan önemli yükseltiler; Allahuekber Dağları, Kısır Dağı, Akbaba, Aladağ ve Aşağıdağ'dır. Aras Nehri ve Kura Nehri şehir topraklarından geçerek Hazar Denizi'ne dökülmektedir.

Kars ilinde karasal iklim hakimdir. Yazları kurak, kışları ise yağışlı geçen ilde kışın sıcaklıklar -39 °C'ye kadar düşer. Karla kaplı gün sayısı 120'den fazladır. Bu ildeki iklim tipi diğer doğu illerine göre farklılıklar göstermektedir. Örnek olarak en çok yağışın yaz mevsiminde yağdığı gösterilebilir. Kars ili dahilinde yaz aylarında ilçeden ilçeye sıcaklık farklılıkları gözlemlenmektedir. Örneğin Akyaka, Arpaçay, Digor ve Kağızman ilçeleri, Merkez ilçe başta olmak üzere Sarıkamış, Selim ve Susuz'dan daha sıcak olur.

Yaşanan sert iklim koşullarından ötürü il genelinin doğal bitki örtüsü bozkırdır. Ormanlar, dağların yüksek kesimlerine kadar çıkar. 'Sarıkamış Ormanları' buna bir örnektir. İl genelindeki yayla ve platoların çayırlarla kaplanması sayesinde yayla hayvancılığı büyük önem taşımaktadır. Yörede Dünya'nın başka hiçbir yerinde yetişmeyen nadir bitki türleri bulunmaktadır.

Kars ili ekonomisi büyük bir oranda tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Kars ili arazisinin %34,7'si tarım arazisidir. İl genelinde başta hububat (buğday, arpa) üretimi olmak üzere yem bitkileri ve endüstri bitkileri yetiştirilmektedir. En çok üretilen ürün buğdaydır. Yıllık üretim 234.631 tonun üzerindedir. Bunu 170.984 tonla arpa ve 74.400 tonla şeker pancarı izlemektedir. Bunda ilin iklim yapısı, yer şekilleri ve coğrafi konumunun büyük etkisi vardır. Bu ürünlerin dışında başta Digor ve Kağızman ilçeleri olmak üzere meyve ve sebze üretimi de yapılmaktadır. Meyve üretiminde başı kayısı, elma ve ceviz çekmektedir. İl genelinde en çok yetişen sebzeler ise sırasıyla beyaz lahana, soğan ve taze fasulyedir.
Kars ili kırsalındaki en temel ekonomik sektör hayvancılıktır. Çayır ve mera arazileri %39,2 ile tarımsal araziden daha geniştir. Bu oranın büyük oluşu ilde özellikle küçük ve büyükbaş hayvancılığının gelişimine büyük katkı sağlamaktadır. 2005 yılı itibarıyla il genelinde 350.969 koyun, 332.071 sığır, 28.751 keçi, 19.107 tek tırnaklılar ve 202 manda bulunmaktadır. Bunun dışında özellikle arıcılık başta olmak üzere kümes hayvancılığı ve bu hayvanların ürettikleri bal ve yumurta da il halkının geçimine katkı sağlamaktadır. Kaşar ve bal haricinde üretilen hayvansal ürünler pazarlanmamaktadır. Bu ürünler sadece aile ihtiyaçlarını karşılamaktadır.

Kars ili, yatırım azlığı sebebiyle 1968 tarihinde Birinci Derecede Kalkınmada Öncelikli Yöre olarak ilan edilerek bundan sonraki on yıl içerisinde sanayi tesislerinin açılması gerçekleşmiştir. Bugün il genelinde altı büyük sanayi tesisi mevcuttur. Bu tesisler şunlardır:

Bunun dışında Kars Organize Sanayi Bölgesi'nde ve Küçük Sanayi Sitesi'nde irili-ufaklı işletmeler vardır. Elde edilen sütten yapılan süt ürünlerinden en önemlisi olan kaşar Zavod adı verilen mandıralarda işlenir. Kars Kaşarı adı verilen bu ürün İzmir Enternasyonal Fuarı'nda 1937 yılından 1950'ye kadar gravyer ve beyaz peynir ile birlikte Türkiye Birincilik Ödülü'nü almıştır.

Kars halkının büyük bir kısmı geçimini tahıl tarımı ve geleneksel mera hayvancılığı ile sağlamaktadır. Hayvancılık genellikle küçük aile işletmeciliği şeklinde ve aile ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapılmaktadır. Bu üretimden doğan ürünlerin büyük kısmı bu aileler tarafından tüketilmektedir.
Kars ili genelinde 2005 yılı itibarı ile yüzbinlerce büyük ve küçükbaş ve binlerce tek tırnaklı hayvan bulunmaktadır. Bunun dışında 44.296 arı kovanı olup yıllık ortalama 1058,63 ton bal üretilmektedir. 3000 ton beyaz peynir, 5000 ton kaşar peyniri ile 112.000 ton süt üretilmektedir. Bitkisel üretimde ise tahıl ürünleri başta gelmektedir. Kars'ta sanayi kesimi Gayri Safi Yurt içi Hasılasından yaklaşık binde 6 pay almaktadır. İl genelindeki sanayi tesisleri ağırlıklı olarak hayvansal ve tarımsal ürünleri işletmektedir. İl geneli mevcut sanayi kuruluşları; şeker, ayakkabı, yem, çimento, et, değirmen taşı, süt ürünleri, mobilya, tuz, bordür ve parke gibi alanlarda faaliyet göstermektedir. Son zamanlarda ildeki turizm sektörü de gelişmektedir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kars ili nüfusu: 268.991'dir. Bu nüfusun %56,28'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 10.193 km²dir. İlde km²ye 26 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkezde 59'dur.) Merkez ilçe dışındaki ilçelerin tamamında nüfus azalmıştır. İldeki nüfus azalış oranı ise %1,22 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Digor'dur (-%5,24).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 9 belediye, bu belediyelerde 57 mahalle ve ayrıca 379 köy vardır.

Not: 1995 yılında Ardahan ve Iğdır illerinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

İl sınırları içerisinde Kafkas Üniversitesi bulunmaktadır. 

Kars, Kuzeydoğu Anadolu'da ulaşım ağının kesiştiği noktada yer almaktadır. İle kara, demir ve havayolu ile ulaşmak mümkündür.
Kars ilinin merkez ilçesinde uluslararası statüye sahip bir de havaalanı vardır (IATA: KSY). 1988 yılında açılan havalimanı, 2007 yılında büyük onarımdan geçmiştir. Yeniden uçuşlara açılan havalimanına İstanbul'daki Sabiha Gökçen Havalimanı ve Atatürk Havalimanı'ndan günde iki uçuş ve Ankara Esenboğa Havalimanı'ndan bir uçuş yapılır. Ayrıca Aralık 2007'den itibaren SunExpress'in karşılıklı Kars-İzmir seferleri de başlamıştır. Temmuz 2008'de Kars'tan Azerbaycan'ın başkenti Bakü'ye karşılıklı seferler düzenlenmeye başlandı. 10 Haziran 2009 tarihinden itibaren Çarşamba günleri haftada bir olmak üzere karşılıklı Köln-Kars uçuşları Öger Tours-Hamburg International ortaklığı ile başlatıldı ve bu uçuşlar iki yıl devam etti (Sadece yaz mevsiminde).

2018-2019 Sezonunda, Kars'ın tüm liglerdeki tek takımı Sarıkamış Gençlerbirliği, futbol Bölgesel Amatör Lig (BAL)'da sezon sonunda küme düşmüştür.
Ziraat Türkiye Kupası 'nda Sarıkamış Gençlerbirliği, 2.turda Van BŞBspor 'a elenmiştir.
Kars kulüplerinin Türkiye liglerindeki maçları Kafkas Üniversitesi spor tesislerimde yapılmaktadır. İlin en önemli spor tesisi Sarıkamış Cıbıltepe Kayak Merkezi'dir

Kars ili genelinde sadece Serhat TV adlı bir tane yerel televizyon yayın yapmaktadır. Bunun dışında ulusal bazda hizmet veren Anadolu Ajansı, İhlas Haber Ajansı, Cihan Haber Ajansı ve Demirören Haber Ajansı'nın il temsilcilikleri bulunmaktadır. Ayrıca, il genelinde yayımlanıp basılan birçok gazete ve radyo hizmeti veren istasyonlar bulunmaktadır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, İl Genel Meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda

Konya, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Konya şehridir. İl, yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük ilidir. 31 ilçeden oluşur. Konya'nın trafik plaka kodu 42'dir. Konya il nüfusu 2024 yılı sonu itibarıyla 2.330.024'tür.

Konya, 40.838 km²'lik yüzölçümü ile Türkiye'nin en geniş topraklarına sahip ilidir. Konya'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.016 metredir. Orta Anadolu yaylası üzerinde Ankara, Aksaray, Niğde, Mersin, Karaman, Antalya, Isparta, Afyon ve Eskişehir illeri ile komşu olan Konya, 36° 22' ve 39° 08' kuzey paralelleri ile 31° 14' ve 34° 05' doğu boylam(meridyen)leri arasında yer alır. Başta büyük ilçeleri Ereğli, Beyşehir, Akşehir'dir. Toplam 31 ilçesi vardır. Konya büyükşehir nüfusu 2023 sonu itibarıyla 2.320.241 olup Türkiye'nin en kalabalık 6. ilidir.

Tuz Gölü
Kapalı havzasının merkezinde Tuz Gölü oluşmuştur. Ankara, Konya, Aksaray sınırlarının kesiştiği yerde olup bir kısmı Konya ili sınırları içinde yer almaktadır.
Tuz Gölü Türkiye'nin ikinci büyük gölüdür. Derinliği 12 m civarındadır. Yaz mevsiminde buharlaşmanın etkisiyle alanı oldukça küçülür. Kuruyan kesimlerde tuz tortulları meydana gelir. Türkiye'nin tuz ihtiyacının bir kısmı buradan temin edilir. Sulama ve su ürünleri için kullanılmaz.

Beyşehir Gölü
Konya ilinin batısında Konya-Isparta sınırı üzerinde yer almaktadır.
Beyşehir Gölü Türkiye'nin üçüncü büyük gölüdür. Aynı zamanda ülkenin en büyük tatlı su gölüdür. Tektonik-karstik olaylarla meydana gelmiştir. Aynı zamanda Türkiye'nin en önemli millî parklarından biridir. Millî park alanı içerisinde aynı anda su depoları olup dağ sporları yapmak imkânı da vardır. Su ürünleri açısından ekonomik değeri yüksektir. Gölün iki plajı, 22 adası ve pek çok kayalığı bulunmaktadır. Göl, ornitolojik bakımdan önemli bir kuş üreme, barınma, beslenme ve konaklama merkezidir. Bu yönü ile turizm açısından önem taşımaktadır.

Akşehir Gölü
Konya ilinin kuzeybatısında Konya-Afyonkarahisar il sınırında yer alır. Suyu tatlıdır. Tektonik olaylarla meydana gelmiştir. Su ürünleri açısından ekonomik değer gösterir. Sulama suyu olarak kullanılmakta olup kamış üretimi de yapılmaktadır.

Suğla Gölü
Konya ilinin güney batısında yer alır. Oluşumu tektoniktir. Yağışlı yıllarda alanı iyice genişlemekte kurak yıllarda ise göl kurumakta ve alüvyonlı göl tabanı ortaya çıkarak iyi bir tarım alanı oluşturmaktadır. Suyu tatlıdır. Su ürünler ve sulama açısından önemi büyüktür. Ancak Şu an itibarıyla ekili alan olarak kullanılmaktadır. Göl tamamen ikiye bölünmüştür, yarısı ekili alan yarısı göldür.

Ilgın (Çavuşçu) Gölü
Çavuşçu Gölü Konya ilinin kuzey batısında yer alır. Oluşumu tektoniktir. Suları tatlıdır. Su ürünleri açısından önemlidir. Ayrıca bir ayağı ile Atlantı ovaları sulanmaktadır.

Ereğli Akgöl
Ereğli ilçesinin batısındadır. Eski göl tabanıdır. Çok sığ bir özelliğe sahiptir. Suları tatlıdır. Ivriz deresinde gelen sularla beslenir.

Yunak Akgöl
Yunak ilçesi yakınlarında küçük bir göldür. Suyu tatlıdır. Çoğu yeri bataklık halindedir. Göl Gökpınar deresi ile Sakarya nehrine boşalmaktadır.

Diğer göller
Düden Gölü
Acıgöl
Bolluk Gölü
Meke Krater Gölü
Sarıot Gölü

Konya'da karasal iklim hüküm sürer. Yazları kuru ve sıcak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır. Gece ile gündüz arası sıcaklık farkı yazın 16-22 derece arasındadır. Baharları ve kışları nemden dolayı bu fark 9-12 °C'ye kadar düşer. Kar ortalama 3 ay yerde kalır. Çevresindeki sıcak - soğuk hava merkezlerinden çok etkilenir. İç Anadolu'nun en güney bölgesinde yer almasına rağmen diğer İç Anadolu Bölgesi şehirlerinden daha soğuk olur. Bunun nedeni orta Torosların deniz etkisini tamamen önlemesidir. Konya, 1. jeolojik zamanda Anadolu'daki Tetis Denizinin yükselerek yok olması nedeniyle tam bir deniz tabanı ovasına dönüşmüştür. Düzlüğün asıl nedeni budur. İlkbaharda konveksiyonel yağışlar (kırkikindi) sıklıkla görülür. En yağışlı aylar nisan ve mayıstır. Konya ikliminin diğer bir özelliği ise yazların çok geç başlaması, kışların da çok geç bitmesidir. Step ikliminin özelliği olan yaz kuraklığı Türkiye'deki en kaliteli buğdayların yetişmesine neden olmuştur. Baharda nem ve yağmurla yeşeren otlar yazın yerini kuruluk ve sıcaktan dolayı sarıya bırakır. Türkiye'de sis yoğunluğu ve sisli gün sayısı en fazla olan il Konya'dır. Nedeni ise Konya ovasının bir çanak şeklinde bulunmasıdır. Uzun zamanlarda ölçülen en düşük sıcaklık -29 °C, en yüksek sıcaklık ise 41 °C'dir. En çok kar yağan ay Şubat, en soğuk ay Ocaktır. En sıcak aylar Temmuz ve Ağustostur. Diğer bir özellik ise yaz akşamları çevresinde bulunan dağlardaki yüksek basınç alanlarından, ovada bulunan alçak basın alanlarına esen rüzgârdır. Günlük sıcaklık farkının en belirgin özelliği de budur. Ocak ayı sıcaklık ortalaması -0.5 °C, Temmuz ayı sıcaklık ortalaması ise 23 °C'dir. Türkiye'nin en az yağış alan ili Konya'dır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Konya il nüfusu: 2.343.409 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 40.841 km2dir. İlde km2ye 57 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 364 kişi ile Selçuklu'dur.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,57 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Karatay (%2,61) - Taşkent (-%4,42)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 31 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1138 mahalle bulunmaktadır.

Not: 1990 yılında Karaman ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

Konya'da ilk mahalli teşkilatın 1830 yılında Çarşı Ağalığı (İhtisap Ağalığı) adı altında kurulduğu belirtilmektedir. Bu teşkilatın 1876 yılında belediye teşkilatı haline dönüştürülmesiyle Konya ilk belediyesine sahip olmuştur. Konya Belediyesi'nin kuruluş tarihiyle ilgili olarak bazı kaynaklarda 1868 yılı verilmektedir. Belediye Başkanı olarak Muhasebeci Rahmi Bey'in adı geçmekte olup görevden ayrılış tarihi 1869'dur. 1869-1876 yılları arasında herhangi bir belediye başkanı kaynakta belirtilmediğinden, Belediye'nin kuruluş tarihini 1876 olarak kabul etmek daha doğru olacaktır.
Seyyahlar 1800 ve daha sonraki yıllarda Konya nüfusunu 15.000-20.000 arasında göstermiştir. 1853 yılında Konya'ya gelmiş olan jeolog P.D. Techihatchef şehrin nüfusunun 22.500, 1890 yılında ise Seyyah M. Gine 44.000 olduğunu yazmaktadır.
1868 yılı salnamesi Konya nüfusunu 16.732 Sille ve Hatunsaray ile birlikte 17.649 olarak göstermektedir. 1884 salnamesine göre nüfus 40.795'tir. 1894 salnamesine göre ise, 9.265 hanede 42.318 Müslüman, 1566 Ermeni, 899 Rum olmak üzere toplam 44.762'dir.
Seyyahnamelerin ve salnamelerin verdiği rakamlar Konya nüfusunun uzun yıllar 20.000-40.000 arasında olduğunu, fazla bir değişiklik göstermediğini, şehrin çeşitli nedenlerle gelişemediğini belirtmektedir.
1923 yılında Belediye'nin bütçesi, 64.000 TL'dir. Belediye hizmet sahası 110 km²'dir. Şehirde elektrik yoktur ve içme suyu, Su Komisyonu tarafından işletilmektedir. Bu yıllarda belediye su dağıtım işleriyle ilgilenmemektedir. İçme suyu kaynağı olarak o yıllarda Çayırbağı kaynağı kullanılmaktaydı.

Büyükşehir Belediyesine Geçiş
1989 yılı Mart ayında yapılan mahalli (yerel) seçimlere Konya Büyükşehir ve üç merkez ilçe (Meram-Selçuklu-Karatay) olarak girilmiş ve artık Konya biri Büyükşehir olmak üzere dört belediye başkanıyla idare edilmeye başlamıştır.
13 Temmuz 1987'de temeli atılan Hafif Raylı Sistem, Eylül 1992'de hizmete girmiştir. 28.09.1989 tarihinde Konya Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuş ve BESO son bulmuştur. BESO'nun su ile ilgili görevleri ve Fen Müdürlüğü tarafından yürütülen kanalizasyon işleri, KOSKİ'ye geçmiştir. BESO'ya ait otobüs işletmesi, Otobüs İşletmeleri Genel Müdürlüğü adı altında faaliyetlerine devam ettikten sonra Eylül 1992'de Hafif Raylı Sistem'in de devreye girmesiyle Toplu Ulaşım İşletmesi adını almıştır.
1993 yılında Konya Büyükşehir Belediyesi, Japonya'da dünyanın en başarılı on belediyesinden birisi olarak adını dünyaya duyurmuştur.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim, vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Konya, bir büyükşehirdir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Türkiye cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Konya Valisi  1970-Osmancık doğumlu İbrahim AKIN, Eylül 2024/321 sayılı kararla İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Konya'nın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Konya'nın 31 ilçesi vardır. 2024 Türkiye yerel seçimlerine göre, 6 değişik parti ve 2 bağımsız tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 15'i AK Parti, 5'i Yeniden Refah 5'i CHP, 2'si Büyük Birlik 1'er tanesi de MHP ve İYİ Parti'li belediye başkanıdır.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16. madde)
Konya Büyükşehir Belediye Başkanı, 1974-Konya doğumlu Uğur İbrahim Altay (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %49,44 oy oranıyla seçilmiştir.
Konya Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 131'dir (Büyükşehir Belediye Başkanı, 31 ilçe belediye başkanı ve 99 üye) Bunların 71'i AK Parti, 22'si CHP, 20'si Yeniden Refah 8'i MHP, 5'i Büyük Birlik, 2'şer İYİ Parti ve Bağımsız'dı

Konyaspor veya sponsorluk anlaşması gereği TÜMOSAN Konyaspor, Türkiye'nin Konya şehrinde 1922 yılında kurulan spor kulübü. Süper Lig'de mücadele etmektedir. İç saha maçlarını 42.042 kişilik Konya Büyükşehir Belediye Stadyumu'nda oynamaktadır.
Kulüp 22 Haziran 1922 tarihinde Konya Gençlerbirliği adıyla kurulmuştur. 1965 yılında ise Meramspor, Selçukspor ve Çimentospor ile birleşerek Konyaspor adını almıştır.

1922 yılında Konya'da Konya Gençlerbirliği adıyla kurulmuştur. Konya Ligi şampiyonu olarak Türk futbol tarihindeki ilk ülke şampiyonası olan 1924 Türkiye Futbol Şampiyonası'na katılmıştır. 1965 yılında profesyonel liglerde Konya şehrini tek takımın temsil edeceği yönünde federasyondan gelen talimat doğrultusunda Konya Gençlerbirliği; Meramspor, Selçukspor ve Çimentospor ile birleşerek "Konyaspor" adını almış ve 1. Lig'de profesyonel olarak mücadeleye başlamıştır. Kulüp 1981 yılına kadar siyah-beyaz renklerde mücadele ederken, 1980-81 sezonu sonunda rakibi Konya İdman Yurdu'yla birleşmiş ve renkleri de rakibinin renkleri olan yeşil-beyaz olarak belirlenmiştir. (Birleşim tarihi olan 1981 yılı, birleşimden dolayı Konyaspor'un kuruluş yılı olarak kararlaştırılsa da, 2016 yılı Eylül ayında yapılan Genel Kurul toplantısı kararı ile Konyaspor'un kuruluş yılı 1922 olarak değiştirilmiş ve kulüp armasına da işlenmiştir.)
Bu birleşme, o dönemdeki bölünmeyi de engellemiş oldu. Konyaspor ve Konya İdman Yurdu yöneticilerinden oluşan birleştirme heyeti 39. dönemin sıkı yönetim komutanı Bedrettin Demirel tarafından tutuklanmış ve bu birleştirmeden dolayı ağır ceza mahkemesinde yargılanmıştır. 1998-2002 yılları arasında sponsoru olan Kombassan Holding'in adını da alarak Konyaspor ismiyle karşılaşmalara çıkmıştır.
1989-1990 sezonunda günümüzdeki adı Süper Lig ozamanki adı ise 1. Futbol Ligi'nde 46 puan ile ligi 7. sırada bitirdi. 1989-1990 yılında tek teknik direktör Yugoslav Zoran Çolaković görev yaptı. 1990-1991 sezonunda lige Çolaković ile başlandı. sonra yollar ayrıldı yeni teknik direktör Tezcan Uzcan oldu. kısa süre sonra yollar ayrıldı. Polanyalı Franciszek Smuda ile anlaştı. 1991-1992 tarihinde Ömer Zengin, Ömer Duran, Franciszek Smuda ve Arif Çetinkaya, 1992-1993 sezonunda Arif Çetinkaya, Murat Özgen, Yugoslav Hüsnü Majuni, Ömer Zengin ve Naci Renklibay teknik direktör olarak görev yaptılar. 1992-1993 sezonunda ligi 16 puan ile 16. sırada bitirdi Konyaspor 2. Futbol Ligi'ne düştü.
2002-03 sezonunda teknik direktör Hüsnü Özkara ile 2. Futbol Ligi'ni 68 puan ile 1. sırada bitirerek şampiyon oldu. günümüzdeki Süper Lige çıktı 2003-2004 sezonunda lige Hüsnü Özkara ile başlandı. sonra yollar ayrıldı. yeni teknik direktör Tevfik Lav oldu. 4 Nisan 2004 tarihinde Tevfik Lav geçirdiği Trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. teknik direktörlüğe Sakıp Özberk getirildi. 2008-09 sezonunda ligi 38 puan ile 16. sırada tamamladı. 1. Lig'e düştü.
2009-10 sezonunda, 1. Lig'i 6. sırada tamamlayarak 4'lü play off grubuna katılmıştır. Bu grubu lider olarak tamamlayıp Süper Lig'e yeniden çıkmıştır. Konyaspor 2010-11 sezonunda Süper Lig'de mücadele etmiştir. Süper Lig'in 21. haftasında Bucaspor'a deplasmanda 3-2 mağlup olan Konyaspor'da teknik direktör Ziya Doğan istifa etmiş, yerine başka bir deneyimli teknik direktör olan Yılmaz Vural getirilmiştir. 31. haftada oynanan Kasımpaşa maçında berabere kalıp Süper Lig'e veda etmiştir. 2011-2012 sezonunda 1. Lig'de yer alan kulüp Play-Off'a kalmış ancak Süper Lig'e çıkamamıştır. Kulüp 2012-13 sezonunda da 1. Lig'de yer almış ve MKE Ankaragücü'nü 1-0 yenerek Play-Off oynamaya hak kazanmıştır. Play-Off final maçında ise Manisaspor'u 2-0 yenmiş ve 2013-14 Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır. 2015-16 sezonunda ligi 3. sırada bitirmiş ve UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazanmıştır.
Kulüp 2016 yılı Nisan ayında Atiker firması arasında 3 yıllık isim sponsorluğu sözleşmesi imzalandı. böylece ismi Atiker Konyaspor oldu.
2016-17 sezonunda Süper Lig'i 43 puan ile 9. sırada bitirdi 2016-17 Türkiye Kupası'nda final maçında İstanbul Başakşehir ile normal süreyi ve uzatmaları 0-0 tamamladı. Seri penaltı atışlarında rakibini 4-1 mağlup ederek şampiyon oldu. 3 Haziran 2017 tarihinde Aykut Kocaman ile Karşılıklı Anlaşılarak yollar ayrıldı. Kocaman takımın başında çıktığı 139 resmi maçta 58 galibiyet, 33 beraberlik ve 42 mağlubiyet elde etti. 6 Haziran 2017'de yeni teknik direktör Mustafa Reşit Akçay oldu.
2017-18 sezonunda Süper Kupa'da Beşiktaş'ı 2-1 yenerek şampiyon oldu. 22 Ekim 2017 tarihinde Mustafa Reşit Akçay ile yollar ayrıldı. 26 Ekim 2017'de teknik direktörlüğe Mehmet Özdilek getirildi. 4 Mart 2018 tarihinde yollar ayrıldı. 2018 yılının Mart ayında yeni teknik direktör Sergen Yalçın oldu. Konyaspor Süper Lig'i 36 puan ile 15. sırada bitirdi. 2017-18 Türkiye Kupası'nda çeyrek final 1. maçında Galatasaray ile 2-2 beraber kaldı. 2. maçında 4-1 mağlup olarak elendi.
2018-19 Sezonunda 20 Haziran 2018 tarihinde Sergen Yalçın ile yollar ayrıldı. Yalçın takımın başında çıktığı 10 resmi maçta 4 galibiyet, 3 beraberlik ve 3 mağlubiyet elde etti. 22 Haziran 2018'de yeni teknik direktör Rıza Çalımbay oldu. 12 Kasım 2018 tarihinde Çalımbay ile yollar ayrıldı. 2018 yılının Kasım ayında teknik direktör Aykut Kocaman oldu. Konyaspor Süper Lig'i 44 puan ile 8. sırada bitirdi. 2018-19 Türkiye Kupası'nda ise 4. turda Kahramanmaraşspor'a 3-0 mağlup olarak elendi.
2019 yılında sonlanan sponsorluk anlaşmasının ardından İttifak Holding ile 2019 Eylül ayında 5 yıllık isim sponsorluğu anlaşması imzalandı.
2019-20 sezonunda 9 Şubat 2020 tarihinde Aykut Kocaman ile yollar ayrıldı. Kocaman takımın başında çıktığı 44 resmi maçta 9 galibiyet, 20 beraberlik ve 15 mağlubiyet elde etti. 12 Şubat 2020 tarihinde yeni teknik Bülent Korkmaz oldu. Konyaspor Süper Lig'i 36 puan ile 13. sırada bitirdi. 2019-20 Türkiye Kupası'nda ise son 4. turda Eyüpspor'a 1-0 mağlup olarak elendi.
2020-21 sezonuna Bülent Korkmaz yönetiminde başlayan Konyaspor, ligin ilk maçına çıkmadan takımdan ayrıldı. Yerine İsmail Kartal geldi. 24 haftadaki Beşiktaş mağlubiyetinin ardından karşılıklı anlaşılarak görevden ayrılan İsmail Kartal'ın yerine İlhan Palut getirildi. Konyaspor ligde oynanan 40 maç sonunda 12 galibiyet 14 beraberlik ve 14 mağlubiyetle 50 puan toplayarak ligi 11. olarak tamamladı. 2020-21 Türkiye Kupası'nda ise çeyrek finalde Beşiktaş'a penaltılar sonucunda 3-2 kaybederek kupadan elendi.
Konyaspor 2021-22 sezonuna İlhan Palut yönetiminde başladı. 20 takımlı ligin ilk yarısında oynadığı 19 maçta 11 galibiyet, 6 beraberlik ve 2 mağlubiyet alarak 39 puan topladı ve ilk devreyi 2. sırada tamamladı. Ligin ikinci yarısında ise elde ettiği 9 galibiyet, 2 beraberlik ve 8 mağlubiyetle toplamda 68 puan topladı ve 2022-23 UEFA Avrupa Konferans Ligi'nde ikinci ön eleme turundan yer alma hakkı kazandı. Konyaspor 2015-16 sezonunun ardından ikinci kez ligi 3. sırada bitirerek kulüp tarihinin en iyi ikinci sezonunu yaşamış oldu. 2021-22 Türkiye Kupası'nda ise son 16 turunda Fatih Karagümrük'e uzatmalar sonucunda 5-4 kaybederek kupadan elendi.
Konyaspor isim ve forma sponsoru Arabam.com ile Süper lig 2022-23 Sezon sonu kadar sözleşme İmzaladı Yeni İsmi Arabam.com Konyaspor Oldu.
Konyaspor 2022-23 sezonuna bir sezon önce olduğu gibi İlhan Palut yönetiminde başladı. Lig bu sezonda 19 takım ile oynanmaktaydı. 2022 FIFA Dünya Kupası'nın Kasım ve Aralık aylarında oynanması nedeniyle 13 Kasım-25 Aralık tarihleri arasında lig maçlarına ara verildi. Ligin ilk yarı maçları Ocak ayının ortasında tamamlandı. 19. hafta itibari ile 6 galibiyet, 9 beraberlik ve 3 yenilgi alan Konyaspor ligde 7. sırada yer almaktaydı. 16 Ocak 2023 tarihinde kulüpten yapılan açıklama ile yaklaşık 2 yıldır takımın başında olan İlhan Palut ile yollarını ayırdığını duyurdu. Palut takımın başında çıktığı 82 resmi maçta 37 galibiyet, 26 beraberlik ve 19 mağlubiyet elde etti. 17 Ocak 2023 tarihinde takımın yeni teknik direktörü Aleksandar Stanojević oldu. 2022-23 sezonunda Süper Ligi 51 puan ile 8. sırada bitirdi. 2022-23 Türkiye Kupası'nda ise son 16 turunda Gaziantep FK ile normal süreyi 0-0 uzatmaları 1-1 tamamladı. Seri penaltı atışlarında rakibine 7-6 mağlup olarak elendi.
Konyaspor 5 Temmuz 2023'te isim ve forma sponsoru TÜMOSAN ile 1 yıllık sözleşme İmzaladı Yeni İsmi TÜMOSAN Konyaspor oldu
Konyaspor, 2023-24 sezonuna Sırp teknik direktör Aleksandar Stanojević yönetiminde başladı. Ancak sezona kötü bir başlangıç yapmasının ardından 23 Ekim 2023 tarihinde Stanojević ile yollar ayrıldı. Stanojević yönetiminde takım 26 resmi maça çıktı; bu maçlardan 6 galibiyet, 9 beraberlik ve 11 mağlubiyet aldı. 27 Ekim 2023'te teknik direktörlük görevine Hakan Keleş getirildi. Ancak 24. haftadaki Fenerbahçe karşısında alınan 7-1'lik mağlubiyetin ardından karşılıklı anlaşarak 11 Ocak 2024'te görevden ayrıldı. Ocak 2024'te teknik direktörlük görevine Fahrudin Omerović getirildi. Ancak 28 Nisan 2024'te görevinden ayrıldı. 29 Nisan 2024'te takımın başına kulübün eski futbolcularından Ali Çamdalı getirildi. Konyaspor, 2023-24 sezonunu 41 puanla 16. sırada tamamladı. Türkiye Kupası’nda ise çeyrek finalde Beşiktaş’a 2-0 mağlup olarak elendi.
2024-25 sezonu Ali Çamdalı'nın görevden ayrılmasının ardından, Konyaspor, 30 Ekim 2024 tarihinde teknik direktörlük görevine Recep Uçar’ı getirdi. Konyaspor sezonu 46 puanla 11. sırada tamamladı. Türkiye Kupası’nda ise yarı finale kadar yükseldi. Bu turda Galatasaray’a 5-1 yenilerek turnuvaya veda etti.
2025-26 sezonuna teknik direktör Recep Uçar yönetiminde başlayan Konyaspor, 3 Kasım 2025 tarihinde Recep Uçar ile yolları ayırdı. Boşalan teknik direktörlük koltuğuna 5 Kasım 2025'te Çağdaş Atan getirildi. Ancak Atan yönetiminde çıkılan 9 Lig maçında galibiyet alınamaması üzerine, 4 Şubat 2026 tarihinde karşılıklı anlaşılarak sözleşmesi feshedildi. ​Konyaspor yönetimi, 6 Şubat 2026 tarihinde eski teknik direktörü İlhan Palut ile 1+5 yıllık sözleşme imzalandığını duyurdu. Konyaspor sezonu 40 puan ile 9. sırada bitirdi. Türkiye Kupası'nda final maçında Trabzonspor'a 2-1 skorla ye

Kütahya, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Ege Bölgesi'nde yer alır. 
Kütahya ilinin nüfusu 576.688'di. Bu nüfusun %78,3'ü şehirlerde yaşamaktaydı (2020 sonu). Kütahya'nın güncel nüfusu 571.078'dir. İlin yüz ölçümü 11.634 km2dir. İlde km2ye 50 kişi düşmektedir. Kütahya'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 949 metredir.
2021 TÜİK verilerine göre 13 ilçe, 28 belediye, bu belediyelerde 222 mahalle ve 546 köy bulunmaktadır.
Kütahya'nın trafik plaka kodu 43'tür.

Kuruluş tarihi kesin olarak tespit edilememekle beraber, tarihi MÖ 3000 yıllarına uzanmaktadır. Eski kaynaklara göre, Kütahya'nın antik çağlardaki adı Kotiaeon, Cotiaeum ve Koti şeklinde geçmektedir. İl topraklarına yerleşen en eski halk Friglerdir. MÖ 1200'lerde Anadolu'ya gelen Frigler, Hitit İmparatorluğunun topraklarına girdiler ve bir devlet olarak örgütlendiler. MÖ 676'da Kimmerler, Frigya Kralı III. Midas'ı bozguna uğratarak Kütahya ve çevresine egemen oldular.
Alyattes'in Lidya Kralı olduğu dönemde Kimmer egemenliği yerini Lidya yönetimi aldı. MÖ 546'da Persler Lidya Ordusunu yenilgiye uğratarak Anadolu'yu istila etti. MÖ 334'te Biga Çayı yakınlarında Persleri yenilgiye uğratan İskender, yörede üstünlük kurdu. Büyük İskender'in MÖ 323'te ölümü ile Kütahya ve yöresi komutanlarından Antigonos'a geçti. MÖ 133'te Roma yönetimine giren Kütahya, daha sonra bir piskoposluk merkezi hâline getirildi. 
1071'de Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Alp Arslan'a yenilen Bizans İmparatoru Romanus Diogenes tutsaklık dönüşü Kütahya'ya getirildi ve gözleri kör edildi. 1078'de Anadolu Selçuklu Devletini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah Kütahya'yı da ele geçirdi. 1097'de Haçlıların saldırısı sonucu şehir yönetimi Bizans'a geçti. II. Kılıç Arslan kaybedilen topraklarla birlikte Kütahya'yı geri aldı. II. Kılıç Arslan'dan sonra taht kavgaları nedeniyle tekrar Bizans'ın eline geçen şehir, son olarak I. Alâeddin Keykubad zamanında (1233) Selçuklu topraklarına dahil oldu. 1277'de II. Gıyaseddin Keyhüsrev Kütahya yöresini Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun'u Osmanlı Sultanı I. Murat'ın oğlu Yıldırım Bayezid'a verdi. (1381) Germiyanoğulları Beyliğinin toprakları Devlet Hatun'un çeyizi olarak Osmanlılara verildi. (Kütahya ve çevresi dahil) 1402 Ankara Savaşında, Bayezid'i ağır bir yenilgiye uğratan Timur, Kütahya'yı alarak II. Yakup Bey'e geri verdi. Kütahya daha sonra Osmanlılara geçti ve Sancak Merkezi oldu.

1381'de Kütahya ve yöresinin Osmanlılar'a çeviz olarak verilmesiyle Yıldırım Bayezid burada vali olarak görev aldı. I. Murad Kosova Seferi'ne giderken, Anadolu'nun muhafazası için çeşitli yerlere valiler tayin ederken; Bayezid'in yerine de Sarı Timurtaş Paşa'yı tayin etti. Kütahya, Yıldırım Bayezid'in Rumeli'ye geçtiği sırada 1391 senesinde Karamanoğulları tarafından istila edildiyse de Yıldırım, Gelibolu'dan geri dönüşünde Karamanoğulları'nı uzaklaştırdı. 1402'de Ankara Savaşı'ndan sonra Timurlenk tarafından Germiyanoğlu II. Yakub Bey'e iade edilen topraklar II. Yakub Bey'in ölümüne kadar Germiyanoğulları'nda kaldı. 1428'de II. Yakub Bey'in vasiyetiyle Kütahya ve tüm Germiyanoğulları toprakları nihai olarak Osmanlılar'a geçti ve valiliğine de Kara Timurtaş Paşa oğlu Umur Bey'in oğlu Osman Çelebi tayin edildi.
Kütahya, Fatih Sultan Mehmed zamanında İshak Paşa'nın tayinine kadar bir vilayet olarak idare edildi ve o zaman merkezi Ankara olan Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı bulundu. İshak Paşa 1451 senesinde Karaman ve Menteşeoğulları sıkıntılarını hallettikten sonra Kütahya'da kaldı ve bu tarihten itibaren 1826'da Anadolu Beylerbeyliği'nin ortadan kaldırılmasına kadar Kütahya, Anadolu Beylerbeyliği'nin merkezi oldu.
Anadolu Eyaleti; Kütahya, Saruhan (Manisa), Aydın, Kastamonu, Menteşe (Muğla), Bolu, Ankara, Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar), Çangırı (Çankırı), Teke (Antalya), Hamit (Isparta-Burdur), Sultanönü (Eskişehir), Karesi (Balıkesir) ve Bursa Sancağı olmak üzere on dört sancağa ayrılmıştır.
Kanûni zamanında Anadolu Eyaleti'nin hası on yük akçe yani bir milyon akçe tutuyordu. Yine bu teşkilat gereğince Anadolu Eyaleti 299 zeamet ve 7166 tımara bölünmüş olup tımar ve zeamet askerleriyle beraber 17,000 donanımlı süvari içeriyordu.
Sultan II. Beyazıt'ın zamanında Şah İsmail yanlısı Şahkulu Kütahya'da ayaklandı. Bu isyan 1511 yılında bastırıldı.

Anadolu'daki Celâli ayaklanmaları keşmekeşleri içerisinde hükûmet Batı Anadolu'yu muhafaza için vezir Hafız Ahmed Paşa'yı Anadolu Eyaleti merkezi olan Kütahya'ya gönderdi (Ağustos 1601). Ahmed Paşa'nın Deli Hasan'a dayanacak kuvveti yoktu, bu yüzden Kütahya Kalesi'ne çekildi. Deli Hasan ve beraberindekiler Hafız Paşa'yı üç gün kadar Kütahya'da muhasara ederek sıkıştırdılarsa da şiddetli bir kışın ve karın çok fazla yağmasından dolayı muhasarayı kaldırmak mecburiyetinde kaldılar fakat kale haricindeki evleri yağmaladılar.

Anadolu Eyaleti valisi Can Mirza Paşa 1657 tarihinde Osmanlı Devleti'ne isyan eden Abaza Hasan Paşa'ya katıldığı için Kütahya halkı paşanın üç yüz kadar askerini katletmişler ve hükûmet tarafından Anadolu Eyaleti'ne tayin edilen Konakçı Ali Paşa'ya yardım etmişlerdir. Can Mirza Paşa Kütahya ahalisinden intikam almak için epey müddet şehri muhasara eylediyse de halkın fevkalâde gayretine binaen muvaffak olamamıştır fakat Kütahya'yı kurtarmak için hükûmet tarafından gönderilen askeri mağlup etmiştir. Buna rağmen şehri elde edememiştir.

1788'de Ruslarla yapılan savaşlar sırasında vali ve sancak beylerinin seferde bulundukarı sırada kendi namlarına vilâyet ve sancağı idare eden mütesellimler yolsuzkluk ve rüşvetler ile halkı soymakta idiler. Savaş devam ettiği için bu rezalet de aynı oranda artmıştı. İşte bu savaş durumunda Kütahya'ya yedi-sekiz mütesellim gelip gitmiş ve her birinin zulüm ve haksızlıkları memleketi harap duruma düşürmüş; bunun haberi de kulaktan kulağa yayılarak İstanbul'a kadar gitmişti. Tam bu sırada Dersaadet sakinlerinden uçarı biri kendi gibi bir oğlan ve birkaç bişiyi daha kendine uydurup yanına alarak sahte emir ve senetlerle İstanbul'dan Kütahya'ya gitmiş ve emirlerini okutarak mütesellimliğini ilân etmiştir.
Mütesellimlerin sık sık değişmesi sebebiyle Kütahya halkı başta bu kişiyi mütesellim zannederek inanmışlar ve sonra elindeki emirlerin yazılış tarzından ve kendisinin münasebetsiz halinden şüpheye düşerek durumu İstanbul'a bildirmişlerdir. Mübaşir marifetiyle İstanbul'a çağrılan sahte mütesellim, kendisinin İstanbul'dan değil ordudan mütesellim olarak gönderildiğini söylediyse de foyası meydana çıkmıştır.

Uşak voyvodası Acemoğlu Ahmed, zulmüne binaen voyvodalıktan azledilmiş ve idamı için Anadolu Eyaleti valisi Çandarlızâde İznikli Ali Paşa görevlendirilmişti. İdam edileceğini haber alan Acemoğlu kaçtığından bütün eşyası zabt ve müsadere edilerek kendisi de takibe alındı (1793).
Ali Paşa, Acemoğlu'nun arkasından kendi kardeşi Osman Bey'i gönderdiyse de Osman Bey Acemoğlu'na mağlup olduğundan Ali Paşa bizzat kendisi hareket ederek Banaz Kalesi'nde Acemoğlu'nu muhasara etti. Banaz'ın etrafı hendek ve su ile çevrili olduğu için muhasaranın bir müddet devam etmesi gerekiyordu. Vakit kış olduğundan Ali Paşa'nın maiyetindeki askerler bu durumu bahane ederek dağıldılar ve paşa az bir askerle meydanda kaldı. Ali Paşa bu müşkül vaziyet üzerine muhasarayı kaldırarak çekildi ve vaziyeti de İstanbul'a bildirdi.
Payitahttan gelen emirde ilk baharda Acemoğlu'nun hakkından gelinmesi üzere hazırlanması İznikli Ali Paşa'ya bildirildiyse de işi halledememiş olması devletçe olan şöhretini olumsuz etkilediğinden Karaman Eyalet valisi Azımzâde Abdullah Paşa ile yer değiştirmişlerdir. İznikli Ali Paşa gibi nüfuzlu ve kıymetli bir vezirin on beş bin asker, top ve cephane ile bu işi halledememiş olması devletin haysiyetine de dokunduğundan Acemoğlu meselesi, batı Anadolu'da nüfuzu olan Karaosmanoğullarına havale edildi.
Acemoğlu, sığındığı Banaz Kalesi'nde iyice zor duruma düştü ve kurtulmaktan ümidini keserek bulunduğu mahalli terk ederek kaçtı ve Şaphane ile Simav arasındaki Köpenez Köyü'ne geldi. Acemoğlu burada Simav ve Gediz Voyvodası Nasuhoğlu Nasuh Ağa tarafından yakalanarak idam edildi ve başı önce Karaosmanoğulları'na oradan da İstanbul'a gönderilerek teşhir edildi.

Germiyanzâde Hacı Süleyman Ağa Kütahya eşrafından olup Kütahya mütesellimi iken halka zulümler ederek para almış ve şikâyet üzerine kendisinden yüz otuz bin küsur kuruş tahsil edilmesine karar verilerek bir mübaşir Kütahya'ya gönderilmişti. Hacı Molla bu paradan on dokuz bin kuruşunu vermiş ve geri kalanı için de kefaletle yükümlendirilmişti. Hacı Molla, kalan bu borcunu vermemek için her çareye baş vurmuş ve bu hal; aleyhdarları tarafından türlü türlü şekillerle İstanbul'a aksettirilmişti. Hacı Molla halkın nefretini kazanmış gaddar bir adam olduğu için halkın bu seferki şikâyeti etkili olmuştu.
Hacı Molla Süleyman Ağa, mütesellimliği zamanında bir hayli ocak söndürmüş bir şahıstı. Hatta memleket müftüsü Hoca Mehmed Efendi'yi aralarındaki soğukluğa binaen bir gece çiftliğinde öldürttüğü gibi Kütahya eşrafından Kapıcıbaşı Hasan Ağa'nın da katline teşebbüs etmiş ve bu haline binaen hükûmetçe idamı düşünülmüş fakat firar edip bir tarafa gizlenerek kendisini bir şekilde af ettirmişti. Hacı Molla son defaki vaziyeti dolayısıyla tek duramayarak etrafı karıştırmaya başladığından bu defa Kütahya halkı hep beraber bir olarak kendisini şikâyet etmişlerdir. Bunun üzerine 1814 Haziran'ında öldürülmesine karar çıkarak durumu Anadolu Valisi'ne iletilmiştir.

Nasuh Ağa, Gediz ve çevresinin voyvodası idi. 1816 senesinde Hurşid Ahmed Paşa'nın Anadolu Eyaleti valiliği esnasında kendisinden şikayet olunarak Hurşid Paşa'nın kendisini yola getireceği sırada diğer bir vilâyete tayin edildiğinden Anadolu valiliği Sivas Valisi Alaaddin Paşa'ya verilmişti. Nasuhoğlu hakkında merkezi hükûmete iletilen şikayetlerin arkası kesilmediği için idamına karar çıkmış ve derhal işi düzeltmesi için Alaaddin Paşa'ya emir olunmuştu.
Sivas'tan Kütahya'ya gelmekte olan Alaaddin Paşa'yı ilk valiliğinde mütesellimi olmasından dolayı karşılama için Nasuh Ağa, 

Kırklareli veya eski adıyla Kırkkilise (Osmanlıca: فرق كليسا, Kırkkilise, Osmanlıca: قرقلرایلی, Kırklareli),  Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nin Trakya yakasında yer alır. Doğuda Karadeniz, güneyde Tekirdağ, batıda Edirne ve kuzeyde Bulgaristan'ın Burgaz ili ile çevrilidir.
Kırklareli'nin trafik plaka kodu 39'dur.

Kırklareli'nin bilinen ilk sakinleri tüm Trakya bölgesinde olduğu gibi Traklardır. MÖ 6. yüzyılda Yunanistan'a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kuran İran soylu kavim Perslerin eline geçen bölge, MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender'in önderliğindeki Makedonların, MÖ 2. yüzyılda ise Romalıların hakimiyetine girer. Roma İmparatorluğu'nun 4. yüzyılda ikiye bölünmesiyle Doğu Roma İmparatorluğu'nun payına düşen Kırklareli, bu dönemde birçok Bulgar ve Peçenek istilası görmüştür. Şehrin Bizans dönemindeki adı "kırk kilise" anlamında Saranta Ekklesies'tir. 13. yüzyılda kısa bir Haçlı işgalinin ardından 1368 senesinde, Balkanlarda yayılan Türklerin egemenliğine girmiştir. Osmanlılar şehrin adını "Kırk Kilise" şeklinde Türkçeleştirmişlerdir, bu Bizans dönemindeki adının birebir tercümesidir. Bir görüşe göre Kırk Kilise ile kastedilen kırk adet kilise değil, "kırk azizler kilisesi" olsa gerektir (III. yüzyılın sonunda Sivas'ta din uğruna şehit olan kırk azizler efsanesi Anadolu Hristiyanlığının en popüler konularından biridir). Osmanlı döneminde Edirne Vilayeti'ne bağlı bir sancak merkezi olan Kırklareli, 93 Harbi'nde (1878) Rus, Balkan Harbi'nde (1912) Bulgar ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra (1920-1922) Yunan işgali yaşamış, Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türkler açısından zaferle sonuçlanmasıyla birlikte 10 Kasım 1922'de Türk topraklarına katılmıştır. 1924 yılında Kırkkilise milletvekili Dr. Fuad Bey (Umay) Meclisteki müzakerelerden birinde, şehrin adının halk dilinde ve resmî olmayan kullanımlarda Kırklareli veya Kırklarili şeklinde geçtiğini belirterek şehrin adının "Kırklareli" olarak değiştirilmesine yönelik bir teklifte bulunmuştur. İsim değişikliği teklifi 20 Aralık 1924'te TBMM'de kabul edilmiş ve ilgili kanun 14 Ocak 1925'te Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. "Kırkkilise" şeklindeki adında kilise sözcüğü geçtiği için değiştirilmiştir.

Kuzeye doğru çıkıldıkça giderek sarplaşan ve Türkiye Trakya'sının  en yüksek noktasını teşkil eden 1031 m rakımlı Mahya Dağı'nın da bulunduğu Yıldız Dağları'na varılan ilin genelinde karasal iklim hüküm sürer. İlin en önemli akarsuyu Ergene, Kırklareli'nin güneyinde tarıma elverişli, dolayısıyla birçok yerleşim biriminin bulunduğu bir plato yaratmıştır. Kırklareli'nin deniz seviyesinden yüksekliği 209 metredir.

2024 yılı TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 21 belediye, bu belediyelerde 108 mahalle ve 179 köy vardır.
İlçeleri; Babaeski, Demirköy, Kırklareli, Kofçaz, Lüleburgaz, Pehlivanköy, Pınarhisar, Vize.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan Vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Kırklareli Valisi, 1968 doğumlu Uğur TURAN'dır. Eylül 2024/321 sayılı kararla Gemlik Kaymakamı iken atanmıştır.
Kırklareli Belediye Başkanı, 1981 Kırklareli doğumlu Derya Bulut'tur (MHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %41,50 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Kırklareli İl Genel Meclisi üye sayısı, 8 AK Parti, 15 CHP ve 1 MHP'den olmak üzere 24'tür. Kırklareli Belediye meclisi ise 15 CHP ve 10 MHP'den olmak üzere 25 üyeden oluşur.
2023 Türkiye genel seçimleri sonucu, Kırklareli'yi temsilen TBMM'ye AKP'den 1 milletvekili (Ahmet Gökhan Sarıçam), CHP'den 2 milletvekili (Vecdi Gündoğdu, Fahri Özkan) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kırklareli ili nüfusu: 379.595'tir. Bu nüfusun %83,95'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 6.459 km2dir. İlde km2ye 59 kişi düşmektedir. (Bu sayı Lüleburgaz'da 155'tir.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,15 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Kofçaz (%6,26) - Vize (%-0,88)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 21 belediye, bu belediyelerde 108 mahalle ve ayrıca 179 köy vardır.

İlin güneyinde tekstil ve gıda alanında yaklaşık 20.000 işçiyi istihdam eden sanayi üretimi ağır basarken, kuzeyinde başat olarak buğday ve ayçiçeği ekimiyle tarım başlıca geçim kaynağı olma özelliğini sürdürmektedir. Türkiye'nin en büyük cam fabrikalarından Trakya Cam Sanayi ve Kırklareli Cam ile, Türkiye'deki ilk şeker fabrikası olan hâlen faal durumdaki Alpullu şeker fabrikası buradadır.

2018-2019 sezonu sonunda, Kırklareli'nin 2. Ligdeki takımı Kırklarelispor grubunu 8. sırada tamamlamıştır. Bölgesel Amatör Lig (BAL)'daki iki takımı Kavaklıspor ve İstasyonspor küme düşmüşlerdir. Voleybol bölgesel liglerinde 4 takımı yer almıştır.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Kırklarelispor, 4. turda Yeni Malatyaspor'a elenmiştir.   
Önemli spor tesisleri: Atatürk Stadı (3.750) ve Merkez Atlatizm Pisti (3.000)'dir.

Kırklareli'nde Halk oyunları ekipleri yörenin çeşitli folklor oyunlarını oynarlar.
Bu oyunlardan birkaçı şunlardır:

Kapçuk
Kambana
Kız Karşılaması
Ali Paşa
Ahmet Bey
Arabaya Taş Koydum
Bilal Oğlan

Kırklareli Valiliği 20 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırklareli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 17 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırklareli Belediyesi

Kırıkkale,Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nin Orta Kızılırmak bölümünde yer alır. Şehir, Türkiye'nin ulaşım ağında bir "kilit" görevi görür; Doğu Anadolu, Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini batıya bağlayan 43 ilin geçiş güzergahı üzerindedir. Kırıkkale Doğudan Yozgat, Kuzeydoğudan Çorum, Kuzeyden Çankırı, Batıdan Ankara, Güneyden Kırşehir ile çevrilidir.
Şehir, yaklaşık 4.791km² yüz ölçümüne sahip olup, deniz seviyesinden ortalama 751 metre yükseklikte bir plato üzerine kuruludur. İç Anadolu karasal iklimine sahip ilde kışlar soğuk ve kar yağışlı yazlar sıcak ve kurak geçer.
Şehrin adını nereden aldığına dair kesin bir bilgi yoktur. Kırıkköyü ile kentin merkezinde bulunan Kaletepe'nin kısaltılarak birleştirilmesinden ortaya çıktığı söylenir. Bu ismin halk tarafından yakıştırıldığı kanaati yaygındır. Kırıkkale, 1989 senesinden önce başkent Ankara'ya bağlı bir ilçe iken 21 Haziran 1989 târih ve 3578 sayılı yasa gereğince dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından yapılan törenle il olmuştur. İlk vâlisi Fikret Güven, 17 Ağustos 1989 târihinde yapılan törenle il vâliliği görevine başlamıştır.
04 Şubat 2021 TÜİK verilerine göre 9 İlçe, 11 belediye, bu belediyelerde 88 mahalle ve 185 köy bulunmaktadır.
Kırıkkale'nin trafik plaka kodu 71'dir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli sanayi merkezlerinden birisi olan Kırıkkale, bünyesinde bulundurduğu önemli sanayi kuruluşlarıyla savunma ve petro-kimya sanayi faaliyetlerinin can damarı durumdadır. Önemli sanayi kuruluşları:

TüpraEş Orta Anadolu Rafinerisi
MKE Ağır Silah Fabrikası Müdürlüğü
MKE Çelik Fabrikası Müdürlüğü
MKE Silah Fabrikası Müdürlüğü
MKE Mühimmat Fabrikası Müdürlüğü
MKE Barut Fabrikası Müdürlüğü
MKE Pirinç Fabrikası Müdürlüğü
MKE Kırıkkale Hurda Müdürlüğü 
Kırdemir Kırıkkale Demir Çelik Fabrikası 
İlde sanayi önemli olmakla birlikte tarım ve hayvancılık son dönemlerde sanayiyi geçmiştir. Halkın %70'i tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Arpa, şeker pancarı, incir, mısır, patates, soğan, fasulye, keten, kenevir, üzüm ve elma bölgenin başlıca ürünleri olup, buğday üretimi en baskın olanıdır. Tarımın yanı sıra geleneksel ekonominin bir parçası olarak halı ve kilim dokumacılığı da yapılmaktadır.

Kırıkkale; İç Anadolu Bölgesi'nin Orta Kızılırmak Bölümü’nde, Ankara, Çankırı, Çorum, Yozgat ve Kırşehir illeriyle komşu bir konumda yer alır. Yaklaşık 4.791 km²'lik bir yüz ölçümüne sahip olan ilin toprakları, Kızılırmak’ın her iki yakasına yayılmış durumdadır.
İl toprakları genellikle dalgalı düzlükler ve plato görünümlü alanlardan oluşur. Ortalama rakım 1.100-1.200 metre civarındadır.
Kırıkkale Doğudan Yozgat, Kuzeydoğudan Çorum, Kuzeyden Çankırı, Batıdan Ankara, Güneyden Kırşehir ile çevrilidir.
Kent, Kayseri ve Nevşehir ile birlikte Kapadokya diye anılan üçgenin kuzeyindedir. Çoğu ya kaybolmuş ya da bilinmeyen eserlerin bulunduğu Kapadokya'nın merkezi ise Kırşehir'dir. Kapadokya Bölgesi, Kayseri merkez olmak üzere Tuz Gölü'nün doğusundan, güneyde Doğu Toroslar; kuzeyde Kırşehir ve Sivas'ın önemli bir kısmını içine alarak Malatya'ya kadar uzanır. Pers dilinde "Katpatukya" olarak adlandırılan Kapadokya'nın sözlük anlamı "Güzel Atlar Ülkesi"dir. Burası binlerce yıl, birçok devlete kucak açmıştır. Kimlerin ne kadar zaman önce buralara geldiği belli değildir.

Kırıkkale İlinin Güney ve ortasında geniş yer kaplayan Kırıkkale Ovası ile, güneybatıda yer alan Kızılırmak Ovası iki büyük birimi oluşturur. Her iki ova içinde Kırıkkale merkezinin yer aldığı kuzeydoğu- güneybatı doğrultulu bir depresyonla birbirlerine bağlanır. Tektonik çöküntü ile oluşan bu ovalar, önce volkanik alanlardan çıkan piroklastik materyallerle sonradan dağlık alanlardan gelen alüvyal dolgularla doldurularak, alüvyal dolgu ovaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Pleistosen'den itibaren akarsularca yarılan bu alanlar, dağlık alanların kenar kesimlerinde plato karakterini almıştır. Kenarlarında geniş alanlar boyunca uzanan birikinti koni ve yelpazeleri dikkat çekicidir. İl yüzölçümünün bir bölümünü ovalar oluşturur. Kuzeydeki Çamlıca ve Karakaya tepeleriyle güneydeki Denek Dağı'nın arasında Kırıkkale Ovası uzanmaktadır. Kırıkkale ilinde yerleşimin önemli bölümü buradadır. Ovanın en geniş yeri, Çoruhözü Deresi'nin Kızılırmak'a aktığı noktadır.
Kuzeybatıda Seydim Dağı  ve Dinek Dağı ile çevrili olan Balışeyh Ovası, geniş bir düzlük alandır.
Diğer taraftan dağlık alanlar arasında akarsu vadileri boyunca uzanan akarsu boyu ovaları da görülmektedir. Güneyde Hodar Dağı önlerinde bulunan Bahşılı Ovası, doğuda Kızılırmak boyunca uzanan ova ile Hacılar güneyindeki Ovacık Ovası başlıcalarıdır.

Kırıkkale, İç Anadolu'nun genel yapısına uygun olarak yüksek platolar arasına yerleşmiş dağ sıralarına sahiptir. Bu dağlar genellikle aşınmış, yuvarlak hatlı ve İç Anadolu step ekosisteminin özelliklerini yansıtan kütlelerdir.
1.Dinek Dağı: Şehrin en yüksek ve en bilinen noktasıdır. Yaklaşık 1.760 metre yüksekliğe sahip olan bu dağ, Kırıkkale'nin güneydoğusunda yer alır. Bölge halkı için hem bir doğa yürüyüşü rotası hem de önemli bir semboldür. Dağın zirvesinden bakıldığında Kırıkkale ve çevresindeki geniş platolar panoramik olarak izlenebilir.

2. Küre Dağı: Merkezin batısında, Ankara sınırına yakın konumda bulunur. Jeolojik yapısı itibarıyla oldukça yaşlı bir oluşumdur. Dağ ilginç bir şekilde gür meşe ormanları ile kaplıdır. (1555)

Şehrin en önemli akarsuyu Kızılırmak'tır. 94 km'lik bir bölüm şehir sınırları içinde yer alır. Kentin güney ve batısından geçer. Kent, Kızılırmak'la yerleşim olarak birleşmiş durumdadır.
Kırıkkale'de çok sayıda pınar bulunmasına karşın hiçbir doğal göl bulunmamaktadır. Bu yüzden şehrin birçok yerine yapay göller ve barajlar inşa edilmiştir. İlin en önemli akarsuyu Kızılırmak Nehri ve kollarıdır.

Çoruhözü: İzzettin-Balışeyh arasında demir yoluna paralel olarak merkezden geçer ve Kızılırmak'a karışır. Derenin aktığı yerlerde su, tarımsal sulamada kullanılır.
Okun Deresi: Elmadağ'ın güneyinde akan suların oluşturduğu Balaban ve Sarılıöz çaylarının Kılıçlar Köyü'nde birleşmesinden oluşur ve Kızılırmak'a karışır.
Delice Irmağı: Delice ilçesi ile Çorum toprakları arasında akar. Bozköy ovasını sular ve Kızılırmak'a karışır. Irmağın il sınırlarındaki uzunluğu 54 km'dir.

Kırıkkale ilinde hiçbir doğal göl bulunmamaktadır.
Diğer taraftan akarsu yatakları önünde sulama amacıyla inşa edilen setlerin gerisinde de suların toplanmasıyla baraj göller oluşmuştur. Kızılırmağın ilin en önemli akarsuyu olması sebebiyle bütün barajlar Kızılırmak üzerinde kurulmuştur.Kapulukaya Barajı, Hirfanlı Barajı, ilin en önemli barajlarıdır. Ahılı Göleti, Danacı, Mahmutlarşarklısı, Dinekdağ, Hasandede Gölleri de sulama amacıyla yapılmış diğer göllerdir.
İklim Bilgileri
Kırıkkale'de Orta Anadolu'nun tipik kara iklimi görülür. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır. Yağışların kar hali kışın, yağmur haline ise ilkbaharda rastlanmaktadır.
Sıcaklık: En sıcak ay ortalaması temmuz ayına, en soğuk ay ortalaması ise ocak ayına rastlanır. Gerek mevsimler arasındaki sıcaklık farkı, gerekse gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı, kara ikliminin en karakteristik örneğidir.
Kırıkkale'de yapılan gözlemlere göre en yüksek ortalama sıcaklık 29.7 derece ile Ağustos ayına, en düşük ortalama sıcaklık ise -4.5 derece ile Ocak ayına rastlar.
Yağışlar: Kırıkkale'de yıllık yağış ortalaması 366.8 mm'dir. Yağışın en fazla olduğu ay ortalama 51.2 mm ile Mayıs, en az olduğu ay ise ortalama 11,7 mm ile Ağustos ayıdır.
Nemlilik: Kırıkkale'de ortalama nispi nem %56'dır. Nemin en fazla olduğu ay %80 ile şubat, en düşük ay %28 ile ağustos ayıdır.

İç Anadolu Bölgesinde Orta Kızılırmak Bölümünde yer alan Kırıkkale, Doğudan Yozgat, Kuzeydoğudan Çorum, Kuzeyden Çankırı, Batıdan Ankara, Güneyden Kırşehir ile çevrilidir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli sanayi merkezlerinden birisi olan Kırıkkale, bünyesinde bulundurduğu önemli sanayi kuruluşlarıyla savunma ve petro-kimya sanayi faaliyetlerinin can damarı durumdadır. Önemli sanayi kuruluşları:

Tüpraş Orta Anadolu Rafinerisi
MKE Ağır Silah Fabrikası Müdürlüğü
MKE Çelik Fabrikası Müdürlüğü
MKE Silah Fabrikası Müdürlüğü
MKE Mühimmat Fabrikası Müdürlüğü
MKE Barut Fabrikası Müdürlüğü
MKE Pirinç Fabrikası Müdürlüğü
MKE Kırıkkale Hurda Müdürlüğü 
Kırdemir Kırıkkale Demir Çelik Fabrikası 
İlde sanayi önemli olmakla birlikte tarım ve hayvancılık son dönemlerde sanayiyi geçmiştir. Halkın %70'i tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Arpa, şeker pancarı, incir, mısır, patates, soğan, fasulye, keten, kenevir, üzüm ve elma bölgenin başlıca ürünleri olup, buğday üretimi en baskın olanıdır. Tarımın yanı sıra geleneksel ekonominin bir parçası olarak halı ve kilim dokumacılığı da yapılmaktadır.

Kırıkkale, Anadolu'nun buğday ambarı sayılan 10 il arasında yer alır.Ayçiçeği, patates, buğday, arpa, çavdar, fasulye, nohut, sarımsak ve şekerpancarı da yetişir.
Sebzecilik önemli değildir. Fakat meyvecilikte ileri durumdadır. Merkez ilçe, Bahşılı, Sulakyurt'ta ve Hacılar'da geniş elma bahçeleri vardır. Misket elması ünlüdür.
Bağcılık ilin en önemli geçim kaynağıdır ve Türkiye'de birinci sırada gelen illerdendir. İç Anadolu'da üzüm yetiştirmede en önde gelen illerdendir. Hasandede üzümü oldukça ünlüdür. ve Yurtdışına ihraç edilmektedir. Gübreleme, sulama, modern tarım araçlarının kullanılması ve ilâçlama hızla artmaktadır. Her çeşit üründe verim yıldan yıla artmaktadır. Hasandede Delice üzümü Türkiye'de meşhurdur.
. Son zamanlarda Sulakyurt bahçelerinde de kiraz üretimi yaygınlaşmıştır.

İl genelinde hayvancılıkta önemli bir geçim kaynağıdır Kırıkkale'de arazinin bozkır olması ve arazinin ekime açılması sebebiyle mera alanı azdır il arazisi tamamen küçükbaş hayvancılığa uygundur.İlde en çok küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapılmaktadır.
Tüik 2025 verilerine göre ilde
Büyükbaş: 95.565
Küçükbaş: 197.917
Bulunmaktadır.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. B

Kırşehir, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesinde yer alır.
1867 yılında bucak, 1869 yılında ilçe, 1870 yılında sancak olmuş, Avanos, Keskin ve Mecidiye (Çiçekdağı) ilçeleri Kırşehir'e bağlanmıştır. 1921 yılında bağımsız sancak, 1924 yılında il olan Kırşehir'e Avanos, Çiçekdağı, Hacıbektaş, Mucur ilçeleri bağlanmıştır. 1944 yılında ilçe olan Kaman, Kırşehir'e bağlanmıştır.
20 Temmuz 1954 tarihinde Osman Bölükbaşı'yı tekrar milletvekili seçtiği için Kırşehir ilçe yapıldı (Adnan Menderes konuyla ilgili Mecliste "Türkiye'nin hiçbir vilayetinde yüzde 3'ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir'in, bir içtimai ve siyasi bünye itibarıyla anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek mümkün değildir; evet, biz açık konuşuruz" şeklinde konuşmuş ve Osman Bölükbaşı da cevaben; "Vilayeti kaldırdınız, bizi de kaldırın da zulmünüz tamam olsun" demiştir). Ardından Nevşehir ili kurulmuş, Kırşehir de Nevşehir iline bağlı bir ilçe haline getirilmiş; Çiçekdağı ilçesi Yozgat'a, Kaman Ankara'ya, Hacıbektaş, Mucur ve Avanos da Nevşehir'e bağlanmıştır.
Kırşehir, 1 Temmuz 1957'de Adnan Menderes hükûmeti tarafından tekrar il hâline getirilmiş ve Yozgat'ın Çiçekdağı, Ankara'nın Kaman ve Nevşehir'in Mucur ilçeleri tekrar dâhil edilmiştir.
2021 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 İlçe, 10 belediye, bu belediyelerde 68 mahalle ve ayrıca 252 köy vardır.
Nüfus bakımından Türkiye'nin en büyük 69'uncu, yüzölçümü bakımından ise 53'üncü en büyük şehridir. Kırşehir, Türkiye topraklarının toplam yüzde 0,84'lük kısmını oluşturur. Kırşehir'in deniz seviyesinden yüksekliği 978 metredir.
Kırşehir'in trafik plaka kodu 40'tır.

Kırşehir'in tarihi Hitit'e kadar uzanır. Hititler döneminde Kırşehir havzası, Yunanların Hititler tarafından bilindiği gibi "Akhalar Ülkesi" anlamına gelen "Ahiyuva" ülkesi olarak biliniyordu. Bu havza Romalılar ve Bizanslılar zamanında Kapadokya adını da almıştır.
Kırşehir bir zamanlar Aquae saravenae olarak biliniyordu. Türkler şehri 1070'lerde almış ve şimdiki adını vermiştir. Türkçede "Kır Şehri", "bozkır şehri" veya "kır şehri" anlamına gelir. 
19. yüzyılda Kırşehir Ankara sancağına bağlıydı.
Yaklaşık 1912'de Osmanlı İmparatorluğu'nun Ankara Vilayeti’ndeki sancağın çoğu Müslüman olan 8.000 nüfuslu baş kenti oldu.
Mustafa Kemal Atatürk 1921 ve 1931'de şehri ziyaret etti.

Kırşehir tarihi, Hititler dönemi ile anılmaya başlar. Fakat, ilin adının o zaman ne olduğu henüz bilinmemektedir. İlin bir ara Aquae Saravenas (Akova Saravena) adıyla (MÖ 2. yüzyıl) bilindiği anlaşılmıştır. Önceleri Makissos (Macissus) adıyla anılan kent, İmparator I. Justinianus devrinde (527-568) yeniden kurulmuş ve Justinianopolis diye anılmaya başlamıştır.
Uçsuz bucaksız kırın ortasında yükselen bu kente Türkler "Kır şehri" adını vermişlerdir. Kır şehri zamanla halk dilinde "Kırşehir" oldu. Bugün bile bazı köylerinde yaşayan halk buraya Kır şehri der. Kırşehir ismi Türkçedir.

Kesikköprü, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun Orta Anadolu'da yaptırdığı köprülerden biridir. Kırşehir-Konya yolu üzerinde, Kırşehir'in yaklaşık 20 km güneyinde, 13 parçalı Kızılırmak Nehri'nin karşısındadır.
Köprünün kitabesinde, II. Gıyaseddin Keyhüsrev oğlu II. İzzeddin Keykavus zamanında, Hicri 646 (1248) yılında Atabeg İzzü'd-Din Muhammed tarafından yaptırıldığı yazılıdır.
İzmir'den gelip Tokat'tan Sivas ve Erzurum'a doğru gidenler Kesikköprü üzerinden geçti. Yazıtın 1953 yılında nehre batık olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. 17. ve 18. yüzyıllarda kervan yollarının eşkıyalar tarafından işgal edilmesinden dolayı Kesikköprü adını almıştır.
Taş kaide üzerine yıkılan üç satırlık yazıt günümüzde güçlükle okunabilmektedir.
Yazıtta yazılanlar şunlardır:
"Ressame bi imaret hazihil el kantara el mübareke (fi eyyam han) devlet es sultan el azam İzzü-d dünya ve ‘d Din Ebul Feth Keykavus bin Keyhüsrev Burhan Emirel mü’münin."
"El Mevla el sahibul azam atabek el muazzam nazım mesalih il alem nasır el enam zübdetil eyyam izzeddin ebul meli Muhammed zahir Ali Selçuk ve emiril mü’minil azzellahu nasrahu ve ala kadrehu fi şuhuri sene sitte ve arbain ve sitte mie hamiden lillah ve musallian ala nebiihi Muhammed ve alihi vesellem teslimen kesiran."

Aşık Paşa Türbesi, 14. yüzyılda yaşayan ve 1332'de ölen  Sufî şair Aşık Paşa'nın mezarıdır.

Mocissus aynı zamanda bir Hristiyan piskoposuydu ve Procopius'un (De ædif., V, iv) bildirdiği gibi Roma imparatoru I. Justinianus, Kapadokya'yı üç eyalete bölüp burayı müstahkem hale getirdiğinde metropolit oldu. Kırşehir, Cappadocia Tertia'nın kuzeybatı Kapadokya metropolünde olan ve kendisine Justinianopolis adı verilen yerleşim yeridir. Tarihi hakkında başka bir şey bilinmemektedir ve adı muhtemelen Mocessus olarak yazılmalıdır. Mocissus ya da Mocessus'un bulunduğu yerin modern Kırşehir kent alanı olduğuna şüphe yoktur. 12. veya 13. yüzyıla kadar Notitiæ episcopatuum'da yer almıştır.
Piskoposlarından sadece birkaçı bilinmektedir: en eskisi Peter, Beşinci Ekümenik Konsil'e katıldı (İkinci Konstantinopolis Konsili, 536); adı bilinmeyen sonuncusu bir Katolikti ve 15. yüzyılın ortalarında Katolik Floransa Konseyi'nden sonra Patrik, Konstantinopolis'in II. Metrophanes'i tarafından kutsanmıştı.

Kırşehir'de NAO ve AO indeks pozitif değer aldığında kışlar nispeten ılık ve ağırlıklı olarak yağmurlu, AO ve NAO negatif seyrettiğinde ise kışları soğuk ve az yağışlı olmak ile birlikte yağışlar çoğunlukla kar şeklinde düşer. Yazları ise sıcak ve genellikle kurak geçen karasal iklim görülür. Son yıllarda, yaz yağışlarında artışlar görülse de, Thorntwaite'in iklim tasnifine göre, Kırşehir yarı kurak iklim özelliğine sahiptir. İldeki yıllık sıcaklık ortalaması 11.3 °C, yıllık ortalama yağış miktarı ise 415,9 kg/m²'dir.

İldeki dağlık ve ovalık alanlar arasında yıllık ortalama sıcaklık farkı çok fazla değildir. İlçeler arasındaki sıcaklık farkı 1-1.5 °C civarındadır. Merkez ilçede yıllık ortalama sıcaklık 11,3 °C iken, Kaman'da 10.2 °C, Çiçekdağı'nda 11,7 °C, Mucur'da da 11.7 °C, Akçakent'te 9.6 °C, Akpınar'da ise 9.9 °C'dir. Kırşehir'in çevre illerle olan sıcaklık farkı yine 1-1.5 °C dolayındadır. Ankara'da 11,8 °C, Kırıkkale'de 12.5 °C Nevşehir'de 10,5 °C, Yozgat'ta 9,0 °C'dir.

Kırşehir (merkez)
Akçakent
Akpınar
Boztepe
Çiçekdağı
Kaman
Mucur

İllerde protokolde ilk sırada yer alan Vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, İl Genel Meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt yöntemine göre belirlenir (Kanun:2972, Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresi'nin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmiş üyelerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Kırşehir Valisi, 1973 Adana İmamoğlu doğumlu Murat Sefa Demiryürek’tir. Eylül 2024/321 sayılı kararla İskenderun Kaymakamı iken atanmıştır.
Kırşehir Belediye Başkanı olan 1960 Kırşehir doğumlu Selahattin Ekicioğlu (CHP), 31 Mart 2024 Türkiye yerel seçimlerinde %52,86 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Kırşehir İl Genel Meclisi üye sayısı, 10 AK Parti, 4 CHP ve 5 MHP'den olmak üzere 19’dur. Kırşehir Belediye meclisi ise 16 CHP, 11 AK Parti ve 4 MHP'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucunda, Kırşehir'i temsilen TBMM'ye AK Parti'den 1 milletvekili (Necmettin Erkan), CHP'den 1 milletvekili (Metin İlhan) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Kırşehir ili nüfusu: 242.777'dir. Bu nüfusun %84,98'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 6.584 km2dir. İlde km2ye 37 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkezde 95'dir.)  İldeki nüfus azalış oranı %0,72 olmuştur. Merkez ilçenin nüfusu yalnızca 19 kişi artarken diğer ilçelerde azalma olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Akpınar'dır (-%6,98)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 ilçe, 10 belediye, bu belediyelerde 67 mahalle, ayrıca 252 köy bulunmaktadır.

2018-2019 Sezonu sonunda, Kırşehir Belediyespor, 2. Lige yükselmiştir. BAL takımı Kırşehir Çayağzıspor küme düşmüştür. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi hentbol takımı, hentbol erkekler süper liginden küme düşmüştür. Kırşehir'in voleybol bölgesel liglerinde de 1 takımı vardır.
Futbol Türkiye Kupası'nda Kırşehir Belediyespor, 3 turda Altay'a elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: Ahi Stadyumu (7.500 kişilik), Aşıkpaşa Kapalı Spor Salonu (1163 kişilik), Kındam Kapalı Spor Salonu (1.500 kişilik) ve Merkez Kapalı Yüzme Havuzu'dur (750 kişilik).

Kırşehir merkeze bağlı Karalar köyünde Karakurt Kaplıcası, Kırşehir merkezde Terme kaplıcası ve çeşitli termal otel ve fizik tedavi merkezleri bulunmaktadır. 

Metin İlhan
Necmettin Erkan

Hüdayar Mete Buhara

Ahi Evran Üniversitesi
Karalar köyü (Karakurt kaplıcası ve türbesi için)

Kültür ve Medeniyet Şehri Kırşehir, T.C. Kırşehir Valiliği, Ankara 1998, 215 s.

Kırşehir Valiliği 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırşehir Belediyesi28 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ladik (Osmanlıca: لاديق, Ladik), Karadeniz Bölgesi'nde yer alan Samsun iline bağlı bir ilçedir. İl merkezine yaklaşık 80 km uzaklıktadır. 2023 yılı verilerine göre nüfusu yaklaşık 15.000 kişidir. İlçenin yüzölçümü 541 km²dir. Ladik ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 924 metredir. Ladik, doğal güzellikleri ve tarihi geçmişi ile dikkat çeker.

Ladik, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bölgedeki en eski yerleşimler, MÖ 2000'li yıllara kadar uzanmaktadır. Hititler döneminde önemli bir yerleşim yeri olan Ladik, Hititlerin başkenti Hattuşaş'a olan yakınlığı nedeniyle ticaret yolları üzerinde yer almıştır. Hititlerden sonra bölgeye Frigler ve ardından Lidyalılar hâkim olmuştur.
Laodikeia Pontika veya kısaca Laodikeia (Grekçe: Λαοδίκεια), ismiyle anılmıştır. Antik kent, günümüzde Ladik ilçesinin bulunduğu alanda yer almaktaydı.
MÖ 6. yüzyılda Persler tarafından ele geçirilen Ladik, Büyük İskender'in Anadolu seferi sırasında Makedonya Krallığı'nın kontrolüne geçmiştir. İskender'in ölümünden sonra bölge, Seleukos Krallığı ve ardından Pontus Krallığı'nın hâkimiyeti altına girmiştir. MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından ele geçirilen Ladik, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir merkez olarak varlığını sürdürmüştür.
1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu'ya Türklerin girişiyle birlikte bölge Selçuklu Devleti'nin kontrolüne geçmiş ve hızla Türkleşmiştir. Selçuklular döneminde önemli bir yerleşim merkezi olan Ladik, Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflamasıyla birlikte 14. yüzyılda Eretna Beyliği'nin yönetimine girmiştir. Daha sonra Osmanlı Devleti tarafından fethedilen Ladik, Osmanlı döneminde Amasya Sancağı'na bağlanarak idari bir merkez olmuştur.
Osmanlı döneminde özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda ticaretin geliştiği, tütün ve hayvancılıkla öne çıktığı bilinmektedir. 1928 yılında ilçe olan Ladik, özellikle eğitim, sanayi ve turizm alanlarında gelişmeye devam etmektedir.

Ladik, engebeli ve dağlık bir yapıya sahiptir. İlçenin en yüksek noktalarından biri Akdağ'dır. Ladik Gölü, ilçenin en önemli doğal güzelliklerinden biridir.
İklimi Karadeniz ve Karasal iklim özellikleri arasında geçiş özelliği gösterir. Kış ayları soğuk ve kar yağışlı geçerken, yaz ayları ılıman ve serindir. Bu iklim yapısı, bölgedeki tarımsal faaliyetleri ve doğal yaşamı doğrudan etkilemektedir.

Ladik ekonomisi ağırlıklı olarak tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Tütün, buğday ve mısır en çok yetiştirilen ürünler arasındadır. Ayrıca büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık yaygındır. Son yıllarda Akdağ Kayak Merkezi sayesinde turizm de gelişmeye başlamıştır.
Sanayi açısından gelişmekte olan ilçede, seramik fabrikaları ve un fabrikaları gibi sanayi kuruluşları bulunmaktadır. Ayrıca ilçede el sanatları ve halı dokumacılığı gibi geleneksel üretim faaliyetleri devam etmektedir.

Ladik, doğal ve tarihi güzellikleri ile turizm açısından önemli bir potansiyele sahiptir. En bilinen turistik noktaları şunlardır:

Ladik Gölü: Ladik Gölü, kuş gözlemciliği ve doğa yürüyüşleri için önemli bir merkezdir. Göl, hem yerli hem de göçmen kuşların uğrak noktasıdır. Bu nedenle, kuş gözlemciliği yapanlar için oldukça cazip bir alandır. Ayrıca çevresindeki doğal güzellikler, yürüyüş ve fotoğrafçılık gibi doğa ile iç içe aktiviteler yapmak isteyenlere hitap eder. Göl, ekosistemi ile biyolojik çeşitliliği barındırır ve bu alan özellikle doğa severler için huzurlu bir kaçış noktasına dönüşmüştür. Son yıllarda göl, kuruma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

Akdağ Kayak Merkezi: Akdağ Kayak Merkezi, Ladik'in kış turizminin önde gelen yerlerinden biridir. Akdağ'ın eteklerinde bulunan bu kayak merkezi, her yıl hem yerli hem de yabancı turistleri ağırlamaktadır. Kayak ve dağcılık gibi kış sporlarının yapılabildiği bu merkez, bölgedeki en popüler turistik yerlerden biridir. Akdağ Kayak Merkezi, kar kalitesi ve pist çeşitliliği ile kayak severlerin ilgisini çeker. Ayrıca, dağcılıkla ilgilenenler için çeşitli rotalar ve kamp alanları da bulunmaktadır.
Tarihi Ladik Hamamı: Osmanlı dönemine ait olan Tarihi Ladik Hamamı, ilçenin tarihi dokusunu yansıtan önemli bir yapıdır. Yüzyıllardır varlığını sürdüren hamam, geleneksel Türk hamam kültürünü yaşatan nadir yapılar arasında yer alır. Hamam, mimarisi ve işçiliği ile dikkat çeker. Ladik Hamamı, hem yerli halk hem de turistler tarafından kullanılmaktadır ve bölgenin kültürel mirasını gözler önüne serer. Bu tarihi yapının çevresinde, Osmanlı dönemi izlerini taşıyan başka yapılar da bulunmaktadır.
Kapaklı Kaplıcası: Kapaklı Kaplıcası, Ladik ilçesinde bulunan şifalı sularıyla ünlü bir kaplıcadır. Sağlık turizmi açısından önemli bir merkez olup, özellikle romatizmal hastalıklar ve cilt rahatsızlıkları gibi tedaviler için tercih edilmektedir. Kapalı ve açık alanlarda yer alan kaplıca, doğayla iç içe bir sağlık deneyimi sunar. Ayrıca, Kapaklı Kaplıcası'nın çevresinde konaklama imkanları ve dinlenme alanları bulunmaktadır, bu da ziyaretçilerin rahatça konaklamasını sağlar. Şifalı suyu ile bölgeye gelen turistler, hem fiziksel hem de ruhsal anlamda dinlenme fırsatı bulurlar.

Ladik, Samsun'a karayolu ile bağlı olup, ilçe merkezine ulaşım özel araçlar ve toplu taşıma araçlarıyla sağlanmaktadır. Ayrıca Samsun-Amasya demiryolu hattı üzerinde yer almaktadır. En yakın havaalanı ise Samsun Çarşamba Havalimanı olup, ilçeye yaklaşık 90 km mesafededir.
Ladik, doğal güzellikleri, tarihi mirası ve gelişmekte olan turizm sektörü ile Samsun'un önemli ilçelerinden biri olmaya devam etmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ladik Kaymakamlığı 9 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ladik Belediyesi 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Malatya, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır. 2024 yılı sonu itibarıyla nüfusu 750.954'tür. Yüzölçümü 12.313 km² olup kilometrekare başına ortalama 61 kişi düşmektedir. En kalabalık ilçesi Yeşilyurt'tur. 13 ilçe ve belediyesi bulunan Malatya'nın bu ilçelerinde toplam 718 mahalle yer almaktadır.
Malatya, tarih öncesi dönemlerden günümüze kadar birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İl sınırları içerisinde bulunan Arslantepe Höyüğü, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer almaktadır. Tarih boyunca Hititler, Asurlular, Urartular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Dulkadiroğulları ve Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kalan Malatya, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ili olmuştur.
Malatya ekonomisi büyük ölçüde tarım, sanayi ve ticarete dayanmaktadır. İl, Türkiye'nin kuru kayısı üretiminde önde gelen illerden biri olup dünya kuru kayısı ihracatının önemli bir bölümünü karşılamaktadır. Sağlık, eğitim, ticaret ve ulaşım alanlarında Doğu Anadolu Bölgesi'nin önemli merkezlerinden biridir. Malatya, İnönü Üniversitesi ve Malatya Turgut Özal Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. İnönü Üniversitesi bünyesindeki Turgut Özal Tıp Merkezi, karaciğer nakli alanındaki çalışmalarıyla Türkiye'nin ve Avrupa'nın önde gelen merkezleri arasında yer almaktadır. İl sınırları içerisinde bulunan Kürecik Radar Üssü, Türkiye'nin hava ve füze savunma sisteminin önemli unsurlarından biridir.
Malatya, sağlık turizmi, tarih ve doğa turizmi açısından da öne çıkmaktadır. Arslantepe Höyüğü, Battalgazi Ulu Camii, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı, Levent Vadisi ve Günpınar Şelalesi ilin başlıca ziyaret noktaları arasında yer almaktadır. Kültürel yaşamında halk müziği önemli bir yere sahip olup Arguvan yöresi türkü geleneğiyle tanınmaktadır. İlde her yıl düzenlenen Uluslararası Malatya Kayısı Festivali ile Uluslararası Arguvan Türkü Festivali, Malatya'nın önde gelen kültürel etkinlikleri arasında yer almaktadır.
Malatya mutfağı; analı kızlı, kağıt kebabı, kiraz yaprağı sarması, içli köfte, oruk, yaprak sarması, kömbe ve kayısıdan yapılan çeşitli yöresel ürünleriyle tanınmaktadır.
Malatya 2 cumhurbaşkanı çıkarmış tek şehirdir, bu kişiler, İsmet İnönü ve Turgut Özal'dır.
Malatya'nın simgeleri arasında Arslantepe Höyüğü, Battalgazi Ulu Camii, Yeni Cami, Levent Vadisi ve Günpınar Şelalesi yer almaktadır. 
İl merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 954 metredir.

Malatya, Doğu Anadolu bölgesinin batı bölümünde yer almaktadır. Doğuda Elazığ (98 km) ve Diyarbakır (251 km), güneyde Adıyaman (185 km), batıda Kahramanmaraş (219 km), kuzeyde Sivas (245 km) ve Erzincan (363 km) illeri ile çevrilidir.
İl genelinde yer alan başlıca dağlar Malatya Dağları, Beydağı, Nurhak Dağları, Akçababa Dağları, Yama Dağı iken, başlıca akarsular Söğütlü Çayı, Morhamam Çayı, Kuruçay, Tohma Suyu, Sultansuyu, Sürgü Suyu, Beylerderesi, Mamıhan ve Şiro Çayı'dır.
İl, İç Anadolu, Akdeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin arasında tampon bir bölge olma özelliğini de taşımaktadır.
Malatya ili, deprem kuşağı bakımından ikinci büyük fay kuşağında yer alır. Bölgenin dağlık ve dinamik bir yer hareketliliğine maruz kalması sonucu depremler sık sık meydana gelir. Yani kıvrımlı bir arazi şekli yaygındır. Malatya'nın deniz seviyesinden yüksekliği 900 metredir.

Malatya ilinde karasal iklim koşulları hüküm sürer. Evvel çok çetin kış ayları yaşanıyor olsa da Malatya'daki su potansiyeli sebebiyle son yıllarda inşa edilen barajlar il genelinde iklimi fazlaca yumuşatmıştır. Bölge iklim koşullarına göre oldukça ılıman bir iklim hüküm sürmektedir.

Orduzu-Pınarbaşı gölleri meşhurdur; piknik ve dinlenme merkezidir. Ayrıca Fırat'ın büyük bir bölümü de Malatya'nın doğusundan geçmektedir. Pütürge ilçesinin Şiro Çayı da meşhur akarsularındandır ve bu akarsu balığıyla ünlüdür.

Malatya il topraklarının % 54'ü çayır ve meralarla, %31'i ekili ve dikili arazi ile kaplıdır. Ormanı azdır, ormanlık alanı %10'dur. Geniş Malatya Ovası, bozkır görünümündedir. Akarsu çevreleri orman gibi uzayan kayısı bahçeleri ile kaplıdır. Malatya Toroslarında en çok meşe, vadi yamaçlarında ardıç ağaçlarına rastlanır. Platolar çayır bakımından zengindir.

Bu topraklar, akarsular tarafından taşınan, depolanan materyaller üzerinde oluşan genç topraklardır. Üzerlerindeki bitki örtüsü iklime bağlıdır. Bulundukları iklime uyabilen her türlü kültür bitkisinin yetiştirilmesine elverişli ve üretken topraklardır.
Alüvyon topraklar Malatya ilinde daha çok Fırat Nehri ile Tohma Çayı boyunca uzanmaktadır. Toplam alanları 20.236 hektardır. Bunun 19.703 hektarı birinci sınıf, 442 hektarı yetersiz drenajlı ve ikinci sınıf, 95 hektarı ise kötü drenajlı üçüncü sınıf arazilerden oluşmaktadır.

Bu topraklar genellikle orta derin veya sığdır. Ağır killi topraklardır ve profilleri iyi gelişmemiştir. Malatya'da bu topraklar Kürecik bucağının batısında ve güneyinde ve Arapgir ile Arguvan arasında bulunurlar. 75.080 hektarlık ölçümleri ile ilde %6,1′lik yer tutan Bazaltik toprakların %26'sı toprak işlemeli tarıma uygundur. %66′lık kısmı meradır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Malatya il nüfusu: 755.854 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 12.259 km2dir. İlde km2ye 62 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 325 kişi ile Yeşilyurt'tur.)
2025 yılında il nüfusu (%0,71) oranında artmıştır. Nüfusu en çok artan ilçe: Kale (%20,57), nüfusu en çok azalan ilçe: Pötürge (-%7,10)
09 Şubat 2025 TÜİK verilerine göre 13 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 719 mahalle bulunmaktadır. 

Not: 1954 yılında Adıyaman ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

Malatya, ekonomik olarak bölgenin en gelişmiş illerindendir. Ekonomi başlıca kayısıya dayanır. Malatya'da bulunan birçok kayısı fabrikası istihdam sağlar. Bunun yanında, tekstil fabrikaları ekonomiye can verir. Malatya'da iki organize sanayi bölgesi bulunmaktadır ve üçüncü organize sanayi bölgesinin altyapı ihaleleri tamamlanmıştır. Ayrıca Malatya'nın teşvik paketi kapsamında bazı büyük şirketler, bölgeye yatırım yapmışlardır. Buna Eczacıbaşı'nın yapım aşamasında olan nükleer tıp fabrikası örnektir. Ayrıca Malatya'da sanayi sitelerinde bulunan küçük işletmeler de Malatya ekonomisine can verir. İnönü Üniversitesi de ticaretin ve kentin büyümesinde etkili olmuştur. Malatya'da birden fazla hidroelektrik santralleri bulunmaktadır. Bunlardan biri Karakaya Barajı'ndadır.

Tarım genelde Malatya Ovası'nda yapılır ve başlıca ürün kayısıdır. Dünyanın kayısı ihtiyacının yüzde 80'i Malatya'dan karşılanmaktadır. Dağlık kesimlerde küçük ve büyük baş hayvancılığı yapılmaktadır ancak şehrin ekonomisine fazla bir katkısı olmamakla birlikte damızlık koyun keçi yetiştiricileri birligi ve süt birliği ve damızlık sığırcılık birliği de bulunmaktadır. Bunların dışında Arapgir üzümleri, Yeşilyurt kirazları ve Hekimhan cevizleri de meşhurdur. Ekonomik anlamda katkı da sağlar.

Malatya, bölge için önemli bir kültür sanat merkezidir. Buna müze ve sonradan açılan alışveriş merkezi büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. Ayrıca, devlet tiyatrosunun açılması, kültür ve kongre merkezinin açılması, Malatya kültür ve sanatını önemli ölçüde değiştirmiştir.

Malatya Merkez İzzetiye Mahallesi Mücelli Caddesi'nde yer alan Tarihi Yusuf Ziya Paşa Cami'nin giriş kapısı üzerinde yer alan 6 beyitlik manzum kitabede 1792 tarihi bulunmaktadır. Yine Malatya merkezde yer alan ve yaklaşık 120 yıllık tarihi olan Hacı Yusuf Taş Cami, halk arasında Yeni Cami (Malatya), Teze Cami adlarıyla da bilinmektedir. 24 Ocak 2020 Elazığ Sivrice depreminde hasar alan cami restore edilip ibadete açıldıktan kısa bir süre sonra 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Pazarcık depreminde tamamen yıkılmıştır. Malatya ilinde yer alan bir diğer tarihi cami de Ulu Cami'dir. Ulu Cami'nin tarihi yedinci yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ulu Cami'yi Araplar, Malatya ilinin 8 km kadar kuzeyinde bulunan Battalgazi ilçesinde inşa etmişlerdir. Eski kaynaklardan öğrenilen bilgiye göre yıkılan Ulu Cami, Anadolu Selçuklu zamanında 1224 yılında yeniden inşa edilmiştir. Ulu Cami 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremlerinde hasar görmüş ve restorasyon için ibadete kapatılmıştır.

Malatya Arkeoloji Müzesi (Kuruluş: 7 Mart 1971)
Malatya Fotoğraf Makinesi Müzesi (Kuruluş: 30 Eylül 2017)
Malatya Oyuncak Müzesi
Malatya Kent Müzesi
Atatürk Müzesi ve Evi
Somuncubaba Müzesi
İnönü Müzesi

Arslantepe Höyüğü (Orduzu belediye sınırları içinde bulunur): eski bir yerleşim bölgesi, ilk arkeolojik araştırmalar 1932'de Fransızlar tarafından yapılmıştır. Alanda bir açık hava müzesi yapılması planlanmaktadır. Arslantepe Höyüğü'nde bugüne kadar birçok medeniyet yaşamıştır. Arslantepe Höyüğü dünyada kurulan ilk yerleşim bölgelerinden biridir ve bugüne kadar 27 medeniyeti ağırlamıştır.

Malatya usulü tarhana çorbası, içli köfte, analı kızlı, kayısı tatlısı, ekşili köfte, mercimekli köfte, kulak çorbası, tavşanlı yufka, kaburga dolması, tava, kâğıt kebabı, kalbur hurması, bilik, pirpirim cacığı, yapraklı köfte, kiraz yaprağı köftesi, saç kavurması, kürt sarması, ıspanaklı ekmek, baklalı pilav, kömbe, taş (yassı)kadayıf, salçalı köfte gibi yemekler yöreye özgüdür. Tescillenmiş yemekleri mevcuttur. Bulgurdan yapılan 100'ün üzerinde köfte ve yemek çeşidi bulunur. Şehre ait peynir ürünleri bulunmaktadır. Şehrin fırın kültürü gelişmiştir.

Kentin ilçelerinden biri olan Battalgazi'de ise Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar döneminden kalma eserler bulunmaktadır. Devlet tiyatroları Malatya şubesinin açılmasıyla Malatya bölgedeki kültür alanında da önemli bir aşama kaydetmiş ve çevre illerden gelen sanatseverler sayesinde kültür turizmi önemli bir ivme kazanmıştır. Gürpınar Şelalesi de bir turizm kaynağı yaratmaktadır. Bunların dışında Yeşilyurt (Gündüzbey), Darende (Somuncu Baba), Kale ve Akçadağ (Levent Vadisi) gibi ilçelerinde yer alan mesire alanları da şehrin turizmine önemli ölçüde katkı sağlamaktadır. Türkülere konu olan Kömürhan Köprüsü buradadır.

Futbol takımı 1966 yılında, amatör küme takımlarından Adalıspor, Hürriyetgençlik ve Coşkunspor kulüplerin

Manisa, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Manisa şehridir. 2023 TÜİK verilerine göre 1.475.716 kişilik nüfusuyla Türkiye'nin en kalabalık on dördüncü ilidir. Anadolu Yarımadası'nın batısında, Ege Bölgesi'nin ortasında yer alır. Doğudan Uşak ve Kütahya, güneyden Aydın ve Denizli, kuzeyden Balıkesir ve batıdan İzmir ile komşudur. 27°08 ve 29°05' doğu boylamları ile 38°04 ve 39°58' kuzey enlemleri arasında yer alır. 17 ilçesi vardır. Toplam nüfus bakımından İzmir'den sonra ikincidir. Ve yüzölçümü bakımından Ege bölgesinin en büyük ilidir. Gediz Nehri'nin büyük bir bölümü il sınırları içerisinden geçmektedir. Manisa'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 74 metredir.
Manisa'nın trafik plaka kodu 45'tir.

Manisa ilinin yüzölçümü 13.339 km2'dir. Manisa'nın komşu illere olan uzaklıkları, Aydın 156 km, Balıkesir 137 km, Denizli 208 km, İzmir 36 km, Kütahya 317 km ve Uşak 195 kilometredir. Önemli merkezlere olan uzaklığı ise  Adana 884 km, Ankara 563 km, Antalya 428 km, Bursa 286 km, Gaziantep 1.089 km, İstanbul 525 km, Konya 534 km, Kayseri 832 kilometredir. İl alanı doğal açıdan kuzey ve kuzeydoğudan Demirci Dağları ve uzantıları, doğudan Kula - Gördes - Uşak platoları, güneyden Bozdağ kütlesi, batıdan Spil Dağı, Yamanlar Dağı uzantıları, Menemen Boğazı ve Yunt Dağı'nın uzantılarıyla kuşatılmış durumdadır. İl topraklarının %54,3'ü dağlardan oluşmaktadır. Bunu %27,8 ile platolar ve %17,9 ile ovalar izlemektedir.
İlin başlıca akarsuları kollarıyla birlikte Gediz Nehri ve Bakırçay'dır. Ege Bölgesi'nin önemli doğal iki gölünden biri olan Marmara Gölü, bu ildedir. Demirköprü Barajı ise sadece ildeki değil, tüm bölgedeki önemli barajlardandır. Diğer barajlar ise Afşar Barajı ve Sevişler Barajı'dır.

Ege Bölgesi'nin batı kesiminde geniş bir alanı kaplayan Manisa ilinin batısında ve Gediz Nehri havzası boyunca karasal nitelikli Akdeniz iklimi hakim olmakla birlikte özellikle doğu ve dağlık bölgelerinde İç Anadolu Bölgesi'nin karasal ikliminin etkileri görülür. İlin batısından doğusuna gidildikçe, toprak, iklim ve topoğrafya gibi çevre koşulları aşamalı olarak değişmeye başlar. Bu değişime bağlı olarak bitki örtüsü de değişir. Bitki örtüsü batıdan doğuya doğru sırayla; ova bitkileri, makiler, ormanlar ve alpin bitkilerinden oluşur. Ancak bunların aşamaları birbirlerini düzenli bir biçimde izlemez. Dağlarda egemen bitki örtüsü ormanlar ve makilerdir.
İlde ortalama sıcaklık 16.8 °C'dir. En sıcak aylar, ortalama sıcaklığın 30 °C'nin üzerine çıktığı Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarıdır. Yıllık sıcaklık ortalaması kışın (Ocak Ayı) 6 °C'nin altına düşmez. Yılda ortalama 25 gün don(lu) geçer. Yılda ortalama 107.5 gün sıcaklık 30 °C'nin üzerindedir. Ortalama olarak yılın 91 günü yağışlı geçmektedir. Yıllık ortalama yağış miktarı m² ye 750.3 kg'dır. En fazla yağış Aralık, Ocak ve Şubat aylarında görülür. Genel bitki örtüsü makidir.

Osmanlı döneminde şehzadelerin de yerleştiği merkezlerden biri olması nedeniyle şehir nüfusu artmaya başlamıştır. 1531 tarihli tahrir defterine göre yerleşimde otuz yedi mahalle bulunurken, 1575 yılında kırk iki mahalle bulunmaktaydı. 16. yüzyılın başlarına kadar sadece Müslüman nüfusun yaşadığı Manisa'ya ilk gayrimüslim nüfusu bu yüzyıl başlarında İspanya'dan gelen Yahudiler oluşturmaktaydı. 1531 yılında 88 Yahudi hane şehirde yaşamaktayken bu rakam 1575 tarihinde 117 haneye çıkmıştır. Aynı dönemde şehre yakın Horos adlı köyde şehzadelerin sarayında hizmet eden Rum nüfusu (1521 yılında 7 hane, 1575 yılında 22 hane) bulunmaktaydı. 17. yüzyılda Celali isyanları nedeniyle köy ve nahiyelerde yaşayan halkın emniyetli buldukları merkeze gelmesiyle Manisa nüfusu daha da artmaya başladı. Bu yüzyılda Yahudi nüfusta azalma görülürken, Rum ve Ermeni nüfusta artış görüldü. 1660-1661 sayımında, Manisa'nın nüfusu 3684 haneye ulaşmıştı. Elli iki mahallesi bulunan şehrin içinde; iki Ermeni (172 hane), bir Yahudi (73 hane) bir de Rum (62 hane) mahallesi bulunmaktaydı. Bu dönemde 18.000 olarak tahmin edilen şehir nüfusunun takriben 1200'ü gayrimüslimlerden oluşmaktaydı. 1770'lerde Rumlar, bölge ayanlarından Karaosmanoğulları’nın çiftliklerinde çalışmaya başlamış ve zamanla Manisa'da en kalabalık gayrimüslim topluluk olmuştur. 1842-1843 sayımında şehirde 7.569 Türk, 2.523 Rum, 1.126 Ermeni ve 412 Yahudi erkek yaşamaktaydı. 1899-1900 yılı salnamesine göre şehirde; 24.079 Müslüman Türk, 5.953 Rum, 2.488 Ermeni, 1578 Yahudi, 146 Protestan ve 338 Katolikten oluşan 34.572 kişi bulunmaktaydı. 1919-1922 yılları arasındaki işgal ve yaşanan tahribat sonrasında nüfusunda azalma görülen Manisa, Cumhuriyet’in 1927 yılındaki ilk nüfus sayımında 28.635 kişilik nüfusa sahipti. 1900'lü yılların ortalarından itibaren şehir nüfusu artmaya başlamış olup, günümüzde Türkiye'nin en yoğun göç alan şehirlerinden birisi konumundadır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri))
Manisa il nüfusu: 1.477.756 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 13.340 km2dir. İlde km2ye 111 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 328 kişi ile Yunusemre'dir.)
İlde yıllık nüfus, %0,16 oranında artmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Şehzadeler (%1,42) - Selendi (-%1,60)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 17 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1088 mahalle bulunmaktadır. 

Manisa ili, 2018 yılı verisine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺63,4 milyar ile ülkenin on birinci büyük ilidir. Kişi başına düşen gelirde ise ₺44.631 ile on dördüncü sırada yer almaktadır. 2013 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre Manisa, elde ettiği 0,496 puanla otuz dokuzuncu sırada yer aldı.

Manisa, Türkiye'nin gelişmiş organize sanayi bölgelerinden birine sahiptir. Liman, tren yolu gibi ulaşım yollarına olan yakınlığından dolayı pek çok sanayi şirketinin üretim tesisi kurduğu şehir, 2005 yılında Financial Times tarafından dünyanın en iyi yatırım kenti seçilmiştir. Bu nedenle Vestel, Indesit, Bosch, Schneider, E.C.A., Eczacıbaşı, Ülker, Keskinoğlu, Ferrero, İnci Akü gibi birçok marka ve firma, Türkiye'deki üretim üslerini Manisa'da kurmuştur. Manisa, Ege Bölgesi'nin İzmir'den sonra ikinci büyük sanayi ve ticaret merkezidir.
Manisa, 2011 yılında gerçekleştirdiği 7.116.049.087 TL ihracatla Türkiye'nin en çok ihracat yapan 7. şehri konumuna gelmiştir.

Gediz Nehri kıyısında kurulu olan Manisa'da, tarım önemli geçim kaynaklarından biridir. Tarımsal faaliyetlerin başında üzüm üretimi gelmektedir. Özellikle Sultani cinsi üzüm üretiminde ülke tarımında önemli bir paya sahiptir. Bunun yanı sıra il sınırları içerisindeki zeytin üretimi de önemli bir yere sahiptir.

2018-2019 Sezonu sonunda, Futbolda Süper Lig takımı Akhisarspor, 1. Lig'e, 2. Lig takımı Manisaspor 3. Lig'e düşmüştür. 2. Lig'deki Manisa BB ve 3. Lig'deki Turgutluspor ligde kalmıştır. BAL'daki 3 takımdan Somaspor 3. Lig'e çıkmıştır. Kadın Futbol 3. Ligi'nde de 4 takımı yer almıştır.
Basketbol 1. Lig erkeklerde Akhisar Belediyespor, ligi 4. sırada, Manisa BB ise 10. sırada tamamlamıştır.
Voleybolda Süper Lig'de erkeklerde Kula Belediyespor, 1. Lig kadınlarda Salihli Belediyespor küme düşmüştür. Bölgesel Lig takımları Manisa Mostem Gençlik ve Akhisargücü 2. Lige yükselmiştir.
Hentboldaki tek takımı 2. Lig erkeklerde Salihli Belediyespor'dur.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Manisa'nın 3 takımı başladıkları ilk turlarda elenirken, Akhisar Belediyespor, finalde Galatasaray'a yenilerek kupa 2.si olmuştur.
Basketbol Federasyon Kupası'nda Akhisar Belediyespor yarı finalde elenerek kupa 3.sü olmuştur.
Avrupa Ligi'ne katılan Akhisar Belediyespor, 1 puanla gruptan çıkamamıştır.
Önemli spor tesisleri: Manisa 19 Mayıs Stadyumu (16.597), Spor Toto Akhisar Stadyumu (12.139), Yıldırım Beyazıt Spor Salonu (2.500) ve Atatürk Olimpik Kapalı Yüzme Havuzu (2.200)'dur.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Manisa, bir 'büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Manisa Valisi 1968 Muş doğumlu Vahdettin Özkan, Eylül 2024/321 sayılı kararla Konya Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Manisa'nın ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı, 1977-Manisa doğumlu Ferdi Zeyrek (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %57,26 oy oranıyla seçilmiştir.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri'ne göre, üç değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 15'i CHP, 2'si AK PARTİ ve biri YRP'li belediye başkanıdır.
Manisa Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 89'dur (Büyükşehir Belediye Başkanı, 17 ilçe belediye başkanı ve 71 üye). Bunların 14'ü AK Parti, 62'si CHP, 12'si MHP, 1'i YRP'ye mensuptur

Manisa'da çevre illere ulaşım ilin içerisinden geçen birçok kara yolu ve demir yolu hatları ile sağlanmaktadır. Şehir içerisinde ise toplu taşıma ilçelerin kendi içinde ve ilçeler arasında olmak üzere hem Manisa büyükşehir Belediyesine ait araçlarla hem d

Mardin, Türkiye'nin bir ilidir. Mardin merkezli ilin nüfusu 2025 sonu 903.576'dır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Dicle Bölümü'nde yer alır. Suriye ile sınır komşusudur.
Mardin'in trafik plaka kodu 47'dir.

Mardin ili Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Dicle Bölümü'nde yer alır. Suriye ile sınır komşusudur. Güneyinde Suriye, batısında Şanlıurfa, kuzeyinde Diyarbakır ve Batman, kuzeydoğusunda Siirt ve doğusunda Şırnak bulunur.
Mardin ili, yaklaşık olarak 37°18′44″ kuzey enlemi ve 40°44′06″ doğu boylamı üzerinde yer almaktadır.
Mardin'in deniz seviyesinden yüksekliği 1.050 metredir.

İl genelindeki başlıca akarsular; Buğur Çayı, Çağçağ Suyu, Savur Çayı ve Zergan Deresidir. Derik ilçesinin Buğur köyü yakınlarında doğan Buğur Çayı 53,65 km uzunluğunda olup, akarsuyun tamamına yakını il içerisinde akmaktadır. 103 km uzunluğundaki Çağçağ Deresinin tamamı il içerisinde akmaktadır. Savur ilçesinden kaynağını alan 92 km uzunluğundaki Savur Çayının 60,5 kmlik bölümü il içerisinde akmaktadır.

2013 yılı verilerine göre il genelinde 126.908 hektar alanda orman arazileri görülmektedir. Orman arazilerinin büyük bölümü bozuk baltalıklardan oluşmaktadır.
Mardin ilindeki mera arazileri insan faaliyetleri nedeniyle azalmaktadır. 2011 yılı verilerine göre ilde, çayır ve meraların kapladığı alan 115.447
hektardır. Mera arazileri zayıf vasıflı olup, tarla açmaları nedeniyle azalmaktadır.

İl genelinde karasal iklim özellikleri görülmektedir. Kış ayları soğuk geçmektedir. Yaz aylarında güneyden gelen çöl iklimi etkisi altında olduğu için kurak geçer. İlde ölçülen en yüksek sıcaklık 42,5 °C'dir (31 Temmuz 2000). İlde ayrıca Türkiye sıcaklık rekoru kırılmıştır (48,8 °C Mardin, Kızıltepe). İlde ölçülen en düşük sıcaklık -14,0 °C'dir (22 Şubat 1985). Ayrıca bölge ilkbahar yaz gibi çöllerden gelen toz taşınımı etkisi altına girer. Derik, Nusaybin ve Savur ilçelerinde Akdeniz iklimi özellikleri de görülür. Ortalama en yüksek sıcaklık 34,9 °C ile temmuz ayında, ortalama en düşük sıcaklık 0,5 °C ile ocak ayında görülür.

1960'lı yıllarda şehre göç başlamış ve kır nüfusu oran olarak azalmaya başlamıştır. 1990 yılında dört ilçenin komşu illere bağlanmasıyla nüfus %14,4 oranında azalmıştır. 2000 nüfus sayımında ilk defa kır nüfusu, kent nüfusunun gerisinde kalmıştır. Bunda en önemli etkenler ekonomik kaygılar ve 90'lı yıllarda başlayan terör faaliyetleridir. Güvenlik kaygıları nedeniyle hem ildeki kırsal kesimlerden, hem de diğer illerden Mardin şehrine göç hareketleri başlamıştır.
Şehir nüfusu oranı %60, kırsal nüfus oranı %43'tür. Nüfusu en yüksek ilçeler sırasıyla Kızıltepe, Merkez, Nusaybin ve Midyat'tır. Genç bir nüfus yapısına sahiptir. 2000 yılına göre 15 yaşın altındaki nüfusun oranı %44,8'dir.
Türkiye'deki en farklılaşmış nüfusa sahip illerinden biridir. İlde Kürtler, Hristiyan Süryaniler, Sünni Araplar, Türkler, Yezidiler ve Ermeniler yaşamaktadır. Zaman içinde Süryani ve Yezidi nüfusu göçler sebebiyle azalmıştır. Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta
Mardin ve Midyat bölgesinde az sayıda Süryani yaşamaktadır. Bölgede birçok Süryani Manastırı ve Kilisesi vardır: Deyrüzzaferân Manastırı, Mor Gabriel, Mor Yakub ve Meryem ana Kilisesi.

Not: 1990 yılında bazı ilçelerin yeni kurulan Batman ve Şırnak illerine bağlanmaları ile nüfus azalmıştır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Mardin il nüfusu: 903.576 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.779 km2dir. İlde km2ye 103 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 225 kişi ile Artuklu'dur.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,86 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Yeşilli (%62,87) - Savur (-%3,66)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 10 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 701 mahalle bulunmaktadır. 

Ekonomisi tarım, hayvancılık ve ticarete dayalıdır. 2001 yılına göre ildeki iktisadi faaliyetlerin %66,8'i tarım, çiftçilik ve hayvancılık alanlarında gerçekleşmiştir. Suriye sınırındaki organik tarıma elverişli topraklar mayınlı olması nedeniyle Mardin ekonomisine katkı sağlamamaktadır. Tarımdan sonraki en önemli sektörü devlet hizmetleri oluşturmaktadır. 2001 yılına göre ilde kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla 983 Dolardır.
İlde "Mardin Serbest Bölgesi" ve "Mardin Organize Sanayi Bölgesi" adlarında üretim ve sanayi bölgeleri bulunmaktadır. Bölgenin en önemli projesi olan Güneydoğu Anadolu Projesi'nin tamamlanamaması nedeniyle tarım ürünlerine dayalı sanayi gelişmemiştir. Sanayinin toplam gelir içindeki payı %5,5'tir.
İlde kültür turizmi, inanç turizmi imkânları olmasına karşın Mardin ekonomisinde önemli bir yere sahip değildir.

2010 yılından beri bienal düzenlenmektedir.

Mardin Film Festivali

Mardin Müzesi
Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi

Latifiye Camii
Melik Mahmut (Savurkapı) Camii
Eminüddin Medresesi
Harzem Medresesi
Hatuniye Medresesi
Sultan İsa Medresesi (Zinciriye Medresesi)
Sultan Kasım Medresesi ve Kümbeti
Şehidiye Medresesi
Mardin Ulu Camii
Zairi Camii
Zeynel Abidin Cami
Koçhisar Ulu Camii (Kızıltepe Ulu Camii)

Mor Behnam Kilisesi (Kırklar), Mardin şehrindedir.
Meryemana Kilisesi, Mardin şehrindedir.
Mor Yusuf Kilisesi (Surp Hovsep), Mardin şehrindedir.
Mor Efrem Manastırı, Mardin kent merkezindedir.
Mor Petrus - Mor Paulus Kilisesi, Mardin kent merkezindedir.
Mort Şmuni Kilisesi, Mardin kent merkezindedir.
Surp Kevork Kilisesi, Mardin kent merkezindedir.
Mor Hürmüzd Keldani Kilisesi, Mardin kent merkezindedir.
Mor Mihael Manastırı, Mardin kent merkezinin güneybatısındadır.
Deyrüzzaferân Manastırı, şehir merkezine 5 km. mesafededir. Milattan önceki dönemlere ait bölümleri olmakla birlikte, dördüncü yüzyılın sonlarında yapıldı. Geçmişte farklı isimlerle, 15. yy'dan günümüze ise Za'ferân olarak bilinen manastır 1293-1932 yılları arasında Süryani Patriklik merkezlerinden biriydi.
Deyrulumur Manastırı, Midyat ilçesi, Yayvantepe mahallesi yakınlarındadır. 397 yılında yapılan manastır, tarih boyunca dört farklı isimle anıldı. 615 yılından 1049 yılına kadar Turabidin Metropolitlik merkezi olan manastır, bu sıfatını 1915 yılına kadar korudu.
Mor Yakup Manastırı, Nusaybin ilçesi merkezindedir.
Meryemana Manastırı, Midyat, Mardin ilçesinin Anıtlı mahallesindedir.
Mor Dımet Manastırı, Savur ilçesinin Dereiçi mahallesindedir.
Mor Evgin Manastırı, Nusaybin ilçesindedir.
Deyrulzafaran Manastırı, Artuklu

Mardin Kalesi
Kız Kalesi (Kalat'ül Mara-Lorna Jurek), Merkez ilçeye bağlı Eskikale mahallesindedir
Erdemeşt Kalesi
Arur Kalesi
Dara Kalesi (Daras Anastasiupolis), Merkez ilçeye bağlı Oğuz mahallesindedir.
Rabbat Kalesi, Derik ilçesine bağlı hisaraltı mahallesindedir.</ref>https://mardin.ktb.gov.tr/TR-311942/rabat-kalesi.html
Dermetinan Kalesi, Mazıdağı, Mardin ilçesine bağlı Gümüşova mahallesindedir.
Zarzavan Kalesi (Sammachisacane), Mardin, Diyarbakır yolu üzerindedir.
Savur Kalesi, Savur ilçesi merkezindedir.
Aznavur Kalesi, Nusaybin ilçesi merkezindedir.
Rahabdium Kalesi (Hafemtay), Nusaybin ilçesi merkezindedir.
Merdis Kalesi (Mardin), Nusaybin ilçesi merkezindedir.
Haytam Kalesi (Turbdin - Dimitriyus) Nusaybin ilçesindedir.
El Nıhman Kalesi, Yeşilli ilçesine bağlı Bülbül mahallesindedir.

Telkârî
Taş İşlemeciliği
Bakırcılık
Ahşap Oymacılığı
Semercilik
Bitkisel Sabunculuk
Ev Şarapçılığı

Kayseriye Çarşısı
Cihangirbey Zaviye ve Türbesi

2018-2019 Sezonu sonunda, futbolda BAL'daki tek takım Mardin BŞB grup 2.si olmuştur.
Futbolda 2020-2021 Sezonu içinde şu an Misli.com TFF 3. Ligde Mardin Fosfat Spor mücadele etmektedir.
Basketbol kadın 1. ligde Mardin BŞB lig 6.sı olmuştur. Federasyon kupasında ise Yarı final sonu kupa 5.si olmuştur.
Voleybolda kadınlar 1. Liginde Mardin BŞB, grup 10.su olmuştur. Mardin'in erkekler 2. liginde 10 takımı, kadınlar 2. Liginde 3 takımı yer almıştır. Bölgesel ligde 13 takımı vardır.
Hentbol kadınlar 1. ligindeki Mardin BŞB, süper lige yükselmiştir. Ligdeki diğer takım 1947 Sağlık ve SK. lig 5.si olmuştur. Erkekler 2.ligde 1903 Mardin Spor da lig 5.si olmuştur.
Önemli spor tesisleri: 21 Kasım Stadyumu (5.700) ve Artuklu Yeni Spor Salonu (2.300)'dur.

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Mardin, bir büyükşehirdir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
Mardin Valisi 1976-Elazığ doğumlu Tuncay AKKOYUN, Ağustos 2023/376 sayılı kararla Karaman Valisi iken atanmıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Mardin'in ilçeleri sayfasında gösterilmiştir

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
2019 Türkiye yerel seçimleri sonunda Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan Ahmet Türk (HDP), 19 Ağustos 2019 tarihinde görevden alınmış, yerine Mardin Valisi Mustafa Yaman kayyum olarak atanmıştır.
Diğer ilçelerden Derik, Kızıltepe, Mazıdağı, Nusaybin ve Savur'un HDP'li belediye başkanları da göreve geldikten sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmış, yerlerine ilçe kaymakamları kayyum atanmıştır.
Son durumda 10 ilçe belediyesinin 5'ini kayyum olarak atanan kaymaka

Mersin, Türkiye'nin bir ilidir. Eski adı İçel'dir. Mersin'in dördü merkez ilçe olmak üzere 13 ilçesi vardır. Merkezdeki ilçeleri Akdeniz, Mezitli, Yenişehir, Toroslar; diğer ilçeleri ise Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Silifke, Tarsus, Çamlıyayla, Erdemli, Gülnar ve Mut'tur. Toplam on üç ilçesi bulunmaktadır. Büyükşehir belediyesi statüsüne sahip olan il Türkiye'nin güneyinde bulunan bir liman kentidir. Mersin Limanı Türkiye'nin en büyük limanları arasındadır.
Mersin'in trafik plaka kodu 33'tür.

İl yüzölçümünün %87'si dağlıktır. İlin en yüksek tepesi, 3.524 m ile Medetsiz Dağı'dır. Önemli geçişleri: Sertavul ve Gülek boğazlarıdır. Belli başlı akarsuları doğudan batıya Berdan Irmağı, Deliçay, Efrenk Çayı (Müftü Çayı), Mezitli Çayı, Karacaoğlan Çayı, Alata Çayı, Limonlu Çayı (Lamas Çayı), Göksu ve Dragon Çayı'dır.
İldeki en büyük ova doğu kesimde Çukurova'nın devamı olan Tarsus (Berdan) Ovası'dır. Ayrıca ilin batı kesiminde küçük kıyı ovaları görülür ki bunlardan en büyükleri Silifke ve Anamur kıyı ovalarıdır.
Mersin'in denizden yüksekliği ortalama 0 metredir.

Mersin ve çevresinde, tipik sıcak ve ılıman astropikal iklimi hâkimdir. Yaz ayları sıcak ve aşırı nemli, (ortalama 28 °C, nemlilik ise %88 civarında kış ayları ise 16 °C) oldukça ılık ve yağışlıdır (yıllık yağış ortalaması 1.096 mm). Mersin'de çevre illerden farklı olarak ekstrem sıcaklıklara nadiren rastlanır (çok yüksek sıcaklıklar ya da sıfırın altındaki değerler gibi).
İlin uzun yıllar sıcaklık ortalaması ise 22 °C'dir ve bu özelliğiyle Türkiye'nin ve Avrupa'nın en sıcak kesimidir.
Ancak yaz aylarında özellikle aşırı nem bunaltıcı olabilmektedir. İl en fazla yağışı Aralık-Ocak döneminde alır. 2001'de yaşanan sel felaketinde 2 gün içerisinde metrekareye 669 kg yağış düşmüştür.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Mersin il nüfusu: 1.956.428 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 16.010 km2dir. İlde km2ye 122 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 2.024 kişi ile Yenişehir'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,11 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Mezitli (%3,24) - Gülnar(-%18,42)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 13 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 806 mahalle bulunmaktadır. 

Büyükşehir illerinde merkezi yönetim vali, il müdürleri ve il danışma kurulundan oluşur.
Mersin, bir 'büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisine devretmiş ve kaldırılmıştır.
Mersin Valisi, 1977-Rize doğumlu Ali Hamza Pehlivan, 12.5.2022/209 sayılı kararla atanmış ve 21 Mayıs 2022'de göreve başlamıştır.
Vali ve kaymakamlara ait bilgiler Mersin'in ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur.
Yerel yönetimi temsil eden Büyükşehir Belediye Başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde İlçe Belediye Başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe Belediye meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır.
Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı, 1963 Tarsus doğumlu Vahap Seçer (CHP), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %59,52 oy oranıyla seçilmiştir.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye yerel seçimleri'ne göre, dört değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 7'si CHP, 3'ü MHP, 2'si İYİ Parti ve biri DEM'li belediye başkanıdır.
Mersin Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 79'dur (Büyükşehir Belediye Başkanı, 13 ilçe belediye başkanı ve 66 üye) Bunların 6'sı AK Parti, 46'sı CHP, 18'i MHP, 5'i İYİ Parti, 4'ü DEM'lidir
Belediye başkanları ve meclislere ait bilgiler Mersin'in ilçeleri sayfasında gösterilmiştir.

2024'te inşaatı tamamlanan Mersin'in Tarsus ilçesinde bulunan Çukurova Bölgesel Havalimanı, Mersin ve Adana'ya hizmet vermektedir.
Şehir ulaşımı için planlanan Mersin metrosu ise yapım aşamasındadır.

T.C. Mersin Valiliği

Merzifon, Amasya'nın bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 888 km²dir. Merzifon ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 741 metredir.

İlçenin adının kökeni hakkında çeşitli varsayımlar mevcuttur: 

MÖ 700'lü yıllarda Merzifon'un 4 km doğusunda, bugün Marınca diye anılan köyün bulunduğu yerde, bölge valisi Barsevinç kendi ismini taşıyan bir kasaba inşa ettirmiştir. Bu kasabanın adı zamanla Marsevinç, Mersuvan ve Merzifon şeklini almıştır.
MÖ 222'de bölge valisi 5. Mihridat tarafından, bugünkü Merzifon'un yerinde, Merzpond adında bir kale inşa ettirilmiş ve adı Merzban, Merzifon şeklinde değişmiştir. Merz kelimesi Farsçada “sınır, mahal, sükûn”, fon sözcüğünün de pontun Arapçalaştırılmış hali olduğu, dolayısıyla Merzifon sözcüğünün “Pond karargahı” anlamına geldiği açıklanmıştır.
Yazar Özhan Öztürk, Pontus adlı çalışmasında Marsıpıli (sınırkenti) ve Marsipont (Pontus sınırı) gibi ihtimalleri sıraladıktan sonra Marsivan eşeği, Marsıvan ayısı, Marsıvan otu gibi kelimelerin varlığının yanı sıra Ali Cevat (1897) ve Abdizade'nin de notlarına da dayanarak kent adının halk ağzında Marsıvan (Merz-i Van) olduğunu bununda Farsça ve Ermenice "sınır kenti" anlamına geldiğini iddia etmiştir.

Bölge tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Yediler namı ile anılan gölleri, bereketli toprakları ile avcılık ve tarıma uygun bu ova yaklaşık 7 bin sene önce de insanlara yurt olmuştur. Karadeniz sahiline ve orta Anadolu'ya giden yollar Merzifon'da kesişmektedir. Bu nedenle coğrafyacı ve tarihçi Strabon bu bölgeyi “Bin köy” bölgesi olarak tanımlamıştır.
Strabon'un bin köy olarak belirttiği bölgede yapılan arkeolojik araştırmalarda yüzlerce höyük ve yerleşim yerinin varlığı saptanmıştır. Bu höyüklerden elde edilen seramik ve buluntulara göre Merzifon tarihinin MÖ 5500'lere kadar uzandığı anlaşılmıştır.

Karanlık çağ sonrası MÖ 8. yüzyılda bölgedeki Hitit kentleri üzerine yerleşen Frigler başta Merzifon kalesi (şehir merkezi) olmak üzere çevredeki diğer Hitit yerleşim yerlerini de onarımdan geçirerek kullanmışlardır. Ayrıca Oymaağaç, Onhoroz, Büyük ve Küçük Küllük höyükleri de Frig yerleşim izleri taşımayan höyüklerdir.

MÖ 600'lerde Kafkaslardan gelen Kimmer ve İskit akınlarıyla birlikte Anadolu'da Frig siyasi egemenliği son bulmuştur. Merzifon ve Gümüşhacıköy civarında İskit hakimiyetinin çok kısa süreli de olsa varlığı bulunmaktadır. Bu döneme ait buluntular Gümüşhacıköy-İmirler köyündeki bir mezardan çıkarılmış olup, Amasya müzesinde sergilenmektedir.

Pontusluların başkenti Amasya'dır. 200 yıl Amasya başkentlik yapmıştır. Amasya'daki kral mezarları bunlara aittir.
Pontus'un Amasya dışında diğer iki büyük şehri Trabzon ve Sinop'tur. Başkentin Amasya olması ile birlikte Merzifon'da önemli ticaret merkezi olmuştur. Merzifon, askeri savunma ve ticaret yolu güvenliği açısından önemli bir yer tutmuştur. Yaklaşık 200 yıllık Pontos (Mitridatlar) dönemi MÖ 47'de Roma Generali Sezar ile Pontos devlet kralı II. Pharnakes arasında, antik Zile (Zela) ile Amasya arasındaki Bacul köyünde yapılan savaşta Pontos askerlerinin yenilmesi ile son bulmuştur. Bölgede Pontos Devleti hakimiyeti zayıflamış ve bu tarihten itibaren Roma hakimiyeti dönemi başlamıştır.

Pompeius ve Lukullus savaşları esnasında Pontos şehirleri tahrip olmuştur. Anadolu'yu, 131 yılının sonbaharında ziyaret eden imparator Hadrianus, Amasya şehri ve çevresinin harap halini görmüş kentlerin imarı emrini vermiştir. Özellikle antik çağda yoğun iskan görmüş Merzifon ve civarındaki Roma köylerini de ziyaret ederek bölgede eski tapınakların onarımını, ayrıca yeni tapınakların da yapımı emrini vermiştir.
Bugünkü Karşıyaka (Neopolis) köyünde Zeus Stratios adına bir tapınak inşa ettirmiştir. Bu tapınağa ait sütun başlıkları ve sunak yazıtı Amasya Müzesi bahçesinde teşhir edilmektedir.
Bölgede huzur ve sükunetin sağlanması ile ekonomik hayat yeniden canlanmış, Merzifon şehrini çevreleyen şehir surları ve kalesi yeniden tamir edilmiş, şehir nüfusunun artmasıyla yeni mahalleler eklenmiştir.
Yine bu dönemde Merzifon'a bağlı olan Aktarla (Nureni) Köyü de önemli bir Roma yerleşmesi olup, 1994 Yılında Müze müdürlüğünce yapılan arkeolojik kazıda M.S. 3. yüzyıla ait, Akroterli, Bezemeli bir lahit çıkarılmıştır. Lahit müze müdürlüğünde teşhir edilmektedir.
Roma İmparatorluğu 395'te Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmış, Merzifon ve civarı Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) sınırları içerisinde kalmıştır.

Roma'nın bir devamı olan Bizans İmparatorluğu'nda eski yerleşmeler aynen devam etmiş, Merzifon şehri de bu dönemde önemli bir kültür merkezi olmuştur.

8. yüzyılın başlarında Merzifon ve civarı Arap akınlarına (Emevi) maruz kalmış, şehir kısa bir süre Arap hakimiyetinde kaldıktan sonra tekrar Bizans hakimiyetine geçmiştir.
Merzifon ovasına hakim olan ve Alıcık köyü yakınlarında bulunan bu bölgedeki ticaret yolu üzerinde yer alan Bulak Kalesi yol güvenliğini sağlamak için kurulmuştur.

11. yüzyılda bölge ile birlikte Merzifon da Danişmentler'in hakimiyetine girmiştir. Şehrin İslam hakimiyetine girmesiyle, şehirdeki Bizans eserlerinin bir kısmının cami ve medreseye dönüştürüldüğü bilinmektedir.

Merzifon 12. yüzyılda Selçuklu egemenliğine (II. Kılıç Arslan zamanı) girmiş ve 14. yüzyıla dek bir Selçuklu şehri olarak kalmıştır.

Şehir 14. yüzyılda İlhanlı hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde Merzifon ve havalisine yönetici olarak Moğol kökenli valiler tayin edilmiştir. İlhanlı Hükümdarı Ebu Sait Bahadırhan bu bölgenin idaresini Moğol Beyi Emir Çobanoğlu Demirtaş'a vermiştir.

İlhanlı yönetiminden sonra bölge, Eratna Beyliği hakimiyetime girmiştir (1335 – 1341). Eratna Beyi Şadgeldi Paşa Amasya ve Merzifon civarını da idaresi altına almış, daha sonra Şadgeldi Paşa'nın oğlu Emir Ahmet ile Kadı Burhaneddin arsında bir dizi savaşlarda sürekli el değiştirmiştir.

1353-1396 tarihleri arasında Merzifon ve civarı Türkmen Beylerinden Taşanoğulları'nın hakimiyetinde kalmıştır.

Taşanoğulları Hasan ve Ali Bey zamanında, 1393 yılında Yıldırım Bayezid'in Amasya'yı fethetmesiyle birlikte yaklaşık 3 yıl süren mücadele sonucunda Merzifon bölgesi de Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Osmanlı döneminde, Sivas eyaletine bağlı Amasya Sancağının kazası olan Merzifon önemli bir kültür merkezi olmaya devam etmiştir.
1402 yılında Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki savaşta dağılan Osmanlı birliğini Amasya şehzadesi I. Mehmed yeniden sağlayarak Osmanlı tahtına çıkmıştır. Bölgede sükunetin sağlanması ile Merzifon şehri de eski önemine kavuşmuştur. Osmanlı hakimiyetine giren şehir İstiklal Savaşı'na kadar Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Osmanlı sadrazamlarından Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1634 yılında Merzifon'un ilçeye en yakın köylerinden biri olan Marinca (Narinciye-Bahçekent-Karamustafapaşa) köyünde dünyaya gelmiştir.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Merzifon 15 Mart 1919'da İngilizler tarafından işgal edildi. İşgal altındaki Merzifon'da 16 Haziran 1919'da büyük bir miting düzenleyerek İzmir'in işgali protesto edildi. O sırada Amasya'da bulunan Mustafa Kemal Paşa, mitingi bir telgrafla İstanbul'daki Harbiye Nezareti'ne bildirdi. Merzifonluların işgal boyunca sürdürdükleri şuurlu tepki sonucu İngilizler 27 Eylül 1919'da Merzifon'u terk etmişlerdir.
Yerel örgütlenme için Mustafa Kemal Paşa'nın verdiği buyruklar üzerine Müftü Vehbi Efendi'nin başkanlığında, Belediye Başkanı Hacı Ömer, Mahami Kardeşlerden Avukat Sadık Bey, Ganizade Hacı Hafız, belediye Doktoru Hakkı ve Siryalı Rıza Efendi tarafından "Merzifon Müdafaa-i Hukuk Derneği" kurulmuştur.

Ortaova köyü Onhoroz, Büyük-Küçük Küllük höyükleri (tepeleri) ve Hayrettin köyü höyükleri en önemli Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı yerleşmeleridir. Merzifon bölgesinin Hitit döneminde de başkent Hattusaş'a sınır olması nedeni ile önemli bir merkez ve yerleşim yeri olduğu görülmektedir. Bu dönemde (MÖ1700-700) bölgeden iki adet tabii yol geçmektedir.
Bunlar:

Çorum - Merzifon - Havza - Kavak - Samsun yolu (bugünkü kara yolu).
Çorum - Merzifon - Havza - Vezirköprü - Oymaağaç güzergahıdır.

İlçe merkeze bağlı olmak üzere; 70 köy ve 20 mahalleden oluşmaktadır.

Merzifon Kara Mustafa Paşa Devlet Hastanesi 1 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
9 adet Aile Sağlığı Merkezi 22 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1 adet Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi

Amasya-Merzifon Havalimanı olarak adlandırılan meydan, 2008 yılında iç hat sivil hava trafiğine açılmış olup Merzifon'a 5 km mesafededir. 05R/23L pisti 3232×45 metre boyutunda olup kompozit kaplamadır. Yolcuya açık olan alanlar 457 m² olup yıllık 120.000 yolcu kapasiteli terminale ve 132 araç kapasiteli otoparka sahiptir. Uçuşlar İstanbul'a iki havayolu firması ile yapılmaktadır. İstanbul'dan Merzifon'a yapılan uçuşlar saat 12.25'te, Merzifon'dan İstanbul Yeni Havalimanı'na Türk Hava Yolları ile yapılan uçuşlar her gün saat 14.50'de gerçekleştirilmektedir. Ayrıca Pegasus Hava Yolları firması ile; pazar, salı ve perşembe günleri karşılıklı seferler yapılmaktadır. Pegasus Hava Yolları ile yapılan seferler Sabiha Gökçen Havalimanı'na yapılmaktadır.

Merzifon'da bulunan yerel basın ve yayın kuruluşları
Merzifon'da yerel televizyon kanalı bulunmamaktadır. İlçede yerel radyo istasyonları ve günlük yerel gazeteler vardır.
Yerel Radyolar

Esinti FM (88.8)
Radyo Hayat (95.5)
Radyo5 (96.3)
Sıla FM (98.0)
Radyo İksir (100.5)
Merzifon Tempo FM (102.1)
Yerel Gazeteler

Merzifon Pusula Gazetesi
Merzifon Olay Gazetesi
Merzifon Bilgi Gazetesi
İnternet Yayıncılığı

Merzifongazete.com
Merzifontv

Merzifon Keşkeği 30.12.2014 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Hamamı
Eski Amerikan Koleji

Merzifon Kaymakamlığı 14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Merzifon Belediyesi15 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nüfusu 14 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milliyetçi Hareket Partisi, 9 Şubat 1969 tarihinde Alparslan Türkeş liderliğinde kurulan ve Türkiye'de etkinlik gösteren bir siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "MHP" şeklindedir. Simgesi üç hilaldir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından kurulan 67. Hükûmeti destekleyen 46 milletvekiliyle bir grubu bulunur. Genel başkanı Devlet Bahçeli olan parti ideoloji olarak; aşırı sağcı, aşırı milliyetçi ve Avrupa şüphecisidir. Parti, kendisi olmadığını söylese de genellikle neo-faşist olarak tanımlanır. ve bazı şiddet yanlısı paramiliter gruplar ve organize suç örgütleri ile bağlantılıdır.
Parti, 1965'te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin lideri olan, daha önce Türk Kara Kuvvetleri'nde albaylık yapmış olan Alparslan Türkeş tarafından 1969 yılında kuruldu. 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca esas olarak Türkçü ve Türk milliyetçisi bir siyasi gündem izledi. Devlet Bahçeli, 1997'de Türkeş'in ölümünden sonra liderliği devraldı. Partinin gençlik kolu, 1970'lerde Türkiye'de yaşanan sağ-sol çatışmasında aktif bir taraf olan Ülkü Ocakları'dır.
Alparslan Türkeş, Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP) kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün milliyetçi ilkelerinden çok uzaklaşmakla eleştirdikten sonra, CHP Atatürk'ün ideolojik çizgisinden sapmasaydı MHP'yi kurmayacağını iddia etti. MHP, 1973 ve 1977 genel seçimlerinde Milliyetçi Cephe hükûmetlerinde yer almaya yetecek kadar sandalye kazandı. Parti, 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra kapatıldı, ancak 1993'te orijinal adıyla yeniden kuruldu. Türkeş'in ölümü ve Devlet Bahçeli'nin halefi olarak seçilmesinden sonra parti, 1999 genel seçimlerinde oyların %18'ini ve 129 sandalyeyi alarak tarihinin en iyi seçim sonucunu aldı. Bahçeli, Demokratik Sol Parti (DSP) ve Anavatan Partisi (ANAP) ile koalisyona girdikten sonra başbakan yardımcısı oldu, ancak erken seçim çağrıları 2002'de hükûmetin dağılmasına neden oldu. 2002 genel seçimlerinde MHP, yeni kurulan AK Parti'nin çoğunluğu kazanmasının ardından %10'luk barajın altına düşmüş ve meclisteki tüm temsiliyetini kaybetmiştir.
Parti, oyların %14,27'sini aldığı 2007 genel seçimlerinden sonra, hükûmet ile ayrılıkçılar arasındaki barış görüşmelerine şiddetle karşı çıkmış ve AK Parti hükûmetini yolsuzluk ve otoriterlik üzerinden şiddetle eleştirmiştir. Bununla birlikte, 2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri ve başörtüsü yasağının kaldırılması gibi durumlarda AK Parti ile birlikte hareket etmiştir. Bahçeli, 2016'dan bu yana Recep Tayyip Erdoğan'ı ve AK Parti'yi açıkça desteklemektedir. Bu durum, parti içinde bir bölünmeye neden oldu ve Meral Akşener'in daha ılımlı bir hareket olan İYİ Parti'yi kurmak için MHP'den ayrılmasına neden oldu. MHP, 2017 referandumunda 'Evet' seçeneğini destekledi ve 2018 genel seçimlerinden itibaren AK Parti ile Cumhur İttifakı'nı oluşturdu. Günümüzde de AK Parti liderliğindeki Cumhur İttifakı'nın bir parçasıdır.

MHP, 8-9 Şubat 1969 günlerinde Adana'da yapılan genel kongrede Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmesiyle kurulmuştur. Büyük Kongreden sonra toplanan ilk genel idare kurulunda partinin amblemi "Üç Hilâl" olarak kararlaştırılmış ve aynı toplantıda Ülkü Ocakları için de "Hilâl İçinde Kurt" amblemi benimsenmiştir. MHP'nin bir de Türklerin özgürlüğünü temsil ettiğine inanılan bozkurt işareti vardır.

MHP, katıldığı ilk genel seçim olan 1969 genel seçimlerinde %3 oy aldı. Adana'dan milletvekili seçilen Alparslan Türkeş partisinin tek milletvekili oldu; MHP 1973'e kadar MHP mecliste bir kişiyle temsil edildi. 1973 genel seçimlerinde 3 milletvekiliyle meclise girdi. 1 Nisan 1975'te I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti'ne girdi. Alparslan Türkeş ve Mustafa Kemal Erkovan kabinede yer aldı. 5 Haziran 1977'de yapılan genel seçimlerde oy oranını %3.4'ten, %6.4'e çıkartarak 16 milletvekiliyle mecliste grup oluşturdu ve senatoya bir üye soktu, bu seçimin ardından kurulan II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti'nde ise biri başbakan yardımcılığı olmak üzere beş bakanlıkla temsil edilerek büyük bir atılımda bulundu.
Milliyetçi Hareket Partisi, milliyetçi muhafazakâr tabana seslendi. Millî Selamet Partisi (MSP) ile görüş farklılığı milliyetçilik üzerindeydi. Alparslan Türkeş "Başbuğ" olarak nitelendiriliyordu. MHP, Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD), Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) ve Polis Birliği Derneği (POL-BİR) kuruluşlarıyla toplumsal örgütlenmeye gitti. Birçok MHP'li 1970'lerdeki çatışmalarda sol görüşlüler tarafından öldürüldü. Ülkücülerin çatışmalara çekilmesinin fitilini, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi ülkücü Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun sol görüşlü öğrencilerce 3 gün boyunca işkence edilerek, 23 Kasım 1970 tarihinde öldürülmesi olayı ateşledi. Bu olaydan sonra, sol görüşlü gençlerle, ülkücü gençler sık sık çatıştı. Ülkücü gazeteci, yazar ve milletvekili İlhan Darendelioğlu, milletvekili ve bakan Gün Sazak, MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı ve oğlu sol örgütlerin düzenlediği faili meçhul suikastlerde öldürüldüler.
MHP 1975'ten 12 Eylül Darbesi'ne kadar bütün yurtta yaşanan terör olaylarında, Ülkü Ocakları'nın partiyle ilişkilendirilip suçlanmasıyla karşılaştı. Bozkurtlar veya "komando" olarak nitelenen gençler ile sosyalist sol militanların çatışması birçok kaynakta ülkenin bir iç savaşa sürüklendiği şeklinde yorumlandı ve askerler darbeden sonraki bildirilerinde en çok buna vurgu yaptılar. Bozkurtların baş sloganı Tanrı Türk'ü Korusun şeklindeydi. Parti bazılarınca nasyonal sosyalistlikle suçlandı, sol görüş taraftarlarınca faşistlikle itham edildi. Partililer her iki suçlamayı da reddetti ve Atatürk ilkelerine uygun olarak "Türk-İslam Ülküsü" (Ülkücülük) görüşünü savunduklarını dile getirdiler. MHP içindeki çalkantılarda görüşleri ırkçılığa yakın olarak tanımlananlar zamanla partiden atıldı. Türkeş, 1976'da Mekke'ye gidip hacı oldu. 1977'de MSP'den umudunu kestiğini açıklayan Necip Fazıl Kısakürek'in desteğini kazandı. MHP'nin resmî günlük gazetesi Hergün gazetesiydi. Daha akademik olan Ortadoğu gazetesinde milliyetçi ve mukaddesatçı profesörler yazıyordu. Bayrak, Millet ve Millî Ülkü gazeteleri ile Adalet Partisi'nin yayın organları da partiye destek veriyordu. Töre dergisi partinin görüşlerini bilimsel tabanda araştırıyordu.

12 Eylül Darbesi'nden sonra MHP, diğer partiler gibi 16 Ekim 1981'de kapatıldı. MHP ve Ülkücü kuruluşlar hakkında 1981 yılının Nisan ayında hazırlanan iddianame ile açılan davada toplam 389 sanıktan Türkeş ile birlikte idamı istenenlerin sayısı 49 iken; 212 sanık için de farklı sürelerde ağır hapis cezası istendi. 6 yıl süren MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın ardından, tüm sanıkların arasından 5 idam ve 9 ömür boyu hapis kararı çıkarken; 219 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Alparslan Türkeş de bu dava sonucunda 9 yılı geçkin hapis cezasına çarptırılmış ve bilfiil 4,5 yıl cezaevinde yatmıştır. 12 Eylül dönemi boyunca 9 ülkücü görüşlü idam edildi.

12 Eylül 1980 Darbesi'nin ardından kapatılan MHP çizgisi, 1983 yılında yeni siyasal partiler kurulmasına izin verilince Mehmet Pamak tarafından kurulan Muhafazakâr Parti tarafından temsil edilmiştir. Bu parti 1985 yılında adını Milliyetçi Çalışma Partisi olarak değiştirmiştir. 1987 referandumundan sonra Türkeş'in siyasi yasağı kalkınca, MHP'nin tarihsel lideri, MÇP genel başkanı olmuştur.
7 Temmuz 1992'de, Ülkücü Gençlik Derneği eski genel başkanı ve Sivas milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu, Türkeş'i eleştirerek arkadaşlarıyla birlikte MÇP'den istifa etti. MÇP'den ayrılan Yazıcıoğlu ve bir grup arkadaşı, 29 Ocak 1993'te Büyük Birlik Partisini (BBP) kurdu ve Yazıcıoğlu partinin genel başkanı oldu.

27 Aralık 1992'de, 1979 yılındaki delegeleriyle toplanan MÇP Kurultayı, Sadi Somuncuoğlu'nun tüm çabalarına karşın MÇP'nin feshine, 24 Ocak 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongreyle ise partinin adının MHP olarak değiştirilmesine karar vermiştir.
1994 yerel seçimlerinde Amasya, Çankırı, Erzincan, Kars, Kastamonu, Kırşehir ve Yozgat illerinin belediyeleriyle birlikte toplam 118 belediye başkanlığını kazandı.
Aralık 1995 genel seçimlerinde %8,2 oy alan MHP, %10'luk seçim barajını aşamadığı için milletvekili çıkaramadı.

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in ölümünden sonra, 18 Mayıs 1997 tarihinde gerçekleştirilen parti kongresinde 6 aday genel başkanlık için yarıştı. Birinci tur oylamada Tuğrul Türkeş 412, Devlet Bahçeli 359, Ramiz Ongun 231, Enis Öksüz 104, Muharrem Şemsek 80, İbrahim Çiftçi 13 oy aldı. Çıkan kavga nedeniyle kongre ileri bir tarihe ertelendi. 6 Temmuz 1997'de yapılan ikinci tur oylamada Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş 487 oy alırken, 697 oy alan Devlet Bahçeli genel başkanlığa seçildi. 23 Kasım 1997'de yapılan olağan kongrede Bahçeli ve Türkeş, genel başkanlık için tekrar karşı karşıya geldi. Yapılan seçimde 483 oy alan rakibi karşısında 671 oy alan Bahçeli tekrar genel başkan seçildi.
1999 yerel seçimlerinde Afyonkarahisar, Aksaray, Amasya, Bayburt, Çankırı, Erzincan, Erzurum, Gümüşhane, Iğdır, Isparta, Kastamonu, Karaman, Kırıkkale, Kırklareli, Kırşehir, Malatya, Muş, Niğde, Osmaniye, Uşak ve Yozgat illerinin belediyeleriyle beraber toplam 498 belediye kazandı.
MHP, 1999 Türkiye genel seçimlerinde %17.98 oy alarak DSP'nin ardından en çok oy alan ikinci parti oldu ve 129 milletvekili çıkardı. Kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonunda, biri başbakan yardımcılığı olmak üzere 12 bakanlık alarak, ikinci büyük koalisyon ortağı oldu. V. Ecevit Hükûmeti'ne katılırken Rahşan Ecevit'le sorun yaşayan MHP, yine de koalisyonda uyumla çalıştı, ancak ekonominin çökmesi üzerine dışarıdan getirilen Kemal Derviş ile uyuşamadı. Parti, Rahşan Affı'na destek verdi ve af yasasının çıkarılmasını sağladı. Eylül 2002'ye gelindiğinde TBMM'de 125 milletvekili kalmıştı.
Daha sonra iktidardayken Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin isteği üzerine Temmuz 2002'de alınan kararla erken seçime gidildi. 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerde MHP için büyük bir yıkım oldu ve %18 olan oy oranı %8.3'e düştüğünden MHP parlamentoya giremedi.

2002 seçimlerinde par

Muğla, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Muğla şehridir. İl, 2025 sonu verilerine göre 1.099.547 kişilik nüfusa sahiptir. Türkiye'nin güneybatı köşesindeki il topraklarının büyük bir kısmı Ege Bölgesi'nde, küçük bir kısmı Akdeniz Bölgesi'de yer alır. Türkiye'deki konumu sayesinde Ortaca, Dalaman, Köyceğiz, Fethiye, Marmaris, Milas, Datça ve Bodrum gibi tatil yöreleri ile ünlü bir yerleşim yeridir. İlde her biri önemli bir turizm merkezi olan 13 ilçe bulunur.
Muğla'nın trafik plaka kodu 48'dir.

Muğla ilinin yüzölçümü 12.655 km2'dir. Muğla, Akdeniz iklimi etkisinde kalmaktadır. Muğla'nın deniz seviyesinden yüksekliği 670 metredir. Muğla şehrinin içinde bulunduğu Menteşe yöresinde dağlar denize paralel uzanmaktadır. 800 m. yüksekliğe kadar olan alanlarda 'Asıl Akdeniz İklimi' ve daha yüksek alanlarda 'Akdeniz Dağ İklimi' hissedilir. Maksimum-minimum sıcaklık değerleri, nemlilik, yağış miktarı ve hakim rüzgâr yönleri yerel coğrafi koşullara göre değişmektedir. Metrekareye 1.000 mm'den fazla yağış alan Muğla, orman oranı bakımından Türkiye'nin en zengin olan yörelerinden biridir. Yağışların büyük çoğunluğu kış mevsiminde düşer ve yaz kuraklığı belirgindir. Dağların denize paralel uzanmasının ve yükseltinin bu yörede Ege Bölgesi'nin genelinin aksine daha fazla olmasının diğer bir sonucu olarak ulaşım doğu-batı yönünde zorlaşır ve nüfus seyrekleşir.
Türkiye'nin güneybatı ucunda yer alan kuzeyinde Aydın, kuzeydoğusunda Denizli ve Burdur, doğusunda Antalya ile komşu, güneyinde Akdeniz ve batısında ise Ege Denizi ile çevrilidir.
Toplam uzunluğu 1.479 km olan deniz kıyıları ile Muğla, Türkiye'nin uzun sahil şeridine sahip ilidir. En büyük ilçesi Fethiye'dir. Muğla ilinde ayrıca iki büyük göl bulunmaktadır. Bunlar Milas ile Aydın ilinin Söke ilçesi sınırları dahiline yayılan Bafa Gölü ile Köyceğiz ilçesindeki Köyceğiz Gölü'dür. Önemli üç akarsuyu ise Çine Çayı (Yatağan'dan geçerken Yatağan Çayı), Esen Çayı (Seki beldesinden geçerken Seki Çayı) ve Ortaca-Dalaman arasında yer alan ve bu iki ilçe arasında sınır olarak kabul edilen Dalaman Çayı'dır.
Muğla denizden 670 m yükseklikte, üstü düz bir kaya kütlesi şekliyle ilginç bir görünüme sahip olan Asar Dağı'nın eteklerinde kurulmuştur. Muğla Ovası, Menteşe kalker platosunda Neojen çağında oluşmuş depresyonların sonradan karstlaşmasıyla oluşmuş çanak şeklindeki çukurluklardan biridir. Muğla ovasına benzer jeolojik yapıya sahip komşu ovalar Yeşilyurt, Ula, Gülağzı, Yerkesik, Akkaya, Çamköy, Yenice ovalarıdır. Muğla Ovası Karadağ, Kızıldağ, Asar dağı ve Hamursuz Dağı ile çevrelenmiştir. Düğerek'in kurulduğu yamaçların gerisinde rakım hızla artar ve Menteşe Dağları silsilesi içinde yer alan Yılanlı Dağı 2000 metreye ulaşır.

Antik Karya Bölgesi'nin en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Muğla, tarih boyunca Karya'dan başlayıp Mısır, İskit, Asur, Dor, Med, Pers, Makedon, Roma ve Bizans egemenlikleri altında kalmıştır. Çeşitli kaynaklarda “Mobella, Mobolia, Moğola” adlarıyla geçen bu kent, 1284'te Menteşe Beyliği'nin hâkimiyetine girmesinin ardından Menteşe adıyla anılmaya başlanmıştır.
1391'de Yıldırım Beyazıt'ın egemenliğiyle Osmanlı topraklarına katılan bölge, 1402'de Timur'un hâkimiyetine girdikten sonra yeniden Menteşe Beyliği'ne teslim edilmiştir. 1425'te II. Murad zamanında ise tüm Menteşe Bölgesi kesin olarak Osmanlı idaresine alınmıştır. Menteşe beyleri döneminde Yunanistan kıyılarına, Muğla sahillerine ve çevre adalara seferler düzenlenmiş; bu kapsamda Rodos Adası da kısa bir süre kendi egemenliklerine geçmiştir. Aynı dönemde adaya yerleşen Saint Jean Şövalyeleri, Osmanlılarla ve Menteşe oğullarıyla savaşarak Bodrum Kalesi'ni de denetimlerinde tutmuşlardır. Nihayet 1522'de Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos ve Bodrum Kalesi'ni Osmanlı topraklarına katmasıyla bölgedeki son direniş sona ermiştir. Menteşe Beyliği'nin merkezinin Milas olduğu bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu idaresinde Muğla il merkezi konumuna yükselmiştir.
Muğla adının kökenine dair çeşitli rivayetler mevcuttur. En yaygın inanışa göre, adını Selçuklu Sultanı Kılıçarslan'ın komutanlarından Muğlu Bey'den alır. Bölgeyi Muğlu Bey'in fethetmesi nedeniyle onun adı verilmiş, zaman içinde “Muğlu” biçimi “Muğla” şeklini almıştır. 1889 tarihli Aydın Vilayet salnamesinde geçen “Mobölla” ise kentin Orta Çağ'daki adıdır.
I. Dünya Savaşı'nda mağlup olan Osmanlı Devleti'nin toprakları İtilaf Devletleri arasında paylaşıldığında, Muğla 11 Mayıs 1919'da İtalyan işgaline uğramıştır. Anadolu'nun dört bir yanının direnişe çağrıldığı bu dönemde Muğla'da “Kocahan Mitingi” düzenlenerek işgallere boyun eğilmeyeceği ilan edilmiştir. Ardından kentte Vatan Müdafaa Cemiyeti, Serdengeçtiler Müfrezesi ve Muğla Kuvâ-yi Milliyesi gibi direniş teşkilatları oluşturulmuştur. 1920'de toplanan I. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne altı milletvekili gönderen Muğla, İtalyanların bölgede zayıf kalmasından yararlanarak Yunan işgaline karşı Menderes hattında başlatılan direnişe katılmıştır. Kurtuluş Savaşı öncesinde üç yerel kongre düzenleyen kent, ayrıca Erzurum ve Sivas Kongreleri'ne de temsilci göndermiştir.
Muğlalılar ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk arasındaki ilk temas, Ekim 1919'da Sivas Kongresi öncesi Muğla'dan Paşa'ya çekilen bağlılık telgrafı ve Atatürk'ün bu telgrafa övgü dolu cevabıyla gerçekleşmiştir. Kurtuluş Savaşı sürecinde bölge, kongre ve direniş faaliyetlerinde aktif rol alırken; aynı yıllarda Atatürk'ün en yakınındaki, Cumhuriyet'i inşa eden seçkin Muğlalılar yetişmiştir. 11. Tümen Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'dan gazeteci Yunus Nadi, ziraat mühendisi Zihni Derin, vali Hilmi Uran, hukukçu Şükrü Kaya ve veteriner Ahmet Şefik Kolaylı'ya dek pek çok Muğlalı, hem savaş boyunca hem de Cumhuriyet'in ilk döneminde Atatürk'ün yanında yer almıştır. Muğla, Kurtuluş Savaşı'nda verdiği 1.444 şehitle Ege illeri arasında en yüksek kayıp veren il olmuştur.
1425 yılında Osmanlı idaresine giren Muğla, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte 1923 yılında il statüsüne kavuşmuştur.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Muğla ilinin nüfusu 1.099.547'dir (2025 sonu). İlin yüzölçümü 12.655 km2dir. İlde km2ye 87 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe 319 kişi ile Bodrum'dur.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %1,63 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler Dalaman (%4,38) - Yatağan (%-0,43).
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 13 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 574 mahalle bulunmaktadır.

Muğla ili, 2018 yılı verisine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺42,5 milyar ile ülkenin on sekizinci büyük ilidir. Kişi başına düşen gelirde ise ₺44.594 ile on dördüncü sırada yer almaktadır. 2013 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre Muğla, elde ettiği 0,695 puanla beşinci sırada yer aldı.

İlin Yatağan ilçesinde Yatağan Termik Santrali, Yeniköy'de Yeniköy Termik Santrali, Kemerköy'de Kemerköy Termik Santrali vardır.
İlin maden yatakları zengindir. Bu sektörde Yatağan linyit rezervleri ve Fethiye krom yatakları ilk kalemde sayılabilir. Muğla ayrıca önemli bir mermercilik merkezidir. Bu enerji ve madencilik üretim tesisleri dışında sanayiye dönük büyük girişimler bulunmamaktadır. Ekonomi özellikle turizm ve tarıma dayalıdır. Ayrıca Dalaman ilçesinde kâğıt fabrikası (eski adı SEKA, yeni adı MOPAK) bulunmaktadır.

Muğla ili tarımsal ürünlerinin çeşitliliği ile dikkati çeker. Türkiye'de arıcılıkta en önemli merkezlerden biridir. Dünya çam balı üretiminin %85'ini, Türkiye'nin çam balı üretiminin ise %90'ını tek başına karşılamaktadır. Yıllık yaklaşık 15 bin ton bal üretilmekte, 5 bine yakın arıcı faaliyet göstermektedir.  Marmaris ilçesi çam balı ile ünlüdür. Ortaca, Fethiye ve Dalaman ilçelerinde yaygın bir şekilde narenciye tarımı (portakal, limon, mandalina, greyfurt) yapılmaktadır. Özellikle Marmaris-Köyceğiz hattına özgü bir diğer ürün günlük ağacından elde edilen ve parfümeride ile eczacılıkta kullanılan sığla yağıdır. Zeytincilikte il genelinde gelişmiştir.

Şehrin ekonomisi büyük ölçüde turizme dayanmaktadır. Ortaca, Dalaman, Köyceğiz, Fethiye, Marmaris, Datça ve Bodrum gibi tatil bölgeleri ile dünyaca tanınan Muğla, il genelinde 400'ü Turizm İşletme Belgeli olmak üzere toplam 3600'ün üzerinde konaklama tesisi ve 260.000'den fazla yatak kapasitesi ile hizmet vermektedir. Yıllık yaklaşık 3,5 milyon turist buraya gelmektedir.
Ayrıca Dalaman'da askeri ve sivil havaalanı bulunmaktadır. Bu havaalanın yıllık 10 milyon kapasiteli dış hatlar terminalinin bulunması yurtdışından ulaşım için de önemli bir imkân sağlar.

Muğla ilinde kullanılan Türk şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

En tanınmış yemeklerin başında Muğla'nın kendine özgü tarhanası gelir. Tarhana yazın yapılır ve pencere önlerine, dam ve avlulara serilip kurutulur ve kışın yenilir. Zeytin ve kurutulmuş biber de Muğla'da artık bir kültür halini almıştır. Özellikle sofralık zeytin Karya döneminden beri Muğla'da önemini hala korumaktadır. Bunların dışında Muğla'nın kendine özgü yemekleri de vardır.

Muğla evleri; tasarımları, ahşap işçilikleri, tavan işlemeleri ve şehrin sembolü haline gelmiş bacaları ile Türk geleneksel mimarisinde özgün bir model oluşturmaktadır. Genelde iyi korunmuşlardır. Geleneksel mimariden doğrudan esinlenmiş yeni yapıların da Muğla bölgesinde hâlen diğer bölgelerimize kıyasla daha fazla inşa edildiği söylenebilir. Bunda kentin yüksek eğitim ve yerel şuur düzeyi ile yörenin turistik bir bölge olmasının etkileri bulunmaktadır. Kent merkezinde özellikle Hisar dağı eteklerine doğru yoğunlaşan eski Muğla evleri, Karabağlar Yaylası'ndaki evler ve Yılanlı Dağı yamacındaki Düğerek mahallesi evleri ile bir arada ele alınabilir.
'Hayat' olarak adlandırılan açık ön sofalar, kuzulu kapı olarak adlandırılan avlu girişleri, ocaklar, bacalar, uzun ve geniş saçaklar, tavan süslemeleri, ahşap süslemeli verandalar, duvarlara gömülmüş dolap biçimli banyolar Muğla evlerinin tipik özellikleri arasında

Muş, Türkiye'nin biri ilidir. Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesinin Yukarı Murat-Van Bölümü'nde yer alır.
Merkez, Bulanık, Malazgirt, Varto, Hasköy ve Korkut ilçeleri ile birlikte, Muş ilinin nüfusu 411.117'dir. (2020 sonu) Muş ilinin güncel nüfusu 392.301'dir. Geçimini genellikle tarım ve hayvancılık ile sağlayan halkın büyük bir bölümü köylerde ikamet etmektedir. İl merkezinin denizden yüksekliği 1.250 metre üzerindedir.
Muş'un trafik plaka kodu 49'dur.

Bölgenin denize uzak ve yüksek olması nedeniyle karasal iklimin etkisi görülür. Çok geniş bir bölge olması ve yükseklik farklarına bağlı olarak iklim özellikleri farklılaşır.

Başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Kentte pek çok fabrika da mevcuttur.

Muş ili, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi'nin coğrafi sınırları içerisinde,  Yukarı Murat-Van Bölümü'nde konumlanmıştır. Muş ili, 38° 29′ - 39° 29′ kuzey enlemleri ile 41° 06′ ve 41° 47′ doğu boylamları arasında yer alır. Tarihsel ve jeopolitik açıdan önemli bir mevkide bulunan Muş, idari olarak Muş Merkez, Bulanık, Malazgirt, Varto, Hasköy ve Korkut olmak üzere toplam altı ilçeden meydana gelmektedir. İlin sınır komşularına bakıldığında ise çevresi çok sayıda il ile çevrilidir: Kuzeyde Erzurum, doğuda Ağrı, güneyde Bitlis ve kısa bir sınır hattıyla Batman, güneybatıda Diyarbakır ve batıda ise Bingöl illeri ile komşudur. Bu konumu, Muş'u Doğu Anadolu'daki önemli karayolu ve bağlantı noktalarından biri haline getirmektedir.
Muş ilinin yüzey şekilleri ve genel jeomorfolojik yapısı temel olarak dört ana birimden oluşur: dağlık alanlar, platolar, ova/havzalar ve derin vadiler. İlin sınırlarını belirleyen ve çevresini saran dağlık sistem oldukça belirgindir. Muş, güney ve güneydoğudan Bitlis Dağları ve volkanik karakterli Nemrut Dağı gibi önemli kütlelerle kuşatılmıştır. Bu dağ sistemlerinden, ovanın hemen güneyinde kabaca kuzeybatı-güneydoğu (KB-GD) doğrultusunda uzanan Bitlis Dağları, Toros Dağları sistemi içerisinde Güneydoğu Toroslar'ın önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Diğer önemli çevreleyen dağlar ise şunlardır: Kuzeybatıda Bingöl Dağı, batıda Şerafettin Dağları ve güneybatı hattında Karaçavuş Dağları ile ilin dağlık çevresi tamamlanmaktadır. Bu dağlık alanlar arasında yer alan ve ilin adını verdiği Muş Ovası, bölgenin en büyük ve en önemli tektonik havzasını oluşturur.

İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il Müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Muş Valisi, 1968-Aksaray doğumlu Avni ÇAKIR'dır. Ağustos 2023 tarihinde Kastamonu Valisi iken atanmıştır.
Muş Belediye Başkanı, 1970 Muş doğumlu Feyat Asya(AK Parti), 31 Mart 2019 seçimlerinde %34,76 oy oranıyla seçilmiştir.
Bulanık ve Varto'nun HDP'li belediye başkanları seçildikten sonra İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmış, yerine ilçe kaymakamları kayyum atanmıştır.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Muş İl Genel Meclisi üye sayısı, 8 AK Parti, 7 HDP ve 1 MHP ile 7 boş (HDP'li olup üyeliği iptal edilen) üyelik olmak üzere 23'dür.
2018 Genel seçimleri sonucu, Muş'u temsilen TBMM'de AK Parti'den 1 milletvekili (Mehmet Emin Şimşek) ve HDP'den 3 milletvekili (Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Mensur Işık, Şevin Coşkun) seçilmiştir.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Muş'ta DEM Parti adayı Sırrı Söylemez, %42,88 oy alarak belediye başkanı seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Muş ili nüfusu: 389.127'dir. Bu nüfusun %65,24'ü şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 8.650 km2dir. İlde km2ye 45 kişi düşmektedir. (Bu sayı Hasköy'de 105'tir.) İldeki nüfus azalış oranı %0,81 olmuştur. Nüfus değişim oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Hasköy (%5,152 - Korkut (-%12,80)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 23 belediye, bu belediyelerde 124 mahalle ve ayrıca 368 köy vardır.

Muş Alparslan Üniversitesi 2007 yılında kurulmuştur. Daha öncesinde ise çevredeki diğer üniversitelere bağlı olarak ilde yükseköğretim kurumları mevcuttur.

Muşspor, 1984-1985 sezonunda 3. Lig'in yeniden kurulmasıyla Muş'taki kulüplerin bir araya gelip kurduğu Muşspor, tarihinde ilk kez profesyonel liglerde mücadele etmeye başladı. 1990-1991 sezonunda Zeki Eker'in başkanlığı döneminde 3. Lig 2. Grup'ta şampiyon olan kulüp, tarihinde ilk kez 2. Lig'e (Şu anki 1. Lig) yükseldi. Ancak 1993-1994 sezonu sonunda 2. Futbol Ligi 5. Klasman Grubu'nu 7. sırada bitirerek 3. Lig'e düştü. 3. Lig'de oynarken şirketleşen kulübün adı Muşspor AŞ olarak değiştirildi. 1997-1998 sezonunu 3. Lig 1. Grup'ta 16. sırada tamamlayan kulüp, Muş 1. Amatör Ligi'ne düştü. Ancak ertesi sezon şampiyon olarak tekrar 3. Lig'e yükseldi. 2004-2005 sezonunda 3. Lig 1. Grup'ta, 15. sırada yer alarak tekrar Muş 1. Amatör Ligi'ne düştü. Ertesi sezon ise kulüp kapandı.
2018-19 Sezonu sonunda, futbol liglerindeki tek takımı Muş Menderes Spor, futbol Bölgesel Amatör Lig (BAL)'deki grubunu 12. tamamlamıştır. Muş Menderes Spor sonraki yıllarda İsmini Muşspor olarak değiştirerek Bölgesel Amatör Ligde devam etmiştir. Ayrıca futbol kadın 3. liginde 2 takımı, voleybol 2. liginde erkeklerde 2, kadınlarda 1 takımı bulunmaktadır. Küme düşen ya da yükselen takım olmamıştır.
Ziraat Türkiye Kupası 'nda, Muş Menderes Spor 1. turda elenmiştir.
Muş'u futbol alanında temsil eden Muşspor 2025-2026 sezonunda TFF 2 Lige yükselmiştir.
Muş Bedensel Engelliler Basketbol Kulübü (Muş Besk) Tekerlekli Sandalye Basketbol 1.liginde mücadele etmektedir.
Önemli spor tesisleri: Muş Şehir Stadı (6.000), Atatürk Spor Salonu (1.500) ve Muş Kapalı Yüzme Havuzu (500)'dur.

Muş valiliği7 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Muş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 6 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nevşehir, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesinde yer alır.
Antik ismi Nissa ve Yunancada "Yeni Şehir" anlamına gelen Neapolis'tir. Selçuklu döneminde fethedilip ismi Muşkara olmuştur. Nevşehir, Muşkara adlı bir köy iken, şehir halini almaya başlamasından sonra, 18. yüzyılda Osmanlı Türkçesinde "yeni kent" anlamına gelen bugünkü adını almıştır.
Nevşehir, Niğde'ye bağlı bir ilçeyken 6429 sayılı yasa ile 20 Temmuz 1954 tarihinde il haline getirildi. Kırşehir ve Kırşehir'e bağlı Avanos, Kozaklı, Mucur ve Hacıbektaş ilçeleri; Niğde'ye bağlı Gülşehir ilçesi ve Kayseri'ye bağlı Ürgüp ilçesi Nevşehir'in ilçeleri haline getirildi. Kırşehir 1957'de tekrar il yapıldı. Mucur ilçesi ile beraber Nevşehir'den ayrıldı. Daha önceleri Melegübü ismi ile anılan bir bucak merkezi olan Derinkuyu, 1 Nisan 1960'ta ilçe durumuna getirildi. Acıgöl kasabası ise 4 Temmuz 1987'de ilçe olmuştur.
Nevşehir'in deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.194 metredir.
Nevşehir'in trafik plaka kodu 50'dir.

Nevşehir'de, 2021 TÜİK verilerine göre 8 İlçe, 23 belediye, bu belediyelerde 116 mahalle, ayrıca 153 köy bulunmaktadır.

Nevşehir (Merkez)
Acıgöl
Avanos
Derinkuyu
Gülşehir
Hacıbektaş
Kozaklı
Ürgüp
İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Nevşehir Valisi, 1970 Gerede doğumlu Ali Fidan'dır. Ağustos 2023 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı iken atanmıştır.
Nevşehir Belediye Başkanı, Nevşehir doğumlu Rasim Arı (İYİ Parti) 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %52,03 oy alarak seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Nevşehir İl Genel Meclisi üye sayısı, 14 AK Parti, 4 CHP ve 3 MHP'den olmak üzere 21'dir. Nevşehir Belediye meclisi ise 21 AK Parti, 9 MHP ve 1 İYİ Parti'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Nevşehir'i temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili, MHP'den 1 milletvekili  seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Nevşehir ili nüfusu: 320.150'dir. Bu nüfusun %83,34'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 5.485 km²dir. İlde km²ye 58 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkezde 284'dür.) İlde yıllık nüfus artışı %0,69 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Ürgüp (%2,37) - Hacıbektaş (%-2,96)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 27 belediye, bu belediyelerde 127 mahalle ve ayrıca 149 köy vardır.

Not: 1957 yılında Kırşehir ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

Nevşehir Müzesi
Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi ve Müzesi
Atatürk Evi Müzesi
Göreme Açık Hava Müzesi
Avanos Saç Müzesi
Kapadokya Sanat ve Tarih Müzesi (Bebek Müzesi)
Güray Müze
Ortahisar Etnografya Müzesi
Zelve Açık Hava Müzesi

Kapadokya
Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Kapadokya bölgesi ünlü peribacalarıyla yıl içinde milyonlarca yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekmektedir. Bölgeyi yukarıdan görmek isteyenler için balon turu yapılmaktadır.

Üç güzeller
İki büyük, bir küçük peri bacasından oluşan Üç Güzeller, bölgenin bir diğer sembolik yapısıdır. Bölgede en çok fotoğraf çekilen yerlerin başında gelen bu Üç Güzeller, hem görüntüsü hem de hakkında anlatılan efsaneleri ile yerli ve yabancı pek çok turistin ilgisini çekiyor. Diğer peri bacalarından farklı bir görüntüye sahip olması, en dikkat çekici özelliğidir.

Avanos Asma Köprü
Avanos'ta yer alan Avanos Asma Köprü, bir diğer adıyla da bilinen Sallanan Tahta Köprü, Kızılırmak üzerine kuruludur. Çelik halatlarla tutturulduğu ve yerle çok az temas ettiği için, üzerinde yürürken sallanır. Hatta bu nedenden dolayı, yerel halk tarafından bu ismi almıştır. Nevşehir'deki ilgi çekici mekanlardan biridir.

Asmalı Konak
Ürgüp'te iki farklı konakta çekilen Asmalı Konak, yerli ve yabancı pek çok turist tarafından yoğun ilgi görüyor. İlk konak; Mustafapaşa beldesinde, Ürgüp'e 5 km uzaklıkta yer alıyor ve günümüzde ”Old Greek House” olarak hem restoran hem de otel olarak hizmet veriyor. İkinci konak ise; Ürgüp'e 800 metre uzaklıkta yer alıyor ve günümüzde müze olarak hizmet veriyor. Müzenin dışında atv logosu ve dizi ile ilgili bilgilerin yer aldığı bir heykel bulunuyor. İçerisinde ise; dizinin çekildiği odalar, avlu ve oyuncuların kullandığı eşyalar yer alıyor.

Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 28 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir. Ana yerleşke Nevşehir ilinde bulunmaktadır. Ürgüp, Avanos, Gülşehir, Hacıbektaş, Acıgöl ve Kozaklı ilçelerinde de fakülte ve meslek yüksekokulları bulunmaktadır.
5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 28 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir. Ana yerleşke Nevşehir ilinde bulunmaktadır. Ürgüp, Avanos, Gülşehir, Hacıbektaş, Acıgöl ve Kozaklı ilçelerinde de fakülte ve meslek yüksekokulları bulunmaktadır.
Kapadokya Üniversitesi Kapadokya Meslek Yüksekokulu (KMYO) değişen unvanı ile Kapadokya Üniversitesi, 16 Eylül 2005 tarihinde İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı'na bağlı olarak Yükseköğretim Kurulu Kararı doğrultusunda bölge kalkınma hedefleri paralelinde belirlenmiş olan beş programla eğitim - öğretim faaliyetlerine başlamıştır. Bakanlar Kurulunun 03.07.2008 tarihli kararı ile yeniden kurulan yüksekokulun öğretim programlarının temelini bölge kalkınma programları (Kapadokya Programları), havacılık programları ve sağlık programları oluşturmaktadır.
Yüksekokulun biri Ürgüp'e 5 kilometre uzaklıkta olan Mustafapaşa (Sinasos) beldesinde, diğeri ise İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'nda olmak üzere iki yerleşkesi bulunmaktadır.

İlin ekonomisi geniş ölçüde tarıma dayanır. Faal nüfusun % 75'i tarım sektöründe çalışır. Sanayi pek gelişmemiştir. Turizm sektörü son senelerde hızla gelişmektedir. Peribacaları ve kayalara oyulmuş kiliseler.
Tarım: Mevsim ve yağış şartları sebebiyle tarım ürünleri fazla çeşitli değildir. Tahıl, yumru ve sanayi ürünleri başlıca tarım ürünleridir. Patates üretiminde Nevşehir ili Niğde ve İzmir'den sonra üçüncü sırada bulunur. Ayrıca ilde şekerpancarı, buğday, arpa, çavdar, bakla, nohut, fasulye, mercimek yetiştirilir. Sebzecilik gelişmiştir. Fakat meyvecilik bilhassa bağcılık önemli yer tutar. Meyve olarak üzüm, elma, zerdali, armut, kayısı, ceviz, dut, iğde, ayva ve badem yetişir.
Hayvancılık: Nevşehir ilinde arazinin ekime tahsis edilmesi sebebiyle yeterli otlak (çayır ve mer'a) yoktur. Fakat, besi hayvancılığı gelişmekte olup, bunun neticesi sığır miktarı artarken, küçükbaş hayvan sayısı gittikçe azalmaktadır.
Madenleri: Nevşehir ili maden bakımından zengin sayılmaz. İşletilmekte olan madenleri azdır. Gülşehir kaya tuzlarından yıllık ortalama 20 bin ton tuz...

2018-2019 Sezonu sonunda, Nevşehir Belediyespor, futbol 3. Ligde sezon sonu play-offda elenerek ligde kalmıştır. Kapadokya Göremespor BAL'da, Ürgüpspor Voleybol erkekler 2.ligindedir. Voleybol bölgesel liginde 2 takımı vardır.
Ziraat Türkiye Kupası'nda Nevşehir Belediyespor, katıldığı 2.turda elenmiştir.
Önemli spor tesisleri: Nevşehir Gazi Stadyumu (7503), Damat İbrahim Paşa Spor Salonu (1.500), Y.Olimpik K.Yüzme Havuzu (500).

Türkçenin Nevşehir ilinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Karayolu
Karayoluyla Kayseri'ye 1, Konya'ya 2 saat 30 dakika, Ankara'ya 3 saat, İstanbul'a 7 saat 30 dakika uzaklıktadır.

Havayolu
Nevşehir Kapadokya Havalimanı 1998 yılında hizmete girmiş olan havalimanı Nevşehir'in Gülşehir ilçesinde bulunmaktadır.

Nevşehir ilindeki yerleşim yerleri listesi

Nevşehir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü 12 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YerelNET Nevşehir 2 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nevşehir’in İdarî Sınırlarını Belirleme Süreci

Niğde, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Niğde şehridir. Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nin güneydoğusunda ve Kapadokya bölgesinde yer alır. Rakımı 1.229 m olan Niğde ilinin 2025 yılı itibarıyla nüfusu 374.492'dir.
Aksaray, Nevşehir, Kayseri ve Konya illerine komşu olan Niğde, güneyde Bolkar Dağları ile Mersin ilinden, güneydoğu ve doğudan Aladağlar'ın oluşturduğu doğal sınırlarla da Adana ilinden ayrılır. Genel olarak İç Anadolu Bölgesi'nde olan ilin Çamardı ve Ulukışla ilçeleri Akdeniz Bölgesi'nde  yer almaktadır.
Kenti turizm merkezi yapan termal kaynakları, ören yerleri, tarihî dokusu, doğal güzellikleri, dağ ve kış turizmi olanakları mevcuttur. Aladağlar ve Ketençimen Yaylası kış turizmi yapılan bölgelerdir.
Halkın esas geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Elma ağacı sayısında Niğde ili ülke sıralamasında ilk sırada yer alır. Ülke genelinde patates üretiminin ise % 25'lik bölümü bu ilde üretilir. Ancak Niğde Merkez Organize Sanayi, Bor Deri Organize Sanayi, halı fabrikası ve diğer küçük sanayi kolları Niğde halkı için önemli istihdam alanlarıdır. Geleneksel el sanatları bakımından Niğde önemli bir ildir. Niğde ilinde üretilen halılar dünyanın birçok ülkesinde müşteri bulmaktadır. 1992 yılında kurulan üniversite, güncel adıyla Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi, personeli ve öğrenci sayısı ile kentin önemli hareketlilik unsurlarından biridir.
Niğde'nin trafik plaka kodu 51'dir.

Niğde ilinin en eski adının "Nahita" ya da "Nakita" olduğu öne sürülmektedir. Bu ada ilk kez İbn Bidi'nin eserlerinde rastlanmıştır.
Nakida adı kimi zaman Nekide olarak da kullanılmış, 14. yüzyılda aynı sözcük Arap harfleri ile Nîkde, daha sonra da nîkde olarak okunacak biçimde yazılmıştır. Cumhuriyet'ten sonra bu ad, Niğde'ye dönüştürülmüştür.

Niğde'nin antik tarihine ait bilgileri bölgede yapılan Bahçeli Köşk Höyüğü, Altunhisar Pınarbaşı Höyüğü, Çamardı Cellaler Höyüğü, Güllüdağ Ören Yeri ve Divaralı Höyüğü kazılarından elde edebiliyoruz. Bu bilgilere dayanarak Niğde Tarihi MÖ 7000-5500'lü yıllardan itibaren başlatmamız mümkün olabilmektedir.
Niğde yöresi, Hititler döneminde Tabal Konfederasyonu içinde bulunması nedeniyle, Tabal Toprakları diye anılıyordu. Tabal'ın Geç Hititler dönemi merkezi Tuvana'da (Tyana) bugünkü Kemerhisar'dı.

19. yüzyılda Niğde sancağı olaysız bir siyasal dönem geçirmiş, İç Anadolu'da daha çok kuzeyde etkili olan yerel ayaklanmalardan zarar görmemiştir.
Ürgüp'ün Muşkara adlı köyünden çıkıp Osmanlı devletine sadrazam olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa doğum yerini ve çevresini bayındırlaştırırken Niğde kalelerinin muhafızlarına ait hakları da Nevşehir'e verdi. Böylece yörede ağırlık Ürgüp ve Nevşehir'e doğru kaydı.
Niğde yöresi, Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde eyaleti Karaman, Nevşehir Livası içinde yer almaktaydı. Niğde 1849'da sancak merkezi oldu. 1860'ta Niğde'nin 6 kazası vardı: Merkez, Kırşehir, Ürgüp, Nevşehir, Aksaray ve Yahyalı. 1867'de vilayet nizamnamesinde de Niğde, Konya Vilayeti'ne bağlı bir sancak gözükmektedir. Konya Vilayeti'nin Niğde'den başka bir Konya Merkez, İçel, Hamidabad (Isparta) ve Tekke (Antalya) olmak üzere toplam 5 sancağı vardı. Niğde sancağının toplam 5 kazası ise Niğde Merkez kaza, Nevşehir, Kırşehir, Ürgüp (Nahiye olan Yahyalı Ürgüp'e bağlıydı) ve Aksaray'dan oluşmaktaydı.
1877'deki kayıtlarda Niğde Sancağı'nın 1867'deki durumunu koruduğu görülüyor. Bu dönemde Niğde sancağının da kaza sayısında bir değişiklik olmamakla birlikte Kırşehir'in yerine Bor kazasının sancağa bağlandığı görülmektedir.
Niğde Sancağı, 1892 ve 1903'te yine Konya Vilayetine bağlı kaldı. Ne var ki sancağın toplam kaza sayısı 5'ten 8'e yükseldi. Bu kazalar şunlardır: 1- Niğde Merkez Kaza, 2- Bor, 3- Nevşehir, 4- Ürgüp, 5- Aksaray, 6- Maden (Çamardı), 7- Şücaeddin (Ulukışla) ve 8- Arapsun (Gülşehir).
Niğde İkinci Meşrutiyet'ten sonra bağımsız sancak durumuna getirildi. Bu dönemde Niğde, bağımsız sancağın kazaları Maden dışında aynı kaldı.

Niğde Millî Mücadele yıllarının oldukça dingin illerindendi. Yöre yabancı güçlerin işgaline uğramadığı gibi, bir iki cılız gösterinin dışında, Kuvâ-yi Milliye karşıtı güçlü bir eyleme de tanık olmamıştı. Yöredeki başlıca askerî etkinlik Adana Kuvâ-yi Milliyesine verilen lojistik destekle sınırlıydı. İlçelerden Ulukışla'da ise Fransızlar işgal teşebbüsünde bulunmuş ama yerel örgüt tarafından püskürtülmüşlerdir.
Mondros Mütarekesi günlerinde Niğde aynı adlı bağımsız sancağın merkeziydi. Merkez kaza ile birlikte 7 kazası vardı. Bunlar; Aksaray, Bor ve Ulukışla ile bu gün Nevşehir İline bağlı olan Gülşehir (Arapsun) ve Ürgüp idi. Toplam nüfusu 290.000 dolayında olan sancağın nüfusça en büyük 2 kazası Merkez kaza ile Aksaray'dı.
5 Şubat günü, Atatürk'ün 5 Şubat 1934'teki Niğde ziyareti nedeniyle her yıl kutlanmaktadır.

Cumhuriyetin ilanı ile Niğde'nin Konya ilinden ayrılarak bağımsız il statüsüne kavuşması en önemli gelişmedir.
Millî Mücadele ile başlayarak Cumhuriyetle süren dönem ve istikrar bütün Türkiye'deki gibi Niğde'de bayındırlık, eğitim, sağlık, sosyal ve kültürel alanlarda büyük gelişmeleri beraberinde getirmiştir.
Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyeti gönülden benimseyen, her zaman onun devamını destekleyen ve desteğini sürdüren illerin başında gelen Niğde ili, Cumhuriyetin ilanını top atışıyla kutlayan ilk ildir.
1923 yılında Niğde il olarak cumhuriyet yönetimine bağlanmıştır. Nevşehir ilçesi 1954'te il olarak Niğde'den ayrılmıştır. Aksaray ilçesi 15.06.1989 gün ve 3578 sayılı yasa ile Niğde'den ayrılarak il statüsü kazanmıştır. Aynı yasayla Çiftlik ve Altunhisar bucakları da ilçe statüsü alarak Niğde iline bağlanmıştır.
1992 yılında daha önce Selçuk Üniversitesine bağlı Niğde'deki fakültelerin ayrılmasıyla Niğde Üniversitesi kurulmuştur. Üniversitesinin adı, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.

2020 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 İlçe, 29 belediye, bu belediyelerde 139 mahalle ve ayrıca 131 köy vardır.

Niğde (merkez ilçe)
Altunhisar
Bor
Çamardı
Çiftlik
Ulukışla
İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca, İl Genel Meclisi kendi içinden gizli oyla bir yıl görev yapacak 5 kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Niğde Valisi, 1980 Boyabat doğumlu Nedim AKMEŞE'dir. Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürü iken atanmıştır.
2019 Türkiye yerel seçimleri  sonuçlarına göre Niğde İl Genel Meclisi üye sayısı, 12 AK Parti, 2 CHP, 4 MHP ve 1 İYİ Parti'den olmak üzere 19'dur. Niğde Belediye Meclisi ise 16 AK Parti, 4 CHP, 5 MHP ve 6 İYİ Parti'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Niğde'yi temsilen TBMM'ye AK Parti'den 1 milletvekili (Cevahir Uzkurt), CHP'den 1 milletvekili (Ömer Fethi Gürer) ve MHP'den 1 milletvekili (Cumali İnce) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Niğde ili nüfusu: 374.492'dir. Bu nüfusun %83,15'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 7.234 km2dir. İlde km2ye 52 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkezde 110'dur.) İldeki nüfus artış oranı %0,48 olmuştur. Nüfus değişim oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%1,68), Altunhisar (%-4,68)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 29 belediye, bu belediyelerde 108 mahalle ve ayrıca 131 köy vardır.

Not 1: 1954 yılında Nevşehir ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.
Not 2: 1989 yılında Aksaray ilinin kurulması ile nüfus azalmıştır.

Niğde İç Anadolu Bölgesi'nin güneydoğusundadır. Üç tarafı Toroslar'ın genç kıvrım dağları ile çevrilidir. Güneyi Orta Toroslar içerisinde yer alan Bolkarlar ve Aladağlar'ın kuzeye doğru kıvrımlanarak sokuldukları alan ile batısı ise Konya ovası ile birleşik Emen ovası sınırlanır. Matematiksel olarak 37 derece 25 dakika güney (S), 38 derece 58 dakika kuzey (N) paralelleri ile; 33 derece 10 dakika batı (W) ve 35 derece 25 dakika doğu (E) meridyenleri arasında yer alır. 
Kuzeybatıda Aksaray, kuzeyde Nevşehir, kuzeydoğuda Kayseri, batı ve güneybatıda Konya illeri ile komşu olan Niğde ili, güneyde Bolkar dağları ile Mersin, güneydoğu ve doğuda Aladağlar'ın oluşturduğu doğal sınırlar ile Adana illerinden ayrılır.
Bu sınırlar içinde yaklaşık 779,522 hm² yüzölçümüne sahiptir. Kuzeyde Misli Ovası ve güneyde Bor Ovası bir kenara bırakıldığında, son derece yüksek, dağlık ve akarsularca yarılmış arızalı bir görünüme sahiptir. Deniz seviyesinden olan yükselti Bor Ovası'nda 1000 metreyi bulurken, bu değer Misli Ovası kuzeyinde 1350 metreye ulaşır.

Niğde'ye yüksek bir görünüm kazandıran yüksek dağlık ve tepelikleri, oluşum ve gelişimleri itibarıyla üç grupta değerlendirilebilir.

Orta Torosları oluşturan ve Bolkar Dağları kuzeydoğu uzantıları ile, Aladağlar'ın güneybatı uzantıları arasında bulunan Ecemiş Koridoru ile birbirinden ayrılırlar. Bolkar Dağları'nda Medetsiz Tepesi (3524 m) ve Aladağlar'da Demirkazık Tepesi (3756 m) en yüksek noktaları oluştururlar.
İç Anadolu volkanizması içinde Aksar

Ordu, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi Altınordu şehridir. İlin nüfusu, 2025 başı verilerine göre 770.711'dir. Türkiye'de sahip olduğu Karadeniz ikliminden ve dağlık coğrafi konumundan dolayı en çok yağış alan üçüncü ildir. Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz Bölümü'nde yer almaktadır. Ancak yeni oluşturulan ve bölgesel karışıklıkları ortadan kaldırmak için düzenlenen yeni bölgesel istatistik düzenlemelere göre Ordu ilinin tamamı Doğu Karadeniz topraklarında kaldı. İlin kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Tokat ve Sivas illeri, batısında Samsun, doğusunda Giresun ili vardır. Büyükşehir statüsünde olan Ordu, 19 ilçeden oluşmaktadır. Yüzölçümü bakımından en büyük 57'nci ildir.
Ordu'nun trafik plaka kodu 52'dir.

Ordu il merkezi 41° kuzey paraleli ve 37° ve 38° doğu meridyenleri arasında, Karadeniz Bölgesi'nin, Doğu Karadeniz bölümünde yer almaktadır. İlin kuzeyini Kuzey Anadolu Dağları'nın kıyı sıraları kaplamaktadır. Kıyılara yakın tepelerle başlayan bu dağlar içeri doğru gittikçe yükselir. Ordu, Giresun ve Sivas ilinin birbirlerine komşu olduğu kesimde 3.000 metreyi aşmaktadır. İlin en yüksek tepesi 19 Mart 2021 tarih ve 3676 sayılı cumhurbaşkanı kararı ile yeniden tespit edilen sınırlara göre 3107 rakımlı Karagöl Tepesi'dir. Ordu il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 3 metredir.
Ulugöl, Gölköy ilçe merkezine 17 km mesafede bulunan bir krater gölüdür. 26,5 hektar büyüklüğündeki alan, tabiat parkıdır. Doğal yapısı itibarıyla yüksek peyzaj değerine sahiptir. Özellikle güz mevsiminde yaprakların sararmasıyla oluşan renk armonisi görenleri büyülemektedir. Alan içerisinde üç adet heyelan set gölü bulunmakta; göllerden birisi büyük diğer ikisi ise sazlıkla kaplı küçük yapıda göllerdir. Büyük gölde abant alası türü balık yaşamaktadır.
Ordu diğer doğal varlıklar; Aybastı Perşembe Yaylası, Hoynat Adası, Yason Burnu, Ohtamış Şelalesi, Gaga Gölü, Çavuşlar Şelalesi, Çambaşı Yaylası, Çaka Plajı, Keyfalan Yaylası, Kabadüz Ablak Taşı, Çiseli Şelalesi ve Geçilmez Kanyonu ile Boztepe'dir.

Ordu ilinde Karadeniz iklimi görülmektedir. Ancak arkadan geçen dağ yükseltilerinin azalmasıyla kışın soğuk günlerin sayısı bir iki günle sınırlıdır. İlin iç kesimdeki ilçelerine yükseltinin artmasıyla beraber soğuk bu bölgelerde daha şiddetlidir. Kışın iç kesimlerdeki ilçelerde 6 ay boyunca kar yağar. Bunlara Çambaşı Yaylası, Beşiktaşı Yaylası ve Sarı Obası yaylası örnek olarak gösterilir; kar buralarda mayıs ayına kadar erimez.
Ordu, Türkiye sınırları içinde Rize ve Giresun'dan sonra en çok yağış alan 3. il konumundadır. Yılın nerdeyse yarısı bol yağışlı ve yoğun nemli geçer. En yüksek günlük yağış miktarı (13 Haziran 1975 tarine göre) 171,3 mm olmakla beraber yıllık değişmekte olup en yüksek yağış miktarı 1.049,1 mm'dir. Yıllık yağışlı gün sayısı 155,1 gündür. En yüksek sıcaklık rekoru (1975-2022) ise 37,3'tür.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ordu il nüfusu: 768.087 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 5.861 km2dir. İlde km2ye 131 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 585 kişi ile Altınordu'dur.)
İlde yıllık nüfus %0,34 oranında azalmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Altınordu (%2,17) - Mesudiye (-%8,61)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 19 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 772 mahalle bulunmaktadır. 

Ordu ilinin ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanır. İl, fındık üretiminde Türkiye'nin %51'ini, dünyanın ise %25'ini sağlamaktadır. Nüfusun %70'i gelirini fındıktan karşılamaktadır. Son zamanlarda fındık fiyatlarının 2000'li yılların bile altına düşmesinden dolayı alternatif tarım ürünü arayışları başlamıştır. Bu bağlamda kivi, soya gibi ekonomik değeri yüksek tarım ürünlerine yönelim başlamıştır. Dünyada fındık verimliliği 132,8 kg/da'dır ancak Türkiye 128 kg/da ile verimlilik açısından bazı ülkelere göre daha geride kalmıştır. Tarımın yanında hayvancılık da yapılmaktadır ve arıcılık, fındığın şehirdeki ekonomik baskısını hafifletmiştir.

İlde birçok tiyatro ve sinema bulunmakta ve düzenli kültürel etkinlikler düzenlenmektedir. Ordu her ne kadar coğrafya kitaplarında Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerinde toprağı olan ve her iki bölgeye ait bir il olarak geçmekteyse de (Yeni düzenlemede tamamı Doğu Karadeniz-Düzey1-2 bölgeleri) hemen hemen bütün kültürel özellikleriyle Doğu Karadeniz Bölgesi'ne ait bir ildir. İlde Türkmen/Çepni kültürü hâkimdir.
Ordu halk müziği ve geleneksel halk oyunları çevre illerle benzerlikler göstermektedir. Bağlama, kemençe, davul-zurna, davul-klarnet (yöresel tabirle gırnata) gibi çalgıların bir arada kullanıldığı yörede oyunlar ilçeden ilçeye değişmekle birlikte karşılama ve horon ağırlıklıdır.
Klarnet yani gırnata çalgısı davul ile birlikte daha çok Vona (Perşembe), Ordu Merkez, Gülyalı, Kabadüz, Ulubey ilçelerinde daha çok Ordu Karşılaması, Giresun Karşılaması, Giresun Sallaması, Gürcü Horonu, Perşembe Erkek Horonu, Sarhoş Karşılaması gibi oyunlara eşlik etmektedir. Kültürel özellikler açısından Ordu ve ilçeleri benzer özellikler gösterse de pek çok farklılıklar da içermektedir.
Horon daha çok kıyı ilçelerinin ve Ordu Merkez ilçenin güneyinde kalan Ulubey, Kabadüz, Gürgentepe, Gölköy, Mesudiye ilçelerinin halk oyunudur. Kıyı ilçeleri olarak da Ünye'nin bazı köyleri, Fatsa, Vona (Perşembe), Gülyalı ilçelerinde icra edilir. Karşılama oyunları Ordu ilinde en çok oynanan oyun türlerinden biridir. Bu oyunda da daha çok Bolaman, Vona(Perşembe), Ordu Merkez, Gülyalı, Kabadüz, Ulubey, Gürgentepe, Gölköy, Mesudiye (kısmen) ilçelerinde çokça icra edilir. Karşılama ad olarak Ordu Karşılaması olarak bilinir ve figürleri Giresun karşılamasından farklıdır. Ancak yörede Giresun Karşılaması da icra edilmektedir. Karşılama müzikleri genellikle Giresun ile aynı özelliklere sahiptir. Ordu'da Oy Gemici Gemici, Fındık Toplayan Kızlar, Bağlamam Perde Perde gibi türkülerle karşılama oyunları bolca icra edilir.
İç ilçelerde ise Tokat kültürü hakimdir. En çok etkilenmiş ilçe Akkuş'tur, ancak Korgan, Kumru, Çatalpınar, Kabataş ve Aybastı'da da Tokat yöresinin kültürü yer yer görülmektedir. Ancak coğrafi ve kültürel olarak Doğu Karadeniz kültürüde görülmektedir.
Yöre Ordu-Giresun ağzının etkilediği bölge içerisindedir. Ünye-Beşikdüzü (Vilayeti Çepni) arasında kullanılan ağız ortak bir ağızdır. Bu ağız Trabzon, Rize ve Artvin ağızlarıyla karıştırılmamalıdır.

33 ürün için coğrafi tescil başvurusunda bulunulmuştur. Türk Patent ve Marka Kurumunda incelenmekte olan 22 adet ürün ise şöyledir:
Ordu Çakıldak Fındığı, Ordu Kestane Balı, Ordu Perşembe Ceviz Helvası, Ordu Kokulu Üzüm Şerbeti, Ordu Tostu, Ordu Melocan Kavurması, Ordu Sakarca Kavurması, Ordu Galdirik Kavurması, Fatsa Yalıköy Köftesi, Ordu Fırın Fasulyesi, Ordu İncir Reçeli, Ordu Kuru Yufkası, Ordu Kabağı Kavurması, Ordu Kivisi, Ordu Dut Pekmezi, Kumru Fındık Macunu, Ünye Taşı, Ünye Beyaz Bentoniti, Kabataş Helvası, Kabataş Köy Peyniri, Ordu Su Böreği, Ünye Pidesi.

Zengin turizm potansiyeline sahip ilde, kıyı, yayla turizmi, trekking, yamaç paraşütü gibi etkinliklere imkân sağlayacak unsurlar mevcuttur. Yason Burnu'nun yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağıdır.
Eski adı Grekçe: "Κοτύωρα" Cotyora, Kotyora olan şehir, tarihte sırasıyla Kaşkaların, Medlerin, Perslerin, Pontus Krallığı'nın, Roma İmparatorluğu'nun, Doğu Roma İmparatorluğu'nun, Danişment Beyliği'nin, tekrar Doğu Roma İmparatorluğu'nun, Trabzon İmparatorluğu'nun, Anadolu Selçuklu Devleti'nin, tekrar Trabzon İmparatorluğu'nun, Hacıemiroğlu Beyliği'nin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetiminde olmuştur. Osmanlı Döneminin büyük bölümünde önce Rum Eyaletine bağlı Karahisar-ı Şarkı sancağına, daha sonra Erzurum Vilayetine bağlı Karahisar-ı Şarkı sancağına bağlı kaza olarak yönetilen yöre, 16. yüzyılın 2. yarısında Trabzon Eyaletine bağlı bir kaza, 19. yüzyılın 2. yarısında kısa bir süre sancak oldu. 1920'de Trabzon Merkez sancağından ayrılan Giresun sancağına bağlanan kent, 1921'de ayrı bir sancağın merkezi, 1924'te Ordu ilinin merkezi oldu.

Boztepe, bir tarafında Ordu manzarası bir tarafında uçsuz bucaksız Karadeniz manzarasına sahip, bir tarafında yemyeşil tepelere hâkim, ziyaret edenleri büyüleyen bir yerdir. Her yıl binlerce turist ağırlar. Özellikle yaz aylarında insanlar sırf manzarayı görmek için bu tepeye çıkarlar. Boztepe'de yiyecek içecek gibi ihtiyaçları karşılayacak restoran ve küçük işletmeler bulunmaktadır. Ayrıca çam ormanları arasında piknik alanları mevcuttur. Kış aylarında yağan kar Boztepe'ye güzel bir görünüm verir. Boztepe'de çoğunlukla yamaç paraşütü, dağ kızağı gibi aktiviteler yapılmaktadır.Ordu'nun en önemli turizm noktalarından biri olan Boztepe'ye araba ve teleferik ile ulaşım mevcuttur.

Ordu ili, Karadeniz Bölgesi'nde yayla turizmi açısından en yüksek potansiyle sahip illerden biridir. Zengin bitki örtüsü, temiz havası ve bozulmamıl geleneksel oba yaşabıyla öne çıkan Ordu yaylaları, hem doğa spoarları hem de ekoturizm için önemli bir cazibe merkezidir.
İlin turizm açısından en bilinen ve altyapısı en gelişmş yaylarının başında, 72 obası ve Türkiye'nin en geniş alanlarından birini kaoalasıyla Çambaşı Yaylası gelmektedir. Çambaşı'nın yanı sıra, mendersleriyle dünyaca ünlü olan ve tabiat anıtı ilan edilen Perşembe Yaylası, Mesudiye ilçesindeki Keyfalan Yaylası, Akkuş ilçesindeki Argın Yaylası ve Korgan Yaylası da ildeki yayla turizminin diper önemli duraklarıdır.

20 Mart 2010 tarihinde bu projenin temeli atılmış ve 8 Temmuz 2011 tarihinde hizmete açılmıştır. Teleferik kalkış istasyonu çevre düzenlemesi; 317 araç kapasiteli otopark alanı ve insanların sürekli sirkülasyon yaptığı sokak şeklinde tasarlanmıştır. Bu alanda Teleferik istasyonu ve kabin depolama yapıları hemen deniz kenarında yer almaktadır. Bu alanda sokak şeklinde yapılan tasarımın deniz tarafında kafeterya, ana yol tarafında ise Turizm Danışma Bürosu, Kafeterya ve ürün satışı bölümlerini içeren bir yapı daha yer almaktadır. Yine bu alan içinde 6 adet el sanatları dükkânı, oturma grupları, çocuk oyun alanı ve deniz kenarında iskele de yer almaktadır. Arazi eğimine göre Boztepe va

Osmaniye, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiyenin 80. ili olmuştur. 1933'e kadar il olan Osmaniye'nin eski adı Cebelibereket'tir. O tarihte Adana iline bağlanmış, 24 Ekim 1996 tarihinde yapılan yasal düzenlemeyle tekrar il olmuştur. Akdeniz Bölgesinde, Çukurova'nın en doğusunda yer alır. İlin yüzölçümü 3.320 kilometrekaredir.
Osmaniye ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 121 metredir.
Osmaniye topraklarının %42'si ormanlık alan, %39'u ekili dikili tarım alanı, %17'si tarıma elverişsiz arazi ve %2'si diğer arazilerden oluşmaktadır. 2020 sonu itibarıyla nüfusu 553.012'dir. Osmaniye'nin güncel nüfusu 561.061'dir. İdari olarak 7 ilçeye ayrılmıştır. 2023 Kahramanmaraş depremlerinde ağır hasar alan Osmaniye ilinde 1021 kişi hayatını kaybederken, yüzlerce kişi de yaralandı. Deprem nedeniyle nüfus sayısında 1700'den fazla azalma görülmüştür. TÜİK 2023 son verisine göre ise nüfusu 557.666 olmuştur.
Osmaniye'nin trafik plaka kodu 80'dir.

Tam yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte şimdiki Osmaniye'nin bulunduğu bölgede, 16. yüzyılda konar-göçer Türkler'in iskan edilmesi ile Kınık nahiyesi oluşturulmuştur. Ancak Celali İsyanları sonucunda oluşan sosyal ve ekonomik buhranlar ile emniyetsizlik sebebiyle halk daha büyük nahiyelere ve şehirlere göç etmiş, 17. yüzyılın başlarından itibaren zamanla Kınık nahiyesi yok olmuştur.
Kınık bölgesinde huzur ve sükunu yeniden tesis etmek isteyen Osmanlı Devleti, Dönek taifesini Kınık nahiyesinin bulunduğu yerin yanına/yakınına iskan ederek İsneyn Pazarı (Pazaryeri) nahiyesini oluşturmuş ise de birkaç yıl sonra Dönek taifesi bulunduğu bölgeyi terk etmiş ve bölgedeki konar-göçerlerin eşkiyalık faaliyetleri ile bölgenin emniyetsizliği devam etmiştir.
Nur Dağlarının adı, Kâfirdağı da denilmekle birlikte Gâvurdağı idi. Tanzimat Dönemi'nde Batının "gâvur" kelimesinden hoşnut olmaması sebebiyle Tanzimat ruhuna uygun olarak değiştirilmesi gündeme gelmiştir. Padişah I. Abdülmecid'in kararı ile Gâvurdağı'nın adı 5 Şubat 1854 tarihinde Cebel-i Bereket (Bereket Dağı) olarak değiştirilmiştir.
Yukarı Çukurova denilen Gâvurdağı ve eteklerinde devlet otoritesi zayıflamış, eşkiyalık faaliyetleri sebebiyle bölge uzun yıllar emniyetsiz kalmış, verimli topraklar ekilip biçilemediğinden bataklık haline gelmiştir. Devlet otoritesini yeniden tesis ederek bölgenin emniyetini sağlamak ve arazilerin ekilip biçilmesini sağlamak için konar-göçerlerin iskan edilmesi zorunlu görülmüş ve iskan faaliyetlerini yerine getirmek üzere 1865 yılında Fırka-i Islahiye ordusu oluşturularak ordu komutanlığına Derviş Paşa, mülkî ıslahatları gerçekleştirmek üzere ise vezir rütbesiyle Cevdet Paşa tayin edilmiştir. Cevdet Paşa tarafından Hacı Osmanlı Köyü merkez olmak üzere 2 Ekim 1865 tarihinde köyün adına izafeten Osmaniye adı ile kaza ihdas edilmiştir.
Osmaniye kazasının bağlı olduğu Payas Sancağı'nın adı 1879 yılında Cebel-i Bereket olarak değiştirilmiş ve sancak merkezi Yarpuz'a taşınmıştır. 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanı ile sancak merkezi Osmaniye'ye taşınmış, 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile sancaklar vilayete dönüştürüldüğünden Cebel-i Bereket Vilayeti adını almıştır. Osmaniye 1 Haziran 1933 tarihinde ilçeye dönüştürülmüş ve Adana Vilayeti'ne bağlanmıştır. TBMM'de 24 Ekim 1996 tarihinde kabul edilen 4200 sayılı Kanun ile Osmaniye yeniden il olmuş ve kanun 28 Ekim 1996 tarihli ve 22801 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.  Osmaniye 2023 Kahramanmaraş Depremlerinde büyük yıkıma uğrayan kentler arasında bulunmaktadır. Osmaniye merkez başta olmak üzere Düziçi, Bahçe ve Hasanbeyli'de toplam 273 bina yıkıldı, 8 bin 809 bina ise ağır hasar gördü. Osmaniye'de 1010 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 500 kişi yaralandı.

Akdeniz Bölgesi'nin doğu kesiminde yer alan Osmaniye, doğusunda Gaziantep, güneyinde Hatay, batısında Adana, kuzeyinde Kahramanmaraş illeri ile çevrilidir.
Çukurova'da yer alan il topraklarını Orta Toroslar, Doğu ve Güneydoğu kesiminde de Nur Dağları ile bu dağların uzantısı Kösür (Gavur) Dağı (1.702 m.) engebelendirir. Bu dağların dışında ilin belli başlı yükseltileri; Düldül Dağı (2.246 m), Koyunmelen Dağı (2.108 m), Kelda Dağı (1.900 m), Büyük Kösür Dağı (1.626 m), Tozaklık Dağı (1.616 m), Hacıdağı (1.549 m), Honazin Gediği (1.086 m), Haçbel Dağı (1.426 m), Boğatepe (850 m)'dir. İlin etrafını çevreleyen bu dağlarda irili ufaklı pek çok yayla bulunmaktadır. Zorkun, Ürün, Fenk, Türkmenpınarı, Mitisin ve Maksutoğlu yaylaları bunların başında gelmektedir. Çukurova'nın Osmaniye ili sınırları içerisinde kalan kesimi Yukarı Ova olarak anılmaktadır.
İlçe topraklarını Ilısu ve Akçasu Çaylarını toplayan Ceyhan Nehri sulamaktadır. İl merkezi deniz seviyesinden 118 m yüksekliktedir. İlin yüzölçümü 3.767 km²dir.
Genellikle tarım yapılan düz alanlar dışında, dağlarda kayın, meşe, gürgen, sedir, kızılçam ve karaçam ormanları bulunmaktadır. Osmaniye'nin iklimi, dağlık ve ovalık alanlarda farklılık göstermekle birlikte, tipik Akdeniz iklimi özelliği göstermektedir. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer.
Ceyhan Nehri'nin Osmaniye'den geçerek Akdeniz'e dökülmesi ile ayrı bir önem katmaktadır. Ceyhan Nehri üzerinde Türkiye'nin en yüksek barajı olan Berke Barajı ve Aslantaş Barajı enerji ve tarımsal sulamaya ciddi yarar sağlamaktadır. Ayrıca Türkiye'nin en büyük kurulu rüzgâr enerjisi santrali olan Bahçe ve Hasanbeyli ilçeleri arasında bulunan Gökçedağ RES'ten yıllık 500 milyon kWh elektrik üretilmektedir.
Yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlı geçen ilde tarım, ekonomik açıdan büyük önem arz etmektedir. Hayvancılık, ticaret, dokumacılık ve sanayi diğer ekonomik iş kolları arasında bulunmaktadır.
Tarım ürünleri arasında dünya üretiminde önemli bir yer edinmiş olan Osmaniye, yer fıstığı ile dünyaya açılmıştır. Yer fıstığı ve turp üretiminde Türkiye'nin %75 civarında merkez nokta olan Osmaniye mutfağı ile de ön plana çıkmaktadır. İçli köfte, mercimek köftesi, çiğ köfte, kısır, tırşik, toğga çorbası ve bayram kömbesi gibi çeşitler mutfak tatlarının önde gelen yemekleridir.
7 ilçesi bulunan Osmaniye'nin turistik noktalarında; Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi (Kadirli), Hierapolis (Kastabala-Cevdetiye), Flaviapolis (Kadirli) ve Hemite (Gökçedam) antik kentleri, Ala Camii (Kadirli) ile onlarca kalesi ve irili ufaklı yaylaları yer almaktadır.

2020 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 7 ilçe, 14 belediye, bu belediyelerde 133 mahalle ve 159 köy vardır.
İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanarak ilçelerin belediye meclislerini oluşturur. İldeki bütün seçmenler ayrıca il genel meclisi için de oy kullanarak, il genel meclisinin oluşumunu sağlarlar.
İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, 19 kişiden oluşan İl Genel Meclisi başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak Vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Osmaniye Valisi, 1973 Korgan doğumlu Mehmet Fatih SERDENGEÇTİ'dir. Ocak 2026/1 sayılı kararnameyle  Giresun Valisi iken atanmıştır.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Osmaniye İl Genel Meclisi üye sayısı, 12 AK Parti, 10 MHP ve 3 CHP''den olmak üzere 21'dir. Osmaniye Belediye Meclisi ise 21 AK Parti, 2 CHP ve 1 İYİ Parti'den olmak üzere 25 üyeden oluşur.
2018 Genel seçimleri sonucu, Osmaniye'yi temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Mücahit Durmuşoğlu, İsmail Kaya), CHP'den 1 milletvekili (Baha Ünlü) ve MHP'den 1 milletvekili (Devlet Bahçeli) seçilmiştir.
2023 Genel seçimleri sonucu, Osmaniye'yi temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Derya Yanık, Seydi Gülsoy), CHP'den 1 milletvekili (Asu Kaya) ve MHP'den 1 milletvekili (Devlet Bahçeli) seçilmiştir.
Osmaniye ilinin ilçeleri; Bahçe, Düziçi, Hasanbeyli, Kadirli, Sumbas ve Toprakkale'dir.

İlçedeki başlıca tarihî eserler bir cami ile iki kümbettir. Bahçe ilçesi dışında ve istasyon yakınında bir mezarlık içindeki iki türbeden biri Ağcabey'e, diğeri ise ailesine aittir.

İlçe 1 belediye ve 60 köyden meydana gelmiş, Osmaniye'nin en büyük ilçesidir. (Nüfus: 116.951) Merkez, ilçenin orta kısmında yer alırken, Sumbas İlçesinin kurulmasıyla ilçenin batı kısmında kalmıştır. Köylerin çoğunluğu merkezin güneyindeki ovalık kesimde, daha az bir kısmı ise kuzeyindeki dağlık kesimde yerleşmiştir.İlçe merkezini oluşturan belediye 1067 hektar alan üzerindeki 20 mahalleden meydana gelmiştir.İlçeye bağlı ovalık köylerde yerleşim toplu, dağlık kesimlerde ise son derece dağınıktır. İlçeye bağlı altmış köy, merkezleri dahil yüz yetmiş dört üniteden meydana gelmektedir. Resmen mahalle olmuş yerleşimlerin yanında, fiilen oluşmuş mahallelerle bu sayı daha da artmaktadır. Bu dağınıklık önemli yönetsel güçlükler meydana getirdiği gibi, kamu hizmetlerinde de büyük israfa ve verimsizliğe yol açmaktadır.Kadirli İlçesi çok eski çağlardan beri çeşitli uygarlıkların yaşamış olduğu Çukurova'da kurulmuş olup, ilçenin tarihi ana hatları ile bu bölgenin tarihi ile paralellik arz eder.Aslantaş Baraj gölü kıyısında bulunan Domuztepe'deki Neolitik Çağa (Cilalı Taş Devri MÖ 7000- 6000), son kalkolitik çağa ve ilk tunç çağına (MÖ 4000-3000) ait kalıntılar ile Kadirli-Kozan arasındaki Tırmıl Höyüğü, yörede 

Pontus (Yunanca: Πόντος, romanize: Póntos, "Deniz") Karadeniz'in güney kıyısında, günümüz Türkiye'sinin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yer alan bir bölgedir. Bu ad bölgenin kıyıları ve iç kesimlerinde yer alan dağlar için, Arkaik Dönem itibarıyla burayı kolonileştiren Grekler tarafından Karadeniz'in Grekçe ismi olan: Πόντος Εὔξεινος, Pontos Eukseinos (Misafirperver Deniz)'dan türetilerek verilmiştir. Daha sonra Eshilos'un Persler (MÖ 472) eseri ve Herodot'un Herodot Tarihi (MÖ 440 civarı) eseri dönemlerinde sadeleşerek Pontos (ὁ Πόντος) adı kullanılmıştır.
Orijinal bir ismi olmamasına rağmen, Ksenofon'un Anabasis'inde (MÖ 370 civarı), Kızılırmak'ın (Halys) doğusundaki bölgeye "Eν Πόντῳ (En Pontu)" adı verilmiş ve bu nedenle Pontus olarak adlandırılmıştır. Bölgenin kapsadığı alan tarih içinde değişikliğe uğramıştır fakat genellikle doğuda Kolhis'ten (günümüz Gürcistan'ı) batıda Paflagonya'ya kadar olan bölge olarak belirlenmektedir. Helen, Roma ve Bizans dönemlerinde Trabzon İmparatorluğu'na kadar, bazı devletler ve vilayetler Pontus ismini almıştır. Pontus, aynı zamanda Antik Grek mitolojisinde ve tarihyazımında (Herodot ve Strabon tarafından) Amazonların asıl vatanı olarak görülmüştür.

Pontus, en yakını Hattiler olmak üzere, Bronz Çağı medeniyetlerinin uzağında yer almıştır. Bölgenin kontrolü, Hattilerin doğudaki komşuları olan Hurri devletleri Azzi ve Hayasa gibi devletlerin varlığıyla daha da zorlaştı. O zamanlarda, bölge dışındakilerin bu bölgeden tek umudu bölgedeki güç sahibi bir liderle geçici bir ittifak olabilirdi. Hattiler, kuzeydoğudaki düzensiz yerleşimcilerine Kaşkalar adını vermişlerdir. 2004 yılında haklarında arkeolojik olarak, az da olsa bulgulara rastlanmıştır.
Hattilerin yıkılışından hemen sonra, Asur meclisi, Kaşkaların o zamana kadar adı bilinmeyen bir kavim olan Muşkiler ile birlikte topraklarına girdiğini kaydetmiştir. Bölgenin Demir Çağı ziyaretçileri olan Grekler, bölgenin çoğunlukla birbirinden ayrı bulunan kabilelerden oluştuğunu ve isimlerinin: (Muşkiler ile bağdaştırılan) Moskhlar, Levkosuriler, Marlar, Makronlar, Mosinikler, Tibarenler, Tzanlar ve Çalibler ya da Çaldlar olduğunu belirmiştirler.
Ermeni dili, Hattiler, Asurluluar ve hiçbir Hatti sonrası kavim arasında kayda geçmemiştir; Herodot'un öne sürdüğü antik bir teoriye göre: Demir Çağı'nın ilk dönemlerinde, Frigya'dan bu bölgeye göçenler bölgede konuşulan dile etki etmiştir. Ardından onları Hint-Avrupa dil ailesine bağlı bir dil konuşan Grekler takip etmiştir. Grekler, var olan kayıtlara göre bu bölgeye en erken yerleşen uzun süreli yerleşimcilerden olmuştur. MÖ 8. yüzyıl boyunca Pontus, bir diğer Hint-Avrupa dili konuşan kavim olan Kimmerlerin bir üssü haline geldi. Kimmerler, Lidyalılar tarafından mağlup edildiler ve Alyattes'in fetih çalışmaları sonucunda yıkıldılar.
Pers ve Helen dönemlerine kadar kayda değer bir edebi eserin varlığı söz konusu olmadığından erken dönemlerde bölgede hangi dilin konuşulduğuna dair net bir çıkarım yapılamamaktadır. Bazı kaynaklarca günümüzde Pontus'un doğusunda Tzanların devamı olduğu düşünülen Lazlar tarafından konuşulmakta olan Kartvel dillerinin bu bölgede Demir Çağı'nda da konuşulmakta olduğu ileri sürülmektedir.

Yunan tüccarların Pontus bölgesine ilk seyahatleri ve maceralarının tahminen MÖ 1000'li yıllarda başladığı düşünülmekte; bu topluluklara ait yerleşim yerlerinin MÖ 8. yüzyılda oluştuğu ve şehirleştiğine dair arkeolojik kanıtlar bulunmaktadır. Bu bilgiler Kayserili Eusebios'un, Pontus'taki en eski yerleşim yerlerinden olan Sinop'un kuruluşuna dair MÖ 731 yılı kaydı ile uyuşmaktadır. İason ve Argonotların Kolhis'e seyahatleri ile ilgili kahramanlık destanları, Herakles'in Karadeniz'e yelken açması ve Odisyus'un Kimmer topraklarındaki gezintileri ve Zeus'un Prometheus'u tanrılara karşı geldiği için Kafkas dağlarına sürmesi, Grek kolonistlerin bölgedeki yerli Kafkas halklarıyla olan etkileşimini gözler önüne sermektedir. Pontus'tan bahseden en eski yazılı belge ise Karyandalı Skilas tarafından MÖ 7. yüzyılda bölgede bulunan yerleşkeleri betimleyen bir yazında mevcuttur.

MÖ 6. yüzyıldan itibaren Pontus, yerel Grek kolonilerinin Perslere vergi ödemesi kaydıyla Ahameniş İmparatorluğu'nun himayesi altına girdi. Atinalı kumandan Zenofon, MÖ 401-400 yılları arasında Pontus'tan geçtiğinde hiç Persli ile karşılaşmadığını belirtmiştir.
Kuzey Anadolu'nun bu kısmındaki halklar Pers İmparatorluğu'nun üçüncü ve on dokuzuncu satraplıklarına bağlıydılar. Pers etkisinin giderek derinleştiğine dair izler, muzaffer Pers komutanları tarafından MÖ 6. yüzyılda Zile'de inşa ettirilen ve Pers tanrılarına adanan Anaitis, Omanes ve Anadatos tapınaklarında görülebilmektedir.

Pontus Krallığı'nın genişlemesi genellikle Kızılırmak'ın (Halys) doğusunda gerçekleşmiştir. MÖ 4. yüzyıl boyunca, Misya'da bulunan Kios (günümüz Gemlik'i) şehrini yönetmiş olan Kioslu I. Arizobarzanes, krallığı kuran Pers hanedanlığının, bu şehrin adını kullanan ilk hükümdarı ve II. Mithridatis ise son hükümdarıdır. Kioslu II. Mitridates'in oğlu kendini Pontuslu I. Mithridatis Ktistes olarak adlandırmıştır.
Encyclopædia Iranica'da belirtildiği üzere ailenin en ünlü üyesi, kendini Grek medeniyetine sempatisiyle tanıtmış ancak Pers kökenini de inkâr etmemiş olan VI. Mithridatis Eupator'dur. VI. Mitridates geleneklerine bağlı kalarak harem ve hadım sahibi olmuş, çocuklarına Pers isimleri vermiş, Pasargad'da Pers kralları için adaklar adatmış, yönettiği yerlere satraplar atamış, kralların kralı unvanını almıştır. Helenistik Grek yazınlarına bakıldığında Pontus'taki Grek kültürünün etkisi, kıyı yerleşimlerinin ve kralın sarayının ötesine geçmemiştir.
Büyük İskender'in ölümünden sonraki sıkıntılı dönemde, Mithridatis Ktistes, İskender'in haleflerinden olan Antigonus'un hizmetindeydi ve bu düzensiz zamanı iyi hamlelerle yönetiyordu. Kısa bir süre sonra MÖ 302'de Pontus Krallığı'nı kurdu ve ondan sonra gelenler de MÖ 64 yılına kadar bu ismiyle devlete hükmettiler. Bu hanedanlık Pers dünyası yerle bir olurken Helenistik dünyada ayakta kalmış ve gelişimini sürdürmüştür.
Krallık en geniş sınırlarına, büyük unvanlı olarak da bilinen VI. Mithridatis Eupator döneminde Romalılar ile çatışma içindeyken ulaşmıştır. Onun hükümdarlığında Pontus devleti Kapadokya'yı Bitinya'dan Kolhis'e uzanan kıyı şeridini, Paflagonya'nın ve Küçük Ermenistan'ın bir kısmını ve elinde tutmuştur. Küçük Ermenistan'ı elinde tutmasına rağmen Ermeni Kralı II. Tigran ile müttefik olmuş ve kızı Kleopatra ile evlendirmiştir. Sonrasında ise Romalılar, Kral Mithridatis ve damadı Tigran'ı Mitridat Savaşları'nda mağlup ederek Pontus'u Roma topraklarına katmıştır.

Pontus Krallığı'nın MÖ 64'te Pompey tarafından hakimiyet altına alınmasının ardından gündelik hayatta ufak değişimler görünse de şehirleri kontrol eden oligarklarla şehir ve taşrada yaşayan halkta ve Pontus adında bir değişiklik görülmemektedir. İlhak edilen krallığın topraklarının bir kısmı Roma İmparatorluğu'nun Bitinya toprakları ile birleşik bir çifte eyalet olan Bitinya ve Pontus eyaletinin içinde yer almıştır. Bu eyaletin kapsadığı alan Sesamos (Amasra) ile Amisos (günümüz Samsun'u) arasındaki ora Pontica (Pontus kıyıları) bulunmaktadır. Pontus'un daha büyük bir kısmı ise Galatya Eyaletine dahil edilmiştir.
Özellikle Romalı ve Roma bakış açısıyla aktaranlarca; Pontus adı, bu dönemden itibaren bu bölge toprakları için tek başına kullanılmaya başladı. Yeni Ahit'te de bu ad sıklıkla kullanılmaktadır. Eski krallığın doğu kısmı, Kolhis ile birlikte bağıl bir krallık olarak yönetilmiştir. Bu krallığın son hükümdarı II. Polemon'dur.
MS 62'de Nero tarafından bölgenin tümü bir Roma eyaleti haline getirilmiş ve üç vilayete bölünmüştür: Batıda Galatya ile sınır olan Pontus Galaticus, ortada başkenti Polemonium'dan (günümüz Fatsa'sı) adını alan Pontus Polemoniacus ve doğuda Kapadokya (Küçük Ermenistan) ile sınır olan Pontus Cappadocicus. Sonradan Roma İmparatoru Trayan, MS 2. yüzyılın başlarında Pontus eyaletinin tümünü Kapadokya eyaletine dahil etmiştir. MS 287 yılında Gotlar tarafından Trabzon'a yapılan yağmaya karşılık, Roma İmparatoru Diyokletyan bölgeyi daha küçük parçalara ayırıp yönetimini kolaylaştırmayı amaçlamıştır.

Diyokletyan'ın M.S. 295 civarındaki eyalet düzenlemesi ile Pontus bölgesi, Dioecesis Ponitca içinde üç küçük bağımsız kısma bölünmüştür:

Pontus Galatyası: Aynı zamanda Diospontus olarak adlandırılmış ve Büyük Konstantin tarafından annesinin anısı için adı Helenopontus olarak değiştirilmiştir. Merkezi Amisos'tur (günümüz Samsun'u). Sinop, Amasya, Andres, İbora (günümüz İverionü'sü) ve Zile de bu kısma dahil şehirlerdendir.
Pontus Polemoniacus: Merkezi Polemonium'dur (günümüz Fatsa yakınları). Neokayserya (günümüz Niksarı), Argiropolis (günümüz Gümüşhane'si), Komana ve Kerasus (günümüz Giresun'u) bu kısma dahil şehirlerdendir.
Pontus Kapadokyası: Merkezi Trabzon'dur, Atane (günümüz Pazar'ı) ve Rize gibi küçük liman şehirlerini barındırır. Bu kısım Kolhis'e kadar uzanmaktaydı.

Bizans imparatoru Justinianus bölgeyi 536 yılında yeniden düzenlemiştir:

Pontus Polemoniacus bölünerek batı parçası (Fatsa ve Niksar) Helenopontus'a, Komana kısmı yeni II. Ermenistan eyaletine, geri kalan kısım (Trabzon ve Giresun) ise başkenti Jüstinyenopolis olan I. Büyük Ermenistan eyaletine dahil edildi.
Helenopontus, Fatsa ile Niksar'ı kapsadı ve Zile II. Ermenistan'a dahil edildi. Yerel yöneticinin derecesi Moderatör olarak belirlendi.
Paflagonya, Honorias'ı kapsadı ve bir Praetor'un yönetimine bırakıldı.
Bizans İmparatorluğu'nun ilk zamanlarında Trabzon bir kültür ve bilimsel öğrenim merkezi haline geldi. 7. yüzyılda Tychicus adındaki bir kişi bir öğretim okulu açmak için Konstantinopolis'ten buraya gelmiştir. Öğrencilerinden birisi de erken dönem Ermeni alimlerinden Şiraklı Ananya'dır.
Bizans İmparatorluğu yönetiminde Pontus, Armeniakon Theması'na bağlanmıştır. En batıdaki Paflagonya Bölgesi ise Bitinya bölgesindeki Opsikion Themasının bir bölümü ile Bukellarion Theması'na bağlanmıştır. İlerleyen zamanlarda bu geniş themalar bö

Rize, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin kuzeydoğusunda yer alan ve Karadeniz'e sahili olan bir ildir. Karadeniz Bölgesinde yer alan Rize'nin, batısında Trabzon, doğusunda Artvin, güneybatısında Bayburt ve güneyinde Erzurum  bulunur. Türkiye'nin en çok yağış alan ilidir. En önemli ürünü çaydır. Rize'de yaz mevsimi ılık geçer. Sonbahar ve kış mevsimleri ise yağışlı geçer. Doğu Karadeniz Bölgesinde yer alan Rize, bölgenin en baskın karakteristik özelliklerini gösterir. Anadolu'nun diğer bölgelerinden coğrafi yapısıyla olduğu gibi kültürel yapısı ile de ayrılır. Dik yamaçlı vadileri, dağları, buzul gölleri, zümrüt yeşili yaylaları, kemer köprüleri, kaleleri ve coşkun akan dereleri ile bir turizm beldesidir.
Rize'nin trafik plaka kodu 53'tür.

Rize'nin tarihi öncesi hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Yöreye hakim olan orman dokusu nedeniyle, Rize'nin tarih çağları ile ilgili bilgilere ışık tutacak arkeolojik bulgular da bu güne kadar ortaya çıkarılamamıştır. Rize'nin tarihi ancak komşu illerin ve bölgelerin tarihleri ile bağlantılı olarak ele alınabilmiştir. Rize ilinin adı ile ilgili olarak değişik görüşler ileri sürülmüştür; Yunanca pirinç anlamına gelen Rhisos, Rumcada "Rıza" olarak dağ eteği anlamında kullanılmıştır. Osmanlıcada ise "Rize" ufak kırıntı, döküntü anlamındadır. Ayrıca Erzincan'ın Sakalar dönemindeki "Eriza" olan adının başındaki "e" sesinin düşmesi ile adaş olarak Rize için de kullanıldığı ifade edilmektedir.
Osmanlı döneminde liman, nahiye ve kaza merkezi olarak önemini korumuştur. 1640 yılında buraya gelen Evliya Çelebi, Rize'den şöyle söz etmiştir: “Trabzon’a bağlı deniz kıyısında bahçeli güzel bir yerdir”. Osmanlı döneminde Batum Kalesi muhafızı Tuzcuoğlu Memiş Ağa (1814-1817) ve Trabzon ağalarının isyanı (1835) gibi isyanlar olmuş ve bastırılmıştır. Rize 19. yüzyılda önemli bir kaza merkezidir. Berlin Antlaşması ile (1878) Lazistan sancağının merkezi olan Batum Rusya'ya bırakılınca Rize Trabzon Vilayetine bağlı sancağın merkezi olmuştur.

Doğu Karadeniz kıyı sıradağları yayının kuzey yamacında yer alan Rize toprakları genel ifade ile dağlık ve engebelidir.
Rize il merkezininin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 6 metredir.

Doğudan batıya:

Fındıklı Deresi
Arılı Deresi
Fırtına Deresi
Pazar Suyu
Büyükdere
Taşlıdere
İyidere

Doğu Karadeniz dağlık sistemine dahil olan Rize arazisi esas itibarıyla Paleozoik zaman (I. zaman) bir temel üzerinde ve Kretase'de (III. zaman ara devresi) başlayan büyük orojenezle (dağ oluşumu) yüzeye çıkmış Granodiorit ve kertase flişlerinden ibaret olmakla birlikte yer yer Neojen depolarına da rastlanır. Bütün kıyı kesimi yüzeyde üst Kretase serisi volkanik örtü ve tüflerin fazlalığı ile dikkati çeker.
Kıyıya yakın yamaçlarda ise Kretase sedimanları yaygın olmakla beraber, bu sedimanların üzeri yer yer Eosen fliş serileri tarafından örtülmüştür. Yüksek dağlık sahada ise daha çok magmatik elemanlar hakim durumdadır. Granit, andezit ve bazalt kütleleri yüksekliği 3000 m'yi aşan hemen her yerde hakim durumdadır. Yörede alüvyonlara, büyük akarsu vadilerinin denizden itibaren en çok 10 km'ye kadar olan kesimlerinde rastlanır.

Rize'de yazları serin kışları ılık ve her mevsim yağışlı bir iklim görülür. Elli yıl boyunca yapılan rasat sonuçlarına göre Rize'nin yıllık sıcaklık ortalaması 14 °C'den biraz fazla olarak tespit edilmiştir. Bu süre içinde kaydedilen en düşük sıcaklık -7 °C derece olup, en yüksek sıcaklık ise 38 C° derecedir. En soğuk ay olan Ocak ayının sıcaklık ortalaması 6,7 C° derece, en sıcak ay olan Temmuz ayının sıcaklık ortalaması ise 22,2 C° derecedir. Ocak en az -5,6 C° derece, Temmuz en fazla 32,5 °C derece olduğu Rize'de yıllık sıcaklık salınımı 25,8 °C derecedir. Bu haliyle Rize, denizsel iklimlerin karakteristik özelliğini taşır.
Rize'de aylık ortalama sıcaklık eğrisi bütün yıl 5 °C derecenin üzerinde seyretmekte olup, sadece 4 ayın sıcaklık ortalaması 10 °C derecenin altındadır ve Rize çok nemli bir şehirdir.

Rize'nin iç kesimlerinde, zengin orman dokusu civarında yer alan yaylalarda mevcut altyapıyı kullanarak yapılabilecek fazla yatırım gerektirmeyen bir turizm çeşididir. Bu aktivite için gerekli potansiyel tüm yaylalarda mevcut olup, Ayder, Anzer, Pokut, Hazindağ, Samistal, Verçenik, Aşağı Kavron, Yukarı Kavron, Ambarlı, Gito, Çat, Elevit, Handüzü gibi yaylalarda yapılmaktadır.
Rize'nin güneyindeki Kaçkar Dağları ile yüksek dağların eteklerinde birbiriyle bağlantılı birçok yayla vardır. Bütün bu yaylalar yaz mevsiminde turistler tarafından ziyaret edilir. Bu yaylaların hemen hemen hepsinde de ot biçme şenlikleri yapılmaktadır. Bu şenliklere katılmak mümkün olduğu gibi, yayla eteklerindeki yamaçlarda rehberlerle birlikte doğa yürüyüşü yapma imkânı da bulunmaktadır.

Rize mutfak kültürü son dönemlerde, halk kültürünün genelinde olduğu gibi dönüşümler geçirse de, özellikle köylerde geleneksel yapısını korumayı sürdürür. Bölgedeki tarım alanlarının darlığı ve iklim koşulları nedeniyle sınırlı sayıda sebze ve meyve yetiştirilmektedir. Tarım alanları daha çok “çay” ve 1990'larla birlikte kısmen “kivi” yetiştiriciliğine ayrılmış durumdadır. Arıcılık ve bal üretimi (Anzer balı, Deli bal) hala yaygınlığını sürdürürken, pekmez üreticiliği de (üzüm pekmezi, armut pekmezi/balı) devam etmektedir. Rize kavurması, Rize Fırın Sütlacı, Çayeli kuru fasulyesi bölgede meşhur olan tatlardır. Muhlama, turşu tavalı, Laz böreği, mısır ekmeği, karalahana çorbası/yemeği ya da haşlaması, vurma veya ezme lahana, karalahana sarması, pepeçura, pekmezli kabak, hamsili pilav, sebzeli hamsi, korkoti, hamsi kuşu, hamsikoli, enişte lokumu, kabak sütlacı, en çok tüketilen yemeklerdir. Yöre mutfağının başlıca ham maddeleri mısır (mısır unu), kara lahana, fasulye, kabak gibi sebzelerin yanı sıra, Karadeniz denince akla ilk gelenlerden olan hamsidir. Bununla birlikte hayvansal gıdalar da (et ve süt ürünleri) Rize mutfağını zenginleştiren ve tamamlayan unsurlardandır. Yılın büyük bölümünde kapalı ve yağışlı bir havaya sahip olan Rize'de yiyeceklerin güneşte kurutularak saklanması pek mümkün olmadığından turşu ve salamura yapımı da ön plana çıkar.

2020 yılında TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 12 İlçe, 18 belediye, bu belediyelerde 208 mahalle ve ayrıca 347 köy vardır.)
İllerde protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir dışındaki illerde yerel yönetim, şehirler düzeyindedir. Belediye Başkanı, belediye sınırları içinde kalan seçmenin oy çokluğu ile seçilir. Aynı seçmen, ilçe belediye meclisi için de oy kullanarak ilçe belediye meclisini oluşturur. İldeki tüm seçmenler ayrıca il genel meclisi için oy kullanarak il genel meclisinin oluşmasını sağlar.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)
İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır, başkanını üyeleri arasından gizli oyla seçer. Ayrıca İl Genel Meclisi, bir yıl görev yapmak üzere kendi üyeleri arasından gizli oyla beş kişilik il encümenini seçer.
Merkezi yönetim, vali ve il müdürlerinden oluşur. İl Özel İdaresi (İl Genel Meclisi ve İl Encümeni) seçilmişlerden oluşur, ancak vali başkanlığında görev yapar. Yerel yönetim ise belediye başkanları ve belediye meclislerinden oluşur.
Rize Valisi, 1981 Malatya doğumlu İhsan Selim BAYDAŞ'tır. Ağustos 2023 tarihinde Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı iken atanmıştır.
Rize Belediye Başkanı, 1969 Rize doğumlu Rahmi Metin (AK Parti), 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde %54,70 oy oranıyla seçilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimleri sonuçlarına göre Rize İl Genel Meclisi üye sayısı, 25 AK Parti, 2 MHP, 2 CHP ve 1 İYİ Parti'den  olmak üzere 30'dur. Rize Belediye Meclisi ise 28 AK Parti, 1 CHP ve 2 MHP'den olmak üzere 31 üyeden oluşur.
2023 Genel seçimleri sonucu, Rize'yi temsilen TBMM'ye AK Parti'den 2 milletvekili (Muhammed Avcı, Harun Mertoğlu) CHP'den 1 milletvekili (Tahsin Ocaklı) seçilmiştir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Rize ili nüfusu: 346.947'dir. Bu nüfusun %73,50'si şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 3.835 km2dir. İlde km2ye 90 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkezde 607'dir.)
İldeki nüfus bir yılda yalnızca 30 kişi azalmıştır; azalış oranı %0,01 olmuştur. Nüfusu en çok artan ve azalan ilçeler: merkez ilçe % 1,31, İkizdere: -%9,40 (Bu ilçenin nüfusu 2023 yılında %33,99 oranında artmış, geçen yıl  %20,02 azalmıştı)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 12 ilçe, 18 belediye, bu belediyelerde 215 mahalle ve ayrıca 343 köy vardır.

Türkiye'nin her yerinden Rize'ye kara yolu bağlantısı vardır. Doğu Karadeniz sahil şeridi üzerinde yer alan Rize'de ulaşım kara yolu ile sağlanmaktadır. Liman bağlantısı tamamen endüstriyel amaçlar için kullanılır. Turistik amaçlı geziler dışında denizyolu ile sivil taşıma yapılmamaktadır. Demiryolu ağı şehirde mevcut değildir. Hava yolu ile ulaşım, Pazar-Çayeli arasındaki Rize-Artvin Havalimanı'ndan sağlanmaktadır. Sivil havayolu sektöründe yaşanan gelişmeler neticesinde kentin göç vermiş olduğu büyük şehirlerle olan ulaşım bağlantısı kara yolu ulaşımından çok havayolu ulaşımına kaymıştır.
Batıda 76 km ile Trabzon'a, güneyde 251 km ile Erzurum'a, doğuda ise 159 km ile Artvin'e ve 109 km ile de Sarp Sınır Kapısı'na kara yolu ile bağlantılıdır. Doğu Karadeniz limanları içerisinde gelişmeye en müsait topoğrafik konumda olan liman, Rize Limanıdır. Liman, konumu itibarı ile kara yolu hatlarına bağlı olup; Trabzon, Hopa, Rusya limanları ve İkizdere-Erzurum üzerinden İran bağlantısı ile Karadeniz Bölgesinin en kestirme transit yol merkezidir.

Rize'deki tarihi konakların çoğu Laz evlerindeki gibi taş ve ahşap veya Hemşin evlerindeki gibi taş malzemeden yapılmaktadır. Laz konakları Fındıklı başta olmak üzere Rize'nin doğusun

Roma (Latince: Rōma) veya Roma komünü, İtalya'nın başkenti ve en kalabalık belediyesidir. Aynı zamanda Lazio bölgesinin ve Roma Metropolü'nün idari merkezidir. 1.287,36 km² (497,1 mil²) alana sahip ve 2,7 milyon nüfusa sahip Roma Capitale adlı özel bir belediye olan Roma, şehir sınırları içindeki nüfus bakımından Avrupa Birliği'nin üçüncü en kalabalık şehridir. 4,2 milyon nüfusa sahip Roma Başkenti Metropolü, İtalya'nın en kalabalık metropol şehridir. Metropol alanı, İtalya'nın üçüncü en kalabalık metropol alanıdır. Roma, İtalyan Yarımadası'nın orta-batı kesiminde, Lazio (Latium) bölgesinde, Tiber Vadisi kıyılarında yer almaktadır. Vatikan Şehri (dünyanın en küçük ülkesi ve Kutsal Makam'ın yönetimi altındaki dünya çapındaki Katolik Kilisesi'nin merkezi), Roma şehir sınırları içinde bağımsız bir ülkedir ve bir şehir içindeki ülkenin mevcut tek örneğidir. Roma, coğrafi konumu nedeniyle sıklıkla "Yedi Tepeli Şehir" ve aynı zamanda "Ebedi Şehir" olarak anılır. Roma, genel olarak Batı uygarlığının ve Batı Hristiyan kültürünün beşiklerinden biri ve Katolik Kilisesi'nin merkezi olarak kabul edilir.
Roma'nın tarihi 28 yüzyılı kapsar. Roma mitolojisi Roma'nın kuruluşunu MÖ 753 civarına tarihlendirirken, bölge çok daha uzun süredir yerleşim yeri olmuş ve üç bin yıldan fazla bir süredir önemli bir insan yerleşimi ve Avrupa'nın en eski sürekli yerleşim gören şehirlerinden biri olmuştur. Şehrin ilk nüfusu Latinler, Etrüskler ve Sabinlerin karışımından oluşmuştur. Sonunda şehir, sırasıyla Roma Krallığı, Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu'nun başkenti olmuş ve birçok kişi tarafından ilk İmparatorluk şehri ve metropolü olarak kabul edilmektedir. Roma, ilk olarak MÖ 1. yüzyılda Romalı şair Tibullus tarafından "Ebedi Şehir" (Latince: Urbs Aeterna; İtalyanca: La Città Eterna) olarak adlandırılmış ve bu ifade Ovid, Virgil ve Livy tarafından da kullanılmıştır. Roma ayrıca "Caput Mundi" (Dünyanın Başkenti) olarak da anılır.
Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle ​​başlayan Orta Çağ'ın başlangıcından sonra, Roma yavaş yavaş Papalığın siyasi kontrolü altına girdi ve 8. yüzyılda 1870 yılına kadar süren Papalık Devletleri'nin başkenti oldu. Rönesans'tan başlayarak, V. Nicholas'tan (1447-1455) bu yana neredeyse tüm papalar, şehri dünyanın sanatsal ve kültürel merkezi haline getirmeyi amaçlayan dört yüz yılı aşkın bir süre boyunca tutarlı bir mimari ve kentsel program izlediler. Bu şekilde Roma, önce Rönesans'ın önemli merkezlerinden biri ve daha sonra hem Barok tarzının hem de Neoklasisizmin doğum yeri oldu. Ünlü sanatçılar, ressamlar, heykeltıraşlar ve mimarlar, Roma'yı faaliyetlerinin merkezi haline getirerek şehir genelinde başyapıtlar yarattılar. 1871'de Roma, 1946'da İtalyan Cumhuriyeti olan İtalya Krallığı'nın başkenti oldu. 1960 Yaz Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yaptı.
2019'da Roma, 8,6 milyon turistle dünyanın en çok ziyaret edilen 14. şehri, Avrupa Birliği'nin en çok ziyaret edilen üçüncü şehri ve İtalya'nın en popüler turistik destinasyonu oldu. Tarihi merkezi UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir. Roma ayrıca, Gıda ve Tarım Örgütü, Dünya Gıda Programı ve Uluslararası Tarım Kalkınma Fonu gibi Birleşmiş Milletler'in çeşitli uzmanlaşmış kuruluşlarının da merkezidir. Şehir ayrıca Akdeniz Birliği Parlamenter Meclisi Sekreterliğine ve Eni, Enel, TIM, Leonardo gibi birçok İtalyan çok uluslu şirketinin ve BNL gibi bankaların genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Roma'nın EUR iş bölgesinde, Palazzo della Civiltà Italiana'da bulunan lüks moda evi Fendi gibi çok sayıda şirket yer almaktadır. Şehirde tanınmış uluslararası markaların varlığı, Roma'yı önemli bir moda ve tasarım merkezi haline getirmiştir ve Cinecittà Stüdyoları birçok Akademi Ödülü kazanan filmin çekim yeri olmuştur.

Antik Romalılar tarafından aktarılan kent efsanesine göre, Roma isminin kökeninin, kentin kurucusu ve ilk kralı Romulus'tan geldiğine inanılmaktadır.
Ancak Romulus'un adının Roma'nın kendisinden türemiş olması da muhtemeldir. 4. yüzyılın başlarında, Roma adının kökeni hakkında alternatif teoriler ortaya atılmıştır. Dilsel köklerine odaklanan ancak belirsizliğini koruyan birkaç hipotez geliştirilmiştir:

Rumon veya Rumen'den gelir, bu da Yunanca ῥέω (rhéō) 'akmak' fiili ve Latince ruō fiili 'acele etmek' ile ilişkilidir.
Güç anlamına gelen Yunanca ῥώμη (rhṓmē) kelimesinden gelmektedir.

Yaklaşık 14.000 yıl öncesinden Roma bölgesinde insan yaşamına dair arkeolojik kanıtlar bulunsa da, çok daha genç olan yoğun moloz tabakası Paleolitik ve Neolitik yerleşimleri gizlemektedir. Taş aletlerin, çanak çömleklerin ve taş silahların kanıtları, yaklaşık 10.000 yıllık insan varlığının kanıtını oluşturmaktadır. Birkaç kazı, Roma'nın gelecekteki Roma Forumu alanının üzerine inşa edilen Palatino Tepesi'ndeki pastoral yerleşimlerden büyüdüğü görüşünü desteklemektedir. Günümüzde, şehrin Palatine'nin yukarısına yerleşmiş olan en büyük köyün etrafına birkaç köyün daha toplanması yoluyla ("Sinokizm") yavaş yavaş geliştiği konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır. Bu toplanma tarımsal verimliliğin geçim seviyesinin üzerine çıkmasıyla kolaylaşmış ve bu da ikincil ve üçüncül faaliyetlerin kurulmasına vesile olmuştur. Bunlar da güney İtalya'daki Yunan kolonileriyle ticaretin gelişmesini hızlandırmıştır. Arkeolojik kanıtlara göre MÖ 8. yüzyılın ortalarında meydana gelen bu gelişmeler kentin "doğumu" olarak kabul edilebilir. Palatine Tepesinde yapılan son kazılara rağmen, Romulus efsanesinin öne sürdüğü gibi, Roma'nın MÖ 8. yüzyılın ortalarında kurulduğu görüşü, uç bir hipotez olarak kalmaktadır.

Antik Romalılar tarafından aktarılan geleneksel hikâyeler, şehirlerinin tarihini efsane ve mitlerle açıklarlar. Bu mitlerin en bilineni ve belki de tüm Roma mitlerinin en ünlüsü, bir dişi kurt tarafından emzirilen ikizler Romulus ve Remus'un hikâyesidir. İki kardeş bir şehir kurmaya karar verirler, ancak bir tartışmadan sonra Romulus kardeşini öldürür ve şehir adını alır. Romalı tarihçilere göre, bu olay MÖ 21 Nisan 753'te gerçekleşmiştir. Bu efsane, Truvalı mülteci Aeneas'ın İtalya'ya kaçmasını ve Julio-Claudian Hanedanının adaşı olan oğlu Ascanius aracılığıyla Romalıların soyunu bulmasını sağlayan, daha önce kurulmuş ikili bir gelenekle uzlaştırılmalıydı. Bu, MÖ 1. yüzyılda Romalı şair Vergilius tarafından başarıldı. Ayrıca Strabon, şehrin Evander tarafından kurulan bir Arkadia kolonisi olduğuna dair eski bir hikâyeden bahseder. Strabon, Lucius Coelius Antipater'in Roma'nın Yunanlar tarafından kurulduğuna inandığını da yazar.

Bir efsaneye göre Roma, Romulus tarafından kurulduktan sonra 244 yıl boyunca önce Latin ve Sabin kökenli hükümdarlar, daha sonra Etrüsk krallar tarafından monarşik bir sistemle yönetildi.

MÖ 509'da Romalılar son kralı şehirlerinden kovdular ve oligarşik bir cumhuriyet kurdular. Roma daha sonra patrisyenler (aristokratlar) ve plebler (küçük toprak sahipleri) arasındaki iç mücadelelerle ve orta İtalya nüfuslarına karşı sürekli savaşla karakterize edilen bir döneme giriş yaptı. Roma, Latium'da otorite kurduktan sonra, merkezi bölgeden Magna Graecia'ya kadar İtalyan Yarımadasının fethi olarak adlandırılabilecek birkaç savaşa öncülük etti.
MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda, Kartaca şehrine karşı yapılan üç Pön Savaşı (MÖ 264-146) ve Makedonya'ya karşı üç Makedon Savaşı (MÖ 212-168) aracılığıyla Akdeniz ve Balkanlar üzerinde Roma hegemonyası kuruldu. İlk Roma eyaletleri; Sicilya, Korsika ve Sardinya, Hispania, Makedonya, Achaea ve Afrika bu dönemde kuruldu.
MÖ 2. yüzyılın başlarından itibaren, iki grup aristokrat arasında iktidar çekişmesi vardı: Senato'nun muhafazakar bölümünü temsil eden optimatlar ve iktidarı ele geçirmek için pleblerin yardımına dayanan Popularesler. Aynı dönemde küçük çiftçilerin iflas etmesi ve büyük köle malikânelerinin kurulması şehre yapılan büyük çaplı göçlere neden olmuştur. Bu dönemde devam eden sürekli savaş ortamı, Roma'da profesyonel bir ordunun kurulmasına sebep oldu. Bu nedenle, 2. yüzyılın ikinci yarısında ve MÖ 1. yüzyılda hem dışarıda hem de içeride çatışmalar yaşandı: Tiberius ve Gaius Gracchus'un başarısız sosyal reform girişiminden ve Jugurtha'ya karşı savaştan sonra, Gaius Marius ve Sulla arasında ilk iç savaş başladı. Bunu Spartaküs yönetimindeki büyük bir köle isyanı ve ardından Sezar, Pompey ve Crassus ile ilk Triumvirate'in kurulması izledi.
Galya'nın fethi, Sezar'ı son derece güçlü ve popüler hale getirdi ve bu da Senato ve Pompey'e karşı ikinci bir iç savaşa yol açtı. Zaferinden sonra Sezar, kendisini ömür boyu diktatör olarak ilan etti.

MÖ 27'de Octavianus, princeps civitatis oldu ve Augustus unvanını alarak, prensler ile senato arasında bir diarşi olan principatus'u kurdu. Neron'un saltanatı sırasında, Büyük Roma Yangını'ndan sonra şehrin üçte ikisi harap oldu ve Hristiyanlara yönelik zulüm başladı. İlk iki yüzyıl boyunca imparatorluk Julio-Claudian, Flavius ve Antonin hanedanlarının imparatorları tarafından yönetildi. Bu dönem aynı zamanda, İsa Mesih tarafından birinci yüzyılın ilk yarısında Yahudiye'de vaaz edilen ve havarileri tarafından imparatorlukta popüler hale getirilen Hristiyanlığın yayılmasıyla da karakterize edildi. Antoninler dönemi, toprakları Atlas Okyanusu'ndan Fırat'a ve Büyük Britanya'dan Mısır'a kadar uzanan İmparatorluğun zirvesi olarak kabul edilir.
Sasani İmparatorluğu, 230'lardan 260'lara kadar birkaç kez doğudan istila etti. İmparator Diocletianus (284), devletin restorasyonunu üstlendi. Prensliği sona erdirdi ve devlet gücünü artırmayı amaçlayan Tetrarşiyi tanıttı. En belirgin özelliği, Devletin kent düzeyine kadar eşi görülmemiş müdahalesiydi. Enflasyonu kontrol etmek için, uzun sürmeyen fiyat kontrolleri uyguladı.
Diocletianus ve Maximianus'un 305'te tahttan çekilmesinden sonra, Tetrarşi terk edildi. Büyük Konstantin, 324'ün sonunda Doğu imparatoru Licinius'u mağlup ettikten sonra, 325-330 yılları arasında çeşitli bakanlıkların yetkilerini rasyonelleştirerek bürokraside büyük bir reform yaptı. 313 tarihli Milano Fermanı, Licinius'un doğu eyaletlerinin valilerine yazdı

Andorra bayrağı, Andorra Prensliği'nin resmi devlet bayrağıdır.
Bayrak 3 eşit oranda boylamasına bölünmüş solda mavi, ortada sarı ve sağda kırmızı renklerden oluşur. Andorra; Fransa ve İspanya tarafından beraber yönetildiğinden mavi rengini Fransa Bayrağı'ndan, sarı rengini İspanya Bayrağı'ndan ve kırmızı rengini ise her iki ülke bayraklarından almıştır. Ortadaki sarı rengin üzerinde de Andorra arması bulunur. Bayrağın boyutu 3:2 dir.
Bayrağa ilk şeklinin 1866 yılında Fransa İmparatoru III. Napolyon’un tasarladığı sanılmaktadır. Son şeklini ise 20 Haziran 1996 yılındada alınan bir kararla almıştır.

Ulusal bayrağın renk kodları ve ölçüleri aşağıdaki gibidir.

Andorra arması

https://www.fotw.info/flags/ad.html 19 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.ompa.ad/images/PDF/normativa-signes/Normes_Grafiques.pdf 28 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andorra eş prensleri (Katalanca: cap d'estat), Avrupa'da Pireneler'de Fransa ve İspanya arasında bulunan denize sınırı bulunmayan, mikro devlet olan Andorra Prensliği'nin ortaklaşa devletin başkanlarıdır. 1278 yılında Urgell piskoposu ile Foix Kontu arasında yapılan bir anlaşmayla kurulan bu eşsiz diarşik düzenleme, Orta Çağ'dan 21. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür. Şu anda Urgell piskoposu (Josep-Lluís Serrano Pentinat) ve Foix'in Fransa Kraliyeti'ne ve daha sonra da Fransa'nın başına devredilmesi ile Fransa cumhurbaşkanı (Emmanuel Macron), Andorra'nın ortak prensleri olarak görev yapıyor. Her bir ortak prens, Josep Maria Mauri tarafından piskoposluk ortak prensi ve şu anda Patrick Strzoda tarafından temsil edilen Fransız ortak prensi olmak üzere kişisel bir temsilci atar.

Eş prenslerden herhangi birinin görevinin sonlanması durumunda Andorra, "Andorra kurumlarının normal işleyişinin kesintiye uğramaması için ilgili statülerin öngördüğü geçici prosedürlerin geçerliliğini kabul eder" maddesini uygulamaktadır.

Andorra başbakanları listesi
Andorra eş prensleri listesi
Andorra eş prenslerinin temsilcileri listesi
Ortak hükümdarlık

SE El Copríncep Frances Temsilcisi
El Copríncep d'Urgell
Rulers.org - Andorra hükümdarlarının Andorra listesi

Andorra tarihi bugünkü Andorra topraklarının tarih öncesi dönemlerden günümüze kadar uzanan tarihini kapsar.

Andorra'nın bağımsızlığını kazandığı tarih olarak bölgeyi MS 803'te Müslümanlardan alan Şarlman'ın Karolenj İmparatorluğu'nun bir bölümünü 819'da İspanya'daki Urgel piskoposuna bağışlayan oğlu I. Louis'nin (Sofu) sağladığı kabul edilir. 13. yüzyıl sonlarında Andorra biri İspanya'da, öteki Fransa'da bulunan iki prensin ortaklaşa yönetimine bağlanmıştı. Bu feodal düzen, Fransız Devrimi sırasında geçici olarak kalkmakla birlikte, 1806'da Napolyon Bonapart tarafından yeniden kuruldu. Andorra, o günden bu yana Urgel piskoposu ve Fransa devlet başkanı tarafından ortaklaşa yönetilir; bunların her ikisine de her yıl sembolik bir vergi ödenir.

Andorra tarihi: Özgün Belgeler9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Notlar: Andorra13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andorra tarihi

Arjantinliler, Arjantin ülkesiyle özdeşleşen insanlardır. Bu bağlantı hukuki, tarihi, kültürel veya yerleşimle ilgili olabilir. Arjantinlilerin çoğu için bu bağlantıların birkaçı ya da tümü mevcuttur.
Arjantin, çeşitli etnik, dini ve ulusal kökenlerden insanlara ev sahipliği yapan, nüfusunun çoğunluğunu Eski Dünya göçmenlerinden ve onların soyundan gelenlerden oluşan çok etnikli bir toplumdur. Sonuç olarak Arjantinliler, milliyetlerini etnik kökenle değil, vatandaşlık ve Arjantin'e bağlılıkla eşitliyor. Yerli nüfusun yanı sıra, neredeyse tüm Arjantinliler veya onların ataları son beş yüzyıl içinde göç etti. Modern tarihte dünyada en çok göçmen alan ülkeler arasında Arjantin, 6,6 milyon kişiyle ABD'den sonra ikinci sırada yer alırken, Kanada, Brezilya ve Avustralya gibi diğer göçmen destinasyonlarının da önünde yer alıyor.

Arjantin çok ırklı bir toplumdur, bu da birçok farklı etnik kökene sahip insanlara ev sahipliği yaptığı anlamına gelir. Arjantin farklı halkların buluşma noktasıdır.
19. yüzyılın ortalarında göçü teşvik eden yeni Anayasa politikaları ve göçmenlerin geldiği ülkelerdeki savaş, yoksulluk, açlık ve kıtlık gibi sorunlar nedeniyle Arjantin'e büyük bir göç dalgası gelmeye başladı. Ana göç kaynakları Avrupa, Yakın ve Orta Doğu ülkeleri, Rusya ve Japonya'dan geliyordu. Sonunda Arjantin, 6,6 milyonla o dönemde en fazla göçmen alan ikinci ülke oldu ve 27 milyonla ABD'den sonra ikinci sırada yer aldı.
Bu nedenle, Arjantinlilerin çoğu tamamen veya kısmen Avrupa kökenlidir veya sömürge dönemindeki yerleşimcilerin 19. ve 20. yüzyılda Avrupa'dan gelen göçmenlerin torunlarıdır.
En yaygın etnik gruplar "Kafkasyalılar" (çoğunlukla İspanyol ve İtalyan kökenli) veya "Mestizolar"dır. (karışık Avrupalı ve Kızılderili kökenli) Arjantin hükûmeti web sitelerine göre, 20 milyondan fazla Arjantinlinin, yani toplam nüfusun %46'sından fazlasının, tamamen İtalyan kökenli olduğu tahmin edilmektedir.
Son yıllardaki göç çoğunlukla Paraguaylılar, Bolivyalılar ve Peruluları içermektedir.

Hemen hemen tüm Arjantinliler tarafından konuşulan ulusal dil olan İspanyolca baskın olmasına rağmen, Arjantin'de en az 40 dil konuşulmaktadır. En az 100.000 Arjantinli tarafından konuşulan diller arasında Güney Quechua, Guaraní ve Mapudungun gibi Amerikan dilleri ve Almanca, İtalyanca veya Levanten Arapçası gibi göçmen dilleri bulunmaktadır.
Ayrıca, 60.000'den fazla Çinli göçmenin en az yarısının (çoğunlukla Buenos Aires'te) konuştuğu Çince ve Buenos Aires, Pigüé'de Oksitanca konuşan bir topluluk gibi kendi ana dillerini konuşan başka göçmen toplulukları da vardır. Galce ayrıca Chubut Eyaletinde 35.000'den fazla kişi tarafından konuşulmaktadır. Buna, 1865'te Arjantin'de Galler yerleşiminin başlamasından bu yana gelişen Patagonya Galcesi adı verilen bir lehçe de dahildir.

Bosna-Hersek'in Avrupa Birliği üyelik süreci, 19-20 Haziran 2003 tarihinde Selanik'te Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi tarafından gerçekleştirilen Selanik Zirvesi'nde "potansiyel aday ülke" statüsünü alan Bosna-Hersek, İstikrar ve Ortaklık Süreci'nin bir parçası olma yolunda AB ile müzakere sürecini 21 Kasım 2005 tarihinde AB Konseyi'nin verdiği karar ile başlattı. Bosna Hersek, 15 Şubat 2016 tarihinde AB'ye üyelik için resmî olarak başvurdu. Bosna-Hersek'in başvurusu 20 Eylül 2016 tarihinde kabul edildi.
9 Aralık 2016 tarihinde, Bosna-Hersek Avrupa Komisyonu'ndan katılım anketini aldı ve ankete verilen yanıtlar Şubat 2018'de sunuldu. 20 Haziran 2018'de Avrupa Komisyonu, Ankete 655 takip sorusu gönderdi. Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Başkanı Milorad Dodik, 5 Mart 2019'daki ek soruların cevaplarını verdi. Bosna'nın başvurusu hakkında Mayıs 2019'da Avrupa Komisyonu tarafından bir görüş yayınlandı. Bosna-Hersek'in en son yanıtını 5 Mart 2019'da sunduğunda 22 politika ve siyasi kriter sorusu hala cevaplanmamıştı. Avrupa Komisyonu'nun anket formundaki tüm soruları başarıyla yanıtlayana ve "İstikrar ve Ortaklık Parlamento Komitesinin işleyişini sağlayana ve AB müktesebatının benimsenmesi için ulusal bir program geliştirene" kadar potansiyel bir aday ülke olmaya devam ediyor.
Birçok gözlemci, AB üyeliği isteyen Batı Balkan ülkeleri arasında AB entegrasyonu açısından Bosna-Hersek'in en alt sırada yer aldığını tahmin ediyor.

Avrupa Birliği'nin genişlemesi
Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişlemesi

Myths and Facts about Enlargement 8 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Avrupa Komisyonu. (İngilizce)

Diarşi, Bir tür bölünmüş siyasal otorite sistemi, daha çok Britanya'nın 1919'da Hindistan'da yaptığı anayasal reformlarla bağlantılıdır. Sistem merkezi hükûmette değil eyalet hükûmetlerinde uygulandı. Reformlardan amaç Hindistanlıların yönetime katılma istemlerini yanıtlamaktı. Ancak uygulamada, eyalet yürütme organının iki yarısı arasında çatışmaya neden oldu. 1935'te eyalet düzeyinde tüm sorumluluğun bakanlara bırakıldığı bir sistem getirildi.
Roma İmparatorluğu tarihinde de diyarşi benzeri yönetim biçimleri görülmüştür. İlk örneklerden biri, M.S. 161-169 yılları arasında Marcus Aurelius ile Lucius Verus’un “eş Augustus” olarak imparatorluğu birlikte yönetmesidir. Daha sonra I. Valentinianus ve kardeşi Valens (M.S. 364-375) döneminde de imparatorluk ikiye bölünmüş, biri Batı'da diğeri Doğu'da hüküm sürmüştür. Bu dönemler, daha sonra Diocletianus'un 293 yılında kurduğu Tetrarşi (Dört İmparatorluk Sistemi) için de zemin hazırlamıştır.

Doğu Ortaklığı, Avrupa Birliği'nin Azerbaycan, Belarus, Ermenistan, Gürcistan, Moldova ve Ukrayna ile akdettiği bir ortaklık anlaşmasıdır. Ortaklık, Polonya Dış İşleri Bakanı Radoslaw Sikorski'nin önerisi ve İsveç desteğiyle 26 Mayıs 2008 tarihinde Brüksel'deki Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi'nde akdedilmiştir. Kuruluşun zirvesi 7 Mayıs 2009 tarihinde Prag'da yapılmıştır.

Doğu Avrupa'nın dahil edilmesi 2009 Çek konsey başkanlığının bir ağırlık noktasıydı. Doğu
Ortaklığı çerçevesinde Avrupa Komşuluk Politikası için fonların iki katına çıkarılması beklenmektedir. Hedef, altı eski Sovyet devletini politik ve ekonomik reformlarda desteklemektir. Bu ülkeler için gümrüksüz ticaret ve vizesiz seyahat öngörülmektedir. İş birliğini derinleştirmek için dış işleri bakanlarının yıllık toplantılarda bir araya gelmeleri ve her iki yılda bir zirve toplantısının yapılması planlanmıştır.
Doğu Ortaklığı çerçevesinde dış işleri bakanlarının ilk buluşması, 8 Aralık 2009 tarihinde Brüksel'de gerçekleştirilmiştir. Bu toplantıda, Belarus hariç, muhtemelen tüm üye ülkelerle 2010 yılında ortaklık anlaşmaları hakkında müzakerelerin yapılacağı bildirilmiştir.

Doğu Ortaklığı, aşağıdaki 27 AB üye devleti ve altı Doğu Avrupa eski Sovyet devletinden oluşmaktadır:

AB-Doğu ortaklığı zirvesi, BBCTurkish.com, 7 Mayıs 2009.
Rusya Doğu Ortaklığı Girişimi’nden rahatsız, Sol, 23 Mayıs 2009.

Emmanuel Jean-Michel Frédéric Macron (d. 21 Aralık 1977), 2017'den beri Fransa cumhurbaşkanı olan Fransız siyasetçi, bankacı ve bürokrattır. Ayrıca Andorra'nın iki eş prensinden biridir. Daha önce 2014-2016 yılları arasında Cumhurbaşkanı François Hollande döneminde Ekonomi, Sanayi ve Dijital İşler Bakanı ve 2012-2014 yılları arasında Cumhurbaşkanı Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı. Merkezci bir siyasi parti olan Rönesans'ın kurucu üyesidir.
Amiens'te doğan Macron, Paris Nanterre Üniversitesi'nde felsefe okuduktan sonra Paris Siyasi Bilimler Akademisi'nde kamu işleri alanında yüksek lisans yaptı ve 2004 yılında Ulusal İdare Okulu'ndan mezun oldu. Maliye Genel Müfettişliği'nde kıdemli memur olarak çalıştı ve daha sonra Rothschild & Co. şirketinde yatırım bankacısı oldu. Mayıs 2012'de seçilmesinden kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından Élysée genel sekreter yardımcısı olarak atanan Macron, Hollande'ın kıdemli danışmanlarından biriydi. Ağustos 2014'te ikinci Valls hükûmetinde Ekonomi, Sanayi ve Dijital İşler Bakanı olarak atandı ve bir dizi iş dünyası dostu reforma öncülük etti. Ağustos 2016'da Macron, 2017 cumhurbaşkanlığı kampanyasını başlatmak üzere istifa etti. 2006'dan 2009'a kadar Sosyalist Parti üyesi olan Valls, Nisan 2016'da kurduğu merkezci ve Avrupa yanlısı bir siyasi hareket olan Rönesans bayrağı altında seçimlere katıldı.
2017'deki seçimde, Cumhuriyetçi aday François Fillon'un şansını azaltan Fillon olayının da etkisiyle, Macron oylamanın ilk turunda oyların çoğunu aldı ve ikinci turda Ulusal Birlik'ten Marine Le Pen'i yenerek 7 Mayıs 2017'de %66,1 oyla Fransa Cumhurbaşkanı seçildi. 39 yaşında Fransa tarihinin en genç cumhurbaşkanı oldu. Haziran ayında yapılan 2017 parlamento seçimlerinde partisi La République En Marche! (LREM) adını alan partisi, Ulusal Meclis'te çoğunluğu elde etti ve Édouard Philippe'i başbakan olarak atadı. Philippe 2020'de istifa edince Macron, onun yerine Jean Castex'i atadı. Macron, 2022 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Le Pen'i yenerek ikinci kez seçildi ve böylece Jacques Chirac'ın 2002'de Jean-Marie Le Pen'i yenmesinden bu yana yeniden seçilmeyi başaran ilk Fransız cumhurbaşkanı adayı oldu. Ancak 2022 yasama seçimlerinde merkezci koalisyonu mutlak çoğunluğu kaybederek parlamentonun kilitlenmesine ve 1993'te Bérégovoy hükûmetinin düşmesinden bu yana Fransa'nın ilk azınlık hükûmetinin kurulmasına neden oldu. İkinci döneminde hükûmet krizlerini aşamayan Macron, sık aralıklarla Başbakan değiştirmek zorunda kaldı. Bu süreçte, Ocak 2024'te Fransa'nın ikinci kadın başbakanı Élisabeth Borne, ardından Fransa tarihindeki en genç hükûmet başkanı ve bu görevi üstlenen ilk açık eşcinsel olan Gabriel Attal hükûmet kurmak için Macron tarafından Başbakan olarak atandı. 2024 yazında alınan erken seçim kararıyla yenilenen Meclis'te Macron'un partisi yine çoğunluğu elde edemedi. 2024 yılından bu yana Barnier ve Bayrou hükûmetleri de Fransa'daki ekonomik ve siyasi krize çözüm üretemedi.
Macron, cumhurbaşkanlığı döneminde çalışma yasaları, vergilendirme ve emeklilik konularında çeşitli reformlar gerçekleştirdi ve yenilenebilir enerjiye geçiş sürecini takip etti. Siyasi muhalifleri tarafından "zenginlerin cumhurbaşkanı" olarak adlandırılan Macron'un iç reformlarına karşı artan protestolar ve istifa talepleri, cumhurbaşkanlığının ilk yıllarına damgasını vurdu ve 2018-2020 yıllarında Sarı Yelekliler protestoları ve emeklilik reformu grevi ile doruğa ulaştı. 2020'den itibaren Fransa'nın COVID-19 pandemisine müdahalesine ve aşı uygulamasına öncülük etti. 2023'te başbakanı Élisabeth Borne'un hükûmeti, emeklilik yaşını 62'den 64'e çıkaran yasayı kabul etti; emeklilik reformları tartışmalı oldu ve kamu sektöründe grevlere ve şiddetli protestolara yol açtı. Dış politikada Macron, Avrupa Birliği'nde  reform çağrısında bulundu ve İtalya ve Almanya ile ikili anlaşmalar imzaladı. Macron, Çin-Amerika Birleşik Devletleri ticaret savaşı sırasında Çin ile 42 milyar Avroluk ticaret ve iş anlaşmaları yaptı ve Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri ile AUKUS güvenlik anlaşması konusunda bir anlaşmazlığı yönetti. İslam Devleti'ne karşı savaşta Opération Chammal'ı sürdürdü ve 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin uluslararası alanda kınanmasına katıldı.

Amiens'da Emmanuel Jean-Michel Frédéric Macron adıyla doğdu. Annesi Françoise Macron (doğum adı: Françoise Noguès) doktor, babası Jean-Michel Macron Picardie Jules Verne Üniversitesi'nde nöroloji profesörüdür. Ailesi dindar olmasa da kendi isteğiyle 12 yaşında Katolik olarak vaftiz oldu. Bugün dini görüşlerini agnostik olarak tanımlamaktadır. Büyükannesi Manette ile yakın bağlara sahipti. Büyükannesinin annesi okuma yazma bilmezdi ve işçi sınıfına mensuptu; Macron ailesinin bu tarihini siyasi hayatında kendisini siyasi elitin dışında bir aday olarak gösterme amaçlı kullanmıştır.
Paris Ouest Nanterre La Défense Üniversitesi'nde felsefe bölümünü bitirdi, filozof Paul Ricœur'un La Mémoire, l’histoire, l’oubli (Hafıza, Tarih, Unutuş) adlı kitabının 1999-2001 arasında hazırlanma sürecinde asistanı oldu. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü'nden 2011'de kamu işleri alanında lisansüstü diploması aldı. 2002-2004 yıllarında Ulusal İdare Okulu'nda (ENA) eğitim gördü. Eğitimi sırasında Fransa'nın Nijerya büyükelçiliğinde staj yaptı. 10 yıl Amiens konservatuvarında piyano eğitimi aldı ve üçüncülük ödülünün sahibi oldu.

Macron, 2004 yılında ENA'dan mezun olduktan sonra Maliye Bakanlığı'nın bir kolu olan Inspection générale des finances'de (IGF) Müfettiş oldu. Macron, IGF'nin o dönemki başkanı Jean-Pierre Jouyet'nin danışmanlığını yaptı. Maliye Müfettişi olduğu dönemde Macron, yaz aylarında HEC veya Paris Siyasi Bilimler Akademisi gibi Grande école giriş sınavlarına hazırlık konusunda uzmanlaşmış seçkin bir özel okul olan IPESUP'ta dersler verdi.
2006 yılında Laurence Parisot, Macron'a Fransa'nın en büyük işveren federasyonu olan Mouvement des Entreprises de France'ın genel müdürlüğünü teklif etti, ancak o bunu reddetti. Ağustos 2007'de Macron, Jacques Attali'nin "Fransız Büyümesini Serbest Bırakma Komisyonu"na raportör yardımcısı olarak atandı. 2008 yılında Macron, 50.000 Avro ödeyerek hükûmetle olan sözleşmesini feshetti. Ardından Rothschild & Cie Banque'da yüksek maaşlı bir pozisyonda yatırım bankacısı oldu. Mart 2010'da Attali Komisyonu'na üye olarak atandı.

Macron, Eylül 2008'de Maliye Müfettişliği görevinden ayrılarak Rothschild & Cie Banque'da göreve başladı. Macron, Nicolas Sarkozy cumhurbaşkanı olunca hükûmetten ayrıldı. Kendisine ilk olarak François Henrot tarafından iş teklif edildi. Bankadaki ilk sorumluluğu, Cofidis'in Crédit Mutuel Nord Europe tarafından satın alınmasına yardımcı olmaktı.
Macron, Le Monde'un denetim kurulunda yer alan bir işadamı olan Alain Minc ile bir ilişki kurdu. Macron, Le Monde'un yeniden sermayelendirilmesi ve Siemens IT Çözümleri ve Hizmetleri'nin Atos tarafından satın alınması üzerinde çalıştıktan sonra 2010 yılında bankanın ortaklığına terfi etti. Aynı yıl Macron, Nestlé'nin Pfizer'in bebek beslenme bölümünü 9 milyar Avro karşılığında satın almasından sorumlu tutuldu ve bu satın alma onu milyoner yaptı.
Şubat 2012'de Avril Group'un CEO'su işadamı Philippe Tillous-Borde'a danışmanlık yaptı. Macron, Aralık 2010 ile Mayıs 2012 arasında 2 milyon Avro kazandığını bildirdi. Resmî belgeler, Macron'un 2009-2013 yılları arasında yaklaşık 3 milyon Avro kazandığını göstermektedir. Macron, 2012 yılında Rothschild & Cie'den ayrıldı.

Macron gençliğinde iki yıl boyunca Yurttaş ve Cumhuriyet Hareketi için çalıştı ancak hiçbir zaman üye olmak için başvuruda bulunmadı. Macron Paris Siyasi Bilimler Akademisi'nde okuduğu dönemde, Paris'in 11. bölgesinin Belediye Başkanı Georges Sarre'nin asistanlığını yaptı. Macron, 24 yaşından beri Sosyalist Parti üyesiydi ancak en son 2006-2009 dönemi için üyeliğini yeniledi.
Macron, 2006 yılında Jean-Pierre Jouyet aracılığıyla François Hollande ile tanıştı ve 2010 yılında Hollande'ın ekibine katıldı. 2007 yılında Macron, 2007 yasama seçimlerinde Sosyalist Parti etiketi altında Picardy'deki Ulusal Meclis'te bir koltuk için aday olmaya çalıştı; ancak başvurusu reddedildi. Macron'a 2010 yılında Başbakan François Fillon'un özel kalem müdür yardımcısı olması teklif edildi, ancak o bunu reddetti.

Macron, 15 Mayıs 2012'de Cumhurbaşkanı François Hollande'ın ekibinde üst düzey bir görev olan Élysée Genel Sekreter Yardımcısı oldu. Macron, Nicolas Revel ile birlikte görev yaptı. Genel sekreter Pierre-René Lemas'ın altında görev yaptı.
2012 yazında Macron, 35 saatlik çalışma haftasını 2014'e kadar 37 saate çıkaracak bir öneri sundu. Ayrıca hükûmet tarafından planlanan en yüksek gelirlilere yönelik büyük vergi artışlarını da engellemeye çalıştı. Hollande, Macron'un önerilerini reddetti. 2013 yılında CEO'ların maaşlarının düzenlenmesine karşı oy kullananlardan biri de Hollande'dı. Elysee'nin diğer genel sekreter yardımcısı Nicolas Revel, Medef tarafından tercih edilen bir bütçe sorumluluğu anlaşması önerisinde Macron'a karşı çıktı.
10 Haziran 2014 tarihinde Macron'un görevinden istifa ettiği ve yerine Laurence Boone'un atandığı açıklandı. Macron'un görevden ayrılma nedenleri arasında, birinci Manuel Valls hükûmetinde yer almamasından duyduğu hayal kırıklığı ve hükûmet tarafından önerilen reformlar üzerinde etkili olamaması yer alıyordu. Bu durum, Jean-Pierre Jouyet'nin genelkurmay başkanı olarak atanmasının ardından gerçekleşti. Jouyet, Macron'un "kişisel arzularını sürdürmek" ve kendi finansal danışmanlık firmasını kurmak için ayrıldığını söyledi. Daha sonra Macron'un eğitim projelerine fon sağlamaya çalışacak bir yatırım şirketi kurmayı planladığı bildirildi. Kısa bir süre sonra işadamı Alain Minc'in yardımıyla Berlin Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak işe alındı. Harvard Üniversitesi'nde de bir pozisyon arayışına girmişti.
Macron, 2014 yılında memleketi Amiens'te yapılacak belediye seçimlerinde aday olma teklifini reddetti ve bunun üzerine François Hollande, Manuel Valls'ın kendisini Bütç

Ermenistan ve Avrupa Birliği yıllar boyunca olumlu ilişkiler sürdürdü. İki taraf da 2017 yılında imzalanan Kapsamlı ve Geliştirilmiş Ortaklık Anlaşması (CEPA) ile birbirine bağlıdır. Eski Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan, yeni ortaklık anlaşmasının AB-Ermenistan ilişkilerinde "yeni bir sayfa açacağına" olan güvenini dile getirdi. Bu arada, eski AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Haziran 2019'da Ermenistan-AB ilişkilerinin "mükemmel" düzeyde olduğunu belirtti.
12 Mart 2024'te Avrupa Parlamentosu, Ermenistan'ın Kopenhag kriterlerini karşılaması halinde üyelik başvurusunda bulunabileceğini belirten bir karar aldı. Eylül 2024'te, Ermenistan'ın AB üyeliğine başvurup başvurmaması konusunda referandum yapılması çağrısında bulunan bir imza kampanyası oluşturuldu ve bu kampanya Ulusal Meclis'te oylamaya sunulabilmesi için gereken 50.000 imzaya ulaştı. Paşinyan bu girişimi destekledi ve 26 Mart 2025'te Ermenistan Parlamentosu, Ermenistan'ın AB üyeliğini resmen onaylayan AB Entegrasyon Yasası'nı 64 milletvekilinin çoğunluğunun onayıyla kabul etti. Yasa, Ermenistan hükûmetini AB'ye katılma sürecini başlatmaya çağırmaktadır ve Ermenistan'ın Avrupa entegrasyonunu resmî olarak Ermenistan mevzuatının bir parçası haline getirmektedir. Başbakan Nikol Paşinyan, Rusya'dan gelen uyarılara rağmen ülkenin AB'ye katılma planlarına devam edeceğini doğruladı.

Azerbaycan-AB ilişkileri
AB'nin dış ilişkileri

InsideEurope.org
AEPLAC: Ermeni-Avrupa Politika ve Hukuk Danışma Merkezi
Avrupa Komisyonu'nun Ermenistan Delegasyonu
Ermenistan'ın Brüksel'deki Diplomatik Temsilcilikleri
Avrupa Birliği'nin Ermenistan Delegasyonu Haber Bülteni
AB Komşuluk Bilgi Merkezi

Altaş, Ardahan ilinin Merkez ilçesine bağlı bir köydür.

Altaş köyünün eski adı Uri'dir. Bazı kaynaklarda Huri (ჰური) adıyla anılan yerin aynı yerleşim olduğu kabul edilmektedir. Uri, Huri, Uria (ურია), tarihsel Gürcü coğrafyasında rastlanan yer adlarıdır. Nitekim Şavşat ilçesinde Bazgireti ve Çihori köylerinde Urisaklavi (ურისაკლავი) adını taşıyan mevkiler bulunmaktadır. Bu yer adı “Uri’nin öldüğü yer” anlamına gelir. Uri ise, halk inancına göre dev adam veya dev yaratıktır. Altaş'ın eski adı olan Uri de benzer bir anlamla ilişkili olabilir. Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili ise, Uri ile Urta yer adlarının Urartularla ilişkili olabileceğini yazmıştır. Uri, Türkçeye Ur şeklinde girmiştir. Nitekim 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Ur (اور) olarak geçer.
Uri köyü, tarihsel Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biri olan Artani'de yer alır. Bugüne kalıntıları ulaşan ve 10. yüzyılda inşa edilmiş olan Uri Kilisesi, buranın eski bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. Nitekim Gürcü tarihi Kartlis Tshovreba'da Tzunda ile Huri veya Uri'nin Artani bölgesinin en eski iki kale-kenti olduğu belirtilmiştir. Osmanlılar bu yerleşimi 16. yüzyılın ortasında Gürcülerden ele geçirmiştir.
Uri, 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı mufassal defterine göre, Gürcistan Vilayeti içinde, Ardahan-i Büzürg livasının Meşe nahiyesine bağlı bir köydü. Nüfusu 66 Hristiyan haneden oluşuyordu. Bir Gürcü köyü olmakla bilikte Uri'de az sayıda Ermeni de yaşıyordu. Köyde buğday, arpa ve yonca tarımı ile arıcılık yapılıyor, domuz ve koyun besleniyordu. Bir adet su değirmeni bulunuyordu.
Uri köyü, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. 1886 tarihli Rus nüfus sayımında Ur (Уръ) adıyla kaydedilen yerleşim yeri, Ardahan sancağının Ardahan kazasına bağlı Begrahatun nahiyesinin 11 köyünden biriydi. Nüfusu, 14'ü erkek ve 9'u kadın olmak üzere 4 hanede yaşayan 23 kişiden oluşuyordu. Üç hanede 9 Türk, bir hanede ise 14 Ermeni yaşıyordu. 1595 tarihinde 66 haneden oluşan büyük bir köyken, Uri'nin küçük bir yerleşim yerine dönüşmüş olduğu görülmektedir.
Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili 1902 yılında yaptığı araştırma gezisinde, Ardahan kentinin kuzeydoğusunda, Kura Nehri'nin yüksekçe kıyısında yer alan Uri köyünün Acaralı Şerif Beg'in aile mülkü içinde yer aldığını yazmıştır. Takaişvili köyde iki kilisenin varlığından söz etmiş, ilk kez Uri Kilisesi'ni tanımlamıştır. Gürcü gazeteci ve araştırmacı Konstantine Martvileli ise, 1917 yılında yayımlanan yazısında, Uri'nin Gürcüce bir yer adı olduğunu belirtmiş ve köyde 33 Müslüman Gürcünün yaşadığını yazmıştır. Martvileli'nin verdiği bilgiye göre, Uri Kilisesi bu tarihte neredeyse sağlam biçimde kalmıştı. Köyün ucundaki küçük kilise ise, yağmalanmıştı ve sadece duvarlarının bir kısmı kalmıştı.
Uri köyü, Birinci Dünya Savaşı sonlarında Rusların bölgeden çekilmesinin ardından bağımsız Gürcistan'ın fiilen sınırları içinde kaldı. 7 Mayıs 1920 tarihli Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya Gürcistan'ı yaklaşık olarak o günkü fiili sınırları içinde tanıdı. Ancak Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgalinin ardından Ankara Hükümeti ile Sovyet Rusya arasında 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması'yla Uri köyünü de kapsayan Ardahan bölgesi yeniden Türkiye'ye katıldı.
Uri, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde  Ur (اور) adıyla Kars vilayetinin Ardahan kazasına merkez nahiyesine bağlıydı. 1940 genel nüfus sayımında köy aynı idari konuma sahipti ve nüfusu 103 kişiden oluşuyordu. Uri veya Ur Türkçe olmadığı için köyün adı 1959 yılında 7267 sayılı kanunla Altaş olarak değiştirildi. 1965 genel nüfus sayımında Altaş köyünün nüfusu 223 kişiden oluşuyor ve bu nüfus içinde 77 kişi okuma yazma biliyordu. 1992 yılında Ardahan il olunca, Altaş köyü bu ilin merkezi ilçesinin köyü haline geldi.
Altaş köyünde iki kilisenin varlığı bilinmektedir. Bunlardan biri olan Uri Kilisesi, 10. yüzyılda inşa edilmiş bir Gürcü kilisesidir. Bu kiliseden geriye sadece duvar parçaları kalmıştır. Köyün diğer kilisesi, Konstantine Martvileli'nin verdiği bilgiye göre 1917 yılında yağmalanmış ve harap hale gelmişti. Bu kiliseden günümüze herhangi bir iz kalmamıştır. Altaş köyünde ayrıca iki kale kalıntısı bulunmaktadır. Altaş köyünün hemen kıyısında yer alan Uri Kalesi, köyü ve Kura Nehri'nin yukarıdan gören bir tepede inşa edilmiştir. Megalit bir yapı olan diğer kale ise, köyün 1.5 kilometre güneyindedir. İki buçuk metre kalınlığındaki duvarları dolgu duvar tekniğinde inşa edilmiştir. Kale duvarlarının bazı kısımları yıkık halde günümüze ulaşmıştır.

Köy, Ardahan il merkezine 17 km uzaklıktadır.

Altaş, Ardahan için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Ardahan'ın ilçeleri:

Ardahan (il merkezi)
Çıldır
Damal
Göle
Hanak
Posof
.
.
.
.

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

2024 Yerel seçimleri sonucu  seçilerek göreve başlayan ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Ardahan İl Genel Meclisi üye sayısı 14'tür. Ardahan Belediyesi meclisi üye sayısı ise 15'tir. İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 69'dur.
Belediye Meclis üyelerinin sayıları ilçenin son nüfus sayımına göre 9 ile 55 üye, İl genel meclisi üye sayılara 100.000 nüfusa kadar 2 ile 5 üye olarak belirlenir.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ardahan ilinin nüfusu: 90.392'dir. Bu nüfusun %47,45'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 4.934 km²dir. İlde km²ye 18 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 33'tür.) İldeki ilçelerin tamamında nüfus azalmıştır. İldeki nüfus azalış oranı ise %1,05 olmuştur. Nüfusu en çok azalan ilçe Çıldır'dır (-%4,73).
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 6 ilçe, 7 belediye, bu belediyelerde 41 mahalle ve ayrıca 225 köy vardır.

2019-20 sezonunda Ardahan'ın Türkiye takım sporları liglerinde tek takımı vardır.

Ardanuç (Gürcüce: არტანუჯი; “art’anuci”), Karadeniz Bölgesi'nin doğu ucunda, Artvin iline bağlı ilçe ve bu ilçenin merkezidir. Ardanuç adı Gürcüce Artanuci'den gelir. Ardanuç kenti, tarihsel Klarceti bölgesinin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Orta Çağ'da Gürcü hanedanı Bagrationilerin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Ardanuç kasabası Artvin kentine 39 kilometre uzaklıktadır. İlçenin önemli  yemeklerinden birisi de cağ kebabıdır.

Türkçedeki Ardanuç adı Gürcüce Artanuci’den (არტანუჯი) gelir. Osmanlılar 16. yüzyılda bu yerleşmeyi ele geçirince, adını da Gürcüceden almıştır. Bundan dolayı 17. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında yerleşmenin adı Ardanuç değil Ardanuc olarak yazılmıştır.
Artanuci'den değişime uğramış olan Ardanuç, Ahameniş döneminde, Gürcistan'da da yayılmış bir din olan Zerdüştiliğe bağlı olarak ortaya çıkmış bir yer adı olarak kabul edilir. Bu yer adının kökü olan Arta, eski Farsça'dan gelir ve Zerdüştilikte "Aša" olarak da bilinen tanrının adıdır. Arta, sadece Ardanuç'a değil, Artavani, Artahi, Artani ve Artaşeni'ye de adını vermiştir.
Yunan matematikçi ve coğrafyacı Ptolemaios'un İS. 2. yüzyılda  İberia Krallığı kenti olarak sözünü ettiği Artanissa'nın Ardanuç olduğu sanılır. Ancak Ptolemaios Gürcüce adı Yunancaya uydurup yazmış olabilir. Osmanlıca Ardanuc adı Osmanlıların son döneminde ya da Cumhuriyet döneminin başlarında Ardanuç'a dönüşmüş olabilir.

Çoruh Nehri'nin bir kolu olan Ardanuç Çayı kıyısında yer alan Ardanuç, İsa'dan önce de bir yerleşim yeriydi. Temel olarak tarihsel Gürcistan toprakları üzerinde kurulmuş olan  Kolheti ve İberia krallıklarının sınırları içinde yer alıyordu. Bununla birlikte, klasik kronolojiyle bölge tarihini aktaran kaynaklara göre, bulunduğu yer itibarıyla Ardanuç, MÖ 9. yüzyıldan itibaren Urartu sınırları içindeyken, İMÖ 7. yüzyılda Kimmerler ve İskitler tarafından yağmalandı.
Yakın zamanlarda siyasal ve demografik kaygılarla kaleme alınmış kitap ve makalelerde, Kimmer ve İskitlerin Türk olduğu, o dönemde Tao-Klarceti'ye yerleştikleri ve günümüzde bu bölgenin nüfusunun atalarının “Kimmer Türkü” ya da “İskit Türkü” olduğu ileri sürülmüştür. Bir başka yaklaşım ise 13. yüzyılda bu bölgeye Kıpçakların yerleşmiş olduğu ve Ardanuç'un da içinde yer aldığı bölgenin “Kıpçak Türkü” nüfusuyla meskun olduğu iddia edilmektedir. Ne var ki benzer savlara  eski yazılı kaynaklarda rastlanmamaktadır. Aksine eski kaynaklar Ardanuç'ta asıl olarak Gürcülerin ve Ermenilerin meskûn olduğunu göstermektedir. Örneğin Muvahhid Zeki 1927'de Ardanuç'un iki mahallesi (Müslüman ve Ermeni) olduğunu, ama Ermenilerin artık kasabada yaşamadığını yazmıştır.

Antik çağ yazılı kaynaklarda Ardanuç adına rastlanmaz. Ancak Yunan matematikçi ve coğrafyacı Klaudios Ptolemaios'un İS. 2. yüzyılda  İberia Krallığı kenti olarak sözünü ettiği Artanissa'nın Ardanuç olduğu sanılır. Daha geç dönemde birkaç Gürcüce kaynakta, bugünkü Ardanuç'a kaynaklık eden Artanuci adına rastlanır. Kartlis Tshovreba’nın yazarlarından biri olan tarihçi Cuanşeri Ardanuç'tan “Klarceti'nin ortasında yer alan köy” olarak söz etmiştir.
Ardanuç'un da içinde yer aldığı Klarceti bölgesinin en eski merkezi Tuharisi'ydi. 5. yüzyılın sonlarında Klarceti prensleri (eristavi) ikametgâhını Tuharisi'den Ardanuç'a taşıdı. Gürcü tarihçi Cuanşeri'ye göre Gürcü kralı Vahtang Gorgasali Ardanuç'u gördü, burayı beğenip merkez olarak seçti ve süt kardeşi Artavazi'yi buranın prensi olarak atadı. Ondan burada bir kale inşa etmesini istedi. Ancak bazı kaynaklarda zaten var olan kalenin Vahtang Gorgasali tarafından ihya edildiği belirtilir.
Ardanuç Kalesi 8. yüzyılda terk edilmiş olmalı ki Gürcü kralı I. Aşot Kurapalati 810'larda yeniden ayağa kaldırdı. Bazı kaynaklara göre Ardanuç Kalesi, Emevi halifesi II. Mervan tarafından (688-750) kuşatılmış ve tahrip edilmişti. Bundan dolayı I. Aşot hem kaleyi hem de kenti yeniden kurmuştur. Bu tarihten sonra Ardanuç Aşot'un vârislerinin merkezi haline geldi ve şehir, konumu sayesinde hızla gelişip önemli ticaret merkezlerinden biri oldu.

Ardanuç, 9. yüzyılın sonunda I. Aşot'un büyük kardeşi Adarnase'nin vârislerine geçti ve ailenin üyeleri “Ardanuçlu” olarak anılmaya başladı. Bu unvanı alan ilk kişi de Sumbat Mampali (ö. 889) oldu. Sumbat'tan sonra Ardanuç'u Bagrat Mampali (889-909) ve Bagrat Mampali'nin oğlu Gurgen (909-923) idare ettiler. Gurgen'in oğlu olmadığı için Ardanuç kardeşi Aşot'a geçti, ama Aşot'un damadı Gurgen kentin ortak yöneticisi oldu. Damadından korkusuna Aşot Ardanuç'u Bizans imparatoruna verdi ve Bizans askerleri kaleye yerleşti. Bu olay Bagrationilerin tepkisine yol açınca Bizans imparatoru kenti Aşot'a iade etti. Fakat kısa süre sonra damadı Gurgen kaleyi ele geçirdi. 941'de Gurgen ölünce, kale Aşot'un kızı olan karısına kaldı. Fakat Bagrationiler kalenin kadına geçmesini kabul edilemez bulup Ardanuç'u Aşot'un kuzeni prensler prensi Sumbat'a (ö. 998) verdiler. 1010 yılında Gürcistan kralı III. Bagrat kaleyi vârislerinden tamamen alıp kendi egemenliğine kattı. Bu tarihten sonra Ardanuç siyasi açıdan önemini kaybetti, ama önemli kentlerden biri olma özelliğini korudu. 
Kurucu Davit'in vakanüvisin anlatımına göre, 1080 yılında, Gürcü kralı II. Giorgi'yi mağlup eden Büyük Selçuklular kenti ele geçirip yaktılar. 13. yüzyıldan sonra Gürcü Samtshe atabeglerinin yönetiminde olan Ardanuç'u Erzurum beylerbeyi İskender Paşa 1551'de II. Kaihosro'nun elinden aldı. Böylece kale ve şehir Osmanlı yönetimine geçmiş oldu. İskender Paşa, büyük bir olasılıkla eski bir kiliseyi yıktırmış ve bu kilisenin taşlarını da kullanarak 1553'te hizmete giren İskender Paşa Camisi'ni inşa ettirmiştir. Gürcüce yazıtı olan kiliseye ait taş bugün de caminin duvarındadır.
Osmanlılar Tao-Klarceti bölgesini tamamen ele geçirince bu topraklarda Çıldır Eyaleti'ni kurdular. Ardanuç bu eyaletin livalarından biri haline geldi. Bu sırada Ardanuç'un nüfusu büyük bölümü Gürcülerden oluşuyordu. 17.-18. yüzyıllarda Gürcülerin çoğunluğu Müslüman oldu. Küçük bir kısmı da Katolikliğe geçti. Bu arada Ardanuç'a Katolik Ermeniler yerleştirildi. 19. yüzyılın ortalarında Katolikler kent nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyordu.

Uzun süre Osmanlı yönetiminde kalan Ardanuç, Osmanlıların 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda yenilmesinin ardından Rusya İmparatorluğu'na katıldı. 1910 Rus kayıtlarına göre Ardanuç, Artvin ilinin (okrug) Ardanuç ilçesinde (uçastka) bir köydü. Nüfusun çoğunluğu Ermenilerden oluşuyordu. I. Dünya Savaşı sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından Ardanuç, 1918-1921 arasında bağımsız olan Gürcistan sınırları içinde yer aldı. 1921'de Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Ankara Hükümeti'nin Gürcistan hükûmetine 23 Şubat 1921'de verdiği nota doğrultusunda Gürcü birlikleri bölgeden çekildi. Türk birlikleri genel bir harekâtla Tao-Klarceti bölgesinin büyük kısmını (Artvin ve Ardahan) ile Batum'u işgal etti. Ancak Türk birlikleri Giorgi Mazniaşvili komutasındaki Gürcü ordusu tarafından Batum'dan çıkarıldı ve sadece, Ardanuç'un da içinde yer aldığı Artvin ve Ardahan bölgeleri Türkiye sınırları içinde kaldı. Ardanuç, Çoruh vilayetinin merkez ilçesine bağlı bir bucakken 1945'te merkezi Tütünlü olmak üzere ilçe olmuştur.

Bugünkü Ardanuç kasabası eski yerinde değildir. Eski yerleşme (Eski Ardanuç) ile yeni yerleşme (Yeni Ardanuç) arasında biraz mesafe vardır. 20. yüzyılda kasabanın yeri değiştirildi ve yerleşme Ardanuç Çayı'nın düz bir alan olan sağ kıyısına taşındı. Eski yerleşme ise akarsuyun sol kıyısındadır ve bugün de Adakale olarak anılmaktadır. Yüksekçe bir yerde kayalık bir düzlükte yer alan Adakale, Gürcüce Artanuci (Gürcüce: არტანუჯი) olarak adlandırılan tarihi yerleşmedir. Bu kayalık alanın tepesinde de Ardanuç Kalesi yer alır.

Günümüzde Ardanuç kasabasının bir parçasıdır. Adakale, Osmanlı dönemi öncesinde, Gürcü döneminde yerleşim yeri olarak Artanuci (Gürcüce: არტანუჯი) diye adlandırılan yerdir.
Bugün Adakale olarak adlandırılan Artanuci, Artanuci Kalesi ile çevresindeki yerleşim alanından oluşuyordu. Artanuci Kalesi'nin Gürcü kralı Vahtang Gorgasali döneminde, 5. yüzyılda inşa edildiği kabul edilir. I. Aşot döneminde ise burası, hem Gürcü krallığının idari merkezi hem de önemli ticaret merkezi haline gelmiştir. Nitekim Kartlis Tshovreba adlı Gürcü kroniğinde I. Aşot'un Ardanuç Kalesi'ni ihya ettiği, kalenin önünde bir kent kurduğu ve kalenin içinde Petre ve Pavle adlı azizlerin adına ithafen bir kilise inşa ettiği yazılmıştır. Artanuci kale-kenti, tarihsel Klarceti bölgesinin de merkeziydi. Osmanlılar Artanuci'yi 1551 yılında Gürcülerden ele geçirmiştir.
Artanuci, 1574 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahrir defterine göre, Ardanuç livasının Ardanuç nahiyesine bağlı köylerden biriydi. "Rabat-i Kala-i Ardanuç" adıyla kaydedilmiş olan yerleşim merkezinin nüfusu, 55'i Hristiyan ve 16'sı Müslüman olmak üzere, 71 haneden oluşuyordu. 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Liva-i Ardanuç adlı Osmanlı tahrir defterine göre ise, yerleşim merkezinde sadece 43 Hristiyan hane bulunuyordu.
Osmanlı idaresinin 1835 tarihli nüfus tespitinde bugünkü Adakale'nin halkı Katolikler, Ermeniler ve "Ahıshavi" şeklinde kaydedilmiş göçmen hanelerden oluşuyordu. Nitekim 1922 tarihinde Artvin livasında yapılan nüfus tespitinde Adakale, "İslam Mahallesi" ve "Ermeni Mahallesi" olmak üzere, iki mahalleden oluşuyordu. İslam Mahallesi'nin nüfusu 160 kişi, Ermeni Mahallesi'nin nüfusu ise 100 kişiden oluşuyordu. Muvahhid Zeki, 1927 yılında, Ardanuç nahiyesinin "Adakale" (آداقلعە) şeklinde yazdığı merkezinin küçük bir kasaba olduğunu, kalan son Ermeni nüfususun Rusya'ya göç ettiğini yazmıştır.
Adakale, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ın ardından savaş tazminatının bir parçası olarak Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus idaresi Ardanuç kazanının (uçastok) idari merkezi olan yerleşim yerini Adakale adıyla değil, Ardanuç (м[естечко] Арданучъ) adıyla kaydetmiştir. Bu sırada Ardanuç kasabası, hem Ardanuç kazasının hem de Ardanuç nahiyesinin merkeziydi. Nüfusu, 516'sı erkek ve 447'si kadın olmak üzere, 20

Atabeg, atabey ya da atabekü'l-asâkir, Selçuklu Devleti'nde ve sonrasında bazı Türk devletlerinde şehzadeleri eğitip yetiştiren memurlara verilen ünvandır.
Atabeg tarihte Güney Kafkasya'daki devletler tarafından da kullanılmış, bu ünvan Gürcücede "atabagi" (ათაბაგი), Ermenicede "atapak" biçimini almıştır.

Ünvan ilk defa Selçuklularda Nizâmülmülk tarafından kullanıldı. Ancak daha önceki Türk-İslam devletlerinde de bu vazifeyi gören memurlar bulunmaktaydı.
Atabeglik sonraki yıllarda eyalet yöneticiliğine küçük yaşta atanan şehzadelerin eğitim ve bakımıyla uğraşan, eyalet yönetimde de şehzadelere yardımcı olan komutan ya da diğer devlet görevlilerine verilen bir ünvan olmaya başlamıştır. Melik olarak adlandırılan merkezi idareye bağlı hükümdarlıklar da atabeglik kurumu görülebilmekteydi. İlerleyen yıllarda konumları güçlenen atabegler güçlenerek Atabeglik olarak adlandırılan yarı bağımsız bazen de bağımsız hükümdarlık kurmaya başladı. 12. yüzyılda Selçuklu Devleti hakimiyeti altındaki toprakları "Atabey" ünvanlı yerel yöneticiler (bugünkü Vali) tarafından Selçuklu hükümdarı adına idare edilmeye başlanmıştı. 1255 yılında Harezmşahlar Devleti'nin bölgeyi hakimiyeti alana kadar Selçuklu topraklarında Atabeylik Dönemi yaşanmıştır.
Bu ünvanın zamanla yerini, Osmanlılar'da da görüldüğü üzere şehzadeleri yetiştirmekle vazifeli lalalık makamına bırakmıştır.
Kurtuluş Savaşı'nın önderi ve Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'e Atatürk soyadı bu ünvandan ilhamla verilmiştir. Günümüz Türkiyesinde Isparta ve Kırşehir'de, Anadolu Selçuklu kökleri olan Türkmen boyları Atabey adını taşımaktadır.

Selçuklulardaki atabeg ünvanı Gürcü sarayında da kullanılıyordu ve "atabagi" (ათაბაგი) biçimini almıştı. Başlangıçtan itibaren "atabagi"nin görevi Selçuklularda olduğu gibi tahtın vârisini yetiştirmekti. Bu gelenek eski Gürcü sarayında da vardı ve bu görevi üstlenen erkeklere "mamamdzudze" (მამამძუძე) deniyordu. "Mamamdzudze"bin yerini alan "atabagi" ünvanı ilk kez Kraliçe Tamar döneminde (1184-1213) kullanıldı. Gürcü tarihçi Vahuşti’nin sözleriyle söylenirse “atabagiliğin kabul edilmesiyle spasalara artık spasalar denmiyor, atabagi deniyordu”. "Spasalari" de (სპასალარი) Gürcü kraliyeti tarafından yine Müslüman devletlerden alınan bir ünvandı. Tarihçi Vahuşti'nin bu tespitine rağmen “spasalari” ve “atabagi” sonraki dönemlerde Gürcü devletinde birlikte kullanılmış ünvanlardır. Zaten “spasalari” atlı askerlerle (sipahi) ilişkili bir ünvanken, "atabagi" ise tahtın vârisini yetiştirmekle  görevliydi. Ayrıca Gürcü sarayında "atabagi" "spasalari"nin üstünde bir konuma sahipti. Öte yandan Gürcü sarayında “amir-spasalari” (ამირ-სპასალარი) ünvanı taşıyan vezir de vardı.
Atabagi ünvanı ilk kez 1193'te İvane Mhargrdzeli'ye verildi. Bir görüşe göre ise Mhargrdzeli ailesinden olan Ahaltsiheli İvane bu ünvana daha önce sahip olmuştu. 1334 yılında Kral V. Giorgi Samtshe prensi Sargis Cakeli’ye (II. Sargis) "atabagi" ünvanı verdi. Gürcistan Krallığı’nın parçalanmasından sonra Samtshe prensliği “atabagi”yi hükümdarlık ünvanı haline getirdi ve Samtshe Prensliği’nin adı da Samtshe-Saatabago oldu.
Atabeg ünvanı “atapak” biçiminde ayrıca Ermeniler tarafından da kullanılıyordu.

Azize Nino (Gürcüce: წმინდა ნინო, “ts’minda nino”, 296, Kapadokya - 27 Ocak 338 veya 340, Bodbe, Kaheti, Gürcistan),Gürcistan’da 323 yılından itibaren Hristiyanlığı yayan azize.
Hem "Gürcistan'ın aydınlatıcısı" hem de Havariler'e eş kabul edilir. Yılda iki kez (1 Haziran ve 27 Ocak) Azize Nino Günü kutlanır. Gürcü Ortodoks Kilisesi'nin azizelerinden biridir. Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi 14 Ocakta onu kutlanır.

Nino, Kapadokya'daki Kolase'dendi. Romalı asker Zabulon ile Kudüs patriği Houbnal'ın kız kardeşi Sosana'nın çocuğu olarak dünyaya geldi. Kilise anlatılarına göre Aziz Giorgi'nin akrabasıydı. Nino on iki yaşına basınca ailesi Kudüs'e taşındı. Babası Kudüs'te keşiş olmaya karar verdi. Ailesini terk edip Ürdün'de çöldeki bir manastıra çekildi. Annesi de bir bakımevine girdi. Nino ise, Hristiyan Mezarlığının bakıcısı olan yaşlı Sara Siapor tarafından büyütüldü. Hristiyan geleneğiyle yetişen Nino, İsa'nın gömleğinin Gürcistan'da olduğunu Sara'dan öğrendi. Nino bu andan itibaren Gürcistan'a gitmek ve İsa'nın gömleğine saygısını göstermeye nail olmak için dua etmeye başladı. 

Anlatılara göre Nino rüyasında Meryem Ana'yı gördü ve Meryem Ana kendisine Gürcistan'a (İberya) gitmesini söyledi. Nino, bunun gerçekliğine nasıl inanması gerektiğini sorunca, Meryem Ana eline asmadan bir haç tutuşturdu. Meryem Ana bu haçın onu görünür ve görünmez tehlikelerden koruyacağını söyledi. Nino uykusundan uyanınca elinde gerçekten de bir haç olduğunu gördü. Büyük bir sevince kapılan Nino, haçı kendi saçlarıyla bağladı. Bu şekilde Nino kendisini İsa'nın hizmetkarı ilan etmiş oldu.

Nino bu olayı ve Hristiyanlığı yaymak için Gürcistan'a gitmek istediğini dayısı Houbnal'a anlattı. Bunun üzerine patrik Houbnal Nino'yu ve tuttuğu yolu takdis etti. Nino, Meryem Ana'nın kendisine verdiği görevi yerine getirmesini öğütleyen gaipten bir ses de duydu. Azize Nino, bütün bunlardan sonra asma haçıyla Gürcistan'a doğru yola çıktı. 1 Haziran günü Gürcistan topraklarına girdi. Paravani Gölü kıyısında Mtshetalı çobanlarla karşılaştı. Burada pagan inancının hüküm sürdüğü Mtsheta'ya gitme buyruğu aldı. Mtsheta'da bir ay kaldı. 19 Ağustos'ta Tanrı Armazi'ye ayin için giden insanlara katıldı. Anlatıya göre Azize Nino'nun yakarması sonucunda fırtına çıktı ve putlar parçalandı. Korkuya kapılan insanlar dağıldılar. Bu gün İberya'nın pagan inancından Hristiyanlığa geçişinin başlangıcı sayılır. Azize Nino burada kale yıkıntılarında duran tunç direğe haç çizdi ve altı gün boyunca bu haçın yanında dua etti. 

O dönemde İberya kralı olan III. Mirian, Nino'nun mucizeleri sonucunda putperestliği terk edip Hristiyan oldu ve İberya Krallığı'nın ilk Hristiyan kralı olarak vaftiz edildi. Kısa süre sonra, ailesi ve Mtsheta sakinleri de Hristiyanlığı benimsedi. Kral Mirian 326'da Hristiyanlığı devlet dini ilan etti ve İberya'yı Ermenistan'dan sonra bölgede ikinci Hristiyan devleti haline geldi. Kral, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra, Bizans'a büyükelçi göndererek İmparator I. Konstantin'den ülkesine bir piskopos ve rahip göndermesini istedi. İberya'nın Hristiyanlaşmasını öğrenen Konstantin, Mirian'a Kudüs'te yeni kilise arazisini verdi. Mirian, 334 yılında, İberya'daki ilk Hristiyan kilisesinin inşa ettirmeye başladı. Mtsheta'da bugün Svetitshoveli Katedrali'nin bulunduğu yerde inşa edilen bu kilise 379'da tamamlandı. İberya Krallığı'nın Hristiyanlığı kabul etmesinden sonra Nino Kaheti'deki Bodbe'ye çekildi. Kısa süre sonra burada öldü ve toprağa verildi.
Nino Gürcistan'da günümüzde en yaygın kadın adıdır.

D.955, Türkiye'de bir devlet kara yoludur.
Ardahan'ın Posof ilçesi, Türkgözü Sınır Kapısı'ndan başlar, Mardin'in güneyinde Türkiye/Suriye sınırı yakınında sona erer.
Yol, 7 ayrı parça ve 13 kısımdan oluşur. Uzunluğu 565 km.'dir. 2026 verilerine göre bu yolun 204 km'lik kısmı bölünmüş yoldur.
Ardahan, Erzurum, Muş, Batman ve Mardin illerinden geçer.
Yolun başlangıcından Ardahan kavşağına kadar olan kısım (77 km.),  uluslararası yolunun bir parçasını da oluşturmaktadır.
Yol güzergâhında rakımı 2000 mt.nin üzerinde 6 geçit bulunmaktadır: Posof-Damal arasında: Ilgar Geçidi 2550 mt., Ardahan-Göle arasında: Cankurtaran Geçidi 2150 mt.,Narman-Pasinler arasında: Çimenli Geçidi 2335 mt., Köprüköy-Hınıs arasında: Çatalören (2363 mt.), Dadaş (2300 mt.), Akören (2101 mt.) geçitleri.
Yol, Olur-Oltu arasında Oltu Çayı, Varto-Muş arasında Murat Nehri, Silvan k.-Batman asında Batman Çayı vadisinden geçer.

D 955 devlet yolu, Posof ile Nusaybin Kavşağı-D400 arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

Didgori Muharebesi (Gürcüce: დიდგორის ბრძოლა; okunuşu: "didgoris brdzola"), Gürcistan Krallığı ile Büyük Selçuklu Devleti arasında Tiflis'in 40 km batısındaki Didgori'de 12 Ağustos 1121 tarihinde gerçekleşen muharebedir. Gürcü tarihinde Didi Turkoba olarak bilinen Selçuklu akınları bu muharebe son bulmuştur.
Didgori Muharebesi, Kral IV. Davit önderliğindeki Gürcü kuvvetlerinin İlgazi yönetimindeki Büyük Selçuklu güçlerine karşı kesin zaferiyle sonuçlanmıştır. Ertesi yıl Gürcüler, Müslümanların elindeki Tiflis'i de alıp başkenti Kutaisi'den buraya taşımıştır. Her yıl 12 Ağustos'ta "Didgoroba" adıyla kutlanan Didgori zaferi ile Gürcistan bölgede tekrar etkin olmuştur.

Gürcü Krallığı 1080'lerden beri Büyük Selçuklu Devleti'ne vergi ödemekteydi. 1090'lardan itibaren Kral IV. Davit yaptığı akıllı hamlelerle Haçlı Seferleri ile meşgul olan Selçuklu Türklerine karşı Kıpçak, Alan ve paralı Frank askerlerinden oluşan bir ordu hazırladı. Güçlü bir monarşi tesis etti. Kaybettiği toprakları geri alarak Türk akıncıları ülkesinden çıkardı.
IV. Davit, Türklerin mevsimlik göç edecekleri dönemde kaleleri güçlendirdi. 1110 yılında bir dizi sefer yaptı, amacı Tiflis başta olmak üzere dört eski Gürcü kenti üzerindeki Türk hakimiyetini kırmak buraları yeniden ele geçirmekti. Bu dönemde ülke dışında özellikle Aras havzası ve Güney Kafkasya'da ticaret kervanlarına terör saldırıları düzenledi. Haziran 1121'de Tiflis kuşatıldı ve zengin Müslümanlar ağır vergi ödemeye mecbur edildi.

İslam ve Gürcü kaynaklarının ortak iddiasına göre Gürcülerin yaptığı askeri faaliyetler Tiflis Müslümanlarınca Sultan Mahmud bin Muhammed'e (hd. 1118-1131) şikayet edildi. Sultan Mardin Artuklulardan İlgazi'yi, kardeşi Nahçivan atabeyi Tuğrul'u, Irak'ta bulunan Mezdi'yi Gürcistan üzerine gönderdi. Bu kalabalık ordu İlgazi yönetiminde Gürcistan'ın doğusunda Trialeti Vadisine girdi.
Tarafların askerî güçlerinin sayısı tartışmalıdır ve farklı rakamlar verilmektedir. Batılı, İslam, Gürcü ve Ermeni tarihçiler Selçuklu ordusunun çok güçlü olduğu yaklaşık 100.000 - 400.000 arası bir rakam vermektedir. Örneğin Antakya kontu Galterius Büyük Selçuklu asker sayısını 400.000 olarak verirken, Ermeni tarihçi Edessalı Mateos 150.000 kadar askerden söz eder. Mateos'un aktardığı bilgi gerçeğe daha yakın görünmektedir. Gürcü Krallığı ise 40,000 Gürcü, 15,000 Kıpçak, 500 Alan ve 100 paralı Frenk askerinden oluşmaktaydı. Muharebe üç saat sürdü ve Müslüman ittifakının yenilgisiyle sonuçlandı.
Kral Davit, İlgazi'nin Tiflis Emirliği güçleri ile birleşmesine izin veremezdi bu yüzden İlgazi'nin yolunu kesmeye karar verdi. Selçuklu birliklerini saşırtıp kandırarak adım adım pusuya çekme stratejisini kullandı. Saldırı için Manglisi ve Tiflis arasında bulunan Didgori Dağları yakınındaki ormanlık ve dağlık bir bölgeyi seçti. 11 Ağustos 1121'de Kral Davit, ordusunu eski başkent Mtsheta'dan Nichbisi Vadisi boyunca harekete geçirdi ve birliklerini biri kişisel komutası altında diğeri ise oğlu I. Demetre komutasına verdi ve Demetre'nin birliklerini işaretle kanatlara saldırmak için yakındaki tepelerde gizledi.
Savaşın seyri çağdaş kaynaklarda farklı şekillerde anlatılmaktadır. Arap tarihçi İbnül Esir'e göre Davit, küçük bir Kıpçak müfrezesini müzakere yapma numarasıyla gönderdi. Müslüman ordusu küçük müfrezenin Gürcü ordusunu terk ettiği ve koruma aradıklarını düşündüler ve onları tehdit olarak görmediler. Bu arada Gürcüler, kuvvetlerinin büyük bir bölümünü bir kıskaç hareketiyle düşmanı neredeyse kuşatacakları bir yere konuşlandırmayı başarıyla gerçekleştirmişti. Müslüman ordusu bu faaliyetlerden habersiz kaldı. Selçuklu komutanlarına yaklaşan müfreze Müslümanların özgüvenini kendi lehlerine kullanarak onlara oklarla saldırdılar, gördükleri her Selçuklu komutanını ve toplantıya katılan diğerlerini öldürdüler.
Bunlar olmaktayken Davit, haçlı şövalyeleriyle Selçuklu öncü kuvvetlerine bir saldırı emri verdi; bu, yalnızca düşmanın ileri hatlarını mahvetmekle kalmadı, aynı zamanda Selçuklu okçularını yakın çatışmaya sokarak İlgazi'nin ordusunun gücünün çok önemli bir parçasını oluşturan okçu birliklerini etkili bir şekilde ortadan kaldırdı. Bu hile, Müslümanlar arasında kaosa ve paniğe neden oldu. Gürcüler daha sonra dağın batı tarafındaki kanatlarda tam bir düzen içinde hızla ilerlemeye başladılar. İlgazi ve damadı, öncü birliğin saldırısından sağ kurtuldu ancak savaş sırasında ağır şekilde yaralandı ve Selçuklu ordusunu neredeyse lidersiz bırakarak savaş alanından çekildi.

Komutanlarının çoğu ya yaralandı ya da öldürüldü, bu da kafa karışıklığına neden oldu ve muhtemelen kaotik duruma yeterli tepkinin verilememesine yol açtı. Kral Davit tereddüt etmedi ve bizzat Gürcü sağ kanadına liderlik etti, ağır süvarilerine öncü kuvvetlerini güçlendirmeye çalışan düzensiz haldeki Selçuklu sol kanadına doğru hücum emri verdi. Yokuş aşağı ilerleme avantajına sahip olan Gürcü süvarilerinin saldırısı çok etkili oldu.
Neredeyse aynı anda, Davit'in oğlu Demetre komutasındaki sol kanat, yine ağır süvarilerle Selçuklu sağ kanadını vurdu. Gürcü piyadeleri savaşa katıldığında Selçuklu birlikleri paniğe kapıldı ve ordularının savaşa katılmayan artçı kuvvetlerindeki büyük boşluktan toplu halde geri çekilmeye başladılar. Bu, öncü kuvvetleri yok edilirken henüz savaşa dahil olmamış çok sayıda Selçuklu askerinin de kaçmasına neden oldu ve büyük bir bozgunla sonuçlandı. Gürcü bir vakanüvise göre, Kral Davit'in birlikleri üç gün boyunca onları takip etti ve Manglisi Vadisinde "hepsini kılıçtan geçirdi ve onları etobur hayvanlara ve dağların ve ovaların kuşlarına bıraktı."

 "Düşman birlikleri korkunç ve vahşice katledildi ve [düşmanın] cesetleri nehirleri doldurdu ve tüm vadileri ve kayalıkları kapladı."
Edessalı Mateos

Kıpçakların da katılmasıyla Selçuklu direnişinin son birlikleri de dağılarak bozguna uğradı. Selçuklu ordusunun çok sayıda ölü, yaralı, esir ve ganimet bırakmasıyla savaş üç saat içinde sona erdi. Kaçan birlikler yeniden toparlanmak veya başka bir harekete başlamak için zamanları veya fırsatları olmasın diye birkaç gün boyunca takip edildi.
Bu anlatımların yanı sıra, Davit'in büyük bir işgal gücünün öncüsüyle karşı karşıya kaldığında, birliklerinin hareketlerini gizlemek için arazinin sunduğu avantajlara güvenmek zorunda kaldığı da öne sürülmektedir. Selçuklu süvarileri, muhtemelen fazla manevra alanı olmayan nispeten dar bir geçide çekilerek tuzağa düşürüldü. Süvariler İlgazi ordusunun geri kalanından ayrı kaldığında Gürcüler ordunun geri kalanını mızrak, kargı ve hafif piyadelerle yay ve cirit kullanarak kolayca bozguna uğratabildiler. Müslüman koalisyon ordusunun geri kalanı, muhtemelen ağır süvariler tarafından kanatlardan sürekli olarak hücuma uğrarken Gürcü ordusunun ana gövdesine saldırmak için yokuş tırmanmaya zorlandı. Bu taktikler bir süre sonra Müslüman ordusunun savaşma iradesini kırdı ve kısa sürede yenilmeleriyle sonuçlandı. İlgazi'nin, yüzlerce haçlının Selçuklu komuta sancağına doğru koşarak hatlarını aşmayı başarması üzerine başından yaralandığı aktarılmaktadır.

Sahadan kaçan Selçukluların sayısı o kadar fazlaydı ki, Gürcü süvarileri birkaç gün boyunca çok sayıda esir aldı. Sonuç olarak, Gürcüler tüm bölgeyi Müslüman etkisinden kurtarabildiler ve hatta o noktada neredeyse savunmasız kalan Büyük Selçuklu İmparatorluğu içindeki topraklarla rekabet edebildiler. Yakalanan esirler, Davit'in krallığını yeniden inşa etme emellerine hizmet edecekti.

Gürcistan'ın birleşmesi ve Müslüman otoritesinin ortadan kaldırılması, Didgori Muharebesi'ni takip eden yılda tamamlandı. Davit, "sonsuza dek oğulları için bir cephanelik ve başkent" olan Gürcistan'ın başkenti ve kraliyet şehri haline gelen Tiflis şehrini kuşattı ve ele geçirdi.
Orta Çağ kaynakları Davit'in Tiflis Müslümanlarından intikam alma eylemlerini vurgular. Ancak günümüze ulaşamayan bazı kaynaklardan yararlanan Arap tarihçi Bedreddin Ayni (1360-1451) şehrin yağmalandığını kabul etmekte ancak Gürcü kralının sonunda sabır gösterdiğini ve "Müslümanların duygularına saygı duyduğunu" söylemektedir. İyi eğitimli bir lider olarak, diğer dinlere hoşgörüyü vaaz etti, Müslümanlara ve Yahudilere vergi ve askerliği kaldırdı ve Sufileri ve Müslüman alimlerini korudu.
Güçleri tükenen ve kendisi de yaralanan İlgazi, perişan bir halde Mardin'e döndü. Didgori savaşı, İlgazi ordularının baskısı altında kalan Haçlı devletlerine yardımcı oldu. Latin prensliklerinin ana düşmanının zayıflaması, Kral II. Baudouin yönetimindeki Kudüs Krallığı için faydalı oldu.
Didgori zaferi, Gürcistan'ın 11-12. yüzyıl sonlarında askeri bir güç olarak ortaya çıkışını sağladı ve Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki politik dengeyi Gürcü kültürel ve siyasi üstünlüğü lehine olacak biçimde değiştirdi.

Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti, varlığı boyunca kullandığı resmi adıyla Ermenistan Cumhuriyeti (Ermenice: Հայաստանի Հանրապետություն, romanize: Hayastani Hanrapetut'yun), resmi olmayan adıyla Birinci Ermenistan Cumhuriyeti, Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti'nin dağılmasından sonra Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından kurulan bir de facto bir hükûmetti. Uluslararası alanda tanınmamış ve 28 Mayıs 1918 tarihinde kurulduğu zaman eski Rus İmparatorluğu'nun Erivan Guberniyası ve Kars Oblastı'nda yüzölçümü 8.913 kilometrekarelik arazide iddialarda bulunmuştur. Kızıl Ordu'nun 29 Kasım 1920 tarihinde Erivan'a girmesiyle son bulmuştur.

Gümrü Antlaşması
11. Ordu (SSCB)
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti
Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti

Yaqub Mahmudov (14 Ekim 2014). "İRƏVAN VƏ ƏTRAFINDAKI TORPAQLAR ERMƏNİLƏRƏ HANSI ŞƏRTLƏRLƏ VERİLMİŞDİ" (Azerice). azerbaijan-news.az. 29 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Temmuz 2015.

Eruşeti (Gürcüce: ერუშეთი; okunuşu: “eruşeti”), Gürcistan’ın tarihi ve coğrafi bölgelerinden biridir. Kura Nehri’nin yukarı havzasında yer alır. Bugün Türkiye sınırları içinde, Ardahan ilinin bir parçasıdır. Öte yandan Eruşeti, tarihsel Tao-Klarceti'yi oluşturan bölgelerden biridir.
Günümüzde yaklaşık olarak Ardahan ilinin Hanak ve Damal ilçelerini kapsayan Eruşeti, tarihsel bölgeler Samtshe'nin güneyinde, Cavaheti'nin kuzeyinde ve Artaani'nin kuzeyinde yer alır. Arsiani Dağları ile Niali Ovası arasındaki toprakları kapsıyordu. Eski dönemde Artaani'yle birlikte Tsunda prensliği içinde yer alıyordu. Ortaçağ tarihi geleneğine göre, bölgeye adını veren Eruşeti adlı yerleşme, Gürcistan’ın en eski Hıristiyanlık merkeziydi. Eruşeti Kilisesi, Gürcistan’daki ilk Hıristiyanlık mabedi olarak kabul edilir. Eruşeti piskoposu bu kilisede ikamet ediyordu. 16. yüzyılın ortasında Eruşeti Osmalıların eline geçti. 93 Harbi'nde ise bölgeyi Ruslar ele geçirdi. Gürcü arkeolog Ekvtime Takaişvili 1902 yılında Eruşeti'yi ziyaret ettiğinde, Gürcü dilini yalnızca Eruşeti köyündeki yaşlılar anlayabiliyordu. Bir süre Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Eruşeti bölgesi, Sovyet Rusya ile Ankara Hükümeti arasında 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması'ya Türkiye'ye bırakıldı.
Eruşeti bölgesinde Kondureli, Komki, Tsurmani, Tikani, Guguba, Börk, Çoti, Verana Nakalakevi, Nakalakevi, Orazaki, Gudaneti, Hoşureti, Eruşeti, Veli, Cvarishevi, Vardosani ve Çihireti gibi çok eski yerleşim yerleri bulunmaktadır. Bu yerleşim yerlerinde Osmanlı dönemi öncesinden kalma çok sayıda kale ve kilise kalıntıları vardır. Hanak yakınlarındaki Eruşeti köyünde yalnızca harap bir apsisi bulunan üç nefli bazilika, 1990 yılında Bruno Baumgartner tarafından Eruşeti Kilisesi olarak tanımlanmıştır. Takaişvili tarafından tanımlanan diğer anıtlardan Guguba Kilisesi, 1960'larda insan eliyle tamamen yıkılmıştır.
Bugünkü Gürcistan'da "Eruşeti" adı Türkiye sınırı boyunca dağlık bir alanın adı olarak kullanılmaktadır.

Ferhatlı, Artvin ilinin Ardanuç ilçesine bağlı bir köydür.

Ferhatlı köyünün bilinen eski adı Ahiza'dır. Gürcüce eski kaynaklarda rastlanan Ahiza (ახიზა) adı, Türkçeye de aynı şekilde girmiştir. Nitekim Çıldır Eyaleti'nin 1694-1732 dönemini kapsayan Osmanlı cebe defteri ile Artvin vilayeti üzerine 1927 tarihli Osmanlıca bir yayında Ahiza (آخيذه) biçiminde yazılmıştır.
Ahiza köyü, Gürcü kralı Vahtang Gorgasali'nin 5. yüzyılda Tao-Klarceti bölgesinde kurdurduğu on iki Gürcü piskoposluk merkezinden biriydi. Piskoposluk merkezi olan Ahiza Kilisesi dışında, köyde günümüze kalıntıları ulaşan iki Gürcü kilise 9-10. yüzyılda inşa edilmiştir. Nitekim Osmanlılar, eski bir Gürcü yerleşimi olan Ahiza köyü ile köyün içinde yer aldığı Klarceti bölgesini 16. yüzyılda Gürcülerden ele geçirmiştir.
Ahiza, Osmanlı idaresinin kurduğu Ardanuç livasının Ardanuç nahiyesine bağlı köylerden biriydi. 1574 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahrir defterine göre köyün nüfusu 24 haneden oluşuyordu. Nüfusun tamamı bu tarihte Hristiyan olarak kalmıştı. 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Liva-i Ardanuç adlı Osmanlı tahrir defterine göre ise, köyün nüfusu 16 haneye düşmüştü. Bu süre içinde 8 hane köyden ayrılmış, 4 hane Müslüman olmuş, 12 hane ise Hristiyanlığını korumuştu. 
Ahiza köyü, 1694-1732 dönemini kapsayan Osmanlı cebe defterine göre, Çıldır Eyaleti'nin Ardanuç livasının Ardanuç nahiyesine bağlıydı. Hicri 1114 (1702/1703) tarihinde hasılası 3.000 akçe olan köy Süleyman adında birine verilmişti.
Ahiza köyü, 1835 tarihli Osmanlı mufassal defterine göre Çıldır Eyaleti'nin Ardanuç sancağına bağlıydı. Askere alma ve vergi tahsil etme amacıyla sadece erkek nüfusunun tespit edildiği bu tarihte köyde 23 hane 56 erkek kaydedilmiştir. Erkek sayısı kadar kadın eklenince, Ahiza köyünün toplam nüfusunun yaklaşık 112 kişiden oluştuğu ortaya çıkar. Bu deftere göre köyde sadece Müslümanlar yaşıyordu.
Ahiza köyü, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus idaresinin 1886 tarihli nüfus tespitinde Ahiza (Ахиза) olarak kaydettiği yerleşim, Artvin sancağının Ardanuç kazasına bağlı Gümüşhane sancağının üç köyünden biriydi. Köyün nüfusu, 97'si erkek ve 90'ı kadın olmak üzere 28 hanede yaşayan 187 kişiden oluşuyordu. Bu nüfus, bir hane hariç "Türk" olarak kaydedilmiştir. Bir hanede ise, 2'si erke ve 6'sı kadın olmak üzere 8 Gürcü yaşıyordu.
Ahiza köyü, Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında Rusların bölgeden çekilmesinin ardından Gürcistan'ın sınırları içinde kaldı. 7 Mayıs 1920 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya, Artvin sancağını Gürcistan'ın bir parçası olarak tanıdı. Ancak Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Sovyet Rusya ile Ankara Hükümeti arasında 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması'yla Ahiza köyünü de kapsayan Artvin bölgesi Türkiye'ye bırakıldı.
Ahiza, 1922 yılında Artvin livasında yapılan nüfus tespitinde "Ahiza" adıyla merkez kazasının Ardanuç nahiyesinin bir köyüydü. Nüfusu, 38'i kadın ve 35'i erkeke olmak üzere, 23 hanede yaşayan 73 kişiden oluşuyordu. Bu tespitte nüfusun tamamı "Türk" olarak yazılmıştır. Ahiza Türkçe olmadığı için köyün adı 1925 yılında Ferhatlı olarak değiştirilmiştir. Ferhatlı, 1940 genel nüfus sayımında Çoruh vilayetinin Artvin kazasının Ardanuç nahiyesinin köylerinden biriydi ve nüfusu 147 kişiden oluşuyordu. 1965 yılına gelindiğinde köyde yaşayan insan sayısı 195 kişiye ulaşmıştı ve bu nüfus içinde 74 kişi okuma yazma biliyordu.
Ferhatlı köyünde kalıntıları bugüne ulaşan iki Gürcü kilisesi bulunmaktadır. Bu kiliselerden biri köyün batısında, diğeri ise güneyinde yer alır. Her iki kilise de tek nefli yapı olup 9-10. yüzyılda inşa edilmiştir. Orta Çağ'da Klarceti bölgesinin iki büyük kalesinden biri olan Ahiza Kalesi, Ahiza köyünün iki kilometre kadar kuzeyinde, Cehennem Deresi'nin sağ kıyısında yer alır.

Ferhatlı köyü, Artvin il merkezine 37 km, Ardanuç ilçe merkezine 5 km uzaklıktadır.

Ferhatlı, Ardanuç için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Handztalı Grigol (Gürcüce : გრიგოლ ხანძთელი, Grigol Handzteli) (759 – 5 Ekim 861) önde gelen bir Gürcü dini figürü ve Tao-Klarceti'deki çok sayıda manastır topluluğunun kurucusu ve lideridir.
Kartli'de aristokrat bir ailede doğan Grigol, Grigol'ün eniştesi olan İberya Prensi Nerse'nin sarayında büyüdü. Genç yaşta evini terk etti ve Gürcistan'ın Araplar tarafından istila altında bulunmayan tek bölgesi Klarceti'de (günümüzde Kuzeydoğu Türkiye'de bulunuyor) bir keşiş oldu. Opiza Manastırı'nda (ოპიზა) geçirdiği kısa süreden sonra, Handzta'da (ხანძთა) kendi manastırını kurdu. Manastır kısa sürede bölgedeki Hristiyanların ilgisini çekti. Klarceti'de birkaç başka manastır daha kurdu ve daha sonra Arşimandritleri olarak seçildi. Manastırlar ve onların yazıtları yüzyıllar boyunca bilgelik merkezleri olarak işlev gördüler ve ulusal Gürcü kültürünün gelişmesinde önemli  rol oynadılar.
Aynı zamanda İberya Prensi I. Aşot Kuropalati, Abbasi Halifeliği veya Bizans İmparatorluğu gibi diğer bölgesel güçlerden bağımsızlık iddiasında bulunmak için Klarceti'deki Artanuci'yi ikametgâhı ve kalesi olarak seçmişti. Grigol, Kafkasya'daki Müslüman varlığına karşı halkın duyarlılığını harekete geçirmede önemli rol oynadı. Etkisi o kadar güçlendi ki, Gürcü prenslerinin hem siyasi hem de özel hayatlarını etkileyebildi.
Handztalı Aziz Grigol, takipçileri ve müritleriyle çevrili olarak 861 yılında bir asırlık yaşlarında öldü. Gürcü Ortodoks Kilisesi, hatırasını 18 Ekim'de öldüğü gün olarak anıyor. Hayatı, 951 yılında Giorgi Merçule tarafından yazılan hagiografik eserde derlenmiştir.

Göle, Ardahan iline bağlı bir ilçe ve bu ilçenin merkezidir.

Göle adının, Gürcüce Kola (კოლა / "k'ola") adının değişikliğe uğramasıyla ortaya çıkmış olduğuna dair görüşler vardır. Kola adı ise antik çağ krallığı Kolhis'in Gürcücedeki adı olan Kolha'dan gelir. Nitekim 1854 tarihli Kiepert haritasında Göle bölgesi, Gürcüce Kola, Türkçe "Kjöla" (Göle) ve Ermenice "Kogh" (Koğ) biçiminde geçer.
Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili orada yaşayan halkın bölgeyi “Göl” (Göle değil) olarak adlandırdığını yazar. Etrafı dağlarla çevirili olan ve geniş bir çukuru andıran ovanın baharda karların erimesiyle sularla dolup bataklığa, hatta göle dönüştüğünü, Kura Nehri'nin kaynaklandığı bu bölgeye Türkçede bundan dolayı “Göl” denmiş olabileceğini belirtir.

Bugünkü Göle ilçesinin merkezi olan kasabanın adı Göle değil, Merdenik'ti. Nitekim 1854 tarihli Kiepert haritasında da Merdenik olarak geçer. 93 Harbi'nin ardından Göle bölgesine hakim olan Ruslar ise, yerleşimin adını Merdenek (Мерденек) biçiminde yazmıştır. Rus idaresinde Merdenek Göle kazasının "Yunan Nahiyesi" bağlı köylerden biriydi ve 1886 yılında nüfusu 138 kişiden oluşuyordu. Rumlardan oluşan bu nüfus 1896 yılında 210 kişi, 1906 yılında 300 kişi olarak tespit edilmiştir. Köyün nüfusunun bu kadar hızlı artması, Rus idaresince yeni nüfusun yerleştirildiğini göstermektedir.
Gürcü araştırmacı Konstantine Martvileli'nin Birinci Dünya Savaşı sırasında Ardahan bölgesini gezdiği sırada da köyün nüfusu Rumlardan oluşuyordu. Merdenek köyünde bir kale ve üç kilise vardı. Ancak kilise yıkılmış, geriye duvar parçaları kalmıştı. Kalenin ise sadece bir duvarı sağlamdı. Köyden iki kilometre uzakta büyük bir kale bulunuyordu ve halk bu kaleyi "Köroğlu Kalesi" olarak adlandırıyordu. Martvileli'ye göre büyüklük açısından bu kalenin Mgeltsihe'den geri kalır tarafı yoktu. Çok iyi bir işçiliğe sahip olan kale ormanın içinde sağlam halde duruyordu. Dağın tepesi, uzunluğu yarım kilometre kadar olan bu kalenin surlarıyla çevriliydi. Kalenin içinde yüksek kuleler vardı. Kuleler de ayakta duruyordu. Kale içindeki yapılar ise yıkılmıştı. Ulaşımı zor olan bu kalenin içinden bilinmeyen bir yere bir tünel uzanıyordu.
1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Merdenik (مردەنیك) olarak kaydedilmiş olan köy, Göle kazasının merkez nahiyesi sayılan Merdenik nahiyesinin 29 köyünden biriydi. Bu tarihten kısa bir süre sonra Merdenik'in adının Göle olarak değiştirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim 1935 genel nüfus sayımında Merdenik adı geçmemektedir. Göle kazasının idari merkezi Göle adıyla kaydedilmiş olup bu sırada kaza merkezinde sadece 811 kişi yaşıyordu. 1965 genel nüfus sayımında Göle kasabasının nüfusu 3.826 kişiye ulaşmıştı ve bu nüfus içinde 1.689 kişi okuma yazma biliyordu.

Eski adı Kola olan Göle, MÖ 4. yüzyılda İberia Krallığı sınırları içinde, Tzunda Prensliği'ne bağlıydı. MÖ 2.-1. yüzyıllarda Ermenistan Krallığı sınırları içinde kaldı. Bölge daha sonra Ermeniler ile Gürcüler arasında birkaç kez el değiştirdi. Kolalı Çocukların Şehadeti (9. yüzyıl) adını taşıyan Gürcüce bir hagiografiye göre 6. yüzyılda dokuz Kolalı (Göleli) çocuk Kura Nehri'nin “Ayazma” denilen kaynağında vaftiz olup Hristiyanlığı kabul etmiş ve bundan dolayı annesi ve babası tarafından öldürülmüştür. Göle Gürcü yönetimi altındayken Emeviler tarafından istila edildi. 9. yüzyılda İberia kralı I. Aşot (813–826/830) Arapları bölgeden çıkardı ve Göle Gürcistan Krallığı'na katıldı. 11. yüzyılda Göle ve yöresi Büyük Selçukluların eline geçti. 13. yüzyılın ortalarından itibaren Göle Gürcü atabegleri devleti Samtshe-Saatabago'nun yönetimi altındaydı. 16. yüzyılın sonlarında Gürcü atabegler Osmanlılara karşısında tutunamadı ve Göle Osmanlı Devleti tarafından ele geçirildi.
Bugünkü Göle ilçesi toprakları Osmanlı kayıtlarında Ardahan-i Küçük, bugünkü Ardahan bölgesi ise Ardahan-i Büzürg (Büyük Ardahan) olarak geçer. Ardahan-i Küçük (Küçük Ardahan), Hicri 981 (1573/74) tarihli icmal defterine göre, Gürcistan Vilayeti içinde bir livaydı. Ardahan-i Küçük livası, Güney, Kuzey, Hoçvan ve Germücek nahiyelerinden oluşuyordu. Güney nahiyesi 65 köyü, Kuzey nahiyesi 121 köyü, Hoçvan nahiyesi 66 köyü ve Germücek nahiyesi 19 köyü kapsıyordu. Sonraki dönemde bu bölge, Çıldır Eyaleti'nin livalarından biri olmuştur.
Göle bölgesi, uzun süre Osmanlı yönetimi altında kaldıktan sonra, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca, savaş tazminatının bir parçası olarak Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus yönetimi sırada Göle, Ardahan sancağına bağlı bir kazaydı (uçastok) ve kazanın yönetim merkezi Okami köyüydü. Göle kazası Arpaşen, Karavenk, Okam ve Hoçevank nahiyelerinden (маркяз: merkez) oluşuyordu. Kazadaki Yunan (Rum) nüfuslu köyler de "Yunan Nahiyesi" (сельское общество: kırsal topluluk) statüsüne sahipti. 1886 yılında Rusların yaptığı nüfus sayımına göre Göle'de 9.208 kişi yaşıyordu. Nüfusun 5.432'si (%59) Kürt, 2.755'i (%29,9) Rum, 846'sı (%9,2) Türk, 121'i (%1,3) Ermeni ve 54'ü (%0,6) Türkmen'di.
1907 yılında bölgeyi gezen Gürcü tarihçi Ekvtime Takaişvili'nin verdiği bilgiye göre o tarihte Göle'nin nüfusu Müslüman Gürcüler, Meshiler, Kürtler, Rumlar ve Ermenilerden oluşuyordu. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında, Osmanlı ülkesine göç eden Müslüman Gürcülerin yerlerine Rus idaresi tarafından Rumlar ve Ermeniler yerleştirilmiştir. Resmi verilere göre Göle'nin de içinde yer aldığı Ardahan sancağından 1.407 hane veya 22.843 kişi Osmanlı ülkesine göç etmiştir.
I. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinden sonra Göle fiilen bağımsız Ermenistan sınırları içinde yer aldı. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması'yla da Türkiye'ye bırakıldı.
Göle, 1928 tarihli Osmanlı köy listesinde Kars vilayetine bağlı bir kaza olarak geçer. Göle kazası, Merdenik, Okam ve Hoçovan nahiyelerinden oluşuyordu. Merkez nahiyesi olarak da bilinen Merdenik nahiyesine 29, Okam nahiyesine 26 ve Hoçovan nahiyesine 20 köy bağlıydı. Merdenik nahiyesinin idari merkezi Merdenik köyü, Okam nahiyesinin idari merkezi Okam köyü, Hoçovan nahiyesinin idari merkezi ise Hasköy'dü.
Kars iline bağlı bir ilçe olan Göle, 27 Mayıs 1992 tarihinde Ardahan iline bağlanmıştır. Göle ilçe merkezinde belediye teşkilatı 1926'da kurulmuştur.

İlçenin sınırları kuzeyinde Ardahan ili, güneyinde Kars'ın Selim ilçesi, doğusunda Kars'ın Susuz ilçesi, kuzey batısında Erzurum'un Olur ilçesi, güney doğusunda Kars ili, güney batısında Erzurum'un Şenkaya ilçesi ile çevrilidir. İl merkezine olan uzaklığı 45 km'dir.
İlçe merkezi ortalama rakımı 2.018 metre olan düz bir alana kurulmuştur. köyler ise kısmen düz ve kısmen de engebeli arazi üzerine yerleşmiştir. İlçenin yüzölçümü 1.290 km²dir. Arazinin bir kısmı orman örtüsü ile diğer kısımları ise çayır ve mera ile kaplıdır. Ardahan ormanlarının yaklaşık %65'i Göle ilçesinde bulunmaktadır. İlçenin her tarafı yeşil olduğu için Yeşil Göle adını almıştır. Kışları uzun, çok sert ve soğuk, yazları ise ılık ve yağışlı geçen karasal iklime sahiptir. Kış aylarında soğukluk -30 ya da 35 dereceye kadar düşer. Çok sert geçen kış aylarında yağan karın kalınlığı en az bir metreye ulaşır. Göle ovası, çukurluğu nedeniyle kış boyunca kimi zaman sisli günler geçirir. Yaz aylarında ise sıcaklık 25-30 dereceye kadar yükselir.

Göle kültürlü bir nüfus yapısına sahip farklı etnikleri bünyesinde bulundurur. Bunlar Kürtler, Acemler, Yerliler, Terekemeler, Türkmenler vb. olarak sıralanabilir. Göle, nüfus ve yüzölçümü bakımından Ardahan'ın en büyük ilçesidir.

İlçe ekonomisi genelde hayvancılığa dayanmaktadır. İlçe, bölgenin en önemli canlı hayvan yetiştirme merkezlerindendir. Hayvan besiciliği ve mandıracılığı olmak üzere iki kısımda gerçekleştirilmektedir. Ayrıca hayvancılığın ve tarımın gelişmesi için ilçede "İnekhane" de denilen Göle Tarım İşletmesi kurulmuştur. Tarımsal faaliyetlerde arpa, buğday, yulaf ve patates ekimi yapılmaktadır. Büyükbaş hayvancılığın yanı sıra küçükbaş hayvancılık ile tavuk, hindi, kaz, ördek gibi kümes hayvanları da yetiştirilmektedir, ayrıca arıcılık da yapılmaktadır.
Ticaret alanında ise alışveriş merkezleri, bakkal, market, marangoz, tamir atölyeleri, internet kafeler, kahvehaneler ve altısı fabrika düzeyinde sanayi tesisleri olmak üzere onlarca mandıra hizmet vermektedir. İlçe, hayvancılık ve ormancılıkta bölgesinin merkezi konumundadır. Hayvancılık alanında Tarım İşletmesi, ormancılık alanında ise Orman İşletmesi hizmet vermektedir. Göle'nin sahip olduğu iktisadi güç, Ardahan da dahil olmak üzere ile bağlı ilçelerin hepsinden büyüktür. Bu yönüyle Göle, Ardahan ilinin ticaret merkezidir.

İlçe turizm açısından önemli bir potansiyele sahip olup, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekecek görmeye değer tarihî eserleri bulunmaktadır. Bunlar arasında, Dedeşen köyünde yer alan türbe, cami, kümbet; Kalecik köyündeki Kalecik Kalesi ve Uğurtaşı köyü kalesi bulunmaktadır. Yavuzlar, Çakıldere, Günorta, Uğurtaşı ve Yiğitkonağı gibi birçok köyde kilise ve şapel kalıntıları bulunmaktadır.
Köprülü (korevenk) beldesinde Ziyaret Tepesi denilen ve eskiden büyük bir Ermeni Manastırı'nın olduğu tepeden beldenin ortasına çıkan yaklaşık 2 km uzunluğunda bir tünel bulunmaktadır. Keza Köprülü beldesinde Âşık Kerem'in yaslanıp saz çaldığı basının direkleri oturduğu yerin ve sazının baş kısmının izi olduğu söylenen Kerem'in Taşı denen bir kaya mevcuttur. Defineciler bu taşı da yerinden aşağı yuvarlamışlar.
İlçede, 1995 yılından bu yana her yıl ulusal bir festival olan Kaşar Festivali yapılmaktadır. Bu festival ilçeye canlılık getirmektedir.

Göle Belediyesi 12 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Göle Kaymakamlığı 2 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti (Gürcüce: საქართველოს დემოკრატიული რესპუბლიკა, Sakartvelos Demokratiuli Respublika), Gürcistan'ın 1918-1921 arasında bağımsız olduğu dönemdeki adıdır.
Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, Rus İmparatorluğu'nun parçalanmasına yol açan 1917 Devrimi'nin ardından kuruldu. Kuzeyde Kuban Halk Cumhuriyeti, Dağlık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ve Rusya, güneyde Osmanlı Devleti ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti, güneydoğuda Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bulunuyordu. Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti 107.600 km²'lik bir alana yayılıyordu (bugünkü Gürcistan'ın yüzölçümü ise 69.700 km²'dir) ve 2,5 milyon bir nüfusa sahipti.
Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti Tiflis, resmî dili Gürcüce'ydi. Bağımsızlığını, Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti'nin dağılmasının hemen ardından, Sosyal Demokrat Menşevikler tarafından 26 Mayıs 1918'de ilan etmişti. Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti, iç ve dış sorunlarını daha çözemeden, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin Kızıl Ordu'su tarafından işgal edildi ve ülkede Şubat-Mart 1921'de Sovyet cumhuriyeti kuruldu.

1917 Şubat Devrimi'nden ve Kafkasya'daki çarlık yönetiminin çöküşünden sonra, güçlerin çoğu Rusya Geçici Hükümeti'nin Özel Transkafkasya Komitesi'ne (Ozakom, Osobyi Zakavkazskii Komitet'in kısaltması) aitti. Gürcistan'daki tüm sovyetler (konseyler), Petrograd Sovyeti'nin önderliğini izleyen ve Geçici Hükûmeti destekleyen Gürcistan Sosyal Demokrat Partisi tarafından sıkı bir şekilde kontrol ediliyordu. Bolşevik Ekim Devrimi durumu büyük ölçüde değiştirdi. Kafkas Sovyetleri, Vladimir Lenin'in rejimini tanımayı reddettiler. Eski Kafkas ordusunun giderek artan Bolşevik asker kaçaklarının tehdidi, bölgedeki etnik çatışmalar ve anarşi, Gürcü, Ermeni ve Azeri politikacıları Transkafkasya Komiserliği (14 Kasım 1917) ve daha sonra bir yasama organı Sejm (23 Ocak 1918) olarak bilinen birleşik bir bölgesel otorite kurmaya itti. 22 Nisan 1918'de Sejm - Nikolay Çheidze cumhurbaşkanıydı - Transkafkasya'yı Evgeni Gegeçkori ve daha sonra Akaki Çhenkeli'nin başkanlık ettiği idarî bir Transkafkasya hükûmeti ile bağımsız bir demokratik federasyon ilan etti.
19. yüzyılın sonlarından itibaren İlia Çavçavadze ve diğer entelektüellerin fikirlerinden etkilenen birçok Gürcü, ulusal bağımsızlık konusunda ısrar etti. Gürcü Ortodoks Kilisesi'nin otosefalinin yeniden sağlanması (12 Mart 1917) ve Tiflis'te bir ulusal üniversite kurulması (1918) ile kültürel ulusal uyanış daha da güçlendirildi. Bunun aksine, Gürcü Menşevikler Rusya'dan bağımsızlığı Bolşevik devrimine karşı geçici bir adım olarak gördüler ve Gürcistan'ın bağımsızlık çağrılarını şovenist ve ayrılıkçı olarak değerlendirdiler. Transkafkasya birliği kısa sürdü. Artan iç gerilimler ve Alman ve Osmanlı imparatorluklarının baskısıyla zayıflayan federasyon, 26 Mayıs 1918'de Gürcistan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle çöktü. İki gün sonra Ermenistan ve Azerbaycan da bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Gürcistan hemen Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından tanındı. Genç devlet, kendisini Alman koruması altına almak ve büyük ölçüde Müslümanların yaşadığı bölgelerini (Batum, Ardahan, Artvin, Ahaltsihe ve Ahalkalaki şehirleri dâhil) Osmanlı hükûmetine bırakmak zorunda kaldı (Batum Antlaşması, 4 Haziran). Ancak Alman desteği, Gürcülerin Abhazya'dan gelen Bolşevik tehdidini geri püskürtmelerini sağladı. Alman kuvvetleri neredeyse kesin olarak Friedrich Freiherr Kress von Kressenstein'ın komutası altındaydı. Birinci Dünya Savaşı'ndaki Alman yenilgisinin ardından Gürcü hükûmetinin izniyle İngiliz işgal güçleri ülkeye geldi. İngilizler ve yerel halk arasındaki ilişkiler, Almanlarla olduğundan daha gergindi. İngilizlerin elindeki Batum, 1920 yılına kadar Gürcistan'ın kontrolü dışında kaldı. Aralık 1918'de, Tiflis'te de bir İngiliz kuvveti konuşlandırıldı.
Gürcistan'ın komşuları ile ilişkileri sıkıntılıydı. Ermenistan, Denikin'in Belarus hükûmeti ve Azerbaycan ile olan toprak anlaşmazlıkları ilk iki vakada silahlı çatışmalara yol açtı. Bir İngiliz askeri misyonu, bölgedeki tüm Bolşevik karşıtı güçleri güçlendirmek için bu çatışmalara aracılık etmeye çalıştı. Beyaz Rus ordu kuvvetlerinin yeni kurulan devletlere ilerlemesini önlemek için bölgedeki İngiliz komutan, Kafkasya boyunca Denikin'in geçmesine izin verilmeyecek bir hat çekerek hem Gürcistan hem de Azerbaycan'a geçici yardım sağladı. Denikin kuvvetlerinin İngiliz pozisyonuna rağmen işgal tehdidi, 16 Haziran 1919'da Gürcistan ve Azerbaycan'ı karşılıklı bir savunma ittifakında bir araya getirdi.
14 Şubat 1919'da Gürcistan, Gürcistan Sosyal Demokrat Partisi'nin %81,5 oyla kazandığı parlamento seçimlerini yaptı. 21 Mart'ta Noe Jordania, yerel Bolşevik aktivistlerin kışkırttığı ve büyük ölçüde Rusya'dan desteklenen silahlı köylü isyanlarıyla uğraşmak zorunda kalan üçüncü hükûmeti kurdu. Bunlar Abhazlar ve Osetler gibi etnik azınlıklar tarafından yapıldığında daha da sıkıntılı hale geldi.
Bununla birlikte, toprak reformu nihayet Gürcistan Sosyal Demokrat Parti hükûmeti tarafından iyi idare edildi ve ülke, Rusya'da Bolşeviklerin kurduğu "proletarya diktatörlüğü" ile keskin bir tezat oluşturan çok partili bir sistem kurdu. 1919'da yargı sisteminde ve yerel özyönetimde reformlar yapıldı. Abhazya'ya özerklik verildi. Bununla birlikte, 1920 yılının Mayıs ayında tanık olunduğu gibi, etnik sorunlar, özellikle Osetler açısından ülkeyi rahatsız etmeye devam etti.

1920 yılına, Rusya SFSC'nin artan tehditleri damgasını vurdu. Beyaz hareketin yenilgisi ve Kızıl Ordunun Kafkasya sınırlarına ilerlemesi ile cumhuriyetin durumu son derece gergin hale geldi. Ocak ayında Sovyet liderliği Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'a Güney Rusya ve Kafkasya'daki Beyaz ordulara karşı bir ittifak teklif etti. GDC Hükûmeti, tarafsızlık ve müdahale etmeme politikasına atıfta bulunarak herhangi bir askerî ittifaka girmeyi reddetti, ancak bunun Gürcistan'ın bağımsızlığının Moskova tarafından tanınmasına yol açması umuduyla iki ülke arasındaki ilişkilerin siyasî bir çözümüne yönelik müzakereler önerildi. Gürcülerin Rus liderler tarafından reddedilmesine yönelik şiddetli eleştiriyi, yerel komünistlerin başarısızlıkla sonuçlanan hükûmet karşıtı kitlesel protestolar düzenleme girişimleri izledi.

Nisan 1920'de 11. Kızıl Ordu, Azerbaycan'da bir Sovyet rejimi kurdu ve Gürcü Bolşevik Sergo Orconikidze, Gürcistan'a ilerlemek için Moskova'dan izin istedi. Lenin ve Sovnarkom tarafından resmî izin verilmemiş olsa da, yerel Bolşevikler, 3 Mayıs 1920 darbesinin öncüsü olarak Tiflis Askeri Okulunu ele geçirmeye çalıştılar, ancak General Kvinitadze tarafından başarılı bir şekilde geri püskürtüldüler. Gürcü hükûmeti seferberliğe başladı ve Giorgi Kvinitadze'yi başkomutan olarak atadı. Bu arada, Gürcistan'ın Gence'deki Azeri milliyetçi isyanına yardım sağladığı iddiasına yanıt olarak, Sovyet güçleri Gürcü topraklarına girmeye çalıştı, ancak Kızıl Köprü'deki kısa sınır çatışmalarında Kvinitadze tarafından püskürtüldüler. Birkaç gün içinde Moskova'da barış görüşmeleri yeniden başladı. Tartışmalı 7 Mayıs Moskova Barış Antlaşması hükûmlerine göre, Gürcü bağımsızlığı Bolşevik örgütlerin yasallaşması ve yabancı birliklerin Gürcü topraklarında bulunmasına izin vermeme taahhüdü karşılığında tanındı.
16 Aralık 1920'de Gürcistan'a üyelik verilmesi üzerine Milletler Cemiyeti'nde bir oylama yenilendi: 10'u onay, 13'ü aleyhte ve 19'u çekimser kaldı. Gürcistan 27 Ocak 1921'de Müttefikler tarafından hukukî olarak tanındı. Ancak bu, ülkenin Kızıl Ordu tarafından yeni kurulan SSCB'ye ilhâk edilmesini engellemedi.
Azerbaycan ve Ermenistan Kızıl Ordu tarafından Sovyetleştirildikten sonra, Gürcistan kendisini düşman Sovyet cumhuriyetleriyle çevrili buldu. Dahası, İngilizler Kafkasya'yı çoktan tahliye ettiği için ülke herhangi bir dış destekten mahrum kaldı.
Sovyet kaynaklarına göre Gürcistan'la ilişkiler, barış anlaşmasının ihlâl edildiği iddiaları, Gürcü Bolşeviklerinin yeniden tutuklanması, Gürcistan'dan Ermenistan'a geçen konvoyların engellenmesi ve Gürcistan'ın Kuzey Kafkasya'daki silahlı isyancılara yardım ettiğine dair güçlü şüphe nedeniyle kötüleşti. Gürcistan ise Moskova'yı ülkenin çeşitli bölgelerindeki hükûmet karşıtı isyanları ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ile tartışmalı Zakatala bölgesindeki sınır olaylarını kışkırtmakla suçladı. Lori “tarafsız bölgesi” bir başka zorluktu, çünkü Sovyet Ermenistan'ı, Gürcistan'ın Ermenistan Cumhuriyeti'nin düşüşünden bu yana bölgede konuşlanmış olan askerlerini geri çekmesini kategorik olarak talep etti.

26 Mayıs 1918'de ilan edilen Gürcistan Bağımsızlık Akti, ülkenin gelecekteki demokrasisinin temel ilkelerini özetledi. Bu kanuna göre, "Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, milliyeti, mezhebi, toplumsal konumu veya cinsiyeti ne olursa olsun, her vatandaşa kendi sınırları dâhilinde siyasî haklarını eşit derecede garanti etmektedir." Aynı gün kurulan ilk hükûmetin başında Noe Ramişvili vardı. 1918 Ekim ayında, Gürcistan Ulusal Konseyi Parlamento'nun adını değiştirdi ve 14 Şubat 1919'da yeni seçimler yapılacağını duyurdu.

İki yıllık tarihi boyunca (1919-1921) Nikolay Çheidze'nin başkanı olduğu yeni seçilen Gürcistan Kurucu Meclisi, 126 yasa kabul etti; bunlara vatandaşlık yasaları, yerel seçimler, savunma, resmî dil, tarım, hukuk sistemi, etnik azınlıklar için siyasî ve idarî düzenlemeler (Abhazya Halk Konseyi ile ilgili bir yasa dâhil), ulusal bir halk eğitimi sistemi ve diğer bazı maliye ve para politikası, demiryolları ve ticaret ve yerli üretim ile ilgili yasa ve yönetmelikler. 21 Şubat 1921'de Sovyet saldırganlığının başlangıcıyla karşı karşıya olan Kurucu Meclis, ulusun tarihindeki ilk modern temel yasa olan Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin anayasasını kabul etti.
Hükûmetin başkanı, bir yıllık görev süresi için parlamento tarafından onaylanan icra başkanıydı (görev üst üste iki dönemden fazla tutulamaz). Başkan bakanları atadı ve ülkeyi yönetmekten ve Gürcistan'ı dış ilişkilerde temsil etmekten sorumluydu. 1919 yılı Gürcistan hükûmeti jüri duruşmaları hakkında b

Gürcistan Krallığı (Gürcüce: საქართველოს სამეფო, sakartvelos samepo ya da "Birleşik Gürcistan" - ერთიანი საქართველო “ertiani sakartvelo”) ya da Gürcü İmparatorluğu, Orta Çağ'da kurulmuş olan Gürcü devleti. Gürcistan pek çok alanda, Altın Çağ olarak adlandırılan dönemi bu krallık zamanında yaşamıştır.
Gürcistan Krallığı'nın kuruluşu, Tao Prensi III. Davit'in üvey oğlu III. Bagrat'ı Kartli kralı ilan etmesine kadar uzanır. III. Davit 978'de III. Bagrat'ı Egrisi-Abhazya'nın da kralı ilan etti. III. Bagrat 1008 yılında babasının idaresindeki İberya'yı aldı. Bu şekilde Gürcistan'ı tek bir devlet çatısı altında birleştirdi ve kendisi de birleşik Gürcistan'ın, Gürcistan Krallığı'nın ilk hükümdarı oldu. Bu dönemde, Kaheti-Hereti dışında, bütün Gürcü krallıkları ve prenslikleri bu birleşik krallığın sınırları içinde kalıyordu. Tiflis ve çevresi de Arap emirliğinin egemenliği altındaydı. Gürcistan Krallığı'nin başkenti Uplistsihe'ydi. Krallığı Bagratlılar da denilen Bagrationi Hanedanı üyeleri yönetiyordu. Gerçekte 8. yüzyılda başlamış olan Gürcistan'ı tek devlet altında toplama sürecini Kurucu Davit tamamlamıştır. 1104 yılında Kaheti-Hereti'yi, 1122 yılında da Tiflis ve çevresini ele geçirdi. 12. yüzyılda Gürcistan bölgenin en güçlü devleti haline gelmiş ve sınırları bütün Kafkasya'yı kaplıyordu.
Gürcistan 1225'te Celaleddin Harzemşah tarafından istila edildi. Bunu Moğol istilası izledi. Gürcistan 1242 yılında Moğol İmparatorluğu'na bağlı bir krallık haline geldi. Moğollar 1247'de Gürcistan'ın başına iki kral getirdiler: VI. Davit (Narin) ve VII. Davit (Ulu). 1258'de Gürcistan'ı doğu ve batı olmak üzere ikiye böldüler. 1329'da V. Giorgi Moğolları ülkeden çıkardı ve Gürcistan'ı yeniden birleşik krallık haline getirdi. 15. yüzyılda Timur ile Karakoyunluların istilasından sonra Gürcistan iyice zayıfladı; yeniden krallıklara ve prensliklere bölündü. İlk önce Samtshe Prensliği ayrıldı; onu İmereti Krallığı izledi. Sonunda Kaheti Krallığı da ayrı bir devlet olarak ortaya çıktı. 1491 yılında Gürcistan toprakları üzerindeki krallıklar ve prenslikler birbirini tanıyıp sınırları da belirlediler.

Yıllar süren Roma-Pers Savaşlarına sahne olan erken Gürcü krallıkları Orta Çağların başında çeşitli feodal bölgelere bölündüler. Bu kalan Gürcü krallıklarına karşı 7. yüzyılda ortaya çıkan Müslüman istilalarını kolaylaştırdı.
Arap işgaline karşı mücadelede, Bagrationi Hanedanı'nın İberyalı prensleri, İberya'nın eski güney eyaletleri olan Tao-Klarceti'yi yönetmeye başladılar ve Bizans İmparatorluğu'nun nominal vasalı olarak İberya Kuropalatlığı'nı kurdular. Bagrationilerin Kartli olarak bilinen merkez Gürcü toprağı için sürdürdüğü savaşa Egrisi-Abhazya Krallığı, Tiflis'in Arap emirleri ve hatta Kahetililer ve Taşir-Dzoraget'in Ermeni Pakraduni hükümdarları da dahil olarak karşı mücadele ettiler. İberya Krallığı 888'de yeniden kuruldu, ancak Bagrationi Hanedanı, aslında ailenin üç kolu arasında bölünmüş olan krallıklarının bütünlüğünü koruyamadı ve ana kol Tao'yu ve başka bir kol Klarceti'yi yönetti.
736'da Batı Gürcistan'a yapılan Arap istilası, Abhazyalılar tarafından Lazikalı ve İberyalı müttefikleriyle birlikte püskürtüldü. Araplara karşı başarılı savunma ve krallığın doğuda artan yayılmacı eğilimleri ve Bizans'a karşı savaş, Gürcü bölgelerinde hegemonya kurmak için süren mücadele, Gürcü devletlerinin tek bir feodal monarşi çatısı altında birleşme sürecini hızlandırdı. 9. yüzyılın başlarında Abhazya Kilisesi Konstantinopolis ile bağlarını koparttı ve Mtsheta Katolikosluğu'nun otoritesini tanıdı; Bizans'ın Abhazya üzerinde etkisi azaldığı ve doktrin farklılıkları kaybolduğu için kilisenin dili Yunancadan Gürcüceye değişti.

Tao Prensi III. Davit, 10. yüzyılın sonunda Kartli'yi zapt etti ve onu evlatlık oğlu III. Bagrat'a verdi ve 994'te "İberlerin Kralı" unvanıyla taç giydirip; biyolojik babası Bagratlı Gurgen'i naip olarak atadı. Bagrat, varisi olmayan Egrisi-Abhazya kralı III. Teodos'un (975–978) kız kardeşi olan annesi Guranduht vasıtasıyla Egrisi-Abhazya topraklarının potansiyel taht varisiydi.
Egrisi-Abhazya Krallığı, güçsüz ve talihsiz bir kral olan Bagrat'ın dayısı Kör Teodos'un yönetimi altında tam bir kaosa ve feodal savaşa sürüklendi. 978'de, eski Kartli dükü İvane Maruşisdze, III. Davit'in yardımıyla Teodos'u yeğeni Bagrat'ın lehine tahttan çekilmeye zorladı. Bagrat, Egrisi-Abhazya Kralı olarak taç giymek için Kutaisi'ye gitti. Bagrat'ın hem Bagrationi hem de Egrisi-Abhazya hanedanı soyundan gelmesi, onu, iç tartışmalardan bıkan krallığın soyluları için kabul edilebilir bir seçim haline getirdi.

1008'de Gurgen öldü ve Bagrat onun yerine "İberlerin Kralı" oldu ve böylece Egrisi-Abhazya ve İberya'nın birleşik krallığının ilk kralı oldu. Bagrat, mirasını güvence altına aldıktan sonra, en doğudaki Kaheti-Hereti Krallığı için bir talepte bulunmaya devam etti ve iki yıl süren savaş ve agresif diplomasinin ardından 1010 yılında veya civarında onu ilhak etti. Bagrat daha istikrarlı ve merkezi bir monarşi kurmak amacıyla hanedan prenslerinin özerkliğini kaldırdı ya da en azından azalttı. Ona göre en mümkün iç tehlike kralın kuzenleri Sumbat ve Gurgen tarafından temsil edilen Bagrationilerin Klarceti kolundan geliyordu. Oğlu I. Giorgi'nin verasetini korumak adına Bagrat kuzenlerini uzlaştırıcı bir toplantı bahanesiyle Panaskerti Kalesi'ne çağırdı ve 1010 yılında onları hapse attı. Mülkleri, Bagrat ve soyuna geçti. Onların çocukları - Sumbat'ın oğlu Bagrat ve Gurgen'in oğlu Demetre - 1032'de son kez Bizans yardımıyla eski topraklarını geri almaya çalışacakları Konstantinopolis'e kaçtılar; ancak bir sonuç alamadılar.
Gürcistan tarihinde son derece önemli bir dönem olan Bagrat'ın hükümdarlığı, Gürcü Bagrationi Hanedanı'nın yüzyıllardır süren iktidar mücadelelerinde nihai zaferini getirdi. Bagrat'ın dış politikası, Prens Davit'in Tao toprakları Bizans ve Tiflis'in Arap hakimiyetinde kalmasına rağmen genellikle barışçıldı ve hem Bizans hem de Müslüman komşularıyla çatışmalardan kaçınmak için başarılı bir denge politikası uyguladı.

I. Giorgi'nin saltanatı döneminde gerçekleşen en önemli politik ve askeri olay Bizans İmparatorluğu ile Gürcistan Krallığı arasında gerçekleşen savaştı. Savaşın kökeni, 990'lı yıllara, Tao Prensi III. Davit'in İmparator II. Basil'e karşı başarısız isyanına dayanır. İsyan başarısız olduktan sonra Davit, Tao'daki geniş topraklarını imparatora ölümünden sonra bırakmayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Davit'in üvey oğlu ve Giorgi'nin babası olan III. Bagrat'ın bu bölgelerin işgal edilmesini önleme amaçlı çabaları da boşa çıkmış oldu. Genç ve hırslı Giorgi, Kurapalatilerin halefiyetini yeniden tahsis etmek için seferler düzenledi ve 1015-1016 yıllarında Tao'yu yeniden ele geçirdi. Bütün kuvvetlerini batıya yönlendirmiş olan Bizans, Bulgar İmparatorluğu ile acımasız bir savaşın içindeydi. Ancak Bulgaristan ele geçirildiğinde, Basil ordusunu 1021'de Gürcistan'a yöneltti. İki yıl süren yorucu savaş Bizans zaferi ile sonuçlandı. Giorgi, imzaladığı barış antlaşmasıyla Tao üzerindeki hak iddiasından ve daha sonra İberya Themasına bağlanacak olan birkaç güneybatı bölgesinden vazgeçmek zorunda kaldı. Ayrıca antlaşma gereği üç yaşındaki oğlu IV. Bagrat'ı Konstantinopolis'e rehin olarak verdi.
IV. Bagrat gelecek üç yılını İmparatorluğun başkenti Konstantinopolis'te geçirdi ve 1025 yılında serbest bırakıldı. 1027'de, babası Giorgi'nin ölümünü takiben sekiz yaşında tahta geçti. IV. Bagrat kral olduğunda, Bagrationilerin bütün Gürcü topraklarını birleştirme çabaları geriledi. Gürcistan Kralları, Batı Gürcistan'daki başkent Kutaisi'den, eski Egrisi-Abhazya Krallığı topraklarını ve İberya'nın (Kartli) büyük bir bölümünü yönetiyorlardı; Bir Müslüman emir Tiflis'te varlığını sürdürmekte iken Tao, Bizans'a kaybedilmişti ve Gürcistan'ın en doğusunda Kaheti ve Hereti Kralları özerkliğini korudu. Ayrıca büyük asilzadelerin Gürcü tahtına sadakati istikrarlı değildi. Bagrat reşit olana dek kral naipliği etkilediği yüksek asillerin konumlarını artırdı daha sonra Bagrat yönetim haklarını tamamen ele aldığında onların güçlerini kısıtlamaya çalıştı. Aynı zamanda Gürcistan iki zorlu dış düşmanla yüzleşiyordu: Bizans İmparatorluğu ve yeni ortaya çıkan Selçuklu Hanedanı.

11. yüzyılın ikinci yarısına 1040'lı yıllarda Orta Asya ve İran'ın çoğunu kapsayan geniş bir imparatorluk oluşturan Selçuklu Türkleri'nin önemli stratejik istilası damga vurdu. Selçuklu tehdidi Gürcü ve Bizans hükûmetlerinin yakın iş birliği oluşturmasına neden oldu. 1066-1071 yılları arasında Bagrat'ın kız kardeşi Maria ittifakı sağlamlaştırmak için Bizans yardımcı imparatoru Mihail Doukas ile evlendi.
Selçuklular Gürcistan'da ilk kez 1060'lı yıllarda Sultan Alparslan Gürcistan Krallığı'nın güney batı bölgelerini harabeye çevirdiğinde ve Kaheti'yi zayıflattığında ortaya çıkmış oldular. Bu davetsiz misafirler Bizans ordusunu 1071'de Malazgirt'te ezici bir yenilgiye uğratan Türk hareketinin aynı dalgasıydılar. Yine de Gürcüler Alparslan'ın istilasından toparlanmayı başardılar ve Gürcü kökenli Bizans valisi Gregorios Pakourianos'un desteğiyle Tao'nun (İberya theması) bile güvenliğini sağladılar. Böylece II. Giorgi'ye Bizans'ın Sezar unvanı bahşedildi, Kars kalesi ve imparatorluğun doğu sınırlarının sorumluluğu verildi.

Ancak bu Selçuklu ilerleyişini durdurmaya yardımcı olmadı. Bizans'ın Anadolu'dan geri çekilişi Gürcistan'ı Selçuklularla direkt olarak daha alakadar duruma getirdi. 1073'te Selçuklu Sultanı Alparslan Kartli'yi harabeye çevirdi. II. Giorgi bir işgali yeniden başarıyla püskürttü. 1076'da Selçuklu Sultanı I. Melikşah Gürcistan'a güçlü bir şekilde ilerledi ve birçok yerleşimi harabeye çevirdi. Gürcü tarihinde "Büyük Türk İstilası" olarak bilinen geniş Türk akınından bıkmış Giorgi 1079/80 yıllarında barış sağlamak için Melikşah'a haraç ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Giorgi'nin Selçuklulara bağlılığı kabul etmesi Gürcistan'a gerçek bir barış getirmedi. Türkler Kura Vadisi'nin zengin otlağını kullanmak için Gürcü bölgelerine mevsimsel hareketlerine devam ettiler ve S

I. Konstantin (Latince: Flavius Valerius Constantinus; 22 Şubat 272 - 22 Mayıs 337) veya Büyük Konstantin, MS 306 - 337 yılları arasında hüküm süren ve Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatorudur. Roma'da Hristiyanlığın statüsünün yükseltilmesinde, Hristiyan ibadetlerinin suç olmaktan çıkarılmasında ve onlara yönelik zulmün durdurulmasında önemli bir rol oynadı. Böylelikle Roma İmparatorluğu'nun Hristiyanlaşmasında bir dönüm noktası oldu. Konstantinopolis şehrini kurdu ve bin yıldan fazla bir süre boyunca imparatorluğun başkenti olarak kalmasını sağladı.
Mezya'daki Dardania'da (günümüzde Niş, Sırbistan) doğan Konstantin, İlirya kökenli bir Roma ordusu subayı olan ve Tetrarşi'nin dört imparatorundan biri olacak Flavius Constantius'un oğluydu. Annesi Helena ise düşük sınıftan bir kadındı ve muhtemelen Anadolu'dan geliyordu. Daha sonra azize ilan edilen Helena, bazı geleneklere göre oğlunun Hristiyanlığa geçmesini sağlayan kişi olarak kabul edilirken, bazıları ise Konstantin'in onu dönüştürdüğüne inanır. Konstantin, Roma imparatorları Diocletianus ve Galerius'un yönetimi altında üstün başarılar sergiledi. Kariyerine doğu eyaletlerinde Perslere karşı savaşarak başladı, ancak MS 305'te batıya çağrılarak Britanya eyaletinde babasının yanında savaştı. Babasının 306'da ölmesinin ardından Konstantin, ordusu tarafından Eboracum'da augustus (imparator) ilan edildi. Sonunda imparatorlar Maxentius ve Licinius'a karşı iç savaşlardan galip çıkarak, 324 yılında Roma İmparatorluğu'nun tek hükümdarı oldu.
Konstantin tahta çıktıktan sonra imparatorluğu güçlendirmek için çok sayıda reform gerçekleştirdi. Sivil ve askeri otoriteleri birbirinden ayırarak devleti yeniden yapılandırdı. Enflasyonla mücadele etmek için, bin yıldan fazla bir süre Bizans ve Avrupa para birimleri için standart haline gelen yeni bir altın sikke olan solidus'u tanıttı.

I. Konstantin, (günümüzde Sırbistan Cumhuriyeti içinde yer alan) tarihte ise İlirya toprakları içerisinde yer alan Naissus'da (Niş)'da 22 Şubat 272'de doğdu. Babası o zaman bir Romalı general olan Konstantius Chlorus idi. Annesi Helena idi ve VI. yüzyıl tarihçisi Prokopius'a göre, Küçük Asya'da (modern Anadolu) bulunan Bitinya eyaletinin "Drepana" adındaki kentinde doğmuştu. Bazı kaynaklar annesi Helena'nın General Konstantinius Cholorus ile evli olmayıp onun cariyesi olduğunu bildirirler. Konstantin'in babası yüksek rütbeli bir subaydı ve Konstantin gençlik yıllarını, İmparator Diocletianus'un sarayının bulunduğu, günümüzde Türkiye'nin İzmit ilçesinde bulunan Nicomedia'da geçirdi.
286'da Nicomedia'da yaşayıp o kenti Roma İmparatorluğu'nun idare merkezi olan kullanan imparator Dioclietianus, kendine yakın olan general Maximinus'u imparatorluğunun Batı kısmını yönetmek üzere Roma'da Augustus rütbesi ile ortak imparatorluğa yükseltmişti. Konstatinus Cholorus bu sırada Roma'da Praetorian Prefect (Roma'da imparatorluk muhafızlarının lideri) idi. 291'de 19 yaşında iken Konstantin o zaman imparator Diocletianus'un yaşadığı Roma İmparatorluğu'nun idari merkezi olan Nikomedia'da imparatorun hizmetine girdi. 293'te babası Kontantinus Cholorus, Batı'yı yöneten Augustus Maximinus'a daha yakın olmak için (daha önce evli ise Helena'yı boşayarak, evli değilse onu evinden uzaklaştırarak) Maximinus'un kızı Flavia Maximiana Theodora ile evlilik yaptı.
293 yılında İmparator Diocletianus imparatorluğun idaresinde gayet büyük bir reform yaparak Roma İmparatorluğu'nu Batı ve Doğu parçaları olarak ikiye bölerek Tetrarşi sistemini oluşturdu. Her parça bir "Augustus" tarafından yönetilecekti ve onun tayin edeceği bir "Sezar" tarafından desteklenecekti. Konstantin'in babası Konstantius Chlorus bu sistem içinde hemen en yüksek mevkilere erişmeye başladı. (293-305 döneminden Batı'da Maximianus ile Sezar olarak; 305 - 306'da Batı'da Augustus olarak ve Doğu'da Augustus olarak Galerius imparatorluk yaptı.
Bu arada I. Konstantin de tetrarşi sisteminde yüksek mevkilere geçmeye başladı. I. Konstantin'in tüm Roma İmparatorluğu'nun tek hâkimi olması için tam 18 yıl geçmesi gerekecekti.

Önce Batı'da Augustus olan Maxentius ile çatışmalara girişti.
28 Ekim 312 tarihinde Roma kentinin hemen dışındaki Milvian Köprüsü'nde yapılan savaşta Maxentius'un ordusunu bozguna uğrattı. Maxentius kaçmaya çalışırken Tiber Nehri'nde öldürüldü.

İmparatorluğun doğu kısmında yönetimini sürdüren Licinius, artık Batı Roma'nın imparatoru olan I. Konstantin'in baba-bir (ama annesi "Flavia Maximiana Theodora" olan) kız kardeşi Flavia Julia Constantia ile evlenerek I. Konstantin ile kardeşlik bağı kurdu. Bu kayınbiraderlik ilişkisi bir yandan kendisine bir koruma sağlarken, öte yandan her iki imparatora diğerinin bölgesi üzerinde hak iddia etme şansını tanıyordu.
İlk hamleyi yapan Licinius oldu. Licinius'un I. Konstantin'e yönelik bir komploya karıştığının anlaşılmasıyla (314), iç savaş çıktı. Konstantin'in orduları karşısında Licinius önce İtalya'da ve sonra çekildiği doğuda peş peşe yapılan kara ve deniz muharebelerinde yenilgiler aldı. Licinius son ve en ağır darbeyi Adrianopolis Muharebesi'nde aldı.
Hellespont Deniz Muharebesi ile donanmasıyla kuşatmayı yarmaya çalıştı. Temmuz 324'te Amiral Abantus (veya Amantus) komutası altındaki Licinius'un donanması ile Konstantin'in oğlu Caesar Crispus komutasındaki Konstantin'in daha küçük donanması Çanakkale Boğazı'nda iki ayrı çarpışmaya girdiler. Birinci çarpışmada 80 gemiden oluşan Crispus'un filosu boğazın en dar kısmında manevra kabiliyeti daha büyük olduğu için Licinius'un 200 gemilik filosunu yenilgiye uğrattı. Ertesi gün Crispus Ege Denizi'nden aldığı takviyelerle 200 gemilik bir filoya komuta etmekte; Amiral Abantus da aldığı büyük takviyelerle 350 gemilik bir filoya komuta etmekteydi. Çanakkale Boğazı'nın Marmara Denizi ağzındaki Gelibolu açıklarında gemiler arasında yapılan karşılıklı çarpışmalar sonunda Amiral Abantus'un filosundan ancak 4 gemi kurtulabildi ve büyük filonun diğer gemileri ya batırıldı ya karaya vurup parçalandı ya da Crispus'un filosunun eline geçti. Kendi gemisi batırılan Amiral Abantus ancak Asya kıyısına yüzerek çıkarak hayatını kurtarabildi.
Hellespont Muharebesi'ndeki yenilgiden sonra Licinius Byzantium'daki garnizon ve ordusunu İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında Kalkedon'a taşıdı. Konstantin de İstanbul Boğazı kıyılarında yaptırdığı hafif nakliye gemileri ile ordusunu Asya yakasına geçirdi. İki ordu arasında 18 Eylül 324'te Hrysopolis (modern Üsküdar) civarında yapılan Hrisopolis Muharebesi'ni de I. Konstantin kazandı. Bu muharebeden yenik düşen Licinius kayınbiraderi olan I. Konstantin'den aman diledi.
I. Konstantin, acımasızlığıyla da ünlüydü. Licinius'un canını bağışlayacağı yemini vermiş olmasına rağmen altı ay sonra en büyük rakibini boğdurarak ortadan kaldırdı. Bir yıl sonra da Konstantin'in yeğeni olan Licinius'un oğlu da idam edildi. 324 yılında Licinius'un yenilgiye uğramasıyla birlikte, I. Konstantin için Roma İmparatorluğu'nun mutlak hâkimi olma yolu da açılmıştı.

Licinius'un yenilmesiyle birlikte, I. Konstantin İskoçya'dan Kızıldeniz'e, Fas'tan Dicle Irmağı'na kadar uzanan büyük bir imparatorluğun tek hâkimi olmuştu. M.S. 4. yüzyıla gelindiğinde zenginliğin kaynağı Doğu'dan, Mısır ve Küçük Asya üzerinden yapılan ticaretten geliyordu. Efsanelere göre Megaralı Byzas tarafından MÖ 667 yılında kurulan Byzantium'un eşsiz konumu, I. Konstantin'in dikkatinden kaçmamıştı. Burası, Pontus Euxinus (Karadeniz) ve Asya'dan geçen ticaret yollarının büyük kısmını kontrol edebilecek bir noktaydı.
İmparatorluğun köhneleşmiş kurumları ve alışkanlıklarıyla Roma'dan yönetilmeye devam edemeyeceğini gören I. Konstantin, Byzantion'u imparatorluğun yeni başkenti olarak ilan etti (13 Mayıs 330). Kente "Yeni Roma" anlamına gelen Nova Roma adını veren I. Konstantin, Senato ve diğer tüm kurumları buraya taşıttı.
I. Konstantin'in ölümünden sonra (337) "ikinci kurucusunun" adıyla anılmaya başlanan ve Konstantinopolis adını alan kent; Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının yaklaşık 16 asır boyunca başkenti olma işlevini aralıksız sürdürdü.

Roma İmparatorluğu'nun başkentini Byzantium kentine taşıtan I. Konstantin, tarihin en büyük kentsel gelişim planlarından birini hazırladı. MS 330 yılından 337'ye kadar olan yedi yıllık süreç içinde tam bir şantiye alanına dönen kentte; çok sayıda dini bina, yeni yol ve su kemeri inşa edildi. Sultanahmet'te bugün "At Meydanı" olarak yerde bulunan Hippodromos, I. Konstantin döneminde genişletilerek bugünkü boyutlarına ulaştı. 100.000 kişinin oturabileceği boyutlarda inşa edilen Hippodromos'un tribünlerine ait parçalar İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde korunuyor olup, Spina'sında yer alan sütunlardan üçü (Tutmosis Sütunu, Yılanlı Sütun ve Örme Dikilitaş) hâlâ ayaktadır.
Kenti çevreleyen Septimius Severus surlarını yıktırarak kendi adıyla anılacak yeni bir sur ve kuleler sistemini inşa ettiren I. Konstantin, yeni başkentin planını bizzat çizdi. Bugün bile İstanbul kentinin Suriçi'nde kalan kısmı, büyük ölçüde bu plana sadık bir şekilde şekillenmiş durumdadır.

Doğu Roma İmparatorluğu'nun kurucusu olarak bilinen I. Konstantin, imparatorluk sınırları içinde yaşayan Hristiyanlara din özgürlüğü tanıması ve tüm imparatorluğun pagan inanç sistemini bu tek tanrılı yeni dine geçirmeye başlamasıyla tanınır. Bu tavrı nedeniyle Ortodoks kiliseleri tarafından "azizlik" mertebesine yükseltilerek kutsanan I. Konstantin'in aslında, imparatorluğun dört bir yanında yayılan bu dine karşı durmanın yaratacağı gerginlikleri engellemek için bu yolu izlediği düşünülmektedir. Dönemi boyunca hem Roma'nın çok tanrılı inanç sistemine hem de yeni Hristiyan dinine saygı gösteren I. Konstantin, sikkelerinde Apollon gibi Roma tanrılarına yer vermekten hatta kimi zaman kendisini "Güneş Tanrısı" Sol Invictus şeklinde resmetmekten de kaçınmamıştır. Aynı dönemde paraların üzerinde Grek alfabesindeki Hi (X) ve Ro (P) harfleri ile erken dönem Hristiyanlığın sembollerinden biri olan Labarum'a da yer vermiştir. Roma kaynaklarında, I. Konstantin'in hayatı boyunca Hristiyan olmadığı, ölüm dö

III. Mirian (Gürcüce: მირიან III), Roma imparatoru I. Konstantin'in (h. 306-337) çağdaşı olan İberya veya Kartli'nin (Gürcistan) kralıdır. Kraliyet Hüsrevî Hanedanı'nın kurucusudur.
Erken Orta Çağ Gürcü yıllıklarına ve menkıbelerine göre Mirian, Kapadokyalı bir kadın misyoner olan Azize Nino aracılığı ile din değiştiren İberya'nın ilk Hristiyan kralıdır. İberya'nın Hristiyanlaşmasından sonra, krallığının devlet dini olarak Hıristiyanlığın kurulmasıyla tanınır ve Gürcü Ortodoks Kilisesi tarafından aziz olarak kabul edilir ve Havarilere Eşit Aziz Kral Mirian (Gürcüce: წმინდა მოციქულთასწორი მეფე მირიანი) olarak aziz ilan edilir.
Prens Vahuşti'den sonraki geleneksel kronoloji, Mirian'ın saltanatına (77 yıl sürdüğü kabul edilir) 268-345 tarihlerini verir, Profesör Cyril Toumanoff bunu 284-361 olarak düzeltir. Aynı zamanda çağdaş Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus ve Orta Çağ Ermeni kronikleri tarafından da bilinir.

Kafkasya halkları, Kafkasya'da yaşayan halklar. Bu halklar, coğrafi olarak Kuzey Kafkasya halkları ve Güney Kafkasya halkları biçiminde adlandırılırlar. Etnik açıdan, özellikle dil açısından da Kafkasya yerlileri, Hint-Avrupa kökenliler ve Türk asıllı halklar biçiminde üç öbeğe ayrılırlar.

Kuzey Kafkasya'da Karadeniz kıyısından doğuya, Hazar Denizi'ne doğru, Rusya (RF) resmi tanımlamasına göre, şu halklar sıralanmıştır: Çerkes, Abaza, Nogay, Karaçay, Kabartay, Balkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halkları. Dağıstan'da Ruslarla birlikte dili tanınmış 14 halk bulunur. Ayrıca Abhazlar, dil ve etnik yönden Kuzey Kafkasya halklarından sayılırlar. 2002'de Kuzey Kafkasya halklarının toplam nüfusu 6 milyona yakındı. Bu halklar arasında dil ayrılığına karşın tarihten gelen bir kültür birliği de vardır.
Krasnodar Kray, Stavropol Kray bölgesinde yoğunlaşan ve bu iki bölgede büyük çoğunluğu oluşturan Ruslar, Kuzey Kafkasya genel nüfusunun da çoğunluğunu oluştururlar.
Bugün Kuzey Kafkasya'daki cumhuriyetlerde, genel resmi dil Rusçadır; Rusça yanında, ayrıca 20'den çok yerel resmi dil (ya da edebiyat dili) vardır.
Güney Kafkasya'da ise, Karadeniz kıyısında Gürcistan, Hazar Denizi kıyısında Azerbaycan, bu iki ülkenin güneyinde de Ermenistan bulunur. Gürcistan'a bağlı Abhazya ve Güney Osetya tek yanlı bağımsızlık ilan etmiş durumdadırlar. Ayrıca Ermenistan, Azerbaycan topraklarının bir bölümünü işgal altında tutmaktadır.
Bunun yanı sıra etnik anlamda dört tane Güney Kafkas halkı vardır. Gürcüler, Megreller, Lazlar ve Svanlar. Lazlar'ın tamamına yakını Müslümandır. Bunun yanı sıra daha çok Batum ve Acara'da yaşayan Gürcülerin yarıya yakını tıpkı diğer kardeş halk Lazlar gibi Müslümandır. Geri kalan Güney Kafkasyalılar ise Ortodokstur.
Etnik ve Genetik yönden, Kuzey Kafkasya halklarından Karaçay Balkar Abhaz, Abaza Oset, İnguş, Çeçen, Çerkes ve Dağıstanlıların çoğu (Avar, Dargin, Lak, Lezgi, Tabasaran, Rutul, Agul ve Tsahur) ile Güney Kafkasya halklarından Gürcüler, Svanlar, Megreller ve Lazlar yerli Kafkasya halklarını oluştururlar.
Günümüzdeki Çerkeslerin ataları, Sind-Meot kabileleri olarak bilinmektedir. Arkeolojik araştırmalar sonucu ortaya çıkan bulgular Sind-Meot kabilelerinin Kafkasya'nın yerli halkı olduğunu göstermektedir. Sovyet araştırmacılar Çerkesler ve Hint-Avrupa dili konuşan topluluklar, özellikle Keltler arasında bağlantılar olduğunu ortaya atmıştır, ancak bu teorinin üzerine gidilmemiştir. Bazı araştırmacılar Çerkesler ve Antik Anadolu Halklarından olan Hattiler arasında bağlantılar olduğunu, Çerkes dili ile bu medeniyetlerin dilleri arasında benzerlik olduğunu savunmuştur.
Kuzey Kafkasya halklarından Karaçay, Balkar ve Kumuklar ile Güney Kafkasya halklarından Azeriler ve Ahıska Türkleri Türk dilli ve Türk kökenli halkları; Kuzey Kafkasya halklarından sayılan Osetler, Güney Kafkasya'da yaşayan Ermeniler ve Kürtler sonradan Kafkasya'ya yerleşmiş olan Ruslar da Hint-Avrupa kökenli halklardır.

Karapapaklar (Azerice: Qarapapaqlar), Kuzey Kafkasya'da Derbent, Gürcistan'da Kvemo Kartli, Azerbaycan'da Kazah, İran'da Sulduz ve Türkiye'de de genel olarak Kuzeydoğu Anadolu'da yaşayan Azerbaycan Türklerini oluşturan etnik boylardan biridir. Karapapaklar'ın bir kısmına "Terekeme" de denilmektedir. Bu ad, Azerbaycan ve Kars'ta yerleşik Karapapaklar için kullanıldığı gibi başka Türk tayfaları için de kullanılmaktadır. Ancak son yüzyıllarda Ermeni, Gürcü, Rus, İran ve Osmanlı siyasi ve askeri kaynaklarında Kafkasya ve Doğu Anadolu'daki Karapapaklar için tamamen "Karapapak" adı kullanılmışıtr.

Karapapak adı, siyah koyun yününden yaptıkları astragan papak giydikleri için Kafkasya'daki komşu halklar tarafından verilmiştir. Karapapakların diğer bir adı olan "Terekeme" ise Arapçadaki, Türkmenler sözcüğünün karşılığı olan Terâkime (تراکمه) sözcüğünden kaynaklanmaktadır.
Çoğu zaman Terekeme olarak da adlandırılan Karapapaklar, Brockhaus ve Efron Ansiklopedik Sözlüğüne göre ayrı bir etnik grup olarak tanımlanmış olsa bile sıklıkla Azerbaycan Türklerinin bir alt etnik grubu olarak tanımlanmaktadır. Fahrettin Kırzıoğlu ve Zeki Velidi Togan gibi bazı tarihçilerin kuramlarına göreyse Karapapakların soyu Kumuklara dayandırılmıştır. Terekemeler asıl itibarıyla Gürcistan'ın güneyinde, Ermenistan'ın kuzeybatısında, Dağıstan'ın güneyinde, Azerbaycan'ın iç ve kuzeybatı topraklarında yaşamaktaydılar. Güney Kafkasya'nın Rus işgaline uğramasıyla birlikte 1813 ve 1828 yılları arasında Osmanlı Devleti ve İran'a yoğun göç hareketleri yaşanmıştır. Osmanlı-Rus Savaşı, Rusya'nın sınırlarını Kars'ı da içe alacak şekilde genişlemesiyle sonuçlanınca, Terekemelerin yerleşim yerleri yeniden Rus egemenliği altına girdi. Rus Devrimi sonrası başlayan Sovyet yönetiminin ardından Karapapaklar, Sovyetler Birliği'nde ayrı bir millet olarak tanımlanmaya başlamıştır. 1930'larda Karapapakları ayrı bir millet olarak kabul etme politikası durdurulmuş ve 1944 yılında Ahıska Türkleri ile birlikte kitleler halinde Orta Asya'ya sürgün edilmişlerdir. 20. yüzyılın ortalarında yapılan nüfus sayımlarında Ahıska Türkleri ve Azerbaycan Türkleri ile birlikte sayılan Karapapakların günümüzdeki sayımlarda kendisini Karapapak veya Terekeme adlarıyla tanıtan kitleleri tespit edilmiştir. 1926'da Sovyetler Birliği'nin yaptığı nüfus sayımına göre ayrı bir millet olarak dahil edilen Karapapakların Güney Kafkasya'daki nüfusu 6.311 olarak tespit edilmiştir.

Halk, bazen Orta Asya'daki Karakalpaklarla karıştırılır. Farklı görüşler de bulunmakla birlikte genel kanıya göre Karapapakların kültürel ve siyasi entegrasyon sonucunda konuştukları lehçe (dil) bakımından Oğuz grubuna (Azerbaycan Türkçesine) dahil olsalar da; genetik, antropolojik ve tarihsel kökleri büyük ölçüde Kıpçaklara dayanır., Karakalpaklar ise Kıpçak karakterli Türklerdir.

I. İsmail, 1520 - 1522 yılları arasında Şiiliği yaymak için Kvemo Kartli'ye sefer düzenlemiştir. I. İsmail öldükten sonra Tiflis'te Şiiliğe karşı isyan başlamış ve 1549'da Borçalı'daki Karapapaklar Osmanlı padişahı I. Süleyman'a bağlılıklarını bildirmiştir. Fakat 1555'te imzalanan Amasya Antlaşması ile Safeviler'de kalmıştır.
Borçalı'daki Karapapakların bir kısmı kırmızı bir şerit bağlayarak Şii olduklarını vurgulamıştır. Diğer kısım da, başlarına koyun derisinden kara papak koyarak Sünni olduklarını bu yolla vurgulamıştır. Sünnilerin bir kısmı göçe zorlanmıştır.
I. Tahmasp'ın ölümünden sonra Safevilerin baskılarına karşı Gürcüler ile birleşmiştir. I. Abbas döneminde Şii olmayanlara Sakal Vergisi uygulanmış ve tekrar göçler artmıştır.

Kazaklara dayanan Karapapaklar 1828 tarihine kadar Kuzey Azerbaycan'ın Kazak-Şemseddin Hanlığında Borçalı Nehri kıyılarında ve Revan-Gence arasında, Gökçe Gölü civarında yaşamaktalar.

1826-1828 Rusya-İran Savaşı esnasında Azerbaycan Genel Valisi Abbas Mirza tarafından Azerbaycan'dan çıkararak Uşnu'nun doğusunda 15. yüzyılda Mukri Kürtlerinin elde ettikleri Sulduz'a yerleştirilmişlerdir.
1828 yılında imzalanan Türkmençay Antlaşması'ndan sonra bir kol Meraga'nın Sulduz Nahiyetine, diğer kol Kars, Çıldır, Sarıkamış, Arpaçay, Iğdır, Ağbaba, Çaldıran, Sökmenova, Karaköse ve Taşlıçay civarlarına göç etmişlerdir. Sulduz Bölgesinde Ağcarevane, Ali Dervişli, Çakal Mustafa, Çelebi, Delice Ahi, Hamidşah, Kızanlu-yı Şiran, Mamaşalu, Okçı, Sultanlu, Tavuklu, Timur gibi aşiretler yaşardı.

Aynı kaynakta 1878-1881 yıllarda Rusya İmparatorluğu'nun yönetimine girmiş (1878) bu bölgeden Osmanlı`nın elinde kalan topraklara 82.000 Müslüman`ın göç ettiği kaydedilmektedir. Onlardan 11.000 kişi Kars`tan gitmiştir.

Friedrich von Hellwald'ın (1878-99) kaydettiğine göre, Rus işgalinden önce Osmanlı topraklarında 105 köyde 29.000 Karapapak yaşıyordu. Rus İmparatorluğunda Tatarlar (Azeriler başta olmak üzere Türk halklarının genel adı)'dan farklı olarak Karapapak mevcuttu.
Brockhaus ve Efron Ansiklopedisi`nin aktardığı verilere göre, 1 Ocak 1892 tarihinde Kars Oblastı 200 868 kişi (1 verst karede 12 kişi) iskan ediyordu. Onlardan 7% Rus, 13.5 % Yunan, 15% Kürt, 21.5 % Ermeni, 24% Türk, 14% Karapapak, 5% Türkmen idi.
1897'de ise Kars Oblastı'nın toplam nüfusu 290.654 kişi (Erkek: 160.576, Kadın: 130.083, kentte yaşayanlar: 37.838) olup ana dillerine göre nüfus, 73.406 Ermeni, 63.547 Türk, 42.968 Kürt, 32.593 Yunan, 29.879 Karapapak, 27.856 Rus (5.279 Küçük Rus dahil), 8.442 Türkmen, 2.347 Tatar ve 6.383 diğer gruba bağlı olanlardan ibaretti.
Dinlere göre nüfusun 14% Ortodoks, 5% Hristiyan sektant mezhepleri, 21% Ermeni-Gregoryan, 0.75% diğer Hristiyan inançlar, 58% Müslüman (37% Sünni ve 10% Şii, 11% Alevi), 1.25 % Yezidi idi. Rus nüfusun büyük kısmı sektantlar (molokan, duhobor, prıgun ve diğer mezhepler), Yunanlar-Ortodoks, Türkler-Sünni Müslüman, Karapapaklar-Sünni ve kısmen Şii, Terekemeler-Ali-Allahi Şiileri, Kürtler-Sünni Müslüman ve kısmen Yezidi idi. Karapapakların nüfusun diğer kısmı gibi hayvancılık ve toprakla uğraştığı, Terekemelerin bir kısmının Kürtler`le beraber göçebelik yapması söyleniyor.

Diğerleri ise 1921'de Rusların çekilmesiyle Kars'a geldiler. Bunlar Gümrü Antlaşması'yla gerçekleşen nüfus mübadelesiyle Ağbaba, Tiflis, Kazak ve Borçalı bölgelerinden göç ettiler.
1926 Sovyetler Birliği nüfus sayımına göre Güney Kafkasya'da 6.311 kişi kendini Karapapak olarak tanımlamıştır (3252 erkek ve 3059 kadın).
1939'da Stalin tarafından "Azerbaycanlılar" adlı etnik grubun yaratıldıktan sonra Ahıskalılar dışındaki Azerbaycan'daki diğer bütün Türkler gibi nüfus sayımlarında görünmez olmuş ve Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nde de Azerbaycanlılar ya da Azerilerin önde gelen etnik grup olarak sayılmıştır.

Türkiye'de Karapapaklar genellikle İslam dini Sünni (Hanefi) mezhebine mensuptur.
Azerbaycan ve Gürcistan ve İran'da Sulduz'daki Karapapaklar ise yer yer Sünni (Hanefi), yer yer Şii (Caferî)'dir.

Ahmet Caferoğlu, Karapapakların konuştuğu dilin "öz Türkçe" olduğunu yazmaktadır.
İslam Ansiklopedisi'ndeki Karapapaklar maddesinde, Azerbaycan Türkçesinin bir şivesini konuştuğu yazılmaktadır. S.Dündara göre de Karapapak Türkleri Azerbaycan Türkçesini konuşmaktadır.
XIХ. yüzyıl Osmanlı kaynakları Karapapakların, Azerbaycan Türkçesiyle konuştuğunu yazar.
Andrews ise, ana dillerinin Azerbaycan diline yakın, Batı Oğuz dillerinden biri olan Karapapakça olduğunu ve Karapapakların Terekeme lehçesinin Karapapakça'dan daha kaba olduğunu ileri sürdüklerini aktarmıştır.

Yılmaz, Salih (2007). Türkiye ve Kafkasya'da Yaşayan Karapapak (Terekeme) Türkleri Tarihi ve Kültürü, Prizma Yayıncılık, İstanbul. ISBN 978-9944-414-13-5
Papakçı, Zihni (2010). Terekemeler (Karapapaklar) Kökeni, Tarihi, Gelenek ve İnançları, Su Yayınevi, İstanbul. ISBN 978-975-6709-88-7
Karapapaklarda İnanç/Din Terekemeyiz.biz

Сведения из Энциклопедического словаря Ф. А. Брокгауза и И. А. Ефрона 23 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Karapapaklar 3 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kars Antlaşması (Fransızca: Traite de Kars), 13 Ekim 1921 tarihinde imzalanan ve Türkiye ile Güney Kafkasya ülkeleri Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arasındaki sınırların belirlendiği antlaşmadır.
Rusya, 1917'den sonra Kafkasya'dan çekildi. Bölgede Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bağımsızlığına kavuşmuş ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti adında üç devlet kurulmuştur. Fakat Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti iki yıl sonra Kafkasya'yı yeniden işgal etmiştir. Bölgedeki üç devlet Sovyetler Birliği ismini alan yeni Sovyet rejiminin idaresine girdi. Sakarya Muharebesinin Ankara Hükûmetinin zaferiyle sonuçlanmasından sonra Sovyet Rusya'nın aracılığıyla üç Sovyet Cumhuriyeti Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan ile Kâzım Karabekir'in temsil ettiği TBMM Hükûmeti arasında 13 Ekim 1921'de Kars Antlaşması imzalandı. Bu anӀaşmaya göre her üç Cumhuriyet, Moskova Antlaşması'nı kendileri için de geçerli sayıyordu. Böylece Türkiye'nin doğu sınırı kesinleşti ve Ermeni Sorunu da sona erdi.
Bir giriş bölümü, 20 madde ve eklerinden oluşmaktadır. Sözleşmenin geçerli şartı kabul edilmemiştir. Ancak, bazı bilgilere göre antlaşmanın hükümleri 25 yıllık geçerliliği olan ek protokolleri mevcuttur. Böylece, Azerbaycan'ın Nahçıvan bölgesinin hamilik hakkında 5. maddede ifade edilen şartı açıktır. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla beraber Ermenistan bu konuda farklı görüşler belirtmiş farklı makamlar Kars Antlaşması'nı kabul etmediklerini açıklamıştır.
Potsdam Konferansı'nın liderlerinin 6. toplantısında SSCB Dışişleri Halk Komiseri Vyaçeslav Molotov'un 22 Temmuz 1945 tarihinde Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması'nın koşulları hakkında yapılmış açıklaması bu süre ile koşullandırılmıştır. Bu koşulları Kars, Artvin ve Ardahan hariç bölgelerin geri vermesi ve Karadeniz Boğazlar sorunları çözüm hükümleri kapsamaktadır.

Kars'ta yapılan konferansa Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ni temsilen, baş delege olarak Doğu Cephesi Komutanı Ferik Kâzım Karabekir Paşa, delege olarak Burdur milletvekili Veli Bey, Ankara Hükûmeti'nin Azerbaycan temsilcisi Memduh Şevket Bey, Doğu Anadolu Bölgesi Demiryolları İnşaat Başmühendisi Muhtar Bey, Müşavir olarak Batum milletvekili Edip Bey, Reji Umûmî Müfettişi Muvaffak Bey, Doğu Cephesi Kurmay Başkanı Kadri Bey, Kurmay Binbaşı Veysel Bey, Kurmay Binbaşı Talât Bey ve kâtip olarak dışişleri memurlarından Zühtü Bey, Osman Bey ve Cephe yaverleri Nazmi Bey ve Selahattin Bey katılmışlardır.
Antlaşma, Türkiye'yi temsil eden Kazım Karabekir Paşa, Veli Bey, Muhtar Bey, Memduh Şevket Bey, Sovyetler'i temsil eden Rusya Büyükelçisi Yakov Ganetsky, Ermenistan Dışişleri Bakanı Aşkanaz Mravyan ve iç işleri bakanı Bogos Makinçiyan ile Azerbaycan Devlet Bakanı Behbud Şahtahtinski ve Gürcistan Savunma Bakanı Şalva Eliava ve Dışişleri bakanı Aleksandr Svanidze'nin katıldığı bir toplantıyla imzalandı.

II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Sovyetlerin Türkiye üzerindeki toprak iddiaları devam etmiştir. Bu durum, Türkiye'nin hem savaşın son döneminde Müttefik Devletler yanında savaşa dahil olmasına, hem de birkaç yıl sonra NATO'ya üye olmasında rol oynayan unsurlardan biri oldu.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1991'de dağıldıktan sonra bağımsız olan Ermenistan Kars Antlaşması'nı tanımadı. Taşnak Partisi Erivan Temsilcisi Kiro Manoyan ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan, Kars Antlaşması'nın Sovyetler Birliği ile imzalandığını bağımsız Ermenistan tarafından imzalanmadığını öne sürerek bu sınırların geçerli olmadığını, daha farklı bölgeleri sınır belirlemiş Sevr Antlaşması'nı esas aldıklarını belirtmişti. 2023 yılında Nikol Paşinyan Ermenistan'ın topraklarının 1991'de bağımsızlığını ilan eden Sovyet Ermenistanı'nın toprakları olduğunu ve diğer ülkelerin toprakları üzerindeki hak taleplerinden vazgeçildiğini söylemiştir. Bu Kars Anlaşmasıyla çizilen sınırı kabul ettiği şeklinde yorumlanmıştır.

Kars Oblastı (Rusça: Карсская область; Karsskaya Oblast) 1878 yılında Kars Sancağı'nın yerine kurulan Rus İmparatorluğu oblastı. Merkezi Kars il merkezidir. Kars, bugün Türkiye'ye bağlı bir ildir.

Kars Oblastı, Rus İmparatorluğu'nun Ayastefanos Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'ndan aldığı Kars ve çevresindeki topraklarda 1878 yılında kurulmuştur. Oblastın ilk valisi Viktor Antonoviç Françini'dir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde oblastın bulunduğu topraklar Çıldır Eyaleti ve Kars Eyaleti'ne, 1845 yılından sonra da Erzurum Eyaleti'ne bağlıdır.
Kars Oblası, 1886 tarihli Rus nüfus sayımında dört okrugdan oluşuyordu. Bunlar Kars, Ardahan, Kağızman ve Oltu okrugları idi. Kars Okrugu Ağbaba, Zaruşad, Kars, Şuragel ve Soğanlı kazalarını (uçastok), Ardahan Okrugu Ardahan, Göle, Poshov ve Çıldır kazalarını, Kağızman Okrugu Kağızman, Horosan ve Nahçivan kazalarını ve Oltu Okrugu Oltu ve Tavusker kazalarını kapsıyordu. Kars Oblastı sınırları içinde 807 köy bulunuyordu.
Bölgenin Rus İmparatorluğu tarafından ilhak edilmesiyle, bölgedeki Türk-Müslüman halkın büyük bir kısmı (Rus kaynaklarına göre 1878-81 yıllarında 111.000 kişi) Türkiye'ye göç etmiştir. Onların yerine buraya Rusya ve Transkafkasya'dan (Zakafkasya) Malakan ve Duhobor dini azınlıkları dahil Ermeniler, Gürcüler ve Ruslar yerleşmiştir. Rusya İmparatoru II. Nikolay, eşiyle Kars'a yaptırdığı av köşkünde kalmıştır. Bunun dışında II. Nikolay, Kars'ta birçok bina da yaptırmıştır. Bölgenin stratejik öneminden dolayı oblastta Askeri Halk İdaresi kurulmuştur ve başına da Tümgeneral yetkisinde askeri bir vali atanmıştır.
Oblastta, Kafkasya Cephesi'nde zarar gören Kars ahalisine yardım amacıyla Kars Oblastı Komitesi kurulmuştur. 1917 yılındaki Ekim Devrimi'den ve Rusya İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra Kars Oblastı'nın topraklarının bir kısmı Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin kontrolü altına, topraklarının kuzey kısmı Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin kontrolü altına girmiştir. Fakat Güneybatı Kafkas Geçici Hükûmeti bölgeyi yeniden kontrolü altına almıştır. 1921 tarihli Kars Antlaşması ile eski Kars Oblastı toprakları resmi olarak Türkiye'nin olmuştur.

Kars Oblastı'nın yüzölçümü 18.686 km²'dir. Kars ObӀastı, bugünkü Kars ve Ardahan illerinin tamamıyla Erzurum ilinin Şenkaya, Oltu ve Olur ilçelerini kapsıyordu. Oblastın kuzeyinde Tiflis Guberniyası, batısında Batum Oblastı ve Osmanlı Devleti'nin bir kısmı, doğusunda Erivan Guberniyası ve güneyinde Osmanlı Devleti vardır.

Kars Oblastı'nın 1872 - 1915 yılları arasındaki nüfus gelişimi

1892'da, Kars Oblastı'nın nüfusu 203.765 kadardır. Oblasttaki etnik gruplar şöyledir:

 

1892'da, oblasttaki dini gruplar şöyledir:                                                                                                                                                                                                                   

1897 yılındaki Rusya İmparatorluğu Nüfus Sayımı'na göre Kars Oblastı'nda 290,654 kişi vardır. Bunların 160,571 erkek ve 130,083 kadındır. Bu nüfus sayısı, Brockhaus ve Efron Ansiklopedik Sözlüğü göre 1892 yılında oblastın nüfusunun 200,868 olmasının çok düşük bir rakam olduğunu veya diğer Rus İmparatorluğu bölgelerinden buraya göç edildiğini belirtiyor olabilir.
Oblasttaki erkeklerin sayısı kadınlardan 30,000 fazladır. Bu fazlalık genellikle Avrupalı etnik gruplardan oluşmaktadır. Rusça, Ukraynaca ve Beyaz Rusça konuşan 27,856 kişinin 19,910'u erkek, 7,946'sı kadın olarak kaydedilmiştir. Lehçe ve Litvanca konuşanların çoğunluğu yani %99 erkek olduğu gibi Almanca konuşanların %80'i, İbranice konuşanların %90'ı erkektir. Avrupalı olan bu erkek çoğunluk, tahminen bölgeye gönderilen askerler veya sürgünde gelen kişilerdir.
Oblasttaki nüfus, oblastta konuşulan anadil sayısına yakındır. Oblastta konuşulan anadiller şöyledir:

Oblast; Ardahan, Kağızman, Kars ve Oltu olmak üzere 4 okrugdan (bölümden) oluşmaktadır. Bu okruglar dışında Zaruşat (Заришат) ve Şuregel (Шорагял) adlı okruglar 1878-1881 yılları arasında var olmuştur.

Brockhaus ve Efron Ansiklopedik Sözlüğü: 86 cilt. St. Petersburg: 1890-1907.

Kartli Krallığı (Gürcüce : ქართლის სამეფო, kartlis samepo) Batı Gürcistan'ın Kartli bölgesinde başkenti Tiflis olan Geç Orta Çağ / Yakın Çağ Gürcü monarşisidir. 1478 yılında Gürcistan Krallığı'nın dağılma süreciyle ortaya çıkmış ve Bagrationi Hanedanı'nın Kahetili kolunun başarısı sayesinde 1762 yılında komşusu Kaheti Krallığı ile birleşene dek varlığını sürdürmüştür. Bu dönemin çoğunda krallık Safevi hanedanlıklarının vasalıydı ancak belirli aralıklarla özellikle 1747 yılından sonra bağımsızlığını sürdürmüştür.

1450'li yıllarda Gürcistan Krallığı'nda kraliyet ailesi ve asiller arasında ayrılıkçı hareketler ortaya çıkmaya başladı. Bu bütün krallıkta büyük bir istikrarsızlığa sebep oldu. Bu dönemin ayırt edici özelliği feodaller arası rekabet, ayrılıkçılık ve iç savaştır.
Gürcistan Krallığı'nın asıl bölünmesi ise 1463 yılında VIII. Giorgi'nin Çihori Muharebesi'nde isyancı asilzade VI. Bagrat tarafından yenilmesi tarihine uzanır. Gürcü ulusal birliğinden geriye kalan bir izi daha sonra kendisini İmereti kralı ilan ederek yok etti. Bu hareket bütün eski Gürcü birleşik monarşisi ve devletinin parçalanmasının başlangıcına yol açtı. Bu parçalanma bölgenin geri kalanının ortak tarihinde çeşitli şekillerde daha önce tekrarlanmıştı.
VIII. Giorgi, 1465 yılındaki yenilgisinin ardından Samtshe prensi II. Kvarkvare Cakeli tarafından esir alındı. Bunu bir fırsat olarak gören Bagrat, 1466 yılında Doğu Gürcistan sınırını geçerek kendisini bütün Gürcistan'ın kralı ilan etti.
Kvarkvare, Bagrat'ın gücünün artmasından endişe ederek VIII. Giorgi'yi serbest bıraktı ancak devrik kral yeniden otoritesini sağlayacak güce sahip değildi. Kendisini sadece Kaheti kralı ilan etti. Aşağı Kartli bölgesini diğer bir taht talibi olan yeğeni II. Konstantine'ye bıraktı. 1469 yılında II. Konstantine kendisini Aşağı Kartli yöneticisi ilan ederek Bagrat'a karşı mücadele etti.
VI. Bagrat 1478 yılında II. Konstantine tarafından yeniden otoritesi sınana dek Kartli'yi yönetmeye devam etti.

VI.Bagrat'ın oğlu II. Aleksandre Batı Gürcistan'ın soylu aileleri Dadiani, Gurieli, Şervaşidze ve Gelovani hanedanlıkları reislerini İmereti Krallığı tahtına geçmek için bir araya topladı ancak daha sonra II. Vamek Dadiani'nin teklifi ile reddedilerek II. Konstantine'nin Batı Gürcistan'a davet edilmesine karar verildi bunun üzerine II. Aleksandre dağlık batı bölgeleri Raça ve Leçhumi'ye çekildi.
II. Konstantine yerel düklerin de yardımıyla Kutaisi şehrini ele geçirdi ve kısa bir süreliğine Batı Gürcistan'ın Kartli ile yeniden birlikteliğini sağladı. 1481 yılında Samtshe'yi de hakimiyeti altına almayı başardı ve kendisini bütün Gürcistan'ın kralı ilan etti.
Ancak rakip feodaller birbirlerine üstünlük sağlamak için mücadeleye devam ettiler.
II. Kvarkvare Cakeli 1483 yılında II. Konstantine'yi Aradeti Muharebesi'nde yenilgiye uğrattı. 1484 yılında hükümdarlığı kabul edilmeyen eski varis II. Aleksandre kendisini Batı Gürcistan'ın kralı ilan etti. Bu sırada Megrelya Prensliği'nin yeni feodal derebeyi II. Liparit Dadiani, II. Konstantine'yi yeniden Batı Gürcistan'a davet etti.
Ancak II. Konstantine, 1487 yılında Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub'un Kartli'yi işgal etmesiyle bu seferi iptal etti ve Kartli'ye yöneldi.
Bunu fırsat bilerek II. Aleksandre Kutaisi'yi ele geçirdi ve Batı Gürcistan'da kendi otoritesini restore etti. Daha sonra II. Konstantine Kaheti, İmereti kralları ve Samtshe prensi ile bir mutabakat gerçekleştirdi böylece bu Gürcistan'ın uzun bir dönem boyunca krallıklar ve prensliklere bölünmesini şekillendirdi. Samtshe-Saatabago, Kartli Krallığı'nın bir parçası olmasına rağmen, aslında bir prenslikti. Krallıklar ve prenslikler arasındaki savaş devam etti.

Bu yeni devletler uzun süre barış içinde kalmadılar. Kaheti Kralı II. Giorgi, tahta geçmesinin ardından X. Davit'i tahttan devirmek ve krallığını fethetmek amacıyla Kartli'ye bir sefer düzenledi. Davit'in kardeşi Bagrat krallığı başarıyla savundu ve bir pusuda II. Giorgi'yi esir almayı başardı.
X. Davit'in kendi daha az başarılı mevkidaşı İmereti Kralı II. Aleksandre'nin akınlarıyla yüzleşmesiyle barış batıda da uzun sürmedi.
1513 yılında Kartli Krallığı komşusu Kaheti'yi kısa bir süreliğine fethetmeyi başardı. Ancak Kartli ve Kaheti'nin birleşik krallığı sadece 1520'ye kadar sürdü. İran ve Osmanlı saldırganlığıyla sona erdi. 1518'de Kartli Krallığı, Safevi İmparatorluğu'nun vasallığını kabul etmek zorunda kaldı. 
1520 yılında ise Kaheti Krallığı, yerel asilzade Kahetili Levan ve tahtın varisi II. Giorgi tarafından yeniden restore edildi.
Diğer krallıkların Kartli Krallığı'nın liderliğini kabul etmemesi Gürcü devletlerinin birleşmesi için verilen mücadelenin başarısız olmasındaki en büyük neden idi. Kartli Krallığı, Safevi vasallığından kurtulmaya çalıştı. Bundan dolayı Kızılbaş ordusu 1522'de Kartli'yi işgal etti. İşgalciler, Teleti Muharebesi'nden sonra Tiflis şehrini ele geçirdi. 1524'te, İran'daki iç savaşın şiddetlendiği sıralarda, Kartli Krallığı Tiflis'i yeniden ele geçirdi ve görünüşe göre vasallıktan kurtuldu. O zamandan itibaren 16 yıl boyunca, Kartli Krallığı bağımsızlığını sürdürmeye devam etti.

1541–1554'te Şah Tahmasb, dört kez Kartli'ye saldırı düzenledi. Tiflis'i aldı ve şehre Kızılbaş garnizonu kurdu. Kartli Kralı I. Luarsab (1527–1556) bir gerilla savaşı başlattı. Ocak 1547'de Şah, Kartli'yi ikinci kez işgal etti, Kartli Krallığı'nın bir parçası olan II. Kaihosro Cakeli tarafından yönetilen Cavaheti'yi ele geçirdi ancak Kartli savaşmaya devam etti ve I. Luarsab, Cavaheti'yi geri aldı. 1555 yılında Amasya Antlaşması ile Kartli, Kaheti ve doğu Mesheti Safevi hakimiyetine ve batıda kalan topraklar ise Osmanlı hakimiyetine geçti. Ancak Kartli Kralı I. Luarsab, anlaşmanın şartlarını tanımayı reddetti ve İmereti Kralı III. Bagrat ile ittifak halinde, krallığının egemenliğini korumaya çalıştı. Şah, hükümdarın iradesini bastırmak için Gence ve Karabağ beylerbeyi Şahverdi Han liderliğinde bir ordu gönderdi. Garisi Muharebesi'nde Luarsab'ın orduları galip gelmeyi başardı, ancak kral yaralandı ve öldü.
Ölen hükümdarın oğlu I. Simon, yakalanıp hapsedilene kadar savaşı sürdürdü. Onun yerine Safeviler, Müslüman olan kardeşi XI. Davit'i tahta çıkardı. Bu şekilde Safeviler, Kartli Krallığı üzerinde hakimiyet kurmayı başardı. Daud Han olarak da bilinen XI. Davit döneminde krallık, Safevilere yıllık yirmi bin düka haraç ödemek zorunda kaldı. İki yüzyıl boyunca Kartli Safevi Devleti'ne vasal olarak bağlı idi. Bağımsızlığını kaybetmesi dolayısıyla düzenli olarak haraç ödüyor ve İran şahına köleler, atlar ve şaraplar olmak üzere hediyeler yolluyordu.
Amasya Antlaşması'na rağmen Osmanlılar ile Safeviler çatışmaya devam etti. 1578'de Lala Mustafa Paşa liderliğindeki bir Osmanlı ordusu Safevileri mağlup etti ve tüm Güney Kafkasya'nın kontrolünü ele geçirmeye çalıştı. Safeviler, I. Simon'u serbest bırakıp onu Gürcistan'a göndererek karşılık verirken, kardeşi XI. Davit, kaleleri Türklerin eline bıraktıktan sonra Konstantiniyye'ye kaçtı. Simon, Osmanlı egemenliğini kabul eden Gürcü prenslere karşı bir gerilla savaşı başlattı. Türk saflarındaki isyanın yardımıyla, Simon 1579'da, Tiflis kalesi haricinde, bölgenin çoğunluğunu geri aldı. Daha sonra Osmanlılar için Safevilere ihanet eden Kaheti Kralı II. Aleksandre ile yüzleşti ve onu Cotori'de mağlup etti. Kısa süre sonra Simon başka bir Türk saldırısıyla karşı karşıya kaldı.
1582'de Simon Tiflis kalesini yeniden fethetti. Daha sonra damadı II. Manuçar'ı Mesheti'nin atabegi olarak eski konumuna getirdi ve neredeyse tüm İmereti'yi fethetmeye geldi. Kartli'nin gücünün bu yeniden doğuşu, Simon'u şaşırtan ve onu mağlup eden Megrelya soylularını tedirgin etti. Kral daha sonra Konstantiniyye'de hapsedildi.
16. yüzyılın son on yılında İranlılar, Güney Kafkasya üzerindeki anlık Türk hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldılar. Bununla birlikte, 1602'de Şah Abbas, Osmanlı karşıtı taarruza devam etmeye karar verdi ve Kartli Kralı X. Giorgi ve Kaheti Kralı II. Aleksandre'den olumlu bir yanıt alarak askeri harekata katılmalarını istedi. Ancak Gürcü krallıkları ile Şah arasındaki ilişkiler gerginliğini korudu. 1605 ile 1606 yılları arasında Abbas, bir halk ayaklanması sonucu yeni Hristiyan kralları Kaheti Kralı I. Teymuraz'ı ve Kartli Kralı II. Luarsab'ı isteksizce tanıdı. Safevi hükümdarının en büyük endişesi, Gürcistan ve Rus çarlarının olası ittifakıydı. Nitekim, X. Giorgi, ölümünden önce Çar'a bağlılık yemini etmiş ve bir Rus-Gürcü evlilik ittifakını tartışmıştı.
1614'te Şah, tamamen Safevi İmparatorluğu'na dahil etmek amacıyla Doğu Gürcistan'ı işgal etti. Küçük soylular arasından başlayarak Kartli'nin en güçlü adamı olmayı başaran bir karakter olan Tiflis'in eski mouravisi Giorgi Saakadze bu kez ona yardım etmişti. İranlılar, iki Hristiyan kralı I. Teymuraz ve II. Luarsab'ı tahttan devirip yerine iki Müslüman kral, Kartli'de VII. Bagrat ve Kaheti'de II. Aleksandre'nin torunu İese'yi tahta çıkardılar. 1615'te bir isyan dalgası iki krallığı ele geçirirken, İmereti Krallığı'na sığınan II. Luarsab ve I. Teymuraz, İmereti Kralı III. Giorgi ve Guria ve Megrelya prensleriyle Rus Çar Michael'a bir mektup göndermek için anlaşmayı başardı. Ondan yardım talebinde bulundu. Ancak Rusya, yıkıcı sorunlu döneminden yeni çıkmıştı ve çağrıya cevap vermedi.
Bu noktada II. Luarsab teslim oldu, ancak İslam'a geçmeyi reddettikten sonra hapsedildi ve sonunda 1622'de öldürüldü (aynı kader iki yıl sonra I. Teymuraz'ın annesi Ketevan'ın başına geldi). Hükümdarlarından mahrum kalan soylular, Giorgi Saakadze'nin (eskiden Şah'ın bir müttefiki) etrafında toplandılar ve 1625'te ayağa kalktılar. Saakadze'nin değişikliği, elbette, onu öldürmek için bir İran planının bulunmasından kaynaklanıyordu. Giorgi Saakadze 25 Mayıs 1625'te Martkopi Muharebesi'nde Safevileri mağlup etti ve takip eden aylarda Abbas'a karşı direnişini sürdürdü ve onu I. Teymuraz'ı Kartli ve Kaheti Kralı olarak tanımaya zorladı. Rusya ayrıca Şah'ı Gürcü hükümdarını tanımaya çağırdı. Elde edilen zaferlere rağmen, Gürcü soylularının birliği h

Klarceti (Gürcüce: კლარჯეთი; "k'larceti"), tarihsel Gürcistan’ın güneybatı kesiminde, tarihi Mesheti’nin bir parçası sayılan bölge. Meydancık ve Ardanuç dereleri havzasını da içine alacak biçimde, Çoruh nehrinin Yalnızçam Dağlarından Karadeniz’e kadar uzanan aşağı havzasını kapsar. Klarceti’nin en eski merkezi Tuharisi kalesidir. Klarceti bölgesi, Kartli kralına bağlı bey (ერისთავი) tarafından yönetiliyordu ve bu beyin ikametgâhı 5. yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük olasılıkla Ardanuç kalesi idi. Kral Vahtang Gorgasal (5. yüzyıl) burada geniş ölçekli kültürel ve mimari çalışmalara başladı. Kilise ve manastırlar inşa etti. Merkezi Ahiza’da bulunan yeni piskoposluk merkezi kurdu. Bu dönemde Klarceti, İran saldırılarına karşı mücadelenin köprübaşı mevziisi haline geldi. 8. yüzyılda Bagratlılar hanedanı buraya yerleşti. 9. yüzyılın başında Büyük I. Aşot, Arap saldırıları ve salgın hastalıklarla gerilemiş olan bu bölgeyi canlandırdı ve buraya yeni nüfus yerleştirdi. Bu sırada burada, Grigol Handzteli’nin öncülüğünde yaygın biçimde manastırların inşasına başlandı. 11-13. yüzyıllarda Klarceti’de kültür ve eğitim alanında önemli çalışmalar gerçekleştirildi. Bölge kilise ve manastırlarıyla ünlü hale geldi. Buraya Klarceti’nin “On İki Issız Yeri” („ათორმეტი უდაბნო“) adı veriliyordu. 16. yüzyılda Klarceti, Güneybatı Gürcistan’ın başka yerleriyle birlikte Osmanlıların eline geçti. 1918-1921 arasında Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti sınırları içindeydi. 1921 yılından itibaren ise yeniden Türkiye sınırlarına katıldı.

Klarceti bölgesi tarihsel olarak Mesheti bölgesinin bir parçasıdır. Çoruh Nehrinin aşağı havzasını kapsar ve Yalnızçam Dağlarından Karadeniz’e kadar uzanır. Tarihsel olarak Meydancık ve Ardanuç dereleri havzaları da Klarceti bölgesinin içinde yer alır.
Klarceti kayalık vadilerle kaplı dağlık bir bölgedir. Bu yörenin engebeli arazi yapısı ve dağ kütleleri bir yandan tarımsal gelişimini olumsuz yönde etkiliyor, diğer yandan ise düşmanlara karşı doğal bir engel oluşturuyor ve halkı saldırılardan koruyordu. Leonti Mroveli şöyle yazar:
“Hiç kimse korkutucu Klarceti’ye giremezdi. Klarceti, dağlarından ve kayalıklarından dolayı girilemeyen bir yer idi. Ve buranın sakini Klarcetliler iyi biniciler ve ayağına çabuk insanlardı.”
Belirtmek gerekir ki Gürcüce kaynaklarda “Klarceti kayaları”, işgalcinin zor ulaştığı yer anlamında bir tür metafora dönüşmüştür. 
Günümüzde Klarceti bölgesi Türkiye sınırlarında yer alır. Bu adı taşıyan bir bölge veya bir ilçe bulunmamaktadır. Klarceti Türkiye'nin bugünkü idari birimleri içinde, Karadeniz Bölgesi'nde, Artvin ili olarak adlandırılmaktadır. Bu il bugün Ardanuç, Artvin merkez, Murgul ve Borçka ilçelerini kapsar. Karadeniz kıyısındaki Hopa ilçesi de bu il sınırları içinde yer alır.
Bu bölgenin adı halk arasında son döneme kadar varlığını korumuştur. Ardanuç'un 10 km kadar güneyinde bulunan Klarceti köyü, Bereket köyü adıyla varlığını korumuştur. Bu köyün bugünkü adına bakarak Türk araştırmacı Mine Kadiroğlu Klarceti bölgesine de Bereket adı vermiştir. Tao-Klarceti için de buna paralel olarak “Oltu-Bereket” adını uydurmuştur.

Klarceti'ye, özellikle onun Hristiyanlık mimarisine karşı ilgi 19. yüzyılda ortaya çıktı. Klarceti kiliseleri ve manastırları hakkında kısa bilgi veren ilk kişiler Karl Koch, Dimitri Bakradze, Giorgi Kazbegi ve Praskovya Uvarova idi. Aleksandr Pavlinov ise, Klarceti mimarisi araştırmalarının temelini attı. Bu döneme ait Niko Mar'ın “Şavşet-Klarceti’de Yolculuk Günlükleri” de dikkate değer bir eserdir. Bu yapıt, bir tür bölgesel ansiklopedidir ve bugün de Klarceti ile bir başka tarihsel bölge olan Şavşeti'nin tarihi, coğrafyası, mimarisi ve yazıtları üzerine araştırmacıların vazgeçilmez kaynağıdır. Paleografi açısından, Ekvtime Takaişvili'nin inisiyatifiyle ise, Tao, Kola-Artaani, Eruşeti gibi, Türkiye’deki başka tarihi Gürcü bölgeleri eski eserleri de incelenmiştir.
Gürcü sanat tarihi okulunun kuruluşunun ilk aşamalarında Tao-Klarceti, özellikle de bu bölgenin öncelikli konusu sayılan mimarisi araştırılmış olmakla birlikte, çeşitli nedenlerden dolayı gerektiği gibi araştırılmış değildi. Giorgi Çibunaşvili’nin 1930-1940’lardaki çalışmalarından Orta Çağda Gürcü mimarisinde Tao-Klarceti’nin çok özel bir rol oynadığı sonucuna varılmıştı. Bu rolü Vahtang Beridze daha da ön plana çıkardı ve özel araştırmalarda Tao-Klarceti mimarisi hakkında görüntüler de ilk kez o zaman yayınlandı. O dönemde Güneybatı Gürcistan üzerine yapılmış araştırmaları Parmen Zakaraia kendi çalışmasında bir araya getirdi. Vahtang Cobadze’nin Klarceti üzerine yapılan çalışmalarda özel bir yeri vardır ve onun “Tao, Klarceti ve Şavşeti’de Erken Ortaçağ Gürcü Manastırları” adlı kitabı dikkate değer. Öte yandan Avrupalı ve Amerikalı yazarların da çalışmaları yayımlandı. Bunlar arasında Nicole ve Jean-Michel Thierry (Karı-koca Türkiye'deki Gürcü eserler üzerine birden çok çalışma yapmıştır); David Winfield, Robert Edwards, Bruno Baumgartner ve başka araştırmacıların çalışmaları sayılabilir. Batılıların araştırma ve çalışmalarının yanı sıra Vahtang Cobadze'nin Klarceti üzerine çalışmaları çok önemlidir. Çünkü 1950'lerden başlayarak en az otuz yıl boyunca Klarceti ve Türkiye'deki diğer Gürcü tarihsel bölgeleri Gürcü araştırmacılara kapalıydı. 1980'lerde  bu çalışmalara Türk araştırmacılar da aktif olarak katıldılar. Önceleri Mine Kadiroğlu ve daha sonra başkaları da Klarceti üzerine araştırmalar yaptılar.

Klarceti tarihinin araştırılması asıl olarak anıtlar üzerine Gürcü ve başka yabancı yazılı kaynaklar sayesinde mümkün olmaktadır. Bu bölgede günümüze değin hiç arkeolojik kazı yapılmamıştır. Bundan dolayı, Klarceti tarihi, özellikle de erken dönem tarihi üzerine elimizde çok az bilgi vardır.

Gürcü yazılı kaynakları ve tarih geleneği Klarceti'yi Kartli’nin bir parçası olarak ele alır. “Kartlis Tshovreba” ya (“Kartli Tarihi”), Targamos’un ülkeyi çocukları arasında paylaştırmasından sonra Klarceti Kartlos adlı oğluna kaldı. Kartlos’un oğlu Mtshetos “Tasi Kapısından denize kadar olan Speri” bölgesini, yani Klarceti'nin de içinde olduğu Güneybatı Gürcistan eyaletlerini oğlu Odzrhos'a bıraktı. Klarceti'nin en eski idari merkezi olan kale-kent Tuharisi'nin kurcusu da Odzrhos kabul edilir.
İÖ IV-III. yüzyılların kesişme noktasında, İberia Krallığı kurulduğunda, Klarceti de bu krallık içinde yer aldı. Ancak, Klarceti'nin bu krallığa katılması kolayca olmamıştır. Leonti Mroveli'nin yazdığına göre, Kral Parnavaz'ın bu bölgeyi ele geçirmesi için güç kullanmaya ihtiyacı oldu. "Gürcü Krallarının Yaşamı"nda Parnavaz'ın Kartli'nin tamamını ancak bir yılda ele geçirebildiği, ancak Klarceti'ye giremediği yazar. Çünkü Klarceti kalelerinde onun rakibi, Büyük İskender'in Kartli eristavisi olarak atadığı Azon Patriki kendini sağlama almıştı. Parnavaz, gelecekte damatları olan Egrisi eristavisi Kuci, öte yandan Osetler, Lezgiler ve Azon'un uzaklaştırmış olduğu seçkin bin atlı savaşçı müttefikleri olmasına karşın, Selevkid kralı Antiochus I. Soter'den (İÖ 293-261) asker yardımı istemek zorunda kaldı. Ancak böyle bir askeri ittifak sonucunda ertesi Azon'u yenmeyi ve Klarceti'yi sınırlarına katmayı başardı.
"Gürcü Krallarının Yaşamı"nda mevcut bilgi "Moktsevay Kartlisay"da yer almıyor ve bu yapıt Klarceti etrafında Parnavaz ile Azo arasında bir mücadele olduğundan bile söz etmiyor. "Moktsevay Kartlisay"a göre Azo (Azon ile aynı kişi) Kartli'nin ilk kralıdır ve krallığını barış  içinde geçirdikten sonra ölmüştür. Parnavaz ise ondan sonra tahta çıkmıştır. Burada Klarceti'den hiç söz edilmemektedir. Bu yapıta göre Azo'nun şeceresi de önemlidir. Ondan Arian-Kartli kralının oğlu olarak söz edilmektedir. Bir görüşe göre Arian-Kartli, Güneybatı Kafkasya veya Kuzeydoğu Anadolu'dur. Buna göre bu bölge Klarceti de içine almakta veya Klarceti bu krallığa komşudur. N. Hazaradze Klarceti'nin Azo'nun ülkesi olduğunu ileri sürer. 
Parnavaz, İberia Krallığı'nın sekiz idari bölgeye ayırdı ve her birinin başına eristavi geçti. Eristavinin yönettiği yerlerden biri de, Klarceti eyaletinin yanı sıra Şavşeti ve Trans-Tao'yu da kapsayan Klarceti idi.

Kol Kalesi (Gürcüce: ყუელისციხე ya da ყველისციხე; okunuşu: "q'uelistsih'e" ya da "q'uelisstih'e") bugün Türkiye sınırları içinde bulunan Yalnızçam Dağları'nın zirvesinde, Kolköy köyünde bulunan Orta Çağ Gürcü kalesidir. Kveli Kalesi (Kvelistsihe) veya Kuveli Kalesi (Kuelistsihe) olarak da bilinir. Türkçe "Kol" adı "Kveli" ya da "Kueli"den gelir. İlk kez 10. yüzyılın başlarındaki Gürcü kaynaklarında ortaya çıkan Kol Kalesi, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilene kadar Samtshe eyaletinin temel tahkimatıydı.
Kveli Kalesi ya da Kueli Kalesi ismi kelimenin tam anlamıyla, Gürcistan'dan Yunanca eşdeğer Tyrokastron'un (Τυρόχαστρον) bir kaynağı olan bir "Peynir Kalesi" olarak söz eder: Konstantinos Porfirogennetos'un De Administrando Imperio.

Kol Kalesi, artık büyük ölçüde harap olup, günümüzde Gürcistan sınırına yakın olan Türkiye'nin kuzeydoğusundaki Ardahan ilinin Posof ilçesinde Kolköy köyündedir. İlk kez 10. yüzyılın başlarında Gürcüce yazılan haber metninde Stepane Mtbevari'nin Gürcü kaynaklarından Azerbaycan Emiri Yusuf Ibn Abi'l-Saj-Abu l'K'asim'in işgal ordusuna direniş yeri olarak Gobron'un tutkusu bahsedilir. Bu kaynağa göre, Kol Kalesi 28 günlük kuşatma sonrasında düştü ve ayrıcalıklı bir Hristiyan olan Gürcü komutanı Gobron, İslam'a geçmeyi reddettiği için öldürüldü.
Kol Kalesi, 920'li yıllara gelindiğinde, VII. Konstantinos Porfirogennetos'un De Ceremoniis adlı eserinde Cavaheti'deki bir Gürcü dükalığı olan ve kalenin adını taşıyan Kuvel (Κουελ)'in baş kalesi olarak geçmektedir. Profesör Cyril Toumanoff'a göre, bu eserde Konstantinos, Bagrationi Hanedanı'ndan Gürcü Prensi II. David olması muhtemel olan "Kuvel arkonu"ndan bahsetmektedir. Kuvel'in adı, Konstantinos tarafından başka bir yerde, Yunanca "Tyrokastron (Peynir Kalesi)" kelimesinin karşılığı olarak anılmaktadır ve daha sonraları David'in yayılmacı kuzeni Tao'lu II. Gurgen'in mülkiyetine geçmiştir. Gurgen daha sonra Klarceti'ye karşılık olarak Kuvel ve Acara'yı kayınpederi Ashot Kiskasi'ye vermiş, fakat daha sonra geri almıştır. 941'de Gurgen'in ölümünden sonra, kale, kuzenlerine miras kalmış ve sonuçta da 1008'de Bagrationi Hanedanı'nın diğer mülkleriyle birlikte- Gürcistan Krallığı'ın ilk kralı olan III. Bagrat'ın mülkiyetine geçmiştir.
Kol Kalesi, stratejik konumu nedeniyle, tarih boyunca birçok askeri çatışmalar, savaşlar ve kuşatmalar görmüştür. Kale 1040'larda isyancı Gürcü Generali IV. Liparit'in eline geçmiş, ancak Liparit 1059'da Gürcistan Kralı IV. Bagrat tarafından yenilgiye uğratılması üzerine geri alınmıştır. 1060'larda ise kalenin eristavisi (yönetici/dük) Cakeli hanedanından Murvan'a verilmiş, ancak 1065'te Gürcü seferleri sırasında Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın eline geçmiştir. 1080'de, muhtemelen Revvadi/Mamlān kökenli Emir Ahmed tarafından yönetilen Türkler, kalede mevzilenen Gürcistan Kralı II. Giorgi'yi mağlup etmişlerdir. 16. yüzyılda Kol Kalesi, güneybatı Gürcistan'ın çoğuyla birlikte Osmanlı yönetimine girmiş ve geçmişteki önemini yitirmiştir.

 OpenStreetMap'te Kol Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Lezgiler (Lezgice: Лезги/Lezgi), Kuzeydoğu Kafkasya'da Azerbaycan'ın kuzey ve Dağıstan'ın güney kesimlerinde yerleşik halk. Kafkasya'nın yerli halklarından biridir. Konuştukları dil Lezgice olarak adlandırılır. Samurçay civarında yaşamaktadırlar.

Lezgival (Lezgice: Лезгивал/Lezgival), Lezgi halkının töresi, hayat yasası ve dünya görüşüdür. Lezgival kuralların temeli, yaşlılara ve kadınlara saygı, kendinden güçlü olanın karşısında boyun eğmemek, zayıflara merhamet, dürüstlük, onur ve cesaretin önemini içerir.

Kafkas Savaşı'ndan (1817-1864) sonra Lezgilerin, Rus İmparatorluğu tarafından, bir kısmının öldürüldüğü ya da asimile etmek amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na sürgün edildiği bilinmektedir.

Türkiye'de Lezgiler genellikle Dağıstanlı ismiyle tanınır ve Lezgiceyi hâlâ günlük yaşamda konuşurlar ve gelenek, göreneklerini hâlâ sürdürmektedirler. Lezgiler Ortaca (Lezg. Kӏirne), Yaylaköy (Balakesir vilayeti), Dağıstan (Bergama yakınlarında), Güneykin (Yalova yakınlarında), Findicak (İzmir yakınlarında), Kayalipinar, Emilrler, Selimiye, Osmaniye, Sultaniye (Sivas ilinde) ayrıca İrşadiye, Bursa, İzmir, İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerde yaşamaktadırlar.

Lezgiler'in büyük çoğunluğu Azerbaycan'ın kuzeyinde, Kusar, Kuba, Haçmaz, Kebele, İsmayıllı, Oğuz, Kah, Şeki rayonları toprağında toplu bir halde Bakü, Gence, Sumgayıt ve Mingeçevir şehirlerinde yaşıyorlar.
Azerbaycan'da Lezgiler'in sayılarının 190.000 kişi olduğu bilinmektedir.

Rusya'ya bağlı Dağıstan'da Lezgiler'in sayısının 550.000 ve diğer Samur boylarıyla birlikte değerlendirildiğinde 850.000'e eriştiği görülmektedir.

SSCB'nin dağılmasının ardından, birliğe bağlı birçok halk bağımsızlığını ilan etmişti. Topraklarının Azeriler ve Ruslar tarafından gasbedildiği iddiasıyla Lezgiler 1990'da, Dağıstan/Derbent'te Sadval (‘Birlik’) adlı ayrılıkçı, silahlı bir örgüt kurdular.

Türkiye'deki lezgiler турецкие лезгины 
Lezgi minority of Azerbaijan 5 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.lezgi-pages.nm.ru
Article from the Centre for Russian Studies about the Lezgin'

Lomlar veya Poşalar (Ermenice: Բոշա Boşa, Gürcüce: ბოშა Boşa, Rusça: Боша Boşa), Ermenistan, Gürcistan, Türkiye ve az da olsa Azerbaycan'da belli bölgelere dağılmış topluluklardır. Poşa, Gürcüce "Boşa"dan (ბოშა) gelir ve Tao-Klarceti bölgesi ile yakın çevresinde Çingenelere verilen isimdir. Nitekim bu topluluk 1835 Osmanlı nüfus defterinde Çingene anlamında "Kıptî", 1886 Rus nüfus sayımında da "Çingene" (цыгане) olarak kaydedilmiştir. Günümüzde Çingene anlamında Boşa adının kullanıldığı tek dil Gürcücedir.
Lomlar veya Poşalar, Hint-Aryan dillerinde ve içinde yoğun Ermenice kelimelerin de bulunduğu  Lomca (Lomavren) konuşurlar. 11. yüzyılda  Hindistan'dan ayrılmış ve batıya doğru göç etmişlerdir. Günümüzde Domlar, Dombalar ve Rom gibi gruplarla beraber çağdaş Rom halklarının etnolojik yapısını oluştururlar.
Çingenelerin Poşa olarak adlandırıldığı Tao-Klarceti bölgesinde bu topluluk, 1835 nüfus tespitinde Müslüman ve Hristiyan nüfusun bir parçası sayılmamış, "Kıptî" adıyla ayrı bir defterde kaydedilmiştir. Örneğin Çıldır Eyaleti'ne bağlı Ardanuç sancağında 37 hanede 83 erkek bu adla kaydedilmiştir. Erkek sayısı kadar kadın eklenince bu tarihte Ardanuç sancağında yaklaşık 166 Poşanın yaşadığı ortaya çıkar. Aynı topluluk 1886 Rus nüfus sayımında "Çingene" adıyla kaydedilmişti. Bu tarihte Artvin sancağının Ardanuç kazasının Longothevi nahiyesinde 214 Çingene, Şavşet-İmerhevi kazasının Okrobageti nahiyesinde 82 Çingene yaşıyordu. Bu nüfus tespitinde “Çingene”, coğrafi bir yer olmamasına rağmen, bu iki nahiyeyi oluşturan idari birimler sayılmıştır. Bu durum Poşaların bu tarihte yerleşik bir hayata geçmediğini göstermesi açısından da önemlidir. Aynı nüfus sayımında Oltu sancağının Taoskari kazasına bağlı Aşağı Sevkari köyünde, 39'u erkek ve 30'u kadın olmak üzere 14 hanede 69 Çingene kaydedilmiştir. Aynı köyde ayrıca 1 hanede 2 Türk ikamet ediyordu. Bu kayıt ise, Poşların veya Çingenelerin bu bölgede yerleşik hayata geçmeye başladıklarını göstermektedir.
Lomlar genelde tüm Roman halkları gibi bulundukları coğrafya ve ülkelerin dillerini konuşurlar. Günümüzde Ermenistan'da Lomca yani Lomavren dili belli bir düzeyde varlığını korumuș olmasına karşın, Türkiye'de yaşayan Poşalar sadece Lomca kelime haznesi ile Türkçe konuşurlar. Gürcistan'da Tiflis, Kutaisi, Ahılkelek ve Ahıska şehirlerinde, Ermenistan'da Erivan'ın ilçeleri olan (Kanaker-Zeytun, Nork-Maraş) ve Gümrü şehirlerinde yoğun olarak yaşarlar. Türkiye'de ise Artvin, Erzurum, Sivas, Bayburt, Ardahan, Erzincan gibi iller Lom nüfusun ağırlıklı olarak yaşadıkları şehirlerin başında gelir.
Anadolu'da kendini Poşa olarak adlandıran grup göç hareketlerinde Batı'ya gitmemiş Anadolu'da kalmıştır. Çoğunlukla Batı Ermenicesinin yerel varyantını konuştukları görülür. Lomavren diline ait birkaç sözcük vardır.

RomNews Network Community@RomNews.com / de:: İnternet üzerinde Romanlar / Çingeneler kaynak.
Nüfus ve insanlar | İnsanlar | Ermenistan Seyahat, Tarih, Arkeoloji ve Ekoloji | TourArmenia 10 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wixman. SSCB Halk.s.30.
Poşa Artvin Ansiklopedisi 10 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marushiakova, Elena and Vesselin Popov. 2016. Gypsies of Central Asia and Caucasus. London: Palgrave Macmillan.

Nuh (İbranice: נֹחַ‎, romanize: Nōaẖ; Amharca: ኖህ, Noḥ; Arapça: نُوح, Nūḥ; Yunanca: Νῶε, Nôe), İbrahimî dinlerde kendisinden söz edilen, Tufan olayı ile bilinen peygamberdir. Tevrat'ta Nuh'un 950 yıl yaşadığına işaret edilir. Kur'an'da ise kaç yıl yaşadığı bildirilmemiş, yalnızca kendisinin 950 yıl boyunca kavmi içinde yaşadığı belirtilmiştir. İnanışa göre Tufan'dan önce Allah'ın emriyle büyük bir gemi inşa etmiş ve bu gemiye "Nuh'un Gemisi" denmiştir.

Tevrat ve Kur'an'da Nuh ile ilgili ifadeler, Babiller ve Sümerlerin tufan anlatılarındaki (Gılgamış Destanı) Ziusudra / Utnapiştim karakterleri ile büyük benzerlikler gösterir. Mezopotamya'da toplumu derinden etkileyen bir sel felaketi üzerine üretilen ve toplum hafızasına kazınan destanlarının İbranilerin Babil Sürgünü dönüşünde yazılan Tevrat nüshalarına aktarıldığı düşünülmektedir. Ancak bu aktarımlar, her kültür ve coğrafi bölgede yeni ve yerel özellikler ile değiştirilerek yeniden yazım şeklinde gerçekleşmiştir.

Tevrat’a göre Nuh, Âdem’in yaratılışından 1056, ölümünden 126 yıl sonra doğmuştur. Hayatının ilk 500 yılı hakkında Kitâb-ı Mukaddes'te bir bilgi yoktur. Tevrat’ın naklettiğine göre Nuh zamanında insanlar çok bozulmuştu ve yeryüzünde kötülük hüküm sürüyordu. Örneğin Âdem'in oğlu olan Şit'in çocukları, diğer oğlu Kabil'in soyundan gelen kızlarla evlenmiş ve bunun sonucunda şiddet yanlısı kötü bir nesil ortaya çıkmıştı. Tevrat'a göre, bu nesil kötülükte çok daha fazla ileri gittikleri için, Tanrı insanı yarattığına pişman olmuş ve büyük bir tufanla bütün insanlığı, hayvanları, sürüngenleri ve kuşları yok etmeye karar vermişti. Sadece Nuh, Tanrı'nın gözünde değerliydi; çünkü kendisi sadık ve eksiksiz birisiydi. Büyük Tufan, Nuh 600 yaşında iken başlar.

Yaratılış Kitabı'na göre Nuh'un üç oğlu vardır ve üç oğlundan üç temel ırk meydana gelmiştir.

Sam (Sami ırkının atası)
Oğulları: Elam, Asşur (Asur), Arfakşad, Lud ve Aram
Ham (Hami ırkının atası)
Oğulları: Cush, Mizraim, Fut ve Kenan
Yafes (Yafetik ırkın atası)
Oğulları: Gomer, Magog, Maday, Yavan, Tubal, Meşek ve Tiras

İbn-i Abbas'tan rivayete göre Nuh 480 yaşındaydı. 120 yıl süren peygamberliği boyunca onları Allah'a çağırdı. Ona karşı geldiler ve onu yalanladılar. Allah ona gemi yapmasını emretti. Gemiyi yaptı ve 600 yaşında olduğu hâlde içine bindi. Boğulanlar boğuldu, bundan sonra o, 350 yıl daha yaşadı. Tufan yükseldi ve bütün yeryüzünü kapladı. Âdem'le Nuh arasında 2200 yıl vardır. İnanca göre Tufan 40 yıl sürmüştür.
İslam geleneğinde Nuh ile İbrahim arasında da 950 yıl olduğuna inanılır. Kur'an'da Nuh Müminun Suresi, Ankebut Suresi 14. ayet ve Nuh suresinde benzer ifadelerle anlatılır:

Şüphesiz biz Nuh’u, kavmine, “Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar” diye peygamber olarak gönderdik.
Nuh şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
Size ne oluyor da Allah için bir vakar ummuyorsunuz?
Hâlbuki o sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.
Görmediniz mi Allah yeri göğü, tabaka tabaka nasıl yaratmıştır?
Onların içinde nasıl ayı bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır?
Allah, sizi (Âdem'i) yerden bitirdi.
Sonra sizi yine oraya döndürecek ve kesinlikle sizi (yeniden) çıkaracaktır.
Allah yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır ki, oradaki geniş yollarda yürüyesiniz.
Nuh dedi ki: “Rabbim! Gerçekten onlar bana karşı geldiler, malı ve çocuğu ancak kendi hüsranını artıran kimselere uydular.
Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğus’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.
Hataları yüzünden suda boğuldular ve cehenneme sokuldular da kendileri için Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar.
Nuh şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!
Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.
"Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik de içlerinde elli eksik bin (dokuz yüz elli) yıl kaldı, derken zulümlerini sürdürürlerken onları tufan yakalayıverdi."

Evrensel tufan efsanesi günümüz bilimsel ve jeolojik verilerine uymamakta, dinsel mantık açısından da kendilerine peygamber gönderilmeyen diğer toplumların da aynı felaketle yok ediliyor oluşu gibi sorunlar ortaya çıkarmakta, yeni yorumlar Kur'an'ın tufan olayını yerel bir afet olarak ele aldığı yaklaşımı üzerinden yapılmaktadır. Tufanın gerçekleştiği bölge için de Mezopotamya bölgesine işaret edilmektedir. Ancak bu yaklaşımlar yerel bir afet için büyük bir gemi inşası ve bu gemiye az sayıda inanan insan ve hayvanlardan çifter çifter bindirilmesi, sonrasında da Nuh'un insanlığın ikinci babası kabul edilmesi gibi anlatımlarla uyuşmamaktadır. Fakat, 2016 yılında Northwestern Üniversitesinden Steve Jacobsen ve ekibi yerin 1000 km altında devasa okyanuslar olduğunu buldular. Hûd suresi 40. ayette "tandır’dan (fırın) sular fışkırmaya başladığı zaman" ifadesi geçer. Müslümanlar tarafından tandır ifadesinin magma tabakası olduğu iddia edilir ve bu bir mucize olarak görülür. Bir diğer ayette “ey yer suyunu yut” ifadesi geçer. (Hûd 44) Steve Jacobsen'in bulduğu söylenen yer altı okyanusu bir tezdir. Bilim dünyasında da rağbet görmüş değildir. Kesin bir bilgi değildir.
(Sonra) “Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut!” denildi. Su çekildi; hüküm yerini buldu; gemi Cûdî’nin üzerine oturdu; “Zalimlerin topunun canı cehenneme!” denildi. (Hûd 44) 

Hint ve Yunan tufan efsaneleri de mevcuttur, ancak bunların İncil'deki anlatının temelini oluşturan Mezopotamya tufan efsanesinden türetildiğine dair çok az kanıt vardır.

Tevrat'taki Nuh tufanı hikâyesi, MÖ 1800'lerde yazıldığı tahmin edilen Sümer destanı Gılgamış'ta geçen bir tufan hikâyesine oldukça benzer. Gılgamış destanında Mezopotamya tanrıları insanlığı yok etmek için büyük bir tufan göndermeye karar verirler. Nuh ve Gılgamış hikâyeleri arasındaki çeşitli benzerlikler (tufan, gemi yapımı, hayvanların kurtuluşu ve tufandan sonra kuşların serbest bırakılması), Gılgamış hikâyesinin Nuh hikâyesinin kaynağı olarak görülmesine neden olmuştur. İki hikâye arasındaki birkaç farklılık ise tufanın gün sayısı, kuşların gönderilme sırası ve geminin karaya oturduğu dağın adıdır. Tevrat'taki Nuh tufanı hikâyesi, Gılgamış'taki tufan hikâyesiyle o kadar örtüşür ki, "bu hikâyenin Mezopotamya'dan kaynaklandığına dair çok az şüphe vardır." Özellikle dikkat çeken nokta, Tevrat'taki tufan hikâyesinin, başka alternatifler mümkünken bile, Gılgamış'taki tufan hikâyesini "nokta nokta ve aynı sırayla" takip etmesidir.
Bilinen en eski tufan mitine, Mezopotamya'daki Atrahasis Destanı ve Gılgamış Destanı metinlerinde rastlıyoruz. Encyclopædia Britannica, "Bu mitler, Nuh Tufanı hikâyesinde geçen gemi yapımı ve tedariki, geminin suda yüzmesi, suların çekilmesi ve insan kahramanın rolü gibi unsurların kaynağını oluşturur" der. Encyclopedia Judaica ise "bu hikâyeler arasında aracılık eden bir unsurun varlığını kuvvetle düşündüren kanıtlar mevcut. Bu rolü üstlenmiş olma ihtimali en yüksek olanlar, toprakları arasında İbrahim Peygamber'in kökeninin bulunduğu Harran şehrini de barındıran Hurrilerdir. Hurriler, Tufan hikâyesini Babillilerden devralmışlardır" diye ekler. Ansiklopedi, hikâyeler arasındaki bir diğer benzerliğe de dikkat çeker: Nuh onuncu atadır ve Berossus, "Büyük Tufan'ın kahramanı, Babil'in onuncu tufan öncesi kralıydı" diye belirtir. Ancak, kahramanların yaşları arasında bir farklılık vardır. Mezopotamya kaynaklarında, "tufan öncesi kralların saltanatları 18.600 yıldan neredeyse 65.000 yıla kadar uzanır." İncil'de ise ömürler, "Mezopotamya metinlerinde bahsedilen en kısa saltanattan bile çok daha kısadır." Ayrıca, kahramanın adı da farklı geleneklerde değişiklik gösterir: "Sümer dilinde yazılmış en eski Mezopotamya tufan anlatısında, tufan kahramanına Ziusudra denir."

Yi Samuel Chen'e göre, Gılgamış Destanı'nın en eski versiyonlarında tufandan hiç bahsedilmez, sadece Gılgamış'ın ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için Utnapiştim'le konuşmaya gittiği belirtilir. Eski Babil Dönemi'nden itibaren, daha önce farklı figürler olarak görülen Utnapiştim ile Ziusudra'yı birleştirme çabaları başlamıştır. Gılgamış'ın tufan kahramanı ile karşılaşması ilk olarak Eski Babil Dönemi'nde "Gılgamış'ın Ölümü"nde ima edilmiş ve nihayetinde Orta Babil Dönemi'nde Gılgamış Destanı'na dahil edilerek standart hâle getirilmiştir.
Gılgamış'ın tarihsel hükümdarlığının MÖ yaklaşık 2700'lerde,en eski bilinen yazılı hikâyelerin hemen öncesinde olduğuna inanılmaktadır. Gılgamış'ın anlatıldığı hikâyelerde adı geçen diğer iki kral, Kish'in Aga ve Enmebaragesi'yle ilişkilendirilen eski buluntuların keşfedilmesi, Gılgamış'ın tarihsel varlığına güvenilirlik kazandırmıştır.
En eski Sümer Gılgamış şiirleri, Ur'un Üçüncü Hanedanlığı'na (MÖ 2100-2000) kadar uzanır. Bu şiirlerden biri, Gılgamış'ın tufan kahramanıyla buluşmak için yaptığı yolculuğun yanı sıra kısa bir tufan hikâyesinden bahseder, ancak bazı uzmanlara göre bu hikâye Eski Babil Dönemi'nde yazılan metinlere dahil edilmiştir. Birleştirilmiş destanın en eski Akad versiyonları ise MÖ 2000-1700 yıllarına tarihlenir. Bu Eski Babil versiyonlarının parçalı doğası nedeniyle, tufan mitinin genişletilmiş bir anlatımını içerip içermediği belirsizdir; ancak bir parça kesinlikle Gılgamış'ın Utnapiştim ile buluşmak için yaptığı yolculuğun hikâyesini içerir. Akadca "standart" versiyonu tufan hikâyesinin uzun bir versiyonunu içeriyordu ve MÖ 1300 ile 1000 yılları arasında Sin-liqe-unninni tarafından düzenlendi.
Erken Hanedanlık III Dönemi'nden Eski Babil Dönemi'ne kadar çeşitli metinleri inceleyen uzmanlar, tufan anlatısının sadece Eski Babil Dönemi'nde yazılan metinlere eklendiğini savunur. Uzmanların gözlemleri, Sümer Kral Listesi'nin tufandan önceki zamanlardan bahseden kısımlarının, Kral Listesi'nin esas kısmından üslup olarak farklı olduğunu göstermektedir. Eski Babil kopyalarının, Kral Listesi'nden ayrı bir tufan öncesi geleneğini gösterme eğiliminde olduğu görülmektedir. Ayrıca, Ur III Kral Listesi kopyası ve benzeri belgeler, Kral Listesi'nin

Oğuzyolu, Ardahan ilinin Hanak ilçesine bağlı bir köydür.

Bugün Oğuzyolu adını taşıyan köyün bilinen en eski adı Eruşeti'dir. 4. yüzyıldan itibaren Gürcüce kaynaklarda adı geçen Eruşeti (ერუშეთი) Türkçeye Oruşet, Örşet, Oruşit gibi farklı biçimlerde girmiştir. Nitekim 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahrir defterinde köyün adı Oruşet (اوروشت) olarak geçer. 93 Harbi’nde (1877-1878) bölgeyi ele geçiren Ruslar, 1886 tarihli nüfus sayımında köyün adını Osmanlıcasına uygun biçimde Oruşet (Орушет) olarak kaydetmiştir.
Eruşeti adı, 1928 tarihli Son Teşkilat-i Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı Osmanlıca yayında ise Oruşit/Oroşit (اوروشيت) olarak yazılmıştır. Bu yazılış biçimleri, İçişleri Bakanlığı’nın 1968’de yayımladığı Köylerimiz adlı yayında Örşet'e dönüşmüştür. Türkçede farklı biçimlerde yazılan Eruşeti, “yabancı kökten geldiği ve iltibasa yol açtığı” grelçesiyle Oğuzyolu olarak değiştirilmiştir.
Gürcistan'ın Türkiye sınırı boyunca uzanan dağlık tarihsel Eruşeti bölgesinin adı Eruşeti köyünden gelir.

Eruşeti'nin de içinde yer aldığı Tao-Klarceti bölgesinde kadın ve erkeğin birlikte sayıldığı ilk nüfus tespiti Rus idaresi sırasında, 1886 yılında yapılmıştır. Bununla birlikte köyün Osmanlı egemenliğine girmesinden bir süre sonra yapılan tahrirle köyün hane sayısı belirlenmiştir. Bu tahririn yer aldığı 595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan'a göre köyde 28 hane yaşıyordu. Her hanenin 5 kişiden oluştuğu varsayılırsa, Eruşeti'nin o tarihteki nüfusunun 140 kişiden oluştuğu sonucuna varılabilir. Bu defterde vergi vermekle yükümlü erke nüfus, Gabriel, Gogiça, Meraba, İordane, Eliazar, Maharebel, Rahip Elia, Enuka, Laşkara, Şoşita, Grigol, Amrosa, Vardzel, Batata, Abram, Gogina gibi adlardan oluşuyordu. Köyde yaşayan insan sayısı muhtemelen giderek azalmış olmalı ki Eruşeti'nin nüfusu 1878 yılında 8 hanedan oluşuyordu. Bu durum Osmanlı döneminde nüfusun bir kısmının din değiştirmemek için göç etmiş olmasına bağlanabilir. Rus idaresinin 1886 yılında yaptığı tespite göre köyün nüfusu 41 Türk (%70.7) ve 17'si (%29,3) Kürt olmak üzere  58 kişiden oluşuyordu. 1595 yılında kaydedilmiş erkek adlarına bakınca köyü terk etmeyip kalan nüfusun Türkleştiği, ayrıca köye sonradan Kürt nüfusun yerleştirildiği söylenebilir.
Köyün adının değiştirilmesinden sonra, 1960 tarihli genel nüfus sayımında Oğuzyolu (Örşet) olarak kaydedilmiş olan köyün nüfusu, 165'i erkek ve 183'ü kadın olmak üzere 348 kişiden oluşuyordu. Son yetmiş beş yılda nüfusun altı kat artması Rus idaresinin son bulmasından sonra Oğuzyolu'na yeni nüfusun yerleştirilmesiyle açıklanabilir. Oğuzyolu'nun nüfusu 1990 yılında 359, 2019 yılında 152 kişiye gerilemiştir. Bu durum köyden kente göçün özellikle 1990 yılından sonra gerçekleştiğini göstermektedir.

Eruşeti'de 4. yüzyılda inşa edilen kiliseden hareketle buranın en geç bu tarihten itibaren bir yerleşim olduğu söylenebilir. Gürcü Kralı Vahtang Gorgasali döneminde Eruşeti piskoposluk merkeziydi. Eski çağlarda bir kent olan Eruşeti, erken Orta Çağ'da Gürcü Krallığı ve birleşik Gürcistan Krallığı, geç Orta Çağ'da Gürcü prensliği Samtshe-Saatabago sınırları içinde yer aldı. 16. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlıların eline geçti ve Çıldır Eyaleti içindeki köylerden biri haline geldi. 1595 tarihli Defter-i Mufassal Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahririne göre Eruşeti, Ardahan-i Büzürg livasına bağlı Meşe nahiyesinde yer alan bir köydü.
Uzun süre Osmanlı yönetimi altında kalan Eruşeti'yi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Rusya İmparatorluğu ele geçirdi. Rus idaresinde Eruşeti Kars oblastında Ardahan sancağına (okrug) bağlı Ardahan kazasının (uçastok) bir köyüydü. I. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından Oruşeti bağımsız Gürcistan sınırları içinde yer aldı. Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Ankara Hükümeti kuvvetleri de Ardahan ve Artvin bölgeleri ile geçici olarak Batum'u fiilen sınırlarına kattı. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması’yla Eruşeti'nin de içinde yer aldığı Ardahan ve Artvin bölgeleri Türkiye’ye bırakıldı.
Eruşeti 1928 tarihli Son Teşkilat-i Mülkiyede Köylerimizin Adları adlı Osmanlıca yayına göre Eruşeti (Oroşit), Kars ilinde Ardahan ilçesinin Damal nahiyesine bağlı bir köydü. Hanak’ın 1958’de ilçe yapılmasından sonra Eruşeti de bu kazaya bağlanan Damal nahiyesinin köyü haline geldi ve 1960 yılından önce adı Oğuzyolu olarak değiştirilmiş olan köy bu tarihten itibaren Hanak ilçesinde yer almaktadır. Köy, 2007-2012 yılları arasında Ortakent Beldesi'nin bir mahallesi olarak kayıtlarda yer almıştır.

Eruşeti, 5. yüzyılda, Gürcü kralı Vahtang Gorgasali döneminde piskoposluk merkezi haline geldi. Piskoposluk kilisesi olarak Bizans mimarisi tarzında inşa edilmiş üç nefli bir bazilika olan yapıdan günümüze sadece yıkıntıları kalmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Ardahan bölgesini gezen Gürcü araştırmacı Konstantine Martvileli’nin verdiği bilgiye göre köyün sınırları içinde bir kilise daha vardı.
Eruşeti’deki bir diğer tarihsel yapı, yığma taştan inşa edilmiş olan kaledir. Deniz seviyesinden 2.340 metre yükseklikte bulunan kale, köyün merkezinin 2 km kuzeydoğusunda, bir tepede yer alır. Bugün yıkık durumda olan kalenin taşları köyün sakinleri tarafından ahırların yapımında kullanılmıştır. Taşlarının taşınmış olmasından dolayı kalenin eski biçimini tahmin etmek zorlaşmaktadır. 70 x 60 metre ölçülerinde olan kalenin kuzey kısmında daha fazla taş yığını vardır. Bu durum kalenin kulesinin bu kısımda olduğunu akla getirmektedir.

Köy, Ardahan il merkezine 44 km, Hanak ilçe merkezine 18 km uzaklıktadır.

Oğuzyolu, Hanak için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Posof  (Gürcüce: ფოცხოვი; transkripsiyon: “potskhovi; Osmanlıca: پوسخوف; “poshof”, پوسخو; “poshov”), Ardahan iline bağlı bir ilçe ve bu ilçenin merkezidir. Osmanlı dönemindeki adı Poshov'dur ve bu ad 1929 yılında Posof olarak değiştirilmiştir. İlçe, Türkiye-Gürcistan sınırında yer alır; Türkgözü Sınır Kapısı ilçe sınırları içindedir.
Posof kasabası günümüzde iki mahalleden meydana gelir. Merkez mahalle kasabanın büyük bölümünü oluşturur. Bu mahalle eski bir köy olan Diğviri'ye dayanır. Kasabanın küçük bir bölümünü oluşturan Doğrular mahallesi ise, eski adı Aşağı Cacun olan Doğrular köyüdür. Doğrular köyü yakın zamanda bir mahalle olarak Posof kasabasına katılmıştır.

Posof'un bilinen en eski adı Potshovi'dir (ფოცხოვი). Bu yer adı büyük bir olasılıkla, Gürcü kraliçesi Tamar'ın bugünkü Posof ilçesini de kapsayan Samtshe bölgesinin yöneticiliğine atadığı Cakeli Hanedanı'ndan Botso'dan (ბოცო) gelir. "Botso'nun vadisi" anlamına gelen Botsos Hevi (ბოცოს ხევი) / Botsoshevi, zaman içinde değişime uğramış ve Gürcüce Potshovi haline gelmiştir.
Potshovi, eski yazılı kaynaklarda Posof kasabanın değil, Ahaltsihe’yle bağlantılı biçimde akarsu ve vadi adı olarak geçer. Bugünkü Posof kasabasının eski adı ise, Diğviri'dir. Sonradan Duğur, Digur, Diğor (ديغور) ve Diğuri'ye (დიღური) dönüşmüş olan Diğviri (დიღვირი), 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Diğvir-i Süfla (Aşağı Diğviri) ve Diğvir-i Ulya (Yukarı Diğviri) olmak üzere iki ayrı köy olarak kaydedilmiştir. Bölgeyi Gürcülerden ele geçiren Osmanlılar Potshovi adını Poshev (پوسخو) biçiminde kaydetmiştir. Osmanlıca yazılışında “ha” (ح) harfinin değil de “hı” (خ) harfinin kullanılmış olması, bu yer adında Gürcücesine yakın bir yazılış biçiminin benimsendiğini göstermektedir. Nitekim Gürcüce yazılışında da gırtlaksıl “h” (ხ) kullanılmaktadır. Osmanlı döneminde Poshev'e dönüşmüş olan Potshovi adı, geç dönemde Poshof (پوسخوف) ve Posof biçimini almıştır.

Potshovi, Orta Çağ'da Samtshe bölgesinde yer alan ve Potshovi Çayı boyunca uzanan vadinin adıydı. Tarihsel Tao bölgesinde yer alan Posof bölgesi erken Orta Çağ'da Gürcü Krallığı sınırları içinde kalıyordu. Bölgenin önemli kalesi olan Kveli Kalesi 914 yılında Arapların saldırısına uğradı. Kaleyi savunan Gürcü aznaur Gobron kaleyi savunurken öldü. Kveli köyünde bulunan Kveli Kalesi de 1080'de Büyük Selçuklular ile Gürcüler arasındaki savaşa sahne oldu. Kveli Kalesi Savaşı olarak bilinen savaşta Büyük Selçuklular galip geldi. Bu savaşın ardından Didi Turkoba olarak bilinen dönemde Büyük Selçuklular Tao-Klarceti'yi tamamen ele geçirip Karadeniz kıyılarına indiler. 

Gürcistan Krallığı'nın parçalanmasından sonra bölge, Samtshe-Saatabago olarak bilinen ve Cakeli sülalesinin yönettiği prensliğin sınırları içinde kaldı. Daha sonra, Cakeli sülalesinin bir kolu olan Botsodzelerin yönetimi altına girdi. Bu dönemde, Potshovi Çayı'nın sol yakasında, eski Sakire (bugün Çambeli) köyü sınırları içinde yer alan Caki Kalesi bölgenin en önemli merkeziydi ve Gürcü hanedanı Cakeli sülalesinin ikametgâhıydı. Cakeli sülalesinin adı da bu kaleden gelir. Tzurtzkabi Piskoposluğu kilisesi de burada yer alıyordu. Hertvisi'ye kadar Potshovi Vadisini kapsayan Tzurtzkabi Piskoposluğu, 16. yüzyılda 13 piskoposluk arasında altıncı sırada yer alıyordu.
Osmanlılar, 16. yüzyılın ortasında, tarihsel Gürcistan'ın güneybatısındaki diğer bazı bölgelerle birlikte Potshovi bölgesini de ele geçirdi. Bu bölge, Osmanlılar tarafından kurulan Gürcistan Vilayeti veya Çıldır Eyaleti içinde Poshov (پوسخو) adıyla bir liva olarak yer aldı. 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterine göre Poshov livası Güney ve Kuzay nahiyelerinden oluşuyordu. Güney nahiyesi Poshov livasının batı kısmını, Kuzey nahiyesi ise doğu kısmını kapsıyordu. Bugünkü Posof kasabasının temelini (günümüzde Merkez Mahalle) ise, Diğviri köyü oluşturmaktadır.
Poshov bölgesi, uzun süre Osmanlı yönetimi altında kaldıktan sonra, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusya İmparatorluğu'nun eline geçti. Rus idaresinde Ardahan sancağına (okrug) bağlı bir kazaydı (uçastok). 1886 yılı tespitine göre Poshov kazası, dört nahiye (маркяз: merkez) ile 53 köyü kapsıyordu. Diğviri köyü, Rus idaresi tarafından  Digur (Дигур) adıyla kaydedilmişti. Digur aynı zamanda Poshov kazasının dört nahiyesinden birinin de adıydı ve 21 köyü kapsayan Digur nahiyesinin (маркяз: merkez) nüfusu, tamamı "Türk" olan 2.409 kişiden oluşuyordu. Diğer nahiyeler Badela, Sakire ve Tzurtzkabi nahiyeleri idi. Badela nahiyesi 13 köyden oluşuyordu ve burada toplam 2.410 kişi yaşıyordu. On iki köyden meydana gelen Sakire nahiyesinde ise, 2.624 kişi bulunuyordu. Tzurtzkabi nahiyesi dokuz köyden olmakla birlikte 2.651 kişilik nüfusa sahipti. Poshov kazasında bu tarihte 9.814'ü Türk ve 280'i Kürt olmak üzere toplam 10.094 kişi yaşıyordu.
Posof kazasının merkezi olan Digur köyü, Shalta vadisinden geçen ve Acara'yı Ardahan'a bağlayan ticaret yolu üzerine yer alıyordu. Bu ticaret yolu Ardahan'dan Kars'a uzanıyordu. Rus yönetimi sırasında bölgeyi gezen Gürcü tarihçi ve araştırmacı Zakaria Çiçinadze'ye göre Poshov'un komşu bölgesi Zegani'de (Yukarı Acara) yaşayan Müslüman Gürcülerin anadilini bilmelerine rağmen Poshov bölgesindeki Müslüman Gürcüler Gürcüce bilmiyorlardı. Bir kısmı Kars'ın, bir kısmı Ardahan'ın parçası olan Poshov vadisinde 19. yüzyılın başlarında yaklaşık 100 köy vardı; ancak özellikle Kırım Savaşı’ndan sonra halkın Osmanlı ülkesine göç etmesi sonucu 20. yüzyılın başlarında köy sayısı azalmıştı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yüzünden de resmî verilere göre  388 hane veya 10.180 kişi Poshov kazasından (uçastok) göç etmiştir. 1886 yılı nüfusu göz önüne alınınca, Poshov kazasının nüfusunun yarısının bu tarihten önce göç ettiği görülmektedir.
Poshov bölgesi, I. Dünya Savaşı'ın sonlarında Rus ordusunun bölgeden çekilmesinden sonra, bir süre bağımsız Gürcistan'ın sınırları içinde kaldı. Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında (15 Şubat-17 Mart 1921) Ankara Hükümeti'nin verdiği ültimatom üzerine Gürcü askerleri bölgeden çekildi ve Poshov Türkiye'ye katıldı. 16 Mart 1921'de, Ankara Hükûmeti ile Sovyet Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması'yla bölge Türkiye'ye bırakıldı.
Posof, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesine göre, Poshof (پوسخوف) adıyla Kars vilayetine bağlı bir kazaydı. Poshof adı 1929'da Posof olarak değiştirilmiştir. Bu arada Digur (Diğviri) köyünün de kasabaya dönüştüğü ve Posof adını aldığı anlaşılmaktadır.

2014 Türkiye İstatistik Kurumu nüfus sayımına göre Posof'un ilçe merkezi ile köylerinin toplam nüfusu 7.322 kişiden oluşuyordu. Bu nüfusun 1.936'sı Posof kasabasında, 5.386 kişi ise köylerde ikamet ediyordu.[1] Aşağıdaki tablo Posof kasabası ile Posof ilçesinin köylerinin nüfusunun toplamını gösteren genel tablodur.

Posof ilçesi, Doğu Anadolu Bölgesi'nin en kuzeyinde ve Karadeniz Bölgesi'nin en doğusunda yer alır. Kuzeyinde ve doğusunda Gürcistan Devleti, batısında Şavşat (Artvin) ilçesi, güneyinde ise Hanak ve Damal ilçeleri ile sınırdır. Merkezlere olan uzaklığı şöyledir:

Posof'un deniz seviyesinden yüksekliği 1545 metredir. İlçenin yüzölçümü 583 km²dir. Etrafı yer yer yükseklikleri 3.000 m'yi aşan yüksek dağlarla çevrili olan ilçenin orta kesimleri bu dağlardan inen akarsular tarafından derin vadilerle parçalanmıştır. Doğu-batı istikametinde devam eden bu vadinin rakımı 1.200 m'ye kadar inmektedir.
İlçenin güneyinde Ilgar Dağı, güney batısında Arsiyan ve Cin Dağları yer yer yükseklikleri 3.000 m geçen dağlardır. Kaynağını bu dağlardan alan Posof Çayı ilçenin en önemli akarsuyudur. Batı-doğu istikametinde akmaya devam eden Posof çayı Gürcistan ile sınır çizdikten sonra Gürcistan topraklarına girer. Gürcistan topraklarında Kura Nehri'yle birleştikten sonra Hazar Denizi'ne dökülür. İlçede irili ufaklı birçok göl bulunmaktadır. Bu göllerden Alabalık Gölü'nde, isminden de anlaşılacağı gibi alabalık üretilmektedir.

Posof ilçesinin genelinde Türkiye'de Karadeniz iklimi hakimdir. Her mevsimde yağış görülür. Yıllık ortalama sıcaklık 13-15 °C'dir. Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 21-23 °C'dir. Yıllık sıcaklık farkı 13-15 °C'dir. Doğal bitki örtüsü ormandır. Yüksek alanlarda Alpin çayırlar görülür.

Posof ilçesi gür bir bitki örtüsüne sahiptir. Genel olarak orman ile kaplıdır. Yılın büyük bir bölümünde bitki örtüsü yeşilliğini muhafaza eder. İlçenin bitki örtüsü coğrafi özelliği bulunduğu yöreye göre şekillenmiştir. İlçe doğal orman alanı içerisinde kalmaktadır. Bu ormanları meşe, çam, köknar, ladin, kayın, kara ağaç, gürgen ve fındık ağaçları oluşturur.

Dünyada yetiştirilen ve ekonomik değere haiz olan 4 önemli arı ırkından birisi olan Kafkas ırkı arı (Apis Mellifera  Caucasica Gorb)'nın Türkiye'deki gen merkezi Posof'tur. Posof genelinde toplam olarak 4.500 adet arılı koloni bulunmakta olup, bunların 2.000 tanesi eski tip kovanlardadır. Yaklaşık olarak 100 arıcı ailesi tarafından işletme başına ortalama 45 adet koloni varlığı ile arıcılık faaliyetleri bal üretimine yönelik olarak sürdürülmektedir. Bu da; ilçenin arıcılık faaliyetlerinin ekonomik işletmecilik prensiplerine uygun olarak yapılmadığını göstermektedir. İlçenin zengin çiçek flora yapısına sahip çayır-mera alanlarında uygun arı konaklatılması hâlinde 10.000 arı kolonisi ile arıcılık faaliyetinin sürdürülebileceği yapılan bir çalışma ile hesaplanmıştır. İlçede yıllık bal üretimi ise  35-40 ton kadardır. Posof ilçesinde zengin çayır-mera alanlarında doğal olarak yetişmekte olan, yonca, korunga, üçgül, geven, ballıbaba, hindiba ve daha birçok nektar ve polen kaynağı bitkilerden üretilmekte olan çiçek balları oldukça iyi kalitededir. Posof ilçesinde üretilmekte olan kaliteli 2000-3000 adet ana arılar ilçemiz veya ilimiz dışındaki talep sahiplerine satılmaktadır.

Halkın geçim kaynağı hayvancılığa dayalı olmakla beraber, geçim standardı için yeterli değildir. İlçede yaklaşık 15.000 adet büyükbaş hayvan bulunmaktadır. Hayvancılık hâlen eski usullerle yapılmaktadır. Bunların %99 melez ve kültür ırkıdır. Ayrıca ilçede az miktarda küçükbaş hayvan, kaz, tavuk, hindi ve ördek yetiştirilmek

Rus İmparatorluğu (Reform öncesi Rusça: Россійская Имперія, Günümüz Rusçası: Российская империя; Rossiyskaya imperiya) veya Çarlık Rusyası, Büyük Kuzey Savaşı'nı sona erdiren Nystad Antlaşması'nın ardından Rusya Çarlığı'ndan evrilerek 1721'den itibaren Avrasya ve Kuzey Amerika'ya yayılan tarihi bir imparatorluk. Rus İmparatorluğu'nun yükselişi, İsveç İmparatorluğu, Polonya-Litvanya Birliği, İran, Osmanlı İmparatorluğu, Çing Hanedanı ile İran'da kurulan Safeviler, Afşar İmparatorluğu ve Kaçar Devleti gibi komşu rakip güçlerin zayıflamalarıyla eş zamanlı olmuştur.
İmparatorluk, 1917 Şubat Devrimi'nden sonra iktidara gelen Geçici Hükûmet tarafından Cumhuriyet ilan edilinceye kadar varlığını sürdürdü. Rus Çarlığı'nın ardılı olmuş olan Rus İmparatorluğu, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği olarak bir "süper güç" hâline gelecek olan Rusya'nın çerçevesini oluşturmuştur. Dünya tarihindeki en geniş imparatorluklardan biri olmuş olan Rus İmparatorluğu, Britanya ve Moğol imparatorluklarının ardından en geniş sınırlara ulaşmış tarihteki üçüncü ülkedir.
1866'da toprakları kuzeyden Arktik Okyanusu'yla, güneyden Karadeniz'le, doğuda Alaska'yla, batıda Baltık Denizi'yle çevrelenmişti. Avrupa'daki son mutlak monarşilerden biridir. 20. yüzyılın başlarında Britanya İmparatorluğu'nun ardından dünyanın en geniş ikinci imparatorluğu durumunda olan Rus İmparatorluğu, 1914 yılında I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde 5 milyon kişiden oluşan ordusu ile Avrupa'nın beş büyük gücünden biri konumundaydı. Avrupa'nın en büyük askerî güçlerinden biri olmasına karşın savaşın halk üzerinde yol açtığı yıkımın ve İngilizlerin Çanakkale Cephesi'ni kaybetmesi nedeniyle müttefiklerinden yardım almamasının sonucu olarak 1917 yılında meydana gelen Rus Devrimi'yle tarihe karıştı. Yerine önce Rusya Geçici Hükûmeti, ardından Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.
Çar I. Petro'nun 1721 yılında bütün Rusların imparatoru (imperator) unvanını almış olmasına rağmen Rusya'nın imparatorluk olarak tanımlanmasını III. İvan'ın Novgorod'u fethi veya IV. İvan'ın Kazan'ı fethine kadar götüren görüşler de vardır. Başka bir bakış açısına göre de 1546'da IV. İvan'ın tahta çıkmasından sonra kullanılmaya başlanan Çarlık teriminin zaten o dönem için imparatorluk terimine karşılık geldiği ve çarlık terimi yerine kullanılmaya başlanan "imparatorluk"un çarlık kelimesinin yalnızca Latinleştirilmiş eş anlamlısı olduğudur.

18. yüzyılda I. Petro (Büyük Petro) ve Büyük Katerina'nın (1762-1796) hükümdarlıkları döneminde Rusya'nın öyküsü, batıya doğru genişleme ve Batılılaşma çabalarını anlatır. Her iki monark da Hollandalı, Alman ve İngiliz teknisyenlerin Rusya'ya göç etmelerini teşvik ederek hem orduyu hem de devlet mekanizmasını güçlendirmek istedi. Batı'nın üstün gücü, ancak onların sahip olduğu araçlar ve anlayışla dengelenebilirdi. Kısaca Rusya'nın "Doğulu yüzünün" değiştirilmesinde ve bir Avrupa devleti hâline getirilmesinde kararlıydılar.
Bu dönemde sarayda Avrupa giysileri giyilmeye başladı ve Kuzey Avrupa Protestan devletlerinde olduğu gibi kilise monarşinin denetimi altına alındı. Petro, reformlarında kararlı olduğunu göstermek için de halkın gözü önünde bazı soyluların sakallarını kesmekten çekinmedi. Prusya'da Büyük Frederick'in yaptığı gibi devlet, ordunun ihtiyaçlarına göre yönetilmeye başlandı. Urallar'da bir silah endüstrisi kuruldu ve Rusya'nın "Batılılaştığının bir simgesi" olarak başkent batıya, Sankt-Peterburg'a alındı. İmparator I. Petro'nun Büyük Kuzey Savaşı (1700-21) sonunda Letonya ve Estonya gibi iki bölgeyi İsveç'ten almasıyla Rus gücü Baltık'a tam anlamıyla yerleşti. I. Petro'nun öldüğü 1725 tarihine gelindiğinde Rusya önemli bir Avrupa devleti olmuştu. İmparatoriçe II. Yekaterina'nın Osmanlılara karşı giriştiği 1768-1774 ve 1787-1792 savaşları sonunda Rusya Karadeniz'in kuzeyine yerleşti. Böylece 18. yüzyılın sonunda Baltık'tan Karadeniz'e ve oradan da Pasifik Okyanusu'na kadar Avrasya bölgesi üzerinde 20. yüzyılın ikinci yarısının süper gücü Rusya'nın çerçevesi kurulmuş oldu.

Kremlin dışında, Avrupa kültürüne açık bir ortamda yetişen I. Petro; 1689'da bir saray darbesiyle Sofia Alekseyevna'yı naibelikten uzaklaştırdıktan sonra yönetimi bir süre annesinin akrabalarına bıraktı. Kutsal Birlik'in Osmanlılara savaş açması üzerine 1695'te Tatar akınlarını önleme ve Karadeniz'e inme düşüncesiyle Kırım'a bir sefer düzenledi. Bu başarısız seferin hemen ardından ilk Rus filosunu kurdu ve ertesi yıl Don Nehri boyunca ilerleyerek Azak'ı ele geçirdi. Aynı yıl V. İvan'ın ölümüyle tek başına çar oldu.
Ekonomik ve kültürel alanda bilgi toplamak amacıyla çıktığı Avrupa gezisinde Osmanlılara karşı yeni bir ittifak girişiminden sonuç alamayan Petro, Karadeniz yerine Baltık Denizine yönelmeye karar vererek İsveç'e karşı ünlü Büyük Kuzey Savaşı'na (1700-21) girişti. Başlangıçta alınan yenilgilere karşın Poltava Çarpışması'yla (1709) Rusya'nın lehine dönen bu savaş, ortaya çıkan eksiklikleri kapatmak ve bütün kaynakları harekete geçirmek için köklü önlemler alınmasını gerektirdi. Rusya'nın eski kurumlarında Petro'nun başlattığı büyük dönüşümler özellikle askerî zaferin belirginleştiği dönemde hız kazandı. Bu arada İsveç'in çabalarıyla savaşa katılan Osmanlı ordusu karşısında 1711'de düştüğü güç durumdan Azak'ı vererek kurtulan Petro, sonunda denizlerde de üstünlüğü sağlayarak İsveç'e boyun eğdirdi ve Baltık bölgesinin doğusunu Rusya'ya kattı. Böylece Batı'yla doğrudan ticaret yollarına kavuşan Rusya, Avrupa'nın büyük devletleri arasına girdi. Doğu Avrupa'da kilit bir konumu olan Polonya büyük ölçüde Rus nüfuzunu tanımak zorunda kaldı. İzleyen dönemde Orta Asya, Hazar bölgesi ve Sibirya'ya yönelik seferlerin öne çıkmasıyla doğuya doğru genişleme dönemi de başladı.
Savaş koşulları nedeniyle geniş çaplı reformlar için çoğu kez sert ve baskıcı önlemlere başvuran Petro, toplumsal sınıflar arasındaki geleneksel ayrıma modern ve rasyonel bir yapı kazandırmaya yöneldi. Soyluların devlete hizmet yükümlülüğünü kalıcı ve düzenli bir temele kavuşturdu, askerî ve idari görevlerin dağıtımında devletin gereklerini ön plana çıkardı. Toprak sahibi soyluların arazilerini ve serfler üzerindeki haklarını genişletti, mülkiyetin babadan en büyük oğula geçmesini sağlayan düzenlemeyle geniş toprakların bölünmesini önledi. Köylülerin aile başına ödediği vergiyi kişi başına vergiye dönüştürerek serflik sistemini daha da katılaştırdı. Kentlere belediye kurma hakkı tanımanın yanı sıra tüccar ve zanaatçıların loncalarda örgütlenmesini sağladı. Bu arada merkezî otoritenin denetimine esneklik kazandırmaya yönelik bir yerel yönetim sistemi geliştirildi.
Petro, reformlarının asıl odak noktasını oluşturan devlet yönetimi alanında çok daha kapsamlı düzenlemelere gitti. Sayısız ve karmaşık devlet dairelerinin (prikazi) yerine daha düzenli ve tutarlı bir işleyişe dayanan kurullar (kollegi) oluşturdu. Boyar Dumayı kaldırarak devlet organları arasında eşgüdüm sağlama, mali denetim ve yasama işlerini Senato adlı yeni bir kuruma verdi. İlk düzenli ordunun temellerini atmanın yanı sıra etkili ve yaygın bir kolluk ağı kurdu.
Patriklik makamına son vererek kilise hiyerarşinin başına kendisine bağlı Kutsal Sinod'u getirdi ve kiliseyi mutlakiyetçi rejimin başlıca dayanaklarından birine dönüştürerek dinî kurumları (kilise) yönetim bürokrasisinin bir parçası olarak kontrol altına aldı. Bütün devlet görevlerini kademelere ayıran bir sistem çerçevesinde bürokraside eğitim, liyakat ve kıdemi esas alan bir yapıyı egemen kıldı.
Uzun süreli savaşların getirdiği ağır yük Petro'yu ekonomik alanda da yeni atılımlara yöneltti. Özellikle silah ve gemi yapımı açısından madenciliğin ve sanayinin gelişmesine büyük önem veren Petro, yerli ve yabancı yatırımcılara çeşitli destekler vermenin yanı sıra serfleri bayındırlık ve imalat işlerinde zorla çalıştırma olanağını sağladı. Kendi kurduğu ve 1712'de başkenti taşıdığı Petersburg ile Riga ve Reval (bugün Tallinn) limanlarını Batı'ya açılan ticari kapılar durumuna getirdi.
Petro döneminde devletin eğitim alanına girmesi Rus kültüründe geniş çaplı bir dönüşümün yolunu açtı. Eğitim kanalıyla Batı'ya özgü birçok kurum ve gelenek Rusya'ya girmeye başladı. Petro'nun 1724'te temelini attığı Petersburg Bilim ve Sanat Akademisi (bugün Rusya Bilimler Akademisi) daha sonraları bilimsel ve teknolojik gelişmede öncü bir rol oynadı. Slavonik alfabeden Yunan harflerine geri döndü, matbaa kurdurdu, gazete çıkardı. 1705'te Papaz Ernst Glück tarafından Moskova'da klasik lise (gimnazyum) kuruldu (okul 1715'te öğrenci kaydolmadığı için kapandı). Matematik ve Denizcilik Okulu, Mühendislik ve Topçuluk Okulu (1712), Denizcilik Akademisi (1715). Buralarda ders vermek üzere Avrupa'dan bilginler getirildi. 1714'te soylular için zorunlu öğretimi getirdi, büyük şehirlerde 50 kadar ilkokul kurdu, devlet memurlarına matematik ve geometri öğrenmeyi zorunlu tuttu. Gemiciliğin yanı sıra yabancı dil öğrenme, ekonomi, tıp, güzel sanatlar ve mimari alanlarında da Batı'ya öğrenciler gönderdi. Halkı eğitim vasıtasıyla aydınlatmaya çalıştı. Geleneksel Rus takvimi yerine Protestan takvimini kabul etti. Petro Rusya'yı geleneksel ortodoks geçmişinden laik akılcılık temeline geçirdi.
Kuzey Seferi'nden sonra bütün Rusların imparatoru (imperator) unvanını alan Petro, ertesi yıl da çarların kendi ardıllarını belirleme ilkesini koydu. Ama bu hakkını kullanamadan öldüğü için yerine 1724'te imparatoriçe tacını giydirdiği karısı I. Yekaterina geçti.

Petro'nun ani ölümünün geride bıraktığı boşluk oldukça uzun süren bir çekişme ve karışıklık dönemi getirdi. Yekaterina'nın çariçe ilan edilmesini sağlayarak fiilen yönetimi eline alan Aleksandr Daniloviç Menşikov, çok geçmeden iktidarı Petro döneminin öteki güçlü devlet adamlarıyla paylaşmak zorunda kaldı. Böylece Senato'nun yerini almak üzere bir Özel Danışma Kurulu oluşturuldu. Bu kurul Yekaterina'nın ölümünden (1727) sonra Petro'nun torunu olan küçük yaştaki II. Petro'yu başa geçirdi. Bu dönemde yönetime egemen olarak Menşikov'u sürgüne gönderen Dolgoruki ailesinin üstünlüğü, 

Samtshe Prensliği (Gürcüce: სამცხის სამთავრო) veya Samtshe-Saatabago (Gürcüce: სამცხე-საათაბაგო), Gürcistan'ın Zemo Kartli (Yukarı Kartli) bölgesinde hüküm sürmüş Orta Çağ Gürcü prensliğidir. 1268'de kurulan prenslik 1334 yılından itibaren "atabagi" unvanı taşıyan Gürcü hükümdarlar tarafından yönetilmiştir.
Samtshe Prensliği, en geniş sınırlara sahip olduğu dönemde sınırları Taşiskari'den Erzurum'a kadar uzanan Samtshe-Saatabago, Cavaheti’nin bir kısmı ile Eruşeti, Kola, Artaani, Acara, Tao, Klarceti ve Şavşeti bölgelerinden oluşuyordu. Osmanlıların eline geçtikten sonra Çıldır Eyaleti’ne dönüştürülen bölge, 1574 ve 1595 tarihli Osmanlı kayıtlarında Gürcistan Vilayeti olarak adlandırılmıştır. 

Samtshe Prensliği'nin diğer bir adı olan Samtshe-Saatabago'nun ilk kelimesi Samtshe bölgesine, ikinci kelimesi ise atabagi, yani atabek kelimesine dayanır. Bu devletin hükümdarları "atabagi" unvanı almış, buna bağlı olarak yönettikleri topraklara da "saatabago" (atabagiye ait) denmiştir. Fahrettin Kırzıoğlu bu unvan üzerinden hükümdarların kökenini Kıpçaklarla ilişkilendirmiş olsa da Gürcü kralların ve prenslerin, devlet adamlarının etraftaki güçlü devletlerde kullanılan kurapalati (კურაპალატი), spahsalari (სპასალარი) gibi unvanları kullandıkları bilinmektedir. Alman araştırmacılar Wolfgang Feurstein ve Tucha Berdsena, bu unvanı Kıpçaklarla ilişkilendiren Kırzıoğlu'nun metodolojisini şu şekilde tanımlamaktadır:

Kırzıoğlu ilk etapta tarihi halkların isimlerini sıralayarak okura saldırıyor. Daha sonra eski bir Türk kavmiyle bir tür fonetik benzerlik ya da yakınlık kuruyor. Bu sözde tarih bulgusunu bir tutam 'İslam'la tatlandırıyor ve kendisini yetkin bir Türklük araştırmacısı olarak sunuyor. Muhtemelen daha önce Türkiye'de tek bir kişi tarihi bu kadar büyük ölçüde tahrif etmemiştir.
Nitekim Gürcü hükümdarları Bizans’ın etkisi altındayken çeşitli unvanları alıp devlet teşkilatında kullanıyor ya da bu unvanı Bizans imparatoru doğrudan Gürcü krallara veriyordu. Bunun en çok bilinen örneği Kuropalatis’tir. 6. yüzyıldan başlayarak 16 Gürcü kralı "Kurapalati" (კურაპალატი) unvanı almıştır.  Selçukluların Gürcülere komşu olmasından sonra Gürcü sarayında "spasalari" (სპასალარი), "atabagi" (ათაბაგი) gibi Selçuklu devlet teşkilatına özgü unvanlar kullanılmaya başladı. "Atabeg" ya da "atabey"den gelen atabagi, Selçuklularda olduğu gibi tahtın vârisini yetiştirmekle görevli kişiye verilen unvandı. Bu unvan ilk kez Kraliçe Tamar zamanında 1193'te İvane Mhargrdzeli’ye verilmişti. 1334 yılında Kral V. Giorgi Samtshe prensi Sargis Cakeli’ye (II. Sargis) "atabagi" unvanı verdi. Gürcistan Krallığı’nın parçalanmasından sonra Samtshe prensliği “atabagi”yi hükümdarlık unvanı haline getirdi ve Samtshe Prensliği’nin (Samtshis Samtavro) adı da Samtshe-Saatabago oldu.

Gürcistan Krallığı’nın parçalanma sürecinden krallıktan kopan ilk bölgelerden biri Samtshe’ydi. Sarayda birileri, Cakeli Hanedanından Samtshe "spasalari" Sargis Cakeli'nin krallıktan ayrılmak için çalıştığı konusunda Ulu Davit olarak da bilinen Gürcistan kralı VII. Davit ikna etti. Kral VII. Davit 1266 yılında Sargis Cakeli'yi Tiflis'te sarayına çağırdı ve burada onu tutuklattı. Bunun üzerine Sargis Cakeli'nin adamları Moğol hanına gidip yardım talep etti. İran'daki İlhanlı hükümdarı Abaka Han Sargis Cakeli'nin serbest bırakılmasını ve İran'a gönderilmesini istedi. Sargis Cakeli İran'a gidince sahip olduğu toprakların Gürcistan Krallığı'ndan ayırmasını istedi. Bu sırada Gürcistan Krallığı zaten doğu ve batı olmak üzere ikiye bölünmüştü. Samtshe'nin de ayrılmasıyla  Gürcistan Krallığı üç parçaya bölünmüş oldu. Samtshe Doğu Gürcistan'dan farklı olarak doğrudan İlhanlılara bağlandı. Samtshe Prensliği bu şekilde kurulmuş oldu.
Sargis Cakeli (I. Sargis) prensliği 1279 yılına kadar yönetti. Sonra prensliğin başına oğlu I. Beka (1285-1306) geçti. 13. yüzyılın ikinci yarısında, prensliğin kurulmasıyla birlikte  Gürcistan'ın güney bölgelerine Türk boylarının saldırıları başlamıştı. Beka Cakeli de babası gibi Türk boylarına karşı mücadele etti ve 12 bin kişilik ordusuyla, Basiani (Pasinler) ve Tao'yu işgal eden Azad Musa komutasındaki 30 bin kişilik Türk ordusunu Vaşlovani'de yenilgiye uğrattı.

Doğu Gürcistan'a hakim krallığın başına 1318'de V. Giorgi (1318-1346) geçti. Kral Giorgi İlhanlılara karşı yumuşak bir siyaset izledi ve ülke içindeki değişiklikleri de onların rızasıyla gerçekleştirmeye başladı. Ebu Said'in (1316-1335) küçük yaşta tahta çıkması üzerine İlhanlı devletini fiilen yöneten Çoban Noyan'la da iyi ilişkiler kurdu. Giorgi'nin İlhanlı devletine daha yüksek vergi ve İlhanlı ordusuna daha fazla asker yollaması taahhüdü üzerine Ebu Said de Gürcü kralının ülkeyi tek çatı altında birleştirmesine izin verdi. V. Giorgi ülkeyi birleştirme işini asker kullanarak değil, iyi ilişkiler kurarak gerçekleştirdi. Önce İmereti Krallığı'nı, ardından da  II. Sargis Cakeli'nin (1308-1334) 1334 yılında vefat etmesinin ardından Samtshe prensliğini kendisine bağladı. II. Sargis'in varisi Kvarkvare Cakeli'yi bizzat kendisi prens ilan edip yönetimde bir tür özerklik tanıdı.
Timurlenk'in 1386-1403 arasında Gürcistan'a sekiz ayrı yıkıcı saldırısından ve 1402 yılında Tao'daki Tortum Kalesi'ni ele geçirmesinden sonra, birleşik Gürcü Krallığı içinde yer alan prenslikler bağımsız hareket etmeye başladı. 1412 yılında Gürcistan kraliyet tahtına çıkan I. Aleksandre (1412-442), Samtshe-Saatabago dahil bütün prensliklere boyun eğdirip krallığın birliğini yeniden sağladı. Bu arada Samtshe Atabeyliği yöneticileri, Mesheti kilisesinin Kartli (Mtsheta) patrikliğinden ayrılması için de harekete geçtiler. Atskuri piskoposu artık ayinlerde Kartli patriğini değil Antakya patriğini anıyordu. Birleşik Gürcü Krallığı'nda siyasal boşlukların baş göstermesi üzerine Samtshe atabeyi II. Kvarkvare Cakeli'nin (1451-1498) prensliği ve kiliseyi bir kez daha ayırma denemesi de başarılı olamadı ve Samtshe-Saatabago'nun birleşik Gürcü Krallığı'na bağlılığı devam etti. Bu arada Osmanlıların 1453'te İstanbul'u almasının ardından Vatikan Osmanlılara karşı Gürcistan'daki güçleri bir araya getirmeyi başardıysa da bu birlik uzun ömürlü olamadı. Üstelik papa öncülüğünde Osmanlılara karşı kurulan ittifakta Akkoyunlu devleti de yer alıyordu.

Osmanlıların genişlemesine karşı sağlanan ittifak uzun ömürlü olmadı ve 1462'de II. Kvarkvare Cakeli Gürcü Krallığı'na karşı ayaklandı. Bu ayaklanmayı  VIII. Giorgi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yardımıyla bastırdı, ama kral daha sonra Samtshe prensine tutsak düştü. Bunu fırsat bilen İmereti prensi Bagrat (VI. Bagrat) Tiflis'te kendini kral ilan etti. Bu iç karşılıklar sırasında Uzun Hasan 1473'te Gürcistan'a saldırıp ülkeyi talan etti. Uzun Hasan istediği haracı alamayınca bu kez Samtshe Atabeyliği'ne saldırıp Atskuri Kilisesi'ndeki ikonayı ele geçirdi. Uzun Hasan'a önceki seferde ödeme yapmayan Gürcüler Atskuri Kilisesi'ndeki ikonayı büyük miktarda para ödeyerek geri aldılar. Sonunda Gürcü kralı VI. Bagrat ve II. Kvarkvare Cakeli Uzun Hasan'a nakit para dışında yıllık haraç ödemeyi de kabul etmek zorunda kaldılar. Akkoyunluların Gürcü topraklarına saldırıları Uzun Hasan'ın varisleri döneminde de sürdü.
Dışarıdan gelen arkası kesilmeyen saldırılara karşın Gürcistan topraklarını yöneten hükümdarlar 1490 yılında aralarında anlaşıp ülkeyi krallık ve prensliklere böldüler. Yeni sınırlara göre Samtshe Atabeyliği Borcomi vadisinden Çoruh vadisine kadar uzanıyor ve Kola, Artaani (Eruşeti ile birlikte), Cavaheti, Samtshe, Tori (Kura havzası), Speri, Tao, Klarceti, Şavşeti, Basiani ile Çrdili bölgelerini kapsıyordu.

Samtshe Atabeyliği'ni bağımsız hale getiren II. Kvarkvare'den sonra, önce oğlu I. Kaihosro (1498-1500), ardından da diğer oğlu Mzeçabuki (1500-1515) prensliğin başına geçtiler. Mzeçabuki Osmanlılara bağlılığını bildirdi. Onların desteğini alarak Guria Prensliği'ne saldırdı ve Lazistan ile Acara'yı Samtshe topraklarına kattı. Bu dönemde Gürcistan güneyden Safevilerin saldırılarına maruz kaldı. Şah İsmail önce Samtshe Atabeyliği topraklarını yağmaladı. Daha sonra ise, Akkoyunlulara ödedikleri haraçtan kurtarma sözü verdiği Gürcü hükümdarların desteğini alarak Akkoyunlu Devleti'ne saldırdı (1501-1502). Ne var ki Şah İsmail verdiği sözü tutmadı ve Samtshe prensi dahil Gürcü hükümdarlara baskısını sürdürmeye devam etti. Safevilerin giderek egemenlik alanını genişletmesi onları Osmanlılarla karşı karşıya getirdi. Safevi-Osmanlı rekabeti Samtshe Atabeyliği'ni daha önemli bir hale getirdi. Samtshe atabeyi Mzeçabuki'nin Osmanlılara, Safevilere ve diğer Gürcü krallıklarına karşı izlediği bağımsız politika uzun vadede işe yaramadı ve Samtshe Saatabago 16. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti'nin vasalı haline geldi.
Bununla birlikte Samtshe yönetimi bir süre daha İran yanlısı atabegler ile Osmanlı yanlısı atabegler arasında el değiştirdi. Osmanlıların Erzurum ve Van gibi kentleri ele geçirmesinden sonra İmereti kralı III. Bagrat (1510-1565) ve müttefiki Kartli kralı I. Luarsab (1527-1556) stratejik öneme sahip olan Samtshe'nin Osmanlıların eline geçmemesi için birlikte hareket etmeye karar verdiler. İmereti kralı 1535 yılında Samtshe Atabeyliği'ne girdi ve Ahalkalaki yakınlarındanki Murcaheti Savaşı'nda topraklarının önemli bir kısmını ele geçirdi. Kendisine destek veren Guria prensine Lazistan ile Acara'yı iade etti. Cavaheti de Kartli Krallığı'nın bir parçasına dönüştü. Bu gelişmenin ardından Osmanlılar harekete geçti ve 1536 yılında Tao'nun bir kısmını ele geçirip bu topraklarda dört sancak kurdular. Osmanlılar Erzurum Beylerbeyi Musa Paşa'nın komutasında büyük bir orduyla İmereti Krallığı'nın elindeki Oltu Kalesi'ne dayandılar. III. Bagrat, hileyle Musa Paşa'nın ordusunu ikiye bölüp Osmanlıları ağır bir yenilgiye uğrattı. 1543'teki bu savaşta Musa Paşa savaş meydanında öldü. Osmanlılar ardından intikam almak üzere yeni bir ordu gönderdiler ve Kartli kralı Luarsab'ın yardımına rağmen III. Bagrat'ı 1545'te Basiani'de Sohoista köyünde yendiler. 

II. Kaihosro (1545-1573) döneminde, Sohoista'daki savaştan

Tao-Klarceti (Gürcüce: ტაო-კლარჯეთი; translit.: “t’ao-k’larceti”), çağdaş tarih yazıcıları tarafından eski Tao-Klarceti Krallığı'ndaki tarihi ve coğrafi bölgeleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Tao-Klarceti olarak ifade edilen yerler Gürcistan tarihi açısından önemli tarihsel bölgelerdi ve Gürcü Boğazı’ndan başlayıp Küçük Kafkaslar’a değin uzanıyordu.

Göreceli bir kavram olan Tao-Klarceti, daha yaygın biçimde Türkiye sınırları içinde kalmış olan tarihi ve coğrafi bölgeleri ifade etmektedir. Tao ve Klarceti ile Şavşeti, Kola, Artaani, Eruşeti, Çrdili, Speri, Basiani, Lazeti’nin bir bölümü ve büyük bölümü bugün Gürcistan sınırları içinde olan Acara, Samtshe ile Cavaheti’nin bölümleri bu bölgeleri oluşturmaktadır. Tao-Klarceti, bugünkü Türkiye’nin kuzeydoğu kesiminde yer alan idari bölgelerinden Erzurum'un kuzey doğu kesimi, Artvin İli, Ardahan İli ve Kars İli'nin kuzeyini kapsar.
"Tao-Klarceti" terimi, bölgenin en önemli iki bölgesinin - Tao ve Klarceti - adlarına dayanmaktadır. Bu terim "Zemo Kartli" (Yukarı Kartli veya Yukarı İberya) ile eşdeğerdir ve aynı zamanda tarihi Mesheti ile eşanlamlıdır.

Tarihsel bölgeler olarak, Arsiani (Türkçe: Yalnızçam) Dağlarının batısında Tao, Klarceti ve Şavşeti yer alıyordu. Doğuda Samtshe, Eruşeti, Cavaheti, Artaani ve Kola bulunuyordu. Bu bölgeler, Corohi (Çoruh) ve Mtkvari (Kura) sistemlerindeki vadileri ve dağları kapsıyordu. Tao-Klarceti, Doğu ve Batı'daki büyük imparatorlukların her zaman ilgisini çekmişti, çünkü tarihsel İpek Yolu'nun bir bölümü bu topraklardan geçiyordu. 9-11. yüzyıllarda Tao-Klarceti bölgesi Gürcü Bagratlılarca yönetildi. Bölge, 1008 yılında feodal devletlerin tek çatı altında birleşmesinde önemli rol oynadı.

Orta Çağa ait Gürcülerden kalma çok sayıda önemli kültürel anıt Tao-Klarceti topraklarında bulunur. Bunların çoğu günümüzde harabe halindedir. Orta Çağ Gürcü mimarisinin en önemli anıtları arasında kiliseler, manastırlar, köprüler ve kaleler yer alır. Bunların en çok bilineni Handzta, Hahuli, Ança, Oşki, İşhani, Bana, Parhali, Doliskana, Othta Eklesia, Opiza, Parehi ve Tbeti manastır ve kiliseleridir.

Tao (Gürcüce: ტაო; “t’ao”), Gürcistan’ın tarihsel ve coğrafi bölgesidir. Tarihsel Mesheti bölgesinin bir parçası olan Tao, günümüzde Türkiye sınırları içinde yer alır. Çoruh havzasının orta kısmını kapsar. Tao ve Klarceti bölgeleri Tao-Klarceti olarak anılır. Tao bölgesinin adı Gürcü boyu Taohilerden gelir.

Bölgenin adı, eskiden bölgede yaşamış Taohilerden gelmektedir. Bölgedeki ülkenin adı ise Asur ve Urartu kaynklarında Diaohi olarak geçmektedir.

Tao bölgesi, Gürcistan devletinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bölge tarihsel Gürcistan'ın güneyinde, Çoruh Havzasının orta kesiminde yer alıyordu. Kuzeyden Klarceti bölgesiyle çevreleniyordu. Çoruh Havzasında Speri, Tao, Klarceti, Şavşeti gibi bölgeler yer alıyordu. Acara da Çoruh Havzasında yer alan bölge kabul edilmektedir. Tao bölgesi "Amier Tao" (Kuzey Tao) ve "İmier Tao" (Güney Tao) olarak ikiye ayrılıyordu. Bölge, İÖ I. Binyılda [[Kolheti Krallığı'nın bir parçasıydı. İÖ 4-3. yüzyıldan itibaren ise, İberya Krallığı'nın sınırları içinde yer aldı. İÖ 2. yüzyılda güçlü hale gelen Ermenistan Krallığı Tao ve diğer bölgeleri ele geçirdi. İS 1. yüzyılda ise, Gürcüler Tao bölgesini Ermenilerden geri aldı. Bölge, 8-9. yüzyıllarda Arap saldırıları sırasında büyük bir yıkıma uğradı.
Bagrationi hanedanının son İberya prensi I. Aşot'un 813 yılında  Klarceti'ye taşınmasıyla Tao-Klarceti bölgesinde yeni bir dönem başladı. Burası Arap işgaline karşı mücadelenin üssü haline geldi. Bizans'ın üstünlüğünü tanıyan I. Aşot, "Kurapalati" (Yunanca: κουροπαλάτης; Gürcüce: კურაპალატი) unvanını aldı ve İberya Kurapalatlığı'nı kurdu. Bagrationi ailesi sonunda hem Yukarı Tao hem de Aşağı Tao'nun kontrolünü ele geçirdi ve etki alanını kademeli olarak genişletti. Bu topraklara Gürcülerin yeniden yerleşmesini teşvik etti ve önde gelen Gürcü din adamı Grigol Handzteli (yaklaşık 759-861) tarafından başlatılan manastır yaşamını destekledi. Bölge uzun süre kültürel bir sığınak ve Gürcistan'ın en önemli dini merkezlerinden biri haline geldi.
Nikolay Marr'ın araştırmasına göre, Zanlar eskiden Çoruh'un batısındaki yan kolları da dahil olmak üzere daha geniş bir alanda yaşıyordu. Sonrasında bu bölge geçici olarak Ermenilerin ve sonrasında Gürcülerin eline geçti. İvane Cavahişvili'ye göre, eski çağlardan beri Tao ve İspir bölgesinde bir Laz kabilesi olan Halibler yaşamaktaydı. İgor Dyakonov'a göre, bölgedeki halk Hurrice konuşuyordu ve zamanla Gürcüleşti, sonrasında bölgeye yoğun bir Ermeni ve Zan göçü yaşandı.

Tatlar, Azerbaycan'ın kuzeydoğusu ve Dağıstan'ın güneyi arasında yaşayan bir İran halkıdır. Tatlar günümüzde Kafkasya Persleri olarak bilinir.
Bir kısmı Dağ Yahudileri diye anılmaktadırlar, İlk Asur işgal ve kolonizasyonu sırasında İsrail'den çıkartılan Yahudi göçmenlerin, müttefikleri İran tarafından Dağıstan'a yerleştirilmeleri ve daha sonra da Mitraizm, Zerdüştizm gibi inanışların etkisi ve Dağıstan'ı elinde tutan İranlı asker-soylularla karışmaları sonucunda oluştukları bilinmektedir. Dağıstan'la ilgili milattan önceki yüzyıllarda bazı kayıtlarda Dağıstan Yahudiler'ine rastlanmaktadır. Örneğin Mahaçkale(Dağıstan'ın başkenti) civarlarında Yahudiler'in işlettiği bazı han ve ticaret yerlerinin bulunduğu bir yerleşim olduğu bilinmektedir. Ancak Yahudiler'in Dağıstan'daki varlıkları İran varlığıyla ilgilidir ve daima bu iki varlık tarih boyunca birbiriyle iç içe geçerek gelişimini sürdürelmiştir.
Çoğunluğu İslâm inancını benimsemişlerdir. Ancak Yahudi inancını koruyanlar Dağıstan'da ve Azerbaycan'da hala yaşamaktalar. Dağıstan'ın Derbent ve Mahaçkala kentlerinde sinagogları açık bulunmaktadır. Dünyadaki Tat nüfusunun neredeyse %10'a yakını Azerbaycan'da yaşamaktaysa da Şiî-İslâm inancında olmaları sebebiyle hızla Azerileştikleri bilinmektedir. Türkiye'deki Tatlar'ın da çoğunlukla Azerî olarak adlandırıldıkları bilinmektedir.
Çoğu Tat Şiî olmakla beraber Sünnî bir azınlık da bulunur.
Yahudi olan Tatların 1990'lı yıllardan itibaren yaşadıkları bölgelerden İsrail'e önemli bir göç dalgası yaşanmıştır.
Konuştukları dil Orta Farsça olan Pehleviceye çok yakındır. Müslüman ve Yahudi Tatların dilleri arasında da fark bulunmaktadır.
Dağıstan'da 1200, İsrail'de 5 bin, Azerbaycan'da 25.200, Rusya Federasyonu'nda 1585, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi ve Marmara bölgelerinde ise 20 bin kadar Tat'ın yaşadığı tahmin edilmektedir. Ancak Türkiye'de bu dilin konuşanı kalmamış ve çoğunluğu özellikle Azerice içerisinde kaybolmuştur.

20. yüzyılın başlarında Tatlar Doğu Azerbaycan'ın nüfusunun %11'ine tekabil ediyordu. Bakü'nün %18,9'unu, Kuba'nın %25,3'ünü oluşturmuştur. Zamanla veri değişimine, yanlış tanıtma ya da sadece basit asimilasyon ile günümüzdeki sayıları oldukça azalmıştır.

Kafkasya'da bulunan Perslerin en eski iması Antik Yunan tarihçisi Herodot'un Ahameniş İmparatorluğu'nun MÖ. 558-330'dan kalmadır ve bu vakitte Güney Kafkasya'yı topraklarına katmışlardır.
Günümüz Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan'da bulunan arkeolojik bulgular Ahamenî mimarisi, seramiği ve takılar içeriyor.
Bölgedeki Pers nüfusu hakkında Ahamenilerden kalan çok az bilgi vardır. Büyük ihtimalle günümüz Tatlarının ataları Güney Kafkasya'ya Sasaniler döneminde 3-7. yüzyıllar arasında gelmiş ve bölgedeki güçlerini korumak adına garnizonlar inşa etmişlerdir.
Bölge Araplar tarafından fethedildikten sonra (7. ve 8. yüzyıllar) halkın müslümanlaşması başlamış oldu.
Selçuklular tarafından başlayan Oğuz boylarının 11. yüzyılda bölgeye girişi ile günümüz Azeri halkı oluşmaya başladı. Bu vakitlerde Türk Endonimi Tat, Tati kelimeleri, Güney Kafkasya'ya yerleşmiş çiftçilikle uğraşan, bölge Farsçasını konuşan kimseleri ifade etmek için kullanılmaya başlandı.
1230'larda Moğollar Güney Kafkasya'yı fethetti ve İlhanlılar 1250'lerde kuruldu. Moğol hakimiyeti 1360 - 1370'e dek devam etti ancak bu şairler ve bilim insanlarının ortaya çıkmasına engel değildi.

13. yüzyılın sonunda Güney Kafkasya Timur tarafından işgal edilmişti. 15. yüzyılın sonunda ise, Şirvanşahlar büyükçe güç toplamışlardı, hem ekonomik hem siyasi bağları kuvvetlenmişti. 16. yüzyılın ortasındaysa Safevî İmparatorluğu Şirvanşahları yok etmiş, Transkafkasya'yı sınırlarına katmışlardı. 18. yüzyıl sonlarında Rus Çarlığı, İran'ın Kafkasya içerisindeki hakimiyetine sıkça karşı koymuştur. Sonucunda Rus-Pers savaşları 1804-1813 ve 1826-1828 yaşanmış, Gülistan ve Türkmençay antlaşmaları ile son bulmuştur. Bu antlaşmalar ile Rusya Güney Kafkasya'nın büyük bölümünü ve Kuzey Kafkasyanın bir kısmını Kaçar İran'ından almıştır. Bundan sonra Çarcı otoriteler tarafından alınmış, belli sayıdaki Tat halkının ikamet edişi hakkında veriler bulunmaktadır. Rus-Pers savaşı (1804-1813) sırasında Bakü şehrinin yaklaşık 8.000 kişilik nüfusu tamamen Tatlardan oluşmaktaydı.
19. yüzyılda Abbasgulu Ağa Bakıhanov yazılmış Gülistan-i İrem'e göre Tatlar Şamahı, Bakü, Darband ve Kuba'ya yayılmışlardı.
1894 Kafkasya kütüğüne göre, Kafkasya'da 124,693 Tat bulunuyordu. Yine de Azerbaycan dilinin kullanımının artışı sebebiyle Tatça konuşulmamaya, kullanılmamaya başlandı. Sovyet döneminde 1930'ların sonlarında Tatların etnik bilinçleri kaybolmaya başladı ve kendilerine Azeri demeye başladılar. 1926'da 28,443 Tat sayılmışken 1989'da yalnızca 10,239 kişi kendilerini böyle tanımladılar.
2005'te Amerikalı araştırmacılar Kuba, Şabran, Hızı, Siyezen, İsmmayıllı ve Şamahı Rayonlarının çeşitli köylerinde bazı sayımlar yapmışlardır, sonucunda bu köylerde 15,553 Tat bulunmuştur.

(İngilizce) Gilles Authier. Azerice'de ve Apşeron Tatçası'nda ilgileme cümlelerine dair yeni gengüdümler.
(İngilizce) Gilles Authier. Tat dilinde söz oluşumu.

Tiflis Emirliği (Gürcüce: თბილისის საამირო t’bilisis saamiro, Arapça: إمارة تفليسي‎ Imārat Tiflisi) 736'dan 1080'e (ismen 1122'ye) kadar, bugünkü Gürcistan'ın doğu bölgelerini Tiflis şehrinden yöneten emirlik. Araplar tarafından Gürcistan topraklarının istila edilmeleri sırasında kurulan emirlik, 1122'de Kral IV. Davit tarafından, Gürcüler tarafından yeniden ele geçirilene kadar Kafkasya'daki Müslüman yönetiminin önemli bir karakoluydu. O zamandan beri, şehir bugüne kadar Gürcistan'ın başkenti oldu.

Araplar ilk olarak Gürcistan'da, yani 645'te Kartli'de (İberya) ortaya çıktı. Bununla birlikte, ülkenin büyük bir kısmı üzerinde sıkı bir denetim kurmayı başardıkları 735 yılına kadar mücadeleleri sürdü. O yıl II. Mervân, Tiflis'i ve komşu toprakların çoğunu ele geçirdi ve orada Halife veya bazen Arminiya'nın ostikanı tarafından idare edilecek bir Arap emirliği kurdu. Halife Osman devrinde Tiflis muhasara edildiyse de alınamamıştır. Halifenin gönderdiği yetkili krala barış teklif etmiş ve kral da Müslümanların hakimiyetini kabul etmiştir.
Arap döneminde Tiflis (al-Tefelis), İslam dünyası ile Kuzey Avrupa arasında bir ticaret merkezine dönüştü. Bunun ötesinde, önemli bir Arap karakolu ve Bizans ve Hazar hakimiyetine karşı bir tampon bölge olarak işlev gördü. Zamanla, Tiflis büyük ölçüde Müslüman oldu, ancak İslami etkiler kesinlikle şehrin içiyle sınırlıyken, çevre büyük ölçüde Hristiyan kaldı. Tiflis, üç kapı ile delinmiş güçlü bir çift duvarlı büyük bir şehirdi. Kura Nehri'nin her iki kıyısından uzanıyordu ve iki bölüm bir köprü ile birbirine bağlıydı. Çağdaş coğrafyacılar, banyolara sürekli sıcak su sağlayan termal kaynaklardan özellikle bahsetmektedir. Nehirde su değirmenleri vardı. Evler öncelikle çağdaş Arap gezginlerin şaşkınlıkla karşıladıkları çam ağacından inşa edildi. Dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, Tiflis'in, en az 50.000 nüfusu ve gelişen ticareti ile Kafkasya'da bir şehir olan Derbend'ten sonra ikinci büyük şehir olduğu söyleniyor. Tiflis'te doğan ya da yaşayan, el-Tiflisi nisbesi taşıyan çeşitli entelektüeller Müslüman dünyasında biliniyordu.
Abbasi Halifeliği, 810'larda Abbasi iç savaşından sonra zayıfladı ve halifenin otoritesi, Tiflis de dahil olmak üzere çevre yöneticiler arasındaki ayrılıkçı eğilimler tarafından sorgulandı. Aynı zamanda, emirlik, Gürcistan topraklarında topraklarını Tao-Klarceti'e doğru genişleten Gürcü Bagrationi Hanedanının hedefi oldu.
1020'lerden başlayarak, Gürcü kralları Tiflis emirlerine karşı çelişkili fakat genel olarak yayılmacı bir politika izledi. Emirlik toprakları Tiflis ve yakın çevresine kadar küçüldü. Ancak, 1070'lerin-1080'lerin Selçuklu istilası Gürcü ilerlemesini engelledi ve Bagrationilerin planlarını neredeyse yarım asır erteledi. Tiflis'in son emir hattı muhtemelen yaklaşık 1080'de sona erdi ve şehir bundan sonra Gürcü hakimiyeti yıllarında tbileli berebi olarak bilinen tüccar oligarşisi, yani Tiflis'in yaşlıları tarafından yönetildi. Gürcü Kralı IV. Davit'in Selçuklu Türklerine karşı kazandığı zaferler Müslüman idaresindeki Tiflis'e son bir darbe indirdi ve 1122'de şehre Gürcü ordusu girdi ve dört yüz yıllık Müslüman hakimiyeti sona erdi.

Emir makamı - amira ya da amirtamira - artık atanmış bir Gürcü kraliyet memuru olarak - Tiflis'te ve Gürcistan'ın diğer büyük şehirlerinde, 18. yüzyılda yerini mouravi makamıyla değiştirdi.

Allen, WED (1932), A History of the Georgian People, K. Paul, Trench, Trubner & Co,
Minorsky, V., Tiflis in Encyclopaedia of Islam
Suny RG (1994), The Making of the Georgian Nation (2nd Edition), Bloomington and Indianapolis, 0-253-35579-6

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri, 6-21 Haziran 1941 tarihlerinde Ankara'da toplanan Birinci Coğrafya Kongresi tarafından belirlenmiştir. Kongre ilk, orta, lise müfredat programları ile okul kitapları, coğrafya terimleri ve coğrafî isimlerin yazılması ve bir de Türkiye coğrafyasının ana hatlarıyla yer adları üzerinde çalışmalar yapmak gayesiyle toplanmıştı. Bu çalışmalar neticesinde Türkiye'nin üç tarafının denizlerle çevrili bulunuşu, dağların Anadolu'nun iç kesimlerini kıyılardan ayırmış olması ve iklim, ulaşım, bitki örtüsü gibi ölçütler dikkate alınarak Türkiye'nin coğrafî bölgeleri belirlenmiştir. Fizikî coğrafyaya göre belirlenen coğrafî bölümler ile idarî sınırları baz alan Türkiye istatistikî bölge birimleri sınıflandırması (İBBS) ile karıştırılmamalıdır.

Coğrafi bölgeler ve coğrafi bölgelerin sınırları belirlenirken şu etkenler dikkate alınmıştır:

Doğal, beşerî ve ekonomik özellikler yönünden sınırları içinde benzerlik gösteren geniş alanlara bölge denir. Sınırları içinde benzerlikleri olan ancak bölgenin diğer yerlerinden farklı olan küçük alanlara ise bölüm denir. Birinci Coğrafya Kongresinde Türkiye 7 coğrafi bölgeye ve 21 bölüme ayrılmıştır.

Akdeniz Bölgesi:
Adana Bölümü
Çukurova - Toros Dağları Bölümü
Antakya - Kahramanmaraş Bölümü
Antalya Bölümü
Antalya Bölümü
Göller Bölümü
Taşeli - Mut Bölümü
Teke Bölümü

Doğu Anadolu Bölgesi:
Yukarı Fırat Bölümü
Erzurum-Kars Bölümü
Yukarı Murat-Van Bölümü
Hakkâri Bölümü

Ege Bölgesi:
Ege Bölümü,
Edremit Bölümü
Bakırçay Bölümü
Gediz Bölümü
İzmir Bölümü
Küçük Menderes Bölümü
Büyük Menderes Bölümü
Menteşe, Muğla Bölümü
İç Batı Anadolu Bölümü

Güneydoğu Anadolu Bölgesi:
Orta Fırat Bölümü
Dicle Bölümü
Gaziantep Bölümü
Şanlıurfa Bölümü
Diyarbakır Bölümü
Mardin - Midyat Bölümü

İç Anadolu Bölgesi:
Konya Bölümü
Obruk Yaylası
Konya - Ereğli Çevresi
Ankara Bölümü
Porsuk Çayı
Sündiken Dağ Zinciri Bölümü
Yukarı Sakarya Bölümü
Konya - Ereğli Çevresi
Orta Kızılırmak Bölümü
Yukarı Kızılırmak Bölümü

Marmara Bölgesi:
Yıldız Bölümü
Ergene Bölümü
Çatalca-Kocaeli Bölümü
Adapazarı Bölümü
İstanbul Bölümü
Güney Marmara Bölümü
Biga - Gelibolu Bölümü
Bursa Bölümü
Karesi Bölümü
Samanlı Bölümü

Karadeniz Bölgesi:
Batı Karadeniz Bölümü
Orta Karadeniz Bölümü
Canik Dağları Bölümü
Küre Dağları Bölümü
Doğu Karadeniz Bölümü
Yukarı Kelkit - Çoruh Çayı

Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden dördüne komşu olduğu denizin adı verilmiştir (Akdeniz Bölgesi, Karadeniz Bölgesi, Ege Bölgesi, Marmara Bölgesi). Diğer üç bölge de Anadolu bütünü içindeki konumlarına göre adlandırılmışlardır (İç Anadolu Bölgesi, Doğu Anadolu Bölgesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi). Türkiye'nin yön isimlendirilmesinde Doğu Şark, Batı Garp, Güney Cenup, Kuzey Şimal olarak adlandırılır.

Türkiye'deki coğrafi bölgeler arasında nüfus miktarı ve yoğunluğu yönünden önemli farklar bulunmaktadır. Bu farklarin oluşmasında fiziki faktörler (iklim özellikleri, yerşekilleri, toprak özellikleri) ve beşeri faktörler (sanayileşme, tarım, yer altı kaynakları, turizm, ulaşım) önemli rol oynarlar. Nüfusun en yoğun olduğu bölge Marmara Bölgesi en seyrek olduğu bölge de Doğu Anadolu Bölgesidir. Marmara'nın kalabalık bir nüfusa sahip olmasında İstanbul önemli bir rol oynar.

Türkiye'nin coğrafi bölgelerinin karakteristik özelliklerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

Alanı en büyük bölge: Doğu Anadolu Bölgesi (Türkiye'nin %21'ini kaplar.)
Alanı en küçük bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi (Türkiye'nin %7,5'ini kaplar.)
En yüksek bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
En alçak bölge: Marmara Bölgesi
En fazla engebeli bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
En az engebeli bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
En uzun kıyılara sahip bölge: Ege Bölgesi
En fazla yağış alan bölge: Karadeniz Bölgesi
En az yağış alan bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Yazın en sıcak bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Kışın en ılık bölge: Akdeniz Bölgesi
En soğuk bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
Orman varlığı en zengin bölge: Karadeniz Bölgesi
Orman varlığı en fakir bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Güneşlenme süresi en kısa bölge: Karadeniz Bölgesi
Güneşlenme süresi en uzun bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Heyelanın en çok görüldüğü bölge: Karadeniz Bölgesi
Volkanizmanın en etkin olduğu bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
Seracılığın en fazla geliştiği bölge: Akdeniz Bölgesi
Nüfusu en kalabalık bölge: Marmara Bölgesi
Nüfusu en az olan bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
İklim çeşitliliği en fazla olan bölge: Marmara Bölgesi
Enerji tüketimi en fazla olan bölge: Marmara Bölgesi
Maden zenginlikleri en fazla olan bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
En turistlik bölge: Marmara Bölgesi (2024 verilerine göre)
En fazla şehri olan bölge: Karadeniz Bölgesi
Yerel saat farkının en fazla olduğu bölge: Karadeniz Bölgesi

Türkiye Türkmenleri ya da Anadolu Türkmenleri, Anadolu Oğuzları veya kısa söylenişiyle Türkmenler (Osmanlıca تركمنلر), Selçuklular döneminde Anadolu ve çevresinde Türkmeneli denen bölgelerde yerleşmeye başlayan, dilleri Türkiye Türkçesine bağlı Anadolu ağızları içinde ele alınan ve Türkiye Türklerini oluşturan Oğuz oymakları Müslüman olup, Hanefi Sünni ve Anadolu Aleviliği (Türkmen Aleviliği ya da Kızılbaş) olarak görülür. Anadolu'nun Türkleşmesi sürecinde etkili olmuşlardır. Türkmen (تركمنلر) ve Yörük (يوروك) kelimeleri tarihî belgelerde eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. Osmanlı arşiv belgelerinde, yerleşim durumuna ve şekline bağlı olarak köylü «Türk» olarak adlandırılırken, göçer veya yarı-göçer topluluklar «Türkmen» ya da «Yörük» tabiriyle anılmışlardır. Aşiretler, yerleşik veya konar-göçer olma durumlarına ve bulundukları bölgelere göre «Türkmen» ya da «Yörük» adını almışlardır. Kimilerine göre Kızılırmak'ın doğusundakilere Türkmen batısındakilere ise Yörük denir. Maraş ve çevresinde yaşayan Dulkadirli Türkmenleri için Osmanlı kaynaklarında hem Türkmen hem de Yörük tabiri birlikte kullanılmıştır. Etnik olarak akraba oldukları Türkmenistan Türkmenleri (Horasan Türkmenleri) ile aynı adı taşıdıkları gibi kimi uruğ/oymak adları da ortaktır.
Türkmen aşiretleri, boy beyi (İnallu boyunun adı İnal-oğlu Hamza Bey'den, Gündüzlü boyunun adı Gündüz-oğlu İbrahim Bey'den gelir), kethüda adı, soylarının adı, yaşadıkları yerlerin adı, iktisadî faaliyet ve bunun sonucu olarak besledikleri hayvanlar veya tarıma ait faaliyetleri gibi pek çok sebebe dayalı olarak ad almaktadırlar.
Anadolu'nun Türkleştirilmesinde aktif rol oynamışlardır. Bizanslılar ile mücadelelerinde Selçuklular uç bölgelerine Türkmenleri yerleştirmek suretiyle fetih hareketlerini kolaylaştırma yoluna gitmişler ve Türkistan'dan Teke Türkmenleri ile diğer Türkmen oymaklarını Anadolu'ya yerleştirmeye başlamışlardır. Anadolu Selçuklu Devletinin tarihindeki en büyük Türkmen ayaklanması olan 1240 yılındaki Babai ayaklanması ve peşinden 1243 yılında Moğollarla yapılan Kösedağ Muharebesinde yenilmeleri üzerine Ahiler ve Türkmenler katledilmişlerdir.
İlginç biçimde Anadolu Türkmen aşiretlerinin önemli bölümü, özellikle de Alevi olanlar, Horasan'dan gelmişlerdir. Horasan, Selçukluların Anadolu'ya uzanmadan önce kaldıkları Hazar ötesi Oğuz toprağıdır. Oğuzların bölgedeki yoğunluğunu vermesi bakımından “Horasan’ın her tarafı Türk cephesidir” diyen Yakûbî’nin (öl. 897) Harezm ile Hazar denizi arasındaki bölgeye “Oğuz çölü” demesi önemlidir.

Boz-Ok ve Üç-Ok diye iki ana kola ayrılan Oğuz, etimolojik olarak oġuz < oḳ-u-z «oklar» demektir ve ok (“boy, kabile” ) kelimesi ile ikili organ adlarında (ağız, diz, göz, boynuz) rastlanan -z ikil-çoğul ekine (formans ) dayanır.
Diğer Oğuzlardan ayırt edebilmek için, Müslüman olan Oğuzlar, Türkmen adıyla anılmaya başlanmıştır. Türkmen kelimesi ilk olarak Orta Türkçe dönemine ait Divânu Lügati't-Türk'te «Türkmen» (تُركْمانْ) olarak geçer ve "Bunlar Oğuzlardır. Bunlara Türkmen denilmesinde bir hikâye vardır, şöyledir: ..." biçiminde tanımlanır. Etimolojik olarak Türkmen kelimesi -men/man kuvvetlendirme (mübalağa) eki ile kuruludur ve benzer örnekler arasında kocaman, küçümen, karaman, sarman (< sarıman), kösemen, kölemen, şişman türevleri de vardır.
Başkurt kökenli Türkolog Zeki Velidi Togan, “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı eserinde, «Oğuz’un arsızı Türkmen’in delisine benzer» biçiminde bir darb-ı mesel kullanır. Bu tabir, Türkmenlerin Oğuzlara göre daha terbiyeli ve medeni olduğunu ifade eder.
Mehmet Fuad Köprülü ve Martijn Theodoor Houtsma'ya göre, Türkmen adı Oğuzlara sonradan verilmiştir ve Müslüman olan Oğuzlar için kullanılmıştır.; Wilhelm Barthold'a göre, Türkmen adının eski olduğu, aslı hakkında yeterli bilginin olmadığı ve Oğuzların Türkmen adı ile de anıldığı şeklindedir.; İbrahim Kafesoğlu ve Omeljan Pritsak'a göre, Türkmen adı eski bir siyasi topluluk adıdır ve Oğuzlar ile Karluklar bu siyasi topluluğa giren kavimlerdendir.
Günümüzde Türkmen adı uluslararası arenada Türkmenistan Türkmenleri (Orta Asya Türkmenleri, Türkmensahra Türkmenleri) için kullanılırken, Türkiye'de, özellikle de halk arasında (Türkmen ya da Türkman olarak), yaygın biçimde Türkiye Türkmenleri (Balkanlar, Anadolu, Suriye) için kullanılmaktadır. Oğuzların Müslüman olanları Türkmen adıyla anılmaya başladıktan ve bir kısmının Batıya yönelmesinden sonra Hazar Denizi'nin doğusunda (İran'daki Horasan ile bugünkü Türkmenistan'ı oluşturan Maveraünnehir ile Harezm) kalanlar Doğu Türkmenleri olarak, Hazar Denizi'nin batısında (Türkiye, Balkanlar, Suriye, Irak, Azerbaycan) kalanlar ise Batı Türkmenleri olarak da adlandırılmaktadır. Hazar ötesi Türkmenleri adı Türkiye'den bakış açısına göre Hazar'ın doğu yakasındaki Türkmenistan (ya da Yaka) Türkmenlerini, Türkmenistan'dan bakış açısına göreyse etnik olarak Türkmenistan Türkmenlerinden ayrımlaşan Hazar'ın batısındaki Kafkas Türkmenlerini belirtir. Doğu Türkmenleri adı ayrıca Doğu Anadolu-Azerbaycan-İran eksenindeki Akkoyunlular ile Karakoyunlular için de kullanılır. Oğuz-Türkmen coğrafyasının en uzak doğusunda izole olarak Çin'de (Çinghay, Gansu ve Sincan yörelerinde) yerleşik yaşayan ve Oğuzların Salur boyundan gelen Salarlar (Salırlar) Sünni (Nakşibendi) Müslüman olup dilleri Kıpçak-Türkmen özellikleri gösterse de, Türkmen olarak adlandırılmaları oldukça nadirdir ve daha çok Türkmenistan kaynaklarında Sincan Uygur Özerk Bölgesinde yaşayan 5 bin nüfuslu Çin Türkmenleri (Hıtayli Türkmenler) ile birlikte Salarlar da Türkmen (= Türkmenistan Türkmeni) olarak nitelendirilir ve her ikisi de Çin Türkmeni olarak kabul edilir.
Oğuz kökeninden gelen Anadolu Türkleri için Selçuklulardan günümüze tarihi kaynaklarda Türkmen adı kullanılır ve bu Türkmen tanımına Oğuz dışı Türkler (Türkiye Kıpçakları, Gürcistan Kıpçakları) dahil edilmez. Anadolu'da Türklerin/Türkmenlerin yoğun olup devletleştiği bölgeler Türkmeneli olarak adlandırılır ve bu Türkmenya bölgeleri Batılıların yaptığı haritalarda da yansır: Doğu Anadolu Bölgesinde Turcomanie (1696), Turcomania (1730), Orta ve Kuzeydoğu Anadolu'da Turkomanien (1829). Yaklaşık 1700 yılında Johann Baptist Homann (1644-1724) tarafından yapılan haritada Anadolu'da (Natolia) Türklerin İmparatorluğu (Imperii Turcici) ve bunun içinde ayrı bölge olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan Türkmeneli (Turcomanoe) bulunmaktadır. Tarihçi İlber Ortaylı bir makalesinde Cenevizli ve Venedikli tüccar ve diplomatların, 12. yüzyılda, Türkiye'yi Turchia ve Turkmenia olarak tanımladıklarını belirtir.
Bütün dünyanın Osmanlıyı «Türk» olarak gördüğü bir çağda Osmanlıyı «Devlet-i Aliyye» olarak adlandıran Osmanlı ulemasının, Türk ve Türkmenleri küçümsedikleri, kendilerini Türk saymadıkları görülmektedir. Tarihçi Bernard Lewis'e göre, Osmanlı düşüncesinde Osmanlı=Türk özdeşliği yoktur; zira, Osmanlı sıfatı yalnız hanedan için kullanılır ve Osmanlılar Türk adını önceleri göçebe Türkmenlerle, Yörükler için; daha sonraları, kaba saba Türkçe konuşan Anadolu köylüleri ile taşralılar için kullanmışlardır.
Anadolu, Suriye ve Irak'ta yaşayan Türk teşekkülleri, 16. ve 17. yüzyıllarda genel olarak Türkmen ve Yörük şeklinde ikiye ayrılırdı. Faruk Sümer'e göre, Türkmen adı, Anadolu'nun Kızılırmak'tan itibaren doğu ve güneyde kalan bölgeler ile Suriye ve Irak'ta yaşayan aşiretler tarafından kullanılırken Yörük tabiri, Kızılırmak'tan Adalar ve Marmara denizi kıyılarına kadar uzanan yerlerdeki teşekküller ile Rumeli'nde bulunan cemaatleri ifade etmekteydi. Faruk Kadri Timurtaş (önceki soyadı: Demirtaş, 1925 - 1983) Osmanlı Devrinde Anadolu'da Oğuz Boyları adlı makalesinde Avşarları tanıtırken, Yörük-Türkmen ayrımı yaparak 1. Yörükler arasında Avşarlar (Kütahya, Aydın) ve 2. Türkmen illeri arasında Avşarlar: Doğu ve Güney Anadolu'da: A) Halep Türkmeni Avşarları: a) Köpekli Avşarı, b) Gündüzlü Avşarı c) Avşar oymağı; B) Dulkadırlı Avşarları: 1. İmanlu Avşarı, 2. Kozan mıntıkası Avşarları, 3. Kars (Zülkadiriye) deki Avşar oymakları, 4. Bozok Avşarları, 5. Yeni il; C) Bozulus Avşarları biçiminde sınıflandırmıştır.
Kimilerine göre uzun mesafeli yatay/ova/bozkır göçebeliği yapanlar Türkmen, daha kısa mesafeli dikey/dağ göçebeliği yapanlar ise Yörük olarak tanımlanır.
Yörükler, büyük bir olasılıkla Türkmenler'in bir kolu ise de, giysileri, yerleşme biçimleri, gelenek görenek ve ağız değişiklikleri, bu iki topluluğu birbirinden ayırmaktadır. Bunun, Anadolu'ya değişik tarihlerde gelmiş olmalarından kaynaklandığı söylenebilir. Güneybatı ve Güney Anadolu'daki Yörük ve Türkmen oymaklarına bağlı boylardan Abdal, Akçakocalı, Takami, Karakeçili, Çepni, Avşar, Sancaklılar Türkmen; Yağcılar, Tahtacılar, Kınıklar ve Alpaslanlar gibi boylar, ağız özellikleri bakımından daha çok Yörük öbeğine girmektedirler. Yusuf Halaçoğlu Anadolu'da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar (1453-1650) adlı kitabında kimi aşiret ve oymakları Türkmen adıyla verirken kimilerini de Yörük olarak ayırır.
Türkmen ve Yörük kelimeleri tarihi belgelerde eş anlamlı olarak da kullanılmıştır.
Türkmen kimliği ve kültürü kimi yörelerde yalnızca Alevi inançlı Türklerce temsil edildiğinden, bu yörelerde halk arasında Türkmen kelimesi yalnızca Alevi anlamındadır. Örnek olarak, Kars - Ardahan illerinde yaşayan Aleviler Türkmen adıyla anılırlar. Fakat, Balıkesir'de ise hepsi de etnik olarak Türkmen olsa da, Sünni olan Yörükler ve Manavlar ile Alevi olan Çepniler hariç yalnızca Alevi Tahtacılar Türkmen olarak adlandırılır. Günümüzde Edremit ve çevresindeki Tahtacılara, Yörükler tarafından Türkmen denilmektedir. Bu yörede Türkmenlikten kasıt Alevilik veya Kızılbaşlıktır. Kısacası Balıkesir Edremit'te Türkmenlik, Tahtacılık ve Alevilik/Kızılbaşlık bir şekilde eklemlenmiştir denilebilir. Aynı kökenden gelmelerine rağmen farklı adlarla anılmalarının inanç boyutundan kaynaklandığı, her iki grup tarafından vurgulamaktadır. Türkmenler ve Yörükler her ne kadar birbirleri için aramızda soğan zarı gibi ince fark var deseler de bu farklı dinsel inanç içindeki boylar arasında hemen hemen hiç

Türkiye Ulusal Numaralandırma Planı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki telefon numaralandırma planı ve belirli hizmetlere tahsis edilmiş numara ve kodlarına denir. Düzenlemeler Türkiye'de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde ise Bilgi Teknolojileri ve Haberleşme Kurumu (BTHK) tarafından ITU-T E.164 ve ITU tavsiye kararlarına uygun olarak yapılmaktadır.

Türkiye'deki standart telefon numaraları, 1988 yılına kadar 10 basamaklı sayılardan oluşmaktaydı. 1988'de PTT tarafından 12 basamağa çıkarılmış ve yeniden düzenlenmiştir. 12 basamaklı bu sistem, Türkiye'nin uluslararası numara ön eki olan 90 ile başlar, sonraki üç rakam ise alan adıdır. Türkiye Ulusal Numaralandırma Planı'na göre, numara bir sabit hatta aitse, hangi ilde bulunduğu, aksi halde ne tür bir numara olduğunu belirtir. Örneğin GSM operatörleri için bu üç hane, 5xx biçimindedir, sonraki yedi hane ise kullanıcıya özeldir.

Ulusal Numaralandırma Planı'na göre numaraların ilk hanelerine; 1 (kısa numaralar, taşıyıcı seçim kodu), 2-3-4 (coğrafi numaralar), 5 (mobil numaralar), 8-9 (coğrafi olmayan numaralar) olmak üzere çeşitli kategoriler verilmiştir. Aşağıda detaylı örnekleri verilmiştir:

1 (112-155 ve 118 vb.)
2-3-4 (212-216-312 ve 412 vb.)
5 (5xx, mobil operatörlerin müşterilerine verdiği numaralar)
8-9 (ücretsiz aranır telefon, internet hizmetleri, katma değerli elektronik haberleşme hizmetleri (canlı sohbet, hikâye, arkadaşlık hattı ve cinsel içeriğe sahip katma değerli haberleşme hizmetleri) vb.)
Ulusal Numaralandırma Planı'nda bulunan bir başka numara grubu ise rehberlik hizmetleridir. Bu numaralar bilinmeyen numaralar ve rehberlik hizmetlerine, 118XY olmak üzere tahsis edilmiştir.

Sabit ve mobil için belirlenen bu sistemin haricinde, acil numaralar ve bilgi hatları gibi çeşitli numaralar da bulunmaktadır. 2021 yılında Türkiye'deki 110 (itfaiye), 155 (polis) ve 156 (jandarma) gibi acil çağrı numaraları 112 Acil Çağrı Merkezi adı altında birleştirilmiştir. Böylece eski acil çağrı numaralarından yapılan aramalar 112 Acil Çağrı Merkezi'ne yönlendirilmektedir.

Mobil şebeke kodu, ITU-T E.212 tavsiye kararına uygun olmak üzere Uluslararası Mobil Abone Kimliği'nin bir parçası olarak belirlenmiştir. Minimum olarak 15 haneden oluşmaktadır. Mobil şebeke kodları; IMSI (Uluslararası Mobil Abone Kimliği), MCC (Mobil Ülke Kodu), MNC (Mobil Şebeke Kodu) ve MSIN (Mobil Abone Kimlik Numarası) olmak üzere 4 parçadan oluşmaktadır. ITU tarafından Türkiye için tahsis edilmiş MCC kodu 286'dır.

Coğrafi numaralar, Uluslararası Numaralandırma Planı'na göre 2xx (Trakya ve Batı Anadolu illeri), 3xx (Orta Anadolu) ve 4xx (Doğu Anadolu) ile başlamaktadır. Türkiye'nin her ili (İstanbul için Avrupa ve Anadolu olmak üzere 2 adet) için özel bir coğrafi numara belirlenmiştir.

Mobil numaralar için Türkiye'de Turkcell, Türk Telekom ve Vodafone Türkiye için, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde ise KKTC Telsim ve Kuzey Kıbrıs Turkcell için tahsis edilmiş çeşitli alan kodları bulunmaktadır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmadığı için, resmî bir uluslararası alan kodu yoktur. Bu nedenle, sabit ve mobil telekomünikasyon hizmetleri Türkiye üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu nedenle, KKTC'de kullanılan sabit hatlar Türkiye'nin bir ili gibi görülmüştür. Örneğin KKTC'den İsviçre'yi aramak isteyen birinin çağrısı doğrudan İsviçre'ye değil, Türkiye'deki ağ geçidine ("gateway") gider ve buradan aranan ülkeye yönlendirilir.
Kuzey Kıbrıs'taki mobil operatör kullanıcılarının da, aynı şekilde, Türkiye'deki kullanıcılardan teknik olarak bir farkı yoktur, ancak numara havuzları daha küçüktür ve çeşitli siyasi sorunlar vardır. Örneğin Güney Kıbrıs'ın iki mobil operatöründen biri olan CyTA Mobil, Vodafone ile ortaklığı bulunmasına rağmen, yine bir Vodafone iştiraki olan KKTC Telsim'i tanımamaktadır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC), Türkiye Ulusal Numaralandırma Planı kullanılmaktadır. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs için uluslararası ülke kodu da +90'dır. 392, tüm sabit hatların alan kodudur. Mobil Operatörler, Kuzey Kıbrıs Turkcell ve KKTC Telsim sırasıyla 533 ve 542 alan kodunu kullanır.
Güney Kıbrıs'tan Kuzey Kıbrıs'a yapılan aramalarda, 0139 kodu ve ardından 7 haneli abone numarası kullanılır ve yerel arama tarifesi üzerinden ücretlendirilir. 0139, Aralık 2001'deki numaralandırma planı değişikliğinden sonra bile, Kuzey Kıbrıs'a doğrudan aramalar için hala kullanılmaktadır.
Kuzey Kıbrıs'tan Güney Kıbrıs'a yapılan aramalarda 0123 alan kodu kullanılır, ancak arama uluslararası tarifelerden ücretlendirilir. Uluslararası 00357 ön ekini kullanmak da mümkündür.
Güney Kıbrıs ile Kuzey Kıbrıs arasındaki direkt telefon bağlantıları, Birleşmiş Milletler borsası tarafından işletilmektedir. Bu, iki toplum arasında doğrudan telefon görüşmelerine izin verir ve 4 Mayıs 1998'den beri yürürlüktedir.
2 Mart 2003'ten beri, Kuzey Kıbrıs'tan Türkiye'ye doğrudan uluslararası aramalar mümkün olmuştur ve şimdi Güney Kıbrıs'tan arayanlar, 0090 392 xxxxxxx'i arayarak veya 0139'u kullanarak Türkiye üzerinden Kuzey Kıbrıs'ı arayabilirler (bu durumlarda aramalar uluslararası tarifelerden ücretlendirilse de).

Uluslararası aramalar için arama çıkış kodu (+) veya (00)'dır. Örneğin, yurt dışından Ankara'daki bir sabit hattı arayacak kişinin numarayı, +90312xxxxxxx biçiminde veya (+) yerine (00) kullanarak, 0090312xxxxxxx şeklinde tuşlaması gerekmektedir.
Ülke içi şebekeler arası arama çıkış kodu (0)'dır. Türkiye'de her il için belirlenmiş 3 haneli "il telefon alan kodları" bulunur. Sabit bir hat ile farklı ildeki bir sabit hattı aramak isteyen kişi, arama yapmak için önce 0 (sıfır)'a basar, ardından arama yapacağı ilin 3 haneli kodunu tuşlar ve son olarak arayacağı 7 haneli numarayı girer.
İstisna olan iki grubun aranması ise, hiçbir alan kodu kullanımını gerektirmediğinden gayet basittir. Doğrudan 1xx ya da 444xxxx biçiminde aranırlar.

Türkiye taşıt plaka kodu, Türkiye'de taşıtlarda bulunan plaka kodlarıdır. Plakalarda coğrafi bilgi ile ilişkili bir numaralama sistemi kullanılmaktadır. Türkiye'de plakalar yetkili özel atölyeler tarafından yapılmaktadır.

Plaka dikdörtgen şeklindedir ve gövdesi alüminyumdan yapılmıştır. Sol tarafta Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi 4×10 cm'lik bir mavi şerit üzerinde beyaz harflerle ülke kodu "TR" yazmaktadır. Metin, genel olarak beyaz zemin üzerine siyah karakterlerde olup resmî araçlar ve diğer kullanımlar için farklı renkler kullanılabilmektedir. Motosiklet ve traktörler hariç diğer tüm araçlarda hem ön hem de arka taraflarda plaka bulunması zorunludur. Orta kısımda diğer ülkelerle uyum çerçevesinde Ç, Ş, İ, Ö, Ü ve Ğ dışındaki Türk alfabesindeki harfler kullanılır.
Mavi şerit, Türkiye'nin 1995 yılında Avrupa Gümrük Birliği'ne girmesinden sonra AB yasalarına uyum amacıyla eklendi. Mavi şerit alanı bazı zamanlar siyasi nedenlerden dolayı araç sahipleri tarafından çoğunlukla Türk bayrağı şeklinde kırmızı şerit ile beyaz ayyıldız olarak değiştirilmektedir. Bu tür değişiklikler ilgili yönetmeliklerin gri alanındadır, çünkü şeritte hangi rengin kullanılacağını açıkça belirtilmemektedir.
Plaka üzerinde harf veya rakamların üzerine vida gibi plakanın kameralar tarafından okunmasını engellemesi yasal olarak engellenmiştir, Araç muayenesinden geçip karayollarına çıkabilen araçlar için verilen pul genelde plakaya yapıştırılır.

15x24 cm arka taraf motosiklet ve traktörler için,
11x52 cm ön ve arka taraf otomobiller, 21x32 cm arka taraf bazı arazi taşıtları, kamyon, kamyonet, otobüs ve panelvanlar için. Ek olarak ithal araçlar için normal plakanın uymaması halinde plaka boyutu 15×30 cm'dir.

Plaka kodları, 27 Eylül 1962 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelikle ortaya çıkmıştır. Yönetmelik 24 Ekim 1962 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Plakaların iki rakamlı ilk grubu il isimlerinin alfabetik sıraya göre dizilmesiyle aldığı sıra numarasıdır. Bu listede olmayıp yeniden il olacak yerlere alfabetik sıraya bakılmaksızın sırayla 67'den sonraki sayılar verilmiştir.
01'den 67'ye kadar olan plaka kodlarında iller alfabetik olarak sıralanmıştır. 1962 itibarıyla Zonguldak ili alfabetik olarak son ildir. 68'den 81'e kadar olan plaka kodları sonradan il statüsü verilen yerlere verilmiştir. 68 Aksaray, 69 Bayburt gibi.
Örn.: 33 Mersin (Plaka kodları verildiği sırada (1962) ilin adı İçel'di. Daha sonra 2002'de ilin adı "Mersin" olarak değiştirilmiştir.)

34 İstanbul
35 İzmir
36 Kars
37 Kastamonu
46 Kahramanmaraş (Plaka kodları verildiği sırada (1962) ilin adı Maraş'tı. Daha sonra 1973'te ilin adı "Kahramanmaraş" olarak değiştirilmiştir.)
47 Mardin
48 Muğla
49 Muş
50 Nevşehir
63 Şanlıurfa (Plaka kodları verildiği sırada (1962) ilin adı Urfa'ydı. Daha sonra 1984'te ilin adı "Şanlıurfa" olarak değiştirilmiştir.)
64 Uşak
65 Van
66 Yozgat
67 Zonguldak
Harf ve rakam grupları şöyledir:

"99 X 9999", "99 X 99999"
"99 XX 999", "99 XX 9999"
"99 XXX 99" veya "99 XXX 999"

Askeri araçların plaka levhalarının üzerinde bulunan yıldızlar, araçta bir General veya Amiral bulunduğunu belirtir. Bu yıldızlar Generallerin apoletlerindeki gibidir. 1 yıldız; araçta bir Tuğgeneral veya Tuğamiral olduğuna, 4 yıldız; araçta bir Orgeneral veya Oramiral olduğuna işaret eder. Bir General veya Amiral, doğrudan bir birliğin komutanı değilse aracında flama bulunmaz. Genelkurmay Başkanı'nın aracında devlet protokol sırası olan 0004 rakamı ve plaka üzerinde dört yıldız ile aracın sol önünde Genelkurmay Başkanı flaması, sağ önünde Türk bayrağı bulunur. Kuvvet komutanlarının araçlarında da devlet protokol sırasına göre verilmiş plaka numaraları, plakaların üzerinde dörder adet yıldız ve araçların sol önlerinde komutanlık flamaları bulunur. Sahil Güvenlik Komutanlığı "tümen" düzeyinde ve Sahil Güvenlik Komutanı'nın rütbesi tümamiral olduğundan dolayı makam aracının plakası üzerinde iki yıldız bulunmaktadır. İlgili kişinin araçta bulunmadığı zamanlarda yıldızlar siyah bir kumaş ile kapatılır.
Bunun dışında havalimanlarında çalışan apron araçlarına o havalimanını belirten geçici veya daimi apron plakaları takılmaktadır.

Plaka Harf Grubu Rehberi 16 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AZ-TR | avtomobil dövlət qeydiyyat nişanı | plaka kodları15 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. TarPas kanalında

Türkler veya Türkiye Türkleri, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta çoğunluğu oluşturan Türk dilinin farklı ağızlarını konuşan, sayıca en kalabalık Türk halkıdır. Bunun yanında, Osmanlı İmparatorluğu'nun eski topraklarında yüzyıllardır varlığını sürdüren etnik Türk toplulukları yaşamaktadır. Avrupa'ya Türkiye'den göç ederek yerleşmiş olan Türk göçmen toplulukları (özellikle Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Avusturya, Belçika ve Danimarka'da bulunanlar) ile Kuzey Amerika ve Avustralya'daki Türk göçmenler de "Türkler" olarak adlandırılan bu gruba girmektedirler. Türklerin büyük çoğunluğu Müslümandır ve Sünni mezhebine mensuptur.
Türkler arasında, ayrı etnik gruplar değil, yalnızca tarihi ve ekolojik koşullardan kaynaklanan çeşitli bölgesel varyantlar bulunmaktadır. Anadolu Türklerinin Anadolu'daki kültürü, Türk milliyetçiliği fikriyatını temellendirmiş ve etkilemiştir. Anadolu Türkleri dışındaki diğer Türk grupları arasında tarihi olarak Balkanlar'da bulunan Balkan Türkleri, Kıbrıs adasında yaşayan Kıbrıs Türkleri, Gürcistan'ın Mesheti bölgesinde yerlileşmiş olan Ahıska Türkleri ve Orta Doğu'da yaşayan etnik Türkler (bu gruplar Levant bölgesinde Türkmen olarak adlandırılır: Irak Türkmenleri, Suriye Türkmenleri, Lübnan Türkmenleri vb.) yer almaktadır. Türkler, Bulgaristan'da en büyük azınlık grubunu; Irak, Libya, Kuzey Makedonya ve Suriye'de ise en büyük ikinci azınlık grubunu; Kosova'da ise üçüncü en büyük azınlık grubu oluşturmaktadırlar. Ayrıca Batı Trakya bölgesinde, Romanya'nın Dobruca bölgesinde, Lübnan'daki Akkar bölgesinde ve diğer bazı post-Osmanlı Balkan ve Orta Doğu ülkelerinde de yerli Türk toplulukları bulunmaktadır. 20. yüzyılda Türkler talep üzerine yaşanan kitlesel işçi göçü ile, Avusturya, Danimarka, Almanya ve Hollanda'da en büyük etnik azınlık grubu haline gelmiştir. Ayrıca, Avrupa'nın diğer bölgelerinde, Kuzey Amerika ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde de Türk toplulukları vardır. Türkler, dünyadaki 13. en büyük etnik grup olarak kabul edilmektedir.
Orta Asya'dan gelen Türkler, 11. yüzyılda Selçuklu fetihleriyle Anadolu'ya yerleşmeye başladılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun, birkaç yüzyıl boyunca Batı Asya, Güneydoğu Avrupa ve Kuzey Afrika'da yayıldığı bölgelere zamanla Türkler yerleşti. 1800'lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun daralması sonucunda siyasi otoritenin kaybedildiği bölgelerde Türklere karşı kırımlar uygulandı. Türk Kırımı, büyük ölçekli can kayıplarına ve Kırım, Kafkaslar ve Balkanlar'dan Türkiye'nin kalan topraklarına doğru büyük göçlere yol açtı. İmparatorluk, I. Dünya Savaşı'nın sonunda İtilaf Devletleri tarafından yenilip yıkıldı. Türk Kurtuluş Savaşı'nı takiben, Türk Milli Hareketi, İtilaf Devletlerine kaybedilen toprakların büyük bir kısmını geri aldı ve 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırarak 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'ni ilan etti.

Türk adının bilim çevrelerince kabul edilen ilk kullanımı 1. yüzyılda Pomponius Mela ve Plinius adlı Romalı tarihçilerce kaydedilmiştir. Azak'ın doğusunda yaşayan insanlar Turcae/Tyrcae adı ile kayda geçmiştir. "Türk" (veya Türük, Török, Törk) adı Türkçe belgelerde ilk defa Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında 𐱅𐰇𐰼𐰜 (Türk) veya 𐰜𐰇𐰚:𐱅𐰇𐰼𐰜 (Kök Türük) şeklinde geçer.
Türk adı, ilk dönemlerde belirli bir toplumun kavmî ismi olmak yerine siyasi mensubiyeti belirleyen bir isim olarak ortaya çıkar. Bu kelimenin "türe-" eyleminden, "töre" isminden türetildiği ve “türeyen, töreli, tüzüklü (kanunlu)” anlamına geldiği düşünülmektedir. Kelime zamanla “güçlü, kuvvetli ve güzel” anlamlarına da gelmiştir. Türkî-i Çeşm (Güzel Göz), Türkî-i çin (güzel güneş) terkiplerinde de gördüğümüz Türk kelimesi özellikle Fars ve Arap şiirlerinde ortaya çıkar. Bir görüşe göre de Türk kelimesi Aşinaoğulları soyunun unvanıdır ve bu soya mensubiyet Türklükle anılır. Türk kelimesi ilk olarak Göktürk Devleti vasıtasıyla bir devletin adı olur ve bu devlete mensubiyeti bildirir.
Altay Dağları'nın eteklerinde demircilik, maden işlemeciliği ve hayvan yetiştiriciliği yapan bir Türk boyuna Çinliler tarafından T'uküe denmiştir. Bu kelime, içinde çoğul haliyle Türük kelimesini barındırmasıyla önemlidir. Nihayetinde bu kabile adı şimdiki kullanımı olan Türk ya da Türük şekliyle, 8. yüzyıla ait başlıca yazılı eserlerde geçer. Türk kelimesi "güçlü" ya da "güçlüler" anlamına gelmektedir. Müslüman halklar çok kez karşılaştıkları Tu-kiulerden başka boyların da aynı dili konuştuğunu fark edince hepsini “Türk” olarak adlandırmışlardır.
Divanu Lugâti't-Türk'te Kaşgarlı Mahmud Türk kelimesini açıklarken, Nuh'un oğullarından birine Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu ifade eder ve Türk'ün halkının da bu isimle anıldığını belirtir. Allah'ın ordusuna “Türk” dediğini ve memnun olmadığı halklara cezalandırıcı olarak gönderdiğini eserinde yazmıştır. Ünlü Türkolog Arminius Vambery ve Jean Deny tarafından 1879'da “Türk” "türemek" yani "aniden beliren", "türeyenler" anlamında ifade edilmiştir. Türkolog Gerhard Doerfer Orhun Yazıtları'nda kullanıldığı anlamda “Türk” kelimesine "devletine bağlı" anlamını vermiştir.
Göktürkler, sadece devletlerini değil kendilerini de “Türk” diye tanımlayan ilk topluluktur. Orhun Yazıtları'nda Türk; “güçlü, savaşçı, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi, sadık” gibi ifadelerle anılır.

Göktürk Kağanlığı, Gök Türkler veya Kök Türkler, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında (Türük) veya (Türk) veya   (Kök Türük) veya bazı yabancı kaynaklarda Türk şeklinde geçer (Çince: 突厥 Pinyin: Tūjué; Wade-Giles: T'u-chüeh, Guangyun: dʰuət-kĭwɐt), 552-744 yılları arasında Orta Asya ve Çin'de hükümdarlık sürdüren kağanlık.
“Türk” adı ilk ortaya çıktığında günümüzdeki gibi bir ırk kavramını karşılamıyordu. “Türk” adı, “t’ou-kiue” biçiminde çevrilerek ilk olarak 6. yüzyıl Çin kaynaklarında görülür. Bunun aslının Moğolca çoğul biçiminde "Türk-üt" olduğu kabul edilir. Türkçedeki karşılığı ana kök güçtür. Dîvânu Lugâti't-Türk'te, “olgunluk zamanı, olgunluk, gençlik çağının ortasındaki genç, sert ve cesur” anlamlarına gelen “türküt” kelimesidir.
6. yüzyıldaki ilk yazılı belge Bugut Yazıtı'dır. Eserin dili Soğdca olup yazıtın yüzeyinde dişi kurttan süt emen kolları kesilmiş bir çocuk canlandırılır. Anıt, 6. yüzyılın olaylarını anlatır ve Ergenekon destanını canlandırır. Anıttaki anlatılar, ayrıca bir Türk büyüğünün Çinli Han kayıtçısına anlatısına göre Çin belgelerinde de yer alır.
Bugün kullandığımız şekliyle 'Türk' adı, ilk kez 8. yüzyılda Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları'nda geçmektedir. Göktürkler, hem bu adla kurulan hem de Türk adını resmî devlet ismi olarak kullanan ilk devlettir. Devletin kurucusu ve ilk önderi Bumin Kağan'dır. Bumin Kağan'ın kardeşi İstemi Kağan ülkenin batı kanadını yönetirdi. Göktürkler komşuları olan Çin, Sasani (İran) ve Bizans İmparatorluğu ile askerî, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurdular.
Batı dünyasında ise 6. yüzyılda Yunan çevirisi ile Menandros Protekorda "tourkus" olarak geçmiştir.
Oğuzlar, Oğuz Kağan Destanı'na göre 24 boydan ve Kaşgarlı Mahmud'un Divânu Lügati't-Türk eserine göre 22 boydan oluşan en kalabalık Türk boyu.
Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuz boyları; 24 Oğuz boyunu önce iki kola (Bozoklar ve Üçoklar), daha sonra Oğuz Han'ın 6 oğluna ve son olarak da onların 4 oğluna ayırmaktadır. Listelerin kaynakları, Kaşgarlı Mahmud ve 14. yüzyılda yaşayan Reşidüddin'e dayanmaktadır. Reşidüddin 24, Kaşgarlı Mahmud ise 22 boy saymaktadır.

Türk boylarının Avrupa kıtasında, Balkanlardaki tarihleri MS 3. yüzyıla kadar kanıtlanmıştır. Hunlar, Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan oluşturdukları yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçmişlerdir. Romalılardan karşılık görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlemişlerdir. Roma imparatoru I. Theodosius'un ölüm yılı olan 395'te Hunlar yeniden Balkanlar'da hareketlenmişlerdir. Hunlar, MS 380 yılından itibaren Balkanlar'a egemenlik kurmuşlardır. Bölgenin büyük bir kısmında hâkim olan Hunlar, Slavlardan daha önemlidir.
Balkanlar'da yerleşen Hun idari yapılanması, idarede ve devlet içindeki Türk kavimlerinin yanında, birçok Ural kavmi, Germen kavimleri (Gotlar, Gepidler vb.), Slavlar, Sarmatlar gibi birçok kavmin beraber yaşadığı bir yapı olmuştur.
MS 453 yılında Attila'nın ölümü ile beraber Balkanlar'da Hun gücü zayıflamış ve sonrasında da Hunların idaresi ortadan kalkmıştır.

VII. yüzyılda Türk asıllı Ön Bulgar kabileleri, hükümdarları Asparuh'un kumandasında Tuna'yı geçerek Batı Karadeniz ile Tuna Nehri arasındaki bölgeye yerleşen Slavları hâkimiyetleri altına almışlardır.
Balkanlar'ın doğusuna yerleşen Ön Bulgar boyları, devletleri içinde yaşayan büyük Slav nüfusuyla beraber yaşarken, bir süre sonra bu Slav boylarının kültürlerine doğru yönelip Slavlaşmışlardır.
Doğudan, Asya içinden, Kuzey Karadeniz step bölgesi yoluyla birbiri ardından gelen atlı göçebe Türk kavimleri, ya burada Dac, Trak ve Slav aslından yerli halkla karışmış, ortadan kaybolmuş (11. yüzyılda Oğuz aslından Peçenekler ve Uzlar gibi), yahut askerî egemen sınıf olarak Kuzeydoğu Balkanlar'da güçlü devletler kurmuşlardır. Bu sonuncular arasında, bir Türk boyu olan Kutrigurların 7. yüzyılda kurmuş oldukları Bulgar Hanlığı özellikle anımsanmalıdır. Ön Bulgarların Dobruca'da bıraktıkları kitabelerde, hükümdar, “Han” unvanı ile anılır ve On iki Hayvanlı Türk Takvimi kullanılır. Bulgar Hanları 9-11. yüzyıllarda (1018'e kadar) Balkanlar'da Bizans İmparatorluğu'nun yerini almıştır. 
13. ve 14. yüzyıllarda, yine Bulgaristan'da Kıpçak/Kuman aslından Slavlaşmış Terteri ve Şişman Hanedanları hâkim oldu.

Ön Bulgarların Balkanlara gelişinden daha sonra 11. ve 12. yüzyıllarda Peçenek, Kuman (Kıpçak) ve Uz Türkleri, Balkanlara göç etmişler ve bunların bir kısmı 15. yüzyıla kadar toplu olarak varlıklarını korumuşlardır. O dönemde Kumanlarla ticaret yapan Avrupalılar için 2500 kadar kelimeyi içine alan bir Kumanca sözlüğün (Codex Cumanicus) hazırlanmış olduğu bilinmektedir.
9. yüzyılın ilk yarısında, Hazar-Oğuz ittifakı baskısına dayanamayarak, kalabalık kitleler hâlinde İdil'i geçip yurtlarından çıkardıkları Macarların yerine, Don

Uğurtaşı, Ardahan ilinin Göle ilçesine bağlı bir köydür.

Uğurtaşı köyünün bilinen en eski adı Dört Kilisa'dır. Dört Kilisa adı, eskiden köyde var olan dört adet kiliseden gelir ve Osmanlı döneminde ortaya çıkmıştır. Nitekim Gürcü coğrafyacı Vahuşti, Dört Kilise olarak adlandırılan kilisenin bulunduğu köyün adının Dadeşi olduğunu yazmıştır. Köyün adı 1574 tarihli Osmanlı icmal defteri ile 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Dört Kilisa (درت كلیسا)  olarak geçer.
Dört Kilise veya Dadeşi köyü, Orta Çağ'da Gürcistan'ı oluşturan tarihsel bölgelerden biri olan Kola'da yer alır. Nitekim bu bölgeyi Osmanlılar 16. yüzyılın ikinci yarısında Gürcülerden ele geçirmiştir. Köye adını veren kiliseler bu dönemden kalmıştır. Öte yandan köyün bugünkü sınırları içinde bulunan megalit yapı kalıntıları d buranın çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir.
Dört Kilisa veya Dadeşi köyü, 1574 tarihli Osmanlı icmal defterine göre Gürcistan Vilayeti içinde, Ardahan-i Küçük livasının Güney nahiyesine bağlıydı. Ardahan-i Küçük livası, Güney, Kuzey, Hoçvan ve Germücek nahiyelerinden oluşuyor ve Güney nahiyesi 65 köyü kapsıyordu.
Dört Kilisa veya Dadeşi köyü, uzun süre Osmanlı egemenliğinde kaldıktan sonra, 93 Harbi'nin ardından 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması'yla Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus idaresince Dort-Kilisa (Дорт-Килиса) şeklinde kaydedilen köy, 1886 nüfus tespitinde Ardahan sancağının Göle kazasına bağlı "Yunan nahiyesi"nin 13 köyünden biriydi. Köydeki 24 hanede, 94'ü erkek ve 76'sı kadın olmak üzere, 170 kişi yaşıyordu. Hem köyün hem de nahiyenin nüfusunun tamamı Rumlardan oluşuyordu. Dört Kilise köyünün nüfusu 1896 yılında 237 kişi, 1906 yılında 337 kişi olarak tespit edilmiştir. Yirmi yılda nüfusun neredeyse iki katına çıkması, bu süre içinde köye yeni insanların yerleştirildiğini göstermektedir. Nitekim  1907 yılında Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Göle bölgesinde göç nedeniyle boşalmış köylere yeni nüfus yerleştirildiğini yazmıştır.
Rusya yönetimi altındayken 1907 yılında Dört Kilise'yi gezen Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili köydeki kiliseler hakkında bilgi vermiştir. Takaişvili'nin verdiği bilgiye göre, köyde gerçekten de dört kilise bulunuyordu. Bunlardan biri köyün merkezinde yer alıyordu ve yıkık durumdaydı. Diğer üç kilise ise, büyük ölçüde zarar görmüştü.
Dört Kilise veya Dadeşi köyü, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Rusların bölgeden çekilmesinin ardından bir süre fiilen Ermenistan'ın sınırları içinde kaldı. 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Antlaşması uyarınca Dört Kilise Türkiye'ye bırakıldı.
Dört Kilise veya Dadeşi köyü, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Kars vilayetinin Göle kazasının Okam olarak bilinen merkez nahiyesine bağlıydı. 1940 genel nüfus sayımında aynı idari konuma sahipti ve nüfusu 481 kişiden oluşuyordu. Dört Kilise köyünün adı 1959 yılında  7267 sayılı kanunla Uğurtaşı olarak değiştirilmiştir. 1965 genel nüfus sayımında Uğurtaşı köyünün nüfusu 955 kişiden oluşuyor ve bu nüfus içinde 353 kişi okuma yazma biliyordu.
Bugünkü Uğurtaş köyünün sınırları içinde, Dörtkilise Kilisesi ve Dörtkilise Çifte Kilisesi dışında da kilise kalıntıları bulunmaktadır. Köyün merkezinde bulunan kilisenin yerinde sonradan cami inşa edilmiştir. 1907 yılında ise bu yapı temellerine kadar yıkık haldeydi. Küçük bir yapı olan bu kliseden geriye, caminin bahçesinde bulunan bir sütun kaidesi kalmıştır. Köyün 3 kilometre batısında, ortadan kalkmış olan bir yerleşime ait tek nefli ve apsisli kiliseden (7,2×4 m) geriye batı duvarının önemli bir kısmı, apsisi kuzeydoğu köşesiyle birlikte kuzey duvarının bir kısmı ve apsisin güneydoğu köşesi kalmıştır. Köyün 3,8 kilometre kuzeydoğusunda bulunan tek nefli kilise de ortadan kalkmış olan başka bir yerleşimde bulunuyordu. Bu kiliseden geriye apsisin kuzeydoğu ve güneydoğu köşeleri kalmıştır.
Uğurtaşı köyü sınırları içinde üç adet de kale kalıntısı günümüze ulaşmıştır. Bunlardan biri köyün merkezinin 9,5 km uzağında köyün mezrasında yer alır. 48 × 32 m ebatlarındaki kalenin bazı kısımları günümüze ulaşmıştır. İkinci kale harç kullanılmadan inşa edilmiştir ve köyün merkezinin 700 m batısında yer alır. Harç kullanılmadan inşa edilmiş olan üçüncü kale köyün 7,2 km kuzeybatısındadır ve ormanın içinde yer alan bu kaleden de geriye yıkıntılar kalmıştır.

Uğurtaşı köyü, Ardahan il merkezine 41 km, Göle ilçe merkezine 24 km uzaklıktadır.

Uğurtaşı, Göle için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Vahtang Gorgasali ya da I. Vahtang (Gürcüce: ვახტანგ გორგასალი; translit.: vah't'ang gorgasali”) (yklş. 439 ya da 443 – 502 ya da 522), Hüsrevî hanedanı'ndan Kartli olarak da bilinen İberia (Doğu Gürcistan) kralı. 5. yüzyılın ikinci yarısı ile 6. yüzyılın ilk çeyreğinde hüküm sürmüştür.
Bizans İmparatorluğu ile talihsiz bir ittifak sonucunda Vahtang Gorgasali Sasani İmparatorluğu'na yenildi ve krallığı geriledi. Gürcü Ortodoks Kilisesi'ni yeniden yapılandıran kral, Gürcistan'ın modern başkenti Tiflis'in de kurucusu kabul edilir.
Saltanat tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İvane Cavahişvili'ye göre Kral Vahtang'ın saltanat tarihi 449–502 tarihleri iken Cyril Toumanoff bu tarihin 447–522 yılları olduğunu tahmin etmektedir. Ayrıca Toumanoff, Kral Vahtang'ı roma tarihçisi Prokopius'un Justinianus Savaşları adlı eserinde bilinen İberya kralı Gurgen ile özdeşleştirir.
I. Vahtang'dan ayrıca tarihçi Cuanşeri'ye atfedilen, tarih ve efsaneyi epik bir anlatıda birleştirerek, Kral Vahtang'ın kişiliğini ve biyografisini destansı bir biçimde anlatan 8. veya 11. yüzyıllar arası döneme ait bir biyografide bahsedilmektedir. Bu edebi eser, Vahtang'ın örnek bir savaşçı-kral ve devlet adamı olarak imajının ana kaynağı olmuştur ve bu güne kadar popüler hafızada korunmuştur.
Kral Vahtang halihazırda Orta Çağ'da, Gürcistan tarihindeki en popüler figürlerden biri olarak kabul edilmektedir ve Gürcü Ortodoks Kilisesi tarafından Aziz Büyük Şehit Kral Vahtang (Gürcüce: წმინდა დიდმოწამე მეფე ვახტანგი) olarak 13 Aralık'ta [OS 30 Kasım] aziz ilan edilmiştir.

Vahtang Gorgasali'nin Hayatı (buradan sonra kısaca VGH olarak kısaltılacak) adlı tarihi kroniğin dışında, Orta Çağ Gürcü kaynakları da Bagrationiler öncesi Gürcü monarşilerine nadiren gösterilen bir riayetle ancak kısa bir biçimde Kral Vahtang'tan bahseder. VGH, yarı efsanevi destansı biçimine rağmen, Parpi'li Lazarus ve Prokopius gibi söz konusu döneme yakın kaynaklarla birleştirilebilecek birçok önemli ayrıntı sunmaktadır.
VGH'ye göre Kral Vahtang Gorgasali V. Mirdat'ın oğludur ve 7 yaşında tahta çıkmıştır. Hristiyan olmuş bir Fars soylusu olan annesi Sagduht, Vahtang'ın küçüklüğünde kral naipliğini üstlendi. Yazar daha sonra İberya Krallığı'na karşı Sasanilerin Zerdüştleştirme çabaları ve kuzeyden Daryal Boğazı'ndan Osetlerin, esasen muhtemelen Prokopius'un bahsettiği Hunların (Alanların da dahil olduğu) yağma akınlarının yaşandığı krallığın içinde bulunduğu vahim durumu aktarmaktadır. Vahtang'ın 16 yaşında "Osetlere" karşı muzaffer bir misilleme savaşı başlattığı, düşmanın kalabalık ordusuna karşı tek bir mücadele kazandığı ve kız kardeşi Miranduht'u esaretten kurtardığı söyleniyor. Vahtang, 19 yaşındayken Şah Hürmüz'ün (görünüşe göre III. Hürmüz, 457-459) "kızı" Balenduht ile evlendi. Kısa bir süre sonra, şahın isteği üzerine Vahtang, muhtemelen I. Fîrûz'un 460'larda Eftalitlere karşı başarısız olan "Hindistan" seferine ve 472'de Roma İmparatorluğu'na karşı Vahtang'ın Egrisi (Lazika) ve Abhazya'nın kontrolünü ele geçirdiği bildirilen sefere katıldı.

İberya'ya dönen Vahtang, kraliyet otoritesini güçlendirmeyi amaçlayan bir dizi önlem aldı. Sasanilerin krallığının bağımsızlığına yönelik saldırılarına kızan Vahtang, siyasi yönelimini tersine çevirdi ve Roma hükûmetiyle yakınlaşmaya başladı. İmparator Zeno'nun "kızı" (muhtemelen akrabası) Helena ile evlendi ve Ortodoks başkenti Konstantinopolis'ten, yeni atanan on iki piskopos ile birlikte Mtsheta piskoposu yani İberya kilisesinin başkanından oluşan bir heyeti Antakya'da kutsanmaları ve Mtsheta piskoposunu katolikos rütbesine yükseltmek için izin aldı. Bu yeniden düzenlemeler sorunsuz geçmedi ve kral, özellikle Mtsheta'nın görevden alınan piskoposu Mikel'in şahsında ortaya çıkan muhalefetin üstesinden gelmek zorunda kaldı. Cavahişvili bu çatışmayı Monofizit Vahtang ve Diofizit Mikel arasındaki doktrinel farklılıklar nedeniyle açıklar; Toumanoff tarafından desteklenen bir varsayım, başrahip değişikliğinin ve onun Antakya'ya tabi kılınmasının "sadece Zeno'nun inanç formülerinin kabulü anlamına gelebileceğini", yani 482'nin orta derecede Monofizit Henotikon (Fermanı)'unu ima edebileceğine işaret ediyor. Kendi adına, başka bir Gürcü tarihçi Simon Canaşia, Vahtang'ın Diofizitizme eğilimli olduğunu, Mikel'in ise Monofizitizm'e bağlı kalmayı sürdürmek istediğini savunuyor.

Vahtang, Roma yanlısı bir politika benimseyerek, kral tarafından yönetim haklarının kısıtlanmasına karşın Sasani desteğini arayan soyluları ile ilişkilerini daha da kötüleştirdi. 482'de Vahtang, Gürcü edebiyatının hayatta kalan en eski parçasının kahramanı ve kendisinin en etkili vasallarından biri olan Gogarane vitahası Varsken'i idam etti. Varsken Zerdüştlüğe dönmüştü ve Ermeni Mamikonyan prensi II. Vardan'ın kızı olan Hristiyan karısı Şuşanik'i öldürmüştü ve Kafkasya'daki Sasani yanlısı isimler arasında önde gelmekteydi. Bu hareketle Vahtang, kendisini Sasani hükümdarı ile açık bir çatışmaya soktu.
I. Fîrûz, Mihran Şabur komutasındaki büyük bir orduyu Gürcistan'a gönderdi. Mtkvari vadisi Perslerle doluydu. Kral Vahtang, Kvemo Kartli dağlarında küçük bir birliği pusuya düşürdü. Vahtang Bizans, Hunlar ve Ermenilerden yardım bekliyordu. Ermeniler geldiler, ancak savaştan bir gün önce Gürcü kampını terk ettiler ve Perslere teslim oldular. Bizanslılar ve Hunlar hiç ortaya çıkmadı. İlk çatışmada Vahtang, soyluların ihaneti nedeniyle yenildi. Kral hemen birliklerini toplamak için Lazika'ya çekildi. Vahtang, Lazika'da güç toplarken, I. Fîrûz'un Ak Hunlarla yaptığı savaşta öldürülmesi ve cesedinin bulunamaması üzerine Pers komutan geri çekildi.
I. Fîrûz'un kardeşi Belâş (484-488), Sasani İmparatorluğu'nun yeni hükümdarı oldu. Bu zamana kadar Vahtang Gorgasali Batı Asya'da liderliğini yeniden ele geçirmişti. 488'de İran'da karışıklık çıktı - Balaş devrildi ve I. Fîrûz'un oğlu I. Kavad (488-531) şah oldu. Vahtang, İran'daki karışıklığı yeni bir şehir, Tiflis, inşa etmeye başlamak için kullandı. Yeni Şah Kavad, Gürcü kralının Bizans seferine katılmasını istedi. Vahtang bunu reddetti ve savaş hazırlıklarına başladı.
Gorgasali, Kraliçe Helen'i çocuklarıyla birlikte Ucarma'ya gönderdi. Mtsheta-Armazi ve çevresi üç eristavi'ye (prens) devredildi - Demetre, Nerse ve Bivritian.
502'de Pers ordusu tekrar Kartli'yi işgal etti. Kalabalık ordunun başında Şah Kavad ve Prens Bartam vardı. Düşman İori geçidi, Rustavi ve Samgori'ye girdi. Gürcü ordusu Perslerden beş kat daha küçüktü.
Savaştan önce, Katolikos Peter, Kral Vahtang'ı ve ordusunu kutsadı. Vahtang, sabah Sisham'a saldırı emri verdi. Altmış yaşındaki Gürcü kralı, kontrolsüz bir şekilde Şah'ın çadırına doğru ilerledi. Hatta ulaştı, Şah'ın çadırına koştu. Bir kasırga görmüşcesine şoka uğrayan Şah Kavad hızla atını çevirdi ve savaş alanından kaçtı. Gorgasali'nin karşısında Prens Bartham kaldı. Hain bir köle tarafından koltuk altından yaralanan Vahtang, gün doğumundan akşama kadar savaştı. Sadece Ucarma'da, yorgun halde yatağa düştüğünde kralın yaralandığı öğrenildi. Bu sırada Bizans imparatoru I. Anastasius büyük bir orduyla Kartli'ye geldi. Şah hemen ordusunu topladı ve güneye yürüdü. Persler ve Bizanslılar, Karnu şehri yakınlarında birbirleriyle savaşdılar. Büyük kan dökülmesi boşuna sona erdi. Her iki hükümdar da kendilerini muzaffer olarak gördü, ancak ikisi de tahtlarına eli boş döndü.
Cavahişvili, Vahtang'ın ölümünü 502 tarihi olduğunu öne sürüyor. Toumanoff'un Prokopius'un Gurgen'i Vahtang ile özdeşleştirmesi doğruysa kral, muhtemelen aynı zamanlarda, öldüğü Lazika'ya sığınarak 522'de saltanatına son vermiş olabilir. Gurgen'in aile üyeleri - Peranius, Pacurius ve Phazas - Roma ordusunda görev yaptılar.

Çerkesler ya da Adigeler (Çerkesçe: Адыгэхэр), Kuzey Kafkasya'da, tarihi Çerkesya'nın yerli halkı olan etnik grup. Rus İmparatorluğu tarafından işlenen Çerkes Soykırımı'nın sonucunda Çerkeslerin çoğu öldürülmüş, kalanlar ise Osmanlı topraklarına sürülmüştür. Çerkesler Çerkesçe konuşur ve neredeyse tamamı Sünni Müslümandır. Çerkesya eski zamanlardan beri istilalara maruz kalmıştır; izole edilmiş arazisi, bitmeyen savaşlarla birlikte Çerkes ulusal kimliğini büyük ölçüde etkilemiştir. Çerkes bayrağı Çerkeslerin millî bayrağıdır ve yeşil zemin üzerinde dokuzu yay, üçü yatay şekilde dizilmiş on iki altuni yıldız ve üç çapraz oktan oluşur.
Çerkesler yerleştikleri bölgelerde önemli roller oynamışlardır: Türkiye'de Çerkesler geldikleri andan itibaren büyük roller üstlenmiş, Türk Kurtuluş Savaşında var olmuştur; Ürdün'de başkent Amman'ı kurmuş ve ülkedeki neredeyse tüm önemli pozisyonlarda bulunmuşlardır; Suriye ve Libya'da orduda üst rütbelere sahiptirler; Mısır'ın kurucu unsurlarından biridirler. Türkiye'de yaşayan Çerkesler ve diğer diaspora Çerkesleri Kafkasya'dan sürgün edilme tarihini 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü ve Soykırımı Anma Günü olarak anmaktadırlar.

Çerkesler kendilerine "Adige" derler. Bir görüşe göre bu sözcük "yüksek" anlamına gelen "atığe" sözcüğünden gelmektedir ve Çerkeslerin dağlarda yaşayan bir halk oluşunun yansımasıdır.
Farklı bir görüşe göre ise, Orta Çağ Çerkes halkı olan Zihler’in Bosporus yazıtlarında "Adzaha" olarak anılmasından yola çıkılarak, Çerkeslerin endonimlerinin aslında Adzığa (Adigece: Адзыгъэ) olduğu ve bu adın zamanla "Adige" şekline dönüştüğü ileri sürülmektedir.

Çerkes sözcüğünün kökeni tartışmalıdır. Antik Yunanlar, Çerkesya'dan "Sirakes" olarak bahsetmiştir, bir görüşe göre bu sözcükten türemiştir. Bir görüşe göre Moğolca "yol kesen kimse" anlamına gelen Jerkes sözcüğünden türemiştir. Moğol istilasından önce Çerkesya sözcüğü yerine Zihya sözcüğünün kullanılması bu ismin Moğollar tarafından takılmış olabileceğine delil sürülür. Başka bir görüşe göre, Çerkes adının etimolojisi Kıpçak Türkî dillerde çeri sözcüğü ile kes- fiili ile kurulu bir sözcük olup "asker doğrayan" anlamına gelmektedir. Diğer bir görüşe göre ise Farsça kökenlidir. Çerkesler, Çerkes kelimesine ek olarak Zih olarak biliniyordu ve bazen Arap kaynaklarında Kaşak ve Şerkes, Rus kaynaklarında ise Kassog olarak geçiyordu.
Çerkesya'ya komşu halkların Çerkesler için kullandığı farklı isimler vardı (Gürcüce: ჯიქი; Osetçe: Кæсгон), ancak Rus etkisi ile bu isimlerin çoğu unutuldu ve Çerkes sözcüğü yerleşti. Bu dillerden alıntı yapan birçok Batı dilinde de aynı ya da benzerdir (Almanca: Tscherkessen, İngilizce: Circassian, Fransızca: Circassien).

Rusçada önceleri Çerkes adı altında bütün Çerkes grupları tanımlanırken, Sovyetler Birliği'nin ilk yıllarında terminoloji değişime uğradı ve kurulan idari birimlere göre adlandırma yapıldı. Adığey’de yaşayan Çerkesler Adıge/Adıgeyli, Karaçay-Çerkesya'da yaşayanlar Çerkes, Kabardey-Balkarya'da yaşayanlar Kabardey, Şapsığ Ulusal Bölgesinde Şapsığ adlarıyla Çerkesler dörde bölündü. Rusçada bugün de kullanılmaya devam eden bu terminolojiye göre Çerkes aslında etnik değil, sadece Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’ndeki Çerkesleri belirten coğrafi bir tanımdır. Dolayısıyla Rusça'da 1920’lerden önceki ve sonraki Çerkes terimi farklı anlamlara gelmektedir. Son yıllarda buna karşı eleştiriler artmakta ve tarihi/etnik adlandırmaya dönme eğilimleri artmaktadır.

Günümüzdeki Çerkeslerin ataları, Sind ve Meot kabileleri olarak bilinmektedir. Arkeolojik araştırmalar sonucu ortaya çıkan bulgular Sind ve Meot kabilelerinin Kafkasya'nın yerli halkı olduğunu göstermektedir. Sovyet araştırmacılar Çerkesler ve Hint-Avrupa dili konuşan topluluklar, özellikle Keltler arasında bağlantılar olduğunu iddia etmiştir, ancak bu teori genel kabul görmemektedir. Bazı araştırmacılar Çerkesler ve Antik Anadolu Halklarından olan Hattiler arasında bağlantılar olduğunu, Çerkes dili ile bu medeniyetlerin dilleri arasında benzerlik olduğunu savunmaktadır. Çerkesler üzerinde yapılan genetik testler kapsamında Adige Cumhuriyeti, Kabardey-Balkarya Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti ve çeşitli diasporalarda yaşayan Çerkesler üzerinde yapılan testlerde, Çerkeslerin en yakın akrabalarının İnguşlar, Çeçenler ve Abhazlar olduğu ortaya konmuştur. Çerkeslerin de dahil olduğu topluluk, günümüzde "Kuzey Kafkasya halkları" olarak sınıflandırılır.

Antik çağlarda "Kerket" ve "Sucha" adlandırılmaları da dahil olmak üzere Çerkesler farklı isimlerle adlandırılmıştır. Sindler ve Meotlar tarafından kurulan Sindika devletininin tarihteki en eski Çerkes devletleri olduğu düşünülmektedir. Sindlerden ilk kez, MÖ 5. yüzyılda yaşayan Grek şairi Hipponaks, daha sonra da Herodot söz etmektedir. Sindika krallığının sanatçı ve tüccarların konakladığı, işlek bir ticaret devleti olduğu da bilinmektedir.

Çerkeslerde 4. yüzyıl itibarıyla feodalizm oluşmaya başlamıştı. Çerkesler, Meot kabilelerinin önderliğinde kurulan Cite devleti (5. yüzyıl) ve Ubıhlar önderliğinde kurulan Zihya gibi pek çok devlet kurdu ancak siyasi birlik sağlayamadı. 9. yüzyıl itibarıyla Çerkesya'da Bizans etkisi ile Hristiyanlık yayılmaya başladı. 1223'te Kafkasya'yı istila etmeye başlayan Moğollar Çerkeslerin bir bölümünü ve alanların çoğunu yok ettiler. Bunu izleyen Altın Orda saldırıları sırasında topraklarının büyük bir bölümünü yitiren Çerkesler, Kuban nehrinin gerisine çekilmek zorunda kaldı. Ardından alanların bazı topraklarını ele geçirdiler. Altın Orda devletinin yıkılmasından sonra daha önce yitirdikleri toprakların bir kısmını geri alan Kabardey Çerkesleri, bu kez de Kırım Hanlığı'nın baskıları ile karşılaştılar. 1390'lı yılların başı itibarıyla ise Timur'un Kafkasya'ya saldırıları başlamıştır. Bu saldırılar neticesinde tüm Güney Kafkasya Timur'un kontrolüne geçmiş, yaşanan savaşlar neticesinde birçok yerleşim yeri tahrip edilmiştir.
15. yüzyılda İnal isimli bir Çerkes soylu topraklarını genişletmeye başladı. Çerkes beylikleri birer birer İnal'ın eline geçerken, İnal savaş ağaları ve aşiret reisleriyle savaştı ve onları yendi. İnal'ın yükselişi yerleşik Çerkes beylerini rahatsız etti ve İnal'a karşı çıkan 30 Çerkes boyundan oluşan bir konfederasyon, onunla savaşmak için bir ittifak kurdu. Mzımta Nehri yakınlarındaki bir savaşta otuz Çerkes lordundan oluşan koalisyon, İnal ve destekçileri tarafından mağlup edildi. On tanesi idam edilirken, geri kalan yirmi bey biat ederek İnal'ın yeni devletinin güçlerine katıldı.
İnal, Batı Çerkesya'daki hakimiyetini sağlamlaştırdıktan sonra 1434'te Doğu Çerkesya'ya bir sefer düzenleyerek Kabardey eyaletini kurdu. 1438'de kuzeye yeni bir sefer düzenledi ve Ten Nehri boyunca Kuban Nehri'nin kuzeyindeki Çerkes yerleşimlerinin yakınındaki Tatar göçebelerini kovarak sınırlarını günümüzdeki Azov'a kadar genişletti. Johannes de Galonifontibus, 14. ve 15. yüzyılların başında Çerkesya'nın sınırlarını kuzeye, Don'un ağzına kadar genişlettiğini anlatıyor. Johannes de Galonifontibus'un tanımı, İnal'ın fetihleriyle örtüşmektedir. Fetihleri sonucu İnal, Çerkesya'nın tamamını veya büyük bir kısmını tek devlet altında birleştirmiş oldu. nal, 1453 yılında topraklarını oğulları ve torunları arasında bölüştürdü ve 1458 yılında öldü. Bunun ardından Çerkes prenslikleri oluştu.
1453'te İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed, Çerkeslerin Ortodoks dünyası ile bağını kopararak İslam'a geçmelerinin yolunu açmış oldu. Bu olayın ardından Çerkesler İslam'ı yavaşça kabul etmeye başladı. Ardından Ceneviz kalıntılarını yok eden Osmanlılar Çerkesya ile Katolik dünyası arasındaki bağı da kopardılar. Tursun Bey'e göre bunun amacı Çerkesler arasında İslam'ı yaymaktı. Buna rağmen 16. yüzyılda dahi Müslümanlar Çerkesya'da azınlık halindeydiler. 1578'de Kabardey prensi resmen İslam'a geçti. Bu dönemden kalma cami kalıntıları bulunmaktadır. Ardından Hatukay, Jane, Barakay ve Besleney Çerkesleri Müslüman oldu. 1666'da Çerkesya'yı ziyaret eden Evliya Çelebi, Çerkes köylerinde cami olduğunu ve Çerkeslerin "la ilahe ilallah" dedikleri, ancak İslam'ı tam olarak anlamadıkları ve eski geleneklerini devam ettirdikleri tespitinde bulunuyor.
İslam'ın Çerkesler arasında yayılma hızı 18. yüzyılın sonlarından itibaren hızla arttı.

1714 yılında I. Petro Kafkasya'yı işgal planı kurdu. Bu planı uygulamaya koyamasa da, işgalin gerçekleşmesi için politik ve ideolojik temeli attı. II. Katerina, bu planı uygulamaya koymaya başladı. Rus ordusunu, Terek Irmağı kıyılarına konuşlandırıldı.
1763 yılında Rus İmparatorluğu, Çerkesya işgalini başlattı ve Rus-Çerkes Savaşı başladı. Bunun ardından Çerkes kabileleri birleşerek kısmi bir konfederasyon yapısı oluşturdular. Rus-Çerkes savaşı sırasınca iki taraf da birbirine pek çok baskınlar düzenledi. Savaş sırasında Rus İmparatorluğu, Çerkesya'yı bağımsız bir bölge olarak tanımadı. Bölge hiçbir zaman Rus kontrolünde olmamış olmasına rağmen, Çerkesler Rus toprağında isyan çıkaran bir grup asi olarak görüldü ve Rus generaller Çerkesleri ulusal isimleriyle değil, "dağlılar", "haydutlar" ve "dağ pisliği" olarak adlandırdı.
Savaş sırasında ve sonrasında Rus İmparatorluğu, sistematik olarak sivilleri katletme stratejisi uyguladı ve bu 1.500.000'e kadar Çerkes'in (toplam nüfusun %85-97'si) ya öldürüldüğü ya da Osmanlı İmparatorluğu'na sürüldüğü Çerkes Soykırımına sebep oldu. Savaş başlangıçta bireysel bir çatışma iken, Rusya'nın tüm bölgeye yayılması kısa süre sonra Kafkasya'daki bir dizi başka ulusal çatışmanın içine çekti. Bu nedenle savaş genellikle Kafkas Savaşı'nın batı yakası olarak incelenir.
13 Haziran 1861 tarihinde Soçi şehrinde Çerkesler "Büyük Özgürlük Meclisi" adında bir meclis kurdular. Meclis başkanı rolüne Gerandıqo Berzeg getirildi. 1864 Mayıs ayında Qbaade muharebesi gerçekleşti. 100.000 kişilik Rus ordusu ile 20.000 kişilik Çerkes ordusu karşı karşıya geldi. Muharebeyi Ruslar kazandı ve Çerkesya, Rusların eline geçti.
Rus İmparatorluğuna teslim olmayan Çerkeslerin çoğu öldürüldü ya da sürgüne maruz kaldı. Osmanlı İmparatorluğu gemile

Çıldır, Ardahan ilinin bir ilçesi ve bu ilçenin merkezidir.

Bugünkü ilçe ile ilçe merkezinin ve buradaki gölün adı olan Çıldır, Gürcüce Çrdili'den (ჩრდილი) değişime uğrayarak ortaya çıkmış bir yer adıdır. Gürcüce "çrdili", güneş almayan yer, gölge anlamına gelir.> Gürcistan'da bugün de İmereti bölgesinin Harauli Belediyesi'nde Çrdili adını taşıyan bir köy bulunmaktadır. Çıldır Gölü ile 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Rabat-i Kala-i Çıldır şeklinde geçen köyün "Çrdili" adından önce Palakatsio adını taşıdığı bilinmektedir. Erken Orta Çağ'da bugünkü Çıldır ilçesi toprakları Gürcü Krallığı sınırları içinde kalıyordu ve Çrdili adı bu dönemden itibaren kullanılmış olmalıdır.
Urartu yazıtlarında Kura Nehri'nin yukarılarında ve Çıldır Gölü'nün etrafında
yaşayan kabileler ve siyasi birlikler hakkında dikkat çekici bilgiler yer almaktadır. Bu yazıtlara göre Çıldır Gölü'nün etrafında İganiehi Krallığı hüküm sürüyor ve bu kraliyetin bir şehri olan Makaltun bulunuyordu.
Çıldır toprakları Gürcü Krallığı sınırları içindeyken, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı'nın ardından Büyük Selçukluların denetimine girdi. Büyük Selçuklular 1121 yılında Didgori Savaşı'nda yenilince, Çıldır'ı yeniden Gürcüler ele geçirdi. Birleşik Gürcistan Krallığı sınırları içindeyken Çrdili (Çıldır) ile Cavaheti bölgelerinin yönetimi Tmogvi Eristavlığı'na  bırakılmıştı. Çrdili bölgesi, birleşik Gürcistan Krallığı'nın zayıflaması sırasında bağımsız devlete dönüşen ve Gürcü atabeglerin yönettiği Samtshe Atabeyliği'nin bir parçası haline geldi. 16. yüzyılın ortasında Osmanlılar Çıldır bölgesini Samtshe Atabeyliği'nden ele geçirdi.

Osmanlı idaresi, 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı mufassal defterde Gürcülerden ele geçirdiği toprakları Gürcistan Vilayeti adı altında kaydetmiştir. Bu deftere göre sekiz livadan oluşan bu vilayetin livalarından biri Çıldır livası ya da "liva-i Çıldır" (لوأ چلدر) idi. Çıldır livası, Canbaz, Kenarbel ve Kurd Kalası nahiyelerinden oluşuyordu. Canbaz nahiyesi 51 köyü, Kenarbel nahiyesi 33 köyü ve Kurd Kalası (Kurtkale) nahiyesi ise 16 köyü kapsıyordu. Çıldır livası toplam 100 köyden oluşuyordu. Bu köylerden biri olan Rabat-i Kala-i Çıldır (رباط قلعۀ چلدز) Canbaz nahiyesinin ve Gürcistan Vilayeti yerine kullanılan Çıldır Eyaleti'nin de büyük bir olasılıkla idari merkeziydi. Ancak bugünkü Çıldır kasabasının temelini Çıldır Kalesi Rabatı değil, hemen yakınındaki Dzurdzna (Zurzuna) köyü oluşturmuştur. O tarihte Çıldır Kalesi Rabatı'nda 7 hane, Zurzuna köyünde ise 19 hane yaşıyordu. Çıldır Kalesi Rabatı'nda nüfusun bu kadar az olması, 9 Ağustos 1578'de Safeviler ile Osmanlılar arasındaki Çıldır Muharebesi'nde buranın büyük zarar görmesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu iki yerleşmenin hane halkı Osmanlı idaresinin Hristiyan köylülerden tahsil ettiği ispenç vergisi vermekle yükümlü kılınmıştı.
Çıldır, uzun süre Osmanlı egemenliğinde kaldıktan sonra, 93 Harbi'nde (1877-1878) Rusların eline geçti. Rus idaresinde Çıldır bölgesi, Kars oblastı içinde, Ardahan sancağına (okrug) bağlı bir kaza (uçastok) idi. Zurzuna (Зурзуна) adıyla kaydedilmiş olan kaza merkezinin nüfusu, 1886 yılı tespitine göre 128 kişiden oluşuyordu. Bu nüfusun tamamı "Türk" olarak kaydedilmiştir. Toplam 40 köyü kapsayan Çıldır kazasında ise, 8.909 kişi yaşıyordu. Bu nüfusun %31,4'ü (2.796 kişi) Türk, %64,7'si (5.762 kişi) Karapapak ve %3,9'u (351 kişi) Rum olarak kaydedilmiştir. Zurzuna köyünün nüfusu 1896'da 164, 1906'da ise 214 kişiye ulaşmıştır. Bu sırada Çıldır kazasının nüfusu da artmış ve 1896 yılında 10.773 kişi, 1906 yılında ise 12.755 kişi olarak kaydedilmiştir.
Çıldır bölgesi, I. Dünya Savaşı'nın sonlarında Rus ordusunun bölgeden çekilmesinin ardından bir süre bağımsız Gürcistan'ın sınırları içinde kaldı. Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında (15 Şubat-17 Mart 1921) Ankara Hükümeti'nin verdiği ültimatom üzerine Gürcü askerleri bölgeden çekildi ve böylece Çıldır fiilen Türkiye'ye katıldı. 16 Mart 1921'de, Ankara Hükûmeti ile Sovyet Rusya arasında imzalanan Moskova Antlaşması'yla bölge Türkiye'ye bırakıldı.
Çıldır bölgesi 1928 tarihli Osmanlıca köy listesine göre, Çıldır adıyla Kars vilayetine bağlı bir kazaydı. Çıldır kazası, Zurzuna (Merkez nahiye), Cala ve Kurt Kala olmak üzere üç nahiyeden oluşuyordu. Çıldır kazası, 1940 genel nüfus sayımı sırasında, Merkez nahiye, Cala nahiyesi ve Kurtkale nahiyesi olmak üzere, üç nahiyeden oluşuyordu. Merkez nahiye 20, Cala nahiyesi 10 ve Kurtkale nahiyesi ise 14 köyü kapsıyordu. Bir köy büyüklüğünde olan ilçe merkezi Çıldır'da, 1.003'ü erkek ve 304'ü kadın olmak üzere 1.307 kişi yaşıyordu. Toplam 44 köyü kapsayan Çıldır kazasının toplam nüfusu ise, 10.326'sı erkek ve 10.000'i kadın olmak üzere 20.326 kişiden oluşuyordu. Bu tarihte Çıldır, Kars vilayetinin on kazasından biriydi.  Ardahan 1992 yılında il olunca, Çıldır ilçesi de bu ile bağlandı.
Cocorta, Eşkuni, Gaçiani, Kvintishevi, Lori, Mozereti, Ohora, Okoşeti, Petrisi, Ratasani, Sakvelahevi, Samtzubi, Siraurta, Suhara, Tanburaci, Tkemlobi, Uğuztaşı, Yıldırımtepe, Zaki, Zakartzminda gibi bazısı ortadan kalkmış köylerin yerleşim alanları Çıldır ilçesinin sınırları içindedir.

Çıldır bölgesi, Orta Çağ'dan kalma önemli tarihsel yapıları barındırmaktadır. Bugün Kenardere adını taşıyan Ampuri köyündeki kilise, bunlardan biridir. 20. yüzyılın başına sağlam olan Ampuri Kilises, daha sonra tamamen yıkılmıştır. Çıldır ilçesinde Yıldırımtepe köyünde bulunan Kacistsihe adlı efsanevi kale, günümüze büyük ölçüde sağlam ulaşmıştır. Kale içinde başka yapıların kalıntıları da bulunmaktadır. Çamardo  köyündeki tek nefli bir yapı olan kilise, Gürcü tarihçi Ekvtime Takaişvili tarafından 20. yüzyılın başında kayıt altına alındığında büyük ölçüde ayakta duruyordu. Çamardo Kilisesi de sonradan yıkılmıştır. Bugün Kurtkale olarak bilinen Mgeltsihe köyündeki kalenin 9-10. yüzyıllarda inşa edildiği tahmin edilmektedir. Mgeltsihe köyünde ayrıca kiliseler bulunmaktadır. Köy kilisesi olan bu yapılardan biri büyük ölçüde ayaktadır ve duvar resimleri de kısmen günümüze ulaşmıştır.
Çıldır ilçesinde bugün Kotanlı adını taşıyan Skarebi köyünde 10. yüzyıldan kalma bir kilise ile iki kale bulunmaktadır. Skarebi Kilisesi'nin Aziz Giorgi'ye adandığı Gürcü tarihçi Ekvtime Takaişvili'nin tespit ettiği kitabelerden anlaşılmaktadır. Ekvtime Takaişvili ayrıca 20. yüzyılın başında kilisenin güney duvarında Gürcüce yazı da tespit etmiştir. Bugün Akçakale adını taşıyan Tetrtsihe köyündeki tek nefli kilise, 10. yüzyılda inşa edilmiştir. Bu yapı, Tetrtsihe (Akça Kale) olarak bilinen kalenin kilisesiydi. Çıldır Gölü'ndeki adada, çok eski bir kentin kalıntılarının olduğu yerde, kalenin eteklerinde yer alan kiliseden geriye sadece yıkıntılar kalmıştır. Tetrtsihe (Akça Kale), Tetrtsihe (Akçakale) köyünün güneybatısındaki adada yer alır.
Çıldır ilçesindeki en önemli yapılardan biri, Tskarostavi Kilisesi'dir. Eski piskoposluk merkezi olan Tskarostavi'deki piskoposluk kilisesinin ilki 6. yüzyılda inşa edilmiştir. 10. yüzyılda yeniden inşa edilen Tskarostavi Kilisesi, kubbeli bir yapıydı. 1900'lerin başlarında büyük ölçüde sağlam olan kilise 1970'lerde yıkılmış ve yerine cami inşa edilmiştir. Bugün Gölbelen adını taşıyan Urta'da 10. yüzyılda inşa edilmiş olan üç nefli bazilika bulunmaktadır. Bir köy kilisesi olarak inşa edilmiş olan Urta Kilisesi, bugün cami olarak kullanılmaktadır. Bundan dolayı büyük ölçüde korunmuş olan kiliseye dışarıdan cami görünümü verilmiş ve yapının içi boyanmıştır. Vaşlobi (Övündü) köyü de önemli dinsel yapılar barındıran bir yerleşmedir. 1902'de Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili'nin tespit ettiği Vaşlobi Manastırı, 2009 yılında alan çalışmasıyla belgelenmiştir.

İlçe kuzeyi ve doğusu Gürcistan'ın Samsthe-Javakheti Bölgesinin Aspindza, Akhalkalaki ve Ninotsminda /Bogdanovka ile çevrilidir. Çıldır ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 1.975 metredir. İlçe merkezi, ortalama bu yükseklikte düz bir alana kurulmuş, köyleri ise kısmen düz ve kısmen de engebeli bir arazi üzerine yerleşmiştir. İlçenin yüzölçümü 988 km²dir. Bunun 1.016 km²'lik kısmı kara, geri kalan kısmı ise göllerle oluşmaktadır. Bu göllerden Çıldır Gölü 120 km², bir kısmı Gürcistan sınırları içerisinde olan Aktaş Gölü ise 27 km² alana sahiptir. Bölgemizin en yüksek dağı Keldağ ve Gökdağ'dır, her iki dağın yüksekliği de 3000 m'dir. İlçede 2 adet akarsu bulunmaktadır, bunlar Kura ve Karasu isimleriyle bilinmektedir. Kura Nehri üzerinde bulun Kayabeyi Barajı ve Hidroelektrik Santrali inşasına 2010 yılında başlanmış ve Şubat 2015 yılında tamamlanmıştır.
Kışları çok sert ve soğuk, yazları ise ılık ve yağışlı geçen bir kara iklimine sahiptir. En soğuk ayın sıcaklık ortalaması –30 derecedir. En sıcak ayın sıcaklık ortalaması ise +25 derecedir.

Halkının demografik yapısı; Terekeme ve Ahıska Türklerinden oluşur. Halkın geçim kaynağı hayvancılık ve tarımdır.

İlçe, turizm açısından önemli potansiyele sahip olup, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekecek gezip görmeye değen tarihî eserleri bulunmaktadır. İlçede 2 km mesafede bulunan Şeytan Kalesi, İlçenin Övündü köyü yakınlarında bulunan 7 katlı mağaralar ve bu mağaralara 600 m uzaklıkta bulunan Gürcistan sınırı bitişiğindeki Kurt Kalesi, Çıldır Gölü içerisinde bulunan Kuş Adası, Akçakale köyü içerisinde bulunan Alpaslan Adası ve adanın içerisinde bulunun yer altı mağaraları ile kiliseler bulunmaktadır.

Çıldır Belediye Başkanlığı.13 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çıldır Kaymakamlığı11 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çıldır Eyaleti veya Çıldır Beylerbeyliği (Osmanlıca: ایالت چلدر, "Eyalet-i Çıldır"), tarihsel Gürcistan'ın güneybatı kesiminde, 16. yüzyılın sonlarına doğru kurulan Osmanlı eyaletidir. Yaklaşık olarak günümüzde Gürcistan'ın Acara Özerk Cumhuriyeti’nin bir bölümü ile Samtshe-Cavaheti bölgesini, Türkiye’de Artvin, Ardahan illeri ile Erzurum ilinin bir kısmını kapsamaktadır. 1578-1628 arasında Çıldır, 1628-1829 arasında Ahısha ve 1829-1845 arasında Oltu yerleşimleri Çıldır Eyaleti’nin idari merkezleriydi.
Çıldır Eyaleti, Gürcü atabeglerin devleti olan Samtshe-Saatabago prensliği topraklarının ele geçirilmesiyle kurulmuş ve bu eyaletin yöneticiliğine, Müslüman olmaları şartıyla bu prensliği yöneten Cakeli Hanedanı'ndan kişiler atanmıştır.

Osmanlılar, sonradan Gürcistan Vilayeti olarak adlandırdıkları Samtshe bölgesini  Samtshe Prensliğiden ele geçirdiler. Samtshe kalıcı bir şekilde Osmanlı bölgesi (Çıldır Eyaleti olarak) haline gelen tek Gürcü prensliği idi.  Bölge Sohoista Savaşı'ndan sonraki seksen yıl içinde kademe kademe imparatorluğa katılmıştır. 1578 yılında eyalet kurulduğunda eski Gürcü prensi Manuçar'ı (İslamı kabul etmesinden sonra Mustafa ismini aldı) ilk beylerbeyi olarak atandı. 1625 yılından itibaren 18. yüzyılın ortalarına dek bütün eyalet istisnalar dışında babadan oğula bölgeyi idare etmiş Müslüman olan Samtshe atabeglerinin soydan gelen mülkleriydi.
Çıldır Eyâleti ilk kurulduğunda Arpalı, İmirhev, Pertekrek, Ardanuç, Çeçerek, Aspinze ve Ude sancaklarından oluşurken, 1582’de de Livane Sancağı da eyalete bağlandı. Sınır bölgesinde olmasından dolayı yapılan savaşlarla eyalet bazen büyüdüğü gibi bazen de küçüldüğünden sancak sayısı da değişmekteydi. Eyaletin merkezi de bazen Çıldır bazen de Ahısha olmuştur. 1595 tarihli Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı mufassal defterine göre, Osmanlıların Gürcülerden ele geçirdiği toprakları kapsadığı için "Gürcistan Vilayeti" olarak adlandırılmış olan Çıldır Eyaleti sekiz livadan oluşuyordu. Bu livalar Ahısha, Hertvis, Ahalkalak, Çıldır, Poshov, Bedre, Ardahan-i Büzürg ve Penek adlarını taşıyordu. Ahısha livası, Kuzay, Güney, Ude, Azğur, Kvabliyan, Oshe, Altunkala, Çeçerek ve Aspinza nahiyelerini kapsıyordu. Hertvis livası Hertvis, Meşe-Cavahet ve Buzmaret olmak üzere üç nahiyeden ibaretti. Ahalkalak livasına Akşehir, Tümeg ve Niyaliskur nahiyeleri bağlıydı. Canbaz, Kenarbel ve Kurd Kalası nahiyeleri Çıldır livasını oluşturuyordu. Poshov livası Güney ve Kuzay nahiyelerini kapsıyordu. Bedre livasına ise, Bedre ve Kaşvet nahiyeleri bağlıydı. Ardahan-i Büzürg livası Güney, Kuzay ve Meşe nahiyelerini, Penek livası da Penek, Kamhis ve Peneskerd nahiyelerini kapsıyordu.
1631-32 kayıtlarına göre eyalet; Ahısha, Acara, Acara-i Süflâ, Acara-i Ulyâ, Altunkale, Ardanuç, Asentuşah, Emirhoy, Beterek, Hacerek, Hartos, Livâne, Mahcil (Macahel), Penek ve Şavşat sancaklarından oluşmaktaydı.
Osmanlı-Safevi savaşı sırasında eyalete bağlı Ahısha 1635 yılında Safevilerin eline geçerken, sancakların çoğuda tahribata uğradı. 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Ahısha, yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. 17. yüzyıl ortalarında eyalet; Ahısha, Ardahan-ı Büzürg, Oltu, Ardanuç, Penek, Hırtıs, Çeçerek, Poshov, Macahel, Acara, Ahalkalak, Livâne, Şavşat ve Pertekrek sancaklarından oluşmaktaydı.
1717-1730 Osmanlı kayıtlarında eyalet  Acara, Acara-i Süflâ, Acara-i Ulyâ, Altunkale, Ahalkalak, Ardahan-ı Büzürk, Ardanuç, Astere, Astaha, Çıldır, Emirhoy, Hacerek, Hartus, Keskim, Macahel, Nısf-ı Livane, Pertek, Pertekrek, Penek, Poshov ve Şavşat'tan oluşan 22 sancağı bulunmaktaydı.
1828–29 Osmanlı-Rus harbinde Ahısha ve Ahalkalak, Ruslar'ın eline geçmiş ve Edirne Antlaşması ile Ruslar'ın hakimiyeti tanınmıştır. Tanzimat Fermanı sonrasında yeniden idari düzenleme neticesinde 1867 tarihinde sancak haline getirilerek eyalet statüsü kaldırıldı. Merkezi Oltu kazası olan Çıldır sancağı da Erzurum Eyaleti'ne bağlandı.

Övündü, Ardahan ilinin Çıldır ilçesine bağlı bir köydür.

Övündü köyünün eski adı Vaşlobi’dir. Gürcüce bir yer adı olan Vaşlobi (ვაშლობი), elma anlamındaki “vaşli” (ვაშლი) kelimesinden türemiş olup elma bahçesi anlamına gelir. Nitekim Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili'nin 1902 yılındaki tespitine göre, köyün tarihi kilisesi olan Vaşlobi Kilisesi elma bahçesi içinde bulunuyordu. Vaşlobi Türkçeye Vaşlob ve Vaşlop şeklinde girmiştir. Nitekim 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Vaşlob (واشلوب) ve 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Vaşlop (واشلوپ) olarak geçer.
Vaşlobi köyü, tarihsel Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biri olan Cavaheti bölgesinde yer alır. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi ve köyü 16. yüzyılın ikinci yarısında Gürcülerden ele geçirmiştir. Köydeki Vaşlobi Manastırı ve Vaşlobi Kilisesi bu dönemden günümüze kalmıştır.
Vaşlobi köyü, 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı tahrir defterine göre, Gürcistan Vilayeti içinde Ahalkalak livasının Tümeg (Mtogvi) nahiyesinin köylerinden biriydi. Vaşlob (واشلوب) adıyla kaydedilmiş olan köyün nüfusu 22 Hristiyan haneden oluşuyordu. Bu deftere göre, köyde buğday, arpa, çavdar ve keten tohumu tarımı ile arıclılk yapılıyor, domuz ve koyun besleniyordu.
Vaşlobi köyü, Çıldır Eyaleti'nin 1694-1732 dönemini kapsayan Osmanlı cebe defterinde de Vaşlob (واشلوب) şeklinde geçer. Bu yerleşim Hicri 1116 (1704/1705) tarihinde Ahalkalak livasının Mtogvi nahiyesine bağlıydı ve hasılası 15.300 akçe idi. Hicri 1133 (1720/1721) tarihinde ise, Çaçarak livasının Çaçarak nahiyesine bağlanmıştı. Köy 31.260 akçe hasıla ile Ebubekir adında birine zeamet olarak verilmişti.
Vaşlobi köyü, uzun süre Osmanlı yönetimi altında kaldıktan sonra, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti tarafından Rusya'ya bırakıldı. Rus idaresinin Vaşlob (Вашлобъ) adıyla kaydettiği yerleşim, 1886 nüfus sayımında Ardahan sancağının Çıldır kazasına bağlı Tzkarostavi nahiyesinin 13 köyünden biriydi. Vaşlobi köyünün nüfusu, 48'i erkek ve 35'i kadın olmak üzere, 8 hanede yaşayan 83 kişiden oluşuyordu. Nüfusun tamamı Kürtlerden oluşuyordu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ardahan bölgesini gezen Gürcü araştırmacı Konstantine Martvileli'nin verdiği bilgiye göre de köyde bu tarihte Kürtler yaşıyordu.
Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili 1902 yılında Vaşlobi köyündeki Vaşlobi Kilisesi tanımlamış, köyün adının elma bahçesi anlamına geldiğini ve bu kilisenin de Kurt Kala'nın alt tarafındaki elma bahçesinde bulunduğunu, bahçıvanların içinde yaşadığı kilisenin isten karardığını yazmıştır.
Vaşlobi köyü, Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarında Rusların bölgeden çekilmesinin ardından Gürcistan'ın sınırları içinde kaldı. 7 Mayıs 1920 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması'yla Sovyet Rusya, Artvin sancağını Gürcistan'ın bir parçası olarak tanıdı. Ancak Kızıl Ordu'nun Gürcistan'ı işgali sırasında Sovyet Rusya ile Ankara Hükümeti arasında 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması'yla Vaşlobi köyünü de kapsayan Ardahan bölgesi Türkiye'ye bırakıldı.
Vaşlobi köyü, 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde Vaşlop (واشلوپ) adıyla Kars vilayetinin Çıldır kazasının Kurt Kala nahiyesine bağlıydı. 1940 genel nüfus sayımında "Vaşlop" olarak kaydedilmiş olan köy, aynı idari konuma sahipti ve nüfusu 218 kişiden oluşuyordu. Vaşlobi veya Vaşlob  Türkçe olmadığı için köyün adı 1959 yılında 7267 sayılı kanunla Övündü olarak değiştirilmiştir. Övündü köyünün nüfusu 1965 yılında 406 kişiden oluşuyor ve bu nüfus içinde 63 kişi okuma yazma biliyordu.

Köy, Ardahan il merkezine 83 km, Çıldır ilçe merkezine ise 41 km uzaklıktadır.

Övündü, Çıldır için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

İl genel meclisi, il özel idaresinin karar organıdır ve ilgili kanununlarda gösterilen esas ve usullere göre ildeki seçmenler tarafından, ilçe adına seçilen üyelerden oluşur. İl genel meclisi, başkanını üyeleri arasında gizli oyla seçer. İl genel meclisi tarafından alınan kararların tam metni, en geç beş gün içinde valiye gönderilir. Valiye gönderilmeyen meclis kararları yürürlüğe girmez. Vali uygun bulmadığı meclis kararlarını bir daha görüşülmek üzere geri gönderebilir. Vali tarafından geri gönderilen meclis kararının meclisin salt çoğunluyla aynı yönde karar vermesi halinde kararın kesinleşmesi şeklindeki uygulama 2007 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılmıştır. Meclis, gereken halde görüş bildirir, il özel idaresinin bütçesini kabul eder. İl genel meclisleri, siyasal konularda karar alamazlar.

İl genel meclisi üyelikleri için, son genel nüfus sayımı sonuçlarına göre:

Nüfusu 25.000'e kadar olan ilçelere 2
Nüfusu 25.001'den 50.000'e kadar olan ilçelere 3
Nüfusu 50.001'den 75.000'e kadar olan ilçelere 4
Nüfusu 75.001'den 100.000'e kadar olan ilçelere 5 asıl üye ve aynı miktarda yedek üyelik hesaplanır.
Nüfusu 100.000'den yukarı olan ilçelerde fazla her 100.000 nüfus için bir asıl, bir yedek üye eklenir. Nüfusun 100.000'e bölünmesi hesabında artık sayı 50.000'den az olursa hesaba katılmaz, 50.000 veya daha büyük olursa artık sayıya da bir asıl, bir yedek üyelik hesap edilir.
Bu konudaki yasal çerçeve Mahalli İdareler İle Mahalle Muhtarlıkları Ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun ile belirlenmiştir.
İl genel meclisleri her ayın ilk pazartesinden itibaren beş günü geçmeyecek şekilde toplanırlar. Bütçenin görüşüldüğü Kasım ayı toplantıları 20 gün sürer. İl genel meclisi, her yıl bir ay tatil yapmak zorundadır.

1982 Anayasasının 126. maddesi "Türkiye merkezi idare ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre, illere; iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır." hükmünü getirmektedir. Merkezi hükûmetin taşrada örgütlenmesinin temelinde iller yer almaktadır. İl Özel İdareleri görevleri bakımından merkezi yönetim ile belediye ve köyler arasında "ara düzey" niteliğe sahip idari birimlerdir.
Anayasanın 127. maddesine göre il özel idareleri, il halkının yerel nitelikteki ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere, kuruluş esasları yasa ile belirtilen ve karar organları yine yasada gösterilen, seçmenlerce seçilerek oluşturulan kamu tüzel kişileridir. İl özel idareleri 04.03.2005 tarihli ve 5302 sayılı kanunla yönetilir. Türkiye'de büyükşehir olmayan 51 ilde il özel idaresi bulunmaktadır.

Belediye sınırları dışında olmak kaydıyla aşağıdaki görev ve hizmetleri yerine getirirler.

İl sınırları içindeki ilçe ve bucaklar arası ulaşımı sağlayan kara yollarının yapım, bakım ve onarımı,
İmar, yol, su, kanalizasyon, katı atık hizmetlerinin yerine getirilmesi,
İl gelirleri oranında bataklık ve göllerin ıslah edilmesi ve kurutulması,
Toprağın korunması ve erozyonun önlenmesi,
İllerin çevre düzeni planlarının yapılması,
Ağaçlandırma, park ve bahçe tesisine ilişkin hizmetler,
Sosyal hizmet ve yardımların sağlanması,
Yerel endüstriye teşvik sağlanması,
İlk ve ortaöğretim kurumlarına arsa temin edilmesi ve bu kurumların açılması,
İl özel idaresi tüzel kişiliği olan, idari ve mali özerkliğe sahip kamu kuruluşlarıdır. Tüm tüzel kişilerde olduğu gibi özel idarelerde de tüzel kişilik adına hukuken bağlayıcı eylemlerde bulunacak organlara gereksinim vardır. Bu organlar;

(İl Özel İdaresi'nin başındaki kişi, yürütme organı ve vesayet makamı)

İl Özel İdaresi'nin bütçesini hazırlar.
İl Encümeni'ne başkanlık eder.

(İl Özel İdaresi'nin en üst karar organı)

İl genel bütçesini inceler ve kabul eder.
Yapılacak işlere ilişkin yıllık programları belirler.
İlin mallarına ilişkin tasarrufları yapar.
Borçlanma sözleşmelerini yapar.
Yönetmelikleri kabul eder.

(İl özel idaresinin danışma organı)

Kamulaştırma kararı alır.
Başkanı validir.
Bütçe ile kesin hesabı inceler ve görüş bildirir.
İdari cezalar kesebilir.

Büyük İskender (Antik Yunanca: Grekçe: Ἀλέξανδρος ὁ Μέγας, Aléxandros ho Mégas; Latince: Alexander Magnus; MÖ 20/21 Temmuz 356 – MÖ 10/11 Haziran 323), tam adıyla III. Aleksandros, antik Makedonya Krallığı'nın Argead hanedanından Makedonyalıların Kralı'dır. II. Philippos'un oğlu olan İskender, MÖ 336'da 20 yaşında tahta geçmiş; on üç yıllık saltanatını büyük ölçüde askeri seferler yürüterek geçirmiştir. 30 yaşına gelindiğinde Yunanistan'dan Kuzeybatı Hindistan'a uzanan tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurmuştur. Savaş meydanında hiç yenilgiye uğramamış olan İskender, tarihçiler tarafından tarihin en başarılı askeri komutanlarından biri kabul edilmektedir.
Pella'da dünyaya gelen İskender, 13 yaşından itibaren Aristoteles tarafından yetiştirilmiştir. Tahta geçtikten kısa süre sonra Balkanlar'da kuzey sınırlarını güvenceye almış ve Thebes'i yerle bir etmiştir. MÖ 334'te Korinthos Birliği'nin komutanı sıfatıyla Ahameniş İmparatorluğu'na karşı Pan-Hellen seferini başlatmıştır. İssos ve Gaugamela'daki zaferlerle III. Darius'u tahttan indirmiş; Adriyatik Denizi'nden İndus Nehri'ne uzanan imparatorluğu kurmuştur. MÖ 326'da Hydaspes Muharebesi'nde Poros'u yenerek Hindistan'a girmiş, ancak askerlerinin isyanı üzerine geri dönmek zorunda kalmış ve MÖ 323'te Babil'de 32 yaşında hayatını kaybetmiştir.
İskender'in ölümünün ardından Diadohi Savaşları patlak vermiş ve imparatorluk dağılmıştır. Ölümü geleneksel olarak Helenistik dönemin başlangıcı kabul edilmektedir. Fetihleri aracılığıyla Yunan kültürünü ve dilini doğuya yayan İskender, başta Mısır'daki İskenderiye olmak üzere yirmiden fazla şehir kurmuştur. Bu miras Grek-Budizm ve Helenistik Yahudiliğin doğuşuna zemin hazırlamış; Yunan dili, Bizans İmparatorluğu'nun 1453'teki çöküşüne kadar bölgenin ortak dili olarak kalmıştır.
İskender'in ölüm nedeni günümüzde de tartışmalıdır; tifo ateşi, sıtma, zehirlenme ve aşırı alkol kullanımına bağlı karaciğer yetmezliği başlıca teoriler arasındadır. 2019'da öne sürülen Guillain-Barré sendromu teorisi ise cesedin bozulmadan kalmasını fizyolojik bir olgu olarak açıklamaya çalışmaktadır. İskender savaş meydanında birden fazla ağır yara almış; Granikos'ta kafasına kılıç darbesi, İssos'ta bacak yarası, Gazze'de omuz oku ve Hindistan'da akciğerine saplanan ok bu yaraların başında gelmektedir.
Akhilleus'a benzetilen efsanevi bir kahraman kimliği edinen İskender, pek çok kültürün tarihsel ve mitolojik geleneğinde kalıcı bir iz bırakmıştır. MÖ 3. yüzyılda derlenen İskender Romanı Orta Çağ boyunca yüzü aşkın versiyona kavuşmuş ve İncil'den sonra Orta Çağ Avrupası'nın en geniş kitleye ulaşan edebi eseri olarak kabul görmektedir. İslam geleneğinde Zülkarneyn figürüyle özdeşleştirilen İskender, Kehf Suresi'nde anılmakta; Türk, Fars ve Arap edebiyatlarında İskendername geleneğiyle yüzyıllarca yaşatılmaktadır. Julius Caesar, Pompeius ve Napolyon Bonapart gibi tarihsel figürler onu ilham kaynağı olarak benimsemiş; modern askeri akademiler onun taktiklerini müfredata almayı sürdürmektedir.

İskender'in tarihsel değerlendirmesi, antik çağdan günümüze önemli ölçüde farklılık göstermiştir. Antik Yunan ve Roma geleneği onu büyük ölçüde idealleştirmiş; Plutarkhos onu erdemin ve liderliğin simgesi olarak sunmuştur. Curtius Rufus ise olayları daha eleştirel ve dramatik bir bakış açısıyla ele alır.
Modern tarih yazımında İskender'e yönelik görüşler keskin biçimde ayrışmaktadır. W. W. Tarn gibi erken 20. yüzyıl tarihçileri onu insanlığı birleştirmeyi hayal eden bir vizyon sahibi olarak yorumlarken, Ernst Badian ve A. B. Bosworth gibi sonraki akademisyenler fetih politikalarının yıkıcı boyutlarını, kitlesel katliamları ve otoriter eğilimlerin giderek güçlendiğini ön plana çıkarmıştır. Bunun yanı sıra Hint, İran ve Mısır tarih yazımları İskender'i kendi ulusal anlatıları çerçevesinde çok farklı biçimlerde değerlendirmektedir.
Son on yılda yapılan arkeolojik çalışmalar tarih yazımına yeni veriler katmıştır. Babilonya Astronomi Günlükleri'nin 1988–1996 yılları arasında yayımlanması, Gaugamela Muharebesi'nin kesin tarihini ve İskender'in Babil'deki son günlerine ait bazı ayrıntıları doğrulamıştır. Öte yandan Vergina kazıları II. Philippos'un mezarını ortaya çıkararak saray ve hanedanlık kültürüne ilişkin maddi kanıtlar sunmuştur. Dijital görüntüleme teknolojileri ve DNA analizleri, hem Vergina bulgularını hem de İskender'in hastalığıyla ilgili tıbbi hipotezleri yeniden değerlendirmek amacıyla uygulanmaktadır.

İskender, Makedonya Krallığı'nın başkenti Pella'da, antik Yunan takviminde Hekatombaion ayının altıncı günü dünyaya gelmiştir; bu tarih büyük olasılıkla MÖ 20 Temmuz 356'ya karşılık gelmektedir (kesin tarih tartışmalıdır). Babası, Argead hanedanından Makedonya Kralı II. Philippos; annesi ise Epirus'un Aiakid Kralı I. Neoptolemos'un kızı Olympias'tır. Philippos'un yedi ya da sekiz eşi bulunmasına karşın Olympias, İskender'i doğurduğu için bir dönem baş eş konumunda olmuştur.
Annesi Olympias, Dionysos kültünün ateşli bir mensubuydu; efsaneye göre Zeus ile de mistik bir ilişkisi vardı. Plutarkhos'a göre Olympias, Philippos ile evliliğinin gerçekleştiği gecenin öncesinde rahmine bir yıldırımın çarptığını ve geniş bir alanı aydınlatan bir alev tutuştuğunu gören bir rüya görmüştür. Philippos ise rüyasında eşinin rahmini aslan figürlü bir mühürle mühürlediğini görmüştür. Bu rüyalar, İskender'in tanrısal bir babanın, yani Zeus'un oğlu olduğuna işaret eder biçimde yorumlanmıştır. Söz konusu efsanelerin İskender'in tanrısal soyundan geldiğini kanıtlamak amacıyla sonradan uydurulmuş ya da teşvik edilmiş olabileceği de düşünülmektedir. Antik yorumcular, Olympias'ın bu anlatıyı bizzat yaydığını ya da tam aksine tanrısallık iddiasını küstahça bularak reddettiğini çeşitli biçimlerde aktarmaktadır.
İskender'in dünyaya geldiği gün, babası Potidaia'yı kuşatmaya hazırlanıyordu. Aynı gün Philippos, generali Parmenion'un İllirya ve Paionia ordularını bozguna uğrattığı haberini ve atlarının Olimpiyat Oyunları'nda zafer kazandığını öğrendi. Bunun yanı sıra Yedi Harika'dan biri olan Efes'teki Artemis Tapınağı'nın da aynı gün yandığı rivayet edilmektedir. Magnesia'lı Hegesias, tapınağın tanrıçanın İskender'in doğumuna tanıklık etmek için uzakta olduğu sırada yandığını öne sürmüştür. Antik düşünürler bu çakışan olayları İskender'in olağanüstü kaderinin habercisi olarak yorumlamıştır.

Antik kaynaklar İskender'in fiziksel görünümünü çeşitli biçimlerde aktarmaktadır. Plutarkhos, onun boy olarak orta düzeyde, ışıl ışıl ve sert bakışlı olduğunu; boynunu sol yana hafifçe yatık tuttuğunu ve gözlerinin birinin koyu, diğerinin açık renkte olduğunu yazar. Saçı aslanın yelesini andırır biçimde gür ve sarımsı-kahverengi tonlardaydı; teni açık, yanakları ve göğsü ise sıklıkla kızarmış bir renk alırdı. Derisi hoş bir koku yayardı; giysileri de bu kokuyu taşırdı. Bu ayrıntıyı İskender'in çağdaşı olan müzisyen ve düşünür Aristoxenos aktarmaktadır.
Lysippos tarafından dökülen bronz heykel, bizzat İskender tarafından onaylanan ve en doğru benzerliği taşıdığı kabul edilen portredir; bu eser tüm sonraki resmi tasvirlerin referans noktasını oluşturmuştur. Apelles ise onu şimşek tutan bir tanrı olarak resmetti; ancak teni gerçekte olduğundan daha esmerdi. Pompeii'de bulunan İssos Mozaiği (MÖ yaklaşık 100) ile İskender Sarkofajı üzerindeki kabartmalar da dönemin görsel aktarımları arasında en önemli yeri tutmaktadır. İskender, döneminin ünlü sanatçıları Lysippos (heykel), Apelles (resim) ve Pyrgoteles'i (mühür kazıma) özel sanatçıları olarak belirlemiş; yalnızca onların eserlerine izin vermiştir.
Antik kaynaklar ayrıca Sisygambis'in — III. Darius'un annesinin — İskender ile Hephaistion'u ilk kez gördüğünde İskender'i Hephaistion zannettiğini aktarmaktadır; çünkü Hephaistion hem daha uzun hem de daha gösterişli bir görünüme sahipti. Bu anekdot, hem Curtius Rufus hem de Sicilyalı Diodoros tarafından nakledilmektedir ve İskender'in sarayında protokolün ne denli esnek işleyebildiğini gösteren ilginç bir ayrıntıdır.

İskender'in ilk yıllarında sütannesi, ileride generali olacak olan Kleitos'un kız kardeşi Lanikiydi. Çocukluk döneminde ise annesinin bir akrabası, sert kişiliğiyle tanınan Leonidas ve Akarnanialı Lysimakhos tarafından yetiştirildi. Asil Makedon gençlerinin eğitim anlayışına uygun biçimde okuma yazma, lir çalma, ata binme, dövüş ve av sanatlarını öğrendi. Antik kaynaklarda ayrıca dilbilimci Lampsakoslu Anaximenes'in de İskender'in öğretmenleri arasında yer aldığı ve ilerleyen yıllarda seferlerine eşlik ettiği aktarılmaktadır.
İskender on yaşındayken Thessalia'lı bir tüccar Philippos'a teklif fiyatı on üç talent olan bir at getirdi. At bindirilmek istendiğinde sertçe tepinmeye başladı. Ancak İskender atın kendi gölgesinden korktuğunu fark ederek onu yatıştırmayı başardı. Oğlunun bu cesaret ve zekâ gösterisinden son derece etkilenen Philippos gözyaşları içinde onu öptükten sonra şunu söyledi: "Oğlum, isteklerine yetecek büyüklükte bir krallık bul kendine; Makedonya senin için çok küçük." İskender ata Bukephalas ("öküz başı" anlamında) adını verdi. Bukephalas, İskender'e Hindistan'a kadar eşlik etti; hayvanın ölümünün ardından (Plutarkhos'a göre otuz yaşında, yaşlılık nedeniyle) İskender onun anısına Bukephala adlı bir şehir kurdu.
İskender 13 yaşına geldiğinde Philippos ona özel bir öğretmen aramaya başladı; İsokrates ve Speusippos gibi isimler değerlendirmeye alındı. Sonunda seçim Aristoteles üzerinde karar kıldı ve ders yeri olarak Mieza'daki Peribeler Tapınağı tahsis edildi. Philippos bu hizmet karşılığında Aristoteles'in memleketi olan ve daha önce harabeye çevirdiği Stageira'yı yeniden inşa etmeyi, köle durumuna düşürülmüş ya da sürgüne gönderilmiş eski yurttaşları satın alarak serbest bırakmayı kabul etti.
Mieza, İskender ile Ptolemaios, Hephaistion ve Kassandros gibi Makedon soylularının çocuklarının birlikte eğitim gördüğü bir çeşit yatılı okuldu. Bu öğrencilerin büyük bölümü ilerleyen yıllarda İskender'in arkadaşları ve generalleri olacak, "Yoldaşlar" (Hetairoi) adıyla anılacak

1970'ler ("bin dokuzyüz yetmişli yıllar" da denir) veya 70'ler ("yetmişli yıllar" da denir), 1 Ocak 1970'te başlayan ve 31 Aralık 1979'da sona eren, Gregoryen takviminin içinde bulunan bir onyıl.
21. yüzyılda tarihine giderek yaklaşan özellikle de ekonomik çalkantılara odaklanarak dünya tarihinde bir "değişim ekseni" olarak adlandırılan on yıldır. Batı dünyasında, siyasi bilinç ve kadınların siyasi, ekonomik özgürlüklerinin artırılması gibi, 1960'larda başlayan sosyal ilerici değerler büyümeye devam etti. 1960'ların ikinci yarısında başlayan hippi kültürü, 1970'lerin başında azaldı ve Vietnam Savaşı, nükleer silah karşıtları, dünya barışı savunmasına karşı ilgili on yılın orta kısmı arttı, büyük iş makamlarına gelindi. Çevreci hareket bu dönemde önemli ölçüde artmaya başladı.
Birleşik Krallık'ta 1979 yılı seçimlerinde Margaret Thatcher altında Muhafazakâr Parti zaferi kutlandı ve İngiltere ilk ve tek kadın başbakan seçildi. Sanayileşmiş ülkeleri, Japonya hariç, Arap Petrolü İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün petrol ambargolarının neden olduğu bir petrol krizi nedeniyle ekonomik durgunluk'lar yaşadı. Kriz Augusto Pinochet liderliğindeki 1973 yılındaki askerî darbe Şili'de gerçekleşti.
Romancı Tom Wolfe 1970'lerde atıfta 1976 yılının Ağustos ayında New York Dergisi tarafından yayımlanan makalesinde "'Ben' On Yılı ve Üçüncü Büyük Uyanış" ibaresini kullandı. Terim atomize bireyciliği ve uzak 1960 yılının aksine cemaatçiliğe doğru gelen Amerikalıların genel bir yeni bir tutumunu açıklar.
Asya'da, Çin ile ilgili işlerin önemli ölçüde Birleşmiş Milletler, Mao Zedong'un ölümü ve Mao'nun halefleri tarafından pazar liberalizasyonu, ÇHC tanımasıyla değişti. OPEC ambargo nedeniyle petrol krizi ile karşı karşıya olmasına rağmen, Japonya'nın ekonomisi dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmak için bu dönemde büyük bir patlama yaşadı ve Batı Almanya ekonomisi tanık oldu. Amerika Birleşik Devletleri tarafından çok sevilmeyen büyümüş Vietnam Savaşı'ndaki önceki katılıma gelen askerî güçlerini geri çekti. 1979 yılında Sovyetler Birliği, on yıl sürecek Afganistan'a müdahale sürecini başlattı.
1970'lerde Mısır ve Suriye, İsrail'e savaş ilan etti. ve Orta Doğu'daki şiddet'in başlangıcında bir artış yaşandı, ancak 1970'lerin sonlarında, Orta Doğu'daki durum temelde Mısır-İsrail Barış Antlaşması imzalandı ve zaman değişmiş oldu. Anwar El Sadat, Mısır Devlet Başkanı, olayda etkili oldu ve dolayısıyla Arap Dünyası'nda son derece popüler oldu ve daha geniş İslam dünyası'na sahip oldu. ve 1981 yılında öldürüldü. İran'da siyasi gerginlikler arttı ve Ayetullah Humeyni önderliğinde İran bir İslam cumhuriyeti kurarak İran Devrimi ile patladı. Gelişmekte olan dünyanın ekonomileri nedeniyle Yeşil Devrim, 1970'lerin başında sürekli ilerleme sağlamaya devam etmiştir. Avrupa'nın Marshall Planı ile II. Dünya Savaşı'ndan sonra geri bu şekilde istikrarlı halde olabilirdi, ancak ekonomik büyüme petrol krizi ile yavaşladı, ancak hemen sonra gürlemeye başladı.

Soğuk Savaş (1947-1991)
Vietnam Savaşı Saigon düşüş ile 30 Nisan 1975 tarihinde Güney Vietnam koşulsuz teslim oldu ve savaş 1975 yılında sona geldi. Ertesi yıl, Vietnam resmî yeniden bir araya ilan edildi.
Sovyet-Afgan Savaşı (1979–1989) - 1980'ler boyunca yer alıyor olsa da, savaş resmî olarak 27 Aralık 1979 tarihinde başladı.
Angola İç Savaşı (1975–2002) - birden fazla ülke tarafından müdahale ile sonuçlanır.
Etiyopya İç Savaşı (1976–1991)
Doğu Pakistan, Batı Pakistan ve Hindistan, Güney Asya'da 1971 yılında yapılan Bangladeş Kurtuluş Savaşı
1971 Bangladeş Soykırımı
1971 Hint-Pakistan Savaşı
Arap-İsrail savaşları (Erken 20. yüzyıl-mevcut)
1973 Arap-İsrail Savaşı - Savaş Ekim 1973 yılında İsrail'e karşı Mısır tarafından başlatıldı. İsrailliler savaşa yürüdü ve ağır kayıplar verdi.
Kıbrıs Barış harekatı (1974)
Hint acil (1975-1977)
Lübnan İç Savaşı (1975–1990) - Zaman zaman da 1980'lerin başında FKÖ ve İsrail dahil olmak üzere Orta Doğu'da bir iç savaş.
Batı Sahra Savaşı (1975-1991) - Bölgesel bir savaş Fas ve Moritanya karşı isyan Polisario Cephesi.
Uganda-Tanzanya Savaşı (1978–1979) - Uganda ve Tanzanya arasında mücadele oldu savaş Tanzanya ek topraklarına yayılmacı bir gündeme dayanıyordu. Savaş İdi Amin rejiminin devrilmesi ile sonuçlandı.
Ogaden Savaşı (1977-1978) - Ogaden bölgenin kontrolü üzerinde Somali ve Etiyopya arasındaki başka bir Afrika çatışması oldu.

Birden fazla ülkede kapitalist ve komünist güçleri arasında büyük çatışma, girişimleri, nükleer silahların yayılmasını önlemesini onaylayarak iki ülke olarak çatışma şans azaltmak için Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılır.
1976 barışçıl öğrenci protestoları Güney Afrika'nın Soweto ilçesinde 700'den fazla siyahi çocuklar için okul açıldı, Güney Afrika'nın Güvenlik Polisi tarafından öldürülen siyahi çocuklar Soweto Ayaklanmasına yol açar.
Kanada'nın Québec eyaleti içinde bölücülük arttı.
Sıkıyönetim Başkanı Ferdinand Marcos tarafından 21 Eylül 1972 tarihinde Filipinler'de ilan edildi.
Kamboçya komünist lideri Pol Pot ve Lon Nol, tarafından Amerikan destekli hükûmete karşı bir devrim olmuştur. Amerika kendi pozisyonlarının bombalamasını durdurdu sonra 17 Nisan 1975 tarihinde, Pot güçleri iki yılda Phnom Penh, başkentini ele geçirdi.
1979 İran Devrimi Ayetullah Ruhullah Humeyni önderliğinde Şah Muhammed Rıza Pehlevi altında otokratik Batı yanlısı Monarşi teokratik İslamcı bir hükûmete dönüştürüldü.
Büyüyen iç gerilimler Yugoslavya'nın kurucu cumhuriyetleri güç daha fazla yerelleşme talepleri 1971 yılında Hırvat Baharı hareketi ile Yugoslavya başında yer almaktadır.

1970 - Hafız Esad liderliğindeki Suriye Darbesi
1971 Uganda darbesi - İdi Amin ile Uganda liderliğindeki Askerî darbe.
Salvador Allende devrildi ve başkanlık sarayı askeri bir saldırıda öldürüldü. Augusto Pinochet askerî cunta tarafından desteklenen yerden güç aldı.
1974 - Etiyopya askerî darbe tarihinin dünyanın en uzun ömürlü monarşilerin birini bitirmeden, Genel Aman Andom ve Mengistu Haile Mariam liderliğindeki komünist cunta tarafından Haile Selassie'nin devrilmesine yol açtı.
1976 - Jorge Rafael Videla, ülkede bir askerî cunta hükûmetin diktatör olarak kendini kuran, Arjantin askeri tarafından desteklenen bir darbe ile 1976 yılında Arjantin kontrolünü ele geçirdi.
1979 İran devrimi'nden sonra iktidara gelen Geçici hükûmeti devirmek için Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen İran girişimi darbe.

Münih Katliamı Kara Eylül terör örgütü Filistinli Arap teröristlier kaçırmaya ve on bir İsrailli sporcuların öldürülmesi Münih 1972 Yaz Olimpiyatları, Almanya'da gerçekleşir.
Dünya çapında militan örgütler tarafından terör kullanımında Kızıl Tugaylar ve Kızıl Ordu Fraksiyonu gibi Avrupa'da Gruplar bombalama, adam kaçırma ve cinayet yağmurundan sorumluydu.
6 Eylül 1970 günü, dünya Skyjack Pazar olarak adlandırılan modern asi mücadele başlangıcına tanık oldu.

Dünya Çapında
1973 Petrol Krizi ve 1979 Enerji Krizi
Dünya çapında bir dizi ülke devlet başkanları ve hükûmet başkanları olarak kadınların önemli sayıda varlığı ve yükselişi, birçok tür Song Qingling ilk Başkanı olarak devam ettirilen pozisyonlar gibi, ilk kadın olmak 1972 yılına kadar Çin, Isabel Martínez de Perón 1976 yılında görevden oldu. 1974 yılında Arjantin'in ilk kadın başkanı olarak, Elisabeth Domitien, 1977 yılına kadar Lesotho ilk kadın Başbakanı, Hindistan Başbakanı olarak da Indira Gandhi vb. ülkerlerde kadın başbakanlar önemli derece de yükselişe geçmişlerdir.
Amerika
Watergate skandalı görevden alma için suçlamalarla karşı karşıya kalan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Richard Nixon 1974 yılında istifa etti.
Augusto Pinochet ABD'nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) yardımı ile 1973 yılında ülkenin sosyalist başkanı ]Salvador Allende'yı devirir ve sonra da Şili hükümdarı olarak iktidara yükselir. Pinochet 1990 yılına kadar Şili diktatörü kalacaktır.
Surinam 25 Kasım 1975 tarihinde Hollanda bağımsızlığını alır.
Guyana, Rev Jim Jones Jonestown adlı ormanda bir ütopik Marksist komün kurmak için ABD'de birkaç yüz kişilik yer açtı.
Avrupa
Margaret Thatcher'ın iktidardaki muhafazakâr partisi 1979 yılında İngiltere'de artış gösterdi, kamu harcamalarının azaltılması bir neoliberal ekonomi politikasını başlatarak sendikaların güç zayıflaması meydana geldi, bu da ekonomik ve ticari liberalleşme'ye teşvik edildi.
Francisco Franco iktidardan 39 yıl sonra öldü. Juan Carlos I.İspanya kralı ve demokrasinin yeniden yerleştirilmesi için yaptığı çağrışım sonrası, İspanya'da diktatörlük sona erer. İlk genel seçimler 1977 yılında düzenlenen ve Adolfo Suárez merkezci Demokrat Birliği'nin kazancı sonrasında İspanya Başbakanı olur. ve Sosyalist ve Komünist partilere yasal düzenlemeler gelir. İspanyol Anayasası 1977 yılında imzaladı.
1972 yılında Erich Honecker Doğu Almanya'da 1970 ve 1980'lerin tamamı için doldurucu bir rol yol seçildi. 1970'lerin ortalarında Doğu Almanya için aşırı durgun bir zamandı ve ülkenin yüksek borçlarının bir sonucu olarak, tüketim malları daha azalmaya başladı. Doğu Almanlar Televizyon, Telefon ya da Trabant otomobil alımı için yeterli para olsaydı, söz konusu maddeler için on yıl kadar bekleme listeleri yerleştirildi.
En büyük silahlı kuvvetler ve dünyada nükleer silahların büyük stoğu olan Leonid Brejnev önderliğinde Sovyetler Birliği'ne rakip süper güç, ABD' ile gerginliklerini azaltmak için gündemi takip etti. Détente olarak bilinen bu politikanın devreye girmesi ile 1979 sonunda aniden Afganistan'daki Sovyet işgali sona erdi.
Arnavutluk'ta Enver Hoca 1978 yılında Çin ile dostane ilişkiler içinde bölünme'ye dayalı on yıl 1970'lerde geçmiştir.
1978 "Üç Papalar Yılı" olacaktır. Ağustos ayında, 1963 yılından bu yana hükmetmiş Papa VI. Paulus öldü. Onun halefi John Paul II adını aldı ve Kardinal Albino Luciano oldu.
Asya
17 Eylül 1978 yılında Camp David Sözleşmesi, İsrail ve Mısır arasında imzalandı. Anlaşma 1979 İsrail-Mısır Barış Antlaşması'na yol açtı. 1978 Nobel Barış Ödülü paylaşımına başlandı.
Çin'de büyük değişiklikler oldu. Diplomatik ilişkiler 1979 yılı

Afganistan'daki Türkler, günümüz Afganistan'ında yaşayan Türk halkıdır. Başlıca etnik kökenler Afganistan Kızılbaşları, Özbekler, Kırgızlar, Türkmenler ve Hazaralardır. Kızılbaşlar, Afganistan'daki Afşar ve Dürrani yönetimi sırasında yüksek devlet işlerinde çalıştıkları için Afganistan'a geldiler. Ama aynı zamanda, özellikle Timur Şah Dürrani Peştun aşiretlerine bağımlılıktan kurtulmak istediğinde ordunun bir bölümünü Kızılbaşlardan oluşturdu ve ordusunu 12.000 Kızılbaş askeri kadar genişletti. 12.000 Kızılbaş askeri tarafından. Zaman Şah Dürrani'nin süvarileri, çoğunluğu Kızılbaş olan 100.000 kişiden oluşuyordu. Bugün Kabil, Mezar-ı Şerif ve Kandehar gibi büyük şehirlerde yaşıyorlar. Şu anda dil olarak çoğunlukla Farsça konuşuyorlar, ancak bazı bölgelerde Kandehar'da olduğu gibi Peştuca da konuşuyorlar. Orta Asya'daki etnik muadilleriyle aynı dili konuşuyorlar. Buna ek olarak Kırgızlar Afganistan'ın Vahan Koridoru'na yerleştiler ve orada gerçekten tecrit edildiler. Onların sayısı 2003'te 1130'du, tümü Kuzeydoğu Afganistan'ın Bedahşan Vilayeti'ndeki Doğu Vahan Bölgesi'nde yaşıyordu. Hâlâ göçebe bir hayat sürdürüyorlar ve bir han veya tegin tarafından yönetiliyorlar. Kuzey Afganistan'da Türkiye ile Özbek halkı arasında bazı ekonomik bağlar var ve ülkenin doğusunda, Vardak'ta Türk polis eğitmenleri var.

Afganistan-Türkiye ilişkileri

Arjantin'deki Türkler (İspanyolca: Turco-Argentinos), Arjantin'de yaşayan Türk toplumunu ifade eder. Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) 2015 yılı tahminlerine göre Arjantin'de 635 Türk göçmen yaşamaktadırlar.

Arjantin'deki Türk topluluğu küçüktür ve esas olarak 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Büyük Göç ve I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan Arjantin'e gelen Türklerden gelmektedir. İkinci bir dalga da II. Dünya Savaşı sırasında gelmiştir. Bazı üçüncü nesil torunlar akıcı bir şekilde Türkçe konuşmaktadır. Çok aktif olan topluluk, Ulusal Göç Müdürlüğü'nden gelen bir davet sayesinde genellikle Buenos Aires'teki Göçmenler Günü kutlamalarında görülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu'ndan bu yana gelen göçmenlerin çoğu Arap (çoğunlukla Suriyeliler ve Lübnanlılar) iken bir kısmı da Sefarad Yahudileri ve Ermenilerdi. Buna rağmen Arap-Arjantinliler yanlışlıkla Türk olarak adlandırılmaktadır. Bunun bir örneği eski başkan Carlos Saúl Menem'in lakabıdır. Bunun nedeni göçmenlerin gelişi nedeniyle "Türk-Osmanlılar" olarak kaydedilmiş olmalarıdır, aynı şekilde ilk Arjantin nüfus sayımlarında da yer almışlardır. 1914'te "Türk-Osmanlılar" yabancı nüfusun %1,9'unu temsil ediyordu ve beşinci en büyük göçtü.
1900'lerin başında, Reconquista Caddesi'nin 200 metre yukarısına kadar uzanan Buenos Aires'in Retiro semtinin Catalinas Norte bölgesinde bir Türk-Osmanlı mahallesi gelişti. Sektör, Buenos Aires'teki 8.000 Osmanlı'nın çoğunu yoğunlaştırdı. Birçoğu tüccardı ve kendi gazeteleri bulunuyordu.

Arjantin-Türkiye ilişkileri
Arjantin'de İslam

Avustralya Türkleri, Avustralya'da yaşayan Türkleri tanımlar. Avustralya sınırları içinde özellikle Sidney, Canberra, Melbourne ve Perth'te yaşayan Avustralya Türklerinin sayısı 2007 itibarıyla 60.000'i geçmektedir. Türkler Avustralya'ya Türkiye'nin dışında Kıbrıs, Batı Trakya, Bulgaristan, Suriye gibi ülkelerden de gelmiştirler ve sayıları 160.000'e yakındır.
Avustralya Türkleri burada daha çok işçi sınıfındadır. Bunun dışında ticaret ve sanayi sektörlerinde de Türkler kendilerini göstermeye başlamıştır. Batı Avustralya'da bulunan ve ülkenin en büyük hurma üreticisi bir Türk'tür. Bu kişiler aynı zamanda kıtada ilk hurma ağacını yetiştiren ve bu ticareti ilk yapan kişiler olmuştur.

Avustralya Türkleri hakkında istatistiksel bilgi 25 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Avusturya'daki Türkler, Türk Avusturyalılar ve Avusturya Türkleri olarak da anılırlar (Almanca: Türken in Österreich; Türkçe: Avusturya'daki Türkler) Avusturya'da yaşayan Türk etnik kökenine sahip insanlardır. Ülkedeki en büyük etnik azınlık grubunu oluşturuyorlar; dolayısıyla Türkler, etnik Avusturya halkından sonra Avusturya'daki en büyük ikinci etnik gruptur. Avusturya Türklerinin çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti soyundan gelmektedir; ancak, Osmanlı sonrası diğer ülkelerden de önemli Türk göçü olmuştur.Avusturya'ya Balkanlar'dan (özellikle Bulgaristan, Yunanistan, Kosova, Kuzey Makedonya ve Romanya'dan), Kıbrıs adasından ve son zamanlarda Irak ve Suriye'den gelen etnik Türk topluluklarının da aralarında bulunduğu ülkelerdir.

Avusturya'daki Türk topluluğu, ülkenin en büyük göçmen kökenli gruplarından biridir. Avusturya Entegrasyon Fonu'nun (ÖIF) verilerine göre 1 Ocak 2024 itibarıyla Avusturya'da yaklaşık 124.100 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Bu nüfusun %37,7'si Viyana'da ikamet etmektedir.
Avusturya'da yaşayan Türkiye doğumlu kişilerin sayısı ise 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 165.300'dür.

Belçika'daki Türkler ya da Belçika Türkleri, ekseriyeti 1960'lı yıllarda bu ülkeye çalışmak amacıyla göç etmiş, Türk kökenli Belçika vatandaşlarını ya da uzun zamandır bu ülkede yaşamakta olan muhtelif ülkelerin vatandaşlığını taşıyan Türk kökenlileri ifade etmektedir.

Türklerin Belçika'ya göç etmesi 1960'lı yıllarda Avrupa devletlerinin ucuz iş gücüne ihtiyaç duyması ile vuku bulmuştu. Sonrasında Temmuz 1964'te Belçika ile Türkiye hükûmeti arasında işçi göçünü kolaylaştıracak ikili anlaşmalar imzalanmıştır. Gelen işçiler "misafir işçi" olarak adlandırılmış, asla bu ülkede kalıcı olabilecekleri düşünülmemiştir. İlk dönemde Belçika'ya göç eden Türklerin büyük çoğunluğunu Afyonkarahisar'ın Emirdağ ilçesinden gelenler oluşturmuştur.
1970'li yıllarla birlikte Belçika'ya Turist vizesi ile gelme dönemi başlamıştır. Genellikle Afyon'un Emirdağ ilçesinden gelen göçmenler daha önce bu ülkeye göç eden yakınları sayesinde ülkede kalmaya çalışmışlar, sonrasında ise işçi statüsünü elde etme yoluna gitmişlerdir.
1980'li yıllarla birlikte Belçika'ya ekonomik sebeplerle göç edilmesinin engellenmesi için çeşitli hukuki yaptırımlar ortaya konmuştur. Keza bu dönemden sonra Belçika'da oturum alabilmenin tek yasal yolu aile birleşimi olmaya başlamıştır.
Bulgaristan'ın Avrupa Birliği üyesi olması ile birlikte, Belçika'da çalışmakta olan binlerce Bulgaristan Türkü de bağımsız işçi statüsünü elde etmişlerdir. 

Sosyal ve ekonomik nedenlerle Türklerin Belçika'ya arzusu hâlen sürmektedir. 1960'lı yıllardan bu yana bu ülkede bulunan Türkler sanattan spora, siyasetten ticarete kadar çok geniş bir yelpazede çalışma fırsatı bulmuştur. 2004 yılında yapılan seçimlerde bakanlık kazanan Emir Kır, 2012 Ekiminde yapılan belediye başkanlığı seçimlerinde Saint Josse belediye başkanı seçilmiştir. Sivaslı bir ailenin kızı olan Hadise 2003 yılında yapılan VTM adlı yarışmada Belçika'nın müzik idolü seçilmiştir. Stir me Up adlı şarkısı ve Milk Chocolate Girl albümü uzun zaman Belçika'da en çok dinlenenler listesinde yer almıştır.

Berlin'deki Türkler, en büyük etnik azınlık grubunu ve Türkiye dışındaki en büyük Türk toplumunu oluşturdukları Berlin'de yaşayan Türk etnik kökenliler. En büyük topluluklar Kreuzberg, Neukölln ve Wedding'te, diğer bölgelerde, neredeyse sadece eski Batı Berlin'in nüfusu ile bulunabilir.

Aralık 2016 itibarıyla, Berlin'de yerleşik olarak kayıtlı Türk vatandaşlığına sahip 97.682 yabancı vatandaş vardı. Ayrıca, Berlin'de yaşayan en az 177.000 Türk için Türk "göç geçmişi" olan 79.048 Alman vatandaşı (1955'ten sonra kendilerinin veya ebeveynlerinin Almanya'ya göç ettikleri anlamına gelir) veya çifte Alman-Türk vatandaşlığı vardı.
Alman devleti ırk istatistiklerini tutmuyor, bunun yerine Türkiye'den gelen etnik grupları Türk Ulusal kökenli olarak sınıflandırıyor. Bu nedenle, bu aynı zamanda Türkiye'den birçok Kürt ve diğer etnik azınlıkları da içerir. Buna ek olarak, bu rakamlar Bulgaristan, Kıbrıs, Gürcistan, Yunanistan, Irak, Kosova, Kuzey Makedonya, Romanya veya diğer geleneksel Türk yerleşim bölgelerinden gelen etnik Türk azınlıklarını içermez, çünkü etnik Türk veya Kürt kimliklerinden ziyade menşe ülkelerine göre sınıflandırılırlar.

Birleşik Krallık'taki Türkler, ya Birleşik Krallık'ta doğup burada yaşamlarını sürdüren ya da bu ülke dışında doğmakla birlikte Birleşik Krallık'ta yaşayan, genel olarak Türkiye'den ve Kıbrıs'tan Birleşik Krallık'a göç eden Türklerdir.
Birleşik Krallık'ta İngiltere'nin başkentinde Londra'da ve İskoçya'nın başkentinde Edinburgh'ta konsoloslukları vardır ve bununla beraber Birleşik Krallık genelinde 400'e yakın Türkiye delegasyonları vardır. Aynı zamanda Birleşik Krallık'ın Birmingham kentinde ve Manchester kentinde konsolosluk gibi çalışabilen ve Türkiye Cumhuriyeti'ni Birleşik Krallık'ta ilişkilerle beraber destekleyen büyük delegasyonları vardır.
Birleşik Krallık'ta İngiltere'nin büyük bir ülke olmasından dolayı İngiltere'nin kuzeyinden gelen bir sürü Türk vatandaşına eskiden sorun yaratabilecek Türkiye Cumhuriyeti'nin Londra Konsolosluğu ve Londra Büyükelçiliği başarılı ilişkiler ve olumlu cevap alımlarıyla beraber Birleşik Krallık ile olumlu ilişkiler düzeyinde ilerleterek çözmüştür.

Türklerin ilk göç dalgası Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Birleşik Krallık'a sığınma başvuruları ile başlamıştır. Bundan itibaren Türk göçmenlerin sayısı sürekli artmış ve günümüzde 200.000'e ulaşmıştır. Türk toplumu yoğun olarak Londra'da yaşamaktadır. Londra'da yaşayan Türk göçmeni kişilerin nüfusu yaklaşık olarak 450.000 kişi civarındadır.
En yakın göç dalgası ise Türkiye'deki 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra başlamıştır. Sıkıyönetim birçok insanı ülke dışına çıkmaya zorlamıştır. Bunlar arasında şairler, sanatçılar, aydınlar, gazeteciler, politikacılar ve diğer vatandaşlar bulunmaktaydı.
Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı tarafından açıklanan verilere göre Birleşik Krallık'ta yaklaşık 850.000 Türk yaşamaktadır. Bu sayının Londra'da yaşayan kısmı 450.000 kişi civarındadır. Bununla beraber Birleşik Krallık'ta yaşayan 500.000 kişinin yanında 350.000 kişi daha Birleşik Krallık'a göç etmiştir. 2017 yılına ait bu tahminler, nüfus rakamları içinde en yükseğidir. Bu Türklerin çoğunluğu Türkiye'den ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden, bazıları ise Yunanistan'da yaşayan Batı Trakya Türklerinden göç etmiştir. Bununla beraber bu 350.000 kişiyi de kapsayacak bir biçimde Birleşik Krallık ile Türkiye'nin ilişkileri çok gelişmiş ve çok ilerlemiştir.

Britanya'da Türklerin çoğu Londra'da yaşamaktadır ve çoğunlukla Enfield, Statford, Westminster, Lewisham, Lambeth, Southwark, güneyde Croydon, Haringey, Islington ve kuzeyde Hackney'de yaşamaktadırlar. Londra kentinden sonra, Birmingham ve Manchester kentlerinde de yaşarlar.
Her yıl 15 Kasım ve 11 Nisan tarihlerinde, Birleşik Krallık'ın Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşları Kıbrıs Cumhuriyeti'nde kutlanan ve Birleşik Krallık'ın garantörlüğüyle ilişkili iki günü kutlarlar.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ayrıca Londra Bedford Square'de, Birleşik Krallık-Türkiye ilişkilerinin Kıbrıs ayağını geliştirmek için temsili bir bina (büyükelçilik gibi) açılmıştır.

Birçok Kıbrıs Türkü ve de Türk göçmenleri ya zor kullanılarak ya da politik veya ekonomik sebeplerden dolayı Birleşik Krallık'a göç etmiştir. Son 50 yılda Türk ve Kıbrıslı Türk iş adamları Birleşik Krallık'a yerleşmişlerdir. Bazı Türk veya Kıbrıs Türkü iş adamları özellikle gıda, kozmetik ve moda sektörlerinde olduğu gibi diğer sektörlerde de kendilerini göstermektedirler. Bu topluluk ayrıca sivil toplum kuruluşlarında da faaldirler.
Türk azınlığının uyumu beraberinde zorlukları da getirmiştir. İlk ve en büyük engel İngilizce dilini öğrenmek olmuştur. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarından yardım gelmiştir.
Birleşik Krallık'taki Türkler, iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu katkı sağlamaktadırlar. Türklerin sorunları, Almanya ve Fransa'da yaşayanlara göre daha azdır.

Londra'daki Türk azınlığın en büyük yoğunlukta bulunduğu mahalleler.Kaynak: The Guardian

Türk halkları
Londra Türk toplumu
Birleşik Krallık-Türkiye ilişkileri
Kıbrıs Türkleri
İngiltere'deki Türkler
Kıbrıs Sorunu

4. "Boris Johnson: Türkiye'yle devasa bir ticari anlaşma istiyoruz". BBC. 27 Eylül 2016. 5 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Şubat 2017.

Brezilya'daki Türkler (Portekizce: Turco-brasileiro), Brezilya'da yaşayan Türk toplumunu ifade eder. Çeşitli tahminlerine göre Brezilya'da 635 Türk göçmen yaşamaktadırlar.
Türklerin %80'i São Paulo'da yaşamaktadır. Rio de Janeiro'da Grande Tijuca bölgesi, mücevher mağazalarına ve tipik Türk mutfağı sunan restoranlara ev sahipliği yapan, Türk referanslarının önemli bir merkezi olarak kabul edilir.
Geçmişte Osmanlı'dan Brezilya'ya göç edenlere "Türk" deniliyordu. Brezilya'daki Türkler, eski Osmanlı topraklarında yaşamış Arap veya diğer uyruklu göçmenlerle karıştırılmamalıdır.

İbrahim Eriş - ekonomist
Silvio Santos - televizyon sunucusu ve iş adamı (Türk-Yahudi)
Manuel Said Ali Ida - filozof (yarı Türk)
Beki Klabin - aktris (Türk-Yahudi)
Boris Fausto - tarihçi ve siyaset bilimci (yarı Türk-Yahudi)
Tatiana Salem Levy - yazar (Türk-Yahudi)
Vahan Agopyan - São Paulo Üniversitesi mühendisi ve rektörü (Türk-Ermeni)

Brezilya-Türkiye ilişkileri
Brezilya'da İslam

Bulgaristan Türkleri (Bulgarca: Български турци), soyları Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren iskan politikası ile Balkanlar'a göç etmiş Türklerden gelen, günümüzde Bulgaristan topraklarında yaşayan Türklerdir. 2021 yılında 514,836 Türk asıllı Bulgaristan vatandaşı vardır ve bu da onları ülkenin en büyük etnik azınlığı yapmaktadır. Bulgaristan Türkleri aynı zamanda Balkanlar'daki en büyük Türk nüfusunu oluşturmaktadır. Genel olarak güneydeki Kırcaali ilinde ve kuzeydoğudaki Şumnu, Silistre, Razgrad ve Eski Cuma illerinde yaşarlar.

Bulgaristan'daki Türkler, Oğuzların ve Kıpçakların soyundan gelmektedirler. Oğuz Türkleri, Anadolu üzerinden ve çoklukla Osmanlı devrinde o bölgeye geçen Türklerdir. Kıpçak Türkleri ise bölgeye Proto-Bulgarlar olarak gelmiştir.
Bulgaristan ile Osmanlı arasındaki gerilim 1900'lerden itibaren yükselerek artmış ve Birinci Balkan Harbinden sonra ırkçılık baş göstermeye başlamıştır. 1944 yılında Bulgar Komünist Partisinin iktidara gelmesinin ardından, 1951 yılında Türk azınlık üzerinde baskılar hayli artmıştır. 1956 yılında çıkarılan "Tek Millet Kararı (Edinna Natsiya)" ile Türk azınlığın Bulgar halkı ile entegrasyon sorunu olduğu ve bu entegrasyonun sağlanması amacıyla azınlıkların Bulgar isimlerini benimsemesi, Bulgar örf ve adetleri ile yaşaması hedeflenmiştir. Bu kapsamda, belirli dönemlerde yaşanan göçler ile Türk azınlık nüfusu büyük oranda azaltılmış, kalan nüfus ise baskılar kapsamında asimile edilmeye çalışılmıştır.
Aralık 1984'te "Yeniden Canlanma Süreci" (ya da "Diriliş") adı verilen bir kampanya ile baskılar yeni bir seviyeye yükseldi. Türk azınlığın yoğun olarak yaşadıkları köylere ani baskınlar düzenlendi. Bu baskınlarda Türklerin isimleri zorla değiştirilmeye çalışıldı. Bunun yanında anadilde konuşmanın yasaklanması başta olmak üzere, ibadethanelerin kapatılması, cenaze veya sünnet gibi dini vecibelerin yerine getirilmesi konularında getirilen kısıtlamalar ile birçok insan hakları ihlali yaşandı. Türk azınlık bu baskılara karşı direndi fakat birçok Türk köyünde işkenceler ile vatandaşlara zorla Bulgarca isimler verildi.
Baskıların ve insan hakları ihlallerinin artmasıyla birlikte Türk azınlığın direnişleri de hızlanmaya başladı. Bu direnişlerinden en çok ses getireni, 24 Aralık 1984 tarihinde Kırcaali ilinin Eğridere ilçesinin Sütkesiği kazasında yaşandı. Civar köylerden katılan binlerce insan, bu insan hakları ihlallerine karşı büyük bir yürüyüş ve eylem düzenledi. Türk azınlığın barışçıl eylemlerine karşı asker ve polisin aldığı sert tavır neticesinde onlarca Türk yaralandı. Bu olayın ertesi günlerde basına yansıması ile Bulgaristan'ın çeşitli bölgelerinde eylemler artmaya başladı. Yine o günlerde Kırcaali'nin Killi ve Mestanlı ilçelerinde de eylemler düzenlendi. Killi ilçesindeki olaylarda henüz 18 aylık Türkan bebek hayatını kaybetti. Daha sonra eylemler Bulgaristan'ın diğer illerine de sıçradı ve bu eylemlerle Türk azınlık sesini duyurmaya çalıştı.
Büyüyen olaylar karşısında çaresiz kalan iktidar 27 Aralık 1984 tarihinde olaylarda başı çeken gençleri ve aydınları gözaltına aldı. Bu gözaltılarda çok sayıda Türk Belene Kampı'na götürüldü. Belene Kampı'nda hapis yatan aydınlar çeşitli işkencelere maruz kaldılar. Asimilasyon kampanyası kapsamında Türkçe isimlerinden vazgeçmeleri ve kendilerine isnat edilen sözde suçları kabul etmeleri için baskılar gördüler.
Olayların Bulgaristan'ın dışına taşarak Avrupa kamuoyuna yansıması sonucu, Belene Kampı 1987 yılında kapatıldı. Aydınlar Bulgaristan'ın çeşitli bölgelerine sürgüne gönderildi.
1989 yılına kadar süren baskılar sonucu iktidar mahkûm olan Türkleri sınır dışı edeceğini bildirdi. Bu olay sonrası dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Turgut Özal'ın devreye girmesiyle Türkiye Cumhuriyeti sınır kapıları Türk mültecilere açıldı. 1989 yılında yaşanan bu göç olayı II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da gerçekleşen en büyük göç olayı olarak tarihe geçti. Haziran-Temmuz-Ağustos 1989 döneminde yoğunlaşan göç hareketi neticesinde bir yıl içinde 345 bin 960 kişi Türkiye'ye göçtü ve bu sayı 1990 yılı sonu itibarıyla 360 bine ulaştı.
Ülkeyi terk eden Türklerin büyük çoğunluğu Türkiye başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine yerleştiler fakat yaşadıkları bu trajediyi unutmadılar. Her yıl 24 Aralık günü Kırcaali ilinin Eğridere ilçesinin Sütkesiği kazasında gerçekleştirilen anma etkinlikleri bunlardan yalnızca biridir.
Bulgaristan Türklerinden 300.000'den fazla kişinin göçüne sebep olan Jivkov rejiminin çöküşünden sonra yeni kurulan Bulgaristan hükûmeti 29 Aralık 1989'da Bulgaristan'daki Türklerin Türkçe adlarını alma özgürlüğünü, ibadeti yapma özgürlüğünü ve Türkçe konuşma hakkını tanımıştır.
Nisan 2012'de Bulgaristan Parlamentosu 1987-1989 yıllarında Bulgaristan'da yapılmış olan Türk asimilasyonunu kınamıştır.

Özellikle 1989 göçü sonrası ülkedeki nüfus büyük oranda azalmıştır. Bu göç, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da yaşanan en büyük göç olarak tarihe geçmiştir.
Bulgaristan'da başta Hasköy, Filibe, Kırcaali, Sofya, Razgrad, Şumnu, Eski Cuma, Silistre, Dobriç, Burgaz ve Rusçuk şehirleri olmak üzere birçok yerleşim bölgesinde Türkler yaşamaktadırlar. Bulgaristan'ın demografik durumu itibarıyla en son 2001'de yapılan etnik sayım üzerinden geçen süre içerisinde Bulgaristan nüfusu genel olarak düşmüş, Avrupa Birliğine girilmesi sebebiyle Batı Avrupa ülkelerine göç olmuştur. 1989 sürgünüyle Türkiye'ye gitmek zorunda kalan Türklerin yeniden Bulgaristan vatandaşlık haklarını almalarıyla gelen Türk göçü bu nüfus düşüşünü bir ölçüde frenlemiştir. Ülkedeki etnik Bulgar nüfus yaşlanmış olup nüfus artışı %0 ile -0,5 arasında seyrederken, Türk nüfusu geri dönüş ve nüfus artışıyla  %0,5 ile 1 arasında bir oranda yükselmektedir. Ayrıca, Roman azınlığın nüfus artış hızının Bulgar ve Türk nüfusundan daha yüksek olduğu bilinmektedir.

Bulgaristan 2021 nüfus sayımına göre Bulgaristan Türklerinin illere göre dağılımı.

2021 nüfus sayımına göre, 508.378 kişi kendisini Türk olarak beyan etmiştir. Bu Türklerin 447.893'ü (%89,1) Müslüman, 4.435'i (%0,9) Ortodoks Hristiyan, 13.195'i (%2,6) herhangi bir dine inanmadığını ifade etmiştir. Geriye kalan %7,4'lük kesim ise yanıt vermemeyi tercih etmiştir.
Karşılaştırıldığında, 2001 nüfus sayımında Türklerin %95'ten fazlası Müslüman olarak kaydedilmiş ve toplam nüfusları 746.664 olarak belirlenmişti. Dini aidiyet açısından, Bulgaristan Türkleri ile Bulgar çoğunluğu arasındaki temel fark burada ortaya çıkmaktadır. 2021 nüfus sayımına göre, Bulgarların %79,9'u Ortodoks Hristiyan kimliği beyan etmiştir. 2021'de, Bulgaristan'daki Müslüman topluluğun %70,1'ini Türkler oluştururken, %16,9'unu (107.777) Bulgarlar, %7,2'sini (45.817) ise Romanlar meydana getirmiştir. 2001 yılında yaklaşık 10.052 Hristiyan Türk bulunmaktaydı (%1,3), ancak Bulgarların aksine, Türk Hristiyanlar Ortodoks, Katolik ve Protestan mezhepleri arasında neredeyse eşit olarak bölünmüştü.
Bulgaristan'da 2001 nüfus sayımına göre dini kimlik beyanı sonuçlarını gösteren bir tablo:

Bulgaristan'da 2001 nüfus sayımına göre dilsel kimlik beyanı sonuçlarını gösteren bir tablo:

Bulgaristan'daki Türkçe başlıca olarak ikiye ayrılabilir: Kuzey Bulgaristan'da (Deliorman) ve Güney Bulgaristan'da (Kırcaali ve Rodop) konuşulan Türkçe.

Deliorman ve Dobruca Türklerinin kökeni Celali İsyanlarından sonra gerçekleşen büyük Türkmen sürgününe dayanır. 16. yüzyılın başından itibaren Celali isyanlarının çıktığı Tokat, Yozgat, Sivas, Kırşehir, Maraş, Adana, Toros dağları, Mersin, Karaman civarından Deliorman ve Dobruca'ya yoğun bir Türkmen göçü (sürgün-iskan) olmuştur. Fakat bu Türkmenler Deliorman'a geldiklerinde Sarı Saltuk ile birlikte gelen Türklerle ve Kıpçak-Peçenek halkla karşılaşmışlar ve onlarla karışmışlardır. Deliorman'da ve Dobruca'da kullanılan Türkçe özellikle bu Orta Anadolu Türkmen ağızları ve Kıpçak şivesinin izlerini taşıyan bir ağızdır.
Deliorman-Dobruca yöresinde şimdiki zaman çekimlerinin farklı örnekleri:
1. tekil: Geliyerim, Geleerim, Geleerin, Geleem, Geliim, Geloorum, Geliyörüm
2. tekil: Geliyersin, Geleersin, Geleesin, Geliisin, Geloosun, Geliyörsün
3. tekil: Geliyeri, Geleeri, Gelee, Geliyi, Gelooru, Geliyörü
1. çoğul: Geliyeriz, Geleeriz, Geleez, Geliiz, Gelooruz, Geliyörüz
2. çoğul: Geliyersiniz, Geleersiniz, Geleesiniz, Geliisiniz, Geloorsun, Geliyörsün
3. çoğul: Geliyerlee, Geleerlee, Geleelee, Geliilee, Geloolar, Geliyörlar
Kelime sonlarındaki "r" ünsüzü düşme temayülü gösterir fakat örneklerde verilen son iki çekim Razgrad-Torlak yöresi ağzının çekimi olup buralarda "r" düşmez. Şimdiki zaman ekinde yuvarlak ünlü barındıran örnekler Razgrad-Torlak kazası ağzının özellikleridir. Bu yöre Türklerinin menşei günümüz Tokat, Amasya illerinin tümü ile Sivas ilinin merkez ilçesi ve Tokat'a sınır ilçelerinden iskan edilen Türkmen halk olup ağırlıklı olarak Çepni boyundan gelirler. Diğer örnekler ise, Razgrad (Torlak ilçesi hariç), Şumnu, Silistre, Rusçuk, H. Pazarcık ve Eskicuma illeri Türklerinin ağızlarıdır. Bu Türkler ağırlıklı olarak Oğuzların Avşar boyundan gelmektedirler. Menşeleri günümüz Niğde, Kırşehir, Maraş, Mersin, Adana, Antep, Halep, Malatya illeri ile Sivas'ın güney ilçelerinden iskan edilen Türkmenlerdir.

Güney Bulgaristan'da Orta ve Güney Anadolu şivesi hakimdir. Konya, Kayseri, Sivas gibi illerle ortak ağza sahip olan Güney Bulgaristan çeşitli nedenlerle iskan ettirilen Avşar, Cerit ve Tecirli gibi Orta ve Güney Anadolu Türkmen aşiretlerinin yerleştiği bir bölgedir. Özellikle Avşar Türkmenleri Kahramanmaraş, Adana, Kayseri, Sivas, Karaman, Konya, Aksaray vb. illerden gelerek çoğunlukla Güney Bulgaristan'a yerleşmiştir.
Kırcaali ve çevresinde de aynı şekilde kullanılan Orta ve Güney Anadolu şivesinden örnekler:

"K" harfi "g" olarak telaffuz edilir.
Konya -> Gonya
Karaman -> Garaman
Kırcaali -> Gırcalı

"Y" ve "e" harfi bir araya geldiğinde "e" "i" olur.
Yemek -> Yimek

"yor" eki kısaca "yo" olarak telaffuz edilir.
Ne ediyorsun? -> N'ediyon?
Ne yapıyorsun? -> N'apiyon?

Bazı sessiz harflerden önce (genelde "l" ve "r") "i" ya d

Danimarka'daki Türkler veya Danimarkalı Türkler, Danimarka'da yaşayan etnik Türkleri ifade eder. Şu anda etnik Danimarka halkından sonra ülkedeki en büyük ikinci etnik grubu oluşturuyorlar. Danimarka Türklerinin çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti'nden geliyor, ancak Balkanlar'dan, Kıbrıs adasından ve daha yakın zamanda Irak ve Suriye'den Danimarka'ya gelen etnik Türk toplulukları da dahil olmak üzere diğer Osmanlı sonrası ülkelerden de önemli bir Türk göçü vardır.

1950'lerin sonunda Danimarka, ağırlıklı olarak Türkiye ve Yugoslavya'dan işgücü göçünü tetikleyen yüksek bir işgücü talebine ihtiyaç duydu; sonuç olarak, Türkiye'den gelen Türk göçmenlerin yanı sıra, önemli sayıda Balkan Türkü de vardı (örn. Danimarka'ya gelen Rumen Türkleri, Boşnak Türkleri vb. Son zamanlarda, Irak Türkleri ve Suriyeli Türkler de Avrupa göçmen krizinden bu yana Danimarka'ya göç ettiler.

Ekim 2019 itibarıyla Danimarka İstatistikleri, Danimarka'da yaşayan Türkiye kökenli 63.975 kişi kaydetti. Ancak bu, ülkede yaşayan toplam Danimarkalı Türk sayısının doğru bir yansıması değildir, çünkü diğer Osmanlı sonrası ülkelerden, özellikle Balkanlar'dan ve son zamanlarda Irak ve Suriye'den gelen Danimarka Türk toplulukları da vardır. Dahası, Danimarka Yayın Kurumu 2008 yılında Türk kökenli Danimarka nüfusunun 70.000 olduğunu tahmin etmişti.

Ev ortamında anadil daha baskındır ve çocuklardan Türkçe konuşmaları beklenir. Ancak ev dışında Danca konuşulmakta ve iki dilli bir kimlik yaratılmaktadır.

Türklerin çoğu kendilerini Müslüman olarak görüyor. Dinlerine esas olarak kendi Türk toplulukları içinde ibadet ederler ve esas olarak siyasi veya dini farklılıklara göre alt gruplara ayrılırlar. Diyanet, Danimarka'daki cami derneklerini desteklemekte ve topluluk tarafından kullanılan dini kuruluşların çoğunu kontrol etmektedir. "Danimarka Türk İslam Vakfı" Diyanetin bir parçasıdır ve Danimarka'daki en büyük Müslüman organizasyondur. Diyanet'in yanı sıra başlıca İslami ağlar, Millî Görüş ve Alevi derneğidir.
Danimarka Yayın Kurumu tarafından 2008'de yayınlanan bir rapora göre, ülkedeki toplam 200.000 olan Müslüman nüfusun tahminen 70.000'ini, Danimarka Türklerinin oluşturduğu belirtiliyor.

Yıldız Akdoğan, siyasetçi
Fatih Alev, Danimarka-Kıbrıs Türk imamı
Hüseyin Arac, politikacı
Mehmet Ali Avcı, film yapımcısı
Yasin Avcı, futbolcu
Oğuz Han Aynaoğlu, futbolcu
Büsra Barut, futbolcu
Ayfer Baykal, siyasetçi
Zahide Bayram, Bayan Danimarka (1999)
Mustafa Bozkurt, futbolcu
Dennis Ceylan, boksör
Gökcan Kaya, futbolcu
Sara Keçeci, hentbolcu
Emre Mor, futbolcu
Şaban Özdoğan, futbolcu
Yusuf Öztürk, futbolcu
Özlem Sağlanmak, oyuncu
Alev Ebüzziya Siesbye, seramik sanatçısı
Aral Simsir, futbolcu
John Sytmen, iş insanı
Tülin Şahin, model ve oyuncu
Sadi Tekelioğlu, oyuncu, politikacı ve Danimarka-Türk gazetesi Haber CEO'su
Ertuğrul Tekşen, futbolcu
Mona Tougaard, manken
Lone Yalçınkaya, siyasetçi

Danimarka'da İslam
Danimarka-Türkiye ilişkileri
Avrupa'daki Türkler
Finlandiya'daki Türkler
Almanya'daki Türkler
Norveç'teki Türkler
İsveç'teki Türkler

Eindhoven, Kuzey Brabant ilinde bulunan Hollanda'nın beşinci büyük şehridir.

Eindhoven'in belediye sınırları içindeki nüfus (Şubat 2012 tahmini itibarıyla) 213.809 kişidir. Eindhoven'in varoşları olarak kabul edilen belediyeler Son en Breugel, Nuenen, Geldrop-Mierlo, Heeze-Leende, Waalre, Veldhoven, Eersel, Oirschot ve Best olup şehirleşmiş bölgenin nüfusunun 440 bin kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir. Metropoliten bölge ise Helmond şehrini de kapsamakta ve nüfusu yaklaşık 750 bin kişi tahmin edilmektedir. Ayrıca Eindhoven Kuzey Brabant'ın en büyük şehirleşmiş bölgesi "Brabant Stad" içinde bulunmakta ve bu birleşik metropoliten bölgenin nüfusunun 2 milyon üstünde olduğu tahmin edilmektedir.
Şehir belediye sınırları içindeki en büyük azınlık nüfusunu

Türkler (9,420) (%4.50)
Faslılar (5,161) (%2.47)
Surinamlılar (3,610) (%1.73)
Hollanda kolonisi olan Antilliler/Arubans (%2,325) (%1.11)
Almanlar ile Endonezyalılar
oluşturur.
Turistik bir şehir olmasa da şehir etrafı ile birlikte nüfus yoğunluğu bakımından Hollanda'nın 5. büyük şehridir.

Şehirde bulunan TÜ/e (Technische Üniversiteit Eindhoven), Avrupa'nın mühendislik alanındaki önemli üniversitelerindendir.

Şehirde ulaşım problemi bulunmamakta, çok sayıda bisiklet kullanıcısı düzenli bisiklet yollarını rahatlıkla kullanabilmektedir.

Şehir merkezinde Piazza Center ve de Heuvel Galerie adında iki büyük alışveriş merkezi bulunmaktadır.
Hollanda'nın güneyinde yer alan şehir önemli bir sanayi merkezidir. Philips fabrikaları bu şehirde kurulmuş ve dünyaya buradan yayılmıştır.
Konferans merkezi olarak kurulan ve modern mimarisi ile ünlü Evoluon binası bu şehirde bulunmaktadır. Van Abbemuseum adlı dünyaca ünlü modern bir güzel sanatlar galerisi de Eindhoven'dedir.

Avrupa çapında ünlü PSV futbol takımı bu şehirde 31 Ağustos 1913 tarihinde kurulmuştur. PSV kısaltması "Philips Spor Kulübü" anlamını taşımaktadır.

 Bayeux, Fransa
 Białystok, Polonya
 Chinandega, Nikaragua
 Kadoma, Japonya, Japonya
 Minsk, Belarus 
 Nankin, Çin

Kuzey Brabant
Van Abbemuseum
Evoluon

Şehir belediyesi resmi websitesi (Felemenkçe)

Filistin Türkleri veya Filistin Türkmenleri, Filistin'de uzun süredir yerleşik bir varlığa sahip etnik Türk soyundan gelenlerdir. 1069-1917/22 yılları arasında Osmanlı egemenliğinin sürmesiyle, Suriye'de Nureddin Zengi'nin yönetimi sırasında ve ardından binlerce Türk'ün Selahaddin'le Kudüs savaşına katılmasıyla kitlesel Türk göçü teşvik edildi. Türk göçü, Filistin'in Memlük ve Osmanlı yönetimi sırasında ve Britanya yönetimi sırasında daha da devam etti.

Suriye'de Nureddin Zengi'nin yönetimi sırasında ve ardından binlerce Türk'ün Selahaddin'le Kudüs savaşına katılmasıyla Filistin'e kitlesel Türk göçü teşvik edildi.
Cezayir, 1830'da Fransız yönetimine girdiğinde, birçok Cezayir Türkü bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Kaçanların çoğu Anadolu'ya gönderilmiş olsa da, birçoğu Filistin, Suriye, Arabistan ve Mısır gibi Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine göç etti.
Kıbrıs'ın Britanya yönetimi altında olduğu dönemde (1878-1950) adada kalan Kıbrıs Türkleri, Büyük Buhran'ın ve sonrasındaki zor ekonomik koşullarla karşı karşıya kaldılar. Sonuç olarak, borç ve açlıkla karşı karşıya kalan en fakir köylerdeki birçok aile, daha iyi bir hayatları olacağı umuduyla kızlarını çoğunlukla Filistin'deki Araplarla evlendirdi. Damat, genellikle kızların ailesine, evlilik düzenlemelerinin bir parçası olarak, genellikle 10-20 sterlin civarında bir başlık parası verirdi. Bu tür ödemeler Kıbrıs geleneğinin bir parçası değildi ve Kıbrıslılar genellikle bu zorla evliliklerdeki kızları "satılmış" olarak tanımlardı. Evlilikler bazen, olası kocaları zengin doktorlar ve mühendisler olarak tanıtan aracılar tarafından ayarlanırdı. Ancak, Neriman Cahit, Araplara Satılan Kızlarımız adlı kitabında, gerçekte bu erkeklerin çoğunun vasat işleri olduğunu veya zaten evli ve çocuklu olduklarını buldu. Bu gerçeklerden habersiz olan Kıbrıslı Türk aileler, 1950'lere kadar kızlarını Filistin'e göndermeye devam ettiler. Cahit, 30 yıl içinde 4.000'e kadar Kıbrıslı Türk kadının Arap erkeklerle evlenmek üzere Filistin'e gönderildiğini tahmin ediyor.

1948 Filistin Savaşı sırasında ve sonrasında birçok Türk ailesi bölgeden kaçarak Ürdün, Suriye ve Lübnan'a yerleşti.
Al Monitor sitesinin 2022 tarihli bir haber makalesine göre Gazze'deki birçok Türk kökenli aile, "kuşatma altındaki bölgedeki kötüleşen ekonomik koşullar" nedeniyle Türkiye'ye göç ediyor.

Filistin'de Türk soyadları çoğunlukla "ci" harfiyle biter (örneğin, el-Batnici ve al-Şurbaci); yaygın isimler arasında ise El-Garbavi, Terzi, Türk, Birkder, Cukmadar, Rıdvan, Casir ve el-Cemasi bulunur.

Filistin-Türkiye ilişkileri
Orta Doğu'daki Türkler

Finlandiya'daki Türkler (Fince: Suomen turkkilaiset), herhangi bir şekilde Finlandiya'ya göç eden Türk vatandaşlarıdır. Bu unvan ayrıca ebeveyni Türk olup Finlandiya'da doğan veya Türk atalara sahip olup Finlandiya'da yaşayan kişiler için de kullanılabilir.

Finlandiya'ya yapılan Türk göçü ülkede yeni bir olgu yaratmıştır. Asıl göç, 1980'lerin sonlarında başlamıştır ve bu göçte büyük oranda erkek göçmen yer almıştır. Bu sebeple ki Finlandiya'da yaşayan çoğu Türk gencin annesi Fin'dir. 1987-2014 yılları arasında 10.017 Türk vatandaşı Finlandiya'ya göç etmiştir.

Finlandiya İstatistiklerine göre Türk vatandaşları; küçük topluluklar halinde Pirkanmaa, Varsinais-Suomi, Kuzey Ostrobothnia ve Kymenlaakso bölgelerinde, çoğunluğu ise Uusimaa bölgesinde yaşamaktadır.
Türk göçmenlerinin çoğunun kendi işi yoktur ve başta kebap ve pizza işletmeleri olmak üzere restoran veya fast food sektörlerinde çalışmaktadırlar.

Mehmet Gürs
İbrahim Köse
Melek Mazici

Finlandiya-Türkiye ilişkileri
Kebakko
Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları
Danimarka'daki Türkler
İsveç'teki Türkler
Finlandiya'da İslam

Fransa'daki Türkler, Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yurt Dışı İşçi Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün resmî verilere göre 31 Aralık 2006 tarihi itibarıyla çifte uyruklu vatandaş sayısı dahil olmak üzere 423.471, Fransa'nın 2006 sayımlarına göre ülkede 400.000 civarında Türk vatandaşı yaşamaktadır.

İlk Türkler, 16.ve 17. yüzyıllarda Fransa'ya Osmanlı İmparatorluğu'ndan gelen kürekçi ve tüccarlar olarak yerleşti; tarihçi Ina Baghdiantz McCabe, bu süre zarfında Marsilya'yı "Türk şehri" olarak nitelendirdi.

Fransa, 8 Mayıs 1965'te Türkiye ile ikili bir işçi işe alım anlaşması imzaladı çünkü İtalya, İspanya ve Portekiz gibi diğer ülkelerden gelen başvuru sayısı yeterli değildi. 1975 yılına gelindiğinde Fransa'da yaşayan 55.710 Türk işçi vardı, bu sayı 1999'da neredeyse dört katına çıkarak 198.000'e yükseldi. Türk göçmenlerin çoğunluğu Türkiye'nin kırsal bölgelerinden, özellikle de İç Anadolu Bölgesi'dan geldi.
Türk göçmenlerin çoğunluğu anlaşma sırasında gelirken, birçoğu da daha erken geldi. Örneğin, göç dalgalarının daha az olduğu bölgelerde bile, Cholet 1945'ten beri yerleşik bir Türk topluluğuna sahipti.

INSEE'ye göre, 2013 yılında Fransa'daki Türklerin sayısı 216.000'i (yaklaşık 102.000 kadın dahil) aşarak Fransa'da yaşayan tüm yabancıların %5'ini oluşturmuştur. Fransa'daki Türk konsoloslukları ise Fransa'da ikamet eden 611.000'den fazla Türk ve Türk kökenli Fransız vatandaşı saymıştır.
Özellikle Fransa'nın başkenti Paris ve dolaylarında yaşarlar. Paris'e 20 km uzaklıktaki Val-d'Oise ilinin nüfusun %15'i etnik Türk asıllı Türk vatandaşı olan Türk, Kürt, Süryani ve Keldani asıllı Türk vatandaşları ile birlikte Val-d'Oise nüfusun %20'sini oluşturmaktadır. Seine-Saint-Denis'ye bağlı olan Clichy-sous-Bois ve Montfermeil banliyölerin nüfusunun önemli bir payını Türk vatandaşı oluşturmaktadır.
2020 yılında ise Fransa'da en az 1.000.000 Türk kökenli insan bulunmaktaydı ve bunların yarısı Fransız vatandaşıydı. Bu, Almanya'dan sonra Avrupa'daki en büyük ikinci Türk topluluğunu oluşturmaktadır.

Fransa'daki Türk topluluğu ağırlıklı olarak Müslümandır. Dindarlıkları güçlüdür ve kültürel asimilasyona karşı bir direniş olarak algılanmaktadır. Türk kimliğinin bu şekilde korunması, dini nitelikteki çok sayıda kültürel derneğe katılımı da içermektedir.
Bu bağlamda, dini kurumlar burada İslami uygulamaları geliştirmek ve köken ülkelerinin kültürlerini korumak için adımlar atmaktadır. Diyanet (DITIB ve CCMTF aracılığıyla), Milli Görüş Hareketi (CIMG) ve Alevi Federasyonu (FUAF) bu örgütlerde merkezi bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla, dini uygulama aynı zamanda diasporanın siyasallaşmasında da önemli bir rol oynamaktadır. 2000 yılından bu yana, Fransa'daki bu topluluk daha görünür ve siyasi olarak daha aktif hale gelmiştir. Aynı zamanda, ideolojik bölünmelere bağlı çeşitli bölümler ve geçişler giderek daha çeşitli hale gelmektedir.

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları 2014 yılından beri uzaktan oy kullanabiliyor. Seçim yasasındaki değişiklikten bu yana önemli bir seçmen bloğu haline gelmişlerdir. Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan, Türkiye'de oyların %51,8'ini alırken, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının oylarının neredeyse üçte ikisini aldı. Örneğin, Fransa'daki diaspora seçmenlerinin %66'sı Erdoğan'a oy verirken, bu oran ortak muhalefet adayı (CHP-MHP) Ekmeleddin İhsanoğlu için sadece %15 ila %23 arasındaydı. 
2015 yılından bu yana, randevu sistemindeki değişiklik ve yurt dışındaki seçimlerin birkaç güne yayılması, yurt dışında yaşayan Türk seçmenlerin katılımında artışa yol açtı. Seçmen katılımı 2014'te %8,32'den Haziran 2015 parlamento seçimlerinde %32,53'e ve Kasım 2015'te %39,40'a yükseldi. Bu grup, Türk seçmenlerinin yaklaşık %5'ini temsil etmektedir.
Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise, yurtdışındaki seçmenlerin kullandığı oyların %59,6'sı Erdoğan'a giderken, bu oran Türkiye'de %52,6'dır. Ancak, seçmen katılımı açısından, yurtdışındaki kayıtlı seçmenlerin yaklaşık %50'si oy kullanırken, ulusal katılım %86 civarındaydı. 
2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda, Fransa'daki Türklerin %64'ü Recep Tayyip Erdoğan'a oy verdi. bu oran %49 olan Türkiye'deki oy oranından daha yüksekti. 
Lyon metropol bölgesini ve Auvergne'deki Türk topluluğunun bir kısmını (Clermont-Ferrand) içeren Auvergne-Rhône-Alpes (AURA) bölgesi, Erdoğan'ın birçok seçimde en çok oy aldığı bölge olarak sürekli olarak öne çıkmıştır. 2023 seçimlerinin ilk turunda, Auvergne-Rhône-Alpes'teki Türk vatandaşlarının %85'i Erdoğan'a oy verdi ve bu oran 2018'dekiyle aynı kaldı. Erdoğan'ın Fransa'da aldığı ortalama oy sayısından önemli ölçüde daha yüksek olan bu rakam, bu bölgede daha muhafazakar seçmenlerin yoğunlaştığını göstermektedir. 

Fransa Türk Federasyonu Resmi Sitesi
Fransa'da Yaşayan Türkler ile Röportaj 1984 yılında Ahmet İnsel ile röportaj

Gastarbeiter (Almanca telaffuz: [ˈɡastʔaʁˌbaɪ̯tɐ], 

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Alman ekonomisindeki mucizevi gelişimin ardından vasıfsız işgücüne olan ihtiyaç artmıştı. Özellikle montaj, otomobil endüstrisi, maden, şehir, bina ve atık temizliği alanlarındaki işgücü açığının giderek büyümesi ülkeye yabancı işçi göçünün kaçılmazlığını beraberinde getiriyordu.

İlk talep edilen konuk işçiler dönem ve sayısal itibarıyla 1955'ten itibaren sırasıyla İtalya, İspanya, Yugoslavya ve Yunanistan’dan gelmiştir. 
1960'tan itibaren Portekiz ve Türkiye’den de gelenler olmuştur. 1964'te Federal Almanya Cumhuriyeti, dönemin hassasiyetinde sayı olarak bir milyonuncu konuk işçisi olan bir Portekizliyi küçük bir motosiklet ile ödüllendirerek karşılamıştı.
Almanya’ya işçi göndermek için başvuran diğer ülkelerden olan Tunus, Fas, Güney Kore’den de sınırlı sayıda konuk işçi gelmiştir. Hasta bakıcı statüsünde işçi edinimi amacıyla da Filipinler ile anlaşma yapılmış ve arzın gerçekleşmesinden sonra başka talep olmamıştır.

İlk önce II. Dünya Savaşı’nın son yıllarında nasyonal sosyalist çalışmalar içerisinde ekonominin canlandırılması amacıyla yabancı sivil çalışma grupları için kullanılmıştır. Savaş esirleri veya toplama kamplarındaki nasyonal sosyalistlerin zorunlu çalışma programlarından uzak olarak değerlendirmeye alınmıştır.
Bunun yanında ayrıca Gastarbeitsnehmer (konuk işçi işvereni) adı altında yeni bir tanımlama da oluşmuştur. Genel bakışı açısından askeri zafer ve sivil yaşam soyutlaması yapılmış olsa da Federal Alman Çalışma Bakanlığı tarafından 1941’de yazılı bir açıklama yapılmıştır:
“Savaştan sonra da yabancıların Almanya’da istihdam edilmesi kaçınılmazdır. Önümüzdeki barış sürecinde ülke ekonomisinin ve sanayi gelişiminin gereğini yerine getirmesi açısından şimdiye kadar olanından daha fazla ihtiyaç vardır. 'Büyük Avrupa' ekonomisinin oluşumu bunu destekleyecektir. Kuşkusuz kıtalararası uzaklardan ek yabancı işgücünün içeriye alınması, karşılıklı bir güç değiş tokuşunu konuk işçi nazarında güçlendirecek ve daha ileriki yapılanmada halklar arasındaki anlayışın ve hoşgörünün gelişimine de yardımcı olacaktır.“
Yabancıların istihdamının sürekliliğine rağmen konuk işçi tanımı 1945'ten sonra genel tanımlamasında nasyonal sosyalizm ile olan bağını bir şekilde koparacaktı. Thomas Schiller’in tanımlamasıyla savaş sonrası kendi iradeleriyle yasal düzenlemeler kapsamında gelenler için “işçi göçü“nden bahsedilmesi gerekirken, “yabancı konuk işçi-ler“ halk arasında yavaş yavaş kabullenilecekti.
Yani kişi, Almanya'da belirlenmiş bir süre boyunca çalışacak olan (aslında) bir konuktu; kendisine ihtiyaç duyulmadığı andan itibaren de ülkesine geri dönecekti. Öte taraftan yine yalnız başına kavram olarak konukseverlik konuğun çalışmasını etik bulmazken, itiraz görebilecek tarafıyla ironik bir çağrışım hâlini alacak olan konuk işçi tanımlaması, gerek modern Alman kültüründe, gerekse konuk olarak gelen yabancı işçilerin yaşam sürekliğinde yeni hayatın ve yeni vatan arayışının rotasyonu olarak tarihsel bir trajedinin başlangıcı sayılacaktı.

1970'lerin başlangıcında konuk işçi adı altındaki adlandırma sosyologlar tarafından problemli bir kavram tanımlaması olarak değerlendirilmiştir. WDR televizyonu 1972'de bu kavramın daha anlaşılır ve döneme uygun tanımlamasının yapılması maksadıyla bir projenin öncülüğünü yapmıştır ve gelen 32.000 öngörünün içerisinde “yabancı işçiler“ tanımlamasının daha çok kullanıldığı tespit edilmiştir. Daha sonra bu tanımlama kavram olarak yerini “göçmen işçiler“e bırakmıştır ve günümüz Federal Almanya Cumhuriyeti’nde bu tanımlama yerini hâlâ korumaktadır.
1960'lı yıllarda göçmen işçiler genelde Almanların ancak yüksek saat ücretiyle çalışabilecekleri ve dolayısıyla reddettikleri işlerde çalışmak zorunda idiler.
Bu işler genelde endüstri alanlarında vasıfsız olarak gerçekleştirilebilinecek kirli, zor, akort ve vardiya sistemi ile yapılıyordu. İşverenler için bu perspektifte çalışacak ucuz işçinin nereden ve nasıl geldiği önemli değildi. Önemli olan produktif üretimin gerçekleşmesiydi. Ve çalışanların ucuz maliyeti finansal bir alternatif olarak yerini yıllarca korudu. Ancak 1973'teki petrol krizi göçmen işçi talebinin de sonu olmuştu.
Daha sonraki yıllarda göçmen işçiler, ülkelerinde kalan yaşamsal erekselliğin sorunsallığını beraberinde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin yabancıların ülkeye entegrasyon modelinde taşıyor olacaktı. Yani çocuklarıyla. Bunun adı da “göçmen aileler, generasyon ve entegrasyon sorunu“dur.
Günümüzde Rusya'da kullanılan Gastarbeiter (Гастарбайтер) terimi eski Sovyetler Cumhuriyeti'nden gelen ve genelde Moskova ve Sankt-Peterburg'da iş arayan işçileri tanımlamak üzere kullanılmaktadır. Bu işçiler genel olarak Ukrayna, Moldova, Ermenistan, Tacikistan ve Özbekistan'dan gelmektedir.

Aytac Eryilmaz, Mathilde Jamin (Hg.): Fremde Heimat - eine Geschichte der Einwanderung aus der Türkei, Essen 1998. ISBN 3-88474-653-7
Ulrich Herbert: Geschichte der Ausländerpolitik in Deutschland. Saisonarbeiter, Zwangsarbeiter, Gastarbeiter, Flüchtlinge. München 2001. ISBN 3-406-47477-2
Karin Hunn: „Nächstes Jahr kehren wir zurück...“. Die Geschichte der türkischen „Gastarbeiter“ in der Bundesrepublik, Wallstein Verlag: Göttingen 2005, 598 S., ISBN 3-89244-945-7
Heike Knortz: Diplomatische Tauschgeschäfte. “Gastarbeiter” in der westdeutschen Diplomatie und Beschäftigungspolitik 1953-1973. Böhlau Verlag, Köln 2008

Alman Elçiliği: Alman vatandaşlık ve yurttaşlık hakları reformu15 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gent (Felemenkçe: Gent, Fransızca: Gand), Belçika'nın Flaman Bölgesi'nde bir şehir ve belediyedir. Doğu Flandre eyaletinin başkenti ve en büyük şehri olup, Brüksel ve Anvers'ten sonra ülkenin üçüncü büyük şehridir. Bir liman ve üniversite şehridir.
Şehir başlangıçta Schelde ve Leie nehirlerinin birleştiği yerde bir yerleşim yeri olarak kurulmuştur. Geç Orta Çağ'da Gent, 1300 yılında yaklaşık 50.000 nüfusuyla Kuzey Avrupa'nın en büyük ve en zengin şehirlerinden biri haline geldi. 16. yüzyılın sonlarından sonra Gent daha az önemli bir şehir haline geldi ve bu da son derece iyi korunmuş bir tarihi merkeze sahip olmasına ve Gent'i popüler bir turistik yer haline getirmesine yol açtı.
Belediye, Gent şehrini ve çevresindeki Afsnee, Desteldonk, Drongen, Gentbrugge, Ledeberg, Mariakerke, Mendonk, Oostakker, Sint-Amandsberg, Sint-Denijs-Westrem, Sint-Kruis-Winkel, Wondelgem ve Zwijnaarde banliyölerinden oluşur. 2024 yılı sonu itibarıyla 270.473 nüfusuyla Gent, nüfus bakımından Belçika'nın ikinci büyük belediyesidir. Dış banliyö bölgesi de dahil olmak üzere metropol alanı, 1.205km²'lik (465 mil kare) bir alanı kapsıyor ve 1 Ocak 2018 itibarıyla toplam 560.522 nüfusa sahipti; bu, onu Belçika'nın en kalabalık dördüncü bölgesi olarak sıralıyor.
On gün süren Gent Festivali (Gentse Feesten) her yıl düzenleniyor ve yaklaşık 1-1,5 milyon ziyaretçi tarafından ziyaret ediliyor.

Gent bölgesinin ilk yerleşim izleri Romalılara kadar uzanır. Romalılar, bugünkü Belçika topraklarını M.Ö. 1. yüzyılda işgal ettiklerinde bu bölgeyi "Ganda" adıyla adlandırdılar. Bu isim, Gent'in eski Flamanca kökenlerinden gelir ve “iki nehrin birleştiği yer” anlamındadır. Şehrin içinden geçen Lys ve Scheldt nehirlerinin birleşiminde yer alması, Roma döneminde bölgenin stratejik olarak önemli bir konuma sahip olmasını sağladı. Bu dönemde ticaret ve ulaşım yollarının kesiştiği bir merkez olan Gent, antik çağlardan itibaren yerleşim için cazip bir nokta haline gelmiştir.

Gent'in asıl gelişimi Orta Çağ'da başlamıştır. 7. yüzyılda Saint Amandus adlı bir rahibin Lys ve Scheldt nehirlerinin birleştiği bölgede kurduğu manastır, Gent'in ilk dini merkezi olarak bilinir. Manastırın çevresinde gelişmeye başlayan Gent, kısa sürede zengin bir ticaret kenti haline gelmiştir. Özellikle yün ticareti, 11. yüzyıldan itibaren Gent'i Avrupa'nın önde gelen tekstil merkezlerinden biri haline getirmiştir. İngiltere'den ithal edilen yüksek kaliteli yün, Gent'te dokunur ve tüm Avrupa'ya satılırdı.

13. ve 14. yüzyıllarda Gent, Flandre bölgesinin ekonomik ve politik merkezi haline geldi. O dönemde şehir, yaklaşık 60.000 kişilik bir nüfusa sahipti ve bu büyüklük, Gent'i o dönem Avrupa'nın en büyük şehirlerinden biri yapıyordu. Zenginliğin artmasıyla birlikte, Gent'te görkemli yapılar ve devasa kiliseler inşa edildi. Saint Bavo Katedrali ve Gravensteen Kalesi bu dönemde inşa edilmiş olup şehrin mimari mirasının temel taşları arasındadır.
Gent, ayrıca özgürlükçü bir politik yapıya sahipti. Şehir, o dönemde "Halk Meclisi" olarak bilinen ve aristokratların değil, şehirdeki zanaatkarlar ve tüccarların etkili olduğu bir meclis tarafından yönetilirdi. Bu yönetim biçimi, Gent'in bölgedeki diğer şehirlerden farklı olarak halk tarafından yönetilmesine olanak tanıdı.

14. yüzyıl, Gent için ekonomik ve politik çalkantıların yaşandığı bir dönem oldu. Bu dönemde şehir, özellikle İngiltere ile ticari ilişkilerin bozulması nedeniyle ciddi bir ekonomik kriz yaşadı. İngiltere, Yüz Yıl Savaşları sırasında Flandre şehirlerine yün ihracatını kesti ve Gent gibi şehirler ekonomik olarak zor duruma düştü. Buna karşılık Gent, Fransa ile ilişkilerini güçlendirdi, ancak bu durum şehir içinde siyasi gerilimleri artırdı. Gent halkı, Fransa Kralı'nın Flandre üzerindeki etkisine karşı direnişe geçti ve bağımsızlıklarını savunmak için sayısız isyana katıldı.
15. yüzyılda Gent, Burgonya Dükalığı'nın bir parçası haline geldi. Burgonya Dükalığı, o dönemde Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biriydi ve Flandre şehirlerine büyük yatırımlar yapıyordu. Ancak Gent halkı, Burgonya yönetimine karşı sıklıkla ayaklanmış ve özerkliklerini korumak için savaşmıştır. 1453 yılında Gent halkı, Burgonya Dükü III. Filip’e karşı büyük bir isyan başlatmış, ancak “Gavere Savaşı” olarak bilinen bu savaşta yenilmiştir. Bu yenilgi, Gent'in politik özerkliğinin sona ermesine ve Burgonya Dükalığı'na daha fazla bağımlı hale gelmesine neden olmuştur.

16. yüzyılda Gent, Avrupa'da yayılan Protestan Reformu'ndan etkilenmiştir. Şehirde birçok kişi Katolik Kilisesi'ne karşı çıkan reform hareketlerine katılmıştır. Protestan Reformu'nun etkisiyle şehirde çok sayıda kilise ve manastır Protestanlara geçmiş, Katolikler ve Protestanlar arasındaki gerilim artmıştır. 1566'da Gent halkı, İspanyol Katolik yönetimine karşı isyan etti. İspanya Kralı II. Felipe, Gent ve diğer Flandre şehirlerindeki Protestan isyanlarını bastırmak için çok sayıda askeri kuvvet gönderdi.
1576 yılında Gent, diğer Flandre şehirleri ile birlikte İspanyol birliklerine karşı “Gent Barışı” olarak bilinen bir anlaşma yaptı. Ancak bu barış anlaşması uzun süreli olmadı ve şehir kısa süre sonra tekrar İspanyol yönetimine geçti. 1584'te Gent, İspanya'ya tamamen teslim oldu ve Katolik inancının yeniden güçlenmesi sağlandı. Bu dönem, Gent'in ekonomik ve kültürel olarak düşüşe geçmesine neden oldu.

17. yüzyıl boyunca Gent, önce İspanyol ardından Avusturya Habsburglarının yönetimi altında kaldı. Bu dönemde şehir, önceki asırlara kıyasla oldukça durgun bir ekonomik dönem geçirdi. Şehirdeki ticaret ve sanayi faaliyetleri azalmış, Orta Çağ'daki görkemini kaybetmiştir. Ancak Gent, Avusturya yönetimi altında bazı yenilikler ve altyapı çalışmalarıyla yavaş yavaş modernleşmeye başladı.18. yüzyılın sonlarına doğru, Fransız Devrimi'nin etkileri Gent'e kadar ulaştı. 1795 yılında Fransa, Belçika'yı işgal etti ve Gent, Fransız yönetimine geçti. Fransızlar, Gent'teki manastırları ve kiliseleri kamulaştırdı ve Katolik Kilisesi'nin gücünü sınırladı. Fransız yönetimi altında Gent, modern bir idari sistemle tanıştı ve sanayi devriminin etkileri bu dönemde hissedilmeye başlandı.

19. yüzyıl, Gent'in yeniden doğuş dönemi olarak bilinir. Sanayi Devrimi ile birlikte Gent, Avrupa'nın en önemli sanayi merkezlerinden biri haline geldi. Özellikle tekstil sektörü yeniden canlanmış, bu dönemde çok sayıda fabrika kurulmuştur. Gent'in kanalları, nehir taşımacılığı için genişletilmiş ve şehrin limanı, Belçika'nın ana ticaret merkezlerinden biri haline gelmiştir.
1817 yılında Gent Üniversitesi'nin kurulması, şehrin eğitim ve bilim alanında gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. 19. yüzyıl boyunca Gent, Belçika Krallığı'nın önde gelen sanayi ve kültür şehirlerinden biri olmuştur. Gent, bu dönemde aynı zamanda birçok sosyal hareketin de merkezi olmuş, işçi hakları ve demokratik reformlar için mücadele eden işçi sınıfı hareketleri burada güçlenmiştir.

20. yüzyılda Gent, iki dünya savaşından etkilenmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Belçika'nın çoğu bölgesi gibi Gent de Alman işgali altındaydı, ancak şehirde büyük yıkımlar yaşanmamıştır. II. Dünya Savaşı sırasında ise Gent, Almanya tarafından tekrar işgal edildi, ancak şehir ciddi hasar görmeden savaşı atlattı.
Savaş sonrasında Gent, sanayileşmenin yanı sıra eğitim ve kültürel alanlarda da gelişme göstermiştir. 1960'lardan itibaren Gent Üniversitesi genişletilmiş ve şehre çok sayıda öğrenci ve araştırmacı çekmiştir. Bu dönemde şehir, Belçika'nın önde gelen kültürel ve akademik merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Bugün Gent, turizm, kültür, eğitim ve biyoteknoloji gibi alanlarda Belçika'nın en önemli şehirlerinden biridir. Modern bir ulaşım ağı, geniş üniversite kampüsleri, tarihi yapılar ve zengin kültürel etkinlikleriyle Avrupa'nın en canlı şehirlerinden biri olarak bilinmektedir. Orta Çağ'daki zenginliğini ve tarihi mirasını koruyarak, modern bir şehir olarak gelişimini sürdürmektedir.

10. yüzyılda Gent, Honte (günümüz Batı Schelde'si) ile açık bir bağlantıya sahipti; o zamanlar bu su yolu "Heidezee" olarak da biliniyordu. Bu bağlantı, Burggravenstroom (Fransızca: Le Torrent des Châtelains) su yolu aracılığıyla sağlanıyordu ve Kluizen ile Ertvelde'nin yanından geçerek üç kola ayrılıyordu. İki dal Boekhoute ve Assenede'de Braakman'a ulaşırken, üçüncü dal ise eski bir Durme koluyla bağlantı kurarak Honte'ye dökülüyordu. Bu son bağlantı, küçük deniz taşımacılığı için kullanılabilecek bir su yolu işlevi görüyordu.
11. ve 13. yüzyıllarda Gent, Braakman ile olan bağlantısını kum dolması nedeniyle kaybetti ve daha sonra 1402'de Landdijk ya da Graaf Jansdijk'in inşasıyla bu bağlantı tamamen kapandı. Ancak, Assenede yakınlarında başlayıp Gent'e giden su yolları inşa edildi veya iyileştirildi. Bunlardan biri Schipgracht'tır (bu su yolu, 15. yüzyılın sonlarına doğru Burgervaartstroom adını almıştır). Schipgracht, Gent'i Ertvelde ile Meulestede, Langerbrugge, Kerkbrugge, Wippelgem ve Kluizen ile birleştiriyordu. Diğer su yolu ise "De Waterganc"tır; bu, Assenede’nin bir dış mahallesi olan (daha sonra Zelzate) Rodenhuize’ye kadar uzanıyordu. Burada, eski Durme’nin kanallara alınması yeterli olmuştur.
Gent için önemli bir su yolu, Lieve’dir. Lieve, 1251 ve 1269 yılları arasında kazılmış ve Gent ile Kuzey Denizi arasında ilk yapay su bağlantısını oluşturmuştur. 45 km boyunca, Damme'den başlayarak Zwin'e dökülmekte, Gent'te ise Leie nehrine, Gravensteen yakınlarında akmaktaydı.
1547’de, Honte ile bağlantı kurmak için Sassevaart kazılmıştır. Bu su yolu daha sonra kum dolması nedeniyle kullanılmaz hale gelmiş ve 1823'te yeniden kazılarak uzatılmıştır. Bugünkü haliyle Sassevaart, mevcut Kanaal Gent-Terneuzen'i oluşturur.
Diğer su yolları arasında Leie, Gent-Brugge kanalı ya da Brugse Vaart, Ringvaart ve Coupure bulunmaktadır.
Gent, Tarihi Şehir Merkezlerinde Su Projesi'ne katılmaktadır. Nederschelde ve Leie ile Schelde'nin birleşim yeri, Portus Ganda bölgesinde restore edilmiştir.

1965 ve 1977 birleşmelerinden bu yana Gent aşağıdaki alt belediyelerden oluşmuştur:

Gent belediyesi çok sayı

Girit Türkleri (Yunanca: Τουρκοκρητικοί veya Τουρκοκρήτες, Tourkokritikí veya Tourkokrítes, Türkçe: Giritli, Girit Türkleri veya Giritli Türkler, Arapça: أتراك كريت‎), Girit adasının Müslüman sakinleriydi. Osmanlı öncesi  ada halkından İslamiyet'e geçenlerin bir kısmı 19. yüzyıl başında Yunan milliyetçiliği akımlarının etkisinde kalarak Hristiyanlığa geri dönmüş (irtidad), Girit Türkleri toplumunun dışına çıkmışlar, Müslüman kalanlar ise Türk kimliğini benimseyerek kendilerine Türk demişlerdir.
Giritli Türkleri, 17. yüzyılda Osmanlıların Girit'i fethinden sonra İslam'a geçen etnik Yunanlılar ile adaya yerleştirilen Türklerin karışımından oluşan melez bir toplumdu. Avrupalı gezginlerin hesapları, Girit'teki 'Türklerin' çoğunlukla Türk kökenli olmadığını, ancak Ortodoksluktan dönen Giritliler olduğunu belirtiyor.Bu toplumun 19. yüzyıl sonlarında başlayan ve Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile tamamlanan Anadolu'ya (veya komşu coğrafyalara) göç hareketinin günümüze uzanan bireyleri Girit Türkleridir. Girit Türklerinin Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile Türkiye'ye gelenleri ağırlıklı olarak Çukurova, Ayvalık, İzmir, Bodrum, Side, Mudanya, Adana ve Mersin'e yerleşmişlerdir. Ayvalık ve Alibey/Cunda adasında hâlen nüfus çoğunluğunu teşkil eden Giritliler arasında Yunancanın Girit lehçesi de günümüze dek kullanılmaktadır.
Göç hareketi üç dalga hâlinde cereyan etmiştir. İlk dalga 19. yüzyıl sonlarında, adada Osmanlı hâkimiyetinin zayıflamasıyla Anadolu'ya dönmeyi tercih edenler ve özellikle de adanın doğu kısmında 1897'de cereyan eden "toplu katliamlar"dan (terim olayların görgü şahidi olan İngiliz gazeteci-yazar Henry Noel Brailsford'a ait; "wholescale massacre" ) kaçabilenlerdir. İkinci dalga, yapısında adanın Türk-Müslüman azınlığı için temel haklar barındıran Girit Cumhuriyeti'nin (1896-1908) Osmanlı Devleti'nde II. Meşrutiyet'in ilanını takip eden dönemdeki otorite boşluğunu fırsat bilerek bir oldubitti ile Yunanistan'a bağlanması ile ayrılmak durumunda kalanlardır. Üçüncü ve son dalga ise, Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ile dönmüştür.

Müslüman Yunanlar
Türk
Türk halkları
Türk azınlıklar
Türk dilleri

Türk diasporası (yurt dışında yaşayan Türkler ya da gurbetçi Türkler), Türkiye'den ve eski Türk (Osmanlı) topraklarından dışarı göç etmiş Türklerin dünyadaki tahmini nüfusunu anlatmak için kullanılan terimdir. Türkiye dışındaki ülkelerde yaşayan Türkler iki grupta özetlenebilir:

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra sınırların dışında kalanlar (Türk azınlıklar)
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra diğer ülkelere göç edenler (Türk diasporası)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 66'da vatandaşlık şu şekilde tanımlanmıştır:

Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk'tür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.
 "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 66" .

Bu hesaplamalara Türkiye'de ya da daha önceden Osmanlı bölgesi olan Irak, Suriye, Bulgaristan, Kıbrıs, Yunanistan, Makedonya ve Kosova'da yaşayan insanlar dahil edilmemiştir.

Güney Karolina Türkleri, 19. yüzyılda Güney Carolina Sumter County bölgesinde yaşayan bir topluluktu. 20. yüzyılın başlarında, bu topluluğun esas olarak Amerika yerlileri ile karışmış Türklerden oluştuğu düşünülüyordu. Yanlışlıkla Charleston'da yaşayan, bir 'özgür siyahi melez' ailesiyle ilişkilendirildiler.
Sumter şehrinin vergi tahsildarı, Güney Karolina Renkli Nüfus Komitesine gönderdiği, '7 Aralık 1858 tarihli dilekçesinde, Sumter'da ikamet eden "Mısırlı ve Kızılderili torunları"nın "Özgür siyahlar, melez ve karışıklar" olarak mı, yoksa beyaz ırkından biriler olarak mı mükellef olacağını sordu. 20. yüzyılın sonlarından beri, bu topluluğun muhtemelen beyazlar ve özgür, köleleştirilmiş ya da işçi kölesi olarak getirilen Afrikalılar veya Afrikalı-Amerikalılardan oluşan grupların torunları olduğu görüşü yaygın olarak benimsendi.

Melez olan bu topluluğun atalarının General Thomas Sumter altında "keşif" alayı olarak hizmet veren askerler olarak atıfta bulunulur; ancak Sumter'ın keşifçi olarak yararlandığı kimseler hakkında mevcut tek bilgi, bu amaç için sık sık Catawba Kızılderililerinin hizmetinden yararlanmış olması yönündedir. Daha önce komutasında hizmet veren bu Kızılderililerin onu "sık sık ziyaret" ettiği ifade edilir. Amerikan İhtilalinden sonra General Thomas Sumter'in Scott ve Joseph Benenhaley'ye (esas soyadının Ben Ali olduğuna inanılıyor) kendi çiftliğin yakınında toprak verdiği bilinir. 1850'lerde ve 1860'larda, "Türk" topluluğunun bazı üyeleri, Catawba kabilesinden Kızılderili kökenli olduklarını iddia ederek Sumter Yerel Mahkemesine dilekçe sundu.
1880'lerin sonlarında hevesli bir yerel tarihçi olan McDonald Furman, Sumter'in melez aileleri hakkında çok sayıda makale yayınladı. Furman, kökenlerini "önemli oranda Kızılderili" olarak nitelendirdi ve topluluğun "Catawba Kızılderililerinden" geldiğini söyledi. Güney Karolina Türkleri arasında günümüzde Benenhaley, Oxendine, Scott, Hood, Buckner, Lowery, Goins ve Ray gibi soyadları yaygın. Bu soyadlarından bazıları Meluncan ve Brass Ankles olarak bilinen melez birer topluluğun mensuplarında da görülür. Şecere kayıtları, atalarının birçoğunun Amerika yerlileri ile evlendiğini göstermektedir.

Meluncan
Pirinç Ayak Bilekleri

Ray, Celeste; Thomas, Jr., James G. (2007). The New Encyclopedia of Southern Culture. Jackson: University of Mississippi Press.
Trillin (8 Mart 1969). "U.S. Journal: Sumter County, S.C. Turks". The New Yorker. s. 104. 19 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Şubat 2020. 
Hill, S. Pony (2012). Strangers In Their Own Land: South Carolina's State Tribes. Columbia: BackInTyme Press.

Hollanda'daki Türkler Hollanda'da yaşayan Türk etnik kökenlileri ifade eder. Ülkedeki en büyük etnik azınlık grubunu oluştururlar. Hollandalı Türklerin çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti'nden gelmektedir; ancak, Türk azınlıklardan Osmanlı sonrası modern ulus devletlerden Hollanda'ya da göç olmuştur. Özellikle etnik Türk toplulukları, Balkanlar'dan (örneğin Bulgaristan, Yunanistan, Kosova, Kuzey Makedonya ve Romanya), Kıbrıs adasından ve Levant'ın diğer bölgelerinden (özellikle Irak) Hollanda'ya gelmiştir. Daha yakın zamanlarda, Avrupa göçmen krizi sırasında, Suriye ve Kosova'dan Türk azınlıklar da Hollanda'ya geldi. Ayrıca Türk diasporasından Hollanda'ya göç olmuştur; çok sayıda Türk-Belçikalı ve Türk-Alman vatandaşı Belçikalı ve Alman vatandaşı olarak Hollanda'ya geldi.
Hollanda'daki yabancılar Felemenkçe olarak öncelikle yabancı misafir işçi (Gastarbeider) olarak adlandırılmışlardır. Hollanda toplumu, Hollanda'ya işçi alımı ile gelen insanları sadece iş için gelen misafirler olarak görmüşlerdir. Bugün küreselleşmenin etkisiyle ve de buna bağlı olarak sosyal anlayışın gelişmesiyle "yabancı uyruklu" (Allochtoon) veya "Türk Hollandalılar" (Turkse Nederlanders) olarak adlandırılmaktadırlar.

1960 ve sonrasında iş bulmak amacıyla Hollanda'ya giden Türklerin sayıları günümüze dek katlanarak artmış ve şu anda Hollanda Türkleri 3. nesle ulaşmıştır. Hollanda Türkleri heterojen bir gruptur. Türk Devleti bütün vatandaşlarını Türk olarak tanımladığı için, bu tanım içinde bazı farklı etnik kimlikleri de barındırır. Ancak bu grubun hemen hemen hepsi Türkçeyi ana dil olarak konuşur. Hollanda'da, Kıbrıs, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Balkanlar'dan giden, bu ülkelerin vatandaşlığında olan Türk kökenliler de bulunur.
Resmî veriye göre 1 Ocak 2020 tarihi itibarıyla Hollanda'da  416.864 Türk asıllı Hollanda vatandaşı yaşamaktadır.

Türkler Hollanda'da hemen hemen her önemli şehirde yoğun olarak yaşamakta olup, özellikle sanayi merkezlerinde Türk nüfusu daha fazladır. Rotterdam, Lahey, Amsterdam, Utrecht, Deventer, Almelo ve Haarlem Türk azınlığın yaşadığı Hollanda şehirlerinin başlıcalarıdır.

Hollanda'da yaşayan Türklerin çoğu müslümandır. Heterojen bir grup olduklarι için mezhep farklılıkları bulunmaktadır. Nüfusları on bini aşan Azerbaycan Türkleri genelde Şii mezhebine bağlıdır.
Din ve camii Hollanda'da yaşayan Türk toplumu için önemli bir rol oynamaktadır. Ülkede çeşitli islami vakıflar ve dernekler vardır. Bunların aralarında en büyüğü Hollanda Diyanet Vakfı'dır. Diyanetin yanı sıra Süleymancılar, Menzilciler ve Millî Görüş cemaatleri binlerce üyeye ve sempatizana sahiptir.
Almanya'da daha aktif olan Alevi toplumu, Hollanda'da da bulunmaktadır ve çeşitli şehirlerdeki birçok cemevi ile güçlü bir organizasyon kurmuştur.

1 Ağustos 2004 tarihinde, okullarda çocuklara Türkçe dersinin verilmesi yasaklandı.

Hollanda'da Türkler aktif siyasette büyük ölçüde yer almaktadır. 2017 Hollanda genel seçimlerinden beri mecliste 7 Türk kökenli milletvekilleri vardır: Tunahan Kuzu, Selçuk Öztürk (DENK), Nevin Özütok (Yeşiller), Dilan Yeşilgöz-Zegerius, Sadet Karabulut, Mahir Alkaya, Cem Laçin (Sosyalist Partisi). Senatoda Türk asıllı vekil yoktur.
Hollanda Türkleri, Hollanda siyaseti, medyası, ticareti vs. üzerinde fazlaca etkiye sahiptir. Türkler, ülkede Çinlilerden sonra en fazla sayıda işyerine sahiptir.
Türkiye'nin Hollanda Türkleri üzerinde ciddi bir stratejisinin bulunduğu söylenemez. Düne kadar Hollanda Türkleri sadece işçi olarak görülmüş ve getirdikleri döviz üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda işçiler kendi sorunlarını çözmek zorunda kalmışlar, daha doğrusu sorunları ile baş başa bırakılmışlardır. İşçi dövizleri uzun yıllar Türkiye'nin döviz ihtiyacını karşılamıştır.

turks.nl 21 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
hababam.nl 24 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hollanda-Türkiye ilişkileri
Avrupa'daki Türkler

İmperia, kuzey-batı İtalya'nın Ligurya bölgesinde kendi adını taşıyan İmperia ilinin merkezi Ligurya Denizi sahilinde bir yerleşim merkezi ve bir komündür. Imperia'nın yüzölçümü 1,545 km²'dir.

Bu şehir İmperia Nehri'nin ağzında üç kısımdan kurulmuştur; Porto Maurizio ve Oneglia.
Porto Maurizio İmperia Nehrin batısında korunaklı bir yarımadada antik Romalılar tarafından Portus Maurici adıyla kurulduğu belirtilmektedir. M.S 6. yüzyılda Bizans İdaresine geçti. Orta Çağlarda bu şehir bir dönem Benediktinlerin idaresinde "Bağımsız Şehir" olarak idare edilmiş; sonra 11. yüzyılda Torino Kontları ve sonra Klavesanalar eline geçmiştir. 1288 civarında Cenova'da bulunan Ceneviz Cumhuriyeti'ne satılmıştır. 1354'te batı Riveyara'da Ceneviz idaresinin merkezi oldu. Bundan sonra Fransa, Milano Düklüğü ve İspanya arasında el değiştirdi. Şehir bu dönemlerde Akdeniz havzasında üretip sattığı zeytinyağı ile ticareti dolayısıyla çok tanınmıştı ve şehir zenginleri şehri konaklarla donattılar. Fransız Devrimi sonlarında ve Napolyon Bonapart hükûmetleri ve imparatorluğu dönemlerinde Fransa tarafından bir departman (Mont-Blanc Departmanı) olarak idare edildi. 1814'te Viyana Kongresi ile Savoya Dükleri de olan Sardinya-Piemonte Krallığı'na verildi. Bu Krallık 1870'te İtalya'yı birleştirince İtalya Krallığına bağlandı.
Oneglia ise İmperia Nehri doğusunda Castevecchio tepesinde antik Romalılar Galya'ya gelmeden Pagus Unelia olarak kuruldu. Antik Romalılara döneminde Liguri'de bir "opida" idi ve etrafında yerleşkeler kurmuştu. Modern Oneglia şimdiki ovalık konumunda M.S 935'te kuruldu. Araplar tarafından bir müddet ele geçirildi. 1100'de Katolik Albenga diakozluğunun bir parçası idi. 128-98'de Genovalı Oneglia servetli ve nüfuzlu aile olan Dorialara eline geçti. Ünlü amiral Anadero (1466-1560) bu kasabada doğup çocukluğunu bu kasabada geçirmiştir. 1576'da Doria ailesi bu kasabayı Savoy Dükü'ne sattılar. Bundan sonra İtalya'nın birleştirilmesine kadar Oneglia etrafı Ceneviz Cumhuriyeti ve bu devleti eline geçirenlerin arazileri ile sarılmış bir Savoya Dükalığı'nın arazisi olarak kaldı. Fakat Savoy Düklerinin savaşlarında devamlı hücumlara uğradı. 1614'te ve 1649'da İspanyollar; 1672'de Cenevizlilerin eline geçti; 1692'de bir Fransız donanma filosunu hücumuna hedef oldu; 1766-1756'da İspanyollar eline geçti; 1792'de Fransız donanması tarafından topa tutulup yakıldı. "Fransız Devrimi" ile 1792-1815 döneminde Fransa'nın Savoie Dükalığı eline alması nedeniyle Fransız idaresine geçti ve "Mont-Blanc Departman" olarak idare edildi. Viyana Kongresi ile bütün eski Savoya dükalığı arazileri hem Savoie Dükası hem de aynı zamanda Sardinya-Piemonte Kralı olan hanedana verildi.
Bu şehirde 1846'da o zamana göre modern stilde çok büyük bir büyük güvenlikli hapishane yapıldı. Bu hapishanenin alanı o zamanki şehri alanından büyük idi. Bütün İtalya'da bu hapishane dolayısıyla şehrin adı kötüye çıktı.
Bu hanedan uzun süren uğraşlardan sonra 1870'te İtalya'yı birleştirip İtalya Krallığı'nın Kralı oldu.
1923'te Porto Maurizio ve Öneglia şehirleri idari bakımdan birleştirildi ve tek bir Imperia komünü kuruldu. Bundan sonra idari bakımdan tek bir Imperia şehri olamasına rağmen halk tarafından hala da iki ayrı şehir olarak görülmeye devam etmektedir.

Imperia şehri Ligurya Denizi'ne kavuşan Imperia Nehrinin hemen ağzında nehrinin iki yakasında tarihsel olarak değişik isimli, Porto Maurizio ve Öneglia olarak kurulmuştur.
Porto Maurizio nehrin batı yakasında bulunan bir yarımada üzerindedir ve batı sahiline de uzantı gösterir. 13. yüzyıldan itibaren Ceneviz Cumhuriyeti'nin elinde bulunmuştur. Günümüzde şehrin bu kısmı dar ve kavisli ("carrugi" adı verilen) eski sokakları ile pitöresk bir hava sağlamakta ve çok sayıda turist çekmektedir. Genel olarak bu semt şehrin daha zengin semti olduğu kabul edilmektedir.
Oneglia (Ligurya lehçesi ile:İnéja) Impero Nehrinin doğusunda bulunan nehrin getirdiği aliviyum ovasında kurulmuştur. Oneglia günümüzde yenileştirilen limanı ile Imperia'nın daha modern ve sanayileşmiş kısmıdır. Oneglia'nın merkezi Dante Meydanındadır ve bu meydandan şehrin diğer ana yolları yayılır.

Belediye sınırları içinde Imperia şehri nüfusu (31.08.2017 itibarıyla) 42,328 kişi olup nüfus yoğunluğu 932.75 kişi/km² olur. Imperia'nın nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda nüfus sayımları verilerine göre gelişmesi şu gösterimden izlenebilir:
Kişi

İmperia'nın şu komünlerle sınırları bulunur: Civezza, Diano Arentino, Diano Castello, Diano Marina, Dolcedo, Pontedaşsıo, San Lorenzo al Mare, Vasia

İmperia şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Newport, Rhode Island, Amerika Birleşik Devletleri
 Rosario, Arjantin
 Friedrichshafen, Almanya

Ligurya
İmperia ili

İmperia belediyesi resmi websitesi6 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İtalyanca)

Innere Stadt (Almanca telaffuz: [ˈɪnəʀə ʃtat]) (Die Altstadt), Viyana'nın 1. ilçesi. Merkez İlçe. Aynı zamanda tarihi kent merkezi. 1850 yılında Viyana'nın ilçelerinin belirlenmesine kadar Viyana sözcüğü bu bölgeyi ifade etmekteydi.
İlçe geleneksel olarak dört semte ayrılmıştır: Stubenviertel (Kuzey Doğu), Kärntner Viertel (Güneydoğu), Widmerviertel (Güney Batı), Schottenviertel (Kuzey Batı).
İlçe 100.745 çalışanı, şirket merkezleri ve turistik bölgeleriyle kentin en önemli iş merkezidir.
2001 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

1. Bölge Viyana kentinin tam merkezinde bulunmaktadır. İlçeyi kuzey doğudan Leopoldstadt, doğudan Landstraße, güneyden Wieden ve Mariahilf, batıdan Neubau ve Josefstadt, kuzeydense Alsergrund ilçeleri çevreler.

1. Bölge kentin ekonomik olarak en gelişmiş bölgesi olmasına karşın, kentin en düşük nüfuslu bölgesidir. Bölgede yaşayan yabancı ülke vatandaşlarının oranı % 15, 5 ile kent ortalamasının yaklaşık % 2 altındadır. Almancanın yanı sıra bölgede en sık rastlanan yabancı diller Sırpça, Macarca ve Hırvatçadır. Sağdaki tabloda yıllara göre kentin nüfus değişimi görülmektedir.
Merkez İlçe'deki konuşulan diller
Almanca %79,0
Sırpça %4,0
Macarca 1,8 %
Hırvatça 1,4 %
Diğer diller 14,3 %
Merkez İlçe'deki dinler
Roma Katolik %51,3
mezhepsiz %22,7
Protestan %6,6
Ortodoksluk %5,1
Musevîlik % 3,3
İslam % 2,0

Merkez İlçe II. Dünya Savaşından sonra Avusturya Halk Partisinin kalesi ve her zaman seçimlerde en çok oy alan parti olmuştur.
Bir zamanlar Merkez İlçe'de, Liberal Forum'un seçim sonuçları ortalamanın üstündedir.
İlçe Meclisindeki sandalye dağılımı
SPÖ 10
Yeşiller 8
ÖVP 16
FPÖ 4
Diğer 2

Stephansdom - Aziz Stefan Katedrali
Hofburg - Eski İmparatorluk Sarayı günümüzde ise Avusturya Cumhurbaşkanlık Sarayı.
Staatsoper - Opere Binası
Burgtheater - Tiyatro Binası
Rathaus - Viyana Eyalet Meclisi
Minoritenkirche - Minoriten Kilisesi
Peterskirche - Peter Kilisesi
Die Kirche Maria am Gestade - Gotik tarzda 9. yüzyıl yapılmış bir kilise.
Kunsthistorisches Museum - Modern Sanatlar Müzesi
Naturhistorisches Museum - Doğal Sanatlar Müzesi
Albertina - Albertina Müzesi
Secession - Jugendstil tarzda bir sanat evi.
Hoher Markt - Innere Stadt'daki görülmesi gereken güzel ve renkli alışveriş caddelerinden biri.
Der Donnerbrunnen - Neue Markt caddesinde.
Stadttempel - Viyana'da Kristallnacht gecesinde tahrip edilmekten kurtulmuş tek Sinagog, Seitenstettengasse 4 numarada.
Graben ve Viyana Veba Sütunu
Aziz Mikâil Kilisesi

Merkez İlçe - Innerestadt (Almanca)

Irak Türkmenleri ya da Irak Türkleri (Arapça: تركمان العراق; Türkçe: Irak Türkleri) Irak'ın üçüncü büyük etnik grubudur. Türk kökenlidirler ve çoğunlukla Türk mirasına ve kimliğine bağlıdırlar. Irak'a Türk göçü 1055 yılında Büyük Selçuklu'nun bölgedeki fethiyle başlarken, bugün Irak Türkmenlerinin çoğu, 1535-1919 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimi sırasında Anadolu'dan Irak'a getirilen Osmanlı askerlerinin, tüccarlarının ve memurlarının torunlarıdır. Irak Türkmenleri, Bulgaristan, Kıbrıs, Yunanistan ve Suriye de dahil olmak üzere Osmanlı sonrası diğer modern ulus devletlerdeki Türk topluluklarının yanı sıra Türkiye'deki Türk halkıyla yakın kültürel, tarihi, dilsel ve dini bağları paylaşmakta; bu nedenle kendilerini Türkmenistan ve Orta Asya Türkmenleriyle özdeşleştirmemektedirler.

20. yüzyılın ortalarından önce Irak'taki Türkmenler sadece "Türkler" olarak biliniyordu. Ancak 14 Temmuz 1958 askerî darbesinden sonra, iktidardaki askerî cunta "Türkmen" adını takdim etti. Iraklı Türkmen akademisyen Profesör Suphi Saatçi'ye göre "Irak hükûmetinin siyasi hedefi Irak Türkmeni'ni Anadolu'daki diğer Türklerden ayırmaktı, tıpkı Yunan hükûmetinin ülkede yaşayan Türkler için "Müslüman azınlık" adını kullanması gibi. Buna rağmen, Irak'taki Türklere dayatılan şartlar dirençle karşılanmadı, çünkü "Türkmen" kelimesi tarihsel olarak, İslam'ı kabul etmiş ve Orta Asya'dan Orta Doğu'ya doğru batıya göç etmiş Oğuz Türklerini tanımlıyordu.

"Türkmen" terimi Ortadoğu'da yüzyıllardır (özellikle Irak, Suriye ve Türkiye'de) Oğuz Türklerinin bu bölgelerdeki ortak şecere ve dilsel bağlarını tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu nedenle, Irak Türkmenleri kendilerini Türkmenistan Türkmenleri olarak görmez (yanı sıra Suriye Türkmen ve Anadolu Türkmen) daha ziyade, Ortadoğu'da "Türkmen" terimi, özellikle Arap bölgelerinde veya Şiilerin hakim olduğu bölgelerde Türkçeyi konuşan, Türk olan kişileri belirtmek için kullanılır.

Irak Türkmenleri, 7. yüzyıldan Osmanlı idaresinin sonuna kadar (1919) Mezopotamya'ya yapılan çeşitli Türk göç dalgalarının torunlarıdır. İlk göç dalgası 7. yüzyıla dayanmakta olup, ardından Selçuklu İmparatorluğu (1037–1194) dönemi, Cengiz Han'ın Harezmşahlar Hanedanı'nı yıkmasının ardından Oğuzların bölgeye göçü ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde (1535–1919) en büyük göç dalgası olmak üzere gerçekleşmiştir. 1534'te Süleyman Kanuni'nin Irak'ı fethetmesi ve ardından IV. Murad'ın 1638'de Bağdat'ı almasıyla, büyük bir Türk göçü —çoğunlukla Anadolu'dan— Irak'a yerleşti. Böylece, günümüz Irak Türkmenlerinin çoğu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Irak'a getirilen Osmanlı askerleri, tüccarları ve devlet memurlarının torunlarıdır.

Bugün Irak olan topraklarında Türk halklarının varlığı, 7. yüzyılda, yaklaşık 2.000–5.000 Oğuz Türkü'nün Ubayd-Allah ibn Ziyad'ın İslam ordularına alındığı dönemle başladı. Bu Türkler, 674 yılında Emevi fetihleriyle Basra'ya geldiler. 8. yüzyılda, Buhara'dan Basra ve Bağdat'a kadar daha fazla Türk askeri yerleşti. Ardından gelen Abbâsî dönemi sırasında, daha binlerce Türkmen savaşçısı Irak'a getirildi; ancak, Irak'a yerleşen Türkmen sayısı önemli değildi ve bu nedenle ilk Türkmen dalgası, yerel Arap nüfusuna asimile oldu.

Irak'a inen ikinci Türkmen dalgası, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun Türkleriydi. Irak'taki Türkmenlerin büyük ölçekli göçü, 1055 yılında Selçuklu hanedanının ikinci hükümdarı Sultan Tuğrul Bey'in, Mekke'ye giden kutsal yolu onarmayı amaçlayan saldırısıyla. Sonraki 150 yıl boyunca, Selçuklu Türkleri, Kuzey Irak'ın en değerli yolları boyunca Türkmenleri (özellikle Telafer, Erbil, Kerkük ve Mandali olmak üzere) yerleştirdi; bu bölgeler modern Irak Türkmen topluluğu tarafından Türkmeneli olarak tanımlanmaktadır. Bu yerleşimlerin birçoğu, Selçuklu İmparatorluğu'nda askeri ve idari görevler üstlendi.

Irak'a yapılan üçüncü ve en büyük Türkmen göçü, Osmanlı idaresi sırasında (1535–1919) dört yüzyıl boyunca gerçekleşti. Onaltıncı yüzyılın ilk yarısında Osmanlılar, başlıca rakipleri olan Safevilerle savaşarak Irak'a doğru genişlemeye başlamıştı. 1534'te, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Musul Osmanlı İmparatorluğu içinde yeterince güvenli hale geldi ve bölgedeki diğer tüm idari bölgelerden sorumlu başlıca eyalet (vilayet) oldu. Osmanlılar, Anadolu'dan göçü teşvik ederek Türkmenleri Kuzey Irak'a yerleştirdiler, ayrıca dini alimler de getirerek Hanefi (Sünni) İslam'ı yaymaya başladılar. Bölgede sadık Türkmenler yaşarken, Osmanlılar Mezopotamya'nın güney eyaletlerine giden güvenli bir güzergahı koruyabildiler. Fetih sonrası Kerkük tamamen Türk kontrolüne geçti ve "Gökyurt" olarak adlandırıldı. Modern Irak Türkmenleri, Anadolu ve Türk devletiyle olan ilişkilerini esasen bu döneme bağlamaktadırlar. 

Kanuni'nin 1534'te Irak'ı fethetmesi ve ardından Sultan IV. Murad'ın 1638'de Bağdat'ı almasıyla, bölgeye büyük bir Türk göçü başladı. 31 Aralık 1534'te Safeviler'i yenen Süleyman, Bağdat'a girdi ve vilayetin altyapısını yeniden inşa etmeye başladı, ayrıca Kerbela'da bir baraj inşaatı ve şehrin çevresindeki büyük su projelerinin yapılmasını emretti. Yeni vali atandıktan sonra, kasaba 1.000 piyade ve 1.000 süvari askerinden oluşacaktı. Ancak, 89 yıl süren barışın ardından savaş patlak verdi ve şehir kuşatıldı, nihayetinde 1624'te Abbas Büyük tarafından fethedildi. Persler, 1638'e kadar şehirde hüküm sürdüler, bu tarihte Sultan IV. Murad'ın komutasındaki büyük Osmanlı kuvveti Bağdat'ı tekrar ele geçirdi. 1639'da imzalanan Zuhab Antlaşması ile Osmanlılar Irak'ta kontrolü ele geçirerek iki imparatorluk arasındaki askeri çatışmayı sona erdirdi. Böylece, 1638'de Bağdat'ın fethedilmesinin ardından Sultan IV. Murad'ın ordusuyla birlikte daha fazla Türk bölgeye yerleşti, bazıları ise daha sonra diğer ünlü Osmanlı figürleriyle birlikte geldi.

1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından, Irak Türkmenleri, Türkiye'nin Musul Vilayeti'ni ilhak etmesini ve kendilerinin genişlemiş bir devletin parçası olmasını istemiştir çünkü Osmanlı monarşisi altında, Irak Türkmenleri idari ve ticari sınıfları olarak nispeten sorunsuz bir yaşam sürmüşlerdir. Ancak, Osmanlı monarşisinin sona ermesinin ardından, Irak Türkmenleri, Anayasa Yapıcı Meclis seçimlerine katıldılar; bu seçimlerin amacı, 1922'deki Britanya hükûmetiyle yapılan antlaşmayı resmiyete dökmek, anayasa taslağının hazırlanmasını sağlamak ve 1923 Seçim Yasası'nın geçmesini desteklemekti. Irak Türkmenleri, seçim sürecine katılımlarını, Kerkük'ün idaresinde Türk karakterinin korunması ve Türkçenin liwa'nın resmi dili olarak tanınması koşuluna bağladılar. 1925 anayasasında, Araplar ve Kürtlerle birlikte Irak'ın kurucu bir unsuru olarak tanınmalarına rağmen, daha sonra bu statü kendilerinden alındı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden bu yana, Irak Türkmenleri, peş peşe gelen rejimlerin politikaları nedeniyle giderek artan şekilde ayrımcılığa uğramışlardır, 1923, 1947, 1959 ve 1979 yıllarında yapılan Kerkük Katliamı da dahil olmak üzere, özellikle Baas Partisi döneminde topluluk ayrımcılığa uğramıştır. 1925 anayasasında, Irak'ın kurucu bir unsuru olarak tanınmalarına rağmen, daha sonra bu statü kendilerinden alınmıştır.

Irak Türkmenlerinin çoğu Müslümandır ve Türkiye Türkleri ile yakın kültürel ve dilsel bağları vardır.

Irak Türkmen/Türkmen lehçeleri, Türk dillerinin Batı Oğuz şubesi kapsamındadır ve sıklıkla "Irak Türkmen Türkçesi" "Irak Türkçesi" ve "Irak Türkçesi". Lehçeler kendine has özelliklere sahiptir, ancak aynı zamanda Osmanlı Türkçesinin (1534 ile 1920 yılları arasında Irak'ta resmi yönetim ve ortak dil olan) Osmanlı Türkçesinin ve komşu Azerbaycan Türkçesinin tarihsel standartlarından da etkilenmiştir. Türk. Özellikle standart (yani İstanbul) Türkçenin bir prestij dili olarak lehçeleri üzerinde derin bir etkisi olmuştur; bu nedenle, Irak Türkmenlerindeki sözdizimi komşu İran-Türk dillerinden keskin bir şekilde farklıdır. Toplu olarak, Irak Türkmen lehçeleri de yöntem bakımından Kıbrıs Türkçesi ve Balkan Türkçesi ile benzerlikler göstermektedir. Irak Türkmenlerinin yazı dili, modern Türk alfabesi kullanılarak İstanbul Türkçesine dayanmaktadır.

Türk dili azınlık dili olarak tanındı Kerkük ve Kifri, 1930 yılında kadar askerî cunta politik gelen Irak Türkleri uzaklaşma amacıyla 1959 yılında adlarını "Türkmen" ve "Turkmanja" tanıtıldı Türkiye'nin. Daha sonra 1972'de Irak hükûmeti Türk dilini yasakladı ve Türkçe kullanılan okullar ve medyanın kullanılması yasaklandı. Baas rejiminin Irak Türkmenlerinin kamuya açık yerlerde Türkçe konuşmasını yasaklamasıyla 1980'lerde Türk dili üzerinde daha fazla yasak getirildi. Türkmen / Türkman lehçelerinin Irak anayasası tarafından tanınması 2005 yılına kadar değildi; O zamandan beri Irak Türkmenleri çok sayıda Türk okulu açtı ve Türkiye'den medyanın maruz kalması, lehçelerinin İstanbul Türkçesine ve Türk kültürüyle ilişkilendirilen ergenler için tercih edilen dile göre standartlaştırılmasına yol açtı.Aslında, Irak Türkmenlerinin kendileri (1957 nüfus sayımına göre) ve çeşitli dil kaynakları, kendi dillerini (Türkiye'nin) bir Türk lehçesi olarak görme eğilimindedir,  Irak Türkmen Türkçesi, Irak Türkçesi veya Irak Türkmencesi dedikleri. Çalışmalar uzun Irak Türkmenleri ve bazı benzerlikleri belirttiği Güneydoğu Anadolu bölgesi etrafında ağızları Urfa ve Diyarbakır, ya da "olarak tarif etmiştirAnadolu " veya bir" Doğu Anadolu lehçesi ". Irak Türkmenlerinin Azeri'ye daha yakın olduğunu söyleyen Kerkük lehçesini" aşağı yukarı " olarak yerleştiren dilbilimciler de vardır. "Azeri Türkçesi" lehçesi. Yine de Kerkük lehçesi Urfa ile de benzer özellikler göstermektedir ve Kerkük Valiliği'nde Altun Küpri, Taza gibi başka bölgeler de vardır. Urfa'nın Doğu Anadolu lehçesiyle bütünlük gösterdiği söylenen Khurmatu ve Beşir. Nitekim ülkenin diğer bölgelerinde - Amirli, Kifri, Telafer ve Tuz Khurmatu dahil - Türkmenlerin hakim olduğu bölgelerde konuşulan lehçelerin hepsinin Urfa'nın Türk lehçesine benzer olduğu söyleniyor. Dolayısıyla, İran'da konuşulan Azerice ile benzerlikleri kabul eden, ancak Irak Türkmenlerinin

Japonya'daki Türkler (Japonca: 在日トルコ人, romanize: Zainichi Torukojin), Japonya'da yaşayan Türklerdir.
2006 yılına göre Japon belediyelerine kayıtlı Türk vatandaşı sayısı 2.264'tür. Bu vatandaşların bazıları 1950'li yıllarda vatandaşlığa alınmış ve 1900'lü yılların başında Japonya'ya göç eden Kazan Tatarları ve Başkurtlardır. Asıl olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ise iş imkânları ve yüksek gelir düzeyi nedeni ile Japonya'ya 1980'li yıllarda gitmeye başlamış ve günümüzde yaklaşık 7.000 Türk işçi olarak yaşamaktadır. Japonya'daki Türklerin çoğunluğu Ordu'nun Fatsa ilçesi kökenlidir. Türkler genel olarak inşaat ve araba fabrikalarında çalışmaktadır. Ayrıca hediyelik eşya dükkânı ya da restoran sahibi olan Türkler olduğu gibi Japon firmalarında çalışan üst düzey yöneticiler de bulunmakta ve birçok Türk öğrencisi eğitim amaçlı olmak üzere Japonya'da bulunmaktadır.
Aichi prefektörlüğü, Türklerin en yoğun olduğu prefektörlük olup Japonya'daki Türklerin üçte biri burada yaşamaktadır. Daha sonra Tokyo ve Saitama prefektörlükleride Türklerin çoğunlukla yaşadığı diğer bölgelerdir. 2018 yılı verilerine göre Japonya'da Türklerin prefektörlüklere göre dağılımı şu şekildedir: Aichi (1616), Saitama (1555), Tokyo (814), Kanagawa (264), Osaka (218), Gunma (195), Chiba (95), Gifu (76), Kyoto (71) ve Hyōgo (56).

Japonya'daki Tatar ve Başkurt toplulukları
Japonya'da İslam

Takeshita, Shuko (2015). "Social and human capital among Japanese-Turkish families in Japan". Asian Ethnicity (İngilizce). doi:10.1080/14631369.2015.1062071.

Karadağ Türkleri, bugün Karadağ topraklarında yaşayan ve varlıkları MS 4. yüzyıla dek uzandığı belirtilen çeşitli Türk boylarından bir kesimdir. Bu Türk topluluğu en düzenli varlıklarını Osmanlı döneminde sağlamışlardır. 2011 resmî nüfus sayımında, yaşayan Türk nüfusa göre sırasıyla başta deniz kıyısındaki Bar kenti, başkent Podgorica, Akova ve başka bazı belediyeler olmak üzere ülkede toplam 104 kişi kökenini "Türk" olarak belirtmiştir. Bu sayı, ülke nüfusunun %0,02'sine denk düşmektedir. 2023 sayımlarında 1.816 kişi kökenini "Türk" olarak belirtmiştir. Ülke nüfusuna oranı %0,29'una denk gelmektedir. 161 kişi ise "Tatar" olarak belirtmiştir, bu sayı ise nüfusun %0,03'üne denk gelmektedir.

16. yüzyılda Osmanlılarca ele geçirilen bölge, Balkan Savaşları'na kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır. Bar şehrinden Türk kökenlilerle yapılan görüşmelerde kimi atalarının Manisa'dan, kimi ise Karaman'dan gelerek bölgeye yerleştiklerini belirtmiştir.

Dinî olarak asimile olmayan Karadağ Türkleri, dil konusunda ise aynı başarıyı gösterememişlerdir. Çoğunlukla yaşlıların konuşabildiği Türkçeyi ülkede geliştirebilmek için TİKA önderliğinde Türkçe dil kursu açılmıştır. Yoğun ilgiyle karşılanan bu dil kursu konusunda eski TİKA Karadağ koordinatörü Dr. Gökçen Kalkan, 75 yaşındaki Türk kökenli bir bireyin Türkçeyi genç kuşaklara öğretme isteğini bu anısıyla anlatıyor;
"Yaşlı insanlar torunlarının elinden tutarak Türkçe kursuna adeta ’koşarak’ gelmişti. 75 yaşında burada yaşayan Abdullah isimli amcaya kendisinin neden kursa geldiğini sorduğumda, yerel şivesiyle ’Getirmişim baganları (çocuk anlamına geliyor), unukları (Sırpça torun) öğretesiniz onlara dilimizi, alışsınlar Türkçeye’ yanıtını hiç unutamıyorum."
Bazı Türk kökenli Karadağlıların soyadları Karagözoviç, Gülömeroviç, Şahinoviç, Mustafiç ve Ömerbaşiç. İstanbul ve İzmir illeri başta olmak üzere Türkiye'ye göç eden bazı ailelerin ise "Barlı" soyadını taşıdığı yapılan görüşmelerde dile getirilmiştir.

Karadağ Türkleri, diğer Balkan Türkleri gibi, yazı dili olarak standart Türkçeyi kullanırlar. Bunun yanında, Karadağ'da yaşadıkları yerlerde konuştukları ağız bir Rumeli ağzıdır. Karadağ Türkçesine dair son yıllarda yapılan ve alan için ilk sayılabilecek çalışmalarda Karadağ'daki Türkçenin Rumeli içinde Batı Rumeli'de yer aldığı belirtilmiştir. Dil bakımından uç olarak sayılabilecek Karadağ'ın bütün diğer ağızlarla beraber Batı Rumeli'deki konumlanışı için görüşler de sunulmuştur. Karadağ topraklarında tarihten bugüne değişik nüfus sayılarıyla Türkçe konuşulmuştur. Bu Türkçenin son durumunu bilgilerle sunan çeşitli çalışmalar yakın tarihlerde yapılmıştır. 2019 yılında Karadağ'daki Türkçeden metinlerin de yer aldığı bir eser yayımlanmıştır.

Ibrahim Abak, politikacı
Şakir Bayhan, orman mühendisi ve leksikograf
Süreyya İlmen, asker, politikacı ve iş insanı
Suljo Mustafić, Karadağ Parlamentosu eski başkanı
Haydar Hilmi Vaner, bürokrat, politikacı

Karadağ Sancağı

Karaylar veya Kırım Karayları (Karayca: Кърымкъарайлар Qrımqaraylar veya "къарай" qaray; İbranice: קראי מזרח אירופה; Kırım Tatarcası: Qaraylar), Orta ve Doğu Avrupa'da bulunan Yahudi Kırım Türk topluluğu.
Bu topluluktan pek çok Türkolog yetişmiştir. Seraya Şapşal, Firkoviç, Gabay bunlardan bazılarıdır. Türkiye'de Karaylar hakkında yayınlanan en geniş kapsamlı eser Erdoğan Altınkaynak'ın 'Tozlu Zaman Perdesinde Kırım Karayları' adlı kitaptır. Kırım Karayları'nı araştıran Erdoğan Altınkaynak bu çalışmasında, Karay halkının soyunu, göç hareketlerini, dini inanışlarını, sosyo-ekonomik tablosunu, günlük yaşam akışını, masallarını örnekleriyle vermiştir. Karaizm Yahudiliğin bir mezhebidir. Yahudiliğin 10 Emir kurallarıyla Gök Tengri dininin sentezi gibidir. Karayların merkezi Kırım olup, Hazar kağanlığının bakiyeleridirler. Kırım'daki Çıfıt-Kale ata yurtları sayılır. Bu Çıfıt-Kale'nin yanında bulunan Balta-Tiymez (Balta değmez, dokunamaz) onların kutsal saydıkları meşeleri bulunan tarihi mezarlıklarıdır. Bahçesaray, Kırım yakınlarındaki bu merkezden dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlardır. Litvanya, Polonya ve Azerbaycan'a buradan göçmüşlerdir. Karay Türkçesinin Kırım, Trakay ve Galiç olmak üzere 3 ağzı vardır. Kırım özerk cumhuriyetinin Kezlev adlı şehrinde (Ruslar burayı işgal ettikten sonra Yevpatorya diye değiştirmişlerdir.) ibadet merkezleri vardır. İbadethanelerine Kenasa derler. İbadet dilleri Türkçedir. Beni İsrail oğullarıyla (Yahudilerle) mezhep çatışmasından dolayı anlaşamazlar.
Şimdiki Başkanları Vladimir Örmeli'dir. Dini liderleri Davut Yel olup Kiev'de ikamet etmektedir.
Karaylar her sene Kırım'da toplanırlar.

Karaim kelimesinin kökeni hakkında pek çok görüş ortaya atılmıştır. Karay kelimesinin İbranicede okumak anlamına gelen "Karai"den gelmektedir. Sâdece yazılı Tora'yı, Eski Ahit'i otorite kabul ettiklerini ve genel Yahudi kitlenin benimsedikleri diğer Tevrat yorumlarını göz önüne almadıklarını imâ eden bir ifade olduğu da söylenmiştir. İbranicede çoğul takısı "im" getirilerek Karaim şeklinde telaffuz edilir.
Bir diğer görüşe göre 10. yüzyılda Bizans'tan sürgün olarak Hazar ülkesine sürgüne giden ve Yahudiliğin Karai mezhebine bağlı olan insanlar, Hazar Devleti sınırları içinde kalan Kırım topraklarına yerleştirildiler. Hazar hakanının Yahudi inancını kabul etmesiyle, Karai mezhebi, Kırım'da yaşayan Türkler arasında da yayılmaya başladı. Bu inancı kabul eden Türk toplulukları, ilerleyen yıllarda 'Karaim' adıyla anılmaya başlandılar.

Kökenlerinin Türklerin Hazar boyuna dayandığı düşünülen Karaylar'ın bugün en kalabalık yaşadıkları ülke olan Litvanya'daki geçmişleri 14. yüzyılın sonlarına dayanır.
1397 ile 1398 yıllarında Karadeniz kıyılarına giden Büyük Litvanya dükü Vytautas (Litvanyaca: Vytautas Didysis; Latince: Alexander Vitoldus; Lehçe: Witold), buradan ülkesine Müslüman ve Yahudi Kırım Tatarı göçmenlerle döndü. Çoğunluğu Müslüman olan bu göçmenlerin arasında bulunan 380 Yahudi, Karay ailesinden 300 kişi Vytautas'in Trakai'deki sarayına yerleştirildi. Litvanya'daki Karaylar'ın sayısı zamanla artarak 5.000 kişiyi buldu. Karaylar saraya giden yol boyunca ağaçtan yapılmış ahşap evlerde yaşarlar, dini ayinlerini Knessa denilen sinagoglarda yaparlar.
Bugün Litvanya'da yaşayan Karaylar'ın sayısı yıllar içinde kuşaktan kuşağa azalarak Litvanya'ya gelişlerinin 600. yılının kutlandığı yıl olan 1997'deki sayıma göre 257'ye düşmüştür. Bunlardan 138'i başkent Vilnius'da, 65'i Trakai'de (okunuşu Trakei), gerisi de daha az sayılarda ülkenin öteki bölgelerinde yaşarlar.
İstanbul Koç Üniversitesi'nde görevli Doç. Dr. Timur Kocaoğlu çok önemli bir duyuruda bulunuyor:
"Bugün Türk konuşma ve yazı dillerinden biri olan Karaimce yok olmak üzeredir. Rusya, Ukrayna ve Litvanya'da yaşayan Karaimların sayısı 2200 kişi kadardır ve bunların ancak çok az bir bölümü, belki 100 kişi anadilini konuşabilmekte ve daha az bir kısmı yazabilmektedir. Litvanya'da Trakai bölgesinde yaşayan Karaylar (yani Karay Türkleri) bir Litvanya bankasında dillerinde ders kitapları bastırmak ve knessa dedikleri sinagoglarını tamir etmek için maddi yardım sormaktalar. Bu Karaim konuşma ve yazı dilini kurtarma çabalarına biz de katkıda bulunarak, sosyo-politik bir olguyu hızlandırabiliriz."

Karayların konuştuğu dil Kıpçak Türkçesi grubuna dahildir. Karay kültüründeki Kıpçak Türk karakteri Güney Rusya'da Kıpçak stepleri denilen bölgede yaşayan Karayların atalarının Türkçe konuşan diğer halklarla karışmış olabileceğini akla getirmektedir.
Günümüzde küçük bir topluluk olan Karayların dilini yeryüzünde konuşanların sayısının 5000 dolayında olduğu sanılır.
Karay dilinin, Karaçay, Kırım Tatarcası, Nogay gibi öteki Kıpçak Türkçe lehçeleri ile birçok ortak özelliği vardır. Bu lehçeleri konuşan topluluklar dil dışında ortak gelenekler, öyküler, masallar, koşuklar, yemek adları gibi özellikleri de paylaşırlar.
Karaylar ibadetlerinde Karay Türkçesi konuşurlar. Karay Türkçesinin Troki (Trakay), Kırım ve Haliç-Lutsk şeklinde üç ağzı bulunmaktadır.
Karay dili kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan dillerden biridir. Karayca konuşanların sayısı ise 5000 kişiden az kalmıştır.
Bugün Litvanya'da Karay dilini günlük konuşmada kullananların sayısı 50'yi geçmez. Bu sayı Ukrayna'da sekizdir. Polonya Karayları iletişim için artık bu dili kullanmasalar da, aralarında zor da olsa bu dili konuşabilenler bulunur. Kırım'da bugün yok olmuş olan Karay dilini, son yıllarda gençler arasında kitaplardan öğrenerek yaşatmaya çalışanlar vardır.
Litvanya'da bugün Karay dili yalnızca pazar günleri okullarda öğretilir ve 1988'de kurulan "Litvanya Karay Kültür Derneği"nce desteklenir. Ayrıca Karay topluluğu, gençleri ulusal ekinleri ve geçmişleri ile yakınlaştırmak için her yıl gençlik ve kültür bayramı düzenler.
Karay dilinden örnekler:

Kendi dillerinden Karaylar Litvanya'ya gelişlerini şöyle anlatıyorlar:
"Vatat Biy sofunda ondórtúnčú yúzyïlnïn da bašlaýïnda onbešinči yúzyïlnïn tirildi, yomaxlarïna kórà bar dunyanïn ol keltirdi karaylarnï Krïmnïn yanïndan, Kara Tengiznin yanïndan, da olturyuzdu karaylarnï bunda Troxta. Berdi karaylarya kóp yer ki bolyey nesindàn tirilmà karaylarya."

Kırım Karaycasında Şema Yisrael:

"Eşitkin İsrayel, Ad... Teñrimiz, Ad.. birdir.
Ad.. adıñ dunyağa degin, Ad.. sağınçıñ davurdan davurğa Ad.. hoqmat bilen binyat etti yerni, tüzüdi köklerni aqıl bilen. Ad.. köklerge degindir şağavatıñ, inamlığıñ köklerge degindir. Ad.. kökte tüzüdi tahtın da hanlığı cumlağa erklendi. Ad.., begimiz, ne qadar sıylıdır adıñ cumla ol yerde, ki berisiñ ol kökler üstüne. Ad.. yoqtır Seni kibik, da yoqtır Senden başqa Teñrini, cumladan ki eşittik qulaqlarımıznıñ. Yoqtır Seni kibik, Ad.., uludır Sen, da uludır adıñnı kudretiñ. Ki uludır Sen da qılıvçı acayipler, Sensiñ Teñri yalğız. Sensiñ ol Ad.. yalğız, Sen yarattıñ ol köklerin ol köklerniñ da cumla çerivlerin, ol yerni da cumla ki üstüne, ol deñizlerni da cumla ki alarda, da Sen tirgizeydirsiñ cumlalarin, da çerivi ol kökniñ Saña baş urarlar. Dağın biz qulluq etermiz Ad..'ğa, ki oldır Teñrimiz. Teñrimdir ol da mahtarmın anı, Teñrisi babamnıñ da büyüktirmin anı. Teñrim Sensiñ, Saña mahtov beririmin, Teñrim Saña kavod etermin.

Mahtov beriñiz Ad..'ğa, ki yahşıdır, ki dunyağa degindir şağavatı. Mahtov beriñiz Teñrisine ol malahlarnıñ, ki dunyağa degindir şağavatı. Mahtov beriñiz begine ol beglerniñ, ki dunyağa degindir şağavatı. Qılıvçı ulu acayipler yalğız, ki dunyağa degindir şağavatı. Qılıvçı ol kökni aqıl bilen, ki dunyağa degindir şağavatı. Yayıvçı ol yerni ol suvlar üstüne, ki dunyağa degindir şağavatı. Qılıvçı ulu yarıqlar, ki dunyağa degindir şağavatı. Quyaşnı erklenme kündüz, ki dunyağa degindir şağavatı. Aynı da yulduzlarnı erklenme keçe, ki dunyağa degindir şağavatı. Berivçi ötmek cumla tenge, ki dunyağa degindir şağavatı. Mahtov beriñiz Teñrisine ol kökniñ, ki dunyağa degindir şağavatı.

Bolğay şağavatıñ ey Ad.. üstümizge, neçik ki musandıq Saña. Mahtovlıdır Ad.. dunyağa degin. Qayyam da köni.

Da tekmillendirler ol kök da ol yer, da cumla çerivleri. Da tekmil etti Teñri ol yedinci künde işi ki yarattı, qaldı ol yedinci künde cumla işinden ki yarattı. Da alğışladı Teñri ol yedinci künni, da ayruqsı etti anı, zira ondan qaldı cumla işinden, ki yarattı Teñri qılmadan. Da saqlasınlar oğlanları İsrayelniñ ol şabbatnı nizamda tutmağa ol şabbatnı davurlarıña ömürlik şart. Arama da arasıña oğlanlarınıñ İsrayelniñ, nişandır ol dunyağa degin, ki altı künlerde yarattı Ad.. ol kökni da ol yerni, da ol yedinci künde batal oldı damoradı bitti. Da topladı Moşe cumla camaatın oğlanlarınıñ İsrayelniñ da ayttı alarğa: bulardır ol sözler ki sımarladı Ad.. qılmağa alarnı, altı künler qılınsın iş, da ol yedinci künde olsın sizge Qodeş şabbat şabbaton Ad..'ğa, cumla ol qılğan anda iş öldürrülsin. Yandırmañız ateş cumla oturşalarıñızda ol şabbat künde.

Şabbatlarımnı saqlañız da mikdaşımda qorquñız, Menmin Ad... Har kişi anasından da atasından qorquñız, da şabbatlarımnı saqlañız. Menmin Ad.. Teñriñiz.

Añlatıvçı sözlerin Yakovğa, rasimların da şaraatların İsrayelğe. Qılmadı alay heç bir ulusqa, da şaraatların bilmediler alar. Mahtañız Teñrini.

Yahşıdır mahtov berme Ad..'ğa da zemer aytma adıña ey biyik Teñri. Añlatma erte şağavatıñnı da inamlığıñnı keçelerde."

Bizans ile Hazar Türkleri arasındaki yakın ilişki sebebiyle Anadolu'da Karaylar uzun bir tarihi dönemden beri yaşamaktadırlar. Bu ilişki Osmanlı döneminde de devam etmiş ve Anadolu'da 80'e yakın Karay cemaati yaşamaya başlamıştır. Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra önde gelen Karay cemaatlerinin merkezi İstanbul haline gelmiştir. İstanbul'daki en uzun ömürlü Karay cemaati Hasköy'de yaşamıştır. İstanbul'daki "Karaköy" semtinin adının bile "Karay köy"den geldiği ifade edilmektedir. Çıksalın'da Seferad mezarlığının yanında bir duvarla ayrılmış Karay mezarlığı bulunmaktadır. İstanbul'da hala Hasköy semtinde faaliyette olan Karay Sinagogunun 1000 yıla yakın bir tarihi vardır. İstanbul'daki Karaylar genelde kendi aralarında Bizans-Rumcası (Antik Yunanca), Latince, Kırım Karayca

Kazakistan'da Türkler, Kazakistan'da yaşayan Türklerdir.

1926'da Sovyetler Birliği'nde İlk Birlik Sayımı gerçekleştiği zaman, Sovyetler Birliği'nde yaşayan 8.570 Osmanlı Türkü kaydetti. Günümüzde Osmanlı Türkleri artık nüfus sayımında ayrı olarak listelenmiyor, Kazakistan'da yaşayanların ya Kazak toplumuna dahil olduğu ya da ülkeyi terk ettikleri varsayılıyor.

II. Dünya Savaşı sırasında, Sovyetler Birliği Türkiye'ye karşı bir baskı kampanyası başlatmaya hazırlandı. O zamanki Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, üç Anadolu vilayetinin (Kars, Ardahan ve Artvin) teslim olması için Moskova'daki Türk Büyükelçisinden talepte bulundu. Böylece, Türkiye'ye karşı savaş mümkün görünüyordu ve Josef Stalin Mesheti'de, Türkiye-Gürcistan sınırına yakın bulunan Türk nüfusunu temizlemek istedi. O zamanki milliyetçi politikalar, "Gürcüler için Gürcistan" sloganını dile getirdi ve Ahıska Türkleri'nin ait oldukları yere, Türkiye'ye gönderilmesi gerektiğini söyledi. 1944'e kadar Ahıska Türkleri, Ahıska'dan zorla sınır dışı edildiler ve Türkiye sınırındaki akrabalarıyla işbirliği içinde kaçakçılık, eşkıyalık ve casusluk yapmakla suçlandılar.

1989'da yapılan son Sovyet Sayımı'nda, Sovyetler Birliği'nde 207.500 Ahıska Türkü vardı ve %23.8'inden fazlasının Kazakistan'da olduğu belirlendi.

Son Sovyet nüfus sayımı esnasında Kazakistan'da 207.269 Türk vatandaşının bulunduğu belirtildi, fakat rakamın düşük olmasının sebebi, tüm etnik Türklerin sayılmamış olabilmesidir. Çünkü yıllarca Türklerin vatandaşlıklarını yasal belgelere kaydettirme hakkı reddedildi.
Akademisyenlere göre günümüzde Kazakistan'da ikamet eden 150.000 Türk var. Almatı'da 45.000, Türkistan Eyaleti'nde 40.000, Jambıl Eyaleti'nde 36.000 ve Kızılorda'da 10.000.

Türklerin ve Kazakların arasındaki tarihsel bağlar nedeniyle Kazakistan'da yaşayan Türkler iyi durumdadır. 1993 yılında Kazakistan'ın Türkistan şehrinde Türkiye ve Kazakistan'ın ortak girişimiyle kurulan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi'nin yaklaşık 20.000 öğrencisi vardır. Ayrıca özel Türk vakıfları tarafından inşa edilen 28 Kazak-Türk lisesi, bir üniversite ve bir ilköğretim okulu bulunmaktadır. Almatı'da ayrıca bir Türkçe Dil Eğitim Merkezi bulunmaktadır.

Kazakistan-Türkiye ilişkileri
Türk Devletleri Teşkilatı
Sovyetler Birliği'nde Türkler

Kosova Türkleri, asli olarak Kosova muhitinde, tarihî devirden çağdaş devre kadar yaşayan, bugünse Türkiye'de de büyük bir nüfus oranıyla yaşayan Müslüman Türk grubudur. Kosova Türkleri tabiri, Balkan Türkleri olarak belirtilen Batı Türk kesiminin, özellikle Osmanlı devri idari taksimatında Kosova Vilayeti arazisinde yaşayagelen Türklerin, bugünkü nüfusunu belirtir.

Kosova, tarih ve dil delilleri ışığında, bilimsel verilerin belirttiğine göre, Miladın öncesi ve sonrasındaki ilk yıllarda, özellikle 300'lü yıllarda Batı Hunlarının egemenlik devirlerinden itibaren, Türklerin yaşadığı bir bölgedir. MS 5. yüzyılda Hun Türklerinin bilhassa Attila önderliğinde birleşerek oluşturdukları büyük devlet döneminde Balkanlar (Kosova'yı da içine alacak şekilde), Hun Türklerinin geçici ve kalıcı iskânlarına sahne olmuştur.
5. yüzyıl başlarında Attila'dan önceki Hun önderinin ölümü, Doğu Roma İmparatorluğu'nda (Bizans) sevinç yarattı ve Hunları sindirme girişimlerini artırdı. Ancak, Bizans idarecileri Batı Hun İmparatorluğu'nın başına geçen Attila'yı henüz pek tanımıyorlardı. 434 yılı baharında Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila, Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında- Tuna'nın kuzey kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde, at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general, diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine, taleplerini, barış şartları olarak yazdırdı. Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu antlaşmanın başlıca maddelerine göre, Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere, ittifaklara girişmeyecek, Hunlardan kaçanlara -esir alınmış Bizans tebaası dâhil- sığınma hakkı tanımayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asıllı olanlar için fidye verilebilecek), ticarî münasebetler yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans'ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki katına (700 libre altın veya 50.400 solidus) çıkarılacaktı. Theodosios II anlaşma hükümlerini aynen kabul etti.
440'tan itibaren Attila, Bizans'a karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II, Konstantia antlaşması hükümlerine aykırı davranmaya başlamıştı. Bu aykırılığa başka sebepler de eklenince Attila'nın idaresinde olarak, Margos'un zaptı ile başlayan 1. Balkan Seferi (441-442), Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru gelişirken, Batı Roma'nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş, daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmış, Balkanlar'da Hunlara karşı durabilecek mukavemet yuvaları kaldırılmıştı. Bizans'la sonraki yakın süreçte yaşanan yeni anlaşmazlıklar 2. Balkan Seferi'nin açılmasına sebep oldu (447). Attila'nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna'yı geçen Hun ordusu, iki koldan ilerleyerek kaleleri, Sardika (Sofya), Philippopolis (Filibe), Markianapolis (Preslav), Arkadiopolis (Lüleburgaz) müstahkem mevki ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya'da Thermopylae'ye kadar geniş bir daire çizdikten sonra, Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra (Büyük Çekmece)'ya ulaştı. Hunların Tesalya'yı da içine alan geniş Balkan bölgesindeki bu akın ve yayılımları, Kosova bölgesini de içine almaktaydı. İkinci sefer sonucunda Naissus (Niş) Hun pazar şehri hâline gelmişti.
Bugünkü Macaristan'ın sahasını MS 568 yılında egemenliklerine alıp devlet kuran Türk boyu Avarlar, 582'lerde Singidunum (Belgrad) ve Sirmium (Eszék) gibi mühim Bizans sınır şehir-kalelerini ele geçirmişlerdi. Fetihleri yapan büyük teşkilatçı Bayan Hakan'ın 592 yılında İstanbul'a yürümek maksadı ile Çorlu'ya kadar gelerek Bizans başkentinde korku uyandırdığı tarihte Don Nehri'nden Galia'ya, kuzey İslav bölgelerinden İtalya'ya kadar her taraf Avar askerî faaliyet sahası hâline gelmişti. 8. yüzyıl boyunca gittikçe zayıflayan Avar idaresi, kısa bir süre sonra yerini bir başka Türk boyu Bulgarlara ve çeşitli Slav kabilelerine bıraktı. Avarlar da bu süreçte, Hristiyanlaşıp çeşitli kabileler arasında yaşadılar, birçoğu asimile olup kayboldu. Kosova muhitindeki etnik şekillenmelerde Hunlardan sonra, Avar kitlesi de etkili olmuş oldu.
Bununla beraber, Kosova ve civarında bugün Yunanistan'da bulunan Navarino (Pylos, aslı Avarino) ve Arnavutluk'ta Antivari şehirlerinin adları da Avarların hatıralarını taşır. Arnavutluk'taki Prostovats altın hazinesi Avarlara ait olduğu gibi, arkeolojik araştırmalar Avar Türk sanatının Germen ve Slav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur.
Avar devri sonrasında Kosova'yı da etkisi altına alan Türk devri Peçenek ve Uz adlı Türk boylarının yoğunlaşması ile başlar. Peçenekler, 9. yüzyıldan itibaren Karadeniz’in kuzeyinde ve Kuzey Balkanlar’da güçlenmişlerdi. Uzlar 1065’te Bizans ve Bulgar mukavemetini kırarak Tuna’yı geçtiler ve Peçeneklerin arkasından, Trakya ve Makedonya’yı yağmaladılar, Selanik’e, hatta Peloponezos’a kadar ilerlediler. Peçenekler, daha sonraki yakın devirde Kıpçak Türklerinin (Kumanlar) bölgede güçlenmeleriyle, etkinliklerini kaybetmişlerdir. Siyasî tarihleri sona eren Peçeneklerden arda kalanlar dağıldılar. Macaristan’a gidenler Peşte çevresinde ve Fertö vilayetinde yerleştirildiler. Bir kısmı da Uzlar ve Kumanlarla karıştı. Balkanlar’da kalanlar daha ziyade Vardar nehri boyuna iskân edilmişlerdi. Ardı sıra Kosova bölgesinde ve civarında Kumanların etki devri sürer. Bugün Kosova sınırlarının hemen güneydoğusunda yer alan, eskiden Kosova Vilayeti içinde bulunan Kumanova (Makedonya) şehrinin isminde, Kumanlar devrinde kalan hatıraların en başında gelenlerindendir.
Kosova’da, Gora bölgesindeki birkaç kaya üzerinde, kazınmış hâlde yazılar bulunmuştur. Yapılan araştırmalar neticesinde bulunan bu kaya yazılarının, bilim camiasınca Göktürk Alfabesi olarak bilinen eski Türk alfabesi işaretlerine uygunluğu tespit edilmiştir. Bu bulgu, Kosova bölgesi Türk tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. Bu yazıyı Hunların da kullanmış olduğuna dair dilbilimsel görüşlerden hareketle, söz konusu kaya yazılarının Hun devri etkisinin örneklerinden olduğu düşünülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu idaresinin Balkanlar’da kurulmaya başlandığı XIV. yüzyıldan önce bölgede diğer halklarla beraber yaşayan Türk boyları, kendi dilleri ile varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bir Türk boyu olan Kutrigurların VII. yüzyılda kurmuş oldukları Bulgar Hanlığı özellikle anımsanmalıdır. Bulgarların Dobruca’da bıraktıkları kitabelerde, hükümdar “han” unvanı ile anılır ve On İki Hayvanlı Türk Takvimi kullanılır. Ünlü tarihçi Halil İnalcık, Osmanlı Türkleri Balkanlar'a girmeden önce, XII.-XIV. yüzyıllarda Kıpçak/Kumanların bölgedeki üstün tarihî rolünün yeterince vurgulanmadığını belirtmiştir. Özellikle, Dobruca'dan Akkerman'a kadar olan bölgede yerleşmiş ve Hristiyan dinine geçmiş olan Kıpçak/Kumanlar, çeşitli hanedanlar kurmuşlardır. Bunlardan bir grup, XIV. yüzyıl ikinci yarısında Dobruca-Varna bölgesinde, merkezi Kaliakra olan bir beylik kurmuştur.

Kosova'daki bu Türk etki dalgaları, 11. yüzyıldan itibaren, Selçuklu devri Müslüman Türk akınları ve nihayetinde de Osmanlı İmparatorluğu’nun Kosova'yı hükmü altına almasıyla bambaşka bir boyut kazanır. 28 Haziran 1389 tarihindeki I. Kosova Savaşı, bölgenin fethini sağlamış, Kosova'nın Türklüğü ve Müslümanlığında günümüze dek süren etkiyi yaratmıştır. Artık, Kosova'daki Türklük, kökleşmiş ve sistematize olmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki egemenliğinin bitirildiği yılda, 1913 Londra Konferansı sırasında Kosova nüfusunun % 40-45 oranı Türklerden oluşmuştur ve Türkçe bu dönemde egemen dildir. Yine 1913 yılına kadar Kosova'daki Türk aileleri, bölgenin % 55'ine yaygın bir durumda olmuşlardır.

Bugünkü Türk toplulukları da, tarihî süreçten gelen Oğuz ve Kıpçak Türk boyları ağırlıklı bir Türk zümresidir. Bu iki Türk grubu içinde, 14. yüzyıl ve sonrasındaki Oğuz göçleri sebebiyle Oğuz Türk grubu, çok daha baskın bir hâldedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 500 yılı aşan uzun egemenlik devriyle beraber Türklerin hem dilsel yapısı, hem etnik yapısı Oğuz Türkleri gelenekleri temelli şekillenmiştir.

Kosovalı Türklerin nüfus sayılarına dair çok çeşitli, olumlu, olumsuz, objektif, subjektif veriler vardır. Verilerin geneli Türklerinin Kosova’daki sayılarını az gösterir niteliktedir. Buna çeşitli siyasî etkenler sebeptir. Bazı bakış açılarının bu rakamı az göstermesinin sebebi, Türklerinin, en son Balkan Savaşı ile Türkiye’ye göç etmiş olduğundan hareket edip artık Kosova’da bir Türk varlığını olsa olsa basit bir azınlık şeklinde değerlendiren bir algıdır. Bir diğer veri çeşidinde Türklerinin 15.000 civarında zikredilmesinin sebebi, “Kosova’da Türk yoktur, bu Türkçe konuşan kesim, Türkçe konuşan Arnavutlardır” siyasi yaklaşımından ötürüdür. Bunlara benzer yaklaşım ve araştırma yöntemlerinin verdiği olumsuz veya eksik sonuçlar, Türklüğünün rakam olarak nüfusunu ve etkililik olarak nüfuzunu vermekten uzaktırlar.
Rakamların az verilmesinde bir diğer etken de Kosovalı Türklerin tamamının, Kosovalı Arnavutların ise büyük bir kısmının Müslüman olmasıdır. Müslümanlık kimliği altında evlenme Türklerin bir kısmında, kültürel çevre, iş kaygısı, gelecek endişesi vb. sebeplerle kendi millî benliklerinden feragat etme durumu doğurabilmiştir. Bu şekil bir asimilasyon özellikle Osmanlı idaresinin Kosova'da ortadan kalkmasıyla hız kazanmış, dönemlere bağlı olarak bazen daha da artmış, bazen normal seyrinde devam etmiştir. Bu mantığın göstergesi olarak, Yugoslavya döneminde yapılan sayımlarda Türk nüfusu ve Arnavut nüfusu oranlarının sayımdan sayıma ilerleme ve/veya gerileme şeklinde gitmesi verilebilir.
Kosova örneğinde, Müslüman toplulukları birbirinden kesin ve kalın çizgilerle ayırmak güçtür. Kosova'daki en büyük iki toplum olan Arnavutlar ve Sırplar, dinî farklılıkları sebebiyle kolaylıkla ayrılabilinmektedirler. Ancak çoğunluğu oluşturan Arnavutların diğer Müslüman azınlık mensuplarıyla (en çok Türklerle) ve bu azınlıkların da kendi aralarında yaptıkları karışık evliliklerden dolayı etnik sınırlar belirsizleşebilmektedir

Kuloğlu Türkleri, Osmanlı'nın Berberi sahilindeki batı ve orta kıyı bölgelerinde (Cezayir, Libya ve Tunus) yaşayan, Türk erkek ve Berberi kadınlardan doğan insanları tanımlamak için kullanılmış bir terimdir. Bu terim Osmanlı Cezayiri, Osmanlı Libyası ve Osmanlı Tunus'unda yaygın olarak kullanılırken, Mısır'daki Mısır Türkleri için kullanılmamıştır. Bugün, Kuloğullarının torunları bağımsızlıktan sonra büyük ölçüde yerel toplumların arasında entegre oldular, ancak yine de bazı kültürel geleneklerini koruyorlar; ayrıca Hanefi mezhebini (Maliki mezhebini benimseyen diğer Kuzey Afrikalıların aksine) yaşamaya devam ederler ve Türk kökenli soyadlarını hala kullanmaya devam ederler.

Libya Türklerinin tarihini araştıran Orhan Koloğlu'na göre, Mağrip ve genel olarak Kuzey Afrika'daki 300 yıllık Osmanlı hakimiyeti boyunca, Osmanlı yönetiminin bölgeye yerleştirdiği Türk askerleri, bölge nüfusunun en az %5'ini oluşturmaktaydı. Anadolu Türkleri, bölgenin Türkleştirilmesini sağlamak için ideal göçmenler olarak kabul edildi. Ayrıca, yetkililer Türkçe konuşan halkın Arapça konuşmasını yasaklamıştır; bu durum Türkçenin 19. yüzyıla kadar bölgede kullanılan saygın dillerden biri olarak kalmasını sağlamıştır. Koloğlu, Anadolu'dan yaklaşık 1 milyon Osmanlı askerinin Cezayir Eyaleti'ne (Osmanlı Cezayiri), Tunus Eyaleti (Osmanlı Tunusu) yerleştiğini tahmin etmektedir. Eyālet-i Trâblus Gârp'a giden gemiler çoğunlukla İzmir Limanı'ndan hareketlenmiştir

Kuloğlu Türkleri sadece erkeklerden oluşmuyordu. Türkçe konuşan Anadolu kadınları da bölgeye göç etmiştir. Ayrıca, Türk erkeklerinin ve Kuzey Afrikalı kadınların kız çocukları da Kuloğlu Türklerini oluşturmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasına kadar, Cezayir, Mısır, Libya ve Tunus'ta üst sınıf kadınlar çoğunlukla Türk kökenliydi. Bu Elit Türklerin Osmanlı devleti ile kurduğu iyi ilişki İtalyan-Türk Savaşı sırasında Osmanlı'nın işine gelmiştir.

Türkçe konuşan Osmanlı Müslümanlarının çoğu, Maliki Mezhebini benimsemiş Kuzey Afrika halklarının aksine, Hanefi Mezhebine bağlı kaldılar. Bugün Hanefi mezhebini hala bölgede kalan Türk ailelerin torunları da benimsemiş durumdadır. Geleneksel olarak camileri Osmanlı mimari tarzındadır ve özellikle Türk tarzı sekizgen minareleri mevcuttur.

Kuzey Afrika ve Orta Doğu'da, Türkçeden bölgede konuşulan dillere geçmiş birçok kelime kullanılmaktadır. Örneğin; Arapça konuşulan Mağrip ülkelerinden Cezayir'de yaklaşık 634 Türkçe kelime kullanılmaktadır.  Mısır Arapçası'nda 200 ile 500 arasında, Libya ve Tunus Arapçasında ise yaklaşık 800 ila 1.500 Türkçe kelimesi kullanılmaktadır. Buna karşın Fas Arapçası, Türkçeden hiçbir kelime almamıştır. Osmanlılar hiçbir zaman bu ülkede etkili olamamıştır. Fakat oradaki Türkler, Osmanlı Türkçesi ve Farsçaya bölgede öğrendikleri sözcükleri katmıştır.
Türkçedeki Arapça kelimelerin çoğu özel hayatta ve resmî devlet terimlerinde kullanılmaktadır.

Osmanlı yönetimi, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Balkan mutfağı üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bu nedenle, bugün bile, bu bölgeler boyunca farklı ülkelerde üretilen birçok yemek aynı addan türemiştir. 

İstanbul'da sanat ve edebiyat uzmanları ile bilim adamlarının çalışmalarını sunmak için toplandığı merkezi bir yerdi. Bu nedenle, burada birçok kişi bu sanat akımından etkilenmiş ve gördükleri başyapıtlardan ilham almıştır. Sonuç olarak, sanatsal etkilerin yanı sıra Türkçe kökenli çeşitli teknik terimler de Arapçaya geçmiştir.

Araplar ve Türkler arasındaki kültürel etkileşim Arap Müzik Sanatını önemli ölçüde etkilemiştir. Arap müziğinde yeni makamlar ortaya çıkmıştır. (ör. Makam) bir Türk melodi türü olan El-Hicazkar, Shahnaz ve Naw'athar gibi teknik müzik terminolojileri gibi).

Oradaki Türkler, Berberîlere Karagöz kukla gösterisini tanıtmıştır: Karagöz ve Hacivat ("İvaz the Pilgrim"). Bu gösteriler özellikle Kuzey Afrika'da Ramazan ayında hala popülerdir.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk azınlıklar
Cezayir Türkleri
Mısır'daki Türkler
Libya'daki Türkler
Tunus'taki Türkler
Tunus halkı
Pied-Noir
Arap-Berberi

Kuzey Makedonya Türkleri, Kuzey Makedonya'da yaşayan Türklerdir. Türkler, Asya'dan Makedonya’ya iki yoldan gelmiştir.
Birinci yol; Hazar Denizi ile Karadeniz'in kuzeyindendir. Birinci yolla Hun, Avar, Ön Bulgar, Peçenek, Oğuz (Uz), Kuman Türkleri Tuna'yı geçerek Makedonya'ya inmiştir.
İkinci yol; Hazar Denizi ile Karadeniz'in güneyindendir. İkinci yolla Doğu Roma imparatorluğu, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Türkler (Oğuz/Türkmen/Yörük, Tatar, Vardar Türkleri, Konyarlar ve Sarı Saltuklular) Anadolu üzerinden Gelibolu Boğazı'nı geçerek Makedonya'ya yerleşmiştir. İkinci yolla ilk Vardar Türkleri Makedonya'ya yerleşmiştir. 1065 yılında yine Oğuzlarla bağlantılı bir öbek Makedonya'ya yerleşmiştir. Yine Sarı Saltukla birlikte Türkler Makedonya'ya yerleşmiştir. 1371 Meriç Savaşından sonra, Osmanlı döneminde, 14. Yüzyılda Anadolu'nun birçok yerinden Türkler Makedonya'ya göçürülmüştür. Makedonya'ya yerleştirenler arasında Yörükler çoğunluğu oluşturmaktadır. 2021 nüfus sayımına göre 70.961 Türk, Kuzey Makedonya'da yaşamaktadır.

Türkler güneybatı bölgesinde Merkez Jupa (Merkez Jupa'da Türk yerleşimlerinin aslının Torbeş nüfusu olduğu bilinmektedir.) ve Plasnitsa belediyelerinde nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bunun yanında, Gostivar, Vrapçişte, Üsküp, Resne, Radoviş, Ustrumca, Struga, Debre, Köprülü, Kırçova, Ohri, Manastır, Kalkandelen, Koçani, Valandova yerleşim bölgelerinde hatırı sayılır rakamlarla yaşamaktadır.
Söz konusu şehir ve kasabaların dışında da Kuzey Makedonya'nın hemen her kesiminde Türk yaşamaktadır. Türkler ülkenin idâri yapısına uymaktadırlar. Struga ve Ohri gibi turistik yerlerde de ciddi sayıda Türk esnaf mevcuttur.

Bölge, 1389'da Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeyi fethetmesi ile sistemli olarak Türkleşmeye başlamıştır.
Bölge'ye bu dönemde yerleşen Yörük/Türkmenler Kuzey Makedonya'ya Moğol istilaları sonrası gelen Kuman ögesinden etkilenmiştir.
1453 İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet'in isteğiyle Anadolu'da bulunan Karamanoğullarının büyük bir bölümü Üsküp ve Gostivar bölgesine yerleştirilmiştir. 1900 ve 1910 senelerinde ve Balkan Savaşları döneminde bu bölgelerde bulunan Türklerin çoğu İstanbul'un Ümraniye, Kadıköy, Kartal, Maltepe ve Pendik, Zeytinburnu, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa gibi yerlerde yaşamaktadırlar. Bugün de Üsküp ve Gostivar şehirlerinde Türkler vardır.

Makedonya'da Türklerin Türk Demokratik Partisi (TDP), Türk Hareket Partisi (THP) ve Türk Ulusal Birlik Hareketi (Türk Millî Birlik Hareketi - TMBH) olmak üzere üç siyasi partisi var. Makedonya Cumhuriyeti'nde Türk STK'ları Birliği (Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatlar Birliği - MATÜSİTEB) de bulunmaktadır.
Makedonya'daki Türklerin ilk siyasi partisi Türk Demokrat Partisi'dir (TDP). Makedonya'daki siyasi ve ekonomik değişimler nedeniyle Türkler, diğer topluluklar gibi siyasi haklarını korumak ve geliştirmek için örgütlenmeye karar verdiler. Sonuç olarak, 1 Temmuz 1990'da Türk Demokratik Birliği adlı siyasi bir birlik kuruldu. Dernek, Türklerin Makedonya'daki ulusal ve ahlaki çıkarlarını savunma konusundaki ana hedefini belirledi ve bu yönde çalışmalar başlattı. Bu gelişmeler, Türklerin kendi birlikteliğini bir siyasi partiye dönüştürmelerine izin verdi. Dönüşüm, 27 Haziran 1992'de, Türkiye Demokratik Birliği'nin Üsküp'teki Avni Engüllü liderliğindeki ikinci olağanüstü kongrede Türk Demokratik Partisi olarak değiştirildiğinde tamamlandı. Kuruluşundan bu yana TDP, Makedonya'daki Türklerin haklarını ve çıkarlarını korumaktadır.

Ayrıca, Türk kökenli birkaç kişi Makedon siyasetinin üst düzeylerinde hizmet ediyor. Türk Demokrat Partisi (TDP) üyesi Furkan Çako, Makedon hükûmetinde Portföysüz Bakan olarak görev yapıyor. Parlamentoda Türkler, TDP lideri Kenan Hasip ve Enes İbrahim (THP) tarafından temsil edilmektedir. Ek olarak, etnik bir Türk olan Salih Murat, Makedonya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi üyesidir.
Makedonya'da Türkçe gazete-dergi yayınlanmakta, aynı zamanda Türkçe tiyatro ile radyo-televizyon yayınları da yapılmaktadır. Filoloji Fakültesi dâhilinde de bir yüksek eğitim kurumu olarak Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü de çalışmaktadır.

Üsküp'te 1880'li yıllardan beri eğitime açık olan Tefeyyüz İlköğretim Okulu vardır. Üsküp hâricinde birçok şehirde de ilköğretim okulları bulunmaktadır; bunlardan biri Gostivar'da bulunur. Üsküp ve diğer șehirlerde de liseler mevcuttur. En önemli liselerden biri Üsküp'ün merkezî beldesi olan Centar beldesindeki Josip Broz Tito lisesidir, bu lisede Türkçe eğitim gören sınıflar vardır. Ayrıca 2012 yılından sonra Anadolu Üniversitesi açık öğretim sistemi ile yükseköğretim hizmetlerini Makedonya'da da vermeye başlamış ve Gostivar'da açtığı irtibat bürosu ile akademik danışmanlık derslerine başlamıştır. Ayrıca, 2014 yılında faaliyete geçen, Makedonya'da ve Balkanlar'da ilk ve tek Türkçe eğitim veren  Uluslararası VİZYON Üniversitesi de lisans ve lisans üstü eğitim vermektedir.

Kıbrıs Türk diasporası, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dışında yaşayan Kıbrıslı Türkler.

Kıbrıs Türklerinin bir kısmı 1955 yılından itibaren siyasi ve ekonomik sebeplerle ülke dışına göç etmişlerdir. Özellikle Birleşik Krallık, Avustralya ve Türkiye; Kıbrıs'tan büyük oranda göç almıştır. Ülkeye uygulanan ekonomik ambargolar nedeniyle üçüncü ülkelere yapılan ticarette büyük zorluklar çekilmesi ülke dışına yapılan göçlerin zaman içerisinde devamlılık kazanmasına yol açmıştır. Kesin sayısı bilinmemekle beraber ülke dışında yaşayan Kıbrıs Türkleri sayısı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk nüfusundan fazladır.
Kıbrıs dışındaki Kıbrıs Türklerinin büyük kısmı Batı Avrupa, özellikle Birleşik Krallık'ta ve Türkiye'de yaşamaktadır. Diğer kayda değer Kıbrıslı Türk grupları Avustralya ve Kuzey Amerika'dadır.

Birleşik Krallık'ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk nüfusu kadar Kıbrıs Türkü'nün yaşadığı tahmin edilmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında çoğu Türk, Birleşik Krallık Ordusu'na katılarak dünyanın çeşitli yerlerinde savaşır ve savaş sonunda ise Britanya adasına yerleşmeye başlarlar. II. Dünya Savaşı'nda ise Kıbrıs adasında yaşanan ekonomik istikrarsızlıkla göçler yaşanır.
1951 senesinde ise Türk nüfuzu, Birleşik Krallık'ta varlıklarını pekiştirmek amacıyla Kıbrıs Türk Cemiyetini kurarlar ve 1958 yılında ise dönemin Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'in de maddi yardımları ile Oxford Street'teki dernek binası alınarak faaliyetlerine orada devam eder. Dernek, 1950'li yılların sonunda Türkiye'nin Taksim isteğine yönelik Birleşik Krallık'taki Kıbrıs Türklerin mitingler yapmalarını sağladı.

Kıbrıs Türkleri veya Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Adası'nda yaşayan Türklerin, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1571 yılındaki Kıbrıs Adası'nı ele geçirmesinden sonra Anadolu'dan Kıbrıs Adası'na göç etmiş ve 1974 yılında Türk Silahlı Kuvvetlerinin adaya müdahale etmesinden sonra adanın ikiye bölünmesiyle birlikte çoğunluğu KKTC'de yaşamını sürdüren kesimine verilen isimdir.

Kıbrıs'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolüne geçmeden önce, Doğu Akdeniz'deki Osmanlı'ya ait gemilerine akın yapan Hristiyan korsanlarının sığınağı haline gelmiştir. Bu korsanlar genellikle deniz ticaret gemilerine ve hacca giden yolculara saldırarak buradaki yol güvenliğini yok etmektedir. Bu gibi nedenlerden dolayı Kıbrıs'ın alınması gerekli görülmüştür.
Kıbrıs, Piyale Paşa komutasındaki donanma ile birlikte yaya 60.000 kişiden oluşan Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, 2 Temmuz 1570'te Limasol'a çıkması ve 4 Ağustos 1571'de Mağusa'nın Venedikli Mağusa Kale komutanı Bragadino'nun 5 maddelik bir antlaşmayla kaleyi teslim etmesiyle sonuçlanan bir seferle Osmanlı İdaresine girdi. Kıbrıs'ın ele geçirilmesiyle Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz'e tamamen hâkim olmuştur.

15 Eylül 1570 tarihinde Lala Mustafa Paşa, tören ile Lefkoşa şehrine girmiştir. Kıbrıs fethedildiği tarihte adada çok az sayıda Ortodoks Rum vardı. Çünkü Venedikliler Katolik idi ve Ortodoks Kilisesi'ne yaşama hakkı tanımıyordu. Osmanlı Devleti Ortodokslara serbestçe kilise kurma ve gelişme imkânı sağladı. Böylece adada Ortodoks Kilisesi gelişti ve Katolik Kilisesi etkinliğini kaybetti.
1571 yılında Kıbrıs'ta yapılmış bulunan nüfus sayımında yerli halkın nüfusu 150.000'dir. Burada bulunan Türk askeri ise 30.000 kadardır. Yunan kaynakları Kıbrıs Türklerinin, asla Türk olmayıp, sonradan asimilasyona uğrayıp Müslüman olan ve Türkleşmiş adanın yerli halkı olduğu belirtilir. Fakat adanın tamamının kontrol edilmesinin ardından Osmanlı idaresi tarafından Karaman ve Taşeli yöresinden adaya göç ettirilen Türkler ve Beyşehir, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Akşehir, Kayseri gibi Anadolu'nun orta kesiminde kalan şehirlerinden aileler getirilerek Osmanlı döneminde Kıbrıs'a Türk göçü sağlanmıştır. Bugün adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin (Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nden gelenler hariç) soyu bu Osmanlı idaresinde adaya gönderilen Türklerden gelmektedir. Bazı Kıbrıs Türkleri ise Müslüman olmuş Lüzinyan ve diğer Hristiyan azınlıklardan meydana gelmektedir.
Ayrıca 1572 yılında Kıbrıs'ın çeşitli yerlerinde bulunan farklı görev sınıflarına bağlı sayıları 4000'e bulunan askerlerin ve memurların ailelerini adaya getirilmelerine izin verilmiş, bunlardan adada kalıcı olarak yerleşmek isteyenlerine ise kolay imkânlar sunulmuştur.
1745-1814 döneminde, Müslüman Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs adasında Hristiyan Kıbrıs Rumlarına karşı nüfusça çoğunluktaydı. Bu dönemde, Kıbrıs Türk'ü sayısı ada nüfusunun %75'ine kadar çıktı (Drummond, 1745: 150.000'e 50.000; Kyprianos, 1777: 47.000'e 37.000; De Vezin, 1788-1792: 60.000'e 20.000; John M. Kinneir, 1814: 35.000'e 35.000).

Kıbrıs Türkleri Anadolu'dan getirdikleri Anadolu kültürünü uzun süre korumayı başarmış bir topluluk olmasına rağmen, 1974 yılına kadar Kıbrıs Rumları ile birlikte yaşadıklarından dolayı Rum kültüründen de etkilenmişler ve özellikle dil alanında birçok kültür alışverişi yaşanmıştır.
Adanın 1878 yılında fiilen İngiliz yönetimine geçmesinden sonra ada Türklerinin Anadolu ve Türk kültürüyle olan bağları daha da zayıflamış ve zaman içerisinde "Kıbrıslılık" kültürü baş göstermiştir. Bu kültür 400 yıl içeresinde adada var olan değişik kültürlerden örneğin Latinler, Rumlar ve Maronitlerden etkilenen Kıbrıs Türkleri kendi kültürlerini oluşturdular.
Kıbrıs Türk mutfağı tipik bir Akdeniz mutfağı özelliklerini taşır. Zeytinyağlı yemeklerin yanı sıra Şeftali Kebabı olarak bilinen kebap türü çok ünlüdür. Küp kebabı ada genelinde yaygın olarak yapılan bir kebap türüdür.
Kıbrıs Türkleri, birçok farklı etkinliklerde kendi halk danslarını oynamaktadır. Bu halk dansları arasında karşılama, mendil oyunları, zeybek ve kasap oyunları vb. vardır.

Zamanla ada Türkleri ile 1974'ten sonra adaya gelen Türkler arasında "yerli Kıbrıslılık" düşüncesi etrafında bir ayrılık oluşmuş ve bunun sonucunda "Kıbrıs Türkleri" ve "Türkiye Türkleri" olmak üzere toplum iki kesime bölünmüştür. Bu iki kesim arasında resmiyette hiçbir şekilde olmayan fakat fiilen var olan heterojen bir toplum yapısı oluşmuş, bunun sonucunda Kıbrıs Türkleri ve Türkiye'den gelen Türkler arasında bir uzaklık meydana gelmiştir.
Toplumdaki bu ikili yapı zamanla ayrımcılığa dönüşmüş ve Kıbrıs Türklerince Türkiyeliler aleyhine, Türkiyelilerce Kıbrıs Türkleri aleyhine yorumlanmıştır. Bu güne kadar bu ayrımcılık, hiçbir resmi ortamda belirtilmemesine ve siyasilerce ısrarla reddedilmesine rağmen varlığını sürdürmektedir.
Toplumun bu ikili yapısından ötürü günümüzde saf bir Kıbrıs Türk kültüründen bahsetmek zorlaşmıştır. Her ne kadar sonradan adaya gelenler Kıbrıs kültürünü kısmen benimsemişseler de işgücüne ve turizme bağlı son göçlerden ve yerli toplumun kültürel anlamda dünyaya açılmasından sonra adadaki Kıbrıs Türk kültürü iyice zayıflamıştır.
Avrupa Birliği Eurostat araştırmasına göre Kıbrıs adasının toplam nüfusunun %67'si Rum, %33'ü Türk'tür. Adada çok az nüfusla İngiliz, Ermeni ve Maruni toplulukları da bulunmaktadır. En büyük şehri Lefkoşa'dır.

Kıbrıs Türklerinin bir kısmı 1955 yılından itibaren siyasi ve ekonomik sebeplerle ülke dışına göç etmişlerdir. Özellikle Birleşik Krallık, Avustralya ve Türkiye; Kıbrıs'tan büyük oranda göç almıştır. Ülkeye uygulanan ekonomik ambargolar nedeniyle üçüncü ülkelere yapılan ticarette büyük zorluklar çekilmesi ülke dışına yapılan göçlerin zaman içerisinde devamlılık kazanmasına yol açmıştır. Kesin sayısı bilinmemekle beraber ülke dışında yaşayan Kıbrıs Türkleri sayısı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk nüfusundan fazladır.
Kıbrıs dışındaki Kıbrıs Türklerinin büyük kısmı Batı Avrupa, özellikle Birleşik Krallık'ta ve Türkiye'de yaşamaktadır. Diğer kayda değer Kıbrıslı Türk grupları Avustralya ve Kuzey Amerika'dadır.

Birleşik Krallık'ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk nüfusu kadar Kıbrıs Türk'ünün yaşadığı tahmin edilmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında çoğu Türk, Birleşik Krallık Ordusu'na katılarak dünyanın çeşitli yerlerinde savaşır ve savaş sonunda ise Britanya adasına yerleşmeye başlarlar. II. Dünya Savaşı'nda ise Kıbrıs adasında yaşanan ekonomik istikrarsızlıkla göçler yaşanır.
1951 senesinde ise Türk nüfuzu, Birleşik Krallık'ta varlıklarını pekiştirmek amacıyla Kıbrıs Türk Cemiyetini kurarlar ve 1958 yılında ise dönemin Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'in de maddi yardımları ile Oxford Street'teki dernek binası alınarak faaliyetlerine orada devam eder. Dernek, 1950'li yılların sonunda Türkiye'nin taksim isteğine yönelik Birleşik Krallık'taki Kıbrıs Türklerin mitingler yapmalarını sağladı.

Kıbrıs'ta, daha ziyade yerli Kıbrıs Türklerinin konuştuğu, Türkçenin bir lehçesi veya Türkiye Türkçesinin Kıbrıs ağzı olan Kıbrıs Türkçesi konuşulur.
Yazı dilinde kullanılmamaktadır. Kullananlar olsa bile sistematik yapısı oluşturulmadığı için kişiden kişiye ve bölgeden bölgeye değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin Baf yöresi, Karpaz yöresi gibi bölgesel söyleyişlerde farklılıklar olabilmektedir.

Günümüzde ise Kuzey Kıbrıs nüfusu 2011 yılı itibarıyla 294.906'dır. Çeşitli kaynaklarda KKTC'deki Müslüman nüfus oranının %98,71 ile %99 oranında yer aldığı belirtilmektedir. %0,5 oranındaki halkın Ortodoks Hristiyan, %0,2 oranında halkın Maruni Hristiyan, geriye kalanların ise diğer dini inançlarının bulunduğu belirtilmiştir.
Kıbrıs Türklerinin %99'u Sünni mezhebine mensuptur. Ancak Kıbrıs Türk halkında özgürlükçü bir din anlayışı hâkimdir ve pek çoğu sekülerdir.
Kıbrıs'ta 1831 (hicri 1246) tarihinde yapılan nüfus sayımında yalnızca Kıbrıs genelindeki erkek nüfus kayıt edilmiştir. Kıbrıs Adası'nın nüfusunun o tarihte 45.365 kişi olduğu, 45.365 kişiden 29.780'sinin gayrimüslim, 15.585 kişinin ise Müslüman olduğu yazılmıştır. Bu doğrultuda 1831 yılında Kıbrıs halkının %65,6'sı gayrimüslim, %34,4'ünün ise Müslüman nüfustan oluştuğu anlaşılmaktadır. Aynı tarihte başlıca kentler baz alındığında;

Lefkoşa'da 3.511 Müslüman (%60,8), 2.264 gayrimüslim (%39,2),
Hırsofi'de 1.108 Müslüman (%48), 1.194 gayrimüslim (%52) yaşadığı ve bulunduğu belirtilmektedir.
Limasol, Güzelyurt, Gilan, Girne, Gazimağusa ve Lefke'de Müslümanların genel toplam içerisindeki oranı yaklaşık 1/4'tür.

Linobambaki
Kanlı Noel
Taşkent Katliamı
Muratağa, Sandallar ve Atlılar Katliamı
Kuzey Kıbrıs kültürü

Genel
Hasgüler, Mehmet. Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim Politikalarının Sonu, Alfa Yayınları, Şubat 2007, ISBN 975-297-836-3.
Hacı Osman Yıldırım, Hasan Çağlar, Vahdettin Atik, "Osmanlı İdaresinde Kıbrıs", Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü (2000).
Özel

Historical Origins of the Turkish-Cypriots19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
British Council of Turkish Cypriot Associations (İngilizce)
Association of Turkish Cypriots Abroad21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Yesterday & Today Turkish Cypriots of Australia16 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Tanıtma Dairesi17 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Türkçe)

Lahey (Hollandaca: Den Haag veya 's-Gravenhage), Hollanda'nın Güney Hollanda eyaletinin başkentidir. Yarım milyondan fazla nüfusuyla Hollanda'nın üçüncü büyük şehridir. Kuzey Denizi'ne bakan batı kıyısında yer alan Lahey, ülkenin idari merkezi ve hükûmet merkezidir ve Hollanda Cumhuriyeti döneminden beri ülkenin fiili başkenti olarak tanımlanmıştır; Amsterdam ise Hollanda'nın resmî başkentidir.
Lahey, 800.000'den fazla sakini olan Büyük Lahey kentsel alanının çekirdek belediyesidir ve aynı zamanda yaklaşık 2,6 milyonluk nüfusuyla Hollanda'nın en büyük metropol alanı olan Rotterdam-Lahey metropol alanının bir parçasıdır. Şehir ayrıca Avrupa'nın en büyük kentsel bölgelerinden biri olan Randstad bölgesinin de bir parçasıdır. 
Lahey, Hollanda Kabinesi, Genel Meclis, Yüksek Mahkeme ve Devlet Konseyi'nin merkezidir. Kral Willem-Alexander resmî olarak Huis ten Bosch'ta ikamet eder ve Kraliçe Máxima ile birlikte Noordeinde Sarayı'nda çalışır. Hollanda'daki çoğu yabancı elçilik şehirdedir. Lahey ayrıca birçok Hollanda şirketinin genel merkezine ev sahipliği yapar; Shell plc'nin de şehirde büyük ofisleri bulunmaktadır. Hollanda Kraliyet Kütüphanesi de burada yer almaktadır. Lahey'in kıyı bölgesinde popüler sahil beldesi Scheveningen de bulunmaktadır. 
Lahey, uluslararası hukuk ve tahkimin küresel merkezi olarak bilinir. Birleşmiş Milletler'in ana yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Daimi Tahkim Mahkemesi, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü, Europol ve yaklaşık 200 diğer uluslararası hükûmet kuruluşu da şehirde yer almaktadır. "Lahey" adı, şehirde bulunan uluslararası mahkemelerden herhangi birini ifade etmek için yaygın olarak mecazi olarak kullanılır. Şehir, 2014 Nükleer Güvenlik Zirvesi ve 2025 NATO Zirvesi de dahil olmak üzere birçok önemli uluslararası konferansa ev sahipliği yapmıştır.

Den Haag, 13. yüzyılda Hollanda Kontu Floris IV tarafından avcılık amacıyla kurulan bir ormanlık alanın üzerine inşa edilmiştir. 1242 yılında "Die Haghe" olarak ilk kez belgelerde yer alan şehir, 1358'de Hollanda Kontları'nın yönetim merkezi hâline gelmiştir. Şehirdeki Binnenhof (İç Avlu), 13. yüzyıldan kalma ve günümüzde Hollanda hükûmetinin kalbi olarak işlev görmektedir. Bu yapının en dikkat çekici bölümü olan Ridderzaal (Şövalyeler Salonu), Hollanda Krallığı'nın taç giyme törenlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Lahey, Hollanda Krallığı hükûmetinin, bakanlıklarının, parlamentosunun, Hollanda Yüksek Mahkemesi'nin ve Hollanda Devlet Konseyi'nin bulunduğu şehirdir. Hollanda Kralı Willem-Alexander'ın oturduğu saray "Huis ten Bosch" ve çalışma yeri "Noordeinde Sarayı" Lahey'de bulunmaktadır. Hollanda'ya yabancı ülkelerin gönderdikleri diplomatik misyonlar ve elçilikler Lahey'dedir. Fakat Hollanda Krallığı anayasasına göre başkent Lahey değil, Amsterdam'dır. 
Lahey'de 150 adet uluslararası kurum bulunmaktadır. Bunların başında Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi bulunmaktadır. Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) ile Avrupa Polis Teşkilatı'nın (Europol) merkezi burada bulunmaktadır. Böylece Lahey şehri Birleşmiş Milletler'in ek ofislerinin bulunduğu New York, Viyana, Cenevre ve Nairobi gibi önemli bir uluslararası merkezdir.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY), 1993 yılında Birleşmiş Milletler tarafından, eski Yugoslavya topraklarında 1991'den itibaren işlenen savaş suçlarını, soykırımı ve insanlığa karşı suçları yargılamak amacıyla kurulmuştur. Lahey'de bulunan mahkeme, 2017 yılında görevini tamamlayarak kapatılmıştır.

Şehrin nüfusu 2024 tarihi itibarıyla 566.731 kişidir. Hollanda'nın nüfus bakımından Amsterdam ve Rotterdam'dan sonra üçüncü büyük şehri olup, 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 725.000 kişilik toplam nüfusa sahiptir. Fakat Lahey'in içinde bulunduğu Hollanda'da Randstad Holland adı verilen şehirleşmiş metropoliten alan Amsterdam, Haarlem, Leiden, Rotterdam ve Utrecht şehirlerini de kapsayarak nüfusu yaklaşık 7,1 milyon kişidir.
Lahey, Hollanda'nın en kozmopolit şehirlerinden biridir. Fas, Türk, Endonezya ve Surinam kökenli büyük topluluklar vardır. Bu çeşitlilik, kente çok kültürlü bir sosyal yapı kazandırmıştır.

Den Haag, Hollanda'nın batısında, Güney Hollanda eyaletinde yer alır ve Kuzey Denizi kıyısında konumlanır. Şehir, Randstad metropol bölgesinin batısında bulunur ve deniz seviyesine yakın bir rakıma sahiptir. Bu nedenle, su taşkınlarını önlemek amacıyla gelişmiş altyapı sistemlerine sahiptir. Den Haag, batısında Scheveningen ve Kijkduin gibi sahil bölgelerine sahipken, iç kesimlerde ormanlık alanlar ve parklar bulunur. Bu coğrafi özellikler, şehrin hem idari merkez hem de yaşam alanı olarak gelişmesini sağlamıştır.
Den Haag, Rotterdam'a yaklaşık 25 km, Amsterdam'a 60 km, Utrecht'e 70 km ve Eindhoven'a 130 km uzaklıktadır.

Şehirdeki iklim, okyanusal iklim tipi olan Cfb'ye sahiptir. Cfb, Köppen İklim Sınıflandırması sistemine göre bir iklim türünü ifade eder. Bu sınıflandırmada:: C: Ilıman (ılıklık derecesine sahip) iklimleri temsil eder. F: Tüm yıl boyunca düzenli yağış görüldüğünü (kuru mevsim yok) belirtir. B: Yazların ne çok sıcak ne de çok soğuk olduğunu, yani ılıman yaz anlamına gelir. Den Haag, deniz kıyısında yer alması nedeniyle kışları ılıman, yazları ise serin geçer. Yüksek nem oranı ve rüzgârlar, şehrin iklim özelliklerini belirler. Ayrıca, Den Haag, Hollanda'daki en güneşli şehirlerden biridir.

Lahey, hem tarihi hem de modern mimarisiyle dikkat çeken bir şehirdir. Şehrin merkezinde yer alan Grote Kerk (Büyük Kilise), gotik tarzda inşa edilmiş olup 15. yüzyıla kadar uzanan köklü bir geçmişe sahiptir. Bu yapı, Hollanda Kraliyet Ailesi'nin bazı üyelerinin vaftiz törenlerine ev sahipliği yapmıştır. Yine şehir merkezinde bulunan Nieuwe Kerk (Yeni Kilise) ise 17. yüzyıl mimarisini yansıtan önemli bir Protestan ibadet yeridir.
Lahey aynı zamanda modern mimarinin de öne çıktığı bir merkezdir. Hoftoren, 142 metre yüksekliğiyle Hollanda'nın en yüksek kamu binasıdır ve çeşitli devlet dairelerini barındırır. Zurichtoren ve The Hague Tower gibi diğer modern yapılar ise hem ofis hem de konut alanı olarak kullanılmakta olup şehre çağdaş bir silüet kazandırmaktadır. Özellikle The Hague Tower, 132 metre yüksekliğiyle şehrin simgelerinden biri haline gelmiş, tepe katındaki restoran ve seyir terası ile hem yerli halkın hem de turistlerin ilgisini çekmektedir.
Lahey'in kültürel mirasını mimariyle buluşturan bir diğer önemli yapı ise Panorama Mesdag'dır. Bu müze, 19. yüzyılda Hollandalı ressam Hendrik Willem Mesdag tarafından yapılan 360 derecelik devasa bir panoramik tabloya ev sahipliği yapmaktadır. Scheveningen sahilinin tarihî görünümünü betimleyen eser, Avrupa'daki en eski ve en büyük panoramik tablolardan biridir.
Lahey, birbirinden güzel park alanlarına ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar arasında en önemli ve büyük olanlar Het Haagse Bos, Scheveningse Bosjes ve Westbroekpark'tır. Den Haag'ın en eski ve en büyük orman alanlarından biri olan Haagse Bos'ın tarihi 16. yüzyıla kadar uzanır ve bu orman Kraliyet Sarayı Huis ten Bosch'a ev sahipliği yapmaktadır.
1952 yılında kurulan Madurodam, Hollanda'nın tarihi ve kültürel simgelerinin minyatür modellerinin sergilendiği ünlü bir park ve açık hava müzesidir.
Panorama Mesdag, 360 derecelik devasa bir panoramik resim müzesidir.
Mauritshuis Müzesi, Hollanda Altın Çağı'na ait Rembrandt, Vermeer ve Frans Hals gibi sanatçıların eserlerini barındırır. En ünlü eseri, Johannes Vermeer'in 1665 civarında yaptığı İnci Küpeli Kız tablosudur. Müze, 1822 yılında halka açılmıştır ve 13 Mayıs 1820'de Hollanda devleti tarafından satın alınarak koleksiyonlarına ev sahipliği yapması için tahsis edilmiştir.
Lahey, 19. yüzyılda "Hague School" adı verilen önemli bir sanat akımına ev sahipliği yapmıştır. Bu akım, özellikle manzara resimleriyle tanınır.
Den Haag, 11 kilometrelik sahil şeridiyle Hollanda'nın en uzun kıyı hattına sahip şehirlerinden biridir.
Şehirde 115'ten fazla tarihi iç avlu (hofje) bulunmakta olup, bunların çoğu hâlâ kullanılmaktadır.
Den Haag, 20. yüzyılda uluslararası barış ve adaletin merkezi olarak tanınmaya başlanmıştır. 1899 ve 1907 yıllarında düzenlenen Barış Konferansları, şehirdeki Huis ten Bosch Sarayı'nda gerçekleştirilmiş ve bu süreçte Daimi Tahkim Mahkemesi kurulmuştur. 1913 yılında açılışı yapılan Barış Sarayı, Andrew Carnegie'nin bağışlarıyla inşa edilmiştir.
Lahey, kültürel etkinlikler açısından zengin bir şehir olup yıl boyunca birçok uluslararası organizasyona ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar arasında öne çıkan Movies That Matter Film Festivali, insan hakları, adalet ve toplumsal konulara odaklanan filmleriyle dikkat çeken uluslararası bir etkinliktir. Her yıl ilkbahar aylarında düzenlenen bu festival, yalnızca film gösterimleriyle sınırlı kalmayıp söyleşiler, paneller ve atölye çalışmalarıyla da farkındalık yaratmayı amaçlar. Yaz aylarında ise şehir, açık hava sanatının önde gelen örneklerinden biri olan Den Haag Sculptuur etkinliğiyle sanatı sokağa taşır. Scheveningen Bulvarı ve Lange Voorhout gibi merkezi alanlarda sergilenen heykel çalışmaları, hem yerel hem de uluslararası sanatçıların eserlerini halkla buluşturarak Lahey'in kültürel kimliğini pekiştirir. Tong Tong Fair, 1959'dan bu yana burada düzenlenen, Asya kültürlerini tanıtmayı amaçlayan köklü bir fuardır. Özellikle Endonezya kökenli kültür ve mutfağıyla öne çıkan etkinlik, Avrupa'nın Asya kültürü ile ilgili önemli fuarlarından biri olarak kabul edilir. Her yıl Lahey'deki Malieveld alanında düzenlenen fuar, ortalama 70.000 ziyaretçiyi ağırlar. Ancak, Tong Tong Holding B.V. ve Pasar Malam Besar B.V.'nin 2024 yılında iflas etmesi nedeniyle 64. fuar iptal edilmiştir.

Den Haag'da Uygulamalı Bilimler Üniversitesi /Yüksekokulu (De Haagse Hogeschool) bulunmaktadır ve 120'den fazla ülkeden yaklaşık 25.000 öğrenciye ev sahipliği yapmaktadır.
Leiden Üniversitesi'nin Lahey Kampüsü, 1998 yılında kurulmuş olup özellikle uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi ve güvenlik çalışmaları gibi alanlarda uzmanlaşmıştır. Erasmus Üniver

Türk-Libyalılar olarak da bilinen Libya Türkleri, (Arapça: أتراك ليبيا‎; İtalyanca: Turco-libici) Libya'da yaşayan etnik Türklerdir. Vatandaşların etnik kökenlerinin beyan ettirildiği son nüfus sayımına göre, Türkler, Araplar ve Berberilerden sonra ülkenin üçüncü büyük etnik grubunu teşkil etmiştir. Türk topluluğu çoğunlukla Mısrata, Trablus, Zaviye, Bingazi ve Derne'de yaşamaktadır.
Libya'daki Osmanlı yönetimi sırasında (1551–1912), Türk yerleşimciler, ağırlıklı olarak Anadolu'dan olmak üzere, Girit Adası gibi imparatorluğun diğer yerlerinden de bölgeye göç etmeye başlamıştı. Pek çok Türk, yerlilerle evlenmiş ve bu evliliklerden olma erkek çocukları, haiz oldukları karma miras nedeniyle Kuloğlu olarak adlandırılmıştı. Ancak, topluluğun "Türklüğünü" korumak adına genelde yabancılarla evlilikler önerilmemişti. Nitekim, "Türkler" ve "Kuloğlu" terimleri geleneksel olarak tamamen Türk soyundan gelenlerden kısmen Türk soyundan gelenleri ayırt etmek için kullanılmıştır. Türk topluluğu, geleneksel olarak Libya'nın siyasi yaşamına egemen olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra Türkler, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, yeni kurulan modern devletlerden ve ayrıca Kıbrıs ve Mısır gibi önemli Türk yerleşimlerine sahip olan diğer bölgelerden de Libya'ya göç etmeye devam etmiştir.
2011'de Libya İç Savaşı patlak verdiğinde, Mısrata “direnişin kalesi” olmuş ve Türk-Libyalılar savaşta belirgin bir şekilde yer almıştır. 2014'te eski bir Kaddafi subayı New York Times'a, iç savaşın artık Arap aşiretler (örneğin Zintanlılar) ile Türk soyundan gelenlere (örneğin Mısratalılar), Berberilere ve Çerkezlere karşı bir "etnik mücadeleye" dönüştüğü şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.

1551 yılında Osmanlı İmparatorluğu Libya'yı fethettiğinde, Türkler, tüccarlar ve aileleri de dâhil olmak üzere çoğunlukla Anadolu'dan bölgeye göç etmeye başladılar. Buna ek olarak, birçok Türk askeri Arap veya Berberi kadınlarla evlendi. Bu askerlerin çocuklarına ise "Kuloğlu" adı verildi.
Bugün hâlâ etnik kökenlerini Türk olarak gören veya Osmanlı yönetimi sırasında bölgeye yerleşen Türk askerlerinin soyundan geldiklerini kabul eden Libyalılar bulunmaktadır. Gerçekten de, Libya'daki birçok ailenin, soyadlarına bakarak kökenleri izlenebilir. Aileler yaygın bir şekilde, ataları Türkiye'nin neresinden göç ettiyse oranın adını taşıyan soyadlarına sahiptir; örneğin Tokatlı, Eskişehirli, Muğlalı ve İzmirli çok yaygın soyadlarıdır.

1911 yılında Libya, İtalyanlara kaybedildikten sonra Türklerin çoğu bölgede kalmaya devam etti. 1936'da İtalyan sömürgecileri tarafından yapılan nüfus sayımına göre, Türk toplumu Libya nüfusunun% 5'ini oluşturmaktaydı ve bunların 30.000'i Trablusgarp kıyılarında yaşamaktaydı.

Türk azınlığına etnik kökenlerinin beyan ettirildiği son nüfus sayımından elde edilen veriler aşağıda sunulmaktadır: 

Başlangıçta, modern Türk işçi göçü geleneksel olarak ikili anlaşmalar kapsamında Avrupa ülkelerine yönelik olmuştur; ancak Libya ve Suudi Arabistan gibi petrol zengini ülkelerde de önemli bir göç dalgası meydana gelmiştir.
Ocak 1975'te Abd al-Salam Jallud'un Türkiye'yi ziyareti esnasında, ülkenin petrol zengini ekonomisini genişletmek için Libya'ya 10.000 vasıflı Türk işçisinin gönderilmesini içeren bir “atılım işbirliği anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşma aynı zamanda Libya'nın Türkiye'ye “tercihli oranlarda” ham petrol sağlama ve bir Türk-Libya Bankası kurma taahhüdünü de içermekteydi. 1975 Ağustos'undan önce Libya, “yılda 100.000 kadar Türk işçiyi absorbe etme” arzusunu açıklamıştır.
1978–81'de Libya'da faaliyet gösteren Türk inşaat şirketlerinin sayısı 2'den 60'a ve 1984'e kadar 150'ye çıkmasıyla birlikte Libya-Türkiye ekonomik ilişkileri önemli ölçüde ilerledi. Ayrıca, 1984 yılında Libya'daki Türk "misafir işçi" sayısı 120.000'e yükselmiştir.

Libya'nın kuzeybatısında çok sayıda Türk topluluğu bulunmaktadır. Söz gelimi, birçok Türk 19. yüzyılda II . Abdülhamid döneminde Mısrata'ya yerleşmiştir.
1971 yılında sadece kökleri Girit adasına dayanan Türklerin nüfusu 100.000'dir. 2014 yılında Libya Vakıflar ve Diyanet İşleri Bakanı olarak görev yapan Ali Hammuda, Türk azınlığın Libya'nın toplam nüfusunun %15'ini oluşturduğunu iddia etmiştir. 2019 yılındaki daha yakın tarihli tahminlere göre, Libya'daki toplam Türk nüfusunun 1,4 milyon civarında olduğu, ya da ülke nüfusunun % 25'inden daha fazlasının Türk kökenli olduğu ortaya koyulmaktadır.
Mısrata kenti "Libya'daki Türk kökenli toplumun ana merkezi" olarak kabul edilmektedir; Türkler toplamda Misrata'nın 400.000 nüfusunun yaklaşık üçte ikisini (yaklaşık 270.000) oluşturmaktadır. Ayrıca Trablus'ta da büyüyen bir Türk nüfusu bulunmaktadır. Ubari kasabasında bulunan Hay al-Atrak'ın Türk mahallesi gibi ülkenin daha uzak bölgelerinde de Türk toplulukları teşkil edilmiştir.

Türkiye'de hâlâ “Libya Türkleri” olarak adlandırılan önemli bir Libya-Türk toplumu bulunmaktadır.

Osmanlı Türkleri, Libya'nın Osmanlı yönetiminde olduğu dönemde kendileriyle birlikte İslam'ın Hanefi ekolünü de getirmişlerdir. Hanefilik, bugün Türk kökenli aileleri arasında hâlâ yaygındır. Osmanlı-Türk camilerinden birkaçı aşağıda sunulmaktadır: 

Libya Türkleri Muammer Kaddafi rejimi sırasında zulme uğramıştır. Zira Panarapçılığı savunan Kaddafi Libya'da yaşayan azınlıkları Libya'nın Araplaşma süreci için bir tehdit olarak görüyordu. Türkler, birkaç azınlık grubuyla birlikte kültürel geleneklerini terk etmeye ve Arap gibi davranmaya zorlanıyordu.

2011 yılında kurulan Türk-Libya İşbirliği
2015 yılında kurulan Libya Köroğlu Derneği

2011 yılında kurulan Libya Kökleri ile Türkler Birliği 

Mansour Bushnaf'ın ilk romanı olan Chewing Gum'da (2008), ana karakter Muhtar'ın annesi olan Rahma, Türk-Libyalı bir aileden geliyor. Bu kitap Muammer Kaddafi rejimi sırasında yasaklanmıştır.

Fathi Bashagha (İçişleri Bakanı) 
Ahmed Karamanlı [Karamanlı hanedanının kurucusu (1711-1835)]
halefleri:
I.Ahmed (29 Temmuz 1711-4 Kasım 1745)
Mehmed Paşa (4 Kasım 1745 - 24 Temmuz 1754)
Ali I Paşa (24 Temmuz 1754 - 30 Temmuz 1793)
Ali Burghul Paşa Cezayrli (30 Temmuz 1793-20 Ocak 1795)
II. Ahmed (20 Ocak - 11 Haziran 1795)
Yusuf Karamanlı (11 Haziran 1795-20 Ağustos 1832)
Mehmed Karamanlı (1817, 1826 ve 1832)
Mehmed ibn Ali (1824 ve 1835)
Ali II Karamanlı (20 Ağustos 1832-26 Mayıs 1835)
Ahmed Muaytik (2014 yılında kısa süreliğine Libya Başbakanı olarak görev yaptı)
Shaha Rıza
Muhammed Sakizli (Libyalı politikacı)
Ali el-Sallabi (tarihçi ve İslamcı)
Fayez al-Sarraj (Libya Başkanlık Konseyi Başkanı ve Ulusal Mutabakat Hükûmeti başbakanı)
Mohamed Sowan, Adalet ve İnşa Partisi lideri
Abdel Rahman al-Suwayhili (Parlamento üyesi ve Vatan Birliği'nin kurucusu)
Ramazan el-Suwayhili (1918 yılında kısa süren Trablusgarp Cumhuriyeti'nin kurucu ortağı)
Hassan Tatanaki (iş insanı) 

Eski Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk azınlıklar
Cezayir Türkleri

Ligurya veya Ligürya (İtalyanca: Liguria), İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir. Kuzey Batı İtalya da yer alan Liguriya, alan bakımından ülkede bulunan üçüncü en küçük bölgedir. Yüzölçümü 5,420 km², nüfusu 1,614,924 olan bölgenin başkenti Cenova şehridir.

Ligurya ismi Roma öncesinden gelen çok eski bir isimdir. Bölgenin ilk halkı olan Ligurlar, Rhône bölgesinden Akdeniz sahiline yerleşmişlerdir. Daha sonra Galyalıların gelmesiyle bir Gal-Ligur kültürü oluşturmuşlardır. Bölge MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından zapt edilmiştir. 1796 yılına kadar Ceneviz Cumhuriyeti tarafından yönetilen bölge kısa süre Ligurya Cumhuriyeti olarak devam etmiş 1805 yılında Fransa tarafından ilhak edilmiştir. 1815 deki Napolyon Savaşları sonunda bölge Sardunya Krallığı'na bağlanmıştır.

Dar kara şeridi deniz, Alpler ve Apenin Dağları ile sınırlanmıştır. Bazı dağlar 2.000 m (6.600 ft)'nin üzerindedir; havza hattı ortalama 1.000 m (3.300 ft) yükseklikte faaliyettedir. Bölgenin en yüksek noktası Monte Saccarello'nun zirvesidir (2.201 m (7.221 ft)).
Liguria, Aosta Vadisi ve Molise'den sonra İtalya'nın üçüncü en küçük bölgesidir, ancak aynı zamanda 287 ab/km2'lik nüfus yoğunluğuyla ulusal ortalamanın çok üzerinde nüfus yoğunluğuyla en yoğun nüfuslu bölgelerden biridir ve Campania, Lombardiya ve Lazio'dan sonra dördüncü sıradadır. Ancak iç kesimlerdeki dağlık alanlarla kıyı kesimleri arasında çok fark vardır.

Bölge idari olarak dört ile ayrılır:

Ligurya bölgesinde bulunan 30.000den fazla metro nüfuslu şehirlerin listesi şudur:

Ligurya tarımı, yüksek kaliteli ürünlerdeki (çiçek, şarap, zeytinyağı) uzmanlaşma modelini artırmış ve böylece işçi başına brüt katma değeri ulusal ortalamanın çok üzerinde bir seviyede tutmayı başarmıştır (fark 2010'da yaklaşık %42 idi).. Çiçek üretiminin değeri, tarım sektörü cirosunun %75'inden fazlasını temsil etmekte olup bunu hayvancılık (%11,2) ve sebze yetiştiriciliği (%6,4) takip etmektedir.

Ligurya Bölgesi resmi websitesi16 Kasım 2008 tarihinde  at Archive-It sitesinde arşivlendi (İtalyanca) (Erişme:28.1.2009)
Curlie'de Ligurya (DMOZ tabanlı)
44°27′K 8°44′D

Londra Türk toplumu veya Londra'daki Türkler, Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'da yaşayan Türk diasporasıdır. Birleşik Krallık'taki Türkler ve İngiltere'deki Türkler büyük oranda Londra'da yaşamaktadır. Londra ve çevresinde, 2017 Birleşik Krallık içişleri bakanlığının hazırladığı Birleşik Krallık Ulusal İstatistikler Raporu'na göre 400.000-450.000 Türk asıllı İngiliz vatandaşı yaşamaktadır.

İlk olarak 17. yüzyılda, İspanya'nın Gal Bölgesi'nde Britanya İmparatorluğu'nu tehdit eden İspanya Krallığı karşısında, Britanya'nın Osmanlı İmparatorluğu ile İspanya karşısında savaşa girmesi sonucunda, Britanya'nın Osmanlı'dan ödül ve yetiştirme olarak aldığı Türklerin ilk olarak Londra'ya gitmesiyle Londra'daki Türk tarihi başlar.
I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti'nden Britanya'ya, her ne kadar ikili ilişkiler savaş sonunda dursa bile, insanlar göç etti ve böylelikle Britanya, Osmanlı'dan ikinci büyük göç dalgasını almış oldu. I. Dünya Savaşı'ndan sonra, Türkiye'nin ilk yıllarında Türkiye'den Birleşik Krallık'a 5.000'e yakın insan göç etti.

Gilliat-Ray, Sophie (2010), Muslims in Britain: An Introduction, Cambridge University Press, ISBN 0-521-53688-X .

Lübnan Türkleri veya Lübnan Türkmenleri, Lübnan'da yaşayan Türk kökenli halktır. Tolunoğulları, İhşîdîler, Selçuklular, Memlûkler ve Osmanlılar olmak üzere bölgedeki birçok Türk hanedanının yönetimi sırasında Lübnan'a sürekli Türk göç dalgaları gerçekleşti.
Günümüzde, Lübnan Türk toplumunun çoğu, Selçuklu döneminde bölgeye (Bekaa Vadisi) yerleşenler ve Anadolu'dan Lübnan'a gelen Osmanlı Türk yerleşimcilerinin torunlarıdır. Bununla birlikte, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarının azalmasıyla birlikte, eski Osmanlı topraklarının diğer bölgelerinden gelen etnik Türk azınlıklar, 1830'da Kuzey Afrika'nın Fransa tarafından sömürgeleştirilmesinden sonra özellikle Cezayir Türkleri ve 1897'de Yunanistan'daki huzursuzluk nedeniyle Girit Türkleri olmak üzere birçok Türk Lübnan'a sığındı.

Kıbrıs'taki Osmanlı egemenliğinin adanın kontrolünün Britanya İmparatorluğu'na geçtiği 1914'te sona ermesi ve 1920'lerde, Büyük Buhran'ın sert ekonomik koşulları, birçok Kıbrıslı Türk aileyi, başta Filistin olmak üzere komşu Lübnan da dahil olmak üzere Arap çoğunlukta olan diğer bölgelerde kızlarını gelin olarak satmaya yöneltti. 1948 Arap-İsrail Savaşı nedeniyle, bu Kıbrıslı Türk kadınların çoğu Filistin'i terk etmeye ve aileleriyle birlikte Lübnan'a sığınmaya zorlandı. Daha yakın zamanlarda, 2011'den bu yana, Suriye İç Savaşı'ndan kaçan ve Lübnan'a sığınan önemli bir Suriye Türkmen dalgası bulunmaktadır.
Asırlık Türk topluluklarının torunlarının yanı sıra daha yeni mültecilere ek olarak, 20. yüzyıldan beri Lübnan, Türkiye'den gelen Türk işçilerini cezbetmiştir.

Millî Görüş veya Erbakancılık, Necmettin Erbakan tarafından kurulan, 1969 yılında "Bağımsızlar Hareketi" ile başlayan ve ilk olarak Millî Nizam Partisi ile partileşerek günümüze kadar gelen İslamcı ideoloji ve siyasi akım. Günümüzde Türkiye'de Yeniden Refah Partisi ile Saadet Partisi resmî olarak Millî Görüş ideolojisini benimsemektedir. Ancak her iki parti de Millî Görüş'ün tek temsilcileri olduklarını iddia edip birbirlerini Millî Görüş'e karşı ihanetle suçlamaktadırlar.
Millî Görüş, Türkiye'nin kendi insani ve ekonomik gücü ile kalkınabileceğini, öz değerlerini koruyarak ve arkasına tarihinin verdiği kuvveti alarak daha hızlı adımlarla yürüyebileceğini savunur. Partileri 1974-1978 tarihleri arasında ikincil ortak olarak dört kez, 1996-1997 döneminde ise büyük ortak olarak beşinci kez hükûmette yer aldı. İktidarları döneminde Ağır Sanayi Hamlesi ve D8 grubunun oluşturulması, Havuz Sistemi gibi projelere imza attı. Millî Görüş hareketi dünyadaki İslami ülkeleri birleştirerek İslam Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve İslam Askeri Birliği teşkilatlarıyla adil yeni bir dünya kurmayı amaçlar.
Kapatılan Millî Nizam Partisi, Millî Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi'nin ardından kurulan Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi ile siyasete devam etmektedir. Millî Görüş hareketinden ayrılarak kurulan partiler ise Adalet ve Kalkınma Partisi ve Halkın Sesi Partisi şeklindedir. Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kuran Bülent Arınç, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan gibi isimler siyasete Millî Görüş ile başlamıştır.

Adil Düzen: Faizin olmadığı bir serbest piyasa ekonomisini öngörür. Paranın mal gibi alınıp satılmasını reddeder. Bu durumun adaleti bozduğunu, güçlüyü daha güçlü yaptığını savunur.
Reel Ekonomi: Üretime dayalı kooperatifsel çok ortaklı yapıların güçlendirilmesi esasına dayanır. Bu tarz tüm işletmelere faizsiz devlet kredisi tahsisini savunur.
Hak Anlayışı: Haksız kazanca ve ekonominin sömürü temelinde olmasına karşıdır.
Doğuştan insanlara verilen haklar, temel insan hakları
Yaşama
Mülkiyet
Neslin muhafazası
Aklın muhafazası hürriyeti
Diğer bilinen temel insan hakları hürriyetleri (seyahat, iş tutabilme, meslek seçebilme vs.)
Emek.
Rıza ile yapılan anlaşma ve mukaveleler.
Adalet gereği doğan haklar. İnsanın özlemi mutluluk içinde yaşamaktır. Mutluluk ancak Gerçek Hak anlayışı ile sağlanabilir. İnsanların saadeti için gerçek hak anlayışını benimsemek ve uygulamak şarttır.

Necmettin Erbakan, 1969 seçimlerinde Konya bağımsız milletvekili olarak parlamentoya girdiğinde, Millî Görüş Hareketi de siyasi arenada boy gösterdi. Kısa bir süre sonra Erbakan, Millî Nizam Partisi'ni kurdu. Ancak Erbakan'ın kurduğu ilk partinin ömrü kısa oldu ve 20 Mayıs 1971'de kapatıldı.
11 Ekim 1972'de Erbakan, Millî Selamet Partisi'ni kurdu. İslamî motifleri ağır basan bir partiydi. 1974 yılında Bülent Ecevit'le birlikte CHP-MSP koalisyonuna katılarak iktidar denkleminde yer aldı. Ancak bu ortaklık bir süre sonra bozuldu. Millî Görüşçüler, 1975'te Adalet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi ile koalisyona katıldı. Bu hükûmete I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti adı verildi.
Bir süre sonra koalisyon bozulduğunda I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti geride kalmıştı. Ancak iktidara taşınan MSP 1977'de yeniden bir koalisyona gitti. Ortaklar da hükûmetin ismi de aynıydı. II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti dönemi başlıyordu. Ortaklık, 12 Eylül Darbesi'yle birlikte son buldu. Diğer tüm partiler gibi, MSP de kapatıldı.
Millî Görüş Hareketi siyasi arenadaki yerini sağlamlaştırabilmek için darbe sonrası, 1983'te Refah Partisi adıyla yeniden sahneye çıktı. Ancak Millî Güvenlik Konseyi'nin vetoları sonucu 1983 seçimlerine giremedi. Veto edilen Ali Türkmen'in yerine Ahmet Tekdal geçti. Partinin ilk seçimi 1984 yılında yapılan yerel seçimdir. 1987'deki referandumla birlikte siyasi yasağı kalkan Necmettin Erbakan ise 17 arkadaşıyla birlikte, partiye katıldı. 2. RP Kongresi'nde ise genel başkan seçildi. 1991 seçimlerinde barajı geçerek meclise 62 milletvekili soktu. 1996'da Doğru Yol Partisi'yle Erbakan'ın başbakanlığında koalisyon kurdu. Ancak parti 16 Ocak 1998 yılında “laikliğe aykırı fiillerin odağı olduğu” iddiasıyla kapatıldı.
Millî Görüş'ün siyasi arenadaki temsilcisi olan Fazilet Partisi, RP kapatılmadan arenaya çıktı. 17 Aralık 1997'de kurulan FP'ye, RP'nin birçok milletvekili ve belediye başkanı katıldı. Ancak, bu parti de "RP'nin devamı olduğu gerekçesi"yle kapatılma davası açılmaktan kurtulamadı. Anayasa Mahkemesi FP'yi de 22 Haziran 2001 tarihinde kapattı.
Milli Görüş içinde yetişen Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi kendilerine 'yenilikçiler' diyen bir grup ise ayrılarak "Adalet ve Kalkınma Partisi" altında toplandılar. AK Parti, genel başkanı Erdoğan'ın "Millî Görüş gömleğini çıkardık. Geçmişi unutun, yeni bir partiyiz" sözleriyle ifade ettiği gibi Milli Görüşçü değildir.
Millî Görüş Hareketi'ni Temmuz 2001'de Necmettin Erbakan ve Recai Kutan tarafından kurulan Saadet Partisi devam ettirdi. Kasım 2018'de Necmettin Erbakan'ın oğlu Fatih Erbakan tarafından kurulan Yeniden Refah Partisi de Milli Görüş'ü benimsemiştir.

Millî Görüşçü Kuruluşlar (MİLKO), 54. Hükûmetin Başbakanı Necmettin Erbakan tarafından 1969 yılında başlatılan Millî Görüş hareketini destekleyen, bu hareketin bünyesinden çıkmış kuruluşlara denir. Anadolu Gençlik Derneği, Milli Gençlik Vakfı, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) Cansuyu Derneği, Teknik Elemanlar Derneği (TEKDER), Şuurlu Öğretmenler Derneği (ÖĞ-DER), Din Görevlileri Birliği (DİN-BİR-DER) ve Uluslararası Medya  ve İletişim Derneği (UDM) günümüzde faaliyet gösteren bazı MİLKO'lardır. Ayrıca 2020 yılında Milli Görüş Vakfı kurmuştur.

(*) Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi adayları Refah Partisi listelerinden seçimlere katıldılar.
(**) Büyük Birlik Partisi adayları Saadet Partisi listelerinden seçimlere katıldı.
(***) Saadet Partisi seçimlere Millet İttifakı ile girdi. Kendi listelerinden vekil çıkaramasa da CHP listelerinden iki kişi milletvekili oldu.

(*) Yeniden Refah Partisi, Seçime girme yeterliliğini yerine getiremediği için seçimlere giremedi.

Millî Görüş, iktidara ilk defa 1974'te Millî Selamet Partisi'nin  Bülent Ecevit'in genel başkanlığını yaptığı Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyon kurmasıyla geldi. Başbakanlığını Bülent Ecevit'in ve başbakan yardımcılığını Necmettin Erbakan'ın yaptığı bu hükûmet döneminde Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleştirildi ve ağır sanayi hamleleri yapıldı. Ardından çeşitli sağ partilerle 1975'te Birinci, 1977'de de İkinci Millî Cephe hükûmetleri kuruldu. Son olarak Millî Görüş, Refah Partisi'nin 1995'te Tansu Çiller genel başkanlığındaki Doğru Yol Partisi'yle kurduğu REFAHYOL Hükûmeti'yle son kez iktidarda bulundu.
Millî Görüş, Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra kurulan Saadet Partisi ile 2002 - 2018 yılları arasına girdiği hiçbir seçimde Türkiye'de uygulanan yüksek seçim barajı uygulaması yüzünden TBMM'de temsil edilemese de 2018 yılında Genel Başkan Temel Karamollaoğlu'nun girişimleriyle kurulan Millet İttifakı sayesinde Konya'dan milletvekili seçilen Abdulkadir Karaduman ve Nazır Cihangir İslam ile 16 yılın ardından yeniden TBMM'de temsil edilmiştir.

Tuğrul, Talip (1 Ocak 2017). "Millî Görüş Hareketi Bibliyografyası - Bibliyografya, Etki ve Yansımalar-". Journal of Turkish Studies (İngilizce). 12 (Volume 12 Issue 8): 247-336. doi:10.7827/TurkishStudies.11644. ISSN 1308-2140. 9 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi6 Mart 2022. 

Millî İttifak
Millet İttifakı
Cumhur İttifakı
Saadet ve Gelecek İttifakı

Mölln, Almanya'nın kuzeyinde Schleswig-Holstein eyaletinde, Herzogtum Lauenburg iline bağlı kent. 25,05 km² yüzölçüme sahiptir. Nüfusu, 31 Aralık 2006 itibarıyla yaklaşık 18642 olarak tespit edilmiştir. Belediye Başkanlığı Wolfgang Engelmann tarafından yürütülmektedir.

Michael P. (olay esnasında 25 yaşında) ile Lars C. (19) adlı 2 Neonazi, Mölln kentinde Aslan ailesinin oturduğu evi 23 Kasım 1992'de kundakladı. Yangında Aslan ailesinin 3 ferdi; Bahide (51), Yeliz (10) ve Ayşe (14) öldü. Ayten Aslan, oğlu Emrah'ı battaniyelere sararak evin 7 metre yüksekliğindeki penceresinden atlayarak kurtuldu. Çok sayıda kırıkla ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Ayten Aslan, yaklaşık 2 yıllık tedavi döneminden sonra normal yaşantısına dönebildi. Olay nedeniyle sakat kalan Aslan iş bulamadı. Tazminat olarak 30 bin mark, oğlu için 10 bin mark, ayrıca ev işleri için de 3500 mark aldı.
Michael P. ömür boyu hapse mahkûm edildi. Lars C. ise yaşının küçüklüğü nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra erken tahliye edildi.

www.moelln.de10 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mısır Türkleri (Arapça: أتراك مصر) olarak da anılan Mısır'daki Türkler, Tolunoğulları (868-905), İhşîdîler (935-969), Memlûk (1250-1517) ve Osmanlı da dahil olmak üzere çeşitli Türk hanedanlarının yönetimi sırasında bölgeye gelen yerleşimcilerin torunları olan kısmi veya tam Türk kökenli Mısır vatandaşlarıdır.

11'inci yüzyılda, Mısır bahri hanedanı tarafından ilk daha sonra Osmanlı Sultan I. Selim yönetildi 1517'da Ridaniye Muharebesi ile Mısır'ı fethetmesinden sonra başlayan Türk hakimiyeti ile bölgeye yerleşen Türklere verilen addır.
Mısır Türkleri tarihsel süreçte çok büyük görevler üstlenmişlerdir. Haçlı ordularına karşı yaptıkları savaşlar yanında, günümüze değin işgal altında olan bölgelerde kutsal hac yollarının koruyucuları ve bölgelerinin savunucuları olmuşlardır.

Gamal Nkrumah'ın Haftalık Mısır Ahram Gazetesinde yer alan bir makalesine göre, Türk azınlığın nüfusuna ilişkin tahminler önemli ölçüde değişmekte olup, 100.000 ile 1.500.000 arasında değişmektedir. Ancak 1971'deki bir tahmin, Mısır'da yalnızca Girit Türklerinin nüfusunun 100.000 olduğunu öne sürmektedirler. 1993'teki bir başka tahmin, Mısır'daki Türk azınlığın o dönemde 1,5 milyon olduğunu iddia ediyordu.

Mısır Osmanlı yönetimi sırasında doğrudan Türkçe konuşan seçkinler tarafından yönetiliyordu. Sonuç olarak, Mısır Arapçasında Türkçenin etkisi, Levant Arapçasına göre daha fazla olmuştur. Bugün, birçok Türkçe sözcük öğesi (ve Türkçe aracılığıyla Farsçadan geçen kelimeler) Mısır Arapçasına sıkı sıkıya entegre edilmiştir

Muhammed Abduh, din alimi ve liberal reformcu
Adel Adham, Mısırlı oyuncu
Ismail Adham, yazar ve bilgin
Eqbal Afifi, Enver Sedat'ın ilk eşi.
Tatamkulu Afrika, şair
Zakariyya Ahmad, müzisyen
İbrahim Ahmed, sanatçı
Şecerüddür, İslam tarihinde hükümdar olan ikinci Müslüman kadın
Somaya El Alfy, oyuncu
Tevfik el Hakim, yazar [38]
Leila Ahmed, yazar [9]
İsmail Mustafa el-Falaki, gök bilimci ve matematikçi
Tevfik el Hakim, yazar
Mustafa Lutfi al-Manfaluti, yazar
Mervat Amin, oyuncu
Kasım Amin, kadın hakları aktivistleri
Marwan Anwer, müzisyen
Ali Bahjat, arkeolog ve tarihçi
Hüseyin Bikar, ressam
Nonie Darwish, insan hakları aktivisti
Nabila Ebeid, oyuncu
Nawal El Saadawi, feminist.
Mai Ezz Eldin, oyuncu
II. Abbas, Mısır Hidivi
Ali Kamel Fahmi, prens (karısı Marguerite Alibert tarafından öldürüldü)
Mustafa Fahmi, Mısır Başbakanı
Abdel Rahman Fahmy, yazar
Eşref Fahmy, oyuncu
Mohammad Farid, milliyetçi lider, yazar ve avukat
Hüseyin Fakhry, eğitim bakanı ve Mısır Başbakanı
Hassan Fathy, mimar
Leyla Fevzi, 1940 Mısır Güzeli ve oyuncu
Mohamed Fawzi, müzisyen
Dodi Fayed, film yapımcısı ve Galler Prensesi Diana'nın son arkadaşı
Mustafa Fazıl, Prens
İsmail Fazıl, Osmanlı ve Türk siyasetçi
Nazlı Fazıl, Prenses
Ola Ghanem, oyuncu
Mahmud Tahir Haqqi, yazar
Yahya Haqqi, yazar
Aziza Shukri Hussein, sosyal yardım uzmanı
Ahmed Hussein, sosyal bilimci, reformcu ve ABD büyükelçisi
Hafız İbrahim, şair
İslam Konferansı Örgütü eski Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu
Halid İslambouli, ordu subayı
Muhammed 'Osman Celal, yazar
Şeyh 'Abd al-'Aziz Jawish, eğitimci
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, yazar
Amin Maalouf, yazar
Ahmed Magdy, oyuncu
Shahinda Maklad, Tajamu Partisi Sekreteri
Şemsettin Mardin, Türkiye'nin Lübnan Büyükelçisi
Nihal Mazloum, kuyumcu ve zanaatkar
Ahmad Mazlum, kabine bakanı ve meclis lideri
Abdul Muhammad, dini reformcu ve yazar
Nabawiyya Musa, feminist
Cesa Nabarawi, feminist
Muhammed Naji, ressam
Muhammed Tevfik Nasim, Mısır Başbakanı
Sherine Seif El Nasr, oyuncu
Mahmoud El Nokrashy, Mısır Krallığı'nın ikinci başbakanı
Nermin Nazim, televizyon spikeri, sunucu ve şair
Wedad Orfi, film yapımcısı
İsmail Paşa, Mısır Hidivi
Tewfik Paşa
Tusun Paşa
Noura Qadry, oyuncu
Ahmed Rami, şair
Bahigah Rashid, kadın hakları aktivisti
Hüseyin Refki, savaş bakanı ve senatör
Hüseyin Riad, oyuncu
Muhammed Rıfat, tarihçi ve eğitim bakanı
Rojina, oyuncu
Zaki Rostom, oyuncu
Hussein Rushdi, Mısır Başbakanı
Ali Sabri, Mısır Başbakanı
Şerif Sabri, politikacı
Muhammed Said, Mısır Başbakanı
İsmail Sadık, Maliye Bakanı
Hüseyin Salem, iş insanı
Abdel Khalek Sarwat, Mısır Başbakanı
Zeinab Sedky, oyuncu
Huda Sha'arawi, Mısırlı feminist liderin öncüsü
Ahmed Zaki Abu Shadi, şair
Elham Shahin, oyuncu
Muhammed Şerif, Mısır Başbakanı
Ahmed Shawqi, yazar
Farid Shawqi, oyuncu
Fouad Shafiq, oyuncu
Sherihan, oyuncu
Hanaa El Shorbagy, oyuncu
Shwikar, oyuncu
Suzanne Spahi, sanatçı
Huda Sultan, oyuncu
Halil Şerif, diplomat ve sanat koleksiyoncusu
İbn Taghribirdi
Laila Taher, oyuncu
Ahmed Talaat, aristokrat
Zein Al-Sharaf Talal, Türk Kökenli Mısırlı Ürdün Kraliçesi
İsmail Jabal Tareq, Mısır donanmasının ilk filo amirali
Ahmed Taymour, yazar
Aisha Taymur, yazar
Mahmoud Teymour, yazar
Muhammed Taymur, oyun yazarı
Zubaida Tharwat, oyuncu
Hanan Tork, oyuncu
Dina Torkia, moda tasarımcısı ve blog yazarı
Ahmad ibn Tulun, Tolunoğulları hanedanının kurucusu
Hasan Husni al-Tuwayrani, yazar
Youssef Wahbi, oyuncu
Adham Wanly, ressam
Seif Wanly, ressam
Adly Yakan, Mısır Başbakanı
Muhammad Wali al-Din Yakan, yazar
Nil Yalter, sanatçı
Madiha Yousri, oyuncu
Rose al Yusuf, oyuncu ve gazeteci
Ahmed Zaher, oyuncu
Youssef Zulficar, hakim ve Mısır Kralı I. Faruk'un  kayınpederi
Kraliçe Feride, Mısır Kraliçesi
Mısırlı Prenses Farial
Mısırlı Prenses Fevziye Faruk
Mısırlı Prenses Fadia

Türk Dilleri
Irak Türkleri
Suriye Türkleri
Türkler

Baedeker, Karl (2000), Egypt, Elibron, ISBN 1-4021-9705-5 
Akar, Metin (1993), "Fas Arapçasında Osmanlı Türkçesinden Alınmış Kelimeler", Türklük Araştırmaları Dergisi, cilt 7, ss. 91-110 
Baring, Evelyn (2005), Modern Egypt. Volume 2, Elibron, ISBN 1-4021-7830-1

Norveç, resmî adıyla Norveç Krallığı, Kuzey Avrupa'daki İskandinav Yarımadası'nın batı ve en kuzey kısımlarını, uzak Arktika Adası, Jan Mayen ve Svalbard takımadalarını kapsayan bir İskandinav ülkesidir. Subantarktika'da bulunan Bouvet Adası, Krallığın bir parçası değil, bağımlı bir bölgedir; Norveç ayrıca Antarktika'daki I. Peter Adası ve Kraliçe Maud Toprakları'nda da hak iddia etmektedir. Norveç'in nüfusu yaklaşık 5,6 milyondur ve toplam alanı 385.207 kilometrekaredir (148.729 mil kare). Başkenti ve en büyük şehri Oslo'dur. Ülke, doğuda İsveç ile uzun bir sınır paylaşır ve kuzeydoğuda Finlandiya ve Rusya ile sınır komşusudur. Norveç, Skagerrak Boğazı, Kuzey Denizi, Norveç Denizi ve Barents Denizi'ne bakan geniş bir kıyı şeridine sahiptir.
Birleşik Norveç Krallığı, 872 yılında küçük krallıkların birleşmesiyle kurulmuş olup 1153-1154 yıldır kesintisiz olarak varlığını sürdürmektedir. 1537'den 1814'e kadar Norveç, Danimarka-Norveç'in bir parçasıydı ve 1814'ten 1905'e kadar İsveç ile kişisel birlik içindeydi. Norveç, Birinci Dünya Savaşı sırasında tarafsızdı ve İkinci Dünya Savaşı'nda da Nisan 1940'a kadar Nazi Almanyası tarafından işgal edilip savaşın sonuna kadar işgal altında kaldı. 
Glücksburg Hanedanı'ndan V. Harald, Norveç'in mevcut kralıdır. Jonas Gahr Støre, 2021'den beri Norveç Başbakanıdır. Anayasal monarşiye sahip üniter bir devlet olan Norveç, 1814 anayasasında belirlendiği üzere devlet gücünü parlamento, kabine ve yargı arasında bölüştürür. Norveç'te iki düzeyde idari ve siyasi alt bölümler vardır: ilçeler ve belediyeler. Sami halkı, Sami Parlamentosu ve Finnmark Yasası aracılığıyla geleneksel topraklar üzerinde belirli bir ölçüde özerkliğe ve etkiye sahiptir. Norveç, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile yakın ilişkiler sürdürmektedir. Norveç, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Serbest Ticaret Birliği, Avrupa Konseyi, Antarktika Antlaşması ve İskandinav Konseyi'nin kurucu üyesidir; Avrupa Ekonomik Alanı, Dünya Ticaret Örgütü ve OECD üyesidir; ve Schengen Bölgesi'nin bir parçasıdır. Norveç lehçeleri, Danimarka ve İsveç lehçeleriyle karşılıklı anlaşılabilirlik sürekliliği oluşturmaktadır. 
Norveç, eşitlikçi ideallere dayanan değerleriyle evrensel sağlık hizmeti ve kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemiyle İskandinav modelini sürdürmektedir. Norveç devleti, önemli sanayi sektörlerinde büyük mülkiyet pozisyonlarına sahiptir ve geniş petrol, doğal gaz, mineral, kereste, deniz ürünleri ve tatlı su rezervlerine sahiptir. Petrol endüstrisi, ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır. Kişi başına düşen üretim açısından Norveç, Orta Doğu dışında dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz üreticisidir. Ülke, Dünya Bankası ve IMF listelerinde sırasıyla dünyanın dördüncü ve sekizinci en yüksek PPP'ye göre ayarlanmış kişi başına GSYİH'sine sahip. 2,1 trilyon ABD doları değerinde dünyanın en büyük egemen varlık fonuna sahip.

Norveç'in resmi adı Bokmål yazı geleneğine göre Kongeriket Norge, Nynorsk yazı geleneğine göre ise Kongeriket Noreg'dir (Norveç Krallığı). Ülkenin adının iki farklı yazılış şeklinin olması zaman zaman tartışmalara neden olmaktadır. Özellikle para, pul ve pasaport gibi resmi evraklarda 1980'lere kadar Norge adı yaygın olarak kullanılırken, 80'lerden sonra her iki yazılış şekli de bir arada kullanılmaya başlandı. Ülkenin adının Eski Nors dilindeki yazılışı Noregr'di. Orta Çağ Latincesinde ise adı Nor(th)vegia'ydı. Ülkenin adının ilk yazılış şekli 9. yüzyıl Hålogaland'lı Ohthere'nin yazılarında norðweg şeklindedir. Bazı Orta Çağ yazmaları ülkenin adının Kral Nórr adında mitolojik bir kişiden geldiğini iddia etse de, yaygın kabul gören görüşe göre ülkenin adı Norveç Denizi'ne verilen "kuzeye doğru deniz yolu" anlamındaki norðvegr'den geldiğidir. Nors dilinde aynı şekilde Baltık Denizi için austrvegr (doğudaki topraklara giden yol), Kuzey Denizi (ve Atlas Okyanusu) için vestvegr (batıdaki topraklara giden yol) ve Akdeniz için suðrvegr (güneydeki topraklara giden yol) kullanılmaktadır. Yine de norð- kökeninin etimolojik kaynağı konusunda kuşkular vardır ve başka köklerden geliyor da olabilir.

8.-11. yüzyıl arasında Norveç'te Vikingler olarak bilinen bir kavim hüküm sürmüştür. Savaşçı bir ulus olarak tanınan Vikingler batıda Büyük Britanya, İzlanda, Grönland ve hatta Kuzey Amerika'ya kadar ulaşarak sömürgeler kurdular. 1000 yılı civarında Hristiyan misyonerler Norveç'te Hristiyanlığı yaymaya başladılar. Norveç kralı I. Haakon Hristiyanlığı kabul etti. 995 yılında I. Olaf Norveç'teki ilk Hristiyan kilisesini kurup Kiliseyi devletin eğitimli çalışanları olan ve yörelerde örgütlü bir kolu hâline getirdi. 1030 yılında Danimarkalılar Norveç'i ellerine geçirdiler. Norveç Danimarka kralı Knud'un kurduğu Kuzey Denizi İmparatorluğu'nun bir parçası hâline geldi.

1363 yılında Norveç kralı VI. Håkon Danimarka kralı IV. Valdemar'ın kızı I. Margrete'le evlenerek iki ülkeyi bir bayrak altında birleştirdi. Ayrıca Håkon İsveç kraliyet ailesiyle de akrabaydı. Çiftin evliliğinden doğan Olaf'ın 1387 yılında erken yaşta ölmesi üzerine I. Margrete tahta çıktı (1387-1412). Margrete'in yönetimi altında 1397 yılında İsveç, Norveç, Danimarka ve sömürgeleri (Faroe Adaları, İzlanda, Grönland ve Finlandiya) birleşerek Kalmar Birliği adı altında büyük bir İskandinav İmparatorluğu hâline geldiler.
1521 yılında İsveç Kalmar Birliği'nden ayrıldı. Bu arada İskandinav ülkeleri Martin Luther tarafından Almanya'da başlatılan Protestan Reformu ile sarsıldı. Danimarka ve Norveç 1821 yılına kadar Danimarka-Norveç adı altında birlikte hareket etmeye devam ettiler. Kralları tekti ama yasaları, devlet kurumları ve orduları ayrı ayrı gelişmeye devam etti. 19. yüzyılın başlarında Norveç Napolyon Savaşları'yla temelinden sarsıldı. Fransa savaşı kaybedince Danimarka 1814 yılında imzaladığı Kiel Antlaşması uyarınca savaşı kazanan tarafın üyesi olan İsveç'e Norveç'i bırakmak zorunda kaldı. Norveçliler İsveç yönetimini istemediler. Bir temsilciler meclisi 1814'te Norveç anayasasını kabul etti ve İsveç'e direndi ama bir kral iki meclis prensibini kabul etmek zorunda kaldı. Norveç bayrağı adeta bu geçişi anlatır gibi Norveç'te kullanılagelen kırmızı beyaz Danimarka bayrağının ortasına İsveç'i temsil eden mavi renkte bir haç ekleyerek kabul edildi. Nihayet 1905'te İsveç, Norveç'in bağımsızlığını tanıdı. 12 Kasım 1905'te referandum sonucuna göre %79'la monarşi yanlıları galip çıktı ve Danimarka Kralı VIII. Frederik'in oğlu Karl, VII. Haakon adıyla Norveç kralı ilan edildi. Bu gün Birliğin Dağılması Günü adıyla kutlanmaktadır.
Norveç I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kaldı. II. Dünya Savaşı'nda da tarafsız kalma niyetinde olmasına rağmen 9 Nisan 1940 tarihinde Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. 8 Mayıs 1945 tarihinde Almanya'nın teslim olmasına kadar Norveç işgal altında kaldı. 1949 yılında Norveç NATO'ya üye oldu. 1960'ların sonlarında Norveç sularında keşfedilen petrol ve doğalgaz Norveç'e büyük bir refah kazandırdı. 1972 ve 1994'te yapılan referandumlarda Norveç halkı Avrupa Birliği'ne üyeliği reddetti. Norveç Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini üyesi bulunduğu EFTA kurumu aracılığıyla sürdürmektedir. Günümüzde Norveç Birleşmiş Milletler raporlarına göre yaşam standartları bakımından dünyanın en ileri ülkelerinden biridir.

Norveç'in çekirdek bölgesi, Kuzey Avrupa'nın en kuzey kısmını oluşturan İskandinav Yarımadası'nın batı ve en kuzey kısmını kapsar; uzak Jan Mayen adası ve Svalbard takımadaları da Norveç Krallığı'nın bir parçasıdır. Antarktika I. Peter Adası ve Alt Antarktika Bouvet Adası bağımlı bölgeler'dir ve bu nedenle Krallığın bir parçası olarak kabul edilmez. Norveç ayrıca Antarktika'nın Kraliçe Maud Toprakları denilen bölümünde hak iddia eder.
Orta Çağ'dan 1814'e kadar Norveç Danimarka krallığı'nın parçasıydı. Kuzey Atlantik'teki Faroe Adaları, Grönland ve İzlanda'daki Norveç mülkleri, Kiel Antlaşması'nda Norveç İsveç'e geçtiğinde Danimarka'da kaldı. 
Norveç ayrıca 1658'e kadar Bohuslän, 1645'e kadar Jämtland ve Härjedalen, 1468'e kadar Shetland ve Orkney, ve 1266'daki Perth Antlaşması'na kadar Man Adası ve İbraniler'den oluşuyordu
Norveç, Kuzey Avrupa'daki İskandinavya'nın batı ve en kuzey kısmını kapsar.
Norveç 57° ve 81° K enlemleri ile 4° ve 32° D boylamları arasında yer alır. Norveç İskandinav ülkeleri'nin en kuzeyindedir ve Svalbard da dahil edilirse en doğudadır.
Vardø Greenwich'in 31° 10' 07" doğusunda, St. Petersburg ve İstanbul'dan daha doğuda yer alır.
Norveç, Avrupa anakarasının en kuzey noktasını içerir.
Engebeli kıyı şeridi, devasa fiyort'lar ve binlerce ada tarafından bölünür. Kıyı temel referans çizgisi 2.532 kilometre (1.573 mi)'dir. 
Fiyortlar dahil anakaradaki kıyı şeridi 28.953 kilometre (17.991 mi) uzanır, adalar dahil edildiğinde kıyı şeridinin 100.915 kilometre (62.706 mi) olduğu tahmin edilir.
Norveç, İsveç ile 1.619-kilometre (1.006 mi) kara sınırını, Finlandiya ile 727 kilometre (452 mi) ve doğuda Rusya ile 196 kilometre (122 mi) kara sınırını paylaşır. 
Kuzey, batı ve güneyde Norveç, Barents Denizi, Norveç Denizi, Kuzey Denizi ve Skagerrak ile sınırlanmıştır. İskandinav Dağları İsveç sınırının çoğunu oluşturur.
385.207 kilometrekare (148.729 sq mi)'da (Svalbard ve Jan Mayen dahil) (ve 323.808 kilometrekare (125.023 sq mi) olmadan), ülkenin çoğuna dağlık veya tarih öncesi buzul'ların ve çeşitli topografya'nın neden olduğu çok çeşitli doğal özelliklere sahip yüksek arazi hakimdir. Bunlardan en dikkat çekeni kıyıda derinliklerden başlayan fiyort'lardır: Buz Devri'nin sona ermesinin ardından denizin sular altında bıraktığı karaya açılan derin oluklar. 
Sognefjord en, dünyanın en derin ikinci fiyortu ve 204 kilometre (127 mi) ile dünyanın en uzun fiyortudur. 
Çoğunlukla yüksek platolar ve dik dağların arasında verimli vadiler yer alır. Ovalar küçük ve dağınıktır. Kuzeyde arktik tundra bölgesi vardır.
Hornindalsvatnet tüm Avrupa'nın en derin gölüdür.
Norveç'te yaklaşık 400,000 göl vardır. 239.057 kayıtlı ada vardır.
Permafrost tüm yıl boyunca yüksek dağlık bölgelerde

Norveç'teki Türkler veya Norveç Türkleri  Norveç'te yaşayan etnik Türkleri ifade eder. Norveç Türklerinin çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti'nden geliyor, ancak Balkanlar'dan, Kıbrıs adasından ve daha yakın zamanda Irak ve Suriye'den Norveç'e gelen etnik Türk toplulukları da dahil olmak üzere diğer Osmanlı sonrası ülkelerden de Türk göçü olmuştur.

1970'ler boyunca Türk göçmenler Norveç'e çoğunlukla Türkiye'den ve aynı zamanda Türk azınlıkların bulunduğu diğer Osmanlı sonrası ülkelerden geldi; özellikle Türkler de Balkanlar'dan (Boşnak Türkleri ve Rumen Türkleri gibi) ve Kıbrıs adasından Norveç'e göç ettiler. Bu göçmenlerin çoğu o zamandan beri Norveç'te kaldı. 1976'da, bu türden daha fazla içe göç için sınırlar kapatıldı. Bu dönemde siyasi tartışmalarda artan bir bilinç ve odaklanma "yabancı işçiler" oldu. Drammen'deki göçmenlerin büyük bir kısmı, %20'den fazlası Türkiye'dendir. Bunların en büyük payı, erken işgücü güdümlü göç aşamasında geldi. Avrupa göçmen krizinden bu yana Irak Türkleri ve Suriyeli Türkler de Norveç'e göç etti.

2013 yılında Norveç'te Türk kökenli yaklaşık 16.500 Norveçli yaşıyordu.

Norveç-Türk toplulukları çoğunlukla başkent Oslo'da yaşıyor; ancak Türklerin en yüksek oranı Oslo'ya gidip gelme mesafesinde bir şehir olan Drammen'de yaşıyor. Stavanger, Trondheim, Bergen, Bærum, Kristiansand, Fredrikstad ve Asker'de yaşayan önemli Türk toplulukları da vardır.

2008 yılı itibarıyla Norveç'te Müslüman olan 15.003 Türk vardır. Drammen'deki Türk toplumu, 2008 yılında bir camiye dönüştürülecek olan Bragernes, Drammen'deki Adventist Kilisesi'ni satın aldı. Kilise 7,2 milyon kron için satıldı. Türk cemaatleri, yaklaşık 1000 üyesi olan Drammen'deki en büyük Müslüman topluluklardan biridir.

Dilek Ayhan, politikacı
Mesut Can, futbolcu
İzzet Celasin, yazar
André Oktay Dahl, politikacı
Hasan Duman, futbolcu
Akın Düzakin, illüstratör
Simone Eriksrud, müzisyen
Selda Ekiz, fizikçi
Zafer Gözet, siyasetçi
Adem Güven, futbolcu
Ferhat Güven, siyasetçi
Kamil Özerk, Oslo Üniversitesi'nde pedagoji profesörü (Kıbrıs Türk kökenli)
Meral R. Özerk, Statped (Kıbrıs Türk kökenli) yazar ve kıdemli danışman
Azar Karadaş, futbolcu
Vendela Kirsebom, model ve oyuncu

Avrupa'daki Türkler
Danimarka'daki Türkler
Finlandiya'daki Türkler
İsveç'teki Türkler

On İki Ada Türkleri, Trablusgarp Savaşı'ndaki İtalyan işgali sonrasında bu ülkenin yönetimine geçen On İki Ada'nın 1947'de Yunanistan'a bırakılmasıyla da Yunanistan vatandaşı haline gelmiş, günümüzde bu adalarda yaklaşık 5.000 kişilik bir nüfusa sahip Türk toplumu için ve bu toplum ile doğrudan bağları mevcut Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının memleketlerini ve/veya kökenlerini ifade etmek için kullanılan tanımdır. Söz konusu Türk toplumu özellikle Rodos ve İstanköy'de yoğunlaşmış olduğundan Rodos Türkleri veya İstanköy Türkleri tanımları da kullanılır. Rodos'ta yaşayan Türklerin sayısı 3.000 ve İstanköy'de yaşayan Türklerin sayısı ise 2.000. Ayrıca, Adalılar deyimi veya içlerinden bazıları evvelce Girit'ten bu adalara göçmüş olduğundan ve/veya kültür benzerlikleri nedeniyle, kısmen doğru olacak şekilde, Giritliler deyimi de kullanılıyor olabilir.

İtalyan yönetimi boyunca, adalardaki Yunanlar, Yunanistan ile birleşmek istediklerini söyleseler de; Türkler Osmanlı'ya katılmayı, bu olmazsa İtalyan egemenliğinde kalmayı isterler. Bu doğrultuda da 1919 yılında  Rodos ve İstanköy Mudafa-i Hukuk-ı İslamiye Cemiyeti'ni kurarlar.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanistan'a katılan adalarda 9.000'den az Müslüman Yunan vatandaşı oldu (1947). Yunan idaresinde Türkiye'ye devamlı göç verildi, özellikle 1954, 1964-65 ve 1972-74 arasında göç arttı. Bu dönemde 10.000'den fazla kişinin göç ettiği tahmin ediliyor. Adalardaki Müslümanların önemli bir kısmı 1974'te Türkiye'ye kaçtı. Şimdiki Müslüman nüfusunun aşağı yukarı 25%'nin aslı, adalara 19./20. yüzyılda yerleşen Girit muhacirleridir.

Adalardaki Türkler, 1923 yılında On İki Ada İtalyan yönetiminde olduğu için Yunanistan'la yapılan mübadeleden etkilenmemişlerdir. Ama yine de Türkiye'ye gelmek isteyenler Atatürk'ün emriyle önce Fethiye'ye, sonra da Marmaris'e bağlı Turgutköy, Delikliyol mevkiine yerleştirilmişlerdir.

1522'de, Osmanlı fethi sonrası sayıma göre Narince (Narence)'de 17 mahalle-505 hane, Pili'de 8 mahalle-404 hane ve Kefaroz'da 4 mahalle-216 hane Rum bulunmaktadır. Adanın Türkleştirilmesi için 79 gönüllü Türk hanesi, Narince'ye yerleştirilir. Zaman içinde iskan politikası çerçevesinde çeşitli başka gruplar da adaya yerleştirilir. Örneğin, 1892 yılında doğudan Hemond Aşireti bir kısmı İstanköy'e olmak üzere Ege adalarına yerleştirilir. Bir diğer önemli iskan olayı ise Giritli muhacirlerdir. İstanköy ve Rodos'a toplam 1.430 Girit muhaciri iskân ettirilmiştir. Aynı zamanda ada kimi Osmanlı yetkililer ve aileleri için sürgün yeriydi.

Türk halkları
Rodos ve On İki Ada'nın İşgali
Rodos Türkmenleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun eski topraklarındaki Türk toplulukları, eskiden Büyük Selçuklu Devleti veya Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altındaki yerlerde yaşayıp günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmış Türkleri ifade etmek için kullanılır.  Bu topluluklar, yüzyıllardır o bölgelerde yaşamış olmaları ve o ülkelerin yüzyıllarca Türk egemenliği altında kalmış olmaları nedeniyle Türkiye'nin modern diasporasının bir parçası olarak kabul edilmezler. Aksine artık "yerli" veya "bölge halkı" olarak kabul edilmektedirler çünkü bu ülkelerde, modern ulus-devletlerin ortaya çıkışları, bağımsızlık ve kuruluşlarından önce yaşamaktaydılar.
Türk halkı günümüzde Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs'ta çoğunluğu oluştururken, Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki "İki Toplum"dan birini ve Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki bazı ülkelerde önemli azınlık oluşturmaktadır. Türk etnik kimliği ve/veya dili, özellikle Balkanlar'da olmak üzere, birkaç devletin anayasasında resmi olarak tanınmaktadır.

Balkanlar'daki Türkler
Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları

Pakistan'daki öğrenciler, askerî personel, akademisyenler ve Pakistan vatandaşlarıyla evli kişilerden oluşan Türkiye'den ve onların soyundan gelen gurbetçilerdir. Pakistan'daki Türk eğitimciler, ülkede 25 şubesi bulunan PakTurk International Schools and Colleges'e gitmektedir. 2016 yılı itibarıyla bu okullarda 100'ün üzerinde Türk eğitimci eğitim veriyordu ve aileleri de dahil olmak üzere 400 Türk nüfus vardı.

Pakistan millî futbol takımında oynayan Pakistanlı baba ve Türk anne ile Almanya doğumlu futbolcu Atif Beşir
Abul A'la Maududi, İslam alimi, İslamcı ideolog, Müslüman filozof, hukukçu, tarihçi, gazeteci
Adil Murad, Pakistanlı bir film yapımcısı ve aktördür.
Waheed Murad, Pakistanlı bir sinema oyuncusu, yapımcı ve senaristti
Aleeze Nasser, oyuncu ve model
Tipu Sharif, aktör ve şarkıcı-söz yazarı

Karluk Türkleri
Pakistan'daki Kürtler
Türkiye'de Pakistanlılar
Pakistan-Türkiye ilişkileri
Hindistan'daki Türkler
Türk Jamat

Pakistan'da Türkiye Milli Günü kutlandı 17 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The New York Times: Türk Okulları Pakistan'a Daha Nazik Bir İslam Vizyonu Sunuyor 11 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Polonya, resmî adıyla Polonya Cumhuriyeti, Orta Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Polonya, kuzeyde Baltık Denizi'nden güneyde Südetler ve Karpat Dağları'na kadar uzanır. Polonya, kuzeyde Kaliningrad Oblastı ve Litvanya; doğuda Belarus ve Ukrayna; güneyde Slovakya ve Çek Cumhuriyeti; batıda ise Almanya ile sınır komşusudur. Ülke, çeşitli bir coğrafyaya, farklı ekosistemlere ve ılıman bir iklime sahiptir. On altı voyvodalıktan oluşan Polonya, 38 milyondan fazla nüfusuyla Avrupa Birliği'nin (AB) beşinci en kalabalık üye ülkesi ve 312.696 km² (120.733 mil²) yüzölçümüyle de beşinci büyük AB ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Varşova'dır; diğer önemli şehirler arasında Kraków, Wrocław, Łódź, Poznań ve Gdańsk yer almaktadır.
Polonya topraklarındaki tarih öncesi insan faaliyetleri, Son Buzul Çağı'nın sonundan beri sürekli yerleşimle birlikte Alt Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Geç Antik Çağ boyunca kültürel açıdan çeşitlilik gösteren bölge, erken Orta Çağ döneminde Batı Slav kabilelerinden Polanlar tarafından iskan edildi ve Polonya'ya adını verdiler. Devlet kurma süreci, 966 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin himayesinde Polanların pagan bir hükümdarının Hristiyanlığa geçmesiyle aynı zamana denk geldi. Lehistan Krallığı 1025 yılında ortaya çıktı ve 1569 yılında Litvanya ile uzun süredir devam eden ilişkisini pekiştirerek Polonya-Litvanya Birliği'ni kurdu. O dönemde Birlik, seçmeli monarşisi ve benzersiz derecede liberal siyasi sistemiyle Avrupa'nın büyük güçlerinden biriydi ve 1791 yılında Avrupa'nın ilk modern anayasasını kabul etti. Ayrıca, Hussar adı verilen son derece etkili süvari birlikleriyle askeri bir güçtü.
Refah dolu Polonya Altın Çağı'nın sona ermesiyle birlikte, ülke 18. yüzyılın sonunda komşu devletler tarafından bölündü. 1918'de I. Dünya Savaşı'nın sonunda Polonya, İkinci Polonya Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla bağımsızlığını yeniden kazandı ve savaşlar arası dönemdeki çeşitli çatışmalarda zafer elde etti. Eylül 1939'da Almanya ve Sovyetler Birliği'nin Polonya'yı işgali, Holokost'a ve milyonlarca Polonyalının ölümüne yol açan II. Dünya Savaşı'nın başlangıcını işaret etti. Küresel Soğuk Savaş'ta Doğu Bloku'na katılmaya zorlanan Polonya Halk Cumhuriyeti, Varşova Paktı'nın imzacısıydı. 1980'lerde ortaya çıkan ve Demir Perde'nin yıkılmasına öncülük eden Dayanışma hareketinin katkılarıyla komünist hükûmet dağıtıldı ve Polonya, komünist ülkeler arasında ilk olarak 1989'da liberal bir demokrasi olarak yeniden kuruldu ve serbest seçimler düzenledi.
Polonya, Sejm ve Senato'dan oluşan iki meclisli yasama organına sahip parlamenter bir cumhuriyettir. Orta güç ve bölgesel güç olarak kabul edilen ülke, gelişmiş bir piyasa ve yüksek gelir ekonomisine sahiptir. Nominal GSYİH açısından dünyanın 20. büyük ekonomisi ve Avrupa Birliği'nin 6. büyük ekonomisidir; satın alma gücü paritesi (PPP) bazında düzeltilmiş GSYİH açısından ise AB'nin 5. büyük ekonomisidir. Polonya, çok yüksek bir yaşam standardı, güvenlik ve ekonomik özgürlüğün yanı sıra ücretsiz üniversite eğitimi ve evrensel sağlık hizmetlerine sahiptir. 17 UNESCO Dünya Mirası Alanı, 100'den fazla Tarihi Anıt ve 23 milli parka sahiptir. Polonya, Birleşmiş Milletler'in kurucu üye devleti olup, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, NATO ve Avrupa Birliği'nin (Schengen Bölgesi dahil) üyesidir.

Slav kabilelerin Vistül havzasına MÖ 2000'lerde yerleştikleri sanılmaktadır. MS 9. ve 10. yüzyıllarda bu bölgede Piast hanedanı egemendi. 966'da Piast Hükümdarı I. Mieszko Hristiyanlığı kabul etti ve Polonya devletinin temelini attı.
Ne var ki, Polonya 200 yıl boyunca, doğuya doğru genişleme amacında olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na karşı bağımsızlığını korumak için mücadele etmek zorunda kaldı. Polonya 12. yüzyılda bu imparatorluğun egemenliğine girdi ve bazı topraklarını yitirdi. Ülke 13. yüzyılda yeni sorunlarla karşılaştı. 1241'de başlayan Moğol akınları büyük yıkımlara neden oldu. Öte yandan ülkenin kuzeyi, Vistül'ün doğusunda güç kazanmış olan Töton Şövalyeleri'nin tehdidi altına girdi. Töton Şövalyeleri 1308'de Danzig'i (bugün Gdansk) ve Pomeranya'nın kıyı bölümünü ele geçirince Polonya'nın denizle ilişkisi kesildi.
Son Piast Kralı III. Casimir, Tötonların tehdidi altındaki komşuları Litvanyalılar ile Polonyalılar arasında bir birlik oluşturmaya çalıştı. 1386'da Litvanya Grandükü II. Wladyslav Jagiello'nun Polonya Kraliçesi Jadwiga ile evlenmesiyle istenen birlik gerçekleşti. Bu evlilikle Polonya toprakları dört kez büyüdü ve doğu ticaret yolu açılmış oldu. 1410'da Jagiello, Grunwald'de Töton Şövalyeleri'ni yenmeyi başardı. 1466'da oğlu IV. Kazimierz, Töton Şövalyeleri'ne karşı açtığı On Üç Yıl Savaşı'nı kazanarak Pomeranya ile Gdansk'ı geri aldı. Böylece Baltık Denizi'ne çıkış yeniden sağlanmış oldu. 15. yüzyılın sonuna doğru Osmanlılar ve Kırım Tatarları Karadeniz çevresindeki bazı bölgeleri ele geçirerek Polonya'nın doğu ticaret yolunu kestiler. Aynı dönemde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Töton Şövalyeleri'ni Polonya'ya karşı ayaklandırdı. Bu arada Polonya sınırları Rus ve Osmanlı akınlarıyla zorlanıyordu.

II. Zygmunt August (1548-72) Rus saldırılarının çoğunu püskürttü. Osmanlıların sürekli akınlarını durdurmak için ise 1533'te bir barış antlaşması imzaladı. 1569'da birleşik ve bağımsız bir krallık yönetimini öngören bir anayasa hazırlandı. Tüm soyluların kralın seçimine doğrudan katılması sağlandı. Litvanya Grandüklüğü ve Polonya Krallığı, tek bir hükümdarca yönetilen bir devlet oluşturdular. Bu dönemde soyluların köylüler üzerindeki sömürüsü ağırlaşmıştı.

Polonya, Doğu Avrupa'nın önemli bir tarım ve ticaret merkezi haline durumuna geldi. Seçimle işbaşına gelen Stephen Báthory, Rusların işgali altındaki toprakları geri almayı başardı, ülkede reformlara girişti. Batory'den sonra başa geçen III. Zygmunt Waza (1587-1632) İsveç ve Rusya ile savaşa girdi. Bu dönemde parlak zaferler kazandıysa da daha sonra Osmanlı akınları karşısında zayıf düştü. Polonya'nın zayıf düşmesinden yararlanan İsveç, 1629'daki bir antlaşmayla Baltık kıyı kentlerini aldı.
Bir yandan Osmanlılar Avrupa'nın ortalarına doğru ilerlerken, Ruslar da topraklarını batıya doğru genişletmeye başlamıştı. 1674'te tahta çıkan Jan Sobieski, Viyana'yı kuşatan Osmanlı ordusunun yenilgiye uğratılmasında önemli rol oynadı (1683). Karlofça Antlaşması ile Osmanlıların elindeki topraklar yeniden Polonya'ya geçti (1699).
Avusturya ve Rusya 17. yüzyılın sonunda Avrupa'nın iki büyük gücü olarak öne çıkmıştı. 18. yüzyılın başında Polonya İsveç'in işgaline uğradı, kentleri yağmalandı ve nüfusunun dörtte birini yitirdi. Bundan yaralanan I. Petro, Polonya topraklarının bir bölümünü ele geçirerek, Polonya'nın Rusya'nın koruması altına girdiğini ilan etti. 1772'deki bir anlaşmayla Polonya topraklarının yaklaşık üçte biri Rusya, Avusturya ve Prusya arasında bölündü. Bu olay Polonya soylularının yurtseverlik duygularını kamçıladı. Düzenli bir ordu kurduktan sonra 1791'de yeni bir anayasa ile halk egemenliğini öngören bir yönetim planı geliştirdiler. Polonya'nın Fransız Devrimi'ne benzer bir girişimde bulunmasından kaygılanan Rusya ülkeyi işgal etti. 1793'teki ikinci paylaşımla Polonya daha da küçüldü. Sonraki yıl General Tadeusz Kosciuszko önderliğindeki ayaklanma yenilgiyle sonuçlandı. 1795'te Rusya, Avusturya ve Prusya'nın katıldığı son bölünmeyle birlikte Polonya 100 yılı aşacak bir süre boyunca Avrupa siyasal haritasından silindi.

Rusya'da gerçekleşen 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'yle iktidara gelen Bolşevikler Polonya'nın bağımsızlığını kabul etti. Lenin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı göstererek Polonya'nın bağımsızlığını onayladı. Ancak Polonya Rusya'da çıkan iç savaştan istifade edip toprak kazanabilmek için saldırıya geçti. Bağımsızlığını Sovyet hükûmeti sayesinde kazanmasına rağmen Polonya Ukrayna ve Belarus topraklarına saldırıya geçti. Böylece SSCB-Polonya Savaşı (1919-1921) başladı. Batılı devletlerce desteklenen Polonya, Kızıl Ordu'yu yendi ve 1921'de Riga Antlaşması'yla doğu sınırını da çizdi.

Polonya sanayi açısından çoğu Avrupa ülkesine göre daha geriydi. Bu nedenle yalnızca savaş yaralarını sarmakla kalmayıp yeni bir yönetim oluşturmak, eskiden üç parçaya ayrılmış olan ülkede birliği sağlamak ve bir sanayileşme programı uygulamak zorundaydı. 20 yıl sürecek bağımsızlık döneminde oldukça önemli adımlar atıldı.

Polonya, SSCB ile Almanya arasındaki anlaşmazlıkların dışında kalacağını umuyordu. Fransa, Romanya ve İngiltere ile savunma antlaşmaları yaparak olası bir savaştan uzak kalmaya çalıştı. Almanya ile de saldırmazlık paktı imzaladı. Savaş başlamadan önce Almanya ile SSCB 23 Ağustos 1939'da kendi aralarında bir saldırmazlık paktı imzaladılar. Alman birlikleri savaş ilan etmeden 1 Eylül 1939'da Polonya'yı istila etti. SSCB de doğu illerine girdi. Polonya toprakları ikiye bölünerek Almanya ve SSCB'ye bağlandı. Bunun üzerine Paris'te bir Polonya sürgün hükûmeti kuruldu. Polonyalılar Fransızlarla beraber Almanlara karşı savaştılar. Sürgün hükûmeti daha sonra Londra'ya taşındı. Alman işgali altındaki Polonya'da çok sayıda Yahudi'nin yaşadığı gettolar kapatıldı. Polonya'da 1941'den itibaren büyük bir Yahudi soykırımı yaşanmaya başlandı. Chelmno, Auschwitz ve Treblinka toplama kamplarında 3 milyon Yahudi öldürüldü. Alman orduları Polonya üzerinden SSCB'ye saldırıya geçti. Bunun üzerine SSCB, Polonya sürgün hükûmetini tanıdı ve Polonyalı savaş tutsaklarından bir ordu kurulmasını onayladı. Polonya'nın işgaliyle başlayan ülke çapındaki direniş hareketi savaş yılları boyunca giderek gelişti, 19 Nisan 1943'te Varşova Gettosu Ayaklanması başladı. 1 Ağustos - 2 Ekim 1944 Varşova ayaklanması başladı. İki ay süren çarpışmalar kentin yıkılması ve halkın toplama kamplarına sürülmesiyle sonuçlandı. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Ocak 1945'te Kızıl Ordu Varşova'ya girdi. Mart 1945'te Alman işgali sona erdirildi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Polonya Ulusal Birlik Hükûmeti, ABD ve İngiltere tarafından tanındı. SSCB ile de doğu sınırları konusunda anlaşmaya varıldı. Böylece Polonya bağım

Polonya'daki Türkler, Polonya'da yaşayan ve ülkenin daha küçük azınlık gruplarından birini oluşturan Türk etnik kökenlilere denir.

Türk Tatarlarının Altın Orda'dan Polonya'ya göçü 14. yüzyılın sonlarında başlamış ve 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Bolşeviklerden  kaçan Tatarların son dalgası, 1917 Ekim Devrimi'nden sonraki dönemden Polonya'ya göç etti. 14. yüzyıldan beri bu göçmenler, Litvanya'nın eski Kırım Tatar isminden Lipka Tatarları olarak biliniyorlar ve şamanistik - ve daha sonra İslami - dinlerine bağlı kalmalarına rağmen, Polonya ve Litvanya halkı tarafından her zaman kabul edilmişlerdir.
Bazı tahminlere göre, 1590-1591 itibarıyla Polonya-Litvanya Topluluğu'nda yaşayan yaklaşık 200.000  Lipka Tatarı vardı. 2011 itibarıyla, 1.916 kişi Polonya'da  ve 10.000 kişi de komşu Litvanya  ve Beyaz Rusya'da yaşıyordu.
Modern çağda, Türkiye'den gelen Türkler, sayılarına ilişkin çok az tutarlı istatistiksel veri olmasına rağmen, Polonya'ya göç etmişlerdir. Bu Türklerin çoğu Varşova ve Łódź'da yaşıyor, ancak Gdańsk, Poznań, Krakow ve Wroclaw'da da Türk toplulukları ve Lublin veya Krosno gibi küçük şehirlerde öğrenciler vardır.
Polonya'daki birçok Türk girişimci ve yatırımcıdır.

Spiegelli Maria Aurora, II. August'un metresi
Frederick Augustus Rutowsky (Türk anne), Pirna Kuşatması'nda Sakson kuvvetlerine komuta etti
Maria Anna Katharina Rutowska (Türk anne), soylu kadın
Teuvo Tulio (Türk-Polonyalı baba), film yönetmeni

Polonya-Türkiye ilişkileri
Avrupa'daki Türkler

Romanya, Güneydoğu ve Orta Avrupa'da yer alan bir ülkedir. Tuna Nehri'nin aşağı kesiminde, Balkan Yarımadası'nın kuzeyinde ve Karadeniz'in kuzeybatı kıyısında bulunur. Kuzey ve doğuda Ukrayna, batıda Macaristan, güneybatıda Sırbistan, güneyde Bulgaristan, doğuda Moldova ve güneydoğuda Karadeniz ile sınır komşusudur. 238.397 km² (92.046 mil²) yüzölçümüyle Avrupa'nın on ikinci büyük ülkesi ve yaklaşık 20 milyon nüfusuyla Avrupa Birliği'nin altıncı en kalabalık üye devletidir. Başkenti, en büyük şehri ve ekonomik merkezi Bükreş'tir. Diğer önemli şehirler arasında Kaloşvar, Yaş, Köstence, Temeşvar, Brașov, Varad ve Sibin yer almaktadır.
Avrupa'nın en uzun ikinci nehri olan Tuna, Almanya'daki Kara Orman'dan doğar ve güneydoğu yönünde 2.857 km boyunca ilerleyerek Romanya'daki Tuna Deltası'na dökülür. Karpatlar Romanya'yı kuzey-güneybatı ekseninde ikiye böler ve Moldoveanu Zirvesi'nde 2.544 m'ye ulaşır.
Ülke, coğrafi olarak ılıman ve karasal iklime sahiptir ve yüz ölçümü 238 bin km², nüfusu yaklaşık 19 milyondur. Romanya Avrupa'nın en büyük 12'nci, Avrupa Birliği'nin en kalabalık 6'ncı ülkesidir. Nüfusun çoğunluğunu Doğu Ortodoks Kilisesi'ne bağlı ve bir Latin dili olan Rumence konuşan etnik Rumenler oluşturur. Romanya'nın başkenti ve en büyük, Avrupa'nın ise en büyük beşinci en büyük şehri Bükreş, diğer büyük şehirleri Yaş, Kaloşvar, Temeşvar, Köstence, Krayova, Brașov ve Galaç'tır. 2007'de Sibiu ve 2023'te Timișoara olmak üzere iki Romanya şehri Avrupa Kültür Başkenti olmuştur.
Birleşmeye kadar bugünkü Romanya topraklarının çeşitli bölümleri Daçya, Pontus Rumları, Roma İmparatorluğu, Vizigotlar, Kumanlar, Bizans İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetildi. Romanya 1859'da Alexandru Ioan Cuza önderliğinde Boğdan Prensliği ve Eflak Voyvodalığı'nın yine Osmanlı İmparatorluğu korumasındaki şahsî birlik altında birleşmesi ile kuruldu. 1866'da resmen Romanya adını alan yeni devlet 1878'de Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazandı. I. Dünya Savaşı sırasında önce 1914'te tarafsızlık ilan eden ülke, 1916'dan itibaren İtilaf Devletleri safına geçti. Savaşın ardından Bukovina, Besarabya ve Erdel bölgelerinin tümü ile Banat, Crișana ve Maramureș'in bir bölümü Romanya Krallığı'nın parçası oldu. Bu sayede tarihinin en büyük yüzölçümüne ulaşarak Büyük Romanya veya başka bir deyişle iki savaş arası Romanya oluşmuş oldu.
Romanya, Temmuz-Ağustos 1940'ta Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ve İkinci Viyana Hediyesi'nin sonucu olarak Nazi Almanyası'nın baskısı ile Besarabya ve Kuzey Bukovina'yı Sovyetler Birliği'ne, Kuzey Erdel'i ise Macaristan'a bırakmak zorunda kaldı. Kasım 1940'ta Romanya Tripartite Paktı'nı imzaladı ve Haziran 1941'de Mihver Devletleri'nin safında II. Dünya Savaşı'na girerek Ağustos 1944'te taraf değiştirene dek Sovyetler Birliği'ne karşı savaştı. Müttefik safına geçen ülke böylece 1947'deki Paris Barış Antlaşması'nda Kuzey Erdel'i geri aldı. Savaş ve Kızıl Ordu işgalinin ardından Romanya bir sosyalist cumhuriyete dönüştü ve Varşova Paktı'na katıldı. 1989'daki Romanya Devrimi'yle ülke demokrasi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecine girdi. On yıl süren ekonomik sorunların ardından Romanya, yeni genel ekonomik reformları uygulamaya koydu.
Üniter, yarı başkanlı sistemli bir cumhuriyet olan Romanya, yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmekte olan bir ülkedir. İnsan Gelişme Endeksi'nde 53'üncü sıradadır. Nominal GSYİH değerlerine göre dünyanın en büyük 41. ekonomisidir. Ülke 2000'lerin başlarında hızlı bir ekonomik büyüme yaşamış ve ekonomisi büyük ölçüde hizmet sektörüne dayalı hâle gelmiştir. Romanya Dacia ve OMV Petrom şirketleri sayesinde makine ve elektrik enerjisi üreticisi ve net ihracatçısı konumundadır. 1955'ten beri Birleşmiş Milletler, 1972'den beri IMF, 1993'ten beri Avrupa Konseyi, 2004'ten beri NATO ve 2007'den beri Avrupa Birliği üyesidir. Ayrıca Uluslararası Frankofoni Örgütü, Latin Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı uluslararası kuruluşlara üyedir. Bunların yanı sıra OECD üye adayıdır.

Romanya'nın adı, Rumen (Rumence: Român) etnik kimliği adından gelir. Bu isim Latincede Romalı veya Roma'ya ait anlamına gelen Romanus'tan türemiştir. Romanya ismi ilk olarak 16. yüzyılda Beserabya, Eflak ve Erdel'e seyahat eden İtalyan gezginler tarafından tasdik edilmiştir. 1521'de yazılmış olan Câmpulung'dan Neacșu Mektubu, Eflak bölgesinin Țara Rumânească olarak adlandırılmasıyla Rumen kelimesinin ilk kez bir belgede geçtiği yerdir.

Romanya, Avrupa'nın en eski insan fosillerinin keşfedildiği ülkedir. 2002 yılında Romanya'nın batısındaki bir mağarada keşfedilen (Kemikli Mağara Rumence: Peştera cu Oase) bu fosillerin 42.000 yıl öncesine ait olduğu tahmin edilmektedir. Romanya topraklarında kurulan ilk devlet Trakların kurduğu Daçya Krallığıdır. Bu devlet 101-107 yılları arasında Roma İmparatoru Trajan'ın orduları tarafından işgal edilerek Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti haline geldiler. Roma İmparatorluğu'nun çökmesinden sonra bu topraklar Gotlar, Hunlar, Avarlar, Slavların istilasına uğradı. 9.-11. yüzyıllar arasında Birinci Bulgar Devleti'nin bir parçası haline geldi. Bu dönemi Macar, Peçenek, Kuman ve Tatar istilaları izledi.
Rumenler tarihte ilk defa 14. yüzyılda kendilerine ait devletler kurmayı başardılar. Bu devletler 1310 yılında I. Basarab tarafından kurulmuş Eflak Voyvodalığı ve 1352 yılında Dragoş tarafından kurulmuş Boğdan Prensliği'dir. Günümüzdeki Romanya'nın bir parçası olan Erdel ise 10-16. yüzyıllar arasında Macaristan Krallığı'nın bir parçasıydı. 15. ve 16. yüzyıllarda bu üç ülke de Osmanlı Devleti'nin himayesi altına girdiler. Osmanlı döneminde Eflak ve Boğdan tampon devletlerdi. Osmanlılara vergi verir, savaşlarda asker yardımı yaparlardı. Beyliklerin voyvodaları Rumen soyluları arasından Osmanlı padişahı tarafından atanırdı. Ayrıca bu beylikler İstanbul'un yiyecek ihtiyacını karşılamakta önemli bir rol oynarlardı. Ancak Osmanlılar Romanya'yı hiçbir zaman tamamıyla ilhak etmediler. Bükreş ve Yaş gibi büyük Romanya şehirlerinde sık sık Osmanlı vatandaşlarına rastlandıysa da oranları azdı. Bu şehirler hiçbir zaman Sofya, Belgrad, Selanik veya Üsküp gibi Osmanlı karakteri kazanmadı. 18. yüzyıla kadar Eflak ve Boğdan'ın voyvodaları Rumenlerin arasından seçilirdi. 18. yüzyılda ise Fenerli Rumlar arasından seçildiler. Bu durum 1826 yılında Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etti.
Osmanlılar 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nı kaybedince 1821 yılında Rusya'yla Bükreş Antlaşması'nı imzalayarak Besarabya'yı Rusya'ya bırakmak zorunda kaldılar. Besarabya, Boğdan'ın Prut nehrinin doğusunda kalan kısmıydı. Bu anlaşma Boğdan'ı ikiye bölmüş oldu. 93 Harbi'nde Osmanlıların Ruslar karşısında aldıkları yenilgiden sonra 1878 yılında yapılan Berlin Antlaşması'yla Eflak ve Boğdan Osmanlı Devleti'nden bağımsızlıklarını kazanarak Romanya adı altında birleştiler. Ancak Rusya 1821 yılında ele geçirdiği Besarabya'yı geri vermedi. Bu bölge daha sonra SSCB'nin Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti haline gelecekti.
1881 yılında Romanya Krallığı ilan edildi. Alman Hohenzollern Hanedanından Prens Karl Eitel Friedrich Zephyrinus Ludwig Romanya kralı olarak I. Carol adını aldı. Romanya I. Dünya Savaşı'na İtilaf Devletleri'nin yanında (Osmanlılar'a karşı) katılarak savaştan karlı çıktı ve Avusturya-Macaristan'dan Erdel bölgesini aldı. Ancak II. Dünya Savaşı'nda taraf değiştirip Nazi Almanyası'nın yanında yer alarak faşizme yöneldi. 1944 yılında Kızıl Ordu Romanya'yı işgal etti. 1947 yılında komünist Romanya Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. 1967 yılında Nikolay Çavuşesku iktidarı ele geçirdi. Romanya'nın devlet başkanı oldu. 1989 yılında Romanya Devrimi'yle Çavuşesku iktidarı son buldu. Çavuşesku ve karısı alelacele düzmece bir mahkemede yargılanıp hemen kurşuna dizildiler. Böylece Romanya batı tipi demokrasiye geçti. 2004 yılında NATO'ya, 1 Ocak 2007 tarihinde de Avrupa Birliği'ne katıldı.

238,391 km2'lik bir alana yayılan Romanya, Avrupa'nın en geniş yüzölçümüne sahip 12, dünyanın 82. ülkesidir. Ülke toprakları dünyanın %0.16'sına sahiptir. Bulgaristan ve Sırbistan ile olan sınırının büyük kısmı Tuna Nehri ile çizilen Romanya'nın, Tuna'nın bir kolu olan Prut Nehri ile de, Ukrayna'nın güneyi ile olan sınırı ve Moldova'nın tamamı ile sınırı çizilir. Tuna Nehri'nin, Karadeniz'e döküldüğü deltanın büyük kısmı Romanya'dan geçmekle beraber ülkenin güneyi, güneybatısı, batısı ve kuzeydoğusu bu nehir ve kolları ile çevrilidir.
Ayrıca Tuna Nehri'nin kolu olan Tisza, Romanya'nın Ukrayna ile olan sınırının bir kısmını çizip Macaristan topraklarına girmektedir. Kısacası Tuna Nehri ülke toprakları için paha biçilemez bir öneme sahiptir.
Ülke toprakları güney ve doğuda kalan yerler hariç Avrupa'nın en dağlık alanlarından biridir. Dağlar ülkenin kuzeyi ile batısı arasında bir yay çizerek uzanır. En önemli dağlar Karpat Dağları olmakla birlikte ülkede yüksekliği 2,000 metreyi geçen kırktan fazla dağ bulunmaktadır.
Özellikle Romanya Krallığı döneminde elde edilen topraklarla ülke Büyük Romanya olarak adlandırılmıştır.

2007 nüfus sayımı sonuçlarına göre ülke nüfusu 22.276.506 kişidir. Bu nüfusun %89,5'ini Rumenler oluşturur. Macarlar %6,6 ile nüfus içinde ikinci büyük gruptur. Bugün ülkede 535.250 Çingene yaşamaktadır.
Geri kalan %1,4 içinde en önemli gruplar Ukraynalılar, Almanlar, Lipovanlar, Türkler, Tatarlar, Sırplar, Slovaklar, Bulgarlar, Çerkesler, Hırvatlar, Yunanlar, Ruslar, Yahudiler, Çekler, Lehler ve İtalyanlar'dır.

Romanya'da ortalama ömür 72.18 yıl ile Avrupa Birliği'ndeki en düşük yaştır. Avrupa'daki AIDS'e dayalı ölümlerde Romanya, Ukrayna'dan sonra ilk sırada gelir.

Romanya laik bir devlettir ve resmî bir dini yoktur. 2021 nüfus sayımına göre ülke %74 Ortodoks, %6 Protestan ve %5 Katolik olmak üzere %85 Hristiyanlardan oluşmaktadır. %14 Dinin açıklamamış %1 ise dinsiz olduğunu açıklamıştır.
İslam, Romanya'da tarihî bir din olmasına rağmen sadece Dobruca'da yaşayan 67.500-85.000 Türk ve Tatar arasında yaygındır.

Bükreş, Romanya'nın başkenti ve en büyük 

Romanya Türkleri (Rumence: Turcii din România) terimi Romanya'daki etnik Türk azınlığını ifade eder. 2002 yılında yapılan nüfus sayımını yansıtan bir araştırma merkezine göre, Türklerin sayısı, toplam nüfusun %0.14'ünü oluşturacak şekilde 32.098'dir.
Türklerin çoğu tarihî Kuzey Dobruca bölgesinde, özellikle de Köstence ilinde yaşamaktadır. Yalnızca bu bölgedeki sayıları, bölge nüfusunun %3.4'ünü oluşturacak şekilde 24,602'dir.
2021 yılında yapılan nüfus sayımında 20.945 Türk Romanya'da yaşamaktadır.Bu nüfus verileriyle beraber Romanya'da yaşayan Türk nüfusu geçmiş yıllara göre azalma eğilimine girmiştir.
Romanya Türkleri'nin Radyo olarak Radio T(Romanya) adında bir radyosu bulunmaktadır ve 2009 yılında beri günümüzde de yayın yapmaya devam etmektedir.Gazete olarak geçmişte Türk Birliği Gazetesi(Romanya) vb. çeşitli gazeteler çıkmıştır. Günümüzde Gazete Balkan(Romanya)Hayat Gazetesi(Romanya) adında gazeteler yayın hayatına devam etmektedir..

Romanya tarafından resmî olarak tanınmış bir etnik azınlık olan Türkler için, Romanya Temsilciler Meclisi'nde ayrılan sandalye sayısı birdir. Ana dillerinde eğitim görme haklarına sahiptirler.Romanya Demokrat Türk Birliği tarafından Romanya Meclisinde her zaman temsil edilirler.

Romanya Tatarları
Romanya'daki azınlıklar
Balkan Türkleri

Rotterdam (Felemenkçe telaffuz: [ˌrɔtərˈdɑm]), Hollanda'nın Güney Hollanda eyaletinde, başkent Amsterdam'dan sonra ülkenin en büyük ikinci şehridir. Ren-Maas Deltası'nın Kuzey Denizi'ne açılan ağzında yer alır. Şehir, önce Maas Nehri'ne, günümüzde ise Ren Nehri'ne bağlanmak amacıyla kazılmış olan Nieuwe Maas (Yeni Meuse) adlı iç nakliye kanalı üzerinde kuruldu.
Rotterdam'ın tarihi, Rotte'de bir barajın inşa edildiği 1270 yılına kadar uzanmaktadır. Rotterdam'a 1340 yılında Hollanda Kontu IV. William tarafından şehir hakları verildi. Yaklaşık 2,7 milyon nüfusa sahip Rotterdam Lahey metropol bölgesi, Avrupa Birliği'nin en büyük 10. kentsel alanı ve Hollanda'nın en kalabalık yerleşim bölgesidir. Önemli bir lojistik ve ekonomik merkez olan Rotterdam, Avrupa'nın en büyük limanıdır. Rotterdam, 2022 yılında 655.468 kişilik bir nüfusa sahipti ve 180'den fazla farklı millete ev sahipliği yapıyordu.
Rotterdam; üniversitesi, nehir kıyısındaki konumu, canlı kültürel yaşamı, denizcilik geçmişi ve modern mimarisiyle tanınır. II. Dünya Savaşı'nda Alman bombardımanıyla şehir merkezi büyük ölçüde yıkıldı. Bu yıkımın ardından Rem Koolhaas, Piet Blom ve Ben van Berkel gibi mimarların tasarladığı gökdelenlerle çeşitlilik gösteren bir mimari manzara ortaya çıktı. Ren, Maas ve Schelde nehirleri, sanayileşmiş Ruhr bölgesi de dâhil olmak üzere Batı Avrupa'nın iç kesimlerine su yolu erişimi sağlar. Demiryolu, karayolu ve su yollarını kapsayan gelişmiş ulaşım ağı sayesinde Rotterdam, “Avrupa'ya açılan kapı” ve “Dünyaya açılan kapı” olarak anılır.

Yaklaşık 50.000 Türk'ün yaşadığı Rotterdam, Hollanda'daki en büyük Türk topluluğuna ev sahipliği yapıyor. Birçoğu savaştan sonra misafir işçi olarak geldi.
Rotterdam nüfusunun yaklaşık %50'si göçmen kökenlidir ve bu da şehri Hollanda'nın en çeşitli şehri yapmaktadır. En büyük yabancı nüfus grubunu, şehrin eski Hollanda sömürgesinden bağımsızlığını kazanmasının ardından Rotterdam'a gelen Surinamlılar oluşturmaktadır. Ayrıca Aruba ve Curaçao gibi Karayip adalarından gelen büyük bir topluluk da bulunmaktadır.

Rotterdam'ın Hollanda'nın en üst ligi olan Eredivisie'deki futbol kulübü Feyenoord, ülkenin en köklü kulüplerinden olup maçlarını yaklaşık 51 bin kişilik kapasiteye sahip De Kuip Stadyumu'nda oynamaktadır.

II. Dünya Savaşı sırasında, 10 Mayıs 1940'ta Nazi güçleri tarafından işgal edilen Hollanda, Hitler tarafından 1 gün içerisinde tamamen ele geçirilebilir olarak görülmüştür. Fakat Alman güçleri ummadıkları bir şekilde kuvvetli bir dirençle karşılaşmışlardır. 14 Mayıs 1940'ta Alman güçleri, Hollanda güçlerinin silah bırakmasını sağlamak amacıyla Rotterdam başta olmak üzere Hollanda şehirleri üzerinde yoğun bombardımana başlamıştır. Özellikle Rotterdam, Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) tarafından neredeyse tamamen yok edilmiştir. Tahmini olarak 800 sivil öldürülmüş ve 80.000 kişi evsiz kalmıştır. 1950'den 1970'e kadar şehir tamamen yeniden inşa edilmiştir.

Rotterdam'ın kardeş şehirleri:

Euromast
Güney Hollanda

Rotterdam19 Kasım 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rotterdam Limanı16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rotterdam Turizm kılavuzu
Rotterdam'a Hoşgeldiniz kardı
Turist Enformasyon Rotterdam30 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hollanda'da iş ve istihdam portali
Kültür ve gece hayatı kılavuzu15 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rusya'daki Türkler (Rusça: Турки в России) Rusya'da yaşayan Türklerdir. Topluluk büyük ölçüde Ahıska Türklerinden ve Türkiye'den giden göçmenlerin yanı sıra karışık etnik kökenlerin çocuklarından oluşmaktadır.

Sovyetler Birliği'nin 1926'daki İlk Tüm Birlik Sayımı, Sovyetler Birliği'nde yaşayan 8570 Osmanlı Türkü'nü kaydetti. 1920'lerde Rusya'da yaşayanların daha sonra ya Rus toplumunda asimile edildikleri ya da ülkeyi terk ettikleri varsayıldığından, Osmanlı Türkleri artık ayrı ayrı sayılmamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği Türkiye'ye karşı bir baskı kampanyası başlatmaya hazırlanıyordu. O dönemde Dışişleri Bakanı olan Vyaçeslav Molotov, Moskova'daki Türk Büyükelçisinden Türkiye'nin üç Anadolu vilayetini (Kars, Ardahan ve Artvin) teslim etmesi talebinde bulundu. Böylelikle Türkiye'ye karşı savaş mümkün görünüyordu ve Josef Stalin, Türk-Rus savaşları sırasında bölgedeki Türkler Osmanlı'ya sadık olduğundan ve bu nedenle muhtemelen Sovyetlere düşman olacaklarından, Ahıska'da, Türk-Gürcü sınırında bulunan stratejik Türk nüfusuna bir soykırım yapmak istedi. 1944'te Ahıska Türkleri, Gürcistan'ın Ahıska kentinden zorla sınır dışı edildiler ve Türkiye sınırındaki akrabalarıyla işbirliği içinde olarak kaçakçılık, haydutluk ve casusluk yapmakla suçlandılar.
Sovyet yetkilileri, Fergana Vadisi'ndeki neredeyse tümü Türk nüfusu olan 17.000 Ahıska Türkü'nün Rusya'ya nakledilmesi yönünde resmi bir karar yayınladı. Özbekistan'ın diğer bölgelerinden gelen 70.000 Ahıska Türkü de kısa süre sonra ilk göçmen dalgasını takip etti ve esas olarak Azerbaycan ve Rusya'ya yerleşti.
1970'lerin sonlarında, Stavropol ve Krasnodar yetkilileri, Ahıska Türklerini güney Rusya'daki tarım işletmelerinde çalışmaya davet etmek ve işe almak için Özbekistan'ın çeşitli bölgelerini ziyaret etti. 1985'te Moskova, daha fazla Ahıska Türkü'nü, şehirlere taşınan etnik Ruslar tarafından terk edilmiş güney Rusya'daki köylere taşınmaya davet eden bir teklif yayınladı. Ancak Ahıska Türklerinin tepkisi, Özbekistan'ı ancak anavatanlarına gitmek için terk edecekleri yönündeydi. Daha sonra 1989'da etnik Özbekler Türklere karşı bir dizi eylem başlattı; Fergana vadisinde yüzden fazla ölüme yol açan isyanların kurbanı oldular. Günler içinde 503 sayılı Karar ile Türkler, yıllardır taşınmaya direndikleri güney Rusya'daki boş çiftliklere yerleşmeye davet edildiler ve bunun sonucu olarak yaklaşık 17.000 Ahıska Türkü Rusya'ya tahliye edildi. Ahıska Türkleri, Moskova'nın Özbek ayaklanmalarını planladığını iddia ediyorlar. 1990'ların başında, halen Özbekistan'da ikamet eden 70.000 Ahıska Türkü, devam eden şiddet korkusuyla Azerbaycan, Rusya ve Ukrayna'ya gitti.

2000'li yıllarda Rusya, Türkiye'den gelen göçmen sayısının artmasına tanık oldu; Türk göçmen işçi sayısı yılda ortalama %30-50 arttı. 2008 yılına gelindiğinde Rusya'da 130.000'den fazla Türk vatandaşı çalışıyordu; Türk göçmenlerin çoğu Türkiye'de Ruslarla evlenip daha sonra eşlerinin anavatanına yerleşmeye gelenlerdir.

2010 Rus Sayımına göre 105.058 kişi kendilerini "Türk" olarak ilan etti ve 4.825 kişi "Ahıska Türkü" olduğunu belirtti; dolayısıyla nüfus sayımı, ülkede toplam 109.883 Türk'ün yaşadığını göstermiştir.

Rusya'daki Ahıska Türkleri, özellikle Krasnodar'dakiler, yerel halkın düşmanlığıyla karşılaştı. Krasnodar'daki Ahıska Türkleri, vatandaşlıklarından mahrum bırakılma da dahil olmak üzere önemli insan hakları ihlallerine maruz kaldılar. Medeni, siyasi ve sosyal haklarından mahrum bırakıldılar ve mülk sahibi olmaları ve istihdam edilmeleri yasaklandı. 2004'ten bu yana, çoğu mülteci olarak Amerika Birleşik Devletleri için Krasnodar bölgesini terk ediyor.

Alina Boz, oyuncu (babası Bulgar Türk'ü)
Anapa Kuşatması sırasında esir olan Türk Elena Dmitrievna; Hristiyan oldu ve Mikhail Şepkin ile evlendi
Alemdar Karamanov, besteci (babası Türk)
Eşref Kolçak, oyuncu (babası Türk)
Elizaveta Vasilievna Krupskaya, Vladimir Lenin'in kayınvalidesi (büyük büyükannesi Türk)
çocukları:
Nadejda Krupskaya, Rus devrimcisi ve Vladimir Lenin'in eşi
Maxim Can Mutaf, basketbolcu (babası Türk) 
Pyotr İvanoviç Poletika, Rusya'nın ikinci ABD büyükelçisi (annesi Türk)
Dmitry Golitsyn'in (annesi Türk) kızı Ekaterina Pavlovna Rosengeim
Aleksey Verstovski, besteci ve müzikal bürokrat (büyükannesi Türk)
Olga Semyonovna Zaplatina, Sergey Aksakov'un karısı (annesi Türk)
çocukları:
Grigory Sergeyeviç Aksakov, Özel Meclis Üyesi (büyükannesi Türk)
İvan Aksakov, edebiyatçı ve önemli Slavofil (Türk büyükanne)
Konstantin Aksakov, eleştirmen ve yazar (büyükannesi Türk)
Vera Aksakova , Kırım Savaşı sırasında günlükleriyle tanınan yazar (büyükannesi Türk)
Vasili Andreeviç Jukovski, şair ve Rus edebiyatının önde gelen isimlerinden (annesi Türk)

Salzburg (okunuş: saltsbuıg), Avusturya'nın orta-kuzey kesiminde yerleşim bölgesidir. Avusturya'nın bir eyaletidir. 150,000'i aşkın nüfusuyla Avusturya'nın dördüncü büyük şehridir. Alp Dağları'nın eteğinde, Almanya sınırında, Viyana'nın 270 km. batısında yer alan aynı isimli eyaletin başkentidir.
Salzach nehrinin kenarında yer alan bu kent, adını buranın ilk sakinlerinin hayatını kazandıkları zengin tuz madeninden almıştır.
Başlıca sanayi kolları arasında çalgı yapımcılığı, bira yapımcılığı, dokuma sanayi, çeşitli makineler ve elektrikli gereçler yapımı, basımcılık ve yayımcılık vb. sayılabilir ama başlıca gelir kaynağını turizm oluşturmaktadır.
Mozart'ın doğum yeri olan kent, her yıl düzenlenmekte olan Salzburg Festivali ile binlerce klasik müzik hayranını kendisine çekmektedir. 27 Ocak 2006 tarihinde, Wolfgang Mozart'ın doğumunun 250. yıl dönümü yerel saatle sabah 08:00'de Salzburg'un tüm kiliselerinde kutlanmış ve kilise çanları çalmıştır. Büyük kutlamalar yıl boyunca gerçekleşmiştir.
Avusturya'nın ilhakı sırasında, Avusturya'nın bağımsızlığına ilişkin planlanan referandum öncesinde, 12 Mart 1938'de Nazi Almanyası tarafından Salzburg ilhak edilmiş ve Alman birlikleri şehre taşınmıştır. Siyasi muhalifler, Museviler ve diğer azınlıklar daha sonra tutuklanmış ve sürülmüştür. Ayrıca sinagoglar yıkılmış, Sovyetler Birliği'nden gelen mahkûmlar ve diğer milletler için esir kampları kurulmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında, Maxglan semtinde kurulan esir kampı Çingene kampı olarak kullanılmış ve yerli sanayiye köle iş gücü sağlamıştır. Savaş sırasında katedralinin kubbesi yıkılmış olmasına rağmen Barok mimari örnekleri ayakta kalmıştır. Amerikan askerleri 5 Mayıs 1945 tarihinde Salzburg'a girmiştir.
Salzburg şehrinin tarihi merkezi 1996 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Mirabell Sarayı
Aigen Sarayı
Yukarı Salzburg Hisarı
Leopoldskron Sarayı
Johannes Sarayı
Francis Sarayı
Arenberg Sarayı
Avusturya sokak tünelleri
Salzburg Kalesi
Dünyâca ünlü rönesans su oyunları

online objects of Salzburg26 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. displayed via The European Library

Solingen, Almanya'nın kuzeybatı kesiminde, Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde (Land) bir kent.

Ruhr bölgesinin ve Wuppertal şehrinin güneyindedir. Wupper ırmağı kıyısında yer alır. Nüfusu 162.174'tür (2016).

Tarihsel kayıtlarda ilk kez 965'te Solagon adıyla geçer. 1374'te berat aldı. Aynı ölçüde eski olan Ohligs, Wald, Grafrath ve Hohscheid kasabaları 1929'daki düzenlemeyle sınırları içine alındı.

Solingen'in adı, 29 Mayıs 1993'te düzenlenen bir saldırıyla tüm dünyada duyuldu. Hülya Genç (9), Gülüstan Öztürk (12) ve Hatice Genç (18) olay yerinde, Gürsün İnce (27) ile Saime Genç (4) ise kaldırıldıkları hastanede yaşamını yitirdi. Mevlüde Genç, olay sırasında 2 kızını, 1 yeğenini ve 2 torununu kaybetti. Oğlu Bekir'in vücudunun yüzde 36'sı yandı.
Genç ailesinin evini kundaklayan ve çeşitli hapis cezalarına çarptırılan dört aşırı sağcıdan Christian B. ve Felix K. adlı sanıklar, "iyi halden" serbest bırakıldı. Aşırı sağcılar, Bekir Genç'e 250 bin mark acı parası ödemeye mahkûm edildi. Ancak iki aşırı sağcının hala hapiste bulunmaları, Christian B'nin parasının olmaması, Felix K'nın da nerede olduğunun bilinmemesinden dolayı karar uygulanamadı.

Orta Çağ'da kılıç imalatıyla tanınan Solingen; çatal-bıçak yapımında Thiers (Fransa) ve Sheffield (İngiltere) ile birlikte uluslararası üne sahip bir merkezdir. II. Dünya Savaşı sırasında büyük hasar gören kent merkezi yeniden inşa edilmiştir. Deutsches Klingenmuseum (Kılıç Müzesi), kesici âletlerin tarihî gelişimini sergiler. Kentte metalürji, kimyevî madde üretimi, şekerleme imalatı gibi sanayi dalları da gelişmiştir.

 Gouda, Hollanda
 Chalon-sur-Saône, Fransa
 Cramlington, Birleşik Krallık
 Jinotega, Nikaragua
 Ness Ziona, İsrail
 Thiès, Senegal
 Aue, Almanya

Resmi web sitesi 24 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Solingen Faciası veya Solingen Katliamı (Almanca: Solinger Brandanschlag), modern Almanya'daki en vahim yabancı düşmanı şiddet olaylarından biridir. 28-29 Mayıs 1993 gecesi, neo-Nazi bağları olan aşırı sağcı dazlak grubuna mensup dört genç Alman erkek (16-23 yaşlarında), Almanya'nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki Solingen kentinde büyük bir Türk ailesinin evini ateşe vermiştir. Üç kız çocuğu ve iki kadın (Gürsün İnce, Hatice, Hülya, Saime Genç ile Gülistan Öztürk) hayatını kaybetti; aralarında birkaç çocuğun da bulunduğu diğer on dört aile üyesi de bazıları ağır olmak üzere yaralandı. Saldırı, birçok Alman şehrinde Türk diasporası üyelerinin şiddetli protestolarına ve diğer Almanların (Türk kökenli olmayan) Türk kurbanlarla dayanışmalarını ifade eden büyük gösterilerine yol açtı. Ekim 1995'te failler kundaklama ve cinayetten suçlu bulundu ve 10 ila 15 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı. Mahkûmiyet kararları temyizde onandı.

Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra 1990'ların başında yabancılar ve özellikle de sığınmacılar Almanya'da çok tartışmalı bir konuydu. CDU partisi ve tabloid gazete Bild Zeitung, bu kişilerin sayısının sınırlandırılmasını isteyen ana kuvvetlerdi.
Solingen saldırısından önce de yabancı karşıtı şiddet olayları yaşanmıştır. Aralık 1988'de Josef Seller adlı aşırı sağcı bir Alman militan Schwandorf, Bavyera'daki “Habermeier Haus” binasını ateşe vererek Fatma ve Osman Can adlı Türk çifti oğulları Mehmet ile birlikte öldürmüştür. Kundaklama saldırısında bir Alman olan Jürgen Hübner de hayatını kaybetmiştir. Eylül 1991'de Hoyerswerda'daki şiddetli karışıklıklar bir sığınmacı yurdunun boşaltılmasına neden oldu. Ağustos 1992'de Rostock-Lichtenhagen'de üç gün süren isyan sırasında, birkaç bin kişi yüksek bir binanın etrafını sardılar ve militanlar Molotof kokteylleri atarken onları izlediler. Vietnamlı sığınmacılar çatıya kaçarak canlarını zor kurtardılar. Kasım 1992'de Mölln'de aşırı sağcı gençler tarafından gerçekleştirilen bir kundaklamada üç Türk öldürüldü.
Aralık 1992'de Almanya'nın dört bir yanında yabancı düşmanlığını protesto eden ve 700.000'den fazla kişinin katıldığı büyük gösteriler düzenlendi. 1992 yılı sonunda birçok neo-Nazi grubu yasa dışı ilan edildi.
26 Mayıs 1993'te, saldırıdan üç gün önce, Alman Federal Meclisi sığınmacıların sayısını sınırlamak için Alman anayasasını (Grundgesetz) değiştirmeye karar vermişti. Öncesinde, anayasa dünyadaki her siyasi mülteciye Almanya'da doğrudan mülteci statüsü hakkı tanıyordu.
Beş kişinin öldüğü Solingen saldırısı, o dönemde Almanya'da yaşanan yabancı karşıtı şiddet olaylarının en şiddetlisiydi. Bir hafta sonra Frankfurt am Main'de 34 yabancının bulunduğu bir eve yapılan kundaklama saldırısı erken fark edilmiş ve olayda ölen olmamıştır. 1996 yılında Lübeck'te bir sığınmacı yurdunda 10 kişinin öldüğü bir kundaklama olayı hiçbir zaman aydınlatılamamıştır. 2008 yılı itibarıyla Almanya'da benzer yabancı düşmanı şiddet olayları sonucunda toplam 135 yabancı hayatını kaybetmiştir.

Polis raporuna göre yangın 29 Mayıs 1993 günü saat 01.38'de Untere Wernerstraße 81 adresindeki evin girişinde çıktı. Yangın benzinle çıkarılmıştı. O sırada 50 yaşında olan ve ailenin en yaşlı üyesi olan Mevlüde Genç, bir pencereden dışarı tırmanmayı ve komşuları uyarmayı başardı. O gece iki kızını, iki torununu ve bir yeğenini kaybetti.
İtfaiye ekipleri beş dakika sonra geldi ama artık çok geçti. 27 yaşındaki Gürsün İnce pencereden atladı ve hayatını kaybetti. Kucağında tuttuğu dört yaşındaki kızı ise hayatta kaldı. Kızları Hatice Genç (18 yaşında), Gülistan Öztürk (12 yaşında), Hülya Genç (9 yaşında) ve Saime Genç (4 yaşında) alevler içinde can verdi. 15 yaşındaki Bekir Genç yanarak pencereden atladı; ağır yaralı olarak kurtuldu. Altı aylık bir bebek ve üç yaşında bir çocuk hayati tehlike arz edecek şekilde yaralandı.

Felix Köhnen, suç işlendiği sırada 16 yaşında bir öğrenciydi. Babası barış hareketinde aktif bir doktor, annesi ise çevreci davalarda aktif bir mimardı. Felix'in ailesinin akademik beklentileriyle baş edemediğini düşündüğü için sağcı çevrelere girdiği yönünde haberler vardı.
Christian Reher, çocuk evlerinde büyümüş 16 yaşında bir öğrenci. Kundaklanan eve yakın bir yerde yaşıyordu ve ilk tutuklanan oydu. Daha önce yabancılara karşı nefretini ifade eden bildiriler dağıtmıştı.
Christian Buchholz, 19 yaşında, ufak tefek işlerde çalışıyordu. Orta sınıf bir işçinin oğluydu. Günlüğünde yabancı karşıtı yazılar vardı.
Markus Gartmann, 23 yaşında, sosyal yardım alıyor. Gençliğinde yalnız bir insan olduğu söyleniyor. Milliyetçi DVU partisinin bir üyesiydi.
Hepsi Solingen'deki aşırı sağcı dazlak grubunun üyesiydi ve bir dövüş sanatları okulunda birlikte egzersiz yapıyorlardı. Bu okulun daha sonra Kuzey Ren-Vestfalya iç istihbarat teşkilatının (Verfassungsschutz) bir muhbiri tarafından işletildiği ortaya çıkmıştır.

Düsseldorf Yüksek Bölge Mahkemesi'nin beş hakimi önünde görülen dava Nisan 1994'te başladı. Kohnen, Reher ve Buchholz reşit olmayanlar olarak yargılanırken (azami ceza 10 yıl hapisle sınırlandırılmıştır), Gartmann yetişkin olarak suçlanmıştır. Savcılar cinayetin nedeni olarak yabancı düşmanlığını öne sürdüler.
Gartmann polise itirafta bulunmuş ve daha sonra avukatının da hazır bulunduğu bir sulh hakimi önünde tekrar itirafta bulunmuştur. İtiraflara göre Gartmann, Kohnen ve Buchholz o gece bir partide yabancılarla çatışmış, Reher ile buluşmuş ve daha sonra sarhoşken bazı Türkleri “korkutmaya” karar vermişlerdi. Duruşmanın sonlarına doğru Gartmann itirafını geri çekmiş, bunun baskı altında yapıldığını ve Türklerle aynı hücreyi paylaşmakla tehdit edildiğini iddia etmiştir. Karardan dört ay sonra cezaevinde sorgulanan Gartmann, polisin kendisini müebbet hapis cezasından kurtulmanın tek yolunun bu olduğuna ikna ettiği için yalan itirafta bulunduğunu açıklamıştır.
Reher de itiraf etti, ancak hikâyesini defalarca değiştirdi ve sonunda tek başına hareket ettiğini iddia etti. Kohnen ve Buchholz olaya karıştıklarını inkâr ettiler.
Sanıkları suçla ilişkilendiren somut bir kanıt bulunamadı, bunun nedeni kısmen polisin olay yerini özensiz bir şekilde ele almış olmasıydı. Tanıklar olayları açıklığa kavuşturamamıştır.
Ekim 1995'te dört sanık cinayet, cinayete teşebbüs ve kundakçılıktan suçlu bulundu. Reşit olmayan üç sanık en yüksek ceza olan 10 yıl hapis cezası alırken, Gartmann 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Almanya Federal Adalet Mahkemesi 1997 yılında temyizde mahkûmiyet kararlarını onayladı. Türk aile tazminat davası açtı ve kazandı. Yaklaşık 270.000 Alman markı ve ağır yanık mağdurlarından biri için aylık emekli maaşı aldılar.

Anma törenlerine çok sayıda üst düzey Alman yetkili katıldı ve ilk konuşmayı Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker yaptı. Şansölye Helmut Kohl Solingen'i ziyaret etmediği, anma ve cenaze törenlerine katılmadığı için eleştirildi; Kohl diğer siyasetçilerin “Beileidstourismus” (“taziye turizmi”) olarak adlandırdığı davranışlarını kınamıştı.
Saldırıdan bir yıl sonra Hatice Genç'in okuduğu Mildred-Scheel-Schule'nin önünde olayı anmak için bir anıt açıldı. Anıtta bir gamalı haçı parçalayan iki büyük metal figür ve her biri bir kişi tarafından desteklenen çok sayıda halka yer alıyor. Şehir, başlangıçta şehrin tam merkezinde bir anıt yapılmasını kabul etmiş, ancak daha sonra “toplumsal barışın” tehlikeye girebileceği endişesiyle bundan vazgeçmiştir. Untere Wernerstraße No. 81'deki kundaklamanın yeri beş kestane ağacı ve bir plaketle işaretlenmiştir. Frankfurt-Bockenheim'daki Hülyaplatz'da olayların anısına bir gamalı haça çekiçle vuran bir adam heykeli bulunmaktadır.

Almanya'da yaşayan bazı Türkler tarafından kurulan Cartel müzik grubunun 1995 çıkışlı Cartel şarkısının klibinde de, bu katliamdan görüntülere ve haberlere yer verilmektedir.
Alman teknik direktör Christoph Daum, yaşanan faciada Türklere olanların Alman toplumunu yansıtmadığını göstermek ve Türklerin yanına gidip onlarla yaşamak istediği için bir tür aktivizm eyleminde bulunup 1994 kışında Türkiye'ye giderek Beşiktaş ile anlaşmıştır.

Almanya'daki Türkler
2004 Köln Bombalı Saldırısı
2008 Ludwigshafen yangını
Neonazi seri cinayetleri

Solingen Faciası dokümantasyonu30 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eski Sovyetler Birliği'ndeki Türkler küçük bir azınlıktı. Ancak binlerce Türk'ün anavatanlarından sınır dışı edilmesi nedeniyle Türkoloji için önemli kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Samtshe-Cavaheti, Gürcistan'ın güneybatı bölgesinde bir Türk etnisitesi üreterek yoğun bir şekilde İslamlaştırıldı. Kasım 1944'te bu Türklerden 120.000 kadarı Joseph Stalin'in yönetimi altında Orta Asya'ya sürüldü.

Eski Sovyetler Birliği'ndeki Türklerin Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıçlarına dayanan uzun tarihleri var; bu tarih, Türklerin Gürcistan ve Ukrayna'ya göç etmesi sonucu olarak bu yerlerde Türk topluluklarının oluşmasıyla başlar. Bununla birlikte, Türklerin diğer Sovyet sonrası devletlere büyük göçü, Ahıska Türklerinin Joseph Stalin tarafından bastırılıp Orta Asya'ya sürüldüğü 1944 yılında gerçekleşti. Türk toplumu aslen Gürcistan-Türkiye sınır bölgesine özgüydü ve 15 Kasım 1944'te zorla Orta Asya'ya taşındı. Türklerin çoğunluğu Özbekistan'a yerleşti, ancak 1989'da, işsizliğin ağır bir şekilde vurduğu bir bölgede üstün yaşam standartları ve ekonomik refahları nedeniyle Ahıska karşıtı isyanlar çıktı. Böylece 90.000'den fazla Türk Özbekistan'dan Sovyetler Birliği'nin diğer bölgelerine yerleşti. Türklerin bir kısmı Dağlık Karabağ ve çevresine yerleştirildi. Ancak Ermeniler bölgenin kontrolünü ele geçirdiklerinde bir kez daha kaçmak zorunda kaldılar. Bazıları Gürcistan'a dönmüş olsalar da, Türklerin evlerine yerleşen Gürcüler ve Ermenilerin her türlü geri dönüş hareketine karşı silahlanma sözü vermeleri sürekli bir sorun olmuştur. Dahası, birçok Gürcü, Ahıska Türklerinin 'ait oldukları yere' Türkiye'ye gönderilmesi gerektiğini savundu.

Sovyetler Birliği içinde, II. Dünya Savaşı sırasında Türklere yönelik etnik temizlik, Sovyet gizli polisi ve Kızıl Ordu tarafından gerçekleştirilen toplu sürgünler şeklini aldı. Sınır dışı edilmenin nedeni, Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye karşı bir baskı kampanyası başlatmaya hazırlanıyor olmasıydı. Haziran 1945'te Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, Moskova'daki Türk Büyükelçisine üç Anadolu vilayetinin (Kars, Ardahan ve Artvin) teslim edilmesi için resmen bir talep sundu. Moskova ayrıca Anadolu'nun diğer bazı vilayetlerine yönelik Ermeni iddialarını desteklemeye hazırlanıyordu. Böylece, Türkiye'ye karşı savaş mümkün görünüyordu ve Joseph Stalin, Sovyet niyetlerine düşman olması muhtemel olan Türkiye-Gürcistan sınırına yakın stratejik Türk nüfusunu (özellikle Mesheti'de bulunanları) temizlemek istedi. Sınır dışı edilme nispeten zayıf bir şekilde belgelenmiştir, ancak Sovyet kaynakları tahminen 115.000 Türk'ün çoğunlukla Özbekistan'a yerleşmiş olan Orta Asya'ya sınır dışı edildiğini göstermektedir.
1989'da Özbekler ve Türkler arasında etnik çatışmalar yaşandı. Resmi rakamlara göre 103 kişi öldü ve 1000'den fazla kişi yaralandı. Ayrıca 700 ev yıkıldı ve 60.000'den fazla Ahıska Türkü Özbekistan'dan sürüldü. 1989 olayları, Türkler tarafından ikinci tehcirleri olarak kabul edilir. Özbekistan'da kalanlar (yankı uyandırmaktan korktukları için özel olarak) etnik ayrımcılıktan şikayet ettiler.

Son Sovyet nüfus sayımında 207.512 Türk rakamı kaydedilmesine rağmen, bu tüm etnik Türkleri saymamış olabilir, çünkü uzun yıllar Türklerin etnik kökenlerini yasal belgelere kaydetme hakları reddedildi. Örneğin Kazakistan'da bulunanların sadece üçte biri pasaportlarında Türk olarak kayıtlıydı. Geri kalanlar keyfi olarak diğer etnik grupların üyeleri olarak ilan edilmişti.

Ulus Baker
Hüseyin Özkan

Sovyetler Birliği'nin demografisi
Sovyetler Birliği'nde insan hakları
Sovyetler Birliği'nde nüfus transferi
Ruslaştırma
Avrupa'daki Türkler

Sudan'daki Türkler, Afrika kıtasında yer alan Sudan'da yaklaşık 1500 - 4500 civarında Türk bulunmaktadır. Sudan'a ilk olarak 1990'lı yıllarda eğitim faaliyetleri dolayısı ile Türkler gitmeye başladı. Türk girişimciler eğitim, sağlık, inşaat ve ticaret amaçlı yatırımlarda bulundular. Genellikle Türk firmalarının işgücü ihtiyaçları nedeniyle giden Türk işçi ve mühendisler yaşamaktadır. Daha sonradan bu kişiler kalıcı olarak yerleşmeye başladı.
Bunların dışında başka etkende 17 Ağustos 1999 depremi ve 2001 ekonomik krizlerinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yeniden ucuz maliyetler ile iş kurmak, ekonomik refaha ulaşma amaçlarıdır. Özellikle Sudan'ın başkenti ve diğer şehirlerine oranla elektrik, su ve kanalizasyon altyapısı çok daha iyi durumda olan Hartum civarlarında Türk mahalleleri bulunmaktadır. Ayrıca Hartum'da Türklere ait birçok restoran, kafe, alışveriş merkezi ve esnaf dükkânları da bulunmaktadır.

Suriye Türkmenleri ya da Suriye Türkleri, Suriye'de yaşayan Türk azınlıktır.
10. ve 11. yüzyıllarda Selçuklu akınlarıyla yoğun Türk göçlerin gerçekleştiği Suriye'nin yönetimi, 1516'dan sonra  Osmanlı Devleti’ne geçmiş ve Suriye, 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türk hakimiyeti altında kalmıştır. Bu dönemde Suriye’de Türkmen yerleşimleri artarak devam etmiş ve bölgede önemli bir Türk nüfusu oluşmuştur. Çoğunlukla Arapça ve Türkiye Türkçesine çok yakın bir Türkçe konuşmaktadırlar. Anadolu’daki uzantıları olan Türk boyları arasında inanç, gelenek ve folklorik pratikler bakımından çok önemli benzerlikler bulunmaktadır. Suriye Türkmenleri, Türkiye'deki Türk halkı ve Irak Türkmenleriyle ortak soyağacı ve dil bağlarına sahipken kendilerini Türkmenistan Türkmenleriyle doğrudan özdeşleştirmezler.
Nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmadıklarından sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 800.000 ilâ 3.500.000 arasında farklı tahminler verilmektedir. Suriye yönetimi tarafından azınlık olarak kabul edilmezler ve gündelik hayatta Türkmen olarak anılsalar da kayıtlarda “Müslüman” olarak geçmektedirler.
Baasçı Suriye döneminde Arap sosyalizmi asimilasyon programları çerçevesinde, dil öğrenimlerini engellemiş, köylerinin isimlerini değiştirmiştir. Dillerini unutmuş olan Türkmenler kimliklerinin bilincinde olmakla birlikte yaşadıkları bölgenin dili, kültürü ile bütünleşmiştir. Küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmış; ancak büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, millî benliklerini korumuşlardır. Türkmen kimliğinin ve haklarının korunmasını talep eden Türkmenler, Suriye İç Savaşı’nda muhalif hareketlerin içinde yer almıştır.

Oğuz boyları akıncıları Suriye’de 7. yüzyıldan itibaren görünmeye başlamış, 10.ve 11. yüzyıllarda bu bölgeye yoğun göçler gerçekleşmiştir. Tolunoğulları  ile başlayan Türklerin yerleşimi 11. yüzyılda Selçuklu Hanedanının bölgeye gelmesi ile devam etti. Selçuklular'ın 1040 yılında kazandıkları Dandanakan Savaşı'ndan sonra birçok Türkmen boy ve oymağı 1063 yılından itibaren Suriye'ye girerek kendi hayat şartlarına uyabilecek alanları vatan edinmeye başlamıştır. 1071-1071 yıllarında Nâvekiyye Türkmenleri Suriye'ye geldiler ve Nâvekiyyelerden olan Atsız Kudüs, Dimaşk ve çevresinin hakimi oldu. 1077'de Selçuklu hükümdarı Melik Şah, kardeşi Tutuş'u Suriye melikliğine tayin ettiğinde beraberinde birçok Türkmen beyi mahiyetlerindeki kalabalık zümrelerle birlikte Suriye'ye geldi. 1078 yılında Suriye Selçuklu Devleti kuruldu. Suriye'deki Türk boyları, 1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savundular. 1243 yılında Kösedağ Savaşı'nda Moğollara yenilen Türk boyları da Halep bölgesine yerleştiler. 1260’tan itibaren Suriye’ye idari ve askerî gücü Türkler’den oluşan Memlûk Devleti hakim oldu.
Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık'ta Memlûkler'i yenmesi ile Suriye topraklarında Osmanlı yönetimi başladı. Bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hakimiyeti altında kaldı. Suriyeli Türkmenler Osmanlı kayıtlarında "Halep Türkmenleri" olarak yer aldı. Halep Türkmenleri has (padişah hassı) reayası idi ve bu statü onlara görece bir serbestlik sağlıyordu. Çoğu konar-göçer gruplar halinde yaşıyorlardı; kışları Halep civarında, yazlarını ise Sivas'a kadar uzanan Anadolu yaylalarında geçirirlerdi. Devlet için önemli bir vergi kalemi meydana getiren Suriye Türkmenleri, yaşadıkları bölgede istikrarın korunmasında belli bir role sahiptiler.
Halep Türkmenleri, 17. yüzyıl başlarında siyasal ve ekonomik nedenlerle bulundukları yerden göç etmek ya da yerleşik hayata geçmek zorunda kaldılar. Osmanlı Devleti 17. yüzyıl ortalarında onları belirli yörelerde iskana zorladı. 18. yüzyılın sonlarında  Türkmen boylarının yarısı Antep, Hama, Humus, Rakka gibi bölgelerde yerleşik hayata geçirilmiş durumdaydı. Rakka, gerek iklim gerekse toprak yapısı bakımından Türkmen aşiretlerin yaşamına uygun değildi. İskana tabi tutulan oymaklar, eski yurtlarına dönmek istedilerse de yeniden aynı yerlere sürüldüler. Bir kısmı 18. ve 19. yüzyıllarda Anadolu içlerine dağıldılar, köyler ve kasabalar kurdular.
19. yüzyıl başında gerek 1822 depremi ve bunu izleyen salgın hastalıklar; gerekse Kavalalı İbrahim Paşa’nın bölgeyi işgali ve kadim aşiret çatışmalarından Türkmenler çok olumsuz etkilendi. Fırsatını bulanlar Anadolu’ya göç ettiler. Bulamayanların bir bölümü Sünni Arap aşiretleri içinde asimile oldu. Zamanla Türkçe biraz daha az konuşulur oldu, Arap dili ve gelenekleri baskın gelmeye başladı.
93 Harbi'nden sonra Kafkasya'da yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalmış Türkler'e Osmanlı Devleti Suriye'yi mesken gösterdi ve yeni bir göç dalgası oluştu.

Osmanlılar  I. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeden çekildi. 25-26 Ekim 1918 gecesinde Halep’i terk edip kuzeye çekilen orduların sonuncusu 7. Ordu idi ve başında Mustafa Kemal bulunuyordu. Ordunun çekilmesi ile Suriye tarafında kalmış olan Türkler, Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurarak mücadeleye başlamışlardır. Suriye ve Filistin Kuvva-yı Milliye-i Osmaniye adıyla örgütlenen bölgedeki direnişin reisi “Özdemir” takma ismini kullanan Ali Şefik Bey’dir. Kurtuluş Savaşı boyunca bölgedeki Türkmen direnişinin temel hedefi Türkiye’ye katılmaktı. Şubat 1919 tarihinden 22 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’na kadar bölgede Fransızlara karşı sayısız çatışma ve taarruz yaşanmış, bu çatışmalarda çok sayıda işgal askeri öldürülmüş veya esir alınmıştır.
Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verildi.  20 Kasım 1922 tarihinde başlayan Lozan Konferansı’nda Suriye sınırı neredeyse hiç konu edilmeden kabul edildi. 31 Ocak 1923 tarihinde Suriye ile sınırlar belirlenirken, Ekim 1921 tarihindeki Türk Fransız anlaşması temel esas olarak alınmıştı. Türkiye topraklarında kalmak isteyen köylerin isyanı olduysa da amaçlarına ulaşamadılar.
Türk ve Kürt silahlı milislerin Türkiye sınırına yakın bölgelerde Fransız manda idaresine yönelik başkaldırıları 1924 yılına kadar sürmüştür. Fransız manda idaresi mahalli idarelerinden oluşan Suriye Devletler Birliği’ni meydana getirerek ülkeyi yönetmeye çalıştı. Bu düzen, Araplarla Arap olmayanlar arasındaki gerilimi artırdı. Türkler, hem milliyetçiler hem de Manda idaresinin gözünde “dikkatli olunması gereken” bir azınlık durumuna düştü. Fransız mandası altında oldukları dönemde nüfusları 500binden fazla olan Türkmenlerin liderliğini Bekmişlilerin Hacı Ali aşiretinden Kel Muhammed yürütüyordu. Onun ardından Türkmenlerin lideri Hacı Nasen oldu. Türkmenler, Fransız mandası  altındaki çalkantılı ilk on yıllık dönemden sonra daha sakin bir dönem yaşadılar; varlıklarını ve kimliklerini sürdürebildiler.
1936 yılında Fransa'nın bölgedeki hâkimiyetinin zayıflaması ile birlikte baskılara maruz kalmaya başladı. 1936-1939'da sancağın Hatay adıyla Türkiye'ye katılması sürecinde Suriye sınırları içerisinde kalan Türkmenlere ilişkin hiçbir görüşme ya da anlaşma yapılmamış olması, Suriye Türkmenlerinin hukuki durumunu belirsizleştirdi. Bu belirsizlik Suriye yönetimlerinin Türkmenlere karşı baskı ve asimilasyon politikası uygulamasına neden oldu. 1946 ve 1972 anayasalarına göre Suriye Arap vatandaşı olarak kabul edilen Türkmenlere kimlikleri ile yaşama hakkı tanınmadı. Türkçe gazete yayımlama imkânı ortadan kalktı; hatta Türkçe konuşmak bile yasaklandı.
1958'de yapılan toprak reformu ile Türkmenlere ait birçok tarla, bağ ve bahçe kamulaştırıldı. Bu ve benzeri uygulamalar yüzünden 1950'ler boyunca Halep'ten Türk asıllı aileler, Türkiye'ye kaçmaya devam ettiler.
1963'te yaşanan darbeden sonra baskılar artarak devam etti. Türkmenler herhangi bir sivil ya da yasal örgütlenme oluşturamadı. Hafız Esad rejimi “Tek Suriyeli Kimliği” politikası çerçevesinde, Türkmenleri asimile ederek “Araplaştırma” politikası izledi. Suriye'de büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, millî benliklerini koruyabildikleri halde küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmıştır. Köy ve kasabalarda yaşamaya devam eden Türkmenler kendi aralarında Türkçe konuşmayı sürdürür. Şive ve edebiyatları bakımından Türkiye'nin bir uzantısı gibidir. Suriye'de konuşulan ağız, Hatay bölgesinde konuşulan Türkmen ağızlarının bir devamı niteliğindedir. Hama ve Humus Türkmenlerinin şivesi eski Osmanlı diline son derece yakındır. Fransız mandası döneminde başlayan ve sonrasında da devam eden politikalar sonucu Türkmenlerin bir kısmı asimile olmuştur. Suriye hükûmeti tarafından Türkçe yer adları Arapçaya çevrilmiştir. 
Kendilerine örgütlenme hakkı tanınmamış Suriye Türkmenleri, Suriye İç Savaşı'nda muhalif hareketlere katılmışlardır.

Suriye Türkmenleri ve Suriye Türkmen Ordusu tarafından kullanılan bayraklar

Suriye Arap Cumhuriyeti'nde sadece Ermeniler azınlık kabul edildiğinden nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmazlar ve bu nedenle sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 800.000 ilâ 3.500.000 arasında farklı tahminler verilmektedir. ORSAM'ın 2011 tarihli araştırmasında Suriye'de Türkçe konuşan Türkmen sayısı yaklaşık bir buçuk milyon, Türkçeyi unutmuş Türkmenlerle beraber sayılarının 3,5 milyon civarında olduğu belirtilmektedir.
Profesör Pierre Beckouche Türkmenlerin tek başına 2011 öncesinde Suriye nüfusunun yaklaşık %4'ünü oluşturduğunu, yani ülkenin yaklaşık 1 milyonunun Türkmen olduğunu belirtmiştir. Profesör John Shoup ise 2018'de Türkmenlerin Suriye nüfusunun yaklaşık %4-5'ini oluşturduğunu söylemiştir. Profesör David Aikman, Suriye'de yaklaşık 1,7 milyon Türk olduğunu belirtmiştir. Dr. Jonathan Spyer ve Norveç Kilise Yardımı ile Dünya Kiliseler Konseyi'nin (çeşitli akademisyenler tarafından derlenen) işbirliğiyle yayınlanan bir raporunda, Türkmen sayısının 500.000 ile 3 milyon arasında olduğu belirtilmiştir. Profesör Pierre Piccinin, Türkçeyi anadil olarak konuşan 1.5 milyon Türkmen varken anadili olarak Arapçayı benimseyenlerle birlikte Suriye

Suudi Arabistan'daki Türkler, Orta Doğu'da bulunan Suudi Arabistan'da yaklaşık 100.000 Türkiye vatandaşı bulunmaktadır. Ülkenin çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir. Bu kişilerin yaklaşık 85.000'i genel olarak inşaat işçiliği ve lokantacılık, berberlik, oto tamirciliği, mobilyacılık gibi işlerde çalışmaktadır. Geriye kalan 15.000 civarında kişi ise aile üyelerini oluşturmaktadır. Ayrıca bazıları doktor, öğretmen ve mühendis olarak çalışmaktadır.

Harzig, Christiane; Juteau, Danielle; Schmitt, Irina (2006), The Social Construction of Diversity: Recasting the Master Narrative of Industrial Nations, Berghahn Books, ISBN 1-57181-376-4 .
Koslowski, Rey (2004), Intnl Migration and Globalization Domestic Politics, Taylor & Francis, ISBN 0-203-48837-7 .
Karpat, Kemal H. (2004), Studies on Turkish Politics and Society: Selected Articles and Essays:Volume 94 of Social, economic, and political studies of the Middle East, BRILL, ISBN 90-04-13322-4 .

Tatarlar (Tatarca: татарлар, tatarlar, تاتارلار; Kırım Tatarcası: tatarlar; Eski Türkçe: 𐱃𐱃𐰺, romanize: Tatar) veya Tatar Türkleri, "Tatar" ismini taşıyan farklı Türkî etnik gruplar için kullanılan bir şemsiye terimdir.
Günümüzde Rusya içinde yer alan Tataristan Cumhuriyeti'ndeki İdil Tatarları, de facto olarak Rusya'ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti'ndeki Kırım Tatarları gibi etnik gruplar kendilerini Tatar olarak adlandırmaktadır. Bunun dışında Çin'in azınlıklarından biri olan Tatarlar (塔塔尔族 tătăĕr zú) da bilinmektedir. Rusya, Ukrayna, Polonya, Moldova, Litvanya, Belarus, Bulgaristan, Çin, Kazakistan, Romanya, Türkiye ve Özbekistan gibi ülkeler Tatarların yaşadıkları yerlerdir.
"Tatar" sözcüğü, çeşitli zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Ruslar, yüzyıllar boyunca Rusya Avrupası'nda yaşayan Türk soylu Müslümanlar için, Batılı yazar ve araştırmacılar, Türkistan'da ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Türkler için, Osmanlılar ise, 16. yüzyıldan başlayarak Kuzey Türkleri için kullanmışlardır.
Çarlık Rusyası ve Rus İmparatorluğu'nun çoğu asilzade ailesi Tatar asıllıdır.

Kelimenin kökeni eski Türk dillerinde "diğer insanlar" anlamına gelen "Tatar" olup geleneksel olarak Çinceye "韃靼" / "达靼" (pinyin: dádá), Japoncaya "韃靼" (Dattan), Arapçaya تتر, Farsçaya تاتار, Rusçaya Татар, Batı Avrupa dillerine Tartar olarak geçmiştir.
Türk kaynaklarında ilk defa 8'inci yüzyılda Orhun Yazıtları’nda devlet ve boy ismi olarak geçmektedir (Dokuz Tatar,Otuz Tatar gibi).
Osmanlı fermanlarında, Kırım Hanları için ilk defa 1696 yılında Tatar ifadesi geçmektedir. İslâm dünyasında ise, "Tatar" kelimesiyle kastedilen, "Moğol" idi. 13. yüzyılda yaşamış olan Arap tarihçi İbnül Esir, şamanist, kısmen budist Moğollardan bahsederken "Tatarların İslam ülkelerine gelişi", "Tatarların Türkistan ve Maveraünnehir'e çıkışı", "Kafir Tatarların Harzemşah üzerine yürüyüşü" gibi daima "Tatar" kelimesini kullanmaktadır.
Abbasi Halifeliğini 1258'de yıkmış olan, Cengiz Han'ın oğlu olan, Tuluy'un oğlu Hülagü ve ordusundan, bütün çağdaş ve sonraki Arap tarihçileri "Tatar" diye bahsetmektedirler. Diğer milletler de, on üçüncü yüzyılda yeryüzünün en büyük devletini kurmuş olan Moğollardan "Tatarlar" diye söz etmektedirler.

Alm. Tatar (-in f) (m), Fr. Tartare (m), İng. Tatar. Muhtelif zamanlarda, muhtelif anlamlarda kullanılan Tatar kelimesine ilk olarak Orhun kitabelerinde İstemi Hanın bir merasimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültegin ve Bilge Kağan kitabelerinde de Tatarlar çeşitli vesilelerle anılır. Bu kitabelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitabelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitabesinde Uygurlarla Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır.
Tatarların Asya'dan batıya yayılmaları iki dalga halinde olmuştur. İlki Attila zamanındaki savaşlar esnasında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz'de Bulgar birliğini kurmuşlar. Altıncı asırda bu birlik dağılmış ve Balkanlara doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise Cengiz Hanın savaşları sırasında meydana gelmiştir. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devleti'ni kurmuşlardır.
Tatarların soyu hakkındaki araştırmalar bitmemekle beraber, Tatarlar Türklerin Kıpçak boyundan gelmektedirler.

Bazı Çin kaynaklarına göre Tatarlar, bulundukları bölgeler, sosyal ve askeri yaşayış şekilleriyle farklılık göstermektedirler.

Kırım Tatarları (Kırım Hanlığı)

2002 istatistiklerine göre; 

İdil Tatarları (Kazan Hanlığı)
Kazan Tatarları
Mişär Tatarları
Qasím Tatarları
Astrakhan Tatarları (Astrahan Hanlığı)

Sıbırlar (Sibir Hanlığı)
Tubyl-Irtysh Sıbırları
Baraba
Tom Sıbırları

Çin sınırına yakın bölgede yaşarlar. Düzgün giyimli, medeni ve aile düzeni olan insanlardı. Uzun yıllar Uygur Türkleri ile iç içe yaşamışlardır. Gelenekleri, Türkistan'da yaşayan Türk topluluklarının gelenekleriyle birebir örtüşmektedir.

(Çuvaşlar)
Türkistan'ın kuzeyinde, Çin sınırından uzak bölgelerde yaşamaktaydılar. Bir rivayete göre Cengiz Han'ın ataları olduğu düşünülmektedir. Çok ilkel bir hayat sürerler ve Çinliler tarafından Türklerden ayrı bir yapıya sahip olduğunu belirtmek için Kara Tatar adı ile adlandırılırlardı. Kırmızı yüzlü, büyük yanaklı, kirpikleri ve sakalları çok seyrek, belden yukarısı kısa, bacakları uzun, dolgun vücutlu insanlardır.

Tatarlar Orta Çağ Ermeni müverrihlerince "ok atan millet" olarak tanımlanmıştır. Tatar savaşçılar, 1800'lü yıllarda Osmanlı ordusundaki Deliler adlı askerî birliğin dağılmasından sonra o boşluğu doldurmak amacı ile orduya alınmışlardır.
Tatarlar, Fatih döneminde Kırım hanlığının Osmanlı ordusunun asli kuvvetlerinden biri haline gelmişlerdir.Sultan sefere çıktığında Kırım Hanlığından önemli sayıda savaşçıdan oluşan birlik Osmanlı ordusuna katılır ve sultanın emrinde özellikle vur kaç görevi yapan ve ana savaş öncesinde düşman kuvvetlerini yıldıran işlevi olan savaş birlikleriydi. Tatarlar usta at binicileriydi, dayanıklı atlarıyla kısa sürelerde uzun mesafeleri katedip anî baskınlar vermeleriyle ünlüydüler.

Osmanlının yıkılması ve Karadeniz'in kuzey taraflarının Rus idaresine girmesinden sonra Balkanlardan, Kırımdan, Kafkasya'dan ve Kazan çevresinden Türkiye'ye doğru göç yaşanmıştır. Türkiye'de yaşayan toplam Tatar nüfusu hakkında kesin bir malumat yoktur. Eskişehir, İzmir, Tekirdağ, Bilecik,Kastamonu, Edirne,Sinop, Trabzon, Ordu, Kütahya, Manisa, Ankara, Malatya, Kırıkkale,Çorum, Amasya, Ceyhan, Ardahan, Yozgat, İstanbul, Bursa, Balıkesir, Bolu, Osmaniye, Isparta'nın Konya'ya yakın kesimleri, Konya, Erzurum, Mersin (Gülnar) ve Tokat(Artova) 
Ubeydullah Bubi, Haris Feyzi Çistapol, Fatih Kerimî gibi İstanbul'da tahsil görüp geri dönen Tatar gençleri öğretmenlik yaptıkları okullarda İstanbul Türkçesi tabirlerini yaymışlar, yazılarında bu tabirleri kullanmışlardır. Ayrıca Türkiye'den gelen gazete ve dergiler de bilhassa milliyetçi gençler arasında olumlu tesir bırakıyordu.

Çin Tatarları

Tunus'taki Türkler (Arapça: أتراك تونس; Fransızca: Turcs de Tunisie), Tunus'taki azınlık gruplarından birini oluşturan etnik Türklerdir.
1534 yılında, yaklaşık 10.000 Türk askeriyle, Osmanlı İmparatorluğu kontrolü ele geçirdi ve Tunusluların İspanyolların ülkeyi işgal edeceği korkusuyla yardım çağrısı üzerine bölgeye yerleşti. Böylece Osmanlı yönetimi sırasında Türk toplumu bölgenin siyasi hayatına yüzyıllar boyunca hakim olmuş; Sonuç olarak, Tunus'un etnik karışımı, 300 yıldan fazla bir süredir Türklerin Anadolu'dan ve Osmanlı topraklarının diğer bölgelerinden sürekli göç etmesiyle önemli ölçüde değişti. Ayrıca yerel halkla evlenen bazı Türkler ve onların erkek çocuklarına "Kuloğlu Türkleri " adı verildi. Sonuç olarak, "Türkler" ve "Kuloğlu" terimleri geleneksel olarak tam ve kısmi Türk soyundan gelenleri ayırt etmek için kullanılmıştır.

Türk kökenli aileler, Tunus, Mehdiye, Hammamet ve adalar (Cerbe gibi) gibi kıyı şehirlerinin yakınında yaşıyor, ancak aynı zamanda Tunus'un merkezinde de birçok Türk vardır.

2012 yılında Tunus hükûmeti tüm Tunus ortaokullarında Türk dilini tanıttı.

Osmanlı Türkleri, bugün hala Türk soyundan gelen aileler arasında hayatta kalan Tunus'un Osmanlı yönetimi sırasında Hanefi İslam Okulu'nun öğretisini yanlarında getirdiler. Geleneksel olarak, Türk-Tunus camileri sekizgen minarelere sahiptir. Osmanlı-Türk camilerinin örnekleri şunlardır:

Tunus'taki Türkler, geleneksel olarak Tunus'ta ordu ve bürokraside görev yapan ayrıcalıklı bir kesimdi. Bununla birlikte, on dokuzuncu yüzyılda, yerel halkla yapılan evlilikler, yönetici aileleri yerli ünlülerle ilişkilendirdi. Bu dönemde birçok Türk, başlangıçta Türk soyundan önemli sayıda tüccarın ortaya çıktığı Souq el-Truk'ta (Türklerin Çarşısı) ticarete ve zanaata yöneldi. Türkler de esnaf birliğine girdiler. Türk kökenli Ben Romdhan ailesi, Hamza, Türki, Gazdagli, ağa ve Snène aileleri gibi önemli Tunuslu Mahdia ailelerinin çoğunun Türk kökenli olduğunu iddia etmektedir. Türk kökenli diğer önemli Tunuslu aileler arasında Bayram ailesi, Belkhodja family, El Materis, Sfar ailesi, Osman ailesi, Mamis ve Slim ailesi (Tunus) s.

Ahmed Abdelkefi, ekonomist 
Hassan Hosni Abdelwaheb, tarihçi
Mahmoud Aslan, yazar 
Saloua Tarzi Ben Attia, politikacı
Hüseyin bin Ali (Tunus beyi), Husainid Hanedanı'nın 
Fransız işgaline direnen Mohamed Salah Baratli, insan hakları aktivisti Cumhurbaşkanı Bourguiba'nın muhalifi
Ahmed Bayram, din adamı
M'hammed Bayram, din adamı
Mohamed Bayram V, entelektüel
Mohamed Taieb Bayram, din adamı
Ahmed Belkhodja, din adamı 
Asma Belkhodja, Tunus feminist hareketinin öncüsü 
M'hammed Belkhodja, politikacı 
Ali Bach Hamba, gazeteci ve politikacı 
Mohamed Bach Hamba, yazar 
Mahmoud Ben Mahmoud, film yapımcısı 
Yasemin Besson, Éric Besson'un eşi
Lotfi Bouchnak, müzisyen 
Hassen Bouhajeb, doktor 
Mahmoud Bourguiba, gazeteci
Ahmed Chérif, doktor
Béchir Dinguizli, doktor
Mustapha Dinguizli, siyasetçi 
Ali Douagi, edebi ve kültürel simge 
Abderrahman Dziri, tıbbi araştırmacı 
Mustafa Elkatipzade, Fenerbahçe teknik direktörü
Tunus feminist hareketinin öncüsü Nazli Fadhel 
Sadok Ghileb, politikacı 
Fadhila Khetmi, tiyatro yönetmeni
Afef Jnifen, model ve oyuncu 
Mohamed Lahbib, Tunus'ta tiyatro ve televizyonun öncüsü 
Mahmoud El Materi, doktor ve politikacı 
Moncef El Materi, eski asker ve iş insanı
Sakher El Materi, iş insanı
Tahar El Materi, iş insanı
Habib Osman, fotoğrafçı
Mustapha Osman, sanatçı
Chafia Rochdi, şarkıcı ve oyuncu 
Hichem Rostom, aktör 
Mourad Salem, sanatçı 
Raşid Sfar, eski başbakan 
Mongi Slim, milliyetçi lider ve Bakan 
Mustapha Kamel Tarzi, diplomat
Najiya Thamir, yazar ve radyo yapımcısı 
Hedi Turki, ressam 
Yahia Turki, ressam 
Zoubeir Turki, ressam 
Abdeljelil Zaouche, Adalet Bakanı (1936–1943)
Sadok Zmerli, profesör

Kouloughlis
Osmanlı dönemi Tunus tarihi
Tunus-Türkiye ilişkileri
Eski Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk azınlıklar
Arap dünyasındaki Türkler
Cezayir'deki Türkler
Libya'daki Türkler

Türk asıllı Amerikalılar (İngilizce: Turkish Americans), Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan, ABD içinde doğmuş veya ABD'ye göç etmiş Türk kökenli kişilerdir. Nüfusun çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti zamanında gelmiştir, ancak Kıbrıs adasından, Balkanlardan, Kuzey Afrika'dan, Levant'tan ve eski Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerinden gelen önemli etnik Türk toplulukları da vardır. Buna ek olarak, son yıllarda, modern Türk diasporasından (yani eski Osmanlı topraklarının dışında), özellikle Doğu Avrupa'daki Ahıska Türk diasporasından (örneğin, Rusya'daki Krasnodar bölgesinden), Orta ve Batı Avrupa'dan (örneğin, Almanya) ABD'ye gelen önemli sayıda etnik Türk vardır.
Türklerin ABD'de en yoğun olarak yaşadıkları eyaletler New York, Kaliforniya, New Jersey, Florida, Teksas ve Illinois'tir. Türkler şehir olarak da Paterson, New York, Miami, Chicago, Boston ve Los Angeles şehirlerinde yoğunlaşmışlardır.

Türklerin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki geçmişleri 17. yüzyıla kadar uzanır. Ancak, oldukça detaylı olan Osmanlı Devleti arşivleri dışında bunu doğrulayan fazla bir kayıt bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti'nden ABD'ye en büyük göç dalgası ABD'de köleliğin yasaklanmasından sonra olmuştur. 20. yüzyılın başlarında Ford Motor Şirketi'nin Detroit fabrikalarında çoğu Elazığ kökenli 7 binden fazla Türk işçinin çalıştığı bilinmektedir. Ancak I. Dünya Savaşı Türklerin ABD'deki varlığını olumsuz yönde etkilemiştir. Bu Türklerin çoğu ülkelerine dönüp Osmanlı ordusu saflarında savaşa katılmıştır.
İstanbul ve İzmir'in işgalleri üzerine fabrikalardaki Yunan ve Türk işçileri arasında kavgalar çıktığı, ABD'deki Türklerin yarısına yakınının Türkiye'ye dönerek Türk Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci kuvvetlere karşı savaşmayı tercih ettikleri bilinmektedir. Türklerin ikinci büyük geri göçü, Büyük Buhran sırasında olmuştur. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ABD'ye gemiler göndererek geri dönmek isteyen Türklere ücretsiz biçimde Türkiye'ye geri dönüş imkânı sağlamıştır.
Türklerin ABD'ye olan ikinci büyük göç dalgası, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD'nin "Alien Registration Act" kanununu kabul etmesi ile başlamıştır. Bu dönemde özellikle Türk entelektüeller daha iyi eğitim ve araştırma imkânları için ABD'ye göç etmişlerdir.
ABD'ye olan ilk göç dalgası sırasında giden Türkler çoğunlukla kırsal kökenlidir. Bu göçmenler sanayileşmiş büyük şehirlere yerleşip vasıfsız işçi olarak çalışmışlar, kazandıkları paraların büyük bir kısmını Türkiye'ye geri göndererek ailelerine katkıda bulunmuşlardır. 1950'den sonraki göç dalgası ise vasıflı ve iyi eğitimli Türklerin de ABD'ye olan göçüne sahne olmuştur. Meslek olarak çoğunlukla doktor, mühendis veya bilim insanı olan bu göçmenler günümüzde giderek göze batan bir etkinliğe ulaşmışlardır. Çoğu meslek sahibi insanlar olan bu Türkler, ortanın üstünde bir gelir seviyesine sahiptirler. Buna rağmen  kırsal kökenli göçler az sayıda da olsa devam etmiş olup; özellikle 1960'lı yıllardan itibaren   Giresun'un Yağlıdere ve Espiye ilçelerinden Amerika'ya yoğun oranda göç yaşamıştır. Bugün Amerika'da 50.000'den fazla Yağlıdere kökenli vatandaş bulunmakta olup bu sayı ilçe nüfusunun 3 katından daha fazladır. Bunun dışında Çorum'un Alaca ilçesi ve köylerinden de ciddi miktarda vatandaş 1980'li yıllarda Amerika'ya göç etmiştir.

ABD'deki Türkler özellikle müzik, yüksek eğitim, bilim ve tıp dallarında yaşadıkları topluma büyük katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bu dalların dışında bile bazı Amerikalı Türklerin büyük başarılar elde ettiği bilinmektedir. Örneğin tiyatro sanatçısı Tunç Yalman 1966-1971 yılları arasında Milwaukee Repertuvar Tiyatrosunun sanat müdürlüğünü yaparak takdir toplamıştır. Türk kökenli gazeteci Osman Karakaş 1991 yılında ABD'nin prestijli Ulusal Basın Ödülü'ne hak kazanmıştır. Sanat tarihçisi Esin Atıl uzun yıllar boyunca ABD'nin ulusal müzesi olan Smithsonian Enstitüsünün Sacchler İslam Sanatı Galerilerini yönetmiş, çok sayıda makale ve kitaba imzasını atmıştır. Fizikçi Feza Gürsey Yale Üniversitesi'nde uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış, katkılarından dolayı 1977 yılında Oppenheimer Ödülünü, 1979'da Einstein Madalyası, 1981'de de New York Akademisi'nin Morrison Ödülünü kazanmıştır. Biyokimyager Aziz Sancar, hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazanmıştır.
ABD'deki Türklerin en iyi bilinen katkıları müzik sanayinde olmuştur. 1947 yılında Atlantic Records müzik firmasını kuran Ahmet Ertegün ve kardeşi Nasuhi Ertegün 1960-1990 yılları arasında çok sayıda Amerikalı pop müzik sanatçısını üne kavuşturan kişiler olarak bilinmektedir. Gene müzik dalında Manhattan/EMI Records firmasının kurucusu Arif Mardin Norah Jones dahil birçok ismi üne kavuşturmuştur.
Günümüzde ise en iyi tanınan Amerikalı Türklerden biri kalp cerrahı Mehmet Öz'dür. New York kentindeki Columbia Üniversitesinde öğretim üyeliği yapan Öz, ABD'de her gün yayınlanan Oprah Winfrey Show'da sık sık ekranlara çıkmasıyla tanınmaktadır. Ayrıca 2005 yılında yazdığı Siz: Kullanım Kılavuzunuz adlı kitabı ABD'de aylar boyunca New York Times gazetesinin en çok satan kitaplar listesinde kalmayı başarmıştır. Yine tıp alanında  beyin cerrahı Dr. Zeki Uygur'da Türk asıllı Amerikalıların önde gelenlerindendir. Google firmasının üst düzeydeki elemanlarından biri olan Orkut Büyükkökten ise kendi adını verdiği sosyal iletişim servisi Orkut'u geliştirmesiyle tanınmaktadır.
Ayrıca ABD'deki Türkler siyaset alanında isimlerini duyurmaya başlamışlardır. Osman Öz Bengür 2006 yılındaki ABD Temsilciler Meclisi seçimlerine Maryland kentinden adaylığını koyarak ABD tarihinde ABD Kongresi için yarışan ilk Amerikalı Türk olma ayrıcalığını kazanmıştır. Selahattin Doğan ise 2008 yılında New Jersey eyaletinin 3. bölgesinden ABD Temsilciler Meclisi üyeliği için yarışmıştır. Her iki aday da yeterince oy kazanamamakla birlikte ABD'de Türklerin ilk defa siyasete adım atmalarını sağlamışlardır.

Amerika Birleşik Devletleri-Türkiye ilişkileri

Türk dilleri, Doğu Avrupa ve Güney Avrupa'dan Orta Asya, Doğu Asya, Kuzey Asya (Sibirya) ve Batı Asya'ya kadar Türk halkları tarafından konuşulan, belgelenmiş 35'ten fazla dilden oluşan bir dil ailesidir. Türk dilleri, Doğu Asya'da Moğolistan'dan Kuzeybatı Çin'e kadar uzanan ve Ön-Türkçe'nin konuşulduğu düşünülen bir bölgede ortaya çıkmış ve ilk bin yıl boyunca Orta Asya'ya ve daha batıya yayılmıştır. Bu diller, bir lehçe sürekliliği olarak tanımlanmaktadır.
Türk dilleri dünya çapında yaklaşık 200 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. En yaygın Türk dili, ağırlıklı olarak Anadolu ve Balkanlar'da konuşulan Türkiye Türkçesidir. Anadili Türkçe olanlar, tüm Türk dili konuşurlarının yaklaşık %38'ini oluştururken, Özbekçe en çok konuşulan ikinci Türk dili olarak öne çıkmaktadır.
Ünlü uyumu, eklemeli yapı, özne-nesne-yüklem cümle düzeni ve dilde dilbilgisel cinsiyetin bulunmaması gibi özellikler, hemen hemen tüm Türk dilleri için ortak sayılabilecek temel özelliklerdir. Oğuz grubu içinde yer alan Türkçe, Azerbaycanca, Türkmence, Kaşkay Türkçesi, Çaharmahal Türkçesi, Gagavuzca ve Balkan Gagavuzcası ile Oğuz etkisi taşıyan Kırım Tatarcası, orta düzeyde birbirlerini büyük ölçüde anlayabilirler. Diğer Türk dilleri de kendi alt grupları içinde değişen seviyelerde karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir. Sınıflandırma yöntemleri farklılık gösterse de Türk dilleri genellikle iki ana kola ayrılır:

Oğur grubu – günümüzde yalnızca Çuvaşça bu koldan hayatta kalmıştır.
Ortak Türkçe grubu – diğer tüm Türk dillerini içerir.
Türk dillerini diğer dil ailelerinden farklı kılan önemli bir özelliği, konuşucularının uzun süre göçebe olarak yaşamışlığı ve buna bağlı olarak bu dillerin sürekli birbirlerinden etkilenmiş olmalarıdır. Türk dilleri çok sayıda aynı anlamda kullanılan ortak sözcüklere sahip olmalarının yanı sıra tümce yapıları da hep aynı kalır. Çağdaş Türk yazı dilleri veya Türk dilinin kolları gibi adlandırıldıklarına da rastlanır. (Bakınız: "Dil" ve "Lehçe" tartışması)
Türk dilleri, Moğol dilleri, Tunguz dilleri, Kore dilleri ve Japon dilleriyle birçok benzerlik gösterir. Bu benzerlikler, bazı dilbilimcilerin (örneğin Türkolog Talât Tekin) Altay dil ailesi diye bir üst aile önermesine yol açmıştır; ancak bu görüş tarihsel dilbilimcilerin büyük çoğunluğu tarafından reddedilmektedir. Ural dilleriyle olan benzerlikler de, uzun bir süre boyunca bu iki dil ailesinin Ural-Altay hipotezi altında tek bir aile gibi değerlendirilmesine neden olmuştur. Fakat günümüzde bu iki makro ailenin varlığını kanıtlayacak yeterli kanıt bulunmamaktadır. Diller arasındaki ortak özellikler ise bugün, tarihöncesi dönemde gerçekleşen geniş çaplı dil teması ile açıklanmaktadır.

Türk halklarının ve dillerinin anayurdunun, Hazar ötesi bozkırları ile Kuzeydoğu Asya (Mançurya) arasında bir bölge olduğu öne sürülmekte ve genetik kanıtlar Türk etnisitesinin “İç Asya Anavatanı” olarak Güney Sibirya ve Moğolistan yakınlarındaki bölgeyi işaret etmektedir. Benzer şekilde Juha Janhunen, Roger Blench ve Matthew Spriggs gibi birçok dilbilimci de günümüz Moğolistan'ının erken dönem Türk dilinin anavatanı olduğunu öne sürmektedir. Türkolog Peter Benjamin Golden, iklim, topografya, flora, fauna ve insanların geçim biçimleriyle ilgili Proto-Türkçe sözcük öğelerine dayanarak Proto-Türkçe Urheimat'ı Sayan-Altay bölgesinin güney, tayga bozkır bölgesine yerleştirmektedir.
Ön Türkler ve Proto-Moğollar arasında yaklaşık olarak MÖ birinci binyılda yoğun bir temas gerçekleşmiştir; iki Avrasya göçebe grubu arasındaki ortak kültürel gelenek Türk-Moğol geleneği olarak adlandırılmaktadır. İki grup benzer bir din sistemi olan Tengriciliği paylaşmıştır ve Türk dilleri ile Moğol dilleri arasında çok sayıda belirgin ödünç sözcük bulunmaktadır. Alıntılar çift yönlü olsa da, bugün Moğolca kelime dağarcığındaki en büyük yabancı bileşeni Türkçe alıntı kelimeler oluşturmaktadır.
Türk dilleri ile Tunguz ve Moğol dilleri arasındaki bazı kelime benzerlikleri ve yapısal ortaklıklar, ayrıca Korece ve Japonca ile olan benzerlikler, son yıllarda bu dillerin tarihöncesi dönemde birbirleriyle temas halinde olmasına bağlanmaktadır. Bu etkileşim bazen "Kuzeydoğu Asya dil birliği" olarak adlandırılır. Ancak, Türk, Moğol ve Tunguz dillerini kapsayan daha yakın tarihli bir temas süreci (yaklaşık MÖ 1. binyıl) bundan ayrı değerlendirilir. Bu süreçte, çoğunlukla Türkçeden Moğolcaya, ardından Moğolcadan Tunguzcaya geçen ortak kelimeler bulunmaktadır. Türkçeden Moğolcaya ödünç alınan kelime sayısı oldukça fazladır, ancak Moğolcadan Türkçeye geçen kelime sayısı çok daha azdır. Ayrıca, Türkçe ve Tunguzca, Moğolcada bulunmayan ortak kelimelere sahip değildir.
Türk dillerinde, Proto-Türkçe dönemine kadar uzanan erken temasları gösteren bazı Çince alıntı kelimeler de bulunmaktadır.
Altay dil ailesi varsayımı için gösterilen kanıtların modern dilbilimsel standartları karşılamaması ve Türk ile Moğol dillerinin zaman içinde ayrışmak yerine yakınlaştığını gösteren bulgular, 1950'lerden bu yana Altay ailesinin dilbilimciler tarafından genel kabul görmemesine yol açtı. Günümüzde Türk dilleri kendi başına bir dil ailesi olarak kabul edilmektedir.

Türk dillerinin bilinen en eski yazılı kayıtları, 1889 yılında Moğolistan'daki Orhun Vadisi'nde bulunan ve 8. yüzyıla tarihlenen Orhun yazıtlarıdır. Bu yazıtlar, Bilge Kağan (731), Kül Tigin (732) ve Tonyukuk (725) adına dikilmiş olup, Türk yazı dilinin en eski edebi metinleri arasında yer alır. Çin yıllıklarında geçen bir Hun ağıtına ait iki dize ve birkaç kelime ise, 4. yüzyıl Türkçesi hakkında fikir vermektedir.
Türk dillerine dair ilk kapsamlı sözlük ve dilbilgisi kitabı, Karahanlılar döneminde Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072'de yazılan Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eserdir. Bu eser, yaklaşık 8 bin sözcük içeren bir sözlük olmasının yanı sıra, Türk yazı dilleri ve ağızlarını, kültürel değerleri de kayda geçiren anıtsal bir folklorik kaynak niteliğindedir. Kaşgarlı Mahmud, Karahanlı, Uygur, Oğuz, Kıpçak, Kırgız ve diğer Türk boylarının söz varlığını bir araya getirerek bu eseri oluşturmuş, Türk dillerinin coğrafi dağılımına dair bilinen ilk haritayı da eklemiştir.
Türk dillerinin Kuzeybatı koluna ilişkin önemli bir başka eser ise, 12-13. yüzyıllara tarihlenen Codex Cumanicus'tur. Bu eser, günümüz Macaristan ve Romanya'sında yaşayan Batı Kumanları ile Katolik misyonerler arasında kullanılan Kıpçak dili ile Latince arasındaki bir dil kılavuzudur. Ayrıca, Çuvaşçanın ana dili ya da uzak akrabası olduğu tartışılan Volga Bulgarlarının konuştuğu dile ait en eski kayıtlar, 13-14. yüzyıllara kadar uzanmaktadır.
Son yıllarda keşfedilen yeni yazıtlar, Türk yazı dilinin tarihini daha da geriye götürme potansiyeline sahiptir. Bu keşifler, Türk dillerinin kökeni ve gelişimi hakkında daha derinlemesine bilgi edinmemizi sağlayarak, dil ailesinin tarihi serüvenini daha net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Tarihçi ve Türkolog Osman Karatay (2022), Ön-Türklerin Moğollar ve Tunguz halklarından ziyade eski Hint-Avrupalılar ve Urallar ile daha yakın bir ilişkisi olduğu sonucuna varmıştır. Zamanla, Türk halkları hem İranlılar hem de Moğollarla uzun süreli temas halinde olmuş ve Orta Asya Bozkırı çobanları arasında baskın grup haline gelmiştir. Karatay, dilsel verilere dayanarak şu sonuca varmıştır: "Proto-Hint-Avrupa ve Proto-Türkçe arasındaki sözlü yazışmalar da oldukça dikkat çekicidir. Ön-diller çağındaki bu yakın ilişki öyle bir gerçeğe işaret etmektedir ki, en erken ya da Proto-Türkler bir tarihte ortaya çıkmıştır. Ural ve Hint-Avrupa çekirdek topluluklarına yakın veya bitişiğindeki alan."

Erken Orta Çağ'daki (yaklaşık MS 6–11. yüzyıllar) Türk göçleriyle birlikte, Türk dilleri sadece birkaç yüzyıl içinde Avrasya boyunca Sibirya'dan Akdeniz'e kadar geniş bir alana yayılmıştır. Türk dillerindeki çeşitli terimler; Farsça, Urduca, Ukraynaca, Rusça, Çince, Moğolca, Macarca ve daha sınırlı ölçüde Arapça gibi dillere geçmiştir.
Osmanlı döneminden bu yana Avrasya'da Türk dillerini konuşan halkların coğrafi dağılımı, Sibirya'nın kuzeydoğusundan batıda Türkiye'ye kadar yayılmıştır. Alman asıllı Rus Türkolog W. Radloff'un dünya dilleri arasında Türk dili kadar geniş bir alana yayılmış başka bir dil daha bulunmadığını söylediği belirtilmektedir.

Yüzyıllar boyunca Türk dillerini konuşan halklar geniş çaplı göçler gerçekleştirmiş ve sürekli birbirleriyle kaynaşmıştır. Bu süreçte, dilleri hem birbirlerini hem de çevrelerindeki dilleri, özellikle İranî, Slav ve Moğol dillerini karşılıklı olarak etkilemiştir. Bu durum, her bir dilin veya dil grubunun tarihsel gelişimini belirsizleştirmiştir. Bu nedenle Türk dillerini sınıflandırmak için birden fazla sistem ortaya çıkmıştır.
Türk dillerine yönelik modern genetik sınıflandırma şemaları ise hâlâ büyük ölçüde Rus dilbilimci ve Türkolog Aleksandr Samoyloviç'in 1922'de yaptığı çalışmasına dayanmaktadır. Dil ailelerindeki sınıflandırmaların genellikle genetik bilgilere dayanarak yapılmasına rağmen, Türk dil grubunda coğrafi dağılım daha büyük rol oynamaktadır.
Türk dilleri altı dala ayrılabilir:

Türkçe
Ortak Türkçe
Oğuz (Güneybatı)
Kıpçak (Kuzeybatı)
Karluk (Güneydoğu)
Sibirya (Kuzeydoğu)
Argu
Oğur
Bu sınıflandırmada Oğur Türkçesine Lir-Türkçesi de denir; diğer tüm kollar ise Şaz Türkçesi ya da Ortak Türkçe başlığı altında toplanır. Bu iki büyük Türkçe türünün ne zaman birbirinden ayrıldığı ise kesin olarak bilinmemektedir.

Çuvaşça, çoktan ölmüş eski Ön Bulgar dili ile birlikte diğer Türk dillerine daha uzak kalan Bolgarca dalını oluşturur. Kimi bilimciler, diğer Türk dillerinden farklı olduğu için Çuvaş dilini gerçek Türk dili olarak tanımazlar. Bu büyük farkın, diğer Türk dillerinden daha erken ayrılmasından kaynaklanmış olup olmayacağı sorusu henüz yanıtlanamamıştır. Bu farklardan birisi diğer Türk dillerinde sonu /-z/ ile biten sözcüklerin /-r/ ile bitmesidir:

Çuvaşca "tahar", ama Nogayca "togiz" – ("dokuz")
Çuvaşca "kör", ama Türkçe "köz"
Çuvaşça, Rusya'nın Avrupa tarafında, Moskova'nın doğusunda Çuvaşistan'da 1 milyon kişi tarafından konuşulur. Başkurtista

Türk vatandaşlığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin tabiyetinde bulunan kişi. Yürürlükteki 1982 tarihli Anayasa'nın 66. maddesine göre, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." tanımı yapılmıştır. Temel olarak jus sanguinis ilkesine dayanan Türk vatandaşlığı kanununa göre, Türk vatandaşı olan erkek veya kadın herkesin çocukları Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında veya dışında doğmasına bakılmaksızın doğumla Türk vatandaşı olur.

Son değişikliklerden sonra, 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda vatandaşlığın tanımı 66. maddede aşağıdaki şekilde yapılmıştır:

 Madde 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti'nde kullanılmış ve kullanılan anayasalara göre Türk vatandaşlığının önceki üç tanımı ise şöyledir:

Türk vatandaşlığının tanımı, 1924 Anayasası'nın ilk hâlinin 88. maddesinde iki fıkra hâlinde yapılmıştır:

 Madde 88:- f1 Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla (Türk) ıtlak olunur. f2. Türkiye' de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiyede mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiyede doğup da memleket dâhilinde ikamet ve sinni rüşte vusulünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izale edilir.

Türk vatandaşlığının tanımı 1924 Anayasası'nın 5. değişiklikten sonraki hâlinde yine 88. maddede bütün olarak şu şekilde bulunur:

 Madde 88. - Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir. Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak Türk vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatının kaybı kanunda yazılı hallerde olur.

27 Mayıs darbesinden sonra hazırlanan anayasada ise aşağıdaki şekilde geçmiştir:

 Madde 54- Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlık durumu kanunla düzenlenir. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmıyan bir eylemde bulunmadıkça, vatandaşlıktan çıkarılamaz. Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.

Vatandaşlığın kazanılması ve kaybı ile ilgili işlemler İçişleri Bakanlığı'na bağlı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenir ve belli kanunlara tabidir.
Ayrıca bazı ülkeler (Örneğin; Japonya, Çin, Singapur, Avusturya, İsveç, Norveç, Danimarka) Türk vatandaşlarının kendi vatandaşlıklarına geçmesi için Türk vatandaşlığından vazgeçmeleri ön koşulunu getirmektedirler.

Bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilen bir çocuk, evlat edinme talebinde bulunulan tarihte 18 yaşından küçükse direkt olarak Türk vatandaşı olur.
Zorunluluk olmamasına rağmen, yabancı bir ada sahip bazı kişiler Türk vatandaşlığına başvurduklarında biraz geleneksel olarak adlarını Türkçe bir adla (Müslüman adı olmayabilir) değiştirirler. Örn. Colin Kazım-Richards, Mehmet Aurelio.

Kanunda vatandaşlığın kaybedilmesi hükmünü içeren cezalar neticesine Türk vatandaşlığı kaybedilebilir.

İlgili kişi vatandaşlığa alınırken yalan beyanda bulunmuş veya bazı önemli hususları gizlemişse ve vatandaşlığa alımının üzerinden 5 yıl geçmemişse Bakanlar Kurulu kişinin vatandaşlığa alınma kararını iptal edebilir.

403 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 20 inci maddesi uyarınca Türk vatandaşlığından çıkma izni İçişleri Bakanlığı'nca verilebilir. Herhangi bir nedenle yabancı devlet vatandaşlığını kazanmış veya başka bir devlet vatandaşlığını kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtileri bulunan reşit kişilerden, herhangi bir suç nedeniyle aranmakta olmamak ayrıca hakkındaki herhangi bir mali ve cezai tahdidi bulunmamak koşulu aranır. Erkeklerden Türkiye'de askerlik hizmetini yapmış ya da bu hizmetten muaf olmaları gibi bir koşul aranmaz. Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenler ve böylelikle de artık yabancı durumunda olanlar, isterlerse bu kişilere özel çıkarılmış 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 25 inci maddesi uyarınca Mavi Kart edinebilirler. Mavi Kart sahibi yabancılar seçme-seçilme, kamu görevlerine girme gibi haklar hariç Türk vatandaşlarına tanınan tüm haklardan aynen yararlanmaya devam ederler.

Türkiye vatandaşlık kanunu, bir kişinin ne şekilde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sayılacağını, vatandaşlığı kazanma ve kaybetme şartlarını belirleyen yasalardır. Türk vatandaşlığı temel olarak jus sanguinis (kan bağı) ilkesine dayanır; yani Türk vatandaşı bir anne veya babadan doğan çocuklar, doğum yerlerine bakılmaksızın Türk vatandaşı sayılır. Bununla birlikte, kanunlar belirli şartlar altında jus soli (toprak esası), evlilik, evlat edinilme ve yetkili makam kararıyla (natüralizasyon) vatandaşlığın kazanılmasına da olanak tanır.

Aynı anda iki vatandaşlığa sahip olmak ve iki devletin vatandaşlık kanunundan faydalanıp bunlara tabi olmak, uluslararası hukukta vatandaşlık edinimi ile ilgili bir kural birliği olmaması sebebiyle mümkündür.
Türk kanunları, doğumda edinilmiş herhangi bir vatandaşlığa ve doğum yerine bakılmaksızın kökenin Türk vatandaşı bir ebeveyne dayanması neticesinde vatandaşlığın edinimine imkân tanır. Türkiye'de yabancı bir çiftin çocuğu olarak doğan bir birey, ancak ebeveynlerden herhangi birinin Türk vatandaşı olması hâlinde vatandaşlık hakkı edinebilir. Başka bir vatandaşlığın otomatik olarak edinimi veya kaybı Türk vatandaşlığı statüsünü etkilemez. Türk kanunlarının, çift vatandaşlıkla doğan bir bireyin yetişkin olduğunda vatandaşlıklardan birini seçmesi gerektiğine dair bir öngörüsü yoktur.

Türkiye Türkleri
Türk vatandaşlarının tabi olduğu vize uygulamaları

"Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı resmi ağ alanı". Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı. 2008. 22 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından (HTML) arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2011. 
"TBMM resmi ağ alanı". Türkiye Büyük Millet Meclisi. 2009. 18 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından (HTML) arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2011.

Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, çalışma ve sosyal güvenlik ilgili işlerden sorumlu olan bakanlık.

27 Mayıs 1934 tarih ve 2450 sayılı İktisat Vekaleti Teşkilatı ve Vazifeleri Hakkında Kanun'la, bakanlık bünyesinde İş ve İşçiler Bürosu olarak ilk defa temelleri atıldı.
Çalışma Bakanlığı, 7 Haziran 1945'te devlet dairelerinin bakanlıklara ayrılması ile kurulmuştur. 22 Haziran 1945 tarihinde, 4763 sayılı Çalışma Bakanlığı'nın Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun çıkarıldı.
Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise, 1974'te kurulmuştur. Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kur bu Bakanlığa bağlanmıştır.
1983'te Çalışma Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı birleştirilerek Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı adıyla yeniden teşkilatlandırılmıştır.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine geçiş süreci kapsamında 2018 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı birleştirilerek Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı oluşturulmuş. 21 Nisan 2021 tarihinde yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın bölünmesi sonucu Türkiye Cumhuriyeti Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile beraber ortaya çıkan iki bakanlıktan biridir.

Avrupa Birliği ve Mali Yardımlar Dairesi Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Bilgi Teknolojileri Genel Müdürlüğü
Çalışma Genel Müdürlüğü
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
İç Denetim Birimi Başkanlığı
İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü
Özel Kalem Müdürlüğü
Personel Dairesi Başkanlığı
Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı
Adana Rehberlik ve Teftiş Grup Başkanlığı
Ankara Rehberlik ve Teftiş Grup Başkanlığı
Bursa Rehberlik ve Teftiş Grup Başkanlığı
İstanbul Rehberlik ve Teftiş Grup Başkanlığı
İzmir Rehberlik ve Teftiş Grup Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Uluslararası İşgücü Genel Müdürlüğü

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırma Merkezi
Ereğli Kömür Havzası Amelebirliği Biriktirme ve Yardımlaşma Sandığı

Mesleki Yeterlilik Kurumu
Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Güvenlik Kurumu
Türkiye İş Kurumu

Resmî site
Facebook'ta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
X'te Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Instagram'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
YouTube'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı

Ukrayna'daki Türkler, Ukrayna'da yaşayan bir Türk azınlıktır. Bu, kökenleri Türkiye, Kıbrıs veya Türklerin yaşadığı başka bir yere dayanan kişileri kapsayabilir.

Türk ordusu 1916-1917'de Galiçya cephesinde Altın Ihlamur Nehri üzerindeki çatışmalara katıldı. Kendilerini cesur savaşçılar olarak gösterdiler, 12 Rus subayı ve 853 askeri esir aldılar.
Ivano-Frankivsk bölgesinin Lopushnya köyünde Birinci Dünya Savaşı'nda ölen Türk askerlerinin gömüldüğü bir mezarlık bulunmaktadır.
1990'lı yıllarda Ukrayna ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin artmasıyla bağlantılı olarak Ukrayna'daki Türk diasporası hızla büyümeye başladı. Çoğu, çoğunlukla inşaat alanında çalışan göçmen işçi olarak buraya geldi.
Ukrayna topraklarında Türk alt etnik grubunun önemli sayıda temsilcisi yaşıyor - Ahıska Türkleri. 1944 yılında onbinlerce Ahıska Türkünü Gürcistan'ın güney bölgelerinden Orta Asya cumhuriyetlerine sürgün eden Sovyet otoritelerinin baskılarına maruz kalan bu kişiler, etnik gruplar arası çatışmaların şiddetlenmesi nedeniyle Özbekistan'ı terk edip buraya yerleşmek zorunda kaldılar. Ukrayna dahil Avrupa ve Asya'daki birçok ülke.
2022 yılı itibarıyla Ukrayna'da yaklaşık 20.000 Türk yaşıyordu.

Türk nüfusu, her şeyden önce Türk dilini ana dili olarak görenlerin büyük bir kısmıyla bağlantılı olan güçlü bir ulusal öz kimliğe sahiptir. Ayrıca bazı Türkler İngilizce ve Ukraynaca biliyor.

Kiev Türk Camii, 2004-2005 yıllarında Kiev'in merkezinde açıldı. 2015 yılı Ramazan ayında yeni binasında faaliyetlerine başlayan Kiev Türk Camii. Kiev Türk Camii 12 Stetsenko Caddesi'nde yer almaktadır.
15 Ekim 2007'de Türkiye'den seçkin misafirlerin katılımıyla Sultan Süleyman ve Roksolana'nın Mariupol Camii'nin açılışı yapıldı.

Kırım'da Türk girişimciler tarafından açılmış Simferopol Uluslararası Okulu adında bir okul bulunmaktadır. Okulda Türkçe, İngilizce, Kırım Tatarcası ve Fransızca öğretilmektedir. Okul Ukrayna ve Türkiye'deki yarışmalara katılmaktadır.
Rusya Federasyonu'nun Ukrayna'daki açık işgalinin başlamasından bir ay önce, Türkiye Maarif Vakfı, Ukramemerud hükûmetleri tarafından üç yıl önce imzalanan anlaşma uyarınca Kiev'de yeni bir eğitim kurumu için fon sağladı.

Viyana (Almanca: Wien), Avusturya'nın başkenti, en kalabalık şehri ve dokuz eyaletinden biridir. İki milyondan biraz fazla nüfusuyla Avusturya'nın en büyük şehridir. Daha geniş metropol alanının nüfusu yaklaşık 2,9 milyondur ve bu da ülkenin nüfusunun yaklaşık üçte birini temsil etmektedir. Viyana, ülkenin kültürel, ekonomik ve politik merkezidir, Avrupa Birliği'nde nüfus bakımından beşinci büyük şehirdir ve Tuna Nehri üzerindeki şehirlerin en kalabalık olanıdır.
Şehir, Viyana'yı Avusturya'nın daha batı kesimlerinden ayıran Alplerin kuzeydoğu etekleri olan Viyana Ormanları'nın (Wienerwald) doğu ucunda, Karpat Havzası'na geçiş noktasında yer almaktadır. Tuna Nehri üzerinde kuruludur ve oldukça düzenlenmiş olan Wienfluss (Viyana Nehri) tarafından geçilmektedir. Viyana, tamamen Aşağı Avusturya ile çevrilidir ve Slovakya'nın ve başkenti Bratislava'nın yaklaşık 50 km (31 mil) batısında, Macaristan'ın 50 km (31 mil) kuzeybatısında ve Moravya'nın (Çek Cumhuriyeti) 60 km (37 mil) güneyinde yer almaktadır. 
Romalılar, 1. yüzyılda, bölge Pannonia eyaletine aitken, Viyana'da Vindobona adını verdikleri bir kale kurdular. 212 yılında Roma şehir haklarına sahip bir belediye statüsüne yükseltildi. Bunu, Lombardların ve daha sonra Pannonia Avarlarının etki alanında bir dönem izledi; bu dönemde Slavlar bölge nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyordu. 8. yüzyıldan itibaren bölgeye Baiuvarii hanedanı yerleşti. 1155 yılında Viyana, 976'dan 1246'ya kadar Avusturya'yı yöneten Babenberglerin merkezi oldu. 1221 yılında Viyana'ya şehir hakları verildi. 16. yüzyılda, Babenberglerin yerini alan Habsburglar, Viyana'yı Kutsal Roma İmparatorluğu'nun imparatorlarının merkezi olarak kurdular ve bu konum, kısa bir kesinti dışında, 1806'da imparatorluğun dağılmasına kadar devam etti. 1804'te Avusturya İmparatorluğu'nun kurulmasıyla Viyana, bu imparatorluğun ve tüm ardıl devletlerinin başkenti oldu. 
Modern Çağ boyunca Viyana, dünyanın en büyük Almanca konuşulan şehirlerinden biri olmuştur. 18. ve 19. yüzyıllarda en büyük şehir olup, 20. yüzyılın başlarında Berlin tarafından geçilmeden önce iki milyonluk nüfusa ulaşmıştır. Viyana, Birleşmiş Milletler, OPEC ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı da dahil olmak üzere birçok önemli uluslararası kuruluşa ev sahipliği yapmaktadır. 2001 yılında şehir merkezi UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak ilan edildi. Temmuz 2017'de ise Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine alındı.
Viyana, Ludwig van Beethoven, Johannes Brahms, Anton Bruckner, Joseph Haydn, Gustav Mahler, Wolfgang Amadeus Mozart, Arnold Schoenberg, Franz Schubert, Johann Strauss I ve Johann Strauss II gibi birçok ünlü klasik besteciye ev sahipliği yapmış olmasıyla zengin müzik mirasıyla ünlüdür. Viyana Klasisizmi döneminden 20. yüzyılın başlarına kadar önde gelen bir Avrupa müzik merkezi olarak önemli bir rol oynamıştır. Şehir, dünyanın ilk psikanalisti Sigmund Freud'a ev sahipliği yapmıştır. Viyana'nın tarihi merkezi, Barok saraylar ve bahçeler ile görkemli binalar, anıtlar ve parklarla çevrili 19. yüzyılın sonlarına ait Ringstrasse dahil olmak üzere zengin mimari topluluklara sahiptir.

1. yüzyılda Romalılar, Roma İmparatorluğu'nun sınırlarını güvence altına almak için Tuna Nehri yakınlarında günümüz Viyana şehir merkezinin bulunduğu yerde,Pannonia eyaletine bağlı Vindobona castrumunu (askeri kamp) ve buna bitişik bir sivil kasaba kurdular. Lejyoner kampının inşası MS 97 civarında başladı. En parlak döneminde Vindobona'nın nüfusu yaklaşık 15.000 kişiydi ve imparatorluk genelinde bir ticaret ve iletişim ağının parçasıydı. Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un MS 180 yılında Markomanlara karşı yürüttüğü bir sefer sırasında burada ölmüş olması muhtemeldir.
İkinci yüzyıldaki bir Cermen istilasından sonra şehir yeniden inşa edildi. Pannonia'nın Hunlar tarafından istilası nedeniyle halkın şehri terk ettiği 5. yüzyıla kadar Roma hükûmetinin merkezi olarak hizmet verdi. Şehir, sonraki birkaç yüzyıl boyunca terk edilmiş halde kaldı.
Şehirde Romalılara ait çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Askeri kamp kalıntılarının yanı sıra, kanal sisteminin parçaları ve figürinler şehrin altında bulunmuştur.

İrlandalı Benedikten rahipleri 12. yüzyılda manastır yerleşimleri kurdular; bu bağlantıların kanıtları arasında, başlangıçta İrlandalı keşişlerden oluşan bir topluluğa ev sahipliği yapan Viyana'daki Schottenstift ("İskoç Manastırı") yer alır. 976 yılında I. Leopold, Tuna boyunca uzanan ve Bavyera'nın bir sınır bölgesi olan Doğu Sınır Bölgesi'nin Markgrafı olarak atandı. Bu sınır bölgesi, birbirini izleyen Babenberg hükümdarları altında kademeli olarak doğuya doğru genişleyerek sonunda Avusturya Dükalığı'na dönüştü ve Viyana ile çevresini sınırlarına dahil etti. 1155 yılında Avusturya Dükü II. Henry, Babenberg ikametgâhını Aşağı Avusturya'daki Klosterneuburg'dan Viyana'ya taşıdı ve bu, Schottenstift'in kuruluşuyla aynı zamana denk geldi. Bu taşınmanın ardından Viyana, Babenberg hanedanının kalıcı ikametgâhı haline geldi.
Şehir, 1485 ile 1490 yılları arasında Macar kuvvetleri tarafından işgal edildi. 16. yüzyılın başlarında Viyana, Kutsal Roma İmparatoru'nun merkezi danışma organı olan Aulic Konseyi'nin merkezi oldu. Viyana, 1611'den 1740'a ve tekrar 1745'ten Kutsal Roma İmparatorluğu'nun 1806'da dağılmasına kadar Habsburg imparatorlarının ikametgâhı olarak hizmet verdi.

16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı kuvvetleri, iki önemli olayda Viyana'ya doğru ilerledi: 1529'daki I. Viyana Kuşatması ve 1683'teki II. Viyana Kuşatması. Her iki kuşatma da şehrin başarılı bir şekilde savunulmasıyla sonuçlandı. 1679 yılında Viyana, nüfusunun yaklaşık üçte birinin ölümüne neden olduğu tahmin edilen Büyük Veba'dan ciddi şekilde etkilendi.

1804 yılında, Napolyon Savaşları sırasında Viyana, yeni kurulan Avusturya İmparatorluğu'nun başkenti oldu. Şehir, 1814-15 yıllarında Viyana Kongresi'ne ev sahipliği yapması da dahil olmak üzere, Avrupa ve dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaya devam etti. Şehir ayrıca 1848'de Habsburg yönetimine karşı büyük ayaklanmalara sahne oldu ve bu ayaklanmalar bastırıldı. 1867 Avusturya-Macaristan Uzlaşması'ndan sonra Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti olarak kaldı. Şehir, bazen Birinci Viyana Okulu (Haydn/Mozart/Beethoven) unvanının atfedildiği klasik müzik merkezi olarak işlev gördü. 
19. yüzyılın ikinci yarısında büyük bir prestij projesi olarak, daha önce burçlar ve eğimli surlar olan alan, tarihi kenti çevreleyen yeni bir bulvar olan Ringstraße'ye dönüştürüldü. Böylece eski banliyöler şehre dahil edildi ve Viyana şehri önemli ölçüde büyüdü. 1918'de, I. Dünya Savaşı'ndan sonra Viyana, Alman-Avusturya Cumhuriyeti'nin ve ardından 1919'da Birinci Avusturya Cumhuriyeti'nin başkenti oldu.
19. yüzyılın sonlarından 1938'e kadar şehir, yüksek kültürün ve modernizmin merkezi olarak kaldı. Dünyanın müzik başkenti olan Viyana, Johannes Brahms, Anton Bruckner, Gustav Mahler ve Richard Strauss gibi bestecilere ev sahipliği yaptı. Şehrin 20. yüzyılın ilk yarısındaki kültürel katkıları arasında, sanattaki Viyana Secession hareketi, İkinci Viyana Okulu, Adolph Loos'un mimarisi, Ludwig Wittgenstein'ın felsefesi ve Viyana Çevresi gibi pek çok unsur yer almaktaydı.

Viyana şehri, 1919'dan 1934'e kadar, Kızıl Viyana (Das rote Wien) olarak anılan dönemde sosyalist siyasetin merkezi haline geldi. Yeni nesil sosyalist politikacılar yerel seçimleri kazandıktan sonra, kısa ama iddialı bir belediyecilik deneyine giriştiler. Sosyal demokratlar, Mayıs 1919 belediye seçimlerinde mutlak çoğunluğu kazanmış ve 165 sandalyenin 100'ünü alarak belediye meclisini kontrol altına almışlardı. Jakob Reumann, belediye meclisi tarafından belediye başkanı olarak atandı. Avusturya Marksizmi olarak adlandırılan düşüncenin teorik temelleri Otto Bauer, Karl Renner ve Max Adler tarafından atıldı.
Kızıl Viyana belki de en çok sosyal konut binaları olan Gemeindebauten ile bilinir. 1925 ile 1934 yılları arasında bu kapsamda 60.000'den fazla yeni daire inşa edildi. Daireler, aileleri ve daha az varlıklı vatandaşları gözeten bir puan sistemine göre tahsis ediliyordu.

Temmuz 1927'de, milliyetçi aşırı sağcı üç paramiliter üyenin, sosyal demokrat Republikanischer Schutzbund (Cumhuriyetçi Savunma Birliği) üyesi iki kişiyi öldürmekten beraat etmesi üzerine şehirde bir isyan çıktı. Karardan öfkelenen protestocular Adalet Sarayı'nı ateşe verdi. Polis isyanı güç kullanarak bastırmaya çalıştı ve en az 84 protestocuyu öldürdü, 5 polis memuru da olaylarda hayatını kaybetti. 1933'te sağcı Şansölye Engelbert Dollfuß parlamentoyu feshederek ülkeyi esasen bir diktatörlük gibi yönetmeye başladı; Komünist Partiyi yasakladı ve Sosyal Demokrat Partinin etkisini ciddi şekilde sınırladı. Bu durum, ertesi yıl sağcı hükûmet ile sosyalist güçler arasında Linz'de başlayan ve hızla Viyana'ya yayılan bir iç savaşa yol açtı. Republikanischer Schutzbund’un sosyalist üyeleri toplu konut sitelerinin içine barikat kurarak polis ve paramiliter gruplarla çatıştılar. Viyana'daki çatışmalar, Avusturya Silahlı Kuvvetlerinin sivil bir konut sitesi olan Karl-Marx-Hof'u bombalaması ve Schutzbund'un teslim olmasıyla sona erdi.

15 Mart 1938'de, Alman birliklerinin Avusturya'ya ilk girişinden üç gün sonra, Adolf Hitler Viyana'ya geldi. 200.000 Avusturyalı onu Heldenplatz'da karşıladı ve Hitler, Neue Burg'un balkonundan bir konuşma yaparak Avusturya'nın Nazi Almanyası'na dahil edileceğini (Anschluss) ilan etti. Yahudilere yönelik zulüm neredeyse anında başladı: Viyanalı Yahudiler taciz edildi, evleri ve iş yerleri yağmalandı. Bazıları sokaklardan bağımsızlık yanlısı sloganları fırçalayarak temizlemeye zorlandı. Bu durum, Hitler Gençliği ve Alman sivillerin desteğiyle, Schutzstaffel (SS) ve Sturmabteilung (SA) tarafından gerçekleştirilen ülke çapındaki bir Yahudi pogromu olan Kristal Gece ile doruğa ulaştı. Stadttempel hariç, şehirdeki tüm sinagoglar ve ibadethaneler, konut binalarına yakınlığı nedeniyle yıkıldı. Avusturya'nın varlığı sona erdiği için Viyana'nın başkent statüsünü Berlin'e geçti. Şehirdeki az sayıdaki Avusturya dire

Vorarlberg (Almanca: Vorarlberg), Avusturya'nın en batısında, İsviçre, Lihtenştayn ve Almanya sınırında yer alan eyâletidir. Başkenti Bregenz'dir.

11 Mayıs 1919'da eyalette yapılan referandumda %80 oranında İsviçre'ye katılım kararı çıkmıştır. Ancak İsviçreli liberal, Fransız ve İtalyanların ve diğer devletlerin karşı çıkmasından dolayı İsviçre'ye katılımı engellenmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, 1945 ve 1955 yılları arasında, Vorarlberg, Tirol eyaleti ile birlikte Fransız birlikleri tarafından işgal altında bulundu.

İller ve Trafik Kodu

Bregenz - B
Bludenz - BZ
Dornbirn - DO
Feldkirch - FK

2009 Vorarlberg Landtag İntihabı sayfasına bakınız
Vorarlberg eyâleti Avusturya Halk Partisi'nin en çok oy aldığı yerlerdendir. Örneğin 1945 Millî Meclis Seçiminde ÖVP Vorarlberg'de oyların %70'ini kazanmıştır.
Avusturya Özgürlük Partisi, Yeşiller ve Liberal Forum'un sonuçları da ortalamanın üstündedir. Fakat Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin sonuçları ortalamanın altındadır.
2004 yılındaki Vorarlberg eyâlet seçimleri ÖVP'ye mutlak çoğunluk, FPÖ'ye büyük yenilgi, Yeşillere de yeni oylar getirdi.
2019 yılında Vorarlberg eyâlet seçimlerinde ÖVP oyların %43.59unu, Yeşiller %18.78,FPÖ %13.97, SPÖ %9.49, NEOS %8.48 oranında oy almıştır.Yerel mecliste koltuk sayıları ÖVP 17, FPÖ 5, Yeşiller 7, SPÖ 4, NEOS 3 olmuştur.

Mag. Markus Wallner (AHP/ÖVP) 13.10.2019

Vorarlberg (yüzölcümü: 2.601,48 km²) Viyana´dan sonra Avusturya'nın en küçük eyâletidir.
Üç ülkeye dış sınırı var: Almanya, İsviçre ve Lihtenştayn
Sınırın toplam uzunluğu 256 km'dir.

Birkaç yıldır Vorarlberg ekonomisi Avusturya genel ortalamasına göre daha yüksek bir seyir içerisindedir.Avusturya genelinde %2 GDP artışı söz konusuyken, Vorarlberg'te bu rakam %2.9 olarak belirlenmiştir.Eyaletin yıllık üretim miktarı 11.5 milyar euro düzeyindedir.Bu üretim miktarı her yıl %5 artmaktadır. Bu rakam Avusturya genelinde %4'tür, yani bu istatistiğe göre de Vorarlberg Avusturya genelinden daha iyi durumdadır. Yıllık Kişi başına üretim miktarı 31000 Euro düzeyindedir. Bu rakam da Avusturya genel ortalamasının %8 üzerindedir.Eyalette elektronik, tekstil, makine sanayi üretimleri yapılmakta, ayrıca tarım da önemli büyüklükteki bir sektördür.Ayrıca bölge turistler için bir cazibe merkezidir.Dağlar ve kayak için birçok turist bu bölgeyi ziyaret etmektedir.

Wieden (Almanca telaffuz: [ˈviːdn̩]; Türkçeleştirilmiş: Vidın), Viyana'nın 4. Merkez İlçesi'dir.
Wieden ismi ilk 1137 yıllarında Viyana'nın ön şehri olması dolayısıyla telaffuz edilmeye başlanmıştır ve buradan da anlaşılacağı üzere en eski ön şehridir.
Wieden'in tarihi 18. yüzyıl aristokrat ailelerin bu yöreye kendileri için köşkler ve konaklar yaptırmalarıyla parlamıştır, bugün bile bunların izini Hungelbrunn ve Schaumburgergrund adlı semtlerde görmek mümkün.
İlk 1850 yılında çok geniş bir şekilde Margareten ve Favoriten'ide içine alacak şekilde Viyana'ya 4. Merkez İlçe olarak bağlanmıştır ama zamanla diğer ilçelerdeki farklılıklardan dolayı bu ilçeden ayrılmışlardır.
Wieden'in diğer bir özelliği ise 1700'lerde vergiden muaf bazı güçlü kişiler tarafından kurulmuş ve zamanında bu kişilere gelir getiren binalar yapılmıştır ve bu binaların özelliği ise şehir içinde bulunması ve olanaklarından yararlanabilmesi ama yönetim konusunda istediği adliyeye veya yönetim birimine bağlı olabilmesiydi.

Vidın burjuva bir semt, onun için Avusturya Halk Partisi'nin (ve Yeşiller'in) kalesidir.

Susanne Reichard (ÖVP)

ÖVP 12
SPÖ 12
Yeşiller 12
FPÖ 2
Biz Vidın'ı seçiyoruz 1
bağımsız 1

Karl Kilisesi - Barok tarzına en iyi örnek.
Paulaner Kilisesi - Paulalı Aziz Franz adına 1683'te yapılmış erken barok tarzda bir kilise.
Naschmarkt - Her şeyin tadına bakılabilecek, Türkiye'deki pek çok şeyin de bulunabileceği bir pazar yeri.
Secession - Jugendstil tarzda yapılmış sanat evi.

Almanca %76,0
Sırpça %5,4
Türkçe %2,2

Roma Katolik %48,1
mezhepsiz %26,3
Protestan %6,7
Ortodoksluk %6,0

Wieden (Almanca)

Yeni Zelanda'daki Türkler, Yeni Zelanda vatandaşlığı, oturma izni veya en genel anlamıyla Yeni Zelanda'da yaşayan Türklere denir.
Nüfusun büyük çoğunluğu Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'tan göçmüş olsa da Suriye ve Irak'tan göçmüş Suriye Türkmenleri ve Irak Türkmenlerini de barındırır.
Türklerin büyük çoğunluğu Türk kültürünü yansıtan işletmeler kurmuştur. Türk yemekleri, kebap, baklava ve lokum yapan yerler gibi.

2013 verilerine göre Yeni Zelanda'da yaşan 957 kayıtlı Türk vardır. Bu sayı 2006'ya göre %49,5 daha fazladır. Fakat günümüzde Yeni Zelanda'da yaklaşık 2000-3000 civarı Türk yaşadığı düşünülür.

Yeni Zelandalı Türkler genelde şehirlerde yaşarlar, %80,6'sı Kuzey Adası'nda, %19,4'ü de Güney Adası'nda yaşamaktadır.
Türklerin büyük çoğunluğu Auckland şehrinde yaşamaktadır bunu Wellington ve Dunedin takip eder.

Ayşe Tezel
Murat Yanbakan

Avustralya'daki Türkler
Türkiye-Yeni Zelanda ilişkileri
Türk diasporası

Pearl of the Islands Foundation 17 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New Zealand Turkish Society 19 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Murat YANBAKAN Turkish Translator in New Zealand 19 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zaandam, Hollanda'nın Noord-Holland (Kuzey Hollanda) eyaletine bağlı bir şehirdir. 1974 yılında Zaanstad belediyesine bağlanmıştır. Nüfus açısından Zaandam bu belediyedeki en büyük şehirdir, ama alan olarak bu belediyenin en büyük şehri Assendelft'tir. Zaandam meşhur Zaan nehrinin yakınlarında yer alır. Şehrin nüfusu 72.500'dür.

Zaandam 1811 yılında, Oostzaandam'ın birleşmesiyle kurulmuştur. Zaandamlıların lakabı "galgezagers"dır. Bu isim 1678 yılında, vergilerin yükseltilmesine baş kaldıranları idam etmek için kullanılan sehpalar sebebiyle verilmiştir.
Zaandam'daki işyerleri Zaan Nehrinin (Zaan · Zaan) kıyılarında yer alır. Özellikle gıda sektöründe aktif olan firmalar burayı tercih etmektedir. Zaandam Sanayi Devrimi'nden önce, üretimde lider konumunda bir bölgeydi. Hollanda'nın Altın Çağı'nda Zaandam'da binlerce rüzgâr değirmeni vardı ve bunlar ve gemi yapımı için İskandinav ülkelerinden getirilen tomrukların kesiminde kullanılıyordu.
Zaandam Belediyesinin ambleminde, eskiden balina avına çıkan denizciler anısına şekiller yer alır.

Eskiden önemli bir liman şehri olan Zaandam'da 20 Haziran 2004 tarihinde, eski liman çalışanlarının anısına dört metrelik bir heykel dikilmiştir. Bu heykel Yugoslav Slavomir Miletić tarafından yapılmış ve eski limanın karşısına konulmuştur.
Hollanda'nın en büyük süpermarket zinciri olan Albert Heijn'in genel müdürlüğü bu şehirde bulunmaktadır. 21 Ağustos 1971 tarihinde Zaandam'da Avrupa'daki ilk McDonald's şubesi açılmıştır.

Tsaar Peterhuisje (Czaar Peterhuisje · Czar Peter House (Netherlands)), I. Petro'nun evi.
17. yüzyıla ait iki kilise:
Oostzijder Kilisesi: Orta Çağ'da şu anki kilisenin bulunduğu yerde küçük bir kilise varmış. Bu yapı, sonradan şimdiki kilise haline getirilmiş. Kilise 1846 yılında büyük bir çalışmayla genişletilmiş. Bu inşaatta kilisenin kuzeye bakan kısmı yıkılmış. Burada şimdi kilisenin kulesi bulunuyor. Eski kilise kulesi ön tarafta bulunurmuş.
Westzijder Kilisesi (Westzijderkerk (Zaandam)) ya da Bulle Kilisesinin alımlı bir ahşap çatısı vardır. Kilise orgu, kürsüsü ve vitrayları da göz alıcıdır.
Zaanse Schans, en büyük ve meşhur mesire yeridir.

http://www.zaanstad.nl 21 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zürih (Almanca: Zürich, İsviçre Almancası: Züri, Fransızca: Zurich, İtalyanca: Zurigo, Romanşça: Turitg), İsviçre'nin en büyük şehri ve Zürih kantonunun başkentidir. İsviçre'nin kuzey-orta kesiminde, Zürih Gölü'nün kuzeybatı ucunda yer almaktadır. 2024 yılının sonu itibarıyla belediyenin nüfusu 436.551 iken kentsel alan 1,45 milyon kişiye (2020) ve Zürih metropol alanının toplam nüfusu 2,1 milyona (2020) ulaşmıştır. Zürih, demiryolları, karayolları ve hava trafiği için bir merkezdir. Hem Zürih Havalimanı hem de Zürih'in ana tren istasyonu ülkenin en büyük ve en işlek istasyonlarıdır.
Bölgedeki erken, seyrek yerleşimlere dair kanıtlar 6.400 yıldan daha eski olup, şehrin kurulmasından önce insan varlığını göstermektedir. 2.000 yıldan fazla bir süredir sürekli yerleşim yeri olan Zürih, sonunda Turicum adını verdikleri Romalılar tarafından kurulmuştur. Orta Çağ'da Zürih, imparatorluk doğrudanlığı sayesinde bağımsız ve ayrıcalıklı bir statü kazandı ve 1519'da Huldrych Zwingli'nin önderliğinde Avrupa'daki Protestan Reformu'nun başlıca merkezlerinden biri oldu. 
Zürih'in resmi dili Almancadır, ancak konuşulan ana dil, Alemannik İsviçre Almancası lehçesinin yerel bir varyantı olan Zürih Almancasıdır. 
İsviçre'nin başlıca finans merkezlerinden biri olarak Zürih, birçok finans kurumuna ve bankacılık şirketine ev sahipliği yapmaktadır. Şehirde, İsviçre Ulusal Müzesi, Doğa Tarihi Müzesi ve Kunsthaus dahil olmak üzere birçok müze ve sanat galerisi bulunmaktadır. Schauspielhaus Zürich, genel olarak Almanca konuşulan dünyadaki en önemli tiyatrolardan biri olarak kabul edilir.

Zürih Gölü'nde Neolitik ve Bronz Çağına ait yerleşimler bulunmuştur. Tahminen 6000 yıl önce göl kıyısında, kazık üstünde kurulan yerleşim birimleri olduğu, 4000 yıl kadar önce de çevredeki tepelerde yerleşim yerleri oluşmaya başladığı görülmektedir. Lindenhof tepesi yakınlarında La Tène kültürüne ait kalıntılar keşfedilmiştir. Roma döneminde Turicum Gallia Belgica ile Rhaetia eyaletlerinin sınırlarındaki bir vergi toplama noktası ve Limmat nehrinde ürünlerin takas edildiği bir yerdi. I. Konstantin'in 318 yılındaki reformundan sonra, Galya ile İtalya arasındaki sınır, bir kale ve garnizonun koruduğu Turicum'un doğusuna, Linth Nehri ile Walensee'nin kesiştiği yere alındı. Kasaba ile ilgili ilk yazılı kayıtlar 2. yüzyıldan kalmadır ve Lindenhof'ta bir mezar taşında bulunmuştur.
5. yüzyılda bir Germen kabilesi olan Alamanlar İsviçre Platosu'na yerleştiler. Roma kalesi 7. yüzyıla kadar ayakta kaldı. Roma kalesinin yerinde Şarlman'ın torunu Alman Ludwig 835'te bir Karolenj kalesi yaptırdı. Ludwig aynı zamanda 853'te kız kardeşi Hildegard için Fraumünster manastırını inşa ettirdi. Bunlarla da yetinmeyip Zürih topraklarını, Uri ve Albis ormanlarını Benediktin Tarikatına bağışladı, manastıra ayrıcalıklar sağladı, şehri manastırın kadın baş papazının yönetimine verdi ve direkt olarak kendi korumasına aldı. 1045'te III. Heinrich manastıra pazar yeri kurma, geçiş parası alma, para basma gibi yetkiler de verdi ve böylece manastır şehrin hakimi haline gelmiş oldu.
Zürih, 1218'de Zähringer Hanedanı'nın sona ermesiyle bağımsız bir şehir ('Imperial free city') haline geldi ve eyalet ile karşılaştırabilir bir statü kazandı. 1230'larda 38 hektarlık alanı çevreleyen bir şehir duvarı yapıldı ve Rennweg'deki ilk taş evler inşa edildi. Karolenj kale bir taş ocağı gibi kullanıldı ve kale yıkılmaya bırakıldı.
İmparator II. Friedrich 1234 yılında Fraumünster manastırını düşesliğe yükseltti. Başrahibe belediye başkanını aday gösterir ve sıklıkla para basma işini şehrin vatandaşlarına devrederdi. 14. yüzyılda, ilk bağımsız belediye başkanı olan ve lonca kanunlarını ('Zunftordnung') yapan Rudolf Brun ile birlikte yavaş yavaş manastırın gücü azaldı.
Bu dönemdeki önemli bir olay, Orta Çağ Alman şiirinin ana kaynaklarından biri kabul edilen Manessa Codex'in 14. yüzyılda Zürih'te yaratılmış olmasıdır. Ünlü resimli el yazması - "tüm yüzyılların en güzel Almanca el yazması" olarak nitelenmiştir - Zürih'in ünlü ailesi Manessa family tarafından 1304 ve 1340 yılları arasında yaptırıldı. El yazmasının üretilmesi o dönemde oldukça yüksek maliyetli ve prestijli bir şeydi ve çok sayıda yetenekli yazıcı ve minyatür ressamı gerektiriyordu ki bu da o dönemde Zürih'teki zenginliğin artışını ve Zürih vatandaşlarının ihtişama düşkünlüklerini göstermektedir.

1 Mayıs 1351'de, Zürih vatandaşları Eski İsviçre Federasyonunu oluşturan Luzern, Schwzy, Uri ve Unterwalden kantonlarının daha önce oluşturdukları birliğe katılma yemini etti. Böylece Zürih bağımsız devletlerin gevşek bir konfederasyonu olan bu birliğin beşinci üyesi oldu ve 1468 ile 1519 yılları arasında birliğe başkanlık yaptı. Bu görev Orta Çağ'dan 1848 yılında kurulan İsviçre devletine kadar olan dönemde konfederasyonun yürütme ve kanun yapma gücü anlamına geliyordu. Toggenburg toprakları nedeniyle Zürih ile konfederasyonun diğer 7 üyesi arasında çıkan Eski Zürih Savaşı 1440 yılında Zürih'in konfederasyondan geçici olarak çıkarılmasına neden oldu. Taraflar açık bir zafer kazanamayınca 1446 yılında barış anlaşması imzaladı ve Zürih 1450'de birliğe geri döndü.
Zwingli, 1520'lerde Grossmünster kilisesinde başrahip olduğu yıllarda İsviçre Reform hareketini başlattı. Zwingli'nin tercümelerine dayanan Zürih İncili 1531'de yayınlandı. Reform devlet sorunları ve sivil yaşamda çok önemli değişikliklere neden oldu ve giderek diğer kantonlara da yayıldı. Bazı kantonlar Katolik kaldılar ve bu durum ciddi çatışmalara ve sonunda Kappel Savaşları'na neden oldu.
Zürih konsülünün 16. ve 17. yüzyıllarda izolasyonist bir tutum almış olması 1624'te şehri ikinci bir duvarla tahkim etmeye kadar gitti. Aynı yıllarda başlayan Otuz Yıl Savaşı da yeni duvarların yapılmasını teşvik etti. Duvarların tahkim edilmesi oldukça pahalı bir işti, maliyet ahaliye yüklenmesi isyanlara yol açtı ve isyanlar kanlı şekilde bastırıldı. 1648'de Zürih, o zamana kadar sahip olduğu bağımsız imparatorluk şehri statüsünü terk edip, Venedik benzeri bir cumhuriyet olduğunu ilan etti. Bu dönemde Zürih'teki politik sistem şehrin güçlü ailelerinin yönetimi altında bir tür oligarşi idi. Bu ailelerin bazıları şunlardı: Bonstetten, Brun, Bürkli, Escher vom Glas, Escher vom Luchs, Hirzel, Jori (veya von Jori), Kilchsperger, Landenberg, Manesse, Meiss, Meyer von Knonau, Mülner, von Orelli. Ayrıca 16. ve 17. yüzyılda dini inaçları nedeniyle Zürih'e gelen Huguenotlar duraksamış olan ekonomiyi ve ticareti yeniden canlandırdılar.
Fransız Devrim Savaşları Zürih'i daha da fazla kargaşaya götürdü. Fransız ordularının İsviçre'yi işgaliyle kurulan Helvetya Cumhuriyeti döneminde şehir Lindth, Thurgau ve Aargau bölgelerini kaybetti. Konfederasyon yıkıldı, feodal haklar ve kanton ayrıcalıkları ortadan kaldırıldı. Bazı kantonlar devrimci fikirlere karşı direndiyse de işgalcilere karşı bir birlik oluşturamadı. 1799'daki Birinci Zürih Muharebesinde Fransız ordusuna karşı İkinci Koalisyon güçleri (Avusturya, Britanya, Rusya ve Osmanlılar) savaştılar. Fransız general Andre Massena geri çekildi. Buna karşın aynı yıl olan İkinci Zürih Savaşında Fransızlar Zürih'i yeniden ele geçirdiler.

19. yüzyılda Zürih bir ticaret ve ulaşım merkezi haline gelmişti. Buna karşın siyasi sorunlar devam etti. 1839'da liberal hükûmete karşı, kırsal konservativ güçler tarafından bir darbe (Züriputsch) gerçekleştirildi. Bu darbe, tüm İsviçre'yi bir dönem için istikrarsızlığa sürüklese de, radikaller 1845'te yeniden iktidarı ele geçirdiler ve Zürih 1845-46'da yeniden federasyonun başkenti oldu ve Sonderbund kantonlarına karşı liderlik yaptı. Sonderbund Savaşını reformcuların kazanması sonunda kabul edilen Federal Anayasasını Zürih hem 1848 hem 1874'te destekledi.
Bu dönemde ülkenin diğer bölgelerinden şehir merkezine yoğun bir göçmen akını yaşandı. Gelen göçmenler şehirde bir sanayi işçi sınıfı oluşturdular, ancak ne şehir vatandaşlarının haklarına sahiplerdi ne de şehir yönetiminde bulunabiliyorlardı. İlk olarak 1860'ta şehir okulları bu göçmenlerin yüksek vergi verenlerinin çocuklarına açıldı, daha sonra bu hak herkese sağlandı, 1975'te şehirde on yıl oturanlara vatandaş olma hakkı verildi ve 1893'te 11 komşu belediye şehirle birleşti. Buna 1934*te 8 belediye daha eklendi.
19. yüzyılda şehir hızlı bir büyüme gösterdi. 1847'de İsviçre'deki ilk tren yolu olan Spanisch-Brötli-Bahn sayesinde Zürih ile Baden arası birbirine bağlandı ve İsviçre Demiryollarının temeli atılmış oldu. Şu anda hizmet vermekte olan Zürih ana tren istasyonu 1871 yılında yapıldı. Bahnhofstrasse 1867'de, Zürih borsası 1877'de devreye girdi.
Şehir plancısı ve mühendis Arnold Bürkli öncülüğünde Zürih sahil şeridinde gerçekleştirilen park, bahçe ve yapılaşmalar da, Zürih'in Limmat ve Sihl üzerinde yerleşmiş küçük bir Orta Çağ şehrinden Zürih gölünün sahilinde uzanan modern ve çekici bir şehir haline gelmesini sağladı. 1867'de Zürih kantonunda 500 kişinin ölmesine neden olan kolera salgınından sonra Bürkli tarafından şehrin lağım sistemi, su reservi sistemleri ve katı atık sistemleri yeniden düzenlendi.

Zürih deniz seviyesinden 408 metre yüksekte Zürih Gölünün kuzey kıyısında, Alp dağlarına 30 km. mesafede, batı ve doğusunda ağaçlıklı tepelerin olduğu bir bölgededir. Eski şehir Zürih Gölü'nün Limmat Nehri'ne birleştiği noktada kurulmuştur. Kuzey ve batısında tepelerle çevrilidir. Bunlar Gubrist, Hönggerberg, Käferberg, Zürichberg, Adlisberg ve Uetliberg'dir. Sihl Nehri şehrin kuzey noktasında Limmat Nehri ile birleşir. Şehrin tarihi merkezi olan Lindenhof, Limmat nehrinin doğu yakasında Zürih gölü'ne 700 metre mesafededir.
Eski şehrin sınırları Schanzengraben kanalı sayesinde anlaşılabilir. Bu yapay su kanalı 17. ve 18. yüzyılda şehrin üçüncü tahkimatı olarak, yıldız biçimindeki surların çevresine savunma amaçlı kazılan çukurların suyla doldurulmasıyla yapıldı. Sihl ve Limmat arasında ilerleyerek Zürih ana tren istasyonundan eski Botanik bahçesi çevresinden dolaşıp Bürkliplatz'a ulaşır.

Zürih kenti 91.88 km²'lik bir alana yayılmıştır, bunun 4.1 km²sini Zürih Gölü oluşt

Çekya'daki Türkler, Çekya'da yaşayan Türk toplumunu ifade eder. Türk topluluğunun çoğunluğu Türkiye'den gelirken, Kuzey Makedonya'dan gelen Makedonya Türkleri olmak üzere diğer Osmanlı sonrası ülkelerden etnik Türk göçü de olmuştur.

Geleneksel olarak, Çekya çoğunlukla komşu Avusturya ve Almanya'ya giden Türkler için en popüler göç seçeneği değildi. 2010'lara gelindiğinde, uluslararası göç Çekya için nispeten yeni bir olgu haline geldi ve olumlu ekonomik performansı ve siyasi istikrarı nedeniyle giderek bir hedef ülke haline geldi. Sonuç olarak, daha iyi ekonomik fırsatlar arayan Türkler ülkeye çekilirken, birçoğu da yüksek öğrenimlerini Çek üniversitelerinde yapmak için göç etti. Çekya'da kalıcı olarak kalmaya karar veren Türkler, ailelerini de getirdiler ve bu da artan nüfusa katkıda bulundu.
2010'lu yılların ortalarından itibaren ülkedeki Türk toplumu önemli ölçüde arttı ve artık Çekya'daki en büyük Müslüman topluluğunu oluşturmaktadırlar. Türk toplumu çoğunlukla işsizlik oranlarının düşük olduğu, en büyük ve en çeşitli kent merkezlerine yerleşmiştir.

Çekya-Türkiye ilişkileri
Çekya'da İslam
Avrupa'daki Türkler

ÇekTürk İş ve Sosyal Dünyası, Çekya Hizmetler ve Blog

Çok vatandaşlık, çift vatandaşlık, çoklu vatandaşlık veya çifte vatandaşlık, bir kişinin eşzamanlı olarak bu ülkelerin yasalarına göre birden fazla ülkenin vatandaşı olarak kabul edildiği vatandaşlık statüsüdür. Kavramsal olarak vatandaşlık, ülkenin iç siyasi yaşamına odaklanır ve milliyet, uluslararası bir meseledir. Bir kişinin milliyetini veya vatandaşlık statüsünü belirleyen uluslararası bir sözleşme yoktur. Bu kavram, yalnızca birbiriyle farklılık gösterebilen ve çatışabilen ulusal yasalar tarafından tanımlanmıştır. Çok vatandaşlık, farklı ülkelerin vatandaşlık için farklı ve mutlaka birbirini dışlamayan kriterler kullanmasıyla ortaya çıkar. Halk dilinde, insanlar birden fazla vatandaşlığa sahip olabilirler, ancak teknik olarak her ulus, belirli bir kişinin kendi vatandaşı olarak kabul edildiğini iddia eder.
Birden fazla vatandaşlığa sahip bir kişi, genellikle, vatandaşlığına sahip olduğu her ülkede vatandaşlık haklarına (pasaport hakkı, ülkeye giriş hakkı, ikamet ve çalışma hakkı, oy kullanma hakkı vb.), ancak aynı zamanda vatandaşlık yükümlülüklerine de tabi olabilir (ulusal hizmet için potansiyel bir yükümlülük, dünya çapındaki gelir üzerinden vergilendirmeye tabi olma vb.).
Bazı ülkeler çifte vatandaşlığa izin vermez veya sadece belirli durumlarda izin verir (örneğin, doğum sırasında birden fazla milletten ebeveyn olması). Bu, vatandaşlığa kabul için başvuran bir kişinin mevcut tüm vatandaşlıktan vazgeçmesini istemek veya başka bir vatandaşlığı gönüllü olarak alan birinden vatandaşlığını geri çekmek veya başka araçlar yoluyla olabilir. Bazı ülkeler vatandaşlıktan çıkmaya izin verirken diğerleri izin vermez. Bazı ülkeler genel çifte vatandaşlığa izin verirken diğerleri çifte vatandaşlığa izin verir, ancak yalnızca sınırlı sayıda ülke için verir.
Çifte vatandaşlığa izin veren ülkeler, kendi topraklarındaki vatandaşlarının diğer vatandaşlığını hala tanımayabilir (örneğin; ülkeye giriş, ulusal hizmet, oy kullanma yükümlülüğü vb.). Benzer şekilde, aynı zamanda vatandaşı olan bir kişinin başka bir ülke tarafından konsolosluk erişimine izin vermeyebilir. Bazı ülkeler, çifte vatandaşlık sahiplerinin silahlı kuvvetlerinde veya polis güçlerinde hizmet etmelerini veya belirli kamu görevlerinde bulunmalarını yasaklamaktadır.

Her ülke, zaman zaman değişen ve genellikle daha kısıtlayıcı hale gelen  vatandaşlık hakları için kendi kriterlerini belirler. Örneğin; 1982 yılına kadar Birleşik Krallık'ta doğan bir kişi otomatik olarak İngiliz vatandaşıydı, bu 1983'ten itibaren kısıtlamalara tabi tutuldu. Bu kanunlar, bir kişinin aynı anda birden fazla ülkenin vatandaşlık gereklerini karşılayabileceği durumlar yaratabilir. Bu durum, bir ülkenin veya diğerinin çok vatandaşlık ile ilgili yasalarının olmaması durumunda, kişinin birden fazla vatandaşlığa sahip olmasına izin vermektedir. Ulusal kanunlar, eğer varsa; bir kişinin aynı anda başka bir vatandaşlığa sahip olabileceği durum koşullarına ilişkin kriterler içerebilir. Bir kişi başka bir ülkenin vatandaşlığını kazanırsa, diğer bir ülke kendi vatandaşlığını geri çekebilir, örneğin:

Soylu vatandaşlık (jus sanguinis). Tarihsel olarak, vatandaşlık baba aracılığıyla aktarılıyordu, ancak bugün çoğu ülke, her iki ebeveyn ve bazıları da bir büyükbaba aracılığıyla miras bırakılmasına izin veriyor. Bugün, çoğu ülkenin vatandaşlık yasaları jus sanguinis'e dayanmaktadır. Çoğu durumda, bu vatandaşlık temeli, ülke dışında doğan çocukları da kapsar ve bazen ebeveyn vatandaşlığını kaybettiğinde bile geçerli olur.
Ülke topraklarında doğuştan gelen vatandaşlık (jus soli). Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve birçok Latin Amerika ülkesi koşulsuz doğum hakkı vatandaşlığı vermektedir. Doğum turizmini durdurmak için çoğu ülke bu tip vatandaşlığı kaldırmıştır; Avustralya, Fransa, Almanya, İrlanda, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Birleşik Krallık'ta, en az bir ebeveynin ülkenin vatandaşı (jus sanguinis) veya ülkede birkaç yıldır yaşamış yasal şekilde ikamet eden bir kişi olmasını gerektiren değiştirilmiş bir jus soli sistemi vardır. Bu tür ülkelerin çoğunda -örneğin Kanada'da- diplomatlarda ve toprağın yetki alanı dışındaki kişilerde doğan çocuklara doğumda vatandaşlık verilmez. Genellikle ebeveynlerden biri vatandaşlık aldığında çocuklara otomatik olarak verilir.
Evlilik yoluyla vatandaşlık (jure matrimonii). Bazı ülkeler rutin olarak vatandaşlarının eşlerine vatandaşlık verir veya vatandaşlığa geçme süresini kısaltabilir, ancak yalnızca birkaç ülkede vatandaşlık düğün gününde verilir (örneğin İran). Bazı ülkeler sahte evliliklere karşı düzenlemelere sahiptir (örneğin Amerika Birleşik Devletleri) ve bazıları evlilik belirli bir süre içinde sona ererse (örneğin Cezayir) eşin vatandaşlığını iptal eder.
Vatandaşlığa kabul yoluyla vatandaşlık.
Evlat edinme yoluyla vatandaşlık. En az bir evlat edinen ebeveynin vatandaş olması durumunda başka bir ülkeden evlat edinilmiş bir reşit olmayan kişi ülkenin vatandaşlığına kabul edilebilir.
Yatırım yoluyla vatandaşlık. Bazı ülkeler, ülkelerine önemli miktarda parasal yatırım yapan kişilere vatandaşlık verir. Avrupa Birliği'nde bunun mümkün olduğu üç ülke vardır: Malta, Kıbrıs ve Portekiz; yanı sıra beş Karayip ülkesi olan Antigua ve Barbuda, Grenada, Dominika, Saint Kitts ve Nevis ve Saint Lucia da bu ülkelere dahildir. Ayrıca Vanuatu, Karadağ, Türkiye ve Ürdün ülkeleri yatırım programları yoluyla vatandaşlık sunmaktadır. Bu ülkelerin çoğu, ülkede herhangi bir fiziksel mevcudiyet şartı olmaksızın, gerekli özenin gösterilmesi koşuluyla derhal vatandaşlık verir. Malta, vatandaşlığın verilebilmesi için 1 yıllık ikamet gerektirir. Portekiz'in programı hemen bir ikamet vizesi verir, ancak kalıcı ikamet ve vatandaşlık elde etmek için periyodik kısa ziyaretlerle 5 yıllık bir zaman çizelgesi vardır. Kamboçya, yabancıların yatırımla vatandaşlık elde izin çıkarılan yasalara sahiptir, ancak Kmerce dilinin akıcı biçimde konuşulamadığı durumlarda vatandaşlık almak zordur. Komorlar, Nauru, Kiribati, Marshall Adaları, Tonga ve Moldova ülkeleri daha önce yatırım programları yoluyla vatandaşlığa sahipti ancak bu programlar askıya alındı veya durduruldu.
Bazı ülkeler etnik kökene ve dine dayalı vatandaşlık verir: İsrail, tüm Yahudilere Geri Dönüş Kanunu ile İsrail'e göç etme hakkı ve hızlı vatandaşlık vermektedir. Çifte vatandaşlığa izin verilir, ancak ülkeye girerken İsrail pasaportu kullanılmalıdır.
Bir ofis tutarak vatandaşlık (jus officii). Vatikan'da vatandaşlık, Papa tarafından onaylanan Vatikan vatandaşlığına, Vatikan Şehrinde ikamet eden kardinallere, Vatikan'ın diplomatik servisinin aktif üyelerine ve Vatikan ofis ve hizmetlerinin diğer yöneticilerine sahip bir ofise dayanır. Görev süresi sona erdiğinde Vatikan vatandaşlığı kaybedilir ve çocuklar bu vatandaşlığı ebeveynlerinden miras alamazlar. Vatikan vatandaşlığı sınırlı zamanlığına verilmiş olduğundan, çifte vatandaşlığa izin verilir ve Vatikan vatandaşlığını kaybettiği için vatansız kalacak kişiler otomatik olarak İtalyan vatandaşı olurlar.

Dual Citizenship in Europe: From Nationhood to Societal Integration. Aldershot, UK: Ashgate. Ağustos 2007. ISBN 978-0-7546-4914-4.   Dual Citizenship in Europe: From Nationhood to Societal Integration. Aldershot, UK: Ashgate. Ağustos 2007. ISBN 978-0-7546-4914-4.   Dual Citizenship in Europe: From Nationhood to Societal Integration. Aldershot, UK: Ashgate. Ağustos 2007. ISBN 978-0-7546-4914-4. 
"Dual Citizenship in an Age of Mobility" (PDF). Transatlantic Council on Migration (MPI). 2008. 11 Temmuz 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Nisan 2012. 
"Citizenship Laws of the World: A Directory" (PDF). 2001. 4 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Ocak 2008. 
Peter J. Spiro (2016). İki Ülkede Evde: Çifte Vatandaşlığın Geçmişi ve Geleceği. New York: NYU Basını. 9780814785829 ISBN  9780814785829 .

Uluslararası
Lahey 1930 Sözleşmesi29 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vatandaşlığın Kazanılmasına İlişkin Bilgi Değişimi Hakkında Sözleşme Nº8, 1964
Avrupa Konseyi
Birden Fazla Uyruklu Davaların Azaltılmasına ve Birden Fazla Uyruklu Hallerde Askeri Yükümlülüklere İlişkin Sözleşme, 19635 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi, 19975 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çok kültürlülük, birçok farklı kültürün bir arada yaşadığı toplumu tanımlayan bir kelimedir.
Çok kültürlü bir toplumda bütün kültürlerin birbirine saygılı olması gerekmektedir.
Genel olarak birçok değişik ülkeden kişiler bir yere göç ettiğinde çok kültürlülük oluşur. Ne var ki, bu toplum yalnızca hoşgörü ile yabancı düşmanlığına karşı savaşla ayakta kalabilir.
Kültürlerin kendi içinde homojen ve dışarıya kapalı bir şekilde tanımlandığı, gruplararası ilişkisel bir kültür anlayışından yola çıkılır.
Çok kültürlülük, hem modern demokrasilerdeki kültürel çoğulculuk gerçeğine bir cevap, hem de geçmişte kültürel gruplara yönelik yapılmış dışlama, ayrımcılık ve baskıyı telafi etmenin bir yoludur. Modern demokrasilerin çoğu, çeşitli kültürel bakış açıları, uygulamaları ve katkıları olan üyelerden oluşur. Çok kültürlülük, farklılıklara saygı duymayı sürdürürken, dominant kültürün asimilasyon baskısını durdurur ve toplumun farklı üyelerinin görüş ve katkılarının dahil edilmesini ister.

MİK Portal, Türk-Alman Üniversitesi. Çokkültürlülük Nedir?6 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim Tarihi: 05.07.2020

Avusturya, Eurovision Şarkı Yarışması'na 1957 yılındaki ilk katılımından bu yana 58 kez katılmıştır. Ülke yarışmayı üç kez kazanmıştır: 1966, 2014 ve 2025 yıllarında. Bu sonuçla, ardışık birincilikler arasında en uzun süre geçen ülke olarak (48 yıl) rekoru elinde bulundurmaktadır. Yarışmaya katılan Avusturya yayıncısı, Österreichischer Rundfunk (ORF)'dur. Yarışma, Avusturya'da iki kez düzenlenmiş olup, her ikisinde de ev sahibi şehir Viyana olmuştur: 1967 ve 2015 yıllarında.
Avusturya, yarışma finalinde yedi kez sonuncu olmuştur (1957, 1961, 1962, 1979, 1984, 1988 ve 1991) ve 2012 yılında yarı finalde sonuncu olmuştur. Cesár Sampson tarafından seslendirilen "Nobody but You", Avusturya'ya 2018 yarışmasında üçüncülük getirerek ülkenin sekizinci ilk beş derecesini ve 21. yüzyıldaki en iyi üçüncü sonucunu kazandırmıştır.
1964 yarışmasında altıncı, 1965 yılında ise dördüncü olan Udo Jürgens, üst üste üç yarışmaya katılan nadir Eurovision sanatçılarından biridir ve 1966 yılında, üçüncü denemesinde "Merci, Chérie" adlı şarkıyla yarışmayı kazanmıştır. Bu, 20. yüzyılda Avusturya'nın ilk üçe girebildiği tek yarışma sonucu ve aynı zamanda ilk birinciliğidir. Ülke, 2014 yılında Conchita Wurst'ün seslendirdiği "Rise Like a Phoenix" ile yeniden kazanarak, o dönemdeki en uzun süreli arayı kapatarak birincilik elde etmiştir. En son birinciliğini ise 2025 yılında JJ tarafından seslendirilen "Wasted Love" ile elde etmiştir.

Österreichischer Rundfunk (ORF), Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) tam üyesidir ve bu nedenle Eurovision Şarkı Yarışması'na Avusturya adına katılma hakkına sahiptir.
ORF, yarışmadaki ilk katılımı olan 1957 yılında sonuncu olmuştur. Ertesi yıl, Liane Augustin ülkeye ilk beş dereceye giren sekiz sonucundan ilkini kazandırarak 1958'de beşinci olmuştur. 1964'te altıncı, 1965'te dördüncü olan Udo Jürgens, 1966'da üçüncü denemesinde birinciliği kazanmıştır. Bu, 20. yüzyılda Avusturya'nın elde ettiği tek ilk üç derecesidir. Takip eden 46 yıl boyunca (1967–2013), ülkenin en iyi derecesi beşincilik olmuş ve bu dereceyi 1972 yılında The Milestones, 1976 yılında Waterloo and Robinson ve 1989 yılında Thomas Forstner elde etmiştir. Avusturya, finalde toplam yedi kez sonuncu olmuştur: 1957, 1961, 1962, 1979, 1984, 1988 ve 1991 yıllarında. Ayrıca, 2012 yılında yarı finalde de sonuncu olmuştur. 1990'lı yıllarda ülkenin en iyi sonucu, 1990, 1992, 1996 ve 1999 yıllarında elde edilen dört onunculuk olmuştur. 2000'li yıllardaki en iyi sonuç ise, Alf Poier'in 2003 yılındaki altıncılığıdır; bu aynı zamanda 1989'dan beri elde edilen en iyi derecedir.
Üç yıllık bir aranın ardından ORF, 28 Temmuz 2010 tarihinde Avusturya'nın 2011 yılında yarışmaya geri döneceğini duyurmuştur. Bu yıl, ülke 2004'ten bu yana ilk kez finale kalmış ve 18. olmuştur.
Avusturya, yarışmadaki ikinci zaferini 2014 yılında Conchita Wurst'ün 290 puanla birinci gelmesiyle kazanmıştır. Ancak, 2015 yılında işler tersine dönmüş ve eşitlik bozma kuralı gereği Avusturya 26. sıraya yerleşmiş, Almanya ile birlikte "sıfır puan" almıştır (27. sırada). Böylece her iki ülke, 2003 yılında Birleşik Krallık'tan sonra finalde "nul puan" alan ilk ülkeler olmuş, Avusturya aynı zamanda yarışmaya ev sahipliği yaparken hiç puan alamayan ilk ülke olmuştur. Ülke sonraki üç yıl boyunca tekrar finale kalmış; 2016'da 13., 2017'de 16. ve 2018'de Cesár Sampson'ın seslendirdiği "Nobody but You" ile 3. olmuştur. Ancak sonraki yıllarda şanssızlık tekrar başlamış; Paenda (2019), Vincent Bueno (2021) ve Lumix feat. Pia Maria (2022) finale kalamamıştır. Teya ve Salena, 2023 yılında ülkeyi yeniden finale taşımış ve 15. olmuşlardır. Bunu 2024'te Kaleen'in 24. sırada bitirmesi takip etmiş, 2025 yılında ise JJ birinciliği kazanmıştır.

Avusturya, yarışmaya bazı yıllarda katılmamayı tercih etmiştir. Bunlardan ilki, 1969 yılında Madrid'de düzenlenen yarışmadır. O dönemde İspanya, Francisco Franco tarafından yönetildiği için Avusturya, yarışmayı boykot etmiştir. Ancak yarışma tarihçisi John Kennedy O'Connor, Avusturya'nın bir önceki yarışmada İspanya'ya iki puan verdiğini ve İspanya'nın sadece bir puan farkla kazandığını belirterek bu siyasi protestonun samimi bulunmadığını ifade etmiştir.
Ertesi yıl da Avusturya yarışmada yer almamıştır. Bu, 1969 yılında dört şarkının birinci olarak eşit puan alması gibi benzeri görülmemiş bir sonucun ardından yaşanmıştır. Bu durum, birkaç ülkenin daha yarışmadan çekilmesine yol açmıştır.
1973 ile 1975 yılları arasında da Avusturya yarışmaya katılmamıştır. Bu dönemde yarışmada kullanılan ve tüm katılımcılara garanti puan sağlayan oylama sistemi, bu kararda etkili olmuş olabilir.
Avusturya, 1998 ve 2001 yıllarında, önceki beş yıl içinde yeterince yüksek dereceler elde edemediği için yarışmaya katılmaya hak kazanamamıştır.
2006 yarışması öncesinde, Avusturya önceki yıllardaki kötü sonuçlara tepki olarak yarışmaya bir temsilci göndermeyeceğini açıklamıştır. ORF, artık yarışmada başarıyı belirleyen unsurun müzikal yetenek olmadığını savunmuştur.
2007 yarışmasına Helsinki'de geri dönen ülke, yarı finalde sondan ikinci olmuştur. Ulusal yayıncı ORF, 2007'deki bu sonucu ve yarışmaya olan izleyici ilgisinin azalmasını gerekçe göstererek 2008 yılında yarışmaya katılmayacağını açıklamıştır. ORF program direktörü Wolfgang Lorenz, "Avusturya'dan daha fazla yeteneği, hiçbir şanslarının olmadığı bir yarışmaya göndermek istemiyoruz... Durum değişirse, seve seve tekrar katılırız." açıklamasını yaparak yarışmadan süresiz olarak çekilme ihtimaline de işaret etmiştir.
Buna rağmen 2008 yarışmasının finali ORF tarafından yayınlanmıştır.
2008 yılında EBU, yarışmada iki yarı final uygulamasını başlatarak ülkelerin rastgele dağıtılması yoluyla Avusturya'yı yarışmadan uzaklaştıran blok oylamayı engellemeyi amaçlamıştır. Ayrıca, 2009 yılında jüri oylaması geri getirilerek her ülkenin sonucunun %50'si jüri tarafından belirlenmiştir (yarı finallerde jüri yalnızca bir finalist için belirleyici olmuştur, diğerleri tamamen halk oylamasıyla belirlenmiştir). Ancak ORF eğlence direktörü Edgar Böhm, yarı final formatının hâlâ politik olarak avantajlı ülkeleri içerdiğini ve "EBU, yarı finallerin nasıl organize edileceğine dair net kurallar belirlemediği sürece, Avusturya'nın 2009 Moskova yarışmasına katılmayacağını" açıklamıştır.
ORF, 2009 yarışmasına katılmama kararı almış ancak finali, 2008 yılında olduğu gibi yayınlamıştır.
EBU, Avusturya'nın yanı sıra eski katılımcılar olan Monako ve İtalya'yı 2010 yarışmasına geri döndürmek için daha fazla çaba göstereceğini açıklamıştır.
Ancak Avusturya'nın 2010 Oslo yarışmasına katılmayacağı kesinleşmiştir.
Temmuz 2010'da ORF başkanı Alexander Wrabetz, yarışmanın komşu ülke Almanya'da düzenlenecek olması nedeniyle Avusturya'nın 2011 yılında geri döneceğini açıklamıştır.
2011 yılında Avusturya, 2004'ten bu yana ilk kez finale kalmıştır.

Notlar:
a. ^ 2004 ve 2007 yılları arasında bir önceki yıl ilk ona giren ülkeler de referans ülkeleri ile doğrudan finalde yarışmakta idi. Bu sisteme göre, (örneğin) otomatik olarak finale yükselen referans ülkelerinden Birleşik Krallık ve Fransa ilk ona girmiş ise, söz konusu yarışmanın on bir ve on ikincisi ilk ona giren diğer sekiz ülke ile bir sonraki yarışmada doğrudan finalde yarışıyordu. 2008 yılından bu yana yalnızca ev sahibi ülke, beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya) ile birlikte yarı finallerde yarışmadan doğrudan finale yükselmektedir.
b. ^ Bu şarkı Mühlviertel ağzı ile söylenmiştir.

The Marcel Bezençon Ödülleri ilk olarak Estonya'nın başkenti Tallinn'de yapılan 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nda, final'deki en iyi şarkılara verilmeye başlanmıştır. Kurucuları Christer Björkman (1992 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç'i temsil etmiş ve şu anki İsveç'in Delegasyon başkanı) ve Richard Herrey (Herreys grubu üyesi ve İsveç'in 1984 Eurovision Şarkı Yarışması kazananı), ödüller ismini Eurovision Şarkı Yarışması fikrini belirten Marcel Bezençon'dan almıştır. Ödüller üç kategoriden oluşmuştur: Basın Ödülü, Sanatsal ödülü ve Besteci ödülü.

Avusturya'dan puanlar 24 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. eurovisioncovers.co.uk

İtalya, Avusturya'nın Viyana şehrinde gerçekleştirilmiş olan 1967 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılımını onaylamıştır. İtalya'nın temsilcisi ve şarkısını belirleyecek Otomatik Seçim ülkenin kamusal yayın kuruluşu Radio Televisione Italiana (RAI) tarafından gerçekleştirilmiştir.
Ülkenin kamusal yayın kuruluşu Radio Televisione Italiana (RAI)  tarafından Avusturya'nın Viyana şehrinde yapılmış olan 1967 Eurovision Şarkı Yarışması'na Claudio Villa'nın seslendirmiş olduğu "Non andare più lontano" adlı şarkı ile görevlendirdiklerini açıklamışlardır. İtalya, yarışmada 4 puanla on birinci olmuştur.

İtalyan yayın kuruluşu Radio Televisione Italiana (RAI), Otomatik seçim sistemi ile Avusturya'nın Viyana kentinde yapılan yarışmaya Claudio Villa'yı "Non andare più lontano" adlı şarkı ile görevlendirmiştir.

İtalya, 8 Nisan 1967 tarihinde gerçekleştirilmiş finalden başlamış, 17 ülke arasından 4 puanla on birinci olmuştur.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İtalya
1967 Eurovision Şarkı Yarışması

Bergen, tarihsel ismiyle Bjørgvin, Norveç'in güneybatı kıyısında Hordaland eyaletine bağlı ve Norveç'in en büyük ikinci şehridir. 2019 sayımlarına göre nüfusu 283.929 kişidir. Bergen, Norveç'in en büyük ikinci şehri olan Bergen Bergenshalvøyen yarımadasında 465 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Dağlarla çevrili olan şehir bu yüzden "yedi dağ şehri" olarak bilinir. Şehir dışı banliyölerin çoğu adalardadır. Bergen, Vestland ilçesinin idari merkezidir. Şehir Arna, Bergenhus, Fana, Fyllingsdalen, Laksevåg, Ytrebygda, Årstad ve Åsane olmak üzere sekiz ilçeden oluşur.
Bergen'de ticaret 1020'lerin başlarında başlamış olabilir. Geleneğe göre, şehir 1070 yılında kral Olav Kyrre tarafından kurulmuş ve "dağlar arasındaki yeşil çayır" anlamına gelen Bjørgvin adı verilmiştir. 13. yüzyılda Norveç'in başkenti olarak hizmet verdi ve 13. yüzyılın sonundan itibaren Hansa Birliği'nin bir büro şehri oldu. Bergen, 1789 yılına kadar Kuzey Norveç ile yurt dışı arasındaki ticarette münhasır haklara sahipti ve 1830'lara kadar Norveç'in en büyük şehriydi. Bryggen iskelelerinden geriye kalanlar bir Dünya Mirası Sit Alanıdır. Şehir, yıllar boyunca sayısız yangına maruz kaldı. Bergen Meteoroloji Okulu 1917'de Jeofizik Enstitüsü'nde geliştirildi, Norveç Ekonomi Okulu 1936'da ve Bergen Üniversitesi 1946'da kuruldu. 1831'den 1972'ye kadar Bergen kendi eyaletiydi. 1972'de belediye, çevredeki dört belediyeyle birleşerek Hordaland eyaletinin bir parçası oldu.
Şehir su ürünleri yetiştiriciliği, nakliye, açık deniz petrol endüstrisi ve deniz altı teknolojisi için uluslararası bir merkez ve yüksek öğrenim, medya, turizm ve finans için ulusal bir merkezdir. Bergen Limanı, Norveç'in hem yük hem de yolcu açısından en yoğun olanıdır ve yılda 300 yolcu gemisi ile Bergen'e yaklaşık yarım milyon yolcu getirmektedir. Şehrin ana futbol takımı SK Brann'dır ve şehrin benzersiz bir geleneği Buekorps'tur. Yerliler, Bergensk olarak bilinen farklı bir lehçe konuşurlar. Şehir, Bergen Havalimanı, Flesland ve Bergen Hafif Raylı Sistemine sahiptir ve Bergen Hattı'nın son noktasıdır. Dört büyük köprü, Bergen'i banliyö belediyelerine bağlar.
Bergen çok yağışlı olmasına rağmen ılıman bir kış iklimine sahiptir. Aralık ayından Mart ayına kadar Bergen, her iki şehir de yaklaşık 60 ° Kuzey'de olmasına rağmen, nadir durumlarda Oslo'dan 20 °C'ye kadar daha sıcak olabilir. Gulf Stream, enlem dikkate alınarak denizi nispeten sıcak tutar ve dağlar şehri kuzey, kuzeydoğu ve doğudan gelen soğuk rüzgarlardan korur.

Arna
Bergenhus
Fana
Fyllingsdalen
Laksevåg
Ytrebygda
Årstad
Åsane

Bergen şehri geleneksel olarak 1070 yılında III. Harald'ın oğlu kral Olav Kyrre tarafından İngiltere'deki Stamford Köprüsü Savaşı'nın sona ermesinden dört yıl sonra kurulduğu kabul edilir. Buna karşılık, modern araştırmalar, 1020'lerde veya 1030'larda şehri kapsayan bir ticaret anlaşmasının varlığı yüzünden daha önce kurulmuş olduğunu keşfettiler.
Bergen, ilkel bir merkezi idarenin kurulduğu ilk şehir olarak, 13. yüzyılın başlarında yavaş yavaş Norveç'in başkenti işlevini üstlendi. Şehrin katedrali, 1150'lerde Norveç'teki ilk kraliyet taç giyme töreninin yeriydi ve 13. yüzyıl boyunca kraliyet taç giyme törenlerine ev sahipliği yapmaya devam etti. Bergenhus kalesi 1240'lardan kalmadır ve Bergen'deki limanın girişini korur.
14. yüzyılın ortalarında, 13. yüzyıldan beri önemli sayılarda mevcut olan Kuzey Alman tüccarlar, Bergen'deki Bryggen'de Hansa Birliği'nin dört Kontore'sinden birini kurdular. Bergen'den ticareti yapılan başlıca ihracat, 1100 civarında başlayan kuzey Norveç kıyılarından kurutulmuş morina balığı idi. Şehre, Kral Håkon Håkonsson (1217-1263) tarafından Norveç'in kuzeyinden ticaret için tekel verildi. Kurutulmuş tuzsuz balık, şehrin Kuzey Avrupa'nın en büyük ticaret merkezlerinden biri olmasının ana nedeniydi. 14. yüzyılın sonlarına doğru, Bergen kendisini Norveç ticaretinin merkezi haline getirdi. Hansa tüccarları, her yaz Bergen'e yelken açan kuzeyli balıkçılarla ticaret yapmak için özel haklardan yararlanarak, Orta Aşağı Almanca'nın kullanıldığı, kasabanın kendi ayrı mahallelerinde yaşıyorlardı. Bugün, Bergen'in eski rıhtımı Bryggen, UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ndedir.

1349'da Kara Ölüm, Bergen'e bir İngiliz gemisiyle geldi. Kara veba daha sonra 1618, 1629 ve 1637'de tekrar görüldü. 15. yüzyılda, şehir Vitalienbrüder tarafından birkaç kez saldırıya uğradı. 1665'te şehrin limanı, bir İngiliz deniz filosunun, şehrin garnizonu tarafından desteklenen Hollandalı bir tüccar ve hazine filosuna saldırdığı Vågen Savaşı'nın yapıldığı yerdi. Kaza sonucu çıkan yangınlar bazen kontrolden çıktı ve 1702'de biri kasaba tamamen kül oldu.
15. ve 16. yüzyıllar boyunca Bergen, İskandinavya'nın en büyük şehirlerinden biri olarak kaldı ve 1830'lara kadar Norveç'in en büyük şehriydi. 1600'lerden itibaren şehrin ticaretindeki Hansa egemenliği sona erdi. Bergen, 1789 yılına kadar kuzey Norveç ile ticaretteki tekelini korudu. Bergen borsası, Bergen børs, 1813'te kuruldu.

Bergen aşırı sağanak yağışıyla da bilinir, yıllık ortalama 2250 mm yağış Bergen şehrine düşer. Öyle ki bir dönem Bergen caddelerine şemsiye satış makineleri konulmuş, ancak bu uygulama daha sonra kaldırılmıştır. Bergen Gulf Stream nedeniyle Norveç'in en sıcak şehirlerinden biridir.
Bergen, her mevsim bol yağış alan okyanus iklimine (Köppen: Cfb) sahiptir. Şehir kışın aralıklı kar yağışı alsa da kar genellikle hızla erir. Ortalama yağışın şehirde yüksek olmasının sebebi ise Bergen'in nemli Kuzey Atlantik havasının orografik yükselmeye neden olan dağlarla çevrili olmasıdır. Şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık 26 Temmuz 2019'da 33,4 °C ve en düşük sıcaklık Ocak 1987'de -16,3 °C olarak ölçülmüştür.

Bergen'de 64 ilkokul, 18 ortaokul ve 20 üst ortaokul bulunmaktadır. Bergen Katedral Okulu, Bergen'deki en eski okuldur ve 1153 yılında Papa IV. Adrian tarafından kurulmuştur.
Bergen Meteoroloji Okulu 1917'de Norveç Ekonomi Okulu 1936'da ve Bergen Üniversitesi 1946'da kuruldu.
Bergen Üniversitesi'nin ülkenin üçüncü en büyük eğitim kurumu olup 16.000 öğrencisi ve 3.000 personeli vardır. Bergen'deki araştırma, üniversite 1946'ya kadar kurulmamış olmasına rağmen, 1825'teki Bergen Müzesi'ndeki faaliyete kadar uzanmaktadır. Üniversite, akademik alanlarda geniş bir kurs ve araştırma yelpazesine ve iklim araştırmaları, petrol araştırmaları ve Orta Çağ'da üç ulusal mükemmeliyet merkezine sahiptir. çalışmalar. Ana kampüs şehir merkezinde yer almaktadır. Üniversite, tıbbi araştırmalar kapsamında Haukeland Üniversite Hastanesi ile işbirliği yapmaktadır. Chr. Michelsen Enstitüsü, 1930'da kurulmuş, insan hakları ve kalkınma konularına odaklanan bağımsız bir araştırma kuruluşudur.
Ana kampüsü Kronstad'da bulunan Batı Norveç Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nin 16.000 öğrencisi ve 1800 personeli vardır. Öğretim, sağlık hizmetleri ve mühendislik gibi profesyonel eğitime odaklanır. Kolej, 1994 yılında birleştirme yoluyla oluşturuldu; kampüsler şehrin her tarafına yayılmıştır ancak Kronstad'da aynı yerde olacaktır. Norveç Ekonomi Okulu, Sandviken'in dışında yer alır ve üç Ekonomi Nobel Ödülü sahibi ürettiği için, Norveç'in önde gelen işletme okuludur. Okulun 3.000'den fazla öğrencisi ve yaklaşık 400 personeli vardır. Diğer yüksek öğretim kurumları arasında, 300 öğrencinin bulunduğu şehir merkezinde bulunan Bergen Mimarlık Okulu, Bergen Ulusal Sanat Akademisi ve Laksevåg'da bulunan Norveç Denizcilik Akademisi bulunmaktadır. Norveç Deniz Araştırmaları Enstitüsü, 1900'den beri Bergen'de bulunmaktadır. Ekosistemler ve su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili araştırma ve tavsiyeler sağlamaktadır. 700 kişilik bir kadrosu vardır.

Bergen şehrindeki önemli ticari ve endüstriyel faaliyetler şunlardır:

Büyük bir yağ endüstrisi
Banka hizmetleri
Televizyon endüstrisi
Derin deniz operasyonları
Balıkçılık
Büyük bir liman
Üniversite (yaklaşık 17.000 öğrenci)
Bergen University College (6.000 öğrenci)
Oteller
Kuzey Avrupa'daki en büyük seyahat gemisi limanı
Turizm

Brighton, İngiltere'nin Güney Doğu bölgesinde Manş Denizi kıyısında bir kenttir. Yerel idare olarak Brighton, Hove, Portslade kentleri tarafından oluşturulan ve tek-seviyeli yerel idare olan Brighton ve Hove Şehri yerel idaresine bağlıdır. Brighton kenti ve Brighton ve Hove Şehri aynı zamanda coğrafi olarak ve kraliçe ile ilgili seremonilerde Doğu Sussex törensel kontluğu içinde olduğu kabul edilmektedir.

Brighton kenti İngiltere'yi ellerine geçiren Normanların arazi ve nüfus sayımı için 1086'da hazırlamış oldukları Domesday adlı belgede "Brighthelmstone" olarak anılmakta ve bu yerleşkenin malikane kirası 8000 ringa balığı olarak geçmektedir.
Haziran 1554'te Fransa ile İngiltere arasındaki savaşlar sırasında Brighthelmstone yerleşkesi Fransızların hücumuna uğramış ve talan edilip yakılmıştır. Bu nedenle bu eski yerleşkeden günümüze sadece kenti eski sokak planı olan "The Lanes" bölgesi ve "St Nicholas Kilisesi" kalmıştır. Günümüzde bulunan ilk Brighthelmstone resim eskizi 1545'te yapılmış olup 1514 Fransız hücumundan önceki yerleşkeyi gösterdiği kabul edilmektedir.
1740'li ve 1750'li yıllarda Lewes kentinde bulunan "Richard Russell" adlı bir doktor hastalarına Brighton'a gidip orada deniz suyuna girmelerini bir doğal tedavi olarak tavsiye etmeye başlamıştır. Bu çok geçmeden bir deniz girme kürü modası hâline gelmiştir.
Bu moda ise kentin özellikle başkent Londra şehri sakinleri için bir deniz tatil kenti olarak hızla gelişmesine neden olmuştur. Böylece o zamana kadar bir balıkçı kenti olan Brighton 1780'li yıllarda Kral George tipi mimarı stilli yeni yapılarla ve "teras" adı verilen rezidanslarla dolmaya başlamıştır. 1783'te o zaman "Galler Prensi" olan Prens George tarafından ziyaret edilmiş ve bu prens tarafından çok beğenilmiştir. Bundan sonra Galler Prensi çalışma saatleri dışındaki boş zamanlarını Brighton'da geçirmeye başlamıştır ve bu 1811'de hasta olan kral III. George'a naip olup "Naip Prens" adıyla anıldıktan ve sonra IV. George olarak tahta geçmesinden sonra da devam etmiştir. Bu da Brighton'un İngiltere'nin zenginleri ve ileri gelenleri için bir tatil merkezi olmasına yol açmıştır. Bu pres Brighton'un en merkezi bir mevkiinde 1767'den itibaren o zamanlar moda olan Hint-Arap mimarisi stilinde kubbelerle ve içerisi Orta-Doğu, Uzak-Doğu'dan getirilmiş veya onlardan taklit edilmiş mobilya ve mefruşat ile dolu "Brighton Krallık Pavyonu" adlı bir tatil konağı yaptırmaya ve sonra bunu genişletmeye başlamıştır. Bu dönemde yerleşkenin ismi Brighton olmuştur.
1841'de Londra-Brighton demiryolu hattı yapılıp Brighton garı açılmıştır. Böylece Londra sakinleri günübirlik tatil için Brighton'a akmaya başlamışlar ve bunları ağırlamak için Brighton nüfus çok genişlemiştir. 1801 yerleşik nüfus 7000 civarında iken 1901'de bu 120.000 civarına çıkmıştır. 1823'te deniz kenarında "Eğlence Rıhtımı" olarak "Samuel Brown" tasarımlara dayanan "Chain Pier (Zencir Eğlence Rıhtımı)" adlı bir yapı yapılmış ve 1823-1896 döneminde bu yapı çok popüler olmuş ve ünlü İngiliz ressamları Turner ve Constable tablolarında yer almıştır. Bu ayrıca İngiltere'nin Kraliçe Victoria döneminde sahil deniz tatil turizm merkezlerinde benzer yapıların yapılmasına bir örnek olmuştur. Aynı dönemde Brighton'da 1866'da "West Pier" ve 1899'da "Palace Pier" adlı ve günümüze kadar kalan diğer iki eğlence rıhtımı yapılmıştır. Brighton'da Kraliçe Victoria döneminde sahil büyük otellerle dolmaya başlamıştır ve bunlardan 1864'te yapılan "Grand Hotel" en tanınmışıdır.
Brighton etrafındaki şehirleşmiş bölge eski kent sınırlarının dışına yayılmaya başlamıştır. 1873'te ve 1952'de yapılan sınır değişiklikleri ile bu şehirleşmiş arazinin bir kısmı kent sınırları içine alınmıştır. Ama yine de şehirleşmiş bölge gelişmiştir; örneğin II. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan yerel idareye ait olan kiralık evlerden oluşan "Woodingdean" semti. 
1961'de 160.000 kişiye ulaşan nüfus sahil boyunca yan yana uzayan Brighton, Worthing ve Littlehampton isimli üç yerleşim biriminden oluşan kent dokusuyla şehirsel nüfusu günümüzde yaklaşık olarak 480.000 olmuştur.
1960'lı yıllardan itibaren İngiliz yazlık tatil alma gelenekleri değişmiş ve Güney Avrupa'ya "charter" uçuşlarıyla yapılan tatiller popüler olup İngiliz sahil şehirleri çok büyük ziyaretçi kaybetmişlerdir. Bunun sonucu Brighton'da da görülmüş ve şehir moda yerleşke olma imajını kaybetmiş; aşağı sınıfların günübirlik tatillerine hedef olan bir köhne sahil şehri olmaya yüz tutmuştur. 1970'li ve 1980'li yıllarda Brighton eski moda yaz tatili hedefi olmaya büyük gayretler sarf etmiştir. Bu uğraşlardan en önemlilerinden biri 0.51 km² üzerine 1971-1979 döneminde kurulan "Brighton Marina" olmuştur. Ayrıca yeni kurulan rezidanslar, örneğin "North Laine", eski 19. yüzyıl "Naiplik Dönemi" moda şehri imajına dönmeye yol açmıştır.
1974 yerel idare reformu ile Brighton Doğu Sussex Kontluğu'na bağlanmış ve eski yerel idare merkezi olma niteliğini kaybetmiştir. 1997'de yapılan yeni reformla Brighton ve Hove adlı tek-seviyeli yerle idareye bağlamıştır. 2000 yılında ise Kraliçe II. Elizabeth 2. bin yıl kutlamalarının biri olarak "Brighton ve Hove" yerleşkesine "şehir" olma şerefini bir kraliçe beratı ile bağışlamıştır.

Brighton kentini yılda sekiz milyon civarında yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilmektedir. Kentin aynı zamanda ciddi bir konferans turizm sanayisi bulunmaktadır: İşçi Partisi, Muhafazakâr Parti ve sendikalar yıllık toplantılarını burada yaparlar.

Brighton'da iki üniversite ve bir tıp fakültesi vardır.

Brighton ve Hove Şehri
East Sussex

Brighton - Wikivoyage (en) 17 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Brighton from Space - Satellite image of Brighton courtesy of Google Maps". 26 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ağustos 2007. 
"History of Brighton and the Royal Pavilion palace". 16 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ağustos 2007. 
"Brighton Life" turizm rehberi (İngilizce)

Cinecittà (İtalyanca Sinema Şehri anlamına gelir ve Türkçe okunuşu Çineçittadır.), İtalya Roma'da bulunan büyük bir sinema stüdyosudur. 400.000 metrekarelik (99 dönüm) alanıyla Avrupa'nın en büyük film stüdyosudur [kaynak belirtilmeli] ve İtalyan sinemasının merkezi olarak kabul edilmektedir. Stüdyolar, İtalyan film endüstrisini canlandırma planının bir parçası olarak Faşist dönemde inşa edildi.
Federico Fellini, Roberto Rossellini, Luchino Visconti, Sergio Leone, Bernardo Bertolucci, Francis Ford Coppola, Martin Scorsese ve Mel Gibson gibi film yapımcıları Cinecittà'da çalıştı. Burada 3.000'den fazla film çekildi, bunlardan 90'ı Akademi Ödülü'ne aday gösterildi ve bunlardan 47'sini kazandı. 1950'lerde, orada yapılan uluslararası yapımların sayısı Roma'nın "Tiber'de Hollywood" olarak adlandırılmasına yol açtı.

Stüdyolar 1937 yılında Benito Mussolini, oğlu Vittorio ve sinema başkanı Luigi Freddi tarafından "Il cinema è l'arma più forte" ("Sinema en güçlü silahtır") sloganı altında kuruldu. Amaç sadece propaganda için değil, aynı zamanda 1931'de en düşük noktasına ulaşan İtalyan uzun metrajlı film endüstrisini yeniden canlandırmaktı. Faşist diktatör Mussolini, 21 Nisan 1937'de stüdyoların açılışını kendisi yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında Batı Müttefikleri tarafından bombalanmıştır. Savaşın ardından Cinecittà'nın stüdyoları, 1945 ve 1947 yılları arasında Alman işgali ve stüdyonun bazı kısımlarını tahrip eden Müttefik bombalamasının ardından yaklaşık iki yıl süreyle yerlerinden edilmiş kişilerin kampı olarak kullanıldı. Orada iki kampa bölünmüş tahminen 3.000 mülteci yaşıyordu: İtalyanların yanı sıra sömürgeleştirilmiş Libya ve Dalmaçya'dan yerlerinden edilmiş insanları barındıran bir İtalyan kampı ve Yugoslavya, Polonya, Mısır, İran ve Çin'den gelen mültecileri içeren uluslararası bir kamp olarak hizmet etti.
1950'li yıllarda, Cinecittà Ben-Hur gibi birçok büyük çaplı Amerikan yapımlara ev sahipliği yapmıştır. Daha sonra Federico Fellini ile en yakın ilişki kuran stüdyo olmuştur.
Bir dönem sonra, 1980'lerde iflas etmesinin ardından İtalyan hükûmeti tarafından özelleştirilerek satılmıştır.
1991 Eurovision Şarkı Yarışmasına ev sahipliği yapmıştır.

2009 yılında stüdyo bir tema parkı oluşturmayı planladıklarını duyurdu. Film temalı eğlence parkı Cinecittà World, Temmuz 2014'te açıldı. 250 milyon € 'luk tema parkı, Cinecittà stüdyolarının yaklaşık 25 km (16 mil) güneybatısında, 1960'larda Dino De Laurentiis tarafından inşa edilen eski bir film stüdyosunun yerinde yer almaktadır.
Cinecittà World, üç Akademi Ödülü kazanan yapım tasarımcısı Dante Ferretti tarafından tasarlandı. Ziyaretçiler Cinecittà Dünyasına, 1914'te Torino'da çekilen sessiz bir film olan Cabiria'da görülen Moloch Tapınağı'nın ağzından giriyor. Tema parkında Ferretti tarafından öngörülen 1920'ler dönemine ait Manhattan'ın bir rekreasyonu da bulunuyor.
Cinecittà World, yılda 1,5 milyon ziyaretçiye sahip olmayı bekliyor. Tema parkı için genişleme planları arasında bir doğa rezervi ve bir sağlıklı yaşam merkezi bulunmaktadır.

Resmi sitesi
Cinecittà tarihi

"Dukkemann" ("Kukla adam") Kirsti Sparboe tarafından seslendirilen 1967 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Norveç'i temsil eden şarkı. Şarkı Norveççe dilinde seslendirilmiştir. Şarkı Ola B. Johannessen tarafından yazılmıştır.
Şarkı, Sparboe'nun hayatı bir marionet olarak karşılaştırdığı bir balad. O, dünyayı biraz alaycı gören, sadece ipinin kesilmesini sağlayan bir kukla anlatıyor. Böylece, o şarkı söylüyor, dinleyicileri, dans eden kuklalar gibi hayatları her iki elle de tutmayı hatırlamalıdır.
Şarkı yarışmada İspanya'nın temsilcileri Raphael'in şarkısı "Hablemos del amor"'den sonra ve Monako'un temsilcileri Minouche Barelli'in şarkısı "Boum-Badaboum"'dan önce 13. sırada çıkmıştır. Yarışmada 17 şarkı arasından 14. olmuştur.
Bir sonraki şarkı 1969 yarışması'nda Norveçli katılımcı, "Stress" adlı şarkısıyla Odd Børre olmuştur.

Eurovision Şarkı Yarışması (ESC; İngilizce: Eurovision Song Contest, Fransızca: Concours Eurovision de la chanson), genellikle kısaca "Eurovision" olarak bilinir, 1956'dan beri her yıl Avrupa Yayın Birliği (EBU) tarafından düzenlenen uluslararası bir müzik yarışmasıdır. Her katılımcı yayıncı, ülkesini temsil eden orijinal bir şarkıyı canlı olarak Eurovision ve Euroradio ağları üzerinden seslendirilmek üzere sunar ve ardından kazananı belirlemek için diğer ülkelerin şarkılarına oy verir.
1951'den beri düzenlenen İtalyan Sanremo Müzik Festivali'nden esinlenerek, Eurovision Şarkı Yarışması 1956'dan beri (COVID-19 pandemisi ​​nedeniyle 2020 hariç) her yıl düzenlenmektedir ve bu da onu televizyondaki en uzun soluklu uluslararası müzik yarışması ve dünyanın en uzun soluklu televizyon programlarından biri yapmaktadır. Aktif EBU üyeleri ve davetli ortak üyeler yarışmaya katılmaya hak kazanır; 52 ülke'den yayıncılar en az bir kez katılmıştır. Her katılımcı yayıncı, 16 yaş ve üzeri bir şarkıcı veya en fazla altı kişiden oluşan bir grup tarafından canlı olarak seslendirilecek, üç dakika veya daha kısa süreli orijinal bir şarkı gönderir. Her ülke, bir araya gelen müzik profesyonelleri ve izleyici kitlesinin görüşlerine dayanarak, en sevdiği on şarkıya 1-8, 10 ve 12 puan verir ve en çok puan alan şarkı kazanan ilan edilir.
Etkinlikte ayrıca her yıl açılış ve ara gösterileri ile konuk performansları da yer alıyor; bunlar arasında Cirque du Soleil, Madonna, Justin Timberlake, Mika, Madcon, Rita Ora ve Riverdanceın ilk gösterimi yer alıyor. Başlangıçta tek bir etkinlikten oluşan yarışma, yeni ülkelerden (Avrupa dışı İsrail, Fas, Avustralya ve Kanada dahil) yayıncıların katılmasıyla genişledi ve 1990'larda küme düşme prosedürlerinin getirilmesine, 2000'lerde ise yarı finallerin oluşturulmasına yol açtı. Almanya, 1996'dan bu yana tüm yarışmalara katılarak diğer tüm ülkelerden daha fazla katılım göstermiştir; İrlanda ve İsveç ise yedişer galibiyetle en çok zafer rekorunu elinde tutmaktadır.
Geleneksel olarak bir önceki yılın yarışmasını kazanan ülkede düzenlenen yarışma, her yıl binlerce katılımcıyla o ülkeyi bir turizm merkezi olarak tanıtma fırsatı sunuyor. Yarışmanın genel logosunun yanı sıra, her etkinlik için genellikle benzersiz bir tema geliştiriliyor. Yarışma, tüm kıtalardaki ülkelerde yayınlanıyor ve her yıl dünya çapında yüz milyonlarca izleyiciyle dünyanın en çok izlenen spor dışı etkinlikleri arasında yer alıyor. Ayrıca 2001 yılından beri resmi web sitesi üzerinden çevrimiçi olarak da izlenebiliyor. Yarışmada performans sergilemek, sanatçılara genellikle yerel kariyerlerinde bir ivme kazandırıyor ve bazı durumlarda uzun süreli uluslararası başarı sağlıyor. Dünyanın en çok satan müzik sanatçılarından bazıları, ABBA, Céline Dion, Julio Iglesias, Cliff Richard ve Olivia Newton-John dahil olmak üzere yarışmaya katıldı. Dünyanın en çok satan single'larından bazıları ilk kez Eurovision'da uluslararası bir izleyici kitlesine sunuldu.
Yarışma, abartılı ve eğlenceli tarzı, etnik ve uluslararası tarzları kapsaması ve LGBT kültürüne olan önemi nedeniyle popülerlik kazandı; bu da geniş bir hayran kitlesi ve popüler kültür üzerinde bir etki yarattı. Benzer etkinlikler EBU tarafından düzenlendi veya dış kuruluşlar tarafından oluşturuldu. Ülkeler arasındaki siyasi bağlılıklar ve rekabetlerin sonuçları etkileyebileceği konusunda endişeler dile getirildi. Tartışmalar arasında, katılımcı yayıncıların son aşamada çekilmesi, yayıncılar tarafından yayın bölümlerinin sansürlenmesi, yarışmacıların diskalifiye edilmesi ve siyasi olayların katılımı etkilemesi yer aldı. Ayrıca, sanatsal değer pahasına çok sayıda ayrıntılı sahne şovuna yer verilmesi nedeniyle de eleştirildi.

Avrupa Yayın Birliği (EBU), 1950 yılında 23 yayın kuruluşu arasında kurulmuştur. "Eurovision" kelimesi ilk kez 1951 yılında İngiliz gazeteci George Campey tarafından "Evening Standard" gazetesinde, Hollanda televizyonu tarafından yayınlanan bir BBC programına atıfta bulunurken kullanılmıştır. 1950'lerin başlarında, 1953'teki II. Elizabeth'in taç giyme töreni de dahil olmak üzere, Eurovision yayın ağı aracılığıyla uluslararası olarak yayınlanan çeşitli etkinliklerin ardından, yayıncılar arasında işbirliği için yeni girişimleri araştırmak üzere Ocak 1955'te Marcel Bezençon başkanlığında bir EBU komitesi kuruldu ve bu komite, başlangıçta Radiotelevisione italiana (RAI) yöneticisi Sergio Pugliese tarafından önerilen bir fikirden yola çıkarak bir Avrupa şarkı yarışmasının daha fazla incelenmesini onayladı. EBU'nun genel kurulu, Ekim 1955'te "Avrupa Büyük Ödülü" ilk adıyla şarkı yarışmasının düzenlenmesini kabul etti ve İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) tarafından etkinliğin 1956 baharında Lugano'da düzenlenmesi teklifini kabul etti. 1951'den beri düzenlenen Sanremo Müzik Festivali, yarışmanın ilk planlaması için temel olarak kullanıldı ve uluslararası niteliği göz önüne alındığında çeşitli değişiklikler ve eklemeler yapıldı. Eurovision Şarkı Yarışması, uluslararası canlı televizyon'u test etmenin, televizyonu tanıtmanın ve orijinal şarkıların üretimini teşvik etmenin bir yolu olarak geliştirildi.

Yedi ülkeden yayıncılar, her ülkenin iki şarkıyla temsil edildiği 1956 katıldı; Ülke başına birden fazla katılımın izin verildiği tek yarışma olmuştur. Kazanan şarkı, ev sahibi ülke İsviçre'yi temsil eden ve Lys Assia tarafından seslendirilen "Refrain" oldu. geniş ekran yayınları 2005 yılında, yüksek çözünürlük yayınları ise 2007 yılında başladı.
1960'lara gelindiğinde, her yıl düzenli olarak 16 ila 18 ülke yarışıyordu. Geleneksel sınırları dışındaki ülkeler yarışmaya katılmaya başladı ve Batı Asya ve Kuzey Afrika ülkeleri 1970'ler ve 1980'lerde yarışmaya katılmaya başladı. Yugoslavya (bağlantısızlar hareketinin bir üyesi ve o dönemde Doğu Bloku'nun bir parçası olarak görülmeyen) dışında hiçbir sosyalist veya komünist ülke katılmadı. Ancak, Doğu Avrupa'daki muadili olan ve 1977-1980 yılları arasında dört kez düzenlenen Uluslararası Radyo ve Televizyon Örgütü (OIRT) tarafından organize edilen Intervision Şarkı Yarışması'na, Doğu Bloku ülkelerine ek olarak Kanada gibi Avrupa dışından bazı ülkeler de dahil olmak üzere Batı ülkeleri katıldı. Sadece Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Orta ve Doğu Avrupa'dan diğer ülkeler ilk kez katıldı; bu ülkelerin bazıları Yugoslavya, Çekoslovakya ve Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinde bağımsızlıklarını kazanmış veya yeniden kazanmıştı. Sonuç olarak, artık makul uzunlukta tek gecelik bir etkinliğe katılabilecek olandan daha fazla yayıncı başvuruda bulunuyordu. Bu soruna yıllar içinde birçok çözüm denendi. 1993 yarışması, bu yeni ülkelerden yedisi için ön eleme turu olan Kvalifikacija za Millstreet adlı bir yarışmayı içeriyordu ve 1994'ten itibaren, yarışan katılımcı sayısını yönetmek için düşme sistemleri getirildi ve en düşük performans gösteren ülkeler bir sonraki yılın yarışmasına katılmaktan men edildi. 2004 yılından itibaren yarışma, tüm ilgili ülkelerin her yıl yarışmasına olanak tanıyan 49. yarışma'da bir yarı finalle çok programlı bir etkinliğe dönüştü; 2008'den itibaren her yarışmaya ikinci bir yarı final eklendi.
2026 yılı itibarıyla toplam 70 kez düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması, Guinness Dünya Rekorları tarafından dünyanın en uzun soluklu her yıl düzenlenen uluslararası televizyon müzik yarışması olarak kabul edilmektedir. Yarışma ayrıca dünyanın en uzun süredir devam eden televizyon programlarından biri ve spor dışındaki en çok izlenen televizyon etkinlikleri arasında gösterilmektedir. Bugüne kadar toplam 52 ülkenin yayın kuruluşu yarışmaya en az bir kez katılmıştır. Tek bir yarışmaya katılan en yüksek ülke sayısı ise ilk kez 2008 yılında gerçekleşen ve daha sonra 2011 ile 2018 yıllarında tekrarlanan 43 ülke olmuştur.
Eurovision Şarkı Yarışması, 2020 yılında o yılki yarışmanın COVID-19 pandemisi nedeniyle iptal edilmesine kadar her yıl kesintisiz olarak düzenlenmiştir. Virüsün Avrupa'da yayılması sonucu oluşan belirsizlik ve katılımcı ülkelerin hükûmetleri tarafından uygulanan çeşitli kısıtlamalar nedeniyle yarışma formatında bir etkinlik düzenlenememiştir. Bunun yerine organizatörler tarafından, 2020 yılında yarışacak şarkı ve sanatçıları rekabet unsuru olmaksızın onurlandıran Eurovision: Europe Shine a Light adlı özel bir televizyon yayını hazırlanmıştır.

Yarışma, farklı dillerde tarih boyunca çeşitli adlarla anılmıştır. İlk yarışma resmî olarak İtalyanca İtalyanca: Gran Premio Eurovisione della Canzone Europea, Fransızca Fransızca: Grand Prix Eurovision de la Chanson Européenne ve İngilizce Grand Prix of the Eurovision Song Competition adlarıyla düzenlenmiştir. İsveççedeki İsveççe: Eurovision Schlagerfestival ve Felemenkçedeki Felemenkçe: Eurovisie Songfestival gibi benzer adlandırmalar ise bazı yıllarda gayriresmî olarak kullanılmıştır. Sonraki yıllarda İngilizce Eurovision Song Contest ile Fransızca Fransızca: Concours Eurovision de la Chanson adları fiilî standart hâline gelmiştir. Yarışma, 1996 yılında İngilizce olarak kısa süreliğine Eurosong adıyla yeniden markalaştırılmış, ancak bu değişiklik ertesi yıl geri alınmıştır. Yarışmanın adları, 2004 yılında gerçekleştirilen yeniden markalaşmaya kadar standartlaştırılmamıştır. Bu yeniden markalaşmayla birlikte yarışmanın resmî adı Eurovision Song Contest olarak belirlenmiştir. Resmî marka yönergelerine göre, yarışmaya katılan ülkelerde ulusal gelenekler ve marka bilinirliği doğrultusunda adın çevirileri kullanılabilse de tercih edilen resmî ad her zaman Eurovision Song Contesttir.
Yarışmanın resmî logosunda İngilizce veya Fransızca dışında bir adın kullanıldığı yalnızca dört organizasyon olmuştur. İtalya'nın ev sahipliği yaptığı 1965 yarışmasında İtalyanca İtalyanca: Gran Premio Eurovisione della Canzone, 1991 yarışmasında ise İtalyanca: Concorso Eurovisione della Canzone adı kullanılmıştır. Hollanda'nın ev sahipliği yaptığı 1976 ve 1980 yarışmalarında ise logoda Felemenkçe Felemenkçe: Eurovisiesongfestival adına yer verilmiştir.

Katılımcı ülkeleri temsil eden özgün şarkıl

Eurovision Şarkı Yarışması'na katılamayan ülkeler vardır. Bunlardan bazıları aşağıda verilmiştir.

Katar, EBU üyesi olmasına rağmen yarışmaya hiç başvuru yapmamıştır. Ancak Eurovision'u her yıl yayınlamaktadır. Ayrıca ülkede Eurovision'a benzer bir 12pointsqatar adlı bir yarışma yapılmaktadır.

Kosova, Eurovision Şarkı Yarışması'na hiç katılmamıştır. Kosova ulusal yayın EBU'ya üyelik başvurusu kabul edilmemiştir.
2008 yılında Kosova'nın bağımsızlığı sonrasında, Kosova'nın ulusal kanalı RTK, Eurovision'a 2009 yılında katılmak için başvuru yaptı ancak Kosova'nın EBU üyeliği bulunmadığı için başvuru kabul edilmedi. Daha sonra Kosova, EBU'ya üye olmak için başvuru yapsa da Kosova kısmen tanınan ve Birleşmiş Milletler üyesi olmayan bir devlet olduğu için EBU üyelik başvurusu da reddedildi.

Lihtenştayn, çoğu yıl yarışmaya katılmak istese de, ülkedeki ekonomik ve mali krizden dolayı katılamamıştır.
Lihtenştayn Eurovision Şarkı Yarışması'na hiç katılamamıştır. Ancak İsviçre, Avusturya ve Almanya televizyon kanallarından her yıl Eurovision'u ülkedeki insanların çoğu izlemektedir. Ülke geçmişte yarışmaya katılmak için girişimde bulunmuştur; 1969 yılında bir Fransızca şarkı ile Madrid'te düzenlenen yarışmaya katılmak istemişlerdir Şarkı, Vetty tarafından seslendirilen "Un beau matin" şarkısıdır. Ancak o yıllardaki Eurovision Şarkı Yarışması kuralları gereği her ülkenin kendi ulusal dilinde şarkı söylemesi gerektiği için Lihtenştayn yarışmadan çekilmiştir. Günümüzde Lihtenştayn katılmak için başvuru yapsa da sonradan ülkenin maddi durumu sebebiyle yarışmadan çekilmek zorunda kalmışlardır.

Lübnan, Eurovision Şarkı Yarışması'na hiç katılmamıştır. Organizasyonu yayınlayan Télé Liban 2005'te yarışmaya girmek için başvuru yapmıştır. Lübnan yarışmaya Aline Lahoud'un "Quand tout s’enfuit" adlı şarkısıyla katılmak istemiş; fakat Lübnan'ın İsrail'e ait içeriğin yayınını yasaklayan yasaları yüzünden bu istek daha sonra çekilmiştir. Lübnan bunun sonrasında üç yıllık bir yasak almış, Mika yarışmaya katılma isteğini belirtse de günümüze kadar Lübnan yarışmaya başka bir başvuru yapmamıştır.
21 Ekim 2004 günü, Télé Liban Genel Müdürü İbrahim El Huri, Lübnan'ın yarışma tarihinde ilk kez Ukrayna'nın başkenti Kiev'de düzenlenecek olan 2005 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmayı düşündüğünü söyledi.  3 Kasım 2004'te, Lübnan'ı temsil etmek üzere kanal tarafından Aline Lahoud'un seçildiği açıklandı. Şubat 2005'in ikinci haftasında, şarkının İngilizce veya Fransızca olacağı, çünkü Lahoud'un her iki dilde de iyi söylediği belirtildi. Daha sonra  açıklandığına göre, doğu-batı karışımı şarkısı "Quand tout s'enfuit", Fransızca idi, Şubat ayının ortasında seçilmişti ve söz yazarları Jad Rahbani ve Romeo Lahoud'du. Lahoud'un şarkısını 19 Mayıs 2005 günü yapılacak olan yarı finalde söylemesi planlanmıştı.
Mart ayının sonlarına doğru, EBU Télé-Liban'ın İsrail'in şarkısı da dâhil olmak üzere bütün yarışmayı kesintisiz yayınlayacağını garanti etmesini istedi. Télé Liban bunu garanti edemedi ve bu nedenle, 18 Mart 2005'te yarışmadan çekildiğini açıkladı. Lübnan yasaları İsrail ile ilgili içeriğin Lübnan kanallarında yayımlanmasını yasaklıyordu.  Télé-Liban web sitesinde İsrail'in katılımcısının performansını yayımlamasına izin verilmediğini ve bunun da 2005 Eurovision Şarkı Yarışması'nın kurallarını ihlal ettiğini, bu nedenle yarışmadan çekilmek zorunda kaldıklarını belirtti. Bunun üzerine yarışmaya katılmayı planlayan Aline Lahoud, çok üzgün olduğunu belirtti. O dönemki Eurovision Şarkı Yarışması Başkanı Svante Stockselius da özellikle Lahoud için üzüldüğünü belirtti. Télé Liban'ın son çekilme tarihi olan 15 Aralık gününden neredeyse üç ay sonra çekilmesi nedeniyle kanal cezalandırıldı. Bu kapsamda, kanalın katılım ücreti geri ödenmedi ve üç yıl yarışmadan men edildi.
Üç yıllık yasak nedeniyle Lübnan 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'na kadar yarışmaya katılamadı.

Tunus, 1977 Eurovision Şarkı Yarışması'na başvuru yapmıştır. Ancak yarışmaya az bir süre kala yarışmadan çekilmişlerdir ve çekilme sebeplerini bildirmemişlerdir. Söylentilere göre Tunus İsrail ile yarışmak istemediği için çekildi. Ancak ERTT bunları yalanladı. Günümüzde ise Tunus yarışma için hiçbir başvuru yapmamıştır.

Almanya, 1956 yılından beri Eurovision Şarkı Yarışması'na 1996 yılı hariç (Ön eleme turunu geçemediği için katılamamıştır) her yıl katılmaktadır. Almanya yarışmanın 63 kez katılarak en fazla katılan ülke unvanını elinde bulundurmaktadır. Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya ile birlikte Almanya, Avrupa Yayın Birliği'ne en fazla mali katkıları olmasından dolayı, finalde direkt olarak yarışan "Büyük Beş" ülkelerinden biridir. Final Almanya'da ARD yayıncısına bağlı Das Erste kanalında yayınlanır. Almanya, 1982, 2010 yılları olmak üzere iki kez yarışmayı kazanmıştır.
Almanya 27. katılımında 1982 yılında Harrogate'de yapılan yarışmayı "Ein bisschen Frieden" adlı şarkısıyla Nicole ilk zaferini elde etmiştir. İkinci Alman zaferini ilk zaferden 28 yıl sonra Oslo'da yapılan 2010 yarışmasını "Satellite" adlı şarkısıyla Lena ile elde etmiştir. Katja Ebstein, 1970, 1971'de üçüncü ve 1980'de ikinci olarak üç kez ilk 3'te yer alan tek katılımcıdır. Almanya toplamda 11 kez ilk 3'te yer almıştır. 1981'de Lena Valaitis ve 1985 ve 1987'de iki kez Wind müzik grubu ile ikinci, 1972'de Mary Roos, 1994'te Mekado ve 1999'da Sürpriz müzik grubu ile üçüncülük olmak üzere Almanya toplamda 11 kez ilk 3'te yer almıştır. Almanya yedi kez sonuncu olmuştur. Bunlardan 1964, 1965 ve 2015 yıllarında "sıfır puan" almıştır.
2010 yılı hariç on yedi yarışma sonra 2018 yılında Michael Schulte ile 4. olan Almanya en iyi derecesini almış, ayrıca 21. yüzyıldaki ikinci en iyi sonucunu elde etmiştir.

1996 yılından beri ARD konsorsiyum üyesi Norddeutscher Rundfunk (NDR) Almanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Eurovision Şarkı Yarışması'nın Yarı finalleri NDR Fernsehen (bazı yıllar EinsFestival ve Phoenix kanallarında) kanalında ve Final ise ARD bayraklı kanalı Das Erste'de yayınlanmaktadır.
Yarışmadaki Alman temsilcisi genel olarak, ARD'nin dokuz bölgesel kamu yayın kuruluşlarından biri olan televizyon kanalı Das Erste'de yayınlanan ulusal bir seçim sırasında seçilir; 1956'dan 1978'e kadar Hessischer Rundfunk (HR); 1979'dan 1991'e kadar Bayerischer Rundfunk (BR); 1992'den 1995'e kadar Mitteldeutscher Rundfunk (MDR) ve 1996'dan beri Norddeutscher Rundfunk (NDR) tarafından seçilmektedir. 2010-2012 yılları arasında özel yayın kuruluşu ProSieben, NDR ile işbirliği içinde çalıştı.
Her ne kadar her yıl olmasa da, radyo yayını, 1970-1979 yılları arasında Deutschlandfunk (DLF) ve Bayern 2, 1980-85, 1991-94, 2007 ve 2011 yıllarında (her ikisi de 1983) hr3'te ve 1986'1990, 1995 ila 2006 ve 2008-13 yıllarında NDR Radyo 2'de ve 2011'de WDR1LIVE'de yayınlanmıştır.
2010 yılından beri üretim şirketi Brainpool, Aynı zamanda Düsseldorf'ta düzenlenen 2011 Eurovision Şarkı Yarışması ve Bakü'deki 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'nın ortak yapımını da gerçekleştirmiş, ayrıca NDR ile birlikte Alman Ulusal Finallerinin de ortak yapımını gerçekleştirmektedir.
Almanya ülkenin yarışmadaki katılımcısını bulmak için çeşitli seçim süreçleri uygulamış, Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleriyle temsilcilerini seçmektedir.

Almanya'nın yeniden birleşmesinden önce, ülke bazen Federal Almanya Cumhuriyeti'ni temsilen Batı Almanya olarak katıldı. Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya) Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmamış fakat Intervision Şarkı Yarışması'na katılmıştır.
Bir kez kazarak (1982) ve dört kez ikinci olarak (1980, 1981, 1985 ve 1987) 80'lerin iki kez kazandığı için İrlanda'dan sonra en başarılı ikinci ülkesi olmuştur.

ARD, Oslo, Norveç'te gerçekleştirilen 1996 Eurovision Şarkı Yarışması için bir temsilci ve şarkı seçti. Eurovision'da yer almak isteyen ülkelerin çok fazla olması nedeniyle Avrupa Yayın Birliği (EBU), otuz ülke arasından 23 finalist seçmek üzere yeni bir ön eleme yöntemi uygulamaya karar verdi ve bunun üzerine Almanya alt sıralarda kaldığı için finale yükselemedi. ARD ve Avrupa Yayın Birliği bundan memnun kalmadı çünkü Almanya, yarışmaya en büyük finansal kaynağı sağlayan ülkeydi. Bu, 1956'da düzenlenen ilk yarışmadan beri Almanya'nın büyük finalde tek bulunmayışıydı.

2000'lerde Almanya, Eurovision'a özgü olmayan müzik stillerini benimsemesi dikkat çekmiş, Country (2006 yılında Texas Lightning - "No No Never") ve Swing (2007 yılında Roger Cicero - "Frauen regier'n die Welt" ve 2009 yılında Alex Swings Oscar Sings - "Miss Kiss Kiss Bang") gibi tarzlarla yarışmıştır. Almanya 2008 yılında aldığı puanla diğer üç ülkenin puanı aynı olduğu için sonuncu olması gerekiyordu fakat Almanya diğer iki ülkeye göre daha yüksek puan aldığı için 23. sıraya yerleştirilmiştir. 2009 yılında önceki yıl Ulusal finalin izlenme sayısında düşüş olduğundan dolayı 1995 yılından sonra ilk defa Görevlendirme yöntemini uygulamıştır. Alex Christensen ve Oscar Loya 2009 yarışmasında Almanya'yı temsil etmesi için görevlendirilmiş, sahnede ünlü striptiz sanatçısı Dita von Teese eşlik etmiştir. İkili 35 puanla 25 katılımcı arasından 20. olmuştur.

2010 yılında, ARD kanalı eski katılımcısı ve söz yazarı Stefan Raab ve özel ağ ProSieben'e, ülkeye kazanan bir katılımcı bulmak için işbirliği yapmak üzere teklifte bulundu. Raab'a yarışmalardaki 2000 yılında 5'inci sırada tamamlandığı ve sırasıyla 1998 ve 2004 yıllarında yazdığı şarkılar 7. ve 8. sırada bitirdiği için teklifte bulunulduğu açıklanmıştır. Raab, ARD ve ProSieben'de yayınlanan Unser Star für Oslo (Oslo için yıldızımız) adında bir televizyon serisi yarışması düzenledi. Yarışmayı "Satellite"  adlı şarkısıyla Lena Meyer-Landrut kazanarak Almanya'yı temsil etmiş, Eurovision'da ülkesini zafere ulaştırmıştır. ProSieben ile iki yıl daha işbirliği yapılmış, 2011 (Lena Meyer-Landrut'un seslendirdiği "Taken by a Stranger") ve 2012 (Roman Lob'un seslendirdiği "Standing Still") yıllarında da Almanya ilk 10'da yer almayı sürdürmüştür.
Üç boyunca ilk 10'da yer alan Almanya'nın şansı 2013 yarışmasında bozulmuş, Cascada'nın seslendirdiği "Glorious" şarkısı 18 puanla 23. olmuştur. Almanya 2014 yılında müzik grubu Elaiza, 2015 yılında Ann Sophie, 2016 yılında Jamie-Lee ve 2017 yılında Levina ile sırasıyla 18., 27. (sonuncu), 26. (sonuncu) ve 25. (sondan ikinci) gibi sonuçlar almıştır. Ann Sophie, 1964 yılında Nora Nova ve 1965 yılında Ulla Wiesner'in ardından 1975 yılından beri uygulanan şu anki sisteme göre sıfır puan alan üçüncü katılımcı olmuştur.
Almanya'nın şansı 2018 yarışmasında değişmiş, Michael Schulte'nin seslendirdiği "You Let Me Walk Alone" şarkısı ile 4. olarak 2010 yılından sonra ilk kez ilk 5'te yer almayı başarmıştır. İtalya'nın da 5. olmasından dolayı 2002 ve 2012 yıllarından sonra ilk kez Büyük 5'li üyesi birden fazla ülkeler ilk 10'da yer almıştır.

1998 yarışmasından bu yana, yarışma için en çok finansal kaynağı sağlayan beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve İspanya) ön elemelere katılmadan, doğrudan finalde yarışmaktadır. 2011 yılında İtalya'nın yarışmaya geri dönüşüne dek ise dört referans ülkesinin ismi "Büyük Dörtlü" olarak biliniyordu.

Notlar:
a. ^ 1956 yılında yalnızca birinci olan ülkenin ismi açıklandığından resmî Eurovision Şarkı Yarışması sitesi birinci dışında kalan tüm katılımcıları ikinci olarak nitelendirmektedir.
b. ^ 1996 yılında (ev sahibi Norveç dışında) yarışmaya katılan yirmi dokuz ülkeden yedi tanesi canlı şovlar olarak yayınlanmayan ön elemelerde elendi. Almanya, bu yedi ülkeden birisi idi. Ülke, bir şarkı ve şarkıcı seçmiş olsa da resmi Eurovision sitesi söz konusu yılı Almanya'nın katılım listesine dahil etmemiştir.
c. ^ 2000 yılından bu yana, yarışmaya en çok finansal kaynak sağlayan beş ülke (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) yarı finallerde yarışmadan otomatik olarak finale yükselmektedir.

Arnavutluk, 2004'teki ilk çıkışından bu yana 22 kez Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil edildi. Yarışmaya katılan mevcut Arnavut yayıncı, her yıl 1962'den beri düzenlenen köklü bir şarkı yarışması olan Festivali i Këngës'i ulusal seçimi aracılığıyla ülkenin temsilcisini belirleyen Radio Televizioni Shqiptar (RTSH)'dır.
Arnavutluk'un 2004'teki ilk çıkışı başarılı oldu; Anjeza Shahini'nin seslendirdiği "The Image of You" 7. sırada yer aldı. Bu sonuç, Rona Nishliu'nun "Suus" şarkısıyla 5. olduğu 2012 yılına kadar ülkenin en iyi derecesi olarak kaldı. Ülke ayrıca, 2025'te Shkodra Elektronike'nin "Zjerm" şarkısıyla sekizinci olarak ilk ona girdi.  
Arnavutluk, ilk çıkışından bu yana her yıl yarışmaya katıldı ve 22 kez katıldığı yarışmanın 12'sinde finale yükseldi. Ülkenin puanlarını belirlemek için esas olarak televizyon oylaması kullanıldı, ancak birkaç kez, Arnavut halkından gelen oy sayısının geçerli sayılmayacak kadar düşük olduğu durumlarda jüriye başvuruldu.

Radio Televizioni Shqiptar (RTSH), Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) tam üyesidir ve bu nedenle Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmaya hak kazanır. 2004'teki 49. yarışmadan bu yana Arnavutluk'u temsil ederek yarışmaya katılıyor.

RTSH, 2002 ve 2003 yıllarında yarışmaya katılma niyetini dile getirdi. Ancak, katılan ülke sayısının fazla olması nedeniyle katılımlarına izin verilmedi.
Bununla birlikte, 2004'teki 2004 yarışmasına Anjeza Shahini tarafından seslendirilen "The Image of You" şarkısıyla İstanbul'da ilk kez yer aldı. Ülke, Büyük Final'de 106 puan alarak 7. sırada tamamladı ve bu, 2012'ye kadar ülkenin en yüksek derecesi olarak kaldı. 2005'te, bir önceki yıl ilk 11'de yer alması sayesinde, Ledina Çelo'nun "Tomorrow I Go" adlı sonraki şarkısı Kiev'deki Büyük Final'e otomatik olarak katılmaya hak kazandı ve 16. sıraya yerleşti.
Ertesi yıl, Luiz Ejlli ve "Zjarr e ftohtë" adlı şarkısı Atina'daki Büyük Final'e kalamadı ve bu, ülkenin katılım tarihinde ilk kez finale kalamama durumu oldu.
2007'deki şarkı, Frederik Ndoci'nin "Hear My Plea" adlı eseri, Festivali I Këngës 45'te "Balada e gurit" (Taş baladı) olarak seslendirildi. Sonunda, şarkı revize edildi ve İngilizce ile Arnavutçanın bir karışımı haline getirildi. 2007 yarışmasının Yarı Finali'nde 49 puan alarak Yarı Final'de 28 ülke arasından 17. oldu ve böylece finale kalamadı.
Festivali I Këngës 46'nın galibi, Olta Boka'nın "Zemrën e lamë peng" (Zamanın tuzağına düşmüş kalpler) adlı şarkısı oldu. Ancak, kazananı belirleyen jürinin sonucu tartışmalıydı ve son iki jüri üyesinin, ikinciler Flaka Krelani ve Doruntina Disha'yı yarışmaya göndermemek için Boka'ya kasıtlı olarak yüksek puanlar verdiği söylentileri yayıldı. Arnavutluk'taki basın, karardan memnun değildi ve RTSH, son iki jüri üyesinin puanlarını verirken hile yaptığı iddialarını araştıracağını duyurdu. Buna rağmen, Olta Boka'nın zaferi geçerliliğini korudu ve o, Eurovision Şarkı Yarışması 2008'de Sırbistan'ın Belgrad şehrinde Arnavutluk için şarkı söyledi. Yarı finalde 19 ülke arasından 9. olarak finale kaldı ve finalde 55 puan alarak 25 ülke arasından 17. oldu.
Arnavutluk, 2009 Eurovision için hem sanatçısını seçen hem de şarkısını kamuoyuna sunan ilk ülke oldu. Kazanan yine Festivali I Këngës tarafından belirlendi. Festivali I Këngës 47'nin galibi, Arnavutluk'un ilk katılım şarkısının bestecileri olan Edmond Zhulali ve Agim Doçi tarafından bestelenen "Më merr në ëndërr" (Beni rüyalarında taşı) şarkısıyla Kejsi Tola oldu. Şarkı, İngilizce olarak "Carry Me in Your Dreams" adıyla seslendirildi. Arnavutluk, 2. Yarı Final'de 19 ülke arasından 7. olarak 73 puan aldı ve böylece finale kaldı. Finalde ise 48 puan alarak 25 ülke arasından 17. oldu. Halk oylamasında 11. olurken, jüri oylamasında sadece 23. sırada yer aldı.

Festivali I Këngës 48'in galibi 27 Aralık'ta belirlendi ve eski kazanan Anjeza Shahini'yi geride bırakan Juliana Pasha kazandı. Pasha, 2010 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Oslo'da "It's All about You" şarkısıyla Arnavutluk'u temsil etti. Şarkı, tipik bir hareketli beste olup, Christina Aguilera'nın "Keeps Gettin' Better" ve Britney Spears'ın "Womanizer" şarkılarıyla karşılaştırıldı. Arnavutluk, ilk yarı finalde 76 puanla 6. oldu ve finale kaldı. Finalde ise Juliana, Makedonya'dan gelen 12 puan da dahil olmak üzere 62 puanla 16. sırayı aldı.
2011 Eurovision Şarkı Yarışması için Arnavutluk temsilcisi, Aralık 2010'daki Festivali i Këngës 49'da seçildi. 2011 Şarkı Festivali'nin galibi, 10 yıl sonra üçüncü kez kazanan Aurela Gaçe oldu. Şarkısının adı "Kënga ime" ("Benim Şarkım") idi ve İngilizceye "Feel the Passion" olarak çevrildi, 12 Mart 2011'de RTSH'deki "Historia nis këtu" ("Hikaye burada başlıyor") adlı bir programda yayınlandı. Arnavutluk, 14 Mayıs'taki büyük finalde yer almak için 18 diğer ülkeye karşı 1. Yarı Final'de yarıştı. Ancak, 4 yıl aradan sonra ilk kez finale kalamadı ve 14. oldu.
Arnavutluk, 2012 yarışmasında Rona Nishliu'nun seslendirdiği "Suus" şarkısıyla yarıştı. Şarkı, finale kalmayı başardı ve toplamda 146 puanla 5. sıraya yerleşti. Kosovalı Rona Nishliu, Arnavutluk için rekor bir sonuç elde etti.
Arnavutluk, 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'na Adrian Lulgjuraj ve Bledar Sejko'nun seslendirdiği "Identitet" şarkısıyla katıldı. Bu şarkı, Festivali i Këngës aracılığıyla kazanan olarak seçildi. Sonuçlar sadece jüri oylamasına bağlıydı. Jüri uzmanları arasında, tüm Eurovision.tv izleyicileri için İngilizce olarak selamlayan ve puanları veren Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki İtalyan Delegasyon Başkanı Nicola Caligiore de vardı.

Arnavutluk, Malmö'deki 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'nın ikinci yarı finalinde 15. oldu ve büyük finale yükselemedi.
28 Aralık 2013'te Herciana Matmuja, Festivali i Këngës 52'yi (Arnavutluk'un 52. ulusal finali) "Zemërimi i një nate" adlı şarkısıyla kazandı ve böylece Eurovision 2014'te Arnavutluk'u temsil etmek üzere seçildi. Eurovision 2014 öncesinde, bu şarkının hem İngilizce hem de Arnavutça versiyonlarını kaydetti. 16 Mart'ta, Eurovision 2014 için 'One Night's anger' adlı şarkısının son versiyonunu yayınladı. Arnavutluk, üst üste ikinci kez finale kalamadı.
28 Aralık 2014'te Elhaida Dani, "Diell" şarkısıyla Festivali i Këngës 53'ü kazandı ve bu şarkı 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Arnavutluk'u temsil edecekti. 23 Şubat 2015'te şarkı yazarlarının "kişisel ve geri dönülemez nedenlerle" şarkıyı geri çekme kararı aldığı ve Dani'nin Eurovision'da başka bir şarkı seslendireceği duyuruldu. Ertesi gün, Dani'nin "I'm Alive" şarkısını seslendireceği açıklandı.
27 Aralık 2015'te Eneda Tarifa, "Përrallë" adlı şarkısıyla Festivali i Këngës 54'ü kazandı, bu da onun 2016 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Arnavutluk'u temsil edeceği anlamına geliyordu. Şarkı daha sonra İngilizceye çevrildi ve "Fairytale" adını aldı, müzik videosu ise TVSH'deki akşam haberlerinde yayınlandı. Arnavutluk finale kalamadı ve ikinci yarı finalde 18 ülke arasından 16. oldu.
2017'de Lindita ve "World" şarkısıyla bir kez daha finale kalamayan Arnavutluk, 2018'de Eugent Bushpepa'nın "Mall" şarkısıyla büyük finale geri döndü. Finalde 184 puan alarak 26 ülke arasından 11. oldu ve bu, Arnavutluk'un ilk çıkışından bu yana yarışmadaki dördüncü en iyi derecesi oldu.
2019'da Arnavutluk, kendilerini "Ktheju tokës" şarkısıyla Jonida Maliqi'nin temsil edeceğini seçti. Arnavutluk, ikinci yarı finalden finale kalmayı başararak, 2009 ve 2010'dan bu yana ilk kez art arda iki kez finale kalmış oldu. Finalde 90 puanla 17. sırada yer aldı.

2020 yarışması için Arnavutluk, 22 Aralık 2019'da Festivali i Këngës 58'i "Shaj" şarkısıyla kazanan Arilena Ara'yı ülkesini temsil etmesi için seçti. 9 Mart 2020'de, şarkının "Fall from the Sky" adlı İngilizce versiyonu yayınlandı. Ancak, 2020 yarışması Avrupa'daki COVID-19 pandemisi nedeniyle 18 Mart 2020'de iptal edildi.
2021 yarışması için RTSH, Arilena Ara'nın iç seçimle yeniden Arnavutluk'u temsil etmeyeceğini ve Festivali i Këngës 59'un planlandığı gibi devam edeceğini duyurdu. Ulusal final 23 Aralık 2020'de gerçekleşti ve Anxhela Peristeri "Karma" şarkısıyla kazandı. Anxhela, finale kalmayı başararak, Arnavutluk'un 2008-2010'dan bu yana art arda üç kez finale kaldığı ilk kez oldu. Finalde 57 puanla 21. sırada yer aldı.
2022 yarışması için Ronela Hajati, Festivali i Këngës 60'ı kazandı ve "Sekret" şarkısıyla ülkeyi temsil etmek üzere seçildi. Eurovision öncesinde şarkı revize edildi ve İngilizce ile İspanyolca dizeler eklendi. Ancak, finale kalamadı ve ilk yarı finalde 17 ülke arasından 12. oldu.
2023 yarışması için, 2023'te kullanılan seçim yöntemi korundu ve Albina Kelmendi ile ailesi Festivali i Këngës 61'de ikinci olmalarına rağmen, halk oylamasıyla "Duje" şarkısıyla ülkeyi temsil etmek üzere seçildi. Finale kalmayı başardılar ve 83 puanla 9. sıraya yerleştiler. Finalde ise 76 puanla 22. oldular.
2024 yarışması için, 2023'te kullanılan seçim yöntemi korundu ve Besa ile "Zemrën n'dorë" şarkısı Festivali i Këngës 62'nin halk oylamasında birinci geldi. Eurovision için şarkı revize edildi ve adı "Titan" olarak değiştirildi. İkinci yarı finalde sahne alan şarkı, finale kalamadı ve 16 ülke arasından 15. oldu.
2025 yarışması için, Festivali i Këngës 63 revize edilmiş bir formatla düzenlendi ve festivali kazanan, 2025'te Basel, İsviçre'deki yarışmada Arnavutluk'u temsil edecekti. Yeni sonuç sunumuyla birlikte diaspora oylaması da getirildi. Sonuç olarak, Shkodra Elektronike "Zjerm" ile festivali kazandı. İkili, 2025 finalinde 218 puan alarak ve 8. sırada yer alarak 2012'den bu yana en yüksek puanı alan Arnavut katılımcı oldu.

Notlar:
b. ^ 2004 ve 2007 yılları arasında bir önceki yıl ilk ona giren ülkeler de referans ülkeleri ile doğrudan finalde yarışmakta idi. Bu sisteme göre, (örneğin) otomatik olarak finale yükselen referans ülkelerinden Birleşik Krallık ve Fransa ilk ona girmiş ise, söz konusu yarışmanın on bir ve on ikincisi ilk ona giren diğer sekiz ülke ile bir sonraki yarışmada doğrudan finalde yarışıyordu. 2008 yılından bu yana yalnızca ev sahibi ülke, beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, F

Avustralya, 2015'teki ilk çıkışından bu yana on bir kez Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil edildi. Yarışmaya katılan Avustralyalı yayıncı, Avrupa Yayın Birliği'nden (EBU) katılım için özel izin alan Special Broadcasting Service'dir (SBS).  2027 yarışması itibarıyla Avustralya, Eurovision'da yarışan Avrupa Yayın Alanı dışındaki iki ülkeden biridir.  
Avustralya, beş kez ilk onda yer aldı ve en iyi derecesi 2016'da Dami Im tarafından seslendirilen "Sound of Silence" ile elde ettiği ikincilik oldu. Bunu 2015'te Guy Sebastian'ın "Tonight Again" ile beşinciliği ve sırasıyla 2017, 2019 ve 2023'te Isaiah'ın "Don't Come Easy"si, Kate Miller-Heidke'nin "Zero Gravity"si ve Voyager'ın "Promise" şarkılarının dokuzunculuğu takip etti.   
Başlangıçta, Avustralya'nın 2015'teki katılımı tek seferlik bir etkinlik olarak planlanmıştı ve yalnızca kazanması halinde ertesi yıl tekrar performans sergilemesi planlanıyordu, ancak Kasım 2015'te SVT tarafından 2016 yarışmasına katılacağı doğrulandı ve o zamandan beri her yıl katılıyor.
Yarışma, SBS için önemli ölçüde yüksek bir izleyici kitlesi çekiyor ve geniş ve aktif bir ulusal hayran kitlesine sahip. Avrupa'daki ev sahibi şehirlerle saat farkları nedeniyle, etkinlik genellikle Avustralya Doğu Standart Saati (AEST) ile 05:00'te yayınlanıyor. Yarışma, ülkede geniş çaplı ana akım medya yayını alıyor ve ayrıca her yıl özel hayranlar arasında bir kült takipçi kitlesine sahip.

Avustralyalı yayıncı Special Broadcasting Service (SBS), Avrupa Yayın Birliği'nin (EBU) ilişkili bir üyesidir. İlk olarak 1983'te Eurovision Şarkı Yarışması'nı yayınladı ve o zamandan beri her yıl yayınlamaya devam etti. Yarışma, Avustralya'da güçlü bir izleyici kitlesi topladı. Ülkedeki yarışmanın ilk yayınları ya hiç yorum içermiyordu ya da BBC'nin yorumlarını kullanıyordu. 2001'de oyuncu ve komedyen Mary Coustas, komedi karakteri Effie olarak yarışma için yorum yaptı. 2003 ve 2004 yıllarında, SBS sunucusu Des Mangan Avustralyalı izleyiciler için yorumculuk yaptı. 2009'da SBS tarafından Julia Zemiro ve Sam Pang yarışmanın yorumcuları olarak atandı. 2017'de SBS, yorumcuları komedyen Joel Creasey ve TV ve radyo kişiliği Myf Warhurst ile değiştirdi. SBS, yarışmayı yayınlamanın yanı sıra, 50. ve 60. yıl dönümü programlarını da yayınladı.
2010'dan 2014'e kadar, SBS Avustralyalı izleyicilerin final için kendi tele-oylarına katılmalarına izin verdi. Ancak, bu oylar asıl yarışmada sayılmadı ve genel sonucu etkilemedi. SBS yorum ekibi ve Avustralya delegasyonuna, 2012 yarışmasında Bakü'de kendilerine ait bir yorum kabini tahsis edildi. O zamandan beri her yıl bir yorum kabini tahsis edilmektedir.
Avustralya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'nın uluslararası yayınında ilk kez yer alması, 14 Mayıs 2013'te Malmö, İsveç'teki ilk yarı final sırasında gerçekleşti. SBS tarafından gönderilen ve Julia Zemiro'nun sunduğu "Avustralya'dan Selamlar" (aynı zamanda "Avustralya Neden Eurovision'u Sever" olarak da anılır) başlıklı kısa bir önceden kaydedilmiş video, ara gösteriler sırasında yayınlandı. Bu sunum, Avustralya'da Eurovision Şarkı Yarışması'nın 30 yıllık yayınını işaret ediyordu ve yarışma öncesindeki hafta, yine Zemiro'nun sunduğu, yerel olarak yayınlanan The Heart of Eurovision adlı bir belgesel ile başlamıştı. 24 Mart 2014'te Danimarkalı ev sahibi yayıncı DR, SBS'ye 2014 yarışmasının ikinci yarı finalinde bir ara gösteri olarak performans sergileme izni verdi. Bir gün sonra, 25 Mart'ta, Jessica Mauboy sahne almak üzere seçildi. 8 Mayıs 2014'te Mauboy, "Sea of Flags" adlı şarkısını söyledi.

SBS, 2015 yarışmasına Guy Sebastian tarafından seslendirilen "Tonight Again" şarkısıyla ilk kez katıldı. Avustralya Avrupa Yayın Alanı dışında olmasına ve SBS, EBU'nun tam üyesi olmamasına rağmen, EBU ve Avusturyalı ev sahibi yayıncı ORF, 60. yarışmayı anmak için bir Avustralya girişine izin vermeye karar verdi. Avustralya'nın katılımını çevreleyen özel koşullar ve yarı final katılımcılarının "şanslarını azaltmamak" amacıyla organizatörler, Avustralya'nın bir yarı finalden geçmeden doğrudan finalde yarışmasına izin verdi. Avustralya'nın yarışmayı kazanması durumunda, EBU, kurallara uygun olarak SBS'nin bir sonraki yarışmaya Güney Yarımküre'de ev sahipliği yapmayacağını, bunun yerine etkinliği EBU'nun tam üyesi olan bir ülkeyle birlikte düzenleyeceğini doğruladı. EBU'nun açıklamasının ardından, Almanya'nın katılımcı yayıncısı Norddeutscher Rundfunk (NDR) ilk tercih olacağı ve Birleşik Krallık'ın British Broadcasting Corporation'ı (BBC) ise NDR'nin reddetmesi halinde yedek olacağı doğrulandı.
Avustralya'nın 2015'teki katılımı bir kerelik bir etkinlik olarak duyurulsa da, 17 Kasım 2015'te Avustralya'nın 2016 yarışmasına katılacağı doğrulandı. 2015'in aksine, Avustralya otomatik final yeterliliği almadı. 7 Ekim 2015'te, SBS'nin yarışmaya katılmaya davet edilmesiyle Avustralya'nın 2015 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda ilk kez sahne alacağı duyuruldu. Avustralya'nın 2016 yarışmasındaki şarkısı, Dami Im'in "Sound of Silence" adlı eseriydi ve ikinci yarı finali kazandıktan sonra genel sıralamada Ukrayna'nın arkasında ikinci oldu.
Avustralya, bir önceki yılki başarısının ardından 2017 yarışmasına da katılımını sürdürdü. 7 Mart 2017'de Melbourne'daki Paris Cat Jazz Club'da SBS, eski X Factor Australia galibi Isaiah Firebrace'i Avustralya'nın temsilcisi olarak duyurdu. "Don't Come Easy" şarkısıyla Isaiah, 9 Mayıs'taki ilk yarı finalde yarıştı, ardından 13 Mayıs'taki finalde Avustralya'nın 9. sıraya yerleşmesini sağladı.
Avustralya, 2018 yarışmasına da katıldı ve ülkeyi "We Got Love" şarkısıyla temsil etmesi için Jessica Mauboy'u seçti. Bu katılım, Avustralya'nın finale kalma serisini sürdürse de, ilk kez ilk ona giremedi ve 99 puanla 20. sırada yer aldı; bu puanın sadece dokuzu halk oylamasından geldi ve Avustralya ilk kez halk oylamasında sonuncu oldu.
2019'da, ilk kez Avustralyalı izleyicilere Eurovision temsilcilerini seçme fırsatı verileceği duyuruldu. Eurovision - Australia Decides ulusal finali 9 Şubat 2019'da gerçekleşti ve Avustralya jürisi ile halk oylamasının %50/50 oranında söz sahibi olduğu bir oylama ile ülkeyi 2019 yarışmasında kimin temsil edeceğine karar verildi. Eurovision – Australia Decides, Gold Coast, Queensland'de Myf Warhurst ve Joel Creasey tarafından sunuldu. Kazanan, "Zero Gravity" şarkısıyla Kate Miller-Heidke oldu. İkinci olan Electric Fields, Avustralya jürisi sözcüsü olarak seçildi. Tel Aviv, İsrail'deki yarışma öncesinde, Avustralya'nın yarışmaya katılımı EBU ve SBS tarafından 2023'e kadar onaylandı. Avustralya, ilk yarı finali kazandıktan sonra finali dokuzuncu sırada tamamladı.
SBS, 2020 yarışması için temsilcilerini seçmek üzere Eurovision – Australia Decides – Gold Coast 2020 etkinliğine ev sahipliği yapacağını duyurdu. Etkinlik 7-8 Şubat'ta Gold Coast'ta düzenlendi ve "Don't Break Me" ile Montaigne galip geldi. 2020 yarışmasının iptal edilmesinin ardından, SBS, Montaigne'i 2021 yarışmasında Avustralya'yı temsil etmesi için içten seçti, bu kez "Technicolour" şarkısıyla. 2015'teki ilk çıkışından bu yana ilk kez, Avustralya finale kalamadı ve ilk yarı finali 28 puanla 14. sırada tamamladı.
Eurovision – Australia Decides, 2022 yarışması için Avustralya temsilcisini seçmek üzere geri döndü. 26 Şubat'ta düzenlenen gösteriyi, "Not the Same" şarkısıyla Sheldon Riley kazandı. Torino, İtalya'daki yarışmada Avustralya, ikinci yarı finali 243 puanla ikinci sırada bitirdikten sonra finalde 125 puanla 15. sırada yer aldı.
2023 yarışması için, SBS, bir önceki yıl Eurovision – Australia Decidesde ikinci olan Voyager'ı "Promise" şarkısıyla ülkeyi temsil etmesi için içten seçti. 13 Mayıs'ta gerçekleşen finale kaldılar ve 151 puanla genel sıralamada dokuzuncu oldular. 21 Eylül 2023'te SBS'nin 2023 sonrası katılımını tartıştığı ortaya çıktı ve Avustralya, 5 Aralık 2023'te 2024 yarışması için resmi katılımcı listesinde yer aldı. Electric Fields, 2024'te ülkeyi "One Milkali (One Blood)" ile temsil etmek üzere içten seçildi, ancak finale kalamadılar ve ilk yarı finali 41 puanla 11. sırada tamamladılar.

Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda Avustralya

Azerbaycan, 2008'deki ilk çıkışından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması'nda 17 kez temsil edildi. Yarışmaya katılan Azerbaycanlı yayıncı İctimai Televizyonu (ITV)'dur. Azerbaycan, yarışmaya ilk kez katılan son Kafkasya ülkesi olmasına rağmen, kazanan ilk ülke oldu.
Azerbaycan, 2011'de bir kez Ell & Nikki tarafından seslendirilen "Running Scared" şarkısıyla birinci oldu ve 12 puanlık oylama sisteminde birincilik şarkısı için en düşük ortalama puan rekorunu, ülke başına 5,26 puanla kırdı. Ülke, 2009-2013 yılları arasında yarışmada art arda beş kez ilk beşe girdi; birinciliğinden önce üçüncü (2009) ve beşinci (2010) oldu, birinciliğinden sonra ise dördüncü (2012) ve ikinci (2013) oldu. Azerbaycan, 2018 ve 2023'ten beri olmak üzere dört kez yarı finalden çıkmayı başaramadı.

Azerbaycan'ın Eurovision Şarkı Yarışması’ndaki ilk çıkışından önce, yayıncı kuruluş Azerbaycan Televizyonu (AzTV) 2007 yarışması’na katılmakla ilgilendiğini bildirdi, ancak kurallar buna izin vermedi çünkü AzTV Avrupa Yayın Birliği’nin (EBU) aktif üyesi değildi. AzTV’nin aktif EBU üyeliği başvurusu 18 Haziran 2007’de reddedildi, çünkü kanalın Azerbaycan hükûmeti ile fazla bağlantılı olduğu düşünüldü. 5 Temmuz’da İctimai Television (İTV) tam EBU üyesi oldu, ve 15 Ekim’de, EBU tarafından yarışmaya katılmasına izin verildi. Azerbaycan’ı temsilen yarışmaya 2008 yılındaki 53. yarışma’dan bu yana İTV katmaktadır. İTV, daha önce de yarışmayı EBU’dan yayın haklarını satın alarak yayınlamıştı.
Azerbaycan’ın 2008’de Eurovision’daki çıkışı başarılı oldu; Elnur ve Samir’in seslendirdiği "Day After Day" şarkısı 132 puanla 8. sırada yer aldı. 2009’da, Azerbaycan 2008’deki çıkışına göre daha iyi bir sonuç elde etti; Aysel ve Arash’ın seslendirdiği "Always" 207 puan alarak üçüncü oldu.
Azerbaycan’ın Eurovision’daki ilk birinciliği 2011 yılında geldi; Ell ve Nikki’nin seslendirdiği "Running Scared" yarışmada birinci oldu. Şarkıları ülke başına yalnızca 5,26 puan almasına rağmen, Azerbaycan bu oylama sisteminde (1975–2015 arasında kullanılan) kazanan bir şarkının en düşük ortalama puan rekorunu elinde tutmaktadır.
Ülke, üst üste iki kez daha ilk beşe girmeyi başardı; Sabina Babayeva’nın seslendirdiği "When the Music Dies" 2012’de 150 puanla dördüncü, Farid Mammadov’un seslendirdiği "Hold Me" ise 2013’te 234 puanla ikinci oldu. Ancak 2014’te Azerbaycan, çıkışından bu yana ilk kez ilk ona giremedi ve 22. sırada yer alarak ülkenin Eurovision finalindeki en kötü sonucunu aldı.
Azerbaycan o zamandan beri yalnızca bir kez ilk ona girebildi; Cengiz’in seslendirdiği "Truth" 2019’da sekizinci oldu. 2018’de Azerbaycan ilk kez finale kalamadı; Aisel’in seslendirdiği "X My Heart" birinci yarı finalden çıkamadı. Ardından TuralTuranX’in seslendirdiği "Tell Me More" 2023’te, Fahree ve Ilkin Dovlatov’un seslendirdiği "Özünlə apar" ise 2024’te birinci yarı finalden finale yükselemedi. 2025’te Azerbaycan tarihinin en kötü sonucunu aldı; Mamagama’nın seslendirdiği "Run with U" birinci yarı finalde sonuncu oldu.

The Marcel Bezençon Ödülleri ilk olarak Estonya'nın başkenti Tallinn'de yapılan 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nda, finaldeki en iyi şarkılara verilmeye başlanmıştır. Kurucuları Christer Björkman (1992 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç'i temsil etmiş ve şu anki İsveç'in Delegasyon başkanı) ve Richard Herrey (Herreys grubu üyesi ve İsveç'in 1984 Eurovision Şarkı Yarışması kazananı), ödüller ismini Eurovision Şarkı Yarışması fikrini belirten Marcel Bezençon'dan almıştır. Ödüller üç kategoriden oluşmuştur: Basın Ödülü, Sanatsal ödülü ve Besteci ödülü.

Belarus, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk defa 2004 yılında katılmıştır. Нацыянальная дзяржаўная тэлерадыёкампанія Рэспублікі Беларусь (BTRC) isimli kamusal yayın kuruluşunun Avrupa Yayın Birliği'nin aktif bir üyesi olmasının ardından katılmıştır. Belarus, 2004 yılında Andorra, Arnavutluk ve Sırbistan-Karadağ birlikte ilk defa katılmıştır.
Belarus, yarışmaya 2004 yılından beri 16 defa katılmış ve 2007 (Dmitri Koldun tarafından seslendirilen  "Work Your Magic" ile) olmak üzere sadece bir kez altıncı olabilmiştir. Ülkenin en kötü derecesi ise Polina Smolova'nın seslendirmiş olduğu "Mum" ile 2006 yarışmasının yarı finalinde aldığı yirmi ikinciliktir.

Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda Belarus

EUROFEST.BY - Belarus'un Eurovision haberleri
OGAE Belarus - Eurovision fan club. The member of OGAE International Network 22 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
INFE Belarus - Eurovision fan club

Belçika, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk kez 1956 yılında, VRT ve RTBF isimli kamusal yayın kuruluşunun Avrupa Yayın Birliği'nin aktif bir üyesi olmasının ardından katılmıştır. Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, İtalya ve Lüksemburg ile birlikte yarışmaya ilk katılan yedi ülkeden birisi olmuştur. Belçika yarışmaya en fazla katılan dördüncü ülkedir. İlk üç ülke Almanya (61), Birleşik Krallık (60) ve Fransa (60)'dır. Belçika 1994, 1997 ve 2001 yılları olmak üzere üç kez yarışmaya katılmamıştır. Katılmamasının nedeni ise kurallar gereği bir önceki yılda aldığı kötü sonuç almasıdır. Belçika 1986 yarışması'nı kazanmıştır.
Yarışmanın ilk 20 yılında Belçika'nın en iyi derecesini Tonia ile 1966 yılında dördüncü olarak almıştır. 1978 yılında Jean Vallée ile ikinci olarak ilk üç sıralamada yer almıştır. Belçika günümüze dek tek birinciliğini Bergen'de on üç yaşındaki Sandra Kim'in "J'aime la vie" adlı şarkısıyla almıştır. Belçika'nın diğer ilk üç'teki derecesi ise 2003 yılında Riga'da Urban Trad grubunun "Sanomi" şarkısıyla aldığı ikincilik olup, birinciliği 2 puanla kaybetmiştir. Belçika sekiz kez sonuncu olmuş, en son sonunculuğunu 2000 yılında almış ve 1962 ve 1965 yılları olmak üzere iki kez sıfır puan almıştır.
2004 yılında getirilen Yarı final sistemiyle birlikte beş kez üst üste finale çıkamamıştır. (2005-09) 2010 yılından beri Belçika daha fazla başarı elde etmeye başlamış, sekiz yarışma içinde beş yarışma finale çıkmayı başarmış, dördünde ilk 10'da yer almayı başarmıştır. 2010 yılında Tom Dice ile altıncılık, 2015 yılında Loïc Nottet ile dördüncülük, 2016 yılında Laura Tesoro ile onunculuk ve 2017 yılında Blanche ile dördüncü olmuştur.

Belçika'nın yarışmada iki ulusal yayıncısı var, Felemenkçe dili yayıncısı Vlaamse Radio- en Televisieomroeporganisatie (VRT) ve Fransızca dili yayıncısı Radio télévision belge de la communauté française (RTBF). İki yayıncı Eurovision Şarkı Yarışması'nda dönüşümlü olarak temsilci seçimini üstlenir.
VRT kanalı normalde Eurosong adlı yarışma ile temsilcisini seçer, RTBF kanalı ise Görevlendirme yöntemini kullanarak temsilcisini seçer. (Fakat RTBF kanalı bazı yıllar Ulusal Final sistemini kullanmıştır. örneğin, 1998, 2005 ve 2011. VRT kanalı da 2010'da Tom Dice ve 2018'de Sennek'i Görevlendirme sistemi ile seçmiştir.)
Belçika günümüze dek bir kez kazanmış, 1986 yılında yılında Norveç'in Bergen kentinde yapılan yarışmayı "J'aime la vie" adlı şarkısıyla Sandra Kim kazanmıştır. 15 yaşında olduğunu iddia etmesine rağmen, aslında sadece 13 yaşındaydı, ama zaferini korumaya bırakılmıştı. Şu anda katılım için asgari yaş 16'dır ve bu nedenle Sandra Kim, yaş sınırı azaltılmadıkça en genç kazanan olmaya devam edecektir. Belçika, 1986 yılında kazanarak, Fransa, Lüksemburg, Monako ve İsviçre'nin en az bir kez daha önce kazanmış olduğu gibi, Fransız-konuşan ülkelerin yarışmayı kazanması için sonuncu oldu. Belçika o zamanki mutlak bir rekoru kırdı; Sandra Kim, daha önce hiç görülmeyen 176 puanlık bir kazanç elde etti (bu rekor, 1993'te İrlanda'nın 187 puan almasına kadar kırılamadı.), oylama başına ortalama 9.26 puan kazandı. Kim, tüm Eurovision galipleri arasında 2017 yılından itibaren hala en yüksek puanın % 77.2'sini aldı.
Belçika'nın sonraki en iyi derecesi ikincilik olup, bu dereceyi 1978 ve 2003 yıllarında almıştır. Aynı zamanda sekiz kez sonuncu olmuştur.
2003 yılında, Urban Trad müzik grubu Uydurma dilinde seslendirdiği şarkısıyla o yılın kazananı Türkiye'nin iki puan gerisinde ikinci olmuştur. 2008 yılında Ishtar müzik grubu aynı yöntemle yarışmış fakat yarı finalde 17. olmuştur.

Notlar:
a. ^ 1956 yarışmasının tam sonuçları resmi olarak hiç açıklanmadığından, resmi Eurovision sitesi birinci dışında kalan tüm katılımları ikinci olarak nitelendirmektedir.
b. ^ 2004 ve 2007 yılları arasında bir önceki yıl ilk ona giren ülkeler de referans ülkeleri ile doğrudan finalde yarışmakta idi. Bu sisteme göre, (örneğin) otomatik olarak finale yükselen referans ülkelerinden Birleşik Krallık ve Fransa ilk ona girmiş ise, söz konusu yarışmanın on bir ve on ikincisi ilk ona giren diğer sekiz ülke ile bir sonraki yarışmada doğrudan finalde yarışıyordu. 2008 yılından bu yana yalnızca ev sahibi ülke, beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya) ile birlikte yarı finallerde yarışmadan doğrudan finale yükselmektedir.

Birleşik Krallık, ilk katıldığı 1957 yılından günümüze kadar Eurovision Şarkı Yarışması'na 66 kez katılmıştır. 1959'dan beri her yıl katılmaktadır. Birleşik Krallık, İsveç ve Hollanda ile birlikte dört farklı on yılda kazanan üç ülkeden birisidir. Avrupa Yayın Birliği'ne (EBU) en büyük mali katkıyı sağlayan ülkeler oldukları için her yıl direkt olarak finalde yer alan Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya ile birlikte "Beş Büyük" ülkeden birisidir. Birleşik Krallık'ın ulusal yayın kuruluşu BBC, etkinliği yayınlamakla birlikte Birleşik Krallık'ın katılımcısını seçmek için pek çok kez farklı ulusal final süreçleri düzenledi. Birleşik Krallık, Eurovision Şarkı Yarışması'nı beş kez kazandı ve on altı kez ikinci olmuştur. Birleşik Krallık, yarışmaya dört kez Londra'da (1960, 1963, 1968 ve 1977) ve birer kez Edinburgh (1972), Brighton (1974), Harrogate (1982), Birmingham (1998) ve Liverpool (2023)'da olmak üzere dokuz kez rekor sayıda ev sahipliği yaptı. 
Birleşik Krallık'ın beş kazananı Sandie Shaw tarafından seslendirilen "Puppet on a String" ile (1967), Lulu tarafından seslendirilen "Boom Bang-a-Bang" ile (1969), Brotherhood of Man tarafından seslendirilen "Save Your Kisses for Me" ile (1976), Bucks Fizz tarafından seslendirilen "Making Your Mind Up" ile (1981) ve Katrina and the Waves tarafından seslendirilen "Love Shine a Light" ile (1997).
Birleşik Krallık, 2000'den önce yalnızca üç kez (1978, 1987 ve 1999) ilk 10'un dışında kalmıştı. 21. yüzyılda Birleşik Krallık rekabette oldukça zayıf bir sicile sahipti. Jessica Garlick üçüncü (2002), Jade Ewen beşinci (2009) ve Sam Ryder ikinci (2022) olmak üzere yalnızca üç kez ilk ona girdi. Bu sonuçlara ek olarak 2003 yılında Jemini'nin ve 2021 yılında James Newman'nın sıfır puan almaları dahil 12 kez yirminci sırayı geçememiştir.

İlk yarışmaya 1956 yılında Birleşik Krallık'ın katılmasının beklendiği, son başvuru tarihini kaçırdığı ve bu nedenle katılamadığı iddia edildi. Bunun daha sonra Ocak 2017'de EBU tarafından yapılan açıklamada yarışmanın hayranları tarafından yaratılan bir efsane olduğu ortaya çıktı. EBU ayrıca, BBC'nin Birleşik Krallık için hazırladığı bir yarışma olan İngiliz Popüler Şarkı Festivali'nin, 1957'den itibaren yarışma temasında format değişiklikleri getiren ilham kaynağı olduğunu açıkladı. Patricia Bredin Eurovision'da Birleşik Krallık'ı temsil eden ilk katılımcı oldu ve 1957'de yedinci oldu. 1958'de üçüncü yarışmanın ilk tercihi Birleşik Krallık oldu, ancak çeşitli sanat birliklerinin anlaşmaya varamaması üzerine BBC 1957 yazında teklifini geri çekti ve Birleşik Krallık ikinci ve son kez yarışmaya katılmadı.
1959'daki yarışmadaki ikinci katılımında Birleşik Krallık, Pearl Carr & Teddy Johnson'ın "Sing, Little Birdie" şarkısını ile daha sonra rekor olacak on altı kez alınan ikinciliğin ilkini elde etmiştir. Birleşik Krallık, 1960'ta Bryan Johnson, 1961'de The Allisons, 1964'te Matt Monro ve 1965'te Kathy Kirby ile dört ikincilik daha elde etti ve sonunda 1967'de ilk kez kazandı.

Birleşik Krallık'ın dördüncü zaferi 1981'de Bucks Fizz müzik grubunun seslendirdiği "Making Your Mind Up" şarkısı ile geldi. Grup, özellikle Birleşik Krallık'ta televizyonda yayınlanan A Song for Europe (daha sonraki yıllarda Making Your Mind Up olarak yeniden adlandırılacak olan bir program) seçim yarışması için kuruldu. Dublin'deki Eurovision'da Alman Lena Valaitis'i dört puanla geçtiler. Grup, önümüzdeki beş yıl içinde Birleşik Krallık'ta ilk 40'a giren 13 şarkıyla başarısını sürdürdü. Bu sonuç, Birleşik Krallık'ın 16 yıl boyunca kazandığı son galibiyet olacaktı, ancak ülke bu süre zarfında dört ikincilik sonucu daha alarak yarışmada rekabetçi olmaya devam etti. 1988'de Scott Fitzgerald, İsviçre'yi temsil eden Celine Dion'un yalnızca bir puan gerisinde kaldı. 1989'da Live Report Yugoslavya'nın yedi puan gerisinde kalmıştı. 1992'de Michael Ball da İrlandalı Linda Martin'in ardından ikinci oldu. 1993 yılı katılımcısı Sonia, Birleşik Krallık'ta ilk 30'da yer alan on hite sahipti; bunlar arasında, Millstreet'te Birleşik Krallık'ı temsil etmek üzere seçildiği 1989'da "You'll Never Stop Me Loving You" şarkısıyla bir numara olan da vardı. Oy vermek için tek ülke (Malta) kalırken, İrlandalı Niamh Kavanagh, Sonia'nın 11 puan önünde yer aldı. 12 puanın açıklanmasına gelindiğinde ne Birleşik Krallık ne de İrlanda'dan bahsedilmemişti. Eğer Birleşik Krallık 12'yi almış olsaydı, bir puan farkla yarışmayı kazanacaktı. Sonunda İrlanda en yüksek puanı aldı ve 23 puan farkla kazandı.

Birleşik Krallık 21. yüzyıldaki yarışmada daha az başarılı oldu. Kız grubu Precious 1999'da 12. sırada yer aldıktan sonra Birleşik Krallık, birkaç istisna dışında düzenli olarak skor tablosunun alt yarısında yer aldı. 2000'li yıllarda bu istisnalar arasında, 2002'de "Come Back" şarkısıyla üçüncü sırada yer alan Jessica Garlick ve 2009'da "It's My Time" şarkısıyla beşinci olan Jade Ewen yer almaktadır. 2003 yılında İngiltere, Jemini ikilisi ile ilk kez finalde sonuncu oldu ve sıfır puan aldı. Ülke, sonraki yedi yılda iki kez daha sonuncu oldu; 2008'de 14 puan alan Andy Abraham ve 2010'da 10 puan alan Josh Dubovie ile bu sonucu almıştır.

Notlar:
a. ^ Yarışmaya en çok finansal kaynak sağlayan beş ülke (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya), yarı finallerde yarışmadan finalist sayılmaktadır.

BBC Eurovision resmî sitesi20 Mayıs 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bosna-Hersek, Kvalifikacija za Millstreet elemesinde 2. olmasından dolayı ilk katılımını 1993 yılında gerçekleştirmiş, O yıldan beri Eurovision Şarkı Yarışması'na 19 kez katılmıştır. Ülke daha önce Yugoslavya'nın bir parçası olarak katılmıştır.
Bosna-Hersek en iyi sonucunu 2006 yılında "Lejla" adlı şarkısıyla Hari Mata Hari müzik grubu ile 3. olarak almıştır. Bu sonuçla ülkenin yarışmadaki tek ilk 5'teki derecesidir. Bosna-Hersek Dino Merlin (1999 ve 2011) sırasıyla 7. ve 6., Deen (2004) 9., Laka (2008) 10. ve Regina (2008) 9. olmak üzere beş kez ilk 10'da yer almıştır. Bosna-Hersek 2013 yılında Finansal kriz nedeniyle yarışmadan çekilmiş, 2016 yılında geri dönmüş bu yarışmada yarı finalde 11. olarak Eurovision tarihinde ilk defa finale çıkamamıştır.
Bosna-Hersek 2017 yarışması'nda yeniden çekilmiştir.

Renklerin anlamları

  Birinci
  İkinci
  Üçüncü
  Sonuncu

Notlar:
a. ^ 1993 yılında Bosna-Hersek, altı başka ülke ile birlikte Kvalifikacija za Millstreet isimli ön eleme programına katıldı ve ilk üçe girerek Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmaya hak kazandı.
b. ^ 2004 ve 2007 yılları arasında bir önceki yıl ilk ona giren ülkeler de referans ülkeleri ile doğrudan finalde yarışmakta idi. Bu sisteme göre, (örneğin) otomatik olarak finale yükselen referans ülkelerinden Birleşik Krallık ve Fransa ilk ona girmiş ise, söz konusu yarışmanın on bir ve on ikincisi ilk ona giren diğer sekiz ülke ile bir sonraki yarışmada doğrudan finalde yarışıyordu. 2008 yılından bu yana yalnızca ev sahibi ülke, beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya) ile birlikte yarı finallerde yarışmadan doğrudan finale yükselmektedir.

Yazar ödülü 

Eurovision Resmî Sitesi21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bosna-Hersek'in Resmî Eurovision Sitesi8 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bulgaristan, ilk katılımı Kiev'de yapılan 2005 yılından günümüze 15 kez katılmıştır. Ülkenin en iyi sonucu 2026 Eurovision Şarkı Yarışması'nda DARA'nın "Bangaranga" parçasıyla aldığı birinciliktir.
Bulgaristan yarışmadaki on iki katılımının sekizinde finale çıkamamıştır. 2012 yılında Sofi Marinova ile yarışan Bulgaristan, Norveç ile eşit puan alarak 10. olmuş, fakat daha fazla ülkeden puan aldığından dolayı Norveç finale yükselmiştir. Ülke 2017 yılında Kristian Kostov ile ikinci, 2016 yılında Poli Genova ile dördüncü ve 2007 yılında Elitsa & Stoyan ile beşinci olarak finale yükselmelerinin üçünde ilk beşte yer almış, dördüncü finale yükselmelerinde 2018 yılında Equinox ile on dördüncü olmuştur.

Bulgaristan Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk defa 2005 yılında "Lorraine" adlı şarkısıyla Kaffe müzik grubu ile katılmıştır. Yarı finalde 49 puanla 19. olarak finale çıkamamıştır. 2006 yılında ""Let Me Cry"" adlı şarkısıyla Mariana Popova ile katılmış, yarı finalde 36 puanla 17. olarak finale çıkamamıştır.
Bulgaristan ilk kez 2007 yılında "Water" adlı şarkısıyla Elitsa & Stoyan ile finale 146 puanla altıncı olarak yükselmiştir. Todorova ve Yankulov finalde tekrar performansını sergilemiş, yarışmada 154 puanla beşinci olmuştur.
Önceki yılda uygulanan kural nedeniyle Bulgaristan'ın direkt finalde yarışması gerekiyordu fakat 2008 yılında getirilen yeni kural ile iki yarı finalli sisteme geçilmiş, böylece Bulgaristan yarı finalden yarışmaya başlamıştır. 2008 yılında "DJ, Take Me Away" adlı şarkısıyla Deep Zone & Balthazar ile yarışmada 56 puanla 11. olmuştur.
Bulgaristan Rusya'da yapılan 2009 yarışması'na katılmıştır. Bulgaristan 2009 yarışmasında temsilcisini seçmek için ilk ulusal final düzenleyen ülke olmuştur. Yarışmanın kazananı "Illusion" adlı şarkısıyla Krassimir Avramov olmuştur. Bulgaristan yarı finalde 16. olarak finale çıkamamıştır.
Ekim 2009'da BNT, Bulgaristan'ı Norveç'in başkenti Oslo'da yapılan 2010 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Miroslav Kostadinov'un temsil edeceğini açıklamıştır. Yarışmada "Angel si ti" (Ангел си ти) adlı şarkıyı seslendirmiştir. 2007 yılından sonra ikinci Bulgarca dilinde yazılmış şarkıdır. Fakat yarışmanın yarı finalinde 15. olarak üst üste üçüncü kez finale çıkamamıştır.
2011 yılında Bulgaristan'ı Poli Genova temsil etmiş, "Na inat" şarkısını seslendirmiş, yarışmada üçüncü kez Bulgarca dilinde şarkıyla yarışmıştır. ikinci yarı finalde 12. olarak finale çıkamamış, böylece dört yıl üst üste finale çıkamamıştır. 2012 yılında Bulgaristan'ı "Love Unlimited" adlı şarkısıyla Sofi Marinova temsil etmiş, yarışmada Norveç'le aynı puanı alarak 10. olmuş, fakat Norveç daha fazla ülkeden puan aldığından dolayı Bulgaristan finale çıkamamıştır.

Notlar:

Eurovision Resmî Sitesi21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Danimarka, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk defa 1957 yılında katılmıştır. Danmarks Radio (DR) isimli kamusal yayın kuruluşunun Avrupa Yayın Birliği'nin aktif bir üyesi olmasının ardından katılmıştır. Danimarka, 1957 yılında Avusturya ve Birleşik Krallık ile birlikte ilk defa katılmıştır.
Danimarka, yarışmaya 1957 yılından beri 48 defa katılmış, 1963 yılında (Grethe ve Jørgen Ingmann tarafından seslendirilen "Dansevise" ile), 2000 yılında (Olsen Brothers tarafından seslendirilen "Fly on the Wings of Love" ile) ve 2013 yılında (Emmelie de Forest tarafından seslendirilen "Only Teardrops" ile) olmak üzere üç kez birinci olmuştur. Ülkenin en kötü dereceleri ise; 2000 yılında (Malene tarafından seslendirilen "Tell Me Who You Are" ile) olmak üzere sadece bir kez sonuncu olmuştur.

Danimarka ilk katılımı Almanya'nın kenti Frankfurt'ta yapılan 1957 Eurovision Şarkı Yarışması'nda gerçekteştirmiştir. 1956'daki yarışmaya katılmak istemişleri fakat başvuru süresini geciktirdiği için bu isteği gerçekleştirememiştir. Danimarka, İskandinavya ülkeleri arasında katılan ilk ülkedir. Danimarkayı sırasıyla İsveç, Norveç ve Finlandiya takip etmiştir. (İzlanda, ancak 1986 yılında katılabilmiştir.)
Danimarka ilk katılımını Birthe Wilke ve Gustav Winckler'in seslendirmiş oldukları "Skibet skal sejle i nat" ile gerçekleştirmiştir. şarkının son 11 saniyesinde Birthe Wilke ve Gustav Winckler öpüşmüş böylece bu öpüşme Eurovision tarihinin ilk öpüşme performansı olmuştur.

Danimarka ilk kez 1963 yılında Grethe & Jørgen Ingmann seslendirmiş oldukları "Dansevise" adlı şarkı ile kazanmıştır.
Ancak Danimarka için yeniden tartışmalar başlamıştır. Norveç oylarını açıkladıktan sonra, sunucu Katie Boyle, Norveç'in oylarını duyamadığını oyların açıklanmasını tekrar istemiştir. Norveç'in oylarını yeniden açıkladığında oyların değiştiği fark edilmiştir. Fakat bu olaya rağmen Danimarka, yine o yılın kazananı olmuştur.

Danimarka, 1966 yarışmasında aldığı 14. lük nedeniyle yarışmadan çekilmiştir. yarışmaya ancak 12 yıl sonra 1978 Eurovision Şarkı Yarışması'na geri dönebilmiştir.
Danimarka, 12 yıl sonra yani 1978 Eurovision Şarkı Yarışması'na geri döndüğünde Mabel'in seslendirmiş olduğu "Boom Boom" adlı şarkıyla katılmıştır.

Danimarka'nın en başarılı olduğu yıllar 1984 ve 1990 yılları arasındadır. Öyle ki bu yıllar içinde sürekli ilk 10'da yer almıştır.

Ülke 90'larda özellikle komşuları Norveç, İzlanda ve İsveç'in destekleri ile derecelerini elde etmiştir. Bu destek öyle bir hal almıştırki içinde bulunulan yıllarda Anders Frandsen'in Lige der hvor hjertet slår isimli şarkısının sıfır çekmesini de yine Norveç ve İsveç'ten gelen puanlar engellemiştir. Aud Wilken, Fra mols til Skagen isimli şarkısı ile sadece bu iki ülkeden on iki tam puan elde etmiştir. Toplamda 92 puan ile 5. olan şarkı 90'lı yıllarda Danimarka'nın aldığı en iyi derecedir.
2000 yılında ülke uzun süre sonra bir birincilik daha elde etmiştir. Olsen Brothers, Fly on the Wings of Love isimli şarkıları ile 195 puan toplayarak yarışmayı İsveç'ten Danimarka'ya taşımışlardır. Bir sonraki sene Danimarka kendi evinde Rollo & King grubunun Never Ever Let You Go isimli şarkısı ile bir de ikincilik elde etmiştir. İskandinavizm'in kurucusu durumunda olan ülke yüzyıllar boyunca beraber yaşadığı komşu Norveç, İzlanda ve İsveç'ten yine gelen yüksek puanlar nedeniyle bir anda kendini tepkilerin odağında bulmuştur. Televoting sisteminin İskandinavyada bloklaşmaya sebep olduğu şeklindeki haberler bu dört ülkenin basınında da geniş yer bulmuştur. 2002 yılında Estonya'nın başkenti Tallinn'de düzenlenen yarışmada Malene Mortensen'in Tell Me Who You Are isimli şarkısı ile sadece 7 puan toplayarak sonuncu olan Danimarka büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Alınan bu sonunculukta Norveç ve İzlanda'nın o sene yarışmada yer alamamalarının etkisi büyük olmuştur. Akabindeki senelerde 2004 ve 2007 yılları hariç Danimarka devamlı olarak final görmüştür. Yine bilhassa iskandinav ülkelerinden gelen oylar ile Danimarka bu yıllarda hatırı sayılır başarılar elde etmiştir. 2009 yılı sonunda ülke şarkısözü yazarları ve sanatçıları global müzik dünyasında oldukça fazla başarılar elde etmeye başlamıştır. Yine bu dönem Danimarka'nın temsilcisini seçtiği Ulusal Final olan Dansk Melodi Grand Prix'in markalaşmaya başladığı dönemle aynı zamana denk düşmektedir. 2010 yılında Chanée ve N'evergreen'in In a Moment Like This isimli şarkıları ile 149 puan toplayarak 4., 2011 yılında ise A Friend In London grubunun New Tomorrow isimli şarkısı ile 134 puan toplayarak 5. olmuştur. Bu dönem içerisinde Dansk Melodi Grand Prix'te elenen şarkılar da Uluslararası müzik piyasalarında ses getirmiştir. 2012 yılında Soluna Samay'ın Should've Known Better ismi şarkısı ile aldığı 23.lük son yıllarda ülkenin aldığı en kötü derecedir.
2013 yılında Malmö'de Emmelie de Forest, Only Teardrops isimli şarkı ile finalde 281 puan toplayarak Danimarka'ya üçüncü zaferini getirmiştir. Şarkı birçok ülkenin müzik listelerinde büyük başarılar elde etmiştir. 2014 yılında Kopenhag üçüncü kez yarışmaya ev sahipliği yaparken ülkesini temsil eden Basim, Cliché Love Song isimli şarkısı ile finalde 74 puan toplayarak 9. olmuştur.

Notlar:
a. ^ 1996 yılında (ev sahibi Norveç dışında) yarışmaya katılan yirmi dokuz ülkeden yedi tanesi canlı şovlar olarak yayınlanmayan ön elemelerde elendi. Danimarka, bu yedi ülkeden birisi idi. Ülke, bir şarkı ve şarkıcı seçmiş olsa da resmi Eurovision sitesi söz konusu yılı Danimarka'nın katılım listesine dahil etmemiştir.
b. ^ 2004 ve 2007 yılları arasında bir önceki yıl ilk ona giren ülkeler de referans ülkeleri ile doğrudan finalde yarışmakta idi. Bu sisteme göre, (örneğin) otomatik olarak finale yükselen referans ülkelerinden Birleşik Krallık ve Fransa ilk ona girmiş ise, söz konusu yarışmanın on bir ve on ikincisi ilk ona giren diğer sekiz ülke ile bir sonraki yarışmada doğrudan finalde yarışıyordu. 2008 yılından bu yana yalnızca ev sahibi ülke, beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya) ile birlikte yarı finallerde yarışmadan doğrudan finale yükselmektedir.

Ermenistan, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk kez 2006 yılında, Ermenistan Kamu Televizyonu (ARMTV) isimli kamusal yayın kuruluşunun Avrupa Yayın Birliği'nin aktif bir üyesi olmasının ardından katılmıştır. Ermenistan, Kafkasya'da yarışmaya katılan ilk ülkedir. Ermenistan'ı 2007 yılında Gürcistan ve 2008 yılında Azerbaycan izlemiştir.
Ülkenin en iyi sonucu 2008'de Siruşo'nun seslendirdiği "Kele Kele" ve Aram MP3'ün 2014 Eurovision Şarkı Yarışması'nda seslendirdiği "Not Alone" adlı şarkı ile aldığı dördüncülüklerdir. En kötü sonucu ise 2019'in yarı finalinde, Srbuk'un seslendirdiği "Walking Out" isimli şarkı ile alınan 16.'lıktır.
2012 ve 2021 yıllarında ülke, yarışmadan çekilmiştir.

Ermenistan, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk kez 2006 yılında Andre tarafından seslendirilen "Without Your Love" adlı şarkıyla katıldı. Ülke yarışmaya ilk kez katıldığından dolayı yarı-finalde yarışmak zorundaydı. Yarı-finalde sahneye ilk sırada çıkan Ermenistan, 150 puanla altıncı oldu ve finale çıkmaya hak kazandı. Büyük finalde 129 puan toplayarak sekizinci oldu ve 2007 Eurovision Şarkı Yarışması'nin finalinde doğrudan yarışma hakkı kazandı.
2007 Eurovision Şarkı Yarışması'nda doğrudan finalde yarışan Ermenistan'ı Hayko temsil etti ve Ermenistan, 138 puan toplayarak bir kez daha sekizinci oldu. 2008 yılında iki yarı-final uygulamasına geçildiğinden dolayı, önceki yıl ilk ona girmesine rağmen yarışmaya birinci yarı-finalden başladı. 2008 yılında ülkeyi "Kele Kele" isimli şarkıyla temsil eden Siruşo, birinci yarı-finalde 139 puan ile ikinci olarak finale çıkmaya hak kazandı. Finalde 199 puan ile dördüncü olarak Ermenistan'a bugüne kadar olan en iyi sonucunu kazandırdı.
2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nda ülkeyi İnga ve Anuş, geleneksel Ermeni ezgileri ağır basan "Can Can" isimli şarkıyla temsil etti. Yarışmaya birinci yarı-finalden başlayan İnga ve Anuş grubu, birinci yarı-finalde 99 puanla beşinci olarak finale çıkmaya hak kazandı. 16 Mayıs 2009 tarihinde gerçekleştirilen büyük finalde ise grup, 92 puanla onuncu oldu. İnga ve Anuş'u 2010 yarışmasında Ermenistan'ı "Apricot Stone" ile temsil eden 
Eva Rivas izledi. Rivas, büyük finalde 141 puanla yedinci oldu.
2011 Eurovision Şarkı Yarışması'nda "Boom Boom" isimli şarkıyla Ermenistan'ı temsil eden Emmi, yarı-finalde 54 puanla on ikinci olarak finale çıkma hakkını kaybetti ve ülke tarihinde ilk kez finale çıkamadı.
Ermenistan, Bakü'de gerçekleştirilen 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmamıştır. Ev sahibi ülke Azerbaycan ile arasındaki savaş hali nedeniyle ülke, güvenlik konusunda teminat verilmesini istemişti. Ermenistan, 17 Ocak 2012 tarihinde yarışmaya katılacağı bildirildi ve temsilcinin bir iç seçim ile belirleneceği açıklandı. Ancak 7 Mart 2012 tarihinde ülke, Azerbaycan'daki insan ve hayvan hakları ihlallerini gerekçe göstererek, ülkedeki şarkıcıların yarışmayı boykot ettiğini ve yarışmadan çekildiğini bildirdi. Daha sonra devlet kanalı, Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev'in "Bizim baş düşmanımız tüm dünyadaki Ermenilerdir" şeklindeki açıklamasını da çekilmelerine sebep göstermiştir. Yarışma kurallarına göre katılımcı ülkelerin katılım durumunu belli bir süre içerisinde bildirmesi gerektiğinden, Ermenistan, ilk önce katılımını onaylayıp yarışmadan çekildiğinden dolayı yarışmaya katılmadığı halde katılım ücretini ve bunun yarısı kadar bir ceza ücreti ödemiş ve yarışmanın finalini baştan sona ve kesintisiz olarak yayınlamak zorunda kalmıştır. Aksi halde ülke 2013 yılında düzenlenecek yarışmaya katılamayacaktı.
Ülke, 27 Mayıs 2012 tarihinde, 2012 yarışmasının büyük finalinin hemen ardından İsveç'in Malmö şehrinde gerçekleştirilmesi planlanan 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'na bir yıl aradan sonra yani yeniden katıldığı yarışmaya Dorians grubunun seslendirmiş olduğu "Lonely Planet" adlı şarkıyla katılmış, yarıfinalde 69 puanla Yedinci olarak finale çıkmış, Finalde ise 41 puanla Onsekizinci olmuştur. Ermenistan, 2014 yılında Aram Mp3 ile katılacaktır.

Notlar:
a. ^ 2004 ve 2007 yılları arasında bir önceki yıl ilk ona giren ülkeler de referans ülkeleri ile doğrudan finalde yarışmakta idi. Bu sisteme göre, (örneğin) otomatik olarak finale yükselen referans ülkelerinden Birleşik Krallık ve Fransa ilk ona girmiş ise, söz konusu yarışmanın on bir ve on ikincisi ilk ona giren diğer sekiz ülke ile bir sonraki yarışmada doğrudan finalde yarışıyordu. 2008 yılından bu yana yalnızca ev sahibi ülke, beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya, İtalya) ile birlikte yarı finallerde yarışmadan doğrudan finale yükselmektedir.

The Marcel Bezençon Ödülleri ilk olarak Estonya'nın başkenti Tallinn'de yapılan 2002 Eurovision Şarkı Yarışması'nda, final'deki en iyi şarkılara verilmeye başlanmıştır. Kurucuları Christer Björkman (1992 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç'i temsil etmiş ve şu anki İsveç'in Delegasyon başkanı) ve Richard Herrey (Herreys grubu üyesi ve İsveç'in 1984 Eurovision Şarkı Yarışması kazananı), ödüller ismini Eurovision Şarkı Yarışması fikrini belirten Marcel Bezençon'dan almıştır. Ödüller üç kategoriden oluşmuştur: Basın Ödülü, Sanatsal ödülü ve Besteci ödülü.

Estonya, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk kez 1994 yılında, Eesti Rahvusringhääling (ERR) isimli kamusal yayın kuruluşunun Avrupa Yayın Birliği'nin aktif bir üyesi olmasının ardından katılmıştır. aslında ilk katılımını 1993 yılında Janika Sillamaa'nın seslendirmiş olduğu "Muretut meelt ja südametuld" adlı şarkıyla gerçekleştirecekti fakat o yıl doğu ülkelerinin katılmaya ilgi göstermesi nedeniyle 1993 yılı için eleme düzenlenmiş Estonya elemeyi geçemeyerek yarışmaya katılmamıştır. Estonya, 1994 yarışmasında yarışan 25 ülkeden bir tanesidir. O yıldan bu yana ülke yarışmadan hiç çekilmemiştir. (1995 hariç)
Estonya yarışmaya 1994 yılından beri yirmi iki defa katılmış ve 2001 (Tanel Padar, Dave Benton & 2XL tarafından seslendirilen "Everybody" ile) yılında olmak üzere bir kez galip olmuştur. Böylece Estonya, eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında ilk birinci olan ülke unvanını taşır. Ülke yarışmaya yalnızca 2002 yılında olmak üzere sadece bir kez ev sahipliği yapmıştır. Ülkenin en kötü sonucu ise 2002 yılında aldığı yirmi ikinciliktir.
Estonya ayrıca bir kez üçüncü olmuştur; 2002'de Sahlene ile bu sonucu elde etmiştir. Ülke ilk katıldığı yıldan bu yana 13 kez finalde olmayı başarmıştır.

Estonya günümüze dek yarışmayı bir kez kazanmıştır. Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da yapılan 2001 Eurovision Şarkı Yarışması'nda  Tanel Padar, Dave Benton & 2XL'nin seslendirdiği "Everybody" adlı şarkıyla ülkesine ilk defa birinciliği kazandırmıştır.

Yarışmaya katıldığı ilk yılda Estonya'nın temsilci ve şarkısı, Eesti Rahvusringhääling (ERR) tarafından gerçekleştirilen Eurolaul'de belirlendi. Ülkeyi temsil eden ilk katılımcı Silvi Vrait tarafından seslendirilen "Nagu merelaine" idi. İrlanda'da gerçekleştirilen 1994 yarışmasında ilk katılımında 2 puanla yirmi dördüncü olmuştur. 1993-2008 yıllarında temsilci ve şarkı'yı Eurolaul den seçerken 2009–günümüze kadar yine temsilci ve şarkıyı Eesti Laul 'den seçmektedir.
Estonya 1996-2002 yılları arasında en başarılı ülke olmuştur öyle ki 1998 yılı hariç sürekli Top 10'a yükselmiştir. Estonya ilk birinciliğini Danimarka'nın başkenti olan Kopenhag'da gerçektirilmiş olan 2001 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Tanel Padar, Dave Benton & 2XL ikilisinin seslendirmiş olduğu "Everybody" şarkısıyla elde etmiştir. Böylece Estonya, eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında ilk birinci olan ülke unvanını taşır. Estonya aynı başarıyı ev sahipliğini yaptığı 2002 yılında da sürdürmüştür. Estonya, bu başarılara rağmen 2004-2009 yılları arasında Yarıfinal'den Final'e yükselmeyi başaramamıştır. 2004 yılında Estonya'yı Neiokõsõ adlı grubun seslendirmiş olduğu "Tii" adlı şarkı ile temsil etmiş yarıfinal'de Onikinci olarak Finale çıkma şansını elde edememiştir.
Estonya, 2008 Güney Osetya Savaşı yüzünden 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın Ev sahibi olan Rusya'yı protesto etmek için yarışmaya katılmayacağı yönünde söylentiler ortaya çıkmış, fakat Estonya o yıl Yeni Bir Ulusal final yaparak katılmış Urban Symphony adlı grubun seslendirmiş olduğu "Randajad" şarkısıyla katılmış yarıfinal'den 115 puanla Üçüncü olup Finalde de 129 puanla Altıncı olmuştur. Estonya 2010 yılında Malcolm Lincoln'un seslendirmiş olduğu "Siren" şarkısıyla yarışmış Finale çıkma şansını elde edememiştir. 2011 yılında Getter Jaani'nin seslendirmiş olduğu "Rockefeller Street" şarkısıyla katılmış, o yıl Estonya bu şarkı ile Fransayla birlikte Bahis Şirketlerinde favori olarak gösteriliyordu, Getter Yarıfinalden çıkmış fakat Final'de 25 ülke arasından 24 olabilmiştir. 2012 yılında Ott Lepland, "Kuula" adlı şarkısıyla Estonya'yı finale çıkarmış, final'de de Altıncı olarak 2002 yılından beri 2009 yılı ile birlikte en iyi sonucunu almıştır. Estonya, İsveç'in kenti olan Malmö'de yapılan 2013 Eurovision Şarkı Yarışması'na Birgit Õigemeel'in seslendirmiş olduğu "Et uus saaks alguse" katılmış, Yarıfinalden 52 puanla Onuncu olarak finale çıkmış, Finalde ise 19 puanla Yirminci olmuştur. Estonya, 2014 yılında Tanja'nın seslendirdiği "Amazing" adlı şarkıyla katılmış, Yarı finalde 36 puanla on ikinci olarak finale çıkmayı başaramamıştır. Estonya, Avusturya'nın başkenti Viyana'da yapılacak 2015 Eurovision Şarkı Yarışması'na Elina Born ve Stig Rästa ikilisinin seslendirdiği "Goodbye to Yesterday" adlı şarkıyla katılacaktır.

Notlar:
a. ^ 1993 yılında Estonya, altı başka ülke ile birlikte Kvalifikacija za Millstreet isimli bir ön eleme programında yarışmış idi. Ülke ilk üçe giremediği için yarışma kuralları gereği Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmaya hak kazanamadı. Ek olarak yarışmanın resmi sitesi Estonya'nın yarışmaya ilk kez 1994 yılında katıldığını kabul etmektedir.

[1]21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fas yalnızca 1980 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmıştır. Samira Bensaid'in söylediği "Bitakat Hab" adlı Arapça şarkı, bir tek İtalya'dan 7 puan alabilmiş ve sondan ikinci olmuştur.

Fas'ın devlet yayıncısı Radiodiffusion-Télévision Marocaine (RTM), aktif bir EBU üyesidir ve katılım hakkına sahiptir fakat İsrail'in varlığı nedeniyle yarışmaya katılmayı reddetmektedir. SNRT'nin önceli ve daha önce 1960'lar ile 1970'lerde bazı yarışmaları yayınlamış olan Ulusal Radyo ve Televizyon Kurumu (RTM), İsrail'in yer almadığı 1980 yarışmasına katılmıştır. Bu katılım, Fas'ın Eurovision tarihindeki ilk ve tek katılımıdır.
Fas'ın 1980'deki katılımından önce, 1977 yarışmasında yarışmayı planlayan ve hatta kurada sahneye dördüncü sırada çıkacağı belirlenen Tunus, yarışmaya katılan ilk Afrika ülkesi olmaya yaklaşmış ancak daha sonra yarışmadan çekilmiştir.

RTM, Fas'ın yarışmadaki ilk temsilcisi olarak Faslı şarkıcı Samira Bensaïd tarafından seslendirilen "Bitakat Hab" adlı şarkıyı seçti. Bensaïd, şarkıda "dünya çocukları" rolünü üstlenerek savaş ve nefretten arınmış bir toplum vizyonunu anlatıyor, barış çağrısında bulunuyordu. Bu eser, İsrail ve Arap ülkelerine yönelik bir barış mesajı olarak yorumlandı.
19 Nisan 1980 tarihinde Eurovision Şarkı Yarışması, Nederlandse Omroep Stichting (NOS) ev sahipliğinde Lahey'deki Nederlands Congresgebouw'da gerçekleştirildi. Bensaïd, gecede beşinci sırada sahne aldı. Fas'ın performansı sırasında orkestrayı Jean Claudric yönetti. Oylamanın sonunda Fas, İtalya'dan 7 puan aldı. Bu sonuçla on dokuz ülkenin yarıştığı finali 18. sırada tamamladı.
Ülkenin sondan ikinci olması RTM için bir hayal kırıklığı yarattı ve kanal bir daha yarışmaya katılmama kararı aldı. Ancak bu durum Bensaïd'in kariyerini olumsuz etkilemedi; kendisi 20. yüzyılın en önde gelen Arap ses sanatçılarından biri hâline geldi. Sanatçı, şarkının Fransızca versiyonu olan "Les enfants de l'amitié"yi plağın arka yüzünde (B-side) yayımladı. Ayrıca 1980 yılında Filippos Nikolaou, şarkıyı "Tosi kardia, tosi agapi" (Yunanca: Τόση καρδιά, τόση αγάπη) adıyla Yunanca olarak yeniden yorumladı.
"Bitakat Hob", Eurovision tarihinde Arapça sözler içeren ilk şarkı oldu ve tamamı Arapça olan tek şarkı olma özelliğini korumaktadır.

Fas'ın ikinci bir ticari yayıncısı olan **2M TV**, EBU'ya üye olma niyetini açıklamıştır. Başvurusunun kabul edilmesi durumunda kanal, Fas'ı Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil etme hakkı kazanacaktır. Mayıs 2018'de İsrail İletişim Bakanı Ayoob Kara, Arap dünyası ülkelerini Tel Aviv'de düzenlenecek olan 2019 yarışmasına davet etme niyetini belirtmiş; ancak Fas, 7 Kasım 2018'de açıklanan resmi katılımcı listesinde yer almamıştır.

Renklerin anlamları

  Birinci
  İkinci
  Üçüncü
  Sonuncu

Şablon:Eurovision Şarkı Yarışması'nda Fas

Finlandiya, 1961 yılından beri  kez katılmıştır. Finlandiya yarışmada ilk kez 2006 yılında Lordi müzik grubunun seslendirdiği "Hard Rock Hallelujah" adlı şarkısıyla birinci olmuştur. Finlandiya'nın önceki en iyi sonucunu 1973 yılında Marion Rung'un seslendirdiği "Tom Tom Tom" adlı şarkısıyla altıncı olarak almıştır.
Finlandiya on kez sonuncu olmuş, 1963, 1965 ve 1982 yıllarında "sıfır puan" çekmiştir. Yarı final uygulaması getirilen 2004 yılından beri yedi kez finale çıkamamıştır. 2014 yılında ülke Softengine müzik grubunun finalde 11. olmasıyla sekiz yıl aradan sonra en iyi sonucunu almıştır. 2015 yılında Eurovision tarihinin en kısa süreli şarkısı "Aina mun pitää" ile Pertti Kurikan Nimipäivät müzik grubu ülkesine yarı finaldeki ilk sonunculuğu getirmiştir.

2006 yılındaki zaferden önce ülke, pek çok kesim tarafından Eurovision'un başarısızı olarak tanımlanıyordu. Geçerli olan puanlama sisteminde bir kez sıfır puan olmak üzere toplamda sekiz kez sonuncu olmuştur. Finlandiya'nın 1982 katılımcısı "Nuku pommiin" adlı şarkısıyla Kojo 1975 yılından beri uygulanan modern oylama sisteminde sıfır puan alan 15 katılımcıdan birisidir. (Norveç on bir kez sonuncu ve dört kez sıfır puan almasına karşın 2006 yarışmasından önce iki kez kazanmıştır.)
Düşük sonuçlar nedeniyle Finlandiya 1995, 1997, 1999, 2001 ve 2003 yıllarında yarışmaya katılmamıştır.
2015'te Finlandiya Eurovision tarihinin en kısa süreli şarkısı "Aina mun pitää" ile Pertti Kurikan Nimipäivät müzik grubu ile birinci yarı finalde sonuncu olmuştur. Finlandiya dört yıl sonra 2018 yılında Saara Aalto ile finale çıkmıştır.

2006 yılında Finlandiya "Hard Rock Hallelujah" adlı şarkısıyla Lordi müzik grubu ile yarışmayı kazanmış, ağırlıklı olarak Europop tarzında yarışmayı kazanan şarkılardan sonra farklı tarzda olan şarkı yarışmayı kazanmıştır. Şarkı Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde o zamana dek yüksek puanı alarak rekor kırmıştır (292). Bu rekoru 2009 yılında Norveç kırmıştır (387).

Finlandiya'nın tüm katılımlarından 1973 ve 1976 yılları arasında ve 2000 yılından beri (2008, 2010, 2012 ve 2015 yılları hariç) İngilizce dilinde yazılmış şarkılarla katılmıştır. 1990 ve 2012 yıllarında İsveççe ve diğer katılımları ise Fince yazılmış şarkılarla olmuştur.

Finlandiya'nın oylama partnerleri genel olarak diğer Nordik ülkeler'dir. Bunların yanı sıra Estonya ile de oylama partnerleriği yapmaktadır. Ayrıca Fin-Ugor dilleri'nin bağlılığı ve kültürel yakınlık sebebiyle Macaristan ile de oylama partnerliği yapmaktadır. Diğer baltık ülkesi Letonya'da bazı yıllarda Finlandiya ile oylama partnerliği yapmaktadır. 2004 yılında Finlandiya'nın en yüksek puanını İsveç aldı. 2005 yılında Norveç, 2006 yılında Rusya, 2007 yılında Sırbistan, 2008 yılında Norveç, 2009 yılında Estonya, 2010 yılında Almanya, 2011 yılında Macaristan, 2012 yılında İsveç, 2013 yılında Norveç, 2014 yılında Avusturya, 2015 yılında İsveç, 2016 yılında Ukrayna, 2017 yılında Portekiz ve 2018 yılında Estonya halk oylamalarında en yüksek puanı almıştır. Eurovision tarihinde ilk kez İsveç 12 puanını 2006 yılında Finlandiya'ya Lordi'nin seslendirdiği "Hard Rock Hallelujah" adlı şarkısıyla katıldığında vermişti. Bir sonraki yıl olan 2007 yılında ise Hanna Pakarinen'in seslendirdiği "Leave Me Alone" adlı şarkısıyla katıldığında vermeye devam etti. Finlandiya ayrıca yüksek puanlarını İtalya'ya vermiş, İtalya 1998 ve 2010 yıllarında katılmasa da 2011 yılında geri döndükten sonra yüksek puan vermeye başlamıştır.
Jüri oyu Finlandiya'nın sonuçlarını olumsuz etkilemiştir. Finale yükselemediği 2010, 2015 ve 2017 yıllarında jüri oylaması etkili olmuştur. Finlandiya en iyi sonuçlarını tamamen halk oylaması kullanıldığında almıştı.

Basın Ödülü 

Fan ödülü 

Eurovision resmi sitesi21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransa, Eurovision Şarkı Yarışması'na ilk kez 1956 yılında, France Télévisions isimli kamusal yayın kuruluşunun Avrupa Yayın Birliği'nin aktif bir üyesi olmasının ardından katılmıştır. Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, İsviçre, İtalya ve Lüksemburg ile birlikte yarışmaya ilk katılan yedi ülkeden birisi olmuştur.
Fransa yarışmaya 1956 yılından beri altmış defa katılmış ve 1958 (André Claveau tarafından seslendirilen "Dors, mon amour" ile), 1960 (Jacqueline Boyer tarafından seslendirilen "Tom Pillibi" ile), 1962 (Isabelle Aubret tarafından seslendirilen "Un premier amour" ile), 1969 (Frida Boccara tarafından seslendirilen "Un jour, un enfant" ile) ve 1977 (Marie Myriam tarafından seslendirilen "L'oiseau et l'enfant" ile) yıllarında olmak üzere beş kez galip olmuştur. Ülkenin en kötü sonucu ise 2014 yılında Twin Twin'in seslendirdiği "Moustache" isimli şarkı ile sonuncu olmuştur. Ülke, 1974 ve 1982 yıllarında olmak üzere iki defa yarışmadan uzak kalmıştır.
Fransa, Eurovision Şarkı Yarışması'na üç kez ev sahipliği yapmıştır. Yarışma iki kez Cannes'da (1959 ve 1961), bir kez Paris'te (1978) yapılmıştır.

Birkaç Fransız yayımcı Eurovision Şarkı Yarışması tarihinde Fransız yayımcılığını üstlenmiştir. Eskiden RTF (1956-64), ORTF (1965-74) ve TF1 (1975-81) kanalları üstlenmiş, 1983 yılından beri France Télévisions kanalı Fransa'nın Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki katılımını üstlenmiştir. Final yayımcılığını France 2 (1983-98,2015) ve France 3 (1999-2014) kanalları üstlenmiş, yarı finalleri ise France 4 (2005-10) ve France Ô (2011 günümüz) kanalları üstlenmiştir. Son olarak 2015 yılından beri France 2 kanalı Fransa'nın final yayımcılığını ve temsilci seçme görevini üstlenmiştir.

Fransa Eurovision'un en başarılı ülkelerinden birisi olup beş kez kazanmış, dört kez ikinci ve yedi kez üçüncü olmuştur. Fransa 1960 ile 1993 yılları kazanan ülkeler arasında en fazla kazanan ülke özelliğine sahipti. Dahası 1991 yılında "C'est le dernier qui a parlé qui a raison" adlı şarkısıyla Amina kazanmaya çok yakınken hatta İsveç ile birincilik kazanmış fakat o zamanın kurallarına göre en çok on iki puanı alan kazanmasından dolayı birinciliği İsveç'e kaptırmıştır. Oysa Bugünü kurallarına göre Fransa, İsveç'ten daha fazla ülkeden puan aldığı için kazanması gerekiyordu. Bir yıl önce, Fransa "White and Black Blues" adlı şarkısıyla Joëlle Ursull yeniden kazanmaya yakındı fakat İrlanda ile ikinciliği paylaşmıştır.
Ancak, Son yıllarda Fransa'nın sonuçları biraz hayal kırıklığına yol açmıştır. 1998 yılından beri Televoting uygulaması getirilmiş, bu uygulama getirildikten sonra Fransa son 10 sırada yer almaya başlamış, 18. (2003 ve 2008), 19. (1999), 22. (2006, 2007 ve 2012), 23. (2000, 2005 ve 2013), 24. (1998) ve 25. (2013) sonuçlarını elde etmiştir. 2014 yılında ise 2 puanla sonuncu olmuş, böylece Fransa tarihinde ilk kez sonuncu olmuştur.
Fransa'nın son yıllardaki olumsuz sonuçların yanında iyi sonuç elde ettiği yıllarda vardır. Bunlar; 2001 yılında Kanadalı şarkıcı Natasha St-Pier'in seslendirdiği "Je n'ai que mon âme" adlı şarkıyla Fransa'ya 4.lük getirmiş, o yıl fanlar ve bahis şirketleri tarafından kazanmaya yakın isim olarak görmüşlerdir. İyi sonuç 2002 yılında da devam etmiş, Sandrine François'in seslendirdiği "Il faut du temps" adlı şarkı 5. olmuş, o yıl Uluslararası Marcel Bezençon Ödülleri'nde basın ödülünü almıştır. Sonunda Olumlu deneyimlerin gelmesi 2008 yılında Sébastien Tellier'in katılmasıyla devam etmiş, yarışma Fransız basını tarafından önemli bir gelişme haline gelmiş, Böylece Önemli isimlerin gelecekte Fransa'yı temsil etmelerinin önü açılmıştır. Bu sonuç Moskova'da yapılan 2009 yarışmasında ülkesini temsil eden Fransız Süperstar Patricia Kaas'ın temsil etmesiyle bu olay kanıtlanmış oldu. Patricia yarışmada 8. olmuş, Marcel Bezençon Ödülleri'nde artistlik ödülünü kazanmış, ayrıca önceki kazananların oylaması sonucunda o yıl yarışmayı kazanan isim olarak belirlenmiştir.

Fransa ilk kez katıldığı 1956 yılından bu yana 1974 ve 1982 yılları olmak üzere iki kez yarışmadan uzak kalmıştır. 1974 yılında yarışma için yarışacak şarkı ve şarkıyı seçmiş, Fransa cumhurbaşkanı Georges Pompidou yarışma haftası yaşamını yitirmesinden dolayı yarışmadan çekilmek zorunda kalmıştır. Eğer Fransa katılsaydı "La vie à vingt-cinq ans" adlı şarkısıyla Dani yarışacaktı.
Kasım 1981'de, TF1 kanalı 1982 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmayı reddetmiş, kanalın eğlence müdürü Pierre Bouteiller; "Şarkılar hakettiği yerlerde olamıyor, yetenek yokluğu ve şarkıların sıradanlığı derece yapıyor. Eurovision anlamsızlık anıtıdır" şeklinde yorumda bulunmuştur. Antenne 2 kanalı halktan gelen tepkiler üzerine TF1 kanalının çekilmesinin ardından 1983 yarışmasından sonra yarışmayı devralmıştır.

1998 yarışmasından bu yana, yarışma için en çok finansal kaynağı sağlayan beş referans ülkesi (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve İspanya) ön elemelere katılmadan, doğrudan finalde yarışmaktadır. 2011 yılında İtalya'nın yarışmaya geri dönüşüne dek ise dört referans ülkesinin ismi "Büyük Dörtlü" olarak biliniyordu.

Press Award 

Şarkıcı ödülü (Voted by previous winners)

Besteci ödülü 

Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda Fransa - Eurovision Şarkı Yarışması'nın çocuk versiyonu

10. Eurovision Türkiye Finali 15 Mart'ta TRT TV Stüdyoları'nda yapıldı, Erkan Yolaç tarafından sunuldu. Önceki yıllara göre bazı değişiklikler vardı. Kazanan şarkı 16 kişiden oluşan "uzman" bir jüri tarafından belirlendi. Kazanan Halley adlı şarkısıyla Klips ve Onlar grubu oldu.
3 Mayıs 1986 tarihinde Norveç'in kenti Bergen'de bulunan Grieghallen'de yapılan 31. Eurovision Şarkı Yarışması'nda Klips ve Onlar 53 puanla 9. olarak Türkiye'ye o ana kadarki en büyük dereceyi kazandırdılar.

Elemelerde yarışmayı "Onlar" topluluğundan Seden Kutlubay ve Sevingül Bahadır kazanmıştı ama Kutlubay'ın bazı sorunları yüzünden finale katılamaması nedeniyle yerini Candan Erçetin aldı.
Oylama sonunda, Klips ve Onlar ile Seyyal Taner'in oyları eşitti. Eşitliği bozmak ve kazananı bulmak için jüri başkanının oyu iki oy sayıldı.
1'inciler gibi 3'üncüler de berabere kaldı.
Şarkının teması her 75–76 yılda bir görülen Halley kuyruklu yıldızının en son 1986'daki ziyaretinin yarattığı popülerlik üzerine oluşturulmuştur.

TRT nin 2004 yılında Hazırladığı "Eurovision Maceramız" adlı belgesel9 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İsrail, Norveç'in Bergen şehrinde gerçekleştirilen 1986 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılan yirmi ülkeden biri idi. İsrail'i temsil eden ikili, Moti Giladi ve Sarai Tzuriel, ülkenin kamusal yayın kuruluşu İsrail Yayın Kurumu (IBA) tarafından gerçekleştirilen Kdam Eurovision isimli ulusal finalin galibi oldu; böylece "Yavo Yom" isimli şarkıyı yarışmada İsrail adına söylemeye hak kazandı. Giladi ve Tzuriel ikilisi, yarışmayı 7 puan toplayarak on dokuzuncu sırada tamamladı.

IBA tarafından beşinci defa düzenlenen Kdam Eurovision (Ön Eurovision), Rivka Mihaeli ile 1979 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sunucularından biri olan ve daha önce üç defa daha ulusal final sunucusu olarak görev yapan Daniel Pe'er tarafından sunuldu. Ülkenin en popüler kadın şarkıcılarından biri olan Rita da ulusal finale katıldı, 43 puan toplayarak dördüncü geldi fakat şarkısı "Şvil ha'briha" halk tarafından "yılın şarkısı" olarak nitelendi. Yarışmanın sonucu ulusal jürilerin puanlarını iletmeleri ile belirlendi: Moti Giladi ile Sarai Tzuriel tarafından seslendirilen (sözleri Giladi tarafından yazılan ve Yoram Tsadok tarafından bestelenen) "Yavo Yom" 66 puan ile birinci geldi. Giladi ve Tzuriel'in zaferi medya ve halkta oldukça büyük bir şaşkınlık yarattı çünkü her iki şarkıcı da hiç tanınmıyor, bununla birlikte ulusal finalde ülkenin en popüler şarkıcıları olarak nitelenen Rita ve Miri Aloni de birer yarışmacı olarak yer alıyordu.

İsrail'i temsilen yarışmaya katılan ikili, Moti Giladi ve Sarai Tzuriel, 3 Mayıs 1986 tarihinde Bergen'de gerçekleştirilen yarışma finalinde İsviçre temsilcisinden sonra, İrlanda temsilcisinden önce olmak üzere on birinci sırada sahne aldı. Oylamanın sonunda 7 puan toplayan ikili, yirmi ülkenin katıldığı yarışmada on dokuzuncu geldi. Bu, İsrail'in o güne dek aldığı en kötü sonuç idi. İsrail'in performansı sırasında orkestrayı yöneten kişi Yoram Zadok, ülkenin oylarını bildiren kişi ise Yitzhak Şimoni idi. Yarışma finali ülkede herhangi bir yerel yorumcu olmadan Kanal 1; Daniel Pe'er tarafından yapılan İbranice yorumlar ile Reşet Gemel isimli radyo kanalı üzerinden yayınlandı.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail
1986 Eurovision Şarkı Yarışması

Atilla Şereftuğ (d. 1950), Türk ve İsviçreli besteci, yapımcı, aranjör ve piyanisttir.
Memur bir ailede doğdu. Atilla Şereftuğ, henüz 4.5 yaşındayken İstanbul konservatuarı'na giren Şereftuğ ilk konserini yedi yaşında vermiştir. 12 yaşındayken bir müzik grubunda piyanist olarak çalmaya başlamış, 14 yaşında iken de Tülay German'ın piyanisti ve aranjörü olarak çalışmaya başlamıştır. 19 yaşında Avrupa turnesine çıkan Şereftuğ, 1974'te İsviçre'ye yerleşerek Bern'de caz konservatuvarına girmiştir.
Şereftuğ'un bestelediği, Nella Martinetti'nin ise sözlerini yazdığı iki şarkı Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsviçre'nin temsilcileri tarafından seslendirilmiştir. 1986 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Daniela Simmons tarafından seslendirlen "Pas pour moi" adlı şarkı ile ülke ikinci olmuştur. 1988'de ise Celine Dion'un seslendirdiği "Ne partez pas sans moi" adlı şarkı ile ülke 1956'daki birinciliğinin ardından ikinci kez birinci olmuştur.
Atilla Şereftuğ, 1991'de Daniela Simmons ile evlenmiştir. Bir yıl sonra 14 Aralık 1992 tarihinde Jason adını verdikleri oğulları dünyaya gelmiştir. Atilla Şereftuğ'un kardeşi Faruk Şereftuğ, Cem Karaca'nın Apaşlar grubunun bas gitaristiydi. Faruk Şereftuğ 2003'te öldürüldü.

Allmusic'te Atilla Şereftuğ
Discogs'ta Atilla Şereftuğ 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BBC Radio 2, BBC'nin iki ana akım ulusal radyo kanalından biri (diğeri BBC Radio 1) ve 15 milyonu geçen haftalık dinleyicisiyle Birleşik Krallık'ın en çok dinlenen radyosu. Gün içerisinde oynatma listesi-bazlı programlarla adult contemporary ve AOR müziklerin yayınlanığı kanalda bu türler dışında daha niş programlar da bulunur. Radio 2, Londra'nın merkezindeki Broadcasting House'un bitişiğindeki Wogan House stüdyolarından bütün Birleşik Krallık'a FM 88.1 ve 90.2 MHz frekanslarında yayın yapar. Programlar dijital radyoya DAB, Sky, kablolu televizyon, IPTV, Freeview, Freesat ve internet formatlarında aktarılır.

Kanaldan ilk yayın 30 Eylül 1967 tarihinde sabah 5:30'da yapıldı. Light Programme'ın bir devamı niteliğinde olup Light Programme'ın bazı müzik şovları yeni açılan BBC Radio 1'e aktarıldı. İlk şov 5:30'da (Light Programme kanalında) başladı, ancak Radio 1 ayrılınca Paul Hollingdale'in sunduğu Breakfast Special ile devam etti.
İlk yıllarda birçok program ve müzik her iki kanalda ortaktı. Radio 1'ın kitlesi korsan radyo dinleyicilere yönelik olup Radio 2 middle-of-the-road (ılımlı/orta yollu) bir gelişim göstererek pop/rock, folk, country, caz, big-band, easy listening, hafif klasik, eskiler, komedi ve spor gibi temalar üzerinden yayın yaptı. Radio 2 kapsamında 1970'ler ve 1980'lerde yayın yapan isimler arasında Tom Edwards, Ray Moore, Terry Wogan, Ken Bruce, Derek Jameson, Jimmy Young, David Hamilton ve John Dunn bulunmaktadır. Musicians' Union'ın (Müzisyenler Birliği) dayattığı zaman kısıtlamaları nedeniyle kanalın ilk yıllarında özel olarak kaydedilmiş müzikler çalındı.
6 Ocak 1975 itibarıyla Radio 2'nun yayın saatları bütçe gerekçesiyle düşürüldü. 05:00-02:00 olan saat aralığı Pazar günleri 6:55'te, diğer günler 6:00'da başlayıp bütün günler 00:30'da bitecek şekilde azaltıldı. Aynı yıl 29 Eylül'de  saatler daha da geriye alınarak (özel günler, Cumartesi ve Pazar hariç) 00:10'a çekildi. 1 Nisan 1978'de eski saat aralığı geri getirildi. 23 Kasım 1978'de kanal uzun dalgadan orta dalgaya çekildi.
27 Ocak 1979 tarihinde BBC Radio 2, Birleşik Krallık'ın ilk 24 saat yayın yapan ulusal radyo kanalı oldu. 1980'lerin başında Kenny Everett, David Hamilton ve Steve Jones gibi isimler programlarında ana akım pop müziği dahil etmeye başlayınca kanalın adı bazı çevrelerde "Radio 1 buçuk" olarak anılmaya başladı.

Radyonun formatına yönelik eleştiriler üzerine müzik başkanı Frances Line, Nisan 1986'da kanalı yeniden düzenledi. Bu doğrultuda 50 yaş üstü hedef kitlesi göz önüne alınarak kanalın nostalji, easy listening (kolay dinlenebilir) ve hafif müzik temaları çerçevesinde olması sağlandı. Kanalı "geriyatrik" olmakla suçlayan David Hamilton, 1986'da kanaldan ayrıldı; Terry Wogan'ın yerine geçen Derek Jameson da daha yaşlı kitle için programlar yapmaya başladı. Her ne kadar hedef kitlesi arasında popülerliğini korusa da, birçok genç kitlenin ilgisini kaybedince Radio 2'nun dinleyici sayısı düştü.
Radio 2, orta dalga frekanslarını 1990 yılında açılan BBC Radio 5'a kaybetti ve kanalın spor programları da bu kanala aktarıldı. Ticari albüm-rock kanalları (özellikle Virgin Radio) ve pop/rock bazlı özel radyo kanallarının artışıyla daha büyük bir darbe aldı. Bu sebeplerden ötürü bazı değişikliklere gidildi. 1992 yılında 1950'ler öncesi müziklerin yayını Pazar günleriyle kısıtlandı ve Classic FM'in kuruluşuyla beraber kanalda hafif klasik müzik çalma baskısı azaldı. Buna Terry Wogan'ın geri dönüşü de eklenince kanalın popülerliği yeniden arttı. Ancak özel radyo kanalları 1990'ların ortasında dinleyici kitlesinin en büyük payını almaya devam etti.

1996 yılında James Moir Line'ın yerini alınca Radio 2'yu AOR/contemporary müzik programları etrafında şekillendirdi. Radio 1'ın daha genç nesle hitap eden post-Britpop tarzıyla mesafesini korusa da, yeni müziklere daha ılımlı bir tutum sergiledi. Birçok eski Radio 1 sunucusu Radio 2'ya geçti. Aynı şekilde Radio 2 için, eskiden Radio 1 için kullanılan "the nation's favourite" (ulusun favorisi) terimi kullanılmaya başlandı. Steve Wright, Tony Blackburn, Ken Bruce, Jeremy Vine, Mark Radcliffe, Jo Whiley, Paul Gambaccini, Gary Davies, Johnnie Walker ve Bob Harris gibi isimlerin programlarını barındıran kanal, bu süreçte Birleşik Krallık'ın en çok dinlenen radyosu oldu. Ulusal kanallar arasındaki birinciliğinin yanında, birçok bölgede de yerel kanallardan daha çok dinleyici kitlesine sahip oldu. BBC Radio 2, 2006 yılında tüm dinleyicilerin %27'si tarafından dinlenmekteydi.
Şubat 2007'de kanalın başına Napster'ın programlama direktörlerinden ve eski Radio 1 başkanlarından Jeff Smith getirildi. Radio 2'nun (ve Radio 1'ın) lisans bedelleri üzerinden finanse edilmesi özel sektör tarafından sıklıkla eleştirilegeldi. 2011'in başında, John Myers Radio 2 için bir verimlilik değerlendirmesi yaptı. RadioCentre başkanı Andrew Harrison'a göre bunun amacı "en iyi uygulama ve tasarruf alanlarını belirlemek"ti. 29 Temmuz 2013'te Radio 2, "sonik logo"sunu on beş yıl sonra ilk defa değiştirdi ve Amerikalı jingle şirketi Groove Worx tarafından hazırlanan, Jem Godfrey tarafından bestelenen yedi notalık "kalıt" logosunu kullanmaya başladı. Bu, Godfrey'nin Wisebuddah Productions ile iş birliği halinde hazırladığı jingle paketiyle aynı döneme denk gelmekte olup kanalın ikinci paket değişimini işaret eder.
Radio 2, C2C: Country to Country Festivali, 2014 ve 2015 Eurovision Şarkı Yarışması örneklerinde olduğu gibi bazı özel etkinliklerin yayınını üstlendi.
2018 yılında kanalda bazı program ve sunucu değişiklikleri yaşandı. Drivetime sunucusu Simon Mayo, akşam DJ'i Jo Whiley ile yeni bir format girişiminde bulundu, ancak yeterli başarıyı göstermeyince, yeni klasik müzik kanalı Scala Radio'yu açacağını gerekçe göstererek kanaldan ayrıldı. Drivetime programını sunmak üzere Sara Cox görevlendirildi. Aynı sene Chris Evans, The Radio 2 Breakfast Show programından ayrılacağını ve Virgin Radio'ya geçeceğini duyurdu. Sunucunun yerini BBC Radio 1 DJ'lerinden Zoe Ball aldı.

2010 itibarıyla kanalın dinleyici kitlesinin büyük kısmını (tüm dinleyicilerin %82'sini) 35 yaş üstü dinleyiciler oluşturmaktadır, ancak son yıllarda daha genç dinleyicilerde bir artış görülmektedir. Gün içindeki oynatma listelerinde sıklıkla 1960'lardan popüler şarkılar ve indie müzik yer alır. Birçok farklı temada ve farklı müzik dönemlerine yönelik programlar bu kuşağa dahildir. Kanal, 2009'da, daha önceki birçok senede olduğu gibi, Yılın Ulusal Radyo Kanalı dalında Music Week Ödülü aldı.
Haftaiçi akşamları, genelde caz, folk, blues, country, reggae, klasik rock, gösteri müziği gibi daha spesifik müzik türlerinin yanında biyografi ve belgesel yayınlarının bulunduğu bir kuşaktır. Eskiden saat 20.00'den gece yarısına kadar süren bu kuşak, şimdi 21.00-22.00 arasında tutulmaktadır. Radio 2, BBC Concert Orchestra ve BBC Big Band'e ev sahibidir. "Sounds of the 60s", Cumartesi'lerin; Johnnie Walker'ın sunduğu "Sounds of the 70s", Pazar'ların değişmeyen programlarındandır. 5 Ekim 2013'te bu programlara ek olarak Cuma akşamları 22.00'de başlayan "Sounds of the 80s" programı eklendi. Başta Sara Cox'un sunduğu bu programın sunuculuğunu Mayıs 2018'de Gary Davies üstlendi. Pazar günleri, Clare Teal ve Don Black gibi isimlerin sunduğu son derece hafif ve eskiye yönelik müziklere yer verilir. Altı biplik Greenwich Time Signal, hafta içi her sabah 7.00 ve 8.00'da; her akşam 17.00'da duyulur. Haber kuşakları her saat başında yapılır, fakat haftaiçleri sabah 05.30'dan 08.30'a kadar yarımlarda da ana manşetler verilir.
Radio 2, Radio 3 gibi klasik müzik eserlerini bütün olarak veya Radio 4 gibi derinlemesine tartışmaları veya dramaları yayınlamaz. Jeremy Vine'ın hafta içi öğle yemeği kuşağı şovu, Jimmy Young'ın başlattığı bir ekolü izleyerek gayriresmî bir biçimde güncel gelişmelere ve tüketici gelişmelerine yer verir. Ağustos 1990'da Radio 5'ın açılışına kadar, Radio 2'nun orta dalga frekansları, BBC'nin spor yayınları için kullanılmıştır.
Bütün BBC kanalları gibi, Radio 2'nun masrafları televizyon lisansı ücretleriyle karşılanır ve reklamlara yer verilmez. Bunun yanında en son 27 Ocak 1979'da gece 2.02'de kapatılan Radio 2, Birleşik Krallık'ta en uzun aralıksız yayın yapmış olan devlet kanalıdır. 2006 yılında BBC Radio 2 stüdyoları Broadcasting House'tan, bitişikteki Wogan House'a taşınmıştır. Programların büyük kısmı Londra'dan yapılsa da, bazı yayınlar Birmingham ve Manchester gibi başka şehirlerden verilir. Nisan 2008'de Londra'ya taşınmalarına kadar Janice Long ve Alex Lester gibi gece sunucuları Birmingham'dan yayın yapmaktaydılar.

Düzenli ve vekaleten sunuculara ek olarak, Radio 2'ya bazı belgeselleri ve kısa dizileri sunmak üzere konuk sunucular da katılım sağlar. Bu sunucular arasında Bryan Adams, Tony Bennett, Carla Bruni, Kristian Bush, Michael Grade, Gloria Estefan, Morgan Freeman, Don Henley, Barry Humphries, Elton John, Cyndi Lauper, Hugh Laurie, Barry Manilow, Bette Midler, Ed Miliband, Kylie Minogue, David Mitchell, David Quantick, Suzi Quatro, Tim Rice, Ricky Ross, Rod Stewart, James Taylor ve Barbara Windsor gibi isimler bulunur.

Radio 2'nun başta haber spikerleri olmak üzere diğer ek çalışanları, kardeş kanalı olan BBC Radio 6 Music ile ortaktır.

Sunucu Sarah Kennedy, 2010'da kanaldan ayrılmasına kadar zaman zaman tartışmaları üzerine çekti. Mayıs 1999'da, Terry Wogan'ı vekaleten sunum yaparkenki "tuhaflık"larını bir önceki gece uyumamış olmasına bağladı. 13 Ağustos 2007'deki programı boyunca geveleyerek konuşması manşetlerdeki yerini aldı. Sunucu bu durumun sebebi olarak boğaz ağrısını gösterdi ve bir aylık bir izin aldı. Daha sonraki raporlara göre bu süreçte Kennedy zatürre tedavisi gördü ve 10 Eylül'de iş başı yaptı. Ekim 2007'de karanlıkta siyahi bir yayayı görmediği için onu ezmekten son anda kurtulduğunu şaka yoluyla anlatınca birçok kişi tarafından eleştirildi. BBC daha sonra bu yorumlar yüzünden özür diledi. Temmuz 2009'daki bir programında Enoch Powell'ı "bu ülkede gelmiş geçmiş en iyi başbakan" diye övünce BBC patronları tarafından 

Kıbrıs Radyo Yayın Kurumu (Yunanca: Ραδιοφωνικό Ίδρυμα Κύπρου, ΡΙΚ; İngilizce: Cyprus Broadcasting Corporation, CyBC), Kıbrıs Cumhuriyeti'nde 4 Ekim 1953'ten bu yana kamu yayıncılığı yapan kurum. İlk televizyon yayınlarına 1 Ekim 1957'de Lefkoşa'da başlayan kuruluş, günümüzde dört radyo kanalının yanı sıra, RIK1, RIK2, RIKHD ve uydu üzerinden uluslararası yayın yapan RIKSAT olmak üzere dört televizyon kanalı ile Eylence'den hizmet vermektedir. 1 Temmuz 2011'de analog televizyon yayınları yerini sayısal karasal yayıncılığa (DVB-T) bırakmıştır. KRYK yayınları ada dışında da internet üzerinden dinlenip izlenebilmektedir.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin belirlediği hükümlere göre yayın yapan kuruluşun radyo ve televizyon kanalları, Kuzey Kıbrıs'ın birçok bölgesinde dinlenip, seyredilebilmektedir. Yayın dili temelde Yunanca olmakla birlikte, Kıbrıslı Türkler'e ulaşmak için sıkça Türkçe ve Türkçe altyazıya yer verilmektedir. Radyo 2 (RIK Deftero/İki), tamamen Kıbrıs'taki Türk, Ermeni ve İngiliz toplumuna hizmet vermek üzere 91.1, 93.1, 94.2, 97.9 ve internet üzerinden haber ve müzik yayını yapmaktadır. Bu yayınlar ayrıca Afrika, Avrupa ve Ortadoğu'da Hellas Sat uydusu üzerinden de dinlenebilmektedir. RIK2 televizyon kanalı hafta içi BİZ/Εμείς adında 50 dakikalık sosyal içerikli Türkçe bir program yayınlamaktadır. Ayrıca hafta içi her gün yine RIK2 kanalında saat 19.00'da 10 dakika Türkçe ve RIKSAT kanalında saat 23.45'te 15 dakika Türkçe-İngilizce bir haber program yayını mevcuttur.
KRYK, 1968'den bu yana Avrupa Yayın Birliği EBU üyesidir. İlk kez 1981 yılında Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmıştır. Ayrıca uluslararası Public Media Alliance grubuna dahildir. Euronews haber kanalının kurucusu 11 yayın kuruluşundan biridir.

Resmî site16 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe) (İngilizce) (Yunanca)
RIK / KRYK Haber Sitesi 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Türkçe)

DR1  Danimarka'da yayın yapan televizyon kanalıdır. 1951 yılında Danimarka'da ilk televizyon yayını yapan TV kanalıdır. Kanal ilk çıktığında haftada 3 gün yalnızca 1 saat yayın yapıyordu.
Günümüzde DR1 haberler ve son gelişmeleri yayınlayan bir formata sahiptir. Ayrıca drama ve eğlence programlarını ve kültürel programlarlarda yayınlamaktadır. DR1'in programları tüm Danimarka halkını kapsayacak şekilde şekillendirilmiştir. Toplam izleyicilerin %23'üne sahiptir. Kanalın merkezi Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da olup, kanal tüm Danimarka, Faroe Adaları, Grönland ve uydu yoluyla Avrupa'nın büyük bir kısmında izlenebilmektedir.
DR ayrıca tüm iletişim araçlarının lisanslarının da ödendiği kurumdur. Türkiye'deki TRT bandrolü uygulamasından farklı olarak lisanslar aylık olarak hesaplanır ve yıl boyunca ödenir. Yıl sonunda ise iletişim cihazları sahibinin durumu güncellenir ve yeni gelen yılın lisansları tekrar hesaplanır.

Deutschlandfunk ("Almanya Yayını"), Deutschlandradio'ya bağlı haber ve güncel olaylar odaklı bir radyo kanalıdır. Kanal, 1 Ocak 1962 tarihinde kurulmuş olup Deutschlandradio'nun ana kanalıdır.

1950'lerin başlarında, ARD'nin bölgesel yayıncıları, uzun dalga yoluyla ulusal bir radyo programı sağlamak için Nordwestdeutsche Rundfunk'u (NWDR) görevlendirdi. Bu, Doğu Almanya'nın uzun dalga radyosu Deutschlandsender'ı kurmasına yanıttı. İlk test yayınları 1953 yılında yapıldı ve 1956 yılında Norddeutsche Rundfunk (NDR) çatısı altında yayına başlamıştır.
26 Ekim 1960'ta Federal Meclis, Deutschlandfunk'u bağımsız bir yayıncı olarak kuran bir yasa çıkardı. Bu yasa Deutschlandfunk'a ek olarak Deutsche Welle'yi de bağımsız hale getirdi. Deutschlandfunk uzun dalga ile Almanya'ya odaklanırken, Deutsche Welle kısa dalga ile yabancı ülkelere odaklandı. Bağımsız Deutschlandfunk, 1 Ocak 1962'den itibaren Köln'deki stüdyolardan yayın yapmaya başladı. 1960'larda Doğu Avrupa için Almanca dışındaki İngilizce, Çekçe, Hırvatça, Lehçe ve Sırpça gibi dillerde yayın sağlayan bir Avrupa bölümü de kuruldu.
Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra radyo yeniden düzenlendi ve uluslararası yayınlar Deutsche Welle'ye aktarıldı. 1994 yılında radyo istasyonu, Berlin'den Deutschlandradio Kultur ile birlikte Deutschlandradio'ya bağlandı.

Resmî site

Ekşi Sözlük (ekşi sözlük olarak stilize edilmiştir), kayıtlı yazarların yorumlarını içeren Türkiye merkezli bir katılımcı sözlük özelliği gösterse de tartışma platformu, arama motoru, sosyalleşme aracı, tarihî belge, reklam mecrası nitelikleri haiz tek bir tanım etrafında toplanamayan bir ağ sayfasıdır. İçeriklerinin doğru, güncel ve tarafsız olma zorunluluğu yoktur, argo kullanılabilir.
Kullanıcılar, herhangi bir konuya ilişkin görüşlerini, matbu bir sözlükte olduğu gibi tanımlar hâlinde bir başlık altında belirtir. Bunlara entry denir. Herkesçe okunabilir ancak yazmak için kullanıcı hesabı açmak gerekir. Hesap açıldıktan sonra çaylak ismiyle anılır ve on entry girdikten sonra bir onay listesine alınır. Yönetim, içeriklerin formata uygunluğunu kontrol edip yazarlığı onaylar.
Sedat Kapanoğlu, 1998'de o dönemki kız arkadaşıyla birlikte mizahî içeriklerin yer aldığı bir proje olarak sourtimes isminde bir site geliştirdi. Sitenin ismi, o zamanlar çok dinledikleri Portishead'in Sour Times (Türkçesi: ekşi zamanlar) parçasından esinlenilmiş idi. Ekşi Sözlük, 15 Şubat 1999'da, "sourtimes.org/sozluk.html" alan adında 10-15 kişilik bir kullanıcı grubuyla yayına başladı. Sonrasında aynı konsepti kullanan başkaca sözlükler oluşturuldu.
21 Şubat 2023'te 2023 Kahramanmaraş depremlerinde kurtarma çalışmalarına katılan bir askerin yazısı nedeniyle kapatıldığı öğrenildi. 2 Mart'ta erişim engelinin kaldırılmasına karar verilse de 3 Mart'ta Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tekrar engellendi. Yönetim, engeli Anayasa Mahkemesine taşıdı. 22 Ocak 2024 tarihinde erişim engeli kaldırıldı.
Ekşi Sözlük, yazar alımında izlediği yolla dışarıya kısmen kapalıdır. Bu kapalılık, kendi yarattığı mizah temelli dil ve formatıyla topyekûn bir altkültür oluşturur. Bu bağlamda yeni sözlü eserler ve nefret içerikleri üretip yaymaya zemin hazırlar; politik topluluk ve kamusal alan olarak kullanılır.

Ekşi Sözlük, türlü kelime ve kavram hakkında kayıtlı yazarların yorumlarını içeren ve katılımcı sözlük özelliği gösterse de tartışma platformu, arama motoru, sosyalleşme aracı, tarihî belge, reklam mecrası nitelikleri haiz tek bir tanım etrafında toplanamayan bir ağ sayfasıdır. Bilginin göreceliğini benimseyen bir perspektifle bilgiyi anonim, eş zamanlı ve sloganı olan kutsal bilgi kaynağı altında geleneksel varoluşa aykırı ve ironik biçimlerde üreterek postmodern bir kurum niteliği kazanır. İlk başlarda bir grup etrafında var olmuşken sonrasında kitlenin genişlemesiyle kural altına alınan yazarlık ve ortaya çıkan format biçimleri kendiliğinden bir düzen yaratarak postmodern kurum niteliğini pekiştirir. Bilgilerin doğruluğu ve geçerliliği garanti edilmez.Kullanıcılar, herhangi bir konuya ilişkin görüşlerini, matbu bir sözlükte olduğu gibi tanımlar hâlinde bir başlık altında belirtir. Bu başlık altındaki her bir yazarın tanımı ‘entry’ olarak isimlendirilir. Bu içeriklerden beğenilenlere Şükela! butonuna basarak artı oy, beğenilmeyenlere çok kötü butonuna basarak eksi oy verilir. Daha sonra okunmak istenilenler de favori butonuna basarak yazarın profiline kaydedilir. Başlıklar, herhangi bir konu hakkında açılabilir. İçeriklerin doğru, güncel ve tarafsız olma zorunluluğu yoktur, argo kullanılabilir. Bu yönüyle zaman zaman yanlış bilinen şeylerin yayılmasına sebep olur. Örneğin 2007'de bir Sözlük yazarı, parodi amacıyla contorium isminde bir başlık açmıştır. Bu başlıkta bunun trilyonlarca dolar değerinde bir element olduğundan ve gizli anlaşmalar nedeniyle çıkarılamadığından bahsetmiştir. 2018'de yapılan bir ankette contorium'a ilişkin bir soru eklenmiş ve katılımcıların %34'ünün gerçek olup çıkarılmasına izin verilmediğine inandığı kaydedilmiştir.
Sözlük'ün üst kısmında yer alan butonların çeşitli işlevleri vardır: takip, başka yazarları takip etmeye, son kendilerinden sonra girilen entry'leri görmeye, debe dünün en beğenilen entrylerini okumaya, kenar yazılıp kaydedilen ancak henüz göndermedikleri içerikleri görmeye, çaylaklar çaylak yazarların entry'lerini okumaya yarar.

Site herkes tarafından okunabilir ancak yazmak için hesap açmak gerekir. Siteye, bir rumuz ile kaydolunur. Rumuz alındıktan sonra açılan hesap çaylak ismiyle anılır. On adet entry girildikten sonra Sözlük yönetiminin onayını bekleyen bir bekleme sırasına alınır. Onay süresince yazılan entry'ler herkese açık değildir. Sırası gelip yazıları onaylanan ve daimi yazar statüsünü elde eden kullanıcılara yazar/suser (sözlük ve user kelimelerinden oluşmuştur) denilir. Bu statüdeki hesabın yazıları herkesçe görülebilir.  Ayrıca formata aykırı harekette bulunan yazar, geçici süreliğine çaylak yapılır. Kuruluşu takip eden ilk zamanlarda herkes entry girebilirken daha sonradan yazarlık kıstası getirilmiş, siteye kaydolmak da bir süre belirli aralıklarda alınan başvurular ile mümkün olmuştur. Bu dönemde yazar hesapları karaborsaya düşmüştür. Alımların olduğu döneme göre gruplar halinde yazarlar sınıflandırılmış ve bu sınıflara “nesil” denmiştir. 1999'da yazar olanlara birinci nesil, 2004'te yapılan toplu alımda girenlere miğferdibi denilse de nesil sistemi 2010'da kaldırılmıştır. Günümüzde her zaman hesap açılabilir. 2019'da 115.852 yazar olduğu kaydedilmiştir.
Her bir yazarın ayrıca profil sayfası vardır. Bu sayfada yazarca yazılan, favorilenen ve yazarın oylanan entry'lerini görünür. Entry'lerin oylanmasıyla profilde karma olarak anılan bin üzerinden bir sayı ve belli sayı aralıklarına karşılık gelen bir unvan yazılır. Yazarın karmasının görüntülenmesi için en az 500 adet entry girmesi gerekir.
Sözlük'ün içerisinde çeşitli kullanıcı grupları mevcuttur: içeriği denetleyen ve gerekirse kaldıran moderatör, hukuk danışmanlığı yapan praetor, çaylak hesaplarına yazarlık veren kondüktör gibi. Haziran 2005'te yapılan bir değişiklik ile giriş yapmayanlara oy hakkı tanınmıştır.
Kullanıcılar, sitenin gelirinden pay almaz, bu durum emek sömürüsü kavramıyla eleştirilmiştir.
Yazarlar belirli çağrılar altında yüz yüze etkinlikler yapmışlardır. Bu toplantılara zirve adı verilir, çok çeşitli konularda toplanabilir: İstanbul Reggae Zirvesi, İzmir Sıkıysa Hafta İçi Gelin de Görelim Zirvesi, İtaatsizi Çok Özleyenler Zirvesi. Bunlar, günümüzde kapanmış, Limon isimli sub-etha'dan takip edilebiliyordu. 12. doğum gününü kutlamak için 2011'de toplanan zirveyi de Ezgi Mola sunmuş; zirvede Ünlü, Bedük ve Cem Yılmaz sahne almıştır.

Sözlük'ün alt kısmındaki sabit "sub-etha" butonundan erişilen sayfada bağlantılarına yer verilen haricî küçük ağ sayfalarıdır. Kullanıcıların çeşitli ihtiyaçlarına yönelik geliştirilmiştir: Sözlük'ten rastgele başlıklar seçerek adam asmaca oynatan Hangberry, duyuru için kullanılan Ekşi Duyuru, Türkiye'nin ilk halı saha futbolu lig organizasyonu olan Ekşi Sözlük Birinci Pazar Ligi.

Site, 2001'de ufak bir kutuda Amazon reklamı alındı ancak bu reklam, bir yıl içerisinde 11 dolar kazandırdı. Bunun üzerine daha yüksek bir gelir için 19 Kasım 2003'te banner reklamı alınmaya başladı. Reklamlarının tarafsızlığına ket vurduğu yönünde eleştiriler getirilmiştir. Örneğin 14 Ağustos 2012'de Başak Purut, ortağı ve avukatı olduğu bir başka firma hakkında sitede yazılan bir eleştiriyi "firmanın ticari itibarı zedeleniyor" gerekçesiyle sildirdi ve bu durum büyük tepki topladı. 1 Eylül 2012'de bu tepkiyle ilişkili olarak 12 kişilik moderasyon ekibi topluca istifa etti.

Ekşi Sözlük fikri, Kapanoğlu'nun 90'lı yıllarda Hitnet'teki yazılarına dayanır. Kapanoğlu'nun 1997'de okuduğu Otostopçunun Galaksi Rehberi'nde anılan kainatın her yerinden editörlerin yazdığı bir bilgi kaynağı, bu fikri somutlaştırdı. 1998'de o dönemki kız arkadaşıyla birlikte mizahî içeriklerin yer aldığı bir proje olarak sourtimes isminde bir site geliştirdi. Sitenin ismi, o zamanlar çok dinledikleri Portishead'in Sour Times (Türkçesi: ekşi zamanlar) parçasından esinlenilmiş idi. Ekşi Sözlük, 15 Şubat 1999'da, "sourtimes.org/sozluk.html" alan adında 10-15 kişilik bir kullanıcı grubuyla yayına başladı. İlk girilen içerik "pena" başlığında ilgili plastik nesnenin tanımı oldu. Mayıs ayı sonunda 300; 1999 yılının sonunda 1500 kullanıcıya ulaştı.
2003'te Altın Örümcek'te en iyi kişisel web sitesi seçildi.
2006 yılında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün, sitedeki 'esrar' başlığı altındaki yazıların, gençlere uyuşturucuyu özendirdiği gerekçesiyle şikayette bulunması üzerine İstanbul Üçüncü Sulh Ceza Mahkemesi, Ekşi Sözlük'e erişimin süresiz engellenmesine karar verdi. Aylarca siteye Türk Telekom'un DNS engellemesi yüzünden doğrudan bağlantı yapılamadı. Engel, Haziran 2006'da Ekşi Sözlük'ün avukatları tarafından yapılan başvuru sonucunda kaldırıldı.
17 Nisan 2007'de Adnan Oktar'a hakaret edildiği iddiası ile Eyüpsultan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, sitenin yayınının durdurulmasına karar verdi. Daha sonra söz konusu yasak kaldırıldı. Oktar, bu davayı AİHM'e taşımış ve burada da başvurunun reddine karar verilmiştir.
Şubat 2008'de Türkiye'deki internet sansürlerini protesto etmek amacı ile sözlük logosunun üstüne siyah bir bant eklendi. 29 Eylül'de, Türkiye'deki internet kullanıcılarının siteye erişimi mahkeme kararıyla üç saat engellendi.
1 Şubat 2010'da Fatih Altaylı, Ekşi Sözlük hakkında "Ekşimiş Ruhların Buluşma Yeri" başlıklı bir yazısı üzerine Sözlük yazarlarına hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldı ve Altaylı, gazetedeki köşesinden bir tekzip yayımladı. Peşinen Altaylı'nın açtığı başka bir dava uyarınca da kendisi hakkında yazılan 97 içerik mahkeme kararıyla yayından kaldırdı.
21 Nisan 2011'de Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, Sözlük'ün sunucusuna gönderdiği elektronik postada, sunucudan, yer sağlayıcılık hizmetine son verilmesini istedi. Sonrasında kurumdan, Sözlük'ün yasaklanacaklar listesine yanlışlıkla eklendiğini açıklaması geldi. 21 Haziran 2011 tarihinde 35 Ekşi Sözlük yazarının "manevi değerlere hakaret" ettikleri gerekçesiyle polis tarafından ifadeleri alındı.
2013'te sitenin tasarımı yenilendi. Eski tasarıma ulaşılabilen alt alan adı, antik.eksisozluk.com, 2014'te kapatıldı. Aynı yıl ilk yatırımını 59saniye.com ağ sayfasın

Elpida Karayannopulu (Yunanca: Ελπίδα Καραγιαννοπούλου, d. 1 Ekim 1949), Yunan şarkıcı, söz yazarı, besteci.
Ülkesi Yunanistan'ı Eurovision Şarkı Yarışması'nda 1979'da "Sokrati" adlı şarkıyla temsil etmiş, 8. olmuştur. Ayrıca  Kıbrıs Cumhuriyeti'ni 1986'da "Tora Zo" adlı şarkıyla temsil etmiştir. Yarışmada 20. (sonucu) olmuştur.
Elpida, 1979'da evlendi ve 1980'de Hera adında ilk çocuğunu doğurdu. İkinci çocuğu olan Stephanos, 1985'te doğdu ve ailesi ile birlikte zaman geçirme isteği nedeniyle dört yıl boyunca müzik endüstrisinden uzak kalmıştır.

1972: Den Ton Eida
1973: Elpida
1975: Koita To Fos
1975: Epi Skinis
1976: Elpida
1978: Borei
1979: Sokrati
1979: Elpida
1979: Ta Oraiotera Tragoudia Mou (compilation)
1981: Me Tin Elpida
1983: Me Logia Apla
1987: Flas
1988: 16 Apo Ta Oraiotera Tragoudia (compilation)
1989: Ela na Paizoume
1990: Tragoudontas Tis Epohes, 10
1990: Selida 16
1992: To Palio Na Legetai
1994: Mes Sti Nihta Hathika
1994: "Zileia"/"Kameno Harti" (maxi single)
1995: To Lathos Kai To Pathos
1997: Me Tragoudia Kai Logia ta Oraiotera Mou, 1972-87 (compilation)

Finlandiya; 2006 yılında gelen birinciliğin ardından 2007 yılında başkenti Helsinki'de Eurovision Şarkı Yarışması'na ev sahipliği yapmış, 2008 yılında ise Sırbistan'ın başkenti Belgrad'ta düzenlenecek olan yarışmaya temsilcisini seçmek üzere Fince'de Euroviisut olarak adlandırılan ulusal elemelerini yapmıştır. Seçmelere 12 yarışmacı katılmış; toplamda üç yarı finalin ardından büyük finale kalan iki en beğenilen şarkı 1 Mart tarihinde oylamaya sunulmuştur.
Ulusal finalin kazananı, bestesi Jarkko Ahola'ya ait olan Missä miehet ratsastaa (Adamın Sürdüğü Yer) adlı şarkıyı seslendiren Teräsbetoni olmuştur. Oylamaya katılan Fin halkının %38,9'unun favorisi olan Teräsbetoni'nin ardından ikinci sırayı Kari Tapio, üçüncülüğü ise
Cristal Snow almıştır. Ulusal seçmelere katılan şarkılardan sadece dereceye giren ilk üçü açıklanmıştır.
Teräsbetoni, 20 Mayıs'ta düzenlenen yarı finalde 16. sırada sahne almış; toplamda 79 puan toplayarak 24 Mayıs'ta gerçekleştirilen büyük finale katılmaya hak kazanmıştır. Büyük finalde 8. ülke olarak sahneye çıkan Finlandiya diğer ülkelerden yalnızca 35 puan toplayabilmiş ve 25 yarışmacı arasında 22. olmuştur.

Finlandiya 2008 Eurovision Şarkı Yarışması için yorumcu olarak Jaana Pelkonen, Mikko Peltola ve Asko Murtomäki'yi görevlendirmiştir. Ayrıca; Thomas Lundin de eşzamanlı olarak İsveççe çeviri yapmıştır. Yarışmada oylama sırasında ülkeyi temsilen oyları Mikko Leppilampi açıklamıştır.

Makedonya Cumhuriyeti, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da gerçekleştirilen 2008 Eurovision Şarkı Yarışması temsilcisini 2008 Üsküp Festivali isimli ulusal final ile belirlemiştir.

Makedonya Radyo Televizyon Kurumu, 2007 yılının sonuna dek birçok katılımcı adayından şarkılar kabul etti. Yüz otuz şarkı arasından on beş tanesi, kanal çalışanları ve eski Eurovision katılımcılarından oluşan bir jüri tarafından ulusal finalde yarışmak üzere seçildi. Kanal, tanınmış bestecilerden altı şarkı kabul etti fakat daha sonra haksız bir rekabet söz konusu olacağı gerekçesiyle bu şarkılar ulusal finalden çekildi. 23 Şubat 2013 tarihinde, 2008 Üsküp Festivali isimli ulusal final, Metropolis Arena'da gerçekleştirildi. Şov, karasal ve uydu yayını ile yayınlandı.

Makedonya, 22 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilen ikinci yarı finalde onuncu oldu fakat jüri, Makedonya yerine İsveç'in finale çıkmasına karar verdi. Bu, yarı final sistemine geçilen 2004 yılından beri Makedonya'nın ilk kez finale yükselemediği anlamına geliyordu.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Makedonya

Norveç, 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na Maria Haukaas Storeng'in seslendirdiği "Hold On Be Strong" adlı şarkısıyla katılmıştır. Katılımcı Norveçli yayıncı Norsk Rikskringkasting (NRK) tarafından organize edilen Melodi Grand Prix 2008 yarışması'nda seçilmiştir.
Melodi Grand Prix 2008'in yarı finallerinde 18 katılımcı yarışmış, sadece sekiz katılımcı 9 Şubat 2008 tarihinde Oslo Spektrum'da yapılan finale çıkmayı başarabilmiştir. Jüri ve halk oylaması sonrasında "Hold On Be Strong" adlı şarkısıyla Maria Haukaas Storeng yarışmayı kazanarak ülkesini Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da yapılan 2008 yarışması'nda ülkesini temsil etmeye hak kazanmıştır.
Mira Craig tarafından yazılan Storeng'in şarkısı, yarışmanın 20 Mayıs 2008 tarihinde yapılan birinci yarı finalinde yarışmıştır. Maria yarı finalden 109 puanla 4. olarak finale çıkmış, Finalde 25 katılımcı arasından 182 puanla 5. olmuştur. Bu sonuç Norveç'in 2003 yılından sonraki en iyi sonucu olmuş ayrıca yarı final sistemi getirilen 2004 yılından beri en iyi sonucunu da almıştır.

2008 yarışması'ndan önce, Norveç Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk altı kez katılmış, ilk katılımını 1960 yılında gerçekleştirmiştir. Norveç günümüze dek iki kez kazanmıştır. bunlar; 1985 yılında "La det swinge" adlı şarkısıyla Bobbysocks!, 1995 yılında "Nocturne" adlı şarkısıyla Secret Garden ile almıştır. 2007 yılında Norveç Guri Schanke'ın seslendirdiği "Ven a bailar conmigo" adlı şarkı ile katılmış, yarışmanın yarı finalinde 18. olarak finale çıkamamıştır.
Norveçli Ulusal Yayıncısı Norsk rikskringkasting (NRK) Norveç'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke yarışmaya ilk katıldığı 1960 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Melodi Grand Prix adlı yarışma ile belirlemektedir. Bu yıl da Norveç bu yarışma ile seçmiştir.

Melodi Grand Prix 2008, Bu yıl 47.si gerçekleşen ve Norveç'in 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için NRK kanalı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma'nın Final tarihi henüz belirlenmemiştir.

NRK, 9 Temmuz 2007'de 2008 Eurovision Şarkı Yarışması için başvuruları almaya başladı. NRK ayrıca, 2007'de olduğu gibi, yarışma'ya katılımcıların şarkılarını iletmesi istenmiştir. NRK kanalına 1 Eylül'e kadar başvuruların iletilmesi istenmiştir. Son yıllarda, İsveçli bestecilerin yarışmada bulunabilecekleri şarkıların sayısında artış olmasından dolayı tartışmalara neden olsa da, tüm milletlerden besteciler yarışmaya tekrar katılmasına izin verilmiştir. Ancak NRK, Norveçliler tarafından bestelenen şarkıları desteklediklerini, ama yarışmayı yabancı bestecilere açmayı hala istediklerini, dolayısıyla tüm girişlerin dikkate alındığını söyledi.
Yarışmanın başlangıç tarihleri ve mekanları 28 Eylül'de açıklanmış, ikinci yarı finalin Kongsvinger'de, Üçüncü yarı finalin Bodø'da ve finalin Oslo'daki Spektrum'da yapılacağı duyurulmuştur. İlk yarı finalin daha sonra, Stavanger'da düzenleneceği, Per Sundnes'in yarışmanın sunucusu olacağı haberi ile aynı anda yayınlanmış, Sunders daha önce de Eurovision'da NRK için yorumculuk için görevlendirilmişti.

Melodi Grand Prix 2008'in yarı finalleri 12 Ocak 2008 tarihinde başlamıştır. Üç yarı final Stavanger, Kongsvinger ve Bodø şehirlerinde, Siste Sjansen turu Oslo Stratos'ta ve 9 Şubat'taki final Oslo Spektrum'da yapılmıştır.
Üç yarı finalde, altı yarışmacının ilk iki şarkısı doğrudan finale yükseldi.  Siste Sjansen  turuna uygun üçüncü ve dördüncü sırada yer alan şarkılar, final için hak kazanmak için bir şans daha verilmiştir. Televoting tüm yarı finallerdeki katılımcılarda etkili olmuştur.

Birinci yarı final Sandvigå, Stavanger'de yapılmıştır.

İkinci yarı final 18 Ocak'ta Kongsvinger'de yapılmıştır.

Üçüncü yarı final 26 Ocak'ta Bodø Spektrum, Bodø'da yapılmıştır.

Her yarı finalin üçüncü ve dördüncü sırada olan şarkıları 6 Şubat tarihinde Oslo Stratos, Oslo'da yapılan Siste Sjansen (İkinci şans) turunda yarışmıştır. Altı şarkı yarışmış, halk oylamasında en yüksek oyu alan iki katılımcı finale yükselmiştir.
Siste Sjansen kazananları, Tinkerbells'in "Hold On" şarkısı ve Ole Ivars'ın "Som i himmelen" şarkısı finale yükselmiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Norveç
2008 Eurovision Şarkı Yarışması

Romanya, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da düzenlenen 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmıştır. Romanya'nın düzenlediği ulusal final olan Selecţia Naţională 2008'i "Pe-o margine de lume" şarkısıyla kazanan Nico & Vlad Miriţă ülkesini Eurovision'da temsil etmeye hak kazanmıştır.

Rumen yayıncı Televiziunea Română (TVR), Romanya'yı Eurovision'da temsil edecek şarkı ve şarkıcıyı seçmek için Selecţia Naţională'yı düzenlemiştir. İki yarı finali olan yarışmanın finali 23 Şubat 2008 tarihinde yapılmıştır. B

Birinci yarı final 9 Şubat 2008 tarihinde düzenlenmiştir.

İkinci yarı final 16 Şubat 2008 tarihinde düzenlenmiştir.

Selecţia Naţională 2008 finali 23 Şubat'ta düzenlenmiştir.

Romanya birinci yarı finalden yükselmeyi başarmıştır. Finalde Birleşik Krallık'tan önce 1. sırada sahneye çıkmıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Romanya
2008 Eurovision Şarkı Yarışması

Rusya, Sırbistan'ın Belgrad şehrinde gerçekleştirilen 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılmıştır. Rusya'nın şarkısı Rossiya Channel (RTR) adlı kanalda gerçekleştirilen Evrovidenie 2008 (Евровидение 2008) adlı organizasyonda belirlenmiştir. Dima Bilan, "Believe" adlı şarkısıyla Rusya'yı temsil etme hakkı kazanmıştır. Eurovision'da birinci yarı finalde yarışmış ve finale yükselmiştir. Finalde 272 puanla 1. olmuştur.

2008 yılında Eurovision'da değişiklik yapılarak ilk kez iki yarı final uygulanmıştır. 28 Ocak 2008 tarihinde Rusya'nın 20 Mayıs 2008 tarihinde birinci yarı finalde yer alacağı açıklandı. Rusya birinci yarı finalde Romanya ve Yunanistan arasında 18. sırada şarkısını seslendirmiştir.
Bilan yarışmada şarkısını söylerken artistik buz patenci Yevgeni Pluşenko yarışmada sahneye yerleştirilen bir buz pistinde dans etmiş ve kemanist Edvin Marton kemanla eşlik etmiştir. Russia ilk yarı finalde 135 puanla 3. olmuş ve finale yükselmiştir. Rusya finalde Sırbistan ve Norveç arasında 24. sırada sahneye çıkmıştır. Rusya gecenin sonunda 272 puanla birinci olmuştur. Böylece Rusya, 2009 Eurovision Şarkı Yarışması'nın ev sahipliğini yapma ve direkt finalde yarışma hakkı kazanmıştır.
İlk yarı final ve final Rossiya 1 adlı kanalda yayınlanmış, yarışmanın sunuculuğunu ise Dmitriy Guberniyev ve Olga Shelest üstlenmiştir. Rusya'nın verdiği oyları Oxana Fedorova okumuştur.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Rusya
2008 Eurovision Şarkı Yarışması

San Marino, Sırbistan'ın Belgrad şehrinde gerçekleştirilmiş 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılımını onaylamıştır. San Marino bu yarışmaya ilk defa katılmıştır. San Marino'nun şarkı ve temsilcisini belirleyen iç seçim ülkenin kamusal yayın kuruluşu Radiotelevisione della Repubblica di San Marino (SMTV) tarafından gerçekleştirilmiştir.
Ülkeyi, sözleri Francesco Sancisi ve Nicola Della Valle tarafından yazılan ve bestelenen "Complice" isimli şarkı ile Miodio temsil etmiş, Yarıfinal'de 5 puanla on dokuzuncu olarak Final'e çıkma şansını kaybetmiştir.

Kasım 2007 tarihinde SMTV, Sırbistan'ın Belgrad şehrinde gerçekleştirilmesi planlanan 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılımını onaylamıştır. San Marino ilk defa yarışmaya katılmıştır.
11 Mart 2008 tarihinde gerçekleştirilen basın toplantısında Miodio grubu'nun "Complice" adlı şarkı ile temsil edileceklerini açıklamıştır.

San Marino, 24 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmiş finale yükselmek üzere, yarışmaya 20 Mayıs 2008 tarihinde gerçekleştirilmiş birinci yarı-finalden başlamış, Yarıfinal'de 5 puanla on dokuzuncu olarak finale yükselememiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda San Marino
2008 Eurovision Şarkı Yarışması

2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkiye, yarı finali geçerek finale katılan ülkelerden birisidir. Mor ve Ötesi grubunun Türkçe Deli adlı şarkısıyla katılan Türkiye, yarışmayı 138 puanla 7. olarak bitirmiştir. 23 Mayıs'ta Yarı finali ise 85. puanla 7. olarak tamamlayarak finallere gitmiştir.
Eurovision şarkı yarışması genellikle objektif olmayan oylamasıyla ve ülkelerin diplomatik ilişkilerini ortaya koyan bir sistemle her yıl Avrupa gündemine damgasını vurmaktadır.
Türkiye her yıl olduğu gibi 2008'de Avrupa'da Türkler'in yaşadığı ülkelerden ile bazı Balkan ve Kafkas ülkelerinden oy alabilmiştir. Öte yandan bazı İskandinav ülkeleri de rock türündeki şarkıya oy göndermiştir. 12 AB ülkesinden hiç oy gelmemiştir.
Türkiye'nin komşularından Yunanistan, Gürcistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti 12 tam puanı Ermenistan'a vermiştir. Ayrıca; Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Ermenistan Türkiye'ye oy vermemiştir. 2007 yılında da Ermenistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan Türkiye'ye hiç puan vermemişti.

Şarkıyı ve grubu diğer ülkelere tanıtmak için "Delirium" adlı bir promosyon turu düzenlendi. Bu 14 Nisan tarihinde Yunanistan'ın Atina kentinde başladı. Buradayken Mega Channel, ERT gibi bir sürü Yunan televizyon kanalına çıktılar ve bir sürü basın medyaları ve web siteleri ile röportajlar ve basın toplantıları yaptılar. Atina'dan sonra Tiran, Üsküp, Lizbon, Tiflis, Kiev ve Bakü'ye gidip bu şehirlerde de basın toplantılar, röportajlar ve performanslar da yaptılar.
Delirium turu aşağıdaki tarihlerde yer aldı:

Azerbaycan: 12
Arnavutluk: 10
Fransa: 10
İngiltere: 10
Danimarka: 8
Makedonya: 8
Bulgaristan: 7
İsviçre: 7
İsveç: 6
Gürcistan: 5
Ukrayna: 5
Macaristan: 4
Belarus: 3
Çek Cumhuriyeti: 0
Kıbrıs Cumhuriyeti: 0
Hırvatistan: 0
İzlanda: 0
Letonya: 0
Litvanya: 0
Malta: 0
Portekiz: 0
Sırbistan: 0

Estonya
Letonya
Sırbistan
İsrail
Kıbrıs
Moldova
İzlanda
Portekiz
Andorya
Polonya
Slovenya
Ermenistan
Çek Cumhuriyeti
İspanya
Malta
İrlanda
Yunanistan
Hırvatistan
İsveç
Litvanya
Karadağ

Her ülkede oylar tele-voting sistemine göre belirlenmiştir ve jüri üyelerinin herhangi bir oyu hesaplamada yoktur. Diğer bir deyişle, her ülkede bütün oylar halktan gelen sms'lerle belirlenmiştir:

Eurovision'da Türkiye
2008 Eurovision Şarkı Yarışması

Ukrayna, Sırbistan'ın başkenti Belgrad şehrinde gerçekleştirilen 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılımını onaylamıştır. Ukrayna yayıncısı Natsionalna Telekompaniya Ukrayiny (NTU) tarafından yapılan bir iç seçimle Ukrayna'yı Ani Lorak'ın temsil etmesi kararlaştırılmıştır. Ani Lorak, hazırladığı dört şarkısıyla ulusal finale katılmıştır.

2007'deki yarışmada Ukrayna 2. olmasına rağemn iki yarı final sistemi getirildiği için finalde yarışma hakkı kazanamamıştır. 22 Mayıs 2008 tarihinde yarı finalde yarışmıştır. Türkiye'den sonra ve Litvanya'dan önce 4. sırada sahnede yer almıştır.152 puan alarak 19 ülke arasında birinci olmuş ve finale yükselmiştir.
Finalde Gürcistan'dan sonra ve Fransa'dan önce 18. sırada sahnede yer almıştır. Gecenin sonunda 230 puanla ikinci olmuştur.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ukrayna
2008 Eurovision Şarkı Yarışması

2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail'ın temsilcisi olarak Boaz Mauda görevlendirilmiştir.

İsrail Eurovision jürisi; 14 Şubat 2008 tarihinde yayınladığı kararla, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'ta yapılacak olan yarışmaya Boaz Mauda'yı göndereceklerini bildirmiştir. 25 ve 26 Şubat'ta gerçekleştirilen iki ulusal finalde Bo'az, aşağıdaki şarkıları seslendirmiştir.

Dana International ve Shai Kerem tarafından bestelenen "Ke'ilu Kan" (Sanki Burada)
Itay Pearl tarafından bestelenen "Masa Hayai" (Hayatımın Yolculuğu)
Ovadia Hamama tarafından bestelenen "Hine HaOr" (Işık Burada)
Henree tarafından bestelenen "Bli Ahava" (Aşk Olmadan)
Doron Gal tarafından bestelenen "Parparim" (Kelebekler)
Bu şarkılardan "Parparim" çoğunluk tarafından favori olarak gösterilip, yarışmaya girdiği takdirde birinci olmasına kesin gözüyle bakılsa da; İsrail jürisi sonradan adı The Fire in Your Eyes (Gözlerindeki Ateş) olarak değiştirilen "Ke'ilu Kan" isimli şarkıyı gönderme kararı almıştır.

İsveç, 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak kişi Melodifestivalen 2008'de belirlenmiştir. Tam 3489 şarkı katılmak istedi ve SVT 28 şarkıyı yarışma için seçti. Melodifestivalen o yıl 9 Şubat başladı ve 15 Mart'ta sona erdi. O yıl Eurovisiona'a katılacak şarkıyı belirleyen en son ulusal seçim oldu. Her yarı finali ilk dört şarkı geçmiş, finalde iki şarkı ve ikinci şans turunda iki şarkı yarışmıştır.
Yarışmayı kazanan Fredrik Kempe ve Bobby Ljunggren tarafından yazılan "Hero" şarkısı ile Charlotte Perrelli oldu. Sanna Nielsen 11 jüriden oy almasına rağmen yeterli puan alamadığı için ikinci oldu.
Charlotte Perrelli 22 Mayıs'ta ikinci yarı finalde yarıştı. Ancak beklenildiği gibi ilk ona giremedi. O seneki yeni kural sayesinde jüri tarafından, onuncu olan Makedonya yerine o seçildi. Normalde 7 puanla Makedonya'nın, 2 puanla da Bulgaristan'ın arkasından 12. olmuştu. Finalde 15. sırada yarıştı. Final öncesinde favorilerden biri olmasına rağmen 47 puanla 18. oldu.
Yarışmayı SVT'de yarı finalde Kristian Luuk ve Josef Sterzenbach, finalde ise Carl Bildt anlattı. Oyları da Björn Gustafsson okudu.

Melodifestivalen 2008 İsveç'in 48. Eurovision ulusal şarkı yarışması.

Melodifestivalen 2008 sekizer katılımcının bulunduğu dört yarı finale bölünmüştür. Yarı finaller 9 Şubat-1 Mart 2008 tarihleri arasında yayınlanmıştır. Yarı finallerdeki ilk iki şarkı finale giderken üçüncü ve dördüncü şarkılar Anda Chansen'a (İkinci Şans Turu) kalmıştır. 8 Mart 2008'de Andra Chansen'da sekiz şarkı yarışmıştır ve ilk iki şarkı finale kalmıştır.

Şarkılar 25 Eylül 2007'ye kadar sunulmuştur ve tam 3,434 şarkı katılmıştır. Bu da yeni bir rekor olmuştur. 28 yarı finalist 10 Aralık ve 11 Aralık 2007 tarihlerinde ilan edilmiştir. Wildcard sahipleri Ocak 2008'de belirlenmiştir.

Melodifestivalen 2008 finali 15 Mart 2008'de Stockholm'de Globe Arena'de gerçekleştirildi. Yarı finallerden sekiz şarkı ve Andra Chansen'dan iki şarkı finale yükseldi. İsveç'in 11 şehrinden jürilerle ve televoting oylama sitemiyle 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'na İsveç adına katılacak şarkı belirlendi.
Malodifestivalen 2008 kazananı "Hero" şarkısıyla Charlotte Perrelli oldu. Jürilerden toplam 114 puan ve halk oylamasıyla 110 puan aldı. Halk oylamasında birinci olan "Empty Room" şarkısıyla Sanna Nielsen'e jüriden yetersiz oy aldı ve ikinci oldu.

İsveç yarı finalde beklenen sonucu göstermedi ve jüri tarafından finale yükseldi. Finalde 15. sırada yarıştı ve yarışmanın sonunda 47 puanla 18. oldu.

2008 Eurovision Şarkı Yarışması
Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç

(İsveççe) resmi site 13 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İsveççe) Poplight.se: Melodifestivalen 2008 (Melodifestivalen Tour 2008 resmi sitesi)
Ön elemeler resmi sitesi 12 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SVT İngilizce 6 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Almanya, İsveç'in Malmö kentinde yapılacak 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Isaak'ın seslendirdiği "Always On the Run" adlı şarkısıyla katılmıştır. Alman yayıncı ARD ve bölgesel yayıncı Norddeutscher Rundfunk (NDR) tarafından yapılan Eurovision Song Contest - Das deutsche Finale 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Almanya Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Ülke en iyi sonucunu 1982 yılında "Ein bißchen Frieden" adlı şarkısıyla Nicole ve 2010 yılında "Satellite" adlı şarkısıyla Lena ile birinci olarak almıştır. Almanya Büyük 5'li üyesi olduğundan Yarı final sistemi yerine direkt olarak finalde yarışmaktadır. 2023 yılında Almanya Lord of the Lost'in seslendirdiği "Blood & Glitter" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 26. olmuştur.
Alman yayıncı ARD ve bölgesel yayıncı Norddeutscher Rundfunk (NDR) Almanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Alman yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği Eurovision Song Contest - Das deutsche Finale 2024 yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

7 Eylül 2023'te ARD, Eurovision Şarkı Yarışması - Das deutsche Finale 2024 ("Eurovision Şarkı Yarışması - Almanya Finali 2024") başlıklı ulusal bir final düzenleme niyetini duyurdu. 16 Şubat 2024'te Berlin'de gerçekleştirilecek ve sunuculuğunu Barbara Schöneberger'in üstleneceği gösteri, Das Erste'de, yayıncının yayın platformu ARD Mediathek'te ve resmi Eurovision web sitesi Eurovision.de'de canlı olarak yayınlanacak. 
Kazanan, jüri oyları ve televizyon oylamasıyla seçilecek.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 7 Eylül ile 5 Ekim 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Yarışma dil ve milliyet sınırlaması olmaksızın tüm sanatçı ve şarkılara açık olmuştur. Başvuru döneminin sonunda 693 sanatçı, – 495 solist, 71 ikili ve 127 grup ile birlikte – toplam 572 şarkıyla başvurmuştu. 25 Kasım 2023 itibarıyla bu sayı 32'ye indirildi ve jüri üyeleri, Eurovision ülkelerinin önceki jüri üyelerinden oluşan ve isimleri daha sonra açıklanacak olan – 20 üyeli uluslararası jüri tarafından değerlendirilerek  –  yıl sonuna kadar en fazla on finalist'e kadar indirildi. Nihayetinde sekiz katılımcı, 19 Ocak 2024'te duyuruldu ve yayınlandı. ve 5 ile 15 Şubat 2024 tarihleri arasında Alina Stiegler sunuculuğunda ESC vor acht programında tanıtılacak. Bu sürecin yanı sıra NDR, alınan başvurular arasından on beş yarışmacının seçildiği Ich will zum ESC! ("ESC'ye gitmek istiyorum!") başlıklı ek bir finalist belirlemek için ayrı bir yarışma başlattı.
Seçilen finalistler arasında 2004 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Almanya'yı temsil eden Max Mutzke bulunmaktadır.

Eurovision Şarkı Yarışması – Das deutsche Finale 2024 finali 16 Şubat 2024'te gerçekleşti ve dokuz yarışmacı yarıştı. Kazanan, uluslararası jüri ve televizyon oylamasının 50/50 oy kombinasyonuyla seçildi. Eurovision Şarkı Yarışması finalinde kullanılana benzer bir model izlendi: iki oylamanın her biri, katılımlara 1-6, 8, 10 ve 12 puanların verildiği bir sıralama belirledi. Gösteride Conchita Wurst, Rea Garvey, Mary Roos (1972 ve 1984 Eurovision Almanya temsilcisi), Riccardo Simonetti, Florian Silbereisen, Alli Neumann ve önceki yılın Almanya temsilcisi Lord of the Lost konuk olarak katılmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmasına rağmen Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Yarı final kura çekiminde Almanya'nın birinci yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir.

Isaak, teknik provalarda 2 Mayıs-4 Mayıs tarihlerinde, ardından 10-11 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Almanya'nın Ukrayna'dan sonra ve Lüksemburg'dan önce 3. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda Almanya halk oylamasından 18 puan ve jüri oylamasından 99 puan alarak yarışmayı on ikinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Alman jürisinden oluşmaktadır:

Mirko Bogojević (Das Bo)
Nicola Keute
Mona Meiller
Florian Schrödter
Ireen Sheer

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Almanya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Arnavutluk, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na katılmıştır. Arnavut yayıncı Radio Televizioni Shqiptar (RTSH) tarafından yapılan Festivali i Këngës 62 yarışmasında yapılan oylama sonucunda "Zemrën n'dorë" adlı şarkısıyla Besa Kokëdhima Arnavut temsilci olmuştur.

2024 yarışması'ndan önce, Arnavutluk Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi kez katılmış, ilk katılımını 2004 yılında gerçekleştirmiştir. Arnavutluk günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2012 yılında Rona Nishliu'nun seslendirdiği "Suus" adlı şarkısıyla beşinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2007 yılının yarı finalinde 17. olarak almıştır. Arnavutluk Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 8 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Arnavutluk Albina ve Familja Kelmendi'nin seslendirdiği "Duje" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 9. olarak finale çıkmış, finalde 23. olmuştur.
Arnavut yayıncı Radio Televizioni Shqiptar (RTSH) Arnavutluk'un temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2004 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Arnavut yayıncı 1961 yılından beri düzenlediği Festivali i Këngës 62 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Festivali i Këngës 62, Bu yıl 62.'si gerçekleşmesi planlanan ve Arnavutluk'un 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTSH yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Final 22 Aralık 2023'te yapılmıştır.
Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuru süresinin sonunda 80'den fazla başvuru alındı. Başlangıçta 14 tanınmış sanatçı ve 13 yeni sanatçıyı seçme planına rağmen, 17 Ekim'de yayınlanan seçilmiş yarışmacılar listesinde toplam 31 sanatçı yer aldı.

Festivali i Këngës'in büyük finali 22 Aralık 2023'te yapıldı. "Zemrën n'dorë" şarkısıyla Besa Kokëdhima halk oylamasının galibi ilan edilmesinden dolayı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Arnavutluk'un temsilcisi seçildi.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2023 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Arnavutluk, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Arnavutluk'un Malta'dan sonra ve Yunanistan'dan önce 2. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Besa, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Arnavutluk'un ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Arnavutluk'nın 14 puanla on beşinci olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Arnavut jürisinden oluşmaktadır:

Julian Bulku
Rael Hoxha
Zana Prela
Erina Seitllari
Olimpia Smajlaj

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Arnavutluk
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Avustralya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Electric Fields'in seslendirdiği "One Milkali (One Blood)" adlı şarkısıyla katılmıştır. Avustralyalı yayıncı Special Broadcasting Service (SBS) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini ve şarkısını seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Avustralya Eurovision Şarkı Yarışması'na on kez katılmış, ilk katılımını 2015 yılında gerçekleştirmiştir. Avustralya yarışmayı günümüze dek hiç kazanamamıştır. En iyi derecelerini 2016 yılında "Sound of Silence" adlı şarkısıyla Dami Im ile finalde 2. olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana Avustralya bir kez finale çıkamamıştır. Ülkenin en kötü derecesi ise 2021 yılının yarı finalinde aldığı 14.lüktür. 2023 yılında Avustralya Voyager'in seslendirdiği "Promise" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 1. olarak finale yükselmiş, finalde 9. olmuştur.
Avustralyalı yayıncı Special Broadcasting Service (SBS) Avustralya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2015 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. 

15 Şubat 2024 tarihinde SBS yayıncısı temsilcisini ve şarkısını Görevlendirme yöntemi ile seçtiğini duyurmuş ve açıklamanın 6 Mart 2024 tarihinde (Diğer katılımcı ülkelerde 5 Mart) yapılacağını belirtmiştir. 5 Mart 2024 tarihinde SBS yayıncısı daha önce Eurovision – Australia Decides yarışmasının katılımcısı Electric Fields'i "One Milkali (One Blood)" adlı şarkısıyla ülkelerini 2024 yarışması'nda temsil etmek üzere seçtiğini duyurmuştur. "One Milkali (One Blood)" şarkısı Güney Avustralya'da konuşulan dillerden olan Yankunytjatjara lehçesi ile bazı sözlere yer verilmiş ilk şarkı olmuştur.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Avustralya, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Avustralya'nın Azerbaycan'dan sonra ve Portekiz'den önce 13. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Electric Field, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Avustralya'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Avustralya'nın 41 puanla on birinci olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Avustralyalı jürisinden oluşmaktadır:

Jane Albert
Alfie Arcuri
Meagan Loader
Mia Rodriguez
Mason Watts

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Avustralya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Avusturya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na katılmıştır. Avusturyalı yayıncı Österreichischer Rundfunk (ORF) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Avusturya Eurovision Şarkı Yarışması'na elli beş kez katılmış, ilk katılımını 1957 yılında gerçekleştirmiştir. Avusturya günümüze dek iki kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1966 yılında Udo Jürgens'nın seslendirdiği "Merci, Chérie" adlı şarkısıyla ve 2014 yılında Conchita Wurst'un seslendirdiği "Rise Like a Phoenix" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2012 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Avusturya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Avusturya Teya & Salena'nın seslendirdiği "Who the Hell is Edgar?" adlı şarkı ile yarı finalde 2 olarak finale çıkmış, finalde 15. olmuştur.
Avusturyalı yayıncı Österreichischer Rundfunk (ORF) Avusturya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1957 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Avusturyalı yayıncı 2017 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Avusturya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ORF yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
16 Ocak 2024 tarihinde Hitradio Ö3 radyosunda yayınlanan Ö3-Wecker şovunda Avusturya'yı 2018'den bu yana çeşitli ülkelerde stand-in şarkıcı, dansçı, yaratıcı yönetmen ve koreograf görevlerinde bulunan Kaleen'in temsil edeceği açıklanmıştır. Jimmy Thörnfeldt ve diğer iki İsveç şarkı yazarları tarafından yazılan "We Will Rave" şarkısı Mart 2024'te yayınlanacağı duyurulmuştur. 1 Mart 2024 tarihinde ORF yayıncısının düzenlediği basın toplantısında Kaleen'in seslendireceği "We Will Rave" şarkısı yayınlanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2023 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Avusturya, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Avusturya'nın Çekya'dan sonra ve Danimarka'dan önce 6. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Kaleen, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Avusturya'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Avusturya'nın 46 puanla dokuzuncu olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Avusturya'nın Fransa'dan sonra 26. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Avusturya halk oylamasından 5 puan ve jüri oylamasından 19 puan toplamda 24 puan alarak yarışmayı yirmi dördüncü olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Avusturyalı jürisinden oluşmaktadır:

Pia Maria Ausserlechner
Philipp Emberger
Anna-Sophie Heibl
Simone Lewarth
Annemarie Reisinger-Treiber

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Avusturya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Azerbaycan, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Fahree feat. Ilkin Dovlatov'un seslendirdiği "Özünlə apar" adlı şarkısıyla katılmıştır. Azeri yayıncı İctimai TV tarafından yapılan Görevlendirme yöntem ile temsilcisini ve şarkısını seçmiştir.

Azerbaycan ilk katılımı 2008'de olmak üzere bugüne dek yarışmaya hiç ara vermeden 16 kez katıldı. Azerbaycan'ın günümüze dek en iyi derecesi, 2011 yılında Ell & Nikki'nin seslendirdiği "Running Scared" adlı şarkıyla birinciliktir. En kötü dereceleri ise 2018 ve 2023 yıllarında yarı finalde elenmesidir. Azerbaycan yarışmaya dahil olduğu 2008 yılından bu yana 2 kez finale çıkamadı. Önceki yıldaAzerbaycan TuralTuranX'in seslendirdiği "Tell Me More" adlı şarkı ile yarı finalde 14. oldu ve finale yükselemedi.
Azeri yayıncı İctimai TV Azerbaycan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2008 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Azerbaycanlı yayıncı 2015 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Azerbaycan'ın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için İTV yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
Katılımcılar katılımlarını 14 Temmuz ile 30 Eylül 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Şarkısı olmayan sanatçılar bireysel olarak başvuru yapamadı. Şarkılar herhangi bir dilde gönderilebilir ve yazarlarının Azerbaycan vatandaşı olması zorunlu değildir. İTV'ye 88'i Azerbaycanlı sanatçılardan olmak üzere toplam 214 şarkı başvurusu geldi.
20 Ekim 2023 itibarıyla, İTV'nin seçmelere katılan on beş sanatçının (biri katılamayan) adını açıkladığı 29 Ekim 2023'te Bakü'de düzenlenen bir seçme turuna katılmak üzere on altı katılımcı seçildi; katılımcıların arasında daha önce 2018 yarışmasında Azerbaycan'ı temsil eden Aisel de vardı. Gösteriler, 2009 Azerbaycan temsilcisi Aysel Teymurzade ve Eurovision 2011 kazananları Ell ve Nikki'nin de yer aldığı bir panel tarafından değerlendirildi. 6 Kasım 2023'te, aşağıda kalın harflerle gösterilen seçmeleri altı sanatçının geçtiği açıklandı. Azerbaycan temsilcisi, Eurovision hayranları, gazeteciler ve müzik profesyonellerinden oluşan odak grup ile yapılan istişare sonrasında seçilecek.

7 Mart 2024 tarihinde Fahree'nin temsilci olarak seçildiği açıklanmış, şarkısı "Özünlə apar" 15 Mart 2024 tarihinde yayınlanmıştır. Yayınlanmadan önce Ilkin Dovlatov'un da eşlik edeceği açıklanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2023 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Azerbaycan, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Azerbaycan'ın Moldova'dan sonra ve Avustralya'dan önce 12. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Fahree & Ilkin Dovlatov, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Azerbaycan'ın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Azerbaycan'ın 11 puanla on dördüncü olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Azeri jürisinden oluşmaktadır:

Konul Arif Shukurova
Vagif Garayzadeh
Emil Guliyev
Aynishan Guliyeva
Nigar Jamal

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Azerbaycan
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Belçika, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Mustii'nin seslendirdiği "Before the Party's Over" adlı şarkısıyla katılmıştır. Belçikalı yayıncı Radio-télévision belge de la Communauté française (RTBF) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Belçika Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış altı kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Belçika günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1986 yılında Sandra Kim'in seslendirdiği "J'aime la vie" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1961, 1962, 1965, 1973, 1979, 1985, 1993 ve 2000 yılında sonuncu olarak almıştır. Belçika Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 10 kez finale çıkamamıştır. 2022 yılında Belçika Gustaph'ın seslendirdiği "Because of You" adlı şarkı ile yarı finalde 8. olarak finale çıkmış, finalde 7. olmuştur.
Belçikalı yayıncı Radio-télévision belge de la Communauté française (RTBF) Hollanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Belçikalı yayıncı Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Belçika'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTBF yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
30 Ağustos 2023 tarihinde RTBF yayıncısı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Belçika'yı Mustii'nin temsil edeceğini açıklamıştır. Şarkı Şubat 2024'te yayınlanacaktır. 20 Şubat 2024 tarihinde VivaCité radyosunda yayınlanan Le 8/9 programında Mustii'nin seslendirdiği "Before the Party's Over" şarkısı yayınlanmış ve tanıtılmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2023 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Belçika, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Belçika'nın Gürcistan'dan sonra ve Estonya'dan önce 12. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Mustii, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Belçika'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Belçika'nın 18 puanla on üçüncü olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Belçikalı jürisinden oluşmaktadır:

Olivier Biron
Antoine Decocq
Fanny Gillard
Alice Van Eesbeeck
Aurel Zola Kiese

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Belçika
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

RTBF Eurovision sitesi

Birleşik Krallık, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Olly Alexander'ın seslendirdiği "Dizzy" adlı şarkısıyla katılmıştır. İngiliz yayın kuruluşu British Broadcasting Corporation (BBC) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Birleşik Krallık Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış yedi kez katılmış, ilk katılımını 1957 yılında gerçekleştirmiştir. Birleşik Krallık günümüze dek bir kez kazanmıştır. Bunlar: Birleşik Krallık günümüze dek beş kez kazanmıştır: 1967 yılında "Puppet on a String" adlı şarkısıyla Sandie Shaw, 1969 yılında "Boom Bang-a-Bang" adlı şarkısıyla Lulu, 1976 yılında "Save Your Kisses for Me" adlı şarkısıyla Brotherhood of Man, 1981 yılında "Making Your Mind Up" adlı şarkısıyla Bucks Fizz ve 1997 yılında "Love Shine a Light" adlı şarkısıyla Katrina and the Waves. Birleşik Krallık, On altı kez ikinci olarak Eurovision Şarkı Yarışması'nda en fazla ikinci olan ülke olma unvanını taşır. Ülke en kötü derecesini 2003, 2008 ve 2010 yıllarında sonuncu olarak almıştır. 2023 yılında Birleşik Krallık Mae Muller'in seslendirdiği "I Wrote a Song" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 25. olmuştur.
İngiliz yayıncı British Broadcasting Corporation (BBC) Birleşik Krallık'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. 2024 yılı için BBC yayıncısı Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Birleşik Krallık'ın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için BBC yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
16 Aralık 2023 tarihinde BBC yayıncısı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Birleşik Krallık'ı Olly Alexander'ın temsil edeceğini açıklamıştır. Aynı gün şarkının yazarları Olly Alexander ile birlikte Danny L Harle'nin yazacağı açıklanmıştır. Yarışmada seslendirdiği "Dizzy" şarkısı 1 Mart 2024 tarihinde yayınlanmıştr. O akşamın ilerleyen saatlerinde Alexander, BBC One'da Graham Meets Olly başlıklı özel bir yayına çıktı ve burada Graham Norton ile röportaj yaptı, ardından şarkının müzik videosu ilk tam televizyon yayını yapıldı.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmasına rağmen Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Yarı final kura çekiminde Birleşik Krallık'ın birinci yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir.

Olly Alexander, teknik provalarda 2 Mayıs-4 Mayıs tarihlerinde, ardından 10-11 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Birleşik Krallık'ın Yunanistan'dan sonra ve Norveç'dan önce 13. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda Birleşik Krallık halk oylamasından 0 puan ve jüri oylamasından 46 puan alarak yarışmayı on sekizinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler İngiliz jürisinden oluşmaktadır:

Maia Beth
Chandrika Darbari (Rika)
Adam Murray
Louise Redknapp
Kojo Samuel

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Birleşik Krallık
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

BBC'nin resmi Eurovision websitesi

Danimarka, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Saba'nın seslendirdiği "Sand" adlı şarkısıyla katılmıştır. Danimarkalı yayıncı Danmarks Radio (DR) tarafından yapılan Dansk Melodi Grand Prix 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Danimarka Eurovision Şarkı Yarışması'na elli iki kez katılmış, ilk katılımını 1958 yılında gerçekleştirmiştir. Danimarka günümüze dek üç kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1963 yılında Grethe ve Jørgen Ingmann'ın seslendirdiği "Dansevise" adlı şarkısıyla, 2000 yılında Olsen Brothers'ın seslendirdiği "Fly on the Wings of Love" adlı şarkısıyla ve 2013 yılında Emmelie de Forest'in seslendirdiği "Only Teardrops" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2002 yılında sonuncu olarak almıştır. Danimarka Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 6 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Danimarka Reiley'nin seslendirdiği "Breaking My Heart" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 14. olarak finale çıkamamıştır.
Danimarkalı yayıncı Danmarks Radio (DR) Danimarka'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1958 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Danimarkalı yayıncı 1958 yılından beri düzenlediği Dansk Melodi Grand Prix 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Dansk Melodi Grand Prix 2024, Bu yıl 52.'si gerçekleşen ve Danimarka'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için DR yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 17 Şubat 2024 tarihinde Kopenhag'da bulunan DR Koncerthuset'te yapılmıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 30 Ağustos ile 21 Ekim 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Şarkılar herhangi bir dilde sunulabilir ve çalınabilir; ancak yarışmaya hak kazanabilmek için en az bir bestecinin, söz yazarının veya katılımcının Danimarka vatandaşı olması veya Danimarka ile bağlantısının olması (ülkede daimi ikamet veya Danimarka vatandaşı bir kişiyle evlilik gibi) gerekiyordu. Başvuruların bitiminde 500'den fazla katılımcı başvurmuştur. DR ayrıca Danimarka müzik sahnesinden sanatçıların doğrudan davetiyle yarışmacıları seçmiştir. Seçim süreci 27 Ekim 2023'te tamamlandı; seçilen katılımcılar 25 Ocak 2024 tarihinde ve finalden bir hafta önce, 10 Şubat 2024'te canlı performans sergileyecekler.

Final 17 Şubat 2024'te gerçekleşti.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Danimarka, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Danimarka'nın Avusturya'dan sonra ve Ermenistan'dan önce 7. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Saba, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Danimarka'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Danimarka'nın 36 puanla on ikinci olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Danimarkalı jürisinden oluşmaktadır:

Jesper Groth
Ihan Haydar
Vicky Leander
Las Thomsen
Søren Torpegaard Lund

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Danimarka
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Dansk Melodi Grand Prix 2024 sitesi

Ermenistan, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Ladaniva ikilisinin seslendirdiği "Jako" adlı şarkısıyla katılmıştır. Ermeni yayıncı Ermenistan Kamu Televizyonu (AMPTV) tarafından yapılan Görevlendirme yöntem ile temsilcisini ve şarkısını seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Ermenistan Eurovision Şarkı Yarışması'na on yedi kez katılmış, ilk katılımını 2006 yılında gerçekleştirmiştir. Ermenistan günümüze dek hiç kazanamamıştır. En iyi sonucunu 2008 yılında "Qele Qele" adlı şarkısıyla Siruşo ve 2014 yılında "Not Alone" adlı şarkısıyla Aram MP3 ile dördüncü olarak almıştır. Ermenistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 3 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Ermenistan Brunette'nin seslendirdiği "Future Lover" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 6. olarak finale çıkmış, finalde 14. olmuştur.
Ermeni yayıncı Ermenistan Kamu Televizyonu (AMPTV) Ermenistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2006 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Ermeni yayıncı 2019 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

9 Mart 2024 tarihinde AMPTV yayıncısı 2024 yarışması'nda ülkelerini	Ladaniva ikilisinin temsil edeceğini açıklamış, Daha sonra 13 Mart 2024 tarihinde yarışmada seslendireceği "Jako" şarkısı yayınlanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2023 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Ermenistan, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Ermenistan'ın Danimarka'dan sonra ve Letonya'dan önce 8. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Ladaniva, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Ermenistan'ın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Ermenistan'ın 137 puanla üçüncü olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Ermenistan'ın Portekiz'den sonra ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nden önce 19. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda Ermenistan halk oylamasından 82 puan ve jüri oylamasından 101 puan alarak yarışmayı beşinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Ermeni jürisinden oluşmaktadır:

Lilit Arakelyan
Naira Gyurjinyan
Aramayis Hayrapetyan
Robert Koloyan
Nare Manukyan

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ermenistan
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Estonya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na 5miinust ve Puuluup'un seslendirdiği "(Nendest) narkootikumidest ei tea me (küll) midagi" adlı şarkısıyla katılmıştır. Eston yayıncı Eesti rahvusringhääling (ERR) tarafından yapılan Eesti Laul 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Estonya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi dokuz kez katılmış, ilk katılımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir. Estonya günümüze dek bir kez kazanmıştır. Tek zaferini 2001 yılında "Everybody" adlı şarkısıyla Tanel Padar, Dave Benton ve 2XL ile almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana Estonya sekiz kez finale çıkmayı başarmıştır. Ülkenin en kötü derecesi ise 2016 yılının yarı finallerinde aldığı sonunculuktur. 2023 yılında Estonya Alika'nın seslendirdiği "Bridges" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 10. olarak finale çıkmış, finalde 8. olmuştur.
Eston yayıncı Eesti rahvusringhääling (ERR) Estonya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1994 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Eston yayıncı 1994 yılından beri düzenlediği Eesti Laul 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Eesti Laul 2024, Estonya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil edecek katılımcıyı seçen Estonya ulusal seçimi Eesti Laul'un on altıncısı olmuştur. Yarışma 20 Ocak - 17 Şubat 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve sunuculuğunu Tõnis Niinemets ve Grete Kuld üstlenmiştir. Önceki sayılarda olduğu gibi, Aleksandr Hobotov ve Julia Kalenda Eesti Laul'un canlı şovlarını ETV+ kanalında Rusça dilinde sunacak.

Temmuz 2023'te ERR, Tomi Rahula'nın beş yarışmadan sonra baş yapımcılık görevinden ayrılmasının yanı sıra yarışmanın formatında da seçimin yapım ekibinde değişiklik uygulama niyetini duyurdu. Daha sonra Karmel Killandi'nin baş yapımcılık görevine getirildiği açıklandı.
15 Eylül 2023'te ERR, yeni formatın ayrıntılarını açıkladı. 20 Ocak 2024 tarihinde yapılacak olan bir yarı final ve 17 Şubat 2024'teki finali içerecektir. Yarı finalde 15 katılımcı yarışacak ve ilk beşe girenler, on katılımcının yarıştığı final için beş direkt finalist birleşerek finale çıkmaya hak kazanacak. Yarı finalin sonuçları, 35 (veya daha fazla) üyeli jürinin oyları ve ilk eleme yapanlar için halka açık televizyon oylaması ile geri kalan elemeler için ikinci tur halka açık televizyon oylamasının birleşimiyle belirlenecektir. Finalde kazanan şarkı da iki turlu oylamayla seçilmiş: 7 (veya daha fazla) üyeli uluslararası uzman jüri ve halk oylamasıyla seçilen en iyi şarkılar, kazananı belirlemek için ikinci tur televizyon oylamasından geçecek.

İlgilenen katılımcılar için 15 Eylül'den 23 Ekim 2023'e kadar başvuru penceresi açıktı ve her başvuru sahibi en fazla beş şarkı sunabildi. Başvuruya katılacak sanatçıların ve/veya söz yazarlarının en az %50'sinin Estonya vatandaşı veya sakini olması gerekiyordu; Estonca dilindeki şarkılara diğer dillerdeki şarkılara kıyasla daha düşük bir ücret uygulanıyordu; Son başvuru tarihinden önceki son iki gün içinde yapılan başvurular için her iki ücret de iki katına çıkarıldı. Başvuru döneminin sonunda 88'i Estonca, 126'sı İngilizce ve biri İtalyanca olmak üzere 215 başvuru alındı.
15 yarı finalist ve 5 finalist katılım (artı iki yedek), hem profesyonel hem de uzman olmayan müzik dinleyicilerinden oluşan ve seçim gerçekleşene kadar başvuranların kimliği hakkında bilgilendirilmeyen 41 üyeli jüri paneli tarafından seçildi. Jüri üyeleri de sürecin ardından açıklandı. Seçim sürecinde görev alan jüriler Airi Liiva, Alice Aleksandrini, Andres Aljaste, Andres Oja, Andres Panksepp, Anett Kulbin, Anna-Aurelia Kangur, Bert Brikenfeldt, Danel Pandre, Elina Nechayeva, Evert Poom, Gerd Eston Sepp, Hanna-Liina Võsa, Heini Vaikmaa, Ivi Rausi, Juhan Paadam, Jüri Nael, Koit Raudsepp, Lauri Liiv, Magnus Müürsepp, Maian Kärmas, Margot Suur, Maria Listra, Martin Korjus, Martin Trudnikov, Ott Lepland, Owe Petersell, Pille Minev, Priit Pajusaar, Raivo Oja, Rauno Märks, Rein Fuks, Riivo Kallasmaa, Robert Kõrvits, Sten Heinoja, Sten Teppan, Tarmo Krimm, Ülar-Johannes Palm, Vaiko Eplik, Veronika Portsmuth ve Yasmyn olmuştur. Seçilen katılımcılar ve şarkıları, 6 ve 7 Kasım 2023 tarihlerinde ETV eğlence programı Ringvaade günlük yayınlarında duyuruldu. 8 Aralık 2023'te vizyona girmesi planlanmasına rağmen bir kısmı önceki gün sızdırılmıştı.
Seçilen yarışmacılar arasında 2005 yılında Suntribe müzik grubunun üyesi olarak ve 2017 yılında Koit Toome ile birlikte Estonya'yı temsil eden Laura bulunmaktadır.

Yarı final 20 Ocak 2024'te Tartu, Tartu Üniversitesi Spor Salonu'nda gerçekleşmiştir. 2024 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçilen şehir, gösteri sırasında yayınlanan tanıtım bölümlerinde yer alacak.

Final 17 Şubat 2024'te Tallinn'deki Tondiraba Buz Salonu'nda yapıldı. Gösteride Alika (2023 Estonya Eurovision temsilcisi), Bedwetters, HND, Gameboy Tetris, Eleryn Tiit, Muteko Taiko, Dance Republic Estonca: Tantsukool ve Arop konuk sanatçı olarak yer almıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Estonya, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Estonya'nın Belçika'dan sonra ve İsrail'den önce 13. sırada sahne almasına karar vermiştir.

5miinust & Puuluup, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Estonya'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Estonya'nın 79 puanla altıncı olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Estonya'nın İspanya'dan sonra ve İrlanda'dan önce 9. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Estonya halk oylamasından 33 puan ve jüri oylamasından 4 puan toplamda 37 puan alarak yarışmayı yirminci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Eston jürisinden oluşmaktadır:

Alice Aleksandridi
Olavi Pihlamägi
Rolf Roosalu
Sten Teppan
Kaire Vilgats

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Estonya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Eesti Laul 2024 sitesi

Finlandiya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Windows95man'in seslendirdiği "No Rules!" adlı şarkısıyla katılmıştır. Fin yayıncı Yleisradio (Yle) tarafından yapılan Uuden Musiikin Kilpailu 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Finlandiya Eurovision Şarkı Yarışması'na elli yedi kez katılmış, ilk katılımını 1961 yılında gerçekleştirmiştir. Finlandiya günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2006 yılında Lordi'nin seslendirdiği "Hard Rock Hallelujah" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2015 ve 2019 yılının yarı finallerde sonuncu olarak almıştır. Finlandiya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 8 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Finlandiya Käärijä'nın seslendirdiği "Cha Cha Cha" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 1. olarak finale çıkmış, finalde 2. olmuştur.
Fin yayıncı Yleisradio (Yle) Finlandiya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1961 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Fin yayıncı 2012 yılından beri düzenlediği Uuden Musiikin Kilpailu 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Uuden Musiikin Kilpailu 2024, Finlandiya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcısını seçen müzik yarışması Uuden Musiikin Kilpailu'nun (UMK) on üçüncüsü olacak. Yarışma, 10 Şubat 2024'te önceki yarışmalarda kullanılan mekanlardan daha büyük bir arena olan Tampere'deki Nokia Arena'da yapılacak bir finalden oluşacak,  ve sunuculuğunu Pilvi Hämäläinen, Benjamin ve Viivi Pumpanen üstlenmiştir.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 21-24 Ağustos 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Toplam 419 başvuru alındı. Tapio Hakanen başkanlığındaki uzmanlardan oluşan jüri panel tarafından yedi katılımcının seçilmiş; katılımcıların tam sürümlerini göndermeleri için 20 Ekim 2023 tarihine kadar süreleri verilmiştir. Katılımcılar 10 Ocak 2024'te duyuruldu ve 11 ile 19 Ocak 2024 tarihleri arasında hafta içi her günde yayınlandı.

Final 10 Şubat 2024'te gerçekleşti ve yedi katılımcı yarıştı. Kazanan, halk oyları (%75) ve Ermenistan, Lüksemburg, Slovenya, İspanya, İsveç, Ukrayna ve Birleşik Krallık'tan (%25) yedi uluslararası jüri grubunun birleşimiyle seçildi. İzleyicilerin toplam 882 puanı varken, jürilerin toplam 294 puanı var. Her jüri grubu puanlarını şu şekilde dağıttı: 2, 4, 6, 8, 10 ve 12 puan. İzleyici oyu, her şarkının şu oylama yöntemleriyle elde ettiği oyların yüzdesine dayanıyordu: telefon, SMS ve uygulama oylaması. Örneğin, bir şarkı izleyicinin oylarının %10'unu alırsa, bu katılıma en yakın tam sayıya yuvarlanmış olan 882 puanın %10'u verilir: 88 puan. Gösteri sırasında toplam 224.477 oy kullanıldı; Oylama penceresi sırasında Yle uygulamasının çökmesi nedeniyle uygulama oylamasına ilişkin ayrıntılı rakamlar yayınlanmadı.
Katılımcıların yanı sıra, yarışmanın açılışını Kuumaa "Ylivoimainen" şarkısı ile, ardından sunucu Benjamin "Hoida mut" şarkısı ile yapmış ara gösterilerinde sunucu Pilvi Hämäläinen'in "scrapped eighth entry" gerçekleştirmesini içerirken, Katri Helena 1979 Eurovision'da Finlandiya'yı temsil ettiği şarkısı "Katson sineen taivaan" ve Käärijä "Ruoska" performansını (Erika Vikman ile) ve 2023 Eurovision'da Finlandiya'yı temsil ettiği şarkısı "Cha Cha Cha" performansı sergilemiştir.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Finlandiya, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Finlandiya'nın Slovenya'dan sonra ve Moldova'dan önce 10. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Windows95man, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Finlandiya'ın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Finlandiya'nın 59 puanla yedinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Finlandiya'nın Sırbistan'dan sonra ve Portekiz'dan önce 17. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Finlandiya halk oylamasından 31 puan ve jüri oylamasından 7 puan alarak toplamda 38 puanla yarışmayı on dokuzuncu olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Fin jüriden oluşmaktadır:

Sanni Kurkisuo
Mikko Niemelä
Kaisa Rönkkö
Pekka Ruuska
Marcus Sjöström

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Finlandiya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Uuden Musiikin Kilpailu 2024 sitesi 1 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransa, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Slimane'ın seslendirdiği "Mon amour" adlı şarkısıyla katılmıştır. Fransız yayıncı France 2 tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Fransa Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış yedi kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Fransa ilk birinciliğini 1958 yılında André Claveau tarafından seslendirilen Dors, mon amour şarkısı ile almıştır. 1960'larda, 1960 yılında Jacqueline Boyer tarafından seslendirilen "Tom Pillibi" şarkısı, 1962 yılında Isabelle Aubret tarafından seslendirilen "Un premier amour" şarkısı ve 1969 yılında Frida Boccara tarafından seslendirilen "Un jour, un enfant" şarkısıyla birincilik elde etmiş, o yıl Hollanda, İspanya ve Birleşik Krallık ile beraber yarışmayı kazanmıştır. Fransa beşinci zaferini Marie Myriam tarafından seslendirilen "L'oiseau et l'enfant" şarkısı ile almıştır. Fransa 2000 yılından bu yana dört kez ilk 10'da yer almayı başarabilmiştir. En kötü derecesini ise 2014 yılında sonuncu olarak almıştır. Fransa Büyük 5'li üyesi olduğundan Yarı final sistemi yerine direkt olarak finalde yarışmaktadır. 2023 yılında Fransa La Zarra'nın seslendirdiği "Évidemment" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 16. olmuştur.
Fransız yayıncı France 2 Fransa'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. 2024 yılı için France 2 yayıncısı Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Fransa'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için FTV yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
8 Kasım 2023 tarihinde FTV yayıncısı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Fransa'yı Slimane'nin temsil edeceğini açıklamıştır. Aynı gün yarışmada seslendireceği "Mon amour" şarkısı yayınlanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Fransa Büyük 5'li üyesi ülke olduğundan dolayı 11 Mayıs 2024 tarihinde yapılan Büyük Finalde yarışmıştır.

Slimane, teknik provalarda 2 Mayıs-4 Mayıs tarihlerinde, ardından 10-11 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Fransa'nın Gürcistan'dan sonra ve Avusturya'dan önce 25. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda Fransa halk oylamasından 227 puan ve jüri oylamasından 218 puan alarak yarışmayı dördüncü olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Fransız jürisinden oluşmaktadır:

Valérie Dissaux
Élise Mollet
Fanny Llado
Pierre Suppa
Sébastien Surel D'Assigny

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Fransa
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Gürcistan, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Nutsa Buzaladze'nin seslendirdiği "Firefighter" adlı şarkısıyla katılmıştır. Gürcü yayıncı Gürcistan Kamu Yayıncılığı (GPB) tarafından yapılan Görevlendirme yöntem ile temsilcisini ve şarkısını seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Gürcistan Eurovision Şarkı Yarışması'na on yedi kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Gürcistan günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2010 yılında Sofia Nijaradze'nin seslendirdiği "Shine" adlı şarkısıyla ve 2011 yılında Eldrine'nin seslendirdiği "One More Day" adlı şarkısıyla dokuzuncu olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2014 ve 2018 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Gürcistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Gürcistan İru Keçanovi'nin seslendirdiği "Echo" adlı şarkı ile yarı finalde 12. olmuştur.
Gürcü yayıncı Gürcistan Kamu Yayıncılığı (GPB) Gürcistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2007 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Gürcü yayıncı 2024 yılında Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

12 Ocak 2024 tarihinde GPB yayıncısı 2024 yarışması'nda Gürcistan'ı Nutsa Buzaladze'nin temsil edeceğini açıklamıştır. Yarışmada seslendireceği "Firefighter" şarkısı 11 Mart 2024 tarihinde yayınlanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Gürcistan, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Gürcistan'ın San Marino'dan sonra ve Belçika'dan önce 11. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Nutsa Buzaladze, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Gürcistan'ın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Gürcistan'ın 54 puanla sekizinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Gürcistan'ın Hırvatistan'dan sonra ve Fransa'dan önce 24. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Gürcistan halk oylamasından 19 puan ve jüri oylamasından 15 puan toplamda 34 puan alarak yarışmayı yirmi birinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Gürcü jürisinden oluşmaktadır:

Nino Badurashvili
Tinatin Jamburia
Arhil Nizharadze
Merab Nutsubidze
Merab Sanodze

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Gürcistan
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Hollanda, İsveç'in Malmö kentinde yapılacak 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Joost Klein'in seslendirdiği "Europapa" adlı şarkısıyla katılacaktır. Hollandalı yayıncı AVROTROS tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini ve şarkısını seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Hollanda Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış dört kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Ülke günümüze dek beş kez kazanmıştır. En iyi derecelerini 1957 yılında "Net als toen" adlı şarkısıyla Corry Brokken 1959 yılında "Een beetje" adlı şarkısıyla Teddy Scholten 1969 yılında "De troubadour" adlı şarkısıyla Lenny Kuhr kazanan dört ülkeden biri olmuştur.1975 yılında "Ding-a-Dong" adlı şarkısıyla Teach-In ve 2019 yılında "Arcade" adlı şarkısıyla Duncan Laurence ile birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2011 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında Hollanda dokuz kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Hollanda Mia Nicolai ve Dion Cooper'ın seslendirdiği "Burning Daylight" adlı şarkı ile yarışmanın yarı finalinde 13. olarak finale çıkamamıştır.
Hollandalı yayıncı AVROTROS Hollanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Hollandalı yayıncı 2013 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçecek.

Görevlendirme, Hollanda'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için AVROTROS yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
Katılımcılar katılımlarını 12 Temmuz ile 30 Eylül 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. İlk defa, başvuran bestecilerin, şarkıları için daha sonra seçilecek katılımcı belirtmeleri gerekmedi; ancak, gönderimlerin tamamlanmasına öncelik verilmiştir. Başvuru döneminin sonunda, yayıncıya çoğu İngilizce, yaklaşık yüz tanesi Felemenkçe olmak üzere 600'den fazla şarkı sunuldu ve bu sayı Hollanda ulusal seçimleri için rekor başvuru olmuştur.
Seçim, Jacqueline Govaert, Jaap Reesema, Carolien Borgers, Hila Noorzai, Cornald Maas, Sander Lantinga ve başkan Twan van de Nieuwenhuijzen'den oluşan komite tarafından gerçekleştirildi. Ekim 2023'ün sonunda, tüm başvurular değerlendirildi ve kısa listeye daraltılma sürecindeydi; Kasım ortasına kadar bu listenin on sanatçıdan oluştuğu bildirildi; Bunlardan beşi daha sonra nihai kararın verildiği final turu için seçildi. 11 Aralık 2023 tarihinde Joost Klein'in ülkelerini temsil edeceği açıklanmış, rapçi Donnie ile ortak yazdığı şarkısı daha sonraki bir tarihte yayınlanacak. İkili, adaylıklarını Ağustos 2023'te açıklamıştı.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılacak. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanacaktır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanacaktır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Hollanda, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Hollanda'nın Norveç'ten sonra 16. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Joost Klein, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Hollanda
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

AVROTROS Eurovision sitesi

Hırvatistan, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Baby Lasagna'nın seslendirdiği "Rim Tim Tagi Dim" adlı şarkısıyla katılmıştır. Hırvat yayıncı Hrvatska radiotelevizija (HRT) tarafından yapılan Dora 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Hırvatistan Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi dokuz kez katılmış, ilk katılımını 1993 yılında gerçekleştirmiştir. Hırvatistan günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1996 yılında "Sveta ljubav" adlı şarkısıyla Maja Blagdan ve 1999 yılında "Marija Magdalena" adlı şarkısıyla Doris Dragović ile dördüncü olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2018 yılının yarı finalinde 17. olarak almıştır. Hırvatistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 10 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Hırvatistan Let 3'in seslendirdiği "Mama ŠČ!" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 8. olarak finale yükselmiş, finalde 13. olmuştur.
Hırvat yayıncı Hrvatska radiotelevizija (HRT) Hırvatistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1993 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Hırvat yayıncı 1993 yılından beri ara ara düzenlediği Dora 2024 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Dora 2024, Hırvatistan'ın Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcıyı seçmek için kullanılan ulusal final formatının Dora'nın yirmi beşincisi olacak. Yarışma, Opatija'da yapılmayıp 2011 yılından bu yana ilk kez Zagreb'deki HRT stüdyolarında gerçekleşecek. Yarışma HRT 1'in yanı sıra yayın hizmeti HRTi'de de yayınlanacak. Yarışmanın Hırvat heyeti başkanı Tomislav Štengl, geçici olarak 24 Şubat 2024'te yapılması planlanan olağan finale ek olarak iki yarı finalin de dahil edilmesi olasılığını tartışıldığını belirtmiştir; Sonuçta yarışmanın 22 ve 23 Şubat'ta iki yarı final ve 25 Şubat'ta finalden oluşmasına karar verildi.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 15 Eylül ile 30 Kasım 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuruların kapanışında 203 adetlik rekor sayıda katılım alındığı açıklandı.
Uzman komite, alınan başvuruları inceledi ve 15 Aralık 2023'te duyurulan yirmi dört katılımcıyı (artı dört yedek) seçti. Katılımcılar arasında Damir Kedžo ve Let 3 sırasıyla 2020 ve 2023 yıllarında Hırvatistan'ı temsil etmişti. Şarkılar 4 Ocak 2024 tarihinde HR4 radyosunda yayınlanmıştır.
  Çekilen katılımcı   Yerine gelen katılımcı

İki yarı final sırasıyla 22 Şubat ve 23 Şubat 2024 tarihlerinde gerçekleşti. 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Fransa temsilcisi Slimane, birinci yarı finalin ara gösterisinde sahne almış ve 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Slovenya temsilcisi Raiven ikinci yarı finalin ara gösterisinde sahne almıştır.

Final 25 Şubat 2024'te yapıldı.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılacak. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanacaktır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanacaktır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Hırvatistan, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Hırvatistan'ın Polonya'dan sonra ve İzlanda'dan önce 7. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Baby Lasagna, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Hırvatistan'ın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Hırvatistan'ın 177 puanla birinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Hırvatistan'ın Slovenya'dan sonra ve Gürcistan'dan önce 23. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda Hırvatistan halk oylamasından 337 puan ve jüri oylamasından 210 puan alarak yarışmayı ikinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Hırvat jürisinden oluşmaktadır:

Gina Victoria Damjanović
Dino Jelusić
Srđan Sekulović – Skansi
Mihovil Šoštarić
Ivana Vrdoljak (Vanna)

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Hırvatistan
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Kıbrıs Cumhuriyeti, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Silia Kapsis'in seslendirdiği "Liar" adlı şarkısıyla katılmıştır. Kıbrıslı yayıncı Kıbrıs Yayın Kurumu (CyBC) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Kıbrıs Cumhuriyeti Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz dokuz kez katılmış, ilk katılımını 1981 yılında gerçekleştirmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2018 yılında Eleni Foureira'nın seslendirdiği "Fuego" adlı şarkısıyla ikinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2011 yılının yarı finalinde 18. olarak almıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2022 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti Andrew Lambru'nun seslendirdiği "Break a Broken Heart" adlı şarkı ile yarı finalde 7. olarak finale çıkmış, finalde 12. olmuştur.
Kıbrıslı yayıncı Kıbrıs Yayın Kurumu (CyBC) Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1981 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Kıbrıslı yayıncı 2016 yılında beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için CyBC yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
25 Eylül 2023 tarihinde CyBC yayıncısı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Kıbrıs Cumhuriyeti'ni Silia Kapsis'in temsil edeceğini açıklamıştır. Aynı gün yarışma için seslendireceği şarkının yazarının Dimitris Kontopoulos olduğu açıklanmıştır Şarkısı "Liar" 29 Şubat 2024 tarihinde yayınlanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Sırbistan'dan önce 1. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Silia Kapsis, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 67 puanla altıncı olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Ermenistan'dan sonra ve İsviçre'den önce 20. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti halk oylamasından 44 puan ve jüri oylamasından 34 puan alarak toplamda 78 puanla yarışmayı on beşinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Kıbrıslı jüriden oluşmaktadır:

Corina Avraamidou
Panayiotis Georgiou
Aris Kyprianou
Konstantina Neofytou
Maria Porfiriou

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Kıbrıs Cumhuriyeti
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Letonya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Dons'un seslendirdiği "Hollow" adlı şarkısıyla katılmıştır. Leton yayıncı Latvijas Televīzija (LTV) tarafından yapılan Supernova 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Letonya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi dört kez katılmış, ilk katılımını 2000 yılında gerçekleştirmiştir. Letonya günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2002 yılında Marie N'in seslendirdiği "I Wanna" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2009, 2010, 2013, 2017 ve 2021 yıllarının yarı finallerinde sonuncu olarak almıştır. Letonya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Letonya Sudden Lights'ın seslendirdiği "Aijā" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 11. olarak finale yükselememiştir.
Leton yayıncı Latvijas Televīzija (LTV) Letonya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2000 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Leton yayıncı 2015 yılından beri düzenlediği Supernova 2023 adlı yarışma ile temsilcisini seçecek.

Supernova 2024, Letonya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcıyı seçmek için kullanılan ulusal final formatının dokuzuncusu olacak. Yarışma, 3 Şubat 2024'te yarı final ve 10 Şubat 2024'te finalden oluşacak. Yarışmanın sunuculuğunu Ketija Šēnberga ve Lauris Reiniks üstlenmiştir.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 11 Eylül ile 1 Aralık 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Şarkı yazarları ve yapımcılar herhangi bir ülkeden olabilirken, sanatçıların Letonya vatandaşı veya Letonya'da daimi ikamet sahibi olması gerekiyordu. Başvuru süresinin sonunda 108 başvuru alındı. Katılımcılar, Letonya müzik ve televizyon sektörünün temsilcilerinin yanı sıra yabancı profesyonellerden (isimleri Eurovision Şarkı Yarışması yapıldıktan sonra açıklanacak) oluşan jüri tarafından seçilmiş ve 9 Ocak 2024 tarihinde LTV1'de yayınlanan Rīta Panorāma programında duyurulmuştur.
Katılımcılar arasında bulunan Agnese Rakovska, 2017 yılında Triana Park müzik grubunun üyesi olarak Letonya'yı temsil etmişti.

Yarı final 3 Şubat 2024'te gerçekleşti. 15 katılımcı yarıştı ve jüri paneli ile Letonya halkının oylarının birleşimine göre ilk on katılımcı finale kaldı.

Final, 10 Şubat 2024 tarihinde yarı finale çıkan 10 katılımcı arasında gerçekleştirilmiştir. Jüri paneli ve Letonya halkının oylarının birleşimine göre en yüksek oyu alan Dons'un "Hollow" şarkısı kazanan ilan edildi.
Katılımcıların yanı sıra 2023 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Estonya'yı temsil eden Alika ve Litvan şarkıcı Gabrielius Vagelis sahne almıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Letonya, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Letonya'nın Ermenistan'dan sonra ve San Marino'dan önce 9. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Dons, teknik provalarda 30 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Letonya'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Letonya'nın 72 puanla yedinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Letonya'nın İrlanda'dan sonra ve Yunanistan'dan önce 11. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Letonya halk oylamasından 28 puan ve jüri oylamasından 36 puan toplamda 64 puan alarak yarışmayı on altıncı olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Leton jürisinden oluşmaktadır:

Elizabete Gaile
Kārlis Kazāks
Ance Krauze
Krista Luīze Priedīte
Ingars Viļums

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Letonya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Resmi Supernova websitesi

Litvanya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Silvester Belt'in seslendirdiği "Luktelk" adlı şarkısıyla katılmıştır. Litvan yayıncı Lietuvos nacionalinis radijas ir televizija (LRT) tarafından yapılan Eurovizija.LT yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Litvanya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi dört kez katılmış, ilk katılımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir. Litvanya günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2006 yılında "We Are the Winners" adlı şarkısıyla LT United ile altıncı olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2005 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Litvanya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Litvanya Monika Linkytė'nun seslendirdiği "Stay" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 4. olarak finale yükselmiş, finalde 11. olmuştur.
Litvan yayıncı Lietuvos nacionalinis radijas ir televizija (LRT) Litvanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1994 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Litvan yayıncı 2020 yılından beri düzenlediği Eurovizija adlı yarışma ile temsilcisini seçecek.

Eurovizija.LT, LRT tarafından 2024 Eurovision Şarkı Yarışması için Litvanya temsilcisini seçmek amacıyla düzenlenen ulusal final formatıdır. Yarışma 13 Ocak ile 17 Şubat 2024 tarihleri arasında Gabrielė Martirosian, Nombeko Augustė Khotseng ve TikToker Nerijus Trilikauskas sunuculuğunda yapılmıştır. Gösteriler LRT televizija ve LRT Lituanica kanallarında ve ayrıca yayıncının web sitesi lrt.lt ve resmi LRT YouTube kanalı aracılığıyla çevrimiçi olarak yayınlanmıştır.

Yarışmada, 13 Ocak - 10 Şubat 2024 tarihleri arasında yapılacak beş yarı finalde 40 katılımcı ve 17 Şubat 2024'te finalde 10 katılımcı yarışmıştır. Jüri ve halk oylamasının 50/50 birleşimi, her aşamadaki sıralamayı belirler; her yarı finalde (toplam sekiz başvuru arasından) en iyi iki katılımcı finale katılmaya hak kazanır; finalde ilk üçe giren katılımcılar, kazananı halk oylaması belirleyecek. Önceki aşamalardan herhangi birinde eşitlik olması durumunda jüri sıralaması öncelikli olmuştur. Puan sistemi Eurovision Şarkı Yarışması'nda kullanılanla aynıdır: Jüri ve televizyon oylarının her birinden ilk on katılıma 1-8, 10 ve 12 puan verilir.
Yarı final performansları önceden kaydedilecek ve finalde canlı olarak yayınlanmıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 18 Ekim ile 11 Aralık 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuru süresinin sonunda altmışın üzerinde başvuru alınmıştır. Seçilen sanatçılara, 18 Aralık 2023 tarihine kadar seçimleri hakkında özel olarak bilgi verildi ve 31 Aralık 2023 tarihine kadar çekilmeleri mümkün oldu.
19 Aralık 2023'te, katılan 40 sanatçı ve şarkının listesi LRT tarafından yayınlandı. Katılımcılar arasında bulunan Andrius Pojavis, Vilija ve The Roop sırasıyla Litvanya'yı sırasıyla 2013, 2014 ve 2021 yıllarında temsil etmiştir.
Anahtar:   Çekilen katılımcı   Yerine gelen katılımcı

Yarışmanın beş yarı finali 9, 16, 17, 23 ve 24 Ocak 2024 tarihlerinde Vilnius'daki LRT stüdyolarında çekilecek ve 13, 20, 27 Ocak, 3 ve 10 Şubat 2024 tarihlerinde yayınlanacak. Her yarı finalde, yarışan 40 yarışmacının 8'i yarışacak ve ilk iki sıradaki katılım finale yükselecek. Yarışmaya katılan yarışmacıların performanslarına ek olarak, 2022 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Litvanya'yı temsil eden Monika Liu, ilk yarı finalde ara gösteride performans sergiledi. İkinci yarı finalde 2018 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Litvanya'yı temsil eden Ieva Zasimauskaitė ara gösteride performansını sergilemiştir.

Final 17 Şubat 2024'te Klaipėda'daki Švyturys Arena'da gerçekleşti. Katılımcıların yanı sıra Monika Linkytė (2015 ve 2023 yarışmalarında Litvanya'yı temsil etmişti), Dons (2024 yarışmasında Letonya temsilcisi) ve Mango grubu konuk sanatçı olarak performanslarını sergilemiştir. Jürinin (%50) ve halkın (%50) oylarının birleşimiyle, kazananın televizyon oylaması turuyla belirlendiği süper final için üç şarkı seçildi.
Süper final sırasında yaşanan teknik bir hata nedeniyle, sonuçların açıklandığı sırada oyların çoğu sayılmadı. Yayın sırasında "Luktelk"'in 16688 oy, "Impossible"ın 9066, "Simple Joy"un ise 6884 oy aldığı belirtildi. 2 gün sonra 19 Şubat 2024'te "Luktelk"'in 34691, "Impossible"ın 20307 ve "Simple Joy"un 15046 oy aldığı ortaya çıktı. Tüm oylar sayıldığında süper finalin sonuçları aynı kaldı.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Litvanya, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Litvanya'nın Sırbistan'dan sonra ve İrlanda'dan önce 3. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Silvester Belt, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Litvanya'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Litvanya'nın 119 puanla dördüncü olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Litvanya'nın İsrail'den sonra ve İspanya'dan önce 7. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Litvanya halk oylamasından 58 puan ve jüri oylamasından 32 puan alarak toplamda 90 puanla yarışmayı on dördüncü olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Litvan jüriden oluşmaktadır:

Agneta Gabalytė
Jievaras Jasinskis
Povilas Meškėla
Kristupas Naraškevičius
Monika Marija Paulauskaitė

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Litvanya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Lüksemburg, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Tali'nin seslendirdiği "Fighter" şarkısı ile katılmıştır. Lüksemburglu yayıncı RTL Group tarafından yapılan Luxembourg Song Contest yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Lüksemburg Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz yedi kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Lüksemburg toplam beş kez kazanmıştır: 1961 yılında Jean-Claude Pascal'ın seslendirdiği "Nous les Amoureux" ile, 1965 yılında France Gall'ın seslendirdiği "Poupée de cire, poupée de son" ile, 1972 yılında Vicky Leandros'un seslendirdiği "Après toi" ile, 1992 yılında Anne-Marie David'in seslendirdiği "Tu te reconnaîtras" ile ve 1983 yılında Corinne Hermès'in seslendirdiği "Si la vie est cadeau" ile almıştır. 1993 yılında alınan kötü sonuçlar nedeniyle 1994 yılında çekilme kararı almıştır. 15 Aralık 2022'de, Lüksemburg başbakanı Xavier Bettel'in, daha sonra Lüksemburg hükûmeti tarafından ülkenin yarışmaya dönüşünü sağlamaya adanmış bir ekiple, ülkenin 2024'te Eurovision Şarkı Yarışması'na dönüşüne ilişkin tartışmaları başlattığı ortaya çıktı.
12 Mayıs 2023 tarihinde Avrupa Yayın Birliği ve Lüksemburglu yayıncı RTL Lüksemburg'un 2024 yarışması'na katılacağını duyurmuştur. Böylece ülke 30 yıl sonra yarışmaya resmen geri dönmüştür. Lüksemburglu yayıncı Ulusal final ile temsilcisini seçmiştir.

Lüksemburg'un 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTL yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir. Yarışma 27 Ocak 2024 tarihinde Lüksemburg, Esch-sur-Alzette komününde bulunan Rockhal'da yapılmıştır. Final RTL Télé Lëtzebuerg kanalında ve yayıncının çevrimiçi platformunda canlı olarak yayınlanmıştır. Yorumculuğunu Lüksemburgca (Jérôme Didelot ve Violetta Caldarelli), Fransızca ve İngilizce (Melissa Dalton ve Sarah Tapp tarafından) dillerinde yapılmıştır.

Seçim, tümü Rockhal'da yapılan iki aşamalı olup, seçme aşaması ve televizyonda yayınlanan final ile tamamlanmaktadır.
Temmuz ve Kasım 2023 arasında yapılan ilk elemelerin sonunda Sandra Bintz, Eric Lehmann, Jenny Fischbach, Jules Serrig, Sam Steen ve başkan David Gloesener'den oluşan uzmanlardan oluşan panel tarafından yaklaşık 50 sanatçının yaklaşık 70 şarkısından oluşan kısa liste seçildi.
Aynı gün, Rockhal'da, kısa listeye alınan katılımcıların, Kıbrıs'tan Alex Panayi (başkan), Avusturya'dan Cesár Sampson, İsveç'ten Christer Björkman, Çekya'dan Jan Bors ve İsrail'den Tali Eshkoli'den oluşan uluslararası uzman jüri tarafından değerlendirildiği bir seçme turu başladı. Finalistleri uluslararası uzman jüri seçmiştir. yaklaşık yüz yeni sanatçı başvurdu ve ertesi hafta Rockhal'da düzenlenen bir seçme turunda jüri tarafından değerlendirildi; bu oturumdan eleme yapanlar ve yarışmaya katılan daha köklü sanatçılar arasında ikinci bir tur yapılacak.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 3 Temmuz ile 1 Ekim 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Sanatçıların Lüksemburg uyruklu olması, ülkede üst üste en az üç yıl ikamet etmesi veya Lüksemburg müzik sahnesinde yer alması gerekirken, şarkı yazarları herhangi bir milliyetten olabilir.
Başvuru formu üç kategoriye ayrıldı: sunacak şarkısı olmayan şarkıcılar, sunacak şarkısı olan şarkıcılar ve şarkı yazarları. Son iki kategori için başvuranların 1 Ekim 2023'e kadar en fazla üç şarkı göndermelerine izin verilmiştir. İlk kategoriden girecek katılımcıların sunum videosu göndermek için 16 Temmuz 2023'e kadar tarih verilmiştir.
Başvuruların sonucunda 459 katılımcı başvuru yapmış, Sekiz finalist, 11 Aralık 2023'te teker teker açıklandı. Katılımcılardan bazıları daha önce yetenek yarışmalarında yer almış, bu yarışmalar ise The Voice of Germany (seasons 7 ve 13), The Voice Kids France, The Voice Belgique, Luxembourg's Next Popstar ve Top Voice Luxembourg. Şarkılar 9 Ocak 2024 tarihinde yayınlanmıştır.

Final 27 Ocak 2024 tarihinde yapılacak ve sunuculuğunu Désirée Nosbusch (1984 Eurovision Şarkı Yarışması'nın sunucusu), Melody Funck, Raoul Roos ve Loïc Juchem yapmıştır. Gösterinin açılışını Vicky Leandros ve Anne-Marie David (1972 ve 1973 yıllarının Lüksemburg'un Eurovision kazananları) kazandıkları "Après toi" ve "Tu te reconnaîtras" şarkıları seslendirmişler ve yarışmanın tüm katılımcıları "Poupée de cire, poupée de son" (1965 yarışmasının Lüksemburg'un kazanan şarkısı) şarkısını seslendirmiştir. Katrina Leskanich (Katrina and the Waves grubunun üyesi olarak Birleşik Krallık adına 1997 kazananı), Charlotte Perrelli (İsveç adına 1999 kazananı), Ruslana (Ukrayna adına 2004 kazananı) ve Alexander Rybak (Norveç adına 2009 kazananı) kazandıkları şarkıları ara gösteride seslendirmişlerdir, ayrıca Leandros bu kez Rybak ile birlikte 1967 yılındaki şarkısı "L'amour est bleu"'yu seslendirmiştir.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmasına rağmen Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Lüksemburg, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Lüksemburg'un Portekiz'den sonra 15. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Tali, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Lüksemburg'un ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Lüksemburg'ın 117 puanla beşinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Lüksemburg'un Almanya'dan sonra ve Hollanda'dan önce 4. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Lüksemburg halk oylamasından 20 puan ve jüri oylamasından 83 puan alarak toplamda 103 puanla yarışmayı on üçüncü olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Lüksemburglu jüriden oluşmaktadır:

Vanessa Cum
Patrick Greis
Germain Leon Martin
Alfred Nicolas Medernach
Irem Sosay

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Lüksemburg
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Resmi RTL Eurovision websitesi

Malta, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Sarah Bonnici'nin seslendirdiği "Loop" adlı şarkısıyla katılmıştır. Maltalı yayıncı Public Broadcasting Services (PBS) tarafından yapılan Malta Eurovision Song Contest 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2023 yarışması'ndan önce, Malta Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz altı kez katılmış, ilk katılımını 1971 yılında gerçekleştirmiştir. Malta günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2002 ve 2005 yıllarında ikinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1971, 1972 ve 2006 yıllarında sonuncu olarak almıştır. Malta Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 7 kez finale çıkmıştır. 2023 yılında Malta The Busker'ın seslendirdiği "Dance (Our Own Party)" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 15. olarak finale yükselememiştir.
Maltalı yayıncı Public Broadcasting Services (PBS) Malta'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1971 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Maltalı yayıncı en son 2018 yılında düzenlediği Malta Eurovision Song Contest 2023 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Malta Eurovision Song Contest 2024, Malta'nın 2023 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için PBS yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma Ocak 2024'te yapılacak. Tüm gösteriler Television Malta (TVM) ve yayıncının websitesi tvmi.mt adresinde yayınlanacaktır.

Yarışma yarı final ve final olarak ikiye ayrılmıştır. Yarı final, Ekim ve Kasım 2023 arasında canlı performansların da yer aldığı bir dizi haftalık gösteriden oluşacak. Burada jürinin oyları ve halka açık televizyon oylamasının birleşimiyle final için on iki katılımcı belirlenecek. Ocak 2024'te, önceden kaydedilmiş performansların ve yarışmacılar tarafından oluşturulan geçici müzik videolarının yer aldığı tek gecelik bir gösteriden oluşacak ve kazanan, jüri ve halkın benzer oy kombinasyonuyla belirlenecek.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 28 Ağustos ile 20 Eylül 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Seçilen katılımcılar 18 Ekim 2023 tarihinde açıklanmıştır.

Yarı final, 27 Ekim, 3 Kasım, 10 Kasım ve 17 Kasım 2023 tarihlerinde XOWun dört bölümü üzerinden gerçekleşecek. Her gösteride dokuz katılımcı sahne alacak.

Final 3 Şubat 2024 tarihinde Carlo Borg Bonaci ve Angie Laus'un sunuculuğunda yapılmıştır. Oylama, müzik videolarının yayınlanmasının ardından 2 Şubat'ta açıldı ve finale kadar sürdü. 2023 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nda Malta'yı temsil eden Yulan Law ve 2023 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Malta'yı temsil eden The Busker ara gösteride sahne almıştır. Kazanan, yedi üyeli jüri panelinin (7/9) ve halka açık bir televizyon oylamasının (2/9) ağırlıklı oy kombinasyonuyla belirlendi.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Malta, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Malta'nın Arnavutluk'tan önce 1. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Sarah Bonnici, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Malta'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Malta'nın 13 puanla on altıncı olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Maltalı jürisinden oluşmaktadır:

Paul Anthony Abela
Gail Attard
Haley Azzopardi
Cipryan Cassar
Matthew Mercieca

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Malta
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Moldova, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Natalia Barbu'nun seslendirdiği "In the Middle" adlı şarkıyla katılmıştır. Moldovalı yayıncı TeleRadio-Moldova (TRM) tarafından yapılan Etapa națională 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2022 yarışması'ndan önce, Moldova Eurovision Şarkı Yarışması'na on dokuz kez katılmış, ilk katılımını 2005 yılında gerçekleştirmiştir. Moldova günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini  2017 yılında "Hey, Mamma!" adlı şarkısıyla SunStroke Project ile üçüncü olarak almıştır. Moldova Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 5 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Moldova Paşa Parfeni'nin seslendirdiği "Soarele și luna" adlı şarkı ile yarı finalde 5. olarak finale çıkmış, finalde 18. olmuştur.
Moldovalı yayıncı TeleRadio-Moldova (TRM) Moldova'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2005 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir.

Etapa națională 2024, Moldova'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcıyı seçmek amacıyla TRM tarafından geliştirilen ulusal final formatı ile belirlemektedir. Etkinlik, 17 Şubat 2024 tarihinde Kişinev'deki TRM Studio 1'de yapılmıştır.

Seçim üç aşamada gerçekleşecek: Alınan başvurular ilk olarak 22-26 Aralık 2023 tarihleri arasında bir uzman komite tarafından değerlendirildi; Bunlardan 32'si (daha sonra 31'e düşürüldü), 13 Ocak 2024'te ilk kez Moldova 1'de yayınlanan canlı seçmelerde gerçekleştirilmek üzere seçildi; burada jüri, her katılımcıya bir puan vererek on finalisti seçecek. 0 ila 12; 17 Şubat 2024'te yapılacak finalde kazanan, 50/50 jüri oyu ve televizyon oylamasıyla belirlenecek.

TRM, 22 Kasım 2023'te yarışmanın kurallarını yayınlayarak ilgilenen sanatçı ve bestecilere 22 Aralık 2023 tarihine kadar eserlerini göndermeleri için bir pencere açtı. Başvuru süresinin sonunda 51 başvuru alındı.
26 Aralık 2023'te seçmelere katılan 32 sanatçı ve şarkının listesi TRM tarafından açıklandı.
Key:
  Entry withdrawn

Final 17 Şubat 2024 tarihinde yapılmıştır. 11 şarkı yarıştı ve kazanan, halk oyu ve uzman jürinin oylarının 50/50 kombinasyonuna göre seçildi. Yarışmaya katılanların yanı sıra Rumen grup Holograf da konuk olarak performans sergiledi.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Moldova, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Moldova'nın Finlandiya'dan sonra ve Azerbaycan'dan önce 11. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Natalia Barbu, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Moldova'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Moldova'nın 20 puanla on üçüncü olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Moldovalı jürisinden oluşmaktadır:

Violeta Botezatu
Roman Burlaca
Paul Gamurari
Lidia Isac
Livia Stirbu

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Moldova
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Resmi TRM Eurovision sayfası

Norveç, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na Gåte müzik grubunun seslendirdiği "Ulveham" adlı şarkısıyla katılmnıştır. Norveçli yayıncı Norsk Rikskringkasting (NRK) tarafından yapılacak 2024 Melodi Grand Prix yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Norveç Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış iki kez katılmış, ilk katılımını 1960 yılında gerçekleştirmiştir. Norveç günümüze dek üç kez kazanmıştır. Bunlarː 1985 yılında "La det swinge" adlı şarkısıyla Bobbysocks!, 1995 yılında "Nocturne" adlı şarkısıyla Secret Garden ve 2009 yılında "Fairytale" adlı şarkısıyla Alexander Rybak ile almıştır. Norveç ayrıca Eurovision finalinde en fazla sıfır puan alan ülke unvanını rekor olarak elinde bulundurup, Bu rekoru Avusturya ile paylaşıyor. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana üç kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Norveç Alessandra'nın seslendirdiği "Queen of Kings" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalde 6. olarak finale çıkmış, finalde 5. olmuştur.
Norveçli yayıncı Norsk Rikskringkasting (NRK) Norveç'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1960 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemi ile belirlemektedir. Norveçli yayıncı 1960 yılından beri düzenlediği Melodi Grand Prix 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

2024 Melodi Grand Prix, Bu yıl 62.'si gerçekleşmesi planlanan ve Norveç'in 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için NRK yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir.
Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 21 Haziran ile 18 Eylül 2022 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir.

Final 3 Şubat 2024 tarihinde yapılmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Norveç, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Norveç'in İsrail'den sonra ve Hollanda'dan önce 15. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Gåte, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Norveç'in ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Norveç'in 43 puanla onuncu olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Norveç'in Birleşik Krallık'tan sonra ve İtalya'dan önce 14. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Norveç halk oylamasından 4 puan ve jüri oylamasından 12 puan toplamda 16 puan alarak yarışmayı yirmi beşinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Norveçli jürisinden oluşmaktadır:

Lars Horn Lavik
Daniel Johansen Elmrhari (Daniel Owen)
Annprincess Johnson Koffa
Lisa Stokke
Gunilla Süssmann

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Norveç
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Polonya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Luna'nın seslendirdiği "The Tower" adlı şarkısıyla katılacaktır. Polonyalı yayıncı Telewizja Polska (TVP) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Polonya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi yedi kez katılmış, ilk katılımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir. Polonya günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1994 yılında Edyta Górniak'ın seslendirdiği "To nie ja!" adlı şarkısıyla ikinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2011 yılında Magdalena Tul'un seslendirmiş olduğu "Jestem" adlı şarkısıyla yarı finalde sonuncu olarak almıştır. Polonya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 8 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Polonya Blanka'nın seslendirdiği "Solo" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 3. olarak finale çıkmış, finalde 19. olmuştur.
Polonyalı yayıncı Telewizja Polska (TVP) Polonya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1994 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Polonyalı yayıncı 2021 yılından sonra ilk kez Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Polonya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için TVP yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir. 9 Ocak 2024'te yayıncı, 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na Polonya'nın temsilcinin Görevlendirme yöntemi sonucunda seçileceğini doğruladı ve ilgilenen sanatçılar için 2 Şubat'a kadar sürecek başvuru dönemini açtı. Başvuru sahiplerinin yarışmaya hak kazanabilmeleri için katılımcının Polonya vatandaşlığına sahip olması gerektiği belirtilmiştir. Beş kişiden oluşan jüri üyeleri, her başvuruyu 1'den 10'a kadar bir ölçekte değerlendirecek ve en yüksek puanı alan, yarışmanın Polonya katılımcısı olarak seçilmiştir. TVP, son teslim tarihinin sonunda 212 başvuru aldığını duyurmuştur.
19 Şubat 2024 tarihinde TVP2 kanalında yayınlanan Pytanie na śniadanie programında Luna'nın "The Tower" adlı şarkısıyla ülkelerini temsil edeceği açıklanmıştır. TVP daha sonra en yüksek puan alan dört şarkının puanlarını yayınladı.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2023 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Polonya, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Polonya'nın Ukrayna'dan sonra ve Hırvatistan'dan önce 6. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Luna, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Polonya'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Polonya'nın 35 puanla on ikinci olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Polonyalı jürisinden oluşmaktadır:

Łukasz Pieter
Marek Sierocki
Filip Sojka
Monika Wydrzyńska
Natalia Zastępa

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Polonya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

TVP Eurovision sitesi

Portekiz, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Iolanda'nın seslendirdiği "Grito" adlı şarkısıyla katılmıştır. Portekizli yayıncı Rádio e Televisão de Portugal (RTP) tarafından yapılan Festival da Canção 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Portekiz Eurovision Şarkı Yarışması'na elli dört kez katılmış, ilk katılımını 1964 yılında gerçekleştirmiştir. Portekiz günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2017 yılında "Amar pelos dois" adlı şarkısıyla Salvador Sobral ile birinci olarak almıştır. Portekiz Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 9 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Portekiz Mimicat'in seslendirdiği "Ai coração" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalde 9. olarak finale çıkmış, finalde 23. olmuştur.
Portekizli yayıncı Rádio e Televisão de Portugal (RTP) Portekiz'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1964 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemi ile belirlemektedir. Portekizli yayıncı Festival da Canção 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Festival da Canção 2024, Bu yıl 58.'si gerçekleşen ve Portekiz'in 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTP yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Final Mart 2022 tarihinde yapılacak.

RTP, 14 katılımcıyı doğrudan bestecileri davet yolu ile seçti ve geri kalan altısını, 7 Ağustos ile 15 Ekim 2023 tarihleri arasında çevrimiçi başvuru penceresi aracılığıyla alınan 809 rekor başvurudan seçti; Seçilen bestecilerin daha sonra yazılarının tam sürümlerini 30 Kasım 2023'e kadar göndermeleri gerektiği açıklanmıştır.
6 Kasım 2023'te RTP seçilen bestecilerin listesini açıkladı. 
Şarkıları seslendireceği katılımcılar, 18 Ocak 2024'te Lizbon'daki Musicbox'ta düzenlenen bir sunum etkinliğinde açıklandı.

Yarı finaller 24 Şubat ve 2 Mart 2024'te yapılmıştır ve Tânia Ribas de Oliveira ve José Carlos Malato sunuculuğunu yapacak. Her gösteride 10 katılımcı yarışacak ve 6'sı finale yükselecek. Oylama iki turda gerçekleşecek: uzman jürinin 50/50 oy kombinasyonu ve halka açık televizyon oylaması ile ilk beş elemeyi belirleyecek ve ikinci tur televizyon oylaması altıncı ve son katılımcıyı belirleyecek.

Final 9 Mart 2024 tarihinde yapılmış ve sunuculuğunu Filomena Cautela ve Vasco Palmeirim yapmıştır. Kazanan, üç üyeli yedi bölgesel jürinin (Portekiz'in bölgelerinin her biri için bir tane) ve halka açık bir televizyon oylamasından alınan 50/50 oy kombinasyonuna göre seçildi. gösteriden önceki hafta boyunca; eşitlik durumunda halk oylaması öncelikli olacaktır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Portekiz, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Portekiz'in Avustralya'dan sonra ve Lüksemburg'dan önce 14. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Iolanda, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda İrlanda'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Portekiz'in 58 puanla sekizinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Portekiz'in Finlandiya'dan sonra ve Ermenistan'dan önce 18. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Portekiz halk oylamasından 13 puan ve jüri oylamasından 139 puan alarak yarışmayı onuncu olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Portekizli jürisinden oluşmaktadır:

Joaquim Albergaria
Inês Henriques
Edmundo Inácio
Rafaela e Ribas dos Santos da Silva Rodrigues
Patrícia Silveira

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Portekiz
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Festival da Canção 2024 sitesi

San Marino, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Megara müzik grubunun seslendirdiği "11:11" adlı şarkısıyla katılmıştır. San Marinolu yayıncı San Marino RTV (SMRTV) tarafından yapılan Una Voce Per San Marino 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, San Marino Eurovision Şarkı Yarışması'na on dört kez katılmış, ilk katılımını 2008 yılında gerçekleştirmiştir. San Marino günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2019 yılında Serhat'ın seslendirdiği "Say Na Na Na" adlı şarkısıyla on dokuzuncu olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2008 ve 2017 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. San Marino Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 10 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında San Marino Piqued Jacks'in seslendirdiği "Like an Animal" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 16. olarak finale çıkamamıştır.
San Marinolu yayıncı San Marino RTV (SMRTV) San Marino'nun temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2008 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. San Marinolu yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği Una Voce Per San Marino adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Una Voce Per San Marino 2024, SMRTV ve Media Evolution S.r.l. tarafından San Marino'nun Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki katılımcısını belirlemek için geliştirilen ulusal seçim formatının üçüncüsüdür. 15 ve 16 Şubat 2024 tarihlerinde Serravalle'deki Sala Polivalente Little Tony'de gerçekleşen yarışma, yabancı uyruklular için dört yarı final ve ardından ikinci bir şans turu ve San Marino vatandaşlarına ayrılan bir yarı finalden oluşmuştur. Yarı finallerin sunuculuğunu Ilenia De Sena ve Camilla Spinelli yapmış; Yarı finaller 19 ile 23 Şubat 2024 tarihleri arasında yayınlanmıştır. ve ardından 24 Şubat 2024'te Dogana'daki Teatro Nuovo'da Fabrizio Biggio ve Melissa Greta Marchetto'nun sunuculuğunda, sekiz köklü sanatçının ve sekiz yeni sanatçının (biri San Marino'dan) yarıştığı final yapılmıştır. Jüri oyu ile yarı finale kalanlar ve finalin galibi belirlendi.
Jüri tarafından yürütülen yarı finalistlerin seçimi, 10 Kasım 2023 ile 23 Ocak 2024 tarihleri arasında, yeni sanatçılara yönelik seçme aşamasından oluşmuştur; başvurular 10 Ekim 2023 ile 14 Ocak 2024 tarihleri arasında açıktı ve bu tarihe kadar en az 31 ülkeden 700'ün üzerinde başvuru alındı. Bu aşamadan sonra 129 katılımcı yarı finallere yükseldi. Sanatçının uyruğu veya şarkının dili konusunda herhangi bir kısıtlama yoktu. Usta sanatçılar, Media Evolution S.r.l. tarafından doğrudan finale davet edildi. Canlı seçmeler San Marino Outlet Experience'da dört oturumda gerçekleştirildi: birincisi 10 - 12 Kasım 2023 arasında, ikincisi 1 - 3 Aralık 2023 arasında, üçüncüsü 12 - 14 Ocak 2024 arasında ve dördüncüsü 18 - 20 Ocak 2024 arasında yapılmıştır; çevrimiçi eleme turu 22 ve 23 Ocak 2024 tarihlerinde yapılmıştır. Yarı finalistleri seçen profesyonel jüri, müzik yapımcıları Domenico "Mimmo" Paganelli, Domenico "Mimmo" Gallotti ve Nabuk'tan oluştu. SMRTV, olağan seçim sürecine ek olarak, ek bir finalist belirlemek için Londra merkezli müzik teknolojisi girişimi Casperaki ile "The San Marino Sessions" adlı bir işbirliği başlattı.
SMRTV, 19 Kasım 2023'ten 24 Şubat 2024'ün finaline kadar, rapçi Irol sunuculuğunda, katılımcı sanatçıların tanıtıldığı 15 dakikalık günlük bir yayın yayınladı. Final, San Marino dışında Birleşik Krallık'taki GlitterBeam Radyosunda yayınlandı.

30 Ocak 2024'te SMRTV, çoğu İtalya'dan olmak üzere yarı final aşamasına geçmek üzere seçilen 129 katılımcıyı açıkladı. Gösteriler 15-16 Şubat 2024'te çekildi ve 19-23 Şubat 2024 tarihleri arasında yayınlandı.
Anahtar:
  Finalist
  İkinci şans 
  Absent

The second chance round was held on 16 February 2024 and aired on 23 February 2024, with a further three artists advancing to the final.

San Marino Sessions, Una voce per San Marino 2024'ün finalistlerinden birini belirlemek amacıyla SMRTV tarafından Casperaki ile işbirliği içinde başlatılan deneysel bir seçkiydi. 27 Kasım 2023'ten Ocak 2024'e kadar ilgilenen sanatçılar kısa kayıtlardan tam kompozisyonlara kadar her şeyi sunabilecek. yapay zekayla desteklenen özel platformla bunların geliştirilmesine yardımcı oluyor. 9 Ocak 2024 itibarıyla bir komite, 18-21 Ocak 2024 tarihleri arasında Londra'da yapımcılar TommyD ve Stefan Moessle'nin ev sahipliği yaptığı şarkı yazma kampına katılmak için en iyi on öneriyi seçti ve burada dört tam besteye ulaştı; Una voce per San Marino jürisi, halktan gelen geri bildirimlerin yardımıyla bunlardan birini finale hak kazanmak için seçti ve 19 Şubat 2024'te diğer ön elemelerle birlikte duyuruldu.

Una voce per San Marino finali 24 Şubat 2024'te gerçekleşti; sekiz köklü sanatçı ve San Marino Sessions elemeleri 19 Şubat 2024'te Milano'da düzenlenen bir basın toplantısında duyuruldu. Profesyonel jüri Celso Valli (başkan), Anna Bianchi, Clarissa Martinelli, John Vignola ve Steve Lyon'dan oluşmuştur. Önceki iki yarışmanın jüri başkanlığını yapan Mogol ve Albano Carrisi konuk olarak yer aldı.. Piqued Jacks (2023 yarışması'nda San Marino) kazandıkları şarkıları "Like an Animal" şarkılarını seslendirmiş; Piccolo Coro dell'Antoniano, Riccardo Cocciante ve Filippo Graziani ara gösteride yer almıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. San Marino, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de San Marino'nun Letonya'dan sonra ve Gürcistan'dan önce 10. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Megara, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda San Marino'nun ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra San Marino'nun 16 puanla on dördüncü olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler San Marinolu jürisinden oluşmaktadır:

Augusto Ciavatta
Viola Conti
Michele Giardi
Nicola Giaquinto
Camilla Ortolani

Eurovision Şarkı Yarışması'nda San Marino
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Slovenya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Raiven'ın seslendirdiği "Veronika" adlı şarkısıyla katılmıştır. Sloven yayıncı Radiotelevizija Slovenija (RTVSLO) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Slovenya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi dokuz kez katılmış, ilk katılımını 1993 yılında gerçekleştirmiştir. Slovenya günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1995 yılında Darja Švajger'nin seslendirdiği "Prisluhni mi" adlı şarkısıyla ve 2001 yılında Nuša Derenda'nin seslendirdiği "Energy" adlı şarkısıyla yedinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2013 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Slovenya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Slovenya Joker Out'un seslendirdiği "Carpe Diem" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 5. olarak finale yükselmiş, finalde 21. olmuştur.
Sloven yayıncı Radiotelevizija Slovenija (RTVSLO) Slovenya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1993 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. 2024 yarışması için RTVSLO Misija Malmö yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Slovenya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTVSLO yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir. RTVSLO daha önce Misija Malmö yarışması ile temsilcisini seçeceği açıklanmıştı. Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 17 Ekim ile 15 Kasım 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Temsilcisini Ocak 2024'te dört katılımcının yarıştığı bir yarışma formatı ile seçeceğini açıklamıştı.
5 Aralık 2023'te, 12 Aralık'ta Ljubljana Sloven Ulusal Tiyatrosu Opera ve Balesi'nde düzenlenen özel bir basın toplantısında duyurulmak üzere, komitenin Eurovision Şarkı Yarışması için Slovenya temsilcisini doğrudan seçtiği açıklandı.
12 Aralık 2023 tarihinde yapılan basın toplantısında Raiven'in temsil edeceği açıklanmış, şarkısı "Veronika" ise 20 Ocak 2024 tarihinde özel program'da yayınlanmış ve tanıtılmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Slovenya, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Slovenya'nın İzlanda'dan sonra ve Finlandiya'dan önce 9. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Raiven, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Slovenya'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Slovenya'nın 51 puanla dokuzuncu olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Slovenya'nın İsviçre'den sonra ve Hırvatistan'dan önce 22. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Slovenya halk oylamasından 12 puan ve jüri oylamasından 15 puan alarak toplamda 27 puanla yarışmayı yirmi üçüncü olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Sloven jüriden oluşmaktadır:

Matevž Česen
Maja Keuc
Lea Sirk
Martin Štibernik (Mistermarsh)
Filip Vidušin

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Slovenya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Sırbistan, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Teya Dora'nın seslendirdiği "Ramonda" adlı şarkısıyla katılmıştır. Sırp yayıncı Radio-televizija Srbije (RTS) tarafından yapılan Pesma za Evroviziju '24 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Sırbistan Eurovision Şarkı Yarışması'na on beş kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Sırbistan günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2007 yılında "Molitva" adlı şarkısıyla Marija Serifovic ile birinci olarak almıştır. Sırbistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 3 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Sırbistan Luke Black'ın seslendirdiği "Samo mi se spava" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 10. olarak finale yükselmiş, finalde 24. olmuştur.
Sırp yayıncı Radio-televizija Srbije (RTS) Sırbistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2007 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Sırp yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği Pesma za Evroviziju '24 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Pesma za Evroviziju '24, Sırbistan'ın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTS yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 27 Şubat ile 2 Mart 2024 tarihleri arasında yapılmış, 28 katılımcı yer almıştır.

Birinci Yarı final 27 Şubat 2024 tarihinde yapılmıştır. "Bedem" adlı şarkısıyla Hristina, "Zovi me Lena" adlı şarkısıyla Lena Kovačević, "Percepcija" adlı şarkısıyla M.IRA, "No No No" adlı şarkısıyla Bojana Radovanović ve David, "Gnezdo orlovo" adlı şarkısıyla Breskvica, "Dno" adlı şarkısıyla Marko Mandić, "Dijamanti" adlı şarkısıyla Keni nije mrtav ve "Lik u ogledalu" adlı şarkısıyla Zorja finale yükselmiştir.
İkinci Yarı final 29 Şubat 2024 tarihinde yapılmıştır. "Dom" adlı şarkısıyla Iva Lorens, "Novo, bolje" adlı şarkısıyla Konstrakta, "Zbog tebe živim" adlı şarkısıyla Dušan Kurtić, "Najbolja" adlı şarkısıyla Zejna, "Ramonda" adlı şarkısıyla Teya Dora, "Moje tvoje" adlı şarkısıyla Milan Bujaković, "Jutra bez tebe" adlı şarkısıyla Nemanja Radošević ve "Luna park" adlı şarkısıyla Džordži finale yükselmiştir.

Final 2 Mart 2024'te gerçekleşti. Kazanan, beş jüri üyesinin ve halka açık televizyon oylamasının 50/50 oy kombinasyonuna göre seçildi.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Sırbistan, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Sırbistan'ın Kıbrıs Cumhuriyeti'nden sonra ve Litvanya'dan önce 2. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Teya Dora, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Sırbistan'ın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Sırbistan'ın 47 puanla onuncu olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Sırbistan'ın İtalya'dan sonra ve Finlandiya'dan önce 17. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Sırbistan halk oylamasından 32 puan ve jüri oylamasından 22 puan alarak toplamda 54 puanla yarışmayı on yedinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Sırp jüriden oluşmaktadır:

Alek Aleksov
Milovan Bošković
Luka Ivanović (Luke Black)
Lena Kovačević
Zejna Murkić

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Sırbistan
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Ukrayna, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Alyona Alyona ve Jerry Heil'in seslendirdiği "Teresa & Maria" adlı şarkısıyla katılmıştır. Ukraynalı yayıncı Suspilne (UA:PBC) tarafından yapılan Vidbir 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Ukrayna Eurovision Şarkı Yarışması'na on dokuz kez katılmış, ilk katılımını 2003 yılında gerçekleştirmiştir. Ülke en iyi derecesini 2004 yılında Ruslana'nın seslendirdiği "Wild Dances", 2016 yılında Camala'nın seslendirdiği "1944" ve 2022 yılında Kaluş Orkestrası'nın seslendirdiği "Stefania" adlı şarkılarıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2017 yılında 23. olarak almıştır. Ukrayna Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana hep finale çıkmıştır. 2023 yılında Ukrayna Tvorchi'nin seslendirdiği "Heart of Steel" adlı şarkı ile katıldığı yarışmada direkt finalde yarışmış, finalde 6. olmuştur.
Ukraynalı yayıncı Suspilne (UA:PBC) Ukrayna'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2003 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Ukraynalı yayıncı Ulusal Final yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Vidbir 2024, Bu yıl 8.'si gerçekleşmesi planlanan ve Ukrayna'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için oluşturulan yarışmadır. Yapımcılığını 1+1 Medya Grubu üstlenecek.

Ulusal final için yarışacak katılımcıların seçimi dört aşamada gerçekleştiriliyor. İlk aşamada sanatçılar ve şarkı yazarları yarışmaya çevrimiçi başvuru formu aracılığıyla başvuruda bulunuldu. Etkinliğin müzik yapımcısı Dmytro Shurov üst üste ikinci yıldır, alınan başvuruların incelenmesinden ve 9 Kasım 2023'te duyurulan 20 katılımcıdan oluşan uzun listenin seçilmesinden sorumluydu. İkinci aşamada, on kişilik iki gruba ayrılan uzun listedeki sanatçılar, 17 Kasım 2023'te duyurulan on performansla iki canlı seçmede değerlendirildi ve doğrudan finale kaldı. Dördüncü aşama, 3 Şubat 2024'te gerçekleşecek ve Malmö'de Ukrayna'yı temsil etmek için yarışacak on bir katılımcının yer alacağı final olacak. Kazanan, jüri ve halk oylarının birleşimiyle belirlenecek.

İlgilenen katılımcılar için başvuru süresi 30 Ağustos – 22 Ekim 2023 tarihleri arasında açık kalmıştır. Her aday dilediği kadar şarkı gönderebilirdi. Başvuruların kapanışında 288 sanatçıdan ağırlıklı olarak İngilizce ve Ukraynaca olmak üzere 389 başvuru alındı. Seçilen finalistler (aşağıdaki tabloda kalın harflerle işaretlenmiştir), 2018 yarışmasında Ukrayna'yı temsil eden Mélovin'i içermektedir.

Final 3 Şubat 2024 tarihinde yapılmıştır. Katılımcıların yanı sıra Ruslana "Wild Dances" şarkısı ile, Tvorchi "Heart of Steel" şarkısı ile, Kalush Orchestra "Stefania" şarkısı ile, Jamala "Mii brate" şarkısı ile, Verka Serduchka "Swedish Lullaby" şarkısı ile, Tina Karol "Troiandy" şarkısı ile ve Anastasia Dymyd ve Svitlana Tarabarova "Kvitka" şarkısı ile performansını sergilemiştir. Gösteriler tamamlandıktan sonra Diia uygulaması çöktü, bu da oylama süresinin uzamasına ve sonuçların açıklanmasında gecikmeye neden oldu ve sonuçlar 4 Şubat'a ertelendi.  Sonuçta 1.167.185 Ukraynalı uygulamaya oy verdi. Alyona Alyona ve Jerry Heil "Teresa & Maria" şarkısıyla kazanan ilan edildi.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Ukrayna, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri Ukrayna'nın İrlanda'dan sonra ve Polonya'dan önce 5. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Alyona Alyona & Jerry Heil, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda Ukrayna'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Ukrayna'nın 173 puanla ikinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Ukrayna'nın İsveç'ten sonra ve Almanya'dan önce 2. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda Ukrayna halk oylamasından 307 puan ve jüri oylamasından 146 puan alarak yarışmayı üçüncü olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Ukraynalı jürisinden oluşmaktadır:

Olena Topolia (Alyosha) – jüri başkanı
Iryna Horova
Olena Koliadenko
Maksim Nahorniak
Kostiantyn Tomilchenko

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ukrayna
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Yunanistan, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Marina Satti'nin seslendirdiği "Zari" adlı şarkısıyla katılmıştır. Yunan yayıncı Ellinikí Radiofonía Tileórasi (ERT) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini ve şarkısını seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Yunanistan Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk dört kez katılmış, ilk katılımını 1974 yılında gerçekleştirmiştir. Yunanistan günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2005 yılında Elena Paparizu'nun seslendirdiği "My Number One" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2016 yılının yarı finalinde 16. olarak almıştır. Yunanistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 3 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Yunanistan Victor Vernicos'un seslendirdiği "What They Say" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 13. olarak finale çıkamamıştır.
Yunan yayıncı Ellinikí Radiofonía Tileórasi (ERT) Yunanistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1974 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Yunan yayıncı 2016 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Yunanistan'ın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ERT yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
24 Ekim 2023 tarihinde ERT yayıncısı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Yunanistan'ı Marina Satti'nin temsil edeceğini açıklamıştır. Satti'nin yarışmada seslendireceği şarkı için şarkı alım başvurularını 25 Ekim ile 1 Aralık 2023 tarihinde açmıştır. 7 Mart 2024 tarihinde ERT1 kanalında yayınlanan "Eurovision se eidon" programında Satti'nin seslendireceği "Zari" şarkısı yayınlanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Yunanistan, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Yunanistan'nın Arnavutluk'tan sonra ve İsviçre'den önce 3. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Marina Satti, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Yunanistan'ın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra Yunanistan'ın 86 puanla beşinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında Yunanistan'ın Letonya'dan sonra ve Birleşik Krallık'tan önce 12. sırada yer almasına karar vermiştir. Yarışmanın sonucunda Yunanistan halk oylamasından 85 puan ve jüri oylamasından 41 puan toplamda 126 puan alarak yarışmayı on birinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler Yunan jürisinden oluşmaktadır:

Panagiotis Biniaris
Georgia Fotou
Vasiliki Karatzoglou
Stamatina Kostiani
Anastasios Rosopoulos

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Yunanistan
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Çekya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na katılmıştır. Çek yayıncı Česká televize (ČT) tarafından yapılan ESCZ 2024 yarışmasının kazananı "Pedestal" adlı şarkısıyla Aiko Çek temsilci olmuştur.

2024 yarışması'ndan önce, Çekya Eurovision Şarkı Yarışması'na on iki kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Çek Cumhuriyeti günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2018 yılında Mikolas Josef'in seslendirdiği "Lie to Me" adlı şarkısıyla altıncı olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2007 ve 2009 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Çek Cumhuriyeti Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 5 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Çekya Vesna'nın seslendirdiği "My Sister's Crown" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 4. olarak finale yükselmiş, finalde 10. olmuştur.
Çek yayıncı Česká televize (ČT) Çek Cumhuriyeti'nin temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2006 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir.

ESCZ 2024, Çekya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ČT yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 4 Aralık 2023 tarihinde Prag'da bulunan Roxy'de ikinci kez görevi üstlenen Adam Mišík'in sunuculuğunda yapılmıştır. Yarışma, ČT art kanalının yanı sıra ČT'nin yayın platformu iVysílání ve Eurovision Şarkı Yarışması'nın resmi YouTube kanalı aracılığıyla yayınlanmıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 16 Ekim ile 6 Kasım 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Yarışmaya hak kazanabilmek için sanatçılardan en az birinin Çek veya Slovak vatandaşlığına sahip olması gerekirken, şarkı yazarları herhangi bir milletten olabilir.
14 Kasım 2023'te ČT, müzik danışmanı Cesár Sampson (2018 Avusturya temsilcisi) ve Çek heyeti tarafından alınan 200'den fazla başvuru arasından beş finalistin seçileceğini ve katılımcıların isimlerinin kısa süre içinde açıklanacağını duyurdu. Şarkılar final gününde açıklanacak.

Yedi katılımcının yarıştığı ESCZ 2024 finali 4 Aralık 2023 tarihinde Prag'da bulunan Roxy'de yapılmış, ikinci kez yarışmanın sunuculuğunu Adam Mišík ve Cesár Sampson yapmıştır. 2019 yarışması'nda Çek Cumhuriyeti'ni temsil eden Lake Malawi ve 2022 yarışması'nda Çek Cumhuriyeti'ni temsil eden We Are Domi yarışmada sahne almıştır. Kazanan, 11 Aralık 2023'e kadar resmi Eurovision Şarkı Yarışması uygulaması aracılığıyla yapılacak uluslararası ve Çek halk oylamasının 70/30 kombinasyonuyla belirlenecek ve sonuçlar 13 Aralık'ta açıklanmıştır. Kazanan "Pedestal" adlı şarkısıyla Aiko olmuştur.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Çekya, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de Çekya'nın İsviçre'den sonra ve Avusturya'dan önce 5. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Aiko, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda Çekya'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra Çekya'nın 38 puanla on birinci olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler Çek jürisinden oluşmaktadır:

Ondřej Bambas
Bára Juránková
Kristyna Koreis
Marek Slabý
Jaroslav Špulák

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Çekya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

İrlanda, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Bambie Thug'un seslendirdiği "Doomsday Blue" adlı şarkısıyla katılmıştır. İrlandalı yayıncı Raidió Teilifís Éireann (RTÉ) tarafından yapılan Eurosong 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, İrlanda Eurovision Şarkı Yarışması'na elli yedi kez katılmış, ilk katılımını 1965 yılında gerçekleştirmiştir. İrlanda toplam yedi kez kazanarak büyük bir rekor elde etti. İrlanda ilk kez 1970 yılında Dana'nın seslendirdiği "All Kinds of Everything" ile almış, diğer birincilikleri ise 1980 yılında Johnny Logan'ın seslendirdiği "What's Another Year?" ile, 1987 yılında Johnny Logan'ın seslendirdiği "Hold Me Now" ile, 1992 yılında Linda Martin'in seslendirdiği "Why Me?" ile, 1993 yılında Niamh Kavanagh'ın seslendirdiği "Hold Me Now" ile, 1994 yılında Paul Harrington & Charlie McGettigan'ın seslendirdiği "Rock 'n' Roll Kids" ile ve son birinciliği 1994 yılında Eimear Quinn'in seslendirdiği "The Voice" ile almıştır. Sonunculuğu ise 2007 yılında Dervish'in seslendirmiş olduğu "They Can't Stop The Spring" ve 2013 yılında Ryan Dolan'ın seslendirmiş olduğu "Only Love Survives" ile almıştır. İrlanda Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 10 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında İrlanda Wild Youth'un seslendirdiği "We Are One" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 12. olarak finale çıkamamıştır.
İrlandalı yayıncı Raidió Teilifís Éireann (RTÉ) İrlanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1965 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İrlandalı yayıncı geçtiğimiz yıl olduğu gibi Ulusal final ile temsilcisini seçmiştir.

Eurosong 2024, İrlanda'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsilcisini seçmek amacıyla RTÉ tarafından geliştirilen ulusal final formatı olmuştur. 26 Ocak 2024 tarihinde yeniden RTÉ One ve RTÉ Player'da yayınlanan The Late Late Show'un özel sürümü sırasında gerçekleştirilmiştir.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını Eylül ile 28 Ekim 2022 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Kasım 2023'ün sonlarında heyet başkanı Michael Kealy, yaklaşık 378 başvurunun alındığını açıkladı.
Yarışmaya katılan katılımcılar, RTÉ tarafından müzik endüstrisindeki profesyoneller ve Eurovision hayranları arasından atanan ve başkanlığını Kealy'nin yaptığı, hem alınan başvurular arasından hem de köklü sanatçıların doğrudan daveti üzerine seçilen üyelerden oluşan jüri paneli tarafından seçildi. Sürecin ilk aşamasında 60'tan az başvuru kısa listeye alındı. Bunlardan dört finalist, her jüri üyesinin on favorisine göre ve ek olarak iki finalist "hızlandırılmış" prosedürle seçildi. Katılımcılar, 8 ve 12 Ocak 2024 tarihleri arasında, RTÉ Radyo 1'de yayınlanan The Ray D'Arcy Show 'da günlük olarak açıklandı.

Eurosong 2024 finali 26 Ocak 2024 tarihinde yapılmıştır. Sonuçlar, ulusal jüri, uluslararası jüri ve televizyon oylamasının birleşimiyle belirlendi – her biri 2, 4, 6, 8, 10 ve 12 puanlık setlerle ödüllendirildi – ; ikincisi ise Beraberlik durumunda öncelik ilk etaptadır. Uluslararası jüriler Lüksemburg delegasyon başkanı Eric Lehmann, Yle'nin Fin yönetici yapımcısı Anssi Autio, Avusturyalı müzik yöneticisi Kerstin Breyer ve İngiliz gazeteci Deban Aderemi'den oluşmuş, ulusal jüriler şarkı yazarı Niall Mooney, radio DJ Tara Murray, müzik danışmanı Elaine McCann ve RTÉ 2fm sunucusu Tracy Clifford'dan oluşmuştur; halk oylarını 2022 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İrlanda'yı temsil eden Brooke Scullion sunmuştur. Gösteri sırasında, Ukraynalı grup Kalush Orchestra 2022 yılında kazandıkları "Stefania" şarksıını ara gösteride seslendirmiştir. "Doomsday Blue" şarkısıyla Bambie Thug, hem ulusal jüriden hem de halk oylamasından en yüksek puanı alarak toplam 32 puanla kazanan ilan edildi.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanacaktır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. İrlanda, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri İrlanda'nın Litvanya'dan sonra ve Ukrayna'dan önce 4. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Bambie Thug, teknik provalarda 27 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda İrlanda'nın ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra İrlanda'nın 124 puanla üçüncü olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında İrlanda'nın Estonya'dan sonra ve Letonya'dan önce 10. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda İrlanda halk oylamasından 136 puan ve jüri oylamasından 142 puan alarak yarışmayı altıncı olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler İrlandalı jürisinden oluşmaktadır:

Tracy Clifford
Kim Hayden
Bill Hughes
Lisa Lambe
Brian Sheil

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İrlanda
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

RTÉ Eurovision sitesi

İspanya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Nebulossa müzik grubunun seslendirdiği "Zorra" adlı şarkıyla katılmıştır. İspanyol yayıncı Radiotelevisión Española (RTVE) tarafından yapılan 2024 Benidorm Fest yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, İspanya Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış üç kez katılmış, ilk katılımını 1961 yılında gerçekleştirmiştir. İspanya günümüze dek iki kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini  1968 yılında "La, la, la" adlı şarkısıyla Massiel ve 1969 yılında "Vivo Cantando" adlı şarkısıyla Salomé ile birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1962, 1965, 1983, 1999 ve 2017 yıllarında sonuncu olarak almıştır. İspanya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından beri Büyük 5'li üyesi olduğundan dolayı yarı finalde yarışmayıp direkt finalde yarışmaktadır. 2023 yılında İspanya Blanca Paloma'nın seslendirdiği "Eaea" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalde 17. olmuştur.
İspanyol yayıncı Radiotelevisión Española (RTVE) İspanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1961 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İspanyol yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği 2024 Benidorm Şarkı Festivali adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

2024 Benidorm Uluslararası Şarkı Festivali, İspanya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTVE yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir.
Festivale katılım başvuruları 16 Mayıs 2023 ile 10 Ekim 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir.

Final 3 Şubat 2024'te gerçekleşti ve her yarı finalden yükselen dört katılımcı olmak üzere sekiz katılımcı yarıştı.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmasına rağmen Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Yarı final kura çekiminde İspanya'nın ikinci yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir.

Nebulossa, teknik provalarda 2 Mayıs-4 Mayıs tarihlerinde, ardından 10-11 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında İspanya'nın Litvanya'dan sonra ve Estonya'dan önce 8. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda İspanya halk oylamasından 11 puan ve jüri oylamasından 19 puan alarak yarışmayı yirmi ikinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler İspanyol jürisinden oluşmaktadır:

Irene Garrido Pascual
Pedro Hernández Herrera (St. Pedro)
Juan Manuel Pinzás Sueiro
Rosa María Comín
Gema del Valle de la Cruz

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İspanya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

RTVE Eurovision sitesi

İsrail, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Eden Golan'ın seslendirdiği "Hurricane" adlı şarkısıyla katılmıştır. İsrailli yayıncı תאגיד השידור הישראלי (IPBC) tarafından yapılan HaKokhav HaBa yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2023 yarışması'ndan önce, İsrail Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk altı kez katılmış, ilk katılımını 1973 yılında gerçekleştirmiştir. İsrail günümüze dek dört kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1978, 1979, 1998 ve 2018 yıllarında birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2007 yılında yarı finalde 23. olarak almıştır. İsrail Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında İsrail Noa Kirel'in seslendirdiği "Unicorn" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 3. olarak finale yükselmiş, finalde 3. olmuştur.
İsrailli yayıncı תאגיד השידור הישראלי (IPBC) İsrail'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1973 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. İsrailli yayıncı en son 2020 yılı için düzenlediği HaKokhav HaBa yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2015-2020 yılları arasında olduğu gibi, 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail'i temsil eden katılımcı, yapımcılığını Tedy Productions ve Keshet Media Group'un yaptığı ve Keshet 12'de yayınlanan HaKokhav HaBa realite şarkı yarışması aracılığıyla seçildi. mako.co.il üzerinden çevrimiçi yayınlanmıştır. Gösteriler Neve Ilan'daki Neve Ilan İletişim Merkezi'nde gerçekleşti ve sunuculuğunu Assi Azar ve Rotem Sela yaptı. Yarışmanın jüri heyeti Assaf Amdursky, Keren Peles, Şiri Meymon (2005 İsrail Eurovision katılımcısı), Ran Danker, Itay Levi ve Eden Hason'dan oluşuyordu.
Ön eleme turları Temmuz 2023'ün sonlarında başladı ve 10 Eylül 2023'te Expo Tel Aviv'in (2019 Eurovision Şarkı Yarışması mekanı) Pavilion 2'sinde sona erdi; burada adaylar, seçtikleri iki şarkının cappella performansına göre değerlendirildi.

Ön eleme aşamasındaki elemeler, Kudüs'te düzenlenen ve başlangıçta Eylül sonu veya Ekim 2023 başında seyirci önünde filme alınacak ve Kasım 2023'te yayınlanmaya başlayacak olan seçmelere devam etti. Ancak, 7 Ekim 2023'te Hamas-İsrail Savaşı'nın patlak vermesinin ardından, yarışmanın çekimleri, İç Cephe Komutanlığı'nın koruma yönergelerine uygun olarak başlangıçta ertelendi. Sonunda 16-22 Ekim arasındaki haftada seyircisiz başlayacak ve yayınların başlangıçta 31 Ekim'de başlaması planlanmıştı. Jürinin yanı sıra sonucun %40'ını belirleyecek olan seyirci oyu yerini odak grup oylarına bıraktı.
Yayınlanmasının planlandığı 31 Ekim 2023 tarihinde, o gün çatışmada hayatını kaybeden iki askerin anısına ilk bölümün yayını ertelendi. Programın bu gibi durumlarda yayınlanması kararı İsrailli izleyiciler ve medya tarafından eleştirildi, ve yayınlar sonunda 20 Kasım'da başlayacak şekilde yeniden planlandı. İkinci gösteri 22 Kasım'da yapılması planlanmıştı. Hamas tarafından tutulan rehinelerin serbest bırakılması için o gün müzakere edilen bir anlaşmaya ilişkin hükûmet basın toplantısına yer açmak için ertelendi; yayın 2 Aralık'ta yeniden başladı. Televizyonda yayınlanan programlara 10 Eylül'deki seçme turunun açılışından kesitler de dahil edildi.
Seçme gösterileri aynı zamanda İsrail Savunma Kuvvetleri'ni (IDF) destekleyen bölümler de içeriyordu ve Eğitim ve Gençlik Kolordu grubunun bir üyesi olan ilk yarışmacı Shai Tamino, askeri kıyafetlerle performans sergiledi; bu olay, bazı Eurovision taraftarı medya kuruluşlarının, geleneksel olarak etkinlikle ilişkilendirilen siyasi olmayan ve pasifist değerlerle çatıştığı gerekçesiyle İsrail'in 2024 yarışmasına katılımına ilişkin haberlerini sınırlamaya başlamasına yol açtı.

Adayların ilerleyebilmeleri için jüri üyelerinden ve odak gruplardan oyların en az %70'ini almaları gerekiyordu.

31 Aralık 2023'te bölümler halinde yayınlanan sonraki aşama, altı jüri üyesinin hepsinden "evet" oyu alan sanatçıların otomatik olarak yeterlilik kazandığı ve diğerlerinin dört veya beş "evet" oyu alanlar arasından seçildiği bir kısa listeleme turundan oluşuyordu. Lian Biran, Eden Golan, Arik Sinai, Yehuda Saado, Shai Tamino, Ido Bartal, Mika Moshe, Jonathan Bitton, Mika Kertis, Dor Shimon, Or Cohen, Gal Kafri, Moria Angel ve Orel Ravid olmak üzere 14 sanatçı kısa listeye alındı.

İlk 14 turunda, jüri ve izleyicilerin oylarıyla her gösteriden elenecek bir yarışmacı belirlendi ve en sonunda ilk beşe inildi. İlk iki gösterinin her birinde ve altıncı gösteride, elenecek sanatçı en düşük genel puanı alan sanatçıydı. Üçüncü, dördüncü, yedinci ve dokuzuncu gösteride, sanatçılar düellolarda eşleştirildi ve kazananlar doğrudan bir sonraki tura katılmaya hak kazandı; ardından jüri diğerleri arasından gösteri başına bir elenen seçti. Beşinci gösteride, sanatçılar düet yapmak üzere eşleştirildi ve elenen en düşük puanı alan ikili arasından seçildi. Sekizinci gösteride, her yarışmacı sürpriz bir konuk sanatçıyla düet yaptı.

Yarı finalin ilk gösterisinde jüri ve seyircilerin oyları final için bir katılımcıyı belirledi. İkinci gösteride kalan dört sanatçı performans sergiledi ve bunlardan biri yarışmadan elendi.

Final 6 Şubat 2024'te gerçekleşti ve bir finalistin elendiği düello turu ve kalan üç sanatçı arasında kazananı belirleyen bir süper final olarak bölündü. 5 Şubat'ta konuk sanatçıların ve finalistlerin performanslarının yer aldığı özel bir yayın yayınlandı ve her biri finalin ilk turunda hangi şarkıyı seslendireceğini duyurdu; Aynı gün, Mako uygulaması aracılığıyla gerçekleştirilen ve ilk tur sonuçlarının %10'unu belirleyen bir halk oylaması açıldı. Noa Kirel gösteri sırasında konuk performans sergiledi. Süper finalde, jüri ve halk oylarının 50/50 birleşimi kazanan olarak Eden Golan seçilmiştir.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. İsrail, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de İsrail'in Estonya'dan sonra ve Norveç'ten önce 14. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Eden Golan, teknik provalarda 30 Nisan-3 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda İsrail'in ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra İsrail'in 194 puanla birinci olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında İsrail'in Lüksemburg'dan sonra ve Litvanya'dan önce 6. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda İsrail halk oylamasından 323 puan ve jüri oylamasından 52 puan alarak yarışmayı beşinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler İsrailli jürisinden oluşmaktadır:

Yaron Ashbel
Shlomit Dersso
Maya Opal Drukman
Yaakov Hezi Marimi
May Sfadia

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

İsveç, ev sahipliğini yaptığı 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Marcus & Martinus'un seslendirdiği "Unforgettable" adlı şarkısıyla katılmıştır. İsveçli yayıncı Sveriges Television (SVT) tarafından yapılan2024 Melodifestivalen yarışması ile temsilcisini seçmiştir.
İsveç 2024 yarışması'nda ev sahibi olmasından dolayı direkt olarak finalde yarışmıştır.

2024 yarışması'ndan önce, İsveç Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış iki kez katılmış, ilk katılımını 1958 yılında gerçekleştirmiştir. İsveç günümüze dek 7 kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1974 yılında ABBA'nın seslendirdiği "Waterloo" adlı şarkısıyla, 1984 yılında Herreys'in seslendirdiği "Diggi-Loo Diggi-Ley" adlı şarkısıyla, 1991 yılında Carola'in seslendirdiği "Fångad av en stormvind" adlı şarkısıyla, 1999 yılında Charlotte Perrelli'nin seslendirdiği "Take Me to Your Heaven" adlı şarkısıyla, 2012 yılında Loreen'in seslendirdiği "Euphoria" adlı şarkısıyla, 2015 yılında Måns Zelmerlöw'in seslendirdiği "Heroes" adlı şarkısıyla ve 2023 yılında Loreen'in seslendirdiği "Tattoo" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2010 yılının yarı finalinde 11. olarak almıştır. İsveç Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 1 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında İsveç Loreen'in seslendirdiği "Tattoo" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 2. olarak finale çıkmış, Finalde 1. olmuştur. Bu sonuçla İsveç, İrlanda ile birlikte yarışmayı en çok kazanan ülke olmuştur.
İsveçli yayıncı Sveriges Television (SVT) İsveç'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1958 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. İsveçli yayıncı 1959 yılından beri düzenlediği Melodifestivalen 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

2024 Melodifestivalen, Bu yıl 63.'sü gerçekleşmesi planlanan ve İsveç'in 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için SVT yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir.

Birinci Eleme 3 Şubat 2024 tarihinde Malmö, Malmö Arena'da yapıldı. "Heroes Are Calling" adlı şarkısıyla Smash Into Pieces ve "Awful Liar" adlı şarkısıyla Lisa Ajax direkt olarak finale yükselmiş, "Forever Yours" adlı şarkısıyla Elisa Lindström ve "Supernatural" adlı şarkısıyla Adam Woods final eleme turuna yükselmiştir.
İkinci Eleme 10 Şubat 2024 tarihinde Göteborg, Scandinavium'da yapıldı. "Dragon" adlı şarkısıyla Liamoo ve "When I'm Gone" adlı şarkısıyla Maria Sur direkt olarak finale yükselmiş, "The Silence After You" adlı şarkısıyla Dear Sara ve "Unga & fria" adlı şarkısıyla Fröken Snusk final eleme turuna yükselmiştir.
Üçüncü Eleme 17 Şubat 2024 tarihinde Växjö, Vida Arena'da yapıldı. "Effortless" adlı şarkısıyla Jacqline ve "Give My Heart a Break" adlı şarkısıyla Cazzi Opeia direkt olarak finale yükselmiş, "För dig" adlı şarkısıyla Klaudy ve "I Won't Shake (La La Gunilla)" adlı şarkısıyla Gunilla Persson final eleme turuna yükselmiştir.
Dördüncü Eleme 24 Şubat 2024 tarihinde Eskilstuna, Stiga Sports Arena'da yapıldı. "Happy That You Found Me" adlı şarkısıyla Danny Saucedo ve "It's Not Easy to Write a Love Song" adlı şarkısıyla Dotter direkt olarak finale yükselmiş, "Done Getting Over You" adlı şarkısıyla Albin Tingwall ve "Circus X" adlı şarkısıyla Scarlet final eleme turuna yükselmiştir.
Beşinci Eleme 2 Mart 2024 tarihinde Karlstad, Löfbergs Arena'da yapıldı. "Unforgettable" adlı şarkısıyla Marcus & Martinus ve "Que Sera" adlı şarkısıyla Medina direkt olarak finale yükselmiş, "Light" adlı şarkısıyla Annika Wickihalder ve "Back to My Roots" adlı şarkısıyla Jay Smith final eleme turuna yükselmiştir.
Beşinci elemenin hemen ardından son eleme turu yapıldı. Tüm şarkılar birbirleriyle yarıştı; her şarkının kendi elemelerinden aldığı oylar yeni bir puan seti belirledi; bu, son eleme turu sırasında yapılan ikinci tur oylamayla birleştirildiğinde finale yükselen en iyi iki şarkıyı belirledi. "Light" adlı şarkısıyla Annika Wickihalder ve "Back to My Roots" adlı şarkısıyla Jay Smith finale yükselmiştir.

Final 9 Mart 2024 tarihinde Friends Arena, Stockholm'de yapılmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenecektir. İsveç Ev sahibi üyesi ülke olduğundan dolayı 11 Mayıs 2024 tarihinde yapılan Büyük Finalde yarışmıştır.

Marcus & Martinus, teknik provalarda 2 Mayıs-4 Mayıs tarihlerinde, ardından 10-11 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında İsveç'in Ukrayna'dan önce 1. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda İsveç halk oylamasından 49 puan ve jüri oylamasından 125 puan alarak yarışmayı dokuzuncu olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler İsveçli jürisinden oluşmaktadır:

Robin Bengtsson
Annie Beata Ellen Berg
Boris René Lumbana
Per Oscars Henrik Olsson
Elin Trogen

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Melodifestivalen 2024 sitesi

İsviçre, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Nemo'nun seslendirdiği "The Code" adlı şarkısıyla katılmıştır. İsviçreli yayıncı İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, İsviçre Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış dört kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. İsviçre günümüze dek iki kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1956 yılında Lys Assia'nın seslendirdiği "Refrain" adlı şarkısıyla ve 1988 yılında Celine dion'un seslendirdiği "Ne partez pas sans moi" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2010, 2015 ve 2016 yıllarının yarı finallerinde sonuncu olarak almıştır. İsviçre Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında İsviçre Remo Forrer'in seslendirdiği "Watergun" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 7. olarak finale çıkmış, Finalde 20. olmuştur.
İsviçreli yayıncı İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) İsviçre'nin temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İsviçreli yayıncı 2019 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, İsviçre'nin 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için SRG SSR yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir yöntemdir.
Ülkeyi temsil etmek isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 10 Ağustos ile 24 Ağustos 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. 29 Şubat 2024 tarihinde SRF yayıncısı ülkelerini "The Code" adlı şarkısıyla Nemo'nun temsil edeceği açıklanmıştır.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışacak fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. İsviçre, 9 Mayıs 2024 tarihindeki ikinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı finalin birinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri ikinci yarı final'de İsviçre'nin Yunanistan'dan sonra ve Çekya'dan önce 4. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Nemo, teknik provalarda 29 Nisan-2 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 2. Yarı finalin sonunda İsviçre'nin ilk 10'da yer aldığı ve dolayısıyla büyük finale yükseldiği ilan edildi. Daha sonra İsviçre'nin 132 puanla dördüncü olarak finale yükseldiği açıklanmıştır.
Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında İsviçre'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nden sonra ve Slovenya'dan önce 21. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda İsviçre halk oylamasından 226 puan ve jüri oylamasından 336 puan alarak yarışmayı birinci olarak tamamlamıştır. Bu sonuçla birlikte İsviçre yarışma tarihinde üçüncü kez birinci olmuştur.

Aşağıdaki üyeler İsviçreli jürisinden oluşmaktadır:

Jamila Awad
Tobias Carshey
Laurence Desarzens
Kety Fusco
Raphael Haldemann

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsviçre
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

SRF Eurovision sitesi

İtalya, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Angelina Mango'nun seslendirdiği "La noia" adlı şarkısıyla katılmıştır. İtalyan yayıncı Radiotelevisione Italiana (RAI) tarafından yapılan 2024 Sanremo Müzik Festivali ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, İtalya Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. İtalya günümüze dek üç kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1964 yılında Gigliola Cinquetti'nin seslendirdiği "Non ho l'età" adlı şarkısıyla, 1990 yılında Toto Cutugno'nun seslendirdiği "Insieme: 1992" adlı şarkısıyla ve 2021 yılında Måneskin'in seslendirdiği "Zitti e buoni" adlı şarkısıyla üç kez birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1966 yılında sonuncu olarak almıştır. İtalya Büyük 5'li üyesi olduğundan Yarı final sistemi yerine direkt olarak finalde yarışmaktadır. 2023 yılında İtalya Marco Mengoni'nin seslendirdiği "Due vite"  adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 4. olmuştur.
İtalyan yayıncı Radiotelevisione Italiana (RAI) İtalya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İtalyan yayıncı 1951 yılından beri düzenlenen 2024 Sanremo Müzik Festivali adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

İtalyan yayıncı Radiotelevisione Italiana (RAI), etkinliğin 74'üncüsü olan 2024 Sanremo Müzik Festivali'ni 6-10 Şubat 2024 tarihleri arasında düzenliyor. Üst üste beşinci sanat yönetmenliğini de yapan Amadeus'un ev sahipliğinde, ilk gecede Marco Mengoni, ikinci gecede Giorgia, üçüncü gecede Teresa Mannino, dördüncü gecede Lorella Cuccarini ve Final gecesinde Rosario Fiorello eşlik edecek. 10 Temmuz 2023'te yayıncı, yarışmanın kurallarını yayınlayarak kazananın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'nda ülkeyi temsil etme hakkını kazanacağını doğruladı.
Festivalde art arda beş gece boyunca 30 sanatçının yarışması planlanıyor; 19 Aralık 2023'teki Sanremo Giovani bölümünden gelen üç katılımcı doğrudan hak kazanırken diğer 27 katılımcı, sanat yönetmeni tarafından doğrudan davetle ve 27 Kasım 2023 tarihine kadar alınan başvurular sonucunda seçilerek 3 Aralık 2023'te açıklandı. Yarışmaya katılan katılımcıların şarkı isimleri Sanremo Giovani'nin ardından açıklandı.

Festivalin finali 10 Şubat 2024'te gerçekleşti. Tüm sanatçılar, süper final turu için beş katılımcıyı belirlemek üzere önceki gecelerde elde edilen sonuçların özetlendiği halka açık televizyon oylamasıyla şarkılarını son bir kez seslendirdi. Daha sonra sonuçlar sıfırlandı ve halka açık televizyon oylamaları (%34), radyo jürisi oyları (%33) ve basın jürisi oyları (%33) kombinasyonuyla kazanan Angelina Mango'nun seslendirdiği "La noia" şarkısı olmuştur. The following morning, Mango confirmed her participation in the contest.

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. Yarı final kura çekiminde İtalya'nın ikinci yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir.

Angelina Mango, teknik provalarda 2 Mayıs-4 Mayıs tarihlerinde, ardından 10-11 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. Yarışmanın yapımcılarının Final kura çekimi kararı sonrasında İtalya'nın Norveç'ten sonra ve Sırbistan'dan önce 15. sırada yer almasına karar vermiştir.
Yarışmanın sonucunda İtalya halk oylamasından 104 puan ve jüri oylamasından 164 puan alarak yarışmayı yedinci olarak tamamlamıştır.

Aşağıdaki üyeler İtalyan jürisinden oluşmaktadır:

Elena Maria Di Cioccio
Maurizio Filardo
Marianna Mammone (BigMama)
Barbara Mosconi
Marcello Sacchetta

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İtalya
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

RAI Eurovision sitesi

İzlanda, İsveç'in Malmö kentinde yapılan 2024 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Hera Björk'ün seslendirdiği "Scared of Heights" adlı şarkısıyla katılmıştır. İzlandalı yayıncı Ríkisútvarpið (RÚV) tarafından yapılan Söngvakeppnin 2024 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, İzlanda Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz altı kez katılmış, ilk katılımını 1986 yılında gerçekleştirmiştir. İzlanda yarışmayı günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1999 yılında Selma'nın seslendirdiği "All Out of Luck" ve 2009 yılında Yohanna'nın seslendirdiği "Is It True?" adlı şarkılarıyla ikinci olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana İzlanda 8 kez finale çıkamamıştır. En kötü derecesini ise 2018 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. 2023 yılında İzlanda Diljá'nın seslendirdiği "Power" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 11. olmuştur.
İzlandalı yayıncı Ríkisútvarpið (RÚV) İzlanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1986 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. İzlandalı yayıncı 1986 yılından beri düzenlediği Söngvakeppnin 2024 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Söngvakeppnin 2024, İzlanda'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RÚV yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Her ikisi de Reykjavík'te bulunan Truenorth Studio'da 17 ve 24 Şubat 2024'te iki yarı final ve 2 Mart 2024'te Laugardalshöll'de düzenlenen finalden oluşacak. Gösteriler Ragnhildur Steinunn Jónsdóttir, Sigurður Þorri Gunnarsson ve Unnsteinn Manuel Stefánsson tarafından sunulacak.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 15 Haziran ile 10 Eylül 2023 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. 
Başvuruların kapanmasının ardından 118 katılımcının başvurduğu açıklanmıştır.Yayıncı, başvuruları incelemenin yanı sıra tanınmış sanatçıları da doğrudan yarışmaya davet etti. Seçilen on katılımcı 27 Ocak 2024'te açıklandı. Yarışmanın katılımcılarından olan Beşar Murad, üç gün önce açıklandı. Ayrıca katılımcılar arasında 2010 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İzlanda'yı temsil eden Hera Björk'de bulunmaktadır.

17 ve 24 Şubat 2024 tarihlerinde iki yarı final gerçekleştirilecek. Her birinde beş katılımcı yarışacak ve iki katılımcı finale katılmaya hak kazanacak; RÚV, elemeye hak kazanamayanlar arasından beşinci finalisti seçme seçeneğini saklı tutar.

Final 2 Mart 2024'te gerçekleşti ve dört katılımcının yanı sıra yarı final joker katılımcısı de yer aldı. Yarı finalde yarışan tüm şarkıların İzlandaca seslendirilmesi zorunluyken, finalde şarkıların Eurovision Şarkı Yarışması'nda seslendirilecekleri dilde sunulması gerekiyordu: Væb İzlandaca versiyonunu tercih ederken diğer dördü İngilizce olanı tercih etti. Katılımcıların yanı sıra, Diljá Pétursdóttir (2023 yarışması'nda İzlanda'yı temsil etmişti) ve Selma Björnsdóttir (1999 ve 2005 yılı'nda İzlanda'yı temsil etmişti) ara gösteride performanslarını sergilemiştir.
Jüri ve halk oylarının 50/50 birleşimi iki süper finalisti belirledi ve katılımcılar daha sonra ek bir televizyon oylaması turuna katıldı; iki oylamanın toplamı kazananı belirledi. 2016'dan bu yana ilk kez, finaldeki jüri yalnızca İzlandalılardan oluşuyordu: Vigdís Hafliðadóttir (şarkıcı, oyuncu ve insan hakları aktivisti), Sindri Ástmarsson (Iceland Airwaves program direktörü), Erna Hrönn (şarkıcı ve radyo sunucusu), Árni Matthíasson (müzik muhabiri ve yazar), Sigríður Beinteinsdóttir (şarkıcı), Einar Bárðarson (İzlanda Müzik Bilgi Merkezi yönetim kurulu başkanı) ve Elín Hall (müzisyen).

2024 Eurovision Şarkı Yarışması, Yarı finalleri 7 ile 9 Mayıs 2024 tarihlerinde, Final ise 11 Mayıs 2024 tarihinde İsveç'in Malmö kentinde bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. Bütün ülkelerin dışında Big 5 ülkeleri (Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve İtalya) ve Ev sahibi ülke, iki yarı finalden birinde yarışmayıp direkt olarak finalde yarışmış fakat Yarı finalde oy kullanmıştır. Her yarı finalde ilk on'a giren ülkeler Finale çıkmaya hak kazanmıştır. 30 Ocak 2024 tarihinde yapılan kura çekimi töreninde, ülkelerin hangi yarı finalin hangi yarısında yer alacağı ve Büyük 5li ülkelerinin hangi yarı finalde oy kullanacağı belirlenmiştir. İzlanda, 7 Mayıs 2024 tarihindeki birinci yarı finalde yarışmasına karar verilmiş ve Yarı final'in ikinci yarısında yer alacağı belirlenmiştir.
2024'ün bütün katılımcı şarkıları yayınlandıktan sonra yarışmanın yönetmenleri Yarı finallerde hangi ülkenin kaçıncı sırada çıkacağı belirlemiştir. Yarışmanın yönetmenleri İzlanda'nın Hırvatistan'dan sonra ve Slovenya'dan önce 8. sırada sahne almasına karar vermiştir.

Hera Björk, teknik provalarda 28 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde, ardından 8-9 Mayıs tarihlerinde kıyafet provalarında yer aldı. 1. Yarı finalin sonunda İzlanda'nın ilk 10'da yer almadığı ve dolayısıyla büyük finale yükselemediği ilan edildi. Daha sonra İzlanda'nın 3 puanla on beşinci olarak finale yükselemediği açıklanmıştır.

Aşağıdaki üyeler İzlandalı jürisinden oluşmaktadır:

Diljá Pétursdóttir
Ívar Guðmundsson
Marino Geir Lilliendahl
Þórður Helgi Þórðarson
Þórunn Erna Clausen

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İzlanda
2024 Eurovision Şarkı Yarışması

Söngvakeppnin 2024 sitesi

2025 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması, 23. Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'dır. Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve Gürcistan Kamu Yayıncılığı'nın (GPB) organize ettiği yarışma, 2024 yarışmasını "To My Mom" adlı şarkısıyla Andria Putkaradze'nin kazanmasından dolayı Gürcistan'ın Tiflis kentinde yapıldı. Yarışma 13 Aralık 2025 tarihinde Olimpiyat Sarayı'nın küçük salonunda gerçekleştirildi. Yarışma, 2017'den sonra ikinci kez Gürcistan'da düzenlendi.
Yarışmaya on sekiz ülke katılmış, Azerbaycan, Hırvatistan ve Karadağ yarışmaya geri dönmüştür.
Kazanan, Lou Deleuze tarafından seslendirilen "Ce monde" adlı şarkıyla Fransa oldu; bu, Fransa'nın son altı yıl içindeki dördüncü zaferidir. Ukrayna halk oylamasını kazandı ve 2013'ten bu yana elde ettiği en iyi dereceyle yarışmayı ikinci sırada tamamladı. İlk beşi Gürcistan, Ermenistan ve İspanya tamamladı. San Marino, bugüne kadarki tüm Eurovision etkinlikleri arasında en iyi sonucunu elde ederken, üst üste dördüncü yıl olmak üzere Arnavutluk da tarihindeki ikinci en iyi sonucunu aldı. İrlanda, son üç yıl içinde ikinci kez son sırada yer aldı.

2025 yarışması, 2024 yarışması'nda Andria Putkaradze tarafından seslendirilen "To My Mom" adlı şarkıyla Gürcistan'ın elde ettiği zaferin ardından, ülkenin başkenti Tiflis'te gerçekleştirilecektir. Gürcistan yarışmaya daha önce de 2017 yılında, yine Tiflis'te ev sahipliği yapmıştı.
Yarışmanın yapılacağı mekân olarak, 3.700 kişilik kapasiteye sahip olan ve hem kapalı spor etkinlikleri hem de konserlere ev sahipliği yapan Olimpiyat Sarayı'nı seçilmiştir. Burası aynı zamanda 2017 yarışmasına da ev sahipliği yapmıştı.

Eurovision Şarkı Yarışması'ndan farklı olarak, Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nın kazanan yayıncısı bir sonraki yarışmayı otomatik olarak düzenleme hakkını elde etmez. Ancak 2011 yılından bu yana (2012, 2015 ve 2018 istisnalarıyla birlikte) kazanan ülkelerin yarışmaya ev sahipliği yapması gelenek haline gelmiştir. 2019 yılından bu yana ise kazanan yayıncı, bir sonraki yarışmayı düzenleme konusunda öncelikli ev sahipliği hakkına sahip olmaktadır.
2024 yılında Fransız yayın kuruluşu France Télévisions bu hakkı elde etmiş ancak ev sahipliği yapmamayı tercih etmiştir.
16 Kasım 2024 tarihinde, ülkesinin 2024 yarışmasındaki zaferinin ardından GPB genel müdürü Tinatin Berdzenishvili, 2025 yarışmasının ev sahipliği için Avrupa Yayın Birliği (EBU) ile görüşmeler yürütüleceğini açıkladı; kısa bir süre sonra, yayıncının 1TV kanalının resmî Facebook sayfası 2025 yarışmasının Gürcistan'da düzenleneceğini duyurdu; ancak aynı gün EBU, 2025 yarışması için henüz ev sahibinin belirlenmediğini ve “tüm üyelerle iş birliği içinde çalışarak” bir yayıncının seçileceğini duyurdu.
4 Nisan 2025 tarihinde Hollanda yayıncısı AVROTROS, yarışmanın Gürcistan'da düzenleneceğini iddia etti, ancak aynı gün bu açıklamasını geri çekti.
9 Nisan 2025 tarihinde Gürcistan Devlet Satın Alma Ajansı tarafından yayımlanan belgelerde, Gürcistan Hükûmeti, Avrupa Yayın Birliği ve GPB'nin ortaklaşa aldığı kararla yarışmanın 13 Aralık 2025 tarihinde Tiflis'te düzenleneceği belirtildi; bu bilgi EBU tarafından 13 Mayıs'ta doğrulandı.
Mayıs 2025'te Gürcistan hükûmet idaresi başkanı Levan Jorjoliani, yarışmanın “Yeni Spor Sarayı'nın küçük salonunda” yapılacağını belirtti; medya ise burayı Olimpiyat Sarayı olarak tanımladı; bu bilgi daha sonra katılımcı yayıncılar tarafından da tekrarlandı ve nihayetinde EBU tarafından 1 Ekim 2025'te doğrulandı.

1 Ekim 2025 tarihinde EBU ve GBP yayıncısı yarışmaya 18 ülkenin katılacağını açıklamıştır. Azerbaycan üç yıl aradan sonra, Hırvatistan on yıl aradan sonra ve Karadağ dokuz yıl aradan sonra geri dönmüştür.

Gürcistan Hükûmeti yarışmayı düzenlemek için ₾8.200.000 (€2.600.000) tahsis etti.

2025 yılı Ağustos ayında, Eurovision Şarkı Yarışması direktörü Martin Green, yetişkin yarışması için kalıcı hale getirilen "United by Music" (Müzikle Birleşmiş) sloganının, iki etkinliğin “aynı marka ailesi” içinde yer almasını sağlamak amacıyla Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nın da kalıcı sloganı olacağını açıkladı. Buna rağmen, 2024 yarışması yetişkin yarışmasının kalıcı slogana geçişinden sonra yapılmasına karşın her iki etkinlik de hâlâ kendi benzersiz sloganlarını kullandı.
9 Eylül 2025 tarihinde EBU, yetişkin yarışmasının 2026 edisyonunda tanıtılacak yenilenmiş logosundan esinlenilen ve yarışmanın 70. yıl dönümünü kutlamak amacıyla Sheffield merkezli Pals adlı tasarım stüdyosu tarafından hazırlanan yeni jenerik logoyu yayımladı.
1 Ekim 2025 tarihinde GPB, 2025 yarışması için tema görsellerini ve sahne tasarımını tanıttı. Görsel kimlik, genç sanatçıların “yaratıcı ve neşeli enerjisini” yansıtan, birden fazla fontun el yazısı benzeri vurgularla harmanlandığı özel bir slogan yazı tipinden oluşmaktadır. Arka planda ise canlı renklerden oluşan çizgisel desenler yer almaktadır. Sahne tasarımı, Gürcistan'ın dağları, kaleleri, surlu köyleri ve kulelerinden ilham alınarak hazırlanmış olup merkezinde doli'nin bir betimlemesi bulunmaktadır.

Etkinlik 13 Aralık 2025'te saat 20:00'de GET'te (17:00 CET) gerçekleşmiştir. On sekiz ülke katılacak ve sıralama 4 Kasım 2025'te yayınlanmıştır. Yarışmaya katılan tüm ülkeler jüri oylamasıyla oy kullanma hakkına sahip olacak, ayrıca katılımcı ve katılımcı olmayan ülkeler toplu uluslararası çevrimiçi oylama kapsamında oy kullanabilecek.

Jürilerden gelen 12 puan, her ülke adına görev yapan bir sözcü tarafından açıklanmıştır. Bilinen sözcüler aşağıda listelenmektedir:

Aşağıda, ülkelerin profesyonel jürileri tarafından verilen tüm 12 puanların özeti yer almaktadır.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Resmî site

Almanya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Alexander Hauer, Attila Bornemisza ve Tünde Bornemisza'nın yazdığı Abor & Tynna ikilisi tarafından seslendirilen "Baller" adlı şarkısıyla katılmıştır. Alman yayıncı ARD ve bölgesel yayıncı Norddeutscher Rundfunk (NDR) tarafından yapılan Chefsache ESC 2025 - Wer singt für Deutschland? yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2024 yarışması'ndan önce, Almanya Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış dokuz kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Ülke en iyi sonucunu 1982 yılında "Ein bißchen Frieden" adlı şarkısıyla Nicole ve 2010 yılında "Satellite" adlı şarkısıyla Lena ile birinci olarak almıştır. Almanya Büyük 5'li üyesi olduğundan Yarı final sistemi yerine direkt olarak finalde yarışmaktadır. 2024 yılında Almanya Isaak'in seslendirdiği "Always On The Run" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 12. olmuştur.
Alman yayıncı ARD ve bölgesel yayıncı Norddeutscher Rundfunk (NDR) Almanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Alman yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği Ulusal Final yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Chefsache ESC 2025 - Wer singt für Deutschland?, Almanya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için NDR yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma, 14 Şubat 2025 - 1 Mart 2025 tarihleri arasında Hürth'teki EMG Studio 8'de, Barbara Schöneberger sunuculuğunda gerçekleştirildi ve iki eleme, yarı final ve finalden oluştu. Elemeler ve yarı final RTL'den ve çevrimiçi olarak RTL+ üzerinden yayınlandı. Final ise Das Erste ve One'ın yanı sıra çevrimiçi olarak ARD Mediathek platformu ve ARD'nin Eurovision Şarkı Yarışması web sitesi eurovision.de üzerinden yayınlandı.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 31 Ekim ile 28 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Kendi şarkısı olmayan sanatçılar da başvuruda bulunabildi ve bir cover şarkının performans klibiyle birlikte tanıtım videosunu göndermeleri gerekiyordu. Sürecin sonunda 3.281 başvuru alındığı, bunların 1.198'inin kendi şarkısını içerdiği açıklandı. Yarışacak 24 sanatçı, Raab Entertainment, ARD ve RTL temsilcilerinden oluşan bir panel tarafından seçildi ve 4 Şubat 2025'te duyuruldu.

14 ve 15 Şubat 2025 tarihlerinde iki eleme yapıldı. Her elemede on iki sanatçı birer cover şarkı veya kendi şarkılarını seslendirdi (yarı finale kalmaları durumunda aday Eurovision şarkıları seslendirilmeyecekti) ve uzman jüri yarı finale kalacak yedi sanatçıyı seçti. Her iki yarışmanın jüri heyeti yapımcı Stefan Raab, şarkıcı ve oyuncu Yvonne Catterfeld ve sunucu Elton'dan oluşurken, 2004 Alman yarışmacısı Max Mutzke ve şarkıcı-şarkı yazarı Johannes Oerding sırasıyla birinci ve ikinci turda konuk jüri üyesi olarak yer aldı.

Yarı final 22 Şubat 2025'te gerçekleşti. Geriye kalan on dört sanatçının her biri aday Eurovision şarkılarını seslendirdi ve uzman bir jüri finale kalmak üzere dokuz sanatçıyı seçti. Jüri paneli Raab, Catterfeld ve Elton'ın yanı sıra şarkıcı-söz yazarı Max Giesinger'den oluşuyordu.

Final 1 Mart 2025'te gerçekleşti. Kazanan iki tur oylama ile seçildi. İlk tur oylamada, kalan dokuz sanatçının her biri aday Eurovision şarkılarını ve bir cover şarkısını seslendirdi ve uzman bir jüri ikinci tura geçmek üzere beş sanatçıyı seçecek. İkinci turda, kazanan yalnızca sabit hat, SMS ve çevrimiçi oylama seçenekleriyle halk oylamasıyla seçildi. İlk turda oylama yapan jüri heyeti Raab, Catterfeld, Şablon:Esccnty Conchita Wurst ve şarkıcı-söz yazarı Nico Santos'tan oluşuyordu.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Almanya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Arnavutluk, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Beatriçe Gjergji ve Lekë Gjeloshi'nin yazdığı Shkodra Elektronike tarafından seslendirilen "Zjerm" adlı şarkıyla katılmıştır. Arnavut yayıncı Radio Televizioni Shqiptar (RTSH) tarafından yapılan Festivali i Këngës 63 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Arnavutluk Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi bir kez katılmış, ilk katılımını 2004 yılında gerçekleştirmiştir. Arnavutluk günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2012 yılında Rona Nishliu'nun seslendirdiği "Suus" adlı şarkısıyla beşinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2007 yılının yarı finalinde 17. olarak almıştır. Arnavutluk Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 9 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Arnavutluk Besa'nın seslendirdiği "Titan" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 15. olmuştur.
Arnavut yayıncı Radio Televizioni Shqiptar (RTSH) Arnavutluk'un temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2004 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Arnavut yayıncı 1961 yılından beri düzenlediği Festivali i Këngës 63 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Festivali i Këngës 63, Bu yıl 63.'sü gerçekleşmesi planlanan ve Arnavutluk'un 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTSH yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 19 ile 22 Aralık 2024 tarihleri arasında Tiran'da bulunan Kongreler Sarayı'nda Enkel Demi ve Ornela Bregu sunuculuğunda yapılmıştır.

Festivali i Këngës yarışmasının büyük finali 22 Aralık 2024 tarihinde yapılmıştır. Yarışmanın kazananı "Zjerm" adlı şarkısıyla Shkodra Elektronike 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Arnavutluk'u temsil etmeye hak kazanmıştır.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre’nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirildi. Yarışma, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ve 17 Mayıs 2025 tarihindeki büyük finalden oluşuyordu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkeler, finale yükselebilmek için bu iki yarı finalden birinde yarışmak zorundaydı. Her yarı finalde en çok oyu alan ilk on ülke finale yükseldi.
28 Ocak 2025 tarihinde düzenlenen kura çekimiyle, ülkelerin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında yarışacakları belirlendi. Avrupa Yayın Birliği (EBU), geçmiş oylama verilerine dayanarak benzer oylama eğilimlerine sahip ülkeleri aynı torbalara yerleştirdi. Arnavutluk, birinci yarı finalin ikinci yarısında yarışmak üzere belirlendi. Yarı finaldeki sahne sıralaması yarışma yapımcıları tarafından belirlendi ve Arnavutluk 12. sırada sahne aldı.
Arnavutluk’taki yayın, RTSH 1, RTSH Muzikë ve Radio Tirana aracılığıyla gerçekleştirildi. Andri Xhahu, yarışmayı Tiran’dan canlı olarak yorumladı.

Arnavutluk, San Marino’dan sonra ve Hollanda’dan önce olmak üzere 12. sırada sahne aldı. Gösterinin sonunda Arnavutluk, finale yükselen ülkeler arasında açıklandı. Daha sonra açıklanan puanlara göre, ülke 122 puanla 15 ülke arasında 2. sırada yer aldı. Bu sonuç, Arnavutluk’un daha önce 2012 yılında elde ettiği en iyi yarı final derecesiyle eşitlendi.

Yarı finalin ardından, Arnavutluk finalin ikinci yarısında sahne almak üzere kura ile belirlendi. Yapımcılar tarafından belirlenen sahne sıralamasında Arnavutluk, yarışmanın son sırasında (26. sıra) yer aldı. Yarışmayı San Marino takip etti. Shkodra Elektronike, 16 ve 17 Mayıs tarihlerindeki kıyafet provalarında ve jüri finalinde tekrar sahne aldı. Finalde, yarı finaldeki performanslarının aynısını sergilediler.
Arnavutluk, büyük finali toplam 218 puanla sekizinci sırada tamamladı. Bu puanların 173'ü halk oylamasından, 45'i jüri oylamasından geldi. Bu sonuç, Arnavutluk'un Eurovision tarihindeki en yüksek puanını elde etmesini sağladı.

Aşağıda, Arnavutluk’un birinci yarı final ve büyük finalde aldığı ve verdiği puanların dökümü yer almaktadır. Ülkeler; jüri ve halk oylaması olmak üzere iki ayrı oy seti üzerinden 1–8, 10 ve 12 puan dağıttı. Yarı finalde yalnızca halk oylaması geçerliydi.
Arnavutluk’un jürisi şu isimlerden oluşuyordu: Alfred Kaçinari, Shpëtim Saraçi, Ylljet Aliçka, Blerta Ristani ve Mikaela Minga.
Yarı finalde Arnavutluk 122 puan alarak ikinci oldu ve “Rest of the World” oylamasından 12 puan aldı. Finalde ise ülke 218 puanla sekizinci sırayı aldı. Jüriden Fransa’dan 12 puan, halk oylamasında ise Şablon:Esccnty ve Şablon:Esccnty’dan 12 puan aldı. Bu toplam, Arnavutluk’un Eurovision’daki en yüksek puanı olarak tarihe geçti. Arnavutluk ayrıca 12 puanını yarı finalde Şablon:Esccnty’ye; finalde jüri oylamasında Fransa’ye ve halk oylamasında Yunanistan’ye verdi.
RTSH, finalde Arnavutluk jürisinin oylarını açıklamak üzere Andri Xhahu’yu sözcü olarak görevlendirdi. Xhahu, aralıksız on üçüncü kez hem yorumcu hem de sözcü olarak görev aldı.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Arnavutluk
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Avustralya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Amy Sheppard, George Sheppard, Jason Bovino ve Marty Zambotto'nun yazdığı Go-Jo tarafından seslendirilen "Milkshake Man" adlı şarkısıyla katılmıştır. Avustralyalı yayıncı Special Broadcasting Service (SBS) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemiyle ülkenin temsilcisi belirlenmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, Avustralya Eurovision Şarkı Yarışması'na on kez katılmış, ilk katılımını 2015 yılında gerçekleştirmiştir. Avustralya yarışmayı günümüze dek hiç kazanamamıştır. En iyi derecelerini 2016 yılında "Sound of Silence" adlı şarkısıyla Dami Im ile finalde 2. olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana Avustralya iki kez finale çıkamamıştır. Ülkenin en kötü derecesi ise 2021 yılının yarı finalinde aldığı 14.lüktür. 2024 yılında Avustralya Electric Fields'in seslendirdiği "One Milkali (One Blood)" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 11. olarak finale yükselememiştir.
Avustralyalı yayıncı Special Broadcasting Service (SBS) Avustralya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2015 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. 

25 Şubat 2025'te SBS, yarışmaya Avustralyalı katılımcıyı ve katılımcıyı kendi bünyesinde seçtiğini duyurdu ve aynı gün ülkelerini "Milkshake Man" adlı şarkısıyla Go-Jo'nun temsil edeceğini açıklamıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması 2025, İsviçre’nin Basel şehrindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirildi ve sırasıyla 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde iki yarı final ile 17 Mayıs 2025’te final yapıldı. 28 Ocak 2025’te yapılan kura çekimi sonucunda Avustralya, ikinci yarı finalde yarışmaya hak kazandı ve gösterinin ilk yarısında sahne aldı. Daha sonra Go-Jo, yarı finali açacak şekilde sıralandı. Gösteri sonunda Avustralya, 10 finalist arasında açıklanmadı ve finale kalamadı.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülke vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, profesyonel geçmiş ile cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanmasını engelleyecek şekilde yarışan katılımcılarla herhangi bir şekilde ilişkilendirilemez. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televote sonuçları büyük finalden kısa bir süre sonra açıklanır.
Aşağıdaki isimler Avustralya jürisini oluşturmaktadır:

Andrew Lambrou
Robbie Buck
Claire Rebecca Howell
Kylie Alexandra Burtland
Simone Nicoloso Dow

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Avustralya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Avusturya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na Johannes Pietsch, Teodora Špirić ve Thomas Thurner'ın yazdığı JJ tarafından seslendirilen "Wasted Love" adlı şarkısıyla katılmıştır. Avusturyalı yayıncı Österreichischer Rundfunk (ORF) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi sonucunda ülkenin temsilcisi seçilmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, Avusturya Eurovision Şarkı Yarışması'na elli yedi kez katılmış, ilk katılımını 1957 yılında gerçekleştirmiştir. Avusturya günümüze dek iki kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1966 yılında Udo Jürgens'nın seslendirdiği "Merci, Chérie" adlı şarkısıyla ve 2014 yılında Conchita Wurst'un seslendirdiği "Rise Like a Phoenix" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2012 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Avusturya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Avusturya Kaleen'in seslendirdiği "We Will Rave" adlı şarkı ile yarı finalde 9. olarak finale çıkmış, finalde 24. olmuştur.
Avusturyalı yayıncı Österreichischer Rundfunk (ORF) Avusturya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1957 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Avusturyalı yayıncı 2017 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Avusturya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ORF yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir. ORF, 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılım için müzik uzmanları Eberhard Forcher (2016'dan beri Avusturyalı katılımcıların seçimi üzerinde çalışıyordu) ve Peter Schreiber ile iş birliği yaptı ve tüm ilgili sanatçılar 3 Temmuz 2024 ile 15 Eylül 2024 tarihleri ​​arasında şarkılarını göndermeye davet edildi. Başvuranların profesyonel sanatçılar olması gerekiyordu ve şarkısı olmayanlar da başvuruda bulunabiliyordu ancak kendilerinden ses örnekleri veya şarkı referansları göndermeleri isteniyordu. Ayrıca, seçkiye katılacak şarkıların oluşturulması için Ağustos 2024'te Viyana'da bir şarkı yazma kampı düzenlendi.
30 Ocak 2025'te, Pietsch'in JJ sahne adıyla seslendirdiği "Wasted Love" adlı şarkı, ORF tarafından Ö3'te yayınlanan Ö3-Wecker adlı radyo programında 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Avusturya temsilcisi olarak duyuruldu. JJ tarafından Teodora Špirić (2023'te Avusturya'yı temsil eden kişi) ve Thomas Thurner ile birlikte yazılmıştır. "Wasted Love", 30 yerel ve uluslararası müzik endüstrisi ve Eurovision uzmanı ile beş ülkeden 30 uluslararası OGAE hayran kulübü temsilcisi ve ORF Eurovision Şarkı Yarışması Ekibi'nden oluşan bir panel tarafından sekiz kısa listeye giren adaylar arasından seçildi. Şarkının tanıtımı 6 Mart 2025'te Ö3-Wecker sırasında gerçekleşti.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Avusturya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Azerbaycan, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Hasan Hayadar, Roman Zee ve Sefael Mishiyev'in yazdığı Mamagama tarafından seslendirilen "Run with U" adlı şarkısıyla katılmıştır. Azeri yayıncı İctimai TV tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile ülkeyi temsil edecek katılımcı belli olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Azerbaycan Eurovision Şarkı Yarışması'na on yedi kez katılmış, ilk katılımını 2008 yılında gerçekleştirmiştir. Azerbaycan günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2011 yılında Ell & Nikki'nin seslendirdiği "Running Scared" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2008 ve 2017 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Azerbaycan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 2 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Azerbaycan Fahree & İlkin Devletov'un seslendirdiği "Özünlə apar" adlı şarkı ile yarı finalde 14. olarak finale yükselememiştir.
Azeri yayıncı İctimai TV Azerbaycan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2008 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Azeri yayıncı 2015 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Azerbaycan'ın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için İTV yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
Katılımcılar katılımlarını 3 Ağsutos ile 15 Eylül 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Daha sonra yayıncı tarafından oluşturulan ekip tarafından kimin ülkelerini temsil edeceği belirlenecektir.

Katılan her yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik sektörü profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, mesleki geçmiş ve cinsiyet ile yaş çeşitliliği açısından sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanmasını engelleyecek şekilde yarışmadaki herhangi bir katılımcıyla herhangi bir şekilde ilişkili olamaz. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ile ülke televot sonuçları, büyük finalin hemen ardından açıklanmıştır.
Azerbaycan jürisi şu üyelerden oluşmaktadır:

Azer Rauf Aydemir
Ramil Adigozal Gasimov
Tural Isa Bagmanov
Ulviyya Firudin Babirli
Ulviyya Ogtay Kerimova

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Azerbaycan
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Belçika, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Ameerah A. Roelants, Billie Bentein, Seppe Herreman ve Willem Vanderstichele'nin yazdığı Red Sebastian tarafından seslendirilen "Strobe Lights" adlı şarkısıyla katılmıştır. Belçikalı yayıncı Vlaamse Radio- en Televisieomroeporganisatie (VRT) tarafından yapılan Eurosong 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Belçika Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış yedi kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Belçika günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1986 yılında Sandra Kim'in seslendirdiği "J'aime la vie" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1961, 1962, 1965, 1973, 1979, 1985, 1993 ve 2000 yılında sonuncu olarak almıştır. Belçika Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Belçika Mustii'nin seslendirdiği "Before the Party's Over" adlı şarkı ile yarı finalde 12. olarak finale çıkamamıştır.
Belçikalı yayıncı Radio-télévision belge de la Communauté française (RTBF) Belçika'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Belçikalı yayıncı en son 2023 yılında düzenlediği "Eurosong 2025" yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

Eurosong 2025, Belçika'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci seçmek için VRT yayıncısı tarafından oluşturulmuş yarışmadır. Yarışma, 18 ve 25 Ocak 2025 tarihlerinde önceden kaydedilmiş iki gösteriden ve ardından 1 Şubat 2025'te canlı finalden oluşmuştur. Her üç gösteriyi de Peter Van de Veire tarafından sunuldu ve VRT 1'in yanı sıra yayıncının çevrimiçi yayın platformu VRT Max'te ve Eurovision Şarkı Yarışması'nın resmi Youtube kanalı aracılığıyla uluslararası olarak yayınlandı.

Eurosong'da 8 katılımcı yer almıştır. Yarışma, 18 ve 25 Ocak 2025'te yayınlanan, yarışma dışı iki gösteriyi içeriyordu. Her gösteride sekiz sanatçıdan dördü, aday Eurovision şarkısını herhangi bir sahneleme olmadan ve geçmiş bir Eurovision Şarkı Yarışması şarkısının cover versiyonunu sunmuştu. Final, 1 Şubat 2025'te gerçekleşti ve kazanan, uzman bir jüri ve halka açık televizyon oylaması tarafından seçildi.
Jüri heyeti şu isimlerden oluştu:

Plak şirketlerinin, sanatçı yöneticilerinin ve yapımcıların sanatçı önermeleri için bir başvuru dönemi Mayıs 2024'te açıldı ve üyeleri arasında baş editör Cliff Vrancken ve genel müzik koordinatörü Gerrit Kerremans'ın da bulunduğu, VRT müzik ve medya uzmanlarından oluşan bir A&R Ekibi (Sanat ve Repertuar), Eylül 2024'e kadar iki şarkıyı göndermek üzere birkaç sanatçıyı kısa listeye aldı. Radyo, televizyon ve müzik uzmanlarından oluşan bir jüri paneli, Brüksel'deki Reyerstoren'de yapılan çeşitli seçme turlarının ardından, aday Eurovision şarkılarının VRT ile birlikte seçildiği yarışma için sekiz sanatçıyı seçti. Sekiz katılımcı 11 Kasım 2024'te açıklanmıştır. Sanatçıların seslendireceği aday Eurovision şarkıları, her şarkının 18 saniyelik kesitleriyle birlikte 13 Ocak 2025'te açıklandı.

İki ön performans gösterisi 10 ve 14 Aralık 2024'te Brüksel'deki VRT Studio 5'te çekildi ve 18 ve 25 Ocak 2025'te yayınlandı. Her gösteride dört yarışmacı, Eurovision'a aday şarkılarını herhangi bir sahneleme olmadan ve geçmiş bir Eurovision şarkısının cover versiyonunu seslendirdi.

Final 1 Şubat 2025'te Vilvoorde EMG Studio 7'de gerçekleşti. 
Her sanatçı kendi aday Eurovision şarkısını seslendirdi ve kazanan, Red Sebastian tarafından seslendirilen "Strobe Lights", uzman bir jüri ve halka açık bir televizyon oylamasının sonuçlarının birleşimiyle seçildi. Halkın ve jürinin her biri toplam 585 puanla ödüllendirildi. Jüri üyelerinin her biri 1-7, 8 ve 10 arasında puan verirken, televizyonda her şarkının aldığı oy yüzdesine göre puan verildi. Örneğin, bir şarkı izleyicinin oylarının %10'unu alırsa, bu katılıma en yakın tam sayıya yuvarlanmış 585 puanın %10'u verilir: 59 puan. Jüri üyelerinden dördü de gösteri sırasında şarkılarla ilgili yorum ve geri bildirimde bulundu: Gustaph, Bart Cannaerts, Merol ve Emmelie de Forest.
Katılımcıların yanı sıra, gösterinin açılışı jüri üyesi Gustaph'ın 2023'teki şarkısı olan "Because of You" şarkısını seslendirmesiyle gerçekleşti. 
Aralıklı performanslar arasında Tom Dice 2010'daki şarkısı "Me and My Guitar" şarkısını ve Emmelie de Forest 2013 yarışmasındaki kazandığı şarkısı "Only Teardrops"'u seslendirmiştir.

Red Sebastian, 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsviçre'nin Basel şehrindeki St. Jakobshalle'de Belçika'yı temsil etti. 13 Mayıs'taki Birinci Yarı Finalde 9. sırada sahne aldı. Red Sebastian'ın %88'lik bir finale kalma şansı ve Eurovision'u kazanma ihtimalinde 5. sırada olmasına rağmen 23 puanla 14. oldu ve böylece Büyük Final'e kalamadı.
Belçika, Birinci Yarı Finalde toplam 23 puan aldı ve puan olarak Slovenya ile eşit oldu. Ancak Slovenya, Belçika'dan daha fazla ülkeden puan aldığı için Belçika'nın önünde yer aldı.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik sektörü profesyonellerinden oluşan beş üyeli bir jüri kurar. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, mesleki geçmişleri ve cinsiyet ile yaş çeşitliliği açısından sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, yarışan herhangi bir katılımcıyla ilişkili olmamalı ve tarafsız ve bağımsız oy kullanabilmelidir. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televote sonuçları büyük finalin hemen ardından açıklanmıştır.
Aşağıdaki isimler Belçika jürisini oluşturmuştur:

Hans Francken
Indy Van Cauwenberg
Xavier Taveirne
Billie Leyers
Noémie Wolfs

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Belçika
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Birleşik Krallık, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Charlotte Steele, Holly-Anne Hull, Julie Aagaard, Kes Kamara, Lauren Byrne, Sam Brennan, Thomas Stengaard ve Tom Hollings'in yazdığı Remember Monday müzik grubu tarafından seslendirilen "What the Hell Just Happened?" adlı şarkısıyla katılmıştır. İngiliz yayın kuruluşu British Broadcasting Corporation (BBC) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile seçilmiştir.

2024 yarışması'ndan önce, Birleşik Krallık Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1957 yılında gerçekleştirmiştir. Birleşik Krallık günümüze dek bir kez kazanmıştır. Bunlar: Birleşik Krallık günümüze dek beş kez kazanmıştır: 1967 yılında "Puppet on a String" adlı şarkısıyla Sandie Shaw, 1969 yılında "Boom Bang-a-Bang" adlı şarkısıyla Lulu, 1976 yılında "Save Your Kisses for Me" adlı şarkısıyla Brotherhood of Man, 1981 yılında "Making Your Mind Up" adlı şarkısıyla Bucks Fizz ve 1997 yılında "Love Shine a Light" adlı şarkısıyla Katrina and the Waves. Birleşik Krallık, On altı kez ikinci olarak Eurovision Şarkı Yarışması'nda en fazla ikinci olan ülke olma unvanını taşır. Ülke en kötü derecesini 2003, 2008 ve 2010 yıllarında sonuncu olarak almıştır. 2024 yılında Birleşik Krallık Olly Alexander'ın seslendirdiği "Dizzy" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 18. olmuştur.
İngiliz yayıncı British Broadcasting Corporation (BBC) Birleşik Krallık'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. 2025 yılı için BBC yayıncısı Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Birleşik Krallık'ın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için BBC yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
16 Ekim 2024 tarihinde BBC yayıncısı 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Birleşik Krallık'ı temsil edecek katılımcıyı belirlemek için Görevlendirme yöntemi ile seçeceğini açıklamıştır. Temsilci seçiminde Birleşik Krallık müzik endüstrisinin önde gelen isimlerinden David May, BBC Studios North'un Baş Yapımcısı Andrew Cartmell ile birlikte araştırmaya liderlik edecektir.
7Mart 2025 tarihinde BBC yayıncısı The Scott Mills Breakfast Show programı sırasında ülkelerini 2025 yarışması'nda "What the Hell Just Happened?" adlı şarkısıyla Remember Monday müzik grubunun temsil edeceğini açıklamıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Birleşik Krallık
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Danimarka, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Chris Rohde-Frisk, Lina Spangsberg, Linnea Deb, Malthe Johansen, Marcus Winther-John, Melanie Wehbe ve Sissal Jóhanna Norðberg Niclasen'in yazdığı Sissal tarafından seslendirilen "Hallucination" adlı şarkısıyla katılmıştır. Danimarkalı yayıncı Danmarks Radio (DR) tarafından yapılan Dansk Melodi Grand Prix 2025 yarışması'nın kazananı olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Danimarka Eurovision Şarkı Yarışması'na elli üç kez katılmış, ilk katılımını 1958 yılında gerçekleştirmiştir. Danimarka günümüze dek üç kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1963 yılında Grethe ve Jørgen Ingmann'ın seslendirdiği "Dansevise" adlı şarkısıyla, 2000 yılında Olsen Brothers'ın seslendirdiği "Fly on the Wings of Love" adlı şarkısıyla ve 2013 yılında Emmelie de Forest'in seslendirdiği "Only Teardrops" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2002 yılında sonuncu olarak almıştır. Danimarka Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 8 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Danimarka Saba'nın seslendirdiği "Sand" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 12. olarak finale çıkamamıştır.
Danimarkalı yayıncı Danmarks Radio (DR) Danimarka'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1958 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Danimarkalı yayıncı 1958 yılından beri düzenlediği Dansk Melodi Grand Prix 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Dansk Melodi Grand Prix 2025, Bu yıl 53.'sü gerçekleşen ve Danimarka'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için DR yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 1 Mart 2025 tarihinde Herning'de bulunan Jyske Bank Boxen'de Sara Bro ve Stéphanie Surrugue yapılmış. DR1 kanalında ve aynı zamanda çevrimiçi olarak DRTV'de yayınlanmıştır. Danimarka'da finali 736 bin 443 kişi izlerken, ülke genelindeki izleyici kitlesi %59,9 pazar payına ulaştı.

Sekiz şarkı, kazananın iki tur oylama ile belirlendiği bir gösteride yarıştı. İlk turda, halk oylaması ve 20 üyeli jüri panelinin oylarının birleşimine göre ilk üç şarkı süper finale kalmaya hak kazandı. Süper finalde, kazanan yine jüri ve halkın oylarıyla belirlendi. Jüri paneli 10 uluslararası üye ve 10 Danimarkalı üyeden oluşurken, izleyiciler SMS veya yarışma için özel olarak tasarlanmış bir mobil uygulama aracılığıyla oy kullanabildi. Gösteri öncesinde halka, 24-28 Şubat 2025 tarihleri arasında her gün uygulamada bir ücretsiz oy kullanma hakkı tanınırken, gösteri sırasında uygulamayı kullanan izleyicilere de bir ücretsiz oy hakkı tanındı. 2020 yılından bu yana sahnede bulunan canlı orkestra bu yıl kullanılmadı.

DR, sanatçı ve bestecilerin eserlerini sunabilmeleri için 16 Eylül 2024 - 27 Ekim 2024 tarihleri arasında başvuru süreci açtı. Yarışmaya katılmaya hak kazanmak için söz yazarlarından, bestecilerden veya sanatçılardan en az birinin Danimarka, Faroe Adaları veya Grönland vatandaşı olması veya Danimarka ile güçlü bir bağının olması gerekmiştir. Seçim komitesi, yayıncıya gönderilen başvurulardan dört şarkı seçerken, DR tarafından yarışmaya davet edilen Danimarkalı ve uluslararası söz yazarlarının yer aldığı şarkı yazarlığı kamplarında dört şarkı daha yaratıldı. DMGP'nin müzik yapımcısı Erik Struve Hansen, yayıncının "hem DMGP'de başarılı olan hem de Eurovision'da potansiyeli olan şarkılar" aradığını belirtmiştir. DR, 6 Şubat 2025'te Kopenhag'daki DR Byen'de bir basın toplantısı düzenledi ve burada yarışan sanatçılar ve şarkılar duyuruldu ve resmi olarak tanıtıldı.

Final 1 Mart 2025 tarihinde yapıldı. İlk tur oylamada 20 kişilik jüri (%50) ve halk oylaması (%50) sonucunda ilk üçe girenler süper finale yükseldi. Süper finalde kazanan, jüri ve halk oylamaları sonucunda "Hallucination" adlı şarkısıyla Sissal olmuştur.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Danimarka
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Dansk Melodi Grand Prix 2025 sitesi

Ermenistan, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Alex Wilke, Armen Paul, Benjamin Alasu, Eva Voskanian, Jon Aljidi, Joshua Curran, Martin Mooradian, Pargev Vardanyan, Peter Boström, ve Thomas G:son'un yazdığı Parg tarafından seslendirilen "Survivor" adlı şarkısıyla katılmıştır. Ermeni yayıncı Ermenistan Kamu Televizyonu (AMPTV) tarafından yapılan Depi Evratesil 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2024 yarışması'ndan önce, Ermenistan Eurovision Şarkı Yarışması'na on sekiz kez katılmış, ilk katılımını 2006 yılında gerçekleştirmiştir. Ermenistan günümüze dek hiç kazanamamıştır. En iyi sonucunu 2008 yılında "Qele Qele" adlı şarkısıyla Siruşo ve 2014 yılında "Not Alone" adlı şarkısıyla Aram MP3 ile dördüncü olarak almıştır. Ermenistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 3 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Ermenistan Ladaniva'nın seslendirdiği "Jako" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 3. olarak finale çıkmış, finalde 8. olmuştur.
Ermeni yayıncı Ermenistan Kamu Televizyonu (AMPTV) Ermenistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2006 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Ermeni yayıncı en son 2020 yılında düzenlediği Depi Evratesil yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

Ermenistan'ın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ARMTV yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir. Yarışma, 16 Şubat 2025'te Erivan'daki Karen Demirchyan Spor ve Konser Kompleksi'nde Ani Khachikyan ve 2014 Ermeni katılımcısı Aram Mp3'ün sunuculuğunda gerçekleşti. Yarışma Armenia 1'de, ayrıca yayıncının web sitesi 1tv.am üzerinden online olarak ve uluslararası alanda Eurovision Şarkı Yarışması'nın resmi YouTube kanalı üzerinden yayınlandı.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 6 Aralık 2024 ile 10 Ocak 2025 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Jüri tarafından eleme turunun ardından seçilen on iki finalist 6 Şubat 2025'te açıklandı; başlangıçta final günü açıklanması planlanan şarkıları ise 9 Şubat 2025'te yayınlandı.

Final 16 Şubat 2025'te gerçekleşti. Yarışmanın kazananı, "Survivor" adlı şarkısıyla Parg, uluslararası jüri (1/3), ulusal jüri (1/3) ve tele oylama (1/3) oylarının birleşimiyle seçildi. Her iki jüri de puanlarını Eurovision Şarkı Yarışması'nda kullanılanla aynı şekilde dağıtan yedi üyeden oluşuyordu; yani 12, 10 ve 8-1 puanları on favoriye; uluslararası jüri Alexandra Redde-Amiel, Felix Bergsson, Julian Gutierrez, Natia Mshvenieradze, Nicoline Refsing, Sergio Jaén ve Stefano Karakocci'den oluşurken, ulusal jüri Anush Ter-Ghukasyan, Aram Sukiasyan, Artur Yezekyan, David Babakhanyan, David Tserunyan, Hovhannes Movsisyan ve Tigran Virabyan.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş üyeli bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, mesleki geçmişe ve cinsiyet ile yaş çeşitliliğine ilişkin sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanamayacak şekilde yarışan herhangi bir grupla herhangi bir şekilde ilişkili olmamalıdır. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televote sonuçları büyük finalin hemen ardından yayınlanmıştır.
Aşağıdaki üyeler Ermenistan jürisini oluşturdu:

Arthur Manukyan
Simon Hovhannisyan
Kristina Avagimyan
Lilit Navasardyan
Lilit Osipyan

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ermenistan
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Estonya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Tomas Tammemets ve Johannes Naukkarinen'in yazdığı Tommy Cash'in seslendirdiği "Espresso macchiato" adlı şarkısıyla katılmıştır. Eston yayıncı Eesti rahvusringhääling (ERR) tarafından yapılan Eesti Laul 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Estonya Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz kez katılmış, ilk katılımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir. Estonya günümüze dek bir kez kazanmıştır. Tek zaferini 2001 yılında "Everybody" adlı şarkısıyla Tanel Padar, Dave Benton ve 2XL ile almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana Estonya sekiz kez finale çıkmayı başarmıştır. Ülkenin en kötü derecesi ise 2016 yılının yarı finallerinde aldığı sonunculuktur. 2024 yılında Estonya 5miinust ve Puuluup'un seslendirdiği "(Nendest) narkootikumidest ei tea me (küll) midagi" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 6. olarak finale çıkmış, finalde 20. olmuştur.
Eston yayıncı Eesti rahvusringhääling (ERR) Estonya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1994 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Eston yayıncı 1994 yılından beri düzenlediği Eesti Laul 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Eesti Laul 2025, ERR tarafından 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcıyı seçmek üzere düzenlenen Eesti Laul ulusal yarışmasının 17. yılı olacak. Yarışma, 15 Şubat 2025'te ilk kez 16 şarkılık finalden oluşmuştur. 2010 yılından itibaren yarışma tek gösteriden oluşmuştur.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 16 Eylül ile 21 Ekim 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Yarışmaya gönderilen şarkılara da Estonca dilindeki şarkılar için 50 Avro ve diğer dillerdeki şarkılar için 100 Avro olmak üzere bir ücret uygulandı; 19 Ekim 2024'ten itibaren gönderilen katılımlar için her iki ücret de iki katına çıkarıldı. Son teslim tarihine kadar 175 başvuru alındı; bunların 65'i Estonca, geri kalan 110'u ise İngilizce, İtalyanca, Almanca ve Fransızcaydı. Eski Eston Eurovision katılımcıları ve söz yazarları, müzik gazetecileri, radyo, televizyon, müzik endüstrisi ve müzik kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan 34 üyeli jüri paneli, başvurular arasından 15 finalisti seçti. Katılımcılar 4 ve 5 Kasım 2024 tarihlerinde Ringvaade programında açıklandı. On altıncı "joker" katılımcı halk tarafından ileri bir tarihte seçilecek ve Ocak 2025'te açıklanacak.

Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel şehrindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti ve 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde iki yarı final ile 17 Mayıs 2025'te final yapıldı. 28 Ocak 2025 tarihinde yapılan kura çekiminde, Estonya ilk yarı finalde yarışacak ve programın ilk yarısında sahne alacak şekilde belirlendi.
Estonya finale yükseldi ve 113 puanla 5. sırada yer aldı. Finalde Estonya, programda 3. sırada sahne aldı; öncesinde Lüksemburg ve sonrasında İsrail yer aldı.
Sonuçta Estonya, 356 puanla 3. oldu; jüri oylamasında 98 puanla 9., televoting'de ise 258 puanla 2. sırada yer aldı ve bu, 2002 yılından bu yana elde ettiği en iyi sonuç oldu.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Estonya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Eesti Laul 2025 sitesi

Finlandiya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Christel Roosberg ve Jori Roosberg'un yazdığı Erika Vikman tarafından seslendirilen "Ich komme" adlı şarkısıyla katılmıştır. Fin yayıncı Yleisradio (Yle) tarafından yapılan Uuden Musiikin Kilpailu 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Finlandiya Eurovision Şarkı Yarışması'na elli sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1961 yılında gerçekleştirmiştir. Finlandiya günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2006 yılında Lordi'nin seslendirdiği "Hard Rock Hallelujah" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2015 ve 2019 yılının yarı finallerde sonuncu olarak almıştır. Finlandiya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 8 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Finlandiya Windows95man'ın seslendirdiği "No Rules!" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 7. olarak finale çıkmış, finalde 19. olmuştur.
Fin yayıncı Yleisradio (Yle) Finlandiya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1961 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Fin yayıncı 2012 yılından beri düzenlediği Uuden Musiikin Kilpailu 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Uuden Musiikin Kilpailu 2025, Bu yıl 14.'sü gerçekleşmesi planlanan ve Finlandiya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için Yle yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Final 8 Şubat 2024 tarihinde Sanni ve Jasmin Beloued sunuculuğunda Tampere'de bulunan Nokia Arena'da yapılmıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 19-25 Ağustos 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Yle tarafından atanan dokuz uzmanın yanı sıra beş izleyici jürisinden oluşan bir panel, alınan 485 başvuru arasından yarışma için yedi katılımcıyı seçti; başvuru sayısı, yarışmanın mevcut formatında yeni bir rekor olmuştur. Uzmanlar arasında Tapio Hakanen (YleX Müzik Şefi), Aija Puurtinen (Sibelius Academy öğretim üyesi ve UMK vokal koçu), Amie Borgar (Yle X3M ve Yle Vega'da Müzik Başkanı), Johan Lindroos (Yle Radio Suomi'de Müzik Başkanı), Katri Norrlin (YleX'te müzik editörü), Samuli Väänänen (Spotify'da Kıdemli Editör), Jani Juntunen (Nelonen Media'da Radyo Başkanı), Saara Everi (PME Records Pazarlama Müdürü) ve Marcus Sjöström (NRJ Finlandiya Radio'da Müzik Müdürü) vardı. Yarışmaya katılanlar 8 Ocak 2025'te Mikko Silvennoinen, Eva Frantz, Jasmin Beloued, Katri Norrlin ve Sanni'nin sunuculuğunu yaptığı bir televizyon programında duyuruldu ve müzik videoları da yayınlanmıştır. 9-17 Ocak 2025 tarihleri arasında yayınlanmıştır.

Final 8 Şubat 2025'te gerçekleşti. "Ich komme" adlı şarkısıyla Erika Vikman halk oyları (%75) ve Hırvatistan, Estonya, Litvanya, Hollanda, San Marino, İspanya ve İsviçre'den (%25) yedi uluslararası jüri grubunun birleşimiyle kazanan olarak seçildi. İzleyicilerin toplam 882 puanı varken, jürilerin toplam 294 puanı var. Her jüri grubu puanlarını şu şekilde dağıttı: 2, 4, 6, 8, 10 ve 12 puan. İzleyici oyu, her şarkının şu oylama yöntemleriyle elde ettiği oyların yüzdesine dayanıyordu: telefon, SMS ve uygulama üzerinden oylama. Örneğin, bir şarkı izleyicinin oylarının %10'unu alırsa, bu katılıma en yakın tam sayıya yuvarlanmış 882 puanın %10'u verilir: 88 puan. Gösteri sırasında rekor düzeyde toplam 342.543 oy kullanıldı: 68.539 oy telefon ve SMS yoluyla ve 274.004 oy Yle uygulaması aracılığıyla verildi.
Yarışmaya katılan katılımcıların performanslarına ek olarak, gösteri Windows95man ve Henri Piispanen tarafından "What's My Name" performansıyla, onların 2024 yarışmadaki şarkıları "No Rules!" ve "Paperclip" performansıyla açıldı. ara gösterilerde sunucunun Sanni "Fince: Roomaan", "Prinsessoja ja Astronautteja", "Fince: Mielenmaisemat", "Jacuzzi" ve "Jacuzzi" karışık performans sergilemesi yer alıyordu  ve Keira, Laura Voutilainen, Annika Eklund, Eini, Bess ve Linda Lampenius "Shanghain valot" performansını sergilemiştir. 

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ile 17 Mayıs 2025'te yayınlanan finalden oluştu. 28 Ocak 2025'te yapılan kura çekiminde, Finlandiya ikinci yarı finalde, gösterinin ikinci yarısında sahne almaya hak kazandı. Daha sonra Vikman, yarı finali kapatma sırasını çekti. Finlandiya, final biletini aldı. Yarışmayı 115 puanla 3. sırada tamamladı.
Finalde Erika Vikman, sahne sırasıyla 13. olarak sahne aldı. Jüriden 88 puan, televotingden 108 puan aldı ve genel sıralamada 11. oldu.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Finlandiya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Uuden Musiikin Kilpailu 2025 sitesi

Fransa, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Anne Peichert ve Tristan Salvati'nin yazdığı Louane tarafından seslendirilen "Maman" adlı şarkısıyla katılmıştır. Fransız yayıncı France Télévisions (FTV) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemiyle ülkenin temsilcisi belirlenmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, Fransa Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Fransa ilk birinciliğini 1958 yılında André Claveau tarafından seslendirilen Dors, mon amour şarkısı ile almıştır. 1960'larda, 1960 yılında Jacqueline Boyer tarafından seslendirilen "Tom Pillibi" şarkısı, 1962 yılında Isabelle Aubret tarafından seslendirilen "Un premier amour" şarkısı ve 1969 yılında Frida Boccara tarafından seslendirilen "Un jour, un enfant" şarkısıyla birincilik elde etmiş, o yıl Hollanda, İspanya ve Birleşik Krallık ile beraber yarışmayı kazanmıştır. Fransa beşinci zaferini Marie Myriam tarafından seslendirilen "L'oiseau et l'enfant" şarkısı ile almıştır. Fransa 2000 yılından bu yana dört kez ilk 10'da yer almayı başarabilmiştir. En kötü derecesini ise 2014 yılında sonuncu olarak almıştır. Fransa Büyük 5'li üyesi olduğundan Yarı final sistemi yerine direkt olarak finalde yarışmaktadır. 2024 yılında Fransa Slimane'ın seslendirdiği "Mon amour" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 4. olmuştur.
Fransız yayıncı France Télévisions (FTV) Fransa'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. 2024 yılı için France 2 yayıncısı Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

30 Ocak 2025 tarihinde France Télévisions yayıncısı Louane'in ülkelerini temsil edeceğini açıklamıştır. 16 Mart 2025 tarihinde Louane'ın yarışmada söyleyeceği "Maman" şarkısını Fransa Stadyumu'nda tanıtımını yapmıştır.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri kurulu oluşturur. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, mesleki geçmişin yanı sıra cinsiyet ve yaş çeşitliliği konusunda katı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanamayacağı şekilde yarışan herhangi bir katılımcıyla ilişkili olmamalıdır. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televote sonuçları büyük finalden kısa bir süre sonra yayınlanmıştır.
Aşağıdaki isimler Fransız jürisini oluşturmuştur:

Franck Broqua
Olivier Weber
Alexia Guerin
Nathalie Couzouyan
Virginie Petit

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Fransa
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Gürcistan, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Buka Kartozia ve Keti Gabisiani'nin seslendirdiği Mariam Şengelia tarafından seslendirilen "Freedom" adlı şarkısıyla katılmıştır. Gürcü yayıncı Gürcistan Kamu Yayıncılığı (GPB) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemiyle ülkenin temsilcisi belirlenmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, Gürcistan Eurovision Şarkı Yarışması'na on yedi kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Gürcistan günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2010 yılında Sofia Nijaradze'nin seslendirdiği "Shine" adlı şarkısıyla ve 2011 yılında Eldrine'nin seslendirdiği "One More Day" adlı şarkısıyla dokuzuncu olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2014 ve 2018 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Gürcistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Gürcistan Nutsa Buzaladze'nin seslendirdiği "Firefighter" adlı şarkı ile yarı finalde 8. olarak finale çıkmış, finalde 21. olmuştur.
Gürcü yayıncı Gürcistan Kamu Yayıncılığı (GPB) Gürcistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2007 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. 

14 Mart 2025 tarihinde, GPB yayıncısı ülkelerini 2025 yarışması'nda "Freedom" adlı şarkısıyla Mariam Şengelia'nın temsil edeceğini açıklamıştır. Aynı gün şarkının müzik videosu da yayınlanmıştır.

Her katılımcı yayıncı, ülkelerini temsil eden müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, mesleki geçmişleri yanı sıra cinsiyet ve yaş çeşitliliği bakımından katı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürilerin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanamayacak şekilde yarışan katılımcılarla herhangi bir ilişkiye sahip olmamalıdır. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televote sonuçları finalin hemen ardından yayımlanır.
Gürcistan jürisini aşağıdaki üyeler oluşturmuştur:

David Tsintsadze
George Rostiashvili
Shalva Popiashvili
Ani Kekua
Salome Bakuradze

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Gürcistan
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Hollanda, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Arno Krabman, Claude Kiambe, Joren van der Voort, and Léon Paul Palmen'in yazdığı Claude tarafından seslendirilen "C'est la vie" şarkısı ile katılmıştır. Hollandalı yayıncı AVROTROS tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile ülkeyi temsil edecek katılımcı belli olmuştur.

2024 yarışması'ndan önce, Hollanda Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış altı kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Ülke günümüze dek beş kez kazanmıştır. En iyi derecelerini 1957 yılında "Net als toen" adlı şarkısıyla Corry Brokken 1959 yılında "Een beetje" adlı şarkısıyla Teddy Scholten 1969 yılında "De troubadour" adlı şarkısıyla Lenny Kuhr kazanan dört ülkeden biri olmuştur.1975 yılında "Ding-a-Dong" adlı şarkısıyla Teach-In ve 2019 yılında "Arcade" adlı şarkısıyla Duncan Laurence ile birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2011 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında Hollanda dokuz kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Hollanda Joost Klein'ın seslendirdiği "Europapa" adlı şarkı ile yarışmanın yarı finalinde 2. olarak finale çıkmış, fakat finalden bir gün önce katılımcının yarışmada görev alan fotoğrafçı ile gerginlik yaşaması sebebiyle yarışmadan diskalifiye edilmiştir.
Hollandalı yayıncı AVROTROS Hollanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Hollandalı yayıncı 2013 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Hollanda'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için AVROTROS yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
Katılımcılar katılımlarını 23 Ekim ile 22 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Daha sonra yayıncı tarafından oluşturulan ekip tarafından kimin ülkelerini temsil edeceği belirlenecektir. 19 Aralık 2024 tarihinde AVROTROS yayıncısı ülkelerini Claude'nin temsil edeceğini açıklamıştır. Claude'un yarışmada seslendireceği şarkısı "C'est la vie" 27 Şubat 2025 tarihinde müzik videosu ile birlikte yayınlanmıştır.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre’nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti. Yarışma, sırasıyla 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ve 17 Mayıs 2025’te yapılan finalden oluşuyordu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkeler, finale kalabilmek için iki yarı finalden birinde yarışmak zorundaydı; her yarı finalden ilk on ülke finale yükseldi. 28 Ocak 2025 tarihinde yapılan kura çekimiyle, ülkelerin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında sahne alacağı belirlendi. European Broadcasting Union (EBU), önceki yarışmalardaki oy verme kalıplarına göre yarışan ülkeleri farklı gruplara ayırdı; benzer oy geçmişine sahip ülkeler aynı grupta yer aldı. Hollanda, ilk yarı finalde ikinci yarıda sahne almak üzere kura çekti. Yarışmanın yapımcıları daha sonra yarı finallerin sahne sırasını belirledi; Hollanda, 13. sırada sahne alacaktı.
Hollanda’da tüm gösteriler NPO 1 kanalından yayınlandı ve yorumları Cornald Maas yaptı. Final ise NPO Radio 2 kanalında yayınlandı ve yorumlar Carolien Borgers tarafından yapıldı.
NPO ayrıca yarışmayı uluslararası olarak BVN kanalından yayınladı.

Hollanda, Arnavutluk'un ardından ve Hırvatistan'dan önce 13. sırada sahne aldı. Gösterinin sonunda, ülke final için hak kazananlar arasında açıklandı. Daha sonra, yarı finalde 16 ülke arasında üçüncü sırada yer aldığı ve 121 puan aldığı ortaya çıktı.
Yarı finalin ardından, Hollanda final için "yapımcı seçimi" hakkını çekti; bu da ülkenin finalde yarışmanın yapımcıları tarafından belirlenen yarıda sahne alacağı anlamına geliyordu. Hollanda, Letonya'dan sonra ve Finlandiya'dan önce 12. sırada sahne alacak şekilde belirlendi.

Claude, finalden önce 16 ve 17 Mayıs tarihlerinde düzenlenen kostümlü provalara bir kez daha katıldı. Bu provalar arasında, profesyonel jürilerin canlı yayın öncesinde son oylarını verdiği jüri finali de yer aldı. Claude, 17 Mayıs'taki finalde yarı finaldeki performansının tekrarını sergiledi.
Hollanda, finalde 175 puanla on ikinci sırada yer aldı: halk oylamasından 42 puan, jüri oylamasından ise 133 puan elde etti.

Aşağıda, Hollanda’ya verilen ve Hollanda tarafından verilen puanların birinci yarı finalde ve finaldeki dağılımı yer almaktadır. Üç gösteri boyunca oylama, her ülkenin 1–8, 10 ve 12 puanlık iki ayrı set vermesiyle gerçekleşti: biri profesyonel jüri tarafından, diğeri ise final oylamasında halk oylamasıyla belirlendi. Yarı finallerdeki oylama ise tamamen halk oylarına dayanıyordu.
Hollanda jürisi şu isimlerden oluşuyordu: Dennis van Leeuwen, Frits Ritmeester, Ronald de Bas, Gaia Aikman ve Quinty Mesiedjan.
Yarışma boyunca Hollanda, 12 puanını birinci yarı finalde Polonya'ya; finalde ise jüri oylamasında Avusturya'ya ve televoting sonucunda İsrail'ye verdi.
AVROTROS, Hollanda jürisinin finaldeki puanlarını açıklamak üzere, daha önce 2021 yarışması'na ortak sunuculuk yapan Chantal Janzen’i sözcü olarak görevlendirdi.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Hollanda
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

AVROTROS Eurovision sitesi

Hırvatistan, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Bas Wissink, Ben Pyne, Emma Gale, Filip Majdak ve Marko Bošnjak'ın yazdığı Marko Bošnjak tarafından seslendirilen "Poison Cake" adlı şarkısıyla katılmıştır. Hırvat yayıncı Hrvatska radiotelevizija (HRT) tarafından yapılan Dora 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Hırvatistan Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz kez katılmış, ilk katılımını 1993 yılında gerçekleştirmiştir. Hırvatistan günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1996 yılında "Sveta ljubav" adlı şarkısıyla Maja Blagdan ve 1999 yılında "Marija Magdalena" adlı şarkısıyla Doris Dragović ile dördüncü olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2018 yılının yarı finalinde 17. olarak almıştır. Hırvatistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 10 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Hırvatistan Baby Lasagna'nın seslendirdiği "Rim Tim Tagi Dim" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 1. olarak finale yükselmiş, finalde 2. olmuştur.
Hırvat yayıncı Hrvatska radiotelevizija (HRT) Hırvatistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1993 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Hırvat yayıncı 1993 yılından beri ara ara düzenlediği Dora 2025 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Dora 2025, HRT yayıncısı tarafından düzenlenen Hırvatistan'ın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için düzenlenen Dora ulusal finalinin yirmi altıncısı olacak. Final 2 Mart 2025 tarihinde yapılacak. Tüm programlar HTV'nin yanı sıra HRTi yayın hizmeti ve yayıncının web sitesi hrt.hr aracılığıyla çevrimiçi olarak yayınlanacak. 

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 20 Eylül ile 15 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Gönderim döneminde yayıncı tarafından 221 başvuru alındı, 2019'da yeniden düzenlenmesinnden bu yana Dora yarışması için yeni rekor olmuştur. Željen Klašterka (müzisyen ve besteci), Tihomir Preradović (besteci ve müzik yapımcısı), Monika Lelas (radyo sunucusu ve editör), Ivan Pešut (müzisyen, müzik yapımcısı, besteci ve gitarist), Jelena Balent (müzik editörü ve şarkıcı), Davor Medaković (müzik editörü) ve Luka Grgić (sahne yönetmeni) alınan başvuruları incelediler ve yarışma için yirmi dört sanatçı ve şarkının yanı sıra dört yedek katılımcıyı seçti. HRT, yarışmaya hak kazanan katılımcıları 5 Aralık 2024'te duyurdu.

İki yarı final 27 ve 28 Şubat 2025 tarihlerinde yapıldı. Her yarı finalden finale kalan sekiz yarışmacı, yalnızca halk oylamasıyla belirlendi.

Final 2 Mart 2025'te gerçekleşti ve önceki iki yarı finalden yükselen 16 katılımcıyı içermiştir. Marko Bošnjak'ın seslendirdiği "Poison Cake" adlı şarkısı, profesyonel jüri ve Hırvat halkının tele oylama yoluyla oylarının birleşimiyle belirlendi.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel kentindeki Almanca: St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti. Yarışma, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ile 17 Mayıs 2025'te gerçekleşen büyük finalden oluşuyordu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkelerin, finale katılabilmek için iki yarı finalden birine katılarak elemeleri geçmeleri gerekiyordu; her yarı finalin en iyi on ülkesi finale yükseldi. 28 Ocak 2025 tarihinde, hangi ülkenin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında sahne alacağını belirlemek için kura çekimi yapıldı. EBU, geçmiş yıllardaki oylama kalıplarına dayanarak ülkeleri farklı torbalara ayırdı; genelde birbirine yüksek puan veren ülkeler aynı torbada yer aldı. Hırvatistan, ilk yarı finalin ikinci yarısında sahne almak üzere kura çekiminde belirlendi. Gösterilerin yapımcıları daha sonra yarı finallerin sahne sıralamasını belirledi; Hırvatistan'ın 14. sırada sahne alacağı açıklandı.
Hırvatistan'da tüm gösteriler HRT 1 ve HR 2 üzerinden yayınlandı.

Hırvatistan, Hollanda temsilcisinden sonra ve Kıbrıs Cumhuriyeti temsilcisinden önce olmak üzere 14. sırada sahne aldı. Gösteri sonunda, ülke yarı finalde ilk 10'a giren ülkeler arasında açıklanmadı ve böylece finale katılma hakkı kazanamadı.

Hırvat jürisinin üyeleri şunlardı:

Miroslav Lesić
Tihomir Preradović
Antonela Doko
Mia Negovetić
Monika Lelas Halambek

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Hırvatistan
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Karadağ, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Nina Žižić'in seslendirdiği "Dobrodošli" adlı şarkısıyla katılmıştır. Karadağlı yayıncı Radio Televizija Crne Gore (RTCG) tarafından yapılacak Montesong 2024 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuş fakat Neonoen tarafından seslendirilen "Clickbait" şarkısı ulusal finali kazandı, ancak grup, şarkılarını daha önce Haziran 2023'te seslendirdikleri konusundaki tartışma nedeniyle çekildi daha sonra "Dobrodošli" adlı şarkısı ile ikinci olan Nina Žižić yerine gelen yeni temsilci olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Karadağ Eurovision Şarkı Yarışması'na on iki kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Karadağ günümüze dek hiç kez kazanamamıştır. En iyi derecesini 2015 yılında "Adio" adlı şarkısıyla Knez ile 13. olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana Karadağ on kez finale çıkamamıştır. Ülkenin en kötü derecesi ise 2007 yılının yarı finallerinde aldığı 22.liktir. En son 2022 yılında katılan Karadağ'ı Vladana'nın seslendirdiği "Breathe" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 17. olarak finale yükselememiştir. Karadağ yüksek maliyetler sebebi ile 2023 ve 2024 yıllarında katılamamıştır. Ülke 2025 yılında yarışmaya dönme kararı almıştır.
Karadağlı yayıncı Radio Televizija Crne Gore (RTCG) Karadağ'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2006 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Karadağlı yayıncı en son 2019 yılında düzenlediği Ulusal Final yöntemi ile temsilcisini seçecek.

Montesong 2024, RTCG tarafından 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcıyı seçmek için düzenlenen ulusal final formatı olacak. Yayıncı kuruluş ile Karadağ Variety Performers Association'ın işbirliğiyle düzenlenen canlı finalin başlangıçta 26 Kasım 2024'te yapılması planlanmıştı. Ertesi gün ödül töreni yapılacak. Ancak etkinlik daha sonra 27 Kasım 2024'te final olarak revize edildi. Yarışma Podgorica'daki Voco Otel'de gerçekleşecek.

Yarışma, 27 Kasım 2024'te yapılacak canlı bir finalden oluşacak. On altı katılımcı yarışacak; jüri oyu (%50) ve halka açık televizyon oylaması (%50) kombinasyonu ile ülkelerini 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil edecek katılımcıyı belirleyecek. Profesyonel jüri hem yerel müzik profesyonellerinden hem de Avrupa çapındaki müzik temsilcilerinden oluşacak.

RTCG, 7 Ağustos 2024'te ilgilenen sanatçılar ve besteciler için 1 Ekim 2024'e kadar açık kalacak bir başvuru platformu açtı. Sanatçıların Karadağ vatandaşı olması gerekiyor, şarkı yazarları ise herhangi bir milletten olabilir. Gönderilen tüm şarkıların en az %51 oranında Karadağ'ın resmi dillerinden birinde yazılması gerekmektedir. Daha sonra yayıncı tarafından oluşturulan bir komite başvuruları inceledi ve yarışma için on altı şarkı seçti. Panelde Boris Šarančić (TVCG'nin eğlence editörü), Dražen Bauković (gazeteci ve müzik şovlarının editörü), Eva Papović (TVCG'de müzik editörü), Ana Petrović (RCG'de müzik editörü), Renata Perazić (müzisyen ve yazar), Marija Božović (müzisyen ve yazar) ve Natalija Pavićević (söz yazarı). Her jüri üyesi, her şarkıyı bir puan sistemi kullanarak değerlendirdi; beste için maksimum 50 puan, şarkı sözleri için 30 puan ve prodüksiyon için 20 puan verdi; bu, her şarkının maksimum 100 puan kazanabileceği anlamına geliyor. Ancak şarkıların yarışma aşamasına gelebilmesi için bu süreçten en az 75 puan alması gerekiyordu. RTCG ayrıca, gönderilen hiçbir başvurunun eşiğe ulaşmaması durumunda, yarışmaya katılacak katılımcıyı dahili olarak seçme hakkına sahip olduğunu da belirtti. 5 Eylül 2024'te düzenlenen bir basın toplantısında, 2004 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Sırbistan-Karadağ'ı temsil eden No Name müzik grubunun üyesi ve Montesong yönetmeni Danijel Alibabić, ulusal finalde en fazla on altı katılımın gerçekleştirileceğini doğruladı. 2 Ekim 2024'te RTCG, 32 başvuru aldığını ve posta gecikmeleri nedeniyle başka geç başvurulara izin vereceğini açıkladı. 4'ü olmak üzere toplam 36 başvuru alındı. Yarışmaya katılan katılımcılar (artı üç yedek) 10 Ekim 2024'te TVCG 1'da yayınlanan Jutarnji program sırasında duyuruldu.
Katılımcıların şarkıları 10 Kasım 2024 tarihinde yayınlanmıştır.
  Çekilen katılımcı   Yerine gelen katılımcı

Final 27 Kasım 2024 tarihinde yapılmıştır. Sahneye çıkış sıralaması 19 Kasım 2024 tarihinde yayınlanmıştır. Yarışmanın kazananı "Clickbait" adlı şarkısıyla Neonoen olmuştur. Grup yarışmada halk ve jüri oylamasında ikinci olmuştur. Jüri üyeleri 2006 yılında Bosna-Hersek'i temsil eden Hari Mata Hari grubunun üyesi Hari Varešanović, 2001 yılında Slovenya'yı temsil eden Nuša Derenda, 2001 yılında Hırvatistan'ı temsil eden Dragonfly ile birlikte temsil eden Dado Topić, 2006 yılında Makedonya'yı temsil eden Elena Risteska, 2017 yılında Sırbistan'ı temsil eden Tijana Bogićević, 2013 yılında Danimarka'yı temsil eden ve 2013 yarışması kazananı Emmelie de Forest ve 1983 yılında Yugoslavya'yı temsil eden Danijel Popović'ten oluşmuştur.
Katılımcıların yanı sıra 2014 yılında Karadağ'ı temsil eden Sergej Ćetković, 2005 yılında Sırbistan-Karadağ'ı temsil eden No Name müzik grubunun üyesi Danijel Alibabić gösteride sahne almıştır.
RTCG'ye göre toplam 3.262 oy başarıyla kullanıldı ancak gösteri sırasında açıklanan rakam 2.233 oldu. Yayıncı, tutarsızlığın alınan oyların güncellenmiş sayısının iletilmesindeki gecikmeden kaynaklandığını açıkladı.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti. Yarışma 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde iki yarı final ve 17 Mayıs 2025'te büyük final olmak üzere üç gösteriden oluştu. Ev sahibi ülke ile "Beş Büyükler" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkelerin finale katılabilmek için iki yarı finalden birinde yarışarak ilk ona girmeleri gerekiyordu. 28 Ocak 2025 tarihinde, her ülkenin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında sahne alacağını belirlemek amacıyla kura çekimi yapıldı; EBU, geçmiş oylama alışkanlıklarına göre ülkeleri belirli torbalara ayırdı ve benzer oylama eğilimlerine sahip ülkeleri aynı torbaya yerleştirdi. Karadağ, ikinci yarı finalin ilk yarısında sahne almak üzere belirlendi. Gösterilerin yapımcıları, yarı finallerin sahne sırasını belirledi; Karadağ'ın 2. sırada sahne almasına karar verildi.
Karadağ'da RTCG, tüm gösterileri TVCG 1 kanalında, Podgorica'dan Dražen Bauković'in canlı anlatımı eşliğinde yayınladı.

Nina Žižić, 5 ve 9 Mayıs tarihlerinde teknik provalara, ardından 14 ve 15 Mayıs'ta kostümlü provalara katıldı. Sahne performansı, ulusal finaldeki performanstan bazı unsurları korurken, daha büyük sahneye uyum sağlamak amacıyla estetik yönü geliştirmeye odaklandı. Žižić sahnede yalnız başına, Sırp moda tasarımcısı Amina Hasanbegović tarafından tasarlanan bir kostümle yer aldı. Sahne şovu, ulusal final performansını da yöneten Dalibor Ivanković, Boris Subotić ve Aleksandar Maričić tarafından tasarlandı.

Karadağ, Avustralya'nın ardından ve İrlanda'nın önünde olmak üzere 2. sırada sahne aldı. Gösteri sonunda, ülkenin finale kaldığı açıklanmadı; böylece Karadağ, Eurovision tarihindeki en uzun süre finale çıkamayan ülke unvanını sürdürmüş oldu. Daha sonra açıklanan sonuçlara göre Karadağ, ikinci yarı finalde yarışan on altı ülke arasında son sırada yer aldı ve 12 puan topladı. Bu sonuç, Karadağ'ın Eurovision'da ilk kez son sırada yer alması anlamına geliyordu.

Aşağıda, Karadağ'ın ikinci yarı finalde ve finalde verdiği ve aldığı puanların dökümü yer almaktadır. Üç şov boyunca her ülke; biri profesyonel jüri, diğeri ise televoting (halk oylaması) aracılığıyla olmak üzere 1-8, 10 ve 12 puanlık setler verdi. Final oylamasında hem jüri hem halk oyları geçerli olurken, yarı finallerde sadece halk oyları dikkate alındı. Karadağ jürisi şu isimlerden oluşuyordu: Gavrilo Radunović, Željko Vukčević, Bojana Nenezić, Jelena Božović ve Marija Božović. İkinci yarı finalde Karadağ, tümü Sırbistan'dan gelen toplam 12 puanla 16. sırada yer aldı. Yarışma boyunca Karadağ, ikinci yarı finalde Sırbistan'a 12 puan verdi; finalde ise jüri oylarıyla Yunanistan, halk oylarıyla ise Arnavutluk 12 puan aldı.
RTCG, Karadağ jürisinin finaldeki oylarını açıklaması için sözcü olarak Marko Vukčević'i görevlendirdi.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri kurulu oluşturur. Her jüri ve her jüri üyesi, mesleki geçmişi ile cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından katı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jüri üyelerinin, yarışan herhangi bir sanatçıyla tarafsız ve bağımsız oy kullanmalarını engelleyecek herhangi bir ilişkisinin olması yasaktır. Her bir jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin halk oylaması sonuçları büyük finalden kısa bir süre sonra yayımlanmıştır.
Karadağ jürisi şu üyelerden oluşuyordu:

Gavrilo Radunović
Željko Vukčević
Bojana Nenezić
Jelena Božović
Marija Božović

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Karadağ
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Kıbrıs Cumhuriyeti, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Dimitris Kontopoulos, Elke Tiel, Elsa Søllesvik, Lasse Nymann, ve Linda Dale'nin yazdığı Theo Evan tarafından seslendirilen "Shh" şarkısı ile katılmıştır. Kıbrıslı yayıncı Kıbrıs Yayın Kurumu (CyBC) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi sonucunda ülkenin temsilcisi seçilmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, Kıbrıs Cumhuriyeti Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk bir kez katılmış, ilk katılımını 1981 yılında gerçekleştirmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2018 yılında Eleni Foureira'nın seslendirdiği "Fuego" adlı şarkısıyla ikinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2011 yılının yarı finalinde 18. olarak almıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti Silia Kapsis'in seslendirdiği "Liar" adlı şarkı ile yarı finalde 6. olarak finale çıkmış, finalde 15. olmuştur.
Kıbrıslı yayıncı Kıbrıs Yayın Kurumu (CyBC) Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1981 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Kıbrıslı yayıncı 2016 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

Görevlendirme, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için CyBC yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.
2 Eylül 2024 tarihinde CyBC yayıncısı üllkelerini 2025 yarışması'nda Theo Evan'ın temsil edeceğini açıklamıştır. Evan'ın yarışmada seslendireceği şarkısı "Shh" 11 Mart 2025 tarihinde müzik videosu ile birlikte yayınlanmıştır.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisinden beş uzmandan oluşan bir jüri kurulu oluşturur. Her jüri ve her jüri üyesi, mesleki geçmişin yanı sıra cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından sıkı bir dizi kriteri karşılamak zorundadır. Hiçbir jüri üyesi, yarışan sanatçılarla bağlantılı olacak şekilde görevlendirilemez; oylarını bağımsız ve tarafsız şekilde kullanmaları gerekir. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ile ülkenin halk oylaması sonuçları, büyük finalden kısa bir süre sonra açıklanmıştır.
Aşağıdaki üyeler Kıbrıs jürisini oluşturmuştur:

Charis Savva
Michael Messios
Chariklia Strouthou
Helena Olympiou
Maria Hari

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Kıbrıs Cumhuriyeti
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Letonya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Asnate Rancāne, Aurēlija Rancāne, Elvis Lintiņš, Gabriēla Zvaigznīte ve Laura Līcīte'nin yazdığı Tautumeitas tarafından seslendirilen "Bur man laimi" adlı şarkısıyla katılmıştır. Leton yayıncı Latvijas Televīzija (LTV) tarafından yapılan Supernova 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Letonya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi beş kez katılmış, ilk katılımını 2000 yılında gerçekleştirmiştir. Letonya günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2002 yılında Marie N'in seslendirdiği "I Wanna" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2009, 2010, 2013, 2017 ve 2021 yıllarının yarı finallerinde sonuncu olarak almıştır. Letonya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Letonya Dons'un seslendirdiği "Hollow" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 7. olarak finale yükselmiş, finalde 16. olmuştur.
Leton yayıncı Latvijas Televīzija (LTV) Letonya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2000 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Leton yayıncı 2015 yılından beri düzenlediği Supernova 2025 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Supernova 2025, Letonya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için LTV yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma, 1 Şubat 2025'te yarı finalle başladı ve 8 Şubat 2025'te finalle sona erdi. Yarışmadaki iki gösteri, Ketija Šēnberga ve Lauris Reiniks'in sunuculuğunda Riga'daki Riga Film Stüdyosu'nda gerçekleşti ve LTV1'in yanı sıra Replay.lv yayın platformu ve resmi Supernova web sitesi supernova.lsm.lv aracılığıyla çevrimiçi olarak yayınlandı. Finalin alternatif yayınları da işaret dili tercümesi ile LTV7'de ve çevrimiçi olarak lsm.lv adresinde gerçekleşti.

Yarışmanın formatı iki gösteriden oluşuyordu: yarı final ve final. 1 Şubat 2025'te düzenlenen yarı finalde on dokuz yarışmacı yer aldı ve her gösteride ilk on arasında finale yükseldi. LTV ayrıca yarı finalde kalan ve elemelere girmeyen yarışmacılardan joker katılımcıyı finale çıkarma hakkına da sahipti, ancak sonuçta bunu yapmamayı tercih etti. 8 Şubat 2025'te yapılan finalde, kalan on katılımcı arasından Letonya'nın Basel adına katılımcısı seçildi. Yarı final ve final gösterileri sırasındaki sonuçlar, jüri paneli ve halka açık televizyondan alınan 50/50 oy kombinasyonuyla belirlendi; hem jüri hem de halk oyu yarışan şarkılara 1-8, 10 ve 12 arasında puan verdi. Halktan daha yüksek puan alan katılımlar lehine beraberlik kararı verildi. İzleyiciler telefon veya SMS yoluyla oy kullanabildi; tek bir SMS on ayrı oy sayıldı.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 20 Ağustos ile 21 Ekim 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuru süresinin sonunda 96 katılımcının başvurduğu açıklanmıştır. 
LTV tarafından atanan bir jüri paneli, gönderilen şarkıları değerlendirdi ve 20 Kasım 2024 tarihinde LTV1 kanalında yayınlanan Rīta Panorāma programında açıklanmıştır.

Yarı final 1 Şubat 2025'te 19 katılımcının yarışmasıyla gerçekleştirildi. Jüri paneli ve Letonya halkının oylarının birleşimine göre ilk on katılımcı finale kaldı.

Final, 8 Şubat 2025'te gerçekleşti ve yarı finalde dereceye giren on katılımcı yarıştı. Jüri paneli ve Letonya halkının oylarının birleşimi, üç şarkı arasında birincilik için bir eşitlikle sonuçlandı, ancak Tautumeitas tarafından seslendirilen "Bur man laimi" ikincisinden en fazla oyu aldığından, kazanan ilan edildi. In addition to the competing entries, gösteride katılımcıların yanı sıra 2015 Letonya temsilcisi Aminata konuk sanatçı olarak performansını sergilemiştir.

Letonya, 15 Mayıs'ta Basel'deki St. Jakobshalle salonunda düzenlenen 2025 Eurovision Şarkı Yarışması’in İkinci Yarı Finalinde sahne aldı. Ocak ayında yapılan kura çekiminde yarı finalin ilk yarısında sahne alması belirlendi ve daha sonra sahne sıralamasında 4. olarak yer aldı. Tautumeitas, 130 puanla yarı finali 2. sırada tamamlayarak finale yükseldi.
Büyük Finalde Letonya, jürilerden 116 puan aldı; bu puanlar arasında Danimarka, Litvanya ve Birleşik Krallık’tan gelen 12’şer puan da vardı. Halk oylamasından ise 42 puan topladı ve bu oyların içinde Litvanya’dan gelen 12 puan da bulunuyordu. Letonya, toplam 158 puanla 13. sırada yer aldı; bu, Letonya’nın Eurovision’daki 2015 yılından sonraki en iyi derecesidir.

Her katılımcı yayın kuruluşu, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş üyeli bir jüri kurulu oluşturur. Her jüri ve jüri üyesi, mesleki geçmiş ile birlikte cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından belirli katı kriterleri karşılamak zorundadır. Hiçbir ulusal jüri üyesi, herhangi bir yarışmacıyla bağlantılı olup tarafsız ve bağımsız şekilde oy kullanamayacak durumda olmamalıdır. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ile ülkenin televoting (halk oylaması) sonuçları büyük finalden kısa süre sonra açıklanır.
Letonya jürisini oluşturan üyeler şunlardı:

Rodrigo Fomins
Toms Andris Putniņš
Kristīne Pāže
Liena Edvardsa
Una Stade

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Letonya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Resmi Supernova websitesi

Litvanya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Lukas Radzevičius'un yazdığı Katarsis müzik grubu tarafından seslendirilen "Tavo akys" adlı şarkısıyla katılmıştır. Litvan yayıncı Lietuvos nacionalinis radijas ir televizija (LRT) tarafından yapılan Eurovizija.LT 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Litvanya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi beş kez katılmış, ilk katılımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir. Litvanya günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2006 yılında "We Are the Winners" adlı şarkısıyla LT United ile altıncı olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2005 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Litvanya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Litvanya Silvester Belt'in seslendirdiği "Luktelk" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 4. olarak finale yükselmiş, finalde 14. olmuştur.
Litvan yayıncı Lietuvos nacionalinis radijas ir televizija (LRT) Litvanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1994 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Litvan yayıncı 2020 yılından beri düzenlediği Eurovizija adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Eurovizija.LT 2025, Litvanya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için LRT yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir.

Yarışmaya 45 katılımcı ile birlikte yarışmanın yarı finalleri 11 Ocak ve 8 Şubat 2025 tarihleri arasında Final ise 15 Şubat 2025'te yapılacak. Jüri ve halk oylamasının 50/50 birleşimi, her aşamadaki sıralamayı belirleyecek ve her yarı finalde (toplam dokuz katılımcı arasından) en iyi iki katılımcı finale katılmaya hak kazanacak; Finalde ilk üçe girenler, kazananı belirlemek için final televizyon oylamasına geçecektir. Önceki aşamalardan herhangi birinde eşitlik olması durumunda jüri sıralaması öncelikli olacaktır. Puanlama sistemi Eurovision Şarkı Yarışması'nda kullanılanla aynı olacaktır: Hem jüri oylaması hem de televizyon oylaması sonucunda ilk on şarkıya 1-8, 10 ve 12 puan verilecek.
Yarı finaldeki performanslar önceden kaydedilecek, finaldeki performanslar ise canlı olarak gerçekleştirilecek.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 13 Ağustos ile 11 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Her başvuru sahibi yalnızca bir başvuru sunabilir. Sanatçıların Litvanya'da daimi oturma iznine sahip Avrupa Birliği vatandaşları olması gerekiyordu, şarkı yazarları ise herhangi bir milletten olabilirdi, ancak "Litvanya'ya düşman" ülke vatandaşlarının kayıt göndermesine izin verilmiyordu. Seçilen katılımcılar 20 Aralık 2024 tarihine kadar çekilmelerine izin verilmiştir. Başvuruların sonunda 81 katılımcının başvurduğu açıklanmıştır. 11 Aralık 2024 tarihinde LRT yayıncısı seçilen 45 katılımcıyı açıklamıştır.
  Çekilen katılımcı   Yerine gelen katılımcı

Geçen yıldan farklı olarak jüri üyeleri tüm gösterilerde yarışmacıların performansları hakkında yorum yapacak. 2020'den bu yana yarı finallerdeki jüri genellikle beş kişiden oluşuyor ve finale daha fazla jüri üyesi katılıyor.

Yarışmanın beş yarı finali 8, 14, 15, 20 ve 21 Ocak 2025'te Vilnius'daki LRT stüdyolarında çekilmiş ve 11, 18, 25 Ocak, 1 ve 8 Şubat 2025'te yayınlanmıştır. Her yarı finalde, yarışan 45 yarışmacıdan 9'u sahne alacak ve ilk iki sıradaki katılım finale yükselmiştir.
Austėja Lukaitė'nin aslında ikinci yarı finalde yarışması gerekiyordu ancak grip nedeniyle çekimlere katılamadı. Farklı bir yarı finale katılıp katılmayacağı ise henüz kesinlik kazanmadı.
Her yarı final, koreograf Marijanas Staniulėnas'ın sahnelediği dansçıların performansıyla açıldı.
Yarışan katılımcıların performanslarına ek olarak, ara gösteriler gerçekleştirildi: 

Gabrielius Vagelis,"Pasilik" şarkısını birinci yarı finalde seslendirmiştir.

Yarışmanın canlı finali 15 Şubat 2025'te Kaunas'taki Žalgiris Arena'da gerçekleşti. Final, koreograf Marijanas Staniulėnas tarafından sahnelenen dansçıların performansıyla açıldı ve ardından on iki finalistin tümünü sunan katılımcıların geçit töreni yapıldı. Jüri oylarının (%50) ve halkın oylarının (%50) birleşimiyle süper final için üç şarkı seçildi ve kazananı tele oylama turu belirledi.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Litvanya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Lüksemburg, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Julien Salvia ve Ludovic-Alexandre Vidal'in yazdığı Laura Thorn'un seslendirdiği "La poupée monte le son" adlı şarkısıyla katılmıştır. Lüksemburglu yayıncı RTL Group tarafından yapılan Luxembourg Song Contest 2025 yarışması'nın kazananı olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Lüksemburg Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. Lüksemburg toplam beş kez kazanmıştır: 1961 yılında Jean-Claude Pascal'ın seslendirdiği "Nous les Amoureux" ile, 1965 yılında France Gall'ın seslendirdiği "Poupée de cire, poupée de son" ile, 1972 yılında Vicky Leandros'un seslendirdiği "Après toi" ile, 1992 yılında Anne-Marie David'in seslendirdiği "Tu te reconnaîtras" ile ve 1983 yılında Corinne Hermès'in seslendirdiği "Si la vie est cadeau" ile almıştır. 1993 yılında alınan kötü sonuçlar nedeniyle 1994 yılında çekilme kararı almış, 2024 yılında geri dönmüştür. Lüksemburg Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından günümüze ilk kez yer aldığı yarı finalden yükselmiştir. 2024 yılında Lüksemburg Tali'nin seslendirdiği "Fighter" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 5. olarak finale çıkmış, finalde 13. olmuştur.
Lüksemburglu yayıncı RTL Group Lüksemburg'un temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Lüksemburglıu yayıncı geçtiğimiz yıl ilk defa düzenlediği düzenlediği Luxembourg Song Contest 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Luxembourg Song Contest 2025, Bu yıl 2.'si gerçekleşmesi planlanan ve Lüksemburg'un 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTL yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 25 Ocak 2025 tarihinde Esch-sur-Alzette'de bulunan Rockhal'de yapılmıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 1 Temmuz ile 6 Ekim 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Rocklab tarafından düzenlenen bir şarkı yazma kampı, 27-30 Eylül 2024 tarihleri arasında Esch-sur-Alzette'deki Rockhal'da gerçekleşti; burada sanatçılar, yerel ve uluslararası şarkı yazarları ve yapımcılarla yarışmaya yönelik şarkılarını oluşturmak üzere iş birliği yapma fırsatı buldu. Son teslim tarihinin sonuna kadar 79 başvuru alındı.
Seçmeler 8 ve 9 Kasım 2024 tarihlerinde Lüksemburg Şehri RTL City'de yapıldı; burada uluslararası bir jüri paneli şarkıları değerlendirdi ve 10 Kasım 2024'te yedi finalistin seçildiği son seçme turu için 12 katılımcıyı kısa listeye aldı. Uluslararası jüri paneli, Diogo Fernandes (Portekizli yapımcı ve sanatçı yöneticisi), Poli Genova (2011 ve 2016 yılında Bulgaristan'ı Eurovision'da temsil etmiş), Niamh Kavanagh (1993 yılında İrlanda'nın Eurovision kazananı), Marie Myriam (1977 yılında Fransa'nın Eurovision kazananı) ve Eldar Kasımov (2011 yılında Azerbaycan'nın Eurovision kazananı)'dan oluşmuştur. Katılan yedi katılımcı 18 Kasım 2024'te açıklandı.

Televizyon finali 25 Ocak 2025 tarihinde yapılmıştır. Yarışmanın kazananı, "La poupée monte le son" adlı şarkısıyla Laura Thorn, sekiz uluslararası jüri grubunun 50/50 oy kombinasyonu ve dünya çapında oy kabul eden RTL web sitesinde halka açık çevrimiçi oylama yoluyla seçildi. İzleyiciler ve jüriler toplam 336 puan verirken, her jüri grubu puanlarını 2, 4, 6, 8, 10 ve 12 puan olarak dağıttı. İzleyici oyu, her şarkının aldığı oy yüzdesine göre orantılı olarak verildi. Örneğin, bir şarkı ilk turda izleyici oylarının %30'unu alırsa, bu durumda o şarkıya en yakın tam sayıya yuvarlanmış olan 336 puanın %30'u (101 puan) verilmiştir.
Gösteride katılımcıların yanı sıra, ara gösteride DJ Nosi, eski Eurovision kazananları Marie Myriam (1977 yılında Fransa'nın Eurovision kazananı) ve sunucu Conchita Wurst (2014 yılında Avusturya'nın Eurovision kazananı), ve 2024 yılında Lüksemburg'u temsil eden Tali, son single'ı "Dear Parents" i seslendirmiştir.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Lüksemburg
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Resmi RTL Eurovision websitesi

Malta, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Benjamin Schmid, Matthew Mercieca, Miriana Conte, ve Sarah Evelyn Fullerton'un yazdığı Miriana Conte tarafından seslendirilen "Serving" adlı şarkısıyla katılmıştır. Maltalı yayıncı Public Broadcasting Services (PBS) tarafından yapılan Malta Eurovision Song Contest 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Malta Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz yedi kez katılmış, ilk katılımını 1971 yılında gerçekleştirmiştir. Malta günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2002 ve 2005 yıllarında ikinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1971, 1972 ve 2006 yıllarında sonuncu olarak almıştır. Malta Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 7 kez finale çıkmıştır. 2024 yılında Malta Sarah Bonnici'nin seslendirdiği "Loop" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 16. olarak finale yükselememiştir.
Maltalı yayıncı Public Broadcasting Services (PBS) Malta'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1971 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Maltalı yayıncı geçtiğimiz yıllarda düzenlediği Malta Eurovision Song Contest 2025 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Malta Eurovision Song Contest 2025, Malta'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için PBS yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 8 Şubat 2025'te yapılacak. Tüm gösteriler Television Malta (TVM) ve yayıncının websitesi tvmi.mt adresinde yayınlanacaktır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 19 Kasım ile 29 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Yarışmaya gönderilecek şarkılarını oluşturmak için 16-21 Haziran 2024 tarihleri arasında Valletta'da MESC Müzik Değişim Kampı adlı bir şarkı yazma kampı da düzenlendi ve sonuçta burada 60 şarkı oluşturuldu. Özel bir panel, 12 Aralık 2024'te TVM+'da yayınlanan özel bir program sırasında duyurulan yarı finalist başvuruları seçti.
  Diskalifiye olan katılımcı   Yerine gelen katılımcı

İki yarı final 4 ve 6 Şubat 2025 tarihlerinde gerçekleşti. Her yarı finalde on iki şarkı final için yarıştı. 

Final 8 Şubat 2025'te yapıldı. Yarı finalde yarışan on altı eser tekrar sahnelendi ve dokuz kişilik jüri panelinin 50/50 oy kombinasyonu ve halk oylaması sonuçları kazananı belirledi. Jüri ve tele oylamaların birleştirilmesi sonucunda, Miriana Conte'nin seslendirdiği "Kant" adlı şarkı birinci oldu. Yaklaşık 27.000 civarında halk oylaması kullanıldı.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Malta
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Norveç, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na Kyle Alessandro ve Adam Woods'un yazdığı Kyle Alessandro tarafından seslendirilen "Lighter" adlı şarkısıyla katılmıştır. Norveçli yayıncı Norsk Rikskringkasting (NRK) tarafından yapılan Melodi Grand Prix 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Norveç Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış üç kez katılmış, ilk katılımını 1960 yılında gerçekleştirmiştir. Norveç günümüze dek üç kez kazanmıştır. Bunlarː 1985 yılında "La det swinge" adlı şarkısıyla Bobbysocks!, 1995 yılında "Nocturne" adlı şarkısıyla Secret Garden ve 2009 yılında "Fairytale" adlı şarkısıyla Alexander Rybak ile almıştır. Norveç ayrıca Eurovision finalinde en fazla sıfır puan alan ülke unvanını rekor olarak elinde bulundurup, Bu rekoru Avusturya ile paylaşıyor. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana üç kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Norveç Gåte'in seslendirdiği "Ulveham" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalde 10. olarak finale çıkmış, finalde 25. olmuştur.
Norveçli yayıncı Norsk Rikskringkasting (NRK) Norveç'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1960 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemi ile belirlemektedir. Norveçli yayıncı 1960 yılından beri düzenlediği Melodi Grand Prix 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Melodi Grand Prix 2025, Bu yıl 63.'sü gerçekleşen ve Norveç'in 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için NRK yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 15 Şubat 2025 tarihinde Oslo'da bulunan Oslo Spektrum'da Markus Neby, Marte Stokstad ve Tete Lidbom sunuculuğunda yapılmıştır. Gösteri NRK1 kanalında işaret dili olarak Norveççe: NRK Tegnspråk kanalında ve aynı zamanda çevrimiçi olarak NRK TV'de yayınlanmıştır. Norveç'te ulusal finali 832 bin kişi izledi.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 6 Ağustos ile 21 Eylül 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Kamuoyunun katılım çağrısına ek olarak, NRK belirli sanatçıları ve bestecileri doğrudan yarışmaya davet etti ve yarışmaya potansiyel katılımlar oluşturmak için şarkı yazarlığı kampları (en eskisi 26-30 Haziran 2024 tarihleri arasında Rena'da) düzenlendi. Ekim 2024'e kadar o zamanki MGP proje yöneticisi ve müzik yapımcısı Stig Karlsen tarafından alınan tüm başvurular arasından on şarkı seçildi. Ancak daha sonra iki sanatçı yarışmadan çekildi: Angelina Jordan (ikamet ettiği Los Angeles çevresindeki orman yangınları nedeniyle çekilmiş) ve Lavrans Svendsen. 
Daha sonra Sondrey yedek oyuncu olarak seçildi. Yarışmacı dokuz sanatçı ve şarkı, 16 Ocak 2025'te Marte Stokstad, Tete Lidbom ve Markus Neby'nin sunuculuğunu yaptığı NRK'nın Studio 1'inde düzenlenen bir basın toplantısında açıklandı. Basın toplantısında yarışan şarkıların kısa klipleri yayınlanırken, şarkıların tamamı ise 24 Ocak'ta ilk kez seslendirildi.

15 Şubat 2025'teki finalde dokuz şarkı yarıştı. Kazanan, Kyle Alessandro tarafından seslendirilen "Lighter", halk oylaması (%60) ve on uluslararası jürinin oylarıyla (%40) seçildi. İzleyicilerin toplamda 645 puanı varken, jürilerin toplamda 430 puanı vardı. Her jüri grubu puanlarını şu şekilde dağıttı: 1-8, 10 ve 12 puan. İzleyici oyu, her şarkının şu oylama yöntemleriyle elde ettiği oy yüzdesine dayanıyordu: uygulama ve çevrimiçi oylama. Örneğin, bir şarkı izleyici oylarının %10'unu aldıysa, o zaman bu katılımcıya en yakın tam sayıya yuvarlanmış 645 puanın %10'u verilir: 65 puan.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Norveç
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Polonya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na Dominic Buczkowski-Wojtaszek, Emilian Waluchowski, Justyna Steczkowska ve Patryk Kumór'un yazdığı Justyna Steczkowska tarafından seslendirilen "Gaja" adlı şarkısıyla katılmıştır. Polonyalı yayıncı Telewizja Polska (TVP) tarafından yapılan Wielki finał polskich kwalifikacji yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Polonya Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi yedi kez katılmış, ilk katılımını 1994 yılında gerçekleştirmiştir. Polonya günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1994 yılında Edyta Górniak'ın seslendirdiği "To nie ja!" adlı şarkısıyla ikinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2011 yılında Magdalena Tul'un seslendirmiş olduğu "Jestem" adlı şarkısıyla yarı finalde sonuncu olarak almıştır. Polonya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 9 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Polonya Luna'nın seslendirdiği "The Tower" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 12. olmuştur.
Polonyalı yayıncı Telewizja Polska (TVP) Polonya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1994 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Polonyalı yayıncı 2025 yılında Ulusal Final ile temsilcisini seçmiştir.

Wielki finał polskich kwalifikacji, Polonya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için TVP yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir ulusal finaldir. Yarışma 14 Şubat 2025 tarihinde Artur Orzech'in sunuculuğunda Varşova'da bulunan TVP Genel Merkezi'nde yapılmıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 8 Kasım ile 4 Aralık 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuru alımlarının kapanmasının ardından 224 katılımcının başvurduğu açıklanmıştır.
Yarışmaya katılanlar, TVP tarafından müzik endüstrisi profesyonelleri ve Eurovision hayranları arasından atanan üyelerden oluşan bir jüri paneli tarafından seçildi. Sürecin ilk aşamasında, 25 başvuru kısa listeye alındı ve 19 Aralık'ta Varşova'da düzenlenen bir seçme turunda gerçekleştirildi. Her jüri üyesinin on favorisine göre bunlardan on finalist (artı iki yedek) seçildi ve 14 Ocak 2025'te açıklandı; Sara James planlanan duyurudan önce yarışmadan çekildi ve yerine Janusz Radek getirildi. Seçim komitesi Anna Ceynowa, Anna Karna, Barbara Popiołek, Grzegorz Frątczak, Kamil Kozbuch, Karol Paciorek, Konrad Szczęsny, Maciej Kancerek, Małgorzata Kosturkiewicz, Şablon:Hasta'den oluşuyordu., Paulina Sawicka, Paweł Karpiński, Piotr Klatt, Tomasz Sołowiński ve Tycjana Acquasanta'dan oluşmuştur.
  Çekilen katılımcı   Yerine gelen katılımcı

Final 14 Şubat 2025'te gerçekleşmiştir. Kazanan, yalnızca halka açık bir televizyon oylamasıyla seçilmiştir. Yarışmanın kazananı Justyna Steczkowska'nın seslendirdiği "Gaja" şarkısı olmuştur.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması İsviçre'nin Basel şehrindeki St. Jakobshalle salonunda düzenlendi ve 13 ile 15 Mayıs tarihlerinde iki yarı final, 17 Mayıs 2025'te ise final yapıldı. 28 Ocak 2025'te yapılan kura çekiminde Polonya, ilk yarı finalde yarışacak ve gösterinin ilk yarısında sahne alacak şekilde belirlendi.
Polonya, Büyük Finale kaldı.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri paneli oluşturdu. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, profesyonel geçmiş, cinsiyet ve yaş çeşitliliği gibi sıkı kriterlere uymak zorundaydı. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanmasını engelleyecek şekilde yarışmacılarla herhangi bir şekilde ilişkili olamazdı. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ile ülkenin televoting sonuçları, büyük finalin hemen ardından açıklandı.
Polonya jürisi aşağıdaki üyelerden oluşuyordu:

Jan Stokłosa
Krystian Ochman
Anna Jurksztowicz
Katarzyna Walczak
Tycjana Acquasanta

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Polonya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

TVP Eurovision sitesi

Portekiz, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na João Lourenço Gomes, João Rodrigues, Diogo Góis, Francisco Sousa, André Santos ve Guilherme Gomes'in yazdığı Napa müzik grubu tarafından seslendirilen "Deslocado" adlı şarkısıyla katılmıştır. Portekizli yayıncı Rádio e Televisão de Portugal (RTP) tarafından yapılan Festival da Canção 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Portekiz Eurovision Şarkı Yarışması'na elli altı kez katılmış, ilk katılımını 1964 yılında gerçekleştirmiştir. Portekiz günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2017 yılında "Amar pelos dois" adlı şarkısıyla Salvador Sobral ile birinci olarak almıştır. Portekiz Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 9 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Portekiz Iolanda'nın seslendirdiği "Grito" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalde 9. olarak finale çıkmış, finalde 10. olmuştur.
Portekizli yayıncı Rádio e Televisão de Portugal (RTP) Portekiz'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1964 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemi ile belirlemektedir. Portekizli yayıncı Festival da Canção 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Festival da Canção 2025, RTP tarafından 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak şarkıyı seçmek üzere düzenlenen 59. Festival da Canção yarışmasıdır. 22 Şubat ve 1 Mart 2025'te düzenlenen iki yarı final ve 8 Mart 2025'te 12 şarkıdan oluşan finalden oluşan seçimde 20 şarkı yarıştı. Her üç program da RTP1, RTP África ve RTP Internacional kanallarında ve radyoda Antena 1 ve çevrimiçi olarak RTP Play üzerinden yayınlandı.

Yarışmanın formatı üç gösteriden oluşmuştur: iki yarı final ve bir final. Her yarı finalde 10 yarışmacı yer aldı ve bunlardan altısı finaldeki 12 şarkılık katılımcı listesini tamamlamak için yarı finallerden yükselmiştir. Yarı finallerdeki sonuçlar, halk tele oylaması tarafından atanan ve RTP tarafından atanan jüri panelinin oylarıyla belirlendi; ilk beş katılımcı, her iki oylama akışının sıralamaya göre 1-8, 10 ve 12 arasında puan atadığı, jüri ve halk oylamasının 50/50 kombinasyonuna dayanıyordu; altıncı katılımcı ise kalan katılımcılar arasında yapılan ikinci bir halk tele oylamasıyla belirlendi. Finaldeki sonuçlar, yedi bölgesel jüri ve halk tele oylamasının 50/50 kombinasyonuna göre belirlendi. Hem halk tele oylaması hem de jüriler, her iki oylama akışı tarafından geliştirilen sıralamaya göre 1-8, 10 ve 12 arasında puan atamıştı.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 14 Ağustos ile 15 Ekim 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. RTP ayrıca 16 katılımcısını belirlemek için plak şirketlerine özel davet yollamıştır. Sanatçıların şarkılarını Portekizce olmadan da herhangi bir dilde gönderebilmeleri için yayıncı, art arda altıncı yıl dil kısıtlamalarını kaldırdı. Seçilen besteciler 5 Kasım 2024'te, yarışan sanatçılar ise 23 Ocak 2025'te açıklandı.

Yarı finaller 22 Şubat ve 1 Mart 2025'te gerçekleşti. Her gösteride on katılımcı yarıştı ve altısı finale yükseldi. Oylama iki turda gerçekleşti: uzman jüri ve halk tele oylamasından oluşan 50/50 oy kombinasyonu ilk beş elemeyi belirledi ve ikinci bir tele oylama turu altıncı ve son elemeyi belirledi.
Anahtar:   Jüri ve televote turu yükselenleri   Yalnızca televote turu yükseleni

Final 8 Mart 2025'te gerçekleşti. Kazanan, yedi üç üyeli bölgesel jüriden (Portekiz'in her bir bölgesi için bir jüri) alınan 50/50 oy kombinasyonu ve gösteriden önceki hafta boyunca açık olan halk oylamasıyla seçildi; eşitlik durumunda halk oylaması öncelikli olacaktı.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel kentinde bulunan St. Jakobshalle arenasında gerçekleşti. Yarışma 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ve 17 Mayıs 2025'te gerçekleştirilen büyük finalden oluşuyordu.
28 Ocak 2025 tarihinde yapılan kura çekiminde, Portekiz'in birinci yarı finalde yarışacağı ve gösterinin ilk yarısında sahne alacağı belirlendi. Daha sonra yapılan sahne sıralaması çekiminde, Portekiz temsilcisi Napa'nın yedinci sırada sahneye çıkacağı açıklandı; bu sıra İsveç temsilcisi KAJ'dan önce ve Norveç'in Kyle Alessandro'sundan sonra yer alıyordu.
Portekiz, yarı finalde 56 puanla dokuzuncu olarak büyük finale yükselmeyi başardı. Bu sonuç, yarışma öncesi Portekiz'in finale kalamayacağı yönündeki tahminlerin aksine gerçekleşti. Bahis şirketleri Portekiz'in finale kalma ihtimalini yalnızca %14 olarak gösteriyordu ve bu oranla ülke tüm yarışmacılar arasında son sırada (15.) yer alıyordu.
Büyük Final'de Napa, "Deslocado" adlı şarkısıyla 26 ülke arasından 21. sırada sahne aldı. Şarkı halk oylamasından 13 puan, jüri oylamasından ise 37 puan alarak yarışmayı toplamda 21. sırada tamamladı.
Portekiz'in Eurovision 2025 Sözcüsü 15 Mayıs 2025 tarihinde Iolanda olarak açıklandı. Iolanda, büyük finalde Portekiz jüri oylarını açıklayan isim oldu.
Iolanda, Eurovision 2024'te Portekiz'i 'Grito' adlı şarkıyla temsil etmişti. Eurovision 2025'in birinci yarı finalinde konuk sanatçı olarak sahneye çıkan Iolanda, Céline Dion'un 1988 Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsviçre'nin zaferine ulaştığı şarkısı "Ne partez pas sans moi"'yı seslendirdi. Performansta ona, önceki Eurovision katılımcıları Jerry Heil (Ukrayna), Marina Satti (Yunanistan) ve Silvester Belt (Litvanya) eşlik etti.

Her katılımcı yayın kuruluşu, ülkelerini temsil eden ve müzik endüstrisinden beş uzmandan oluşan bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve jüri üyesi, profesyonel geçmiş, cinsiyet ve yaş çeşitliliği gibi katı kriterleri karşılamak zorundadır. Hiçbir jüri üyesi, yarışmacı ülke temsilcileriyle çıkar çatışması oluşturacak herhangi bir ilişkiye sahip olamaz ve oylarını bağımsız şekilde kullanmaları gerekir. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ile ülkenin halk oylaması sonuçları, büyük finalin hemen ardından yayımlandı.
Portekiz jürisi aşağıdaki üyelerden oluşuyordu:

Alberto Hernández Seruca
Alexandre Manuel Valério Mesquita Guimarães
Luís Oliveira Nunes
Lia Isabel Pereira
Nádia Lima Pereira

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Portekiz
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Festival da Canção 2025 sitesi

San Marino, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Andrea Bonomo, Edwyn Roberts ve Gabry Ponte'nin yazdığı Gabry Ponte tarafından seslendirilen "Tutta l'Italia" adlı şarkısıyla katılmıştır. San Marinolu yayıncı San Marino RTV (SMRTV) tarafından yapılan San Marino Song Contest 2025 yarışması'nın kazananı olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, San Marino Eurovision Şarkı Yarışması'na on beş kez katılmış, ilk katılımını 2008 yılında gerçekleştirmiştir. San Marino günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2019 yılında Serhat'ın seslendirdiği "Say Na Na Na" adlı şarkısıyla on dokuzuncu olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2008 ve 2017 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. San Marino Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında San Marino Megara'nın seslendirdiği "11:11" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 14. olarak finale çıkamamıştır.
San Marinolu yayıncı San Marino RTV (SMRTV) San Marino'nun temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2008 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. San Marinolu yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği San Marino Song Contest 2025 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

San Marino Song Contest 2025, SMRTV tarafından Eurovision Şarkı Yarışması'na Sammarinese'nin katılımını belirlemek için geliştirilen ulusal seçim formatının dördüncü edisyonu ve yeni başlık altında ilki olacak. Final 8 Mart 2025'te yapılmış ve Flora Canto ve Francesco Facchinetti tarafından sunulmuştur.
Daha geniş bir uluslararası çekicilik yaratmak amacıyla yeniden markalama, yeni logo ve format ve kurallarda değişiklikler dahil olmak üzere önceki formata değişiklikler uygulanması planlanıyordu. Bu değişikliklere rağmen yarı finaller hâlâ eski "Una voce per San Marino" ismiyle yayınlanıyordu.

Finalde dokuz ön eleme adayı ve yarı finallerden ve ikinci şans turundan eleme kazanan on bir aday yer almıştır. Yirmi finalistin tamamı, yarı finaller yayınlanmadan önce 25 Şubat 2025'te SMRTV tarafından açıklandı.

Yarı finalistlerin belirlenmesinde ilk olarak eleme aşaması gerçekleştirildi. 1200'den fazla başvuru arasından 221 başvuru yarı finale kaldı. Yedi yarı finalin her birine katılacakların listesi, 29 Ocak - 31 Ocak 2025 tarihleri arasında üç gün boyunca açıklandı.
Zubiri, 6 Şubat 2025'te program çakışmaları nedeniyle yarışmadan çekildiğini duyurdu. 9 Şubat 2025'te Grisana, "yeni müzik ve gelecek projelere odaklanmak" amacıyla gruptan ayrıldı. 12 Şubat 2025'te organizatörler, yarı finallerin çekimleri öncesinde 13 sanatçının çekildiğini ve yerlerine 10 sanatçının getirildiğini duyurdu. Ayrıca dört sanatçı yarı finale katılmazken, bir sanatçı da performansının ardından çekilince, yarı final yayınlarına katılan sanatçı sayısı 214'e düştü.
Anahtar:
  Finalist
  İkinci şans
  Çekildi/Katılmadı

İkinci şans turu 28 Şubat 2025'te yayınlandı ve dört sanatçı daha finale yükseldi.

San Marino jürisi üyeleri şunlardı:

Alessandro Riccardi
Fabrizio Raggi
Piermatteo Carattoni
Olivia Marani
Sofia Toccaceli

Eurovision Şarkı Yarışması'nda San Marino
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Slovenya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Klemen Slakonja, Maja Slatinšek ve Ryan Small'ın yazdığı Klemen'in seslendirdiği "How Much Time Do We Have Left" adlı şarkısıyla katılmıştır. Sloven yayıncı Radiotelevizija Slovenija (RTVSLO) tarafından yapılan EMA 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Slovenya Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz kez katılmış, ilk katılımını 1993 yılında gerçekleştirmiştir. Slovenya günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1995 yılında Darja Švajger'nin seslendirdiği "Prisluhni mi" adlı şarkısıyla ve 2001 yılında Nuša Derenda'nin seslendirdiği "Energy" adlı şarkısıyla yedinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2013 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Slovenya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Slovenya Raiven'ın seslendirdiği "Veronika" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 9. olarak finale yükselmiş, finalde 23. olmuştur.
Sloven yayıncı Radiotelevizija Slovenija (RTVSLO) Slovenya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1993 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. 2024 yarışması için RTVSLO EMA 2025 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

EMA 2025, Slovenya'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RTVSLO yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 1 Şubat 2025 tarihinde Ljubljana'da bulunan RTVSLO Studio 1'de Gregor Štrasbergar ve Raiven'ın sunuculuğunda yapılmıştır. Yarışma TV SLO 1, Radio Val 202 ve Radio Maribor'da aynı zamanda çevrimiçi olarak RTV 4D platformunda canlı olarak yayınlanmıştır. Gösteri ortalama 206.500 izleyici tarafından izlendi, bu da ortalama %24'lük bir izlenme payına denk geliyor. 514.000 izleyici en az bir dakika boyunca izledi ve zirve 267.900 izleyiciye ulaştı.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 28 Ekim ile 25 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuruların kapanmasının ardından 114 katılımcının yarışmaya katılmak için başvurduğu açıklanmıştır. 2018 ve 2022 Slovenya temsilcileri Lea Sirk ve LPS müzik grubunun üyesi Filip Vidušin, şarkıcı Alenka Godec, Radio Val 202 editor Neja Jerant ve besteci Martin Bezjak tarafından 12 katılımcı seçilmiştir. Katılımcılar 13 Aralık 2024 tarihinde açıklanmıştır.

Final 1 Şubat 2025 tarihinde yapılmıştır. Yarışmanın kazananı, "How Much Time Do We Have Left?" adlı şarkısıyla Klemen, iki tur oylama sonucunda belirlenmiştir. İlk turda, her biri beş üyeden oluşan beş tematik jüri panelinin her biri, Eurovision Şarkı Yarışması'nda kullanılanla aynı modele göre (1-8, 10 ve 12 puan) puanlarını dağıttı ve ikinci tura geçmek için iki başvuru seçti; bu paneller müzik sanatçıları, söz yazarları ve yapımcıları, radyo ve televizyon kişilikleri, OGAE Slovenya üyeleri ve Eurovision'un uluslararası etki sahibi kişileri ve gazetecilerinden oluşuyordu. Süper finalde kazananı yalnızca televizyon oylaması belirledi.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti. Yarışma; 13 ve 15 Mayıs'ta iki yarı final, 17 Mayıs 2025'te ise final olmak üzere üç gösteriden oluştu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkelerin finale yükselebilmek için iki yarı finalden birinde yarışmaları gerekiyordu; her yarı finalde ilk ona giren ülkeler finale yükseldi.
28 Ocak 2025'te, hangi ülkenin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında sahne alacağını belirlemek üzere kura çekimi yapıldı. EBU, geçmiş yıllardaki oy verme eğilimlerine göre ülkeleri belirli torbalara ayırarak, benzer oy geçmişine sahip ülkeleri aynı torbaya yerleştirdi. Slovenya, birinci yarı finalin ilk yarısında sahne almak üzere kura çekiminde belirlendi. Gösterilerin yapımcıları daha sonra yarı finallerin sahne sıralamasını belirledi; Slovenya 3. sırada sahne alacak şekilde planlandı.
Slovenya'da RTVSLO, yarı finalleri TV SLO 2 kanalında, finali ise TV SLO 1 kanalında yayınladı. Tüm yayınlar, Ljubljana'dan Mojca Mavec tarafından canlı olarak yorumlandı. Ayrıca birinci yarı final ve final Radio Val 202 üzerinden Maj Valerij tarafından yorumlandı; finale ise Igor Bračič de eşlik etti.
Birinci yarı final, TV SLO 2 kanalında ortalama 144.700 izleyici tarafından izlendi ve %7,5 izlenme payına ulaştı. İkinci yarı final ise 49.700 kişi tarafından izlendi (%2,6 pay). Finalin canlı yayını ise TV SLO 1'de ortalama 150.400 kişi tarafından izlendi ve %7,8 pay aldı. Bu, 2024 yarışmasına göre izleyici sayısında %45'lik bir düşüş anlamına geliyordu. Klemen'in “How Much Time Do We Have Left” adlı şarkısıyla sahne aldığı sırada izleyici sayısı 260.100'e kadar çıktı. Yarışmanın en az bir dakikasını izleyen toplam kişi sayısı ise 742.300 olarak kaydedildi.

Klemen, 3 ve 7 Mayıs tarihlerinde teknik provalara, 12 ve 13 Mayıs'ta ise kostümlü (dress) provalara katıldı.
2 Mayıs 2025'te, ulusal finaldeki gibi sahnede baş aşağı sarkarak yapacağı bir akrobasi numarasının performansa dahil edileceğini duyurdu. Klemen'e sahnede eşi Mojca Fatur ile dansçılar Miha Furlan ve Matic Zadravec eşlik etti.
Sahne yönetmenliğini Nejc Levstik, ışık yönetimini Črt Birsa, LED ekran içerik tasarımını Žiga Radulj, akrobasi tekniğini Filip Kržišnik, koreografiyi Erik Bukovnik ve kostüm tasarımını Vesna Mirtelj üstlendi.

Slovenya, Şablon:Esccnty'nın ardından ve Şablon:Esccnty'nın öncesinde, 3. sırada sahne aldı. Gösteri sonunda, ülkenin finale yükseldiği açıklanmadı ve bu durum, Slovenya'nın 2022'den bu yana ilk kez finale çıkamaması anlamına geliyordu. Daha sonra açıklanan sonuçlara göre Slovenya, birinci yarı finalde 15 ülke arasında 23 puanla 13. sırada yer aldı.

Aşağıda, Slovenya'nın birinci yarı finalde ve finalde verdiği ve aldığı puanların dökümü yer almaktadır. Üç gösteri sırasında yapılan oylamada, her ülke profesyonel jürisinden ve halk oylamasından gelen sonuçlara göre 1-8, 10 ve 12 puanlık setler verdi: final oylamasında bu iki kaynak ayrı ayrı değerlendirilirken, yarı final oylaması tamamen halk oyuna dayanıyordu. Slovenya jürisi; Gregor Strasbergar, Jon Vitezič, Urban Koritnik, Ana Soklič (2021 yılında Slovenya'yı temsil etti) ve Eva Boto'dan (2012 yılında Slovenya'yı temsil etti) oluşuyordu. Birinci yarı finalde Slovenya, 23 puanla 13. sırada yer aldı ve bu sonuç, ülkenin 2022 yılından bu yana ilk kez finale yükselemediği yıl oldu. Yarışma boyunca Slovenya, yarı finalde Hırvatistan'a, finalde ise jüri oylaması ve halk oylamasında İtalya'ya 12 puan verdi.
RTVSLO, finalde Slovenya jürisinin puanlarını açıklamak üzere Lorella Flego'yu sözcü olarak görevlendirdi.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve her jüri üyesi, mesleki geçmiş ile cinsiyet ve yaş çeşitliliğine ilişkin sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Hiçbir jüri üyesi, yarışmacı adaylarla çıkar çatışmasına yol açacak şekilde ilişkili olamaz; bu, bağımsız ve tarafsız oy kullanmalarını teminat altına alır.
Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin halk oylaması (televoting) sonuçları, büyük finalin hemen ardından yayımlanmıştır.
Slovenya jürisini oluşturan üyeler:

Gregor Strasbergar – şarkıcı-şarkı yazarı, gitarist
Jon Vitezič – şarkıcı
Urban Koritnik – müzisyen
Ana Soklič – şarkıcı-şarkı yazarı, 2021 yılında Slovenya'yı temsil etti
Eva Boto – şarkıcı, sunucu, 2012 yılında Slovenya'yı temsil etti

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Slovenya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Sırbistan, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Dušan Bačić tarafından yazılan Princ tarafından seslendirilen "Mila" adlı şarkısıyla katılmıştır. Sırp yayıncı Radio-televizija Srbije (RTS) tarafından yapılan Pesma za Evroviziju '25 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Sırbistan Eurovision Şarkı Yarışması'na on yedi kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Sırbistan günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2007 yılında "Molitva" adlı şarkısıyla Marija Serifovic ile birinci olarak almıştır. Sırbistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 3 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Sırbistan Teya Dora'nın seslendirdiği "Ramonda" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 10. olarak finale yükselmiş, finalde 17. olmuştur.
Sırp yayıncı Radio-televizija Srbije (RTS) Sırbistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2007 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Sırp yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği Pesma za Evroviziju '25 adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

Sırbistan'ın Eurovision Şarkı Yarışması'nın ulusal finali olan Pesma za Evroviziju'nun dördüncü edisyonu, 30 katılımcının katılımıyla 25-28 Şubat 2025 tarihleri arasında gerçekleşti. Etkinlik, 2024'ten bu yana devam eden Sırbistan yolsuzluk karşıtı protestolarından önemli ölçüde etkilendi ve RTS'nin protestoları haberleştirme biçimi nedeniyle çok sayıda sunucu ve konuk sanatçı planlanan katılımlarını geri çekti.

Final 28 Şubat 2025'te yapıldı. Kazanan, beş jüri üyesinin oylarının 50/50 kombinasyonu ve halk oylamasıyla seçildi. Kazanan, Dušan Bačić tarafından yazılan ve Princ tarafından seslendirilen "Mila" oldu.

Eurovision Şarkı Yarışması 2025, İsviçre'nin Basel kentindeki Almanca: St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti. Yarışma, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ve 17 Mayıs 2025'teki büyük finalden oluşuyordu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkeler, finale kalabilmek için iki yarı finalden birinde yarışmak zorundaydı; her yarı finalden en iyi on ülke finale yükseldi.
28 Ocak 2025'te, her ülkenin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında yarışacağını belirlemek için kura çekimi yapıldı. EBU, geçmiş yıllardaki oylama eğilimlerine göre ülkeleri belirli torbalara ayırdı; benzer oylama geçmişine sahip ülkeler aynı torbaya yerleştirildi. Sırbistan, ikinci yarı finalin ikinci yarısında sahne alacak şekilde kurada belirlendi. Gösterilerin yapımcıları daha sonra yarı finallerin sahne sıralamasını belirledi; Sırbistan, 15. sırada sahne alacak şekilde ayarlandı.
Sırbistan'da RTS, tüm gösterileri RTS 1 ve RTS Svet kanallarında Duška Vučinić'in anlatımıyla yayınladı.

İkinci yarı final, Sırbistan'ın yarıştığı bölüm, ayrıca Radio Belgrade 1 kanalında Nikoleta Dojčinović ve Katarina Tošić'in yorumuyla yayınlandı.

Sırbistan, yarışmada 15. sırada, Germany'den sonra ve Finland'den önce sahne aldı. Gösteri sonunda, ülkenin finale yükseldiği açıklanmadı. Bu, Sırbistan'ın 2017'den bu yana ilk kez finale kalamaması anlamına geliyordu. Daha sonra açıklanan sonuçlara göre Sırbistan, ikinci yarı finalde yarışan on altı ülke arasında 28 puanla on dördüncü sırada yer aldı. Bu, Sırbistan'ın Eurovision tarihindeki en kötü sonucu olarak kaydedildi.

Aşağıda, ikinci yarı finalde ve finalde Sırbistan'a verilen ve Sırbistan tarafından verilen puanların dökümü yer almaktadır. Üç gösteri boyunca her ülke 1-8, 10 ve 12 puanları iki ayrı şekilde verdi: final oylamasında biri profesyonel jüriden, diğeri televoting (halk oylaması) üzerinden, yarı final oylaması ise tamamen halk oylamasına dayanıyordu. Sırp jürisi Aleksandar Habić, Luka Jovanović, Bojana Stamenov (2015'te Eurovision Şarkı Yarışması'nda Sırbistan temsilcisi), Ivana Peters ve Olga Biserčić'den oluşmaktaydı. İkinci yarı finalde Sırbistan 28 puanla 14. oldu; bu puanlar arasında Karadağ'dan aldığı maksimum 12 puan da vardı. Yarışma süresince Sırbistan, ikinci yarı finalde Karadağ'a, finalde ise jüriden Fransa'ya ve televotingde Estonya'ya 12 puan verdi.
RTS, finalde Sırp jürisinin puanlarını açıklamak üzere Dragana Kosjerina'yı sözcü olarak atadı.

Sırp jürisini şu üyeler oluşturdu:

Aleksandar Habić
Luka Jovanović (Luxonee)
Bojana Stamenov
Ivana Peters
Olga Biserčić

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Sırbistan
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Ukrayna, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Danylo Leshchynskyi, Fedir Khodakov ve Valentyn Leshchynskyi'nin yazdığı Ziferblat müzik grubu tarafından seslendirilen "Bird of Pray" adlı şarkısıyla katılmıştır. Ukraynalı yayıncı Suspilne (UA:PBC) tarafından yapılan Vidbir 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, Ukrayna Eurovision Şarkı Yarışması'na yirmi kez katılmış, ilk katılımını 2003 yılında gerçekleştirmiştir. Ülke en iyi derecesini 2004 yılında Ruslana'nın seslendirdiği "Wild Dances", 2016 yılında Camala'nın seslendirdiği "1944" ve 2022 yılında Kaluş Orkestrası'nın seslendirdiği "Stefania" adlı şarkılarıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2017 yılında 23. olarak almıştır. Ukrayna Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana hep finale çıkmıştır. 2024 yılında Ukrayna Alyona Alyona ve Jerry Heil'in seslendirdiği "Teresa & Maria" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 2. olmuş, finalde 3. olmuştur.
Ukraynalı yayıncı Suspilne (UA:PBC) Ukrayna'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2003 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. Ukraynalı yayıncı 2016 yılından beri düzenlediği Vidbir 2025 yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

Vidbir 2025, Ukrayna'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için UA:PBC yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir.

Ulusal final için yarışan katılımların ve nihayetinde Ukrayna Eurovision katılımının seçimi üç aşamada gerçekleşti. İlk aşamada, sanatçılar ve şarkı yazarları çevrimiçi bir başvuru formu aracılığıyla yarışmaya başvurma fırsatına sahipti. Yirmi sanatçı uzun listeye alındı ve 11 Aralık 2024'te duyuruldu. İkinci aşamada, uzun listeye giren sanatçılar planlanmış bir seçmeye katılacak. Dokuz sanatçıya kadar seçilecek, çevrimiçi bir seçimden ek bir sanatçı seçilmiştir. Üçüncü aşama, Şubat 2025'te gerçekleşen ve Ukrayna'yı Basel'de temsil etmek için yarışan sanatçıların yer aldığı televizyon finaliydi. Kazanan, halk oylaması ve uzman jürinin oylarının birleşimiyle seçildi; uzman jürinin üyeleri halk tarafından seçilecekti.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 16 Eylül ile 10 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. 2006 yılında Ukrayna'yı temsil eden Tina Karol, yarışmanın yeni müzik yapımcısı olarak atandı ve gelen 374 başvurunun değerlendirilmesinde başı çekti. 20 başvuru uzun listeye alındı ve sanatçıları 11 Aralık 2024'te açıklandı. Aralık 2024'ün sonlarında seçmeler yapıldı ve ulusal finalde yarışmak üzere dokuz katılımcı seçildi. 20 Aralık 2024'te seçilen dokuz yarışmacı açıklandı. Elemelerde elemeleri geçemeyen katılımcılar arasında ek bir yarışmacı belirlemek amacıyla 17 Ocak 2025 tarihine kadar halka açık çevrimiçi oylama yapılmıştır.

Vidbir 2025 projesinin uzman jürisinin üç üyesi, 16-23 Aralık 2024 tarihleri arasında tüm Ukrayna vatandaşlarına açık olan Diia başvurusunda yapılan halka açık çevrimiçi oylamayla dokuz aday arasından seçildi. Toplam 442.374 oy kullanıldı; jüri üyeleri olarak Jamala, Serhiy Tanchynets ve Kateryna Pavlenko belirlendi.

Final 8 Şubat 2025'te gerçekleşti. Yarışmacıların yanı sıra konuk sanatçılar arasında Alyona Alyona, Jamala, Jerry Heil, Kateryna Pavlenko, Mélovin, Ruslana, Tymofii Muzychuk, Tina Karol ve Tvorchi "Usmikhnysia meni" ile, Ruslana "Zakrutyla" ile, Badstreet Boys "Eurosong" ile ve Artem Kotenko ve Svitlana Tarabarova "Hear Me Now" ile yer aldı. Ziferblat tarafından seslendirilen "Bird of Pray" adlı şarkısıyla yarışmanın kazananı ilan edildi.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirildi. Yarışma, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde yapılan iki yarı final ve 17 Mayıs 2025 tarihinde yapılan büyük finalden oluştu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkelerin finale yükselebilmek için iki yarı finalden birinde yarışması gerekiyordu. Her yarı finalde ilk ona giren ülkeler büyük finale yükseldi. 28 Ocak 2025 tarihinde yapılan kura çekiminde Ukrayna'nın birinci yarı finalde ve gösterinin ilk yarısında sahne alacağı belirlendi. Ukrayna, yarışmada Estonya'dan sonra ve İsveç'ten önce olmak üzere 5. sırada sahne aldı.
Ukrayna, birinci yarı finalde 137 puanla 15 ülke arasında birinci olarak büyük finale yükseldi.
Finalde Ukrayna, İspanya'dan sonra ve Birleşik Krallık'tan önce olmak üzere 7. sırada sahne aldı. Finalde Ukrayna toplamda 218 puan alarak 9. sırada yer aldı. Jüri oylamasında 60 puanla 14. sırada, halk oylamasında ise 158 puanla 6. sırada yer aldı. Ukrayna ve Arnavutluk aynı toplam puanı (218) almış olsalar da, Arnavutluk daha yüksek halk oylaması aldığı için daha üst sırada yer aldı.

Aşağıda, Ukrayna'nın birinci yarı finalde ve finalde verdiği ve aldığı puanların dökümü bulunmaktadır. Üç gösteri sırasında her ülke, profesyonel jürisinden ve halk oylamasından oluşan iki ayrı puan seti (1-8, 10 ve 12 puan) verdi. Yarı finallerde yalnızca halk oylaması kullanıldı.
Ukrayna jürisi şu isimlerden oluşuyordu: Dmytro Shurov, Kostiantyn Bocharov, Natela Zatsarynna, Olena Shoptenko-Ivanova ve Tetiana Reshetniak.
Birinci yarı finalde Ukrayna 137 puanla birinci oldu ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Polonya, Portekiz ve İspanya'dan 12 puan aldı. Finalde ise Ukrayna 218 puanla 9. oldu ve Çekya, Polonya ve İsrail'den televoting'de 12 puan aldı.
Yarışma boyunca Ukrayna, birinci yarı finalde Norveç'e 12 puan verdi. Finalde ise jüri oylamasında Almanya'ya ve halk oylamasında Litvanya'ya 12 puan verdi.
Ukraynaca: Suspilne, 2024 yılında alyona alyona ile birlikte Ukrayna'yı temsil eden Jerry Heil'i 2025 yarışmasında Ukrayna jürisinin oylarını açıklamak üzere sözcü olarak görevlendirdi.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Ukrayna
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Yunanistan, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Arcade'nin yazdığı Klavdia tarafından seslendirilen "Asteromata" adlı şarkısıyla katılmıştır. Yunan yayıncı Ellinikí Radiofonía Tileórasi (ERT) tarafından yapılan Ethnikós Telikós 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2024 yarışması'ndan önce, Yunanistan Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk beş kez katılmış, ilk katılımını 1974 yılında gerçekleştirmiştir. Yunanistan günümüze dek bir kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 2005 yılında Elena Paparizu'nun seslendirdiği "My Number One" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2016 yılının yarı finalinde 16. olarak almıştır. Yunanistan Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 3 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında Yunanistan Marina Satti'nin seslendirdiği "Zari" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 5. olarak finale çıkmış, finalde 11. olmuştur.
Yunan yayıncı Ellinikí Radiofonía Tileórasi (ERT) Yunanistan'ın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1974 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. Yunan yayıncı en son 2015 yılında düzenlediği Ulusal Final yöntemi ile temsilcisini seçecektir.

Ulusal Final, Yunanistan'ın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ERT yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma 30 Ocak 2025 tarihinde Galaçi şehrinde Galatsi Olimpiyat Salonu'nda yapılacak.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 15 Ağustos ile 1 Ekim 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuru sürecinin sonunda 187 şarkı teslim alındı ve beş üyeli komite, ulusal finale katılmak üzere on iki şarkıyı seçti. Seçilen katılımcılar 10 Ocak 2025 tarihinde ERT 1 kanalında yayınlanan Proían Se Eídon programında yayınlandı.

Final 30 Ocak 2025'te gerçekleşti ve sahneye çıkış sıralaması 20 Ocak'ta yapılan kurayla belirlendi. On iki katılımcı yarıştı ve yarışmanın kazananı, "Asteromata" adlı şarkısıyla Klavdia, SMS (%50), Yunan jüri oyu (%25) ve uluslararası jüri oyu (%25) aracılığıyla yapılan halk oylamasının birleşimiyle seçildi. Yunan jürisi şu isimlerden oluşuyordu: Michalis Hatzigiannis (besteci ve şarkıcı), Jenny Melita (gazeteci ve sunucu), Fotis Sergoulopoulos (sunucu), Margarita Mytilineou (Ellinikos ve Pride radyo istasyonlarının yöneticisi) ve Giannis Christodoulopoulos (besteci), uluslararası jüri ise Martin Holmen (NRK sunucusu ve radyo yapımcısı), Olivier Auclair (RTBF Eğlence Müdürü), Léa Ivanne (Fransız şarkıcı-söz yazarı ve vokal koçu), Wilkin William, Edmund Roy (BBC müzik programları direktörü) ve Simona Martorelli (RAI Uluslararası İlişkiler ve Avrupa İşleri direktörü)'den oluşuyordu.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre’nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirildi. Yarışma, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı final ile başladı ve 17 Mayıs 2025'te yapılan büyük finalle sona erdi.
28 Ocak 2025 tarihinde gerçekleştirilen kura çekimi sırasında, Yunanistan ikinci yarı finalde yarışmak üzere belirlendi ve gösterinin ilk yarısında sahne alacağı açıklandı.
Büyük finalde Yunanistan, 17. sırada sahne aldı.
Jüri oylarının ardından 105 puanla 8. sırada yer aldı. Halk oylamasından +126 puan alarak nihai sıralamada 6. sıraya yükseldi.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Yunanistan
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Çekya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Adriano Lopes da Silva, George Masters-Clark, Inés Coulon, Lorenzo Calvo, Michaela Charvátová ve Ronald Janeček'in yazdığı Adonxs tarafından seslendirilen "Kiss Kiss Goodbye" adlı şarkısı ile katılmıştır. Çek yayıncı Česká televize (ČT) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi sonucunda ülkenin temsilcisi seçilmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, Çekya Eurovision Şarkı Yarışması'na on üç kez katılmış, ilk katılımını 2007 yılında gerçekleştirmiştir. Çek Cumhuriyeti günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 2018 yılında Mikolas Josef'in seslendirdiği "Lie to Me" adlı şarkısıyla altıncı olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2007 ve 2009 yıllarının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. Çek Cumhuriyeti Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 6 kez finale çıkamamıştır. 2023 yılında Çekya Aiko'nun seslendirdiği "Pedestal" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 11. olarak finale yükselememiştir.
Çek yayıncı Česká televize (ČT) Çek Cumhuriyeti'nin temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 2006 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir.

Görevlendirme, Çekya'nın 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için ČT yayıncısı tarafından oluşturulmuş yöntemdir.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 6 Eylül ile 30 Eylül 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvurular demoskopik bir jüri (%40), uluslararası bir jüri (%40) ve ČT seçim komitesi (%20) tarafından değerlendirildi; eşitlik durumunda ilk etapta birinci olana öncelik verildi.
Seçilen katılımcı 11 Aralık 2024 tarihinde açıklanacak, yarışmada seslendireceği şarkı ileri bir tarihte açıklanacak. 11 Aralık 2024 tarihinde ČT yayıncısı ülkelerini Adonxs'in temsil edeceğini açıklamıştır. Adonxs'in yarışmada seslendireceği "Kiss Kiss Goodbye" şarkısı 31 Ocak 2025 tarihinde açıklanmıştır. Adonxs ve şarkı, müzik profesyonelleri ve eski Eurovision katılımcılarından oluşan on kişilik uluslararası jüri, üç ülkeden 900 üyeden oluşan demoskopik jüri ve bir odak grubu tarafından çeşitli turlarda seçildi. Şarkının tanıtımı müzik videosu ile birlikte 7 Mart 2025 tarihinde yayınlanmıştır.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması İsviçre'nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşecek ve 13 ile 15 Mayıs tarihlerinde yapılacak iki yarı final ile 17 Mayıs 2025'te yapılacak finalden oluşacaktır. 28 Ocak 2025 tarihinde yapılan kura çekiminde Çekya, ikinci yarı finalde, gösterinin ikinci yarısında yarışmaya hak kazandı. Adonxs, daha sonra Şablon:Esccnty'nın Sissal'ından sonra ve Şablon:Esccnty'un Laura Thorn'undan önce 12. sırada sahne alacak şekilde belirlendi. Adonxs finalde yarışma hakkı kazanamadı.

Her katılımcı yayıncı kuruluş, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş üyeli bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve bireysel jüri üyesi, mesleki geçmişin yanı sıra cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jürinin hiçbir üyesi, tarafsız ve bağımsız oy kullanmasını engelleyecek şekilde yarışan katılımcılarla herhangi bir ilişkide bulunamaz. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin halk oylaması sonuçları büyük finalden kısa süre sonra yayınlanmıştır.
Çek jürisi aşağıdaki üyelerden oluşmuştur:

Adam Řičica
Miroslav Helcl
Petr Kotvald
Alexandra Langošová
Anna Vašátková

Eurovision Şarkı Yarışması'nda Çekya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

İrlanda, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Emmy Kristine Guttulsrud Kristiansen, Erlend Guttulsrud Kristiansen, Henrik Østlund, Larissa Tormey ve Truls Marius Aarra'nın yazdığı Emmy'in seslendirdiği "Laika Party" adlı şarkısıyla katılmıştır. İrlandalı yayıncı Raidió Teilifís Éireann (RTÉ) tarafından yapılan Eurosong 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, İrlanda Eurovision Şarkı Yarışması'na elli sekiz kez katılmış, ilk katılımını 1965 yılında gerçekleştirmiştir. İrlanda toplam yedi kez kazanarak büyük bir rekor elde etti. İrlanda ilk kez 1970 yılında Dana'nın seslendirdiği "All Kinds of Everything" ile almış, diğer birincilikleri ise 1980 yılında Johnny Logan'ın seslendirdiği "What's Another Year?" ile, 1987 yılında Johnny Logan'ın seslendirdiği "Hold Me Now" ile, 1992 yılında Linda Martin'in seslendirdiği "Why Me?" ile, 1993 yılında Niamh Kavanagh'ın seslendirdiği "Hold Me Now" ile, 1994 yılında Paul Harrington & Charlie McGettigan'ın seslendirdiği "Rock 'n' Roll Kids" ile ve son birinciliği 1994 yılında Eimear Quinn'in seslendirdiği "The Voice" ile almıştır. Sonunculuğu ise 2007 yılında Dervish'in seslendirmiş olduğu "They Can't Stop The Spring" ve 2013 yılında Ryan Dolan'ın seslendirmiş olduğu "Only Love Survives" ile almıştır. İrlanda Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 10 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında İrlanda Bambie Thug'un seslendirdiği "Doomsday Blue" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 3. olarak finale çıkmış, finalde 6. olmuştur.
İrlandalı yayıncı Raidió Teilifís Éireann (RTÉ) İrlanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1965 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İrlandalı yayıncı geçtiğimiz yıl olduğu gibi Ulusal final ile temsilcisini seçmiştir.

Eurosong 2025, RTÉ yayıncısı tarafından 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na katılacak katılımcıyı seçmek amacıyla geliştirilen ulusal final formatıdır. 7 Şubat 2025'te, bir kez daha RTÉ One ve RTÉ Player kanallarında yayınlanan ve Patrick Kielty tarafından sunulan The Late Late Show özel yayını sırasında düzenlendi.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 23 Eylül ile 18 Kasım 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir. Başvuru sürecinin sonunda 380 katılımcının başvurularını gönderdiği açıklanmıştır.
Yarışmaya katılan eserler, RTÉ tarafından müzik endüstrisi profesyonelleri ve Eurovision hayranları arasından atanan ve başkanlığını heyet başkanı Michael Kealy'nin yaptığı, hem gelen başvurular arasından hem de tanınmış sanatçıların doğrudan daveti üzerine seçilen üyelerden oluşan bir jüri paneli tarafından seçildi. Her jüri üyesinin on favorisine göre bunlardan beş finalist ve "hızlandırılmış" prosedürle bir ek finalist seçildi. Yarışmaya katılan katılımcılar 20 ile 24 Ocak 2025 tarihleri arasında RTÉ Radio 1'de yayınlanan The Ray D'Arcy Show programında açıklanmıştır.

Final 7 Şubat 2025 tarihinde RTÉ Televizyon Merkezinde yapılmıştır. Sonuçlar, ulusal jüri, uluslararası jüri ve televizyondan alınan oyların birleşimiyle belirlendi; her biri 2, 4, 6, 8, 10 ve 12 puanlık setlerle ödüllendirildi; eşitlik durumunda ilk etapta ikincisi öncelik kazandı. Uluslararası jüri paneli San Marinolu heyet başkanı Alessandro Capicchioni, SBS'den Avustralyalı yönetici yapımcı Emily Griggs, İsveçli koreograf Fredrik Rydman ve Sırp müzik yöneticisi Milica Fajgelj'den oluşurken, ulusal jüri paneli müzik küratörü Caroline Henry, Picture This grubunun davulcusu Jimmy Rainsford, sunucu, oyuncu, müzisyen ve şarkıcı Kathryn McKiernan ve RTÉ 2fm sunucusu Bláthnaid Treacy'den oluştu. Televizyon puanları James Patrice tarafından açıklandı. Gösteri sırasında İrlanda'nın Eurovision kazananları Linda Martin (1992), Niamh Kavanagh (1993) ve Eimear Quinn (1996) birlikte 2023 yarışmasının kazanan şarkısı "Tattoo" şarkısını seslendirmiştir. Laura Fox, Bambie Thug, Arthur Gourounlian ve Donal Skehan'dan oluşan bir panel, her performansın sonunda yorumlarda bulundu.
Uzayda Dünya yörüngesine giren ilk hayvan olan Sovyet uzay köpeğini anlatan "Laika Party" şarkısıyla Emmy, hem ulusal jüriden hem de halk oylamasından en yüksek puanı alarak toplam 34 puanla kazanan ilan edildi.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması İsviçre’nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirildi ve 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde iki yarı final ile 17 Mayıs 2025’te de final düzenlendi. 28 Ocak 2025’te gerçekleştirilen kura çekiminde, İrlanda ikinci yarı finalde yarışmaya hak kazandı ve programın ilk yarısında sahne aldı.
Yarışma sonunda, İrlanda ikinci yarı finalde ilk 10’a giremediği için finale katılma hakkı elde edemedi.

Her katılımcı yayıncı, ülkelerini temsil eden beş kişilik müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan jüri paneli oluşturur. Her jüri ve jüri üyesi, mesleki geçmiş ve yaş ile cinsiyet açısından çeşitlilik kriterlerine uymak zorundadır. Hiçbir ulusal jüri üyesi, yarışan herhangi bir katılımcıyla bağımlılık yaratacak şekilde bağlantılı olamaz ve böylece tarafsız ve bağımsız oy kullanması sağlanır. Her jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televote sonuçları, büyük finalden kısa süre sonra açıklanır.
İrlanda jürisini oluşturan üyeler:

Dermont McEvoy
Edward Porter
Kofi Appiah
Helen Jordan Guthrie
Tara Murray

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İrlanda
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

RTÉ Eurovision sitesi

İspanya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Alberto Fuentes Lorite ve Melodía Ruiz Gutiérrez'in yazdığı Melody'in seslendirdiği "Esa diva" adlı şarkısıyla katılmıştır. İspanyol yayıncı Radiotelevisión Española (RTVE) tarafından yapılan 2025 Benidorm Fest yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, İspanya Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış dört kez katılmış, ilk katılımını 1961 yılında gerçekleştirmiştir. İspanya günümüze dek iki kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini  1968 yılında "La, la, la" adlı şarkısıyla Massiel ve 1969 yılında "Vivo Cantando" adlı şarkısıyla Salomé ile birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1962, 1965, 1983, 1999 ve 2017 yıllarında sonuncu olarak almıştır. İspanya Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından beri Büyük 5'li üyesi olduğundan dolayı yarı finalde yarışmayıp direkt finalde yarışmaktadır. 2024 yılında İspanya Nebulossa'nın seslendirdiği "Zorra" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalde 24. olmuştur.
İspanyol yayıncı Radiotelevisión Española (RTVE) İspanya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1961 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İspanyol yayıncı 2022 yılından beri düzenlediği 2025 Benidorm Fest adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

2025 Benidorm Fest, RTVE ve Generalitat Valenciana tarafından düzenlenen ve Valensiya Topluluğu Benidorm'daki Palau Municipal d'Esports l'Illa de Benidorm'da düzenlenen şarkı festivalidir. On altı katılımcı ve şarkı üç gösteride yarıştı: 28 ve 30 Ocak'ta iki yarı final ve 1 Şubat 2025'te final, toplam sekiz katılımcı finale kaldı.
Oylama, ulusal ve uluslararası jüri oylamasından (%50) ve halka açık oylamadan (%50) oluşuyordu; bunların sonuncusu telefon görüşmeleri, SMS mesajları ve ücretsiz bir mobil uygulama aracılığıyla verilen oyların birleşiminden oluşuyordu.

Birinci yarı final 28 Ocak 2025'te yapılmıştır. "Uh nana" adlı şarkısıyla Daniela Blasco, "Hartita de llorar" adlı şarkısıyla Lachispa, "Loca xti" adlı şarkısıyla Kuve ve "Te escribo en el cielo" adlı şarkısıyla Lucas Bun finale yükselmiştir.
İkinci yarı final 30 Ocak 2025'te yapılmıştır. "I'm a Queen" adlı şarkısıyla Mel Ömana, "Esa diva" adlı şarkısıyla Melody, VIP adlı şarkısıyla J Kbello ve "Raggio di sole" adlı şarkısıyla Mawot finale yükselmiştir.

Final 1 Şubat 2025 tarihinde yapılmıştır. Yarı finallerden yükselen dörder katılımcı ile birlikte sekiz katılımcı yarışmıştır. Yarışmanın kazananı "Esa diva" adlı şarkısıyla Melody olmuştur.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İspanya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

RTVE Eurovision sitesi

İsrail, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Keren Peles'in yazdığı Yuval Rafael'in seslendirdiği "New Day Will Rise" adlı şarkıyla katılmıştır. İsrailli yayıncı תאגיד השידור הישראלי (IPBC) tarafından yapılan HaKokhav HaBa 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur. 2025 Eurovision Şarkı Yarışması’nda 357 puanla 2. Olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, İsrail Eurovision Şarkı Yarışması'na kırk yedi kez katılmış, ilk katılımını 1973 yılında gerçekleştirmiştir. İsrail günümüze dek dört kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1978, 1979, 1998 ve 2018 yıllarında birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2007 yılında yarı finalde 23. olarak almıştır. İsrail Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 7 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında İsrail Eden Golan'ın seslendirdiği "Hurricane" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 1. olarak finale yükselmiş, finalde 5. olmuştur.
İsrailli yayıncı תאגיד השידור הישראלי (IPBC) İsrail'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1973 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. İsrailli yayıncı geçtiğimiz yıl düzenlediği HaKokhav HaBa yarışması ile temsilcisini seçmiştir.

HaKokhav HaBa 2025, İsrail'in 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için KAN yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. 5 Haziran 2023 tarihinde KAN yayıncısı temsilcisini HaKokhav HaBa 2025 yarışması ile seçeceklerini açıklamıştır.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre’nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti ve 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde iki yarı final ile 17 Mayıs 2025 tarihinde finalden oluştu. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkelerin finale katılabilmesi için iki yarı finalden birinde yarışarak ilk 10’a girmesi gerekiyordu. 28 Ocak 2025 tarihinde, her ülkenin hangi yarı finalde ve gösterinin hangi yarısında sahne alacağını belirlemek üzere bir kura çekimi yapıldı; EBU, geçmiş yıllardaki oylama kalıplarına göre ülkeleri farklı torbalara ayırdı, oylama geçmişi benzer olan ülkeler aynı torbaya yerleştirildi. İsrail, ikinci yarı finalin ikinci yarısında sahne alacak şekilde planlandı. Yarı finallerin sahne sıralaması, şovun yapımcıları tarafından belirlendi; İsrail, 14. sırada sahne alacaktı.

Yuval Raphael, 6 ve 9 Mayıs tarihlerinde teknik provalara, ardından 14 ve 15 Mayıs’ta kostümlü provalara katıldı. "New Day Will Rise" adlı şarkısının sahne gösterisi Shai Bondar, Yuval Cohen ve Yoav Tzafir tarafından yönetildi. Sahne dekoru 55 m (180 ft) yüksekliğinde bir avizeden oluşuyordu ve Raphael, performans sırasında bu avizenin üzerine çıkan merdivenleri tırmandı; bu dekorun, Theodor Herzl’in 1901 yılında Basel’deki bir otel balkonundan Ren Nehri’ne bakarken çekilmiş fotoğrafına bir gönderme olduğu belirtildi.

İsrail, Lüksemburg’dan sonra ve Sırbistan’dan önce 14. sırada sahne aldı. Gösteri sonunda, ülke 203 puanla yarı finali kazanarak finalde yer almaya hak kazandı.

Yarı finalin ardından İsrail, final için “yapımcı seçimi” kurasını çekti; bu, ülkenin finalde sahne alacağı yarının yarışmanın yapımcıları tarafından belirleneceği anlamına geliyordu. İsrail, Estonya’dan sonra ve Litvanya’dan önce 4. sırada sahne alacaktı. Raphael, 16 ve 17 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen kostümlü finaller de dahil olmak üzere tekrar provalara katıldı; bunlar arasında profesyonel jüri üyelerinin oylarını verdiği jüri finali de yer aldı. 17 Mayıs'taki canlı finalde, yarı finaldeki performansının aynısını tekrar sergiledi. İsrail, finalde toplam 357 puanla ikinci oldu: halk oylamasından 297 puan, jürilerden ise 60 puan aldı. İsrail, halk oylamasında birinci sırada yer aldı.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

İsveç, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Anderz Wrethov, Axel Åhman, Jakob Norrgård, Kevin Holmström, Kristofer Strandberg, ve Robert Skowronski'nin yazdığı KAJ müzik grubu tarafından seslendirilen "Bara bada bastu" adlı şarkısıyla katılmıştır. İsveçli yayıncı Sveriges Television (SVT) tarafından yapılan 2025 Melodifestivalen yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, İsveç Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış dört kez katılmış, ilk katılımını 1958 yılında gerçekleştirmiştir. İsveç günümüze dek 7 kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1974 yılında ABBA'nın seslendirdiği "Waterloo" adlı şarkısıyla, 1984 yılında Herreys'in seslendirdiği "Diggi-Loo Diggi-Ley" adlı şarkısıyla, 1991 yılında Carola'in seslendirdiği "Fångad av en stormvind" adlı şarkısıyla, 1999 yılında Charlotte Perrelli'nin seslendirdiği "Take Me to Your Heaven" adlı şarkısıyla, 2012 yılında Loreen'in seslendirdiği "Euphoria" adlı şarkısıyla, 2015 yılında Måns Zelmerlöw'in seslendirdiği "Heroes" adlı şarkısıyla ve 2023 yılında Loreen'in seslendirdiği "Tattoo" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2010 yılının yarı finalinde 11. olarak almıştır. İsveç Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana 1 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında İsveç Marcus & Martinus'un seslendirdiği "Unforgettable" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 9. olmuştur.
İsveçli yayıncı Sveriges Television (SVT) İsveç'in temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1958 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. İsveçli yayıncı 1959 yılından beri düzenlediği 2025 Melodifestivalen adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Melodifestivalen 2025, 1 Şubat - 8 Mart 2025 tarihleri ​​arasında İsveç'in altı şehrinde gerçekleşti ve beş eleme ve bir finalden oluştu. Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 23 Ağustos ile 14 Eylül 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir.

Birinci eleme 1 Şubat 2025 tarihinde Luleå'da bulunan Coop Norrbotten Arena'da yapılmıştır. "Voice of the Silent" adlı şarkısıyla John Lundvik ve "Kamikaze Life" adlı şarkısıyla Maja Ivarsson direkt olarak finale yükselmiş, "Hush Hush" adlı şarkısıyla Meira Omar final yükselme turuna kalmıştır.
İkinci eleme 8 Şubat 2025 tarihinde Gothenburg'da bulunan Scandinavium'da yapılmıştır. "Show Me What Love Is" adlı şarkısıyla Erik Segerstedt ve "On and On and On" adlı şarkısıyla Klara Hammarström direkt olarak finale yükselmiş, "Salute" adlı şarkısıyla Kaliffa final yükselme turuna kalmıştır.
Üçüncü eleme 15 Şubat 2025 tarihinde Västerås'da bulunan ABB Arena'da yapılmıştır. "Believe Me" adlı şarkısıyla Greczula ve "Life Again" adlı şarkısıyla Annika Wickihalder direkt olarak finale yükselmiş, "Yihaa" adlı şarkısıyla Dolly Style final yükselme turuna kalmıştır.
Dördüncü eleme 22 Şubat 2025 tarihinde Malmö'de bulunan Malmö Arena'da yapılmıştır. "Revolution" adlı şarkısıyla Måns Zelmerlöw ve "Bara bada bastu" adlı şarkısıyla KAJ direkt olarak finale yükselmiş, "Bara du är där" adlı şarkısıyla Ella Tiritiello final yükselme turuna kalmıştır.
Beşinci eleme 1 Mart 2025 tarihinde Jönköping'de bulunan Husqvarna Garden'da yapılmıştır. "Hate You So Much" adlı şarkısıyla Saga Ludvigsson ve "Sweet n' Psycho" adlı şarkısıyla Scarlet direkt olarak finale yükselmiş, "This Dream of Mine" adlı şarkısıyla Arwin final yükselme turuna kalmıştır.

Final 8 Mart 2025 tarihinde Stockholm'de bulunan Strawberry Arena'da yapılmıştır.

Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre’nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirildi ve 13 ile 15 Mayıs tarihlerinde düzenlenen iki yarı finalin ardından, 17 Mayıs 2025 tarihinde final ile tamamlandı. 28 Ocak 2025 tarihinde gerçekleştirilen kura çekimi sırasında, İsveç'in birinci yarı finalde yarışacağı ve şovun ilk yarısında sahne alacağı belirlendi.
İsveç, yarı finali 118 puanla dördüncü sırada tamamlayarak finale yükseldi.
Finalde İsveç, Danimarka’dan sonra ve Fransa’dan önce 23. sırada sahne aldı.
Yarışmanın sonunda İsveç, toplamda 321 puanla dördüncü sırada yer aldı; jüri oylamasında 126 puanla altıncı, halk oylamasında ise 195 puanla üçüncü oldu.

Her katılımcı yayın kuruluşu, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş üyeli bir jüri kurulu oluşturur. Her jüri ve jüri üyesi, mesleki geçmiş ile birlikte cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından belirli kriterleri karşılamak zorundadır. Hiçbir ulusal jüri üyesi, herhangi bir yarışmacı ile bağlantılı olup tarafsız ve bağımsız şekilde oy kullanamayacak durumda olmamalıdır.
Büyük finalin ardından her bir jüri üyesinin bireysel sıralamaları ve ülkenin televoting (halk oylaması) sonuçları açıklanmıştır.
Aşağıdaki kişiler 2025 İsveç jürisini oluşturmaktadır:

Kenny Lantz
Micke Cederberg
Theoz
Amanda Nordelius
Anna Charlotta Gunnarson

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsveç
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Melodifestivalen 2025 sitesi

İsviçre, Ev sahibi olduğu Basel kentinde yapılacak 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Emily Middlemas, Tom Oehler ve Zoë Alina Kressler'in yazdığı Zoë Më tarafından seslendirilen "Voyage" adlı şarkısıyla katılacaktır. İsviçreli yayıncı İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) tarafından yapılan Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştir.

2025 yarışması'ndan önce, İsviçre Eurovision Şarkı Yarışması'na altmış altı kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. İsviçre günümüze dek iki kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1956 yılında Lys Assia'nın seslendirdiği "Refrain" adlı şarkısıyla, 1988 yılında Celine dion'un seslendirdiği "Ne partez pas sans moi" adlı şarkısıyla ve 2024 yılında Nemo'nun seslendirdiği "The Code" adlı şarkısıyla birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 2010, 2015 ve 2016 yıllarının yarı finallerinde sonuncu olarak almıştır. İsviçre Yarı final sistemi getirilen 2004 yılında bu yana 11 kez finale çıkamamıştır. 2024 yılında İsviçre Nemo'nun seslendirdiği "The Code" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 4. olarak finale çıkmış, Finalde 1. olmuştur. Bu sonuçla İsviçre, üçüncü kez birinci olmuştur.
İsviçreli yayıncı İsviçre Yayın Kurumu (SRG SSR) İsviçre'nin temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İsviçreli yayıncı 2019 yılından beri düzenlediği Görevlendirme yöntemi ile temsilcisini seçmiştr.

Görevlendirme, İsviçre'nin 2025 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için SRG SSR yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir yöntemdir. Ülkeyi temsil etmek isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 8 Ağustos ile 22 Ağustos 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir.
5 Mart 2025 tarihinde SRG SSR yayıncısı ülkelerini 2025 yarışması'nda Zoë Më'nin temsil edeceğini açıklamıştır. Zoë Më'nin yarışmada seslendireceği "Voyage" adlı şarkısı 10 Mart 2025 tarihinde müzik videosu ile birlikte yayınlanmıştır.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması, İsviçre'nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleştirilmiştir. Yarışma, 13 ve 15 Mayıs tarihlerinde yapılacak iki yarı final ve 17 Mayıs 2025’te düzenlenen büyük finalden oluşmuştur. Ev sahibi ülke ve "Büyük Beşli" (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) dışındaki tüm ülkeler, finale yükselebilmek için iki yarı finalden birinde yarışmak zorundadır; her yarı finalden en iyi on ülke finale yükselir. Ev sahibi ülke olarak İsviçre, 17 Mayıs 2025’teki büyük finale doğrudan katılma hakkına sahiptir ancak aynı zamanda iki yarı finalden birinde oy kullanmak ve yayını sağlamakla da yükümlüdür. Bu durum, 28 Ocak 2025 tarihinde gerçekleştirilen yarı final kura çekimi sırasında yapılan bir çekilişle belirlenmiş ve İsviçre’nin birinci yarı finalde oy kullanacağı açıklanmıştır. Finale otomatik olarak katılma hakkı olmasına rağmen, İsviçre’nin yarışma parçası yarı finalde de sahnelenmiştir. 17 Mart 2025 tarihinde yapılan Delegasyon Başkanları toplantısında, İsviçre’nin finalde 19. sırada sahne alacağı kurayla belirlenmiştir.
Finalde İsviçre, sahne sıralamasında Ermenistan’dan sonra ve Malta’dan önce 19. sırada sahne aldı. İsviçre, 214 puanla yarışmayı 10. sırada tamamladı; jüri oylamasında 214 puanla 2. olurken, halk oylamasında hiç puan alamayarak sonuncu oldu.

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsviçre
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

SRF Eurovision sitesi

İtalya, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan 2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Lucio Corsi ve Tommaso Ottomano'nun seslendirdiği Lucio Corsi tarafından seslendirilen "Volevo essere un duro" adlı şarkısıyla katılmıştır. İtalyan yayıncı Radiotelevisione Italiana (RAI) tarafından yapılan 2024 Sanremo Müzik Festivali 'nin kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, İtalya Eurovision Şarkı Yarışması'na elli bir kez katılmış, ilk katılımını 1956 yılında gerçekleştirmiştir. İtalya günümüze dek üç kez kazanmıştır. Ülke en iyi derecesini 1964 yılında Gigliola Cinquetti'nin seslendirdiği "Non ho l'età" adlı şarkısıyla, 1990 yılında Toto Cutugno'nun seslendirdiği "Insieme: 1992" adlı şarkısıyla ve 2021 yılında Måneskin'in seslendirdiği "Zitti e buoni" adlı şarkısıyla üç kez birinci olarak almıştır. En kötü derecesini ise 1966 yılında sonuncu olarak almıştır. İtalya Büyük 5'li üyesi olduğundan Yarı final sistemi yerine direkt olarak finalde yarışmaktadır. 2024 yılında İtalya Angelina Mango'nun seslendirdiği "La noia"  adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın finalinde 7. olmuştur.
İtalyan yayıncı Radiotelevisione Italiana (RAI) İtalya'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1956 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Ulusal Final veya Görevlendirme yöntemleri ile belirlemektedir. İtalyan yayıncı 1951 yılından beri düzenlenen 2024 Sanremo Müzik Festivali adlı yarışma ile temsilcisini seçmiştir.

İtalyan yayıncı Radiotelevisione Italiana (RAI), 11-15 Şubat 2025 tarihleri arasında 75. kez düzenlenen 2025 Sanremo Müzik Festivali'ni organize etti. 20 Ağustos 2024'te yayıncı kuruluş, festivalin Büyük Sanatçılar bölümünün kazananının İtalya'yı Eurovision Şarkı Yarışması'nda temsil etme hakkını kazanacağını doğrulayan yarışmanın kurallarını yayınladı.
Sanat yönetmeni Carlo Conti tarafından doğrudan davet ve kamuoyunun katkıları ile seçilen 29 sanatçı, beş gece üst üste Büyük Sanatçılar bölümünde yarıştı ve isimleri 1 Aralık 2024'te açıklandı. Yarışan katılımcılar arasında üç eski İtalyan Eurovision katılımcısı da vardı: Massimo Ranieri (1971 ve 1973), Francesca Michielin (2016), ve Francesco Gabbani (2017) aynı zamanda 2022 yılında San Marino'yu temsil eden Achille Lauro da vardı.

Festivalin finali 15 Şubat 2025'te gerçekleşti. Tüm sanatçılar şarkılarını son bir kez seslendirdi, halk oylaması (%34), radyo jüri oylaması (%33) ve basın jüri oylaması (%33) bir araya gelerek önceki gecelerde elde edilen sonuçlarla süper final turu için beş katılımcıyı belirledi. Aynı sistem daha sonra kazananı, "Balorda nostalgia" şarkısıyla Olly'yi seçti. Ertesi sabah kazananların basın toplantısında Olly, Eurovision'a katılıp katılmayacağına henüz karar vermediğini, RAI'nin kendisine karar vermesi için 23 Şubat'a kadar süre verdiğini belirtti. Olly, 22 Şubat'ta Mayıs ayındaki konser turnesiyle program çakışması nedeniyle İtalya'yı yarışmada temsil etmeyeceğini doğruladı. RAI daha sonra "Volevo essere un duro" adlı şarkısıyla ikinci olan Lucio Corsi'yi yarışmacı olarak atadığını duyurdu.

Her katılımcı yayın kuruluşu, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş üyeli bir jüri kurulu oluşturdu. Her jüri ve jüri üyesi, mesleki geçmiş ile birlikte cinsiyet ve yaş çeşitliliği açısından belirli kriterleri karşılamak zorundaydı. Hiçbir ulusal jüri üyesi, herhangi bir yarışmacı ile bağlantılı olup tarafsız ve bağımsız şekilde oy kullanamayacak durumda olmamalıydı. Bireysel jüri üyelerinin sıralamaları ile ülkenin televoting (halk oylaması) sonuçları büyük finalden kısa süre sonra açıklandı.
Aşağıdaki kişiler İtalyan jürisini oluşturdu:

Andrea Settembre
Diego Calvetti
Mattia Marzi
Giulia Ausani
Manola Moslehi

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İtalya
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

RAI Eurovision sitesi

İzlanda, İsviçre'nin Basel kentinde yapılan2025 Eurovision Şarkı Yarışması 'na Gunnar Björn Gunnarsson, Hálfdán Helgi Matthíasson, Ingi Þór Garðarsson ve Matthías Davíð Matthíasson'ın yazdığı Væb müzik grubu tarafından seslendirilen "Róa" adlı şarkısıyla katılmıştır. İzlandalı yayıncı Ríkisútvarpið (RÚV) tarafından yapılan Söngvakeppnin 2025 yarışmasının kazananı ülkenin temsilcisi olmuştur.

2025 yarışması'ndan önce, İzlanda Eurovision Şarkı Yarışması'na otuz yedi kez katılmış, ilk katılımını 1986 yılında gerçekleştirmiştir. İzlanda yarışmayı günümüze dek hiç kazanamamıştır. Ülke en iyi derecesini 1999 yılında Selma'nın seslendirdiği "All Out of Luck" ve 2009 yılında Yohanna'nın seslendirdiği "Is It True?" adlı şarkılarıyla ikinci olarak almıştır. Yarı final sistemi getirilen 2004 yılından bu yana İzlanda 9 kez finale çıkamamıştır. En kötü derecesini ise 2018 yılının yarı finalinde sonuncu olarak almıştır. 2024 yılında İzlanda Hera Björk'ün seslendirdiği "Scared of Heights" adlı şarkı ile katıldığı yarışmanın yarı finalinde 15. olmuştur.
İzlandalı yayıncı Ríkisútvarpið (RÚV) İzlanda'nın temsilcisini seçmek için görevlendirilen kuruluştur. Ülke ilk katıldığı 1986 yılından bu yana Eurovision Şarkı Yarışması için temsilcisini Görevlendirme veya Ulusal Final yöntemleri ile belirlemektedir. İzlandalı yayıncı 1986 yılından beri düzenlediği Söngvakeppnin 2025 adlı yarışma ile bu yıl da temsilcisini seçmiştir.

Söngvakeppnin 2025, İzlanda'nın 2024 Eurovision Şarkı Yarışması'na temsilci göndermek için RÚV yayıncısı tarafından oluşturulmuş bir Ulusal Finaldir. Yarışma, 8 ve 15 Şubat 2025'te iki yarı final ve 22 Şubat'ta Reykjavik'in kuzeyinde bulunan RVK Stüdyoları'nda yapılan finalden oluşmuştur.Gösteriler Benedikt Valsson, Fannar Sveinsson ve Guðrún Dís Emilsdóttir tarafından sunulmuştur. Yarı final elemeleri tele oylama ile belirlenirken, finalin sonuçlarını belirlemek için yedi uluslararası jüri ve halk oylarının birleşimi kullanılmıştır. 2013'ten bu yana ilk kez finalde süperfinal turu kullanılmamıştır.

Yarışmaya katılmak isteyen katılımcıların ve bestecilerin katılımlarını 20 Eylül ile 13 Ekim 2024 tarihleri arasında yayıncıya iletmeleri istenmiştir.  Başvuru penceresinin kapanışında 110 başvuru alınmıştı. Seçilen başvurular, İzlanda Besteciler ve Söz Yazarları Derneği, İzlanda Müzisyenler Birliği ve RÚV temsilcilerinden oluşan yarışmanın danışma seçim komitesi tarafından dikkate alındı. Seçilen on katılım 17 Ocak 2025'te Lögin í Söngvakeppninni programında açıklandı.

8 ve 15 Şubat 2025 tarihlerinde iki yarı final yapıldı. Her yarı finalde beş katılımcı yarıştı ve üçü finale kalmaya hak kazandı. 

Final 22 Şubat 2025'te gerçekleşti ve yarı finallerden yükselen altı katılımcı yarışmıştır. Yarı finallerde yarışan tüm katılımcıların İzlandaca dilinde seslendirilmesi gerekirken, finalde Eurovision Şarkı Yarışması'nda seslendirilecekleri dilde sunulmaları gerekiyor: Væb ve Bjarni Arason İzlandaca versiyonunu seçerken diğer dört katılımcı İngilizce versiyonunu seçti.
Finalde 2012 yılından bu yana ilk kez süper final turu yapılmadı. Yarışmanın kazananı, "Róa" adlı şarkısıyla Væb, Yedi üyeli uluslararası jüri panelinin oyları (%50) ve halk oylaması (%50) ile belirlendi.

2025 Eurovision Şarkı Yarışması İsviçre'nin Basel kentindeki St. Jakobshalle salonunda gerçekleşti ve sırasıyla 13 ve 15 Mayıs'ta düzenlenen iki yarı final ile 17 Mayıs 2025'teki finalden oluştu. 28 Ocak 2025'te gerçekleştirilen kura çekiminde İzlanda, birinci yarı finalde yarışmak üzere ilk yarıya yerleştirildi. Yarışma yapımcıları tarafından belirlenen gösteri sıralamasına göre, İzlanda birinci yarı finali açarak ilk sırada sahne aldı.
İzlanda, 15 katılımcı arasında 97 puan alarak 6. sırada yarı finalden büyük finale yükseldi.
Büyük Final'de İzlanda, yarışmanın galibi Avusturya'dan sonra ve Letonya'dan önce 10. sırada sahne aldı. İzlanda jüri oylamasından hiç puan almadı, halk oylamasında ise 33 puan topladı. Televoting'de VÆB; Danimarka'dan 10 puan, Finlandiya'dan 6 puan, Estonya ve İsveç'ten 5 puan, Norveç'ten 3 puan, Avusturya, Hırvatistan, Almanya ve Slovenya'dan 1'er puan aldı. Genel sıralamada 26 ülke arasında 25. oldu.

Her katılımcı yayıncı, temsil ettikleri ülkenin vatandaşı olan müzik endüstrisi profesyonellerinden oluşan beş kişilik bir jüri paneli oluşturur. Her jüri ve jüri üyesi, mesleki geçmişi ile cinsiyet ve yaş çeşitliliğine ilişkin sıkı kriterleri karşılamak zorundadır. Ulusal jüri üyelerinden hiçbirinin yarışmacı sanatçılarla herhangi bir bağlantısı bulunamaz ve oylarını tarafsız ve bağımsız şekilde kullanmaları gerekir. Her bir jüri üyesinin bireysel sıralaması ile ülkenin halk oylaması sonuçları, büyük finalden kısa süre sonra açıklanmıştır.
İzlanda jürisi şu üyelerden oluşmuştur:

Andri Þór Jónsson
Bjarni Arason
Sindri Ástmarsson
Anita Rós Þorsteinsdóttir
Hulda Geirsdóttir

Eurovision Şarkı Yarışması'nda İzlanda
2025 Eurovision Şarkı Yarışması

Söngvakeppnin 2025 sitesi

Adam Pavlovčin (Slovakça telaffuz: [ˈpaʋlɔʋtʂin], Çekçe telaffuz: [ˈpavloftʃɪn], d. 13 Eylül 1995), profesyonel olarak ADONXS (/əˈdɒnɪs/; tamamı büyük harflerle stilize edilmiştir) Slovak şarkıcı-şarkı yazarı, model ve dansçıdır. SuperStar 2021 yarışmasının kazananıdır. 
Pop şarkıcıları için alışılmadık doğal basso profondo sesiyle ve sahnedeki androjen kişiliğiyle tanınır. Adonxs, IDO sokak dansı disiplinlerinde beş kez Slovak Şampiyonudur. 2022'de Forbes tarafından 30 Yaş Altı 30 ödülüne layık görüldü ve Ruka Hore Ödülleri'nde En İyi Yeni Sanatçı dalında aday gösterildi. 20 Mayıs'ta yayınlanan ilk solo single'ı "Moving On", SK Top 50 Chart listesinde bir numaraya ulaştı. 19 Ağustos'ta ikinci single'ı "Game"i çıkardı ve bu single'ı SK Top 50 Chart'ta bir numara oldu. Kasım 2022'de ilk solo stüdyo albümü Age of Adonxs yayınlandı ve ona Yılın Albümü, En İyi Erkek Sanatçı veya Slovakya'daki En İyi Yeni Sanatçı gibi birçok ödül kazandı. 2023'te LGBTQ+ aktivizmi ile Cena Inakosti Ödülü'ne layık görüldü.
2025 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Çekya'yı temsil etti.

Anna Vissi (Yunanca: Άννα Βίσση; d. 20 Aralık 1957, Larnaka), Kıbrıs Rumu şarkıcı. Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan'da ünlenen Vissi daha sonra Türkiye ve ABD başta olmak üzere dünyada tanınmıştır. Sanatçı sadece yorumcu olmayıp aynı zamanda söz yazarı, bestekâr ve oyuncudur.
Sanatçının Yunanca konuşan hayranları arasındaki takma adı Tanrıça anlamına gelen Thea'dır.
50 yılı aşkın süredir müzikle uğraşan Vissi gelmiş geçmiş en çok satan Yunan kadın şarkıcı unvanını elinde tutuyor.
Kıbrıs'ta doğan Vissi, müzik kariyerine 6 yaşında Kıbrıs Konservatuvarı'nda başladı. 12 yaşındayken, yerel bir şarkı yarışmasında birincilik kazandı. Annesi, Anna'nın yeteneğinden emin olduktan sonra, ailece müzikal açıdan daha iyi imkânlara sahip olan Yunanistan'a taşınmaya karar verdiler.
Mikis Theodorakis, Stavros Koujoumtzis, Giorgios Hacinasios, Doros Georgiadis gibi sanatçılara birçok şarkılarında eşlik etti. Daha sonra, o zamanlar zaten tanınmakta olan ve birçok 1 numara olmuş şarkıya sahip Nikos Karvelas ile, bugünlere kadar sürecek bir iş birliğine girdi. Karvelas, Anna'nın birçok şarkısının yanı sıra, Yunanistan'ın ilk rock-opera'sı olan "Daimones"i (Şeytanlar) ve Mala müzikalini de yazmıştır. 
Anna'nın Nikos ile olan iş birliği 80'lerin başında başladı ve yıllar boyunca sayısız projede birlikte yer aldılar.Ikisinin ortak müzik tutkusu, birçok hit ortaya çıkardı. Bir numaraya yükselen bu şarkılardan bazıları şöyledir: Eleni, Min Psahnis tin agapi, Dodeka, Trellainomai, Kryvame tin agapi mas...

"Klima Tropiko" (Tropikal Iklim) isimli albümünün yayınlanmasının ardından, Anna Vissi Yunan müzik piyasasını neredeyse ele geçirdi. Albüm bir anda en çok satan albümler listesinin zirvesine çıktı ve birkaç ay içinde sanatçıya "Platinyum Plak" ödülü kazandırdı. Anna Yunanistan turuna çıktı ve 40'ın üzerinde başarılı konser gerçekleştirdi. Bu turun ardından Anna için özel olarak yeni bir gece kulübü inşa edildi ve Anna burada, 3 saat süren özel bir sahne şovuna başladı. Biletleri uzun süre önceden tükenen bu şovla birlikte, Anna Vissi Yunanistan'da bir kadin solist tarafından gerçeklestirilen en basarili performansa imza atmış oldu. 
1996'yi 1997'ye bağlayan gece, Meclis'in Meydanı'nda düzenlenecek yeni yıl kutlamalari için Atina Valisi, Anna'ya bir teklif sundu. Ve Anna burada 20,000 kişilik bir konser verdi.
1997'nin Şubat ayında, Anna, üç tane Yunan Müzik Ödülü kazandı: En iyi kadın şarkıcı, en iyi yorum ve en radyolarda çok istek alan şarkı. 
Aynı yıl, Anna Kıbrıs Çocuk Vakfı'nın baskanlığına getirildi. Tek bir konseri ile, 150,000 pound yardım topladı. 
Nisan ayında "Travma" (Yara) albümü yayınlandı ve 12 gün içinde Altın Plak ödülü kazandıracak satışa ulaştı. Takip eden altı ay boyunca, Yunanistan satışları 150.000'i geçerek, sanatçiya üç adet Platinyum Plak getirdi. Amerikan müzikseverlere, Rick Wake'in (Celine Dion'la çalışan bir isim) aracılığ ile "Forgive Me This" şarkısıyla ulaşan Anna'nın Travma albümü, Avustralya'da yayınlandı.

Anna yeni albümü "Antidoto"'u (Panzehir), Pire'nin en büyük müzik mağazasında, 5000 fanı eşliğinde tanıttı. Bu etkinlik Selanik'te de gerçekleştirildi, ancak buradakinde, Anna, mağazaya girmeyi bile başaramadı! Sadece yedi gün içinde, Andidoto 80,000 satış rakamına ulaşarak, Yunan müzik piyasası için yeni bir rekor kırmış oldu. Aynı zamanda, "Travma" albümü için üçüncü platinyum plak ödülü de, Sony Müzik Avrupa tarafından, sanatçıya, bu sıralarda sunuldu. Mart 1998'de, Anna, Pop Corn Müzik Ödülleri Töreni'nde yedi ödül birden kazandı: En İyi Kadin Şarkıcı, En İyi Yorum, En İyi Canlı Performans, En İyi Albüm, En İyi Sarki, En İyi Albüm Kapağı ve Radyolarda En Çok Çalınan Şarkı ("Travma"). Aynı törende, uzun yıllardır iş birliği içinde olduğu müzisyen Nikos Karvelas da Anna'nın "Mavra Yialia" (Siyah Günes Gözlügü) isimli şarkısı için En İyi Besteci ödülünü kazandı.

Şubat 1999'da Anna Vissi, Londra'daki Forum Müzik Salonu ve Palladium Salonu'nda, tüm biletleri satılan iki show'a imza attı. Aynı şekilde gerçekleştirdiği, Los Angeles, Atlantic City, Şikago, Boston ve New York'taki konserlerden oluşan ABD turunda, büyük ilgi gördü. New York'ta, birçok starın da sahne aldığı Madison Square Garden'da sahne alarak büyük sükse yaptı. 
Los Angeles Times, "...çok karizmatik bir performans, kendine çeken bir enerjiyle dolu... Bu yeni potansiyel uluslararası stardan büyük şeyler bekleyin" yorumunda bulunurken; New York Times "Elleri havada ve zıplarken çizdiği görüntü, ulaşılamaz bir pop divasından çok karşı konulamaz bir eğlence dünyası ikonuna yakın" yorumunu yaptı.

Anna Vissi 5 Mart'ta Royal Albert Salonu'nda, İngiltere'deki Yunan nüfusun önde gelenlerinin, Yunanistan'dan gelen önemli isimlerin ve birçok önemli İngiliz'in seyrettiği bir konser verdi.
Anna'nın sahneye girişi çok sansasyoneldi. İki buçuk saat süren bir show sergiledi. Salonun her yerini dolduran izleyiciler, sahnede dans eden ve coşkuyla şarkı söyleyen Vissi'ye eşlik etmeyi ihmal etmediler. Bu Pazar akşamı, bu önemli salon, unutulmaz anları herkesin kafasına kazınan bir olayı ev sahipliği yapmış oldu. 
Herkesin kendisini izlemek üzere oraya gelmesi, Anna için büyük bir ödül olmuştu. Sanatçı, coşku içindeki kalabalığa, yakında çıkacak olan uluslararası İngilizce albümünden dört şarkı da sundu, aynı konserde.
Anna'nın bu yeni albümünde emeği geçen tüm müzisyenler oradaydı: Paul Russel (Sony Müzik Avrupa'nın yöneticisi), Peter Asher (uluslararası alanda tanınan prodüktör), Brian Rawling (Anna'nın albümündeki parçalarının coğunun yaratıcısı) ve Avrupalı bazı stratejik müzik pazarlama uzmanları. Anna Vissi, bir yıldan fazla bir süredir bu uluslararası projeye hazırlanmaktaydı. Tamamı İngilizce şarkılardan oluşan bu ilk albümünü tüm Avrupa'da yazın yayınlandı. Albümün ilk single'i "Everything I Am"in bestesi Nikos Karvelas'a, sözleri Paul Barry'e aitti. Şarkıların geri kalanları diğer usta şarkı yazarları tarafından yazılmıştı: Russ Ballard, Mark Taylor, Graham Stack, Steve Torch, Paul Stanley, Tina Shafer, Julian Harris, Danielle Gerber... Albümün prodüktörleri, Cher ve Enrique Iglesias gibi isimlerle çalışmış Brian Rawling, Celine Dion'la çalışmış Ric Wake; ve Linda Ronstadt, Diana Ross gibi isimlerle çalışmış Peter Asher'di.
Dünyadaki milyonlarca TV izleyicisi, Anna Vissi'nin ilk uluslararası çıkışına, memleketi Kıbrıs'ta düzenlenen Miss Universe Güzellik Yarışması'ndaki performansıyla tanık oldu. Sekiz kisilik bir dans grubunun eşlik ettiği star, albümünden "On A Night Like This" şarkısını seslendirdi. Anna'nın ilk uluslararası single'ı olan "Everything I Am"in videosu, Solar Films sirketinden Antti Jokinen yönetmenliğinde Finlandiya'da çekildi.
Fanlarını daha fazla bekletmek istemeyen Vissi, aynı zamanda "Agapi Ipervoliki" (Aşırı Aşk) isimli Yunanca bir maxi-single hazırladı. Single'a ismini veren yüksek tempolu dans şarkısı, yazın en büyük hiti oldu ve 4 platinyum disk ödülüne layık görüldü. Single'da bulunan bu 6 yeni parçasını, yaz boyunca bir gece kulübünde verdigi 60 performansta da seslendirdi. Boyzone'dan Shaun Fernandes'in koreograflığını yaptığı bu show'unda, uluslararası İngilizce albümünden parçalarda seslendirdi. 
2000 yılının kışı geldiğinde, Anna herkesin çok güçlü bir şekilde geri döndüğü bilmesini istedi ve buna istinaden "Kravgi" (Çığlık) isimli Yunanca double albümünü yayınladı ve iki yıllık yokluğunun acısını çıkardı. "Kravgi" albümünden cok başarılı birçok hit yayınlandı: "Horis To Moro Mou" (Bebeğim Yanımda Olmadan), "Moni Mou" (Tek Başıma), "Agapoula Mou" (Aşkım), "Kravgi" (Cığlık), vs. Doğal olarak, 7 platinyum plak ödüllü bu albümde de Nikos Karvelas imzası vardı.

Atina şehri, yeni yılı, belediye başkanı Dimiti Avramopoulos tarafından davet edilen Anna Vissi ile birlikte kutladı. 2001'e girerken, şehrin ünlü Syntagma (Anayasa) Meydanı'nda gerisayima ve Yeni Yıl Partisi'ne birçok insan katıldı. 
Mart: Anna Vissi, uluslararası albümü "Everything I Am"den ikinci single'i "Still In Love With You"yu, Soda Club'un remixleriyle yayınladı.
Nisan: Anna Vissi 5 tane popcorn müzik ödülü kazandı: En iyi kadın şarkıcı, En iyi single "Agapi Ipervoliki", En iyi vokal performansi "Afti Ti Fora", En iyi video klip "Agapi Ipervoliki" ve bir kadın sanatçıya ait En iyi sahne performansı. 
Nisan ayında, aynı zamanda, Anna, ünlü kozmetik markası Mac'in Yunanistan'daki Aids kampanyasının iyi niyet elçisi oldu. Mac, Yunanistan'daki ilk mağazasını açtı ve Anna'yı Mac Viva Clam III adlı rujunun tanıtımını yapmak üzere davet etti. Bu rujun gelirleri çocuk Aids hastalarına aktarılacaktı.. Bir numaralı Yunan kadın sanatçı, en iyi hitlerini bir Balkan kültürel organizasyonu olan "2001 - A Peace Odyssey (Bir Barış Yolculuğu)"de seslendirdi. Etkinlik, 6 Haziran'da Romanya'nın başkenti Bükreş'teki Uniri Meydanı'nda gerçekleşti. Romanya'nın telekom devleri Rometelecom ve Cosmorom ve Yunan telekom devi OTE'nin iş birliği ile düzenlenen görkemli etkinlik çerçevesinde, Uluslararası alanda tanınan Emir Kusturica ve sanat yönetmeni Angelos Hatziandreou da yer aldı. Program kapsamında bir Multimedya gösterisi, yerel grupların konserlerı, Emir Kustirica'nin "No Smoking Band"inin konseri ve Yunan Diva Anna Vissi'nin büyük finali yer aldi. Anna'nın gösterisi, özel bir teknikle hazırlanmiş su duvarı ile açıldı ve alanda bulunan 150.000 izleyiciyi tarafından izlendi. Emir Kusturica'nın grubu Anna'ya gösterisi boyunca eşlik etti ve dinleyicilere eşsiz bir müzik ziyafeti sundu.
5 Eylül tarihinde, Lefkoşa'nin G.S.P. Stadyumu'nda, Anna büyük bir konser verdi. Sanatçı, memleketinde her sene konserler verse de, bu konser diğerlerinden çok öteydi. Bu çok özel gecede sanatçı, izleyicileriyle bütünleştı. 18.000 izleyici, divanın 3 saatlik performansının tadını çıkardı. Aynı gecede, sanatçının "Kravgi" (Çığlık) albümünün satışlarından dolayı hak ettiği 7 kez platinyum ödül, kendisine takdim edildi. 
"Mala" I Mousiki Tou Anemou (Rüzgarın Müziği) Gerçek bir aşk hikâyesi 
Sanatçı, müzikal yeteneğini durmaksızın daha genış alanlarda kullanmak amacıyla, "Mala" isimli çok özel 

Antisemitizm (anti-semitizm), Yahudi milletine karşı duyulan düşmanlık, nefret, önyargı veya ayrımcılıktır. Bu tür pozisyonlara sahip bir kişiye antisemit denir. Antisemitizm bir ırkçılık olarak kabul edilir.
Her ne kadar etimolojisi antisemitizmin tüm Sami halklarına yönelik olabileceğini ima etse de, terim ortaya çıkışından itibaren sadece Yahudilere yönelik saldırganlığı belirtmek için kullanılmıştır. Antisemitizm Yahudi bireylere karşı gösterilen münferit nefret ve ayrımcılıktan kalabalık grupların, hatta polis ve askerin tüm bir Yahudi cemaatine yönelik örgütlü saldırılarına kadar geniş bir yelpazede meydana gelebilir. Bu baskının en aşırı örnekleri arasında, 1096'daki Birinci Haçlı Seferi, İspanyol Engizisyonu, Yahudilerin 1290'da İngiltere'den, 1492'de İspanya'dan ve 1497'de Portekiz'den kovulmaları, çeşitli pogromlar ve Nazi Almanyası'nın gerçekleştirdiği Holokost (Yahudi Soykırımı) gösterilebilir.

Katolik tarihçi Edward Flanner dört farklı antisemitizm türü belirlemiştir:

Cicero ve Charles Lindbergh'i örnek gösterdiği, siyasi ve ekonomik antisemitizm;
Anti-Yahudilik olarak da bilinen, teolojik veya dini antisemitizm;
Açgözlülük ve kibir gibi belirli özelliklere sahip oldukları iddiası ve kaşrut ve şabat gibi gelenekleri uyguladıkları için Yahudilere saldıran Voltaire ve diğer Aydınlanma dönemi düşünürlerini örnek gösterdiği, milliyetçi antisemitizm;
Holokost (Yahudi Soykırımı) sırasında Naziler tarafından uygulandığı haliyle, ırkçı antisemitizm.
Ayrıca, 1990'lardan bu yana bazı yazarlar yeni bir antisemitizm türü belirlediklerini iddia etmektedirler; aşırı sol, aşırı sağ ve radikal İslamcı kesimlerden gelen bu antisemitizm, Siyonizm ve İsrail Devleti'nde bir Yahudi vatanı karşıtlığına odaklanmakta ve alışılmış antisemitizm motiflerini kullanabilmektedir. Kavramın savunucuları, Siyonizm karşıtlığı, Amerikan karşıtlığı, küreselleşme karşıtlığı, üçüncü dünyacılık ve İsrail'in kötü gösterilmesi ya da davranışlarına yönelik çifte standartların antisemitizm ile ilişkilendirilebileceğini ya da üstü örtülü antisemitizm oluşturabileceğini öne sürmektedir. Karşıtları ise, kavram ile Siyonizm karşıtlığının antisemitizm ile birleştirildiğini, İsrail'e yönelik meşru eleştirilerin çok dar bir çerçeveye hapsedildiğini, İsrail'in kötü gösterilmesi eyleminin ise çok geniş bir çerçevede tanımlandığını, antisemitizmin anlamının sulandırıldığını ve eleştirileri bastırmak için antisemitizmin kullanıldığını iddia etmektedir.

Semitik terimi; Arapları, Habeşleri, Arami ve Süryanileri hem de İbranileri içine alan dil grubunu konuşanları tanımlamak için kullanılır. Ancak, Antisemitizm terimi özellikle Yahudilere karşı tavırlara atıfta bulunur.
Antisemitik kelimesi muhtemelen ilk olarak 1860 yılında, Avusturyalı Yahudi bilgin Moritz Steinschneider tarafından kullanılmıştır. Steinschneider terimi, Ernest Renan'ın "Sami ırklarının" "Aryan ırklar"dan daha aşağı olduğu yönündeki fikirlerini nitelendirmek için kullanmıştı.
1873 yılında, Alman gazeteci Wilhelm Marr, "Yahudi Ruhunun Cermen Ruhu karşısındaki Zaferi. Dini olmayan bir bakış açısından bir inceleme" başlıklı risalesinde, "Semitismus" kelimesini hem Yahudiler hem de Yahudilik (Yahudi olmak anlamında) kavramlarını belirtmek için kullanmıştır. Marr, 1880 yılında yayımlanan "Cermen Ruhu için Yahudi Ruhu karşısında Zafere Giden Yol" başlıklı risalesinde de daha önce kullandığı semitizm kelimesinden türettiği Antisemitizm kelimesini kullanmıştır. Risale büyük rağbet görmüş, aynı yıl Marr, Almanya ve Alman kültürüne karşı sözde Yahudi tehdidi ile mücadele edilmesini ve ülkeden zorla çıkarılmalarını savunan ilk kuruluş olan "Antisemitler İttifakı"nı kurmuştur.

Her ne kadar antisemitizmin genel tanımı Yahudilere karşı husumet ya da önyargı olsa da, konu üzerinde yetkin bir dizi uzman daha resmî tanımlar geliştirmiştir. Holokost (Yahudi Soykırımı) uzmanı ve New York Şehir Üniversitesi profesörü Helen Fein, antisemitizmi, "Bireylerde tavırlar, kültürde mit, ideoloji, folklor ve imgeler, eylemlerde ise Yahudilere karşı sosyal veya yasal ayrımcılık, siyasi seferberlik ve toplu olarak ya da devlet tarafından uygulanan şiddet şeklinde kendini gösteren, Yahudilerin dışlanması, kovulması ya da yok edilmesi ile sonuçlanan ve/veya bunun için tasarlanan, Yahudilerin geneline karşı hasmane inanışlardan oluşan devamlı ve gizli yapı," şeklinde tanımlar.
Köln Üniversitesi'nden Profesör Dietz Bering, antisemitik inanışların yapısını tanımlamak suretiyle bu tanımı daha da geliştirir. Antisemitlere göre, "Yahudilerin doğası sadece kısmen değil, tümüyle kötüdür, yani onları iflah etmenin yolu yoktur: (1) Yahudileri bireyler değil toplu halde görmek gerekir. (2) Yahudiler içinde yaşadıkları toplumlara temelde yabancı kalırlar. (3) Yahudiler kendilerini "misafir eden" toplumlara ya da dünyanın geneline felaket getirir, bunu da gizlice yaparlar, bu yüzden antisemitler kötü ve komplocu Yahudi karakterinin maskesini düşürmekle kendilerini yükümlü hissederler."
Bernard Lewis ise antisemitizmi diğerlerinden bir şekilde farklı olan insanlara yöneltilen özel bir önyargı, nefret veya baskı durumu olarak tanımlar. Lewis'e göre, antisemitizm iki belirgin özellik gösterir: Yahudiler, diğerlerine uygulanandan farklı bir standarda göre yargılanır ve "evrensel kötülük" ile suçlanırlar.

Uluslararası örgütler ve devletlerin de antisemitizmin resmî bir tanımını yapmaya yönelik çabaları olmuştur. ABD Dışişleri Bakanlığı 2005 Küresel Antisemitizm Raporu'nda, "Tek tek ya da bir grup olarak Yahudilere duyulan ve Yahudilik dini ve/veya etnik kimliğine yöneltilebilecek nefret," tanımını getirmiştir. 2005 yılında ise, Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) daha detaylı bir tanım geliştirmiştir: "Antisemitizm, Yahudilere karşı nefret olarak da ifade edilebilecek, Yahudileri yönelik belirli bir algılama biçimidir. Antisemitizmin sözlü ya da fiziki oluşumları Yahudi olan veya olmayan şahıslara ve/veya mülklerine, Yahudi cemaatinin kurum ve dini yapılarına yöneltilmiştir. Ayrıca, bu oluşumlar, Yahudi devleti olarak tasavvur edildiği için İsrail devletini de hedef alabilir. Antisemitizm genellikle Yahudileri insanlığa zarar vermek amacıyla gizlice çalışmakla itham eder ve sık sık 'işlerin ters gitmesi'nin kabahatini Yahudilere yükler."
EUMC, bunun ardından "kamu hayatında, medyada, okullarda, işyerinde ve dini alanda günümüzde antisemitizmin örneklerini" sıralar: "Yahudiler hakkında onları kişiliksizleştiren, şeytanlaştıran veya klişelere indirgeyen asılsız iddialarda bulunmak; Yahudi bir ferdin ya da grubun işlediği gerçek ya da hayali bir kabahatten dolayı halk olarak tüm Yahudileri suçlamak; Holokost'u (Yahudi Soykırımını) inkâr etmek; ve Yahudi asıllı vatandaşları, İsrail'e ya da dünyadaki Yahudilerin sahip olduğu iddia edilen önceliklere kendi ülkelerinin çıkarlarından daha sadık olmakla suçlamak." EUMC, "İsrail'in diğer herhangi bir ülkeye yöneltilenlere benzer eleştiriler yöneltilmesinin antisemitik olarak görülemeyeceği"ni izah ederken bağlama göre, İsrail'e saldırmanın antisemitik olabileceği şekilleri de ele almıştır."

Antik dünyada Yahudilere ve Yahudiliğe karşı antipatinin çeşitli örnekleri rahatlıkla bulunabilir. Birçok putperest Yunan ve Romalı yazarın çalışmalarında Yahudilere ve dinlerine karşı duyulan önyargıyı ortaya koyan ifadeler yer almaktadır. Kudüs Tapınağı'na saygısızlık eden ve sünnet, Şabat'ın uygulanması, Yahudi kutsal kitapları üzerine çalışılması gibi Yahudilerin dini uygulamalarını yasaklayan Yunan yöneticilerin örneklerine rastlamak mümkündür. Milattan önce 3. yüzyılda İskenderiye'de patlak veren Yahudi karşıtı ayaklanmalar ve İskenderiyeli Philon'un aktardığı, MS 38 yılında binlerce Yahudinin ölümü ile sonuçlanan İskenderiye'deki Yahudilere yönelik saldırı da bu örnekler arasında verilebilir.
Yahudi halk ile topraklarını işgal eden Roma İmparatorluğu arasındaki ilişkiler de işgalin ilk dönemlerinde son derece gergindi ve çok sayıda isyanla sonuçlanmıştı. Suetonius'a göre, Roma İmparatoru Tiberius, yaşamak için Roma'ya gelen Yahudileri buradan kovmuştur. İngiliz tarihçi Edward Gibbon, MS 160 civarından itibaren daha hoşgörülü bir dönemin başladığını belirtir.

Milattan sonra 9. yüzyıldan itibaren, Orta Çağ İslam dünyası zımmi statüsünde değerlendirdiği Yahudilerin (ve Hristiyanların) dinlerini Orta Çağ Hristiyan Avrupa'sında olduğundan daha özgürce yaşamalarına izin vermiştir. Müslümanların yönetimi altında, İber Yarımadası'nda Yahudilere karşı baskıların yaşandığı 11. yüzyıla kadar İspanya'daki Yahudi kültürünün altın çağı yaşanmıştır. Söz konusu altın çağ, (Siglo de Oro - İbranice "Tor HaZahav" - תור הזהב), Katolik hükümdarların 1492 yılında Yahudileri İspanya'dan sürmeye karar verip onları Hristiyan İspanya topraklarından kovmalarının ardından son bulmuştur. On birinci yüzyıldan itibaren Mısır, Suriye, Irak ve Yemen'de sinagogların tahrip edilmesini emreden çok sayıda karar da hayata geçirilmiştir. Kur'an'da yasaklanmasına rağmen, Yahudiler 12 ve 18. yüzyıllar arasında Yemen'in bazı bölgelerinde, Fas'ta ve Bağdat'ta İslama geçmek ya da ölüm arasında seçim yapmaya zorlanmıştır. 1147 yılından itibaren Mağrip ve Endülüs topraklarını kontrolleri altına alan Muvahhidler de çok daha köktenciydiler ve zımmilere oldukça sert davrandılar. Din değiştirme ya da ölüm arasında seçim yapmaya zorlanan birçok Yahudi ve Hristiyan göç etti. Musa ibn Meymun'un ailesi gibi kimileri daha ılımlı Müslüman topraklarına göç ederken, diğerleri ise 13. yüzyıldan itibaren Yahudilerin dinlerini değiştirmeleri yönünde gitgide daha büyük bir baskı ile karşı karşıya kaldığı büyüyen Hristiyan krallıklarına yerleşmek üzere kuzeye gitti.
Orta Çağ boyunca, Avrupa'daki Yahudilere birçok yerde kan iftiraları, kovulmalar, din değiştirmeye zorlamalar ve katliamları içeren baskılar yapıldı. Avrupa'daki Yahudilere yönelik önyargıının temel gerekçesi din kökenliydi. Katliamlar en üst düzeyine Haçlı Seferleri sırasında ulaştı. Birinci Haçlı Seferi (1096) sırasında, Ren ve Tuna boylarındaki Yahudi cemaatleri yok

100. Yıl Albümü (diğer adıyla BJK 100. Yıl Marşları), Beşiktaş'ın kuruluşunun 100. yılı olan 2003'teki Süper Lig şampiyonluğunun ardından Türk müzisyenler Mustafa Sandal ve Ufuk Yıldırım ile besteciler Reha Falay ve Murat Zor tarafından hazırlanan, stadyum marşları ve futbol tezahüratları temelli bir albümdür.

Mayıs 2003'ün sonlarında piyasaya sürülen albüm, ilk olarak artık kullanılmayan bir dans müzik mekanı/gece kulübü olan Laila'da, kulüp yetkilileri ve futbolcularla birlikte yaklaşık 2.000 katılımcının önünde tanıtıldı. Albümde "Samanyolu", "İnleyen Nağmeler" ve "Çilli Bom" gibi taraftar tezahüratları ve yerli şarkıların aranjmanlarının yanı sıra "Eye of the Tiger" ve "We Will Rock You" gibi eski dünya hit cover'ları da yer alıyor.
Albüm 125.000'den fazla kopya sattı.

Kaynak: Idefix, TurkPop.com

1962 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 3 Haziran 1962 tarihinde Eminönü Öğrenci Lokali'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Hakkı Yeten 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Mevcut başkan Hakkı Yeten ikinci kez başkanlığa aday oldu. Eski başkanlardan Abdullah Ziya Kozanoğlu ve eski Beşiktaş futbolcusu Selahattin Akel, Yeten'e karşı seçimlerde aday oldu. Muhalif gruplar Feyzi Uman'ın da Yeten'e karşı aday olmasını istemişlerdir. Bu istek üzerine Uman 31 Mayıs 1962'de seçimlerde aday olacağını açıklamıştır. 2 Haziran 1962 tarihinde Ferdi Sekban'da seçimlerde aday olduğunu açıklamıştır. Ayrıca eski başkanlardan Ferhat Nasır'da seçimlerde aday olacağını açıklamıştır ancak sonradan adaylıktan çekilmiştir.
3 Haziran 1962'de Eminönü Öğrenci Lokali'nde yapılan seçimlerde önce Kozanoğlu seçimlerde Yeten'i destekleyeceğini söyleyerek adaylıktan çekilmiştir. Ardından Uman ise Akel'in adaylığını destekleyeceğini belirterek adaylıktan çekilmiştir. İki adayın çekilmesinin ardından başkanlık yarışında sadece Yeten, Akel ve Sekban kalmıştır. yeten'in seçimleri kazanmasının ardından Kozanoğlu, Yeten'in listesine girmiştir.

Üyeler: Himmet Ünlü, Şekip Okçuoğlu, Ekrem Sungur, Hasan Pabuçcu, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Şahin Gürol, Recai Atabek, Şevket Belgin

3 Haziran 1962 tarihinde Eminönü Öğrenci Lokali'nde yapılan seçimlerde 268 üye oy kullandı. Mevcut başkan Yeten 138 oy, Akel 108 oy, Sekban ise 21 üyenin oyunu aldı. 2 oy ise geçersiz sayıldı. Seçimler sonucunda en yakın rakibi Selahattin Akel'den 30 oy fazla alan Hakkı Yeten yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1963 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 24 Kasım 1963 tarihinde Şişli'de bulunan Divan Otel'de gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Selahattin Akel Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 20. Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş JK Başkanı Hakkı Yeten, yönetim kurulundaki büyük fikir ayrılıkları nedeniyle 8 Kasım 1963 tarihinde görevinden istifa edeceğini açıklamıştır. İstifası üzerine Beşiktaş JK Divan Başkanı Enver Abiral tarafından açıklanan karar ile 24 Kasım 1963'te olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Ancak 11 Kasım 1963 tarihinde Yeten yönetim kurulunda fikir ayrılığı olan kişiler ile sorunlarını halletiğni gerekçesi ile Mayıs 1964'te yapılacak kongreye kadar görevde kalmak istediğini ve Divan Kurulu üyelerine verdiği sözden dolayı 24 Kasım'daki kongrenin yine de yapılması gerektiğini belirtmiştir.
Yeten'nin karşısına eski futbolcu Selahattin Akel aday olarak çıkmıştır. Kongre günü bazı üyelerin eleştirileri üzerine Hakkı Yeten görevinden istifa etmiştir ve adaylıktan çekilmiştir. Yeten'nin istifasının ardından başta Himmet Ünlü, Şekip Okçuoğlu, Şevket Belgin olmak üzere bütün yönetim kurulu bu kararın doğru olmadığını savunarak salonu terk etmişlerdir. Ancak Yeten salondan ayrılmamıştır. Yeten'nin çekilmesi üzerine Akel tek aday olarak kalmıştır.

Asil Üyeler: Faruk Ayanoğlu, Ahmet Bayman, Vedii Tosuncuk, Süleyman Seba, Turhan Kaptan, Faruk Bilginoğlu, Nazmi Akbacı, Ziya Kalkavan
Yedek Üyeler: Hayati Ozgan, Kemal Güray, Sedat Kesen, Şeref Görkey

24 Kasım 1963 tarihinde Şişli Divan Otel'de yapılan seçimde 254 üye oy kullandı. Seçime tek aday olarak giren Selahattin Akel 251 üyenin oyunu alarak 20. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1964 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 8 Mart 1964 tarihinde Beşiktaş'ta bulunan Barbaros İlkokulu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday olan Hakkı Yeten 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Eski Beşiktaş JK Başkanı Abdullah Ziya Kozanoğlu yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle artık kulüp için çalışmalara devam edemeyeceği ile ilgili bir açıklama yapmıştır. Yaptığı açıklamada mevcut başkan Selahattin Akel'i kendi başkanlığı döneminde yaptığı muhalefetinden dolayı eleştirmiştir ve Akel hakkında oyuncu transferleri ve 1952-53 sezonunda teknik direktörlük görevinde bulunan Sadri Usuoğlu ile yaşadığı problemlerle ilgili çeşitli iddialarda bulunmuştur. Akel bu iddiaları yalanlamıştır, ancak kulüp içerisinden gelen yoğun tepkiler üzerine 21 Ocak 1964 tarihinde görevinden istifa etme kararı almıştır.
İstifa kararının ardından 24 Ocak 1964'te Divan Kurulu Başkanı Enver Abiral, Akel ve ikinci başkan Himmet Ünlü ile bir görüşme gerçekleştirmiştir. Yapılan görüşmede Abiral, Akel'in istifasını kabul etmemiştir ve 8 Mart 1964 tarihinde olağanüstü kongreye gidilmesine ve yapılacak kongreye kadar Akel'in başkanlık görevini sürdürmesini teklif etmiştir. Akel ise teklifi kabul etmiştir ve seçimlere kadar görevine devam edeceğini ve seçimlerde aday olmayacağını açıklamıştır. İkinci başkan Ünlü ise Beşiktaş'ın geleceği için eski başkan Hakkı yeten'in yeniden aday olması gerektiğini söylemiştir. Yeten ise 8 Şubat 1964'te seçimlerde aday olacağını açıklamıştır.
Bazı üyeler kongrede Hasan Salman'ın da aday olması gerektiğini savunsa da Salman geçirdiği sağlık problemleri nedeniyle aday olmak istemediğini belirtmiştir. Yeten karşısına başka aday çıkmamıştır ve Yeten kongrede oluşturacağı yönetim kurulu listesinin Beşiktaş'ı huzura kavuşturacağını söylemiştir. Oluşturduğu listede Rahmi Koç'unda yer almasını istemiştir. Koç ile bu konuda görüşse de Koç Beşiktaş'a her zaman yardım ve destekte bulunmaya hazır olduğunu ancak listede yer almak istemediğini Yeten'e belirtmiştir. Yeten listesini  ve başkanlardan Abdullah Ziya Kozanoğlu ve eski yöneticilerden Himmet Ünlü, Hasan Salman ve Şevket Belgin ile birlikte oluşturmuştur.

Asil Üyeler: Hasan Ertür, Nuri Sangar, Süleyman Seba, Ziya Kalkavan, Stelyo Arhontakis, Ferhat Nasır, Faruk Sağnak, Hayati Ozgan
Yedek Üyeler: Mahir Kırlıoğlu, Hakkı Erim, Sait Gürsoy, Rauf Mizanoğlu, Ercüment Özben

8 Mart 1964 tarihinde Beşiktaş'ta bulunan Barbaros İlkokulu'nda yapılan seçimde 174 üye oy kullandı. Seçime tek aday olarak giren Hakkı Yeten 166 üyenin oyunu alarak üçüncü kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1965 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 14 Şubat 1965 tarihinde Beşiktaş'ta bulunan Barbaros İlkokulu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Hakkı Yeten 4. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Üyeler: Nuri Sangar, Ziya Kalkavan, Faruk Ayanoğlu, Stelyo Arhontakis, Faruk Sağnak, Nazmi Ökten, Ferdi Sekban, Ömer Doğan

Üyeler: Hasan Pabuççuoğlu, İskender Yakak, Hayati Ozgan, Ferhat Nasır, Gazi Akınal, Mahir Kırlıoğlu, Hamza Eşref Kazgan, Enver Kaya

14 Şubat 1965 tarihinde Beşiktaş'ta bulunan Barbaros İlkokulu'nda yapılan seçimde 236 üye oy kullandı. Yeten 179, Salman ise 51 üyenin oyunu aldı. 6 oy ise geçersiz sayıldı. Seçimler sonucunda rakibini büyük bir fark ile geçen Hakkı Yeten dördüncü kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1966 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 17 Temmuz 1966 tarihinde Eminönü Öğrenci Lokali'nde gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Hasan Salman Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 21. Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş JK Divan Kurulu Başkanı Enver Abiral, Hakkı Yeten'in Fulya'da yapılacak olan Beşiktaş tesisi projesinin gereksiz masraf olduğunu ve kulübü ekonomik olarak sıkıntıya sokacağını savunmuştur. Ayrıca Yeten'in Yugoslav teknik direktör Ljubiša Spajić ile yolları ayırmayı düşünmesi üzerine divan heyeti ile bir toplantı gerçekleştirip olağanüstü kongreye gidilmesini ve Yeten'in görevden alınması gerektiğini belirtmiştir. Yeten ise takımın iyi gittiği bu dönemde bu durumun kendilerini devirmek için muhalif gruplar tarafından organize edildiğini belirtmiştir.
Ancak 28 Mart 1966 tarihinde 250 üyesi olan divan kurulunun toplantısına yalnızca 25 üye katılmasına rağmen olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Yeten yapılan bu toplantının usulsüz olduğunu savunmuştur ve 29 Mart 1962da yönetim kurulu ile birlikte görevinden istifa etmişlerdir. Yeten istifa sebebi olarak seçildiği günden beri kulübün başarılarına rağmen muhalefetin ve divan kurulunun Yeten'in bütün projelerini ve girişimlerini sabote ettiği gerekçesi ile istifa ettiğini belirtmiştir. 2 Temmuz 1966'da ise divan kurulu başka bir toplantı yapmıştır ve 17 Temmuz'da olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Yeten ise seçime kadar başkanlık görevinde kalacağını açıklamıştır.
8 Temmuz 1966'da ise Yeten yaptığı açıklamada seçim kararının usulsüz olduğunu savunarak başka bir yönetimin seçilmesine rağmen başkanlık görevine devam edeceğini açıklamıştır. Kongrede muhalefet ve Abiral'ın desteklediği eski yöneticilerden Hasan Salman aday olmuştur. Salman'ın karşısına başka aday çıkmamıştır. Salman'ın seçilmesinin ardından 19 temmuz 1966 tarihinde Yeten yaptığı açıklama ile kulübe zarar vermemek için Salman'ın başkanlığını kabul ettiğini açıklamıştır.

Üyeler: Selahattin Akel, Şekip Okçuoğlu, Hasan Ertür, Süleyman Selkesen, Şevket Belgin, Hasan Pabuççuoğlu, Nazmi Akbacı, Hayati Ozgan

17 Temmuz 1966 tarihinde Eminönü Öğrenci Lokali'nde yapılan seçimde 110 üye oy kullandı. Salman 86 üyenin oyunu aldı. 24 üye boş oy kullandı. Çoğu üye Yeten'e haksızlık yapıldığı gerekçesi ile kongrede oy vermeye gitmemiştir. Seçim sonucunda tek aday olan Hasan Salman 21. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1967 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 12 Şubat 1967 tarihinde Beşiktaş'ta bulunan Barbaros İlkokulu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Hakkı Yeten 5. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Üyeler: Faruk Ayanoğlu, Selahattin Ersoy, Kamil Üzülme, Himmet Ünlü, Ziya Kalkavan, Faruk Sağnak, Zeki Hepgüler, Enver Kaya

Üyeler: Talat Asal, Gazi Akınal, Süleyman Seba, Rüknettin Tözüm, Vedii Tosuncuk, Şevket Belgin, Sedat Kesen, Cengiz Eltutar

12 Şubat 1967 tarihinde Beşiktaş'ta bulunan Barbaros İlkokulu'nda yapılan seçimde 435 üye oy kullandı. Yeten 213, Abiral ise 212 üyenin oyunu aldı. Seçimler sonucunda rakibini bir oy fark ile geçen Hakkı Yeten beşinci kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1968 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 28 Ocak 1968 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Talat Asal Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 22. Başkanı seçilmiştir.

11 Ocak 1968 tarihinde mevcut başkan Hakkı Yeten 21 Ocak'ta yapılacak mali kongrede yönetim kurulu listesinde değişikliğe gideceğini açıklamıştır. Yeten'in açıkladığı yeni listede Himmet Ünlü, Enver Kaya, Sedat Kesen, Hasan Ertür ve İskender Yakak'a ek olarak 1967 seçimlerinde Yeten'in rakibi Enver Abiral'ın listesinde yer alan Talat Asal'da eklenmiştir. Ancak 13 Ocak 1968 tarihinde Yeten ve yönetim kurulu aldıkları karar ile 28 Ocak'ta olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Yeten başkanlık görevinden feragat etmiştir ve başkanlığı Asal'a devredeceğini söylemiştir. Kongrede Asal'ın karşısına aday çıkmamıştır.

Üyeler: Sedat Kesen, Şevket Belgin, Vedii Tosuncuk, Süleyman Seba, Hasan Ertür, Faruk Sağnak, İskender Yakak, Gazi Akınal, Cengiz Eltutar

28 Ocak 1968 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda yapılan seçimde 289 üye oy kullandı. Seçime tek aday olarak giren Asal 273 üyenin oyunu aldı. Seçim sonucunda tek aday Talat Asal yeni Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1969 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 9 Şubat 1969 tarihinde Beşiktaş Barbaros İlkokulu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Talat Asal 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş'ın 1968-69 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde aldığı kötü sonuçlar ve 1968-69 Türkiye Kupası'nın 1. turunda PTT'ye elenmesi üzerine taraftarlar ve kulüp içerisindeki muhalifler tarafından Talat Asal ve yönetim kurulu eleştirilmeye başlanmıştır. Özellikle de kulübün borçları ve başarısızlıkları nedeniyle eski Beşiktaş JK Başkanı Hakkı Yeten 2 Şubat 1969 tarihinde yapılacak olağan kongrede Asal'a karşı aday olacağını açıklamıştır.
Ancak kulübün eski yöneticilerinden Şevket Belgin ve Nuri Sangar, kulübün içinde bulunduğu kaos ortamının Yeten'in muhalefeti ile daha da büyümesini engellemek için Asal ve Yeten arasında arabuluculuk yapmışlardır. 26 Ocak 1969'da yapılan mali kongrede de Asal barış ilan ettiğini açıklamıştır ancak yeten mali kongreye katılmamıştır. Asal mali kongrede ibra edilmiştir. 30 Ocak 1969'da Asal ve Yeten özel olarak görüşerek kulübün içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak için iş birliği yapmaya karar vermişlerdir. Asal-Yeten koalisyonu kurulmuş ve kongrede Asal'ın tek başkan adayı olmasına karar verilmiştir. Yeten ise Asal'ın yönetim kurulunda ikinci başkan olarak görev yapmayı kabul etmiştir. Ancak 2 Şubat'taki kongrede Yeten yönetim kurulunda yer almak istemediğini ve kongrede Asal'ı destekleyeceğini açıklamıştır. Bunun üzerine kongre 9 Şubat 1969'a ertelenmiştir.
9 Şubat'ta ki kongreden önce Rüknettin Tözüm aday olacağı iddia edilmiştir ama Tözüm aday olmamıştır. 9 Şubat 1969'daki kongreye dönemin Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak ve dönemin Galatasaray Başkanı Selahattin Beyazıt, Asal'ın konukları olarak kongreye katılmışlardır.

Üyeler: Sedat Kesen, Himmet Ünlü, Münir Kanokş, Şevket Belgin, Muzaffer Erden, Hasan Ertür, Şükrü Gülesin, Ferhat Nasır

9 Şubat 1969 tarihinde Beşiktaş Barbaros İlkokulu'nda yapılan seçimde 265 üye oy kullandı. Asal 177 oy aldı. Yeten destekçisi 76 üye boş oy, kullandı 12 oy ise geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Talat Asal 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1970 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 29 Mart 1970 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Agasi Şen Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 24. Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağanüstü kongredir. 1969-70 sezonunun ilk yarısında alınan kötü sonuçlar ve sonucu Beşiktaş JK yönetim kurulu Bulgar teknik direktör Krum Milev ile yolları ayırma kararı almıştır. Verilen bu kararın ardından Recep Adanır sezon sonuna kadar teknik direktörlük görevine getirilmiştir. 8 Şubat 1970 tarihinde ise mevcut başkan Rüştü Erkuş ve yönetim kurulu kulübün yaşadığı ekonomik sıkıntılar ve başarısızlıklardan dolayı istifa etmişlerdir. Erkuş'un istifa kararının ardından 10 Şubat 1970'te Divan Başkanı Şekip Okçuoğlu başkanlığında yapılan divan kurulu toplantısında 22 Mart 1970 tarihinde olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Ayrıca kongreye kadar eski başkanlardan Nuri Togay'ın geçici olarak başkanlık görevini sürdürmesine de karar verilmiştir. Hakkı Yeten, Nazmi Ökten, İsmail Yalçın ve Muzaffer Erdem ise Togay tarafından oluşturulan geçici yönetim kurulana seçilmişlerdir.

Geçici başkan Nuri Togay olağanüstü kongrede aday olacağını açıklamıştır. Ancak 1969-70 Türkiye Kupası birinci turunda Beşiktaş'ın Altay'a elenmesinin ardından maçta çıkan olaylarda TFF'nin yardımcı antrenör Ali İhsan Karayiğit'e 3.5 yıl hak mahrumiyeti cezası vermesinin ardından geçici yönetim kurulu Karayiğit'in arkasında durmamış ve 21 Şubat 1970 tarihinde Karayiğit'in görevine son vermiştir. Karayiğit'in görevine son verilmesi üyeler tarafında tepki ile karşılanmıştır. Üyeler 14 yıl Beşiktaş kalesini koruyan Karayiğit'in işine son verilmesi üzerine seçimde Togay'ı desteklemeyeceklerini açıklamışlardır. Togay bunun üzerine aday olamayacağını ve kongreye kadar geçici başkanlık görevine devam edeceğini bildirdi.

Kulübün efsanelerinden eski başkan Hakkı Yeten yoğun istek üzerine kongrede aday olacağını açıklamıştır. Yeten'nin ardından eski Divan Kurulu Başkanı Enver Abiral'da aday olacağını açıklamıştır ancak Abiral daha sonra adaylıktan çekilmiştir. Son olarak ise 10 şubat 1970 tarihinde Agasi Şen idealist grubun başkan adayı olarak seçimlerde adaylığını koymuştur. Ancak 20 Mart 1970'te Yeten seçimlerde aday olmayacağını ve Şen'i destekleyeceğini açıkladı. Yeten bu kararını kulübün içinde bulunduğu kriz ortamını daha da kötüleştirmemek, birlik ve beraberliği güçlendirmek için verdiğini bildirmiştir. 22 Mart'ta ki kongre günü Şen'in listesi yetersiz bulunmuştur ve Divan Başkanı Okçuoğlu kongrenin 29 Mart'a ertelendiğini ve yeni bir liste yapılmasını talep etmiştir.

Asil Üyeler: Gürbüz Atabek, Gazi Akınal, Ekrem Amaç, Cengiz Kap, Süleyman Seba, Can Arman, Vedii Tosuncuk, Kemal Başaran, Cengiz Eltutar
Yedek Üyeler: Necati Toker, Yılmaz Soysal, Cengiz Özkan, Kenan Akmeriç

29 Mart 1970 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda yapılan seçimde 253 üye oy kullandı. Seçime tek aday olarak giren Agasi Şen 193 üyenin oyunu alarak 24. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1971 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 28 Mart 1971 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Himmet Ünlü Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 25. Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağanüstü kongredir. 27 Mart 1971 tarihinde başkan Agâsi Şen'in istifasının ardından yeni başkanı belirlemek için olağanüstü seçime gidilmesine karar verildi. Seçim tarihine kadar Şevket Belgin geçici yönetim kurulu başkanlığını üstlenmiştir. Seçim öncesi Hakkı Yeten ve Yalçın Başaran'ın başkanlığa aday olacağı konuşulmuştur, ancak ikisi de aday olmamıştır. İş adamı Himmet Ünlü seçimlere tek aday olarak girdi. Seçimlerde Ünlü'nün karşısına aday çıkmadı. Ayrıca Ünlü'nün listesinde eski başkanlardan olan Beşiktaş efsanesi Hakkı Yeten, bir diğer Beşiktaş efsanesi Şükrü Gülesin, "Gazinocular Kralı" olarak bilinen Fahrettin Aslan ve seçimlerden önce aday olacağı konuşulan Yalçın Başaran yer almıştır. Kongre'nin divan başkanlığını Hayri İrdelp yapmıştır.

Asil Üyeler: Hakkı Yeten, Selahattin Aksoy, Sedat Kesen, Ferhan Dinçer, Mehmet Üstünkaya, Yalçın Başaran, Fahrettin Aslan, İhap Subaşı, Zeki Hepgüler, Şükrü Gülesin
Yedek Üyeler: İsmail Yalçın, Orhan Vedat Sevinçli, Coşkun Ergün

28 Mart 1971 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda yapılan seçimde 185 üye oy kullandı.Seçime tek aday olarak giren Himmet Ünlü 179 üyenin oyunu alarak 25. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1973 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 14 Ocak 1973 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda Mehmet Üstünkaya Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 27. Başkanı seçilmiştir.

20 Haziran 1972 tarihinde Himmet Ünlü ve yönetim kurulunun istifa kararının ardından Divan Kurulu Başkanı Şekip Okçuoğlu geçici olarak başkanlık görevine getirilmiştir ve 2 Temmuz 1972'de olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Oluşturulan geçici yönetim kurulunda Başkanlık görevine Okçuoğlu getirilmiştir. İskender Yakak, Muzaffer Çakınay, Mehmet Üstünkaya, Selahattin Aksoy, Bedii Süngütay ve Nuri Sangar geçici yönetim kurulu üyeleri olarak göreve getirilmişlerdir.
Ancak 27 Haziran 1972'de yapılan geçici yönetim kurulu toplantısında yaz transfer dönemi içerisinde yapılacak kongrenin kulübe zarar vereceği düşüncesi üzerine olağanüstü kongrenin 14 Ocak 1973'te yapılmasına karar verilmiştir. Bu karar sonrası Okçuoğlu kulübün 26. Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanı olmuştur ve kongreye kadar oluşturduğu yeni yönetim kuruluna Yakak, Çakınay, Üstünkaya, Aksoy, Süngütay ve Sangar'a ek olarak Gazi Akınal, Enver Abiral, Niyazi Kalkavan, Hayati Ozgan, Cafer Yazıcı, Rahmi Koç ve Ekrem Amaç'da dahil edilmişlerdir.
3 Ocak 1973'te geçici yönetim kurulunda yer alan Üstünkaya seçimlerde aday olacağını açıklamıştır. Üstünkaya'nın ardından Hasan Ulusel, Rüknettin Tözüm ve eski başkanlardan Hakkı Yeten'de adaylıklarını açıklamışlardır ancak 11 Ocak 1973'te Yeten ve Tözüm listelerini divan kuruluna teslim etmeyerek adaylıktan çekilmişlerdir.

Asil Üyeler: Fahrettin Aslan, Yüksel Gamgam, Kaya Alemdar, Sami Albayrak, Gültekin Demir, Muhittin Erker, Turhan Şenol Ataalp, Rahmi Okyar, Sabri Irmak, Muzaffer Erdem
Yedek Üyeler: Cengiz Kap, Osman Nebioğlu, Zeki Hepgüler, Orhan Erkuş, Saffet Aykaç, Saim Sarper

Asil Üyeler: Sabahattin Çayır, Nazım Çayır, Şeref Çağlar, Cemal Turanlı, Cemil Ulusel, Burhan Güçnar, Burhan Tanış, Kemal Altan, Rüstem Pırlant, Nahit Yumulçay
Yedek Üyeler: Hasan Ertür, Yılmaz Soysal, Halil Sunay, Bekir Erkan, Mustafa Çakmak

14 Ocak 1973 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda yapılan seçimde 130 üye oy kullandı. Üstünkaya 101, Ulusel ise 21 üyenin oyunu aldı. 9 oy ise geçersiz sayılmıştır. Seçim sonucunda Mehmet Üstünkaya rakibi Hasan Ulusel'i 80 oy fark ile geçerek 27. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1975 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 27 Mart 1977 tarihinde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Mehmet Üstünkaya 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Mevcut başkan Mehmet Üstünkaya ikinci kez başkanlığa aday olmuştur. Seçimlerde Üstünkaya'nın karşısına aday çıkmamıştır. Kongre'de Üstünkaya Hakkı Yeten'in Onursal Başkan seçilmesi gerektiğini teklif etmiştir. Teklif kongre iyeleri tarafından ayakta alkışlanarak kabul edilmiştir.Kongre'nin divan başkanlığını Rüknettin Tözüm yapmıştır.

Asil Üyeler: Gültekin Demir, Arif Ertunga, Mekki Başak, Oktay Duran, Şeref Nasır, Faruk Pala, Muzaffer Utku, Sami Albayrak, Cengiz Kap, Zeki Hepgüler
Yedek Üyeler: Muhittin Eker, Behzat Nasıroğlu, Hilmi Toksü, Muzaffer Erden, Atilla Tuzman

23 Mart 1975 tarihinde gerçekleştirilen kongre sonucunda seçimlere tek aday olarak giren Mehmet Üstünkaya 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı olarak seçilmiştir.

1977 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 27 Mart 1977 tarihinde Taksim'de bulunan Park Otel'de gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Gazi Akınal Beşiktaş Jimnastik Kulübü 28. Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. 20 Mart 1977 tarihinde yapılan kongrede yeterli katılım sağlanamadığı için 27 Mart 1977 tarihine ertelenmiştir. Seçimlerde eski yöneticilerden, İdealist Grup lideri Gazi Akınal, Üstünkaya'ya karşı seçimlerde adaylığını koymuştur. Mevcut başkan Mehmet Üstünkaya 20 Mart'taki seçimde aday olmuştur ancak 27 Mart'taki seçime katılıp katılmayacağı ile ilgili net bir açıklama yapmamıştır. Üstünkaya'nın listesini Divan Başkanı Şekip Okçuoğlu'na vermemesi üzerine aday olamayacağı kesinleşmiştir. Akınal tek aday olarak seçime girmiştir. Kongre'nin divan başkanlığını Rüknettin Tözüm yapmıştır.

Asil Üyeler: Faruk Sağnak, Turgay Atasü, Ferhan Dinçer, Süleyman Seba, Şevki Kurtkaya, Selim Çelikkan, Ekrem Amaç, Coşkun Ergün, Ferit İntiba, Emin Bengisu
Yedek Üyeler: Vedii Tosuncuk, Ethem Karpat, Şan Ökten, Mesut Pandır, Orhan Vedat Sevinçli

27 Mart 1977 tarihinde Taksim'de bulunan Park Otel'de gerçekleştirilen seçimde 295 üye oy kullandı. Akınal 266 oy aldı, 29 oy geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Gazi Akınal, 28. Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanı seçildi.

1979 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 8 Nisan 1979 tarihinde Harbiye'de bulunan Hilton Oteli'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Gazi Akınal 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Tüzük gereği 25 Mart 1979 tarihinde yapılması gereken kongre salon yetersizliği nedeniyle 8 Nisan 1979'a ertelenmiştir. Mevcut başkan Gazi Akınal ve muhalif aday Sedat Kesen arasında geçen yarışta salona 650'den fazla üyenin gelmesi sonucu kongre divan başkanı ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı Ekrem Amaç, tüzüğün 14. Maddesi gereği kongreye ara verilmesine karar vermiştir.
İki hafta sonra yapılacak olan seçimler öncesi 27 Mart 1979 tarihinde Akınal ve Kesen bir araya gelmiş ve listelerini birleştirme ve seçime ortak girme kararı almışlardır. Bunun üzerine Kesen adaylıktan çekilmiştir ve listesindeki birkaç isim ile birlikte Akınal'ın listesine dahil olmuşlardır. 25 Mart'taki seçimlerde Akınal'ın listesinde Yalçın Çoktum, Fevzi Demircioğlu, Bilgin Demirören, Akın İlkin, Yalçın Karadeniz, Şan Ökten, Süleyman Seba ve Faruk Sağnak gibi isimler yer almaktaydı. Kesen'in listesinde ise Hüseyin Cevahiroğlu, Şemsi Erce, Vedat Okyar, Nazmi Bilge, Mustafa Kefeli ve Yusuf Tunaoğlu gibi isimler yer almaktaydı.
İki adayın birleşmesinin ardından Süleyman Seba ve Mehmet Üstünkaya önde olmak üzere pek çok üye 8 Nisan'daki kongreye katılmamıştır. Ayrıca Akınal'ın listesinde yer alan Demirören ve Çoktum'da kongreye katılmamıştır ve seçilmeleri halinde görevlerinden istifa edeceklerini belirtmişlerdir. Akınal'ın tek aday olarak girdiği seçimde ikinci kez seçilmesinin ardından Akınal yeterli güvenoyunu almadığı gerekçesi ile seçilmesinin ardından 10 Nisan 1979'da istifa etmiştir. İkinci başkan Hüseyin Cevahiroğlu yeni başkan olmuştur ve yapılan yönetim kurulu toplantısı sonucu 20 Mayıs 1979'da olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir.

Asil Üyeler: Ahmet Paftalı, Hüseyin Cevahiroğlu, Sedat Kesen, Bilgin Demirören, Basri Üzülme, Ali Galip Kayıran, Hüseyin Odabaşı, Yalçın Karadeniz, Mahir Hasaoğlu, Fevzi Demircioğlu
Yedek Üyeler: Yalçın Çoktum, Şemsi Erce, Orhan Yüksel, Metin Çağlayan, Coşkun Ergün

8 Nisan 1979 tarihinde Harbiye'de bulunan Hilton Oteli'nde gerçekleştirilen seçimde 169 üye oy kullandı. Akınal 166 oy aldı, 3 oy geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Gazi Akınal 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1979 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 20 Mayıs 1979 tarihinde Maçka'da ki Taşlık Gazinosu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Gazi Akınal 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağanüstü kongredir. 10 Nisan 1979 tarihinde başkan Gazi Akınal'ın 1979 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi'nde seçimleri kazanmasına rağmen yeterli güvenoyunu almadığı gerekçesi ile görevinden istifa etmiştir. Akınal'ın istifasının ardından ikinci başkan Hüseyin Cevahiroğlu başkan olmuş ve yapılan yönetim kurulu toplantısı sonrası 20 Mayıs 1979 olağanüstü seçime gidilmesine karar verilmiştir.
İlk olarak mevcut başkan Cevahiroğlu seçimlerde aday olacağını açıklamıştır. Bir diğer yandan Kadıköy Grubu lideri Yusuf Dildar'da başkanlığa adaylığını koymuştur. Grubun sözcüsü Hüseyin Özay seçimlerde en güçlü adayın Dildar olduğunu ve seçilme şansının diğer adaylardan daha fazla olduğunu belirtmiştir. Ardından eski yöneticilerden Süleyman Seba liderliğindeki İdealist Grup seçimlerde Gazi Akınal'ın tekrar aday olması gerektiğini savunmuştur ve Akınal'ı ikna etmeye çalışmıştır. Seba ve grubunun uzun uğraşları sonucu 4 Mayıs 1979 tarihinde Akınal yeniden başkanlığa aday olmuştur. Eski başkanlardan Mehmet Üstünkaya'da seçimlerde aday olmayı düşünmüştür ancak aday olmamıştır ve seçimlerde Akınal'ı destekleyeceğini açıklamıştır. Son olarak da Rıza Kumruoğlu seçimlerde aday olduğunu açıklamıştır.
Yapılacak olağanüstü kongrede birçok aday olmasına rağmen 16 Mayıs 1979'da Cevahiroğlu liste oluşturamadığı gerekçesi ile adaylıktan çekilmiştir. Ardından Kadıköy Grubunun adayı Dildar adaylıktan çekilmiştir ve Özay ile birlikte Akınal'ın listesine dahil olmuşlardır. Sadece Kumruoğlu seçimlerde Akınal'ın karşısında adaylığını sürdürmüştür. Seçimlere iki aday olmasına rağmen Kongre'nin divan başkanlığına Akınal'ın listesinde yer alan Necati Toker'in seçilmesi üzerine Kumruoğlu seçimlerde usulsüzlük olduğunu söylemiştir ve adaylıktan seçilmiştir. Kumruoğlu'nun da çekilmesi üzerine Akınal tek aday olarak seçime girmiştir.

Asil Üyeler: Alp Göksan, Metin Keçeli, Yalçın Çoktum, Mesut Pandır, Ertuğrul Arpacı, Özcan Turna, Yusuf Dildar, İsmet Silahçılar, Şan Ökten, Fevzi Demircioğlu
Yedek Üyeler: Necati Toker, Mustafa Kemal Ulusu, Sabri Alınak, Nihat Zaman, Hüseyin Özay

20 Mayıs 1979 tarihinde Maçka'da ki Taşlık Gazinosu'nda yapılan seçimde 245 üye oy kullandı. Akınal 198 oy aldı 40 oy boş çıktı, 7 oy ise geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Gazi Akınal 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1980 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 15 Haziran 1980 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda tek aday Gazi Akınal 4. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağanüstü kongredir. 1979-80 sezonunda alınan kötü sonuçlar ve sezon sonunda Beşiktaş'ın ligi 11. sırada bitirmesi üzerine Gazi Akınal ve yönetim kurulu 29 Mayıs 1980 tarihinde yaptıkları yönetim kurulu toplantısı sonrası olağanüstü kongreye gidilmesine karar vermişlerdir. Toplantı sonrası Akınal ve yönetimi istifa etmiştir. Yapılan toplantıya kulübün eski başkanlarından Selahattin Akel, Ekrem Amaç ve Mehmet Üstünkaya'da katılmıştır. 8 Haziran 1980'de kongrenin Taksim, Sıraselviler'deki Reks Salonu'nda yapılmasına karar verilmiştir.
Kongre öncesi Köy Grubu eski başkanlardan Hüseyin Cevahiroğlu'nun aday olması gerektiğini savunmuşlardır ve Cevahiroğlu'nu aday olması için ikna etmeye çalışmışlardır. Ancak Cevahiroğlu aday olmayacağını açıklamıştır. Ayrıca Kadıköy Grubu lideri Yusuf Dildar'da aday olacağını ve listesini divan kurulu başkanı Şekip Okçuoğlu'na en kısa sürede teslim edeceğini söylemesine rağmen son anda aday olmaktan vazgeçmiştir. 8 Haziran'daki seçimde kimse aday çıkmayınca toplantı 15 Haziran 1980 tarihine ertelenmiştir.
Kimse başkanlığa aday olmayınca 12 Haziran 1980 tarihinde Gazi Akınal Beşiktaş'ı yönetimsiz bırakmamak için göreve devam edeceğini ve yeniden aday olacağını açıklamıştır. Akınal'ın listesine eklediği Şan Ökten, Metin Keçeli, Mesut Pandır ve Güngör Özdemir listeye girmeyi kabul etmemişlerdir.

Asil Üyeler: Akın İlkin, Rıza Kumruoğlu, Abdülkadir Orman, Özcan Turna, Müfit Güven, Özcan Turna, Haydar Köseoğlu, Yemen Ekşioğlu, Sabri Alınak, Haluk Şahbaz, Hilmi Banakan
Yedek Üyeler: Necati Germiyanoğlu, Salih Saygan, Nihat Zaman, Cengiz Kızılsencer, Mustafa Kemal Ulusu

15 Haziran 1980 tarihinde Sıraselviler Reks Salonu'nda yapılan seçimde 161 üye oy kullandı. Akınal 146 oy aldı, 15 oy ise geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Gazi Akınal 4. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1984 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni yönetim kurulunu belirlemek için 21 Nisan 1984 tarihinde Şan Sineması'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 31. Başkanı seçilmiştir.

Asil Üyeler: Ertan Sert, Akın İlkin, Mesut Göksu, Faruk Sağnak, Oktay Çokyüksel, Mekki Başak, Turhan Çevik, Ferhan Dinçer, Oktay Söl, Esat İnanç
Yedek Üyeler: Şemsi Erce, Zekeriya Alp, Affan Keçeci, Cenk Koray, Saim Eraslan

Asil Üyeler: Şevket Belgin, Sami Albayrak, Faruk Pala, Niyazi Adıgüzel, Tekin Saraçoğlu, Sabri Dino, Selahattin Küpçü, Yalçın Karadeniz, Şevki Kurtkaya, Türkay Üst
Yedek Üyeler: Ünal Büyükaycan, Kadri Cizvari, Emin Bengüsu, Şevket Emir, Adil Özgen

1 Nisan 1984 tarihinde Şan Sineması'nda yapılan olağan seçimde 922 üye oy kullandı. Seba 423 oy, Üstünkaya ise 338 oy aldı. 31 oy geçersiz sayıldı. Seçim sonucunda Süleyman Seba rakibi Mehmet Üstünkaya'yı 85 oy farkla geçerek yeni Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1986 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 23 Şubat 1986 tarihinde Fulya Kapalı Salonu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Süleyman Seba 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Mevcut başkan Süleyman Seba ikinci kez başkanlığa aday oldu. Seçimlerde Seba'nın karşısına aday çıkmadı.

Asil Üyeler: Oktay Söl, Halil Ata, Mehmet Aşçıoğlu, Affan Keçeci, Ferhan Dinçer, Saim Eraslan, Şan Ökten, Zekeriya Alp, Metin Keçeli, Kadir Gözkara
Yedek Üyeler: Mesut Arda, Şirin Kuru, Ergün Gökalp, Hulusi Özdurmaz, Yalçın Çoktum

23 Şubat 1986 tarihinde Fulya Kapalı Salonu'nda yapılan seçimde 700 üye oy kullandı. Seçime tek aday olarak giren Süleyman Seba yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1988 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 27 Mart 1988 tarihinde Fulya'da bulunan Ahmet Fetgeri Spor Salonu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Süleyman Seba 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Mevcut başkan Süleyman Seba üçüncü kez başkanlığa aday oldu. Seçimlerde Seba'nın karşısına aday çıkmadı. Kongre'nin divan başkanlığını Ahmet Haşim Aytural yapmıştır.

Asil Üyeler: Oktay Söl, Necmettin Yılmaz, Ali Balkaner, Tevfik Yamantürk, Mete Kılıç, Faruk Sağnak, Mekki Başak, Veli Öztürk, Saim Eraslan, Metin Keçeli, Şemsi Erce, Erdoğan Nasır
Yedek Üyeler: Şirin Kuru, Ergün Gökalp, Cengiz Eltutar, Neco, Celal Soydan, Erhan Solu

27 Mart 1988 tarihinde Ahmet Fetgeri Spor Salonu'nda yapılan seçimde 727 üye oy kullandı. Seba 707 oy aldı 20 oy ise geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Süleyman Seba yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1990 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 25 Mart 1990 tarihinde Fulya'da bulunan Ahmet Fetgeri Spor Salonu'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba 4. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Mevcut başkan Süleyman Seba dördüncü kez başkanlığa aday oldu. Kongre'nin divan başkanlığını eski yöneticilerden Erdoğan Tuncer yapmıştır. 1988 kongresinde Seba'nın listesinde alan Ali Balkaner, Mete Kılıç, Oktay Söl, Mekki Başak ve Saim Eraslan bu seçimlerde Seba'nın kararı ile listeden çıkarılmıştır. Seçimlerde Seba Tevfik Yamantürk'ü listesine dahil etmek istemiştir. Seba'nın yoğun ikna çabalarına rağmen Yamantürk listeye dahil olmayı kabul etmemiştir. Ancak daha sonradan ikna olan Yamantürk 21 Mart 1990 tarihinde açıklanan listede yer almıştır.
3 Mart 1990 tarihinde Hüseyin Özay, Seba'nın karşısına aday olarak çıkmıştır. Daha sonra Mustafa Sarıyer'de seçimlerde aday olacağını açıklamıştır. Ancak Özay 15 Mart 1990'da adaylıktan çekilmiştir ve diğer aday Sarıyer'in listesine dahil olmuştur.

Asil Üyeler: Şevket Belgin, Arif Ertunga, Tevfik Yamantürk, Gündüz Kaptanoğlu, Recep Yazıcı, Yüksel Ülgen, Ferhat Özgen, İhsan Kalkavan, Veli Öztürk, Şirin Kuru, Bahattin Beyoğlu, Osman Akalın
Yedek Üyeler: Metin Keçeli, Cengiz Eltutar, Erhan Solu, Zekeriya Alp, Orhan Ertanhan, Levent Çifter

Asil Üyeler: Hüseyin Özay, Aykut Oray, Recep Recepoğlu, Müjdat Aybars, Bülent Mimaroğlu, Ayhan Türemen, İlker Sarıgöz, Mustafa Özbey, Aydın Özüçler, Kurtcebe Gürkan, Nihat Uludoğan, Semih Soylu
Yedek Üyeler: İrfan Bayraktar, Engin Alparslan, Aydın Atay, Yücel Erbay, Adnan Şenel, Mustafa Çokyaşar

25 Mart 1990 tarihinde Ahmet Fetgeri Spor Salonu'nda yapılan seçimde 1.157 üye oy kullandı. Seba 1.074 oy, Sarıyer ise 33 oy aldı. 18 oy ise geçersiz sayıldı. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba dördüncü kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1992 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi veya 33. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 29 Mart 1992 tarihinde Harbiye'de bulunan Hilton Oteli'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba 5. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Mevcut başkan Süleyman Seba beşinci kez başkanlığa aday oldu. Kongre'nin divan başkanlığını eski yöneticilerden Erdoğan Tuncer yapmıştır. Seçimden aylar önce Seba'nın karşısına Turgay Atasü'nün aday olacağı konuşulmuştur. Seba, Atasü'nün aday olacağı söylentileri üzerine "Atsü için çekilirim." demiştir. Ancak 4 Ocak 1992 tarihinde Atasü aday olmayacağını açıklamıştır.
26 Ocak 1992'de Ali Balkaner Seba'ya karşı başkanlığa aday olduğunu açıkladı. Kongre sırasında Ali Balkaner sandıklara fazla oy atıldığını, kimlik kontrolü yapılmadığını bu nedenle kongrenin usulsüz olduğunu ve iptal edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu iddialar üzerine Balkaner'in listesinde yer alan Koray Büyükasar ve Divan Başkanı Erdoğan Tuncer arasında tartışma çıkmıştır.

Asil Üyeler: Şevket Belgin, Arif Ertunga, Recep Yazıcı, Yavuz Selim Başar, Faik Akdil, Ferhat Özgen, Yüksel Ülken, Cemil Kazancı, Cengiz Eltutar, Serdar Bilgili, Metin Keçeli, İsmail Ünal
Yedek Üyeler: Erdoğan Nasır, Erhan Solu, Faruk Öztürk, Sefa Dinçer, Tahsin Akıncı, Ali Sezer

Asil Üyeler: Akın İlkin, Oktay Söl, Saim Eraslan, Erol Çevikçe, Ertan Cileli, Erol Eren, Cemil Mete, Aydın Ayaydın, Ferhan Dinçer, Affan Keçeci, Ergün Gökalp, Nazmi Bilge
Yedek Üyeler: Hasan Yılmaz, Koray Büyükasar, Ceyhun Güneş, Yavuz Dilmen, İlhan Gündüz, Selahattin Yayla

29 Mart 1992 tarihinde Hilton Oteli'nde yapılan seçimde 2.084 üye oy kullandı. Seba 1.610 oy, Balkaner ise 470 oy aldı. 4 oy ise geçersiz sayıldı. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba beşinci kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1994 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 21 Mart 1994 tarihinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba 6. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını eski yöneticilerden Erdoğan Tuncer yapmıştır. 10 yıldır başkanlık görevinde bulunan Süleyman Seba 12 Ocak 1994 tarihinde kongrede yeniden aday olacağını açıklamıştır. 27 Ocak 1994'te ise Akın İlkin, Seba'nın karşısına  aday olmuştur. Kongre öncesi eski yöneticilerden İhsan Kalkavan ve Ali Balkaner'in de başkanlığa aday olacağı konuşulmuş ancak ikisi de aday olmamıştır. Daha sonra yapılan açıklamalarda Ali Balkaner'in oğlu Hakan Balkaner ve İhsan Kalkavan'ın İlkin'in listesinde yer alacağı açıklanmıştır.

Asil Üyeler: Şevket Belgin, Cihan Paçacı, Ferhat Özgen, Serdar Bilgili, Fahrettin Curoğlu, İbrahim Polat, Mete Kılıç, Cemil Kazancı, Bahattin Beyoğlu, Zeki Gül, Vedat Cem, Latif Ayaz
Yedek Üyeler: Erhan Solu, Bahattin Demir, İlker Özbilek, Fazıl Yazıcı, Olgun Kömürcü, Yılmaz Ekergil

Asil Üyeler: İhsan Kalkavan, Mustafa Kemal Ulusu, Sami Erdem, Biltekin Özdemir, Veli Öztürk, Maral Öztekin, Kenan Öner, Saim Eraslan, Hüseyin Süzer, Affan Keçeci, Ahmet Hamoğlu, Hakan Balkaner
Yedek Üyeler: Veysel Mermer, Namık Kemal İzler, Hüseyin Mican, Kenan Kurşunoğlu, Levent Demirbağ, Ercü

21 Mart 1994 tarihinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nde yapılan seçimde 2.620 üye oy kullandı. Seba 2.144 oy, İlkin ise 354 oy aldı. 122 oy ise geçersiz sayıldı. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba altıncı kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1996 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 31 Mart 1996 tarihinde Çırağan Sarayı Oteli'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Süleyman Seba 7. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. 1984 yılından beri başkanlık görevini sürdüren mevcut başkan Süleyman Seba yedinci kez başkanlığa aday oldu. Seçimlerde Seba'nın karşısına aday çıkmadı.

Asil Üyeler: Uğur Ekşioğlu, Metin Keçeli, Aydın Ayaydın, Şevket Belgin, Hasan Basri Göktan, Turgay Ciner, Ahmet Hamoğlu, Zafer Yıldırım, Recai Uğurluoğlu, Bahri Büyükhanlı, Serdar Bilgili, Olgun Kömürcü
Yedek Üyeler: Ayhan Türkmen, Erdal Acar, İlker Özbilek, Yılmaz Ekergil, Hüsnü Güreli, Abdullah Ataman

31 Mart 1996 tarihinde yapılan seçimde 1.702 üye oy kullandı. Seba 1.657 oy aldı, 25 oy geçersiz sayıldı, 20 oy ise boş çıktı. Seçime tek aday olarak giren Süleyman Seba yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

1998 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 29 Mart 1998 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba 8. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını eski yöneticilerden Özcan Esmer yapmıştır. 14 yıldır başkanlık görevinde olan Süleyman Seba 8. kez başkanlığa aday oldu. 1994 yılındaki seçimlerde Seba'ya karşı aday olan Akın İlkin'in listesinde yer alan ve yıllardır Seba'ya karşı muhalefet olan İhsan Kalkavan seçimlerde Seba'ya karşı aday olmuştur.
Daha önceki seçimlerde Seba'nın listesinde yer alan eski yöneticiler Cemil Kazancı, Turgay Ciner ve Zafer Yıldırım bu seçimde Kalkavan'ın listesinde yer almışlardır. Seba'nın listesinde yer alan Nükhet Kalkavan Beşiktaş Jimnastik Kulübü tarihinde bir başkan adayının listesinde yer alan ilk kadın yöneticidir. Ayrıca yıllardır Seba'nın listesinde yer alan yönetici Serdar Bilgili bu seçimlerde Seba'nın listesinde yer almamıştır. Hasan Arat ve Cenk Koray ilk defa Seba'nın listesinde yer almışlardır.

Asil Üyeler: Recep Yazıcı, Olgun Kömürcü, Hasan Arat, Recai Uğurluoğlu, Cengiz Eltutar, Tankut Dinç, Emin Önal, Latif Ayaz, Affan Keçeci, Fahrettin Curoğlu, Tuncer Zengin, Cenk Koray
Yedek Üyeler: Ekrem Keçoğlu, Nükhet Kalkavan, Murat Çelik, Celal Soydan, Ethem Özçelik, İlhan Atadeniz

Asil Üyeler: Nevzat Demir, Cemil Kazancı, Turgay Ciner, Zafer Yıldırım, Ahmet Hamoğlu, Bahattin Beyoğlu, Behçet Ümitlen, Kenan Öner, Kenan Kurşunoğlu, Sefa Dinçer, Yılmaz Kaptanoğlu, Bayram Yağcı
Yedek Üyeler: Veli Öztürk, Hüseyin Mican, Hasan Tutaş, İlhan Gölvan, Hasan Bozkurter, Metin Albayrak

29 Mart 1998 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 4.074 üye oy kullandı. Seba 2.532 oy, Kalkavan ise 1.543 oy aldı. Yapılan olağan kongre sonucunda Süleyman Seba sekizinci kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2000 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni yönetim kurulunu belirlemek için 26 Mart 2000 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Serdar Bilgili Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 32. Başkanı seçilmiştir.

Asil Üyeler: Necati Akçağlılar, İzzet Ceylan, Hayri Cem, Yıldırım Demirören, Berk Ekşioğlu, Hasan Gocay, Hüsnü Güreli, Ahmet Hamoğlu, Burak Kalkavan, Seyfi Karaca, Erol Kaynar, Fikret Orman
Yedek Üyeler: Mete Düren, Mehmet Hotiç, Kenan Kurşunluoğlu, İbrahim Altunsay, Ali Ertem, Aziz Çankırı

Asil Üyeler: Ömer Sabancı, Ali Baransel, Ferhat Özgen, Evren Artam, Fahrettin Curoğlu, Veysel Mermer, Derya Sazak, Tankut Dinç, Ahmet Kılıçoğlu, Erol Ünal Karabıyık, Ekrem Keçoğlu, Ahmet Akpınar
Yedek Üyeler: Yılmaz Ekergil, Emir Yargıcı, Serdar Keskin, Erdal Karaçam, Doğan Yakupoğlu, Süleyman Eren

Asil Üyeler: Necati Sırma, Kenan Öner, Yılmaz Kaptanoğlu, Osman Çapalı, İsmail Ünal, Seha Özmen, Veli Öztürk, Zekeriya Alp, Tuncer Zengin, Kaya Çilingiroğlu, Emin Önal, Sefa Dinçer
Yedek Üyeler: Kemal Çiloğlu, Bülent Tatar, Hasan Tutaş, Ömer Çimen, Ali Kemal Koç, Cem Duruakan

Asil Üyeler: Faruk Durbin, Cavit Ayrıkkaya, Altay Tokat, Yücel Mermer, Bahattin Demir, Erhan Oymak, Cenk Kararoğlu, Metin Albayrak, Coşkun Ergün, Cengiz Mercan, Levent Çifter, Faruk Önce
Yedek Üyeler: Şahin Şeker, Fahrettin Bakış, Teoman Göral, Ali Kuruç, Burhan Taniş, Hasan Bozkurter

26 Mart 2000 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 6.220 üye oy kullandı. Bilgili 2.549 oy, Arat 2.327 oy, Demir 762 oy, Kazancı ise 452 oy aldı. Seçim sonucunda Serdar Bilgili 222 oy farkı ile en yakın rakibi Hasan Arat'ı geçerek yeni Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2002 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 31 Mart 2002 tarihinde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Serdar Bilgili 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. 2000 yılında Süleyman Seba'nın ardından seçilen mevcut başkan Serdar Bilgili ikinci kez başkanlığa aday oldu. 26 Mart 2000 tarihinde yapılan seçimde Bilgili'ye karşı aday olan Hasan Arat bu seçimde de Bilgili'nin karşısında aday oldu. Hasan Arat turuncu, Serdar Bilgili'de yeşil renkte oy pusulaları kullanılmıştır.

Asil Üyeler: Hüsnü Güreli, Yıldırım Demirören, Fikret Orman, İbrahim Altınsay, Fikret Ercan, Cengiz Kaptanoğlu, İsmail Ünal, Kıvanç Oktay, Levent Erdoğan, Muzaffer Nasıroğlu, Haşmet Bedii Kürüm, Behçet Ümitlen
Yedek Üyeler: Mete Düren, Hüseyin Mican, Cem Bilge, Ahmet Kavaklı, Deniz Atalay, Emin Önal

Asil Üyeler: Mehmet Kazancı, Yahya Kemal Gencer, Suat Küçüker, Ömer Faruk Girgin, Tankut Dinç, Erol Ünal Karabıyık, Ekrem Keçoğlu, Süleyman Eren, Sami Kılıçoğlu, Doğan Yakupoğlu, İbrahim Özdoğan, Ferit Mevlüt Aslanoğlu
Yedek Üyeler: Aslan Emre, Sinan Vardar, Zekeriya Alp, İpek Ökten Ertin, Mehmet Evren Artam, Burhan Enuştekin

31 Mart 2002 tarihinde yapılan seçimde 7.363 üye oy kullandı. 4.078 geçerli oy alan Serdar Bilgili rakibi Hasan Arat'ı ikici kez yenerek, yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2004 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 25 Ocak 2004 tarihinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Serdar Bilgili 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. 2000 ve 2002'de ki seçim galibiyetlerinin ardından mevcut başkan Serdar Bilgili üçüncü kez başkanlığa aday oldu. 25 Ocak 2004'te yapılan seçimlerde Bilgili'nin karşısına aday çıkmadı. 2002 yılında Bilgili'nin listesinde bulunan Yıldırım Demirören, Fikret Orman, Kıvanç Oktay, Levent Erdoğan, İbrahim Altınsay ve Mete Düren yeni listede yer almadılar.

Asil Üyeler: Hüsnü Güreli, Cengiz Kaptanoğlu, İsmail Ünal, Haşmet Bedii Kürüm, Muzaffer Nasıroğlu, İbrahim Özdoğan, Erol Obdan, Emin Önal, Behçet Ümitlen, Deniz Atalay, Fikret Ercan, Gürol Kaymak
Yedek Üyeler: Ahmet Kavalcı, Hüseyin Mican, Cem Bilge, Mehmet Hanif, İlhan Durusoy, Birol Güven

25 Ocak 2004 tarihinde yapılan seçimde 9.370'ten sadece 2.323'ü üye oy kullandı. Bilgili 1.985 oy aldı, 232 kişi boş oy attı. Seçime tek aday olarak giren Serdar Bilgili yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2004 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni yönetim kurulunu belirlemek için 30 Mayıs 2004 tarihinde Abdi İpekçi Spor Salonu'nda gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda Yıldırım Demirören Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 33. Başkanı seçilmiştir.

25 Ocak 2004 tarihinde yapılan olağan kongre sonucunda 3. kez başkan seçilen Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili 26 Nisan 2004 tarihinde Akaretler'de bulunan BJK Plaza'da yaptığı basın toplantısında, bir gün önce Beşiktaş'ın 2003-04 sezonun 31. haftasında İnönü Stadyumu'nda oynadığı Fenerbahçe maçında bazı taraftarların kendisine ve ailesine karşı söylenen ağır hakaretler ve küfürlerden dolayı görevinden istifa etmiştir. İstifa kararının ardından bir ay ierisinde olağanüstü kongreye gidilmesine karar verilmiştir. Bilgili basın toplantısında istifa kararına ilişkin olarak; "Bu küfürler numaralı tribünden, VIP'ten, Beşiktaş kongre üyelerinin ağırlıklı olduğu yerlerden geldi. Bunları hak etmedik. Bizler onurlarıyla yaşayan insanlarız. Onurlu insanlar bunları hazmedemez. Biz, o insanlara hizmet etmek için göreve geldik. Beşiktaş başkanlık koltuğunda oturuyorum. O koltuğa hakarete izin vermeyeceğim. Bunu hak etmedik. Asıl acı olan, küfürler edilirken, kimsenin karşı çıkmaması. O nedenle bir ay içinde Beşiktaş'ı olağanüstü genel kurula götürme kararı aldım. Aday olmayacağım, kararım kesindir." dedi.
Bilgili'nin istifasının ardından yapılan yönetim kurulu toplantısında Asbaşkanı Haşmet Bedii Kürüm 30 Mayıs 2004 tarihinde olağanüstü seçimli genel kurula gidilmesine karar verildiğini açıkladı. 7 Mayıs 2004'te ilk olarak Bilgili'nin eski yönetimlerinde de yer almış olan Fikret Orman ve Yıldırım Demirören, Divan Kurulu Başkanı Şeref Nasır'a başkanlığa aday olduklarını bildirdiler. Ardından 8 Mayıs'ta eski yöneticilerden Erol Kaynar başkanlığa aday olduğunu açıkladı. Son olarak da 12 Mayıs'ta eski yöneticilerden Affan Keçeci başkanlığa aday olduğu.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağanüstü kongre 30 Mayıs 2004 tarihinde Abdi İpekçi Spor Salonu'nda yapıldı. Kongre'nin divan başkanlığını Ali Rıza Dizdar yapmıştır. Seçimde Yıldırım Demirören sarı, Fikret Orman beyaz, Erol Kaynar turuncu, Affan Keçeci ise yeşil renkte oy pusulaları kullanılmıştır.

Asil Üyeler: Murat Aksu, Kıvanç Oktay, Yahya Kemal Gencer, Reha Muhtar, Can Akın Çağlar, Erhan Kamışlı, Koray Büyükasar, Sinan Vardar, Hakan Kalkavan, Hüseyin Yücel, Latif Ayaz, Adnan Demir
Yedek Üyeler: Fikret Ercan, İbrahim Murat Ürünsak, Bülent Deriş, Kenan Öner, İlhan Durusoy, Süleyman Eren

Asil Üyeler: Muzaffer Nasıroğlu, İbrahim Altınsay, Levent Erdoğan, Kerem Üstünkaya, Talha Görgülü, Hasan Gürsoy, Cem Bilge, Burhan Enuştekil, Ceri Susar, Ahmet Kavalcı, Koray Deniz, Deniz Atalay
Yedek Üyeler: Ömer Çimen, Ferit Özdemir, Tamer Kıran, Şerif Nuri Usanmaz, Recep Pehlivanoğlu, Erdal Karacan

Asil Üyeler: Mehmet Hotiç, Yavuz Çizmeci, Kemal Köprülü, Mahmut Yeşil, Cüneyt Çilingiroğlu, Gülnaz Arsel, Ragıp Akın, Necmi Kavuşturan, Tavit Köletavitoğlu, Sefa Dinçer, Argun Özverir, Turgut Toplusoy
Yedek Üyeler: Turgay Pirinç, Vedat Okyar, Ömer Mustafaoğlu, Bülent Akyüz, Dilaver Özturan, İsmet Müstecaplıoğlu

Asil Üyeler: Dündar Yetişener, Murat Akdoğan, Zekeriya Alp, Orhan Ballı, Suat Oktar, Yücel Mermer, Coşkun Bozanlı, Yusuf Men, Nadir Doyuran, Okay İşcan, Hayri Cem, İlhan Atadeniz
Yedek Üyeler: Ziya Alp Gülan, İbrahim Fırat, Murat Daşdemir, Nejdet Tarhan, Figen İspir, Ethem Özçelik

30 Mayıs 2004 tarihinde olağanüstü seçimde 10.526 üyeden 6.833'ü oy kullandı. Yıldırım Demirören 3.272 oy, Fikret Orman 3.110 oy, Erol Kaynar 218 oy, Affan Keçeci ise 210 oy aldı. 22 oy geçersiz sayıldı, bir oy ise boş çıktı. Seçim sonucunda Yıldırım Demirören 162 oy farkı ile en yakın rakibi Fikret Orman'ı geçerek yeni Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2007 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 28 Ocak 2007 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda tek aday Yıldırım Demirören 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını Ali Rıza Dizdar yapmıştır. 2004 yılındaki seçimlerde başkan seçilen Yıldırım Demirören ikinci kez başkanlığa aday olmuştur. Seçimlerden önce Murat Aksu'nun Demirören'e karşı seçimlerde aday olacağı konuşulsa da Aksu aday olmamıştır. Demirören seçimlere tek aday olarak girmiştir.

Asil Üyeler: Hakan Aksoy, Gülnaz Arsel, Halim Aydın, Mario Berk, Numan Ceyhan, Murat Çelik, Bülent Deriş, İlhan Durusoy, Levent Erdoğan, Celalettin Kolot, Ertuğrul Kumcuoğlu, Kenan Öner
Yedek Üyeler: Nedim Sarsmaz, Ertunç Soğancıoğlu, Emir Tamer, Behçet Ümitlen, Şeref Yalçın, Hüseyin Yücel

28 Ocak 2007 tarihinde yapılan seçimde 2.924 üye oy kullandı. Demirören 2.491 oy aldı, 269 boş oy çıktı, 164 oy ise geçersiz sayıldı. Seçime tek aday olarak giren Yıldırım Demirören 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2010 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 31 Ocak 2010 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Yıldırım Demirören 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını eski yöneticilerden Uluç Gürkan yapmıştır. Mevcut başkan Yıldırım Demirören üçüncü kez başkanlığa adaylığını koydu. 15 Ekim 2009 tarihinde Demirören'in eski yönetiminde yer alan Murat Aksu, BJK Plaza'da düzenlediği basın toplantısında başkanlık yarışında aday olduğunu açıkladı. Aksu 12 Ocak 2010 tarihinde, Demirören ise 27 Ocak 2010 tarihinde listelerini Divan Başkanı Yalçın Karadeniz'e teslim etti.

Asil Üyeler: Metin Keçeli, Erdoğan Toprak, Serdal Adalı, Ertunç Soğancıoğlu, Fahrettin Curoğlu, Engin Baltacı, Mete Düren, Doğan Küçükemre, Alaaddin Aykaç, Cengiz Zülfükaroğlu, Emin Önal, Orhan Saka
Yedek Üyeler: Sinan Vardar, Mehmet Soysal, Ahmet Akpınar, Hakan Aksoy, Şeref Yalçın, Necip Sever

Asil Üyeler: Ali Baransel, Murat Akdoğan, Emre Berkin, Yahya Kemal Gencer, Merdan Araz, Faruk Pala, Gülengül Altınsay, Bahri Büyükhanlı, Koray Deniz, Mahmut Arslan, Ahmet Nur Çebi, Dündar Yetişener
Yedek Üyeler: Adnan Dalgakıran, Mine Kürkçüoğlu Vargı, Cihat Kumuşoğlu, Ender Çolak, Metin Albayrak, Kadir Kılıç

31 Ocak 2010 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 7.596 üye oy kullandı. Demirören 4.506 oy, Aksu ise 2.837 oy aldı. 253 oy ise geçersiz sayıldı. Yapılan olağan kongre sonucunda Yıldırım Demirören üçüncü kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2012 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yönetim kurulunu değiştirmek için 25 Mart 2012 tarihinde İstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Fikret Orman Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 34. Başkanı seçilmiştir.

32. Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören, Beşiktaş başkanlık görevi devam ederken 20 Şubat 2012 tarihinde TFF Başkanlığına aday olduğunu açıkladı. Demirören'in TFF Başkanlığına aday olasının ardından yönetim kurulu da görevlerinden istifa etti. 27 Şubat 2012 tarihinde Ankara'da yapılan Türkiye Futbol Federasyonu Seçimli Olağanüstü Genel Kurulunda tek aday olan Demirören, 229 delegenin 221'inin oyunu alarak yeni TFF Başkanı oldu. Demirören TFF başkanı olmasının ardından Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanlığı görevinden istifa etti.
Demirören'in istifasının ardından 25 Mart 2012'de olağanüstü seçimli genel kurula gidilmesine karar verildi. Seçime kadar olan sürede Beşiktaş Jimnastik Kulübü Divan Kurulu Başkanı Yalçın Karadeniz geçici olarak başkanlık görevini yürüttü. İlk olarak 10 Mart 2012'de eski yöneticilerden Bülent Deriş başkanlığa aday olduğunu açıkladı. Ardından 14 Mart'ta Nazmi Koca, son olarak da 20 Mart 2012'de hem Serdar Bilgili hem de Yıldırım Demirören başkanlıklarında yönetimlerde görev alan Fikret Orman başkanlığa aday oldu.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağanüstü kongre 25 Mart 2012 tarihinde İstanbul Kongre Merkezi'da yapıldı. Kongre'nin divan başkanlığını Uluç Gürkan yapmıştır. Kongre sırasında Fikret Orman ile Nazmi Koca'nın listesinde bulunan Aydoğan Cevahir arasında kısa süreli bir gerginlik çıkmıştır. Seçimde Fikret Orman turuncu, Bülent Deriş mavi, Nazmi Koca ise beyaz renkte oy pusulaları kullanılmıştır.

Asil Üyeler: Ahmet Nur Çebi, Tamer Kıran, Ahmet Kavalcı, Deniz Atalay, Umut Güner, Adnan Dalgakıran, Berk Hacıgüzeller, Levent Erdoğan, Nusret Altınbaş, İsmet Berkan, Cem Bilge, Yalçın Kaya Yılmaz
Yedek Üyeler: Erdal Karacan, Berkan Gocay, Seyit Ateş, Metin Albayrak, Mesut Urgancılar, Abdullah Sözer

Asil Üyeler: Hüseyin Yücel, Ahmet Zekai Görgülü, Halim Aydın, Yavuz Gündüz, Mehmet Akif Avşar, Ömer Koçak, Zeynel Tutar, Murat Can, Salih Zeki Ceylan, Namık Mert Ören, Osman Gökhan İskender, Suat Erol Çelik
Yedek Üyeler: Ali Fuat Eyüpoğlu, Nedim Sarsmaz, Ali Ekber Kartal, Fazlı Bolugur, Ömer Mustafaoğlu, Muhittin Yegün

Asil Üyeler: Aydoğan Cevahir, Zafer Murat Çetintaş, Faruk Belenkoğulları, Tunga Fişekçioğlu, Kaya Soysal, Reşit Sözügüzel, Cengiz Mercan, Akın Volkan Arıkan, Burç Karagöz, Erol Karabacak, Ahmet İşbitiren, Taci Sunar
Yedek Üyeler: Koray Lordoğlu, İhsan Yalçın, Ali İnal, Fethi Göçek, Nevzat Sezen, Mehmet Mihmanlı

25 Mart 2012 tarihinde olağanüstü seçimde 11.611 üyeden 4.623'ü oy kullandı. Fikret Orman 4.025 oy, Bülent Deriş 368 oy, Nazmi Koca ise 152 oy aldı. 66 oy geçersiz sayıldı. Seçim sonucunda Fikret Orman yeni Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2013 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 16 Haziran 2013 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Fikret Orman 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını Uluç Gürkan yapmıştır. 25 Mayıs 2013 tarihinde Orman'a karşı eski yöneticilerden Serdal Adalı aday olmuştur. 2010 seçimlerinde Yıldırım Demirören'e karşı aday olan Murat Aksu bu seçimde Adalı'nın listesinde yer almıştır. Seçimde Fikret Orman açık mavi, Serdal Adalı'da beyaz renkte oy pusulaları kullanılmıştır.

Asil Üyeler: Ahmet Nur Çebi, Ahmet Kavalcı, Umut Güner, Deniz Atalay, Yalçın Kaya Yılmaz, Melih Sami Esen, Metin Albayrak, Ahmet Ürkmezgil, Faik Akdil, Erdal Torunoğulları
Yedek Üyeler: Erdal Karacan, Berkan Gocay, Emre Kocadağ, Hakan Özköse, Mete Vardar

Asil Üyeler: Murat Aksu, Mekki Başak, Nafi Güral, Mehmet Murat Akdoğan, Ali Vural Ak, Merdan Araz, Adem Yılmaz, Doğan Küçükemre, Uğur Fora, Melih Aydoğdu
Yedek Üyeler: Mehtap Mutluşah Ferah, Süleyman Eren, Cem Sert, Ahmet Kocaadam, Arslan Selim Yeğen

16 Haziran tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 5.666 üye oy kullandı. Orman 3.663 oy, Adalı ise 1.977 oy aldı. 26 oy geçersiz sayıldı. Yapılan olağan kongre sonucunda Fikret Orman ikinci kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2016 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 15 Mayıs 2016 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Fikret Orman 3. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını Şener Yurdakul yapmıştır. Mevcut başkan Fikret Orman tek aday olarak üçüncü kez başkanlığa aday oldu. Kongre'den bir gün önce 14 Mayıs 2016 tarihinde yapılan idari ve mali genel kurulunda kulübe üyelik aidatlarının ve kulüp raporlarının görüşüldüğü sırada söz alan üye İsmail Tugay Güzel'in Orman ve yönetimini ağır sözlerle eleştirmesi üzerine yönetim kurulu üyesi Metin Albayrak yerinden kalkarak Güzel'in üzerine yürümeye çalıştı. Orman ve yöneticilerin Albayrak'ı sakinleştirmeye çalıştıkları sırada Güzel kürsüden indirildi. Güzel'in indirilmesinin ardından çıkan arbedede Fikret Orman'ın Güzel'e yumruk attığı görüldü. Olayın ardından Güzel salondan çıkarıldı.

Asil Üyeler: Ahmet Nur Çebi, Umut Güner, Deniz Atalay, Metin Albayrak, Ahmet Ürkmezgil, Erdal Torunoğulları, Emre Berk Hacıgüzeller, Hüseyin Mican, Ahmet Cihat Kumuşoğlu, Hakan Kalkavan
Yedek Üyeler: Hakan Özköse, Erdal Karacan, Şafak Mahmutyazıcıoğlu, Candaş Tolga Işık, Emre Kocadağ

15 Mayıs 2016 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 4.087 üye oy kullandı. Orman 3.658 oy aldı, 429 oy geçersiz sayıldı. Seçim sonucunda Fikret Orman tek aday olarak girdiği seçimde üçüncü kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2016 Beşiktaş saldırıları, 10 Aralık 2016'da yerel saatte 22.29 sıralarında İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki Vodafone Park yakınında ve Maçka Demokrasi Parkı içinde gerçekleştirilen iki ayrı bombalı intihar saldırısı.
Saldırılar sonucunda 39 emniyet personeli ve 7 sivil ile birlikte 2 canlı bomba saldırganı öldü, 166 kişi yaralandı. 11 Aralık 2016'da Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bir günlük ulusal yas ilan edildi ve bayraklar yarıya indirildi. Saldırılar; aralarında Türkiye, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'nın bulunduğu birçok ülke ve uluslararası kuruluş tarafından terör saldırısı olarak tanımlandı.

Türkiye'de Kürt sorununa çözüm amacıyla 2012 yılında başlayan çözüm süreci ile birlikte TAK saldırılarına ara verdiğini açıkladı. Haziran 2015'te çözüm sürecinin sona ermesi, Hendek operasyonları ve ardından gelen karşılıklı çatışmalar silsilesi nedeniyle Haziran 2015'ten beri PKK tarafından birçok kez saldırı düzenlendi. TAK ise 3 yıl aradan sonra yeni dönem saldırılarının başlangıcı olarak tanımladığı Sabiha Gökçen Havalimanı saldırısını düzenledi.
Ayrıca devam eden Suriye İç Savaşı nedeniyle Türkiye ile birlikte birçok ülke Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından hedef alındı.
Beşiktaş'ta gerçekleştirilen eş zamanlı saldırılar, 2016 yılı içerisinde İstanbul'da gerçekleştirilen beşinci bombalı intihar saldırısı oldu. Bundan önce, 12 Ocak 2016'da Sultanahmet Meydanı'nda ve 19 Mart 2016'da İstiklâl Caddesi'nde IŞİD tarafından düzenlenen intihar saldırılarında 16 turist öldü. 7 Haziran 2016'da ise Vezneciler semtinde bombalı araçla düzenlenen intihar saldırısında 5'i polis memuru, 7'si sivil olmak üzere toplam 12 kişi öldü. TAK saldırının sorumluluğunu üç gün sonra üstlendi. Son olarak 28 Haziran 2016 tarihinde IŞİD tarafından Atatürk Havalimanı'nda düzenlenen intihar saldırısında 45 kişi öldü, 236 kişi yaralandı.

Bombalı saldırılar, 10 Aralık 2016 tarihinde İstanbul ilinin Beşiktaş ilçesinde, Vodafone Park stadyumu ve Maçka Demokrasi Parkı olmak üzere iki ayrı noktada meydana geldi.
İlk saldırı; Vodafone Arena yakınındaki Süzer Plaza ile yan yana olan, daha önce "Beleştepe" olarak adlandırılan yerde çevik kuvvet otobüsüne yönelik bombalı araçla düzenlendi. 2016-17 Süper Lig kapsamında Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan maçın sona ermesinin ardından, önce Beşiktaş taraftarları daha sonra Bursaspor taraftarları stattan ayrılarak otobüslerle yola çıktı. Maçın bitiminden yaklaşık bir buçuk saat sonra çevik kuvvet polislerinin toplanma yerinde saat 22:29'da bombalı bir araç el düzeneği ile patlatıldı.
İkinci saldırı, ilk saldırıdan 45 saniye sonra bir canlı bomba saldırganının Maçka Parkı içerisinde polisler tarafından fark edilmesi sonucu üzerindeki patlayıcı maddeleri infilak ettirmesiyle gerçekleştirildi. Her iki saldırı sonucunda 38 polis memuru, 8 sivil ve iki canlı bomba saldırganı öldü, 166 kişi yaralandı.

Vodafone Arena stadı yanında gerçekleştirilen ilk saldırı, 400 kilogram TNT-RDX-PETN karışımı patlayıcının yerleştirildiği Chevrolet Aveo marka araç ile gerçekleştirildi. Güvenlik güçleri yaptığı açıklamada, "TNT ile RDX’i bir araya getirme kabiliyetinin üst düzey askerî personel bilgisi ve tecrübe gerektirdiği ve araçtaki bombanın etkisini arttıran üçüncü bir kimyasal madde izine rastlandığını" belirtti. 14 Aralık 2016'da, İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan yaptığı açıklamada, patlayıcının fabrikasyon tipi 400 kilogram RDX, PETN ve TNT'den oluştuğunu açıkladı. Çalışkan açıklamasında, "..Yani bir devlet envanterine kayıtlı olması gerekiyor. Rahat bulunabilecek patlayıcılar değil. Bu da arkasında devlet desteği olduğunu gösteriyor. Saldırıyı bölücü terör örgütü PKK'nın yaptığı kesin" ifadelerine yer verdi.

Çifte saldırılar sonucunda 39'u emniyet personeli, 7'si sivil ve 2'si intihar saldırganı olmak üzere 48 kişi öldü, 165 kişi ise yaralandı. Şehit olan emniyet personeli: Ufuk Bozgeyik, Erdem Özçelik, Adem Oğuz, Ali Aksoy, Okan Doğan, Adem Serin, Mehmet Zengin, Soner İdil, Mustafa Öztürk, İlker Uylaş, Durmuş Öcal, Yasin İke, Mehmet Atıcı, Hüseyin Akyüz, Hasan Bilgin, Vefa Karakurdu, Hüseyin Dalgılıç, Murat Yılmaz, Oğuzhan Duyar, Metin Düzgün, Nazif Emre Horoz, Süleyman Sorkut, Kadir Yıldırım, Hamdi Dikmen, Bora Çelik, Mustafa Kemal Devrilmez, Çetin Sarıkaya, Uğur Ürker, Hakan Tanrıkulu, Mehmet Taş, Enes Çiçek, Haşim Usta, Osman Börkoğlu, Ali Osman Şahin, Yakup Çapat. Ölen siviller: Velat Demiroğlu, Ahmet Dokuyucu, Yasin Görkem Yazıcı, İsmail Koç, Tunç Uncu, Selin Çelik, Mustafa Berkay Akbaş. 4 Ocak 2017 tarihinde saldırıda ağır yaralanan polis memuru Muammer Nacakoğlu tedavi gördüğü hastanede öldü.

Saldırılar sonrasında RTÜK tarafından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığının yazısı ile geçici yayın yasağı getirildi. RTÜK tarafından yapılan yazılı açıklamada "Millî güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının muhtemel olduğu durumlarda geçici yayın yasağı getirilebileceğinin öngörüldüğü" ifade edildi. İstanbul 2. Sulh Hâkimliğinin kararı ile; patlama anı, patlama sonrası olay yeri, kamu görevlilerinin olay yerinde yürüttükleri çalışmalar, varsa patlama sonucu yaralanan veya ölen kişilere ait görüntülere kesinlikle yer verilmemesi kararlaştırıldı.

Saldırıdan bir gün sonra, 11 Aralık 2016'da TAK saldırıların sorumluluğunu üstlendiğini bir bildiri ile açıkladı. 16 Aralık 2016'da, saldırıları gerçekleştiren iki canlı bomba saldırganından birisinin 20 yaşındaki "Erdal" kod adlı Burak Yavuz olduğu belirlendi. Yavuz'un kimliği, Şanlıurfa'nın Suruç ilçesi'nde yaşayan aile üyelerinden alınan DNA örneklerinin karşılaştırılması sonrası kesinleştiği ifade edildi. Bombalı aracı kullanan saldırganın kimliği ise yapılan araştırmalar sonucunda Mardin Kızıltepe nüfusuna kayıtlı Kadri Kılınç olduğu belirtildi.

Beşiktaş'ta düzenlenen saldırılar sonrasında 11 ilde yapılan operasyonlarda, Facebook ve Twitter hesaplarından "halkı kin ve nefrete sürüklemek" ve "terör örgütü propagandası" suçlarından gözaltına alındı.

Beşiktaş Belediye Meclisi, saldırıda ölenler anısına patlamanın yaşandığı Beleştepe olarak bilinen yerin adını Şehitler Tepesi olarak değiştirdi.

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Binali Yıldırım, İstanbul'daki saldırıya ilişkin, "Özellikle ülkemizin birliğine, beraberliğine, kardeşliğine yönelik, terörle mücadele kapsamında yaptığımız çalışmaların netice verdiği bugünlerde bu saldırı elbette bir anlam taşıyor. Taşıdığı anlam çok açıktır; ülkemizin birliğine, beraberliğine, kardeşliğine kasteden, artık çaresizlik içerisindeki terör örgütleri, ses getirmek için bütün alçaklıklarını ortaya koyuyorlar. Ne yaparsa yapsınlar bu millet, aziz Türk milleti büyük bir millettir." dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "İktidar, ülkemizin, akılcı, bilimsel, sürdürülebilir ve millî bir terörle mücadele politikasına ihtiyacı olduğunu vakit geçirmeksizin kabul etmek zorundadır. Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisi olarak teröre karşı mücadelede her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu, bir kez daha vurguluyorum" dedi.
Halkların Demokratik Partisi Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Barışı savunmaktan vazgeçmemeliyiz. İstanbul’da Cumartesi akşamı gerçekleşen acımasız katliamı lanetliyor, kınıyorum. Saldırıda yaşamını yitiren bütün insanlarımıza Allahtan rahmet, yakınlarına başsağlığı dileklerimi sunuyor, sabırlar diliyorum. Yaralanan yurttaşlarımıza acil şifalar diliyorum. Bütün toplumu, halkımızı şiddet karşıtlığında, barış, kardeşlik, demokrasi ve özgürlük duyguları etrafında umutla bir arada durmaya davet ediyorum. Koşullarımız ne kadar zor olursa olsun kutsallık atfettiğimiz barışı savunmaktan vazgeçmemeli, umutlarımızı yitirmemeliyiz. Bu sıkıntılı dönemi dayanışma ile aşarak ülkeyi düze çıkarmayı başarmalıyız." dedi.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Bu korkunç ve kahredici terör saldırısına karşı millet bir ve beraberdir ve sorumluların bulunup cezalandırılmasını, dökülen kanların yerde bırakılmamasını istemektedir. Unutulmamalıdır ki, terörizm amacına asla ulaşamayacak, Türkiye’nin çözülmesini, bölünmesini, dağılmasını planlayan iç ve dış odaklar mahv ve imha edileceklerdir. Bundan kaçış ve kurtuluş yoktur. Terör bir insanlık suçudur. Fail ve tarafları ise insan canına kast eden, huzur ve barışa karşı gelen zulmün ve zilletin alçak taşeronlarıdır." dedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan yazılı açıklamada "İstanbul Beşiktaş'ta, 10 Aralık 2016 Cumartesi günü saat 22:30 sularında, alçakça ve hunharca gerçekleştirilen menfur terör saldırısını şiddetle lanetliyor; bu saldırıda hayatını kaybeden kahraman ve fedakâr polislerimize ve vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, ailelerine ve asil Türk Milletine başsağlığı ve sabır, yaralı vatandaşlarımıza acil şifalar diliyoruz. Ülkemizin ve Milletimizin birlik, bütünlük ve güvenliği için yurt içi ve yurt dışında tüm teröristlerle kahramanca ve özveriyle mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri; Jandarma, Polis ve Güvenlik Korucularımızla omuz omuza, milletimizin engin sevgi ve güveninden aldığı büyük güçle, masum insanlara hiçbir zarar vermeden, son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar mücadelesini bundan sonra da aynı azim ve kararlılıkla sürdürecektir." denildi.

 Almanya – Şansölye Angela Merkel, Beşiktaş'taki saldırıların ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı telefonla arayarak taziyelerini iletti. Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ise yaptığı yazılı açıklamada, "Bu terör saldırılarını en sert bir şekilde kınıyor ve Türk ortaklarımızla birlikte yas tutuyoruz. Düşüncelerimiz kurbanlar, onların aileleri ve yakınları ile birlikte.." ifadelerine yer verdi.
 ABD – Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) Sözcüsü Ned Price, yaptığı yazılı açıklamada, "ABD, İstanbul'da çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesine ve yaralanmasına sebep olan terör saldırısını en güçlü şekilde kınamaktadır." ifadesini kullandı. Savunma Bakanı Ashton Carter da yaptığı yazılı açıklamada saldırıları kınayarak, ABD'nin, Türkiye ile

2018 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yönetim kurulunu değiştirmek için 16 Eylül 2018 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Fikret Orman 4. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

11 Ağustos 2018 tarihinde Vodafone Park'da yapılan Beşiktaş Jimnastik Kulübü Divan Kurulu toplantısında mevcut başkan Fikret Orman ve yönetimi, yönetim kurulundaki beş üyenin değiştirilmesi amacıyla 16 Eylül 2018 tarihinde olağanüstü seçimli kongreye gidilmesine karar verildi. Seçimde Ormana karşı aday çıkmadı. Kongre'nin divan kurulu başkanlığını Şener Yurdakul yapmıştır. 2012 yılından beri Orman'ın yönetiminde yer alan ikinci başkan Ahmet Nur Çebi, Hakan Kalkavan, Erdal Torunoğulları, Emre Kocadağ ve Berk Hacıgüzeller yönetimden çıkarıldı. İkinci başkan Çebi'nin yerine 2013 yılındaki seçimde Orman'a rakip olan Serdal Adalı getirildi.

Asil Üyeler: Serdal Adalı, Umut Güner, Ahmet Ürkmezgil, Deniz Atalay, Hüseyin Yücel, Ahmet Kavalcı, Metin Albayrak, Cihat Kumuşoğlu, Şafak Mahmutyazıcıoğlu, Hüseyin Mican
Yedek Üyeler: Hakan Özköse, Erdal Karacan, Gökçe Meriçten, Candaş Tolga Işık, Melih Aydoğdu

16 Eylül 2018 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan olağanüstü seçimde 1.971 üye oy kullandı. Seçime tek aday olarak giren Orman 1.911 üyenin oyunu aldı. 42 oy boş çıktı 18 oy geçersiz sayıldı. Seçim sonucunda Orman dördüncü kez Beşiktaş başkanı seçildi.

2019 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 12 Mayıs 2019 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Fikret Orman 5. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongredir. Kongre'nin divan başkanlığını eski yöneticilerden Atıf Keçeci yapmıştır. Mevcut başkan Fikret Orman beşinci kez başkanlığa aday oldu. Orman seçimi kazanması halinde gelecek kongrede bir daha başkanlığa aday olmayacağını söyledi. 12 Mayıs 2019'da yapılan seçimlerde Orman'ın karşısına sadece Hürser Tekinoktay aday oldu. Seçimde Fikret Orman beyaz, Hürser Tekinoktay'da sarı renkte oy pusulaları kullanılmıştır.

Asil Üyeler: Serdal Adalı, Ahmet Ürkmezgil, Ahmet Kavalcı, Hüseyin Yücel, Deniz Atalay, Doğan Küçükemre, Umut Güner, Şafak Mahmutyazıcıoğlu
Yedek Üyeler: Hakan Özköse, Melih Aydoğdu, Hüseyin Mican, Serkan Yazıcıoğlu, Erdal Karacan

Asil Üyeler: Tamer Mert, Emre Esen, Yağmur Sağnak, Levon Kamer Dökmeciyan, Ercan Özcan, Nilay Yılmaz, Mehmet Bilal Özokur, Ersan Aksoylu
Yedek Üyeler: Aker Çıtak, Murat Guci Geçgil, Mehmet Terzi, Engin Bayraktutan, Mehmet Serkan Ergin

12 Mayıs 2019 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 4.899 üye oy kullandı. Seçim sonucunda 2.882 üyenin oyunu alan Fikret Orman beşinci kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

2019 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 20 Ekim 2019 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda Ahmet Nur Çebi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 35. Başkanı seçilmiştir.

2019-20 sezonuna Abdullah Avcı yönetiminde başlayan futbol takımı Süper Lig'de ve UEFA Avrupa Lig'nde istenilen başarının elde edilememesi üzerine teknik ekip ve yönetim camia tarafından yoğun şekilde eleştirilmeye başladı. 19 Eylül 2019'da 2019-20 UEFA Avrupa Ligi'nde deplasmanda alınan Slovan Bratislava mağlubiyeti ardından 23 Eylül 2019'da iç sahada alınan İstanbul Başakşehir beraberliği üzerine 24 Eylül'de Fikret Orman görevinden istifa etti. 26 Eylül 2019 tarihinde Fikret Orman ve yönetimi yaptıkları toplantının ardından 20 Ekim 2019'da olağanüstü kongre yapılmasına karar verildi.

Orman'ın istifasının ardından ilk olarak Hürser Tekinoktay seçimlerde aday olduğunu açıkladı. Daha sonrasında Fikret Orman yönetiminde 2012-2018 yılları arası asbaşkanlık yapan Ahmet Nur Çebi, 2018-2019 yılları arası asbaşkanlık yapan Serdal Adalı ve eski yöneticilerden İsmail Ünal başkanlığa aday oldular. 17 Ekim 2019'da İsmail Ünal adaylıktan çekildi. Serdal Adalı kırmızı, Hürser Tekinoktay mavi, Ahmet Nur Çebi'de krem renginde oy pusulaları kullanılmıştır.

Asil Üyeler: Adnan Dalgakıran, Emre Kocadağ, Fatih Hakan Avşar, Mesut Urgancılar, Kemal Erdoğan, Enis Ulusoy, Erdal Torunoğulları, Berkan Gocay
Yedek Üyeler: Umut Şenol, Bilgehan Sürmen, Hakan Daltaban, Fırat Fidan, Ali Efe Bezci

Asil Üyeler: Hüseyin Yücel, Emin Önal, Doğan Küçükemre, Ahmet Selçuk Sert, Ahmet Akçelik, Hicabi Gökdereli, Yücel Biçer, Melih Aydoğdu
Yedek Üyeler: Erdal Karacan, Kemal Çiloğlu, Ahmet Oğuz Uçar, Uğur Fora

Asil Üyeler: Tamer Mert, Emre Esen, Temuçin Tüzecan, Emir Tamer, Mehmet Bilal Özokur, Ercan Ozan, Levon Kamer Dökmeciyan, Ersan Aksoylu
Yedek Üyeler: Aker Çıtak, Murat Guci Geçgil, Mehmet Terzi, Çağrı Göksel, Tunga Fişekçioğlu

20 Ekim 2019 tarihinde yapılan seçimde 8.644 üye oy kullandı. Çebi 5.009 oy, Adalı 2.983 oy, Tekinoktay ise 537 oy aldı. Seçim sonucunda Ahmet Nur Çebi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 35. Başkanı seçilmiştir.

2022 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 29 Mayıs 2022 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağan seçimli kongredir. Yapılan olağan kongre sonucunda Ahmet Nur Çebi 2. kez Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçilmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü tüzüğü gereğince yapılan olağan kongre de mevcut başkan Ahmet Nur Çebi ikinci kez başkanlığa adaylığını koydu. 11 Mayıs 2022 tarihinde Fuat Çimen başkanlık yarışında aday olduğunu açıkladı.

Asil Üyeler: Engin Baltacı, Emre Kocadağ, Mehtap Mutluşan Ferah, Celal Aral, Serhan Çetinsaya, Murat Kılıç, Umut Tahir Güneş, Ali Bayrak
Yedek Üyeler: Bilgihan Cenk Sürmen, İbrahim Kemal Barış Dillioğlu, Seyit Ateş, Umut Şenol, Melih Arslan

Asil Üyeler: Haldun Boz, Ersen Yılmaz, Ercüment Meriç Öztürk, Mehmet Pişkin, Ahmet Çonğar, Hakan Atalay, Banu Noyan, Behzat Güven Cem
Yedek Üyeler: Aydın Kulaksız, Bengi Berker, Ömer Küçük, Alper Uzuner, Nejdet Demiryürek

29 Mayıs 2022 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde yapılan seçimde 4.423 üye oy kullandı. 2.777 geçerli oy alan Ahmet Nur Çebi yeniden Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı seçildi.

Sandık bazlı sonuçlar aşağıdaki gibidir.

2023 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 3 Aralık 2023 tarihinde Akatlar Spor Kompleksi'nde gerçekleştirilen olağanüstü seçimli kongredir. Kongre Divan Kurulu Başkanı Ahmet Akpınar'ın başkanlığında yönetilmiştir. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda Hasan Arat, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 36. Başkanı seçilmiştir.

2023-24 Süper Lig'e çok iyi başlangıç yapamayan futbol takımı camia tarafından yoğun şekilde eleştirilmeye başladı. Takım, 2023-24 UEFA Avrupa Konferans Ligi'nde gruplara kalmayı başarsa da 5 Ekim 2023 tarihinde kendi evinde İsviçre'nin Lugano takımına 2-0 öndeyken 3-2 mağlup olması camia içerisinde takıma ve yönetime olan eleştiri ve tepkilerin zirve yapmasına neden oldu. Maçın ertesi günü olan 6 Ekim'de teknik direktör Şenol Güneş istifa ederken, yönetim kurulu ise en geç Aralık ayı başında olmak üzere kulübün olağanüstü kongreye gideceğini açıkladı. Kulüp, seçimli kongrenin çoğunluk sağlanması halinde 26 Kasım 2023 tarihinde, sağlanamaması durumunda ise çoğunluk aranmaksızın 3 Aralık 2023 tarihinde olacağını resmen açıkladı. Mevcut başkan Ahmet Nur Çebi, 7 Kasım 2023 tarihinde yaptığı toplantıda aday olmadığını açıkladı. Kulüp, başkan adayı olabilmek için genel kurula katılabilme yeterliliğine sahip en az 250 üyenin imzasının gerekli olduğunu açıkladı. Genel kurulda oy kullanma yeterliliğine sahip 21 bin 219 üyenin 21 sandıkta oy kullanacağı açıklandı.

Kulüp, 23 Kasım 2023 tarihinde başkan adaylığı başvuru sürecinin bittiğini Serdal Adalı ve Hasan Arat'ın 250 imza şartını yerine getirdiğini açıklamıştır. İki aday da listelerini 29 Kasım 2023'te teslim etmişlerdir. Hasan Arat için turuncu, Serdal Adalı için de beyaz renkte oy pusulaları kullanılmıştır.

Oy kullanma hakkına sahip olan 21 bin 219 üyeden, 12 bin 152'si oy kullandı. Geçerli 11 bin 828 oyun kullanıldığı seçimde Hasan Arat 7 bin 271, Serdal Adalı ise 4 bin 557 oy aldı. Yapılan olağanüstü kongre sonucunda Hasan Arat, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 36. Başkanı seçildi. Arat ve yönetim kurulu 5 Aralık 2023'te mazbatalarını divan kurulu üyelerinden aldılar.

Sandık bazlı sonuçlar aşağıdaki gibidir.

2024 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağanüstü Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yeni başkanını belirlemek için 29 Aralık 2024'te Sinan Erdem Spor Salonu'nda düzenlenen seçimli kongredir.
2023 Beşiktaş JK Olağanüstü Kongresi'nde Beşiktaş JK Başkanı seçilen Hasan Arat, 29 Kasım 2024'te sağlık sorunları nedeniyle istifa ettiğini açıkladı. Beşiktaş JK İkinci Başkanı Hüseyin Yücel, tüzük gereği Beşiktaş Jimnastik Kulübünün vekâleten başkanı oldu. 3 Aralık 2024'te Yücel, 26 gün sonra seçimli olağanüstü kongre düzenleneceğini ve başkanlığa aday olduğunu açıkladı. 2023'teki kongrede Hasan Arat'a karşı seçimi kaybeden Serdal Adalı, 9 Aralık 2024'te yeniden aday olacağını açıkladı.
Kongre sonucunda 12.538 oyun 8.901'ini, toplam oyların %71'ini alan Adalı, Beşiktaş JK'nin 36. başkanı seçildi.

Beşiktaş, 5 Ekim 2023'te UEFA Konferans Ligi gruplarında Lugano'ya 3-2 mağlup oldu ve karşılaşmanın ertesi günü, teknik direktör Şenol Güneş istifa etti. Ahmet Nur Çebi başkanlığındaki yönetim kurulu, en geç Aralık ayı başında olmak üzere kulübün olağanüstü kongreye gideceğini açıkladı. Kulüp, seçimli kongrenin 26 Kasım 2023'te yapılacağını ve çoğunluk sağlanamaması halinde 3 Aralık 2023'te resmen yapılacağını açıkladı. Mevcut başkan Ahmet Nur Çebi, 7 Kasım 2023 tarihinde yaptığı toplantıda aday olmadığını açıkladı.
3 Aralık 2023'te yapılan kongrede Hasan Arat ve Serdal Adalı yarıştı. Oy kullanma hakkına sahip olan 21 bin 219 üyeden, 12 bin 152'si oy kullandı. Arat, geçerli oyların %61,5'ini alarak 36. Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanı oldu. Hasan Arat, 5 Aralık 2023'te Beşiktaş Park'ta düzenlenen törende mazbatasını aldı. Aynı gün içinde görev dağılımı yapıldı ve Hüseyin Yücel, Beşiktaş JK'nin İkinci Başkanı oldu.

Beşiktaş, 2024-25 sezonunun 10. haftasında deplasmanda Galatasaray'a 2-1 mağlup oldu. Ardından iç sahada Kasımpaşa'ya 3-1 mağlup oldu, deplasmanda İstanbul Başakşehir ile 1-1 berabere kaldı ve iç sahada Göztepe'ye 4-2 mağlup oldu. Kötü sonuçların ardından taraftarlar yönetimi istifaya çağırdı. 27 Kasım 2024'te yönetim kurulu toplantısı yapıldı ve Futbol Takımları Genel Koordinatörü Samet Aybaba, Yönetim Kurulu Danışmanı Brad Friedel ve Medya ve İletişim Grubu Koordinatörü Okay Karacan ile yolların ayrıldığı açıklandı. Bu kararın ardından Asbaşkan Onur Göçmez de görevinden istifa etme kararı aldı, ancak Hasan Arat tarafından kabul edilmedi. Aynı gün içinde Hasan Arat, Beşiktaş Futbol A.Ş.'deki görevinden ayrıldığını açıkladı ve Futbol A.Ş.'nin yönetimini Hüseyin Yücel, Feyyaz Uçar ve Mete Vardar'a bıraktı. Ancak kendisinin 2025 kongresine kadar kulüp başkanlığına devam edeceğini açıkladı.
Beşiktaş, 28 Kasım 2024 tarihinde UEFA Avrupa Ligi'nin beşinci haftasında Makkabi Tel Aviv'e 3-1 mağlup oldu ve ertesi gün Hasan Arat, başkanlık görevinden istifa ettiğini açıkladı. Kulübün resmî sitesinde yapılan açıklamada; "Değerli Beşiktaşlılar, Beşiktaş JK Yönetim Kurulu, 29 Kasım 2024 tarihinde toplanarak aşağıdaki kararları almıştır: Yönetim Kurulu Başkanımız Sayın Hasan Arat’ın istifası kabul edilmiştir. Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinin, Tüzüğümüzün 25.4. maddesinin (b) bendi gereği, Yönetim Kurulu İkinci Başkanı Sayın Hüseyin Yücel tarafından yürütülmesine karar verilmiştir. Sayın Başkan Hasan Arat’ın asil üyelikten de istifası nedeniyle yedek üyemiz Sayın Kadir Kılıç’ın Tüzüğümüzün 25.3. maddesi gereğince Yönetim Kurulu asil üyeliğine atanması kararlaştırılmıştır. Beşiktaş JK Yönetim Kurulu, Olağan Seçimli Genel Kurul Toplantısı’nın gerçekleştirileceği tarihe kadar görevine eksiksiz olarak devam edecektir. Kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız." denildi.

27 Kasım 2024'te Beşiktaş'ın futbol takımları genel koordinatörü Samet Aybaba ve yönetim danışmanı Brad Friedel'in görevine ortak açıklamayla son verildi. 30 Kasım'da Aybaba, yaşanan olayları anlatmak üzere bir basın toplantısı düzenledi. Aybaba, 2023-24 sezonunun devre arasında toplamda 24 milyon Avro karşılığında transfer edilen Ernest Muçi ve El-Musrati için olumsuz rapor verdiğini ve Fernando Santos'un da iki transferi istemediğini söyledi. Ayrıca Joe Worrall'ın transferinde de olumsuz rapor verdiğini, ancak kendi imzasının taklit edilerek oyuncunun kiralandığını açıkladı.
Aybaba, 2024-25 sezonunun başında satıştan sorumlu yönetim danışmanı olarak göreve gelen Brad Friedel ve genel sekreter Mehmet Kaan Şakul'un transferlerde rol oynadığını açıkladı. Friedel'in transferlerden komisyon aldığını ve bu durumu Kaan Şakul'a ilettiğini, kendisine "Semih Kılıçsoy ve Mustafa Hekimoğlu satılırsa sana da komisyon veririz" dediğini iddia etti. Ayrıca Emirhan Topçu, João Mário, Cher Ndour, Can Keleş ve Felix Uduokhai transferleri ile ilgili olumsuz rapor verdiğini ve bu transferlerin kendisinden habersiz yapıldığını açıkladı. Aybaba, Şakul'un komisyon teklifi vermesi sebebiyle istifa etmesi gerektiğini söyledi.
1 Aralık 2024 tarihinde Friedel, yaptığı açıklama ile Aybaba'nın iddialarını yalanladı. Hasan Arat ise bahsedilen olaylardan haberinin olmadığını ve iddiaların araştırılması için kulüp denetim kuruluna başvurduğunu açıkladı.

Hasan Arat'ın istifasının ardından yönetim kurulu toplantısı düzenlendi ve Mayıs 2025'teki seçimlere kadar İkinci Başkan Hüseyin Yücel'in geçici olarak başkan olacağı açıklandı. 30 Kasım'da teknik direktör Giovanni van Bronckhorst ve ekibi ile yollar ayrıldı ve Serdar Topraktepe yeniden geçici teknik direktör oldu. 3 Aralık'ta Beşiktaş Yönetim Kurulu, kulüp tüzüğünün 27/e maddesine dayanarak olağanüstü kongreye gitme kararı aldı.

Hüseyin Yücel, 2023 Beşiktaş JK Olağanüstü Kongresi'nde Hasan Arat'ın listesinden yönetime girdi ve Beşiktaş JK İkinci Başkanı olarak görev yaptı. 27 Kasım 2024'te Beşiktaş Futbol A.Ş.'den istifa eden Hasan Arat'ın yerine Beşiktaş Futbol A.Ş.'nin başkanı oldu. 29 Kasım 2024 tarihinde sağlık sorunları nedeniyle Beşiktaş JK başkanlığından istifa eden Hasan Arat'ın yerine, tüzük gereği Beşiktaş Jimnastik Kulübünün Vekâleten başkanı oldu. 3 Aralık 2024 tarihinde yaptığı açıklama ile kulübün 29 Aralık 2024 tarihinde olağanüstü kongreye gideceğini ve kendisinin de bu kongrede aday olduğunu açıkladı. 28 Aralık'ta Yücel, oy pusulasının mavi olacağını açıkladı.

Serdal Adalı, 9 Aralık 2024'te başkanlık seçiminde aday olacağını açıkladı. 13 Aralık'ta gündeme dair basın açıklaması yapan Adalı, aynı gün içinde başkan adaylığı için yeterli imza sayısına ulaştığını açıkladı. 23 Aralık'ta Adalı, oy pusulasının beyaz olacağını "gerçekler siyah ise umut beyazdır" sloganıyla açıkladı.

2025 Beşiktaş Jimnastik Kulübü Olağan Kongresi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün başkanını belirlemek için 11 Mayıs 2025'te Ataköy Atletizm Salonu'nda düzenlenen seçimli kongredir.

2024 yılındaki kongrede Serdal Adalı, Beşiktaş JK başkanı seçildi. Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün tüzüğü gereğince, Mayıs 2025'te seçimli olağan kongre düzenlenecektir. Adalı'nın yeniden aday olması ve görevine devam etmesi beklenmektedir.

6 Ekim 2023'te Ahmet Nur Çebi başkanlığındaki yönetim kurulu, en geç Aralık ayı başında olmak üzere kulübün olağanüstü kongreye gideceğini açıkladı. Kulüp, seçimli kongrenin 26 Kasım 2023'te yapılacağını ve çoğunluk sağlanamaması halinde 3 Aralık 2023'te resmen yapılacağını açıkladı. Mevcut başkan Ahmet Nur Çebi, 7 Kasım 2023 tarihinde yaptığı toplantıda aday olmadığını açıkladı.
3 Aralık 2023'te yapılan kongrede Hasan Arat ve Serdal Adalı yarıştı. Oy kullanma hakkına sahip olan 21 bin 219 üyeden, 12 bin 152'si oy kullandı. Arat, geçerli oyların %61,5'ini alarak 36. Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanı oldu. Hasan Arat, 5 Aralık 2023'te Beşiktaş Park'ta düzenlenen törende mazbatasını aldı. Aynı gün içinde görev dağılımı yapıldı ve Hüseyin Yücel, Beşiktaş JK'nin İkinci Başkanı oldu.

Beşiktaş, 28 Kasım 2024 tarihinde UEFA Avrupa Ligi'nin beşinci haftasında Makkabi Tel Aviv'e 3-1 mağlup oldu ve ertesi gün Hasan Arat, başkanlık görevinden istifa ettiğini açıkladı. Arat'ın istifasının ardından yönetim kurulu toplantısı düzenlendi ve Mayıs 2025'teki seçimlere kadar İkinci Başkan Hüseyin Yücel'in geçici olarak başkan olacağı açıklandı. 3 Aralık'ta Beşiktaş Yönetim Kurulu, kulüp tüzüğünün 27/e maddesine dayanarak olağanüstü kongreye gitme kararı aldı.
2023 yılındaki kongrede Hasan Arat'a karşı seçimi kaybeden Serdal Adalı, 9 Aralık 2024'te yeniden aday olacağını açıkladı. Kongre sonucunda 12.538 oyun 8.901'ini, toplam oyların %71'ini alan Adalı, Beşiktaş JK'nin 36. başkanı seçildi. Hüseyin Yücel, Mayıs 2025'teki olağan kongrede yeniden aday olmayacağını açıkladı.

12 Nisan 2025'te Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen 2025 Yılı 1. Olağan Divan Kurulu Toplantısı, ciddi bir gerginliğe sahne oldu. Toplantı sırasında, Beşiktaş'ın eski başkanlarından Hasan Arat ile Divan Kurulu Başkanı Tevfik Yamantürk arasında yaşanan tartışma, fiziksel bir kavgaya dönüştü. Arat, konuşma yaptığı sırada salondan gelen tepkilere rağmen sözlerine devam etmek istedi. Bu esnada, Yamantürk'ün kürsüye müdahalesiyle aralarında sert bir tartışma başladı. Tartışma sırasında Yamantürk, Arat'a yumruk attı ve ardından sahneye çıkan Yamantürk'ün koruması da Arat'a fiziksel saldırıda bulundu. Olayların kontrolden çıkması üzerine toplantı tatil edildi.
Yaşanan saldırıdan sonra Arat, hastaneye kaldırılarak darp raporu aldı ve yasal süreç başlattı. Arat, olayın ardından yaptığı açıklamada, Tevfik Yamantürk'ün kendisine küfrettiğini ve korumaları aracılığıyla saldırıya uğradığını belirtti. Ayrıca, Yamantürk'ün derhal Divan Başkanlığı'ndan istifa etmesi gerektiğini söyledi.

Emre Kocadağ, aday olacağı konusunda söylentiler vardı.
Hüseyin Yücel, 2024 kongresini kaybederse aday olmayacağını ve bunun etik olmadığını söyledi.
Fikret Orman, 2024 kongresi öncesinde katıldığı bir programda, Serdal Adalı, Hüseyin Yücel veya onlar gibi ciddi adaylar olduğu sürece kendisinin aday olmayacağını açıkladı.

2026-27 Basketbol Süper Ligi ya da sponsorlu adıyla 2026-27 Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi, Türkiye'nin en üst düzey profesyonel basketbol ligi olan Basketbol Süper Ligi'nin 61. sezonudur.
2026-27 sezonu için tranfer takvimi 29 Haziran tarihinde açıklandı. Buna göre transfer dönemi 1 Temmuz 2026 itibari ile başladı.

Anadolu Efes ve Fenerbahçe'nin EuroLeague ile olan anlaşmları uzatıldı. Beşiktaş 1 yıllık Wildcard aldı. Bahçeşehir Koleji ve Türk Telekom 5 yıl, Tofaş ise 1 yıl EuroCup ile anlaşmaya vardı. Trabzonspor tarihinde ilk kez katılacağı Avrupa Kupaları için Basketbol Şampiyonlar Ligi'nde, Esenler Erokspor ise FIBA Europe Cup'ta mücadele edecektir. Merkezefendi Belediyesi ve Manisa Basket Avrupa kupalarına Basketbol Şampiyonlar Ligi ön eleme turundan katılacaktır.  

2026-27 Türkiye Basketbol Ligi

Basketbol Süper Ligi

Ahmet Fetgeri Spor Salonu, Beşiktaş'ta yer almış spor salonudur. 1985 yılında yapılmış olan salon, 2005 yılında yıkılmıştır. Salon ismini Beşiktaş kurucularından Ahmet Fetgeri Aşeni'den almaktadır.

Süleyman Seba döneminde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nden satın alınan arazi üzerinde, yapımına 1981 yılında başlanmıştır. 4 yıl gibi bir sürede inşaatı tamamlanan salon, 1993 tarihinden itibaren Beşiktaş JK'nın kullanımına geçmiştir. Basketbol takımının yanı sıra Beşiktaş Jimnastik Kulübü Kadın Voleybol Şubesi ve Beşiktaş Erkek Hentbol Takımı'nın da maçlarına ev sahipliği yapmıştır.
2000 yılında Süleyman Seba Spor Salonu yapılınca Beşiktaş maçlarını artık yeni yapılan bu salonda sürdürmeye başlamıştır. 2005 yılında BJK Akatlar Arena'nın tamamlanmasına kadarki sürede Voleybol Şubesi maçlarını burada yapmaya devam etmiştir. Kulübün 100. yıl kutlamaları çerçevesinde, bu salonda özel voleybol turnuvası da düzenlenmiştir. Aynı turnuva 2004 yılında da tekrar edilmiş ve 1. tüm maçlarını kazanan TOKİ Emlak Konut, 2. Beşiktaş, 3. Türk Telekom olmuştur.
Beşiktaş bu salonda oynadığı son sezonunda Koraç Kupası'nda çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek finalde SunAir Oostende takımına elenerek kupaya veda etmiştir.
2005 yılında BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi projesi kapsamında yıkılmıştır.

Basketbol, Voleybol ve Hentbol müsabakalarının yapıldığı bir salondu. Tribünlerin altında sporcu soyunma odaları mevcut iken, altyapı sporcuları için de mini oyun sahaları bulunmaktaydı. Tek taraflı tribün mevcuttu.

Genel
Vâlâ Somalı (1996). 'Türk Sporunda Bir Asır: Beşiktaş Spor Tarihi (1903-1996). Flash Yayıcılık Ltd. Şti. ISBN 975-94899-0-2. 
Özel

Hakkı Yeten Futbol Altyapı Tesisleri, Beşiktaş JK'ye ait bir futbol stadyumu, kamp tesisi ve futbol okuludur. İstanbul, Türkiye'de Beşiktaş ilçesine bağlı Fulya mahallesinde bulunan tesistir.
Tesis, eski futbolcu, teknik direktör ve 18. Beşiktaş Başkanı Hakkı Yeten'in (1910–1989) adına onurlandırılmıştır. 1990 yılında kullanıma açılmıştır. 1.800 m² (19.000 ft2) kapalı alana sahiptir. 40 sporcuyu bünyesinde tutabilmektedir.
Mekan, kulübün altyapı takımlarının futbol maçlarına ve antrenmanlarına ev sahipliği yapar. 2019-20 Kadınlar 1. Ligi kapsamında stadyum, Beşiktaş JK kadın futbol takımının maçlarına ev sahipliği yaptı.
Suni çim olan stadyumun zemini, 300 seyirci kapasiteli kapalı tribünü bulunmaktadır ve projektörü vardır.

Beşiktaş'ın Fulya semtinde bulunan altyapı kamp tesisi, 1.800 m² kapalı alanı üzerinde bulunur. Tesislerde sağlık merkezi, yemekhane, mutfak, çamaşırhane, ofis ve toplantı odaları ile güvenlik kontrol merkezi, buhar odası, sauna, kadın ve erkek hakem soyunma odaları ile teknik ekip maç izleme salonları yer alır.

Resmî site 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi, Beşiktaş, Dikilitaş semtinde bulunan çok amaçlı yaşam kompleksidir.

BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi Projesi, temeli Onursal Başkan Hakkı Yeten tarafından atılan, açılışı dönemin başkanı tarafından gerçekleştirilen ve inşaat ihalesine 10 firmanın katılıp 4'ünün teklif verdiği bir yapı modelidir. 11 Şubat 2009'da açılışı gerçekleştirilen kompleksin içinde 2 adet rezidans, 16.000 m² süpermarket, 7.200 m² food court, 18.000 m² ofis bloğu, 22.000 m² özel hastane, 8.000 m² fuar gösteri merkezi, otopark ve peyzaj alanları bulunmaktadır.

Fulya Davası, projenin sözleşmesine sadık kalınmayıp, Beşiktaş'ın zarara uğratıldığı ve ihalenin sahibi firma ile dönemin Beşiktaş Başkanını konu alan davalar bütünüdür. Bu davanın içine Vicente Del Bosque ve Matteo Ferrari'ye ödenen tazminatlar ve sahte evrak nedeniyle Beşiktaş'ın UEFA'dan men edilmesi gibi vakalar da dahil edildi. Aralık 2015'te Mahkemenin verdiği karar ile Yıldırım Demirören yönetimi ve denetim kurulunun ibrası iptal olmuştur. 2016'daki gerekçeli kararda, Derneğin açıkça zarara uğratılıp Genel Kurul üyelerinin yanıltılarak yönetim kurulunun ibra edildiği kaydedildi. Fulya konusunda mahkemeye sunulan resmi bilirkişi raporlarında ise Beşiktaş'ın açıkça zarara uğratıldığı ifade ediliyordu.

Beşiktaş JK Nevzat Demir Tesisleri veya kısaca BJK Nevzat Demir Tesisleri, Beşiktaş futbol takımı'nın antrenman yaptığı tesislerdir.

Süleyman Seba'nın başkan olduğu dönemde, Orman Bakanlığı'nın Beşiktaş JK'ye intifa hakkını verdiği, 145 dönümlük bir arazi üzerine kurulmuştur. Tesislerin resmi açılışı, Serdar Bilgili döneminde, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in katıldığı törenle, 26 Temmuz 2002 tarihinde yapılmıştır. Tesislerin yapımında en büyük pay sahibi Beşiktaşlı iş insanı Nevzat Demir 'dir. Bu yüzden tesislere kendisinin adı verilmiştir.

Tesisler Şile-Ümraniye otoyoluna bakmakta, Ümraniye kavşağına bir km uzaklıkta yer almaktadır. Tesislerde, A Takım Kamp Binası, Alt Yapı Kamp Binası, Basın Merkezi, Çevre Düzenleme ve Çim Saha bölümleri bulunmaktadır.

Kamuya yararlı bir dernek olan Beşiktaş'ın kullanımında olan tesisten aynı zamanda Miili Takımlar, Türkiye'deki diğer kulüpler de yararlanmaktadır. 2013 yılında Türkiye'de düzenlenen FIFA'nın 2 numaralı organizasyonu olan 2013 U-20 Dünya Kupası karşılaşmalarına hazırlanan Millî Takımımız antrenmanlarının bir bölümünü bu tesislerde gerçekleştirmiştir.
Beşiktaş JK 2011-12 sezonunun ardından liglere ara verilen yaz döneminde tesisleri İran Millî Takımı'na kiralayarak kendisine gelir kaynağı yaratmıştır.

Bjk.com.tr - Tesisler22 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BJK Plaza, Akaretler Süleyman Seba Caddesi'nde bulunan 13 katlı plaza.

BJK Plaza ve Kulüp Binası, Akaretler Süleyman Seba Caddesi'nde bulunan Beşiktaş arsası üzerinde Şubat 1992 tarihindeki ihale sonucunda kat karşılığı sözleşme yapılarak iş merkezi inşaatına başlanmıştır.
1995 yılında inşaatı bitirilen plazanın B Blok'u BJK'ya aittir. Zemin katın altı 3 kat otopark olarak planlanmıştır. 13 katlı olan plazanın zemin katında dükkânlar, diğer katlarda ise ofisler mevcuttur. BJK B Blok giriş katta ve tamamı kulübe ait olan kulüp binasında çalışmalarını sürdürmektedir. Diğer dükkân ve ofisler BJK adına kiraya verilmiştir.

https://www.aksam.com.tr/futbol/bjk-plazadan-50-milyon-liralik-kaynak/haber-485797
https://www.milliyet.com.tr/pazar/bjk-plaza-elim-kirilsin-dedigim-bir-karardir-1576409
https://www.gunes.com/spor/kartala-bjk-plazadan-5-milyon-dolar-gelir-745154
https://www.ensonhaber.com/emlak/bjk-plazadaki-yonetim-ofisleri-tasiniyor-2016-01-31
https://www.milliyet.com.tr/skorer/besiktas-oteli-1628434
https://www.evrensel.net/haber/56713/rantsal-donusumun-motoru-dort-buyukler

BJK Süleyman Seba Spor Salonu, Beşiktaş, Dikilitaş semtinde bulunan çok amaçlı olan spor salonu. Salon Beşiktaş (erkek hentbol takımı), Beşiktaş (tekerlekli sandalye basketbol takımı) ve Beşiktaş (kadın voleybol takımı) iç saha maçlarını bu salonda yapmaktadırlar.

Spor Salonu 21 Eylül 1984 tarihinde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile BJK arasında imzalanan protokol ile 49 yıllık intifa hakkı BJK'ye ait olan 2.669 m² alanda bulunmaktadır. İnşaat ihalesi 1993 yılında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nce yapılmıştır. 3 Haziran 1999 tarihinde de Spor Salonu BJK'ya devredilmiştir.

Antrenman amaçlı olan salonda gerekli tadilatlar yapılarak erkek ve kadın basketbol ile hentbol takımlarımızın antrenman yaptıkları, ulusal ve uluslararası turnuva müsabakalarını oynadıkları, 1500 seyirci kapasiteli, NBA standardında parke zeminli, modern bir spor salonu haline getirilmiştir. 17 Eylül 1999 tarihinde resmi açılışı yapılarak hizmete girmiştir. Aynı parsel üzerinde 120 m² alanlı prefabrik bir bina yaptırılmış olup, basketbol idari kadrosu çalışmalarını bu binada sürdürmektedir.
2005 yılında kadar Ahmet Fetgeri Spor Salonu ile birlikte tüm branşların müsabakaları bu salonda yapıldı. 2005-06 sezonu başında Akatlar Spor Salonu'nun tamamlanması ile basketbol ve voleybol şubeleri bu yeni salona taşınmıştır.

Süleyman Seba
Beşiktaş JK

Beşiktaş resmî sitesi

BJK İnönü Stadyumu, İstanbul Boğazı kıyısında, Beşiktaş ile Kabataş semtleri arasında 1947 ile 2013 yılları arasında hizmet vermiş stadyum. Stadyum 2004 yılında yenilenerek, kapasitesi 32.086'ya çıkarılmıştır. Uzun yıllar Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş takımlarının maçlarında kullanılan stadyum, Beşiktaş'ın yeni stadyum projesi kapsamında 2013 yılında yıkılmıştır. 
2009 yılında The Times dergisinin dünyanın en güzel stadyumları sıralamasında dördüncü sırada yer aldı.

İstanbul'da futbol karşılaşmaları 1910'lu yıllardan başlayarak 1928'e kadar eski Union Club Sahası'nda, 1929-1947 arasında da Fenerbahçe Stadı ile Taksim Topçu Kışlası avlusunda yapılan Taksim Stadyumu'nda oynanmaktaydı. İstanbul'daki ilk statlar ahşap ve tek tribünlü Fenerbahçe ile Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki ilkel görünümlü Şeref Stadyumu'ydu. Taksim Kışlası'yla birlikte buradaki top sahası da kaldırılınca İstanbul'a büyük ve modern bir stat yapımı önem kazandı.
1939'da İtalya'dan davet edilen ve bu konuda uzmanlığı bulunan stadyum mimarı Paolo Vietti Violi, mimar Fazıl Aysu ve mimar Şinasi Şahingiray'la birlikte stadyum için seçilen Dolmabahçe Sarayı'nın eski has ahırlarının bulunduğu yere uygun bir plan hazırladı. Stadyumun temeli, 19 Mayıs 1939'da Dolmabahçe Sarayı'nın eski has ahırlarının bulunduğu arazide atıldı. Ancak kısa bir süre sonra II. Dünya Savaşı'nın getirdiği sıkıntılar inşaatı engelledi. Bu nedenle 19 Mayıs 1943'te yeniden bir temel atma töreni yapıldı ve hafriyat işine girişildi. Harap durumda olan has ahırlar kolayca ortadan kaldırılıp hafriyat yapılabildi. Ancak arkada bulunan Gazhane tesisleri en büyük problemi teşkil ediyordu. Violi'nin çizdiği planın Gazhane'ya bakan kısmına el sürülemedi. Stadyumun diğer yerleri plana uygun olarak yapıldı. Ancak stadyumun Dolmabahçe Sarayı'na bakan yüzündeki büyük demir kapısının iki yanındaki duvara gömülecek tunç rölyefler yapılamadığı gibi, yine bu tribünün sahaya bakan yüzündeki iki küçük kulenin üzerine konulması gereken disk ve cirit atan sporcu heykelleri de yapılıp yerlerine konulamadı. Stadyumun Gazhane'ye bakan kısmı da yüksek bir taş duvarla kaplandı.
Stada, İsmet İnönü'nün soyadı verildi. Stadyumun açılışını, dönemin İstanbul valisi ve belediye başkanı Lütfi Kırdar yaptı. Stadyum, 5.000.000 TL'ye mal oldu ve 27 Kasım 1947'de Beşiktaş ile İsveç'in AIK Solna takımı arasında oynanan maçla açıldı. Bu stadyumdaki ilk golü de o zamanlar Beşiktaş'ın futbolcusu olan Süleyman Seba atmıştır. İlk maç 3-2 Beşiktaş'ın mağlubiyeti ile bitti.
1947'de açılışında adı İnönü Stadyumu iken 1952'de siyasi nedenlerle adı Mithatpaşa Stadyumu'na çevrildi. Mart 1974'te tekrar İnönü Stadyumu oldu. Beşiktaş JK, açılışından beri bu stadyumu kullanmaktadır. Kısa bir süre Dolmabahçe Stadyumu ismiyle de anıldı.
1998 yılında Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile BJK arasında imzalan sözleşme ile 49 yıllığına kiralanmış ve adı Beşiktaş İnönü Stadyumu olarak değiştirilmiştir. Bu sözleşmeyle BJK İnönü Stadyumu ile ilgili tasarruflarda bulunmaya sadece Beşiktaş Jimnastik Kulübü Derneği'nin yetkili olduğu hukuken tescil edilmiştir.
Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş., İMKB'ye yaptığı açıklamada BJK İnönü Stadyumu'nun isminin 2 dönem için Fi-Yapı İnönü Stadyumu olarak kullanılacağını bildirdi. Ancak yapılan antlaşma 30 Aralık 2011 tarihinde Fİ-Yapı tarafından feshedildi.

İnönü Stadyumu ilk inşa edildiği yıllarda günlük ihtiyaca göre düzenlenmiş, çok sayıda seyirci alacak kapasiteli tribünler yerine yapıda estetik görüntüye daha fazla ağırlık verilmişti.
İstanbul'un artan nüfusuyla orantılı olarak futbol seyircisi de bir çığ gibi büyüdükçe stadyum ihtiyaca cevap veremez oldu. 1947'de açıldığında 16.000 kişilik olan stadyumun kapasitesi 1950'li yıllarda, ilk olarak numaralı tribünün sol tarafına düşen bölüme 5 bin kişilik eklenti yapıldı. Bir süre sonra gazhanenin kaldırılmasıyla meydana çıkan arsaya 15 bin kişilik kale arkası tribünün yapılmasıyla stadyum ayakta 40 bin seyirci alacak duruma geldi. 
İnönü Stadyumu uzun süre Türkiye'deki tek karşılıklı iki kapalı tribüne sahip stadyum özelliğini korudu.

2003-04 sezonunun tamamlanmasının ardından hemen başlayan çalışmalarla İnönü Stadyumu, yeni bir görünüm kazandı. Zemin indirme projesiyle, tribünler ile saha arasında artık sadece 4 metre uzaklık var. Bu sayede yüzde 50 artışla, toplam koltuk kapasitesi 21.500'den 32.145'e ulaştı.
Kapalı Tribün'de bulunan basın tribünü, taraftarlardan gelen istek üzerine Numaralı Tribün kısmına alındı. Kapalı Tribünün orta bölümündeki localar, tribünlerle saha arasında bulunan tel örgüler kaldırıldı. Stadyumun giriş ve çıkışlarını rahatlatmak için kapı sayısı da yüzde 100 artırılarak, 36'dan 72'ye çıkartıldı.
Beşiktaş TV için stat içerisinde bir bölüm yapıldı. Ayrıca, tuvalet ve büfelere yenisi eklenerek, bakımları tamamlandı.

2013 yılı mayıs ayı ile birlikte stadyumun 41.903 kişi olması için çalışmalara başlanması planlanmaktadır, inşaatın tahmini süresi 18 aydır. İETT Garajı' da BJK İnönü Stadyumu'na dahil edilmiştir.
Ana hatları ortaya çıkan projeye göre sahanın zemini 40 metre kuzeye doğru çekilip deniz tarafındaki eski açık tribünün iç tarafına amfitiyatro yapılmıştır.
Yeni projeye göre BJK İnönü Stadyumu'nun içinde alışveriş merkezleri, büyük bir otopark, değişik damak zevklerine uygun restoranlar, mağazalar, ofisler, çok amaçlı kullanılabilen salonlar da olacaktır.
Ayrıca Anıtlar Kurulu ve İstanbul İl Turizm Müdürlüğü ile yapılacak ortak çalışmalar sonucunda stadyumun tam altından geçen ve gizemini yıllardır koruyan dehlizin turizme kazandırılması da hayata geçirilmiştir. 
İnönü Stadyumu'nun bütün izinleri alındıktan sonra 2 Haziran 2013 tarihinde, Beşiktaş başkanı Fikret Orman tarafından temsili yıkımı gerçekleşmiştir.

Kapasitesi 10.000'dir. Deniz tarafındaki tribündür, ucuzdur ve genellikle ailelerin oturduğu bölümdür. Feda sezonunda Çarşı grubunun büyük bir kısmı bu bölümde maç seyretmektedir.

Kapasitesi 15.156'dir. 2010-11 sezonuna kadar Eski Açık ile aynı bilet fiyatına sahip iken 2010-11 sezonuyla beraber bilet fiyatları Eski Açık'tan çok düşük miktarda da olsa yüksek tutulmaya başlanmıştır

Kapasitesi 7.237'dir. Basın tribününü ağırlamaktadır. Çoğunlukla ailelerin bulunduğu tribündür. Stadyumun diğer bölümlerine göre bu tribünde bilet fiyatları pahalıdır.

Kapasitesi 9.610'dur. Çarşı taraftar grubunun bulunduğu bölümdür.

Bryan Adams - 28 Temmuz 1992 (İstanbul'da verilen ilk stadyum konseri)
Guns N' Roses - 26 Mayıs 1993
Elton John - 20 Haziran 1993
Metallica - 25 Haziran 1993
Sting - 4 Temmuz 1993
Bon Jovi - 13 Eylül 1993
Scorpions - 17 Eylül 1993
Michael Jackson - 23 Eylül 1993
Madonna - 7 Ekim 1993
Rod Stewart - 19 Temmuz 1995
Tina Turner - 20 Eylül 1996
Tarkan - 25 Eylül 2005
Grup Yorum - 25. Yıl Konseri - 12 Haziran 2010
Sonisphere Festival - 25-27 Haziran 2010
Rihanna - 30 Mayıs 2013
Iron Maiden - 26 Temmuz 2013
Mor ve Ötesi - 28 Mayıs 2022

Beşiktaş dışında, kendi statları yapılana kadar Fenerbahçe ile Galatasaray da bu statta iç saha maçlarını oynadılar.
Türkiye millî futbol takımının Türkiye sınırları içinde yaptığı maçların yarısından fazlasına evsahipliği yapmıştır.
Dünya Güreş Şampiyonası.
1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası
Avrupa Profesyonel Boks şampiyonluğu unvan maçları.
Uluslararası Binicilik yarışmaları

Kuleli Askeri Lisesi Gençlik ve Spor Bayramı Kutlamaları 19 Mayıs 2007
Barışa Semah Dönenler Alevi etkinliği - 10 Haziran 2007
"İstanbul'un fethinin 556.yılı kutlaması" Anadolu Gençlik Derneği 2009
"İstanbul'un fethinin 557.yılı kutlaması" Anadolu Gençlik Derneği 2010

BJK İnönü Stadyumu Resmi Sitesi
TFF Bilgileri23 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnönü Stadyumu tarihçesi

BJK Şevket Belgin Spor Salonu, Beşiktaş'ın Dikilitaş semtinde bulunan spor salonudur. 450 m² alan üzerine 150 kişilik izleyici kapasiteli tribün olarak inşa edilmiştir. Beşiktaş Basketbol ve voleybol altyapılarının müsabakalarına ve antrenmanlara ev sahipliği yapmaktadır. Salonda 2 tane soyunma odası ve her soyunma odasında 1 tane duş yer almaktadır. Aydınlatma, ısıtma ve toplantı yapılabilecek şekilde tasarlanmıştır. Salonda, müzik ve ses sistemi de bulunuyor.
Beşiktaş JK yönetim kurullarında çeşitli dönemlerde görev almış olan Şevket Belgin'in anısına yapılan 150 kişilik spor salonu; Engelli Basketbol Takımı, Hentbol ve Hentbol Altyapı, Voleybol Altyapı, Basketbol Altyapı müsabakalarına ve antrenmanlara ev sahipliği yapmaktadır. İzleyenler için tribün de bulunduran salon, 18 Şubat 2014'te açılmıştır.

[1] 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Basketbol Gelişim Merkezi ya da sponsorluk anlaşması gereği Turkcell Basketbol Gelişim Merkezi, İstanbul'un Zeytinburnu ilçesinde yer alan basketbol tesisidir.

Abdi İpekçi Arena'nın 2018 yılında yıkılmasının ardından aynı yerde Basketbol Gelişim Merkezi yapılmasına karar verildi. 2021 yılının sonunda ihalesi düzenlendi. Temmuz 2022'de tesisin projesi tanıtıldı. Ağustos 2024'te tesis hizmete girdi. Türkiye Basketbol Federasyonu, 9 Eylül 2024'te tesise taşındı. Tesisteki ilk spor etkinliği 15-16 Eylül 2024'te gerçekleştirildi. 29 Eylül 2024'te tesisin resmî açılışı gerçekleştirildi. 22 Eylül 2025 tarihinde Turkcell ile yapılan sponsorluk anlaşması gereğince tesisin adı Turkcell Basketbol Gelişim Merkezi oldu. 13 Mayıs 2026 tarihinde Ülker ile yapılan sponsorluk anlaşması gereğince altyapı salonlarının adı; Ülker Halley Salonu (C1), Ülker Go Ahead Salonu (C2), Ülker Çizi Salonu (C3) oldu.

Basketbol Gelişim Merkezi 68.800 m2 alan üzerine kurulmuştur. İnşaat alanı 150.000 m2'dir. Tesiste 10 bin kişi kapasiteli ana salona ek olarak bin kişilik ikinci bir salon ve 500'er kişilik üç altyapı salonu bulunmaktadır. Tesiste 417 otomobil ve 25 otobüs kapasiteli otopark, sporcular için otel, kamp merkezi ve fitness salonu mevcuttur. Tesis içerisinde basketbol spor lisesi eğitim verecektir.

Tesis resmî açılış gününde 2024 Erkekler Basketbol Cumhurbaşkanlığı Kupası maçına ev sahipliği yaptı. 2-3 Ekim 2024 tarihlerinde 2024 FIBA SuperCup Kadınlar maçına ev sahipliği yaptı. Anadolu Efes SK ve Galatasaray iç saha maçlarını tesiste oynayacağını duyurdu. Tesis; ayrıca Türkiye millî basketbol takımı, Türkiye kadın millî basketbol takımı, Beşiktaş ve Galatasaray kadın basketbol takımı'nın bazı maçlarına ev sahipliği yaptı. 

Tesisin önünde bulunan otobüs durağından 50K Alibeyköy - Kazlıçeşme, 85C Davutpaşa-YTÜ - Kazlıçeşme otobüsleri ve A-10 Zeytinburnu - Cevizlibağ minibüs hattı geçmektedir. Ayrıca salon, Marmaray ve Sirkeci-Kazlıçeşme Raylı Sistemi'nin uğradığı Kazlıçeşme Tren İstasyonu'na yürüme mesafesindedir ve buradan 80T Kazlıçeşme - Taksim, 80T-1 Kazlıçeşme - Aksaray, 97E Mahmutbey - Kazlıçeşme, MR11 Kazlıçeşme - Topkapı, MR20 Yenibosna Metro - Kazlıçeşme otobüs hatları ve A-10 minibüs hatları geçmektedir.

Abdi İpekçi Arena'nın yerine inşâ edilen Basketbol Gelişim Merkezi'ne Abdi İpekçi'nin adının verilmemesi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından kınandı. 

Abdi İpekçi Arena

Beşiktaş, İstanbul'un bir ilçesidir. Adını İstanbul'un en eski semtlerinden biri olan Beşiktaş semtinden alır. 8,4 km uzunluğunda sahili olduğu İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan ilçe batıda Şişli ve Kâğıthane, güneybatıda Beyoğlu, kuzeyde Sarıyer ilçeleriyle komşudur. İlçenin yüzölçümü 18 km²dir. Beşiktaş ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 21 metredir. Nüfusu 2024 ADNKS verilerine göre 167.264'tür.
Hem nüfus, hem de alan olarak İstanbul kentinin küçük ilçelerinden biri olmasına karşın iki kıtayı ve İstanbul'un iki yakasını birbirine bağlayan 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinin bağlantı yolları, sahip olduğu son dönem Osmanlı mimarisi eserleri, Boğaziçi yamaçları, üniversiteler ile çeşitli bölüm ve fakülteler ve Levent-Maslak hattındaki iş merkezleri nedeniyle gündüz nüfusunun sayım nüfusuna göre birkaç misli arttığı bir alandır. 2022 yılında Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın yaptığı araştırmaya göre Türkiye'nin en gelişmiş 3. ilçesi seçilmiştir.

Beşiktaş tarih boyunca birçok adla anılmıştır. Bunun temel nedeni Osmanlı dönemine kadar sürekli bir yerleşim yeri niteliği kazanamamasıdır. Dolayısıyla zaman içinde çeşitli olaylara, buradaki önemli yapılara ya da anıtlara göre adlar almıştır.
Çeşitli tarihçilere ve Beşiktaş'ın sakinleri arasında yaygın olan ve yazılı kaynaklarla da desteklenen bir teze göre Beşiktaş adının aslı Beştaş'dır; Barbaros Hayreddin Paşa'nın gemilerini bağlamak üzere diktirdiği beş taş direk anlamındaki "beştaş"tan bozularak bugünkü adını aldığı kabul edilir.
Beşiktaş'ın adına ilişkin en ciddi incelemeyi yapan ordinaryüs tarihçi Mehmet Cavit Baysun ise eski kaynaklarda bu adın "Beşiktaşı" biçiminde geçtiğine dikkati çekerek Topkapısı'nın Topkapı'ya dönüşmesi gibi Beşiktaşı'nın da halk ağzında Beşiktaş'a dönüştüğünü savlar.
Beşiktaş'ın, Osmanlı öncesi dönemde, Kune Petro (taş beşik), İasonion, Sergion ya da Dafne (Defne) olarak adlandırıldığı iddia edilir. Ayrıca Beşiktaş'ın diğer bir eski adının çifte sütun anlamında Diplokionion olabileceği de ileri sürülmekle beraber çağdaş tarihçilere göre bu yakıştırma doğru değildir. Zira söz konusu çifte sütunu ünlü İtalyan gezgin Cristoforo Buondelmonti'nin 15. yüzyılda yaptığı İstanbul haritasında Galata surlarının dışında bir yerde resmettiğine dikkat edilirse, ille de Beşiktaş'ın Diplokionion olarak adlandırılmış olacağı anlamı çıkmaz.
Merkezi ve çarşısının bulunduğu bölge, bazı Beşiktaşlılarca bugün dahi Köyiçi olarak anılır.

Beşiktaş Meydanı'nda yapılan metro inşaatı kazılarında İlk Tunç Çağı'na (milattan önce 3500-3000) ait kurgan tipi mezarlar, ayrıca Kalkolitik döneme (milattan önce 5000-3000 yılları) ait pişmiş topraktan yapılan çanak çömlek parçaları olan keramikler bulunmuştur.
Bizans döneminde (4.-15. yüzyıl) günümüz Beşiktaş'ının kıyıları şu üç önemli yapıyla tanınırdı: "Auaplus"ta (akıntıya karşı) bulunan Ayios Mihael Kilisesi, İmparatorların yazlık ikametgâhı olan Ayios Mamas saray kompleksi ve Fokas Manastırı. Bunlardan Ayios Mihael Kilisesi Konstantinopolis'in kurucusu olan I. Konstantin (305-337) döneminde inşa edilmişti ve Rum, Ermeni, Gürcü Hristiyan hacıların ziyaret ettiği çok ünlü bir hac merkeziydi.
Beşiktaş bir yerleşim yeri kimliğini Osmanlı döneminde kazanmıştır. Bizans dönemi boyunca Boğaziçi özellikle Karadeniz'den gelen Gürcü yağmacıların akınlarına uğramış, bunların yarattığı tahribat ve saldıkları korku surdışı yerleşmelerin gelişmesini engellemiştir. Beşiktaş'ın Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri kimliği kazanması Karadeniz'in geniş ölçüde Osmanlı Devleti'nin denetimi altına girmesi sayesinde olmuştur.
Beşiktaş Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa döneminde bilhassa denizcilik açısından büyük önem kazandı. Beşiktaş'ın bulunduğu bölge o zamanlar liman olarak kullanılmaya uygun bir koydu. Barbaros Hayreddin, Beşiktaş koyunu Osmanlı donanmasının gemilerini demirlemek için kullandı. Ayrıca burada kendisine bir yalı yaptırarak İstanbul'da olduğu zamanlarda Beşiktaş'ta ikamet etti. Aynı bölgede kendi adına bir cami, bir medrese, bir de sübyan mektebi inşa ettirdi. 1546 yılında öldüğü zaman Barbaros Beşiktaş'ta defnedildi.

17. yüzyılda Beşiktaş koyu doldurulmaya başlandı. Bu bölge padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye dönüştürüldü. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahilsarayı adıyla anıldı. III. Selim bu bölgede batı tarzında yapılar yaptıran ilk padişah oldu. Dolmabahçe'den Ortaköy'e kadar uzanan kıyı şeridinde birçok yapılar yaptırdı ve mevcut olanları genişlettirdi. III. Selim'in kızkardeşi Hatice Sultan için Fransız mimar Melling'e inşa ettirdiği saray İstanbul halkı ve kentte yaşayan Avrupalılar arasında büyük bir ün kazandı. III. Selim sık sık kızkardeşinin sarayına uğramaktan çok zevk alırdı.

II. Mahmut da III. Selim gibi Beşiktaş sahillerine büyük ilgi duymaktaydı. 31 yıllık saltanatı süresince resmen Topkapı Sarayı'nda ikamet etmesine rağmen fiilen zamanının büyük bir bölümünü Beşiktaş sahilindeki çeşitli saray ve kasırlarda geçirirdi. II. Mahmut zamanında artık Osmanlı tahtı resmen olmasa da fiilen Haliç'in karşı tarafına taşınmış, Beşiktaş bölgesine yerleşmişti. II. Mahmut'un oğlu Abdülmecid Dolmabahçe Sarayı'nı inşa ettirerek bu duruma resmiyet kazandırdı. Bundan sonraki bütün padişahlar Dolmabahçe Sarayı'nın yanı sıra bugünkü Beşiktaş ilçesinde yer alan Yıldız Sarayı ve Çırağan Sarayı gibi çeşitli saraylardan ikamet ettiler. Beşiktaş ilçesi imparatorluğun yıkılmasına kadar Osmanlı tahtına ev sahipliği yaptı. 13 Ocak 1910 tarihinde Türkiye'nin ilk spor kulübü olarak Beşiktaş'ta kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü hâlen kökü Beşiktaş'a dayanan en tanınmış kurumdur.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Kurtuluş Savaşı'nda önce annesi Zübeyde Hanım'ın Akaretler'de bulunan evinde (bugün Akaretler Mustafa Kemal Müzesi) ikamet ettiği bilinmektedir. Cumhuriyetin ilanı ve Ankara'nın başkent ilan edilmesinden sonra Beşiktaş ilçesinin önemi azalmakla birlikte Atatürk'ün yaşamının geri kalan dönemi boyunca İstanbul'a geldiği zaman Dolmabahçe Sarayı'nda kalması nedeniyle Beşiktaş ilçesi önemini biraz olsa korudu. Önceleri Beyoğlu'na bağlı bir nahiye olan Beşiktaş 1930 yılında ilçe yapıldı.
21 Mayıs 1930 tarih ve 1499 sayılı resmi gazetede yayımlanan 1612 sayılı kanun ile 1 Eylül 1930 tarihinde ilçe oldu. Beşiktaş ilçe olduğunda 14 mahalleden oluşuyordu. Bu mahallelerden Teşvikiye 1954'te ilçe olan Şişli'nin sınırları içine katılmıştır. 1950'den sonra oluşan yeni yerleşmelerle mahalle sayısı 23'e ulaşmıştır. Beşiktaş'a ilk kez 1956'da ayrı bir belediye şube müdürü atanmış, 1984'te çıkarılan Büyükşehir Belediyesi Yönetimi Hakkında Kararname ile metropol alan içinde kalan Beşiktaş Belediyesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bir şubesi olmaktan çıkıp ayrı bir belediye durumuna gelmiştir.
Beşiktaş ilçesinin çekirdeğini oluşturan Beşiktaş, Yıldız, Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Bebek gibi tarihsel semtler dışındaki yerleşim yerleri 1950'li yıllardan itibaren ortaya çıkmışlardır. 1950'de tarihi Levent Çiftliği arazisi üzerinde bahçeli evler düzeninde başlatılan toplu konut uygulamasıyla Levent mahallesi'nin temelleri atılmış, daha sonra Etiler, Konaklar, Akat, Nisbetiye, Levazım ve Kültür mahalleleri oluşmuştur. 1980'lerden itibaren Boğaziçi kıyısı boyunca uzanan yamaçlardaki koruların imara açılmasıyla Beşiktaş'ın doğal yeşil örtüsü hayli tahribata uğramıştır.

Beşiktaş'ın nüfusu 1930'lardan 1980'lere kadar uzanan yaklaşık 50 yıllık dönemde yavaş ama düzenli bir artış göstermiştir. 1980'lerden itibarense, hem ilçedeki inşaata açık alanların büyük ölçüde sınır noktasına varmış olması hem de mevcut konutların işyerlerine dönüştürülmesi nedeniyle nüfus sayımlarında esas alınan gece nüfusu azalma eğilimi göstermektedir.

Beşiktaş'ta Akdeniz iklimi (Köppen: Csa) görülmektedir. Beşiktaş'ın iklimi doğal olarak İstanbul'un ikliminin bir parçasıdır. Ancak kıyı kesiminde nem oranı daha yüksektir. Akdeniz iklimi ile karasal iklim arasında kalan İstanbul'un bu karma özelliği Beşiktaş'ta da kendini gösterir. Yazları sıcak ve yağışsız, kışları ılıman ve yağışlı geçer.

Beşiktaş ilçesinin yeryüzü biçimleri ikili özellik taşır. İlki İstanbul Boğazı'nın biçimlediği kıyı kesimi, ikincisi art bölgeler. Kıyı kesimi denize paralel uzanan yamaçlar biçimindedir. Bu yükseltiler yer yer vadilerle bölünmüş ve hemen her vadi tabanında da bir derenin yatağı oluşmuştur. Art bölgeler ise batıda Beyoğlu platosunun devamı niteliğindeki az engebeli düzlükler ile kuzeyde ve doğuda vadilerin biçimlediği küçük düzlüklerden oluşur. Yükselti eğrisine bir örnek vermek gerekirse Barbaros Bulvarı başlangıcında 1,5 m iken Zincirlikuyu'da 135 m'ye ulaşır. Boğaziçi'nin tek adası olan Galatasaray Adası Kuruçeşme sahilinden 165 metre açıkta bulunur.

.

Beşiktaş ilçesi'nde bulunan park ve koruların başlıcaları Yıldız Parkı (Yıldız Korusu), Abbas Ağa Parkı, Aykut Barka Deprem Parkı, Bebek Parkı, Cüneyt Arkın Sanatçılar Parkı, Dilek Sabancı Parkı, Serencebey Parkı (Yahya Kemal Parkı), Ulus Parkı, Cemil Topuzlu Parkı (Kuruçeşme Parkı), Şairler Sofası Parkı (Vişnezade Parkı veya Şairler Parkı), Sporcular Parkı, Naciye Sultan Korusu, Naile Sultan Korusu, Prens Sabahaddin Korusu ve Kortel Korusu'dur.

Beşiktaş, İstanbul ilinin bir ilçesidir. Şehrin Avrupa yakasında yer alır. 21 Mayıs 1930 tarih ve 1499 sayılı resmi gazetede yayımlanarak, 1 Eylül 1930 tarihinde yürürlüğe giren 1612 sayılı kanun ile Beyoğlu'ndan ayrılarak kurulmuştur. 23 mahalleden oluşan Beşiktaş'ta 875 sokak ve cadde vardır, bunlardan 31'i Büyükşehir Belediyesi'nin sorumluluğundaki ana arter niteliğindedir.

Beşiktaş ilçesi, 23 mahalleden oluşmaktadır.

Beşiktaş Belediye Meclisinde, Belediye Başkanı Rıza Akpolat'ın tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının ardından yapılan oylamada, Meclis Üyesi Ömer Rasim Şişman başkan vekili seçilmiştir.

Beşiktaş Belediyesi'nin kardeş belediyeleri:

 Berâil, Romanya
 Brooklyn, Amerika Birleşik Devletleri
 Budapeşt

Beşiktaş 1975 - 1976 sezonunda başladığı Avrupa kupalarında; 1 kez Şampiyonlar kupası, 5 kez Saporta kupası – Kupa galipleri kupası, 7 kez Koraç kupası, 1 kez FIBA Euroleague, 1 kez FIBA Eurochallenge (Şampiyon), 4 kez FIBA Basketbol Şampiyonlar ligi, 1 kez ULEB Euroleague ve 10 kez EuroCup – UlebCup organizasyonlarında Türkiye'yi temsil etti. Toplamda 296 maça çıkan Beşiktaş, 152 galibiyet (2 hükmen), 141 mağlubiyet ve 3 beraberlik yaşadı.

Birinci Tur:

(30.10.1975) Beşiktaş - SP Federale ; 90 - 70 (G)
(06.11.1975) SP Federale - Beşiktaş ; 103 - 61 (M)

Birinci Tur:

00.00.1976 Fribourg Olympic - Beşiktaş ; 82 - 71 (M)
00.00.1976 Beşiktaş - Fribourg Olympic ; 76 - 59 (G)
İkinci Tur:

00.00.1976 Steaua București - Beşiktaş ; 77 - 57 (M)
00.00.1976 Beşiktaş - Steaua București ; 66 - 84 (M)

Birinci Tur:

00.00.1977 Beşiktaş - Levski Sapartak ; 101 - 111 (M)
00.00.1977 Levski Sapartak - Beşiktaş : 89 - 64 (M)

İkinci Tur:'

00.00.1980 Beşiktaş - Zadar : 81 - 96 (M)
00.00.1980 Zadar - Beşiktaş : 88 - 64 (M)

Birinci Tur:

00.00.1981 Beşiktaş - Dinamo București : 98 - 98 (B)
00.00.1981 Dinamo București - Beşiktaş : 81 - 80 (M)

Birinci Tur:

00.00.1982 Beşiktaş - Soproni MAFC : 61 - 74 (M)
00.00.1982 Soproni MAFC - Beşiktaş : 86 - 65 (M)

Birinci Tur:'

00.00.1983 Spartak Pleven - Beşiktaş : 99 - 80 (M)
00.00.1983 Beşiktaş - Spartak Pleven : 78 - 65 (G)

Birinci Tur:

00.00.1987 Akademik Varna - Beşiktaş : 86 - 75 (M)
00.00.1987 Beşiktaş - Akademik Varna : 81 - 59 (G)
İkinci Tur:

00.00.1987 Crvena zvezda - Beşiktaş : 104 - 80 (M)
00.00.1987 Beşiktaş - Crvena zvezda : 75 - 114 (M)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (B Grubunu 3-3 ile 2.bitirdi)

02.10.1996 Beşiktaş - Hapoel Holon : 77 - 67 (G)
09.10.1996 Beşiktaş - Clube Atlético : 72 - 52 (G)
16.10.1996 Unicaja Malaga - Beşiktaş : 90 - 46 (M)
06.11.1996 Hapoel Holon - Beşiktaş : 82 - 79 (M)
13.11.1996 Clube Atlético - Beşiktaş : 77 - 73 (M)
20.11.1996 Beşiktaş - Unicaja Malaga : 80 - 74 (G)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (E Grubunu 5-1 ile Lider bitirdi)

07.10.1998 Beşiktaş - Falco Leptek : 74 - 71 (G)
14.10.1998 Beşiktaş - Pepsi Basker Fiera : 79 - 72 (G)
21.10.1998 Ericsson Bobry - Beşiktaş : 70 - 74 (G)
04.11.1998 Falco Leptek - Beşiktaş: 94 - 83 (M)
11.11.1998 Pepsi Basker Fiera - Beşiktaş: 73 - 83 (G)
18.11.1998 Beşiktaş - Ericsson Bobry: 87 - 75 (G)
İkinci Tur:

11.11.1998 Forum Valladolid - Beşiktaş: 76 - 79 (G)
18.11.1998 Beşiktaş - Forum Valladolid: 80 - 81 (M)
Top-16:

13.01.1999 Beşiktaş - HKK Brotnjo : 84 - 53 (G)
20.01.1999 HKK Brotnjo - Beşiktaş : 80 - 58 (M)
Çeyrek final:

10.02.1999 Telindus Oostende - Beşiktaş: 93 - 65 (M)
17.02.1999 Beşiktaş - Telindus Oostende : 82 - 78 (G)

Birinci Tur:

14.09.1999 KK Posuje - Beşiktaş: 43 - 62 (G)
22.09.1999 Beşiktaş - KK Posuje : 79 - 65 (G)
Grup Maçları: (E Grubunu 2-4 ile 3. bitirdi)

06.10.1999 Beşiktaş - Inter Slovnaft ZTS : 62 - 52 (G)
13.10.1999 Aeroporti di Roma - Beşiktaş : 62 - 48 (M)
20.10.1999 Beşiktaş - Hapoel Galil Elyon : 69 - 70 (M)
03.11.1999 Inter Slovnaft ZTS - Beşiktaş: 74 - 76 (G)
10.11.1999 Beşiktaş - Aeroporti di Roma: 67 - 74 (M)
17.11.1999 Hapoel Galil Elyon - Beşiktaş: 78 - 75 (M)

Birinci Tur:

17.10.2001 KK Zdravlje - Beşiktaş : 88 - 77 (M)
24.10.2001 Beşiktaş - KK Zdravlje : 84 - 70 (G)
Grup Maçları: (E Grubunu 2-4 ile 4. bitirdi)

14.11.2001 Beşiktaş - KK Hemofarm Vrsac : 79 - 61 (G)
05.12.2001 Beşiktaş - Paris Basker Racing : 73 - 85 (M)
12.12.2001 Maccabi Ness Raanana - Beşiktaş : 86 - 68 (M)
19.12.2001 KK Hemofarm Vrsac - Beşiktaş: 95 - 83 (M)
09.01.2002 Paris Basker Racing - Beşiktaş: 86 - 79 (M)
16.01.2002 Beşiktaş - Maccabi Ness Raanana: 81 - 75 (G)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (D Grubunu 5-5 ile 4.bitirdi)

17.10.2000 Beşiktaş - Aris BSA : 87 - 101 (M)
24.10.2000 Beşiktaş - Arkadia Lions : 85 - 84 (G)
31.10.2000 Beşiktaş - FC Porto : 57 - 74 (M)
07.11.2000 UNICS Kazan - Beşiktaş : 60 - 65 (G)
15.11.2000 Beşiktaş - KK Zagreb : 20 - 0 (G)
05.12.2000 Aris BSA - Beşiktaş : 101 - 98 (G)
12.12.2000 Arkadia Lions - Beşiktaş : 114 - 109 (M)
19.12.2000 FC Porto - Beşiktaş : 72 - 82 (G)
09.01.2001 Beşiktaş - UNICS Kazan: 65 - 85 (M)
17.01.2001 KK Zagreb - Beşiktaş : 0 - 20 (G)
Top-16:

30.01.2001 Beşiktaş - Power Electronics Valencia: 66 - 81 (M)
06.02.2001 Power Electronics Valencia - Beşiktaş : 90 - 107 (M)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (D Grubunu 9-5 ile 2.bitirdi)

26.10.2004 RBC Verviers-Pepinster - Beşiktaş : 74 - 76 (G)
02.11.2004 Saos JDA Dijon - Beşiktaş: 88 - 76 (M)
09.11.2004 Beşiktaş - Azovmash Mariupol : 105 - 83 (G)
16.11.2004 Beşiktaş - Ural Great Perm : 82 - 75 (G)
23.11.2004 Ionikos Amaliada - Beşiktaş : 73 - 83 (G)
30.11.2004 Beşiktaş - BS Energy Braunschweig : 103 - 87 (G)
07.12.2004 Beşiktaş - Straus Iscar Nahariya : 82 - 72 (G)
14.12.2004 Beşiktaş - RBC Verviers-Pepinster : 93 - 74 (G)
21.02.2004 Beşiktaş - Saos JDA Dijon : 86 - 76 (G)
11.01.2005 Azovmash Mariupol - Beşiktaş : 104 - 96 (M)
19.01.2005 Ural Great Perm - Beşiktaş : 80 - 74 (M)
25.01.2005 Beşiktaş - Ionikos Amaliada : 83 - 63 (G)
01.02.2005 BS Energy Braunschweig - Beşiktaş : 81 - 78 (M)
08.02.2005 Straus Iscar Nahariya - Beşiktaş : 83 - 61 (M)
Sekizli Final:

22.02.2005 Beşiktaş - Strasbourg IG : 89 - 71 (G)
25.02.2005 Strasbourg IG - Beşiktaş : 83 - 67 (M)
02.03.2005 Beşiktaş - Strasbourg IG : 89 - 75 (G)
Çeyrek final:

15.03.2005 Fenerbahçe - Beşiktaş : 70 - 67 (M)
18.03.2005 Beşiktaş - Fenerbahçe : 81 - 64 (G)
24.03.2005 Fenerbahçe - Beşiktaş : 93 - 73 (M)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (C Grubunu 3-7 ile 5.bitirdi)

31.11.2005 BC FMP Zeleznik - Beşiktaş Cola Turka : 63 - 60 (M)
15.11.2005 Beşiktaş Cola Turka - Etosa Alicante : 87 - 93 (M)
22.11.2005 Beşiktaş Cola Turka - Queluz Sintra P.M. : 79 - 67 (G)
30.11.2005 Spirou Charleroi - Beşiktaş Cola Turka : 71 - 56 (M)
6.12.2005 Beşiktaş Cola Turka - Unics Kazan : 75 - 88 (M)
13.12.2005 Beşiktaş Cola Turka - BC FMP Zeleznik : 89 - 67 (G)
20.12.2005 Etosa Alicante - Beşiktaş Cola Turka : 75 - 65 (M)
03.01.2006 Queluz Sintra P.M - Beşiktaş Cola Turka : 92 - 75 (M)
10.01.2006 Beşiktaş Cola Turka - Spirou Charleroi : 79 - 56 (G)
17.01.2006 Unics Kazan - Beşiktaş Cola Turka : 82 - 58 (M)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (C Grubunu 2-8 ile 6.bitirdi)

31.10.2006 Beşiktaş Cola Turka - BK Ventspils : 65 - 76 (M)
07.11.2006 Snaidero Udine - Beşiktaş Cola Turka : 82 - 73 (M)
14.11.2006 Beşiktaş Cola Turka - BC FMP Zeleznik : 74 - 73 (G)
21.11.2006 Beşiktaş Cola Turka - Anwil Wloclawek : 74 - 61 (G)
28.11.2006 Strasbourg IG - Beşiktaş Cola Turka : 91 - 72 (M)
05.12.2006 BK Ventspils - Beşiktaş Cola Turka : 89 - 74 (M)
12.12.2006 Beşiktaş Cola Turka - Snaidero Udine : 65 - 71 (M)
19.12.2006 BC FMP Zeleznik - Beşiktaş Cola Turka : 94 - 87 (M)
09.01.2007 Anwil Wloclawek - Beşiktaş Cola Turka : 74 - 62 (M)
16.01.2007 Beşiktaş Cola Turka - Strasbourg IG : 80 - 88 (G)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (B Grubunu 10-0 ile Lider bitirdi)

06.11.2007 BK Ventspils - Beşiktaş Cola Turka : 79 - 87 (G)
13.11.2007 Beşiktaş Cola Turka - Rhein Energie Köln'99ers : 79 - 60 (G)
20.11.2007 Beşiktaş Cola Turka - BC FMP Zeleznik : 74 - 73 (G)
27.11.2007 Beşiktaş Cola Turka - Ovarense Aerosoles : 100 - 74 (G)
04.12.2007 Elan Chalon Basket - Beşiktaş Cola Turka : 63 - 74 (G)
11.12.2007 Beşiktaş Cola Turka - BK Ventspils : 84 - 77 (G)
18.12.2007 Rhein Energie Köln'99ers - Beşiktaş Cola Turka : 62 - 73 (G)
08.01.2008 Beşiktaş Cola Turka - BC FMP Zeleznik : 77 - 76 (G)
15.01.2008 Ovarense Aerosoles - Beşiktaş Cola Turka : 80 - 94 (G)
22.01.2008 Beşiktaş Cola Turka - Elan Chalon Basket: 75 - 55 (G)
•	10 Galibiyet 0 Mağlubiyet ULEB CUP gruplar rekorudur
İkinci Tur:

19.02.2008 Hapoel Jerusalem - Beşiktaş Cola Turka : 88 - 73 (M)
26.02.2008 Beşiktaş Cola Turka - Hapoel Jerusalem : 73 - 53 (G)
Üçüncü Tur:

11.03.2008 Crvena zvezda - Beşiktaş Cola Turka : 80 - 80 (B)
18.03.2008 Beşiktaş Cola Turka - Crvena zvezda : 81 - 69 (G)
Sekizli Final:

10.04.2008 Beşiktaş Cola Turka - Galatasaray Cafe Crown : 60 - 61 (M)

Birinci Tur:
Grup Maçları: (C Grubunu 3-3 ile 3. bitirdi)

25.11.2008 Beşiktaş Cola Turka - Benetton Tamoil : 72 - 77 (M)
02.12.2008 STB Le Havre - Beşiktaş Cola Turka : 61 - 68 (G)
09.12.2008 Beşiktaş Cola Turka - BC Khimki : 69 - 71 (G)
16.12.2008 BC Khimki - Beşiktaş Cola Turka : 91 - 65 (M)
06.01.2009 Benetton Tamoil - Beşiktaş Cola Turka : 80 - 89 (G)
13.01.2009 Beşiktaş Cola Turka - STB Le Havre : 93 - 91 (G)

Birinci Tur:

20.10.2009 WBC Raiffeisen Wels - Beşiktaş : 74 - 69 (M)
27.10.2009 Beşiktaş - WBC Raiffeisen Wels : 100 - 81 (G)
Grup Maçları: (D Grubunu 1-5 ile 3.bitirdi)

24.11.2009 UNICS Kazan - Beşiktaş Cola Turka: 101 - 76 (M)
01.12.2009 Beşiktaş Cola Turka - Telekom Baskets Bonn : 102 - 98 (G)
08.12.2009 Beşiktaş Cola Turka - DKV Joventut Badalona : 73 - 86 (M)
15.12.2009 DKV Joventut Badalona - Beşiktaş Cola Turka : 108 - 92 (M)
05.01.2010 Beşiktaş Cola Turka - UNICS Kazan : 70 - 98 (M)
12.01.2010 Telekom Baskets Bonn - Beşiktaş Cola Turka : 87 - 86 (M)

Birinci Tur:

29.09.2010 Deutsche Bank Skyliners - Beşiktaş : 61 - 68 (G)
06.10.2010 Beşiktaş - Deutsche Bank Skyliners : 84 - 76 (G)
Grup Maçları: (D Grubunu 2-4 ile 4.bitirdi)

16.11.2010 Beşiktaş Cola Turka - KK Hemofarm Stada : 91 - 94 (M)
16.12.2010 BG Goettingen - Beşiktaş Cola Turka : 81 - 69 (M)
30.11.2010 Asvel Basket - Beşiktaş Cola Turka : 88 - 85 (M)
07.12.2010 Beşiktaş Cola Turka - Asvel Basket : 80 - 74 (G)
14.12.2010 KK Hemofarm Stada - UNICS Kazan : 101 - 100 (M)
21.12.2011 Beşiktaş Cola Turka - BG Goettingen : 91 - 86 (M)

Ön ElemeTuru:

27.09.2011 Beşiktaş Milangaz - Dexia Mons Hainaut : 78 - 70 (G)
04.10.2011 Dexia Mons Hainaut - Beşiktaş Milangaz : 74 - 63 (M)
Euro Cup Ön eleme Turunda Elenen Beşiktaş Sezona FIBA Eurochellange de devam etti

Birinci Tur:
Grup Maçları: (B Grubunu 6-0 ile Lider bitirdi)

08.11.2011 ZZ Leiden - Beşiktaş Milangaz : 58 - 86 (G)
16.11.2011 Beşiktaş Milangaz - Armia : 103 - 82 (G)
22.11.2011 Beşiktaş Milangaz - BG Göttingen : 105 - 94(G) 
29.11.2011 Beşiktaş Milangaz - ZZ Leiden : 76 - 69 (

Şampiyon Kulüpler Kupası'nda 1986-87 sezonunda çeyrek final gören Beşiktaş, UEFA Kupası'nda en iyi derecesini 2002-03 sezonunda, Mircea Lucescu yönetiminde çeyrek finale çıkarak yapmış, bu turda İtalya'dan Lazio'ya elenmiştir.
2003-04 sezonunda ise, Şampiyonlar Ligi'nde yine Lazio'nun grubuna düşen Beşiktaş, son maçta Sparta Praha'ın Lazio'ya attığı golle grubunda 3. oldu ve yoluna UEFA Kupası'nda devam etti.
2007-08 sezonunda Şampiyonlar Ligi grup mücadelesinde Anfield'da Liverpool'a karşı sahaya çıkan Beşiktaş, sahadan 8-0'lık mağlubiyetle ayrıldı. Beşiktaş'ın bu yenilgisi, 2015-16 sezonunda İspanya temsilcisi Real Madrid'in İsveç temsilcisi Malmö'yü 8-0'lık skorla yenmesine kadar Şampiyonlar Ligi tarihine en farklı mücadele olarak geçti.
2016-17 sezonunda, Şampiyonlar Ligi'nde B Grubu'nda mücadele eden Beşiktaş, grubu 7 puanla 3.sırada bitirdi ve yoluna UEFA Avrupa Ligi'nde devam etti. Şenol Güneş yönetiminde çeyrek finale kadar yükselen, ancak çeyrek finalde Olympique Lyonnais takımına elenen Beşiktaş, bu aşamaya ikinci kez ulaşmıştı. Şenol Güneş yönetimindeki Beşiktaş, 2017-18 sezonunda ise Porto, Monaco ve RB Leipzig takımlarına karşı mücadele ettiği Şampiyonlar Ligi G Grubu'nu 14 puanla, grup maçlarının bitimine 1 hafta kala gruptan çıkmayı garantiledikten sonra, grubunu namağlup lider tamamladı ve bu başarıya imza atan ilk Türk takımı oldu.

Beşiktaş şimdiye kadar toplam dört farklı UEFA turnuvasına katılmıştır. Bu listede bu turnuvalarda oynadığı sezon, oynadığı maç, galibiyet, beraberlik ve mağlubiyet sayıları gösterilmektedir.

28 Ağustos 2025, Beşiktaş-Lausanne maçı itibarıyla

*: Rakiplerin maça çıkmadığı 1957-58 sezonundaki Olympiakos ve 1986-87 sezonundaki APOEL eşleşmeleri dahil değildir.

Beşiktaş, Federasyon Kupası (Türkiye) şampiyonu olarak Türkiye'yi Şampiyon Kulüpler Kupası'nda temsil etme hakkı kazanmış ancak TFF'nin Beşiktaş'ın ismini UEFA'ya geç bildirmesi nedeniyle turnuvaya katılamamıştır.

3 Temmuz 1958'de çekilen kura ile eleme turunda Yunanistan'ın Olimpiakos takımıyla eşleşen Beşiktaş, çıkan diplomatik sorunlardan sonra Yunan takımının yorgunluğunu öne sürerek turnuvadan çekilmesi ile oynamadan bir üst tura çıkmıştır.

Beşiktaş, 1. turda İspanya şampiyonu Alfredo Di Stéfano ve Ferenc Puskás gibi yıldızların bulunduğu Real Madrid ile eşleşmiştir. Bu eşleşme bir Türk takımı ile bir İspanyol takımın ilk eşleşmesidir. Santiago Bernabéu'da oynanan ilk maçta Beşiktaş, defansif oynayarak ilk yarıyı 0-0 berabere bitirmiştir. Ancak dakika 57'de Juan Santisteban ve 84'te Raymond Kopa'nın golleriyle maçı 2-0 kaybetmiştir. Beşiktaş'ın yediği ikinci golden sonra Beşiktaş'ın sakatlanan kalecisi Varol Ürkmez yerine futbolculardan Aleko Sofyanidis devam etmişti. 86. dakikada Beşiktaş'lı Münir Altay, Di Stefano'ya çok sert bir faul yüzünden kırmızı kart görmüştür. Di Stefano da ona yumruk atınca o da kırmızı kart görmüştür.
Dolmabahçe Stadı'nda oynanan ikinci maç çok çamurlu zeminde oynanmıştır. İlk maçta da golü atan Juan Santisteban 9. dakikada Real Madrid'nin golünü attı. 64. dakikada ise Beşiktaş'ın Avrupa tarihinin ilk golü Kaya Köstepen'den geldi. Beşiktaş 1-1'lik skorla elendi, Real Madrid ise o senenin Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandı.

1. maçın kadrosu: Varol Ürkmez, Kamil Üzülme, Özcan Esinduy, Münir Altay, Gürcan Berk, Ahmet Berman, Aleko Sofyanidis, Kaya Köstepen, Ahmet Özacar, Faik Öncü, Coşkun Taş
2. maçın kadrosu: Varol Ürkmez, Kamil Üzülme, Özcan Esinduy, Metin Erman, Gürcan Berk, Ahmet Berman, Aleko Sofyanidis, Kaya Köstepen, Ahmet Özacar, Faik Öncü, Recep Adanır
Teknik direktör: Leandro Remondini

1. turda Rapid Wien'le eşleşen Beşiktaş, ilk maçı deplasmanda Prater Stadı'nda oynadı. Avusturyalılar'ın baskılı futboluyla başlayan mücadelede 9. dakikada Beşiktaşlı Münir Altay'ın kendi kalesine attığı gol ile durum 1-0 oldu. Erken golle çözünen Beşiktaş 20. dk'da Robert Dienst, 86. dk'da Walter Glechner ve 90 dk.'da Josef Bertalan'ın golleriyle maçı 4-0 kaybetti.
Rövanş maçında Beşiktaş dakika 11'de Ahmet Özacar ile erken bir gol bulsa da devamını getiremedi ve maçı 1-0 kazanmasına rağmen elendi. Rapid Wien ise yarı finale kadar çıkarak, o sezonki Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu Benfica'ya elenmiştir.

1. maçın kadrosu: Necmi Mutlu, Münir Altay, Bahattin Baydar, Sabahattin Kuruoğlu, Doğan Akı, Arif Özataç, Muhittin Kıpçak, Erdoğan Gökçen, Şenol Birol, Birol Pekel, Ahmet Özacar
2. maçın kadrosu: Necmi Mutlu, Münir Altay, Bahattin Baydar, Tuncay Demirtaş, Sabahattin Kuruoğlu, Kaya Köstepen, Arif Özataç, Nazmi Bilge, Şenol Birol, Birol Pekel, Ahmet Özacar
Teknik direktör: Sandro Puppo

Eleme turu oynamadan Şampiyon Kulüpler Kupası'na ayak basan Beşiktaş, Hollanda temsilcisi Ajax ile eşleşmişti. Defansif oynayan Beşiktaş 16. dakikada Piet Keizer ve 85. dakikada Bennie Müller'in gollerine engel olamadı. Yusuf Tunaoğlu'nun bir topu ise direkten döndü.
Rövanş maçında 53. dakikada Faruk Karadoğan ile 1-0 öne geçse de bu avantajı koruyamadı ve 61. dk'da Sjaak Swart ve 89. dakikada Piet Keizer'in golleriyle 2-1 yenildi ve elendi.

1. maçın kadrosu: Necmi Mutlu, Yavuz Çoker, Fehmi Sağınoğlu, Suat Mamat, Süreyya Özkefe, Kaya Köstepen, Faruk Karadoğan, Yusuf Tunaoğlu, Güven Önüt, Sanlı Sarıalioğlu, Fethi Türkeş
2. maçın kadrosu: Necmi Mutlu, Yavuz Çoker, Fehmi Sağınoğlu, Suat Mamat, Süreyya Özkefe, Ahmet Özacar, Faruk Karadoğan, Yusuf Tunaoğlu, Güven Önüt, Sanlı Sarıalioğlu, Fethi Türkeş
Teknik direktör: Ljubiša Spajić

67-68 sezonunda daha önceden maç yaptığı Rapid Wien'le eşleşen Beşiktaş ilk maçı 34.000 kişinin izlediği maçta Mithatpaşa Stadı'nda 22. dakikada Rudolf Flogel'den yediği golle 1-0, ikinci maçta da 9. dakikada Walter Seitl, 44'te Leopald Grausam ve 75'te Rudolf Flogel'den yediği gollerle 3-0 yenilip elendi. Rapid Wien, bir sonraki turda Alman takımı Eintracht Braunschweig'a elendi.

1. maç kadrosu: Necmi Mutlu, Yavuz Çoker, Süreyya Özkefe, Kaya Köstepen, Fehmi Sağınoğlu, Cevdet Çetinkaya, Sami Şenol, Ahmet Özacar, Fethi Türkeş, Yusuf Tunaoğlu, Sanlı Sarıalioğlu
2. maç kadrosu: Necmi Mutlu, Yavuz Çoker, Süreyya Özkefe, Kaya Köstepen, Fehmi Sağınoğlu, Erdoğan Yorulmaz, Sami Şenol, Ahmet Özacar, Faruk Karadoğan, Yusuf Tunaoğlu, Sanlı Sarıalioğlu
Teknik direktör: Jane Janevski

Bu sezon Beşiktaş'ın ilk turdaki rakibi, geçen senenin Şampiyon Kulüpler Şampiyonu olarak turnuvada yer alan Aston Villa oldu. Aston Villa'nın cezası yüzünden seyircisiz oynanan maçta, Beşiktaş maça çok kötü başlayıp, 6. dakikada Peter Withe, 9. dakikada Tony Morley ve 29. dakikada Dennis Mortimer'in gollerini engelleyemeyip 30 dakikada 3-0 yenik duruma düştüler. İkinci yarı daha atak oynayan Beşiktaş 61. dakikada Mehmet Ekşi ile maçı 3-1 yaptı ve daha başka gol olmadı. İnönü Stadı'nda 28.000 seyirci ile oynanan rövanş maçında da gol olmayınca Beşiktaş turnuvadan elendi.

1. maç kadrosu: Rasim Kara, Samet Aybaba, Kadir Akbulut, Ulvi Güveneroğlu, Mehmet Ekşi, Haluk Serenli, Necdet Ergün, Rıza Çalımbay, Ali Kemal Denizci, Bora Öztürk ('46 Haluk Çakar), Cemal Kavraz ('70 Ziya Doğan)
2. maç kadrosu: Adem İbrahimoğlu, Samet Aybaba, Kadir Akbulut, Ulvi Güveneroğlu, Mehmet Ekşi, Haluk Serenli, Necdet Ergün, Ziya Doğan, Ali Kemal Denizci, Fikret Demirer ('67 Bora Öztürk), Haluk Çakar ('34 Rıza Çalımbay)
Teknik direktör: Đorđe Milić

Beşiktaş ilk turda eşleştiği Arnavut birincisi Dinamo Tirana ile ilk maçını İstanbul, Ali Sami Yen Stadyumunda yaklaşık 16.000 seyircinin karşısında oynadı. İkinci yarıda 50. dakikada Ziya Doğan ve 74'te yine Ziya'ya yapılan hareket sonucu kazanılan penaltıdan Rıza'nın attığı gollerle Beşiktaş maçı 2-0 kazandı. Rövanş maçında 20.000 seyircinin karşında Beşiktaş erken bulduğu golle 1-0 kazanarak tur atladı.
Maçtan iki gün sonra yapılan kura çekiminde Kıbrıs takımı APOEL, Beşiktaş'ın rakibi olunca yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Rum tarafı iki maçın da tarafsız sahada oynanması önerisiyle gelse de UEFA kuradaki gibi ilk maçın İstanbul'da ikinci maçın ise Lefkoşa'da oynanmasına karar verdi. Maça üç gün kala ise APOEL, İstanbul'a gelmemeye karar verdi. Beşiktaş takımı ve hakemler Ali Sami Yen'e formalite gereği çıktı ve Beşiktaş, iki maçı da hükmen kazanarak çeyrek finale çıktı.
Çeyrek finalde Beşiktaş'a bir önceki senenin Kupa Galipleri Kupası ve Sovyet Şampiyonu Dinamo Kiev çıktı. 4 Mart'ta oynanması gereken maç kar yağışı yüzünden tatil edildi. 14 Mart'ta İzmir Atatürk Stadı'nda 38.500 kişi karşısında oynanan maçta Beşiktaş 14. dakikada Igor Bilanov, 41. ve 51. dakikalarda Oleg Blohin ve 47. ve 61. dakikada Vadym Yevtushenko'nun attığı gollerle 5-0 mağlup oldu. Bu skor o zaman kadar Türk sahalarında aldığımız en farklı mağlubiyet oldu. 4 gün sonra oynanan rövanşta yaklaşık 100.000 kişilik seyirciye karşı oynayan Beşiktaş, ilk yarı dayansa da 50'de Blohin ve 70'te Yevtushenko'nun gollerine karşı koyamayıp 2-0 yenildi. Rakip takım Bilanov ile bir penaltı da kaçırdı. Dinamo Kiev, yarı finalde turnuva şampiyonu Porto'ya elendi.

1. maç kadrosu: Milos Jurkovic, Hüsamettin Gökçen, Ulvi Güveneroğlu, Samet Aybaba, Ali Gültiken, Rıza Çalımbay, Gökhan Keskin, Ziya Doğan, Metin Tekin, Bora Öztürk ('45 Fikret Demirer ('? Sinan Engin)), Feyyaz Uçar
2. maç kadrosu: Milos Jurkovic, Kadir Akbulut, Ulvi Güveneroğlu, Samet Aybaba, Ali Gültiken, Rıza Çalımbay, Gökhan Keskin, Ziya Doğan, Metin Tekin, Fikret Demirer, Feyyaz Uçar
3. maç kadrosu: Milos Jurkovic, Ulvi Güveneroğlu, Samet Aybaba, Kadir Akbulut, Rıza Çalımbay, Gökhan Keskin ('46 Ziya Doğan), Fikret Demirer, Metin Tekin, Sinan Engin, Ali Gültiken ('65 Rade Paprica), Feyyaz Uçar
4. maç kadrosu: Milos Jurkovic, Kadir Akbulut, Ulvi Güveneroğlu, Samet Aybaba, Ali Gültiken, Rıza Çalımbay, Gökhan Keskin, Sinan Engin ('? Ziya Doğan), Metin Tekin, Fikret Demirer, Feyyaz Uçar
Teknik direktör: Miloş Milutinoviç

5.580 kişinin izlediği İsveç'teki ilk maçta Malmö'nün 29. dakikada Håkan Lindman'la attığı gole, 50'de Feyyaz karşılık verdi. 58. dakikada Patrik Andersson ile Malmö yine öne geçse de Feyyaz bir dakika sonra durumu 2-2 yaptı. Ancak 62. dakikad

Bu sayfada Beşiktaş'ın Türkiye birinci seviye futbol liglerindeki istatistikleri ve başarıları listelenir.

Süper Ligde sezonlar: 57 (tüm sezonlar)
En iyi sırası: 1. (16 defa)
En kötü sırası: 11. (2 defa, 1975-76 ve 1979-80)
Bir sezonda attığı en çok gol: 89 gol (2020-21)
Bir maçta attığı en çok gol: 10 gol (Beşiktaş 10 - Adana Demirspor 0 (1989-90)
Bir sezonda en çok galibiyet: 29 galibiyet (1959-60)
Bir sezonda en çok beraberlik: 17 beraberlik (1975-76)
Bir sezonda en çok mağlubiyet: 14 mağlubiyet (2023-24)
Bir sezonda en çok puan farkı: 46 puan (2023-24)
Bir sezonda en az galibiyet: 5 galibiyet (1975-76)
Bir sezonda en az beraberlik: 2 beraberlik (1959)
Bir sezonda en az mağlubiyet: 0 mağlubiyet (1991-92)
Tüm zamanlar puan durumundaki yeri: 3.

PAZAR LİGİ

İSTANBUL LİGİ

1919-20 İstanbul Türk İdman Birliği Ligi Şampiyonluğu
1920-21 İstanbul Türk İdman Birliği Ligi Şampiyonluğu
1921-22 Pazar Ligi Şampiyonluğu
1923-24 İstanbul Ligi Şampiyonluğu

İSTANBUL LİGİ

Millî Küme

1933-34 İstanbul Ligi Şampiyonluğu
1934 Türkiye Futbol Şampiyonası Birinciliği
1935 İstanbul Şildi
1938-39 İstanbul Ligi Şampiyonluğu

İSTANBUL LİGİ

Millî Küme

1939-40 İstanbul Ligi Şampiyonu
1940-41 İstanbul Ligi Şampiyonu
1940-41 Millî Küme Şampiyonu
1941-42 İstanbul Ligi Şampiyonu
1942-43 İstanbul Ligi Şampiyonu
1943-44 Millî Küme Şampiyonu
1943-44 Başbakanlık Kupası
1944 İstanbul Kupası
1944-45 İstanbul Ligi Şampiyonu
1945-46 İstanbul Ligi Şampiyonu
1946 İstanbul Kupası
1946-47 Millî Küme Şampiyonu
1946-47 Başbakanlık Kupası

Millî Küme

İSTANBUL LİGİ

İSTANBUL PROFESYONEL LİGİ

FEDERASYON KUPASI

TÜRKİYE 1. LİGİ

1949-50 İstanbul Ligi Şampiyonu
1950-51 İstanbul Ligi Şampiyonu
1951 Türkiye Futbol Şampiyonası Birinciliği
1951-52 İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyonu
1952-53 İstanbul Profesyonel Ligi Şampiyonu
1956-57 Federasyon Kupası Şampiyonu
1957-58 Federasyon Kupası Şampiyonu

Takım 10 sezonda ve toplam 324 maçta; 184 galibiyet (%56,8) ve 100 beraberlik (%30,9) almış, toplam 493 gol (1,52 gol/maç) atıp 188 gol (0,58 gol/maç) yemiştir. 10 sezonun altısında, (Baba) Hakkı Yeten kulübü yönetmiş, dört sezonunda da Türkiye millî takımı eski teknik direktörü Ljubiša Spajić teknik direktör olmuştur. Tüm sezonlarda iki puanlı sistem uygulanmıştır.

1959-60 Millî Lig Şampiyonluğu
1963-64 Türkiye 1. Futbol Ligi Gol Krallığı (Güven Önüt)
1964 TSYD Kupası
1965 TSYD Kupası
1965-66 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1966 Spor-Toto Kupası
1966-67 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1966-67 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1968 Spor-Toto Kupası
1969 Spor-Toto Kupası

Takım 10 sezonda ve toplam 300 maçta; 105 galibiyet (%35,0) ve 112 beraberlik (%37,3) almış, toplam 288 gol (0,96 gol/maç) atıp 247 gol (0,82 gol/maç) yemiştir. 10 sezonun altısında, Mehmet Üstünkaya kulübü yönetmiştir. Tüm sezonlarda iki puanlı sistem uygulanmıştır.

1970 Spor Toto Kupası
1971 Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası
1972 Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası
1973/1974 Başbakanlık Kupası
1973/1974 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1974 Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası
Türkiye Kupası 1974-75 Şampiyonluğu
1976/1977 Başbakanlık Kupası

Takım 10 sezonda ve toplam 340 maçta; 178 galibiyet (%52,3) ve 104 beraberlik (%30,6) almış, toplam 509 gol (1,50 gol/maç) atıp 234 gol (0,68 gol/maç) yemiştir. 10 sezonun beşinde, Süleyman Seba kulübü yönetmiş, dört sezonunda da Đorđe Milić teknik direktör olmuştur. İlk sekiz sezonda iki, son iki sezonda üç puanlı sistem uygulanmıştır.

1981-82 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1983 TSYD Kupası
1984 TSYD Kupası
1985-86 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1985/86 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1986 Donanma Kupası
1987/88 Başbakanlık Kupası
1988 TSYD Kupası
1988-89 Federasyon Kupası Şampiyonluğu
1988/89 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1989 TSYD Kupası

Takım 10 sezonda ve toplam 324 maçta; 205 galibiyet (%63,3) ve 72 beraberlik (%22,2) almış, toplam 680 gol (2,10 gol/maç) atıp 283 gol (0,87 gol/maç) yemiştir. 10 sezonun hepsinde, Süleyman Seba kulübü yönetmiş, beş sezonunda da Gordon Milne teknik direktör olmuştur. Tüm sezonlarda üç puanlı sistem uygulanmıştır.

1989-90 Federasyon Kupası Şampiyonluğu
1989-90 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1989-90 Türkiye 1. Futbol Ligi Gol Krallığı (Feyyaz Uçar)
1990 TSYD Kupası
1990-91 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1991-92 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1991/92 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1993 TSYD Kupası
1993-94 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
1993/94 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1994-95 Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu
1996 TSYD Kupası
1996/97 Başbakanlık Kupası
1997/98 Cumhurbaşkanlığı Kupası
1997-98 Türkiye Kupası Şampiyonluğu

Takım 10 sezonda ve toplam 340 maçta; 201 galibiyet (%59,1) ve 73 beraberlik (%21,5) almış, toplam 602 gol (1,77 gol/maç) atıp 352 gol (1,04 gol/maç) yemiştir. 10 sezonun beşinde, Yıldırım Demirören kulübü yönetmiştir. Tüm sezonlarda üç puanlı sistem uygulanmıştır.

1999/2000 Atatürk Kupası
2001-02 Süper Lig Gol Krallığı (İlhan Mansız)
2002-03 Süper Lig Şampiyonluğu
2005-06 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
2006 Süper Kupa Şampiyonluğu
2006-07 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
2008-09 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
2008-09 Süper Lig Şampiyonluğu

Takım 10 sezonda ve toplam 346 maçta; 181 galibiyet (%52,31) ve 86 beraberlik (%24,85) almış, toplam 590 gol (1,70 gol/maç) atıp 387 gol (1,11 gol/maç) yemiştir. 10 sezonun sekizinde, Fikret Orman kulübü yönetmiştir. Tüm sezonlarda üç puanlı sistem, ayrıca 2011-12 sezonunda play-off sistemi uygulanmıştır.

2010-11 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
2015-16 Süper Lig Şampiyonluğu
2015-16 Süper Lig Gol Krallığı (Mario Gómez)
2016-17 Süper Lig Şampiyonluğu

Takım 5 sezonda ve toplam 156 maçta; 99 galibiyet (%63,46) ve 40 beraberlik (%25,64) almış, toplam 334 gol (2,14 gol/maç) atıp 139 gol (0,89 gol/maç) yemiştir. Tüm sezonlarda üç puanlı sistem uygulanmıştır.

2020-21 Süper Lig Şampiyonluğu
2020-21 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
2021 Süper Kupa Şampiyonluğu
2023-24 Türkiye Kupası Şampiyonluğu
2024 Süper Kupa Şampiyonluğu

Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, İstanbul merkezli Beşiktaş ile Fenerbahçe spor kulüplerinin futbol takımları arasındaki rekabettir. İki takımın yaptığı 365 futbol maçında en çok kazanan takım, 138 maçla Fenerbahçe'dir. Beşiktaş'ın 130 galibiyetinin olduğu ezeli rekabetin 97 maçında ise taraflar eşitliği bozamamıştır. Bu 365 maçın 256 tanesi resmî maçtır. Resmî maçlarda ise Beşiktaş futbol takımı 98,  Fenerbahçe 88  galibiyet almıştır.
İki takım arasındaki futbol müsabakalarında en farklı kazanan takım 6 Aralık 1958 tarihinde devre arasındaki bir hazırlık maçında 7-0'lık skorla Fenerbahçe olurken, resmî maçlarda en farklı kazanan takım ise 23 Mart 1941 tarihinde Dörtler Turnuvası'nın 3. maçında 7-1'lik skorla Beşiktaş'tır. İki takım en son 5 Nisan 2026 tarihinde Süper Lig'de karşı karşıya gelmiştir. Maç, Fenerbahçe'nin ev sahipliğinde oynanmış ve Fenerbahçe'nin 1-0'lık galibiyetiyle sonuçlanmıştır.
İki kulüp futbolun yanı sıra, basketbol, voleybol, atletizm, boks, masa tenisi ve kürek branşlarında da rekabeti sürdürmektedir. İki kulüp geçmişte ise güreş, çim hokeyi, halter, yüzme ve bisiklet branşlarında karşı karşıya gelmişlerdir.

İki takım ilk kez 28 Kasım 1924 tarihinde Taksim Stadı'nda oynanan dostluk maçında karşı karşıya geldi. İlk maçı kazanan takım 4-0'lık skorla Fenerbahçe oldu. Bu maçta ilk golü atan Cafer Çağatay derbi tarihinin ilk golüne de imza atmış oldu. Beşiktaş ise ilk galibiyetini 13 Kasım 1927'de 1-0'lık skorla aldı.

2018-19 Süper Lig sezonunda iki takım arasında ilk lig maçı Fenerbahçe'nin ev sahipliğinde Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda oynandı. Karşılaşmanın ilk yarısında Ryan Babel'in attığı golle deplasmanda önde bitirdi. Maçın ikinci yarısında André Ayew'in eşitliği sağlayan golüyle maç 1-1 eşitlikle sonuçlandı. Ligin ikinci yarısındaki maç Vodafone Park'ta oynandı. Bu maçta Beşiktaş baskılı bir oyunla ilk yarıyı Gökhan Gönül ve Burak Yılmaz'ın biri penaltıdan 2 golle 3-0 önde tamamladı. Maçın ikinci yarısında Miha Zajc, Sadık Çiftpınar ve Hasan Ali Kaldırım'ın gollerinin ardından 3-3'lük beraberlikle sonuçlandı. 2019-20 Süper Lig 16. haftasında Fenerbahçe'nin ev sahipliğinde oynanan lig maçında karşılaştı. Maçın ilk yarısında Pedro Rebocho topa koluyla müdahalesi sonucunda VAR yardımıyla hakem Cüneyt Çakır penaltı verdi. Penaltıyı kullanan Max Kruse 23. dakikada takımını öne geçirdi. 32. dakikadaki Ozan Tufan'ın golüne Atiba Hutchinson 45+5. dakikada ilk yarıyı 2-1 ile sonuçlanmasını sağlayan golü kaydetti. 58. dakikada Vedat Muriqi skoru 3-1'e getirdi ve maç bu sonuçla sona erdi. Ligin ikinci yarısındaki maç Vodafone Park'ta oynandı. Maça Fenerbahçe baskılı bir futbol ile başladı. Ancak maçın 26. Dakikasında Vedat Muriqi rakibinin ayak bileğine basması sonucu kırmızı kart ile oyun dışında kalması ile Fenerbahçe en az 65 dakikayı 10 kişiyle oynamak zorunda kaldı. Buna rağmen ilk yarının sonuna kadar baskılı oyunundan vazgeçmeyen Fenerbahçe istediği golü bulamadı ve maçın ilk yarısı golsüz eşitlikle sonuçlandı. Maçın ikinci yarısında ise 10 kişilik Fenerbahçe'nin direncini kıran ve ipleri eline alan Beşiktaş Domagoj Vida ve Gökhan Gönül ile duran top organizasyonlarından 2 gol buldu ve karşılaşmayı 2-0 kazanan taraf olurken 3 Aralık 2016 tarihinde oynanan ve 0-0 biten maçtan sonra rakibiyle oynadığı bir maçı gol yemeden tamamladı ve 3 Mayıs 2012 tarihinde 1-0 kazandığı maçtan sonra da ilk kez rakibinden gol yemeden maçı kazanmış oldu.
2020-21 Süper Lig sezonuna gelindiğinde ise sezon öncesi çekilen fikstüre göre ilk maç Fenerbahçe'nin ev sahipliğinde, Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda ligin 10. haftasında oynandı. 29 Kasım 2020 tarihinde şampiyonluk adayı Fenerbahçe, maç öncesinde sekizinci sırada bulunan ve lige istediği gibi bir başlangıç yapamayan Beşiktaş'ı kendi sahasında ağırlayan Fenerbahçe Beşiktaşlı Vincent Aboubakar'ın 4 ve 25. dakikalarda golleriyle 2-0 geriye düştü. Fenerbahçe'nin bu gollere reaksiyonu 34. dakikada geldi ve Senegalli Santrforu Papiss Cissé skoru 2-1'e taşıdı. Maçın 50. dakikasında Beşiktaşlı Cyle Larin, Fenerbahçeli Gökhan Gönül'ün yüzüne yaptığı müdahalenin ardından önce ikinci sarı, ardından kırmızı kartı görerek Beşiktaş'ı sahada on kişi bıraktı. Bu kırmızı karttan beş dakika sonra Beşiktaş, Necip Uysal ile 3-1'i buldu. 68. dakikada Ozan Tufan skoru 3-2'ye taşıdı. Gol düellosu bununla da bitmezken Beşiktaş lehine farkı üçüncü kez ikiye çıkaran isim ise Fabrice N'sakala idi. Skoru belirleyen isim ise 90+7. dakikada penaltı atışı sonunda Ozan Tufan oldu ve karşılaşma 3-4 sona erdi. Beşiktaş, Fenerbahçe'yi bu statta en son yendiğinde tabelada yine bu skor yazıyordu. Ligin ikinci yarısındaki maç ise Beşiktaş'ın ev sahipliğinde oynanırken ligin ilk yarısındaki maça 8. sıradayken çıkan siyah beyazlılar bu maça ise rakibinin 5 puan önünde lider olarak çıkıyordu. Maçın ilk yarısı karşılıklı ataklar ile geçerken iki takım da gol bulamayınca 0-0 sonuçlandı. İkinci yarıya Beşiktaş hızlı bir başlangıç yaptı ve bu yarının henüz 4. dakikasında kornerden gelen topta Domagoj Vida ile 1-0 öne geçti. Bu golün ardından 2. gol için birçok fırsatı harcayan siyah beyazlı takım tam maç bu skorla bitti denilen dakikalarda Ozan Tufan sarı lacivertliler adına hem beraberlik golünü hem de sezona şampiyonluk yarışına tutunduracak golü attı ve karşılaşma 1-1 sona erdi.
İki takımın 2021-22 Süper Lig sezonunda ilk karşılaşmaları Fenerbahçe'nin ev sahipliğinde oldu. 19 Aralık 2021 tarihinde oynanan karşılaşmanın ilk golü Fenerbahçe'den geldi. 14. dakikada Mesut Özil penaltıyı gole çevirdi ve Fenerbahçe 1-0 öne geçti. Yaklaşık 11 dakika sonra, 25. dakikada bir dönem Fenerbahçe forması da giyen Josef de Souza attığı golle skora dengeyi getirdi. İlk yarı bitmeden, 30. dakikada Fenerbahçe Mergim Berisha'nın golüyle 2-1'lik üstünlüğü yakaladı ve ilk yarı bu skorla bitti. İkinci yarıda gol için yüklenen Beşiktaş, yine Josef de Souza'nın attığı gol ile 2-2'yi yakaladı. Maçın kalan dakikalarında başka gol olmadı ve mücadele 2-2 berabere bitti. Maçın ardından Fenerbahçe, teknik direktör Vitor Pereira ile yollarını ayırdı. Ligin ikinci yarısında oynanan 8 Mayıs 2022 tarihli maçta Fenerbahçe 6. dakikada Filip Novak'ın attığı gol ile 1-0 öne geçti. Ancak Novak, golden 3 dakika sonra penaltı yaptırdı ve Beşiktaş beraberlik şansı yakaladı. Fakat topun başına geçen Michy Batshuayi, penaltıyı direğe nişanladı. 31. dakikada yine Novak'ın yaptırdığı penaltı da bu kez topun başına Rachid Ghezzal geçti. Penaltıyı gole çeviren Ghezzal, durumu 1-1 yaptı ve ilk yarı bu skorla bitti. Maçın ikinci yarısında başka gol olmadı ve iki takım sahadan bir puanla ayrıldı.
2022-23 Süper Lig sezonunda bu kez ilk yarıdaki maç Beşiktaş'ın ev sahipliğinde oynanacaktı. 2 Ekim 2022 tarihinde oynanan ve bol gollü geçmesi beklenen mücadele 0-0 beraberlikle sona erdi. Ligin ikinci yarısında, 2 Nisan 2023'te Fenerbahçe'nin stadında oynanan maç ise çok farklı bir skorla bitti. 41. dakikada Fenerbahçe penaltı kazandı ve Enner Valencia penaltıyı gole çevirdi. İlk yarı 1-0 Fenerbahçe üstünlüğüyle sona erdi. Karşılaşmanın 53. dakikasında Fenerbahçe bir penaltı daha kazandı ve Beşiktaş'ta Welinton kırmızı kartla oyun dışı kaldı. Ancak ilk golü atan Enner Valencia, bu sefer Mert Günok'a takıldı. Kırmızı karttan sonra daha etkili oynamaya başlayan Beşiktaş, 58. dakikada Cenk Tosun ile skora dengeyi getirdi. 4 dakika sonra yine sahneye çıkan Cenk Tosun, Beşiktaş'ı 2-1 öne geçirdi. Mücadelenin 75. dakikasında, ilk iki golün asistini yapan Nathan Redmond ceza sahası dışından attığı güzel gol ile durumu 3-1 yaptı. Uzatma dakikalarında yine Redmond'ın asistinde Vincent Aboubakar, Beşiktaş'ın 4. golünü kaydetti. Maç bitmeden hemen önce İrfan Can Kahveci'nin attığı gol skoru belirledi ve Beşiktaş, 10 kişi kaldığı maçta Fenerbahçe'yi deplasmanda 4-2'lik skorla geçti. Maç sonunda Fenerbahçe taraftarı, Başkan Ali Koç'u istifaya çağırdı.
2023-24 Süper Lig sezonun ilk yarısındaki maç Beşiktaş'ın ev sahipliğinde oynandı.9 Aralık 2023 tarihinde Tüpraş Stadyumu'nda oynanan maçın ilk golü 10. dakikada Edin Dzeko'dan geldi ve Fenerbahçe 1-0 öne geçti. 24. dakikada Beşiktaş'ın kazandığı penaltıda topun başına geçen Alex Oxlade-Chamberlain, attığı golle durumu 1-1 yaptı ve ilk yarı berabere bitti. İkinci yarıda baskılı oyununu sürdüren Fenerbahçe, 63. dakikada Dusan Tadic'in penaltı golüyle yeniden öne geçti. 77. dakikada Beşiktaş'ta Tayfur Bingöl kırmızı kart gördü ve Beşiktaş 10 kişi kaldı. Ancak VAR'dan gelen inceleme ile kırmızı kart iptal edildi. 90+2. dakikada Fenerbahçe bir penaltı daha kazandı. Ancak Dusan Tadic, bu kez Mert Günok'u geçemedi. 90+6. dakikada sahneye çıkan Sebastian Szymanski, attığı güzel gol ile skoru 3-1 yaptı ve maç bu skorla sona erdi. Böylelikle Fenerbahçe, hem 2014'ten bu yana Beşiktaş'ı ilk kez deplasmanda yendi, hem de rakibine yenilenen stadyumunda ilk derbi mağlubiyetini tattırdı.Sezonun ikinci yarısında ise Fenerbahçenin ev sahipliğinde oynandı.27 Nisan 2024 tarihinde Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda oynanan ikinci maçın 25. Dakikada Al-Musrati Frede yaptığı faulden dolayı direkt kırmızı kart gördü. İlk gol perdesini ise 30. Dakikada Dusan Tadicin asisti ve Michy Batshuayi ile golü attı ve Fenerbahçe 1-0 öne geçti ve ilk yarı 1-0 Fenerbahçenin üstünlüğüyle bitti. İkinci yarıda Fenerbahçe baskılı oyun kurmaya devam etti ve ikinci golünü 69. Dakikada Sebastian Szymański'nin asisti ve İrfan Can Kahveci'nin golüyle skoru 2-0 yaptı. Beşiktaşın golünü 82. Dakida Cenk Tosun kaydetti bunun ardından maçın sonlarına doğru Beşiktaş baskılı oyun kurdu ama ikinci golü bulamadı ve maç sonu 2-1 Fenerbahçe'nin galibiyeti ile sonuçlandı. Bu sonuç ile Fenerbahçe ezeli rakibini 2014-15 sezonundan sonra rakibini hem deplasmanda hem iç sahada mağlup etmiş oldu.

Beşiktaş ve Fenerbahçe Türkiye'de en popüler kulüpler arasında yer almaktadır. Her iki kulübün de yurt içi ve yurt dışı maçlarında onları takip eden büyük taraftar grupları vardır.

5 Nisan 2026 itibarıyla

Beş ve üstü farklı skorla sonuçlanmış maçlar aşağıda listelenmiştir.

Beşiktaş-Fenerbahçe 

Beşiktaş-Fenerbahçe Derbisi, Beşiktaş ve Fenerbahçe Spor Kulüpleri'nin basketbol sporunda (erkeklerde ve kadınlarda) karşı karşıya geldikleri maçları tanımlayan bir ifadedir.
Beşiktaş ve Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımları 1945 yılından itibaren, 182 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 126'sını Fenerbahçe, 56'sını ise Beşiktaş kazandı.
Beşiktaş ve Fenerbahçe Kadın Basketbol Takımları ise 1956 yılından itibaren, resmi ve özel olarak toplam 139 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 107'sini Fenerbahçe, 32'sini ise Beşiktaş kazandı.
Fenerbahçe ve Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımları ise 2022 tarihinden itibaren resmi ve özel olarak toplam 21 kez karşı karşıya geldi. Bu karşılaşmaların 16'sını Fenerbahçe, 5'ini ise Beşiktaş kazandı.

Beşiktaş ve Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımları 1945 yılından itibaren, 182 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 126'sını Fenerbahçe, 56'sını ise Beşiktaş kazandı.
2 kulübün erkek takımları arasında oynanan maçlarda en uzun galibiyet serisi 27 Ekim 2013 ile 4 Ekim 2020 tarihleri arasında 7 yılda oynanan 20 maçı kazanan Fenerbahçe'ye aittir. Beşiktaş'ın en uzun galibiyet serisi ise 20 Ocak 1973 ile 16 Şubat 1980 tarihleri arasında 7 yılda oynanan 16 maçtır.
12 Ocak 2025 tarihinde Fenerbahçe'nin ev sahipliğinde Ülker Spor ve Etkinlik Salonunda oynanan maç 90-79'luk skorla Fenerbahçe'nin galibiyeti ile sonuçlandı. Bu maçla birlikte Fenerbahçe 2 takım arasında oynanan maçlarda üst üste altıncı galibiyetini almış oldu.

Silivri Spor Salonu'nun açılışı vesilesiyle 11 Aralık 1983 tarihinde yapılan karşılaşma 10'ar dakikalık devreler halinde oynanan bir gösteri maçıdır.

İki ezelî rakip bu branştaki kozlarını ilk kez 21 Ocak 1956 tarihinde İstanbul Ligi'nde paylaştılar. Bir yıl önce kurulan ve finalde Galatasaray'ı mağlup ederek ilk şampiyonluğuna ulaşan Sarı-lâcivertliler daha deneyimli kadrolarıyla Beşiktaş'ı yendiler. O yıl ilk kez düzenlenen ve yine Fenerbahçe'nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Türkiye Şampiyonası'nda da kazanan taraf Sarı Kanaryalar oldu. Bu sezondan sonra Beşiktaş 10 yıl boyunca salonlardan uzak kaldı.
Keza Galatasaray'ın da 1956'dan itibaren dağılmasıyla 1960'ların sonlarına kadar İstanbul kadın basketboluna Fenerbahçe-İÜSBK rekabeti hâkim oldu. 1966 yılında Siyah-Beyazlılar kadın basketbol takımını kurdularsa da ilk sezonlarında bu iki takıma diş geçiremediler. Buna mukabil; 1967-68 sezonunda İstanbul ikincisi ve Türkiye dördüncüsü Fenerbahçe müteakip sezondan itibaren 10 yıllık bir atalete gömüldü. Eşzamanlı olarak Beşiktaş giderek güçlendi ve İstanbul Ligi'nde İÜSBK'nın üstünlüğüne son vererek 1970-1980 arasında sekiz şampiyonluk kazandı.
İki ezelî rakibin 10 yıl aradan sonra ilk karşılaşması ise 1979-80 sezonunda son kez oynanan İstanbul Ligi'nde gerçekleşti. Müteakip sezon kurulacak olan Türkiye Deplasmanlı Basketbol Ligi'ne İstanbul'dan katılacak takımların da belirleneceği lige Kara Kartallar yılların oturmuş kadrosuyla girerken, Fenerbahçe de 1978-79 sezonunda oluşturduğu genç takımı A takıma yükselterek katıldı. Kadro kalitelerinin bir hayli farklı olduğu maçta Siyah-Beyazlılar 90-25'lik skorla ezelî rekabetteki en farklı skora imza attılar ve şampiyon olarak Türkiye Ligi'nin yolunu tuttular. Beşiktaş'ın iki yıl sonra küme düşmesiyle takımlar 1982-83 İstanbul 1. Küme'de yeniden karşılaştılarsa da gülen taraf yine Siyah-Beyazlılar oldu. Çıkışını sürdüren Beşiktaş müteakip iki sezon Türkiye Ligi şampiyonluklarını kazanırken, Fenerbahçe ise 1984-85 sezonunda Terfi Müsabakalarında üçüncü olarak Türkiye Ligi'ne yükselme şansını kaçırdıktan sonra gerilemeye girdi. Bunun sonucunda, Fenerbahçe'nin Türkiye Ligi'nde ilk kez mücadele ettiği 1990-91 sezonuna kadar taraflar herhangi bir maçta karşı karşıya gelmedi. 1 Aralık 1990'da oynanan Türkiye Ligi karşılaşmasında Fenerbahçe ezelî rakibini 95-60 yenerken, bu maçla günümüze kadar kesintisiz gelen gerçek rekabet başlamış oldu.
1998'e kadar Sarı-lacivertliler bazen şampiyonluğa oynayan bazen de mütevazı bütçeli takımlar kurarken, Beşiktaş daha ziyade orta sıralarda tutunan takımlar teşkil etti. Bunun neticesinde bu yıllarda galibiyet ibresi Fenerbahçe'den yana seyrederken Beşiktaş da kaydadeğer sayıda galibiyet almayı başardı. Bununla birlikte, Sarı Kanaryaların ilk kez Türkiye Ligi şampiyonu olduğu 1998-99 sezonundan Beşiktaş'ın da şampiyonluğa oynadığı 2004-05 sezonuna kadar 19 maçta Fenerbahçe 17-2'lik üstünlük kurdu.
2004-05 sezonu iki takımın kıyasıya rekabet ettiği sezonların başlangıcı oldu. Üç sezon üstüste iki ezelî rakip finale yükselirken, 2004-05'te Beşiktaş, 2005-06 ve 2006-07'de ise Fenerbahçe gülen taraf oldu.

Beşiktaş ve Fenerbahçe kadın basketbol takımları 1956 yılından itibaren, resmî ve özel olmak üzere 139 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 107'sini Fenerbahçe, 32'sini ise Beşiktaş kazandı.

Fenerbahçe ve Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımları ise 16.02.2022 tarihinden itibaren 20'si resmi 1'i özel olmak üzere 21 kez karşı karşıya geldi. 21 maçın 16'sını Fenerbahçe, 5'ini ise Beşiktaş kazandı.

Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi
Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi (voleybol)

Beşiktaş - Fenerbahçe derbisi, her iki takımın kadın futbol takımları arasındaki rekabettir. Bu rekabet 2021 yılında Beşiktaş'ın iç sahada kazandığı 2-1'lik galibiyetle başlamıştır. İki takım beşi resmî, biri de özel olmak üzere toplam 9 maç yapmıştır. Bu maçlarda Fenerbahçe 6, Beşiktaş ise 3 galibiyet almıştır.

2020-2021 sezonunda iki kadın futbol takımı arasında başlayan ezeli rekabetin 18 Aralık 2021 tarihinde Beşiktaş'ın ev sahipliğinde oynanan ilk maçında Beşiktaş, Fenerbahçe'yi 2-1 yendi. 27 Şubat 2022 tarihinde oynanan rövanş maçında Fenerbahçe, Beşiktaş'ı 2-1 mağlup etti. Bu sonuç Beşiktaş'ın sezonda aldığı ilk mağlubiyet oldu.
20 Ağustos 2023 tarihinde iki takım arasında oynanan hazırlık maçında Fenerbahçe, Beşiktaş'ı 2-1 mağlup etti.
20 Kasım 2023 tarihinde Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda oynanan Kadınlar Süper Ligi ilk maçında Fenerbahçe, Beşiktaş'ı 3-2 yenerken, 30 Mart 2024 tarihinde oynanan rövanş maçında Beşiktaş, Fenerbahçe'yi 4-2 mağlup etti.
17 Kasım 2024 tarihinde Fenerbahçe Lefter Küçükandonyadis Tesisleri'inde oynanan Kadınlar Süper Ligi ilk maçında Beşiktaş, Fenerbahçe'yi deplasmanda 2-0 yendi.Bu sonuçla Beşiktaş, Fenerbahçe'nin sezon başından beri yakaladığı 8 maçlık galibiyet serisine son verirken, aynı zamanda sarı-lacivertlilere sezonun ilk mağlubiyetini de tattırmış oldu.

Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, Beşiktaş ve Fenerbahçe spor kulüplerinin voleybol sporunda (erkeklerde ve kadınlarda) karşı karşıya geldikleri maçları tanımlayan bir ifadedir.
Beşiktaş ve Fenerbahçe erkek voleybol takımları 1927'den beri 73 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 60'ını Fenerbahçe, 11'ini ise Beşiktaş kazandı (özel mahiyetteki ve sadece 4 set üzerinden oynanan bir maç da 2-2 berabere sonuçlanırken, bir maçın sonucu da mevcut kaynaklardan tespit edilememiştir).
Beşiktaş ve Fenerbahçe kadın voleybol takımları 1956'dan beri 88 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 74'ünü Fenerbahçe, 11'ini ise Beşiktaş kazandı (üç maçın sonucu mevcut kaynaklardan tespit edilememiştir).

Beşiktaş ve Fenerbahçe kadın voleybol takımları 1956'dan beri 88 kez karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 74'ünü Fenerbahçe, 11'ini ise Beşiktaş kazandı (üç maçın sonucu mevcut kaynaklardan tespit edilememiştir).

"1895-1986 Türk-Dünya Voleybol Tarihi", Vala Somalı, İstanbul (1986).
"Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi 1907-87", Rüştü Dağlaroğlu, İstanbul (1988).
Cumhuriyet gazete arşivi
Milliyet gazete arşivi

Beşiktaş-Galatasaray derbisi, İstanbul merkezli iki Türk spor kulübü olan Beşiktaş ile Galatasaray'ın futbol takımlarının karşılaştığı maçları tanımlayan bir ifadedir. Süper Lig'de mücadele eden iki takımdan Beşiktaş iç saha maçlarını Beşiktaş'taki Beşiktaş Park'ta oynarken, Galatasaray'ın iç saha maçlarına Sarıyer'deki Ali Sami Yen Spor Kompleksi ev sahipliği yapmaktadır.
İki takım arasında günümüze kadar oynanan 359 maçın 131'inde kazanan taraf Galatasaray, 113'ünde Beşiktaş olurken, 115 maç beraberlikle sonuçlandı. İki takım en son 7 Mart 2026 tarihinde Beşiktaş Park'ta karşı karşıya geldi ve maç 1-0'lık Galatasaray galibiyetiyle sonuçlandı.

İki takım ilk kez 22 Ağustos 1924 tarihinde Taksim Stadyumu'nda oynanan İstanbul Futbol Ligi maçında karşı karşıya geldi. İlk maçı kazanan takım 2-0'lık skorla Beşiktaş oldu. Bu maçta Beşiktaş'ın gollerini atan Refik Osman Top derbi tarihinin ilk golüne de imza atmış oldu. Galatasaray ise ilk galibiyetini 31 Temmuz 1925'te oynanan İstanbul Futbol Ligi yarı final maçında 6-1'lik skorla aldı. Bu maçta Galatasaray'ın ilk golünü atan Mehmet Leblebi ise derbi tarihinde Galatasaray'ın ilk golünü de atan isim oldu.
30 Haziran 1940'taki 9-2'lik maç Galatasaray'ın, 18 Mart 1933, 29 Aralık 1940 ve 3 Ağustos 2024 tarihlerindeki 5-0'lık maçlar ise Beşiktaş'ın aldığı en farklı galibiyetlerdi. İki takım arasındaki rekabette bir maçta en çok gol atan futbolcu, sarı-kırmızılıların efsanelerinden Gündüz Kılıç. Galatasaraylı futbolcu, 30 Haziran 1940'ta Şeref Stadı'nda yapılan ve Galatasaray'ın 9-2 kazandığı tarihi maçta fileleri 5 kez havalandırdı.
Beşiktaş ile Galatasaray'ın 2007-2008 sezonunun ilk yarısında Ali Sami Yen Stadı'nda yaptıkları derbi müsabakası, tarihe geçti. Galatasaray'ın bir önceki sezondan kalan 5 maçlık cezası nedeniyle seyircisiz oynatılan karşılaşma, rekabet tarihinde bir ilk olarak yerini aldı. Koronavirüs salgını nedeniyle 2019-2020 ve 2020-2021 sezonlarında iki ekip, ikisi Ali Sami Yen Spor Kompleksi biri Beşiktaş Park olmak üzere üç mücadeleyi daha taraftarsız oynadı.
Süper Lig'de 2012-2013 sezonunun ikinci haftasında BJK İnönü Stadı'ndaki Beşiktaş-Galatasaray (3-3) maçı, aynı zamanda lig tarihinin en erken derbisi olarak kayıtlara geçti.
Beşiktaş ile Galatasaray arasında 2013-2014 sezonunun 5. haftasında seyirci rekorunun kırıldığı derbi, saha olayları nedeniyle yarıda kaldı. Atatürk Olimpiyat Stadı'nda 22 Eylül 2013 tarihinde Beşiktaş'ın ev sahipliğinde yapılan maçta siyah-beyazlılar, 18. dakikada Hugo Almeida'nın attığı golle devreyi 1-0 önde kapattı. Galatasaray, 59 ve 72. dakikalarda Didier Drogba'nın golleriyle öne geçti. Maçta kaybolan süre oynanırken, Galatasaraylı Melo'nun 90+2. dakikada gördüğü kırmızı kartın ardından sahaya çok sayıda taraftar girdi. Bunun üzerine maçın hakemi Fırat Aydınus, kalan 2 dakikayı oynatmadan soyunma odasına gitti ve maçı tatil etti. Türkiye Futbol Federasyonu, derbiyi 3-0 hükmen Galatasaray lehine tescil etti.

Beşiktaş, 16 kez kazandığı Süper Lig şampiyonluğuna ithafen armasında 3 yıldız bulundururken, Galatasaray 26 kez kazandığı Süper Lig şampiyonluğu ile zamanda Türkiye'nin en çok şampiyon olan futbol takımı unvanına sahip ve armasında resmî olarak 5 yıldız bulunduruyor. Geçmişten günümüze resmî şampiyonalarla birlikte Beşiktaş'ın 69, Galatasaray'ın 90 kupası bulunuyor. Galatasaray, 2000 UEFA Kupası finalini ve 2000 UEFA Süper Kupası'nı kazanmıştır ve şimdiye kadar bunu başaran tek Türk takımı.

7 Mart 2026 itibarıyla

Derbi tarihinde en çok gol atan oyuncu, Beşiktaş formasıyla Galatasaray'a toplamda 29 gol atan Hakkı Yeten'dir. Derbilerde attığı 21 golle en çok gol atan üçüncü oyuncu konumundaki Gündüz Kılıç, Galatasaray adına derbi tarihinin en golcü oyuncusudur. Öte yandan 30 Haziran 1940'taki 9-2'lik maçta Gündüz Kılıç, Beşiktaş kalesine beş gol atarak derbi tarihinde bir maçta en çok gol atan oyuncu unvanını elinde bulundurmaktadır.

Derbi tarihinde en çok görülen skor, 72 defa elde edilen 1-0'lık skordur.
Derbi tarihindeki en farklı skor, 30 Haziran 1940'ta oynanan ve Galatasaray'ın 9-2 kazandığı maçta elde edilmiştir. Beşiktaş ise rakibine karşı en farklı galibiyeti 18 Mart 1933, 29 Aralık 1940 ve 3 Ağustos 2024 tarihlerindeki maçlarda 5-0'lık skorlarla almıştır. 30 Haziran 1940'taki 9-2'lik maç, aynı zamanda derbi tarihindeki en gollü maçtır.
En uzun galibiyet serisi:
Beşiktaş için: 5 (11 Ekim 1931-20 Ekim 1933)
Galatasaray için: 7 (22 Ağustos 1924-19 Nisan 1929)
Yenilgisiz en uzun seri:
Beşiktaş için: 16 (6 Ekim 1931-26 Ocak 1936)
Galatasaray için: 17 (30 Mart 1975-15 Ağustos 1979)
En uzun beraberlik serisi: 6 (6 Eylül 1969-14 Mart 1971)
Beraberliksiz en uzun seri: 15 (17 Nisan 1955-21 Eylül 1958)
En uzun gol yememe serisi
Beşiktaş için: 4 (6 Ekim 1931-17 Mart 1933)
Galatasaray için: 5 (9 Nisan 1972-5 Mart 1973)
En uzun gol atma serisi
Beşiktaş için: 21 (13 Temmuz 1934-12 Kasım 1939)
Galatasaray için: 11 (6 Şubat 1996-15 Mayıs 1998)

İki takım arasında en çok seyirciye sahne olan maç 22 Eylül 2013 tarihinde Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynanmıştır. Bu mücade aynı zamanda Süper Lig tarihinde en çok seyirciye sahne olan maçtır. 2013-14 Sezonu Spor Toto Süper Lig'in 5. haftasında Beşiktaş ile Galatasaray arasında oynanan derbiyi tam 76.127 biletli kişi izledi. Galatasaray'ın ev sahipliğinde oynanan en yüksek seyircili maç ise4 Ekim 2025 tarihinde, Ali Samiyen Spor Kompleksi'nde oynandı. Müsabakayı 51.641 biletli seyirci izledi.

İki takım arasındaki maçlara, çeşitli sebeplerden ötürü farklı stadyumlar ev sahipliği yaptı. Derbi tarihindeki ilk maç, günümüzde yerinde Taksim Meydanı'nın bulunduğu Beyoğlu'ndaki Taksim Stadyumu'nda gerçekleştirildi.

Notlar

Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi
Beşiktaş-Trabzonspor rekabeti
Fenerbahçe-Galatasaray derbisi
Üç büyükler

Beşiktaş ve Galatasaray erkek basketbol takımları 1967'den beri 150 kez resmi maçta karşı karşıya geldiler. Bu karşılaşmaların 79'unu Galatasaray, 68'ini ise Beşiktaş kazandı.3 maçta beraberlikle sonuçlandı.(basketbolda beraberliğin olduğu dönemde)

Beşiktaş Erkek Basketbol Takımı, 1933 yılında kurulmuş, ancak 1936 yılında faaliyetlerine ara vermiş ve 1940 yılında tekrar başlamıştır. O tarihten bu yana Beşiktaş, 1987-88 sezonunda yaşadığı küme düşme nedeniyle mücadele ettiği 1988-89 sezonu dışında her sezon Türkiye Basketbol Süper Ligi'nde yer almıştır. Beşiktaş, 1974-75 sezonunda Ateş Çubukçu ve Tom Davis yönetiminde ilk Türkiye Basketbol Süper Ligi şampiyonluğunu kazandı.
2'nci ve son şampiyonluğunu 2011-12 sezonunda kazanmıştır.
Resmi kayıtlara göre, basketbol Türkiye'de ilk kez 1904 yılında Robert Koleji'nde bir Amerikalı beden eğitimi öğretmeni tarafından oynatılmış ve bu sporun temelleri atılmıştır. Bundan 7 yıl sonra, 1911 yılında Galatasaray Lisesi'nde beden eğitimi öğretmeni olan Ahmet Robenson, öğrencilerine bu oyunu tanıtmıştır. Daha sonra Galatasaray Spor Kulübü başkanlığı da yapmış olan Robenson, basketbolun Türkiye'de yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır.
Galatasaray Spor Kulübü, Türk basketbol tarihinin öncülerinden biri olarak kabul edilir ve basketbol kulüp için her zaman büyük bir öneme sahip olmuştur. Takım, 5 Türkiye Süper Lig Şampiyonluğu, 11 Türkiye Şampiyonluğu ve 15 İstanbul Ligi şampiyonluğu kazanmıştır. Ayrıca, kulübün eski başkanlarından Özhan Canaydın da bir dönem basketbol takımında oyuncu olarak görev yapmıştır.

10 Mayıs 2026 itibarıyla

Beşiktaş-Trabzonspor rekabeti, Süper Lig'in büyük rekabetlerinden biridir. İki Türk takımının yaptığı 141 maçta, 56 galibiyetle Beşiktaş,Trabzonspor ise 47 maçta rakibine üstünlük sağlamıştır. 38 maç beraberlikle sonuçlanmıştır.

Beşiktaş ve Trabzonspor arasındaki ilk karşılaşma 11 Ekim 1973 tarihinde oynanmıştır. Trabzonspor'un ikinci ligde oynadığı zamana denk gelen bu karşılaşma hem Beşiktaş'ta hem de Trabzonspor'da forma giymiş olan Erkan Yanardağ'ın jübile maçıydı. Kulüplerin tarihlerinde oynanmış olan bu ilk maçı Trabzonspor 2-0 kazanmıştır.
İki takım arasındaki ilk lig maçı 24 Kasım 1974 tarihinde Trabzon Şehir Stadyumu'nda oynanmış ve bu maçı Trabzonspor 1-0 kazanmıştır.
İki takımın Türkiye Kupası'ndaki ilk karşılaşmaları 1974-75 sezonunun finalinde yapıldı. 7 Mayıs 1975 tarihinde Trabzon Şehir Stadyumu'nda oynanan Türkiye Kupası finalinin ilk maçını Trabzonspor 1-0 kazandı. Beşiktaş finalin ikinci maçını 2-0 kazanarak Türkiye Kupası'nın sahibi oldu.

15 Şubat 2025 itibarıyla

• Beşiktaş 32 kez, Trabzonspor ise 18 kez ligi rakibinden daha iyi bir performansla bitirmiştir.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Atletizm Şubesi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nü Türkiye Atletizm Süper Ligi'nde bayanlarda temsil eden şube. A takım, Genç takım, Yıldız takım ve 16 yaş-altı takım seviyelerinde mücadelesini sürdürmektedir.

Beşiktaş JK Atletizm şubesi, kulübün de kurulduğu yıl olan 1903 yılında kurulmuştur. Atletizm şubesi faaliyetleri kuruluştan, Cumhuriyet'in ilanına (1903-1923); Cumhuriyet'in ilanından, 1945 yılına; 1945-1947 ölü devre; 1947'den günümüze olarak 4 dönemde incelenmelidir.
Beşiktaş JK, ilk yıllarında beden eğitimi ve jimnastik teşekküllü olarak doğmuştur. 1911 yılından itibaren atletizm sporu kulüpte gelişme göstermiştir. 1911, 1912 ve 1913 yıllarında atletizm yarışmaları Kadıköy Union Club Sahası 'nda yapılmaktaydı. Atletik Spor Tertip Heyeti 'nin kontrolünde yapılan, 1911, 1912 ve 1913 senelerinde İstanbul Kulüplerarası Atletizm Şampiyonası'nda zafere ulaşmayı başardılar.
1916'da tekrar İstanbul şampiyonu olmayı başardılar. Beşiktaşlı (Ressam) Namık İsmail Bey Türkiye'de ilk defa sırıkla atlama gerçekleştirdi.
1918'de, Kadıköy'deki İttihtaspor Sahası'nda düzenlenen, Osmanlı İmparatorluğu Atletizm Şampiyonası'na katılan; Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Altınordu, İdmanyurdu, Süleymaniye, Türk Gücü, Turan, Altınörs, Vefa, Nişantaşı ve Haliç Fener kulüpleri arasından 8 birincilik ve 5 ikinilik elde eden Beşiktaş, Osmanlı İmparatorluğu Atletizm Şampiyonu oldu.
Beşiktaş, 1. Dünya Savaş'nın etkilerinin gözlendiği 1919, 1920 ve 1921 İstanbul Atletizm Şampiyonalarına katılan tek Türk kulübü oldu ve bu üç şampiyonayı da kazanmayı başardı.
Cumhuriyetin ilanından itibaren atletizmde elde edilen üstünlük Galatasaray SK'ya kaptırıldı. Daha sonra Fenerbahçe de bu rekabete ortak oldu. 1925, 1926, 1927 yıllarında şampiyon olan Galatasaray SK'nın ardından ikincilikler elde etti. Bu istikrarın karşılığını da 1929, 1930 ve 1932 yıllarında İstanbul Atletizm şampiyonu olarak aldı. Bu dönemdeki en büyük atletleri; Mehmet, Küçük Sunusi, Remzi, Artan ve Arat'tır. Beşiktaş, 1934 İstanbul ikinciliği ve 1935 Türkiye ikinciliğini elde etti.
1945 yılında şube yönetim hataları yüzünden unutularak kapatıldı. 1947 yılında tekrar faaliyete geçti. Kabataş Lisesi'nden atletler takımın çekirdeğini oluşturdu. Alp Gösan, Nevres Karameşe, Zeki Öztekin, Tuncay Sözer, Yalçın Çakıroğlu, Özger Orhun gibi atletler buradan yetişti. Bu sporcular ve diğer sporcularla beraber, 1951-1957 yılları arasına İstanbul 2.lği ve 3.lüğü gibi dereceler aldıktan sonra, 1958 yılında Fenerbahçe SK'nın önünde 1. olarak tekrar İstanbul Şampiyonu olmayı başardı. 1959 yılında İstanbul Atletizm Şampiyonası'nda 72 puanla İstanbul 2.si olan Beşiktaş, Türkiye Puanlı Atletizm Birinciliği'nde ise topladığı 25142 puan ve 5 birincilikle 2. sırayı aldı. 1960 yılında İstanbul Kulüplerarası Puanlı Atletizm Müsabakalarında Beşiktaş 31805 puan alarak Fenerbahçe'nin 1724 puan önünde şampiyon oldu.

İstanbul Kulüplerarası Atletizm Şampiyonası
 Şampiyon (13): 1911, 1912, 1913, 1916, 1918, 1919, 1920, 1921, 1929, 1930, 1932, 1958, 1960
 İkinci (10): 1925, 1926, 1927, 1934, 1935, 1951, 1955, 1956, 1957, 1959
 Üçüncü (8): 1933, 1939, 1940, 1944, 1952, 1953, 1954, 1961
 Dördüncü (1): 1938
Türkiye Puanlı Atletizm Birinciliği
 İkinci (2): 1959, 1961
 Üçüncü (3): 1957, 1958, 1960
 Dördüncü (2): 1952

Genel
Vâlâ Somalı (1996). 'Türk Sporunda Bir Asır: Beşiktaş Spor Tarihi (1903-1996). Flash Yayıcılık Ltd. Şti. ISBN 975-94899-0-2. 

Özel

Beşiktaş Basketbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. ya da kısaca Beşiktaş Basketbol A.Ş., İstanbul merkezli Türk profesyonel basketbol takımıdır. Takım, 1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün basketbol şubesi olarak 1933 yılında kuruldu ve 20 Mart 2013 tarihide kurulan Beşiktaş Basketbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile şirketleşti. Türkiye Basketbol Süper Ligi'nde ve EuroLeague'de mücadele etmektedir; iç saha maçlarını 3.200 kapasiteli BJK Akatlar Spor Kompleksi'nde oynamaktadır.
1933 yılında kurulan Beşiktaş basketbol takımı, Berlin'de düzenlenen 1936 Yaz Olimpiyatları'nda sonra faaliyetlerine ara verdi; 1940 yılında yeniden kuruldu. 1950 ile 1955 yılları arasında basketbol şubesinin faaliyetleri yeniden durma noktasına geldi. 1956'da yeniden Birinci Küme'de mücadele etti ve 1960'a kadar duraklama dönemini yaşadı. 1961'de İkinci Küme'ye düşen takım, ertesi sezon şampiyon oldu ve yeniden üst lige yükseldi. Yeniden yükselişe geçen Beşiktaş, 1971'den 1982'ye kadar beş kez ikinci oldu ve 1974-75 sezonunda ilk kez Türkiye şampiyonu oldu. 1987-88 sezonunda Beşiktaş, ikinci kez küme düştü; ertesi sezon yeniden üst lige yükseldi. 1997-98 sezonunda ligde çeyrek finale yükselene kadar istikrarsız bir performans sergileyen Beşiktaş, bu dönemden itibaren düzenli olarak play-off'larda yer almaya başladı.
2011-12 sezonunda Beşiktaş, başantrenör Ergin Ataman ile 37 yıl sonra Basketbol Süper Ligi'ni kazandı. Aynı sezonda Beşiktaş, Türkiye Kupası'nı ve ilk Avrupa kupası olan FIBA EuroChallenge Kupası'nı kazandı. 2012-13 sezonunun başında ilk kez Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazandı ve ilk kez EuroLeague'de mücadele etti. 2016-17 sezonunda Ufuk Sarıca yönetimindeki Beşiktaş, 5 yıl aradan sonra lig finaline yükseldi. 2020-21 sezonunda Beşiktaş, genç oyunculara öncelik verdi ve ligde yarı finale kaldı. Sezon sonunda takımın yıldızı Alperen Şengün, lig tarihinin en genç MVP'si seçildi. 2023-24 sezonunda Beşiktaş, başantrenör Dušan Alimpijević ile birlikte ligde, kupada ve EuroCup'ta yarı final oynadı. 2024-25 sezonunda ise Türkiye Kupası'nda 13 yıl aradan sonra ve Basketbol Süper Ligi'nde 8 yıl aradan sonra finale yükseldi. 2025-26 sezonunda EuroCup finali dâhil olmak üzere dört kulvarda final oynayan takım, 13 yıl aradan sonra EuroLeague'ye katıldı.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün erkek basketbol şubesi olarak 1933 yılında kurulan takım, ilk karşılaşmasını 10 Mart 1933'te Galatasaray'a karşı oynadı ve 27-28'lik skorla mağlup oldu. İlk organizasyonu olan 1932-33 İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'ni üçüncü sırada tamamladı, ertesi sezon da organizasyonda yer aldı. 1934-1938 yılları arasında lig düzenlenmedi ve Türk basketbolu duraklama dönemine girdi. Berlin'de düzenlenen 1936 Yaz Olimpiyatları'ndan sonra takım dağıldı ve Beşiktaş, aynı yıl şube faaliyetlerine ara verdi. 1940 yılında Musevi takımlarından Barkhoba'nın kendisini feshetmesinin ardından, takımdaki basketbolcuların tamamı Beşiktaş'a katıldı ve şube yeniden kuruldu. Takım kadrosunda Jak Habip, Avram Barokas, Moris Meşolam, Mişel Gabay, Hazday Penso yer aldı.

Yetenekli ve millî oyunculardan kurulu, güçlü bir kadro kuran Beşiktaş, 1942-43 sezonun başında yaz turnuvalarına katıldı. 6 Aralık'ta Beyoğlu Halkevi Turnuvası finalinde Beşiktaş Galatasaray'ı 28-24 yendi. Aynı sezon İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde mücadele eden Beşiktaş, ikinci kez katıldığı bu şampiyonada Galatasaray'a 36-30 ve 32-24 yenilerek ligi 2. sırada bitirdi.
13-14 Şubat'ta Kurtuluş, Beşiktaş, Galatasaray ve Ankara Karması 'nın katıldığı, Sportif Oyunlar Federasyonu tarafından düzenlenen turnuvada final oynadı ve finalde Kurtuluş'a 40-38 yenilerek turnuvayı 2. olarak noktaladı.
3 yıllık başarılı geçen dönemin ardından takım dağıldı ve yepyeni bir takım oluşturulmak zorunda kalındı. 1943-1949 yılları arasında yalnızca; 1945-46 sezonunda Galatasaray'ın 27-18 yenilmesiyle elde edilen İkinci Kategori şampiyonluğu ile 1942-43 sezonundaki İstanbul Basketbol Ligi ikinciliği akıllarda kalmıştır.

1949 yılına kadar Beşiktaş basketbol takımına sporcu desteği sağlayan Yüksek Denizcilik Okulu 'nun, yöneticilerin ilgisizliği nedeniyle oyuncu desteğini kesmesiyle kulübün basketbol şubesi büyük zarar gördü ve 1950-1955 yılları arasında Beşiktaş basketbol şubesinin faaliyetleri neredeyse durma noktasına geldi.
1955-56 yılında tekrar kurulan Beşiktaş basketbol takımı, ikinci kümede mücadele etti ve hemen aynı sezon 2. kümede şampiyon olarak, 1. kümeye terfi etti. 1956-57 sezonunda 8 yıllık aradan sonra tekrar 1. kümede mücadele eden Beşiktaş, 10 takımlı İstanbul Ligi'nde 6. oldu. 16 Mart 1957 tarihinde Beşiktaş'ın İstanbul Karagücü ile oynadığı ve siyah beyazlı takımın 110-56 kazandığı maçta, Beşiktaş kaptanı Hüdai Budanur takımının bütün sayılarını (110 sayı) tek başına kaydederek bir rekora imza attı. Bu rekor daha sonra 1988 yılında Erman Kunter tarafından, bir maçta 153 sayı atarak kırıldı.
1956-57 sezonunda güçlü takımlarla oynayan Beşiktaş ligde kalmayı başardı ve ileriye dönük olarak sağlam temeller attı. 1957-58, 1958-59 ve 1959-60 sezonları Beşiktaş'ın ligde tutunma mücadelesi verdiği sezonlardı. Bu sezonlarda sırasıyla İstanbul Ligi'nde 7. 8. ve 6. oldu.

1960-61 İstanbul Basketbol Ligi'nde, Beşiktaş oynadığı 18 maçta hiç galibiyet alamadı, 1 beraberlik ve 17 yenilgiyle son sırayı alarak 2. kümeye düştü.

1966-67'de Deplasmanlı Basketbol Ligi 'nin kurulması kararının ardından, statü gereği bir önceki sezonun klasmanlarına göre Beşiktaş, ilk önce İstanbul Ligi'nde mücadele etmek zorunda kaldı ve Deplasmanlı Basketbol Ligi'nin ilk sezonunda yer almadı. Yeni ligin kuruluşuyla birlikte, güçlü bir kadro ve başarı endeksli düşünce yapısını hedef alan Beşiktaş, İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde şampiyon olarak 1967-68 sezonunda Türkiye Ligi'nde oynamaya hak kazandı.

1967-1977 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde Beşikaş, Türkiye Basketbol Ligi'nde üç kez şampiyonluğu kaçırarak 2. oldu, iki kez de Türkiye Kupası'nda final oynadı. Nihayet 1974-75 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi'nde şampiyon olarak, ligde şampiyon olan kulüpler arasına katıldı.
1967-68 sezonunda ligde 18 galibiyet, 10 yenilgi ile 5. oldu ve Türkiye Kupası'nda yarı final oynadı. Yarı finalde geçen sezon kurulan yeni ligin şampiyonu unvanlı Altınordu'ya elenerek kupaya veda etti.
1968-69 sezonunu toplamda aldığı 16 galibiyet, 1 beraberlik ve 11 yenilgi ile ligi 7. sırada tamamladı. Sonraki sezonda ligi 16 galibiyet, 6 yenilgi ile Kolej'in ardından 5. sırada noktaladı.
1970-71 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi sezonunda aldığı 13 galibiyet, 1 beraberlik ve 8 yenilgi ile ligi geçen sezon olduğu gibi yine Kolej'in ardından 5. sırada noktaladı. Türkiye Kupası'nda ise bir önceki sezonun şampiyonu olan İTÜ ile finalde karşılaştı. Final karşılaşmasında Beşiktaş, İTÜ'ye 74-69 yenilerek kupada 2. oldu.
1971-72 sezonunda fırtına gibi esen siyah beyazlılar, ligde İTÜ ve Galatasaray'la çekişti, sezon sonunda şampiyon olan İTÜ'nün ardından, 18 galibiyet, 4 yenilgi ile 2. oldu. Türkiye Kupası'nda yarı final grubuna kalan Beşiktaş, bu grupta eşleştiği Kolej'e yenilerek elendi.
Sonraki sezon, ligde aldığı, 9 galibiyet 3 beraberlik 10 yenilgi ile DSİ Spor'un ardından, ligi 6. sırada bitirdi. Türkiye Kupası'nda tarihinde ikinci kez finale kalmayı başaran Beşiktaş, deplasmanlı çift maç üzerinden oynanan, finalde Kolej ile kupa için mücadele etti. Kendi evindeki ilk maçta rakibini 68-64 yenen Beşiktaş, ikinci maçta Kolej'e 68-56 yenilerek kupayı ikinci kez finalde kaybetti.
1973-74 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi'ni 12 galibiyet, 1 beraberlik ve 8 yenilgi ile MKE Ankaragücü'nün ardından 5. sırada noktaladı.
1974-75 sezonu öncesinde düzenlenen İzmir Turnuvası 'nda Karşıyaka'yı 72-65, Galatasaray'ı da 70-61 yenerek turnuvada 1. oldu. Ankara'da düzenlenen TRT Kupası 'nda Şekerspor'u 89-85 yenen Beşiktaş ile Galatasaray'ı 73-72 yenen Muhafızgücü SK finalde karşılaştı. Finalde rakibini 83-66 yenen Beşiktaş kupanın sahibi oldu. Ligin başlamasıyla birlikte ilk devreyi Muhafızgücü ve Galatasaray beraberlikleri haricinde puan kaybetmeyen Beşiktaş, 29 puanla lider bitirdi. Ligin ikinci yarısında 1 Mart'ta Galatasaray'la oynanan ve Beşiktaş'ın 87-74 kazandığı maç ile birlikte, toplamda 18 galibiyet, 2 beraberlik, 2 yenilgi alan Beşiktaş, Türkiye Basketbol Ligi'nde ilk kez şampiyon oldu.
1975-76 sezonuna geçen yılın şampiyonu olarak çıkan Beşiktaş'ta tek hedef 2. şampiyonluktu. 22 maçlık lig karşılaşmaları sonucunda Eczacıbaşı ve Beşiktaş, rakiplerine büyük bir üstünlük kurarak, 21 galibiyet ve 1 yenilgi ile aynı puanı elde ettiler. Her iki takımda birbirlerini yenmeyi başarmışlardı, ancak averaj üstünlüğünü elinde bulunduran Eczacıbaşı ligi şampiyon olarak noktalarken, Beşiktaş ise ligi 2. sırada bitirdi. Beşiktaş, Eczacıbaşı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası finalinde karşılaştı ve rakibini 74-72 yenerek bu kupanın sahibi oldu.
1976-77 sezonunda bir önceki yılda olduğu gibi lig yine Eczacıbaşı ve Beşiktaş arasındaki çekişmeye sahne oldu. Beşiktaş, toplamda elde ettiği, 18 galibiyet ve 4 yenilgi ile ligi Eczacıbaşı'nın ardından 2. sırada noktaladı.

1977-78 sezonunda Eczacıbaşı'nın şampiyon olduğu ligde Beşiktaş, toplamda 8 galibiyet, 14 yenilgi elde ederek 8. oldu. Bir sonraki sezon elde ettiği 11 galibiyet, 1 beraberlik ve 10 yenilgi ile Karşıyaka'nın arkasından 6. sırada kendine yer buldu. 1979-80 sezonunda iki müessese kulübünün egemenliğinde geçen ligde elde ettiği 20 galibiyet, 2 beraberlik ve 4 yenilgi ile ligi 3. sırada bitirdi ve başarılı bir grafik çizdi.  Bir önceki sezon elde ettiği 3.lüğü korumak ve daha iyi derece elde etmek isteyen Beşiktaş, daha önceden de olduğu gibi Eczacıbaşı ile lig liderliği için çekişti, ancak Final grubunda Eczacıbaşı'nın mutlak egemenliğine boyun eğerek, elde ettiği 9 galibiyet, 1 beraberlik ve 7 yenilgi ile ligi 2. sırada bitirdi. 1981-82 sezonu da bir önceki sezon gibi, Eczacıbaşı'nın üstünlüğünün kırılması çabasıyla geçildi. Final Grubuna kalmayı başaran Beşiktaş, bu grupta topladığı 18 galibiyet, 7 yenilgi ile l

Beşiktaş erkek hentbol takımı ya da sponsorluk anlaşması gereği Beşiktaş Safi Çimento, İstanbul merkezli Türk erkek hentbol takımıdır. Takım, 1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün hentbol şubesi olarak 1978 yılında kuruldu. İç saha maçlarını Süleyman Seba Spor Salonu'nda oynayan takım, Hentbol Süper Ligi'nde mücadele etmektedir.
Erkek hentbol branşında Türkiye'nin en çok kupaya sahip kulübü olan Beşiktaş, kazandığı 19 Hentbol Süper Ligi şampiyonluğu ile bu ligde en fazla zafere ulaşan takımdır. Ulusal düzeyde 18 Türkiye Kupası ve 18 Süper Kupa şampiyonluğu da bulunan takım, toplamda kazandığı 50'den fazla kupayla Türk hentbol tarihinin en başarılı takımı konumundadır. Ayrıca takım, 2009-2019 yılları arasında kesintisiz 11 yıl üst üste lig şampiyonu olarak rekor kırdı. Avrupa kupalarında istikrarlı bir grafik çizen Beşiktaş, EHF Şampiyonlar Ligi gruplarında Türkiye'yi temsil eden ilk ve tek erkek hentbol takımı unvanına sahiptir.
Altyapıda genç, yıldız ve küçük takımlar düzeyinde de şampiyonluğa ulaşan Beşiktaş, Türk hentbol tarihinde altyapı dâhil tüm kategorilerde aynı sezonda şampiyon olan ilk kulüp unvanını elde etti. Günümüzde İspanyol başantrenör Rubén Garabaya tarafından çalıştırılmaktadır ve ulusal organizasyonlardaki mutlak şampiyonluk hedefinin yanı sıra Avrupa kupalarında da mücadelesini sürdürmektedir.

1978'de Murat Ersin ve Firuz Drahşan öncülüğünde Beşiktaş hentbol şubesinin kurulmasının ardından 1979-80'de İstanbul Hentbol Ligi Şampiyonu oldu. Aynı sezon Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi Şampiyonluğu'nu kazandı. Ekip, 1980-81'de İstanbul Hentbol Ligi ve Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi, 1984-85'te ise İstanbul Hentbol Ligi Şampiyonu oldu.
1980 ve 1981'de GSGM Kupası'nı da müzesine götüren Beşiktaş, 1985'te Deplasmanlı Lige Terfi Grubu Birincisi oldu ve 1988'de Türkiye Kupası'nı kazanma şansını finalde kaybetti.
1997 yılında GSGM Kupası finalinde karşılaştığı Trabzon Belediyespor'u 26-25 yenerek kupanın sahibi oldu.
1998-99 ve 2000-01 sezonlarında Türkiye Kupası şampiyonu olan Beşiktaş, millî takıma da birçok oyuncu verdi.
2004-05 sezonuna birçok oyuncuyu transfer ederek başlayan Beşiktaş, ligde ve Türkiye Kupası'nda oynadığı tüm maçları kazanarak namağlup şampiyonluğa ulaştı ve Türkiye Kupası'nı müzesine götürdü. GSGM Kupası'nda Halkbank Spor Kulübü Hentbol Takımı'nı mağlup eden Beşiktaş, sezonu 3 kupa ile kapattı.
2005-06 sezonunda şampiyonluğu Maliye Milli Piyango'ya kaptıran Beşiktaş, ligi 3. bitirirken, Türkiye Kupası final maçında Çankaya Belediyesi'ni 35-28 mağlup ederek kupanın sahibi oldu. Siyah-beyazlı ekip, bu sezonda şampiyonluğu kaptırdığı Milli Piyango Hentbol Takımı'nı GSGM Kupası mücadelesinde yenerek bu kupayı da müzesine götürme başarısı gösterdi.
2006-07 sezonunda tekrar namağlup şampiyon oldu ve GSGM Kupası'nı üst üste 3. kez kazandı. Türkiye Kupası'nda ise finalde Milli Piyango Hentbol Takımı'na yenildi.
2007-08 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni 3. bitiren Beşiktaş, GSGM Kupası'nı müzesine götürme başarısını gösterdi.
2008-09 sezonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni ve Türkiye Kupası'nı kazanarak sezonu çifte kupayla noktaladı. Avrupa'da ise EHF Challenge Cup'ta yarı final oynadı ve Romanya ekibi UCM Sport Resita takımına elendi.
2009-10 sezonunda başarılarını tekrarlayan "Kara Kartallar", Türkiye Kupası finalinde İzmir BBSK'yı geçerek bir kez daha kupanın sahibi oldu. Normal sezonu da 1. sırada bitiren Beşiktaş, iki ayak üzerinden yapılan play-off'larda oynadığı 6 maçtan 4'ünü kazanıp, 1 mücadeleden beraberlikle ayrıldı ve sezonu şampiyon tamamlayarak camiasına büyük bir gurur yaşattı.
2010-11 sezonuna, ilk kez düzenlenen Süper Kupa'yı alarak başladı ve başarılarına bir yenisini daha ekledi. Sezon sonunda Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi ve Türkiye Kupası'nı da kazanarak kupalara ambargo koymaya devam etti.
2011-12 sezonuna da Avrupa'da istenen sonuçlar elde edilememesine rağmen; Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi ve Türkiye Kupası'nı kazanarak sezonu 2 kupayla noktaladı.
2012-13 sezonuna da Süper Kupa şampiyonluğuyla başlayan Beşiktaş, Avrupa'da EHF Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Dinamo Minsk'e elendikten sonra EHF Kupası 2. turunda Romanya'nın Odorheiu Secuiesc takımıyla eşleşti. Maç öncesinde takımın 8 sene boyunca kaptanlığını yapan, 14 numaralı hentbolcusu Utku Ergüder'in jübilesi gerçekleştirildi. Kaptanın 8 sene boyunca giydiği 14 numaralı forması Süleyman Seba Spor Salonu'na asıldı. Jübile töreni sonrasında oynanan karşılaşmada Odorheiu Secuiesc takımını eleyerek bir üst tura yükselen Beşiktaş, EHF Kupası 3. turunda Norveç'in Haslum HK takımıyla eşleşti ve rakibini eleyerek EHF Kupası gruplarına kalmayı başaran 16 takımdan biri oldu. EHF Kupası D grubunda SC Magdeburg, HBC Nantes ve SMD Bacau ile eşleşen Beşiktaş, gruplarda oynadığı 6 maçın 1'ini kazanarak kupaya veda etti.
Türkiye Kupası çeyrek finalinde Büyükşehir Belediyesi Ankaraspor Hentbol Takımı'yla eşleşmiş ilk maçı 36-34 kazanmasına karşın, ikinci maçı 23-21 kaybederek kupaya veda etmiştir. Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi ise Play-off yarı finalinde Ankara temsilcisi Ankara İl Özel İdare Hentbol Takımı ile eşleşen  siyah beyazlılar seriyi 3-0 kazanarak, Nilüfer Belediyesi Hentbol Takımı'nı 3-0'la geçen BB Ankaraspor Hentbol Takımı ile finalde eşleşmiştir. Play-off finali ilk maçında Ankara'da karşılaşan iki takımın mücadelesinde kazanan Hentbol Takımı oldu ve seride 1-0 öne geçti. Serinin Süleyman Seba Spor Salonu'nda oynanan ikinci ve üçüncü maçını Beşiktaş kazandı. Seri 2-1'lik Beşiktaş üstünlüğüyle tekrar Ankara'ya gitti. Beşiktaş ile Hentbol Takımı arasında oynanan 4. karşılaşmayı Beşiktaş 23-21'lik skorla kazandı. Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi play-off finalinde 3-1 öne geçen Beşiktaş 2012-13 sezonunun şampiyonu oldu.
2013-14 sezonu başında Bosna-Hersek'te düzenlenen Uluslararası Doboj Hentbol Turnuvası'na katıldı. Bu turnuvayı 6. olarak noktaladı. 7 Eylül 2013 tarihinde Rize'de oynanan Süper Kupa mücadelesinde BB Ankaraspor'a 27-22 yenilerek kupada ikinci oldu. Sezon sonunda ise önce Türkiye kupası finalinde Nilüfer Belediyesini 32-27 yendi ve şampiyon oldu. Lig final playoffunda Ankara İl Özel idareyi de 3-0 ile geçen Beşiktaş sezonu iki kupayla kapattı.
Avrupa kupalarında EHF Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda ilk önce Slovak temsilcisi Tatran Presov'a 32-30, daha sonra Yunan temsilcisi AEK Atina'ya 34-29 yenildi ve Avrupa'da yoluna EHF Kupası 2. turundan devam etti ve bu turda İsviçre temsilcisi Pfadi Winterthur'la eşleşti.
Takım, 2014-15 sezonundan itibaren Mogaz ile isim sponsorluğunda anlaşmış ve ismini Beşiktaş Mogaz olarak değiştirdi. Yapılan anlaşmanın 3+2 yıllık ve toplam bedelinin 2 milyon dolar olacağı açıklandı. 2014-15 Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni şampiyon olarak tamamladı.
2015-16 sezonunda Türkiye Kupası'nda Antalya Süleyman Evcilmen Spor Salonu'nda oynanan final müsabakasında Göztepe'yi 32-22 mağlup ederek, 11. kez bu kupanın sahibi oldu.
2016-2019 seneleri arasında yine ligi, Türkiye Kupası'nı ve Süper Kupa'yı bu sezonlar içerisinde üçleme yaparak tamamlayan takım Avrupa'da inişli çıkışlı bir performans sergiledi.
Beşiktaş Aygaz, 2019-2020 sezonunda devam eden ligi 1. sırada tamamladı. Ancak pandemi dolayısıyla 12 Mayıs 2020'de THF'nin almış olduğu karar sonrası play off etabı oynanmayan lig bu sıralama ile tescil edildi ve sezonda şampiyon ya da küme düşen takım belirlenmedi. Pandemi dolayısıyla oynanacak Türkiye Kupası da 2019-20 sezonu için iptal edildi.
Takım, 2020-21 Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni 2. sırada tamamladı ve 2009'dan 2019'a kadar şampiyon olduktan sonra ilk kez ligde şampiyon olamadı. Türkiye Kupası'nda ise finalde rakibi İzmir BBGSK'ya mağlup olarak uzun bir aradan sonra sezonu kupasız tamamladı.
2021-22 sezonu öncesi takımın isim sponsoru olan Aygaz ile olan anlaşma sona erdi ve takım mücadelesine Beşiktaş Erkek Hentbol Takımı olarak devam etti. 2021-22 sezonu Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi'ni şampiyon olarak tamamladı. Türkiye Kupası'nı ise 3. sırada tamamlayarak sezonu noktaladı. Süper Kupa'yı ise finalde kaybetti.
2022-2023 sezonu öncesi Yurtbay Seramik ile yapılan isim sponsorluğu anlaşması sonucunda takımın ismi Beşiktaş Yurtbay Seramik Erkek Hentbol Takımı oldu. 2022-2023 sezonunda HDI Sigorta Hentbol Erkekler Türkiye Kupası final maçında Beykoz Belediye GSK'yı uzatmalar sonucunda 34-33 yenen Beşiktaş Yurtbay Seramik şampiyon oldu. Bu zaferle 15. kez Türkiye Kupası'nı müzesine götürdü, Yakup Yaşar Simsar, HDI Sigorta tarafından finalin En Değerli Oyuncusu (MVP) seçildi. 2022-2023 Hentbol Erkekler Süper Ligi Cemal Kütahya Sezonu yarı final eşleşmesinde Sakarya Büyükşehir hentbolla karşılaştı ve seriyi 2-1 kaybetti. Finale kalamayan takımın üçüncülük maçındaki rakibi Spor Toto oldu. Spor Toto'yu iki maçta da yenerek, seriyi 2-0'la geçen Beşiktaş ligi üçüncü bitirdi.
2023-2024 sezonunda Hem Süper Lig'de hem de Avrupa Arenasında mücadele edecek Beşiktaş erkek hentbol takımının isim sponsoru Safi Çimento oldu.2023-24 Hentbol Sezonu Erkekler Süper Kupa, Beykoz Belediyesi Gençlik Spor Kulübü'nü 39-31'lik skorla mağlup eden Beşiktaş Safi Çimento'nun oldu.Beşiktaş Safi Çimento Süper Kupayı 9.kez müzesine götürdü.Maçın en değerli oyuncusu ödülü Beşiktaş Safi Çimento kalecisi Mehmet Emre'nin oldu.2023-2024 sezonu EHF Erkekler Avrupa Kupası Son 16 Turunda Beşiktaş Safi Çimento, Macaristan'ın FTC-Green Collect takımı ile eşleşti  İstanbul'da oynanan ilk maçı 32-34 kaybeden Beşiktaş Safi Çimento rövanş maçında da rakibine 39-36 mağlup oldu ve Avrupa Kupası'na veda etti.
2023-24 Hentbol Sezonu HDI Sigorta Erkekler Türkiye Kupası finalinde Spor Toto'yu 40-31 mağlup eden Beşiktaş Safi Çimento kupanın sahibi oldu. HDI Sigorta Erkekler Türkiye Kupası Dörtlü Final'in en değerli sporcusu ödülü Beşiktaş'tan Castro Pena'ya verildi.
2023-2024 Hentbol Erkekler Süper Ligi Play-off Final Serisi'nde oynanan üçüncü maçta da rakibi Sakarya Büyükşehir Belediyesi'ni seride 3-0 mağlup eden Beşiktaş Safi Çimento ş

Beşiktaş (erkek voleybol takımı), Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün yıllarca Efeler Ligi'nde mücadele eden; 2017-18 sezonu sonunda Efeler Ligi'nden 1. Lig'e düşen, 2019-20 sezonunda tekrar Efeler Ligi'nde mücadele etme hakkı kazanan Beşiktaş Erkek Voleybol Takımı; 3 Temmuz 2019'da Beşiktaş Jimnastik Kulübü Yönetimi'nin aldığı bir kararla kapatılmıştır.

Türkiye'de Balkan Savaşı (1912-13), I. Dünya Savaşı (1914-18) ve Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1922) yıllarında kesintiye uğrayan voleybol faaliyetleri, 1921 yılında düzenlenen ilk İstanbul Ligi ile canlandı. 1921-24 yılları arasında Mühendis Mektebi dört yıl üst üste şampiyon oldu. Üst üste birinci olan Mühendis Mektebi Takımı 1925'te müsabakalara bu defa Üsküdar İdman Ocağı ismi altında girip şampiyon olduysa da, 1926 yılında birinciliği, artık Beşiktaş Jimnastik Kulübü adına maçlar yapan Kabataş Sultanisi takımı kazandı.
Beşiktaş (erkek voleybol takımı), 1927, 1928, 1929 ve 1930 yıllarında ise finalde ezeli rakibi Fenerbahçe'ye sırasıyla 1-2, 1-2, 0-2 ve 0-2 kaybederek ikincilikte kaldı.
Daha sonra voleybol ikinci planda kalmaya başladı. 1945 ve 1952 arasında tamamen unutulan voleybol, 1960'ların başında tekrar hatırlandı. Erkek ve Kadın takımları yeniden kuruldu ve en alt kümeden liglere dahil oldu.
Daha sonra yeniden bir kriz içerisine giren voleybol takımı, 1963-64 sezonunda ilk kez İstanbul 1. Ligi'nde mücadele vermeye başladı. Ancak ezeli rakipleri Fenerbahçe ve Galatasaray'ın şampiyonluk için çekiştikleri bu dönemde, siyah-beyazlılar üst sıralara oynayamadılar ve 1965-66 sezonunda ligde sonuncu olarak İstanbul 2. Ligi'ne düştüler. 1967-68'de 2. Ligde şampiyon olan takım, tekrar 1. Lige yükseldiyse de zirve iddiası olmadı ve 1970-71'de başlayacak Deplasmanlı Voleybol Ligi'ne girebilmek için gerekli olan İstanbul Ligi'nde ilk üç sırada yeralma koşulunu karşılayamadı.
1974-75'e dek mücadele ettiği İstanbul 1. Küme'den aynı sezon düşen Beşiktaş, 1977-78'de tekrar 1. Küme'de mücadele etmeye başladıysa da, bir sezon sonra tekrar düştü. 1980-81 sezonunda tekrar İstanbul 2. Küme şampiyonu olan siyah-beyazlılar, 1983-84 sezonunda 1. Küme'de şampiyon oldular. Federasyon Kupası adıyla düzenlenen terfi müsabakalarında da başarılı olarak tarihinde ilk kez Deplasmanlı Voleybol Ligi 'ne yükseldiler.
İlk sezonunda başarılı olamayan Beşiktaş, final grubuna kalamayarak mücadele ettiği klasman liginde de son iki sırada yeraldı ve baraj maçları oynamak zorunda kaldı. Baraj maçları sonucunda o sezon İstanbul 1. Lig şampiyonu olan Fenerbahçe ile birlikte Deplasmanlı Ligde mücadele etmeye hak kazandıysa da 1985-86 sezonu sonunda tekrar İstanbul 1. Küme'ye düştü.
1988-89 sezonunda 1. Küme'de şampiyon olarak yeni kurulan Voleybol 2. Ligi'ne yükselen Kara-kartallar, 1991-92 sezonunda 6 yıl aradan sonra 1. Ligde mücadele ettilerse de Samsun DSİ ile 2. Lige düştüler.
1994-95 sezonunda 3 yıl aradan sonra tekrar 1. Lige dönen Beşiktaş, yine ligde tutunamadı ve sezon sonunda 2. Lige düştü. 1996-97'de tekrar lige yükselen Beşiktaş 3 sezon ligde mücadele verdikten sonra 1998-99'da tekrar 2. Lige düştü.
1999-00 sezonunda Türk Telekom 'un ardından ikinci olarak tekrar 1. Lige yükselen Beşiktaş, 2006-07'ye dek mücadele ettiği 1. Ligde tarihinde ilk kez 2005-06 sezonunda final grubuna kaldı ve sekizinciliğe ulaştı. Bu dönemde 2002-03 sezonunda 13. olup düşmesine rağmen Federasyon kararıyla ligde bırakılan siyah-beyazlılar 2006-07 sezonunda da şanssız bir sezon geçirerek bir kez daha küme düştü.
2007-08 sezonunda 2. Lig'de mücadele eden ekip, 1.Lig'e yükselme şansını finalde Maliye Millî Piyango (erkek voleybol takımı)'na yenilerek kaybettiyse de 2008-09 yılında Aroma Erkekler Voleybol 1. Ligi'ne yükseldi.
2010-11 sezonunda ise Beşiktaş bir kez daha ligde tutunamadı ve 11. sırada girdiği son haftada, 3-2'lik mağlubiyet bile ligde kalmasına yetecekken, Maliye Millî Piyango (erkek voleybol takımı)'na 3-1 yenilerek küme düştü. Maçın sonunda Beşiktaşlı taraftarların Millî Piyangolu oyunculara tekme ve yumruk ile saldırması üzücü bir gelişme olarak kayıtlara geçti.
Sezon sonunda takımın ligde tutunamayarak sekizinci kez küme düşmesinden ve maç sonunda çıkan olaylardan daha üzücü bir gelişme 28 Mart 2011 tarihinde yaşandı. Ankara'da düzenlenen Teledünya Erkekler Türkiye Kupası üçüncülük maçında İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a 3-0 yenilen siyah-beyazlılar, İstanbul'a dönüşlerinde yaklaşık 15 Beşiktaşlı taraftar tarafından yumruk ve sopalarla darp edildi. Akatlar'da yaşanan olayda İdari Menajer Burhan Bilir ile oyuncular yaralandı.
2011-12 sezonunu 2. ligde oynayan ve bu ligde normal sezonu namağlup lider bitirerek Ankara'daki yarı final maçlarına katılmaya hak kazanan Beşiktaş, Ankara'da oynanan yarı final maçlarını da yenilgisiz lider tamamlayarak final grubuna kaldı. Konya'daki final maçları sonunda DORÇE TED Ankara Kolejliler'e 3-0 yenilerek ilk mağlubiyetini almasına karşın final grubunu 2. sırada bitirerek Aroma Erkekler Voleybol 1. Ligi'ne yükseldi.
2012-13 sezonunda lige katılım payını ödemeyen Beşiktaş yönetimi oyunculara şubeyi kapattığını bildirdi. Geçtiğimiz sezon büyük mücadelelerle İkinci Lig'den Birinci Lig'e yükselen Beşiktaş, erkek takımına sponsor bulamayınca, lige katılmama kararı aldı. Yönetimin bir sene boyunca, geçmişten gelen borçları temizleyeceği 2013-14 sezonunda ise, Aroma Erkekler Voleybol 2. Ligi'den mücadeleye yeniden başlayacakları öğrenildi. 10 Temmuz 2013 tarihi itibarıyla lige katılım payını ödeyen takım, mücadelesine 2013-14 sezonu itibarıyla Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi'den başlamış, normal sezonun dışında yarı final ve final gruplarında ilk iki sırayı alarak 2014-15 sezonunda Acıbadem Erkekler Voleybol 1. Ligi'nde mücadele etmeye hak kazanmıştır.
2014-15 sezonuna 4 yıllık bir aradan sonra Türkiye Erkekler Voleybol 1. Ligi'nde mücadele etmeye hak kazanan takım ligi normal sezonda 8. sırada tamamlamış ve klasman grubunda avrupa kupalarına katılma mücadelesi vermiştir ve klasman grubunda oynadığı maçlar sonucunda grubunu 2. sırada tamamlayarak Balkan Kupası'nda mücadele etmeye hak kazanmıştır. 2015-16 sezonuna ise Balkan Kupası maçları ile açılış yapan takım finalde oynadığı maç sonucunda tarihinde ilk kez avrupada mücadele etme hakkını kaybetmiş lige bu şekilde giriş yapmıştır. Ligde normal sezonu 11. sırada tamamlayan takım oynadığı baraj etabı maçları sonucunda Türkiye Erkekler Voleybol 1. Ligi'nde kalmayı başarmıştır.
2015-16 ve 2016-17 sezonunda Efeler Ligi'nde play out maçları sonrasında kalma başarısı gösteren takım, 2017-18 sezonu başında dönemin kulüp başkanı Fikret Orman'ın aldığı altyapı oyuncuları ile oynama kararı sonrası ligi son 2 sırada tamamlamış ve play out maçları sonrası küme düşmüştür. 2018-19 sezonuna iddialı bir takım ile yola çıkan ekip Türkiye Erkekler Voleybol Birinci Ligi'ni 2. sırada tamamlamış ve oynadığı yarı final ve final etapları sonrasında ilk iki sırada bitirerek bir yıl aradan sonra Efeler Ligi'ne yükselmiştir. Ancak aldığı başarı sonrası Efeler Ligi'nde mücadele etmesi beklenen ekip dönemin başkanı Fikret Orman'ın 2. feda uygulaması sonrası şube altyapı faaliyetleri ile birlikte dondurulmuştur. Takım, 2022-2023 sezonunda da liglerde mücadele etmeme kararı almış ve lige katılım payını yatırmamıştır.
Kulübe bağlı olmamakta birlikte, Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi'nde, Ankara merkezli, Başkent Beşiktaşlılar adında bir takım bulunmaktadır.

 İstanbul Erkekler Voleybol Ligi
 Şampiyon (1): 1926
 İkincilik (4): 1927, 1928, 1929, 1930, 1932
 Federasyon Kupası
 Şampiyon (1): 1984

Resmî site31 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ArmaAşkına - BJK Voleybol
Milliyet gazete arşivi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beşiktaş'ın futbol şubesinin kurucusu ve ilk teknik direktörü olan Şeref Bey, aynı zamanda Beşiktaş futbol takımının ilk kaptanıdır. Ayrıca Şeref Bey, 1911-1931 yılları arası üstlendiği 20 yılık kaptanlık görevi ile kulüp tarihindeki en uzun süre kaptanlık yapmış kişidir. Ondan sonra ise 1931-1948 yılları arasında tam 17 yıllık kaptanlık süresi ile kulübün bir başka efsanesi Hakkı Yeten gelmektedir.
2008-2009 yılları arası kaptanlık görevini üstlenen Matias Delgado kulüp tarihinde kaptanlık yapmış ilk yabancı futbolcudur.
2011 yılından beri kaptanlık görevini sürdüren İbrahim Toraman'ın kadro dışı bırakılmasının ardından, 2013-14 sezonu başında takıma katılan Tolga Zengin 28 Ekim 2013 tarihinde yönetimin verdiği karar ile Beşiktaş'ın yeni kaptanı oldu. Son zamanlarında az forma şansı bulan ve gelecek sezon için kadroda düşünülmeyen Tolga Zengin'in takımdan ayrılması üzerine 27 Temmuz 2019'da yönetim kurulu aldığı karar ile Burak Yılmaz'ı kaptanlık görevine getirdi.
2019-2020 sezonunun sona ermesi ile takımdan ayrılan Burak Yılmaz yerine, 2013'ten beri Beşiktaş'ta oynayan Kanadalı orta saha Atiba Hutchinson, 2020-21 Süper Lig sezonunun başlaması ile kaptanlık görevine getirilmiştir.

17 Ekim 2025 itibarıyla

2026 itibarıyla yaşayan on yedi Beşiktaş eski kaptanı bulunmaktadır:

Recep Adanır (1929-2017), 20 Mayıs 2017'de 88 yaşında hayatını kaybederek ölen son eski Beşiktaş kaptanı olmuştur.

Beşiktaş (futbol takımı) sezonları listesi, Beşiktaş'ın futbol takımının herhangi bir ligde ilk kez mücadele etmeye başladığı 1919-20 sezonundan günümüze kadarki lig, Avrupa kupaları ve ulusal kupalardaki sezonlarının listesini içermektedir. Ağustos 1911'de Valideçeşme futbol takımının başkanı ve kurucusu olan Ahmet Şerafettin Bey (Şeref Bey) futbolcularıyla Beşiktaş Kulübü'ne katılmıştır. Beşiktaşlı gençlerin kurduğu futbol takımlarını tek bir çatı altında toplamayı amaç edinen Ahmet Şerafettin Bey'in girişimleri sonucu futbol şubesi, resmi olarak kulüpte faaliyete başlamıştır.
Aşağıdaki listede kulübün her sezonu için katıldığı turnuvada elde ettiği dereceler ve takımın en golcü oyuncuları belirtilmiştir. Koyu yazılan oyuncular, aynı zamanda ligde de gol kralı olmuştur.

22 Mayıs 2026 itibarıyla

g = geçici teknik direktörler listede yer almamaktadır.
Açıklamalar

Beşiktaş (futbol takımı) teknik direktörleri listesi, Beşiktaş'ın erkek futbol takımını çalıştırmış bütün teknik direktörleri içerir.
Beşiktaş'ın futbol şubesinin kurucusu ve ilk teknik direktörü olan Şeref Bey, aynı zamanda Beşiktaş'ın futbol takımının ilk kaptanıdır. Ayrıca Şeref Bey, 1911-1925 yılları arası üstlendiği 14 yıllık teknik direktör görevi ile, kulüp tarihindeki en uzun süre teknik direktörlük yapmış kişidir.
1925-1935 yılları arasında teknik direktörlük görevini üstlenen Imre Zinger, kulüp tarihinde teknik direktörlük yapmış ilk yabancı spor adamıdır.
En başarılı teknik direktör ise 1987-1994 yılları arasında 7 yıllık teknik direktörlük yapan Gordon Milne'dir. Milne, 7 yılda 3 Lig Şampiyonluğu (1989-90, 1990-91, 1991-92), 2 kez Türkiye Kupası (1989, 1990), 2 kez Süper Kupa (1989, 1992) ve 1 kez de Başbakanlık Kupası (1988) olmak üzere 8 kupa kazanmıştır.
Maç başına kazanma yüzdesinde ise %70,15 ile Şenol Güneş'e aittir. 2015-2019 Yılları arasında 67 maçta 47 galibiyet, 12 beraberlik ve 8 mağlubiyet ile Beşiktaş tarihinde en başarılı kazanma yüzdesine sahip olmuştur.

Kaynak: bjk.com.tr Beşiktaş A Takım Teknik Direktörlerimiz

Geçici teknik direktörler listede yer almamaktadır.

g = geçici

Beşiktaş JK Resmi Sitesi teknik direktörleri listesi

g = geçici

Ülkelere göre

 Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı gereğince, 1956-57 ve 1957-58 sezonlarında Federasyon Kupası'nı kazanan Beşiktaş'ın lig şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların yıldız kriterine dahil edileceğine karar verildi. Bu karar sebebiyle ligde elde edilen şampiyonluk sayısı, lig sezonu sayısından iki fazladır.

Türkiye Futbol Federasyonu'nun düzenlemiş olduğu turnuvalarda kupa kazanan teknik direktörler

 Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı gereğince, 1956-57 ve 1957-58 sezonlarında Federasyon Kupası'nı kazanan Beşiktaş'ın Süper Lig şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların yıldız kriterine dahil edileceğine karar verildi. Bu karar sebebiyle ligde elde edilen şampiyonluk sayısı, lig sezonu sayısından iki fazladır.

1 Haziran 2026 itibarıyla

g = geçici

En az 10 maça çıkan teknik direktörler.

Kaynak: Güneş yine bir ilkin kıyısında 21 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beşiktaş (kadın basketbol takımı) veya sponsorluk anlaşması gereği Beşiktaş BOA Yatçılık, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden basketbol takımı. Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı, maçlarını BJK Akatlar Spor Kompleksi'nde oynamaktadır.

Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı, 1956 yılında kurulduysa da ilk sezonunda Fenerbahçe'nin ardından İstanbul ve Türkiye ikincisi olan takımın ömrü kısa oldu.
Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı 1967-68 sezonunda Vâlâ Somalı'nın çabalarıyla tekrar kuruldu ve antrenörlüğe Fehmi Sadıkoğlu getirildi. 1968-69 sezonunda İstanbul ikincisi olan Kadın Basketbol Takımı, 1970'ten sonraki dönemde 6 yıl üst üste İstanbul şampiyonu oldu. 1 yıl aradan sonra bir kez daha şampiyonluk sevinci yaşadı. Bu 10 yıllık periyotta 7 kez İstanbul şampiyonluğu, 1 kez B.T.G.M. Kupası aldı. Ayrıca 3 kez İstanbul ikincisi, 3 kez de Türkiye ikincisi oldu.
Beşiktaş 1983-84 ve 1984-85 yıllarında Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde şampiyon oldu. 1985'te Fehmi Sadıkoğlu'nun Galatasaray'a gidişi ve 1986'da takımı da yine Galatasaray'a götürüşünün ardından iskeletini kaybeden Basketbol Takımı, Türkiye şampiyonu olan genç takımın devreye girmesiyle bir süre daha kan kaybetmedi. Beşiktaş Genç Takımı 1994-95 sezonunda İstanbul Genç Kızlar Ligi Şampiyonluğu'nu kazandı.
Aziz Akkaya'nın antrenörlüğünde Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı, 2004-05 sezonunda adeta fırtına gibi esti. Normal sezonu ezeli rakibi Fenerbahçe'nin önünde lider bitiren Beşiktaş, play-off finalinde yine Fenerbahçe ile karşı karşıya geldi. 1-1 başlayan seriyi 3-2 kazanan siyah-beyazlılar 20 yıllık özleme son vererek, 3. kez lig şampiyonluğuna ulaştı.
2006-07'de normal sezonu 2. sırada bitiren siyah-beyazlılar, play-off çeyrek finalinde Mersin Büyükşehir Belediyesi, yarı finalde BOTAŞ'ı eleyerek Fenerbahçe ile final oynadı. Büyük bir heyecana sahne olan final serisinde rakibine elenerek ligi ikinci sırada bitirdi. Aynı sezon Türkiye Kupası'nda çeyrek finalde TED Kayseri, yarı finalde Ceyhan Belediyesi ile karşılaşan siyah-beyazlılar, finalde Fenerbahçe'ye 90-63 kaybederek kupayı kaçırdı. Avrupa Kupası'nda 3. tura(çeyrek finale) kadar yükselen kadınlar, İtalya'nın Lavezzini Basket Parma ekibine mağlup olarak elendi. Beşiktaşlı kadınlar, 18 Ekim 2006'da 14. Cumhurbaşkanlığı Kupası maçında ezeli rakibi Fenerbahçe'yi 79-72 mağlup ederek ilk kez bu kupayı müzesine kazandırdı.
2007-08'de normal sezonu üçüncü bitiren Beşiktaş kadın takımı, play-off çeyrek finalinde Mersin Büyükşehir Belediyesi'ni eledi. Yarı finalde ise Galatasaray'a elenerek, final şansını yitirdi. Avrupa kupası 1. turunda A Grubu'nu ikinci bitiren Beşiktaş, ikinci turda ise Elitzur Ramla'ya elendi. Beşiktaş, Türkiye Kupası'nda çeyrek finalinde ise Ceyhan Belediyesi'ne 61-57 mağlup olarak, üst tur şansını yitirdi. 15. Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda ise Fenerbahçe'ye 65-58 yenilen siyah-beyazlılar kupayı kaçırdı.
2008-09 sezonunda Beşiktaş Cola Turka Kadın Basketbol Takımı, normal sezonu 5. sırada bitirdi. Play-off ilk turunda Galatasaray ile eşleşen siyah-beyazlılar, 3-0'lık seri sonunda rakibine elenerek sezonu tamamladı. Siyah-beyazlı takım, Türkiye Kupası'nda ise çeyrek finalde Fenerbahçe'ye elendi. Euroleague'de mücadele eden Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı, grubunda 5. olarak, Avrupa macerasını erken tamamladı.
2009-10 sezonunda Beşiktaş Cola Turka Kadın Basketbol Takımı, normal sezonu 7. sırada bitirdi. Play-off ilk turunda Mersin BB ile eşleşen siyah-beyazlılar, 3-0'lık seri sonunda rakibine elenerek sezonu tamamladı.
2010-11 sezonunda Beşiktaş Cola Turka, normal sezonu 5. sırada bitirdi. Play-off ilk turunda Kayseri Kaski ile eşleşen siyah-beyazlılar, 3-0'lık seri sonunda rakibine elenerek sezonu tamamladı.
2011-12 sezonunda Beşiktaş, normal sezonu 9. sırada bitirdi ve ligde kalmayı son hafta garantiledi.
2012-13 sezonu başında kulüp tarafından sponsor bulunamadığı gerekçesiyle şubenin faaliyetlerinin 1 seneliğine durdurulması gündeme geldi. Kulüp daha sonra bu kararından vazgeçerek KBL'de yer alacağını açıkladı. Sezonun ilk yarısında hiç galibiyet alamamasına karşın, yönetimin ikinci yarıda takıma takviyeler yapmasıyla, sezonu 12. sırada noktalayarak kendisi açısından sıkıntılı geçen bu sezonda ligde kalmayı başardı.
2013-14 sezonunda Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı, normal sezonu 7. sırada bitirdi. Play-off ilk turunda Fenerbahçe ile eşleşen siyah-beyazlılar, 2-0'lık seri sonunda rakibine elenerek sezonu tamamladı.
2014-15 sezonunun 2. yarısında Odeabank ile forma göğüs reklamı anlaşması imzalandı. Anlaşmanın 1,5 yıllık olduğu ve 250 bin dolara imzalandığı açıklandı. 2014-15 sezonunda TKBL normal sezonunu 6. sırada tamamlayan Beşiktaş, play-off çeyrek finalinde Fenerbahçe ile eşleşti. Rakibine 2 maçta da yenilerek sezonu noktaladı. Türkiye Kupası'nda A grubunda mücadele eden takım, bütün maçlarını kaybederek kupaya grup aşamasında veda etti. Avrupa'da EuroCup Kadınlar'da mücadele eden Beşiktaş, D grubunda Noginsk, Horizont, Kibirks ile mücadele ederken 5 galibiyet 1 mağlubiyet ile grubu lider tamamlayarak son 16'ya kaldı. Son 16'da PEAC-PECS ile eşleşti, rakibini iki maçta da yenerek çeyrek finale kaldı. Çeyrek finalde İstanbul Üniversitesi BGD ile eşleşti. Rakibine 2 maçta da yenilerek kupayı çeyrek final aşamasında noktaladı.
2015-16 sezonunda ise lig başında oynanan Türkiye Kupası maçları grubunu 2. sırada tamamlayarak çeyrek finale yükselen takım eşleştiği Galatasaray'a boyun eğerek kupaya veda etmiş ve oynanan lig maçları sonucunda ise ligi 9. sırada tamamlayarak 2 sene aradan sonra play off'a kalamamıştır. Ayrıca EuroCup'da çeyrek final serisinde Abdullah Gül Üniversitesi'ne kaybederek Avrupa'ya da veda etmiştir.
2016-17 sezonunda ligi 5. sırada tamamlayan takım play off yarı finalinde Yakın Doğu Üniversitesi'ne elenerek sezona veda etmiştir. Türkiye Kupası'nda ise yine yarı final turunda rakibi Yakın Doğu Üniversitesi'ne kaybeden ekip sezona her iki kulvarda da yarı final etabında veda etmiştir.
2017-18 sezonunda Türkiye Kupası'nda çeyrek final ilk turunda Hatay BŞB'ye kaybeden takım EuroCup'da da grubunu son sırada tek galibiyet alarak tamamlamıştır. Ligde ise normal sezonu 6. sırada tamamlayan takım çeyrek final de ezeli rakibi Fenerbahçe'ye kaybederek sezonu tamamlamıştır.
2018-19 sezonunda Türkiye Kupası'nda çeyrek final ilk turunda Çukurova Basket'e kaybeden takım EuroCup'da da son 16 turunda yine rakibi Çukurova Basket'e elenerek Avrupa'ya veda etmiştir. Ligde ise normal sezonu 7. sırada tamamlayan takım çeyrek final de ezeli rakibi Fenerbahçe'ye kaybederek sezonu tamamlamıştır.
2019-2020 sezonuna Cihat Barış Akgün ve yeni isim sponsoru TRC İnşaat önderliğinde giriş yapan takım Türkiye Kupası yarı finalinde İzmit Belediyespor'a kaybederek kupaya veda etmiştir. EuroCup Kadınlar'da ise son 16 turunda Avrupa'ya veda eden takım ligi ise 6. sıradayken tüm dünyada oluşan pandemi sebebiyle TBF'nin almış olduğu karar sonrası tamamlamış ve liglerde beyaz sezon ilan edilmiştir. 2019-2020 sezonu için bir lig şampiyonu belirlenmeyecek olup küme düşen ya da çıkan takımda olmamıştır.
2020-2021 sezonunda isim sponsorluğunda HDI Sigorta ile anlaşan takım sezon içerisinde Mehmet Kabaran ile anlaşmış ve 14 takımlı ligi 12. sırada tamamlayarak ligde kalmayı başarmıştır.
2021-2022 sezonunda ise isim sponsoru HDI Sigorta ile yola devam eden takım, sezon içerisinde Ayhan Avcı ile anlaşmış ve 14 takımlı ligi 9. sırada tamamlamıştır.
Takım, 2022-2023 sezonu öncesi isim sponsoru HDI Sigorta ile yollarını ayırmış ve 2022-2023 sezonu öncesi GKN Kargo ile yapılan isim sponsorluğu anlaşması sonucunda takımın ismi Beşiktaş GKN Kargo Kadın Basketbol Takımı olmuştur. 2022-2023 sezonunda ligde normal sezonu 7. sırada tamamlayan siyah-beyazlı ekip, play off çeyrek finalinde ezeli rakibi Fenerbahçe'ye seride 2-0 mağlup olarak sezonu noktalamıştır.
Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı 2024 yılı Ocak ayı itibarıyla isim ve forma göğüs sponsoru BOA Yatçılık oldu. Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı, lig ve Avrupa maçlarında Beşiktaş BOA Kadın Basketbol Takımı ismi ile mücadele edecek.. Beşiktaş BOA Kadın Basketbol Takımı, 2023-2024 sezonu ING Kadınlar Türkiye Kupası çeyrek final maçında Mehmet Kavan Yapı İzmit Belediyespor ile eşleşti rakibini 95-85 mağlup etti ve adını yarı finale yazdırdı.Yarı finalde ÇBK Mersin ile eşleşen Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı normal süresi 76-76 biten maçta, uzatmada rakibine 87-84 mağlup olarak kupaya yarı finalde veda etti.Beşiktaş BOA Kadın Basketbol Takımı 2023-2024 sezonu ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde normal sezonu 2.sırada tamamladı ve çeyrek finalde Nesibe Aydın ile eşleşti rakibini seride 2-0  mağlup ederek yarı finalde ÇBK Mersin ile karşılaştı rakibine seride 2-0 yenilerek sezonu noktaladı.2023-2024 sezonu Kadınlar EuroCup final serisinin ilk maçında London Lions'u 75-68 mağlup eden Beşiktaş BOA, İngiltere'de rövanşta London Lions ile şampiyonluk maçına çıktı ve rakibine 81-70 (toplamda 149-145) mağlup olarak Kadınlar Eurocup'ı ikinci olarak tamamladı.
Beşiktaş, ING Kadınlar Basketbol Türkiye Kupası'nda 2024-2025 sezonunda çeyrek final maçında Galatasaray eşleşti rakibini 81-67 mağlup ederek yarı finalde Emlak Konut'a rakip olan Beşiktaş rakibine 86-91 yenilerek kupaya yarı finalde veda etti.2024-2025 ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi'nde normal sezonu 5.sırada tamamladı ve çeyrek finalde Emlak Konut ile eşleşti seriyi 2-1 ile geçti ve yarı finalde Fenerbahçe'nin rakibi oldu seriyi 2-0 kaybetti ve ligi yarı final aşamasında noktalamış oldu.2024-2025 sezonu Kadınlar EuroCup son 16 turunda Beşiktaş, 64-52 kazandığı ilk maçın rövanşında konuk ettiği Fransa temsilcisi UFAB 49'a 76-66 mağlup olmasına rağmen çeyrek finale yükseldi.Beşiktaş, EuroCup Kadınlar çeyrek final ilk maçında sahasında Fransa ekibi Villeneuve'ye 91-72 mağlup oldu ikinci maçta ise Villeneuve ile 81-81 berabere kaldı ve EuroCup'a çeyrek final turunda veda etti.

 Kadınlar Basketbol Süper Ligi
 Şampiyon (3): 1984, 1985, 2005
 Finalist (3): 1986, 2006, 2007
 Türkiye Kupası
 Fi

Beşiktaş JK Kadın Futbol Takımı ya da sponsorluk anlaşması gereği Beşiktaş United Payment, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün Kadınlar Süper Ligi'nde mücadele eden futbol takımı. Beşiktaş Kadın Futbol Takımı, maçlarını İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gaziosmanpaşa Halit Kıvanç Şehir Stadyumu'nda oynamaktadır.

2014-15 Türkiye Kadınlar Futbol 3. Ligi'nde 1. Grup'ta mücadele eden Beşiktaş 8 takımlı grupta normal sezonu 40 puanlı Fatih Vatan Spor'un ardından, topladığı 32 puanla 2. sırada tamamlayarak 3. Lig play-off müsabakalarında oynamaya hak kazandı. Play-off müsabakalarındaki sonuçlar neticesinde final oynamaya hak kazandı. Play-off final maçında Ağrı Birlik Spor'u 2-1 mağlup etti ve 3. Lig şampiyonu oldu. Bu sonuçlarla rakibiyle birlikte Türkiye Kadınlar Futbol 2. Ligi'ne yükseldi.
2015-16 sezonunda takım Türkiye Kadınlar Futbol 2. Ligi'nde tarihinde ilk kez mücadele etti, normal sezonu namağlup lider tamamlama başarısı gösterdi ve üst üste ikinci şampiyonluğunu elde etti. 2016-17 sezonundan itibaren ise tarihinde ilk kez Kadınlar 1. Ligi'nde mücadele etme hakkı kazandı, 2018-19 sezonunda ilk şampiyonluğunu yaşadı.

7 Mart 2020 tarihinde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü sebebiyle Vodafone Park'ta Atlético Madrid'le bir hazırlık maçı yaptı ve bu maçı takip eden 33.000 taraftar Türkiye'deki kadın futbolundaki seyirci rekoru kırılmasına neden oldu.
2020-21 sezonu Kadınlar 1. Ligi, Antalya'da COVID-19 pandemisi sebebiyle ligde bulunan 16 takımın 4'erli gruba ayrılması sonucu tek maç üzerinden oynandı ve Beşiktaş Vodafone Kadın Futbol Takımı mücadele ettiği A grubunu 3 galibiyet ile ilk sırada tamamlayarak çeyrek finallere yükseldi. Tek maç eleme usulü oynanan çeyrek final maçında rakibi Ataşehir Belediyespor'u uzatma dakikalarında 3-1'lik skor ile geçen takım, tek maç usulü oynanan yarı final maçında ise ALG SK'yı bu sefer penaltı atışları sonucunda 2-1 ile geçti ve adını finale yazdırdı. Finalde rakibi Fatih Vatanspor ile oynadığı maçtan 2-0'lık skor ile ayrılan Beşiktaş Vodafone Kadın Futbol Takımı namağlup olarak Kadınlar 1. Ligi'nde şampiyonluğunu elde etti. Bu şampiyonluğu daha da anlamlı kılan olay ise ligi namağlup tamamlamaları idi.
2021-2022 sezonu başında TFF, 2020-2021 sezonunda Kadınlar 1. Ligi'nde mücadele eden 16 takım ile en üst profesyonel ligde bulunan kulüpler arasından kriterleri sağlayan ve lige katılım başvurusunda bulunan 8 takımın katılımıyla Kadınlar Süper Ligi'ni kurdu. 2021-22 Sezonu Kadınlar Süper Ligi A Grubunda mücadele eden takım, grubunu 2. sırada tamamlayarak grupta ilk 4 takımın yer aldığı play off'lara katıldı ve play off çeyrek finalinde rakibi Konak Belediyespor'u eleyerek adını yarı finale yazdırdı. Yarı finalde ise rakibi ALG SK'ya elenerek sezonu noktaladı.
2022-2023 sezonunda ise, Turkcell Kadın Futbol Süper Ligi çeyrek finali ilk maçında ALG SK ile 1-1 berabere kalan Beşiktaş Vodafone rövanş maçında ise 3-0 rakibine yenilerek sezonu noktaladı.
2023-24 sezonunda Beşiktaş United Payment Kadın Futbol Takımı ismi ile anılan siyah-beyazlı takımın oyuncuları, sahada United Payment logosunun yer aldığı formayla mücadele ettiler. Sezona Suat Okyar ile başlayan takım, 12 maçta 20 puan toplayarak 2 puan ortalamasının altında kaldı. Hakkarigücüspor maçının ardından Suat Okyar istifa etti ve yerine yardımcı antrenör Burak Sidar geçici olarak getirildi. Burak Sidar, 2.2 puan ortalamasıyla toplam 39 puan topladı. Görev süresi dolan Burak Sidar ve teknik heyetiyle sözleşme sonunda yollar ayrıldı. Beşiktaş United Payment 2023-2024 sezonunda Turkcell Kadın Futbol Süper Ligi'ni 4.sırada tamamladı.
2024-2025 sezonunda Futbol Takımı Teknik Direktörlüğüne, 2021-2022 sezonunda teknik sorumlu olarak görev alan ve önceki dönemlerde futbol akademisinde çeşitli görevlerde bulunan Mesut Kır getirildi. Sezona kötü başlayan takım, ilk 3 maçından 1 puan aldı. Daha sonra ilk yarıda oynadığı 3 derbiyi de kazandı ve yükselişe geçti. (Trabzonspor, Galatasaray, Fenerbahçe). Galatasaray ile oynanan maç Beşiktaş JK Stadyumu'nda oynandı ve maçı yaklaşık 12.000 kişi stadyumda izledi. 2024-2025 sezonunun ikinci yarısında derbilerde ve kritik maçlarda puan kaybetmeleri, şampiyonluk yarışından kopmalarına neden oldu ve 2024-2025 Turkcell Kadınlar Futbol Süper Ligi sezonunu, 53 puanla 3.sırada tamamladılar. Sezon sonunda, sözleşme süresi dolmadan önce Mesut Kır ve ekibi ile yollar ayrıldı.
2025-26 sezonunda, Futbol Takımı Teknik Direktörlüğü görevine, daha önce Suat Okyar'ın yardımcılığını yapan ve çalıştırdığı dönemde Beşiktaş JK'da 2.2 gibi çok yüksek bir puan ortalaması yakalayan Burak Sidar getirildi. Burak Sidar ile yollarını ayıran Beşiktaş kadın futbol takımı teknik direktörlüğe Sarp Yiğit ile sezona devam etti ve 2025-2026 Turkcell Kadınlar Futbol Süper Ligi sezonunu 6. sırada tamamlayıp noktaladı.

21 Temmuz 2026 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Kadınlar 1. Ligi
Şampiyon (2): 2019, 2021 (namağlup)
İkincilikler (2): 2017, 2018
Türkiye Kadınlar Futbol 2. Ligi
Şampiyon (1): 2016 (namağlup)
Türkiye Kadınlar Futbol 3. Ligi
Şampiyon (1): 2015
Türkiye Cumhuriyet Kupası
Şampiyon (1): 2016

Beşiktaş, İstanbul merkezli kadın voleybol takımıdır. 1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün şubesi olarak 1961 yılında kuruldu. İç saha maçlarını 3.200 kapasiteli Akatlar Spor Kompleksi'nde oynayan takım, Sultanlar Ligi'nde mücadele etmektedir.
Tülin Uygur'un çabalarıyla 1961 yılında kurulan Beşiktaş voleybol takımı, İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi'nde mücadele etti. 1965'te Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda Galatasaray'ı yenerek Türkiye şampiyonu oldu. 1968 ve 1969 yıllarında Fenerbahçe'nin ardından İstanbul Ligi'nde ikinci olan takım, sonraki yıllarda rekabetin dışında kaldı ve 1970'lerin ortalarında kapatıldı.
1986'da yeniden kurulan takım, 1993'te Kadınlar 1. Ligi'nde şampiyon olarak yeniden en üst lige yükseldi. 1995-96 sezonunda lig ikincisi ve Kupa Voley finalisti olan takım, CEV Kupası'nda çeyrek finale yükseldi. 1997-98 sezonunda CEV Kupa Galipleri Kupası'nda Dörtlü Final oynadı. 1999-2000 sezonunda lig üçüncüsü oldu ve ertesi sezon CEV Kupası'nda Dörtlü Final oynadı. 2003-04 sezonunda ise lig ikincisi olarak CEV Şampiyonlar Ligi'nde yer aldı. 2008 ve 2009 Balkan Kupası'nda mücadele eden takım, 2010-11 CEV Kupası'nda Dörtlü Final oynadı.

1955 yılından itibaren Fenerbahçe ve Galatasaray kadın voleybolunda yoğun bir rekabete girişmişken, Beşiktaş uzun süre bu rekabetin dışında kaldı. Tülin Uygur 'un çabalarıyla 1961 yılında kurulan takım, 1961-62 sezonunda ilk kez İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi'nde boy gösterdiyse de, 1964-65 sezonuna kadar ilk üçe giremedi. Anılan sezon ilk kez İstanbul ikinciliğine ulaşan siyah beyazlı takım, 19-25 Nisan 1965 tarihlerinde Manisa'da düzenlenen Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda 4 yıldır şampiyon olan Galatasaray'ın üstünlüğüne son vererek tarihindeki (erkekler dahil) tek Türkiye şampiyonluğuna ulaştı. 1966 yılında Beşiktaş Kadın Voleybol Takımı, İstanbul Şampiyonası'nda dördüncü sırada yer almıştır. Bu sezonda Federasyon Kupası 'nda büyük bir başarı göstererek Fenerbahçe'yi 3-0 yenmiş ve bu sonuçla Türkiye Şampiyonası'na katılma hakkı kazanmıştır. Ancak Türkiye Şampiyonası'nda 1965'te elde ettikleri tarihi şampiyonluğu tekrarlama fırsatını bulamamışlardır. 1968 ve 1969 yıllarında Fenerbahçe'nin ardından İstanbul ikincisi olan siyah-beyazlılar, daha sonraki yıllarda ilk üçün dışında kaldılar. 1970'lerin ortalarına doğru ise salonlardan çekildiler.
1986 yılında tekrar oluşturulan takım, 1992-93 sezonunda 2. Ligde başarılı olarak tarihinde ilk kez Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi'ne yükseldi.
1995-96'da lig ikincisi ve Türkiye Kupası finalisti olan takım Konfederasyon CEV Kupası'nda çeyrek final'e çıktı. 1997-98 sezonunda CEV Kupa Galipleri Kupası'nda final four oynadı ve bu turnuvayı dördüncü olarak noktaladı. 1999-00 sezonunda ligi üçüncü sırada tamamladığı için, bir sezon sonra Avrupa Konfederasyon (CEV) Kupası'na katıldı. 2000-01 sezonunda bu kupada Final Four oynayarak büyük bir başarı elde etti. Beşiktaş, bu kupada o sezon dördüncü oldu. 2003-04 sezonunda Kadın Voleybol Takımı, güçlü rakipleri Eczacıbaşı ve Yeşilyurt SK'yı geçerek Türkiye ikinciliğini elde etti ve Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazandı.
2008 Balkan Kupası ve 2009 Balkan Kupası'nı üst üste 2 kez kazanan takım, uzun yıllar ligde de ilk 8 içerisine girmeyi ve her sene en az play off oynamayı başardı. 2010-11 sezonu CEV Kupası'nda dörtlü finallere kaldı. İtalya'nın Chateau d'Ax Urbino takımıyla eşleşen Beşiktaş, rakibine deplasmanda 3-1 ve kendi sahasında 3-0'la kaybederek dörtlü final şansını kaybetti. Ancak uzun bir aradan sonra ligde 2011-12 sezonunda play off'a giremedi ve normal sezonu 9. sırada tamamladı.
Takım 2012-13 sezonuna Bahçeşehir Üniversitesi'nin isim sponsorluğu ile girdi ve normal sezonu 6. sırada tamamlayarak play off'larda Galatasaray Daikin ile eşleşti. Çeyrek final serisinde rakibine 2-0 kaybeden Beşiktaş, play off'lara veda etti.
2013-14 sezonu öncesinde Bahçeşehir Üniversitesi sponsorluğunu çektiğini açıkladı. Takım sezon başlamadan önce Challenge Kupası'na katılabilmek için Balkan Kupası'nda mücadele etti. Balkan Kupası'nda ilk maçında Sırp temsilcisi Zeleznicar Lajkovac'la karşılaştı ve rakibini 3-0'la geçti. İkinci maçında Romanya temsilcisi CSM Lugoj takımını da 3-0 ile geçerek Balkan Kupası şampiyonu oldu ve Avrupa'da yoluna Challenge Kupası'ndan devam etme hakkı kazandı.
CEV Challenge Kupası ikinci turunda Belçika temsilcisi Dauphines Charleroi ile eşleşti. Rakibini içeride ve dışarıda 3-0 ile yenen Beşiktaş, üçüncü turda Sırp ekibi OK Partizan Vizura'nın rakibi oldu. İlk maçta rakibine deplasmanda 3-0 ile yenilmesine karşın, İstanbul'da rakibini 3-0 yendi ve altın set sonucunda rakibini elemeyi başardı. Bu sonuçla son 16 takım arasına kalan Beşiktaş, bu turda İsviçre ekibi VC Kanti Schaffhouse ile eşleşti. Rakibini içeride ve dışarıda 3-0 ile yenen Beşiktaş, adını çeyrek finale yazdırdı. Çeyrek finalde turnuvanın favori ekiplerinden Fransız temsilcisi ES Le Cannet-Rocheville ile eşleşen Beşiktaş, ilk maçta rakibine deplasmanda 3-0 ile kaybetti. İstanbul'da oynanan ikinci maçı 3-0 ile kazanan Beşiktaş altın set ile rakibini elemeyi başardı ve adını yarı finale yazdırdı. Yarı finalde turnuvanın bir diğer güçlü ekibi Polonya ekibi Impel Wrocław ile eşleşen Beşiktaş, Polonya'da oynanan ilk maçı 3-1 kazandı. İstanbul'da oynanan rövanş maçında rakibine 3-2 yenilmesine karşın adını finale yazdırdı. Finalde Rus temsilcisi Zareçye Odintsovo ile karşılaşan Beşiktaş, Rusya'da oynanan ilk maçı 3-2 kaybetti, İstanbul'da Burhan Felek Voleybol Salonu'nda oynanan rövanş maçını da 3-1 kaybeden Beşiktaş, CEV Challenge Kupası'nı ikinci olarak noktaladı.
Türkiye Kupası'nda A grubunda mücadele eden Beşiktaş, Karşıyaka, Salihli Bld. ve Çanakkale Bld. maçlarının tamamını kazanarak çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Avrupa'nın ve ligin güçlü ekibi VakıfBank SK ile eşleşti. İçeride ve dışarıda oynanan her iki maçı da 3-0'lık sonuçlarla kaybeden Beşiktaş kupaya veda etti.
2013-14 Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'nde oynadığı 22 maçta 9 galibiyet, 13 mağlubiyet alarak toplamda 28,5 puan topladı ve ligi 7. sırada bitirerek play-off oynamaya hak kazandı.  Play-off çeyrek finalinde normal sezonu 2. sırada bitiren Fenerbahçe ile eşleşti. Her iki maçta da rakibine 3-0'lık sonuçlarla kaybeden Beşiktaş sezonu noktalamış oldu.
Beşiktaş (kadın voleybol takımı), 2014-15 sezonuna istediği gibi başlayamamış ve normal sezonu 11. sırada tamamlamıştır. Akabinde oynanan baraj etabı maçları sonucunda ise Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi'nden düşmüştür. 2015-16 sezonunda ise takım, ilk yarıyı yenilgisiz olarak lider kapatmış ve normal sezonu 2. sırada tamamlamıştır. Yarı final ve final maçlarını ise namağlup tamamlayarak bir yıl aradan sonra veda ettiği Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi'ne geri dönmüştür.
2016-17 sezonuna bir yıllık aradan sonra Sultanlar Ligi'ne dönen ekip normal sezonu 8. sırada tamamlamış ve play off mücadeleleri sonucu 7. sırada sezonu bitirmiştir.
2017-18 sezonunu 7. sırada tamamlayan takım Sultanlar Ligi play off'ları sonucunda sezonu 6. sırada bitirmiş ve gelecek sezon Kadınlar Voleybol Balkan Kupası'nda oynama hakkı kazanmıştır.
2018-19 sezonuna Kadınlar Voleybol Balkan Kupası şampiyonu olarak giriş yapan ekip Kadınlar CEV Challenge Kupası'na katılma hakkı kazanmıştır. Kadınlar CEV Challenge Kupası'nda rakibi Aydın Büyükşehir Belediyespor'a son 16 turunda elenen takım ligi ise 5. sırada tamamlamış ancak oynadığı play off maçları sonucu sezonu 8. sırada bitirmiştir.
2019-2020 sezonunda oluşan pandemi sebebiyle ligin normal sezonu tamamlanmış olmasına karşılık sezon iptal edilmiştir. İlgili sezonda küme düşen ya da şampiyon belirlenmemiştir. Türkiye Kupası ise pandemi nedeniyle oynanamamıştır.
2020-2021 sezonunda Misli.com Sultanlar Ligi'nde mücadele edip voleybolcuların geciken alacaklarını veremediklerinden zor duruma düşmüş, voleybolcularla yollarını ayırmıştır. Oynadığı 30 maçta sadece Beylikdüzü Voleybol İhtisas karşısında oynadığı iki maçı kazanarak genç oyuncularla yoluna devam edip 28 mağlubiyet ve aldığı 6 puan ile ligi 15. sırada tamamlayarak, küme düşüp Misli.com Sultanlar Ligi'ne veda etmiştir.
Takım, 2021-2022 sezonunda mücadele ettiği Sigorta Shop Kadınlar Voleybol 1. Ligi A Grubunu 6. sırada tamamlayarak 12 ekibin yer aldığı grupta ilk 4 takımın katıldığı play off'lara kalamamış ve sezonu normal grup etabı sonunda tamamlamıştır.
2022-2023 sezonu öncesi Ceysu ile yapılan isim sponsorluğu anlaşması sonucunda takımın ismi Ceysu firmasının ana şirketi olan Ceylan İşletme A.Ş.'nin isim sponsorluğu ile Beşiktaş Ceylan Kadın Voleybol Takımı olmuştur. 2022-2023 sezonu Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi B Grubunu 3. sırada tamamlayan siyah beyazlı ekip yarı finale yükselme başarısı elde etmiştir. Yarı finallerde grubunu lider bitiren takım, final grubunu da lider tamamlayarak adını tekrar Sultanlar Ligi'ne yazdırma başarısını elde etmiştir.
2023-2024 sezonu öncesi yapılan isim ve göğüs reklamı sponsorluğu anlaşması sonucunda takımın ismi Beşiktaş Ayos Kadın Voleybol Takımı olmuştur. 3 Ocak 2024 tarihinde kulüpten yapılan açıklamada takımın başına Recep Vatansever ile 1 yılı opsiyonlu 2,5 yıllık anlaşma imzalandığı duyuruldu. Beşiktaş Ayos Kadın Voleybol Takımı 2023-2024 Sultanlar Ligi sezonunu 9.sırada tamamladı.
2024-2025 Sultanlar Ligi sezonunda, play-off'lara kalamamış ve normal sezonu 10. sırada tamamlamıştır.
14 Mayıs 2025'te Beşiktaş Kadın Voleybol Takımı'nda başantrenörlüğe İtalyan çalıştırıcı Lorenzo Micelli getirildi. 2025-2026 Sultanlar Ligi sezonunu 29 puanla tamamlamış play-off'lara kalamamış sezonu ise 10.sırada tamamlayarak noktalamıştır.

 Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası
 Şampiyon (1): 1965
 Sultanlar Ligi
 İkinci (3): 1995-96, 1996-97, 2003-04
 1. Lig
 Şampiyon (2): 2015-16, 2022-23
 Türkiye Kupası
 Finalist (3):1994-1995,1995-96, 1996-97
 Federasyon Kupası
 Şampiyon (1): 1966

 Challenge Kupası
 İkinci (1): 2013-14
Kadınlar Voleybol Balkan Kupası:
 Şampiyon (4): 2008, 2009, 2013, 2018

Son güncelleme: 14 Ocak 2025

Instagram'

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Kürek Şubesi, 1990 yılında kurulan ve faaliyetlerini BJK Pendik Tesisleri'nde TKF'ye bağlı olarak sürdüren Beşiktaş JK'nin aktif olarak mücadele ettiği 13 şubesinden biridir.

1909 yılından itibaren Galatasaray Lisesi’nde jimnastik hocalığı da yapan Monsieur Moiroux, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ nde spor yapmaya başladı. O günlerde gençlere yüzme, kürek ve çekme dersleri vermişti.
1910'da deniz subayı olan Ahmet Fetgeri Bey aracılığı ile, Beşiktaş Denizcilik Şubesi kuruldu. Kürek sporunda Kemal Danyal ve Gürcü İsmail Beyler en önemli isimlerdi. İstanbul'un ilk kürekçi kulüpleri; Beşiktaş, Fenerbahçe, Haliç İdman ve Anadolu'dur.
Beşiktaş Kürek Şubesi, resmi olarak 1990 tarihinde, Pendik Spor ve Sosyal Tesisleri'nin tamamlanmasının ardından kuruldu. Şubenin kurulmasında en büyük katkı eski yönetici İhsan Kalkavan'dan geldi.

Kürekte Türkiye 2.liği, Kanoda ise Türkiye 1.liği;

Büyükler hafif kilo kategorisinde İstanbul 1.liği ve Türkiye 2.liği;

B kategorisinde Türkiye 3.lüğünü Beşiktaş kazanmıştır.
İstanbul Kürek Şampiyonası Yarışları´nda; büyük erkekler (A) kategorisinde hafif kilo erkeklerde; Volkan Öztezcan, Serkan Türkmen, Ersan Özcan, Serdar Taylan, Korhan Küçük, Hakan Kaya, Taner Bayrak ve Barbaros Türk'ten oluşan BJK Kürek Takımı, 83 puan toplayarak 1. oldu.
Türkiye Kupası Kürek Yarışları'nın büyük (B) erkekler kategorisinde Beşiktaş 2. oldu.
İstanbul Bölge yarışlarında hafif kilo erkeklerde 60 puanla 3.lüğü elde ettiler.
BJK Kürek Takımı, Türkiye 3.sü oldu.

Macaristan'da yapılan kürek yarışlarında Volkan Öztezcan ve Ersan Özcan Büyük A 4 Tek'te altın madalya, Mete Yeltepe ise gümüş madalya kazandı.
BJK Kürek Takımı Büyükler ve Büyükler Hafif Kilo kategorilerinde İstanbul 2.si oldular.

Hırvatistan'da yapılan Uluslararası Zagreb Kürek Yarışları'nda Ersan Özcan ve Volkan Öztezcan altın madalya kazanırken, Mete Yeltepe gümüş madalya aldı.
BJK Kürek Takımı sporcusu Mete Yeltepe, Büyükler Yarışlarında Dünya 7.si oldu.
Büyükler İstanbul Kürek Şampiyonası'nda Kürek takımımız 1. oldu.
Türkiye Kupası Yarışları'nda takım olarak 1.liği kazandılar.
Türkiye Kupası Gençler Şampiyonası'nda 1. oldular.
Belgrad'da yapılan Kürek Balkan Şampiyonası'nda Mete Yeltepe 1. olurken, Volkan Öztezcan'la Ersan Özcan Balkan 8.'si oldular.

Uluslararası 3. Akdeniz Kupası Yarışları'nda BJK Kürek Takımı 2 altın, 1 gümüş, 1 bronz madalya kazanarak 6. oldu.
Belçika'da yapılan Uluslararası Kürek Yarışları'nda, BJK Kürek Takımı kürekçisi Mete Yeltepe altın madalya kazandı.
Anı Kupası Kürek yarışlarında Büyükler klasmanında altın madalya kazandılar.
Cumhuriyet Kupası yarışları sonunda dört 1.lik, bir de 2.lik elde ederek, Cumhuriyet Kupası Şampiyonu oldu.

Belçika'da yapılan Uluslararası Gent Kürek Yarışları'nda Milli forma ile yarışan BJK Kürek Takımı kürekçileri; Mete Yeltepe, Onur Şen, Barbaros Turan altın madalya kazandı.
Büyükler Türkiye Kürek Şampiyonası'nda Türkiye 3.sü oldular.

BJK Kürek Takımı, Bahar Kupası Yarışları'nda 1 altın, 1 gümüş ve 5 bronz madalya kazandı.
Belçika'da düzenlenen 23 yaş altı Dünya Kürek Şampiyonası'nda BJK Kürek Takımı kürekçisi Mete Yeltepe Dünya 3.sü oldu.
BJK Kürek Takımı, 5000 metre Ergometre Yarışı'nda 1 altın, 1 gümüş ve 2 bronz madalya kazandı.

BJK Kürek Takımı, Sapanca Gölü'nde düzenlenen Büyükler Türkiye Kürek Şampiyonası’nda Türkiye 3.sü oldu.

Büyükler Türkiye Kürek Şampiyonası'nda takım olarak Hafif Kilo Büyük B Erkekler'de 2.lik, Büyükler B Erkekler'de 2.lik, Hafif Kilo Büyük A Erkekler'de 3.lük elde ettiler.
Büyükler Türkiye Kupası yarışmalarında Hafif Kilo Büyük B Erkekler 4- ve Hafif Kilo Büyük B Erkekler 2-'de 2 adet 1.lik elde ettiler.
Türkiye Salon Kürek Birinciliği yarışlarında Hafif Kilo Büyükler B kategorisinde ilk üç sırayı elde eden BJK Kürek Takımı kürekçileri, takım halinde 1. oldu, ayn yarışmada Hafif Kilo Büyük A Erkekler kategorisindeki kürekçiler ekip halinde 2. oldu.
Akdeniz Kupası'nda Hafif Kilo Büyük B Erkekler 2-'de 1.lik elde ederek takımlar sıralamasında 7 oldular.
Deniz Harp Okulu Kupası'nda Hafif Kilo Büyük A Erkekler 4- ve Hafif Kilo Büyük A Erkekler 1x'de iki 1.lik kazanarak takım sıralamasında 4. oldular.

GSGM Kürek Kupası Yarışları'nda Hafif Kilo'da bir 1.lik, bir 2.lik, iki 3.lük Toplamda 2 Altın, 2 Gümüş ve 8 Bronz Madalya alarak takım halinde 5. olmuşlardır.

Büyükler Türkiye Kupası'nda Hafif Kilo Büyük A Erkekler ve Hafif Kilo Büyük B Erkekler kategorilerinde takım olarak 4. sırada yer aldılar.
Büyükler Türkiye Kürek Şampiyonası'nda Hafif Kilo Büyük B Erkekler ve Hafif Kilo Büyük A Erkekler kategorilerinde 4. oldular
Cumhuriyet Kupası Kürek Yarışları'nda Hafif Kilo Erkekler 1x kategorisinde elde edilen 1.likle takımlar sıralamasında Anadoluhisarı Kürek Takımı'nın ardından 2. oldular.

Büyükler Türkiye Kürek Şampiyonası'nda Hafif Kilo Büyük B Erkekler kategorisinde 22 puan toplayarak takım halinde 4. oldular.
Büyüler Türkiye Kupası'nda  takım halinde Hafif Kilo Büyük B Erkekler'de 41 puanla 3.; Hafif Kilo Büyük A Erkekler'de 56 puanla 2. oldular.

Büyükler Türkiye Kupası, Hafif Kilo Büyük A Erkekler'de 22 puan toplayarak takım halinde 3. oldular.
Gençler Türkiye Kupası, Genç C Erkekler'de 19 puanla takım halinde 3. oldular.

Erişim Tarihi: 6 Ocak 2013

BJK Kürek Şubesi3 Ekim 2014 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
BJK Rowing 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Kürek Federasyonu9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.bjk.com.tr/tr/teknik_kadro/33/teknik_kadro.html

Beşiktaş Plaj Futbol Takımı, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün plaj futbolu branşında mücadele etmiş takımıdır.

Takım Beşiktaş JK ile Magic Life işbirliği ile 2012 yılında kuruldu ve Beşiktaş Magic Life Plaj Futbol Takımı ismi ile faaliyetine başladı.
Toplam 10 oyuncudan kurulu olan Beşiktaş Plaj Futbol Takımı'nda 8 sporcu millî plaj futbolu takımı kadrosunda yer almaktaydı. Takımdaki yabancı oyunculardan Leo Koswal ülkesi Hollanda'nın, Madjer Saraiva ise Portekiz'in millî takım formasını giymiş isimlerdi.
Beşiktaş Magic Life Plaj Futbol Takımı 2012 TFF Garanti Plaj Futbolu Ligi Süper Finalleri'nin final maçında, Seferihisar Citta Slow'u 7-6 yenerek şampiyon oldu. Bu sonuçla birlikte Beşiktaş, İtalya'da düzenlenecek olan Plaj Futbolu Şampiyonlar Ligi'nde Türkiye'yi temsil etmeye hak kazandı.
Mayıs 2013'te İtalya'nın San Benedetto Del Tronto kentinde düzenlenen Şampiyonlar Kupası ilk maçında Moldova şampiyonu Lexmax'ı 5-4 yendi. İkinci maçında Portekiz şampiyonu FC Belenenses'i 5-3'le geçti. Gruptaki son maçında Fransa'nın FC Montredon takımını 10-2 yenerek, çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Belarus temsilcisi FK BATE Borisov'u normal süresi 4-4 biten karşılaşmada penaltı atışları sonucunda eleyerek adını yarı finale yazdırdı. Yarı finalde son şampiyon Rus temsilcisi Lokomotiv Moskva ile karşılaşan siyah beyazlılar, normal süresi 4-4 biten maçta rakibine penaltı atışları sonunda boyun eğerek finale yükselemedi. Turnuvanın 3.lük maçında İsviçre temsilcisi Grasshopper Club Zürich'ı 3-1 yenerek Avrupa Plaj Futbolu Şampiyonlar Kupası'nı 3. olarak bitirdi.

Ulusal
 Plaj Futbolu Ligi
 Şampiyon (1): 2011-12
Uluslararası
 Avrupa Plaj Futbolu Şampiyonlar Kupası
  Üçüncülük (1): 2012-13

21 Mart 2015 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Güncelleme : 17 Ekim 2012 Teknik Kadro

Beşiktaş (tekerlekli sandalye basketbol takımı), Beşiktaş JK'nin Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig'de mücadele eden tekerlekli sandalye basketbol takımı. Maçlarını 1.500 seyirci kapasiteli Süleyman Seba Spor Salonu'nda oynamaktadır. 2004-05, 2005-06, 2015-16 ve 2016-17 sezonlarının Süper Lig şampiyonudur.

BJK Yönetim Kurulunun 1 Ağustos 2003 tarihindeki kararıyla BJK Bedensel Engelliler Spor Şubesi kurulması ile faaliyetine resmen başladı.
2004-05 sezonunda Beşiktaş TSB, normal sezonu 1. sırada tamamladı. Play-off yarı finalinde Adana Engelliler Spor Kulübü'nü eleyerek finale yükselen Beşiktaş TSB, final serisinde İzmir BB TSB'ni 3-1 üstünlük kurdu ve tarihinde ilk kez Türkiye Şampiyonluğu'na ulaştı.
2005-06 sezonunda final serisinde İzmir BB TSB'ni eleyen Siyah-Beyazlılar üst üste ikinci kez Şampiyon oldu.
Siyah Beyazlılar, 2006-07 sezonunda yine final serisinde mücadele etti, ancak Galatasaray (tekerlekli sandalye basketbol takımı)'na kaybederek ligi ikinci sırada tamamladı.
2007-08 Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig sezonunda Beşiktaş yarı finalde Engelli Yıldızlar TSB takımına seriler sonucunda 3-2 kaybetti. Üçüncülük maçında İzmir BB TSB takımını net 3-0 gibi seri sonucunda yendi ve sezonu üçüncü olarak kapattı.
2009-10 sezonunda siyah beyazlı Demir Pençeler, İspanya'nın Badajoz kentinde 22-26 Nisan 2010 tarihleri arasında düzenlenen, Andre Vergauwen Kupası'nda finale yükseldi. Finalde Fransa'nın CS Meaux takımına 65-56 yenilerek turnuvayı 2. olarak noktaladı.
2010-11 sezonunda siyah-beyazlılar, 22-24 Nisan 2011 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen Andre Vergauwen Kupası'nda finalde Alman rakibi Köln 99ers'i mağlup ederek Avrupa Şampiyonu oldu.
2010 yılında üçüncüsü düzenlenen Rotary Karadeniz Ülkeleri Basketbol Turnuvası'nda şampiyon Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı oldu.
2011-12 sezonunda Avrupa Ligi Kupası play-off turunu 4. tamamlayarak Willi Brinkmann Kupası'nda mücadele etmeye hak kazanan Beşiktaş, İtalya'nın Rieti kentinde düzenlenen turnuvada final maçında İngiltere'nin Oldham Owls takımını 77-72 mağlup ederek kupanın sahibi oldu.
Kulüp 2012-13 sezonu öncesinde, RMK Marine ile 1 yıllığına isim sponsorluğunda anlaştı. Takım bu sezonda Beşiktaş RMK Marine Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı olarak anıldı.
2012-13 sezonunda Euroleague 1 Kupası'nda Toulouse, Stefano Porto Potenza, Verkerk ve Rhinos Club takımlarıyla Avrupa kupalarına katılabilmek için mücadele etti. Beşiktaş, bu ön eleme turnuvasında oynadığı maçların tamamını kazanarak, 2-5 Mayıs 2013 tarihlerinde İspanya'nın Valladolid kentinde düzenlenen, IWBF Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etme hakkı elde etti. IWBF Şampiyonlar Ligi'nde A grubunda BSR Valladolid, SSD Santra Lucia ve RSC Rollis Zwickau takımları ile mücadele etmiş ve 2 galibiyet 1 mağlubiyetle; sadece SSD Santra Lucia'ya 65-57 yenilerek yarı finale yükseldi. Yarı finalde B grubu birincisi olan Galatasaray SK'a 77-56 yenilerek adını finale adını yazdıramadı ve 3.lük maçına çıktı. IWBF Şampiyonlar Ligi 3.lük maçında İspanyol CD Fundosa Once takımıyla karşılaştı ve rakibine 83-63 yenilerek turnuvayı 4. olarak noktaladı.
2012-13 Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig normal sezonunu Galatasaray'ın ardından ikinci sırada bitiren Beşiktaş, çift devreli lig usulüne göre oynanan play-off müsabakalarına 10 puanla başladı. Play-off müsabakalarında iki kez Galatasaray'a yenildi, diğer rakipleri olan İzmir BB TSB ve Kardemir DÇ Karabük TSB takımlarını ise her iki maçta da yenerek ligi Galatasaray'ın ardından 2. olarak bitirdi.
Kulüp, 2013-14 sezonu öncesinde RMK Marine ile olan sponsorluk anlaşmasını uzattı. 2013-14 sezonunda Euroleague 1 Kupası'nda Alman Rollis Zwickau, Fransız cs Meaux bf, İtalyan Amicacci Giulianova ve Porto Torres takımlarıyla Avrupa kupalarına katılabilmek için mücadele etti. Beşiktaş, bu ön eleme turnuvasında oynadığı maçlarda, Rollis Zwickau'ya 76-60, cs Meaux bf'ye 74-61 yenildi, Amicacci Giulianova'yı 77-69 ve Porto Torres'i 71-59 yendi. Bu sonuçlarla Avrupa'da yoluna Andre Vergauwen Kupası'nda devam etmeye hak kazandı. 25-27 Nisan tarihleri arasında İspanya'nın Getafe kentinde düzenlenen Andre Vergauwen Kupası'nda gruplardaki ilk maçında Alman OeTTINGER RSB T. Thüringen'e 88-67 mağlup oldu. İkinci maçında ev sahibi CID Casa Murcia Getafe'yi 82-59 ve üçüncü maçında da Fransız Leopards de Guyenne Bordeaux'yu 76-74 mağlup ederek yarı finale yükseldi. Yarı finalde İsrail ekibi B. H. Tel-Aviv'i de 80-63 ile geçerek finale yükseldi. Finalde gruplarda yenildiği OeTTINGER RSB T. Thüringen'e yine 88-67 ile yenilerek turnuvayı ikinci olarak noktaladı.
Takım, 2013-14 Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig'i 2. sırada tamamladı.
2015-16 sezonunda iddialı bir takım kuran Beşiktaş, ligin bitimine 2 hafta kala 10 sene aradan sonra şampiyonluğu elde etti. Avrupa arenasında ise 6-8 Mayıs tarihleri arasında Almanya'da düzenlenecek olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda mücadele edecek olup, grup aşamasında RSV Lahn-Dill, Unipol Sai Briantea84 Cantú ve GSD Porto Torres takımlarıyla karşılaşacaktır. Takım, 2016 yılında ilk kez düzenlenen Federasyon Kupası'na katılmış ve bu kupanın ve kendisinin de ilk şampiyonluğuna ulaşmıştır.
2016-17 sezonunda da Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig'ini şampiyon tamamlayan takım 2017-2018 ve 2018-2019 sezonlarında ligi ilk üç içerisinde tamamlamıştır. 2017-18 sezonu play off finalinde ezeli rakibi Galatasaray'a kaybeden takım, 2018-19 sezonu play off yarı finalinde ise 1907 Fenerbahçe'ye elenmiştir.
2019-2020 sezonu ortasında HDI Sigorta ile yaptığı anlaşma sonrası takımın adı Beşiktaş HDI Sigorta Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı olmuştur. 2019-2020 sezonunda oynadığı 20 maç sonucunda ligi 2. sıradayken tüm dünyada oluşan pandemi sebebiyle TBESF'nin almış olduğu karar sonrası tamamlamıştır. Liglerde 2019-2020 sezonu için bir lig şampiyonu belirlenmeyecek olup küme düşen takımda olmayacaktır. Avrupa'da ise pandemi öncesi oynanan IWBF Şampiyonlar Kupası grup maçları sonucu grubunu 2. sırada tamamlayan takım kupa da çeyrek finale yükselme başarısı göstermiştir. Daha sonra Avrupa'da oluşan pandemi sonucu maçlar süresiz olarak ertelenmiştir.
2020-2021 sezonu pandemi sebebiyle fanus sistemi ile oynanmış ve takım mücadele ettiği ligi iki yenilgi ve averajla 2. sırada tamamlayarak play off mücadelesi oynamaya hak kazanmıştır. Çeyrek finalde rakibi Yalova Ortopedikler'i seride 2-0 mağlup ederek yarı finale yükselen siyah beyazlı ekip yarı finalde rakibi 1907 Fenerbahçe Engelli Yıldızlar'ı seride 2-1 geçerek finale yükselmiş ve finalde rakibi İzmir BŞB'ye seride 2-0 kaybederek sezona veda etmiştir. COVID-19 pandemisi sebebiyle ilgili sezonda Avrupa mücadeleleri yapılamamıştır.
2021-2022 sezonu öncesi takımın isim sponsoru olan HDI Sigorta ile olan anlaşma sona ermiş ve takım mücadelesine Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı olarak devam etmiştir. 2021-2022 sezonu normal lig etabını 2. sırada tamamlayan Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, Yalova'da oynanan play off etabında play off çeyrek final serisinde rakibi Şanlıurfa BŞB'yi seride 2-0 ile geçerek adını yarı finale yazdırmıştır. Yarı final serisinde ise rakibi Gazişehir Gaziantep'e seride 2-0 yenilerek elenen takım, Galatasaray ile 3.'lük & 4.'lük maçına çıkmış ve ezeli rakibini 69-62 yenerek sezonu 3. sırada tamamlamıştır. COVID-19 pandemisi sebebiyle ilgili sezonda Avrupa Kupalarına ülkeden katılım sağlanmamıştır.Galatasaray Tunç Holding 2022-2023 sezonu HDI Sigorta Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Ligi Play-off etabı 3.'lük maçında Beşiktaş ile karşılaştı.Beylikdüzü Spor Kompleksi'nde oynanan mücadeleyi 77-58 kazanan Galatasaray ligi üçüncü olarak bitirdi, kaybeden Beşiktaş ise ligi dördüncü olarak tamamladı.
2023-2024 sezonu Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Ligi final serisinde Beşiktaş ile eşleşen Fenerbahçe Göksel Çelik seriyi 2-1 kazanıp şampiyon oldu, kaybeden Beşiktaş ise sezonu ikinci tamamladı.
2024-2025 sezonu Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Ligi sezonunda çeyrek finalde Beşiktaş Tüpraş Tosyalı İskenderun Engelliler SK ile karşılaştı ve 2-1 seriyi kazandı ve yarı finalde Fenerbahçe'nin rakibi oldu seriyi 2-1 kaybetti ve sezonu yarı final aşamasında tamamladı.

Son güncelleme: 03 Mayıs 2016

Son güncelleme: 6 Nisan 2020

Süper Lig Şampiyon (4): 2004-05, 2005-06, 2015-16, 2016-17
Federasyon Kupası Şampiyon (2): 2016, 2017

IWBF Şampiyonlar Kupası Dördüncü: 2013
IWBF Eurocup 1 Şampiyon (1): 2011, İkincilik: 2010, 2014, 2019 Üçüncülük: 2009
IWBF Eurocup 2 Şampiyon (1): 2012
IWBF Eurocup 3 Şampiyon (1): 2026
Rotary Karadeniz Ülkeleri Basketbol Turnuvası Şampiyon (1): 2010

Resmî Site31 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beşiktaş Esports, Beşiktaş'ın 20 Ocak 2015 tarihinde faaliyete geçen elektronik spor şubesi. Profesyonel bir spor kulübü tarafından kurulan ilk elektronik spor takımı olup League of Legends, FIFA, PUBG Mobile, Counter-Strike: Global Offensive ve Valorant gibi birçok farklı oyunda mücadele etmektedir.

Beşiktaş Esports'un temeli 1 Nisan 2014 tarihinde kurulan Aces High'a dayanmaktadır. 18 Ocak 2015 tarihinde 2015 Uluslararası Özel Turnuva'da HWA Gaming'i 0-3 mağlup ederek şampiyonluk yaşayan Aces High, bu başarının ardından 20 Ocak 2015 tarihinde Beşiktaş ile anlaşarak Beşiktaş Elektronik Spor Kulübü adıyla kulübe bağlı bir yapı hâline gelmiş ve böylece dünyada ilk kez bir profesyonel spor kulübü elektronik spor şubesi açmıştır.
Takım ilk kez düzenlenen ligin kış mevsiminin normal sezonunu lider olarak tamamlayarak kış mevsimi finallerine katılmaya hak kazanmış, finalde ise Dark Passage'ı 3-0 mağlup ederek turnuvayı galip tamamlamıştır. Böylece 2015 League of Legends Uluslararası Wild Card Turnuvası'na katılmaya hak kazanan takım finalde Brezilya takımı INTZ e- Sports'u mağlup ederek turnuvayı şampiyonlukla tamamlamış ve 2015 Sezon Ortası Özel Turnuvası'na katılma şansını elde etmiştir.
Kulüp, a takımın yanı sıra 3 Şubat 2015 tarihinde Black Eagles adında ikinci elektronik spor takımını kurmuşsa da bu takım bir ay sonra dağılmıştır.
6 Ocak 2016 tarihinde takım koçu Onur Aksu, Beşiktaş ile anlaşmalarının sona erdiğini ve SuperMassive adında yeni bir takım kurarak bu ad altında faaliyet sürdüreceklerini açıklamıştır. Temeli Aces High'a dayanan kadrosu dağılan Beşiktaş bunun ardından Oyun Hizmetleri takımına sponsor olarak oyuncuları kendi bünyesine katmış, takım da Beşiktaş.Oyun Hizmetleri adını almıştır.
2016 Şampiyonluk Ligi Yaz Mevsimii sezonu sonunda kulüp ligde sonuncu olarak Yükselme Ligi'ne düşmüştür. Takip eden iki sene Yükselme Ligi finallerine kalmalarına rağmen üst lige çıkmayı başaramayan Beşiktaş. 2018 Yükselme Ligi Yaz Mevsimi'nde şampiyon olarak tekrar Şampiyonluk Ligi'ne yükselmiştir.
26 Nisan 2019'da kurumsal kimlik yenilenmesine giden takım Beşiktaş Esports adını almış ve yeni bir logo benimsemiştir.
4 Mart 2021'de Valorant takımı duyuruldu. Champions Tour Turkey 2. katılan takım açık elemelerde son 32'de elendi.

 Uluslararası Özel Turnuva: 1. 
2015 (Aces High adıyla)
 League of Legends Şampiyonluk Ligi: 1. 
2015 Kış Mevsimi
 League of Legends Uluslararası Wild Card Turnuvası: 1. 
2015
 League of Legends Starladder i-League Invitational: 1. 
2016
Counter-Strike: Global Offensive DreamHack Showdown 2019: 1. 
2019
Pubg Mobile Pro League - European Championship Spring 2022: 2. 
2022

Resmî site
X'te Beşiktaş Esports
Facebook'ta Beşiktaş Esports (Facebook'ta Aces High)

Beşiktaş Futbol Akademi ya da diğer adıyla Beşiktaş Özkaynak, bünyesinde; U-19, U-17, U-16, U-15, U-14, U-13, U-12, U-11, U-10 ve U-9 takımlarını bulundurmaktadır.
Türk sporuna futbolcu yetiştirme konusunda lokomotif olan Beşiktaş JK Futbol Özkaynak Düzeni antrenmanlarına Fulya Hakkı Yeten Tesisleri'nde devam etmektedir.
Özkaynak Düzeni terimi ilk defa Serpil Hamdi Tüzün tarafından kullanılmıştır.

1950'li yıllarda Beşiktaş Amatör adıyla kuruldu. Serpil Hamdi Tüzün yönetiminde altın dönemini yaşadı ve 1980'lerde iki kez Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nı kazanarak Türkiye Kupası'nda mücadele etti. Daha sonra PAF ve A2 adlarını aldı ve 2014'te U21 adıyla son haline geldi. 2000 ve 2003'te PAF liginde şampiyon oldu. 30 sene boyunca devam eden U-21 Ligi'nde 6 kez şampiyonluk sevinci yaşadı. U-21 Ligi 2019 yılında günümüze kadar resmi müsabakalarına ara verdi.

Beşiktaş'ın U19 takımı 2011 ve 2013 yılları arasında U18 olarak mücade ettikten sonra 2013-14 sezonunda U19'a çevrildi. Takım o sezondan beri TFF U19 Elit Ligi'nde mücadele etmektedir. 2014-15 sezonunda ligi birinci bitiren Beşiktaş, Altınordu U19'u final maçında yenerek Türkiye şampiyonu oldu. Bu sayede bir sonraki sene UEFA Gençlik Ligi'nde mücadele etme şansı yakaladı. Bir sonraki sezon ise Beşiktaş'ın şampiyonluğu sayesinde doğrudan gruplara kaldı.

UEFA Gençlik Ligi:

Beşiktaş U17 takımı ilk kez 2010-11 sezonunda düzenlenen Coca Cola Akademi U17 Ligi'nin ilk şampiyonu oldu. Bu başarıyı 2013'te tekrarladı.

Beşiktaş U16 takımı ilk kez 2009-10 sezonunda düzenlenen TFF U16 Ligi'nin ilk şampiyonu oldu.

Beşiktaş U15 takımı 2008 yılından beri gelişim liglerinde mücadele etmektedir. 2009-10 sezonunda Türkiye şampiyonu oldu.

Beşiktaş U14 takımı 2008 yılından beri gelişim liglerinde mücadele etmektedir.

Kaynaklar:

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, 1903 yılında İstanbul'da kurulan spor kulübüdür. Beşiktaş Bereket Jimnastik Kulübü adıyla kurulan kulüp, 26 Ocak 1911 tarihinde Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey'in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, adıyla tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu.
Beşiktaş, Türk futbolunda 1959'dan sonra Süper Lig şampiyonluğu yaşayan altı kulüpten biri olup, armasında ay-yıldız bulunan dört kulüpten biridir.
Beşiktaş, güncel olarak futbol (erkekler ve kadınlar), basketbol (erkekler, kadınlar ve engelliler), hentbol (erkekler) ve voleybol (kadınlar) dallarında birinci lig düzeyinde temsil edilmektedir. Bu dalların yanında atletizm, kick boks, boks, tekvando, güreş, jimnastik, kürek, masa tenisi, satranç ve elektronik spor dallarında faaliyetlerini sürdürmektedir.
Beşiktaş Erkek basketbol Takımı, kurulduğu 1933 yılından bu yana Türkiye Basketbol Ligi'nde toplam 2 defa şampiyon olmuştur. Bunun dışında birer kez 2. Lig, Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazanan takım, 2011-12 sezonunda EuroChallenge'ı kazanarak tarihinde ilk kez bir Avrupa şampiyonluğu elde etmiştir.
Kadın Basketbol Takımı, Kadınlar Basketbol Süper Ligi'ni toplamda 3 defa müzesine götürürken, 1 kez de Kadınlar Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda mutlu sona ulaşmıştır. 2023-2024 sezonunda, tarihinde ilk kez EuroCup final oynama başarısı göstermiş ve turnuvayı ikinci sırada tamamlamıştır. Bu kupayı kazanan London Lions'un kapanmasından sonra EuroLeague Şampiyonu Fenerbahçe ile Fiba Super Cup finalinde karşılaşmış ve ezeli rekabetin Avrupa'ya taşındığı maçta rakibine yenilmiştir.
2003 yılında kurulan Beşiktaş (tekerlekli sandalye basketbol takımı) ise 4 kez Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig'i kazanma başarısı gösterirken, 1 kez Andre Vergauwen Kupası ve 1 kez de Willi Brinkmann Kupası'nda şampiyonluk elde etmiştir.
Faaliyetlerine 1961 yılında başlayan Beşiktaş (kadın voleybol takımı), birer kez Türkiye Bayanlar Voleybol Şampiyonası, Federasyon Kupası'nda şampiyon olmuştur. Kadınlar Voleybol Balkan Kupası'nda ise toplam 4 kez şampiyon olmuştur. 2013-14 sezonunda CEV Challenge Kupası'nda final oynama başarısı göstermiştir.
1986 yılında kurulan Beşiktaş (erkek voleybol takımı) ise İstanbul Erkekler Voleybol Ligi ve Federasyon Kupası'nda birer kez şampiyon olmuştur. 3 Temmuz 2019'da Beşiktaş Jimnastik Kulübü Yönetimi'nin aldığı bir kararla kapatılmıştır.
1986 yılında kurulan Beşiktaş Erkek Hentbol Takımı, 17 kez Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi, 16 kez Türkiye Kupası ve 10 kez de Süper Kupa'da şampiyon olmuştur.
Beşiktaş, Türkiye'de tüm branşlarda ulusal düzeyde 53 Lig şampiyonluğu (Erkek futbol 16, Kadın futbol 1. Lig 2, 2. Lig 1, 3. Lig 1, Erkek basketbol Süper Lig 2, 2. Lig 1, Kadın basketbol 3, Kadın voleybol 1, Erkek hentbol 17, Tekerlekli sandalye basketbol 4), 37 Türkiye Kupası (Erkek futbol 11, Kadın futbol 1, Erkek basketbol 1, Kadın basketbol 4, Erkek voleybol 1, Kadın voleybol 1, Erkek hentbol 16, Tekerlekli sandalye basketbol 2), 30 Cumhurbaşkanlığı Kupası (Erkek futbol 10, Erkek basketbol 1, Kadın basketbol 1,  Erkek hentbol 18), 6 Başbakanlık Kupası (Erkek futbol 6), 1 Atatürk Kupası (Erkek futbol 1) ile toplam 127 Kupa kazanmıştır.
Beşiktaş, Avrupa Kupalarında tüm branşlarda ulusal düzeyde 7 şampiyonluğu (Erkek basketbol 1, Kadın voleybol 4, Tekerlekli sandalye basketbol 2) bulunmaktadır. Kulübün yönetim kurulu başkanı Serdal Adalı'dır.

1902 yılında, 22 kişiden oluşan grup o zamanların Medine Muhafızı Şhaplı Osman Ferit Paşa'nın Beşiktaş'ın Serencebey Semti'nde bulunan konağının bahçesinde, haftanın belirli günlerinde bir araya gelip çeşitli jimnastik hareketleri yapmaktaydılar. Şhaplı Osman Ferit Paşa'nın oğulları Mehmet Şamil Şhaplı ve Hüseyin Bereket ile mahalledeki birkaç genç, aletli ve aletsiz jimnastik, barfiks, boks, güreş, halter gibi spor dallarına ilgiliydiler. O yıllarda siyasi nedenlerden ötürü toplanma olaylarına karşı, şehrin birçok yerinde hafiyeler kol gezmekteydi. Serencebey'de bir araya gelen bu 22 kişilik grup, hafiyelerin yaptığı bir baskın sonucu karakola düşmüştür. Ancak, II. Abdülhamid'in başyaveri Mehmet Paşa ve kuşçubaşı Behçet Bey'in de aralarında bulunduğu saray erkânından kişiler, yeni kurulan bu kulübün aletli jimnastik, güreş, boks ve halter gibi insan sağlığına faydalı sporlarla uğraşan bir mektep olduğuna padişahı inandırmaları, o dönemde hoş karşılanmayan ve dini yönden haram olarak kabul edilen futbol oyununu oynamamaları ve sadece beden hareketi yapmaları sebebiyle herhangi bir ceza almamışlardır. Daha sonra isimlerini Osmanlı Beşiktaş Terbiye-i Bedeniye Mektebi olarak değiştirmişlerdir. II. Abdülhamit ise kulübün belirtilen spor dalları ile uğraşmaları için özel bir ferman çıkararak faaliyetlerine izin vermiştir. O zamanların boksör ve güreşçilerinden Kenan Bey de, sporculara güreş ve boks antrenmanları yaptırmıştır.
1903 yılının Mart ayında özel izinle Beşiktaş Bereket Jimnastik Kulübü kurulmuştur. Asıl Çerkesçe ismi Berekhetiqo olup bazı kurucuların mensup olduğu Çerkes sülalesinden gelmektedir, Türkçeye Bereket olarak çevirilmiştir. Mehmet Şamil Şhaplı, kulübün ilk başkanı, Hüseyin Bereket ise ilk genel sekreteri olarak seçilmiştir. Kulüp ismini ise Şhaplı Osman Ferit Paşa'nın dedesi olan Mirzaiko Bereket Bey ve babası Bereketiko Hasan Bey'den almıştır. Şhaplı Osman Ferit Paşa, 1870'lerin sonunda Beşiktaş Serencebey yokuşundaki konağını satın almış ve kulüp bu konakta kurulmuştur.

1908'deki İkinci Meşrutiyet ile birlikte sportif faaliyetlere biraz daha serbestlik tanınmıştır. Edirne'de bulunan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı, 31 Mart 1909 tarihinde İstanbul'da yaşanan 31 Mart İsyanı sebebiyle Hareket Ordusu ile birlikte İstanbul'a gelmiştir. Siyasi olayların yatışmasının ardından, eskrim hocası olan Fuat Balkan ile güreş ve halter sporu başta olmak üzere çeşitli spor dalları ile uğraşan Mazhar Kazancı, Serencebey'de jimnastik yapan grupla birlikte spor faaliyetlerini icra etmeye başlamışlardır. Fuat Balkan'ın Ihlamur'da bulunan evinin alt kısım kulüp binası yapılarak; kulübün adı Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştirilmiştir.
13 Ocak 1910 tarihinde Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü'nü tescil ettirmiştir. Böylece Beşiktaş, tescil edilen ilk Türk spor kulübü olmuştur. Ancak o dönemde Osmanlı Devletinde herhangi bir Cemiyetler (dernekler) Yasası bulunmadığı için kulüp özel bir izinle tescil edilebilmiş ve bu tescil günümüzde hâlâ muğlaklığını korumaktadır. Bahis olan Cemiyetler Yasası 1912'de meclisten geçmiştir. Bu nedenle Galatasaray ve Fenerbahçe'nin tescilleri ile ilgili böyle bir muğlaklık söz konusu değildir. Kulübün tescil edilmesinden sonra semtte yaşayan gençlerin de katılmasıyla beraber kulübün sporcu sayısı 150'ye yükselmiştir. Daha sonra, Ihlamur'da bir evin alt kısmında yer alan kulüp merkezi de Akaretler'deki 49 numaralı binaya, sonradan ise 84 numaralı binaya taşınmıştır. Bu binanın arkasında bulunan bahçe ise 600 altın harcanarak spor sahasına dönüştürülmüştür. Böylelikle kulüp, düzenli bir lokale, tesise ve sporculara sahip olmuştur.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, büyük çoğunluğu Kafkasya, özellikle Çerkes kökenli olan 22 kişi tarafından kurulmuştur. Ahmet ve Mehmet Ali Fetgeri kardeşler, Batum bölgesinden göç etmiş bir soydan, Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket ise Dağıstanlı Şeyh Şamil'in soyundan gelmektedir.

Uzun yıllardır yapılan araştırmalar ve çeşitli kaynaklardan toplanan bulgular neticesinde; bilindiği üzere Beşiktaş'ın ilk renklerinin kırmızı beyaz şeklinde olduğu, ancak Balkan Savaşı'nın kaybedilmesinden sonra şehit düşen, yaralanan veya esir edilen 340.000'den fazla askerin yasını tutmak amacıyla renklerin karartılıp siyah beyaz olarak değiştirildiği yazılmaktadır. Ancak Beşiktaş Yönetimi; 100. yılını anlatan belgesel için yaptığı çalışmalara dayanarak Beşiktaş'ın kırmızı rengi hiç kullanmadığını, kuruluşundan itibaren siyah beyaz renkleri kullandığını iddia etmektedir.
İlk zamanlar ferdî sporlar yapılması sebebiyle kulüp için herhangi bir forma rengine ihtiyaç duyulmamıştır. Fakat, kulübün sporcu sayısının gittikçe artması sebebiyle, Mehmet Şamil Bey kurucular heyetini toplamış ve okul zamanlarında kullandığı ve okulunun renklerini taşıyan bir rozeti heyete göstererek, buna benzer bir rozet yaptırılması gerektiği fikrini kabul ettirmiştir. Bu toplantıda kulübün renkleri de sonradan değiştirilmiş renklere sadık kalınarak siyah ve beyaz olarak belirlenmiştir. 
 Beşiktaş'ın ilk rozetine, Fransız mektebinin rozetinden esinlenilerek miladi yıl olarak 1903, üst bölüme Eski Türkçe (Osmanlıca) بشكطاش (Beşiktaş) yazılırken, sağ tarafa ژ(j), sol tarafa da ق(k) harfleri koyulmuştur. Rozetin arka kısmında İstanbul'da yapıldığı yazmakta, iç kısmında ise rozeti yapan kişinin mührü bulunmaktadır. Rozetteki armada yer alan yıldız altı köşeli olarak tasarlanmıştır. 1908 yılındaki İkinci Meşrutiyet'e kadar altı köşeli bu yıldız kullanılmıştır. Bu rozet, İskender Yakak tarafından kulübün onursal başkanı Süleyman Seba'ya hediye edilmiştir.
Beşiktaş'ın armasında yer alan ilk beyaz çizgi 1'i; 3 siyah çizgi 3'ü; ve ikinci beyaz çizgi de 1'i temsil etmektedir. Amblem 9 bölümden meydana gelmiştir. Yukarı kısımda yer alan dört numara yan yana yazıldığında, rumi takvimde kulübün kuruluş yılı olan 1903 sayısına denk gelen ١٣١٩(1319) sayısı ortaya çıkmaktadır. Beşiktaş, ilk tescil edilen kulüp olması sebebiyle, armasında Türk bayrağını taşıma hakkı kazanmıştır. Haziran 2013 tarihinde kulübün tüzüğünde yapılan değişiklikle birlikte, kartal figürlü resmî bir arması daha olmuştur.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün girişimleriyle Fenerbahçe Stadı'nda 24 Mayıs 1935'te "Atatürk Spor Günü" adı altında kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü hâline gelmiştir. Bu organizasyondan bir süre sonra gerçekleşen Spor Kongresi'nde söz alan Beşiktaş kurucu üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni, kutlanan Atatürk Günü'nün tüm gençliğe mal edilebilmesi için "19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı" adı altında 

Beşiktaş Müzesi, Vişnezade, İstanbul'da Beşiktaş Park'ın altında bulunup stat inşaatı sırasında korunan tarihi 19 Mayıs kapısından girilen spor müzesidir. Beşiktaş'ın kazandığı kupaların sergilendiği müzede kupaların, fotoğrafların, belgelerin ve formaların yanı sıra koyu bir Beşiktaş taraftarı olan eski Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref'in kulübe hediye ettiği özel bir kılıç da bulunmaktadır.

T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Beşiktaş Jimnastik Kulübü (BJK) Müzesi, birçok medeniyete başkentlik yapmış olan dünyanın en önemli kültür merkezlerinden İstanbul'un özel semtlerinden biri olan Beşiktaş'ta, BJK İnönü Stadı'nın içinde bulunmaktadır. Dolmabahçe Sarayı'nın karşısında konumlanan müzeye, denizden ve karadan kolaylıkla ulaşılabilmektedir. 11.11.2001 tarihinde BJK Genel Kurul üyelerinin katkılarıyla spor müzesi olarak açılmış olup, 28.06.2007 tarihinde T.C Kültür Bakanlığı'na bağlı "Türkiye'nin ilk özel spor müzesi" statüsünü kazanmıştır.

Müzenin bulunduğu BJK İnönü Stadı 27 Kasım 1947'de açılmıştır. Eşsiz konumu ile benzersiz bir stadyum olan BJK İnönü Stadı'nda ilk maç Beşiktaş JK - AIK arasında oynanmıştır. İnönü Stadı'nda karşılaşmanın ilk ve tek golünü kesintisiz 16 yıl Kulüp Başkanlığı görevini yürüten Kulübün Onursal Başkanı ve dönemin kıymetli futbolcusu Süleyman Seba atmıştır. Stat içinde çeşitli dönemlerde renovasyon çalışmaları yapılmış olmakla birlikte, Şeref Kapısı ve Boğaziçi'ne nazır dış cephesi orijinal olarak korunmaktadır. Bu özelliklerinden ve ulaşım kolaylıklarından dolayı Müze stadyumun içinde konumlandırılmıştır. Yalnızca Beşiktaş takımının maçlarına değil, pek çok ulusal ve uluslararası karşılaşmaya ev sahipliği yapması, hangi kulüp taraftarı olursa olsun sporseverlerin mutlaka bir karşılaşma izledikleri özel bir stadyum olması ve millî bayramlarda kutlamaların yapıldığı kitlesel bir buluşma noktası olmasından dolayı BJK İnönü Stadı, İstanbul için birçok bakımdan bir landmark (kentsel işaret, referans, anıt) haline gelmiştir.
Müze Pazartesi günleri ve maç günleri dışında her gün saat 10.00-18.00 saatleri arasında açık olup güncel giriş ücretleri resmi sitede yazmaktadır. 1650 metrekare sergi alanı bulunan müzede kulübün kuruluş tescil belgesi, kupalar ve şiltler gibi ödüller, dünden bugüne kulüp rozetleri, tarihi fotoğraflar ve efsane sporculara ait orijinal krampon ve formalar gibi Türk spor tarihi geçmişine ışık tutan 420 adet tarihi belge ve obje sergilenmektedir. Bunun dışında 370 metrekare depo alanında futbol dışı branşlara ait objeler tasnif edilmiş, kayıt altına alınmış ve müzenin yenileme ve genişletme projeleri sonunda sergilenmek üzere özenle muhafaza edilmektedir. Stadın tarihe mal olmuş özelliğinden dolayı paha biçilemez manevi değeri ayrı tutulmakla birlikte, açılışında sergi alanı için 35.000 euro harcanmıştır. 2008-2009 döneminde 7.200 kişinin ziyaret ettiği müze, yerel ilk ve orta öğretim okulları ile de sıkı ilişkiler içindedir ve düzenlenen okul gezileri sayesinde her seviyeden öğrenci tarafından ziyaret edilmektedir.

"Türkiye'nin ilk özel spor müzesi" unvanına sahip BJK, Türk sporunda da önemli ilklere imza atmıştır.
• Türkiye'nin ilk spor kulübü tescil belgesi
• BJK Futbol şubesi kurucusu Şeref Bey, 1925 yılında Türkiye'nin ilk uluslararası maç yöneten hakemi unvanını almıştır.
• İlk resmi İstanbul Lig Şampiyonu Kupası (1924)
• İlk Başbakanlık Kupası (1944)
• İlk defa kıtalararası seyahat eden Türk futbol takımının kazandığı kupa (1950)
• İlk Profesyonel Lig Şampiyonluğu kupası (1951)
• Beşiktaş'a tam kadro olarak Türk millî futbol takımını temsil etme hakkı tanınan tek kulüp olduğuna dair 5.5.1952 tarihli belge
• İlk Federasyon Kupası (1956)
• Türk futbol tarihinin namağlup ilk ve tek lig şampiyonluğu kupası (1991-1992)
• İlk Atatürk Kupası (1999-2000 sezonu)
• 100. yılında şampiyonluk kupası alan ilk Türk takımı (2002-2003)
• İlk Türkiye Süper Kupa (2005-2006)
Bu ilklerle ilgili fotoğraf, madalya, kupa ve benzeri obje ve belgeler BJK Müzesi'nde sergilenmektedir.

Beşiktaş Park'ın denize bakan 19 Mayıs kapısından özel bir girişi bulunan müze, iki kat üzerinde konumlanmıştır ve toplam 1650 m²'dir.
Ziyaretçileri ile etkileşim içerisinde olmayı ve müze içi alanlarda her yaş grubuna yönelik olarak tasarlanmış 50'den fazla dijital uygulama bulunur. Engelli ziyaretine uygundur. Sergi alanında toplam 420 adet obje, sergi koridoru ve sergi salonu alanında teşhir edilmektedir. Sergi koridoru boyunca bulunan 30 adet cam bölmenin her biri kulüp tarihinde önemli bir dönemi, belgeyi ya da sporcuyu yansıtmaktadır. Böylece, koridoru gezen ziyaretçilerin Türk sporunda hızlı bir tarih turuna çıkabilmeleri hedeflenmiştir. Hemen koridorun yanında bulunan sergi salonunda ise yine tarihi kronoloji gözetilmekle birlikte, kupa ve diğer objeler konu veya dönemlerine göre kendi aralarında serbest olarak gruplandırılmıştır. Ayrıca müzede kulübün onursal başkanı Süleyman Seba'nın temsili başkanlık odası ve kendine ait heykeli camekan içerisinde sergilenmektedir.
Sergi salonunun girişinde kulübün kurucularının fotoğrafları yer almakta ve salonun sonunda kulübün ilk başkanından bugüne kadar tüm kulüp başkanlarının fotoğrafları bir arada görülebilmektedir ve müzede toplam 650 kupa bulunmaktadır.

BJK resmi site tarihçe sayfaları

Beşiktaş Park ya da sponsorluk anlaşması gereği Tüpraş Stadyumu, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunan çok amaçlı stadyumdur. Beşiktaş futbol takımı'nın iç sahadaki maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.
Beşiktaş Park, Ali Sami Yen Spor Kompleksi ve Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu ile Türkiye'nin C90 görüş açısına sahip stadyumlarından biri olarak tasarlanmıştır. 42.684 koltuk kapasitesine sahiptir.
İlk kez 2004 yılında gündeme gelen ancak gerekli izinlerin alınamaması nedeniyle ertelenen proje, 17 Ocak 2013 tarihinde resmî olarak inşa sürecine başladı ve 10 Aralık 2013 tarihinde projenin temeli atıldı. Haziran 2013'te mevcut BJK İnönü Stadyumu yıkılarak aynı arazi üzerine inşa edilen Beşiktaş Park, 10 Nisan 2016'da açıldı. Vodafone, 2013-14 sezonunun başından itibaren beş yılı opsiyonlu on yıllığına stadyuma isim sponsoru oldu ve stadyumun adı Vodafone Arena olarak belirlendi, 2017'de ise Vodafone Park olarak değiştirildi. Sponsorluk sözleşmesinin sona ermesiyle stadyumun adı Beşiktaş Park oldu. 2023-24 sezonundan itibaren ise stadyumun isim ve reklam hakları için Tüpraş ile 3 yıllık bir anlaşma imzalandı ve stadyumun adı Tüpraş Stadyumu olarak değiştirildi.
Beşiktaş Park, toplamda 147 kapalı loca ve 4500 VIP tribüne sahiptir. 20 Nisan 2017 tarihinde Beşiktaş'ın UEFA Avrupa Ligi'nde Olympique Lyonnais ile oynadığı ve 39.623 kişinin izlediği karşılaşma, stadyum tarihinin en yüksek seyircili maçı oldu.
Stadyum, Beşiktaş'ın iç saha maçlarının yanı sıra bazı organizasyonlara da ev sahipliği yaptı. 2019 UEFA Süper Kupası müsabakası ve 2026 UEFA Avrupa Ligi finali bu stadyumda oynandı. Türkiye millî futbol takımı da zaman zaman iç saha maçlarını burada oynamaktadır. Stadyum, futbol maçlarının dışında konser organizasyonları ile çeşitli kutlama ve etkinliklere ev sahipliği yaptı.

İlk kez 23 Şubat 2004 tarihinde gündeme gelen ancak gerekli izinlerin çıkmaması nedeniyle ertelenen projenin inşa süreci resmî olarak 17 Ocak 2013 tarihinde başlatılmıştır.

BJK İnönü Stadyumu'nun yeniden yapılması projesinde ihaleyi kazanan firmalarla sözleşme imzalanmasının ardından, yıkıma 2 Haziran 2013 tarihinde saat 19.03'te başlandı. Yıkım öncesi bir tören gerçekleştirildi ve yıkım törenine ekibiyle beraber başkan Fikret Orman ve taraftarlar ile çok sayıda basın mensubu katıldı. Yaptığı konuşmanın ardından Orman, iş makinesini kullanarak yeni açık tribünü duvarına ilk darbeyi vurdu ve yıkımı başlattı. Yıkıma yeni açık tribününden başlandı. 23 Temmuz 2013 tarihinde kazılar sırasında tribünlerin altında tonozlu tarihî eser kalıntıları görüntülendi. İlgili fotoğraflar İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve Koruma Bölge Kuruluna gönderildi ve kurul, kalıntının incelenmesi için arkeolog görevlendirdi. Üç gün sonra kalıntıların çalışmayı etkileyecek boyutta olmadığı anlaşıldı ve yıkım çalışmaları müze denetiminde devam etti. Aynı gün Iron Maiden konseri gerçekleştirildi ve yaklaşık 18 bin kişinin izlediği bu konser, İnönü Stadyumu'nun son etkinliği oldu.
Çalışmalar devam ederken Beşiktaş ile Vodafone arasında 13 Haziran'da imzalanan iyi niyet anlaşması sonrası 20 Ağustos'ta gerçekleştirilen törende sponsorluk anlaşması imzalandı. Törende stadyumun adı ilk kez "Vodafone Arena" olarak açıklandı. Vodafone Telekomünikasyon A.Ş. ile yapılan sözleşme tarihinden itibaren; reklam hakları, isim hakkı sponsorluğu ve teknoloji altyapı yatırımı için 10+5 yıllık toplam 116 milyon $ tutarında anlaşma gerçekleştirildi. Buna ek olarak 2014-15 sezonundan itibaren forma göğüs sponsorluğu için de 3+2 yıllık toplam 29 milyon $ tutarında anlaşma yapıldı.
Sponsorluk anlaşmasının ardından çalışmalar devam ederken, kapalı tribünün çatısının yıkıldığı esnada zemine doğru yapılan kazılarda bir su tabakası görüldü ve denizden geldiği düşünülen tabakanın daha sonra su borularının patlamasından oluşan bir su birikintisi olduğu öğrenildi. Hafriyatın son aşamalarındayken, 11 Aralık 2013'te inşaat ruhsatının alınmasıyla betonlamaya geçilmesi konusunda bir engel kalmadı. 20 Aralık'ta hafriyatın sona ermesiyle "ilk harcın dökülmesi etkinliği" gerçekleştirildi. Harç dökülmeden önce kurban kesildi ve stadyumun zeminine ilk harcı Fikret Orman döktü. Ayrıca başkanın ve yönetim kurulu üyelerinin adlarının bulunduğu bir plaket de harç dökülen zemine gömüldü. İlk harcının atılmasının ardından 15 gün içinde D Blok temellerinin üçte ikisi bitirildi. 7 Ocak 2014'te D Blok'ta kolon ve perdelerin demir inşaatına başlandı. Bu süreçte 2500 metreküp beton ve 1100 ton demir kullanıldı. 16 Ocak'ta 165 kişinin inşaatta yoğun bir şekilde çalışmaya devam ettiği kulübün resmî sitesinden açıklandı. 12 Şubat'ta yapımı süren Vodafone Arena'nın Swissotel the Bosphorus'ta tanıtımı yapıldı. Tanıtım töreninde Orman, yaptığı konuşmada stadyumun en modern ve en yüksek teknolojiye sahip stadyumlardan biri olduğunu ve Türkiye'nin ilk çevreci stadyumunu yaptıklarını söyledi. 27 Şubat'ta kapalı tribünün tamamı ve eski açığın yarısının temel inşaatları bitirildi. Aynı zamanda Anıtlar Kuruluna verilen restoran projesi de onaylandı. 6 Mart'ta eski açığın hafriyatı yapıldı, yeni açık tribününün demir kesimine başlandı ve masif kaya olan eski Şeref tribününün bulunduğu bölgede çalışmalar sürmekteydi.
Taraftarlardan gelen mektupları stadın temeline karıştırarak "Temelinde Aşk Var" sloganını da başlatmıştır. Stadın çatısı 12 Kasım 2015'te kaldırılmıştır.

Açılış, 10 Nisan 2016 tarihinde taraftarlara kapalı, sadece davetlilere açık bir törenle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; Başbakan Ahmet Davutoğlu; 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç; Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören, Beşiktaş Başkanı Fikret Orman; eski TBMM Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar; Beşiktaş Teknik Direktörü Şenol Güneş; takım kaptanları Tolga Zengin ve Necip Uysal; eski Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili; eski Beşiktaş Teknik Direktörleri Gordon Milne, Bernd Schuster, Ertuğrul Sağlam; iş, spor ve siyaset dünyasından davetlilerin katılımıyla gerçekleştirildi.
Açılış dönemindeki adıyla Vodafone Arena stadyumunda ilk düdük, resmî açılış töreninin ertesi günü 11 Nisan 2016 tarihinde Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan Süper Lig maçında çalındı. 38.420 biletli seyircinin izlediği maçın 21. dakikasında Beşiktaş'ın Mario Gómez'in ayağından bulduğu gol, Beşiktaş Park'ta atılan ilk gol olarak kayıtlara geçti. Beşiktaş, 3-2 galip gelerek yeni stadında ilk maçını galibiyetle bitirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Arena" kelimesinin stadyumlardan çıkarılması yönündeki talimatı üzerine Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), resmî sitesinde Beşiktaş'ın iç saha maçlarına ev sahipliği yapan stadyumun adını "Vodafone Stadyumu" olarak değiştirdi. Bu konu hakkında resmî bir açıklaması olmayan Beşiktaş, 3 Haziran 2017 tarihinde stadyumun ismini "Vodafone Park" olarak değiştirdiklerini açıkladı.
Beşiktaş, 28 Ekim 2022'de yaptığı KAP açıklamasında Vodafone'la yapılan sözleşmenin ilk döneminin sona erdiğini ve 2022-23 sezon sonu itibarıyla geçerli olmak üzere stadyum isim hakkı sponsorluğunun feshedildiğini bildirdi. Stadyumun ismi, yeni bir sponsorluk anlaşmasına kadar "Beşiktaş Park" olarak değiştirildi. 25 Eylül 2023 tarihinde, 2023-24 sezonundan başlamak üzere stadyumun isim ve reklam hakları için Tüpraş ile 3 yıllık bir sözleşme imzalandı ve stadyumun adı "Tüpraş Stadyumu" olarak değiştirildi.

Beşiktaş Park, DB Architects isimli firma mimarı Bünyamin Derman tarafından tasarlanmıştır. Türk Telekom Stadyumu ve Bursa Büyükşehir Belediyesi Stadyumu ile Türkiye'nin C90 görüş açısına sahip stadyumlarından biri olarak tasarlanan yeni İnönü stadyumunda 147 kapalı loca, 4500 VIP tribün ve 162 engelli koltuğu bulunur. İki kat şeklinde tasarlanan stadyumum birinci katı 26°, ikinci katı ise 38°'dir.
Stadyum, UEFA stadyum kategorilerinde en üst seviye olan 4. kategori kriterlerini karşılamaktadır. Beşiktaş Park'ın tasarımı bulunduğu yer ve yasal zorunluluklar nedeniyle modern stadyumlardan üç konuda ayrılır.

Kolezyum modeli
Stadın etrafında bulunan Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe Saat Kulesi, Dolmabahçe Camii ve Boğaziçi nedeniyle Anıtlar Yüksek Kurulu, stadın etrafındaki tarihi yapılarla uyumlu bir tasarımla yapılmasını şart koşmuştur. Önerilen stadyum tasarımlarının birçoğu metal, cam ya da kompozit malzemelerin kullanıldığı modern tasarımlardı. İlk tasarım şartını karşılamak için küfeki taşlarının kullanıldığı kolezyum modeli önerilmiş ve onay almıştır.

Dalga modeli tribünler
Modern stadyumlarda tribünlerin bulunduğu alanlar genelde aynı seviyede olur. Beşiktaş Park'ın yapılacağı alan küçük olduğundan ve etrafında taşıt yolları bulunduğundan tribünlerin yüksekliği köşelerde azalıp, kenarlarda artmaktadır. Bu durum tribünlere dalga modeli bir görünüm vermektedir. Doğu tribününün yüksekliği Anıtlar Yüksek Kurulunun bir diğer isteği doğrultusunda, Boğaz manzarasını kapatmaması için alçak tutulmuştur.

Eliptik tasarım
Modern stadyumların birçoğu kare tasarımlar kullanır. 20. yüzyılda yapılan eski stadyumlar özellikle Olimpik stadyumlar ise tartan pist içerir. Tartan pist nedeniyle bu stadyumlar eski İnönü Stadyumu gibi eliptik şekildedir. Tarihî eser olduğu için yıkılamayan iki kulesi ile uyumlu olması açısından yeni stadyum 1939'da yapılan tasarıma sadık kalmıştır. İçinde tartan pist olmasa da Beşiktaş Park eliptik şekilde tasarlanmıştır.

Koltuk kapasitesi: 42.684
Loca sayısı: 147
Loca koltuk toplam sayısı: 1903
VIP koltuk sayısı: 2100
Otopark: 600 araç
Engelli koltuk kapasitesi: 81 engelli koltuğu + 81 refakatçi (toplamda 162 koltuk)
Saha çizgisi ile tribün arasındaki uzaklık: -Kale çizgisi tribün arası 795 cm -Taç çizgisi tribün arası 615 cm
Basın tribünü kapasitesi: 186 kişi
Tamamı kapalı tribünler
C90 görüş açısı
Açılır kapanır koltuklar
Alttan ısınma
SISAIR Alttan Havalandırma ve Vakum Drenaj Sistemi
İki kat tribün yapısı
Kapalı ve açık otopark
Çatı özelliği: Çatı tüm tribünlerin üzeri kapalı olacak şekilde, kablo sistemle çözülmüş, PTFE kaplı olarak tasarlanmıştır.
2000 m² Çok 

Beşiktaş Televizyon Yayıncılık A.Ş. ya da kısaca Beşiktaş TV veya Beşiktaş Dijital, Beşiktaş JK'ın resmî televizyon kanalıydı. Beşiktaş Jimnastik Kulübü tarafından ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'yle ilgili haberler, programlar ve özel söyleşiler yayınlamaktaydı. 20 Ocak 2011 tarihinde Digiturk Platformu üzerinden tekrar yayına başladı. BJK TV Genel Müdürü Bülent Ülgen'di.

19 Nisan 2004'te test ve 19 Nisan 2005 tarihinde ise asıl yayına geçmiştir. 
İlk olarak Galaxy TV ile dönüşümlü yayın yapan Beşiktaş TV, D-Smart'ın kurulmasıyla 24 saat yayına girmiş ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün resmî televizyon kanalı olarak yayınını sürdürmüştür.
2004-05 sezonunun 6. haftası maçı Beşiktaş-Galatasaray maçında Dream TV aracılığıyla yayın hayatına başlayan televizyon kanalının kuruluşu için ünlü haber sunucusu Reha Muhtar görevlendirilmiştir. Reha Muhtar'ın yönetim kurulundan istifasından sonra kanalın başına sırasıyla Aydın Özdalga, Cemal Alkan ve Erhun Ateş getirilmiştir. Ancak yüksek maliyet nedeniyle kanalın işletmesi 2005 yılında Doğan Grubu'na kiralanmıştır. Bir ara Digiturk'te de yayın yapan kanal, bir futbol karşılaşmasını şifrelediği için 18 Temmuz 2007'de Digiturk platformundan çıkartılmıştır.
2008 yılında RTÜK kanalın lisansını iptal ettiği için kanalın yayını bir süre durdurulmuştur. Bunun ardından Beşiktaş yönetimi lisans almak için RTÜK'ten 6 aylık ek süre talep etmiş ve bu süre içinde ekranda "test yayını" ibaresini kullanarak yayınına devam etmiştir. 6 ayın sonunda verilen ek süre dolmasına karşın lisans alınmadığı için RTÜK'ün uyarısıyla kanalın yayını 1 Ekim 2009 tarihinde saat 23.30'da durdurulmuştur. Bu kararın ardından Doğan Grubu yaptığı açıklamada eğer kulüp yönetimi RTÜK'e başvurup lisans alırsa kanalın 1-2 gün içerisinde bile yayına başlayabileceğini, ama yönetim lisans almak için başvuruda bulunmazsa kanalın belki de hiç açılmayacağını belirtmiştir.
2010 yılında Yıldırım Demirören'in yeniden başkanlığa seçilmesiyle birlikte Beşiktaş TV'nin yeniden açılması konusunda çalışmalar başlatılmıştır. Aynı yıl genel müdürlük görevine Beşiktaş Divan Kurulu üyesi ve Beşiktaş 100. yıl belgeselinin yapımcısı ve yönetmeni gazeteci Tuğrul Yenidoğan geçmiştir. Beşiktaş TV, 20 Ocak 2011'de Cihangir Gökdoğan'ın sunduğu "Günaydın Beşiktaş" adlı söyleşi programı ile tekrar yayına başlamıştır.
2014 Ağustos ayı itibarıyla BJK TV Genel Müdürü Bülent Ülgen olmuştur. Kanalın Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Candaş Tolga Işık'tır.
BJK Yönetim Kurulu, malî zarar gerekçesiyle BJK TV'nin yayın hayatına son verme kararı alınca 31 Ağustos 2019'da Digiturk platformundan çıkarılan kanalın yayınları böylelikle nihayete ermiştir.

Bülent Ülgen
Gürler Akgün
Mert Közoğlu
Melike Saied
Doğancan Kızılca
Deniz Tuğrul
Sevde Kobak
Nergis Aşkın

19.03 Ana Haber Bülteni (Melike Saied)
13.00 Haber Bülteni
16:00 Haber Bülteni

Top Sizde (Bülent Ülgen, Muhammet Tapan, Ali Cansun Begeçarslan)
Sen Ben Yok (Bülent Ülgen, Ergin Aslan, İlker Pırlant, Gökhan Dağıstanlı)
Perspektif (Gürler Akgün, Deniz Tuğrul)
Gündoğdu (Sevde Kobak)
Nokta Tahminler (Kerimcan Özdal)
Sosyal Medya (Melike Saied, Nergis Aşkın)
Global Futbol (Deniz Tuğrul, Onur Özgen, Can Çalışkan)
Futbol Akademisi (Gürler Akgün)
Sanat Fikstürü (Melike Saied)
Haftanın Konuğu (Gürler Akgün)
En Baba Kartal (Doğancan Kızılca, Hulusi Özdurmaz)
Kaptan Köşkü (Deniz Tuğrul, Sanlı Sarıalioğlu)
Magazin Kartalı (Nergis Aşkın)
Beşiktaş'ın Maçı Var (Nergis Aşkın, Alper Sel)
Şah Mat (Murat Narman, Umut Atakişi)
5 Soru 1 Forma (Nergis Aşkın)
Topuk Pası (Melike Saied, Hazal Kalkavan, Sevde Kobak)
Hafta Sonu (Hazal Kalkavan)
Yedi Metre (Doğancan Kızılca)
Rota Pota (Doğancan Kızılca)
Gelecek Benim (Gürler Akgün)
Ben Yaparım (Melike Saied)
Maçın Öyküsü
Skor
O An
Mevkidaş
Beşiktaşk

14. Türkiye Spor Adamları Ödülleri - Basın Ödülleri - Yılın Kulüp TV Kanalı – Beşiktaş TV
Vodafone 36. İstanbul Maratonu Basın Teşvik ve Vefa Ödülü Bülent Ülgen (Beşiktaş TV-Mansiyon)
Süleyman Seba Spor Ödülleri 2015 - Yılın Taraftar Kanalı Beşiktaş TV
TSYD Ödülleri 2015 - Televizyon Spor Eserleri Ödülü - Sercan Dikme - Beşiktaş TV - Mevkidaş: Metin Tekin
TSYD Ödülleri 2016 - Televizyon Eserleri Röportaj Dalı - Sevda Eğribacak - Beşiktaş TV - Rizeli Oktay'ın hikâyesi 1. oldu.
TSYD Ödülleri 2016 - Televizyon Spor Eserleri Ödülü - Umut Koçtürk - Beşiktaş TV - Mevkidaş: Mehmet Özdilek 2. oldu.
TSYD Ödülleri 2016 - Televizyon Spor Eserleri Haber Dalı - Umut Koçtürk - Beşiktaş TV - Mevkidaş: Mehmet Özdilek 3. oldu
Empati Ödülleri 2016 (Down Sendromlu Çocuklar Yararına) BJK TV Çizgi Dışı Programı: Fulya Sever

BJK TV yayın hayatına başladı
BJK TV TSYD Ödülleri 2015 basın ödülünü kazandı.
BJK TV Yılın Kulüp Televizyon kanalı seçildi.
BJK TV TSYD Ödülleri 2016'da 3 ödül kazandı.
BJK TV Basın Teşvik ve Vefa Ödülünü kazandı. 18 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BJK TV yılın taraftar kanalı seçildi.
BJK TV Çizgi Dışı programı Empati Ödülleri 2016.

Beşiktaş U21 Takımı, Beşiktaş'ın A takımının altındaki futbol takımıdır. Takım 23 yaş altı arası isimlerden oluşur. Takım kadrosunda 23 yaşında ve büyük kaleci dahil 3 sporcu olma hakkı vardır. En az üç yıldır Türkiye'de bulunan ve 23 yaş altı olan yabancı futbolcuları da kadroya katabilir. A2 takımının Teknik direktörü Erkan Avseren'dir. Beşiktaş A2 Takımı 1999-2000 ve 2002-03 sezonlarında o zamanki adıyla PAF Ligi olan A2 Ligi'nde şampiyon olmuştur.

1950'lerde Beşiktaş'ın amatör takımı faaliyete geçti. O zamanlar Beşiktaş B takımı adını kullanan ekip, Balkan Kupası'nda Beşiktaş'ın aynı gün iki maçı olması sebebiyle Dinamo Tiranë ile oynadı ancak rakibine 2-0 mağlup oldu.
1980'lerde Serpil Hamdi Tüzün yönetiminde altın dönemini geçiren Beşiktaş Amatör takımı 1985'te İstanbul birincisi olarak Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katıldı ve kupayı müzesine götürdü Bu başarı ile Türkiye Kupası'nda mücadele etme hakkı kazandı. İlk kademe maçında PTT ekibine 1-0 yenilerek elendi.
1988'de Türkiye şampiyonluğu başarısını tekrarladılar. Böylece, Türkiye Kupası'na bir kez daha katılmaya hak kazandılar. 1. kademede Bayrampaşa'yı 3-0 yenen Beşiktaş Amatör, 2. kademede Zeytinburnuspor'u penaltılarla geçti. 3. kademede ise Beşiktaş ile eşleştiler. Beşiktaş, altyapısını 4-0 ve 5-1'lik skorlarla eledi.
Amatör takım, 1990'larda İstanbul Amatör 1. ligi ve 2. liginde mücadele edip zaman zaman birincilikler yaşasa da Türkiye çapında bir başarı sağlayamadı. 1996-97 sezonu ile birlikte PAF takımı adını alan ekip, PAF Ligi'nde mücadele etmeye başladı. İki kez PAF ligini kazanan ekip, 2009-10 sezonu ile birlikte Beşiktaş A2 adını aldı. Aynı sezon İstanbul birincisi olup Türkiye finallerine kaldı.
Beşiktaş A2 takımı, Beşiktaş A takımına birçok oyuncu sağlamıştır. Özellikle son yıllardaki Beşiktaş teknik direktörlerinden Jean Tigana, Ertuğrul Sağlam ve Bernd Schuster sezon öncesi ve arası kamplarında A2'den futbolcular çağırıp, sezon içinde de zaman zaman şans vermektedir.
Son dönemlerde Slaven Bilic'te oyunculara şans vermektedir. A2 takımı 2014-15 sezonundan itibaren U-21 takımı olmuştur.
Şenol Güneş döneminde, 2015-2016 sezonunda itibaren A Takıma çağrılan ve idmanlara çıkan oyuncu sayısı arttı. Yasin Sülün'ün teknik direktörlüğünü yaptığı U-21 takımı, ligi 3. sırada tamamladı. Hamza Küçükköylü 26 gol attı ve gol kralı oldu. Beşiktaş, UEFA Gençlik Ligi'ne direkt katılmaya hak kazandı. 2016-2017 sezonunda, Yasin Sülün teknik direktörlüğünde B grubunda SL Benfica, SSC Napoli ve Dinamo Kyiv ile eşleşti. UEFA Gençlik Ligi 1. maçında 13.09.2016 tarihinde Beşiktaş, Benfica deplasmanında 0-0 berabere kaldı. 28.09.2016 tarihinde, kendi sahasında Dinamo Kyiv ile 3-3 berabere kaldı. Deplasmanda Napoli ile 19.10.2016 tarihinde 2-2 berabere kaldı. Kendi sahasında, Napoli'ye 1-0 mağlup oldu. Kendi sahasında, Benfica'ya 3-0 mağlup oldu. Deplasmanda Dinamo Kyiv'e 3-1 mağlup oldu.
U-21 Süper Ligi 2016-2017 sezonunda, Beşiktaş'ın Fenerbahçe U21 ile Lefter Küçükandonyadis tesislerinde oynadığı ve 3-1 kazandığı maçta, Beşiktaş U21 Takımı Teknik Direktörü Yasin Sülün büyük bir fair-play örneği sergiledi. 51. dakikada Alparslan Demir sakatlanarak oyuna devam edemedi. Fenerbahçe 3 oyuncu değiştirme hakkını doldurdu ve 10 kişi kaldı. Beşiktaş U-21 Teknik Direktörü Yasin Sülün, 2 oyuncu değiştirme hakkı varken Sedat Şahintürk'ü oyundan alarak yerine başka bir oyuncu sokmadı. Böylelikle karşılaşma onar oyuncu ile tamamlandı.
4 Temmuz 2019'da TFF tarafından U21 liginin kaldırılması kararı alındı.

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

  • As takım kadrosunda da bulunmaktadırlar.

U21 Ligi:

Şampiyon (2): 1999-2000, 2002-2003
İkinci (2): 1997-1998, 2006-2007
Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası:

Şampiyon (2): 1985, 1988
Bireysel başarılar:
2004-2005 PAF Ligi Gol Kralı (Adem Büyük, 26 gol)
2015-2016 U21 Ligi Gol Kralı (Hamza Küçükköylü, 26 gol)

Beşiktaş U21 Takımı Ana Sayfası 22 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beşiktaş U21 UEFA Profili 21 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu madde, 1903'te kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün başkanlarının listesini içermektedir.

Beşiktaş Resmi Sitesindeki başkanlar

Geçici Başkanlar listede yer almamaktadır.

g = geçici Başkanlar 

 Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı gereğince, 1956-57 ve 1957-58 sezonlarında Federasyon Kupası'nı kazanan Beşiktaş'ın Süper Lig şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların yıldız kriterine dahil edileceğine karar verildi. Bu karar sebebiyle ligde elde edilen şampiyonluk sayısı, lig sezonu sayısından iki fazladır.

Türkiye Futbol Federasyonu'nun düzenlemiş olduğu turnuvalarda kupa kazanan başkanlar

8 Temmuz 2026 itibarıyla

(*) Geçici Teknik Direktörler listeye dahil edilmemiştir.

Kaynak: Transfermarkt Beşiktaş Transfer Bilancosu

2026 itibarıyla eski ve yeni olmak üzere yaşayan 6 Beşiktaş başkanı ve iki eski Beşiktaş başkan vekili bulunmaktadır:

Gazi Akınal (1920-2015), 5 Şubat 2015'te 95 yaşında hayatını kaybederek ölen son eski Beşiktaş başkanı olmuştur.

BJK resmi site tarihçe sayfaları 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beşiktaş Arşivi Sayfaları 30 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beşiktaş
Beşiktaş Tüzüğü

Bu maddede, Beşiktaş JK marşları listelenmektedir.

”Gücüne güç katmaya geldik” sözleri Uğraş Şahin Polat ve Özer Özçetin tarafından yazılan, düzenlemesi Birol Can ve Emrah Demiralp tarafından gerçekleştirilen, müziği ise Mehmet Suavi Saygan'ın Tükenme şarkısından uyarlanan, Beşiktaş Jimnastik Kulübünün bilinen marşıdır. Birol Can’ın söylediği marş 1999 yılından itibaren, günümüzde  Beşiktaş Vodafone Park Stadyumu'nda çalmaktadır. Her maçtan önce çalan marş, zamanla gelenek halini almıştır. Şarkıcı Hakan Peker'in "ateşini yolla" şarkısı ve Sezen Aksu'nun Şinanay şarkısı da, Beşiktaş tribünlerinde, ritüel haline gelmiştir. Her maçtan önce mutlaka Beşiktaş Vodafone Arena'da, Kazan'da, Ağaçlı Yolda ve Beşiktaş semtinde söylenmektedir.
2011 senesinde dönemin futbolcuları Ricardo Quaresma, Hugo Almeida, Manuel Fernandes ve Simao Sabrosa Portekizliydi ve bu sebeple Beşiktaş taraftar grubu marşı Portekizceye çevirdi ve ayrıca BJK İnönü Stadyumu'nda söylendi.

100. Yıl Albümü, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 2002-03 sezonundaki 100. Yıl kutlamaları için Mustafa Sandal ve Ufuk Yıldırım tarafından hazırlanmış bir taraftar albümüdür.

Şarkı listesi

Hayko Cepkin - Beşiktaşım Geliyor
Feridun Düzağaç - Feda ("Ağlayan Gitar" ve "Şeref Bey'in Son Nefesi" versiyonları)
Murat Başaran - Yaşamak Siyah Beyaz
Murat Başaran - Kara Kartalım
Gülcan Altan - Aşktır Beşiktaş (Söz:Gülcan Altan&Çarşı/Müzik:Abhaz Kahramanlık Şarkısı [Salaman Xatsa])
Aykut Ekşinözlügil - Beşiktaş Aşkı
Gökhan Tepe - Beşiktaş 110. Yıl Marşı
Mutlu Arı - Ağaçlı Yol
Kapalı - "Yeni Nesil Beşiktaş" Marşı
Birol Can & Haluk Levent - Gönlüme Zincir Vurulur Mu
Birol Can - Siyahbeyazkaşkol
Birol Can - Anlayamaz Kimse Bu Aşkı
Birol Can - Gururlan
Birol Can - Gücüne Güç Katmaya Geldik
Birol Can - Sen Benim Her Gece Efkarım
Birol Can - Beşiktaş Hayattır, Hayat da Beşiktaş
Birol Can - Sen İste
Birol Can - Hoşçakal Sevgili
Birol Can - Nice 110 Yıllara
Birol Can - 114 Yıl Marşı
Birol Can - 117.Yıl Marşı
Birol Can - Biz Armanın Peşindeyiz
Ümit Demir - Bırakmam Beşiktaşım Seni
Ali Altay - Tarifsiz Aşk
Ali Altay - Beşiktaş 115. Yıl Marşı
Ali Altay - BJK 116. Yıl Marşı
Yankı Alper - Beşiktaşım Sevmişiz Seni
Erdal Güney - Haydi Kalk Ayağa
Şanlı Beşiktaş - Beşiktaş'ım Senin için Her Şeyimden Vazgeçerim
Vodafone Arena - Açılış Marşı
Emrah Çoksaygan - Şeref Bey Türküsü
Senden Başka*

Beşiktaş taraftarı, dünyanın ilk sessiz tezahüratını yaptı. 23 Kasım 2016 tarihinde Vodafone Arena'da Beşiktaş ve Benfica arasında oynanan 2016-17 UEFA Şampiyonlar ligi grup maçının başlama düdüğü ile birlikte bir anda susarak bir dakika boyunca işaret diliyle ‘Irkçılığa hayır’ ve ‘Kara Kartal’ diye bağırdı. Sessiz bir koroya dönüşen siyah beyazlı tribünler, bir dakika boyunca işitme engelli alfabesi ile tezahürat yaptı. Irkçılığın yanı sıra işitme engellilerin problemlerine dikkat çekmek amacıyla yapılan sessiz tezahürat ile dünyanın en büyük sessiz korosu da oluşturulmuş oldu.

Türkiye Sağırlar Milli Federasyonu Onur Ödülü

Beşiktaş yabancı futbolcuları listesi, 1966-67 sezonundan bu yana Beşiktaş'ta oynamış tüm yabancı futbolcuları içeren listedir. Liste, Türk vatandaşı olmayan futbolcuların yanı sıra daha sonra Türk vatandaşlığına geçen ve Türk statüsünde oynayan yabancı futbolcuları da kapsamaktadır.
Beşiktaş'ta bugüne kadar toplam 60 farklı ülkeden 210 farklı yabancı futbolcu forma giymiştir. Takımda oynayan ilk yabancı oyuncular 1966-67 sezonunda takımda yer alan Macar Tibor Szalay ve Joe Erwin Kuzman olurken, en uzun süre Beşiktaş forması giyen yabancı futbolcu ise 2013-2023 yılları arasında toplam 10 sezon takımda kalan Kanadalı Atiba Hutchinson'dır. Onu yedişer sezonla Çek Tomáš Sivok ile Slovak Filip Hološko (2008-2015) ve aralıklı olarak 6 sezon ile Portekizli Ricardo Quaresma (2010-2012, 2015-2019) takip etmektedir.
En fazla lig maçına çıkan futbolcu toplam 270 maçla Hutchinson, ligde en fazla gol atan oyuncu ise 57 gol kaydeden Brezilyalı Bobô'dur. Avrupa müsabakalarında en çok maça çıkan futbolcu 50 maçla Quaresma, en fazla gol atan oyuncu ise 13 golle Kamerunlu Vincent Aboubakar'dır. Kupa organizasyonlarında ise 38 maçla Bobô en çok maça çıkan oyuncuyken, aynı zamanda 24 golle en çok gol atan oyuncudur. Resmî maç toplamına bakıldığında ise Hutchinson 334 maç ile en çok maça çıkan oyuncu, Bobô da 94 golle en çok gol kaydeden oyuncudur. 2015-16 sezonu başında kiralanan Alman Mario Gómez kulüp tarihinin ilk ve tek yabancı gol kralıdır. Gómez, bu unvanı 33 maçta attığı 26 golle Süper Lig gol kralı olarak edinmiştir.
Şimdiye dek en fazla transfer edilen oyuncular Brezilyalılar olmuşlardır. 24 farklı Brezilyalı takımda yer almış olup onları 18 kişiyle Almanlar ve 13 kişiyle Portekizliler takip etmektedir. Kıta bazında ise 130 farklı futbolcuyla Avrupalılar takımda yer alan en kalabalık kesimi oluşturmakta iken 43 kişiyle Güney Amerikalılar ikinci sırada gelmektedir. Okyanusya kıtasından ise hiç kimse takımda yer almamıştır.

Aşağıdaki liste futbolcuların 15 Mayıs 2026 tarihine kadar yalnızca Türkiye Futbol Federasyonu ile UEFA organizasyonlarındaki istatistiklerini içermektedir.

TFF.org'da Beşiktaş profili
Mackolik.com'da Beşiktaş profili
Transfermarkt.com.tr'de Beşiktaş'ın yabancı futbolcuları

Dikilitaş Projesi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü, Emlak Konut GYO ve finansman desteği için Ziraat Bankası ortaklığında geliştirilmesi planlanan gayrimenkul geliştirme projesidir.

Dikilitaş Projesi, Beşiktaş kulübünün Dikilitaş Mahallesi'nde bulunan taşınmazı üzerine inşa edilecek gayrimenkul projeler bütünüdür. Mahalleye, 15.382,49 m²'lik arazinin yanında Gençlik ve Spor Bakanlığı'ndan satın alınan 5 dönümlük arazi ile birlikte, toplam 20 dönümlük alan üzerine gayrimenkul inşa edilecektir. 22 Haziran 2025 tarihinde Beşiktaş JK Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı'nda yapılan oylama sonucunda "Evet" kararı alınarak projeye kurul üyeleri onay vermiştir. Çıkan oylama sonucunda Beşiktaş Jimnastik Kulübü tarafından yapılan açıklamada; "Kulübe ait İstanbul İli, Beşiktaş İlçesi, Dikilitaş Mahallesi 7 ada 75 parselde bulunan taşınmaza komşu 7 ada 64 ve 7 ada 66 parselde bulunan taşınmazların üzerinde inşaat yapılması, yaptırılması, gayrimenkul projeleri geliştirilmesi de dahil olmak üzere tasarrufta bulunulması hususlarında Yönetim Kuruluna yetki verilmiştir." denildi.

Dört Büyükler, Türkiye'nin en başarılı dört spor kulübü olan Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor'u ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Bu takımlar arasında gerçekleşen maçlara "derbi" denmektedir.
Süper Lig'deki 68 sezondan 66'sının şampiyonu bu dört takımdan birisidir. Dört büyüklerin hiçbiri Süper Lig'de alt kümeye düşmemiştir. Galatasaray, 26 şampiyonluk ile Türkiye'nin en çok şampiyon olan takımıdır. Fenerbahçe 19 şampiyonluk, Beşiktaş 16 şampiyonluk, Trabzonspor 7 şampiyonluk yaşamıştır. Fenerbahçe'nin ligde yer aldığı en düşük sıralama 10.'luk iken, Beşiktaş'ın 11, Galatasaray'ın 13 ve Trabzonspor'un 14. sıradır.
Bu dört takımdan başka sadece iki takım şampiyonluk yaşamıştır. Birer şampiyonluğu bulunan takımlardan Bursaspor, bu sevinci 2009-10; İstanbul Başakşehir ise 2019-20 sezonunda yaşamıştır.

Dört kulüpte de oynayan futbolcular.

 Sergen Yalçın (1991-1997 & 2002-2006 Beşiktaş, 1999 Fenerbahçe, 1999-2000 & 2001-2002 Galatasaray, 2000-2001 Trabzonspor)
 Burak Yılmaz (2006-2008 & 2019-2020 Beşiktaş, 2008-2010 Fenerbahçe, 2010-2012 & 2017-2019 Trabzonspor, 2012-2016 Galatasaray)

22 Mayıs 2026 itibarıyla

* Türkiye 1.Liginin başladığı tarih TFF tarafından 1959 yılı olarak kabul edilmesine karşın, TFF Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı tahtında Beşiktaş Kulübünün 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında Türkiye Ligi şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların TFF Yıldız Kriterine dahil edileceğine karar verilmesi sebebi ile toplam şampiyonluk sayısı, toplam lig sezonu sayısından 2 fazladır.

Not= Tablolara Alt lig turnuvaları dahil değildir.
* Türkiye 1. Liginin başladığı tarih TFF tarafından 1959 yılı olarak kabul edilmesine karşın, TFF Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı tahtında Beşiktaş Kulübünün 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında Türkiye Ligi şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların TFF Yıldız Kriterine dahil edileceğine karar verilmesi sebebi ile toplam şampiyonluk sayısı, toplam lig sezonu sayısından 2 fazladır. 

9 Mayıs 2026 itibarıyla
Not: Veriler Anadolu Ajansından alınmıştır.

Toplam derbi durumu

Sadece Süper Lig'de oynanan derbiler göz önüne alınarak hazırlanırsa.

Toplam Derbi Durumu

Not: İstatistiksel bilgi amaçlı bu listede galibiyet için 3 puan verilmiştir. Gerçekte ise 1986-87 sezonundan önce galibiyete 2 puan uygulaması vardır.

1 Haziran 2025 itibarıyla
Ana Madde: Süper Lig tüm zamanların puan durumu

Ana Madde: Türk takımlarının Avrupa kupaları tarihi

13 Mart 2025 itibarıyla

Not: Maç listelerine sadece UEFA'nın düzenlendiği organizasyonlar dahildir. 1961-1971 yılları arasında Türkiye ligini ikinci sırada bitiren takımların katıldığı Balkan kupası maçları dahil değildir. UEFA Kupası düzenlenmeden önce (1971-den önce) Ülkelerin anlaşmasıyla Balkan Kupası, Mitropa Kupası,Fuar Şehirleri Kupası gibi bölgesel Avrupa kupaları oynanmaktadır. Bahsi geçen dönemde Fenerbahçe 4, Beşiktaş 2, Galatasaray 1, Altay, Gençlerbirliği 1 Eskişehirspor 1 kez katılmıştır.1971'den sonra Balkan kupası ve Mitropa Kupası önemini yitirmiş, ikinci lig takımları tarafından 90'ların başına kadar devam etmiştir.

UEFA'nın 5 ve 10 yıllık kulüp sıralamasının hesaplanmasını gösterir. Sıralama yanında gösterilen semboller geçen seneye oranla sıralama değişikliğini ifade eder. 

Ana Madde: Galatasaray'ın Avrupa kupaları tarihi 

Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Yarı final (1): 1988-89
Çeyrek final (5): 1962-63, 1969-70, 1993-94, 2000-01, 2012-13
Son 16 (3): 1963-64, 2001-02, 2013-2014
UEFA Avrupa Ligi

Şampiyon (1) 🏆: 1999-2000
Son 16 (3): 1992-1993, 2008-09, 2021-2022
UEFA Süper Kupası

Şampiyon (1)🏆: 2000
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Çeyrek final (1): 1991-1992
Son 16 (1): 1996-97

Ana Madde: Fenerbahçe'nin Avrupa kupaları tarihi  

Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Çeyrek final (1): 2007-08
Son 16 (5): 1959-60, 1961-62, 1968-69, 1974-75, 1985-86
UEFA Avrupa Ligi

Yarı final (1): 2012-13
Son 16 (2): 2015-16, 2022-23
UEFA Konferans Ligi

Çeyrek final (1): 2023-24
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Çeyrek final (1): 1963-64

Ana Madde: Beşiktaş'ın Avrupa kupaları tarihi 

*: Rakiplerin maça çıkmadığı 1957-58 sezonundaki Olympiakos ve 1986-87 sezonundaki APOEL eşleşmeleri dahil değildir.
Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Çeyrek final (1): 1986-87
Son 16 (2): 1958-59, 2017-18
UEFA Avrupa Ligi

Çeyrek final (2): 2002-03, 2016-17
Son 16 (3): 1996-97, 2011-12, 2014-15
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Son 16 (3): 1993-94, 1994-95, 1998-99

Ana Madde: Trabzonspor'un Avrupa kupaları tarihi 

Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Son 16 (1): 1976-77
UEFA Avrupa Ligi

Son 16 (2): 1991-92, 1994-95
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Son 16 (2): 1992-93, 1995-96

Gol Krallığı Türkiye'de 1929 yılından itibaren hesaplanmaya başlanmıştır. Bu süreçte İstanbul ligi, Millî Küme, Süper lig ve Türkiye kupasında gol krallığı uygulanmıştır.

Üç Büyükler

Kabataş Erkek Lisesi, 1908 yılından beri öğretim yapan, Türkiye'nin en eski liselerinden biridir.
Kampüsü İstanbul'un Ortaköy semtinde deniz kenarında yer alır. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nın yaptığı Liseye Geçiş Sınavı (LGS) sonucunda tercih yapıp bu liseyi kazanan kız ve erkek öğrenciler bu liseye gitmeye hak kazanırlar.
Kabataş Erkek Lisesi'nde hâlen yaklaşık 250'si yatılı 900 lise öğrencisi okumaktadır. Ana binanın hemen yanında kız ve erkek yatılı bölümü, yemekhane ve kantini kapsayan bir diğer binayı bulundurmaktadır. Öğretim kadrosu bir müdür, 3 müdür yardımcısı ve 64 öğretmenden oluşmaktadır.

Kabataş Erkek Lisesi 7 Mart 1908 tarihinde Padişah II. Abdülhamit'in fermanıyla “Kabataş Mekteb-i İdâdisi” adı altında kuruldu. Kuruluş amacı; İslam dünyasına seçkin idareci yetiştirmekti. 18 Nisan 1908 tarihinde Kabataş semti deniz kıyısındaki set üstünde Esma Hatun Konağı'nda öğretime başladı. İlk müdürü Hasan Tahsin (Ayni) Bey'di ve bütün lise 7 sınıf ve 276 öğrenciden oluşuyordu. 1909-1910 öğretim döneminde ilk mezunlarını 23 öğrenciyle verdi.
Balkan Savaşları'na diğer okullar gibi Kabataş'tan da birçok öğretmen ve son sınıf öğrencisi katıldı. Savaş sonucunun ülkede yarattığı büyük üzüntü ve ilan edilen genel yas sonucunda, 7 Mart 1913'te okul flamasının kırmızı-beyaz olan renkleri kırmızı-siyah olarak değiştirildi.
Okul 1913'te beş sınıflı ilk kısmı açılarak 12 sınıflı sultaniye dönüştürüldü ve Kabataş Mekteb-i Sultanisi adını aldı. 1919'da yatılı kısmı açıldı. Cumhuriyet'in ilanı ile sultaniler kaldırılınca, Kabataş Mekteb-i Sultanisi 1923-1924 öğretim yılında Kabataş Erkek Lisesi oldu, 1925-1926 öğretim yılında ilk kısmı kaldırıldı. Lise, 1928-1929 öğretim yılında, 19. yüzyılın ikinci yarısında padişah yakınlarının yazlık ikametgâhı olarak yapılmış olan Feriye Sarayları'nın günümüzde öğretim yapılan binasına taşındı. Bu binalar Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz'in 1876 yılında tahttan zorla indirilerek 4 gün süreyle hapis yaşadıktan sonra intihar ederek öldüğü ya da öldürülüp bırakıldığı mekân olarak bilinirler. Abdülaziz'in naaşı şu anda müdür odası olarak kullanılan odada bulunmuştur.
1934 yılında okul bahçesinde bulunan ve Ağalar Dairesi adıyla bilinen, cadde üzerindeki eski bina onarılarak konferans salonu ve laboratuvarların yer aldığı Kültür Binası olarak kullanıma açıldı.
Öğrenci sayısının artması nedeniyle 1941-1942 ve 1959-1960 öğretim yıllarında orta kısmı 2 kez kapatılan ve yalnız lise olarak devam eden Kabataş Erkek Lisesi binalarına, Feriye Sarayları'nın Beşiktaş Ortaokulu olarak kullanılan bugünkü yatakhane binası da pansiyon binası olarak eklendi. 1979-1980 öğretim yılında okula 42 kız öğrenci kaydedildi. Kız öğrenciler yalnız bir yıl okuduktan sonra Beşiktaş Ortaokulu'na nakledildiler.
1987'de Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı kuruldu. 1992-1993 öğretim yılında karma eğitime ve Yabancı Dil Ağırlıklı Türkçe Eğitim/Süper Lise programına geçildi, İngilizce hazırlık sınıfı açıldı. 1994-1995 yılından itibaren kız öğrencilere de yatılılık olanağı sağlandı. Okulun bitişiğindeki eski kömür deposu ve sonradan tekel deposu olan Feriye Karakolu ve Zaptiye Koğuşları 1989'da Kabataş Eğitim Vakfının çabalarıyla okul alanına dahil edildi. Burası restore edilerek 1995'ten itibaren Eğitim ve Kültür Sitesi olarak hizmet vermeye başladı.
1998-1999 öğretim yılından itibaren Kabataş Erkek Lisesi Anadolu Lisesi statüsünde eğitim yapmaktadır.
2006-2007 eğitim sezonu ile birlikte öğrenim süresi 5 yıla çıkarılmıştır.
2009 yılından itibaren birinci yabancı dil olarak Almanca eğitim veren iki sınıf açılmıştır.
2017'nin Haziran ayında yatakhane binasının depreme dayanıksız olduğundan restorasyon kararı alınmıştır. İstanbul Valiliği, sonradan yapılan ek binların yıkılacağını, tarihi yapıların ise restore edileceğini söylese de uzmanlar iş makinelerinin binanın tarihi yapısını zarar verdiğini belirtti. Günümüzde yatakhane binasında restorasyon çalışmaları bitmiştir ve faaliyet göstermeye başlamıştır.
2022 yılında Kabataş Erkek Lisesi Cambridge Üniversitesi bazlı IGCSE adlı uluslararası programı yürürlüğe koymuştur.

Kabataş Erkek Lisesi, akademik başarısının yanı sıra Türkiye'de sosyal yönden en aktif olan okullardan biridir. Yaklaşık olarak 40 kulüp faaliyet göstermektedir.
Sosyal sorumluluk projesi olarak Van'da bir okulla 'Kardeş Okul' bağı kurulmuş, karşılıklı olarak ziyaretler gerçekleştirilmektedir. Ayrıca engellilerle ilgili de birçok etkinlikte yer alan Kabataş Erkek Lisesi, 2011 yılından beri Best Buddies Türkiye projesine katılmakta, projeye katılan öğrencilerle engelli gençler arasında arkadaşlık bağları kurulmaktadır. Yine engellilerle ilgili olarak, okulun 'Sosyal Sorumluluk ve Dayanışma Kulübü', ilgilenen öğrencilere işaret dili öğretmektedir.
Okuldaki İngilizce Kulübü adı altında çalışan Avrupa Gençlik Parlamentosu Kulübü (EYP) ve Model Birleşmiş Milletler Kulübü (MUN) kulüpleri vardır. Bu iki kulüp şu ana kadar okulda pek çok konferans organize etmiştir.
Almanca Kulübü'nde ise Almanya-Türkiye arası öğrenci değişimi ve çevreye duyarlılığı kapsayan Çevrecilikle Kurulan Köprüler (UBB) ve pek çok ülkeden öğrencilerin katılımıyla kültürel etkileşimin ve yine çevre duyarlılığının sağlandığı Comenius projeleri yürütülmektedir.
Robotik takımı, uluslararası olarak her sene düzenlenen FRC yarışmasına katılmakta ve önemli başarılar elde etmektedir. Üyelerine gerekli eğitimleri sağlamaktadır.
Junior Achievement kulübü uluslararası olarak düzenlenen JA yarışmasına katılarak önemli başarılar elde etmesinin yanı sıra yaptığı etkinliklerle de önemli işlere imza atmaktadır.
Kültür Edebiyat ve Yayın Kulübü, Kabataş mezunu ve edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil anısına 2010 yılından itibaren her yıl İstanbul liseler arası Behçet Necatigil Şiir Yarışması düzenlemektedir. 2019 yılından itibaren 1952-56 yılları arasında çıkmış Dönüm dergisi tekrar yayın hayatına kavuşturulmuş, 2021 itibarıyla üçüncü sayısı yayımlanmıştır. Yine Kabataş'ta öğretmenlik yapmış Ömer Seyfettin anısına her yıl İstanbul liseler arası Ömer Seyfettin Öykü Yarışması düzenlenmektedir.
Ayrıca Satranç kulübü altında yer alan Kabataş Erkek Lisesi Satranç takımı 2017-2018 eğitim yılı okullararası Türkiye Satranç Şampiyonası Gençler Genel kategorisi 1.si Gençler Kızlar 3.sü olmuştur.

Kabataş Erkek Liseliler Derneği (KEL-DER)
Kabataş Mezun ve Mensupları Derneği
İstanbul Kabataş Erkek Liseliler Derneği (İSKADER)
Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı (KELEV)
Antalya Kabataşlılar Derneği
Ankara Kabataş Erkek Lisesi Mezunları Derneği
Trakya Kabataşlılar Derneği

Hasan Tahsin Ayni (1908-1908)
Lütfü Emiroğlu (1908-1911)
Hüseyin Mazım (1911-1914)
M. Sait Erkol (1914-1917)
Abdülkerim Nadir (1917-1922)

M. Edip Ergun (1922-1931)
Mahmut Ekrem (1931-1932)
Nuri Onur (1932-1949)
Cemal Artüz (1949-1951) 31
Faik Dranaz (1951-1958)
Adnan Dinçer (1958-1974)
M. Nihat Tünaydın (1974-1980)
A. Azmi Güler (1980-1985)
Korel Haksun (1985-2005)
Recep Memiş (2005-2010)
Uğur Açıkgöz (2010-2012)
Fatih Güldal (2015-2018)
Selman Küçük (2018-2021)
Muharrem Bayrak (2021-)

Hüseyin Nihal Atsız Yazar (Yardımcı Öğretmen)
Faruk Nafiz Çamlıbel Yazar
Hikmet Turan Dağlıoğlu Yazar, Antalya milletvekili
Zeki Ömer Defne Şair
Memduh Şevket Esendal Yazar ve siyaset adamı
Reşat Nuri Güntekin Yazar
İskilipli Atıf Hoca Kurucu öğretmenlerinden
Behçet Necatigil Yazar
Fuat Köprülü Yazar
Ömer Seyfettin Yazar
Suna Tanaltay Psikolog
Samih Nafiz Tansu Yazar
Ali Canip Yöntem Şair ve Yazar

Kabataş Erkek Liseliler Derneği (KEL-DER)

3.İstanbul Kabataş Erkek Liseliler Derneği. www.iskader.org.tr
4.Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı (KELEV) www.kelev.org

 OpenStreetMap'te Kabataş Erkek Lisesi ile ilgili coğrafi veriler  
Kabataş Erkek Lisesi resmî sitesi 20 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kara kartal (Ictinaetus malaiensis), yırtıcı bir kuştur. Tüm kartallar gibi Accipitridae familyasında yer alır ve Ictinaetus cinsinin tek üyesidir. Tropikal ve subtropikal Güney ve Güneydoğu Asya'nın yanı sıra Güneydoğu Çin'in engebeli bölgelerindeki ormanların üzerinde uçarlar. Özellikle memelileri ve kuşları yuvalarında avlarlar. Geniş yayılımlı ve uzun birincil "parmakları", karakteristik silüetleri, yavaş uçuşları ve koyu tüyleriyle kontrast oluşturan sarı damar ve bacaklarıyla kolayca tanınırlar.

Tehdit altında değildir ancak dağılımının geniş alanlarında nadirdir. Büyük ölçekli madencilik nedeniyle ormanlık alanların daralması, daha önceki menzilini de azalttı.

Bu kartalın minimum çabayla uzun süre havada kalabilmesi nedeniyle Hindistan'ın Darjeeling bölgesindeki Lepcha halkı onu asla oturmayan bir kuş olarak tanımlarken, Soliga halkının adı (Kaana Kattale) onun siyah rengini ve göreceli olarak ormanlık alanlardaki varlığını hatırlatıyor.

Beşiktaş JK

Beşiktaş Sportif Ürünler Sanayi ve Ticaret A.Ş. şirketinin Kartal Yuvası markası ile Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün lisanslı ürünlerini satan mağazalar zinciridir.
2001 yılında kulübe mali destek amacı ile kurulan ve eskiden BJK Store olan mağazaların ismi 2007 yılında yönetim kurulunun aldığı karar neticesinde ismi Türkçeleştirilerek Kartal Yuvası adını almıştır.
Türk Dil Kurumu bu nedenle Beşiktaş kulübüne Türk diline yaptığı destekten dolayı "TDK Onur" ödülünü vermiştir.
2024 yılı itibarıyla İstanbul'da 22, Antalya'da 5, İzmir'de 4, Ankara ve Balıkesir'de üçer, Bursa, Kocaeli, Muğla ve Sakarya'da ikişer, Adana, Afyon, Aydın, Bolu, Çanakkale, Denizli, Elazığ, Gaziantep, Giresun, Hatay, Karabük, Kayseri, Konya, Malatya, Manisa, Mersin, Ordu, Samsun, Tekirdağ, Uşak ve Van'da birer adet olmak üzere 30 ilde toplamda 66 mağaza ile hizmet vermektedir.
Fiziki mağazaların dışında 2 adet online satış mağazası mevcuttur. Bu mağazalardan kartalyuvasi.com.tr ile yurt içine, kartalyuvasi.eu ile de dünyanın 38 ülkesine gönderim yapmaktadır.
Beşiktaş Park'ta 1200 m²lik merkez Kartal Yuvası ve Güney tribünde (Eski açık) ayrı bir Outlet mağazası bulunur. Bunların yanında her tribünün altında yalnızca maç günleri hizmet veren cep mağazaları da bulunmaktadır.
Ayrıca Ümraniye Nevzat Demir Tesisleri'nde ve Akatlar Spor Kompleksi'nde birer adet Kartal Yuvası bulunmaktadır. Akatlar'daki mağaza yine yalnızca maç günleri açıktır ve Basketbol ağırlıklı ürünler satılmaktadır.

Kartal Yuvası Resmî site 6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kartal Yuvası Ankara 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kartal Yuvası adresleri16 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kartal Yuvası tırlarının güzergahları

Konser, bir dinleyici topluluğu önünde bir şarkıcı, müzik topluluğu ya da müzik grubunun; müzisyenlerin seyirci önünde müzikal anlamda gösterdikleri canlı performansıdır. Birkaç gün süren ve birden fazla müzisyeni kapsayan ve festival olarak da adlandırılan konserler dizisine örnek olarak Woodstock, Oxegen, Bath ve Salzburg gösterilebilir.
Konserler, halka açık alan, gece kulübü, konser salonu, amfitiyatro, ziyafet salonu, kafe, restoran, kulüp, arena ve stadyum gibi çeşitli ortamlarda düzenlenmektedir. En büyük mekânlarda düzenlenen kapalı mekân konserlerine bazen arena konserleri veya amfitiyatro konserleri de denir.
Konser, tek bir müzisyen, bir orkestra, da koro ile gerçekleştirilebilir. Tek bir müzisyenin sergilediği canlı performansa resital adı verilir.
Mekândan bağımsız olarak, müzisyenler genellikle sahnede performans sergilerler. Konserler genellikle profesyonel ses ekipmanlarıyla canlı etkinlik desteği gerektirir. Büyük konserler veya konser turları için, müzisyenlerin, mekânın, ekipmanın ve seyircinin (bilet satışı) düzenlenmesi gibi organizasyonlar, profesyonel konser organizatörleri tarafından gerçekleştirilir.

Türkiye'deki Konserler 2013
22 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konser turnesi
Konser programı
Müzik festivali
Yerleşik konser
Sanal konser
Müzik mekânı
Rave

Metin-Ali-Feyyaz  (ya da kısaca MAF), Süper Lig ekiplerinden Beşiktaş'ta forma giymiş ve sürekli birlikte anılmış futbolcu üçlüsü. Takımın en başarılı dönemlerinden birinde, İngiliz Gordon Milne'in 80'lerin sonu ve 90'ların başındaki teknik adamlığı döneminde oynamışlardır.

Bu üçlü, genç yaşta kadroya alınmışlardı. Metin ve Feyyaz, 1982-83 sezonunda profesyonel takıma yükseldi. 1984-85 sezonunun başında Ali de aralarına katıldı. Metin Tekin ve Ali Gültiken, sezon öncesi TSYD Kupası'nda ilk kez birlikte forma giydi. Sezonun açılış maçında üç futbolcu da birkaç dakika oynadı ancak aynı anda sahada değillerdi. 23 Mart 1984'teki karşılaşmada Metin ve Feyyaz 67. dakikada ve Ali ise 79. dakikada oyuna alınarak ilk kez birlikte oynadılar. 5 Ocak 1986'da, ilk kez üçü de ilk on birde başladı. Beşiktaş o maçta, Trabzonspor'u Metin Tekin'in golüyle yenmeyi başardı. Sezonun ilerleyen dönemlerinde, üçlü takımın ilk on birinde kalıcı oyuncular oldu.
Üçlü, çok sayıda zafere imza attı. Lig ve kupada başarılı oldu. 1989-90, 1990-91 ve 1991-92 sezonlarında kulüp, tarihinde ilk kez üç kez üst üste şampiyon oldu. Ayrıca Beşiktaş, Süper Lig tarihinde ilk ve hâlen tek namağlup şampiyonluğu kazandı.
MAF üçlüsü, Adana Demirspor ile oynanan 10-0'lık tarihi maçın kadrosunda yer aldı. 15 Ekim 1989'daki maçta Süper Lig tarihinin en farklı galibiyeti kaydedildi. Ali Gültiken 4, Metin Tekin ve Feyyaz Uçar da 3'er gol attı. 1990-91 sezonunun 26. haftasında başlayan takımın yenilmezlik serisi, 1992-93 sezonunun 13. haftasına kadar, 48 maç boyunca devam etti.
Metin, Ali ve Feyyaz'ın birlikte oynadığı son maç, 6 Mart 1994'te Zeytinburnuspor ile oynanan lig maçıydı. Bu maçta Ali Gültiken 60. dakikada yedekten oyuna girdi. Feyyaz Uçar'ın 1993-94 sezonunun sonunda Fenerbahçe'ye transfer olmasıyla üçlü dağıldı.
Emeklilik sonrası bir röportajda Metin Tekin, babasının Metin Oktay'ın ismini vermesi etkisiyle çocukluğunda önce Galatasaray taraftarı olduğunu ancak daha sonra Beşiktaş olarak tercihini değiştirdiğini söylemişti.

Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası
Çeyrek final: 1 (1986-87)
Süper Lig
Şampiyon: 5 (1985-86, 1989-90, 1990-91, 1991-92, 1994-95)
İkincilik: 6 (1985, 1987, 1988, 1989, 1993, 1997)
Türkiye Kupası
Şampiyon: 3 (1988-89, 1989-90, 1993-94)
İkincilik: 2 (1984, 1993)
Süper Kupa
Şampiyon: 4 (1985-86, 1988-89, 1991-92, 1993-94)
İkincilik: 5 (1982, 1990, 1991, 1993, 1995)
Başbakanlık Kupası
Şampiyon: 2 (1987-88, 1996-97)
İkincilik: 2 (1987, 1996)
TSYD Kupası
Şampiyon: 7 (1984, 1985, 1988, 1990, 1991, 1994, 1997)

Ali Gültiken
Avrupa Altın Ayakkabısı
Gol krallığında 6.'lık: 1 defa (1987-88), 30 golle
Süper Lig
Gol krallığında 2.'lik: 1 defa (1987-88), 30 golle
Feyyaz Uçar
Süper Lig
Gol krallığında: 1 defa (1989-90), 28 golle

Beşiktaş taraftarları  MAF temasında çeşitli tezahüratlar besteledi:

Kolej Havası

Metin Tekin 14 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ali Gültiken 27 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Feyyaz Uçar 27 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mustafa Kemal Atatürk Karşıyaka Spor Salonu, İzmir'in Karşıyaka ilçesinde bulunan ve Karşıyaka Spor Kulübü'nün basketbol ve voleybol takımları; Türkiye Basketbol Ligi'nde yer alan Karşıyaka (basketbol takımı) ve Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'nde yer alan Karşıyaka (kadın voleybol takımı)'nın maçlarını oynadığı spor salonudur. Mustafa Kemal Atatürk Karşıyaka Spor Salonu'nun kapasitesi 5.000 seyircidir.

Salon, bir kompleks tasarımı biçiminde inşa edildi. 17 Ekim 2002 tarihinde temeli atıldı. Karşıyaka Belediyesi tarafından kaba inşaatı tamamlanan kompleks, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından tamamen hazır hale getirildi.
Universiade 2005 Yaz (Üniversite) Oyunları için hazırlanan salon, 6500 seyirci kapasitelidir. (4200 ve gerektiğinde tribünlerin altkısımlarından açılabilen 800 koltuk)
Tesisin en geniş kullanım alanı olarak dikkat çeken spor salonunda her iki pota arkasında yer alan elektronik skorbordların yanı sıra tavana asılı olan dört taraflı dev skorbord da, izleyicilerin salonun neresinde olursa olsunlar, oyuncuların performans detaylarını rahatlıkla görebilecekleri biçimde yerleştirildi.
Toplam 11 bin 650 metrekarelik alanda kurulan tesiste ayrıca, 500 seyirci kapasiteli antrenman salonu, aletli jimnastik, aerobik, kondisyon salonları, VIP Salonu, 100 kişilik toplantı odası, basın odası, doktor odası, soyunma odaları, 20 kişilik sporcu konukevi, 800 araçlık otopark, 5 adet kafeterya, yönetsel bürolar ve sporcu kantini yer alıyor. Karşıyaka Spor Kulübü Basketbol Şubesi tarafından bir süredir devam ettirilen sosyal sorumluluk projelerinde, özel bir bankanın sponsorluğunda 2014-15 sezonu için Sosyal Sorumluluk Tribünü'nü oluşturulmuştur. Bu tribünde her hafta okullar, engelliler ve çocuk esirgeme kurumu öğrencileri gibi gruplar Karşıyaka Basketbol takımını desteklemektedirler.
Universiade 2005 organizasyonu sonrasında salon Karşıyaka'ya devredilmiş, Karşıyaka Arena olan adı 2016'da mevcut şekilde değiştirilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Mustafa Kemal Atatürk Karşıyaka Spor Salonu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Oktay Akdemir (Mühendis Oktay) cinayeti, 30 yaşındaki Beşiktaş taraftarı makine mühendisi olan Oktay Akdemir'in 14 Aralık 1991 tarihinde Şişli'de otobüs beklediği sırada Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan Galatasaray – Beşiktaş maçının ardından 30-35 kişilik Galatasaray taraftarlarından şiddetli bir şekilde saldırıya uğrayarak öldürülmesidir.

O yıllarda İtalya'da mühendis olarak çalışan Oktay Akdemir izin için Türkiye'ye gelmişti ve 14 Aralık 1991 tarihinde Ali Sami Yen Stadı'ndaki Beşiktaş'ın Galatasaray karşısında 1-0 kazandığı müsabakanın ardından boynundaki siyah beyaz atkısı nedeniyle 30-35 kişilik bir grup Galatasaray taraftarı tarafından saldırıya uğradı. Boynundaki atkıdan çekilip dövülen Oktay, olay yerinde öldü. Oktay Akdemir'in ölüm haberinin ardından olay ülke gündeminde büyük manşet oluşturmuştu.

Ölümünün ardından her yıl Beşiktaş taraftarları ve kulüp tarafından ölüm yıldönümünde Nakkaş Baba Mezarlığı'ndaki mezarı başında anılmaktadır.

Sinan Erdem Spor Salonu, İstanbul'un Bakırköy ilçesinde bulunan çok amaçlı salon. Adını, 1989-2003 yılları arasında Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi (TMOK) başkanlığını yürütmüş olan Sinan Erdem'den almıştır.
Salon, spor faaliyetlerinde 16.500; konser, sanat gösterisi gibi organizasyonlarda 22.500 seyirci kapasitesi ile Türkiye'nin en büyük, Avrupa'nın 3. büyük spor salonu olarak hizmete hazırdır.
Yapımı 1993 yılında başlayan ve maddi kaynak yetersizliği nedeniyle çeşitli duraklamalarla devam eden salonun 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nın final aşamasına, 2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası'na ve 2012 Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası'na ev sahipliği yapması planlanmaktaydı. Ancak mevzuatta yapılan değişiklikle Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne devrettiği tesisin inşaatına, 2010 basketbol şampiyonasına yetiştirilebilmek için, sadece basketbol sahası olması için devam edildi ve bitirildi. Ayrıca Petra Kvitová'nın kazandığı WTA Championships 2011'e ev sahipliği yapmıştır. Anadolu Efes ve Fenerbahçe 2010-2012 yılları arası Türkiye Basketbol Ligi ve EuroLeague maçlarını bu salonda oynamıştır. 2012 Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır. Fenerbahçe basketbol takımı da ilk EuroLeague şampiyonluğunu burada kazanmıştır.

Hizmete hazır hale getirilen Sinan Erdem Spor Kompleksi, 28 Ağustos-12 Eylül 2010 tarihleri arasında oynanan 2010 Fiba Dünya Basketbol Şampiyonası Çeyrek Final, Yarı Final maçları ve 12 Eylül 2010 tarihinde Türkiye - ABD arasında oynanan final maçına ev sahipliği yapmıştır. Basketbol Avrupa Türk havayolları Euroleague - Men Basketball liginde Türkiyeyi temsil eden Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen'in maçlarını oynadığı salon, 16 bin kişi seyirci kapasitesi ile Türkiye'nin en büyük, Avrupa'nın ise üçüncü büyük spor salonudur.
40 bin metrekaresi kapalı olmak üzere toplam 73 bin 400 metrekare inşaat alanına sahip ve bin 200 araçlık otoparkı olan spor kompleksi içerisinde, ulusal ve uluslararası karşılaşmalar için her türlü teknik donanım bulunuyor.
Ayrıca oturma, dinlenme üniteleri, kafe, restoran, 34 adet VIP süit, 10 sporcu soyunma odası, bir fîtness merkezi ile hakem ve gözlemci odaları yer alıyor. Toplam 120 metrekare yüzeye sahip videoboard ekranlar ile skorboard sistemleri, demonte hareketli oyun alanı parkesi ve basketbol pota ekipmanlarıyla tribün koltukları da dünya şampiyonası standartlarında. Salon, tesis sahası, teleskobik hareketli tribünler sayesinde basketbol dışında voleybol, hentbol gibi çeşitli gösteriler için uygun.
Spor salonu çelik çatısı, yaklaşık olarak 112 x 154 m plan boyutlarında, geometrik olarak bir küre yüzeyinden oluşan ana kabuk ile iki yanında yer alan düzlemsel çatı yüzeylerinden meydana gelmiş mekik formunda bir yapıdır. Ana taşıyıcı olarak, karşılıklı yer alan 6 adet ikiz betonarme kolon bulunmakta ve mekik formun kuyruk kısmı betonarme mesnet yapısına oturmaktadır. Mekik formun baş kısmı ise mevcut betonarme yapıya mesnetlidir.
Salon 2017 EuroLeague Dörtlü Finali öncesinde kapsamlı bir yenilenme sürecine girdi. Pota ve parkeler NBA standartlarına taşındı. Basın mensupları için kapasite 1000'e çıkartıldı ve 700'e yakın kamera kuruldu. Aynı zamanda Avrupa'nın en büyük kübik ekranı monte edildi. Salon yapılan çalışmalar sonrasında 2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası'ye Ülker Spor ve Etkinlik Salonu ile beraber ev sahipliği yaptı.

Sinan Erdem Spor Salonu'na M1A Yenikapı - Atatürk Havaalanı, M9 Ataköy - Atatürk Olimpiyat Stadyumu, Marmaray ve Metrobüs hattı ile ulaşılabilir. Ayrıca 73Y Kuyumcukent - Yeşilköy - Akvaryum ve MR20 Yenibosna Metro - Kazlıçeşme hatları da salonun önünde bulunan otobüs durağından geçmektedir.

Taksim Stadyumu, bugünkü Taksim Parkı'nın yerinde 1921-1940 arasında var olan Taksim Kışlası'nın avlusundaki bir stadyumdu.
Osmanlı döneminde uzun yıllar I. Topçu Alayı'nın elinde kaldı. İstanbul'un işgali sırasında önce Senegalli askerler burada kalırken, daha sonra Rus göçmenlerin at yarışları düzenlediği bir mekan oldu. Futbola karşı artan ilgi ve bu kışlanın karşısındaki Talimhane alanında yapılan maçların topladığı büyük kalabalık, o sıralarda bir spor dergisi yayımlamakta olan Çelebizade Said Tevfik Bey'i Taksim Kışlası'nın avlusunu bir stadyum haline getirmeye teşvik etti. 1921'de açılan stadyum, bazı Türk kulüp idarecilerinin uyguladığı boykot yüzünden Said Bey'in elinde daha fazla kalamadı. Said Bey stadı Bork adlı bir Maltalı iş adamına devretmek zorunda kaldı. Özellikle Türk takımlarının Britanyalı ve Fransız işgal kuvvetlerinin takımlarıyla yaptıkları maçlar büyük ilgi gördü.

İstanbul'un kurtuluşundan sonra stadı tekrar devralan Said Bey bu sefer stadı Menazırzade Abdülaziz Bey adında bir tüccara bıraktı. 26 Ekim 1923'te Türkiye millî futbol takımı ilk maçını bu stadyumda Romanya'ya karşı oynadı. 1923-1936 arasında Türkiye millî futbol takımının 9 maçına ev sahipliği yaptı. Zamanla futbolun dışında güreş, atletizm ve bisiklet yarışları da düzenlendi. 1940'ta İstanbul Valisi Lütfi Kırdar tarafından başlatılan Taksim Meydanı'nın düzenlenmesi çalışmasında bu kışla yıkılarak yerine Taksim Parkı düzenlendi. Taksim Stadı iki ahşap tribünü ile yaklaşık 8.000 kişi alabiliyordu.

Çarşı veya tam adıyla Beşiktaş Çarşı Grubu, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün siyah-beyaz renklerine gönül vermiş tutkulu taraftar grubunun ismidir. 1982 yılında kurulan grup, futbol takımının maçlarını ağırlıklı olarak Tüpraş Stadyumu'nun Kapalı Tribünü'nden izlemektedir. En bilinen sloganları arasında "Çarşı her şeye karşı" ve "Evdeki hesap Çarşı’ya uymaz" yer alır. Grubun en tanınan amigosu Alen Markaryan’dır. İsmini, Beşiktaş’taki Büyük Beşiktaş Çarşısı’ndan almaktadır. Çarşı, birçok kitaba ve yüksek lisans tezine konu olmuştur.
27 Mayıs 2008 tarihinde Çarşı Grubu'nun varlığını sona erdirme kararı alınmış; ancak 21 Ağustos 2008 tarihinde yaklaşık 200 kişilik bir taraftar grubu, “Alem biter, ortam biter, Çarşı bitmez” diyerek Maçka Parkı'nda bir araya gelmiş ve grubun tezahüratlarıyla birlikte varlığını sürdüreceğini duyurmuştur.

Beşiktaş Çarşı Grubu, 1980'li yılların ortalarından itibaren ortaya çıkan ve 1990'lı yıllarda geniş kitlelerce tanınır hale gelen bir taraftar topluluğudur. Homojen bir yapıya sahip olmayan grup, belirli bireylerle sınırlı kalmamakta; farklı sosyal sınıflardan, kültürel çevrelerden, etnik kimliklerden ve zaman zaman birbiriyle çelişen politik ya da ideolojik görüşlerden gelen bireyleri bünyesinde barındırmaktadır. Bu çeşitliliğe karşın, grubun en belirgin özelliği, genel bir muhalif duruş ve söylem etrafında şekillenen ortak bir kimlik geliştirmiş olmasıdır.
Grup içerisinde Beşiktaş Jimnastik Kulübü ile doğrudan bağlantılı bireyler bulunabildiği gibi, özerk ve bağımsız bir taraftar kimliğiyle hareket eden kişiler de yer almaktadır. Üyelik yapısı zamanla değişkenlik gösterse de grup, belirli bir yönelim ve duruşu sürdürmektedir. Çarşı Grubu, zaman zaman şiddet olayları ve taraftarlar arası çatışmalarla da anılmakta; grup adını kullanan çeşitli alt oluşumlar bulunmakta ve bu oluşumlar arasında sağ ve sol siyasi eğilimler arasında gerilimler yaşandığı gözlemlenmektedir.
Bununla birlikte Çarşı Grubu tribünde muhalif söylemlere yer verir, sol politik söyleme ait kavramları ve sembolleri benimsemesi, güncel politik konulara ilişkin çoğu zaman tavır takınması olmaktadır. Örneğin Çarşı yazarken A'yı anarşizmin sembolü olan yuvarlak içindeki a şeklinde yazmaları, genelde milliyetçi ve ülkücülerin egemen olduğu kabul edilen tribünlerde rastlanmaz. Grubun çıkışlarında belirgin bir özellik olarak anti-faşist bir söylem görülmektedir. Ayrıca grup içinde kendilerini demokrat, sosyal demokrat, sosyalist, ekolojist vb. şeklinde de ifade edenlerin varlığı da söz konusudur.
Türkiye'de yaşanan terör olaylarını protesto amaçlı biri 2007 yılında Liverpool FC ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçı ve 2008 yılındaki Galatasaray maçında kapalı tribünü kaplayacak şekilde "Şehitler ölmez vatan bölünmez" yazılı bayrak açmışlardır. Bu bayrak ulusal basın olmak üzere genel olarak olumlu karşılanırken, bazı çevreler tarafından ise bu pankartın Çarşı'nın klasik tavrına ters düştüğü ve bayrağın içeriğinin şovenizm taşıdığı savunulmuştur.

Çarşı Grubu medyada pek çok kere özel programlar ve haberlerde yer almıştır. Mehmet Ali Birand'ın sunduğu haber programı 32. Gün'de Çarşı için özel bir program yapılmıştır. Ayrıca, pek çok dergi ve gazetedeki yazı dizisine konu olan Çarşı Grubu, Haber Dergisi Nokta'nın 4 Ocak 2007 sayılı nüshasına kapak olmuştur. 19 Aralık 2006 günü ise İletişim Yayınları "Çarşı Neye Karşı" adıyla bir konferans düzenlemiştir. Çarşı Grubu, popülerliği ve söylemleri ile TV dizilerinde de yer bulmuştur.
Gazetelerde Fatih Terim'in Mehmet Ağar ile birlikte resimleri yayımlanıp ''İmparator'' diye tanımlandığı sırada Çarşı Grubu, "İmparatorluk değil tam demokrasi" diye pankart açarak tavır sergilemiştir. Ayrıca "Çarşı Alayına karşı" sloganı da söz konusu grubun hem öteki takımlara hem politik kimliklere karşı duruşunu ifade etmektedir. Bülent Ecevit'in ölümü üzerine resmi sitelerine koydukları "Kara Kartal seni unutmayacak Karaoğlan" sloganıyla ilgi çekmiştir.
Eylemleri arasında Barcelona'nın Kamerunlu siyahi oyuncusu Samuel Eto'o'ya La Liga'da hemen her maçta yapılan ırkçı tezahüratlar nedeniyle 
"çArşı ırkçılığa karşı -hepimiz Eto'yuz!" pankartları ile destek vermeleri gelmektedir.
Grup, 1995-1997 yıllarında "Forza Beşiktaş" adında hiçbir yayın grubuna bağlı olmadan bir fanzin tarzında haftalık dergi çıkarmıştır. Bu dergi sadece bir spor kulübünün taraftarları tarafından hazırlanıp yayınlanan ilk süreli yayın olmuştur.
Çarşı Grubu'nun bir diğer tavrı nükleer enerji santrallerine karşı duruşudur. 2005/06 sezonunda bazı maçlardan önce açtıkları "Çarşı Nükleer Santrallere Karşı" yazılı pankartlarla ve Sinop'ta düzenlenen nükleer karşıtı gösterilere katılmışlardır. 2006/07 sezonunda BJK İnönü Stadyumu'nda oynanan Galatasaray derbisinde ise Greenpeace örgütü ile birlikte "Nükleersiz Türkiye" yazılı bir pankartla gösteri yapmışlardır.
2007 yılında kuruluşunun 25. yılını kutlayan Çarşı, bu sebeple düzenleyeceği etkinliklere Kızılay'a topluca kan bağışında bulunarak başlamıştır. 21 Nisan 2007 günü oynanan lig maçı öncesi Beşiktaş'ta kurulan çadırlarda 250'den fazla kişi kan vermiştir. 25. yılın anısına düzenlenen bir başka sosyal etkinlik ise "Hediyeni kap, Miniatürk'e gel" sloganı ile 25 Nisan 2007'de kimsesiz çocuklara oyuncak ve kırtasiye dağıtılan organizasyon olmuştur. Sosyal konularda yaptıkları eylemlerden biri de 2008 yılında Almanya'da Neonaziler tarafından kundaklanan Türk ailenin evinin önündeki eylemleri olmuştur.
Grubun ulusal basında yer alan tavırlarından biri de Mart 2008'de oynanan Galatasaray maçı öncesi resmi sitelerinde alkol karşıtı bir slogan yerleştirip, maç günleri alkol alınmaması kararıdır.
Grubun öncülüğünde Beşiktaş taraftarı, 27 Ekim 2011 tarihindeki Beşiktaş-Fenerbahçe maçının bitiminde atkılarını sahaya atarak Van'daki depremzedelere yardımda bulunmuşlardır.
Beşiktaş Çarşı Taraftar Grubu, il trafik kodu 65 olan Van için 20 Kasım 2011 tarihindeki Beşiktaş-Galatasaray maçının 65. dakikasında üstlerini çıkararak soğukla mücadele eden depremzedelerin durumuna dikkat çekmiştir.
Gezi Parkı olayları kapsamında Beşiktaş İnönü Stadı yıkımında kullanılan ekskavatörü kullanarak TOMA'ları geri püskürtmüşlerdir. Ekskavatöre "POMA, (Polis Olaylarına Müdahale Aracı)" adını vermişlerdir.
Çarşı, 26 Şubat tarihinde Antalyaspor ile oynanan maçta, 6 Şubat depreminden etkilenen depremzedelere yardım etmek amacıyla anlamlı bir hareket gerçekleştirdi. Sahaya peluş oyuncaklar atan grup, aynı zamanda depremden etkilenen 11 il için skor tablosunda isimlerini paylaştı. Beşiktaş takımı da depremden etkilenen şehirler için sahaya arka üst sponsor ismi olan "Beko" yerine depremden etkilenen şehirlerin adlarıyla maça çıktı. Bu hareketler, depremzedelere destek olmak ve farkındalık yaratmak amacıyla gerçekleştirildi. Bu haber dünya basınında yayınlandı ve bu hareket ile tebrik edildi. Toplumsal duyarlılık gösteren bu tür hareketlerin önemi, insanların birbirlerine olan yardımseverliğini ve dayanışmasını arttırarak ülkemizdeki kardeşlik ve birlik duygusunu güçlendirdi.

2007 yılında kuruluşun 25. yılını kutlayan Çarşı Grubu hakkında Pancard Film adlı prodüksiyon şirketi bir belgesel hazırlamıştır. Ön hazırlıkları bir yıldan fazla süren ve taraftarlardan toplanan video ve fotoğraflarla desteklenen belgesel 2008 yılında tamamlanmıştır. Genel olarak tribün içinden çıkan kişilerin anılarının, dış saha maçlarındaki yolculukların ve BJK İnönü Stadyumu ve Beşiktaş semtindeki maç günündeki olayların anlatıldığı belgeselde ayrıca Beşiktaşlı ve diğer takımın sporcularının da röportajları yer almaktadır.
Ayrıca Lig TV adlı televizyon kanalı "Çarşı’nın Yürüyüşü" adlı bir belgesel hazırlayarak televizyonda yayınlamıştır.

27 Mayıs 2008 Tarihinde Çarşı Grubu, çeşitli nedenlerden dolayı varlığını sona erdirme kararı aldıklarını açıkladılar. Çarşı ile ilgili "Asi Ruh" belgeselinin Beşiktaş Kültür Merkezi'ndeki galasında konuşan tribün lideri Alen Markaryan, Çarşı'nın Beşiktaş'ın önüne geçtiği yönündeki eleştiriler ve çeşitli spekülasyonlar sebebiyle "Çarşı kendini feshetmiştir" dedi ve ekledi: "Çarşı artık yok!.."
Çarşı grubunun resmi sitesi forzabesiktas.com'da, Alen Markaryan adına açıldığı belirtilen başlıkta da haberin doğru olduğu teyit edildi ve "Kanallarda ve internet sitelerinde geçen haber doğrudur. Çarşı ismi bitmiştir." ifadesi yer aldı.
22 Ağustos 2008 tarihinde Çarşı Grubu yeniden tribünlere dönme kararı aldı. Çarşı grubunun resmi sitesi forzabesiktas.com'da haber teyit edildi ve "dosta düşmana ilan ediyoruz. Yeni dönemde Çarşı Grubu olarak yeniden tribünlerde olacağız" denildi. Çarşı, 1 Şubat 2022 tarihinde tekrar tribünlere döndü.

ABD spor taraftarları tarafından yapılan oylamada, Çarşı grubu Beşiktaş'ın 2007 yılında Liverpool'u 2-1 yendiği mücadelede yaptığı gösteriyle tüm zamanların en iyi taraftar grubu seçildi.
Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği'nin 2012 Yılı Empati Ödülü, Van Üşüyor sloganıyla depremzedelere destek veren Beşiktaş Çarşı Taraftar Grubu'na verildi.
Gezi Parkı protestolarında aktif rol oynayan Çarşı grubuna 2013 yılında Uluslararası İşçi Filmleri Festivali tarafından "Gezi ödülü" adı altında festival ödülü takdim edilmiştir.

Beşiktaş 24 Ekim 2007 tarihinde UEFA Şampiyonlar Ligi grup maçında 132 desibel ile dünya rekoruna ulaşmış ve Eurosport ile UEFA'nın internet sitesinde de bu rekora yer verilmişti. Ancak bu maçta Guinness hakem heyetinin olmaması nedeniyle siyah beyazlı taraftarların rekoru resmiyet kazanmamıştır. Son olarak 13 Nisan 2016 tarihli gazete ve sosyal medya haberlerinde, 11 Nisan 2016 günü Bursaspor ile oynanan Vodafone Arena açılış maçında yeni desibel rekorunu gerçekleştirdikleri ve rekoru 135 desibele çıkardıkları dile getirilmiştir.

Çarşı Grubu resmi sitesi  2 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çarşı 2 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
X'te Çarşı
Instagram'da Çarşı
Facebook'ta Çarşı
YouTube'da Çarşı
ASİ RUH - Beşiktaş Çarşı Belgeseli

Fenerbahçe Ülker Spor ve Etkinlik Salonu, İstanbul'un Ataşehir ilçesinde yer alan çok amaçlı kapalı spor salonu.
Ülker Spor ve Etkinlik Salonu, 13.500 kişi kapasiteli bir spor salonu olup, Fenerbahçe Beko'ya ev sahipliği yapmaktadır. Bunun yanı sıra, salonda dünya çapındaki sanatçıların sahne şovları, konserler ve çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.
Aynı kompleks içinde yer alan 2.500 kişi kapasiteli Metro Enerji Salonu, Kadın Basketbol Takımı ve Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı'nın maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Salonda oynanan ilk maç 25 Ocak 2012 tarihindeki Fenerbahçe - EA7 Emporio Armani maçıdır. Salonun sahibi ve işletmecisi Fenerbahçe Spor Kulübü'dür. 2015-2018 yılları arasında Fenerbahçe erkek ve Fenerbahçe kadın voleybol takımları maçlarını Metro Enerji Spor Salonu'nda oynadı.
Ülker Spor ve Etkinlik Salonu, Finlandiya, İsrail Romanya ve Türkiye'nin ev sahipliği yaptığı 2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın Türkiye'de oynanan D grubu maçlarına ev sahipliği yaptı.
13 Ekim 2023 tarihinde Yapılan Zirve 23 Kişisel Gelişim etkinliğinde, "Sürpriz Konuk" olarak Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson'u ağırlamıştır.
2021-22 sezonu başında yapılan anlaşma ile Fenerbahçe dışında Bahçeşehir Koleji'de evinde oynayacağı maçların Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'nda oynanması konusunda anlaşmaya varıldı. Bahçeşehir Koleji'nin 2023-24 sezon sonu itibarıyla anlaşması bitmiştir. 2021-22 sezonu itibarıyla Fenerbahçe tekerlekli sandalye basketbol takımı ve Fenerbahçe Koleji erkek basketbol takımı da maçlarını Metro Enerji Spor Salonu'nda oynamaya başladı.

Projesi, Ömerler Mimarlık ve Design Development Group tarafından hazırlanan Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'nun toplam inşaat alanı 67.000 m², ana salon iç yüksekliği 28 metredir. Arena'da 44 adet loca, salona bakan restoran, VIP alanları, yiyecek-içecek alanları ve Fenerbahçe Kadın Basketbol ve Fenerbahçe Tekerlekli Sandalye Basketbol takımlarına ev sahipliği yapan 2.500 kişi kapasiteli Metro Enerji Spor Salonu bulunmaktadır. İkinci kat tribünlerinde 360 derece led kuşağı yer almaktadır. Salonda yer alan 28 ton ağırlığa sahip skorbord ise Avrupa'nın en büyük skorbordu olma özelliğine sahiptir. Arenada 6 adet soyunma odası ile 5 adet de küçük soyunma odası bulunmaktadır.

Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'ndan 8A Batı Ataşehir - Fikirtepe - Kadıköy, 8K Tepeüstü - Ataşehir - Kozyatağı Metro, 8Y Soyak Yenişehir - Yenisahra Metro, 10EK Esatpaşa - Ataşehir - Kozyatağı Metro, 13AB Kısıklı - Ataşehir - Bostancı, 16M Acarlar Sitesi - Ataşehir - Üsküdar ve 256 Yeditepe Üniversitesi - Ataşehir - Taksim İETT hatları geçmektedir.

Instagram'da Ülker Spor ve Etkinlik Salonu
X'te Ülker Spor ve Etkinlik Salonu

Üç Büyükler, Türkiye'nin en köklü spor kulüpleri olan Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ı ifade eder. Bu üç takım da İstanbul'da kurulmuş olup, aralarında ezeli bir rekabet vardır. Genellikle lig şampiyonluğunun favorisi olan bu kulüpler, ligin kuruluşundan bu yana hiç küme düşmemiş ve her sezon ligde yer almıştır. Bu takımlar arasındaki maçlara "derbi" denir.

Süper Lig'deki 67 sezondan 58'inin şampiyonu bu üç takımdan birisidir. Galatasaray, 26 şampiyonlukla Türkiye'nin en çok şampiyon olan takımıdır. Fenerbahçe 19 şampiyonluk, Beşiktaş 16 şampiyonluk yaşamıştır. (Üç büyüklerin şampiyonluk toplamları, Beşiktaş'a yıldız kriteri dahilinde 1959 öncesi 2 şampiyonluk verildiği için toplamdan 2 fazladır.) Bu üç takımdan başka sadece üç takım şampiyonluk yaşamıştır. Trabzonspor, 7 şampiyonluk ile Üç Büyükler'den sonra en başarılı kulüp olarak yer alır. Birer şampiyonluğu bulunan takımlardan Bursaspor, bu sevinci 2009-10; İstanbul Başakşehir ise 2019-20 sezonunda yaşamıştır. 1959'dan bu yana üçlünün hiçbiri alt kümeye düşmemiştir. Fenerbahçe'nin ligde yer aldığı en düşük sıralama 10.'luk iken, Beşiktaş'ın 11, Galatasaray'ın 13. sıradır. Lig tarihinde Fenerbahçe, ligi eksi averajla bitirmemiş tek takımdır.
Türkiye'de düzenlenen resmî futbol organizasyonlarında Galatasaray 88 kupa ile en çok kupa kazanan takımdır. Fenerbahçe 73, Beşiktaş 67 kupa kazanmıştır. Sadece günümüzde düzenlenen futbol organizasyonlarında Galatasaray 64 kupa kazanırken Beşiktaş 37, Fenerbahçe 35 kupa kazanmıştır.
Üç büyüklerin aralarında oynadıkları derbilerde Fenerbahçe daha başarılıdır. Sarı lacivertliler, Anadolu Ajansı verilerine göre derbilerde en çok galibiyet alan, en çok gol atan, en az gol yiyen, en az mağlubiyet alan, en çok puan toplayan, en iyi averaja sahip takım konumunundadır.
Süper Lig'in kurulduğu 1959 yılından günümüze kadar ebedi puan durumunda Fenerbahçe 1. sıradadır. Süper Lig'de en çok lider ve şampiyon olan takım ise Galatasaray'dır. Ebedi puan durumunda en çok galibiyet alan, en çok gol atan, en az mağlup olan ve en iyi averaja sahip takım Fenerbahçe'dir. Üç büyükler içerisinde en az gol yiyen takım ise Beşiktaş'tır. İç sahada oynadıkları karşılaşmalarda Fenerbahçe rakiplerine üstünlük kurmuştur. Deplasmanda oynanan karşılaşmalarda Galatasaray öndedir.
Üç büyükler, 1950'li yılların ortalarından sonra Avrupa'da mücadele etmeye başlamışlardır. Galatasaray, 2000 yılında kazandığı UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupası ile Türkiye'ye Avrupa'dan kupa getirmiş ilk ve tek takımdır. Aynı zamanda Galatasaray, Avrupa'da en çok maça çıkan, en çok galibiyet alan, en çok gol atan ve en çok puan alan takım olarak rakiplerine üstünlük kurmuştur.

Üç kulüpte de oynayan futbolcular:

 Refik Osman Top (Beşiktaş 1912-1913 & 1923-1924, Fenerbahçe 1913-1915 & 1923, Galatasaray 1915-1917 & 1921-1922 & 1923 & 1924)
 Ali Soydan (Galatasaray 1951-1957, Fenerbahçe 1959-1960, Beşiktaş 1963-1964)
 Saffet Sancaklı (Beşiktaş 1987-1991, Galatasaray 1994-1995, Fenerbahçe 1996-1998)
 Sergen Yalçın (Beşiktaş 1991-1997 ve 2002-2006, Fenerbahçe 1999-2000, Galatasaray 2000 ve 2001-02)
 Ahmet Yıldırım (Fenerbahçe 1993-1994, Galatasaray 1999-2001, Beşiktaş 2001-2005)
 Emre Aşık (Fenerbahçe 1993-1996, Galatasaray 2000-2003 & 2006-2010, Beşiktaş 2003-2006)
 Mehmet Yozgatlı (Galatasaray 1999-2000, Fenerbahçe 2004-2007, Beşiktaş 2007-2008)
 Burak Yılmaz (Beşiktaş 2006-2008 ve 2019-2020, Fenerbahçe 2008-2010, Galatasaray 2012-2016)
 Caner Erkin (Galatasaray 2009-2010, Fenerbahçe 2010-2016 ve 2020-2021, Beşiktaş 2016-2020)
 Mehmet Topal (Galatasaray 2006-2010, Fenerbahçe 2012-2019, Beşiktaş 2021-2022)
 Michy Batshuayi (Beşiktaş 2021-2022, Fenerbahçe 2022-2024, Galatasaray 2024-2025)

Üç kulübü de çalıştıran teknik direktörler:

 Miço Dimitriyadis (Beşiktaş 1935-1937, Fenerbahçe 1944-1945, Galatasaray 1945-1946)
 Mustafa Denizli (Galatasaray 1987-1989, 1990-1992 ve 2015-2016, Fenerbahçe 2000-2002, Beşiktaş 2008-2010)

9 Mayıs 2026 itibarıyla

Resmî futbol yönetim organları tarafından düzenlenen müsabakalarda kazandığı kupalara göre hazırlanmıştır. Hazırlık ve Özel Organizasyonlar dahil değildir.

* Türkiye 1.Liginin başladığı tarih TFF tarafından 1959 yılı olarak kabul edilmesine karşın, TFF Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı tahtında Beşiktaş Kulübünün 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında Türkiye Ligi şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların TFF Yıldız Kriterine dahil edileceğine karar verilmesi sebebi ile toplam şampiyonluk sayısı, toplam lig sezonu sayısından 2 fazladır.
** Türkiye Futbol Federasyonu tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin 50.kuruluş yıldönümü nedeni ile düzenlendi. 1972-73 sezonunda Türkiye 1. Ligi'ni ilk 8 sırada bitiren kulüpler dahil edildiler. İstanbul ve İzmir gruplarında elemeli oynanan maçlardan sonra final maçı 30 Ekim 1973 günü Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda oynandı.
*** Gazi Büstü (1928) / Atatürk Kupası (1963-1964) adında 2 tane daha Atatürk kupası düzenlenmiştir. Gazi Büstü  Tayyare Cemiyetine gelir sağlamak amacı ile düzenlemiştir. 1963-1964 sezonunda düzenlenen Atatürk kupası ise Cumhuriyet Halk Partisi 40. yılı dolayısıyla düzenlenen özel turnuvalar olduğu için tabloda yer verilmemiştir.
**** 1929 ile 1939 yılları arasında belirli aralıklarla düzenlenen İstanbul Şildi, Cumhuriyet Halk Fırkası İstanbul Merkezi tarafından organize edildiği için tabloda yer almamıştır.

26 Nisan 2026 itibarıyla
Not= Veriler Anadolu Ajansından alınmıştır. 

Toplam Derbi durumu

Sadece Süper Lig'de oynanan derbiler göz önüne alınarak hazırlanırsa;

Toplam Derbi Durumu

Not: İstatistiksel bilgi amaçlı bu listede galibiyet için 3 puan verilmiştir. Gerçekte ise 1986-87 sezonundan önce galibiyete 2 puan uygulaması vardır.
Ana Madde: Süper Lig tüm zamanların puan durumu

17 Mayıs 2026 itibarıyla

• Toplam: Galatasaray 28 kez, Fenerbahçe 25 kez, Beşiktaş 15 kez rakiplerinden üst sırada ligi bitirdi.

19 Mart 2026 itibarıyla
Ana Madde: Türk takımlarının Avrupa kupaları tarihi
Not= Maç listelerine sadece UEFA'nın düzenlendiği organizasyonlar dahildir. 1961-1971 yılları arasında Türkiye ligini ikinci sırada bitiren takımların katıldığı Balkan kupası maçları dahil değildir. UEFA Kupası düzenlenmeden önce (1971-den önce) Ülkelerin anlaşmasıyla Balkan Kupası, Mitropa Kupası,Fuar Şehirleri Kupası gibi bölgesel Avrupa kupaları oynanmaktadır. Bahsi geçen dönemde Fenerbahçe 4, Beşiktaş 2, Galatasaray 1, Altay, Gençlerbirliği 1 Eskişehirspor 1 kez katılmıştır.1971'den sonra Balkan kupası ve Mitropa Kupası önemini yitirmiş, ikinci lig takımları tarafından 90'ların başına kadar devam etmiştir.

UEFA'nın 5 ve 10 yıllık kulüp sıralamasının hesaplanmasını gösterir. Sıralama yanında gösterilen semboller geçen seneye oranla sıralama değişikliğini ifade eder. 

Ana Madde: Galatasaray'ın Avrupa kupaları tarihi

Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Yarı final (1): 1988-89
Çeyrek final (5): 1962-63, 1969-70, 1993-94, 2000-01, 2012-13
Son 16 (5): 1963-64, 1994-95, 2001-02, 2013-2014, 2025-26
UEFA Avrupa Ligi

Şampiyon (1) 🏆: 1999-2000
Son 16 (3): 1992-93, 2008-09, 2021-22
UEFA Süper Kupası

Şampiyon (1) 🏆: 2000
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Çeyrek final (1): 1991-92
Son 16 (1): 1996-97

Ana Madde: Fenerbahçe'nin Avrupa kupaları tarihi

Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Çeyrek final (1): 2007-08
Son 16 (6): 1959-60, 1961-62, 1968-69, 1974-75, 1985-86, 1996-97
UEFA Avrupa Ligi

Yarı final (1): 2012-13
Son 16 (3): 2015-16, 2022-23, 2024-25
UEFA Konferans Ligi

Çeyrek final (1): 2023-24
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Çeyrek final (1): 1963-64

Ana Madde: Beşiktaş'ın Avrupa kupaları tarihi

*: Rakiplerin maça çıkmadığı 1957-58 sezonundaki Olympiakos ve 1986-87 sezonundaki APOEL eşleşmeleri dahil değildir.
Şampiyon Kulüpler Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi

Çeyrek final (1): 1986-87
Son 16 (2): 1958-59, 2017-18
UEFA Avrupa Ligi

Çeyrek final (2): 2002-03, 2016-17
Son 16 (3): 1996-97, 2011-12, 2014-15
UEFA Kupa Galipleri Kupası

Son 16 (3): 1993-94, 1994-95, 1998-99

Gol Krallığı Türkiye'de 1929 yılından itibaren hesaplanmaya başlanmıştır. Bu süreçte İstanbul ligi, Millî Küme, Süper lig ve Türkiye kupasında gol krallığı uygulanmıştır.

Dört Büyükler

İntegral Forex, Türkiye menşeli, finansal yatırım piyasalarında aracı kurumluk yapan İntegral Yatırım Menkul Değerler'in, Uluslararası döviz piyasası, vadeli kontratlar, türev piyasası ve hammadde yatırımları konusunda uzmanlaşmış alt markası olarak hizmet vermektedir.
Firma 1998 yılında kurulmuştur ve merkezi İstanbul, Türkiye'dedir. Türkiye'nin büyük şehirlerinden Ankara, Gaziantep, Antalya ve İzmir'de şubeleri ve çalışanları bulunmaktadır.
Kurum ilgili kamu kurumlarınca yetkilendirilmiş ve Sermaye Piyasası Kurulu tarafından regüle edilmekte ve denetlenmektedir.
İntegral Forex foreks, vadeli kontratlar, türev işlemleri alanlarında ve aralarında altın, gümüş ve ham petrol gibi hammadde ve kıymetli madenler ve büyük indislerin de bulunduğu çeşitli semboller üzerinde online yatırım yapma hizmetleri sunmaktadır.
Firma, her tecrübe seviyesinden, profesyonel bireysel ve kurumsal müşterlerine para piyasalarına 24 saat kesintisiz ulaşabilecekleri üçüncü parti online yazılım platformları sağlamaktadır. Aralarında her türlü masaüstü ve dizüstü bilgisayar ile erişilebilecek WebTrader, Mobil Trader (Android ve iOS) ve sektörde yaygın olarak kullanılan yazılım olan Meta Trader yazılımını da üzerinden yatırımcılarının uzman danışman (EA) indikatörler kullanımı olanağı ile sunmaktadır.

Firma, Sabri Hakkı Ulukartal tarafından, ilk olarak 1998 yılında Türkiye'de kurulmuştur. Başlarda forex yatırım hizmetleri vermeye Ulukartal Kıymetli Madenler adında başlamış, 2 adet borsa aracı kurumunu bünyesine kattıktan sonra Ulukartal Holding kurulmuştur.
T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın 14.06.02 tarihli 38962 numaralı belgesiyle İstanbul Altın Borsası'nda işlem yapmaya yetkili kılınmış ve İstanbul Altın Borsası (http://www.iab.gov.tr/ 8 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) Yönetim Kurulu'nun 21/06/2002 tarihindeki onayıyla İstanbul Altın Borsası'nın 74 numaralı üyesi olmuştur. Firma ardından 1/5/2006 tarihi itibarıyla Dubai Altın ve Emtia Borsası'nın (http://www.dgcx.ae/2 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) 0071 numaralı üyesi olmuştur.
Kaldıraçlı Döviz işlemleri olarak bilinen Forex'in, Türkiye Finans Piyasasına entegre olmasında büyük uğraşlar veren Sabri Hakkı Ulukartal, 1.5.1969 Tarihinde İzmir' de dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğretimini İzmir'de tamamladıktan sonra ABD'nin Massachusetts Eyaletinde Boston Üniversitesi'nde Finansal Yönetim Fakültesi'nden onur ödülü ile mezun olmuştur. Forex piyasasının düzenlenmesiyle, yıllarca kayıt dışında kalan bir ekonomi, kayıt altına alınarak milyarlarca dolarlık kaynak çıkışı en aza indirilmesine yardımcı olan vizyonu ile Sabri Hakkı Ulukartal, 2 Haziran 2012 tarihinde hayata çok erken bir yaşta veda ettiğinde, geride ismi ile anılacak büyük bir sektör ve şirketler grubu bırakmıştır.
İntegral Yatırım Menkul Değerler 2011 yılında SPK tarafından geçici forex işlemleri yetkisi alan 7 kurumdan biridir. Ardından 2012 yılı Mart ayında da tam kapsamlı forex yatırımı hizmeti verme yetki belgesine sahip olan ilk 3 firmadan biri olmuştur. Firmanın aynı zaman Borsa İstanbul (BIST) tarafından verilmiş vadeli opsiyon (VIOP) işlemleri sözleşmesi bulunmaktadır.
Firma 2013 yılı Mart ayında İsviçre'nin önde gelen bankalarından olan Dukascopy Bank SA ile JForex platformunu Türkiye pazarına sunmak için anlaşmıştır.

İntegral Forex yatırımcılarına işlemlerini yapabilmeleri için MetaTrader'dan her zaman online erişebilecekleri Web ve Mobil Trader'lar sunmaktadır. MetaTrader platformu canlı haber ve anlık analiz desteği ile sunulmaktadır. İntegral Forex şu anda müşterilerine 3 farklı elektronik işlem platformu ile hizmet vermektedir:

Integral Trader / MetaTrader 4
Integral WebTrader
Integral Forex Mobil Trader

İntegral Forex çeşitli kaynaklardan derlenen anlık finansal piyasa gelişmelerini, finansal grafikleri, ekonomik takvimi ve firma dahilindeki analiz departmanındaki uzmanlarca hazırlanan piyasa analizlerini ve çeşitli parite ve indislere özel alım/satım sinyal ve stratejilerini müşterilerine canlı olarak ulaştırabilmek için bir mobil analiz uygulaması sunmaktadır. Veriler aynı zamanda web üzerinden de müşterilerine özel bir portal üzerinden sunulmaktadır. Paylaşılan içerik anlık olarak müşterilerin ve mobil analiz uygulamasının kullanıcılarının cep telefonlarına push mesajlar vasıtası ile bildirilmektedir.

Firma T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı'nın belgesiyle İstanbul Altın Borsası'nda işlem yapmaya yetkilidir ve İstanbul Altın Borsası'nın üyesidir.
Firma Dubai Altın ve Emtia Borsası'nın (http://www.dgcx.ae/2 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) üyesidir.
Firmanın Borsa İstanbul (BIST) tarafından verilmiş vadeli opsiyon borsası işlem yetki belgeleri mevcuttur.
Kurum ilgili kamu kurumlarınca yetkilendirilmiş ve Sermaye Piyasası Kurulu tarafından regüle edilmekte ve denetlenmektedir.

Uluslararası derecelendirme kuruluşu JCR Eurasia Rating, İntegral Menkul Değerler'in notunu kısa ve uzun vade olarak değerlendirdi. Kısa vadeli A, uzun vadeli ise A-1 notunu veren JCR, sermayeye oranla özsermayesi en güçlü aracı kurum olan İntegral Menkul Değerler ’in geri ödeme kapasitesini ‘Yatırım Yapılabilir Yüksek Seviye’ olarak belirledi. Uluslararası bir kuruluş tarafından yüksek güven oyu verilen İntegral Menkul Değerler, yatırımcıların da güvenini kazanarak işlem hacminde üst üste 2012 ve 2013 yıllarında 2 yıl boyunca lider oldu.
Global Brands tarafından verilen 2013 Yılı Türkiye'nin En İyi Forex Markası ödülünü almıştır.
Global Banking and Finance Review tarafından 2013 yılında Türkiye'nin En İyi Broker'ı seçilmiştir.

2013 yılından beri Beşiktaş resmî  sponsorudur.
60. Milliyet Geleneksel Yılın Sporcusu Ödülü'nün sponsoru olmuştur.
Forextraview'in 2014 yılında düzenlediği 1. İstanbul Forex Şenliği'nin Diamond Elite sponsoru olmuştur.
FX World Istanbul Forex & Derivatives Expo 2014'ün Ana Sponsoru olmuştur.
Forex Magnates tarafından düzenlenen 2014 Turkey FX Konferansı'nın sponsorluğunu yapmıştır.

Forex4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İntegralForex18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Integral Yatırım Menkul Değerler Resmi Web Sitesi
Ulukartal Holding Resmi Web Sitesi4 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İntegral Mobil Analiz (Android)21 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Integral Mobil Analiz (iOS)5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Borsa
Döviz
Uluslararası döviz piyasası
Aracı kurum

Şeref Stadı, Beşiktaş'ta, Çırağan Caddesi üzerinde Çırağan Sarayı'nın yanında yer alan, bugün yerinde Çırağan Kempinski oteli bulunan bir stadyumdu.

Stadyumun bulunduğu alan Çırağan Sarayı'nın bahçesiydi. 19 Ocak 1910 günü çıkan büyük bir yangın sonucu harap olan Çırağan Sarayı'nın bahçesi de uzun yıllar tamamen bakımsız bir halde kalmıştı. Beşiktaş yöneticilerinden Ahmed Şerafeddin Bey, Çırağan Sarayı'nın harabesinin yanındaki bu alanı futbol sahası ve stadyum olarak kazandırmak için 1932'de faaliyete geçti. Beşiktaş JK, fahri başkanı olan Recep Peker'in de hükûmet nezdindeki girişimleriyle burayı Millî Emlak İdaresi'nden yıllık 10 lira gibi sembolik bir ücret karşılığında 99 yıllığına kiralamayı başardı. Şeref Bey yakalandığı kanser hastalığına rağmen defalarca Ankara'ya giderek bu işi takip etti. Hastalığı da büyük bir hızla ilerlediği için, kazandırdığı stadın açılışını göremeden öldü.
Temeli 11 Ocak 1933 günü atılan stadın hafriyatı işinde Beşiktaşlı yönetici ve sporcular bilfiil çalıştılar. 110x75 m boyutlarındaki sahanın cadde tarafındaki yüksek duvarının önüne tribünler yapıldı, deniz tarafındaki alçak duvarın önüne de birkaç basamaktan ibaret açık tribün kuruldu. 1933 yılında 6 bin kişilik seyirci kapasitesiyle kullanıma açılan stadyuma Şeref Bey'in anısına Şeref Stadyumu adı verildi. Temmuz 1938'de stadyumun adı Beşiktaş Jimnastik Kulübü Stadyumu olarak değiştirildi. Kulübün 26 Şubat 1939'daki kongresinde alınan kararla stadyumun adı tekrar Şeref olarak değiştirildi.
1947'de BJK İnönü Stadyumu açılana kadar stadyumda pek çok lig maçı ve yabancı maç oynandı. 1947'den sonra Beşiktaş kulübünün antrenman sahası olarak kullanılan stadyumda amatör küme maçları da oynandı.
1986 yılında Çırağan Sarayı'nın yanındaki stad olarak kullanılan arazinin otele dönüştürülmesi kararlaştırılınca stadyum Beşiktaş JK'den geri alındı. 12 Eylül 1986 tarihinde düzenlenen ve Hakkı Yeten, Cihat Arman, Lefter Küçükandonyadis, Çengel Hüseyin, Fikret Kırcan, Naci Özkaya ve Faruk Sağnak gibi futbolcuların katıldığı "Veda" buluşmasından sonra faaliyetine son verildi. 7 Ekim 1986'da Beşiktaşlı futbolcuların son kez antrenman yaptıkları Şeref Stadı'nın yıkılmasından sonra yerine Çırağan-Kempinski Oteli inşa edildi.

12 Levha Kanunları, MÖ 451–MÖ 449 (Latince: Leges Duodecim Tabularum), Roma Hukukunun gelişiminde, yazılı olmayan hususların yazılı biçimde hukuki kurallar haline getirilmesi devrine ait olan ve günümüz Avrupa Hukukunun temelini oluşturan hukuk kaynağıdır. Roma İmparatorluğu dönemine ait ilk yazılı kanunlar olan 12 Levha Kanunları, Roma toplumundaki Patrici (Curia'ların birleşmesiyle oluşan soylu, büyük aile kütlesinden seçilen, tam hukuklu vatandaşlar) ve Pleb (Savaşlardan ele geçirilmiş, seçme ve seçilme hakkı bulunmayan halk sınıfı; Roma'da plebler yarı vatandaşlık statüsüne sahipti) arasındaki sınıf mücadelesi sonucu hazırlanmıştır.

Roma İmparatorluğu'nda yazılı kanunlar olmadığı dönemde, örf ve adetlere göre hareket edilirdi. Bu örf ve adetleri de ancak Patriciler bilirdi. Bunun için Patriciler, örf ve adetlerin yazıya geçirilmesine, mümkün olduğu kadar uzun bir zaman karşı koymuşlardır.
Pleblerin baskısıyla MÖ 450'de kanunları yazmak üzere 10 kişilik bir komisyon (decemviri legibus scribundis) kuruldu. Solon Yasaları'ndan da yararlanılarak 2 yılda hazırlandı. 12 madeni veya tahta levha üzerine yazıldı ve meclisin onaylamasından sonra, herkesin görebilmesi için Roma'nın en büyük meydanına (Forum Romanum) asıldı. MÖ 307'de Galyalılar'ın Roma'yı yağmalamalarında imha edilene kadar orada asılı kaldı.
Bu levhalarda aile hukuku, veraset hakkı, dava hakkı, borç ve ceza kanununa dair hükümler vardı. Bunlar Roma Hukukunun hiç değişmeyen esaslarını teşkil ettiler. Bu kanunlar dizisi ile iki toplum arasında daha önce hiç olmayan adalet ve dürüstlük mekanizması kurulmuş ve güçler Patricili ve Plebli büyük toprak sahipleri tarafından paylaşılmıştır. Böylece, her iki halk grubu da seçme seçilme hakkı edinmiş, toplumdaki sınıf farklılıkları için ekonomik durum belirleyici olmuştur.
Bazı suçlar ilâhların mukaddes haklarına tecavüz şeklinde anlaşılmış; suçlu kişi, cemiyet dışı ve her türlü haklardan mahrum bırakılmıştı (herkes tarafından öldürülebilir). Şahıslara yönelik suçlarda şahsî intikam usûlü kullanılabilirdi. Diyeti kabul etmeyen suçlu, zarar görene teslim edilir; o da göze göz, dişe diş şeklinde öcünü alırdı. Aile reisinin (babanın) riyaseti altındakilere karşı hayat ve ölüm hâkimiyeti vardı.
Tarihçi ve hukukçuların naklettiği kısımlardan anlaşıldığına göre 12 Levha Kanunları'nda iki gaye güdülmekteydi:

Siyasi gaye: Asillerle halk arasında mümkün olduğu kadar eşitlik sağlamak ve vatandaşları, idarecilerin keyfi davranışlarına karşı korumak. (Ancak kanunlar bunu tam mânasıyla gerçekleştirememiştir; o devirde asiller ile halk arasındaki evlenme yasağı devam etmişti.)
Hukuki gayesi: Eski teâmül hukukunu (örf ve adet hukukunu) toplayıp tespit etmektir.
Bir kimse, kendisine borçlu olan vatandaşı majistra (hâkim) önüne götürür, borçlu borcunu ödeyemezse muayyen şekillere riâyet ederek ona el koyar, evine götürür ve zincire vurur. Muayyen zaman içinde yine ödeyemezse öldürebilir. Veya köle olarak satar. Alacaklı birden fazla ise borçlu, alacaklar nispetinde parçalara ayrılır.
Vatana ihanet, ana veya babayı öldürme, kundakçılık (suçlu kırbaçlanır, zincire vurulur, ateşle öldürülür).
Yalancı şahitlik (suçlu uçuruma atılarak öldürülür).
Gece bir hırsızlık olursa ve hırsız suçu işlerken yakalanırsa, öldürülebilir. Daha hafif durumlarda yaptığı zararın iki misli ödettirilir. Günümüz Avrupa hukukunun temelini oluşturan bu kanunlar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin de temeli sayılmaktadır.

Augustus'un Roma İmparatorluğu'na ilişkin üçüncü (ve son) 20 yıllık nüfus sayımında toplam 4.973.000 kişi sayıldı.
19 Ağustos – İlk Roma imparatoru Augustus öldü ve tanrı ilan edildi.
18 Eylül – Tiberius, üvey babası Augustus'un yerine Roma imparatoru oldu.
Augustus'un ölümünden sonra Ren Nehri'ndeki lejyonlar isyan etti, Germanicus lejyonlar arasında disiplini yeniden sağladı.
Germanicus, 16'da sona erecek bir sefere başlayarak Almanya'daki kuvvetlerin komutanlığına atandı.
Nauportus kasabası ve limanı, yollar ve köprüler inşa etmek için oraya gönderilen isyancı bir Roma lejyonu tarafından yağmalandı.
Sextus Appuleius ve Sextus Pompeius, Roma konsülleri olarak atandı.

19 Ağustos - Caesar Divi Filius Augustus, Roma İmparatoru (d. MÖ 63)
tarihi bilinmeyen
Agrippa Postumus, Marcus Vipsanius Agrippa ve Yaşlı Julia'nın oğlu. (d. MÖ 12)
Yaşlı Julia, Roma İmparatorluğu'nun ilk İmparatoru Augustus'un ilk ve tek öz kızı. (d. MÖ 39)

Milâdî 4. yüzyıl, milattan sonra 301 yılından 400 yılına kadar sürmüş yüzyıllık zaman dilimidir.

306: I. Konstantin, Roma İmparatorluğu tahtına çıktı.
325: İznik Konsili toplandı.
330: Konstantinopolis şehri takdis edildi. (11 Mayıs)
354: Ermeni Kilisesi Katolikos'u Büyük I. Nerses tarafından Ermenistan'da toplandığı ilk konsildir
375: Kavimler Göçü'nün başlaması ve Hunlar'ın, Vizigotlar'ın büyük bölümünü Tuna'nın ötesine sürmesi.
378: Hadrianapolis (Edirne) Muharebesi
378: Doğu Roma imparatoru Valens öldü.
378-395: Roma imparatoru I. Theodosius, pagan ibâdetlerini yasakladı. hristiyanlık, imparatorluğun resmî dini ilan edildi.
383: Çin'de Fei Nehri Savaşı
İsaurialı Balbinos, Anavarza kentini tahrip ediyor.

Arius
Athanasius
Hippolu Augustinus
Ambrose
Eusebius
Frumentius
Ge Hong
Ammianus Marcellinus
Ulfilas

Kama Sutra
Kodeks Sinaiticus, Kodeks Vaticanus

Aedilis (Latince: aedes, aedis kökünden "Tapınak", "yapmak"), Roma İmparatorluğunda bir memuriyet biçimidir. Aedilis devlet binalarının yapılması ve halk festivallerinin düzenlenmesi ile ilgili ödeneklerden sorumludur. Halk düzeninin yürütülmesi konusunda da yetkisi vardır.
Memuriyet, MÖ 494 yılında kurulmuştur.
Roma'da belediye hizmetlerini yürütmek ve yurttaşlara açık oyunlar düzenlemekle görevli olan memurlardır. Başlangıçta pleb tribünlerinin yardımcıları durumundaydılar. Görevleri de Aventin tepesi üzerinde Ceres Tapınağı'na yerleştirilen pleb cemaati kasası ve arşivlerini korumaktı. Daha sonra Patricilerden de 2 adet Aedilis seçildi.
Bunlar Curia meclisleri tarafından seçildiklerinden Aedilis Crulis adını aldılar. Bu tarihten sonra görevleri kentte ve pazarda düzeni sağlamak, açık eğlenceler düzenlemek şeklindeydi.

Aeneas (Yunanca: Αινείας), Kral Ankhises ile Aphrodite'nin oğlu ve Troya kahramanlarından biridir. Latin Şair Vergilius'un Aeneis isimli şaheserinin konusu oldu ve bu Anadolulu prens, Roma'nın millî kahramanı ve İmparator Augustus'un atası sayıldı.
Truva düştükten sonra şehirden kaçıp yeni bir yurt arayan Truvalılara önderlik etti. Önce sağ kurtulanlarla beraber Kaz Dağı'nın güneyindeki Antandros (Altınoluk) kentine gelip buradan gemi ile denize açılmışlardır. Rüzgâr onları Kartaca'ya sürüklemiştir. Kartaca Kraliçesi Dido'nun bir süre misafiri olduktan sonra tekrar yola çıkarlar ve Orta İtalya'da karaya çıkarlar. Burada yerli Sabinlerle de karışarak Roma kentini kurarlar. Truva'daki Palladium adıyla bilinen heykeli beraberinde kaçırıp, kurulacak olan Roma kentinin bulunduğu yere diktiği belirtilir. Truva'da Hektor'dan sonra en büyük kahraman sayılırdı. Truva'ya bağlı Dardanos şehrinin prensiydi. Torunları Romulus ve Remus, Roma İmparatorluğu'nu kurmuştur.
Roma mitolojisi edebiyata yansımış ve ünlü Romalı Şair Vergillius ‘Aeneis’ adlı eserini yazmıştı. ‘Aeneis’ eserinde Şair, Troya kahramanlarından biri olan Aeneis'in halkı ile birlikte İtalya'ya nasıl yerleştiğini anlatır. Aeneas, Troyalı Prens Ankhises ile Tanrıça Aphrodite'nin oğludur. Tanrılar, Kral Priamos soyunun sona ermesine Dardanos soyunun ise devam etmesine karar vermiştir. Bu nedenle Aeneas, annesi Tanrıça Aphrodite'nin yol göstermesi ile yakınları ve halkıyla İtalya'ya varabilecektir. Uzun ve bol serüvenli bir yolculuktan sonra Aeneas, İtalya'nın Tiber Nehri kıyılarına kolonisini kurar. Burada yörenin kralı Latinus ile dost olur ancak Yunan kolonisinin komutanı Turnus ile dövüşür ve onu yenerek öldürür. Latinus'un kızı Lavinia ile evlenerek Lavinium kentini kurar. Bu kent sonraları Albalonga adını alacaktır. Nihayet kent Roma adını alarak çok ünlenecek ve tarihte önemli roller üstlenecektir. Aeneas soyu, oğlu Iulus ile devam eder ve bu soydan gelen Rhea Silvia Mars'tan (Ares) ünlü ikizler Remus ve Romulus'u (Remo ve Romolo) doğurur.
Homeros'un İlyada, Quintus Smyrnaios'un Troya'nın Düşüşü, Apollodoros'un Tarih ve Pausanias'ın Yunanistan'ın Tasviri eserlerinde de kendisi işlenmiştir.

Kartaca Afrika Eksarhlığı Batı Akdeniz'de bulunan mülklerini kapsayan Doğu Roma İmparatorluğu'nun bir idari bölümünün ismidir, bir Eksarh ya da genel vali tarafından yönetilirdi. İmparator Mauricius tarafından 580'lerin sonlarında kurulmuş ve 7. yüzyılda İslam'ın yayılışına kadar ayakta kalmıştır.

Özel

Genel
Diehl, Charles (1896). L'Afrique Byzantine. Histoire de la Domination Byzantine en Afrique (533–709) (Fransızca). Paris, Fransa: Ernest Leroux. 
Hrbek, Ivan (1992). Africa from the Seventh to the Eleventh Century (İngilizce). James Currey Publishers. 7 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Aralık 2015. 
Julien, C.A. (1931) Histoire de l'Afrique du Nord, vol. 1 - Des origines a la conquête arabe, 1961 edition, Paris: Payot
Pringle, Denys (1981). The Defence of Byzantine Africa from Justinian to the Arab Conquest: An Account of the Military History and Archaeology of the African Provinces in the Sixth and Seventh Century (İngilizce). Oxford, Birleşik Krallık: British Archaeological Reports. ISBN 0-86054-119-3. 10 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Aralık 2015.

Aktium Muharebesi, MÖ 2 Eylül 31 günü Octavianus'un komutasındaki Roma güçleriyle Marcus Antonius ve Kleopatra'nın kontrolündeki güçler arasında Yunanistan'ın batı kıyılarındaki Aktium önlerinde yaşanmış olan deniz muharebesidir. Antonius'un Kleopatra ile evlenerek bir doğu imparatorluğu kurmaya kalkması Roma ile arasının açılmasına neden olmuştu. Muharebeyi kazanan Octavianus Roma'nın yegane lideri haline geldi. Octavianus'un filosuna Marcus Vipsanius Agrippa komuta ediyordu.

Jül Sezar'ın MÖ 44 yılında öldürülmesinden sonra, evlatlık oğlu Octavian ve generalleri Marcus Antonius ile Marcus Aemilius Lepidus triumvir denen bir lider üçlüsünü oluşturmuştu. Bu üçlüden Lepidus, MÖ 36 yılında Sextus Pompeius'a karşı Sicilya'da yürütülen askerî harekâtlar sonucu siyasi açıdan gücünü yitirince devam eden yıllarda imparatorluğun batısına hükmeden Octavian ile doğuyu kontrol eden Antonius arasında gittikçe büyüyen çekişmeler meydana geldi. Antonius, ailesine imparatorluğun bazı kısımlarını vereceğini vadettiği, Mısır kraliçesi Ptolemaioslu Kleopatra uğruna daha önce triumvirin pekişmesi için evlendiği Octavian'ın kızkardeşi Octavia'dan ayrıldı. Octavian, Antonius'un kendini yeni Dionysos ilan ettiği hellenistik doğudaki davranışlarını propaganda amaçlı olarak alenen kınıyordu, böylece Roma senatosu ile Roma halkı da Antonius'a muhalefet almaya başlamıştı. Bu koşullar altında senatonun triumvirliğin uzatılmasına karar vermesi artık söz konusu değildi. Octavian'ın MÖ 32 yılında güç gösterisi yaptığı bir olayın üzerine senatörlerin bir kısmı görevdeki iki konsülle birlikte Roma'yı terk ederek Antonius ve Kleopatra'nın yanına, Efes kentine gitmesi üzerine, olaylar kesin olarak patlak vermeye başladı.
Triumvirliğin sonunu teşkil edecek çatışma antik Yunanistan'da meydana geldi. MÖ 31 yılının başında, Octavian'ın kahramanlığıyla ünlü amirali Agrippa İyon Denizini geçerek Methoni deniz üssünü fethedip Marcus Antonius'un güçlerini Korfu adasından kovarak Antonius'un ordusunu meşgul ederek Sezar varisinin 80 bin asker ve 12 bin atlıdan oluşan ordusuyla herhangi bir engele takılmadan Yunan kıyılarına çıkarma yapabilmesini ve birkaç gün içinde Epirus'taki Toryne kentine ulaşabilmesini sağladı. Octavian'ın ordusu, bir Yunan liman kenti olan Aktium (Latinleştirilmiş hali: Action) yakınındaki Ambraka körfezinde toplanmış olan düşman gemilerin büyük kısmının etrafını sarmayı başardı. Rakibinin hızlı ilerlemesini beklememiş olan Marcus Antonius, takviye yollarının kesilmesi nedeniyle kısa süre içinde gıda sıkıntısı ile mücadele etmek zorundaydı ve ayrıca firar sonucu çok sayıda asker kaybetti. Karşı rakibine birkaç kez kara muharebesi yapmayı teklif ettiyse de bu yöndeki teklifleri hep reddedildi.

Yunanistan'ın yaz sıcağında, Aktium'un bataklık iklimi Antonius'un gitgide daha çok askerinin hastalanmasına neden oldu. Birçoğu açlık ve vebaların kurbanı oldu. Octavian'ın ordusu ise sağlıklı yaylalarda karargâh kurmuştu ve gereken ikmali almakta da zorluk çekmedi. Antonius'un filosu Aktium körfezinde pusuya kısılmış olduğundan, Antonius gemilerini riske atmadan ordusunu daha iyi bölgelere yönlendiremiyordu. Bu durumda aylar süren muhasara, müttefik komutanlar da dahil olmak üzere firarların çoğalmasına neden oldu. Bunun üzerine Antonius gerçek ve şüphe edilen firarileri idam ettirme emrini verdi. Ayrıca Antonius tarafında Kleopatra'yı Antonius'un karargahından uzaklaştırma arzusunda olan Romalılar ile Mısır kraliçesinin savaşa katılımını olumlu karşılayanların arasında eski ihtilaflar da depreşti. Muhasara çemberini kırmak için yapılan tüm denemeler de başarısız olunca, Antonius MÖ 31 yılının Ağustos ayının sonunda, bundan sonra uygulanacak olan savaş stratejisinin belirlenmesi için bir savaş şurasını toplamaya karar verdi. Seferber edilebilen tüm güçlerle birlikte nihai bir kurtuluş girişiminin yapılması şarttı, aksi takdirde ordu veba ve açlıktan dolayı yok olacaktı.
Savaş şurasında seçilmesi gereken strateji hakkında birbirlerine zıt görüşler savunuldu. Kleopatra, bir deniz muharebesine girilerek düşman hatlarının kırılmasını önerdi. Kara kuvvetlerini kumanda eden Publius Canidius Crassus ise, Kleopatra'nın memleketine gönderilmesi ve Karadan Trakya ya da Makedonya üzerinden yurda dönülmesi gerektiğini savunuyordu. Bu görüşünü desteklemek için, Octavian'ın Sextus Pompeius'a karşı uzun yıllar boyunca denizde savaşarak deniz savaşlarında büyük tecrübe sahibi olduğunu, öte yandan Antonius'un hala büyük ve güçlü bir kara ordusuna sahip olduğunu ve aynı şekilde kara savaşında çok deneyimli olduğunu öne sürdü. Ancak Kleopatra, Canidius'un bu önerisini kabul etmek istemedi, zira böyle bir durumda Mısır savunmasız olacaktı ve Antonius'tan ayrılması gerekecekti; ayrıca Antonius'un tüm filosu mücadelesiz bir şekilde yitirilmiş olacaktı.
Antonius sonunda Kleopatra'nın önerisini kabul ederek, gemilerinin bir kısmıyla muhasaranın kırılması için bir deniz muharebesine girme riskini göze almaya karar verdi. Başarılı olunduğu takdirde kendisi gemilerle Mısıra dönerken, Canidius orduyla birlikte karadan ayrılmaya çalışacaktı. Octavian'ın o ana kadar elde etmiş olduğu askeri üstünlükler nedeniyle, Octavian'ın bu planın başından beri galip gelmeyi planlamadığı, bunun yerine imparatorluk devrinde yaşamış olan ve Aktium Muharebesi için en güvenilir kaynak durumunda olan tarihçi Cassius Dio'nun tarif ettiği düşman hatlarını kırma ve geri çekilme muharebesine girip, savaşı daha sonra daha iyi koşullar altında devam ettirmeyi planladığı varsayılmalıdır. Kleopatra'nın savaş esnasında gerçekten de gemileri ile kaçabilmiş olması ve Antonius'un onu peşinden gitmiş olması, aslında birçok 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında yaşamış olan araştırmacıların Plutarch, Velleius Paterculus ve kısmen Cassius Dio'nun rivayetleri nedeniyle varsaydığı gibi Mısır kraliçesinin bir hiyaneti ya da Antonius'un sevdası uğruna korkakça bir kaçışı değildi, yaşananlar aksine savaş şurasının aldığı kararların birebir uygulanmasıydı. Bunun böyle olduğu özellikle 19./20. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Johannes Kromayer birçok araştırmada belgelemiş olup, bu tezi günümüzde genellikle kabul görmektedir.
Askerleri ile müttefiklerinin cesaretlerini kırmamak için, Antonius kaçış için değil de, aslında galibiyet için hazırlanıyormuş izlenimini uyandırmaya çalıştı. Henüz çok sayıda kürekçi kaybettiği ve bundan dolayı tüm filosunu kürek erleri ile donatamadığı için, düşmanın eline geçmesin diye 170 gemi haricindeki tüm gemilerini yaktırdı. Ayrıca Kleopatra'nın da cephe hattının arkasında beklemesi kararlaştırılan 60 gemisini elinde tutmasına izin verildi. Triumvir üyesi Antonius, kara ordusundan 20 bin asker ve 2 bin okçu seçerek gemilerine paylaştırdı. Ayrıca geceleyin gizlice savaş hazinesini de gemiye aldırdı ve normalde deniz savaşlarında kullanılmayan, ek yük nedeniyle gemilerin manevra kabiliyetlerini kısıtlandıran ama muhasaranın kırılmasından sonra Mısır'a gidebilmek için gerekecek olan anay yelkenlerini de yanına aldı. Bu da Antonius'un aslında kaçışı planladığını gösterir. Bu planını örtmek için, yelkenleri galibiyet, elde ettikten sonra düşmanın kaçmasını önleyebilmek için yanına aldığını iddia etti.
Savaş şurasına katılmış olan ve önceki savaşlarda da fırsat bilerek zamanında cepheyi değiştirmiş olan, Antonius'a en yakın komutanlardan Quintus Dellius, bu sefer de taraf değiştirerek Octavian'a Antonius'un savaş stratejisini sızdırdı. Octavian'ın bu istihbaratı alması üzerine aldığı ilk karar, Antonius'un önce savaşmadan kaçmasına izin vererek onun kaçma niyetinde olduğunu herkese karşı ifşa etmek ve sonrasında peşine düşüp sırtından vurmaktı. Agrippa, Antonius'un gemilerinin ana yelkenler fora edildiğinde kendi gemilerinden daha hızlı olacağını ve yakalanmasının mümkün olmayacağını öne sürerek, Octavian'ı bu kararından vazgeçirdi. Bunun yerine doğrudan denizde savaşa girilmesi gerektiğini savundu. Octavian Agrippa'nın bu görüşünü benimsedi.

Savaş hazırlıkları tamamlandıktan sonra ortaya çıkan şiddetli bir fırtına, 4 gün boyunca düşmanların çarpışmasını geciktirdi. Savaş, hava koşullarının düzeldiği 5. günde, MÖ 2 Eylül 31 tarihinde meydana geldi. Antonius'un filosunun sol (güney) kanadına Octavian ve Marcus Lurius ile karşı karşıya gelen Gaius Sosius kumandanlık ederken, Antonius (Lucius Gellius Publicola) ile birlikte sağ (kuzey) kanadının komutanı olarak Agrippa ile karşı karşıyaydı. Ortada Antonius'un tarafında Marcus Octavius ve Marcus Insteius, Octavian tarafında ise Lucius Arruntius kumandanlık ediyordu.
Octavian'ın asker sayısı, Antonius'un iki katından daha fazlaydı, zira hala sekiz lejyondan daha fazla askerle donatılmış, toplam 400 tane gemisi kalmıştı. Birbirlerine düşman olmuş bu iki triumvir üyesinin tercih ettiği gemi türleri oldukça farklıydı: Antonius'un gemileri çok daha büyük ve yüksekti. 10 kadar kürekçi sıraları vardı ve bundan dolayı oldukça hantallardı. Öte yandan bu gemilerin burçlarından Octavian'ın çok daha küçük deniz taşıtları olan liburnalara mancınıklarla kayalar ve topların atılması mümkündü. Öte yandan Octavian'ın küçük gemileri düşmanın devasa gemilerini hızlıca geçebiliyorken, onların küreklerini tahrip ve böylece manevra kabiliyetini yok edebiliyordu. Sığ sularda çarpışılması Antonius için avantaj teşkil ediyordu, zira bu durumda liburnalar manevra üstünlüklerini tam gösteremeyecek ve dolayısıyla mancınıkların isabet etmesi kolaylaşacaktı. Açık ve derin denizde ise tersi söz konusu olacaktı. Çoğunluğu Octavian yanlısı kaynaklardan alınan bu görüşlerden farklı olarak, tarihçi Christoph Schäfer, bazı diğer kaynakların dışında Romalı tarihçi Florus’a da dayanarak Octavian’ın gemilerinin iki ila altı kadar kürekçi sırasına sahip olduğunu ve dolayısıyla Antonius’un gemilerinden çok daha küçük olmadığını öne sürmektedir. Schäfer’e göre, Sezar’ın yerini alan Octavian daha önce Sextus Pompeius’a karşı başarıyla kullandığı nispeten büyük gemilerini bu savaşta da kullanmış, bunlara ek olarak İlirya savaşında (MÖ 35-33) korsanlardan ganimet aldığı daha küç

'Alba Longa (İtalyan kaynaklarında çoğunlukla Albalonga olarak yazılmıştır) Merkezi İtalya'da bulunan, Roma'nın 19 km güneydoğusundaki Alba Tepeleri'nde konumlanmış bir Latin şehriydi. Latin Ligi'nin kurucusu olan ve başını çeken bu şehir, Roma Krallığı tarafından MÖ 7. yüzyılda yok edilmiş ve sakinleri Roma'ya yerleşmeye zorlanmıştır. Efsaneye göre, Romulus ve Remus, Roma'nın kurucuları, Alba Longa'nın kraliyet soyundan gelmektedir. Vergilius'un Aeneisine göre bu ikili, Aeneas'ın, yani Venüs'ün oğlunun soyundan gelmektedirler.
Livius'a göre, Roma'nın patrici ailelerinden Julii, Servilii, Quinctii, Geganii, Curiatii ve Cloelii, Alba Longa'dandır.

Livius, Alba Longa'nın Ascanius tarafından, Lavinium'daki nüfus fazlalığını dengelemek için kurulduğunu söylemektedir. Şehri Alba Dağı'nın alt uçlarına yerleştirmiş ve adını çıkıntı boyunca uzanmasından aldığını aktarmıştır. Halikarnaslı Dionysios da bu hikâyeyi tekrarlamıştır, ancak Ascanius'un, babasına bildirilen bir kehanet sonrasında, diğer Latin nüfuslarını da topladığını aktarmıştır. Albanın Latincede beyaz anlamına geldiğini ve longanın da uzun anlamına geldiğini düşünerek, Grekçe'ye bu kelimeyi "uzun beyaz şehir" olarak çevirmiştir. Dionysius bu şehri Alba dağı ve Alba Gölü arasına yerleştirerek, şehrin lokasyonu konusunda uzun bir tartışmayı başlatmıştır.
Arkeolojik veri bize Albano Gölü'nün güneydoğu kıyıları boyunca Demir Çağı'ndan itibaren var olan, bir çizgiyi takip eden ve her birinin kendi nekropolisinin olduğu köylerin varlığını gösteriyor. Roma tarafından yok edildikleri sırada, muhtemelen bu köyler şehir öncesi evrelerinde bulunuyorlardı. Daha büyük olan nekropolisinin daha büyük bir şehir olduğunu gösterdiği Castel Gandolfo etrafında gruplanmaya başlamış olmaları mümkündür, bu durumda merkezleri orası olmalıdır.
Geç cumhuriyet döneminde Alba bölgesi (Ager Albanus) bir kez daha, bu sefer villalar kurularak yerleşime uğramıştır. Bu villalardan antik literatürde bahsedilmektedir ve geriye kalanlar hala durmaktadır.

Roma Mitolojisi'ne göre, 1184 MÖ yılında Truva'nın düşmesinden sonra, Aeneas yıkımdan kurtulan Truvalıları Akdeniz yoluyla Sicilya'ya, Kartaca'ya ve son olarak da İtalya Yarımadası'na getirmiştir. İtalya'ya vardıklarında Latinlerin kralı olan Latinus tarafından karşılanmıştır. Arkasından Aeneas Kral Latinus'un kızı olan Lavinia ile evlenmiş ve onun adıyla Lavinium şehrini kurmuştur. Latinus daha sonra savaşta ölmüş ve Aeneas'ı Latinlerin kralı, oğlu Ascanius'u da (Iulus olarak da bilinmektedir) varisi yapmıştır.
Birkaç sene sonra Aeneas'ın, Latinus gibi savaşta ölmesi üzerine Ascanius Latinlerin kralı olmuştur. Aktarılanlara göre Ascanius, Alba Longa'yı krallığının merkezi olarak Alba Dağı'nın yamacına, altı yüz aileyi oraya 1151 MÖ yılında Lavinium kolonisi olarak göç ettirerek, Lavinium'un kendisinin kurulmasından sadece otuz sene sonra kurmuştur. Nesli Latinleri bir beş yüz sene daha yönetmiştir.

Alba Longa, Latin Ligi'ni oluşturan yaklaşık olarak otuz şehrin lider şehri durumundaydı. Ligin konferansları Ferentine pınarında, Albano ve Marino arasındaki vadinin resimsel kısmında yapılırdı. Ligin kurbanları tüm Latium'un görülebildiği Alba dağında sunulurdu.
Alba Longa'nın kolonileri, Alba pleblerini oluşturması muhtemel olan Alba kasabalarından ayrı olmalıdır. Alba kolonilerinin bir kısmı pleblerin bir parçası haline gelirken diğerleri Latin şehirleri haline gelmiştir. Diğerleri otuz şehir sayısını tutturmak için Latinlere verildi. Otuz, Latin krallıkları için önemli bir sayıydı, İyonyalılar için onikinin önemli olması gibi (veya dörtlerin üç parça içerisinde olması). Buna göre, Aeneas'ın İtalya'ya varması öncesinde Latinus'un Latin krallığı ve Turnus'un Rutulian krallığı da Laurentum başkentleri olmak üzere otuz şehre sahip olmalıdır.

MÖ yedinci yüzyılda, Roma kralı Tullus Hostilius, Numa Pompilius'tan sonra tahta geçti. Tullus'un krallığı sırasında, Roma'nın komşularına karşı davranışı Tullus'un savaş yanlılığını yansıtır. Bir grup Romalı ve Albalı arasındaki tartışma sonucunda, Tullus, karşılıklı hırsızlık suçlamalarını bir çatışma başlangıcı olarak kullanmıştır. İki taraf da karşılıklı olarak zararlarının tazminini istemek için elçi yollamış, Alba delegeleri Roma'ya vardıklarında Tullus bilinçli olarak onlara sıcak bir karşılama yaparak onların isteklerini iletmelerini oyalamış, ancak Roma'nın yolladıkları delegeler anında isteklerini Albalılara yöneltmiş ve reddedilmişlerdir. Albalıların ilk reddedenler olması sonucunda, Tullus savaş ilan etme konusunda meşruiyet kazanmıştır.
Livius savaşı bir sivil savaşa yakın olarak tanımlamaktadır, çünkü Romalılar Albalılardan gelmekteydiler.
Albalıların kralları Cluilius, ordusuyla Roma bölgesine yürümüş, kamp kurmuş ve Roma'nın etrafında uzun bir siper kazmıştır ve bu siper Cluilius siperi olarak anılmıştır. Ancak Cluilius kampta bilinmeyen nedenlerle ölmüş ve Albalılar, yerine orduyu yönetmek üzere Mettius Fufetius'u diktatör olarak atamışlardır.
Tullus Roma'dan ordusuyla çıkar, Alba kampını gece geçer ve Alba topraklarına doğru ordusunu ilerletir. Mettius onu takip eder, Roma ordusunun yakınında kampını kurar ve sonra Tullus'a savaşmadan önce konuşmak üzere bir temsilci yollar. Tullus bu daveti kabul eder. Ancak, iki lider iki gücün ortasında görüşmek için buluşurken iki ordu da savaşa hazırlanmaktadır.

Konferansta, Mettius tartışmanın kan dökülmek yerine başka yollardan çözülmesini önerir, çünkü ortaya çıkan çatışma ile Latin devletleri eğer zayıflarsa o zaman Etrüsklerden gelmesi muhtemelen tehlikelerden kendilerini savunmak mümkün olmayacaktır. Sonunda, karşılıklı olarak üçer kişi yollamak üzere uzlaşılır. Üç Horatii kardeş ve üç Curiatii kardeş, iki devletin zaferi için karşı karşıya gelirler. Livius, bu savaşta hangi kardeşlerin kimin için savaştığını elindeki kaynakların söylemediğini, ancak Horatii kardeşlerin Romalılar olduğunu, Curatii kardeşlerin ise Albalılar olduğu görüşü tercih ettiğini söyler.
Karşılıklı olarak Romalılar ve Albalılar, bu kavganın sonucuna uyacaklarına ve gelecekte iki şehrin de bu kavganın sonuçlarına göre hareket edeceklerine yemin ederler. Marcus Valerius Fetial olarak seçilir ve Spurius Fusius Pater Patratus olarak ki Roma anlaşmaya bağlı kalsın.
Savaş başlar ve iki Romalı ilk düşenler olur. Sonrasında geriye kalan Romalı Publius Horatius, üç Albalıyı da öldürür ve Roma için zaferi kazanır. Arkasından, Tullus Mettius'un Alba'ya ordusuyla dönmesini, ancak Veii ile savaşa hazırlanmasını emreder. Albalılar, Roma'nın vasalları haline gelmişlerdir.

Fazla geçmeden, Veii ve Fidenates ile de savaş başlar. Mettius ve Albalılar Tullus ve Romalılar ile savaşa gelmeye emredilmiştir ve Anio'nun uzak kısmında, Tiber nehrinin kıyısında Etrüskler ile buluşurlar. Ancak, savaş başladığında, Mettius ordularını savaştan uzağa çevirir ve Romalıları Etrüskler ile yalnız bırakır.
Roma yine de bu savaşı kazanır. Savaştan sonra Tullus Mettius'u ihanetinden dolayı idam eder. Sonra da, Tullus'un emirleriyle Romalı askerler 400 yıllık Alba Longa şehrini yok eder ve sadece tapınakları bırakır ve tüm nüfusu Roma'ya göç ettirerek Roma'nın nüfusunu iki katına çıkarır. Tullus, Alba'nın önde gelen ailelerini, Julii, Servilii, Quinctii, Geganii, Curiatii ve Cloelii'yi patricii'ye katar. Tullus, Curia Hostilia'yı, büyük bir senato binasını yaptırıp, bu şekilde Roma Senatosu'nu da büyütmüştür. equiteler arasına, gelen Albalılardan yeni turmae ve yeni lejyonlar silah altına almıştır. Albalı göçmenler Roma'daki Caelian Tepesine yerleşmişlerdir.

Roma'nın dışında Palatino tepesinin yamacında bulunan Vesta Tapınağı, muhtemelen başlangıçta sadece tepenin sadece üst kısmında yer alan şehirden bile eskidir: Vesta ocağı normalde şehir duvarlarının dışında inşa edilmez.
İtalya'da Vesta kültü Lavinium şehrinde, Alba Longa'nın ana şehrinde başlamıştır. Kült, Lavinium'dan Alba Longa'ya geçmiştir. Romalı yüksek memurlar, görevlerine başlarken kurban sunmak için Lavinium'da bulunan Vesta'ya ve Penates denilen ev tanrılarına giderlerdi. Roma mitolojisi, Penates'in Aeneas tarafından İtalya'ya tanıtılmış Truvalı tanrılar olduğunu iddia etmektedir. Bu ev tanrılarının arasında Vesta İliaca olarak (Truvalı Vesta) anılan Vesta da bulunmalıdır. Kutsal ocağına Iliaci Foci (Truva Ocağı) adı verilmekteydi.
Vesta bakireleri olarak bilinen Vesta rahibeleri, tapınağı yönetirler ve sonsuz ateşi izlerlerdi. Alba Longa'da var oluşları, Romulus'un annesi Silvia bir rahibe olduğu için erken Roma geleneklerine bağlıdır. Numa'nın krallığı ile, bu Vesta rahibeleri kurumsallaşmıştır. Bu kurumun yok olması ancak Hristiyanlık'ın geç Roma İmparatorluğunda yayılması ile meydana gelmiştir.

Monte Cavo'nun (Mons Albanus) tepesindeki oldukça eski bir tapınak, Jupiter Latiaris'e adanmıştır. Florus (2. yüzyıl) der ki, burası, bizzat Alba'yı kurmuş olan Ascanius tarafından seçilmiş ve Ascanius tüm Latinleri Jupiter'e verilen kurbanlar için oraya davet etmiş ve bu gelenek zamanla yıllık Feriae Latinae kutlamasına dönmüştür. Bu kutlama sırasında Latin Konfederasyonu'na ait tüm şehirler Alba aegisi (koruma) altında buluşur, bir beyaz boğa kurban eder ve bunun etini tüm davetlilere ikram ederlerdi.
Alba Longa yok edildikten ve liderlik rolü Roma'ya geçtikten sonra, gelenek, Alba Dağı'nda Tarquinius Superbus'un krallığı sırasında büyük bir Jupiter Latiaris tapınağının yapılmasını kaydeder. Bu tapınaktan günümüze sadece orayı çeviren duvardan ufak bir kısım kalmıştır. Bu parçalar bölgeden kaldırılmış ve önemli bir kısmı tapınağı Aricia yakınındaki Via Appia'ya bağlayan yolda kullanılmıştır.

Alba Longa'nın Latin Kralları
Albalılar

Ashby, Thomas (1899). "Alba Longa". The Journal of Philology. 27 (53): 37-50. 
Paret, Daniel; Legoüez, A. (1853). Encyclopédie classique: pouvant servir aux candidats à l'examen du Baccalauréat ès Lettres. ss. 67-70. 24 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ocak 2021.  at Google Books

Dionysius of Halicarnassus; Ernest Cary (Translator); William Thayer (Editor) (1950). Roman Antiquitie

Antik Roma'da eğitim, Cumhuriyet'in başlarında gayriresmi, ailesel bir eğitimken; geç Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinde bir sisteme dayanan eğitime doğru ilerledi. Roma eğitim sistemi Yunan eğitim sistemine dayanıyordu ve Roma eğitim sistemindeki özel öğretmenlerin çoğu Yunan köleler ya da yine Yunan azat edilmiş kişilerdi. Roma'da kullanılan eğitim metodolojisi ve müfredatı, Roma'nın tüm eyaletlerinde kopyalandı ve daha sonraki Batı uygarlığı eğitim sistemleri için bir temel oluşturdu. MS 2.yüzyıla kadar organize eğitim nispeten nadir olarak uygulandı ve bu zamana kadar uygulanan Roma eğitim sürecine dair sadece birkaç birincil kaynak var. Aile babasının Romalı aileler üzerinde sahip olduğu geniş güç nedeniyle, Romalı çocuklara sağlanan eğitimin düzeyi ve kalitesi aileden aileye büyük farklılıklar gösteriyordu; yine de, Roma kültürü sonralarda babaların çocuklarını bir dereceye kadar eğitmelerini beklemeye başlayacak şekilde gelişim gösterdi, siyasete girmek isteyen herhangi bir Romalıdan tam ve üst düzey bir eğitim bekleniyordu.

Roma Cumhuriyeti'nin ve daha sonra Roma İmparatorluğu'nun zirve döneminde, Roma eğitim sistemi yavaş yavaş nihai biçimini buldu. Öğrencilere harçlık veren resmi okullar kuruldu; ancak ücretsiz halk eğitimi veren eğitim kurumlarından çok az vardı. Hem erkek hem de kız çocukları, zorunlu olarak birlikte olmasa da eğitimliydi.
Modern dünyada hakim olan sisteme çok benzeyen bir şekilde Roma eğitim sistemi kademeli olarak düzenlenmiş okullar geliştirmişti. Roma'daki eğitimcilerden olan Quintilianus, eğitime mümkün olduğunca erken başlamanın önemini kabul etti ve "hafızanın sadece küçük çocuklarda değil herkeste var olduğunu, ancak o yaşlarda öğrenilen bilgilerin özellikle kalıcı olduğunu" belirtti. Romalı bir öğrenci, tıpkı bugün bir öğrencinin ilkokuldan ortaokula ve sonra da üniversiteye gitmesine benzer okullarda ilerlemekteydi. Her sekiz günde bir, bir tür hafta sonu oluşturan Nundina günlerinde genellikle eğitimden muaf tutulurlardı. Sınıf geçme, yaştan daha çok yeteneğe bağlıydı, bir öğrencinin Ingenium'una yani öğrenmek için doğuştan gelen "armağana" kısaca zekasına ve bir aynı zamanda da öğrencinin üst düzey eğitim alma becerisine büyük önem veriliyordu.

MÖ 3. yüzyıldan önce, Roma eğitim sistemi, babanın hane reisi olarak hareket ettiği (paterfamilias) ve yasaya göre çocukları üzerinde mutlak kontrol hakkına sahip olduğu Roma sosyal kavramı olan patria potestas'a sıkı sıkıya bağlıydı. Çocuklarını eğitmek babanın göreviydi ve baba bu görevi yerine getiremezse, bu görev diğer aile üyeleri tarafından üstlenilirdi. MÖ 272'de Tarentum'un ele geçirilmesi, MÖ 241'de Sicilya'nın ilhakı ve Birinci Pön Savaşı'nı takip eden dönemde Romalılar, Yunan düşüncesinin ve yaşam tarzının güçlü etkisine maruz kaldılar ve sanat konusuna eğilmek ve bu konuda çalışmalar yapmak için boş zaman buldular.
MÖ 3. yüzyılda, Livius Andronicus adlı, Tarentum'da esir alınan bir Yunan tutsak, köle olarak satıldı ve efendisinin çocuklarına öğretmenlik yapmaya başladı. Özgürlüğünü elde ettikten sonra Livius Roma'da yaşamaya devam etti ve Yunan eğitim yöntemlerini takip eden, Homeros'un Odysseia’sını Satürn ölçüsüyle Latince dizelere çeviren ilk öğretmen (özel öğretmen) oldu.
Pön Savaşları'nı takiben Roma'nın büyüklüğü ve gücü arttıkça, ailenin Roma toplumu içindeki "temel taş" olarak önemi azalmaya başladı ve bu süreç ile birlikte aile reisi tarafından yürütülen eski Roma eğitim sistemi bozuldu. Yeni Roma eğitim sistemi, Romalıların karşılaştığı İskenderiye gibi önde gelen Yunan ve Helenistik öğrenme merkezlerine daha fazla odaklanmaya başladı. Roma eğitim sistemi gitgide edebi bir eğitim sistemi haline geliyordu.
Homeros'un, Hesiodos'un ve Arkaik Yunanistan'ın Lirik şairlerinin büyük ve kıymetli eserlerine sahip oldukları için Yunanlar edebiyat eğitiminde örnek alınmak için idealdi. Roma'nın kendi edebi eğitim yönteminin olmaması, Roma'nın herhangi bir ulusal edebiyattan yoksun olmasından kaynaklanıyordu. Askeri eğitim ve stratejik konular; Roma'nın önem verip eğitimine, yöntemine hakim oldukları tek şeydi. Romalılar savaşmadıkları zamanlarda, kalan zamanda tarımla uğraştılar. Roma'nın kaygısı, savunma ya da hakimiyet yoluyla hayatta kalmaktı. Roma ulusal edebiyatı Roma şiirinin babası olan Ennius'un (MÖ 239-169) ortaya çıkışına kadar şekillenmemişti.
Romalılar Yunan eğitiminin birçok yönünü benimserken, özellikle iki alan önemsiz olarak görülüyordu: müzik ve atletizm. Yunanlar için müzik, eğitim sistemlerinin temeliydi ve doğrudan Yunan payeia’sına bağlıydı. Mike, İlham Perileri tarafından sembolize ve kontrol edilen, günümüzün genel sanatlarıyla karşılaştırılabilir tüm bu alanları kapsıyordu. Pek çok Romalının önemsiz gördüğü alanlar, bizim şu anki modern müzik tanımımıza eşittir. Yunanlar için bir enstrüman çalma yeteneği medeni, eğitimli bir insanın işaretiydi ve müziğin her alanındaki eğitim yoluyla ruhun daha ılımlı ve kültürlü olabileceği düşünülüyordu. Romalılar bu görüşü paylaşmadılar ve müzik faaliyetlerini ahlaki bozulmaya giden bir yol olarak gördüler. Ancak, Romalılar Yunan güzel sanatlarının bir alanını benimsediler: Yunan edebiyatı.
Yunanlar için atletizm, başlı başına bir amaç olan ve rekabet sevgisini daha da artıran, aynı zamanda da sağlıklı ve güzel bir vücuda sahip olmayı sağlayan bir uğraştı. Ancak Romalılar, atletizmin yalnızca askerleri korumanın ve iyi yetiştirmenin bir yolu olduğuna inandıkları için bu tutumu paylaşmadılar.
Bu, iki kültür arasındaki temel farklılıklardan birini ve onların eğitime bakış açısını gösterir: Yunanlar için güzellik veya aktiviteler başlı başına bir amaç olabilirdi ve bu aktivitelerin uygulanması bu anlayışa göre faydalıydı. Öte yandan Romalılar, çocuklarının eğitimine gelince daha pratik düşünme eğilimindeydiler. Onlara göre, bir aktivite veya çalışma, ancak kendi dışında belirlenmiş daha iyi ve daha önemli bir amaca hizmet ettiği sürece iyiydi. Ayrıca savaşlardan önce orduya ve normal şartlarda ise ordudan çok hükûmet ve siyasete odaklanmışlardı.

Antik Yunan eğitiminin temelinde etkili bir örgün eğitim sistemi vardı, ancak Yunanların aksine, Romalılar MÖ 3. yüzyıla kadar böyle bir sistemden yoksundu. Bunun yerine, Antik Roma eğitiminin temelinde, her şeyden önce, çocukların sözde "ahlaki eğitimlerini" aldıkları ev ve aile vardı.
Yunan erkek çocukları eğitimlerini öncelikle toplum içinde alırken, bir Roma çocuğunun ilk ve en önemli eğitimcileri neredeyse her zaman ebeveynleriydi. Erken cumhuriyet döneminde ebeveynler çocuklarına yaşamak için gerekli olan tarımsal, evsel ve askeri becerilerin yanı sıra vatandaş olarak onlardan beklenen ahlaki ve sivil sorumlulukları da içeren becerileri öğretirlerdi. Roma eğitimi, aile babalarının yönetimi altında neredeyse yalnızca evde sürdürülüyordu. Eğitim gören çocuklar, ebeveynlerden veya ailenin en yüksek rütbeli erkeğinden, genellikle "basit ticari işlemleri anlamalarına ve sayma, tartma ve ölçmeye yetecek kadar" okuma, yazma ve aritmetik öğrenirlerdi.
Yaşlı Cato gibi adamlar bu Roma geleneğine bağlı kaldılar ve öğretmenlik rollerini çok ciddiye aldılar. Yaşlı Cato, çocuklarını sadece çalışkan, iyi bir vatandaş ve sorumlu bir Romalı olarak yetiştirmekle kalmadı, aynı zamanda oğlunun okuma öğretmeni, hukuk profesörü, atletik antrenörüydü. Oğluna sadece cirit atmayı, zırhlı dövüşmeyi, ata binmeyi değil, boks yapmayı, hem sıcağa hem de soğuğa dayanmayı ve iyi yüzmeyi öğretti."
İş eğitimine de önem verildi, erkek çocuklar çıraklık yoluyla değerli deneyimler kazandılar. Ancak annelerin de ahlaki eğitimci ve çocuklarının karakter geliştiricileri olarak rolleri kesinlikle göz ardı edilemez. Hatta Gracchus'un annesi olan Cornelia Africana, oğlunun ünlü iyi konuşma ve hitabet yeteneğinin gelişmesini saylayan en önemli etken olarak görülmektedir.
Ebeveynlerin çocuklarının eğitimindeki belki de en önemli rolü, onlara geleneğe saygı, aynı zamanda da onlara sağlam bir pietas anlayışını ve göreve bağlılığı aşılamaktı. Bu, bir erkek için, devlete bağlılık, bir kız için ise kocasına ve ailesine bağlılık anlamına geliyordu. Roma Cumhuriyeti daha sistemli bir eğitime doğru geçiş yaparken, ebeveynler bu ileri düzeyde akademik eğitim için özel öğretmenler işe almaya başladılar. Romalılar, çocuklarının bilgi ve potansiyelini daha da zenginleştirmek için Yunan köleleri Roma'ya getirmeye başladılar. Ancak yine de, Romalılar her zaman pietas geleneğini ve babanın çocuğunun öğretmeni olması anlayışını muhafaza ettiler.

Cumhuriyet ya da imparatorluk dönemlerinde Roma, hiçbir zaman devlet destekli bir ilköğretim biçimini resmi olarak kurmadı. Roma, tarihinin hiçbir aşamasında, halkının herhangi bir düzeyde eğitim görmesini yasal olarak talep etmemiştir.
Romalı zengin ailelerin çocuklarının ilk eğitimlerini özel öğretmenlerden almaları tipikti. Bununla birlikte, daha mütevazı olanaklara sahip çocukların geleneksel olarak Ludus litterarius olarak bilinen bir tür ilkokulda eğitim görmesi yaygındı. Bu tür bir okuldaki eğitmen genellikle oldukça saygın bir unvan olarak görülen litterator veya litteratus olarak biliniyordu. Düşük maaşları dışında, bir litterator'u kendi okulunu kurmaktan alıkoyan hiçbir şey yoktu. Bir Ludus litterarius için hiçbir zaman belirli yerleşik bir yer belirlenmedi. Özel bir konuttan bir spor salonuna kadar çeşitli yerlerde ve hatta sokakta bulunabilirlerdi.
Tipik olarak, Antik Roma'da ilköğretim; günlük yaşama, okuma ve yazma gereksinimlerine odaklandı. Öğrenciler, harfleri okuyup yazmaktan hecelere, daha sonra kelimeler öğrenmeye ve en sonunda ise metinleri ezberlemeye ve okumaya kadar ilerlemekteydi. Erken Roma eğitiminde kullanılan metinlerin çoğu edebi metinlerdi, bu metinler de ağırlıklı olarak şiirdi. Homeros ve Hesiodos gibi Yunan şairleri, Roma edebiyatının eksikliğinden dolayı sıklıkla ders örnekleri olarak kullanılmıştır. Romalı öğrencilerin kendi başlarına çalışmaları bekleniyordu. Gün boyunca farklı zamanlarda gelen ve giden öğrenciler olduğu için birleşik bir birim olarak bir sınıf birlikteliği duygusu yok

Antik Roma'da eşcinsellik, çağdaş Batı medeniyetinden belirgin farklılıklar göstermektedir. Latincede "homoseksüel" ve "heteroseksüel" kelimelerinin direkt karşılıkları yoktur. Antik Roma cinselliğindeki ana dikotominin bir tarafı aktif/hakim/erkeksi, öteki tarafı ise pasif/teslim/"kadınsılaştırılmış". Antik Roma bir ataerkil toplumuydu ve özgür doğan (ingenui) erkek vatandaşlar, siyasi özgürlüğe (libertas) ve hem kendini hem de ailesini (familia) yönetme hakkına sahipti. "Fazilet" (virtus), bir adam (vir)ın kendini tanımladığı etkin bir niteliği olarak görülürdü. Fetih zihniyeti ve "erkeklik kültü", hemcins ilişkilerini şekillendirirdi. Romalı erkekler, egemen ya da penetratif rolde bulundukları takdirde erkekliklerine ya da sosyal statülerine algılanan zarar görmeden diğer erkeklerle seks yapmakta özgürdüler. Kabul edilebilir erkek partnerler, köleler, fahişeler ve şovmenlerdi, zira yaşam biçimleri onları belirsiz infamia toplumsal kategorisine yerleştiriyordu; teknik açıdan özgür olsalar bile vatandaşlara tanınan normal korumalara layık görülmediler. Romalı erkeklerin cinsel partner olarak genellikle 12-20 yaşları arası gençleri tercih etmelerine rağmen, özgür doğan ve reşit olmayan bireylerle cinsel ilişkiye girmek tamamen yasaktı ve profesyonel fahişeler ve şovmenlerin çok daha yaşlı olmaları mümkündü.
Kadınlar arası hemcins ilişkiler daha az belgelenmiştir. Üst sınıflı Romalı kadınların eğitimli olmaları ve hem şiir yazmış hem de erkek akrabalarla irtibata geçmiş olmalarının bilinmesine rağmen, kadınlar tarafından yazılabilmiş ancak çok az sayıda fragman bulunmuştur. Erkek yazarlar, kadınların genel olarak cinselliği nasıl tecrübe ettiklerine çok az ilgi gösterirlerdi. Cumhuriyet ve Principatus dönemleri boyunca kadınlar arası cinsel ilişkilerle ilgili sadece az sayıda kayıt var, ancak daha sonraki İmparatorluk dönemi için dağınık olsa da daha iyi ve daha çeşitli kaynaklar mevcuttur.

Bu madde Roma Krallığı, Roma Cumhuriyeti veya Roma İmparatorluğu döneminde geçen filmleri listeler.

Roma'nın kuruluşu konulu filmler:

Titanların Düellosu (1961)
The Avenger (1962)
The First King (2019)

Romulus and the Sabines (1961)
The Rape of the Sabine Women (1962) –

Duel of Champions (1961)

Le vergini di Roma (1961)
Hero of Rome (1964)
Brennus, Enemy of Rome (1963)

Cabiria (1914) – yön. Giovanni Pastrone
Scipio Africanus: The Defeat of Hannibal (1937)
Jupiter's Darling (1955)
Hannibal (1959)
L'Assedio di Siracusa (1960)
Hannibal (2006)

Kartaca Alevler İçinde (1960) – yön. Carmine Gallone

Scipio the African (1971) – yön. Luigi Magni
The Centurion (1961) – yön. Mario Costa
Revolution (4. bölümü Ancient Rome: The Rise and Fall of an Empire) (2006) – docudrama about of the reforms of Tiberius Gracchus

Spartak (1926) – yön. Muhsin Ertuğrul
Spartaco (1953) – yön. Riccardo Freda
Spartaküs (1960) – yön. Stanley Kubrick
Il figlio di Spartacus (1962) – yön. Sergio Corbucci
Spartacus (2004) – yön. Robert Dornheim
Spartacus: Kan ve Kum (2010)
Spartacus: Arenanın İlahları (2011)
Spartacus: İntikam (2012)
Spartacus: War of the Damned (2013)

Gaius Julius Caesar (1914) – yön. Enrico Guazzoni
Caesar Against the Pirates (1962) – yön. Sergio Grieco
Caesar the Conqueror (1962) – yön. Tanio Boccia
The Giants of Rome (1964)
Julius Caesar (1950) yön. David Bradley
Julius Caesar (1953) yön. Joseph L. Mankiewicz
Julius Caesar (1970) yön. Stuart Burge
Druids (2001)
Julius Caesar (2002)
Empire (2005)
Rome (2005)
Caesar (Ancient Rome: The Rise and Fall of an Empire – Episode One) (2006)
Roman Empire: Reign of Blood (2018)

Cléopâtre (1899)
Antony and Cleopatra (1908)
Cléopâtre (1910) – yön. Henri Andréani ve Ferdinand Zecca
Cléopâtre (1912) yön. Charles L. Gaskill
Marcantonio e Cleopatra (1913) yön. Enrico Guazzoni
Cleopatra (1917) yön. J. Gordon Edwards
Cleopatra (1928) yön. Roy William Neill
Cleopatra (1934) yön. Cecil B. DeMille
Caesar and Cleopatra (1945) yön. Gabriel Pascal
Le legioni di Cleopatra (1959)[1] 25 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yön. Vittorio Cottafavi
Serpent of the Nile (1953) yön. William Castle
A Queen for Caesar (1962) yön. Piero Pierotti ve Victor Tourjansky
Cleopatra (1963) – yön. Joseph L. Mankiewicz)
Carry On Cleo (1964) – yön. Gerald Thomas)
Antony and Cleopatra (1972)
Antony and Cleopatra (1974)
Antony and Cleopatra (1981)
Cleopatra (1999) yön. Franc Roddam)
Asterix and Cleopatra (1968) yön. René Goscinny ve Albert Uderzo, as well as Asterix & Obelix: Mission Cleopatra (2002)
The Cleopatras (1983) yön. John Frankau
Cleopatra (2007) yön. Júlio Bressane

Imperium: Augustus (2003)
Empire (TV dizisi) (2005)
Rome (2005–2007)

La vie et la passion de Jésus-Christ (1903) – yön. Ferdinand Zecca
Ben-Hur (1907) – yön. Sidney Olcott
La vie et la passion de Jésus-Christ (1914) - yön. Maurice Maître)
Intolerance (1916) – yön. D. W. Griffith
Three Ages (1923)
Ben-Hur (1925) – yön. Fred Niblo
The King of Kings (1927) yön. Cecil B. DeMille
Golgotha (1935)
Ben-Hur (1959) – yön. William Wyler
King of Kings (1961)
Pontius Pilate (1962)
The Life of Brian (1979) – yön. Terry Jones
Günaha Son Çağrı (1988) – yön. Martin Scorsese
Söz (2003)
Ben-Hur (2003)
Tutku - İsa Mesih'in Çilesi (2004) – yön. Mel Gibson
Ben Hur (2010) – yön. Steve Shill
Ben-Hur (2016) – yön. Timur Bekmambetov
Risen (2016)
The Chosen (2017)

Agrippina (1910) – yön. Enrico Guazzoni
Messalina (1924) – yön. Enrico Guazzoni
I, Claudius (1937, tamamlanmamış)
The Affairs of Messalina (1951) –
Barabbas (1953) – yön. Alf Sjöberg
Zincirli Köle (1953) – yön. Henry Koster
Demetrius and the Gladiators (1954) – yön. Delmer Daves
Messalina, venere imperatrice (1960) – yön. Vittorio Cottafavi
Barabbas (1961) – yön. Richard Fleischer
Massacre in the Black Forest (1967) – yön. Ferdinando Baldi
The Caesars (dizi) (1968) – 6 bölüm: Augustus; Germanicus; Tiberius; Sejanus; Caligula; Claudius
I, Claudius (BBC TV series) (1976) – with Derek Jacobi as Claudius (an adaptation of Robert Graves's novels "I, Claudius" and "Claudius the God").
Caligula (1979) – yön. Tinto Brass
Los cántabros (1980)
The Inquiry (2006)
Barabbas (2012) – yön. Roger Young
Britannia (2018)
Horrible Histories: The Movie - Rotten Romans (2019)

Quo Vadis (1901)
Quo Vadis (1913) – yön. Enrico Guazzoni
Quo Vadis (1924) – yön. Georg Jacoby ve Gabriellino D'Annunzio
The Sign of the Cross (1932)
Fiddlers Three (1944)
Quo Vadis (1951) – yön. Mervyn LeRoy
The Silver Chalice (1954) – yön. Victor Saville
The Romans (1965) – classic Doctor Who 2. sezon 4. bölüm
Satyricon (1969) – yön. Federico Fellini
Satyricon – yön. Gian Luigi Polidoro
Quo Vadis (1985) – yön. Franco Rossi
Quo Vadis (2001) – yön. Jerzy Kawalerowicz
Quo Vadis (2002)
Nero (2004) – yön. Paul Marcus
Nero (Ancient Rome: The Rise and Fall of an Empire – Episode Two) (2006)
Horrible Histories: The Movie - Rotten Romans (2019)

The Viking Queen (1967) – film loosely based on the revolt of Boudica
Warrior Queen (1978) – TV series about the revolt of Boudica
Boudica (2003) – film about the revolt of Boudica
Horrible Histories: The Movie - Rotten Romans (2019) - Satiric Children's Film based on the Boudica Revolt

The Last Days of Pompeii (1913) – yön. Mario Caserini ve Elioterio Rudolfi
The Last Days of Pompeii (1935)
The Last Days of Pompeii (1950) – yön. Paolo Moffa
The Last Days of Pompeii (1959) – yön. Mario Bonnard ve Sergio Leone
Up Pompeii! (BBC TV dizi) (1969–1970)
Up Pompeii (1971) –
The Last Days of Pompeii (TV miniseries) (1984) – ABC-TV dizi
Pompeii: The Last Day (2003)
Imperium: Pompeii (2007), part of the Imperium dizi.
The Fires of Pompeii (2008) – new Doctor Who series 4 ep. 2
Pompeii (2014) – yön. Paul W. S. Anderson

Masada (1981) – yön. Boris Sagal
The Apocalypse (2000) yön. Raffaele Mertes
Colosseum: Rome's Arena of Death (2003)
Rebellion (Ancient Rome: The Rise and Fall of an Empire – Episode Three) (2006)
Roman Mysteries (2007–2008) yön. Paul Marcus

The Dacians (1967) – Romanian film about Domitian's Dacian War, with Pierre Brice as Septimius Severus (dir. by Sergiu Nicolaescu)
The Column (1968) – Romanian film about Trajan's Dacian Wars (dir. by Mircea Dragan)

The Eagle of the Ninth (1977)
Centurion (2010)
The Eagle (2011)

Androcles and the Lion (1952)

Roma İmparatorluğu'nun Çöküşü (1964) –  yön. Anthony Mann
The Two Gladiators (1964) – yön. Mario Caiano
Gladyatör (2000) – yön. Ridley Scott
Roman Empire (2016)

Nel Segno di Roma (1959) yön. Guido Brignone ve Michelangelo Antonioni
The Magnificent Gladiator (1964) yön. Alfonso Brescia

Sebastiane (1976)

The Fighting Gladiators veya Fabiola (1949) – yön. Michèle Morgan
Constantine and the Cross (1962) – up to the Battle of the Milvian Bridge in AD 312, with Cornel Wilde as Constantine the Great
The Fall of Rome (1963) –yön. Antonio Margheriti
Constantine (Ancient Rome: The Rise and Fall of an Empire – Episode Five) (2006)

Attila (1954)
Sign of the Pagan (1954)
Attila (2001) – yön Dick Lowry

Revenge of the Barbarians (1960) – yön. Giuseppe Vari
Kampf um Rom I (1968) – yön. Robert Siodmak
Kampf um Rom II : Der Verrat (1969) –
Thais (1984) – yön. Ryszard Ber
Titus Andronicus (1985) – yön. Jane Howell
Titus (1999) –
King Arthur (2004)
The Voyage Home (2004) –
The Fall of Rome (Ancient Rome: The Rise and Fall of an Empire – Episode Six) (2006)
Son Birlik (2007) – yön. Doug Lefler
Agora (2009) – yön. Alejandro Amenábar
Restless Heart: The Confessions of Saint Augustine (2010) – yön. Christian Duguay
Decline of an Empire (2014) – yön. Michael Redwood

Roman Scandals (1933)
A Funny Thing Happened on the Way to the Forum (1966)
The Arena (1974) yön. Steve Carver
History of the World, Part I (1981)
Amazons and Gladiators (2001) – yön. Zachary Weintraub

Antik Roma'da özgür doğmuş kadınlar (cives) vatandaş statüsüne sahipti, ancak oy kullanma veya siyasi makam elde etme hakları yoktu. Kadınların kamusal rolleri sınırlı olması sebebiyle, Roma tarihçileri tarafından erkeklere göre daha az yer almışlardır. Ancak Roma kadınları doğrudan siyasi güce sahip olmasalar da, varlıklı veya nüfuzlu ailelerden gelenler özel müzakereler yoluyla etki gösterebilmişlerdir. Bu açıdan tarihe damgasını vuran istisnai kadınlar arasında, hikâyeleri mitsel bir önem kazanan Lucretia ve Claudia Quinta; Cumhuriyet dönemi'nin cesur kadınları Cornelia (Gracchus kardeşlerin annesi) ve bir orduya komuta etmiş, kendi imgesiyle para bastırmış olan Fulvia; Julio-Claudian hanedanından gelen ve Roma İmparatorluğu'nun mores'ine (ahlak yapısı) katkıda bulunmuş Livia (MÖ 58 – MS 29) ve Julia Agrippina (MS 15-59); ve Hristiyanlığı teşvik etmede öncü bir rol göstermiş Büyük Konstantin'in annesi imparatoriçe Helena (y. MS 250–330) yer almaktadır.
Roma toplumundaki erkeklerde de olduğu gibi, tarihsel kayıtlarda soylu kadınlar ve yaptıkları siyasi eylemler, onlardan daha düşük statüde bulunan kadınların önüne geçmektedir. İmparatorluk genelinde çok sayıda kadının adı yazıtlar ve özellikle mezar taşları üzerinde yer almakla birlikte, çoğunlukla onlarla ilgili başka bir bilgiye rastlanmamaktadır. Kadınların gündelik yaşamını yansıtan kesitler, Latin edebiyatı aracılığıyla, komedi, hiciv ve şiir gibi yazınlar ile korunmuştur. Bunlar arasında, özellikle Catullus ve Ovidius'un şiirleri, Roma kadınlarını yemek odalarında, yatak odalarında, spor ve tiyatro etkinliklerinde, alışveriş yaparken, makyaj yaparken, büyü uygularken, hamilelik konusunda endişelenirken gösteren kısa kesitler aktarmaktadır—ancak tüm bunlar erkeklerin bakış açısından yansıtılmıştır. Söz gelimi Cicero'nun yayımlanmış mektupları, eşi Terentia ve kızı Tullia ile ev ortamındaki ilişkilerini resmi olmayan bir şekilde aktarırken, geçen konuşmaları da Roma kadınlarının özgür cinsel ve sosyal yaşamlarını nasıl yaşayabileceğini alaycı bir dille açıklar.
Toplumda kadınlara ayrılan en önemli rol, din alanındaydı: Vesta rahibeliği. Otuz yıl boyunca evlilik ve cinsel ilişkiden uzak durmak zorunda olan Vestaller, Roma'nın güvenliği ve hayatta kalması için gerekli olan, ancak erkek rahipler tarafından gerçekleştirilemeyen ritüellerin doğru şekilde uygulanmasına adanmışlardı.

Antik Roma'da çocukluk ve yetiştirilme, sosyal statüye bağlı olarak değişkenlik gösterirdi. Romalı çocuklar çeşitli oyunlar oynar, bu oyuncaklar arkeolojik buluntular ve edebi kaynaklardan bilinmektedir. Hayvan figürleri popülerdi ve bazı çocuklar evcil hayvan olarak kuş beslerdi. Roma sanatında, kızların top, çember çevirme ve aşık kemiği gibi birçok oyunu erkeklerle birlikte oynadığı tasvir edilmektedir. Ergenlik çağına gelmeden ölenlerin bazılarının mezarlarında oyuncak bebekler bulunmuştur. Bu oyuncak figürleri genellikle 15–16 cm boyutlarında, eklemli uzuvları olan, ahşap, terracotta ve özellikle kemik ve fildişi gibi malzemelerden yapılmıştır. Ergenlik çağına erişen kızlar, oyuncak bebeklerini, özellikle kızlıkla ilgili olan tanrıça Diana'ya ya da evlilik hazırlıklarında Venüs'e adarlardı. Soylu kızların 12 gibi genç yaşlarda evlendikleri bilinirken, alt sınıflara mensup kadınlar daha ziyade ergenlik yıllarının biraz daha ilerleyen dönemlerinde evlenebiliyorlardı. (Erkekler ise en az 14 yaşında olmak zorundaydı.) Soylu kadınların evlilik yaşına bir örnek olarak, Cicero'nun hayat boyu arkadaşı Atticus'un, kızı Caecilia Attica'yı Marcus Vipsanius Agrippa ile 14 yaşında evlendirmesi verilebilir.

Kızlardan beklenen, bekâretlerini, iffetlerini ve itibarlarını korumaları ve evliliklerine hazırlandıkları süre içinde bu değerleri gözetmeleriydi. Evlilik konusunda yasalara getirilen hafif bir düzenleme (en az 12 yaş ve evlilik rızası) ailelere, özellikle babalara, kızlarını uygun gördükleri zamanda ve kişiyle evlendirmeleri konusunda büyük bir özgürlük tanıyordu. Evlilik, babalar ve gelecekteki kocalar arasında bir ortaklık sağlıyor ve hem siyasi hem de ekonomik teşviklerle karşılıklı fayda sağlayan bir ittifakın oluşmasına olanak tanıyordu. Evlilikle birlikte kızlar kendi ailelerinden ayrılarak kocalarının ailesine katılırlardı. Çocukların eğitimi ve yetiştirilmesi aracılığıyla uygulanan bu erken evlilik rejimi, özellikle kızlar için oldukça kısıtlayıcı durumdaydı. Bazı kızlar veya çoğunluğu, bir kamu ilkokuluna giderdi; ancak kızların gördüğü eğitimin bu temel okul seviyesiyle sınırlı olduğuna dair bazı kanıtlar bulunmaktadır. Kızların evde bireysel olarak eğitilmelerinin, karma sınıflarda iffetlerine yönelik olası endişelerle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Romalı şair Ovidius ve Martialis, erkeklerin ve kızların birlikte ya da benzer şekilde eğitim aldıklarından söz etmekte ve Livy, bir centurion'un kızının okula gitmesini olağan karşılar. Diğer taraftan, antik filozof Epiktetos da dahil olmak üzere bazı filozoflar ve tarihçiler, eğitim sisteminin erkeksi erdemlerin geliştirilmesine odaklandığını ve genç erkeklerin Roma değerleri üzerine hitabet çalışmaları yaptıklarını belirtirler.
Sosyal davranışlar, her iki cinsiyetten çocuklara da yemek davetlerine veya daha düşük statüdeki etkinliklere katılarak öğretilirdi. Her iki cinsiyet de dini festivallere katılırdı; söz gelimi, MÖ 17'deki Ludi Saeculares'de (Seküler Oyunlar/Yüzyıl Oyunları) Horatius'un yazdığı Carmen Saeculare adındaki ilahi, kızlar ve erkeklerden oluşan bir koro tarafından söylenmiştir. Çocuklar, ahlaki öğretilerle dolu bir müfredat, dil, edebiyat ve felsefe yoluyla erdemli yetişkinler haline getirilirdi. Elit kesimden olan çocuklar, küçük yaşlardan itibaren Grekçe ve Latince öğrenirdi. Üst sınıflardaki kadınların iyi eğitim aldığı, bazı durumlarda oldukça donanımlı oldukları ve erkek tarihçiler tarafından öğrenim ve kültürleri için övüldükleri görülmektedir. Bazı kadınlar toplumsal olarak öne çıkmış, hatta nispeten bağımsız hale gelmişlerdir. Pompey'in ölümünden sonra genç karısı Cornelia Metella, müzikal yetenekleri, geometri, edebiyat ve felsefe bilgisi ile ün salmıştır. Bu düzeyde kapsamlı bir öğrenim, resmi bir hazırlığı işaret etmektedir; ancak alt sınıflarda eğitim sınırlı olup, büyük ölçüde evlilik ve ev işlerini yapma görevine yönelikti. Elit aileler, kızlarını potansiyel eşlere çekici kılacak becerilerle donatmak için edebiyat ve erdem eğitimine büyük yatırım yapardı. Epiktetos, kızların 14 yaşında kadınlığa adım atmak üzere olduklarını ve gelecekteki eş rolünü kaçınılmaz olarak anlamaya başladıklarını öne sürer. Kızlar, iffetli olmayı doğrudan eğitim ve yetiştirilme yoluyla öğrenirdi.
Erkekler ve kızların hayatları, resmi olarak yetişkinlik çağına geldikten sonra keskin bir şekilde farklılaşmaya başlardı, ve kadınlar için yapılan anıtlarda entelektüel başarılarından ziyade ev işlerine dair yetenekler ve özellikler daha sık övülürdü. Romalı bir matronun bir haneyi yönetmesi için gereken beceriler eğitim gerektirirdi ve anneler sahip oldukları bilgileri, muhtemelen yaşam koşullarına uygun şekilde kızlarına aktarırdı; zira Roma toplumunda geleneksellik büyük önem taşıyordu. Bekâret ve cinsel açıdan saflık, hem ailenin hem de devletin istikrarı için hayati önem taşıyan kültürel olarak değer verilen niteliklerdi. Evlenmemiş bir kızın tecavüze uğraması, itibarını ve evlenebilirliğini tehdit eder ve bazen iffetini kaybeden bir kıza ölüm cezası verilebilirdi. İmparator Augustus, evliliği ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden Lex Papia Poppaea adında bir evlilik yasası çıkardı. Bu yasa, evlenmekte başarısız olmuş gençler ve zina yapanlara ceza uygulanmasını da öngörmekteydi. Bu nedenle, erkekler için 25 ile 60, kadınlar için ise 20 ile 50 yaşları arasında evlenme ve çocuk sahibi olma yasal zorunluluk haline getirildi.

Hem kızlar hem de erkek çocuklar, aile reisinin (pater familias) ev halkı (familia) üzerindeki egemenliği olan patria potestas’a, yani babalarının yetkisi altında bulunuyorlardı. Bir Roma ailesi, pater familias’ın egemenliğine sahip olduğu bir bütün (corpus, bir "beden") olarak kabul edilirdi. Yasal açıdan hiçbir statüsü olmayan köleler de ev halkının bir parçası olarak mal mülk kategorisinden sayılıyordu. Erken İmparatorluk döneminde, kız çocuklarının yasal statüsü, erkek çocuklarınkinden pek farklılık göstermiyordu. Baba vasiyet bırakmadan ölecek olursa, bir kız çocuğunun aile malından pay alma hakkı oğlunkiyle eşit durumdaydı, ancak MÖ 2. yüzyılda bu hakkı sınırlamaya yönelik bazı yasalar çıkarılmıştı. Hukuki statüden bağımsız olarak, Roma ailesinde kızlar erkek çocuklarla eşit değerde görülüyor, ancak oğullardan babalarının izinden giderek aile itibarını korumaları beklenirdi.

Notlar

Antik Roma'da kölelik toplum ve ekonomide önemli bir rol oynardı. El işçiliğinden ayrıca, köleler çok sayıda ailevi hizmetleri gerçekleştirirdi ve çok yetenekli iş ve mesleklerde istihdam olabilirlerdi. Öğretmenler, muhasebeciler, doktorlar genellikle kölelerdi. Özellikle Yunan köleler yüksek eğitimli olabilirlerdi. Vasıfsız köle ya da ceza olarak köleliğe mahkûm olanlar, madenlerde, değirmenlerde ve çiftliklerde çalışırlardı. Onların yaşam koşulları acımasız ve hayatları öteki kölelerden daha kısaydı.

Köleler Roma hukukuna göre mülkiyet olarak kabul edilir ve hiçbir hukuki hakları olmazdı. Roma vatandaşlarının aksine köleler, bedensel ceza, cinsel sömürü (fahişeler genellikle kölelerdi), yargısız infaz ve işkence'ye tabi tutulabilirlerdi. Romalı köle'ye, efendisinin malı, ona ait olmamasına rağmen, kullanmak için izin verilirdi. Nitelikli veya eğitimli köleler kendi paralarını kazanmak için izin alabilirdi ve böylece ileride kendi özgürlüklerin satın alabilmek için. Bu tür köleler genellikle yüksek iradebakımından tarafından serbest bırakıldı ya da için. Yüksek statü köle bir önemli örneği Tiro, Cicero'nun sekreteri.
Roma'da Yunan şehir devletlerinden farklı olarak serbest köleler vatandaş olabilirdi. Azat olan köle, bir Roma vatandaşının aktif politik özgürlüğüne sahipti (libertas), oy hakkına kavuşurdu.
Kölelerin önemli bir kaynak Roma Cumhuriyeti dönemindeki askeri genişleme olmuştur. Eski askerlerin köle gibi kullanılması topluca silahlı ayaklanmalara yol açtı, sonuncusu Spartacus önderliğinde oldu. Erken Roma İmparatorluğu (1. - 2. asır) ve Pax Romana sırasında istikrarın ve yeni toprak fetihlerinin eksikliği insan ticaretinin bu besleme hattını kuruttu. Köle iş gücünü korumak için  kölelerin serbest kalmasına artan yasal kısıtlamalar konulmuştur. Kaçan köleler avlanır ve (genellikle bir ödül için) iade edililirdi.

Aquileia (Furlan Aquilee; Slovence Oglej), kuzey-doğu İtalya'da Friuli-Venezia Giulia Bölgesi'ne bağlı Udine ili içinde bulunan bir tarihsel bir yerleşke ve yerel idare itibarıyla bir komündür.
Aquileia bir antik Roma şehridir. 1998'den itibaren "Arkeolojik Bölge ve Patriklik Aquileia Bazilikası" UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesinde bulunmaktadır.

Adriyatik Denizi'in kuzey başında ve denizkulağının ucunda olup denizden 10 km uzaktadır. Natisone nehri üzerindedir, bu nehrin yönü Roma zamanından bu yana değişmiştir.

Aquileia Romalılar tarafından MÖ 180/181 yıllarında dağlar ve denizkulağı arasında uzun ve dar kısım üzerinde, kuzey doğuda İllirya savaşları döneminde bir hudut kalesi olarak kuruldu. 

Aquileia'nın şu komşu komünlerle ortak sınırı vardır: Fiumicello, Grado (GO), Terzo di Aquileia, Villa Vicentina

Sezgin Burak'ın Tarkan çizgi romanının Maryo'nun Kuşları adlı serüveni Akiliya adı altında bu şehirde geçmektedir.

Catholic Encyclopedia
Neher in Kirchenlexikon I, 1184-89
De Rubeis, Monumenta Eccles. Aquil. (Strasburg, 1740)
Ferdinando Ughelli, Italia Sacra, I sqq.; X, 207
Cappelletti, Chiese d'Italia, VIII, 1 sqq.
Menzano, Annali del Friuli (1858-68)
Paschini, Sulle Origini della Chiesa di Aquileia (1904)
Glaschroeder, in Buchberger's Kirchl. Handl. (Munich, 1904), I, 300-301
Hefele, Conciliengesch. II, 914-23.
For the episcopal succession, see P. B. Gams, Series episcoporum (Ratisbon, 1873-86), and Eubel, Hierarchia Catholica Medii Aevi (Muenster, 1898).

Udine (il)

Aquileia komunu resmi websitesi 3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arena, tiyatro, müzik, spor etkinlikleri ve benzeri faaliyetlerin gerçekleştirilebildiği kapalı veya açık alanlara verilen isimdir.
Arena şu anlamlara da gelebilir:

Arena (1989 filmi) — Paul Satterfield ve Claudia Christian'ın rol aldığı bir bilimkurgu filmi.
The Arena (1974 filmi) — Pam Grier'in bir gladyatörü canlandırdığı bir B filmi.
Arena (1953 filmi) — Başrolünde Gig Young'ın yer aldığı bir western filmi.
The Arena (2001 filmi) — Karen McDougal ve Lisa Dergan'ın oynadığı, doğrudan DVD olarak yayımlanan bir film.
Arena (2009 filmi) — Portekiz yapımı kısa film.

Arena (satranç) — Martin Blume tarafından geliştirilen, satranç programları için ücretsiz bir grafiksel kullanıcı arayüzü (GUI).
ArenaNet — NCsoft Corporation'a bağlı bir video oyunu geliştiricisidir.
The Arena — GameArena ile bağlantılı bir oyun platformu.

Arena (VV), İtalya'da bir yerleşim yeri.
Arena, Saskatchewan, Kanada'da bir yerleşim yeri.
Arena, California, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir yerleşim yeri.
Arena, Wisconsin, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir yerleşim yeri.
Arena (kasaba), Wisconsin, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir kasaba.
Arena Township, Minnesota, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir belde.

Arena (Duran Duran albümü) — Duran Duran grubunun canlı albümü.
Arena (Asia albümü) — Asia grubunun çıkardığı bir albüm.
Arena (Todd Rundgren albümü) — Todd Rundgren tarafından çıkarılmış bir albüm.
Arena (An Absurd Notion) — Duran Duran'ın konser filmi.
Arena (grup) — İngiliz progresif rock müzik grubu.
Arena rock — Bir rock müzik türü.
Arena (EP) — Çeşitli sanatçılar tarafından yayınlanan kısa albüm (EP) çalışmaları.

Arena (televizyon programı) — Uğur Dündar tarafından hazırlanıp sunulan haber programı.
Arena (G4 TV dizisi) — Çok oyunculu video oyunlarında yarışan takımlar üzerine kurulu bir G4 televizyon dizisi.
Arena (ücretli TV ağı) — Almanya merkezli ücretli TV ağı.
Arena (TV ağı) — Avustralya menşeli kablo TV kanalı.
Arena — Uzay Yolu: Orijinal Seri dizisinin bir bölümü.
Arena (TV dizisi) — BBC tarafından uzun yıllardır yayınlanan İngiliz belgesel dizisi.
The Arena (Singapur TV dizisi) — Singapur'da üretilen, münazara formatında televizyon programı.

Bruce Arena — Amerikalı futbol (soccer) antrenörü.
Marie Arena — Belçikalı siyasetçi.
Tina Arena — Avustralyalı şarkıcı.
Walter Arena — İtalyan yürüyüş sporcusu.

Arena Active Protection System — Rus yapımı tanklar için aktif koruma sistemi.
Arena (dergi) — Erkeklere yönelik, Britanya çıkışlı bir stil ve eğlence dergisi.
Arena Three (dergi) — Minorities Research Group tarafından yayımlanan, eşcinsel kadınlara yönelik Britanya menşeli dergi.
The Arena (süreli yayın) — 19. ve 20. yüzyıl başlarında yayımlanmış ilerici politik aylık dergi; B.O. Flower tarafından yönetilmiştir.
Arena (yazılım) — Simülasyon yazılımı.
Arena (mayo markası) — Rekabetçi yüzme mayoları üreten marka.
Arena (web tarayıcısı) — W3C tarafından HTML 3 ve Stil Sayfaları desteğini test etmek için geliştirilen web tarayıcısı.
Arena (kısa hikâye) — Fredric Brown tarafından yazılmış bilimkurgu kısa öyküsü.
Arena tramvay durağı — Londra'nın Croydon bölgesinde bir tramvay durağı.
Arena (UTA istasyonu) — Salt Lake City'de bulunan bir tren istasyonu.
Countdown: Arena — 2007 yılında DC Comics tarafından yayımlanan çizgi roman serisi.
Arena (Avustralya yayın kooperatifi) — Avustralya merkezli bir yayıncılık kooperatifi.
Arena Pharmaceuticals — İlaç şirketi.

Nationalist Republican Alliance — El Salvador'da faaliyet gösteren siyasi parti.
National Renewal Alliance Party — Brezilya'da faaliyet göstermiş eski siyasi parti.
Committee for Accuracy in Middle East Reporting in America — Daha önce ARENA ismiyle anılmıştır.
ARENA... of the Young Arts — Almanya'nın Erlangen kentinde düzenlenen bir genç sanatlar tiyatro festivali.

Arenavirus — Arenaviridae familyasından bir virüs türü.
Arena Solutions — Ürün yaşam döngüsü yönetimi (PLM) yazılımları geliştiren bir yazılım şirketi.
Arenas — Bir soyadı.

As (çoğul asses), Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu'nda kullanılan, önce gümüş, sonra bakırdan basılan bir sikke olup adını ağırlık birimi (12 unciae = ounces) eşsesinden alır. Zamanla değer kaybetmekten kurtulamamıştır. 

As MÖ 280'de Roma Cumhuriyetinde ortaya çıkan dökme bronzdan bir sikke olup anlamı 'birim' ya 'birlik' tir. (Latince: bronzdan yapılan şey). İlave olarak as'ın alt değer birimleri; bes (2/3), semis (1/2), quincunx (5/12), triens (1/3), quadrans (1/4), sextans (1/6), uncia (1/12, aynı zamanda yaygın bir ağırlık birimi) ve semuncia (1/24), as'in katları olarak, dupondius (2), sestertius (2.5), tressis (3), quadrussis (4), quinquessis (5) ve denarius (10), olarak basılmıştır.
Dökme sikke olarak as, 70 yıl boyunca basıldı ve birkaç aşamada ağırlığı yaklaşık bir sextantal (yani ağırlığı bir pound'un 1/6 oranına indirildi) düşürüldü. Aynı anda gümüş bir sikke olan denarius'un da değeri düşürüldü. Erken dönem Roma gümüş sikkeleri Yunan ağırlık sistemi ile basılmış olduğundan, hem güney İtalya da hem de Adriyatik'in karşı kıyısında kolayca kabul gördü ancak şimdi Roma sikkeleri Roma Ağırlık Standartları ile basılıyordu. Denarius ya da 'tenner', ilk olarak on as değerinde basıldı ancak MÖ 140 civarında on altı as olarak tekrar değerlendirildi. Söylendiğine göre bu Pön savaşları'nın finansal sonucu idi.

Cumhuriyet boyunca as, ön yüzünde Janus büstü arka yüzünde ise gemi pruvası ile basılmıştı. Orijinalinde Libral üzerinden üretilmişti, sonradan Libral ağırlık standardına göre yeniden değerlendirildi. Cumhuriyetin bronz sikkeleri dökme tekniğinden dövme tekniğine ağırlıkları azaltılmış olarak geçti. Bazı dönemlerde ise hiç as basılmadı.

23'teki Augustus Sikke Reformu'nun ardından as, bronz yerine saf kırmızımsı bakırdan basıldı. Sestertius ya da iki buçukluk (orijinalinde 2.5 as, ama şimdi 4 as) ve dupondius (2 as) nümizmatikçilerin (orichalcum pirinç) dedikleri altın renkli bir bronz alaşımından basılmaya başlandı. As basımı 3. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Roma İmparatorluğunda düzenli olarak basılan en değersiz para idi. Son as 270'te Aurelian ve Diocletianus'un yönetiminin başlarında basılmıştır.

Auctoritas, Türkçedeki "otorite" kelimesinin kökeni olan Latince bir kelimedir. Tarihsel olarak kullanımı Roma'nın siyasi tarihi tartışmalarıyla sınırlıyken, 20. yüzyılda fenomenolojik felsefenin başlangıcı kelimenin kullanım alanını genişletti.
Antik Roma'da, auctoritas, bir kişinin Roma toplumunda sahip olduğu genel prestij düzeyine ve bunun sonucu olarak, nüfuzuna, etkisine ve iradesi etrafında destek toplama yeteneğine vurgu yapan bir terimdir. Bununla birlikte, Auctoritas yalnızca politik bir terim değildi; aynı zamanda gizemli bir yanı da vardı ve kahraman Roma figürlerin gizemli "komuta gücünü" sembolize ediyordu.
Soylu kadınlar da bir dereceye kadar auctoritas elde edebilirdi. Örneğin, Julio-Claudianların eşleri, kız kardeşleri ve anneleri toplum, kitleler ve siyasi aygıt üzerinde muazzam bir etkiye sahipti. Auctoritas, Roma toplumsal normları nedeniyle kadınlarda daha az açık bir şekilde görülürdü, ancak yine de kadınlar güçlüydüler.

Fransız dilbilimci Emile Benveniste'ye, göre auctor kelimesi (ki bu da İngilizce " yazar anlamına gelen " author " kelimesiyle ilişkilidir) Latince augeo'dan ("büyütmek", "büyütmek", "zenginleştirmek") türetilmiştir. Auctor " is qui auget ", yani bir başkasının fiilii etkisini veya hukuki durumunu artıran kişidir. Tartışılır biçimde, Benveniste, Latince bir kelime olan "auctoritas"ın otorite konumuna gelen bireye değil, ilahi bir güç anlayışına dayandığını savundu.

Politik olarak, Roma Senatosu'nun otoritesi (auctoritas patrum) auctoritas ile bağlantılıydı. Ancak bu Magistralar veya Halk tarafından kullanılan Potestas ve Imperium yetkileri ile karıştırılmamalıdır   . Bu bağlamda auctoritas, hukuki olarak bir eylemi yetkilendirme yetkisi şeklinde tanımlanabilir. .
19. yüzyıl klasikçisi Theodor Mommsen , auctoritas'ın gücünü, "tavsiyeden daha fazlası ve emirden daha az, kimsenin görmezden gelemeyeceği bir tavsiye" olarak tanımlar. Cicero güç ve otorite hakkında, "Cum potestas in populo auctoritas in senatu sit" der. ("Güç insanlarda bulunurken, yetki Senato'ya aittir.")
Özel alanda, kadınlar ve reşit olmayanlar gibi vesayet (koruma) altındakiler benzer şekilde, belirli eylemler için vasilerinin ("koruyucuların") onayını almak zorundaydılar. Örneğin, ailedeki auctoritas'ı karakterize eden (auctor) aile babası oğlunun düğününü geçerli ve meşru kılma yetkisi gibi yetkilere sahip olur. Bu şekilde, auctoritas, bir bilimsel otorite gibi, bir tür "pasif danışman" olarak işlev görebilir.
Herhangi bir yasal kavramı ve hukukun üstünlüğünü geçersiz ilan etmek ve önceden alınan kararları geçersiz kılmak için verilen Roma İmparatorluğu istisnası, bazı askeri ve siyasi durumlarda, anayasa içindeki temel hukuk yapısını geçersiz kılardı. İmparatorluk ayrıcalığı, devleti ve halklarını zarardan korumak için verilirdi. Roma Anayasası'nın temel yasalarının ve hukukun üstünlüğü organının hükümsüz kılındığı sırada, Roma İmparatorluğu'nda Senato tarafından bir diktatör seçilebilirdi.

Cumhuriyetin düşüşünden sonra, Roma İmparatorluğu'nun ilk günlerinde İmparatorların  princeps (Roma'nın "birinci vatandaşı") unvanı vardı ve aynı zamanda auctoritas principis (en yüce ahlaki otorite) İmperium ve Potestas ile birlikte birçok askeri, yargı ve idari yetkisi bulunmaktaydı . Yani kuvvetler ayrılığına bağlılık, bazı medeni haklar, anayasacılık, tam manasıyla hukuk devleti anlayışı tam olarak sağlanamamıştır.

Auctoritas kavramı, Papa'nın dünyevi gücünü güvence altına almak için Orta Çağ boyunca papalık tarafından sıklıkla hatırlatıldı. III. Innocentius, kralları ve imparatorları tahttan indirmek ve bir papalık teokrasisi kurmaya çalışmak için sık sık auctoritas kavramına başvururlardı.

Referanslar 

Kaynaklar
Cicero, De Legibus (MÖ 1. yüzyıl)
Theodor Mommsen, Römisches Staatsrecht, Cilt III, Bölüm 2. (1887)
William Smith, Yunan ve Roma Eski Eserler Sözlüğü . (1875, 1890 baskıları)
Alvaro d'Ors, Derecho privado romano (10 ed. Eunsa, 2004)
Rafael Domingo Osle, Auctoritas (Ariel, 1999)

Auxilia (Latince: auxilia = "destek"), Principatus dönemi (MÖ 30–MS 284) Roma ordusununda görev yapan yurttaş lejyonların yanında bulunan ve yurttaş olmayan eyaletlerden toplanan askerlerden oluşturulmuş destek birlikleri. İkinci yüzyıldan itibaren auxilia'larda bulunan piyade sayısı lejyonlarda bulunan piyade sayısına ulaşmış ve ilave olarak süvariler, hafif süvariler ve atlı okçular ile desteklenmiş ve böylece auxilia, Romanın düzenli sahra birliklerinin beşte üçü bir büyüklüğe ulaşmıştır. Tıpkı lejyonerler gibi mevcutları askere alınanlardan ziyade gönüllülerden oluşmaktaydı.
Auxilia birliklerinin mevcutları çoğunlukla peregrinus olarak adlandırılan ve İmparatorluğun Roma yurttaşlığına geçmemiş eyaletlerinden gelen askerlerden oluşuyordu. Auxilia mevcutları içerisinde Roma yurttaşları ve imparatorluğun sınırları dışında kaldığı için barbari olarak adlandırılan halklardan da askerler bulunurdu. Bu durum sadece Roma yurttaşlarından oluşturulan lejyonlara göre bir tezat oluşturmaktaydı.
Auxilia birlikleri, romanizasyon ve eyaletlerin tek bir imparatorluk altında birleştirilmesi işlemi için genellikle askere alındıkları eyaletten farklı bir eyalete konuşlandırılırdı. Pek çok auxilia birliğinin adı 4. yüzyıla kadar varlığını korumayı başardı ancak bu yüzyıldan sonra birliklerin boyutları, yapıları ve kaliteleri öncüllerinden farklı olacak biçimde değiştirildi.

Barbar akınları, "Barbarlar" toplulukların, devletlere ya da şehir devletlerine düzenledikleri saldırılara verilen addır. Burada barbar kavramı, günlük kullanımdaki anlamından farklı bir bağlamda kullanılır.
Yunanca barbaros sözcüğünden gelen bu kavramı ilk kullananlar Eski Yunanlardı. Barbar, Romalıları da içine alan bütün Helen olmayanlara verdikleri addı. Daha açık bir ifadeyle Hellenler, Grekçe konuşmayan tüm topluluklara "barbar" demekteydiler. Daha sonra Romalılar da kavramı, "uygar" olarak tanımladıkları, kültürel ve ekonomik olarak Roma ve Yunan etkisi dışında kalan topluluklar için kullandılar.
Zamanla bu toplumlara yükledikleri yıkıcı, vahşi tutumlar nedeniyle barbar kavramı olumsuz bir anlam alarak pek çok dile yerleşmiştir.
Bugün kullanıldığı şekliyle barbar topluluklar, çoğunlukla göçebe ve sürücü topluluklardır. Kabile düzeninin hakim olduğu, toplumsal tabakalaşmanın, sınıfların olmadığı toplumlardır. Toplum içi ve başka topluluklarla olan ticari ilişkiler kurumsallaşmamıştır, geçimini ticaretle sağlayan bir zümre yoktur ve ticaret, ağırlıkla takas yöntemiyle sürdürülür. Yine bugün kullanıldığı şekliyle "Uygar" toplumlar ise, Eski Yunan, Roma imparatorluğu, Miken, Minos gibi toplumlardır. Gelişmiş bir işbölümünün ve toplumsal tabakalaşmanın-zanaatkârlar, tüccarlar, köleler, büyük toprak sahibi anlamında soylular- şekillendiği toplumlardır.

Belirli bir gelişmişlik düzeyindeki bir devlet ya da kent devleti, "barbar" akınları sonucunda yıkıldığında tarihsel süreç üç farklı şekilde gelişir.

Yıkılan uygarlığın kültürel, sanatsal, bilimsel ve teknik düzeyi, yeni toplumda artık gözlenmez. Uygarlık, tam anlamıyla sönmüştür. Genellikle yüzyıllar süren, tarihçilerin Karanlık Çağ olarak tanımladıkları bir dönem yaşanır.
Yıkılan uygarlığın yerine daha gelişkin ve gelişmeye eğilimli bir uygarlık ortaya çıkar ve gelişmesini sürdürür.
Yıkılan uygarlığın yerine yepyeni, orijinal bir uygarlık gelişmeye başlar.
Bir uygarlığın "barbar" akınları sonucunda yıkılmasıyla tarihsel sürecin ne yönde süreceği, bu yıkılışta birincil rol oynayan "barbar" topluluğun gelişmişlik düzeyi tarafından belirlenir. İstilacı topluluğun gelişmişlik düzeyi göçebe-sürücü bir toplum düzeyinde ise bir karanlık çağ yaşanır. Dor istilası sonrasında Antik Yunanistan'da olduğu gibi. İstilacı topluluğun gelişmişlik düzeyi, göçebe-sürücü durumunu aşmış, yerleşik ve tarım tekniklerini geliştirmiş bir topluluksa, yıkılan orijinal uygarlığın yerine daha gelişkin bir uygarlığın temelleri atılır. İstilacı topluluğun gelişmişlik düzeyi gelişkin bir yerleşik düzen ve tarımsal teknoloji ise yıkılan orijinal uygarlığın yerinde gelişme eğilimi çok daha ileri dönük, kendine özgü bir uygarlık ortaya çıkar. Mezopotamya uygarlıkları, İslam uygarlığı ve Osmanlı uygarlığı gibi.

Antik Yunan ve Roma kaynaklı barbar-uygar toplumlar ayrımı, daha sonra pek çok düşünür ve tarihçi tarafından benimsenmiş ve toplumların geçirdikleri tarihi süreçlerin incelenmesinde kullanılmışlardır.
İbn Haldun'da (1332-1406), bu ayrım bedevilik-hazerilik olarak adlandırılır ve İbn Haldun, insanlık tarihinin bedevilik-hazerilik arasında devirlik bir gelgit olduğunu belirtir. İbn Haldun'a göre bedevilik durumundaki göçebe-sürücü toplumlar yerleşik düzene, hazerilik durumuna geçtikten bir süre sonra "bozulmaya" başlar ve başka bir göçebe-sürücü topluluk tarafından tarih sahnesinden silinir.
Amerikalı etnolog Lewis Henry Morgan da, (1818-1881) 1877 yılında yayımladığı Ancient Society or Researches in the Lines of Human Progres from Savagery throught Barbarism to Civilization adlı çalışmasında (Eski Toplum), "kültürel evrim" kuramını ortaya atmış ve insanlığın gelişiminin yabanıllık, barbarlık ve uygarlık olmak üzere üç evrede açıklamıştır.
Alman Marksist teorisyen Friedrich Engels de, Devletin, Ailenin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı çalışmasında, Morgan'ın Eski Toplum adlı çalışmasından hareketle "barbar" toplumları irdelemiştir.
"Barbar" toplumlar üzerine çalışmalar yapan tüm araştırmacıların çalışmalarında ortak yan, bu topluluklarda gözlemlenen birbirine bağlılık, içtimai dayanışma, dürüstlük gibi, "uygar" toplumlara artık yabancılaşmış kavramlar konusundaki derin saygı ve hayranlıktır.
Tüm bu çalışmalarda, "barbar" topluluklarla "uygar" topluluklar arasındaki farklar açısından en çok üzerinde durulan farklılık ise, "barbar" toplulukların saldırdıkları toplulukları kılıçtan geçirdikleri ama asla köleleştirmedikleridir. Oysa "uygar" topluluklarda üretimin temeli köle emeğine dayanmaktadır.

Barbar akınlarının tarihte önem kazanması İÖ 4. yüzyıldan başlayarak Roma topraklarına  düzenledikleri saldırılardır.
Roma İmparatorluğu İS 364'te Doğu ve Batı olarak ikiye bölününce gücünü  önemli ölçüde yitirdi. Bu bölünmenin ardından Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti Milano oldu. Bizans İmparatorluğu olarak da bilinen Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti ise Konstantinopolis’ti (İstanbul). İmparatorluk sınırları dışında yaşayan Gotlar, Vandallar, Lombardlar, Franklar, Jütler ve Saksonlar gibi "barbar" kavimler, güçsüzlük belirtisi gördükleri anda Roma İmparatorluğu'na saldırmaya her zaman hazırdılar. Bu kavimlerin kendi yurtları dışındaki topraklara yönelmelerinin önemli nedenlerinden biri, Asya'dan batıya doğru göç eden kavimlerin sürekli tehdit oluşturmalarıydı. "Barbar" kavimler bu göçler yüzünden zaten Roma topraklarına gitgide daha çok yaklaşmışlardı.
Nitekim Roma'ya karşı ilk harekete geçenler, Hunların saldırısına uğrayan Vizigotlar (Batı Gotlar) oldu. Hun saldırıları karşısında Tuna Irmağı'nın güneyine inen Vizigotlar, Roma'ya akınlar düzenlemeye başladılar. İS 410'da Alarik'in önderliğinde Roma'yı ele geçirdiler. Gotların batı kolu olan Vizigotlar, daha sonra İspanya'ya yerleşerek burada güçlü bir krallık kurdular.
Başka bir Germen halkı olan Vandallar da yurtlarından ayrılıp Fransa ve İspanya üzerinden Afrika'nın kuzeyine geçtiler ve burada  bir krallık kurdular. Bu sırada komutanları Genserik'in önderliğinde, 455'te Roma'yı ele geçirip yağmaladılar. Bugün pek çok dilde her şeyi yakıp yıkan kişi anlamında kullanılan vandal sözcüğü, istilacı Vandallardan gelir. "Barbar" halklardan sayılan Franklar da batıya doğru ilerleyerek, Fransa'nın içlerine kadar girdiler. Jütler ve Saksonlar ise, o dönemde Roma'nın eyaleti olan İngiltere'ye akınlar düzenlediler.
"Barbar" kavimlerden Ostrogotlar (Doğu Gotlar) da Roma topraklarını istila ettiler ve İtalya'da bir krallık kurdular. Ancak bu krallığın ömrü uzun olmadı ve 60 yıl sonra ortadan kalktı. "Barbar" akınları sırasında İtalya'da kalıcı bir yönetim oluşamadı. Bizans İmparatoru I. Justinianus, bu siyasal boşluktan yararlanarak İtalya'yı da imparatorluk topraklarına kattı. I. Justinianus'un İS 565'te ölümünden sonra, bu kez Lombardlar İtalya'yı istila ettiler.
Eski tarihi bilgilere göre "barbar" nitelemesi, ilk olarak Çinlilerce kullanılmıştır. Bu sözün kaynağı, "hayvan postu giyenler" için söylendiğini göstermektedir. Hatta; Avar (Juan juan) kavmine bağlı bir kolunun adının Barbarianlar olduğu da bilinmektedir. Barbaros sözcüğünden doğduğu düşüncesi tamamen yanlıştır.

Kavimler Göçü

Bari Emirliği, Güney İtalya'nın Bari kentinde 847'den 871'e kadar Arap olmayan kişiler tarafından yönetilen kısa ömürlü bir Arap devletiydi (emirlik). Güney İtalya'da Müslümanlar Tarihi'nin en kalıcı olayıdır.

Bari, ilk önce 840'un sonlarında veya 841'in başında kısaca işgal edildiğinde, Arap ya da Berber saldırılarının hedefi oldu. Belâzürî'ye göre, Bari, Bizans İmparatorluğu'ndan, İfrikiye Emiri Aglebi'nin mirwah'ı—belki de bir hizmetçi ya da kaçmış bir köle—Kalfün tarafından fethedildi. Kalfün (Khalfun) muhtemelen başlangıçta Sicilya Emirliği'nden gelen Berber'di. Bu fetih, dönemin Müslümanları tarafından, diğer herhangi bir Müslüman devletin desteği olmaksızın küçük bir figür tarafından gerçekleştirildiğinde önemsiz görüldü. Ancak Kalfün'ün halefi Mufarrag ibn Sallam tarafından Bağdat'taki Abbâsî halifesi Mütevekkil'e ve Mısır eyalet valiliğine, Hilâfet'in bir eyaletini yöneten vali unvanıyla fethin tanınması talebi gönderdi. Mufarrag Müslüman nüfuzunu ve emirlik topraklarını genişletti.
Bari'nin üçüncü ve son emiri, öncülü Mufarrag'ın öldürülmesinden sonra yaklaşık 857'de iktidara gelen Sawdan'dı. Lombard Benevento Prensliği topraklarını işgal ederek Prens Adelchis'in haraç vermesine yol açtı. 864 yılında nihayet başlangıçta Mufarrag tarafından talep edilen resmi atama alındı. 860'ların ortalarında, Bernard adında bir Frank keşişi ve iki yoldaşı Bari'de Kudüs'e hac için yola çıkmak için durdu. Sawdan'a, Mısır boyunca Kutsal Topraklar'a güvenli bir şekilde hareket etmek için mektupları başarılı bir şekilde verdiler. Bernard'ın olayları kaydettiği Itinerarium Bernardi'ye göre, Bari, civitatem Sarracenorum, daha önce "Beneventanlar"a aitti.
İbranice Ahimaaz Vakainamesi'ye göre, Bari'nin son emiri olan Sawdan, şehri akıllıca yönetti ve ünlü Yahudi alim Ebu Aaron'la iyi anlaştı. Hristiyan manastır vakainameleri, diğer taraftan, emiri nequissimus ac sceleratissimus ("en imkânsız ve kötü") olarak tarif eder. Kesinlikle Müslümanların Hristiyanlara (ve Yahudilere) yaptığı akınlar, Sawdan'ın saltanatı sırasında sona ermedi. Bu noktada Bari'de yüksek uygarlık kanıtları vardır. Giosuè Musca, emirliğin bölgesel ekonomiye bir nimet olduğunu ve bu süre zarfında köle ticaretinin, şarap ticaretinin ve seramik ticaretinin geliştiğini belirtir. Sawdan döneminde Bari kenti bir cami, saraylar ve kamu binaları ile süslendi.
859'da Spoletolu I. Lambert, Marsi'nin kontu Gerard, Telese'nin gastaldı Maielpoto ve Boiano'nun gastaldı Wandelbert'e katılması Capua ve Terra di Lavoro'ya karşı seferden sonra Bari'ye tekrar girmesini engelledi. Kanlı bir savaş ile emir başarıyla başkentine girdi.

Bari Emirliği, Hristiyan komşularıyla ilişkiye girecek kadar uzun sürdü. Chronicon Salernitanum'a göre, Salerno'ya büyükelçiler (legati) gönderildi, piskoposluğun yakınmasına rağmen sarayında kaldılar. II. Ludwig'in siyasi rakiplerinden en az biri için, isyan sırasında Spoleto'dan kaçan birisi, sığınak görevi gördü. 865 yılında, muhtemelen İtalya'nın ortasında bir Müslüman devletten rahatsız olan Kilise tarafından baskı altına alınan Ludwig, Bari'ye yönelik bir saldırı için 866 baharında Lucera'da toplanmak üzere Kuzey İtalya'daki savaşçılara bir dizi çağrıda bulundu. Dönemin kaynaklarından, bu gücün Bari üzerinde yürümüş olup olmadığı bilinmiyor, ancak o yılın yazında imparator, imparatoriçesi Engelberga ile Campania'yı dolaştı ve Lombard prenslerinden — Beneventolu Adelchis, Salernolu Guaifer ve Capualu II. Landulf — tekrar Bari'ye saldırmak için kuvvetle çağrıda bulundu.
867 ilkbaharına kadar Ludwig, emirliğe karşı harekete geçti. Yakınlarda fethedilen Matera ve Oria'yı kuşattı ve Oria'yı da yaktı. Oria, Müslüman fethinden önce müreffeh bir yerdi; Barbara Kreutz böylece Oria'nın onu memnuniyetle karşıladığı, Matera'nın Ludwig'e direndiğini ve bu nedenle de Matera'nın yıkıp yerle bir edildiğini iddia eder. Bu, Bari ile Güney İtalya'daki Müslüman gücün diğer kutbu olan Taranto arasındaki iletişimi koparmış olabilir. Ludwig, Benevento ve Bari arasındaki sınırda Canosa di Puglia'da bir garnizon kurdu, ancak 868 Mart'ta oradan çekildi. Bu, muhtemelen, Ludwig'in yeni Bizans imparatoru I. Basileios ile görüşmelere başladığı yaklaşık zamandır. Ludwig'in kızı ve Basileios'un en büyük oğlu Konstantin'le olan evliliği karşılığı muhtemelen Bari'nin alınmasında Bizans deniz yardımı tartışılmıştır. Chronicon Salernitanum bu görüşmeleri Ludwig ve sonra Basileios'a tutarsız bir şekilde bağlar.
Ortak saldırı, 869 yaz sonuna planlandı ve Ludwig, Haziran sonuna kadar planlama için Benevento'da kaldı. Bizans filosu—Annales Bertiniani'ye güvenilecek olursak dört yüz gemi— Niketas komutasında, Ludwig'in kızını derhal vereceği beklenti ile, vardı. Bilinen bir gerekçe olmadan bunu yapmayı reddetti, belki de Niketas'ın imparatorluk unvanını tanımayı reddetmesi buna sebeptir, çünkü için Ludwig, daha sonra, komutanın "hakaret içeren davranışına" bir mektubunda değindi. Ancak belki de filo basitçe sonbaharda çok geç geldi.
870'te, Bari Müslümanları, Gargano Yarımadası'nı yıkıp Monte Sant'Angelo Kutsal Kilisesi'ni de kapsayacak şekilde ilerleyerek baskınlarını artırdılar. İmparator Ludwig, Puglia ve Calabria'ya doğru yola çıkıp Bari veya Taranto gibi önemli nüfus merkezlerini atlayarak bir karşılık düzenledi. Birkaç kasaba görünüşte Müslüman kontrolünden kurtuldu ve karşılaşılan çeşitli Müslüman gruplar tamamen mağlup edildi. Muhtemelen bu başarılardan teşvik olan Ludwig, Frankler, Almanlar ve Lombardlardan bir kara gücü ve bir Hırvat filosu (Sclavini'nin) ile Bari'ye saldırdı. 871 Şubat'ta kale düştü ve Sawdan tutuklandı ve zincirlerle Benevento'ya götürüldü. VII. Konstantin Porfirogennetos'un De Administrando Imperio'sunda bulunan raporda, Bizans'ın kentin düşüşünde önemli bir rol oynamış olması muhtemelen bir uydurmadır.

Kalfün (Khalfun), 841–y.852
Mufarrag ibn Sallam, y.852–y.857
Sawdan (Sawdān), y.857–871

The following are available as part of Sources of Lombard History at the Institut für Mittelalter Forschung:

Ben-Hur, 1959 tarihli sinema filmi. Yönetmeni William Wyler olan film, bugün Lewis Wallace'nin romanı Ben-Hur: A Tale of the Christ'in en ünlü sinema uyarlamasıdır. Başrollerde, Judah Ben-Hur rolüyle Charlton Heston ve Messala rolüyle Stephen Boyd vardır.
Filmin galası New York'ta, 18 Kasım 1959 tarihinde Loews Theater'da yapılmıştır.
Film sürpriz bir şekilde 11 Akademi Ödülü kazanmıştır; 2011 yılı itibarıyla bu sayıyı sadece 1997'de Titanic ve 2003'te The Lord of the Rings:The Return of the King filmleri yenileyebilmiştir
Tarihi bir film olmasına karşın bir karede kırmızı bir arabanın gözüktüğü söylentisi asılsızdır.
Film MGM65mm ismi verilen bir kamera ile 2.76:1 sinemaskop formatında çekilmiştir
Filmin uyarlandığı romanın yazarı Lewis Wallace ABD İç Savaşı'nda Kuzey Orduları generaliydi ve II. Abdülhamid zamanında, 1882 yılında ABD'nin İstanbul'daki Osmanlı İmparatorluğu elçiliğine getirilmişti (“Memaliki Müctemian Amerikan Devleti Sefiri Kebiri”).
Ben-Hur, 2004 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.

Ben Hur, Kudüs'te yaşayan zengin bir prenstir. Yıllardır görüşemediği çocukluk arkadaşı Messela ise zaman içinde Roma ordusunun komutanı olmuş ve Kudüs'e geri dönmüştür. Ben Hur, Yahudiler'in özgürlüğü için mücadele veren bir liderdir. Messela, bunu bilmesine rağmen Ben Hur'dan Romalılar'ı eleştiren Yahudileri ele vermesini istediğinde bu konuda çizgisinden ödün vermeyecek olan eski dostuyla karşı karşıya gelmeye göze alacaktır.

IMDb'de Ben-Hur 
SinemaTürk'te Ben-Hur 
Beyazperde.com'da Ben-Hur
Sinemalar.com'da Ben-Hur

Beş İyi İmparator ya da Evlatlık İmparatorlar, 96-180 arasında Roma İmparatorluğu'nu birbiri ardınca yönetmiş olan Nerva, Trajan, Hadrianus, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius adlı imparatorlardır. Zalim ve baskıcı halef ve seleflerine oranla daha ılımlı olan politikaları sayesinde yönetimleri boyunca Roma İmparatorluğu Pax Romana altında en müreffeh dönemini yaşamıştır. Bazen bu dönem aslında Nervo-Trajanic ve Antonine hanedanlarının birleşmesinden oluşan, Commodus'un da dahil olduğu Nerva-Antonin Hanedanı olarak da adlandırılır.
Roma İmparatorluğu boyunca beş imparator dönemi özellikle yönetimdeki yer değiştirmelerin barışçıl yollarla yapılması açısından dikkat çekicidir. Her imparator kendi halefini yetenekli vârisleri arasından dikkatlice seçerek evlat edinmiş, geleneksel — anayasal değil — hanedan prensiplerine göre eşit yasal bir bağla yakınlık kurularak teknik olarak saygı görmeleri sağlanmış ve böylece yer değiştirmeler sırasında bu dönemin öncesinde ve sonrasında sıkça görülen politik kargaşalar önlenebimiştir. Bu tanımlama Marcus Aurelius'un talihsizce vâris seçtiği oğlu Commodus tarafından bozulmuş ve bazı tarihçiler tarafından (özellikle Edward Gibbon) imparatorluğun çöküşünün başlangıç işareti olarak kabul edilmiştir.

Tarihçi Edward Gibbon'un The History of the Decline and Fall of the Roman Empire adlı eseri bu dönemden:

Eğer bir insandan, insan ırkının tarihi boyunca en mutlu ve zengin olduğu dönemini belirlemesi istenseydi hiç şüphesiz cevap; Domitian'ın ölümü ile Commodus'un tahta çıkışı arasında geçen dönem olurdu. Roma İmparatorluğu mutlak bir güç olarak, erdem ve bilgeliğin kılavuzluğunda en geniş topraklara hükmetti. Ordular, birbiri ardına gelen yumuşak huylu imparatorlarca karakter ve otoritelerinin gördüğü saygıyla sıkı bir şekilde kontrol altında tutuldu. Sivil yönetim şekli, dikkatli bir şekilde, özgürlük imajından ve kanunlar önünde sorumlu olmaya saygı duymaktan hoşlanan imparatorlar Nerva, Trajan, Hadrianus ve Antonine'lerce korundu. Bu yöneticiler Roma Cumhuriyetini yeniden restore onuruna eriştiler ve sayelerinde Romalılar ölçülü bir özgürlükten keyif almayı başardılar. diye bahseder.
Her halûkarda, son dönem tarihçileri bu analizin birçok ayrıntısını kabul etmekle birlikte, Edward Gibbon'un bu dönem hakkındaki övgüsüne bütünüyle katılmazlar. Bu imparatorluğun yönetimi altında yaşayan, tarihi kayıtlarda bahsedilen ya da kaydedilen hali vakti yerinde özel insanlardan başka daha birçok insan vardı. Geri kalanların büyük bir kısmını oluşturan çiftçilerin ya da onlara bağlı olanların hayatlarında her zaman var olan kaprisli ve aç gözlü hükûmet memurları ya da zaptedilemeyen eşkiyalar, "İyi İmparatorlar" döneminde onların öncesi ve sonrasından daha az değildi. Bu insanların acısının ya da mutluluğunun büyüklüğü, tarihi tartışmaların konusu olmaya devam edecektir. Her nasılsa, sadece Roma yönetimi altında zorla Roma vatandaşı yapılanlar değil, birçok Barbar (Cermenler gibi) kabile Roma Vatandaşlığı için gönüllü oldu (foederati olarak (Koloni)) ya da dağılan imparatorluğun fethedilen köşelerinde Roma tarzı yaşamın, çağdaş standartlarının sosyo-ekonomik cazibesinin bir kanıtı olarak çabucak Romalılaştırıldılar.

Bizantion (Yunanca: Βυζάντιον) ya da Byzantium, İstanbul şehrinin kent olarak ilk atası ve Konstantinopolis'ten önceki adıdır. Antik Yunanistan'da bugünkü Topkapı Sarayı'nın bulunduğu bölgede, Boğaz'ın güneybatı girişinde, Haliç ve Marmara Denizi'nin arasında tarihî yarımadanın doğu ucunda kurulmuş bir şehirdir. Efsaneye göre Megara, Argos, Korint'ten gelen Helen kolonici Dorlar tarafından MÖ 667'de kurulmuş ve adını Kral Bizas veya Bizantas'tan almıştır. 
Şehir stratejik konumundan ötürü daha sonraki dönemlerde önce Roma İmparatorluğu'nun, daha sonra Bizans İmparatorluğu ve Latin İmparatorluğu'nun, son olarak da Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştur. Romalılar ve Bizanslılarca başkentleri Konstantinopolis, Osmanlılarca başkentleri Konstantiniyye veya Dersaadet olarak anılmıştır. Yunancada "εις τήν Πόλι(ν)" (/is tin poli/) yani "şehir'e" olarak kullanılan isim, Osmanlı'da da İstanbul olarak sıkça kullanılmıştır. Türkiye tarafından şehir 1930 yılından beri resmî olarak İstanbul diye adlandırılmaktadır.

Bizantion, bugünkü İstanbul şehrinin kent olarak ilk atası sayılır.
Byzantium, orijinal adı "Bizantion" olan antik şehrin adının 1. yüzyılda Romalılar tarafından Latinceleştirilmiş hâlidir.
Augusta Antonina, İstanbul'un 3. yüzyılda Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından konulmuş kısa süreli adıdır.
Nova Roma, İstanbul'un 330'da İmparator I. Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan edildiğinde konulmuş kısa süreli adıdır. Nova Roma imparatorun ölümünden sonra Konstantinopolis'e dönüşmüş, böylelikle de Bizantion adının kullanımı kaybolmuştur.

Bizantion'un Trakçadan gelme adı, daha sonra Yunanlarca efsaneleştirilerek Megaralı kahraman Bizas'a atfedilmiştir. Böylece Bizantion'un kökleri efsanelerle özleşmiştir. Geleneksel bir efsane, Megaralı Bizas'ın Bizantion'un bulunduğu yeri Ege Denizi'nde kuzeydoğu yönünde yelken açarken bulduğunu söyler. Bizas, Delfi'de bir müneccime danışarak yeni şehrini nereye kurması gerektiğini sormuştur. Müneccim ona "körlerin karşısına" cevabını vermiştir. O zaman Bizas, bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştır. Ancak gemileriyle Boğaz'a gelince müneccimin dediklerinin ne anlama geldiğini kavrayabilmiştir. Boğaz'ın Asya kıyısında Kalkedon adında bir Yunan şehri vardır. Bizas Kalkedon şehrindekilerin bahsedilen "körler" olduğunu düşünmüştür; çünkü kendilerinden yarım mil uzaklıktaki muhteşem konumdaki seçkin toprakları fark edememişlerdir. Bizas, şehrini bu seçkin olarak adlandırdığı topraklara kurar ve ondan sonra şehir  "Bizantion" olarak adlandırılır.

İstanbul'un belirli yerlerinde; Kadıköy'de Neolitik çağa ait, Sultanahmet'te de Bronz çağa ait bulunan kalıntılar Boğaz Kıyıları'nın çok eski zamanlardan beri insanlar tarafından yerleşildiğinin kanıtlarını oluşturmaktadır. Ayrıca son dönemlerde yapılan araştırmalar sonucunda Küçükçekmece bölgesinde Yarımburgaz Mağarasında yapılan kazılarda Neolitik ve Kalkolitik çağlardan MÖ 300.000 tarihlerine kadar uzanan insan yerleşimlerine rastlanmıştır.
Daha Antik Yunanlarda Boğaz'ın önemli bir rolü vardı. Boğaz'dan geçen antik Yunan gemileri Karadeniz'deki Yunan kolonilerinden aldıkları tahılları Atina'ya ve diğer antik Yunan kentleri (polis)'ne taşımışlardır. Avrupa ve Asya arasındaki kara bağlantısının ve Ege Denizi ile Karadeniz arasındaki deniz yolunun kilit yeri konumundaki bu önemli stratejik noktanın garanti altına alınması için, Megaralılar tarafından MÖ 685'te Boğaz'ın Asya tarafına bugünkü Kadıköy'ün bulunduğu yere Kalkedon adlı ilk Yunan kolonisi kurulmuştur.
Avrupa yakasında önceden Trakyalılar tarafından yerleşilmiş bölgede, Kalkedon'un kuruluşundan 17 yıl sonra ikinci bir şehir kurulmuştur. Megaralıların Argon ve Korinth şehirlerinden gelen kolonistlerle birlikte kurduğu bu yeni şehir Trakça adıyla Bizantiondur.

"Bizantion"un tarihi, şehrin Megaralılar tarafından MÖ 667'de kurulmasından, Roma İmparatorluğu'nca 330 yılında başkent yapılmasına kadar olan dönemi kapsar; çünkü bundan sonra artık kültürel ve tarihsel açıdan Bizantion şehrinden söz edilemez.

Bizantion stratejik öneminden ötürü MÖ 667'deki kuruluşundan hemen sonra, bir ticaret şehri olur ve kısa zamanda çok gelişir. Bu stratejik konumdan ötürü Bizantion gibi Kalkedon da daha sonraki yüzyıllarda Yunan-Küçük Asya (Anadolu)'daki neredeyse bütün savaşlarda katılım göstermek zorunda kalmıştır. İyon Ayaklanması esnasında iki şehir de Pers kuşatmasına uğrasa da sonuç elde edilememiştir çünkü kuşatmadaki Pers ordusunun bir kısmı Karadeniz'deki Yunan kolonilerindendir. Daha sonraki Pers-Yunan Savaşları'nda başarısız olan Persler şehrin oligarşik bir yönetim kazanmasına engel olamamışlardır. MÖ 478'de Bizantion Spartalı Pausanias tarafından ele geçirilmiştir. Bunlar ancak iki yıl yönetimde kalabilmiş, sonra şehrin halkı tarafından kovulmuşlardır. Böylece MÖ 476'dan itibaren Bizantion demokrasiyi yönetim biçimi olarak belirlemiştir.
MÖ 387'den itibaren Kalkedon Pers İmparatorluğu'nun yönetimi altına girmiş, MÖ 357'de Bizantion tarafından Perslerden kurtarılmıştır. MÖ 339'da Bizantion Makedon kral II. Filip tarafından işgal edilmiştir.
Kalkedon MÖ 315'ten itibaren Zipotlar tarafınden kuşatılmış, I. Antigonos tarafından kuşatma kaldırılmıştır. MÖ 311'de tekrar kuşatılmış ve ele geçirilmiştir. Arkasından Bizantion Kalkedon'u işgalden kurtarmıştır. MÖ 281'de iki şehir ittifak kurmuştur. MÖ 220'de Bizantion Rodos'a karşı savaşa girer. Savaşta iki şehir de Makedonyalı V. Filippos, III. Antiohos ve Perseus'a karşı Roma İmparatorluğu'nun tarafında yer alırlar. MÖ 202'de Kalkedon V. Filippos tarafından işgal edilir.

MS 196'da Bizantion Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından Roma İmparatorluğu'na Roma Bağımsızlık Bildirgesi'yle dâhil edilir. Roma İmparatoru Vespasian tarafından Bizantion 1. yüzyılda latinleştirilir, yani Byzantium olarak Roma İmparatorluğu'na tam bir birleşimi sağlanır. Bizantion'un MÖ 4. yüzyıldan beri deniz ticaretini kontrol sayesinde yaşadığı ekonomik gelişme ve büyüme, Romalıların hakimiyetiyle zorunluluk hâline gelen vergilerle yavaşlar. Bunun üzerine şehir 2. yüzyılın sonlarına doğru Pers İmparatoru Pescennius Niger'e destek vermeye başlar.
Bu gelişme, Roma İmparatoru Septimius Severus'u çok sinirlendirir. Bizantion'u cezalandırmak için 196 yılında şehre zarar verilmesine izin verir. Bunun sonucunda şehir büyük zarar görür. Daha sonra kent İmparator Septimus Severus'un oğlu Antoninus'un aracılığıyla yeniden inşa edilir ve kısa sürede eski değerini kazanır. Bu nedenle Septimius Severus oğlu Antoninus (daha sonra imparator Caracalla) adına şehri 'Augusta Antonina' olarak yeniden isimlendirir.
Augusta Antonina, İstanbul'un Roma İmparatorluğu döneminde 3. yüzyıldaki kısa süreli adıdır. İmparator Septimius Severus (193-211) tarafından, oğlu Antoninus'un şerefine verilmiştir.
258 yılında Bizantion ve Kalkedon Gotlar tarafından yağmalanır ve zarar görür.
Bizantion'un konumu Roma İmparatoru I. Konstantin'in de oldukça ilgisini çeker. I. Konstantin kenti 330'da Roma İmparatorluğu'nun başkenti ilan eder ve adını Nova Roma olarak değiştirir; fakat bu ad pek tutulmaz ve imparatorun ölümünden sonra şehir Konstantin'in şehri anlamına gelen Konstantinopolis adını alır.

Bizantion sayfası İstanbul şehrinin kuruluşundan 330'da Roma İmparatorluğu'nun başkenti oluşuna kadar olan tarihini içeriyor. 

Konstantinopolis; İstanbul şehrinin 330'da Roma başkenti olmasından 1453'te Osmanlılarca alınıncaya kadar olan Roma ve Bizans tarihi için Konstantinopolis adlı sayfaya bakınız.
İstanbul sayfasında şehrin genel tarihi ve günümüzdeki durumu özetlenmektedir.
İstanbul'un tarihi adlı sayfa şehrin kapsamlı tarihinden bahsetmektedir.
Antik Yunanistan
Pers İmparatorluğu
Roma İmparatorluğu
Bizans İmparatorluğu
Osmanlı İmparatorluğu
Türkiye Cumhuriyeti tarihi

Jeffreys, Elizabeth and Michael, and Moffatt, Ann. 1981. Byzantine Papers: Proceedings of the First Australian Byzantine Studies Conference, Canberra, 17-19 May 1978. Australian National University, Canberra.
Istanbul Historical Information - Istanbul Informative Guide To The City. Retrieved Jan. 6, 2005.
The Useful Information about Istanbul 15 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Retrieved Jan. 6, 2005.
Wolfgang Müller-Wiener: Bildlexikon zur Topographie Istanbuls. Byzantion - Konstantinupolis - Istanbul bis zum Beginn des 17. Jahrhunderts. Tübingen 1977. ISBN 3-8030-1022-5
Necdet Sakaoğlu (1993/94a): "İstanbul'un adları". 'Dünden bugüne İstanbul ansiklopedisi', Türkiye Kültür Bakanlığı, İstanbul.

Society for the Promotion of Byzantine Studies : www.byzantium.ac.uk 10 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Description of Byzantine monetary system - fifth Century BC : History of money FAQs16 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Istanbul Historical Information - Istanbul Informative Guide To The City. Retrieved Jan. 6, 2005.
The Useful Information about Istanbul 15 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Retrieved Jan. 6, 2005.

Bozdoğan Kemeri ya da başka adı ile Valens Su kemeri (Yunanca: Άγωγός του ὔδατος, Agōgós tou hýdatos; anlamı: "su kemeri"), Romalılar tarafından İstanbul'da yaptırılan su kemeri. Roma imparatoru Valens tarafından 4. yüzyılın sonlarında tamamlandı. Farklı dönemlerde Osmanlı Sultanları tarafından restore ettirilen su kemeri, şehrin önemli tarihî eserlerinden birisidir. Orta Çağ'da, kentin su ihtiyacını karşılayan su kemerlerinin en önemlilerindendir.

Su kemeri İstanbul Fatih'te, bugün İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu tepe ile Fatih Camii'nin bulunduğu tepe arasında uzanmaktadır. Valens su kemerinin günümüzde ayakta kalan bölümü orijinal uzunluğundan 50 metre daha kısa olan 921 metrelik bölümüdür. Atatürk Bulvarı, tıpkı tipik bir viyadükte olduğu gibi su kemerini taşıyan ayakların arasından geçerek devam etmektedir.

O zamanki adı Bizantion olan şehrin su rezerv sisteminin inşası İmparator Hadrianus döneminde başladı. I. Konstantin zamanında şehrin yeniden yapılanması ve büyümesiyle birlikte hızla artan nüfusun ihtiyacını karşılamak için sistemin daha da genişletilmesine gerek duyuldu.
Su kemeri, suyunu Kâğıthane ile Marmara Denizi arasında kalan tepelerin yamaçlarından alan ve Trakya'nın tepelik bölgelerinden başkente kadar uzanarak şehrin su ihtiyacını karşılayan geniş su kemeri ve kanallar sisteminin - toplam uzunluğu 250 kilometreye kadar uzanan bu sistem antik dönemde yapılmış benzer sistemlerin en büyüğüdür - en son noktasında yer almaktadır. O zamanlar şehre gelen bu su, toplam kapasitesi 1 milyon metre küpten fazla olan üç açık ve Yerebatan Sarnıcı gibi yüzden fazla yeraltı sarnıcında depolanmaktaydı.

Su kemerinin yapımı kayser I. Konstantin'ín hükmettiği 306 ve 337 yılları arasında başlatılmış, 378 yılında kayser Valens tarafından tamamlanmıştır. Valens su kemerinin adı kendisinden gelmektedir. Su kemeri o zaman Kapitolyum'un bulunduğu üçüncü tepe (bugün İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu yer) ile Havariyun Kilisesi'nin bulunduğu dördüncü tepe (bugün yıkılarak yerine Fatih Camii'sinin inşa edildiği yer) arasındaki vadide uzanmaktadır. Söylentiye göre, Procopius isyanı sırasında çöken Kalkedon duvarının taşları kullanılarak yapılan su kemeri, 373 yılında dönemin valisi Klearchos tarafından Theodosius Forumu'nda, Yunan Mitolojisinde su perisi olarak geçen Nemflere ithaf edilerek törenle hizmete sokulmuştur.
382 yılında yaşanan şiddetli kuraklıktan sonra I. Theodosius tarafından Belgrad Ormanlarından şehre su taşıyan yeni bir su kemeri yaptırdı (Theodosius Su kemeri). II. Theodosius döneminde, Valens su kemerinin suyunun Zeuksippos Banyolarına ve İmparatorluk Sarayına dağıtımı sağlandı. Muhtemelen bir depremde zarar gördükten sonra, Yerebatan ve Binbirdirek Sarnıçlarıyla bağlantılarını da tamamlatan Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından restore ettirilen su kemeri son olarak ikinci bir su kemeri yaptıran II. Justinus tarafından 576 yılında tamir ettirilmiştir.
626 yılındaki Avar kuşatması sırasında sur dışında kalan kısmının bir bölümü yıkılarak su iletimi kesilen su kemeri, ancak 758 yılındaki büyük kuraklık zamanında V. Konstantinos tarafından yıkılan yerlerinin onartılmasıyla tekrar su iletilebildi. İmparator şehrin su rezerv sisteminin tamamını, Anadolu'dan ve Yunanistan'dan getirttiği işçiler vasıtasıyla Patrikios'a onarttırdı.
Su kemerinin diğer bakım çalışmaları II. Basileios (1019'da) ve III. Romanos döneminde gerçekleştirilmiştir. Su kemeri ile ilgilenen son Bizans İmparatoru I. Andronikos'tur. Ne Latin İmparatorluğu döneminde ne de Palaiologus hanedanı zamanında herhangi bir bakımdan geçmeyen su kemeri, şehrin nüfusunun 40-50 binlere kadar düşmesi üzerine eski önemini yitirmiştir. Fakat, buna rağmen Kastilyalı bir sefir olan Ruy Gonzáles de Clavijo'nun 1403'te Timur'u ziyareti dolayısıyla güzergahında bulunan İstanbul'dan geçerken belirttiğine göre o tarihte su kemeri hâlâ aktif olarak kullanılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet'in, İstanbul'u fethinden(1453) sonra, Eski Saray'a ve daha sonra Topkapı Sarayı'na da su sağlayacak olan rezerv sisteminin tamamı onarıldı ve kuzeydoğudan çekilen yeni bir hatla birleştirildi. 1509'da meydana gelen Büyük İstanbul Depreminde (Kıyamet-i Suğra) Şehzade Camii yakınlarındaki bölümü zarar gören su kemeri yıkılan kısımları kısa bir süre sonra tekrar inşa edildi. "Bozdoğan" isminin de buradan geldiği söylenir. Aslına uygun bir restorasyon yapılmadığı için bu olay daha sonra caminin görünümünü engellediği için su kemerinin kısaltıldığı iddialarına neden oldu. II. Bayezid dönemi boyunca tamiratına devam edilen su rezerv sistemine yeni bir hat daha eklendi.
16. yüzyılın ortalarında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Şehzade Camii'nin yanında bulunan 47-51'inci su kemerleri Gotik tarzda yeniden restore edildi ve yine aynı dönemde Mimar Sinan tarafından Belgrad Ormanlarından gelen su su kemerine bağlatılarak kullanılmaya devam edildi. Artan su miktarıyla birlikte Haliç kıyısında bulunan Kırkçeşme bölgesine su iletimi sağlandı ve yine bu bölgeye birçok çeşme yaptırıldı.
II. Mustafa zamanında 41 - 45'inci su kemerleri asıllarına uygun biçimde restore ettirilmiştir. Eserde bulunun 1696/1697 tarihli bir kitabede bu olay yad edilmektedir. II.Mustafa'nın halefi III. Ahmet döneminde şehrin su rezerv sistemi tekrar tamirattan geçirilmiştir. 1912'de Fatih Camii tarafında kalan kısmında 50 metrelik bir bölüm çökmüştür. Aynı dönemde su kemerlerinin doğu ucuna bir dağıtım merkezi yaptırılmıştır.

Deniz seviyesinden 63 metre yukarıda bulunan Bozdoğan Su kemerinin uzunluğu 971 metre, yüksekliğinin maksimuma ulaştığı noktanın yerden yüksekliği 29 metre ve eğimi 1:1000'dir. 1 - 40'ıncı, 46 - 51'inci su kemerleri İmparator Valens döneminde tamamlanmış, 41 - 45. kemerler Sultan II. Mustafa ve 52 - 56. kemerler Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde eklenmiştir. 18 - 73. kemerler çift, diğerleri ise tek katlıdır.
Bozdoğan Kemeri'nin temelleri günümüz yer seviyesinin yaklaşık 5.4 - 6.0 m. altında bulunmaktadır. Ayrıca yeni gerçekleştirilen jeofizik ölçümler sonucunda Bozdoğan Kemeri'nin Atatürk Bulvarı'nı kestiği yaklaşık 40 m.'lik kısımda ortalama 3 metre derinlikte kemer ayağına bağlı pervazların bulunduğu da kanıtlanmıştır.
Dümdüz bir yol şeklinde uzanan kemerlerin orijinal yapısı, Fatih Camii'sinin inşası sırasında bilinmeyen nedenlerden dolayı bükülmüştür. Düzenli bir duvarcılığa sahip olmayan yapıda kesme taşlar ve tuğlalar kullanılmıştır. İlk katında düzgün dörtgen taş blokların kullanıldığı yapının üst katları 4 - 7'gen taşların çimento ve demir mengeneler vasıtasıyla birbirlerine kenetlenmesi ile oluşturulmuştur. kemerlerin genişliği 7.75 metre ile 8.24 metre arasında değişmektedir. Sütunların kalınlığı 3.70 metre ve kavisler 4 metre genişliğindedir.
Kuzeydoğu ve kuzeybatıdan gelen sular surun dışında Edirnekapı yakınlarında birleşmekteydi. Su kemerlerinin doğu ucunda dağıtım tesisi bulunmakta ve Ayasofya'ya kadar uzanarak İmparatorluk Sarayı civarını beslemekteydi. 1950'lerde kemerdeki günlük su debisi 6.120 metreküptü ve Bizans döneminde şehir için önemli sayılan iki yol, kemerlerin doğu bölümünde kesişmekteydi.

Türkiye'deki köprüler listesi

Özel

Genel
Raymond Janin (1950). Constantinople Byzantine. Paris: Institut Français d'Etudes Byzantines.
Mamboury, Ernest (1953). The Tourists' Istanbul. Istanbul: Çituri Biraderler Basımevi.
Semavi Eyice (1955). Istanbul. Petite Guide a travers les Monuments Byzantins et Turcs. Istanbul: Istanbul Matbaası.
Gülersoy, Çelik (1976). A guide to Istanbul. Istanbul Kitaplığı.
Müller-Wiener, Wolfgang (1977). Bildlexikon zur Topographie Istanbuls: Byzantion, Konstantinupolis, Istanbul bis zum Beginn d. 17 Jh. Tübingen: Wasmuth. ISBN 978-3-8030-1022-3.
Evans, J.A.S. (1996). The Age of Justinian: The Circumstances of Imperial Power. Routledge.
Koyuncu, A. & Koyuncu, S. (2016). "Osmanlıda Afet Yönetimi". Karabuk universitesi tıp fakültesi karabuk eğitim ve araştırma hastanesi acil tıp kliniği. Gaziosmanpasa universitesi tıp fakultesi acil tıp anabilim dalı Merkez/Tokat.

 OpenStreetMap'te Bozdoğan Kemeri ile ilgili coğrafi veriler  

Byzantium 1200 1 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Water Supply of Constantinople

Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus (31 Ağustos 12 – 24 Ocak 41), daha çok Caligula takma adı ile bilinen, 37 - 41 yılları arasında görev yapmış, Julio-Claudian Hanedanı mensubu ve Roma İmparatorluğu'nun üçüncü imparatoru.
Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır, despotluğuyla hatırlanır. Kendi muhafızlarının birkaçı tarafından 41 yılında öldürüldü. Romalı tarihçi Suetonius, Caesar'ın Hayatı adlı eserinde döneminin en ünlü olaylarını anlatır.
Günümüze ulaşan kaynaklar, Caligula'nın zalimliği ve var olduğu iddia edilen deliliği üzerine anlatılan anekdotlara odaklanmışlar. Bundan dolayı bazı modern araştırmacılar arasında bir tartışma konusu olmuştur. Sık sık bu dönemin en tarafsız tarihçisi olarak gösterilen Tacitus'un Caligula'nın saltanatı hakkında yazdıkları kaybolmuştur.

Bkz. Julio-Claudian aile ağacı.
Caligula, 31 Ağustos 12'de, Roma'nın sayfiye yerlerinden Antium'da "Gaius Julius Caesar Germanicus" olarak doğdu. İmparator Augustus'un evlatlık torunu Germanicus ve torunu Yaşlı Agrippina'nın doğumdan sonra hayatta kalan altı çocuğundan üçüncüsüdür. Germanicus, Nero Claudius Drusus ve Küçük Antonia'nın oğlu, Agrippina ise Marcus Vipsanius Agrippa ve Yaşlı Julia'nın kızıdır. Gaius'un erkek kardeşleri Nero ve Drusus'la genç yaşta ölen Tiberius ve Gaius Julius, kız kardeşleri ise Julia Livilla, Drusilla ve Genç Agrippina'dır. Gaius aynı zamanda geleceğin imparatorlarından Claudius'un yeğenidir.
Gaius'un babası Germanicus, Tiberius Claudius Nero ve Augustus'un üçüncü karısı Livia'nın torunu ve ayrıca Augustus'un kendisinin de evlatlık torunudur. Germanicus, Julio-Claudian ailesinin en göze çarpan üyelerinden ve Roma İmparatorluğu'nun en çok saygı duyulan ve sevilmiş olan generallerinden birinin oğludur. Agrippina, Augustus ve Scribonia'nın torunudur ve mükemmel Roma kadını modeli olarak tasvir edilir.

Sadece iki ya da üç çocuktan biri olarak Gaius, ailesinin Germanya'nın kuzeyindeki askerî harekâtlarına eşlik etti ve babasının ordusunun maskotu haline geldi. Askerler, annesi Agrippina tarafından minyatür askeri üniforma ve sandalet giydirilip silah kuşatılan küçük Gaius'u görmekten çok keyif alıyorlardı. Kendisine verilmiş olan Latince 'Caligula' takma adının anlamı "Küçük (asker) sandaleti" idi ve üniformasının bir parçası olarak giydiği küçük asker sandaletinden gelmekteydi. Bu ismi ona askerler vermişti çünkü Caligula küçükken asker gibi giyinip askerlerin yanında durmayı severdi.
Tahtın varisinin kim olacağı sorusu Augustus henüz hayatta iken aile içindeki entrika suçlamaları arasında birkaç defa ortaya atıldı. Caligula'nın babası Germanicus, Augustus'un öldüğü zamanda Princeps görevini yürütmek için çok genç olmasına rağmen birçok insan, Augustus'un vâris olarak onu seçeceğine inanıyordu. Sonuç olarak Augustus, Germanicus'u evlatlık edinmesi şartıyla Tiberius'u seçti. Germanya'daki başarılı bir harekât ve Roma'daki geçit töreninin ardından Germanicus Roma politik yaşamından uzaklaştırılmak için doğuya gönderildi ve orada Tiberius'un ajanları tarafından zehirlendiği iddiaları arasında 10 Kasım 19 tarihinde öldü. Annesi ve Tiberius arasındaki ilişkiler katil ve komplo suçlaması arasında hızla kötüleşti.
Genç Caligula, önce 27 yılında belki de bir rehine olarak annesinin büyükannesi ve Tiberius'un annesi Livia'nın yanına gönderildi. Livia'nın Tiberius'la birlikte devrilmesi ve ardından iki yıl sonra ölmesi üzerine Caligula, Julian akrabalarının yanına döndü ve büyükannesi Antonia'ya iade edildi. Bu süre zarfında Caligula dış dünya ile biraz bağlantı kurabildi; yegane arkadaşları kız kardeşleri Genç Agrippina, Drusilla ve Julia Livilla'ydı. Daha sonra Caligula hakkında, imparatorun kız kardeşleriyle özellikle de Drusilla ile ensest ilişkisi olduğu dedikoduları çıktı. Suetonius, bu iddialar hakkında çok özel şeyler yazmıştır.
31 yılında, Caligula Capri'de tekrar Tiberius'un ölümüne ve 37 yılında tahta çıkışına kadar onun kişisel gözetimine verildi. Bu süre zarfında Caligula zaten Tiberius'un gözdesiydi. Suetonius, Tiberius'un yönettiği insanlar ve Roma'da onu dizginleyen (Augustus, Livia, kardeşi Drusus ve en iyi arkadaşı Nerva) olmadan kendini, arzuladığı tüm cinsel sapkınlık düşkünlüğünü yaşamakta özgür hissettiği Capri'de, yaşadığı aşırı cinsel sapkınlıklarını aktarır. Bunların gerçekten olup olmadığını söylemek zordur. Pek sevilmeyen imparatorlar olan Tiberius ve Caligula gibiler hakkında yazılanların hepsi gerçek olmayabilir ve antik metinlerde dedikodu sık rastlanılan bir durumdur.
Bu sıralarda, Tiberius'un Praetorian Prefect'i Sejanus, Roma'da çok güçlüydü ve imparatorun yönetimine ve onun olası varislerine karşı kendi müttefiklerini oluşturmaya başlamış ve Julian çizgisindeki destekçilere dalkavukluğa girişmekteydi. Tiberius'un ilerlemiş yaşında gittikçe artan bir paranoyanın işareti olarak vatana ihanet duruşmaları sık sık olan bir durumdu ve gittikçe artan biçimde bir keresinde hayatını kurtarmış olan arkadaşı Sejanus'a daha fazla güvenmeye başladı. Sejanus bu durumu, konumunu güçlendirmek ve olası bir muhalefeti ortadan kaldırmak için kullandı.
Küçüklüğünden beri Caligula, çok dikkatli hareket etmeyi öğrenmişti. Tacitus ve Suetonius'un her ikisine göre de, zeka olarak tüm kardeşlerinden daha üstün, mükemmel doğal bir aktördü ve diğer aile fertleri yapamadığı zamanlarda tehlikeyi fark edebiliyordu. Diğer birçok taht adayı ortadan kaldırıldığı halde Caligula hayatta kaldı. Küçük bir ada olan Pandataria'ya sürgüne gönderilen annesi Agrippina, yemek yemeyi reddederek öldü. İki büyük kardeşi Nero ve Drusus da öldüler; Nero, Ponza adasına sürgüne gönderilirken, Drusus'un bedeni bir zindanda ağzında -görünüşe göre açlık krampını bastırmak isterken- yediği şilte parçaları dolu olarak bulundu.
Suetonius, Caligula'nın Tiberius'a karşı olan (kölelere özgü) doğasından, ölü annesi ve kardeşlerine karşı olan ilgisiz tavrından bahseder. Kendi hikâyesinde, Caligula'nın yıllar sonra bahsettiğine göre, bu kölelik davranışı hayatta kalmak için bir taktikti ve birden fazla olayda çok sinirlendiği için neredeyse Tiberius'u öldürecekti. Caligula'nın bir şahidine göre: "Asla bu kadar iyi bir uşak ya da bu kadar kötü bir efendi olmamıştı.!" Caligula, keyifsiz Tiberius'un yerine birçok görevi yaparak yönetim konusundaki özel yeteneğini ispat etti ve onun daha fazla ilgisini çekti. Geceleri, Caligula güçlü bir sadizm'i işaret eder biçimde, kölelere yapılan işkencelere katılıyor ve coşkuyla kanlı gladyatör oyunları seyrediyordu. 33 yılında, Tiberius Caligula'ya tahta çıkışına kadar üzerine alacağı tek kamu görevi olan onursal quaestor'luk pozisyonunu verdi.

Tiberius 16 Mart 37'de öldüğünde mülkünü ve yönetimsel unvanlarını müşterek vâris olarak görev yapan Caligula ve kendi torunu Tiberius Gemellus'a bıraktı. Tacitus'un yazdığına göre Praetorian Muhafızların başkanı Naevius Sutorius Macro, Roma halkının daha çok sevdiği Caligula'nın tahta çıkışını hızlandırmak için Tiberius'u bir yastıkla boğmuştu. Suetonius, Caligula'nın onu intihar etmeye sürüklediğinden şüphelenir. Macro tarafından desteklenen Caligula, Tiberius'un Tiberius Gemellus hakkındaki isteklerini, deliliği nedeniyle hükümsüz ve geçersiz olduğunu ilan etti ancak diğer isteklerini yerine getirdi.
Caligula, Senato tarafından tevdi edilen yönetim erkini kabul etti ve 28 Mart'ta kalabalığın "bebeğimiz" ve "yıldızımız" selamlamaları arasında Roma'ya girdi. Caligula, "Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün dünya" tarafından takdir edilen ilk imparator olarak tasvir edilir. Yine Suetonius'un anlattığına göre saltanatının ilk üç ayında yüz altmış binden fazla hayvan kurban edildi. Philo, Caligula'nın ilk yedi aylık yönetimini tamamen mutluluk dolu olarak tasvir eder.
İlk zamanlarında, politik bir doğası olmasına rağmen cömert ruhluydu. Praetorian muhafızlara fazladan ödeme yaptı, Tiberius'un vatana ihanet belgelerini yok etti ve vatana ihanet kovuşturmalarının geçmişte kaldığını ilan etti, sürgüne gönderilenleri geri çağırdı ve İmparatorluk vergi sisteminden zarar görenlere yardım etti. Cinsel suç işleyen suçluları imparatorluktan uzaklaştırdı. Aynı zamanda gladyatör dövüşleri gibi şeyler için oldukça savurgan olduğu bilinir. Bu davranışları başlangıçta ona halkın gözünde oldukça ün kazandırdı. Bunlardan başka, halk için serbest seçimleri yeniden canlandırdı ve selefi Tiberius zamanında kapatılan Roma İmparatorluk yıllıklarını yeniden açtırdı.
Caligula, birçok insan tarafından çok sevilmiş olan general Germanicus'un oğlu olması nedeniyle oldukça fazla sevgiye mazhar oldu. Ancak aynı zamanda o Tiberius değildi. Bundan başka Caligula, Tiberius'dan farklı olarak Augustus'la doğrudan kan bağına sahipti ve bu sebeple Julius Caesar ile bağlantısı vardı. Aynı zamanda Marcus Antonius'un oğlunun torunuydu.
İmparator olduktan sonra, Caligula görülmeye değer hüner sergiledi. Baiae ile komşu liman Puteoli arasında yaklaşık iki mil (2956 m.) boyunca uzanan ve gemilerin yan yana dizilerek duba gibi kullanıldığı portatif bir Köprü kurulması emri verdi. Söylendiğine göre bu köprü Pers Kralı Xerxes'in Çanakkale Boğazı'nı geçtiği köprüye rakipti. Ardından, Büyük İskender'in göğüslüğünü (zırhını) taşıdığı halde en sevdiği atı Incitatus'un üzerinde köprüyü geçti. Bu hareketine muhalefet, Tiberius'un falcısı Mendesli Thrasyllus'un; "Baiae körfezini geçerken ata bindikten sonra imparator olmak için hiç şansı kalmadı" şeklindeki kehaneti ile geldi.

Saltanatına uğurlu bir başlangıç yapan Caligula, 37 yılının Ekim ayında ciddi biçimde hastalandı. Cassius Dio bir hastalık geçirdiğinden bahsetse de, Bu hastalığı tanımlayan tek tarihçi olan Philo İmparator olduktan sonra Caligula'nın oldukça sık banyo yapması, çok içmesi ve cinsel ilişkiye girmesi nedeniyle virüs kaptığını iddia eder. Söylendiğine göre bütün imparatorluk çok üzülmüş ve Caligula'nın ıstırabına ortak olmuştu. Caligula bu hastalık tarafından tamamen esir alınmıştı ancak Philo bunun onun saltanatının dönüm noktası olduğuna dikkat çeker.
Bazı modern tarihçilerin var sayımlarına göre bu fiziks

Circus Maximus (Latince en büyük Circus, İtalyanca Circo Massimo), Roma'da antik bir hipodrom ve kitlesel eğlenceler için toplanma yeri.
Roma'da, Aventine ve Palatine tepeleri arasındaki vadiye inşa edilmiş olan yapının bulunduğu alandan başlangıçta Roma'nın Etrüsk'lü kralları tarafından halk oyunları ve eğlenceler için faydalanılmıştır. Kesin olarak ilk oyunlar olan Ludi Romani (Roma Oyunları), Roma'nın ilk Etrüsk kökenli kralı olan Tarquinius Priscus tarafından bu alanda sahnelenmiştir. Bir süre sonra Circus, MÖ 2. yüzyılda Yunan etkisiyle düzenlenen halk oyunlarının ve festivallerin yapıldığı bir yer haline geldi. Roma yurttaşlarının eğlenceye olan aşırı ve savurgan talebini karşılayabilmek için, Circus MÖ 50 yılında Jül Sezar tarafından  izlerden ölçüldüğü kadarıyla yaklaşık olarak 600 m uzunluğunda, 80 m genişliğinde ve yine yaklaşık olarak 250.000 izleyiciyi (çevre tepelerde ayakta duran izleyicilerle bu sayının daha da fazla olması muhtemeldir) alabilecek şekilde genişletildi.
81 yılında Senate, imparator Titus'un onuruna yakın doğu ucuna üç gözlü bir zafer takı yaptırdı. (Palatinum'un karşı tarafındaki Via Sacra'da bulunan Titus Kemeri ile karıştırılmamalıdır).
İmparator Domitian, Palatine tepesindeki yeni sarayının, yarışları daha kolay izleyebilmek için Circus'la birleştirilmesini emretti. İmparator Trajan, 5.000 yeni koltuk ekletti ve İmparator koltuğunun seyirciler tarafından görünürlüğünü arttırabilmek için büyütülmesini emretti. 

Araba Yarışları Circus'ta düzenlenen en önemli etkinliklerdi. Pist on iki arabayı alabilecek kapasitedeydi ve pistin iki tarafı spina olarak adlandırılan bir orta yükselti ile bölünmüştü. Spina kısmen diyagonal olarak yerleştirilmişti ve üzerinde değişik tanrıların heykelleri bulunuyordu. Hemen yanındaki bir Mısır obeliskinin üzerinde Augustus heykeli dikilmişti. Spina'nın sonunda arabaların hızlı ve tehlikeli biçimde döndükleri döneme noktası, meta vardı. Spinanın tepesinde bulunan döndürülebilir metal yunusların aşağıya doğru çevirilmesiyle yarışın kaçıncı turunda olunduğu anlaşılabiliyordu. Araba yarışları oldukça tehlikeliydi çünkü hemen her yarışta sık sık olan ve bir ya da birkaç sürücünün ölümüyle sonuçlanan müthiş kazalar meydana gelebiliyordu. Pistin bir tarafının başı tüm arabaların yarışa yan yana başlayabilmesine olanak sağlaması için diğer tarafa oranla daha geniş yapılmıştı. Bu yer sayesinde tüm araçlar ilk dönüş noktasına kadar aynı istikamette ve eşit uzaklıkta gidebiliyorlardı. Bu araba yarışları sırasında, start'ta iyi bir yer kapabilmek için rüşvet verme oldukça sık rastlanılan bir durumdu. Yarışın ortalama toplam uzunluğu yaklaşık olarak 6,5 km'dir.

Circus'un şimdi çimle kaplı yarış pisti spina haricindeki diğer bölümleri hakkında çok az şey bilinir. Başlangıç kapısının bazı bölümleri ele geçmiş olsa da oturakların birçoğu tahrip edilmiş ve parçaların birçoğu Orta Çağ Roma'sında yapı malzemesi olarak kullanılmıştır.

Yandaki resimde görülen Obelisks, 16. yüzyılda Papa Sixtus V tarafından yerinden sökülerek Piazza del Popolo'ya diktirilmiştir. 19. yüzyılda başlayan bilimsel kazıları, kısmi rekonstrüksiyon takip etmiştir.
Circus Maximus, Roma'daki ilk ve en büyük Circus olma onurunu elde etmiş olsa da var olan tek örnek değildir. Diğer Roma Circus'ları; Circus Flaminius (Ludi Plebeii Plebs oyunlarının yapıldığı yer), Maxentius Circus'u ve Nero Circus'u'dur.

Circus, Roma kentinin ortasında büyük, yeşil bir alan olarak, düzenlenen konser ve gösteriler yardımıyla hâla ara sıra Roma'lıları eğlendirmeye devam etmektedir.
Live 8 Roma Konseri, 2 Temmuz 2005'te burada yapılmış yine  2006 FIFA Dünya Kupası'nı İtalya'nın kazanamasının ardından burada yapılan kutlamalara yaklaşık 700.000 kişi katılmıştır. Son olarak Circus, efsanevi Rock grubu Genesis'in 2007 yılında yeniden bir araya gelmesi nedeniyle düzenlenen turun Avrupa bölümünün son ayağı olarak burada verdiği ücretsiz konser nedeniyle kullanılmıştır.

James Grout: Circus Maximus, "Encyclopædia Romana"nın ilgili bölümü22 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İngilizce
Circus Maximus Ipix 360° panorama,

Cisalpin Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica Cisalpina), 1797'den 1802 yılına kadar süren Kuzey İtalya'daki Cumhuriyettir.

Napolyon Bonapart, İtalya'da kurulan birçok cumhuriyeti tek çatı altında birleştirmeyi amaçlamıştır. Bununla birlikte bölgede bulunan Modena Düklüğünü de kurulacak cumhuriyete eklemeyi planlıyordu. Bu amaçla Cisalpin Cumhuriyeti ilan edildi. 7 Temmuz günü yeni cumhuriyetin anayasasını yayınladı. Yeni anayasada ülkenin yönetimi kolay olması için ülke 11 bölüme ayrılacaktı. Bunlar: Adda (Lodi), Alpi Apuane (Massa), Crostolo (Reggio), Lario (Como), Montagna (Lecco), Olona (Milano), Panaro (Modena), Po (Cremona), Serio (Bergamo), Ticino (Pavia) ve Verbano (Varese). Devletin başkenti olarak Milano ilan edildi.

27 Temmuz'da Cispadan Cumhuriyeti kurulan cumhuriyette katıldı. Avusturya, 17 Ekim'de Campo Formio Antlaşması'yla devletin varlığını kabul etti. Napolyon Bonapart, Valtellin topraklarını cumhuriyete kattı. Daha sonra; Benaco (Desenzano), Mella (Brescia), Mincio (Mantua) ve Emilia'ya bağlı 5 bölüm Mart ile Mayıs ayları arasında cumhuriyete katıldı. Devlet son halini 31 Ağustos'ta aldı. Bunların yanında devletin yönetimi iki tane konseye devredildi. Askeri Komite, Mali Komite ve Kamu Sağlığı Komitesi kurulmuştur. Ancak Avusturya ve Rus kuvvetleri burayı işgal etti. Ancak işgal kısa sürdü. Fransızlar bölgeye gelerek burada devleti tekrar kurarak restorasyon çalışmalarını başlattı. 1802 yılında Cisalpin Cumhuriyeti İtalyan Cumhuriyeti hakimiyetine girdi.

Cloaca Maxima, dünyanın en eski kanalizasyon sistemlerinden biridir. Antik Roma'da, yerel bir bataklığın drenajı ve döneminde dünyanın en kalabalık şehirlerinden birinin atık sularının tasfiyesi için yapılmış olup, atık suları şehrin içinden akan Tiber Nehri'ne taşırdı.
İsmin tam olarak anlamı En büyük Lağım dır. Efsanelere ışığında, MÖ 600'lerde Roma Kralı'ı Lucius Tarquinius Priscus'un emriyle inşa edilmiş olması olasıdır.
Bu halk yapımı eser büyük ölçüde, Etrüsk'lü mühendislerin ve Roma'nın en fakir sınıfından çok sayıda yarı-mecburi işgücünün yardımıyla bitirilmiştir.
Livius, onu Roma'nın altında kazılmış tüneller olarak tasvir edip, bu olaydan sonra harika bir iş diye yazıyordu. Yazıtlardan ve ip uçlarından anlaşıldığı kadarıyla orijinalinde, akıntılarla ve komşu tepelerin ağaçlarıyla şekillendirilmiş açık bir drenaj kanalı olup, ana Forum'a doğru kanallar açılmış oradanda Tiber Nehrine bağlanmıştır. Bu açık kanalların üzeri zamanla şehrin değerini arttıran boşluklar oluşturacak şekilde azar azar kapatılmıştır. Her iki teorininde doğru olması mümkündür ve sistemin bazı alçak bölümlerinin gösterdiği gibi destek yapıları zamanında, zemin seviyesin altındaydılar.
Ana kanalizasyondan ayrılan birçok kol vardı ama görünüşe göre resmi lağımlar, halk tuvaletlerine, hamamlar ve kamu binalarına hizmet veriyordu. Roma'daki özel ikametler, özellikle zengin olanlarınkinde lağım için çeşitli foseptik çukuru bulunurdu.
Cloaca Maxima, Roma İmparatorluğu süresince iyi korunmuştur ve iddiaların ispatı olarak Batı Roma İmparatorluğu'nun geleneksel yıkılışının ardın geçen onca zamana rağmen hala çalışmaktadır. MÖ 33'te bilindiği kadarıyla Marcus Vipsanius Agrippa tarafından incelenip, bakımı yaptırılmıştır ve arkeolojinin açığa çıkarttığı birkaç binanın stili ve farklı dönemlerden buluntular sistemin düzenli olarak kontrol edildiğini göstermektedir. Daha sonraki dönemlerde, geride kalan geçitler modern lağım sistemi ile bir birine bağlanmış, asıl olarak nehir suyunun geri hareketi (backwash) problemi ile uğraşılmıştır.
Cloaca Maxima'yı Tanrıça Cloacina'nın koruduğu düşünülürdü.
Roma kayıtlarına göre — duruma göre rakamların gerçekliği değişir — kanallarda sürüklenen insan cestelerini sayısı, İmparatorlar Elagabalus ve Saint Sebastian arasındaki sürede, normal cenaze töreni ile gömülenlerden daha fazladır: cenaze görüntüleri ünlü ressam Lodovico Carracci'ye konu olmuştur.
Cloaca Maxima'nı Tiber nehrine açılan dış duvarları bugün hala Ponte Palatino ve Ponte Rotto köprüleri yakınında görülebilir. Forum'daki Julia Bazilikası yanında aşağıya inen merdivenlerden yine dış duvarları görmek mümkündür. Bazıları da yine San Giorgio al Velabro kilisesinin karşısında yüzeyde görülebilir.

Cloaca Maxima: Platner'in Antik Roma Topografik Sözlüğü'nde makale"İngilizce"
Cloaca Maxima'nın içinden çekilmiş resimler

Comitia Centuriata, Roma'nın altıncı kralı Servius Tullius döneminde, esasen askeri ve mali zorunluluklar sonucu kurulan meclis.
Patriciler ve pleblerin de dahil olduğu, mal-mülk sahibi Roma vatandaşlarının orduya hizmet etmelerini sağlamak amacıyla, halkı beş kısımda değerlendirmiştir. Cumhuriyet döneminin sonuna kadar, konsüller, censorlar, praetorlar, aediller, tribuneler ve diğer yüksek memurlar bu meclis tarafından seçilmiştir. İhanet ve ceza davalarına bakmak, kanun koymak, savaş ve barış kararı almak da meclisin görevleri arasındaydı; ancak verilen tüm kararlar için Senatus'un, ön onayını -patrium auctoritas- almakla yükümlüydüler. Örgütsel ve sayısal yapısı, yoksuldan çok zengin vatandaşların temsiline olanak sağlayan bu meclis, daimi mahkemeler kuruluncaya kadar cinayet davalarına da bakmıştır.

Curia, Roma'nın erken dönemlerinde aşağı yukarı kabilelere göre yapılmış toplumsal taksimle oluşmuş her bir alt bölüm ve aynı zamanda kabile üyelerinin bir araya gelerek kabile ile ilgili meselelerini tartıştıkları yer. Etimolojik olarak Eski Latince "erkekler topluluğu" anlamına gelen "co-viria" teriminden türetilmiştir.
Curia per antonomasia, Roma'da bulunan ve genellikle Senatonun toplandığı yer olan Curia Hostilia idi. Senato, başlangıçta şehrin tüm kabilelerinden önde gelen yaşlılarının toplanma yeriydi (Senato, "yaşlı adam" anlamına gelen "senex" kelmesinden türetilmiştir). Görünüşe göre fetihlerle gelen güç, bir şehir dolusu mütevazı insanın koca bir Cumhuriyete hükmeder hale gelmesine neden olmuştur.
Romalılar fetihlerle gelen genişlemeleri sırasında, bu modeli Municipium statüsüne sahip tüm şehirlere ihraç etmişler, böylece her bir şehir kendi Senatosuna ve yerel yönetimden sorumlu görevlilere sahip olmuştur. (Roma dışında tüm şehirlerdeki seçilmiş yöneticiler merkezi yönetimin onayına ihtiyaç duyarken Roma'nın yöneticileri doğrudan halk tarafından seçilirdi. Bu uygulama İmparatorluk döneminde geleneklere uymak için sürdürülmüş ancak sadece sembolik bir anlam ifade etmiştir.) Senatörler Cumhuriyetin başlangıcından beri seçilmemişler, kalıtsal soyluluklarına göre göreve gelmişlerdir.
İmparatorlukla birlikte, curia yerel hükûmetin bulunduğu, yargılama işlemlerin yürütüldüğü, yönetimle ilgili toplantıların yapıldığı herhangi bir yer anlamında kullanılmış, kısa bir süre sonra da terim yerel yönetimin yapıldığı yer (curiales) anlamında kullanılmaya başlanmıştır.
Roma Forumunda bulunan Curia, Senatonun toplandığı ve İmparatorluğun idaresi ile ilgili tartışmalar yaptığı Senato binası işlevine sahipti. Yapı, Forum'un kuzeyinde yer alıyordu ve özellikle bir imparatorun yönetimi altındaki hükûmetin işlerini yürütmek için kullanılıyordu. Roma Forumu'nda hâlâ ayakta kalan birkaç yapıdan birisidir ve bu haliyle Romalılar döneminde neye benzediğini gözümüzde canlandırmak mümkün olabilmektedir.

Cursus honorum, Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğun erken döneminde kamu yönetimine talip olan politikacıların ardışık olarak üstlenmek durumunda oldukları kamusal görev düzeni. Senatoryal sınıftan erkekler için tasarlanmıştır. Cursus honorum, askeri ve politik alanda yönetimsel memuriyetlerin bir karışımını ihtiva eder. Her bir göreve seçilmek için yaş sınırı vardır. Birbirini takip eden görevler arasında belirli bir süre olup aynı göreve yeniden seçilmek kanunla yasaklanmıştır. Bu kurallar, cumhuriyetin sonlarına doğru değiştirilmiş ve zaman zaman görmezden gelinmiştir. Örneğin normal şartlarda görev süresi bir yılla sınırlı olduğu halde Gaius Marius Konsüllük görevini beş yıl süre ile MÖ 104 - 100 arasında sürdürebilmiştir. Resmi olarak bürokratlar için bir fırsat olarak sunulsa da bu görevler çoğunlukla kişisel itibarın yükseltilmesi için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Lucius Cornelius Sulla'nın yaptığı reformların ardından yeni bir göreve getirilmek ya da aynı görevi tekrar üstlenmek için on yıllık bir süre gerekiyordu.
Roma'da günümüzdeki siyasal partilere benzer oluşumlar yoktu. Adaylar aile ya da kişisel itibarları göz önünde bulundurularak seçilirdi. Adaylardan ailesinin kökenleri en eski olanlar zaman zaman bunu bir propaganda aracı olarak kullanabilirdi. Resmi olarak siyasal partiler kurulmamış olsa da, cumhuriyetin sonlarına doğru populares ve optimates adında iki politik fraksiyon oluşmuş durumdaydı. Bu fraksiyonlar gerçek bir siyasi yapılanmadan yoksun olup Senato ve meclislerin önde gelenlerinden oluşan çıkar gruplarıydı.
Bir göreve getirilmek için en düşük yaş eşiğinde (in suo anno, "yılında") seçilmiş olmak seçilen kişi açısından oldukça büyük bir başarı olarak kabul edilirdi çünkü eğer 39 yaşında preator olma şansı kaçırılırsa 42 yaşında konsül olma yolu kapanırdı. Cicero, atalarından hiçbirisi konsül olarak görev yapmamış biri olan bir novus homo ("yeni adam") olarak tam gerektiği yaşında konsül seçilerek kendisine olağanüstü bir onur bahşedilmiştir.

Askeri Tribün
Quaestor
Aedile
Praetor
Konsül
Eyalet Valisi
Censor
Plablerin tribünü
Princeps senatus
Roma diktatörü ve Magister Equitum

cursus honorum diagramı25 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 26-12-2008 tarihinde ziyaret edildi.
Livius.org: Cursus honorum26 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 26-12-2008 tarihinde ziyaret edildi.

Daçya (Dacia) eski bir coğrafi isimdir. Daçyalıların yaşadıkları toprakları kapsar. Daçya Balkanlarda kuzeyde Karpat dağları, güneyde Tuna nehri, batıda Tisa nehri, doğuda ise Dinyester nehri ile sınırlıydı. Ülkenin dörtte biri ormanlıktır ve sadece onda birlik bir bölümü çıplak dağlardan ve sulardan oluşmuştur. Başkenti Sarmizegetusa idi. Ahalisi genellikle Traklara mensup kabul edilir.

Yer altı kaynakları bakımından altın ve gümüş rezervleriyle ön plana çıkan Dacia, bulunduğu konum itibarıyla Hellenistik dünya ile yoğun ticari faaliyetlerde bulunmuştur. Bu durum onları Kelt ve Germen komşularından daha gelişmiş teknolojik ve kültürel zenginliğe ulaştırmıştır. Dacialılar'ın, Hellenistik dünya ile ilişkileri bunlarla sınırlı kalmamış Grek kolonilerinin savunma stratejilerini temel alıp kendi stratejilerini oluşturmuş ve bu stratejileri ileri seviyeye taşımışlardır. Murus Dacicus surları buna en güzel örnek olarak gösterilebilir. Bugünkü Romanya, Moldova ve Ukrayna'nın bir bölümüne tekabül eder.
Kral Burebista hükümdarlığı zamanında ve başkent Sarmizegethusa’nın etrafını çevreleyen Murus Dacicus surları; barbar Avrupa’nın çoğu kentini çevreleyen surların aksine, şahmerdanlara karşı daha dayanıklı olması için taş duvarlar ile örülmüş, iç yüzeyi ahşap molozlarla desteklenmiş ve surlarda okçuların karşı saldırı yapmasına imkân verecek kuleler yapılmıştır. Mevcut Dacia savunma sistemine eklenen yeni yapılar ile kaleler işgalcilere karşı neredeyse aşılmaz bir engel hâline gelmiştir.

Dacialılar, Romalılar tarafından ‘barbar’ bir kavim olarak görülmüştür. Kral Burebista’nın Dacia’yı tek çatı altında birleştirdiği zamana kadar yarı-göçebe yaşam tarzıyla hayatlarını idame ettirmişlerdir. Temel geçim kaynakları hayvancılıktır. Geçimlerini sağlayabilmek için sürekli bölgedeki diğer kavimlerle mücadele etmişlerdir. Ancak tam anlamıyla kendi içlerinde bir bütünlük sağlayamadıkları için diğer kavimlere karşı verimli otlatma sahalarını hâkimiyetleri altına alamamışlardır. Bu sebepten ötürü Roma topraklarına bağlı otlatma sahalarını taciz etmişlerdir. Kral Burebista’nın başa geçmesi ile Dacia üzerinde gerçekleştirdiği bütünlük politikası neticesinde ilk başlarda taciz denilecek derecede görünen çarpışmalar, Dacia’nın devletleşmesi neticesinde Roma için büyük bir sorun hâline gelmiştir. Ciddi olarak nitelendirilecek ilk mücadele Iulius Caesar döneminde gerçekleşmiş ancak tam anlamıyla sonuç elde edilememiştir. İmparator Domitianus döneminde Dacialılarla mücadele artmıştır. Domitianus’un politikaları ve Dacialılara verdiği imtiyazlar sonucunda, Roma’nın istemeden de olsa Dacia’yı güçlendirdiği görülmektedir. Traianus Germen eyaletleri komutanı olduğu dönemde Domitianus’un politikalarıyla güçlenen Dacia’nın Roma için ne kadar büyük bir tehlike olacağını farketmiştir. Traianus kuzey Pannonia’nın karşısında Tuna Nehri’nin sol yakasında birtakım önlemler almaya başlamıştır. Djerdap patika yolunun yeniden inşa edilmesini, yol üzerinde bulunan kalelerin taştan yeniden inşasını ve Ister nehrindeki taşımacılığın yol açtığı tehlikeleri ortadan kaldırmak için Karatash—Gradac kanalının kesilmesini emretmiştir.

Notlar

Decemviri (tekil decemvir), Roma Cumhuriyeti'nde bir görevi yerine getirmeleri için atanmış ve Latince "On Adam" anlamına gelen terim. Bu on kişilik görev takımları, Konsüler imperium ile kanunların yazılması (legibus scribundis consulari imperio), açılan davaların değerlendirilmesi (stlitibus iudicandis), kurbanların kesilmesi (sacris faciundis) ve kamu arazilerinin bölüştürülmesi (agris dandis adsignandis) gibi değişik konularda görev yapmak üzere atanmışlardır.

MÖ 452 yılında Romalı Plebler ve patriciler, Roma yönetim ilkelerinin tanımlanarak yasa olarak yazılması için on kişinin görevlendirilmesi konusunda anlaştılar; decemviri göreve başladıklarında, tüm diğer magistraların görevleri askıya alınacak ve kararları temyize götürülemeyecekti. Tamamı patricilerden oluşan ilk decemviri takımı, başlarında o yılın Konsülleri Appius Claudius Crassus ve Titus Genucius Augurinus olduğu halde MÖ 451 yılında görevi üstlendi. Her gün başka bir decemvir dönüşümlü olarak hükûmeti yönetti ve hangi decemvir o gün görevliyse fasces taşıyan lictorlar tarafından kendisine eşlik edildi. Adalet yönetimleri örnek niteliğindeydi ve Comitia Centuriata'ya on başlık halinde teklif ettikleri kanun taslağı kabul edildi.
Bu sistemin başarısı, MÖ 450 yılında yeni bir Decemviri takımının kurulmasına vesile oldu. Bu ikinci takım, kendilerinden öncekilerin on maddesine iki yeni madde daha ekleyerek gelecek birkaç yüzyıl boyunca Roma Anayasasının esasını oluşturacak olan On İki Levha Kanunları'nı (Lex Duodecim Tabularum) şekillendirdiler. Bununla birlikte, bu Decemviri takımının yönetimi zaman içerisinde şiddet dolu ve tiranca bir hâl aldı; her decemvir'e fasces ve balta taşıyan on iki lictor tarafından eşlik ediliyordu (Konsüller ve Diktatörlere de on iki lictor tarafından eşlik edilir ancak Roma şehir surları içerisinde sadece diktatör fasces ve balta ile dolaşabilirdi.).
Decemvirilerin görev süreleri sona erdiğinde, görevi teslim etmeyi reddettiler ya da takipçilerinin bu görevi üstlenmesi için izin istediler. Söylenelere göre Appius Claudius adaletsiz bir karar vererek Verginia adında genç bir kadını fahişelik yapmak zorunda bırakmış, babasını onu öldürmeye teşvik etmiş ve bu rezillik Decemvirlere karşı bir isyana neden olmuştur; decemviri görevlerini MÖ 449 yılında iade etmişler ve normal magistralık (magistratus ordinarii) yeniden tesis edilmiştir.
Decemviri Legibus Scribundis Consulari Imperio (MÖ 451):

Appius Claudius Crassus Inregillensis Sabinus, Konsül;
Titus Genucius Augurinus, Konsül;
Titus Veturius Crassus Cicurinus;
Gaius Iulius Iullus;
Aulus Manlius Vulso;
Servius Sulpicius Camerinus Cornutus;
Publius Sestius Capito Vaticanus;
Publius Curiatius Fistus Trigeminus;
Titus Romilius Rocus Vaticanus; ve
Spurius Postumius Albus Regillensis
Decemviri Legibus Scribundis Consulari Imperio (MÖ 450 – 449):

Appius Claudius Crassus Inregillensis Sabinus;
Marcus Cornelius Maluginensis;
Marcus Sergius Esquilinus;
Lucius Minucius Esquilinus Augurinus;
Quintus Fabius Vibulanus;
Quintus Poetelius Libo Visolus;
Titus Antonius Merenda;
Caeso Duillius Longus;
Spurius Oppius Cornicen; ve
Manius Rabuleius

Decemviri takımının bu şekli (decemviri litibus iudicandis olarak da adlandırılır) kökenleri geleneksel olarak Kral Servius Tullius'a dayandırılan antik dönem kaynaklı bir çeşit sivil mahkemedir ve asıl olarak bireylerin statüleriyle alâkalı sorunlarla ilgilenir. Başlangıçta bir praetor'un başkanlığı altında karar alan bir jüri iken zaman içerisinde Cumhuriyetin yıllık küçük magistralarından birisi haline gelmiş ve Comitia Populi Tributa tarafından seçilerek Vigintisexviri ("Yirmialtılar") birliğinin bir parçası olmuşlardır.
Suetonius ve Dio Cassius, Roma İmparatorluğunun princeps döneminde Augustus'un   decemviri takımını Centumviri ("Yüzler") içerisine başkan olarak naklettiğini yazarlar. İmparatorluk yasaları altında, decemviri takımı büyük davalarda yargılama hakkına sahipti.

Decemviri takımının bu şekli (decemviri sacrorum olarak da adlandırılır) dinsel bir işleve sahipti ve pleblerin devlet dininde eşit yönetimsel pay alma iddiaları sonucu ortaya çıkmış, beş pleb ve beş patrici üyeden oluşuyordu. İlk olarak MÖ 367 yılında, iki patrici'den oluşan ve Kehanet kitaplarına danışılması ve Apollo oyunlarının düzenlenmesinden sorumlu duumviri ("İkiler") yerine atanmıştır. Bu dinsel birliğe üyelik yaşam boyuydu ve birlik zaman içerisinde bir quindecemviri haline geldi—on beş üyeden oluşan birlik—ve buna dayanarak (quindecemviri sacris faciundis) Cumhuriyetin son yüzyılında büyük ihtimalle diktatör Lucius Cornelius Sulla tarafından ismi değiştirildi; diktatör Gaius Iulius Caesar tarafından on altıncı decemvir eklenmişse de bu emsal teşkil etmemiştir...

Decemviri takımının bu şekli, zaman zaman kamu arazilerinin (ager publicus) bölüşümünü kontrol etmek amacıyla atanmıştır. .

Yunan ve Roma Eski Eserleri Sözlüğü, (İngilizce)

Decimus Iunius Iuvenalis ya da Juvenal, Yergiler adlı yapıtı ile bilinen ve Latin edebiyatının gümüş çağının önemli kişiliklerinden olan Romalı şair.
Marcus Valerius Martialis, Juvenal'den hatip olarak söz etmiştir. Başlangıçta Roma'da mahfuz olarak yaşamıştır. Birinci hicviyesi 100 yılından sonraya altıncısı 115'ten, yedincisi de Hadrianus'un tahta çıkışından hemen sonraya, son hicviyeleriyse 127'den sonraya tarihlenmektedir. Bu tarihlere de değindiği tarihî olaylardan ulaşılabilmektedir. Bunun dışında yaşamıyla ilgili bir şey bilinmez. Doğum ve ölüm tarihleri dahi bilinmese de 60 ila 70 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir.

Juvenal, hayalî konuların simgesel siyasi eleştirilerle bezendiği Antik Yunan komedyasını, Gaius Lucilius'u ve Horatius'u örnek almıştır. Adlarını anmasa da Aulus Persius Flaccus ve Marcus Valerius Martialis hakkında bilgisi vardır, Martialis'in nüktelerini zaman zaman kullanmıştır. Martialis ile olan paralellikleri Horatius ile olanlardan daha önemlidir. Edebî türler düşünüldüğünde, on birinci hicvi davet şiirlerini, on ikincisi teşekkür şiirlerini akla getirir. Juvenal'in hicivlerinin doğası kaynaklarının ve modellerinin çok sayıda olduğunu düşündürür. Yapıtlarında gençliğinden beri Juvenal'in yabancı olmadığı bir alan olan hitabet ile bağlantılar vardır. Ayrıca bir hatip ve devlet adamı olarak Cicero'ya hayran olup Marcus Fabius Quintilianus'tan da saygıyla söz etmektedir. Cicero'nun yazgısının hitabet için uygun bir konu olduğunu düşünmektedir.
Juvenal bir vaiz olarak Lucius Annaeus Seneca'yı atlayıp geçemezdi, on üçüncü yergisi teselli türüne örnek gösterilebilir. Şiirlerde konu birliği vardır. Hicvin sonuna doğru Juvenal başlangıçtaki konusuna döner.

Conte, Gian Bagio (1994). Latin Literature: A History (İngilizce). Joseph B. Solodow, çev. Londra: Johns Hopkins University Press. 
Erim, Müzehher (1987). Latin Edebiyatı. İstanbul: Remzi Kitabevi. 

Paratore, Ettore (1969). La Letteratura Latina dell'Eta Imperiale (İtalyanca). Milano: Sansoni/Academia. 
Riposati, Benedetto (1973). Storia della Letteratura Latina (İtalyanca). Roma: Societa Editrice Dante Aligieri. 
Rose, H. J. (1966). A Handbook of Latin Literature (University Paperbacks) (İngilizce). Londra: Methuen & Co. 
von Albrecht, Michael (1997). A History of Roman Literature (İngilizce). 2. New York: E. J. Brill. 
 İşbu madde Fatma Gül Özaktürk tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

MÖ 211'den itibaren Roma Para sistemine dahil olan denarius, (çoğul: denarii) küçük gümüş sikkelerdir ve yavaşça itibarı azaldığı için yerine çıkarılan antoninianuslara kadar tedavüle çıkan en yaygın para olarak kalmıştır.

Denarius ilk olarak İkinci Pön Savaşı'nın sürdüğü MÖ 211 yılında, Roma Cumhuriyeti'nde, o zamanlar ortalama 4.5 gram olarak basılmıştır (kesilmiştir). Bu ağırlığını bir süre muhafaza ettikten sonra, MÖ 2. yüzyıl'da ağırlığı (bir Roma Pound'unun 1/84 olacak şekildi) 3.9 gram'a düşürülür. Bu ağırlığınıda İmparator Nero dönemine kadar korur ve ardından (Pound'un 1/96) 3.4 gram'a geriler. Nero zamanında içerdiği gümüş miktarı düşürüldü. Daha sonraki Roma İmparatorları tarafından değeri 3. yüzyıl'a doğru 3 gram'a kadar indirildi. İlk basıldığı tarihte değeri olan 10 As, denarius'a "onluk ya da on içeren" anlamına gelen adını verir. Yaklaşık MÖ 141'de As'ın ağırlığında meydana gelen azalmayı yansıtacak şekilde 16 as olarak tekrar tarife edildi. Denarius, 3. yüzyıl'da yerini alacak olan antoninianus basılana kadar Roma İmparatorluğunun en çok basılan sikkesi oldu. Bu sikkenin son basımı bronz olarak Aurelian zamanında 270-275 ve Diokletian yönetiminin ilk yılında 284'te oldu.

20. yüzyıl öncesi paraları hakkında çok fazla tipte üretilmiş olmaları sebebi ile kıymet karşılaştırması yapmak çok zordur. Satın alma gücü, ekmek baz alındığında İmparatorluğun ilk yıllarında yaklaşık olarak 20 US$ olarak tahmin edilmiştir. Klasik tarihçiler muntazaman Roma Cumhuriyeti'nde ve Roma İmparatorluğu'nun erken dönemlerinde niteliksiz bir işçi ve sıradan bir asker için vergisiz ücretin 1 denarius yani yaklaşık 20 US$ olduğunu söyler. (bir karşılaştırma olarak, niteliksiz bir Amerikalı işçi federal asgari ücret tarifesine göre günde 8 saatlik bir çalışma süresi için en az 41 US$ kazanırken ortalama bir Amerikalı aynı süre için günde yaklaşık 180 US$ kazanır.) 
İmparatorlukta bir denarius içerisindeki güncel gümüş miktarı yaklaşık 50 grains (1 grain=64.79891 miligram) ya da 1/10 troy ounces'sudur. (1 troy ounce=1 troy ounce = 31.1034768 gram) 

Gümüş içeriğinin kalitesi, politik ve ekonomik dalgalanmalara bağlı olarak değişim gösterir. Gallienus yönetiminde, Antoninus ince gümüş kaplamalı bir bakır sikkeydi.

Denarius artık düzenli olarak basılmadığı halde, bir hesaplama aracı olarak kullanılmaya devam edildi ve adı anlaşılamayan bir biçimde sonraki Roma sikkeleri içinde kullanıldı. Denarius'un tükenmeyen mirası İngiliz penny'si için "d" kısaltması olarak 1971'e kadar kullanıldı. Fransa'da denier olarak hayat bulurken, Arap ülkelerinde ise dinar, İslam öncesi dönem de dahil olmak üzere günümüzde bile bazı modern Arap ülkelerinde bir ödeme aracı olarak kullanılmaktadır. Hepsi de para anlamına gelen, İtalyancada denaro, İspanyolcada dinero ve Portekizcedeki dinheiro sözcükleri, Latince "denarius" sözcüğünden türemişlerdir.

Göründüğü kadarıyla altın aureus bir "hesaplama parası"dır, yüksek değeri nedeniyle günlük kullanımda pek değerlendirilmez. Nümizmatikler, aureus'un İmparatorların tahta çıkış bahşişi (cülus) olarak Lejyonlara dağıtıldığını düşünürler. 1 aureus 25 denarii değerindedir.
1 altın aureus = 2 altın quinarii = 25 gümüş denarii = 50 gümüş quinarii =100 bronz sestertii = 200 bronz dupondii = 400 bakır as = 800 bakır semisses = 1600 bakır quadrans

Hristiyanlıkta genel kabul gören bir inanışa göre Yehuda İşkariyot, İsa'yı, Roma İmparatorluğu Yahudiye Eyaleti Valisi Pontius Pilatus'un askerlerine 30 Denarius'a ispiyonlamıştır.

Sestertius
Dupondius
As
Solidus (Sikke)
Dinar
Drachma

Denarius, (İngilizce)
Octavian'dan Augustus'a: Yükselişinin resimli anlatımı., (İngilizce)

Denizci cumhuriyetler (İtalyanca: Repubbliche marinare) İtalya'da Orta Çağ'da ortaya çıkan ve gelişen şehir devletlerini tanımlar. Bunlardan en bilinenleri Pisa, Ceneviz ve Venedik'tir. Bu devletler birbirleriyle hem askeri hem de ekonomik anlamda rekabet halinde olmuşlardır. 10 ila 13. yüzyıllar arasında Akdeniz bölgesinde egemenlikleri altındaki ticaret yollarını korumak ve genişletmek için güçlü donanmalar kurmuşlardır. Bu açıdan Haçlı Seferleri'ne lojistik olarak büyük destek vermişlerdir. Cumhuriyetler, güçlü imparatorluklar arasında hayatta kalabilmek için çok çeşitli ittifaklarda bulunmuşlardır.

Denizci cumhuriyetler şehir devletleriydi. Genellikle bağımsız cumhuriyet olarak örgütlenmişlerdi. Toprakları genellikle Doğu Roma İmparatorluğu eski topraklarıydı. Şehirlerde genelde benzer hükûmet sistemleri egemendi, toplumsal ve ekonomik hayatta tüccar sınıflar ellerinde muazzam bir güç biriktirmiştir.
Denizci cumhuriyetler Haçlı Seferleri'ne yoğun olarak destek vermiştir. Bu savaşların ardından oluşan siyasi durumdan faydalanarak siyasi ve ekonomik egemenliğini geliştirmiştir. Özellikle Dördüncü Haçlı Seferi Kudüs'ü kurtarma amacıyla yola çıkmış ancak Venedik Cumhuriyeti Doçesi Enrico Dandolo seferi kendi amaçları için kullanmış, Konstantinopolis'i yağmalanmış, Bizans İmparatorluğu'nun yerine uzun ömürlü olmayan Latin İmparatorluğu kurulmuştur.
Her denizci cumhuriyetin denizaşırı toprakları ve ticaret üsleri bulunuyordu. Bu kapsamda Akdeniz'deki çok sayıdaki ada, Sardinya, Korsika, Adriyatik Denizi'ne kıyısı olan şehirler, Ege Denizi ile Karadeniz kıyıları, Kırım toprakları ve Kuzey Afrika sahilleri sayılabilir. Bu anlamda Yunanistan ve Kıbrıs'ı uzun süre elinde bulunduran Venedik öne çıkmaktadır.
Çok bilinen denizci cumhuriyetlerin dışında sınırlı etkiye sahip olarak kısa süreli var olmuş cumhuriyetler de bulunmaktadır. Gaeta, Ancona, Trani ve Noli bunların arasındadır. Dalmaçya kıyısındaki Ragusa Cumhuriyeti de dönemsel etkiye sahip olmuştur.

11.yüzyıl başlarında Avrupa kıtasında karayolu ticaretinin güvenlik sorunları nedeniyle deniz ticareti tercih edilmiş, Akdeniz çerçevesinde ticari hatlar gelişmiştir. Bu dönemde gelişen bazı kıyı şehirleri güçlenerek Avrupa çapında siyasi ve ekonomik güce sahip olacaktır.
Zaman zaman bu şehirler çoğunlukla Saracen korsan saldırılarına maruz kaldıkları için kendi güvenliklerini sağlama yoluna giderek güçlü donanmalar kurmuşlardır. Bu donanmalar sayesinde savunma durumundan saldırı durumuna geçen deniz cumhuriyetleri, Doğu Roma ile Arap-Müslüman donanmaları arasındaki rekabetin yarattığı ortamda deniz aşırı topraklar ele geçirmiş, ticaret yollarının denetimini sağlamışlardır.

Kurumsal olarak şehir devletleri bağımsız cumhuriyetler olarak örgütlenmiştir. Bunda en büyük toplumsal destek iktidarın dayandığı tüccar sınıf olmuştur. Denizci cumhuriyetlerin ortaya çıktığı dönem, Avrupa'nın siyasi etkisinin doğuya doğru genişlediği ve modern kapitalizmin öncülü olarak sayılabilecek mali ve üretim sisteminin hâkim olmaya başladığı dönemdir. İtalya'daki denizci cumhuriyetler altın paraları ticarette yeniden kullanıma sokmuş, ülkeler arası ticari ilişkileri geliştirmeye başlamış, ayrıntılı muhasebe kayıtları tutmuştur. Aynı zamanda ticaret yollarının gelişmesi de denizcilikteki teknolojik gelişmeler için bir itici güç sağlamıştır.
Bu dönemde gerçekleşen Haçlı Seferleri denizci cumhuriyetlerin yayılmacı politikalarıyla örtüşmüştür. Kutsal bölgelere gerçekleştirilen taşımacılığın karşılığında denizci cumhuriyetler yeni ele geçirilen bölgelerde ayrıcalıklar elde etmiştir. Doğu Akdeniz ve Karadeniz bölgesine açılan denizci cumhuriyetler çok sayıda ticaret üssü oluşturmuş, yeni topraklar ele geçirmiştir. Özellikle imtiyazlı konumları gereği kendilerine tanınan yerlerde ticaret yürüten İtalyan devletleri şehirlerde bulundukları bölge, mahalle hatta caddede İtalyan yasalarının geçerli olmasını sağlayabilmiş ve bu şekilde çeşitli ticari merkezler kurmuşlardır. Konstantinopolis'teki Pera, sonra da şehir Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine geçip İstanbul adını aldıktan sonra Beyoğlu adıyla anılan bölge önce Ceneviz sonra da Venedik için en önemli ticari merkezlerden birisi konumuna gelmiştir.
Denizci cumhuriyetlerin ömürleri birbirinden çok farklı olmuştur. Venedik, Ceneviz gibi cumhuriyetler Orta Çağ'ın tamamını kapsayan dönemde bağımsızlıklarını koruyabilirken ancak Napolyon Bonapart döneminde işgal edilebilmiştir. Diğer cumhuriyetler ise Rönesans dönemi boyunca bağımsız kalabilmiştir. Pisa, Floransa egemenliğine boyun eğmiş, Ancona Papalık Devleti tarafından ele geçirilmiş, Amalfi de Normanların işgaline maruz kalmıştır.

Avrupa çapında önemli rol oynayan ilk denizci cumhuriyet Amalfi Cumhuriyeti olur. Arapların hakimiyetinden Akdeniz ticareti egemenliğini ele geçiren Amalfi tacirleri 10.yüzyılda İtalya'nın güneyinde ve Ortadoğu'da ticari üsler kurmuştur. Konstantinopolis şehrinde ilk ticari koloni kuran da onlardır. Amalfili tüccarlar kendi isimleriyle anılan yasaları oluşturarak ticarette gözetilmesi gerekenleri yazılı hale getirmiştir. 1039 yılında Amalfi, Salerno Prensliğinin denetimine girer. 1073 yılında Robert Guiscard şehri ele geçirir. Amalfi halkı 1096 yılında ayaklanarak bağımsızlığını ilan etse de 1101 yılında ayaklanma bastırılır. 1130 yılındaki isyan da bir yıl içinde bastırılacaktır. 1137 yılında şehir doğal afetler (özellikle sel baskınları) ve Norman istilaları sonucu güçsüz düşecek ve ticari bir merkez olma özelliğini Napoli şehrine kaptıracaktır.

774 yılından itibaren Papalık Devleti içinde yer alan Ancona, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun yayılma etkisine maruz kalsa da 12.yüzyıla doğru bağımsızlığını kazanmaya başlar. Denizdeki hakimiyetleri Venedik egemenliğinin baskısı altında kalmış olsa da özellikle Doğu Roma İmparatorluğu ile yakın ticari ve ekonomik ilişkileriyle öne çıkar. Ragusa Cumhuriyeti ve Macaristan Krallığı ile çok iyi ilişkiler içinde olmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu ile yakın ilişkilerine rağmen özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve öncülleriyle iyi ilişkiler içinde olmuş, Türklerin İtalya ile olan ekonomik bağlantılarının ana halkası olmuşlardır. Ancona'nın bağımsız varlığı sürekli tehdit altında olmuş olmasına rağmen şehir devleti diğer hiçbir denizci cumhuriyete saldırmamıştır. 1532 yılında bağımsızlığını kaybederek Papa VII Clement döneminde Papalık Devleti'ne katılmıştır.

Ceneviz, Akdeniz'de Arap korsanların egemenliğinin hissedildiği 10.yüzyılla beraber şehir devlet olarak ortaya çıkmaya başlar. Kutsal Roma  Cermen İmparatorluğu'nun himayesinde olarak Pisa ile yapılan ittifak sonucu Arapların gücü Akdeniz'de kırılmaya başlanır. Batı Akdeniz bölgesinde donanması sayesinde gücünü hissettiren cumhuriyet Korsika, Provence ve Balear Adaları yeniden fethedilir. Cenova'daki şehir kapsamındaki tüm tacirlerin Compagna Communis adı verilen birliğinin asillerin desteğiyle kurulmasıyla birlikte Ceneviz cumhuriyeti fiilen kurulmuş olur.
Ceneviz Cumhuriyeti, Birinci Haçlı Seferi'nden çok kârlı çıkmıştır. Sefere katılan Ceneviz, kutsal topraklarda fethedilen topraklar üzerinde Cenevizli tacirler için muazzam ayrıcalıklar elde etmiştir. Ayrıca Dördüncü Haçlı Seferi'nin ardından kurulan Latin İmparatorluğu'nun 1265 yılındaki çöküşünden önce 1261 yılında İznik İmparatorluğu ile Ceneviz arasında imzalanan Nymphaeum Antlaşması ile ayrıcalıklarını Bizans İmparatoru VIII. Mihail'a dikte ettirmiştir. Sonrasında Venediklilerin Karadeniz'den atılmasıyla burada ticaret Ceneviz egemenliğine geçmiş, 1284 yılındaki Meloria Deniz Muharebesi ile Pisa da mağlup edilmiştir.
1298 yılında Ceneviz donanması Dalmaçya açıklarındaki Korčula Adası bölgesinde Venedik donanmasını mağlup etmiştir.  Muharebe sırasında Venedikli asil Andrea Dandolo öldürülmüş, Venedik donanmasındaki bir gemiye komuta eden Marco Polo da esir edilmiştir.
15.yüzyılda salgın hastalıkların ve yabancı istilaların tehdidi altında bulunan cumhuriyet 1528 yılında Andrea Doria komutasında yeniden eski görkemli günlerine dönecektir. Bu dönemde daha çok İspanya  monarşisinin desteğiyle eski ticaret ağının kazançlarını yakalayacaktır. Bu dönemde İspanya'nın yanı sıra Fransa hakimiyetini de hisseden şehir, Napolyon Bonapart döneminde Fransız işgalini yaşar. 1815 yılında şehir Sardinya Krallığı egemenliğine girince şehir ekonomisinin bozulması üzerine tacirler ve ustalar Amerika kıtasına toplu şekilde göç etmiştir.

11.yüzyılın başlarında Ceneviz ile ittifak halkinde olan Pisa Arapların Akdeniz'de yenilmesi üzerine Korsika'ya hakim olur  ve Tiren Denizinin denetimini ele geçirir. İzleyen dönemde güçlenen Pisa, Konstantinopolis'te ayrı bir ticari merkeze sahip olur. Pisalılar Birinci Haçlı Seferi'ne katılmış ve Kudüs'ün alınmasında yer almışlardır. Pisa cumhuriyeti 13.yüzyılda bir dönem müttefiki olan  Ceneviz ile savaşın eşiğine gelir. 1284 yılındaki Meloria Deniz Muharebesi'nde yenilen Pisa donanması çoğu denizaşırı topraklarının denetimi kaybedecektir. 1324 yılında Aragon Krallığının Sardinya'yı işgal etmesiyle buradaki topraklarını tamamen yitiren cumhuriyet çeşitli ayaklanmaların başarısız olmasının ardından 1406 yılında Floransa'nın denetimine girer.

7.yüzyılın ilk yarısında şehir Doğu Akdeniz bölgesinde ticaret yapmaya başlar. 11.yüzyıl ile birlikte Adriyatik Denizinde öne çıkan denizci ve ticaret şehri olur. Şehirdeki bilinen ilk yazılı ticari antlaşma 1148 yılında Molfetta şehriyle imzalanmıştır.
1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi esnasında Konstantinopolis'in düşmesiyle beraber şehir, Venedik egemenliğine geçer. Bu şekilde Ragusa ileride kurulacak olan cumhuriyetin kurumsal altyapısını kazanmış olur.
1358 yılında Macaristan Krallığı ile yapılan savaşta mağlup olan Venedik, Zadar Antlaşması kapsamında Dalmaçya'daki topraklarını kaybeder. Ragusa ise Macar egemenliğini kabul etse de içişlerinde serbestlik hakkını korur. 1403 yılında itibaren bu dönemde güçlü bir donanmaya ve sıkı tahkimatlı iki limanıyla şehre Respublica Ragusina denmeye başlanır.
Gelişmesini deniz ticaretine borçlu olan şehir Adriyatik Den

Diktatör, Roma Cumhuriyeti'nde belirli bir sorunu çözmek için atanan siyasi bir makamdı. Diktatör kelimesi Latincede emir veren, dikte eden anlamına gelir. Roma Cumhuriyeti'ne özgü bir siyasi kurum olan bu makam normal magistraların yetkisinin üzerinde olağandışı görevler üstlenen olağandışı bir magistralıktı (magistratus extraordinarius). Resmî adı Magister Populi ("Halkın Efendisi"), Praetor Maximus ("Yüksek Praetor") ve Magister Peditum ("Piyadelerin Efendisi") idi. Diktatörün görev süresi en fazla altı ay sürerdi ve tehdit geçer geçmez görevi bırakırdı. Diktatörleri senatonun önerisi ile konsüller atardı. 24 fascesi vardı.
En bilinen Roma Cumhuriyeti diktatörü olan Jül Sezar'ın M.Ö. 44 yılında öldürülmesinden sonra, diktatörlük makamı İmparator Augustus döneminde tamamen kaldırıldı. Roma İmparatorluğu döneminde diktatörlük makamı işlevsiz hale geldiğinden hiçbir zaman bu makam yeniden canlandırılmadı.

Dominatus, İmparator Diokletian'ın kendisini imparator ilan ettiği MS 284 yılıyla Roma İmparatorluğu'nun Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasından sonra Batı İmparatorluğunun tarih sahnesinden kesin olarak çekildiği MS 476 yılı arasında kalan, despotik son dönemlerini tanımlamak için kullanılan terim. Principate döneminden farklı olarak, bu dönemde Antik Roma'nın cumhuriyetçi geleneklerinin çoğunlukla sonlandırıldığı, princeps gibi cumhuriyetçi unvanla gizlenen güçlü lider yerine direkt Roma senatosuna ve halka karşı açık bir hükümdarlık sergileyebilen daha despotik bir imparatorların olduğu yönetim benimsenmiştir.
Sözcük, Latince kendi kölelerine sahip lord ya da sahip anlamına gelen dominus kelimesinden türetilmiştir ve dalkavukluk yapmak amacıyla Julio-Claudian hanedanı mensubu imparatorlara hitap etmek için kullanılmışsa da onlar tarafından bir tarz olarak kullanılmamıştır. Hatta özellikle Tiberius'un bu kelimeyi küfretmek için kullandığı söylenir. Diokletian döneminde yaygın olarak kullanılmaya başladığından, doğal olarak bu dönem onun tahta çıktığı MS 284 tarihi ile başlatılır.
İmparatorluk yönetiminin Principate olarak bilinen ve Siyaseten doğruluk uyarınca anayasal olarak Cumhuriyetin varlığının devam ettiği varsayılan ilk evresinin, genellikle 235–284 yılları arasındaki Üçüncü yüzyıl krizleri'nin ardından Diokletian'ın kendisini imparator ilan etmesiyle sona erdiği kabul edilir. İmparatorluğun ilk üç yüzyılına hakim olan cumhuriyetçi tarzdaki İmparator kavramından farklı olarak, Diocletian princeps unvanını kullanmaktan vazgeçerek tetrarşi olarak adlandırılan yeni bir yönetim sistemi ortaya koymuştur. İmparatorluk Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş ve her bir parça birer adet Augustus ve onların yardımcısı ve mirasçısı olan birer Sezar tarafından yönetilmeye başlanmıştır.

Tartışmalı bir biçimde, önceleri senato tarafından ölen imparatorun onuruna verilen kutsal divus payesi, sonradan henüz hayatta olan imparatora (ve bazı aile üyelerine) tahtın yazılı olmayan bir imtiyazı olarak verilmeye başlandı.
İmparatorluk statüsünün yükseltilmesiyle ilgili bir başka açık belirtide, imparatorun şahsında vücut bulmuş olan Roma'nın majestesi kavramıdır ve İmparatora karşı yapılan saldırılar vatana ihanet olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Çağdaş tarihçiler Principate'ten Dominate dönemine geçişin yorumunun sorunsuz ve kolayca tanımlanabilir olduğu iddiasını reddederler. Bu dönem bilakis oldukça zekice planlanmış kademeli bir geçiş dönemi olarak Diokletian'ın imperyal makam için yaptığı reformlarla karakterize edilir ancak başka bir açıdan da değişken bir ölçeğe sahiptir. Bununla birlikte Roma'daki imparatorluk yönetiminin bu iki döneminin arasındaki ayrım, önemli ve kullanışlı olarak kabul edilir.

1908 Osmanlı genel seçimleri, II. Abdülhamid devrinin sonunda, 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla, aynı yılın Kasım ve Aralık aylarında mebus seçimi yapıldı. Ahrar Fırkası ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin katıldığı seçimlerde, İttihat ve Terakki çoğunluğu sağladı ve 17 Aralık 1908'de (Rumî takvime göre 4 Kânunuevvel 1324)  3. Meclisi Mebusan açıldı. Bu Meclis, 31 Mart Olayı ve II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi sonrasında Mayıs 1909'da Kanuni Esasi üzerinde değişiklikler yaparak padişahın ve Ayan Meclisinin yetkilerini daralttı, kendi yetkilerini artırdı. 1911'de tek bir mebusluğu ilgilendiren, ancak siyasi yankıları yüksek olan bir ara seçim yapıldı.
III. dönem Meclis-i Mebusanı'nda 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni (bunlara 4 Taşnak ve 2 Hınçak mensubu dahildi), 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 2 Ulah ve 1 Asuri (Davud Yusufani Efendi, Musul Vilayeti) mebus bulunmaktaydı. İdeolojik altyapısı dönem içinde şekillenmeye devam edecek olan İttihat ve Terakki Fırkası yaklaşık 60 mebusun desteğine sahipti.

Osmanlı İmparatorluğu'nda seçimlerin yapılabilmesi 1876 Kânûn-ı Esâsî anayasası ile mümkün olmuştur. Bu kapsamda seçimlerin yapılabilmesi için de “Talimat-ı Muvakkate” denilen geçici bir kanun hükmünde kararname çıkarılmıştır. Bu kararnameye göre yapılan seçim sonucu belirlenen 80 Müslüman ve 50 gayrimüslim milletvekilinden oluşan ilk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877 tarihinde padişahın huzurunda ilk oturumunu yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulanan seçim sistemi iki aşamalı bir seçim sistemidir. Bu sistem Türkiye Cumhuriyeti'nde 1946 yılına kadar kullanılmıştır. 1908 seçimleri, yürürlükte olan iki tüzük ve bir nizamnameye göre yapılmıştır. Bunlar 1876 Anayasası ve 2 Ağustos 1908 (20 Temmuz 1324) tarihli Seçim Kanununun uygulanmasına ilişkin yönetmeliktir. Anayasanın 65'ten 70'e kadar olan maddelerinde seçimlerle ilgili kararnameler yer aldı. Böylece 65. maddede her 50.000 erkek için bir milletvekili seçileceği belirtilmiş ve 66. maddede seçimlerin gizli oyla yapılacağı vurgulanmıştır. Buna ek olarak Anayasa'nın 67. maddesi, bir kişinin aynı anda hem milletvekilliği hem de resmî görevde bulunamayacağını ve dolayısıyla milletvekili seçilmesi halinde resmî görevinden istifa etmesi gerektiğini söylemektedir. Ordu görevlileri için de, 1912 yılında çıkarılan muvakkat kanunu ile bu kişilerin seçme ve seçilme hakkı resmî görev personeli gibi kaldırıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nda seçim sancak birimine göre yapılmaktaydı. İntihab-ı Mebusan Kanunu'nun 1. maddesine göre; her sancak bir seçim dairesi, her nahiye de bir seçim şubesiydi. Seçimlerin denetimini ise bürokrasinin üst düzeyindeki kişilerden oluşan “Heyet-i Teftîşiye” denilen komisyonlar yapmaktaydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, seçimlere kadar olan sürede 6 Ekim 1908 tarihli Şura-yı Ümmet gazetesinde “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Siyasi Programı” başlığı altında 21 maddelik seçim programı yayımlamıştır. Seçim kampanyası İttihat ve Terakki ile Osmanlı Ahrar Fırkası arasında geçmiştir. Osmanlı Ahrar Fırkası seçim kampanyası, Prens Sabahattin tarafından fırkanın en çok destekçisi olduğu Balkanlar'da yürütülmüştür. The Times gazetesi seçim hakkında “çok farklı adaylar arasına ciddi bir rekabet olmasına rağmen seçimlerin iyi bir örnek teşkil ettiğini” belirtmiştir. Seçim kampanyası sırasında seçim tarihine kadar iç siyasette bir takım olaylar patlak vermiştir. 7 Ekim tarihinde anayasayı ve seçimleri istemeyen şeriat yanlıları, Halıcılar Cami müezzini Kör Ali önderliğinde Yıldız Sarayı'na yürümüştür. Buna bağlı olarak Taşkışla'daki 3. taburun Cidde'ye gitmesi için emir çıkınca asker büyük bir hoşnutsuzluk göstermiş, 28 Ekim'de ise çoğu erbaş olan 83 er ve erbaş kışla dışında silah çatmıştır. 31 Ekim'de kışla dışındaki asiler Remzi Bey komutasındaki avcı taburları tarafından etkisiz hale getirilmişlerdir.

Selanik Vilayeti'nde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden 6 mebus seçilmiştir. Diğer mebuslar etnik azınlıklardan veya bağımsız mebuslardan oluşmaktadır. Seçilen mebuslardan bazıları ileriki tarihlerde muhalefet partilerine katılmıştır.

İstanbul Vilayeti'nde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden 10 mebus seçilmiştir. Diğer mebuslar etnik azınlıklardan veya bağımsızlardan oluşmaktadır.

Meclis-i Mebûsan 3. dönem mebusları listesi
Osmanlı Ahrar Fırkası

1912 Osmanlı genel seçimleri, II. Meşrutiyet döneminin ikinci Meclis-i Mebûsan'ı padişahın birincisini 18 Ocak 1912'de feshetmesi ve yapılan seçimlerdir. Yoğun baskı altında yapıldığı için daha sonradan "sopalı seçim" olarak anılmıştır

İstanbul Mebusu Mehmed Rifat Paşa'nın Paris'e büyükelçi olarak atanmasıyla boşalan koltuğu için 11 Aralık 1911'de ara seçim kararı alınmıştır. Seçimlere Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Şehrah Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Tahir Hayreddin Bey’i, İttihat ve Terakki Fırkası ise Adalet Nazırı Mehmed Memduh Bey'i aday olarak göstermiştir. Hürriyet ve İtilaf 196 oy, İttihat ve Terakki ise 195 oy almıştır. Kuruluşundan 20 gün sonra katıldığı bir seçimde bir oy farkla seçimlerin kazanılması Hürriyet ve İtilaf cephesinde genel seçimler için bir özgüven kaynağı teşkil etmiştir. İttihat ve Terakki cephesi ise, muhalefetin girdiği ilk seçimlerde aldığı başarının kendi iktidarı için bir tehlike olduğunu görmüş, tek blok haline gelen muhaliflerin artan baskıları karşısında çözüm yolu aramaya başlamıştır. Trablusgarp Savaşı ve Yemen'de yaşanan isyan dalgası ile sıkışan İttihat ve Terakki yöneticileri iktidarın kaybedilme riskini göze almamak adına iktidarının devamını sağlayacak formül arayışlarına girmiştir. İttihat ve Terakki, rakibinin tam manasıyla teşkilatlanmasına olanak tanımadan ve halk karşısında imaj ve popülaritesinin daha fazla yükselmesine izin vermeden seçim takviminin öne alınması şeklinde bir strateji belirlemiştir. Bu, Hürriyet ve İtilaf cephesinden sert eleştirilere ve itirazlara sebep olmuştur. Meclisin açılıp kapatılmasıyla ilgili Kânûn-ı Esâsî'nin 35. Maddesi, Padişahın kontrolündeki Meclis-i Âyan'a tıpkı Birinci Meşrutiyet'te olduğu gibi yeniden, istediği zaman meclisi kapama yetkisini verecek şekilde değiştirilmiştir. Sonuçta 1912 Seçimleri’ne İttihat ve Terakki’nin yapmış olduğu değişiklik ve düzenlemelerle gidilmiştir.

Bu anlamda bu seçim Türk Parlamento Tarihi'nin ilk erken genel seçimidir. Hem iktidar hem de muhalefet büyük bir sertlikte kampanya sürecini yürütmüşlerdir. Kolluk güçlerinin ile İttihat ve Terakki üyelerinin oy kullanmaya gelen seçmen kitleleri üzerinde baskı, yıldırma, caydırma ve hatta şiddete varan eylemleri olmuştur. Hürriyet ve İtilaf Edirne Mebus Adayı Rıza Tevfik’in dövülmesi olayıyla bu durum açığa çıkarmıştır. Bu bağlamda 1912 seçimleri, devrin muhalifleri tarafından "dayaklı" veya "sopalı" seçim olarak isimlendirilmiştir. İttihat ve Terakki'nin ezici bir çoğunlukla kazandığı 1912 Seçimleri, pek çok açıdan itiraz ve eleştirilerin odağı olmuştur. Seçimler adil, eşit ve güvenilir bir zemine oturmadığından Türk Parlamento Tarihi'nin ilk hileli seçimler olarak kabul edilmiştir. Sonuçta, 1912 Seçimleri sonrası Meclis-i Mebûsan'ında oluşan yeni tablo muhalefeti tam manasıyla sindirmiş, İttihat ve Terakki mecliste tam hakimiyet kurmuştur.

Meclis-i Mebûsan 4. dönem mebusları listesi

1914 Osmanlı genel seçimleri, 1914'te Osmanlı İmparatorluğu'nda genel seçimler yapıldı. Seçimlere katılan tek parti İttihat ve Terakki idi ve yeni seçilen Meclis-i Mebûsan ilk kez Mayıs ayında toplandı.

Birinci Balkan Savaşı'ndaki Osmanlı askeri başarısızlıklarının ardından Sadrazam Kâmil Paşa, Ocak 1913'te İttihat ve Terakki liderliğindeki bir darbeyle devrildi. Kâmil Paşa İttihat ve Terakki karşıtıydı ve atamasını partiyi yok etmek için kullanmaya kararlıydı.
Darbeden sonra İttihat ve Terakki, kabineyi kontrolü altına almayı başardı. Yeni Sadrazam Mahmud Şevket Paşa'nın Haziran ayında suikaste uğramasının ardından İttihat ve Terakki, siyasi rakibi olan ve suikastta yer alan destekçileri olan Liberal İtilaf'ı ezmeyi başardı. İtilaf Devletleri de, İmparatorluğun birçok Hristiyan destekçisinin dayandığı Balkanlar'da toprak kaybetmesiyle zayıfladı. İttihat ve Terakki'nin Arap liderlere uzlaştırıcı jestler yaparak Arap vilayetlerinde destek kazanmaya çalışması, Arapların İtilaf Devletleri'ne verdiği desteği de zayıflattı ve İttihat ve Terakki'nin birlikçileri üstün tutarak seçime gitmesine olanak sağladı.

Seçim sahtekarlığı ve zorlama, İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde protestolara yol açtı. Hama'da 48 ikincil seçmenden 27'si Humus'taki seçimle ilgili bir dilekçe imzaladı. Hama'nın oy kullanacağı sırada, seçmenlerin üçte ikisi, Humus'ta yapılan seçimleri protesto etmek için sandık başına gitmeyi reddetti. Benzer boykotlar, Safed ve Taberiye'deki usulsüzlükler nedeniyle Akka'da da meydana geldi.

Meclis-i Mebûsan 5. dönem mebusları listesi

1919 Osmanlı genel seçimleri, Mütareke yıllarında ve İstanbul, İzmir, Batı Anadolu, Trakya başta olmak üzere ülkenin pek çok bölgesinin işgal altında olduğu bir dönemde gerçekleştirilmiştir.
1919 Genel Seçimleri, 1876 Anayasası, 1908 seçim kanunu ve 1919 tarihli seçim kararnamesi ile seçim talimatı hükümleri esas alınarak iki dereceli olarak gerçekleştirilmiştir.

I. Dünya Savaşı; 1918 yılının sonlarında İtilaf Devletleri'nin yenik çıkan devletler ile imzaladığı ateşkes ve barış anlaşmaları ile son bulmuştu. Osmanlı devletinin savaşta yenilmesi, hükûmetin 30 Ekim 1918'de ağır hükümler içeren Mondros Mütarekesi'ni imzalaması ve Kasım 1918'de Osmanlı topraklarının işgali ile mevcut meclisin yenilenmesi gerekliliği ortaya çıktı.
1918 Osmanlı Meclis-i Mebûsan'ı 21 Aralık 1918 tarihinde “Meclis-i Mebusan'ın Feshini Mübeyyin İrade-i Seniyye” adıyla yayımlananbir ferman ile feshedilmiştir. Padişah VI. Mehmed, Meclisin fesih gerekçesi ve dayanağı bu fermanda, “Siyasi zorunluluklar nedenleriyle Meclis-i Mebusan'ın feshi gerektiğinden, Kanun-i Esasimizin tadil edilmiş yedinci maddesinin hususi fıkrası gereğince gerektiği zaman, Heyet-i Mebusan'ın feshi, şahsi haklarımdan bulunmasından dolayı, bahsi geçen meclisin bugünden itibaren kanun gereğince feshini irade eyledim” şeklinde ifade etmiştir.
Ancak ülkenin içinde bulunduğu savaş sonrası durum, mevcut seferberlik hali ile askere alınmış çok sayıda erkeğin henüz terhis edilmemiş olması ve işgal hali yüzünden anayasa hükmüne göre 4 ay içinde seçimlerin gerçekleştirilmesi mümkün olmamış, Meclis-i Vükelâ durumu açıklığa kavuşturmak için 4 Ocak 1919 tarihinde bir karar alarak, işgal edilen bölgeleri ve mevcut seferberlik halini gerekçe göstererek seçimleri süre belirtmeden ertelediğini ilan etmiştir.
Ancak işgallere karşı direniş hareketinin başlaması, Erzurum Kongresi ve ardından Sivas Kongresi'nin toplanması, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti'nin geçici bir hükûmet gibi faaliyetlere başlaması İstanbul'daki Padişah Vahdettin ve çevresini zor durumda bırakmıştı. Sivas Kongresi'nin hemen sonrasında 3 Ekim 1919'da İstanbul'daki Ali Rıza Paşa hükûmeti seçim kararı almış ve 7 Ekim 1919'da seçim kararnamesini vilayetlere göndermiştir.

1919 seçimleri Ekim-Aralık ayları arasında, 15 vilayette ve 51 livada icra edilmiştir. Fiili işgal altında bulunan İstanbul dışında, işgal edilen bölgelerin büyük kısmı meclise temsilci gönderememiştir.
Seçimler “İntihabat-ı Mebusan Kanun-ı Muvakkati”ne uygun olarak iki aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Bu kanuna uygun olarak öncelikle İkinci seçmenler (Müntehib-i sani) belirlenmiş ve ardından bu seçmenlerin oy kullandığı ikinci bir seçim daha düzenlenmiştir.

İstanbul'da ilk derece seçimleri 15 Ekim 1919'da başlatılmış ve sonucunda 469 ikinci seçmen belirlenmiştir. İkinci derece seçimleri ise 18 Aralık 1919'da İstanbul Darülfünunu konferans salonunda düzenlenerek aralarında Darülfünun Hukuk Fakültesi profesörü ve İstanbul Barosu başkanının da olduğu on bir mebus seçilmiştir.

Seçimlerin Anadolu vilayetlerindeki aşamalarında Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti'nin hakimiyetinin olduğu söylenebilir. Ancak Cemiyet, seçimlerde aday göstermemiş, bazı bağımsız adayları seçimlerde desteklemiştir.
15 Mayıs 1919'dan beri işgal altında bulunan İzmir'in yalnız Kuşadası ile Ödemiş'in iki nahiyesi (Yaylanbolu ve Kehlâs) işgal edilmemişti. İşgal altında bulunan yerlerde seçim yapılmak istenmişse de Yunanlılar buna mâni olmuşlardır. Bu sebeple seçim, yalnız işgal edilmeyen yerlerde yapılmıştır. Buna benzer bir durum Adana için de geçerlidir. Mondros Ateşkes Antlaşması'na aykırı olarak Adana'nın işgalinin ardından bu İşgal güçleri seçime mâni olunmuştur. Bu durumda İstanbul'daki Adanalılar toplanmış ve gizli reyle 20 ikinci seçmen seçmişlerdir. Bunlar da Merkez sancağı, Cebeli, Bereket, Mersin ve Kazan sancakları için 4 mebus seçerek seçim evrakını Mebusan Reisliğine göndermişlerdir. İzmir'in durumu mebuslar tarafından alkışlarla, Adana'nın durumu ise gizli bir celsede kabul edilmiştir.
Bir süre Meclis'in fiilen işgal altındaki İstanbul'da toplanmasına karşı çıkan ARMH, nihayetinde "sakıncalarına rağmen yurdun sarsıntıya uğramaması için İstanbul'da toplanacak olan Meclis'e katılma kararı almıştır." Ayrıca üyelerinin mecliste ulusal bir grup kurmaları, sivil örgüt liderleriyle görüşüp desteklerini almaları ve bu üyelerin güvenliklerini temine yönelik birtakım önlemlerin alınması kararlaştırılmıştır.
Mondros Ateşkesinin ardından Osmanlı ile İtilaf Devletleri arasından imzalanacak barış anlaşması için düzenlenen Paris Barış Konferansı'ndan millet için olumsuz bir karar çıkması halinde milli iradeye başvurulacağı kararının Meclis-i Mebusan'da alınmasını talep eden ARMH Cemiyeti  İstanbul'a mebus olarak gidecek üyelerine, İtilaf devletlerinin ateşkes kurallarını bozarak millet haklarını zedeleyici işler yapabilecekleri, bunlara karşı durulması ihtimalinde meclisin dağıtılabileceği, mebusların tutuklanabileceği ve sürgüne gönderilebileceği konularında uyarılar da yapmıştır.

Seçime birçok siyasi parti katılmıştır ki bunlardan bilisi Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası'dır (TİÇSF). Bu fırka rehberliğinde ve bir kısım sendikaların da eşliğinde işçi ve amelelerin Şehzadebaşı'nda iki bin kişilik bir miting düzenlemiştir. Mitingde halihazırdaki iki dereceli seçim sisteminin düzenlendiği kanunun yerine; doğrudan, eşit ve gizli oy ilkelerinin benimsendiği yeni bir kanun talep edilmiş. İstanbul'da ‘proletarya'nın üç mebus çıkarması için çalışılacağı ifade edilmiştir.
Seçimlere kimi kurduğu ittifaklarla kimi de bireysel adaylarla katılan sol ve sosyalist partiler bekledikleri gibi çok sayıda emekçinin meclise gönderilmesini başaramamış, ancak Osmanlı Meclis-i Mebusan'ına  bir sosyalist mebus seçilmiştir. İstanbul mebusluğunu kazananlar arasında Zeytinburnu Fabrikası Ustabaşılarından Numan Usta seçimleri kazanmış ve mebus olarak meclise katılmıştır.

Sadrazam Dâmad Ferit Paşa liderliğindeki Hürriyet ve İtilaf Fırkası, bütün şubeleri ve peyk cemiyetleri ve fırkayı destekleyen küçük siyasi partilerle birlikte seçime katılmamıştır.
Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti bazı siyasi partilerin adaylarını destekleyerek seçime fiilen katılmıştır. Bu partiler arasında Teceddüt Fırkası, Osmanlı Mesaî Fırkası, Millî Türk Fırkaları bulunmaktadır.
Türklerin yoğun bir ilgi gösterdiği seçimlere Musevi cemaati de katılım sağlamış, ancak vilayetlerdeki nüfus çoğunluğu iddialarının zarara uğramasını istemeyen ve Wilson İlkeleri'nden yararlanmak isteyen  Rum ve Ermeni cemaatler açıkça boykot kararı almamakla birlikte oy kullanımına genellikle katılmamıştır.
1919 seçimine, Osmanlı Yahudileri Hahambaşı Haim Nahum Efendi'nin gayreti ve üstün çalışmaları ile Yahudiler İntihab Cemiyeti'ni kurup fiilen katıldılar On üç Yahudinin ikinci seçmen olduğu bu seçimde Yahudilerin gösterdiği iki adaydan Avram Galanti, İzmir'de yeterli oyu alamadıysa da Mişon Ventura İstanbul'da seçimi kazanarak Ocak 1920'de açılan Meclise girme hakkını elde etti.

168 mebuslu Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı Fındıklı'daki sahil sarayında 12 Ocak 1920'de padişahın Hatt-ı Hümayun'u ile açılmıştır. Seçilen mebusların çoğunluğunun ARMH destekçisi olduğunu ve içlerindeki tek gayrimüslimin Musevi cemaatinden İstanbul mebusu Prof. Mişon Ventura Efendidir.
Meclisin açılış konuşmasında Ahmet Ferid Bey olağanüstü koşullara rağmen toplanan meclis için: “Türk ölmemiştir, ölmeye de niyeti yoktur. Toplanan meclis bunun semeresidir, veni vidi vici. İstedim Toplandım Çalışıyorum demiştir” ifadelerini kullanmıştır.
Meclis üyelerin 60 tanesinin İttihatçı, 6 tanesi liberal, 2 tanesi sosyalist ve geri kalan yüz tanesinin ise diğer ideolojik yaklaşımlara sahiptir.
Meclis'in Misak-ı Milli'yi kabulünün ardından 16 Mart 1920'de İstanbul İtilaf Devletleri tarafından resmen işgal edilmiş ve Meclis-i Mebusan basılmıştır. Mebusların bir kısmı tutuklanmış ve ertesi gün Malta adasına sürülmüşlerdir. 18 Mart tarihinde toplanan bir kısım mebuslar olayı Anayasa ve insan haklarına aykırı bularak protesto etmişler ve ittifakla toplantılarına son vermişlerdir. Durum Meclis-i Ayan'a bildirilince, Âyan bunu hukuki bulmamış ve lüzumsuz bir karar olduğunu açıklamıştır. 5 Nisan 1920 tarihli bir toplantıda da "müzakere edilecek bir şey olmadığını" söyleyerek dağılmıştır ve bir daha da toplanmamıştır. Mebusan Meclisi ise Anayasanın hükümleri dairesinde 4 ay zarfında yeniden seçim yapılarak toplanmak üzere zaruri sebeplerden dolayı feshedilmiştir (11 Nisan 1920).

Meclis-i Mebûsan 6. dönem mebusları listesi
Mîsâk-ı Millî

1920 Türkiye genel seçimleri, Büyük Millet Meclisi'nin birinci dönem milletvekillerini belirlemek için Mart-Nisan 1920 tarihlerinde Osmanlı İmparatorluğu'nda düzenlenmiştir. Seçimlere İtilaf Devletleri'nin işgalini protesto eden Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde yerel gruplardan oluşan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) önderlik etmiştir.
TBMM açılırken Osmanlı İmparatorluğu hâlâ hüküm sürmekteydi. Meclis, açılış gününde sultan ve halife VI. Mehmet'e bağlılık yemini etmiş, ancak uygulamada İstanbul'daki iktidardan tamamen bağımsız olmuş ve 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırmıştır. Cumhuriyetin ilanı, 29 Ekim 1923'te İkinci Meclis tarafından ilan edilmiştir. Bu iki tarih arasında TBMM, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini tek elde toplayan bir ihtilâl meclisi görünümü sergilemiştir.

1919 genel seçimlerinin ardından yeni seçilen parlamento 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Ancak Mîsâk-ı Millî'nin onayı, 16 Mart'ta İtilaf kuvvetlerinin şehri işgal etmesine yol açtı. Bazı milletvekilleri tutuklandı ve sınır dışı edildi. Hükümdar VI. Mehmed, 11 Nisan 1920'de parlamentoyu feshetti.
İstanbul işgal edildikten sonra, Anadolu Hareketi lideri Mustafa Kemal, Temsil Heyeti başkanı sıfatıyla 19 Mart 1920'de il idarelerine ve ordu komutanlarına telgraf göndererek Büyük Millet Meclisi için seçimleri yapmalarını ve seçimleri 15 gün içinde bitirmelerini istedi. Toplam 12 maddeyi içeren bu genelgenin bazı maddeleri şöyledir:

Memleket işlerini idare etmek ve denetlemek üzere, Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis toplanacaktır.
Bu meclise üye olarak seçilecek kimseler, milletvekilleri ile ilgili yasa hükümlerine bağlıdırlar.
Seçimlerde sancaklar esas alınacaktır.
Her sancaktan beş üye seçilecektir.
Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara'da çoğunluk sağlanacak şekilde tamamlanacaktır
Ayrıca bu genelgeyle, dağılmış olan son Osmanlı Meclis-i Mebusan üyelerinden Ankara’ya gelebilecek olanların da katılımının zorunlu olduğu bildirilmiştir.
Bu genelge 1908 seçimleri ile başlayıp 1943 seçimlerine kadar uygulanan seçim kanunundan farklılıklar göstermektedir. Nüfusa göre milletvekili seçilmesi ilkesinden vazgeçilmiş olup her sancaktan nüfusuna bakılmaksızın 5 üye seçilmesi istendi. Ayrıca, 1876 Anayasası'yla belirlenen 30 olan seçilme yaşı, bu genelgeyle 25'e indirildi. Bu genelge, içinde bulunulan olağanüstü koşullar nedeniyle 1877 seçiminde olduğu gibi özel bir seçim yöntemi belirledi.

Heyeti Temsiliye, Sivas Kongresi'nin dağılmasından hemen sonra Korgeneral ve Tümen Komutanlarına, Valilere ve Mutasarrıflara, Belediye Başkanlarına ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez heyetlerine 13 Eylül 1919 tarihli bir genelge gönderdi. Bu genelgede, milletin haklarının savunulması ve varlığının korunması için Ulusal Meclisin en kısa sürede seçilip toplanmasının önemli bir görev olduğu vurgulanarak seçim hazırlıklarına başlanması talimatı verildi. Daha sonra, 7 Ekim 1919'da Mebusan Meclisi için milletvekili seçimlerine başlanacağı yurdun her yanından ilan edildi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Meclisin Ankara'da toplanması isteği, 20 Ekim 1919'da Amasya'ya gelen İstanbul Hükûmeti Temsilcisi Deniz Bakanı Salih Hulusi Kezrak tarafından olumlu karşılandı. Ancak Padişah VI. Mehmed ve Hükûmetin, Meclisin Saltanat ve Devlet Merkezi olan İstanbul'da toplanması konusunda ısrarları ve Erzurum, Trabzon, Balıkesir ve Manisa Müdafaa-i Hukuk Merkezlerinin bu yönde düşüncelerini dile getirmeleri üzerine durum, Heyeti Temsiliyenin 16-29 Kasım 1919'da Sivas'ta Komutanlarla birlikte yaptığı toplantıda görüşüldü. Toplantı sonucunda Meclisin İstanbul'da toplanması kabul edildi, ancak seçilecek milletvekillerinin İstanbul'a gitmeden önce belirli merkezlerde toplanarak güvenlik önlemleri alınması ve Mecliste savunulacak esaslar hakkında bilgilendirilmeleri ve bu amacın gerçekleştirilmesi için Mecliste güçlü bir grup oluşturulması kararlaştırıldı.
Mebusan Meclisi, 12 Ocak - 18 Mart 1920 tarihleri arasında (65) gün süren (24) birleşimde birçok önemli iş gerçekleştirdi. En olumlu gelişme, 28 Ocak'taki gizli birleşimde kabul edilen ve 17 Şubat'ta kamuoyuna duyurulan "Ahdi Millî" (Misak-ı Millî) Beyannamesi oldu. Bu beyanname yabancı parlamentolara gönderilmesi kararlaştırıldı.
Ancak Mecliste yaşanan olumlu gelişmelere rağmen, Sadrazam Ali Rıza Paşa'nın 14 Şubat'ta Valilere ve Bağımsız Mutasarrıflara gönderdiği bir genelgede Kuva-yı Milliye ve Heyeti Temsiliye aleyhinde bulunduğunun öğrenilmesi ve 19 Şubat'ta Felahı Vatan Grubu'nda yaptığı konuşmayla bu düşüncelerini pekiştirmesi, Mustafa Kemal Atatürk'ün sert tepkisine yol açtı. Ulusal baskıya dayanamayan kabine, 3 Mart'ta istifa etmek zorunda kaldı.
Ertesi gün Mustafa Kemal Atatürk, Mebusan Meclisi Başkanına ve Padişah VI. Mehmed'e gönderdiği telgraflarda, "Bütün ulusun bu tarihi günlerde milli iradeyi temsil eden milletvekillerinin kesin kararlarını sabırsızlıkla beklediğini" ve "İçte ve dışta bin türlü ihtirasın köpürmesiyle huzur ve selametimizin tehdit altında olduğunu" bildirdi. Ayrıca, "milli vicdana güven vermeyecek bir kabine başkanına hiçbir surette tahammül edemeyeceğimizi" ifade etti.
Kabinenin yeni başkanı Salih Hulusi Kezrak önderliğinde 8 Mart'ta kurulmasına rağmen İstanbul'da Kuva-yı Milliye aleyhindeki hareketler devam etti. İtilaf Devletleri, 15 Mart'ta asker ve sivil (150) vatandaşı tutukladı. Ertesi gün İngiltere, Fransa ve İtalya Yüksek Komiserlerinin imzaladığı bir nota Sadrazam Salih Hulusi Kezrak'a verilerek İstanbul'un askeri işgal altına alınacağını bildirdi. İşgal, 16 Mart'ta saat 16.00'dan itibaren fiilen başladı.
TBMM'nin "Parlamento Tarihi" yayınında iddia edilene göre Mustafa Kemal Atatürk, işgali öğrendiği anda Yabancı Devletlerin Meclislerine, Dışişleri Bakanlarına ve siyasi temsilcilere gönderdiği telgraflarda "Osmanlı Milletinin siyasi egemenliği ve bağımsızlığına indirilen bu son darbenin, yaşamımızı ne pahasına olursa olsun savunmaya kararlı olduğumuzu" belirtti. Ayrıca yayınladığı bir bildiriyle "İşgal ile Osmanlı Devletinin yediyüz yıllık hayat ve egemenliğine son verilerek Türk Milletinin uygarlık yeteneğinin, hayat ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına çağrıldığını" ulusa ve bütün dünyaya duyurdu.

Mustafa Kemal Atatürk, "Müessisan Meclisi" adı altında toplamayı düşündüğü meclisin amacının halk tarafından doğru anlaşılıp değerlendirilemeyeceğini düşünerek, "Olağanüstü Yetkili Bir Meclis" toplanmasına karar verildiğini açıkladı. Bu meclis için hemen seçimlere gidilmesi gerektiği Heyeti Temsiliye tarafından belirtilen yönerge ile ilgili makamlara 19 Mart 1920 tarihinde gönderildi.
Yürürlükte olan 24 Aralık 1876 tarihli Kanun-i Esasi'ye göre düzenlenen "İntihab-ı Mebusan Kanun Layihası" ve Talimatnamesi'ne göre:
a) Her sancak için 50.000 erkek nüfusa bir milletvekili seçilmesi gerektiği belirtilmiştir. b) 25 yaşını dolduran ve devlete vergi veren Osmanlı uyruklarının seçme hakkına sahip olduğu ve Osmanlı Devleti uyruklarının Osmanlı sayıldığı ifade edilmiştir. c) Seçimlerin iki dereceli olarak gerçekleştirilmesi ve her birinci seçmenin bir ikinci seçmen seçerek milletvekillerinin bu ikinci seçmenler tarafından seçilmesi gerektiği belirtilmiştir. d) Milletvekili seçilmek için 30 yaşında olunması gerektiği ifade edilmiştir.
Ancak Heyeti Temsiliye'nin 19 Mart 1920 tarihli seçim talimatında, mevzuattaki seçmen oranı, seçmenler, seçim kurulları ve seçilme yaşı hakkındaki hükümler göz ardı edilerek:
aa) Her sancaktan 5 üye seçilmesi, nüfusun dikkate alınmaması, bb) Müslüman olmayanların seçimlere katılmaması ve vergi yükümlüsü olup olmadığının aranmaması, cc) Milletvekillerinin seçiminin ikinci seçmenler tarafından değil, Genel Meclis ve Belediye Meclisi Üyeleri ile Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Merkez veya İdare Heyeti Üyelerinden oluşan bir kurul tarafından aynı günde ve oturumda yapılması, dd) Her parti, dernek veya topluluğun aday gösterebilmesi ve herkesin bağımsız olarak aday olabilmesi, ee) Seçimlerin en geç 15 gün içinde tamamlanarak çoğunluğun Ankara'da bulunmasını sağlaması kabul edilmiştir.
Buna göre 66 seçim çevresinden 349 milletvekili seçilmiş ve İstanbul Mebusan Meclisinden (Malta'dan gelenler dahil) gelen 88 milletvekiliyle toplam milletvekili sayısı 437'ye ulaşmıştır. Ancak 34 milletvekili istifa ettiği için I. Dönemin toplam milletvekili sayısı 403'tür.

Heyeti Temsiliye'nin 19 Mart 1920 tarihli seçim talimatına göre seçilen milletvekilleri, Nisan ayının başından itibaren Ankara'ya gelmeye başlamışlardır. Ancak Ankara'da konaklayacak pek çok yer olmadığı için kiralık ev bulmak da zor olmuştur. Bu nedenle, daha önce Erkek Öğretmen Okulu olarak hizmet veren ve sonradan Maârif Vekâleti olarak kullanılan binada milletvekillerine bir otel ayrılmış ve yemek için bir tabldot hizmeti sunulmuştur.
Meclisin toplanacağı yer ise ayrı bir sorun olmuştur ve sonunda şu anki Müze olan bina, 20. Kolordu ve Ankara Müdafaayı Hukuk Cemiyeti'nin katkılarıyla hazırlanmıştır. Bu bina, I. Dünya Savaşı'nın son yıllarında İttihat ve Terakki Fırkası tarafından Numune Mektebi ve Kulüp olarak inşa edilmeye başlanmıştır. Ancak İttihat ve Terakki'nin Ankara Temsilcileri olan Memduh Şevket Esendal'ın Ankara'dan ayrılması üzerine yerine atanan Necati Kurtuluş tarafından inşaatı devam ettirilmiş, ancak savaş koşulları nedeniyle tamamlanamamıştır.
Meclisin toplanacağı yer olarak belirlenen binanın bir odasında Fransız işgal müfrezesinin komutanı oturmaktadır ve giriş kapısının önünde Fransız bayrağı asılıdır. Fransız subayı önce binadan çıkarılmış, ardından çatıya kiremitler döşenmiş, okullardan sıralar getirilerek toplantı salonunda oturma düzenlemeleri yapılmış ve kürsü kurulmuştur.

Seçimlerden sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 Cuma günü saat 13.45'te toplandı. Açılışı yapan en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Mehmet Şerif Avcıoğlu, 1845 doğumludur. Mehmet Şerif Avcıoğlu, Başkanlık kürsüsüne çıktı ve konuşma yaparak Meclisin ilk toplantısını açtı:Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah'ın yardımıyla milletimizin iç ve dış

1930 Türkiye yerel seçimleri, Eylül ve Ekim aylarında gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk çok partili seçimdir. Belediyeler Yasası'nın 4 Nisan 1930 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından yapılan seçime Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) ve yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) katıldı. Bu seçimlerde belediye başkanları, belediye meclis üyeleri arasından ve meclis üyeleri tarafından iki kademeli olarak seçildi. Bu seçimlerin önemli bir özelliği de kadınların da ilk kez seçme ve seçilme hakkına sahip olmasıydı. Nitekim seçimlerde kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın 18 yaşını tamamlamış olan tüm vatandaşların seçme, 25 yaşını tamamlayanların ise seçilme hakkına sahip olması kanunla birlikte gerçekleşti. Seçimden sadece bir ay önce kurulmasına rağmen birçok ilde hızlıca teşkilatlanan SCF, devlet memurlarının ve CHF görevlilerinin baskılarından ötürü yeteri kadar oy alamamasına karşın 502 seçim bölgesinin 24'ünde kazanan parti oldu. Bir kaynağın iddiasına göre Mustafa Kemal bazı belediyelerde seçimin Serbest Cumhuriyet Fırkası tarafından kazanılmasına oldukça sinirlenmişti. Halkın bir bölümünün CHF'nin politikalarından hoşnut olmadığını gösteren bu seçimler sonrasında CHF'nin SCF üzerindeki baskısının artarak devam etmesi ve olaylı İzmir mitinginde SCF'nin yüksek bir halk desteği alması üzerine, SCF kurucusu Fethi Bey tarafından 3. ayını doldurduktan kısa bir süre sonra feshedildi.

Türkiye'de 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ve öncesinde yaşanan I. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı'nın yol açtığı siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla baş etmeye çalışan bir tek parti iktidarı mevcuttu. Öte yandan ülkede bütçenin önemli bir bölümü demiryolu yatırımlarına harcanmakta ve yatırımların finansmanında zorluk yaşayan hükûmet çıkar yol olarak yeni vergiler getirmekteydi. Buna karşılık halkın talep ve şikayetlerini dile getirecek ve hükûmetin ekonomi politikalarına hukuki ve siyasi bir zeminde muhalefet edecek farklı partiler bulunmamaktaydı. Uygulanan politikalardan hoşnut olmayan kesimin yatıştırılmasının önemli olduğunu düşünen Mustafa Kemal ise, Türkiye'nin içinde bulunduğu sorunlardan çıkış yolunun kontrollü bir muhalefet partisinden geçtiğini düşünüyordu. Fethi Bey, Mustafa Kemal'in kendisini her hâlükârda destekleyeceği yönünde verdiği teminatlar üzerine 12 Ağustos 1930 tarihinde SCF'yi kurdu. SCF'nin kuruluşu ile tek partili düzenden memnun olmayan kesim yeni partiye akın etti. 1930 Belediye Seçimleri'nden bir ay önce kurulduğu için hem teşkilatlanma hem de seçimlere hazırlık yapma bakımından sıkışık bir takvim ile karşı karşıya kalan SCF, hızlı bir şekilde yurt genelinde teşkilat kurmaya başladı. Fethi Bey, 1930 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Şeyh Sait İsyanı ile başlayan ve Ağrı ayaklanmaları ile devam eden güvenlik sorunlarından kaynaklı olarak devletin güvenlikçi politikalarının sekteye uğramaması için bu bölgedeki birçok ilde teşkilat kurmayacağını bildirdi.

Seçim sonuçlarına ilişkin açıklamalara göre, 502 seçim bölgesinden 24'ünde SCF kazandı. SCF'nin kazandığı yerler: Aydın'ın Bozdoğan, Nazilli ve Çine ilçeleri ile Yenipazar, Atça, Karapınar kasabaları; Edirne'nin Keşan ilçesi; Silifke'nin Merkez ilçesi; İzmir'in Bergama, Kuşadası, Menemen, Seferihisar, Urla ilçeleri ile Buca, Kınık, Armutlu kasabaları; Manisa'nın Gördes ilçesi; Samsun Merkez ve Ladik ilçeleri; Amasya'nın Merzifon ilçesi; Balıkesir'in Edremit ve Susurluk ilçeleri ile Kırklareli'nin Lüleburgaz ve Vize ilçeleri olmak üzere 2 il (Samsun ve Silifke), 16 ilçe ve 6 kasaba olarak kayıtlara geçti. 
CHF, İstanbul'da toplam olarak 35.942, SCF 12.868 oy aldı. Vakit gazetesi bu sonuçları CHF için 35.934 ve SCF için 12.813 olarak vermiştir. Bu gazetenin bildirdiğine göre İstanbul'da oy kullanmayan seçmen sayısı 250.746 kişiyi bulmuştur. Diğer şehirlerde ise;

Ayvalık'ta CHF 1.143, SCF 1.044;
İzmir'de CHF 14.624, SCF 9.600;
Bergama'da CHF 250, SCF 1.371;
Merzifon'da CHF 496, SCF 557;
Samsun'da CHF 416, SCF 3.312;
Lüleburgaz CHF 1.320, SCF 1.989 oy aldı.

3 ay gibi kısa bir ömre sahip olan bir partiye gösterilen ilgi, ülkede CHF'nin politikalarından hoşnut olmayan bir kesimin olduğunu açıkça gösterdi. Seçimden hemen sonra ülkenin çeşitli illerinden şikayet mektupları alınmış ve bu mektuplarda valiler ve kaymakamlar ve bütün devlet memurlarının CHF'den yana tavır aldığı, tarafsızlık ilkesinin CHF lehine ihlal edildiği, baskı ve şiddet yoluyla halkın CHF'den yana oy kullanmalarının sağlandığı iddia edildi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, yaşanan bu olaylar karşısındaki tutumunu İsmet İnönü'ye aşağıdaki sözlerle göstermiştir:

İyi oldu. Memnun ol. Durumu anlamış olduk. Görüyoruz ki halkı memnun edememişsiniz.
SCF yöneticileri bu seçim sonuçlarının gerçeği yansıtmadığını ileri sürdüler. Onlara göre seçimi SCF kazanmıştı ancak sonuçlar baskı ve fesat ile elde edilmişti. Fethi Bey iddia edilen usulsüzlüklerle ilgili olarak TBMM'nin 6 Kasım 1930 tarihindeki birleşiminde bir önerge de verdi. Ardından 15 Kasım'daki oturumda söz alarak yolsuzluk ve baskı iddialarını sıraladı. Fethi Bey'den sonra söz alan CHF'li vekillerin ise Fethi Bey'i ve SCF politikalarını eleştirdikten sonra, asıl SCF'nin seçimlerde yolsuzluk yaptığını iddia etmeleri üzerine tartışmalardan dolayı iki parti arasındaki ilişkiler iyice gerildi. TBMM'deki oylama neticesinde önerge 221'e karşı 10 oyla reddedildi. Bu gelişmeler karşısında Fethi Bey 17 Kasım 1930'da SCF'nin feshedilmesine dair dilekçesini İçişleri Bakanlığına gönderdi. SCF'nin kapatılmasından bir süre sonra Danıştay SCF'nin kazandığı yerlerin de belediye seçimlerini iptal ederek, buralara CHF'li başkan ve meclis üyelerini atadı.

1934 Türkiye yerel seçimleri, Eylül ve Ekim aylarında gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ikinci yerel seçimdir. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın bir önceki yerel seçimlerin hemen sonrasında kapatılmasından dolayı 1934 seçimlerine Cumhuriyet Halk Fırkası tek başına katıldı. Partiler yerine adaylar arası çekişmeye sahne olan seçimlerin son gününe dek CHF propagandası yapıldı ve seçime katılım oranı üzerinden meşruiyet kazandırma kaygısı yaşandığı gözlemlendi.
25 Haziran 1933'te kabul edilmiş olan CHF İntihap Yoklama Talimatnamesi'ne göre seçimlerin serbest bir şekilde yapılması ve aday olarak gösterme yetkisinin Genel Başkanlık Divanı'na bırakıldı ve il idare heyetlerinin Ağustos 1934'ten başlayarak yoklama yoluyla adayları belirlemeleri kabul edildi. Yine tüzük gereği, illerdeki CHF vilayet idare heyetleri tarafından oluşturulacak teftiş heyetleri hem oy kullanacak olanları hem de adaylık için başvuru yapanları incelediler. Ayrıca, 1934 yılında yapılan belediye seçimlerine, belediye meclisi üye sayısının iki katı kadar aday ilan edilmesi şartı getirildi. Böylece seçmenlerin bu adaylar içerisinden istediklerini seçmeleri sağlandı. 1934 belediye seçimlerinin tamamlanmasıyla birlikte, 519 belediyede seçme hakkına sahip olan 1.765.404 kişiden 1.059.758 kişi oyunu kullandı. Seçime katılma oranı 1930'daki belediye seçimlerine nazaran 4 kat daha fazla oldu. Oyların hemen hemen hepsinin CHF'ye verildiği seçimde, tüm seçim bölgelerinde CHF dışındaki bağımsız adaylara verilen toplam oy sayısı 100'ü geçmedi.

1938 Türkiye yerel seçimleri, 1-19 Ekim 1938 tarihlerinde gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki üçüncü yerel seçimdir. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden önce yapılan son yerel seçimler olan 1938 seçimlerine Cumhuriyet Halk Partisi tek başına katıldı.
Belediye Kanunu gereğince ekim ayında yapılması planlanmış olan seçimlerin çalışmalarına eylül ayının başında başlandı. Belediyelerce görevlendirilmiş yazmanlar tarafından oy cetvelleri hazırlandıktan sonra belediye seçim encümenleri tarafından kontrol edilerek son listeler düzenlendi. Belediye seçimleri ülke genelinde 1 Ekim 1938’de başladı ve halk 1934'te olduğu gibi seçimlere büyük ilgi ve alaka göstererek sandıkların başına gitti. 19 Ekim 1938 tarihinde ise tüm illerde seçimler tamamlandı. Belediye teşkilatı mevcut olan 544 yerden 7 vilayet, 41 kaza ve nahiye belediyesi hariç olmak üzere belediye seçimlerinin neticelerini gösterir bilgiler yayımlandı. CHP adaylarının her tarafta ittifakla seçilmiş oldukları ve bilgi alınamayan yerlerden gelecek neticelerin de ayrıca bildirileceği hususu Dâhiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya tarafından 20 Ekim 1938'de Başvekâlet Yüksek Makamı'na yazı ile bildirildi.

1939 Türkiye genel seçimleri, 26 Mart 1939 tarihinde 6. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılmış genel seçimlerdir.
Seçim, tek parti dönemindeki diğer seçimler gibi iki dereceli yapılmış ve seçime sadece CHP listesi katılmıştır. CHF'nin 1927 Tüzüğü uyarınca aday listeleri "Millî Şef" İsmet İnönü tarafından belirlenmiş ve ilan edilmiştir. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu isimle katıldığı ilk milletvekili seçimleridir, 1935 yılı Mayıs ayında 384 milletvekili ve 160 il delegesi ile toplanan Dördüncü Kurultay'da partinin adı, Dil Devrimi'nin getirdiği yeni anlayış uyarınca Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirilmiştir. Seçim sonrasında 3 Nisan 1939'da TBMM açılmış ve İsmet İnönü oybirliğiyle yeniden cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bundan sonra Dr. Refik Saydam istifa etmiş, kabineyi kurmakla tekrar görevlendirilmiş ve TBMM'den güvenoyu almıştır.

1942 Türkiye yerel seçimleri, Ekim 1942'de gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki dördüncü yerel seçimdir. Hem belediye hem de il genel meclis seçimlerinin yapıldığı bu yerel seçimlere de önceki iki yerel seçim gibi Cumhuriyet Halk Partisi tek başına katıldı. II. Dünya Savaşı'nın ülkede yarattığı gündemin gölgesinde yapılan 1942 yerel seçimleri, gerek kamuoyunda gerekse basında, önceki seçimler kadar ilgi görememiştir. Gazetelerin yaklaşık tüm sayfalarını savaş haberlerine ayırdığı günlerde, seçime ilişkin propagandalara veya kapsamlı yorum ve yönlendirmelere pek rastlanmadı.
Ülkenin birçok seçim bölgesinde 1 Ekim 1942'den itibaren belediye meclisleri için üye seçimine başlandı. İllerin büyüklük ve ulaşım durumları göz önüne alınarak her il için farklı tarihlerde seçimler tamamlandı. Ekim ayı sonlarına doğru tamamlanan seçimleri CHP adayları kazandı.

1946 Türkiye genel seçimleri, 21 Temmuz 1946 tarihinde 8. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılan genel seçimlerdir. 5 Haziran'da Milletvekili Seçim Yasası değiştirilmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa tek dereceli seçim esasında gerçekleştirilmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi 397, Demokrat Parti 61 ve bağımsızlar 7 milletvekilliği kazandı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk çok partili genel seçimi olan bu seçim adli denetim dışında, açık oy, gizli sayım ve liste usulü çoğunluk sistemi esasına göre yapıldı. (açık oy - gizli tasnif) Bu usulsüzlüklerinden dolayı "şaibeli seçim" şeklinde de anılmıştır. Bu genel seçim ile TBMM 8. dönem milletvekilleri seçilmiştir.

Seçimlerde ilk kez aday esaslı blok oy sistemi uygulanmıştır. Bu sistemle beraber her vilayetin bir de seçim çevresi olmaktadır. Her 40 bin yurttaş için bir milletvekili seçilirken, herhangi bir ilin nüfusunun 40 binin altında olması halinde o ile bir milletvekilliği tahsis edilmekteydi. Nüfusu 40 binin üzerindeki iller için milletvekili sayıları ise şöyle belirtilmişti:

Nüfusu 55.000'e kadar olan iller: 1 milletvekili
Nüfusu 55.001-95.000 arası: 2 milletvekili
Nüfusu 95.001-135.000 arası: 3 milletvekili
Nüfusu 135.001-175.000 arası: 4 milletvekili

5 Haziran 1946 tarihinde Milletvekili Seçim Kanunu değiştirilmiş, 10 Haziran'da da 2'ye karşı 383 oyla seçim kararı alınmıştır. 3 Temmuz'da, seçimlerin 21 Temmuz'da yapılacağı duyuruldu. Ülke genelinde 20.112 seçim bürosu oluşturuldu.

Bakanlar 27 Haziran'da seçim bölgelerine doğru yola çıktılar. 6 Temmuz'da İzmir'de Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel için verilen bir eğlencede iki karşıt partili öğrenci birbiriyle kavga etti. 8 Temmuz'da Başbakan Şükrü Saracoğlu ilk seçim konuşmasını radyodan yaptı. 15 Temmuz'da Hasan Saka Trabzon'da seçim çalışmalarını yürüttü. 17 Temmuz'da İsmet İnönün radyodan halka seslendi. 19 Temmuz'da İsmet İnönü  63 ilde adaylarını ilan etti.

16 Haziran 1946 tarihinde Demokrat Parti seçime katılma kararı aldı. 27 Haziran'da Mareşal Fevzi Çakmak'ın bağımsız aday olarak Demokrat Parti listesinde yer alacağı açıklandı. Teşkilatlanmasını tam olarak tamamlayamayan parti seçim döneminde teşkilatlanmasını da hızlandırdı. 29 Haziran'da Celal Bayar Adana'dan seçim çalışmalarına başladı Osmaniye, Ceyhan, Tarsus ve Mersin'de büyük ilgiyle karşılanan Bayar buradan Ankara'ya döndü. 13 Temmuz'da İzmir'de 8bin kişilik bir miting düzenlendi; aynı gün İstanbul'da Fevzi Çakmak'ı 20bin kişi karşıladı 15 Temmuz'da Celal Bayar İzmir'de 30bin kişinin katıldığı bir miting düzenlerken, Refik Koraltan da Hatay'da seçim çalışmalarını yürüttü. Aynı gün Bayar Ödemiş'e gitti. 17 Temmuz'da İstanbul, Ankara, Aydın, Manisa, Erzurum, Erzincan, Denizli, Ordu, Kocaeli, Çankırı, Bilecik, Bursa, İzmir ve Konya adaylarını ilan etti. Aynı gün Bayar ve Menderes Aydın'da seçim çalışmaları gerçekleştirdi. Bayar aynı gün Bergama'ya, 19 Temmuz'da da Balıkesir'e ve Bursa'ya geçti; 20 Temmuz'da İstanbul'a geldi
Balıkesir, Bursa ve İstanbul'u kapsayan seçim gezileri yapmıştır. Fevzi Çakmak İstanbul'da bir takım geziler yapmıştır. Seçimlerden bir gün önce hükûmetin baskıları nedeniyle Urfa'da seçimlere katılmayacağını bildirmiştir.

17 Haziran 1946 tarihinde Milli Kalkınma Partisi seçimlere katılma kararı aldı 17 Temmuz'da İstanbul adaylarını ilan etti. 18 Temmuz'da İzmir, Kırklareli, Tekirdağ, Niğde, Amasya, Urfa, Adana, Zonguldak, Kocaeli  adaylarını açıkladı.

13 Temmuz'da Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi İstanbul ve İzmir'de Liberal Demokrat Parti ve Yalnız Vatan İçin Partisi  İstanbul'da adaylarını açıklamıştır. Sosyal Demokrat Parti seçimlerden 1 gün önce seçime katılmayacağını ve bağımsız adayları destekleyeceğini açıkladı.

Ankara Cinayeti olaylarıyla ismi anılan Nevzat Tandoğan 9 Temmuz'da intihar etti.

Seçmenler 21 Temmuz 1946 günü saat 8.00 ila 19.00 arasında oy kullanma işlemlerini gerçekleştirdiler 22  yaşını geçmiş her Türk vatandaş oy kullanma hakkına sahiptir.

Seçim sonuçlarına ait verilere ulaşılamamaktadır. Aşağıdaki verilerde milletvekillerinin seçim mazbatalarından alınan veriler TÜİK'in 1950, 1954 ve 1957 yıllarındaki seçimleri hesaplarken kullandığı yöntemle hesaplanarak düzenlenmiştir. Kayıtlı seçmenler ve seçime katılan seçmenlere ait veriler yine mazbatalardan alınmış ve dönemin içişleri bakanının açıklamalarıyla düzenlenmiştir. Eskişehir, Kütahya ve Afyon sonuçları CHP bölge müfettişlerinin inceleme sonuçlarından alınmıştır.
1946 genel seçimlerinin sonuçları:

1 4 milletvekili Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak seçildi.

Mazbatalardan alınan verileri incelediğimizde oyların sadece CHP'ye ait olduğunu bilmemizin kesin olduğu 55 ildeki verilerde CHP 3.891.654 oy almıştır. Buna Burdur, Denizli, Kayseri, Maraş, Muğla ve Sinop'ta seçilen CHP'li vekillerin oyları (214.209) da eklendiğinde. CHP'nin 61 ilde en fazla 4.105.663 oy aldığı anlaşılmaktadır. Bu da oy kullanan seçmen sayısının yaklaşık %65'ine denk gelmektedir. Bu verilere göre CHP'nin  en az %65 oy aldığını söyleyebiliriz

Mazbatalardan alınan verileri incelediğimizde oyların sadece DP'ye ait olduğunu bilmemizin kesin olduğu Çanakkale ve İçel verilerinde DP 96.127 oy almıştır. Buna CHP müfettişlerinin Afyon, Eskişehir ve Kütahya raporlarındaki veriler (166.112), Cumhurbaşkanlığı arşivinde bulunan Aydın, İstanbul, Niğde ve Çankırı'daki seçimlere dair notlar (228.108) ve gazetelerden alınan 15 ilin sonuçları eklendiğinde 24 ilde yaklaşık 1.051.086 oy aldığı tesit edilmiştir. Bu da oy kullanan seçmen sayısının yaklaşık %17'sine denk gelmektedir. Bu verilere göre DP'nin en az %17 oy aldığını söyleyebiliriz.
Demokrat Partinin kurucularından Adnan Menderes bu seçimlerde seçim sisteminin izin vermesi sayesinde Aydın iliyle birlikte Kütahya ilinden de milletvekili adayı oldu. Aydın'daki seçimlerle milletvekili seçilemeyen Menderes, Kütahya'dan seçilerek milletvekili olabildi.

a: Afyon, Eskişehir ve Kütahya sonuçları CHP bölge müfettişinin raporlarından alınmıştır
K: Seçime katıldı
+/- : Toplanan verilere göre kesin olmamakla birlikte ortalama alabilecekleri oylar hesaplanmıştır. Yani bu sayı ve orana yakın oy almıştır.
CHP'nin görülen oylarının hepsi mazbatalardaki veriler kullanılarak oluşturulmuştur.
Oy kullanan seçmen sayısına mazbatalardan ulaşılmıştır

Kayıtlı Seçmen ve oy kullanan seçmen sayılarına ait veriler milletvekillerinin seçim mazbatalarından alınmıştır

1946 Türkiye yerel seçimleri, 26 Mayıs 1946 tarihinde gerçekleştirilen ve 1930 seçimlerinden sonra Türkiye'nin çok partili olarak yapılan ikinci yerel seçimleridir. Belediye başkanları halk tarafından doğrudan değil, halkoyuyla seçilerek oluşturulan meclisin kendi içerisinden birini başkan olarak belirlemesi yoluyla seçilmiştir. Bu seçim aynı zamanda, tek bir gün içerisinde tamamlanan ilk yerel seçimdir.
1930 yılında çıkarılan Belediye Kanunu üzerinde 26 Nisan 1946 tarihinde yapılan değişikliğe göre, "belediye meclisi seçimleri Eylül ayında başlar ve 20 Ekim tarihine kadar devam eder" hükmü kaldırılmış ve seçimlerin pazar günü olmak üzere bir gün içerisinde gizli oyla yapılacağı hükmü getirilmiştir. Ayrıca bir seferliğe mahsus Ekim 1946'da yapılacak yerel seçimlerin mayıs ayında yapılacağı açıklanmıştır. 1947 yılında yapılması gereken yerel seçimler böylece alelacele bir yıl öncesine çekilmiştir.
İktidarın bu hamlesine karşılık ülke çapında süratle teşkilatlanmasını artıran ve CHP'nin en büyük rakibi konumuna gelen Demokrat Parti, teşkilatlanmasını henüz tamamlayamadığı için yerel seçimlerin öne çekilmesini kabul etmemiş ve bu seçimlere katılmama kararı almıştır. Ancak parti, DP'li seçmenlerin karar vermekte serbest olduğunu açıklamıştır. Öte yandan el altından bütün teşkilatına seçimlere katılmama propagandası yapmıştır. Nitekim katılım oranının düşüklüğü, Demokrat Parti'nin gücünü göstermiş ve böylece seçimler birçok il bakımından ilgisiz bir havada geçmiştir.
İsmet İnönü DP'nin seçime katılmama kararını 10 Mayıs 1946 tarihindeki kurultayda şu şekilde eleştirmiştir:

Seçimlere girmemenin manası, yabancı devletlere memleketin iç idaresini itham etmektir. Kendi iç idaremizi yabancı devletlere karşı kötümsemek teşebbüsünü Türkiye denilen memlekette vatandaşların hoş görmeyeceklerine eminim.

Seçimlere katılma kararı alan Milli Kalkınma Partisi, oylama devam ederken hile yapıldığını öne sürerek seçimden ayrılmıştır. İsmet İnönü'nün CHP'si birinci parti olduğu seçimler, "Açık Oy Gizli Tasnif" şeklinde düzenlendiği için birçok seçim bölgesinde sorunlar yaşanmıştır. DP konuyu mahkemeye taşıdıysa da sonuç alamamıştır. Demokrat Partililer katılmadıkları bu seçimlerdeki usulsüzlükleri ve baskıları tespit ederek seçimlerden bir ay sonra "Belediye Seçimlerinde Müdahale, Tazyik ve Yolsuzluklara Dair Vesikalar" adlı bir broşür yayınlayarak usulsüzlükleri kamuoyu ile paylaşmıştır.

1950 Türkiye genel seçimleri, 14 Mayıs 1950 tarihinde düzenlenen ve TBMM 9. dönem milletvekillerinin belirlendiği seçim. "Gizli oy, açık tasnif" yönteminin ilk kez uygulandığı 1950 seçimleri, Türkiye tarihinin ilk demokratik seçimi olarak kabul edilir. 1946 genel seçimlerinden sonra, Cumhuriyet tarihinde tek dereceli olarak düzenlenen ve birden fazla partinin katıldığı ikinci milletvekilliği genel seçimidir.
Liste usulü çoğunluk sisteminin uygulandığı seçimlerde oyların yaklaşık yüzde 55'ini alan Demokrat Parti kazandığı 416 milletvekilliğiyle TBMM'deki sandalye sayısının yaklaşık yüzde 85'ini elde etti. Bu seçimlerle Cumhuriyet Halk Partisi'nin 27 yıllık iktidarı da sona erdi. Türk siyasi tarihinde iktidarın ilk kez “barış havası” içinde ve halkın arzusuna uyarak “sükunetle” el değiştirdiği 14 Mayıs 1950 seçimleri, beyaz ihtilal olarak da adlandırılır.

Ocak 1946'da kurulan Demokrat Parti'nin (DP) yurt düzeyinde örgütlenmesini tamamlayamadan, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) meclis grubu erken seçim kararı almıştı. Temmuz 1946'da yapılan tek dereceli seçimlerde açık oy, gizli sayım yöntemi iktidarın seçim sonuçlarını çarpıtmasını kolaylaştırmıştı. Seçimlerde CHP'nin 395, DP'nin 66 milletvekilliği kazandığı açıklanmıştı.
Seçimlerin ardından hükûmeti kurmakla görevlendirilen Recep Peker, 1946'da 7 Eylül Kararları'nı alarak daha liberal bir ekonomi politikasına yöneldi. Bununla birlikte devam eden demokratikleşme süreci Peker'in muhalefete karşı sert tutumu yüzünden aksadı. DP I. Kongresi'nde (10 Ocak 1947) Anayasa'ya aykırı kanunların kaldırılması, yeni bir seçim yasasının hazırlanması, Cumhurbaşkanı'nın tarafsız olması istendi. Bu koşullar gerçekleştirilmezse DP meclis grubunun "sine-i millet"e dönmesine karar verildi. Gerilimi yatıştırmak isteyen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Recep Peker ve DP Genel Başkanı Celal Bayar arasında barışı sağlamak için bir dizi görüşmeler yaptı ve yayımladığı 12 Temmuz Beyannamesi ile DP'ye bundan böyle baskı yapılmayacağına dair güvence verdi. Peker'in siyaseti CHP içindeki ılımlılardan oluşan "35'ler" diye bilinen grup tarafından eleştirilmeye başlandı. İnönü'nün de desteğini yitiren Peker başbakanlıktan ayrılmak durumunda kaldı.
Yeni hükûmeti Eylül 1947'de Hasan Saka kurdu. Saka hükûmetinin muhalefetle ilişkileri daha ılımlı oldu. Muhalefetin antidemokratik bulduğu bazı yasalar değişti; Muhalefetin eleştirdiği Köy Enstitüleri'nin klasik öğretmen okulu yapısına dönüştürülmesi girişimleri başlatıldı, valilerin il başkanlığı yapma uygulamasına son verildi ve cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığı ilişkisinin gevşetilmesi bizzat İnönü tarafından savunuldu.
Partiler arasındaki ılımlı hava, muhalefet partisi DP içinde huzursuzluğa neden oldu. CHP'ye karşı sert siyaset izlenmesini isteyen Kenan Öner, Sadık Aldoğan, Hikmet Bayur DP yöneticilerini muvazaa (danışıklı davranma) ile suçladılar. Parti içi bölünme bu grubun ayrılarak Millet Partisi'ni kurmasına yol açtı (Temmuz 1948). Fevzi Çakmak'ın fahri başkanı olduğu partinin ilk başkanı Hikmet Bayur oldu. MP'nn kurulmasıyla DP meclis grubu 31'e geriledi. DP bu süreçte dağılmamak için siyasetini sertleştirmeye başladı. DP'nin II. Kongresi'nde (20-25 Haziran 1949) I. Kongre'deki istekler yinelendi, seçim yasasının değiştirilmesi öncelikle istendi. Kongrede alınan karara göre oylar iktidar tarafından değiştirilirse, seçim hilelerine başvurulursa vatandaşlar meşru müdafaa durumunda olacaklar, CHP yönetimi "milletin husumetiyle" karşılaşacaktı. CHP iktidarının "Millî Husumet Andı" adını taktığı bu karara rağmen hükûmetle ilişkiler yumuşadı.

Seçim kanunu, uzun çalışmalar sonucu CHP ve DP'nin uzlaşmasıyla 16 Şubat 1950 tarihinde yeniden düzenlendi. Bu seçim kanunu, tek dereceli, eşit ve gizli oy, açık tasnif ve her ilin bir seçim çevresi kabul edildiği liste usulü çoğunluk sistemi (çok oy alanın seçilmesi) ilkelerine dayalı, yargının denetim ve yönetiminde bir seçim sistemi getirmekteydi. Bu seçim kanununa göre 22 yaşını bitiren her Türk vatandaşı seçme, 30 yaşını bitiren her Türk vatandaşı da seçilme hakkına sahipti.
Yeni seçim yasası, getirdiği tek dereceli, gizli oy açık sayım ve çoğunluk sisteminden başka; en az beş ilden aday gösterebilen partilerin radyodan yararlanmalarını, Yüksek Seçim Kurulunun oluşturulmasını, seçimlerin yargıç güvencesi altında yapılmasını, idare amirleri, memurların, askeri kişilerin ve milletvekillerinin görev yaptıkları yerin seçim bölgesindeki seçim kurullarına seçilememeleri, siyasi parti ve bağımsızların sandık başlarında gözlemci bulundurabilmeleri, oyların kapalı yerde verilmesi, seçim sonuçlarının hemen açıklanması, kazanan adayların listesinin asılması, oy pusulalarının Sulh Hukuk Mahkemelerinde korunması ve TBMM ya da Yüksek Seçim Kurulunun isteği olmaksızın nakledilememesi, 11 kişiden oluşacak olan Yüksek Seçim Kurulunun 6 üyesinin Yargıtay, 5'inin de Danıştay üyeleri arasından gizli oyla seçilmesi gibi yenilikler getirmekteydi.

Milletvekili seçiminin yapılması amacıyla CHP Meclis Grubu 21 Mart 1950 tarihinde son toplantısını yaparak, TBMM'nin 24 Mart'ta seçim kararı almasına ve seçimlerin 14 Mayıs'ta yapılmasına karar verdi. TBMM, 24 Mart'taki son toplantısında DP'lilerin meclisin 15 Nisan'a kadar açık olması isteğine rağmen erken seçimlerin 14 Mayıs'ta yapılmasını 22 muhalif oya karşı 299 oyla kabul etti.
CHP, 14 Mayıs 1950 seçimlerine hazırlanmaya daha seçim kararı alınmadan önce 1949 yılı içinde başladı. Millet Partisi'nin kurulmasıyla sonuçlanan ayrılıkla sarsılan DP iç sorunlarıyla uğraşırken, CHP de hükûmet değişikliğine gitmiş, medrese eğitimi almış olan Şemsettin Günaltay Başbakan olmuştu (Ocak 1949). CHP'nin din düşmanı bir parti olduğu görüşünü yaymaya çalışan muhalefete karşı imam hatip okulları (İstanbul İmam Hatip Lisesi), ilahiyat fakültesi (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi), tekke ve türbeler açılarak karşılık verildi, ilkokullara din dersi koyuldu.
1950 seçimlerinde CHP, devletçiliği daha çok sınırlandıracağını, özel girişime daha çok olanak tanıyacağını, yabancı sermayenin gelmesi için kolaylıklar sağlayacağını, Türk lirası'nın değerini koruyacağını vadetti. Vergi reformu, çift meclis, CHP'nin altı ilkesinin anayasadan çıkarılacağı gibi öneriler getirdi. 14-22 Mart 1950 tarihleri arasında TBMM, Toprak Reformu Kanunu’nu ele aldı ve uygulanamaz hale getirecek şekilde toprak sahipleri lehine değiştirdi.
Muhalefet partilerine kayacak oyların çekilmesi için verilen ödünlerle CHP, ilk kez 1946 seçimlerinde uygulanan çoğunluk sistemine de güvenerek, 1950 milletvekili genel seçimlerini açık farkla kazanacağı inancındaydı. Yasal bir engel olmadığı halde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şemsettin Günaltay dışında hiçbir CHP'li iki yerden birden adaylığını koymadı.
DP, TBMM’de seçim kararı alındıktan sonra propaganda faaliyetlerine başlamış, açık ve kapalı toplantıların yanı sıra kırsal alana özel bir önem vermişti. CHP gibi DP de bir seçim bildirisi yayınlamış, iktidara geldiği takdirde yapacaklarını ilan etmişti. 8 Mayıs’ta ilan edilen bu bildiride; CHP’nin seçim bildirisi açıkça eleştirilmiş ve ileri sürülen vaatlerin hiçbir zaman gerçekleştirilmeyeceği belirtilmişti. DP bildirisinin geneline bakıldığında CHP’nin seçim bildirisiyle birçok noktada birleştiği görülmektedir. DP’nin yapmayı vadettiği, özel sermaye ve yabancı sermaye için güvenilir ekonomik yapının sağlanacağı, vergilerin azaltılacağı, devlet tekelinin kaldırılacağı gibi vaatlerin CHP bildirisini benzerliği vardı. “Söz milletindir” şeklinde biten DP seçim bildirisinde iki önemli nokta dikkati çekmektedir. Bunlardan biri “millet hâkimiyeti yerine tek parti ve zümre hâkimiyetine engel olamayan” Anayasanın, vatandaş hak ve hürriyetlerini ve millet iradesine dayanan istikrarlı bir devlet düzenini güvence altında bulunduracak bir şekilde değiştirilmesi vaadi olmuştur. Diğeri de; “Bir iktidar değişikliği hâlinde memlekette maddî ve ruhî hiçbir sarsıntıya meydan vermiyeceğiz” ifadeleridir.
CHP ve DP ülke genelinde seçimlere katılırken, Millet Partisi (MP) sadece 22 ilde aday gösterdi. Millî Kalkınma Partisi (MKP) (İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Aydın, Ankara, Bursa), Türk Sosyal Demokrat Partisi, Çiftçi Partisi, Toprak Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi ise sadece İstanbul'da seçime katılmışlardır. CHP'nin aday listeleri 22 Nisan'da, DP'nin aday listeleri ise 24 Nisan tarihinde açıklandı.

Ilımlı bir siyaset ortamında yapılan 14 Mayıs 1950 seçimleri, CHP için büyük bir yıkım oldu. DP'nin üstünlüğüyle sonuçlanan seçimler sonunda CHP 27 yıllık iktidarını yitirdi. Liste usulü çoğunluk sistemi nedeniyle, oyların yüzde 55'ini alan DP kazandığı 416 milletvekilliğiyle TBMM'nin yüzde 85'ini elde ederken, buna karşın CHP yüzde 40 oy oranıyla kazandığı 69 milletvekilliğiyle TBMM'nin ancak yüzde 14'ünü elde edebildi. MP ve Bağımsızlarsa birer milletvekiliyle TBMM'ye girdiler. DP listelerinden bağımsız olarak seçimlere giren 5 aday (Ali Fuat Cebesoy (Eskişehir), Halide Edib Adıvar (İzmir), Hamdullah Suphi Tanrıöver (Manisa), Nadir Nadi (Muğla), Sinan Tekelioğlu (Seyhan) milletvekili seçildi. Seçime katılım oranı %89,3 olarak gerçekleşti. 63 seçim çevresinden 52'sinde DP, 10'unda CHP, 1'inde de Bağımsızlar birinci oldu.
22 Mayıs 1950'de Celal Bayar Türkiye'nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. Aynı gün Adnan Menderes başkanlığındaki ilk DP hükûmeti de kuruldu. Celal Bayar'dan boşalan DP genel başkanlığına da 9 Haziran'da Adnan Menderes getirildi.
1950 genel seçimlerinin sonuçları:

1 5 milletvekili Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak seçildi.

1950 Türkiye yerel seçimleri, 13 Ağustos - 15 Ekim 1950 tarihleri arasında Türkiye'de üç aşamalı olarak yapılan yerel seçimlerdir. Belediye başkanları halk tarafından doğrudan değil, halkoyuyla seçilerek oluşturulan meclisin kendi içerisinden birini başkan olarak belirlemesi yoluyla seçilmiştir. Seçimlere Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Millet Partisi katıldı.
13 Ağustos 1950 tarihinde köy ve mahalle muhtarlığı ve ihtiyar heyeti seçimleri, 3 Eylül 1950 tarihinde belediye meclisi ve belediye başkanlığı seçimleri ve 15 Ekim 1950 tarihinde de il genel meclisi seçimleri yapıldı.

Ülke genelinde 1950 seçimlerine katılım %53,2 oldu; bu katılım oranı sonucunda ise DP %57,6, CHP %37,5, MP %3,8 ve bağımsızlar %3,3 oy alarak seçimleri tamamladı.

3 Eylül 1950'de gerçekleşen belediye seçimlerinde ülke genelinde 2.859.579 seçmenden 1.521.778'i oy kullanırken seçimlere katılım oranı ise %53,2 olarak gerçekleşmiştir. DP, belediyelerin toplamda %55,4'ünü kazanmıştır. 45 merkez ilçe, 222 bağlı ilçe ve 89 bucak olmak üzere toplamda 356 belediye DP tarafından kazanılmıştır. CHP belediyelerin %38,6'sını kazanırken bunlardan 12'si merkez ilçe, 188'i bağlı ilçe ve 48'i bucaktan oluşmuştur. MP 4 merkez ilçe, 3 bağlı ilçe ve 1 bucak olmak üzere toplamda 8 belediye kazanmış ve kazandığı belediyelerin oranın %1,2 olmuştur. Karma listeler Siirt merkez ilçeyi, 12 bağlı ilçeyi ve 2 bucak belediyesini kazanmıştır. Bağımsız listeler ise Çorum merkez ilçeyi ve 9 bağlı ilçeyi kazanmıştır.

Seçimden sonra Başbakan Adnan Menderes, seçim sonuçlarını şu şekilde değerlendirmiştir:

Türk milleti, Halk Partisi'ni 14 Mayıs'tan iktidardan tasfiye etmişti. 3 Eylül'de muhalefetten de tasfiye etti.

1954 Türkiye genel seçimleri, 2 Mayıs 1954 tarihinde TBMM'de görev yapacak 10. dönem milletvekilleri için yapılan seçimlerdir.
1954 genel seçimleri, Türkiye'de çok partili demokratik yaşamın yeni filizlendiği bir evrede, Demokrat Parti'nin (DP) ilk iktidar deneyiminin ve buna karşın da tek parti geleneğinin temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) ilk muhalefet döneminin ardından gerçekleşen bir genel seçim olma özelliğine sahiptir.
Liste usulü çoğunluk seçim sisteminin uygulandığı seçimlerde yaklaşık 9 milyon seçmen oy kullanmıştır. Demokrat Parti, oyların yüzde 58,4'ünü alarak 503 milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi %35,1'lik oranla 31 milletvekili, Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) 5 milletvekili çıkarırken, 2 kişi de bağımsız olarak toplam 541 milletvekili seçilmiştir.
Bu seçimde, DP'den 4 aday, iki seçim çevresinden seçilmiş, o tarihte uygulanan seçim yasası gereği, bu çevrelerden birinin milletvekilliğini tercih etmiştir. 9 milletvekili de DP listesinden bağımsız olarak seçilmiştir.

12 Mart 1954 tarihinde 10. Dönem milletvekili genel seçimleri için TBMM Genel Kurulunda seçimlerin 2 Mayıs 1954 tarihinde yenilenmesi kararı alındı. Kanuna göre her seçim çevresinden çıkacak milletvekili sayısı 1950 genel nüfus sayımı sonucuna göre belirlenecek ve 1950 sayımı verilerine göre, her 40.000 vatandaşa bir milletvekili hesabı ile 534 milletvekili seçilecekti. Ancak seçim kanununa konulan ek madde, 1954 seçimlerinde seçilecek milletvekili sayısının 1950 seçimlerinde her seçim çevresi için belirlenmiş olan milletvekili sayısından aşağı olamayacağını düzenlemekteydi. Bu hesaba göre 1954 seçimlerinde 64 ilde toplam 541 milletvekili seçildi. 2 Mayıs 1954 pazar günü yapılan seçimlere beş parti katıldı; Demokrat Parti (DP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP), Türkiye Köylü Partisi (TKP) ve İşçi Partisi. DP ve CHP 64 vilayetin hepsinde, CMP 40 ilde, 16 Mayıs 1952'de kurulmuş olan ve ilk kez bir genel seçime katılan Türkiye Köylü Partisi (TKP) ise 19 ilde aday gösterdi.

Seçimlerde liste usulu çoğunluk sistemi kullanıldı. DP 1950 seçimlerine göre oylarını artırırken CHP ise oy kaybetti. Meclise giren
siyasi partilerden DP oyların 58,4'sını, CHP 35,1'ünü, CMP ise 5,3'ünü aldı. Uygulanan seçim sistemi nedeniyle DP oyların yüzde 58,4'sını almasına karşın Meclisin yüzde 92,98'sini kazandı. CHP ise oyların yüzde 35,1'ünü almasına rağmen Mecliste ancak yüzde 5,7 ile temsil edilebildi. Bu durum, 1950 seçimlerinde de uygulanmış olan liste usulü çoğunluk sisteminin eleştirilmesine yol açtı. Çünkü, 1954 seçimlerinde nisbi temsil esası uygulanmış olsaydı DP 281, CHP 211, CMP 32, Türkiye Köylü Partisi (TKP) 18 milletvekili kazanmış olacaktı.
1954 genel seçimlerinin sonuçları:

(*) Demokrat Parti'den Celal Bayar hem Bursa hem İstanbul'dan seçilip İstanbul'un, Adnan Menderes hem Aydın hem İstanbul'dan seçilip İstanbul'un, Fuad Köprülü hem Zonguldak hem de İstanbul'dan seçilip İstanbul'un, Refik Koraltan ise hem Kayseri hem İçel'den seçilip İçel'in milletvekili olmayı tercih ettikleri için DP'nin kazandığı milletvekilliği sayısı 503'ten 499'a, TBMM 10. dönem milletvekili sayısı da 541 olacak yerde 537'ye düşmüş; hâliyle İstanbul'u temsil edecek milletvekili sayısı üç kişi, Mersin'in temsilci sayısı bir kişi artarken Bursa, Aydın, Zonguldak ve Kayseri illerinin TBMM'deki milletvekili sayıları da birer kişi azalmıştır.

Cumhuriyetçi Millet Partisi'nin meclisteki 5 milletvekilinin tamamını çıkardığı Osman Bölükbaşı'nın memleketi olan Kırşehir ili, 30 Haziran 1954 tarihinde DP'li milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen özel bir kanunla ilçe hâline getirildi. Kırşehir vilayetinin kaldırılması ve Nevşehir kazasında Nevşehir adıyla yeni bir vilayetin kurulması hakkındaki 7 Temmuz 1954 tarihli ve 8748 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan kanunla Kırşehir eski kazaları Avanos, Kozaklı, Mucur ve Hacıbektaş'la birlikte yeni kurulan Nevşehir iline bağlandı. Kırşehir'in eski kazalarından Kaman, Ankara'ya; Çiçekdağı ise Yozgat'a bağlandı. Daha sonraları Yassıada Yargılamaları'nda Adnan Menderes ve DP'nin diğer önde gelen yöneticileri Kırşehir'in ilçe yapılması davasından yargılanıp mahkûm oldular. "Kırşehir'in siyasi sebeplerle kaza hâline getirilmesi" DP yöneticilerinin yargılandığı anayasayı ihlal davasında yer alan yedi suçtan biri olarak yer aldı.
Benzer şekilde, 14 Haziran 1954'te CHP'nin birinci olduğu Malatya ili de 6418 sayılı Kanun uyarınca ikiye bölünerek Adıyaman ili oluşturuldu.

Belge.net - 1954 Genel Seçim sonuçları
TBMM resmî sitesi - 1954 Yılı Genel Seçimlerinde Partilerin Aldıkları Oylar ve Oranları 5 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1955 Türkiye yerel seçimleri, 25 Eylül - 13 Kasım 1955 tarihleri arasında Türkiye'de iki aşamalı olarak yapılan yerel seçimlerdir. Seçimlere Demokrat Parti ve Türkiye Köylü Partisi katılırken Cumhuriyet Halk Partisi ile Cumhuriyetçi Millet Partisi katılmadı. 805 belediye başkanının belirlendiği seçimlerde DP, 877.618 oy ile %63,75'lik orana ulaşarak 597 belediye başkanlığı kazandı. Köylü Partisi 60.823 oy ile %4,4'lük orana ulaşarak 15 belediye başkanlığı kazandı. Büyük bölümü CHP tarafından desteklenen bağımsız adaylar ise 389.702 oy ile %28,21'lik orana ulaşarak 193 belediye başkanlığı kazandı.
25 Eylül 1955 tarihinde İl Genel Meclisi seçimleri, 13 Kasım 1955 tarihinde de Belediye Meclisi ve Belediye Başkanlığı seçimleri yapıldı. Toplam 3.873.987 seçmenden sadece 1.461.219 seçmen oy kullandı. 1946'dan beri en düşük katılım %37,72 ile bu seçimlerde gerçekleşti. DP'nin kazanma nispeti %74,64, Köylü Partisi'nin %2,26, CHP'nin %0,15, Bağımsızların ise %22,9 oldu.
Seçimler belediye meclislerinin toplam 11.807 asil ve 11.807 yedek üyesi için yapılırken aday gösterilmediği veya gösterilen aday kabul edilmediği için 39 asil ve 436 yedek üyelik için seçim yapılamadı. Seçimler sonucunda, Demokrat Parti 8.784 asil, 9.897 yedek ve Türkiye Köylü Partisi 262 asil, 257 yedek belediye meclis üyeliği kazandı. Cumhuriyet Halk Partisi seçimlere katılmamasına rağmen teşkilat harici olarak Denizli'nin Babadağ nahiyesinde girdiği seçimde 17 asil, 17 yedek belediye meclis üyeliği kazandı.

Seçimin sonuçları DP tarafından genel olarak başarısızlıkla değerlendirildi. Çünkü muhalefet partilerinin girmediği bir seçimde bağımsızların almış olduğu oy ve kazanmış oldukları belediye miktarı DP cephesinde şaşkınlıkla karşılandı. CHP ise bu sonuçları, kendilerinin 1946 seçimlerinde uğramış oldukları hayal kırıklığına benzetti. ABD'de yayın yapan New York Herald Tribune gazetesi, seçimler için "Muhalefetin gösterdiği kuvvet Menderesi düşündürecek bir şeydir" yorumunu yaptı.

1957 Türkiye genel seçimleri, 27 Ekim 1957 tarihinde TBMM 11. dönem milletvekillerini belirlemek için yapılan erken genel seçimlerdir. Demokrat Parti döneminde yapılan ilk ve son erken seçimdir.

1954 Türkiye genel seçimlerinde yüzde 58,4 oranında oy alan Demokrat Parti (DP) 541 milletvekilliğinin 503'ünü kazanmıştı. DP'nin ikinci iktidar döneminde (1954-57), iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkiler gerginleşti; DP iktidarı, gerek gösterdiği otoriterleşme eğilimi, gerek ekonomik durumun ağırlaşması nedeniyle kendisine karşı giderek artan muhalefeti, meclis çoğunluğuna dayanarak aldığı kanuni tedbirlerle susturmayı hedefledi. Başta basın ve muhalif partiler olmak üzere yargı, üniversite, sendika gibi kurumlara karşı alınan kısıtlayıcı tedbirler, muhalif partilerin iktidara karşı iş birliği çalışmaları yapmasına neden oldu.
DP'nin bu dönemdeki politikaları yalnızca muhalefetle ilişkilerinin gerilmesinden ibaret olmadı. Parti içinde baş gösteren anlaşmazlıklar partinin bölünmesi ve 20 Aralık 1955'te Hürriyet Partisinin (HP) kurulmasıyla sonuçlandı. Meclis içinde önemli bir muhalefet partisi görünümü çizen Hürriyet Partisi, kendisine daha sonra katılan DP milletvekilleriyle birlikte, meclisteki üye sayısının Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) üye sayısını geçmesi üzerine ana muhalefet partisi konumuna yükseldi. Başta DP'nin muhalefete karşı tutumu olmak üzere birçok konuda CHP'yle birlikte iktidara karşı tavır aldı.
Aralarındaki siyasi görüş farklılıklarına rağmen, 1957 yazında muhalefetteki üç partinin (CHP, Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) ve HP) liderlerinin ortak bir seçim stratejisi belirleme çabalarının sonucu olarak 4 Eylül tarihinde yayınladıkları bildirgede kendilerine verdikleri isimle "Muhalefet Cephesi" Türkiye tarihinin ilk resmi seçim iş birliği platformuydu. Karşısında geniş bir cephenin oluştuğunu gören DP hükûmeti, meclisten seçim ittifakını yasaklayan bir yasa geçirdi. (11 Eylül 1957 tarih ve 7053 Sayılı Kanun) Böylece, siyasi partiler her ilde ayrı listeler çıkarmaya mecbur bırakıldı. Siyasi parti listelerinden müstakil adaylık yasaklandı. Yine, bir partiye mensup bir kişinin başka partiden aday olması da yasaklandı.
Mayıs 1958'de yapılması gereken seçimler, 4 Eylül 1957 günü DP tarafından erken seçim kararı alınmasıyla 27 Ekim 1957'de düzenledi. TBMM'nin 11 Eylül'de aldığı seçimleri yenileme kararı, 17 Eylül'de Resmi Gazetede yayınlandı.
9 Eylül'de seçim kanununa konulan ek maddeye göre, seçimde 1955 nüfus sayımı esas alındı, ancak 1957 seçimlerinde seçilecek milletvekili sayısı, 1954 seçimlerinde her seçim çevresi için belirlenmiş olan milletvekili sayısından aşağı olamayacaktı. Bu hesaba göre, 1957 seçimlerinde 67 ilde toplam 610 milletvekili seçilecekti.
DP ve CHP 67 ilin tümünde, CMP Hakkâri ve Tunceli hariç 65 ilde, HP 56 ilde seçime katıldı. 1954'te kurulan ve genel başkanlığını Hikmet Kıvılcımlı’nın yaptığı Vatan Partisi sadece İstanbul ve İzmir’de aday gösterdi. Türkiye Köylü Partisi seçimlere katılmadı.
1954 seçimlerinin hemen ardından ilçeye dönüştürülen Kırşehir ili; 9637 sayılı, 19 Haziran 1957 ilan tarihli ve 12 Haziran 1957 kabul tarihli Resmî Gazete'de "Nevşehir Vilayetine Bağlı Kırşehir Kazasında Kırşehir Adı ile Yeniden Bir Vilayet Kurulmasına Dair Kanun" ile tekrar il yapıldı. 1954 seçimlerinin ardından kurulan Adıyaman, Nevşehir ve Sakarya illeriyle il sayısı 67 oldu.
Seçim günü radyonun seçim sonuçlarını 14.30'dan itibaren yayınlaması, muhalefetin tepkisine neden olmuş ve bu konuyu CHP çeşitli vesilelerle birkaç kez Meclis gündemine taşımıştır.

1954 seçimlerine göre oyları gerileyen DP, buna rağmen oyların 48,6'sını alarak kazandığı 424 milletvekilliğiyle iktidarını korudu. Bu seçimde muhalefet partilerinin toplam oyları ilk kez DP'nin üzerine çıktı.
Tek dereceli liste usulü çoğunluk sisteminin uygulandığı seçimler sonucunda, DP 44 ilde tam liste halinde, 3 ilde karma listeler içinde, CHP 18 ilde tam liste halinde, 3 ilde karma listeler içinde, CMP ve HP de birer ilde tam liste halinde milletvekilliklerini kazandı.
1957 genel seçimlerinin sonuçları:

(*) İki farklı seçim bölgesinden seçilen adaylar nedeniyle DP'nin milletvekili sayısı 421, CHP'nin 173 ve TBMM 11. dönemi milletvekili sayısı 602 olmuştur.

27 Ekim 1957 genel seçimlerinde illere göre oy dağılımı

Güç Birliği Cephesi
Vatan Cephesi

1961 Türkiye genel seçimleri, 15 Ekim 1961 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi 12. yasama döneminde görev yapacak 450 milletvekilini belirlemek için yapılan genel seçim. 27 Mayıs Darbesi'nin ardından yapılan ilk genel seçimlerdir. 1961 Senato seçimleri ile aynı gün yapılan seçimlerde milletvekili seçimi zarfları "pembe", Cumhuriyet Senatosu seçimi zarfları ise "yeşil" renkli olarak belirlenmişti.

27 Mayıs Darbesi sonrası demokrasiye dönüş sürecinde, kapatılan Demokrat Partinin (DP) oy tabanına yönelen iki parti kuruldu; Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP). AP başkanlığına, Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) gelebilecek olası tepkilere karşı Genelkurmay eski başkanı Ragıp Gümüşpala, YTP başkanlığına da Millî Birlik Komitesi (MBK) döneminin ilk hükûmetinde Maliye bakanı olan Ekrem Alican getirildi.
DP'nin oy tabanına yönelen AP ve YTP'nin propagandaları, çalışmaları, DP'yi deviren TSK'nın tepkisiyle karşılaştı. MBK'nın Çankaya Köşkü'nde siyasal parti temsilcileriyle yaptığı bir yuvarlak masa toplantısından sonra ortak bir bildiri yayımlandı (5 Şubat 1961). DP iktidarının meşruluğunu yitirdiği vurgulandıktan sonra siyasi amaçlarla DP önderlerinin savunulmaması, devrimlerin ve dini inançların propaganda konusu yapılmaması, seçimlerin yasallığının tartışılmaması gerektiği belirtildi.
Seçim öncesi dönemde, sosyalist eğilimli Türkiye İşçi Partisinin (TİP) kurulmasına izin verildi. TİP, birer kitle partisi olan öteki partilerden farklı olarak, bir sınıfı, emekçileri temsil ettiğini açıkladı. On beş ilde örgütlenmesini tamamlayamadığı için Ekim 1961'deki genel seçimlere katılamadı.
15 Ekim'deki milletvekili seçimlerinde, önceki seçimlerde uygulanan liste usulü çoğunluk sistemi terk edilerek, Cumhuriyet tarihinde ilk kez nispi temsil sistemi (çevre barajlı D'Hondt sistemi) uygulandı.
Tek başına iktidar olmayı bekleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), yüzde 36,7 oy oranıyla 173 milletvekilliği kazanarak TBMM'de birinci parti olmasına rağmen çoğunluğu elde edemedi. AP 158, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) 54 ve YTP 65 milletvekilliği kazandı. DP'nin mirasçıları AP, CKMP ve YTP, toplam oyların %62,3'ünü aldığı için, seçim sonuçları "Menderes için zafer" olarak nitelendirilmişti. Hiçbir parti mutlak çoğunluğu kazanamadığı için CHP ile AP arasında bir koalisyon hükûmeti kuruldu. Bu Türkiye'de kurulan ilk koalisyon hükûmeti oldu.

1961 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 15 Ekim 1961 genel seçim sonuçları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

21 Ekim Protokolü

1963 Türkiye yerel seçimleri, 17 Kasım 1963 tarihinde yapılmıştır. 1961 Anayasası'nın kabulünden sonra yapılan ilk yerel seçimdir.
Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) gözetimi ve denetimi altında gerçekleştirilen ilk yerel seçim olan bu seçimler 1960 öncesi döneme göre pek çok yenilik içermiştir. Belediye meclisi ve il genel meclisi seçimlerinde, çoğunluk sistemi yerine ilk kez d'hondt usulü nispi temsil sistemi uygulanmıştır. Aynı zamanda, belediye başkanlığı seçimleri ilk kez tek dereceli olarak yapılmıştır. Yani, belediye başkanları doğrudan halk tarafından seçilmiştir. Bu yerel seçimlerden önce belediye başkanı seçilen meclis üyelerinin kendi aralarından birini belirlemesi yoluyla seçilmekteydi.
Seçimlerin Türkiye genelindeki galibi ise, 1960 Darbesi sonrası dönemde kapatılan Demokrat Parti'nin oylarına talip olan Adalet Partisi (AP) olmuştur. Adalet Partisi; İzmir dahil 40 ilin belediye başkanlıklarını kazanmıştır. Onu Ankara ve İstanbul'un da aralarında bulunduğu 25 ilde kazanan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) izledi. Adıyaman'da Yeni Türkiye Partisi (YTP) adayı, Kırşehir'de de bağımsız aday seçimi kazandı.
Ankara Belediye Başkanlığına CHP'li Halil Sezai Erkut, İzmir Belediye Başkanlığına AP'li Osman Kibar seçildi. AP'den İstanbul Belediye Başkanlığına seçilen Nuri Eroğan, Denizcilik Bankası Hukuk Müşavirliği görevinden yasal sürede istifa etmediği gerekçesi CHP'nin itirazıyla başkanlıktan düşürüldü. Yerine CHP adayı Haşim İşcan belediye başkanı oldu.
Hem gerçekleştirildiği toplumsal ve siyasal atmosfer ve hem de sonuçları bakımından bu yerel seçimler, Türk siyasi hayatında, genel seçim havası estirmiştir. Öyle ki, seçim sonuçları, merkezi hükûmetin istifa etmesine yol açmıştır. Seçimlerden sonra, hükûmet ortakları Yeni Türkiye Partisi (YTP) ile Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) oylarının düştüğü gerekçesiyle hükûmetten çekildiler. 27. hükûmet'in istifasından sonra CHP ile bağımsız milletvekillerinin desteklediği 28. hükûmet kuruldu.

1963 yerel seçimleri il genel meclisi sonuçları:

YerelNET - Yerel Seçim Sonuçları 2 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Siyaset - Yerel Siyaset İlişkisi Bağlamında 1963 Yerel Seçimleri

1973 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, 13 Mart-6 Nisan 1973 tarihleri arasında 15 tur olarak yapıldı. 15. turda 635 milletvekilinin 557'si oylamaya katıldı ve Cumhuriyet Senatörü Fahri Korutürk, 365 oyla Cumhurbaşkanlığa seçildi.

12 Mart Muhtırası'ndan iki sene sonra yapılan seçimde muhtıranın etkileri görüldü. İlk önce dönemin siyasi parti liderlerince seçimin sorunsuz olarak yapılamayacağı ve bunun sonucunda 1973 genel seçimlerini kazanan partinin hükûmeti kuramayacağı endişesiyle mevcut Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın görev süresinin genel seçim sonuna kadar uzatılması için anayasa değişikliği teklifi verildi ancak tasarı reddedildi.
7 Mart 1973 tarihinde Cumhurbaşkanlığına aday olacak olan Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler emekliye ayrıldı ve kontenjan senatörlüğüne atanarak yemin etti.
14 Mart 1973 tarihinde askeri yetkililer siyasi parti liderleriyle bir toplantı yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi lideri Bülent Ecevit ve Demokratik Parti lideri Ferruh Bozbeyli'nin katıldığı toplantıya Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel katılmadı.
28 Mart 1973 tarihinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay parlamentoda grubu bulunan siyasi parti liderleriyle ayrı ayrı görüştü. Cumhuriyet Halk Partisi lideri Bülent Ecevit ve Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel görüşme sonrası adaylık için bir isim üzerinde durulmadığını söylerken Demokratik Parti lideri Ferruh Bozbeyli görüşmede cumhurbaşkanlığı adaylığı için konuşulan tek ismin Genelkurmay başkanı Faruk Gürler olduğunu açıkladı. Cevdet Sunay siyasi parti liderlerinin ardından Faruk Gürler, kuvvet komutanları ve başbakan Ferit Melen ile görüştü.
Tüm bu görüşmelerin ardından Ecevit, Demirel ve Bozbeyli parlamento dışından bir ismin yani Faruk Gürler'in seçilmesinden taraf olmadıklarını açıkladılar ancak üç partininde desteklerini açıkladığı bir aday yoktu.

Cumhurbaşkanlığına aday olan isimler ancak 13 Mart günü parlamentonun seçim oturumunda öğrenildi. Adaylar; seçimlerden önce Genelkurmay başkanlığından istifa eden Faruk Gürler, Senato başkanı Tekin Arıburun ve Demokratik Parti genel başkanı Ferruh Bozbeyli'ydi. Adalet Partisi Tekin Arıburun'u desteklerken Cumhuriyet Halk Partisi bu şartlarda seçime katılmanın anlamsız ve anti-demokratik baskılara boyun eğmek anlamına geleceğini belirterek seçime katılmayacağını açıkladı. Ancak CHP'nin bu kararına rağmen partiden bazı isimler seçime katılıp oylarını verdiler.
13 Mart'ta yapılan üç turdan bir sonuç çıkmadı. Ardından 16 Mart'ta yapılan iki turdan da sonuç çıkmadı. 20 Mart'ta Gürler ve Arıburun adaylıktan çekildiklerini açıkladılar. 21 Mart'ta yedinci tur yapıldı ancak Ferruh Bozbeyli'nin tek aday olarak katıldığı bu turdan da sonuç alınamadı.
22 Mart'ta mecliste mevcut Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın görev süresini uzatacak anayasa değişikliği görüşmeleri yapıldı ancak teklifin maddelerine geçilmesi için verilen oy sayısı anayasada yazan üçte iki çoğunluk sayısının altında kaldığı için tasarı reddedilmiştir.
26 Mart'ta Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi, Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan ismi üzerinde mutabakat sağladı. Ancak Taylan'ın adaylığı için onu kontenjan senatörlüğüne ataması gereken Cevdet Sunay görev süresinin bitmesine iki gün kala böyle önemli bir kararı veremeyeceğini söyleyerek bunu reddetti.
2 Nisan'da Demirel Ecevit'e kontenjan senatörü Fahri Korutürk, Ticaret Bakanı Naim Talu ve Millî Eğitim Bakanı Sabahattin Özbek isimlerini önermiştir. Ecevit Talu ve Özbek isimlerini kabul etmezken Korutürk üzerinde anlaşılabileceğini belirtti.
6 Nisan'da AP, CHP ve CGP'nin aday gösterdiği Fahri Korutürk 15. turda 365 oy alarak 6. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Bu turda Ferruh Bozbeyli 51 oy alırken seçimden çekilen Faruk Gürler'e 87, Tekin Arıburun'a ise 17 oy çıktı.

1 6. turda adaylıktan çekildi.

Genel
"İrade Savaşı : Altıncı Cumhurbaşkanlığı Seçimi" (PDF). SDÜ. 15 Şubat 2001. 10 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Eylül 2012. 
"Fahri Korutürk 15.turda seçilmişti". Birgün. 14 Nisan 2007. Erişim tarihi: 6 Eylül 2012. 
Özel

1979 Türkiye milletvekili ara seçimleri, TBMM 16. Yasama Dönemi içerisinde boşalan 5 milletvekilliği için yapılmıştır. Seçimler, 14 Ekim 1979'da 5 ayrı seçim bölgesinde (Konya, Manisa, Edirne, Muğla ve Aydın) düzenlendi.
1977 seçimlerinde çoğunluğu CHP'ye oy veren Edirne ve Konya illerinin milletvekillikleri dahil olmak üzere 5 milletvekilliğinin hepsini ana muhalefette yer alan Adalet Partisi kazanmıştır.
Seçim sonrası, CHP hükûmeti, AP oylarındaki artış ve CHP oylarındaki düşüşün ardından TBMM'deki çoğunluğunu kaybetti. Bu nedenle Bülent Ecevit başbakanlığındaki 42. Hükûmet düştü, MHP ve MSP'nin dışarıdan desteği ile Adalet Partisi bir azınlık hükûmeti olan 43. Hükûmet'i kurdu.

1978 yılının başında kurulan Bülent Ecevit hükûmeti oldukça başarısız bir görüntü sergiledi.
Yaşanan önemli suikastlar, artan enflasyon ve anarşiyle başa çıkamayan hükûmet halkın gözünden düşmüştü.

Tesav.org.tr

1980 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye'nin 7. cumhurbaşkanını seçmek üzere yapılan ancak 22 Mart 1980 tarihinden 12 Eylül 1980 tarihine kadar sonuç alınamadan devam eden seçim sürecidir. 21 Mart 1980 tarihli Hürriyet gazetesinin iddiasına göre Demirel İhsan Sabri Çağlayangil'i, Ecevit ise Kemal Güven'i destekleyecektir. Ancak her iki isim de aday olmamıştır.
6 Nisan 1980 tarihinde 7 yıllık görev süresi dolacak olan Fahri Korutürk'ün yerine cumhurbaşkanlığına geçecek kişiyi belirlemek üzere 450 TBMM üyesi ile 184 Cumhuriyet Senatosu üyesinin katıldığı ortak oturumlarda yapılan oylamaların ilk iki turunda 3'te 2 çoğunluk (423), sonraki turlarda ise salt çoğunluk (318) arandı. 22 Mart 1980 tarihinde yapılması gereken seçim, aday çıkmaması nedeniyle 25 Mart 1980 tarihine ertelendi. Mardin bağımsız milletvekili Nurettin Yılmaz'ın adaylığını koymasıyla 25 Mart 1980 tarihinde oylamalar başladı. Yılmaz, ilk iki turdan sonra çekilmiştir. Adalet Partisi ise Sadettin Bilgiç'i aday gösterdi.
En çok oyu CHP'nin desteklediği eski Türk Hava Kuvvetleri komutanı ve Kontenjan Senatörü Muhsin Batur aldı. Muhsin Batur 299 oy aldı. Ancak yeterli sayıya ulaşamadı. Batur'un oylamasında şaibe olduğu iddia edildi. Batur 15 Mayıs'ta adaylıktan çekilmiş 3 Haziran'da yeniden aday olmuştur. Adalet Partisi ise buna misilleme olarak Faik Türün'ü aday göstermiştir. Böylece 12 Mart'ın 2 farklı cephesi yeniden karşılaşmıştır. Batur 93. turda 303 oy almıştır. 98. tur oylamasında adaylıktan çekilmiştir.
Batur, görev süresini tamamlayıp emekliye ayrıldıktan sonra oylamalar 11 Eylül 1980 tarihinde yapılan 124. tura kadar devam etti. 21 Ağustos'tan sonra partiler bir aday çıkarmadı.
Meclisin en büyük iki partisi olan AP ve CHP'nin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, seçim konusunda anlaşamadı. Oy kâğıtlarına Ajda Pekkan, Bülent Ersoy, Aynur Aydan gibi isimlerin de yazıldığı seçim turları sonuç vermedi. 12 Eylül Darbesi'yle yönetime el koyan Millî Güvenlik Konseyi başkanı ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 1982'deki referanduma kadar devlet başkanı olarak görev yaptı.

12 Eylül Darbesi
1982 Türkiye anayasa referandumu

1983 Türkiye genel seçimleri, 12 Eylül Darbesinin ardından yapılan ilk genel seçimdir. Bu genel seçim ile TBMM 17. dönem milletvekilleri seçildi. Seçimlere Millî Güvenlik Konseyi'nin izin verdiği üç parti katıldı.
Turgut Özal liderliğinde kurulan Anavatan Partisi, 400 kişiden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 211 milletvekili çıkartarak tek başına iktidar, Özal da başbakan oldu.

12 Eylül askeri yönetimi, Türkiye'nin siyasal yaşamını şekillendirirken, siyasetin felsefesini, önemli isimlerini, kurumları radikal bir biçimde değiştirip, yeniden yapılandırmayı hedeflemişti. Bu bağlamda, 16 Ekim 1981 tarih ve 2533 sayılı "Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun" ile bütün partiler feshedildi. 7 Kasım 1982'de yapılan referandumda yüzde 91,37 evet oyuyla kabul edilen 1982 Anayasası'nın geçici 4. maddesiyle 12 Eylül 1980 öncesi dönemin siyasetçilerine 5 ve 10 yıl süreyle yasaklar getirildi.
12 Eylül 1980 Darbesi'nin ardından yasaklanan siyasi faaliyetler, Anayasa'nın kabul edilmesinden sonra, Danışma Meclisi'nin (DM) kabul ettiği ve Milli Güvenlik Konseyinin (MGK) onayından geçen Siyasi Partiler Kanunu'nun 24 Nisan 1983'te yürürlüğe girmesiyle kademeli olarak serbest bırakıldı. Yasanın geçici hükümlerine göre, ilk genel seçim sonucu Yüksek Seçim Kurulunca (YSK) ilan edilinceye kadar geçen süre içinde kurulacak partilerin kurucu listeleri MGK'nin onayından geçecekti. Yeni kurulacak partiler ancak MGK'nin onayından geçmiş en az 30 ku­ru­cu üye bulunması koşuluyla seçimlere katılabileceklerdi. Yeni partiler 12 Eylül Darbesi'ne karşı beyan ve davranışta bulunamayacaklardı. Siyasi Partiler Kanunu'nu Haziran 1983'te MGK'nin onayından geçen Seçim Kanunu izledi. MGK, siyasi parti kurucuları listesini olduğu gibi milletvekili adayları listesini de inceleyebilecek, uygun bulmadıklarını veto edebilecekti. Se­çim ka­nu­nun­da, 1980 ön­ce­si koa­lis­yon­la­ra ve bil­has­sa Milli Selamet Partisi (MSP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) du­yu­lan hu­su­me­tin bir so­nu­cu ola­rak, ül­ke ve se­çim çev­re­sin­de ba­raj uy­gu­la­ma­sı ge­ti­ril­di.
Nisan 1983 sonlarında, yeni siyasi partilerin kurulması için siyasi etkinlikler kademeli olarak serbest bırakıldı. Yasal düzenlemeler merkez sağ ve merkez solda iki siyasi partinin oluşmasına izin verecek biçimde yapılmıştı. Merkez sağ parti için öngörülen başkan adayı Başbakan Bülend Ulusu idi. Ulusu, Süleyman Demirel'in desteğini almak istemesine rağmen, beklediği desteği alamadı. Siyasi parti kurma faaliyetlerinin yeniden başladığı bu dönemde siyasi yasaklı olan Süleyman Demirel tepkisini "Tapulu arazime gecekondu yaptırmam" diyerek gösterdi.
Ulusu'nun temasları bir sonuç vermeyince, yeni bir ad arandı ve 16 Mayıs 1983'te emekli Orgeneral Turgut Sunalp başkanlığında Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) kuruldu. "12 Eylül ruh ve felsefesinin devamı" olduğunu açıklayan MDP'nin kurucuları arasında çok sayıda emekli general ve DM üyesi vardı. İkinci ve MGK tarafından öngörülmeyen bir parti kurma girişimi de, 1982'de Bülend Ulusu hükûmetinden ayrılmış olan Turgut Özal'dan geldi. Ulusu hükûmetinde başbakan yardımcısı olan Özal 1982'deki Bankerler Krizi'nden sonra Maliye Bakanı Kaya Erdem'le birlikte hükûmetten istifa etmişti. Özal'ın kurduğu Anavatan Partisi (ANAP), 24 Ocak Kararları'yla başlayan liberalleşme ve ekonomik istikrar programının sürüdürülmesi için iktidar talebinde bulunuyordu. Eski partilerden hiçbirinin devamı olmadığını ama hepsini içinde barındırdığını, dört eğilimi birleştirdiğini iddia eden ANAP kadrosu ağırlıklı olarak bürokratlar ve bankacılardan oluşuyordu. Bülent Ecevit'in siyasi yasaklı olması nedeniyle bir liderlik bunalımının baş gösterdiği merkez solda kurulan ilk parti, Halkçı Parti (HP) oldu. HP'nin ilk genel başkanı, İsmet İnönü'nün özel kalem müdürlüğünü, Ulusu'nun da başbakanlık müsteşarlığını yapmış olan Necdet Calp'ti. MGK'nin öngörüsü dışında kurulan sosyal demokrat eğilimli olan ve asıl Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarını bünyesinde bulunduran Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ise 6 Haziran 1983'te kuruldu. İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü önceleri isteksiz davranmasına rağmen daha sonra partinin başkanlığını kabul etti.
MGK'nin öngörüsü dışında kurulan partilerden biri, kuruluşunu Süleyman Demirel'in yönlendirdiği Büyük Türkiye Partisi (BTP) idi. Emekli Orgeneral Ali Fethi Esener başkanlığındaki BTP Adalet Partisi (AP) kadrolarından oluşuyordu. Ke­nan Ev­ren'in çok sert eleş­ti­ri­le­rine hedef olan BTP 31 Mayıs 1983'te, MGK'nın 79 sayılı kararı ile eski bir partinin ardılı olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Bu partinin kurucuları da siyasi yasaklılar listesine alındı. Aynı kararla 2'si BTP'li (Hüsamettin Cindoruk ve Mehmet Gölhan), aralarında Süleyman Demirel ve İhsan Sabri Çağlayangil'in de olduğu 7 eski AP'li ile Deniz Baykal ve arkadaşlarının dahil olduğu 7 eski Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üyesi Çanakkale, Zincirbozan'da bir süre gözetim altına alındı. Bir süre sonra Yıldırım Avcı başkanlığında ve kamuoyunda yine eski AP'nin ardılı olarak bilinen Doğru Yol Partisi (DYP) kuruldu. DYP 20 gün gibi kısa bir sürede 67 ilde ve 427 ilçede örgütlendi, kuruluş dilekçesi de 24 Haziran tarihinde İçişleri Bakanlığı'na verildi.
7 Temmuz 1983'te Mehmet Pamak başkanlığında kurulan Muhafazakâr Parti yeni Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) çekirdeğini oluşturdu. Eski Milli Selamet Partililer ise Refah Partisi'ni kurdular (18 Temmuz 1983).
MGK yeni kurulan partilerin kurucu üye listelerini incelemeye aldı. MGK'nın 99 sayılı kararı uyarınca 24 Ağustos 1983 tarihine kadar kurucu üye sayısı 30'u bulamayan partiler 6 Kasım'daki seçimlere katılamadı. En çok vetoyu SODEP ve DYP kurucu listeleri gördü; SODEP'in, Genel Başkan Erdal İnönü dahil, 21 kurucu üyesi, DYP'nin de birçok kurucu üyesi MGK tarafından veto edildi. Bu yüzden iki parti de 30 kurucu üye sayısını tamamlayamadıkları için seçimlere katılamadı. Refah Partisi ile Muhafazakâr Parti de MGK'nın kurucularını sürekli veto etmesi ve kurucu sayılarının 30'u aşamaması nedeniyle seçimlere katılamadı.
MGK'nın veto barajını aşıp 30 kurucu üye şartını yerine getirebilen MDP, HP ve ANAP 6 Kasım 1983 genel seçimlerine katılma hakkı elde etti. Seçimlere katılacak üç parti, aday listelerini 4 Eylül tarihinde YSK'ya verdiler. YSK geçici adaylık listelerini 9 Eylül tarihinde ilan ettikten sonra adaylar MGK tarafından incelendi. MGK toplam 1683 milletvekili adayından 672'sini veto etti. MDP'den 74, ANAP'tan 81, HP'den 89 adayın yanı sıra, 428 bağımsız aday veto edildi. 30 Eylül 1983'te MGK'nın onayından geçip, 4 Ekim tarihinde yayınlanan kesinleşmiş aday listelerinde HP 11, ANAP 8 ve MDP 3 eksik adaylıkla seçimlere girdi.
Kampanya dönemi boyunca ANAP, 12 Eylül 1980 öncesinde Türkiye'de etkili olan dört siyasi eğilimi içerdiğini ileri sürdü; iktisadi ve toplumsal sorunların önemini vurguladı, 24 Ocak Kararları'ndan uzaklaşıldığını savundu. MDP, 12 Eylül rejiminin ardılı olarak anarşi ve terörle mücadeleyi propagandasına temel aldı. HP, seçim kampanyasında devletçiliğe ağırlık vereceğini, işsizlik sigortasını gerçekleştireceğini ileri sürdü.
22 Ekim 1983'te TRT'de liderlerin katıldığı açık oturumun en gergin anları Necdet Calp ile Turgut Özal arasındaki özelleştirme tartışması oldu. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, seçimlerden iki gün önce, 4 Kasım 1983'te ANAP'ı ve genel başkanı Turgut Özal'ı ad belirtmeden hedef alan bir televizyon konuşması yaptı ve halkı bu partiye oy vermemesi konusunda uyardı. Ancak Evren, bazı çevrelerce bu hareketiyle askeri yönetimin güdümünde gösterilen ve giderek zayıflayan MDP'nin oylarını artırmaktan çok askeri yönetime duyulan tepkiyle Turgut Özal'ın oylarını artırmayı hedeflemişti.

1982 Anayasası ile Cumhuriyet Senatosu kaldırıldı, TBMM üye sayısı da 400 olarak belirlendi. Yeni Anayasa, seçimlerin, serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve denetim altında, 5 yılda bir yapılmasını hükme bağladı. Ayrıca 10 Haziran 1983 tarihinde kabul edilen 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'na göre 1969, 1973 ve 1977 seçimlerinde uygulanan barajsız d'Hondt seçim sistemi kaldırılmış yerine ülke barajlı (%10) ve seçim çevresi barajlı (geçerli oyların seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına bölünmesiyle ortaya çıkan) d’Hondt sistemi getirildi.
Seçim sisteminin özelliği nedeniyle siyasi partiler genel ve seçim çevresi barajlarını aşmak zorunda kalırken, bağımsız adaylar ise sadece seçim çevresi barajını aşmak zorunda oldular. Hiçbir adayın seçim çevresi barajını aşamaması hâlinde geçerli oylar siyasi partiler ve bağımsızlar arasında milletvekili sayısına ulaşana kadar bölünmesi ve büyüklük sıralamasına göre dizilmesiyle milletvekillikleri paylaştırıldı.
Daha önceki seçimlerde her il bir seçim çevresi olarak kabul edilirken, 1983 seçimi ile birlikte, illerin çıkaracağı milletvekili sayıları esas alınarak ilk kez seçim çevreleri oluşturuldu. 2839 sayılı Kanun'a göre, milletvekili sayısı 7'ye kadar olan iller bir seçim çevresi sayılırken, milletvekili sayısı 7'den fazla olan iller bölünerek yeni seçim çevreleri oluşturuldu. 83 seçim çevresinin oluşturulduğu 1983 genel seçimlerinde, İstanbul'da 6, Ankara'da 4, İzmir'de 3, Adana, Bursa, Konya, Manisa, Samsun ve Zonguldak'ta ikişer seçim bölgesi oluşturulurken diğer illerdeyse her il bir seçim bölgesi sayıldı.

84.075 sandıkta toplam 18.238.362 kişinin oy kullandığı seçimlerde, 680 seçim kurulunda, 680 hakim, 801 hakim yardımcısı, 4.080 diğer kesim üye ve sandık başında da 593.486 kişi görev yaptı.
Evren'in konuşmasına rağmen, seçimler ezici bir ANAP başarısıyla sonuçlandı. Geçerli oyların %45.14'ünü elde eden ANAP 400 üyeli TBMM'de 212 milletvekilliği kazanırken, HP %30,46 oy oranı ile 117 milletvekilliği elde etti. Seçimlerin favorisi sayılan MDP ise %23,27'lik oy oranı ile ancak 71 milletvekilliği kazanabildi. ANAP Bingöl'de üç milletvekilliğini de kazanmasına rağmen bir adayı veto edilmiş olduğu için milletvekili sayısı 212'den 211'e geriledi. 4 aday (Haluk Bayülken, Sabahattin Özbek, Cafer Tayyar Sadıklar ve Bülend Ulusu) MDP listelerinde bağıms

1984 Türkiye yerel seçimleri, 25 Mart 1984'te yapılan yerel yönetim seçimleridir. 12 Eylül Darbesinden sonra yapılan ilk mahalli idareler seçimi olan bu seçimlerde İl Genel Meclisi oy oranları baz alındığında iktidardaki Anavatan Partisi (ANAP) geçerli oyların %41,5'ini alarak birinci parti olmuştur. ANAP'ın Belediye Başkanlığı seçimlerindeki oyu %43 iken, Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerindeki oyu ise %50 oranında oldu. Bu sonuçlara göre 67 ilden İstanbul, Ankara ve İzmir ile birlikte 55'inde ANAP, 8'inde Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP), 2'sinde Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) ve 2'sinde Refah Partisi (RP) seçimleri kazandılar.
İlk kez bu seçimlerle, 1982 Anayasası’nın 127. maddesindeki "büyük yerleşim merkezlerinde özel yönetim biçimleri oluşturulabilir" hükmüne dayanılarak, 1984 yılı Ocak ayında çıkarılan 2972 sayılı yasa ve Mart ayında çıkarılan 195 sayılı kanun hükmünde kararname uyarınca İstanbul, Ankara ve İzmir'de büyükşehir belediyeleri kuruldu. Seçimlerin ardından 27 Haziran 1984 tarihinde kabul edilen 3030 sayılı Büyükşehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun ile, büyükşehir yönetimlerinin hukuki statüsü ve iki kademeli (büyükşehir ve ilçe belediyeleri) yönetim sistemi resmiyete döküldü.
Ağrı belediye başkanlığı seçiminde ANAP ve MDP adaylarının eşit sayıda (2083'er) oy alması üzerine gerçekleştirilen kura çekiminde MDP adayı Baki Erarslan belediye başkanlığını kazandı. Ancak seçimler itiraz sonucu 5 Ağustos 1984 günü tekrarlandı ve ANAP lehine kesinleşti.
Seçim sonucunda, TBMM'de temsil edilen muhalefet partilerinden Halkçı Parti'nin (HP) yüzde 8,8 oy ile dördüncü ve MDP'nin ise yüzde 7,1 oy oranıyla beşinci olmasıyla muhalefet tabanı adeta meclis dışına kaydı. TBMM dışındaki partilerden SODEP yüzde 23,4 oy oranı ile ikinci, Doğru Yol Partisi (DYP) yüzde 13,3 oy oranı ile üçüncü, RP ise, yüzde 4,4 oy oranıyla altıncı ve sonuncu parti oldu. 
Ortaya çıkan bu tablo muhalefet partilerini birleşme çalışmalarına yöneltti. SODEP ve HP, 1985 yılında Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) adı altında birleştiler. Ağustos 1985'te, DYP ile MDP arasında başlayan birleşme müzakereleri ise, genel başkanların prensipte anlaşmalarına karşın her iki partinin de birleşmenin kendi tabanlarında olmasını istemeleri sebebiyle başarısız oldu.

1984 genel seçimleri il genel meclisi sonuçları:

1984 genel seçimleri belediye başkanlığı seçim sonuçları:

1994 Türkiye ara yerel seçimleri, 4 Aralık 1994 tarihinde yapılan ara yerel seçimlerdir. Bu ara yerel seçimler, belediye başkanlığı çeşitli nedenlerle boşalan ya da yeni belediye teşkilatı kurulan 15 ile bağlı 3 ilçe ve 12 beldede yapılmıştır. Toplam 22.593 seçmenin 79 sandıkta oy kullandığı bu ara yerel seçimdeki 15 seçim merkezinin 5'inde RP, 4'ünde DYP, 3'ünde ANAP, 2'sinde SHP kazanırken birinde ise bağımsız aday kazanmıştır.

Belediye başkanı seçilen SHP'li  Sadık Şimşek'in sabıkası olduğu gerekçesiyle iptal edilen seçim yeniden yapıldı. Ancak Sadık Şimşek seçilmesine engel olan bir durum olmadığını kanıtlayarak yeniden aday oldu.

Eski belediye başkanı Bağımsız Celal Doğan'ın istifasıyla boşalan belediye başkanlığı için seçim yapıldı.

Eski belediye başkanı ANAP'lı Necdet Ünal'ın ölümüyle boşalan belediye başkanlığı için seçim yapıldı.

1995 Türkiye genel seçimleri, 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan ve TBMM 20. dönem üyelerinin belirlendiği seçimdir. 79 ilde, 83 seçim çevresinde %10'luk ülke barajlı D'Hondt sistemi uygulanarak yapılan seçimlerde 29.189.146 seçmen toplam 138.608 sandıkta oy kullandı.

1991 genel seçimlerinden sonra işbaşına gelen Doğru Yol Partisi-Sosyaldemokrat Halkçı Parti koalisyon hükûmeti, Haziran 1993'ten itibaren Tansu Çiller'in liderliğinde, Şubat 1995'ten itibaren de DYP-Cumhuriyet Halk Partisi koalisyonu olarak yoluna devam etti. 9 Eylül 1995'te yapılan kurultayda Deniz Baykal CHP genel başkanlığına seçildi. Baykal göreve gelir gelmez koalisyon ortağı DYP'nin lideri ve Başbakan Tansu Çiller'den İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir'in İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı CHP'li Algan Hacaloğlu ilgili söyledikleri sözleri nedeniyle görevden alınmasını istedi. Bu isteği reddeden Çiller hükûmeti bozarak, 20 Eylül'de hükûmetin istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e verdi.
5 Ekim 1995'te kurulan Tansu Çiller başkanlığında kurulan DYP azınlık hükûmeti 15 Ekim'de TBMM'de yapılan oylamada güvenoyu alamadı. Başarısız güven oylamasından sonra, 16 Ekim'de bir araya gelen Çiller ve Baykal erken seçime gidilmesi koşuluyla DYP-CHP hükûmetinin kurulması konusunda anlaşmaya vardı.
27 Ekim 1995'te, TBMM Genel Kurulunda, milletvekili erken genel seçiminin 24 Aralık'ta yapılmasına ilişkin önerge kabul edildi. Seçim Kanunu'nun çıkmasından sonra, Çiller'in başbakanlığında kurulan, Baykal'ın Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı DYP-CHP koalisyon hükûmeti 5 Kasım'da güvenoyu aldı.
27 Kasım 1995'te partiler aday listelerini açıkladılar. Listeler hemen hemen bütün partilerde karışıklıklara yol açtı. Hâlen milletvekili olup listelerdeki yerlerini beğenmeyen küskünler, Meclis Başkanlığı'na başvurarak, erken genel seçimleri ertelemek amacıyla, tatilde bulunan Meclis'i toplantıya çağırdılar. Ama 4 Aralık'ta yapılan birleşimlerde Meclis'te çoğunluk sağlanamadı ve küskünlerin bu girişimi sonuçsuz kaldı.

Seçim öncesi yapılan kanun değişikliğiyle seçmen yaşı 20'den 18'e indirildiğinden 18-20 yaş grubundakiler ilk kez bu seçimde oy kullanabildi, ceza ve tutukevlerinde tutuklu olarak bulunanlara da oy kullanma hakkı tanındı. Yine aynı düzenlemeyle TBMM'nin üye sayısı 450'den 550'ye çıkartıldı ve bu 550 milletvekilinden 100'ünün seçim çevrelerine bağlı kalmaksızın, partilerin ülke genelinde aldıkları oylar esas alınarak “Türkiye milletvekili” olarak seçilmeleri öngörüldü. Yüzde 10'luk ülke barajı korunurken, seçim çevresi barajları yüzde 10'a indirildi. 1991 seçimlerinden önce uygulamaya konan kontenjan adaylığı uygulamasına ise son verildi. Aynı düzenlemeyle seçim çevreleri de genişletildi. Önce her ile bir milletvekilliği dağıtıldıktan sonra son genel nüfus sayımındaki rakam kalan milletvekili sayısına bölünecek ve il nüfusunun bu sayıya bölünmesi ile her ilin çıkaracağı milletvekili sayısı belli olacaktı. Çıkaracağı milletvekili sayısı 18'e kadar olan iller bir seçim çevresi, sayısı 19'dan 35'e kadar olanlar iki; 36 ve daha fazla milletvekili düşenler ise üç seçim çevresine ayrıldılar. Bu düzenlemeyle İstanbul üç, Ankara ve İzmir ikişer seçim çevresine bölündü, öteki illerin her biri ise birer seçim çevresi olarak düzenlendi.
Demokratik Sol Parti'nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, seçim bölgesi barajını ve Türkiye Milletvekilliği adı altında 100 yeni milletvekili seçilmesini öngören düzenlemeleri iptal etti; bu iptal karşısında, TBMM'nin üye sayısı 550'ye çıkarılarak seçime gidildi.

12 siyasi partinin katıldığı seçimlerde Büyük Birlik Partisi adayları, ANAP listelerinden (7 BBP'li milletvekili seçildi), Sosyalist İktidar Partisi ve Birleşik Sosyalist Parti, HADEP listelerinden seçime girdiler. 79 ildeki 83 seçim çevresinde düzenlenen 1995 milletvekilliği seçimiyle birlikte 4 ilçe ve 41 beldede yerel idareler ara seçimi yapıldı.

Seçimlerden birinci parti olarak Refah Partisi çıktı, oyların yüzde 21,4'ünü alan RP 158 milletvekili kazandı. Anavatan Partisi 132, Doğru Yol Partisi 135, Demokratik Sol Parti 76, Cumhuriyet Halk Partisi de 49 milletvekilliğine sahip oldular. Kurulduğundan itibaren medyadan büyük destek gören Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) bu ilgiye rağmen katıldığı 1995 genel seçimlerinde büyük bir hezimete uğradı, aldığı 133,889 oyla, %0,48'lik oy oranında kaldı.
Seçimlerden hemen sonra başlayan hükûmet kurma girişimleri sırasında Refah Partisi genel başkanı Necmettin Erbakan önce ANAP ile koalisyon kurmayı denedi, bu olmayınca, seçimlerden yaklaşık iki ay sonra ANAP-DYP koalisyonu (ANAYOL) kuruldu. Ancak bu koalisyon, hem iki partinin genel başkanları arasındaki geçimsizlik, hem de Anayasa Mahkemesi'nin güvenoylamasını iptal etmesi nedeniyle kısa sürede sona erdi.
28 Haziran 1996'da, Necmettin Erbakan'ın başkanlığında, RP ile DYP arasında Refahyol hükûmeti kuruldu ve 8 Temmuz'da güvenoyu aldı. Fakat bu hükûmet 28 Şubat 1997 tarihindeki Millî Güvenlik Kurulu kararları sonrasında istifaya zorlandı. Haziran 1997'de istifa eden Refahyol hükûmetinin yerine, ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın başbakan olduğu, Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Demokrat Türkiye Partisi'ın katıldığı ANASOL-D Hükûmeti kuruldu.
Haziran 1998'de ANASOL-D Hükûmeti olarak bilinen 55. Hükûmet'in Başbakanı Mesut Yılmaz ile bu hükûmeti dışarıdan destekleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal arasında yapılan görüşmeler sonunda varılan mutabakatla, Aralık 2000'de yapılması gereken milletvekilliği seçiminin yerel seçimlerle birleştirilerek 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. 30 Temmuz 1998 tarihinde TBMM Genel Kurulu, erken genel seçimlerle yerel seçimlerin 18 Nisan 1999 tarihinde birleştirilerek yapılmasına karar verdi. Oylamaya katılan 497 milletvekilinden 486'sı kabul, 11'i ise ret oyu kullandı.
Seçim kararının alınmasından kısa süre sonra patlak veren Türkbank Skandalı'yla CHP, ANASOL-D Hükûmeti'nden desteğini çekti. 25 Kasım 1998 tarihinde, CHP, Fazilet Partisi ve Doğru Yol Partisi'nin verdikleri gensorunun TBMM Genel Kurulunda kabul edilmesiyle Cumhuriyet tarihinin en uzun ömürlü azınlık hükûmeti olan ANASOL-D Hükûmeti düştü. Mesut Yılmaz istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e sundu. Yaklaşık 1,5 aylık bir süreçten sonra, 18 Nisan seçimlerine kadar görev yapacak olan Bülent Ecevit başkanlığındaki 56. Hükûmet kuruldu.
1995 genel seçimlerinin sonuçları:

1 En son 1977 genel seçimlerine katıldı. 1980 Darbesi sonrasında tüm siyasi partilerle birlikte kapatıldı. 1992 yılında tekrar açıldı.
2 En son 1977 genel seçimlerine katıldı. 1980 Darbesi sonrasında tüm siyasi partilerle birlikte kapatıldı. 1993 yılında tekrar açıldı.

İllere göre 24 Aralık 1995 genel seçim sonuçları;

Milliyetçi Hareket Partisi 5. Olağanüstü Kongresi ya da 1997 Milliyetçi Hareket Partisi Olağanüstü Kongresi, Alparslan Türkeş'in vefat etmesinin ardından yapılan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kongresidir. İlk kongre 18 Mayıs 1997 tarihinde düzenlenmiş, 6 MHP'li siyasetçi Genel Başkanlık için yarışmıştır. Kongrede Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş birinci sırada, Devlet Bahçeli ise ikinci sırada çıkmıştır. Türkeş ve Bahçeli dışındaki diğer adayların Bahçeli lehine çekilmesi sonucunda ülkücüler arasında kavga çıkmış ve kongre 6 Temmuz 1997 tarihine ertelenmiştir.
Kampanya konuşmaları sırasında Tuğrul Türkeş, Bahçeli'yi Alparslan Türkeş'in mirasına saygısızlık yapmakla suçlamıştır. Bahçeli ise Tuğrul Türkeş destekçilerinin MHP'de yeri olmadığını iddia etmiştir. 6 Temmuz tarihinde Türkeş ile Bahçeli arasında yapılan tercih yarışında Bahçeli 1193 delegeden 697 oy alarak yeni genel başkan seçilmiştir. Kongre sonrasında Türkeş, MHP'den ayrılarak 1998 yılında Aydınlık Türkiye Partisi'ni kurmuş (ATP), 2007 yılında ise eski rakibi Bahçeli ile barışarak MHP'ye geri dönmüştür. 2007 Türkiye genel seçimlerinde MHP İstanbul milletvekili olarak meclise girmiştir.

Tuğrul Türkeş

1999 Türkiye genel seçimleri, 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan ve TBMM 21. dönem milletvekillerinin belirlendiği genel seçim. Türkiye'nin 80 ilindeki 84 seçim çevresinde, %10 ülke barajlı d'Hondt sisteminin uygulanarak gerçekleştirilen seçimlerde 550 milletvekili TBMM'ye girmiştir.

Haziran 1998'de ANASOL-D Hükûmeti olarak bilinen 55. Hükûmet'in Başbakanı Mesut Yılmaz ile bu hükûmeti dışarıdan destekleyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal arasında yapılan görüşmeler sonunda varılan mutabakatla, Aralık 2000'de yapılması gereken milletvekilliği seçiminin yerel seçimlerle birleştirilerek 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. 30 Temmuz 1998 tarihinde TBMM Genel Kurulu, erken genel seçimlerle yerel seçimlerin 18 Nisan 1999 tarihinde birleştirilerek yapılmasına karar verdi. Oylamaya katılan 497 milletvekilinden 486'sı kabul, 11'i ise ret oyu kullandı.
Seçim kararının alınmasından kısa süre sonra patlak veren Türkbank Skandalı'yla CHP, ANASOL-D Hükûmeti'nden desteğini çekti. 25 Kasım 1998 tarihinde, CHP, Fazilet Partisi ve Doğru Yol Partisi'nin verdikleri gensorunun TBMM Genel Kurulunda kabul edilmesiyle Cumhuriyet tarihinin en uzun ömürlü azınlık hükûmeti olan ANASOL-D Hükûmeti düştü. Mesut Yılmaz istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e sundu. Yaklaşık 1,5 aylık bir süreçten sonra, 18 Nisan seçimlerine kadar görev yapacak olan Bülent Ecevit başkanlığındaki 56. Hükûmet kuruldu.
1968 yerel seçimleriyle birlikte Cumhuriyet Senatosu için 24 ilde yapılan kısmi birleşik seçim dikkate alınmazsa, yerel seçimlerle bir arada yapılan ilk genel seçimlerdir. 80 ildeki 84 seçim çevresinde düzenlenen seçimlerde, 37.429.120 kayıtlı seçmenden 32.589.973'ü sandık başına gitti. 20 partinin katıldığı 18 Nisan 1999 genel seçimleri, 1950'den sonra yapılan serbest seçimler arasında katılan siyasi parti sayısının en fazla olduğu seçimdir.

Yüzde 10'luk seçim barajını aşan 5 siyasi partiden Demokratik Sol Parti 136, Milliyetçi Hareket Partisi 129, Fazilet Partisi 111, Anavatan Partisi 86 ve Doğru Yol Partisi 85 milletvekilliği kazandı. Bunlara ek olarak, 22 yıl aradan sona bağımsız adaylar da TBMM'ye seçilmeyi başardı (Mehmet Ağar-Elazığ, Ahmet Özal-Malatya, Bekir Gündoğan-Tunceli). Yine 22 yıl aradan sonra ilk kez bir merkez sol partinin birinci olduğu seçimlerde, seçim barajını aşamayan Cumhuriyet Halk Partisi tarihinde ilk defa TBMM dışında kaldı. DSP'nin oylarını yaklaşık yüzde 50 oranında artırarak birinciliğe yükseldiği bu seçimlerde, bir önceki seçimde yüzde 10 barajını aşamayarak TBMM'ye giremeyen MHP ise oylarını yaklaşık yüzde yüz oranında artırarak ikinci parti durumuna geldi. Seçime katılan diğer büyük partilerden, Refah Partisi'nin devamı olarak kurulan FP, ANAP, DYP ve CHP'nin oyları geriledi. TBMM'ye seçilen kadın vekil sayısı 1995 seçimlerine göre 13'ten 23'e yükseldi. 80 ilden 27'sinde DSP, 25'inde MHP, 11'inde HADEP, 9'unda FP, 5'inde DYP, 2'sinde bağımsızlar ve 1'inde de ANAP birinci oldu.
18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinden sonra hükûmeti kurma görevi 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Bülent Ecevit'e verildi. Ecevit, DSP, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi (ANAP) ile 28 Mayıs 1999 tarihinde üçlü koalisyon hükûmetini kurdu. Böylece Türk siyasi yaşamında 17. koalisyon hükûmeti kurulmuş oldu. Bu hükûmetle, MHP 21 yıl sonra hükûmete girdi.
1999 genel seçimlerinin sonuçları:

İllere göre 18 Nisan 1999 genel seçim sonuçları; (Not: Aşağıdaki tabloda oy sayıları doğru olmakla birlikte oranlar hatalıdır. Oranlar hesaplanırken yuvarlama hatası yapılmıştır.)

1999 Türkiye yerel seçimleri, 18 Nisan 1999'da erken genel seçimler ile birlikte düzenlenen yerel seçimlerdir. 1999 yerel seçimleri 1968'de yerel seçimlerle birlikte Cumhuriyet Senatosu için 24 ilde yapılan kısmi birleşik seçim dikkate alınmazsa, yerel ve genel seçimlerin bir arada yapıldığı ilk seçimdir.
Milliyetçi Hareket Partisi 21 ilde, Fazilet Partisi 16 ilde, Anavatan Partisi 13 ilde, Cumhuriyet Halk Partisi 11 ilde, Demokratik Sol Parti 9 ilde, Halkın Demokrasi Partisi 7 ilde, Doğru Yol Partisi 3 ilde seçimleri kazanmıştır. Bu seçimlerde yapılan yerel yönetim seçimleri şu şekildedir;

1999 yerel seçimleri il genel meclisi sonuçları:

1999 yerel seçimleri büyükşehir belediye başkanlıkları seçim sonuçları:

1999 yerel seçimleri belediye başkanlıkları seçim sonuçları:

1999 yerel seçimleri belediye meclis üyeliği seçim sonuçları:

2000 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye'nin 10. cumhurbaşkanını seçmek üzere TBMM'de düzenlenen seçim sürecidir. 23 Nisan 2000 tarihinde çok partili Türk siyasi tarihinde bir ilk gerçekleşmiş ve mecliste temsil edilen tüm partilerin (DSP, MHP, FP, ANAP, DYP) ortak kararıyla TBMM dışından bir aday cumhurbaşkanlığı için ortak bir aday gösterilmiştir. Seçim sonucunda TBMM'de grubu bulunan 5 partinin üzerinde mutabakat sağladığı ve TBMM dışından adaylık önerisi için gerekli olan 110 milletvekilinin imzası sayesinde seçimlere katılan emekli Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer 3. tur sonunda gereken oy sayısının (276) üzerine çıkarak Türkiye'nin 10. Cumhurbaşkanı seçilmiştir. İlk iki turda ise gereken 2/3 (367) çoğunluğa hiçbir aday ulaşamamıştır. 2. tur oylamasında ikinci olan TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut ise 3. tura katılmamıştır. Sezer cumhurbaşkanlığı görevini 16 Mayıs 2000 tarihinde Süleyman Demirel'den devralmıştır.

2002 Türkiye genel seçimleri, 3 Kasım 2002 günü Türkiye genelinde yapılan erken genel seçimdir. Bu genel seçim ile Türkiye Büyük Millet Meclisi 22. dönem milletvekilleri seçilmiştir. Türkiye genelinde uygulanan yüzde 10 seçim barajlı d'Hondt sistemi nedeniyle, seçime katılan 18 siyasi partiden yalnızca Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) bu barajı aşarak meclise milletvekili sokmayı başarmışlardır. Oyların yüzde 34,3'ünü alarak kazandığı 363 milletvekilliği ile tek başına iktidar olan AK Parti, TBMM'nin üyelik sayısının yaklaşık yüzde 66'sını alarak liste usulü çoğunluk sisteminin uygulandığı 1950'li yıllardan sonra TBMM'deki en büyük temsil gücünü elde eden siyasi parti oldu. 1999'da seçim barajını aşamayan Deniz Baykal liderliğindeki CHP ise oyların yüzde 19,39'u alarak ana muhalefet partisi oldu.
İktidardaki Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi'nin yanı sıra önceki dönemde TBMM'de temsil edilen muhalefet partilerinden Doğru Yol Partisi, Saadet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi'nin de seçim barajını aşamayarak TBMM'ye giremediği seçimler, Türkiye'nin siyasetini temelinden sarsan büyük bir değişim olarak nitelendirildi. Seçim barajı nedeniyle temsil edilemeyen oy sayısı tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde %46,33 oranla 14.545.438 oldu.

4 Mayıs 2002'de Başbakan Bülent Ecevit'in rahatsızlanarak hastaneye kaldırılması üzerine, ilerleyen yaşının da etkisiyle görevine devam edip edemeyeceği yönünde tartışmalar başladı. Tartışmalar Demokratik Sol Parti'nin (DSP) içine de yansıdı; 8 Temmuz'da Hüsamettin Özkan'ın Başbakan Yardımcılığı ve DSP'den ayrılmasıyla başlayan istifa dalgasıyla temmuz ayı içinde DSP meclis grubunun sayısı yarı yarıya düştü.
Bu gelişmeler sırasında koalisyon hükûmetinin ikinci büyük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü, partisinin Bursa İl teşkilatının Keles ilçesinde düzenlediği 11. Kocayayla Türkmen Kurultayı'nda yaptığı açıklamada 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasını istedi. 16 Temmuz 2002'de koalisyon hükûmetini oluşturan üç partinin genel başkanları arasında yapılan zirve toplantısında 3 Kasım'da erken seçim yapılması kararı alındı. 31 Temmuz 2002'de TBMM Genel Kurulunda yapılan oylamada, erken seçim önergesi oylamaya katılan 514 milletvekilinden 449'unun kabul oyuyla kabul edildi.

1990-2002 yılları arasında yaşanan ekonomik bunalımların temel nedeni, siyasi istikrarsızlık ve dolayısıyla orta ve uzun vadeli ekonomik politikalara sahip olamamaktır. Bu dönemde Türkiye'de 6 farklı başbakan tarafından 11 farklı hükûmet kurulmuş, bu hükûmetlerin ortalama ömürleri ise yaklaşık 1 yıl olmuştur. 1994, 2000 ve 2001 yıllarında ekonomik bunalımların yerel krizlere dönüştüğü gözlemlenmiştir. Ancak, bu dönem haricindeki hükûmetlerin devamlılığı ise ortalama 295 gün sürmüştür. Sık sık değişen hükûmetler, siyasi karar alıcıların ekonomideki yapısal sorunlara odaklanmalarını zorlaştırmış ve kısa vadeli politikalar yürütmelerine sebep olmuştur.

1996 yılında siyasi bunalımlar, doğrudan bir yönetim krizine dönüştü. Mart 1996'da Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi arasında kurulan koalisyon hükûmeti, Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan'ın Tansu Çiller'i yolsuzlukla suçlaması nedeniyle büyük zarar gördü ve sadece 90 gün sürdü. 29 Haziran 1996'da Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasında kurulan yeni koalisyon sürecinde ise 28 Şubat Süreci olarak bilinen müdahaleyle sonuçlandı. Bu olay, ülkede siyasi istikrarın sağlanmasını imkansız hale getirdi.
Türkiye, 1994 yılında en derin ekonomik krizlerinden birini yaşadı. 1991 Körfez Krizi'nin olumsuz etkileri ve kamu açıklarının kontrol altına alınamaması, 1994 öncesinde ihracatın sabit kalmasına rağmen ithalatın artmasına neden oldu. Bu dönemde kamu harcamaları kamu gelirlerinden daha fazla oldu ve 1994 yılında bütçe ve dış ticaret açıkları sürdürülemez hale geldi. Türk lirası'nın değeri %13,6 oranında düşürüldü ve Merkez Bankası rezervleri 4 milyar dolar azaldı. 5 Nisan 1994'te "Ekonomik İstikrar Tedbirleri" yürürlüğe kondu ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılan 750 milyon dolarlık Stand-By anlaşması imzalandı.
1997-1998 yılında Asya ekonomilerinde meydana gelen ekonomik kriz, Türkiye'yi de etkiledi ve Uzak Doğu sermayeli şirketler ülkeyi terk etmeye başladı. Rusya'daki ekonomik bunalım Türkiye'nin en önemli ihracat ve turizm partnerlerinden birini kaybetmesine neden oldu. Bu durum, bavul ticaretinin azalmasına ve cari gelirlerde düşüşe yol açtı.
2000 yılı, Türkiye için hem ekonomik canlanma hem de çöküş yılı oldu. 1999 depreminden sonra Türkiye, IMF'nin stand-by desteği ile "Enflasyonu Düşürme Programı" uygulamaya koydu. Ancak, programın temel hedefi olan enflasyonda düşüş beklenen hızda gerçekleşmedi ve reel kur değerlenmeye başladı. 2000 sonunda likidite krizi yaşandı ve gecelik faizler %1000'in üzerine çıktı.
2001'de yaşanan siyasi gerginlikler, ekonomik beklentilerin olumsuzlaşmasına neden oldu. Milli Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan tartışma, mali piyasalarda paniğe yol açtı ve Merkez Bankası 5 milyar dolar döviz sattı. 21 Şubat 2001'de TL'nin değeri dalgalanmaya bırakıldı ve yabancı yatırımcılar borsadan kaçtı.
Mayıs 2001'de Kemal Derviş'in açıkladığı "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" ile IMF ve Dünya Bankası kredileriyle desteklenen program, ekonominin stabilizasyon sürecine girmesine yardımcı oldu. Ekonomi yönetimi Kemal Derviş'e bırakıldı ve pek çok yapısal reform hayata geçirildi.
Bu dönemde yaşanan krizler, 2002 seçimlerinde ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın temel nedenleri olarak öne çıktı ve Türkiye'nin yeni bir ekonomik ve siyasi yol haritası arayışına girmesine neden oldu.

17 Ağustos 1999'da meydana gelen Gölcük Depremi, Türkiye'nin yakın tarihindeki en yıkıcı depremlerden biri olarak kayıtlara geçti. Marmara Bölgesi'nde geniş bir alanda hissedilen deprem, Ankara'dan İzmir'e kadar etkisini gösterdi. Resmî raporlara göre 17.480 kişi hayatını kaybetti, 23.781 kişi yaralandı, 505 kişi ise sakat kaldı. Meclis araştırma raporlarına göre ise ölü sayısı 18.373, yaralı sayısı ise 48.901 olarak belirtildi. Yaklaşık 16 milyon insan, depremden çeşitli düzeylerde etkilendi.
Deprem, Türkiye'nin önemli sanayi bölgesi olan Marmara Bölgesi'nde meydana geldiği için, hem ekonomik hem de sosyal alanda büyük sıkıntılara yol açtı. 285.211 ev ve 42.902 iş yeri hasar gördü. Yapım hataları nedeniyle çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2.100 dava açıldı. Bu davaların büyük bir kısmı, kamuoyunda "Rahşan Affı" olarak bilinen Şartlı Salıverme ve Erteleme Yasası ile cezasız sonuçlandı. Geriye kalan davaların birçoğu ise zaman aşımına uğrayarak düştü. Sadece 110 davada ceza verildi, ancak bu cezaların çoğu ertelendi.
Deprem, dünya genelinde büyük yankı uyandırdı ve birçok ülkeden acil yardım ekipleri, araç gereçler ve insani yardım malzemeleri gönderildi. Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un Yunanistan ve Ermenistan'ın yardımlarını kabul etmemesi büyük tepki çekti ve Durmuş'un istifası istendi. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, eşi ve kızı ile birlikte İzmit'e gelerek Doğukışla'daki çadır kentini ziyaret etti.
17 Ağustos Depremi, Türkiye siyasetini derinden etkiledi ve 2002 seçimlerinde alışılmış siyasi partilerin tasfiyesine zemin hazırladı. Depremin ardından yaşanan ekonomik ve sosyal zorluklar, halkın mevcut siyasi partilere olan güvenini sarstı. Deprem sonrası hükûmetin yetersiz müdahaleleri ve kriz yönetimindeki eksiklikler, seçmenlerin yeni siyasi alternatifler arayışına girmesine neden oldu. Bu durum, 2002 seçimlerinde köklü değişimlere yol açtı ve yeni bir siyasi partinin tek başına iktidara gelmesinin önünü açtı.

Demokrat Türkiye Partisi ve Aydınlık Türkiye Partisi, Doğru Yol Partisi listelerinden, Halkın Demokrasi Partisi, Emek Partisi ve Sosyalist Demokrasi Partisi de Demokratik Halk Partisi listelerinden seçime girdiler. Türkiye Komünist Partisi'nin katılmasıyla Türkiye tarihinde ilk kez adında komünist kelimesi geçen bir parti seçimlere katıldı. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasağı nedeniyle seçimlere katılamadı. Erdoğan ile birlikte kapatılan Refah Partisi (RP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Lideri Akın Birdal ve Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) eski Genel Başkanı Murat Bozlak'ın da aralarında bulunduğu 60 kişinin adaylığı YSK tarafından reddedildi.
Seçim takviminin 7 Ağustos tarihinde başladığı 2002 seçimlerinde, gümrüklerde oy verme işlemi 2 Ekim tarihinde başlayıp 3 Kasım tarihinde sona erdi.

3 Kasım 2002 tarihinde 81 ildeki 85 seçim çevresinde düzenlenen seçimlere katılım oranı yüzde 79,13 olarak gerçekleşti. Yüzde 10'luk ülke barajı nedeniyle geçerli oyların yaklaşık yüzde 45'i TBMM'ye yansıyamadı; seçimlere katılan 18 siyasi partiden yalnızca Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 10'luk ülke barajını aşarak TBMM'de temsil edilmeyi başardı, böylece 1946'dan sonra ikinci kez TBMM'de yalnızca iki parti temsil edildi. Geçerli oyların yüzde 34,29'unu alan Adalet ve Kalkınma Partisi elde ettiği 363 milletvekilliği ile (9 Mart 2003'te düzenlenen ara seçimlerden sonra 365'e yükseldi) tek başına hükûmeti kuracak çoğunluğu sağlarken, oyların yüzde 19,38'ini alan Cumhuriyet Halk Partisi ise kazandığı 178 milletvekilliği ile mecliste temsil edilen tek muhalefet partisi oldu. Ayrıca 9 bağımsız aday da TBMM'ye girdi. Seçilen 550 milletvekilinden yalnızca 24'ü (%4,36) kadın olan 22. Dönem'de bir önceki dönemden yalnızca 60 milletvekili (%11) yeni dönemde yer alabildi.
1999 genel seçimlerinden sonra kurulup 2002 seçimlerine kadar ülkeyi yöneten koalisyon hükûmetinin ortaklarından Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisi'nin yanı sıra muhalefetteki Doğru Yol Partisi, Saadet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi barajı aşamayarak TBMM dışında kaldı. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli aday olduğu Osmaniye'den %29,19 (58.622), ANAP lideri Mesut Yılmaz aday olduğu Rize'den %28,58 (46

2003 Türkiye Milletvekili Ara Seçimleri, TBMM 22. Yasama Dönemi üyelerinin belirlenmesi için 3 Kasım 2002'de yapılan milletvekili genel seçimlerinde AK Parti Milletvekili Mervan Gül, CHP Milletvekili Ekrem Bilek ve Bağımsız Milletvekili Fadıl Akgündüz'ün milletvekilliği düşürüldü. Bunun üzerine Siirt iӀi seçimlerinin itiraz üzerine Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edilmesi nedeniyle 9 Mart 2003 tarihinde yapılan yenileme seçimleridir.
YSK kararı uyarınca sadece 2002 seçiminde % 10 barajını aşan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili çıkarabilecekti. Buna rağmen Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve İşçi Partisi (İP) de seçimlere katıldı.
Seçim sonucunda, daha önce anayasanın değiştirilmesiyle milletvekili seçilmesinin önü açılan Recep Tayyip Erdoğan parlamentoya girdi ve 59. Hükûmeti kurarak başbakan oldu.

Seçim sonuçlarına göre AK Parti adayları Recep Tayyip Erdoğan, Öner Gülyeşil ve Öner Ergenç milletvekili seçildiler. Erdoğan milletvekili olduktan sonra, onun başbakanlığında yeni hükûmet kuruldu.

2004 Türkiye yerel seçimleri, 28 Mart 2004 tarihinde beş yıllık bir dönem için yerel yönetimleri (belediye başkanlıkları, belediye meclisleri ve muhtarlar) belirlemek üzere yapılan seçimlerdir.
20 siyasi partinin katıldığı seçimlerde 81 il belediyesinden 58'ini Adalet ve Kalkınma Partisi, 8'ini Cumhuriyet Halk Partisi, 5'ini Sosyaldemokrat Halk Partisi, 4'ünü Milliyetçi Hareket Partisi, 3'ünü Demokratik Sol Parti kazanırken, Doğru Yol Partisi, Saadet Partisi ve Bağımsızlar 1'er adet il belediyesi elde etti.
Bu seçimlerde DEHAP, ÖDP, EMEP, ÖTP ve SDP "demokratik güçbirliği" adı altında bir araya gelerek birçok seçim merkezinde adaylarını SHP çatısı altında gösterdi.

İl Genel Meclisi, İl Özel İdaresinin karar organıdır ve ilgili kanunda gösterilen esas ve usullere göre ildeki seçmenler tarafından seçilmiş üyelerden oluşur.
2004 yerel seçimleri il genel meclisi sonuçları:

Aşağıda, belirtilen illerin 2004 Türkiye Yerel Seçim Sonuçları yer almaktadır.İmleç ile illerin üzerine gelip kazanan aday ve partiyi görütüleyebilir, illerin üzerine tıklayarak seçim hakkında bilgileri görüntüleyebilirsiniz.

2004 yerel seçimleri büyükşehir belediye başkanlıkları seçim sonuçları:

2004 yerel seçimleri belediye başkanlıkları seçim sonuçları:

2004 yerel seçimleri belediye meclis üyeliği seçim sonuçları:

2007 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye'nin 11. cumhurbaşkanının belirlenmesi için yapılan seçim. Nisan ayında başlayan ve olaylı geçen süreç 28 Ağustos'ta Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle tamamlanmıştır.

2000 yılında seçilen 10. cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi 16 Mayıs 2007'de dolmaktaydı. TBMM, cumhurbaşkanlığı adaylığı son başvuru tarihini 25 Nisan gecesi ve ilk tur oylama gününü 27 Nisan olarak belirlemişti. Seçim dönemine, başörtüsü ve laiklik tartışmalarıyla gelinmişti. Ülkenin çeşitli yerlerinde "Cumhuriyet Mitingleri" adıyla geniş katılımlı gösteriler düzenlendi ve iktidar partisinin, kendi siyasal çizgisinden bir ismi cumhurbaşkanlığına seçmesi engellenmek istendi. Seçimin kaderini ise, dört ay önce ortaya atılan 367 tartışmaları belirledi. Anayasa'nın 102. maddesine göre cumhurbaşkanı seçilebilmek için, ilk iki turda nitelikli çoğunluk (367 oy), sonraki iki turda ise salt çoğunluk (276 oy) aranıyordu. Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 26 Aralık 2006'da Cumhuriyet'te yayımlanan yazısında, Anayasa'da belirtilen 367'nin sadece karar yeter sayısı değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğunu ortaya attı. Bu görüşe göre oylamalara en az 367 kişinin katılması gerektiği, aksi halde sonucun geçersiz olacağı iddia edildi. Böylece meclisteki sandalye sayısı 354 olan iktidar partisi, tek başına kendi oylarıyla cumhurbaşkanı seçemeyecekti. Aynı dönemde ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal, iktidar partisinin uzlaşma olmadan kendi adayını çıkarması durumunda oylamalara katılmayacaklarını ve 367 tartışmalarının ciddiye alınması gerektiğini söyledi.

İktidar partisi dönemin dışişleri bakanı olan Kayseri milletvekili Abdullah Gül'ü aday gösterdi. Bu arada yine iktidar kanadından Ankara milletvekili Ersönmez Yarbay adaylık başvurusu yapmıştı ancak Yarbay ilk tur oylaması öncesi adaylıktan çekildi. İlk tur oylama 27 Nisan'da yapıldı. Toplam 361 oy kullanılırken, Abdullah Gül 357 oy aldı. Oylamanın hemen sonrasında, CHP 367 iddiasıyla seçimi Anayasa Mahkemesine taşıdı. Aynı günün akşamı Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine, daha sonra e-muhtıra olarak anılacak, bir basın açıklaması konuldu. Açıklamada seçimlerde laikliğin tartışma konusu yapıldığı ve Genelkurmay'ın bu konuda taraf olduğu söylendi. Anayasa Mahkemesi 1 Mayıs'ta verdiği kararla, 367 iddiasını kabul ederek yapılan birinci tur oylamayı iptal etti. Bunun üzerine 6 Mayıs'ta yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının (367) bulunamayışı yüzünden 11. Cumhurbaşkanı seçilemedi.

Oylamaya katılım

Anayasa Mahkemesinin oylama iptali kararı üzerine, cumhurbaşkanlığı seçimi henüz tekrarlanmadan, AK Parti'den erken genel seçim kararı çıktı; 24 Haziran'da seçimlere gidilmesi için meclise teklif sunuldu. Daha sonra, Yüksek Seçim Kurulunun seçim takviminin işleyebilmesi için 22 Temmuz tarihi önerisine uyularak, tüm partilerin desteğiyle seçim kararı alındı.
Mecliste seçim kararı alınmasının yanında, Anayasa'da bazı değişikliklere gidildi. Buna göre, genel seçimlerin yapılma süresi beş yılda birden, dört yılda bire düşürüldü. Cumhurbaşkanlığı seçiminin iptaline yol açan toplantı yeter sayısı konusu, meclisin tüm işlemlerinde üçte bir çoğunluk olarak netleştirildi. Cumhurbaşkanının meclis tarafından değil, halk tarafından iki turlu oylamayla seçilmesi kararlaştırıldı; yedi yıl olan görev süresi beş yıla düşürülerek, iki kez seçilebilmenin önü açıldı. Değişiklik paketi mecliste 376 oyla kabul edilmişti. Ancak yeni cumhurbaşkanı seçilemediğinden, görev süresi dolmasına rağmen görevini sürdüren Ahmet Necdet Sezer, yapılan değişiklikleri "rejimi sıkıntıya sokar" eleştirisiyle veto etti. Değişiklik paketi tekrar geldiği mecliste, bu kez 370 oyla aynen kabul edildi. Aynı metinle ikinci kez önüne gelen paketi veto yetkisi bulunmayan Sezer, 15 Haziran'da paketi halk oylamasına sunma kararı aldığını; ayrıca Anayasa Mahkemesine iptal davası açacağını duyurdu. Yüksek mahkeme 5 Temmuz'da verdiği kararla Cumhurbaşkanlığının iptal taleplerini reddetti. Değişiklik paketi 21 Ekim'de yapılan halk oylamasında, %68 oyla kabul edilerek yürürlüğe girdi.
Alınan karar sonucu 22 Temmuz'da erken seçime gidildi. Seçimde %46,6 oy alan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti, 341 milletvekilliği ile yeniden tek başına iktidar oldu. Ancak partinin oy oranı yaklaşık %12 artmasına rağmen, Devlet Bahçeli başkanlığındaki MHP'nin de %14,3'le barajı geçmesi ve meclisteki üçüncü parti olması dolayısıyla, iktidar partisinin meclisteki sandalye sayısında düşüş oldu. %20,85 oy alan Deniz Baykal yönetimindeki CHP ana muhalefet partisi konumunu korudu. Oyları az da olsa artan partinin sandalye sayısı, yine meclise MHP'nin de girmiş olmasıyla, 178'den 112'ye kadar geriledi.

22 Temmuz seçimlerinin ardından yeni oluşan meclis 4 Ağustos'ta ilk toplantısını yaptı. Meclis programında ilk olarak Meclis Başkanı seçimi gerçekleşti. 9 Ağustos'ta AK Parti'nin adayı Zonguldak milletvekili Köksal Toptan, muhalefetin de desteğiyle ilk turda 450 oy alarak başkan seçildi; MHP'nin adayı Tunca Toskay 74 oyda kaldı. Aynı gün başbakan Erdoğan, artık meclisin önündeki ikinci gündem olan cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin yeniden başlayacağını açıkladı. Seçim süreciyle birlikte Abdullah Gül'ün yeniden aday olup olmayacağı tartışma konusu oldu. Partinin oylarını yükselterek tekrar tek başına iktidara gelmesinde Gül'ün cumhurbaşkanı seçilememesinin etkili olduğu görüşü öne çıktı. Bunun sonucu olarak da Abdullah Gül tarafından "bunun cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin açık bir mesaj olduğu" yorumu benimsendi. 13 Ağustos tarihinde kulislerde konuşulan 11. Cumhurbaşkanı adaylığı kesinleşti. MHP'nin oylamalara katılacağını belirtmesiyle, yeni bir 367 krizi ortaya çıkmadı; ana muhalefet partisi CHP ise ilk seçimdeki tutumunu koruyarak, oylamalara katılmayacağını açıkladı. MHP'den Kayseri milletvekili Sabahattin Çakmakoğlu, CHP listelerinden meclise giren DSP'li isimlerden ise Eskişehir milletvekili Tayfun İçli, seçimde Abdullah Gül'e rakip isimler oldu.

Gül 20 Ağustos'ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi birinci turunda 341 oy aldı. 24 Ağustos'taki ikinci turunda ise 337'de kaldı. Anayasaya göre ilk iki turda üçte iki çoğunluk olan 367 sayısına ulaşılamadığı için, 276 oyun aranacağı üçüncü tura gidildi. Abdullah Gül 28 Ağustos'ta yapılan üçüncü turda 339 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Nisan ayında başlayan cumhurbaşkanı seçim süreci sona erdi.

Sonuçlar

28 Ağustos'taki üçüncü turda seçilen Abdullah Gül, aynı gün ilerleyen saatlerde mecliste yemin ederek, bir teşekkür konuşması yaptı. Gül cumhurbaşkanlığı geleneğine uygun olarak, ilk yurt dışı ziyaretini Eylül ayında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne yaptı.

2007 Türkiye genel seçimleri, 22 Temmuz 2007 tarihinde TBMM 23. dönem üyelerini belirlemek için yapılan seçimdir.
Görev süresi dolan Türkiye'nin 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yerine 11. Cumhurbaşkanının seçilememesi üzerine TBMM Genel Kuruluda 3 Mayıs 2007 tarihinde milletvekilliği seçimlerinin 22 Temmuz 2007 günü yapılması karara bağlandı. Eski seçimlerde olduğu gibi Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 33. maddesi gereğince %10 baraj uygulandı. 22 Temmuz seçimlerine 14 siyasi parti ve 699 bağımsız aday katıldı. Seçimde 42 milyon 537 bin 305 seçmenin, 158 bin 700 sandıkta oy kullanma hakkı bulunuyordu.

2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri, CHP'li ve AK Partili politikacılar arasındaki gerilimlerin doruğa çıkmasıyla bir siyasi krize dönüştü. Baykal döneminde CHP, ordu ve yargının "demokratik olmayan" girişimlerine destek verdi. Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'e karşı ortaya çıkan protestolar; Gül'ün İslamcı siyaset geçmişi ve eşinin başörtüsü takması gibi popüler nedenlerle[kim?] düzenlendi. CHP'nin seçimi boykot etmesiyle beraber 367 Krizi çıktı. E-muhtıra yayınlandı. Olayların ardından erken seçim kararı alındı ve Anayasa'da bazı değişiklikler yapıldı. Cumhurbaşkanının meclis tarafından değil, halk tarafından iki turlu oylamayla seçilmesi kararlaştırıldı; yedi yıl olan görev süresi beş yıla düşürülerek, iki kez seçilebilmesinin önü açıldı. Anayasa değişiklikleri, 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan halk oylamasında, %68,95'lik kabul oyuyla yürürlüğe girdi. 28 Ağustos 2007 tarihinde Abdullah Gül Türkiye'nin 11. cumhurbaşkanı seçildi. Yemin töreni CHP ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından boykot edildi.

16 Mayıs 2007 tarihinde görev süresi dolacak olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in halefini belirlemek için yapılan seçimin  ilk turu 27 Nisan 2007'de TBMM'de yapıldı. TBMM'de grubu bulunan muhalefet partilerinden Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) ve Anavatan Partisi'nin (ANAP) boykot ettiği ve 361 milletvekilinin katıldığı ilk tura tek aday olarak katılan AK Parti Kayseri milletvekili ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 357 oy aldı. Seçimin hemen ardından ana muhalefet CHP birinci tur oylamasında TBMM'de 367 toplantı yeter sayısına ulaşılmadığı gerekçesiyle seçimin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurdu. Aynı günün gece saatlerinde Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde laiklik uyarısı içeren bir mesaj yayınlandı (E-muhtıra). AK Parti'nin, E-muhtıra'ya karşı yayınladığı cevap metninde "Bildiri, hükümete karşı tutum olarak algılanmıştır. Genelkurmay, Başbakanlığa bağlıdır. Güven ve istikrar zedeleyenler, olumsuz sonuçların sorumluluğunu yükleneceklerdir" dendi.
Anayasa Mahkemesi, 1 Mayıs tarihinde verdiği kararla, cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında TBMM Genel Kurulunda en az 367 milletvekilinin bulunması gerektiğine hükmetti ve Meclis'teki birinci tur oylamayı iptal etti. Anayasa Mahkemesinin kararı üzerine hem iktidardaki AK Parti, hem de muhalefet partilerinin talebiyle erken genel seçime gidildi. 3 Mayıs 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulunda yapılan oylamada, 2007 Kasım'ında yapılması gereken seçimlerin 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılması 458 evet oyuyla, kabul edildi.

Erken seçim yapılmasına ilişkin kararın, Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayımlanmasıyla seçime girecek olan partiler ve her ilin çıkaracağı milletvekili sayısı 4 Mayıs 2007 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilan edildi. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde, Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 33. maddesi gereğince yüzde 10 Türkiye geneli seçim barajlı d'hondt sistemi uygulandı. Milletvekili Seçim Kanunu'nda 2006 yılında yapılan değişiklikle milletvekili adaylarının seçilme yaşı otuzdan yirmi beşe düşürüldü, ancak seçim kanununda yapılan değişikliklerin 1 yıldan önce uygulanamaması nedeniyle 25-29 yaş grubundakiler ancak bir sonraki seçimde aday olabildiler. Mayıs 2007'de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, genel seçimlerde bağımsız adayların birleşik oy pusulasında yer almasına ilişkin Anayasa'ya geçici madde eklenmesini onayladı. Değişikliği yapan 5659 sayılı yasanın Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmesiyle bağımsız adayların isimleri ilk kez bu seçimde birleşik oy pusulalarında yer aldı.
Hürriyet ve Değişim Partisi, Demokratik Sol Parti, Demokratik Toplum Partisi ve Sosyaldemokrat Halk Partisi seçime katılma hakları olmasına rağmen seçime katılmayacaklarını açıkladılar. Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi  (DYP) 6 Mayıs'ta birleşme kararı aldıklarını ve seçime Demokrat Parti (DP) adıyla gireceklerini açıkladı. DYP'nin 27 Mayıs 2007 tarihinde düzenlediği 2. Olağanüstü Genel Kongresi'nde adını ve logosunu değiştirmesiyle Demokrat Parti kuruldu. Fakat planlanan bu birleşmenin başarısızlığa uğraması daha sonra da seçim ittifakının da gerçekleşememesi nedeniyle DP seçime tek başına girdi. ANAVATAN aday listelerini geç verdiği gerekçesiyle genel seçimlere de katılamadı. Demokratik Sol Parti, CHP çatısı altında seçime girme kararı aldı. 2002 seçimlerine DEHAP olarak katılan ve seçim barajını geçememiş olan Demokratik Toplum Partisi (DTP), bu seçimlerde Bin Umut Adayları adlı bağımsız aday blokuyla seçime katıldı.

Adıyaman, Ağrı, Artvin, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkâri, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Mardin, Muş, Ordu, Rize, Siirt, Sivas, Trabzon, Tunceli, Şanlıurfa, Van, Bayburt, Batman, Şırnak, Ardahan, Iğdır ve Kilis illerinde oy vermenin başlangıç ve bitiş saatleri 07.00 - 16.00, diğer illerde 08.00 - 17.00 arasındaydı. 25 Haziran'da başlayan gümrük kapılarındaki oy verme işlemi 22 Temmuz'a kadar devam etti.

22 Temmuz 2007'de düzenlenen erken genel seçimlerde AK Parti yüzde 46,58 ile 341 milletvekili, CHP yüzde 20,88 ile 112 milletvekili, MHP ise yüzde 14,27 ile 71 milletvekili çıkarttı. DTP'nin desteklediği Bin Umut Adayları 22 milletvekilliği kazanırken, 4 bağımsız aday da meclise seçildi.
2007 genel seçimlerinin sonuçları:

Aldıkları oy oranlarına göre 22 Temmuz 2007 seçimlerine katılan partilerin sıralaması:

İllere göre 2007 milletvekilliği seçimi sonuçları;

%10'luk baraj uygulamasını aşmak amacıyla, bazı küçük partiler bağımsız listeden aday gösterdiler. Bağımsız adaylara baraj uygulanmadığından, bu şekilde aday gösterilen kişilerin meclise girme şansı vardı. Bir kez seçildikten sonra, bu adaylar tekrar eski partilerine üye olabilecekti.

Sol görüşlü küçük partilerin ve herhangi bir partiyle bağlantısı olmayan gerçekten bağımsız adayların bir araya gelerek kurduğu Ortak Bağımsız Aday Platformu, bu seçimlerde bağımsız adayların büyük çaplı bir iş birliği oldu.
Herhangi bir partiyle ve platforma dahil olmayan bağımsız adaylar da seçime katıldılar.

Aşağıdaki tabloda illerin çıkardığı milletvekili sayıları görülmektedir. Sayıların üzerine tıkladığınızda o bölgeden seçilen milletvekillerine ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

İstanbul 2. Bölge bağımsız milletvekili adayı Tuncay Şeyranlıoğlu uğradığı silahlı saldırı sonucu öldü.
Meclise seçilen 48 kadın milletvekilinden 28'i Adalet ve Kalkınma Partisi'den, 10'u Cumhuriyet Halk Partisi'den, 8'i bağımsızlardan ve 2'si de Milliyetçi Hareket Partisi'den seçildi.
İstanbul 3. Bölgeden milletvekili seçilen MHP'li Mehmet Cihat Özönder mazbatasını almak için Ankara'dan İstanbul'a giderken Ankara'da geçirdiği trafik kazasında öldü. Böylece ilk kez bir milletvekili mazbatasını alamadan ölmüş oldu.
Gümrüklerde verilen oyların seçilecek milletvekili sayılarına etki etmeyeceği düşünülürken, Hakkâri'de 45 oy farkla milletvekilliği kazandığı açıklanan bağımsız aday Sebahattin Suvağcı, gümrük oylarından AK Parti ye gelen 232 oyla Abdülmuttalip Özbek' in gerisine düşerek seçimi kaybetti.

Adalet ve Kalkınma Partisi: 441.216.258 YTL
Cumhuriyet Halk Partisi: 79.874.759 YTL
Milliyetçi Hareket Partisi: 26.547.814 YTL
Genç Parti: 23.020.688 YTL
Doğru Yol Partisi: 30.306.255 YTL

(İngilizce) ABD Kongresi tarafından görevlendirilen araştırmacıların seçim sürecine dair analizleri 5 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yüksek Seçim Kurulu 23 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seçim Meydanı : Seçim 
Seçim Sonucunun Analizi 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seçim Video
Seçim Videoları
Seçim Haberleri
BBC Türkçe servisinden interaktif seçim sonuçları haritası 14 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2009 Türkiye yerel seçimleri, 29 Mart 2009 tarihinde yapılan ve Türkiye sınırları içindeki yerel yönetimleri belirleyen bir seçimdir. Seçime 19 parti katılmıştır.
Seçimlerde, 48.049.446 seçmen tarafından 81 ilin genel meclis üyeleri, 16 büyükşehir belediye başkanı ile 957'si ilçe, 1.974'ü belde (kasaba) olmak üzere toplam 2.931 belediyenin başkanları ve meclis üyeleri ile köy ve mahalle muhtarları seçilmiştir.

Oy kullanabilmek için kimlik (nüfus cüzdanı, kamu çalışanlarına verilen kurum kartı, pasaport, evlilik cüzdanı, askerî kimlik kartı, sürücü belgesi) üzerinde TC kimlik numarasının bulunması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca Yüksek Seçim Kurulu (YSK), nasıl oy kullanılacağına yönelik TRT ve diğer ulusal kanallarda gösterilecek 7 dakika 25 saniye süren bir tanıtıcı film hazırlamıştır. YSK'nin, seçimlerin kuralına uygun yapılması, seçmenin oyunun geçersiz sayılmaması ve oyların demokratik ortamda kullanılabilmesi için "oyların nasıl kullanılacağına dair" hazırladığı filmde, oy kullanan karakteri tiyatrocu Levent Ülgen canlandırmıştır. Filmde, belediye başkanlığı, il genel meclisi ve muhtarlık seçimlerinde oyların nasıl kullanacağı, oy kullandıktan sonra mürekkebin başka yerlere dağılmaması için neler yapılacağı belirtilerek, oy kullanırken, yaşlı, engelli ve hamilelere öncelik verilmesi gibi uyarılara da yer verilmiştir.
Büyükşehir sınırları içerisinde oturanlar, büyükşehir belediye başkanlığı, ilçe belediye başkanlığı, ilçe belediye meclisi, il genel meclisi üyeliği ve mahalle muhtarlığı olmak üzere 5 oy attılar.
Belediye sınırları içerisinde oturanlar, belediye başkanlığı, belediye meclis üyeliği, il genel meclisi ve mahalle muhtarlığı olmak üzere 4 oy attılar.
Köy sınırları içerisinde oturanlar, il genel meclis üyeliği ve köy muhtarlığı olmak üzere 2 oy attılar.
Herkesin kullandığı oy, il genel meclisi üyelikleri olduğu için ülke geneli hakkında yorum yapabilmek için igm oyları, istatistiki açıdan önemlidir.

29 Mart 2009 yerel seçimleri kesinleşmiş resmî il genel meclisi üyelikleri seçim sonuçları;

29 Mart 2009 yerel seçimleri kesinleşmiş resmî büyükşehir belediye başkanlıkları seçim sonuçları;

Kazanan Adaylar:

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri kesinleşmiş resmî belediye başkanlığı (büyükşehir belediyeleri hariç) seçim sonuçları;

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri kesinleşmiş resmî belediye meclisi üyelikleri seçim sonuçları;

Aşağıda, belirtilen illerin, belirtilen ilçelerine göre, 2009 Türkiye Yerel Seçim Sonuçları yer almaktadır.

Aşağıda, ilçelerine ayrılmış illerin, seçim sonuç haritaları, kazanan partilere ve renklerine göre verilmiştir. İl Geneli'ndeki oylarda kazanan, yani İl Genel Meclisi'nde en çok oy oranına sahip olan parti resim altındaki açıklamada ilk sırada, ilin merkez ilçesinde veya var ise büyükşehir belediyesinde kazanan parti ise ikinci sırada belirtilmiştir.

15 Şubat 2009'da, Genç Parti'nin seçimlerden çekilme kararı Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul edildi.
Yüksek Seçim Kurulu çeşitli nedenlerle 30 belediye başkanlığı, 11 belde meclis üyeliği, 220 köy ve mahalle muhtarlığı ve 88 ihtiyar heyeti seçimini iptal etti. Yenilenen seçimler 7 Haziran 2009'da, sorunsuz şekilde yapıldı.
25 Mart 2009 tarihinde seçim kampanyası için Çağlayancerit'ten Yozgat'ın Yerköy ilçesine gitmekte olan Büyük Birlik Partisi genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan Bell 206L-4 LongRanger tipi helikopter Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesi sınırları içindeki Keş Dağı'nda düştü. Kazada Yazıcıoğlu dahil helikopterdeki 6 kişinin tamamı öldü.
Eğer bu bir genel seçim olsaydı (BBP, SP, DP ve DTP nin bağımsız girdiği varsayılmıştır, İl Genel Meclisi oylarına göre), TBMM'de koltuk dağılımları;
Adalet ve Kalkınma Partisi: 283
Cumhuriyet Halk Partisi: 124
Milliyetçi Hareket Partisi: 89
Demokratik Toplum Partisi: 29
Saadet Partisi: 12
Demokrat Parti: 12
Büyük Birlik Partisi: 1
Bağımsız: 1 şeklinde olacaktı.

YESİK Yerel seçimlerde Nasıl oy kullanılacak? Filmi22 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2011 Türkiye genel seçimleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi 24. Dönem üyelerinin seçilmesi için 12 Haziran 2011'de yapılan genel seçimlerdir. 34 yıldan sonra Türkiye'nin "erken" yapılmayan ilk genel seçimidir.

21 Ekim 2007 tarihli referandum ile birlikte yürürlüğe giren anayasa değişiklikleri uyarınca genel seçim süresi 5 yıldan 4 yıla indirildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 3 Ekim 2010 günü yaptığı açıklamada genel seçimlerin normal tarihinden bir ay önce -Haziran ayı başında- yapılacağını duyurdu. TBMM 3 Mart 2011'deki oturumunda milletvekili genel seçimlerinin 12 Haziran 2011 pazar gününde yapılmasına ilişkin önerge TBMM Genel Kurulunda oybirliğiyle kabul edildi.
2010 Nisan ayında seçim kanunda birtakım değişiklikler yapıldı. Düzenlemeyle, seçimlerde Kürtçe propaganda yapılması serbest bırakıldı. Bunun dışında tahta oy sandıkları yerine eni 40, boyu 55, yüksekliği 50 cm, şeffaf, ısıya ve kırılmaya dayanıklı sert plastikten yapılan sandıklar kullanıldı. Bilboardlarda propaganda süresi uzatılarak 20 günden 30 güne çıkarıldı. Bu seçimlerde ilk kez 25 yaşındakiler milletvekili adayı olabildiler.
Adalet ve Kalkınma Partisi, 186 milyon 544 bin; Cumhuriyet Halk Partisi, 83 milyon 608 bin; Milliyetçi Hareket Partisi, 57 milyon 148 bin lira seçim yardımı aldı.
Yüksek Seçim Kurulunun 5 Mart 2011 tarihli kararına göre, 27 siyasi parti seçime katılmaya hak kazandı. Bu partilerden Barış ve Demokrasi Partisi, İşçi Partisi ve Yeni Parti oy pusulası sıralaması için yapılan kura öncesinde seçime katılmama kararı aldı ve oy pusulası sıralamasına 24 parti girdi. Bu 24 partinin 6'sı liste verme aşaması öncesinde seçime katılmama kararı alarak veya liste vermeyerek seçimden çekildi. Liste vermeyen partiler: Alternatif Parti, Bağımsız Türkiye Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Genç Parti, Halkın Yükselişi Partisi, Türkiye Partisi. Hak ve Özgürlükler Partisi de liste vermesine rağmen daha sonra seçimlere katılmama kararı aldı. Böylece, 12 Haziran 2011 seçimlerine kendi adıyla katılan siyasi parti sayısı sayısı 17'ye indi. YSK, 18 Nisan 2011'de Özgürlük ve Dayanışma Partisi ve Yurt Partisi'nin seçime katılamayacağına karar verdi. Böylece, 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan seçime katılan adayların YSK tarafından açıklanan geçici listesine göre, seçime giren siyasi parti sayısı 15 olarak belirlendi.

Seçim öncesinde, parlamentoda görev yapan 267 milletvekili aday listelerine giremedi. 15 siyasi partiden 7.492 aday ve 203 bağımsız aday olmak üzere toplam 7.695 aday seçimlere katıldı. Seçimde, 50 milyon 189 bin 930 seçmen, 85 seçim çevresinde 199 bin 207 sandıkta oy kullanabildi. Yurtdışı Seçmen Kütüğüne kayıtlı 2 milyon 568 bin 977 seçmen ise 10 Mayıs Salı gününden başlayarak ülkeye giriş yaptıkları 25 gümrük kapısında kurulan sandıklarda oy verebildi.
Seçimde dikkat çeken adaylardan biri de Saadet Partisi Denizli 5. sıra milletvekili adayı Haşim Ahmet Abdülbaki Buğra Bahadır Nebioğulları oldu. İsim ve soyadındaki 43 harf ile bu seçimin en uzun isimli adayı olarak kayıtlara geçti. Ayrıca, eski futbolcu Hakan Şükür, Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul 3. Bölge 4. sıra adayı; eski futbolcu Saffet Sancaklı, Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul 2. Bölge 5. sıra adayı; eski futbolcu Metin Kurt, Türkiye Komünist Partisi İstanbul 2. Bölge 2. sıra adayı ve eski hakem Selçuk Dereli, Cumhuriyet Halk Partisi Mersin 7. sıra adayı olarak seçimlere katıldı.
Seçimlere katılamayan Hak ve Hakikat Partisi, Doğru Yol Partisi ile ittifak yaparak Doğru Yol Partisi'ne katıldı. Bağımsız Türkiye Partisi ise Demokrat Parti  (DP) ile yaptığı seçim ittifakı çerçevesinde seçime DP listelerinden girdi. Öte yandan, bazı partiler seçimlere katılmama kararı aldı. Yeni Parti, 3 Nisan 2011'de seçimlere katılmayacağını açıkladı. Genç Parti, Halkın Yükselişi Partisi, Alternatif Parti, Türkiye Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi ve Eşitlik ve Demokrasi Partisi de 11 Nisan 2011'de seçimlere katılmayacaklarını Yüksek Seçim Kurulu'na bildirdiler. Hak ve Özgürlükler Partisi'nin seçimlere katılmama kararı ise 17 Nisan 2011'de YSK tarafından kabul edildi.
Tutuklu sanık milletvekili adayları da seçim sürecinde önemli bir gündem maddesi oldu. Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargâh örgütü ve KCK davalarından tutuklu bazı isimler adaylık başvurusu yaptı. CHP, Ergenekon davaları tutuklu sanıklarından Mustafa Balbay'ı İzmir 2. Bölge'den ve Mehmet Haberal'ı Zonguldak'tan aday gösterdi. Ancak Tuncay Özkan'ı aday yapmadı. Eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı ve Ergenekon davası tutuksuz sanığı İlhan Cihaner ise CHP'den aday adayı olmuş ancak bu parti tarafından aday gösterilmemişti. Daha sonra Denizli'de kontenjan adayı olarak gösterilen Cihaner'in adaylığı, partide tartışmalara yol açtı. Cihaner'in adaylığı YSK Geçici Aday Listesi'nde ilan edildi.
Balyoz davası tutuklu sanığı Engin Alan, MHP'nin İstanbul 1. Bölge 1. sıra adayı oldu. Devrimci Karargâh örgütü davasından tutuklu olan Hanefi Avcı ise İstanbul 3. Bölge'den bağımsız adaylığını açıkladı ancak daha sonra adaylıktan çekildi. Cumhuriyet Güçbirliği bloku tutuklu sanık adaylarından Çetin Doğan ve Doğu Perinçek İstanbul 2. Bölge'den, Hasan Atilla Uğur Antalya'dan ve Deniz Yıldırım Isparta'dan aday oldular. BDP destekli, bağımsız adaylardan oluşan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'nda yer alan ve KCK davasından tutuklu yargılanan adaylar arasında Hatip Dicle, Kemal Aktaş, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız, İbrahim Ayhan ve Gülseren Yıldırım bulunuyordu.
Seçim öncesinde bazı MHP milletvekili adaylarının istifaları da gündeme damgasını vurdu. Evlilik dışı cinsel ilişkilerini ifşa eden görüntülerin İnternet'te yayımlanması veya yayımlanacağı tehdidi üzerine toplam 10 MHP'li milletvekili adayı istifa etti. Bu olay, MHP'nin seçim sürecindeki en büyük krizlerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Çok sayıda milletvekili adaylığı başvurusu, genel seçimler öncesinde iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ne yaklaşık 15 milyon Türk lirası gelir sağladı. Önceki parlamentoda en fazla kadın milletvekiline sahip olan AK Parti, yeni dönemde bu sayıyı artırmayı planlıyordu. Hedef, dört ila beş milletvekili olan tüm illerde seçimlerde en az bir kadın milletvekili adayının bulunmasıydı. Partiye yapılan toplam 5.599 başvuru arasında 855 kadın aday ve 315 engelli aday da bulunmaktaydı. Her bir erkek başvuru sahibi 3.000 lira ücret öderken, kadınlar bunun yarısını ödedi ve engellilerden adaylık ücreti alınmadı. Böylece başvurular partiye toplam 14.85 milyon lira kazandırdı. Ancak bu gelirin seçimlerden sonra AK Parti'nin banka hesabında kalmayacağını söyleyen parti lideri Erdoğan, listeye giremeyen adayların paralarının iade edileceğini açıkladı.
AK Parti'den aday olmak için başvuran önemli isimler arasında Türkiye'nin gelecekteki Avrupa Birliği Başmüzakerecisi Büyükelçi Volkan Bozkır ve eski İstanbul Valisi Muammer Güler de bulunmaktaydı.
12 Nisan 2011, siyasi partilerin genel seçimler için milletvekili aday listelerini Yüksek Seçim Kuruluna teslim etmeleri için son tarihti. Başbakan Erdoğan, üçüncü kez iktidara gelmek için partisini gençleştirmek amacıyla bu seçimde partisinin milletvekillerinin yarısını adaylaştırmadı. Erdoğan, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 333 milletvekilinden sadece 146'sını bu seçimde yeniden aday gösterdi. AK Parti'nin 550 adayından 514'ü üniversite mezunuydu. Listede ayrıca 11 engelli de yer aldı. Partinin önemli isimleri yerlerini korurken, birçok bakan partinin daha önce daha az oy aldığı seçim bölgelerine kaydırıldı.
Erdoğan'ın 4 Mayıs'ta Kastamonu'da yaptığı mitingin ardından saldırganlar polis konvoyuna pusu kurarak bir kişinin ölümüne, bir kişinin de yaralanmasına neden oldu. Erdoğan'ın başka bir mitingde saldırı için terör örgütünü suçlamasının ardından PKK saldırının sorumluluğunu üstlendi.

2011 genel seçimleri, Kemal Kılıçdaroğlu'nun Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri olarak katıldığı ilk genel seçim olmuştur. CHP'nin eski lideri Deniz Baykal Mayıs 2010'da görevinden istifa etmiş ve o dönemde kamuoyu yoklamalarına göre %26 oyla CHP'den ayrılmıştı. Kılıçdaroğlu, 2011 seçimlerinde başarılı olamaması halinde görevinden istifa edeceğini açıkladı. Kılıçdaroğlu, başarı kriterlerinin ne olduğu konusunda ayrıntı vermedi. Seçimlerde ana muhalefet partisinden aday olmak için 3.500'den fazla kişi başvuruda bulundu. Erkek adaylar başvuru için 3,000 TL, kadın adaylar 2,000 TL, engelli adaylar ise 500 TL ödedi. Adaylar arasında eski CHP lideri Deniz Baykal ile Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal gibi tutuklu Ergenekon sanıkları da vardı.
Parti 29 ilde ön seçim yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 435 kişilik aday listesinde Kemal Kılıçdaroğlu parlamentoda görev yapan 78 milletvekilini liste dışı bıraktı. CHP'nin aday listesinde daha önce Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve Türkiye Partisi gibi merkez sağ partilerde yer almış 11 siyasetçi de yer aldı. Siyaset bilimcilere göre Merkez sağ seçmenler, 2002 seçimlerinden sonra bu partilerin fiilen çökmesi üzerine AK Parti'ye yönelmiştir. Listeye giremeyen partinin önemli isimleri CHP'ye "eksen kayması" ile eleştirmiştir.

Seçimler öncesi değişik şirketler tarafından anketler yapılmaktadır. Bu anketlerden bazılarının sonuçları 2011 Türkiye genel seçimleri için yapılan anketler sayfasında toplanmıştır.
Anketlere genel olarak bakıldığında, seçim yaklaştıkça vatandaşların baraj altında kalan partilerden büyük partilere doğru yöneldiği ortaya çıkmaktadır. Buna göre AK Parti, CHP ve BDP (destekli bağımsızlar)'nin oylarında artış, MHP'nin oyunda ise anlamlı bir düşüş ya da artış görülmemektedir. Yapılan son anketlerde (Mart-Nisan 2011) AK Parti %48,2 ile %51,2, CHP %24,4 ile %28,8, MHP %10,7 ile %15,0 ve BDP %4,3 ile %6,6 arasında değişen oy almaktadır.

2011 Türkiye genel seçimlerinin kesin sonuçları:

Yüksek Seçim Kurulu 2 Mart 2011'de Türkiye İstatistik Kurumunun 2010 Nüfus Sayımı sonuçlarını baz alarak seçim çevrelerinin çıkaracağı milletvekili sayısını yayımladı. Buna göre 14 ilin bir önceki seçime göre çıkaracağı milletvekili sayısı artarken, 28 ilinki azaldı. 39 ilin çıkardığı m

2018 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye cumhurbaşkanını belirlemek için 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan seçimdir. 2018 Türkiye genel seçimleri ile aynı gün yapıldı. Seçim, normal şartlarda 3 Kasım 2019'da yapılması öngörülüyordu. Erkene alınmasının nedeni, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli tarafından 2017 referandumda kabul gören anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi için daha fazla beklenmemesi gerekçe olarak gösterilmiştir. Bunu takiben, 2018 seçimleri ile birlikte başbakanlık makamı kalktı ve başkanlık sisteminin ilk hükûmeti göreve başladı.
Görevdeki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına bir kez daha aday oldu. Selahattin Demirtaş ikinci defa aday olur iken Muharrem İnce, Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Doğu Perinçek de seçimde cumhurbaşkanı adayı olduklarını duyurdular. Seçimi ilk turda oyların salt çoğunluğunu alan Erdoğan kazandı.

2016 Türkiye askerî darbe girişiminin ardından ülkede olağanüstü hâl ilan edildi. 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu ile ülkenin yönetim şekli başkanlık sistemi olarak belirlendi. Kasım 2017'de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Adalet ve Kalkınma Partisi ile ittifak yapmayı önermesi sonucunda Şubat 2018'de Cumhur İttifakı kuruldu. Seçimin normal şartlarda 3 Kasım 2019'da yapılması gerekiyordu ancak Bahçeli'nin erken seçimi gerekli gördüğünü belirtmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 18 Nisan 2018'de buna olumlu yaklaştığını açıklaması ile seçim tarihi erkene alındı. Aynı gün olağanüstü hâl seçim tarihini de içine alacak şekilde üç ay daha uzatıldı. 20 Nisan 2018'de erken seçim önerisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 101. maddesine göre cumhurbaşkanı, "40 yaşını doldurmuş, yükseköğrenim yapmış, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından, doğrudan halk tarafından seçilir." En son yapılan genel seçimlerde "toplam geçerli oyların tek başına veya birlikte en az yüzde beşini almış olan siyasi partiler ile en az yüz bin seçmen", cumhurbaşkanlığına aday gösterebilir.

Mevcut Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, sağ olması ve partisinin kendisini aday göstermesi durumunda aday olabileceğini ifade etti. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 8 Ocak 2018'de kendisinin seçimlerde aday olmayacağını, partisinin Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleyeceğini açıkladı. Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, 19 Nisan 2018'de yaptığı açıklamada Erdoğan'ı destekleyeceklerini belirtti. Erdoğan, milletvekillerinin kendisini aday gösterebilmesi için gereken muvafakatnameyi 27 Nisan 2018'de imzaladı. MHP, Erdoğan'ı aday göstermek için 2 Mayıs 2018'de grup kararı aldı. AK Parti de 3 Mayıs 2018'de 316 milletvekilinin imzasıyla aldığı grup kararıyla Erdoğan'ı aday gösterdi. MHP'den Genel Başkan Devlet Bahçeli ve AK Parti'den Başbakan Binali Yıldırım, 4 Mayıs 2018'de Erdoğan'ın adaylık başvurusunu Yüksek Seçim Kurulu'na teslim etti.

Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri Öztürk Yılmaz ve Didem Engin, 20 Nisan 2018'de aday adayı olduklarını ilan etti. Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, Yılmaz ve Engin'in açıklamalarının ciddiye alınmaması gerektiğini belirtti. CHP Parti Meclisi, cumhurbaşkanı adayını belirleme yetkisini Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'na verdi. Kılıçdaroğlu, kendisinin aday olmayacağını, belirlenecek aday için çalışacağını açıkladı. CHP, 4 Mayıs 2018'de 110 milletvekilinin imzasıyla aldığı grup kararıyla Muharrem İnce'yi aday gösterdi. Bir gün sonra İnce'nin adaylık başvurusu YSK'ya iletildi.

Halkların Demokratik Partisi, Selahattin Demirtaş'ı aday göstereceğini açıkladı. Resmî adaylık açıklaması 4 Mayıs 2018'de yapıldı. 11 Mayıs 2018'de Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım, Demirtaş'ın Kandil Dağları'nda PKK'lılar ile çektirdiği fotoğrafları gerekçe göstererek cezaevinde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş'ın adaylığının iptal edilmesi için Yüksek Seçim Kuruluna başvurdu. YSK yapılan başvuruyu reddetti.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, 100.000 imza toplayabilmesi hâlinde cumhurbaşkanlığına aday olacağını duyurdu ve resmî adaylık başvurusunu 2 Mayıs 2018'de yaptı. Seçmenlerin aday teklifinde bulunabildiği ilk gün olan 4 Mayıs 2018'de gerekli 100.000 imzaya ulaşarak aday olmaya hak kazandı.

Saadet Partisi, muhalefet partileriyle ortak aday çıkarmak için görüşmeler gerçekleştirdi ve 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün aday gösterilmesini önerdi. CHP, bu öneriye olumlu yaklaştı. Ancak Akşener adaylıktan çekilmeyeceğini açıkladı. Bunun üzerine Gül, 28 Nisan 2018'de yaptığı açıklamada geniş bir mutabakat sağlanamadığı için aday olmayacağını duyurdu. Gül'ün adaylığının gerçekleşmemesi üzerine Temel Karamollaoğlu, 1 Mayıs 2018'de Saadet Partisi'nin cumhurbaşkanı adayı oldu. Karamollaoğlu, resmî adaylık başvurusunu 2 Mayıs 2018'de yaptı. Seçmenlerin aday teklifinde bulunabildiği üçüncü gün olan 6 Mayıs 2018'de gerekli 100.000 imzaya ulaşarak aday olmaya hak kazandı.

Vatan Partisi, Genel Başkanı Doğu Perinçek'i aday göstereceğini ilan etti ve 1 Mayıs 2018'de Perinçek'in adaylık başvurusu gerçekleşti. Perinçek, seçmenlerin aday teklifinde bulunabildiği altıncı ve son gün olan 9 Mayıs 2018'de gerekli 100.000 imzaya ulaşarak aday olmaya hak kazandı.

Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz'ün Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi'nin de desteğiyle cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıkladı. 2 Mayıs 2018'de resmî adaylık başvurusunu yapan Öz, 4-9 Mayıs 2018 tarihlerinde yalnızca 3.030 seçmenin desteğini alabildi ve aday olamadı.

Yüksek Seçim Kurulu, resmî adayları 13 Mayıs 2018'de ilan etti.

Seçmenler, 4 - 9 Mayıs tarihleri arasında yerel seçim konseyi şubelerinde tercih ettikleri başkan adaylarına imza atabildi. Sadece bir adaya imza atmalarına izin verildi. Resmî olarak aday olmak için gereken imza sayısı 100.000'di.
Yurt dışındaki seçmenler, YSK'nın yurt dışındaki Türk vatandaşlarının haklarını ihlal ettiğini ileri sürerek Perinçek'i Anayasa Mahkemesine itiraz etmeye teşvik ettiler çünkü imza vermeye uygun değillerdi. Ancak yurt dışı vatandaşlarının Türkiye'deki yerel seçim konseylerine posta yoluyla destekledikleri adaylar için imzalı bildiri göndermelerine izin verildi. Sadece 72 kişi bunu yaptı, Akşener için 17, Karamollaoğlu için 18 ve Perinçek için 35 imza atıldı. Yurt dışında Öz için imza atan olmadı.

Recep Tayyip Erdoğan, ilk mitingini 28 Nisan 2018'de İzmir'de yaptı. 6 Mayıs 2018'de İstanbul'da seçim manifestosunu açıkladı. Erdoğan'ın seçime kadar 55 ilde miting düzenleyeceği açıklandı. Ayrıca 20 Mayıs 2018'de Avrupa'da yaşayan Türklerle buluşmak için Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna'da miting yaptı. Ancak Erdoğan'ın planlanan gezisi Bosna-Hersek'teki bazı siyasetçilerce tepkiyle karşılandı ve geziden ne Bosna-Hersek Dışişleri Bakanlığı'nın ne de Cumhurbaşkanlığı'nın bilgisi olduğu belirtildi. Bosna-Hersek ziyareti sırasında Erdoğan'a karşı suikast yapılacağı iddia edildi. Erdoğan, 24 Mayıs 2018'de Ankara'da partisinin seçim beyannamesini açıkladı. Erdoğan'ın sloganı ise "Vakit Türkiye Vakti" ve "Güçlü demokrasi, güçlü ekonomi" oldu.

Muharrem İnce, adaylığının ilan edildiği 4 Mayıs 2018'de TBMM'nin ilk binasının önünde toplanan kalabalığa bir konuşma yaptı. İlk mitingini ise 5 Mayıs 2018'de Yalova'da gerçekleştirdi. 10 Mayıs 2018'de mal varlığını basına açıkladı. Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda CHP üyeliğini bırakıp tarafsız olacağını, ülkenin yönetim şeklini yeniden parlamenter sistem yapacağını, olağanüstü hâli kaldıracağını, Cumhurbaşkanlığı Sarayı yerine Çankaya Köşkü'nde ikamet edeceğini ve sarayı öğrencilerin kullanımına tahsis edileceğini, gençlere her yıl 19 Mayıs ve 29 Ekim'den önce 500 lira burs verileceğini ve Türk Ceza Kanunu'nda yer alan cumhurbaşkanına hakaret suçunun kaldırılacağını duyurdu. İnce'nin kampanyası için "Türkiye'ye Güvence, Muharrem İnce" sloganı seçildi. 19 Mayıs 2018'de Samsun'da seçim manifestosunu açıkladı. Kampanya boyunca 107 miting yaptı.

Selahattin Demirtaş, Kasım 2016'dan beri tutuklu olduğu için kampanyasını avukatları aracılığıyla yürütmekteydi. Kampanya boyunca "Yurttaş, yoldaş, arkadaş Demirtaş", "Tu Dıkarî" (Yapabilirsin) ve "Mırovekî Baş Demirtaş" (İyi İnsan Demirtaş) sloganlarının kullanılacağı açıklandı.

Meral Akşener, 100.000 imza ile cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra ilk mitingini 5 Mayıs 2018'de Kahramanmaraş'ta yaptı. Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda Türkiye Dayanışma Fonu adını verdiği bir fon kurup 4,5 milyon kişinin borcunun en az %80'ini sileceğini vadetti. 6 Mayıs 2018'de Akşener için imza toplanan İYİ Parti standına saldırı düzenlendi. Akşener, seçim kampanyasını 14 Mayıs 2018'de Ankara'da düzenlediği toplantı ile başlattı ve "Yüzünü Güneşe Dön Türkiye" sloganını kullandı. 30 Mayıs 2018'de Ankara'da seçim beyannamesini açıkladı.

Temel Karamollaoğlu'nun adaylığı için Kızılay Meydanı'nda kurulan imza toplama standına 3 Mayıs 2018'de saldırı düzenlendi. Karamollaoğlu, ilk mitingini 13 Mayıs 2018'de Sivas'ta yaptı. Seçim sloganı ise #DEĞİŞTİR oldu.

Doğu Perinçek, 20 Mayıs 2018'de Ankara'da seçim manifestosunu açıkladı. Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda Türkiye'yi NATO'dan çıkartıp Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye yapacağını vadetti.

Erken seçim kararının açıklanmasından iki gün sonra Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, olağanüstü hâl yürürlükteyken özgür, adil ve şeffaf bir seçim düzenlemenin zor olduğunu belirtti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, bu açıklamayı kabul edilemez olarak değerlendirdi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda yapılacak seçimin 'Avrupa kriterlerine' uygun olmayacağını gerekçe göstererek seçimin ertelenmesi yönünde çağrı yaptı. AK Parti ve MHP milletvekilleri bu çağrıyı "siyasi, haksız, yersiz ve hadsiz" olarak niteledi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid bin Ra'ad al-Hussein de benzer bir açıklama yaparak seçimden önce olağanüstü hâlin kaldı

2018 Türkiye genel seçimleri, 24 Haziran 2018'de yapılan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27. döneminin 600 yeni üyesinin belirlendiği seçimlerdir. 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunda kabul edilen bazı değişikliklerin yürürlüğe girdiği seçimdir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu ile aynı gün yapıldı.
Seçimlerin erkene alınmasının nedeni, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından 2017 referandumda kabul gören anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi için daha fazla beklenmemesi gerekçe olarak gösterilmiştir. Bunu takiben, 2018 seçimleri ile birlikte başbakanlık makamı kalktı ve başkanlık sisteminin ilk hükûmeti göreve başladı.

2016 Türkiye askerî darbe girişiminin ardından ülkede olağanüstü hâl ilan edildi. 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu ile ülkenin hükûmet şekli başkanlık sistemi olarak belirlendi. 16 Mart 2018 tarihinde, 26 maddelik "Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" yürürlüğe girdi. Kanunla, seçimlere katılma yeterliliği taşıyan siyasi partilerin ittifak yaparak milletvekili seçimine katılmalarına imkân tanınırken, siyasi partilerin seçimlerde başka bir siyasi partiyi destekleme kararı almalarını yasaklayan hüküm kaldırıldı.
Kasım 2017'de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Adalet ve Kalkınma Partisi ile ittifak yapmayı önermesi sonucunda Şubat 2018'de Cumhur İttifakı kuruldu.
Seçimin normal şartlarda 3 Kasım 2019'da yapılması gerekiyordu ancak, Bahçeli'nin 17 Nisan 2018 tarihinde partisinin TBMM'deki grup toplantısında erken seçimi gerekli gördüğünü belirtmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ertesi gün buna olumlu yaklaştığını açıklaması ile seçim tarihi erkene alındı. Aynı gün olağanüstü hâl seçim tarihini de içine alacak şekilde üç ay daha uzatıldı. 20 Nisan 2018'de erken seçim önerisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.

Çıkan Kanunun 4. maddesine göre; milletvekillerinin seçim çevrelerine dağılımı yapılırken; toplam milletvekili sayısından (600) önce her ile bir milletvekili tahsis edilir. Son genel nüfus sayımı ile belli olan Türkiye nüfusu, kalan milletvekili sayısına (519) bölünmek suretiyle bir sayı elde edilir. İl nüfusunun bu sayıya bölünmesi ile her ilin ayrıca çıkaracağı milletvekili sayısı tespit olunur. Bu suretle hesaplanan milletvekillerinin sayısı 600'ü bulmadığı takdirde, nüfusu; milletvekili çıkarmaya yetmeyen illerin nüfusları ile artık nüfus bırakan illerin, artık nüfusları büyüklüklerine göre sıraya konulur ve ilk hesapta iller arasında bölüştürülmemiş bulunan milletvekilleri bu sıra esas alınarak dağıtıma tabi tutulur. Yapılan tespit sonunda çıkaracağı milletvekili sayısı (18)'e kadar olan iller bir seçim çevresi sayılır. Çıkaracağı milletvekili sayısı (19)'dan (35)'e kadar olan iller iki, (36) ve daha fazla olan iller üç seçim çevresine bölünür. Bu seçim çevreleri numara sırasına göre adlandırılır. 2839 sayılı Kanunun 4. maddesinin yukarıda belirtilen hükümleri ile 2016 yılı nüfus bilgileri göz önünde bulundurulmak suretiyle, 600 milletvekilinin 81 ile dağılımı yapılmıştır. İllerin çıkardığı milletvekili sayıları aşağıdaki gibidir:

2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu sonrası kabul edilen kararla TBMM üye sayısı 550'den 600 vekile çıkarılmıştır. Ankara 3 seçim çevresine bölünürken, Bursa 2 seçim çevresine bölünmüştür. İstanbul ve İzmir'in seçim çevre sayıları aynı kalmıştır. 18 Temmuz 2017 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu illerin çıkartabildiği milletvekili sayılarını açıklamıştır.
Ayrıca ittifaktaki partiler için bu seçimde milletvekili dağılım hesabında öncelikle toplam ittifak oyu esas alınmış; ittifakın kazandığı milletvekili sayısı, ittifakta partilerin oy oranına göre kendi içinde dağıtılmıştır. Tek başına giren partiler ve bağımsız adaylar için bu durumda değişiklik olmamıştır.

Yüksek Seçim Kurulu, 22 Nisan 2018 tarihinde yapılan açıklama ile seçimlere on partinin katılabileceğini ilan etti. 25 Nisan 2018 tarihinde de Hür Dava Partisi'nin itirazını kabul ederek seçime katılabileceğine karar verdi. 20 Mayıs 2018 tarihinde yapılan kura sonucu siyasi parti ve ittifakların oy pusulasındaki yerlerini belirledi. Büyük Birlik Partisi seçime Adalet ve Kalkınma Partisi listelerinden, Demokrat Parti ise İYİ Parti listelerinden gireceğini açıkladı. Bağımsız Türkiye Partisi, 21 Mayıs 2018'de seçime katılmama kararı aldığını duyurdu. Hür Dava Partisi 85, diğerleri 87 seçim bölgesinden katılım sağladı.

Anayasa değişikliği referandumunda "Evet" cephesinde yer alan Adalet ve Kalkınma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Büyük Birlik Partisi, "Cumhur İttifakı" adı altında seçimlere katılacaklarını ve cumhurbaşkanı adayı olarak da Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleyeceklerini açıkladılar. Cumhur İttifakı'nın protokolü 4 Mayıs 2018'de YSK'ya teslim edildi.

Anayasa değişikliği referandumunda "Hayır" cephesinde yer alan Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti milletvekili seçimlerinde ittifak yapma kararı aldılar. Ancak partiler cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda kendi adaylarını destekleme kararı almışlardır. Şayet seçimin ikinci tura kalması hâlinde ittifakın adayının etrafında toplanacaklarını belirtmişlerdir. Adı "Millet İttifakı" olarak belirlenen ittifakın protokolü 5 Mayıs 2018'de YSK'ya verildi.

Erken seçim kararının açıklanmasından iki gün sonra Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, olağanüstü hâl yürürlükteyken özgür, adil ve şeffaf bir seçim düzenlemenin zor olduğunu belirtti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, bu açıklamayı kabul edilemez olarak değerlendirdi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda yapılacakererek seçimin ertelenmesi yönünde çağrı yaptı. AK Parti ve MHP milletvekilleri bu çağrıyı "siyasi, haksız, yersiz ve hadsiz" olarak niteledi.

Seçim kararı alındıktan sonra Meral Akşener önderliğinde kurulan İYİ Parti'nin seçime katılıp katılamayacağı konusu tartışılmaya başladı. YSK'nın da seçime katılacak partiler konusunda açıklama yapmak için gecikmesiyle tartışmalar daha da alevlendi. 25 Ekim 2017'de kurulan parti büyük kurultayını 10 Aralık 2017'de yapmıştır.
Siyasi Partiler Kanunun 36. Maddesi partilerin seçimlere katılma şartlarını beyan eder. Kanunda "Siyasî partilerin seçimlere katılabilmesi için illerin en az yarısında oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış olması veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunması şarttır. Bir ilde teşkilatlanma, merkez ilçesi dahil o ilin ilçelerinin en az üçte birinde teşkilat kurmayı gerektirir." ibaresi yer alır.
Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü Engin Altay, 22 Nisan 2018 tarihinde yaptığı açıklamayla YSK'nın baskı altında olduğunu, seçimlerin ve demokrasinin sekteye uğramaması adına genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun direktifiyle 15 CHP'li vekilin İYİ Parti'ye geçtiğini açıkladı. Böylelikle önceden 5 milletvekili bulunan İYİ Parti'nin TBMM'de grup kurması sağlanarak 36. maddesi yerine getirilmesi sağlandı.

Seçimlerde ittifak içinde olan partiler arasında yapılan işbirliği ile bir partinin adaylarını başka bir partiden göstermesi yoluyla milletvekili adayı olan adaylar yer almıştır. Bu yolla milletvekili olan adaylar kalın olarak yazılmıştır.

Cumhur İttifakı bileşeni olan Adalet ve Kalkınma Partisi listelerinin 18 sırası Büyük Birlik Partisi'ne ayrıldı. Kontenjanda Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici'de yer aldı. Adalet ve Kalkınma Partisi listelerinden, Büyük Birlik Partisi 1 milletvekili kazanmıştır.

Millet İttifakı bileşeni olan Cumhuriyet Halk Partisi listelerinin 5 sırası Saadet Partisi'ne ayrıldı. Cumhuriyet Halk Partisi listelerinden, Saadet Partisi 2 milletvekili kazanmıştır.

Millet İttifakı bileşeni olan İyi Parti listelerinin 4 sırası Demokrat Parti'ye ayrıldı. Kontenjanda Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal yer aldı. İyi Parti listelerinden, Demokrat Parti 1 milletvekili kazanmıştır.

Halkların Demokratik Partisi listelerinin 2 sırası Türkiye İşçi Partisi'ne ayrıldı. SYKP Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları Adana'dan aday gösterildi. Gösterilen adayların hepsi milletvekili seçildi.

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ilk mitingini 28 Nisan 2018'de İzmir'de yaptı. Erdoğan'ın 6 Mayıs 2018'de İstanbul'da seçim manifestosunu açıklayacağı duyuruldu. Erdoğan'ın seçime kadar 55 ilde miting düzenleyeceği açıklandı. Ayrıca 20 Mayıs 2018'de Avrupa'da yaşayan Türklerle buluşmak için Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna'da miting yaptı. 24 Mayıs 2018'de Ankara'da partisinin seçim beyannamesini açıkladı ve milletvekili adaylarını tanıttı.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 26 Mayıs 2018'de partisinin seçim bildirgesini açıkladı ve milletvekili adaylarını tanıttı.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 26 Mayıs 2018'de partisinin seçim bildirgesini açıkladı ve milletvekili adaylarını tanıttı. 6-10 Haziran 2018 tarihlerinde beş ilde istişare toplantıları düzenledi.

Yüksek Seçim Kurulu, yurt dışında yaşayan seçmenlerin 7-19 Haziran arasında oy kullanabileceklerini, gümrük kapılarında oy verme işlemlerinin ise 24 Haziran'a kadar devam edeceğini açıkladı.

YSK kesin seçim sonuçları:

"24 Haziran Seçimleri Sandık Analizi" (PDF), Temmuz’18 Barometresi (Siyasal ve Toplumsal Araştırmalar Dizisi), KONDA, Temmuz 2018 

Karşılaştırmalı seçim 2018 sonuçları 13 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2019 Türkiye kayyım atamaları, 19 Ağustos 2019 günü sabahın erken saatlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ve Van Büyükşehir Belediye Başkanı Bedia Özgökçe Ertan'ın İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınması, yerlerine kayyım atanması ve gelişen olaylar bütünüdür.
23 Mart 2020 tarihi itibarıyla HDP'nin 3 büyükşehir, 2 il, 29 ilçe ve 3 belde belediyesine kayyım atandı.

Halkların Demokratik Partisi'nin 2019 Türkiye yerel seçimleri adaylarından Adnan Selçuk Mızraklı Diyarbakır'da %62,93, Ahmet Türk Mardin'de %56,24, Bedia Özgökçe Ertan ise Van'da %53,86 oranında oy alarak seçimlerden galip çıkmış ve büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanmışlardı.
Görevden alma öncesinde Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı hakkında ağır ceza mahkemelerinde süren 9 soruşturma, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk hakkında 6 soruşturma, Van Büyükşehir Belediye Başkanı Bedia Özgökçe Ertan hakkında ise 7 soruşturma yürütülmekteydi.
Söz konusu belediyelere 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında gerçekleştirilen 2016-18 Türkiye tasfiyeleri sırasında da kayyım atanmıştı.

Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediye Başkanları, İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı ve yerlerine söz konusu illerde görev yapan valiler atandı. Ardından belediye binaları yüzlerce polis ve çelik bariyerlerle ablukaya alınarak binalarda arama yaptı. Bakanlık görevden almaları belediye başkanları hakkındaki soruşturmalara dayandırdı. Buna karşın belediye başkanlarının haklarında herhangi bir hüküm yokken görevden alınması eleştirilere neden oldu. Atamaların ardından belediyelerin internet siteleri kapatıldı. Gelişmeler sırasında 418 kişi göz altına alındı. İçişleri Bakanlığı 2016-18 Türkiye tasfiyeleri sırasında "terörle iltisak" nedeniyle işten çıkartılanların tekrar işe alınmasının atamalara gerekçe olduğunu bildirdi. Atamanın ardından Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerindeki aralarında daire başkanı ve şube müdürlerinin de aralarında bulunduğu bazı belediye çalışanları gözaltına alındı. Van'daki Belediye Meclisi, kayyım olarak görevlendirilen Vali Mehmet Emin Bilmez tarafından gönderilen yazıyla feshedildi.

Kayyım atamaları uluslararası basında geniş yer buldu. The Washington Post üç belediye başkanının AKPli adaylar karşısında büyük farkla seçimi kazandıklarına dikkat çekti. Reuters, Recep Tayyip Erdoğan'ın yerel seçim sürecinde sarf ettiği "Eğer PKK ile ilişkileri tespit edilirse seçilen belediye başkanları görevden alınacak" sözlerini hatırlattı. The New York Times görevden alınan üç belediye başkanının yüksek oylarla seçildiğine dikkat çekti. Aljazeera ise "Türkiye'nin üç şehrinde belediye başkanlarının Kürt silahlı gruplarla ilişkisi olduğu iddiasıyla görevden alındığı, 400’den fazla muhalif ismin aynı iddialarla gözaltına alındığı" duyurdu.

Belediye başkanlarının görevden alınmasının ardından pek çok bölgede basın açıklamaları ve protesto gösterileri düzenlendi. Adana'da, Ankara'da, Antalya'da, Balıkesir'de, Bursa'da Çanakkale'de Diyarbakır'da, İstanbul'da, İzmir'de, Kocaeli'nde, Manisa'da, Mardin'de, Mersin'de, Muğla'da, Samsun'da, Şırnak'da, Tunceli'de ve Van'da kayyum karşıtı açıklamalar yapıldı ve düzenlenen gösterilerde zaman zaman polis ile çatışmalar yaşandı, yaşanan olaylarda milletvekilleri ve protestocular yaralandı. Adana'da, Antep'te, İzmir'de, Mardin'de ve Diyarbakır'da eylem ve etkinlik yasakları getirildi, ilçelerden ve diğer kentlerden giriş yapmaya gelen insanlar durduruldu ve basın açıklamaları yasaklandı. Bununla birlikte Van'da 1000 gündür eylem ve etkinlik yasağı devam etmekte idi.
Mart 2020'de Adnan Selçuk Mızraklı 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı.

19 Ağustos 2019 tarihinde Van Büyükşehir, Mardin Büyükşehir ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyelerine kayyım atandı.
17 Eylül 2019 tarihinde Diyarbakır Kulp Belediyesi'ne kayyım atandı.
18 Eylül 2019 tarihinde Erzurum Karayazı Belediyesi'ne kayyım atandı.
18 Ekim 2019 tarihinde Hakkari Merkez Belediyesi'ne, Hakkari Yüksekova Belediyesi'ne ve Mardin Nusaybin Belediyesi'ne kayyım atandı.
22 Ekim 2019 tarihinde Van Erciş Belediyesi'ne, Diyarbakır Kayapınar Belediyesi'ne, Diyarbakır Bismil Belediyesi'ne ve Diyarbakır Kocaköy Belediyesi'ne kayyım atandı.
29 Ekim 2019 tarihinde Şırnak Cizre Belediyesi'ne kayyım atandı.
2 Kasım 2019 tarihinde Van Saray Belediyesi'ne kayyım atandı.
4 Kasım 2019 tarihinde Mardin Kızıltepe Belediyesi'ne kayyım atandı.
9 Kasım 2019 tarihinde Van İpekyolu Belediyesi'ne kayyım atandı.
13 Kasım 2019 tarihinde Şırnak İdil Belediyesi'ne, Diyarbakır Yenişehir Belediyesi'ne, Diyarbakır Hazro Belediyesi'ne ve Tunceli'nin Mazgirt ilçesine bağlı Akpazar belde belediyesine kayyım atandı.
16 Kasım 2019 tarihinde Şanlıurfa Suruç Belediyesi'ne, Mardin Mazıdağı Belediyesi'ne, Mardin Derik Belediyesi'ne ve Mardin Savur Belediyesi'ne kayyım atandı.
7 Aralık 2019 tarihinde Van Muradiye Belediyesi'ne, Van Özalp Belediyesi'ne, Van Başkale Belediyesi'ne ve Batman'ın İkiköprü belde belediyesine kayyım atandı.
18 Aralık 2019 tarihinde Muş Varto Belediyesi'ne, Muş Bulanık Belediyesi ile Muş'un Erentepe belde belediyesine kayyım atandı.
21 Aralık 2019 tarihinde Diyarbakır Sur Belediyesi'ne kayyım atandı.
23 Mart 2020 tarihinde Batman Merkez Belediyesi'ne, Diyarbakır Ergani Belediyesi'ne, Diyarbakır Eğil Belediyesi'ne, Diyarbakır Lice Belediyesi'ne, Diyarbakır Silvan Belediyesi'ne, Bitlis Güroymak Belediyesi'ne, Iğdır'ın Halfeli belde belediyesine ve Siirt'in Gökçebağ belde belediyesine kayyım atandı.
15 Mayıs 2020 tarihinde Iğdır'ın Merkez Belediyesi'ne, Siirt'in Merkez Belediyesi'ne, Siirt Baykan Belediyesi'ne, Siirt Kurtalan Belediyesi'ne ve Muş'un Altınova belde belediyesine kayyım atandı.
24 Haziran 2020 tarihinde Elazığ'ın Sarıcan belde belediyesine kayyım atandı.
13 Temmuz 2020 tarihinde Ağrı Diyadin Belediyesi'ne kayyım atandı.
2 Ekim 2020 tarihinde Kars Belediyesi'ne kayyım atandı.
2 Mart 2021 tarihinde Erzurum Karaçoban Belediyesi'ne kayyım atandı.

Halkların Demokratik Partisi yaptığı yazılı açıklamada "kararın siyasi bir darbe olduğunu ve Kürt halkının siyasi iradesine dönük düşmanca bir tutum olduğunu" bildirdi. Olağanüstü toplanan partinin Merkez Yürütme Kurulu, kayyum politikasına karşı kesintisiz eylem yapma kararı aldı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya, "Halkın özgür iradesi ile seçtiği belediye başkanlarına yapılan; demokrasiye yapılmış bir darbedir. Kayyım yağmalarını gün yüzüne çıkarttıkları için mi demokrasiye darbe yaptınız?" ifadelerini kullandı. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu "Yeni bir darbeyle karşı karşıyayız. Darbeler sadece tankla, topla olmuyor. Halkın iradesine darbe, sandığa darbe yapıldığını da hep birlikte görüyoruz" açıklamasında bulundu. CHP'li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu "31 Mart Yerel Seçimlerinde milletin oylarıyla seçilmiş Diyarbakır, Van ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlarının görevlerinden alınarak yerlerine kayyım atanması demokrasiyle ve demokratik teamüllerle izah edilemez. Milletin iradesini yok saymak kabul edilemez." ifadesinde bulundu.
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Birol Aydın "Diyarbakır, Mardin ve Van halkının iradesine ipotek konulmuştur. .. Neden 4 ay önce seçimlere girmelerine müsaade edilenler, bugün görevden alınıyor? Alınan bu karar Türkiye'nin ve bölgenin geleceği açısından sağduyu ve akl-ı selimden uzaktır." ifadelerini kullandı.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'yu kayyım atanmasından dolayı tebrik ederek başarılar diledi. Bahçeli belediyelerle ilgili alınan tedbirin büyük, yerinde ve önemli bir operasyon olduğunu bildirerek "hükümete ve size desteğimiz tamdır" ifadelerinde bulundu.
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici "Teröre, terör örgütüne aleni destek veren, terörü meşru görmenin ötesinde, polisimizi, askerimizi şehit eden teröristlerin cenazelerine katılarak sahip çıkan sözde belediye başkanlarının görevlerinden uzaklaştırılarak yerlerine kayyım atanması uygulaması yerinde olmuştur" dedi.
Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal "İçişleri Bakanlığının gerekli inceleme ve tespitleri sonucu PKK/KCK terör örgütleriyle organik ilişkileri ortaya çıkarılan üç büyükşehir belediye başkanının görevden uzaklaştırılmaları, devletin asli görevini yerine getirme sorumluluğunun tezahürüdür" ifadelerinde bulundu.
Türkiye İşçi Partisi "Görevden alınan belediye eşbaşkanlarının görevlerini layığıyla yerine getirmeye çalışan isimlerdir. Türkiye İşçi Partisi olarak, seçilmiş belediye Eşbaşkanları Selçuk Mızraklı, Bedia Özgökçe Ertan ve Ahmet Türk’ün, partileri HDP’nin ve en temel haklardan biri olan seçme hakkı ellerinden alınmaya çalışılan yurttaşlarımızın yanlarında olduğumuzu ilan ediyoruz." açıklaması yaptı.
Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan "Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanlarının görevden alınması ile devam ettirilen operasyonlar ve kayyım süreci kabul edilemez bir demokrasi ihlalidir. Esasında bütün bir halkın iradesinin gaspıdır. AKP iktidarının bundan sonra yürüyeceği yolun daha fazla baskı, daha fazla hak ihlali olacağının işaretidir." ifadelerini kullandı.
Eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski başbakan Ahmet Davutoğlu atamalara tepki gösterdi. Gül "Daha yeni seçilmiş belediye başkanlarının 'bu şekilde' görevden alınmaları demokrasimiz için doğru olmamıştır" ifadesini kullanırken, Davutoğlu "Kısa süre önce gerçekleşen seçimlerle göreve gelen Mardin, Diyarbakır ve Van Belediye Başkanları’nın idari tasarrufla görevden alınması demokratik sistemin ruhuna aykırıdır. Seçimle gelenlerin seçimle ayrılması milli irade ilkesinin gereğidir." ifadelerinde bulundu.
İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu ve Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu 'ne bağlı şube temsilcilikleri atanan kayyumlara karşı or

2019 İstanbul ara yerel seçimi, 31 Mart 2019'da gerçekleştirilen yerel seçimler kapsamında yapılan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçiminin Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından iptal edilmesi üzerine 23 Haziran 2019'da gerçekleşen seçimdir.
YSK'nın 11 Temmuz 2019 tarihinde ilan ettiği resmi sonuçlara göre oyların yüzde 54,22'sini alan Ekrem İmamoğlu 806 bin oy farkla seçimi kazandı. YSK daha sonra, yenilenen seçimin maliyetinin 40,6 milyon ₺ olduğunu açıkladı.

31 Mart 2019'da gerçekleştirilen yerel seçimlerin sonrasında Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven, kendilerindeki son bilgiye göre Ekrem İmamoğlu'nun 4 milyon 159 bin 650 oy alarak AK Parti'nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Binali Yıldırım'ın önünde olduğunu açıkladı. AK Parti İstanbul İl Örgütü ise 2 Nisan günü, geçersiz oyların yeniden sayılması ve hatalı sandık tutanaklarının düzeltilmesi talebiyle itirazda bulundu ve itirazın YSK tarafından kabul edilmesiyle birlikte geçersiz oyların yeniden sayımına başlandı. Yeniden sayım işlemlerinin 17 Nisan 2019 tarihi itibarıyla tamamlanmasıyla birlikte Ekrem İmamoğlu'nun 4 milyon 169 bin 765 oy alarak seçimi, 4 milyon 156 bin 36 oy alan rakibi Binali Yıldırım'ın önünde tamamladığı açıklandı. İmamoğlu aynı gün YSK İstanbul İl Seçim Kurulundan mazbatasını alarak göreve başladı.
Ekrem İmamoğlu, tekrar edilen 23 Haziran seçimindeki oy oranıyla, 8 Mart 1984 tarihli Büyükşehir Belediye Kararnamesi ve 23 Mart 1984 tarihli Büyükşehir Belediyesi Yönetimi Hakkında KHK ile Büyükşehir Belediye Başkanlıklarının kurulması sonrasında 1984 yılından beri yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerindeki en yüksek oy oranını elde etmiştir.

AK Parti'nin, seçimde görev alan sandık kurulu başkan ve üyelerinin, kanunun açık hükmüne rağmen kamu görevlisi olmaması nedeniyle seçimin iptali talebiyle yaptığı itirazı görüşen Yüksek Seçim Kurulu, 6 Mayıs 2019'da 4'e karşı 7 oyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçiminin iptaline ve yenilenmesine karar verdi.

YSK'nın 6 Mayıs 2019'da aldığı kararla 23 Haziran 2019'da yenilenmesi kararlaştırılan seçimin takvimi YSK tarafından belirlenmiştir:

15 Mayıs: İlçelerde görev yapan tüm kamu görevlilerinin listesinin ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilmesi,
20 Mayıs: İlçe seçim kuruluna bildirilen kamu görevlileri arasından kura usulüyle sandık başkanları ve memur üyelerin belirlenmesi,
21 Mayıs: Sandık kurulu başkan ve üyelerinin listesinin, seçime katılacak siyasi partilere talepleri hâlinde verilmeye başlanması,
23-24 Mayıs: Sandık kurullarının teşkiline ilişkin olabilecek şikâyetlerin yapılması,
24 Mayıs: Siyasi partilerin yeniden aday tespiti yapabilecekleri sürenin dolması,
25 Mayıs: Sandık kurullarının teşkiline ilişkin şikâyetlerin ilçe seçim kurullarınca karara bağlanması,
26 Mayıs: Sandık kurullarının teşkili hakkında ilçe seçim kurulunca verilen kararlara karşı il seçim kuruluna itiraz edilebilecek sürenin dolması,
27 Mayıs: Kesin aday listelerinin ilan edilmesi, birleşik oy pusulalarının basılması ve ilçe seçim kurullarına dağıtılması, seçmen bilgi kâğıtlarının dağıtılmasına başlanması,
29 Mayıs: Sandık kurullarının oluşum işlemlerinin tamamlanması,
13 Haziran: Seçim propagandası ve yasakların başlaması,
16 Haziran: Seçmen bilgi kâğıtlarının seçmenlere dağıtımının tamamlanması,
18 Haziran: Kısıtlı seçmenlere ilişkin bilgilerin seçmen listelerine şerh düşülmesi,
19 Haziran: Sandık seçmen listelerinin çoğaltılmasının bitirilmesi,
22 Haziran: Seçim propagandasının saat 18.00 itibarıyla sona ermesi,
23 Haziran: Oy verme işlemlerinin başlaması.

31 Mart seçimlerinin iptal edilmesinden sonra DSP adayı Muammer Aydın, BTP adayı Selim Kotil, Demokrat Parti adayı Ersan Gökgöz, Türkiye Komünist Partisi'nin adayı Zehra Güner Karaoğlu, Emekçi Hareket Partisi'nin bağımsız adayı Özge Akman, Türkiye Komünist Hareketi'nin bağımsız adayı Aysel Tekerek ve bağımsız aday Hazer Oruç Kaya yenilenecek seçime katılmayacaklarını açıkladılar.
Saadet Partisi adayı Necdet Gökçınar, Vatan Partisi adayı Mustafa İlker Yücel, bağımsız aday Doğan Duman ve bağımsız aday Muhammet Ali Canca ise, 23 Haziran'da yenilenecek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine katılacaklarını açıkladılar.
23 Haziran seçimi için kesin aday listesi 27 Mayıs'ta açıklandı. İstanbul İl Seçim Kurulunun açıkladığı listede, partili adaylar Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım, Necdet Gökçınar ve Mustafa İlker Yücel dışında 17 bağımsız adayın daha seçime katılacağı belirtildi.

AK Parti'nin yenilenecek seçim için izleyeceği kampanyaya ilişkin olarak 9 Mayıs 2019'da basına yansıyan haberlerde, AK Parti'nin kararsız ve sandığa gitmeyen seçmeni ikna için kapı kapı dolaşacağı, söylem dilini yumuşatacağı, ilçelere ve İstanbul'a dönük projelere de ağırlık verileceği, Milliyetçi Hareket Partisi ile ortak miting yapılacağı, ayrıca Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, ramazan ayı boyunca iftar programları ve ev ziyaretleri yapacağı ve 39 ilçenin tamamında miting düzenleyeceği açıklandı. Bu kapsamda oluşturulacak olan seçim koordinasyon merkezinin başına, 31 Mart seçimlerinde partinin Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı olan Mehmet Özhaseki getirildi.
AK Parti seçim çalışmaları kapsamında,

Seçimin iptal edilme nedenlerini seçmene özlü biçimde anlatma,
İstanbul'da oy kullanacak 2 milyon 300 bin AK Parti üyesini telefonla arayarak seçim günü mutlaka sandığa gitmeleri için uyarıda bulunma,
Millet İttifakı'nın İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu'nun adını telaffuz etmeyerek sadece "CHP adayı" olarak bahsetme,
Seçimin iptali nedeniyle oluşan mağduriyet kozunu CHP'nin elinden almak için karşı kampanya yapma,
31 Mart seçimlerinde kullanılan ve seçimlerin devletin bekasını etkileyeceği ifadesiyle oy talep edilen söylemi terk etme,
31 Mart'ta yapılan seçimlerde 103 bin oy alan Saadet Partisi seçmenini AK Parti'ye yönlendirme gibi yöntemler izledi.

Parti politikalarına tepki olarak 31 Mart'ta AK Parti'ye oy vermediği söylenen ve sayılarının 400-700 bin arasında olduğu tahmin edilen küskün seçmene yönelik olarak ayrı bir dil benimsendi. Bu kapsamda Hükûmet Sözcüsü Mahir Ünal ve AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş'un açıklamaları dikkat çekti.

31 Mart'taki seçim kampanyası sırasında, Binali Yıldırım'ı destekleyen MHP ile birlikte "beka sorunu" söylemini öne çıkaran AK Parti, geçmişte kendisine oy vermiş muhafazakâr Kürtlerin çoğunun 31 Mart'ta oy kullanmadığını, bu durumda Kürtlerin seçim kampanyası sırasında "terör"le özdeşleştirilmesi söyleminin etkili olduğu değerlendirmesini yaptı ve sandığa gitmeyen, sayısı 230 bin civarında olan muhafazakâr Kürtlere yönelik ayrı bir çalışma yapmaya karar verdi. Bu bağlamda AK Parti, İstanbul'un yanı sıra doğu ve güneydoğu illerinde bulunan kanaat önderleri, iş insanları, sivil toplum örgütleri gibi gruplara "hataların düzeltileceği" mesajı vererek AK Parti için oy isteme, bu esnada da Kürt seçmene doğrudan ulaşma yöntemi uygulanması kararlaştırıldı. Diğer taraftan AK Parti, seçimdeki adayına destek veren MHP'nin İstanbul'da seçim çalışması yapmaması yönünde girişimde bulundu.
İstanbul'daki Kürt kökenli seçmenlerin desteğini almak üzere 6 Haziran'da Diyarbakır'a giden AK Parti adayı Binali Yıldırım, kendisini dinlemeye gelenleri Kürtçe sözcüklerle selamladı, ilk TBMM'de "Kürdistan mebusu" da olduğunu öne sürdü ve PKK terör örgütünün adını yaygın şeklinin dışında telaffuz ederek tepki çekti. Yıldırım'ın Diyarbakır'daki bu açıklama ve ifadeleri, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener tarafından “Kürtlere terörist diyeceksin, sonra İstanbul'u alabilmek için gidip Diyarbakır'da ağlayacaksın” sözleriyle, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından da “Türkiye'de Kürdistan ve Lazistan yoktur. Bundan sonra da olamayacaktır. Olması yönünde heveslenenler varsa karşılarında daima Milliyetçi-Ülkücü Hareketi bulacaklardır.” sözleriyle eleştirilirken, Bahçeli'nin sözlerine AK Parti'ye yakın yayın organlarında yer verilmedi. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli de, Yıldırım'ın ifadelerini eleştirdi.
PKK terör örgütünün hapisteki lideri Abdullah Öcalan'ın avukatlarının 6 Mayıs'ta Öcalan'a görüşme yapmalarına izin verilmesi ve sonrasında Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün, Abdullah Öcalan'a ilgili görüş yasağının kaldırıldığını açıklaması, Anadolu Ajansı'nın 31 Mart'taki seçimden önce "terörist başı" olarak söz ettiği Öcalan'dan "İmralı" olarak bahsetmeye başlaması, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Burhanettin Duran'ın Öcalan'dan sehven "Sayın Öcalan" diye bahsetmesi gibi gelişmeler sonrasında Öcalan'ın, kendisinin hapishane koşullarının iyileştirilmesi için açlık grevinde bulunan kişilere hitaben 26 Mayıs'ta yaptığı çağrıda eylemlerin bitirilmesi istemesi, seçime yönelik olarak AK Parti ve Öcalan arasında bir işbirliği yapıldığı yorumlarına neden oldu. Öte yandan, Öcalan ile yapılan temaslarının amacının, HDP'nin İstanbul'da aday göstererek veya seçimi boykot ederek İmamoğlu'nun oylarında gerilemeye yol açması olduğu da tartışma konusu oldu. MHP Lideri Bahçeli ise, Öcalan'ın avukatlarıyla görüşme yapmasına ilişkin olarak, "Bana sorarsanız avukatıyla görüşsün." ifadesini kullandı.
Hükûmete yakın bir yayın politikası izlediği değerlendirilen Sabah gazetesinde 20 Haziran 2019 tarihinde Okan Müderrisoğlu imzasıyla “İstanbul…Kürt Kökenli seçmenler” yazısı yayınlandı. Okan Müderrisoğlu yazısında Abdullah Öcalan'ın avukatlarının vakit geçirmeksizin güncel değerlendirmeleri paylaşması gerektiğini belirtiyordu. Aynı gün içerisinde Abdullah Öcalan tarafından yazılmış bir mektup Anadolu Ajansı vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşıldı. Anadolu Ajansı tarafından yayınlanan mektupta Öcalan; 23 haziran seçimi için HDP'ye tarafsızlık çağrısında bulunuyordu.  Hakkında Diyarbakır başsavcılığı tarafından 8 ayrı suçtan yakalama kararı bulunan ve kırmızı bültenle aranan Osman Öcalan'la yapılan bir röportaj 21 Haziran 2019 tarihinde TRT Kurdî'de yayınlandı. Bu röportajda Osman Öcalan, Abdullah Öcalan'ın tarafsızlık çağrısına katıldığını bildiriyor ve Ekrem

2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye cumhurbaşkanını belirlemek için birinci turu 14 Mayıs 2023, ikinci turu 28 Mayıs 2023 tarihinde yapılmış olan seçimlerdir. Birinci turu 2023 Türkiye genel seçimleri ile aynı gün yapılmıştır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir konuşmasında 1950 seçimlerine atıfta bulunarak seçimlerin 14 Mayıs 2023'te yapılabileceğinin işaretini vermiştir ve bazı muhalif partiler de bu tarihi seçim tarihi olarak kabul etmiştir. Reco Erdoğan tarafından 10 Mart 2023'te imzalanan bir kararnameyle seçimlerin yenilenmesine karar verilmiştir. Aynı gün Yüksek Seçim Kurulu genel seçimlerin ve cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun 14 Mayıs'ta ve cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunun da 28 Mayıs'ta yapılmasına karar verdi. Seçimi ikinci turda oyların salt çoğunluğunu alan Erdoğan kazandı.
Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek dereceli seçimlerde ikinci tura kalan ilk cumhurbaşkanlığı seçimidir.

Bir önceki Türkiye genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi, 24 Haziran 2018'de gerçekleştirildi. Bu yeni sistemin kabul edildiği 2017 anayasa değişiklik referandumu, hazırlık aşamasında ve kampanya sırasında siyaset, basın ve halk tarafından tartışıldı. 2017 referandumunda anayasa değişikliklerinin seçmenler tarafından az farkla onaylanması ve YSK tarafından mühürsüz oyların geçerli sayılmasının ardından referandum sonucu da tartışıldı. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle genel seçimlerin artık cumhurbaşkanlığı seçimleri ile aynı gün yapılmasına karar verildi. 2014'ten beri görevde olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2018'deki seçimde yeniden cumhurbaşkanı seçildi.
2018 genel seçimlerinde partilerin ittifak yapması için seçim kanunu değiştirildi. Bu seçimde Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı kuruldu. Ancak AK Parti, 2018 genel seçimlerinde TBMM'deki salt çoğunluğunu kaybetti ve bunun sonucunda mecliste ittifak ortakları olan MHP ve BBP'nin desteğine ihtiyaç duydu. 9 Temmuz 2018'de başbakanlık makamı kaldırıldı. Son başbakan Binali Yıldırım, 12 Temmuz 2018'de yeni dönemin TBMM başkanı seçildi.

Millet İttifakı'nda başı çeken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu seçim yenilgisinden dolayı eleştirilere maruz kaldı. Bu nedenle 2019'daki yerel seçimler ana muhalefet için önem kazandı. CHP ve İYİ Parti arasında yapılan görüşmeler sonucunda Millet İttifakı yeniden kuruldu. Yapılan yerel seçimler sonrasında Millet İttifakı, oyların çoğunluğunu alamasa da İstanbul, Ankara, Antalya, Mersin, Adana gibi ülkenin büyük şehirlerini alarak uzun bir süre sonra Erdoğan'a karşı bir başarı elde etti. Ancak AK Parti ve Erdoğan hükûmeti tarafından yapılan itirazlar sonucu Millet İttifakı'nın kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimleri, Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edildi ve seçimler 23 Haziran 2019 tarihinde yeniden yapıldı. Yenilenen seçimde de Millet İttifakının adayı Ekrem İmamoğlu, AK Parti adayı Binali Yıldırım'a karşı kazandı ve belediye başkanı oldu.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem, kavram olarak değilse de terim olarak ilkin 2011 yılında Cumhuriyet Halk Partisi seçim bildirgesinde kullanıldı. Burada söz konusu terim, "Yeni Anayasa'nın temel ilkeleri" başlığı altındaki 12 ilkeden biri olarak yer aldı. Güçlendirilmiş parlamenter sistem daha sonraki dönemde, hedeflenen siyasal rejimi tanımlayan, kapsamlı bir şemsiye kavrama dönüşerek CHP bildirgesindeki diğer 11 ilkeyi ve çok daha fazlasını içerdi. Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, güçlendirilmiş parlamenter sistemin "yürütmeyi güçlendiren modeller karşısında yasama organının güçlenmesi amacına yönelik" bir kavram olarak ilk kez 2015 yılında siyaset bilimci Doç. Dr. Burak Cop tarafından kullanıldığını belirtmektedir.
2017 referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemini Türkiye'deki ekonomik ve siyasal krizlerin sebebi olarak gören muhalefet partileri parlamenter sisteme dönüş talebini dile getirmeye başladılar. Öte yandan 2017 öncesindeki sistemin de yetersiz olduğu görüşü, önerilen yeni siyasal düzenin güçlendirilmiş parlamenter sistem olarak adlandırılmasını beraberinde getirdi. Muhalefet partileri 2018 seçimlerinin ardından güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçme arzularını kamuoyuyla ayrı ayrı paylaştılar. Kasım 2020'de Gelecek Partisi, Mayıs 2021'de İYİ Parti, Ekim 2021'de DEVA Partisi kendi güçlendirilmiş parlamenter sistem hedeflerini bağımsız olarak ilan ettiler. Bu süreçte güçlendirilmiş parlamenter sistem hakkında siyasi partilerden bağımsız akademik yayınlar da yapıldı. CHP, İYİ Parti, DEVA, Gelecek Partisi, SAADET ve DP, Ekim 2021 itibarıyla TBMM'de bir araya gelerek ortak metin çalışmalarına başladı. Altı partinin genel başkan yardımcılarından oluşan ortak komisyon beş başlıklı bir taslak metin üzerinde çalışmaya başladı. Metin, 2021 Aralık ayında tamamlandı. 28 Şubat 2022 günü yapılan imza töreniyle parti liderleri bu metni onayladı ve kamuoyuna sundu.
Metnin içeriğinde, altı partinin fikir birliğine vardığı ilkeler yer aldı. Eski parlamenter sistemden farklı olarak hükûmet kurmanın kolay, düşürmenin ise zor olması amaçlandı. Bunun için, hükûmet düşüren TBMM üyelerine, yeni hükûmeti de belirleme zorunluluğu getirilmesi hedeflendi. Cumhurbaşkanlığı sisteminden farklı olarak, hükûmetin meclis tarafından kurulması, Cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisinden istifa etmesi ilkeler benimsendi. Bunlar dışında yargı sisteminde, basın özgürlüğünde ve kamu atamalarında değişiklikler öngören ilkeler yer aldı.
28 Kasım 2022 gününde altı partinin ortak komisyonu tarafından "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi" başlıklı 84 maddelik anayasa değişikliği teklif maddeleri kamuoyuna sunuldu. Değişikliğe konu maddeler mutabakat metninde yer alan ilkelere uygun olarak düzenlendi. Ancak Sürecin işleyişi şeffaf ve tutarlı olmadığı için eleştiriliyor. Metin, geniş toplum kesimleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla, üniversitelerin anayasa kürsüleriyle ve barolarla müzakere edilmemesinden eleştiriliyor. Muhalefetin 2017 yılında AK Parti ve MHP tarafından yürütülen anayasa değişiklik sürecine benzer eleştiriler yapıp ama kendilerinin bunu güçlendirilmiş parlamenter sistem süreci için yapmadıkları tutarsızlık olarak görülüyor.
Anayasa hukuku profesörü Kemal Gözler'e göre, Türkiye altılı masanın önerdiği sistemle 2014-2018 arasındaki sisteme geri dönecektir. Yani Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği ve bir Bakanlar Kurulunun ve bir Başbakanın bulunduğu bir sistem. "Allah aşkına 2014-2018 arasında Türkiye’de tek adam rejimi yok muydu? Bu dönemde Başbakan Ahmet Davutoğlu veya Başbakan Binali Yıldırım Cumhurbaşkanına karşı direnebilmiş miydi?"

2018-23 Türkiye ekonomik krizi, Türkiye'de devam eden ve finansal bulaşma yüzünden uluslararası yansımaları olan bir ekonomik krizdir. Türk lirasının değer kaybı, yüksek enflasyon, artan borç ve karşılık gelen kredi temerrütleri, krizin öne çıkan özellikleridir.
Kriz, liranın dalgalanmalar hâlinde büyük oranda değer kaybetmesiyle 2018 yılında görünür olmaya başladı ve sonraki aşamada, ödenemeyen borçlar ve ekonomik daralma ile daha derin bir boyuta ulaştı. Süreç, kredi genişlemesi ve devlet bütçesiyle desteklenen inşaat sektörü patlamasının yarattığı, Erdoğan liderliğindeki ekonomik büyüme döneminin sonunu getirdi. 2022 yılına gelindiğinde, cumhuriyet tarihinde ilk defa kamunun faiz borcu, anapara borcunu geçti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Aralık 2021'de tüketici fiyat endeksinin (TÜFE) bir önceki aya göre %13,58 ve yıllık bazda %36,08'e yükseldiğini açıkladı. Böylece yıllık enflasyon, Eylül 2002'den beri en yüksek seviyeye gelmiş oldu.
Enflasyon nedeniyle Türkiye'de ucuz ürün satışlarında uzun kuyruklar görülmeye ve belirli alanlarda ürün yokluğu hissedilmeye başladı. Yurdun dört bir yanında şeker, un, yağ bulunamazken ekmek kuyrukları yeniden baş gösterdi. Ayrıca bazı marketlerde ve bakkallarda temel tüketim maddelerine satış sınırlaması getirildi.
TÜİK'in 3 Kasım 2022 tarihli açıklamasına göre yıllık TÜFE %85,51 oldu. Endekste en yüksek artış %117,15 yükselişle ulaştırma, ikinci sırada ise %99,05 artışla gıda ve alkolsüz içecekler grubunda görüldü. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) adlı sivil bir inisiyatife göre ise TÜFE, aynı dönemde %185,34 artış gösterdi.  Aynı süreçte yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ise TÜİK tarafından %157,69 olarak açıklandı. Bu endekste en yüksek artış %554,56 ile elektrik, gaz ve buhar grubunda, ardından %417,61 ile enerji grubunda görüldü.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın faizleri düşük tutmak adına dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak önderliğinde 128 milyar dolar harcadığı iddiası vardır. Kasım 2020'de ABD'li yatırım bankası Goldman Sachs'ın tahminlerine göre merkez bankası Türkiye'de faizlerin düşük tutulması için 100 milyar dolardan fazla rezerv harcadı.
Kerim Rota'nın tahminlerine göre 128 milyar dolarlık TCMB döviz rezerv satışına Mart 2019'da yerel seçimler öncesi başlandı. Döviz rezervlerinin satışı 2020 Kasım'da dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın istifası ve dönemin TCMB Başkanı Murat Uysal'ın görevden alınması ile sona erdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu iddiaları yalanladı ve rezerv kaybı olmadığını, bu paranın "Milletin hazinesinde ve Merkez Bankası'nda" olduğunu iddia etti. Ancak bundan önce yaptığı açıklamalarda Erdoğan, “128 milyar doların COVID-19 pandemisi ile mücadelede”, ve “Yatırımlara, depreme karşı harcandığını” iddia etmişti. Erdoğan bu açıklamalardan sonra, sorulara cevap verirken “Merkez Bankasının rezervlerinin nerede olduğu sorulur mu?” diye sordu. Gazete Duvar'ın yayımladığı bir manşete göre; “3,5 ayda bu soruya 5 farklı cevap verildi.”

Türkiye, 2018 yılına kadar "klasik" mülteci kampları kurmadı ve onlara mülteci kampı adını vermedi. Sınırları boyunca Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (FEMA tipi organizasyon) tarafından yönetildiler. Türkiye, Kilis Öncüpınar Barınma Tesisi gibi “Geçici Barınma Merkezleri” kurdu. GEM'lerin dışında ikamet eden Suriyeliler, uyum sağlamak ve ekonomik katkı sağlamak için kısa ve orta vadeli fırs

31 Mart 2024 tarihinde yapılacak olan Türkiye yerel seçimleri için çeşitli şirketler Türkiye'deki oy verme eğilimlerini göstermek için kamuoyu yoklamaları yapmıştır. Yapılan anketlerin sonuçları bu maddede listelenmektedir. Anketlerin tarih aralığı, 31 Mart 2019'da yapılan bir önceki yerel seçimden günümüze kadardır. Liste, partilerin oy oranlarının daha düzenli incelenebilmesi için Türk Coğrafya Kongresi'nin belirlediği 7 coğrafi bölgeye göre başlıklara ayrılmıştır.

Anketler düzenlenirken şu hususlara dikkat edilir:

Sonuçlar, anketin yapıldığı tarih esas alınarak ters kronolojik sırayla -yani en yakın tarihli olan anket, tabloda en üstte olacak şekilde- listelenir.
Her anketteki en yüksek yüzde, kalın yazıyla ve hücrenin arka planı lider adayın veya ittifakın renginde gösterilir. Eşitlik olması durumunda en çok oyu alan iki tarafın da hücresi renklendirilir.
En sağdaki fark sütunu, en yüksek yüzdeye sahip iki taraf arasındaki yüzde farkını gösterir.
Anketi yapan firma Türkiye'de aktif şekilde kayıtlı ve anket sonuçları güvenilir kaynaklardan teyit edilebiliyorsa, sonuçlarının ne kadar taraflı veya tarafsız göründüğünden bağımsız olarak listeye eklenir.
Partiler, 2019 yerel seçimlerinde aldığı oy oranına göre en soldan sağa doğru sıralanır. 2019'da seçime katılmamış partiler ise anket sonuçlarında aldığı oy oranına göre soldan sağa doğru sıralanır. Bir önceki seçime katılmış ancak bu seçime katılmayacak olan partiler ise önceki seçimdeki oy oranını göstermek amacıyla en sağda sıralanır ve anket sütunu gri renkle gösterilir.
Anketlerde bir partinin oy oranı gösterilmiyorsa/ortalama olarak çok düşükse tablonun çok geniş olmaması amacıyla "diğerleri" kısmına aktarılabilir.

Bir sonraki Türkiye genel seçimleri için yapılan anketler

2026 Türkiye ara yerel seçimleri, resmi adıyla   7 Haziran 2026 Belediye Başkanlığı, Belediye Meclis Üyeliği ve Mahalli İdareler Ara Seçimi, belde statüsü kazanmış olan 6 yerleşim yerinde ve ülkenin çeşitli bölgelerinden 362 mahallede 7 Haziran 2026'da yapılan yerel seçimlerdir. 41 siyasi parti bu seçimlere katılmaya hak kazanmıştır ve 27'si seçime katılmaya başvurmuştur. Sandıklar saat 08.00'de açılmış olup saat 17.00'de kapanmıştır.

Tekke köyü'nün yeniden belde statüsü kazanması nedeniyle 11 adaylı bir seçim yapılmıştır. Belediyeye kayyum olarak atanan Kemalettin Demirkıran, AK Parti'den aday olmuştur. MHP, AK Parti adayı Kemalettin Demirkıran'ı desteklemiştir.

2025'te yeniden belde statüsü kazanan Mustafapaşa için yerel seçimler yapılmıştır. 12 siyasi parti ve 1 bağımsız aday bu seçimlere katılmıştır.

Bağtaşı yeniden belde statüsü kazandığı için seçim yapılmıştır.

Çevrecik köyü yeniden belde statüsü kazandığı için yapılmış olan seçimlere 11 siyasi parti katılmıştır. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, seçim öncesi beldeye 550 seçmenin taşındığını öne sürmüştür.

Yolüstü yeniden belde statüsü kazandığı için seçim yapılmıştır. 11 aday seçime katılmıştır.

Kuşçu köyü yeniden belde statüsü kazandığı için seçim yapılmıştır. 11 aday seçime katılmıştır. Yeniden Refah Partisi Belediye Başkan Adayı Ümmügülsüm Çarıkcıoğlu, MHP adayı Hikmet Temizel'in kardeşi Akif Temizel tarafından tehdit edildiğini ve üzerine araç sürüldüğünü öne sürmüştür. Akif Temizel, Jandarmada verdiği ifadede bu iddiaları reddetmiştir.

İktidar tarafı bu seçimi büyük bir zafer olarak niteledi:

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçim sonuçlarını "ezici üstünlük" olarak niteledi ve Cumhur İttifakı'nın çok anlamlı bir seçim zaferine imza attığını söyledi.
AK Parti İstanbul Milletvekili Rümeysa Kadak ise seçmenin "AK Parti ve Cumhur İttifakı çizgisine yöneldiğini" ifade etti.
Muhalefet tarafında ise CHP Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Gökan Zeybek, 2024 seçimlerine kıyasla büyük oranda artan seçmen sayısına dikkat çekti.

Abdullah Zeydan (d. 13 Mart 1972, Yüksekova), Kürt asıllı Türk mimar, siyasetçi, Hakkâri eski milletvekili ve Van Büyükşehir Belediye eski başkanı.

İlk, Orta ve Lise Eğitimini Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde tamamladı. Yükseköğrenimini Uluslararası Amerikan Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde tamamladı. 1995 yılında kurucusu olduğu inşaat şirketinden müteahhitlik yaparak iş hayatına atıldı.

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 milletvekili seçimlerinde Hakkâri milletvekili olarak seçildi. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Van Büyükşehir Belediye başkanı seçildi. YSK tarafından mazbatası verilmemiş, mazbata ise AK Partili adaya verilmesi kararı verilmişti. 3 Nisan 2024'te YSK tarafından mazbatası geri iade edildi.

2015 yılında "PKK isterse sizi tükürükle boğar" dediği için eleştirilmiştir, PKK üyelerinin yanı sıra YPG üyelerinin cenazelerine katılmakla suçlanmıştır. TBMM'de anayasaya eklenen bir madde sonucu geriye dönük dosyalarla ilgili olarak dokunulmazlıkları kaldırılan HDP milletvekilleri ile beraber 4 Kasım 2016'da göz altına alınıp aynı gün tutuklanarak Edirne F tipi kapalı cezaevine gönderildi. Zeydan, Mart 2017'de tutukluluk koşullarını protesto etmek için Selahattin Demirtaş ile birlikte açlık grevine katıldı Ayrıca Leyla Güven tarafından başlatılan ve Abdullah Öcalan'ın tutukluluk koşullarını protesto eden açlık grevinede katıldı. Zeydan'ın açlık grevine katılmasından günler sonra Abdullah Öcalan'ın kardeşini ziyaret etmesine izin verildi. Ocak 2018'de 'terör örgütüne yardım etme' ve 'terör örgütü propagandası yapma' suçlarından 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Kasım 2019'da mahkeme serbest bırakılmasına karar verdi. Ancak bu karara aynı gün Diyarbakır savcısı tarafından itiraz edildi, ardından mahkeme yeniden değerlendirdi ve tutukluluğunun devamına karar verdi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Bekir Şahin, Zeydan ve diğer 686 HDP'li siyasetçi için beş yıl siyaset yasağı talebiyle 17 Mart 2021 tarihinde Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı. Dava, HDP'nin PKK ile örgütsel bağlantısı olduğu iddiasıyla Hdp'nin kapatılması talebiyle birlikte açılmıştır. Zeydan, 6 Ocak 2022 tarihinde Elâzığ'da görülen duruşmaya katıldıktan sonra cezaevinden tahliye edildi.

Dilşah Zeydan ile evlidir ve çiftin üç kızı vardır. Hakkâri eski milletvekili Mustafa Zeydan'ın oğludur. AK Parti eski Hakkari milletvekili Rüstem Zeydan'ın kardeşidir. Eski Hakkari milletvekili Ahmet Zeydan’ın yeğenidir. Pinyanişi Aşireti'ne mensuptur. Pinyanişi Aşireti'nin lideri Eski Yüksekova Belediye Başkanı Ali ihsan Zeydan ile kuzenlerdir.

Adıyaman, Türkiye'nin aynı adlı Adıyaman ilinin merkezi olan şehirdir. Kuzeyden Çelikhan, doğudan Kâhta, güneydoğudan Samsat ve Atatürk Baraj Gölü ile, güneyden Fırat Nehri ve batıdan Besni ve Tut ilçeleri ile çevrilidir. Önceleri şehir merkezindeki kale etrafında konumlanan yerleşim, il merkezi olduğu 1954 yılından itibaren genişlemiş ve büyümüştür.
Adıyaman şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) 669 metredir. Adıyaman merkez ilçesinin yüzölçümü 1.814 km²dir.

Tarih boyu farklı devlet ve milletlerin egemenliği altına giren Adıyaman, farklı isimlerle anılmıştır. Seyyah Ainsworth şehrin Doğulu coğrafyacılar tarafından Cholmodara adıyla bilindiğini, Romalılar tarafından da şehrin Carbanum diye isimlendirildiğini belirtmiştir. Bizans İmparatorluğu döneminde şehir Pordoniom olarak isimlendirilmiş, Süryaniler ise şehri Klevdiye olarak isimlendirmiştir. Müslümanların eline geçişinden sonra yerleşim Hısnımansur ismiyle bilinir olmuştur. "Mansur'un kalesi" anlamına gelen Hısnımansur isminin, bir rivayete göre Emevi komutanlarından Mansur bin Cavane, bir başka rivayete göre ise Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansur sebebiyle verildiği söylenmektedir. Şehrin Kürtçede kullanılan ismi olan Semsûrun da Hısnımansur isminin bozulmasıyla oluşmuş olması muhtemeldir.
Şehir için bugün kullanılan Adıyaman isminin kökeni ile ilgili çeşitli iddialar ortaya atılmışsa da bu ismin kökeni tam olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar Adıyaman isminin Anadolu'da yaşamış eski bir halk olan Luviler'in dili olan Luvice'de "Ana Tanrıça Ülkesi" anlamına gelen Adaumana veya Ada-uma-(wa)na kelimelerinden geldiğini iddia etmiştir. Bölge halkı arasında ise Adıyaman isminin Kommagene Krallığı devrinde putperest babalarına isyan eden ve sonrasında öldürülen yedi kardeşin ardından söylenen Yedi Yaman tabirinin zaman içerisinde bozulmasıyla oluştuğu şeklindeki bir efsane anlatılmaktadır. Bir başka rivayete göre ise Adıyaman ismi, şehri fetheden Yaman Bey isimli bir komutanın adından gelmektedir. Bir başka rivayete göre ise Adıyaman ismi, güzel vadi anlamına gelen Vadi-i Leman tabirinin zamanla bozulmasıyla oluşmuştur.
Yerleşim Osmanlı dönemi kaynaklarında genellikle Hısnımansur ismiyle geçmişse de halk arasında, seyyahlar arasında ve Kâmûsü'l-A'lâm gibi eserlerde Adıyaman ismi de kullanılmıştır. 1837 yılında şehri ziyaret eden seyyah Ainsworth de yerleşim için Adıyaman ismini kullanmıştır. İlçe cumhuriyetin ilk devirlerinde de resmi belgelerde Hısnımansur ismiyle anılmıştır. 1928 yılının sonunda alınan bir kararla şehrin ismi resmî olarak Adıyaman olarak değiştirilmiştir.

Uzun yıllar boyunca Hısnımansûr adıyla anılan şehrin içinde olduğu bölgede yerleşimin tarihi oldukça eski dönemlere kadar uzanmaktadır. Bölgede tarih boyunca Hitit, Hurri, Mitanni, Kummuh, Asur, Pers, Seleukos, Kommagene Krallığı ile Roma ve Bizans hakimiyeti görülmüştür. 7. yüzyıldan itibaren İslâm akınları bölgede görülmeye başlamış ve 670 yılında yerleşimin de içerisinde olduğu bölge Emevî hakimiyetine geçmiştir. Emevî kumandanlarından Mansûr bin Ca'vene tarafından bugünkü kale inşa ettirildi. 758'de Abbâsî egemenliğine geçen Hısnımansûr, 926-958 yılları arasındaki Hamdaniler döneminden sonra yeniden Bizans hakimiyetine geçti. 11. yüzyılda Türk akınlarına uğrayan yerleşim, ilk defa 1066'da Selçuklu kumandanı Gümüştekin tarafından alındı. Artuklu, Eyyûbî ve Selçuklu, İlhanlı, Akkoyunlu, Dulkadiroğulları ve Memlüklü hakimiyetinden sonra 1515 yılında Osmanlı egemenliğine geçti.

Osmanlı idaresinde 1519'da Maraş eyaletine bağlı sancak olan yerleşim, 1531 yılında Elbistan sancağına bağlı bir kaza haline getirildi. 1519 yılında yerleşimin ilk tahririnde 1.000 civarında Müslüman nüfusun yanında yerleşimde 400 civarında da gayrimüslim nüfus bulunmaktaydı. Hısnımansûr, 1563'te yeniden Maraş'a bağlandı ve uzunca yıllar bu konumda kaldı. Tanzimat'tan sonraki düzenlemede 1841'de kaza olan yerleşim, 1849'da Diyarbekir vilayetine bağlı bir sancak durumuna getirildi. 1859'da Malatya sancağına, 1883'te de Harput Vilayeti'ne bağlandı. Cumhuriyet döneminde Hısnımansûr, 1923'ten 1954 yılına kadar Malatya'nın ilçesi olarak kaldı. 22 Haziran 1954'te Adıyaman ilinin kurulmasıyla merkez ilçe oldu.
Atatürk Barajı'nın büyük bir kısmı Adıyaman ili sınırları içerisinde yer alır.
Daha önceleri merkeze bağlı Esentepe köyü, 2004'te mahalleye dönüştü.
Adıyaman, 6 Şubat 2023'te gerçekleşen Türkiye ve Suriye'de etkili olan 2023 Kahramanmaraş depremleri sırasında geniş çaplı yıkıma uğradı. Depremde şehirde toplam 8.387 kişi hayatını kaybetmiştir. 17.499 kişi ise yaralanmıştır. Adıyaman şehir merkezi İndere Mahallesi (Zey Köyü) olarak bilinen yaklaşık 5 milyon metrekarelik güvenli zemine taşınacak. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının zemin çalışmalarını tamamladığı ve binlerce yeni yapının inşa edileceği bölge, merkeze yaklaşık 6 kilometre mesafede bulunuyor.

Adıyaman Merkez ilçenin 3 belediyesinde toplam 49 mahalle bulunmaktadır. Kırsal kesimdeki köy sayısı ise 135'tir. TÜİK'in 2021 verilerine göre şehir merkezinde yaşayan nüfus %87,1 olarak görülmektedir. En uzak köyü 55 km uzaklıktaki Sarıkaya'dır. Nüfusu en fazla olan köy 1.800 kişi ile Gümüşkaya'dır. Adıyaman merkez ilçe nüfusu 2021 yılında %0,5 artmıştır.

Adıyaman Belediyesi
Adıyaman Gezi Rehberi 6 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Akın (13 Ağustos 1973, Gönen, Balıkesir), Türk iş insanı ve siyasetçi ve mevcut Balıkesir Büyükşehir Belediye başkanıdır.

13 Ağustos 1973 tarihinde Erdal ve Nejla çiftinin çocuğu olarak Balıkesir'in Gönen ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gönen'de tamamlamasının ardından İzmir Atatürk Lisesini bitirdi. İngiltere'de Cambridge şehrinde Eurocentres kursunda Dil ve Ekonomi eğitimleri alan Akın, Bahçeşehir Üniversitesinde siyaset eğitimini tamamladı. Beykent Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinden mezuniyeti sonrasında Selçuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkilerde yüksek lisansını yaptı. "Yenilenebilir Enerji Kaynakları ve Üretimi" üzerine İspanya'da farklı tarihlerde birçok eğitim ve seminerlere katıldı. Enerji alanında faaliyet gösteren özel sektör kuruluşlarında Genel Müdür, uluslararası alanda faaliyet gösteren holdinglerde ise CEO ve yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca dillerini konuşabilen Akın, evli ve iki çocuk babasıdır.

Hiçbir partinin tek başına iktidar olabilmek için gereken sandalye sayısına ulaşamadığı Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi Balıkesir milletvekili olarak meclise giren Akın, Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde tekrar CHP Balıkesir milletvekili olarak seçildi ve 26. dönemde TBMM Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu ve Dışişleri Komisyonunda üye olarak yer aldı. 2016 yılında, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun başdanışmanı oldu.
2018 Türkiye genel seçimleri öncesinde 15 CHP'li milletvekili ile birlikte mecliste grup kurabilmesi için İYİ Partiye geçti. 10 Mayıs 2018 tarihinde 15 milletvekilinin Cumhuriyet Halk Partisine geri döndüğü duyuruldu. 2018 genel seçimlerinde Balıkesir 1. sıradan aday gösterildi ve tekrar milletvekili seçildi.
2019 yerel seçimleri öncesinde CHP Parti Meclisi tarafından Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Başkanlığına aday gösterildi. CHP ile İYİ Parti arasındaki ittifak kararı sonrasında, İYİ Parti adayı İsmail Ok lehine adaylıktan çekildi. 37. Cumhuriyet Halk Partisi Olağan Kurultayı'nda parti meclisi üyesi seçildi, kurultay sonrası CHP MYK'sında enerji ve altyapı projelerinden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak görevlendirildi. 14 Mayıs 2023 tarihli genel seçimlerde adaylık başvurusunda bulunmadı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından seçim kampanyası sürecinde enerji bakanı adayı olarak tanıtıldı.
1 Haziran 2023 tarihinde yapılan MYK toplantısında genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu'na istifasını sundu ve MYK'dan istifa etti. 5 Haziran 2023 tarihinde yapılan açıklama ile birlikte CHP tarafından yapılan açıklamaya göre MYK Yerel Yönetimler Genel Başkan Yardımcısı olarak atanmıştır.
2024 Türkiye yerel seçimlerinde partisi tarafından Balıkesir Büyükşehir Belediyesi başkanı olarak aday gösterildi. %51,1'lik oy oranıyla seçilerek belediye başkanı oldu ve CHP'ye 74 yıl sonra Balıkesir'i kazandırdı. 3 Nisan 2024 tarihinde mazbatasını alarak göreve başladı.

Ahmet Aras (d. 3 Şubat 1970, Bodrum), Türk asker ve siyasetçi. 2019 Türkiye yerel seçimleri'nde %45,69 oy alarak CHP'den Bodrum belediye başkanı seçildi. 2024 Türkiye yerel seçimleri'nde oyların %55,03'ünü alarak Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçildi.

3 Şubat 1970 tarihinde Bodrum'da doğdu. İlköğretim sürecini Cumhuriyet İlkokulu ve Bodrum Ortaokulu'nda tamamladıktan sonra lise sınavlarına giren Ahmet Aras, Fen Lisesine girmeye ve parasız yatılı okumaya hak kazandı. İlk olarak İzmir Atatürk Lisesi'ne kaydını yaptıran, ardından Askeri Lise sınavını da kazanan Ahmet Aras, eğitim hayatına Maltepe Askeri Lisesi'nde devam etmeyi tercih etti. 1992-1993 yılları arasında Konya'da başlayan mesleki kariyeri, 1993-1996 yılları arasında 3 yıl görev yaptığı ve üsteğmen rütbesine terfi ettiği Ardahan'da devam etti. 1996 yılında Bodrum Askerlik Şubesi Başkanlığına atanan ve görevi dolayısıyla 1996-2000 yıllarında Bodrum'da bulundu. 2000 yılında Zara Askerlik Şubesi Başkanlığına atandı ve bu görevi sırasında yüzbaşı rütbesine terfi etti. 2004 yılında ise Şanlıurfa Viranşehir Askerlik Şubesi Başkanlığına atandı. 2008 yılına kadar devam eden bu görevini binbaşı rütbesine terfi ederek tamamladı. 2008 yılından 2011 yılının sonuna kadar Milli Savunma Bakanlığı kadrosunda görev yaptı. 2012 yılında Kosova'da güvenliği sağlamakla görevli NATO önderliğindeki çok uluslu barış gücü KFOR'a (Kosova Gücü) atandı ve NATO Madalyası'na layık görüldüğü bu görevi sırasında yarbay rütbesine terfi etti. 2013 yılında Bodrum'a dönerek turizm sektörüne girdi.

31 Mart 2019 yerel seçimlerinde yüzde 45,69 oy alarak Cumhuriyet Halk Partisi'nden Bodrum Belediye Başkanı olmaya hak kazanmıştır. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde ise Muğla Büyükşehir Belediyesi için aday gösterilmiştir. 31 Mart 2024'te oyların %55,03'ünü alarak Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi. Ayrıca 20 Mayıs 2024 tarihinde, Kıyı Ege Belediyeler Birliğinin olağan meclis toplantısında birlik başkanlığına aday olup başkanlık seçimini kazanmıştır. Bu tarihten itibaren birlik başkanlığı görevini yürütmektedir.

1 Nisan 2025 tarihinde Menteşe belediye başkanı Gonca Köksal ile evlenmiştir.

https://724kultursanat.com/bodrumda-baskan-ahmet-arasa-yukselen-tepki/
https://www.dha.com.tr/video/bodrum-belediye-baskani-arasa-eski-calisandan-saldiri-iddiasi-video-2194492
https://www.gazeteduvar.com.tr/savcilik-bodrum-belediye-baskani-aras-icin-sorusturma-izni-istedi-haber-1598211
https://www.bodrumgundem.com/2023/01/26/ortakentin-imara-acilmasi-iptal-edildi/

Ahmet Türk (d. 2 Temmuz 1942, Derik), Kürt asıllı Türk siyasetçi, eski Mardin Büyükşehir Belediye başkanı. 11 Aralık 2009 tarihinde kapatılan DTP'nin son genel başkanıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 15, 16, 18, 19, 23 ve 24. dönem milletvekilidir.

Ahmet Türk, 2 Temmuz 1942'de Derik'te Kürt kökenli bir ailede dünyaya geldi. Güneydoğu'nun aşiretlerinden Kanco ailesindendir. 1954 yılında babası Hacı Sinan'ı kaybeden Ahmet Türk'ün aktif politik hayatı, milletvekili ağabeyi Abdurrahim Türk’ün öldürülmesi ile başladı. İlk defa milletvekilliği'ne XV. TBMM Döneminde (1973) Demokratik Parti’den Mardin milletvekilli olarak seçildi. Daha sonra bu partiden istifa ederek CHP'ye katıldı.
Devam eden yıllarda çeşitli sol partilerde görev aldı. 1988 yılında sayısı 6 bini bulan insanın ölümüne ve daha fazlasının da sakat kalmasına neden olan Halepçe Katliamı nedeniyle 1989 yılında Paris’teki Kürt konferansına katıldığı gerekçesiyle milletvekili bulunduğu SHP’den ihraç edildi. 1990'da HEP'nin kurucu üyesi oldu.
O günlerde Halkın Emek Partisi’ni kurarak başladığı etnik siyaset çizgisi, bugün DTP’yle yeni bir boyut kazandı. Hareketin partileşmesi ve sonucunda DTP'nin kurulmasından sonra, Aysel Tuğluk ile birlikte partinin genel başkanlığına seçildi. Böylece, Aysel Tuğluk ile birlikte, Türkiye'de eşbaşkanlık sistemini ilk uygulayan parti genel başkanı olmuştur. Haziran 2006'da yapılan DTP kongresinde eşbaşkanlık sisteminin kaldırılması üzerine, partinin tek genel başkanı olarak yeniden seçildi. Şubat 2007 tarihinde yapılan kongrede, başka hiçbir aday çıkmaması üzerine, yeniden partinin genel başkanlığına seçildi. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde bağımsız Mardin Milletvekili olarak meclise girmiştir.
HEP kuruculuğu ile DEP milletvekilliği ve genel başkanlığının ardından, HADEP ve DEHAP yönetiminde de aktif roller üstlenen Ahmet Türk, Abdullah Öcalan’la da zaman zaman görüşmeler yaptı. Bu konudaki bir anısını şöyle anlatıyor: “Biz rahmetli Özal’ın mesajını götürmek üzere Öcalan’la görüştük. Özal, bize ‘Akan kanın durması için çaba içinde olmanız gerekir.’ deyince, kendisine ateşkesin sürmesi için Bekaa’ya gitmeyi düşündüğümüzü söyledik. ‘Elbette’ dedi.”
Türk, eski DEP’li arkadaşlarının ısrarları sonucu yeniden Ankara’ya döndü ve siyasette 3. kez şansını denemeye karar verdi. Oysa birkaç ay öncesine kadar Zana ve arkadaşlarının kuracağı partiden umutsuzdu. Milliyet’ten Hasan Cemal’e verdiği röportajda, etnik partilerden şöyle bahsemişti: “Bugüne kadar kurduğumuz bütün partilerde, inandırıcılık eksiği vardı. Parti içi hukuk, parti içi demokrasi açısından olumlu bir şey söylemek güçtü. Bu yüzden Türk aydınlarına da güven veremedik. Çünkü ipler perde arkasında başkalarının elinde diye düşünülürdü. Bu nedenle muhataplarımız tarafından pek ciddiye alınmazdık. Şimdi yeni bir anlayış geliştirmek zorundayız. Vesayetle, vekâletle siyaset üretemeyiz artık.”
Lise mezunudur. 4.(XV), 5.(XVI), XVIII., XIX. (1982 Anayasası'nın 84/son fıkrasına göre 30.06.1994 tarihinde milletvekilliği sona ermiştir.), XXIII. (1982 Anayasası'nın 84/son fıkrasına göre, 31.12.2009 tarihinde Milletvekilliği sona ermiştir.) ve XXIV. Dönem Mardin Milletvekilliği ile XIX. Dönem İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı yapmıştır.
30 Mart 2014 Yerel Seçimleri'nde Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilmiştir. Ocak 2016'da Ahmet Türk hakkında ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’, ‘silahlı terör örgütü propagandası yapmak’ ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına 'muhalefet' gerekçesiyle yedi yıldan 18 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Ahmet Türk, 17 Kasım 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden alınmıştır. 21 Kasım 2016'da gözaltına alınmıştır. 24 Kasım 2016'da savcılık sorgusunun ardından Sulh Ceza Hakimliği'ne çıkarılan Ahmet Türk, burada tutuklanarak cezaevine gönderildi. Devlet Bahçeli’nin “Ahmet Türk hasta, tutuksuz yargılanmalı” açıklamasından sonra Türk, 3 Şubat 2017 tarihinde sağlık sorunları nedeniyle Adli kontrol şartıyla tahliye edildi.
31 Mart 2019 yerel seçimlerinde ikinci kez Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi. 19 Ağustos 2019 tarihinde büyükşehir belediye başkanlığı görevinden alınarak kayyım atandı. 14 Ocak 2024 tarihinde aktif siyaseti bıraktığını açıkladıysa da ikna edilerek DEM Parti'nin Mardin Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak tanıtıldı. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde üçüncü kez Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 16 Mayıs 2024 tarihinde sonuçlanan Kobani Davası'nda 10 yıl hapis cezası aldı.
4 Kasım 2024 tarihinde Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden alındı ve yerine tekrar kayyım atandı.

Ahmet Özer (d. 1960, Van), Kürt kökenli Türk akademisyen ve siyasetçidir. 90'lı yıllarda var olan Yeni Demokrasi Hareketi'nin kurucuları arasındadır. 2024 Mahalli İdareler Seçimlerinde İstanbul ili Esenyurt ilçesi belediye başkanı seçilmiştir. İçişleri Bakanlığı kararıyla; 'Silahlı terör örgütü üyesi olmak' suçundan mahkemece tutuklanmasının ardından geçici olarak görevden uzaklaştırılmıştır.

1960 senesinde Van'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi, Van Eğitim Enstitüsü ve Çukurova Üniversitesinde lisans ve ön lisans eğitimi gördü. 1991-1997 seneleri arasında GAP Belediyeler Birliği Genel Sekreterliği ve Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı. Üniversitedeki akademik kariyerinde dekanlık, bölüm başkanlığı ve rektör yardımcılığı pozisyonlarında bulundu. Çeşitli dernek ve sivil toplum kuruluşlarına mensuptur. Evli ve 2 çocuk babasıdır. 2024 Mahalli İdareler Seçimlerinde İstanbul ili Esenyurt ilçesine %49,04 oy oranıyla belediye başkanı seçilmiştir.

30 Ekim 2024 tarihinde PKK üyeleri ile irtibatta olduğu iddiası ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gözaltına alındı. Belediye binasındaki makam odasında aramalar yapıldı. Çıkarıldığı mahkemece PKK üyesi Remzi Kartal ile 14 kere, diğer PKK mensupları ile 694 kere görüştüğü gerekçesi ile tutuklandı.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ahmet Özer'in 6 ay önce seçim zamanında sabıka kaydının temiz olduğunu, aday olma izni verildiğini, alınan mahkeme kararının soyut ve asılsız olduğunu vurguladı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu "Korkmayız, yılmayız, cesaretle adalet mücadelesi vermeye kararlıyız" ifadelerini kullandı.
DEM Parti yaptığı açıklamada Ahmet Özer'i desteklediğini belirtti. MHP ise "Belediyelerin terör örgütüne peşkeş çekilmesinin yolu kapatılmalıdır." ifadesini kullandı.
31 Ekim 2024 tarihinde İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy belediyeye kayyum olarak atandı.
11 Kasım 2025 tarihinde mahkeme kararıyla tahliye edildi.
23 Ocak 2026 tarihinde hakkında “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verilmiştir.

Akdeniz, Mersin ilinin bir merkez ilçesidir. Mersin Büyükşehir Belediyesi'ne bağlıdır. Kuzeyinde Toroslar, güney batısında Yenişehir, doğusunda ise Tarsus ilçeleri bulunmaktadır. Akdeniz ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir. İlçenin yüzölçümü 265 km²dir. Mersin Limanı, Mersin Serbest Bölgesi, Mersin Şehirlerarası Otobüs Terminali, Türkiye'nin en büyük gökdelenlerinden olan 52 katlı Mertim Kulesi, Atatürk Parkı ve Mersin Atatürk Evi burada bulunmaktadır. Son derece kozmopolit bir demografik yapıya sahiptir. İlçe, 1980'lerden itibaren aldığı çok yoğun Kürt göçüyle bilinmektedir.
Türkiye'nin en aktif kültür merkezlerinden biri olan Mersin Kültür Merkezi bu ilçede Cumhuriyet Meydanı arkasında ve Ortodoks Kilisesinin yanında bulunmaktadır.
İlçe ticari hacim bakımından Türkiye'de ilk 5 büyük ilçe arasında yer aır. Türkiye'nin en büyük limanı olan Mersin Limanı, Akdeniz ilçesinde bulunmaktadır. Bunun etkisiyle de ilçede yoğun tercüme bürosu ve noter bulunmaktadır. İçel Sanat Kulübü de bu ilçede bulunmaktadır.
Atatürk'ün Mersin'e birçok kez geldiğinde kaldığı ev ve konak bu ilçede yer almaktadır. Mersin'in en iyi semti olarak gösterilen Çamlıbel de bu ilçede yer almaktadır. Hukuk bürosu, resmî daireleri, hastaneleri ve okulları, Mersin Valiliği ve Mersin Büyükşehir Belediyesi'ni bünyesinde bulundurmasıyla Mersin'in ve Türkiye'nin en önemli ilçelerinden biridir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Akdeniz Belediyesi
Mersin Akdeniz Kaymakamlığı29 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aksaray, Aksaray ilinin merkezi olan şehirdir.
Aksaray il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 980 metredir. Merkez ilçenin yüzölçümü 3.540 km²dir.

Aksaray'ın tarihi antik dönemlere kadar uzanmaktadır. Hititler devrinde Garsaura adıyla anılan yerleşim, son Kapadokya kralı Archelaos tarafından yeniden inşa edildi. Şehri yeniden inşa edilen krala nispetende kente Archaleis adı verildi. Kapadokya Krallığı'nın son bulmasıyla yerleşim Roma topraklarına katıldı. Klavdiyus döneminde Roma kolonisi olan yerleşimden Colonia Archelais adıyla bahsedildi. Roma'nın ikiye ayrılmasıyla Bizans idaresine geçen yerleşim 1078 sonrasında civar yerleşimlerle birlikte Selçuklu hakimiyetine girdi. Selçuklular tarafından Kutalmışoğlu'nun idaresine verilen yerleşim daha sonra yeni kurulan Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katıldı. Sultan II. Kılıç Arslan tarafından 1170 yılında şehir yeniden imar edilmiş ve yaptırdığı saray nedeniyle de yerleşim "Aksaray" adını almıştır. Sultanın çoğunlukla şehirde yaşaması ve Sultan tarafından kente askeri tesisler inşa edilmesi nedeniyle de Dârüzzafer, Dârürribât ve Dârülcihâd unvanları da verildi.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflamasıyla yerleşim Karamanoğulları Beyliği egemenliğine geçti. Bir süre Eretna Beyliği ve Karamanoğulları arasında el değiştirdi. 1399 yılında Osmanlı idaresine geçen yerleşim 1402 Ankara Muharebesi sonrasında yeniden Karamanoğulları topraklarına katıldı. Karamanoğlu-Osmanlı mücadelesi sonrasında 1468'de kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Yerleşim Osmanlı-Karamanoğlu mücadelesinde büyük tahribata uğradığı gibi Osmanlı'nın egemen olmasıyla nüfusun önemli kısmi İstanbul'a nakledilmiştir. Zorunlu iskana tabi tutulan bu kitlelerin yerleşimiyle İstanbul'daki günümüz Aksaray semti kurulmuştur.
1530 yılı Osmanlı kayıtlarında Karaman Eyaleti'nin Niğde Sancağına bağlı müstakil bir liva olan Aksaray'da 37 mahalle bulunmakta olup, tahminen bu tarihte yerleşimde 5000-6000 arasında nüfus bulunmaktaydı. Osmanlı'nın ilk resmi nüfus sayımı sadece erkek nüfusun tespit edilmesi için yapılmış olup, bu sayıma göre Aksaray merkezde 2.322 erkek bulunmaktaydı. 19. yüzyıl ortalarında yerleşimden Niğde sancağına bağlı bir kaza olarak bahsedilmiştir. 1868-69 tarihli salnamede yerleşimde 1020 hane bulunduğu kayda geçmiştir. 14 Aralık 1920'de çıkarılan 40 numaralı kanunla Aksaray ismiyle müstakil bir liva kurulmuştur. 1933 yılında Aksaray ilinin kaldırılmasıyla yeniden Niğde ilinin bir ilçesi oldu. 1989'da çıkarılan 3578 sayılı kanunla Aksaray ili yeniden kurulmasıyla bu ilin merkez ilçesi konumuna geldi.

Aksaray ili orta iklim kuşağında olup, soğuk, karasal iklim tipine sahiptir. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlıktır. Yağışlar genellikle ilkbahar ve kış aylarında görülmektedir.

Şehir merkezinde bulunan tarihî eserler Selçuklu, Karamanoğulları ve cumhuriyet dönemine aittir. Anadolu Selçuklu döneminden kalan Eğri Minare, Kılıçarslan Hamamları, Selçuklu köprüleri vardır.
Karamanoğulları döneminden ise Karamanoğlu Camii (Ulu Cami) ve Zinciriye Medresesi kalmıştır.
Cumhuriyetin ilk döneminin en güzel mimari örnekleri bulunan Aksaray'da dönemin Aksaray Valisi Abdullah Sabri Karter tarafından yaptırılan birçok eser vardır. 1920'lerde tamamlanan Aksaray Hükümet Konakları, Aksaray Vali Konağı, Aksaray Milli Kütüphanesi, Azmi Milli Un Fabrikası cumhuriyet dönemi mimarlığının en güzel ve özgün örneklerindendir. Bu eserlerin tamamı şehir merkezinde bulunmaktadır.
Hasan Dağı Aksaray ile Niğde arasında şehirden görülebilen 3.000 metrelik bir yanardağdır. Kentin çevresinde ayrıca höyükler yer alır. Aşıklı Höyük Aksaray şehrinin doğusunda 25 km bir mezar höyüğüdür. Diğer bir höyük, Acemhöyük, Aksaray şehrinin kuzey batısında 18 km bir Erken Tunç Çağı yerleşimidir.
Helvadere kasabasındaki antik Roma ve Bizans şehri Nora da Aksaray şehir merkezine yakındır.

Ihlara, Aksaray şehrinden 40 km uzaklıkta bir kanyondur. Ihlara kanyonunda 9. yüzyıl ve öncesinden kalma vadi duvarlarına oyulmuş ve freskler ile süslenmiş antik kiliseler vardır. Şehirdeki Ervah mezarlığında 14. yüzyıl İslam alimi Somuncu Baba ve müderris Cemaleddin Aksarayi'nin mezarları vardır.
Zinciriye Medresesi, 1345'te Karaman beyi tarafından yaptırılan, tipik bir Selçuklu kapılı medresedir.
Karamanoğlu Camii, şehir merkezinde bulunan büyük bir camidir. Eğri Minare, I. Alâeddin Keykubad'ın yönetimi altında inşa edilmiş bir Selçuklu Türk minaresi 1221-1236'dır. Yüksek Kilise, şehirden 3 km sarp bir kayanın üzerinde yer alır.

Aksaray ilinin ekonomisi, toplam il işgücünün %70'ini oluşturan tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Arpa, şeker pancarı, incir, mısır, patates, soğan, fasulye, keten, kenevir, üzüm ve elma bölgenin başlıca ürünleri olup, buğday üretimi en baskın olanıdır. Tarımın yanı sıra geleneksel ekonominin bir parçası olarak halı ve kilim dokumacılığı da yapılmıştır. Kentte sanayi işletmeleri de vardır.
Ihlara Vadisi ve Kapadokya'nın diğer turistik yerleri yakındır.

Kaynak:

Aksaray Belediyesi18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aksaray Valiliği12 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aksaray YerelNET 20 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akçakale, Şanlıurfa ilinin bir ilçesidir. Nüfusunun tamamına yakını Arap kökenli Türk vatandaşlardan oluşmaktadır.
İlçenin adı, Türkiye-Suriye sınırı çizilmeden önce “Beyaz Tepe” (yani Tel Ebyâd) olarak adlandırılmaktaydı. Şehir, Harran Ovası üzerine kurulmuştur.
1936'da Harran ilçesi içinde Akçakale istasyonunda Akçakale bucağı kurulmuştur. 1946'da Harran ilçesinin merkezi Akçakale'ye ve Akçakale bucağının merkezi de Harran'a kaldırılmış, Harran ilçesinin adı Akçakale, Akçakale bucağının adı da Harran olarak değiştirilmiştir.

İlçe halkı daha çok tarımla uğraşmaktadır. Pamuk, buğday ve mısır en çok yetiştirilen ürünler arasındadır.
Suriye İç Savaşı öncesi Akçakale Gümrük Kapısı sayesinde Suriye ile ticari faaliyetler yürütülmekteydi. Savaştan dolayı 7 sene kapalı kalan gümrük kapısı Ocak 2020'de tekrar açılmıştır.

Akçakale ilçesi deniz seviyesinden 362 metre yükseklikte bulunmaktadır. İlçenin doğusunda Ceylanpınar, batısında Suruç, kuzeyinde Harran ve Eyyübiye, güneyinde ise Suriye bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.038 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.
Suriye'de yaşanan iç savaştan dolayı, ilçeye Suriye tarafından göç gerçekleşmiştir. Özellikle sınır komşusu olduğu Tel Abyad'dan gelen göçmenlere ev sahipliği yapmıştır.

Akçakale olayı

Ali Babacan (d. 4 Nisan 1967, Ankara), Türk politikacı, ekonomist ve mühendis. Demokrasi ve Atılım Partisinin  (DEVA Partisi) kurucusu ve genel başkanıdır. 18 Kasım 2002 ile 28 Ağustos 2015 tarihleri arasında 12 yıl 283 gün Türkiye Başbakan Yardımcılığı, Türkiye Dışişleri ve Ekonomi Bakanlığı yapmış olan Babacan, Türkiye Büyük Millet Meclisi 22, 23, 24 ve 26. dönem Ankara milletvekilliği yapmıştır. Ak Parti hükûmetlerinde kesintisiz olarak en uzun süre ile bakanlık yapan kişidir. Ak Parti hükûmetlerinde toplamda en uzun süre bakanlık yapan Mehmet Şimşek'ten sonra ikinci sıradadır.
2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) kurucu üyesi olmuştur. 58. ve 59. hükûmetlerde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yaptı. 60. Hükûmette 1 Mayıs 2009'a kadar Dışişleri Bakanı olarak görev aldı. 2005-2009 yılları arasında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliği konusunda görüşmelerin yürütüldüğü makam olan başmüzakerecilik görevinde bulundu. 1 Mayıs 2009'da gerçekleştirilen kabine değişikliğinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı. 61. ve 62. hükûmetlerde başbakan yardımcılığı yaptı.
Babacan, bakanlığı döneminde milyarlarca dolarlık IMF kredileriyle desteklenen ekonomik reform programını yönetme görevi üstlendi. Türkiye ekonomisi yaşanan iki ciddi ekonomik krizden sonra kayda değer bir toparlanma kaydetti.
9 Mart 2020'de kurulan Demokrasi ve Atılım Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı ve Ali Babacan, partinin genel başkanlığına oy birliğiyle seçildi. 29 Aralık 2020'de partisinin Büyük Kongresi'nde sadece tek bir aday olan Ali Babacan, 523 delege arasından 515 delege oyunu alarak yeniden genel başkan olarak seçildi. Parti ilk kez gireceği 2023 genel seçimlerine ortak listeden katılma kararı aldı. CHP listelerinden DEVA için 25, İYİ Parti listelerinden 1 adaylık yer ayrıldı. Seçimler sonucunda 15 aday milletvekili seçildi. Ali Babacan Millet İttifakı'nın Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı oldu, ancak Kemal Kılıçdaroğlu %47,8'lik oy oranı ile seçimleri ikinci turda kaybettiği için kabinede görev alamadı. Reuters'ın iddiasına göre seçimlerin kazanılması halinde Ali Babacan ekonomiden sorumlu Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevini üstlenecekti. Ali Babacan'ın, Merkez Bankası Başkanlığı için Prof. Özgür Demirtaş, Merkez Bankası eski başekonomisti Hakan Kara ve Refet Gürkaynak'ı önerdiği iddia edildi, ancak bu iddia daha sonra yalanlandı.

1967 yılında Ankara'da doğdu. Ankara'nın Ulus bölgesindeki Çıkrıkçılar Yokuşu'nda ticaret yapan bir ailenin çocuğudur. Babası Şereflikoçhisarlı Hilmi Babacan, annesi Çorumlu Güner Babacan'dır. Babacan, 1985 yılında TED Ankara Kolejinden birincilikle mezun oldu ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Endüstri Mühendisliği Bölümüne girdi. 1989 yılında ODTÜ'den mezun olan 1700 öğrenci içerisinde 4.00 üzerinden 4.00 ortalama ile üniversite birincisi oldu. 1990 yılında Fulbright bursu kazanan Babacan, 1990–1992 yılları arasında İllinois, ABD Northwestern Üniversitesi Kellogg School of Managementda İşletme dalında yüksek lisans yaptı. Ali Babacan, Pazarlama, Organizasyon ve Uluslararası İş İdaresi alanlarında yüksek lisans derecesi aldı.
1992-1994 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde finans sektörünün üst düzey yöneticilerine danışmanlık yapan özel bir şirkette danışman olarak çalıştı. Askerlik görevini 14 Aralık 1993 - 14 Ocak 1994 tarihleri arasında dövizle askerlik hizmeti kapsamında er olarak yaptı. Babacan, 1994-2002 yılları arasında Ankara'da ticaretle uğraştı. 1994 ile 1995 yılları arasında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'e danışmanlık yaptı.
1995'te nişanlandı. 2002 yılında İhlas Haber Ajansı'na yaptığı bir söyleşide babası Hilmi Babacan, kız kardeşleri Ali Babacan'ı okuldan arkadaşları Zeynep Hanım ile tanıştırdı. Evlilik görücü usulüyle gerçekleşti. Eşi Zeynep Babacan, 2003'te Yeni Şafak gazetesine verdiği röportajda Babacan'ın kısa sürede siyasete girdiğini ve "haftada birkaç gün ilgilenirim diye partiye girdiğini" söyledi.

Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye'nin siyasi sahnesine 2001 yılında giriş yaptı. Ali Babacan'ın babası Hilmi Babacan, oğlunun siyasete atılması konusunda, "Aslında ailemizin hiçbir üyesi siyasetle ilgilenmiyordu" şeklinde açıklamalarda bulundu. Ancak, AK Parti Ali'yi sürekli olarak partiye davet etti. Biz de düşündük ve karar verdik: "Bu küçük çabamızın ülkeye, millete ve vatana nasıl fayda sağlayabileceğini?" Ali, Türkiye'yi yönetme görevine gelirse büyük bir katkı yapacaktır. Abdullah Gül, Babacan'ın siyasete atılmasında önemli bir rol oynadı çünkü onun eğitim ve aile geçmişi hakkında bilgi sahibiydi. Gül, Babacan'ın babasını "dükkanından eve götürdüğü havlunun bile vergisini ödeyen biri" olarak tanımlayarak izin istedi. Gül, Babacan'ın siyasete adım atmasıyla ilgili olarak, "Kız ister gibi babasından izin aldım" dedi.  Adalet ve Kalkınma Partisi Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. Ardından 2002 seçimlerinde Ankara birinci bölgeden milletvekili seçildi. 58. ve 59. hükûmetlerde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu. 60. hükûmette ise Dışişleri Bakanı ve Avrupa Birliği ile müzakerelerde başmüzakereci olarak görev yapmaktaydı. Bir dönem, hem bakanlık hem de baş müzakerecilik görevlerinin bir sonucu olarak kamuoyunda "iki şapkalılık" olarak bilinen bir yakıştırmaya sebep oldu. Egemen Bağış'ın devlet bakanı ve başmüzakereci pozisyonuna getirilmesinin ardından sadece dışişleri bakanı olarak bir süre daha görevine devam etti. 2008'de dünyayı etkileyen ekonomik kriz sonrası Mayıs 2009 tarihinde gerçekleşen kabine değişikliğinden sonra Dışişleri Bakanlığını Ahmet Davutoğlu'na devretti.
Aynı gün Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak hükûmette görev aldı. 2009 yılında Hazine'den Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atanan Babacan, görevi boyunca etrafında güçlü bir ekip kurdu. Mehmet Şimşek, Hazine'de İbrahim Çanakçı ve Maliye'de Naci Ağbal ile çalıştı. 2012 yılında Time dergisinin yayınında Ali Babacan, dünyadaki en etkili 100 kişi arasında yer aldı. 28 Ağustos 2015 tarihinde başbakan yardımcılığı görevini Cevdet Yılmaz'a devretti. 63. Hükûmette başbakan danışmanlığı yaptı.
2018 yılının Haziran ayında yapılacak genel seçimler için milletvekili adaylık başvurusu yapmadı. 25. dönemde koalisyon görüşmelerinin başarısız olması ardından TBMM'de erken seçim kararı alınınca, yeniden aday olup 1 Kasım 2015 erken seçimlerinde meclise döndü. 8 Temmuz 2019 tarihinde AK Partiden istifa etti. Babacan, ilk döneminde sosyal medyada seviyelilik, soğukkanlılık, temkinlilik, ülkenin çıkarlarını ön plana koyma gibi kavramlarla ilişkilendirildi ve beğenildi; diğerleri, liderlik vasfından yoksunluk, risk almamak, gizli gündeme sahip olmak, açıktan eleştiriden çekinmek gibi kavramlarla ilişkilendirildi.

58 ve 59. hükûmetlerde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı olarak görev yapan Ali Babacan, genel olarak neoliberal bir ekonomi yaklaşımı benimsedi. Bu yaklaşımın amacı, kamu borç yükünü en aza indirmek ve özel sektörün hem iç hem de uluslararası pazarlarda kredi alabilmesini sağlamaktı. Ardından özel sektör yatırımlarının artması, iç talep ve ihracat sayesinde gerçekleşecekti. Bu strateji, büyümeyi hızlandırdı, kamu borcu azaldı, bütçe açıkları azaldı ve enflasyonu kontrol etti. Bunun ardından Türkiye'nin kredi notu yatırım için uygun seviyeye ulaştı. Kamu maliyesinin yetkilendirilmesiyle birlikte, bu süre zarfında IMF'ye olan borç da kapatıldı. Kemal Derviş, 2014'te İtalya'da katıldığı bir konferansta, Ali Babacan yönetimindeki ekonomi kadrosunun para politikasında kurumların özerkliğini koruyan tavrına dikkat çekerek, "2002-2007 arasında para politikasında kurumların özerkliğini koruyan tavrına" dikkat çekti. 25 Ocak 2003 tarihinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Dünya Ekonomik Forumu toplantılarında Türkiye'nin vizyonunu "AB'ye tam üye", "Euro'nun kullanıldığı ülke" olarak tanımladı. Ayrıca, Euro'ya geçmek için AB üyesi olmanın şart olmadığını ve hükûmetin niyetinin Euro'ya geçmek olduğunu vurguladı. Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecinde hızlı büyümek zorunda olduğunu ve bu süreçte Türkiye'nin cazip bir yatırım ortamı sunması gerektiğini belirtti.

2008 yılında AB üyesi ülkelerin bakanları, Bakan Babacan'a dini kurallar ve devlet yönetim ile pozisyonu sorulmuş ve Babacan "Anlayışımıza göre laiklik, din ve devlet işlerinin kesin çizgilerle ayrılmasıdır. Laiklik, hiçbir dinî kuralın devlet yönetimine etkide bulunmamasıdır. AK Parti olarak çalışmalarımız bu çerçevede yapılmıştır. Son beş yılda yapılanlara bakılırsa, kadın-erkek eşitliği ile ilgili yapılan reformlar, yeni Medeni Kanun... Bütün bu adımlar, Türkiye'deki laiklik çerçevesini güçlendiren adımlardır; yıpratan adımlar değildir. diye partisini ve buna bağlı olarak Türkiye'yi savunmuştur. İddianamede temel kanıt olarak gösterilen üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasını öngören anayasa değişikliğine Ali Babacan, söz konusu düzenlemenin "özgürlükler adına" yapıldığı fikrini iletmiştir.
Nisan 2013'te, Ali Babacan, "Türk hükûmetinin seküler çizgiden uzaklaştığı" iddialarına yanıt vererek, Türkiye'de on yıllarca süregelen laiklik anlayışının sağlıklı olmadığını belirtti. Babacan, daha Anglosakson bir laiklik anlayışına yönelmek istediklerini ifade ederek, etnik ve dini inanışlara eşit uzaklıkta olunması gerektiğini belirtti. Türkiye'de Müslüman çoğunluk ve gayrimüslim azınlıkların yaşadığını vurgulayarak, dini özgürlükler konusunda normalleşmeye gidildiğini söyledi.

Ali Babacan'ın ekonomi yaklaşımı, AK Parti ile ayrışmasıyla 2010 yılında belirgin hale geldi. Hazine'den Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptığı dönemde, uzun vadeli öngörülebilirlik ve mali kuralların önemini vurguladı. Kamu maliyesini kontrol altına almak için "milli bir çıpa"ya ihtiyaç duyduğunu savundu. Erdoğan, Mali Kural uygulamasından vazgeçerek büyümeyi önceliklendirdi. 2011'deki genel seçimler bu süreci etkiledi.

2015'te Cumhurbaşkanı Erdoğan, faiz konusunda ters bir görüşü savunan Babacan ve Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı'yı eleştirmeye başladı. Mart 2015'in ba

Ali Çelik (1976, Uşak), Türk bürokrat ve içişleri bakan yardımcısı.

1995 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünde başladığı lisans eğitimini 1999 yılında bölüm birincisi olarak tamamladı.

İçişleri Bakanlığının açmış olduğu kaymakam adaylığı sınavını kazanarak naklen İçişleri Bakanlığına geçti. Kaymakam adaylığı süresince İyidere (Rize), Kemer (Burdur) ilçelerinde kaymakam vekilliği görevlerinde bulundu.
Kaymakamlık görevine atanmasıyla Mazgirt (Tunceli), Kiraz (İzmir), Akdağmadeni (Yozgat), Bismil (Diyarbakır) ilçelerinde görev yaptı. 2010-2018 tarihleri arasında Mülkiye Teftiş Kurulu emrinde mülkiye başmüfettişliği görevinde bulundu. 2017-2018 tarihleri arasında vekâleten Emniyet Genel Müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 2018 tarihinden itibaren İçişleri Bakanlığı İller İdaresi genel müdürü olarak görev yaptı.
10 Haziran 2020'de yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kütahya valisi olarak atandı. 18 Haziran 2020'de göreve başladı.
10 Ağustos 2023 tarihinde Hakkâri valisi olarak atandı.
20 Şubat 2026 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İçişleri Bakan Yardımcılığı görevine atandı.

Evli ve iki çocuk babasıdır. İyi düzeyde İngilizce bilmektedir.

X'te Ali Çelik

Altılı Masa CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Gelecek Partisi tarafından ilk toplantısı 12 Şubat 2022'de yapılarak kurulmuş siyasi bir oluşumdur. İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz, Millet İttifakı'nın seçim sürecinde ittifak olduğunu, seçim sürecinin geride kalmasıyla bir iş birliği haline büründüğünü açıkladı.
Masa, ilk başta Millet İttifakı'ndan bağımsız bir oluşumdu. 26 Ocak 2023'te Altılı Masa yaptığı 11. toplantısı sonrası kendini ilk defa "Millet İttifakı" olarak tanımladı. 30 Ocak 2023 tarihinde Ortak Politikalar Mutabakat Metni'ni Ankara'da kamuoyuyla paylaştı.
İYİ Parti, Kemal Kılıçdaroğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylığını desteklemeyerek 3 Mart 2023 tarihinde masadan ayrılma kararı alsa da üç gün sonra geri döndü. Aynı gün, 6 Mart 2023 tarihinde, ittifakın ortak adayının Kemal Kılıçdaroğlu olduğu açıklandı.

Altılı masa üyesi siyasi partiler, 28 Şubat 2022 tarihinde güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için bir deklarasyon yayınlayarak mutabakat imzaladılar.
Mutabakat metninde, seçim barajının %3'e düşürülmesi, en az %1 oy alan partilere hazine yardımı, torba kanun uygulamasına son verilmesi, cumhurbaşkanının veto yetkisinin kaldırılması ve görev süresinin 7 yıl olması, hükûmet hakkında gensoru verme yetkisinin tanınması, eğitim müfredatına insan hakları ve kadın-erkek eşitliği derslerinin eklenmesi gibi vaatler yer aldı.

Altılı Masa 2 Mart 2023 tarihinde aday ismini belirlemek için toplanmıştı. Aday ismi o gün belirlense de adayın ismi daha sonrasında açıklanacaktı. Toplantıda Altılı Masa'da İYİ Parti hariç tüm partilerin Kemal Kılıçdaroğlu'nun adaylığına onay verdiği iddia edildi ve o gün bazı İYİ Partili isimler partinin Kılıçdaroğlu'nun adaylığına karşı olduklarını belirtmek için bazı paylaşımlar yaptı. Yine aynı günün gecesi İYİ Parti acil olarak toplantı düzenledi. 81 ilin tüm başkanlarının Ankara'ya gelmesi konusunda çağrı yapıldı ve cumartesi günü yapılacak GİK toplantısının cuma günü yapılması konusunda karar verildi.
3 Mart 2023 tarihinde Meral Akşener yaklaşık 15 dakika süren bir açıklama yaptı ve masadan resmen ayrıldı. Açıklamada şunlar söylendi:

İYİ Parti kıskaca alınmıştır, buna boyun eğmeyeceğiz. Ne bir kumar masasında ne de noter masasında olmayacağız.
Dün 5 siyasi parti ortak aday olarak Kemal Kılıçdaroğlu'nun adını söylediler. Biz masaya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın ismini beyan ettik. Ancak önerimiz kabul görmedi. Anladık ki şahsi hırslar Türkiye'ye tercih edilmiştir. Biz İYİ Parti'yi bunun için kurmadık. Üzülerek söyleyerek geldiğimiz noktada Altılı Masa millet iradesini yansıtma kabiliyetini kaybetmiştir. Bir noter masasına dönüşmüştür.

Açıklamalardan sonra CHP, MYK olağanüstü toplantısı; DP, Başkanlık Divanı olağanüstü toplantı yaptı. Kemal Kılıçdaroğlu, Altılı Masa'da kalan 4 siyasi parti lideri ile telefonda görüştü. Ekrem İmamoğlu dahil 4 CHP belediye başkanı, Ankara’ya gelerek Mansur Yavaş ve Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştü. Altılı Masa, bunun akabinde 6 Mart 2023’te yeniden toplanacağını açıkladı. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, Meral Akşener’i toplantıya ikna edebilmek için İYİ Parti genel merkezine gitti.
6 Mart 2023 tarihinde ilk olarak beş siyasi partinin lideri Saadet Partisi Genel Merkezinde adayı duyurmak için toplanmıştı. Fakat Kemal Kılıçdaroğlu'nun isteği üzerine İBB Ekrem İmamoğlu ve ABB Mansur Yavaş, Meral Akşener'i masaya davet etmek için ziyaret etti ve toplantı 1 saat ileri alındı. CHP Akşener'in masaya dönmesi için İmamoğlu ve Yavaş'ın cumhurbaşkanı yardımcıları olma şartını kabul etti ve İYİ Parti 72 saat sonra masaya geri döndü. Bu sayede Akşener, belediye başkanlarının adaylığından vazgeçmiş oldu.
Altılı masa tekrar sona erdi. İYİ Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz, “Bu ittifakın adı seçim ittifakıdır. Seçimler bittikten sonra ittifak durumu sona erer. 28 Mayıs itibarıyla seçim ittifakı sona ermiştir” yanıtını verdi.

Resmî site

Amerika'nın Sesi (İngilizce: Voice of America, VOA), Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmeti tarafından finanse edilen uluslararası bir yayın kuruluşudur. 1 Şubat 1942 tarihinde kurulmuş olup ABD'nin en büyük uluslararası yayıncısı olan VOA, dünya çapında bağlı istasyonlara dağıtılan 40'tan fazla dilde dijital, TV ve radyo içeriği üretmektedir. Merkezi Washington, DC'dedir ve ABD hükûmetinin bağımsız bir ajansı olan Governors Broadcasting Board (BBG) tarafından denetlenmektedir.
2016 yılı itibarıyla VOA, her hafta yaklaşık 1,800 saatlik radyo ve TV programlamasını yapmakta olup dünya genelinde yaklaşık 236,6 milyon kişi tarafından izlenmektedir. Yaklaşık 1,050 çalışanı ve 218,5 milyon dolar tutarında bir vergi mükellefi tarafından finanse edilen yıllık bütçesi bulunmaktadır.
Amerika'nın Sesi sıklıkla ABD'nin bir propaganda aracı olarak nitelendirilmiştir. ABD Adalet Bakanlığı'nın Foreign Agents Registration Act altında RT'nin dış mihrak olarak kayda geçirilmesine tepki olarak Rusya Adalet Bakanlığı Aralık 2017'de Amerika'nın Sesi ve Özgür Avrupa Radyosu'nu dış mihraklar olarak sınıflandırmıştır.
amerikaninsesi.com, 30/06/2022 tarihli ve 2022/7982 D.İş sayılı Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliği kararıyla Türkiye'de erişime engellenmiştir. Buna gerekçe olarak RTÜK'e lisans başvurusunda bulunmaması gösterilmiştir. 2019 yılının Ağustos ayında yayımlanan yönetmelikle internet üzerinden yayın yapan platformlara RTÜK'ten lisans alma şartı getirilmişti.

Resmî site
Amerika'nın Sesi Türkçe Servisi 29 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voice of America newscasts, science programs, editorials (Internet Archive)

Anavatan Partisi, 7 Eylül 2011 tarihinde kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren bir siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "ANAP" şeklindedir. Simgesi bal peteği biçimindeki Türkiye haritası ile üzerindeki arı figürüdür. Genel başkanı İbrahim Çelebi'dir.

2009 yılında Demokrat Parti ile birleşerek kendini fesheden Anavatan Partisi'nin boşta kalan adıyla 2011'de kurulmuş siyasi partidir.
2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde ATA İttifakı adayı Sinan Oğan'ı destekleme kararı aldı. 2023 genel seçimlerinde genel başkan İbrahim Çelebi, Cumhur İttifakı ile ortaklık konusunda olumlu bir şekilde görüşmeye açık olduklarını belirtti. Gazeteci Abdülkadir Selvi, yakın ilişkisi olduğu iktidar çevrelerine dayanarak cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Anavatan Partisi'ni ittifakta görmek istediğini ifade etti.

3 dönem Anavatan Partisi milletvekilliği yapan Ahmet Kabil, 2011'de kurulan Anavatan Partisi ile 1983 yılında Turgut Özal tarafından kurulan Anavatan Partisi arasında hiçbir bağlantı olmadığını belirtti. 21. dönem İstanbul milletvekili Nesrin Nas ise 1983'te kurulan ANAP ve Doğru Yol Partisi'nin bugünkü Demokrat Parti altında birleştiğini ve 2011'de kurulan ANAP'ın gerçek ANAP olmadığını söyledi. DP tüzüğünün 1. maddesi ise şu şekildedir:"Demokrat Parti, Türkiye Cumhuriyeti'nin çok partili demokrasi yaşamına 1946 yılında öncülük ederek yüce değerler katmıştır. 20 Mayıs 1983 tarihinde kurulan Anavatan Partisi ve 23 Haziran 1983 tarihinde kurulan Doğru Yol Partisi'nin birleşme amacıyla ortaklaşa oluşturduğu siyasi bir partidir."

Anavatan Partisi Genel Başkanlığı görevini sürdüren İbrahim Çelebi, 2024 yılında parti içindeki yolsuzluk iddiaları'yla gündeme gelmiştir. İddialar, Çelebi'nin parti bağışlarını zimmetine geçirdiği yönündedir. Bu durum, parti içinde büyük bir huzursuzluğa neden olmuş ve parti üyelerinden oluşan bir grup, Anavatan Partisi Değişim Hareketi adı altında Çelebi'ye karşı reformist bir hareket başlatmıştır ve partide köklü bir değişim talep etmiştir.

2024 Türkiye yerel seçimleri'nde (resmî adıyla 31 Mart 2024 Mahallî İdareler Genel Seçimleri), Ankara'nın 25 ilçesinin her biri için bir ve Ankara Büyükşehir Belediyesi için bir olmak üzere toplam 26 belediye başkanı seçildi. Sonuçlar YSK'nın resmî verileridir.
Sonuçlar, ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) adayı olan ve %60,51 oyla yeniden seçilen görevdeki belediye başkanı Mansur Yavaş için ezici bir zafer oldu. Hükûmetin adayı ise Keçiören'in görevdeki ilçe belediye başkanı olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AK Parti) Turgut Altınok'tu. Cumhur İttifakı'nı temsil eden ve bu nedenle Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) de ortak adayı olan Altınok, oyların %31,68'ini alarak Ankara'daki iktidar ittifakından önemli ölçüde uzaklaştı.
CHP ayrıca, daha önce hükûmet çoğunluğuna sahip olan ve Yavaş'ın Belediye Başkanı olarak ilk döneminde önemli kararlar alma kabiliyetini kısıtlayan Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi'nin kontrolünü de ele geçirdi.
İl genelinde CHP, Altınok'un Keçiören ilçesi de dahil olmak üzere, Ankara'nın 25 ilçesinden 16'sını ezici bir çoğunlukla kazandı. Bu, bir önceki seçime göre toplamda 12'lik bir artışı temsil ediyordu. Cumhur İttifakı ise 21 olan ilçe sayısını 8'e düşürdü. Sonuçlar, Ankara'nın geleneksel milliyetçi muhafazakâr siyasi manzarasının yeniden tanımlanması ve Yavaş'ın 2028'deki olası başkanlık adaylığının bir göstergesi olarak görüldü.

BBC Türkçe (2026), Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan, CHP'den istifa etti9 Şubat 2026

Akkale; Ankara Kalesi'nin kuzey ucunda ve en yüksek bölümünde bulunan bir iç kale veya şatodur. Kalenin içinde fakat bağımsız bir yapı olduğundan dolayı, kalenin en korunaklı bölümünü oluşturur.

Halk arasında Alitaşı adıyla da bilinen Akkale'nin, Selçuklu Sultanı II. Keykavus tarafından 1249 yılında yaptırıldığı bilinmektedir.
1921 yılında, Mustafa Kemal Atatürk'ün özel isteği üzerine dönemin Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından Cumhuriyet tarihinin ilk müzesi olan Eti Müzesi burada kurulmuş ve 1948 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Bugün, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin deposu olarak kullanılan bu kısım, ziyarete kapalıdır.

Akkale, bulunduğu konumun yüksekliği itibarıyla sur inşa etmeye bile gerek görülmemiş olan dik bir yamaçta kuruludur. 1842 yılında, Kraliyet tarafından araştırma yapmak üzere Osmanlı'ya gönderilen İngiliz seyyah William Francis Ainsworth, Akkale'den Bentderesi'ne açılan gizli bir yeraltı geçidi olduğunu keşfetmiştir. Diğer bir İngiliz araştırmacı William John Hamilton ise duvar örgüsünde az miktarda mermer blok kullanıldığını, yapının büyük bir kısmının porfir benzeri bir taştan inşa edildiğini not etmiştir. Tarih boyunca kaleyi ziyaret eden pek çok isim tarafından, kalede kullanılan ana malzeme porfire benzetilmiş olsa da aslında bu taş Ankara Taşı olarak da bilinen andezittir. Hamilton ayrıca malzeme olarak kullanılan taşlar arasında daha eski tarihlere ait olan ve antik yapılardan alındığını tahmin ettiği parçaların da olduğunu aktarmıştır. Gerçekten de kalenin diğer kesimlerinde de olduğu üzere Akkale'nin yapımında da pek çok devşirme taş kullanılmıştır.

Alagöz Karargâh Müzesi, Sakarya Savaşı'nda düşmanın Polatlı yakınlarına kadar ilerlemesi üzerine Batı Cephesi Komutanlığı, Ankara-Polatlı arasındaki Alagöz Köyü'nü Cephe Karargâhı olarak seçmiştir. Bu köyün halkından, Türkoğlu Ali Ağa'ya ait çiftlik evi karargâh olarak kullanılmıştır.
Sakarya Savaşı'nın bitiminde bina, sahipleri olan Ali Türkoğlu ve oğulları tarafından 1965 yılına kadar ev olarak kullanılmıştır. 1965 yılında vârisleri tarafından Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilmiştir. 1967'de, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlı olan Anıtkabir Müze Müdürlüğüne devredilen binanın, restorasyonu yapılarak müze haline getirilmiştir.
10 Kasım 1968 tarihinde sadece üst katı tanzim edilerek teşhire açılmış, alt kat odaları ise 1983 yılında yapılan yeni bir düzenlemeyle teşhire açılmıştır.
Bina iki katlıdır ve, Giysi Odası, Kitaplık ve Hatıra Eşya Odası, Zabitan Yemek Odası, Mutfak, Muhabere Odası, Başkumandanlık Odası, Kurmay Heyeti Odası, Dinlenme Odası, Yaveler Odası, Atatürk'ün Yatak Odası, Atatürk'ün Yemek Odası ve Hizmet Eri Odası olmak üzere 12 odadan oluşmaktadır.

Alman Arkeoloji Enstitüsü (Almanca: Deutsches Archäologisches Institut, DAI ) arkeoloji (ve diğer ilgili sahalar) alanında bir araştırma enstitüsü olarak 1832'de kurulmuştur. DAI, Almanya Federal Dışişleri Bakanlığı'na bağlı "federal bir kurumdur".

Enstitü, Almanya Dışişleri Bakanlığı'nın çatısı altında yer alır. Akademik özyönetim için yasal bir hakkı bulunur ancak aynı zamanda Almanya'nın kültürel, sanatsal ve dış politika programlarının önemli bir bileşeni konumundadır. DAI, sıklıkla eyaletler arası ilişkilerin kurulmasında temel oluşturur. Dünya çapında pek çok akademik kuruluşla ilişki içerisindedir. Üyeleri arasında Alman arkeologlar, ilgili disiplinlerin Alman temsilcileri ve birkaç önemli yabancı araştırmacı bulunmaktadır. Üyelik için başvuruda bulunmak mümkün değildir; üyelik yalnızca davet yoluyla elde edilebilir. Bu nedenle, muhabir veya asil üye olarak seçilmek özel bir onur ve akademik tanınmanın bir işaretidir. DAI, dünya çapında birçok ülkede araştırma ofisleri ve belirli konulara odaklanan çeşitli komisyonlar bulundurmaktadır.
DAI, dünya çapında arkeolojik ve tarihsel araştırmalar yürütmekte ve bu nedenle sıklıkla ev sahibi ülkelerin bilim insanları ve diğer uluslararası bilim insanlarıyla çalışmaktadır. Geleneksel olarak, Akdeniz bölgesi ve Yakın Doğu ana faaliyet alanları olsa da, 1979'dan beri enstitünün faaliyetleri bu bölgeleri aşmış ve dünya çapında yürütülmektedir. Enstitü kazılar, seferler ve diğer projeler gerçekleştirmektedir. 2009'dan beri DAI, "Dış Akademik Politika Girişimi" (Initiative Außenwissenschaftspolitik) kapsamında "araştırma ve öğretimde mükemmeliyet merkezleri" kurmuştur. Enstitü, uluslararası alanda tanınan En İyi Araştırma Enstitüleri arasında yer almaktadır. Bu standardı korumak için DAI, federal hükûmetin Genshagen Programı'ndan özel araştırma desteği almaktadır.
2019 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü liderliğinde Technisches Hilfswerk, Römisch-Germanisches Zentralmuseum ve diğer ortaklarla ortaklaşa bir "KulturGutRetter-Mechanismus" oluşturulmasına karar verildi. Kriz durumlarında sanat eserlerinin ve binaların korunması, bakımı ve kurtarılmasına yönelik mekanizmalar sağlamalıdır.
Kültürler arasında daha derin karşılıklı anlayışı desteklemek DAI'nin bir hedefidir. Kültürlerarası diyaloğa katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca, diğer kültürlere yönelik özverili araştırmalar ve diğer uluslarla akademik etkileşim yoluyla, Almanya'nın dünyadaki itibarına olumlu katkıda bulunulması da amaçlanmaktadır.

Alman Arkeoloji Enstitüsü, arkeolojinin bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıkışının ilk dönemlerinde kurulmuştur. Accademia Etrusca gibi bilim toplulukları enstitü daha kurulmadan önce de vardı ve antik insanların maddi kalıntılarına odaklanmıştı, ancak yaklaşımları antikacıydı. Arkeolojik bir örgütlenmeye doğru ilk adımlar 1820'lerde Roma'da, Roman Hyperboreans kurulmasıyla gerçekleşti. Avrupalı akademisyenler, sanatçılar ve diplomatlardan oluşan bir çevre. Giderek artan bir hızla keşfedilen yeni bilgi ve eserlerin uluslararası akademik işbirliği gerektirdiğini fark ettiler. Bu işbirliğini kolaylaştırmak için bir "Roma- Hiperborean Topluluğu" kurma yönündeki ilk girişim, bir Hiperborean grifonunu tasvir eden DAI logosuyla anılmaktadır.
2 Ocak 1829'da arkeolog Eduard Gerhard, Prusya elçisi Christian Charles Josias von Bunsen, Roma'daki Hannoverli maslahatgüzar August Kestner, antika komiseri Carlo Fea ve Danimarkalı heykeltıraş Bertel Thorvaldsen, Instituto di corrispondenza archeologica'nın (İtalyanca "arkeolojik yazışmalar enstitüsü") kurulduğunu ilan ettiler. Kuruluş olayı, Roma'nın efsanevi kuruluş tarihi olan 21 Nisan 1829'da resmen gerçekleşti. Prusya Veliaht Prensi Friedrich Wilhelm, derneğin hamisi olmayı kabul etti. İlk başkan, Napoli'deki Fransız büyükelçisi Pierre Louis Jean Casimir de Blacas oldu. Yönetim, Genel Sekreter başkanlığındaki bir sekreterler kuruluna emanet edildi. Kurucu üyeleri arasında Otto Magnus von Stackelberg ve Theodor Panofka da vardı. De Blacas'ın 1839'daki ölümünün ardından 1841'de Klemens von Metternich başkan oldu. Metternich'in 1859'daki ölümünün ardından siyasal ve toplumsal temsilin örgütteki önemli rolü ortadan kalktı.
Başlangıçta, Enstitü'nün amacı Klasik Antik Çağ'a ilişkin tüm arkeolojik keşifleri toplamak ve yayınlamaktı. Odak noktası Yunan ve Roma antik eserleri olmakla birlikte, Mısır ve Yakın Doğu'dan gelen bulgular da kapsam dışı bırakılmamıştı. İki tür üyelik vardı: muhabir üyeler (socii) ve asil üyeler (membri). Socii ("meslektaşlar"), tüm Avrupa'yı kapsayan yoğun bir ağ oluşturmayı amaçlıyordu. Bu üyelere İtalya, Almanya, Fransa ve İngiltere'deki bölümler hizmet veriyordu. Honoré Théodoric d'Albert de Luynes'in liderliğindeki Paris bölümü, bu erken yıllarda özellikle aktifti. Membri ise uzun vadeli görevler üstlenen ve akademik katkılar sunmakla ve yayınları incelemekle yükümlü olan daha küçük bir gruptu. Bu temel ayrım günümüzde de korunmaktadır.
Enstitünün kuruluşu, arkeolojinin profesyonelleşmesi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. İlk kez, tek tek anıtların önemine odaklanmak yerine, tüm arkeolojik bulguları toplama ve yayınlama çabaları gösterildi. Bullettino degli Annali dell'Instituto di Corrispondenza Archeologica, ilk arkeolojik süreli yayındı ve yeni keşiflerin sürekli olarak yayınlanabilmesi imkanını yarattı. Tüm araştırmacılara açık, büyük bir okuma kütüphanesinin oluşturulması da başka bir yeni gelişmeydi. Bununla birlikte, ilk kez halka açık dersler ve tartışmalarla sürekli aktif bir araştırma merkezi kuruldu. Tüm bu yenilikler, Roma enstitüsünü Avrupa'da arkeolojik araştırmaların merkezi haline getirdi ve daha sonra Akdeniz ve Yakın Doğu'da kurulan ulusal enstitüler için bir model oluşturdu.
Eduard Gebhard'ın 1832'de Roma'dan ayrılıp Berlin'deki Altes Museum'a gitmesiyle, enstitünün ağırlık merkezi de Berlin'e kaydı. Aynı zamanda, milliyetçi çıkarlar arttı ve enstitü uluslararası yönünü kaybetti. 1836'da, enstitünün ilk mütevazı binaları Roma'da Prusya Büyükelçiliği'nin arazisinde inşa edildi. 1842'den itibaren sekreterler maaş almaya başladı ve bu masrafların tamamı Prusya kültür bakanlığı tarafından üstlenildi. En yüksek idari organ olan merkezi yönetimde, 1848-1849 Devrimleri'ne kadar çeşitli uluslararası üyeler bulunuyordu, ancak bu tarihten sonra yalnızca Alman üyelere izin verildi.

1871 yılında o dönemki adıyla "Arkeolojik Yazışma Enstitüsü" resmen Prusya devlet hükûmetinin bir organı haline gelmişti. Enstitünün adı üç yıl sonra adı Kaiserlich Deutsches Archäologisches Institut (Alman İmparatorluk Arkeoloji Enstitüsü) olarak değiştirildi. İmparatorluk Enstitüsü (Reichsanstalt) olduktan sonra DAI, 1874 yılında ikinci yabancı üssü olan Atina Bölümü'nü açtı. Roma Bölümü gibi Atina Bölümü de eserleri kayıt altına almak ve yayınlamakla görevliydi. Ancak en başından beri odak noktası arkeolojik kazılar ve topografik araştırmalar yapmaktı. Roma Bölümü, bu tür bir araştırmaya ancak İkinci Dünya Savaşı'nın ardından girişti. Atina Bölümü, 1846 yılında kurulan Fransız Okulu'ndan sonra Atina'da kurulan ikinci yabancı araştırma enstitüsü olmuştur.
Roma-Germen Komisyonu'nun (RGK) 1902'de kurulması, değişen akademik çerçevelerin bir sonucuydu. Tarihselciliğin etkisi, arkeolojiye yönelik sanat tarihi ve filolojik yaklaşımlardan, arkeolojik kazılardan elde edilen nesnelerin ampirik araştırmasına doğru ilginin kaymasına neden oldu. Amaç, prehistorya ve Roma eyalet arkeolojisi gibi daha yeni arkeolojik alt disiplinlere ev sahipliği yapacak bir organizasyon oluşturmaktı. RGK, o zamana kadar çeşitli yerel miras dernekleri, antikacı toplulukları ve İmparatorluk Limes Komisyonu tarafından yürütülen arkeolojik araştırmaların Almanya'daki merkezi üssü olarak tasarlanmıştı. İtalya'daki gibi, başlangıçta kendi kazılarını yürütmedi, kendisini Aliso ve Trier'deki araştırmalarla meşgul etti..
DAI'nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü olan 1929'da, enstitü daha da genişledi ve başka yerlerdeki mevcut yapıları devraldı. Mısır'da, bu yıl Kahire Bölümü kuruldu ve birkaç Alman öncü kuruluşu birleştirdi. Türkiye'de, 19. yüzyılın sonlarından beri Küçük Asya'da faaliyet gösteren Berlin müzelerinin projelerini ve yapılarını devralan İstanbul Bölümü kuruldu. 1929'da Madrid'de bir şube açılması da planlanmıştı, ancak bu gerçekte 1943 yılına kadar gerçekleşmedi.

Enstitünün Bağdat bölümü 1955'te, Tahran bölümü ise 1961'de kuruldu. 1955 yılında kurulan Eskiçağ Tarihi ve Epigrafi Komisyonu, 1967 yılında arkeolojik kazılarda bulunan metinlerin incelenmesini kolaylaştırmak amacıyla DAI'nin çatısı altına alındı. Lizbon bölümü 1971 yılında kurulmuş ve 1999 yılında kapatılmış, kütüphanesi ise Portekiz Kültür Mirası Genel Müdürlüğü tarafından devralınmıştır. Yemen'deki San'a Ofisi 1978 yılında açıldı. Genel ve Karşılaştırmalı Arkeoloji Komisyonu (KAVA) 1979 yılında, o dönem Federal Almanya'nın başkenti olan Bonn şehrinde kuruldu; daha sonra Avrupa Dışı Kültürler Arkeolojisi Komisyonu (KAAK) adını aldı. Şam Ofisi 1980 yılında kuruldu. Aynı yıl İran-Irak Savaşı'nın başlamasıyla Bağdat Şubesi'nin kütüphanesi ve ofisleri büyük ölçüde Berlin'e taşındı ve kazı çalışmaları durdurularak odak noktası kültürel mirasın korunmasına kaydırıldı. Avrasya Bölümü, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Doğu Avrupa ve Orta Asya'da başlaması muhtemel araştırmaları yürütmek amacıyla 1995 yılında kuruldu. 1996 yılında Tahran Ofisi yeni bölümün bir parçası haline geldi. Şam, San'a ve Bağdat ofisleri 1996 yılında DAI'nin Berlin'deki merkezinde bulunan yeni bir Doğu Bölümü'nün kontrolüne verildi. Ulanbator araştırma merkezi 2007 yılında KAAK çatısı altında Moğolistan'da kuruldu. Pekin Ofisi 2009 yılında kuruldu. Bağdat Ofisi, 2011 yılında Irak Kürdistanı'nda ve 2015 yılında Irak'ın güneyinde arkeolojik kazılara yeniden başladı. 2011 yılında Suriye İç Savaşı'nın patlak vermesinin ardından Şam Ofisi, merkezini Ürdün'ün başkenti Amman'a taşıdı ve burada Alman Protestan Kutsal Topraklar Arkeoloji Enstitüsü (GPIA) ile yakın bir işbirlikteliği başlattı. Şam kütüphanesinin

Altıntepe, Erzincan ilinin Üzümlü ilçesi sınırlarında Urartu, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yapmış eski bir yerleşim yeridir. Urartu döneminde kurulan yerleşim yerinde hâlen arkeolojik kazılar sürdürülmektedir.
Erzincan ovasının kuzey doğu kenarında yer alan volkan konilerinden en ilgi çekici olanı Altıntepe'dir. Ova seviyesinden 60 m. yükseklikteki bu tepe ilk kez 1938 daha sonra da 1956 yıllarında yasal olmayan yollardan iki mezarın soyulmasıyla adını duyurmuştur. Ardından 1959 yılında Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Tahsin Özgüç tarafından kazılara başlanmıştır. 1967 yılına kadar sürdürülen kazılarda Urartu Dönemine ait önemli mimari kalıntılar ve küçük eserler ortaya çıkarılmıştır. Kazılardan ele geçen malzeme yayınlanan birçok makalede ve iki cilt kitapta değerlendirilmiştir. Ortaya çıkarılan Urartu dönemi yapıları Anadolu arkeolojisine önemli katkılar sağlamış ve temsil ettiği kültürün tek örnekleri olarak değerlendirilmiştir. Yaklaşık 200 m genişliğindeki tepenin üst kısmında Bizans Surları tarafından tahrip edilmiş, Urartu Dönemine ait iç kale kapısı ve surları, tapınak-saray, apadana, iç surların hemen dışında depo binası ile tepenin güney yamacında açılan terasa yerleştirilen açık hava tapınağı ve yeraltına yapılan 3 taş örme mezar ortaya çıkarılmıştır.
Altıntepe'de kazıların ardından Kültür Bakanlığı'na devredilen kale gerektiği gibi korunamamış ve "Altıntepe" adından gelen cazibeyle ve çevre de oluşturulan masallarla definecilerin iştahını kabartmış, bilimsel kazılarda büyük bir kısmı korunmuş olarak ortaya çıkarılan kalıntılar yerle bir edilmiştir. 2002 yılında Erzincan Valisi Halil İbrahim Altınok'un duyarlılığı sayesinde kazı Bakanlar Kurulu kararıyla Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Mehmet Karaosmanoğlu'na verilmiştir. 2003 yılında başlanan kazı ve restorasyon çalışmalarına Tapınak alanında, Apadana'da, Kale Kapısı civarında, Kilise'de ve Sur duvarlarında devam edilmektedir.

 OpenStreetMap'te Altıntepe ile ilgili coğrafi veriler

Anadolu Mimarlık ve Mobilya Kültürel Miras Müzesi, Ankara'nın Çankaya ilçesinde bulunmaktadır. Türkiye'nin ilk mimarlık ve mobilya müzesi olan bu müze, 25 Aralık 2008 tarihinde açılmıştır. Müzenin bulunduğu bina, Bilkent'in ünlü Merik Konağı veya halk arasında bilinen adıyla Altın Köşk'tür. Müzenin denetimi, Etnografya Müzesi Müdürlüğünce yapılmaktadır.

Binanın mimarisi, Anadolu mimarisinin iç ve dış mekanlarında kullanılan simgeleşmiş 1.000 adet form ve motiften; 30 adet yapıdan (saray, köşk, konak, cami ve ev) örnekler alınarak, zengin bir kültürel birikimin karışımı olarak tasarlanmıştır. Binanın dış kaplamasında kullanılan değerli kızılağaç türü, Amerika Birleşik Devletleri'nden ithal edilmiştir. Bu ağacın günümüzde, Amerika dışına çıkarılması yasaktır. 1996 yılında yapılan binanın ilk sahibi, Amerika'da yaşayan ve orada 'müthiş Türk' olarak tanınan Ali Rıza Bozkurt'tur. Fakat bina önce müzeye çevrilmiş, sonra da satışa çıkarılmıştır.

Ankara Atatürk Evi Müzesi ya da kısaca Atatürk Evi; Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün, Selanik'te doğduğu evin bir kopyası olarak Ankara'da Orman Çiftliği arazisine inşa edilmiş bir müzedir. Ev; Atatürk'ün 100. doğum yıl dönümü anısına, Ankara Ticaret Odası Yönetim Kurulunun 6 Kasım 1980 tarihli toplantı kararıyla yaptırılmıştır. Evin temeli, 1981 yılında, Atatürk'ün manevi doğum günü kabul edilen 19 Mayıs günü saat 17.00'de dönemin başbakanı Bülend Ulusu tarafından atılmıştır. Evin açılışı ise Atatürk'ün ölüm yıl dönümü olan 10 Kasım 1981 tarihinde, Kenan Evren tarafından yapılmıştır.
Ev kopyalanırken gerçeğinin ölçülerine birebir sadık kalınmış, orijinalde olduğu gibi üç katlı ve pembe renkte inşa edilmiştir. Taş merdivenli kapıdan binaya girildiğinde birinci katta taşlık, kiler ve hizmetçi odası; ikinci katta sofa, mutfak, oturma ve misafir odası; üçüncü katta ise sofa, Atatürk odası ve müze odası bulunmaktadır.

Ankara Havacılık Müzesi ya da Ankara Hava Kuvvetleri Müzesi, Türk Hava Kuvvetleri'nin sahip olduğu ve işlettiği askeri havacılık müzesidir. Müze, Ankara'nın Etimesgut ilçesi sınırlarında, İstanbul Yolunun 12. kilometresinde Şaşmaz mevkiinde yer almaktadır. Müze alanı 64.321 m2 (692.350 ft2)'dir.

Müze, ülkedeki türünün ikincisi olarak Türk Hava Kuvvetleri (HvKK) tarafından kurulmuştur. 18 Eylül 1998'de Atatürk'ün manevi kızı ve ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen'in katılımıyla açıldı.

Müze 2.000 m2 (22.000 ft2) alanda dahil olmak üzere toplam 62.321 m2 (670.820 ft2) bir alana sahiptir. Açık alanda çeşitli hava araçları sergilenmektedir. Bunların arasında MIG serisinin üç askeri uçağı, Pakistan Hava Kuvvetleri tarafından bağışlanan MiG-19'un Çin yapımı versiyonu olan Shenyang J-6, Bulgaristan Hava Kuvvetleri tarafından bağışlanan MiG-17'nin Polonya varyantı olan PZL-Mielec Lim-6, Pakistan ve Macaristan Hava Kuvvetleri tarafından hediye edilen bir MIG-21MF mevcuttur. Bir diğer sergi ise 2001 yılında, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) tarafından hazırlanan, Altın Kanatlar belgesel filmi için özel olarak üretilen Fethi Bey adlı bir Blériot uçağının bir kopyasıdır.
Kapalı alanda, 17. yüzyıl Osmanlı figürleri Lagâri Hasan Çelebi ve Hezârfen Ahmed Çelebi tarafından yapılan ilk uçuş denemelerinde kullanılan araçların modelleri yer almaktadır. Diğer sergilenenler arasında ise Türk Hava Kuvvetleri tarafından 1911 yılından bu yana kullanılan çeşitli uçakların maketleri ve belgeler yer almaktadır. "Türk ve Dünya Havacılık Tarihi Salonu"'nda, ilk Türk üretimi; Uğur ve Pezetel uçaklarının ½ ölçekli maketleri, çeşitli hava silah sistemlerinin maketleri yer almaktadır. Kıyafetler Salonu adıyla anılan sergi alanında, daha önce Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürütmüş komutanların büstleri yer alır. "Büstler ve Flamalar Salonu"'nda, Osmanlı'dan günümüze kadar kadar kullanılmış üniformalar, flamalar ve nişanlar yer almaktadır. "Anılar Salonu"'nda ise ölen personelinin isim listesi ve onlara ait eşyalar sergilenmektedir. Ayrıca, Türkiye'nin Kıbrıs Harekâtı'nda ölen ilk pilotu Cengiz Topel'e ait eşyalar, Türk Hava Kuvvetleri'nin ilk pilotu olan Fesa Evrensev'e ait "1 Nolu Bröve’" ve 1940 yılında yaşamını yitiren Sait Binatli'ya ait kaput Anılar Salonu'nda sergilenmektedir. Müzenin bir köşesi ise, havacılık kariyeriyle ilgili özel eşyalarını içeren Sabiha Gökçen'e adanmıştır. Burada sergilenen eşyalar ise Sabiha Gökçen'in kendisi tarafından müzeye bağışlanmıştır. Türk kadın havacıları içinse "Bayan Havacılar" adında bir başka köşe daha ayrılmıştır.
1999 yılında TUAF Lojistik Komutanlığı tarafından Mavi Dünya adlı bir binada, ziyaretçilerin içerisine oturabileceği Lockheed T-33 ve Northrop F-5 uçağının kokpitleri yerleştirilmiştir.

Müze, Fatih Sultan Mehmet Bulvarı olarak da bilinen devlet karayolu D.750'de 39°56′53″K 32°42′15″D koordinatlarında yer almaktadır. Ankara merkezine uzaklığı yaklaşık 16 km (9,9 mi)'dir.
Müze, pazartesi günleri hariç haftanın her günü yerel saatle 09.00-16.00 saatleri arasında halkın ziyaretine açıktır. Ancak saat 16.30'a kadar müzenin gezilmesi mümkündür.

İstanbul Havacılık Müzesi

Museum on-line booklet (Türkçe)

Ankara Palas ya da eski adıyla Ankara Vakıf Oteli, Türkiye'nin ilk yıllarında Ankara'da milletvekilleri için bir sosyal tesis ve resmi konuklar için konukevi olarak hizmet vermiş; Diplomat Dr. Rızanur tarafından yetim çocuklara gelir getirmesi amacıyla yaptırılmaya başlanmış ve  Türk siyasi hayatının birçok önemli olayına tanıklık etmiş bir binadır.
22 Şubat 2024'te müze olarak ziyarete açıldı. Mimar Kemalettin tarafından tasarlanmıştır.

Altındağ ilçesi Ulus'ta İkinci Meclis Binası'nın tam karşısında yer alan bina, 1924-1927 arasında inşa edildi. İlk tasarımı Mimar Vedat Tek tarafından yapılmıştı. Sıhhiye Vekaleti'n ait bir bina olarak yapımı başladıktan sonra mimarlık ücretinin ödenmemesi nedeniyle Vedat Bey'in işi bırakması üzerine Mimar Kemalettin Bey'in yeni tasarımına göre inşası tamamlandı. Mimar Kemalettin Bey, yapının inşası sürerken şantiyede hayatını kaybetti. Vakıflar İdaresi'ne devredilmiş olan otel, 17 Nisan 1928 günü 120 yatak kapasitesi ile hizmete girdi.
Yapı, 1930'larda siyasetçiler, gazeteciler, sanatçıların buluşma mekanı olduğu gibi yurtdışından gelen resmi heyet ve konukları ağırlama işlevini de üstlenmişti. Atatürk devrimleri ile Türk toplum hayatına getirilen bazı yeniliklerin ilk defa Ankara Palas'ta başlatıldığı bilinir; özellikle kadınların erkeklerle eşit koşullarda sosyal hayata girmesine önayak olmak üzere düzenlenen sosyal etkinliklere ev sahipliği yapmıştır. Ankara Palas'ta cumhuriyetin ilk yıllarında düzenlenen etkinliklerin en ünlüsü “cumhuriyet baloları”dır.
Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün malı olan bina, 1975'e kadar otel olarak işletildi. 1976-1982 arasında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından ofis ve sergi alanı olarak kullanıldı. 1982 yılında Dışişleri Bakanlığı tarafından kapsamlı bir restorasyondan geçirildi ve 29 Ekim 1983 günü düzenlenen kabul resmiyle "Ankara Palas Devlet Konukevi" olarak hizmete açıldı.
Ankara Palas'ta ağırlanmış önemli konuklar arasında İran Şehinşahı Rıza, Afgan Kralı Emanullah Han, Irak Kralı Emir Faysal, Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos ve ABD Başkanı Dwight Eisenhower bulunur.
Binanın yapım süreci, 2023 yılında yayımlanan Ankara Palas’ın Merdivenleri adlı çizgi romana konu olmuştur.

Uzun yıllar boyunca Dışişleri Bakanlığı'na bağlı faaliyet gösteren yapı, 3 Eylül 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı'na devredildi. Ekim 2019'da basına yansıyan haberlerde, Ankara Palas'ın restore edileceği ve "Cumhurbaşkanlığı Müzesi" olarak hizmet vermeye başlayacağı belirtilmiştir. 21 Şubat 2024 tarihinde ise "Ankara PalasMüzesi" adıyla ziyarete açılmıştır.

Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın örneklerinden olan Ankara Palas Devlet Konukevi binası, genel görünüşü itibarıyla dikdörtgen şeklinde bir yapıdır. Bodrum dahil 3 katlıdır. Ortada büyük bir balo salonu, bitişiğinde önünde teras bulunan çay ve oyun salonu, arkada ise bir yemek salonu bulunur. 60 konuk odasının on altısı zemin kattadır. Birinci katta özel bir suit daire yer alır. Binanın cephesinde çini süslemeler vardır.

Ankara Palas'ın Merdivenleri (animasyon), 2023.

Ankara Roma Tiyatrosu, Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan bir antik Roma tiyatrosudur. Günümüzde Altındağ ilçesi sınırları içinde bulunan tiyatro, Ankara Kalesi'nin batı ucunda yer alır. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte MS 2. yüzyıla tarihlendirilmektedir.

1982 yılında bir inşaatın temel kazısı sırasında bulunan arkeolojik veriler neticesinde 1982-1986 yılları arasında Anadolu Medeniyetleri Müzesi öncülüğünde yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkarılan yapı 25 Şubat 1992 tarihinde 1. ve 2. derece arkeolojik sit alanı olarak tescillendi. Yapılan kazılarda tonozlu parados binaları, döşemeli orkestra, seyirci oturma yerleri (cavea), sahne odasından arta kalan temel ve duvarların yanı sıra birçok heykel ve parçaları bulundu.

Sit alanında yapılan kazılar sonucunda ele geçirilen eserleri iki grupta toplamak mümkündür. Tiyatronun keşfedilmesiyle birlikte başlayan ve 1982-1986 yılları arasında devam eden ilk kazılar sonucunda, Antik Roma döneminden kalma pek çok obje bulunmuştur. Bunların hemen hemen hepsi tiyatroda kullanıldığı düşünülen plastik eserlerdir. 2009-2010 döneminde yürütülen çalışmalarda ise daha çok tiyatronun sonraki dönemlerde kullanımıyla ilgili verilere ulaşılmıştır. Bu bağlamda; yapının Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde seramik-cam üretim atölyesi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. Etrafta bulunan hatalı üretilmiş seramik kalıntıları, lüleler ve çoğu okunamayacak durumda olan sikkeler bu iddiayı destekleyen önemli kanıtlardandır. Kazılarda bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Anadolu Medeniyetleri Müzesinin alt katında sergilenmektedir.

2009-2010 yılları arasında yürütülen son kazı çalışmalarından sonra antik tiyatro Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne devredildi ve yapının restore edilmesi gündeme geldi. Oluşturulan proje kapsamında tiyatronun aslına uygun olarak üç boyutlu modellemesi yapıldı ve cavea kısmının tamamen yenilenmesi kararlaştırıldı.
Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından 5 Ağustos 2020 tarihinde ihaleye çıkılarak restorasyon süreci başlatıldı. Fakat inşa edilirken Ankara taşı kullanılmış olmasına karşın restorasyon sırasında oturma kısmının tamamen beyaz renkli mermerle kaplanması pek çok uzman tarafından tepkiyle karşılandı. Yapılan açıklamalarda restorasyonun tarihe ve yapının aslına uygun yapılmadığı, aksine sıfırdan bir tiyatro inşa edildiği öne sürüldü.

Ankara Roma Tiyatrosu; Augustus Tapınağı'nın güneydoğusu ile Ankara Kalesi'nin kuzeybatı yamacında, Bentderesi'ne hâkim bir konumda yer almaktadır. Bu yerleşim, yapının tarihi Ankyra kent dokusunun içinde stratejik bir noktaya yerleştirildiğini ve hem topografik hem de iklimsel avantajlardan yararlanacak şekilde konumlandırıldığını göstermektedir. Mimari özellikleri göz önünde bulundurulduğunda söz konusu yapının geleneksel Roma tiyatro mimarisinin unsurlarını barındırmakla beraber yerel topografya ve Anadolu'ya özgü planlama unsurlarını bir araya getiren özgün bir mimari örnek teşkil ettiği söylenebilir.

Ankara Roma Tiyatrosu'nun caveası, yarım daire planlı olup Ankara Kalesi'nin eteklerindeki doğal yamaçtan yararlanılarak oluşturulmuştur. Romalı mimar Vitrivius'un da kitabında belirttiği üzere bu doğal eğimden faydalanmak büyük bir maliyet ve zaman gerektiren altyapı işlerinden büyük ölçüde sıyrılarak tiyatronun inşa edildiğine işaret eder. Yaklaşık 23° kuzeybatı yönelimli yerleşimi sayesinde yapı, Bentderesi vadisinden gelen hava akımlarından yararlanarak seyirci konforu ve akustik açısından elverişli bir ortam sunar.
Yatayda dört ana bölüme ayrılan seyirci bölümünde oturma sıraları ve radyal merdivenler taş, moloz ve harç kullanılarak inşa edilmiştir. Orijinal haliyle yapıda toplamda 20 ile 22 adet oturma sırası bulunduğu ve seyirci kapasitesinin yaklaşık olarak 3.000 ile 5.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu kapasite, yapının Anadolu'daki Roma tiyatroları arasında görece küçük ölçekli bir örnek olduğunu göstermektedir. Oturma sıralarının önemli bir kısmı sonraki dönemlerde Ankara Kalesi surlarının inşasında devşirme malzeme olarak kullanılmış olsa da andezit taşından yapılmış ve yaklaşık 40 cm yüksekliğe sahip iki oturma sırası özgün konumunda ortaya çıkarılabilmiştir.

Antik Roma tiyatrolarında seyircinin dolaşımını kolaylaştıran geçitlere vomitorium adı verilir. Ankara'daki tiyatronun orchestra alanına ulaşımı sağlayan tonoz örtülü iki geçidi ise günümüze kadar ulaşmıştır. Bunun yanı sıra, koro tarafından kullanılan parodos geçitlerinden doğudaki tamamen korunmuşken batıdaki koridorun yalnızca bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir.

Tiyatronun orchestra bölümü yarım daire planlı olup yaklaşık 13 metre çapındadır ve kalın bir duvarla çevrelenmiştir. Performanslar sırasında koronun yer aldığı bu alanın zemininde kullanılan kaplama malzemesi günümüzde bilinmemektedir. Oyuncuların sahne aldığı pulpitum (proskenyon) günümüze ulaşmış olmakla birlikte, Bizans döneminde yapıda gerçekleştirilen müdahaleler sonucunda bu bölüm scene ile orchestra arasına eklenerek kapı yükseklikleri azaltılmıştır. Bu durum, tiyatronun özgün Roma dönemi kullanımından farklı işlevlere uyarlanmış olabileceğine işaret etmektedir.

Sahne arkasında yer alan skene yapısının yalnızca kuzey bölümü korunabilmiştir. Andezit bloklarla inşa edilen bu kısım, orijinal hâliyle yaklaşık 31 metre uzunluğunda ve 8 metre genişliğindedir. Beş kapıya sahip olduğu bilinen skenenin merkezî kapısı kısmen ayakta olup, ele geçen heykel ve mimari bezeme parçaları yapının zengin bir süsleme programına sahip olduğunu göstermektedir.
Ankara Roma Tiyatrosu'nda caveanın scaenae frons ile birleşmesi, Aspendos ve Xanthos tiyatrolarında görülen plan şemalarıyla benzerlik göstermekte olup bu özellik Anadolu'daki Roma tiyatrolarına özgü tipolojik bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Sahne yapısında beş kapının bulunması ise klasik Roma tiyatrolarındaki standart düzenin dışına çıkarak Anadolu tiyatro mimarisine özgü bir karakter ortaya koymaktadır.

Ankara Vakıf Eserleri Müzesi veya kısaca AVEM; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir müzedir. 7 Mayıs 2007 tarihinde ziyarete açılmıştır. Müzenin denetimi, Etnografya Müzesi Müdürlüğünce yapılmaktadır.

Geleneksel süslemelerin ve mimari elemanların kullanılmadığı, oldukça sade cephelere sahip olan müze binası, I. Ulusal Mimarlık Dönemi anlayışına bağlı kalınarak 1927 yılında inşa edilmiştir. 1928-1941 yılları arasında Hukuk Mektebi olarak kullanılmış, sonraki dönemlerde bir süre Ankara Kız Sanat Mektebi ve Yükseköğrenim Vakfı'na bağlı kız öğrenci yurdu olarak hizmet etmiştir. Nihayetinde Ankara Müftülüğü tarafından kiralanmış ve 2004 yılına kadar bu kurumun binası olmuştur. 2004 yılının Nisan ayında boşaltılan bina Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından müze amaçlı kullanılmak üzere alınmış ve restorasyonu yapılarak Ankara Vakıf Eserleri Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Ankara Vakıf Eserleri Müzesi'nde; yıllardır Vakıflar Genel Müdürlüğü depolarında muhafaza edilmiş ve Türkiye'nin bütün yörelerinden toplanmış olan halı ve kilim örnekleri, şamdanlar, para keseleri, Kur'an'lar, padişah vakfiyeleri, saatler, hat levhaları, çiniler, maden işlemeleri ve el yazması eserler bulunmaktadır. Ayrıca; Ahi Evran Camii'nin 13. yüzyıldan kalma ahşap pencere kanatları ve vaaz kürsüleri; Divriği Ulu Camii'nin kapı kanatlarıyla ahşap panelleri de müzede yer alan nadide eserlerdendir. Önceki yıllarda yurt dışına kaçırılmış parçalardan bazıları geri getirilmiş ve burada sergiye açılmıştır.

 OpenStreetMap'te Ankara Vakıf Eserleri Müzesi ile ilgili coğrafi veriler

Ankara Oyuncak Müzesi, Türkiye'nin ilk oyuncak müzesidir.
20 Nisan 1990'da Ankara Üniversitesi bünyesinde eğitim bilimci Prof. Dr. Bekir Onur öncülüğünde hizmete girmiştir. Müzenin amacı, Türkiye'deki hızlı değişim süreci içinde kaybolma tehdidi altında olan oyuncakları korumaktır. Ankara Oyuncak Müzesi adıyla, 18.10.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından 2020/46510 tescil numarasıyla marka olarak tescillenmiştir. Etnografya Müzesi Müdürlüğü denetiminde hizmet vermektedir.
Başta geleneksel Türk oyuncakları olmak üzere, 1840 yılı Alman yapımı çok sayıda yabancı oyuncağı da içeren müze, sergideki 1200 parçayla ziyaretçilerini tarihi bir yolculuğa çıkararak oyun ve oyuncak kültürünü koruyup yaşatabilmeyi hedeflemektedir. Koleksiyonda yer alan parçalar, sanayi tarihi, kültür tarihi, eğitim tarihi ve çocukluk tarihi konularında yapılan araştırmalara destekleyici nitelik taşımaktadır.

Ankara Üniversitesi Tandoğan Yerleşkesindeki müze, kurulduğu 1990 yılından bu yana yurt içi ve dışında üretilmiş binlerce oyuncağa ev sahipliği yapmaktadır. Müze koleksiyonu akademisyen Prof. Dr. Bekir Onur'un, Anadolu'daki oyun ve oyuncaklar üzerine araştırmalarının sonucunda toplanan oyuncaklardan meydana gelmektedir. Müze envanterine kayıtlı 5000'e yakın oyuncak bulunmaktadır. Bu oyuncaklar başta geleneksel oyuncalar olmak üzere, 14 farklı temaya odaklanmaktadır. Müzedeki en eski oyuncak grubu 1870 yılına tarihlenen bir pazar yeri figür setidir. Koleksiyonun öne çıkan özelliği ise özellikle Türk oyuncak sanayine ilişkin önemli markaların üretimlerine yer vermesidir.

Ankara Oyuncak Müzesinde oyuncaklar dört ana grupta toplanmaktadır:I. Geleneksel Oyuncaklar: Daha çok oyuna bağlı, yerel, mevsimlik, el yapımı oyuncaklar: Uçurtma, sapan, çember, topaç, bez bebek, beşik, yürüteç, vb.
II. Fabrikasyon Oyuncaklar: Sanayi ürünü olan bu oyuncaklar yapıldıkları malzemeye göre sınıflandırılmıştır:

Tahta Oyuncak: Çeşitli arabalar, evler, hayvanlar, vb. İlk fabrikasyon tahta Türk oyuncağı (1938) örnekleri de bu grupta yer almaktadır.
Teneke Oyuncak: Araba, tren, kamyon, çeşitli hayvanlar, mutfak eşyaları, kurşun askerler, vb. Bu grupta en eski (1933) Türk teneke oyuncaklarından örnekler bulunmaktadır.
Kağıt Oyuncak: Kartondan ve kağıttan üretilen çeşitli oyuncaklar.
Plastik Oyuncak: Plastikten yapılmış çeşitli eski ve yeni oyuncaklar.
Bebek ve Yumuşak Oyuncak: Kağıt hamuru, porselen, plastik gibi çeşitli malzemelerden yapılmış bebekler, pelüş hayvan modelleri. Bu grupta Türk oyuncak bebek sanayiinin en eski (1960) örnekleri sergilenmektedir.
III. Yabancı Oyuncaklar: Kişisel ya da ticarî amaçlarla başka ülkelerden getirilmiş çeşitli oyuncaklar. Müzenin en eski parçaları (1890) bu grupta yer almaktadır.
IV. Antik Oyuncaklar: Ülkemizin birçok arkeoloji müzesinde sergilenen antik oyuncakların bazılarının kopyaları.
Ankara Oyuncak Müzesi sergileri matterport tekniğiyle 26 Ekim 2023 tarihinde dijital ortama aktarılmıştır.

Antalya Oyuncak Müzesi
İstanbul Oyuncak Müzesi
Oyuncak Müzesi (Çamlıdere)

Müze web sayfası
Sanal Müze

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir müzedir. 2005 yılında kurulan komisyonla açılması kararlaştırılan ve iki yıl sonra, 2007 yılında hizmete giren müze; zemin katta iki kapalı salonla, üst katta yer alan 10 oda ve 1 koridordan oluşmaktadır. Bu salonlarda, Türkiye'deki tarım eğitiminde geçmişten günümüze kadar uzanan bir süreçte kullanılmış olan özgün ders araç ve gereçleri, deney aletleri, böcek örnekleri ve tarım araç gereçleri kronolojik olarak sergilenmektedir. Ayrıca; fakültenin açılış törenine ilişkin fotoğraf ve belgeler, öğrenci işleri arşivleri ve diğer kaynaklardan derlenen yazışmalar ve belgeler de müzede gösterime sunulmuştur. Müze envanteri; fakültede öğretim üyeliği yapmış eski akademisyenler ve toplumun çeşitli kesimlerinden toplanan eşyalardan oluşmaktadır. Müzenin denetimi, Etnografya Müzesi Müdürlüğünce yapılmaktadır.

Ankara Üniversitesi
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi

Arkeoloji müzesi, arkeolojik yöntemlerle ortaya çıkarılan tarihî yapıtların sergilendiği müze türü. Arkeoloji müzelerinde sergilenen eşya çoğunluklar kap, çömlek, testi gibi pişmiş toprak malzemeler, tunç ve çeşitli madenlerden elde edilen eşyadan oluşmaktadır.

Belirli bir estetik değer taşıyan tarihî eserlerin toplanarak bir yerde sergilenmesi fikri Antik Yunan'a kadar dayanır. Bu dönemde insanlar, keşfettikleri eserleri tapınaklara yerleştirerek tarihin ilk müzecilik hareketini başlatmışlardır. İlk başlarda özel mülklerde korunan eserler, zamanla tiyatrolara ve saraylara yerleştirilerek daha geniş kitlelere teşhir edilmiştir. Bu bilinçli toplama eylemi, Roma İmparatorluğu devrinde devlet adamları ve soylular tarafından devam ettirilmiş; Orta Çağ'da ise bu misyonu kiliseler üstlenmiştir. Modern anlamda müzecilik fikrinin gelişmesi ve kurumsallaşmasına kadar geçen süreçte her ne kadar bu eserler için ayrı bir müze binası oluşturulmamışsa da özellikle manastır ve kiliselerin zengin koleksiyonlara sahip olduğu bilinmektedir. Rönesans ile birlikte artık sadece bu eserleri sergilemek için inşa edilen yapılar ortaya çıkmaya başlar. Çoğunlukla küçük stüdyo tarzında olan bu mekanlar, ilerleyen yıllarda sirkülasyonun ve güvenliğin daha rahat sağlanabilmesi adına daha büyük boyutlu galerilere evrilmiştir. Galeriler, özel yerleşim planının uygulandığı ve eserin algılanabilmesi adına ışığın etkisinin kullanıldığı mekanlardır. Bu fikir ilk kez 16. yüzyılda, Floransa'daki Galleria degli Uffizi'de uygulanmıştır.
15. yüzyılda daha çok tarih öncesi uygarlıklara ait eserlere ilgi gösterilirken, 16. yüzyıla doğru daha çok sanatsal mimari ögelere ve heykellere önem verildiği bilinmektedir. Asırlar boyunca özel mülk olarak kabul edilen bu eserlerin topluma açılması fikri ise ilk defa 17. yüzyılda ortaya çıkar. Bu yıllarda yaşamış olan İtalyan hekim Ulisse Aldrovandi, sahip olduğu koleksiyondan çeşitli örneklerle bir müze kurma girişiminde bulunmuştur. Halka açık ilk müze ise 1683 yılında İngiltere'de kurulmuştur. Fakat müzecilik faaliyetlerinin kurumsallaşması ve sistematik bir şekilde yürütülmesi ancak 18. yüzyılın sonlarında mümkün olmuştur. Önceleri nesne odaklı olan müzecilik anlayışı, insanların sergilenen eseri tam olarak kavrayabilmesi için mekanın da oldukça önemli olduğunun keşfedilmesiyle birlikte daha kapsamlı bir alana yayılmıştır. Bu bağlamda, müzeler artık birer devlet kurumuna dönüşmeye başlamış ve özellikle de Avrupa'da ulus devletlerin ortaya çıkması ile birlikte ülkeler için önemli bir simge haline gelmiştir.

Müzecilik faaliyetlerinin ilerlemesi, arkeolojik çalışmaların artması ve kültür bilincinin gelişmesi sonucunda müze kavramı da çeşitlenmiştir. Zaman zaman, ören yeri olarak tabir edilen arkeolojik sit alanları bütünüyle bir açık hava müzesine dönüştürüldüğü gibi; bazen de içeriklerine göre farklı müze türleri ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda; antropoloji, epigrafi, fosil, medeniyet, mozaik, tarih ve zooloji müzeleri de esasen birer arkeoloji müzesi olarak kabul edilebilir.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi - Ankara, Türkiye
Ulusal Arkeoloji Müzesi - Atina, Yunanistan
British Museum - Londra, Birleşik Krallık
Irak Ulusal Müzesi - Bağdat, Irak
İstanbul Arkeoloji Müzeleri - İstanbul, Türkiye
Bergama Müzesi - Berlin, Almanya
Saint-Germain-en-Laye Şatosu - Paris, Fransa
Ulusal Arkeoloji Müzesi - Floransa, İtalya
Hatay Arkeoloji Müzesi - Hatay, Türkiye

Atatürk Konutu ve Demir Yolları Müzesi (Direksiyon binası), Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan tarihî bir ev ve demir yolu müzesidir.
Ulus semtindeki Ankara Garı'ndadır. Müze binası, istasyon binası olarak inşa edilmiş ve Türk Kurtuluş Savaşı sırasında üç yıla yakın süre Mustafa Kemal Atatürk tarafından konut ve karargâh olarak kullanılmıştır.
Binanın giriş katı demir yolları müzesi; ikinci katı ise  Atatürk'ün kabul odası, çalışma ve yatak odası ile Fikriye Hanım'ın odasının da bulunduğu bir konut-müze olarak düzenlenmiş; 24 Aralık 1964 tarihinden itibaren ziyarete açılmıştır

Direksiyon adı verilen küçük taş bina, 1892 yılında Berlin-Bağdat Demiryolu inşaatı sırasında Ankara Garı'nın bir parçası olarak demir yolu idaresinin yönetimi için inşa edilmişti. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sonrasında Ankara'ya gelen İngiliz birliği komuta kademesi Direksiyon binasında kaldı.
Bina, 15 Ekim 1920'den itibaren Mustafa Kemal Paşa tarafından hem ikametgâh hem de çalışma yeri olarak kullanıldı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'ya ilk kez 27 Aralık 1919'da giden Mustafa Kemal Paşa, 23 Nisan 1920'ye kadar şehrin 5 km. dışındaki Ziraat Mektebi'ni ikametgâh ve karargâh olarak kullanmıştı. TBMM'nin açılışından sonraki günlerde güvenlik gerekçesiyle Ziraat Mektebi Karargâhı 'ndan ayrılarak güvenlik ve şehre yakınlık açısından daha uygun bir yer olan Ankara İstasyonu'ndaki Gar Müdürlüğü binasına yerleşti. Binada aşağı kattaki odalardan ikisinde Özel Kalem Müdürü Hayati Bey ile iki kâtibi bulunmaktaydı. Alt giriş katında muhafızlar ve yaverlerin de ayrı yerleri vardı. Kasım 1920'den itibaren Fikriye Hanım da bu binada yaşadı, üst katta bir odası vardı.
1919-1925 arasında Mustafa Kemal Paşa'nın koruma yaverliğini yapan Ali Metin Çavuş, Ankara İstasyon binasının müze hâline getirilmesine ön ayak oldu. Bina, 24 Aralık 1964'te binadaki kalışını anmak için tarihî bir ev ve demir yolu müzesine dönüştürüldü. 10 Kasım 1974, 10 Kasım 1983, 23 Nisan 2003 tarihlerinde yeniden düzenleme çalışmaları yapılarak ziyarete açıldı.
8 Kasım 2004 tarihinde kullanıma çıkarılan Atatürk Evleri konulu posta pulu serisinde Devlet Demiryolları Direksiyon Binası yer almıştır.

Bina yarım borum üzerine iki katlıdır. Bütün cephelerinde o döneme özgü sıva kullanılmıştır. Köşe taşları ve ahşap saçakları vardır. Basit, kemerli pencereler binanın tek dekorasyonudur. Kuzeydoğu yönündeki ana giriş kapısının üzerinde beyaz üçgen alınlık bulunur. Üçgen alınlığın üzerinde bir silme ve üst üste yerleştirilmiş iki dikdörtgen biçimli pencere vardır.
Üst kat, Atatürk'ün konut ve karargâh olarak kullandığı bölümdür. Merdiven sahanlığının solunda yer alan ilk oda, Atatürk'ün kabul salonudur. Kabul salonundan bir kapı ile geçilen oda ise Atatürk'ün çalışma odasıdır. Atatürk'ün yatak odası, üst katın güneybatı bölümünde yer almaktadır. Bitişiğinde Fikriye Hanım'ın yatak odası yer alır. Yapının kuzeydoğu bölümünde, tuvaletin hemen yanında bir banyo vardır.

Zemin kat 1856'dan günümüze kadar kullanılan demir yolu ürünlerinin sergilenmesi için ayrılmıştır. Bu demir yolu ögeleri, yemek ve yatak vagonlarında kullanılan belgeler, madalyalar, demir yolu makasları, raylar ve gümüş sofra takımlarını içerir. Demir yolu iletişiminde kullanılan mühürler, sertifikalar, kimlik kartları, biletler, lokomotif plakaları, telefon ve telgraf setleri de sergilenmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün bazı kişisel eşyaları ikinci katta sergilenmektedir. 2006 yılında yeğeni Hayri Özdinçer tarafından bağışlanan Fikriye Hanım'ın kişisel eşyaları ve özel fotoğrafları müzeye dahil edildi.
Atatürk tarafından 1935-1938 yılları arasında ülke çapında yaptığı turlarda kullanılan beyaz boyalı özel demir yolu aracı müze binasının yanındadır. Vagon, 19 ve 20 Kasım 1938 tarihleri arasında Atatürk'ün tabutunu İzmit'ten Ankara'ya taşıdı. Demir yolu arabası Almanya'da yapıldı.
İbrahim Çallı’nın 1920 yılına ait 3 metreye 2 metre boyutundaki “Kurtuluş Savaşı’nda Kağnı Çeken Kadınlar” isimli tablosu müzede sergilenen önemli eserlerdendir.

2022 itibarıyla müze hafta içi yerel saatle 9.00-17.00 saatleri arasında açık olup hafta sonları, millî ve dini bayramlarda kapalıdır. Erişim ücretsizdir.

Atatürk Müze Köşkü, Ankara'da bulunan, Mustafa Kemal Atatürk'ün 1921-1932 yılları arasında yaşadığı konut ve çalışma mekânıdır.

Atatürk Köşkü, 19. yüzyılda inşa edilen bir bağ eviydi. 1932 yılında inşaası tamamlanan Pembe Köşk'e taşınıncaya kadar Atatürk'ün ikametgâhı olan, Cumhuriyet'in ve Kurtuluş Savaşının ilk yıllarında çok önemli olaylara tanıklık eden bir yapıdır. 1921 yılında iki Ankaralı tarafından satın alınmıştır. Ankara'ya geldiği ilk dönemlerde, 27 Aralık 1919 tarihinden 1921 yılına kadar Ziraat Okulunda, TBMM Başkanlığına seçilmesinden sonra da İstasyondaki taş binada ikamet eden Atatürk'e bu köşk, 1921 yılı başlarında Ankara Müftüsü Hoca Rıfat Börekçi'nin önderliğinde Ankara halkı adına Atatürk'e armağan edilmiştir.
Cumhuriyet'in kurulması dâhil olmak üzere devrimleri planladığı bu yapı, 1950 yılında müze olarak halka açılmıştır. Yapıda ve eşyalarda meydana gelen bozulmaları engellemek amacıyla 2002–2007 yılları arasında kapsamlı bir bakım ve onarım çalışması başlatılmıştır. Bu çalışmalarla birlikte, dönemin doğal hissiyatını ve resmini yansıtabilmek amacıyla yapının bir müzeden çok, kullanıldığı dönemi yansıtan bir ‘konut’ olarak sergilenmesi için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Restorasyon çalışması tamamlanan Atatürk Müze Köşkü 19 Nisan 2007'de tekrar hizmete açılmıştır. Atatürk Müzesi Köşkü 2 yıl süren restorasyonun ardından yeniden 19 Nisan 2009'da hizmete açıldı. Atatürk'ün en uzun süre kaldığı ikametgâhıydı. Binanın Türk Kara Kuvvetleri'ne transferinden sonra Ordu Köşkü olarak da adlandırıldı. 2022'de bir kez daha restorasyona alınan bina, 10 Kasım 2024'te ziyarete açıldı.

Müze köşkü, ahşapla dolu bir manzara içinde bulunan küçük bir binaydı. Yerel mimarî bir üslûpla kesme taştan iki kat olarak inşa edilmiştir. Dikdörtgen olarak tasarlanmış evin kuzeyinde büyük bir terası vardı. Güneybatı köşesinde sekizgen çıkmalı kule yer almaktadır. Zemin katta bir tane ana salon, iki oda ile çevrili ve taşlı zeminin ortasında çeşmeli şekilde mermerden yapılmış bir havuz bulunmaktaydı. Üst katın planı da ana salon ve iki odadan oluşmaktaydı. Köşk Atatürk'ün arzu ettiği şekilde düzenlenmiş olup tavanlarda Türk süsleme sanatının en nadide örnekleri yer almaktadır. Ayrıca mobilya, ahşap ve çini malzemeler itina ile ustaların elinde işlenmiştir.
Atatürk, Latife Uşşaki ile 29 Ocak 1923 tarihinde evlendikten sonraki süreçte köşk, onların aile hayatı için yetersiz bir hâl aldı. Mimar Vedat Tek, 1923 yılında bu bağ evini genişletme projesi ile görevlendirildi. 1924 yılında Mimar Mehmet Vedat Bey tarafından yapılan ilâvelerle köşk bugünkü hâlini almıştır ve inşaat tamamlanmıştır. Bu ilaveler sonucunda yarım sekizgen biçimli kulesi olan iki katlı bir ek yapı eklendi. Evin zemin katında yemek odası ve mutfak mevcuttur. Üst katta Latife hanım için tasarlanan bir çalışma odası, bir adet yatak odası, bir adet banyo vardı. Binanın özgün hâlinde var olan yatak odası, bir kütüphane ve çalışma odasına dönüştürüldü. Zemin katta bulunan kuzeydoğu odası, büyükelçi kabul odası olarak kullanılmak üzere yarım sekizgen şeklinde tasarlanmış olan ek bina ile birlikte genişletilmiştir. Doğuya bakan tarafta ise çamaşırhaneden ve mutfaktan oluşan çok katlı bir bina inşa edildi. Binanın rezidansa bağlanması ise bir servis merdiveni ile sağlanmıştır.
Binanın inşaat statik problemleri binanın genişletilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Bu problemleri çözmek ve koşulları iyileştirmek amacıyla  1926 yılında bakım ve onarım çalışmaları yapılmıştır. Binanın ısınma sistemi merkezi olarak donatıldı. Atatürk'ün evlat edindiği çocukları için servis binasının tepesine altı tane oda ve bir tane banyodan oluşan bir kısım eklendi. Güneybatıdaki kule, 1930 yılında Atatürk için bir çalışma odası olarak yeniden düzenlendi.

Rüzgarlık ve Giriş Holü

Giriş holü rüzgârlığın arkasında yer almaktadır ve üç kapı ve üst kata çıkan bir merdiven bulunmaktadır. Sağ tarafta Yeşil Oda ve sol tarafta Elçi Kabul Salonu bulunmaktadır. Mobilya olarak bir piyano ve altı kişilik bir oturma grubu bulunmaktadır. Duvarlarda Atatürk'ün farklı zamanlarda çekilmiş iki resmi ve üç fotoğrafı asılıdır. Çubuklu orta kapının önüne bir bilardo dolabı bulunmaktadır. Güzel kilimler bu kapıya perde olarak asılmıştır.
Yeşil Salon

Ana girişin sağ tarafında yer alır. 1924 yılına kadar Atatürk'ün elçi kabul odası ve çalışma odası olarak kullanıldı. Yenilendikten sonra resepsiyon odası olarak adlandırıldı ve yeşilin ana rengi nedeniyle "Yeşil Oda" olarak adlandırıldı. Bu oda, First Lady'nin çay partisi davetiyeleri ile birçok yazarın anılarında hatırlanır.
Yemek Salonu ve Radyo-Sigara Salonu

Bu oda ek binanın zemin katındadır. Oda kapısının karşısında, iki kemerli vitray pencereyle çevrili karo ve büyük bir şömine bulunmaktadır. Duvarlar, alt kısımlarda turkuaz renkli fayanslardan yapılmış silme sınırları ile kaplamalı panellerle kaplıdır. Duvarların üst kısmı bordo renkte düz boyanmıştır. Tavan geometrik süslemelerle dekore edilmiştir. Odada büyük bir yemek masası, dolaplar ve büfe bulunmaktadır. Buna ek olarak, dört kişilik bir kahvaltı masası ve bir kart oynama masası vardır. İki fonograf, büyük Çin vazoları ve büyük gümüş mangal da odanın bir parçasıdır. Hüseyin Avni Lifij'in iki yağlı boya tablo odanın iki kapısının üzerinde asılıdır. Görkemli Yemek Odası, Atatürk'ün önemli bir çalışma yeri olarak biliniyordu, çünkü ülkenin sorunlarının tartışıldığı ve analiz edildiği uzun süreli yemeklere tanık oldu. Yemek Odası'ndan bir kapıdan erişilen Radyo-Sigara Salonu, sekizgen kule yapısının zemin katında yer almaktadır. Dairenin en eski mobilyalarını, bir "Chesterfield kıyafeti", bir dizi kapitone deri kanepe ve uygun koltukları içermektedir.
Elçi Kabul Salonu

Bu oda, kuzey dış duvarını çıkardıktan sonra yarım köşeli sekizgen şeklinde bir boşluk ekledikten sonra bağ kulübesinin küçük odası genişleterek elde edildi. Son Mısır ve Sudan Hidivi II. Abbas Hilmi Paşa tarafından hediye edilen sedef kakmalı bir yazı masası, daha önce Atatürk tarafından kullanılan bir başka yazı masası, bir oturma takımı ve büyük bir dolap bulunmaktadır. Sedef kakmalı çerçeveli bazı fotoğraflar duvarlarda asılıdır.
Üst Kat Hol

Üst kattaki odalar Üst Kat Hol'una açılmaktadır. Zemin kattaki salonlar ile üst kattaki salonlar arasında görsel bir bağlantı sağlayan bir boşluk 1924'ün yenilenmesi sırasında kapatılmıştır. Salonun kuzey tarafındaki balkon, Ankara şehrine etkileyici bir manzara sunmaktadır. Atatürk'ün hemen hemen her gün rekreasyon için oynadığı bilardo masası burada sergileniyor. Başlangıçta üst kata yerleştirilen bilardo masası daha sonra döşemedeki statik problemler nedeniyle zemin kata taşındı. Hol ortasında oval bir masa, bir oturma takımı ve Atatürk madalyalarını içeren vitrinler, 1931 genel seçimleri için yetki belgesi ve portresiyle verilen ilk posta pulları ile donatılmıştır. Balkonun önüne büyük bir mangal yerleştirilir.
Kütüphane

Kütüphane konakta en görkemli bir şekilde dekore edilmiş yer olarak kabul edilmektedir. Geometrik ve bitki motifli çok sayıda opal cam lamba ile aydınlatılır. Batı duvarındaki fırın niş, turkuaz renkli çinilerle kaplıdır. Kütüphanenin tüm duvarları ahşap kitap raflarıyla kaplıdır. Kütüphane, Atatürk'ün okuduğu zengin kitap koleksiyonunu ve elle yazılmış notlarını içermektedir. 1927'de verdiği Nutuk'u yazdığında kullandığı koltuk ve yazı masası kütüphane odasının bir parçasıdır.
Çalışma Odası

Atatürk'ün çalışma odasına kütüphanenin güney duvarındaki bir kapı ile ulaşılmaktadır. Art Deco tarzında tasarlanmıştır. Osmanlı sanat tarzında dekore edilmiş orijinal tavan beyaza boyanmıştır. Metalik nesneler pirinç, tüm mobilyalar siyah-beyaz renktedir. Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey tarafından hediye edilen bir ayı yerde bulunmaktadır.
Yatak Odası

Ek binanın üst katında, yemek odasının hemen üstündedir. Güney duvarının ortasında iki büyük pencere ile çevrili karo bir şömine bulunmaktadır. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın, gençliğinde çekilmiş bir fotoğrafı şöminenin üzerinde asılıdır. Batı duvarındaki bir kapı çalışma odasına çıkmaktadır. Büyük pencereler, pastel duvarlar ve mütevazı bir şekilde dekore edilmiş tavan aydınlık ve huzurlu bir ortam sağlamaktadır. Odanın mobilyaları son derece elit; ancak sade ve mütevazıdır.
Banyo

Banyoya yatak odasından erişilebilir. Tasarımı basittir. Lavabo, tuvalet, bide ve küvet beyazdır ve zemini ve duvarları kaplayan beyaz porselen karolardır. Küvetin yanında bir kapı merdiven başlığına açılır.
Misafir Yatak Odası

Ankara'ya bakan orijinal bağ evinin kuzey tarafındaki oda misafir odası olarak kullanılmıştır. Cob sıvalı duvarlar, farklı zamanlarda yapılmış duvar süsleri katmanları ve değişmemiş pencere oranları gibi birçok özellik ile özgünlüğünü korumaktadır.
Sergi Salonu

Eski hizmet binasıdır. Eski ayırma duvarları kaldırılarak sergi salonuna dönüştürüldü. Bu salonda, binanın mimarisi ve tarihi değişimi belgelenmiştir. Atatürk'ün kişisel eşyaları burada sergilenmektedir.

Hafta içi ve hafta sonlarında müzeye 1 ve 2 numaralı kapılardan giriş yapılabilmektedir. Araç ile gelen kişiler için 2 numaralı kapının kullanılması, araçsız gelenler için ise 1 numaralı kapının kullanılması kararlaştırılmıştır. Köşk pazartesi günleri açık değildir. Haftasonlarında ve bayramlarda 13.00-17.00 saatleri arasında randevu usulü ile ziyaret gerçekleştirmek mümkündür. Ulusal bayramlarda grup ziyareti kabul edilmemektedir. 10 yaşın altındaki çocuklardan oluşan okul grupları için randevu gerekli değildir. Gruplar en fazla 20 kişi olarak köşke sırayla kabul edilirler. Ziyaretçilerin ziyaret saatinden 10 dakika önce kapıda bulunmaları gerekmektedir. Ziyaret etmek isteyenler Cumhurbaşkanlığı Ziyaretler Uygulamasını kullanarak ziyaret taleplerini Cumhurbaşkanlığına iletebilirler.

Yılın müzesi ödülü (EMYA) Avrupa Konseyi himayesinde Avrupa Müze Forumu (EMF) tarafından her yıl verilen en uzun soluklu ve Avrupa'nın en prestijli müzecilik ödülüdür. 1977 yılında gazeteci, anti-müzeolog, yayıncı ve kitap yazarı Kenneth Hudson öncülüğünde ödül'ün tahsisine başlandı. Avrupa Konseyi üyesi 47 Avrupa ülkesinde yeni açılan veya geçmiş iki sene içinde modernleşmiş veya genişlemiş herhangi bir müze ödüle aday olabilir.
Yılın müzesi ödülü'nün amacı Avrupa'da müze açısından mükemmelliği övmek ve uluslararası müzecilikte yenilikçi süreçleri teşvik etmektir. Ödül; kitleleri çeken, eşsiz bir atmosfere, yaratıcı yorumlama ve sunuma, eğitim ve sosyal sorumluluk gereği bir yaklaşımla ziyaretçilerini karşılayan en doğrudan katkıda bulunan bir müzeye verilir.
EMYA iki tipte müzelere verilir:

Geçtiğimiz iki yıl boyunca modernizasyon geçirmiş veya genişletilmiş kurulu müzelere
Geçen iki yıl içerisinde yeni kurulmuş müzelere
Geçmiş kazananlar büyük ve küçük müzeler, kamu ve özel olanları ve ne olursa olsun konu ya da milliyetini hem olmuştur: hepsi olağanüstü kamu kalitesini gösterdi ve Avrupa içinde müzelerde kalite standardını değiştirdi.
Avrupa Müze Forumu tarafından müzelere diğer ödüller de verilir: Avrupa Parlamentosu Ödülü, Kenneth Hudson Ödülü ve Stilletto Ödülü.
EMYA Ödülleri
Avrupa Yılın Müzesi Ödülü
Eşsiz atmosferi, yaratıcı sunumlarıyla ziyaretçilerini etkileyen, eğitim ve sosyal alanlarda sorumluluk üstlenen müzelere verilen ana ödül.
Kenneth Hudson Ödülü
EMYA kurucusu onuruna, olağanüstü bir başarıya imza atarak müzeciliğin toplumdaki rolünü üst düzeye taşıyan müze, kişi, proje veya bir gruba verilen ödül.
Siletto Ödülü
Son iki senede müzeciliğin toplumsal kalitesini artırmak amacıyla gönüllülük girişimlerini en iyi destekleyen müzeye verilen ödül
Özel Ödül
Avrupa'daki müzelerin yeni ve gelişmiş bir hizmet anlayışını öğrenebilecekleri, örnek müzelere verilen özel ödüller.
2007 yılında İstanbul Modern yılın müzesi ödülünü almıştır.

Beypazarı Kent Tarihi Müzesi; Ankara'nın Beypazarı ilçesinde bulunan bir müzedir.
Beypazarı ile ilgili tüm tarihi dönemler, maketler, kalıntılar, dönemlere özgü eserler ve belgeler müzede bulunmaktadır. Akademik çalışmalar için de bir arşivi olan müze, ilçenin tarihini içeren tüm materyalleri bünyesinde bulundurmayı amaçlamıştır.
Müze binasını oluşturan yapı 1928 yılında inşa edilen Rüstem Paşa Okulu'dur. İl Özel İdaresi mülkünde olan yapı Beypazarı Belediyesi tarafından alınarak Beypazarı Kent Tarihi Müzesi olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır.
Beypazarı Belediye Meclisinin 04.11.2019 tarih ve 96 sayılı kararı ile Beypazarı Kent Tarihi Müzesi 25 yıllığına Ankara Büyükşehir Belediyesine tahsis edilmiştir.
Müze Mayıs 2021 itibarı ile tadilatta olduğundan ziyaretçi kabul edilmemektedir.

Boğazkale, Çorum ilinin bir ilçesidir ancak İç Anadolu Bölgesi'nde yer alır. Etrafı Alaca, Sungurlu ve Yozgat merkez ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 264 km²dir, merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.014 metredir. İl genelindeki nüfusu en az ilçedir.

Tarihi geçmişinde Kalkolitik dönem izlerini taşıyan Boğazkale en erken yerleşkenin MÖ 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İlçenin 4 km doğusunda MÖ 17 ve 13. yüzyıllarda Hattuşaş antik kent imarını içinde barındıran Boğazkale Hitit İmparatorluğu'nun başkenti olarak da tarih sahnesinde yerini almıştır.
Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalıntıların olduğu Boğazkale ilçesi Hattuşa'nın görkemli açık hava tapınağı ve Yazılıkaya ilçenin önemli tarihi mekanlarıdır. 
Cumhuriyet dönemi ilk yılları arasında ismi Boğazköy olan ve daha sonra 1936 yılında Boğazkale olarak değişen yerleşimde 6 Eylül 1966 tarihinde belediye teşkilatı kurulmuş, 1987 yılında Sungurlu'dan ayrılarak ilçe yapılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde pek çok yabancı seyyah ziyaret etmiş ve notlarında bahsetmiştir. Öreğin Fransız Antropolog Ernest Chantre 1893 ziyaretinde bunları not almıştır: "Bugünkü Boğazköy köyü, kendisini domine eden o muazzam surların korumasını ararmışçasına, antik akropolün eteklerine sokulmuştur. Kerpiç ve ahşaptan inşa edilen evler, dağın kayalıkları ve toprağıyla adeta bütünleşmiş gibi görünmektedir"

Ayrıca bölgeyi çok uzun süre imparatorluk adına idare eden  Dulkadiroğulları Beyliği kökenli Ağalardan ve görkemli konaktan sık sık bahsedilmektedir.

6.  Ernes Chantre notları
7.

YerelNET 10 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Boğazkale Kaymakamlığı resmî sitesi 30 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Boğazkale Belediyesi resmî sitesi

CerModern; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir sanat galerisidir.
Geçmişte tren bakım atölyesi olarak hizmet vermiş bir tarihî yapında bulunur. Müze kompleksi, tarihî  yapının mimar  Semra ve Özcan Uygur'un projesine göre restore edilmesi ile meydan gelmiş; 2010 yılında hizmete girmiştir.

Bugünkü adı CerModern olan yapı, 1926-1927'de demiryollarının millileştirilmesi sürecinin hemen ardından  tren bakım onarımı için inşa edilmiş cer atölyeleridir. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları tarafından işletilen Cer atölyeleri; aralıklarla tadilatlar yapılarak 1995 yılına kadar kullanılmış; daha sonra atıl vaziyette kalmıştır.
1992 yılında, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'na yeni bir konser salonu inşa edilmesi amacıyla ulusal proje başlatılmıştı. Projenin kazananı Uygur Mimarlık ekibi; günümüzde CSO Ada Ankara olarak bilinen yapının hayata geçirilmesine yönelik çalışmalara başladı. Fakat o zamanki proje bölgesinin alanı atölye binalarının bulunduğu yeri kapsamaktaydı ve başlangıçta bu yapı topluluğunun yıkılması gündeme geldi. O sırada Ankara Garı'nın artalanında yapılmakta olan ray yenileme çalışmaları esnasında bu yapılardan iki tanesi büyük oranda ciddi hasar gördü. Bunun üzerine, projenin mimarlarından Semra ve Özcan Uygur ayakta kalmayı başaran üçüncü atölye binasının restore edilerek sanat müzesine dönüştürülmesine karar verdi.
18. yüzyıl Türkiye'sinde ve devamında Avrupa'dan kaynaklanan sanayileşmenin etkisini yansıtan yapılar, günümüzde endüstri mirası olarak değerlendirilmektedir. Yeni yapının çağdaş yapım tekniği ve kullanılan strüktür elemanları ile korunarak ve geleneksel yapım tekniği görsel olarak sergilenerek “zıtlık içinde uyum” sağlanmıştır.
2008 yılında başlayan restorasyon çalışmaları 2010 yılında tamamlandı ve aynı yılın Nisan ayında açıldı. Günümüzde CerModern; sergilerin, konferansların, sahne performanslarının ve festivallerin düzenlendiği bir sanat aktiviteleri mekanı olarak hizmet vermeye başladı.

Karınca Yuvası
2025 yılında CerModern, Türk heykeltıraş Ahmet Yiğider’in Karınca Yuvası adlı yerleştirmesine ev sahipliği yaptı. Metal ve kumaştan oluşan spiral form, karınca kokusu ve ses efektleriyle desteklenerek kolektif emek ve duyusal algıyı irdeleyen bir deneyim sundu.

ARADA
Ocak–Şubat 2025 tarihlerinde fotoğraf sanatçısı Saygun Dura’nın ARADA başlıklı sergisi CerModern’de izleyiciyle buluştu. Sergi, Van Gölü’nün nesli tükenme tehlikesi altındaki inci kefalinin göç yolculuğunu ve gölün mikrobiyalitlerini heykelsi imgelerle bir araya getirerek insan ve doğa arasındaki hassas dengeyi ele aldı.

Kökler ve İzler, Frida
17 Mayıs – 31 Temmuz 2025 tarihleri arasında CerModern, Kökler ve İzler: Frida başlıklı sergiye ev sahipliği yaptı. Sergi, Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun yaşamına ve sanatındaki parçalanmış kimlik, acı ve sembolizm temalarına odaklanan seçilmiş eserleri içeriyordu.

Hacı Bayram Mahallesi'nin sınırları içerisinde yer alan galeriye yaya, EGO otobüsleri ve Ankara Metrosu'nun M4 hattını kullanarak ulaşım sağlamak mümkündür.

CerModern Sahnesi
Su Perileri

Cerablus (Arapça: جرابلس‎ / ALA-LC: Cerābulus), Suriye'nin Halep iline bağlı bir kenttir. Fırat'ın batı yakasında, Esad Gölü'nün kuzeyinde bulunan kentin rakımı 367 metredir. Türkiye-Suriye sınırında yer alan Cerablus'un nüfusu 11.570'dir. Cerablus'un karşısında Gaziantep'e bağlı Karkamış ilçesi yer alır. Cerablus bir Arap şehridir. Şehir merkezinde Türkmen nüfus barındırmakta olan Cerablus, Halep İli'ndeki önemli Türkmen yerleşim birimleri arasındadır.

Antik dönemdeki orijinal adının Djerabis olduğu düşünülen kent Karkamış antik kentinin hemen yanında yer almaktadır.

24 Ağustos 2016 tarihinde saat 04:00'te Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu; Irak ve Şam İslam Devleti kontrolünde olan yerleşim birimine Fırat Kalkanı Operasyonu adıyla ortak bir harekât düzenlemiştir. Operasyona 1500 Özgür Suriye Ordusu askerinin yanı sıra, Türk Silahlı kuvvetleri, özel harekât personeli, tankları ve hava kuvvetleri ile katılmıştır.
Operasyonda Türk Silahlı Kuvvetleri kayıp vermezken Özgür Suriye Ordusu'ndan 1 kişi öldü. Cerablus'tan IŞİD çıkarıldı ve kent Özgür Suriye Ordusu ve TSK kontrolüne geçti.

Fırat'tan dolayı her tarafı sulak tarım arazileri ile çevrilidir. Kavun, karpuz, üzüm, ceviz, kayısı, nar, incir, kokulu domates ve göbekli marul yetişir.

Cin Ali Müzesi, Ankara'da, Bülten Sokak No:32 Kavaklıdere'de bulunmaktadır.
Cin Ali çizgi karakterinin tasarlanma sürecini ve Rasim Kaygusuz tarafından geliştirişmiş öğretim materyallerinin sergilendiği bir kurumdur. Cin Ali Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 2019 yılında kurulmuştur.

Binanın dış cephesi, Cin Ali Müzesi'nin kurumsal görsel kimliği olan sarı renkle temsil edilirken, üzerinde Cin Ali Müzesi yazısı siyah renkle yer alır. Bu renkler müzenin iç mekanına da taşınarak bütünlük sağlanmıştır. Rasim Kaygusuz tarafından tasarlanan eğitim araçları müzede sergilenirken, Cin Ali karakteri ve hikâyeleri gelecek kuşaklara aktarılma imkânları araştırılmaktadır.
Cin Ali Müzesi, ziyaretçilere etkileşimli bir deneyim sunmayı hedefler, bu nedenle ziyaretçiler dokunabilir ve oynayabilir. Zemin katta bilet satış alanı ve hediyelik eşya, bahçeye açılan bir kafe ve dinlenme alanı bulunmaktadır. Sergileme alanı birinci katta, Cin Ali Kütüphanesi ise ikinci katta yer alır.
Müze, farklı istasyonlardan oluşan bir yerleşim planı üzerine kurulmuştur ve ziyaretçilere kronolojik bir gezinti sunar. Bu gezinti, Cin Ali karakterinin oluşumuyla başlayıp Rasim Kaygusuz ve ailesinin yaşam öyküsünü kronolojik olarak anlatan bölümle devam eder. Ardından Cin Ali Sınıfı, Cin Ali 6 Noktada bölümü, Cin Ali'ye Mektup Duvarı, “Cin Ali'ye Kart ya da Mektup Yaz!” Masası, Posta Kutusu Odası, Oyunla Okuma Odası, Okutan Kitaplar Odası, Çocuk Bahçesi, Cin Ali'nin Ankara'sı, Berber Fil Videosu ve Cin Ali'nin veda ettiği bölümleri içerir. Müzenin sonunda ise sosyal medya hesaplarının yer aldığı duvar yazısı ve "Cin Ali'nin Renkli Dünyası" adındaki çizgi filmi bulunan VR Odası yer alır.

2025 yılı itibarıyla Cin Ali Müzesi, pazartesi günleri hariç haftanın her günü 10.00–18.00 saatleri arasında ziyarete açıktır. Son ziyaretçi kabulü saat 17.30'da yapılmaktadır. Müze, 1 Ocak'ta ve dini bayramların birinci günlerinde kapalıdır.

Cin Ali kitap serisinin ilk kitabı, çocuklara okumayı kolayca öğretmek ve sevdirmek için yazar Rasim Kaygusuz tarafından 1968'de hazırlanmıştı.Cin Ali, çok sevilip beğenildi, okuma yazmayı yeni öğrenen ilkokul birinci sınıf öğrencilerinin okumalarını pekiştirmeleri için başucu kitabı olarak kullanıldı. 2005 yılına kadar ilkokul müfredatında yer alan seri, 2005 yılından sonra Cin Ali Yayınları tarafından yayımlandı.
Cin Ali'nin yaratıcısı Rasim Kaygusuz'un kızları Nevin Kaygusuz Apaydın ve Nesrin Kalaycıoğlu, Cin Ali'nin bir kültürel mirasa dönüştüğü ve yaşatılması gerektiği düşüncesiyle 2016'da Cin Ali Eğitim ve Kültür Vakfı'nı kurdular. 

1 Kasım 2019 tarihinde Ankara'da Tunalı Hilmi Caddesi Bülten Sokak'taki 32 no'da geçmişte öğrenci yurdu olarak kullanılmış üç katlı bir binada hizmete girdi. Giriş katında  hediyelik eşya ve bilet satış alanı, dinlenme alanı ve bir kafe bulunur. Birinci kat sergileme alanı, ikinci kat kütüphanedir.
Sergileme alanı 11 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde Rasim Kaygusuz'un hayatı, özel eşyaları ve okuma tekniklerine yönelik geliştirdiği oyuncaklar sergilenir; ayrıca  "Oyunla Okuma Odası", “Cin Ali’ye Kart ya da Mektup Yaz!” Masası, Cin Ali’ye Mektup Duvarı gibi ziyaretçilerin objelere dokunabildiği, oynayabildiği mekanlar yaratılmıştır.
Oyunla Okuma Odası adı verilen bölüm, Rasim Kaygusuz'un tasarladığı eğitim araçlarının orijinal örnekleri ve farklı ebatlardaki yenilenmiş versiyonlarının bulunduğu yerdir. Bu bölümdeki materyaller şunlardır: Tombala Kartları, Çözümlü Alfabe, Oyun ile Okuma Öğretimi, Renkli-Hareketli Heceleme Fişleri, Tel ile Okuma Öğretimi, Çarpma-Sayma Öğretimi, Resimli ve Matematikli Fişler, Yazmayan Kalem, Dönerli Hikâyeler.
Cin Ali Müzesi'nde, istasyonlardan birisine eski okul sıra ve masaları ile kara tahta ve siyah önlüklerin yer aldığı temsili bir sınıf yer alır. Ayrıca Ankara'nın eski dönemlere ait fotoğraflarının bulunduğu bir sergi bölümü vardır.
Cin Ali serisinin ilk basımları ve Rasim Kaygusuz'un imzalı tek Cin Ali kitabı da müzede bulunmaktadır.

Oyunla Okuma Öğretimi
Cin Ali Müzesi'nde bulunan Oyunla Okuma Odası, öğretim materyallerinin orijinal örneklerini ve farklı boyutlarda yenilenen versiyonlarını sergiler. Bu materyaller, okuma ve yazmayı oyunlar aracılığıyla öğrenmeyi kolaylaştırmayı amaçlar. Oyunla Okuma Odası, öğrencilerin veya ziyaretçilerin katılımını teşvik ederek öğrenmeyi kalıcı hale getirme amacını taşır.
Bu odada kullanılan öğretim materyalleri, öğrenmeyi oyunlaştırarak merak, araştırma ve keşfetme temelli bir öğrenme ortamı oluşturmayı hedefler. Oyun, duyusal ve bilişsel becerileri geliştirmede etkili bir araç olarak kabul edilir. Karar verme, gözlem yapma, problem çözme ve yaratıcılık gibi önemli becerilerin kazanılmasına yardımcı olur.
Oyunla okuma-yazma yöntemi, çocukların kitap okuma zevkini artırır ve onları yeni şeyler öğrenmeye teşvik eder. Bu yöntem, öğrencilere yeni kelimeler öğretmek için resimli kartların kullanılmasını içerir. Öğretmenler, öğrencilerin ilgisini çekmek ve öğrenmeyi
kolaylaştırmak için çeşitli oyunlar ve etkinlikler düzenler. Cin Ali Müzesi'ndeki Oyunla Okuma Öğretimi bölümünde bulunan materyaller arasında Tombala Kartları, Çözümlü Alfabe, Renkli-Hareketli Heceleme Fişleri, Tel ile Okuma Öğretimi, Çarpma-Sayma Öğretimi, Resimli ve Matematikli Fişler, Yazmayan Kalem ve Dönerli Hikâyeler yer alır.

Tombala Kartları
Cin Ali'nin Tombala Kartları, tombala oyunundan esinlenerek geliştirilmiştir. Bu kartlar, sözcüklerin öğrenilmesini ve tekrar edilmesini sağlar. Müzede, büyük bir tombala kartı sergilenir ve sözcüklerin okunması ve eşleştirilmesi oyunu oynanır.

Çözümlü Alfabe
1961 yılında geliştirilen Çözümlü Alfabe, beş döner sayfadan oluşan 120 cm çapında daire şeklinde bir öğretim materyalidir. İçerideki kartlar ve dışarıdaki delikler eşleştirilerek kullanılır. Arka yüzde harf ve hece çalışması ile kelime çözümlemesi yapılabilir ve dönme fonksiyonu sayesinde üç farklı hikâye okunabilir. Yazım yanlışları ve noktalama işaretlerinin öğretimi de desteklenir. Çözümlü Alfabe, 1962 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmenlere tavsiye edilen bir eğitim aracı haline gelmiştir. 1966 yılında Medeniyet Gazetesi'nde yayımlanan bir haberde, Rasim Kaygusuz'un tasarladığı bu öğretim materyalinin başarılı bir cümle metodu olduğu belirtilmiştir. Küçük ve büyük fişler kullanılarak önce cümleler, ardından kelimeler, heceler ve harfler öğretilir. Bu yöntem, harf çalışmasını metodik bir şekilde öğretir ve çocuklarda yüksek başarı elde edilmesini sağlar.

Oyunla Okuma Öğretimi
Köy Enstitüsü'nde marangozluk eğitimi alan Rasim Öğretmen, bu becerisini tasarladığı oyunlarda kullanmıştır. Oyunla Okuma Öğretimi adını verdiği bu materyal, ağaç çıtalardan kesilip boyanmış ve üzerlerine kelimelerin basıldığı renkli dikdörtgen prizmalardan oluşur. Çocuklar, bu renkli prizmaları kullanarak farklı şekiller oluşturabilir ve aynı zamanda üzerinde yazılı kelimeleri tekrarlayabilir veya yeni cümleler kurabilirler. Bu renkli tahtalar, okuma öğretiminde etkili bir araç olarak düşünülmektedir ve öğrencilerin iletişim kurma ve okuma becerilerini geliştirmeye yardımcı olur. Ayrıca, bu materyallerin ilgi çekici olması, öğrencilerin ve izleyicilerin dikkatini çeker ve öğrenme sürecine katkıda bulunur.

Renkli ve Heceleme Fişleri
Türkçe gramer kurallarına uygun olarak hecele kitabından kesilen kelimelerin hecelerinden oluşan Renkli ve Heceleme Fişleri, öğrenme odasının duvarındaki mıknatıslı levhada kullanılır. Bu oyun, katılımcının veya öğrenenin, levhadaki bazı kelimelerin parçalarını kullanarak yeni kelimeler ve cümleler oluşturmasına olanak tanır. Fişler, mıknatıslı duvar üzerinde iki harfli hecelerden kelimeler veya cümleler kurulmasına imkân sağlayan bir oyunla öğrenme metodudur. Cin Ali Müzesi'nde, levha üzerinde körler için hazırlanmış heceleme fişleri de bulunmaktadır. Bu materyaller, öğrenme sürecine katkıda bulunmak ve her türlü öğrenciye erişilebilir bir eğitim ortamı sağlamak amacıyla özel olarak tasarlanmıştır.

Resimli ve Matematikli Fişler
Resimli ve Matematikli Fişler, öğretim malzemeleri arasında yer alır ve her kelimenin bir resimle gösterildiği, alfabedeki harflerin cümle başında kullanıldığı bir materyaldir. Bu malzeme, cümlelerin hecelerini ayırmak ve kelime çözüm levhalarını içeren cümle çözümlemesi ile birlikte sayıları anlama levhalarını da içerir. Kelimelerin hatırlanmasını ve sayılarla ilişki kurarak öğrenmeyi kolaylaştıran önemli bir araç olarak kabul edilir. Müze içinde, cam masanın içinde sergilenen Resimli ve Matematikli Fişlerin yanı sıra, masa üzerinde körler için Braille Alfabesi ile hazırlanan resimli fişler de bulunmaktadır. Bu özel tasarlanmış materyaller, farklı öğrenme ihtiyaçlarına ve erişilebilirlik gereksinimlerine cevap vermek üzere hazırlanmıştır.

Tel ile Okuma Öğretimi
Eğitim tarihinde farklı materyaller arasında fasulye taneleri ve çöpler gibi malzemeler sıkça kullanılıyordu. Ancak, herkesin kolayca ulaşabileceği bu malzemelerin kullanımında bazı eksiklikler fark edildi. Bu noktada, öğretmen Rasim Kaygusuz, daha dayanıklı ve kullanışlı bir malzeme olan yumuşak ve renkli kabloları farklı boyutlarda keserek yeni bir eğitim aracı tasarladı. Bu ekonomik olarak erişilebilir tellerle çocuklar, rakamlar, harfler, kelimeler ve cümleler yazabilir, ayrıca resimler yapabilirler. Bu materyal aynı zamanda öğrencilerin psikomotor becerilerinin gelişmesine de katkı sağlar. Rasim Kaygusuz, bu tellere okulların kolayca ulaşabilmesi için kesme, paketleme ve dağıtım işlerini kendi başına gerçekleştirdi. Renkli olmaları ve kolayca bükülüp eğilebilmeleri, çocukların bu materyal ile hem oyun oynamasını hem de öğrenmesini sağlar.

Dönerli Hikâye Kartları
Dönerli Hikâye Kartları, çözümlü alfabenin tasarımından sonra geliştirilen bir eğitim materyalidir. Bu kartlar, döndürülerek kartın etrafında yer alan resimlerin metinlerini okumayı sağlar. Her bir kart farklı bir hikâye anlatır ve öğrencilere interaktif bir okuma deneyimi sunar. Müzede, dönerli hikâye kartları genellikle cam kapaklı bir dolap içerisinde sergilenmektedir. Dolabın için

Darende Steli, Malatya ilinde günümüz Darende ilçesinin 2 km batısındaki eski Darende mevkiinde bulunur. Luvice yazılmış bazalt stel 79 x 30 x 20 cm boyutlarındadır. Söylentilere göre 1920'lerde bir cami duvarında bulunmuş ve o sıralarda Sivas Müzesi olarak kullanılan Gök Medrese'ye taşınmıştır. Orijinal yeri bilinmemektedir.
Stel bir yüzündeki 6 satırlık bir Luvice yazıt ve diğer üç yüzündeki rölyeflerle çepeçevre işlenmiştir. Bir yüzündeki rölyefte sağa dönük bir erkek figürü bir aslan üzerinde içki akıtırken gösterilmektedir. Yazıtta bu kişi kendisini Malatya hükümdarı II. Arnuwanti olarak tanıtır ve soyunu Gürün ve Kötükale yazıtlarındaki Runtiya'nın kardeşi olan Kral I. Arnuwanti'nin torunu, II. PUGNUS-mili'nin oğlu diyerek belirtir. Yazıt, kentin kurulması nedeniyle tanrılara bir adaktır. Soyağacı tarihlemesine göre stelin Kuzi-Teşup'tan sonraki 4. kuşak yani MÖ 11. yüzyılın başlarına ait olduğu tahmin edilmektedir ancak daha sonraki bir tarihe ait olduğu yönünde de görüşler vardır. Stel, Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir.

Demircihöyük, Bilecik il merkezinin yaklaşık olarak 25 km. batısında, Çukurhisar ilçesinin kuzeybatısında yer alan bir höyüktür. Eskişehir Ovası'nın batı kenarındaki höyük 80 metre çapında, 5 metre yüksekliktedir. Yerleşim gördüğü dönemlerde genişlik ve yüksekliğinin çok daha fazla olduğu yapılan sondajlardan anlaşılmaktadır. Buluntular Eskişehir Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.

Höyük, ilk kez 1937 yılında Kurt Bittel tarafından tespit edilmiştir. Sınırlı ölçüde bir kazı yapılmıştır. Daha sonra 1975-78 yıllarında Manfred Korfmann başkanlığında ikinci dönem kazıları yapılmıştır.

Her iki kazı çalışmalarında da Erken Tunç Çağı'na tarihlenen 17 yapı katı saptanmıştır. Erken Tunç Çağı'nın en alt tabakası olan D tabakasının 4,5 metre altında dahi kültür tabakasının devam ettiği görülmüştür. Ancak daha derine kazılması, ovanın taban suyu nedeniyle mümkün olmamıştır. Burgu ile 1,3 metre daha derine inildiyse de yine de ana toprağa ulaşılamamıştır. Bu durum, Eskişehir Ovası'nın binlerce yılda alüvyon birikimiyle ne denli yükselmiş olduğunu göstermektedir. Bu saptama, Ova'da pek çok Neolitik yerleşimin toprak altında kalmış olduğunun düşünülmesine yol açmaktadır. Nitekim Höyük'te D tabakasının altına yapılan sondajlarda çok sayıda neolitik ve Kalkolitik Çağ çanak çömlek parçaları çıkmaktadır. Bu durumda en alt tabakaların Erken Tunç Çağı IA, Kalkolitik Çağ'dan Erken Tunç Çağı'na geçiş evresi olarak tarihlenmesi gerektiği ileri sürülmektedir.
Höyüğün 250 metre batısında yer alan ve Sarıket olarak bilinen bölge Höyük'e ait olduğu kabul edilen mezarlık alanıdır. Anadolu'da bilinen en geniş Erken Tunç Çağı nekropol alanıdır.
Yerleşmenin Erken Tunç Çağı ile Orta Tunç Çağı arasında birkaç yüzyıl için kesintiye uğradığı anlaşılmaktadır.

Yerleşme, Erken Tunç Çağı'nda surla çevrili bir yerleşimdir. Erken Tunç Çağı'ndaki tabakalarda yapı planı aynı olmakla birlikte yapı malzemesi farklılaşmıştır. Yapı planları, bir meydan etrafından dairesel ve radyal olarak yan yana dizilmiş evlerden oluşan, surla çevrili dairesel bir yerleşim olarak görülmektedir. Saptanabilen iki giriş olmakla birlikte kazılamayan bölümlerde de iki giriş daha olduğu düşünülmektedir. Tabanı taş döşeli ana girişin hemen yanındaki üç odalı ev dışındaki tüm mekanlar iki odalı olup kapıları meydana açılmaktadır. Meydanın büyük bir bölümü toprakta açılmış erzak çukurlarından oluşur. Bir avlu ya da meydan etrafında dairesel ve radyan biçimde sıralanmış evlerden oluşan bu yapı planı, Eskişehir bölgesinde, Antalya civarında ve yer yer Doğu Anadolu'da görülmekte olan ve "Anadolu tipi yerleşme" olarak adlandırılan bir yapı düzenidir. Ancak, tüm Anadolu için geçerli olup olmadığı konusunda halen kesin veriler yoktur.

Erken Tunç Çağı öncesine tarihlenen çanak çömlek buluntuları üç ana grup olarak sınıflandırılmakta olup bunlardan bir grup mal Fikirtepe malı olarak bilinen çanak çömlek grubudur. Hamuruna kireçtaşı ve kalsit katılmış olan bu çanak çömlekler genelde koyu renk, çoğunlukla koyu kahverengidir. Öte yandan "Mal D" olarak tanımlanan beyaz-bej astar üzerine kızıl kahverengi boyalı çanak çömlek, Hacılar Höyük'ün Geç Neolitik - Erken Kalkolitik Çağ'ına tarihlenen  V-II evreleri ile çağdaş görülmektedir.
Pişmiş topraktan yapılma idollerin çoğu hayvan heykelcikleridir. Fakat idoller içinde bir tanrıçaya ait olabilecek çıplak kadın betimlemesi de vardır. Diğer pişmiş toprak bulutular çeşitli dokuma ve yün eğirme araçları, fırça sapları sayılabilir.

Fotoğraflar 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birkaç insan figürün ve idolu9 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektrik, Gaz ve Otobüs İşletmeleri Genel Müdürlüğü veya resmî kısaltmasıyla EGO, Ankara'da Ankara Büyükşehir Belediyesine bağlı olarak toplu taşıma hizmeti veren kuruluştur.

1 Ocak 1950 tarihinde Ankara Otobüs İşletme İdaresi ve Ankara Elektrik ve Havagazı İşletme Müessesesinin birleştirilmesi ile bugünkü altyapısına kavuşmuştur. 1982 yılına kadar Ankara'nın tüm elektrik işleriyle ilgilenen EGO; 1 Kasım 1982 tarihinde çıkarılan 2705 sayılı Devir Yasası gereğince, bünyesinde bulunan elektrik işlerinin tamamını hak ve vecibeleriyle birlikte TEK'na devretmiştir. 1988-1989 yılları arasında Rusya kaynaklı doğal gaz hattının Türkiye'ye gelmesiyle beraber ülkemizdeki ilk doğal gaz kullanımını başlatan kurum olmuştur. Bununla beraber havagazına olan talep azaldığı için 15 Mayıs 1990 tarihinde Güvercinlik, 17 Temmuz 1990 tarihinde de Maltepe Havagazı Fabrikası kapatılmıştır. 12 Haziran 2007'de Bakanlar Kurulu kararıyla üzerinde değişiklik yapılan 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile birlikte EGO'ya doğal gaz hizmetlerini özelleştirmesi için 3 ay mühlet verilmiş, 15 Haziran 2007'de Başkentgaz A.Ş. belediye iştiraki olarak kurulmuştur. 1 Eylül 2007 tarihine kadar kademeli olarak doğal gaz hizmetlerini Başkentgaz'a devreden EGO, bu tarihten itibaren doğal gaz hizmetlerini de tamamen durdurmuştur. Günümüzde sadece toplu taşıma alanında faaliyet gösteren EGO; otobüs işletmeciliğiyle beraber özel halk otobüslerinin; otobüs hizmetleri haricinde de metronun işletilmesinde görev alan BUGSAŞ'ın işletimi, yönetimi ve denetiminden de sorumludur.

22.01.1930 tarih ve 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun, 15.02.1934 tarih ve 2571 sayılı Kanun'la değiştirilen 19. maddesine istinaden 1 Ekim 1935 tarihinde kurulan Belediye Otobüs İdaresi, aynı yıl SSCB'den alınan 100 adet ZİS marka otobüs ile 12 hatta toplu taşıma hizmeti vermeye başlamıştır. 1942 yılında Almanya'dan alınan 7 adet Magirus, 1944-1946 yılları arasında İsveç'ten alınan 10 adet FBW ve Amerika'dan alınan 19 adet Ford marka otobüs hizmete konulmuştur.
1 Haziran 1944'te idare "Ankara Otobüs İşletme İdaresi" adı ile katma bütçeli bir kuruluş haline getirilmiştir. 1946 yılının Ekim ayına kadar filodaki otobüs sayısı 117'ye ulaşmış, ancak 17 Ekim 1946 tarihinde garajda çıkan bir yangın sonucu alınan tüm FBW'ler ve 5 adet Ford otobüs kullanılamaz hale gelmiştir. Otobüslerin harap olması sebebiyle ortaya çıkan ulaşım sıkıntısını giderebilmek için Bakanlar Kurulu kararıyla İstanbul'dan beş adet Ford, Hatay'dan ise ikişer adet Ford ve Twin-Coach marka otobüs Ankara Otobüs İşletme İdaresi tarafından devralınmıştır. Yangın sonrasında oluşan ulaşım sıkıntısının giderilebilmesi için 1947 yılında troleybüs şebekesi kurulmuş ve Amerika'dan 10 adet BRILL marka troleybüs alınmıştır.
1951-1969 yılları arasında diğer belediyelerde de başlayan Büssing marka otobüs alma furyası Ankara'yı da vurmuş, bu yıllar içerisinde toplam 314 adet Büssing marka otobüs alınmıştır. Bu otobüslerin 15 tanesi Ankara'ya teslim edilememiş olup birkaç tanesi günümüzde Almanya'da bir açık sergi alanında sergilenmektedir.
1974 yılında ise ilk kez toplu Mercedes marka otobüs alımı yapılmış ve 50 adet O302 model otobüs teslim edilmiştir. 1975-1982 yılları arasında yaklaşık 477 adet MAN marka otobüs alımı yapılmış olup bu otobüslerin büyük bir çoğunluğunu 590 modeli oluşturmaktaydı. 1977 yılında gecekondu bölgelerine ve yolcu potansiyeli düşük semtlere verilmesi amacıyla 20 adet Magirus marka midibüs alınmış ancak yeteri kadar talep görmeyince büyük bir kısmı sadece personel servisi olarak hizmet vermeye devam etmiştir.
1979 yılının Nisan ayında İETT tarafından Macar firması olan Ikarus'a 390 adedi solo, 160 adedi körüklü olmak üzere toplam 550 adetlik otobüs siparişi verilmiş ancak Bakanlar Kurulu kararıyla 50 adedi solo, 35 adedi de körüklü otobüs olmak üzere toplam 85 otobüsün Ankara'ya verilmesi kararlaştırılmıştır. 1980 yılında tamamı teslim alınan bu otobüsler, EGO'nun aldığı ilk üç kapılı otobüsler olmuşlardır. 1984 yılında Ikarus firmasına 70 adetlik körüklü otobüs siparişi verilmiş ve bu otobüsler 1985 yılında teslim alınmıştır. Bu otobüsler gümrükte problem yaşanmasından dolayı alındıkları tarihten hurdaya ayrıldıkları vakte kadar geçici plakaları ile hizmet vermişlerdir.
1987-1988 yılları arasında MAN SL 200 alınmış olup tam sayıları bilinmemektedir. 1991 yılında son kez körüklü Ikarus alımı yapılmış olup, 1992-1993 yılları arasında ise son kez solo Ikarus alımı yapılmış ve bundan dolayı 1980'de teslim alınan solo Ikarus'lar hurdaya ayrılmaya başlamıştır. 1991-93 arası ise toplam 567 adet Ikarus marka otobüs alınmıştır. 1994 yılında ise ellişer adet MAN SG220 (körüklü) ve BMC Belde (solo) alınmıştır.
1992 yılında EGO-ODTÜ işbirliği ile 30 adet körüklü Ikarus (1991 model), MAN 590 ve SL 200 serisi otobüse doğal gaz dönüşümü yapılmış olup bu otobüsler için özel olarak Hipodrom Garajı içerisinde 6. Bölge kurulmuştur. Ayrıca bu otobüslerin doğal gaza olan dönüşümünü vurgulamak için renkleri kırmızı-krem yerine yeşil-krem olarak değiştirilmiştir. Ancak bu sistemden verim alınamadığı için bütün otobüsler geri dizele çevrilmiş ancak yeşil-krem renkleri uzun yıllar boyunca değiştirilmemiştir.
1997 yılına gelindiğinde ise Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından açık arttırma usulüyle açılan ihaleyle beraber 373 adet çeşitli marka ve modellerde yeşil renk otobüs, 95 adet de çift katlı otobüs 41 farklı hatta 10 yıllığına kiralanmıştır.
1998 yılında Belçikalı ERG firmasıyla anlaşma yapılmış ve ücret toplama sistemi değiştirilmiştir. 2001 yılına kadar Metro, Ankaray ve otobüsler için ayrı ayrı olan biletler birbirine entegre edilmiş ve tek bir kart altında toplanmıştır. 1, 5, 10 ve 20 binişlik seçenekleri olan bu biletlerde tam (kırmızı/pembe), indirimli/öğrenci (mavi) ve kurum (yeşil) bileti olmak üzere toplamda 3 farklı grup bulunmaktaydı. Bu biletlerde aynı zamanda son biniş hakkının kullanılmasından itibaren 45 dakika içerisinde bir kez ücretsiz aktarma imkanı sağlayan bir özellik de bulunmaktaydu.
1999 yılında Mercedes firmasından toplam 267 adet O345 serisi otobüs alınmış olup bunların 197 adedi solo (O345), 70 adedi de körüklüdür (O345K). Bu otobüslerin özelliği ise, EGO tarafından alınmış olan ilk dijital flamalı otobüsler olmalarıdır.

2005 yılında EGO'nun açtığı otobüs alım ihalesini MAN firmasının kazanması üzerine 2006 yılı için 50 adet dizel ve 400 adet doğal gazlı otobüs siparişi verilmiştir. 2006 yılında dizel otobüslerin hepsi teslim alınmış ve ayrıca MAN firmasından 25 adet daha dizel otobüs hediye olarak gelmiştir (hediye gelen dizellerden 5 tanesi daha sonra belediyeye devredilmiştir). Ancak doğal gazlı otobüslerin tamamı 2006 yılına yetiştirilememiş, kalan kısmı 2007 yılında teslim edilmiştir. 2007 yılı için 90 adetlik, 2008 yılı için de 400 adetlik yeni alım yapılmış olup 2007 yılında otobüslerin tamamı alınmıştır. 2008 yılı içerisinde de yalnızca 90 adet otobüs teslim edilebilmiştir. 2009 yılında 350, 2010 yılında 210 adet otobüs teslim edilmiş olup son kez 2011 yılında 40 adet daha doğal gazlı otobüs alınmıştır.
2007 yılında yeşil halk otobüsleri için yapılan 10 yıllık sözleşmenin süresi dolması sebebiyleseferden çekilmeye başlamış ve yerine EGO otobüsleriyle hizmet verilmeye başlanmıştır.
2012 yılında 125 adet doğal gazlı, körüklü MAN Lion's City A40 G ve 124 adet dizel, körüklü Mercedes-Benz Conecto (II. Nesil) alınmıştır. 2013 yılında ise 75 adet MAN ve 44 adet Mercedes daha alınmıştır.

Yine 2013 yılında AnkaraKart sistemi getirilmiş ve eski validatörlerle birlikte 1 Temmuz 2014 yılına kadar kullanılmış, bu tarihten itibaren ise sadece AnkaraKart sistemi kullanılmaya başlanmıştır.2021 yılında Karsan firmasından 51 adet midibüs, Mercedes'ten doğal gazlı 33 adet körüklü ve 21 adet solo otobüs, Otokar'dan ise 28 adet körüklü dizel otobüs teslim alınmıştır. Ayrıca eskiyen 2006 model dizel MAN marka otobüslerin bir kısmı EGO'nun kendi imkanlarıyla yenilenmiş; 22 tanesinin elektrikliye çevrilip filoya katılması planlansa da, yalnızca 7 tanesi filoya katılabilmiştir.
2022 yılında toplam 245 adet Mercedes-Benz Conecto (III. Nesil) alınmış olup bunların 219 adedi doğalgazlı (körüklü ve solo birlikte) ve 26 adedi de dizeldir (sadece solo). Mercedes haricinde 3 adet Bozankaya/Sileo marka elektrikli solo otobüs ve 13 adet Otokar marka dizel solo otobüs alınmıştır.
2023 yılında yalnızca 442 hattına verilmek üzere 15 adet Isuzu marka şehirlerarası otobüs alınmıştır. 2024 yılında da son olarak 16 adet Otokar marka dizel solo otobüs alınmıştır.
2024 yılının Mayıs ayında E-Kent firması ile olan 10 yıllık sözleşme dolmuş, bunun üzerine ASİS firması ile yeni bir sözleşme yapılarak validatörler ve AnkaraKart sistemi yenilenmiştir. Haziran ayında tüm validatörler değişmiş ve AnkaraKart sisteminin adı da değişerek Başkent Kart olmuştur.

1947 yılında troleybüs sistemi  kurulmuştur. Bu, aynı zamanda Türkiye'de hizmete giren ilk troleybüs sistemi olmuştur. 1 Haziran 1947'de Amerika'dan alınan 10 tane BRILL marka troleybüs, Ulus - Bakanlıklar hattında sefere başlamıştır. Ertesi yıl, 1948'de, 10 adet FBW marka troleybüs daha alınmış ve servise verilmiştir. 1952 yılında Almanya'dan 13 adet MAN marka troleybüs alınmış ve böylece filodaki toplam troleybüs sayısı 33'e yükselmiştir. 1960 yılında İETT idaresi ile birlikte İtalya'dan toplam 133 adet Ansaldo San Giorgio marka otobüs alınmış, bunların 100 tanesi İETT'ye, kalan 33 tanesi ise Ankara'ya gönderilmiştir. Bu, EGO bünyesinde yapılan son troleybüs alımı olmuştur.1973 yılında, ilk alınan troleybüsler olan BRILL marka troleybüsler servisten çekilmiş ve böylece filodaki troleybüs sayısı 56'ya inmiştir.
Yaşanan elektrik kesintilerinden olumsuz etkilenmeleri ve pantograflarının katenerlerden çıkmaması için yavaş gitmelerinden ötürü trafiği aksattırdıkları gerekçesiyle 1979-1981 yılları arasında kademeli bir şekilde seferleri azaltılmış ve 1986 yılında tamamen hizmetten çekilmişlerdir.

Cumhuriyetin ilanının hemen ardından Ankara'nın elektrikle aydınlatılması amacıyla, ilk 

Etiyokuşu Höyüğü, Ankara il merkezinin yaklaşık 5 km. kuzey – kuzeydoğusunda, günümüzde tümüyle yapıların altında kalmış bir höyüktür. Etiyokuşu ismi, muhtemelen kazı ekibi tarafından verilmiş bir isimdir. Tepe, 86 x 22,5 metre boyutlarında, 1,5 metre yükseklikte ve yerleşme alanının 6,5 dönüm olduğu bildirilmiştir. Kazı öncesinde Çubuk Barajı asfaltıyla ikiye bölünmüş durumdaydı ve kum çekilmesiyle kısmen tahrip edilmiş bulunuyordu.

Höyükten kum çekilmesi nedeniyle 1937 yılında bir kurtarma kazısı yapılmıştır. Kazı çalışmaları Şevket Aziz Kansu, İsmail Kılıç Kökten, M. Atasay ve Remzi Oğuz Arık katılımıyla yürütülmüştür. Kazılar, karayolunun her iki yanında üç açmada yapılmıştır. Türk arkeologlar tarafından gerçekleştirilen ilk kazılardan biridir.

Tüm açmalarda, Erken Tunç Çağı'na tarihlenen üç tabaka belirlenmiştir. Tümüyle bir köy yerleşmesi söz konusudur. Ana toprağa oturan III. tabaka, daha çok höyüğün orta kısmındadır. En üstteki I. tabaka ise höyüğün tümüne yayılmış durumdadır. Yerleşme, Ahlatlıbel'in Erken Tunç Çağı III. evresiyle çağdaş yoksul bir yerleşme olarak görülmektedir.

Mimari olarak, II. ve III. tabakalarda yapıların taş temelli ve kerpiç  duvarlı yapılar olduğu belirtilmektedir. I. tabakada iki odalı, dörtgen planlı bir evin temelleri ortaya çıkarılmıştır. Yapının büyük odasında bir ocak vardır. Farklı yerlerde de, ağızları değişik boyutlarda taş yığınları ile örtülmüş hububat çukurları açığa çıkarılmıştır. II. tabakada daire biçiminde, kulübe olduğu düşünülen yapılar kazılmıştır. Ancak bunlar tahıl depoları olarak da kullanılmış olabilir. Bunların çapları 3,40 ile 2.75 arasında değişmektedir.
I. tabakanın en üst evresinde bir savunma duvarı içinde anıtsal yapıları olan bir yapı kompleksi vardır.
I. ve II. tabakalarda kum ve saman katkılı hamurlu, içi ve dışı kırmızı ya da içi siyah dışı kırmızı yüzey renkli, iyi fırınlanmış çanak çömlek buluntuları vardır. III. tabakanın çanak çömleği hakkında bilgi verilmemiştir. Biçimler, kase ve çömlektir.
Pişmiş topraktan armut biçimli, uçları delikli ağırlık, ağırşaklar, figürin, mühür ve idoller bulunmuştur.
Hayvan kalıntısı buluntuları olarak domuz, koyun, öküz ve geyik kalıntıları ele geçmiştir. Geyik hariç diğerleri evcil türlerdir.
Bakır ya da tunç olarak maden buluntusu çok azdır. Bir iğne örnek olarak verilmektedir.

Yakın plan kroki ve buluntu profilleri 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fasıllar Anıtı (Kurt Beşiği Anıtı), Konya'nın Beyşehir ilçesinin Fasıllar köyündeki Kurtbeşiği Tepesi'nin doğu yamacında bulunan, MÖ 13. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen dev bir Hitit kaya anıtıdır.
Yüksekliği 8 metre, genişliği 2,75 metre olan anıt, dünyanın en büyük kaya anıtlarından birisidir. Dev bir kayanın 20 metrekarelik yüzüne oyulmuştur; yaklaşık 70 ton ağırlığındadır. Yekpare bir kaya bloğu yontularak yapılmıştır. Hitit Kralı Kurunta döneminde yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Anıta yöre halkı "Kurtbeşiği Anıtı" demektedir.
İki aslan arasında ve bir dağ tanrısının üzerinde ayakta duran sakalsız büyük bir Fırtına Tanrısı'nı betimler. Kendinden emin bir yüz ifadesi taşıyan Tanrı, sağ ayağını aslan üzerine, sol ayağını yüzünde bir korku ifadesi taşıyan sakallı dağ tanrısı üzerine basmıştır. Tanrının bir kolu ileri iken diğer kolu yukarı kalkık durumdadır.
Çıkarıldığı taş ocağının yakınında bulunmuş, bulunduğu konumda yatar vaziyette bırakılmıştır. Bazı yerlerinin ayrıntılı bazı yerlerinin ise çok kaba işlenmiş olması, uzaktan görülebilecek bir yere dikilmek üzere hazırlandığına işaret eder. Oldukça yakın mesafedeki Eflatunpınar Anıtı gibi tamamlanmamış olması, ani bir düşman saldırısıyla açıklanmaya çalışılmıştır.
Kimine göre bu anıt Eflatunpınar Anıtı'nın en üst noktasına yerleştirilmek için yapılmış bir parça idi. Öte yandan kaidesinin olması, bu eserin doğrudan zemine dikilmesinin planlandığını, başka bir eserin parçası olmadığını düşündürmüştür. Eserin, 10 km batıdaki kutsal bir dağ kabul edilen Erengilit Dağı ile ilişkili olabileceği düşünülür.
Anıtın bir replikası Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi bahçesinde bulunur.

Eflatunpınar

Gazi Üniversitesi Resim Heykel Müzesi 1979 yılında "İsmail Hakkı Tonguç Müzesi" adıyla Gazi Üniversitesi Rektörlük Binasında 750 m² kurulmuştur. Ankara'nın ilk sanat müzesidir. İlk yıllarında envanterinde birkaç eser bulunan müze 1990 yılında, Gazi Üniversitesi, Resim-İş Eğitimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yüksel Bingöl tarafından yeniden yapılandırılmış ve Gazi Üniversitesi Resim Heykel Müzesi adını almıştır. Geçmişi 1930'lu yıllara dayanır. Müzenin temelini Gazi Eğitim Enstitüsünde bulunan değerli eşya belge ve resimler oluşturur. Müzenin envanterinde 281 eser bulunmaktadır.  Müze resim, baskı resim ve heykel-seramik olmak üzere üç ana koleksiyondan oluşmaktadır.

Müze Gazi Üniversitesi Rektörlük Kampüsü Rektörlük binası zemin katta bulunmaktadır. Müze pazar hariç her gün saat 10.00-17.00 arası ziyarete açıktır.

Gordion Müzesi, Ankara'nın Polatlı ilçesinin Yassıhüyük köyündedir. Müzede Kral Midas'ın tümülüsü bulunmakla birlikte Kral Midas'ın kafatası sonradan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne götürülmüştür. İskeletinin ise sonradan kaybolduğu iddia edilmektedir.

1963 yılında Ankara'nın Polatlı ilçesine bağlı Yassıhöyük olarak tanınan 500 nüfusa sahip küçük bir köyün yanında kuruldu. Bugün Gordion Müzesi'nde kronolojik bir sergileme sunulmakta, her dönem karakteristik örneklerle temsil edilmektedir. Üç vitrinde Eski Tunç Devri eserleri, bunu takiben Kral Midas ile son bulan Erken Frig Dönemine ait eserler yer almaktadır. Bu eserler içinde Erken Demir Çağına ait el yapımı çanak-çömlekler, Erken Frig Çağına ait Demir aletler, tekstil üretim aletleri sergilenmektedir. Yeni sergi solonunda Panoramik vitrin içinde MÖ 700 yıllarına tarihlenen tahrip katına ait tipik bir yapı sergilenmektedir. Yeni salonun geri kalan kısmında MÖ 6 - M.S. 4. yüzyıla ait ithal edilmiş Yunan seramiği, Hellenistik Çağ ve Roma Dönemine ait malzemeler sergilenmektedir. Son bölümde ise ziyaretçiler Gordion'da ele geçen mühür ve sikke örneklerini izleme imkânı bulmaktadırlar.
Son yıllarda Gordion Müzesi'nin ziyaretçi sayısındaki büyük artış, burada yeni düzenlemeler yapılmasını gündeme getirmiştir. Bu çalışmalar arasında, 180 m²'lik yeni bir depo binası, 150 m²'lik bir ek teşhir salonu, 30 m²'lik bir laboratuvar ve 35 m²'lik bir görüntü ile bilgilendirme salonu, 5000 m²'lik yeni bir açık hava teşhir alanı bulunmaktadır.
Yeni kazılan alan Friglerin mobilya yapımında kullandıkları sedir, kokulu ardıç, şimşir, sarıçam, ceviz ve porsuk fidanları ile ağaçlandırılmıştır. Bu yeni alana nakledilen Roma mozaiği ve Galat Mezarı yapılan işlerin bir bölümü olarak sayılabilir.

Yaklaşık olarak MÖ 3000'li yıllara (3000-2000) rastlayan Eski Tunç Çağı, Gordion'da yerleşimin bilinen ilk safhasıdır. Anadolu ve Yakın Doğu'da, aletler ve diğer araç gereçlerin yapımında kullanılan tuncun (bronz) üretiminde, en son teknolojik adımların atılması bu döneme rastlar. Daha eski bir dönem olan Neolitik (Yeni Taş Çağı) Dönemde ana malzeme taş kullanılmış ancak Gordion ve çevresinde bu döneme ait buluntulara rastlanılmamıştır. Gordion'a yakın bir başka höyük olan Polatlı höyüğü'nde de Gordion'dakilere benzer buluntular ele geçmiş, böylece Tunç Çağı'nın Gordion çevresindeki diğer mevkiilerde de kendini gösterdiği anlaşılmıştır. Sergide bulunan elyapımı seramik kaplar, özellikle gaga ağızlı testiler, Orta Anadolu Eski Tunç Çağı'nın tipik örnekleridir.

Gordion-Yassihöyük merkez bölgesindeki Polatlı Höyük kazısı Seton Lloyd ve Nuri Gökçe tarafından 1949 yılında bir kazı sezonunda tamamlanmıştır. 21. Boya bezekli kap, P.T. Tespit edilen toplam 31 yerleşim katı MÖ 3000-1200'e tarihlendirilmektedir. (Erken, Orta ve Geç Tunç Dönemleri). Polatlı Höyük'ten çıkan ve Eski Tunç Çağma ait olan (MÖ 3. binyil) kapların büyük çoğunluğu Gordion eserleriyle benzerlik gösterir. Bu örneklerden en ilgi çekici olanı arkeologlar tarafından DEPAS olarak adlandırılan uzun gövdeli, çift kulplu kadehler biçiminde olup, Kuzey-Batı Anadolu'daki Troya'dan Kuzey Suriye'ye kadar geniş bir alanda görülmektedir.

Anadolu'da Orta Tunç Çağı, Eski Assur Ticaret Kolonileri ve Eski Hitit Krallığı (MÖ 2000'li yılların ilk yansı) zamanı olup bu iki dönem sırasıyla Kayseri yakınlarındaki Kültepe-Kaneş ve Boğazköy-Hattuşa (Çorum ili) kazılan ile en iyi şekilde bilinmektedir. Gordion Müzesinde teşhir edilen bu döneme ait eserlerin çoğu, müzenin güneydoğusunda uzanan bir mezarlıkta bulunmuştur. Gömüler iri küplerin içine konulmuştur. Ana yerleşim höyüğünden çıkarılan hiyeroglif yazılı kil bir mühür baskısı (bulla), burada yaşayan insanların Eski Hitit hakimiyet bölgesiyle ilişki içinde olduklarım göstermektedir.

Geç Tunç Çağı (MÖ 1500-1100), başkenti Boğazköy-Hattuşa olan Hitit İmparatorluğu'nun dönemidir. Bu dönemde, Gordion'un nasıl bir öneme sahip olduğu belirsizdir. Sergilenen çanak çömlekler çarkta yapılmış ve toplu üretilmiş olup diğer Hitit merkezlerindekiler gibidir ve bu nedenle, yerel ekonominin, Hitit hakimiyet bölgesi ile bağlantılı olduğunu ortaya koyar. Bu tür bağlantıların öne sürülmesinin bir nedeni de, Gordion buluntuları arasındaki üzerinde Hitit hiyeroglif yazıtlı mühür baskısı bulunan çömlek kulbudur.

Gökyay Vakfı Satranç Müzesi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde 2015 yılında açılmış tematik bir  müzedir.
Yaklaşık 1.000 metrekarelik bir alana kurulu olan müze içerisinde; satranç takımı koleksiyoncusu Akın Gökyay’ın dünyanın farklı yerlerinden topladığı satranç takımları sergilenir.

Müzede, koleksiyoner ve iş insanı Akın Gökyay’ın 1975 yılında oluşturmaya başladığı ve Türkiye’deki tescilli ilk satranç koleksiyonu olan  satranç takımları koleksiyonu sergilenmektedir. Gökyay'ın koleksiyonu  31 Ocak 2012 tarihinde 412 satranç takımı ile Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiş ve genişlemeye devam etmiştir. 2024 yılı itibarıyla 111 ülkeden 723 satranç takımı bulunmaktadır.
Koleksiyonda; ahşap, metal, balık kemiği, mermer, sabuntaşı, keçe, polyester gibi farklı maddelerden imal edilmiş satranç takımları bulunmaktadır.
Koleksiyondaki satranç takımları, üretildiği ülkelerin kültürel özelliklerini yansıtır. Harry Potter, Asteriks ve Şirinler gibi tematik setler, tarihî ve politik olayları yansıtan takımlar   mevcuttur.

Akın Gökyay'ın satranç koleksiyonu Ankara'nın Hamamönü semtindeki "müzeler" bölgesinde geleneksel "Ankara Evi" mimarisinde inşa edilen bir müze binasında sergilenir. Bina, 2015 yılında müze olarak hizmete girmiştir.
Müzenin kuruluşu dönemin Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki'nin önerisi ile gerçekleşti. Yıkıntı hakindeki bir SİT alanında  iki arsayı satın alan Akın Gökyay, arsaların üzerine yıkıntı binaların aynısını inşa etmiştir. Eski Ankara evi planında iki  bodrum ve ilk katlar Ankara taşı, sonrası ahşap ve tuğla ile inşa edildi
Müzenin inşasından sonra 2013'te Gökyay Satranç Spor ve Kültür Vakfı'nı kuran Akın Gökyay, bütün koleksiyonunu bu vakfa hibe etti. Müze, bu vakıf tarafından kuruldu. 2015 yılında Ankara Etnoğrafya Müzesi'ne bağlı özel bir müze olarak hizmete girdi.
Müze, Ankara turizmine sağladığı değer ve katkı nedneiyle 2018'de Anadolu Ankara Turizm İşletmecileri Derneği tarafından ödüllendirildi.  2022 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülü'ne değer görüldü.

2022 Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödülü.
2018 En İyi  Müze Ödülü, Anadolu Ankara Turizm İşletmecileri Derneği (ATİD)

Gölbaşı, Ankara ilinin metropol ilçelerinden biridir.

Gölbaşı ve çevresinin özellikle Tunç Devri'nde yerleşim alanı olmaya başladığı, Hititler, Frigler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Anadolu Selçuklu ve Osmanlılar döneminde de bu özelliğini devam ettirdiği Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğünce Gölbaşı çevresinin çeşitli bölgelerinde yapılan kazı çalışmaları, inceleme ve araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır.
Gölbaşı'nın ilçe olması ise çok eskilere dayanmaz. Gölbaşı daha önce Örencik köyüne bağlı Gölhanı adı ile anılan bir mahalle iken 1923 yılında, buraya Oğulbey Köyündeki Bucak Müdürlüğü ile Jandarma Karakolunun taşınması ile Gölbaşı Nahiyesi adını aldı. 1936 yılında ise ilçe olan Çankaya'ya bağlandı. 1955 yılında E-5 Devlet Karayolunun bu bölgeden geçmesi ile Gölbaşı'nın nüfus artışı ve gelişmesi hızlandı. 1965 yılında da Gölbaşı Belediye teşkilatı kuruldu. 29.11.1983 gün ve 2963 sayılı Kanun ile de Çankaya'dan ayrılarak ilçe oldu. 22.10.1990 tarih ve 90/1117 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile 2872 sayılı Çevre Kanununun 9 uncu maddesine dayanılarak “Gölbaşı İlçesi Özel Çevre Koruma Bölgesi” olarak ilan edildi. 1991 yılında da Gölbaşı Belediyesi Büyükşehir Belediyesi sınırları içine alındı.
Bugün Gölbaşı ilçesi Ankara Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde, 122.288 nüfusu ve 1.364 km²'lik yüzölçümüyle devamlı gelişen ve büyüyen bir ilçe konumundadır.

Gölbaşı, Ankara il merkezine 20 km uzaklıkta İç Anadolu platosu üzerinde bulunan bir ilçedir. Doğusunda Balâ, batısında Yenimahalle, güneyinde Haymana ve kuzeyinde Çankaya ilçeleri bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 1.364 km²dir. Gölbaşı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 977 metredir.
Gölbaşı'nda Mogan ve Eymir gölleri bulunmaktadır. Mogan Gölü havzası genelde düzgün yer yer orta engebeli bir havzanın alt ucunda alüvyoner setlerin arkasında oluşmuş doğal baraj gölüdür. Yüzölçümü ortalama 6 km²dir. Gölün güneyinden itibaren 2 km'lik bir mesafede, sulak-bataklık alan nitelikli bir geçiş zonu ile yer altı ve yer üstünden kuzey doğusundaki 1,25 km²'lik alana sahip Eymir Gölüne ortalama 5 metrelik kot farkıyla boşalım sağlamaktadır. Böylelikle Eymir Gölü'nün su girdisinin tamamına yakını Mogan Gölü tarafından sağlanmaktadır. Geniş bir havzadan drene olan yer altı ve yer üstü suları Mogan-Eymir göllerinden geçerek havzanın kuzeydoğu ucundan İmrahor Vadisi'ne boşalır. Mogan gölünün su girdisi düzensiz rejimli yazları genelde kuruyan dereler vasıtasıyla olmaktadır.

Gölbaşı ve çevresi kışları soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kurak geçen karasal iklime sahiptir. Yıllık yağış ortalaması 400 mm civarındadır. Yıllık sıcaklık ortalaması ise 11,7 C'dir.
Bölgenin yaygın bitki örtüsü otsu bitkiler olmakla birlikte değişik yüksekliklerde ve nem oranları farklı topoğrafik alanlarda farklı bitki toplulukları bulunmaktadır. Ormanlık alanlar daha çok Eymir gölüne bakan dik yamaçlı platolarda, Beynam ormanlarında ve yeni ağaçlandırma yapılan alanlarda yer almaktadır. (Beynam ormanları Balâ ilçesi sınırları içinde yer almaktadır.)
Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesinde 476'sı tür, 6'sı alttür, 6'sı varyete almak üzere toplam 488 bitki türü mevcuttur. Gölbaşını sembolize eden değerlerden biri olan Sevgi Çiçeği (Centuarea Tchihatcheffii) Türkiye'de yetişen 179 Centaurea türünden biri olup sadece Gölbaşı'nda Mogan Gölü, Hacıhasan Mahallesi civarında yetişen bir endemiktir. Sevgi Çiçeğinin çiçeklenmesi nisan ayının son haftasından başlayıp, temmuz ayının ilk haftasına kadar devam eder.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Gölbaşı'nın 54 mahallesinin 11'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 108.600 kişi (%83,3) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 65,4 km uzaklıktaki Çeltek'tir. İlçede nüfusu en fazla olan, 25.076 kişi ile Eymir mahallesidir. Gölbaşı'nın nüfusu 2017 yılında %5,4 artmıştır.

Gölbaşı Kaymakamlığı 11 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gölbaşı Belediyesi 29 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Göllüdağ, Niğde şehir merkezinin 60 km kuzeyinde, Gölcük Beldesi, Kömürcü köyünün güneybatı yönünde kalan sönmüş yanardağdır. Yüksekliği 2172 m'dir. Volkan konisinin üst kısmında bir krater çukurluğu, bu kraterinde bir kısmında dağa adını veren krater gölü yer alır.
Dağın üzerinde geç Hitit medeniyetine (MÖ 8. yüzyıl) tarihlenen yerleşme kalıntıları bulunmuştur. Buradaki şehir dağdaki kayaçlardan oluşan bir surla çevrilmiş, ikinci bir surla önemli yapılar koruma altına alınmıştır. Buradaki yapı kalıntılarında bulunan aslan heykelleri Niğde Müzesi'nde sergilenmektedir.
1934 yılında başlayan kazılarda 1996 yılında, ilk insanların Afrika'dan Avrupa'ya geçişinde bu alanları kullandığı belirlendi. Göllü dağda bol miktarda bulunan obsidiyenin MÖ 8.000'li yıllarda Neolitik insanlar tarafından çıkarıldığı, işlendiği ve uzak alanlara (Kıbrıs, Suriye) ticaretinin yapıldığı belirlendi. Obsidiyenin işlendiği alanlar insanlığın ilk atölyeleridir.
2000 yılında dağ yamacında oluşan erozyonda atların atasına ait olduğu düşünülen, bir kemik parçasına ulaşıldı.

Nevşehir güneybatısındaki Göllüdağ ve Acıgöl volkanitleri üzerinde yaptığı çeşitli jeokimyasal araştırmalar sonucunda, hafif alkalen karakteri belirgin Kuvaterner bazaltları dışındaki volkanitlerin kalkalkalen seriye dâhil olduklarını tespit etmiştir. Bu volkanitlerin Arap - Afrika levhası ile Anadolu levhacığı arasındaki kıta/kıta çarpışması sonucunda meydana gelen volkanizmanın ürünü olduğunu ileri sürmüşlerdir. Üst Miyosen‘den başlayarak yakın jeolojik geçmişe kadar devam eden volkanizma sonucu türemiş olan Neojen - Kuvaterner volkanitlerini, oluşum zamanlarını ve jeolojik karakterlerini göz önünde bulundurarak çalışmışlardır.
Bölge ile ilgili yapılan çalışmalar; Acıgöl-Göllüdağ volkanitlerinde çalışan Batum (1978a, 1978b) volkanizmanın Üst Miyosen’de andezitik lav akıntıları ve domlarla başladığını, Alt Pliyosen’de çeşitli tüfler, andezitik lavlar ve ignimbiritlerin oluştuğunu, Alt Kuvaterner de tüfler, riyolitik domlar ve lav akıntılarının yer aldığını, Üst Kuvaterner’de (Holosen) ise önce andezitler ve son olarak da bazaltların oluştuğunu belirtmiştir. İnnocenti ve diğerleri (1975), bölgedeki volkanik kayaçlarda radyometrik yaş tayinleri yaparak lavlarda 10.1±1.6 ve 5.5±0.2 milyon yıl; tüflerde 8.0 ±1.6 ve 7.8±1.6 milyon yıl gibi yaşlar saptamışlardır.
Batum (1978a) tarafından Acıgöl-Göllüdağ volkanitlerinde yapılan 70 örneğin kimyasal analizleri Zanettin (1984) diyagramına taşındığında (Şek. 2), volkanitlerin bazalt, bazaltik andezit, trakiandezit, andezit, dasit ve riyolit alanlarına düştükleri görülür. Peccerillo ve Taylor (1976) diyagramı ile de kalkalkalen ve yüksek potasyumlu kalkalkalen özellikler taşıdıkları belirlenir (Şek. 3). Sadece birkaç Kuvaterner bazalt örneği hafif alkalen özelliktedir. Batum (1978a), bu bazaltların sahip oldukları alçak orandaki «demir zenginleşmesi» nedeni ile alkalen seri bazaltlarından farklılık gösterdiklerini ve bu nedenle kalkalkalen seriye dâhil edilip yüksek alüminyumlu bazalt» olarak adlandırılabileceklerini belirtmiş ve volkanizmanın, iz element kapsamları göz önüne alındığında kabuk kökenli olduklarını saptamıştır.

Gollü dağ volkanizma faaliyetlerine ait ürünler sahanın doğusunda ufak bir bölgeye inhisar eder. Saha sınırının hemen dışında indifai birkaç yüz metre ve üzerinde de büyük bir krater bulunan sırt, bir tüfün ve altındaki bol obsidiyenli ponza taşı tabakalarının üst kısmını teşkil etmektedir. Bu ponza taşları buradaki volkanik ürünlerin ilk meydana gelenleridir.
Bu tüflerin akıntı yapısı plâstiktir ve Hasan dağındakilerle mukayese edilebilirler. Dokularına ve terkiplerine gelince (riyodasitik) farklıdır. Taban (temel) kısmı karmakarışık durumda, mor renkli, 10–20 cm çaplı perlit yumruları ve siyah obsidiyen parçalarından müteşekkil büyüklü küçüklü merceklerden, bantlardan ve topaklardan vücuda gelmekte ve banlar kuvvetli bükülme göstermektedirler. Siyah obsidiyen Gollü dağ volkanizmamsı tipik bir ürünü bulunmaktadır. Bu karmakarışık durum yukarıya doğru gidildikçe ince taneli, camlaşmış ve gayet ince bantlı bir tüf haline girmekte, kuvvetli plâstik iltiva göstermektedir.

Gollü dağın riyodasitik vitrofirleri Çiftlik'in kuzeyinde ve kısa bir akıntı halinde sahaya girmektedirler. Gollü dağın yüksek kısımları, yani krater etrafı da bu kayaçlarla kaplıdır. Bunlar lekesiz beyaz kompakt bir lâv olup, tüflerin veya doğrudan doğruya Hasandağı kül formasyonunun üzerine konmuş bir yayla (Küçük Gollü dağ) vücuda getirirler.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Uzaydan görünüm

Güneş kursu, Hitit uygarlığı ve sanatının simgesi sayılan bir nesnedir. Güneşi simgeleyen dairesel biçimin etrafına yerleştirilmiş öğelerden oluşur. Bazılarının üstünde ses çıkarması için sallanan parçalar, kimisinin üstünde barışı simgeleyen geyik imgesi, kimisinde ise üremeyi simgelemek üzere kuş, ağaç figürleri vardır. Ahşap asaların ucuna takılarak dini törenlerde veya at koşum takımlarının arasında kullanıldığı sanılmaktadır. Genellikle tunçtan yapılır. En seçkin örnekleri Çorum yakınlarında Alacahöyük'te bulunmuştur. Hititlerin sembolü haline gelmesine rağmen, aslında Anadolu'nun en eski uygarlığı olan Hattilere ait bir eserdir. Hatti kralları öldükleri zaman güneş kursu ve benzeri 4-5 sembolle birlikte gömülmekteydi.
Eskiden astrologlar tarafından yıldızların birbirlerine göre konumlarını belirlemekte kullanıldığı, daha sonra bu amaçla başka araçlar geliştirilince törensel bir nesneye dönüştüğü sanılmaktadır. Ortadoğu uygarlıklarında hükümdarlığın simgesi olan “alem”lerin atası kabul edilir.
Çorum Alacahöyük'te bulunmuş olan bu tarihî eser, Çorum'un simgesi olarak valilik ve belediye dahil birçok resmi ve sivil kurum tarafından kullanılmaktadır. Çorum'un sivil toplum kuruluşlarının itirazına rağmen Türk Patent ve Marka Kurumu (TPE), "Güneş Kursu"nu, Ankara Üniversitesi'nin marka ve logosu olarak tescilledi. Bu konudaki tartışmalar devam etmektedir.
Ankara'nın Sıhhiye Meydanı'nda yapılmış olan "geyik figürlü güneş kursu anıtı" yine Alacahöyük'teki kazılarda ele geçirilmiş bir Hitit eserinin kopyasıdır. 1973'te belediye başkanı Vedat Dalokay tarafından şehrin simgesi yapılmış ve 1995'te yine belediye tarafından değiştirilmiştir. Bu konudaki tartışmalar sürmektedir.
Hitit krallarının mezarlarından çıkan Güneş Kursu örnekleri Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görülebilir.

Hacettepe Sanat Müzesi; Ankara'nın Çankaya ilçesinde bulunan, Hacettepe Üniversitesi'ne bağlı bir müzedir. 4 Ekim 2005 tarihinde kurulan müzede, başta Burhan Doğançay olmak üzere; ülke ve dünya çapında isim yapmış birçok önemli sanatçıdan eserler bulunmaktadır. Şeref Akdik, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Avni Arbaş, Nevzat Akoral, Nuri Abaç, Fikret Otyam ve Hayati Misman gibi usta sanatçılardan çalışmaları bünyesinde barındıran müze 2015 yılında onarıma alınmış ve iki yıl ziyarete kapalı kaldıktan sonra 17 Ekim 2017 tarihinde, Hacettepe Üniversitesi'nin 50. kuruluş yıldönümünde tekrar açılmıştır.
Resim, fotoğraf, heykel, seramik ve videoların envanterde bulunduğu müze, 2005 yılında açıldığında yalnızca 80 esere ev sahipliği yapmaktaydı. Bugün; müzeye yapılan bağışlar ve satın almalar sonucunda müzede bulunan sanat eserlerinin sayısı 500'ü geçmiştir.

Yarın Bugünden Kurulur sergisi, Hacettepe Üniversitesi'nin 50. kuruluş yıldönümü anısına düzenlenmiş olan bir sergidir. Serginin küratörlüğünü Dilek Karaaziz Şener ve Zuhal Baysar üstlenmiş, içeriğini ise müzeye hediye edilen 80 kadar eser oluşturmuştur.

Hacı Bayram-ı Veli Türbesi, Hacı Bayram Câmii'nin mihrap duvarına bitişik olan türbe 1429 yılında Hacı Bayram-ı Veli için yapılmıştır. Türbenin içinde iki sıra halinde, çam ağacından yapılmış toplam 9 sanduka bulunmaktadır. İlk sırada yer alan büyük sanduka Hacı Bayram-ı Veli'nin diğer 8 sanduka ise Hacı Bayram-ı Veli'den sonra gelen şeyhlerden sekizinin sandukasıdır.
Türbe kare planlı, sekizgen tamburlu ve üzeri kurşun kubbe ile örtülüdür. Yapının batı cephesinde, türbe girişi ile hacet penceresi yer almakta olup, bu kısım beyaz Afyon mermerinden inşa edilmiştir. Güney duvarı, benzer tonda kesme kum taşı bloklarından oluşturulmuştur. Doğu cephesinin alt bölümü, moloz taşlarla örülmüş; yaklaşık 2 metre yükseklikten itibaren ise iki sıra tuğla ile bir sıra moloz taşın dönüşümlü olarak kullanıldığı almaşık duvar tekniği tercih edilmiştir. Kubbe örtüsü ise iki sıra tuğla ve bir sıra kesme taşla örülerek inşa edilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Hacı Bayram-ı Veli Türbesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885, İstanbul - 10 Haziran 1966, İstanbul), Türk edebiyatçı, yazar, öğretmen, milletvekili, siyasetçi. Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarında TBMM'de yaptığı coşkulu konuşmaları nedeniyle "Millî Hatip" ve "Cumhuriyet Hatibi" olarak tanınan bir siyaset adamı ve yazardır. Ayrıca İstiklâl Marşı'nı Türkiye Büyük Millet Meclisinde ilk okuyan kişidir.
Tanrıöver önce Fecr-i Âti Hareketi içinde, daha sonra Millî Edebiyat toplulukları içinde yer aldı. Zamanla siyasi kimliği, şair ve yazar kimliğinin önüne geçti. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanında ve I, II, III, VII, VIII ve IX. dönem TBMM'de milletvekilli olarak bulundu. İki defa Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. Siyasi yaşamının yanı sıra, Türk Ocaklarının başkanlığını yürüttü. Türk Ocaklarının kapatılmasından sonra 13 yıl Bükreş'te büyükelçilik görevinde bulundu. Yurda geri döndüğünde Türk Ocaklarını tekrar kurdu; ismi aralıklarla toplam 34 yıl başkanlık ettiği bu kurum ile özdeşleşmiştir.

Hamdullah Suphi Tanrıöver 1885 yılında İstanbul'un Aksaray semtindeki Abdüllatif Suphi Paşa Konağı'nda doğmuştur. Babası Tanzimat Dönemi bilim ve siyaset adamlarından Abdüllatif Suphi Paşa, annesi bir Çerkez kızı olan Ülfet Hanım'dır. Dedesi ilk Osmanlı Maarif Nazırı Abdurrahman Sami Paşa olup, babası Osmanlı devletinin 6. Maarif Nazırı olarak görev yapmıştır.
Çocukluğu yoğun bir kültür ortamında geçti. Yetiştiği konak divan edebiyatının son şairlerinin sık sık bir araya geldikleri bir toplantı yeri gibiydi. İlk şiirleri amcası Sezai Bey'in Paris'te çıkardığı Şura-yı Ummet gazetesinde yayımlandı.İlkokulu; Kısıklı, Altunizade ve Numune-i Terakki mekteplerinde yaptı, II. Abdülhamid'in iradesiyle parasız yatılı olarak Mekteb-i Sultanide (Galatasaray Lisesinde) öğrenim gördü. 

Okuldan 1904 yılında mezun oldu ve meslek olarak öğretmenliği seçti. Ayasofya Rüştiyesinde hitabet ve Fransızca, Darülmualliminde edebiyat, Darülfünunda Türk-İslam sanatı dersleri verdi. 1909 yılında Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. 1911'de bu topluluktan ayrılarak Ziya Gökalp önderliğindeki Genç Kalemler çevresinde gelişen Millî Edebiyat akımına bağlandı. 1912 yılında milliyetçilik akımının İstanbul'daki merkezi olan Türk Ocağına girdi ve başkan oldu. Aralıklarla toplam 34 yıl bu kurumda başkanlık yaptı (1912-1931, 1949-1959, 1961-1966).
İstanbul'daki işgalci güçlere karşı düzenlenen açık hava toplantılarında hitabetin etkili örnekleri olarak gösterilen konuşmalar yaptı ve güçlü bir hatip olarak tanındı. Son Osmanlı Meclis-i Mebûsanı (1920) Antalya üyesi olarak seçildi; mecliste Misak-ı Milli lehine konuşmalar yaptı. Meclis-i Mebûsanın işgal güçleri tarafından kapatılmasından sonra, millî mücadeleye katılmak için Ankara'ya gitti. TBMM'nin ilk döneminde milletvekili olarak yer aldı. İlk kabinede Maarif Vekili olarak görev alıp, bu görevde bir yıl kaldı. Vekilliği sırasında milli marş için güfte yarışması açıldı. Mehmet Akif'in yarışmaya katılması için çaba harcadı ve İstiklâl Marşı'nı etkili sesi ile meclis kürsüsünde ilk defa okudu.

TBMM I ve II. dönemlerinde İstanbul milletvekili olarak yer aldı. 1925 yılında ikinci kez Millî Eğitim Bakanı oldu ve bu görevi 4 Mart - 19 Aralık 1925 tarihleri arasında yürüttü.
Bir yandan da Türk Ocakları Başkanlığını sürdürdü. Derneğin merkezini İstanbul'dan Ankara'ya taşıdı. Yeni devletin kültürel yönden teşkilatlanmasında ve Türk kültürünün yayılmasında Türk Ocaklarının büyük rolü oldu. 1931 yılında şube sayısı 278'e, üye sayısı ise 32 bine ulaştı. Siyasal bir güç niteliği kazanmaya başlayan kurum Atatürk'ün 25 Mart 1931 tarihli gazetelerde yayımlanan talimatı üzerine 10 Nisan'da kendisini feshetti.
Türk Ocaklarının kapanmasının ardından, 1931 yılında Bükreş büyükelçisi olarak atandı. 13 yıl sürdürdüğü bu görev sırasında Bükreş'te büyük bir Türk mezarlığı yapılmasını ve Gagavuz kasaba ve köylerinde Türkçe eğitim yapan okullar açılmasını sağladı. 1944 yılında büyükelçilikten emekliye ayrılıp siyasete geri döndü.
1945'te İçel, 1946'da İstanbul Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekili olarak yeniden TBMM'ye girdi. CHP içindeki kaynaşmalarda müfritlere karşı cephenin başında bulunup, sonunda partiden ayrıldı. 10 Mayıs 1949 tarihinde İstanbul'da yeniden açılan Türk Ocaklarının başkanı oldu.1950 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) listesinden bağımsız Manisa milletvekili, 1954 yılında yine DP'den İstanbul milletvekili seçildi. 1957 yılında Hürriyet Partisi adayı olarak katıldığı seçimleri kaybetti.

Türk Ocakları başkanlığını yürütmeye devam ederken 10 Haziran 1966 tarihinde öldü. Edirnekapı Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi.

Tanrıöver'in birçok yazı ve şiiri vardır. Yazdığı eserlerden bazıları şunlardır:

Namık Kemal Bey Mağusa'da (1909)
Günebakan (makaleleri, 1929)
Dağ Yolu (hitabetleri, 1928-1931)
Anadolu Millî Mücadelesi (1946)

Hâmit Zübeyr Koşay (1897 - 2 Ekim 1984), Türk halkbilimcidir.
1897 yılda Ufa Guberniyası Minzelelinsky voloste Saraylı-Min köyünde doğmuştur. Babasının adı Ubeydullah Efendi, annesinin adı Nurizade Hanım'dır. Ailesi tarafından 1910 yılında, öğrenimi için Türkiye'ye gönderilmiştir. Selanik'te Merkez Rüştiyesi'ni bitirmiş, liseyi İstanbul'da okumuştur. 1916 yılında İstanbul Darülmuallim'den mezun olmuş, 1917'de Kadıköy Lisesi'ne atanarak bir yıl öğretmenlik yapmış, bu arada İstanbul Darülfünunu'nda Etnografya ve Macarca dersleri almıştır. Macaristan'da Türkoloji ve Dilbilimi Bölümlerine devam giderek 1923 yılında doktor unvanını almıştır. 1925 yılında Berlin Üniversitesi'nde Prof. Bang Kaup'un derslerini izlemiş ve Devlet Kütüphanesi'nde tetkiklerde bulunduktan sonra Türkiye'ye dönmüş ve Maarif Vekaleti (Millî Eğitim Bakanlığı)'nde görev almıştır. Koşay, Türkiye'de etnografya, folklor ve arkeoloji çalışmalarının ilmi yöntem ve esaslarını kurmuş bir bilim insanıdır. 1 Ekim 1984 tarihinde Ankara'da ölmüştür.

http://www.acikarsiv.gazi.edu.tr/dosya/Hamitzubeyrkosay.pdf 22 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/816/10351.pdf

Hamiye Çolakoğlu Seramik Müzesi; Ankara'da bulunan bir seramik ve biyografi müzesidir. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde kurulan müze Beytepe Kampüsü'ndeki Ankara Devlet Konservatuvarı binasında bulunmaktadır. Özel müze statüsünde olup Ankara Etnografya Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olan müzede Hamiye Çolakoğlu tarafından yapılmış seramik eserlerin yanında sanatçının özel hayatına dair belgeler ve kişisel eşyaları da sergilenmektedir.

Hacettepe Üniversitesi bünyesinde kurulan ikinci müze olma özelliğini taşıyan müzeye 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlı olarak seramik bölümünü kuran ve emekli olana kadar burada eğitim ve sanat çalışmalarına devam eden Hamiye Çolakoğlu'nun adı verilmiş; Beytepe Kampüsü'nde bulunan Derman Çeşmesi ve Soyut İnsan Anıtı gibi eserlerinin yanı sıra Bilkent Üniversitesi bünyesinde de önemli çalışmalara imza atan ve Ankara için önemli bir değer haline gelmiş olan sanatçının isminin bu yolla yaşatılması hedeflenmiştir.

Müzeden görüntüler1 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hans Gustav Güterbock (27 Mayıs 1908 - 29 Mart 2000), Alman-Amerikalı Hititolog. Almanya'da doğup eğitim gören akademisyen, Yahudi kökenli olmasından ötürü dönemin Nazi baskısından kariyerini noktalayan ve Türkiye'ye yerleşmek zorunda kalan akademisyenlerden biridir.

Güterbock, Bruno Güterbock'un (kendi ifadesi ile “des Privatgelehrten Dr. Bruno Güterbock”un) erkek evladı olarak 27 Mayıs 1908'de Berlin'de dünyaya gelir. Babasının 1936'ya kadar 35 yıldır Deutsche Orient Gesellschaft'ın sekreterlik görevini üstlenmiş bir kimse olmasından ötürü, Güterbock, antik Yakın Doğu çalışmalarının ve ilgili faaliyetlerinin sürdürüldüğü bir ortamın atmosferinde çocukluğunu geçirmiştir.
1926-1932 yılları arası, Berlin, Leipzig, Marburg ve yeniden Leipzig üniversiteleri olmak üzere Doğu filolojisi üzerine eğitim görür ve 1933 yılında Leipzig'de (doktora?) tez savunmasını gerçekleştirir. Bu dönemde, bir sene boyunca, Hans Ehelolf'tan Hitit dili eğitimi alır. Leipzig döneminde Hitit çalışmalarına devam ederken Asurolojiyi de çalışmalarına katar ve doktorasını Johannes Friedrich ve Benno Landsberger'in danışmanlığı ile tamamlar.
Özel bir fon ile, Güterbock, Boğazköy'de (Hattuşaş) çalışmalarını sürdüren bir Alman araştırma grubuna epigraf olarak dahil olmayı başarır ve bu ekiple üç sene boyunca bu bölgede çalışır. Fakat, Yahudi kökenli olmasından ötürü Nazi Almanya'sının siyasi ikliminden ötürü olumsuz etkilenir ve bu pozisyonundan ayrılmak zorunda bırakılır. Bu sebeple, 1936 yılında o dönem yeni kurulmuş olan Ankara Üniversitesi'nde Hititoloji dalında iş bulur ve üniversitedeki ilk Hititoloji profesörü olarak kadroya alınır.
1948 yılında, İsveç'in Uppsala Üniversitesi'nde bir sene misafir öğretim görevlisi olarak çalışmak üzere Türkiye'den ayrılır. 1949'da Thorkild Jacobsen tarafından Chicago Üniversitesi Doğu Enstitüsü'ne davet edilir ve Güterbock bu daveti kabul eder. Bu üniversitenin profesörlüğüne 1956 senesinde terfi eden Güterbock, 1969-1976 arası emekli oluncaya değin aynı üniversitede Tiffany ve Margaret Blake Seçkin Hititoloji Profesörü unvanı ile görev alır.
1962 senesinde American Oriental Society'nin başkanı olur ve 1996'da grubun Liyakat Madalyasını alan ikinci kişi olmayı başarır.
1976 senesinde Chicago Hittite Dictionary'i oluşturmak ve hazırlamak için çalışmalar gerçekleştirir ve bu sözlüğün ortak editörlüğünü Harry Hoffner ile sürdürür.
Güterbock, 1940 yılında Karl Hellmann kızı olan Franziska Hellmann (1919-2014) ile İstanbul'da evlenir. Eşi ile iki çocuğu olur: Thomas Martin ve Walter Michael.
Güterbock'a Ankara Üniversitesi tarafından fahri doktora verilmiş; Türk Tarih Kurumunda da seçkin bir üye olarak görev yapmıştır.

Alaca Höyük civarinda ele geçen bir eti mührü. İstanbul: Devlet basimevi. 1937. 
Siegel aus Boğasköy. Berlin. 1940-42. 
Ankara Bedesteninde bulunan Eti Müzesi büyük salonunun kılavuzu. İstanbul: Millî Eğitim Basımevi. 1946. 
İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bulunan Boǧazköy tabletleri II. Boǧazköy. İstanbul: Millî Eğitim Basımevi. 1947. 
The song of Ullikummi; revised text of the Hittite version of a Hurrian myth. New Haven: American Schools of Oriental Research. 1952. 
The Hittite dictionary of the Oriental Institute of the University of Chicago. Chicago: Oriental Institute of the University of Chicago. 1980.  (edited with Harry A. Hoffner)
Hiéroglyphes de Yazılıkaya : à propos d'un travail récent. Paris: Institut franciçais d’études anatoliennes. 1982. 
Perspectives on Hittite civilization : selected writings of Hans Gustav Güterbock. Chicago: Oriental Institute of the University of Chicago. 1997. ISBN 1-885923-04-X.  (edited by Harry A. Hoffner)

Haritacılık Müzesi; Ankara'nın Cebeci semtinde bulunan bir askeri müzedir. Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı Harita Genel Müdürlüğü'nün merkez kışlasında konumlanmıştır.

2 Mayıs 1971 tarihinde Harita Teknik Yüksekokulu bünyesinde kurulan Haritacılık Müzesi; envanterinde bulunan kabartma haritalar ve hâlen kullanılmakta olan eski aletlerin birer örnekleriyle sergi hayatına başlamıştır. 1978 yılında resim galerisinin, 1987'de ise farklı alet ve malzemelerin ilave edilmesiyle yeniden düzenlenen müze, 2 Mayıs 1990 tarihinde Harita Genel Komutanlığı binasının alt katına taşınmıştır. 1990-1994 yılları arasında; arşivlerden, yurt içi ve yurt dışından temin edilen malzeme ve haritalarla zenginleştirilen Haritacılık Müzesi, bugün hizmet verdiği binaya 1994 yılında taşınmıştır. 20 Ağustos 2003 tarihinde Harita Genel Komutanlığı'nın kurucusu kabul edilen Korgeneral Mehmet Şevki Ölçer'in anısına ayrı bir bölüm oluşturulmuştur. Bugün Haritacılık Müzesi, toplamda 5 bölümden ve 559 adet alet, malzeme ve haritaya sahiptir.

Korgeneral Mehmet Şevki Ölçer’in kendisine ait askeri okul diplomaları, koltuğu, masası, kullandığı aletler, aile albümü, Fransa’dan aldığı Şövalye Nişanının Beratı, Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın telgrafları ile şahsi eşyaları yer almaktadır.

Bu bölümde; 1880-1890 yıllarında Harp Okulu'nun harita sınıfı öğrenci ve öğretmenleri tarafından deniz kumu, reçine ve ahşap vb. malzemeler kullanılarak yapılmış ve dünyanın ilk örnekleri kabul edilen kabartma haritalar bulunmaktadır.

Bu bölümde, 19. yüzyıldan günümüze kadar çeşitli cins ve ölçeklerde üretilmiş tarihi kağıt haritalar yer almaktadır. Bu bölümü özel kılan esas şey ise; Türk modern haritacılığının ilk örneği kabul edilen, 1896 yılında üretilmiş ve 1/10.000 ölçekli Eskişehir haritası ile 1921 yılında Kurtuluş Savaşı esnasında 20 gün içerisinde çizilen ve savaşın kazanılmasında büyük faydası olan 1/100.000 ölçekli Sakarya haritasıdır.

Bu bölümde, 1885’ten günümüze kadar olan zaman diliminde kullanılmış jeodezik, fotogrametrik, kartografik alet ve cihazlar sergilenmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine 1938 yılında başlayan ve 1943’e kadar devam eden, dönemin ünlü ressamlarının Anadolu’nun çeşitli illerinde Türk halkına resim sanatını ve sanatçıyı tanıtmak maksadıyla düzenlenen “Yurt Gezileri” çalışmalarına ait 22 adet tablo ve asker ressamlara ait pek çok değerli eser; bu bölümde sergilenmektedir.

Horoztepe, Türkiye'nin Tokat iline bağlı Erbaa ilçe merkezi yerleşiminin hemen doğusunda, MÖ 2300'lü yıllara tarihlenen fakat daha sonra MÖ 4000'li yıllara tekabül eden bazı buluntulara rastlanmış bir höyük. Rakımı 325 metre, belirlenebilen çapı 300 metredir. Hatti uygarlığına ait olan bu höyükteki buluntuların yapısı, şekli ve süslemeleri Alacahöyük ile benzerlik göstermektedir.

Bölge ilk defa 1944 yılında profesör Kılıç Ökten tarafından bulunmuştur. Frig ve Hitit dönemine ait birçok eser ve materyaller bulunmuştur. Arkeolojik sit alanı olarak ilan edilen bölgede kazı çalışmaları arkeolog Tahsin Özgüç idaresinde yürütülmüştür. Bu kazı çalışmaları ile İlk Tunç Çağındaki ölü gömme geleneklerinin sadece Alacahöyük'te var olmadığı ortaya çıkarılmıştır. Horoztepe, MÖ 2300'lü yılları içeren, genellikle tunç ve elektrondan yapılmış, metalürjinin kanıtı sayılabilecek kadar dökümcülükte ileri bir tekniğe ulaşmış, anılmaya değer çeşitli metalik materyaller vermiş önemli bir höyüktür.

Horoztepe kökenli eserler, Türkiye'de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde ve yurt dışına kaçırılan eserler ise Metropolitan Museum of Art gibi önemli müzelerde sergilenmektedir. Bu eserlerden biri olan Bebeğini Emziren Ana heykelciği bereketin simgesi olup anatanrıçayı temsil ettiğine dair düşüncelerden ötürü özel bir öneme sahiptir. Diğer buluntulardan bazılarına ise şunlar örnek verilebilir:

Höyük, TAY Projesi verilerine göre yoğun tarım tahribatına uğramıştır.

IV. Tuthaliya, Hitit İmparatorluğu kralı. III. Hattuşili'nin oğludur. Yeni krallık döneminde MÖ 1236 yılında tahta geçmiştir. Annesi Puduhepa'dır. IV. Tuthaliya babasının sarayında Hattuşa'da doğmuştur.
III. Hattuşili'den sonra tahta geçme önceliği IV. Tuthaliya'nın değil ağabeyinindi. Ancak IV. Tuthaliya babası tarafından geleceğin hükümdarı olarak yetiştirildi. Kral olmadan önce kendisine önemli görevler verildi. Nerik'in Fırtına Tanrısı ile Şamuha İştarı'nın rahibi ve saray baş muhafızlığı görevlerini üstlendi.III. Hattuşili'ni birçok üst dereceli devlet adamları IV. Tuthaliya'nın sarayında hizmet etmeye devam ettiler.III. Hattuşili'nin kurduğu barışçıl diplomatik ilişkiler IV. Tuthaliya döneminde de devam etti. Hanedanlar arası kan bağları kuruldu. IV. Tuthaliya birinci eşi yaptığı bir Babil prensesiyle evlendi. II.Ramses'e bir kız kardeşini eş olarak verdi. Asur'la da barış süreci sürmekteydi. Bu süreç MÖ 1230'da Asur hükümdarı I.Tukulti-Ninhura ile yapılan Nihriya Savaşı ile son buldu. Savaşı Hitit ordusu kaybetti. Bu dönemde IV. Tuthaliya tahtını kısa süreliğine kaybetmiş yerine tahtta hak iddia eden II. Muvattalli'nin oğlu Kurunta geçmiştir. Bir sene sonra IV. Tuthaliya tekrar tahta çıkmıştır.
MÖ 1215 yılında IV. Tuthaliya ölmüştür. Ardından III. Arnuvanda imparator olmuş ancak bir yıl sonra ölmesi üzerine tahta son Hitit İmparatoru II. Şuppiluliuma geçmiştir.

Ankara'da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesinin arması olarak IV. Tuthalia'nın mührü kullanılmıştır.

Hititler
Hattuşa

Jandarma Müzesi, Ankara'nın Ahlatlıbel ilçesinde bulunan bir müzedir. 1995 yılında böyle bir müzenin kurulması düşüncesi ortaya çıkmış, 1996 yılında ise çalışmalara başlanmıştır. Nihayetinde 21 Kasım 2005 tarihinde açılan müzenin kültür turizmine hizmet etmesi amaçlanmış; bu doğrultuda jandarma teşkilatının tarihini tanıtılması ve bu askeri kültür mirasını gelecek kuşaklara aktarılması hedeflenmiştir. Müzenin giriş katında Osmanlı Devleti dönemi sergi salonu, birinci katında ise Cumhuriyet Dönemi sergi salonları yer almaktadır. Bu salonlarda jandarma teşkilatının tarihi gelişimi, kullanılan silahlar, giyilen kıyafetler ve çekilen fotoğraflar kronolojik sırasıya göre sergilenmektedir. Jandarma Müzesi, 12 Temmuz 2007 tarihinde "Birinci Sınıf Askeri Müze" statüsü kazanmıştır.

Müzenin 360 derece sanal turu - https://www.360tr.com/jandarma-muzesi-giris-sanal-tur_7bb99a240_tr.html 5 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kahramankazan, eski ve halk arasındaki adıyla Kazan, Ankara ilinin bir ilçesidir.
Mürted Ovası üzerinde kurulu köylerden biri iken 1987'de ilçe olmuş ve büyük bir gelişim göstermiştir. F-16 uçaklarının üretildiği Türk Havacılık Uzay Sanayi tesisleri ilçede bulunur.

1402 yılında Osmanlı orduları ile Timur İmparatorluğu orduları arasında meydana gelen Ankara Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin Kazan Köyünü aşevi olarak kullandığı ve savaş sonunda ağırlıklarını orada bırakan ordudan geriye kalan kazanlar nedeniyle köyün "Kazan" ismini aldığı söylenir.
2016 yılında 15 Temmuz askerî darbe girişiminin gerçekleştiği gece, Kazan halkının darbecilere direnmesi ve 9 kişinin bu girişimi önlemeye çalışırken hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilçenin ismi 25 Ekim 2016 tarihinde kabul edilen kanunla "Kahramankazan" olarak değiştirilmiştir.

İlçe, geçmişte "Mürted Ovası", "Murtaza Abad" ve "Akıncı" adları ile de anılmış olan ova üzerinde yer alır. İlçenin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmez. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eserler, Mürted Ovası'nın tarihin değişik dönemlerinde birçok farklı uygarlığın yerleştiğini gösterir.

Ovadaki köylerden Bitik'te yapılan kazılarda Bakır Çağı'na kadar inen yerleşme katlarına rastlanmıştır. 1942 yılında yapılan Bitik köyü kazısında 9 tane yerleşim katı ortaya çıkartılmıştır. Bunlardan en alttaki Bakır Çağı'na aittir. Bunun üzerinde Hitit, Frig ve Klasik Dönem'e ait yerleşim katları tespit edilmiştir.
Yine yörede bulunan Sancar köyünde Bakır Çağı'ndan Klasik Dönem'e kadar yerleşmeler olduğuna dair ipuçları veren çanak çömlekler toplanmıştır. 1933 yılında yapılan Karalar kazısında da bir Klasik Dönem (Manegerdos) yerleşmesi ortaya çıkartılmıştır. Bitik köyü ve Karalar dışında, araştırma alanında birçok höyüğün bulunması, yörenin çok eski dönemlerden günümüze yoğun bir yerleşmeye sahne olduğunu kanıtlamaktadır.

İlçe, ilk kez Selçuklular döneminde Türk egemenliğine girdi. 1354'te ikinci Osmanlı padişahı Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Osmanlı Devleti topraklarına katıldı. 1402'deki Ankara Savaşı sonrasında kısa bir süre Moğol egemenliğinde kaldı. Kazan köyünün adının, bu savaşta Osmanlı ordusunun geride bıraktığı kazanlardan geldiği söylenir.
İlçe toprakları, Moğollar'ın Anadolu'da çekilmesi üzerine 1414'ten itibaren yeniden Osmanlı topraklarına dahil oldu. İlçeye dair ilk kayıtlar, Osmanlı Devleti'nin 1463 yılı Ankara tahrir defterinde yer almaktadır. Bu kayıtlara göre, o devirde "Mürted Ovası"nda 67 köy ve mezar bulunmaktaydı.

Türkiye'de cumhuriyetin ilan edilip kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesinden sonra Kazan Köyü'nden Satı Kadın, önce Türkiye'nin ilk kadın muhtarlarından biri oldu; ardından cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın daveti ile ülkenin ilk kadın milletvekillerinden biri olarak meclise girdi ve 1935-1939 arasında mecliste görev yaptı.

Başkentin savunması amacıyla Mürted Ovası'na 1960'ta Mürted Hava Üssü inşa edildi.Türk Hava Kuvvetleri'nin savaş uçağı ihtiyacının karşılanması için 1984 yılında kurulan TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş, üssün yanına uçak imalat ve bakım merkezi kurdu.
Kazan Köyü, 1961 yılında bucak merkezi oldu; 4 Temmuz 1987 tarihli kararla ilçe statüsü kazandı. Kazan'ın ilçe olması ile ilçede yaşam ve ekonomi büyük bir değişim geçirdi; ve bu değişim çeşitli yüksek lisans tezlerine konu oldu.
Mürted Hava Üssü, 2016 yılında gerçekleşen askeri girişimin karargâhı olarak kullanıldı. Cumhurbaşkanlığının çağrısı ile üsse giden sivil direnişçiler, darbe girişimini durdurmak için mücadele etti. Hava üssünde o gece 9 direnişçi öldü, 92 kişi yaralandı. Kazan ilçesinin adı 2016'da Kahramankazan olarak değişti.

Günümüze Kahramankazan, Ankara'nın 25 ilçesinden birisidir.
Kahramankazan ilçesi sınırlarında bulunan köylerden Karalar'da 1928 yılında, Bitik'te 1930, Yazıbeyli köyünde 1934 yılında, Kazan'da 1961 yılında Jandarma Komutanlığı görev yapmaya başlamıştır.
Yenimahalle'nin bir köyü olan Kazan, 1987'de ilçe statüsü kazandı.
Kazan ilçe sınırları, 23 Temmuz 2004 tarih ve 25531 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5216 sayılı yasa ile Büyükşehir belediye sınırları olarak ilan edildi. Büyükşehir Belediye Meclisinin 13 Ağustos 2004 gün ve 531 sayılı kararı ile toplam 23 köy mahalleye dönüştürülerek Kahramankazan Belediyesi'ne bağlandı. 13 köy ise orman köyü statüsünde Büyükşehir Belediye sınırlarına dahil edilmiştir. İlçe 2016'da "Kahramankazan" adını aldı.

Kahramankazan'ın 48 mahallesinin 11'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 45.435 kişi (%87,24) yaşamaktadır.[ne zaman itibarıyla?] En uzak mahallesi ise 25 km uzaklıktaki Dağyaka'dır. En kalabalık mahalle 27.603 kişi ile Atatürk Mahallesi'dir.

Kahramankazan, Ankara ilinin kuzey batısında bulunan Akıncı Ovası üzerinde kurulmuştur. İlçenin yüzölçümü 547 km²dir. Nüfusu 52.079 kişidir. 13 köyü ve 30 mahallesi bulunur. Kahramankazan ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 886 metredir.

Kahramankazan, Ankara'nın ekonomik açıdan hızla gelişen bir ilçesidir. Ankara-İstanbul arasındaki bağlantıyı sağlayan ve ilçenin sınırlarından geçen E-89 devlet karayolu ile TEM Otoyolu, Kahramankazan'ın gelişimine etki eden faktörlerin başında gelmektedir.
Halkın geçim kaynağını ağırlıklı olarak tarım, hayvancılık ve sanayi oluşturmaktadır. Şekerpancarı, kum, fasulye, kavun, buğday ve henüz yeni, yeni gelişmekte olan seracılık ilçe çiftçilerinin gelir kaynaklarının başlıcalarındandır. İlçede büyükbaş ve kümes hayvancılığı, arıcılık ve yumurta tavukçuluğu yapılır. İlçede bulunan belediye et kombinası yalnızca Kahramankazan'ın değil civar ilçelerin de et ihtiyacını karşılayabilmektedir.
İlçede 150'ye yakın sanayi kuruluşu bulunmaktadır. F-16 savaş uçakları ile saldırı helikopterlerinin üretildiği TAI - TUSAŞ, Kahramankazan'da bulunmaktadır.
Kahramankazan Ankara'ya yakınlığı ve planlı gelişimi ile Ankara'nın mesire kenti olma yolundadır. Köylerde bulunan tarihî eserleri, hafta sonu turizminde elverişli göletleri ve mesire alanından, şehrin gürültüsünden uzaklaştırmak isteyen Ankara halkına alternatif mekanlar sunmaktadır.

İlçe merkezinin içinden geçen Ankara-İstanbul karayolu üzerinde 1970'li yıllardan başlayarak çok sayıda sanayi tesisi kurulmuştur. Saray mahallesi iş hacmi ve çalışanların sayısı dikkate alındığında Türkiye'de pek çok organize sanayi bölgesinden daha büyük bir potansiyele sahiptir.
İlçde çelik konstrüksiyon, makine montaj ve imalatı, petrol ürünleri, zirai ilaç, gıda, inşaat, yem, kimya ve nakliyat dalları başta olmak üzere iç ve dış piyasaya üretim yapan 250 fabrika bulunmaktadır.
Türkiye'de hava platformlarının tasarımı, geliştirilmesi, imalatı, entegrasyonu ve satış sonrası hizmetleri alanında teknoloji merkezi konumunda olan Türk Havacılık ve Uzay Sanayii AŞ (TUSAŞ) (TAI - Turkish Aerospace Industries, Inc.) Kahramankazan'da bu.

Yakın tarih incelendiğinde Kahramankazan'da halkın geçim kaynağının sanayi ve ticaretten ziyade daha çok tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu görülür. Özellikle köylerde oturan halk çiftçilikle uğraşır. İlçe topraklarının tarıma elverişli olması nedeniyle, şeker pancarı, kuru fasulye, kavun, karpuz, buğday, arpa, nohut gibi ürünler üretilir. Ayrıca son zamanlarda seracılık da çiftçilerimizin önemli geçim kaynağı olmakta mesafe kaydetmiştir.
Yetiştirilen bu tarım ürünlerinin yanı sıra büyükbaş ve kümes hayvancılığı, arıcılık ve yumurta tavukçuluğu da yapılmaktadır. Bu çerçevede Kahramankazan Belediyesince yapılmış bulunan Mezbahada son derece modern, hijyenik şartlarda ve veteriner kontrolünde kesim yapılarak tüketiciye sunulmaktadır. 
Kahramankazan, ülke çapında ünlü ova kavunuyla da tanınır.
İlçede tarıma müsait alan 21.727 hektar, sulu tarıma müsait alan 3.800 hektar, ekilen arazi 11.412 hektar, sulu tarıma müsait alan ise 3.800 hektardır. 
Yıllık sebze üretimi 53.000 ton, yıllık kavun üretimi 50.000 ton, yıllık tahıl üretimi ise 27.000 ton dur.
İlçede 10.000 büyükbaş, 7.500 küçükbaş hayvan bulunmaktadır. Kovan sayısı 532, kümes sayısı 101'dir.
İlçede 4.100.000 adet tavuk bulunmakta, 5.750 ton et elde edilmektedir. Yıllık yumurta üretimi ise 25.000.000 adettir.
Yıllık süt üretimi 16.000 ton, yıllık mezbaha hayvan kesim sayısı ise 25.000 adettir.
İlçede kovan sayısı 1000 adet olup, yıllık 15 ton bal üretimi yapılmaktadır.

İlçeye bağlı 48 mahalleden oluşmaktadır.

Not: 2004 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede 5 adet lise, 10 ilköğretim okulu, 14 adet okul bulunmaktadır. İlçede kütüphane bulunmamaktadır.

İlçeye bağlı Orhaniye Mahallesinde Roma döneminden kalma Beşpınar Çesmesi,
Tekke köyünde Duman oğlu Emir Seyit Turhasan beye ait 821 (hicri takvim) Ekim 1418 Miladi Takvim senesinden kalma Durhasan Bey türbesi,
Emir Gazi Mahallesi eski köy yerleşiminde Dede Pınarı,
Kahramankazan ilçesi Yazıbeyli Mahallesinde 1873 ve 1887 yıllarında yapılmış Katip oğulları ve Katip-zade İbrahim Ethem çeşmeleri,
Saray Mahallesinde 17'inci yy.'dan kalma Osmanlı mimarisi camii Sarılar Mahallesinde 18.yy den kalma çeşme,
Helenistik çağdan kalma Karalar Asarkaya Mağarası, Kral Deotorosll'nin mezarı ve gömüleri ile İkiztepeler yine Karalar Mahallesinde, bulunmaktadır.
Bitik Mahallesinde yapılan hafriyatta bulunan kabartmalı boya küpleri, Lüristan tipi oklu balta, domuz heykeli vazo ve mühürler müzede bulunmaktadır. Bitik mahallesinde 9 kat yerleşim olduğu kazılardan anlaşılmıştır.
İlçeye bağlı Örencik köyünde 10 milyon yıl öncesine ait kuyruksuz maymun fosili bulunmuştur. Bu bölgede doğa tarihi kazıları devam etmektedir.
Fethiye Mahallesinde Selçuklu döneminden kalma camii ve Roma döneminden kalma çeşme bulunmaktadır.
Yassıören köyü Sinap Tepe mevkiinde dev kaplumbağa fosili bulunmuştur.
İlk köylü ve kadın milletvekillerinden olan Satı Kadın'a dair bir müze vardır.

Kahramankazan, Ankara'nın 46 km kuzeybatısında, Ankara-İstanbul Devlet Karayolunun üzer

Karaoğlan Höyüğü, Ankara İl merkezinin 25 km. güneyinde, Mogan Gölü'nün güneydoğu ucunda yer alan bir höyüktür. Bulunduğu bölge Ankara bölgesinden güneydoğu ve güneybatı yönlerine uzanan ana ticaret yollarının kavşağı durumundaydı. Tepe, 260 x 180 metre boyutlarında ve 18-20 metre yüksekliğindedir. Höyük Ankara – Konya kara yolu üzerindedir.

Höyük ilk olarak A. İnan tarafından 1937 yılında saptanmış ve yüzeyde MÖ 2. binyıla ait çanak çömlek parçaları toplanmıştır. Bu nedenle aynı yıl içinde kazılara başlanmıştır. Kazılar, Türk Tarih Kurumu tarafından 1942 yılına kadar Remzi Oğuz Arık başkanlığında kazılmıştır.

Höyüğün batı yamacında açılan açmalarla beş tabaka saptanmıştır.

I. tabaka Klasik Dönem,
II. tabaka Demir Çağı,
III. tabaka Hitit,
IV. tabaka MÖ 3. binyıldan 2. binyıla geçiş,
V. tabaka
Va, Vb Erken Tunç Çağı II. evre,
Vc Kalkolitik Çağ
olarak gösterilmektedir.
Tabakalanma konusunda farklı yaklaşımlar da vardır. J. Yakar, Vc katını Erken Tunç Çağı II'ye, Va ve Vb katlarını da Erken Tunç Çağı III evrede görmektedir. Kazılarda ele geçen içi ve dışı farklı renk astarlı çanak çömleklerin de Erken Tunç Çağı III. evreye tarihlendiği kabul edilmektedir.

Kalkolitik Çağ yerleşmesine dayanan mimari buluntu bulunmamıştır. Erken Tunç Çağı II. evre mimarisi küçük fakat çok odalı kerpiç duvarlı yapılardan oluşmaktadır. V. tabakanın üstünde yangın izlerine rastlanmıştır. Bu tabakalara ait çanak çömlek buluntuları, kaba görünümlü, kaba cidarlı, el yapımı, kum, çakıl ve saman katkılı hamurdan, dış yüzey rengi kırmızı ya da devetüyü, iç yüzey rengi çoğunlukla siyah ve çok parlak açkılı olmayan mallardır. Ayrıca kilden yapılma İç Anadolu Bölgesi tipinde stilize idoller ele geçmiştir. Bu tabakalarda evlerin taban altına ya da ev aralarına gömü yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca küp mezarlara da rastlanmıştır. Bunların, daha çok "geleneklere bağlı olmayan aileler"e ait ve "ekonomik olanaklarla bağlantılı olduğu" ileri sürülmektedir.

Karaoğlan Höyüğün Erken Tunç Çağı'nda yoğun bir yerleşim gördüğü anlaşılmaktadır. Önemli bir Erken Tunç Çağı yerleşimi olmakla birlikte, Anadolu'daki diğer aynı dönem yerleşmelerinde olduğu gibi bir surla çevrili değildir. Oysaki gelişkin, işbölümünün, sosyal hiyerarşinin ve özel mülkiyetin şekillendiği bir toplum olarak görülmektedir.

 OpenStreetMap'te Karaoğlan Höyüğü ile ilgili coğrafi veriler  
Yakın plan kroki 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karkamış, Gaziantep ilinin bir ilçesidir.
İlçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Don olayı çok nadir görülür. Barak Ovasının sınırları içerisinde yer alır. Toprakları tarıma elverişlidir. Antep fıstığı ve zeytin üretimi yaygındır. Karkamış ilçesisi Fırat Nehri'ne yakın olup, ilçenin içinden su kanalları geçmektedir. Nane üretiminde önde olan Elifoğlu ve Keleklioğlu mahalleleri Karkamış ilçesine bağlıdır. Fırat kaplumbağası koruma alanı ilçede bulunmaktadır. Halkın çoğunluğu Türkmen'dir ve Araplar da yaşamaktadır. Bronz Çağ döneminde Uruk olarak adlandırılmıştır. Sümerlerin ünlü destanı Gılgamış'ın burada yazıldığı ve destan kralının Fırat Nehri yakınlarındaki antik kentte yaşadığı sanılmaktadır. Karkamış ilçesi Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer almaktadır. İlçenin yüzölçümü 298 km²dir. Karkamış ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 358 metredir. Gaziantep il merkezine 75 km'lik bir yol ile bağlıdır. Karkamış ilçesinin doğusunda Fırat nehri, batısında Oğuzeli ilçesi, kuzeyinde Nizip ilçesi, Güneyinde Suriye devleti yer almaktadır.[2] 4 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karkamış kaymakamlığı 11 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karkamış (Hititçe: Kargamiş, Mısırca: Karkameşa, Grekçe: Εὔρωπος, Latince: Europus), geçmişi Erken Bakır Çağına dek uzanan ve günümüzde Türkiye ile Suriye topraklarında yer alan antik kent.
Hitit ve Asur İmparatorluğu dönemlerinde önemli bir şehir olan Karkamış, Roma döneminden sonra önemini kaybetmeye başlamıştır.
En eski yazılı bilgilerine ancak Aplahanda'nın krallığı döneminde rastlanılan Karkamış'ın bu dönemlerde vasal bir krallık olduğu ve halkının ticaret yaptığı saptanmıştır. Aplahanda'nın oğlu Yahdul-Lim'in ölümünün ardından gelen üç yüzyıllık dönem hakkında bir bilginin bulunmadığı antik kent sırasıyla Mitanni, Mısır, Hitit, Asur, Yeni Babil, Ahameniş, Makedon, Seleukos ve Roma hâkimiyeti altına girmiştir. En parlak dönemini Geç Hitit döneminde yaşayan Karkamış Orta Çağ'dan sonra tamamen terk edilmiştir.
Rakımı 370 metre olan ören yerinin Türkiye topraklarında kalan kısmının tescil tarihi 28 Ağustos 1986'dır. 1699 yılında keşfedilen antik kent 1910'larda Britanya Müzesi tarafından birçok kez kazılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanının ardından askerî yasak bölge hâline getirilen Karkamış'ın tekrar kazılması ancak 2011 yılında mümkün olmuştur. Son kazı çalışması ise 2012 yılında yapılmıştır. Suriye tarafında yer alan dışkentte ise 2006 ve 2010 yıllarında bir dizi kazı gerçekleştirilmiştir. Suriye İç Savaşı nedeniyle günümüzde Suriye kısmında arkeolojik çalışma yapılmamaktadır.
Babilliler ile Mısırlılar arasında geçen Karkamış Muharebesi'nin yaşandığı bölgeden Kitâb-ı Mukaddes'te de bahsedilmektedir.

Milattan önceki dönemlerdeki orijinal adının Cerabis olduğu düşünülen şehrin Helenistik ve Roma dönemlerindeki adı olan Europos'un da bu addan türediği farz edilmektedir.
Kentin kaynaklarla saptanmış en eski ismi Kargamiş'tır. Hititler döneminde kullanılan bu isme rastlanılan en eski yazılı eser Suriye'nin Ebla kentinde bulunan çivi yazılı tabletlerdir. Bu adın kökeniyle ilgili çeşitli görüşler vardır. Bunlardan biri ismin o dönemde Suriye'de ünlü bir tanrı olan Kemoş'tan türediği ve "Kemoş'un limanı" manasına geldiğidir ve bilim çevreleri tarafından da bu görüş kabul edilmektedir. Bir diğer iddia ise ismin Gılgamış'tan türediği üzerinedir.
Şehir günümüzde Türkiye'de Karkamış, Suriye'de ise Cerablus şeklinde adlandırılmaktadır.

Eski Dünya'nın en verimli tarım arazilerinden biri olan Mezopotamya'nın kuzey batısında yer alan Karkamış, Fırat'ın hemen batı kıyısında kurulmuştur. Mısır ile Anadolu arasındaki geçiş yolu üzerinde kurulu olan kent, aynı zamanda antik ticaret yollarına da yakındır. Bereketli Hilal içerisinde yer alan Karkamış, Anadolu platosunun sona erip Suriye düzlüklerinin başladığı doğu-batı hattı üzerinde uzanan coğrafi bir sınırdır.

Günümüzde Türkiye ile hukuki olarak Suriye, fiili olarak ise Özgür Suriye Ordusu tarafından paylaşılmakta olan antik kent Türkiye'nin Gaziantep il merkezine 60 kilometre uzaklıkta, Karkamış ilçesinin hemen doğusunda yer almaktadır. Suriye'nin Halep il merkezine ise 100 kilometre uzaklıktadır. 90 hektarlık bir yayılma alanı olan kentin 55 hektarlık bölümünü oluşturan kale, iç kent ve dış kentin bir bölümü Türkiye sınırlarında bulunmaktadır. Suriye sınırlarında kalan 35 hektarlık alan ise dış kentin bir kısmından oluşmaktadır.

Kalede ve dışkentte yapılan kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan çanak-çömlek parçaları üzerinde yapılan karbon testleri bölgenin en az 3350 yıllık bir yerleşim geçmişinin olduğunu ortaya koysa da 2015 yılındaki kazılar sonucunda, iç kaledeki yerleşimin MÖ 6000'e kadar uzandığı tespit edildi. Buna rağmen Karkamış hakkındaki en eski detaylı bilgilere ancak MÖ 17. yüzyılın sonlarında rastlanılmaktadır. Alalah, Ebla ve Mari kraliyet tabletlerinde verilen bilgilere göre Karkamış bu yüzyılın sonlarında Mari'ye bağlı bir devlet konumundaydı. Fakat aynı tabletlerde bahsedilen Karkamış Kralı Aplahanda'nın, Asur Kralı I. Şamşi-Ahad ve Babil Kralı Hammurabi ile birlikte anılması kentin politik gücünün artmaya başladığını göstermektedir. Yine aynı tabletlerde, kent halkının kereste ticareti yaptığı, Ugarit ve Mitanni kentleri ile ticaret anlaşmalarının olduğu yazılmaktadır.
Aplahanda'nın oğlu Yahdul-Lim'in yaklaşık MÖ 1745 yılındaki ölümünden sonraki üç yüz yıllık dönemde Karkamış'ın tarihine ilişkin bir bilgi yoktur. Bu kesinti dönemi On Sekizinci Hanedan Firavunu II. Thutmose'nin Karkamış'ı fethetmesi ile sonlanmaktadır. II. Thutmose, Mitannilerin elindeki Karkamış'ı Mısır hâkimiyeti altına almış, kente bunu kutlamak için bir stel diktirmiştir. Antik kent, MÖ 14. yüzyılda dinî reformlarla meşgul olan Akhenaton firavunluğundaki Mısır'ın elinden çıkarak I. Şuppiluliuma tarafından Hitit topraklarına katılmıştır. I. Şuppiluliuma bölgedeki diğer Hitit kentlerini Karkamış'a bağlayarak Hititlere bağlı bir krallık kurmuş ve kral olarak oğlu Piyassili'yi görevlendirmiştir. I. Şuppiluliuma'nın oğlu ve torunları beş kuşak boyunca bu krallıkta hüküm sürmüş, bölgede Hitit hâkimiyetini sağlamışlardır.
I. Şuppiliuma'nın MÖ 1322'deki ölümüyle birlikte Hitit otoritesi sarsılmış ve Piyassili'nin yönetimindeki Karkamış'ın da aralarında bulunduğu bağlı krallıklar isyan etmiştir. Fakat II. Murşili isyan eden krallıklar üzerine yürümüş ve tekrar Hitit birliğini sağlamıştır. Karkamış bu tarihten sonra Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüne dek Hititlere bağlı bir krallık olarak kalmıştır. Karkamış özellikle Geç Tunç Çağında Hitit İmparatorluğu'nun en önemli merkezlerinden biri hâline gelmiş, MÖ 11. yüzyılda ise gücünün doruğuna ulaşmıştır. Hitit İmparatorluğu'nun Deniz Kavimlerinin saldırısı altında kalarak yıkılmasının ardından dahi önemini yitirmeyen ve bu kavimlerin saldırılarını püskürten kent, Geç Hitit şehir devletlerinin en güçlüsü haline gelmiştir. Her ne kadar III. Ramses'in yazdırdığı Medinet Habu'daki yazıtlarda Karkamış'ın denizci kavimlerin saldırılarıyla yıkıldığı yazılsa da bu bilgi doğru değildir.

Hitit kültürünün etkisi altında kaldığı süre boyunca Karkamış'ta ana ilah Hurri kökenli bir tanrıça olan Kubaba olmuştur. "Karkamış Kraliçesi" olarak bilinen Kubaba'nın kültü diğer şehirlere de yayılmış ve Kubaba farklı kültürler tarafından da sahiplenilmiştir. Özellikle Frigler tarafından sahiplenildikten sonra adı Kibele olarak değişmiş ve çok daha geniş bir alanda yayılım göstermiştir.
Karkamış, MÖ 9. yüzyılda eski gücünü kaybetmiş, Asur kralları II. Aşurnasirpal ve III. Şalmanezer tarafından haraca bağlanmıştır. MÖ 717'de ise son kralları Pisiri dönemi sürerken II. Sargon tarafından fethedilmiş, yakılıp yıkılmış ve halkı köle yapılarak Asur şehirlerine nakledilmiştir. Böylece bağımsızlığını kaybederek bir Asur kenti hâline gelmiştir.
MÖ 604'te Yeni Babil İmparatoru II. Nebukadnezar ile Firavun II. Neko'nun orduları Karkamış'ta karşı karşıya gelmiştir. II. Neko, Yeni Babil İmparatorluğu'nun ticaret yolları üzerindeki egemenliğini kırmak ve bu yolları ele geçirmek için Babil üzerine yürümüşse de II. Nebukadnezar tarafından hezimete uğratılmış ve bölgeden atılmıştır. Bu savaş Karkamış Savaşı olarak adlandırılmaktadır.
Yeni Babil İmparatorluğu'ndan sonra Ahameniş İmparatorluğu hâkimiyeti altına giren kent, İssos Savaşı sonucu İskender tarafından fethedilmiştir. Makedonya parçalandıktan sonra Seleukos İmparatorluğu'nun sınırlarında kalan Karkamış daha sonraları ise Roma'nın Suriye eyaletine bağlı bir kent hâlini almıştır. Karkamış, Helenistik ve Roma dönemlerinde de jeostratejik önemini korumuştur. İç kentte yer alan Roma usulü Sütunlu Cadde, Karkamış'ın bölgedeki önemli Roma kentlerinden biri olduğunu göstermektedir. Roma döneminden sonra nüfusu azalan ve hızla önemini yitiren Karkamış'ın Orta Çağ boyunca yalnızca iç kentinde yerleşim olduğu tespit edilmiştir. Orta Çağ'dan sonra ise tamamen terk edilmiştir.
1699 yılında keşfedilmesiyle tekrar gün ışığına çıkan kent, İngilizler ve Fransızlar tarafından kazılmıştır. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilan edilmesinin ardından büyük kısmı Türkiye topraklarında kalan Karkamış askerî yasak bölge ilan edilmiş ve Suriye ile olan sınır kısmı 1956 yılında mayınlanmıştır. 2009 yılına dek yasak bölge olarak kalmaya devam eden ve hiçbir kazı çalışmasının gerçekleşmediği kentteki mayınlar 2011 yılında temizlenmiştir.
Karkamış'ın Suriye topraklarında yer alan kısmı ise Küresel Miraslar Fonu tarafından kültürel miras olarak belirlenmiş fakat bölgedeki kentleşme ve tarım alanlarının antik kente doğru genişlemesi nedeniyle "risk altında" olarak sınıflandırılmıştır.

Antik kentin kalıntıları ilk kez 1699 yılında bir İngiliz şirketinin Halep temsilcisi olan Henry Maundrell tarafından fark edilmiştir. 1876 yılında Britanya Müzesi tarafından görevlendirilen Asurolog George Smith kalıntıların Kitâb-ı Mukaddes'te bahsedilen Karkamış'a ait olduğunu saptamıştır.
İlk kazı çalışmaları 1878-1881 yılları arasında Britanya İmparatorluğu Halep Konsolosu Patrick Henderson tarafından British Museum adına yapılmıştır. Henderson kazı çalışmaları sırasında kentin ilk yerleşim planını hazırlamıştır. Ayrıca kazı sırasında çıkarılan tarihî eserler British Museum'a gönderilmiştir.
İlk kazı sırasında çıkarılan arkeolojik bulgular çalışmaların devamının gelmesini sağlamış, David George Hogarth ve Reginald Campbell Thompson kentteki ikinci kazı çalışmasını 1908 yılında başlatmıştır. 1911 yılında ise Hogarth çalışmaları tekrar başlatmış, 1914'e dek süren araştırmaya daha sonra Thomas Edward Lawrence da dâhil olmuştur. Daha sonra ise British Museum bölgeyi araştırma adına geniş bir proje hazırlamış ve kazılar Lawrence ile Leonard Woolley'e devredilmiştir. Bu yapılan kazıların sonuçları British Museum'un yayımladığı "Carchemish" adlı üç ciltlik eserle arkeoloji dünyasına duyurulmuştur.
1920 yılında Millî Mücadele sürmekte iken bir Fransız karakolu hâline getirilen kente tekrar kazı yapmaya gelen Woolley, Karkamış ve yakınlarında çatışma yapılmasını yasaklamıştır. Savaş sonrasında iç kentin tamamı ve dış kentin bir kısmı Türkiye topraklarında kalan Karkamış askerî yasak bölge ilan edildiği ve mayınlandığı için Türkiye'deki kısmında bir daha kazı yapıla

Kelime Müzesi, Ankara'da 2022'de kurulan modern dil müzesidir. Türkiye'de alanındaki ilk müzedir. Yaşayan müze formatında hizmet veren müzede sergilenen eserler dönemsel olarak değişmektedir.
Yazar Şermin Yaşar tarafından; Türkçe kelimelerin, atasözlerinin ve deyimlerin anlamlarını çocuklara ve gençlere öğretmek amacıyla kurulan bir müzedir. 2022 yılında, Dil Bayramı'nın kutlandığı 26 Eylül günü ziyarete açıldı.
Altındağ ilçesindeki Ankara Kalesi yanındaki Anadolu Medeniyetleri Müzesinin karşısında bulunmaktadır. Müzenin bulunduğu bina, geçmiş yıllarda tiftik ambarı olarak kullanılmıştır. Yığma taştan yapılmış, dört katlı tarihî bir yapının içindedir. Müzede kelimeler; sanatla, görsel tasarımla, duyguyla bir araya gelen sergiler ve enstalasyonlar üzerinden anlatılmaktadır. En alt katta kökler, giriş katında kelimeler, en üst katta da cümlelerle ilgili sergi alanları yer almaktadır. Müzede Mustafa Kemal Atatürk'ün üç boyutlu dijital heykeli de bulunmaktadır. Dijital heykel, İranlı sanatçı Hadi Karemi tarafından yapılmıştır.

Keçiören, Ankara ilinin ilçesidir. 2023 yılı nüfus verilerine göre Ankara ilinin ikinci, Türkiye'nin ise Esenyurt, Şahinbey ve Çankaya'dan sonra en büyük dördüncü ilçesi konumundadır.
İlçenin yüzölçümü 159 km²dir. Keçiören ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.026 metredir.

Daha önce Altındağ ilçesine bağlı bir mahalle iken, 29 Kasım 1983 tarihinde kabul edilen Altı ilçe Kurulması ve Ankara İli Merkez İlçesinin Kaldırılması Hakkında Kanun ile ilçe olan Keçiören'in nüfusu 1 milyona yaklaşmıştır. Çubuk çayının iki bölüme ayırdığı ilçenin 51 mahallesi bulunmaktadır. Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı hazırlıkları sırasında karargâh olarak kullandığı Ziraat Mektebi binası, bugün Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü olarak kullanılmaktadır. Atatürk'ün kullandığı oda ise koruma altına alınmıştır. O dönemin eşyaları sergilenmektedir.

Keçiören Belediyesi'nin aşağıdaki şehirlerle kardeş şehir anlaşması vardır:

 Güzelyurt, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
 Fairfax, ABD

Kurtuluş Savaşı Müzesi veya I. TBMM Binası, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan bir tarih müzesidir. Ulus Meydanı'na komşu olan yapı, 1924 yılına kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk binası olarak kullanılmıştır. 1961 yılında müzeye çevrilerek "Türkiye Büyük Millet Meclisi Müzesi" adıyla ziyarete açılmıştır. Teşhir salonlarının ve koleksiyonun yenilenmesiyle 23 Nisan 1981 tarihinde Kurtuluş Savaşı Müzesi adıyla yeniden hizmete girmiştir. Hâlen Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde hizmet veren müzede Kurtuluş Savaşı yılları ve Cumhuriyet'in ilanına ilişkin eserler sergilenmektedir.

Bugün müze olarak kullanılan ve 1920'li yılların ilk yarısı boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisinin binası olarak hizmet vermiş olan yapının inşasına 1915 yılında başlandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kulüp binası olarak kullanılması planlanan yapı, mimar Salim Bey tarafından tasarlandı ve inşa sürecinin cemiyetin Ankara temsilcisi Memduh Şevket Esendal tarafından takip edilmesi kararlaştırıldı. Her ne kadar projenin yürütülmesi hususunda askeri bir mimar olan Hasip Bey görevlendirildiyse de mimarın Kurtuluş Savaşı sırasında şehit düşmesi sonucunda bina yarım kaldı.
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un düşman kuvvetlerce resmen işgal edilmesi ve iki gün sonrasında Meclis-i Mebûsan'ın kendini feshetmesi üzerine Milli Mücadele döneminde aktif rol oynayan isimler tarafından Anadolu'da milletin egemenliğinde olan yeni bir meclis kurulması kararlaştırıldı. Fakat böylesi bir meclisin hayata geçirilmesi adına Ankara merkez seçildiyse de bu şehirde gerekli büyüklük ve donanımda olan bir bina bulunamamaktaydı. Bunun üzerine inşası yarım kalmış olan kulüp binasının onarılarak kullanılması gündeme geldi. Bölgedeki evler ve kamu binalarından toplanan malzemelerle yeniden inşa sürecine giren yapı, Necati Bey tarafından tamamlandı.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin resmi olarak açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden ikinci meclis binasının hizmete girdiği 18 Ekim 1924'e kadar bu amaçla kullanılan yapı, ilerleyen dönemlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel merkezi ve Ankara Adliye Hukuk Mektebi olarak işlev gördü. 1952'de Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilen binanın müze olarak kullanılmasına yönelik ilk fikir 1957 yılında ortaya atıldı ve bunun üzerine başlatılan çalışmalar sonrasında 23 Nisan 1961 tarihinde "Türkiye Büyük Millet Meclisi Müzesi" adıyla ziyarete açıldı. 1981 senesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından tekrar restorasyon kapsamına alınan bina, teşhir salonlarının ve koleksiyonun yenilenmesiyle 23 Nisan 1981 tarihinde Kurtuluş Savaşı Müzesi adıyla yeniden hizmete girdi.

Birinci Ulusal Mimarlık Akımının önemli ve erken örneklerinden biri olan müze binası, mimar Salim Bey tarafından tasarlanmıştır. İki katlı planlamış yapının en dikkat çekici özelliği ise dış cephesinde Ankara taşı kullanılmış olmasıdır.

Bina içerisine girildiğinde ziyaretçileri karşılayan ilk bölüm olan ana koridor, doğrusal bir hat boyunca uzanarak bütün sergi salonlarını birbirine bağlar. Bu koridorun sağında kalan Mescit, Meclis Başkanı Odası, Genel Kurul Salonu ve Başkatip Odası'nda meclisin işler olduğu dönemde nasıl göründüğüne dair genel bir tablo çizilir. Sol taraftaki Katipler Odası, Haberleşme ve Silah Gücü Odası, Kulis, Anayasa Komisyonu Odası ve Riyaset Divanı Odası gibi bölümlerde ise kronolojik bir sıralamayla 1918-1923 tarihleri arasında yaşanan gelişmeler anlatılır.

Müzenin bir numaralı sergi salonu olarak kullanılan ve ana giriş kapısının tam karşısında bulunan oda, bina müzeye çevrilmeden önce mescit olarak kullanılmıştır. Günümüzde çeşitli seccade ve Kur'an rahleleri burada teşhir edilir.

Reis Odası olarak da bilinen iki numaralı salon, dönemin meclis başkanları tarafından kullanılmıştır. Odanın sol duvarında, Mustafa Kemal Atatürk'e hediye edilen ve üzerinde "Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya. Müslümanlar haşre dek ta'zim etsin adına çün fedai-i can ettin milletin imdadına. Cemal 1338 (1922) Isparta" yazan bir duvar halısı bulunur. Sağdaki duvar halısının üzerinde bulunan küçük hilal ile yıldızın arasında "Allah", küçük hilalin üzerinde "Ankara", küçük hilalin altında "4 Şaban 1338 ve 23 Nisan 1336", büyük hilalin içinde ise "Türkiye Büyük Millet Meclisi" yazmaktadır.

Binanın en büyük bölümünü oluşturan üç numaralı salon, meclisin genel kurul salonudur. Tam ortasında başkanın ve divan üyelerinin kullandığı meclis kürsüsü ile onun hemen önünde zabıt katipleri kürsüsü yer alır. Kürsünün önündeki sıralarda dönemin bakanlar kurulu üyeleri otururken, sağ ve sol taraftakiler ise milletvekillerince kullanılmıştır. Salonun sağ ve sol köşelerinde iki adet balkon bulunur. Sağdaki balkon elçiler ve elçilik görevlilerine, soldaki balkon dinleyicilere ayrılmıştır. Her iki balkonun altında bulunan boş alanlar ise yerli ve yabancı basın mensuplarının ağırlandığı yerlerdir. Milletvekilleri ve hükûmet yetkililerince kullanılan oturma sıraları, Muallim Mektebi ve Ankara Sultanisi'nden getirilmiştir. Oturma sıralarının yanı başında bulunan iki adet petrol lambası ve sac soba o dönemde meclis civarında bulunan kahvehanelerden; büro malzemeleri ise şehrin çeşitli noktalarındaki resmi dairelerden toplanmıştır.

Günümüzde İstiklal Marşı Anı Odası olarak kullanılan dört numaralı salonda, İstiklal Marşı'nın söz yazarı Mehmet Akif Ersoy'a ait olan kişisel eşyalar sergilenmektedir. Şairin Hacettepe Mahallesi'nde bulunan ve Taceddin Dergâhı ismiyle de anılan evinden getirilen nesneler arasında Avusturya yapımı Steyr marka bir tüfek, bir adet tesbih, bir çini vazo ve bazı mutfak eşyaları yer alır. Büyük Taarruz sonrasında Türk ordusu tarafından ele geçirilen ve dönemin milletvekillerine hediye edilen silahlardan biri olan tüfeğin dipçik kısmında Osmanlı Türkçesi ile "Türkiye Büyük Millet Meclisi Azalarından Burdur Mebusu Mehmet Akif Beyefendi Hazretlerine Hatıra-i Zafer, 1338" sözleri yazılıdır. 2018 yılında şairin ailesine verilen Cumhurbaşkanlığı Vefa Ödülü ile 27 Aralık 1936'daki ölümü üzerine heykeltıraş Ratip Aşir Acudoğu tarafından alçıya çıkarılan yüz mulajı da bu odada sergilenen eşyalar arasındadır.

Dönemin yazı işleri kalemi ile meclis katipleri tarafından kullanılan altı numaralı salonda; evrak dolapları, yazı takımları, mühürler, memurlara ait kimlikler ve bazı dokümanlar sergilenmektedir.

Müzenin yedi numaralı sergi salonu, meclisin işler olduğu dönemdeki komisyonlar tarafından kullanılmıştır. Günümüzde ise Kurtuluş Savaşı yıllarında kullanılan Almanya üretimi Mauser marka tüfek ve tabancalar ile 19. yüzyıldan kalan işlemeli Türk kılıç ve kamaları burada sergilenir. Milli Mücadele yıllarında kullanılan arazi dürbünü, taşınabilir sahra telefon, Avusturya yapımı mors yazıcı ve Alexander von Kryha tarafından geliştirilen şifre makinesi gibi araçlar da salonda teşhir edilen eserlerdendir.

Sekiz numaralı salon, milletvekillerinin oturum aralarında dinlendikleri kulis alanıdır. Burada Milli Mücadele döneminde yaşanan gelişmelerin kronolojik sırayla anlatıldığı ve I. TBMM'de alınan kararların aktarıldığı bilgilendirici panolar yer alır. 23 Nisan 1920 tarihinde düzenlenen açılış töreninde meclis binası üzerine asılan ilk Türk bayrağı, Erzurum Kongresi ve Başkumandanlık mühürleri, Büyük Taarruz sonrası zafer hatırası olarak halka dağıtılan ipek mendil ve Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması'nın şerefine üretilen Atatürk kabartmalı dekoratif anı eşyası da sergilenen eserler arasındadır. Bu salon ayrıca geçici sergilerin düzenlendiği yerdir.

O zamanki adıyla Şer’iye Encümeni Odası, mecliste yapılan yasa tekliflerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na uygunluğunun görüşüldüğü yerdir. Dokuz numaralı bu salonda Teşkilâtı Esasiye Kanunu'nun taslakları haricinde Lozan Anlaşması'nın imzalandığı masa ve sürece katılan Türk delegelerin listelendiği bilgi panoları bulunmaktadır.

Müzenin on numaralı ve son salonu olan bu oda, bakanlar kurulu ve meclis başkanlığı divanı tarafından kullanılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk'ün de bazen bu odada çalıştığı bilinmektedir.

 OpenStreetMap'te Kurtuluş Savaşı Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  
Sanal Tur: https://100.tbmm.gov.tr/sanaltur-tbmm-kurtulus-savasi-muzesi.html

Kurşunlu Han; Ankara'nın Altındağ ilçesinde, Ankara Kalesi'nin yakınlarında bulunan tarihi bir handır. Kitabesi olmasa da 1471 yılında, Fatih Sultan Mehmet'in başvezirlerinden biri olan Rum Mehmed Paşa tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir. Güneyinde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ile aynı mimari özellikleri gösterdiği için hemen hemen aynı tarihlerde inşa edildikleri konusunda görüşler vardır. 1946 yılındaki onarımda ele geçirilen, II. Murat dönemine ait sikkeler ise; hanın 15. yüzyılın ilk yarısında var olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Kolayca anlaşılacağı üzere adını, çatısında döşeli olan kurşun plakalardan almış olan han; yapıldığı ilk yüzyılda oldukça işlek bir dönem geçirmiş ve Ankara'daki ticaretin merkezlerinden birisi haline gelmiştir. Ankara keçisinin yününden elde edilen bir kumaş türü olan sof, şehrin en önemli pazarlama ürünlerinden bir tanesiydi. Genelde sof ticareti yapan tüccarların da mallarını depoladıkları ve dükkân açtıkları Kurşunlu Han, o yıllarda Ankara'nın en yüksek kira fiyatlarına sahip olan yerdi. Tuz Hanı'nda bir dükkânın kirası 1.800, Çengel Han'da ise 28.000 akçeyken; Kurşunlu Han'daki dükkânlar 41.500 akçeden tutulmaktaydı.

1881 yılında çıkan yangın sonrasında terk edilmiş ve Cumhuriyet kurulana kadar atıl vaziyette bırakılmıştır. 1921 yılında açılan, Ankara'nın ve Cumhuriyet'in ilk müzesi olan Eti Müzesi'nin koleksiyonu; o günkü mekanı olan Akkale'ye sığmamaya başlayınca, dönemin kültür müdürü Hamiz Zübeyr Koşay tarafından kullanılmayan Kurşunlu Han'ın ve Mahmut Paşa Bedesteni'nin onarılarak, müzenin buraya taşınması önerilmiştir. 1938-1968 yılında bedesten binası ile beraber geniş ve kapsamlı bir restorasyon çalışmasına alınmış, kademeli olarak tamir edilerek müze olarak kullanıma açılmıştır. Hanın yenileme projesi mimar Salim Ülgen tarafından yürütülmüştür. Kurşunlu Han günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin idari binası olarak kullanılmaktadır.

Kurşunlu Han; iki katlı, dikdörtgen planlı, kâgir bir yapıdır. Yapımında genellikle moloz taş kullanılmış; giriş cephesi ve avludaki revaklar, ikili-üçlü tuğla hatıllar ve yonu taşı ile örülmüştür. Girişle beraber toplamda iki kattan oluşan hanın her iki katında da avluya bakan kısımlarda etrafı revaklarla çevrilmiş, batı ve güneyde yedişer, diğer iki tarafta ise altışar  tane yuvarlak tuğla kemerler bulunmaktadır. Aslında iki kat halinde bulunan hana; arazinin meyilli olmasından yararlanılarak, ahır, depo ve arabalık görevi görmesi için L planlı bir bodrum kat ilave edilmiştir.
Hanın kuzey ve güney cephelerinde on birer, doğu ve batı cephelerinde ise dokuzar dükkân bulunur. Giriş eyvanı içerisinde bulunan, karşılıklı 4 dükkânla beraber; zemin katta 28, birinci katta 30 oda yer almaktadır. Her odada bir ocak bulunmaktadır ve odalar revaka birer kapı ve pencere ile açılmaktadır. Ayrıca ana girişin içinde de karşılıklı ikişer küçük dükkân yer almaktadır.
Kurşunlu Han, geçirdiği onarımlar sırasında bazı değişiklikler geçirmiştir. Zemin ve birinci katta bulunan revakların araları cam ile kapatılmış, orta avlunun batı bölümünün altı biraz daha oyularak küçük bir depo alanı elde edilmiştir. Bazı odaların ara duvarları kaldırılmış ve geçitler açılarak daha geniş bir mekan yaratılmaya çalışılmıştır. Bugün, zemin kattaki odalarda depolar, mutfak, yemekhane, atölye gibi bölümler bulunurken; üst katta ise idare, arşiv, konferans salonu ve kütüphane yer almaktadır.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Ankara'daki hanlar listesi

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, kültür ve turizm işlerinden sorumlu olan bakanlık. 16 Nisan 2003 tarih ve 4848 sayılı kanun ile kuruldu. Daha sonra bu kanun lağvedilerek 10 Temmuz 2018 tarihli cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yeniden düzenlendi.

Bakanlık 25 Kasım 1957 tarihinde Basın-Yayın ve Turizm Bakanlığı olarak kuruldu. 19 Temmuz 1963 tarihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığı adını aldı. 13 Temmuz 1971 tarihinde ise Kültür Bakanlığı kuruldu. 10 Aralık 1981 tarihinde iki bakanlık birleştirilerek Kültür ve Turizm Bakanlığı kuruldu. Bakanlık, 17 Mart 1989 tarihinde Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı olarak yeniden ayrıldı. 29 Nisan 2003 tarihinde iki bakanlık yeniden birleştirildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığının görev ve yetkileri şunlardır:

Millî, manevi, tarihi, kültürel ve turistik değerleri araştırmak, geliştirmek, korumak, yaşatmak, değerlendirmek, yaymak, tanıtmak, benimsetmek ve bu suretle millî bütünlüğün güçlenmesine ve ekonomik gelişmeye katkıda bulunmak.
Kültür ve turizm konuları ile ilgili kamu kurum ve kuruluşlarını yönlendirmek, bu kuruluşlarla işbirliğinde bulunmak, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile iletişimi geliştirmek ve işbirliği yapmak; yerel yönetimler, kamu kurum ve kuruluşları tarafından veya kamu personelini desteklemek için kurulan dernekler ve aynı amaçlarla 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre kurulan vakıflar dışındaki asıl amacı kültür, sanat, turizm ve tanıtım faaliyeti olan dernek ve vakıflar ile özel tiyatrolar tarafından gerçekleştirilecek projelere nakdi yardımda bulunmak.
Tarihi ve kültürel varlıkları korumak.
Turizmi, millî ekonominin verimli bir sektörü hâline getirmek için yurdun turizme elverişli bütün imkânlarını değerlendirmek, geliştirmek ve pazarlamak.
Kültür ve turizm alanlarında her türlü yatırım, iletişim ve gelişim potansiyelini yönlendirmek.
Kültür ve turizm yatırımları ile ilgili taşınmazları temin etmek, gerektiğinde kamulaştırmak, bunların etüt, proje ve inşaatını yapmak, yaptırmak.
Türkiye'nin turistik varlıklarını her alanda tanıtıcı faaliyetler ile her türlü imkân ve araçlardan faydalanarak kültür ve turizmle ilgili tanıtma hizmetlerini yürütmek.
Kanunlarla veya cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yapmak.

Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü
Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü
Telif Hakları Genel Müdürlüğü
Sinema Genel Müdürlüğü
Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü
Yaşayan Miras ve Kültürel Etkinlikler Genel Müdürlüğü
Tanıtma Genel Müdürlüğü
Teftiş Kurulu Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Personel Genel Müdürlüğü
Bilgi Teknolojileri Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü
Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü - 19.06.1979 tarihinde kabul edilen 2252 Sayılı Döner Sermaye Kanunu uyarınca kurulmuş olup, aynı kanun uyarınca kamu tüzel kişiliğine sahiptir. Genel bütçeden yardım almaksızın kendi kaynakları ile işletilir. Bakanlığın en büyük bütçeli ve en büyük istihdamına sahip birimi olup bakanlığın ticari operasyonlarını yürütmekte, kültürel varlığın korunması ve geliştirilmesi, kültür ve turizm altyapı yatırımlarının geliştirilmesi için bu çerçevede; kazı, restorasyon, yeni müze yapımı, yeni kültür merkezi yapımı, mevcutların bakımı ve onarımı ile bunlara ait cari ödemeler konusunda mali destek sağlamaktadır. Aynı zamanda T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı 300'ü aşkın müze ve ören yerinin gişe hizmetleri DÖSİMM tarafından yürütülmektedir. Yaygın olarak bilinen Geleneksel El Sanatları ve Kitap Satış Mağazaları DÖSİMM tarafından işletilmektedir. Bunun dışında müze ve ören yerleri gelirlerinin tahsil edilmesi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı tarihi mekanların kısa süreli kullandırılması, müze ve örenyerleri, kültür merkezleri, galeriler ve kütüphanelerin ticari ünitelerinin kiraya verilmesi DÖSİMM'in görevleri arasındadır.

İstanbul İşletme Müdürlüğü
Geleneksel El Sanatları ve Mağazalar İşletme Müdürlüğü
Hukuk Müşavirliği
Strateji Geliştirme, Bütçe ve Gelirler Müdürlüğü
İnsan Kaynakları Müdürlüğü
Mali İşler Müdürlüğü
Satın Alma Müdürlüğü
Bilgi İşlem ve Destek Hizmetleri Müdürlüğü

İl Kültür ve Turizm Müdürlükleri

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Vakıflar Genel Müdürlüğü
Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı
Kapadokya Alan Başkanlığı
Uludağ Alan Başkanlığı

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu

Türkiye Kültür Yolu Festivali

Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı ve Anıtlar Yüksek Kurulu adıyla da bilinen ve korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarının (Sit alanları) korunmasını, restorasyonunu sağlamak, bölgeler arası organizasyonu sağlamak, çıkabilecek sorunlarda "Kültür ve Turizm Bakanlığı"'na yardımcı olma amaçlı bir kurumdur.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne bağlı İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğunun bir alt birimi olarak Tasavvuf, İrfan ve Meydan Meşkleri Bölümü 2018 yılında kurulmuştur.  Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde devlet himayesinde  "zikir" çeken bir topluluk olarak dikkat çekmektedir.  Semazenler sessizce "Allah Allah "diyerek zikir çeker. Bu ayinler, laik Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde icra edilmektedir.
Tarikatların pratiğinde Allah'ı anarak, tefekkür etmeye zikir denmektedir.  Resmi adı Devlet Halk Dansları Topluluğu olan ancak İstanbul Devlet Halk Dansları Topluluğu olarak tanıtılan bu topluluğun resmi devlet sanatçısı olan dansçıların bu Semah'larda görev aldığı belirtilmektedir.

Resmî site 
Facebook'ta Kültür ve Turizm Bakanlığı 
X'te Kültür ve Turizm Bakanlığı
Instagram'da Kültür ve Turizm Bakanlığı 
YouTube'da Kültür ve Turizm Bakanlığı

Kızılcahamam, eski ismiyle Yabanabad, Ankara ilinin kuzey kısmında yer alan bir ilçesidir. E5 Ankara-İstanbul Devlet karayolu üzerindedir. Kızılcahamam, Çubuk, Kahramankazan, Ayaş, Güdül, Çamlıdere ilçeleri ile Bolu ve Çankırı illeri arasında kalır. Dağlık ve ormanlık bir ilçe olan Kızılcahamam'ın yüzölçümü 1.623 km²dir. Kızılcahamam ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 985 metredir.
İç Anadolu ile Karadeniz arasında geçişi sağlar. Köroğlu Dağları ilçenin en önemli dağı, Sakarya Irmağı'nın kollarından biri olan Kirmir Çayı da ilçedeki en önemli akarsudur. Ankara'ya içme suyu sağlayan Kurtboğazı, Eğrekkaya ve Akyar barajları Kızılcahamam Belediyesi sınırları içerisinde kalmaktadır.

Kızılcahamam'da yerleşimin ne zaman başladığı bilinmemekle beraber, ilk çağlara kadar uzanmadığı tahmin edilmektedir. İlk önce Hititlerin daha sonra da sırasıyla Friglerin, Lidyalıların, Perslerin, Galatların, Romalıların ve Bizanslıların hakimiyetinde kalmıştır. 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Türkler Anadolu'nun her bir yerine akınlar yapmaya başlamışlar, 1073 yılında Ankara ve civarına gelerek çevreye yayılmışlardır. Oğuz boylarının adlarına Kızılcahamam ilçesinde ve çevresinde sıkça rastlamak mümkündür. Buna göre Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu'ya yerleşen Oğuz Türkleri bugünkü bölge insanının kökenini teşkil etmektedir. 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Selçuklu Devleti Anadolu'ya akınlar yaparak 1073 yılında Ankara ve civarını ele geçirmişlerdir. Selçuklu Devleti'nin yıkılmasıyla beyliklerin hüküm sürmesinden sonra 1356 yılında Osmanlı Sultanı Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Ankara ve civarı Osmanlıların eline geçmiştir. 1356 yılından itibaren Ankara Sancağı'na bağlı bir kaza olan Yabanabad'ın ilçe merkezi Demirciören köyü olmuştur. 1880 yılında ilçe merkezi bugünkü Pazar beldesine nakledilmiş ve 1915 yılına kadar buradan idare edilmiştir. Yol güzergahında olması ve şifalı suların bulunması sebebiyle ilçe merkezi 1915 yılında Pazar beldesinden alınarak Kızılcahamam'a taşınmıştır. Ankara yıllıklarında Kızılcahamam ismi Yabanabad olarak geçmektedir. Kızılcahamam için Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde,On gün yaban ovasında gezdik, bu da Engürü (Ankara) sancağı içinde yüz parça mamur köyü olan Subaşılık'tır ve hafta pazarı olan bir ilçedir.diyerek bahsetmektedir.

Anadolu'daki ilk insansı kalıntıları Fikret Ozansoy tarafından Kızılcahamam ilçesinde bulunmuş ve bunlara Ankarapithecus meteai adı verilmiştir.

Kızılcahamamspor, Ankara ilinin yeşil-beyaz renkli köklü takımlarındandır.
Gazi Üniversitesi Kızılcahamam MNT Kadın Futbol Takımı, Kadınlar 1. Ligi'nde mücadele etmektedir.
Kızılcahamam Güreş Takımı, bazı başarılar yakalamış olup Türklerin "ata sporu" sayılan güreşi ilçede yaşatmaktadır. Ayrıca her yıl ilçe festivallerinde geleneksel olarak yağlı güreş müsabakaları yapılmaktadır.

Roma döneminden beri kullanıldığı bilinen Kızılcahamam kaplıcaları Türkiye çapında ün kazanmıştır. Kızılcahamam genellikle Soğuksu Millî Parkı, kaplıcaları, otelleri, maden suları, tarihi yerleri ve festivalleri ile tanınır. Termal suları pek çok hastalığa iyi geldiği için sağlık turizmine katkı sağlamaktadır. Ayrıca dağları, gölleri, milli parkları ve tarihî eserleri ile dikkat çekmektedir. Ankara'ya yakınlığı nedeniyle özellikle hafta sonları çok sayıda günübirlik ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Pazar günleri kurulan ilçe pazarında civar köylerden gelen köylüler, getirdikleri yöresel ve doğal ürünleri pazarlarlar. Son yıllarda yapılan büyük oteller kongre ve toplantılara ev sahipliği yapmakta, bu yolla ilçe turizmine büyük katkılar sağlamaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyetinde, 1980 yılından bu güne kadar, görevi başında yaşamını yitirmiş askerleri temsilen, askerlerin künyelerinin asılı olduğu anıt bir sedir ağacı bulunmaktadır. Anıt ağacın önünde 81 ilden getirilen toprak konularak oluşturulmuş Türkiye Haritası vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Yaşar Yıldırım, 1994 Türkiye yerel seçimleri'nde BBP'den seçildi, daha sonra istifa ederek MHP'ye katıldı.

Kızılcahamam Ankara'ya 79 km, E-89 kara yolu ve TEM otoyoluyla 45 dakika uzaklıktadır. Esenboğa Havaalanı'na ise 1 saat uzaklıktadır. İstanbul'a kara yolu ile uzaklığı da 350 km'dir.

Lozan (Lausanne), İsviçre'nin Fransızca konuşulan Vaud kantonunun başkenti ve en büyük şehridir. Olimpiyat başkenti olan Lozan, Cenevre Gölü kıyısında, Jura Dağları ile Alpler arasında yaklaşık yarı yolda yer alan ve gölün karşısında Fransız kasabası Évian-les-Bains'e bakan tepelik bir şehirdir. Lozan, en yakın büyük şehir olan Cenevre'nin 51,7 kilometre (32 mil) kuzeydoğusunda (kuş uçuşu) yer almaktadır. İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi Lozan'da toplanır, ancak ülke için fiili başkent değildir.
Lozan belediyesinin nüfusu yaklaşık 150.000'dir ve bu da onu Basel, Cenevre ve Zürih'ten sonra İsviçre'nin dördüncü büyük şehri yapmaktadır; tüm yerleşim alanı ise yaklaşık 420.000 nüfusa sahiptir (Ocak 2019 itibarıyla). Lozan-Cenevre metropol alanı (Vevey-Montreux, Yverdon-les-Bains, Valais ve yabancı bölgeler dahil), genellikle Arc lémanique olarak adlandırılır ve 2017 yılında 1,3 milyondan fazla nüfusa sahipti ve İsviçre'nin en hızlı büyüyen bölgesidir.
Başlangıçta göl kıyısında bir Kelt ve Roma yerleşimi olan Lozan, 12. yüzyılda inşa edilen Notre Dame Katedrali'nin eteklerinde bir kasaba haline geldi. 
Ancak 20. yüzyılda Lozan, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne (şehri 1994'ten beri "Olimpiyat Başkenti" olarak tanıyor), Spor Tahkim Mahkemesi'ne ve yaklaşık 55 uluslararası spor derneğine ev sahipliği yaparak uluslararası sporun merkezi haline geldi. Ünlü bir şarap yetiştirme bölgesinde yer almaktadır. 28 istasyonlu metro sistemiyle Lozan, hızlı transit sistemine sahip dünyanın en küçük şehridir. Lozan, 2020 Kış Gençlik Olimpiyatları'na ev sahipliği yaptı.

Daha önceleri Keltlerin yerleşim alanı olan, bugün ise Vidy ve Ouchy semtlerinin bulunduğu göl kenarındaki bölgeye Romalılar tarafından bir askeri kamp kurulmuş ve buraya Lousanna adı verilmiştir. Bu bölgenin yukarısında 'Lausodunon' ya da 'Lousodunon' adıyla bilinen bir kale bulunmaktaydı. İmparatorluğun yıkılmasından sonra güvenliğin azalması, Lozan'ı tepelik olduğu için savunması daha kolay olan şimdiki merkezine taşınmaya zorladı. Zamanla bir şehir haline dönüşen Lozan, Savoya Dükalığı ve Lozan piskoposu tarafından idare edilmekteydi. Şehir, 1536'den 1798'a kadar Bern hakimiyeti altında kalmıştır. Bu dönemde, katedraldeki asma halılar gibi birçok değerli eşya ve hazine kalıcı olarak uzaklaştırılmıştır. Napolyon savaşları esnasında şehrin statüsü değişir. 1803'te yeni kurulan Vaud kantonunun başkenti olur ve bu kanton İsviçre Federasyonu'na katılır. 1950'lerden 1970'lere kadar çok sayıda İtalyan şehre göç eder, çoğunlukla Renens mahallesine yerleşirler ve yerel yemek tarzlarının değişmesine sebep olurlar.
Lozan çok sakin bir şehirdir, 1960'ların sonu 1970'lerin başında bazı protestolarda gençler polisle çatışırlar; bu da 'Lausanne bouge' (Lozan kımıldıyor) mottosunu doğurur. Bundan sonraki en önemli protesto yüksek sinema ücretlerine karşı yapılmıştır ve ondan sonra şehirde bir daha olay olmaz, şehir gürültüsüz ve sakin olan kendi haline döner.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi 1992'de kış olimpiyatlarının Lozan'da yapılmasının kabulü için halk oylaması düzenlediğinde, Lozanlılar beklenmedik bir karar verip reddeder. Şehrin önde gelenleri sonucun 'evet' olacağına o kadar emindirler ki, önceden hazırladıkları şampanya törenini iptal etmek zorunda kalırlar.

Lozan bölgesinin en önemli coğrafi özelliği Cenevre Gölü'dür (Fransızca Lac Léman). Lozan İsviçre platosunun güney yokuşunda inşaat edilmiştir, Ouchy'deki göl kenarı ile Epalinges ve Le Mont-sur-Lausannea bitişik kuzey kenarı arasında 500 metrelik bir yükseklik farkı vardır. Lozan çarpıcı bir göl manzarasına sahiptir.
Genel güney yokuş düzenlemesi ile beraber, şehrin merkezine eski bir ırmak Flon'un yatağı bulunur, ırmağın üstü 19. yüzyılda kapatılmıştır. Eski ırmak şehrin ortasında geçen bir uçurum oluşturur, şimdiki Rue Centrale sokağını takip eder ve üzerinden birbirine yakın semtleri bağlamak için birçok köprü geçer.
Ziyaretçilerin şehrin hangi seviyesinde olduklarını ve nereye gitmek istediklerini anlamak için yükseklik farkını göze almaları gerekir, aksi takdirde kendilerini gitmek istedikleri sokağın 10 metre altında veya üstünde bulabilirler. Flon aynı zamanda uçurumun içinde bulunan Metro istasyonun ismidir.
Lozan'ın yanında Lavaux (doğu taraf) ve la Côte (batı taraf) adındaki şarap üretim bölgeleri bulunur
.

Belediye sınırları içinde devamlı ikamet edenlerden oluşan Lozan nüfusu (31 Aralık 2018 nüfus tahmini itibarıyla) 139,111 kişi olup nüfus yoğunluğu 3,400 kişi/km2dur. Böylece belediye sınırları içinde Lozan nüfus itibarıyla İsviçre'nin dördüncü büyük şehri olmaktadır. Varoşları ile birlikte Lozan (grand Lausanne) nüfusu 336,400 kişiye ulaşır. Lozan-Cenevre büyük metropoliten bölgesinin nüfusu ise 1.2 milyon kişiyi aşkındır.
Belediye sınırları içinde Lozan şehrinin nüfus sayımı verilerine göre tarihsel nüfus gelişmesi şu grafik ve tabloda özetlenmiştir:

Belediye sınırları içindeki Lozan şehri nüfusunun değişik konuşma dilleri; bağlı oldukları din ile mezhep  ve İsviçreli olup olmadıkları itibarıyla sınıflandırılmasının tarihsel gelişmesi şu "Tarihî Nüfus Verileri" tablosunda incelenebilir:

Toplu Taşıma Lozan'da otobüs ve metro'yu kapsar (bunları işleten şirket ), ulusal ve bölgesel tren hatları (CFF, tarafında işletilir). Şehir içindeki toplu taşıma araçların çoğu trolleybüsdür.
Lozan 2008'de m² hattın açılışı ile İsviçre'nin lastikli metrosu olan ilk şehri olacaktır. Taşıt Paris Metro Line 14'nin bir kısa versiyonu olacaktır.

Lozan doğusunda A1 otoyoluna (Cenevre - Zürih ekseni) ve kuzey ve doğusunda A9 (İtalya'ya gider)a bağlıdır, iki otoyol şehrin kuzeybatısında çatallaşır.

Lozan, bilhassa turizm ve mühendislik alanlarında dünya çapında önder olan öğretim müesseselerine sahiptir, 

École hôtelière de Lausanne
École Polytechnique Fédérale de Lausanne
International Institute for Management Development (IMD)
Lozan Üniversitesi (Université de Lausanne)
Conservatoire de Lausanne23 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orchestre de Chambre de Lausanne ve Ensemble Vocal de Lausanne farklı çeşitli müzik faaliyetleri gösterirler. Ensemble Vocal'ın yönetmenliğini uzun zamandır Michel Corboz yapar.
Her yaz, "Şehir festivali" ya da "Festival de la Cite" Haziran'ın başında düzenlenir. Film festivalleri de vardır, Bach festivali "Le Festival et Concours Bach de Lausanne" hep "La Nuit de Musées" (Müzeler gecesinden) sonra sonbaharda yer alır.
Lozan'da Béjart Ballesini ağırlar, biraz da alternatif kültür de bulunur.

Lozan'da çok müze vardır:

Musée Olympique Lausanne (Olimpik Müze)
Musée de l'Elysée25 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Elysée Müzesi)
Fondation de l'Hermitage31 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Hermitage Foundation)
The Collection de l'Art Brut2 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Vahşi Sanat Koleksiyonu)
mudac27 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Musée de design et d'arts appliqués contemporains)
Musée Historique de Lausanne (Lozan Tarih Müzesi)
Cabinet des Médailles cantonal
Espace Arlaud (Fransızca)
http://www.espace-des-inventions.ch/2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. *http://www.verdan.ch/18 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Musée de la main *http://www.vivarium-lausanne.ch/16 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Forum d'architectures de Lausanne
Forum de l'Hôtel de Ville
Musée cantonal d'Archéologie et d'Histoire
http://www.beaux-arts.vd.ch/27 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.unil.ch/mcg4 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Musée et jardins botaniques cantonaux
Musée de Pully
Musée romain de Lausanne-Vidy
Musée de la Villa romaine de Pully
Musée cantonal de Zoologie
Roseraie de la Vallée de la Jeunesse
Établissement horticole de la Bourdonnette - serres de la Ville

Vaud
Lozan Antlaşması

Lozan şehrinin resmi sitesi10 Nisan 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Vikivoyage" "Lausanne" maddesi5 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Lausanne" maddesi  (İngilizce)
Lozan resmi turizm websitesi7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lozan toplu taşıma sistemleri haritası16 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

M1 (Kızılay – Batıkent) Metro Hattı, Ankara'daki metro hatlarından birisidir. Kızılay'dan başlayıp Batıkent'te sona ermekte olan hat, 14,661 kilometre (9,110 mi) uzunluğa sahiptir ve 12 istasyonu bulunmaktadır.

Hattın yapım çalışmaları 29 Mart 1993 tarihinde başladı. Kızılay ↔ Batıkent güzergâhında yer alan metro hattı, 28 Aralık 1997 tarihinde tamamlanarak hizmete girdi.
Kızılay ↔ Koru güzergâhında yer alan metro hattının yapım çalışmaları 27 Eylül 2002 tarihinde başladı. Ankara Büyükşehir Belediyesi hattı tamamlayamayınca, yapımı Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı devraldı ve 13 Mart 2014 tarihinde M2 adıyla hizmete girdi.
Batıkent ↔ OSB-Törekent güzergahında yer alan metro hattının yapım çalışmaları 19 Şubat 2001 tarihinde başladı. Ankara Büyükşehir Belediyesi hattı tamamlayamayınca, yapımı Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı devraldı ve 12 Şubat 2014 tarihinde M3 adıyla hizmete girdi.
16 Şubat 2019 tarihinde M2 ve M3 hatları M1 hattı ile birleştirilerek OSB-Törekent ile Koru arasında aktarmasız metro seferleri başladı.

M1 hattı ile ilgili bilgiler 14 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MKE Sanayi ve Teknoloji Müzesi; Ankara'nın Yenimahalle ilçesine bağlı Emniyet Mahallesinde yer alan bir müzedir. 22 Mayıs 2013 tarihinde, Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu'na bağlı olarak kurulmuştur. Müzede, sayıları 1000'i aşan, Türk silah ve savunma endüstrisinin gelişim aşamalarını gözler önüne seren belgeler ve materyaller ile birçoğu Kurtuluş Savaşı sırasında da kullanılmış olan Osmanlı yapımı silahlar, üretim tezgahları, MKE'nin geliştirip ürettiği askeri araç-gereçler sergilenmektedir. Ayrıca, ülke sanayisinin gelişimine katkıda bulunan ve yön veren kişilere ait eşyalar, onların portreleri ve mühendislikle alakalı objeler de gösterime sunulanlar arasındadır. Müze 3 boyutlu olarak gezilebilmektedir.

Şu an müzenin bulunduğu yerde önceden, II. Abdülhamit döneminde inşa edilmiş eski bir bina bulunmaktaydı. Bina, bağımsızlık mücadelesinin verildiği yıllarda İstanbul’dan kaçırılarak Anadolu’ya getirilmiş askeri teçhizatların da saklandığı bir süvari kışlası olarak kullanılmış fakat 20 Kasım 1922 tarihinde çıkan bir yangın sonucunda tamamen kül olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, Ankara'nın her yerinden görülen bu felaket sonrasında burayı eşi Latife Hanım'la ziyaret etmiş ve bu durumun Türk halkını üzmemesi gerektiğini, yerine derhal daha iyi bir bina yapılması gerektiğini belirterek meşhur "Türk; öğün, çalış, güven!" sözünü burada söylemiştir. Müze ise yangından sonra yeniden inşa edilen binaya kurulmuş; toplamda 4.500 metrekare kapalı 10.000 metrekare açık kullanım alanına sahiptir.

Müzede sergilenen eserlerden manevi değeri en yüksek olan ve en dikkat çeken parça olan "Gazi Kovan"; Türk Kurtuluş Savaşı sırasında 1.5 yıl içerisinde tam 8 kez doldurulmuş ve 9 farklı cephede tekrar tekrar kullanılmıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra yapılan 101 pare top atışında, en son atış Gazi Kovan ile yapılmıştır.

MTA Tabiat Tarihi Müzesi, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'ne (MTA) bağlı Ankara'da bulunan doğa tarihi, paleontoloji, madencilik, mineroloji ve jeoloji müzesi.
MTA'nın arazi çalışmalarında toplanan fosil, kayaç ve mineral örneklerinin sergilenmesi ve depolanması amacıyla 1968'de kurulmuştur. Türkiye'nin ilk ve en büyük doğa tarihi müzesidir.

MTA koleksiyonu 1960'lı yılların başında oluştu ve müze 7 Şubat 1968'de Genel Müdürlük Binası içinde açıldı. Açılıştan sonra koleksiyona hem MTA'nın daha sonraki çalışmalarından gelen örnekler hem de çeşitli üniversiteler ile diğer kurum ve kuruluşlardan gelen armağanlarla zenginleşti. 1998'de yeni müze binası yapımı başladı; müze, 2003'te yeni binasına taşındı ancak bir sene sonra ziyaret kapatıldı. 2011'de yeniden ziyarete açıldı.
Müzenin içinde bulunduğu MTA Kampüsünde Türkiye'nin ilk jeoloji parkı olan İhsan Ketin Türkiye Jeoloji Parkı  yer alır. Park, 1/10.000'lik Türkiye Jeoloji Haritası şeklinde tasarlanmıştır. Türkiye'nin önemli jeolojik yapıları, kayaçları, ekonomik öneme sahip madenleri, endüstriyel ve enerji hammaddeleri, önemli yeraltı kaynakları, başlıca volkanları, fay hatları ziyaretçilere bilgi panoları ile açıklanır.
Genel Müdürlük bahçesindeki Şehit Mehmet Alan Enerji Parkı 2013 yılından beri Tabiat Tarihi Müzesi'ne bağlı olarak hizmet verir. 2017'de açılan rüzgar türbini ve güneş paneli ile parkın elektrik ihtiyacının azami 8 kWh'si karşılanmaya başlamıştır

Müzenin sergi salonlarında Türkiye'nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden derlenmiş beş bini aşkın örnek bulunur.
Güneş sistemi bölümünde Güneş sistemindeki gezegenler tanıtılır 16 Kasım 2002 tarihinde saat 21.30'da Ankara'da gökyüzündeki yıldızların konumu gösterilir. Bu bölümde ay taşı, yıldırım taşı ve gök taşları sergilenmektedir.
2019 yılında yaptırılan “Akvaryum” müzenin birinci katında bulunur. Bu katta ayrıca omurgalı ve omurgasız fosillere ait çok sayıda örnek sergilenir. Türkiye'de yaşamış ammonit gibi omurgasız hayvanlar ile dev kara kaplumbağası, filler, gergedanlar, zürafalar, atlar gibi omurgalı hayvanlara ait fosiller bulunur. 185 milyon yıllık dev ammonit, günümüzden yaklaşık 3500 yıl öncesine ait Maraş Fili,Yumurtalık sahilinde karaya vuran  "Uzun Balina" iskeleti, 13 bin yıl öncesine ait insan ayak izleri müzenin değerli fosilleri arasındadır. Gelmiş geçmiş en büyük kara memelisi olan, dev gergedan Baluchitherium'a ait fosillerin Türkiye'de başka bir müzede örneği yoktur.
Diyorama bölümünde tükenmekte olan Türkiye'ye özgü bitki ve hayvanlara ait örnekler canlandırmalarla sergilenir. 1974 yılında Beypazarı'nda bulunmuş olan Anadolu'da yaşamış son Anadolu panteri ve artık çok nadir bulunan Ankara tavşanının örnekleri diyorama bölümünde yer alan canlandırmalardandır..
"Süs Taşları", "Türkiye Yeraltı Kaynakları", "Sistematik Mineraloji", "Türkiye Madencilik Tarihi", müzedeki diğer bölümlerdendir.
Üçüncü katta, açılışı 2017 yılında yapılan "Bilim Tüneli" bulunur. Bu bölümde ziyaretçiler Türkiye'nin  jeolojik miras alanları, Güney Afrika'nın safari parkları, deniz altındaki resiflerde gözlenen biyolojik çeşitlilik ve çiçeklerin  dünyasını izleyebilir.

Müzenin yürüttüğü bilimsel projeler arasında Türkiye'deki Baluchitherium buluntularının gün yüzüne çıkarılması, Türkiye'deki süs taşlarının potansiyelinin ortaya çıkarılması için yürütülen çalışmalar, Türkiye'de madencilik tarihinin araştırılması için yürütülen çalışmalar yer alır.

Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi, Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan bir edebiyat ve biyografi müzesidir. Müze, 12 Mart 2011 tarihinde kurulmuş olup Altındağ ilçesinde Hamamönü semtinde yer almaktadır ve İstiklâl Marşı'nın yazarı Mehmet Âkif Ersoy'a adanmıştır.
Müze, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İstiklâl Marşı'nın kabulünün 90. yıldönümünde açıldı. Müze, eski Ankara evlerinin genel mimarisini yansıtan ve bu amaçla restore edilen iki katlı bir binada yer almaktadır. Kütüphanede Ersoy'un eserleri ve onun hakkında yazılmış kitapların da aralarında bulunduğu 7.000'e yakın kitap ve 100 süreli yayın bulunmaktadır. Arşiv, Ankara ve çevresinin tanınmış yazarlarına ithaf edilmiştir. Koleksiyonda Mustafa Kemal Atatürk, Çanakkale Savaşları ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan kitaplar da yer almaktadır.
Müzenin giriş katında edebiyatla ilgili süreli yayınların yanı sıra ödüllü edebiyat eserleri ve yazar imzalı kitaplar da sergilenmektedir. Burada Mehmet Âkif Ersoy'un hayatına ve eserlerine ayrılan, şahsi eşyalarının da sergilendiği özel bir bölüm yer almaktadır. Üst katta ise Ankara ile ilgili kitaplar ve Ankaralı yazarların eserleri sergilenmektedir. Müze kütüphanesinde ayrıca çeşitli yazarlar üzerine tartışmalar, kitap imzalama etkinlikleri, şiir dinletileri ve yazma atölyeleri de düzenlenmektedir. Türkiye'de türünün ilk örneğidir. Dönemin Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay, açılış töreninde, İstanbul'da Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi, Diyarbakır'da Ahmet Arif Edebiyat Müzesi, Adana'da Karacaoğlan Edebiyat Müzesi Kütüphanesi, Erzurum'da Erzurumlu Emrah Edebiyat Müze Kütüphanesi, İzmir'de Attila İlhan Edebiyat Müze Kütüphanesi ve Trabzon'da Bedri Rahmi Eyüboğlu Edebiyat Müzesi Kütüphanesi dahil olmak üzere "Türkiye'nin yedi bölgesinde yedi Müze Kütüphanesi" adlı müze-kütüphane ağı projesinin bir parçası olduğunu açıkladı.
Müze hafta içi yerel saatle 10:00 ile 19:00 saatleri arasında açıktır.

Resmî site

Mehmet Âkif Ersoy Müze Evi, Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunmaktadır. Mehmet Âkif Ersoy'un Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara'da ikamet ettiği ve İstiklâl Marşı başta olmak üzere çok sayıda şiirini yazdığı müzeye dönüştürülmüş Ankara evidir. Hacettepe Üniversitesi Merkez Kampüsü'nün sınırları içinde yer alır.
Vaktiyle Taceddin Dergâhı olan iki katlı ahşap yapı, Taceddin Şeyhi tarafından savaş yıllarında Mehmet Âkif'e tahsis edilmişti. Yapı 1949'da Şehir Meclisi kararı ile müze eve dönüştürüldü ancak uzun yıllar harap durumda kaldı. 1982 yılında yeniden onarıldı ve 1984'te ziyarete açıldı.
Müze evde Mehmet Âkif Ersoy'a ait cep saati, gözlük, tesbih, tüfek vardır. Şairin yüzünün kalıbı müzede teşhir edilen eserlerdendir.
Evin karşısında, 2003 yılında yapılmış olan Mehmet Âkif büstü ile İstiklâl Marşı'nın ilk iki kıtasının yazılı olduğu bir kitabe yer almaktadır.

Taceddin Dergâhı, ilk olarak Kanunî Sultan Süleyman tarafından Hacı Bayram-ı Veli'nin kurduğu Bayramiye tarikatının bir kolu olan Celvetiler için yaptırılmıştır. Adını, bahçesinde kabri bulunan Taceddin Sultan'dan alır. 1826'da tamir edilmiş ve Sultan Abdülmecit tarafından ilaveler yapılarak türbe, dergâh evi, çeşme, hazire ve Taceddin Sultan Cami'siden oluşan bir külliye hâline gelmiştir. Dergâhın bulunduğu sokak sonradan Mehmet Âkif Ersoy Sokağı adını almıştır.

Mehmet Âkif Ersoy, İstanbul'un işgalinden sonra aldığı davet üzerine millî mücadeleye katılmak üzere Ankara'ya gelmişti. Kendisine büyük hayranlık duyan Taceddin-i Veli Camisi İmamı Tevfik Hoca (Tevfik Çiftdoğan) kendisini karşılamış, şehirde kiralık ev bulmanın çok zor olduğu o dönemde külliyede yer alan bu yapıyı kendisine tahsis etmişti.
Şair, 1. TBMM Burdur Milletvekili olduğu yıllarda günlerini bu mütevazı evde geçirdi. Dostlarıyla millî mücadele meselelerini tartıştı. Mehmet Âkif, bir ulusal marş yazılması için açılan yarışmaya para ödüllü olduğu için başlangıçta katılmamıştı. Yarışmaya katılan şiirlerin hiçbirisi uygun nitelikte bulunmayınca dönemin Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, Âkif'in arkadaşı olan dönemin Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey'den marş yazma konusunda Âkif'i ikna etmesini rica etti. Mehmet Âkif, Hasan Basri Bey'in ısrarı üzerine İstiklâl Marşı'nı bu evde yazmaya başladı. Gece gelen ilhamı kaçırmamak için bazı dörtlükleri mum ışığında dergâhın duvarlarına kazdığı anlatılır. Şair, meşhur Bülbül şiirini de bu evde yazmıştır.

Türk siyasetçi Muhsin Yazıcıoğlu'nun kabri de bu müzenin bahçesinde bulunmaktadır.
Türk yazar Nuri Pakdil 2019 yılında vefatı üzerine müzenin bahçesine defnedilmiştir.

 OpenStreetMap'te Mehmet Akif Ersoy Müze Evi ile ilgili coğrafi veriler  
Hacettepe Üniversitesi Tanıtım Sayfası
Mehmet Âkif Ersoy Vakfı

Arslantepe Höyüğü veya Melid, Malatya'nın 7 km kuzeydoğusunda yer alan bir arkeolojik yerleşimdir. Türkiye'deki en büyük höyüklerden biridir. Höyük, Fırat üzerindeki Karakaya Baraj Gölü'nün batısındadır. Orduzu Beldesi'nde yer alan Arslantepe Höyüğü'nün kültür dolgusu 30 metre yüksekliğinde olup 4,5 hektarlık bir alana yayılmaktadır. Höyük MÖ 6 bin yıllarından MS 11. yüzyıla kadar iskan edilmiştir. Bölge MS 5. ve 6. yüzyıllarda bir Roma köyü olarak, daha sonra da Bizans nekropolü olarak kullanılmıştır. Yerleşim alanı 200 x 120 metre boyutlarındadır.
26 Temmuz 2021 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiştir.

Bölgedeki kazılar Louis Delaporte başkanlığında bir Fransız ekip tarafından 1932 yılında başladı  ve özellikle Geç Hitit devri tabakalarında gerçekleştirildi. Kazı çalışmaları, Hitit İmparatorluğu'nun çöküşü ardından bölgede kurulan krallıklardan birinin başkentine ulaşmayı hedefliyordu. Daha sonra birkaç derin sondaj açılmışsa da esas düzenli kazılara 1961 yılında Roma La Sapienza Üniversitesi'nden bir grup tarafından başlandı. 1970'li yıllara kadar kazılar Alba Palmieri başkanlığında yürütüldü. Günümüzde devam eden kazılar, Marcella Frangipane tarafından koordine edilmektedir.
Kazılarda bulunan iki aslan ve bir kral heykeli Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.

Kazılarda MÖ 3600-3700 yılına ait olduğu düşünülen yirminin üzeri mezar ile altı ev kalıntısı ve küp içerisinde iki çocuk iskeleti, MÖ 3600-3500 yıllarından bir tapınak, MÖ 3300-3000 yıllarından bir saray, çok sayıda mühür ve ustalıkla yapılmış madeni eşyalar bulunmuştur. Tüm bu buluntular o tarihlerde yerleşimin, aristokratik siyasi, dini ve kültürel bir merkez olduğunu göstermektedir. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenen eserler dışındaki buluntular Arslantepe Açık Hava Müzesi'nde sergilenmektedir. Mühürler, yerleşimin bir ticari merkez olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Yerleşim, iskan edildiği süre boyunca su kaynakları bol fakat Fırat taşkın sahasının dışında kalmaktaydı. Bu sayede tarım için çok uygun topraklara sahip olan yerleşim, yerel bir hakim sınıf tarafından yönetilmekteydi. Bu hakim sınıf hem politik, hem ekonomik hem de dini erki elinde tutuyordu. Bu haliyle Anadolu'daki ilk şehir devleti olma özelliği taşımaktadır.
MÖ 4. bin yılın sonlarında kerpiç anıtsal yapıların yer aldığı geniş bir kentsel alan höyüğün güney batı yamacına yayılmıştır. Bu anıtsal yapılarda çok sayıda mühür bulunması bu yapı kompleksinin yönetsel bir merkez olduğunu göstermektedir. Mühürler muhtemelen çeşitli malların depolanması ve nakliyesi sırasında kullanılmaktaydı ve yapı kompleksi bu haliyle bir saray ekonomisi merkezi olarak görülmektedir.

Saray kompleksinde ayrıca arsenikli bakır alaşımlı, gümüş kakmalı kesici-delici silahlar bulunmuştur. Sarayın yakınında bulunan ve MÖ 2.900 olarak tarihlenen mezarın bir kral mezarı olduğu düşünülmektedir. Mezarda değerli ölü hediyeleri bulunmuş olup ayrıca mezarı kapatan taş kapak üzerinde kurban edilmiş dört genç insan cesedi bulunmuştur.
Geç Uruk Dönemi (MÖ 3.400-3.200 ardından yerleşimde geniş çapta yangınlar olduğu anlaşılmaktadır. Bunun ardından, farklı kültürden halkların yerleştiği kentte Doğu Anadolu-Transkafkasya kültürel etkileri hakim olmuştur. Arkeolojik çalışmalarda elde edilen çanak-çömlekler ve yerleşim düzeni bunu göstermektedir. Yeni yerleşimcilerin büyük olasılıkla yarı göçebe küçük topluluklar olduğu düşünülmektedir.

MÖ 2.700.-2.500 yıllarında kent, Suriye-Mezopotamya kültüründen koparak özgün bir kültürel yapı geliştirmiştir. MÖ 2 binden itibaren kent, genişleyen Hitit İmparatorluğu’nun etki alanına girmiştir. Hitit Kralı I. Şuppiluliuma'nın Mittani başkenti Washukanni'ye düzenlediği seferde üs olarak kullanılmıştır. Hitit İmparatorluğu'nun çöküşünün ardından kurulan Geç Hitit krallıklarından biri olan Kammanu başkenti olmuştur. Bu tarihlerde, Asur belgelerinde kentin adı Melid olarak geçmektedir. Kenti başkent olarak alan krallık ise Kammanu ya da Melid Krallığı olarak bilinirdi.

Asur İmparatorluğu hükümdarı I. Tiglat-Pileser'in saldırısı sonunda bu devlete haraç ödemek zorunda kalan bölge, II. Sargon tarafından ele geçirilip yağmalandığı MÖ 712 yılında dek varlığını ve zenginliğin korumayı başarmıştır. Bu tarihten MS 5. yüzyıla kadar ise iskan edilmemiştir.
2014'te Dünya Mirası Geçici Listesi'ne eklenen Arslantepe, 26 Temmuz 2021 tarihinde, 44. Dünya Miras Komitesi toplantısında alınan kararla UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edildi.

Özel

Genel
Burney, C. 1993 Arslantepe as a gateway to the highland: a note on periods VI A-VI D. In: M. Frangipane, H. Hauptmann, M. Liverani, P. Matthiae & M. Mellink (eds.), Between the Rivers and over the Mountains, Archaeologica Anatolica et Mesopotamica Alba Palmieri dedicata, Rom, 311-317.
Frangipane, M. & Palmieri, A. 1987. Urbanisation in Perimesopotamian areas, the case of Eastern Anatolia. In: L. Manzanilla (ed.), Studies in the Neolithic and Urban revolutions, BAR Internat. Series 349, 295-318, Oxford.
Alba Palmieri, Sertok, K. & Chernykh, E. 1993 From Arslantepe metalwork to arsenical copper technology in Eastern Anatolia. In: M. Frangipane, H. Hauptmann, M. Liverani, P. Matthiae & M. Mellink (Hrsg.), Between the Rivers and over the Mountains, Archaeologica Anatolica et Mesopotamica Alba Palmieri Dedicata, Rom, 573-599.
Alba Palmieri 1981. Excavations at Arslantepe (Malatya). Anatolian Studies 31, 101–119, XIII–XVI.
Alba Palmieri  1984. Excavations at Arslantepe, 1983. VI. Kazı Sonuçlari Toplantisi, 71–78. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Alba Palmieri 1985. Eastern Anatolia and early Mesopotamian urbanization: Remarks on changing relations. In: M. Liverani, Alba Palmieri and R. Peroni (Hrsg.), Studi di Paletnologia in Onore di Salvatore M. Puglisi. Roma: Universida di Roma La Sapienza, 191–213

 OpenStreetMap'te Melid ile ilgili coğrafi veriler  
Aslantepe
TAY Projesi 9 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
fotoğraflar 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Harita
Arslantepe Web Sitesi 8 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Meteoroloji Müzesi; Ankara'nın Keçiören ilçesinde bulunan bir kurum tarihi ve bilim müzesidir. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'ne bağlı olup denetimi Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce yapılmaktadır. Türkiye'deki meteoroloji alanında yaşanan gelişmeleri kronolojik olarak sergilemek amacıyla kurulan müze, iki ana sergi salonundan oluşur. İlk bölümde yazılı ve görsel tarihi dokümanlar sergilenirken, ikinci kısımda ise meteoroloji biliminde kullanılan yüzden fazla teknolojik alet ve cihaz bulunur. Dünyadaki az sayıda meteoroloji müzesinden biri olup Türkiye'de bu alanda faaliyet gösteren tek müzedir.

Müze tarafından kullanılan bina; 1908 yılında, bugün Ankara Üniversitesi'ne bağlı bir fakülte olan Ziraat Mektebi için inşa edilmiştir. Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında Halide Edip Adıvar tarafından kurulan Anadolu Ajansı da ilk faaliyetlerine burada başlamış; daha sonrasından Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları tarafından altı ay boyunca karargah olarak kullanılmıştır. Müze kurulduktan sonra, Atatürk'ün kaldığı ve harp planlarını hazırladığı oda; kullandığı çalışma masası, kömür sobası, halı ve diğer eşyalar ile birlikte korunup "Atatürk Odası" adıyla ayrı bir bölüm haline getirilmiştir.

Sanal Müze - Keçiören Belediyesi 3 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kral Midas ya da Asur kaynaklarındaki adıyla Muşkili Mita, MÖ 738 - MÖ 696 yılları arasında, Frigya'nın Polatlı'da kurulmuş olan başkenti Gordion'da, yaşamış olan efsanevi Frigya kralıdır. Krallığı gibi yaşamı ve ölümü üzerine de mitolojiler yazılmıştır. Yaşamı boyunca acılar çekmiş olan Midas, "eşek kulak"larıyla ya da "dokunduğu her şeyi altına çevirmesiyle" ünlenmiştir.

Yapılan bilimsel çalışmalarda, Midas'ın anne karnında bir hastalığa yakalandığı ve kulak kanalları asimetrik olarak doğduğu anlaşılmıştır. Asimetrik kulak yapısı nadir görülen bir hastalık şeklidir. Önden veya arkadan bakıldığı zaman bir kulağın diğerinden çok daha yukarıda veya aşağıda olduğu görülür. Çirkin bir görünüm oluşturan bu hastalık Midas'ın kafatasında belirgin izler de bırakmıştır. Halkından utanan Midas'ın sürekli olarak başına geçirdiği bir "serpuş"la gezdiği, kulaklarını hiçbir zaman göremeyen halkının ise, krallarının kulakları hakkında yorum yaparak, göremedikleri kulakları eşek kulağına benzeterek kralları hakkında dedikodu yaptıkları düşüncesi kuvvet kazanmıştır.

"Telmessos'tan başlayıp, Ankara'da sona eren kader çizgisinin ünlü yolcusu Kral Midas'ın acı dolu yaşam öyküsü" demir çemberli tekerlerin aşındırdığı Kral Yolu'nda bir gün eski bir araba yol almaktadır. Arabayı kullanan gence yaşlı annesi ve orman işçisi babası eşlik etmektedir. Annesinin doğduğu Telmessos'u (bugünkü Fethiye) ve liman kenti Patara'yı arkalarında bırakalı günler olmuştu. Bey dağlarını ve Batı Toroslar'ı aşıp kuzeye Frig ülkesine doğru yönelmektedirler. Frig Kralı Gordios ölmüştür. Halk çok üzgündür. Kralın yerine geçecek kimse yoktur. Ülkenin ileri gelenleri toplanır ve kahinlerden yardım ister. Kahinler kehanette bulunurlar ve şu andan itibaren Gordion'a arabasıyla ilk giren kraldır. Bu kişi Kral Midas'ın babası Gordios'tur. Midas Frig ülkesinin bilinen iki kralından bir tanesidir. Frig kralları ya Gordios ya da Midas olarak anılırdı. Ele geçirilen çok az belgeye dayanarak başkent Gordion'un Gordios unvanlı bir kralın kurduğunu, Midas'ın ise bundan sonra krallık yaptığı tahmin edilmektedir.
Arkeolojik belgelere göre MÖ 1360 yılında Anadolu ve Yunanistan çok şiddetli bir depremle sarsılır. Bu arada birçok kent yerle bir olur. Söylentilere göre Atlantis kıtası da bu depremde yok olmuş, sulara gömülmüştür. İşte bu felaketten sonra Eski Yunanistan ve Makedonya'nın Trakya kavimleri topraklarını terk ederek yeni yurtlar ararlar. Bunlardan bir bölümü Karadeniz'in kuzeyine yönelir. Aralarına İran adlı bir kavminde bulunduğu bu grup Kırım üzerinden Kafkasya'yı aşar ve bugün İran olarak anılan topraklara yerleşirler. Diğer bir bölümü ise deniz yoluyla Mısır'a yerleşir. Ancak Firavun III. Ramses kendi deyişiyle ülkesini arslanlar gibi korur ve onları Mısır'a sokmaz. Bu dönemde Anadolu'da hüküm süren Hitit Krallığı ise ülkeyi saran veba hastalığı ve isyan eden yerli kavimlerle uğraşmaktan zayıf düşmüştür. Trakya'dan göç eden diğer bir grup MÖ 1200 yıllarında boğazları geçerek Anadolu'ya girer ve Anadolu'da Hitit hakimiyetine son verir. Frig'ler başkenti Gordion olan bir krallık kurarak, kısa zamanda büyür ve Orta Anadolu'nun tümünü kaplarlar.
Frigya en parlak dönemini Kral Midas'la yaşamıştır. Midas şüphesiz çağının en ünlü krallarından biridir ve Asur kralı Sargon'un çivi yazılı yıllıklarında  Muşkilerin Mita'sı olarak adı geçer. Kral Midas'in ölümünden sonra Gordion kenti MÖ 6. yy sonlarına kadar bolluk ve refah içinde yaşamıştır.

Midas'ın kral seçilişi ve yaşamına hüzün veren eşek kulakları ne kadar efsanevi ise ölümü de o denli efsanelere konu olmuştur. Midas kendini görkemli ve zapdedilmesi imkânsız bir başkente sahip sanır. Ancak bugün daha surları ve kale kapısı ile görenleri şaşırtan Midas'ın Gordion'u M.Ö 695 yılında Kafkaslar'dan gelen ve adeta çekirge sürüsü gibi Anadolu'yu yiyip bitiren Kimmer Baskınına dayanamayarak yerle bir olmuştur. Midas bu baskından sağ kurtulur ama o günden sonra sıkıntılı bir hayat sürmüştür. Gordion'lu Midas artık kendi kaderini kendi tayin etmiş ve harap olan Gordion yıkıntıları üzerinde dolaşırken mitolojiye göre boğa kanı içerek intihar etmiştir.
Fakat uzmanlar tarafından Kral Midas'ın kafatası 3 boyutlu tomogrofisi çekilerek incelenmiştir. Bu incelemeler sonucunda kafatasının iç yapılarında büyük ölçüde değişiklikler tespit edilmiştir. Kafatasının göz çukurunun sağ köşesinden yukarı doğru giden bir kırık hattı görülmüştür.Alınan küçük bir parça patoloji uzmanları tarafından dikkatle incelenerek kemik dokusunda büyük bir değişiklik olmamakla beraber mikroskobik seviyede yer yer kahverengi lekeler olduğu saptandı. Kullanılan özel boya ile bu yer yer görülen kahverengi lekelerin demir içeren ve kan elemanlarının kalıntısından ortaya çıkan pigment olduğu patologlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Midas'ın ölüm sebebinin mitolojide söylendiği gibi boğa kanı içerek intihar etmesinden değil, başının sağ tarafına aldığı ağır bir darbe ile öldürüldüğü ispatlanmıştır.
Yapılan çalışmalar sırasında ilgililerce var olduğu söylenen Midas'a ait vücut iskeletinin kaybolduğu iddia edilir. 1992 yılından başlayarak üzerinde çeşitli araştırmalar yapılan kafatası ise bugün Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.
Kral Midas ile ilgili farklı efsaneler vardır. Bunlardan en ünlüleri "Eşek Kulaklı Kral Midas" ve "Dokunduğu Her şeyi Altına Çeviren Midas" tır.

Şarap tanrısı Dionisos'un (Bacchus) yoldaşı Satiros, Frigya'yı gezerken Midas'ın gül bahçesinde uyuyakalmış. Satiros'u bulup, on gün on gece sarayında ağırlayan Midas'ın konukseverliğinden etkilenen Dionisos, kralın bir dileğini gerçekleştireceğini söylemiş. Kral Midas da her dokunduğunun altına dönüşmesini ve böylece daha zengin olmayı istemiş. Ancak yemek için dokunduğu yiyecekler, içecekler ve ünlü gül bahçesi bile altına dönüşünce, kral Dionisos'dan bu uğursuz gücü geri almasını istemiş. Midas'ın durumuna acıyan tanrı Dionisos krala Paktalos Irmağı'nda yıkanmasını söylemiş. Bu ırmakta yıkanan Midas, her tuttuğunun altına dönüşmesinden kurtulmuş. Ve o günden bugüne bu ırmakta bulunan altın parçacıkları bu efsaneye bağlanmıştır.

Müziğin, sanatların, güneşin, ateşin ve şiirin tanrısı Apollon ve Kır Tanrısı Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla hoş sesler çıkarıyordu; ama Apollon'un gümüşten lir'i her çalgıdan üstünmüş. Apollon; çalmaya başladığında Musalar bile durup onu dinlermiş. Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollon'a vermiş. Ama Midas oyunu yarışma sonunda Pan'a yönelik kullanınca Tanrı Apollon çok kızmış ve "güzel müziği ayırt edemeyen kulak insan kulağı olamaz, sana eşek kulağı yakışır" diyerek Midas'ın kulaklarını eşek kulağına dönüştürmüş. Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde saklamış. Saklamış ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını görerek kralın sırrını öğrenmiş. Ancak sır bu insan ağzına sığar mı? Berber sancılar geçirip, dayanılmaz ıstıraplar yaşadıktan sonra sırrını bir kuyuya söylemeye karar vermiş. Kuyuya eğilmiş ve "Midas'ın kulakları eşek!" diye bağırmış. Sırrı kuyudaki su sazlara, sazlarsa rüzgarda salına salına bütün etrafa yayılmış. Böylece bütün ülke Midas'ın sırrını kısa zamanda öğrenmiş. Daha sonra halk Midas hakkında gölge oyunları oynamaya başlamış. Midas artık bıkkınlıkla kulaklarını kestirmeye karar vermiş ve kulaklarını kestirmiş. Kulakları kesilen Midas'ın sonradan kulakları sarmaşık kadar tekrar uzamış. Herkes onunla "eşek kulaklı Midas" diye dalga geçmeye başlamış. Kral Midas Tanrıya yalvarmaya başlamış, "Tanrım benim bu kulaklarımı düzelt ama bütün servetimi elimden al" demiş. Tanrı onu bağışlamış ve Midas kulaklarını geri almış. Ama kimse görmeden canını da alıp, mezara gömmüş.

Midas'ın Kulakları (oyun)
Midas'ın Kulakları (opera). Ulusal Türk operasını yaratmada önemli bir kilometre taşı kabul edilir.
The Judgement of Midas (opera)

Midas Anıtı (Yazılıkaya)
Frigya
Frigler

 Wikimedia Commons'ta Kral Midas ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Milli Savunma Bakanlığı Arşiv Müzesi veya kısaca Arşiv Müzesi; Ankara'nın Çankaya ilçesine bağlı Bilkent semtinde yer alan bir müzedir. 8 Ocak 2005 tarihinde, Milli Savunma Bakanlığı bünyesine bağlı olarak General Şefik Erensü Kışlası'nda kurulan müzede; Osmanlı'nın son dönemlerinden, Kıbrıs Barış Harekâtı'na kadar olan süreçte Türk ordusunun katıldığı savaş ve operasyonlara dair çeşitli dokümanlar ve belgeler sergilenmektedir.
Müze toplamda üç büyük sergi salonundan oluşmaktadır. Birinci salonda Kırım, Osmanlı-Rus, Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarına ait kayıtlar sergilenirken; ikinci salonda ise Mustafa Kemal Atatürk'e ait bazı eşya, Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan bir adet panorama ve bakanlığa ait kitap ve cd'ler bulunmaktadır. Kore Savaşı ve Kıbrıs Barış Harekatı'na dair materyaller ise müzenin üçüncü salonunda yer almaktadır.

Mübarek Galib Eldem (15 Kasım 1871, İstanbul-18 Şubat 1938, Ankara), kültür insanı, yazar, bürokrat.
Türkiye'de Milli Mücadele yıllarında Kültür Müdürü olarak görevlendirildi. 1921'de Akkale'de Ankara'nın ilk müzesi olan Eti Müzesi'ni kurdu; kitaplar yayımladı. TBMM hükûmetinin kültür müdürü olduğu sırada Cumhuriyet ilan edilince "Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kültür müdürü" oldu.

1871'de İstanbul'da doğdu. Türkiye'de nümizmatiğin (eski para bilimi) kurucusu olarak tanınan İsmail Galip Bey'in iki çocuğundan birisidir. İsmail Galip Bey, Osmanlı Devleti'nde sadrazamlık dahil önemli kademelerde hizmet veren Rum asıllı İbrahim Ethem Paşa'nın dört oğlundan biri idi. Mübarek Galip Bey'in amcaları olan Osman Hamdi Bey ve Halil Edhem Eldem, Osmanlı-Türk kültür dünyasında önemli rol oynamış kimselerdi.
Mübarek Galib Bey, öğrenimine Süleymaniye'de bulunan Abdi Kâmil Efendi Mektebi'nde başladı. Orta ve yüksek öğrenimini Viyana, Berlin, Namur, Liège, Brüksel şehirlerinde sürdürdü.; Fransızca ve Almancayı çok iyi derecede öğrendi. Yurda döndükten sonra Ahmet Şakir Paşa'nın kızı Fatma Munise Hanım ile evlendi, beş çocuk sahibi oldu.
Bir süre müzelerde çalıştıktan sonra çeşitli devlet hizmetlerinde bulundu. Hariciye Nezareti, Düyûn-ı Umûmiye, Anadolu Osmanlı Demiryolları Kumpanyası, Osmanlı İttihat Mektepleri, Şehremaneti İhsâiyat (istatistik) Kalemi gibi kurumlarda  görev yaptı. Her yıl yayınlanması gereken İstatistik Mecmuası, Mübarek Galip'in görevde bulunduğu beş yıl boyunca hiç basılmadığı için görevden alındı.
Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya geçti. TBMM Hükûmeti tarafından Maarif Vekâleti'nde "Hars Dairesi Baş Müdürü" olarak atandı. Bu görevine devam ederken Cumhuriyet'in ilan edilmesi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kültür müdürü oldu.
1921 yılında Ankara Kalesi'nin "Akkale" olarak adlandırılan burcunda Ankara'nın ilk müzesi olan Eti Müzesi'ni kurdu. Dört yıllık Kültür Müdürlüğü döneminde Maarif Vekâleti 56 adet eser yayımladı. Bu eserlerden birisi, TBMM hükûmetinin isteği üzerine kaleme aldığı ve İstanbul'da, Matbaa-i Amire'de basılan, "Kürre-i Arzda Nüfus-u İslam" adlı kitaptır. Bu kitap dünya üzerindeki Müslümanların o devirdeki nüfusları üzerine bir araştırmadır.
Mübarek Galip Bey, Cumhuriyet' devrinde  Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti azalığı, Müzeler Dairesi Asar-ı Atika Şubesi Müdürlüğü yaptı. 1929'da Eskişehir Lisesi'nde Fransızca ve Almanca öğretmeni olarak görevlendirildi. 1932'de emekli olana kadar öğretmenliği sürdürdü. Emekli olduktan sonra Adalet Bakanlığı'nda mütercimlik yaptı.

Müze-i Hümayun Meskukat Katalogları (Sikke Katalogları) Meskukat-ı Atika-i İslamiye Kataloğu'nun (Eski İslam Sikkeleri Kataloğu) Cengiz İmparatorluğu, İlhanlılar ve Kırım Hanları bölümü
Kürre-i Arzda Nüfus-u İslam, 1922
Hindistan'da Türk Hükümdarları, 1925
Anadolu Türk âsâr ve mahkûkâtı tetebbuâtına esâs, 1928

Müze, somut  ve somut olmayan kültürel mirası araştıran, ilgili nesneleri toplayan, muhafaza edip sergileyen kurumlar ve sergileme mekanlarıdır. Müzelerde eksponat, ekspozisyon, eşyalar, eser, sanat eseri, belge, ansiklopedi, koleksiyon kataloğu, arşiv, nadire kabineleri sergilenir
Birçok müzede bu nesnelerin halka açık sergileri bulunur ve bazılarında araştırmacılar ve uzmanlar tarafından kullanılan sergilenmeyen koleksiyonlar da vardır. Müzeler genellikle turistik yerlerdir ve birçoğu ev sahibi ülkelerinin dışından çok sayıda ziyaretçi çeker; dünyanın en çok ziyaret edilen müzeleri yılda milyonlarca ziyaretçi çekmektedir.
Müzeler, dünyadaki geçmiş ve mevcut uygarlıkların bilim ve sanat ürünleri ile yeraltı ve yer üstü zenginliklerine dair örnekleri saklamak, korumak, sergilemek, ziyaretçileri bilgilendirmek ve onlara ilham vermek amacıyla oluşturulan kurumlardır.
Müze ziyaretçileri, sergilenen nesnelerin anlam ve önemi konusunda  müze rehberleri tarafından bilgilendirilir.
19. yüzyılda  müzeler, ulusun kültür birikimini aktarma, koruma ve teşhir etme görevlerini üstlenen kurumlar haline gelmiş ve dünyanın birçok ülkesinde büyük resmî müzeler kurulmuştur. Modern müzeler, güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar, arkeoloji, antropoloji, etnografya, tarih, kültür, doğa, bilim veya teknoloji gibi belirli bir konu veya alana odaklanırlar. Bazıları ise daha da uzmanlaşır; örneğin modern sanat müzeleri, yerel tarih müzeleri, havacılık tarihi müzeleri, tarım müzeleri, jeoloji müzeleri vb.

Müze kavramı, Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) tarafından ilk defa 1946 yılında tanımlanmış ve belirli aralıklarla bu tanım yenilenmiştir. 1946 yılında tanım şu şekildeydi:

Müzeler; sanatsal, teknik, bilimsel, tarihi veya arkeolojik materyal bulunduran, içerisine hayvanat ve botanik bahçelerinin dahil olduğu kültür kurumlarıdır.
ICOM Genel Kurulunda 2022 yılında kabul edilen tanım, şu şekildedir:

Müze, somut ve somut olmayan mirası araştıran, bir araya getiren, koruyan, yorumlayan ve sergileyen, kâr amacı gütmeden topluma hizmet eden kalıcı bir kurumdur. Halka açık, erişilebilir ve kapsayıcı yapılarıyla müzeler, çeşitliliği ve sürdürülebilirliği teşvik eder. Etik ve profesyonel bir anlayış ve toplulukların katılımıyla şekillenen iletişim ve işleyişleriyle, eğitim, keyif, düşünce ve bilgi paylaşımı içeren çeşitli deneyimler sunarlar.

Müze kelimesi, Yunancada "ilham perilerinin tapınağı" anlamındaki  "mouseion"’dan gelmektedir. Yunan mitolojisine göre Zeus ile bellek tanrıçası Mnemosine’nin kızları olan müzler (veya musalar), dokuz kız kardeştir; her biri farklı bir sanat dalının ilham verici perisidir.
Antik Yunan'da, müzler ile ilişkilendirilen doğal ortamlar, örneğin kuşların şarkı söylediği yerler, kutsal kabul edilirdi. Müzler'in orada bulunduğuna inanıldığı için bu kutsal yerlere zamanla bir sunak ya da küçük bir tapınak inşa edilmiş ve "mouseion" (müze) adını almıştır.

Müze kelimesinin kökeni olan "mouseion" adlı yapılar, Antik Yunan kültüründe esin perileri musalara adanmış tapınaklardı  ve aynı zamanda insanlar için düşüncelere dalınacak bir yer, bir felsefe kurumu idi. Tek sunaklı basit yapılar olan mouseion'lar, Helenistik Çağ ile birlikte önem kazanan büyük merkezler haline geldiler.
Helenistik dönemin en önemli kenti olan İskenderiye'de MÖ 306 – 285 yılları arasında saray bahçesinin ortasına museion (müze) yapılmıştır. Çevresinde kitaplık, amfiteatr, gözlemevi, yemek ve çalışma odaları, botanik ve hayvanat bahçeleri yer alan museion, hem üniversite hem akademi hem de manastır niteliği taşıyordu. Yunanistan' ın ve doğu ülkelerinin eski ve yeni sanat yapıtları burada toplanır, belgelenir ve korunurdu. Bu nedenle İskenderiye Müzesi, koleksiyon toplayan, koleksiyonunu muhafaza eden, aktaran, özgür düşünce ve ifade ortamı oluşturan ve bunu halka açık şekilde yapan bir kurum olarak günümüzdeki müze anlayışının temelini oluşturmuştur. İskenderiye'den sonra Bergama, Antakya, Roma ve Atina’da müzelerin kurulduğu bilinmektedir.

Müzelerin temeli olan koleksiyonculuk faaliyetleri, Antik Roma kültüründe onur verici eylemler olarak görülmüştür. Buldukları her ganimeti Roma’ya taşıyıp tapınaklara sunan Romalı komutanlar zamanla ganimetlerin bir kısmını saklayarak kişisel koleksiyonlar oluşturmaya başlamışlardır.

Orta Çağ'da tapınaklara ve dinsel törenlerle ilgili kutsal yerlere hediye edilen veya adak olarak bırakılan çeşitli objeler ve eşyalar koleksiyonların temelini oluşturmuştur. Haçlı Seferleri döneminde ganimetlerin "güç" sergilemek üzere Haçlılar tarafından kutsal alanlara ve saraylara getirilmesi, müze kültürünün başlamasında etkili olmuştur.

Rönesans döneminde, yeni arayışların yanı sıra araştırmalar ve yayınların artması sonucu bilim ve sanatta hızlı bir ilerleyiş gerçekleşmiş; koleksiyonculuk da buna bağlı olarak gelişmiştir. Bu dönemde, şahsi koleksiyonlar olan nadire kabineleri üst sınıflar arasında yaygınlaştı. Koleksiyonculuk merakı, 16. yüzyılın başında bütün dünyada yayılmış, toplanan eşyalar daha sonra müzeler için malzeme oluşturmuştur.
16. yüzyılın ortalarında “müze” sözcüğü ilk defa İtalya'da Medici ailesine ait bir koleksiyonun tanıtılmasında kullanılmıştır. Yine bu yüzyılda sanat eserlerinin korunduğu ve sergilendiği müze ve galeriler kurulmaya başlanmıştır. Bir İngiliz koleksiyoncunun topladığı eserleri Oxford Üniversitesi'ne bağışlaması ile 1683 yılında bir İngiltere'de modern anlamda ilk müze (Ashmolean Müzesi) kurulmuş oldu.

18. yüzyıldan itibaren, kraliyet koleksiyonları kamuya açılarak müzelere dönüştü. 1746 yılında Fransa Krallığı’nın sarayında toplanmış olan tarihî sanat eserlerinden genel bir koleksiyon yapılmış; eserlerin halka gösterilmesi düşüncesi ortaya atılmıştır. 1750 yılında Lüksemburg Müzesi kurularak bu düşünce gerçekleştirildi.Fransa'da Lüksemburg Müzesi'nin kuruluşundan sonra, 1753'te İngiliz aristokrat Sir Hans Sloane'ın büyük sanat koleksiyonun devlete miras kalması üzerine British Müzesi'nin temelleri atıldı. 1773'te ABD’in Güney Karolina eyaletinde ülkenin ilk halk müzesi olan Charleston Müzesi  açıldı.
Fransa'da 1792'de Fransız Devrimi ile monarşiye son verilmesinden dokuz gün sonra, halk kraliyet sarayına ve hazinelerine el koydu ve 1793’te Louvre Müzesi hizmete girdi. Louvre Müzesi'ni  Madrid, Berlin, Budapeşte, Prag, Münih gibi birçok Avrupa başkentinde önemli müzelerin açılışı takip etti.

"Müzeler çağı" olarak nitelendirilen 19. yüzyılda dünyanın birçok ülkesinde büyük müzeler kuruldu. 1874'te dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Amerikan Tabiat Tarihi Müzesi, 1880 yılında ise New York Metropolitan Sanat Müzesi hizmete açıldı.
Japonya'da Tokyo Ulusal Müzesi (1872), Avusturya'da Viyana Sanat Tarihi Müzesi (1891), Belçika'da Brüksel Güzel Sanatlar Kraliyet Müzesi (1830), Fransa'da İnsanlık Tarihi Müzesi (1878), İtalya'da Ulusal Müze (1865), Yunanistan'da Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi (1866) gibi çok sayıda müze kurulmuştur.
Bu dönemde kamu müzeleri, ulusu temsil etme misyonu kazandı. Ulusun kültür birikimini aktarma, koruma ve teşhir etme görevlerini üstlenerek ulus kimliği oluşturmada önemli bir unsur haline geldi.

1970'li yıllardan itibaren dünyada küreselleşme olgusunun yaygınlaşması, müze kavramını da değiştirdi. Kültürel mirasın sergilendiği, devlet yönetiminde olan müzeler dışında bazı özel müzeler açıldı. Ulusal kültürün simgesi müzeler, evrenselleşmeye; küresel müze zincirleri kurulmaya ve müzecilik uluslararası dev firmaların faaliyet alanı haline gelmeye başladı. 

Özellikle eski endüstri kentlerinin  kültür sektörüne  yönelmesi sonucu yeni müzeler kuruldu. New York'taki Guggenheim Müzesi'nin şubeleşerek bir müze işletmesi haline dönüşmesi, özellikle de İspanya'da terkedilmiş bir endüstri şehri olan Bilbao'da 1997'de modern sanat eserlerinin sergilendiği Guggenheim Bilboa Müzesi'nin açılması, müzecilik anlayışında önemli bir değişimi tetikledi.

Ülkede müzecilik faaliyetleri 19. yüzyıl ortalarında Ahmet Fethi Paşa tarafından başlatıdı. 1846 yılında Sultan Abdülmecid'in emri ile bazı eski eserler ve eski silahlar Aya İrini Kilisesi'nde toplanmış daha sonra 1868 yılında Ali Paşa'nın sadrazamlığı sırasında kilise ve içerisindeki eserler “Müze-i Hümayun” adı altında ilk müze olarak açılmıştır. Bu dönemde Maarif Nezareti Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde bulunan tüm tarihî eserlerin İstanbul'a gönderilmesi konusunda bir emir yayınlamıştır.
1881 yılında Osman Hamdi Bey'in müze müdürü olmasıyla modern anlamda müzecilik çalışmaları ileri bir düzeye ulaştı. Osman Hamdi Bey 1883 yılında eski eserlerin yurt dışına çıkışını önleyen “Eski Eserler Kanunu” nu hazırladı, Anadolu'daki kazılar bu dönemde denetim altına alındı. Osman Hamdi Bey'in vefatından sonra yerine Halil Ethem Bey atanmış ve bu dönemde Türk-İslam eserlerini içine alan “İslam Müzesi” kurulmuştur.
Cumhuriyet döneminde 1924 yılında Topkapı Sarayı, 1934 yılında Ayasofya müze olarak hizmete sunuldu. Mevlevî Dergâhı ve Mevlâna Türbesi 1926 yılında "Konya Âsâr-i Âtîka Müzesi" adı altında müze olarak hizmete başladı; 1954 yılında teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilerek müzenin adı "Mevlâna Müzesi" olarak değiştirildi.

Türkiye'de müzecilik özellikle Cumhuriyet döneminde büyük önem kazandı. Bu dönemde bir yandan yeni müzeler kurulurken diğer yandan bazı tarihsel anıt ve yapılar müze olarak kabul edilmiştir. Yine bu dönemde müzecilik ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet döneminde yapılan ilk müze binası Ankara Etnografya Müzesi'dir. Müzenin inşasına 1925 yılında başlanmış ve 1930 yılında ziyarete açılmıştır. 1925 yılında çıkarılan kanunla kapatılan tekke, türbe ve zaviyelerdeki eşya ve eserlerin çoğu müzede sergilenmeye başlanmış, halk yaşamından kesitler sunmak amacıyla törensel ya da günlük eşyalar kullanılmıştır. Diğer taraftan Konya Mevlana Türbesi Atatürk'ün isteği üzerine kapatılmayarak koleksiyonları ile birlikte müze haline dönüştürülmüştür.
Dünya müzeciliğinde görülen özelleştirme süreci Türkiye'de 50 müzenin 2010 yılında özel işletmeye verilmesiyle ortaya çıkmıştır. Şubeleş

Müze Evliyagil, Ankara'nın Gölbaşı ilçesinde bulunan bir sanat müzesi ve sergi evidir. İş insanı Sarp Evliyagil tarafından 2016 yılında kurulan müze, toplamda 750 m²'lik bir sergi alanı, üç boyutlu sanat eserlerinin sergilendiği bir bahçe ve film salonundan oluşan çok yönlü bir kültür kompleksi içinde yer alır. Ayrıca müzenin İstanbul Beyoğlu'nda da Evliyagil Dolapdere adıyla dönemsel olarak açık olan bir şubesi bulunmaktadır. Özel müze statüsünde olup, denetimleri Etnografya Müzesi Müdürlüğünce yapılır.

Müze bünyesinde her yıl belirli dönemlerde ve farklı konseptlerde, kısa süreli sergi ve projelerin gerçekleştirildiği "ArtOda" ile yine her sene, daha önce kişisel sergi açmamış olan genç Ankaralı sanatçıların çalışmalarını tanıtmalarına imkân veren "Alfa" isimli iki adet sanat projesi yürütülmektedir. Kurulduğu günden beri Burhan Doğançay, Semiha Berksoy, İnci Furni gibi sanatçıların kişisel sergilerine de ev sahipliği yapmış olan müze, aynı zamanda Caz Derneği tarafından yürütülen "Müzede Caz" konserleri projesinin de gerçekleştirildiği mekanlardan biridir.

Kurumsal Onur Ödülü - Çağdaş Sanatlar Vakfı (2016)

MİT Casusluk Müzesi, Türkiye'nin başkenti Ankara'da bulunan Millî İstihbarat Teşkilatı'na ait bir casusluk müzesidir. Müze, Yenimahalle'deki MİT kampüsünde yer almakta olup casusluk ekipmanı koleksiyonu ile casusluk tarihi ile ilgili sergiler içermektedir.
2011 yılında Millî İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluşunun 85. yıldönümü kutlamaları sırasında kuruma bağlı bir casus müzesi olduğu açıklandı. İç müze, büyük bir Türk gazetesinin talebi üzerine Ekim 2013'te tarihte ilk kez halka açıldı. Müzede yalnızca II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş'ın sonu arasında kullanılan tarihi casusluk eserleri sergilenirken, çağdaş çok gizli etiketli aletler ise hala kilitli kaldı.
Teknik dokümantasyon olarak sınıflandırılan cam kutularda sergilenen enstrümanlar, ses (gizlice dinleme, çağrı kaydı) ve görüntü işleme (fotoğraf, video çerçevesi) ve izleme (ses gözetimi, tel dinleme) gibi casusluk teknikleri ekipmanlarından oluşmaktadır. Sergilenen c.150, ses kaydı saati, böcek gizleme ayakkabısı takozu, kişisel tartım ölçeği olarak gizlenmiş bir radyo vericisi, delikli demir cıvatalar, şifreli belgeleri veya kod defterini (blok şifreleme) gizlemek için sabun ve taş parçasını içermektedir. 1967-1989 yılları arasında Soğuk Savaş döneminde yurtdışındaki Türk diplomatik misyonlarının binalarında tespit edilen böcekler, kalem, fiş sigortaları vb. gibi çeşitli casusluk ekipmanı parçaları olarak sergilenmektedir. Hangi operasyonda veya bu casusluk ekipmanının nerede kullanıldığı hakkında bilgi hala gizli tutulmaktadır.

ODTÜ Arkeoloji Müzesi; Ankara'nın Çankaya ilçesinde, ODTÜ yerleşkesi içinde bulunan bir arkeoloji müzesidir. 1969 yılında, Kemal Kurdaş tarafından kurulan müze; Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne bağlı olup, ODTÜ - Tarihsel Çevre Değerlerini Araştırma Merkezi (TAÇDAM) bünyesinde hizmet vermekte ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünce denetlenmektedir. Müzenin amacı kampüs arazisi içindeki Yalıncak ve Koçumbeli gibi ören yerleri ile Ankara'daki Frig Nekropolü'nde bulunan eserlerin korunması ve sergilenmesidir. Ayrıca müze; Türkiye'deki ilk üniversite müzesidir.

Koçumbeli yerleşmesinden çanak-çömlek buluntuları, taş ve kemik aletler, idoller, hayvan figürinleri, ağırşaklar ve damga mühürleri (ODTÜ Arkeoloji Müzesi, asma kat)
Yalıncak'tan çanak-çömlek buluntuları ve sikkeler (ODTÜ Arkeoloji Müzesi, asma kat)
Frig Nekropolü'nden bulunan tümülüslerden elde edilen Frig kültürü eserleri (ODTÜ Arkeoloji Müzesi, birinci kat)

ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi, 2003 yılında Ankara'da kurulan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne bağlı müze. Müzenin amacı MÖ 7000 yılından beri Anadolu'da gelişen teknolojinin tarihini belgelemek ve günümüz teknolojisini sergilemektir. Müzenin kurulma çalışmalarına 2001'de başlanmış ve 2005'te tamamlanmıştır.
Üniversite yerleşkesinde bulunan müze kompleksi 4 ana elemandan oluşmaktadır. Bunlar geçmişten günümüze bilim ve teknoloji gelişimini gözler önüne seren sergi binası "Büyük Silo"; Ulaşım Tarihi sergisi binası "Hangar", 50'den fazla etkileşimli deneyin bulunduğu Uygulamalı Bilim Merkezi binası "UFO" ve açık hava sergisidir. Açık hava sergisinde üniversite birimleri ve diğer ilgili kişi ve kurumların katkılarıyla bir araya getirilmiş lokomotif, C-47 uçağı, F-104 uçağı gibi araçlar sergilenmektedir.

Eski başbakanlardan Bülent Ecevit, ilkokul öğrenciliğinden bu yana yaklaşık 70 yıldır kullandığı Erika marka tarihî daktilosunu Ekim 2003'te ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi'ne armağan ederek duygularını şöyle ifade etmiştir.Daktilomu ODTÜ gibi bir bilim kuruluşuna armağan etmekten kıvanç duyuyorum.

 OpenStreetMap'te ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  
Müze Sanal Sergisi

ODTÜ Jeoloji Müzesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü bünyesinde Ankara'da yer alan jeoloji müzesidir. Müze, yer bilimleri alanında eğitim, araştırma ve toplumsal farkındalık amacıyla kurulmuş ve faaliyet göstermektedir.

ODTÜ Jeoloji Müzesi, 1995 yılında ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü'nün uzun yıllara dayanan eğitim ve araştırma birikiminin bir sonucu olarak, bölümün bilimsel ve toplumsal misyonunu desteklemek amacıyla kurulmuştur. Müzenin temel amacı; mineraloji, petrografi, paleontoloji ve genel jeoloji alanlarında örneklerin sergilenmesi, korunması ve eğitimde kullanılmasıdır. Ayrıca, müze koleksiyonları hem öğrencilere hem de araştırmacılara uygulamalı eğitim ve araştırma imkânı sunar. Müze, ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü'nün lisans ve lisansüstü programlarının uygulamalı eğitimlerinde aktif olarak kullanılmaktadır. Öğrenciler, müze koleksiyonları üzerinden kayaç, mineral ve fosil tanıma, sınıflandırma ve analiz etme becerilerini geliştirme fırsatı bulurlar. Ayrıca, müze koleksiyonları ulusal ve uluslararası bilimsel projelerde ve yayınlarda kaynak olarak kullanılmaktadır.

ODTÜ Jeoloji Müzesi'nde; Türkiye’nin farklı bölgelerinden toplanmış kayaç, mineral ve fosil örnekleri, jeolojik haritalar ve modellemeler, öğrenci ve akademisyenler tarafından yapılan bilimsel çalışmaların örnekleri, jeolojik süreçleri açıklayan eğitim materyalleri bulunmaktadır. Müze, özellikle Türkiye'nin jeolojik çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan örnek koleksiyonlarıyla dikkat çeker. Bu koleksiyonlar, hem eğitim hem de kamuya yönelik farkındalık çalışmaları için kullanılmaktadır.

ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü, Türkiye'de mühendislik fakültesi bünyesinde kurulan ilk jeoloji mühendisliği bölümü olma özelliğine sahiptir. Bölüm, 1960'lı yıllardan bu yana hem eğitim hem de bilimsel etkinlikler açısından öncü bir rol üstlenmiştir. Müze, bu köklü bilimsel birikimin bir uzantısı olarak, hem akademik hem de toplumsal bir işlev görmektedir.
ODTÜ Jeoloji Müzesi, sadece üniversite mensuplarına değil, aynı zamanda kamuya ve özellikle öğrencilere yönelik çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Müze, bilimsel sempozyumlar, sergiler ve atölye çalışmaları ile yer bilimlerine olan ilgiyi artırmayı hedefler. Özellikle Türkiye Jeoloji Kurultayı gibi büyük organizasyonlara ev sahipliği yaparak, yer bilimleri alanında ulusal ve uluslararası düzeyde iş birliğini desteklemektedir.

OpenStreetMap (kısaca OSM), özgür yazılım şartları altında oluşturulan özgür ve açık kaynaklı bir dünya çapında harita oluşturma projesidir. GPS alıcılarıyla ve diğer kamu malı kaynaklardan toplanan bilgiler ile oluşturulur.
OpenStreetMap özgür olan ve dünyanın her yerinden gönüllü olarak katılımcıların oluşturdukları bir dünya haritası projesidir. OpenStreetMap tıpkı Vikipedi (ki Vikipedi'den esinlenmiştir) gibi kullanıcıların içeriklerini oluşturduğu bir yapıya sahiptir. Haritalar kullanıcıların sunmuş olduğu GPS izleri, uydu fotoğrafları ve yerel yönetimler tarafından sağlanan çeşitli veriler doğrultusunda oluşturulmaktadır. Yapılan değişiklikler anında yayınlanır.
OpenStreetMap'te bütün içeriği Open Database License lisansı ile korunmaktadır.
Katkılar üreticilerine ait olmakla birlikte, telif feragatlı lisansı, içeriğin serbestçe dağıtımına olanak sağlamaktadır. Tamamen ücretsiz ve reklamsızdır. Avrupa'da, ABD'de ve Güney Amerika'da birçok şirket ve yerel yönetim tarafından desteklenen bir projedir.
Dünya üzerinde pek çok ülkeden gönüllülerin katılımıyla büyümeye devam eden OpenStreetMap, bugün pek çok şehrin özgür haritasını barındırmaktadır.
Son güncellemesi yönlendirme imkanları sunmaktadır. 19 Ocak 2024 itibarı ile gönüllü kullanıcı sayısı 10.080.795 kişidir.

State of the Map adı verilen OSM uluslararası konferansı her yıl farklı bir ülkede yapılmaktadır.

2021 Çevrimiçi Konferans (9-11 Temmuz)
2020 Çevrimiçi Konferans (4-5 Temmuz) (Başlangıçta Güney Afrika, Cape Town'da yapılması planlanan etkinlik, COVID-19 salgını nedeniyle çevrimiçi bir konferansa dönüştürüldü)
2019 Konferansı Heidelberg, Almanya
2018 Konferansı Milano, İtalya
2017 Konferansı Aizuwakamatsu, Japonya
2016 Konferansı Brüksel, Belçika
2015 Konferansı yapılmadı
2014 Konferansı Buenos Aires, Arjantin
2013 Konferansı Birmingham, İngiltere
2012 Konferansı Tokyo, Japonya
2011 Konferansı Denver-Kolorado, ABD
2010 Konferansı Girona, İspanya
2009 Konferansı Amsterdam, Hollanda
2008 Konferansı Limerick, İrlanda
2007 Konferansı Manchester, İngiltere

OSM Haritası20 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OSM Viki15 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Meta'daki OpenStreetMap maddesi (İngilizce)
Koordinatlı maddelerinde harita bağlantısı nasıl görüntülenebilir (İngilizce)

Mapillary
Maps.me
OsmAnd
Petal Haritalar
Organic Maps

PTT Pul Müzesi; Ankara'nın Altındağ ilçesinde yer alan pul müzesidir.
Posta ve Telgraf Teşkilatı (PTT) tarafından kurulan müze, Ekim 2013'te hizmete girdi. Türkiye'nin ilk ve tek pul müzesi olarak kabul edilir. Müzede, PTT tarihi, pul üretimi, kullanımı ve koleksiyonları ilişkin obje ve belgeler sergilenmektedir.
Müze koleksiyonunda 4404 parça orijinal pul ve dünyanın çeşitli ülkelerinden derlenmiş 1500 parça, toplamda yaklaşık 6000 kadar pul bulunmaktadır. 2024 yılında müzeyi 100.000'den fazla kişi ziyaret etmiştir.

Ulus'ta yer alan müze binasının projesi, Cumhuriyet döneminde birçok kamu binasının tasarımını yapan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister tarafından  çizilmiştir. Neo-klasik tarzda 5 katlı bir yapıdır. Yapımı 1934'te tamamlanmıştır.
6500 metrekarelik kullanım alanı sunan binayı ilk yıllarda Emlak ve Eytam Bankası kullandı. Uzun bir süre boyunca boş kalan bina, PTT tarafından satın alındı, restore edildikten sonra 2013 yılında müze olarak hizmete açıldı.

Müze alanı, bodrum ve zemin kat ile birlikte beş kata yayılmıştır.

Bu katta, çocuk kulübü ve çocuk temalı pulların sergilendiği bir salon bulunmaktadır.

Binaya girişin yapıldığı bu katta; posta teşkilatında farklı dönemlerde giyilmiş kıyafetler sergilenir. Bu kat PTT tarihine ayrılmıştır. 3D sinema, kafeterya ve hediyelik eşya dükkânı da bu katta bulunmaktadır.

Müzenin birinci katında; 1863 yılında Darphane-i Amire'de basılan ve Sultan Abdülaziz'in tuğrası bulunan ilk puldan itibaren Türk pul koleksiyonları sergilenmektedir. Osmanlı dönemi, Kurtuluş Savaşı dönemi ve Cumhuriyet dönemlerine ait pul koleksiyonları kronolojik düzende sergilenir.

Bu katta, temalarına göre 7 bölüme ayrılmış pul koleksiyonları bulunmaktadır.

Müzenin en üst katında Dünya Posta Birliği'ne üye 189 ülkeye ait pullar sergilenmektedir.

Pazarlı Höyük, Çorum İl merkezinin güneyinde, Çikhasan Köyü'nün 1 km. kuzeydoğusundaki Karapınar Mevkii'nde yer alan bir höyüktür. Çıkhasan Köyü'nün eski adının Pazarlı olması nedeniyle bu adı almış olup yerel adı Kale'dir.

Pazarlı köylülerince tepede Frigler'e ait pişmiş toprak, boyalı, kabartmalı levhalar bulunması üzerine kazı kararı alınmıştır. Kazılar, Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Hamit Zübeyir Koşay başkanlığında, Mahmut Akok'un katılımıyla 1937-38 yılları arasında yapılmıştır. Tepenin üst kısmında sürdürülen kazılarla Frig Dönemi yerleşimi bütünüyle gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarla ulaşılan sonuçlara göre höyük, Kalkolitik Çağ'dan Klasik Çağ'a kadar iskan görmüştür. Buna göre tabakalar, Kalkolitik Çağ, Erken Tunç Çağı, Orta Tunç Çağı ve Helenistik Dönem ile Frig Dönemi olarak Demir Çağı tabakalarıdır. Frig Dönemi'nin üç yapı katından oluştuğu, en alttakinin kısmi bir yangınla sona erdiği belirtilmektedir.

Birinci yapı katında yerleşmenin etrafı, özellikle savunması zayıf olan yerlerde dört köşe burçları olan bir surla çevriliydi. İkinci yapı katının evleri bu burç duvarlarından yararlanılarak yapılmıştır. Burçlar olan hatlarda savunma duvarı, savunması daha da güçlendirmek içe doğru açılı yapılmıştır. Kale içinde setlerle oluşturulan teraslarda yapılan evler, taş temeller üzerinde kırmızı kerpiçle inşa edilmiştir. Bu konutların iki katlı olduğu ve ahşap malzemenin yoğun kullanıldığı tespit edilmiştir. Damlarda ahşap ve çatı kiremidi kullanılmıştır. Binaların içleri dayanıklı, beyaz bir toprakla sıvanmış olup dışları ise renkli, kabartmalı pişmiş toprak levhalarla kaplanmıştır. Bu levhalarda kullanılan boya kırmızı ve kahverengidir. Kabartmalar, savaş sahneleri, hayvanlar arası boğuşma sahneleri, geometrik ve bitki motifleridir. Bu tür levhalara Akalan Kalesi, Gordion, Burdur Döğer, Sardis ve Buruncuk / Larisa gibi yerleşmelerde de rastlanmaktadır. Savaş sahnesi olanlar  47 x 44 cm. boyutlarındadır. Yürüyüş halindeki askerlerin çoğunun başı sola dönüktür ve yüzlerinde sakal ya da bıyık yoktur. Tolgalar madenden, kulakları örten kısımları ile askerlerin yuvarlak kalkanlarının ise deriden yapılmış olduğu düşünülmektedir. Aslan ve boğa arasındaki mücadeleyi sahneleyen levhalar ise 40 x 26 cm. boyutlarındadır. Diğer hayvan betimlemeleri arasında grifonlar (yarı kartal-yarı aslan), sentor, ceylan ve dağ keçisidir.
Frig çanak çömleği Alişar, Gordion ve Alacahöyük buluntularına çok benzemektedir.

Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pembe Köşk, Ankara'nın Çankaya ilçesinde yer alan Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinin bir parçası olan bir yapıdır.
Zamanında orijinal yerinde başka bir bina yer almasına ve zaman içinde genişleme çalışmaları yapılmasına rağmen yetersiz kaldığı için 1930 yılında yeni bir yapının inşa edilmesine karar verilmiştir. Atatürk'ün isteği üzerine yeni yapıyı tasarlama göreve Alman kökenli bir mimar olan Clemens Holzmeister'e verilmiştir. Kasım 1930'da yapım yeri kesinleşen binanın inşaatına 1931 yılında başlanmıştır. İnşaat Haziran 1932'de tamamlanmıştır.
Pembe Köşk bodrum artı iki kattan oluşmaktadır. Orijinal tasarıma göre giriş katı çalışma alanı ve misafirlerin ağırlandığı mekanlar yer almakta; üst katta ise cumhurbaşkanının ikâmetgâhı yer almaktaydı. Atatürk ve ondan sonra gelen tüm cumhurbaşkanları bu binayı hem konut hem de çalışma binası olarak kullanmışlardır. Ancak 9. Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel döneminde yeni hizmet binasının inşaatı tamamlanmış, o tarihten itibaren de sadece cumhurbaşkanının ikâmetgâhı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yapı en son olarak 2000 ile 2001 yılları arasından bir restorasyon çalışmasına maruz kalmıştır.

Çankaya Köşkü

Pembe Köşk, Ankara'da, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 48 yılını geçirdiği köşk.
Adını, pastel pembe renkli cephesinden alır. İsmet İnönü, Pembe Köşk'ü küçük bir bağ evi olarak 10 Eylül 1923 tarihinde satın alıp 1925 yılından itibaren ailesiyle burada yaşamıştır. Köşk, Ankara başkent olduktan sonra, Türkiye'nin sosyal ve kültürel hayatındaki birçok yeniliklere sahne olmuştur.
Seğmenler Parkı'nın karşısında bulunan köşk, günümüzde yarı-müze olarak hizmet verir. Her yıl 23 Nisan ve 29 Ekim dönemlerinde, yaklaşık birer aylık süreyle ziyaretçilere açıktır.

Ankara'nın en eski evlerinden biri olan Pembe Köşk, 1923 yılında iki katlı, iki odalı bir bağ evi idi. Hangi yıl, kim tarafından yapıldığında dair kayıtlar mevcut değildir.
İsmet İnönü, bağ evini ve içinde bulunduğu araziyi Uzunoğlu Ali Ağa ailesine mensup Mehmet Bey'den 10 Eylül 1923 tarihinde satın aldı. İnönü, iki yıl süren tadilat ve inşaattan sonra 1925 yılında ailesiyle birlikte köşke taşındı ve 1973 yılına kadar burada yaşadı.
Köşkün tadilatı ile Mustafa Kemal Atatürk yakından ilgilendi; büyük bir yemek salonun olmasını özellikle istedi yemek salonundaki eşyaları İstanbul'da Jean Psalty adlı firmaya yaptırarak hediye etti. Köşk, o yıllarda çok kurak olan Ankara'ya canlılık katmak için pembe renge boyandı. Köşkte, Atatürk'ün başkanlığını yaptığı çeşitli toplantılar, devrim çalışmaları gerçekleşti.
Daha sonra Ankara Palas'ta düzenlenecek olan cumhuriyet balolarının ilki, 22 Şubat 1927'de Pembe Köşk'te verildi. Evin önündeki camlı kısım, bu balo için yaptırıldı. Salonun inşaatı yetişmediği için balo Şubat ayında yapılabilmişti.
Ankara'daki ilk konserler, ilk sergiler, ilk ilmi toplantılar, satranç ve bilardo, ata binme, mania atlama yarışmaları bu yapıda ve bahçesinde düzenlendi. Bahçesinde Ankara'nın iklimine uygun çiçek ve ağaçların, çamların yetiştirilme deneyleri yapıldı. Erdal İnönü ve Özden İnönü bu köşkte doğdu.
İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olduğu zaman Çankaya'daki Cumhurbaşkanlığı köşkü olan Pembe Köşk'e taşındı. İnönü ailesi, 12 yıl sonra yeniden aile evi olan Pembe Köşk'e döndü. İsmet İnönü, 25 Aralık 1973'te bu köşkte öldü.
İsmet İnönü'nün 1973 yılında ölümünden on yıl sonra İnönü Vakfı kuruldu. Pembe Köşk Vakıf tarafından müze-eve çevrilmiştir. Bahçesinin önemli bir kısmı, 1970'li yılların sonunda apartmanlar yapılmak üzere varisler tarafından satılmıştır.

Alt katta giriş bölümüne kapının üstünde Ayetullah Sümer'in bir tablosu bulunur. İsmet İnönü'nün Hususi kalem müdürü Vedit Uzgören'in ve İsmet İnönü'nün yaverlerinin kullandığı oda, misafir odası, Atatürk'ün sık sık geldiği ve onun isteği ile süslü, tavanı yüksek yemek odası, bilardo odası vardır.
Üst katta ise 3 yatak odası ile kahvaltı odası ve kütüphane bulunur. Kütüphane, İsmet İnönü'nün ilk başbakanlık döneminde Bakanlar Kurulu toplantılarını yaptığı yerdir. En üstte küçük bir tavan arası vardır.

Pembe Köşk, İnönü Vakfı tarafından müze-ev olarak düzenlenmiştir. Her yıl millî bayramlarda ziyarete açılır. İçinde, İnönü ailesine ait eşya, madalyalar, Atatürk ile yemek yedikleri oda, İsmet İnönü'nün Atatürk ile bilardo oynadığı masa, İsmet İnönü'nün sahra dürbünü, satranç masası, silahlar, üniformalar sergilenmektedir.
Köşkün üst yanındaki ağaçlık alanda İsmet İnönü ve eşi Mevhibe İnönü'nün birlikte bir heykelleri, köşkün karşısındaki parkta ise heykeltıraş Mine Sunar tarafından yapılan 4,5 metre boyunda, 3 ton ağırlığında bir İnönü heykeli yer alır.

Özden Toker ve Pembe Köşk Belgeseli, Koç Üniversitesi VEKAM (yönetmen: Kerime Senyücel), 2020

Polatlı, Ankara ilinin batı kesiminde, Eskişehir-Ankara Devlet Yolu üzerinde Ankara'ya en yakın ilçedir (76 km). 1 Ağustos 1926 tarihinde 877 sayılı kanunla ilçe olmuştur.

Polatlı İlçesinde insan yerleşiminin bilinen en eski tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar dayanmaktadır. Yassıhöyük Mahallesi'nde bulunan antik Gordion Şehrinde MÖ 3000 yıllarında yerleşim olduğu bilinmektedir.
Bölgede yaşayan belli başlı uygarlıklar sırasıyla, Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarıdır.
Polatlı ilçe merkezinin bugünkü yerleşimi 1860 yılında Sivritepe mevkii Menteşe Mahallesi'nde ve Zafer Mahallesi'nde oluşmuştur. Yerleşimin asıl gelişimi Ankara-İstanbul demiryolunun 1892 yılında buradan geçmesiyle gerçekleşmiştir.
Kurtuluş Savaşı’nın en önemli olaylarından biri olan Sakarya Meydan Muharebesi Polatlı toprakları üzerinde meydana gelmiştir. Atatürk’ün Sakarya Meydan Muharebesi’ni yönettiği karargâh Alagöz Mahallesi’nde, attan düşerek yaralandığı yer İnler Mahallesi’ndedir. Bu savaşın önemli coğrafi mevkileri olan Çal Dağı, Duatepe, Beştepe ve Kartaltepe  de Polatlı sınırlarındadır.
“Polad” kelimesi Farsça olup “demir, kuvvetli” anlamına gelir. Osmanlı belgelerinde “Polad”, “Poladlar”, “Poladlı” kelimesi Ulu-Yörük ve Aydın-Beylü kabilelerine mensup Türkmen Yörük cemaatlerine verilen addır. 1530 yılına ait Tapu Tahrir Defteri'nde Ankara Livası dahilinde bulunan Padişah Hasları arasında, Seferihisar (Sivrihisar) kazası hudutları içinde olup da Erkonmadı adlı kişiye “tımar” olarak verilen Aydın-Beğlü kabilelerinin geliri bu şahıstan alınarak Haymana'ya dahil edilir. Bu kabileler arasında üç “Polad” cemaatinin nüfus ve vergi miktarları şöyledir:
- “Cemaat-i Öksüz nâm-ı diğer (diğer adı) Polad, hane 19, mücerred 15, hasıl 674 akçe.”
- “Cemaat-i Poladlu, hane 8, mücerred 7, imam 1, hasıl 364 akçe.”
- “Cemaat-i Polad an-cemaat-i Aydın-Beğlü, hane 2, mücerred 5, hasıl 14 akçe."

Polatlı ilçesinin ekonomisi tarih boyunca tarım ağırlıklı olagelmiştir. İlçenin 383.675 dekar sulu, 1.789.500 dekar susuz ve toplam 2.173.175 dekar tarım alanı bulunmaktadır. Yöre topraklarında en fazla üretilen ürünler buğday, arpa, şeker pancarı, kavun ve soğandır. İlçede hayvancılık; büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvancılığına dayalıdır.
İlçe merkezinde kentsel ekonomik faaliyetlerin ve buna bağlı olarak sanayinin ve hizmet sektörünün gelişimi Ankara-İstanbul demiryolunun 1892 yılında Polatlı'dan geçmesi ile başlamıştır.
Türkiye'nin önemli tahıl ambarlarından birini oluşturan Polatlı aynı zamanda en aktif tahıl borsalarından birine de sahiptir. Bunun bir sonucu olarak Polatlı Borsası'nda ilçede üretilen tahılın iki katı kadar bir tahıl alım-satımı meydana gelmektedir. Polatlı Borsası bir “ihtisas borsası” olarak sürekli gelişme göstermekte, İlçe Tarım Müdürlüğü, Ziraat Odası, Tarım Kredi Kooperatifi şubesi, Trakya Birlik Kooperatifi şubesi, Pancar Bölge Şefliği, Yukarı Sakarya Sulama Birliği gibi önemli tarımsal kuruluşlar ilçede faaliyet göstermektedir.
Yakın tarihte inşa edilen Ankara-Sivrihisar yolu ve ilçede istasyonu olan Ankara-Eskişehir hızlı tren yolu yatırımları ile Polatlı, İstanbul-Ankara, Konya-Antalya-İzmir bağlantılarının merkezine oturmuştur.
Polatlı Vergi Dairesi kayıtlarına göre 3747 gerçek usulde, 1578 basit usulde, 875 kurumlar vergisi ve 4957 diğer alanlarda olmak üzere ilçede toplam 11.157 vergi mükellefi bulunmaktadır. 2006 yılı ilk altı ayında ilçede tahakkuk eden vergi 74.733.944,33 TL, tahsil edilen vergi ise 51.237.045,67 TL'dir. Mal Müdürlüğünce 2006 yılı ilk altı ayında yapılan harcamalar toplamı ise 20.727.583,80 TL'dir.
İlçede Ticaret Odasına kayıtlı 613 limited şirket, 56 anonim şirket, 7 kolektif şirket, 83 kooperatif, 2 müessese ve 388 gerçek kişi olmak üzere toplam 1.149 üye bulunmaktadır.
İlçede toplam 13 banka şubesi mevcuttur.

İlçede sanayi gün geçtikçe gelişmektedir. Türkiye'nin önemli sanayi kuruluşlarından olan Şişecam (Trakya Polatlı Cam Sanayii A.Ş), Ortadoğu Rulman Sanayi ve Ankara Dişli Dövme Sanayi Dişli Fabrikası Polatlı'da bulunmaktadır. Bunların yanında ülke geneline galvanizli direk üreten Şa-Ra ile yurt içi ve yurt dışına 2 adet hazır beton fabrikası, 1 adet kâğıt ve matbaa fabrikası, 1 adet hediyelik eşya fabrikası, 1 adet çatı cephe sistemleri fabrikası, 1 adet ambulans donatım fabrikası, 1 adet boru fabrikası, 1 adet tıbbı malzeme üretim fabrikası, 1 adet Doğalgaz Çevrim Santrali, 9 adet un fabrikası, 3 adet yem fabrikası, 8 adet mermer işletme tesisi ile 1 adet tarım aletleri yapım fabrikası ilçede faaliyet göstermektedir. Bu alanda sürekli yeni girişimler ve gelişmeler olmaktadır.
İlçede sanayinin gelişimine önemli katkılar yapacak olan Polatlı Organize Sanayi Bölgesi 2172 dekar alan üzerinde altyapı çalışmaları ve fabrika kuruluş çalışmaları seviyesinde sağlıklı bir gelişme içindedir. Ayrıca Malıköy'de Ankaralı sanayicilerin önderliğinde 5200 dekar alan üzerinde Başkent Organize Sanayi Bölgesi adıyla ikinci bir OSB kurulmaktadır. Bunların dışında yine Malıköy bölgesinde 2. OSB'de ise altyapı çalışmaları devam etmekte olup, yine bu bölgede Anadolu Organize Sanayi Bölgesi adı altında yeni bir OSB kurulması planmala aşamasındadır.
Temelli bölgesinde Ankara Serbest Bölge kurulması yönündeki çalışmalar yer temini aşamasında sürdürülmektedir.

Polatlı, otlarla kaplı geniş bir bozkır olan yüksek Anadolu Platosu'nun kalbinde yer almaktadır. Kıyıdan uzakta, tipik bir bozkır iklimi görülür. Kışlar soğuk ve genellikle karlı, yazlar ise sıcak ve kurak geçer. İlkbahar ve sonbahar, en yağışlı mevsimlerdir, özellikle de ilkbahar.
Polatlı, Türkiye'nin en verimli tarım ilçelerinden biri olarak bilinir ve başta arpa ve buğday olmak üzere tahıl üretimiyle ünlüdür. Polatlı, Türkiye'nin en büyük tahıl depolarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, şeker pancarı, kavun ve soğan gibi ürünler de başarıyla yetiştirilmektedir.
İlçenin yüzölçümü 3.618 km²dir. Polatlı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 876 metredir.

İlçe bağlısı 95 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Remzi Oğuz Arık (15 Temmuz 1899 - 3 Nisan 1954), Türk arkeolog, yazar ve politikacı.
1930'lu yıllarda Anadolu'nun birçok yerinde arkeolojik kazılarda yer aldı, 1939 yılında arkeoloji profesörü unvanını aldı. Anadolu'yu Türk vatanı olarak kabul eden Anadolu milliyetçiliğinin öncülerindendi. Türkiye'de 1940'ların milliyetçi yayın organları arasında bulunan Millet Dergisi'ni 23 sayı yayımladı. 1950'de Demokrat Parti'den Seyhan milletvekili seçildi. 1952'de Türkiye Köylü Partisi'ni kurdu. Seçim çalışmaları sırasında Adana-Ankara yolculuğu için bindiği uçağın havada infilak etmesi sonucu hayatını kaybetti.

Adana'nın Kozan ilçesinin Kabaktepe orman köyünde 15 Temmuz 1899 tarihinde ailenin üçüncü çocuğu olarak doğdu. Babası, Feke Sandık Emini (veznedar) olan baba Mehmet Ferit Bey, annesi Zekiye Hanım'dır.  Kozan mahalle mektebinde başladığı eğitimini devam ettirmek için annesi ile önce Selanik’teki ablasının yanına gitti. Selanik'te Yâdigâr-ı Terakki Rüştiyesi’ni bitirdi ve Ticaret Lisesi'ne kaydoldu.  Ablasının ölümü üzerine İşkodra'da subay olan ağabeyinin yanına gitti.  Balkan Savaşı’nda İşkodra'nın işgali üzerine İstanbul'a geldi; İstanbul Mercan İdadisi, İzmit Sultanisi ve İstanbul Muallim Mektebi'nde okudu. Bu yıllarda dönemin milliyetçilerinin toplandığı Türk Ocakları’nı düzenli olarak ziyaret etti, Turancılık fikrinden etkilendi. Türk Ocakları’nın yayın organı olan Türk Yurdu’nun 26 Eylül 1917 tarihli sayısında ilk eseri olan "Sancağım" başlıklı bir şiiri yayımlandı. I. Dünya Savaşı sırasına gönüllü olarak İhtiyat Zabitleri Talimgâhı'na katıldı. Burada geçirdiği bir kaza sonucu yaralandı ve cepheye gidemedi.
Savaştan sonra İstanbul'da Kadıköy ve Yedikule darüleytamlarında (yetimler evinde) öğretmenlik ve idarecilik, Adana'da Zafer-i Millî İlkokulu'nda öğretmenlik, Numune Okulu'nda öğretmen ve müdürlük yaptı. İlkokul seviyesindeki çocuklara ders materyali teşkil etmesi için Fransızcadan hikâyeler çevirdi. İlk kitabı  Adana'da öğretmenlik yaptığı sırada Türkçe ve Fransızca olarak hazırlayıp yayımladığı Adana Ticaret Rehberi (1924) idi. İlkokul çocukları için Jean Meret'den çevirdiği hikâyeleri Küçük Borçlu  adıyla 1926'da yayımladı.
Adana'dan sonra İstanbul'a tayin oldu ve Galatasaray Lisesi'nin ilkokul kısmında Türkçe öğretmenliği yaptı. Galatasaray Lisesi'nde öğretmenliği sırasında bir yandan da Edebiyat Fakültesi'nde felsefe öğrenimi gördü. Bu yıllarda gerçekleşen Kurtuluş Savaşı, Anadoluculuk fikrinin temellerini atmasında etkili oldu. 1926'da Maarif Vekâletinin açtığı sınavı kazarak Türkiye Cumhuriyeti'nin yurt dışına göndereceği öğrenciler arasında girdi. Kimi kaynaklara göre arkeoloji ve sanat tarihi dalında Avrupa'ya gönderilen ilk Türk öğrenci idi. 1926-1931 yılları arasında Sorbonne Üniversitesi'nde sanat tarihi, Louvre Arkeoloji Enstitüsü'nde arkeoloji öğrenimi gördü. Paris'teki öğrencilik yıllarında Avrupa'da eğitim gören yaklaşık 200 Türk öğrenciyi 1929 yılında Paris'te bir araya getirerek Türk Talebe Cemiyetini kurdu. Bu cemiyet, Avrupa'daki ilk Türk öğrenci birliği idi.
1931'de yurda döndükten sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde arkeoloji uzman yardımcısı oldu ve ilk kazısını Yalova'da yaptı. Ertesi yıl Alişar kazısında devlet komiseri olarak bulundu. 1933'te  Maarif Vekaleti arkeoloğu olarak Ankara'da görevlendirildi ve Kazan ilçesinin Karalar köyündeki kazıya başkanlık etti. Cumhuriyet döneminde Türk bilim insanlarının yaptığı ikinci kazı olmasından dolayı da önem taşıyan bu kazıda Galatlar’ın antik bir şehrini ortaya çıkardı ve II. Dieotauros’un kitabesini dünyaya tanıttı.
1933 yılında Türkan Hanım ile evlendi. Mehmet Oluş ve İsmail Alev adını verdikleri iki çocukları oldu. 1934’te Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Sanat Tarihi dersleri vermeye başladı. 1942 yılına kadar Göllü Dağ, Alacahöyük, Çankırıkapı, Karaoğlan Höyüğü, Hacılar Höyüğü, Alâeddin Tepesi ve Bitik Höyüğü kazılarına katıldı. Troya'da  ABD'li arkeolog Carl W. Blegen başkanlığında devam eden kazılara  bir süre devlet komiseri olarak katıldı (1935). Alacahöyük kazısı sırasında daha sonra Ankara'nın ve Ankara Üniversitesi'nin amblemi olan Hitit Güneşi çıkarıldı. 1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyesi oldu. 1937'de açılan Manisa Müzesi'ni kurdu.
Bir süre Ankara Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümünde akademisyenlik yaptı ve 1939 yılına profesör unvanını aldı. Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve Şevket Aziz Kansu ile arasında çıkan tartışma sonucu üniversitedeki görevinden istifa etti.
1942’nin Mayıs ayından itibaren Hüseyin Avni Göktürk ile birlikte  Millet Mecmuası'nı çıkardı. Bu dergi, Anadolucu milliyetçiliğin temel dergisi idi. Dönüm, Çığır, Millet, Hareket gibi  dönemin milliyetçi dergilerinde yazılar yayımladı. Yazılarını sağlığında "Köy Kadını"  (1943) ve "İdeal ve İdeoloji" (1947) adlı kitaplarda toplamıştır. 1944 yılında başlayan Irkçılık-Turancılık Davası sırasında kısa bir süre gözaltına alındı.
1945 yılında  Ankara Etnografya Müzesi müdürü olarak atandı. Akademik çalışmalarına 1947'de Ankara İlâhiyat Fakültesi İslam Sanatları Tarih kürsüsünü kurarak devam etti. Ancak 1950 genel seçimlerine milletvekili adayı olarak katılmak için bu görevi bıraktı.
1950'de Demokrat Parti'den Seyhan milletvekili seçildi. Kırsala dair politikalarını yetersiz gördüğü Demokrat Parti'den 1952'de ayrılıp Türkiye Köylü Partisi'ni kurdu ve genel başkanı seçildi. Adana'dan Ankara'ya gitmek için bindiği uçağın havada infilak etmesiyle 3 Nisan 1954'te öldü. Kabri Ankara'da Asrî Mezarlık'taki şehitliktedir.
Remzi Oğuz Arık'ın adı; Adana'nın Sarıçam, Ceyhan ve Kozan ilçelerinde, İzmir'de ilköğretim okullarına ve Ankara'nın  Çankaya ilçesindeki bir mahalleye verilmiştir.

Adana Ticaret Rehberi, 1924
Küçük Borçlu, ilkokul çocukları için Jeanne Meret'den çeviri öyküler, 1926
Alacahöyük Hafriyatı, 1937
Karaoğlan Kazıları, 1938
Köy kadını - Memleket Parçaları, 1944
Halkevlerimizde Müze, Tarih ve Folklor Çalışmaları Kılavuzu (1947)
İdeal ve İdeoloji, 1947.
Les Fouilles Archeologiques En Turquie (1950)
L'Organisation des Musees en Turquie (1950)
Türk Müzeciliğine Bakış (İki ayrı cilt, Türkçe ve Fransızca, 1953)
Truva Klavuzu, 1953
Coğrafyadan Vatana, 1956.
Veraset ve Cemiyet, 1957
Türk İnkılabı ve Milliyetçiliğimiz, 1958
Türk Gençliğine, 1968
Gurbet-İnmeyen Bayrak, 1968
Meseleler, 1974
Türk Sanatı, 1976

Turan'dan Anadolu'ya: Remzi Oğuz Arık

Saffet Arıkan (26 Kasım 1887, Erzincan - 26 Kasım 1947, İstanbul), Türk siyasetçi ve askerdir.

1907 yılında Harp Okulunu bitirdi. 1910 yılında da Harp Akademisinden kurmay yüzbaşı olarak çıktı. Askeri görevlerle Yemen ve Bağdat'ta bulundu. Çanakkale'de Kerevizdere savaşlarına katıldı. Binbaşılığa yükselince staj için Almanya'ya gönderildi. Dönüşte Bakü seferine katıldı. Sadrazam ve Harbiye Nazırı Ahmed İzzet Paşa'nın başyaverliğini yaptı. İstanbul'un işgali'ne kadar Birinci Ordu Müfettişliği kurmayında çalıştı. İşgalden (16 Mart 1920) hemen sonra İsmet Bey'le birlikte Anadolu'ya geçti. Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Anzavur Ayaklanması'nın bastırılmasında önemli rol oynadı.
Mart 1921 tarihinde Mehmet Nuri Bey'le birlikte Almanya'ya silah alımına yollandı. Haziran 1921 tarihinde Garp Cephesi kurmay başkanlığına getirildi, aynı yıl sonlarında Moskova Ataşemiliterliğine atandı.
1923 yılında Ankara'ya döndü, kurmay albayken ordudan ayrıldı. Kocaeli'nden milletvekili oldu. 1947'ye değin Kocaeli (II. Dönem), Erzincan (III., IV.., V., VI., VIII. dönemler), Konya (VII. Dönem) milletvekilliği yaptı.
1925-1931 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel sekreterliği görevini yürüttü. Bu görevi sırasında CHP'nin tek parti iktidarı yerleşti, parti ile devletin özdeşleşmesinin temelleri güçlendi.
1927'de Fransa'daki sosyalistler tarafından düzenlenen Radikal-Sosyalist Antant’ının Karlsruhe'de düzenlenen ikinci kongresine gözlemci olarak CHF'nin genel sekreteri (Kâtib-i Umumi) sıfatıyla katıldı. Aynı yıl, Sovyet Devrimi'nin Moskova'daki onuncu yıl kutlamalarına Türkiye Cumhuriyeti'ni temsilen katıldı.
26 Eylül 1934 tarihinde İstanbul Radyosu'ndaki Dil Bayramı konferansı sırasında kullandığı "Büyük önderimiz ata türk" ifadesi çok iddialı bulunsa da Mustafa Kemal tarafından çok beğenildi ve 24 Kasım 1934 tarihinde Mustafa Kemal'e soyadı olarak verildi.
1935-1938 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1935 yılında gerçekleşen 4. Kurultayında, devlet eliyle başlatılan planlı endüstrileşme hareketine koşut olarak, planlı köyleri kalkındırma hareketinin başlatılması kararlaştırılmıştı. Bakanlığı sırasında bu hareket doğrultusunda köyler için bir eğitim sistemi geliştirdi; eğitmen uygulamasına geçildi ve daha sonra köy enstitülerine dönüştürülecek olan köy öğretmen okulları kuruldu. İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı seçilmesinden 1,5 ay sonra, yeni kurulan Celâl Bayar kabinesinde yine Millî Eğitim Bakanı olmasına rağmen sağlık nedenlerinden dolayı bakanlıktan ayrıldı. 1940 yılında Köy Enstitüleri Kanunu'nun çıkartılmasında öncülük etti.

1940-1941 yılları arasında Millî Savunma Bakanlığı yaptı. 1942 yılında atandığı Berlin Büyükelçiliğinde 1944 yılına kadar kaldı. Bu son görevi sırasında, Türkiye'nin tarafsızlık siyasetini uygulamak için çaba gösterdi.

Sakarya Zaferi Müzesi (resmî adıyla Sakarya Şehitleri ve Zafer Anıtı Müzesi), Türkiye''nin başkenti Ankara'nın Polatlı ilçesi sınırları içinde, Sakarya Meydan Muharebesi'nde şehit düşen askerlerin anısına inşa edilmiş anıt ve müzedir.

Müze ve anıt, Polatlı ilçesi Şehitler Kaşı mevkiinde yer alır. Sakarya Meydan Muharebesi, Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası olarak kabul edilir ve bu zaferin kazanılmasında başta Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü'nün rolü büyüktür. Anıtın yapımına zaferin 50. yıl dönümü olan 13 Eylül 1971'de başlanmış, Cumhuriyet'in 50. yılı olan 28 Ekim 1973'te törenle ziyarete açılmıştır.

Sakarya Şehitleri ve Zafer Anıtı, 915 rakımdan başlayıp 970 rakıma kadar yükselen bir alanda konumlanır. Anıta, merdivenlerin başladığı yerden girilir. 420 basamaklı bu yolda, Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesi'nde geçirdiği gün ve geceleri simgeleyen 42 çift sütun bulunur. Anıt gövdesinde, daralan merdivenli yol Sakarya Zaferi'nin hangi koşullarda kazanıldığını simgeler. Anıt içinde, zaferin kazanılmasında rol oynayan başta Mustafa Kemal Atatürk, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü olmak üzere, savaşa katılan komutanların büstleri ve isimlerinin yazılı olduğu sütunlar yer alır. Müze bölümünde, savaşla ilgili bilgi ve belgeler sergilenmektedir.

Sakarya Zaferi Müzesi, savaşın tarihsel önemini ve şehitlerin aziz hatırasını yaşatmak amacıyla inşa edilmiştir. Anıt ve müze, milli şuurun ve vatan sevgisinin simgesi olarak kabul edilir. Ziyaretçiler, müzede savaşın detaylarını, komutanların emirlerini ve dönemin askeri hareketlerini öğrenme fırsatı bulur.
Müze ve anıt, Sakarya Meydan Muharebesi Tarihi Milli Parkı içinde yer alır. Müze, genellikle hafta içi ve hafta sonu belirli saatlerde ziyaretçilere açık olup, ziyaret saatleri dönemsel olarak değişiklik gösterebilmektedir.

4 Eylül Mavi Treni, Ankara – Malatya güzergâhında karşılıklı olarak hizmet veren Mavi Tren sınıfı anahat trenidir.
15 Kasım 1993'te Ankara – Sivas hattında sefere konulan 4 Eylül Mavi Treni'nin parkuru, yıllar itibarı ile uzatılmış ancak Malatya – Diyarbakır ve Malatya – Elazığ seferlerinden zarar edildiği için 13 Ağustos 2007'de bu hatlar iptal edilmiştir. Daha sonra 23 Haziran 2011'de Ankara – Malatya arasında tekrar çalışmaya başlamış, 2016'da Başkentray çalışmaları nedeniyle seferden kaldırılmıştır. Çalışmalar 2018'de bitmesine rağmen tekrar seferlere başlamayan tren, 12 Temmuz 2021'de yeniden hizmete girmiştir.
4 Eylül Mavi Treni, İzmir Mavi Treni ve Konya Mavi Treni ile birlikte hâlâ hizmet vermeye devam eden 3 Mavi Tren'den birisidir.

Ankara'dan perşembe ve cumartesi kalkışlı 1, Malatya kalkışlı cuma ve pazar 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 16 saattir. Ankara-Malatya arası tren ücreti Temmuz 2024 itibarıyla 350₺ olarak belirlenmiştir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara'da din; gündelik yaşamda hatrı sayılır bir yer kaplamaktadır. Ankara gerek tarihî bağlar gerek de günümüz toplumunun hoşgörüsü sayesinde birçok İbrahimî dinin bir arada yaşayabildiği ve varlığını devam ettirebildiği bir şehirdir. Kentte aynı anda hem cami hem kilise hem de sinagog bulunması da bunun en büyük kanıtlarından bir tanesidir.

Şehirdeki en baskın dinî topluluk Müslümanlardır. İslamiyeti kabul eden Türklerle beraber 1073 yılından itibaren İslam'ın etkisi altına giren şehir, 1356 yılında Ankara'nın Osmanlı ordusu tarafından fethedilmesiyle resmen bir Türk-İslam kentine dönüşmüştür. 1197 yılında tamamlandığı tahmin edilen Sultan Alaeddin Camii ve 1200'lü yılların başlarına tarihlenen Arslanhane Camii şehrin İslam geçmişini yansıtan örneklerindendir. 1427'de bitirilen Karacabey Camii ve tarihi 1428'e dayanan Hacı Bayram Camii Orta Çağ'da da kentteki baskın nüfuzun İslam'a ait olduğunu göstermektedir. Kocatepe Camii'nin şehrin simgesi haline gelmesi ve belediye ambleminde kullanılması da, bu etkinin hala devam ettiğinin bir kanıtıdır.

Çok uzun bir süre Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altında kalan Ankara, Türklerin Anadolu'ya gelişine kadar önemli bir Hristiyanlık merkezi olmuştur. Günümüzde atıl vaziyette olsa da, Bizans devrinden kalma Aziz Klementos Kilisesi şehrin önemli bir tarihî kilisesidir. Ayrıca Altındağ'ın Ulus semtinde bulunan St. Térèse Kilisesi ise ibadete ve ziyarete açık durumdadır.

Yahudiler toplumdaki en küçük dinî topluluğu oluştursalar da, şehirdeki varlıkları Roma İmparatorluğu dönemine kadar dayanmakta; dolayısıyla da şehrin en eski ve köklü sakinlerini oluşturmaktadırlar. Ankara Yahudileri olarak da bilinen bu topluluğun sayısı günümüzde oldukça azalmış durumdadır. Kent tarihiyle ilgili eski kaynaklar araştırıldığında açıkça görülebilir ki 17. yüzyıla kadar Ankara'da 12 adet Yahudi mahallesi bulunmaktaydı. O zamanlar toplum içinde azımsanamayacak kadar büyük bir yer kaplayan Yahudileri Evliya Çelebi "Kentin Yahudi'si çoktur, sade Yahudileri 12 mahalledir." sözleriyle betimlemiştir. Ancak günümüzde bu 12 mahalleden sadece İstiklal Mahallesi diye bilinen mahalle kalmıştır ve burada da Yahudi nüfusu yok denecek kadar azdır. Bu mahallede yaklaşık 750 yıldır kullanımda olan ve şehirdeki tek Musevi havrası olma özelliğini gösteren Ankara Sinagogu bulunmaktadır. Sinagog günümüzde ibadete açıktır.

Ankara'da eğitim, Türk eğitim sisteminin temel nitelik ve şartlarına göre yapılmaktadır. Bu bağlamda; okul öncesi, ilköğretim birinci ve ikinci kademe, ortaöğretim ve yükseköğretim olmak üzere beş aşamalı bir sistem takip edilmektedir.
Ankara sadece akademik anlamda değil, idari olarak da Türkiye'deki eğitimin merkezidir. Millî Eğitim Bakanlığı, YÖK, Türkiye Öğrenci Konseyi gibi birçok devlet kurum ve kuruluşu Ankara'da bulunduğu gibi; Eğitim Bir-Sen, EĞİTİM SEN ve ÖGESEN gibi eğitim ve öğretim tabanlı birçok sendikanın merkezi de burada yer almaktadır.

Ankara'da 8 tanesi devlet, 10 tanesi de vakıf olmak üzere toplam 18 üniversite eğitim vermektedir. Bu bağlamda Ankara, İstanbul'dan sonra Türkiye'de en çok üniversiteye ev sahipliği yapan şehirdir. Cumhuriyet tarihinin ilk üniversitesi olan Gazi Üniversitesi, Türkiye'de yabancı dilde eğitim yapan ilk üniversite olan ODTÜ ve özellikle tıp alanında birçok ilkin gerçekleştirildiği ve ülkede bu konuda öncü okul olan Hacettepe Üniversitesi Ankara'da bulunmaktadır. Ayrıca yine Ankara sınırları içerisinde bulunan Bilkent Üniversitesi de Türkiye'nin ilk vakıf üniversitesi olma özelliğini taşımaktadır.

Ankara ilinde Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu'na bağlı olan toplam 32 adet öğrenci yurdu bulunmaktadır. Bu yurtlardan 2 tanesi Çubuk'ta, 1 tanesi Kalecik'te, 1 tanesi Polatlı'da, 1 tanesi Haymana'da, 1 tanesi Nallıhan'da, 1 tanesi Kalecik'te, 1 tanesi Şereflikoçhisar'da ve geri kalanlar ise Ankara'nın merkez ilçelerine dağılmış durumdadır. 2018 yılı verilerine göre bu yurtlarda 27.225 öğrenci kalmaktadır. Bunun dışında, şehirdeki 306 özel yurtta 12.251 öğrenci barınmaktadır. İl genelindeki 82 okulun da kendine ait bir pansiyonu bulunmaktadır ve bu pansiyonlarda kalan öğrenci sayısı 12.343'tür.

Ankara genelindeki birçok belediye, örgün eğitim sistemine hiç girmemiş ya da kendini farklı alanlarda geliştirmek isteyen vatandaşlara yönelik mesleki ve teknik kurslar açmaktadır. Bu kursların temel amacı, halkın genel kültür ve sosyal seviyesini yükselterek onları ekonomik ve kültürel yaşama kazandırmaktır.
Etimesgut, Çankaya ve Yenimahalle gibi büyük ilçelerde belediye destekli ayrı kurs birimleri kurulduğu gibi; merkez ve büyük ilçeler haricindeki belediyeler de halk eğitim merkezleri açarak toplumsal eğitim sürecine destek olmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü 30 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyet dönemi Ankara'sında açılan ilk anıt namazgah tepedeki Etnografya Müzesi önüne yerleştirilen Atlı Atatürk Anıtıdır, anıt 29 Ekim 1927 yılında açılmış, bu anıtı Zafer Meydanındaki Mareşal Atatürk Anıtı ve Ulus Zafer Anıtı izlemiştir.
1980'li yıllarda dönemin belediye başkanı Ali Dinçer, kentte oluşturulan yaya bölgelerine heykel koymak üzere girişimde bulunur. Ankara, Gazi Eğitim Enstitüsü Heykel hocalarından Burhan Alkar, Remzi Savaş ve Metin Yurdanur üçer adet heykel yaparlar. Burhan Alkar'ın soyut anlayışta galvandizli su borusundan yaptığı Atılım isimli heykeli konulduğu Sakarya yaya bölgesinden kaldırılır. Yine aynı bölgeye konulan Barış kompozisyonu yerinde durmaktadır. Remzi Savaş Abdi İpekçi parkındaki havuza bronz fıskiye kompozisyonuyla, Sakarya yaya bölgesine konulmak üzere iki adet soyutlanmış bronz kompozisyon gerçekleştirir. Ancak bu iki heykel yerlerine konulamadan 12 Eylül 1980 yönetimi tarafından malzemelerinden yararlanmak amacıyla eritilir. Metin Yurdanur'un Ankara Garı önündeki Miras isimli heykeli ve Sıhhıye Abdi İpekçi parkındaki Eller heykeli de bu dönemde yapılmış çalışmalardır.
17-25 Aralık 2007 tarihinde Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Umut Erhan ve Haldun Cezayirlioğlu katkıları ile Ankara Şehir Anıt ve Heykelleri Fotoğraf Sergisi düzenlenmiş ve proje devamında Ankara’nın Heykelleri : bir web projesi adı altında web sitesi yayına başlamıştır.

Anıtkabir'deki heykeller listesi
Hacettepe Üniversitesi'ndeki heykeller listesi

Türkiye'nin başkenti ve ikinci büyük şehri olan Ankara'da içme ve sulama suyu ihtiyacını karşılamak veya elektrik enerjisi üretmek için kullanılan sekiz aktif baraj bulunmaktadır.

Akyar Barajı; yapımına 1996 yılında başlanan ve 1999 yılında tamamlanan, Bulak Çayı üzerinde bulunan bir barajdır. Yaklaşık 2 (1.92) kilometrekarelik bir göl alanına sahip olan baraj yıllık 60 hektometre küplük içme suyu ihtiyacını karşılamaktadır.

Ankara'nın 12 kilometre güneydoğusunda, Bayındır Deresi üzerinde kurulmuş olan Bayındır Barajı 1965 yılında faaliyete geçmiştir. Göl alanı 0.71 kilometrekaredir ve yıllık 7 hektometre küplük içme suyu ihtiyacını karşılamaktadır.

Çamlıdere ilçesinden geçen Bayındır Deresi üzerine inşa edilmiş olan Çamlıdere Barajı 1985 yılında faaliyete girmiştir. 32 kilometrelik büyük bir göl alanına sahip olan baraj yıllık 150 hektometre küplük su ihtiyacını karşılamaktadır.

Ankara'nın 11 kilometre kuzeyinde, Çubuk Çayı üzerine inşa edilmiş olan Çubuk I Barajı'nın yapımı 1930–1936 yılları arasında gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Döneminin ilk barajı olan baraj, içme, kullanma ve sanayi suyu temininde kullanılmaktadır. Yaklaşık 1 (0.94) kilometrekarelik göl alanına sahiptir ve yıllık 3 hektometre küplük su ihtiyacını karşılar.

Şehir merkezine 54, Çubuk ilçesine ise 5 kilometre uzaklıkta bulunan; Çubuk Çayı üzerinde, vadinin daraldığı bir bölgede kurulan Çubuk II Barajı şehrin su ihtiyacını karşılamak üzere 1964 yılında faaliyete geçmiştir. Yapay göl alanı 1.20 kilometredir. İçme su kapasitesi yıllık 20 hektometre küptür.

Eğrekkaya Barajı; şehir merkezine 70, Kızılcahamam'a 3 kilometre uzaklıkta bulunan bir barajdır. Hamam Çayı ve Salın Çayı'nın sularını depolamak ve bunları Akyar Barajı'ndan aktarılan su ile birleştirerek şehrin ihtiyacını karşılamak üzere 1985-1992 yılları arasında inşa edilmiştir. İçme su kapasitesi yıllık 90 hektometre küptür.

Kavşakkaya Barajı; Ankara'nın Çubuk ilçesine 30 kilometre uzaklıkta, Ovaçayı üzerine kurulmuştur. Barajın inşaatı 2005-2007 yılları arasında devam etmiştir. Yaklaşık 3 kilometrekarelik göl alanına sahip olan baraj, şehrin yıllık 100 hektometre küplük su ihtiyacını karşılamaktadır.

Güdül ilçesi yakınlarında bulunan İlhan Deresi üzerinde kurulmuş ve 1980 yılında faaliyete geçmiş olan Asartepe Barajı, yaklaşık 2 (1.77) kilometrekarelik yapay göl alanına ve 2.260 hektarlık sulama kapasitesine sahiptir.

İstanbul Yolu üzerinde, 56. kilometrede yer alan Kurtboğazı Barajı; içinde bulundurduğu piknik alanları, yüzme havuzu ve restoranlarıyla bir reaksiyon alanıdır. Yapay baraj gölü su sporları için elverişlidir. 1967 yılında yapımı biten barajın 5,000 hektar brüt sulama alanı ve yıllık 67 hektometre küp sulama kapasitesi vardır.

Kalecik Barajı; 2015 yılında yapımı tamamlanmıştır. Sulama ve içme suyu temini amacıyla inşa edilmiştir. Brüt sulama alanı 2,455 hektar, yıllık içme suyu kapasitesi 3,15 hektometre küptür.

Kızılırmak nehri üzerine inşa edilen Kesikköprü Barajı, 1966 yılında faaliyete geçmiştir. Göl alanı yaklaşık olarak 7 (6.50) kilometrekaredir. Enerji üretim kapasitesi yıllık 250 GWhtır.

Sarıyar Barajı; Ankara'ya 165 kilometre uzaklıkta, Nallıhan yolu üzerinde bulunmaktadır. Baraj suyunun biriktirdiği yapay göl; balıkçılık ve su sporları için elverişli olup, gölün kıyısında  çeşitli tesisler bulunmaktadır.

Bu liste; Ankara'daki camiler hakkında bir listedir.

Ahmet Hamdi Akseki Camii; yapımına 2008 yılında başlanan ve 2013 tarihinde tamamlanan, eski Diyanet İşleri başkanı Ahmet Hamdi Akseki anısına inşa edilmiş bir camidir. 80.000 metrekare kullanım alanına sahip olan cami külliyesinin 20.618 metrekaresi avlu, 11.087 metrekaresi peyzaj alanıdır. 6.000 kişinin aynı anda ibadet edebildiği camide, cenaze namazlarında ise 30.000 insan aynı anda namaz kılabilmektedir. Yapının tasarımı incelendiğinde modern mimariye ait özellikler kullanıldığı görülür.

Ağaç Ayak Camii; Ankara'nın Altındağ ilçesinde bulunan tarihi bir camidir. Geniş bir avlu içerisinde bulunan cami; subasmanına kadar moloz taş, yukarı kısımlar ise örme tuğla arası ahşap hatıllı olacak şekilde inşa edilmiştir. Kitabesi olmasa da 1700'lü yılların başında yapıldığı tahmin edilmektedir. İç tasarımında kullanılan ahşap minberi, alçı mihrabı ve nakış işlemeleri; caminin geç dönem Ankara eserleri arasında sayılmasına neden olmaktadır.

Arslanhane Camii; Altındağ ilçesinin Samanpazarı semtinde bulunan, Selçuklu dönemine ait bir camidir. 13. yüzyılın başında inşa edilen caminin mimarı Ebubekir Mehmet'tir. Ahşap tavanlı olan caminin mihrabı çinilerle kaplıdır.

Doğramacızade Ali Sami Paşa Camii; ünlü akademisyen İhsan Doğramacı tarafından babası Ali Sami Paşa adına yaptırılmış bir camidir. Gerek tasarım, gerekse donanım özellikleriyle başlı başına bir modern mimarinin ürünü olan yapının mimarı Erkut Şahinbaş'tır. Aynı zamanda sinagog ve kilise olarak da ibadet edilebilen caminin 3 semavi dine de hizmet etmesi amaçlanmıştır. İçinde bulunan resim sergisi, konser ve seminer salonlarıyla sadece dini değil, aynı zamanda bir kültür merkezi niteliği taşımaktadır. 50 dönümlük bir arazi üzerine, 4500 metrekarelik kullanım alanı olacak şekilde inşa edilen caminin yapımı iki yıl sürmüş ve 15 milyon dolara mal olmuştur.

Altındağ ilçesinde bulunan Hacı Bayram Camii; adını, caminin bahçesinde bulunan Hacı Bayram Veli'nin türbesinden almıştır. 1400'lü yıllarda inşa edilen ve döneminin mimarı anlayışına ait özellikler barındıran cami dikdörtgen planlıdır. İç ve dış cephelerdeki el işçilikleri sebebiyle oldukça önemli bir tarihî eser olan cami, günümüze dek birçok kez yenilenmiştir.

Hallaç Mahmut Cami veya Hallaç Mahmut Mescidi; Ankara'nın Ulus semtinde bulunan bir camidir. Tek kubbeli ve minaresiz bir şekilde inşa edilmiş olan bu Osmanlı yapısı, başlarda mescid olarak tasarlanmış ve kullanılmıştır. Yakın bir zamanda geçirdiği onarımdan sonra içine ahşap minber eklenmesiyle birlikte artık cami halini almıştır.

Karacabey Camii; bugün Hacettepe Üniversitesi'ne ait arazi içinde bulunan, 1427 yılında inşa edilmiş olan tarihi bir camidir. Mimar Ebubekiroğlu Ahmet tarafından tasarlanan cami yapı özellikleri bakımından Bursa'daki camilerle ortak özellikler göstermekle beraber, bu mimari anlayışın da Ankara'daki tek örneğidir. İçinde bulunan hamamı, türbesi, çeşmesi ve imarethanesiyle bir külliye özelliği taşıyan cami günümüze gelene dek birçok tadilat ve restorasyon işleminden geçmiştir.

Kocatepe Camii; 4500 metrekarelik arazisi ve yaklaşık 90 metrelik dörder minaresiyle Ankara'nın en büyük ve en popüler camilerinden biridir. 1967 yılında yapımına başlanan caminin inşaatı çok uzun sürmüş ve ancak 1987 yılında açılışı yapılabilmiştir. İnşaat projesinin asıl mimarı Vedat Dalokay olmasına rağmen onun planladığı yapı fazla modern bulunmuş; sonrasında ise bu görev Hüsrev Tayla ve Fatin Uluengin'e devredilmiştir. İki mimarının projesi hayata geçirilse de tasarımın fazlasıyla Mimar Sinan'dan taklit edilmesi büyük eleştirilere yol açmıştır. Dalokay'ın projesi ise bazı değişiklikler yapılarak Pakistan'daki Faysal Camii'nde uygulanmıştır.

Ankara'nın Haymana ilçesinde bulunan Kutluhan Camii; Hüsâmeddîn-i Ankaravî tarafından, 1800'lü yıllarda yaptırılmıştır.

Maltepe Camii; projesi mimar Recai Akçay tarafından çizilmiş ve 1954-1959 yılları arasında inşa edilmiş bir camidir. Ankara'nın en ünlü ve sembol camilerinden biri olan Maltepe Camii'nin yapımında kesme taş kullanılmış; kare planlı olarak hayata geçirilmiştir. Cami duvarları Kütahya çinileri ile kaplıdır ve vitray pencereler ile süslenmiştir.

Sultan Alaeddin Camii; Ankara'da bulunan az sayıdaki tarihi camilerden biridir. Selçuklu meliki Muhyiddin Mesud tarafından yaptırılan caminin yapılış tarihi 12. yüzyıla kadar uzanmaktadır. II. Alaeddin Keykubad döneminde onarıldığı için cami günümüze kadar bu isimle anılarak gelmiştir.

TBMM Camii; Türkiye Büyük Millet Meclisi arazisi üzerinde bulunan ve milletvekillerinin kullanabilmesi için inşa edilmiş bir camidir. 1986 yılında yapımına başlanmış, 1989 yılında tamamlanmıştır. Birçok tartışma ve kavgaya yol açsa da klasik cami mimarisi anlayışının dışında bir tarzda tasarlanan caminin mimarları Behruz Çinici ve Can Çinici'dir. Kubbesiz, minaresiz ve saydam kıble duvarına sahip olan camide; minareler iki balkon ve bir selvi ağacıyla temsil edilmiş, kubbenin yerine ise bir piramit yapı tercih edilmiştir.

Ankara'daki kütüphaneler listesi, bu bir Ankara'daki kütüphaneler listesidir. Listede kütüphaneler türlerine göre ayrılmıştır.

Atılım Üniversitesi Kadriye Zaim Kütüphanesi
Başkent Üniversitesi Kütüphanesi
Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi
Çankaya Üniversitesi Kütüphanesi
Deniz ve Su Hukuku Araştırmaları Merkezi
Gazi Üniversitesi Merkez Kampüs Kütüphanesi
GATA Kütüphane ve Dokümantasyon Merkezi
ODTÜ Kütüphanesi
Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Kütüphanesi
Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kütüphanesi
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kütüphanesi
Ted Üniversitesi Ayşe Ilıcak Kütüphanesi
Ufuk Üniversitesi Kütüphanesi

Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi
Abdurrrahman Oğultürk Halk Kütüphanesi
Akyurt İlçe Halk Kütüphanesi.
Ankara Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi 18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Kalecik İlçe Halk Kütüphanesi
Ankara Or-An Sevgi Yılı Halk Kütüphanesi 27 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ayaş İlçe Halk Kütüphanesi
Bala İlçe Halk Kütüphanesi
Balgat Hüseyin Alpar Halk Kütüphanesi
Beypazarı Mehmet Akif Ersoy İlçe Halk Kütüphanesi
Cebeci Halk Kütüphanesi 18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cer Modern Sanat Kütüphanesi
Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi
Çamlıdere İlçe Halk Kütüphanesi
Çubuk İlçe Halk Kütüphanesi
Elmadağ İlçe Halk Kütüphanesi
Evren İlçe Halk Kütüphanesi
Fatih Kütüphanesi
Göklerköyü Halk Kütüphanesi
Gölbaşı İlçe Halk Kütüphanesi
Güdül İlçe Halk Kütüphanesi
Hasanoğlan 17 Nisan Halk Kütüphanesi
Haymana İlçe Halk Kütüphanesi
Karaşar Halk Kütüphanesi
Kazan İlçe Halk Kütüphanesi
Keçiören Aktepe Halk Kütüphanesi
Keçiören Fatih Halk Kütüphanesi
Kesikköprü Halk Kütüphanesi
Kızılcahamam İlçe Halk Kütüphanesi
Kutludüğün Halk Kütüphanesi
Mamak İlçe Halk Kütüphanesi
Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi
Millî Kütüphane
Nallıhan İlçe Halk Kütüphanesi
Oyaca Halk Kütüphanesi
Polatlı İlçe Halk Kütüphanesi
Pursaklar Saray Halk Kütüphanesi
Sinanlı Halk Kütüphanesi
Sincan İlçe Halk Kütüphanesi
Sincan Yenikent Halk Kütüphanesi
Şentepe Halk Kütüphanesi
Şereflikoçhisar Yunus Emre İlçe Halk Kütüphanesi
Şuayip Çalkın Halk Kütüphanesi
TBMM Kütüphanesi
Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi
Yunus Emre (Esentepe) Halk Kütüphanesi

Ankara Büyükşehir Belediyesi Semt Kütüphanesi

Ankara'da birçok Devlet Tiyatrosu sahnesi ve özel tiyatro grupları bulunmaktadır. Ayrıca her yıl Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali düzenlenmektedir.

80.Yıl Tiyatrosu
Akademi Ramel Sanat
Ankara Akademi Sanat Tiyatrosu
Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkent Tiyatroları
Ankara Çağdaş Sanat Tiyatrosu
Ankara Deneme Sahnesi
Ankara Devinim Tiyatrosu
Ankara Kent Tiyatrosu
Ankara Kültür Sanat Tiyatrosu
Ankara Müjdat Gezen Sanat Merkezi
Ankara Sadri Alışık Kültür Merkezi
Ankara Sanat Merkezi ASM
Ankara Sanat Tiyatrosu
Ankara Umut Sahnesi
Ankara Yeni Sahne
Başkent İletişim Bilimleri Akademisi
Başkent Kültür Sanat Tiyatrosu
Çan Tiyatrosu
Deli Tiyatro
Dikmen Nevzat Sahnesi
Ekin Tiyatrosu
Ekşi Tiyatro Ankara
Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu
Moral Sahne
Nüans Tiyatro
Öteki Tiyatro
Sahne Sanat Evi
Sanatolia
Sanat Üretim Topluluğu
Tiyatro 8 Ankara
Tiyatro Cafe Ankara
Tiyatro Pembe Kurbağa
Tiyatro Tempo
TiyatRol
Kobat Sanat Tiyatrosu
Tiyatro TAM

Ankara ilinin 25 ilçesi vardır. Ankara Büyükşehir Belediyesini oluşturan bu ilçeler: Akyurt, Altındağ, Ayaş, Balâ, Beypazarı, Çamlıdere, Çankaya, Çubuk, Elmadağ, Etimesgut, Evren, Gölbaşı, Güdül, Haymana, Kahramankazan, Kalecik, Keçiören, Kızılcahamam, Mamak, Nallıhan, Polatlı, Pursaklar, Sincan, Şereflikoçhisar ve Yenimahalle'dir.

16 Şubat 1924 tarihinde çıkarılan 417 sayılı yasa ile Ankara Şehremaneti kurulmuştur, 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1580 sayılı yasa günümüze kadar çeşitli değişiklikler geçirmekle birlikte bugünkü belediyelerin görev, yetki ve sorumluluklarını belirleyen temel kaynak olmuştur. 1936 yılına kadar var olan Ankara ilçesi Çankaya 'nın 1936 yılında ayrılıp yeni bir ilçe haline gelmesiyle bölünmüştür. 1953 yılında Altındağ ilçesi kurulmuştur. Etimesgut, 1968 yılına kadar kaza olarak kalmış, daha sonra Ankara şehrine ait bir mahalleye dönüştürülmüş, 1990 yılında ise ilçe olmuş  ve belediye teşkilatı kurulmuştur. 1983'te bir grup yeni ilçe daha oluşmuştur: Önceleri Altındağ ilçesine ait olan Keçiören, Çankaya'ya bağlı bir mahalle olan Mamak, 1923'ten beri bir kaza olan Gölbaşı ve daha evvel bir kaza olan Sincan. Bu ilçelerden Sincan, 1988'de Ankara Büyükşehir Belediyesi sınırları içine alınarak merkez ilçe konumuna getirilmiştir. 1984 yılında Yenimahalle'nin de ilçe olmasından sonra önceleri birer kasaba olan Kahramankazan (1987'de), Akyurt (1990'da) ve Pursaklar (2008'de) Ankara ilinin yeni ilçeleri olmuştur.
Bu süreç içinde Ankara iline bağlı olan bazı bölgeler de ilden kopmuştur. 1989'a kadar ile bağlı olan Kırıkkale ilçesi, 1989'da ve 3578 sayılı yasa gereğince ayrı bir il olmuştur. Aynı zamanda Ankara iline bağlı olan Delice, Keskin ve Sulakyurt ilçeleri de Kırıkkale iline bağlanmıştır. Şereflikoçhisar ilçesine bağlı bir kasaba olan Ağaçören 1989'da çevresindeki köylerle birlikte bir ilçe olup Aksaray iline bağlanmıştır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Ankara İl Nüfusu: 5.910.320'dir (2025 sonu). İlin yüzölçümü 25.632 km2dir. İlde km2ye 231 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe 5860 kişi ile Keçiören'dir.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,79 olmuştur. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre ilde 25 ilçe ve belediye, bu belediyelerde ise toplamda 1427 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Akyurt (%5,42), Bala (-%8,15)

^a Ankara'nın büyükşehir statüsü alması nedeniyle 1980 sonrasında il merkezi nüfusu yer almamıştır. ^b Delice, Keskin, Kırıkkale ve Sulakyurt, yeni kurulan Kırıkkale iline bağlandığı için 1985 sonrasındaki veriler tabloda yer almamıştır. Bkz. Kırıkkale'nin ilçeleri

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu  seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi  üye sayısı 146, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 623'tür.

Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

 Wikimedia Commons'ta Ankara'nın ilçeleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ankara Valiliği
Ankara Büyükşehir Belediyesi

Ankara – Eskişehir Yüksek Hızlı Treni ya da kısaca Ankara – Eskişehir YHT, 282,429 kilometre (175,493 mi) uzunluğundaki Ankara YHT – Eskişehir güzergâhında TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Yüksek Hızlı Tren'dir.
250 kilometre/saat (160 mph) azami hıza uygun Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu üzerinde hizmet veren YHT hattı, 13 Mart 2009'da hizmete girmiştir.

13 Mart 2009'da Ankara – Eskişehir güzergâhında işletilmeye başlanan YHT hattı, Türkiye'deki ilk Yüksek Hızlı Tren hattıdır. YHT hattı ilk seferini içinde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da bulunduğu bir trenle yapmıştır. Bu sefer ile Türkiye, Avrupa'da 6. ve dünyada 8. yüksek hızlı tren kullanan ülke olmuştur.

Ankara – Eskişehir YHT hattının 4 istasyonu bulunmaktadır. Bunlar (Ankara kalkışlı olarak) sırasıyla Ankara YHT Garı, Eryaman YHT Garı, Polatlı YHT Garı ve Eskişehir Garı'dır.

YHT hattında 250 kilometre/saat (160 mph) azami hız yapabilen CAF tarafından üretilen 6 vagonlu HT 65000 yüksek hızlı tren setleri veya 300 kilometre/saat (190 mph) azami hız yapabilen Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka 8 vagonlu HT 80000 yüksek hızlı tren setleri kullanılmaktadır.

Günlük Ankara kalkışlı 1, Eskişehir kalkışlı 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 1 saat 23 dakikadır. Ankara – Eskişehir arası tren ücreti Ocak 2025 itibarıyla 405₺ olarak belirlenmiştir.

Yüksek Hızlı Tren

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara – Karaman Yüksek Hızlı Treni ya da kısaca Ankara – Karaman YHT, 419,562 kilometre (260,704 mi) uzunluğundaki Ankara – Karaman güzergâhında TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Yüksek Hızlı Tren'dir.
250 kilometre/saat (160 mph) azami hıza uygun Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu, 300 kilometre/saat (190 mph) azami hıza uygun Polatlı – Konya yüksek hızlı demiryolu ve 200 kilometre/saat (120 mph) azami hıza uygun Konya – Karaman yüksek standartlı demiryolu üzerinde hizmet veren YHT hattı, 8 Ocak 2022'de hizmete girmiştir.

Ankara – Karaman YHT hattının 7 istasyonu bulunmaktadır. Bunlar (Ankara kalkışlı olarak) sırasıyla Ankara YHT Garı, Eryaman YHT Garı, Polatlı YHT Garı, Selçuklu YHT Garı, Konya Garı, Çumra ve Karaman Garı'dır.

YHT hattında 250 kilometre/saat (160 mph) azami hız yapabilen CAF tarafından üretilen 6 vagonlu HT 65000 yüksek hızlı tren setleri veya 300 kilometre/saat (190 mph) azami hız yapabilen Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka 8 vagonlu HT 80000 yüksek hızlı tren setleri kullanılmaktadır.

Günlük karşılıklı 2 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 2 saat 40 dakikadır. Ankara - Karaman arası tren ücreti Ocak 2025 itibarıyla 570₺ olarak belirlenmiştir.

Yüksek Hızlı Tren

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara-Samsun Otoyolu, Türkiye'de yapılması planlanan otoyol projesidir. 120 kilometrelik Ankara-Delice etabı (2025 itibarıyla) yapım aşamasındadır. Delice-Samsun etabı ise plan aşamasında olup otoyolun 2035'e kadar tamamlanması hedeflenmektedir.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı otoyol projesinin yap-işlet-devret modeli ile yapılacak olan ihalesini 24 Ağustos tarihinde gerçekleştirecekti. 15 Haziran'da ilanı yayımlanan ve 24 Ağustos'ta yapılması planlanan “Ankara-Kırıkkale-Delice Otoyolu Projesi Yap-İşlet-Devret Modeli ile Yapılması, İşletilmesi ve Devri İşi İhalesi”nin tarihi de 5 Ekim 2022 tarihine ertelendi. Ancak Ulaştırma Bakanlığı ihaleyi tekrar önce 15 Aralık 2022 tarihine daha sonra da 15 Aralık 2023 tarihine erteledi. 14 Ekim 2024'te otoyolun yapım protokolü imzalandı.

Proje kapsamında 8 viyadük, 4 tünel, 7 kavşak ve 3 otoyol tesisi bulunuyor.

Türkiye'deki otoyollar listesi

Ankara – Sivas Yüksek Hızlı Treni ya da kısaca Ankara – Sivas YHT, 405 kilometre (252 mi) uzunluğundaki Ankara – Sivas güzergâhında TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Yüksek Hızlı Tren'dir.
250 kilometre/saat (160 mph) azami hıza uygun Ankara – Sivas YHD üzerinde hizmet veren YHT hattı, 26 Nisan 2023'te hizmete girmiştir.

Ankara – Sivas YHT hattının 10 istasyonu bulunmaktadır. Bunlar (Ankara kalkışlı olarak) sırasıyla Ankara YHT Garı, Kayaş, Elmadağ YHT Garı, Kırıkkale YHT Garı, Yerköy YHT Garı, Yozgat YHT Garı, Sorgun YHT Garı, Akdağmadeni YHT Garı, Yıldızeli YHT Garı ve Sivas Garı'dır.
26 Nisan 2023'te tren hattıyla birlikte Ankara, Kırıkkale, Yozgat ve Sivas istasyonları hizmete girmiştir. 12 Mart 2024'te ise Sorgun ve Akdağmadeni istasyonları hizmete girmiştir.

YHT hattında 300 kilometre/saat (190 mph) azami hız yapabilen Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka 8 vagonlu HT 80000 yüksek hızlı tren setleri kullanılmaktadır.

Her gün karşılıklı 2 seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 3 saat 5 dakikadır. Ankara – Sivas arası tren ücreti Ocak 2025 itibarıyla 790₺ olarak belirlenmiştir.
11 Ağustos 2023 itibarıyla Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri Ankara'dan 11.10 ve Sivas'tan 14.50 kalkışlı yeni seferler eklenmiş ve toplam 966 kişilik ek kapasite sağlanmıştır. Ancak eklenen bu seferler 20 Ekim'de diğer seferlerle birleştirilerek iptal edilmiştir. 20 Ekim 2023 ile 4 Mayıs 2024 tarihleri arasında günde 3 sefer yapılırken İstanbul – Sivas YHT'nin işletmeye alınması sonucunda günde 2 sefer yapacak şekilde düzenleme yapılmıştır. 

Yüksek Hızlı Tren

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara – İstanbul Yüksek Hızlı Treni ya da kısaca Ankara – İstanbul YHT, 655,490 kilometre (407,303 mi) uzunluğundaki Ankara YHT Garı – Halkalı güzergâhında TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Yüksek Hızlı Trendir.
250 kilometre/saat (160 mph) azami hıza uygun Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu üzerinde hizmet veren YHT hattı, 25 Temmuz 2014'te Ankara Garı – Pendik güzergâhında hizmete girmiş, 12 Mart 2019'da ise Marmaray projesinin hizmete girmesiyle birlikte Ankara YHT – Söğütlüçeşme/Halkalı güzergâhında hizmet vermeye başlamıştır.

YHT hattı, Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu'nun Eskişehir – Pendik etabının tamamlanmasının ardından 25 Temmuz 2014'te Ankara – Pendik güzergâhında hizmete girmiş, 12 Mart 2019'da ise Marmaray projesinin hizmete girmesiyle birlikte Ankara YHT – Söğütlüçeşme/Halkalı güzergâhında hizmet vermeye başlamıştır.

Ankara – İstanbul YHT hattının 14 istasyonu bulunmaktadır. Bunlar (Ankara kalkışlı olarak) sırasıyla Ankara YHT Garı, Eryaman YHT Garı, Polatlı YHT Garı, Eskişehir Garı, Bozüyük YHT Garı, Bilecik YHT Garı, Arifiye, İzmit Garı, Gebze, Pendik, Bostancı, Söğütlüçeşme, Bakırköy ve Halkalı'dır.

YHT hattında 250 kilometre/saat (160 mph) azami hız yapabilen CAF tarafından üretilen 6 vagonlu HT 65000 yüksek hızlı tren setleri veya 300 kilometre/saat (190 mph) azami hız yapabilen Siemens AG tarafından üretilen Siemens Velaro marka 8 vagonlu HT 80000 yüksek hızlı tren setleri kullanılmaktadır.

Günlük Ankara kalkışlı 14, Söğütlüçeşme kalkışlı 12 ve Halkalı kalkışlı 2 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 4 saat 35 dakikadır. Tren ücretleri Ocak 2025 itibarıyla, Ankara - Söğütlüçeşme arası ise 780₺, Ankara - Halkalı arası 855₺ belirlenmiştir.

Yüksek Hızlı Tren

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Başkentkart veya eski adıyla AnkaraKart, Ankara Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde, toplu taşıma araçlarında kullanılan şehir içi akıllı karttır. Kartlar Mayıs 2024'te yenilenmiştir.

İşlem merkezleri, metrolardaki banko cihazları, bazı büfe ve marketlerden edinilebilir.
İsteyen herkes 40₺ karşılığında edinebilir. (40₺ kart ücreti olduğundan ilk kullanımda ayrıca para yüklemesi gerekir) ilk biniş: 35₺, aktarma: 17₺ (Aktarma ilk kullanım itibarıyla 75 dk. içinde geçerlidir)

Öğretmenler ve öğrenciler, öğretmen veya öğrenci belgelerini -veya kartlarını- işlem merkezine ibraz etmeleri durumunda edinebilirler. Öğrenciler için ilk biniş: 17.50₺, aktarma: 10₺ (Aktarma ilk kullanım itibarıyla 75 dk içinde geçerlidir) Öğretmenler için ise ilk biniş: 36₺, aktarma: 13₺. Abonman özelliği sayesinde isteğe bağlı olarak 450₺ karşılığında 1 ay geçerli sınırsız biniş hakkı elde edilebilir.

Yaşlıların, engellilerin, bazı kamu çalışanlarının ve ABB personelinin temin edebildiği karttır.

Uygulamadan Temin Edilebilir. Sadece Bir Biniş Hakkı Sunar. Ücreti 41₺'dir.

Hem banka kartı hem de toplu taşıma kartı olarak kullanılabilirken, Ankara UKOME 2021/12 sayılı kararı ile AnkaraKart özelliği iptal edilmiştir.

Mobil uygulama üzerinden NFC mobil ödeme ya da EMV ödeme sistemi (Europay, Mastercard, Visa ,troy) temassız banka ve kredi kartlarıyla da ödeme yapılabilmektedir. Ücretlendirme her biniş için 41₺dir.

Ankara Ekspresi, TCDD Taşımacılık tarafından Ankara – İstanbul-Halkalı güzergâhında her gün karşılıklı bir sefer işletilen anahat trenidir. Trenlerin 290 kişilik 5 Pulman Vagonu, 20 kişilik 1 Yataklı Vagonu ve 1 Yemekli Vagonu mevcuttur.
Önceden Ankara – Haydarpaşa arası tamamen yataklı vagonlarla işletilen ve 24 Temmuz 2014 tarihinde Ankara – İstanbul YHT hattının açılmasıyla seferleri sonlandırılan tren hattı, 5 Temmuz 2019 tarihinde bu kez Ankara – Halkalı güzergahında tekrar hizmet vermeye başlamıştır.

Günlük karşılıklı 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 10 saat 40 dakikadır. İstanbul – Ankara arası tren ücreti Eylül 2025 itibarıyla 705₺ olarak belirlenmiştir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara Emniyet Müdürlüğü (kısaca AEM), Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Ankara'nın kamu düzeni ve güvenliğinden sorumlu taşra teşkilatıdır. Merkezi, Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde Konya Yolu üzerinde yer almaktadır.

Emniyet müdürleri Ankara Emniyet Müdürü, Ankara'nın emniyet müdürüdür. İstanbul Emniyet Müdürü ile birlikte Emniyet Genel Müdürlüğü'nden sonra geleneksel olarak en önemli mevkidir. 

Salih Kılıç (1930-1935)
Sadrettin Aka (1935)
Şinasi Turga (1938-1946)
Rıfat Kamerdere (1946-1947)
Rifet Ayaydın (1947-1950)
Şerafettin Süral (1950-1951)
Selahattin Aslankorkut (1951-1952)
Celalettin Ünseli (1952-1953)
Faruk Oktay (1954-1958)
Ali Celalettin Coşkun (1958-1959)
Ahmet Paftalı (1959-1960)
Cemal Alkan (1960)
Burhanettin Özkul (1960-1961)
Kemal Güneri (1961-1963)
Ulvi Sulukioğlu (1963-1964)
Orhan Zaim (1964-1964)
Muzaffer Çağlar (1965-1967)
Lemi Gözen (1967-1968)
İbrahim Halil Ural (1968-1970)
Recep Rüştü Ünsal (1970-1971)
İsmail Hakkı Demirel (1971-1975)
Hüseyin Talüy (1975-1976)
Nazmi İyibil (1976-1977)
Muhittin Yükseloğlu (1978)
Ercan Belen (1978-1979)
Reşat Erkaya (1979-1980)
Ünal Erkan (1980-1984)
Ali Akan (1984-1988)
Mehmet Ağar (1988-1990)
Hasan Özdemir (1990-1991)
Mehmet Canseven (1991-1993)
Sefer Vurucu (1993)
Orhan Taşanlar (1993-1995)
Ramazan Er (1995-1997)
Ülkü Met (1997)
Mehmet Cebe (1997-1998)
Cevdet Saral (1998-1999)
Kemal İskender (1999-2001)
Hasan Yücesan (2001-2002)
Ercüment Yılmaz (2002-2009)
Orhan Özdemir (2009-2010)
Zeki Çatalkaya (2010-2012)
Kadir Ay (2012-2014)
Kadri Kartal (2014-2015)
Mahmut Karaaslan (2016-2017)
Servet Yılmaz (2017-2023)
Engin Dinç (2023-)

Behzat Ç.

Resmî site

Ankara Garı, Türkiye'nin başkenti Ankara'nın Altındağ ilçesi Hacı Bayram Mahallesinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Günümüzde TCDD 2. Bölge Müdürlüğüne ev sahipliği yapan ve İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolunun bitiş ve Ankara – Kars demiryolu'nun başlangıç noktası olan garın ilk binası, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilerek 31 Aralık 1892'de hizmete girmiştir.
CFOA Şirketi, 1924'te ilk devlet demiryolu şirketi olan Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu – Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi tarafından idare edilmeye başlanmış, 1927'de CFAB Şirketi devletleştirilmiş ve şirketin işlettiği hatlar ve tren istasyonları Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi (DDYL)'nin denetimine girmiştir. DDYL ise 1929'da yerini -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'ye bırakmıştır.
Ankara'nın başkent olmasıyla birlikte yetersiz kalan ilk gar binasının yerine TCDD tarafından inşa edilen yeni gar binası 30 Ekim 1937'de hizmete girmiştir. 1972'de elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek tekrar hizmete giren istasyon, 1972 – 2016 yılları arasında Sincan – Kayaş Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiş, 11 Temmuz 2016'da Başkentray projesi kapsamında -banliyö kısmı- kapatılmış ve yeniden inşa edilerek 12 Nisan 2018'de tekrar hizmete girmiştir.
Bir kenar peronu ve iki ada peronundan oluşan istasyonun, kuzeydeki ada ve kenar peronu İzmir Mavi Treni, 4 Eylül Mavi Treni, Ankara Ekspresi, Doğu Ekspresi, Güney Kurtalan Ekspresi, Turistik Doğu Ekspresi ve Van Gölü Ekspresi Anahat Trenlerine ve Ankara – Polatlı Bölgesel Treni'ne, güneydeki ada peronu ise B1 (Sincan – Kayaş) Banliyö Trenlerine hizmet vermektedir.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu
Ankara – Kars demiryolu
 (Sincan – Kayaş)

Ankara'da demiryolu ulaşımının ana arteri olan yapının tarihi Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanmaktadır. O yıllarda İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu'nun bitiş noktası olan garın ilk hizmet binası Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilerek 31 Aralık 1892'de hizmete girdi. Fakat Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte hızla gelişen Ankara'nın yolcu trafiğini kaldıramaz hale gelen bu eski gar binası yerini 1935-37 yılları arasında inşa edilen ve halen kullanımda olan günümüzdeki yapıya bıraktı.
Şehirlerarası ulaşımın yanı sıra 1972'den 2016'ya kadar Sincan – Kayaş Banliyö Trenleri'ne hizmet veren gar; Başkentray projesi kapsamında 11 Temmuz 2016'da kısmen kapatıldı ve gerekli altyapı çalışmalarının ardından yenilenerek 12 Nisan 2018'de tekrar hizmete girdi. Ayrıca; Ankara YHT Garı'nın inşası tamamlanana kadar Yüksek Hızlı Tren hatları da Ankara Garı'ndan işletildi. Gar 2005 yılında, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası tarafından yayımlanan 50. Yılda 50 Eser listesine dahil edildi.
10 Ekim 2015'te garın önünde gerçekleştirilen bir bombalı saldırıda 109 kişi öldü.

Cumhuriyet tarihinin en önemli ve prestijli mimari eserlerinden biri olarak kabul edilen Ankara Garı, Şekip Akalın tarafından tasarlandı. Akalın burayı sadece bir tren istasyonu olarak değil; gar gazinosu, lojmanlar ve idari binalarıyla birlikte oldukça büyük bir gar kompleksi olarak kurguladı. Temeli 4 Mart 1935 tarihinde atılan yapı, dönemin Bayındırlık Bakanlığı ve Demiryolları Umum Müdürlüğü'nün de katkılarıyla 30 Ekim 1937'de tamamlanarak hizmete açıldı. İstasyon Caddesi üzerinde yer alan Ankara Palas, Gençlik Parkı, 19 Mayıs Stadyumu ve Ankara Hipodromu gibi sosyal mekanlara komşu olan bir noktada konumlanan garın inşasıyla birlikte şehir içinde Ankara Kalesi'nden başlayarak bu yeni gar binasına kadar uzanan bir kültür koridoru da oluşturulmuş oldu. Zaman içerisinde modernleşmenin sembolü ve çağdaş yaşama açılan bir kapı olarak görülmeye başlanan Ankara Garı'nın öncü olduğu bu kültür aksı o kadar benimsendi ki, benzer projeler Eskişehir ve Balıkesir gibi diğer Türk kentlerinde de uygulandı.

Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi
TCDD Müzesi ve Sanat Galerisi
Gençlik Parkı
Ankara Spor Salonu
Yeni Ankara 19 Mayıs Stadyumu
Gazi Üniversitesi Maltepe Kampüsü
Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu
Ankara Büyükşehir Belediyesi
Türk Hava Kurumu Müzesi

Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı
2015 Ankara Garı Saldırısı

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Garı'nın Açılışından görüntüler, 1937

Ankara Metrosu, Türkiye'nin başkenti Ankara'da hizmet veren ve metro sistemidir. EGO Genel Müdürlüğü tarafından işletilmektedir. 1997'de hizmete giren ilk hatla birlikte Ankara Metrosu, İstanbul'dan sonra Türkiye'de hizmete giren ikinci metro sistemi olmuştur. Hem toplam ağ uzunluğu olarak hem de yıllık yolcu sayısı bakımından Türkiye'nin en büyük ikinci metro sistemidir. 28 Aralık 1997'de M1 (Kızılay – Batıkent) Metro Hattı, 12 Şubat 2014'te M3 (Batıkent – OSB-Törekent) Metro Hattı, 13 Mart 2014'te M2 (Kızılay – Koru) Metro Hattı, 5 Ocak 2017'de M4 (Atatürk Kültür Merkezi – Şehitler) Metro Hattı ve 12 Nisan 2023'te ise M4 (Kızılay – Atatürk Kültür Merkezi) Metro Hattı uzatması hizmete açılmıştır. Sistemde toplam 46 istasyon bulunmaktadır. M1 hattı 14,6 km, M2 hattı 16,5 km, M3 hattı 15,3 km, M4 hattı ise 12,5 km uzunluğundadır. M4 (Şehitler – Forum) uzatmaları ile M2 (Koru – Yaşamkent), M2 (Koru – Bağlıca), M5 (Kızılay – Or-An), M6 (Bağlıca – Devlet Mahallesi), M? (YHT Gar – Üniversite), M? (Gar – Ankara Forum) ve M? (Ümitköy – Turgut Özal) hatlarının ise yapımı planlanmaktadır. Ankara Metrosu, hatların geçtiği halleriyle Altındağ, Çankaya, Etimesgut, Keçiören, Sincan ve Yenimahalle ilçelerinden geçmektedir. Pursaklar ve Akyurt ilçelerinden de geçmesi planlanmaktadır.

Ankara Metrosu, tarihi eskilere dayanan bir düşünce olmasına karşılık ancak 21. yüzyılın başlarında gerçek anlamıyla hayat bulabilmiştir. 30 Ağustos 1996'da hizmete giren Ankaray ile toplu taşımada metronun öncüleri arasındaydı. Ankara'da metro yapılması fikri ilk olarak 1967 tarihinde ortaya atılmıştır. Fakat ciddi olarak metro fikri özellikle otobüslerin ve dolmuşların nüfus artışıyla sekronize edilememesiyle 1973'te dönemin belediye başkanı Ekrem Barlas tarafından düşünülmüştür. 7 Ekim 1969'da ulaşımdaki sıkıntıların giderilmesi için çalışmalar başlatılmıştır

7 Ekim 1969'da şehrin o dönemki sorunların çözülmesi amacıyla çalışmalar başlatılmıştır. 1972'de bir etüt projesi yapılmıştır. M1 hattının inşa ve projelerine kadar toplu taşıma konulu Ankara'da yapılan ilk ve tek ciddi çalışma bu olmuştur. EGO Genel Müdürlüğünün Fransız Sofretu firmasıyla birlikte gerçekleştirdiği bu etüt kapsamlı bir toplu taşıma ağının yeniden inşasını, modernizasyonunu ve Ankara'da metro kurulmasını içeriyordu. Bu çalışma sonucunda; Kavaklıdere-Dışkapı ve Dikimevi-Beşevler olmak üzere iki aşamadan oluşan toplamda 14 km'lik iki metro hattının inşa edilmesi kararlaştırıldı. Ancak DPT projenin tamamen Fransız teknolojisine bağımlılık yaratacağı olmasından ve finansman sıkıntılarından dolayı projeyi geri çevirdi. Bu etüt projesi, o zaman kadar Ankara için yapılan en detaylı ulaşım projelerinden birisiydi. Daha sonrasında gerek idari sebeplerden gerekse de siyasi sebeplerden dolaylı benzer titizlikte bir ulaşım projesi öne sürülemedi. DPT'nin o dönem ret için sebep sürdüğü yabancı teknolojiye ve yabancı mallarına bağımlılık potansiyeli daha sonra yapılacak olan ulaşım projeleri için bir ders niteliği taşımaktaydı. O zaman belirtilen gerekçelerden sonra yapılan ulaşım projelerinde yerellik ön plana çıkmıştır. Bu çerçevede 1978-1980 yılları arası yapılan çalışmalarda hiçbir yabancı firmanın desteği olmamış; EGO, projelerini yerli firma olan Yapı Merkezi adında bir danışmanlık firmasıyla gerçekleştirmiştir.
1972 tarihindeki etüt çalışmasından sonra benzer bir çalışma yapılmadı. 1978-1980 yılları arasında Yapı Merkezi ile yapılan çalışmalar sonucunda Batıkent - Kızılay arasında 25 km'lik bir metro hattı yapılması planlanmıştır. Planın Ankara kentsel arazi kullanımı ana planı (Nazım Plan) kentsel stratejilerine uygun olmaması, diğer toplu taşıma araçları ile entegre olmaması ve öngörülen ulaşım dinamiklerinin gerçekçi olmaması projenin eleştirilere hedef olmasına sebep olmuştur. Mayıs 1980'de başlanan çalışmalar kısa süre içerisinde merkezi hükûmetçe durdurulmuştur.

Metronun temelleri 1980 ve 1987 yıllarında atılmıştır. Ancak çalışmalar devam ettirilememiş ve daha sonra yönetimlerin değişmesi bir türlü metro çalışmalarını etüt çalışmalarının ötesine gidilememesine sebep olmuş, inşaat konusunda somut bir adım atılamamıştır. İlk somut adım 6 Şubat 1989'da atılmış ve o tarihte Ankara Büyükşehir Belediyesi, Türk-Kanada ortaklı UTDC-GAMA-Güriş konsorsiyumu arasında proje yapım sözleşmesi imzalanmıştır. O dönemki sözleşme Yap-İşlet-Devret (YİD) modeline göre metronun yapılmasını içeriyordu. Dönemin belediye başkanı Mehmet Altınsoy döneminde ihale edilen metro için Murat Karayalçın döneminde ihale modeli değiştirilerek çalışmalara devam edildi. 13 Mayıs 1991'de Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, EGO ve yükleniciler arasında imzalanan bir mutabakat muhtırasıyla YİD modelinden vazgeçilerek anahtar teslim yöntemine dönüştürüldü ve 29 Mart 1993'te yapım işine başlandı. 28 Aralık 1997'de inşaatın tamamlanmasıyla Ankara'nın ilk metro hattı hizmete girdi.

Ankara'da ilk metro hattının faaliyete geçmesinden sonra oluşan yeni yerleşim yerlerine ve halihazırda yoğun nüfuslu yerleşim yerlerine metro hatları tasarlanmaya başlandı. Bu kapsamda Keçiören, Çayyolu ve Sincan bölgelerine giden üç ayrı metro hattı projelendirildi. 2001'de Sincan'a gidecek M3 hattının, 2002'de Koru istikametine gidecek M2 hattının ve 2003'te de Keçiören'e gidecek M4 hattının inşaatları başladı. Söz konusu metro hatları inşaatları başladıktan iki yıl içinde tamamlanması öngörülüyordu. Belediyenin metro inşaatları için yeterli ödenek ayırmaması inşaatların durmasına ve senelerce şantiyelerin atıl bir şekilde durmasına sebep oldu. 7 Mayıs 2011'de Ankara Büyükşehir Belediyesi üç metro hattını da Ulaştırma Bakanlığına devretti.
Ulaştırma Bakanlığı devredilen metro hatlarının inşaatlarını kısa süre içinde ihale yoluyla devam ettirmiştir. Yeniden başlayan metro inşaatlarının bazılarında istasyonlar güncel yerleşim birimlerine göre güncellenmiştir. İhalelerden sonra metro inşaatları bitmiştir. M3 hattı 12 Şubat 2014'te, M2 hattı 13 Mart 2014'te, M4 hattı da 5 Ocak 2017'de işletimlere alınmıştır. Şubat 2019'da EGO Genel Müdürlüğü, M1, M2 ve M3 hatlarında aktarmasız hizmeti sağlamak adına bu üç hattın işletimi birleştirmiştir. 12 Nisan 2023'te ise M4 hattının AKM-Kızılay uzatması hizmete girmiştir.

2026 itibarıyla Ankara Metrosu, 46 istasyon ile hizmet vermektedir. Sistemde 5 istasyon, Ankara Çevre Yolu'nun dış kısmında yer almaktadır.
Ankara Metrosu, işletmedeki beş hattıyla toplam 59,4 km'lik bir sistem olarak, uzunluk olarak dünyanın en uzun 83. metro sistemidir. Sistem, 17.965 metresi aç-kapa sistemi, 17.795 metrelik kısımda delme yöntemi tünelden oluşmaktadır. Sistemin tamamı 750 V DA üçüncü ray sistemi ile elektriklendirilmiştir. M1 ve M3 hatlarının bazı kısımları ve istasyonları yer üstünde bulunmaktadır. M2 ve M4 hatlarının tamamı yer altındadır. M1, M2 ve M3 hatları birbirleri ile bağlantılıdır ve trenler M2 Koru istasyonundan M3 OSB-Törekent istasyonuna aktarma yapmadan gitmektedir. Bu şekilde Ankara'nın merkezi içinden geçerek büyük bir ters C harfi çizilmiş olur.

Bunların dışında B1, B21 ve Keçiören Teleferiği hatları da şehir içi ulaşıma katkı sağlayan diğer raylı ve kablolu hatlardır.

Ankara Metrosu'nda kırk altı istasyon bulunmaktadır. 15 Temmuz Kızılay Millî İrade İstasyonu, aktif olarak en çok hat geçen istasyondur.

M1 hattında kullanılan orijinal araçlar Toronto Metrosu'nda kullanılan Bombardier Transportation tarafından üretilen altıncı nesil H-serisi trenlerin modifiyeli haliydi. Bu trenlerden toplam 108 vagon vardı ve genellikle M1 hattında altılı set halinde 18 tren olarak kullanıldı. Vagonların koltukları sert plastikten imal edilmiştir ve hepsi uzunlamasına vagonlara monte edilmiştir. Sandalyelerin hiçbiri gidiş güzergahlarının önüne ya da arkasına bakacak şekilde monte edilmemiştir ve araçların en ön ve en arkalarında koltuk bulunmamaktaydı.
2012 yılında hem M1 hattındaki trenleri yenileme amacıyla hem de yeni açılan M2, M3 ve M4 hatlarında kullanılmak üzere Çinli CRRC CSR-MNG firmasına 324 araçlık sipariş vermiştir. Günümüzde metro hatlarında kullanılan bu siparişler altılı set halinde 54 tren olarak söz konusu dört hatta hizmet vermektedir. 2019'da M1, M2 ve M3 hatlarının işletmesi birleştirilmiştir.
2019'a kadar kullanılan altıncı nesil Bombardier H-serisi trenler eski model oluşu ve çağın teknolojisinden geri kalması nedeniyle seferden çekilmiştir. 8 Mart 2022'de yenilenme çalışmaları tamamlanan trenlerden biri işletmesi birleştirilen M1, M2, M3 hatlarında yolcu taşıyarak bir haftalığına test edilmiştir. Ardından tren, özel günlerde kullanılmaya başlanmıştır.

Ankara Metrosu ve Ankaray birbirinden farklı sistemler olduğundan dolayı iki sistemin kendine özel numaralandırmaları bulunmaktadır.
Her araçta dört haneli kod ile beraber her üçlü araç setinin birleşmesi ile birleşik kod bulunmaktadır. Her dört haneli kodun ilk hanesi üçlü araç setinin kaçıncı aracı olduğunu, kalan son üç hane ise üçlü araç grubunun numarasını belirtir. Örnek olarak 1022 numaralı araçta, ilk hane olan 1 numarası üçlü gruptaki aracın numarasını, son üç hane olan 022 ise üçlü grubun numarasını belirtir. İlk hane araç grupları üçlü olduğundan 1 ila 3 arasında sayı alırken kalan 3 hane toplam araç sayısına göre artarak gitmektedir. İlk hanesi 1 ve 3 olan araçlar motoru bulunan ve kontrol paneli içeren ön veya arka araç olup 2 olan araç ise ara vagon olup motor ve kontrol kabini içermeyen vagondur. Bombardier araçlar 001 ile 036 grup numaraları ile numaralandırılmış olup CSR-MNG araçları 037-144 arası numaralandırılmıştır.

Bir aracın numarası:

Dışarıdan:
Bombardier: 1 veya 3 ile başlayan araçların kontrol panelinin bulunduğu yönde bulunan ilk pencerenin yanında, 2 ile başlayan araçta ise aracın 1 numara ile başlayan araca başlanan ucunda, yine ilk pencerenin yanında bulunur.
CSR: 1 veya 3 ile başlayan araçların kontrol panelinin bulunduğu ucunda, ilk yolcu kapısı ile ön panel kapısı arasında ve trenin ön camın iki yanında, 2 ile başlayan araçta ise aracın 1 numara ile başlayan araca bağlanan ucunda üst köşesinde bulunur.


Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı, Ankara'nın Altındağ ilçesi Hacı Bayram Mahallesi'nde, Ankara Garı'nın yanında yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonu ve alışveriş merkezi, sinema salonu, otel, toplantı salonları vb. sosyal alanlardan oluşan ticari komplekstir.
Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu ve Ankara – Sivas yüksek hızlı demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Ankara Tren Gar İşletmesi (ATG) tarafından Yap-İşlet-Devret (YİD) Modeli ile inşa edilerek 29 Ekim 2016'da hizmete girmiştir.
400 metre uzunluğundaki üç ada peronundan oluşan istasyon, Ankara - Eskişehir, Ankara - İstanbul, Ankara - Konya, Ankara - Karaman, Ankara - Sivas ve İstanbul - Sivas Yüksek Hızlı Trenlerine hizmet vermektedir.

Türkiye'de yüksek hızlı demiryolu hatlarının hizmete girmesiyle birlikte, mevcut tren istasyonlarının bu hatlardaki yolcu kapasitesini karşılayamadığı görüldü ve bu sebeple de TCDD tarafından yüksek hızlı demiryolu hatları üzerinde yeni tren istasyonlarının yapılması planlandı. Bu plan dahilinde ilki Ankara YHT Garı olmak üzere yüksek hızlı demiryolu hatlarının geçtiği şehirlerde Eryaman YHT Garı, Bozüyük YHT Garı, Bilecik YHT Garı gibi yeni tren istasyonlarının projelendirilmesine başlandı.
TCDD, Yap-İşlet-Devret (YİD) Modeli ile toplamda 100-150 milyon dolarlık bir yatırım yapılması öngörülen Ankara YHT Garı için 20 Ocak 2011'de ihaleye çıkacağını duyurdu. İhaleye katılacak firmaların, istasyonun altından geçmesi planlanan metronun problem yaratabileceği yönündeki ortak itirazları sebebiyle ihale iki defa ertelendi. 2 Mart 2011'de yapılan ve Limak İnşaat ve Hindistan merkezli GMR Infrastructure Ortak Girişimi ile İÇTAŞ ve Cengiz İnşaat Ortak Girişimi tarafından teklif verilen ihale iptal edildi. İnşaatın 2 yılda bitirilmesi ön şartı ile 28 Ağustos 2012'de gerçekleştirilen yeni ihalede Limak İnşaat, Kolin İnşaat ve Cengiz İnşaat'ın oluşturduğu konsorsiyum tarafından verilen 19 yıl 7 ay işletim süreli tek teklif kabul edilerek çalışmalara başlandı.
Ankara YHT Garı'nın inşası ve 19 yıl 7 ay boyunca işletilmesi için konsorsiyumdaki üç ortağın eşit paylarla ortak oldukları Ankara Tren Gar İşletmesi (ATG) isimli bir şirket kuruldu. Proje kapsamında 235 milyon dolar yatırım yapan konsorsiyum, yatırımın 65 milyon dolarını kendi öz kaynaklarından finanse ederken, 170 milyon dolarını da DenizBank'tan aldıkları kredi ile finanse etti.
Ankara YHT Garı'nın sinyalizasyon sistemleri için TCDD ile TÜBİTAK arasında 19 Kasım 2015'te bir sözleşme imzalandı. Bu sözleşme ile istasyondaki tüm anklaşman sistemleri ile trafik kontrol merkezinin, TÜBİTAK BİLGEM tarafından tasarlanması ve uygulanması planlandı.
Yap-İşlet-Devret (YİD) Modeli ile 2 yılda inşa edilen istasyon, 29 Ekim 2016'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım'ın katıldığı tören ile hizmete girdi.

194.460 m2 kapalı alandan ve toplam 8 kattan oluşan ATG kompleksinde, günlük 50 bin yolcu kapasiteli, aynı anda 12 adet Yüksek Hızlı Tren'in yanaşabileceği 3 peron ve 6 demiryolu hattından oluşan istasyon, açık, kapalı ve engelli olmak üzere toplamda 1.910 araç kapasiteli otopark, kafe, restoran, 12 kiralanabilir iş ofisi, 217 kiralanabilir ticari alan, toplantı salonları, mescit, ilk yardım ve güvenlik birimleri ile otel bulunmaktadır.

Engelsiz Gar
Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı, engelli yolcular için özel olarak dizayn edilmiştir. Tren garını kullanacak engelli yolcuların, tüm ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilmesi için iki engelli asansörü, rampalar, hissedilebilir yüzeyler, tuvaletler ve engelli gişesi bulunmaktadır. Ayrıca garda, yaşlı ve engelli vatandaşlar için tekerlekli sandalye de temin edilebilmekte.

Yüksek Hızlı Tren Garında biri engelliler için olmak üzere yirmi yedi bilet gişesi bulunmaktadır. Tren garının üst katında bulunan 134 odalı 5 yıldızlı otel ile Ankara'da konaklayacak olan yolculara hizmet vermektedir. Yine gar içerisinde en büyük odası 400 kişi kapasiteli olan toplantı salonları da mevcuttur. Ankara YHT Garında VIP ve CIP yolcular için de birer salon bulunmaktadır. Ayrıca garda, çocuklu yolcular için bebek arabası da temin edilmektedir.

Yolcuların tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir alışveriş merkezine sahip garda, çocuklar için oyun alanları ve bir de sinema salonu bulunmaktadır. Ayrıca kadın ve erkekler için bulunan mescit de ibadete açık durumdadır.

Tren garında tüm sağlık problemlerine acil müdahale yapabilecek ekipman ve personele sahip revir bulunmaktadır.

Tren garında yolcular, Türkçe ve İngilizce ses anonsları ve elektronik bilgi panoları ile bilgilendirilmektedir. Ayrıca yolcular için bir de danışma bölümü bulunmaktadır.

Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı'na, B1 Ankara Garı, M4 Gar Metro İstasyonu ve A1 Maltepe Ankaray İstasyonu'ndan aktarmayla ve EGO tarafından işletilen otobüslerle ulaşılabilmektedir.

Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi
TCDD Müzesi ve Sanat Galerisi
Gençlik Parkı
Ankara Spor Salonu
Yeni Ankara 19 Mayıs Stadyumu
Gazi Üniversitesi Maltepe Kampüsü
Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu
Ankara Büyükşehir Belediyesi
Türk Hava Kurumu Müzesi

Ankara Garı

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara coğrafyası, Ankara ili İç Anadolu Bölgesi'nin kuzeybatısında, 39° 55' kuzey enlemi ve 32° 50' doğu boylamı koordinatında bulunur. Ankara'nın doğusunda Kırşehir ve Kırıkkale, batısında Eskişehir, kuzeyinde Çankırı bulunur. Ankara, Türkiye'nin başkentidir. Ankara'nın nüfusu 5,663 milyondur.

Ovalık bir alanda kurulan ilin yüzölçümünün; yaklaşık % 50'sini tarım alanları, % 28'ini ormanlık ve fundalık alanlar, %.12'sini çayır ve meralar, % 10'unu tarım dışı araziler oluşturmaktadır. Dağlık ve ormanlık Kuzey Anadolu ile kurak Konya Ovası arasında yer alan Ankara, Kızılırmak ve Sakarya nehri ve havzaları ile çevrilmiş olup, kuzey ve kuzeybatısındaki dağlar yer yer ormanlık alanlarla kaplı ilin, en yüksek noktasını 2.015 m yüksekliğindeki Işık Dağı, en geniş ovasını 3.789 km²'lik yüzölçümü ile Polatlı Ovası, en büyük gölünü yaklaşık 490 km²'lik yüzölçümü (İl içi) ile Tuz Gölü, en uzun akarsuyunu yaklaşık 151 km.lik (İl içi) uzunluğu ile Sakarya nehri, en büyük barajını 83,8 km²'lik yüzölçümü ile Sarıyar Barajı oluşturmaktadır ve ilde 14 doğal göl, 136 sulama göleti ve 11 baraj bulunmaktadır.
İlin başlıca akarsuları; Kızılırmak, Sakarya nehri, Ankara Çayı, Kirmir Çayı, Ova Çayı ve Balaban Çayı olup başlıca gölleri; Tuz Gölü, Mogan Gölü ve Eymir Gölü'dür. Yine başlıca barajları; Sarıyar Barajı, Kesikköprü barajı, Çubuk-1 Barajı, Çubuk-2 Barajı, Bayındır Barajı, Kurtboğazı Barajı, Çamlıdere Barajı ve Asartepe Barajı'dır.
Geniş arazi yapısı itibarıyla güneyde step, kuzeyde ılıman ve yağışlı bir iklim tipinin görüldüğü Ankara'da genel olarak yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları soğuk ve kar yağışlı kurak bir step iklim tipi görülmektedir.

Ankara florası

Ankara florası; Ankara il sınırları içerisinde hüküm süren iklim koşulları, sıcaklık, yağış miktarı gibi faktörler sonucunda şekillenip ortaya çıkan bitki çeşitliliğini tabir etmek için kullanılır. Güncel kayıtlara göre şehirdeki flora; 99 familyadan 495 cinse ait 1365 çiçekli bitki türünden oluşmaktadır. Bu türler içinden de 22'si safi Ankara'ya özgü olmak üzere 271 tanesi (%19.85) Türkiye'ye endemik canlılardan oluşmaktadır.
Büyük bir bölümü bozkırlarla kaplı olup yükseltinin 550-2000 metre arasında değiştiği şehirde karasal özellik gösteren “yarı kurak, çok soğuk Akdeniz iklimi” görülmektedir. Yıllık ortalama yağış miktarı 346–564 mm arasında değişmekte olup yıllık ortalama sıcaklık değerleri ise 10.2-13.2 derece arasındadır. En yüksek ve yağışlı kesimler, şehrin kuzeybatısında yer alan Kızılcahamam çevreleridir. Buralarda genellikle Batı Karadeniz bitki örtüsünün temsilcilerine rastlanırken; Tuz Gölü'nün kuzey kesimlerinde, yani Şereflikoçhisar yakınlarında ise kurakçıl ve tuzcul bitkilerle karşılaşılmaktadır.
Ankara'daki bitki çeşitliliğini etkileyen bir diğer etken ise toprak yapısıdır. Ayaş taraflarında killi ve kireçli topraklarda yaşayabilen bitkiler yayılım gösterirken, Nallıhan ve Polatlı yörelerinde jipsli topraklarda yetişen türlerle karşılaşılır. Bala ve Kalecik çevrelerinde de magnezyum, nikel, kadmiyum gibi ağır metallerce zengin kireçsiz topraklara özgü türlere rastlanmaktadır.

Ankara'daki ilk herbaryum 1933 yılında, Almanya’dan gelen Profesör Doktor Kurt Krause tarafından Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü bünyesinde kurulmuştur. Bu herbaryum, 1948 yılında Ankara Üniversitesi'nin kurulmasının ardından içindeki tüm örneklerle beraber Fen Fakültesi'ne bağlı olan Botanik Enstitüsü’ne devredilmiştir. Herbaryumda bulunan bitkilerin listesi 1952 yılında Hikmet Birand tarafından “Türkiye Bitkileri" adı altında yayınlanmış; Kurt Krause ise Türkiye'den topladığı yaklaşık 5600 örneği Berlin Üniversitesi'ne bağlı olan Botanik Müzesi'ne vermiştir. Ankara ve Türkiye florasının en önemli örneklerini barındıran bu tarihi koleksiyon, II. Dünya Savaşı sırasında Berlin'in bombalanması sonucu yanarak kül olmuştur.

Günümüze kadar yapılan çalışmalar sonucunda Ankara'ya özgü 22 tür belirlenmiştir. Bunlar:

 Achillea ketenoglui - Ankara civanperçemi
 Aethionema dumanii - Yörük taşçantası
 Astragalus physodes subsp. acikirensis - Acıkır geveni
 Astragalus beypazaricus - Beypazarı geveni
 Astragalus demirizii - Koçhisar geveni
 Astragalus densifolius subsp. ayashensis - Gümüş geven→Ayaş gümüşü
 Astragalus kochakii - Koçak geveni
 Astragalus trichostigma - Tuğ geveni
 Astragalus yildirimlii - Gürsöğüt geveni
 Campanula damboldtiana - Ayaş çançiçeği
 Campanula ekimiana - Kızılcahamam çançiçeği / Ekim çanı
 Centaurea halophila - Bitikdiken
 Centaurea tchihatcheffii - Sevgi çiçeği
 Cytisus acutangulus - Angora tırfılı
 Isatis glauca subsp. galatica -
 Muscari adili -
 Salsola grandis - Koca soda otu
 Salvia aytachii - Ay şalbası
 Sideritis galatica - Kırçayı
 Silene cserei subsp. aeoniopsis - Has nakıl
 Verbascum gypsisola - Mermer sığırkuyruğu
 Verbascum heterobarbatum - Sakallı sığırkuyruğu

Ankara'ya özgü türlerin yanı sıra Ankara'da keşfedildiği için ismini şehirden alan türler de bulunmaktadır. Bunlardan en meşhuru, Ankara çiğdemi olarak bilinen Crocus anycrensis'tir. Adında Ankara kelimesi geçen diğer türler ise şu şekilde sıralanmaktadır:

 Crocus anycrensis - Ankara çiğdemi
Jurinea ancyrensis - Eğri göbek
Paracaryum ancyritanum - Ankara çarşağı
Dianthus ancyrensis - Ankara karanfili
Verbascum ancyritanum - Ankara sığırkuyruğu
Ankara florasında bulanan bitki taksonları listelenmiştir.

Acanthaceae
Acoraceae
Adoxaceae
Alismataceae
Altingiaceae
Amaranthaceae
Aizoaceae
Amaryllidaceae
Anacardiaceae
Apiaceae
Apocynaceae
Apodanthaceae
Aquifoliaceae
Araceae
Araliaceae
Aristolochiaceae
Asparagaceae
Aspleniaceae
Asteraceae
Athyriaceae

Balsaminaceae
Berberidaceae
Betulaceae
Biebersteiniaceae
Bignoniaceae
Blechnaceae
Boraginaceae
Brassicaceae
Butomaceae
Buxaceae

Campanulaceae
Cannabaceae
Capparaceae
Caprifoliaceae
Caryophyllaceae
Casuarinaceae
Celastraceae
Ceratophyllaceae
Cistaceae
Cleomaceae
Colchicaceae
Commelinaceae
Convolvulaceae
Cornaceae
Crassulaceae
Cucurbitaceae
Cupressaceae
Cymodoceaceae
Cyperaceae
Cystopteridaceae
Cytinaceae

Datiscaceae
Dennstaedtiaceae
Dioscoreaceae
Droseraceae
Dryopteridaceae

Ebenaceae
Elaeagnaceae
Elatinaceae
Ephedraceae
Equisetaceae
Ericaceae
Euphorbiaceae

Fabaceae
Fagaceae
Frankeniaceae

Gentianaceae
Geraniaceae
Grossulariaceae

Haloragaceae
Hydrangeaceae
Hydrocharitaceae
Hymenophyllaceae
Hypericaceae

Iridaceae
Isoetaceae
Ixioliriaceae

Juglandaceae
Juncaceae
Juncaginaceae

Lamiaceae
Lauraceae
Lentibulariaceae
Liliaceae
Linaceae
Linderniaceae
Loranthaceae
Lycopodiaceae
Lythraceae

Malvaceae
Marsileaceae
Melanthiaceae
Meliaceae
Menyanthaceae
Molluginaceae
Montiaceae
Moraceae
Myrtaceae

Nartheciaceae
Nitrariaceae
Nyctaginaceae
Nymphaeaceae

Oleaceae
Onagraceae
Onocleaceae
Ophioglossaceae
Orchidaceae
Orobanchaceae
Osmundaceae
Oxalidaceae

Paeoniaceae
Papaveraceae
Pedaliaceae
Phrymaceae
Phyllanthaceae
Phytolaccaceae
Pinaceae
Plantaginaceae
Platanaceae
Plumbaginaceae
Poaceae
Polemoniaceae
Polygalaceae
Polygonaceae
Polypodiaceae
Portulacaceae
Posidoniaceae
Potamogetonaceae
Primulaceae
Pteridaceae

Ranunculaceae
Resedaceae
Rhamnaceae
Rosaceae
Rubiaceae
Ruppiaceae
Rutaceae

Salicaceae
Salviniaceae
Santalaceae
Sapindaceae
Saxifragaceae
Scrophulariaceae
Selaginellaceae
Simaroubaceae
Smilacaceae
Solanaecae
Staphyleaceae
Styracaceae

Tamaricaceae
Taxaceae
Thelypteridaceae
Thymelaeaceae
Typhaceae

Ulmaceae
Urticaceae

Verbenaceae
Violaceae
Vitaceae

Woodsiaceae

Xanthorrhoeaceae

Zosteraceae
Zygophyllaceae

Ankara ilinde toplu ulaşım, 1 Ekim 1935'te kurulan "Belediye Otobüs İdaresi"'nin Sovyetler Birliği'nden aldığı 100 adet ZİS marka otobüsle 12 hat üzerinde yolcu taşımasıyla başladı. 1 Haziran 1944'te idare "Ankara Otobüs İşletme İdaresi" adını aldı. 1947 yılına kadar sadece otobüs çalıştıran işletme, o tarihten itibaren troleybüs hattı tesis etti. Troleybüsler, 1979 ve 1981 yıllarında trafiği aksattırdıkları ve yavaş gittikleri gerekçesiyle hizmetten kaldırıldı. 1 Ocak 1950 tarihinde toplu ulaşım işletmesi "Ankara Elektrik, Havagazı ve Otobüs İşletme Müessesesi Genel Müdürlüğü (EGO)"ne devredildi. Ankara'nın ilk hafif raylı sistemi Ankaray'ın yapımına 7 Nisan 1992'te başlandı. Ankara Metrosu'nun ilk hattı olan M1'in yapımına ise 29 Mart 1993 tarihinde başlandı.

Başkentray; Sincan ↔ Kayaş güzergâhında, yaklaşık 37,5 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren banliyö treni sistemidir. Ankara Garı istasyonunda A1 ve M4 hatlarına; Yenişehir istasyonunda M1 hattına; Kurtuluş istasyonunda ise A1 hattına aktarma yapılabilir.

: Kızılay ↔ Batıkent güzergâhında, yaklaşık 14,5 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren metrodur. Kızılay istasyonunda A1, M2 ve M4 hatlarına; Sıhhiye istasyonunda Başkentray'a; Atatürk Kültür Merkezi istasyonunda M4 hattına; Batıkent istasyonunda ise M3 hattına aktarma yapılabilir.
: Kızılay ↔ Koru güzergâhında, yaklaşık 16,5 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren metrodur. Kızılay istasyonunda A1, M1, M4 hatlarına aktarma yapılabilir.
: Batıkent ↔ OSB-Törekent güzergâhında, yaklaşık 15,5 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren metrodur. Batıkent istasyonunda M1 hattına aktarma yapılabilir.
: Kızılay ↔ Şehitler güzergâhında, yaklaşık 12,5 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren metrodur. Kızılay istasyonunda A1, M1 ve M2 hatlarına; Gar istasyonunda A1 hattına ve Başkentray'a; Atatürk Kültür Merkezi istasyonunda ise M1 hattına aktarma yapılabilir.

; AŞTİ ↔ Dikimevi güzergâhında, yaklaşık 9,5 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren hafif raylı sistemdir. Kızılay istasyonunda M1, M2 ve M4 hatlarına, Maltepe istasyonunda M4 hattına ve Başkentray'a, Kurtuluş istasyonunda ise Başkentray'a aktarma yapılabilir.

T1 Ankara nostaljik tramvayı

Ankara-Polatlı Bölgesel Treni; Ankara Garı ↔ Polatlı Tren İstasyonu güzergâhında, yaklaşık 90 kilometrelik bir hat üzerinde hizmet veren bölgesel trendir. Ankara Garı istasyonunda Başkentray'a, Ankaray'a ve M4 hattına; Sincan istasyonunda ise Başkentray'a aktarma yapılabilir.

Keçiören Teleferiği ise yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğunda olup M4 Meteoroloji İstasyonundan aktarma yapılabilir. Hat 22 Nisan 2024 tarihinden beri geçici olarak hizmete kapalıdır.

Otoyol 20 ( ); Ankara'nın etrafında inşa edilmiş olan çevre yoludur. Yaklaşık 110 kilometre uzunluğundaki bu yol sayesinde hem ilçeler arası ulaşım kısalmakta hem de Otoyol 4 ve Otoyol 21 gibi önemli yollara bağlantı sağlanmaktadır.

Şehirdeki otobüsle taşımanın büyük bir kısmı Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir kuruluş olan EGO Genel Müdürlüğü otobüsleri tarafından yapılmaktadır. Yaklaşık 323 hatla, 46 farklı hareket noktasından Ankara'nın her yerine seferler düzenlenmektedir.

Ankara Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Dairesi Başkanlığı veya kısaca Ankara İtfaiyesi, Türkiye'nin başkenti Ankara'nın belediye itfaiye teşkilâtıdır. 1922 yılında kurulmuş olup tüm Ankara ilinde yangın söndürme işlemi ve gelişen afetlerde ilk yardım arama-kurtarmadan sorumludur. Merkezi Altındağ ilçesinde yer almaktadır.
Ankara İtfaiyesi, 1.408 personel, 49 istasyon ve 302 araç ile İstanbul İtfaiyesi'nden sonra Türkiye'nin ikinci büyük itfaiye teşkilatıdır.

Türkiye'de itfaiye teşkilatı ilk olarak 1714 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Yeniçeri Ocağına bağlı olarak Dergâh-ı Âli Tulumbacı Ocağı adıyla kuruldu.
Ankara İtfaiyesi'nin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmese de hakkında ilk belge, 19 Haziran 1922 tarihinde Ankara Belediyesi tarafından Osman Zeki Bey'e verilen bir takdirnamede Ankara'da ilk itfaiye teşkilatı 1922 yılı başlarında, Türk Kurtuluş Savaşı içinde Müstakil İtfaiye Bölüğü adı ile askeri bir örgüt şeklinde ve Osman Zeki Bey kumandasında, günümüz adının verildiği İtfaiye Meydanı'nda kurulduğu belirtilmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra 16 Şubat 1924 yılında Ankara Şehremaneti'nin kurulması ile araç-gereç ve bir kısım personeliyle belediyeye devredilerek sivilleştirildi.
1997 yılına kadar İtfaiye Müdürlüğü olarak görev yapan Ankara İtfaiyesi, 1997 yılında daire başkanlığına dönüştürüldü.

İtfaiye Önlem Şube Müdürlüğü
İtfaiye İdari İşler Şube Müdürlüğü
İtfaiye Satın Alma ve Mali İşler Şube Müdürlüğü
İtfaiye Eğitim Şube Müdürlüğü
İtfaiye Arama Kurtarma Şube Müdürlüğü
İtfaiye Müdahale Şube Müdürlüğü
İtfaiye Planlama ve Koordinasyon Şube Müdürlüğü
İtfaiye Bakım Onarım Şube Müdürlüğü

Resmî site

Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali ya da resmî adıyla Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi (AŞTİ), Ankara'da yer alan bir şehirlerarası otobüs terminalidir.
Türkiye'de inşa edilmiş en büyük şehirlerarası otobüs terminali olan AŞTİ, 1995'ten beri birçok şehirlerarası otobüs hattına hizmet vermektedir. AŞTİ'den günlük olarak birçok şehirlerarası otobüs seferi düzenlenebilmektedir. A1 (AŞTİ - Dikimevi) Hafif Raylı Sistemi Hattı'nın AŞTİ İstasyonu'na bir tüp geçit ile bağlantısı da mevcuttur.

İlk olarak 1 Ocak 1997 tarihine kadar Ankara Büyükşehir Belediyesi İşletme ve İştirakler Daire Başkanlığına bağlı bir genel müdürlük olarak hizmet verdikten sonra, bu tarihten itibaren, işletmeciliği ihale ile BUGSAŞ Genel Müdürlüğü'ne verildi. AŞTİ, hâlâ BUGSAŞ Genel Müdürlüğü'ne bağlı baş müdürlük olarak hizmet vermektedir. Utarit İzgi, Asım Mutlu, Esat Suher, Yılmaz Zenger, Ünal Demiraslan ve Zühtü Müridoğlu ile birlikte tasarladıkları bir yapıdır.

AŞTİ'de eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek tarafından otobüs firmalarının servislerinin terminalde hizmet vermesi yasaklanmış ve bundan sonra Ankara 2. İdare Mahkemesi'nin verdiği yürütmeyi durdurma kararı da uygulanmamıştır.
İlgili uygulama sonrası AŞTİ'de şehir içi servis hizmeti, AŞTİ KOOP (S.S. Ankara Otobüs ve Otogar İşletmecileri İşletme Kooperatifi) servis araçları ile ücretsiz olarak gerçekleştirilmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Ankaray, Türkiye'nin başkenti Ankara'da hizmet veren hafif raylı sistemdir. Hizmete girdiği 30 Ağustos 1996 itibarıyla, Ankara'nın ilk, Türkiye'nin -İstanbul'daki M1 hattı'ndan sonra- ikinci hafif raylı sistemidir. Ankaray kelimesi, tramvay sözcüğünün Ankaralılaştırılması sonucunda "Ankaray" adını almıştır.

Ankara'nın 1990 yılına ait yatırım planında orta kapasiteli bir toplu taşıma hattı inşaatı yer aldı. Planlanan hat Hazine Müsteşarlığı, Devlet Planlama Teşkilatı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ve EGO'nun katıldığı ortak toplantıda incelendi ve 1991 yılının sonunda kabul edildi.
Hat Söğütözü'nden başlayıp Kızılay'dan geçerek doğuda Dikimevi'ne varacak şekilde planlandı. Kızılay'da o sırada inşaat hâlinde olan Batıkent'e giden M1 hattına aktarma yapmak mümkün olacaktı. Ankara'nın artan ulaşım talebini karşılamak amacıyla yapımına 7 Nisan 1992 tarihinde inşaata başlanıldı. Ankaray, 30 Ağustos 1996 tarihinde tamamlanarak dönemin başbakanı Necmettin Erbakan tarafından AŞTİ - Dikimevi güzergâhında hizmete açıldı. Ankaray, İstanbul'daki M1 hattından sonra açılan ilk, Ankara'daki M1 hattı ve İzmir'deki M1 hattından önce açılarak ülkedeki ikinci metro hattı olmuştur. 2022 yılı itibarıyla Mamak yönünde Natoyolu bölgesine uzatma işinin projesi tamamlanmış ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'na onay için gönderilmiştir 13 Haziran 2025 tarihinde temel atma törenini düzenlendi ve 27 Kasım 2025'te Natoyolu İstasyonu'nun yakınında bulunan kuyruk tünelinin yapımına başlanarak hattın inşasına başlandı.

2026 itibarıyla Ankaray, 11 istasyon ile hizmet vermektedir. Sistem, tamamen Ankara ilinin Çankaya ilçe sınırlarında yer almaktadır.
Ankaray, işletmedeki A1 (AŞTİ – Dikimevi) ve inşa hâlinde olan A2 (Dikimevi – Natoyolu) hatlarından oluşmaktadır. Emek istasyonu hariç hattın tamamı yer altındadır.

Ankaray'da Ansaldo Breda marka araçlar kullanılmaktadır.

Ankara Metrosu ve Ankaray birbirinden farklı sistemler olduğundan dolayı iki sistemin kendine özel numaralandırmaları bulunmaktadır.
Numaralandırma bir harf ve onu takip eden iki numaradan oluşan bir sistemle ile yapılır. İlk harf A veya B olabilirken iki haneli sayı, bulunduğu harf grubundaki araç numarasını gösterir. Ankara Metrosu'nun aksine araçlar üçerli grup ile numaralandırılmamaktadır. Her aracın kendisine ait bir numarası bulunur ve farklı kombinasyonlarla üçerli gruplar oluşur. Örnek olarak A12 numaralı araçta, ilk harf trenin özelliğini, son iki hane olan 12 ise özellik grubundaki trenin numarasını belirtir. İlk harf sadece A ve B olabilmektedir. A harfli araçlar motoru bulunan ve kontrol paneli içeren ön veya arka araç olup B harfli araç ise ara vagon olup motor ve kontrol kabini içermeyen vagondur.

Bir aracın numarası:

Dışarıdan:
Tüm araçlarda ilk ve son kapının köşesinde ve araçların ön ve arka taraflarında, sol alt köşesinde bulunur.
İçeriden:
Tüm araçlarda birleşim noktalarında bulunan camların üst tarafında kalan acil durum kolunun üzerinde ve kapıların yanlarında Başkent iletişim çıkartmasında bulunur.
Kontrol Panelinde: Trenlerde dışarı bakan göstergede iki haneli ve panelin içerisinde orta üstte harf ve iki haneli formatta bulunmaktadır.

Ankaray sistemi için şu anda Söğütözü'nde konumlanan bir tane depo sahası bulunmaktadır.

Ankaray'da sinyalizasyon sistemi olarak İletişim Tabanlı Tren Kontrol Sistemi'ni kullanmaktadır. Sistemde yeşil, sarı ve kırmızı lamba kullanmaktadır. Yeşil lamba bir sonraki sinyale kadar hattın temiz olduğunu gösterirken kırmızı sinyal ise bir sonraki sinyal lambasına kadar hattın dolu olduğunu gösterir. Sarı lamba, ileride ray değişimi yapıldığı zaman yanmaktadır. Yeşil sinyaller normal şekilde çalışmaktadır. Şu anda GoA1 seviyesi olan Ankaray, Dikimevi-Natoyolu uzatmasının yapımıyla beraber hem yeni, hem de eski hattın sinyalizasyonu GoA2 seviyesine yükselecek ve tıpkı diğer metro hatlarındaki gibi yarı otomatik işletmeye geçecektir.

Mevcut durumda AŞTİ'de son bulan A1 hattının yaklaşık 800 metre boyunca Söğütözü'ne uzatılması ve böylece M2 hattı ile kolayca aktarma yapılabilmesi hedeflenmektedir. Bu uzatmanın tünel kazma, ray serim, elektrifikasyon ve istasyon işleri 2022 itibarıyla halihazırda Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından tamamlanmıştır. Hattın hâlâ hizmete girmemesinin nedeni ise Ankaray'ın oldukça eski olan sinyalizasyon sistemidir ve hattın bu bölümüne kurulacak aynı sinyalizasyon sistemi için parça veya destek bulunmamaktadır. Hattın Natoyolu uzatmasının inşası esnasında tüm sinyalizasyonun baştan sona GoA2 seviyesinde modernize edilerek hem servis sıklığı, seyir hızı, kapasite ve yolculuk güvenliği üst düzeye yükseltilecek, hem de hattın Söğütözü bölümü hizmete girecektir.

15 Mayıs 2020'de Ankara Büyükşehir Belediyesi, Ankaray hattını Dikimevi'nden Mamak ilçesindeki Natoyolu'na uzatacak hattın proje ihalesine çıktı. Mevcut Dikimevi istasyonundan başlayarak Natoyolu Caddesi ile Doğukent Caddesi'nin kesişiminde bitmesi öngörülen 7,4 kilometrelik ve 8 istasyonluk bir uzatma yapılması planlanmaktadır. A2 hattı olarak kodlansa da mevcut A1 hattının doğu yönüne doğru uzatılması işidir. Hattın inşası tamamlandığında Natoyolu'ndan Söğütözü'ne kadar aktarmasız seyahat imkânı sağlanacaktır.
4 Haziran 2020'de firmalardan ön yeterlilik tekliflerini alan Ankara Büyükşehir Belediyesi, 11 Ağustos 2020'de "Ankaray (A1) Dikimevi-Natoyolu Raylı Sistem Uzatma Hattı Uygulama Projesi" olarak ihaleye çıktı. 13 Ekim 2020'de ihaleyi kazanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Metro İstanbul A.Ş. ile 6.565.900 TL'lik sözleşme imzalandı ve 20 Ekim 2020'de yer teslimi yapıldı. 18 Ocak 2021'de proje kapsamında zemin etüt sondaj çalışmalarına başlandı ve yapılan çalışmaların ardından 8 istasyon belli oldu. 10 Şubat 2022'de hattın projesi Metro İstanbul tarafından tamamlanarak EGO'ya teslim edildi ve onay için Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'na gönderildi. Projenin ÇED raporunda hattın inşasına 2022'de başlanması ve 3,5 yıllık bir inşa sürecinin ardından 2025'te hizmete açılması öngörüldü. Proje Kasım 2022'de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'ndan onay aldı ve 2023 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yatırım Programı'nda yerini aldı. Yatırım programında projenin başlangıç tarihi olarak 2022, bitiş yılı olarak 2026 yılı yer almaktadır. Bu projenin finansmanı için 25 Haziran 2023'te Ankara Büyükşehir Belediyesi, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve Fransız Kalkınma Ajansı (AFD) ile 4 yıl geri ödemesiz olmak üzere 12 yıl vadeli 250 milyon euro tutarında dış kredi sözleşmesi imzalanmıştır. 15 Ağustos 2023'te 1. etap ön yeterlilik gerçekleştirilmiştir. 2. etap, 8 Ocak 2024'te yapılmıştır. Fakat firmalardan gelen tekliflerin yaklaşık maliyeti aşması nedeniyle ihale iptal edilmiştir. Yeniden ihale sürecine girilmiştir. Yeniden ihale 26 Haziran 2024 tarihinde yapılması planlanmış fakat iptal edilmiştir, ihale ileri bir tarihe alınmıştır. Danışmanlık ihalesinin tarihi 24 Temmuz, inşaat ihalesinin tarihi 17 Eylül 2024 olarak açıklanmıştır. İhalelerin Mayıs 2025 itibarıyla tamamlanmasıyla birlikte 13 Haziran 2025'te yapılan bir törenle hattın inşaatına başlanmıştır. Hattın günlük olarak 300.000 kişinin kullanılması beklenmekte ve uzatmanın 2050 yılına kadar hattın yıllık yolcu sayısını yaklaşık %67 artırması beklenmektedir. Proje kapsamında alınacak vagon sayısı 66 adettir.

Henüz plan aşamasında olup, Söğütözü'nden Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne kadar yaklaşık 5 km uzatılacak olan hat; Yüzüncüyıl ve ODTÜ olmak üzere iki istasyondan oluşacaktır.

Ankara'daki bütün toplu taşıma hatları şehir içi akıllı kart sistemi olan Başkent Kart ile entegredir. Bütün hat aynı tarife bölgesi içerisindedir. BaşkentKart kullanarak tek biniş tam kart tarifesi ücreti 26,50₺, indirimli tarife için 13,00 ₺'dir. BaşkentKart olmayan tek kullanımlık biletler içinse ücret 31 ₺'dir. Öğrencilere yönelik aylık 300 biniş karşılığında yapılan abonman ücreti 260 ₺'dir. Ankaray'a başka metro hatlarından ya da otobüs hatlarından aktarma yapmanın ücreti ise tam kart tarifesi için 12,50 ₺, indirimli tarife için 4,25 ₺'dir. Ankaray'dan metroya ve metrodan Ankaray'a aktarmalar istasyon içinden yapılır, bu aktarmalardan ek ücret alınmaz (A1 Maltepe - M4 Gar aktarması hariç).

Ankara Metrosu
Ankara ilinde toplu ulaşım

Ankaray resmî sitesi 1 Mart 2024 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Başkentray veya B1 (Sincan – Kayaş) Banliyö Treni, Ankara ilinde hizmet veren banliyö treni sistemidir. Sincan-Kayaş arasında 37,472 kilometre (23,284 mi) uzunluğundaki banliyö hattında 24 istasyon bulunmaktadır. Başkentray'da yolcu taşımacılığı 12 Nisan 2018'de başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilen İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu ile, Cumhuriyet'in ilanından sonra TCDD (o zamanki adıyla Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü) tarafından inşa edilen Ankara-Kars demiryolu hatlarının Sincan-Kayaş kesiminin, 1970'te çift hatlı hâle getirilip elektriklendirilmesiyle, 1972'de hizmete giren Sincan-Kayaş Banliyö Treni'nin metro standartlarına yükseltilmesi amacıyla 11 Temmuz 2016'da başlatılan inşa çalışmaları kapsamında Subayevleri, Motor Fabrikası, Gülveren ve Topkaya istasyonlarının iptal edilmesi nedeniyle istasyon sayısı 28'den 24'e düşmüştür. Ayrıca Emirler istasyonu 11 Temmuz 2016'da kapatılmasının ardından yıkılmış; yaklaşık 300 metre batısına Eryaman YHT Garı inşa edilmiştir. İnşa çalışmalarının 2018 yılında tamamlanmasıyla Başkentray, 12 Nisan 2018'de hizmete girmiştir.

Başkentray, İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu ile Ankara – Kars demiryolu üzerinde Sincan ile Kayaş arasında 37,472 kilometre (23,284 mi) uzunluğundaki 24 istasyonlu hat üzerinde hizmet vermektedir. Sincan-Kayaş Banliyö Treni hattının iyileştirilmesi ile hayata geçirilmiştir. Hattın geçtiği ilçeler sırasıyla Sincan, Etimesgut, Yenimahalle, Altındağ, Çankaya ve Mamak'tır.

Her gün 06.00-21.00 saatleri arasında 15 dakika arayla, 21.00-23.00 saatleri arasında 30 dakika arayla karşılıklı; hafta içi 07.00-08.00 saatleri arasında Sincan-Kayaş güzergâhında, 08.00-08.30 saatleri arasında Kayaş-Sincan güzergâhında 10 dakika arayla karşılıklı sefer düzenlenmektedir. Yolculuk yaklaşık 49 dakika sürmektedir.

37,472 kilometre (23,284 mi) uzunluğundaki hat üzerinde ikisi viyadük üzerinde ve yirmi ikisi hemzemin olmak üzere tamamı engelli erişimine uygun yirmi dört istasyon bulunmaktadır. Sistemde batıdan doğuya sırasıyla Sincan, Lale, Elvankent, Eryaman YHT, Özgüneş, Etimesgut, Hava Durağı, Yıldırım, Behiçbey, Motor Durağı, Gazi, Gazi Mahallesi, Hipodrom, Ankara Garı, Yenişehir, Kurtuluş, Cebeci, Demirlibahçe, Saimekadın, Mamak, Bağderesi, Üreğil, Köstence ve Kayaş istasyonları hizmet vermektedir.
Ankara Garı, Eryaman YHT ve Kayaş istasyonlarından Yüksek Hızlı Trenlere; Ankara Garı, Kayaş ve Sincan istasyonlarından anahat trenleri ve bölgesel trenlere; Ankara Garı ve Kurtuluş istasyonlarından Ankaray'a; Ankara Garı ve Yenişehir istasyonlarından Ankara Metrosu'na aktarma yapılabilmektedir.

Plana göre mevcut İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu hattından Sincan'da ayrılan demiryolu hattı ile yan yana devam edip sonra kuzeye dönerek, Ayaş Karayolu ile yan yana yapılması, Yenikent Merkez'e kadar çift hat, sonrasında ise tek hat olarak Kazan Soda Tesisleri'ne kadar projelendirilip, 18 km olarak inşaatına başlandı. Ancak sonradan hattın Akçaören'e kadar çift hatta çıkarılmasına karar verildi. Hat, 12,7 km çift hat banliyö demiryolu ve devamında 5,3 km tek hat yük demiryolu olmak üzere toplamda 18 km olarak inşaat hâlindedir. Hat tamamlandığında mevcut banliyö hattına Sincan OSB, Yenikent Merkez, Yenikent Sanayi ve Akçaören istasyonları eklenecektir.

Ankara ilinde toplu ulaşım

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Başkentray resmî sitesi 10 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğu Ekspresi, TCDD Taşımacılık tarafından Ankara – Kars güzergâhında her gün karşılıklı bir sefer işletilen anahat trenidir. Trenler yataklı, kuşetli ve yemekli vagonlardan oluşmaktadır.
Tren, Ankara - Kars güzergâhındaki seferini 25 saat 30 dakikada tamamlamakta; Kars - Ankara güzergâhında ise seferini 25 saatte tamamlamaktadır.
Doğu Ekspresi, Ankara – Kars demiryolu'nun inşasına paralel olarak ilk seferini 1936 yılında Haydarpaşa – Çetinkaya arasında yaptı. 1939'da hattın Erzurum'a ulaşmasıyla trenin güzergahı Erzurum'a uzadı. O dönemler Erzurum – Kars arasının Rus hat açıklığında olması sebebiyle yolcular Kars'a varmak için Erzurum'da tren değiştirmek zorundaydılar. 1962'de hattın standart hat açıklığına değiştirilmesiyle Haydarpaşa-Kars arasında kesintisiz seferler başlamıştır. 2012'de Ankara – İstanbul YHD projesinin inşası sebebiyle hat kısaltılmış ve seyahat başlangıç noktası Ankara olmuştur.

Günlük karşılıklı 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 26 saattir. Ankara-Kars arası tren ücreti Eylül 2023 itibarıyla 400₺ olarak belirlenmiştir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eskişehir Garı, Eskişehir'in Tepebaşı ilçesi Hoşnudiye Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu üzerinde yer alan ve Eskişehir – Konya demiryolu'nun başlangıcı olan istasyon, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilerek 30 Aralık 1894'te hizmete girmiştir.
CFOA Şirketi, 1924'te ilk devlet demiryolu şirketi olan Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu – Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi tarafından idare edilmeye başlanmış, 1927'de CFAB Şirketi devletleştirilmiş ve şirketin işlettiği hatlar ve tren istasyonları Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi (DDYL)'nin denetimine girmiştir. DDYL ise 1929'da yerini -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'ye bırakmıştır.
19 Haziran 1953'te yeni gar binasının temeli Ulaştırma Bakanı Yümnü Üresin tarafından atılmış, yaklaşık 1.780.000 liraya mal olan yeni gar binası 4 Kasım 1955'te törenle hizmete girmiştir. Bu törende Maliye Bakanı Hasan Polatkan, Ulaştırma Bakanı Kemal Zeytinoğlu, Eskişehir milletvekilleri, TCDD 1. Bölge Müdürlüğü yöneticileri ile büyük bir vatandaş topluluğu katılmıştır. 3075 metre karelik bir saha üzerine oturtulmuş bulunan yeni gar binasının prensip projeleri Profesör Orhan Safa tarafından hazırlanmıştır.
13 Mart 2009 tarihinde Ankara-Eskişehir YHT, Eskişehir Garı'na gelmiştir. İstasyonun günümüzdeki yapısına gelmeden önce anahat trenler, yüksek hızlı trenler hemzemin geçitlerin üzerinden geçerek gara varıyordu. 2014 yılında gar tamamen yenilenerek, Eskişehir Şehir Tüneliyle birlikte, günümüz haline kavuşmuştur.
Bir kenar peronu ve üç ada peronundan oluşan istasyon, Ankara – Eskişehir YHT, Ankara – İstanbul, İstanbul – Eskişehir, İstanbul – Konya, İstanbul – Karaman ve İstanbul - Sivas Yüksek Hızlı Trenleri'ne, İzmir Mavi Treni, Ankara Ekspresi, Ege Ekspresi ve Pamukkale Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Eskişehir – Afyonkarahisar, Eskişehir – Kütahya ve Eskişehir – Tavşanlı Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu
Eskişehir – Afyonkarahisar – Konya demiryolu
Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu

TCDD Eskişehir Müzesi

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Kurtalan Ekspresi ya da Güney Ekspresi, TCDD Taşımacılık tarafından Ankara - Kurtalan güzergâhında haftada beş gün işleyen pulman, örtülü kuşetli, yataklı ve yemekli vagonlardan oluşan anahat trenidir.
Tren, Ankara - Kurtalan güzergâhındaki seferini 24 saat 50 dakikada tamamlamakta; Kurtalan - Ankara güzergâhında ise seferini 25 saat 30 dakikada tamamlamaktadır.
Tren, daha önceleri İstanbul-Haydarpaşa - Kurtalan arasında sefer yapmaktaydı fakat Ankara - İstanbul YHD projesinin inşası sebebiyle hat kısaltılmış ve seyahat başlangıç noktası Ankara olmuştur.

Ankara'dan Pazartesi, Çarşamba, Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri 1 adet; Kurtalan'dan Pazartesi, Çarşamba, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 27 saattir. Ankara-Kurtalan arası tren ücreti 15 Ocak 2026 itibarıyla 820₺ olarak belirlenmiştir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkalı Tren İstasyonu, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda, Küçükçekmece ilçesi İstasyon Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
İstanbul-Sirkeci – Pythion demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins de fer Orientaux / Rumeli Demiryolu (CO) Şirketi tarafından inşa edilerek 22 Temmuz 1872'de hizmete girmiştir.
TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yeniden inşa edilerek 4 Aralık 1955'te tekrar hizmete giren istasyon, 1955 – 2013 yılları arasında B1 (Sirkeci – Halkalı) Banliyö Treni'ne hizmet vermiş, Marmaray projesi kapsamında 1 Mart 2013'te -banliyö kısmı- kapatılmış ve yeniden inşa edilerek 12 Mart 2019'da tekrar hizmete girmiştir. 23 Mayıs 2022'de ise Halkalı – Bahçeşehir Raylı Sistemi'ne hizmet vermeye başlamıştır.
İstanbul'un Avrupa Yakası'ndaki tüm tren seferlerinin başlangıç/bitiş noktası olan istasyon, İstanbul – Sofya Ekspresi ve Bosfor Ekspresi Uluslararası Trenleri'ne, Ankara – İstanbul ve İstanbul – Karaman Yüksek Hızlı Trenleri'ne, Ankara Ekspresi Anahat Trenleri'ne, İstanbul – Çerkezköy, İstanbul – Edirne ve İstanbul – Uzunköprü Bölgesel Trenleri'ne ve B1 (Halkalı – Gebze) ve B2 (Halkalı – Bahçeşehir) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
İstanbul-Sirkeci – Pythion demiryolu
 (Halkalı – Gebze)
 (Halkalı – Bahçeşehir)
Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu
İstanbul-Halkalı – Kapıkule yüksek standartlı demiryolu

Halkalı Gümrük Müdürlüğü
TCDD Gümrük Ambarları
TCDD Lojmanları
Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi
Gökbora Koleji Anadolu Lisesi
Atatürk Parkı

Genel

B1

B2

Karaman Garı, Karaman'ın il merkezinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Konya – Ulukışla – Yenice demiryolu ve Konya – Ulukışla – Yenice yüksek standartlı demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 25 Ekim 1904'te hizmete girmiştir.
CIOB Şirketi, 1924'te ilk devlet demiryolu şirketi olan Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu–Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi tarafından idare edilmeye başlanmış, 1927'de CFAB Şirketi devletleştirilmiş ve şirketin işlettiği hatlar ve tren istasyonları Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi (DDYL)'nin denetimine girmiştir. DDYL ise 1929'da yerini -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'ye bırakmıştır.
Bir kenar peronu ve bir ada peronundan oluşan istasyon, Ankara – Karaman ve İstanbul – Karaman Yüksek Hızlı Trenleri'ne, Toros Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Konya – Karaman Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
Konya – Ulukışla – Yenice demiryolu
Konya – Ulukışla – Yenice yüksek standartlı demiryolu

Kars Garı, Kars'ın il merkezinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Ankara – Kars demiryolu'nun bitiş ve Kars – Gümrü – Tiflis demiryolu ile Kars – Ahılkelek – Marabda – Tiflis demiryolu'nun başlangıç noktası olan gar, Doğu Ekspresi ve Turistik Doğu Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Kars – Akyaka Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

Kars Garı, 1899'da Transkafkasya Demiryolu tarafından Rus İmparatorluğu'nun Osmanlı cephesinde daha iyi kontrol sahibi olmak amacıyla inşa edildi. Raylar başlangıçta Rus hat açıklığındaydı. Kurtuluş Savaşı'nda Kars'ın Türkiye'ye tarafından geri alınmasının ardından gar Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları tarafından devraldı, ancak Kars, Rus hat açıklığı nedeniyle 1939'a kadar Türkiye'deki demiryolu ağının geri kalanının dışında kaldı. Yolcular Erzurum'dan Kars'a kadar dar hatta uygun bir trenle geçmek durumundaydılar. Dar hat açıklığı 1957'de, geniş hat açıklığı ise 1962'de standart hat açıklığı ile değiştirildi.
Türkiye – Ermenistan sınırının kapanması nedeniyle 1993 – 2011 yılları arasında Kars'ın doğusuna herhangi bir tren seferi yapılmamıştır. Şubat 2011 itibarıyla, Kars – Akyaka Bölgesel Trenleri ile Kars'ın doğusuna tren seferleri yeniden başlamıştır.

TCDD
Ankara – Kars demiryolu
Kars – Gümrü – Tiflis demiryolu
Bakü – Tiflis – Kars demiryolu
Kars – Ahılkelek – Marabda – Tiflis demiryolu

Ahmed Baba Türbesi
Kars Anadolu İmam Hatip Lisesi
İstasyon Cami

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konya Garı, Konya'nın Meram ilçesinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Eskişehir – Afyonkarahisar – Konya demiryolu ile Polatlı – Konya yüksek hızlı demiryolu'nun bitiş ve Konya – Ulukışla – Yenice demiryolu ile Konya – Ulukışla – Yenice yüksek standartlı demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilerek 29 Temmuz 1896'da hizmete girmiştir.
CFOA Şirketi, 1924'te ilk devlet demiryolu şirketi olan Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu – Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi tarafından idare edilmeye başlanmış, 1927'de CFAB Şirketi devletleştirilmiş ve şirketin işlettiği hatlar ve tren istasyonları Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi (DDYL)'nin denetimine girmiştir. DDYL ise 1929'da yerini -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'ye bırakmıştır.
Bir kenar peronu ve iki ada peronundan oluşan istasyon, Ankara – Konya, Ankara – Karaman, İstanbul – Konya ve İstanbul – Karaman Yüksek Hızlı Trenleri'ne, Konya Mavi Treni ve Toros Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Konya – Karaman Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
Eskişehir – Afyonkarahisar – Konya demiryolu
Konya – Ulukışla – Yenice demiryolu
Polatlı – Konya yüksek hızlı demiryolu
Konya – Ulukışla – Yenice yüksek standartlı demiryolu

Malatya Garı, Malatya'nın Yeşilyurt ilçesinde yer alan TCDD'ye ait ana tren istasyonudur.
Fevzipaşa - Kurtalan demiryolu üzerinde yer alan ve Malatya - Çetinkaya demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, -daha sonradan TCDD adını alacak olan- Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü tarafından inşa edilerek 1931'de hizmete girmiştir.
İstasyon, Fırat Ekspresi, Güney Kurtalan Ekspresi ve Van Gölü Ekspresi anahat trenleri ve Sivas – Malatya Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
İstasyon, art deco mimari tarzıyla inşa edilmiştir. Bu yönden Sivas, Manisa ve Diyarbakır garlarına benzemektedir.

TCDD
Fevzipaşa – Kurtalan demiryolu
Malatya – Çetinkaya demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Otoyol ya da otoban (Almanca: Autobahn), hızlı trafik akımı sağlamak için yapılan, çok şeritli ve çift yönlü geniş karayoludur. Otoyolların en önemli özelliği, erişme kontrollü olmalarıdır; giriş ve çıkış belirli noktalardan olur, yayalar ve hayvanlar giremez. Bazı ülkelerde otoyol geçişleri ücretli (örn. Fransa, Türkiye) olurken bazılarında sadece kamyon ve TIR'lardan geçiş ücreti tahsil edilir (örn. Almanya). Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Lüksemburg ve Türkiye'de gece aydınlatmadan yararlanılmaktadır.

Otoyolların yapıldığı yerlerde genelde trafik akışı baz alınır. Trafiğin yoğun olduğu bölgelerdeki trafik karmaşasını en aza indirmek en önemli hedeftir. Dünyadaki ilk otoyol 1921 yılında Almanya'da açılan, Berlin'in güneyindeki AVUS isimli 9 kilometrelik yoldur. Ancak bu yol trafiğe kapalı olup sadece yarış amaçlı kullanılıyordu. Trafiğe açık ilk otoyol ise İtalya'nın Milano ve Como şehirlerini birbirine bağlayan yoldur. Burası 1924 yılında araç trafiğine açıldı. 1925´ten sonra Almanya´da kamu ve özel kurum-kuruluşlar hızla bütün ülkede otoyol inşaatlarına başladılar. Türkiye´deki ilk otoyol ise 1973 yılında hizmete giren ve içinde Boğaz Köprüsü'nü de barındıran 23 km'lik 1. Çevreyolu'dur. Günümüzde Metrobüs hattının inşa edilmesinden sonra 18 km kısmı otoyol vasfını yitirmiştir. Şu an bağlantı yolu statüsünde kullanılmaktadır. Kalan 5 km bölüm O-1 ismiyle hizmet veren otoyol vasfındadır ve 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, yaklaşım viyadüklerinden oluşur.

Otoyola sahip Avrupa ülkelerinin birçoğunda hız limiti saatte 110 km ile 130 km arasında değişmektedir. Yolların durumuna göre bu limit bazen sınırsız da olabilir.

Ana madde: Türkiye'deki otoyollar
Türkiye'deki otoyolların yakın bir geçmişe sahip oluşu yolların modern olmasında büyük bir etkendir. Buradaki otoyollar her iki yönde de en az üç şeritli (İzmit Doğu-Gebze kavşakları arası ve Hadımköy-Kınalı kavşakları arası hariç olmak üzere) olup 2022 itibarıyla 3633 kilometrelik bir uzunluğa sahiptir. 260 kilometre de inşaat halindedir. Türkiye´deki otoyollar da HGS sistemi kullanılmaktadır. Hız limiti saatte 130 veya 140 kilometredir.

Otoyolu olan her ülke otoyol için farklı levhalar kullanmamaktadır. Kullanan ülkeler ise ya mavi ya da yeşil rengi kullanmaktadır.
Mavi levha kullanan ülkeler:

Almanya
Arnavutluk
Avusturya
Belarus
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)
Büyük Britanya
Fransa
Güney Afrika
Hollanda
İran
İrlanda
İspanya
İsrail
Lüksemburg
Norveç
Macaristan
Pakistan
Polonya
Portekiz
Şili
Tayland
Yeşil levha kullanan ülkeler:

ABD
Azerbaycan
Belçika
Bosna-Hersek
Bulgaristan
Çekya
Çin
Danimarka
Finlandiya
Hırvatistan
İsveç
İsviçre
İtalya
Kanada
Litvanya
Malezya
Makedonya
Meksika
Romanya
Rusya
Sırbistan
Slovakya
Slovenya
Tayvan
Tayland
Türkiye
Yunanistan

Almanya'daki otoyollar
Bulgaristan'daki otoyollar
Polonya'daki otoyollar
Türkiye'deki otoyollar

Department for Transport13 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Birleşik Krallık)
Highways Agency (İngiltere)
Czech Motorways18 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çek Cumhuriyeti)
Slovak Motorways17 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Slovakya)
Swiss Motorways22 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İsviçre)
National Roads Authority (İrlanda)
eFlow - barrier free tolling operators on the M5011 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İrlanda)
European Union Transport Policy
CBRD Motorway Database20 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SABRE Roads Portal5 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pathetic Motorways: Motorway Numbering Scheme19 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
How Motorways Work19 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (satirical insight)
Independent Auckland Motorways Website18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yeni Zelanda)
Motorways in the Benelux7 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Benelüks)
Motorways in the Netherlands29 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Hollanda)

Otoyol 21 ( ), Türkiye'nin başkenti Ankara ile Mersin ilinin Tarsus ilçesini birbirine bağlayan otoyoldur.   ve  'e bağlantı sağlamaktadır. Otoyol, Kulu ve Ulukışla yakınlarındaki bağlantı yollarıyla Konya'ya ve Ağaçören yakınlarındaki bağlantı yoluyla Kırşehir ve Kayseri'ye ulaşımı kolaylaştırmakta ve Edirne ile Şanlıurfa arasında kesintisiz otoban bağlantısı sağlamaktadır. Otoyol 21 Türkiye'nin en uzun otoyoludur.

Otoyol inşaatı 1978'de Pozantı-Tekir arasında başladı. 1983'te Gülek Boğazı'ndan geçen Tekir-Çamalan etabının yapımına başlandı. Pozantı-Tekir arasındaki bölüm 15 Aralık 1984'te hizmete girdi. Tarsus-Damlama etabı 12 Ekim 1992'de, Tekir-Çamalan etabı Mayıs 1993'te, Çamalan-Damlama etabı ise 25 Aralık 1993'te tamamlandı. Pozantı-Eminlik arasındaki kısım 12 Mart 2009'da, Eminlik-Kemerhisar kesimi ise 22 Kasım 2010'da trafiğe açıldı. Kemerhisar-Niğde Güney Kavşağı arası 1 Kasım 2011'de, Niğde Güney Kavşağı-Niğde Kuzey Kavşağı arası 20 Şubat 2013'te, Niğde Kuzey Kavşağı-Gölcük arası ise 16 Haziran 2014'te hizmete girdi.
Niğde-Ankara kesimi ve Kırşehir Bağlantı Yolu için YİD ihalesi, 14 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilmiş ve aynı yıl içinde temeli atılmıştır. Otoyolun Ankara-Acıkuyu ve Gölcük-Alayhan etapları, 4 Eylül 2020'de trafiğe açıldı. Otoyolun son etabı olan Acıkuyu-Alayhan kesimi (Kırşehir bağlantı yolu dahil) ise 16 Aralık 2020 tarihinde açılmış ve otoyolun tamamı hizmete girmiştir.
2025 yılında Ankara-Niğde Ayrımı-Kayseri Otoyolunun proje ihalesi yapıldı. Alternatif güzergah çalışmaları devam etmekte olup proje çalışmalarının 2 yıl içerisinde tamamlanması planlanmaktadır.

Otoyolun güzergâhında yaban hayvanları için ekolojik köprü yapılmıştır.

Türkiye'deki otoyollar listesi

 Wikimedia Commons'ta Otoyol 21 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Otoyol 4 ( ), diğer adıyla Anadolu Otoyolu veya TEM Otoyolu, Türkiye'nin en büyük şehri olan İstanbul ile başkenti Ankara'yı birbirine bağlayan otoyoldur. Otoyol Çamlıca'dan başlayıp Akıncı Hava Üssü'nde (Mürted) biter ve çift yönlü olup üçer şeritten toplam altı şeride sahiptir. İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu ve Ankara'dan geçen bu yolda seyahat ücretlidir.
Otoyol üzerinde toplam beş adet tünel olup bunların en uzunu 3.064 metrelik Bolu Tüneli'dir.
Otoyol 2'nin bittiği Kozyatağı'nda S.Gökçen Havalimanı/Kocaeli/Ankara sapağından Ankara tarafına, 1.Çevreyolu/Çamlıca sapağından Çamlıca tarafına ulaşım sağlanabilmektedir. Tem Otoyolu'nun (E80) devamı olarak kabul edilmektedir.

Bu proje 80'lerde Turgut Özal'ın başında olduğu ANAP hükûmeti tarafından geliştirilmiştir. Amaç Ankara-İstanbul arasının gidiş geliş 3 şeritli bir otobanla kısaltılması ve sürücüleri özellikle Bolu Dağı'nın çilesinden kurtarmaktı. Proje aynı zamanda Turgut Özal'ın Edirne'den Habur'a kadar kesintisiz otoyolla bağlanması projesinin en önemli halkasıydı. Bu kapsamda o dönemde temeli atılan birçok otoyolla birlikte(İzmir'deki otoyollarla da birlikte) Otoyol 4'ün de temeli atlıdı. Otoyol 4'ün ilk etabı olan Gebze-İzmit etabı 30 Aralık 1984 tarihinde hizmete girdi. Ankara-Gerede bölümünün inşaatı da ENKA ve Bechtel tarafından üstlenildi. 31 Temmuz 1987'de düzenlenen törenle başlayan inşaat çalışmaları 28 Ekim 1992'de tamamlandı. Otoyolun İstanbul'a kadar getirilmesi ise Çamlıca-Gebze etabının 20 Ağustos 1990'da tamamlanmasıyla mümkün oldu. İzmit-Adapazarı arası 18 Ekim 1991 ve Adapazarı Kaynaşlı arası da 28 Aralık 1992'de tamamlandı. Ancak projenin en zorlu kesimi Bolu Dağı Tüneli'ydi. 1992'de sürücüler Çamlıca-Kaynaşlı arasını kesintisiz geliyor, Kaynaşlı'dan çıkıp Bolu Dağı'nı aşıyor, Sonra Gerede'den yeniden otobana girip Ankara'ya varıyordu. Tünel inşaatı çok yavaş ilerlemekteydi. Otoyol bu sırada Gerede'den Bolu'ya(Abant kavşağı) kadar getirlidi ancak tünel hâla bitmemişti. Otoyol üzerindeki Bolu Dağı Tüneli, 2007'de trafiğe açıldı. Tünelin bitmesiyle otoyol tamamlanmış oldu.

Türkiye'deki otoyollar listesi

 Wikimedia Commons'ta Otoyol 4 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Samsun, Türkiye'nin Samsun ilinin merkezi olan şehirdir. Karadeniz Bölgesi'ndeki Orta Karadeniz Bölümü'nde, Türkiye coğrafyasının en kuzeyinde merkezî bir noktada yer alır. Samsun'un deniz seviyesinden yüksekliği 4 metredir. Karadeniz Bölgesi'nin eğitim, sağlık, sanayi, ticaret, ulaşım ve ekonomi açılarından en gelişmiş şehri olan Samsun kalkınmada birinci derecede öncelikli yörelerden biridir.
Yerleşim geçmişi MÖ 60.000 yılına dek uzanan Samsun'da varlığı bilinen en eski halk MÖ 12. yüzyıla kadar burada bulunan Kaşkalardır. Kaşkaların ardından Hitit dönemini yaşayan şehir, MÖ 1182 ile MÖ 546 yılları arasında birkaç kez el değiştirmiş ve devamında Pers hâkimiyetine girmiştir. Perslerin ardından Makedonya, Pontus, Roma, Bizans egemenliği gören Samsun, bunların ardından bir Ceneviz kolonisi hâline gelmiştir. Bu dönemde Dânişmendliler Beyliği tarafından kuşatılan şehir alınamamış ve şehrin hemen yanına "Müslüman Samsun" adıyla bilinen yeni bir şehir kurulmuştur. I. Mehmed dönemine dek iki Samsun şehri de varlığını sürdürmüş, bu dönemde her iki şehir de Osmanlı Devleti topraklarına katılarak birleştirilmiştir. 1422-1428 yılları arasında Kubadoğulları eline geçen Samsun, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilânına dek Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. Türkiye'nin kurulmasına dek uzanan 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışıyla başlayan sürecin başlangıç durağı olması nedeniyle özel bir konumu bulunan Samsun 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'na ev sahipliği yapmaktadır. Buna izafeten resmî mahiyete sahip "Güneşin Doğduğu Şehir" sloganıyla tanıtılmakta, Samsun 19 Mayıs Marşı ise Samsun'un resmî marşı mahiyeti taşımaktadır. Öte yandan "Karadeniz'in Başkenti" ve "Atatürk'ün Şehri" olarak da anılmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomisi tarım ve hayvancılık temelli olan ilin topraklarının %47'si hâlen tarım amaçlı kullanılsa da günümüzde ekonomik etkinlik büyük oranda ticaret ve sanayiye dayalı olup tarım ve hayvancılığın ağırlığı giderek azalmaktadır. Karayollarıyla Karadeniz Bölgesi'ni İç Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne bağlayan Samsun aynı zamanda bir liman şehri ve geniş hinterlandı ile bir lojistik noktasıdır. Samsun ve civarındaki kamu ile özel sektör yatırımları zaman içerisinde başka illerden nüfus göçünü teşvik etmiş olup 1927 yılındaki cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımından günümüze nüfusu %394 oranında artmıştır. Aldığı göçler nedeniyle karmaşık bir folklorik yapısı bulunan Samsun'da dil, halk oyunu ve yemek gibi halk kültürüne dair alanlarda bu yapısı hissedilmektedir. Şehir siyasi açıdan muhafazakârdır ve ağırlıklı olarak sağ partilere oy verilmektedir.
Denizyolu, havayolu ve karayoluyla ulaşımın mümkün olduğu Samsun'a Samsun-Kalın demiryolu üzerinde yer alan yedi ilden ulaşım sağlanabilmektedir. Genellikle ticari amaçlarla ve karayolu aktarması için kullanılan denizyolunun haricinde gelişkin bir karayolu ağının bulunduğu il, dört farklı devlet yolu ile tüm Türkiye'ye ve Avrupa'ya bağlanmaktadır. Havayolu taşımacılığında ise Ankara, İstanbul, İzmir ve Antalya'nın yanı sıra dönemsel olarak Almanya, Avusturya ve Kuveyt'in toplam sekiz şehrine direkt uçuş gerçekleştirilmektedir.

Şehrin Hititler döneminde Eneti adını taşıdığı düşünülmekteyse de buna dair kesin bir kanıt yoktur. Yaklaşık MÖ 670 yılında Greklerin kolonize ettiği bölgeye Perikles'in onuruna Peiraieus (Grekçe: Πειραιεύς) adı verilmiş, yapılan arkeolojik kazılarda bu döneme ait bir tarafında puhu bir tarafında da Peiraieus yazısı bulunan sikkeler bulunmuştur. Daha sonraları şehir Luvice "Ana tanrıçanın şehri" anlamına gelen Amissa (ya da Amissavana) adını almış, Grekler tarafından Amisene olarak telaffuz edilen bu ad zamanla Amisou (Grekçe: Αμισού) ve Amisos (Grekçe: Αμισός) biçimlerine dönüşmüştür. Buna karşın Amisos kelimesinin aslının Luvice değil Palaca olduğu ve "Hamis" kökenine dayandığına yönelik iddialar da bulunmaktadır. Pontus Krallığı döneminde Amisos adını koruyan şehir Romalılar tarafından Missos olarak anılmış (kimi kaynaklarda Gnaeus Pompeius Magnus tarafından Pompeiopolis adı verildiği de savunulmaktadır), Bizans İmparatorluğu döneminde özellikle 10. yüzyıldan sonra Aminsos (Grekçe: Αμινσος) biçimine dönüşmüştür. Grekçede omega yerine omikron ile yazılan şehrin adı iki harf arasındaki benzerlik nedeniyle Latin alfabesine çeviride hatalı biçimde Amisus olarak yazılabildiğinden Batılı kaynaklarda hem Amisos hem de Amisus şeklinde kullanımlara rastlanmaktadır.
1100'lerin ilk çeyreğinde Melik Gazi tarafından Amisos'un yanına yeni bir şehir kurulmuş ve Türk akıncıları yeni kurulan kente kendi aralarında "Amisos'un yanındaki şehir" anlamına gelen İsamisos adını vermişlerdir. 1200'lerin ilk çeyreğinde Cenevizlilerin yerleştiği Amisos çeşitli kaynaklara göre Amisum, Simissi, Sinuso, Semiso vb. ad varyasyonlarıyla anılmıştır. Aynı dönemlerde şehrin ismi Türkler tarafından صاميسون şeklinde yazılmaya ve Samisun şeklinde söylenmeye başlamıştır. İbn Bîbî'nin el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l-umûri'l-Alâiyye'sinde, Kerimüddin Mahmud-i Aksarayî'nin kaleme aldığı Müsâmeretü'l-Ahbâr'da ve erken dönem Osmanlı tarihçilerinden Şükrullah'ın Behcetü't-Tevârîh ile Nişancı Mehmed Paşa'nın Risâle-i Selâtîn-i Osmâniyye adlı eserlerinde kentin ismi Samisun şeklinde geçmektedir.
Kentin adını صامسون yani Samsun şeklinde yazıp okuyan ilk kişi tespit edilebildiği kadarıyla İbn Saîd'dir. Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Mesud ve İlhanlı Hükümdarı Olcaytu adına basılmış sikkelerde de yer alan Samsun sözcüğü bu sikkelerde İbn Saîd'in yazdığı gibi yazılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun neredeyse tüm dönemlerinde şehrin adı صامسون Samsun olarak yazılmıştır. Özellikle de Osmanlı tarihçileri Hoca Sâdeddin Efendi ve Cenâbî Mustafa Efendi ile bundan sonra gelenler arasında bu yazım esas alınmıştır. Erken Osmanlı döneminde ise farklı kullanımlar mevcuttu. Şehrin adı ilk Osmanlı tarihçilerinden Neşrî'nin Kitâb-ı Cihannümâ adlı eserinde hem صامسون Samsun hem de صمسون S[a]msun, Ahmedî'nin İskendernâmesinde heceleri ayrı şekilde صام سون Sam Sun, Oruç Bey'in Tevârîh-i Âl-i Osman'ında ise hem صمسون S[a]msun hem de صام سون Sam Sun şeklinde geçmektedir.

Samsun adının kökeninin İbraniceden ve Osmanlı Türkçesinden geldiği hakkında iki farklı görüş vardır. İsmin İbranice kökenli olduğunu savunan görüşe göre İbrani lider Samson, Karadeniz kıyılarına kadar gelip bir kent kurmuş ve kente kendi ismini vermiştir. Diğer bir görüşe göre ise isim Nuh'un oğullarından biri olan Sam'dan türemiştir. Bu iki görüş de kanıtlanamamıştır.
İsmin Türkçe olduğunu savunan görüşe göre ise isim Osmanlı Türkçesindeki "köpek" anlamına gelen kelimeden türemiştir. Kamûs-ı Türkî'de yazılışı صڭسون yani s[a]nsun olarak gösterilen kelimenin anlamı "iri köpek" olarak verilmektedir. Yine Kamûs-ı Türkî'de bulunan صڭسونجی yani s[a]nsuncu ise "kavga köpeklerini idare eden askerî birim" anlamına gelmektedir. Nef'î'nin Sihâm-ı Kazâ hicviyesinde de "a samsun-ı muazzam a köpek" ifadesi geçmektedir. Joseph von Hammer-Purgstall'ın Devlet-i Osmâniye Tarihi eserinde ise II. Bayezid döneminde Osmanlı ordusunda samsuncular adıyla bir avlanma birimi bulunduğu yazmaktadır. Ayrıca I. Süleyman döneminde İstanbul'da Samsunhane mesiresi adında bir mesire yeri olduğu da bilinmektedir. Ancak Samsun ile s[a]nsun, samsuncular ya da Samsun hane mesiresi arasında bir bağ olduğu ve ismin bunlardan türediğine dair bir kanıt bulunmamaktadır.

Samsun'daki yerleşim geçmişi Eski Taş Çağı'na dek uzanmaktadır. Tekkeköy Mağaralarında keşfedilen ve MÖ 60.000 yılına dek uzandığı düşünülen katman, şimdiye dek Karadeniz Bölgesi'nde keşfedilen en eski yerleşimdir. Aynı zamanda Türkiye'deki en eski üçüncü, dünyada ise sekizinci yerleşim olduğu tahmin edilmektedir. Mağara yerleşiminde yaşayan bu insanlar topluluk bilinci gelişmemiş ve henüz üretici pozisyonuna geçmemişlerdi.
Karanlık çağların ardından, MÖ 5000-3000 yıllarından itibaren Anadolu'da var oldukları bilinen ve Hattilerin bir kolu olduğu düşünülen Kaşkalar, MÖ 3500'lü yıllarda Mert Irmağı kenarında, günümüzde Dündartepe Höyüğü'nün bulunduğu yerde bir site oluşturmuşlardır. Dündartepe Höyüğü'nün kazıları sırasında en eski yerleşimin Bakır Çağı'na ait olduğu; burada yerleşik toplulukların avcılık ve hayvancılık yaparak geçindiği, kumaş ve deri işleyebildiği; bakırdan alet, silah ve takı yapabildikleri saptanmıştır.
Kent, Kaşkaların ardından I. Murşili tarafından fethedilerek Hitit Krallığı topraklarına katılmıştır. Hitit döneminde özel bir durumu olmayan yerleşim yerinde Enetler adı verilen halkın yaşadığı ve Eneti adıyla anıldığı düşünülmektedir. Kent, MÖ 1182 civarında Hitit İmparatorluğu'nun çöküşünü takiben Frigler tarafından ele geçirilmiş ve tahrip edilmiştir. Aynı dönemde Kimmerler de Doğu Karadeniz'de yer alan kentleri yakıp yıkmışlardır. Lidya Kralı Gigis Kimmerleri yenilgiye uğratıp bölgeden kovmuşsa da bu dönemde şehir harabe hâline dönüşmüştür. Bunun üzerine eski kentin güneybatısına yeni bir yerleşim kurulmuş, tarıma elverişli toprakları ve artan nüfus baskısı nedeniyle MÖ 7. yüzyılda Foçalıların veya Miletlilerin ilgisini çeken bölge kolonileştirilmiştir. Ahameniş İmparatoru II. Kiros'un dönemindeyse Pers hâkimiyetine girmiştir.
Ahameniş İmparatorluğu'nu yeniden örgütlemeye girişen I. Darius döneminde kent, Kapadokya satraplığının hâkimiyet bölgesi içine alınmış ve tiran unvanı taşıyan askerî valiler tarafından yönetilmeye başlanmıştır. MÖ 331 yılında İskender'in Persleri Gaugamela Muharebesi'nde yenilgiye uğratıp Ahameniş İmparatorluğu'nu Makedonya topraklarına katmasıyla birlikte Samsun da Makedon hâkimiyetine girmiş, böylece kentte askerî temelli bir yönetim anlayışından tekrar demokratik yönetime dönülmüştür. İskender'in ölümüyle birlikte zayıflayan ve parçalanan Makedonya'dan bağımsızlığını ilan eden bölgelerden biri de I. Antiohos liderliğindeki Seleukos İmparatorluğu olmuş, Samsun MÖ 315'te bu devletin idaresi altına altına girmişse de kısa süre sonra Ariobarzanis ya da II. Mithridatis döneminde Pontus Krallığı toprakları içerisine sokulmu

Sivas Garı, Sivas'ın il merkezi Kadı Burhanettin Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Ankara – Kars demiryolu üzerinde yer alan istasyon, -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD tarafından inşa edilerek 31 Ağustos 1930'da hizmete girmiştir.
Bir kenar peronu ve bir ada peronundan oluşan istasyon, 4 Eylül Mavi Treni, Doğu Ekspresi, Erciyes Ekspresi, Güney Kurtalan Ekspresi ve Turistik Doğu Ekspresi, Van Gölü Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Sivas – Divriği ve Samsun – Sivas Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
Gar sahasında eskiden -TÜDEMSAŞ olan- TÜRASAŞ Sivas Bölge Müdürlüğü de yer almaktadır.
Sivas Yüksek Hızlı Tren Garı, Sivas'ın il merkezi Kadı Burhanettin Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait ana hemzemin tren istasyonudur.
Ankara – Sivas yüksek hızlı demiryolu üzerinde yer alan istasyon, 26 Nisan 2023'te hizmete girmiştir.
Bir ada peronundan oluşan istasyon, Ankara – Sivas ve İstanbul - Sivas Yüksek Hızlı Trenlerine hizmet vermektedir.
Not: Sivas – Erzincan YSD projesi kapsamında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nin kuzeyinde inşa edilen Sivas YHT Garı hizmete girinceye kadar, Sivas Garı konvansiyonel ve YHT trenlerine ortak hizmet verecektir.

TCDD
Ankara – Kars demiryolu
Ankara – Sivas yüksek hızlı demiryolu
Sivas – Erzincan yüksek standartlı demiryolu – İnşa hâlinde

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ukrayna (Ukraynaca: Україна, romanize: Ukraïna; Ukraynaca telaffuz: [ʊkrɐˈjinɐ]), Doğu Avrupa'da bir ülkedir. 603.549 km² yüzölçümüyle tamamı Avrupa'da olan en büyük ülkedir. Doğuda ve kuzeydoğuda Rusya, kuzeyde Belarus, batıda Polonya ve Slovakya güneybatıda Macaristan, Romanya ve Moldova'nın komşusudur. Ayrıca güneyde Karadeniz ve Azak Denizi'ne kıyısı bulunmaktadır.
Ukrayna ve çevresinde modern insanların yerleşimi, Kırım Dağları'ndaki Gravettiyen kültürünün kanıtlarıyla birlikte MÖ 32.000 yılına kadar uzanmaktadır. Orta Çağ döneminde Ukraynalı kimliğinin temelini oluşturan güçlü Kiev Knezliği'nin kurulmasıyla birlikte Doğu Slav kültürünün önemli bir merkezi haline geldi. 13. yüzyılda Kiev Knezliği'nin çeşitli prensliklere bölünmesi ve Moğol istilasının sebep olduğu yıkımın sonucu olarak bölgesel birlik çöktü ve bölge Polonya-Litvanya Birliği, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları, Rusya Çarlığı gibi çeşitli güçler arasında mücadelelere sahne olmuş, yönetilmiş ve bölünmüştür. 17. ve 18. yüzyıllarda Kazak Hetmanlığı kuruldu ve zenginleşti ancak hetmanlık toprakları sonunda Polonya ve Rus İmparatorluğu arasında bölündü. Rus Devrimi'nin ardından, Ukrayna'nın kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi doğrultusunda Ukrayna ulusal hareketi ortaya çıktı ve 23 Haziran 1917'de uluslararası alanda tanınan Ukrayna Halk Cumhuriyeti kuruldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Ukrayna'nın batı kısmı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile birleşti ve tüm ülke Sovyetler Birliği'nin bir parçası oldu. Ukrayna, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 1991 yılında bağımsızlığını kazandı.
Bağımsızlığa müteakip Ukrayna tarafsızlığını ilan etmiştir; 1994 yılında NATO ile bir ortaklık kurarken Rusya ve diğer Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleriyle sınırlı bir askeri ortaklık kurdu. 2013 yılında, Başkan Viktor Yanukoviç hükûmetinin Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması'nı askıya almaya ve Rusya ile daha yakın ekonomik bağlar kurmaya karar vermesinin ardından, birkaç ay süren ve Yevromaydan olarak bilinen bir gösteri ve protesto dalgası başladı ve daha sonra bu gösteriler ve protestolar artarak devam ederek Yanukoviç'in devrilmesine ve yeni bir hükûmetin kurulmasına yol açan 2014 Ukrayna devrimi ile son buldu. Bu olaylar, Mart 2014'te Rusya'nın Kırım'ı ilhakının ve Nisan 2014'te Donbass Savaşı'nın arka planını oluşturdu. 1 Ocak 2016'da Ukrayna, Derin ve Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi içinde yer almak için Avrupa Birliği'ne başvuruda bulundu.
Ukrayna, İnsani Gelişme Endeksi'nde 74. sırada yer alan gelişmekte olan bir ülkedir. Moldova ile birlikte Avrupa'nın en fakir ülkesidir ve çok yüksek yoksulluk oranı ve ciddi yolsuzluktan muzdariptir. Ancak, geniş verimli tarım arazileri nedeniyle Ukrayna, dünyanın en büyük tahıl ihracatçıları arasında yer almaktadır. Aynı zamanda Rusya ve Fransa'dan sonra Avrupa'nın en büyük üçüncü ordusuna sahiptir. Ukrayna, yarı başkanlık sistemi ile kuvvetler ayrılığı ilkesine sahip üniter bir cumhuriyettir. Ülke, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, AGİT, GUAM örgütü ve Lublin Üçgeni üyesidir ve hiçbir zaman üye olmamasına rağmen Bağımsız Devletler Topluluğu'nin kurucu devletleri arasında yer alır.

Ukrayna'nın eski Slav dilinde "sınır ülkesi" anlamına geldiği düşünülmektedir. Önceden Rutenya (Rusça: Русь) olarak da adlandırılan ülke Slavlar'dan önce sırayla İskitler, Hunlar, Hazar Türkleri, Kıpçaklar, Peçenekler, Kumanlar, Oğuzlar ve Altınordu Devleti, Osmanlı Devleti tarafından kontrol edilmiştir. Ukrayna'nın başkenti Kiev 9. yüzyılın ortalarına kadar Hazar Kağanlığı'nın bir parçasıydı. Bu dönemde şehrin ismi "Sambat" idi. Hazar Kağanlığı'nın Ukrayna üzerindeki hakimiyeti MS 860'ta Viking kralı Rurik'in komutanları tarafından sona erdirildi. Bölge Vikingler'in kurduğu Kiev Knezliği'nin bir parçası oldu.

9. yüzyıldan itibaren, Ukrayna toprakları, Polyany Kiev liderliğindeki Rus topraklarının merkezi oldu. 882'de Kiev, kendisini "Rus şehirlerinin annesi" ilan eden ve Varangian Rurik hanedanının gücünü kuran Varang kralı Oleg (882-912) tarafından ele geçirildi. Prenses Olga (945-965) döneminde, oğlu Sviatoslav Ihorovych (965-972) ve torunu Volodymyr Sviatoslavych (980-1015), Rus devletinin toprakları komşu Doğu Slav, Baltık ve Finno-Ugric kabilelerini Kiev'e boyun eğerek genişletildi.
988 yılında, Volodymyr döneminde, Rutenliler, gelecek binlerce yıl için Ukrayna topraklarının medeni bağlılığını belirleyen Bizans'tan Hristiyanlığı kabul ettiler ve Avrupa monarşileri onunla hesaplaşmaya başladı. Ancak 11-13. yüzyıllarda feodal parçalanma süreci, zayıflamasına neden oldu.
Kiev Knezliği'nin gerilemesinden sonra, Ukrayna topraklarının siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi Galiçya-Volyn eyaletine taşındı.

Rostislavlar tarafından yönetilen Galiçya'daki bağımsız beylikler 1084'ten Przemyśl, Terebovlia ve Zvenigorod'daki merkezlerle ortaya çıktı. 1141'de Volodymyrko Volodarovych onları Yaroslav Osmomysl döneminde zirveye ulaşan tek bir Galiçya prensliği olarak birleştirdi. 1199'da Roma, Galiçya ve Volhynia'yı tek bir Galiçya-Volyn devletinde birleştirdi.
1245'te Moğol istilasının gerçekleştiği oğlu ve vârisi Daniel, Altın Orda bağımlılığını kabul etti; ancak Katolik Avrupa'nın bağımsızlık mücadelesinde yardımını umarak Polonya, Macaristan, Mazovya ve Cermen Düzeni ile gizli ittifaklar yaptı. Papa Masum IV'ten Rusya Kralı'nın tacı olan otokratın işaretini kabul etti.
1256 civarında, Kuremsa Moğolları'ndaki zaferlerden sonra Danylo Lviv şehrini kurdu. 1259'da, Batı'dan gelen askerî yardım eksikliği nedeniyle, kral Orda'nın üstünlüğünü yeniden tanımak zorunda kaldı. Halefi Leo I, Polonya ve Litvanya'daki Altın Orda seferlerine sürekli olarak katıldı. 1303'te Danyliv'in torunu Kral I. Yuri, Galiçya metropolünü kurmayı başardı. 1308'de devlet, Cermen Şövalyeleri ve Mazovyalı prenslerle ittifak hâlinde Altın Orda'ya karşı mücadeleye başlayan oğulları Andrew ve Aslan II'ye geçti.
Ancak, ölümünden sonra, son hükümdar II. Yuri tekrar Altın Orda'nın vassalını ilan etti. 1340 yılında suikastı, Rus tahtına hanedan hakları olan komşu Polonya ve Litvanya'yı Galiçya-Volyn mirası için bir savaş başlatmaya itti.

14. yüzyılın sonunda, Ukrayna toprakları farklı eyaletlerin bir parçasıydı. Litvanya daha önce Kiev, Çernihiv ve Volhinya topraklarını fethetti. Polonya Galiçya ve Podolia'da hüküm sürdü. Ukrayna'nın güney bozkırı, 1447'de kurulan Kırım Hanlığı ve Transkarpatya - Macaristan'ın yönetimi altındaydı.
15. yüzyılın sonunda, Litvanya, Moskof ve Kırım sınırında, Zaporozhye'nin "vahşi bozkırlarında", kendilerini Kazaklar olarak adlandıran bir grup asker ortaya çıktı.

16. yüzyıldan itibaren Siç onların askerî merkezi oldu. Zaporijya Ordusu'nun Kazakları, Milletler Topluluğu'nun yanındaki savaşlarda yer alan ayrı bir sosyal sınıf oluşturdu. Soyluların hukuki ve sosyal baskısı nedeniyle, Kazaklar sürekli olarak en büyükleri 1591-1593'teki Kosinsky ayaklanması, 1530-1596 Nalyvayk ayaklanması, 1635'in Zhmail ayaklanması, 1635'in Fedorovich ayaklanması, 1635'in Pavlus ayaklanması ve Pavlyuk ayaklanmasıydı. 1638 yılında ostryanin ayaklanması. Kazaklar, Commonwealth'de dinî ve ulusal baskıya maruz kalan Ukrayna nüfusunun haklarını defalarca savundu.

Kendilerine Kazak adını veren bu savaşçı insanlar; Lehistan, Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusya'sını talan ederek geçimlerini sağlıyorlardı. 1648 yılında Bohdan Khmelnytsky'nin önderliğindeki Kazaklar, Lehistan'a karşı büyük bir ayaklanma çıkardılar. Rusya'nın desteğiyle çıkarttıkları bu ayaklanmada başarılı olan Kazaklar Lehistan'dan özerklik kazanarak Zaporizya'da tarihteki ilk Ukrayna devleti olan Kazak Atamanlığı'nı kurdular. 17. yüzyılın ikinci yarısında bu bölge; Lehistan, Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusya'sı arasında büyük çekişmelere sahne oldu ancak Lehistan ve Osmanlı Devleti'nin zayıflaması üzerine bu durumdan Rusya kârlı çıktı. 18. yüzyılın sonunda Lehistan'ın parçalanması sonucu Rusya, Ukrayna'nın büyük bir bölümüne el koydu.
1768-1774 Rus-Osmanlı Savaşı'ndan sonra Zaporijya Siçin, 1775'te Aziz Elizabeth kalesinden yürüyen Rus birlikleri tarafından yok edildi. Kazakların çoğu Kuban'a yerleştirildi, daha küçük bir grup ise Tuna Nehri'ni geçip Osmanlı topraklarında Sich'i kurdu, ta ki onlar da 19. yüzyılda Rus ordusu tarafından yok edilene kadar.

1917'de Rusya'daki Şubat Devrimi monarşiyi devirdi ve Geçici Hükümet ortaya çıktı. Bu olayların yankısı, Profesör Mykhailo Hrushevsky başkanlığında; 17 Mart'ta Kiev'de Merkez Konseyi'nin kurulmasıydı. 20 Kasım'da, Rusya'daki Ekim Devrimi ardından, Ukrayna'nın temsilci organı olan Merkez Rada, özerk bir kuruluşun ilan edildiğini ilan etti. Ukrayna Merkez Konseyi Ukrayna Halk Cumhuriyeti (UPR). 29 Nisan'da, Ukrayna monarşik kuvvetlerinin darbe etkisinin bir sonucu olarak, Orta Rada hükûmetinin yerini Hetman Pavlo Skoropadsky aldı. Skoropadsky rejimi, ana müttefikleri Almanların I. Dünya Savaşı'nda teslim olduğu Kasım ayına kadar sürdü. 14 Aralık'ta Simon Petliura liderliğindeki Rehber'in ayaklanması, hetmanatı devirip Cumhuriyet'i restore etti.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra, 1919 yılında Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet, 1922 yılında Sovyetler Birliği'ne katıldı. II. Dünya Savaşı başladıktan sonra, 22 Haziran 1941 tarihinde Alman Wehrmacht birlikleri, Sovyetler Birliği'ne girdiler. İşgal döneminde, 5-8 milyon civarında Ukraynalı yaşamını kaybetti; 500 bin civarında Yahudi, Naziler tarafından öldürüldü.

Ukrayna'nın Sovyet dönemi tarihindeki en üzücü olaylardan birisi de 26 Nisan 1986 tarihindeki Çernobil reaktör kazasıdır. Bu kazadan dolayı ortaya çıkan radyoaktif serpinti, 350.000 kişinin olay bölgesinden uzaklaştırılmasına neden oldu.

8 Aralık 1991'de Belarus, Rusya ve Ukrayna ortak bir karar alarak Sovyetler Birliği'ni resmen ortadan kaldırmaya karar verdi. Bağımsız Devletler Topluluğu ilan edildi ve Ukrayna bağımsız bir ülke haline geldi.
2004 yılında, Ukrayna tartışmalı bir ülke başkanlığı seçimi yaşadı. Turuncu Devrim adı verilen protestolar sonucu seçimler yenilendi ve Viktor Yuşçenko devlet ba

Van Gölü Ekspresi, TCDD Taşımacılık tarafından 1.352,430 kilometre (840,361 mi) uzunluğundaki Ankara - Tatvan güzergâhında hafta iki gün işleyen pulman, örtülü kuşetli, yataklı ve yemekli vagonlardan oluşan anahat trenidir.
Tren, Ankara - Tatvan güzergâhındaki seferini 25 saat 50 dakikada tamamlamakta; Tatvan - Ankara güzergâhında ise seferini 25 saat 40 dakikada tamamlamaktadır.
Tren, daha önceleri İstanbul-Haydarpaşa - Tatvan arasında sefer yapmaktaydı fakat Ankara - İstanbul YHD projesinin inşası sebebiyle hat kısaltılmış ve seyahat başlangıç noktası Ankara olmuştur.

Ankara'dan Salı ve Pazar günleri 1; Tatvan'dan Salı ve Perşembe günleri 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 27 saattir. Ankara-Tatvan arası tren ücreti Eylül 2023 itibarıyla 385₺ olarak belirlenmiştir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çukurova, tarihi adıyla Cilicia Pedias; Adana, Mersin, Osmaniye ve Hatay illerini içine alan Güney Anadoludaki coğrafi, ekonomik ve kültürel bir bölgedir. 6,4 milyon nüfusuyla, Türkiye'deki en büyük nüfus yoğunluğuna sahip bölgelerinden biridir.
Çukurova batıda Erdemli'den başlamakta olup Akdeniz boyunca doğuya doğru uzanmakta, en kuzeyde Tufanbeyli'ye kadar genişlemekte, İskenderun Körfezi'ni kuşatmakta, güneyde Erzin'e dönmekte ve son olarak da Suriye sınırındaki Yayladağı'nda son bulmaktadır. Çekirdek alanı ise batıda Mersin'i, kuzeyde Kozan'ı, doğuda Osmaniye'yi ve güneyde Akdeniz'i kaplayan Çukurova (Kilikya) düzlüğüdür. Adana-Mersin Metropol Alanı Çukurova'nın iş ve kültür merkezidir.
Çukurova bölgesinin büyük bir bölümü, dünyadaki tarıma en elverişli alanlar arasında olan geniş, düz ve verimli bir alandır. Tarih boyunca Çukurova Avrupa'dan Orta Doğu'ya kaçış noktası olmuştur ve kuzey Orta Doğu ve Orta Asya'dan Akdeniz'e en kısa geçiş noktasıdır, ayrıca iki büyük limanı ve yağ terminaliyle ulaşımın göbeğidir.

Adana ve Çukurova bölgesi eski devirlerden beri bir yerleşim merkezi olmuştur. Tarihi belgelerde Kilikya olarak geçen Çukurova'dan, Boğazköy'den çıkarılan Hitit yazılı levhalarında, Uru Adania (Adana ülkesi) diye söz edilmektedir.
Gezgin coğrafyacı Strabon, antik çağlarda Kilikya olarak bilinen bölgeden, "Coracesion'dan (Alanya), Kilikya-Suriye kapısına kadar uzanan Küçük Asya'nın güneydoğu kıyıları." diye sözeder. Herodot, bölgenin Hypachoea diye adlandırıldığını, Fenikeli Age-nor'un oğullarından Cilix'in buraya gelip yerleştiğini ve onun adından dolayı bölgenin Kilikya adını aldığını nakleder. Fakat Kilikya adı ilk kez, Asur yazıtlarında Chilakka olarak görülmüştür. Bu nedenle bugün Kilikya adının Asur kaynaklarında özellikle Dağlık Kilikya için kullanılan Chilakka kelimesinden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Aynı Asur kaynaklarında Ovalık Kilikya ise Yeni Asur İmparatorluğu kralı III. Şalmaneser'in bölgeye sefer yaptığı ve seferlerinin anlatıldığı yazıtlarda "Kue" veya "Que" adıyla geçtiği görülmektedir.
Anadolu ile Suriye ve Mezopotamya arasında ulaşımı sağlayan Gülek ve Sertavul (Kilikya kapıları) ile Belen (Suriye kapısı) gibi önemli geçitler nedeniyle stratejik önem taşıyan bölgenin doğu ve batı kesimleri yeryüzü şekilleri bakımından farklı özellikler gösterir. Bu nedenledir ki Hellenler, batı kesimini Cilicia Tracheia (Dağlık Kilikya), doğu kesimini Cilicia Pedias (Ovalık Kilikya) olarak anmışlardır. Romalılar ise Dağlık Kilikya'ya Cilicia Aspera, Ovalık Kilikya'ya Cilicia Campestris adını vermişlerdir. Dağlık Kilikya kabaca, Alanya ile Mersin arasında kalan, Ovalık Kilikya ise Mersin'den İskenderun Körfezi'ne kadar uzanan kesimlerdir. İki Kilikya'yı ise Lamas (Limonlu) çayının birbirinden ayırdığı kabul edilir. Günümüzde Dağlık Kilikya Taşeli yarımadası, Ovalık Kilikya ise Çukurova olarak adlandırılır.

Nüfus sayımına göre, bölgede yaklaşık 6,4 milyon insan bulunmaktadır.
Zengin bir tarım alanı olan Çukurova, varlığını;

Tarım ürünleri işleyen sanayi kuruluşlarının fazlalığına,
Yollarla Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu'ya bağlanmasına borçludur.
Adana, Mersin, Tarsus, Kozan, Kadirli, Ceyhan, Osmaniye gibi büyük il ve ilçelerde sanayi, tarım ve ticaretin aktif olması da nüfusun artmasına neden olmuştur.

Bölgenin kuzeybatı, kuzey ve kuzeydoğu bölümleri Orta Toros adı verilen dağ sistemi ile çevrelenmiştir.
Toros Dağları, ovanın kuzey, kuzey-batı, kuzey-doğu ve doğu kısımlarda duvar gibi yükselir. İç Anadolu'dan gelen soğuk rüzgârları önler. Adana Ovası, ortasında bulunan Misis Tepeleri(Davudi dağı-Cebelnur dağı) ile ikiye ayrılır. Çukurova 16 bölgeden oluşur. Yüregir, Misis, Ceyhan ve Yumurtalık, Adana il sınırları içindedir. Düziçi ovası, yer fıstığı üretiminde Türkiye'nin en önde gelen bölgesidir.

Çukurova Bölgesi'nin jeolojik yapısı iki ana grupta incelenebilir.

Yaşlı kireçtaşları, konglomera, marn ve benzer materyallerden oluşmaktadır.

Alüvyonal materyallerden oluşmaktadır. Çukurova Bölgesinde kireçtaşı oluşumları ile dördüncü zaman alüvyonları yayılım gösterir ve bölgedeki ovaları oluşturur. Ayrıca çukurova bölgesinde Adana ve Mersin gibi önemli iller bulunur.

Kozan Baraj gölü, Seyhan Baraj Gölü, Mehmetli Baraj gölü, Çatalan Baraj Gölü Aslantaş Baraj Gölü

Akyatan Gölü, Akyayan gölü, Tuz gölü ve Aladağlar üzerinde bulunan Yedi göller, Karaisalı yakınlarındaki Karstik Dipsiz göl.

Seyhan, Ceyhan, Göksu nehirleri. çaylı nehri 280 kilometre
Ceyhan Nehri, Aksu ve Hurman çaylarının birleşmesi ile meydana gelir. Kadirli'de Adana ovasına girer, Hürmüz Boğazı'nda İskenderun körfezine dökülür. Üzerinde Aslantaş Barajı mevcuttur. Uzunluğu 509 km'dir. Deliburun'da Akdeniz'e dökülmeden önce Akyayan Gölü, Akyatan ve Kakarat göllerini meydana getirir.
Seyhan Nehri, Kayseri'den doğan Göksu ve Samantı çaylarının birleşmesi ile meydana gelir. Mersin Körfezi'ne dökülür. 560 km. uzunluktadır.
İklim, coğrafi yapıya uygun olarak dağlık ve ovalık kesimde değişiklik gösterir. Ovalık alanın iklim yapısı Akdeniz iklimidir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. En soğuk ay Ocak, en sıcak ay ise Ağustostur. Ocak ayı sıcaklık ortalaması 9 °C, ağustos ayı ortalaması 28 °C'dir. Dağlık alanlarda ise kara iklimi hâkimdir ve kışın yağışlar kar şeklindedir. Yıllık yağış miktarı ortalama 647 mm'dir, ortalama yağışlı gün 76'dır. En yüksek sıcaklık ortalaması ise Mersin ve cevresinde görülür. Ocak ayı ortalaması 15 °C iken en sıcak ay olan temmuzda ortalama sıcaklık 28 °C dir. Mersin ve çevresinin yıllık yağış ortamalası ise Adana ve çevresinden daha fazladır yıllık yağış miktarı 1096 mm'dir, ortalama yağışlı gün sayısı ise 85 gündür.

Denize dönük yamaçların etekleri bol yağış alır. Batıda Antalya çevresi, ortada Mersin çevresi  doğuda Hatay, Dörtyol, Osmaniye, Kadirli ve Bahçe çevresi 1000 / 1500 mm civarında yağış alır. Adana çevresi ise 600–700 mm yağış almaktadır.
Çukurova bölgesinde yumrulu bitkilerden kardelen (Galanthus plicus), yabani siklamen (Cyclamen mirabille hidebr), ada soğanı, nergis (narissus), sümbül (ylacinthus) ve benzeri bitkilere bahar aylarında sıkça rastlanir.

Bölge, soya fasulyesi, yer fıstığı ve mısır üretiminde de Türkiye'de ilk sıradadır. Ayrıca pamuk yetiştirerek ülkedeki tekstil sanayiine katkıda bulunur. Ayrıca Türkiye turp ihtiyacının yüzde yetmişi bu bölgeden yetiştirilir. Narenciye ihracatının yarısı (portakal, mandalina, limon), muz üretiminin çoğu, yaş sebze ve meyve üretiminin önemli bir kısmı bu bölgeden karşılanır. Türkiye'de sulak ve verimli Çukurova için bir deyim geliştirilmiştir; 'Adam eksen adam biter' Bu bölgede çay ve fındık hariç tüm tarım ürünleri üretilebilmektedir. Aynı zamanda Karataş, Ceyhan, Yumurtalık ve Mersin liman kentlerinde balıkçılık çok yaygındır. Çipura, barbun, lagos, kefal, levrek, kalamar gibi balıklar avlanır ve iç anadolu ve güneydoğu anadolu balık hallerinin ihtiyacının büyük kısmı bu bölgeden karşılanır. Aynı zamanda Akyatan, Akyayan ve Yumurtalık dalyanlarıyla, Seyhan gölünde kültür balıkçılığı yapılır.
Büyük ve küçükbaş hayvancılık diğer alanlar kadar yaygın olmamakla birlikte bölgede et ve süt entegre tesisleri yaygındır ve ülke çapına dağıtım yapılmaktadır.

Kurşun-çinko: En önemlisi olan Kozan-Horzum yatağı büyük ölçüde tüketilmiştir. Diğer yataklar ise önemli bir ekonomik rezerv oluşturmamaktadır.
Krom: Aladağlar çevresinde çıkarılır.
Barit: Mersin ve Adana çevresinde çıkarılır.
Boksit (alüminyum):
Demir: Adana (Feke ve Saimbeyli) çevresinde çıkarılır.
Altın: Mersin ve çevresinde işletilmeye açılmamış Türkiye'nin en büyük altın rezervi vardır.
Asbest: Doğu Akdeniz'de Hatay çevresinde çıkarılır.
Kireçtaşı: Rezerv olarak oldukça zengindir. Dört kireç fabrikası bulunmaktadır.
Ponza: En zengin kaynaklardan biridir. Ülke rezervinin %14'ünü oluşturmaktadır.

Tarihte bu bölgeden çıkmış en önemli ozan Karacaoğlan'dır. 17. yüzyılda yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşamıştır.

Çukurova bayramlığın giyerken
Çıplaklığın üzerinden soyarken
Şubat ayı kış yelini kovarken
Cennet dense sana yakışır dağlar
-Karacaoğlan-

Bölgede aşıklık geleneği günümüzde de sürmektedir. 115 halk ozanına dair bilgi mevcuttur. Geçmişten günümüze en önemli isimler, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Âşık Feymani, Âşık Ferrahi, Âşık Halil, Âşık Eyyubi, Âşık Halil, Deli Boran, Gündeşlioğlu, Âşık Deli Hazım, Âşık Buruklu Kul Mustafa, Âşık Vuslati, Âşık Mahmut Taşkaya, Âşık Abdulvahap Kocaman, Âşık İmami, Âşık Hacı Karakılçık, Şair Halil Karabulut, Âşık Ayşe Çağlayan, Âşık Duran Şıhlıoğlu olarak sayılabilir.
Yaşamış en usta âşık olarak bilinen Karacaoğlan bu yörede doğup büyümüştür. Yaşamakta olan en usta âşık olarak kabul edilen Âşık Feymani de bu yörede doğmuş ve hala Çukurova'da ikamet etmektedir.
Çukurova ve çevresinde içinde bulunduğumuz yüzyılda yaşayan 14 kadın âşık tespit edilmiştir. Bu aşıklardan Ayşe Çağlayan usta âşıklarla atışma yapabilecek kadar bu sanatta söz sahibi olmuştur.

Arzum der, yurdumu ısıtan Güneş
Koca dünya, yıldızlar, yanan ateş
Yuvasın yitirmiş feryat eden kuş
Benimle ağlayan yardan ne haber
-Âşık Arzu Bacı-
(Adana, Feke)

Garip Fatma, yücesine çıkıyor
Yarin geleceği yöne bakıyor
İçindeki derya coştu akıyor
Bazı da bürünür, güze bu dağlar
-Âşık Fatma-
(Adana, Kozan)

Ali Rıza Yalgın, Çukurova ırmakları ("Çınaraltı", İstanbul, sayı 55, s, 8.)
Faruk Sümer, Çukurova tarihine dair araştırmalar, ("Ankara Ün. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. tarih araştırmaları dergisi", Ankara, 1/1, 1963, s. 1-110.)
M. Hadi Altay, Adım adım Çukurova, Adana, Kemal basımevi, 1965. 80, 192 s., resimli, planlı (Çukurova Turizm Derneği yayınları No. 1.)
Naci Atabeyli, Çukurova'da tarih, arkeoloji ve folklor tetkikleri("Görüşler", Adana, 6/55, Temmuz 1943 s. 9-11.)
Kasım Ener, Çukurova'nın işgali ve Kurtuluş Savaşı, İstanbul, Berksoy basımevi, 1963. 80, 174 s., 8
Tarihte Çukurova.-Ankara, Ayyıldız matbaası; Mersin, İçel Turizm ve Tanıtma Derneği, 1965. 80,64 s
Günay Umay, (1993), 17. yy Saz Şairi Karacaoğlan'la ilgili Bir Değerlendirme 2, Uluslararası Çukurova Halk Kültürü Sempozyum

Ürdün (Arapça: الأردن, el-Ürdün), resmî adıyla Ürdün Hâşimi Krallığı (Arapça: el-Memleketü’l-Ürdüniyyetü’l-Hâşimiyye), Orta Doğu'da bulunan bir Arap ülkesidir. Asya, Afrika ve Avrupa'nın kesişiminde bulunan ülke, Levant bölgesine dahildir ve Şeria Nehri'nin doğu yakasında yer alır. Kuzeyinde Suriye, kuzeydoğusunda Irak, güneyinde ve doğusunda Suudi Arabistan, batısında İsrail ve Batı Şeria ile Lut Gölü yer almaktadır. Ülkenin güneybatıda bulunan 26 km kıyısı Akabe Körfezi yoluyla Kızıldeniz'e açılmaktadır. Akabe Körfezi Ürdün'ü Mısır'dan ayırır. Ürdün yarı kurak bir ülke olup yüz ölçümü 89 bin km², nüfusu yaklaşık 10 milyondur. Bu da Ürdün'ü 11. en kalabalık Arap ülkesi yapmaktadır. Halkının %95'i Sünni Müslüman olan Ürdün'ün resmî dini İslam'dır, ayrıca Hristiyan azınlık da bulunur. Başkenti ve en büyük şehri Amman'dır.
Günümüzde Ürdün'ün bulunduğu topraklarda insan yaşamı Eski Taş Çağı'nda başladı. Tunç Çağı'nın sonunda bölgede üç krallık ortaya çıktı: Ammonlular, Moavlılar ve Edomlular. İlerleyen dönemlerde Asur İmparatorluğu, Babil İmparatorluğu, Nabatî Krallığı, Ahameniş İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Râşîdîn Halifeliği, Emevîler, Abbasîler ve Osmanlı İmparatorluğu Ürdün'e hükmetti. I. Dünya Savaşı sırasında 1916'da Osmanlılara karşı gerçekleşen Arap Ayaklanması'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu Britanya va Fransa tarafından parçalandı. Mavera-i Ürdün (Transürdün) Emirliği 1921'de Britanya himayesi altında Haşimoğulları'ndan I. Abdullah tarafından kuruldu. 1946'da Mavera-i Ürdün Hâşimi Krallığı adıyla bağımsız olan ülke, 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda Batı Şeria'yı ele geçirmesinin ardından 1949'da Ürdün Hâşimi Krallığı adını aldı. Batı Şeria'yı 1967'de kaybeden Ürdün, 1988'de bölge üzerindeki hak taleplerinden vazgeçti ve 1994'te İsrail ile barış antlaşması imzalayan ikinci Arap devleti oldu.
Ürdün meşrutiyetle yönetilen bir ülkedir, ancak kralın yürütme ve yasama üzerinde geniş yetkileri bulunmaktadır. Ülke birçokları tarafından karmaşa içindeki Orta Doğu'da bir "istikrar vahası" olarak anılmıştır. 2010'daki Arap Baharı'nın ardından gelen şiddet dalgasından neredeyse hiç etkilenmemiştir. Ürdün 1948'den bu yana çatışma içerisinde bulunan komşu ülkelerden mülteci kabul etmiştir. 2015 sayımına göre ülkede 2,1 milyon Filistinli ve 1,4 milyon Suriyeli mülteci bulunmaktadır.
Ürdün yüksek bir İnsani Gelişme Endeksi'ne sahiptir ve 102. sıradadır. Üst-orta gelirli bir ekonomi olarak değerlendirilmektedir. Turizm ve sağlık sektörleri gelişmiştir. Doğal kaynakların kıtlığı, mülteci akını ve bölgesel çalkantılar Ürdün ekonomisinin önündeki engellerdir. Ülke Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı'nın kurucu üyesidir.

Ürdün isminin aslı Ürdün Nehri'nden gelir. Ürdün kelimesinin aslı olan JORDAN, "Jor" kelimesi; Ürdün'deki Kutsal Elmar nehrinden, "Dan" ise; bazı dillerde o bölgedeki yaşayan halka verilen isimdir. Zaman içerisinde "Urdun" ismini almıştır. Araplar ise onu El-Urdun olarak adlandırmışlardır. Komşu bölge Ürdün Nehri'nin orada doğup bitmesi dolayısı ile Filistin ve Ürdün olarak bilinir. Ürdün kelimesinin ise güç ve azamet anlamı vardır ve bu ismin Nuh'un torunlarından biri olduğu söylenir. Kutsal Kitap Sözlüğünde ise; Ürdün kelimesi İbranice olduğu ve manasının, Filistin'in en önemli nehirlerinden olan El-Varid El-Munharid olduğu zikredilir. Yunancada Ürdün ismi " يوردانيم (jordanem) وجوردن (Jordan)" olarak adlandırılmış ve manası; "Eğim ya da Derinlik" anlamına gelmektedir. Yunanlar ve Romalılar Ürdün'ü kendi zamanlarında askeri bir vilayet olduğu için "askeri bölge" olarak adlandırmışlardır. Aynı şekilde Arap kumandanları Ürdün'ü, Lübnan'ın güneyinden bir parça, Filistin'in kuzeyinden bir parça ve aynı şekilde Suriye'nin bir parçası olarak gördükleri için burayı "Şam bölgesi ya da Ecnad(ordular) bölgesi" olarak adlandırmışlardır. Kral Abdullah bin Hüseyin Ürdün'ü kurduğu zaman burayı "Ürdün Emirliği" olarak adlandırdı. Daha sonrasında ise, Muhammed'in büyük dedesi Haşim'in soyundan gelen Haşimoğulları Ürdün'de krallık sisteminin bulunduğundan dolayı burayı Ürdün Haşimiye Krallığı olarak adlandırmışlardır.

Ürdün İslamiyet yayılınca Arap-İslam Devleti'nin sınırları altındaydı. Bir dönem sonra; önce Memluk, sonra Osmanlı egemenliğine giren Ürdün, I. Dünya Savaşı sonunda Türk egemenliğinden çıktı. 1921 yılında İngiliz mandası olarak Mavera-i Ürdün Emirliği adını aldı ve başına da Şerif Hüseyin'in oğlu I. Abdullah geçti.
I. Abdullah, İngilizlerden bağımsız hareket etmek isteyince öldürüldü ve yerine oğlu Tallal geçti. Akli dengesini yitiren Tallal tedavi olmak için İstanbul'a geldi ve yerine oğlu Hüseyin geçti. Hüseyin'in ölümünden sonra ise yerini Kral II. Abdullah aldı.
Ürdün, II. Dünya Savaşı'nın ardından bağımsız bir krallık oldu.

2012 yılındaki arkeolojik araştırmalar sonunda, tarihteki ilk amfitiyatronun Ürdün'ün Faynan Vadisi'nde MÖ 9600 yılı civarında yapıldığı ortaya çıkmıştır. Kömünal binaların bulunduğu bir köy de bulunmuştur. Tarımdan önce yerleşik hayata geçildiğinin ispatı, Neolitik Devrim kavramının yerleşik hayata geçme nedeninin tarım olduğu varsayımının sorgulanmasına da yol açmıştır.

Çok eski asırlarda Ürdün insan bakımından sürekli ıssız bir bölgeydi. Sonrasında ise çeşitli medeniyetlerin etkisinde kaldı. Doğusundaki, batısındaki, güneyindeki ve kuzeyindeki kalabalık yüksek uygarlıklar oraya yerleşti. Daha sonrasında ise Kenanilerin soydaşları olan Amurrular yerleşti ve Filistin devletini kurdular ve sonra burası Kenani toprakları olarak adlandırıldı. Bu göçmen Arap kabileleri Arap Yarımadası'ndan gelmiş ve Ürdün topraklarına yerleşmişlerdir. Her kabile bir bölgeyi yurt edinmiş ve her biri birbirinden ayrılmıştır. Ancak bu ayrışmaya rağmen aralarındaki ilişkiler dostça kalmıştır. Böylece Ürdün'de ilk düzenli yerleşim Milattan önce yaklaşık 2000 senesinde ortaya çıkmıştır.

Enbad Krallığı'nın kurulması milattan öncelerine kadar uzanır ve milattan sonra ilk yüzyılın sonlarına doğru 106 senesine kadar hüküm sürmüştür. Genellikle dağların ve mercanların bulunduğu taş ve kayalık bölgelerde yaşamışlardır. Merkez Petra bölgesi ya da başkent Petra'nın ismi; aşılması zor yüksek dağlar anlamına gelmektedir. Arapçada ise taş veya kayalık anlamına gelmektedir. Araplar ise Petra'yı "yazıt" adı ile adlandırmaktadır. Şu anda Musa vadisinde bulunmaktadır. Enbad Krallığındaki diğer şehirler ya da bölgeler ise; ateş siyahı taşlardan yapılan Hacer (taş) bölgesi ve Nigap bölgesidir.
Tarihçiler Enbad Krallığının soyunun nereden geldiği konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bazı tarihçiler soylarının, İsmail'in en büyük oğlu Nebaioth'tan geldiğini söylemekte, kimi tarihçiler ise soylarının; Milattan önce 6. asırda Filistin'den bağımsızlığını kazanıp Petraya yerleşen ve köklerinin Irak tarafından gelen Nubuhaz Nasrlılardan geldiğini söylemektedir. Başka bir görüş ise, köklerinin Yemen'den geldiğini ve Arap Yarımadası'dan olduğunu söylemekte ve Enbadların Yemen'den Arap Yarımadası'na yiyecek ve ziraat yapmak için geldiğini söylemektedir. Bu işte Yemen'de mevcut bulunan sulama kanalları, ziraat yolları ve heykeller gibi birçok yapının neden benzeştiğini açıklamaktadır. Bu yüzden onlar Arap'tır, Aramiler'den değildir. Aramiler yazıtlarında Enbadlıların sosyal yaşantılarından bahsetmiş ve onların; Arap Aristokratlar, özgür vatandaşlar, köle sınıfı ve yabancı sınıfı olarak ayırdıklarını söylerler.

Romalılar Ürdün'ü, Suriye'yi ve Filistin'i miladi 62 senesinde işgal etmişlerdir ve bölge 400 sene boyunca Roma hakimiyeti altında kalmıştır. Enbad devleti, Roman Hükümdar Trajan tarafından Roma İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Bu esnada, Helenistik çağda on şehir birleşmiş ve Decapolis'i kurmuştur. Bu konfederasyon kültürel ve iktisadi bir federal yapı idi. Bu konfederasyon; Amman, Ceraş, Ummu Gays, İrbid, Güney Suriye ve Filistin'deki diğer şehirleri barındırıyordu. Bu dönem istikrar ve barış dönemi olarak adlandırılır ve birleşme yapısının kurulmasında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Ürdün, Bizanslılar döneminde birçok yapı inşa etmiş ve Romalılar döneminde devam etmiştir. Daha sonra bu gelişme devam etmiş ve bölgedeki nüfus artmış ve aynı şekilde Hristiyanlık bölgede bir din olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde Kuzey Ürdün'e, Arap kabileleri yerleşti. Bu kabileler, Sasanilere karşı Bizanslıları kendilerine daha yakın bir dost olarak görmüşlerdi. Bu yüzden bu kabileler önce Romalıların daha sonra da Bizanslıların Sasaniler ile olan savaşlarında Sasanilere karşı savaşmışlardır.
Sasaniler, 600 sene ya da başka bir deyişle miladi 1. yüzyılın başlarında İslamın ortaya çıkışına kadar hüküm sürmüştür. İlk kralları " Cüfne Bin Amr" idi. Hükümdarlığı sırasında ülke sınırları Levant kadar büyük bir bölümü kapsamıştır. Başkentleri ise Güneyde "Golan" şehri idi.
Belki de bazı Ürdün şehirlerinin yaşamış olduğu en üst medeniyet seviyesi Medeba gibi Bizanslılar döneminde olmuştur. O dönemde mozaik ise süslenmiş birçok mükemmel kilise bulunuyordu. Bu kiliselerin içerisinde dünyadaki en değerli ve en güzel mozaik levhalarının yanı sıra miladi 6. yüzyıla uzanan, kutsal toprakların en eski haritası ve özellikle de Kudüs'ün o zamanki yerini gösteren ünlü Medeba haritası bulunmaktaydı. 542 yılında Veba, Ürdün halkının büyük bir kısmını yok etmişti. 614 yılında ise, Sasaniler geri kalan halkı öldürmüşlerdir. Sasanilerin Ürdün, Filistin ve Suriyeyi işgali 15 sene sürmüş ve miladi 629 yılında İslam'ın yükselişi karşısında İmparator Herakleios geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu çekilme Zeyd bin Harise komutasındaki İslam ordularının ilk saldırısı ile olmuş ancak İslam orduları yenilmiştir. Daha sonra Muhammed bizzat kendisinin de katıldığı Tebük gazvesinde zafere ulaşılmış ancak iki taraf arasında şiddetli çarpışma yaşanmamıştır. Bu savaşta Muhammed Üsame Bin Zeyd'i komutan seçmiş ancak Üsame savaş başlamadan ölmüştür.

Ürdün Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine, İslam ordularının Şam devletini fethedip Arap Yarımadası'ndan Roma İmparatorluğu'nu temizleyinceye kadar boyun eğmiştir. Bölge, İslam hakimiyetinde olduğu esnada Halife Ömer bin Ha

İran (Farsça: ایران), resmî adıyla İran İslam Cumhuriyeti (Farsça: جمهوری اسلامی ایران), Batı Asya'da yer alan bir ülkedir. Kuzeybatıda Türkiye ve batıda Irak, kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan, Hazar Denizi ve Türkmenistan, doğuda Afganistan, güneydoğuda Pakistan, güneyde Umman Körfezi ve Basra Körfezi ile komşudur. İran, 1.648.195 km2 (636.372 sq mi) alanda yaklaşık 92 milyonluk çok etnikli nüfusuyla hem coğrafi büyüklük hem de nüfus bakımından dünyada 17. sırada yer almaktadır. Asya'nın en büyük altıncı ülkesidir ve dünyanın en dağlık ülkelerinden biridir. Resmî olarak bir İslam cumhuriyeti olan İran, 31 il ile beş bölgeye ayrılmaktadır. Tahran ülkenin başkenti, en büyük şehri ve finans merkezidir.
İran, Alt Paleolitik Çağ'dan bu yana insanların yaşadığı bir bölge oldu. İran'ın büyük bölümü ilk olarak MÖ 7. yüzyılda Siyaksares yönetimindeki Medler tarafından siyasi bir bütün olarak birleştirildi ve Büyük Kiros'un antik tarihin en büyüklerinden biri olan Ahameniş İmparatorluğu'nu kurduğu MÖ 6. yüzyılda bölgesel zirvesine ulaştı. Büyük İskender, MÖ 4. yüzyılda imparatorluğu fethetti. Ardından MÖ 3. yüzyılda bir İran ayaklanmasıyla Part İmparatorluğu kuruldu ve ülke yeniden özgürlüğüne kavuştu; bu devletin yerini MS 3. yüzyılda Sasani İmparatorluğu aldı. Sasani dönemi, İran tarihinin altın çağlarından biri kabul edilir. MS 7. yüzyılda Müslümanlar bölgeyi fethederek İran'ın İslamlaşmasına yol açtı. Sasani döneminde gelişen edebiyat, felsefe, matematik, tıp, astronomi ve sanat, İslam'ın Altın Çağı sırasında yeniden canlandı. Bu dönemde bazı İranlı Müslüman hanedanlar, Arap fetihlerinin ardından Arap etkisinin yoğun olduğu yönetim ve kültür alanlarını sınırlayarak Farsçayı kullanmaya devam ettiler. 11. yüzyılda Selçuklu Türkleri İran’ı hâkimiyeti altına aldı. 14. yüzyılda Timur'un fetihleri sonra bölgede bir kültürel canlanma yaşandı ve özellikle edebiyat, sanat ve bilim alanlarında Timurlu Rönesansı görüldü.
16. yüzyılda Safevîler, On İki İmam Şiiliğini resmî mezhep ilan ederek İran'da yeniden birleşik bir devlet yapısı kurdu. İran, 18. yüzyılda kurulan Afşar İmparatorluğu döneminde dünyanın önde gelen güçlerinden biri hâline geldi; ancak bu durum, 1790'larda Kaçarların iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi. 20. yüzyılın başlarında İran Meşrutiyet Devrimi yaşandı ve ardından 1925 yılında Rıza Pehlevi'nin son Kaçar şahını tahttan indirerek Pehlevî Hanedanı'nı kurmasıyla yeni bir dönem başladı. Başbakan Muhammed Musaddık'ın petrol endüstrisini millîleştirme girişimleri, 1953 yılında İngiliz-Amerikan destekli bir darbeyle sonuçlandı. 1979'daki İran Devrimi sonrasında monarşi devrildi ve Ruhullah Humeyni'nin ülkenin ilk Dinî Lideri olduğu İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. 1980 yılında Irak, İran'ı işgal etti ve bu olay, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı'nı başlattı; savaş, tarafların üstünlük sağlayamamasıyla sonuçlandı. 2026 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, rejim değişikliği hedefiyle İran’a karşı geniş çaplı saldırılar başlattı. İran’ın misillemeleriyle çatışmalar savaşa dönüştü.
İran, resmî olarak başkanlık sistemine sahip üniter bir İslam cumhuriyeti olarak yönetilmekte ve en yüksek otorite, ülkenin dinî liderinin elinde bulunmaktadır. Hükûmet otoriter bir yapıya sahiptir ve insan hakları ile sivil özgürlüklerin ciddi şekilde ihlali nedeniyle geniş çapta eleştirilmektedir. İran; dünya üzerindeki en büyük ikinci doğalgaz rezervine ve en büyük üçüncü kanıtlanmış petrol rezervine sahip olması, jeopolitik açıdan önemli bir konumda bulunması, askerî kapasitesi, kültürel hegemonyası, bölgesel nüfuzu ve Şiî İslam'ın küresel merkezi olarak kabul edilmesi sayesinde önemli bir bölgesel güç olarak öne çıkmaktadır. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında İran dünyanın en büyük 23. ekonomisine sahiptir. İran; Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı, OPEC ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın kurucu üyesi olup aynı zamanda Bağlantısızlar Hareketi, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS'in de mevcut bir üyesidir.

İran sözcüğünün kökeni, Sanskritçedeki aryan sözcüğünden gelir.
İran (ایران) sözcüğü çağdaş Farsçaya, Zerdüştlük'ün kutsal kitabı Avesta'da yer alan bir Proto-İrani terim olan Aryānām'dan girmiştir. Ariya ve Airiia kelimeleri, aynı zamanda Ahameniş İmparatorluğu yazıtlarında etnik bir atıf olarak yer almıştır. Orta Farsça'dan gelen Ērān terimi (Pehlevî dilinde 'yr'n), Nakş-ı Rüstem'deki I. Erdeşîr'in taç giyme törenini gösteren kabartmanın yanındaki yazıtta bulunmuştur. Bu kabartmaya eşlik eden Partça yazıtta İran, Aryān olarak ifade edilirken bu yazıtta kralın sanı, Orta Farsçadaki Ērān kelimesini içermektedir. Sasani İmparatorluğu'nun kurucusu I. Erdeşir'in zamanında Ērān ifadesi, devletten çok insanları kastederek bu anlamını korudu. Bu yazıtta Ērān kelimesinin İran halklarına atfen kullanılmasına rağmen Ērān ifadesinin imparatorluk coğrafyasını ifade etmek için kullanılması Sasani Hanedanlığı'nın ilk döneminde de görülmüştür.
I. Erdeşîr'in oğlu Şâpûr, bir yazıtında açıkça Ērān bölgelerinin içine İranlıların yerleşmediği Ermenistan ve Kafkasya'yı da dâhil etmiştir. Zerdüşt rahip Kartir de, kitabelerinde Ērān'ın egemenliği altındaki bölgeleri gösteren listede aynı bölgeleri saymıştır. Ērān ve Aryān kelimelerinin ikisi de, "Aryanlar'ın (İranlı) ülkesi" anlamına gelen Proto-İran dilindeki Aryānām teriminden gelmektedir. Airyanem Vaejah kelimesi ve kavramı, aslında İran'ın ülke isminde (edebi olarak Aryanlar'ın ülkesi anlamında), aynen Aryānā kelimesinin modern Farsça karşılığı olan Iran (Ērān) gibi korunmuştur.
Ülkenin adı MÖ 6. yüzyıldan 1935 yılına kadar Pers İmparatorluğu, Acemistan gibi isimlerle anılırken, o yıl Şah Rızâ Pehlevî, uluslararası topluluktan "İran" adını artık kullanmalarını istemiştir. Birkaç yıl sonra bu isim değişikliğinin ülkenin geçmişiyle arasındaki bağı kopardığını iddia eden bazıları protesto gösterileri yapmış, bunun üzerine 1959'da Muhammed Rızâ Pehlevî, her iki ifadenin resmî olarak birlikte ve birbirinin yerine kullanılabileceğini açıklamıştır.
1979'da yaşanan İran İslam Devrimi'nden sonra ülkenin resmî adı "İran İslâm Cumhuriyeti" olmuştur.

İran platosu boyunca bulunan onlarca tarih öncesi kalıntı, MÖ dördüncü binyılda, Mezopotamya yakınlarında ortaya çıkan en erken uygarlıklardan yüzyıllar önce antik kültürlerin ve yerleşim yerlerinin varlığına işaret etmektedir.

Proto İranlılar, ilk olarak Hint-İranlıların ayrılmasını takiben ortaya çıkmışlardır ve izleri Baktria- Margiyana Arkeoloji Bölgesi'ne kadar takip edilmektedir. Aryan (Antik İran halkları) toplulukları, MÖ üçüncü veya ikinci binyılda İran platosuna büyük olasılıkla birden fazla göç dalgası ile gelmiş ve yerleşmişlerdir. Proto İranlıların "Doğu" ve "Batı" diye gruplara ayrılması, göçe bağlı olarak meydana gelmiştir.

MÖ birinci milenyumda Medler, Baktriyalılar ve Partlar İran'ın batı bölgesinin nüfusunu oluştururken, Karadeniz'in kuzey steplerine Kimmerler, Sarmatlar ve Alanlar yerleşmişti. Diğer topluluklar Hindistan Yarımadası kuzeybatı sınırındaki dağlık kesimde ve bugün Belucistan denilen bölgeye yerleşmişlerdi. İskitler gibi diğer topluluklar ise batıda Balkanlara, doğuda ise Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ne kadar yayılmışlardı.
Avesta dili, MÖ 1000'lerde ortaya çıkan Zerdüştlük inancının kutsal kitabı Avesta'nın kutsal ilahi ve kurallarını bir araya getirmek için kullanılmış eski bir İranî dildir. Zerdüştlük, sonraki yıllarda Ahameniş İmparatorluğu ve sonraki İran imparatorluklarının devlet dini oldu.

İran, bir millet ve imparatorluk (MÖ 625–MÖ 559) olarak Medler ile başlar. Medler ilk kez Asur kralı III. Salmaneser'in dönemindeki (MÖ 858-824) yazılarda "Mada" adı ile kaydedilmişlerdir. Medlerin şu anki adı, Antik Yunan dilindeki Mêdos'tan (Μῆδος) gelmektedir. Asurlular onlardan Medyan ülkesi, Kurmada, Mata veya Manda olarak bahsederken, Babilliler ise onları Ummān-manda olarak adlandırmışlardır. Genel olarak Medler, eski Yakın Doğu tarihinde önemli bir yere sahip oldukları kabul edilse de, tarihlerini yeniden inşa etmek için yazılı bir kaynak bırakmamışlardır; kendileriyle ilgili anlatılanlar sadece Asurlular, Babilliler, Ermeniler ve Yunanlılar gibi yabancı kaynaklardan bilinmektedir. Medler, Asurluların yıkılmasında önemli roller oynamış ve güçlü Lidya ve Babil krallıklarıyla rekabet etmiştir.

Büyük Kiros, Medler ve Perslerden tarihteki ilk Pers devleti olan Ahameniş İmparatorluğu'nu oluşturarak birleşik bir imparatorluk kurmuş ve daha ileride, insanlar ile kültürler arası bir birleşme olana dek, kendi zamanının en büyüğü olmak üzere hükmetmiştir. Kiros, söylenceye göre bir gün Pers ordusuna çalıları temizletmiş, ertesi gün ziyafet vermiş ve kendisini destekleyip lüks içinde yaşamak varken neden Medlerin kölesi olarak kaldıklarını sormuştur. Bu hamlesiyle birlikte tüm Pers ordusunun desteğini kazanmıştır.

Bir Pers devleti olan Ahameniş İmparatorluğu, Büyük Kiros ve I. Darius devrinde o zamana kadar insanlık tarihindeki en büyük imparatorluk hâline gelmişti. Pers İmparatorluğu'nun sınırları doğuda İndus Nehri ve Ceyhun Nehri'nden batıda Akdeniz'e kadar uzanıyor, Anadolu'nun neredeyse tamamı ile Mısır'ı da kapsıyordu.Atina, MÖ 499'da Sardis'in yağmalanması ile sonuçlanan Milet'teki bir isyana destek vermiştir. Bu durum, MÖ 5. yüzyıl boyunca süren Yunan-Pers Savaşları olarak bilinen savaşları çıkartacak ve Yunanlara karşı bir Ahameniş harekâtına neden olacaktır. Yunan-Pers Savaşları sırasında Persler bazı büyük üstünlükler ele geçirmişler ve MÖ 480'de Atina'yı yıkıp yerle bir etmişlerdir. Ancak Yunanların bir dizi zaferinden sonra Persler çekilmek zorunda kalmışlardır. Savaşlar, MÖ 449'da imzalanan Callias Barışı ile sona ermiştir.
Pers Ahamenişlerin en büyük çalışması, kurdukları imparatorluğun kendisiydi. Zerdüşt'ün öğretilerinden kaynaklanan kurallar ve ahlak; insan hakları, eşitlik ve köleliğin yasaklanmasına dayandırılan politikaları geliştiren ve uygulayan Ahamenişler tarafından sıkı bir şekilde takip edilmiştir. MÖ y. 6. yüzyıldan itibaren İran coğrafyasına hâkim olan Zerdüştlük inancı, Ahamenişler za

İzmir Mavi Treni, İzmir-Basmane – Ankara güzergâhında karşılıklı olarak hizmet veren Mavi Tren sınıfı anahat trenidir.
17 Mayıs 1983 tarihinde "İzmir-Alsancak - Ankara" güzergâhında hizmet vermeye başlayan tren hattı, 2006 – 2010 yılları arasında İZBAN çalışmaları sebebiyle "Basmane - Ankara" (2006 - 2008 arası) ve "Ulukent - Ankara" (2008 – 2010 arası) olarak; 2016 - 2018 arasında ise Başkentray çalışmaları sebebiyle "Basmane - Eskişehir" olarak değiştirilmiştir. Bir dönem "İzmir-Afyonkarahisar-Kütahya-Eskişehir-Ankara" güzergâhında işletilmişse de sonradan tekrar "İzmir-Balıkesir-Kütahya-Eskişehir-Ankara" güzergâhında işletilmeye başlamıştır.
Her gün karşılıklı 1 sefer düzenlenmektedir. İzmir'den 19:05'te kalkan tren, gece boyunca yolculuk ederek ertesi gün 7:54'te Ankara'ya (12 saat 49 dakika); Ankara'dan 20:00'da kalkan tren, gece boyunca yolculuk ederek, ertesi sabah 08:37'da İzmir'e (12 saat 37 dakika) ulaşmaktadır.
İzmir Mavi Treni, Konya Mavi Treni ve 4 Eylül Mavi Treni ile birlikte hâlâ hizmet vermeye devam eden 3 Mavi Tren'den birisidir.

Günlük karşılıklı 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 13 saat 25 dakikadır. İzmir-Ankara arası tren ücreti Temmuz 2024 itibarıyla 820TL olarak belirlenmiştir.

E 68000 Lokomotif - Pulman - Pulman - Pulman - Pulman - Pulman - Yemekli - Yataklı - Yataklı

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afşar aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Afşar Hanedanı, 18. yüzyılda Âzerbaycan ve İran topraklarına hâkim olmuş Türk hanedanı
Afşar İmparatorluğu, 18. yüzyılda İran'da altmış sene hüküm sürmüş Türk devleti

Afşar
Afşar, Dinar, Afyonkarahisar ili Dinar ilçesine bağlı köy
Afşar, Bala, Ankara ili Bâlâ ilçesine bağlı mahalle
Afşar, Güdül, Ankara ili Güdül ilçesine bağlı mahalle
Afşar, Kalecik, Ankara ili Kalecik ilçesine bağlı mahalle
Afşar, Elmalı, Antalya ili Elmalı ilçesine bağlı mahalle
Afşar, Bolu, Bolu ili Bolu merkez ilçesine bağlı köy
Afşar, Mengen, Bolu ili Mengen ilçesine bağlı köy
Afşar, Yenişehir, Bursa ili Yenişehir ilçesine bağlı mahalle
Afşar, Çerkeş, Çankırı ili Çerkeş ilçesine bağlı köy
Afşar, Gelendost, Isparta ili Gelendost ilçesine bağlı köy
Afşar, Eflani, Karabük ili Eflani ilçesine bağlı köy
Afşar, Taşköprü, Kastamonu ili Taşköprü ilçesine bağlı köy
Afşar, Çumra, Konya ili Çumra ilçesine bağlı mahalle
Afşar, Çavdarhisar, Kütahya ili Çavdarhisar ilçesine bağlı köy
Afşar, Sarıgöl, Manisa ili Sarıgöl ilçesine bağlı mahalle
Afşarlı, Kadınhanı, Konya ili Kadınhanı ilçesine bağlı mahalle
Afşartarakçı, Gerede, Bolu ili Gerede ilçesine bağlı köy
Avşar
Avşar, Ağaçören, Aksaray ili Ağaçören ilçesine bağlı köy
Avşar, Amasya, Amasya ili Amasya merkez ilçesine bağlı köy Avşar, Onikişubat, Kahramanmaraş merkez Onikişubat ilçesine bağlı mahalle
Avşar, Taşkent, Konya ili Taşkent ilçesine bağlı mahalle
Avşar, İmranlı, Sivas ili İmranlı ilçesine bağlı köy
Avşarağzı, Tokat, Tokat ili Tokat merkez ilçesine bağlı köy
Avşaralanı, Çayıralan, Yozgat ili Çayıralan ilçesine bağlı köy
Avşarbeyli, Gümüşhane, Gümüşhane ili merkez Gümüşhane ilçesine bağlı köy
Avşarlar, Çamlıdere, Ankara ili Çamlıdere ilçesine bağlı mahalle
Avşarlı, Türkoğlu, Kahramarmaraş ili Türkoğlu ilçesine bağlı mahalle
Avşarören, Kangal, Sivas ili Kangal ilçesine bağlı köy
Avşarözü, Refahiye, Erzincan ili Refahiye ilçesine bağlı köy

Afşar Timuçin, (d. 1939), felsefeci, şair
Esin Afşar, (1936 - 2011) ses sanatçısı, yazar, çevirmen, tiyatro ve sinema oyuncusu.
Kerim Afşar, (1930 - 2003) Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu

Bayat, Afyonkarahisar - Afyonkarahisar ili ilçesi
Bayat, Çorum - Çorum ili ilçesi
Bayat, Amasya - Amasya ili merkez ilçesine bağlı köy
Bayat, Merzifon - Amasya ili Merzifon ilçesine bağlı köy
Bayat, Ayaş - Ankara ili Ayaş ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Korkuteli - Antalya ili Korkuteli ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Altıeylül - Balıkesir ili Altıeylül ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Gölpazarı - Bilecik ili Gölpazarı ilçesine bağlı köy
Bayat, Kargı - Çorum ili Kargı ilçesine bağlı köy
Bayat, Çorum - Çorum ili merkez ilçesine bağlı köy
Bayat, Çivril - Denizli ili Çivril ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Çermik - Diyarbakır ili Çermik ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Atabey - Isparta ili Atabey ilçesine bağlı köy
Bayat, Tosya - Kastamonu ili Tosya ilçesine bağlı köy
Bayat, Beyşehir - Konya ili Beyşehir ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Meram - Konya ili Meram ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Aslanapa - Kütahya ili Aslanapa ilçesine bağlı köy
Bayat, Kütahya - Kütahya ili merkez ilçesine bağlı köy
Bayat, Gördes - Manisa ili Gördes ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Soma - Manisa ili Soma ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Bor - Niğde ili Bor ilçesine bağlı köy
Bayat, Geyve - Sakarya ili Geyve ilçesine bağlı mahalle
Bayat, Durağan - Sinop ili Durağan ilçesine bağlı köy
Bayat, Sivas - Sivas ili merkez ilçesine bağlı köy
Bayat, Yıldızeli - Sivas ili Yıldızeli ilçesine bağlı köy
Bayat, Ereğli - Zonguldak ili Karadeniz Ereğli ilçesine bağlı köy

Bayat (eski) - varlıklı, devletli
Bayat boyu - Oğuzlar'ın 24 boyundan biri

Kargın, Türkiye'de kullanılan bir yerleşim birimi ismidir ve şu anlamlara gelebilir:

Kargın, Sandıklı - Afyonkarahisar ili Sandıklı ilçesine bağlı köy
Kargın, Çubuk - Ankara ili Çubuk ilçesine bağlı mahalle
Kargın, Korkuteli - Antalya ili Korkuteli ilçesine bağlı mahalle
Kargın, Bigadiç - Balıkesir ili Bigadiç ilçesine bağlı mahalle
Kargın, Alaca - Çorum ili Alaca ilçesine bağlı köy
Kargın, Altunkent - Erzincan ili Tercan ilçesine bağlı belde
Kargın, Odunpazarı - Eskişehir ili Odunpazarı ilçesine bağlı mahalle
Kargın, Tosya - Kastamonu ili Tosya ilçesine bağlı köy
Kargın, Balışeyh - Kırıkkale ili Balışeyh ilçesine bağlı köy
Kargın, Mucur - Kırşehir ili Mucur ilçesine bağlı köy
Kargın, Ahmetli - Manisa ili Ahmetli ilçesine bağlı mahalle
Kargın, Yıldızeli - Sivas ili Yıldızeli ilçesine bağlı köy
Kargın, Tokat - Tokat ili merkez ilçesine bağlı köy

Kaymakam (Arapça: kâim ‎قائم, romanize: "sabit olmak", makâm Arapça: ‏مقام‎, romanize: "rütbe, mevki") Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetim sisteminde, ilçenin en yüksek mülki idare amiridir. Kaymakamlar görevlerini il valilerinin gözetim ve denetimi altında yaparlar. İlk kez Osmanlı Devleti'nde Tanzimat Fermanı'nın ilanıyla görev yapmaya başlamışlardır. Kaymakamlık bir kariyer meslek memurluğudur. Mesleğe giriş için mevzuatla belirlenen şartlar aranmaktadır. Seçilmesi, yetiştirilmesi, atanması ve yer değiştirilmesi belli kurallara bağlanmıştır.

Kaymakamlık sisteminin ilk uygulamaları, muhassıl-ı emvallik sisteminin yerine geçmesi adına Tanzimat dönemiyle beraber 1840'lı yıllarda başlar. O dönemde kaymakamlar bugün olduğu gibi Dahiliye Nezareti'ne bağlı bulunmaktaydı ve tayinleri de bu nezaret tarafından yürütülmekteydi. Kaymakamlar ilk olarak sancakbeyinin yerini alarak sancak mülki amiri olmuş ve 1849 yılından itibaren sancak meclisi adıyla anılan bir kurula başkanlık etmişlerdir.
Bu meclis çeşitli devlet kademelerinden insanlar ve halkın seçtiği temsilcilerden oluşmaktaydı. Belirli zamanlarda toplanarak maliye, eğitim ve yönetimle alakalı kararlar alırlar ve sorunları çözer ya da kaymakam aracılığıyla valiye iletirlerdi. Aynı zamanda vali tarafından gönderilen emirler de kaymakam tarafından yürütülürdü. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçen kurumlardan biri de kaymakamlıktır.
20 Nisan 1924 kabul edilen 491 sayılı Teşkilatı Esasi Kanunu, yani 1924 Anayasası, 1921 Anayasandaki hükümleri tekrar ederek nahiyelerin kasaba ve köylerden ibaret olduğu, bu birimlerin tüzel kişiliklerinin olduğu ve vilayet idaresinin yetki genişliği ve görev ayrımı ilkelerine dayanacağı belirtilmişti. 24 Anayasasından sonra 18 Nisan 1929 tarihinde 1426 sayılı “Vilayet İdaresi Kanunu” çıkarılmıştı. Bu kanuna göre Türkiye vilayetlere, vilayetler kazalara, kazalar nahiyelere ayrılmakta, yine nahiyelerinde kasaba ve köylerden oluştuğu belirtilmektedir. 71 maddeden oluşan Vilayet İdaresi Kanunu, diğer maddelerinde vilayet memurlarının tayin usulü, vali ve kaymakamların, il ve ilçe idare kurullarının görev ve yetkilerini ve il yönetimiyle ilgili diğer hususları düzenlemektedir. 1961 Anayasanın “İl İdaresini” düzenleyen 115. maddesi; ülkenin coğrafi durumuna, iktisadi şartlara ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre illere, illerin de kademeli bölümlere ayrılacağını belirtmiştir. 1982 Anayasası da 1961 Anayasasına paralel olarak il dışındaki kademeleri belirtmeyerek ilçe örgütlenmesine anayasada yer vermemiştir. Bunun dışında 13 Aralık 1983 tarihinde çıkarılan “Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkın-da Kanun Hükmünde Kararname” ile bakanlıkların taşra teşkilatlarının bölge, il ve ilçe düzeyinde olacağı belirtilmiş ve bucaklara yer verilmemiştir. İlgili düzenlemelerde ilçe yönetiminin başı olarak Kaymakam gösterilmiştir.

Tanzimat Fermanı ilkelerini taşrada tam anlamıyla uygulayabilecek liyakatli devlet adamlarının yetiştirilmesi amacıyla, 1859 yılında Mekteb-i Mülkiyye okulu açılmıştır. Buraya yüksek devlet kademelerinde görev yapmak üzere eğitilecek çeşitli yerlerde çalışan başarılı çalışanlar ve tahsili iyi öğrenciler kabul edilirdi. Okulda başta tarih, coğrafya ve hukuk olmak üzere çeşitli dersler verilmekteydi.

Kaymakamın farklı mevzuatlarda farklı görevleri vardır. Genel olarak görevleri ise İl İdaresi Kanunu'nda düzenlenmiştir. Kaymakamlar görev yaptıkları ilçede kanun, tüzük, yönetmelik ve hükûmet kararlarının ilanını ve uygulanmasını sağlarlar. Ayrıca ilçedeki halkın dilek ve isteklerini yerine getirmek; kamu kurum ve kuruluşlarının işleyişini teftiş etmek ve bağlı bulundukları valinin emir ve talimatlarını yerine getirmekle de yükümlüdürler. Valiler, ilçeye ait bütün işleri doğrudan doğruya kaymakama yazarlar. Kaymakamlar yaptıkları veya yapacakları tüm teftişlerin zamanını ve sonuçlarını valiye rapor etmek zorundadırlar. Milli bayramlar resmi törenle kutlanacaksa kaymakam törene başkanlık eder ve tebrikleri kabul eder.

Kaymakamlar ilçe idare şube başkanlarını valinin izniyle, diğer memur ve kamu çalışanlarını ise re'sen işten el çektirebilir. İlçede gerekli görevlisi bulunmayan işlerin yürütülmesini, ilişkili başka bir kuruma kaydırabilir. İlçede görev yapan adli ve askeri teşkilatlar hariç tüm kamu görevlilerine, savunmalarının alınmasının ardından uyarma ve kınama cezaları verebilir; daha ağır cezalar verilmesi hakkında teklifte bulunabilir. Suç işlenmesini önlemek amacıyla kolluk kuvvetlerine uygulanması kesin emirler verebilir. Valinin izniyle kolluk görevlilerinin yerlerini ve görevlerini değiştirebilir. Olağanüstü hallerde valiye ve en yakın askeri komutanlıklara haber vererek yardım isteyebilir.

İlçe Yazı İşleri Müdürlüğü
Evrak Şefliği
İşlemler Şefliği
İlçe Hukuk İşleri Şefliği (Nüfusu elli bin ve üzeri olan ilçelerde)
İdare ve Denetim Şefliği (Nüfusu elli bin ve üzeri olan ilçelerde)
İlçe Bilgi İşlem Şefliği: (Nüfusu elli bin ve üzeri olan ilçelerde)
İlçe Sosyal Etüt ve Proje Şefliği (Bakanlıkça uygun görülen ilçelerde)
Açık Kapı Şefliği: Bakanlıkça uygun görülen ilçelerde.
Toplam nüfusu elli binin altında olan ilçelerde de birinci fıkrada sayılan müstakil şefliklerden biri ya da birkaçı; ilçenin yatırım, basın ve yayın faaliyetleri, güvenlik durumu, protokol, sivil toplum hizmetleri, nüfus hareketleri, afet ve acil durum ihtiyaçları, sınır ve liman işleri, belediye ve köy sayıları birlikte veya ayrı ayrı dikkate alınarak, Bakanlık onayı ile kurulabilir.

703 sayılı KHK'nın 134. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin ve (1) numaralı CBK'ya (4) numaralı CBK'nın 799. maddesiyle eklenen 274/A maddesine göre Kaymakam olabilmek için Siyasal Bilgiler, Hukuk, İktisadi ve İdari Bilimler, İşletme, İktisat, Sosyoloji, Psikoloji veya Kamu Yönetimi ve Halkla İlişkiler Fakültelerinden birinden mezun olma şartı aranıyordu (İlgili maddenin tam hali: "yurt içindeki üniversitelerin veya diploma denkliği Yükseköğretim Kurulu tarafından onaylanmış olmak kaydıyla yabancı üniversitelerin en az dört yıllık lisans eğitimi veren fakültelerinin uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, kamu yönetimi, iktisat, işletme, maliye ve finans, sosyoloji, halkla ilişkiler ve tanıtım, psikoloji bölümlerinden veya bu bölümlerden herhangi birinin müfredatında yer alan derslerin en az yüzde seksenine sahip olan diğer bölümlerden ya da hukuk fakültelerinden mezun olmaları veya üniversitelerin sosyal bilimler, mühendislik fakülteleri ile tarih bölümlerinde en az dört yıllık lisans eğitimi yapmış ve uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, kamu yönetimi, hukuk ve iktisat alanlarında lisansüstü eğitim yapmış olmaları gerekir" şeklindedir). Anayasa Mahkemesinin 5/4/2023 tarih ve 2022/71 esas, 2023/65 karar sayılı kararı ile söz konusu madde yürürlükten kaldırılmış ve 9 ay içerisinde yeni düzenleme yapılması beklenilmektedir.
Kaymakamlar 3 yıl süren bir eğitimden sonra (bu süre bakanlık tarafından değiştirilebilir) atamaları İçişleri Bakanlığının Cumhurbaşkanına sunması ile Cumhurbaşkanlığı onayı ile olur.
Kaymakam Adaylığı eğitimi aşağıdaki süreçlerden oluşur:

Kaymakam adaylığı, mülki idare amiri hizmet sınıfının ilk rütbesi olup kaymakamlık kursundan sonra başarılı olanların, kaymakam olarak kura çekimi ile atandıkları sürece verilen isimdir. Eski adı maiyet memurluğudur. Kaymakamlık kursu, adayların kaymakam olarak atanmalarından önce katılmak ve başarı ile tamamlamak zorunda oldukları son staj devresidir. Kaymakamlık kursunu başarıyla tamamladıktan sonra Cumhurbaşkanı onayı ile atanarak görev başına gelen kaymakamlar, valilere bağlı olarak çalışırlar.
Kaymakamların görev yerleri atama yönetmeliklerindeki ilçe sınıflandırmasına göre değişir. Atandıkları yerlerde geçirdikleri süreler kıdemlerine ve ilçenin sınıfına göre 2 yıldan 5 yıla kadar çıkabilmektedir. Kaymakamlık bir meslek memuriyeti olup son Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde başka bir mesleğe mensup kişiler vekâleten de olsa kaymakamlık yapamazlar.

Kaymakam (rütbe)

2. 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu

Kıpçaklar veya Kumanlar (Rusça: По́ловцы Polovtsı ya da Кума́ны Kuman, Çince: 钦察, Qīnchá), eski Türk halklarından biridir. Dilleri Kıpçakça olup üç kol halinde gelişim göstermiş ve daha sonra da Kıpçak dillerine kaynaklık etmiştir.
En azından 8. yüzyıldan beri bilinen, kıbçak/kıpçak adı dışında, aynı Türk topluluğu için, üçü yerli (Türkçe) ve dördü de yabancı olmak üzere toplam yedi ad tespit edilmiştir:

Diğer Türk kavimlerinin kullandığı, İslamî tarih ve coğrafya edebiyatında görülen ve daha sonraları Moğol ve Çin kaynaklarında da rastlanan kıpçak;
Genellikle Bizans yazarları tarafından kullanılan ve nadiren Rus, Şark ve Latin kaynaklarında da görülen kuman;
Daha çok Macarların benimsediği ve birkaç Arapça coğrafya kitabında da bulunan kun adları, yerli sözler iken;
11. yüzyıldan beri Rus metinlerinde bulunan polovets;
Adam von Bremen’ın 11. yüzyıla ait Latince eserinde zikrettiği palladi;
13. yüzyıl Orta Almanca ve Latince metinlerde görülen valwen;
Edessalı Mateos'un 12. yüzyıldan kalmış Ermenice kitabında zikrettiği xarteşk’n adları da, komşuluk temaslarından sonra yapılmış birebir kelime tercümeleridir. Hem Türkçede hem de diğer dillerde Kıpçak-Kuman sözcükleri sarışın anlamına gelmektedir.
Kıpçaklarda da diğer bazı Türk boylarında olduğu gibi bir “sarışın”lık ve açık renk göz durumu söz konusudur. Ayrıca görüşlerden bazıları etnonimin Rusça versiyonu olan polovets adının Slav dillerinde hep sarı değil, bazen mavi rengi(göz) de bildirdiğini belirtir.

Kıpçaklar, tarih sahnesine 9-11. yüzyıllar arasında, İrtiş boylarında Kimeklerle iç içe çıkmışlardır. Bunlar daha 8-9. yüzyıl civarında Orta Asya’dan Urallara geçmiş ve burada üstünlük kurmuşlardır. Sonra onları Siriderya boylarında, Oğuzlarla yan yana ve Orta Asya’ya dağılmış hâlde görüyoruz. Kıpçaklar, Moğol istilasından önce de Siriderya, İdil ve Don arasında, Kafkas ve Kırım dağlarında, Hazar’ın kuzey düzlüğü ile bugünkü Kazakistan’ın orta ve kuzeybatı kısmında yaşayıp pek çok Türk kavmi ile karışmışlar ve İran, Suriye, Rusya, Doğu Avrupa ve Bizans ile askerî, ticarî ve iktisadî ilişkiler kurmuşlardır. Önceleri “Mafazat Al-guz" (Oğuz bozkırı) diye bilinen topraklar da, artık 13. yüzyılda Deşt-i Kıpçak adıyla anılmaya başlanmıştır. Çin'den Don nehrine, Ural'dan Karadeniz'e kadar olan alana yayılan Kıpçaklar, bu devirden sonra da büyük bir hareketlilik içindedirler.

Daha ziyade Macar tarihçilerinden edinilen bilgilere göre, 1020 civarında, Batı Sibirya'da büyük bir Kimek-Kıpçak kavimler birliği vardır. Kuman (Macarca Kun) kavim yapısının, Kunlar ve Sarıkların yanı sıra en önemli üçüncü halkı olan Kıpçaklar bu devirde birleşmişler ve kaynaşmışlardır; sonraları çok meşhur olan Kuman kavim adı da, işte bu devirde ortaya çıkmıştır. Bu devirde görülen Kuman-Kıpçak kavimler birliğinden evvel, Kuman halkı daha doğuda yaşarken, Sarı Uygurları yenip ülkelerini işgal etmişler ve bu halkın bir kısmını kendilerine bağlamışlardır. İşte bu Kuman-Sarı Uygur birleşmesi, 10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar ve komşuları Kayların sıkıştırmasıyla, batıya, Oğuzların ve Karlukların topraklarına yönelmişlerdir. Bu göçün devamıyla, yukarıda zikredilen Oğuz bozkırı, artık, tarih kaynaklarında Kıpçak bozkırı olarak yer almaya başlayacaktır. Onların tarihte az görülen bu yürüyüşleri, 11. yüzyılda Rus beyliklerine karşı kazandıkları bir dizi galibiyetten sonra, Karpatlar'a, Balkanlar'a kadar sürecektir. Böyle gelişen Kıpçak-Kuman varlığı, 13. yüzyılın sonlarına kadar, bu bölgenin tayin edici bir gücü olagelmiştir. Balkanlardaki Eflak-Boğdan Prensliğini Kıpçaklı Komutan Toktemirus'un oğlu Başbuğ Basarapa kurmuştur. Önemli Kıpçak Başbuğlarından biri olan Kopyak (köpek) sık sık Rus Knezlerine baskın yaparak Kırım sahil hattının yükünü hafifletmiş Rusları sibirya bölgesine hapsetmiştir.

Özellikle 13. yüzyılda, Moğol akınları önünde, Avrasya bozkırlarında çok geniş bir alana yayılan Kıpçaklar, dinamik bir güç olarak komşu devletlerin bazen korkulu düşmanı ve bazen de güvenilir müttefikleri olmuşlarsa da çok parçalanmışlar ve tarihte, kendi adlarıyla anılan bir devlet bırakamamışlardır.
Bölgeye Kumanlar'dan yadigar kalan bir isim de Kemençe'dir. Kemençe, Kumanlar da şahıs ismi olarak da kullanılmıştır. 1290'da Macar Kralı IV. Laszlo'yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemenche idi. Kemençe ismini Kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür. Kırım yarımadasında Kemençe, Küçük Kemençe, Murzatar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe kelimesinin anlamı Keman olup Kemençe çalıp oynanan oyunun adı da Horodur.
Anadolu coğrafyası içinde özellikle Gümüşhane, Bayburt ve Yusufeli gibi bölgelerdeki Kıpçak unsurlar toponimi ve etnografya çalışmaları ile takip edilebilmektedir.

1237'de Moğol İmparatorluğu'nun saldırısına uğramış ve 1239'da tamamen yenilgiye uğramışlardır. Bu yenilginin ardından Kıpçakların bir kısmı bugünkü Rusya, Ukrayna ve Kazakistan toprakları üzerinde kurulan Altın Orda'nın egemenlik sahasında kaldılar. Diğer kısımları ise Deşt-i Kıpçak topraklarından değişik bölgelere yayıldılar.

Kıpçakların esas sahalarının dışında Mısır bölgesi, onların savaşçı güç ve köle (Ar: memlûk) olarak geldikleri bir bölgedir. Zamanla bu bölgede hakimiyeti ele geçirip Memlûk Devleti'ni kurmuşlardır. Böylece, Mısır'da Bahriye Memlûkleri olarak bilinen hanedanı kurdular. Memlûkler'in en önemli hükümdarı olan Sultan Baybars, Kırım yarımadasında doğmuştur. Memlüklerde  Mısır tarihinde önemli yeri olan; Kutuz, Aybek, Aktay, Kalavun gibi önemli Kıpçaklı askeri komutanlar yetişmiştir. Bu komutanların mukavemeti Mısır'ı Moğol istilasından korumuştur.

Kıpçak Diyarının Moğol istilasına uğramasıyla Başbuğ Köten komutasında Yaklaşık 40.000 haneli bir grup ise bugünkü Macaristan'a gitmiş ve Kunlar denilen etnik grubu oluşturmuştur. Kıpçak Beylerinden Kemenche Macar kralına suikast düzenleyerek öldürmüştür. Macaristan Kıpçakları Hristiyan olarak dil ve kültürlerini kaybetmişler zannediliyordu ama son yıllarda Macaristan'da kendilerinin Köten Han'ın torunu olduğunu söyleyen ve Büyük Kumanistan yani Nagykunsag'ın bir şehri olan Karsak civarında yaşayan 75.000 civarında bir Kıpçak Türk grubunun olduğu tespit edilmiştir. Bunlar Hristiyandırlar. Bu Kıpçakların dili olan Kıpçakçay'ı Macaristan'da son kullanan kişi 1804 yılında ölmüştür. Fakat bu dilden kalan son hatıra bir dua hâlen söylenmekte ve bilinmektedir. TRT yapımı Özütürk belgeseli bunları kayda almıştır.

Bizans Arazilerini ve Şehirlerini yağmalayan efrafta başıboş dolaşan Kıpçaklar Bizans arazilerine zarar vermelerini engellemek ve onların askeri yeteneklerinden faydalanmak isteyen İmparator III. İoannis, Bizans hizmetine aldığı bu Kıpçaklardan bir kısmını Trakya ve Makedonya'da bir kısmını da Anadolu'da Menderes Havzasına (Menderes nehri ve çevresine) bir kısmını ise Frigya ve Bitinya  topraklarına (Günümüzde Ankara, Afyon, Eskişehir, Bolu, Düzce, Kastamonu, Sakarya, Zonguldak), İznik İmparatorluğu ve Latin İmparatorluğu topraklarına, Moğol ve Selçuklu tehlikesinden korunmak için yerleştirildiler. Bugün bu illerdeki Kıpçak-Kuman asıllı köyler bu tarihte Anadolu'ya girmiştir.
Bazı araştırmacılar III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasının pek işe yaramadığım ve Kumanların Türkmenlerle karışmasıyla bölgenin Türkleşmesinin hız kazandığını ileri sürerken II. Theodoros Laskaris "Sen Kuman'ı batı bölgelerinden buraya getirmek suretiyle onun cinsinden doğuda hizmet eden bir kavim yarattın ve Türklerin sınırlarına ikamet etmekle Türklerin batıya doğru durmadan ilerlemelerini önledin" ifadeleriyle babasının bu nüfus transferi politikası ile Balkanlardan Anadolu'ya kalabalık sayıdaki Kuman topluluklarının ikamet ettirilmesi sonucunda Anadolu'daki Türklerin Batı yönündeki yayılmalarının önüne geçildiğinden övgüyle söz etmektedir. Çağdaş Bizans yazarlarından Pakhymeres de III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasını İznik İmparatorluğu'nun en önemli icraatı olarak yorumlamaktadır. Aynı şekilde bir diğer Bizans müellifi Akropolites'in ifadelerinden de Kumanların Anadolu'da yerleştirilmesinin çok mantıklı bir hareket olduğunu düşündüğü anlaşılmaktadır". Gerçekten de İoannes'in sınır savunmasını başarı ile sürdüren kuvvetlerini Kumanlar ile desteklemesi mevcut şartlarda akıllıca bir davranıştı.
Amasra'nın biraz doğusundan başlayan İznik imparatorluğu ile Selçuklular arasındaki sınır, Sakarya Nehri'ne paralel olarak bir yay şeklinde güneydoğuya doğru inerek Anadolu'nun güneybatı sahillerinden denize dökülen Dalaman Çayı'na kadar uzanıyordu. Sınırın İznik imparatorluğu tarafındaki hat boyunca çok sayıda kale bulunmaktaydı. Ayrıca iki devlet arasında herhangi bir yerleşimin olmadığı boş araziler (Selçuklu Uç bölgeleri) uzanmaktaydıki bu bölgelerde Türkmenler ve İznik sınır savunmacıları (Akritai) arasında sık sık çatışmalar yaşanmaktaydı. İznik İmparatorluğu'nun Karadeniz sahili boyunca sahip olduğu topraklar Amasra'dan batıya doğru uzanan dar sahil şeridinden ibaretti. İç kesimler Selçukluların denetimindeydi. Bununla birlikte İznik yönetimi açısından asıl sorunu XII. yüzyıldan itibaren Selçukluların akınlarının yoğunlaştırdıkları Menderes havzası ve Türkmenlerin yoğun olarak bulundukları güney sınırı teşkil etmekteydi. Özellikle Anadolu'nun güney batısındaki bölgelerde sürüleri ile dolaşan kalabalık Türkmen toplulukları büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Anadolu'daki soydaşları ile aynı savaş taktiklerini ve silahları kullanan Kumanların bu bölgede yerleştirilmesi hiç şüphesiz hareketli Türkmen atlılarına karşı yerleşik savunma hattından daha etkili bir yöntemdi. Kumanlardan çoğunlukla hafif süvari birlikleri olarak yararlanan Bizans yönetimi Kumanları aynı zamanda ordu içinde de kullanmaktaydı. III. Ioannes Vatatzes, bu Kumanlardan Anadolu'da yararlandığı gibi Balkanlardaki mücadeleler sırasında da faydalanmaktaydı. Nitekim 1242 yılındaki Selanik kuşatması sırasında Vatatzes'in ordusunda Kumanların da olduğunu bilmekteyiz".
III. Ioannes Vatatzes'in ardılları döneminde de Kumanların Bizans ordusundaki varlığı devam etmiştir. 1256 yılında II. T

Peçenekler veya Beçenekler, Göktürk Devleti'nin yıkılmasıyla birlikte ana yurtları olan Batı Sibirya'dan ayrılarak geldikleri Volga ve Ural Nehri arasındaki bölgeyi merkez edip oradan da Kuzey Kafkasya, Karadeniz, Doğu Avrupa ve Balkanlar'a akınlar düzenleyen göçebe Türk halkı.

Peçenekler, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'te yirmi iki Oğuz bölüğünden "... Ondokuzuncusu; "بآجانآك Beçenek"lerdir. Belgeleri şudur : " şeklinde tanımladığı Oğuzların Üçok kolundan bir Türk boyudur. 10. yüzyılda yaşamış olan İstahrî Peçenekleri Türk halklarından bir topluluk olarak belirtirken, Reşidüddin ise Peçenekler’i Câmi'ut-Tevârîh adlı eserinde Gök Han’ın neslinden göstermiştir. Bizanslı Anna Komnini ise Peçenekler'in Kumanlar ile aynı dili konuştuğunu belirtmiştir.
Göktürklerin batı kanadını oluşturan Onoklardan meydana geldiği düşünülen Peçeneklerin, 6. yüzyılda Issık ve Balkaş Gölü gölleri çevresinde oturduğu görülmektedir. 8. yüzyılda Oğuzların baskısıyla batıya göç ederek Seyhun Nehri dolaylarına yerleştiler. Daha sonra hareketlerine devam ederek Aral Gölü ile Hazar Denizi'nin kuzey bölgesindeki topraklara yayıldılar.

8. yüzyıla ait Hor (Uygurlar’ın Tibetçe adı) elçilerinin raporlarında da Becanag adıyla kendilerinden bahsedilmiştir. Bilinmeyen bir yazar tarafından 982 yılında yazımı biten ve daha sonra Gurluların hükümdarı Abu ul-Harith Muhammad ibn Ahmad’a sunulan Hudûd el-âlem adlı kitapta Peçenekler, Bachanāk-i Turk ve Turkān-i Bachanākī olarak adlandırılmıştır. Dede Korkut destanlarında, Oğuzlar'ın Salur boyuyla çarpışan Peçenekler için "Beçenek" adı kullanılmıştır. Burada bahsi geçen Peçenekler, batıya göç eden ana Peçenek kitlesinden ayrı olarak Oğuzlar'a tabi olmuş kitledir. Ebu'l Gazi Bahadır Han'ın, Şecere-i Terakime adlı eserinde Peçenekler'den "Becene" adıyla bahsedilmiştir.
Fin-Ugor ve Türk dillerinde uzman Macar bilim insanı Zoltán Gombocz, ismin "Beçe" olup sonradan "Beçenek" olarak telaffuz edildiğini belirtmiştir. "Beçe" kelimesi Türkçede isim olup Türklerle ilgili bilgi veren Arap kaynaklarında da bu isim görülmektedir. Batılı kaynaklarda Peçenekler'den ilk olarak, Batı Polonya'daki Prüm Manastırının baş keşişi olan Regino'nun duyduklarından yola çıkarak yazdığı 899 yılı kroniklerinde “Pecenaci” adıyla bahsedilmiştir. Rus vakanüvislerinden Nestor ise bu halktan “Peçeneg”, çoğulu olarak da “Peçenegi” şeklinde bahsetmiştir. Peçeneklerle bizzat 1007 yılında irtibat kuran Alman misyoner Bruno ise onlara “Pezengi” demiştir. Bizanslılar ise bu halkı Patzinag (Πετσενέγοι) olarak adlandırmışlardır. Macarlar ise bu halktan bahsederken “Bessenöyö”, “Bisseni”, “Bessi” ya da “Besseneu” adlandırmalarını kullanmıştır. Batılı kaynaklarda ise “Pacinaci”, “Pacinacae”, “Patzinacite” adları kullanılmıştır.

Peçenekler'in Türk halklarından biri olduğu bilinmekle birlikte Yayık Nehri ve İdil Nehri dolaylarına gelmeden önceki yaşadıkları yer hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Peçeneklerle ilgili en erken döneme uzanan öngörü, Batı Göktürk Kağanı İşbara’nın 634 yılından sonra yaptığı yeni boy teşkilatlandırmasında bu boyun tarih sahnesine çıktığı şeklindedir.
Bazı tarihi anlatımlardan yola çıkarak Peçenekleri oluşturan boylardan bazılarının Issık Gölü ve İli Nehri dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Talas Muharebesi sonrasında Karlukların bölgede güçlenmesi ve 766 yılında Türgişlerin yıkılmasıyla Talas’a hakim olmaya başladığı görülmektedir. 791 ile 812 yılları arasında Karlukların uzun süren savaşlar sonrasında Uygurlara mağlup olmasıyla batıya göçen Karlukların baskısıyla diğer halklarla birlikte Peçenekler de daha batıya doğru hareket etmek zorunda kalmıştır. Japon bilim insanı Toru Senga ise, Uygurların Peçenekleri en geç 821’de Yukarı İrtiş bölgesindeki ülkelerinden çıkardığını ileri sürmektedir.
Tarihi süreç izlendiğinde Uygurlar, öncelikle Karlukları yenilgiye uğratmış, Karluklar batıya çekilince de buradaki Oğuzlarla karşılaşarak onları topraklarından atmış, topraklarını kaybeden Oğuzlar da daha batıya giderek Seyhun boyları ve Aral bozkırlarında yaşayan Peçenekler ile mücadeleye girmişlerdir. Peçenekler, Oğuzların muhtemelen Salur boyunun saldırısı başta olmak üzere ayrıca Oğuzlarla ittifak yapan Karluklar ve Kimeklerin de saldırısına maruz kaldılar. Peçeneklerin büyük çoğunluğu batıya göçmekle birlikte, bir kısmının Oğuzların egemenliğini kabul ederek onlara tabi olarak yaşadıkları bilinmektedir ki Kaşgarlı Mahmud’un bahsettiği Oğuz boyları listesinde yer alan Peçeneklerin de bunlar olduğu düşünülmektedir.
Alman tarihçi ve dilbilimci Josef Markwart, Karlukların baskısından kurtulmak için Peçeneklerin 8. yüzyıl başlarında Seyhun dolaylarına bulunduğu belirtilmekle birlikte bunu destekleyen kanıt ortaya koyamamıştır. Birûni’nin “Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin” adlı eserinde Ceyhun’un yatağında yaşanan değişiklik nedeniyle sol sahildeki Ürgenç ve Harezm arasındaki Peçenek arazisine sapmasıyla buraların bir süre ihya olduğu, daha sonraki yıllarda buranın harap olmasıyla halkının Hazar Denizi kıyısına göç ettiği belirtilmektedir. Ancak Biruni'nin haricinde Peçeneklerin bu kadar güneybatıda yerleşimleriyle ilgili başka bir tarihi kayıt bulunmamaktadır. Yukarıda bahsi geçen Oğuzlara tabi olarak yaşayan Peçenekler olasılıkla bunlar olmalıdır. Fars coğrafyacı İbn Hurdâzbih’in 854-874 yılları arasında yazdığı eserinde ise Peçeneklerin İdil Nehrini henüz geçmemiş olduğu görülmektedir.
Tüm bu bilinmezliklerden sonra Peçeneklerle ilgili belki de en detaylı kaynak olarak Bizans İmparatoru VII. Konstantinos tarafından 10. yüzyılın ortalarında yazılan De Administrando Imperio adlı kitaptır. Bu esere göre Peçenekler, 9. yüzyıl ortalarında Yayık Nehri ve İdil Nehri taraflarına 8 boy ve bunlara bağlı kırk oymaktan oluşmuş olarak yerleşmişlerdir. Bu sekiz boyun başında da daha soylu (asil) olduğu belirtilen ve Kangar adıyla bahsedilen üç büyük kabile (İrtim/Ertim, Çor/Çur, Yula/Güla) olup diğer kabileler ise; Külbey/Kölbeg, Talmat, Karabay/Karıbay, Kopun/Kaban ve Çoban/Çopan’dır. Bizans kaynaklarına göre Ertim boyunun lideri olan Mayçan bu Peçenek kitlesinin liderliğini yapıyordu. Çur boyunun lideri Kuel, Yula boyunun lideri Kurkut, Karabay boyunun lideri Kaydu, Talmat boyunun lideri Kostan, Kopon boyunun lideri Yazi ve Çoban boyunun lideri de Batan’dı. De Administrando Imperio’da Peçeneklerin önceleri Kangar olarak çağrıldığı şeklindeki ifadesi üzerine çeşitli görüşler vardır. Bu ifadenin yorumlanmasına göre Peçenek topraklarına gelen ve Kanglılar önderliğinde oluşan Kangar Birliği üyelerinin, Bizanslılar tarafından eskiden bu topraklarda yaşayan Peçeneklere izafen onları Peçenek olarak tanımlanmaya devam edilmesi şeklindedir. Ancak bu ifadenin Orta Asya’da “cesur” anlamına gelen “Kingir” sözünden türediği düşünenler var olup, VII. Konstantinos’de eserinde Kangar kelimesinin “asil” anlamına geldiğini değerlendirmesi de bu iddiayı güçlendirmektedir. Yine De Administrando Imperio adlı eserde Yayık Nehri ve İdil Nehri dolaylarına gelen Peçeneklerin, Hazarlar ve Uzlar ile komşu oldukları, Hazarlar ve Oğuzların (Uzlar olarak kabul edilmektedir) birleşerek Peçenekleri batıya sürdükleri belirtilmektedir. Hazarlar özellikle 8. yüzyılda Araplarla (Emevîler ve Abbâsîler) yaptıkları mücadele ve sonrasında da 9. yüzyılın ilk yarısında Kabarların sebep olduğu isyan nedeniyle oldukça zayıflamış bulunmaktaydı. Peçenekler İdil Nehri bölgesine geldiklerinde Harezm'e giden kervan yollarında yaptıkları saldırılar sonucu bu güzergahtaki ticaret engellenmeye başlayınca Hazarlar onları engellemeye çalışsa da kendilerine karşı koyamamış ve Peçeneklerin düşmanı olan Oğuzları yardıma çağırmışlardır. 10. yüzyıl Müslüman coğrafyacısı İbn Rüste de, Peçeneklerin Hazarlara 10 günlük mesafede olduğunu ve Hazarların her yıl düzenli olarak Peçeneklere saldırdıklarını belirtmiştir.
Oğuzlar ve Hazarlar karşısında alınan yenilgi üzerine Don Nehri dolaylarına itilen Peçenekler ise Dinyeper ve Don arasındaki Karadeniz civarında “Levedia” adındaki topraklarda yaşayan Macarları yenerek onların batıya doğru kaçmalarına sebep oldu. Bizans imparatoru tarafından görevlendirilen Selanikli Konstantin'in, 860/861 yılında Hersonisos üzerinden Hazar ülkesine giderken yolda Macarların saldırısına uğradığı göz önünde bulundurulduğunda bu tarihlerde Peçeneklerin henüz İdil'in batısına gitmedikleri düşünülmektedir. Batı Polonya'daki Prüm manastırının baş keşişi olan Regino'nun duyduklarından yola çıkarak yazdığı 899 yılı kroniklerinde Peçeneklerin Macarları “Levedia”’dan çıkarmalarının tarihi 889 olarak belirtilmiştir. Daha öncede belirtildiği gibi, Uz baskısı sonucu Peçeneklerin çoğu batıya doğru çekilirken bunların bir kısmı da Oğuzlara tabi olmuş ve yurtlarını terk etmeyerek Oğuzların hakimiyetinde yaşamaya devam etmişlerdir.
Macarlar aldıkları ağır mağlubiyet sonucunda Dinyeper ile Prut arasındaki günümüz Moldova ve Besarabya topraklarındaki, “nehirler arası” anlamında gelen Etelköz'e yerleşmiştir. Peçeneklerin Macarları yendiği bu tarihi 885 yılı olarak belirten tarihçilerde bulunurken, Peçeneklerin Macarları Azak Denizi kuzeyindeki Levedia adını verdikleri topraklardan attığı tarihi 889-893 arasındaki dönem olarak belirten tarihçiler de bulunmaktadır. 895 yılında Bizans İmparatoruyla anlaşarak Bulgar Krallığı'na saldıran Macarlar başta bazı başarılar elde etse de, Bizans'a karşı başarı sağlayan Bulgar Kralı Simeon'un baskını nedeniyle ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bunu fırsat bilen Peçeneklerin ikinci büyük saldırısı sonrasında Macarlar, Etelköz'den ayrılarak Arpad'ın önderliğinde 896 yılında Tisa Nehri boyunca Karpat Havzasına yerleşmişlerdir. Macarların uzaklaştırılmasıyla da Peçenekler 1060 yılına kadar Tuna dolaylarına kadar olan geniş bölgede hakimiyet kurmuşlardır.
Arap gezgin İbn Fadlan 10. yüzyılın ilk yarısında Hazar'ın doğusundaki Türk topraklarını gezerken Ural civarındaki Çalkar Gölü yakınında rastladığı Oğuzlarla birlikte yaşaya

Sancak,

Sancak (idari birim) - Osmanlı yönetim teşkilatında illerle ilçeler arasında yer alan yönetim bölümü
Sancak (bölge) - Balkanlar'da Sırbistan ve Karadağ arasındaki koridorda, merkezi Yenipazar (Novi Pazar) kenti olan ve Boşnak ve diğer Müslümanların nüfusun çoğunluğunu teşkil ettiği bir bölge
Sancak (bayrak) - Bayrak anlamına gelen sancak
Sancak (gemi) - Yelkenli teknelerin sağ tarafıdır. Büyük yelkenli teknelerde, gemilerde, liman veya marina girişlerinde kolay tanımlanabilmesi maksadıyla yeşil iskele borda feneri kullanılır.
Sancak (müzisyen) - Gerçek ismi Yılmaz Erdoğan olan 1989 İstanbul doğumlu Türk rap şarkıcısı ve söz yazarı.

Sancak, Bingöl, Bingöl ili merkez ilçesine bağlı belde
Sancak, Karaköprü, Şanlıurfa ili Karaköprü ilçesine bağlı mahalle
Sancak, Yomra, Trabzon ili Yomra ilçesine bağlı mahalle

Türkiye'nin ilçeleri, Türkiye'de illerden sonraki gelen idari bölümlerdir. Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ilçeler kaza olarak bilinmekteydi.
Her il birden fazla ilçeden oluşur. İl merkezi de bir ilçe oluşturmakta olup buna merkez ilçe denir. Büyükşehir belediyesi olan il merkezleri ise birden fazla merkez ilçeden oluşabilir. İlçe merkezlerinin adı illerde olduğu gibi ilçenin kendi ile aynıdır. İlçelerde yönetme ve yürütme görevini, devlet tarafından atanan kaymakamlar yerine getirir. Merkez ilçelerde (büyükşehirler hariç) ise bu görev doğrudan bağlı bulunduğu ilin valisi tarafından yerine getirilir. İlçelerin kurulup kaldırılması ve değiştirilmesi de tıpkı illerde olduğu gibi kanunla olmaktadır. Türkiye'de 1999 yılında Düzce'nin il olması ile beraber 81 il ve bunlara bağlı toplam 973 ilçe bulunmaktadır. İlçelerin 922'sinde kaymakamlık bulunurken 51'i il merkezidir. Bulundukları yere göre;

En kuzeyde bulunan ilçe; Kofçaz, Kırklareli
En güneyde bulunan ilçe; Yayladağı, Hatay
En batıda bulunan ilçe; Gökçeada, Çanakkale
En doğuda bulunan ilçe; Aralık, Iğdır
En az ilçeye sahip il; 3 ilçe ile Bayburt
En çok ilçeye sahip il; 39 ilçe ile İstanbul
Nüfus bakımından en küçük ilçe; Yalıhüyük (1.704), Konya
Nüfus bakımından en büyük ilçe; Esenyurt (1.003.905), İstanbul
Yüzölçümü bakımından en büyük ilçe; Karaman merkez (4.036 km²), Karaman
Yüzölçümü bakımından en küçük ilçe; Güngören (7 km²), İstanbul

Kuruluş tarihî bölümündeki kısaltma: C.ö. = Cumhuriyet öncesi

Türkiye'nin coğrafi bölgeleri
Türkiye'nin illeri

İller İdaresi Genel Müdürlüğü İlçeler genel listesi 23 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İlkokul, çocukların okul öncesi eğitiminden sonra başlayacağı ilk öğretimi ifade eder. Erken çocukluk eğitimi ve çocuk bakımı'nda önemli yer tutar.

Türkiye'de ilkokul; Anaokulu'ndan sonra,Ortaokul'dan öncedir. 4 yıllık eğitim verilir. 2024-2025 eğitim ve öğretim yılı itibarıyla 4. sınıflara ödül belgeleri kalkmıştır.

1997 öncesinde zorunlu öğrenim çağındaki çocukların temel eğitim ve öğretimini sağlamak için devletçe açılan ya da açılmasına izin verilen beş yıllık okuldu.
1997 yılında çıkartılan ve sekiz yıl zorunlu eğitimi öngören yasadan sonra ilkokul, ortaokulla birleştirilerek "ilköğretim okulu" adını almıştır.
2012 yılında yapılan düzenlemelerden sonra; öğrencilerin öğrenim gördüğü birinci 4 yıl (1, 2, 3, 4. sınıflar) ilkokul, ikinci 4 yıl (5, 6, 7, 8. sınıflar) ortaokul ve üçüncü 4 yıl (9, 10, 11, 12. sınıflar) ise lise şeklinde isimlendirilmiştir.

Anaokulu
İlkokul
Ortaokul
Lise
Üniversite

Amerika Birleşik Devletleri Deniz Piyadeleri (The United States Marine Corps - USMC, anlam: Birleşik Devletler Deniz Piyade Kolordusu) ABD Savunma Bakanlığı bünyesinde yer alan başlı başına bir kuvvet komutanlığıdır. ABD Deniz Kuvvetleri Komutanlığı gibi doğrudan ABD Savunma Bakanlığı Deniz Kuvvetleri Dairesine bağlı olduğu halde ayrı bir kuvvet komutanlığıdır. Komutanı organizasyon, idare, plan ve program bakımından doğrudan Deniz Kuvvetleri Müsteşarına karşı sorumludur. Gerekli hallerde Başkan, Savunma Bakanı, Ulusal Güvenlik Konseyi ve Anavatan Güvenlik Konseyi'ne tavsiyede bulunmakla yükümlüdür.
İleri üsleri ele geçirip savunacak deniz erlerini yetiştirmek ve deniz seferlerine bağlı kara ve hava harekâtlarını yürütmekle görevlidir. Deniz Kuvvetleri'nin belirli gemilerine hizmet birlikleri vermekten başka Deniz Kuvvetleri'nin kıyı tesisleri ile dış ülkelerdeki ABD diplomatik temsilciliklerinin güvenliğini de sağlar. ABD başkanının vereceği buna benzer daha başka görevleri de yerine getirir.
Deniz Piyadeleri'ne bağlı hava birlikleri, genel olarak karada görev yapan kuvvetlere yakın destek sağlamak ve çıkarma harekâtlarını yürütmek için kullanılır.
Ayrıca Deniz Kuvvetleri'nin uçak gemilerindeki hava birliklerini de takviye eder. Deniz hücum stratejisi çok sıkı bir hava-kara eşgüdümü gerektirdiğinden, Deniz Piyadeleri karadaki kuvvetlerle olduğu gibi bütün öteki birimlerle de bütünleşmiş durumdadır.
13 haftalık eğitimden sonra deniz piyadesi olmaya hak kazanırlar.

Deniz Piyadeleri, kurulduğu 1775 yılından bu yana ABD'nin yaptığı bütün savaşlara katılmıştır. 

1801-1805'te Birinci Berberi Savaşına katılmış ve Derne muharebesini kazanarak "Derne kahramanı" olarak anılmıştır. Hamit Karamanlı tarafından Üsteğmen Presley Neville O'Bannon'a "Mamlûk kılıcı" hediye edilmiştir. 1825'te "Mamlûk kılıcı" Deniz Piyade subaylarının kılıcı olarak kabul edilmiş ve günümüzde de bu geleneği değişmemiştir.
ABD Deniz Piyadeleri'nin yönetim yapısı, 1947'de çıkartılan Ulusal Güvenlik Yasası ve 1952'de bu yasada yapılan değişikliklere dayanır. Deniz Piyadeleri komutanı, Deniz Piyadeleri'ni ilgilendiren bütün konularda Kurmay Başkanları Ortak Kurulu üyeleriyle eşit konumdadır. Deniz Piyadeleri, Pasifik Donanması Deniz Piyade Kuvveti ve Atlantik Donanması Deniz Piyade Kuvveti adlı iki harekât kuvvetinden, askere alma, eğitim, lojistik sağlama, üs, tesis ve okulların bakımı gibi konularla görevli bir destek kuruluşundan ve Deniz Piyadesi Yedekleri'nden oluşur. ABD deniz piyadeleri dünyada uçak ve tanklara sahip olan birkaç birlikten birisidir. En son teknoloji silahları, üstün hava desteği ve baskın uçak sayısı ile birçok savaşı rahatlıkla kazanmışlardır (Irak Savaşı, Körfez Savaşı vb). Deniz piyadeleri 1945'ten sonra ABD'nin ana işgal gücü konumuna gelmiştir. Deniz piyadeleri Pasifik güçleri olarak II. Dünya Savaşı'nda da yer almış ve Japonlara karşı temel güç olarak kullanılmıştır.

Arakan Soykırımı, Müslüman Arakan halkı olan Rohingyalara Myanmar Hükûmeti tarafından yapılan etnik temizliktir. Milliyetçi Budistlerin yaptığı katliamlar 1 milyondan fazla Arakanlıyı başka ülkelere gitmeye mecbur bıraktı. Çoğu Arakanlı Bangladeş'e göç ederek Dünya'nın en büyük mülteci kampının kurulmasına sebep olurken diğer Arakanlılar Hindistan, Tayland ve Malezya'ya gitmeye mecbur bırakıldı.
Myanmar'da Arakanlı Müslümanlara yönelik ayrımcılık ve insan hakları ihlalleri 1970'lere dayanmaktadır. 1970'lerden beri Arakan halkına hükûmet ve milliyetçi Budistler tarafından düzenli olarak saldırılar gerçekleştiriliyor. 2016'nın sonlarında, Myanmar silahlı kuvvetleri Arakan Eyaleti'ndeki insanlara büyük bir baskı uyguladı. Myanmar Ordusu'nun etnik temizlik ve soykırım yaptığı; Birleşmiş Milletler teşkilatları, Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkilileri, İnsan Hakları grupları, gazeteciler ve hükûmetler tarafından dile getirildi. Birleşmiş Milletler, yargısız infazlar da dahil olmak üzere geniş çaplı İnsan Hakları ihlallerine dair kanıtlar buldu. Birleşmiş Milletler raporlarına göre Arakanlı Müslümanlara infaz, bebek katliamları ve toplu tecavüzler uygulanıyor, ayrıca bazı işletme ve okullar da kundaklanıyor. Myanmar Hükûmeti bunları "abartı" olarak görmezden geldi. Bangladeş, toplam 3.321 Arakan mülteci ile yapılan anketlere dayanan istatistikleri kullanarak, sadece Ocak 2018'de askeri ve yerel halk nüfusunun en az 24.000 Arakanlıyı öldürdüğünü, 18.000 Arakanlı kadın ve kıza karşı toplu tecavüz veya diğer cinsel şiddet türlerini gerçekleştirdiğini, 116.000 Arakanlının dövüldüğünü ve 36.000'inin de ateşe atıldığını iddia etti.
Askeri operasyonlar çok sayıda insanı yerinden etti ve bir mülteci krizi yarattı. Myanmar'dan gelen en büyük mülteci dalgası 2017'de gerçekleşti ve bu göç Vietnam Savaşı'ndan bu yana Asya'daki en büyük insan göçü oldu. Birleşmiş Milletler raporlarına göre, 700.000'den fazla kişi Arakan Eyaleti'nden gitmeye mecbur bırakıldı veya sınır dışı edildi. Aralık 2017'de dini baskıyı haber yapan iki Reuters gazetecisi tutuklandı ve hapse atıldı. Dışişleri Bakanı Myint Thu, gazetecilere yaptığı açıklamada, Myanmar'ın Kasım 2018'de Bangladeş'teki kamplardan 2.000 Arakan mültecisini kabul etmeye hazır olduğunu söyledi. Ardından, Kasım 2017'de Bangladeş ve Myanmar hükûmetleri, Arakanlı mültecilerin iki ay içinde Arakan Eyaleti'ne geri dönüşünü kolaylaştırmak için bir anlaşma imzaladı ve bu da uluslararası kamuoyundan tepkiler aldı.
Arakan halkına yönelik 2016 askeri baskısı, Birleşmiş Milletler Uluslararası Af Örgütü insan hakları grubu, ABD Dışişleri Bakanlığı, Bangladeş hükûmeti ve Malezya hükûmeti tarafından eleştirildi. Myanmar Devlet Başkanı (fiili hükûmet başkanı) ve Nobel Barış Ödülü sahibi Ang San Su Çi, bu konudaki eylemsizliği ve sessizliği nedeniyle eleştirildi ve askeri suistimalleri önlemek için çok az şey yaptığı iddia edildi. Myanmar, gazetecileri hapse attığı için de eleştirilerde bulundu.
Ağustos 2017 zulmü, Arakan Kurtuluş Ordusu'nun Myanmar sınır karakollarına saldırılarına yanıt olarak gerçekleşti. Çeşitli Birleşmiş Milletler kuruluşları, insan hakları örgütleri ve hükûmetler tarafından etnik temizlik ve soykırım olarak ilan edildi. Birleşmiş Milletler zulmü "etnik temizliğin bir ders kitabı örneği" olarak nitelendirdi. Eylül 2017'nin sonlarında, Daimi Halk Mahkemesinin yedi üyeli bir paneli, Myanmar ordusunu ve otoritesini Arakan ve Kaçin azınlık gruplarına karşı soykırım suçundan suçlu buldu. Su Çi, konuyla ilgili sessizliği ve askerî harekâtları desteklediği için bir kez daha eleştirildi. Ağustos 2018'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Myanmarlı askeri generallerin soykırımdan yargılanması gerektiğini ilan etti. 23 Ocak 2020'de Uluslararası Adalet Divanı, Myanmar'a Arakan azınlığına karşı soykırımcı şiddeti önleme ve geçmiş saldırıların kanıtlarının korunması gerektiğini belirtti.

Arakan halkı, Birleşmiş Milletler tarafından "Dünya'nın en az arananları arasında" ve "Dünya'nın en çok zulüm gören azınlıklarından biri" olarak tanımladı. Myanmar vatandaşlık yasasının yürürlüğe girdiği 1982 yılından bu yana resmi olarak Arakanlıların Myanmar vatandaşlığı reddedildi. Bununla birlikte, zulüm ve dışlanmaları, tüm temel hizmetleri ve destek araçlarını alma haklarını reddetmeyi içeren yasanın kabulünden önce gelmektedir. Resmi izin olmadan seyahat etmelerine izin verilmez. Önceden, 2 den fazla çocuğa sahip olmama taahhüdünü imzalamaları gerekiyordu. Ancak bu yasa katı bir şekilde uygulanmadı. Arakanlı bir erkek genellikle  haftada bir gece nöbet görevi yapmak için zorunlu çalışmaya maruz bırakılıyor. Arakan halkı ekilebilir topraklarının çoğunu Myanmar ordusu işgal etti. Arazi daha sonra Myanmar'ın diğer bölgelerinden oraya göç eden Budist yerleşimcilere dağıtıldı.
Myanmar, Batıda Bangladeş ve Hindistan ile Doğuda Çin, Laos ve Tayland ile komşu Güneydoğu Asya'da bulunan bir ülkedir. Ülkenin yönetim biçimi olan demokrasi, 2011'den beri Myanmar'da, ülke ordusunun 8 Kasım 2015'te seçim yapılmasına izin verilen bir anlaşma yaptığı zamandan beri var olmuştur. Nobel Barış Ödülü sahibi Ang San Su Çi, Myanmar Cumhurbaşkanıdır. Ayrıca yıllarını ev hapsinde geçirmiştir.
Myanmar'ın nüfusu ağırlıklı olarak Budisttir (%88-90) ve nüfusun küçük bir bölümü Müslümandır. (%4) Ayrıca Budizm ve İslamiyet de dahil olmak üzere Myanmar nüfusu diğer inançları benimsemiş küçük azınlık gruplarından oluşmaktadır.
Arakan Eyaleti'nin Batı kıyısındaki nüfus ağırlıklı olarak Budisttir, Arakan Eyaleti ise ağırlıklı olarak Müslümandır. Budist ve Müslüman topluluklar arasındaki gerilimler, Arakan Eyaleti'nde sık sık anlaşmazlıklara yol açtı ve milliyetçi Budistler genellikle Arakan halkını hedef aldı.
Bazı akademisyenler, Arakan halkının bölgeye nesiller önce yerleşmiş Arap tüccarların torunları olduğunu iddia ediyor. Bazı akademisyenler de bölgede 15. yüzyıldan beri var olduklarını belirtirken diğerleri birkaç Arakanlının soylarını 15. ve 16. yüzyıllarda Arakan'da yaşayan Müslümanlara kadar izlediklerini iddia etseler de, çoğu akademisyen bölgeye 19. ve 20. yüzyıllarda bir İngiliz kolonisinden geldiğini savunuyor. Pek çok kişi Arakan'ın Orta Çağdan İngiliz sömürge dönemine kadar 4 Müslüman göç dalgası aldığını iddia ediyor. Gutman, Müslüman nüfusun 9. ila 10. yüzyılda etnik Arakan'ın gelişiminden öncesine dayandığını iddia ediyor. Arakan halkının 3000 yıldır var olan Arakan öncesi bir nüfusun torunları ve modern Arakan'ı oluşturan Müslüman dalgaları olduğunu öne sürüyor. Bu iddialara rağmen, onları Bangladeş'ten yasadışı göçmenler olarak gören Myanmar Hükûmeti tarafından vatandaşlıktan mahrum bırakılıyorlar.

Myanmar'daki Arakanlı Müslümanlara yönelik zulüm 1970'lere dayanmaktadır. O zamandan beri Arakan halkına hükûmet ve milliyetçi Budistler tarafından düzenli olarak katliamlar gerçekleştiriliyor. Ülkedeki çeşitli dini gruplar arasındaki gerilimler genellikle Myanmar'ın eski askeri yöneticileri tarafından istismar ediliyor. Uluslararası Af Örgütü, Arakan halkının 1978'den beri askeri diktatörlükler altında insan hakları ihlallerine maruz kaldığını ve halkın birçoğunun Bangladeş'e kaçtığını belirtiyor. 2005 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Arakan halkının Bangladeş'ten geri gönderilmesine yardım etti. Ancak mülteci kamplarındaki insan hakları ihlalleri iddiaları bu çabayı tehdit etti. 2015'te 140.000 Arakanlı, 2012'deki toplu ayaklanmalardan sonra IDP (Ülke İçinde Yerinden Edilmiş Kişiler) kamplarında kaldı.
2015 yılında Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki Allard K. Lowenstein Uluslararası İnsan Hakları Kliniği Arakan halkına karşı soykırım yapıldığına dair kanıtlar buldu. Arakan Eyaleti'ndeki Arakan zulmünün tatmin olup olmadığını analiz ettikten 8 ay sonra Soykırım kriterleri, araştırma, Myanmar Hükûmeti'nin, milliyeçi Budist rahiplerin yardımıyla Arakan halkına yönelik etnik temizlik ve soykırımdan sorumlu olduğunu ortaya koydu.

ABD Dışişleri Bakanlığı, 17 Mart 2016 tarihli Vahşet Önleme Raporunda, en son şiddet olaylarından önce şunları özetledi:Dünya Bankası, Arakan Eyaleti'nin Myanmar'daki en yüksek yoksulluk oranına (yüzde 78) sahip olduğunu ve ülkenin en yoksul eyaleti olduğunu tahmin ediyor. Merkezi hükûmetin yatırım eksikliği, zayıf altyapı ve sosyal hizmetlerin yetersizliği ile sonuçlanırken, hukukun üstünlüğünün olmaması yetersiz güvenlik koşullarına yol açmıştır. Özellikle Arakan halkı, Myanmar Hükümeti tarafından işkence, yasadışı tutuklama ve gözaltı, kısıtlı hareket, dini uygulama kısıtlamaları ve istihdamda ayrımcılık ve sosyal hizmetlere erişim dahil olmak üzere suiistimallerle karşı karşıya kaldığı bildirildi. 2012 yılında, toplumlararası çatışma yaklaşık 200 Arakanlının ölümüne ve 140.000 kişinin evsiz kalmasına yol açtı. 2013–2015 yılları arasında Arakanlılara karşı şiddet olayları yaşanmaya devam etti.

Myanmar eyaletinin raporlarına göre, 9 Ekim 2016'da bazı silahlı kişiler Arakan Eyaleti'ndeki birkaç sınır polisine saldırdı, bazı silah ve mühimmatlar yağmalandı ve saldırı 9 polis personelinin ölmesine sebep oldu. Saldırı Maungdaw Kasabası'nda gerçekleşti. Yeni kurulan bir isyancı grup olan Harakah al-Yakin, 1 hafta sonra saldırıyı üstlendi.

Sınır sonrası olayların ardından Myanmar ordusu, Arakan Eyaleti'ndeki köylere büyük bir baskı başlattı. İlk operasyonda düzinelerce insan öldürüldü ve birçoğu tutuklandı. Baskılar devam ettikçe kayıplar arttı. Keyfi tutuklamalar, yargısız infazlar, toplu tecavüzler, sivillere zulüm ve yağma yapıldı. Basında çıkan haberlerde, Aralık 2016'ya kadar yüzlerce Arakanlının öldürüldüğü ve birçoğunun Bangladeş'in yakın bölgelerine sığınmak için mülteci olarak Myanmar'dan kaçtığı belirtildi.
Kasım ayı sonlarında İnsan Hakları İzleme Örgütü, güvenlik güçleri tarafından yakılan 5 köyde yaklaşık 1.250 Arakan evini gösteren uydu görüntüleri yayımladı. Medya ve insan hakları grupları Myanmar ordusunun insan hakları ihlallerini rapor ettiler. Kasım ayındaki bir olayda, Myanmar ordusu köylüleri vurup öldürmek için helikopterleri k

Bangladeş'te lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireyler, kendi hakları açısından ağır baskılarla yüzleşmektedir. Bangladeş toplumu arasındaki muhafazakâr görüşlerin yaygınlığı nedeniyle, eşcinsellere yönelik olumsuz tutumlar da yaygındır. Eşcinselliğe ilişkin Bangladeş mevzuatı, Britanya Hindistanı'nın 1860 yılında uygulamış olduğu Section 377 kanunundan miras alınmış olup eşcinselliği yasaklamaktadır. Bu yasaya göre, hemcins cinsel faaliyetlerinde bulunmanın cezası hapis cezasıdır. Ayrıca eşcinsel bireylerin açılması, toplumsal dışlanma, nefret ya da şiddet nedeniyle tehlikelidir.

Ceza Kanunu bünyesinde yer alan "Section 377" yasası, katılımcıların cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimi gözetilmeksizin "doğanın düzenine aykırı" olan tüm cinsel ilişkileri yasaklamaktadır.

377. Unnatural offenses: Whoever voluntarily has carnal intercourse against the order of nature with any man, woman or animal, shall be punished with imprisonment for life, or with imprisonment of either description for a term which may extend to ten years, and shall also be liable to fine.
Explanation: Penetration is sufficient to constitute the carnal intercourse necessary to the offense described in this section.
Section 377, penisin sokulmasını içeren tüm cinsel faaliyetleri kapsar; yani karşılıklı rıza gösteren heteroseksüellerin fellatio ya da anal penetrasyon gibi eylemlerde bulunması bile bu yasaya göre yasaktır.
Hem 2009 hem de 2013 yıllarında Bangladeş Parlamentosu, bu yasanın kaldırılmasını reddetti.

 Wikimedia Commons'ta Bangladeş'te LGBT hakları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Asya'da LGBT hakları
Bangladeş'te insan hakları
Bangladeş'te cinsellik
Bangladeş'te LGBT tarihi

Bangladeş, anayasasına göre laik ve demokratik bir ülkedir. Bir keresinde anayasadan çıkmış olsa da, daha sonra eski durumuna geri getirildi. İslam, Bangladeş'in en büyük dini olup Müslümanlar nüfusun %90'ından fazlasını oluştururken, Hindular %7, Budistler %0,61 ile ülkenin en önemli azınlıklarıdır. Hristiyanlar, Sihler, Animistler ve Ateistler %1 kadardır. 2003 yılının sonlarında yapılan bir anket dinin bir vatandaşın kendi kendini tanımlamasında ilk tercih olduğunu göstermiştir. Bangladeş, yalnızca İslam, Hinduizm, Hristiyanlık ve Budizmi tanır.
Eski başbakan Şeyh Hasina, Bangladeş'in Medine Sözleşmesi'nin ruhuna uygun şekilde yönetileceğini söylemiş olsa da, laiklik aynı zamanda Bangladeş Anayasası'nın dört temel ilkesinden biridir ve ülke büyük ölçüde İngiliz sömürge döneminden kalma laik yasalarla yönetilmektedir.
Anayasa din özgürlüğünü garanti altına alır ve "Devlet, Hindu, Budist, Hıristiyan ve diğer inanç ve dinlerin uygulanmasında eşit statü ve eşit haklar sağlayacaktır" der. Hinduizm, Budizm ve Hristiyanlık ülkedeki diğer büyük dinlerdir. Ayrıca Sihizm, Bahailik, Sarnaizm, Caynizm, Yahudilik ve Animizm gibi diğer dinleri de takip eden insanlar da vardır. Bangladeş, Anayasasının 41. maddesi uyarınca din değiştirmenin yasal olduğu, kanuna, kamu düzenine ve ahlaka tabi olan Müslüman çoğunluklu ülkeden biridir.

2022 nüfus sayımına göre Bangladeş'teki Müslüman nüfus 150,36 milyonu aşmış olup, ülke nüfusunun %91,04'ünü Müslümanlar oluşturmaktadır. Tahminlere göre, Myanmar'daki Arakan soykırımı döneminde (2016-17) buraya gelen 1 milyondan fazla Rohingya Müslüman mülteci Bangladeş'te yaşıyor. Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina, 28 Eylül 2018'de 73. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, Bangladeş'te 1,1-1,3 milyon Rohingya mültecinin bulunduğunu söylemiştir.
Bangladeş, Müslüman nüfusun yoğun olduğu dördüncü ülkedir.

İslam, Bangladeş Halk Cumhuriyeti'nin en büyük ve resmi dinidir. 2022 nüfus sayımına göre Müslümanlar Bangladeş'te 165 milyonluk ülke nüfusunun 150 milyonunu yani nüfusun %91,04'ünü oluşturmaktadır. Bangladeş Müslümanları ağırlıklı olarak yerli Bengalli Müslümanlardır. Çoğu Bangladeşli Sünni ve Hanefidir. Bangladeş de facto seküler bir devlettir.
7. yüzyılın sonlarında Arap Müslümanları, fethinden önce Bengal bölgesinde, esas olarak kıyı bölgelerinde tüccarlar yoluyla ve öncelikli olarak Çitagong limanları aracılığıyla ticari ve dini bağlantılar kurdular. 13. yüzyılın başlarında Muhammed Bahtiyar Halaci, Batı Bengal'i ve Kuzey Bengal'in bir kısmını fethetti ve Bengal'de ilk Müslüman krallığını kurdu. 13. yüzyılda Sufi tebliğciler Bangladeş köylerinde tebliğe başladılar. İslami Bengal Sultanlığı, Bengal'i etno-dilsel bir platformda birleştiren Şemseddin İlyas Şah tarafından kuruldu. Bengal, Bengal Sultanlığı'nın müreffeh yönetim döneminde altın çağına ulaştı. Daha sonra, Muhammed Azam Şah imparatorluk tahtını devraldı. Babür Bengal, 18. yüzyılda Bengal Nawabları altında giderek daha bağımsız hale geldi.

Bangladeş Kurtuluş Savaşı, geçmişte Doğu Pakistan adını taşıyan bölgede gerçekleşen ve Bengalce konuşan halkın Bangladeş adı altında kendi kaderini tayin hakkı kapsamındaki bağımsızlığıyla sonuçlanan silahlı çatışmadır.
1947'de Hindistan'dan bağımsız Pakistan devletinin kuruluşu ilan edildi. Bangladeş de, Doğu Pakistan adıyla bu devlete bağlandı. Hindistan'ın elinde kalan topraklar bu iki Pakistan'ı birbirinden ayırıyor ve bağlantıyı kesiyordu. Ayrıca Doğu Pakistan'ın elinde kalan toprakların İngiliz işgalcilerin özellikle ihmal ettiği topraklar olması zaman içinde çeşitli problemlere yol açtı. Devletin resmi dili konusunda da bir anlaşmazlık çıktı. Çünkü Doğu Pakistan halkı çoğunlukla Bengalce, Batı Pakistan halkı ise Urduca konuşuyordu. Bu ve benzeri problemler 1971'de iki Pakistan'ı bir iç savaşa götürdü. Savaşa çok sayıda Hindunun ülkesine geçmesini bahane eden Hindistan da müdahale etti. Hindistan'ın müdahalesi Pakistan yönetimini zor durumda bıraktı. Dolayısıyla Pakistan kuvvetleri daha fazla direnemedi ve 16 Kasım 1971'de Doğu Pakistan'ı kendi haline bıraktı. Bu tarihten sonra iki Pakistan arasındaki savaşa müdahale etmiş olan Hindistan kuvvetleri Batı Pakistan'dan ayrılan Bangladeş'i Mart 1973'e kadar işgal altında tuttular. Hindistan işgal kuvvetlerinin çekilmesinden sonra yeni kurulan Bangladeş'in cumhurbaşkanlığına Mucibur Rahman getirildi.

Bangladeş bayrağı, Bangladeş devletinin ulusal bayrağı.
17 Ocak 1972'de kabul edilmiştir. 1971 yılında Bangladeş Özgürlük Savaşı'nda kullanılan bayrağa oldukça benzer. İlk tasarlanmış hâlinde, ortada yer alan kırmızı güneşin içinde ülkenin bir de haritası tasvir edilmişse de daha sonra bu imge kaldırılmıştır. Bugünkü Japonya Bayrağı'na oldukça bezneyen bayrağın bundan tek farkı, zemin renginin yeşil olmasıdır. Bayrağın üzerindeki yuvarlak şekil, Bangladeş topraklarına doğan güneşi, güneşin renginin kırmızı olması ise Bangladeş'in bağımsızlığı için canlarına veren insanların kanlarını simgeler. Donanma gemileri ve hükûmet araçlarında kullanılan bayrakların zemini kırmızı ya da beyaz olarak değişir.

Bangladeş'in bugün kullanımda olan bayrağını Quamrul Hassan adında bir ressam tarafından tasarlanmış ve ilk olarak 3 Mart 1971 tarihinde Dakka Üniversitesi'nde göndere çekilmiştir. 23 Mart 1971'de bağımsızlığın ilân edilmesi ile Şeyh Mujibur Rahman bayrağı kendi evine de asmıştır.
Bayrağın ilk olarak Pakistan'ın bayrağında olduğu gibi bir hilâl ve yıldız taşıyan İslâmî mesajlar taşıyan bir öge olması düşünülmüşse de bu uygulanmamış, bayrağın yeşil zemin rengi de İslâmiyet'in geleneksel rengi olmasından çok Bangladeş'in bereketli topraklarını simgelemek için seçilmiştir.
İlk tasarlanan bayrak Bangladeş Özgürlük Savaşı boyunca kullanılmış, 1972'de günümüzdeki biçimine çevrilmiştir. İlk tasarımdaki harita resminin kaldırılmasının sebebi harita imgesinin tam olarak çizmenin ve ortalamanın oldukça zor olmasıdır.

Ulusal bayrağın renk tonları ve oran ölçüleri aşağıdaki gibidir.

Bangladeş arması

https://www.fotw.info/flags/bd.html 23 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bangladeş başbakanı (Bengalce: বাংলাদেশের প্রধানমন্ত্রী  Romanizasyon: Bānlādēśēra pradhānamantrī), Bangladeş Halk Cumhuriyeti'nin resmî başbakanı (Bengalce: গণপ্রজাতন্ত্রী বাংলাদেশের প্রধানমন্ত্রী, Romanizasyon: Gaṇaprajātantrī bānlādēśēra pradhānamantrī), Bangladeş hükûmetinin baş yöneticisidir. Başbakan ve kabine, politikaları ve eylemlerinden dolayı parlamentoya, siyasi partilerine ve en nihayetinde seçmenlere karşı topluca sorumludur. Bangladeş'te başbakan törenle cumhurbaşkanı tarafından atanır.
1975-78, 1982-86 ve 1990-91 yıllarında sıkıyönetim ilan edilmesi nedeniyle görev askeriyenin eline geçti. Bu dönemlerin her birinde, ulusal hükûmet liderliği ordu tarafından kontrol ediliyordu ve yürütme yetkisi cumhurbaşkanı ve başbakandaydı. 1996-2008 yılları arasındaki geçici hükûmetin başdanışmanı, bir seçilmiş hükûmetten diğerine geçiş döneminde anayasaya göre 90 gün süreyle icra başkanı olarak yetkilerini kullandı. Başdanışman, on kişiden oluşan danışma kuruluna başkanlık ediyordu. Yetkileri aşağı yukarı seçilmiş bir başbakanın yetkilerine eşit olan bu kişinin yürütme yetkisi bazı anayasal sınırlamalarla sınırlandırılmıştı. Sistem, gelecekte herhangi bir siyasi iktidarın genel seçim yapmasına olanak tanıyan anayasanın 15. maddesiyle 2011 yılında kaldırıldı.
Şeyh Hasina, 5 Ağustos 2024'te istifaya zorlanıncaya kadar ülke tarihinde en uzun süre görev yapan başbakandı.

Anayasaya göre başbakan, seçim komisyonu tarafından yapılan parlamento genel seçimleri sonucunda seçmenlerin yaptığı tercihin sonucuna göre cumhurbaşkanı tarafından atanır. Başbakan, Jatiya Sangsad'daki çoğunluk partisinin (veya koalisyonun) lideri olacak ve hükûmet kurabilmek için Jatiya Sangsad'ın güvenine sahip olması gerekiyor. Kabine, başbakan tarafından seçilip cumhurbaşkanı tarafından atanan bakanlardan oluşur. Bakanların en az yüzde 90'ının milletvekili olması gerekiyor. Diğer %10'u ise milletvekili seçilmelerini engelleyecek bir engeli bulunmayan milletvekili olmayan uzmanlar veya "teknokratlar" oluşturabilecek. Anayasaya göre cumhurbaşkanı, başbakanın yazılı talebi üzerine meclisi feshedebilir. Başbakan ve diğer devlet bakanları ile bakan yardımcılarının atanmaları cumhurbaşkanı tarafından yapılır: Bunların en az onda dokuzu milletvekilleri arasından, en çok onda biri milletvekili seçilme yeterliliğine sahip kişiler arasından atanabilir.
Başbakan, cumhurbaşkanı tarafından atanır ve yemin ettirilir.

Başbakanlık ofisi Dakka şehrinde Tejgaon'da bulunmaktadır. Devletin bir bakanlığı olarak kabul edilir ve diğer görevlerinin yanı sıra başbakana bürokratik, güvenlik ve diğer destekleri sağlar, istihbarat işlerini ve STK'ları yönetir, protokol ve törenleri düzenler.
Bazı bakanlıklar/daireler, kabinede başbakan dışında kimseye tahsis edilmemiştir. Başbakan genellikle her zaman aşağıdakilerden sorumludur/başkanıdır:

Meclis Lideri (Sangsad'da hükûmet işlerini yönetmek ve planlamaktan sorumludur)
Kabine Bölümü
Silahlı Kuvvetler Tümeni Başkanı ve Savunma Bakanı
Güç, Enerji ve Maden Kaynakları Bakanı
Planlama Komisyonu Başkanı
Bangladeş istihbarat topluluğu

Bangladeş başdanışmanı
Bangladeş başbakanları listesi
Bangladeş'te siyaset
Bangladeş cumhurbaşkanı

Bangladeş Cumhurbaşkanı (Bengalce: বাংলাদেশের রাষ্ট্রপতি — Bangladesher Raṣhṭrôpôti), Bangladeş devletinin başı.
Bangladeş'in 1971'de bağımsızlığını kazanmasından bu yana cumhurbaşkanının rolü üç defa değişti. 1991 yılında, demokratik olarak seçilmiş hükûmetin restorasyonu ile Bangladeş parlamenter demokrasiye geçiş yaptı. Cumhurbaşkanı şimdi meclis tarafından seçilen büyük oranda törensel makama sahip.
1996 yılında parlamento, parlamentonun dağılmasından sonra, anayasada belirtildiği gibi, Cumhurbaşkanının yürütme yetkisini güçlendiren yeni yasalar çıkardı. Başkan, ofisi ve ikametgâhı olan Bangabhaban'da ikamet ediyor. Başkan, 300 milletvekili tarafından açık oyla seçilir ve bu nedenle genel olarak yasama meclisinin çoğunluğunu temsil eder. Beş yıllık görev süresinin bitiminden sonra cumhurbaşkanı seçilinceye kadar görevde kalmaya devam ediyor.

Bangladeş devlet başkanları listesi

Begüm Halide Ziya (Bengalce: খালেদা জিয়া; 15 Ağustos 1945 - 30 Aralık 2025), Bangladeş'in Mart 1991-Mart 1996 ve Haziran 2001-Ekim 2006 tarihleri arasında görev yapan ilk kadın başbakanıdır. Ayrıca Benazir Butto'dan sonra islam dünyasındaki ikinci kadın başbakandı. Bangladeş'in eski cumhurbaşkanı Ziyaur Rahman'ın dul eşidir. 1978'de merhum kocası tarafından kurulan Bangladeş Milliyetçi Partisi'nin 1984'ten 2025'teki ölümüne kadar başkanı ve lideriydi.
1982'de Genelkurmay Başkanı General Hüseyin Muhammed Erşad liderliğindeki bir askeri darbeden sonra Ziya, 1990'da Erşad'ın düşüşüne kadar demokrasi hareketine liderlik etti. 1991 genel seçimlerinde BNP partisinin kazanmasının ardından başbakan oldu. Ayrıca, diğer partilerin ilk seçimleri boykot ettiği 1996'daki kısa ömürlü hükûmette kısa bir süre görev yaptı. 1996 genel seçimlerinin bir sonraki turunda Bangladeş Avami Birliği iktidara geldi. Daha sonra partisi 2001 yılında tekrar iktidara geldi. 1991, 1996 ve 2001 genel seçimlerinde beş ayrı parlamento seçim bölgesine seçildi. 1980'lerden beri Halide Ziya'nın en büyük rakibi Avami Birliği lideri Şeyh Hasina oldu. 1991'den beri Bangladeş Başbakanı olarak görev yapan tek iki kişi oldular.
Hükûmetinin görev süresinin 2006'da sona ermesinin ardından, planlanan Ocak 2007 seçimleri siyasi ve şiddetli iç çatışmalar nedeniyle ertelendi. Bu da geçici hükûmetin savaşsız yönetimi ele almasıyla sonuçlandı. Geçici yönetim, Ziya ve iki oğlunu yolsuzlukla suçladı. Bu olaylar üzerine Halide Ziya'nın oğlu Tarık Rahman tutuklandı. Bangladeş hükûmeti, 2001-2005 yılları arasındaki görev süresi boyunca Yolsuzluk Algısı Endeksi'ne göre dünyanın en yozlaşmış ülkesiydi.
Halide Ziya, 2018'de Ziya Yetimhane Vakfı yolsuzluk davası ve Ziya Charitable Trust yolsuzluk davası nedeniyle toplam 17 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Yerel bir mahkeme, yeni kurulan Ziya Yetimhane Vakfı lehine bir fon dağıtırken başbakan olarak yetkiyi kötüye kullanma kararını verdi.  ABD Dışişleri Bakanlığı, 2020 İnsan Hakları Uygulamaları Ülke Raporlarında uluslararası ve yerel hukuk uzmanlarına atıfta bulunarak, "mahkumiyeti destekleyecek kanıt eksikliğinin" davanın onu seçim sürecinden çıkarmak için siyasi bir hile olduğunu öne sürdüğünü belirtmiştir. Uluslararası Af Örgütü, "adil yargılanma haklarına saygı gösterilmediği" yönündeki endişelerini dile getirdi. Şu an itibarıyla Halide Ziya, Ziya Yetimhane Vakfı yolsuzluk Davası ve Ziya Charitable Trust yolsuzluk davası da dahil olmak üzere kendisine karşı toplam 36 davayla karşı karşıyadır.
Halide Ziya, Nisan 2019'da tıbbi tedavi için bir hastaneye kaldırıldı. Mart 2020'de, Dakka'nın Gulshan kentindeki evinde kalması ve yurtdışına seyahat etmemesi şartıyla insani gerekçelerle altı ay süreyle serbest bırakıldı. Ayrıca, yeniden hapse atılmasına neden olacağı için siyasi hamleler yapması gayri resmi olarak yasaklanmıştır. Eylül 2022'de, cezasının 6 aylık erteleme süresi art arda altıncı kez verildi. Forbes dergisi, Dünyanın En Güçlü 100 Kadını listesinde Halide Ziya'yı 2004'te 14. sırada, 2005'te 29 ve 2006'da 33. sırada yer aldı.

Halide Khanam, 5 Ağustos 1944 tarihinde Hindistan'da doğdu. Küçük yaşta Bangladeş'in Dinajpur bölgesine göç ettiler.
Halide Khanam kendini "kendi kendini eğitmiş" olarak tanımlamaktadır ve buna karşıt olacak liseden mezun olduğuna dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır.  Başlangıçta Dinajpur Misyoner Okulu'na ve daha sonra Dinajpur Devlet Kız Lisesi'ne gitmiştir.
1960 yılında, o zamanlar Pakistan Ordusu'nda yüzbaşı olan Ziyaur Rahman ile evlendi. Evlendikten sonra kocasının ilk adını soyadı olarak alarak adını Halide Ziya olarak değiştirdi. Kocası, II. Hindistan-Pakistan Savaşı sırasında bir ordu subayı olarak görevlendirilmiştir. Dinajpur'daki Surendranath Koleji'ne kaydolduğu ancak 1965'te kocasının yanında kalmak için Batı Pakistan'a taşındığı yönünde kaydedilmiştir. Mart 1969'da çift Doğu Pakistan'a geri dönmüştür. Rahman'ın ordudaki görevi nedeniyle aile daha sonra Chittagong'a taşınmıştır.

Halide Ziya'nın ilk oğlu Tarık Rahman (d. 1967) siyasete atıldı ve Bangladeş Milliyetçi Partisi'nin başkan vekili oldu. İkinci oğlu Arafat Rahman "Koko" (d. 1969), 2015 yılında kalp krizinden öldü. Ziya'nın kız kardeşi Khurshid Jahan (1939-2006), 2001-2006 yılları arasında Kadın ve Çocuk İşleri Bakanı olarak görev yaptı. Küçük kardeşi Sayeed Iskander (1953-2012) de 2001-2006 yılları arasında Feni-1 seçim bölgesinde Ulusal Meclis Üyesi olarak görev yapan bir politikacıydı. İkinci kardeşi Shamim Iskandar, Bangladeş Biman'dan emekli bir uçuş mühendisidir. İkinci kız kardeşi Selina İslam'dır.

30 Mayıs 1981'de Halide Ziya'nın kocası, o zamanki Bangladeş Cumhurbaşkanı Ziyaur Rahman öldürüldü. Ölümünden sonra, 2 Ocak 1982'de, önce Rahman'ın kurduğu Bangladeş Milliyetçi Partisi'ne (BNP) üye olarak siyasete atıldı. Mart 1983'te başkan yardımcılığı görevini üstlendi.

Mart 1982'de, Bangladeş Ordusu'nun o zamanki şefi Hüseyin Muhammed Erşad, Bangladeş Cumhurbaşkanı Yargıç Abdus Sattar'ı istifaya ve ülkenin Sıkıyönetim Baş Yöneticisi (CMLA) olmaya zorladı. Bu, Bangladeş'te dokuz yıllık bir askeri diktatörlüğün başlangıcı oldu.

Begüm Halide Ziya, Erşad'ın iktidarının ilk gününden itibaren askeri diktatörlüğü protesto etti ve çok uzlaşmaz bir duruş sergiledi. Mayıs 1983'te BNP'nin Kıdemli Başkan Yardımcısı oldu. Onun aktif liderliği altında BNP, 12 Ağustos 1983'te diğer altı partiyle birleşik bir hareketin olanaklarını tartışmaya başladı ve Eylül 1983'ün ilk haftasında '7 partili bir ittifak' kurdu. Halide Ziya liderliğindeki BNP, Erşad'a karşı bir hareket başlatmak için diğer siyasi partilerle eyleme dayalı bir anlaşmaya vardı.
30 Eylül 1983'te Begüm Halide Ziya, parti ofisi önünde ilk büyük halk mitingine öncülük etti ve parti çalışanları tarafından alkışlandı. 28 Kasım 1983'te, ittifak liderleriyle birlikte Dakka'daki Sekreterlik binasının "gherao hareketi"ne (kuşatma) katıldı ve bu hareket; Erşad'ın acımasız polis gücü tarafından bastırıldı ve aynı gün ev hapsine alındı.
Kötüleşen sağlık koşulları nedeniyle, Yargıç Abdus Sattar'ı 13 Ocak 1984'te BNP başkanlığı görevinden istifa etti ve yerine o zamanlar partinin Kıdemli Başkan Yardımcısı olan Begüm Halide Ziya getirildi. Mayıs 1984'te meclis üyeleri tarafından bir mecliste parti başkanlığına seçildi.
Parti başkanlığı görevini üstlendikten sonra Halide Ziya, Erşad'a karşı harekete öncülük etti. 1984 yılında diğer partilerle birlikte 6 Şubat'ı 'Talep Günü', 14 Şubat'ı ise 'Protesto Günü' ilan etti. O günlerde ülke çapında mitingler düzenlendi ve hareketin aktivistleri Cumhurbaşkanı Erşad'a sadık acımasız polis gücüyle savaşırken sokaklarda öldü.
7 partili ittifak, 9 Temmuz 1984'te ülke çapında bir 'Kitlesel Direniş Günü' düzenledi, Sıkıyönetimin derhal geri çekilmesi taleplerini desteklemek için muhalefet güçleri, 16-20 Eylül tarihleri arasında ülke çapında gherao (kuşatma), gösteriler ve 27 Eylül 1984'te tam gün hartal çağrısında bulundu.
Protestolar 1985'te de devam etti ve sonuç olarak aynı yılın Mart ayında Erşad liderliğindeki hükûmet sıkıyönetim kontrolünü sıkılaştırdı ve Begüm Halide Ziya'yı ev hapsine aldı.

Siyasi baskıyı dağıtmak için Korgeneral Erşad, 1986'da yeni bir seçim için bir tarih ilan etti. Başlangıçta, iki büyük muhalefet ittifakı, BNP liderliğindeki '7 partili bir ittifak' ve Avami Birliği liderliğindeki '15 parti ittifakı', Erşad'ı hazırlıksız yakalamak için daha büyük bir seçim ittifakı oluşturarak seçime katılma olasılıklarını tartıştı. Ancak Avami Birliği herhangi bir seçim ittifakı kurmayı reddetti ve Şeyh Hasina, 19 Mart 1986'da halka açık bir mitingde, Erşad yönetimindeki seçimlere katılacak herkesin 'ulusal hain' olacağını ilan etti.
Ancak Şeyh Hasina'nın Avami Birliği, Bangladeş Komünist Partisi ve diğer altı parti ile birlikte Erşad yönetimindeki seçimlere katıldı ve 15 parti ittifakı arasında bölünmeye neden oldu, Öte yandan Begüm Halide Ziya tavizsiz bir şekilde seçimi yasadışı ilan etti ve insanları seçime direnmeye çağırdı.
Seçim arifesinde Erşad hükûmeti onu ev hapsine alırken; Avami Birliği, Bangladeş Cemaat-i İslami, Bangladeş Komünist Partisi ve diğer küçük partiler seçime katıldı ancak Erşad'ın Jatiya Partisi'ne yenildi.

Begüm Halide Ziya'nın uzlaşmaz tavrı ve askeri diktatörlüğe meydan okuması, halkın gözünde "Tavizsiz lider" imajını yarattı. Gowher Rizvi analizinde şunları yazdı:Hükümet baskısına karşı durma, seçimleri boykot etme, kâr makamlarını reddetme veya hapis cezasına çarptırılma yeteneği, kişisel fedakarlıkların kanıtı olarak kabul edilir ve bu, siyasetin genellikle arsız bir güç ve kişisel yüceltme arayışı olduğu bir ülkenin halkı tarafından büyük hayranlık duyulan bir şeydir. Halide, BNP'nin lideri olarak atandığı andan itibaren, Erşad iktidardayken yapılan herhangi bir seçime katılmaya açıkça karşı çıktı. 1986'da seçimleri boykot ettikten sonra popülaritesi arttı.Aynı yılın ilerleyen saatlerinde; 1986 Bangladeş cumhurbaşkanlığı seçimlerinin arifesinde, Halide Ziya bir kez daha ev hapsine alındı.

Halide Ziya, 1986'dan 1990'a kadar Erşad'ın askeri hükûmeti tarafından birçok kez ev hapsine alındı.
13 Ekim 1986'da, 1986 Bangladeş cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce ev hapsine alındı ve ancak seçimden sonra serbest bırakıldı. Serbest bırakılmasına öncülük etti ve Erşad'ı görevden almak amacıyla yeni bir hareket başlattı. Aynı yılın 10 Kasım'ında yarım günlük bir grev çağrısında bulundu ancak tekrar ev hapsine alındı.
24 Ocak 1987'de Şeyh Hasina, diğer Avami Birliği liderleriyle birlikte parlamento oturumuna katıldığında, Halide Ziya parlamentonun feshedilmesini talep ediyordu. Dakka'da şiddete dönüşen kitlesel bir miting çağrısında bulundu ve BNP'nin üst düzey liderleri tutuklandı. Bundan sonra, Şubat-Temmuz 1987 arasında Halide Ziya liderliğindeki 7 parti ittifakı tarafından bir dizi grev düzenlendi. 22 Ekim'de Halide Ziya'nın BNP'si, Şeyh Hasina'nın Avami Birliği ile işbirliği içinde 10 Kasım'da Erşad'ı devirmek için "Dakka'yı Ele Geçirme" programını ilan etti.
Buna karşı önlem olarak, Erşad hükûmet

Bengal Sultanlığı, Türk kökenli hükümdar Şemseddin İlyas Şah tarafından kurulmuştur.
Bengal Sultanlığı, Türk, Bengal, Arap, Habeş, Peştun ve Fars seçkinlerinden oluşan bir Sünni Müslüman monarşisiydi. En önemli iki hanedanı İlyasşâhîler ve Hüseyinşâhîler idi. İmparatorluk, gayrimüslim toplulukların barış içinde bir arada yaşadığı dini çoğulculuğuyla biliniyordu. Farsça birincil resmi, diplomatik ve ticari dil olarak kullanılırken, Bengalce'nin resmi dil olarak saray tarafından ilk kez tanınması Sultanlar döneminde olmuştur .  Bengal Sultanlığı şehirleri, tarihi taka'nın basıldığı Darphane Kasabaları olarak adlandırılır. Bu şehirler görkemli Orta Çağ binalarıyla süslenmiştir.  1500 yılında, kraliyet başkenti Gaur, dünyanın en kalabalık beşinci şehriydi.  Diğer önemli şehirler arasında ilk kraliyet başkenti Pandua, Sonargaon'un ekonomik merkezi, Bagerhat Cami Şehri ve Chittagong'un liman ve ticaret merkezi vardı. Bengal Sultanlığı, deniz bağlantıları ve kara ticaret yolları aracılığıyla Asya, Afrika, Hint Okyanusu ve Avrupa'daki devletlere bağlandı. Bengal Sultanlığı, Bengal Körfezi kıyısında büyük bir ticaret merkeziydi. Dünyanın farklı yerlerinden göçmenleri ve tüccarları kendine çekti. Bengal gemileri ve tüccarları, Malakka Boğazı Çin ve Maldivler de dahil olmak üzere bölge genelinde ticaret yaptı.

D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ya da D-8 (İngilizce: D-8 Organization for Economic Cooperation), sekiz üye ülkeden oluşan bir uluslararası kuruluştur. Bu ülkeler Azerbaycan, Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya, Pakistan ve Türkiye olup 54. Türkiye Hükûmeti Başbakanı Necmettin Erbakan önderliğinde bir araya gelerek oluşturmuş oldukları bir organizasyondur. D-8 içinde yer alan ülkeler, aynı zamanda İslam İşbirliği Örgütü'nün de üyeleridir. D-8 üyeleri tabii kaynakları, kalabalık nüfusları ve potansiyel pazarlarından ötürü kendi bölgelerinde önemli konum arz etmektedirler.
Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da düzenlenen altıncı D-8 zirvesinde D-8 Daimi Sekreteryası'nın İstanbul'da olmasına karar verildi. Bu karar, 20 Şubat 2009 tarihinde imzalanan anlaşma ile resmiyet kazandı.

22 Ekim 1996 tarihindeki "Kalkınmada İşbirliği Konferansı"nı izleyen bir dizi hazırlık toplantılarından sonra 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul'da yapılan Devlet ve Hükûmet başkanları zirvesinde D-8'in kuruluşu resmen ilan edilmiştir (İstanbul Deklarasyonu).
D-8'lerin bayrağında yer alan altı yıldız temel ilkelerini sembolize etmektedir. D-8'lerin bayrağında altı temel ilkeyi sembolize eden altı yıldızın anlamları şunlardır.

Savaş değil, barış,
Çatışma değil, diyalog,
Çifte standart değil, adalet,
Üstünlük değil, eşitlik
Sömürü değil, âdil düzen,
Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi.

D-8 kapsamındaki iş birliği, esas itibarıyla sektörel bazda yürütülmektedir. Bu kapsamda:

Bangladeş: Kırsal kalkınma
Endonezya: Yoksullukla mücadele ve insan kaynakları
İran: Bilim ve teknoloji
Malezya: Finans, bankacılık ve özelleştirme
Mısır: Ticaret
Nijerya: Enerji
Pakistan: Tarım ve balıkçılık
Türkiye: Sanayi, sağlık ve çevre
alanındaki iş birliği çalışmalarını koordine etmektedir.

Zirve: Devlet/hükûmet başkanlarının iki yılda bir gerçekleştirdikleri toplantılardır. D-8'in en üst düzey karar alma organıdır.
Konsey: Üye ülkelerin dış işleri bakanlarının katılımı ile gerçekleştirilen toplantılarıdır.
Komisyon: Üye ülkelerin kıdemli uzmanlarından oluşan ve eş güdüm çalışmalarını yürüten kurul toplantılarıdır.
Genel Sekreterlik: D-8 Grubunun çalışmalarına sekretarya hizmetleri sunan ve üye ülkeler arasındaki iletişimi sağlayan icra direktörlüğünü Türkiye tarafından atanan bir büyükelçi (Ayhan Kamel), İstanbul'da bulunan merkezinden yürütmekte idi.
2006 Bali Zirvesi'nden sonra icra direktörlüğünün statüsü genel sekreterliğe çevrilerek dönem başkanı Endonezya tarafından atama yapıldı. Ardından genel sekreterliği Endonezya'dan Dipo Alam (2007-2010), Widi A. Pratikto (2010-2012) yürüttü. 1 Ocak 2013 itibarıyla İran'dan Seyed Ali Mohammad Mousavi, dört yıllık süre için bu görevi devraldı.

D-8 girişiminin başlatılmasındaki amaç, büyük bir ekonomik potansiyeli, çeşitli kaynakları, geniş bir nüfus ve coğrafi alanı temsil eden sekiz ülke arasında ticaret ilişkilerinde yeni fırsatlar yakalamak ve çeşitlendirmek, uluslararası düzeyde karar alma sürecine katılımı artırmak, daha iyi hayat şartları sağlamak, somut ortak projeler etrafında ekonomik iş birliğini geliştirmek ve gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisindeki durumlarını güçlendirmektir.
D-8 kurucu üyelerinin kompozisyonunun da yansıttığı gibi bölgesel olmaktan çok küresel bir kuruluştur. Üyelik, grubun hedeflerini, ilkelerini benimseyen ve ortak bağları paylaşan diğer gelişmekte olan ülkelere de açıktır.
D-8, üye ülkelerin bölgesel ve uluslararası örgütlere üyeliklerinden kaynaklanan ikili ve çok taraflı taahhütleri üzerinde olumsuz etkisi olmayan bir forumdur.

D-8 ülkelerinde en sanayileşmiş (gelişmiş) ekonomi Türkiye ekonomisidir. Türkiye’yi Endonezya, İran, Mısır, Pakistan, Malezya, Nijerya ve Bangladeş izler.

Bugüne kadar on bir  D-8 zirve toplantısı yapıldı.
D-8’ler, 15 dış işleri bakanları toplantısı, 20 komisyon toplantısı, 70 de teknik nitelikli komisyon gerçekleştirildi.
Kuruluşunda sekiz ülkenin gayri safi millî hasıla 690 milyar dolarken, artık 4,5 trilyon doların üzerindedir.
D-8 kurulurken ülkelerin tek başına millî geliri 872 dolarken bugün 1500 dolar civarındadır.
İhracat 239 milyar dolardan 600 milyar dolara yaklaştı.
İthalat 235 milyar dolarken yaklaşık 500 milyar dolara çıktı.

D-8 Resmi Web Sitesi13 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
D-8 Genel Sekreteri Dr. Dipo Alam ile röportaj18 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
D-8 ile ilgili tüm bilgi, belge ve haberler11 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
D-8 Ülkeleri
D-8 hakkında bir araştırma

Dhaka Metro Raylı (Bengali: ঢাকা মেট্রোরেল ), genellikle Dhaka Metrosu  olarak kısaltılır (Bengali: ঢাকা মেট্রো ), Dakka, Bangladeş'e hizmet veren bir toplu hızlı geçiş (MRT) sistemidir. Şehrin önerilen tamamen yer altı metro sistemiyle birlikte, başkentteki tıkanıklığı azaltması bekleniyor. Dakka Ulaştırma Koordinasyon Kurumu (DTCA) tarafından ana hatları çizilen 20 yıllık Stratejik Ulaşım Planının bir parçasıdır.
Dakka Metrosu'nun MRT Line 6'nın ilk aşaması, Başbakan Şeyh Hasina tarafından açılışı yapıldıktan sonra 28 Aralık 2022'de ticari faaliyete başladı ve ertesi gün metro hizmetleri genel yolcuların kullanımına açıldı. MRT Line 6'nın ikinci aşamasının inşaatının 2023 yılına kadar tamamlanması planlanıyor  Üçüncü faz, Kamalapur tren istasyonunda 1,16 kilometrelik ek bir uzantı içerecek ve MRT Line 1, MRT Line 2 ve MRT Line 4 ile bir kavşağa sahip olacak ve 2025 yılına kadar tamamlanması planlanıyor. Şebekenin altı hat içermesi planlanıyor. Bunlardan ikisi yapım aşamasında, geri kalanı ise planlama aşamasında.

David William Donald Cameron (d. 9 Ekim 1966), Birleşik Krallık eski Dışişleri Bakanı, eski Birleşik Krallık başbakanı ve Muhafazakâr Parti'nin eski genel başkanı. Cameron, 2005 yılında Muhafazakâr Parti liderlik seçimini kazanarak partinin Genel Başkanı olmuştur. 2010 Birleşik Krallık genel seçimleri'nin ardından Muhafazakâr Parti - Liberal Demokratlarlar arasında kurulan Koalisyon hükûmetinde başbakan olarak yer almıştır. 2015 Birleşik Krallık genel seçimleri'nde tekrar başbakan seçilmiştir. 2016 Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği üyeliği referandumu sonrası 13 Temmuz 2016 tarihinde parti başkanlığından ve başbakanlıktan istifa etmiştir.
13 Kasım 2023 tarihinde Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı görevine getirilmiş, böylece 7 yıl aranın ardından siyasete geri dönmüştür. Dışişleri bakanı olarak görev süresi, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, İsrail-Hamas savaşı ve Gazze'deki insani kriz tarafından domine edildi.
Muhafazakarlar, 2024 genel seçimlerini muhalefetteki İşçi Partisi'ne karşı ezici bir çoğunlukla kaybettikten sonra, Cameron'ın yerine David Lammy geçti ve ön saflardaki siyasetten emekli oldu. Ancak, Lordlar Kamarasındaki koltuğunu korudu.
Cameron Başbakan olarak, Muhafazakar Parti'yi modernize etmeye ve İngiltere'nin miras kalan ulusal açığını azaltmaya yardımcı olduğu için takdir edildi.
Ancak, kemer sıkma önlemleri nedeniyle eleştirilere maruz kaldı. Birleşik Krallık başbakanlarının tarihi sıralamasında, akademisyenler ve gazeteciler onu ilk beş içerisinde dördüncü ve üçüncü sıraya yerleştirdiler. Cameron, 1970'te Alec Douglas-Home'dan bu yana bakanlık görevine atanan ilk eski başbakan ve Margaret Thatcher'dan bu yana asalet rütbesine yükseltilen ilk eski başbakandı.

Soyu Kraliçe Victoria'nın amcası IV. William'ın gayrimeşru kızı Erroll Kontesi Elizabeth Hay'a dayanan David Cameron 1966 yılında Londra'nın Berkshire bölgesinde doğdu. Eton Koleji'nde orta öğrenimini gördükten sonra Oxford Üniversitesi'nde Felsefe, Politika ve Ekonomi eğitimi aldı. Mezun olduktan sonra Muhafazakâr Parti'nin Araştırma Bölümü'nde 1988-1993 yılları arasında çalıştı. Daha sonra Maliye Bakanlığı'nda özel danışman olarak görev aldı.
David Cameron'un Oxford Üniversitesi'nden arkadaşı olan Nathaniel Philip Rothschild, 1994 yılında Buckinghamshire'deki ailesinin tarihi Waddesdon Manor malikanesinde bir parti düzenlemiştir. Bu parti için bir eskort kızdan Striptizci kızlar ve uyuşturucu temin etmesini istemiştir. Partiye yüksek topuklu, jartiyerli ve çoraplı üç ince siyah kız katılmıştır.
Bu partiye Oxford Üniversitesi'nden bir diğer arkadaşları olan George Osborne da katılmıştır. George Osborn daha sonra David Cameron hükûmetlerinde Maliye Bakanlığı görevini üstlenmiştir. Partiye katılan siyahi bayanlardan Natalie Rowe 2013 yılının Ekim ayında bir televizyon kanalında partide kokain kullanıldığını ve kiralık zenci erkekler ile fahişelerin partide yer aldığını açıklamıştır. Natalie Rowe, 2013 yılında İngiltere Maliye Bakanlığı görevini yürüten George Osborne'nun partideki fotoğraflarını yayınlaması ve kendi yazdığı Chief Wip kitabında da bunlardan bahsetmesi üzerine polis tarafından tutuklanmıştır.
David Cameron, Samantha Cameron ile evlidir ve bu evlilikten Nancy, Elwen ve Florence adında üç çocuğu vardır.

2001 yılında yapılan seçimlerde Muhafazakâr Parti'den Witney bölgesi milletvekili seçilerek parlamentoya ilk kez adım attı. Avam Kamarası Sosyal İşler Komitesi üyeliğinde bulundu. 2003 yılı Haziran ayında gölge hükûmette eğitim bakanlığına getirildi. Aynı yıl Aralık ayında Muhafazakâr Parti Genel Başkan Yardımcısı seçildi. 2005 yılı seçimleri sonrası gölge hükûmette Eğitim Bakanı oldu.
6 Aralık 2005 tarihinde Michael Howard'ın istifasıyla boşalan parti genel başkanlığına büyük oranda oy alarak seçildi. Bu tarihten sonra Ana Muhalefet Partisi Lideri sıfatını kazandı.
5 yıl süreyle önce Başbakan Tony Blair ve sonra Başbakan Gordon Brown hükûmetleri karşısında muhalefet eden ve değişim vadeden Cameron, 6 Mayıs 2010 tarihinde yapılan seçimler sonrası partisini 307 milletvekiliyle birinci olarak hükûmet kurma pozisyonuna getirdi. Ancak tek başına hükûmet etme çoğunluğuna sahip olmadığı için Liberal Demokratlar ile koalisyon görüşmelerine başlayan Cameron 11 Mayıs 2010 tarihinde Kraliçe II. Elizabeth'den başbakanlık görevini aldı. Böylece Cameron hem son 200 yıldır seçilen en genç başbakan oldu, hem de 1945 yılından sonra ilk kez koalisyon hükûmetini oluşturan isim oldu. 13 Kasım 2023 tarihinde Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı görevine atandı. 2024'teki genel seçimlerde partisinin büyük bir yenilgi yaşamasının ardından, Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi iktidara gelerek yeni hükûmeti kurdu; böylece Dışişleri Bakanlığı görevinden ayrıldı.

Başbakan olduktan sonra 2008 ekonomik krizi sonrasında Euro Bölgesi’ndeki borç krizine yönelik politikalarından dolayı eleştirildi. Aralık 2011'de sıkı bütçe disiplini ile mali anlaşmayı öngören ve 26 Avrupa Birliği üyesi tarafından kabul edilen tasarıyı, ülkenin çıkarlarına uymamasını gerekçe göstererek kabul etmedi. Cameron, 27 Temmuz 2010 tarihinde gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti sırasında "Gazze açık hava hapishanesi olarak kalamaz" dedi. Birleşik Krallık'ta geniş yankı bulan bu ifadeler için Independent, Cameron'un Türkiye ziyaretiyle İsrail’e karşı bir savaş başlattığını açıklarken, Financial Times ise Britanyalı Başbakan'ın yorumuyla Ankara’da alkışlar aldığını yazdı. Yaptığı Pakistan ziyaretinde ise "İngiltere dünyadaki pek çok sorunun arkasında" ifadelerini kullandı. Cameron, Oxford Üniversitesi'ni de çok az sayıda siyahi öğrenci almakla eleştirdi. Cameron döneminde eşcinsel çiftlere resmî ve dini nikâh kıyılmasına imkân veren tasarı, Avam Kamarası'ndan geçti. Cameron bu tasarının kabul edilmesinden yana olan kişilerden biri oldu. 2014 yılında İskoçya'nın Birleşik Krallık'tan ayrılmasını öngören referandumda "Birlikte Daha İyiyiz" sloganı ile İskoçya'nın ayrılmaması gerektiğini savundu. Yapılan bu referandum sonucunda ise İskoçya birlikten ayrılmadı. David Cameron, Filistin'in devlet olarak tanınıp tanınmayacağı konusunda yapılacak meclis oylamasındaki sonucun ülkesinin Filistin politikasını değiştirmeyeceğini açıkladı. Avam Kamarası'nda yapılan oylamada ise Filistin devlet olarak tanınmasını içeren tasarı kabul edildi ve böylelikle Filistin, İngiliz parlamentosunca devlet olarak tanınmış oldu. 2014 yılı nisan aylarında ise kendisinin "Hristiyan bir ülkeyiz" şeklindeki sözleri İngiltere'de 50'den fazla aydın tarafından eleştirildi. Cameron, 2015 yılındaki seçimleri kazanması hâlinde ülkenin AB üyesi olarak kalıp kalmaması konusunda referandum yapacağı sözünü verdi. 7 Mayıs 2015 tarihinde Avam Kamarası'nda çoğunluğu sağlayarak tek başına iktidar seçildi. Daha sonra ise ülkenin AB üyeliği konusunda 23 Haziran tarihinde referanduma gideceğini açıkladı. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği üyeliği referandumu konusunda ülkenin birlikten çıkmaması konusunda çalışmalar ve kampanyalar yaptı. Panama Belgeleri'nde babasının vergi kaçırdığı iddiaları ortaya çıktı. Panama belgelerindeki iddiaların Cameron'la bağlantısı; babasının vergi kaçakçılığı yaptığı şirketlerde payının olması yönündeydi. Cameron, önce iddialarla bağlantısını inkâr edip daha sonra ise kabul etti. Yaşanan bu süreç için de "Bu durumu daha iyi idare edebilirdim" ifadesini kullandı. Göçmenlik yasalarının sıkılaştırılmasına yönelik alınacak önlemleri anlattığı bir konuşmasında halktan kaçak göçmen olduğunu düşündüğü kişileri ihbar etmelerini istemiştir Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Konferansı toplantısında II. Elizabeth'le yaptığı bir sohbette Nijerya ve Afganistan’ı "müthiş derecede fazla yolsuzluk yapılan" ülkeler olarak tanımladı. Çok kültürlülüğün başarısızlıkla sonuçlandığını da dile getiren Cameron, bu konuda İngiliz Müslümaların eleştirilere maruz kaldı. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Barack Obama, Libya'da Muammer Kaddafi iktidarını deviren askeri müdahalenin başarıya ulaştığını fakat Libya'daki genel durumun İngiltere ve Avrupa ülkelerinin daha sonraki süreçteki tutumları nedeniyle bu hale geldiğini niteledi ve 'Cameron'ın dikkatinin dağıldığını' ifade etti. David Cameron yaptığı bir açıklama ile  Müslüman kadınların toplumun diğer kesimlerinden ayrılması ve radikal düşüncelerin etkisine girmelerini önlemek amacıyla kararlı adımlar atılması gerektiğini söyledi. İngiltere hükûmetinin bu nedenle İngilizce derslerine 20 milyon sterlin ayırmayı planladığı da açıklandı. Konu hakkındaki Cameron'un diğer bir görüşü ise "Burası İngiltere, bu ülkede kadınlar nasıl yaşayacaklarını seçmekte özgürdür" ifadeleri oldu.

Birleşik Krallık'ın 2015 genel seçimleri öncesinde Birleşik Krallık'ın AB'den üyeliği hakkında referandum sözü veren Cameron seçimlerin ardından yaptığı açıklama ile de 23 Haziran 2016 tarihinde bir referandum yapılacağını söyledi. Cameron ve partisi bu referandumda Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmaması yönünde kampanyalar düzenledi ve bu yönde alınacak kararların farklı etkilerinin olacağına dair beyanlarda bulundu. İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık halkı, referandum sonucunda birliğin AB'den ayrılması yönünde daha fazla görüş bildirdi. Cameron ise bir sonraki Muhafazakâr Parti Kongresi’nde liderliği ve başbakanlığı bırakacağını açıklayarak "Ülkemizin yeni rotasında, dümende olmamın doğru olmadığını düşünüyorum" ifadelerini kullandı. 11 Temmuz 2016 tarihinde düzenlediği basın toplantısı ile istifa tarihini daha da öne çekerek, 13 Temmuz'da II. Elizabeth'e istifasını sunacağını açıkladı. Cameron'un yerine başbakanlık için öne çıkan Boris Johnson gibi siyasetçiler, bu göreve talip olmadıklarını açıkladı. İçişleri Bakanı Theresa May, Enerjiden Sorumlu Devlet Bakanı Andrea Leadsom, Adalet Bakanı Michael Gove, Çalışma Bakanı Stephen Crabb ve Savunma Bakanı Liam Fox, David Cameron'un yerine adaylıklarını koydu. Parti içerisindeki ilk ön seçimde Liam Fox elendi. Parti içerisindeki ikinci seçimde ise Theresa May 199 oy aldı, diğer rakiplerinden Andrea Leadsom da 84 oy a

Doğu Pakistan, 1956 ile 1971 yılları arasında Pakistan'ın doğu eyaletiydi. Doğu Bengal eyaletinden yeniden yapılandırılıp yeniden adlandırılan bu eyalet, günümüz Bangladeş ülkesinin topraklarını kapsıyordu. Kara sınırları Hindistan ve Myanmar ile, kıyı şeridi ise Bengal Körfezi ile komşuydu. Doğu Pakistanlılar halk arasında “Pakistanlı Bengaliler” olarak biliniyordu; bu bölgeyi Hindistan'ın Batı Bengal eyaletinden (aynı zamanda “Hint Bengal” olarak da bilinir) ayırmak için Doğu Pakistan “Pakistan Bengal” olarak biliniyordu. 1971'de Doğu Pakistan, Bengalcede “Bengal ülkesi” veya “Bengallilerin ülkesi” anlamına gelen, yeni bağımsız bir devlet olan Bangladeş oldu.
Doğu Pakistan, Pakistan'ın 3. başbakanı Muhammed Ali tarafından düzenlenen Tek Birim Planı'nın yeniden düzenlenmesi ile Batı Pakistan ile birlikte kuruldu. 1956 Pakistan Anayasası, Pakistan monarşisini İslam cumhuriyeti ile değiştirdi. Bengalili politikacı H.S. Suhrawardy, 1956 ile 1957 yılları arasında Pakistan Başbakanı olarak görev yaptı ve Bengalili bürokrat İskender Mirza, Pakistan Cumhurbaşkanı oldu. 1958 Pakistan darbesi ile General Muhammed Eyüb Han iktidara geldi. Khan, Mirza'nın yerine cumhurbaşkanı oldu ve demokrasi yanlısı liderlere karşı bir baskı kampanyası başlattı. Khan, genel oy hakkını sona erdiren 1962 Pakistan Anayasası'nı yürürlüğe koydu. 1966'ya gelindiğinde, Şeyh Muciburrahman Pakistan'ın önde gelen muhalefet lideri olarak ortaya çıktı ve özerklik ve demokrasi için altı maddelik bir hareket başlattı. 1969 Doğu Pakistan kitlesel ayaklanması, Ayub Khan'ın devrilmesine katkıda bulundu. Başka bir general olan Yahya Han, cumhurbaşkanlığını gasp etti ve sıkıyönetim ilan etti. 1970'te Yahya Khan, Pakistan'ın ilk federal genel seçimlerini düzenledi. Bangladeş Avami Birliği en büyük parti olarak ortaya çıktı, onu Pakistan Halk Partisi izledi. Askeri cunta sonuçları kabul etmekte gecikti, bu da sivil itaatsizliğe, Bangladeş Kurtuluş Savaşı'na,  Bangladeş Soykırımı'na ve Biharis'in zulmüne yol açtı.
Doğu Pakistan Eyalet Meclisi, bölgenin yasama organıydı, Pakistan'ın en büyük eyalet yasama organıydı ve seçimler sadece 1954 ve 1970 yıllarında iki kez yapıldı. 1971'deki Bangladeş Kurtuluş Savaşı sırasında, Pakistan Ulusal Meclisi'ne seçilen çoğu Bengalili üye ve Doğu Pakistan eyalet meclisi üyeleri Bangladeş Anayasa Meclisi'nin üyeleri oldular.
Doğu Pakistan'ın stratejik önemi nedeniyle, Pakistan Birliği Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı'nın bir üyesiydi. Doğu Pakistan'ın ekonomisi 1960 ile 1965 yılları arasında ortalama %2,6 oranında büyüdü. Doğu Pakistan ihracatın büyük bir kısmını gerçekleştirmesine rağmen, federal hükümet Batı Pakistan'a daha fazla fon ve dış yardım yatırımı yaptı. Ancak Cumhurbaşkanı Ayub Khan, Doğu Pakistan'da önemli bir sanayileşme süreci gerçekleştirdi. Kaptai Barajı 1965 yılında inşa edildi. Doğu Rafinerisi Çitagong'da kuruldu. Dakka, Pakistan'ın ikinci başkenti ilan edildi ve ulusal parlamentonun merkezi olarak planlandı. Hükümet, Dakka'daki ulusal meclis kompleksini tasarlamak için Amerikalı mimar Louis Kahn'ı görevlendirdi.

1955 yılında Başbakan Mohammad Ali Bogra, 1955 Batı Pakistan Kuruluş Yasası ile dört batı eyaletini Batı Pakistan adında tek bir birim altında birleştiren Tek Birim planını uygulamaya koydu. Doğu Bengal ise 1956 Pakistan Anayasası ile Doğu Pakistan olarak yeniden adlandırıldı.
Pakistan, 1956 yılında hakimiyet statüsünü sona erdirdi ve İslam cumhuriyetini ilan eden cumhuriyet anayasasını kabul etti. Doğu Pakistan'ın popülist lideri H. S. Suhrawardy, Pakistan başbakanı olarak atandı. Suhrawardy, başbakan olur olmaz, ortak seçmen sistemini yeniden canlandırmak için yasal çalışmalar başlattı. Batı Pakistan'da ortak seçmen sistemine karşı güçlü bir muhalefet ve tepki vardı.
Karaçi'deki iş dünyası, 10 milyon dolarlık ICA yardımının Doğu Pakistan'ın büyük bir kısmına dağıtılmasına ve konsolide bir ulusal nakliye şirketi kurulmasına yönelik her türlü girişimi baltalamak için siyasi mücadelesine başladı. Karaçi, Lahor, Ketta ve Peşaver gibi Batı Pakistan'ın finans merkezlerinde, Suhrawardy'nin ekonomi politikalarına karşı bir dizi büyük işçi grevi, seçkin iş dünyası ve özel sektör tarafından desteklendi.
Ayrıca, tartışmalı Tek Birim Programından dikkati başka yöne çekmek için Başbakan Suhrawardy, küçük bir grup yatırımcıyı ülkeye çağırarak küçük işletmeler kurmalarını sağlayarak krizi sona erdirmeye çalıştı. Birçok girişimde bulunmasına ve NFC Ödül Programını askıya almasına rağmen, Suhrawardy'nin siyasi konumu ve imajı Batı Pakistan'ın dört eyaletinde kötüleşti. Müslüman Birliği'nin birçok milliyetçi lideri ve aktivisti, anayasal olarak zorunlu olan NFC Programı'nın askıya alınmasından dolayı hayal kırıklığına uğradı. Eleştirmenleri ve Müslüman Birliği liderleri, NFC Ödül Programı'nın askıya alınmasıyla Suhrawardy'nin, Batı Pakistan'ın dört eyaleti de dahil olmak üzere, Doğu Pakistan'a Batı Pakistan'dan daha fazla mali tahsisat, yardım, hibe ve fırsat vermeye çalıştığını gözlemlediler. Başbakanlık görevinin son günlerinde Suhrawardy, ülkenin doğu ve batı kanatları arasındaki ekonomik eşitsizliği gidermeye çalıştı, ancak başarısız oldu. Ayrıca ülkedeki gıda kıtlığını gidermeye çalıştı, ancak bu çabaları da sonuçsuz kaldı.
Suhrawardy, Pakistan'ın CENTO ve Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı üyeliğini güçlendirerek Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkileri güçlendirdi. Suhrawardy ayrıca Çin ile ilişkileri de geliştirdi.

1958 yılında, Cumhurbaşkanı İskender Mirza, Pakistan Ordusu Komutanı Muhammed Eyüb Han'ın askeri darbesinin bir parçası olarak sıkıyönetim ilan etti. Yaklaşık iki hafta sonra, Cumhurbaşkanı Mirza'nın Pakistan Silahlı Kuvvetleri ile ilişkileri kötüleşti ve Ordu Komutanı General Ayub Khan, cumhurbaşkanını görevinden aldı ve Cumhurbaşkanı Mirza'yı zorla Birleşik Krallık'a sürgüne gönderdi. General Ayub Khan, ulusal radyoda yaptığı açıklamada, “silahlı kuvvetler ve halk, geçmişle tamamen kopmayı talep etti...” diyerek eylemlerini haklı çıkardı. 1962 yılına kadar sıkıyönetim devam ederken, Mareşal Ayub Khan bir dizi politikacı ve memuru hükümetten uzaklaştırdı ve onların yerine askeri subayları getirdi. Ayub, rejimini “karaborsa ve yolsuzluğun yarattığı karışıklığı temizlemek için bir devrim” olarak nitelendirdi. Khan, Mirza'nın yerine cumhurbaşkanı oldu ve on bir yıl boyunca ülkenin güçlü lideri olarak kaldı. Sıkıyönetim, 1962 yılına kadar devam etti. Bu yıl, Mareşal Ayub Khan hükümeti, Pakistan Başyargıcı Muhammed Şahabuddin başkanlığında, Doğu Pakistan'dan beş, Batı Pakistan'dan beş olmak üzere on üst düzey yargıçtan oluşan bir anayasa komisyonu kurdu. 6 Mayıs 1961'de komisyon, taslağını Cumhurbaşkanı Ayub Khan'a gönderdi. Khan, kabinesiyle istişare ederek taslağı ayrıntılı bir şekilde inceledi.
1962 yılının Ocak ayında, kabine nihayet yeni anayasanın metnini onayladı ve bu anayasa, 1 Mart 1962 tarihinde Cumhurbaşkanı Ayub Khan tarafından ilan edildi ve 8 Haziran 1962 tarihinde yürürlüğe girdi. 1962 anayasası ile Pakistan, başkanlık sistemine dayalı bir cumhuriyet haline geldi. Genel oy hakkı kaldırıldı ve yerine “Temel Demokrasi” olarak adlandırılan bir sistem getirildi. Bu sistemde, seçim kurulu cumhurbaşkanı ve ulusal meclisi seçmekten sorumlu olacaktı. 1962 anayasası, Batı ve Doğu Pakistan'da valilik sistemini oluşturdu. Her eyalet, kendi ayrı eyalet valilik hükümetlerini yönetti. Anayasa, merkezi hükümet ile eyaletler arasında yetki dağılımını tanımladı. Fatima Jinnah, 1965 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ayub Khan'ı koltuğundan etmek için yaptığı başarısız girişim sırasında Doğu Pakistan'da güçlü bir destek aldı.
Dakka, 1962 yılında Pakistan'ın ikinci başkenti ilan edildi. Yasama başkenti olarak belirlenmiş ve Louis Kahn, Ulusal Meclis'in tasarımını üstlenmiştir. Dakka'nın nüfusu 1960'larda artmıştır. Eyalette yedi doğal gaz sahası keşfedilmiştir. Doğu Rafinerisi'nin liman kenti Chittagong'da kurulmasıyla petrol endüstrisi gelişmiştir.

1966 yılında, Bangladeş Avami Birliği lideri Şeyh Muciburrahman, Lahor'da altı maddelik hareketi ilan etti. Hareket, Pakistan'da daha fazla eyalet özerkliği ve demokrasinin yeniden tesis edilmesini talep ediyordu. Mujib-ur-Rahman, altı maddelik hareketi başlattıktan sonra Agartala Komplo Davası sırasında vatana ihanet suçlamasıyla yargılandı. Daha sonra 1969 Doğu Pakistan kitlesel ayaklanması sırasında serbest bırakıldı. Ayub Khan, Mart 1969'da istifa etti.

Muhammed Ayub Khan'ın yerine, Sıkıyönetim Baş Yöneticisi olan General Yahya Han geçti. Khan, 1970 Pakistan genel seçimlerini düzenledi. 1970 Bhola Kasırgası, 20. yüzyılın en ölümcül doğal afetlerinden biriydi. Kasırga yarım milyon kişinin hayatına mal oldu. Kasırganın yıkıcı etkileri, federal hükümete karşı büyük bir öfkeye neden oldu. On yıllık askeri yönetimin ardından, Doğu Pakistan Bengal milliyetçiliğinin yuvası haline gelmişti. Kendi kaderini tayin hakkı çağrıları açıkça dile getiriliyordu.
Federal genel seçimler yapıldığında, Awami Ligi Pakistan parlamentosunda tek başına en büyük parti olarak ortaya çıktı. Lig, Doğu Pakistan'da 169 sandalyenin 167'sini kazandı ve böylece 300 sandalyeli Pakistan Millî Meclisi'nde 150 sandalyeyi aşarak çoğunluğu elde etti. Teorik olarak bu, Lig'e Westminster geleneği uyarınca hükümet kurma hakkı verdi. Ancak Birlik, Batı Pakistan'da tek bir sandalye bile kazanamadı ve Pakistan Halk Partisi 81 sandalye ile tek başına en büyük parti olarak ortaya çıktı. Askerî cunta, iktidarın devrini geciktirdi ve Birlik ile uzun süren müzakereler yürüttü. Doğu Pakistan'da parlamentonun toplanmasını talep eden bir sivil itaatsizlik hareketi patlak verdi. Mujib-ur-Rahman, 7 Mart 1971'de yaptığı bir konuşmada Pakistan'dan bağımsızlık mücadelesi ilan etti ve Bengal halkına işbirliği yapmama çağrısında bulundu. 7-26 Mart tarihleri arasında Doğu Pakistan, fiilen Awami Ligi'nin kontrolü altındaydı. 23 Mart 1971'de Pakistan Cumhuriyet Bayramı'nda, Doğu Pakistan'daki birçok evde Bangladeş bayrağı göndere çekildi. Pakistan Ordusu'na 26 Mart'ta direnişi bastırmak amacıyla derhal bir b

Elbise insanların üzerlerine giymiş oldukları, genellikle kumaştan yapılan parçadır.
Elbiselerin MÖ 170 binli yıllara dayandığı sanılmaktadır. Bazı uzmanlar o zamanlar homo sapiens'lerin vicudunda fazla kıl olmadığı için, diğerleri ise sadece üşüdüklerinde bu tür bir örtüye gereksinim duyduklarını düşünmektedir. İlk kıyafetlerin neandertal postundan yapıldığı sanılmaktadır.

Abaye
Áo dài
Áo gấm
Bandaj elbise
Burka
Chima jeogori
Ceket elbise
Egzersiz elbisesi
Çuval elbise
Gharara
Gamurra
Gomesi
Hangerok
Ev elbisesi
Jellabiya
Jilbāb
Süveter elbise
Kimono
Qaspeq
Lehenga sari
Lingerie elbise
Muumuu
Gecelik
Pareo
Denizci elbisesi
Midi elbise
Vardiyalı elbise
Gömlek elbise
Kayma elbise
Stola
Yay elbisesi
Çadır elbise
Toga
Tütü
Yukata
Küçük siyah elbise
Sırt dekolteli elbise
Parti elbisesi
Mini etek
Taç giyme kıyafeti
Tuvalet model elbise
Gece elbisesi
Balo elbisesi
Prenses elbisesi
Askısız elbise
Sargı elbise

Filistin Kurtuluş Örgütü, kısaca FKÖ (Arapça: منظمة التحرير الفلسطينية Munaẓẓamat at-Taḥrīr al-Filasṭīniyyah) veya uluslararası İngilizce kısaltmasıyla PLO (Palestine Liberation Organization) olarak bilinen, bağımsız ve özgür bir Filistin kurmayı amaçlayan bir örgüttür. Temelleri 13-16 Ocak 1964'te Kahire'de toplanan Arap Birliği zirvesinde atılan örgüt, 29 Mayıs 1964 tarihinde Filistin Ulusal Konseyinin toplanmasının ardından 2 Haziran 1964 tarihinde kuruldu. Örgüt Arap devletleri arasındaki liderlik savaşı yüzünden Filistinliler tarafından değil, Arap devletleri tarafında özellikle de Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır'ın yoğun desteği ile kurulmuştur.
FKÖ'nün kurumsallaşması aşamasında Arap devletleri Filistinlileri mücadele yönünde yetiştirmek amacıyla askerî okullarına alma talebinde bulundular, ayrıca teşkilatın finansmanı için bir Filistin Millî Fonu oluşturuldu. Arap devletlerinde FKÖ'nün ofisleri açıldı ve o sıralarda Gazze ve Sina'da üslenecek bir Filistin Kurtuluş Ordusu kuruldu.
Bir anlamda Filistin davasının siyasal temsilcisi olan ve çok sayıda Filistinli örgütü bir çatı altında toplayan FKÖ, 1967 Arap-İsrail Savaşı'nda etkinliğini artırdı. 1968 yılında yapılan Filistin Ulusal Konseyi'nin dördüncü toplantısında FKÖ yeniden örgütlendi. Silahlı gruplar üye yapılırken sözleşme yeniden gözden geçirildi ve Filistin Kurtuluş Ordusu'nun askerî kanadı kuruldu.
FKÖ'nün en önemli organı, Filistin parlamentosuna eş değer olan Ulusal Konsey'dir. Üyeler; Konsey'in mevcut kurulu, askerî gruplar, Filistin birlikleri, meslek örgütleri ve önde gelen Filistinlilerin görüşmeleriyle belirlenmektedir. Konsey, FKÖ'nün siyasetini ve programlarını oluşturan en üst kuruldur.
FKÖ şemsiyesi altında bulunan gruplar içindeki en büyük örgüt olan El-Fetih'in lideri Yaser Arafat, 1969'da FKÖ Yürütme Kurulu Başkanlığına getirildi. Arafat yönetimi 1973 yılından itibaren diplomasiye ağırlık vererek FKÖ'ye sürgün hükûmeti niteliği kazandırdı. 1974 yılında örgüt, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı. 1980'li yılların başlarına kadar FKÖ pek çok değişik grubu bünyesinde taşıyor olmasına rağmen Filistin davasının önde gelen örgütü olma özelliğini korudu. Örgütün merkezi 1967 savaşından sonra Ürdün'e, 1970'te Lübnan'a ve 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgaliyle Tunus'a taşındı.
FKÖ Başkanı Arafat, Aralık 1988'de FKÖ adına terörizmi kınadığını açıklayan bir konuşma yaptı. Bunun üzerine ABD bu açıklamanın, El-Fetih, Güç 17, Havari Grubu, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) gibi örgütleri de bağladığını düşündü. Fakat ABD ile FKÖ arasındaki diyalog FHKC'nin 30 Mayıs 1990'da İsrail kıyılarına saldırmasıyla bozuldu.
1991'deki Körfez Savaşı sırasında Yaser Arafat, Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgaline tam destek vererek tüm dünya kamuoyunu şaşırttı. Bunun sonucunda savaşın ardından Kuveyt'teki tüm Filistinliler Kuveyt'ten atıldılar.
1994 yılında yapılan Gazze-Eriha Anlaşması ve Eylül 1995'te yapılan II. Oslo Anlaşması'yla İsrail Gazze Şeridi'nin tamamına yakınının, Batı Şeria'nın ise bazı bölgelerinin yönetimini Filistin Otoritesi'ne bıraktı. 1996 yılının Ocak ayında yapılan seçimlerin sonucunda 88 üyeli Filistin Otoritesi Konseyi oluşturuldu. Ayrıca seçimlerin sonunda Arafat Filistin Otoritesi'nin başkanı olarak göreve başladı. Filistin Otoritesi kabinesi 23 bakanlıktan oluşuyordu fakat önemli kararları alma yetkisi Arafat'a aitti. Ayrıca hükûmette önemli pozisyonlar el-Fetih üyelerine verildi. FKÖ, bugün devam eden varlığı ile Filistin Ulusal Otoritesi'ni yürüten siyasal bir parti gibi işlev görmektedir.

Fhkc Askeri Kanadı Ebu Ali Mustafa Tugayları Fotoğrafları
El Fetih'in Arapça web sayfası

Yom Kippur Savaşı olarak isimlendirilen 1973 Arap-İsrail Savaşı, 6 ila 25 Ekim 1973 tarihleri arasında Mısır ve Suriye liderliğindeki Arap devletlerinin İsrail'e karşı başlattığı bir savaştı.
Savaş, Yahudi dinî bayramı Yom Kippur'un kutlandığı tarihlerde ilk defa Mısır'ın sürpriz saldırı hamlesiyle başladı. Savaşın büyük bir bölümü, 1967'de İsrail tarafından işgal edilmiş Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri'nde gerçekleşti. Mısır'ın savaştaki ilk amacı, Süveyş Kanalı'nın doğu yakasında bir dayanak elde etmek ve ardından bu kazanımları İsrail işgali altındaki Sina Yarımadası'nın geri kalanının geri dönüşünü müzakere etmek için kullanmaktı. Düşmanlıkların patlak vermesinin ardından, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Sovyetler Birliği, savaş sırasında kendi müttefiklerine büyük ikmal çabaları başlattı ve bu, iki nükleer silahlı süper-güç arasında yakın bir çatışmaya yol açtı.
Savaş, Arap koalisyonunun Süveyş Kanalı'nı başarılı bir şekilde geçmesiyle devam etti; Mısır kuvvetleri İsrail'le olan ateşkes hatlarını aştı ve neredeyse çatışmasız bir şekilde Sina Yarımadası'na ilerledi. Ancak İsrail üç gün sonra silahlı kuvvetlerinin çoğunu seferber etti ve Mısır saldırısını durdurarak askerî bir çıkmaza yol açtı. Suriyeliler, Golan Tepeleri'ne yönelik saldırılarını Mısır saldırısıyla aynı zamana denk gelecek şekilde koordine etti ve başlangıçta İsrail'in elindeki topraklarda tehdit edici kazanımlar elde etti. Üç gün süren yoğun çatışmalardan sonra İsrail güçleri Suriyelileri savaş öncesi ateşkes hatlarına geri iteledi. İsrail ordusu daha sonra Suriye'nin ana sınırları içerisine dört günlük bir karşı saldırı başlattı. Bir hafta içinde, İsrail topçuları Suriye'nin başkenti Şam'ın kenar mahallelerini bombalamaya başladı.
Mısır cumhurbaşkanı Enver Sedat, Arap koalisyonunun bozulan bütünlüğü konusunda endişeler yaşadı. Sedat, Sina Yarımadası'nın derinliklerindeki iki stratejik dağ geçidini ele geçirmenin, İsrail ile savaş sonrası müzakereler sırasında Arap pozisyonunu daha da güçlendireceğine inanıyordu ve ardından Mısır kuvvetlerine İsrail'e karşı yeni bir saldırı başlatmasını emretti, ancak bu da İsrail tarafından çok geçmeden geri püskürtüldü. İsrail kuvvetleri daha sonra Mısır'a karşı saldırıya geçti, Süveyş Kanalı'nı geçerek Mısır'a girdi ve her iki tarafta da büyük kayıplara neden olan ve bir haftadan fazla süren şiddetli çatışmalarda yavaş yavaş Süveyş Kanalı'na doğru ilerlemeye başladı.

1967 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra ümitlerini BM toplantılarına ve ABD–Sovyet görüşmelerine bağlamış olan Araplar, sorunun sürüncemede kaldığını anlamışlar ve ümitsizliğe düşmüşlerdir. Ancak ümitlerini dış faktörlerden bağımsız olarak düzeltebilecekleri konusundaki inançlarında artış olmuştur.
Bu gelişmeler ve geçmişte yapılan hatalar, işgâl edilen Arap topraklarının kurtarılması için tek yolun, topyekûn mücadele olduğu görüşünde birleşmelerine yol açmıştır. Başta Mısır, Suriye ve Ürdün olmak üzere Araplar bu düşünce altında askerî hazırlıklarını artırmaya başladılar. Diğer Arap ülkeleri de ekonomik açıdan bu ülkelere destek olmaktadır.

1967'deki savaştan yenilerek ve toprak kaybederek çıkan Mısır, Ürdün ve Suriye savaştan sonra aldıkları silah ve gereçler ile ordularını yeniden donattılar ve teşkilatlandırdılar. İsrail de aynı dönem içinde, ABD ve Fransa'dan aldığı modern silah ve teçhizat yanında bunların bir kısmını kendi imkânlarıyla imalata başladı.
Mısır, kanalı geçme güçlükleri sebebiyle sulardan geçme eğitimlerine ağırlık veriyordu. İsrail ise, kanalın hemen doğusunda 1967 yılından beri güçlendirdiği "BAR-LEV Hattı" ile bu kesimde oyalama muharebeleriyle gereken zamanı kazanacağını ve bu süre içinde Suriye-Lübnan kesimindeki Arap ordularına taarruz ederek, bunları süratle savaş dışı bırakacağını ümit ediyordu. Mısır ile Suriye arasındaki uzaklığın 300 km oluşu ve Mısır-İsrail arasında, kanal ile çölün bulunuşu İsrail'e iç hat manevrasını uygulama olanağını veriyordu. İsrail; Golan Tepeleri, Ürdün Nehri batı yakası, Gazze Şeridi ve Şarm el-Şeyh üzerindeki isteklerinden ödün vermiyordu. Bunun üzerine barış çabalarından ümidini kesen Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, 1 Nisan 1973'te buluşarak İsrail'e karşı uygulanacak askerî harekâtın planları hakkında görüş birliği sağladılar.
Mısır ve Suriye savaş hazırlıklarını gizleyebilmek için, 1973 sonbahar tatbikatlarının çapını büyük tuttular ve tatbikat maskesi altında birliklerin yığınaklarını tamamladılar, seferberlik ilân etmeden ihtiyatları silah altına aldılar.
Mısır ve Suriye'de bulunan Sovyet askerî görevlilerinin ve ailelerinin havayolu ile tahliyesinden şüphelenen İsrail, 6 Ekim 1973 saat 03.00'de İsrail Silahlı Kuvvetleri'ni alarma geçirdi.

6 Ekim 1973'te, Kara Kuvvetleri personel mevcudu, Mısır'ın 325.000, Suriye'nin 112.000 olmak üzere 473.000 iken; İsrail'in savaş mevcudu 105.000 idi. Ancak, İsrail etkin seferberlik sistemiyle 48-72 saat zarfında personel mevcudunu 300.000'e çıkardı.
Bu savaş, hukuken Mısır, Suriye ve İsrail arasında cereyan etti. Lübnan ve Ürdün savaşa hukuken katılmaktan kaçındılar. Ancak bu savaşta tüm Arap ülkeleri tam bir dayanışma içinde Mısır ve Suriye'ye malî, siyasi ve askerî yardımda bulundular.
Mısır ve Suriye orduları, İsraillilerin en büyük bayramını kutladığı gün (Yom Kippur), yani 6 Ekim 1973 günü saat 14.00'de taarruza Suriye Cephesi'ndeki taarruzları Golan mevzî derinliklerinde durduran ve iç hat harekâtı yapan İsrail, önceliği Suriye Cephesi'ne verdi ve 9 Ekim sabahı Golan Cephesi'nde 11 tugay toplayarak karşı taarruza geçti. 22 Ekim 1973'te İsrail, Hermon Dağı'nın en hakim yeri olan 2201 rakımlı tepe bölgesini ele geçirdi ve Suriye topraklarında 20 km derinlik, 40 km genişlikteki araziyi işgal etti.
Sina Cephesi'nde kanalı geçmeye muvaffak olan Mısır 1. ve 2. orduları, BAR-LEV savunma hattını ele geçirdiler ve kanalın 10–15 km kadar doğusuna ilerlediler. 14 Ekim günü 5 piyade tümeni, 1 mekanize tümen ve dört zırhlı tugay (70.000 personel, 700 tank) ile İsrail'in ikinci savunma mevzilerine taarruza geçtiler. Ancak, Suriye Cephesi'nde durumu lehine çevirmeye başaran ve 4 zırhlı tugayını Sina Cephesi'ne kaydıran İsrail, kısa sürede bu cephede de durum üstünlüğü sağlamaya muvaffak oldu. 16 Ekim 1973'te Sina Cephesi'nde genel karşı taarruza geçen İsrail, 18/19 Ekim gecesi Süveyş Kanalı batısına 2 tugay kadar kuvveti geçirmeyi başardı. Mısır, İsrail taarruzlarını İsmailiye-Kahire yolunun 5 km kadar doğusunda durdurabildi.
BM'nin 22 Ekim ve 24 Ekim tarihli ateşkes kararlarına uymayan İsrail, 26 Ekim günü Barış Gücü'nün gelmesiyle ateşkese uydu. Bunda SSCB'nin bölgeye tek taraflı kuvvet gönderme kararlılığı da etkili oldu. Ateşkes kararı yürürlüğe girdiğinde, Mısır 3. ordusuna mensup 20.000 kişi ile 200 tanktan müteşekkil birliklerinin anavatanları ile bağlantısı kesilmiş bulunuyordu.
Bu savaş sonunda Mısır 500, Suriye 500, Irak 120 tank, İsrail ise 600 tank kaybetmiştir. Savaş sırasında Mısır-Suriye kuvvetleri 8500, İsrail ise 6000 kayıp verdi.
Yom Kippur Savaşı, İsrail'i; askeri, diplomatik ve ekonomik alanlarda ABD'ye eskisinden daha bağımlı kıldı. Savaşın hemen ardından başlayan, başını Suudi Arabistan'ın çektiği ve İsrail'i destekleyen ülkeleri hedef alan petrol ambargosu "1973 Petrol Krizine" neden oldu ve Mart 1974'e kadar sürdü. Ambargo sonucu petrol fiyatları yükselirken, dünya çapında benzin sıkıntısı ortaya çıktı.

Kökü tarihin derinliklerine inen ve yaklaşık 3500 yıllık bir geçmişe sahip bulunan Arap-İsrail Sorunu; 1850 yıllık bir aradan sonra, 1917 yılından itibaren tekrar başlamış ve 1948 yılında İsrail Devleti'nin kurulmasıyla şiddetlenmiştir.
Taraflar amaçlarını gerçekleştirmek için Millî Güç Unsurları'nı her alanda ve fırsatta kullanmışlarsa da; bu konuda verilen 4 savaş bile kesin sonuç almalarına yetmemiştir. Keza Mısır'ın ABD'nin yanında yer alması ve Camp David Anlaşması dahi soruna kesin ve kalıcı çözüm getirememiştir.
Sorunun halihazır ve gelecekteki muhtemel gelişmesi ve objektif bir değerlendirme yapabilmek için; tekrar amaç kavramına bakmakta yarar görülmektedir.
İsrail için amaç gerçekleştirilmiş olup, tespit edilen amaç doğrultusunda İsrail Devleti kurulmuş, bekası için gerekli şartlar önemli ölçüde sağlanmıştır.
Araplar ise; başlangıçta tespit edilen amaçları gerçekleştirememişlerdir. Diğer bir ifade ile İsrail Devleti'nin kurulmasını engelleyememişler ve bekasının devamlılığını sağlayan şartları ortadan kaldıramamışlardır.

2020 Beyrut patlamaları, 4 Ağustos 2020'de Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki Beyrut Limanı'nda gerçekleşen patlamalardır. Genel Güvenlik Genel Müdürlüğü, patlamanın yıllar önce el konulan ve limanda depolanan 2.750 ton amonyum nitrata bağlı olduğunu belirtmiştir.

Lübnan ekonomisi, patlamalardan önce Hükûmetin borcunu ödememesi, Lübnan lirasının düşmesi ve %50'nin üzerine yükselen yoksulluk oranıyla bir kriz hâlindeydi. Buna ek olarak Lübnan'daki COVID-19 salgınında birçok hastane, mali kriz nedeniyle personel maaşları ödenemediği için kapanmıştı.

Beyrut Limanı, Lübnan'a ana deniz giriş noktası ve kıt mal ithal etmek için hayati önem taşıyan bir altyapı görevi görmektedir. Lübnan Hükûmetine ait olan liman dört havza, 16 rıhtım ve 12 depodan oluşuyordu. Ülke için stratejik bir tahıl rezervi olarak hizmet eden bir tahıl silosunu barındırıyordu.

2013 yılında Batum'dan Mozambik'e doğru hareket eden Moldova bandıralı, Rusya doğumlu iş insanı İgor Greşukin'e ait olan "MV Rhosus" adlı gemi teknik aksaklıklar nedeniyle Beyrut Limanı'na uğradı. Limanda denetim sırasında gemide amonyum nitrat taşındığı fark edildi. Daha sonra gemiye el konuldu.
2014 yılında Rusya Denizciler Sendikası, geminin Beyrut Limanı'nda durduğunu ve gemi sahibinin mürettebatı kaderine terk ettiğini duyurdu.
Lübnan Gümrük Genel Müdürü patlayıcı maddelerin limandan çıkartılmasını talep ettiklerini ancak karşılık bulamadıklarını ve yargıya başvurduklarını ifade etti.

Yerel saatle 18.00'den kısa bir süre sonra (UTC+03.00), itfaiyeciler Beyrut Limanı'ndaki bir depo yangını söndürmek için gönderildi. İlk patlama, yangınların üzerinde bir duman bulutu ve havai fişeğe benzediği söylenen bir ışık parlaması oluşturdu. İkinci patlama çok daha önemliydi ve yerel saatle 18.08'de meydana geldi. Bu patlama Beyrut'un merkezini salladı ve gökyüzünde kırmızı-turuncu bir bulut oluşturdu. Patlamanın gerçekleştiği alanda 140 metre genişliğinde krater oluştu. Patlamadan sonra oluşan şok dalgası limandan 9 km uzaklıktaki Beyrut Havalimanı yolcu terminalindeki pencereleri patlattı. Ayrıca patlama İsrail'de ve 240 kilometre uzaklıktaki Kıbrıs Adası'nda hissedildi.
ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu, patlamanın 3,3 yerel büyüklükte bir deprem olarak ölçüldüğünü, Ürdün Sismolojik Gözlemevi ise, 4,5 yerel büyüklüğünde bir depremle eş değer olduğunu bildirdi.

Sosyal medyada paylaşılan içeriklerde, arabaların devrildiği ve çelik çerçeveli binaların kaplamalarından parçalandığı gözüktü. Bir açıklamada, Beyrut'taki Kıbrıs Büyükelçiliği personeli, binanın ve büyükelçinin ikametgâhının patlamadan zarar gördüğünü söyledi, Kazakistan Dışişleri Bakanlığı ise Beyrut'taki Kazakistan Büyükelçiliğinin de hasar gördüğünü bildirdi. Bir Lübnan gazetesi olan The Daily Star'ın genel merkezinin, patlamanın etkisiyle çatının bir kısmının çöktüğünü, pencereler ve mobilyaların hasar gördüğünü bildirdi. Tanıklar, 10 kilometre uzaklıktaki evlerin patlamadan zarar gördüğünü söyledi. Ortaya çıkan yangını söndürmek için ise helikopterler kullanıldı.
Şehrin en büyük ikinci tahıl asansörü yıkıldı, COVID-19 pandemisinin neden olduğu gıda kıtlığı daha da şiddetlendi.
Vali Marvan Abboud, doğrudan veya dolaylı zararın toplam 10 ila 15 milyar dolara çıkabileceğini söyledi.

Patlamaların ardından yüzlerce kişi yaralandı. Görgü tanıkları, Lübnan Uluslararası Yayın Kurumu'na, "onlarca kişinin yaralandığı ve hastanelerin yaralı insanlarla dolu olduğunu" söyledi. Beyrut Valisi Mervan Abbud, olay yerinde patlamadan önce çıkan yangınla mücadele eden itfaiyecileri aramak için olay yerine geldiğini söyledi.
Ketaib Partisi genel sekreteri Nazar Najarian hayatını kaybetti. Avustralyalı bir vatandaşın ölenler arasında olduğu doğrulandı. Fransız mimar Jean-Marc Bonfils de hayatını kaybetti. Hayırsever Sursock Ailesi'nin reisi 98 yaşındaki Layd Cochrane Sursock da patlamada öldü. Ayrıca patlamalarda en az 108 Bangladeş vatandaşı yaralandı ve en çok etkilenen yabancı topluluk oldu.
Devlete ait elektrik şirketi başkanı Kamal Hayek'in durumunun kritik olduğu belirtildi. Patlama sonucu en az 150 kişi kalıcı olarak sakat kaldı.

Lübnan Cumhurbaşkanı Aun, soruşturmanın şeffaf bir şekilde yapılacağını ifade etti.
Lübnanlı yetkililer, patlamalarla ilgili soruşturma açılıncaya kadar, depolama ve güvenlikten sorumlu Beyrut liman yetkilileri, Lübnan Silahlı Kuvvetleri tarafından denetlenen ev hapsine alındı.
Paris Savcılığı tarafından patlamada yaralanan Fransa vatandaşları ile ilgili "kasıtsız yaralama" soruşturması açtı.
Eski başbakanlar Saad el-Hariri, Necib Mikati, Fuad Sinyora, Temmam Selam ve
İlerlemeci Sosyalist Partisi lideri Velid Canbolat, uluslararası soruşturma açılması talebinde bulundu.

Lübnan Başbakanı Hassân Diyab, 5 Ağustos 2020'de ulusal yas ilan edildiğini açıkladı. Başkan Aoun, Hükûmetin yerinden olmuş kişilere destek sağlayacağını ve Sağlık Bakanlığının yaralılara yönelik tedavi masraflarını karşılayacağını belirtti. Beyrut Valisi Mervan Abbud, televizyonda gözyaşlarına boğuldu ve patlamayı "ulusal bir felaket" olarak nitelendirdi. Hizbullah, herhangi bir şekilde hedef alınmadıklarını, silah depolarının vurulmadığını açıkladı. Lübnan Yüksek Savunma Konseyi, Beyrut'u afet bölgesi ilan etti ve kabineden olağanüstü hâl ilan etmesini istedi. Daha sonra Beyrut'ta iki hafta süreyle olağanüstü hâl ilan edildi. Lübnan Parlamentosunda Hizbullah'ın Başkanı Muhammed Raad da felaketin nedenlerini tespit etmek ve adaleti sağlamak için "pozitif iş birliği" çağrısında bulundu.

Bazı ülkelerin temsilcileri destek ve taziyeler sunarken, bazıları yardım teklifinde bulundu. Bu ülkeler arasında Azerbaycan, Avustralya, Kıbrıs Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Fransa, Yunanistan, İsrail, Filistin, Rusya, Türkiye, İngiltere Amerika Birleşik Devletleri, Irak, Mısır, Ürdün ve İran yer almaktadır.

 İsrail - Savunma Bakanı Beni Gantz ve Dışişleri Bakanı Gabi Aşkenazi, İsrail Devleti adına, Lübnan Hükûmetine uluslararası aracılar aracılığıyla tıbbi ve insani yardımın yanı sıra acil yardım teklif etti. Patlamanın ardından İsrail medyasına konuşan İsrailli bir yetkili; patlama ile hiçbir ilgilerinin olmadığını, patlamanın kaza olduğunu düşündüklerini söyledi. Zehut Partisi Başkanı Moşe Feiglin, "Beyrut Limanı'nda muhteşem bir havai fişek gösterisi seyrettik. Bu cehennemin bize roket olarak düşeceğini biliyor muydun? " ifadelerini kullandı.
 ABD - Başkan Donald Trump olayla ilgili olarak "Korkunç bir saldırıya benziyor." ifadelerini kullandı. Savunma Bakanlığı yetkilileri saldırı olduğuna dair bir belirti olmadığını söyledi.
 Türkiye - Dışişleri Bakanlığı; ilaç ve tıbbi malzeme gönderildiğini, sahra hastanesi kurmayı planladıklarını ifade etti.
 Fransa - Sağlık ve kurtarma ekibi ile 25 ton yardım malzemesi taşıyan üç uçak gönderdi. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Beyrut'u ziyaret etti ve yetkililerle yeni bir siyasi anlaşma yapmak istediğini belirtti.
 Azerbaycan - Yapılan açıklamada Lübnan'a 1 milyon dolar yardım yapılacağı ifade edildi.

The Guardian'dan olayla ilgili görseller5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CNN'den olayla ilgili görseller6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NPR'den olayla ilgili görseller 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The New York Times'den olayla ilgili görseller5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIME'den olayla ilgili görseller5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beyrut Vilayeti, 1888  yılında Suriye Vilayeti'nden ayrılarak kurulmuş Osmanlı Devleti vilayetiydi. Vilayet merkezi Beyrut'tu.

Vilayet'e bağlı sancaklar şunlardı:

Beyrut Sancağı
Akka Sancağı
Lazkiye Sancağı
Nablus Sancağı
Trablus Sancağı

Zülüflü Ali Paşa Aralık 1887-Mart 1889
Şerif Mehmed Rauf Paşa Nisan-Temmuz 1889
Ahmed Aziz Paşa Temmuz 1889-Aralık 1891
Avlonyalı İsmail Kemal Bey Aralık 1891-Temmuz 1892
Babanzade Halil Halid Bey Temmuz 1892-Ağustos 1894
Abdülhâlik Nasuhi Bey Ağustos 1894-Mart 1897
Hüseyin Nâzım Paşa Mart-Temmuz 1897
Reşid Mümtaz Paşa Temmuz 1897-Eylül 1903
İbrahim Halil Paşa Eylül 1903-Aralık 1908
İbrahim Ethem Bey (Dirvana) Aralık 1908-Mayıs 1910
Mehmed Nureddin Bey Mayıs 1910-Eylül 1911
Ebubekir Hâzım Bey (Tepeyran) Eylül 1911-Ağustos 1912
İbrahim Ethem Bey (Dirvana) Ağustos 1912-Ocak 1913
Ebubekir Hâzım Bey (Tepeyran) Ocak-Haziran 1913
Ali Münif Bey (Yeğenağa) Haziran-Eylül 1913
Bekir Sami Bey (Kunduh) Eylül 1913-Haziran 1915
Mustafa Azmi Bey (Akalın) Haziran 1915-Haziran 1918
Müftüzade İsmail Hakkı Bey Haziran-Eylül 1918

Dürzîlik (Arapça: درزي veya موحدون دروز), temel ilkeleri Tanrı'nın birliği, reenkarnasyon ve ruhun sonsuzluğu olan İbrahimî, tek tanrılı ve senkretik bir Arap dini gruptur. Kendilerine tek tanrıcılar anlamına gelen Muvahhidun derler.
Dürzilik inancı İsmaililikten doğmuş olmasına rağmen Dürziler kendilerini Müslüman olarak tanımlamazlar. Arapça dilini ve kültürünü kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görürler ve Arapça birincil dilleridir. Dürzilerin ibadetlerinin çoğu gizli düzenlenir ve dışarıdan gelenlerin dinlerine geçmesine izin verilmez. Dinler arası evlilikler nadirdir ve kesinlikle önerilmez. Dinin sırlarını elinde bulunduran ruhani kişiler olan "ukkal" ile dünyevi meselelerle ilgilenen seküler kişiler olan "cuhhal" arasında ayrım yaparlar. Dürziler, ardışık reenkarnasyonlarla yeniden doğuş döngüsünü tamamladıktan sonra ruhun kozmik zihin (el-akl el-külli) ile yeniden birleştiğine inanırlar.
Hikmet Risaleleri Dürzi inancının temel ve merkezi metnidir. Dürzi inancı, Şiî İsmaililikten doğmuş olup, Hristiyanlık, Gnostisizm, Yeni Platonculuk, Zerdüştlük, Maniheizm ve Pisagorculuk gibi çeşitli geleneklerden etkilenmiştir. Bu durum, zihnin ve doğruluğun önemini vurgulayan, kutsal metinlerin ezoterik bir yorumuyla karakterize edilen, belirgin ve gizli bir teolojinin gelişmesine yol açmıştır. Dürzi inancında teofani ve reenkarnasyon kavramları da yer almaktadır.
Dürziler, Şuayb'a büyük saygı duyarlar ve onun Kitâb-ı Mukaddes'teki Yitro ile aynı kişi olduğuna inanırlar. Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve İsmail'i imam Muhammed bin İsmail'i peygamber olarak kabul ederler. Dürzi geleneği ayrıca Selman-ı Farisi, Hızır (kendisini İlyas, Vaftizci Yahya ve Aziz George ile özdeşleştirirler), Eyüp, İncil yazarı Luka ve diğerlerini "akıl hocası" ve "peygamber" olarak yüceltirler.
Dürzilik inancı, Levant'taki en büyük dini gruplardan biridir ve 800 bin ile bir milyon arasında inananı vardır. Bunlar çoğunlukla Lübnan, Suriye ve İsrail'de bulunuyor, Ürdün'de ise daha küçük topluluklar bulunuyor. Lübnan nüfusunun %5,5'ini, Suriye nüfusunun %3'ünü, İsrail nüfusunun ise %1,6'sını oluşturuyorlar. En eski ve en yoğun nüfuslu Dürzi toplulukları Lübnan Dağı'nda ve Suriye'nin güneyinde, Cebel el-Dürzi civarında bulunmaktadır. Dürzi toplumu, Levant bölgesinin tarihinin şekillenmesinde kritik rol oynamış olup, aynı zamanda önemli siyasi rol oynamaya devam etmektedir. Dini bir azınlık olarak, çağdaş İslamcı aşırılıkçılık da dahil olmak üzere çeşitli Müslüman rejimlerin zulmüne sık sık maruz kalmışlardır.
Dürzilerin kökenleri hakkında çeşitli teoriler ortaya atılmış olup, Dürzi toplumundaki tarihçiler, aydınlar ve dini liderler arasında en yaygın kabul gören teori Arap varsayımıdır. Bu varsayım Dürzilerin kendi benliklerini, kültürel kimliklerini, sözlü ve yazılı geleneklerini önemli ölçüde etkilemektedir. Dürzilerin, erken İslam dönemi öncesinde ve sırasında Suriye'ye göç eden 12 Arap kabilesinden geldiği ileri sürülmektedir. Bu bakış açısı Suriye ve Lübnan'daki tüm Dürzi toplulukları ve İsrail'deki Dürzilerin çoğu tarafından kabul edilmektedir.

Dürzi ismi muhtemelen ilk dailerden Fars veya Türk asıllı Muhammed bin İsmâil ed-Derezî'den (Farsça darzi, "terzi" kelimesinden) türemiştir. Dürziler ed-Derezî'yi sapkın olarak görse de, bu isim onları tanımlamak için kullanılmıştır; muhtemelen tarihsel rakipleri tarafından, ed-Derezî'nin kötü şöhretini Dürzî toplumuna mal etmek için kullanılmıştır.
Hareket kamuoyuna duyurulmadan önce gizliydi ve Bilgelik Oturumları olarak bilinen kapalı toplantılar düzenleniyordu. Bu aşamada ed-Derezî ile Hamza bin Ali arasında, esas olarak ed-Derezî'nin, Tanrı'nın insanlarda tecessüm ettiği inancına dayanan aşırı görüşleri ile ed-Derezî'nin kendisini "seyfül-iman" olarak adlandırması konusunda bir anlaşmazlık yaşandı. Bu durum Hamza'nın, inancın yayılması için kılıca gerek olmadığını ve Derezî'nin gulat inançlarını çürüten birkaç risale yazmasına yol açtı.
1016 yılında Derezî ve taraftarları inançlarını açıkça ilan edip insanları kendilerine katılmaya çağırdılar ve Hamza bin Ali ve taraftarlarının da içinde bulunduğu tevhidci harekete karşı Kahire'de isyanlara sebep oldular. Bu durum hareketin bir yıl süreyle askıya alınmasına ve Derezî ile taraftarlarının ihraç edilmesine yol açtı.
Dürzi din kitaplarında ed-Derezî'den "küstah" ve dar görüşlü, aceleci "buzağı" olarak bahsedilmesine rağmen, "Dürzi" ismi hâlâ kimlik belirleme ve tarihi sebeplerden dolayı kullanılmaktadır. 1018 yılında ed-Derezî öğretileri nedeniyle suikasta kurban gitti; bazı kaynaklar onu el-Hâkim bi-Emrullah'ın idam ettiğini iddia etmektedir.
Bazı otoriteler "Dürzi" isminin Arapça dārisah ("öğrenen kadın") kelimesinden türemiş tanımlayıcı bir sıfat olduğunu düşünmektedirler. Bazıları ise kelimenin Farsçadaki Darazo (درز "mutluluk") kelimesinden veya ilk iman edenlerden biri olan Şeyh Hüseyin ed-Derezî'den geldiğini ileri sürmüşlerdir. Hareketin ilk dönemlerinde tarihçiler tarafından "Dürzi" kelimesi nadiren kullanılır ve Dürzi dini metinlerinde yalnızca Muvahhidun kelimesi kullanılır. Dürzilerden bahseden tek erken dönem Arap tarihçisi, 11. yüzyılda yaşamış Antakyalı Hristiyan alimi Yahya'dır. Yahya, Hamza bin Ali'nin takipçilerinden ziyade, açıkça ed-Derezî tarafından yaratılan heretik gruptan bahsetmektedir.
Batılı kaynaklara göre, 1165 civarında Lübnan'dan geçen Yahudi gezgin Tudelalı Benjamin, Dürzilerden adıyla söz eden ilk Avrupalı yazarlardan biridir. Seyahatnamenin İbranice erken bir baskısında Dogziyin ("Dürziler") kelimesi geçmektedir, ancak bunun bir yazım hatası olduğu açıktır. Dürzileri "dağlarda yaşayan, tevhid inancına sahip, 'ruhun ebediliğine' ve reenkarnasyona inanan insanlar" olarak tanımlamıştır. "Yahudileri çok sevdiklerini" de ifade etmiştir.
Derezî sözcüğünün de daha sonra Arap dili gramerinde değişikliğe uğrayarak Dürzî veya Dürzü kelimesine dönüştüğü sanılmaktadır. Dürzî sözcüğünün çoğulu ise Durûz'dür. Dürzîlerin işgaline uğrayan Hevran bölgesi daha sonra Cebel el-Dürzi (Dürzî Dağı) olarak anılmaya başlanmıştır.

Dürzîlik; İslâm Dini'nin Şîa mezhebinin bir kolu olan İsmâiliyye grubundan köken almıştır. Dürzîlik, 10. yüzyılda Fâtımî Devleti'nin altıncı halifesi Ebû ʿAlî el-Mansûr el-Hâkim bi-Emr ʿAllâh ve onun veziri Hamza bin Ali tarafından kurulmuştur. İlk olarak Hamza, halife El-Hâkim'in Allah'ın adına yönetici olduğunu ortaya atmıştır. Hâkim'in ulûhiyyet iddiası ve bu iddiasını farklı yerlere gönderdiği dâîler ile yaymaya çalışması kısa sürede halkın tepkisine neden olmuştur. Bu sıralarda El Hâkim, veziri Hamza'yı imam tayin etmiştir. Aynı zamanlarda El Hâkim'in dâîlerinden Derezî kendisinin imam tayin edilmesi için çalışır ama bu halkı kızdırmış ve isyan eden halk tarafından 1020 yılında öldürülmüştür.
Halkın olumsuz tepkisi üzerine bir süre dini yayma faaliyetlerine ara verilmiş, fakat daha sonra Hamza bin Ali yeniden faaliyete başlamıştır. Birçok yeni inanan elde edilir. El Hâkim 1021 yılında bir dağda kaybolur, büyük ihtimalle öldüğü sanılmaktadır. El Hâkim'in ölümünden sonra Hamza da inzivaya çekilir. Sonraki halife Zâhir el-Fâtımî Dürzîlere karşı kötü davranır ve bu Dürzî cemaatin inançlarını saklamaya başlamasına neden olur. Dürzîler İslam Dîni'nde takiyye terimi ile tanımlanan, "gerçek inancı saklama ve genelin inancına bağlı gözükme" siyasetini uygulamaya başlarlar.
Dürzîliğin inançsal kökeni Mısır'daki Fâtımî Devleti'ne dayanmaktadır. Araştırmacılar Dürzîliğin tarih sahnesine ilk çıkışını Fâtımî halifesi Hâkim-Biemrillâh'ın kendisinin Tanrı olduğu fikrini ileri sürdüğü 1017 yılı olarak kabul ederler. Çünkü Dürzîlik, ilk olarak 1017 yılında Anti-Lübnan Dağları'nda yaşayan İsmailîler'in Fâtımîler Halifeliği'in altıncı halifesi olan Ebû ʿAlî el-Mansûr el-Hâkim bi-Emrʿ Allâh'ın ulûhiyyet iddialarını kabul etmeleriyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu yıl Dürzîlerce takvim başlangıcı biçimde değerlendirilir. Hâkim'in veziri olan Hamza bin Ali, Hâkim'in Tanrılığına dayanan bu yeni inancı yaymak görevini üstlenir ve Hâkim'in imamlığını ve tanrılığını savunan iki risale kaleme alır.
Bu risalelerde Allah-u Teâlâ'nın Yedi İmam'a hulûl ederek insan biçiminde ortaya çıktığı ve en son olarak da Dünya'ya Hâkim bi-Emrʿil-Lâh'ın özünde geldiğine iman ederler. Hamza, Hâkim'in tanrılığının yanı sıra, kendisinin de peygamber olduğunu ortaya atar. Hamza bin Ali bu yeni inançları yayması amacıyla Derezî'yi Suriye'ye gönderir. Derezî, Suriye ve civarında yaptığı propagandalarda oldukça başarılı olur. Diğer taraftan 1020 yılında Hamza, Kahire'de bir camide inançlarını açıkça duyurur ve bunun üzerine Hamza bin Ali karşıtı büyük bir ayaklanma başlar. Hamza bin Ali, bir süre Hâkim tarafından korunur ve sonra ortadan yok olur. Halife Hâkim ise, giderek genişleyen ayaklanma karşısında özellikle Kahire kentine karşı müthiş bir intikam hareketine girişir. Ne var ki tam bu sırada halife Hâkim de 23 Şubat 1021 gecesi esrarengiz biçimde ortadan kaybolur. Hâkim ve Hamza'nın yandaşları Mısır'ı terk etmek ve Suriye'de Derezî tarafından oluşturulan topluluklara katılmak zorunda kalırlar.
Zamanla güçlenen Dürzîler, Haçlı Seferleri sırasında Anti-Lübnan Dağları'ndaki İsmâililer ile birleşerek İslam ordularına karşı Hristiyanların yanında yer aldılar. Ancak bu dönemde o yörede yaşayan İsmâililer ile Dürzîler arasındaki ilişkiler hakkında açık bir fikir edinmek olanaklı değildir. Birçok araştırmacı bu iki mezhebi birbirine karıştırmıştır. Kesin olarak bilinen her iki mezhebin de Haçlı Seferlerinin sonuna kadar Hristiyanlar'ın müttefiki olarak kaldıklarıdır.
Haçlı Seferleri'nden sonra da bölgede varlıklarını sürdüren Dürzîler, Kaysîler ve Yemânîler diye iki kola ayrıldılar. Yemânîler, Mercidâbık Savaşında (1516) Osmanlılar'ın, Kaysîler ise Memlukluların safında yer aldı. Daha sonraki yıllarda sık sık çıkardıkları ayaklanmalar ve kargaşalıklarla Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sorunlu topluluklardan biri olma özelliklerini sürdürdüler. I. Dünya Savaşı sırasında diğer Arap kabileleri gibi Osmanlılar'a karşı harekete geçtiler ve Fransız i

Uksur ya da Luksor, Güney Mısır'da Uksur ilinin başkenti olan şehirdir. Nüfusu yaklaşık 200.000 kadar olan şehir, Antik Mısır şehri Teb'in harabelerinin üstüne kurulmuş olduğundan dolayı dünyanın en büyük açık müzesi olarak da adlandırılır. Bu sebepten dolayı her yıl binlerce turist tarafından ziyaret edilir.
Şehir aslında eski Uksur şehri (Waset), şimdiki Uksur ve Karnak kasabasından oluşmaktadır.
Yeni Krallık döneminde Tanrı Amon'un şehri olan Waset en güçlü zamanlarını yaşamıştır. Karnak, Hatşepsut ve Luksor tapınakları, Krallar Vadisi'ndeki mezarlar bu döneme aittir.
MÖ 1070'teki bir istilanın ardından zayıflayan şehir son olarak MÖ 665'te Mezopotamyalılar tarafından yıkılır ve 639 yılında Arapların şehre gelmesine kadar harabe hâlinde kalır.
Araplar bu harabelerin güzelliği ile karşılaşınca şehre El-Uksur (mücevher) adını takarlar.

Doğu Kıyısı
Luksor Tapınağı
Karnak Tapınağı
Uksur Müzesi
Mumyalama Müzesi

Batı Kıyısı
Krallar Vadisi
Kraliçeler Vadisi
Medinet Habu Tapınağı (III. Ramses anısına yapılmış tapınak)
Ramesseum (II. Ramses anısına yapılmış tapınak)
Deir al-Madinah
Deir el-Bahri
Malkata
Malbatı kıyısı

Konstantin, kuzeydoğu Cezayir'de şehir. 464 bin nüfusuyla ülkenin başkent Cezayir ve Vahran'dan sonra üçüncü büyük şehri.
Şehir, denize 80 km uzaklıkta, 640 metre yükseklikteki bir plato üzerinde kuruludur. Derin bir vadiyle çevrilidir. Üzerinde pek çok köprü bulunan bu vadinin güzel ve dramatik bir görüntüsü vardır.
Konstantin MÖ 203 yılında Antik Yunan ve Numidyalılar tarafından kuruldu. Daha sonra Roma İmparatorluğu'nun eline geçti. MS 311 yılında İmparator Maxentius ile eski Afrika valisi Domitius Alexander arasındaki iç savaşta yıkıldı. MS 313'te yeniden yapıldı ve İmparator Büyük Konstantin'in adını aldı. 432'de Vandallar tarafından ele geçirildi. 534 ila 697 yılları arasında Bizans İmparatorluğu'nun Afrika eyaletinin bir parçası haline geldi. 7. yüzyılda Arapların eline geçti, Kusantine adını aldı. Giderek gelişen şehir, 12. yüzyılda Pisa, Ceneviz ve Venedik ile ticaret yapan zengin bir merkez halini aldı. 1529'dan itibaren Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılan Konstantin, Cezayir dayısına bağlı doğu beyi tarafından idare edildi. Bu beylerden şehri 1770-1792 yıllarında idare eden Salah Bey, önemli imar hareketlerine girişti ve bugün de şehri süsleyen önemli mimari eserler yaptırdı.
1826'da şehrin son beyi, Muhammed Şerif Paşa, Fransız işgal güçlerine karşı şiddetli bir direniş hareketi yürüttü. Konstantin, Cezayir'de Fransızlara en uzun süre direnen şehir oldu. Şehir 13 Ekim 1837'de düştü, 1848'de idarî olarak Fransa'nın Cezayir sömürgesinin bir parçası haline geldi.
II. Dünya Savaşı sırasında Konstantin ve yanındaki Setif kentleri, Müttefikler tarafından Kuzey Afrika seferi (1942-43) sırasında askerî üs olarak kullanıldı.

Kuala Lumpur resmî adıyla Kuala Lumpur Federal Bölgesi (Malayca: Wilayah Persekutuan Kuala Lumpur), Malezya'nın başkenti ve federal bir bölgesidir. 2024 yılı itibarıyla 2.075.600 nüfusuyla 243 km² (94 sq mi) alanı kapsayan, ülkenin en kalabalık şehridir. Klang Vadisi'ni de içeren Büyük Kuala Lumpur, 2024 yılı itibarıyla 8,8 milyonluk bir kentsel yığılmadır. Hem nüfus hem de ekonomik kalkınma açısından Güneydoğu Asya'nın en hızlı büyüyen metropol bölgeleri arasındadır.
Şehir, Malezya'nın kültürel, finansal, turizm, siyasi ve ekonomik merkezi olarak hizmet vermektedir. Ayrıca Malezya parlamentosuna (Dewan Rakyat ve Dewan Negara'dan oluşmaktadır) ve hükümdarın (Yang di-Pertuan Agong) resmi ikametgâhı olan Istana Negara'ya ev sahipliği yapmaktadır. Kuala Lumpur, ilk olarak 1857 civarında bölgedeki kalay madenlerine hizmet eden bir kasaba olarak geliştirildi ve Yap Ah Loy ve Frank Swettenham gibi önemli şahsiyetler, 19. yüzyılın sonlarında şehrin erken gelişiminde etkili oldular. 1880'den 1978'e kadar Selangor'un başkenti olarak hizmet verdi. Kuala Lumpur, Malaya Federasyonu'nun ve onun halefi Malezya'nın kurucu başkentiydi. Şehir, 1999'un başlarında Putrajaya'ya taşınana kadar Malezya federal hükûmetinin yürütme ve yargı organlarının merkezi olarak kaldı. Ancak, siyasi organların bazı bölümleri hala Kuala Lumpur'da bulunmaktadır. Şehir, Malezya'nın üç Federal Bölgesinden biridir ve Malezya Yarımadası'nın orta batı kıyısında, Selangor eyaleti içinde yer almaktadır.
1990'lardan beri şehir, 1998 Commonwealth Oyunları, 2001 Güneydoğu Asya Oyunları, 2017 Güneydoğu Asya Oyunları, Formula 1, Moto GP ve 1997 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası da dahil olmak üzere birçok uluslararası spor, siyasi ve kültürel etkinliğe ev sahipliği yapmıştır. Kuala Lumpur son on yıllarda hızlı bir gelişim göstermiş ve dünyanın en yüksek ikiz binaları olan Petronas Kuleleri'ne ev sahipliği yapmaktadır; bu kuleler o zamandan beri Malezya gelişiminin ikonik bir sembolü haline gelmiştir. Kuala Lumpur, hızla genişleyen Klang Vadisi Entegre Transit Sistemi aracılığıyla Petaling Jaya gibi komşu kentsel metropol bölgeleriyle iyi bir bağlantıya sahiptir. Şehir sakinleri ayrıca Kuala Lumpur Sentral istasyonu üzerinden demiryolu ile Malezya Yarımadası'nın diğer bölgelerine ve Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı'na (KLIA) seyahat edebilirler.
Kuala Lumpur, 2019 yılında Mastercard Destinasyon Şehirleri Endeksi'nde dünyanın en çok ziyaret edilen 6. şehri olarak sıralanmıştır. Şehir, dünyanın en büyük on alışveriş merkezinden üçüne ev sahipliği yapıyor. Kuala Lumpur, Economist Intelligence Unit'in Küresel Yaşanabilirlik Sıralamasında dünyada 70. ve Güneydoğu Asya'da Singapur'dan sonra ikinci sırada yer alıyor ve KPMG'nin 2021 Önde Gelen Teknoloji İnovasyon Merkezi sıralamasında ASPAC'ta dokuzuncu ve Güneydoğu Asya'da Singapur'dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Kuala Lumpur, UNESCO tarafından 2020 Dünya Kitap Başkenti seçildi. 2025 yılında Kuala Lumpur, Oxford Economic Papers'ın Küresel Şehirler Endeksi'nde Singapur'dan sonra Güneydoğu Asya'nın en iyi ikinci şehri ve dünyada 79. sırada yer aldı.

Kuala Lumpur 1857 yılında kurulmuştur. 1880 yılında Selangor Sultanlığı ve 1895 yılında da Federal Malay Devletleri'nin başkenti oldu. II. Dünya Savaşı sırasında 1942 yılında Japon İmparatorluğu tarafından işgal edilmiş olup işgal 15 Ağustos 1945 tarihinde Japonya'nın teslim olmasına kadar devam etmiştir. Kuala Lumpur 1972 yılında şehir statüsü aldı ve 1 Şubat 1974 tarihinde Selangor eyaletinden ayrılarak federal toprak ilan edildi.

Kuala Lumpur Malay Yarımadası'nda deniz kıyısına 30 km uzakta Gombak ve Klang nehirlerinin birleştiği noktada yer almaktadır.

Kaynak:Ulusal Çevre Ajansı, Singapur Ocak 2007

Kuala Lumpur'da yerel yönetim Kuala Lumpur Şehir Meclisi tarafından sorumlu olup Federal Topraklar Bakanlığı'nın denetimi altındadır.
Kuala Lumpur'un 1 Şubat 1974 tarihinden beri federal toprak olmasından beri sekiz belediye başkanı tarafından yönetildi. Malezya'da yerel hükûmet seçimlerinin 1970'ten beri askıya alınmasından dolayı belediye başkanları federal bölge tarafından atanmaktadır. Kulala Lumpur'un şimdiki belediye başkanı Datuk Muhammed Emin Nureddin Abdülaziz'dir.
Belediye Başkanları:

Tan Sri Datuk Lokman Yusuf (1972)
Tan Sri Yakub Latif (1973 - 1983)
Tan Sri Datuk İlyas Ömer (1983 - 1992)
Datuk Dr. Mazlan Ahmed (1992 - 1995)
Tan Sri Datuk Kamerüzzaman Şerif (1995 - 2001)
Datuk Muhammed Şeyd Muhammed Tevfik (2001 - 2004)
Datuk Ruslin Hasan (2004 - 2006)
Datuk Abdülhakim Burhan (2006 - 2008)
Tan Sri Ahmed Fuad İsmail (2008 - 2012)
Tan Sri Ahmed Faysal Talib (2012 - 2015)
Datuk Muhammed Emin Nureddin Abdülaziz (2015 - devam ediyor)
Kuala Lumpur idari olarak Bukit Bintang, Titiwangsa, Setiawangsa, Wangsa Maju, Sentul, Kepong, Segambut, Lembah Pantai, Seputeh, Bandar Tun Razak ve Cheras olmak üzere 11 semte ayrılmaktadır.

Kuala Lumpur Malezya ve Güneydoğu Asya'nın en önemli ekonomik ve finans merkezlerinden biri olup çevresindeki kentsel alanlar ile birlikte ülkenin ekonomik açıdan en sanayileşmiş ve en hızlı büyüyen bölgesidir.

Kuala Lumpur'a Sepang'ta yer alan Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı hizmet vermekte olup KLIA Ekspres tren hattı ile şehir merkezine ulaşılabilmektedir. Şehir içi ulaşım otobüs, taksi ile hafif raylı sistem, havaray ve banliyö hatları gibi raylı sistemler aracılığı ile yapılmakta olup demiryolu taşımacılığında KL Sentra İstasyonu şehrin ana ulaşım noktasıdır.

 Malakka, Malezya (15 Nisan 1989'dan beri)
 İsfahan, İran (2005'ten beri)
 Ankara, Türkiye (24 Haziran 2006'dan beri)
 Meşhed, İran (3 Ekim 2006'dan beri)
 Chennai, Hindistan
 Karaçi, Pakistan
 Kazablanka, Fas
 Lenkeran, Azerbaycan
 Osaka, Japonya
 Şiraz, İran

Resmî site

Kuala Lumpur fotoğrafları 20 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lonely Planet - Kuala Lumpur 13 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuala Lumpur resimleri 13 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Maps'te uydu fotoğrafları 14 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Earth - Kuala Lumpur
Lumpuristik misyon5ice

Kudüs (Arapça: القُدس, el-Kuds) veya Yeruşalim (İbranice: יְרוּשָׁלַיִם‎ ), Orta Doğu'nun Kenan bölgesinde, Akdeniz ile Lut Gölü arasındaki Yehuda Dağları'ndaki bir plato üzerine kurulmuş eski bir şehirdir. Üç büyük İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kutsal sayılan bir şehirdir. İsrail, başkentinin Kudüs olduğunu ilan etmiştir. Birleşmiş Milletler, bu kararı tanımadığını açıklamıştır. Aynı zamanda Filistin Ulusal Yönetimi de kendi başkentinin Kudüs olduğunu ilan etmiştir. Günümüzde İsrail ve Filistin, Kudüs'ü başkent olarak kabul eder fakat uluslararası alanda bu kararlar tanınmamaktadır. Çoğu ülke İsrail'deki diplomatik misyonlarını ve Büyükelçiliklerini Tel Aviv'de bulundururken, Filistin'deki diplomatik misyonlar ve Büyükelçilikler ise Ramallah, Gazze Şehri, Kahire ve Şam gibi çeşitli yerlerde bulunmaktadır.
Şehir, Akdeniz ve Ölüdeniz'in (Lut Gölü) kuzey sınırı arasında yer almaktadır. Doğu Kudüs ile birlikte düşünüldüğünde, alan ve nüfus olarak İsrail'in en kalabalık şehridir. 800 binin üzerinde nüfusa ve 125,1 km2 alana sahiptir. Uzun tarihi boyunca Kudüs, 2 defa yok edilmiş, 23 defa işgal edilmiş, 52 defa saldırıya uğramış ve 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarılmıştır. Şehrin en eski bölümüne, MÖ 4. binyılda ilk yerleşim gerçekleşti. 1538'de Osmanlı padişahı I. Süleyman hükümdarlığı altında, şehri çevreleyen duvarlar inşa edildi. Bugün bu duvarlar Ermeni, Hristiyan, Yahudi ve Müslüman olmak üzere dört çeyreğe bölünmüş olan Eski Şehir'i (Eski Kudüs) çevrelemektedir. Eski Kudüs, 1981 yılında Dünya Mirasları arasına girdi ve ayrıca şehir, Tehlike Altında Olan Dünya Mirasları arasındadır. Modern Kudüs, Eski Kudüs'ün sınırlarını aşarak çok büyümüştür.
Sünni Müslümanlar için Kudüs, Mekke ve Medine'den sonra en kutsal şehirdir. İslamiyet'te Kudüs, MS 610 yılında ilk kıble olmuştur ve Kur’an’a göre Muhammed, 10 yıl sonra Miraç’a bu şehirden çıkmıştır. Kudüs, Yahudiler için en kutsal şehirdir çünkü Tevrat'a göre İsrail Kralı Davud, milattan önce Kudüs’ü Birleşik İsrail Krallığı’nın başkenti olarak inşa etti ve oğlu Kral Süleyman, ilk tapınağı şehrin içinde kurdu. Hristiyanlar için Kudüs’ün kutsallığı ise, Yeni Ahit’e göre Nasıralı İsa’nın bu şehirde çarmıha gerilmesinden ve 300 yıl sonra Azize Helena’nın İsa’nın hayatındaki hac noktalarını belirlemesinden gelmektedir. Sonuç olarak, küçük bir alan olmasına rağmen Eski Kudüs, birçok dinî önem taşıyan noktalara sahiptir. Bunların arasında Tapınak Dağı, Ağlama Duvarı, Kutsal Kabir Kilisesi, Kubbetü's-Sahre ve Mescid-i Aksa vardır.
Kudüs, 637 yılında, Halife Ömer döneminde, Bizans İmparatorluğu ile yapılan savaş sonucunda Müslüman Arapların eline geçti. 1099 yılında, I. Haçlı Seferi sırasında bu kez Hristiyanlar şehri ele geçirdiler ve bu bölgelerde Kudüs Krallığı başta olmak üzere pek çok devlet kurdular. 1187 yılında, Selahaddin Eyyubi öncülüğünde gerçekleşen Hıttin Muharebesi ile şehir, 88 yıllık bir aranın ardından tekrar Müslümanların hâkimiyetine geçti. Sonrasında da Türk kontrollerine geçti. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşik Krallık kontrolüne geçti. Birleşik Krallık çekildikten sonra Müslümanlar ve Yahudiler arasında sorunlara neden oldu. Günümüzde Kudüs’ün statüsü, İsrail-Filistin çatışmasının en önemli sorunlarından biri olarak kendisini göstermektedir. 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda Batı Kudüs, İsrail tarafından ele geçirilen yerler arasındadır ve Eski Kudüs de içinde olmak üzere Doğu Kudüs, Ürdün tarafından ele geçirilmiştir. İsrail 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı sonucunda Doğu Kudüs’ü ele geçirip sonrasında Batı Kudüs ile birleştirip Kudüs'ün tamamına hakim olmuştur.
Günümüzde İsrail’in temel kanunları, Kudüs’ü İsrail’in “bölünmez başkenti” olarak kabul eder. Uluslararası toplum, son işgali kabul etmeyip Doğu Kudüs’ü, İsrail işgali altında olan Filistin Devleti'nin sınırı olarak tanımlar. Uluslararası toplum, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımlamaz ve de jure olarak Kudüs’te Amerikan büyükelçiliği hariç elçilik bulunmaz. Filistin Merkezi İstatistik Bürosu kayıtlarına göre 208.000 Filistinli, Doğu Kudüs’te yaşamakta ve Filistin Ulusal Yönetimine göre, bu şehir gelecekte kurulacak olan Filistin Devleti’nin başkenti olacaktır. İsrail Devleti’nin bütün dalları Kudüs’te yer almaktadır. Bunların arasında Knesset (İsrail parlamentosu), Başbakan, Başkan köşkleri ve Yargıtay vardır. İbrani Üniversitesi ve İsrail Müzesi başta olmak üzere, şehirde pek çok turistik ve tarihî yerler bulunmaktadır.

Mısır Orta Krallığı’na ait düşmanların listelendiği antik yazılarda 'Rušalim' adlı bir şehir ismi geçer ve bu isim evrensel olarak olmasa da genelde Kudüs (Yeruşalayim) olarak bilinir. Kudüs, Abdi-Heba’nın Amarna Mektuplarında 'Urušalimin' olarak geçer. Yeruşalayim, Kitâb-ı Mukaddes’teki Yeşu kitabında ilk ortaya çıkar. Bu form Yireh (tanrının hizmetinde olan ve tanrıya uyan yer) ve Tanrının (Şalim) karışımıdır. Tanrıya verilen Şalim adı, SLM kökünden türediğinden, Şalom (İbranice) ve Salam (Arapça) barış anlamına da gelir, bu nedenle Yeruşalayim’e Barışın Şehri de denir. İbranice “-im" eki çoğul anlamına gelir ve “-ayim” eki ise çift anlamına gelir, böylece (Yeruşalayim isminin), Kudüs şehrinin iki tepe üstünde olduğunu belirttiği düşünülür. Arapçada Kudüs القُدس al-Quds olarak geçer ve “kutsal” ya da “Kutsal Tapınak” anlamına gelir.

Kudüs'ün hem İsrail milliyetçiliği hem de Filistin milliyetçiliği arasındaki merkezî pozisyonunu göz önünde bulundurduğumuzda, 5000 yıllık yerleşik hayatı barındıran tarihi incelerken gereken seçicilik, genelde ideolojik önyargı veya görüşlerden etkilenir. Örneğin, şehrin Yahudi dönemleri, İsrailli milliyetçiler (Siyonistler) için önemlidir ve onlara göre, modern Yahudiler, antik İsraillilerden ve Makabiler'den geldiğini iddia ederler. Öte yandan Müslüman, Hristiyan ve Yahudi olmayanlara ait dönemler ise Filistin milliyetçiliği için önemlidir. Filistin milliyetçilerine göre, günümüzde Filistinlileri, bölgede bulunan farklı insan topluluklar oluşturmuştur. Sonuç olarak, iki taraf da şehrin tarihini, şehir üzerindeki iddialarını güçlendirmek adına politikleştirmektedir.

Günümüz Kudüs'ünde bulunan çömlek buluntuları, şehirdeki yaşamın Bakır Çağı'nda, yerleşimin ise Bronz Çağı'nda var olduğunu göstermektedir. Kathleen Kenyon'unda içinde bulunduğu bazı arkeologlara göre, Kudüs, Kuzeybatı Samiler tarafından, Milattan Önce 2600 yılında organize yerleşim alanı olarak kurulmuştur. İlk yerleşim alanları, Ofel Tepesi'ne kurulmuştur. Kutsal Kitap ilk olarak Kudüs'ten, İbrahim'in müttefiki Melçizedek'in yönettiği şehir olarak bahseder.
Bronz Çağı'nın sonlarına doğru, Kudüs, Mısır'a bağlı bir şehir devletiydi. Birkaç ücra köy ve pastoral bölgeleri yöneten mütevazı bir şehir olup, küçük bir Mısır garnizonuna ve Kral Abdi-Heba gibi atanmış yöneticilere sahipti. Birinci Seti ve İkinci Ramses zamanında, artan zenginlikle birlikte kapsamlı inşalar gerçekleşti.
Bu dönemde, Kenan bölgesinin Mısır İmparatorluğu'nun bir parçasını oluşturması, Kutsal Kitap'ta Yeşua'nın işgalini açıklar. Kutsal Kitap'ta, Kenani kabileler tarafından işgal edilmiş olsa da, Kudüs'ün Bünyamin kabilesine verilmiş sınırların içerisinde olduğu belirtilir. Davud, Kudüs'ü işgal eder ve Kudüs, Birleşik İsrail Krallığı'nın başkenti ve krallığın dinî merkezlerinden biri olur.
Kutsal Kitap'a göre, Kral Davud 40 yıl boyunca hükmetti. Hükmünün kesin bitiş tarihi üzerindeki genel tahmin Milattan Önce 970'tir. Kral Davud'un ardından, oğlu Süleyman geçti ve Tapınak Dağı üzerinde Kutsal Tapınağı kurdu. Süleyman Tapınağı (Birinci Tapınak), Ahit sandığının barındığı yer olduğundan, Yahudi tarihinde önemli bir role sahipti. 400 yıldan fazla sürede, Milattan Önce 587 yılında gerçekleşen Babil istilasına kadar, Kudüs, Birleşik İsrail Krallığı'nın ve daha sonra Yehuda Krallığı'nın politik başkentiydi. Birinci Tapınak dönemi olarak adlandırılan bu dönemde, tapınak İsraillilerin dinî merkeziydi.
Süleyman'ın ölümüyle (Milattan Önce 930), on kuzey kabile, İsrail Krallığı'ndan ayrıldı. Davud ve Süleyman liderliğinde, Kudüs Yehuda Krallığı'nın başkenti olarak kaldı. Antik İsrail döneminden kalıntılar arasında Hezekiya'nın Tüneli vardır. Bu tünel bir su yolu olup, Yehuda kralı Hezekiye tarafından inşa edilmiş ve antik İbranice yazılarla süslenmiştir (Siloam yazıları). Milattan Önce 8. yüzyılda inşa edilen geniş duvarda Hezekiya tarafından yapılmıştır. Silwan'daki Firavun'un kızına ait kabirde İbranice yazılar vardır. Bu dönemden kalan bir su deposu Robinson'un gemisinin yakınlarında, 2012 yılında bulundu ve bu da Yehuda Krallığı döneminde yoğun yerleşmenin olduğuna dair güçlü bir kanıt olarak bilinir.
Milattan Önce 722 yılında, Asurlular'ın İsrail Krallığı'nı işgal etmesiyle birlikte, Kudüs, kuzey krallıktan gelen göçmen dalgalarıyla güçlendi. Birinci Tapınak Dönemi, Babillilerin Milattan Önce 586 yılında Yehuda ve Kudüs'ü işgal etmesiyle sona erdi.

Milattan Önce 538 yılında, Babil tutsaklığı döneminin ardından, Pers kralı Büyük Kiros, Yahudileri Yehuda'ya tekrar dönmeleri için çağrıda bulundu ve Tapınağı kurmalarına izin verdi. İkinci Tapınağın inşa edilmesi Milattan Önce 516 yılında, Büyük Daryus yönetiminde tamamlandı. Milattan Önce 445 yılında, I. Artaserhas, yayımladığı kanunla şehrin duvarlarını tekrar inşa ettirdi. Kudüs tekrar Yehuda başkenti olma ve Yahudilerin dinî merkezi olma özelliğini tekrar kazandı.
İkinci tapınak döneminden kalan birçok mezarlık Kudüs'te bulundu. Bunların arasında Tapınağı kuran Simon'un mezarlığı vardır ve mezarın üzerinde Aramice yazılar bulunmaktadır. Eski Şehrin kuzeyinde bulunan Abba mezarlığı da Aramice yazılara sahiptir. Kidron vadisinde bulunan Benei Hezir Mezarlığı, İbranice yazılara sahiptir ve bu yazılar mezarlığın İkinci tapınak rahiplerine ait olduğunu belirtir. Sanhedrin mezarları, 63 adet kayalarla yapılmış bir yeraltı mezarlığını oluşturur. Kuzey Kudüs'te bulunan Sanhedria muhitinde bulunur ve Sanhedrin üyeleri tarafından kullanılmıştır.
Büyük İskender Pers İmparatorluğu’nu işgal ettiğinde, Kudüs ve Yehuda, Makedon kontrolü altına girdi v

Uluslararası platformda Kudüs'ün statüsü hakkında yasal ve diplomatik açıdan farklı görüşler görülmektedir. Devletler ve uzmanlar da aynı şekilde uluslararası kanunlar altında Kudüs'ün statüsü hakkında bölünmüşlerdir. İsrail ve Filistin Kudüs'ü başkent olarak kabul etmektedir. Fakat çoğu ülke Kudüs'ü İsrail ve Filistin'in başkenti olarak tanımamaktadır. Hatta çoğu tam anlamıyla İsrail ve Filistin'e ait olduğunu da düşünmemektedir. Birçok BM üye devleti resmî olarak bir BM önergesi olan Kudüs'ün uluslararası statüsüne sadık kalmaktadır.
İsrail'in Batı Kudüs'teki varlığı kabul edilmesine rağmen asıl anlaşmazlık İsrail'in Doğu Kudüs'ü kontrolü altında tutmasından kaynaklanmaktadır. De jure olarak BM üye devletlerinin ve uluslararası örgütlerin çoğu, İsrail'in, 1967'de Altı Gün Savaşı'yla Doğu Kudüs'ü kontrolüne geçirmesini ve 1980'de yürürlüğe sokulan ve Kudüs'ün bir bütün olarak İsrail'in başkenti olduğunu öngören Kudüs Yasasını tanımamaktadır. Sonuç olarak dış elçilikler genellikle Tel Aviv ve çevresinde veya Kudüs'ün Mevaseret Zion gibi dış muhitlerinde bulunur.
İsrail ile Filistin Ulusal Yönetimi'nin barış yolundaki engellerinden biri Filistin'in Doğu Kudüs'ü "Al Kuds" adıyla gelecekteki Filistin devletinin başkenti yapmak istemesidir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, "Kudüs Yahudilerindir ve sonsuza dek İsrail egemenliği altında olacaktır" demiştir.

1517'den beri Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde olan bu şehirde 1830'den sonra çoğunluğu Yahudiler oluşturdu. Avrupa ülkeleri 19. yüzyılda kutsal yerleri ve Hristiyan kiliselerini korumak ve şehirde etkilerini artırmak için rekabete girdi. Bunlardan bazıları Kudüs'te konsolosluklar açtı. 1917'de, I. Dünya Savaşı'nın ardından Kudüs, İngiltere'nin eline geçti. Kudüs'ün kendine has ruhani özelliği ve üç büyük monoteistik din için önemli oluşunu tanıyan Müttefik Devletler şehrin güvenliğini uluslararası platformda garantiye aldı.
Mayıs 1948'de Birleşik Krallık Filistin Mandası'nın yıkılmasının ardından İngiltere Filistin toprakları için çatışan Araplarla Yahudilerin durumunun çözümlenmesi için Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna talepte bulundu. Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler Paylaşım Planı'yla Filistin toprakları Araplarla Yahudiler arasında bölüştürüldü ve Kudüs'e kendine has özel yasaları ve politik statüsü olan Birleşmiş Milletler dışında hiçbir yere bağlı olmayan corpus separatum (ayrı beden) statüsü verildi. Arapların da aynı şeyi yapacağını düşünen Yahudi temsilciler planı kabul etti fakat Araplar bunun yasal olmadığı gerekçesiyle planı reddetti.
Mayıs 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesiyle Arap devletlerin istilası başladı, bu nedenle BM'in Kudüs planı gerçekleşemedi. 1949 Ateşkes Antlaşmasıyla Doğu Kudüs'ün kontrolü Ürdün'e Batı Kudüs'ün kontrolü de İsrail'in eline geçti. Her iki taraf da diğer tarafın kontrolünde olan topraklar üzerindeki de facto hakkını kabul etti. Ateşkes Antlaşmasıyla iki ülke arasında de facto hakları tanınmasına rağmen bu uluslararası alanda Kudüs'ün enternasyonalize edilmesini öngören plana aykırı olduğu için kabul görmedi. Hemen ardından İsrail Kudüs'ün İsrail'in ayrılmaz bir parçası ve ölümsüz başkenti ilan etti. 1950'de Ürdün Doğu Kudüs'ü ilhak etti, bu hareket sadece İngiltere ve Pakistan tarafından tanındı. Diğer ülkeler ne İsrail'in Batı Kudüs'te ne de Ürdün'ün Doğu Kudüs'teki haklarını tanıdı.

Birleşmiş Milletler Kudüs'ün corpus separatum olarak uluslararası özel bir rejime tabi tutulmasını tavsiye etmektedir ve en nihayetinde hem İsrail'in hem de Filistin'in başkenti olacağını öngörmektedir.
Birleşmiş Milletler İsrail'in Kudüs'ü başkent yapışını tanımamaktadır. Genel Kurulda kabul edilen karara göre "İşgal güçleri olan İsrail'in Kutsal kent Kudüs hakkında gerek yasama gerek yargı olarak empoze ettiği kanunlar yasadışıdır dolayısıyla geçersizdir ve İsrail tek taraflı yasadışı kanunlarını geri çevirmeye çağırmaktadır."
Birleşmiş Milletler'in açıklamasına göre, uluslararası cemaatlerin Birleşmiş Milletler aracılığıyla Kudüs'ün ruhani, dini ve kültürel boyutunun korunmasıyla alakalı meşru ilgileri vardır. Organizasyonun Kudüs'e olan tavrı Paylaşım Planında belirtildiği gibidir: (II) 29 Kasım 1947, Kudüs'ün tamamının internasyonalizasyonuyla ilgilidir, "Kudüs şehri corpus separatum olarak özel uluslararası rejime tabi tutulmalıdır ve Birleşmiş Milletler tarafından yönetilmelidir." Filistin Halkının Devredilemez Haklarının Tatbiki Komisyonu'nca hazırlanan raporda taraflar arasında şehir hakkında bir uzlaşma sağlanana kadar corpus separatum olarak kalması gerektiği belirtilmiştir.
Güvenlik Konseyi tarafından İsrail ile ilgili alınan kararlardan altı tanesi İsrail'in şehir üzerindeki haklarını tanımamasıyla ilgilidir. 1980'de İsrail'in yürürlüğe soktuğu ve Kudüs'ün İsrail'in bölünmez ve daimi başkenti olmasıyla ilgili olan Kudüs Yasası'nı da tanımamaktadır. Buna tepki olarak üye devletler diplomatik temsilciliklerini bu şehirden çekme kararı almıştır.

İsrail 1948'de Batı Kudüs'ü egemenliği altına aldığını iddia etmektedir. İngilizlerin bölgeyi terk etmesiyle hiç kimsenin egemenliği altında olmayan Batı Kudüs'ün kontrolünü savaş sırasında nefsi müdafaa hareketi altında kanunlara uygun olarak ele geçirdi. 1967'deki Altı Gün Savaşı'yla yetki alanını Doğu Kudüs'e kadar genişletti, yeni belediye sınırları kurdu. Ayrıca kutsal yerlere serbestçe girişin garantisini verdi. Her ne kadar başlangıçta İsrail BM'e şehri ilhak etmediğini sadece belediye ve idari entegrasyonu sağladığını bildirdiyse de ardından Anayasa Mahkemesiyle alınan kararla şehrin doğusu da İsrail'e dahil edildi. İsrail'in bakış açısına göre, 1948'de Ürdün saldırı sonucu Doğu Kudüs'e hakim olduğundan şehir ülkenin egemenliğinde değildi ve 1967'de İsrail şehri nefsi müdafaa sonucu aldığından şehir üzerinde daha esaslı hakları vardı.
Temmuz 1980'de Knesset Kudüs Yasası'nı geçirerek şehrin bir bütün olduğunu ve statüsünün başkent olduğunu teyit etti. Genişlemiş Doğu Kudüs resmi olarak ilhak edilmedi.
İsrail'in düşüncesine göre Kudüs'ün statüsünün corpus separatum olmasını gerektiren geçerli bir sebep yoktur. Bunu sebebi ise bu teklifin hiçbir zaman yürürlüğe girmemiş olması ve Arap devletlerinin Paylaşım Planını kabul etmeyip yeni kurulmuş İsrail devletine savaş açmasıdır. Ayrıca uluslararası alanda Kudüs'ün corpus separatum olması için hiçbir antlaşma veya anlaşma yapılmamıştır.
Knesset, yasama, yürütme ve yargı organlarıyla birlikte bu şehirde bulunmaktadır.

Filistin Ulusal Yönetimi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 242 sayılı kararı ile Doğu Kudüs'ü işgal altında görmektedir. Şehrin tamamı kalıcı statü müzakerelerine tabidir, bu da Filistin'e bölgenin bir kısmında egemenlik hakkı doğuracaktır. Filistin Devleti'nin başkenti olarak hizmet verecektir.  Kudüs açık bir şehir olup fiziksel bölünme olmamalıdır. İbadet özgürlüğü, dini yerlere girişin ve bu yerlerin korunması garanti altına alınmalıdır.

Avrupa Birliği Kudüs için Birleşmiş Milletler Paylaşım Planında corpus separatum olarak gösterilen planı kabul etmiştir. Ancak, Arap-İsrail sorununa çözüm olarak Yol Haritası takip edilip çift devletli bir yapının adil olacağına inanmaktadır. Her iki tarafın da politik ve dini kaygıları ele alındığında en sağlıklı çözümün Kudüs'ün her iki devletin de başkenti olması öngörülür.
AB'ye göre Kudüs için peşin hüküm vermek sakıncalı olacaktır. 1967 öncesi sınırlar dışındaki sınırlar iki taraf anlaşmadıkça kabul edilmeyecektir. Yol Haritası'nda bahsedildiği gibi FKÖ'nün üssü olan Orient Evi ve Ticaret Odası gibi Filistin entitülerinin açılmasını, iş izni, eğitim, sağlık, inşaat izni, ev yıkımı, vergi ve masraflarda Filistinlilere ayrımcılık uygulanmamasını istemektedir.

"Avrupa Birliği tavrını prensip bildirisiyle geçen Aralık'ta sunmuştur. Barış ve güvenlik içinde İsrail ve Filistin'in iki-devlet çözümünden yanayız. Kurulması uygun bir Filistin devleti 1967 sınırları gereğince Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze'yi içerir. Kudüs'ün iki devletin de başkenti olan uygun bir çözüm üretilmelidir." -Catherine Ashton

Rusya, şehirde uluslararası bir rejimin uygulanmasını uygun görmektedir ve şehirde yapılanmaya karşıdır. Mart 2010'da Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov "İsrail'in yapılanma aktiviteleri kabul edilemez ve bu barış sürecini sekteye uğratabilir" demiştir.

Amerika Birleşik Devletleri uluslararası bir rejimin hakim olmasını uygun görmektedir. Son statüsü görüşmeler sonucu çözümlenmelidir ve Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımamaktadır.
ABD, BM'in corpus separatum teklifine göre hareket etmektedir. De jure olarak Kudüs en son Birleşik Krallık Filistin Mandası altında bir egemenliğe aitti fakat o zamandan beri hiçbir ülkenin egemenliğinde değildir. Başkan Bush (1989–1993) Doğu Kudüs'te yeni yerleşim birimleri kurulmamasını ve şehrin "bölünmesini" görmek istemediğini belirtmiştir. Başkan Barack Obama hükûmeti Gilo ve Ramat Şlomo yerleşim birimlerinin kurulması ve Filistinlilerin evlerinden çıkarılıp evlerinin yıkılması nedeniyle İsrail'i kınamıştır.
6 Aralık 2017'de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump Kudüs'ü resmî olarak İsrail'in başkenti olarak tanıdığını açıkladı ve Tel Aviv'de bulunan Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınması talimatı verdi.

Birleşik Krallık'a göre Kudüs corpus separatum veya BM yönetiminde uluslararası bir şehir olmalıydı. BMGK'in Filistin'i paylaştırdıktan sonra İsrail Batı Kudüs'ü işgal etti. Ürdün ise Eski Şehir dahil Doğu Kudüs'ü işgal etti. Birleşik Krallık de facto olarak iki ülkenin kontrolünü tanısa da bu ülkelerin egemenliklerini tanımadı. 1967'de İsrail Doğu Kudüs'ü eline geçirdi ki Birleşik Krallık bunu bir ordu işgali ve Doğu Kudüs'teki İsrail yerleşim birimlerinin Dördüncü Cenevre Sözleşmesine göre yasadışı olduğunu düşünmektedir. Birleşik Krallık'ın elçiliği Kudüs'te değil Tel Aviv'de bulunmaktadır. Doğu Kudüs'te hiçbir devlete akredite edilmemiş bir başkonsolosluk bulunmaktadır, bu da Kudüs'ün hiçbir devletin egemenliğinde olmadığını ifade etmektedir.
Birleşik Krallık, şehrin son statüsünün halen son şeklini almadı

Kâbil (Farsça: کابل - Kābol), Afganistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Kabil Bölgesi'nin yetki alanındadır ve tahmini nüfusu 5.333.284 kişidir. Ülkenin doğu yarısında yer alan ve Kabil Vilayeti'nin bir parçası olan şehir, idari olarak beş bölgeye ve 22 belediye bölgesine ayrılmıştır. Kabil'in yerli halkı ağırlıklı olarak Peştuca ve Farsça konuşmaktadır; yerel olarak Farsça Dari olarak adlandırılan bu dil, kendine özgü bir Kabil aksanıyla bölgesel Dari lehçelerini kullanmaktadır.
Kabil, uzun zamandır Afganistan'ın siyasi, kültürel ve ekonomik merkezi olmuştur. Hızlı kentleşme, onu ülkenin en önemli şehri haline getirmiştir. Hindukuş sıradağlarındaki dar bir vadide yüksek bir konumda yer alır ve Kabil Nehri ile çevrilidir. Deniz seviyesinden 1.791 m (5.876 ft) yükseklikte bulunan şehir, dünyanın en yüksek başkentlerinden biridir. Şehrin merkezi, Bala Hisar, Deh Afganan ve Murad Hani bölgeleri de dahil olmak üzere en eski mahallelerini içerir. 
Kabil'in 3500 yıldan fazla bir geçmişe sahip olduğuna inanılmaktadır. Ahameniş, Pers İmparatorluğu döneminde adı geçmiştir. Asya'da bir kavşak noktasında yer alan şehir—batıda İstanbul ile doğuda Hanoi arasında kabaca yarı yolda—Orta Asya ve Güney Asya'nın ticaret yolları boyunca stratejik bir konumdadır. Antik İpek Yolu'nun önemli bir durağı olarak, geleneksel olarak Tataristan, Hindistan ve Pers arasında buluşma noktası olarak görülmektedir. Yüzyıllar boyunca Kabil, Ahameniş, Seleukos, Greko-Baktriya, Maurya, Kuşan, Samanid, Gazne, Gurlular, Harezm, Timur ve diğerleri de dahil olmak üzere çeşitli imparatorluklar tarafından sahiplenilmiştir. 
16. yüzyılda, Babür İmparatorluğu'nun hükümdarları Kabil'i yazlık başkentleri olarak kullandılar ve bu süre zarfında şehir gelişti ve önemi arttı. Nadir Şah'ın Hindistan'ı işgalinin ardından kısa bir süre Afşarilerin kontrolüne girdi ve nihayet 1747'de Durrani İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Kabil, Timur Şah Durrani'nin hükümdarlığı sırasında 1776'da Afganistan'ın başkenti oldu. 19. yüzyılda şehir, Birinci ve İkinci İngiliz-Afgan savaşları sırasında kısa bir süre İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edildi. 
Kabil, Arg, Bagh-e Babur, Bagh-e Bala, Chihil Sutun, Darul Aman, Tajbeg ve daha birçok tarihi bahçe ve sarayıyla tanınır. 20. yüzyılın ikinci yarısında şehir, birçok Avrupalı ​​tarafından yapılan hippi yolculuğunun duraklarından biri haline geldi ve "Orta Asya'nın Paris'i" lakabını kazandı. Bu sükunet dönemi, 1978'deki Sevr Devrimi ve ardından 1979'daki Sovyet askeri müdahalesiyle sona erdi ve bu da 10 yıllık Sovyet-Afgan Savaşı'na yol açtı. 1990'lar, dağılmış Afgan mücahitlerinin ayrılıkçı grupları arasında yaşanan ve şehrin büyük bir bölümünü tahrip eden bir iç savaşla geçti. 1996'da Kabil, Taliban tarafından ele geçirildi. Şehir, 2001'de ABD önderliğindeki bir işgalin ardından Afganistan İslam Cumhuriyeti'nin eline geçti ve ABD'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından 2021'de Taliban tarafından yeniden ele geçirildi.

Kentin geçmişi 3.500 yıl önceye kadar dayanır, MÖ 1500 yıllarında kurulduğu bilinmektedir. Türkçede Kâbil (a uzatılarak ve ince okunur) olan ismin aslı Kâbul'dur. Şehrin adı tarihte, Hindular'ın kutsal kitapların­dan Rig Veda'da Kubha, Batlamyus'un kitaplarında Kophen nehri kenarında Kabolitler'in 'Kaboura' şehri ve Çin seyahatnamelerinde Kao-fu şekillerinde geçer. 6. ve 7. yüzyıllarda kent Orta Asya'nın en önemli kentiydi. 13. yüzyılda Moğol hükümdarı Cengiz Han kenti ele geçirdi. 1504'te Hint-Türk İmparatorluğu'nun kurucusu Babür, Kabil'i alarak devletine başkent yaptı. Kent, 1738'de İran hükümdarı Nadir Şah tarafından alınıncaya kadar Hint-Türk İmparatorluğu'nun egemenliğinde kaldı. 1747'de Ahmed Şah Abdali bölgede ilk bağımsız Afgan devletini kurdu. Kabil 19. yüzyılda iki kez İngilizlerin eline geçti.
1978'de Ruslar tarafından alınan kent, Rusların ağır bir hezimetle 1988'de geri çekilmesinden sonra 2001 yılında ABD tarafından Usame Bin Ladin'in bu ülkede örgütlenmesi bahane edilerek işgal edildi. İşgal sonrası ülkede ABD destekli bir hükûmet kurulmasına rağmen şehrin kontrolü ve güvenliği hâlen BM tarafından sağlanmaktaydı. 2021 yılında ABD'nin çekilmeye başlamasından sonra, şehir yeniden Taliban tehdidine açık bir hale geldi. 15 Ağustos 2021'de Taliban şehrin tamamını ele geçirdi ve Afganistan'da mevcut cumhuriyet rejimi sona ermiş oldu.

Kentin mevcut belediye başkanı 2010 yılının Ocak ayında Devlet Başkanı Hamid Karzai tarafından Muhammad Yunus Nawandish seçildi. 2021 yılında şehri ele geçiren Taliban, belediye başkanı olarak Hamdullah Nomani'yi atadı.

Afganistan'da sağlık hizmetleri nispeten yoksuldur. Varlıklı insanlar tedavilerini genellikle yurt dışında gerçekleştirmektedirler. Günümüzde Kabil'de birkaç hastane bulunmaktadır;

Çocuk Fransız Tıp Enstitüsü
Jamhuriat Hastanesi
Sardar Muhammed Davud Han Hastanesi
Cinnah Hastanesi (yapım aşamasında)
Vezir Ekber Han Hastanesi
Malalai Doğum Hastanesi
Rabia-I-Balki Doğum Hastanesi
Maywand Hastanesi
Afshar Hastanesi
Noor Göz Hastanesi
Atatürk Çocuk Hastanesi
Amerikan Tıp Merkezi
DK-Alman Tıp Tanı Merkezi

 Ankara, Türkiye
 İstanbul, Türkiye
 Kansas City, Amerika Birleşik Devletleri
 Kazan, Rusya
 Konya, Türkiye
 Omaha, Amerika Birleşik Devletleri

Kabil Hayvanat Bahçesi
Afganistan'daki şehirler listesi

Lübnan İç Savaşı (Arapça: الحرب الأهلية اللبنانية‎), 1975'ten 1990 yılına kadar Lübnan'da yaklaşık olarak 150.000 - 230.000 insanın ölümüne neden olmuştur. Yaklaşık 350.000 kişi yaralanmış, bir milyondan fazla insan da ülkesini terk etmiştir. Soğuk Savaş dönemi Lübnan'ı ciddi şekilde etkiledi ve 1958'deki siyasi kriz ancak ABD'nin Beyrut'a çıkarma yapmasıyla sona ermişti. İsrail'in kurulması ve yüzbinlerce Filistinli mültecinin Lübnan'a yerleşmesi (Filistinli mülteciler 1976-90 yılları arasında nüfusun % 35'ini oluşturuyordu) dini çatışmaları artırdı. Silahlı FKÖ gerillalarının ülkeye girişi ciddi siyasi sorunlara sebep oldu. FKÖ'nün gelişi, Filistinli mültecilerin silahlanması farklı gruplar arasındaki sürtüşmeyi hızlandırdı. 1976'da çoğunluğu Müslüman Lübnan Cephesi ve Ulusal Komite arasında çatışmalar başladıktan kısa süre sonra Arap Ligi ve Suriye arabuluculuğa girişti, Filistinli-Lübnanlı çatışması daha çok Güney Lübnan'da yoğunlaştı. FKÖ burayı 1969 yılından beri kontrol ediyordu. Kahire Anlaşması imzalanarak bu bölgeden çekildi. İsrail, Güney Lübnan'ı işgal etti ve Suriye önce Hristiyanlar lehine iç savaşa dahil oldu ve sorun uluslararası bir boyut kazandı. Suriye ve İsrail anlaşmazlığı Lübnan üzerinden devam etti. 1980'lerde taraflar harabeye dönen Beyrut'un onarılması için çaba gösterdi.
1989 yılında Taif Anlaşması imzalandı ve çatışmalar sona erdi. 1990 yılı Ocak ayında Arap Birliği, Kuveyt liderliğinde Suudi Arabistan, Cezayir ve Fas temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurdu. Bu arada 31 Ocak 1990'da Lübnan Cephesi ve Lübnan ordusu tekrar çatıştı. LC doğu Beyrut'ta şiddetli saldırılar düzenledi ve ilerledi. Ağustos 1990'da Lübnan Parlamentosu, başbakan Mişel Avn'nın Taif Anlaşması'nı ihlal ettiğini ve yeni bir başkanın seçilmesi kararını aldı. 13 Ekim 1990'da Suriye ordusu son büyük operasyonunu yaptı. Hava kuvvetleri ve Lübnanlı müttefiklerinin saldırısıyla Avn, Başkanlık sarayı etrafında sıkıştırıldı ve yüzlerce destekçisi öldürüldü. Avn, Beyrut'taki Fransız büyükelçiliğine sığındı ve ardından da Fransa'ya kaçtı.
Mart 1991'de Lübnan Parlamentosu bir af kanunu çıkardı ve tüm siyasi suçlular serbest kaldı. Mayıs 1991'de, çoğunluğu Hizbullah militanlarından oluşan silahlı güçlerle Lübnan Ordusu tekrar kuruldu. Bu arada şiddet az da olsa hala devam ediyordu. Aralık 1991'de Müslümanların yoğun yaşadığı Basta kentinde bir bombalı araç patlatıldı. Aralarında eski başbakan Şefik Vezzan'ın da bulunduğu yaklaşık otuz kişi öldü ve 120 kişi yaralandı. Savaş sonrası dönemde Suriye'nin Lübnan üzerindeki baskısı arttı ve Hristiyan liderler sürgün, suikast veya mahkûmiyet yoluyla siyaseten tasfiye edildiler.

1975-1991 yılları arasındaki Lübnan iç savaşı; Lübnan, Suriye, Mısır, Kuveyt ve Suudi Arabistan devlet başkanlarının 17-18 Ekim 1976'da Riyad Toplantısında aldıkları kararlarla yeni bir boyut kazandı. Bu antlaşmanın üç ana unsuru şöyle idi:
a. Lübnan'da 21 Ekim'den itibaren ateşkes yürürlüğe girecek ve savaşan taraflar, 1975 Nisan'ından önceki hatlara çekileceklerdir.
b. Lübnan için 50.000 kişilik bir Arap Barış Gücü teşkil olunacaktır. Bu güç esas itibarıyla Suriye askerlerinden oluşmuştur.
c. FKÖ gerillaları Lübnan'da kalmaya devam etmekle beraber, Lübnan'ın egemenlik ve güvenliğine saygı göstereceklerdir.

Bu sonuncu şarta FKÖ gerillaları hiçbir zaman uymadıkları gibi, İsrail de bunu bildiğinden, Litani Nehrine kadar olan Güney Lübnan topraklarını kendi kontrolü altına alıp, bu toprakları kendisi için "Güvenlik Bölgesi" ilan etmiştir.
İsrail kuvvetleri daha sonra Beyrut'u kuşattılar ve bunun sonucunda, Filistin Kurtuluş Örgütü Lübnan'ı terk etmek zorunda kalmıştır. FKÖ unsurları, Lübnan'a çıkan Amerikan, Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan 2.000 kişilik Barış Gücü himayesinde, 21 Ağustos 1982'de Beyrut'tan ayrıldılar.
FKÖ'yü Lübnan'ı terke muvaffak olan İsrail, 1985 yılında kademeli olarak bölgeden çekilmeye başladı, İsrail'in çekilmesi Müslüman - Hristiyan mücadelesini tekrar başlattı. Bunun üzerine, Suriye Lübnan'a müdahale etmek için harekete geçti. Ayrıca, İran da dolaylı olarak müdahaleye katıldı. 1989 yılı sonlarından itibaren ise, FKÖ tekrar Güney Lübnan'a yerleşmeye başladı. Sonuç olarak; 1970 yılında başlayan Lübnan sorunu ve 1975 yılında başlayan Lübnan iç savaşı, çeşitli aşamalardan geçti. İç savaş Lübnan'da çok ağır maddi hasara ve can kaybına yol açtı. Savaş 1991 yılında resmen sona erdiğinde, Lübnan ve Beyrut bir harabeye dönüşmüştü ve 150.000 Lübnanlı can vermişti. 1992 yılından itibaren İsrail ile FKÖ arasında başlayan olumlu gelişmeler üzerine de olaylar şiddetini kaybetmeye başladı. Fakat Lübnan, 1976 Riyad Antlaşması ile bölgeye 30 bin kişilik bir askerî güç göndermeye muvaffak olan Suriye'nin belirli ölçüde eyaleti durumuna geldi.

1960'larda Hristiyan üstünlüğünün yasal olarak kabul edilmesi, Müslümanlar ve seküler sol grupların, 1969'da Front for Progressive Parties and National Forces'a katılmalarına ayak olacak, büyük tepkisine yol açtı. Müslüman-solcu muhalefet koalisyonu (sonradan Lübnan Ulusal Hareketi'ne dönüştü) yeni bir nüfus sayımı (sonuncusu 1932'de yapılmıştı) isteğinde bulundu ve bu sayım sonrası nüfusun niteliklerini daha düzgün gösterecek bir hükûmet kurulmasını talep etti. Bu istek Hristiyanlar (özellikle Maruniler) tarafından ülkedeki hegemonyalarına bir tehdit olarak algılandı. Ayrıca belirtilmelidir ki, politik durum Maruni kilisesi ve dış devletler tarafından basına iletildiği gibi bir "Müslüman-Hristiyan" çatışmasından çok daha karışık bir haldeydi.
İki taraf da kendi çıkar çatışmalarını ortadan kaldıramadıklarından, önceleri kendilerini korumak amacıyla, sonraları olaylar tırmandıkça daha çok bir orduya benzeyen milisler oluşturmaya başladılar. Bu durum hızlı bir şekilde merkezi hükûmetin otoritesini sarsmaya başladı. Hükûmetin düzen sağlamaya çalışması da Lübnan Ordusu'nun yapısı gereği engellendi. Orta Doğu'nun en küçük ordusu olması sebebiyle belli oranlardaki dinlere mensup kişilerden meydana geliyordu. Üyeler çeşitli mezheplere bağlı milisler karşısında eksik kaldıkça, ne ordudaki militan grupları içinde barındırabildi, ne FKÖ'nde söz sahibi olabildi, ne de yabancıların gizlice içine sızmasını görebildi. Ayrıca hükûmette ve yüksek rütbeli subaylar içinde çoğunluğun Hristiyanlar olmasından dolayı Müslümanlar arasında, ordu da dahil olmak üzere, merkezi otoritelere güven çok azdı. Lübnan Ordusunun parçalanması kaçınılmaz şekilde Müslüman kaçaklar tarafından başlatılmış ve artık Maruni generallerden emir almayacaklarını ilan etmişlerdir.
Savaş boyunca militanların çoğu hatta hepsi insan haklarına neredeyse hiç dikkat etmedi ve bazı tarikatçı savaşlar sivilleri ana hedef hâline getirdi. Savaş devam ettikçe militanlar komutanların askerlikten çok suçu meslek edindikleri mafya stili organizasyonlara dönüştüler. Savaş giderleri ise aşağıdaki yolların biriden ya da üç yoldan da elde ediliyordu:

Dış destek, genellikle İran'dan, İsrail'den, İsrail düşmanı bir Arap ülkesinden veya bir süper güçten gelirdi. İttifaklar sıklıkla yer değiştiriyordu.
Nüfusu yağmalamak, haraç, hırsızlık, banka soygunu ve sözde gümrüklerden alınan vergiler bütün grupların ortak yönüydü. Ateşkes sırasında çoğu militan evlerinde sanal mafyalık yaptı.
Kaçakçılık, İç savaş sırasında Lübnan, haşhaş üretim merkezi Bekaa Vadisi olmak üzere dünyanın en büyük narkotik üreticilerin biri hâline geldi. Ama birçok şeyin kaçakçılığı daha yapılıyordu. Bunlar silah ve silah malzemeleri ve her türlü diğer kaçak maldı. Savaşta olsun ya da olmasın Lübnan, Avrupa ile Arap dünyası arası ticaretteki aracı konumunu asla kaybetmedi. Lübnan limanlarında kaçakçılara suyolları kullanımı sağlamak için bugüne kadar çok savaş verildi.

Çoğu militan hiçbir mezhebe bağlı olmadığını söylemesine rağmen genelde bölgesel mezhep liderlerinin yönetimindeydiler.

Hristiyan militanlar Romanya ve Bulgaristan'dan aldıkları gibi Batı Almanya, Belçika ve İsrail'den de silah almış, Ülkenin kuzeyindeki fakir halktan da destekçiler kazanmışlardır. Politik görüş olarak genelde sağ görüşlülerdi. Bütün büyük Hristiyan militan grupları Maruni Kilisesi tarafından yönetilirken diğer Hristiyan mezhepleri ikincil bir rol oynadılar.
En güçlü Hristiyan militan grupları Beşir Cemayel yönetimindeki Ketaib Partisi ve Hür Milliyetçiler Partisi'ydi. Hür Milliyetçiler Partisi, 1986'da Samir Geagea'nın komutası altına giren Lübnanlılar Cephesi'nin 1977'de kurulmasına yardım etti. Daha küçük bir grup da aşırı uçta bulunan Guardians of the Cedars'dı. Bu militanlar Hristiyan çoğunluklu Doğu Beyrut'ta hızlıca kaleler elde etmeye başladılar. Kuzeyde Marada Brigade, Fıranciye ailesinin ve Zgharta'nın özel militanları olarak görev yaptı.

Şii militanlar oluşumda ve savaşa katılmakta yavaştılar. Başlangıçta, çoğu Şii Filistin hareketi ve Lübnan Komünist Partisi'ne çağrılmıştı ama 1970'lerin Kara Eylül'üyle beraber silahlı Filistinliler Şii bölgelerine akın etmeye başladılar. Filistin hareketi Şii bölgelerinde etkisini radikal grupların silahlı yönetimleri yüzünden çabukça kaybetti.
Filistinli radikallerin laikliği ve kibirli davranışları gelenekçi Şii topluluğunu yabancılaştırdı ama aynı zamanda Lübnan'ın en fakir ve mağdur topluluğuna devrimci politikaları için bir örnek oluşturdu. Kendi bağımsız politik organizasyonları olmadan geçen uzun yıllardan sonra 1974-1975'te Musa El Sadr'ın Emel Hareketi oluştu. Bu hareketin ılımlı İslamcı ideolojisi şehirli fakirleri etkiledi ve hareketin silahlı kuvvetleri hızla büyüdü. Sonra, 1980'lerin başında büyük bir grup, İsrail'le savaşan Şii gruplarla birleşerek Hizbullah'ı kurmak için ayrıldı. Hizbullah bugüne gelebilen en güçlü Lübnanlı militan grubudur. Hizbullah başlangıçta İran tarafından desteklendi ve eğitildi ama şu an Suriye'den de destek görüyor.

Bazı Sünni grupları Libya ve Irak'tan destek topladı, bazıları Nasırcı ya da Pan-Arap ve Arap milliyetçiliği eğilimindeydiler, ayrıca Tevhid Hareketi gibi bazı İslamcı gruplar da vardı. Sünni yönetimindeki en büyük grup Murabitun'du. Sünniler savaş alanındaki güçsüz

Malé (Maldivce: މާލެ, Hintçe: Malle), Maldivler'in başkenti ve en kalabalık şehridir. 2022 yılında 211.908 kişilik nüfusuyla 8,30 kilometrekarelik (3,20 mil kare) idari alanı ve bitişik coğrafi alanı içinde Malé, dünyanın en yoğun nüfuslu şehirlerinden biridir. Şehir, coğrafi olarak Kuzey Malé Atolü'nün (Kaafu Atolü) güney ucunda yer almaktadır. İdari olarak şehir, bir merkez ada, bir havaalanı adası ve Malé Şehir Konseyi tarafından yönetilen beş adadan oluşmaktadır.
Geleneksel olarak, eski kraliyet hanedanlarının hüküm sürdüğü ve sarayın bulunduğu Kral Adası idi. Şehir o zamanlar Mahal olarak adlandırılıyordu. Eskiden surlarla çevrili, surlar ve kapılarla (doroshi) çevrili bir şehirdi. 1968'de monarşinin kaldırılmasının ardından Başkan İbrahim Nasır'ın yönetimi altında şehir yeniden düzenlenirken, Kraliyet Sarayı (Gan'duvaru), pitoresk kaleler (koshi) ve burçlar (buruzu) ile birlikte yıkıldı. Ancak bazı binalar, özellikle Malé Cuma Camii, ayakta kaldı. Son birkaç on yılda, ada toprak ıslahı yoluyla önemli ölçüde genişletildi. Yıllar boyunca Malé, siyasi protestoların ve dönüm noktası niteliğindeki olayların merkezi olmuştur. 

İslam, 1153 yılında Maldivler'in Kuzey Afrikalı tüccarlar ve misyonerlerin etkisiyle Budizm'den İslam'a geçmesinden bu yana şehrin tarihinde merkezi bir rol oynamıştır. Bu dini değişim, Malé'nin kültürel ve mimari kimliğini derinden etkilemiş ve bugün 17. yüzyıldan kalma, mercan taşından inşa edilmiş ve ülkenin en eski camilerinden biri olarak kabul edilen Hukuru Miskiy (Cuma Camii) gibi camilerde görülebilir. Yüzyıllar boyunca Malé, sadece başkent olmakla kalmamış, aynı zamanda Maldivler'in sembolik ve tarihi merkezi olma özelliğini de korumuştur.

Manama (Arapça: المنامة, el-Manāmah), Bahreyn'in başkenti ve yaklaşık 155.000 kişilik nüfusu ile ülkenin en büyük şehridir.
1300'lerde yazılan İslamî vakayinamelerinde ilk kez Manama'dan bahsedilmiştir. 1521'de Portekizliler, sonra 1602'de Persler tarafından fethedilmiştir. 1783'ten sonra El-Halife ailesinin yönetimi altına alınmıştır. 1971'de bağımsız Bahreyn'in başkenti oldu.
Günümüz Manama, hem Bahreyn'in iktisadî merkezî hem de dünyanın önemli iktisadî merkezlerindendir. Bahreyn Dünya Ticaret Merkezi, Manama'dadır. Manama'nın ekonomisi en çok satış promosyonu ve bankacılığa dayanarak son yıllarda ham petrole bağlılığını kaybetmiştir.
Manama eğitim bakımından da önemlidir ve burada birçok üniversite bulunmaktadır.
Manama'da yaşayanların neredeyse üçte biri yabancıdır.

Resmî sitesi27 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Arapça)

Manila (Takalotça: Maynila), Filipinler'in başkenti ve Quezon City'den sonra ikinci en kalabalık şehridir. 2024 nüfus sayımına göre 1.902.590 nüfusa sahiptir. Luzon adasında, Manila Körfezi'nin doğu kıyısında yer alan şehir, oldukça kentleşmiş bir şehir olarak sınıflandırılır. Kilometrekare başına 44.935 kişi (116.380/mil kare) ile Manila, dünyanın en yoğun nüfuslu şehirlerinden biridir.
Manila, 31 Temmuz 1901'de Filipin Komisyonu Yasası No. 183 ile ülkenin ilk tüzükle kurulmuş şehridir. 18 Haziran 1949'da "Manila Şehri Revize Tüzüğü" olan Cumhuriyet Yasası No. 409'un kabulüyle özerk hale gelmiştir. Manila, ticari ağlarının Pasifik Okyanusu'nu aşarak Asya'yı İspanyol Amerika'sıyla kalyon ticareti yoluyla birleştiren ilk ağ olması nedeniyle, dünyanın orijinal küresel şehirleri arasında yer alır. Bu, gezegeni çevreleyen kesintisiz bir ticaret yolu zincirinin ilk kez kurulması anlamına geliyordu. 
1258 yılına gelindiğinde, modern Manila'nın bulunduğu yerde Maynila adında Tagaloglar tarafından yönetilen bir kale bulunuyordu. 24 Haziran 1571'de, kalenin son yerli hükümdarı Rajah Sulayman'ın Bangkusay Muharebesi'nde yenilgisinden sonra, İspanyol fatih Miguel López de Legazpi, adını İspanyolca ve İngilizce Manila'dan alan daha eski bir yerleşimin kalıntıları üzerine Intramuros'un surlarla çevrili kalesini inşa etmeye başladı. Manila, Mariana Adaları, Guam ve diğer adaları da kapsayan İspanyol Doğu Hint Adaları genel valiliğinin başkenti olarak kullanılıyordu ve Yeni İspanya Genel Valiliği'nde Meksiko tarafından İspanyol tacı adına kontrol ediliyor ve yönetiliyordu. 
Günümüzde "Manila" adı genellikle tüm metropol alanı, daha büyük metropol alanı ve şehrin kendisini ifade etmek için kullanılır. Resmi olarak tanımlanan metropol alanı olan Metro Manila, Filipinler'in başkent bölgesidir ve çok daha büyük olan Quezon Şehri ve Makati Merkez İş Bölgesi'ni içerir. 
Pasig Nehri, Manila'nın ortasından akarak şehri kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayırır. Şehir 16 idari bölgeden oluşur ve Filipinler Kongresi'ndeki temsil ve şehir meclisi üyelerinin seçimi amacıyla altı siyasi bölgeye ayrılmıştır. 2018 yılında Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı, Manila'yı "Alfa-" küresel şehir olarak listeledi ve ekonomik performans açısından küresel olarak yedinci, bölgesel olarak ise ikinci sırada yer aldı, Küresel Finans Merkezleri Endeksi ise Manila'yı dünyada 79. sırada gösteriyor. Manila ayrıca Tokyo'dan sonra dünyanın en çok doğal afete maruz kalan ikinci şehridir.

 Sacramento, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri
 San Francisco, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri
 Maui County, Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri
 Honolulu, Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri
 Santa Barbara, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri
 Winnipeg, Manitoba, Kanada
 Taipei, Tayvan
 Bombay, Hindistan
 Bangkok, Tayland
  Madrid, İspanya
 Takatsuki, Japonya
 Yokohama, Japonya
 İstanbul, Türkiye
 İzmir, Türkiye
 Pekin, Çin
 Guangzhou, Çin
 Nice, Fransa

 Wikimedia Commons'ta Manila ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmi web sitesi 23 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marsilya, (Fransızca: Marseille [[maʀˈsɛj]], Oksitanca: Marselha veya Marsiho), Güney Fransa'da, Bouches-du-Rhône departmanının ve Provence-Alpes-Côte d'Azur bölgesinin merkezi olan bir şehirdir. Provence bölgesinde yer alan şehir, Akdeniz kıyısında, Rhône nehrinin ağzına yakın bir konumdadır. Marsilya, 2023 yılında 241km² (93 sq mi) belediye alanı üzerinde 886.040 nüfusuyla Paris'ten sonra Fransa'nın en kalabalık ikinci şehridir. Banliyöleri ve dış mahalleleriyle birlikte, 3.972km² (1.534 sq mi) alana yayılan Marsilya metropol alanı, Ocak 2022 nüfus sayımında 1.900.957 nüfusa sahipti. Marsilya, Aix-en-Provence şehirleri ve 90 banliyö belediyesi, 2016 yılından bu yana dolaylı olarak seçilmiş bir metropol otoritesi olan ve Ocak 2022 nüfus sayımına göre 1.922.626 nüfusa sahip Aix-Marseille-Provence Metropolünü oluşturmuştur.
MÖ 600 civarında Fokaia'dan gelen Yunan yerleşimciler tarafından kurulan Marsilya, Fransa'nın en eski şehri ve Avrupa'nın en eski sürekli yerleşim yerlerinden biridir. Antik Yunanlar tarafından Massalia, Romalılar tarafından ise Massilia olarak biliniyordu. Marsilya, Antik Çağ'lardan beri bir ticaret limanı olmuştur. Özellikle sömürge döneminde ve özellikle 19. yüzyılda önemli bir ticari patlama yaşayarak müreffeh bir sanayi ve ticaret şehri haline gelmiştir. Günümüzde Eski Liman, yaklaşık altı yüzyıl önce Marsilya sabunu üretiminin başladığı yer olarak şehrin kalbinde yer almaktadır. Limana bakan Notre-Dame-de-la-Garde Bazilikası veya Marsilya halkı için "Bonne-mère", Roma-Bizans tarzı bir kilise ve şehrin sembolüdür. Bu geçmişten miras kalan Marsilya Büyük Deniz Limanı (GPMM) ve denizcilik ekonomisi, bölgesel ve ulusal faaliyetlerin önemli merkezleridir ve Marsilya, Fransa'nın ilk, Akdeniz'in ikinci ve Avrupa'nın beşinci büyük limanı olmaya devam etmektedir. Kökenlerinden beri, Marsilya'nın Akdeniz'e açık olması, onu Güney Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Asya ile kültürel ve ekonomik alışverişlerle işaretlenmiş kozmopolit bir şehir haline getirmiştir. Şehir, Avrupa'da Londra ve Paris'ten sonra üçüncü büyük Yahudi topluluğuna sahiptir.
1990'larda, ekonomik kalkınma ve kentsel yenileme için Euroméditerranée projesi başlatıldı. 2000'li ve 2010'lu yıllarda yeni altyapı projeleri ve yenilemeler gerçekleştirildi: tramvay hattı, Hôtel-Dieu'nun lüks bir otele dönüştürülmesi, Velodrom Stadyumu'nun genişletilmesi, CMA CGM Kulesi ve Avrupa ve Akdeniz Medeniyetleri Müzesi (MuCEM) gibi diğer rıhtım müzeleri. Sonuç olarak, Marsilya artık Paris'ten sonra Fransa'da en çok müzeye sahip şehirdir. Şehir, 2013 yılında Avrupa Kültür Başkenti ve 2017 yılında Avrupa Spor Başkenti seçildi. Fransa'nın en başarılı ve en çok desteklenen kulüplerinden biri olan Olympique de Marseille futbol kulübünün evi olan Marsilya, 1998 Dünya Kupası ve Euro 2016 maçlarına da ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Aix-Marseille Üniversitesi de dahil olmak üzere bölgedeki birçok yükseköğretim kurumuna ev sahipliği yapmaktadır. Marsilya'da yaşayan bir kişiye Marseillais denir.

Antik efsaneye göre, şehir, Foça'dan gelen İonyalı denizciler Akdeniz kıyılarını keşfederken kurulmuştur. Efsaneye göre, bir gün, Nann adında bir Kelt kralı kızı Gyptis için bir eş ararken, bugünkü Marsilya kıyılarına ayak basmışlardır. Şehir, zamanla eski liman denilen Vieux Port (Eski Limanı) etrafında genişleyerek bugünkü halini almıştır. Phokaialılar İzmir yakınlarındaki bugünkü Eski Foça şehrini kaybetmelerinden sonra kendilerine koloni yaptıkları bir şehir olarak da biliniyor. Cosquer Mağarası duvarı üzerindeki yazılar Marsilya da geçtiğimiz 28 bin yıl boyunca insan yerleşimi olduğunun kanıtı. Ayrıca Marsilya 2 bin 600 yıl ile Avrupa'nın en eski şehri unvanına sahiptir. Bu eskilik sokaklarında kolayca fark ediliyor. Birbirine bitişik sıralanan yüzlerce apartmanın dar bir koridor görünümü oluşturduğu Arnavut kaldırımlı sokaklarında yeni yapı hemen hemen hiç yok. Asırlar öncesinin yüksek tavanlı, uzun pencereli evleri yıkılmamış ve korunarak bugüne kadar gelmiş. Tarihi geçmişiyle yüksek mimari değer taşıyan bu apartmanlar bugün hala halkın kullanımındadır. Marsilya Kültür Varlıkları Atölyesi'nin (Atelier du Patrimoine) yöneticisi Daniel Dracourt'un şehrin tarihi yapısının korunmasına yönelik çalışmalarının bunda büyük payı olmuş. Akdeniz çevresinde bulunan ülkelerde tarihi kent dokularıyla öne çıkan yerleşimlerin gelişim ve koruma planları yapılmış. İstanbul'a benzer özellikler taşıyan Marsilya çok kültürlülüğün ve kültür varlıklarının korunması ve yerel yönetimler açısından önemli bir örnek.
MÖ 49 yılında Sezar tarafından istila edilince Romalıların ticaret merkezi haline getirilen Marsilya, limanlarının jeopolitik avantajıyla bugünde denizcilik alanında önemli bir yere sahiptir. Haçlı Seferlerinde aktif olarak önemli bir rol oynamışsa da bugün egemen bir din yok ve çok çeşitli kültürel yapısı içinde her dinden insana rastlanıyor. 13. yüzyılda kısa süreli yaşanan Cumhuriyet dönemine, 1423 yılında Aragone Hanedanlığı tarafından son verilmiş. Kral I. René'nin yaptığı çıkartmanın sembolü olarak diktirdiği kule, bugün hala limanın girişinde görülebilir. Marsilya, 1481'de Fransız Krallığı'na dahil olmuşsa da halkının liberal yanı tarih boyunca ağır basıyor. 1720 yılında nüfusunun yarısı olan 45 bin kişiyi kaybettiği veba salgının yaraları kısa sürede sarılırken, 1792'de Marsilya halkı asiliğiyle ünlenir. Altı bin gönüllüden oluşan Ren Ordusu, Claude Joseph Rouget de Lisle'in bestelediği savaş marşı ‘Chant de guerre pour l'armée du Rhin'ı söyleyerek, Fransız Devrimine katılmak için Paris'e doğru yürüyüşe geçer. 1795'te Fransa'nın millî marşı kabul edilen bu marş ‘La Marseillaise’ olarak bilinir.

Fransa’nın Provence-Alpes-Côte d'Azur sınırları içindedir. Calanques Dağ kitlesininde aralarında bulunduğu bir dağ zinciriyle çevrili olan Marsilya, Akdeniz sahil şeridi boyunca 70 km kıvrıla kıvrıla uzanır. Güneş ışığı en önemli servetidir. Mistral yeliyle gelen Provence yöresine has bu doğal ışık, aralarında Cezanne, Braque, Dufy, Derain, Marquet'inde bulunduğu birçok tanınmış ressamın ilham kaynağı olmuştur.
Fransa'nın Akdeniz kıyısında yer alan şehir, Akdeniz'in en büyük ticari limanına sahiptir.
Şehir merkezine 30 km uzaklıktaki Marsilya havaalanından her 20 dakikada bir hareket eden otobüsler, yolcuları Saint Charles Garı'na getiriyor. Oradan taksi ya da metro ile gideceğiniz yere ulaşıyorsunuz. Başta Marcel Pagnol'un filmleri olmak üzere birçok Fransız filmine mekân olan St. Charles Garı, şehrin yüksek tepelerinden biri üzerinde kuruludur. Garı şehrin merkezine bağlayan Boulevard d’Athenes caddesine doğru alçalan toplam sayısı 104 olan merdivenlerin en üst basamağından aşağıya bakınca tüm şehrin ayaklarınızın altında olduğu hissi veriyor. Bazıları şehrin merkezi olarak, St Charles Garı'nı bazıları ise ‘Le Vieux-Port’ denilen eski limanı kabul ediyor.

19. yüzyılda Modern Döneme girmesinin yanı sıra Fransız sömürgeleri, altyapı sistemi projeleri ve Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla gelişmesi hız kazanan Marsilya, ham maddeleri işlemeye dayalı ekonomisiyle kısa zamanda gelişmesini tamamlamış. Deniz ürünleri zenginliğinin yanı sıra Dünya'nın en kaliteli kiremitleri burada üretiliyor. Bugün Marsilya'nın tek amacı ‘Euroméditerranée’ projesini gerçekleştirmek. Ekonomi ve endüstri metropolisi olan Marsilya 1995 yılında başlatılan bu projeyle Güney Avrupa'nın iş alanında başkenti olmayı amaçlıyor. Bunu gerçekleştirmek için şehir, yabancı sermayeye yatırım yapması için her imkânı ve kolaylığı sağlıyor. Aynı zamanda Fransa'nın en yüksek öğrenme oranına sahip olduğu 45 bin üniversite öğrencisiyle kente gelen sermaye ile doğan iş imkânlarından Marsilya halkının faydalanması için kalifiye eleman yetiştiriliyor.
Bugün Marsilya artık Fransa'nın en kalabalık varoşlarından birine sahiptir.
Fransa'da abartmaları ile tanınan Marsilyalılar tarafından dünyanın en güzel şehri olduğu söylenir. Marsilya'nın içinde olduğu kadar civarında da gidilecek çok yer vardır. Marsilya, sosyetik tatil beldeleri Cannes, Nice, St. Tropez'ye yakın olmasına rağmen Güney Fransa'nın diğer şehirlerine hiç benzememektedir. Kuzey Afrika kökenlilerin çoğunlukta olduğu, 1 milyondan fazla çok çeşitli etnik nüfusuyla bir metropol görünümündedir. Herkesin değişik bir aksanı olduğu için Fransızcayı az veya aksanla konuşsanız bile kimse yadırgamamaktadır. Akdeniz ikliminin getirdiği yumuşak hava akımıyla soğuk ülke vatandaşları için çekici olsa da, yüksek suç oranı ve uyuşturucu trafiğinin yoğun olduğu iddia edildiğinden turistlerin çok rağbet ettiği bir şehir değildir.
Eski liman ‘Le Vieux-Port’dan ‘Château d'If’ adasına, ‘Port de Commerce’den de Korsika adasına günlük turlar düzenleniyor. Şehir içi tur yapmak için ise iki seçenek var. İlki, bir gün için kişi başına 16 Euro olan otobüslerle şehri dolaşmak. İkincisi ise yollardaki kırmızı çizgileri takip ederek yürümek. İki saat süren kırmızı çizgiyi takip turuyla şehrin gezilip görülecek tüm tarihi ve turistik yerlerini görüyorsunuz. Alexandre Dumas’nın romanı ‘Monte Kristo Kontu’yla üne kavuşan ‘Château d'If' şehrin en güzel manzaralarından birine sahip. 1524 yılında inşa edilen bu şato, 17. yüzyılda devlet hapishanesine dönüştürülmüş.

Marsilya, kendine özgü bir kültürü olan ve Fransa'nın geri kalanından farklılıklarıyla gurur duyan bir şehirdir. Bugün önemli bir Opéra binası, tarih ve denizcilik müzeleri, beş sanat galerisi ve çok sayıda sinema, kulüp, bar ve restoran ile bölgesel bir kültür ve eğlence merkezidir.
Marsilya'da La Criée, Le Gymnase ve Théâtre Toursky dahil olmak üzere çok sayıda tiyatro vardır. Ayrıca, Saint-Charles istasyonunun arkasında eski bir kibrit fabrikası olan La Friche'de geniş bir sanat merkezi bulunmaktadır. 1960'lara kadar iyi bilinen müzikhol ve Varyete tiyatrosu olan Alcazar, yakın zamanda orijinal cephesinin arkasında tamamen yeniden şekillendirildi ve şimdi merkez belediye kütüphanesinin mekanıdır.
Marsilya'daki diğer müzik mekanları arasında Le Silo (aynı zamanda tiyatrodur) ve GRIM bulunmaktadır.
Marsilya sanatta da önemli olmuştur. Vi

Maskat, Umman Sultanlığı'nın başkenti ve en büyük şehri. Arabistan yarımadasının güneydoğu sahilinde olup eskiden beri denizcilikle uğraşan Umman halkının başlıca ticaret limanıdır. 2014 yılı verilerine göre şehrin toplam nüfusu 1.208.114 olup bu nüfusun 464.236'sı Ummanlıdır.
2010 yılı Asya Plaj Oyunları Maskat'ta gerçekleştirilmiştir.

1507 yılında Portekiz hakimiyetine girmeden önce önemli bir yerleşim olarak bilinmemekteydi. İbnü'l-Fakih şehri, Makdisî adıyla “meyveleri bol güzel bir liman şehri” olarak tanımlamış ve Hindistan'a ve Çin'e giden gemilerin bu limandan su aldıklarını belirtirmiştir. 13. yüzyıl Arap denizci ve coğrafyacılarından İbnü'l-Mücâvir, Maskat'ın bölgede seyahat eden gemilerin uğrak yeri olduğunu belirtmiştir. Şehrin önemi 16. yüzyılın başlarında Portekizlilerin bölgeye gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Basra Körfezine girişi sağlayan Hürmüz Boğazı ile birlikte Maskat'ın da önemi arttı. Basra Körfezi ve Hindistan ticaret yoluna hakimiyeti dolayısıyla Pîrî Reis 1552'de şehri ele geçirerek Osmanlı topraklarına kattı. Fakat kısa bir süre sonra şehir Portekizliler tarafından yeniden ele geçirildi. Basra körfezinde yeniden hakimiyet kuran Portekizliler, muhtemel Türk baskınlarına karşı şehrin limanı kontrol edecek şekilde Celâlî (St. John) ve Mirânî (Fort Capital) adlarıyla iki kale inşa ettiler.
1648'da Portekizlilerden Maskat'ı alan Ya'rubîler (Umman İmamlığı) Hindistan, Doğu Afrika kıyıları ve Zengibar'la ticaretlerini genişletme yolunda bu liman şehrini bir üs olarak kullandılar. İbadiye mezhebine bağlı Umman halkının karıştığı Maskat iç savaşlarında 40.000 kişi hayatını kaybetti. Hinâvîlerle Gafirîler arasındaki şiddetli mücadelelerle İran Hükümdarı Nadir Şah'ın Hint seferi sırasında Maskat'ı ele geçirmesi Ya'rubîlerin son dönemlerine rastlar. Ya'rubîlerin ardından gelen Bû Saîd hanedanı döneminde Maskat güçlü devletlerin sahip çıkmak istedikleri bir yer oldu. Hanedanın kurucusu Ahmed bin Saîd Maskat'ı İranlıların işgalinden kurtardı. Doğu Afrika limanlarından Zengibar ve Kilve ile yapılan ticaret Maskat üzerinden Hindistan'a bağlandı ve bu durum şehrin gelişmesine yol açtı. Bu arada İngilizlerin siyasi ve ticarî merkezlerini karşı İran kıyılarındaki Benderabbas'tan 1763 yılında buraya taşımalarıyla sonucu şehir bölgenin en önemli limanı oldu. 1784'te Umman'ın başşehrinin iç kesimlerdeki Rustak’tan Maskat’a taşınması önemini daha da artırdı. 1798’de İngilizler burada daimî temsilcilik kurdular. Mısır’ı işgal eden Napolyon Bonapart’ın da 1803'te konsolosluk açmasıyla Maskat, Basra Körfezi-Hindistan-Afrika ticaret ve siyasetinde çok hareketli bir merkez hâline geldi. Seyyid Sultan’ın ölümü üzerine bir ara yönetimi ele geçiren yeğeni Bedir b. Seyf döneminde (1804-1806) Maskat çok zenginleşti. Bedir b. Seyf’i öldürerek tahta geçen Seyyid Sultan’ın oğlu Saîd b. Sultan yönetim merkezini Maskat’tan Zengibar’a taşıdı. Önceleri bu iki şehirde de ikamet eden Saîd b. Sultan daha sonra Zengibar’da oturmayı tercih etti. Öldüğünde oğlu Süveynî Maskat’ta, diğer oğlu Mâcid Zengibar’da kaldı. Bu yıllardan itibaren Maskat önemini yitirmeye başladı. 1899’da şehirde çıkan veba salgını halkın başka yerlere göç etmesine yol açtı. Ancak buharlı motorların icadından sonra Maskat’ın gemiler için kömür deposu hâline gelmesi burayı yeniden hareketlendirdi.
Sultan Kâbus'un 1970'te Umman İmamlığı ve Maskat Sultanlığı'nı birleştirerek "Umman Sultanlığı"nı kurmasıyla şehir ekonomik ve altyapı yönüyle gelişmeye başladı.

Maskat, Umman' ın kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yengeç Dönencesi şehrin güneyinden geçmektedir. Kayalık El Hacer dağının batı bölümü Maskat'ın manzarasına hakimdir. Maskat; batıda El Batina Bölgesi, doğuda Eş Şarkiya Bölgesi, güneyde Ed Dahiliye Bölgesi ile sınırlanmaktadır. Şehir, kuzey ve kuzeybatıdan Umman Körfezi ile çevrelenmektedir. Şehrin "Maskat" ve "Muttrah" adında iki limanı bulunmaktadır.

Maskat ekonomisinde; ticaret, petrol ve deniz taşımacılığı ön plandadır. 1998 yılında Maskat Menkul Kıymetler Borsası kurulmuştur. Maskat (Seeb) Uluslararası Havaalanı şehir merkezine 32 km uzaklıkta yer almaktadır.

Maskat uzun ve çok sıcak yaz, ılık-sıcak kış özellikleri ile kurak iklim kuşağında yer almaktadır. Yıllık yağış 90–100 mm civarında olup, yağışlar çoğunlukla Aralık-Nisan ayları arasında görülmektedir. Ancak son yıllarda Umman Körfezi'nden genel tropikal kaynaklı ağır yağışlar meydana gelmektedir. İklim genellikle çok sıcak, yaz aylarında sıcaklık çoğu zaman 30-40 °C dir. Yaz aylarında nemlilik %40-60 arasındadır.

 Ankara, Türkiye (2014)

Montreal (Telaffuz: Monreal) ya da Fransızca Montréal, Québec eyaletinin en büyük, Kanada'nın ise ikinci büyük kentidir. Kent, Paris'in ardından dünyanın Fransızca konuşan en büyük ikinci kentidir. Kent merkezinin nüfusu 1,9 milyon olmakla birlikte, Montreal Metropoliten Bölgesi'nin (Communauté métropolitaine de Montréal) nüfusu, 2011 yılı itibarıyla 3.824.221'dir. 1642'de Ville-Marie veya "City of Mary" olarak kuruldu, şehrin göbeğindeki üçlü tepeli tepe. Şehir, adını şehirle aynı kökenden alan Montreal Adası ve en büyüğü Île Bizard olan çok daha küçük birkaç çevre adasında merkezlenmiştir. Şehir, ulusal başkent Ottawa'nın 196 km (122 mil) doğusunda ve eyalet başkenti Quebec City'nin 258 km (160 mil) güneybatısındadır.
2016 yılında 1.704.694 nüfusa sahip olan şehir, Montreal Adası'ndaki diğer tüm belediyeler de dahil olmak üzere kentsel yığılmada 1.942.247 nüfusa sahip. Daha geniş metropoliten alan 4.098.247 nüfusa sahipti.
Quebec eyaletinin güneybatısında yer alan Montreal, eyaletin başkenti Quebec'in 270 km güneybatısında, federal başkent olan Ottawa'nın ise 190 km doğusunda kalır.
Kent, Ottawa ve Saint Lawrence Nehirleri'nin birbirine karıştığı noktada, Montreal Adası üzerinde yer almaktadır. Bu haliyle Montreal, Büyük Göller'i Atlas Okyanusu'na bağlayan Saint Lawrence Denizyolu üzerinde önemli bir liman kentidir. Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olarak kabul edilen McGill Üniversitesi ve dünyada en çok ziyaret edilen sanat müzelerinden biri olan Montreal Güzel Sanatlar Müzesi şehirde yer almaktadır. Şehir, 1976 Yaz Olimpiyatları ve Expo 67 gibi birçok uluslararası organizasyona ev sahipliği yapmıştır. Sinema, müzik gibi kültürel aktiviteleri ve festivalleri ile Montreal dünyada ilk sıralarda yer almaktadır. Montreal Uluslararası Caz Festivali ve Montreal Dünya Filmleri Festivali kentteki festivallere örnektir.

Mohawk dilinde adanın adı Tiohtià: ke Tsi'dir. Bu ad, adanın güneybatısındaki Lachine Rapids veya Ka-wé-no-te'yi ifade eder. "Ulusların ve nehirlerin birleşip bölündüğü yer" anlamına geliyor.
Ojibwe dilinde toprağın adı Mooniyaang, Ojibwe göç öyküsünde yedi yangın kehaneti ile bağlantılı olarak "ilk durak yeri" olarak hizmet etti.

Bölgedeki arkeolojik kanıtlar, İlk milletler yerlilerinin Montreal adasını 4000 yıl önce işgal ettiklerini gösteriyor. MS 1000 yılına gelindiğinde mısır yetiştirmeye başlamışlardı. Birkaç yüz yıl içinde müstahkem köyler inşa ettiler. Haudenosaunee'nin Iroquois uluslarından etnik ve kültürel olarak farklı bir grup olan Saint Lawrence Iroquoians, Fransızlar gelmeden iki asır önce Mount Royal'in eteklerinde Hochelaga köyünü kurdular. Arkeologlar, en azından 14. yüzyıldan beri orada ve vadinin diğer yerlerinde yaşadıklarına dair kanıtlar buldular. Fransız kaşif Jacques Cartier, 2 Ekim 1535'te Hochelaga'yı ziyaret etti ve Hochelaga'daki yerli halkın nüfusunun "binin üzerinde" olduğunu tahmin etti. Fort Ville-Marie'nin inşaatı sırasında 1642'de ortaya çıkarılanlar gibi adanın daha önceki işgaline dair kanıtlar etkin bir şekilde kaldırıldı.

Fransız kaşif Samuel de Champlain, 1603'te St Lawrence Iroquoian'ların ve yerleşim yerlerinin St Lawrence vadisinden tamamen ortadan kaybolduğunu bildirdi. Bunun dış göç, Avrupa hastalıkları salgınları veya kabile savaşları nedeniyle olduğuna inanılıyor. 1611'de Champlain, başlangıçta La Place Royale adlı bir sitede Montreal Adası'nda bir kürk ticaret merkezi kurdu. Petite Riviere ve St. Lawrence Nehri'nin kesiştiği noktada, günümüz Pointe-à-Callière'nin bulunduğu yer burasıdır. 1616 tarihli haritasında Champlain, Yeni Fransa genel valiliğini arayan bir Fransız asili olan sieur de Villemenon'un onuruna Lille de Villemenon adasını adlandırdı. 1639'da Jérôme Le Royer de La Dauversière, yerlileri evanjelize etmek için bir Roma Katolik misyonu kurmak için Montreal Adası'na Seigneurial unvanını Montreal Notre Dame Topluluğu adına aldı.
Dauversiere, o zamanlar 30 yaşında olan Paul Chomedey de Maisonneuve'yi, bir grup sömürgeciyi yeni seigneury'de bir misyon inşa etmeye yönlendirmesi için işe aldı. Kolonistler 1641'de Quebec'e gitmek için Fransa'dan ayrıldı ve ertesi yıl adaya ulaştı. 17 Mayıs 1642'de, Ville-Marie, ilk valisi Maisonneuve olmak üzere, Montreal adasının güney kıyısında kuruldu. Yerleşim, Jeanne Mance komutasındaki bir şapel ve bir hastaneyi içeriyordu. 1643'te, Ville-Marie zaten Iroquois akınları tarafından saldırıya uğramıştı. 1651 baharında, Iroquois saldırıları o kadar sık ve şiddetli hale geldi ki, Ville-Marie sonunun geldiğini düşündü. Maisonneuve, tüm yerleşimcilerin kaleye sığınmasını sağladı. 1652'ye gelindiğinde, Montreal'deki koloninin sayısı o kadar azalmıştı ki, ertesi yıl onunla birlikte koloniye gidecek 100 gönüllü toplamak için Fransa'ya dönmek zorunda kaldı. Çaba başarısız olsaydı, Montreal terk edilecek ve hayatta kalanlar nehir aşağıya, Quebec City'ye yeniden yerleştirilecekti. Bu 100 kişi 1653 sonbaharında gelmeden önce, Montreal'in nüfusu ancak 50 kişiydi.
1685'e gelindiğinde, Ville-Marie çoğu mütevazı ahşap evlerde yaşayan yaklaşık 600 sömürgeciye ev sahipliği yapıyordu. Ville-Marie kürk ticareti için bir merkez ve daha fazla keşif için bir üs haline geldi.

Montreal'in kardeş şehirleri şunlardır;

Montreal Kenti Resmi Sitesi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Montreal13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
McGill Üniversitesi24 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moskova (Rusça: Москва, romanize: Moskva), Rusya'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. Şehir Merkezi Rusya'da bulunan Moskova Nehri üzerine kurulmuştur ve 2023 itibarıyla sınırları dahiline yaklaşık 13,1 milyon kişiye, şehir alanı dahilinde yaklaşık 18,8 milyon kişiye, metropolitan alanı dahilinde yaklaşık 21 milyon kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Şehir sınırları 2.511 km2'den ibaretken, şehir alanı 5.891 km2, metropolitan alan 26.000 km²'den fazla yüzölçümüne sahiptir. Dünya'nın en kalabalık şehirlerinden biri ve Avrupa'nın en kalabalık şehridir. Şehir ve metropolitan alanı itibarıyla de Avrupa'nın en büyük şehridir.
Moskova Doğu Avrupa'nın önemli bir politik, ekonomik, kültürel ve bilim merkezidir. Topraklarının tamamı Avrupa'da yer alan en büyük şehirdir, İstanbul'un ardından Avrupa'nın 2. en büyük şehridir Ayrıca Dünya'nın en büyük 18. kentsel alanına sahiptir. Forbes'in 2013 yılı araştırmasına göre Moskova Dünya'nın en pahalı 9. şehri seçilmiştir. Aynı zamanda Dünya'nın sayılı büyük kentsel ekonomisine sahip olan Moskova, "Global şehir" kabul edilir. Turizm konusunda dünya çapında en hızlı büyüyen şehirler arasında yer alan Moskova, aynı zamanda yeryüzündeki en kuzeyde yer alan Metropol unvanına sahiptir. Avrupa'nın en uzun tek başına duran yapısı olan Ostankino Kulesi'ne, yine Avrupa'nın en yüksek gökdeleni unvanına sahip Federation Tower'a ev sahipliği yapar. 1 Temmuz 2012'deki bölgesel genişlemenin ardından yüzölçümü 2 kat artmış olup, 233.000 kişi ise nüfusa eklenmiştir. Avrupa Rusya'sında yer alan şehir, Moskova Nehri'nin üzerinde yer alır. Denize kıyısı olmayan en büyük şehirdir. Şehir aralarında Aziz Vasil Katedrali'nin de bulunduğu birçok tarihi bina ile zengin bir mimariye sahiptir. Kapladığı alanın %40'ını ormanlar ve yeşil alanlar oluşturması, Moskova'yı Dünya'nın en yeşil şehirlerinden biri yapar. Şehir sırasıyla Moskova Knezliği, Rusya Çarlığı, Rus İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve son olarak şu anki Rusya devletine başkentlik yapmıştır. Moskova Rus kültürünün merkezi konumundadır ve içerisinde barındırdığı birçok müze, tiyatro ve akademik kurumlardan dolayı sayısız bilim insanı ve sanatçıya ev sahipliği yapar.
Rusya Hükümeti'nin merkezidir. Şu anda Rusya devlet başkanı'nın çalışma yeri olan Moskova Kremlini de şehirdeki önemli yapılardan biridir. Moskova Kremlini Orta Çağ kalesi olarak inşa edilmiştir. Kremlin ile birlikte Kızıl Meydan da Dünya Mirası listesine giren yerlerdendir. Rus Parlamentosu'nun iki birimi (Devlet Duması ve Federasyon Konseyi) de Moskova'da bulunmaktadır.
Şehir yaygın bir transit ulaşım ağına sahiptir. 4 uluslararası havaalanı, 9 demiryolu istasyonu, sayısız tramvay, monorail sistemi ve en önemlisi Dünya'nın en derin yer altı hızlı taşıma sistemine sahip olan Moskova Metrosu metropolün yaşamında önemli bir yere sahiptir. Ayrıca Moskova Metrosu zengin mimarisi ve 200'ü aşkın istasyonu ile şehrin simgesel noktalarından biri haline gelmiştir.
Rusya'nın iki federe şehrinden biridir. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Mart 1918'de başkent olmuştur. Moskova Nehri'nin içinden geçtiği bu şehir Dünya'nın en yoğun işleyen metro sistemine sahiptir. 1980 yaz olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır. Moskova'da yaşayan milyarder sayısı diğer dünya şehirlerden fazladır, bu da en çok milyarderin yaşadığı şehir unvanını getirmiştir. 2007 yılı istatistiklerine göre dünyanın en pahalı şehirleri listesinde 1. sıraya yerleşmiştir. Ayrıca Eurovision 2009'a ev sahipliği yapmıştır. Kızıl Meydan, Lenin Mozolesi, Tarih Müzesi, Bolşoy Tiyatrosu şehirdeki önemli mekanlardır.
Moskova'nın çeşitli lakapları vardır ve bunların çoğu şehrin büyüklüğüne veya Rus ulusu için önemine atıfta bulunur. Üçüncü Roma (Третий Рим), Beyaz Taşlı (Белокаменная), İlk Taç (Первопрестольная) ve Kahraman Şehir (город-герой). Moskovalı için kullanılan demonim erkekler için "москвич" (moskviç) kadınlar için ise "москвичка" (moskviçka). İngilizceye Muscovite olarak geçmiştir.

Moskova kelimesinin etimoloji kesin olarak bilinmemektedir. Şehrin isminin Moskva Nehrinden geldiği düşünülmektedir. Kelimenin etimolojisi ise şu şekilde açıklanmaktadır:
Lengüistik olarak en çok kabul gören tez, kelimenin Proto-Balto-Slavik dilindeki *mŭzg-/muzg- kökünden geldiği, bu kelimenin de Proto Hint-Avrupa dilindeki *meu- "ıslak, nemli" kelimesinden geldiğidir. Buna göre Moskva ismi bir sulak arazi veya bataklıktaki bir nehri ifade ediyor olmalıdır. Kelime Rusça: музга (muzga) "gölet, su birikintisi", Litvanca: mazgoti ve Letonca: mazgāt "yıkamak", Letonca: mazgāt, Sanskrit: májjati "boğulmak", Latince: mergō "dalmak, batmak" ile akrabadır. Polonya'daki Mozgawa gibi benzer bir isimlendirmeye sahip yerleşimler de vardır. Fin-Ugor Hipotezine göre bölgedeki pre-Slavik kabilelerden olan Merya ve Muroma nehre Mustajoki "Kara nehir" demekteydi ki bu da ifadeden türemiştir. Ayrıca kelime, Rusya, Bulgaristan, Ukrayna, Makedonya ve Bulgaristan'da daha yaygın olmak Slavik ülkelerde yaygın bir soyaddır.

Günümüzde modern Moskova şehrinin bulunduğu alan prehistorik zamanlardan beri meskundur. En erken bulgular Neolitik Çağa ait olduğu düşünülen Lyalovo Kültürünün kalıntılarıdır. Bu bulgular ilk yerleşimcilerin avcı toplayıcı olduğunu kanıtlamaktadır. MS 950 yılında iki slav kabilesi, Vyatiçler ve Kriviçler, bölgeye yerleşir. Vyatiçler muhtemelen Moskova'nın yerli popülasyonunun çoğunu oluşturmuşlardı.

Moskova'nın kuruluşuna ait ilk bilgilere İlk Vakayiname (Ипатьевская летопись) ile ulaşılabilir. Bu kronikte Yuri Dolgoruki'nin 1147 yılında Moskova'da Prens Sviatoslav Olgoviç ile buluştuğu yazılmıştır. Bu yüzden Yuri Dolgoruki Moskova'nın kurucusu olarak kabul edilir. 1156 senesinde Dolgoruki, kasabayı tahtadan bir duvarla tahkim eder ki bu yapı zamanla bugünkü Kremlin'e dönüşür. Moğol İstilası sırasında Batu Han liderliğindeki Moğol ordusu şehri yerle bir edip sakinlerini öldürürler.
Ahşaptan yapılan na Moskvě "Moskova Nehrinde" kalesi Aleksandr Nevski'nin oğlu Daniil tarafından 1260larda yaptırılır. Daniil o zamanlar çocuk olduğu için kale Daniil'in paternal amcası III. Yaroslav tarafından atanan tiuns (vekiller) tarafından yönetilir. 1270lere gelindiğinde artık büyümüş olan Daniil; iktidar mücadelesine girmiş, kardeşi Dmitri'yi Novgorod'un idaresi ele geçirme teşebbüsünü desteklemiş ve başarılı olmuştur. 1283 yılında Daniil, bağımsız hale gelmiş Moskova Prensliğinin başına geçer. Kardeşi Dmitri ise Vladimir Grandükü olur. Daniil'in Moskova'nın ilk manastırları olan ve İsa'nın Epifanisi ve Aziz Danyal adanan manastırları kurduğu kabul edilir.

Daniil 1303 yılına kadar Grandük sıfatıyla kurduğu Moskova yönetti ki şehir 1320lerde Ana prenslik olan Vladimir'i gölgede bırakacaktı. Moskova uzun bir süre istikrarlı ve müreffeh bir yer olur ve çevresinden göçler alır. 1304 senesinde Daniil'in halefi Yuri Daniloviç, Tver ve Vlamdimir Knezi Mikhail Yaroslaviç ile Vladimir Grandüklüğü için mücadeleye girer. Nihayetinde Yuri'nin halefi I. İvan, Tver Knezliğini mağlup eder. Grandükalık iki knez Aleksandr Vasilyeviç ve İvan arasında paylaştırılır. 1331'de Aleksandr'ın ölümünden sonra İvan Özbek Han'ın yarlığıyla tek knez haline getirilir. O devirde Moğollar bölgede büyük bir tesire sahipti. Yüzyıllardır uygulanan veraset ve üstünlük normlarını değiştirebiliyorlardı. Moğollara yüksek miktarda vergi veren İvan, önemli bazı imtiyazlara sahipti.
Altın Orda Hanları, Moskova'nın gücünü ve etkisini sınırlandırmaya çalışırken Litvanya Dükalığının büyüyüp Rusya bölgeyi tehdit etmeye başlaması üzerine Hanlar Moskova'yı Litvanya'ya karşı güçlendirir ve şehir Rusya'daki en güçlü şehirlerden biri olur. 1380 yılında Knez Dmitri Donskoy idaresinde birleşmiş Rus ordusu Altın Orda karşısında Kulikovskaya Muharebesinde ezici bir zafer kazanır. Sonrasında Moskova Rusya'nın Altın Orda Hakimiyetinden kurtulmasında öncü bir rol oynayacaktır.

1462 yılında III. İvan, knezliğin başına geçer. Altın Orda ile savaşmaya başlar, topraklarını genişletir ve başkent Moskova'yı zenginleştirir. Hasım Litvanyalılarla müttefik ve Moskova Knezliğinden çok daha büyük olan Novgorod Knezliğini fetheder ve böylece knezliğin büyüklüğünü yedi katına, 430.000'den 2.800.000 kilometrekareye çıkarır. 1480 senesinde de, Ugra Savaşı ile Altın Orda tesirinden tamamen kurtulur. 1500'e gelindiğinde yaklaşık 100.000 nüfusu ile Dünya'nın en kalabalık şehirlerinden biri olur.
Orijinal Moskova Kremlini 14. yüzyılda inşa edilir. 3.İvan, 1480li yıllarda Rönesans İtalya'sından davet ettiği mimarla yapıyı yeniden inşa eder. Gelen mimarlardan Petrus Antonius Solarius yeni Kremlin duvarlarını ve kulelerini, Marco Ruffo da yeni sarayı tasarlamıştır. Solarius'un tasarladığı bugün Kremlin duvarları 1495 yılında tamamlanır. Kremlin'in büyük çan kulesi ise 1505-08 yılları arasında inşa edilir 1600'de yüksekliği arttırılır.

Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından şehir Rusya'nın başkenti olmaya devam etti. Daha sonrasında market ekonomisi ortaya çıkmış, Batı tarzı perakendecilik, servis, mimari üretimi patlamış ve batılı hayat tarzı büyük yaygınlık kazandı. Şehir nüfusunu 1990'den 2000'e kadar şehir büyümeye devam edip dokuz milyonun altından on milyonun üstüne çıkmıştır. Mason ve Nigmatullina'ya göre Sovyet devrinin kontrollü kentsel büyümesi düzenli ve sürdürülebilir bir kentsel gelişim sağlamıştır ki 1935'te inşa edilen yeşil kuşak bunun simgesidir. Lakin o zamandan beri kalabalık apartmanlardansa müstakil evlere olan yoğun talepten dolayı düşük yoğunluklu banliyölerin sayısında dramatik bir artış yaşandı. 1995-97 yıllarında MKAD çevre yolunun genişliği de 4 şeritten 10 şeride çıkarıldı.
Sonraki yıllarda şehir büyümeye devam eder, şehrin uydu görüntüleri giderek daha saçaklı hale gelir. Otomobillerin yaygınlaşması ile şehir büyük trafiği sıkışıklıları oluşmaya başlar. Sovyetler zamanında yıkılan bazı önemli ve sembolik Kurtarıcı İsa Katedrali gibi kiliseler ve binalar yeniden inşa edilir. 2010lu yıllarda Moskova idaresi, Moja Ulitsa (Benim Sokağım) imar programı ve konut renovasyon programı gibi uzun soluklu projeler başlatır

Moğolistan (Moğolca: Монгол Улс, Mongol Uls; Moğol harfleri: ᠮᠤᠩᠭᠤᠯᠤᠯᠤᠰ, Mongγol ulus), Doğu ve Orta Asya'da bulunan denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Ülke toprakları tarihî Dış Moğolistan (Waymeng / Wàiměng) bölgesine denk düşer. Kuzeyde Rusya; güney, doğu ve batısında Çin'e bağlı İç Moğolistan (Neymeng / Nèiměng) ile Sincan Uygur Özerk Bölgesi vardır. Moğolistan'ın Kazakistan'a sınırı olmamasına rağmen ülkenin en batısı Kazakistan'ın doğu ucuna 37 kilometre uzaklıktadır. Ayrıca Kazakistan'dan sonra denize kıyısı olmayan en büyük ikinci ülkedir. Yüzölçümü 1.564.116 kilometre kare, nüfusu 3,3 milyon civarı olan Moğolistan, en geniş on dokuzuncu ülke ve en seyrek nüfuslu ülkedir. Ülke çok az ekilebilir toprağa sahiptir. Topraklarının çoğu bozkırdır. Kuzey ve batıda dağlar ve güneyde Gobi Çölü bulunur. Ulan Batur, ülkenin başkentidir ve yaklaşık olarak ülke nüfusun %38'ine ev sahipliği yapar. Ayrıca dünyanın en soğuk başkentlerinden biridir. Moğolistan yarı başkanlık sistemi ile yönetilen cumhuriyettir.
Yaklaşık olarak 3.1 milyonluk nüfusun %30'u göçebe veya yarı göçebedir. At kültürü halen ülke yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. Nüfusunun çoğunluğu Moğol olup halkın dini Tibet Budizmi'dir. Moğollar dışında Müslüman Kazaklar ve Tuvalar ülkede yaşamaktadır. Bu halklar genellikle batı kesimlerdedir.
Bugünkü Moğolistan toprakları geçmişte Hiung-nular, Siyenpiler (Sien-pi), Cücenler ve daha sonra Göktürkler gibi imparatorluklar tarafından yönetilmiştir. Moğol İmparatorluğu ise 1206 yılında Cengiz Han tarafından kurulmuştur. 16. ve 17. yüzyıllarda Moğollar Tibet Budizmi'nden etkilenmişlerdir. 17. yüzyılın sonlarında, Moğolistan'nın büyük bir kısmı Çing Hanedanı'nın yönetimi altına girmiştir. 1911 yılında Çing Hanedanı'nın yıkılışı sırasında, Moğolistan bağımsızlığını ilan etmiş, fakat 1921 yılına kadar de facto bağımsızlığını kabul ettirmekle ve 1945 yılına kadar uluslararası tanınmayı kazanmakla uğraşmak zorunda kalmıştır. Sonuç olarak güçlü Rus ve Sovyet kuvvetlerine maruz kalmıştır. 1924 yılında Moğol Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Moğol politikası aynı dönemdeki Sovyet politikasını takip etmiştir. 1989 yılının sonlarında Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerinin çökmesinin ardından 1990 yılının başlarında Moğolistan'da Demokratik Devrim gerçekleşmiştir. Böylece Moğolistan'da çok partili sistem başlamış, 1992'de yeni bir anayasa kabul edilmiş ve serbest piyasa ekonomisine geçilmiştir.
Moğolistan Birleşmiş Milletler, Asya İşbirliği Diyaloğu, G77, Asya Altyapı Yatrırım Bankası ve Bağlantısızlar Hareketi üyesidir. ve NATO'nun küresel partnerlerinden biridir. Dünya Ticaret Örgütü'ne 1997'de üye olmuştur ve halen bölgesel ekonomik ve ticaret örgütlerine katılmak için uğraş vermektedir.

Türkçede kullanılan Moğolistan sözündeki -istan eki ülke, yer anlamında Farsça olup Moğol ülkesi demektir. 
Moğol adının ilk nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı konusunda araştırmacılar tarafından kesin olarak teyit edilmiş bir açıklama yoktur.
Moğ ve Moğuç sözü Eski Türkçe kaynaklarda ateşperest anlamına gelir. 
«Moğol» adı Çinçe kaynaklarda Men-Gü, Man-Gu-Zı, Mon-Gu-Lun, Man-Tu, Men-Gü-Lün şekillerinde geçer. Ayrıca Eski Türkçede mengü ve bengü kelimesi sonsuz, ebedi anlamındadır.

Önemli tarih öncesi mevkiler Hovd İli'nde bulunan Kuzey Mavi Mağarası'ndaki ve Bayanhongor İli'nde bulunan Beyaz Mağara'daki eski taş çağından kalma mağara resimleridir. Dornod İli'nde cilalı taş devriden kalma tarım yerleşimleri bulunmuştur.

Moğolistan bölgesinde 12. yüzyılın başına kadar, Hiung-nu, Apar (Avar, Cücen), Göktürk, Uygur ve Karahitay gibi devletler hâkim olmuştur. Cengiz Han'ın birleştirip örgütlediği kabilelerle, 1206'da Moğolistan'da ilk Moğol Devleti kuruldu. Cengiz Han, 1227'de öldü.
On yedinci yüzyılda Çarlık Rusyası, bölgeyi kontrolüne almak için girişimlere başladı. On sekizinci yüzyılda Moğolistan'da Rus ve Çin yanlılarının mücâdelesi başladı. Moğol prenseslerinin Çinliler gibi yaşaması Moğolistan'da milliyetçilik akımının başlamasına neden oldu. Katolik misyonerlerinin faaliyetleriyle Moğolistan'da Hristiyanlaşma başladı. Misyonerler Uzak Doğu'da dayanak noktası elde etmek ümidiyle Moğolistan'ın bağımsızlığını desteklediler. Bağımsızlık düşüncesi yayıldı. 1912'de Çin'de Mançu Hânedanı'nın yıkılmasıyla Moğol prensleri Rusların da yardımıyla Moğolistan'ın bağımsızlığını ilan ettiler. Çinlilerle mücâdeleye girişen Moğollar, 1915'te Çin'e de bağımsızlıklarını tanıttılar.
Çin-Japon Savaşında Moğolistan'da yeraltı faaliyetiyle komünist hareket başlatıldı. Japonya'nın Kuzey Çin'e girmesiyle 1935-1937'de Moğolistan da işgâle uğrayarak, mahallî muhtar bölgeler kuruldu. 1945'te II. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle ülkedeki bağımsızlık yanlısı örgütler faaliyetlerini komünizm paralelinde devam ettirdiler. Komünizme karşı mücâdele eden örgütlerin zayıflatılmasıyla İç Moğolistan, Çin'in hâkimiyetinde muhtar hâle getirildi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Dış Moğolistan'da, ABD ve Birleşik Krallığın tavsiyesiyle, Moğolistan Halk Cumhuriyeti kuruldu. 20 Ekim 1945'te referandumla bağımsızlığını ilan eden Moğolistan, önce Milliyetçi Çin tarafından tanındı. 1946'da Moğolistan Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği aralarında ittifak imzalandı. 1961'de Birleşmiş Milletler'e kabul edildi. Sovyetler Birliği'ndeki ve Doğu Avrupa'daki komünist yönetimlerinin çöküşü komünizmle yönetilen Moğolistan'ı da etkiledi. 1990'da çok partili sisteme geçilerek; ekonomik, sosyal ve siyasal reformlar yapıldı. Temmuz 1990 ilk çok partili seçimler yapıldı. Moğolistan'da bulunan Rus birlikleri yapılan anlaşma sonucu geri çekildi.

Moğolistan'ın yüzölçümü yaklaşık 1,6 milyon kilometrekare olup, devletin doğudan batıya uzunluğu 2367 km, kuzeyden güneye ise 1258 kilometredir. Ülke dağlar, ormanlar, bozkırlar ve yarı çöller ve çöllerden oluşmaktadır. Moğolistan arazisinin büyük bölümü yayla görünümündedir. Ülkenin güneydoğusunda Gobi Çölü yer alır. Ortalama yüksekliği 1580 metre olan ülkenin kuzey batısı güneydoğuya nazaran daha yüksektir.
Ülkenin içinde ve sınırlarında birçok dağ silsilesi yer alır. Rusya ile kuzeybatı sınırı boyunca Tanno-Ola Sıradağları yükselir. Kuzeydoğuda Kentei Dağları vardır. Ülkenin batı iç kısmında Hangay Dağları yer alır. Moğolistan ve Gobi Altayları batıdan güneydoğuya doğru Çin sınırı yakınlarına kadar uzanır. Altayların en yüksek zirvesi olan Tavan Bogd, kuzeybatıda ilk silsile üzerindedir.
Moğolistan'ın coğrafyası çeşitlidir; güneyde Gobi Çölü ve kuzeyde ve batıda soğuk, dağlık bölgeler bulunur. Moğolistan'ın büyük bir kısmı Moğol-Mançurya çayırlarından oluşur ve ormanlık alanlar toplam kara alanının %11,2'sini oluşturur, bu da İrlanda'dan (%10) daha çok bir yüzdedir.
Moğolistan'ın tamamı Moğol Platosu'nun bir parçası olarak kabul edilir.
Moğolistan'ın en yüksek noktası, en batıdaki Tavan Bogd masifindeki 4374 m yükseklikteki Hüyten Zirvesi'dir. Rusya'daki Tuva Cumhuriyeti ile paylaşılan Ubsa Gölü'nün havzası, doğal Dünya Mirası Alanıdır.
Kuzeydeki nehir vadileri, bilhassa Selenga ve Orkun verimlidir. Kerulen Vâdisi, Doğu Moğolistan'a doğru geniş bir anayol meydana getirir. Çok sayıda tuz gölleri ve denize çıkışı olmayan nehirleriyle ülke topraklarının üçte ikisi, İç Asya'da suyunu dışarı akıtmayan havzadadır. Sâdece Kerulen ve Onon nehirleri Büyük Okyanus'a dökülür.
Ülkenin belli başlı gölleri arasında Ubas Nor, Hara Usu, Airik Nor, Kirgis Nor ve Hubsugul yer alır.

Köppen iklim sınıflandırmasına göre Moğolistan'ın yükseltisi fazla olan kuzey kesimlerinde baskın olarak soğuk ve kuru kışların ve soğuk yazların gözlemlendiği subarktik iklim (Dwc) hâkimdir. Bu bölgelerde yükseltinin daha az olduğu yerlerde soğuk ve kuru kışlar ile ılıman yazların görüldüğü nemli karasal iklim de (Dwb) yer yer gözlemlenir. Ülkenin güney kısımlarında soğuk ve kurak çöl iklimi (BWk) hakimdir. Bu iki iklim bölgesi arasında soğuk ve yarı kurak bozkır/step iklimi (BSk) yer almaktadır. Ülkenin en yüksek bölgelerinde tundra/alpin (ET) iklimi hâkimdir.
Ekseriya yaz yağmurları şeklinde olan yağış, ülkenin değişik kısımlarında yılda 100 ilâ 300 mm arasında değişir. Aşırı soğukla gelen hafif kar, ülkenin kuzey kısmında devamlı donmuş olarak kalan, önemli bir kuşağı meydana getirir. Sıcaklık farkı oldukça büyüktür. Ulan Bator'da ocak ayındaki sıcaklık ortalaması -28 °C, temmuz ayındaki ise 18 °C'dir. En yüksek ve en düşük sıcaklıklar daha da büyüktür. Kışın ırmaklar ve göller donar. Kuvvetli toz ve kum fırtınaları görülür.

Gobi hariç, Moğolistan'ın büyük bölümü hayvancılığa imkân veren çimenlik ve çayır halindedir. Dağlar, kuzey batıdaki hariç, genellikle çıplaktır (ağaçsızdır).
Ülkenin çoğu bölgelerinde vahşi hayvanlar bulunur. Bunlardan bol miktarda bulunan büyük memeli hayvanlar arasında koyun, geyik, ren geyiği (bilhassa Hubsugul Gölü çevresinde) bazı vahşi deve ve atlar sayılabilir. Her yerde bulunan dağ sıçanı (marmota) sistemli olarak kürkü için avlanır. Moğol paleontologların yaptığı keşifler, ülkede bol miktarda dinozor fosilleri bulunduğunu göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu'nun 2015 tahminine göre Moğolistan'da 3.000.251 kişilik bir nüfus bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı ise ülke nüfusunun 2007'de 2.629.000 kişi olduğunu tahmin etmiştir.

Hızla şehirleşmekte olan Moğolistan'ın nüfusunun günümüzde %61,2'si şehirlerde yaşar. Ülkede okuma-yazma oranı %98'dir. Geri kalanın çoğunluğu mevsimden mevsime göç eden göçebeler hâlindedirler. Göçebelerin "ger" adı verilen çadırları bulunur. Moğollar arasında en yaygın spor güreştir.
Okçuluk ve at yarışlarının da yaygın olduğu ülkede, çocuklara küçük yaşta ata binmesini öğretirler.

Moğolistan nüfusunun %80'ini Halha Moğolları, %8'ini diğer Moğol halkları, %5'ini Kazaklar, kalanını Tuvalar gibi diğer Türk halkları, Ruslar ve Çinliler meydana getirir.
En kalabalık Moğol azınlık grupları, batı eyaletlerinde yaşayan Moğolî halklar olan Oyratlar ve Ulan Bator'un kuzeyinden îtibâren Rus sınırına kadar, esas olarak Selenge Vâdisinde oturan Buryatlardır. Güneydoğuda Dariganga Moğolları,

Myanmar (Birmanca: မြန်မာ, Myanma), resmî adıyla Myanmar Birliği Cumhuriyeti, diğer isimleriyle Burma (Birmanca: ဗမာ, Bama) ya da Birmanya, Güneydoğu Asya'da bir ülkedir. Kuzeybatıda Bangladeş ve Hindistan, kuzeydoğuda Çin, doğuda Laos, güneydoğuda Tayland ile komşudur. Güney ve güneybatıda Andaman Denizi ve Bengal Körfezi'ne kıyısı vardır. Myanmar Güneydoğu Asya anakarasındaki en büyük, Asya genelinde ise 10. büyük ülkedir. 2017 verilerine göre nüfusu 54 milyondur. Başkenti Nepido, en büyük şehri Yangon'dur.
Myanmar'daki ilk uygarlıklar Yukarı Myanmar'da Tibet-Birman dillerini konuşan Pyu şehir devletleri ile Aşağı Burma'da Mon krallıklarıdır. 9. yüzyılda Birmanlar yukarı İravadi vadisine geldiler ve 1050'lerde Pagan Krallığı'nın kurulmasıyla Birman dili, kültürü ve Theravada Budizm'i ülkeye hakim oldu. Pagan Krallığı Moğol istilaları sonucu dağıldı ve birbiriyle çatışan gruplar ortaya çıktı. 16. yüzyılda Toungoo hanedanı ülkeyi birleştirdi ve Güneydoğu Asya tarihinin en büyük imparatorluğunu kurdu. 19. yüzyıl başlarında Konbaung hanedanı ülkede hakimiyet kurdu, Manipur ve Assam kısa bir dönem kontrol altına alındı. Britanyalı East India Company 19. yüzyılda gerçekleşen üç İngiliz-Birman Savaşı sonucunda yönetimi ele geçirdi ve ülke Britanya sömürgesi oldu. II. Dünya Savaşı'nda Japon işgaline uğradı, 1945'te Müttefiklerce geri alındı. 1948'de bağımsızlık verildi. 1962'deki bir askerî darbenin ardından Burma Sosyalist Program Partisi altında bir askerî diktatörlük haline geldi.
Bağımsızlık yılları boyunca Myanmar sayısız etnik grup arasında yaşanan gerilimlere ve 70 yılı aşan bir süredir devam eden yakın tarihin en uzun iç savaşlardan birine sahne oldu. Bu süre içinde Birleşmiş Milletler ve bazı diğer örgütler sürekli ve sistematik insan hakları ihlalleri bildirdiler. 2010 genel seçimlerinin ardından 2011'de askerî cunta resmen feshedildi ve sivil bir hükûmet iktidara geldi. Bu el değiştirme ve Ang San Su Çi ile diğer siyasi mahkûmların serbest bırakılması, ülkenin insan hakları karnesini iyileştirdi. Dış ilişkilerde de ilerlemeler yaşandı, ülkeye uygulanan ekonomik yaptırımlar gevşetildi ve ticaret kolaylaştı. Ancak hükûmetin azınlıklara yönelik tutumu ile etnik ve dini çatışmalara sert müdahaleleri eleştiri konusu olmaya devam etti. 2015 seçimlerinde Ang San Su Çi'nin partisi çift meclisli parlamentonun her iki kanadında çoğunluğu elde etti. Halen ülke üzerinde etkin bir gücü bulunan Myanmar ordusu 1 Şubat 2021'de bir askerî darbe gerçekleştirerek yönetimi ele geçirdi.
Myanmar Doğu Asya Zirvesi, Bağlantısızlar Hareketi, ASEAN ve BIMSTEC üyesidir. Eski bir Britanya sömürgesi olmasına rağmen İngiliz Milletler Topluluğu üyesi değildir. Ülke yeşim ve diğer değerli taşlar, petrol, doğal gaz ve diğer doğal kaynaklar bakımından zengindir. Ayrıca çevresindeki ülkelere kıyasla yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek bir ülkedir. 2013'te nominal GSYİH 56,7 milyon dolar, satın alma gücü paritesine göre 221,5 milyar dolardır. Myanmar dünyanın ekonomik olarak en eşitsiz ülkelerindendir, ekonominin büyük bölümü askeri hükûmetin destekçileri tarafından kontrol edilmektedir. 2020 İnsani Gelişme Endeksi'nde 147. sıradadır.

Ülkenin tarihî adı ülke nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan Birmanlardan gelen Burma'dır. Ülkede 1989'da tesis edilen askerî rejim, ülkenin sömürge döneminin izlerini silmek adına Burma olan ülke adını yine Birmanların adının bir başka çeşitlemesinden gelen Myanmar olarak değiştirmiştir ve bu ad günümüzde de resmen kullanılmaktadır. Bu yeni ad ülkedeki rejime destek veren Çin gibi ülkelerce hemen benimsenmişken Batılı ülkeler bu adı reddederek eski ad Burma'yı uzun süre kullansa da ülkedeki demokratikleşme hareketleri sonrası bu tavır yumuşamıştır. Ülkenin eski adı Burma'nın Türkçedeki kullanımı ise Fransızca Birmanie'de gelen Birmanya olup mevcut ad olduğu gibi kullanılmaktadır.

Myanmar'da gelişkin bir Buda uygarlığı vardır. Terk edilmiş bir kent olan Pagan'da bu uygarlıktan izler görülür. 
Kentte 9-13. yüzyıllar arasında yapılmış binlerce Buda tapına­ğı bulunmaktadır. 11-19. yüzyıllarda Birmanya prensleri arasında amansız savaşlar oldu. 1820'de büyük Myanmar generali Maha Bandula, Hindistan'ın İmphal (Manipur) ve Assam eyaletleri­ni ele geçirip Bengal'e yönelince Hindistan'a o zaman egemen olan İngilizler, Myanmar'a savaş açtılar. Maha Bandula geri püskürtüldü ve Myanmarlılar yalnızca Assam ve İmphal üzerindeki isteklerinden vazgeçmekle kalmadılar, aynı zamanda Aşağı Birmanya'nın Arakan ve Tenasserim bölgelerini de İngilizler'e bırakmak zorunda kaldılar. 1826-82'de İngilizler, Aşağı Myanmar'ı adım adım ele geçirdiler. Kral Thibavv'la 1886'da yapılan savaştan sonra, başkenti Mandalay olan Yukarı Birmanya da İngilizler'in denetimi altına girdi. 1919'dan 1937'ye kadar Myanmar, "Birmanya" adı altında Hin­distan'ın bir eyaleti olarak İngiliz yönetimin­de kaldı. 1948 yılında İngiltere sömürge yönetimi fiilen bitti.
1962 yılında General Ne Win başkanlığındaki askerler yönetime el koydu. 2007'de askeri diktaya karşı Budist rahiplerin öncü rol oynadığı Safran Devrimi adlı girişim başarısız olmasına karşın, ülkede 2008 yılında ilan edilen yeni anayasanın ardından, 2010 yılında gerçekleştirilen seçimler sonucunda cumhuriyet rejimine geçiş yapıldı. Myanmar ordusunun desteğine sahip Birlik, Dayanışma ve Kalkınma Partisi'nin seçimleri %80'lik bir oy oranıyla kazandığının ilan edildiği seçimlerde Nobel ödüllü Aung San Suu Kyi liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği partisi de geniş çaplı usulsüzlüklerin yaşandığını ileri sürerek seçimleri boykot etti. Ancak 23 Aralık 2012 tarihinde 664 üyeli parlamentoda milletvekillerinin çeşitli görevlere atanmasıyla boşalan 45 sandalye için yapılan ara seçimlerde Ulusal Demokrasi Birliği partisi 40 sandalyeyi kazandı.
4 Mayıs 2008'de oluşan Nargis kasırgası nedeniyle son belirlemelere göre yaklaşık 51.000 kişi ölmüş, 41.000 kaybolmuştur. İktidardaki askerî cunta, ısrarlar sonucu 8 Mayıs 2008'de uluslararası yardımları kabul etmiştir.

Myanmar Güneydoğu Asya'da 678.500 kilometrekare (262.000 sq mi) kadar alana yayılmıştır. Şubat 2011 itibarıyla Myanmar 14 eyalet ve bölgeden, 67 ilden, 330 ilçeden, 64 alt-ilçeden, 337 kasabadan, 2,914 vard bölgesinden ve 68,290 köyden oluşmaktadır. Kuzeydoğuda Bangladeş'in Chittagong iliyle Hindistan'ın Mizoram, Manipur, Nagaland ve Arunaçel Pradeş eyaletleriyle sınır komşusudur. Kuzey ve kuzeydoğuda Çin'in Tibet ve Yünnan bölgelerine 2.185 km (1.358 mi) uzunluğunda sınırı vardır. Güneydoğuda Laos ve Tayland ile komşudur. Ülkenin ayrıca Bengal Körfezi'ne ve Andaman Denizi'ne güney ve güneybatısından 1.930 km (1.200 mi) uzunluğunda kıyısı bulunmaktadır.
Kuzeyde Hengduan Dağları, Çin ile olan sınırı belirlemektedir. Ülkenin en yüksek dağı olan Hkakabo Razi, Kaçin eyaletinde yer almaktadır. Yüksekliği 5.881 metre (19.295 ft)'dir. 

Myanmar yedi eyalete (ပြည်နယ်) ve yedi bölgeye (တိုင်းဒေသကြီး) ayrılmıştır. Bölgeler etnik köken temelli oluşturulmuş birimlerdir, eyaletler ise birçok etnik grubu içinde barındırır.
Aşağıda 31 Aralık 2001 tarihine ait bir tablo bulunmaktadır.

1947 yılından bu yana devam eden Arakan İsyanı'nda Myanmar Ordusu ile Myanmar'daki Müslüman azınlık Rohingyalar arasında sık sık çatışmalar yaşanmakta, 2012 Arakan Bölgesi ayaklanmaları ile artan çatışmalar sırasında Myanmar Hükûmeti ve siviller tarafından Müslüman azınlığa yönelik saldırı katliam yapılmıştır.
2016 yılında Myanmar Dinî İşler Bakanı Aung Ko ülkede yaşayan Budistleri tam vatandaş ilan etmiş Müslümanları ise “yan ve yarı vatandaş" şeklinde tanımlanmıştır.

Myanmar ordusu tarafından 1 Şubat 2021 günü iktidardaki lidere ve kabinesine karşı askeri darbe gerçekleşti. Ordu, ülkeyi 1 yıl yöneteceğini açıkladı. 2 Şubat 2021'de Myanmar Genelkurmay Başkanı Min Aung Hlaing tarafından 8 üst düzey askerden ve 3 sivilden oluşan ve yürütme yetkisine sahip olan Devlet İdare Konseyi kuruldu.

Başlıca doğal kaynakları petrol, kereste, kalay, antimon, çinko, bakır, tungsten, kurşun, kömür, mermer, kireç taşı, değerli taşlar, doğal gaz ve su enerjisidir.

Çoğunluğu Budist olan Myanmar'da resmî makamlar, Müslümanların nüfusun % 4'ünü oluşturduğunu iddia etmektedirler. Ancak müslüman önderler bu oranın % 10 ile 14 aralığında olduğunu söylemektedirler. Müslümanların etnik köken dağılımı ise şöyledir: % 68 Hint, % 30 Myanmarlı, % 2 Çin asıllı. Müslümanların % 41'i Arakan bölgesinde geri kalanı ise ülkenin diğer bölgelerinde yaşamaktadırlar. Büyük çoğunluğu Hanefi mezhebindendir.
Hint asıllı Müslümanlar çoğunlukla başkent ve çevresinde yaşarken Bengal, Urdu ve Myanmar dillerinin karışımı bir dili konuşan Rohingyalar Arakan bölgesinde yaşamaktadırlar. Diğer Müslümanlara göre daha fakir olan Rohingyalar savaş, sürgün ve baskılara mâruz kalmışlardır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Arakan'da Müslüman devleti kurma faaliyetleri silâhlı çatışmalara ve hükûmetin askerî operasyonlar yapmasına neden oldu. Binlerce Müslüman yurtlarından çıkarıldı ve camileri, okulları, evleri zarar gördü. Bunlardan geriye dönenleri Myanmar hükûmeti ülkeye kaçak yollardan giren yabancılar olarak kabul etti.
1989 ve 1991 yıllarındaki operasyonlar sonucunda 250.000 Arakanlı müslüman tekrar Bangladeş'e sığındı ve ancak BMMYK'nın baskısı neticesinde 1992'de ülkeye geri dönebildiler. Müslümanların bir kısmı hâlen mülteci olarak Bangladeş'te kamplarda yaşamaktadır. Myanmar hükûmeti Rohingyalar'a tam vatandaşlık hakkı vermeyi reddederek onların Myanmar vatandaşı sayılabilmeleri için vatandaşlık kanununa göre İngiliz işgali ve Hint göçmen akını başlamadan yani atalarının 1824 tarihinden önce ülkede yaşadıklarını ispatlamaya zorlamaktadır. 1948'den beri savaşan Müslümanlar ise 1999'da Arakan Rohingya Millî Teşkilâtı'nı ve 2000 yılında da Rohingya Dayanışma Örgütü'nü kurarak faaliyetlerini Bangladeş üzerinden sürdürmektedirler.
Ülkedeki müslümanlar arasında sosyal yaşamda ve dinî görevleri ifa etme hususunda farklı görüntüler sergilenmektedir. Hint asıllılar konuşma dili olarak Urduca'yı kullanırken yerliler Myanmar dilini kulla

Nepido (Birmanca: နေပြည်တော်) ya da Naypyidaw Myanmar'ın başkentidir. Nepido, "Kraliyetler Şehri" Anlamına gelir. 6 Kasım 2005'te şehir Birmanya'nın (Myanmar) başkenti ilan edildi. Nepido, Yangon şehrinin 320 km kuzeyindedir. Nepido, Myanmar'ın Yangon ve Mandalay şehirlerinden sonra en büyük üçüncü şehirdir.
Şehirde Nepido Havaalanı vardır. Şehre ulaşım için en çok tercih edilen hava yolları firmaları ise; Air Bagan, Air Mandalay, Myanma Airways ve Yangon Airways'dır. Nepido Şehrinin büyük bir istasyonu vardır. Yangon-Nepido arası düzenli olarak hava, kara ve demir yolları seferleri yapılmaktadır.
Şehrin koordinatları ise: 19°45′Kuzey, 96°6′Doğu 'dur.
Şehir 4.600 km² üzerine kuruludur. Nepido'nun 930.000 nüfusu vardır. Şehirde yerleşim dağınıktır, merkez belli değildir.

Myanmar Academy Awards (Myanmar Müzesi: Birçok Resim ve heykeltıraş sergileri vardır.)
Burmese Cinema (Burma sineması)
Nepido Parkı

Nay Pyi Taw - A photo album22 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Penguins and Golf in Burma's hidden capital 21 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
In phantom capital, a city slowly takes shape25 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hindu Tapınağı
Inside Napyidaw 3 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Flying Dutchman blog, 15 Haziran 2007
Abode of Kings in a Derelict Kingdom, Disposable Words blog, 15 Haziran 2007
Myanmar’s new capital offers small luxuries in total isolation
Burma's new capital city unveiled 26 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News Online, 27 Mart 2007
Burma begins move to new capital 7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News Online, 6 Kasım 2005
Burma's confusing capital move6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News Online, 8 Kasım 2005
Burma’s rulers take the road to Mandalay The Independent, 8 Kasım 2005
Off limit's: Asia's secret capital, Citylife, Trisila Company Limited, Chiang Mai, June 2006
Burma's confusion over capital 25 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 17 Haziran 2006
Moving Target30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Irrawaddy, 9 Kasım 2005

Pekin veya Beijing (Çince: 北京; pinyin: Běijīng), Çin'in başkentidir. 22 milyondan fazla sakiniyle dünyanın en kalabalık ulusal başkenti ve Şanghay'dan sonra Çin'in kentsel alan bakımından ikinci büyük şehridir. Kuzey Çin'de yer alır ve 16 kentsel bölgeden oluşan, Devlet Konseyi'nin doğrudan yönetimi altında bir belediye olarak yönetilir. Pekin çoğunlukla Hebei eyaleti ile çevrilidir ve güneydoğuda Tianjin ile komşudur; üç bölüm birlikte Jing-Jin-Ji kümesini oluşturur.
Pekin küresel bir şehirdir ve kültür, diplomasi, siyaset, finans, iş ve ekonomi, eğitim, araştırma, dil, turizm, medya, spor, bilim ve teknoloji, ulaşım ve sanat alanlarında dünyanın önde gelen merkezlerinden biridir. Çin'in en büyük devlet şirketlerinin çoğunun genel merkezine ev sahipliği yapıyor ve dünyanın en büyük dört finans kurumunun yanı sıra dünyanın en büyük Fortune Global 500 şirketlerinin en büyük sayısına da ev sahipliği yapıyor. Ayrıca ulusal karayolu, otoban, demiryolu ve yüksek hızlı tren ağları için önemli bir merkezdir. COVID-19 pandemisinden önceki on yıl boyunca Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı, Asya'nın en işlek havalimanı (2009–2019) ve dünyanın en işlek ikinci havalimanıydı (2010–2019). 2020 yılında Pekin metrosu, dünyanın en işlek dördüncü ve en uzun ikinci metrosuydu. Pekin'in ikinci uluslararası havalimanı olan Pekin Daxing Uluslararası Havalimanı, dünyanın en büyük tek yapılı havalimanı terminalidir. Şehir, en önemlileri 2008 Yaz Olimpiyatları ve 2008 Yaz Paralimpik Oyunları olmak üzere çok sayıda uluslararası ve ulusal spor etkinliğine ev sahipliği yapmıştır. 2022 yılında Pekin, hem Yaz hem de Kış Olimpiyat Oyunlarına ve ayrıca Yaz ve Kış Paralimpik Oyunlarına ev sahipliği yapan ilk şehir oldu. 
Pekin'in mimarisi, geleneksel Çin mimarisinin unsurlarını modern tarzlarla birleştiriyor; şehrin bir tarafı modernize edilmiş ve yenilenmişken diğer yarısı hala geleneksel hutong bölgelerini sunuyor. Pekin, üç bin yılı aşkın bir geçmişe sahip, dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Çin'in Dört Büyük Antik Başkentinden geriye kalan sonuncusu olarak Pekin, son sekiz yüzyılın büyük bir bölümünde ülkenin siyasi merkezi olmuştur ve MS ikinci milenyumun büyük bir bölümünde nüfus bakımından dünyanın en büyük şehriydi. Üç tarafı dağlarla çevrili iç kesimdeki şehir, antik şehir surlarına ek olarak, Pekin stratejik olarak konumlandırılmış ve imparatorun ikametgâhı olacak şekilde geliştirilmiştir. Şehir, görkemli sarayları, tapınakları, parkları, bahçeleri, mezarları, surları ve kapılarıyla ünlüdür. Pekin, dünyanın en bilinen turistik yerlerinden biri olarak kabul edilir. 2018 yılında Pekin, Şanghay'dan sonra dünyanın en çok kazanan ikinci turizm şehriydi. Pekin, birçok ulusal anıt ve müzeye ev sahipliği yapıyor ve sekiz UNESCO Dünya Mirası Alanı'na sahip: Yasak Şehir, Cennet Tapınağı, Yaz Sarayı, Ming Mezarları, Zhoukoudian Pekin Adamı Alanı, Pekin Merkez Ekseni ve Çin Seddi ile Büyük Kanal'ın bazı bölümleri; bunların hepsi popüler turistik yerlerdir. Şehrin geleneksel konut tarzı olan Siheyuanlar ve Siheyuanlar arasındaki dar sokaklar olan hutonglar, önemli turistik yerlerdir ve Pekin'in kentsel kesiminde yaygındır. 
Pekin'in devlet üniversiteleri, Çift Birinci Sınıf İnşaat üniversitelerinin beşte birinden fazlasını oluşturuyor ve bunların birçoğu, Tsinghua Üniversitesi, Pekin Üniversitesi ve UCAS dahil olmak üzere, Asya-Pasifik ve dünyanın en iyileri arasında sürekli olarak yer alıyor. Pekin'in merkezi iş bölgesi (CBD), devam eden veya yakın zamanda tamamlanan çok sayıda gökdelenin inşaatıyla Pekin'in ekonomik genişlemesinin merkezi konumundadır. Pekin'in Zhongguancun bölgesi, bilimsel ve teknolojik yenilik ve girişimcilik alanlarında dünya lideri bir merkezdir. Pekin, 2016'da listenin başlangıcından bu yana Nature Index tarafından en büyük bilimsel araştırma çıktısına sahip şehir olarak sıralanmıştır. Pekin, 176 yabancı büyükelçiliğe ve Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO), İpek Yolu Fonu, Çin Bilimler Akademisi, Çin Mühendislik Akademisi, Çin Sosyal Bilimler Akademisi, Merkezi Güzel Sanatlar Akademisi, Merkezi Tiyatro Akademisi, Merkezi Müzik Konservatuvarı ve Çin Kızılhaç Derneği de dahil olmak üzere birçok kuruluşun genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır.

"Beijing", birçok Uzak Asya ülkesindeki isimlendirme geleneğine benzer şekilde "kuzey başkenti" anlamına gelir. Buna benzer isme sahip diğer kentler arasında Çin'de "güney başkenti" anlamına gelen Nankin; "doğu başkenti" anlamına gelen Japonya'daki Tokyo, Vietnam'daki Hanoi'nin eski adı Đông Kinh; "başkent" anlamına gelen Japonya'daki Kyoto ve Güney Kore'deki Seul'un eski adı Gyeongseong yer alır.

Savaşan Krallıklar Zamanında (MÖ 4.-3. yüzyıl) Ci adıyla, Yenler'in başlıca kentiydi. Şu Huangdi zamanında yıkıldı (MÖ 226). Han Hanedanı döneminde Yen adıyla yeniden kuruldu. Kuzey Çin'in geri kalan bölümü gibi MS 4.-6. yüzyıl arasında bozkır halkları tarafından işgal edildi ve Mujonglar'ın başkenti haline geldi (350-357). Sueiler (581-618) ve Tanglar (618-907) döneminde Kuzey Çin'in, Moğollar'dan daha tehlikeli hale gelen Kuzeydoğu Halklarına karşı başlıca kalesiyidi. Çinli aile Hou Çin'in Çitanlar'a bıraktığı (936) kenti Çitanlar 938'de Güney'in başkenti yaptılar (Nancing). Kenti 1122'de Curçenler işgal ettiler, Songlar'a bıraktılar (1123), yeniden aldılar (1125) ve 1153'te Merkez'in başkenti ve başlıca ikametgâhları haline getirdiler.
Cengiz Han'ın Moğolları kenti 1215'te alarak yıktılar. 1260'ta Kubilay Han bölgeye yerleşti ve kentin kuzeydoğusunda yeni bir kent kurdurdu (1264-67); Tai du (Çince, "Büyük Başkent") ya da Hanbalık ("Han kenti"). Çin'in merkezi olan bu kent Marco Polo'nun büyük hanla görüştüğü ve anılarında Cambaluc adını verdiği kenttir. Pekin'i büyük kanala bağlayan (13. yüzyıl sonu) bir kanal, başkente Yangzi yoluyla pirinç getirilmesini sağlıyordu. Nancing'i başkent yapan (1368-1416'ya doğru) ilk Ming İmparatoru Pekin'e Beiping ("Kuzey Başkenti") adını verdi. Üçüncü Ming İmparatoru Yonglı (1403-1424) bu kente yerleşerek adını Beijing'e çevirdi ve Yasak Kent ile Gökyüzü Tapınağı'nı kurdu. Ciaşing, bunlara Tarım Tapınağı'nı yaptırdı ve kenti yeniden başkent durumuna getirdi. Kent 1928'e kadar başkent olarak kaldı. Mançular'ın zaferinden kısa süre önce yakılan (1644) Pekin geleneksel ölçülere göre yeniden kuruldu ve yeni hanedan tarafından güzelleştirildi (Göksel Barış Kapısı, Yüce Uyum Sarayı, kentin kuzeybatısında yazlık saray). 17. ve 18. yüzyıllarda Kangşi (1662-1722) ve Çienlong (1736-1796) dönemlerinde, güneybatı kesiminde misyonerler (özellikle Cizvitler) ve Avrupalı teknisyenler yaşıyordu.
1860'ta, II. Afyon Savaşı sırasında Fransız-Britanya seferinde yaz sarayının yanmasından sonra Pekin'deki yabancı temsilcilerin oturduğu ayrıcalıklı bir semt kuruldu. Bu temsilciliklere Boxerların silahlı saldırısı (Haziran 1900), kente, 1901'de uluslararası bir garnizon yerleştirilmesine yol açtı. İmparatorluğun yıkılmasından (1912) sonra "Savaş Ağaları"nın eline geçen Pekin'i Kuomintangçılar işgal ettiler (1928) ve yeniden Beiping diye adlandırdılar (başkent Nancing'e nakledilmişti). Japonları'ın ele geçirdiği (Temmuz 1937) kent, 1945'e kadar onların desteklediği bir hükûmet tarafından yönetildi. Ocak 1949'da komünistler tarafından yeniden ele geçirildi. 1 Ekim 1949'da da Tiananmen'de Mao Zedong tarafından Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan edildi, aynı zamanda eski adını aldı ve yeniden başkent oldu. 

1950'lerde eski şehrin dışına doğru büyümeye başlayan şehir, kuzeyde konut alanları, batıda da ağır sanayi yerleşmeleriyle çevrelendi. 1960'larda metro ve İkinci Çevre Yolu inşaatları için şehir surlarının bir kısmı yıkıldı. Kültür Devrimi sırasında, 18 Ağustos 1966 günü ise Pekin'de, Mao'nun başkanlık ettiği ve bir milyon kişinin katıldığı bir açık hava toplantısı yapıldı. Nisan 1976'da, Dörtlü Çete ve Kültür Devrimi'ne karşı Tiananmen Meydanı'nda toplanan geniş bir halk topluluğu zorla dağıtıldı. Aynı yılın ekim ayında Dörtlü Çete tutuklandı ve Kültür Devrimi sona erdirildi.
1980'lerde Pekin'in kentsel alanı, yapımı 1981'de tamamlanan İkinci Çevre Yolu ve arkasından onun inşaatını takip eden çevreyolları sayesinde büyüme gösterdi. Bu dönemden 2000'li yılların ortalarına kadar şehir eski şehrin yaklaşık 1,5 katı büyüdü. Wangfujing ve Xidan gözalıcı olarak gelişen ticaret bölgeleri olurken, Zhongguancun, Çin'in elektronik merkezi oldu.
Ancak bu gelişmenin faturası olarak Pekin, yoğun trafik, düşük hava kalitesi, tarihi semtlerin yok olması ve ülkenin daha az gelişmiş bölgelerinden gelen göç dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Nisan-Haziran 1989'da, Tiananmen Meydanı'nda öğrencilerin, aydınların ve işçilerin önderliğinde gerçekleşen gösterilerin ve bu gösterilmesin bastırılması gibi yakın Çin tarihindeki olaylara da evsahipliği yapan Pekin, dünyanın en büyük spor organizasyonu olan 2008 Yaz Olimpiyatları'na da evsahipliği yaptı.

Pekin'in kurulu olduğu 30–40 m yüksekliğindeki düzlüğün kuzey kenarını Moğolistan Platosu, kuzeydoğu kenarını ise Yan Dağları oluşturur. Jeologların "Pekin Koyu" adını verdiği çukur alan kenti kuzeydoğudan güneybatıya doğru kuşatır, güney ve doğuda da asıl büyük ovaya açılır.
Önemli dağ geçitlerinin güneydeki kesişme noktasında yer alan Pekin, Kuzey Çin Ovasını kuzeydeki sıradağ, ova ve platolara bağlayan ulaşım hattı üzerinde doğal bir geçit konumundadır. Bu stratejik öneminden dolayı 700 yılı aşkın bir süre genil Orta Asya hinterlandına açılan kervan yollarının başlangıç noktası olmuştur.

Pekin'de, ılıman kuşakta görülen karasal bir muson iklimi hüküm sürer. Kışlar, Moğolistan Platosu'ndan gelen Sibirya hava kütlelerinin etkisiyle uzun, soğuk ve kurak geçer. En soğuk ay olan ocakta ortalama sıcaklık -4 °C'yi bulur. Yaz aylarında genellikle güneybatıdan Kuzey Çin'e giren sıcak ve nemli hava yağışlara yol açar. Yıllık yağış miktarının (635 mm) büyük bölümü bu mevsimde düşer. Temmuz ortalama 26 °C ile en sıcak aydır.

Pekin Belediyesi, Tientsin Belediyesiyle sınırdaş olduğu iki nokta dışında, Hebei yönetim bö

Phnom Penh (Khmerce: ភ្នំពេញ; resmi romanizasyonu: Phnum Pénh; IPA: [pʰnum peːɲ]): Türkçeye Punom Pen olarak geçmiştir. Bu şehir, Kamboçya'nın başkentidir. Mekong Nehri kıyısında yer alan Punom Pen, Kamboçya'nın Fransa tarafından sömürgeleştirilmesinden beri Kamboçya'nın başkenti olmakla birlikte aynı zamanda en büyük kentidir. Punom Pen zamanla gelişerek, ülkenin ekonomik, kültürel, siyasi, diplomatik ve sınai merkezi haline gelmiştir.
Bir zamanlar "Asya’nın İncisi" olarak adlandırılmış olan bu şehir, 1920'lerde Hindiçin 'de Fransızlar tarafından inşa edilen en güzel şehirlerden biri olarak kabul edilir. Siem Reap ve Siyanukvil ile birlikte Kamboçya'nın önemli turistik destinasyonlarından biridir.

 Wikimedia Commons'ta Phnom Penh ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kamboçya Teknoloji Enstitüsü
Phnom Penh Kraliyet Üniversitesi
Phnom Penh Uluslararası Havalimanı

Putrajaya veya resmî adıyla Putrajaya Federal Toprağı (Malayca: Wilayah Persekutuan Putrajaya), Malezya'nın idari başkentidir. Putrajaya, resmi başkent olan Kuala Lumpur'un hemen güneyinde yer almaktadır. Ülkenin hükûmet merkezi 1999 yılında tıkanıklık ve kalabalık nedeniyle Kuala Lumpur'dan Putrajaya'ya taşınmıştır. Kuala Lumpur yine Malezya'nın resmi başkentidir ve Kraliyet Sarayı ile Parlamento yer alır. Putrajaya'da ise bazı bakanlıklar ve hükûmet ofisleri bulunur. Putrajaya, Kuala Lumpur şehri ve Labuan Adası gibi federal topraktır.
Putrajaya şehrine ilk Malezya başbakanı Tunku Abdülrahman Putra'nın adı verilmiştir. Şehir çok hızlı kentleşmekte ve büyümektedir. Putrajaya'da mimari çeşitlilik fazladır. Şehrin bazı bölgeleri Çin ve Hint Mimarisi bazı bölgeleri ise Arap ve Malezya mimari tarzında kurulmuştur. Şehrin su ihtiyacını ise yapay bir göl olan Putrajaya Gölü karşılamaktadır.

Putrajaya Kuala Lumpur'daki aşırı kalabalık, yerleşme tıkanıklığı ve burada bulunan bazı devlet işlerinin aksaması nedeniyle tıkanıklığı ve kalabalığı azaltmak amacıyla 19 Ekim 1995 tarihinde kuruldu. Şehir kurulmadan önceki yıllarda ise Putrajaya'nın bulunduğu yerde çiftlik evleri, hurma ağaçları ve kauçuk ağaçları bulunmaktaydı.
Putrajaya'nın gelişimi en çok 1997 Doğu Asya Mali Krizi'nde etkilenmiştir. Putrajaya 1 Şubat 2001 tarihinde Malezya'nın üçüncü federal toprağı ilan edildi.

Putra Devlet Sarayı
Putra Camisi
Putrajaya Meydanı
Putra Köprüsü
Putrajaya Bağımsızlık Anıtı
Millennium Anıtı
Palace of Justice(Justice Sarayı)
Seri Perdana
Seri Perdana Köprüsü
Putrajaya Landmark(Putrajaya Ekonomi Merkezi)
Putrajaya Wetlands Parkı
Putrajaya Convention Centre
Taman Selatan
Perdana Leadership Foundation
Melawati National Palace(Melawati Ulusal Sarayı)
Heritage Anıtı
Putrajaya Ministry of Finance(Putrajaya Finans Merkezi)
Wisma Putra
Selera Putra
Istana Darul Ehsan
Putrajaya Gölü
Alamanda Putrajaya
Souq Putrajaya
Pusat Kejiranan Presint 9
Pusat Kejiranan Presint 16

Putrajaya'da eğitim, birkaç büyük okul tarafından sağlanır:

Kompleks Sekolah Presint 9u, Fasa-1.
Kompleks Sekolah Presint 9u, Fasa-2.
Kompleks Sekolah Presint 16, Fasa-1.
Kompleks Sekolah Presint 16, Fasa-2.
Bir tanede seçkin bir okul vardır.

Sekolah Sultan Alam Shah(Sultan Alem Şah Eğitimi)

Putrajaya şehrinde birçok köprü vardır. Bunlar;

Seri Perdana Köprüsü
Putra Köprüsü
Seri Wawasan Köprüsü
Seri Bakti Köprüsü
Seri Saujana Köprüsü
Seri Bestari Köprüsü
Seri Setia Köprüsü
Seri Gemilang Köprüsü
Monorail Suspension Köprüsü
Bu köprülerin mimari tarzları değişik ve farklıdır. Ayrıca bu köprüler modern köprülerdir.

Persiaran Persekutuan
Persiaran Sultan Salahuddin Abdul Aziz Shah
Persiaran Utara
Lebuh Sentosa
Persiaran Barat
Persiaran Selatan
Persiaran Timur
Persiaran Perdana (Boulevard) (Bulvar)

Resmî site

State Development Office - State Development Office Wilayah Persekutuan
Intelligent City Online 28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Master Developer 28 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pyongyang (Chosŏn'gŭl: 평양 직할시; Hancha: 平壤直轄市; Pyongyang-chikhalsi; anlamı: "düz arazi" veya "huzurlu toprak"), Kuzey Kore'nin başkenti ve en büyük şehridir. 2008 nüfus sayımına göre nüfusu 3.255.288'dir. Pyongyang, Sarı Deniz'e döküldüğü yerden yaklaşık 109 kilometre (68 mil) yukarıda, Taedong Nehri üzerinde yer almaktadır. Pyongyang, Kuzey Kore eyaletleriyle aynı statüye sahip, doğrudan yönetilen bir şehirdir.
Pyongyang, Kore'nin en eski şehirlerinden biridir. Efsaneye göre, MÖ 1122 yılında efsanevi Kral Tan'gun'un başkentinin bulunduğu yerde kurulmuştur. İki eski Kore Krallığı olan Gojoseon ve Goguryeo'nun başkentiydi ve Goryeo'nun ikinci başkenti olarak hizmet verdi. 1948'de Kuzey Kore'nin kurulmasının ardından Pyongyang, fiili başkenti oldu. Şehir, Kore Savaşı sırasında tekrar harap oldu, ancak savaştan sonra Sovyet yardımıyla hızla yeniden inşa edildi. Şehir, 1972 Anayasası ile resmi başkent ilan edildi. Kim Jong Un'un liderliğinde şehirde bir inşaat patlaması yaşandı. 
Ve bu patlama sonucunda Pyongyang’da 5 yıl boyunca 50.000 ev inşa edildi.
Pyongyang, Kuzey Kore'nin siyasi, endüstriyel ve ulaşım merkezidir. Pyongyang'da yaşayanların büyük bir kısmı iktidardaki Kore İşçi Partisi'nin (WPK) üyeleri ile normal halktır. Kuzey Kore'nin başlıca hükûmet kurumlarına ve genel merkezi 1 numaralı Hükûmet Kompleksi'nde bulunan WPK'ye ev sahipliği yapmaktadır.

Pyongyang'ın kurulduğu tarih hakkında tam bilinmemekte olup şehir bir efsaneye göre MÖ 1122 tarihinde Taegong Nehri kıyısında kurulmuştur.
Pyongyang, 1945 yılında Japonya'nın Kore'den çekilmesinin ardından SSCB etkisi altına girdi. Şehir ilk önce geçici olarak Kuzey Kore Geçici Halk Komitesi'nin daha sonra da 1948 yılında yeni kurulan Kuzey Kore'nin başkenti olmuştur. 1950-1953 Kore Savaşı'nın ardından SSCB'nin yardımı ile yeniden inşa edilmiştir.

Pyongyang, 19 semt (ku- veya guyŏk) ve bir ilçeye (kun veya gun) ayrılır.
2010 yılında yabancı medya ajanslarına göre Sungho semti ile Kangnam, Chunghwa ve Sangwon ilçeleri Kuzey Hwanghae iline bağlanmıştır.

Pyongyang, ülkenin ana ulaşım merkezidir. Pyongyang metrosu, 1973 yılında açılmış olup iki hatta ve 22 kilometre uzunluğa sahiptir. Şehirde ayrıca tramvay, troleybüs ve otobüs hatları bulunmaktadır. Araç sahipliği önceki döneme göre son 10 yılda 5 kat artış göstermiş ve Pyongyang’da büyük bir trafik yoğunluğu yaşanmıştır otomobillerin büyük bir kısmı çin üzerinden gelmektedir ve Pyongyang’da kurulan araba bayilerinden satın alınabilmektedir.
Sunan Uluslararası Havalimanı, Pyongyang'ın şehir merkezine 24 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Ayrıca Pyongyang'ın Pekin ve Moskova'ya tren seferleri bulunmaktadır.

 Cezayir, Cezayir
 Bağdat, Irak
 Chiang Mai, Tayland
 Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri
 Cakarta, Endonezya
 Katmandu, Nepal
 Moskova, Rusya
 Tientsin, Çin

Kuzey Kore'deki şehirler listesi

City profile of Pyongyang 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rabat, Fas'ın başkenti ve 515.619 nüfusuyla (2024) ülkenin yedinci büyük şehri ve yaklaşık 2,1 milyonluk nüfusuyla (2025) Kazablanka'dan sonra ikinci büyük metropol alanıdır. Ayrıca Rabat-Salé-Kénitra idari bölgesinin de başkentidir. Rabat, Atlantik Okyanusu kıyısında, Ebu Rekrek Nehri ağzında, şehrin ana banliyö kasabası Sela'nın karşısında yer almaktadır.
Rabat, 12. yüzyılda Almohadlar tarafından kurulmuştur. Bir büyüme döneminden sonra şehir uzun bir gerileme dönemine girmiştir. 17. yüzyılda Rabat, Berberi korsanları için bir sığınak hâline gelmiştir. Fransızlar 1912'de Fas üzerinde bir himaye kurduklarında, Rabat idari merkez olmuştur. Fas 1956'da bağımsızlığını kazandığında, Rabat başkent olmuştur. 

Rabat, Fas'ın dört imparatorluk şehrinden biridir ve Medine Mahallesi Dünya Mirası Listesi'nde yer almaktadır. Şehre ONCF tren sistemi üzerinden trenle ve yakındaki Rabat-Sela Havalimanı üzerinden uçakla ulaşılabilir.

Rabat'ta Atlantik kıyısı olması nedeniyle okyanus etkisinde Akdeniz iklimi (Köppen iklim sınıflandırması) hüküm sürmektedir. Karasal ve denizel etkilerle ılıman bir iklimi olan Rabat'ın yağış beklentisi 500 ve 600 mm/yıl arasında değişmektedir. Yağışlı sezon ekim - mart arası, kurak sezon nisan - eylül arası hüküm sürer. Yağış yılda ortalama 70 ila 90 gün arası sürer. Geceleri serin (kışları daha serin), gündüzleri genellikle +9/10 C° (+15/18 F°) sıcaklıklara yükselir.

ESSEC Business School

 Kahire Mısır
 Atina Yunanistan
 Houston Amerika Birleşik Devletleri
 İstanbul Türkiye
 Amman Ürdün
 Beytüllahim Filistin
 Cezayir Cezayir
 Bursa Türkiye

Rabat Portalı

Riyad (Arapça: الرياض, Er-Riyaz; "bahçeler"), Suudi Arabistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Aynı zamanda Riyad Eyaleti'nin başkenti ve Riyad Valiliği'nin merkezidir. Hanife Vadisi'nin doğu kıyısında yer alan metropolün mevcut hali, 18. yüzyıldan kalma surlarla çevrili şehrin savunma surlarının yıkılmasının ardından 1950'lerde ortaya çıkmıştır.
Arap Yarımadası'nın en büyük şehridir ve Necid platosunun doğu kesiminde, Nefud çölünün merkezinde yer almaktadır. Şehir, deniz seviyesinden ortalama 600 metre (2.000 ft) yükseklikte yer almaktadır ve her yıl yaklaşık 5 milyon turist ağırlayarak dünyanın en çok ziyaret edilen 49. şehri ve Orta Doğu'nun 6. şehri konumundadır. 2022 yılında Riyad'ın nüfusu 7 milyon kişiydi ve bu da onu Suudi Arabistan'ın en kalabalık şehri, Orta Doğu'nun 3. en kalabalık şehri ve Asya'nın 38. en kalabalık şehri yapıyordu. 
Şehrin Riyad adıyla ilk kez anılması 1590 yılında bir Arap tarihçi tarafından yapılmıştır. 1745 yılında, komşu Manfuhah'tan olan Dahham ibn Dawwas, şehrin kontrolünü ele geçirdi. Dahham, kerpiçten bir saray ve şehrin etrafına bir duvar inşa etti ve Riyad adının en bilinen kaynağı bu döneme aittir; bu ismin, İbn Dawwas tarafından inşa edilen duvardan önce var olan daha eski vaha şehirlerine atıfta bulunduğu düşünülmektedir. 1744 yılında Muhammed bin Abdülvehhab, Diriyah Emiri Muhammed bin Suud ile ittifak kurdu ve Riyad'ı Dahham'dan aldılar. Ancak, günümüzde Birinci Suudi Devleti olarak bilinen devletleri 1818'de çöktü. Türki bin Abdullah, 19. yüzyılın başlarında İkinci Suudi Devleti'ni kurdu ve 1825'te Riyad'ı başkenti yaptı. Ancak, şehir üzerindeki yönetimi Osmanlı-Raşidi ortak ittifakı tarafından kesintiye uğradı. Sonunda, 20. yüzyılın başlarında İbn Suud, 1902'de Riyad Emirliği ile atalarından kalma yönetimini geri aldı ve 1926'da Hicaz'ın nihai Suudi fethiyle yönetimini pekiştirdi ve ardından Eylül 1932'de krallığına 'Suudi Arabistan' adını verdi ve Riyad'ı başkent yaptı. Şehir, İbn Suud'un Murabba Sarayı'na taşındığı 1938 yılına kadar hükûmetin idari merkeziydi. 1950'lerde surlar yıkıldı ve Riyad metropolü, surlarla çevrili şehrin bir uzantısı olarak büyüdü. 
Riyad, Suudi Arabistan'ın siyasi ve idari merkezidir. Danışma Meclisi, Bakanlar Kurulu, kral ve Yüksek Yargı Konseyi'nin tamamı şehirde bulunmaktadır. Suudi Arabistan'ın hukuk sisteminin çekirdeğini oluşturan bu dört kurumun yanı sıra, diğer büyük ve küçük hükûmet organlarının genel merkezleri de Riyad'da yer almaktadır. Suudi hükûmetinin 24 bakanlığından 23'ünün genel merkezi Riyad'da bulunmaktadır ve bu da şehrin ülkenin idari başkenti olma statüsünü daha da güçlendirmektedir. Şehir, çoğu şehrin batı kesimlerindeki Diplomatik Bölge'de bulunan 114 yabancı elçiliğe ev sahipliği yapmaktadır. 
Riyad ayrıca ekonomik öneme de sahiptir; Suudi Ulusal Bankası, Alrajhi Bankası, SABIC, Almarai, STC Grubu ve MBC Grubu gibi birçok banka ve büyük şirketin genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Güçlü yerel varlığının yanı sıra, Riyad büyük uluslararası yatırımları da kendine çekmiştir. Lenovo, Google, Amazon, Samsung ve Philips gibi küresel şirketler bölgesel merkezlerini şehre taşıdı. Toplamda 500'den fazla yabancı şirket bölgesel merkezlerini Riyad'a taşıyarak, şehrin bölgesel bir iş merkezi olarak giderek artan statüsünü güçlendirdi ve yerel olarak Kral Fahd Yolu olarak bilinen 65 numaralı karayolu, dünyanın en büyük finans bölgelerinden biri olan Kral Abdullah Finans Bölgesi, El-Faysaliah Kulesi ve Krallık Merkezi de dahil olmak üzere şehrin önemli merkezlerinden bazılarından geçmektedir. Riyad, nüfus bakımından dünyanın en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir ve birçok yabancı uyruklu kişiye ev sahipliği yapmaktadır. 
Şehir, belediye başkanı tarafından yönetilen Riyad Belediyesi ve eyalet valisi Faysal bin Bandar'ın başkanlığını yaptığı Riyad Şehri Kraliyet Komisyonu tarafından denetlenen on beş belediye bölgesine ayrılmıştır. Riyad, 2020'de Dubai'den sonra Expo 2030'a ev sahipliği yapacak ikinci Arap şehri olacak.
Riyad'ın eteklerinde, Suudi Arabistan'ın en tarihi öneme sahip yerlerinden biri olan ve iktidardaki Suud Hanedanı'nın asıl evi ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan At-Turaif Sarayı'nın bulunduğu Diriye yer almaktadır. Diriye bugün aynı zamanda Suudi Arabistan'ın önde gelen Vizyon 2030 projelerinden biridir. 18. yüzyılda Diriye, Birinci Suudi Devleti'nin başkentiydi. Diriye genellikle "Suudi Arabistan'ın başladığı yer" olarak tanımlanır.

1517'de Osmanlı Padişahı I. Selim'in Ridaniye Savaşı'nda Memluk ordusunu yenilgiye uğratmasıyla Hicaz Türk egemenliğine, Arap yarımadasının tamamı ise Türk nüfuzuna girdi. Ancak Riyad ve çevresinin ekonomik ve siyasi açıdan hiçbir öneme sahip olmaması nedeniyle bölgede herhangi bir garnizon kurulmasına gerek kalmadı.
Ancak, 19. yüzyılda siyasi durum değişti. 1791'de Merkezî Arabistan'da başlayan Vahhabi hareketinin 1803 yılından itibaren başta Mekke, Medine ve Taif kentleri olmak üzere Hicaz topraklarını tehdit etmeye başlaması II. Mahmud yönetimini (1808-1839) harekete geçirdi. Bölgedeki isyanın ve tehdidin sona erdirilmesi emri verilen Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa oğlu İbrahim Paşa komutasındaki bir orduyu Hicaz ve Necd'e gönderdi. 1818 yılında Vehhabilerin merkezi Diriye ve Riyad'ın fethedilmesiyle bölgedeki Türk egemenliği yeniden kuruldu.
1902'de Vahhabilerin (Suudilerin) lideri olan Abdülaziz er-Reşid'in Kuveyt'te topladığı bir orduyla Riyad'ı ele geçirmesiyle fiiliyatta Osmanlı Devleti'ne bağlı Suud Devleti başkenti Riyad olmak üzere yeniden kuruldu.
I. Dünya Savaşı yıllarında Hicaz kaynaklı bir Arap Ayaklanmasından çekinen Osmanlı Devleti, Suudi lider Abdülaziz bin Suud'u yanında tutmaya çalıştı. 1915 yılında yayımlanan bir ferman ile adı geçen "Riyad Kaymakamı" ilan edildi. Gerçekten de 1916'da Hicaz'da Arap Ayaklanması başlamasına rağmen, bin Suud savaşın sonuna kadar Osmanlı Devleti'ne sadık kaldı.

I. Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı Devleti'nin Hicaz'dan çekilmesiyle Riyad kentindeki fiilî Türk egemenliği de sona erdi. 

*Tahmini

Riyad şehrine bağlı Merakiz (Tekil: Merkez) adı verilen 8 adet belediye bulunmaktadır:

Merkez-i Irka
Merkez El Hayr
Merkez-i Heyt
Merkez El Amaciye
Merkez-i Leben
Merkez-i Banban
Merkez-i İzze Bi'l-Hair
Merkez-i Dibyan

Resmi site31 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

San'a (Arapça: صنعاء, romanize: Ṣanʿâʾ), Yemen'in başkenti. 2005 yılında, şehir nüfusu 1.937.451'dir.

Efsanelerde geçmişi MS 1. yüzyıla değin indirilen Ghumdan adlı eski bir kale üzerinde kuruldu. Ali tarafından 632'de müslümanlaştırıldı. Zeydî imamlarıyla rakip hanedanlar arasında zaman zaman çatışmalara sahne oldu. Başkenti başta Şadah'ta olan Zeydi İmamlığı, sık sık kesintiye uğramakla birlikte 860'tan 1962'ye dek ayakta kaldı. Birbirini izleyen istilacıların başkenti başka yerlere taşımaları nedeniyle San'a, 12-15. yüzyıllar arasında büyük bir gerileme gösterdi. Tahiri hanedanından Abdülvahap ibn Tahir (1478-88) kente birçok zarif cami ve medrese yaptırdı. 1516'da Osmanlı egemenliğine giren kentte 17. yüzyılın başlarında yeniden imamların fiili yönetimi başladı. Kenti ancak 1872'de ele geçirebilen Osmanlılarla imamlar arasındaki çatışma 1913'e kadar sürdü. Bu tarihten yapılan antlaşmayla imamlar tam bir özerklik elde etti. Osmanlıların I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğramasının ardından San'a başkent olmak üzere İmam Yahya önderliğinde bağımsızlık ilan edildi. İmam Ahmet döneminde (1948-1962) güneydeki Taiz'e taşınan başkent, cumhuriyetin kurulduğu 1962'de bir kez daha San'a'ya getirildi. 1990'da Kuzey Yemen'le Güney Yemen'in birleşmesinden sonra yeni devletin de başkenti oldu.

Eski Kent, çok sayıda kapısı bulunan 6–9 m. yüksekliğindeki sağlam surlarla çevrilidir. Mimarî açıdan en ilginç kapı, 1962'deki devrimden sonra Özgürlük Kapısı adı verilen Yemen Kapısı 'dır. Eski kentin merkezinde eskiden imam sarayı olan yedi katlı Cumhuriyet Sarayı yer alır. Eski pazaryerleri (suk) ve sayıları 40'ı geçen camilerin çoğu kentin doğu bölümündedir. En ünlü cami, Zeydîlerin eskiden Mekke'deki Kabe kadar değer verdiği bir kabesi bulunan ve dünyanın en eski camilerinden biri olan Camiü'l-Kebir'dir. Birü'l-Azab, Birü'l-Beheymi ve Birü'ş-Şema adlı yeni mahalleler kentin batı bölümündedir. 1984'te, Eski Kent Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Mirası listesine alınmıştır. 2004 yılında Arap Kültür Başkenti ilan edildi.

 Duşanbe Tacikistan
 Peşaver Pakistan

Selim Ali Selam (Arapça: سليم علي سلام Abu Ali Salam olarak da bilinir; 1868–1938) Arap siyasetçi.
20. yüzyılın başında Beyrut'ta, Meclis-i Mebusan III.(5) dönem Beyrut mebusluğu, Beyrut Belediye Başkanı ve Müslüman Hayırseverler Cemiyeti (el-Makassed) Başkanı da dahil olmak üzere çok sayıda kamu görevinde bulunan önemli bir şahsiyettir. Osmanlı İmparatorluğu'nun adem-i merkezileştirilmesi ve modernleştirilmesi çağrısında bulunan Beyrut Reform Hareketi'nin lideriydi ve aynı zamanda 1913'te Paris'te toplanan ve Arap ulusal taleplerini formüle eden Birinci Arap Kongresi Yürütme Komitesi'nin bir üyesiydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı siyasi baskısına ve savaş sonrası dönemde Fransız Mandası'na karşı çıktı. Aydınlanmış bakış açısı ve çağdaşlarıyla etkili bir şekilde iletişim kurma yeteneği ile öne çıktı. Osmanlı asilzade Bey unvanını aldı. Bugün Beyrut'ta bir ana caddeye onun adı verilmiştir.

Selam, önce Fransızca eğitim görülen bir Hristiyan misyoner okuluna, ardından Türkçe eğitim görülen bir Osmanlı okuluna gönderildi. Babasın yedi yaşındayken öldü ve bu noktada aile işini devraldı. İki yıl sonra, Beyrut'ta aynı anda müftü, kadı ve nakıb el-eşraf (Muhammed'in soyundan gelenlerin tarikatının başı) görevlerinde bulunan Ahmed el-Agharr'ın torunu Gülsüm Barbir ile evlendi. Birlikte on iki çocukları oldu: Ali, Muhieddine, Fatima, Muhammed, Anbara, Misbah, Ömer, [[Saib Selam|Saib99, Abdullah, Fuad, Malik ve Rasha.
Selam, çoğunlukla Beyrut'un liman bölgesinde bulunan ofisinden temel gıda ticareti yapan başarılı bir tüccar oldu. Ayrıca çeşitli inşaat ve tarım projeleri üstlendi. Geldiği ekonomik konum nedeniyle 1895'te Ticaret Odası üyeliğine, 1900'de Ziraat Bankası Başkanlığına, 1903'te Ticaret Mahkemesi Başkan Yardımcılığına atandı.

Fransa'nın Beyrut Başkonsolosu M. Couget, 16 Mayıs 1913 tarihli Fransız Dışişleri Bakanı'na hitaben yazdığı bir yazının ekinde Salim Salam'ı şöyle tarif etmiştir:

Daha yaygın olarak Abu Ali olarak adlandırılan Selim Salam, kaba bir dili olan ancak bir o kadar renk ve lezzet dolu olan sert Beyrutlulardan biridir. Zekası tamamen dikkat çekicidir. Konuşması basit olsa da anlamlı ve son derece ikna edicidir. Tüm kişiliği güç, cesaret ve kararlılık yayıyor. Kendini nerede bulursa bulsun, üstünkörü eğitimine rağmen her zaman toplantının kalbi ve ruhudur. Kendi dindaşları ve hatta başkaları üzerindeki etkisi yadsınamaz. Bu adam özgür bir ülkede doğup büyümüş olsaydı, kesinlikle biri olacaktı. Zorlayıcı spekülasyon onun özel özelliğidir. Bir zamanlar sakin ve düz finansal sulardayken, diğerinde milyonlara doğru yelken açmaktadır. Şu anda, bazı küçük iniş çıkışlara rağmen iyi bir ilerleme kaydediyor gibi görünüyor. Kısacası, o gerçek bir erkek ve eşsiz bir liderdir.
Önde gelen Lübnanlı tarihçi Kamal Salibi'ye göre, "Yüzyılın başında Beyrut'un Müslüman ileri gelenleri arasında çok az kişi hemcinsleriyle Salim Ali Salam kadar kolay ve rahat bir şekilde iletişim kurabiliyordu." Salibi şöyle açıkar: onun bilgisi veya katılımı olmadan şehir, sancak veya vilayet bir şey zor gerçekleşirdi." Salibi, Selam'ı "son derece modern bir bakış açısına sahip, temkinli ve kurnaz ancak açık fikirli ve önyargıdan tamamen yoksun, yeni fikirlere açık, saldırgan ve fırsatları iyi değerlendirme yeteneğine sahip, doğuştan pozitivist, ilerlemeye inanan bir adam ve uzman bir Gordion Düğümü çözücüsüdür." şeklinde tanımlar.
Salibi şöyle devam eder: "Ebu Ali sosyetede yükselirken, ortak teması kaybetmemeye özen gösteriyordu... Akranları şehir dışında lüks konaklar inşa etmek için yarışırken, Ebu Ali babasının Museytiba'daki evini yeniden biçimlendirip büyüttü ve daha sonra buna üçüncü kat ilaveleri yaptı, artık mahalleye hakim oldu... Oğulları ve kızları kendilerini mahalleyle özdeşleştirmeye ve mahalleyi yakından tanımaya teşvik edildiler... Mahallenin erkekleri sorunlarıyla ona geldi; Ramazan ayı boyunca onları sofrasında oruç açmaya davet ederdi."
Salibi ayrıca şunları da aktarır: "Ebu Ali, el-Musaytiba'nın sosyal kısıtlamalarından kaçmadı, ancak kişisel olarak çekingen değildi, özgüven doluydu ve cüretkardı ve geleneksel olarak dindar olmasına rağmen tamamen fanatiklikten uzaktı. Müslüman Beyrut'un kalbindeki ana üssünden, şehrin Rum Ortodoks başpiskoposu ve Eşrefiyye'nin önde gelen Hristiyan ileri gelenleriyle samimi dostluklar geliştirdi; büyüyen oğullarıyla birlikte gayri resmi olarak onları ziyaret etmek için ata binerdi ve karşılığında onlardan gayri resmi ziyaretler alırdı. Çocukken babası, zorunlu kilise hizmetlerine katılmak anlamına gelse bile, bir Müslümanın bir Hristiyan okulunda modern eğitim almasının yanlış olmadığını ona açıkça belirtmişti; şimdi kendi oğullarını daha muhafazakar Müslüman arkadaşlarının şiddetli itirazlarına karşı Suriye Protestan Koleji'ne [günümüzde Beyrut Amerikan Üniversitesi] gönderdi. Dahası, bir Rum Katolik rahip, oğullarına Fransızca öğretmek için düzenli olarak evine gelirdi ve günün önde gelen Maruni edebi şahsiyetlerinden biri olan Abdallah el-Bustani, kızı Anbara'ya Arap dili ve edebiyatı dersleri verirdi. 1910'da Ebu Ali eşi görülmemiş bir adım daha attı: en büyük oğlu Ali'yi İngiltere'de ziraat mühendisliği okumak için gönderdi."
Salibi'ye benzer şekilde, Lübnanlı bir gazeteci ve 2005'te suikaste uğrayan Beyrut'un önde gelen tarihçisi Samir Kassir, Salim Salam'ın "Beyrut'un en görünür adamı... tüm kamu girişimlerinin kavşağında bulunan ve Beyrut'ta ve tüm vilayette olanlardan haberdar olan müreffeh bir adam" olduğunu yazmıştır. Yüzyılın başındaki toplumsal gelişme açısından, Kassir, "tüm dönüşümlerin en büyüğü, Selim Selam'ın bir halk figürü olarak ortaya çıkışının ve onun yaşam tarzının getirdiği dönüşüm olduğunu" açıklar. ealam, "zarafetli ve asil bir duruşa sahip, toplum içinde her zaman Osmanlı fesi giyerken Avrupa tarzında giyinmiştir."

"Selim Selam, geleneksel erdemlerin ve yeni değerlerin bir karışımını somutlaştırdı. Hayatı boyunca, dini ritüelleri günlük olarak yerine getirmesi ve kutsal metinleri okumasıyla kanıtlanan bir dindarlığı sürdürürken, aynı zamanda sosyal çevresinin muhafazakarlığını yumuşatan bir zihin açıklığı sergileyecekti." demektedir.
Kassir ayrıca, "Selim Selam'ın arkadaş seçimi, Osmanlı İmparatorluğu'nun talihsizlikleri ve Batı nüfuzunun Müslüman toplumun istikrarını bozmasıyla toplumsal gerilimlerin yoğunlaştığı bir zamanda dini hoşgörünün kanıtıydı. Selam, hem Beyrut Ortodoks başpiskoposu Monsenyör Misarra hem de Cebel-i Lübnan Sancağı idari konseyinin Maruni başkanı Habib Paşa el-Saad ile sağlam ilişkiler kurduğu bir noktaya geldi." diye açıklar. Salim Salam ve Hristiyan cemaatinin liderleri arasında var olan derin güvenin kanıtı olarak Kassir "Beyrut'un Ortodoks piskoposu bir yolculuğa çıkmaya hazırlanırken, cemaatinin ileri gelenlerine, yokluğunda Selim Selam'ın hükmüne uymaları talimatını verdi." örneğinin verir.
Kassir ayrıca Selim Selam'ın en büyük kızı Anbara'nın "1920'lerde Lübnan'da başı açık dolaşan ilk Müslüman kadın olacağını" ve "bu arada küçük kız kardeşi ile birlikte Londra'ya okumak için gönderildiğini" anlatır; orada kaldığı süre boyunca çekilmiş bir fotoğrafta Anbara, babası, erkek kardeşi Saib ve Irak Kralı I. Faysal ile birlikte zarif bir çan şapka ve diz üstü etek etek giymektedir - Selam'ın Beyrut'ta hüküm süren toplumsal geleneklere karşı çıkarak kadınların peçeyi kaldırması fikrini hemen kabul ettiğinin kanıtıdır." Anbara, otobiyografisinde, peçeyi ilk kez kaldırmadan önce babasıyla görüştüğünü, onun hakkında verdiği bir konferansta kamuoyuna ilk kez danıştığını ortaya koyuyor. İngiltere'deki zamanının izlenimlerini ve ona uygun gördüğü gibi yapmasını söylediğini yazmıştır.

Salim Selam, 1908'de Beyrutlu bir yerelin elde edebileceği ülkedeki en yüksek makam olan Beyrut Belediyesi'nin başkanı oldu. Aynı zamanda Beyrut Vilayeti'nin yönetim kurulu üyesiydi.
Anılarında, göreve başladığında belediyenin "kasasında para olmaması, borçların biriktiği, yolların çok kötü durumda olması, maddi ve manevi temelin erozyona uğraması nedeniyle, belediyenin zor durumda olduğunu anladığını anlatır."
Görev süresi, kapsamlı reformlar ve şehrin günlük ihtiyaçlarına uygulamalı bir yaklaşımla damgasını vurdu.

Selim Selam 1909'da Beyrut Müslümanları arasında modern eğitimi teşvik eden önde gelen bir hayır kurumu olan el-Makassed'in başkanı oldu.
Salibi'ye göre, "Ebu Ali'nin başkanlığındaki yeni el-Makassed kurulu, cemiyet için yeni tüzükler hazırlamaya, onun tam olarak yasal olarak tanınmasını sağlamaya ve çeşitli mülklerini kendi adına resmi olarak kaydettirmeye başladı. Okulları sonra yeniden düzenlendi: Zuqaq al-Blat'ta bir Dürzi, Arif Bey Nakad'ın müdürlük yaptığı bir erkek okulu; ve müdür olarak bir Protestan, Julia Tu'ma ile bir Protestan olan Hawuz al-Wilaya'da kız okulu kuruldu. Güçlü itirazlara karşı hareket etmek ve yeni Makasid okullarına Müslüman olmayanları (bir Dürzi ve bir Hristiyan) göreve uygun hiçbir Müslüman bulamadığında atamak Ebu Ali'nin tipik bir örneğiydi."
Selim Selam'ın biyografisini yazan Hassaan Hallak'a göre, "Başkanlığı sırasında Salim Selam, yüksek öğrenim görmüş kişileri işe alarak hem pedagojik yöntemler açısından hem de öğretmen ve müdürlerin kalitesi açısından el-Makassed okullarındaki eğitimi geliştirdi. dereceler ve uzmanlık becerileri… Yıllarca açığın ve bozulmanın yükünü çektikten sonra 1912'de örgütün uygulamalarını da geliştirerek 180 bin kuruyu aşan gelirlerini artırdı."

(Beyrut) Reform Hareketi'nin 12 Ocak 1913'te belediye binasında gerçekleştirilen ve bazen Beyrut Reform Cemiyeti olarak da adlandırılan açılış toplantısında, Petro Trad ile birlikte hareketin icra memuru olarak Selim Selam seçildi; Ayoub Tabet sekreter olarak seçildi.
Reform Hareketi, Arap eyaletlerinin iç işlerinin yerel halkın eline bırakılmasını ve her eyaletteki Avrupalı danışmanlara güvenmeyi savundu. Salam, Reform Hareketi'nin başlangıcından bir yıl önce el-İttihad el-Osmani'de yayınlanan bir makalesinde bu yaklaşımı zaten istemişti.
Hareketin talep ettiği reformlar arasında, vilayetin yerel olarak seçilmiş Genel Kuru

Seul, Güney Kore'nin başkenti ve en büyük şehri olup, Kore'nin tamamının en büyük şehridir. Seul, Gyeonggi Eyaleti ve Incheon'u kapsayan daha geniş Seul metropol bölgesi, 2022 yılında New York, Tokyo, Los Angeles, Paris ve Londra'nın ardından dünyanın altıncı büyük metropol ekonomisi olarak ortaya çıkmış ve Güney Kore nüfusunun yarısından fazlasına ev sahipliği yapmaktadır. Seul'ün nüfusu 10 milyonu aşarak zirve yapmış olsa da, 2014 yılından bu yana kademeli olarak azalmış ve 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 9,6 milyon kişiye düşmüştür. Seul, Güney Kore hükûmetinin merkezidir.
Seul'ün tarihi, Kore'nin Üç Krallığı'ndan biri olan Baekje halkı tarafından kurulduğu MÖ 18 yılına kadar uzanmaktadır. Joseon hanedanlığı döneminde Seul, Seul Kalesi Duvarı ile çevrili olarak resmi olarak başkent ilan edilmiştir. 20. yüzyılın başlarında Seul, Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve geçici olarak "Keijō" (Korecede "Gyeongseong") olarak yeniden adlandırıldı. Kore Savaşı, şiddetli çatışmalara sahne oldu ve Seul dört kez el değiştirdi, şehir büyük ölçüde harabeye döndü. Bununla birlikte, şehir o zamandan beri önemli bir yeniden yapılanma ve hızlı kentleşme geçirdi.
Seul, Arcadis'e göre 2015 yılında Asya'nın en yaşanabilir şehri ve küresel olarak ikinci en yüksek yaşam kalitesine sahip şehir olarak değerlendirildi ve kişi başına düşen GSYİH'si (PPP) yaklaşık 40.000 dolardı. Samsung, LG ve Hyundai gibi sektör devleri de dahil olmak üzere 15 Fortune Global 500 şirketinin genel merkezi, Gangnam ve Dijital Medya Şehri gibi önemli teknoloji merkezlerine sahip Seul Başkent Bölgesi'nde bulunmaktadır. Seul, Küresel Güç Şehirleri Endeksi ve Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde yedinci sırada yer almakta ve küresel konferanslara ev sahipliği yapan beş önde gelen şehirden biridir. Şehir ayrıca 1986 Asya Oyunları, 1988 Yaz Olimpiyatları ve 2010 G20 Seul zirvesi gibi büyük etkinliklere ve 2002 FIFA Dünya Kupası'ndaki üç maça ev sahipliği yapmıştır.
Seul, coğrafi olarak dağlık ve tepelik bir arazide yer almakta olup, Bukhansan kuzey ucunda konumlanmıştır. Seul Başkent Bölgesi içinde beş UNESCO Dünya Mirası Alanı bulunmaktadır: Changdeokgung, Hwaseong Kalesi, Jongmyo, Namhansanseong ve Joseon Hanedanlığı Kraliyet Mezarları. Ayrıca Seul, N Seul Kulesi, 63 Binası, Lotte World Kulesi, Dongdaemun Tasarım Plaza, Lotte World, Ticaret Kulesi, COEX, IFC Seul ve Parc1 gibi ikonik yapılarıyla modern mimari gelişiminde bir artışa tanık olmuştur. Seul, 2010 yılında Dünya Tasarım Başkenti seçildi ve K-pop ile Kore Dalgası'nı uluslararası alanda öne çıkaran müzik, eğlence ve kültür endüstrilerinin ulusal merkezi olarak hizmet verdi.

Adı kayıtlara ilk kez MÖ 1. yüzyılda geçen kent Üç Krallık döneminde (MÖ 57-MS 668) Koguryo, Baekje ve Silla krallıkları arasında sınır oluşturdu. 1394'te ülkeyi tek bir yönetim altında birleştirip Yi hanedanını kuran Yi Sang-gye tarafından başkent yapıldı. İki yıl sonra kentin çevresinde surlar inşa edildi. Daha sonraki yıllarda da kentte Kyangbok, Taksu ve Çangdak sarayları yaptırıldı. 1910'da Korenin Japonya'nın koruması altına girmesinden sonra adı Kyangsang olarak değiştirildi ve sınırlarında bazı değişiklikler yapıldı. Bu dönemde kentte geniş caddeler açıldı ve Batı tipi binalar inşa edildi. 1945'te Japon işgali sona erince doğrudan merkezî hükûmete bağlanan kent, 1962'den sonra da başbakanlığa bağlandı. Kore Savaşı (1950-53) sırasında büyük hasar gören kent, savaştan sonra hızla büyüdü ve çevresinde Seongnam(Sangnam), Suwon(Suvan) ve Incheon(İnçan) gibi uydu kentler kuruldu.

Seul, ülkenin kuzeybatısında yer almaktadır. Seul'un yüzölçümü 605,21 km² olup yaklaşık 15 km yarıçapa sahiptir ve Han Nehri ile iki bölgeye ayrılır. Bu nehir geçmişte mal taşıma ve gemicilik için kullanılmıştır ve nehrin bulunduğu bölge tarihte çok önemli bir yere sahiptir. Han Nehri'nin ağzı Kuzey ve Güney Kore sınırında bulunduğundan günümüzde taşımacılık için kullanılamamaktadır.
Seul'un orta kesimi çevresi alçak tepelerle çevrili bir düzlükte yer alır. Kent merkezi bu düzlüğün aşağı kesimindedir.

Seul, Ilıman subtropikal iklim ile Nemli kıtasal iklim arasında bir iklime sahiptir. Yaz ve kış ayları arasındaki sıcaklık farkları çok yüksektir. Yazlar genelde sıcak ve nemli geçer ve haziran temmuz aylarında doğu asya musonları etkilidir. En sıcak ay olan Ağustos'ta ortalama sıcaklık 22 ile 29 °C arasında değişir. Kışlar genelde soğuktur ve yaza göre daha az nemlidir. Ortalama sıcaklık -6 ile 2 °C civarındadır ve yıllık yaklaşık 28 gün kar yağışı vardır. Yıllık ortalama yağış miktarı 1.370 mm'dir; en fazla yağış yaz aylarında düşer.

Seul idari olarak gu adı verilen 25 semte (구, 區) ayrılmaktadır. Semtlerin yüz ölçümü 10 ile 47 km² arasında, nüfusu ise 140.000 ile 630.000 arasında değişir. Songpa en kalabalık semt olup Seocho ise yüz ölçümü en büyük semttir. Her semt, dong (동, 洞) adı verilen mahallelere ayrılmaktadır. Seul tam 522 dongtan oluşmaktadır. Donglar 13.787 adet tong (통, 統) ve tonglar da 102.796 adet ban adı verilen küçük birimlere ayrılmıştır.

New York'tan sekiz, Roma'dan beş kat daha yoğun nüfusu ile Seul OECD ülkeleri arasında en yoğun nüfusa sahip şehirdir. Seul nüfusunun çoğunu Koreliler oluşturur, aynı zamanda Japon ve Çinli azınlık gruplar da vardır. 2009 sayımına göre kentin nüfusu 10.464.051'dir.

Seul Güney Kore'nin en önemli holdinglerine ev sahipliği yapması nedeniyle Kore ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Tüm Güney Kore'nin sadece %6'lık bir alanını kapsamasına rağmen ülkenin GSYİH'nin %21'ini üretmektedir.

Uluslararası birçok şirketin Kore'deki genel merkezleri Seul'da bulunmaktadır. Bunların arasında Citigroup, Deutsche Bank ve HSBC gibi birçok banka da yer almaktadır.

Dongdaemun : Güney Kore'nin en büyük pazarı olan Dongdaemun Seul'de bulunur. Ülkenin karakteristik ürünlerinin de yer aldığı bu pazar turistler tarafından çok rağbet görür.
Myeongdong : Jung semtinin içinde yer alan bu bölgede yerli ve yabancı birçok markanın mağazaları bulunur.
Namdaemun : Myeongdong yakınlarında bulunan diğer bir pazar bölgesi.
Insadong : Kore'nin tarihi ve modern sanat eserlerinin sergilenip satıldığı merkez.
Yongsan Elektronik Pazarı : Asya'nın en büyük teknoloji pazarıdır.

Günümüzde sarayların, devlet dairelerinin, şirketlerin genel merkezlerinin, otellerin ve pazarların bulunduğu Seul'un merkezi tarihte Joseon Hanedanlığı'na ev sahipliği yapmıştır. Tarihte en önemli cadde olan Jongno, çan caddesi anlamına gelir ve burada Bosingak denen ve içinde büyük bir çan bulunan yapı bulunur. Bu çan geçmişte saati belirtmek için günün belli saatlerinde kullanılırken günümüzde sadece yılbaşında saat on ikiyi vurduğu an 33 kez çalınıyor.
Kent merkezinde birbirlerini dik açıyla kesen düzgün caddeler, çevredeki tepelerde ise düzensiz toprak yollar yer alır. Hükûmet Binası'nın ve öteki resmi binaların Secongno boyunca sıralanmış olmasına karşın Ulusal Meclis Binası nehrin üzerindeki Yoido Adasındadır. İş merkezleri Çong-no (종로구), Myang-dong (명동) ve Ulci-ro (을지로) semtlerindedir. Kiremit damlı ahşap evler, günümüzde yerini yüksek modern binalara bırakmıştır. 1950'lerden bu yana nüfusu hızla artan Seul, dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek kentlerinden biridir.

Seul, tarihî ve kültürel birçok eseri içinde barındıran bir şehirdir. Buradaki birçok tarihî yapı Uzak Doğu'nun genelinde olduğu gibi ahşaptan yapılmadır. Fakat diğer ülkelerden farklı olarak Kore'deki ahşap yapılar çivi kullanılarak birbirine eklenmez. İç içe geçecek şekilde oyulan tahtalar bir lego gibi birbirinin üstüne yerleştirerek inşa edilir.
1925 yılında oluşan bir sel sonrasında şans eseri bulunan Amsa-Dong adlı antik kent, neolitik dönemden izler taşımaktadır ve bu antik kent Gangdong semtinde bulunur.

Joseon Hanedanlığı zamanında Seul'de 5 adet büyük saray inşa edilmiştir: Changdeokgung, Changgyeonggung, Deoksugung, Gyeongbokgung ve Gyeonghuigung. Bu sarayların hepsi günümüzde Jongno ve Jung semtlerinde bulunur. Aralarından Changdeokgung, 1997 yılında UNESCO Dünya Mirası listesi listesine "Uzak Doğu saray mimarisinde göze çarpan bir örnek" olarak girdi. En büyükleri olan Gyeongbokgung sarayı şu anda tadilat halindedir. Bu sarayların yanı sıra İmparator Gojong'un babasının (Daewongun) oturduğu Unhyeongung kraliyet sarayı da oldukça bilinen bir yapıdır.
Seul şehri, tarihte düşmanlardan korunmak için yapılan surlar ve kapılar ile çevriliydi. Zamanla yanan ya da çöken bu yapılardan günümüze dek dayananlarından en önemlileri Dongdaemun (Doğu Kapısı) ve Namdaemun (Güney kapısı)'dur. Namdaemun, Güney Kore'nin UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer yapılarından bir diğeridir. 2008 yılının Ocak ayında 69 yaşındaki Chae Jong-gi'nin tiner ile ateşe vermesi sonucu tamamen yanan yapı şu anda inşa halindedir.

Şehrin nüfus yoğunluğundan ötürü günümüzde Seul'un silüetini süsleyen birçok gökdelen bulunur. Bunlardan bazıları Korea Finance Building, N Seul Kulesi, Dünya Ticaret Merkezi, Seoul Star Tower, Jongno Kulesi ve yedi adet gökdelenden oluşan Tower Palace'dır. Bunların yanı sıra yeni gökdelen projeleri yapılmaktadır. Sangnam Dijital Medya semtinde yapılacak 640 metre uzunluğundaki iş merkezi ve 523 metre uzunluğundaki Lotte World 2 Tower bunlardan bazılarıdır.

Seul'da dokuzu belediyeye ait olmak üzere 100 adet müze bulunmaktadır. Millî Kore Müzesi bunların içinde en karakteristik olanıdır. Açılış yılından (1945) bu yana yaklaşık 150.000 eser burada toplanmıştır. Gyeongbokgung sarayının yakınlarında bulunan Millî Halk Müzesi içinde bulunan eserlerle Kore halkının tarihini güzel bir şekilde yansıtır. Bukchon Hanok ve Namsangol Hanok gibi köylerde geleneksel Kore evlerinden (hanok) örnekler bulmak mümkündür. Belediye müzelerinden biri olan Savaş Müzesi, ziyaretçilere Kore savaşları ile ilgili birçok bilgi sunmaktadır.

Seul'de önemli yere sahip birçok tapınak ve dinî yer mevcuttur. Joseon Hanedanlığı'nın Konfüçyüsçülük felsefesini ulusal düşünce tarzı olarak benimsemesinden sonra burada birçok Konfüçyüs tapınağı inşa edilmiştir. Joseon Hanedanlığı kraliyet ailesinin soyundan gelenler g

Singapur, resmî adıyla Singapur Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya'da bir ada ülkesi ve şehir devletidir. Ekvatorun 1 derece (137 km) kuzeyinde, Malay Yarımadası'nın güney ucunda yer alan ülke batıda Malakka Boğazı, güneyde Endonezya'ya bağlı Riau Adaları ve doğuda Güney Çin Denizi ile çevrilidir. Ülke toprakları ana ada olan Singapur adası ile 64 ada ve adacıktan meydana gelir. Biri dışında tüm adacıklar Singapur adasının etrafında yer alır. Arazi ıslahı projeleri sayesinde ülkenin yüzölçümü bağımsızlığını kazandığı günden bu yana %25 artmıştır. Dünyanın en yoğun nüfuslu ikinci ülkesi olan Singapur'un nüfusu 5,7 milyondur. Bu nüfusun yalnızca %61'i (3,4 milyon) Singapur vatandaşıdır. Singapur'un resmî dilleri İngilizce, Malayca, Çince ve Tamilcedir. İngilizce ortak dil olarak kullanılır. Ülkenin çok ırklı yapısı anayasa ile güvence altında alınmıştır ve eğitim, konut ve siyaset alanlarında ulusal politikaları şekillendirmeye devam etmektedir.
Singapur tarihi bin yıl önceye uzanır, ancak modern Singapur 1819'da Stamford Raffles tarafından Britanya İmparatorluğu'na bağlı bir ticaret merkezi olarak kuruldu. 1867'de Doğu Asya sömürgeleri yeniden yapılandırılırken Singapur Boğazlar Yerleşimleri'nin bir parçası olarak doğrudan Britanya'ya bağlandı. II. Dünya Savaşı'nda Japonya tarafından 1942 yılında işgal edildi, ancak Japonya'nın teslim olmasıyla 1945'te müstakil bir taç kolonisi olarak yeniden Britanya hakimiyetine girdi. 1959'da kendini yönetme hakkı kazandı ve 1963'te Malay Federasyonu, Kuzey Borneo ve Saravak ile birlikte Malezya'nın kuruluşuna katıldı. Singapur, federal hükûmet ile arasındaki ideoloji farklılıkları nedeniyle 1965 yılında federasyondan çıkarıldı ve bağımsız bir ülke hâline geldi.
Çalkantılı geçen kuruluş yıllarının ardından Singapur, doğal kaynaklar ve hinterland bakımından fakir bir ülke olmasına rağmen dünyanın ticaret merkezlerinden biri olmayı başarmıştır. Singapur ile 1960-1990 arasında hızlı bir kalkınma süreci geçirmiş diğer ülkeler Tayvan, Güney Kore ve Hong Kong, Asya Kaplanları olarak adlandırılmıştır. Günümüzde Singapur gelişmiş bir ülkedir, BM İnsani Gelişme Endeksi'nde dokuzuncu sıradadır. Dünyada en yüksek ikinci kişi başına GSYİH (SAGP)'ye sahiptir. Tüm kredi derecelendirme kuruluşlarından AAA notu almış tek Asya ülkesidir. Dünyanın önemli finans ve yük taşımacılığı merkezlerinden biri olan Singapur 2013'ten beri her yıl yaşamak için en pahalı şehir seçilmiştir, ayrıca bir vergi cenneti olarak tanımlanmaktadır. Singapur eğitim, sağlık, yaşam kalitesi, güvenlik gibi sosyal göstergelerde iyi bir performans sergilemektedir. Ülkenin uygulamakta olduğu sosyal konut sistemi sayesinde ev sahipliği oranı %91 civarındadır. Singapur beklenen yaşam süresi, internet bağlantı hızı ve düşük bebek ölüm oranlarında da önde gelen ülkelerdendir.
Singapur, Westminster modeline dayalı tek meclisli parlamenter sistemle yönetilen üniter bir cumhuriyettir. Ülkede her ne kadar özgür seçimler gerçekleşse de hükûmet siyaset ve toplum üzerinde ciddi bir denetime sahiptir. Ülke bağımsızlığından beri kesintisiz olarak Halk Hareketi Partisi tarafından yönetilmiştir. ASEAN'ın beş kurucu üyesinden biri olan Singapur, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) ve Pasifik Ekonomik İşbirliği Konseyi'nin (PECC) sekretaryalarına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Doğu Asya Zirvesi, Bağlantısızlar Hareketi ve İngiliz Milletler Topluluğu üyesidir.

Singapur'un tarihi 11. yüzyıla dayanmaktadır. 14. yüzyılda Srivijayan Prens Parameswara'nın egemenliği altındayken adanın önemi arttı. 1613 yılında Açeli akıncıları tarafından yıkılana dek önemli bir liman kenti hâline gelmişti. Stamford Raffles'ın 1819 yılında İngiliz limanı kurmasıyla Singapur'un modern tarihi başladı. İngiliz sömürgesi altında Hindistan-Çin ticaret merkezi ve Güney Asya antrepo ticaret merkezi olmasıyla önem kazandı. Beş yıl içerisinde nüfus 10.000'i geçti ve liman yılda 3.000'i aşkın ticari işleme ev sahipliği yapmaya başladı. 1824'te imzalanan anlaşmayla bölge, Britanya ve Hollanda egemenliği arasında paylaşıldı ve ada, daimi olarak Britanya'nın eline geçti. Süveyş Kanalı'nın 1869'da açılmasıyla Singapur bir zenginleşme ve gelişme dönemine daha girdi. Doğu-Batı ticaretinin giderek artan trafiğini kontrol edebilmek ve yeni buharlı gemilere yakıt aktarabilmek için liman genişletildi ve Çin'den işçiler getirtildi.
19. yüzyılın sonlarında Malay Yarımadası'nda kurulmuş olan kauçuk ve kalay madenleri geliştirilir. Maden ürünleri Singapur'dan Çinli tüccarlar aracılığıyla endüstri ülkelerine ihraç edilir. Bu yeni gelişme Çin'den yeni bir göçmen dalgasını daha getirir. Malaya Federasyonu'nun 1895'te kurulmasıyla Singapur, Malezya'dan ayrılmasıyla günümüz bağımsız Singapur'unun temelleri atılmış oldu.
II. Dünya Savaşı sırasında 1942-1945 yılları arasında İngilizlerin her türlü koruma ve yardımdan yoksun bıraktığı Singapur, Japon İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Adı Syonan-to (昭南島 Shōnan-tō, Japoncada "Güney adasının ışığı" anlamında) olarak değiştirilen Singapur, Japonya'nın Büyük Doğu Asya Ortak Refahı Alanı'na dâhil edildi. Savaş sona erdiğinde Singapur, kendi öz yönetimini alana kadar İngiliz kontrolü altına girdi. 1946'da Singapur, Malezya'dan bağımsız bir Britanya Kraliyet Kolonisi oldu. 1948'de ise demokrasi yönünde ilk adım sayılabilecek Yasama Konseyi'nin 22 üyesinden dokuzu için ilk seçimler yapıldı. Konseyin geri kalanı da adaylarla tamamlansa da en yüksek otorite hâlâ Britanya'dan atanan valide bulunmaktaydı.
Kolonilerin bağımsızlıklarına kavuştukları bu dönemde Britanya, 1963'te küçük sömürgelerin kendi başlarına varlıklarını sürdüremeyeceklerini öne sürerek Singapur'u Malaya, Sabah (Kuzey Borneo) ve Saravak ile beraber Malezya Federasyonu'na katılması, fiilen atılmış bir geri adım olarak algılandı. Ancak sosyal huzursuzluk ve iktidardaki Singapur Halk Hareketi Partisi ve Malezya İttifak Partisi arasındaki anlaşmazlıkları Malezya ile Singapur'un ayrılığı sonuçlandı. Başbakan Lee Kuan Yew, Singapur'u federasyondan çıkararak 9 Ağustos 1965 tarihinde tam bağımsız bir cumhuriyet statüsüne kavuşturdu.
31 yıl başbakan olarak görev yapan ve Singapur'un bağımsızlığını kazanmasından sonraki 25 yılın deneyimini yaşayan Lee Kuan Yew, 1990'da görevden çekilerek yerini Goh Chok Tong'a bıraktı.

Singapur, Endonezya ve Malezya toprakları arasına sıkışmış küçücük bir ada devletidir. Kuzey ve batıdan Johore Boğazı ve doğu ve güneyden Singapur Boğazı ile kapalı dikdörtgen şeklinde bir ülke olan Singapur'un kendine ait 40 kadar adacıkla birlikte yüzölçümü yaklaşık olarak 719,9 km2  civarındadır. Singapur, Malay Yarımadasına 1200 m uzunlukta olan bir demir ve karayolu ile irtibatlıdır. Singapur Adasının uzunluğu, yaklaşık 43 km ve eni ise 22,5 km'dir. Ülke ekvatorun yaklaşık 130 km kadar kuzeyinde bulunmaktadır. Malezya batı kıyısı ile Sumatra Adası arasındaki bir su yolu olan Malacco Boğazı'nın hemen ağzında yer alır.
Singapur arazisi kıyı bölgelerde alçak ve orta bölgelerde az yüksektir. Bu yükseklik tatlı bir meyil halindedir. Ülkenin en yüksek noktası yaklaşık 177 metrelik Timah Dağı'dır. Adada sadece Singapur Nehri bulunmaktadır. Nehir 3 km boyunca akar. Adada herhangi bir göl bulunmamaktadır.

Singapur, tropikal iklime sahiptir. Sıcaklık derecesi ve nem oranı yüksektir. Yağışlar çok fazladır. Mevsimlere göre nem, ısı ve yağış değişikliği çok azdır. Ekvatorun hemen kuzeyinde yer aldığı ve arazisinin alçak olması sebebiyle hava sıcaklığı, özellikle yaz aylarında çok fazla artmaktadır. Genellikle Ekim-Mayıs ayları arasında yağışlar şiddetlenir. Ekvator'un 135 km kuzeyinde genel olarak 4 mevsim hava güneşlidir. Bununla birlikte Kasım ayından Ocak ayına dek süren kuzeydoğu musonları boyunca çok fazla sağanak görülür. Ülkede neredeyse hiç kar yağmaz.

Etrafı Hint Okyanusu'nun suları ile çevrili bu küçük ada devletinin bir zamanlar toprakları tamamen tropikal ormanlarla kaplıydı. Bugün bunların %85'i yok olmuştur. Bu durum hayvan popülasyonlarını da olumsuz etkilemiştir. Doğal kaynakları sınırlı olan ada, dışa bağımlıdır. Singapur'un Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi arasındaki stratejik konumu, hem küçük çapta hem de büyük petrol rafineri merkezlerinde birine ev sahipliği yapmaktadır.

2014 yılı Haziran ayı sonu verilerine göre Singapur'un nüfusu 5.469.724 kişidir. Bunun yaklaşık olarak 3.870.739'u Singapur'un yerleşik nüfusunu oluşturur. Aynı tarih itibarıyla 1.598.795 Singapur vatandaşı ülke dışında ikamet etmektedir. 719,1 km2 yüzölçümüne sahip olan ülkede nüfus yoğunluğu yüksek olup, kilometrekareye yaklaşık 7.615 kişi düşer. Yıllık nüfus artış oranı yaklaşık %1,3'tür. Nüfusun çoğu genç ve şehirlidir. Yalnızca %25'lik bir kısmı köylerde ve kırsal bölgede yaşar.
Singapur, diğer Asya ülkelerine nazaran okuma-yazma oranı yüksek olan bir ülkedir. Nüfusun hemen hemen %95,4'ü okur-yazardır. Genç nüfusun %65'i okula devam etmektedir. Birçok sanat okulu ile teknik ve özel okul mevcuttur. Ülkede 5 tane üniversite vardır: National University of Singapore, Nanyang Technological University, SIM University, Singapore Management University
Singapurluların sağlık, sosyal ve kültür hayatları oldukça iyidir. Ülkede 17 modern hastane vardır. İnsan ömrü ortalaması 80 yaşın üzerindedir.

Nüfusun %74'ünü Çin asıllılar, %13'ünü Malaylar ve %9'unu Hintler, gerisini de diğer azınlıklar oluşturur. Nüfusun çoğunluğunu teşkil eden Çinliler, beş ana grupta toplanırlar ve beş büyük lehçeyi kullanırlar: Hokkien, Kantonca, Teochew, Hainanca ve Hakkaca. Bunlar genellikle Konfüçyüsçü, Budist veya Taoisttir.

Malaylar ise ikinci büyük grup olup, Malay dilini konuşurlar ve tamamına yakını Müslümandır. Nüfusun %7'lik bir bölümünü meydana getiren Hintlerin ve Pakistanlıların büyük bir kısmı Müslüman, az bir kısmı ise Hindudur. Genellikle Tamil lisanını kullanırlar. Bir miktarda da Avrupalı ve Avrasyalı nüfus vardır. Din bakımından halkın %31,1'i Budist, %18,9'u Hristiyan, %15.6'sı Müslüman, %8.8'i Taoist, %5'i Hindu ve geri kalan %0,6'sı diğer dinleri oluşturur. 

Sri Lanka, resmî adıyla Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti (Seylanca: ශ්‍රී ලංකා, Tamilce: இலங்கை), eski adıyla Seylan, Güney Asya'da bir ada ülkesidir. Hint Okyanusu'nda, Bengal Körfezi'nin güneybatısında yer alır ve Hindistan'dan Mannar Körfezi ve Palk Boğazı ile ayrılır. Sri Lanka, güneybatıda Maldivler ve kuzeybatıda Hindistan ile deniz sınırını paylaşır ve Bengal Körfezi'nin karşısında kuzeydoğuda Bangladeş ve Myanmar, doğuda ise Hindistan'ın Andaman ve Nikobar Adaları ile çevrilidir. Başkenti Sri Jayawardenepura Kotte iken, Kolombo en büyük şehri ve siyasi, mali ve kültürel merkezidir. Sri Lanka'nın nüfusu 22 milyondur; Sinhala dilini konuşan Sinhala halkı büyük çoğunluğu oluştururken, Tamil dili büyük bir azınlık tarafından konuşulmaktadır. Diğer köklü etnik gruplar arasında Moorlar, Hint Tamilleri, Burgherler, Malaylar, Çinliler ve Veddalar bulunmaktadır.
Adanın 3.000 yılı aşkın belgelenmiş bir tarihi vardır ve tarih öncesi insan yerleşimine dair kanıtlar 125.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Sri Lanka, uzun tarihi boyunca çeşitli isimler almıştır; bağımsızlığından önce en bilineni Seylan'dır. Adadaki en eski Budist yazıları, topluca Pali Kanonu olarak bilinir ve MÖ 29 yılına kadar uzanır. Stratejik coğrafi konumu nedeniyle Sri Lanka, önemli bir ticaret merkezi rolü oynamış ve Anuradhapura döneminden itibaren dünyanın dört bir yanındaki kaşifler tarafından iyi biliniyordu. Portekiz İmparatorluğu, on altıncı yüzyılda, Kotte Krallığı'ndaki siyasi karışıklık döneminde, komşu Kandy ve Sitawaka krallıklarından da saldırılarla karşı karşıya kaldığı bir koloni kurdu. Sinhalese-Portekiz Savaşı'ndan sonra, Hollanda sömürge imparatorluğu kıyı bölgelerini kontrol altına aldı. 19. yüzyılın başlarında, İngiliz İmparatorluğu adada 1948'e kadar süren bir koloni kurdu. 20. yüzyılın başlarında milliyetçi hareketler yükselişe geçti ve bağımsızlık çağrıları arttı. 1948'de Sri Lanka, Seylan Dominyonu olarak bağımsızlığını kazandı ve sonunda 1972'de cumhuriyet oldu. Sri Lanka'nın yakın tarihi, Tamil ayrılıkçı militan örgütü Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları ile Sri Lanka Silahlı Kuvvetleri arasında 1983'ten 2009'a kadar süren ve ayrılıkçıların yenilgisiyle sona eren uzun bir iç savaşla gölgelenmiştir.
21. yüzyılda Sri Lanka, Hint Okyanusu'ndaki stratejik açıdan önemli coğrafi konumu ve derin limanları sayesinde eski Deniz İpek Yolu'nun önemli bir ticaret merkezi olarak önemli jeopolitik bir avantaja sahip, gelişmekte olan bir ülke olarak ortaya çıkmıştır. Güney Asya'da en yüksek insani gelişme düzeyine ve bölgede kişi başına düşen ikinci en yüksek GSYİH'ye sahiptir. Sri Lanka, uluslararası ilişkiler ve iş birliği konusunda uzun bir geçmişe sahip olup, SAARC, G77, Bağlantısızlar Hareketi ve İngiliz Milletler Topluluğu da dahil olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun üyesidir.

Hükûmet güçleri ve Tamil Eelam Özgürlük Kaplanları (diğer adıyla Tamil Kaplanları) arasında gerçekleşen iç savaş 1983 yılından beri sürmekteydi. Tamil Kaplanları'nın adanın kuzeyinde ve doğusunda Tamil Eelam adında bağımsız bir devlet kurma mücadelesi 2009 yılında hükûmet güçlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır.

Sri Lanka Güney Asya bölgesinin güney kısmında yer alan ve etrafı Hint Okyanusu'yla çevrili bir ada ülkesidir. Ülke, Hindistan'dan Mannar Körfezi ve Palk Boğazı ile ayrılmıştır. Yüzölçümü 65.610 km2 olan ülkenin toplam sahil şeridi uzunluğu 1.340 kilometredir.
2,524 metre yüksekliğinde olan Pidurutalagala dağı ülkenin en yüksek zirvesidir. Doğal kaynakları arasında kireç taşı, grafit, mineral kumlar, cevherler, fosfatlar, kil ve hidro enerji yer alır. Ülkede gerçekleşen doğal afetlerden başta gelenleri kasırga ve hortumlardır. Ormansızlaştırma, erozyon, kaçak avcılık ve kentleşmenin etkisiyle tehlike altında olan yabani hayvanlar, madencilik ve artan çevre kirliliğiyle sahillerin bozulması, sanayi atıkları ve pis su akıntılarıyla kirlenen tatlı su kaynakları, artıkların yok edilmesi ve Kolombo'da hava kirliliği ülkenin çevre sorunlarını oluşturan unsurlar arasında yer alır.

Sri Lanka'nın kuzey ve güneydoğu bölgelerinde tropikal savan (Aw), güneybatısındaki dağlık bölgelerde ise tropikal yağmur ormanı (Af) ve tropikal muson iklimleri (Am) gözlemlenir. Aralık ve Mart ayları arasında tropikal ve kuzeydoğu muson yağmurlarının etkisi altında kalan iklimi, Haziran ve Ekim ayları arasında da güneybatı muson yağmurlarının etkisi altında kalmaktadır.

Ülkenin nüfusu 2016 verilerine göre 21.203.000 kişidir. Etnik açıdan ülkenin %74,9'u Sinhala, %11,2'si Sri Lankalı Tamil, %9,2 Sri Lanka Müslümanı, %4,2'si ise Hint Tamilidir. Geriye kalan %0,5 diğer gruplara mensuptur. Budistler toplumun %70,2'sini, Hindular %12,6'sını, Müslümanlar %9,7'sini, Hristiyanlar %7,2'sini, diğerleri ise %1'ini oluşturur. Seylanca %74 konuşur oranıyla ülkedeki baskın dildir, Tamilce ise %18'lik bir azınlıkça konuşulur. Diğer dilleri konuşan oranı %8'dir.

Kaynak: CIA World Factbook

Kaynak: CIA World Factbook

Uluslararası Para Fonu'na göre satın alma gücü paritesi açısından Sri Lanka'nın GSYİH'sı kişi başına düşen gelir açısından Güney Asya bölgesindeki en yüksek ikinci ülkedir. 
19. ve 20. yüzyıllarda Sri Lanka, tarçın, kauçuk ve Seylan çayı üretimi ve ihracatıyla ünlü bir tarım ekonomisi oldu. İngiliz yönetimi altındaki modern limanların geliştirilmesi, adanın bir ticaret merkezi olarak stratejik önemini artırdı. 1948'den 1977'ye kadar sosyalizm, hükûmetin ekonomik politikalarını güçlü bir şekilde etkiledi. Sömürge plantasyonları dağıtıldı, sanayiler kamulaştırıldı ve bir refah devleti kuruldu. 1977'de özelleştirme, kuralsızlaştırma ve özel girişimin teşvik edilmesini içeren serbest piyasa ekonomisi ülkeye getirildi.

Çay, kauçuk, kahve, şeker ve diğer emtiaların üretimi ve ihracatı önemini korurken, sanayileşme gıda işleme, tekstil, telekomünikasyon ve finansın önemini artırdı. Ülkenin ana ekonomik sektörleri turizm, çay ihracatı, giyim, pirinç üretimi ve diğer tarım ürünleridir. Bu ekonomik sektörlere ek olarak, özellikle Orta Doğu'daki denizaşırı istihdam, dövize önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır.
2010 itibarıyla, hizmet sektörü GSYİH'nın %60'ını, sanayi sektörü %28'ini ve tarım sektörü %12'sini oluşturmaktadır. Özel sektör ekonominin yüzde 85'ini oluşturur. Çin, Hindistan ve ABD, Sri Lanka'nın en büyük ticaret ortaklarıdır. Batı Eyaleti GSYİH'nın %45.1'ini, Güney Eyaleti ve Merkez Eyalet'in ise sırasıyla %10.7 ve %10'unu oluşturduğu iller arasında ekonomik farklılıklar bulunur. Savaşın bitmesiyle birlikte, Kuzey Eyaleti 2010 yılında %22.9'luk rekor bir GSYİH büyüme bildirdi.

Sri Lanka'nın kişi başına düşen geliri 2005'ten 2011'e iki katına çıktı. Aynı dönemde, yoksulluk %15.2'den %7.6'ya, işsizlik oranı %7.2'den %4.9'a düştü, Colombo Menkul Kıymetler Borsası'nın piyasa değeri dört katına çıktı ve bütçe açığı ikiye katlandı. Sri Lanka'daki hanelerin %90'ından fazlası elektrikle donatılmıştır; Nüfusun %87'sinin güvenli içme suyuna erişimi vardır; ve %39'unun boru şebekeli suyu vardır.
2010'da 0.36'lık bir Gini katsayısı ile gösterilen gelir eşitsizliği de son yıllarda düştü.
Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan 2011 Küresel Rekabet Edebilirlik Raporu, Sri Lanka'nın ekonomisini faktör odaklı aşamadan verimlilik odaklı aşamaya geçiş olarak tanımladı ve küresel rekabet gücünde 52. sırada yer aldı. Ayrıca, ankete katılan 142 ülke arasında Sri Lanka, sağlık ve ilköğretimde 45., iş gelişmişliğinde 32., inovasyonda 42. ve mal piyasası verimliliğinde 41. sırada yer aldı. 2016'da Sri Lanka, Dünya Bağış Endeksi'nde 5. sırada yer aldı ve toplumunda yüksek düzeyde memnuniyet ve hayırsever davranışlar kaydetti. 2010'da The New York Times Sri Lanka'yı ziyaret edilecek 31 yer listesinin başına koydu. S&P Dow Jones Endeksleri, 2018 itibarıyla Sri Lanka'yı sınır pazarı olarak sınıflandırır. Sri Lanka sıralaması 0.750 endeksle İnsani Gelişme Endeksi (İGE) açısından diğer Güney Asya ülkelerinin oldukça üzerindedir.
2016'ya gelindiğinde, altyapısı Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından kurtarılması gereken neredeyse iflas noktasına kadar gelmiş ülkenin borcu arttı. IMF, Sri Lanka'nın ekonomisini iyileştirmeye yönelik bir dizi kriter sağlamasının ardından Nisan 2016'da 1.5 milyar ABD Doları tutarında bir kurtarma kredisi sağlamayı kabul etti. 2016'nın dördüncü çeyreği itibarıyla borcun 64.9 milyar dolar olduğu tahmin ediliyordu. Geçmişte devlete ait kuruluşlar tarafından ek borç yapılmıştı ve bunun en az 9.5 milyar dolar olduğu söyleniyordu. 2015 yılının başından bu yana iç borç %12, dış borç ise %25 arttı. Kasım 2016'da IMF, ilk ödemenin başlangıçta planlanan 150 milyon ABD$'ından, yani tam 162.6 milyon ABD$'ından (119.894 milyon SDR) daha fazla olduğunu bildirdi. Ajansın ilk dilim için yaptığı değerlendirme, geleceğe yönelik ihtiyatlı bir iyimserlikti. Program kapsamında Sri Lanka hükûmeti, IMF'nin dördüncü gözden geçirmesinde belirttiği yeni bir İç Gelir Yasası ve otomatik bir yakıt fiyatlandırma formülü uyguladı. 2018'de Çin, 2019'dan 2021'e kadar olan dış borç geri ödemelerindeki ani artışlarla başa çıkmak için Sri Lanka'yı 1,25 milyar dolarlık bir krediyle kurtarmayı kabul etti.
Eylül 2021'de Sri Lanka büyük bir ekonomik kriz ilan etti. Merkez Bankası Başkanı krizin ortasında istifa etti. Parlamento, kriz nedeniyle "gıda istifini" yasaklamak amacıyla acil durum düzenlemeleri ilan etti.
Ekonomiye döviz girdisi sağlayan turizm, COVID salgını sırasında çöktü.

Sri Lanka hükûmeti resmi web sitesi22 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sri Lanka Cumhurbaşkanlığı 25 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sri Lanka Savunma Bakanlığı13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sri Lanka Merkez Bankası3 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Suudi Arabistan, resmî adıyla Suudi Arabistan Krallığı (Arapça: المملكة العربية السعودية, el-Memleketü'l-Arabiyyetü's-Suûdiyye), Arap Yarımadası'nda bulunan en büyük ülkedir. Kuzeybatıda Ürdün; kuzey ve kuzeydoğuda Irak; doğuda Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri; güneydoğuda Umman; güneyde Yemen ile komşudur. Kuzeydoğusu Basra Körfezi ve batısı Kızıldeniz ile çevrilidir. Buraya "iki kutsal caminin arazisi" de denir çünkü İslam'a göre iki kutsal şehir olan Mekke ve Medine bu ülkededir. Suudi Arabistan, Orta Doğu'daki bütün Körfez ülkeleri gibi hızla gelişmektedir.
Günümüz Arabistan sınırlarını kapsayan İslam öncesi Arabistan toprakları, çeşitli antik kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapmaktaydı. Arabistan'ın tarih öncesi dönemi dünyadaki insan aktivitesinin en eski örneklerinden bazılarını sunmaktadır. Dünyanın en yaygın ikinci dini olan İslamiyet, Arabistan'da doğmuştur. İslam peygamberi Muhammed, 7. yüzyılda Arabistan halkını birleştirdi ve Arabistan'ı bir İslam devleti haline getirdi. Muhammed'in 632 yılında ölümünün ardından takipçileri çok büyük ve benzeri görülmemiş toprakları (Batıda İber Yarımadası, doğuda Orta Asya ve Güney Asya'nın bir bölümü) onyıllar içinde hızla ele geçirerek devletin sınırlarını Arabistan'ın ötesine ulaştırdı. Günümüz Suudi Arabistan'ından gelen Arap hanedanları Raşidun (632-661), Emevi (661-750), Abbasi (750-1517) ve Fatımi (909-1171)halifeliklerini ve Asya, Afrika ve Avrupa'daki diğer sayısız hanedanları kurdu.
Günümüz Suudi Arabistan'ı eskiden esas olarak dört ayrı tarihî bölgeden oluşuyordu: Hicaz, Necd, Doğu Arabistan'ın El-Ahsa ve Güney Arabistan'ın Asir bölgesi. Suudi Arabistan Krallığı, 1932 yılında Kral Abdülaziz tarafından kuruldu. 1902'de atalarının klanı olan Suud Hanedanı'nın Riyad'ı ele geçirmesiyle başlayan bir dizi fetihle dört bölgeyi tek devlet çatısında birleştirdi. Suudi Arabistan; o zamandan beri kralın, Suud kraliyet ailesi prenslerinin ve ülkenin geleneksel seçkinlerinin son derece otoriter bir rejimi yönettiği bir mutlak monarşidir. Sünni İslam içindeki aşırı muhafazakar bir dinî hareket olan Vehhabilik, 2010'larda dini akımın gücü önemli ölçüde aşınmış olmasına rağmen "Suudi kültürünün baskın bir özelliği" olarak tanımlanmıştır. Suudi Arabistan, Temel Kanununda kendisini resmi dini İslam, resmi dili Arapça ve başkenti Riyad olan egemen bir Arap İslam devleti olarak tanımlamaya devam ediyor. Suudi Arabistan, İslam'ın en kutsal iki yeri olan Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî'ye atıfta bulunularak bazen "İki Kutsal Caminin Ülkesi" olarak adlandırılır.
Suudi Arabistan'da petrol ilk olarak 3 Mart 1938'de keşfedildi ve bunu Doğu Bölgesi'nde keşfedilen birkaç başka buluntu izledi. Suudi Arabistan o zamandan beri ABD'den sonra dünyanın en büyük petrol üreticisi ve en büyük petrol ihracatçısı haline gelmiştir. Ülke dünyanın en büyük ikinci petrol rezervi ve altıncı en büyük gaz rezervine sahiptir. Krallık, son derece yüksek İnsani Gelişme Endeksi ile Dünya Bankası tarafından yüksek gelirli bir ekonomi ve G20'nin büyük ekonomileri arasında yer alan tek Arap ülkesi olarak sınıflandırılıyor.
Krallık, GSYİH'sinin %8'ini (Umman'dan sonra dünyanın en yüksek seviyesi) askeriyeye ayırmaktadır. Bu da onu ABD ve Çin'den sonra dünyanın en büyük üçüncü askeri harcama yapan ülkesi ve dünyanın en büyük silah ithalatçısı konumuna getirmektedir. 2015'ten 2019 yılına değin ABD'nin Orta Doğu'ya yaptığı tüm silah ihracatının yarısı Suudi Arabistan tarafından satın alınmıştır. BICC'ye göre, Suudi Arabistan dünyanın en militarize edilmiş 28. ülkesidir ve İsrail'den sonra bölgede niteliksel olarak en iyi ikinci askeri teçhizata sahiptir. 2010'ların sonlarına doğru, esas olarak Yemen'deki savaş suçları iddiaları nedeniyle ve özellikle Cemal Kaşıkçı suikastının ardından Suudi Arabistan'a silah satışının durdurulması için sürekli çağrılar yapıldı. Ülke, Yemen İç Savaşı'ndaki rolü, terörizme sponsorluk iddiası ve ölüm cezasının aşırı ve çoğu zaman yargı dışı kullanımının yanı sıra insan kaçakçılığı, dini azınlıklara ve ateistlere karşı devlet destekli ayrımcılık ve antisemitizme ve şeriat yasasının katı yorumuna karşı yeterli önlemlerin alınmaması ile karakterize edilen zayıf insan hakları sicili de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle eleştirilmektedir.
Suudi Arabistan hem bölgesel hem de orta güç olarak kabul ediliyor. Suudi Arabistan ekonomisi Orta Doğu'nun en büyük ve dünyanın on sekizinci en büyük ekonomisidir. Suudi Arabistan ayrıca 34,2 milyonluk nüfusunun yaklaşık yarısı 25 yaşın altında olan dünyanın en genç nüfuslarından birine sahiptir. Suudi Arabistan, Körfez İşbirliği Konseyi üyesi olmasının yanı sıra Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, Arap Hava Taşıyıcıları Örgütü ve OPEC'in aktif ve kurucu üyesidir.

Arap Yarımadası'nın büyük bölümünde binlerce yıl boyunca göçebe kabile yaşamı sürdürüldü. Muhammed'in takriben 570'te Mekke'de doğması, dünya tarihinde Arabistan'ın önemini artırdıysa da, Emevi sülalesinin, Şam'ı başkent yapmasıyla, İslâm dünyasının ağırlık merkezi Suriye'ye kaydı (692). Arap Yarımadası 16. yüzyıldan I. Dünya Savaşı'na kadar, Osmanlı yönetiminde kaldı. 1730'larda ortaya çıkan Vehhabi hareketi 1745'te Suud ailesi tarafından benimsendi. 1902'de Kuveyt'te sürgünde bulunan Abdülaziz bin Suud, Riyad'a dönerek yeniden siyasal birlik arayışlarına başlar. Aynı yıllarda Osmanlı devleti bu fiili durum karşısında bir çözüm olarak Abdülaziz'in babası Abdurrahman'ı Riyad kaymakamı olarak tayin eder. Balkan savaşının sürdüğü sıralarda Osmanlı askerlerinin bölgede azaltılmasını fırsat bilen Necit emîri ve vahhabi imamı olan Abdülaziz bin Suud, idari merkez olan Hasa/Ahsa'yı ele geçirir (1913). Sonra, 1921-1926 arasında Ha'il, Mekke, Cidde ve Asir'i ele geçirerek topraklarını genişletti ve 1926'da Hicaz kralı, 1932'de Suudi Arabistan kralı ilan edildi. 1936'da ilk petrol yatağının bulunduğu, ama II. Dünya Savaşı'na kadar ciddi bir kuyu açma çalışması yapılmayan ülkede, Abdülaziz El Suud'un ölümünden (1953) sonra, yerine geçen oğlu Suud bin Abdül Aziz'den itibaren kral aynı zamanda başbakan olarak görevlendirildi. Suud bin Abdül Aziz 1964'te Suudi aile meclisinin kararıyla tahttan indirildi ve yerine kardeşi Faysal bin Abdül Aziz geçirildi (2 Kasım 1964). Ülkeyi modernleştirme girişimlerine başlayan Faysal bin Abdül Aziz'in 1975'te yeğenlerinden biri tarafından öldürülmesinden sonra, yerine geçen kardeşi Halid bin Abdül Aziz, 1979 Mısır-İsrail Barış Antlaşması'na şiddetle karşı çıkmakla birlikte, Arap-İsrail anlaşmazlığında ılımlı bir siyaset izledi, Halid bin Abdül Aziz'in 1982'de ölmesiyle yerine Fahd bin Abdül Aziz geçti. Günümüzde Suudi Arabistan devletinin kralı Selman bin Abdülaziz el-Suud'dur.

Suudi Arabistan, şeriat yasalarının anayasa olarak kabul edildiği bir krallıktır. Hem yürütme gücünü, hem yasama gücünü elinde tutan kral, Bakanlar Kurulunu kendi atar ve kararlarını veto etme hakkına sahiptir. Yönetimle ilgili önemli kararların aşağı yukarı tümü, Suudi ailesi tarafından alınır. Siyasal parti de, yasama organı da bulunmamakla birlikte, her yurttaş "meclis" diye adlandırılan düzenli dinleme oturumlarına doğrudan başvurarak krala şikâyetlerini iletebilir, yardımını isteyebilir.
Suudi Arabistan'da kral seçimi ile ilgili reforma gidilmiştir. Buna göre kral artık halefini kendi seçemeyecektir. Bunun yerine Kraliyet ailesi üyelerinden oluşan Biat adlı özel bir konsey gizli oylama yöntemiyle yeni kralı belirleyecektir. 3 aday ise kral tarafından tespit edilecek, ancak Konsey, yönetim için yetersiz gördüğü kralın haklarını elinden alma gücüne sahip olacaktır.

Suudi Arabistanlıların büyük bölümünü, yerli kabilelerin soyundan gelen Araplar oluşturmaktadır. 
Basra Körfezi kıyısında bir İranlı azınlık topluluğu yaşar. Yabancı işçilerin sayısında son yıllarda büyük bir azalma olmakla birlikte, ekonomi yabancı işgücüne bağımlı durumdadır.
Resmî dil olan Arapça ve çeşitli lehçeleri, bütün nüfus tarafından konuşulur. Nüfusun %97'si Müslümandır. Suudi vatandaşlarının çoğunluğu Selefi mezhebinden Sünnilerdir. Şiiler Müslüman nüfusun %10-15'ini oluşturur.
Nüfusun büyük bölümü Riyad, Cidde, Mekke, Taif, Medine, Dhahran, Dammam, El Huber ve Hufuf gibi büyük kentlerde toplanmıştır. Kırsal kesimde, göçebe Bedevilerin sayısı, yerleşik tarımcılarınkinden yüksektir. Rubülhali ve Nüfud çölleri bütünüyle ıssızdır; öteki yörelerde de çoğunlukla nüfus yoğunlukları düşüktür. Batı kıyısında, Riyad çevresinde ve doğudaki petrol alanlarındaysa, biraz daha yüksektir.

1938'de petrol bulunmasına kadar ekonomisi Mekke ve Medine'yi ziyarete gelen hacılara ve hurma dışsatımına bağımlı olan Suudi Arabistan'ın, bu gelirleri günümüzde de sürmekle birlikte, ekonomisinin temeli petrole dayanır. Hükûmet, petrolden elde edilen gelirleri Suudi Arabistan'ı çok çeşitli bir sanayi ülkesine dönüştürmek için gerekli altyapıyı oluşturmak için kullanmıştır. Ham petrol ve petrol ürünlerinin, devlet gelirlerinin %90'dan çoğunu oluşturduğu ülkede, petrolün büyük bölümünü çıkaran ARAMCO şirketinde Suudi ailesinin payı 1973'te %25 iken, 1974'te %60'a, 1980'de de %100'e yükselmiştir.
Basra Körfezi kıyısındaki Jubail ve Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu'da kurulan yeni ve büyük sanayi merkezlerinde, enerji kaynağı olarak petrol yataklarından boruyla getirilen doğalgaz kullanılmaktadır. Petrol yatakları, petro-kimya sanayisi ve yapay gübre üretimi gibi sanayi kollarının yanı sıra demir-çelik sanayisi, çimento sanayisi, besin sanayisi, vb. dallar hızla gelişmektedir.
Tarım alanında, hükûmet, besin ürünleri alanında dışsatıma bağımlılığı azaltmak için, tarım üretimini desteklemektedir. Yakın dönemde balıkçılık da gelişmeye başlamıştır.
Ayrıca, El Huber'de çıkarılan petrolde ülke ekonomisine yüksek katkılar sağlamaktadır. El Huber dışındaki bölgelerde de çıkartılan petrol en çok Ash Sharqiyah ve çevresinde çıkartılmaktadır. Dhahran'da, Dammam'da, Al Qatif'te ve bunlar dışında birçok şehirde çıkartılmaktadır.

Temmuz 2013 itibarıyla nüfusun 5,5 ila 10 milyon arasında nüfusa sahip vatand

Sünnilik, İslam'ın en büyük kolu ve dünyanın en büyük dinî mezhebidir. Bu ekol, Muhammed'in yerine bir halife tayin etmediğini ve en yakın arkadaşı Ebû Bekir'in (h. 632-634) Sakife'de yapılan toplantıda meşru bir şekilde halife olarak seçildiğini savunur. Bu görüş, Muhammed'in yerine Ali'yi (h. 656-661) tayin ettiğini kabul eden Şiilik'ten ayrılır. Bununla birlikte Sünniler, Ali'yi de Ebû Bekir, Ömer (h. 634-644) ve Osman (h. 644-656) ile birlikte "doğru yolda olan halifeler" (Hulefâ-yi Râşidîn) olarak kabul eder ve saygı gösterirler.
"Sünni" terimi, Muhammed'in uygulamaları olan sünnete uyanlar anlamına gelir. Kur'an, hadis (özellikle Kütüb-i Sitte) ve icmâ (alimlerin fikir birliği) ile birlikte Sünni İslam içindeki tüm geleneksel fıkhın temelini oluşturur. Şeriat hükümleri, bu temel kaynaklardan, kamu yararı (maslahat) ve fıkhi takdir yetkisi göz önünde bulundurularak, dört hukuk ekolü (mezhep) olan Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfiî tarafından geliştirilen fıkıh usulü ilkeleri kullanılarak türetilir.
İtikat konularında Sünni gelenek, imanın altı şartını benimser ve kelâm (teoloji) alanında Eş'arî ve Mâtürîdî okullarının yanı sıra metin merkezli (nassları esas alan) Eserî okulunu da kapsar. Sünniler, ilk dört halife olan Ebû Bekir (h. 632-634), Ömer (h. 634-644), Osman (h. 644-656) ve Ali'yi (h. 656-661) Râşidîn (doğru yolda olanlar) olarak kabul ederler. Ayrıca Sahâbe, Tâbiîn ve Tebeu't-Tâbiîn'i selef (öncüller) olarak görür ve onlara saygı gösterirler.

Sünnilerin adını aldığı Arapça "sünnet" terimi, İslam öncesi döneme kadar uzanır. Bu dönemde terim, "her zaman takip edilen doğru yol" anlamında kullanılıyordu. Terim, üçüncü halife Osman'ın (h. 644-656) öldürülmesinden sonra daha büyük bir siyasi önem kazandı. Ali'nin meşhur takipçilerinden Mâlik el-Eşter'in, Sıffin Savaşı sırasında "Ali'nin siyasi rakibi Muâviye, sünneti öldürüyor" ifadesiyle teşvikte bulunduğu rivayet edilir. Savaştan sonra, anlaşmazlığı çözmek için "ayrıştırıcı değil, birleştirici ve adil olan sünnete" (es-Sünnetü'l-âdile el-câmia gayru'l-mufarrika) başvurulması kararlaştırıldı. "Sünnet" teriminin ne zaman "Peygamber'in Sünneti"nin (Sünnetü'n-Nebî) kısa biçimi haline geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Emevî Halifeliği döneminde, Şiiler ve Hâricîler de dahil olmak üzere çeşitli siyasi hareketler devletin oluşumuna isyan ettiler. Bu gruplar, mücadelelerini "Allah'ın kitabı (Kur'an) ve Peygamberinin sünneti" adına yürüttüler. İkinci Fitne (680-692) sırasında "sünnet" terimi, Şiî öğretilerini (teşeyyu) eleştiren bir anlam kazandı. Kûfe'de bir müftü olan Mesrûk bin el-Ecda'dan (ö. 683), ilk iki halife Ebû Bekir ve Ömer'i sevme ve onların önceliğini (fadâil) kabul etme gerekliliği rivayet edilmiştir. Mesrûk'un bir öğrencisi olan alim Şa'bî (ö. 721-729 arası), başlangıçta Fitne sırasında Kûfe'deki Şiilerin yanında yer almış, ancak onların fanatizminden tiksinerek onlardan yüz çevirmiş ve nihayetinde Emevî halifesi Abdülmelik'e katılmaya karar vermiştir. Şa'bî, "sünnet" kavramını popülerleştirmiştir. Ayrıca Şa'bî'nin, Âişe'ye yönelik nefretten rahatsız olduğu ve bunu sünnetin bir ihlali olarak gördüğü de rivayet edilmiştir.
"Sünni"ler için bir grup adı olarak daha uzun olan "Ehl-i Sünnet" veya "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat" ifadeleri yerine sadece "Sünnet" teriminin kullanılması nispeten yeni bir olgudur. Bu kısa terimi ilk kullananın muhtemelen İbn Teymiyye olduğu düşünülmektedir. Daha sonra, pan-İslamist alimler tarafından, 1928-29'da yayımlanan es-Sünne ve'ş-Şîa ev el-Vehhâbiyye ve'r-Râfıda: Hakāik Dîniyye Târîhiyye İctimâiyye Islâhiyye ("Sünnet ve Şia veya Vehhâbilik ve Râfizîlik: Dini, Tarihi, Sosyolojik ve Islahatçı Gerçekler") adlı risalesinde popülerleştirilmiştir. "Sünnet" terimi, Arapça söylemde genellikle Şiilerle karşıtlık oluşturulması amaçlandığında Sünni Müslümanları belirtmek için kullanılır. "Sünnet-Şia" kelime çifti, Batı araştırma literatüründe de Sünni-Şii karşıtlığını belirtmek için kullanılmaktadır.

Ehl-i Hadis (Âsârî) Başta Ehl-i Hadis'in büyük imamları -Ahmet b. Hanbel, Şafii, Mâlik bin Enes.- ve diğer Ehl-i Hadis'in imamlarının -İshak b. Râhüye, Buhari, Müslim, Nesai, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Evzâ'i, Taberi, ...-  itikadı görüşlerinden oluşan mezheptir.

Sünni fıkıh mezhepleri Hanefi, Şafiî, Maliki ve Hanbeli mezheplerinden oluşur. Bu dört mezhepten ilki olan Hanefî mezhebi Mâtûridîlik'e bağlı iken, Hanbelî, Şâfiî ve Mâlikîler Eş'ârîye bağlıdır. Ehl-i Sünnet'in İtikadi mezhepleri olan Eş'ârî ve Mâtûridî mezhepleri arasında inançsal açıdan büyük farklılık yoktur. Fıkhi konularda yani uygulama ve ibadetlerde dört fıkhi mezhep arasında bazı farklılıklar görülür.
Hanbelî mezhebinden olup selefiliği müteahhir dönemde canlandıran Takıyyüddin İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye gibi âlimlerin fıkhî görüşleri günümüzde, 18. yüzyılda Arabistan'da dinsel ve siyasal bir hareket olarak ortaya çıkan Vehhâbîlik çerçevesinde yorumlanmış biçimiyle varlığını sürdürmektedir. İbn-i Teymiyye'nin görüşlerini daha aşırı yola sokan Suudi Arabistan Vehhabileri'dir. Vehhabiler'in bazı itikadi inançları Sünni Kelâmcılardan oldukça farklıdır ve Müşebbihe olmakla itham edilmişlerdir. Bu sebeple bazı Sünniler, Vehhabileri Ehli Sünnet'ten saymazlar.
Sünni amelî mezhepler (fıkıh okulları) dört tanedir:

Hanefî mezhebi
Şâfiî mezhebi
Malikî mezhebi
Hanbelî mezhebi
Bu dört Sünni fıkıh okulu dışında da fıkıh okulları olmasına karşın daha az sayıda izdeşe sahip olmuş ve diğer dört mezhep dışında daha az tanınmışlar ve zamanla yok olmuşlar ve izdeşleri tarafından kayıt altına alınamamışlardır.
Sünniler her mukallidin, yani içtihat mertebesinde olmayan herkesin bu mezheplerden birine uyması gerektiğini düşünmekle birlikte eğer icma söz konusu değilse bir müçtehidin bu mezheplerde olmayan bir içtihatta bulunmasını da caiz görürler. Ayrıca mezhebi taklit eden kişi olan mukallidin, mezhebin cumhurunun yani çoğunluğunun görüşüne uyması zorunlu değildir. Mezhep içindeki azınlık görüşlere uyulması da caizdir. Bununla birlikte kendi mezhebi dışındaki mezheplere uyma, yani telfik konusunun caiziyeti âlimler arasında tartışmalıdır. Bunu yapmaya izin veren âlimler de önemli kaideler koymuşlardır.

Kur'an'ın İslâm dinindeki yeri tüm Müslüman gruplarca benimsenmekle birlikte hadis konusunda çeşitli İslami grupların farklı anlayışlara sahip oldukları bilinmektedir. Hadisler İslamiyetin ilk dönemlerindeki peygamber ve yakınlarının ibadete, muamelat denilen dindeki çeşitli konulara ilişkin görüş ve davranışları yansıtan kayıtlardır. Müslüman bilginler peygamberin vefatından sonra İslam toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara Kur'an'dan ve sünnetten sonra üçüncü kaynak kabul edilen Hadislerden delillerle çözüm getirmeye çalışmışlardır. Sünnilik, Şiiliğin aksine Muhammed döneminde yaşamış peygamberin yakınındaki tüm arkadaşlarına (Sahâbe denir) dinin güvenilir kaynağı olarak yaklaşmakta olduğundan çeşitli Hadis bilginlerinin hadis kriterlerine uygun buldukları tüm hadisleri hangi sahabe kanalıyla gelirse gelsin kabul etmektedir. Yine Sünnilik ilk dört halifeyi (Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali) Muhammed'den sonra gelen güvenilir ve tazime layık dini kişilikler olarak kabul ederler. Oysa Şiiler ilk üç halifeyi (Ebu Bekir, Ömer ve Osman)  Ali'nin elinden halifeliği çeşitli yollarla gasp etmiş kişiler olarak bakıp tazim göstermezler. Şiilerin bir kısım sahâbeyi güvenilmez kabul edip sadece on iki imamdan gelen hadisleri doğru ve güvenilir (sahih) kabul etmesine karşılık Sünniliğin güvenilirliği tüm sahabeyle genişlettirmesi her iki grubun hadis külliyatlarında bir kısım farklılıklar bulunmasına yol açmıştır.
Sünni İslam anlayışında peygamberden aktarıldığı güvenilir (sahih) kabul edilen "Sahihayn" diye tanımlanan hadis kitapları şunlardır:

el-Câmiu's-Sahîh (Muhammed b. İsmâil Buhârî)
el-Câmiu's-Sahîh (Müslim b. Haccâc)
İçeriği tamamen sahih kabul edilmemekle beraber çok meşhur olanlar şunlardır:

es-Sünen (Nesâî)
es-Sünen (Ebû Dâvûd es-Sicistânî)
el-Câmiu's-Sahîh (Tirmizî)
es-Sünen (İbn Mâce)
Mâlik b. Enes'in el-Muvatta'sı
Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'i
İçeriği tamamen sahih kabul edilmemekle beraber günümüze ulaşıp da diğerleri kadar meşhur olmamışları ise şunlardır:
Sahih literatürü:

Sahih ibni Huzeymâ
el-Müsnedü's-Sahîh
Müstedrek ve Mustahreç literatürü:

Hâkim en-Nîsâbûrî'nin el-Müstedrek 'i
Makdisi'nin Müstahrec'i
Ebu 'Avâne'nin Müstahrec'i
Ebu Nu'aym'ın Müstahrec'i
Müsned literatürü:

Ebû Nu'aym'ın Müsned-i Ebu Hanîfe'si
Ebu Ya'lâ el-Mevsılî'nin Müsned'i
Dârimî'nin Müsned'i
İbnü'l-Cü'd'ün Müsned'i
Humeydî'nin Müsned'i
Bezzâr'ın Müsned'i
Kudâ'î'nin Müsned'i
İbn Ebi Usâme'nin Müsned'i
İbn Ebi Şeybe'nin Müsned'i
Rûyânî'nin Müsned'i
Taberânî'nin Müsnedü'ş-Şamiyyîn'i
Tayâlisî'nin Müsned'i
Ebu'l-Abbâs Serrâc'ın Müsned'i
İshâk b. Râhûye'nin Müsned'i
Mu'cem literatürü:

İbn 'Asâkir'in Mu'cem'i
Taberânî'nin Mu'cem-i Kebîr'i
Taberânî'nin Mu'cem-i Evsat'ı
Taberânî'nin Mu'cem-i Sağîr'i
Ebu Ya'lâ el-Mevsılî'nin Mu'cem'i
Sünen literatürü:

Sünen-i Nesâî Kübrâ
Sünen-i Beyhaki Kübra
Sünen-i Beyhaki Sağîr
es-Sünen
Sünen-i Dârekutnî
Sünen-i Sa'îd b. Mansûr
İbn Ebi Âsım'ın es-Sünnet'i
Ebu Bekir b. Hallâl'ın es-Sünnet'i
Musannefler:

Abdürrezzâk es-San'ânî'ın el-Musannef'i
İbn Ebî Şeybenin Musannef'i
İbn Cüreyc 'in Musannaf İbni Cureyc'i (günümüzde var olduğu bilinmiyor)
İman ve edep literatürleri:

Muhammed b. İsmâil Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'i
Beyhakî'nin Şu'abü'l-Îmân'ı
İbn Mende'nin Kitâbü'l-Îmân'ı
Beyhakî'nin Mekârimü'l-Ahlâk'ı
İbnü's-Sünnî'nin Amelü'l-Yevm ve'l-Leyle'si
Nesâî'nin Amelü'l-Yevm ve'l-Leyle'si
Hanefîler'in Hadis kitapları:

Ebu Yûsuf'un Kitabü'l-Âsâr'ı
Muhammed Şeybani'nin Kitabü'l-Âsâr'ı
Muhammed Şeybâni'nin Muatta'sı
Tahâvî'nin Şerhu Müşkili'l-Âsâr'ı
Tahâvî'nin Şerhu Me'âni'l-Âsâr'ı
Murtaza Zebîdî'nin el-Ukûdü'l-Cevâhir'i

İslam'ın ana hatları
İslam ile ilgili maddeler dizini
İslam mezhepleri
İslam İşbirliği Teşkilatı

Tacikistan (Tacikçe: Тоҷикистон), resmî adıyla Tacikistan Cumhuriyeti (Tacikçe: Ҷумҳурии Тоҷикистон), 143.100 km2 (55.300 sq mi) yüzölçümü ve 9.537.645 kişilik tahmini nüfusu ile Orta Asya'da denize çıkışı olmayan bir ülkedir. Komşuları güneyde Afganistan, batıda Özbekistan, kuzeyde Kırgızistan ve doğuda Çin'dir. Resmî dil, en büyük etnik grup olan Tacikler'in anadili olan Tacikçe'dir. Tacik halkının geleneksel anavatanları, günümüz Tacikistan'ının yanı sıra Afganistan ve Özbekistan'ın bazı kısımlarını içerir. Ülke başkanlık sistemiyle yönetilmekte olup, seküler bir yapıya sahiptir. Başkent ve en büyük şehir Duşanbe'dir.
Ülkede MÖ 4000'lerden beri yerleşim yer almış olup pek çok tarihi ve arkeolojik kültür bölgede varlığını sürdürmüştür. Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi ve Andronovo kültürü erken çağlarda ülke topraklarında bulunmuştur. Ahameniş İmparatorluğu, Sasani İmparatorluğu, Eftalitler, Samanîler ve Moğol İmparatorluğu gibi devletler ülkede hüküm sürmüştür. Timurlular ve Buhara Hanlığı altında bölgede Timurlu Rönesansı etkin olmuştur. Ülke daha sonra Rus İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiştir. 20. yüzyılın başında Sovyetler Birliği kurulduktan sonra bu birliğin uzantısı olan Tacikistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti varlığını sürdürmüştür. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ülke bağımsızlığını ilan etmiş, takip eden 1992-1997 döneminde bir iç savaş yaşanmıştır. Savaşın sona ermesinden bu yana, yeni kurulan siyasi istikrarı ve dış yardımı, ülke ekonomisinin büyümesine izin verdi. 1994'ten beri Cumhurbaşkanı İmamali Rahman tarafından yönetilen ülke, otoriter liderlik, yolsuzluk ve işkence, keyfi hapis, kötüleşen siyasi baskı, din özgürlüğünden yoksunluk ve diğer sivil özgürlükler de dahil olmak üzere insan haklarının yaygın ihlalleri nedeniyle bir dizi sivil toplum örgütü tarafından eleştirildi.
Tacikler (ayrıca Tojiki), esas olarak Tacikistan'da yaşayan ve Afganistan, Özbekistan, Kazakistan ve Rusya'da büyük diasporalara sahip yaklaşık 7 milyonluk bir etnik gruba aittir. En büyük etnik grubun Tacikler olduğu ülkede Özbekler ve Ruslar en büyük azınlıkları oluştururlar. Tacikler, Orta Asya'daki Türkçe konuşmayan tek halktır, çünkü resmî ve en yaygın dil Farsçanın bir lehçesi olan Tacikçedir, ancak bunun yanında Özbekçe, Rusça ve Pamir dilleri ülkede konuşulur. Ülkedeki en yaygın din İslam olup, çoğunluğu Sünni Müslümanlardır, ancak Şii İslam öğretisine bağlı etkili bir İsmaililer topluluğu vardır. Dağlar ülkenin yaklaşık yüzde 90'ını kaplıyor ve bu da ülkedeki birçok alanı ticari tarım için uygun hale getiriyor. Kuzey ve güney illerindeki vadilerde çiftçiler yüksek değerli ihraç kalitesinde pamuk, meyve, tütün, sebze ve çilek yetiştirmektedir. Tacikistan, BDT üyeleri arasında Özbekistan'dan sonra en büyük ikinci ipek üreticisidir. Ülke, 12 ila 50 milyon varil petrol ve 5,6 ila 10 milyar metreküp gaz arasında değişen çok küçük petrol ve gaz yataklarına sahiptir (2006, resmi tahmini). Ek olarak, Tacikistan'da önemli miktarda antimon, altın, cıva, kömür, gümüş, uranyum ve diğer mineral yatakları bulunmaktadır. Toplam gümüş yatakları 40.000 ila 60.000 ton arasında değişmektedir. Tacikistan, Birleşmiş Milletler, Bağımsız Devletler Topluluğu, AGİT, İslam İşbirliği Teşkilatı, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Şanghay İşbirliği Örgütü ve KGAÖ'nun bir üyesi ve ayrıca bir NATO Barış İçin Ortaklık ortağıdır.

Tacikistan "Taciklerin Ülkesi" demektir. "-Stan" soneki, "yer" veya "ülke" anlamında Farsçadır ve Tacik, kelimesi büyük olasılıkla, İslam öncesi (MS yedinci yüzyıldan önce) bir kabilenin adıdır.
En önde gelen Farsça sözlüklerden biri olan Amid Sözlüğü, birçok kaynağa göre terimin aşağıdaki açıklamalarını verir:

Farsça konuşan ne Arap ne de Türk, Farsça konuşan biri.
İran'da yetiştirilen ve dolayısıyla Farsça konuşan bir Arap çocuğu.
Daha eski bir sözlük olan Qias Al-luqat da Tacikçe'yi "ne Moğol ne de Türk olan kişi" olarak tanımlar.

Tacikistan'ın da içinde olduğu bölgedeki yerleşim MÖ 4000 yılına kadar uzanmaktadır. Ülkenin batısı Tunç Çağı'na tarihlenen Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi içerisinde yer almaktadır. Kuzeybatı Tacikistan'da bulunan ve MÖ 4000 yıllarına kadar yerleşim görülen Sarazm antik kenti UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır. Bu dönemde Aryan halklarının göçüne sahne olan bölgede MÖ 13. yüzyıldan itibaren Soğd yerleşimi görülmeye başlamıştır. MÖ 6. yüzyılın ortalarında büyük bölümü Ahameniş İmparatorluğu egemenliğine geçen Tacikistan'da, I. Darius döneminde ekonomik ve ticari hayat büyük oranda gelişti. Büyük İskender tarafından MÖ 330'da Ahameniş İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla bölge Makedon krallığının egemenliğine girdi. İskender'in ölümünden sonra Seleukos İmparatorluğu hakimiyeti altına giren Tacikistan toprakları, MÖ 250 yılında satrap Diodotus tarafından kurulan Grek-Baktriya Krallığı denetimine girdi. MÖ 150'den itibaren Tacikistan'ın kuzeyindeki Soğdya bölgesine Saka ve Yüeçiler'in göçleri başladı. Bu göçler neticesinde MÖ 125 yılında Grek-Baktriya Krallığı yıkılmış ve bölgede şehir devletlerinin egemenliği görülmeye başlamıştır.

MS 1. yüzyılda bölgeye Yüeçiler tarafından kurulan Kuşan İmparatorluğu hakim oldu. Kuşan İmparatorluğu'nun yıkılışından sonra Tacikistan'da 5. yüzyılda Ak Hun İmparatorluğu dönemi başladı. 7. yüzyıldaki kısa bir dönem Tibet İmparatorluğu hakimiyetinden sonra 8. yüzyılda Emevîler bölgeyi kesin olarak kontrol altına aldı. Emevîler döneminde bölgede başlayan İslamlaşma, Abbâsîler döneminde daha da hızlandı. Abbasiler döneminde Maveraünnehir bölgesinin valileri genelde İranlılar'dan seçildiği için İran nüfusu etkili olmaya başladı. Samanîler (819-999) döneminde bölgedeki İslamlaşma ve İran kültürünün etkileri daha da etkili şekilde görüldü. Bu dönem Tacik ulusunun başlangıcı kabul edilmektedir. Kaşgarlı Mahmud tarafından, bölgenin Acem ülkesi haline geldiği ve kuzeye çekilmeyen Türkler'in de Acemleştiği ve Farsça konuşmaya başladığı söylenmiştir. 999 yılında Karahanlılar tarafından Samanîler devletinin ortadan kaldırılmasıyla Maveraünnehir bölgesinde yeniden Türk topluluklarının hakimiyeti başladı. 13. yüzyılın başlarında Cengiz Han'ın Harezmiye'yi işgali sırasında Moğol İmparatorluğu neredeyse tüm Orta Asya'yı kontrol altına aldı. Bir asırdan kısa bir süre içinde Moğol İmparatorluğu dağıldı ve modern Tacikistan Çağatay Hanlığı'nın yönetimi altına girdi. Tamerlane, Timurid hanedanını kurdu ve 14. yüzyılda bölgenin kontrolünü ele geçirdi.
Daha sonra bölgede Timur İmparatorluğu'nun denetimi 16. yüzyıla kadar sürdü. Modern Tacikistan, 16. yüzyılda Buhara Hanlığı'nın egemenliğine girmişti ve 18. yüzyılda imparatorluğun yıkılmasıyla hem Buhara Emirliği hem de Kokand Hanlığı'nın egemenliğine girmiştir. Buhara Emirliği 20. yüzyıla kadar bozulmadan kaldı, ancak 19. yüzyılda dünya tarihinde ikinci kez bir Avrupa gücü (Rus İmparatorluğu) bölgenin bazı kısımlarını fethetmeye başladı.

19. yüzyıl ortalarından itibaren Orta Asya'da hakimiyet kurmaya başlayan Rus İmparatorluğu burada Rus Türkistanı valiliğini kurdu. 1876'da Hokand Hanlığı ortadan kaldırıldıktan sonra vasal olarak bağlı olan Buhara Emirliği de 1920 yılındaki Sovyet işgali üzerine son bulmuştur. Orta Asya'daki 1917 Rus Devrimi'nden sonra, Basmacı Hareketi olarak bilinen gerillalar bağımsızlığı sürdürmek için Bolşevik ordularına karşı bir savaş açtı. Bolşevikler, camilerin ve köylerin yakıldığı ve nüfusun ağır bir şekilde bastırıldığı dört yıllık bir savaşın ardından galip geldi. Sovyet yetkilileri bir sekülerleşme kampanyası başlattı. İslam, Musevilik ve Hristiyanlığı uygulama cesaretini kırıldı ve bastırıldı ve birçok cami, kilise ve sinagog kapatıldı. Çatışma ve Sovyet tarım politikalarının bir sonucu olarak Orta Asya, Tacikistan dahil, birçok cana mal olan bir kıtlık yaşadı. Sovyet Rusya içerisinde Buhara Özerk Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti olarak kurulan ve günümüz Tacikistan'ının kuzeyini de içeren ülke, 4 Mart 1921 tarihinde Buhara ile Sovyetler Birliği arasında yapılan antlaşma ile Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti adı ile tam bağımsızlığına kavuşturulmuştur. 14 Ekim 1924 tarihinde Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı Tacikistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Daha sonra 1929'da Tacikistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne dönüştürüldü ancak etnik ağırlıklı Tacik şehirleri olan Semerkant ve Buhara Özbek SSR'sinde kaldı. Sonrasında Tacikistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği'ne katıldı.
1927 ile 1934 arasında, özellikle güney bölgesinde, tarımın kolektifleştirilmesi ve pamuk üretiminde hızlı bir genişleme gerçekleşti. Sovyet kolektifleştirme politikası köylülere karşı şiddet getirdi ve Tacikistan'ın her yerinde zorla yerleştirme gerçekleşti. Sonuç olarak, bazı köylüler kolektifleştirme ile savaştı ve Basmacı Hareketi'ni canlandırdı. Bu süre zarfında sulama altyapısının genişlemesiyle birlikte bazı küçük ölçekli endüstriyel gelişmeler de gerçekleşti. Tacik Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra imar çalışmalarına başlandı. Ülkede petrol ve kömür yatakları işletmeye açıldı. Ülkenin ilk hidroelektrik santrali olan Varzob'un yapımına başlandı. 1928-1932 arasında beş yıllık kalkınma planı çerçevesinde Duşanbe başta olmak üzere birçok şehirde büyük işletmeler kuruldu. Kömür ve petrol yataklarının bulunmasıyla bunların üretimine de başlandı. Tirmiz-Duşanbe arasında ilk demiryolu inşa edildi.
Stalin'in iki tur tasfiyesi (1927–1934 ve 1937–1938), Tacikistan Komünist Partisi'nin her kademesinden yaklaşık 10.000 kişinin sınır dışı edilmesiyle sonuçlandı. Sınır dışı edilenlerin yerine etnik Ruslar gönderildi ve ardından Ruslar, birinci sekreterlik de dahil olmak üzere her düzeyde parti pozisyonlarına hakim oldu. 1926 ile 1959 arasında Tacikistan'ın nüfusu içinde Rusların oranı %1'in altından %13'e çıktı. 1946-1956 yılları arasında Tacikistan Komünist Partisi'nin Birinci Sekreteri olan Bobojon Gafurov, Sovyet Dönemi boyunca ülke dışında önemi olan tek Tacik politikacıydı. Görevi Tursun Uljabayev (1956–61), Jabbor Rasulov (1961–1982) ve Rahmon N

Tahran (Farsça: تهران), İran'ın başkenti ve en büyük şehridir. Aynı zamanda Tahran eyaletinin başkenti ve Tahran İlçesi ile Merkez Bölgesi'nin idari merkezidir. Şehirde yaklaşık 9 milyon, metropol alanında ise 16,8 milyonluk nüfusuyla Tahran, İran ve Batı Asya'nın en kalabalık şehridir, Kahire'den sonra Orta Doğu'nun en büyük ikinci metropol alanıdır ve dünyanın en kalabalık 24. metropol alanıdır. Büyük Tahran, Karaj, Eslamshahr, Shahriar, Qods, Malard, Golestan, Varamin, Pakdasht, Qarchak, Nasimshahr, Parand, Pardis, Andisheh ve Fardis dahil olmak üzere birçok belediyeyi içermektedir.
Klasik antik çağda, günümüz Tahran topraklarının bir kısmı, Orta Çağ Arap, Türk ve Moğol istilalarında yıkılan önemli bir Med şehri olan Rhages (şimdiki Ray) tarafından işgal edilmişti. Modern Ray, Büyük Tahran metropol alanına dahil edildi. Tahran, ilk olarak 1786'da Kaçar hanedanından Ağa Muhammed Han tarafından, Rus-İran Savaşları'nda çekişme yaşanan Kafkasya'daki İran topraklarına yakınlığı ve önceki İran hanedanlarının çekişen gruplarından kaçınmak için İran'ın başkenti olarak seçildi; İran'ın başkenti uzun tarihi boyunca birkaç kez taşınmış ve Tahran 32. başkent olmuştur. Nasıreddin Şah (1848-1896) döneminde Tahran, İran'ın ilk yüksek öğrenim kurumu, bankası, demiryolu hattı ve müzesine tanık oldu. 1920'lerde büyük ölçekli inşaat çalışmaları başladı ve Tahran, özellikle 20. yüzyılda İran'ın her yerinden gelen kitlesel göçlerin hedefi haline geldi. Tahran, Kaçar hanedanının Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Gülistan Sarayı ve hem Kaçar hem de Pehlevi hanedanlarının Masoudieh, Sa'dabad, Niavaran ve Marmar saray kompleksleri de dahil olmak üzere birçok tarihi mekana ev sahipliği yapmaktadır. Önemli yapılar arasında, Pers İmparatorluğu'nun 2500. yıldönümünü kutlamak için 1971'de inşa edilen Azadi Kulesi; 2007'de tamamlanan dünyanın altıncı en yüksek kendi kendini destekleyen kulesi olan Milad Kulesi; ve 2014'te tamamlanan Tabiat Köprüsü bulunmaktadır. Tahran sakinlerinin çoğu Fars kökenlidir ve bunların yaklaşık %99'u Farsça konuşmaktadır; Farslaşmış ve asimile olmuş çok sayıda başka etnolinguistik grup da vardır. Tahran, dünyanın diğer şehirlerinden daha fazla Azerbaycanlıya ev sahipliği yapan kültürel bir "eritme potası" olarak tanımlanmıştır. Tahran'a İmam Khomeini Uluslararası Havalimanı, iç hatlar için kullanılan Mehrabad Havalimanı, merkezi bir tren istasyonu, Tahran Metrosu, Tahran Hızlı Otobüs Sistemi, troleybüsler ve geniş bir otoyol ağı hizmet vermektedir. Hava kirliliği ve depremler nedeniyle, başkentin başka bir bölgeye taşınması planları yapılmış olsa da, hiçbiri onaylanmamıştır. Mercer tarafından 2016 yılında dünya genelinde 230 şehir üzerinde yapılan bir ankete göre Tahran, yaşam kalitesi açısından 203. sırada yer almıştır. 2016 Küresel Destinasyon Şehirleri Endeksi'ne göre Tahran, en hızlı büyüyen on turizm destinasyonu arasında yer almıştır. 2016 yılında Tahran Şehir Konseyi, şehrin 1907'de resmen İran'ın başkenti olduğu tarihi anmak amacıyla 6 Ekim'i "Tahran Günü" ilan etti.

Eskiden başkent Rey'in yakınlarında küçük bir köydü. Rey'in İS 1220'de Moğollar tarafından yıkılmasından sonra kent halkının büyük bölümü Tahran'a yerleşti ve Tahran bir kent olarak gelişmeye başladı; Rey'in kalıntıları günümüzde Tahran'ın güneyindedir.
Kaçar Hanedanı'nı (1779-1925) kuran Ağa Muhammed Han, 1785'te ele geçirdiği Tahran'ı 1788'de başkent ilan etti. Bu tarihten sonra hızla gelişen kent günümüze değin İran'ın başkenti olarak kaldı. Kaçar Hanedanı'nın 1925'te devrilmesinden sonra tahta çıkan Şah Rıza Pehlevi'nin (hükümdarlığı 1924-41) hükümdarlığı sırasında büyük ölçüde genişledi. II. Dünya Savaşı sırasında, kentte Tahran Konferansı olarak bilinen bir toplantı düzenlendi (1943). Muhammed Rıza Pehlevi'nin hükümdarlığı sırasında (1941-79), petrol sanayisindeki gelişmenin de etkisiyle kent hızla modernleşti. 1979'da Şah'ın devrilerek İran'ın kurulmasından sonra, ekonomik ve siyasal sorunlar nedeniyle kent bir duraklama dönemine girdi.
Tahran başkent olarak, İran'ın ekonomik ve sosyal yaşamına yön veren en çağdaş kentlerinden birisidir.

1979 İran İslam Devrimi'nden sonra ülke nüfusuna paralel olarak kentin nüfusu 2,5 kat artmış ve 13 milyona yaklaşmıştır.

Kentin kuzey kesimindeki gösterişli modern semtlerle güneydeki eski kent ve çarşı tam bir karşıtlık içindedir. Kentteki başlıca yapılar Sipahsalar Camisi, meclisin bulunduğu Baharistan Sarayı, Şemsü'l-İmare ve Niavaran Sarayı'dır. Ünlü tavuskuşu tahtının ve değerli taşlarla süslü Nadiri tahtının bulunduğu Gülistan Sarayı, Sadabad Sarayı ve Mermer Saray günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Kentte ayrıca bir arkeoloji müzesi ve etnografya müzesi vardır. Tahran Üniversitesi, İran Ulusal Üniversitesi ve Şerif Vagefi Teknik Üniversitesi kentteki başlıca yükseköğretim kurumlarıdır.

Kent, Elburz Dağları eteklerindeki bir yaylaya kurulmuş olduğundan ve çevresinde nehir, göl, deniz gibi bir su kaynağı bulunmadığından (başta hava kirliliği olmak üzere) ciddi çevre sorunlarıyla boğuşmaktadır. Kenti tehlikeli bir biçimde etkileyen hava kirliliğinin bir nedeni de Tahran'ın dünyaca ünlü trafik sorunudur. Çevre yollarının göreceli olarak geç yapılması ve yetersiz oluşu; kentteki toplu taşımacılığın tekerlekli taşıtlarla yapılması; kullanılan araçların eskiliği buna neden olmaktadır. Ama trafik sorunununa çözüm olarak Ortadoğu'daki en büyük metro ağlarından biri olan Tahran metrosu yapılmıştır ve hatları uzatılmaya devam edilmektedir.

Tipik bir bozkır ikliminin hüküm sürdüğü Tahran'da kışlar soğuk ve kar yağışlı, yazlar ise sıcak ve kuraktır. Yağışlar en çok kış mevsimindedir ve ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde de görülür. Kışın kar yağışı ve don çok şiddetli olabiliyor. Gece ile gündüz, yaz ile kış mevsimi arasında önemli sıcaklık farkları bulunur.

Tahran şehri 22 alt ilçeye ayrılmıştır. Bu ilçeler ve büyük semtler aşağıdaki haritada gösterilmiştir.
Tahran'ın büyük semtleri şunlardır: Abbas Abad, Afsarıya, Amanya, Emir Abad, Aryaşehir, Bağ Feyz, Baharistan, Dereke, Derbent, Dardasht, Dar Abad, Darrous, Dehkadeh Olampik, Ekhtiyariyeh, Ekbatan, İlahya, Evin, Fermanya, Fereşte, Kıytarya, Golhek, Gişa, Gümrük, Hasan Abad, Jamaran, Cennet Abad, Javadiyeh, Jomhuri, Jordan, Lavizan, Mehran, Narmak, Navab, Nazi Abad, Niavaran, Park-e Shahr, Pasdaran, Piroozi, Punak, Ray, Sa'adat Abad, Sadeghiyeh, Seyed Khandan, Sohrevardi, Shahrara, Shahr-e ziba, Shahrak-e Gharb, Shemiran, Tajrish, Tehranno, Tehranpars, Tehransar, Vanak, Velenjak, Yaft Abad, Yusef Abad, Zafaraniye.

Tahran şehir haritası

Taipei (Çince: 臺北市 veya 台北市; pinyin: Táiběi shì; Pe̍h-ōe-jī: Tâi-pak Chhī; "Kuzey Tayvan Şehri"), Tayvan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Kuzey Tayvan Bölgesi'nde yer alan Taipei Şehri, kuzeydeki liman kenti Keelung'un yaklaşık 25 kilometre (16 mil) güneybatısında bulunan Yeni Taipei Şehri (Xinbei Şehri olarak da bilinir) belediyesinin bir yerleşim bölgesidir. Şehrin büyük bir kısmı, eski bir göl yatağı olan Taipei Havzası üzerinde yer almaktadır. Havza, şehrin batı sınırında Tamsui Nehri'ni oluşturmak üzere birleşen Keelung ve Xindian nehirlerinin nispeten dar vadileriyle çevrilidir.
Taipei belediyesi, tahmini 2.494.813 kişilik bir nüfusa (Mart 2023) ev sahipliği yapıyor ve "Büyük Taipei" olarak da bilinen Taipei-Keelung metropol alanının çekirdek kısmını oluşturuyor. Bu alan, 7.047.559 nüfusa sahip yakınlardaki Yeni Taipei ve Keelung şehirlerini de içeriyor ve dünyanın en kalabalık 40. kentsel alanı; Tayvan vatandaşlarının yaklaşık üçte biri metropol alanlarında yaşıyor. "Taipei" adı, metropol alanının tamamını veya sadece belediyeyi ifade edebilir. Taipei, 1887'den beri adanın siyasi merkezi olmuştur; ilk olarak 1895'e kadar Çing Hanedanlığı tarafından Tayvan Eyaleti'nin merkezi olmuş ve daha sonra 1945'ten 1956'ya kadar Çin Cumhuriyeti (ROC) hükûmeti tarafından tekrar merkez olmuştur. Japon yönetimi sırasında 1895'ten 1945'e kadar Tayvan Genel Hükûmeti'nin merkezi olarak bir ara dönem geçirmiştir. Şehir, 1949'dan beri ROC merkezi hükûmetinin ulusal merkezidir ve 1 Temmuz 1967'de eyalet şehri statüsünden yükseltilerek ülkenin ilk özel belediyesi (o zamanlar Yuan kontrolündeki belediye olarak biliniyordu) olmuştur. 
Taipei, Tayvan, Çin'in ekonomik, siyasi, eğitimsel ve kültürel merkezidir. GaWC tarafından "Alfa Şehir" olarak derecelendirilmiştir. Taipei ayrıca yüksek teknolojili bir sanayi bölgesinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Demiryolları, otoyollar, havaalanları ve otobüs hatları Taipei'yi adanın tüm bölgeleriyle birbirine bağlar. Şehir, Songshan ve Taoyuan olmak üzere iki havaalanı tarafından hizmet verilmektedir. Belediye, Taipei 101 (eskiden dünyanın en yüksek binasıydı), Chiang Kai-shek Anıt Salonu, Dalongdong Baoan Tapınağı, Hsing Tian Kong, Manka'daki Lungshan Tapınağı, Ulusal Saray Müzesi, Cumhurbaşkanlığı Ofisi Binası, Taipei Konukevi ve Zhinan Tapınağı gibi mimari ve kültürel simge yapılarına ev sahipliği yapmaktadır. Ximending gibi alışveriş bölgeleri ve şehir genelinde dağılmış birçok gece pazarı bulunmaktadır. Doğal güzellikler arasında Maokong, Yangmingshan ve kaplıcalar yer almaktadır. 
İngilizce haberlerde Taipei adı genellikle Tayvan Bölgesi'ni kontrol eden merkezi hükûmeti ifade eden bir mecaz olarak kullanılır. Tayvan'ın uluslararası alandaki belirsiz siyasi statüsü nedeniyle, "Çin Taipei" terimi sıklıkla ülkenin tamamı için eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır; örneğin Tayvan hükûmet temsilcileri uluslararası kuruluşlarda yer aldığında veya Tayvanlı sporcular Olimpiyatlar da dahil olmak üzere uluslararası spor etkinliklerinde yarıştığında.

Başlangıçta Taipei bölgesinde Ketagalab kabilesinden insanlar yaşamaktaydı. Daha sonra 1709 yılında bölgeye Çinliler yerleşmiştir. 1895 yılında Birinci Çin Japon Savaşı'ndan sonra Şimonoseki Antlaşması ile Tayvan Japonya'nın hakimiyetine geçti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1945 yılında tekrar Çin yönetimine geçti. 1949 yılında Çin İç Savaşı'nı komünistlerin kazanması sonucu milliyetçiler ile yaklaşık iki milyon kişi Tayvan'a kaçtı ve Taipei Çin Cumhuriyeti'nin geçici başkenti ilan edildi.

i

Taipei, kuzey Tayvan'da Taipei Havzası'nda yer almaktadır. Güneyde Xindian ve batıda Tamsui nehirleri ile sınırlanmıştır. Şehrin kuzeydoğusunda ise Qixing Dağları ile Datung Dağı yer almaktadır. Şehrin yüzölçümü ise 271.80 km²'dir.
Taipei musondan etkilenmiş ılıman dönecealtı iklimine (Köppen: Cfa) sahiptir. Yazlar uzun sıcak ve nemli, kışlar ise kısa ılık ve oldukça sisli geçmektedir. Yıllık ortalama sıcaklık 23,3 °C ve ortalama yağış miktarı ise 3027,8 mm'dir.

Taipei şehri idari olarak 12 semte ayrılmaktadır.

Tayvan'ın başkenti olarak Taipei ülkedeki hızlı ekonomik gelişmenin merkezinde olmuştur ve günümüzde dünyanın önemli yüksek teknoloji ve bileşenlerinin üretim merkezlerinden biri haline gelmiştir. Şehirde elektronik ürünler ve bileşenler, elektrikli makine ve cihazlar, basılı malzeme, hassas ekipmanlar ve gıda ürünlerinin imalatının yanı sıra ülkenin çoğu önemli tekstil ve konfeksiyon fabrikaları bulunmaktadır. Turizm, yerel ekonominin küçük ancak önemli bir bileşeni olup 2008 yılında şehri yaklaşık 3 milyon yabancı ziyaret etti.

Taipei 101 Taipei'nin yeni finans merkezi. 2003 yılında Guinness Rekorlar Kitabı tarafından dünyanın en yüksek binası olarak onaylanmıştır.
Çan Kay Şek Anıt Mezarı
Sun Yat-sen Anıt Mezarı
Taipei Ulusal Saray Müzesi
Grand Otel
Longshan Tapınağı ve Huaxi Gece Pazarı (Yılan Pazarı)
Shilin Gece Pazarı
Taipei Hayvanat Bahçesi

Taipei metrosu 1996 yılında açılmıştır. Şehre Taoyuan'da yer alan Taoyuan Uluslararası Havalimanı ile Songshan semtinde yer alan Taipei Songshan Havalimanı hizmet vermektedir.

Taipei'nin aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir antlaşması bulunmaktadır:

Resmî site

Flickr Taipei Fotoğrafları26 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tayland, resmî adıyla Tayland Krallığı ve 1939'a kadar Siam olarak bilinen ülke, Güneydoğu Asya anakarasında yer almaktadır. Batı ve kuzeybatıda Myanmar, doğu ve kuzeydoğuda Laos, güneydoğuda Kamboçya ve güneyde Malezya ile kara sınırlarını paylaşmaktadır. Deniz sınırları arasında Tayland Körfezi ve Andaman Denizi'nin yanı sıra Vietnam, Endonezya ve Hindistan ile deniz sınırları bulunmaktadır. Tayland'ın nüfusu yaklaşık 66 milyon kişidir ve yaklaşık 513.115km² (198.115 mil kare) alanı kaplamaktadır. Ülkenin başkenti ve en büyük şehri Bangkok'tur.
Arkeolojik kanıtlar, insanların günümüz Tayland bölgesinde en az 40.000 yıldır yaşadığını göstermektedir. Yerli etnik gruplar arasında Mon, Kmer ve Malay halkları yer almaktadır. Tay halkının kökenlerinin 5. yüzyıldan itibaren Điện Biên Phủ bölgesine dayandığı ve 8. ile 10. yüzyıllar arasında modern Tayland topraklarına göç etmeye başladığı düşünülmektedir. Klasik tarih döneminde Sukotay, Lan Na ve Ayutthaya gibi büyük krallıklar kurulmuştur. Sukotay Krallığı Tay tarihinin başlangıcı olarak kabul edilirken, 1350 yılında kurulan Ayutthaya Krallığı, Kmer İmparatorluğu'nun yerini alarak bölgesel bir güç haline gelmiştir. Avrupa ile temas, Portekiz elçilerinin Ayutthaya'ya gelmesiyle 1511 yılında başlamıştır. Ayutthaya Krallığı, 1765-1767 Burma-Siyam Savaşı sırasında Konbaung hanedanı yönetimindeki Burma güçleri tarafından 1767'de tamamen yıkılana kadar gelişti.
Ayutthaya'nın düşüşünden sonra Kral Taksin krallığı yeniden birleştirdi ve sadece 15 yıl süren Thonburi Krallığı'nı kurdu; bu krallık, Çakri hanedanının kurucusu Phutthayotfa Chulalok (Rama I) tarafından devrildi. Kral Rama I, Rattanakosin Krallığı'nı kurdu ve başkenti 1782'de Bangkok'a taşıdı. Batı emperyalizmi döneminde Siyam, Güneydoğu Asya'da Avrupa güçleri tarafından sömürgeleştirilmekten kaçınan tek ülke olarak kaldı, ancak çeşitli eşitsiz anlaşmalar yoluyla toprak, ticaret hakları ve yasal ayrıcalıklar devretti. Yönetim sistemi, Kral Chulalongkorn (Rama V) yönetiminde merkezileşmiş mutlak bir monarşiye dönüştü. Siam, emperyalist dönemde uluslararası ilişkilere uyum sağladı ve eşitsiz antlaşmaların etkilerini düzeltmeyi ve Siam'ın uluslararası statüsünü artırmayı amaçlayan siyasi bir kararla I. Dünya Savaşı'na Müttefikler safında katıldı.
1932'de Khana Ratsadon (Halk Partisi) tarafından gerçekleştirilen Siam devriminin ardından, Siam mutlak monarşiden parlamenter anayasal monarşiye geçti ve resmi olarak Tayland olarak yeniden adlandırıldı. II. Dünya Savaşı sırasında ülke, Plaek Phibunsongkhram'ın askeri diktatörlüğü altındaydı ve Mihver Devletleri'nin bir parçası olarak Japon İmparatorluğu ile ittifak halindeydi, ancak Tayland, Müttefikler tarafından tanınan yeraltı Özgür Tayland Hareketi'nin "Barış Bildirgesi" sayesinde yenilmiş bir ülke olmadı. Soğuk Savaş sırasında Tayland, Amerika Birleşik Devletleri'nin NATO dışı önemli bir müttefiki oldu ve Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve diğer vekalet savaşlarında komünizme karşı mücadelede önemli bir rol oynadı. Tayland ayrıca Güneydoğu Asya Antlaşma Örgütü'ne (SEATO) katıldı. 1970'ler ve 1990'lardaki kısa liberal demokrasi dönemlerine rağmen, Tayland liberal demokrasi ve askeri diktatörlük arasında gidip geldi.
2000'lerden beri Tayland, Başbakan Taksin Şinavatra'nın (2001-2006 yılları arasında görevde) destekçileri ve muhalifleri arasında siyasi çatışmalar yaşadı ve bu da 2006 ve 2014 darbelerine yol açtı. Bugün Tayland, 2017 Anayasası ve 2019 Tayland genel seçimlerinin ardından kurulan koalisyon hükûmeti ile yönetiliyor ve demokrasi ve monarşi reformu talep eden siyasi gösteriler düzenleniyor. Mevcut anayasal yapı, Kraliyet Tayland Silahlı Kuvvetleri'nin fiili siyasi etkisine hala izin veriyor. Tayland ayrıca, 2008-2011 Kamboçya-Tayland sınır krizinden 2025 Kamboçya-Tayland sınır krizine kadar uzanan, toprak anlaşmazlıkları ve askeri çatışmaları içeren sınır gerilimleriyle de karşı karşıya kaldı.
Şu anda Tayland, gelişmekte olan bir ülke olarak kabul edilmekte ve Güneydoğu Asya'da önemli bir jeopolitik öneme sahiptir. Seçilmiş Temsilciler Meclisi ve atanmış Senato'dan oluşan iki meclisli bir yasama organına sahip parlamenter sistemle yönetilen üniter bir devlettir. Tayland, Birleşmiş Milletler üyesi, ABD'nin NATO dışı önemli bir müttefiki ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği'nin (ASEAN) kurucu üyesi ve bölgesel bir güçtür. Tayland Kraliyet Silahlı Kuvvetleri, Güneydoğu Asya'daki en büyük askerî güçler arasındadır. Tayland ekonomisi, satın alma gücü paritesine göre bölgede ikinci, küresel olarak ise 23. sırada yer almakta olup, gayri safi yurtiçi hasılaya göre 29. sıradadır. Tayland, imalat, tarım ve turizmin ana ekonomik sektörler olduğu yeni sanayileşmiş bir ülke olarak sınıflandırılmaktadır.

Tayland'da bilinen en eski insan yerleşimi 40.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bölgedeki bilinen ilk uygarlıklar 6. yüzyıldan itibaren hüküm sürmüş Dvaravati Krallığı ve 8. yüzyıldan itibaren hüküm sürmüş Sumatra kökenli Srivijaya Krallığıdır. 9. yüzyıldan itibarense bölge Kamboçya merkezli Khmer İmparatorluğu'nun kontrolüne geçmiştir.
Güney Çin'de bulunan Yünnan kökenli oldukları düşünülen Taylar 10. yüzyıldan itibaren bölgeye göç etmeye başlamışlar ve 12. yüzyıl itibarıyla baskın nüfus olmuşlardır. Khmer İmparatorluğunun 13. yüzyılda zayıflamaya başlamasıyla birlikte bölgede çeşitli Tay şehir devletleri ortaya çıkmıştır.

Hindiçin bölgesinin büyük bölümünü kontrol eden Khmer İmparatorluğunun 13. yüzyılda zayıflamaya başlamasıyla birlikte bölgede çeşitli Tay şehir devletleri ortaya çıkmıştır.
1238 yılında kurulan Budist Sukhothai krallığı ilk önemli Siyam devleti olarak kabul edilmektedir. Aynı dönemlerde kurulmuş olan Chiang Mai merkezli Lanna krallığı diğer bir Siyam şehir devletidir.
Krallığın başkenti olan Sukhothai şehri yaklaşık 140 yıl boyunca önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Şehirde çok sayıda tapınak ve saray inşa edilmiştir.
Uzun süren bir refah dönemi yaşayan Sukhothai krallığı, sonraki dönemlerde ortaya çıkmış olan rakip Siyam şehir devleti Ayutthaya Krallığı tarafından 1378 yılında işgal edilmiştir. Sukhothai krallığının sona ermesiyle birlikte Siyam'ın başkenti Ayutthaya şehri olmuştur.

1350 yılında kurulan rakip Siyam şehir devleti Ayutthaya Krallığı zamanla topraklarını genişletmiştir. Uzun bir refah dönemi süren Sukhothai ve Lanna krallıkları, Ayutthaya Krallığı tarafından 1378 yılında işgal edilmişlerdir. Sukhothai krallığının sona ermesiyle birlikte Siyam'ın başkenti Ayutthaya şehri olmuştur.
Asya'daki en önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelen Ayutthaya şehri başta Portekiz olmak üzere birçok Avrupa ülkesi ile ticari faaliyette bulunmuştur. 1700 yılında 1 milyon kişilik bir nüfusa ulaşmıştır ve dünyanın en kalabalık şehirlerinden birisi olmuştur.
Yaklaşık 400 yıl süren bir refah döneminin ardından Ayutthaya şehri komşu Myanmar'dan gelen istilacılar tarafından 1767 yılında işgal edilmiş ve tamamıyla yakılıp yıkılmıştır.

Ayutthaya'nın işgalinden sonra yetenekli bir askeri lider olan Chao Tak asker toplamış ve yalnızca yedi ay sonra şehri almıştır. Ardından Taksin adıyla kendisini kral ilan etmiş ve başkenti günümüzde Bangkok sınırları içerisinde yer alan Thonburi'ye taşımıştır. Kaybedilen toprakların büyük bölümünü geri alan Kral Taksin Thonburi Krallığını kurmuştur ve birkaç yıl sonra General Chao Phraya Chakri tarafından bir darbe sonucu idam edilmiştir. Darbeden sonra General Chao Phraya Chakri kendisini I.Rama adıyla kral ilan etmiştir.

Chao Phraya nehrinin batı kıyısında bulunan Thonburi Burma'dan gelebilecek saldırılara karşı korunmasız olduğu için, I.Rama başkenti nehrin doğu kıyısındaki Rattanakosin'e taşımıştır. Rattanakosin Krallığının başkenti olmuş olan bu bölge doğuya kazılan bir kanal sayesinde bir ada halini almıştır ve Bangkok'un temelleri burada atılmıştır. Günümüzdeki Tayland kralı X. Rama, Bangkok'u kuran I. Rama'nın da dahil olduğu Çakri Hanedanına mensuptur.

Avrupa ülkelerinin Hindiçin bölgesinde kolonileştiremedikleri tek ülke, Mongkut olarak bilinen kral IV. Rama'nın izlediği denge politikaları sayesinde Tayland olmuştur. Hayatı ünlü Kral ve Ben filminde işlenmiş olan Mongkut Fransa ve İngiltere'nin arasındaki rekabetten yararlanmıştır ve bu sayede Tayland, komşuları Burma, Kamboçya, Laos ve Vietnam'ın aksine asla bir Avrupa kolonisi olmamıştır. Bu durum günümüzde dahi Taylar için büyük bir gurur kaynağıdır.

Çulalongkorn olarak da bilinen Kral V. Rama ülkesini batı standartlarına getirmek için önemli reformlara imza atmıştır ve bu yüzden Tay toplumunda kendisine karşı büyük bir saygı beslenmektedir. Neredeyse bir yarı-tanrı olarak kabul edilen Çulalongkorn'un heykelleri kimi tapınaklarda Buda heykelleri ile yan yana bulunmaktadır. Çulalongkorn babasının denge politikasını devam ettirmiştir, ancak Tayland bu dönemde toprak kaybına uğramıştır. Başta Mekong nehrinin doğusunda yer alan günümüz Laos sınırları içerisindeki bölge ve Malay Yarımadası olmak üzere, daha önce Siyam sınırları içinde bulunan bazı bölgeler Avrupalı devletlerin yönetimine geçmiştir ve Tayland günümüzdeki sınırlarına çekilmiştir.

Prajadhipok olarak da bilinen Kral VII. Rama Tayland'ı mutlakiyetle yöneten son kral olmuştur. 1932 yılında kansız bir devrim sonucunda mutlak monarşiden parlamenter monarşiye geçilmiştir. 1939 yılında ise ülkenin adı Siyam yerine Tayland ile değiştirilmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında Tayland kısa bir dönem Japon İmparatorluğu işgali altında kalmıştır. Japonların, daha önce Fransız ve İngiliz devletlerine kaybedilen toprakları geri kazanma vaadi üzerine Tayland Mihver Devletlerine katılmış ve 1942 yılında Müttefik Devletlere savaş ilan etmiştir. Bu dönemin izleri Kanchanaburi gibi şehirlerde gözlenebilir. Bu şehirdeki ünlü Kwai Köprüsünün inşası sırasında 200.000 Asyalı işçi ve 60.000 savaş esiri ölmüştür.
1946 yılında VIII. Rama unvanlı Kral Ananda Mahidol'un yatağında tabanca ile öldürülmüş olarak bulunması üzerine başlayan tartışmalar sivil anayasal hükûmetin zayıflamasında etkili olmuş ve Tayland'da askeri yönetimin yen

Taşkent (Özbekçe: Toshkent), Özbekistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. 1 Temmuz 2025 itibarıyla 3,1 milyondan fazla nüfusuyla Orta Asya'nın en kalabalık şehridir. Özbekistan'ın kuzeydoğusunda yer alan Taşkent'in tarihi, Doğu ve Batı'yı birbirine bağlayan ticaret yolları ağı olan antik İpek Yolu'nun bir parçası olarak yüzyıllar öncesine uzanır; şehir uzun zamandır kültürlerin, malların ve fikirlerin kavşağı olmuştur.
MS 8. yüzyılın ortalarında İslam'ın etkisinden önce, Soğd ve Türk kültürü baskındı. Cengiz Han'ın 1219'da şehri yıkmasından sonra yeniden inşa edildi ve İpek Yolu üzerindeki konumundan faydalandı. 18. ve 19. yüzyıllar arasında şehir bağımsız bir şehir devleti haline geldi, daha sonra Hokand Hanlığı tarafından yeniden fethedildi. 1865'te Taşkent Rus İmparatorluğu'nun eline geçti; sonuç olarak Rus Türkistanı'nın başkenti oldu. Sovyet döneminde, Sovyetler Birliği genelindeki zorunlu sürgünler nedeniyle büyük bir büyüme ve demografik değişim yaşadı. Taşkent'in büyük bir kısmı 1966 Taşkent depreminde yıkıldı, ancak kısa sürede örnek bir Sovyet şehri olarak yeniden inşa edildi. O dönemde Moskova, Leningrad (şimdiki Saint Petersburg) ve Kiev'den sonra Sovyetler Birliği'nin dördüncü büyük şehriydi.
Taşkent, ülkenin ekonomik ve insani gelişiminde merkezi bir rol oynamaktadır. İlerici Reformlar Merkezi'nin 2023 tarihli bir raporunda, Taşkent, Özbekistan'ın bölgeleri arasında birinci sırada yer aldı ve değerlendirilen yedi kategoriden beşinde (sağlık, eğitim, ekonomi, altyapı ve çevre) listenin başında yer aldı. Ekonomik olarak, Taşkent, 2024 yılının ilk yarısında Özbekistan'ın GSYİH'sının %19'unu oluşturarak ulusal GSYİH'ya en büyük katkıyı sağlayan şehir oldu. Bu ekonomik üstünlük, finansal ve ticari bir merkez olarak rolünü güçlendirmeyi amaçlayan devam eden altyapı geliştirme ve kentsel modernizasyon projeleriyle desteklenmektedir. Bununla birlikte, şehir çevresel kaygılar ve kamu hizmetlerinde sürdürülebilir yatırım ihtiyacı gibi zorluklarla karşı karşıyadır.
Özbekistan bağımsızlığını kazandığından beri Taşkent, etnik Özbeklerin çoğunluğu oluşturduğu çok etnikli nüfusunu korumuştur. 2009 yılında, yazılı tarihinin 2200. yılını kutlamıştır. Taşkent'in 2045 yılına kadar olan ana planı onaylanmıştır.

Bölgede bilinen ilk yerleşim M.Ö. 2. yüzyıl dolaylarında kurulan "Ming Uruk - Bin Erik" yerleşimidir. Şehir daha sonraları ; Çaç, Şaş, Şaşkent, Terken, Tünkent ve Binkent isimlerini almıştır. Divân-ı Lügati't-Türk'te Şaş: Taşkend (veya Terken Uygurca: تئركئن) şehrinin adı diye geçer. Çin kaynaklarında İslam öncesi devirlerde taş ülkesi anlamına gelen Shih-kuo denirken, sonraki yüzyıllarda ismin Çince transkripsiyonu için Taşkent sözünün ses değerine daha yakın Ta-shih-kan kelimesi kullanılmıştır.
751 yılında Araplar tarafından ele geçirilen kent, İpek Yolu güzergâhı üzerinde önemli bir nokta olmuştur. Şehir ilk kez 11. yüzyıl dolaylarında Biruni ve Kâşgarlı Mahmud'un yazılı metinlerinde Taşkent adıyla anılmıştır.
9 ve 10. yüzyıllarda Samanî Devleti topraklarında yer alan şehir, 10. yüzyıl sonlarından 13. yüzyıl başlarına kadar Karahanlılar Devleti sınırları içinde olmuştur. Daha sonra bir süre Karahitaylar (Karakitaylılar) tarafından kontrol edilen Taşkent 14. yüzyılda Timur tarafından ele geçirilerek Timur İmparatorluğu'nun en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir.
16. yüzyılın ikinci yarısında Buhara Hanlığı tarafından ele geçirilen şehir, 17 - 18. yüzyıllarda Kazak ve Kalmıklar'ın denetime geçmiş, 1809 yılında Hokand Hanlığı topraklarına katılmıştır.
Hokand Hanlığı'nın zayıflaması ile şehir, 1865 yılında Rus İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiş ve Rusya'nın Türkistan Genel Valiliği merkezi olmuştur.
1899 yılında hizmete alınan Taşkent-Orenburg demiryolu ile şehir Orta Asya'nın en önemli ticari geçiş noktası haline gelen şehir, Kasım 1917'de Sovyet denetimine girmiş, 1918 yılında Türkistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur.
1924 yılında kurulan Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti topraklarına dahil olan Taşkent 1930 yılında bu cumhuriyetin başkenti olmuştur.
Taşkent, 1 Eylül 1991 tarihinden bu yana Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Özbekistan'ın başkentidir.

Şehir, cumhurbaşkanı tarafından atanan ve şehir meclisi tarafından ataması onaylanan vali-belediye başkanı (Özbekçe: Şehir Hakimi) tarafından yönetilir. Ana yönetim birimi "Taşkent Şehir Hakimiyeti" olarak adlandırılır.
Şehir Özbekçe "Tümen" olarak adlandırılan 11 idari bölgeye (ilçe) ayrılmıştır. Bu idari bölgeler; Bektemir, Mirza Uluğbey, Mirabad, Sergeli, Sabir Rahimov, Üçtepe, Çilanzar, Hamza, Şeyhantaur, Yunusabad ve Yakasaray'dır. Bu idari alt bölümler "tümen hakimiyetleri" olarak adlandırılırlar ve "tümen hakimleri" tarafından yönetilirler. Taşkent şehrinde 474 mahalle (Özbekçe: Mahalla) mevcuttur. Mahalleler "reyon" denilen küçük bölgelere ayrılmıştır.

Günümüze kadar gelen en eski Kur'an mushafı, üçüncü Halife Osman tarafından yaptırılmıştır ve Taşkent'te bulunmaktadır.

Orta Asya'da ilk ve tek olan (2011'de Almatı metrosu açılana dek) metro 1977 yılında hizmete girmiştir. Üç güzergahta yolcu taşıyan Taşkent metrosu, kentin ulaşım yükünü büyük ölçüde yeraltına taşır. Yerüstü taşımacılıkta çevreci nitelikli elektrikli tramvay ve troleybüsler yaygın olmakla birlikte, son yıllarda artan bir eğilimle bazı tramvay hatları sökülmekte, yerlerine otobüs ve minibüsler konulmaktadır.
Taşkent Uluslararası Havalimanı şehrin ve ülkenin dünyaya açılan en büyük hava kapısıdır. Şehirden sadece 12 km uzakta olup Tokyo'dan New York'a geniş bir bağlantıya sahiptir.
Demiryolları açısından da stratejik bir konumda olan şehir geçmişte Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği tarafından inşa edilmiş Trans-Hazar, Trans-Aral ve Türkistan-Sibirya Demiryolu hatlarının üçünün birden başladığı bir düğüm noktasıdır. Şehirdeki iki tren garından ülkenin hemen her yerine trenle ulaşım imkanı vardır. Ayrıca Kazakistan ve Rusya'ya da uluslararası tren seferleri mevcuttur.

 Şanghay, Çin
 Aşkabat, Türkmenistan
 İstanbul, Türkiye
 Seattle, Amerika Birleşik Devletleri
 Karaçi, Pakistan
 Berlin, Almanya
 Dnipro, Ukrayna
 Nagoya, Japonya

Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Ansiklopedisi, Taşkent - 1981, sf.464
Taşkent Şehir Hakimiyeti Resmi İnternet Sitesi22 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Özbekçe - Rusça)

Tiflis (Gürcüce: თბილისი / Tbilisi), Gürcistan'ın başkenti ve en kalabalık ilidir. Tiflis Gürcistan'ın doğusunda, Tiflis Havzasında, Kura Nehri'nin iki yakasında kurulmuştur. Kuzeyinde Saguramo Dağları'nın güney yamacı, doğusunda İgris Zageni Dağı'nın kuzeybatı bölümü ve güneyinde Trialeti Dağları uzanmaktadır. Şehir 502 km²'lik bir alanı kaplar ve 1.152 milyondan fazla nüfusa sahiptir. MS 5. yüzyılda İberya Kralı Vahtang Gorgasali tarafından kurulan şehir, o zamandan beri çeşitli Gürcü krallıklarının ve cumhuriyetlerinin başkenti olarak hizmet etti.
Tiflis, Avrupa ile Asya'yı birbirine bağlayan konumu ve tarihi İpek Yolu'na yakınlığı nedeniyle tarih boyunca çeşitli küresel güçler arasında bir çekişme noktası olmuştur. Bu durum Tiflis'in Orta Çağ mimarisi, neoklasik mimari, Beaux Arts, Art Nouveau, Stalinist ve Modern tarzda yapıların bir karışımı olan mimarisine yansır. Kentin jeopolitik konumu, günümüzde enerji ve ticaret projeleri için önemli bir transit noktası olmasını sağlıyor.
Tiflis, şehrin sakinlerinin büyük çoğunlukla Doğu Ortodoks Hristiyan olmasına karşın, çok sayıda farklı kültür, etnik ve dinlerin oluşturduğu mozaik bir kültüre tarih boyunca ve günümüzde de ev sahipliği yapmaktadır. Önemli turistik yerleri arasında Sameba ve Sioni katedralleri, Özgürlük Meydanı, Rustaveli Bulvarı ve Ağmaşenebeli Bulvarı, Narikala, Gürcistan Ulusal Opera Tiyatrosu ve Gürcistan Ulusal Müzesi sayılabilir. Tiflis'teki iklim çoğunlukla yazın 20 ila 32 °C (68 ila 90 °F) ve kışın 7 ila -1 °C (45 ila 30 °F) arasında değişir.

Tiflis, sanayi, sosyal ve kültür merkezi olan bir kenttir. Ayrıca önemli bir global enerji projesinin (bak. Baku-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı) geçiş hattı üzerinde bulunur. Kent, tarihi İpek Yolu üzerinde yer alır ve bundan dolayı Rusya'nın Kuzey Kafkasya bölgesi, Türkiye ve Güney Kafkasya'daki (Transkafkasya) Ermenistan ve Azerbaycan arasında önemli tarihi bir role sahip olmuştur.

Kentin Gürcüce adı Tbilisi'nin bir efsaneden geldiği kabul edilir. Bu efsaneye göre Tiflis, MÖ 5. yüzyılda ormanlarla kaplı bir yerdir. Bir gün Kral Vahtang Gorgasali ava çıkar. Aralıksız uçan sülünün peşine eğitilmiş atmacasını salar. Aradan zaman geçer, ne atmaca ne de sülün görünürde yoktur. Onları aramaya başlarlar ve kısa zaman sonra ikisini de sıcak suya düşmüş olarak bulurlar. Kral orayı çok beğenir ve bir kent kurmalarını buyurur. Kente, orada bulunan tbili (ılık) sudan dolayı Tbilisi adı verilir.

Arkeolojik araştırmalar Tiflis'in MÖ 4. binyılda yerleşme alanı olduğunu gösterir. Ancak yazılı kaynaklara göre Tiflis'e ilk yerleşme 4. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti ve Kral Varaz-Bakur devrinde bir kale inşa edildi. Aynı yüzyılın sonlarında İranlılar kaleyi ele geçirdiler. 5. yüzyılın ortalarında İberya kralı kaleyi geri aldı. Tiflis'i gerçekten imar eden Kral Vahtang Gorgasali'dir. Ne var ki kral, başkenti Mtsheta'dan Tiflis'e taşıyamadan öldü. Bazı tarihçiler, 5. yüzyılın ikinci yarısında hüküm süren Kral Vahtang Gorgasali'nin, aslında şehrin kuruluşundan ziyade yeniden canlandırılması ve yeniden inşasından sorumlu olduğunu iddia ediyor.

Vahtang Gorgasali'nin halefi I. Daçi Ucarmeli döneminde kentin sınırlarını genişleten surların inşaatı tamamlandı ve babasının vasiyetine göre başkenti Mtsheta'dan Tiflis'e taşıdı. Tiflis'in en eski yerleşkesi, eski kükürt kaynağı bölgesinde (Günümüzde Gorgasali Meydanı'na bitişik alan) ortaya çıktı. Güneybatıda Ortaçala Bahçesi çevresi, kuzeybatıda Kura Nehri, güneydoğuda Tabori Dağı'nın etekleri ve kuzeybatıda Samarhahevi Irmağı ile sınırlanmıştı. 4. yüzyılda Tiflis'in ikinci bölgesi Narikala Kalesi ortaya çıktı, daha sonra şehir Kura Nehri'nin yukarısında Eski Tiflis ve Narikala'nın dışında büyüdü. Şehrin elverişli coğrafi konumu gelişmesini kolaylaştırdı. Doğu Kafkasya'ya ve eski Asya'ya giden önemli ticaret yolları buradan geçiyordu. Tiflis giderek Ortadoğu'nun en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Komşu devletlerin askeri-stratejik ve ekonomik çıkarları şehre olan ilgiyi artırdı. 6. yüzyılın sonundan itibaren Tiflis için asırlar süren mücadele başladı.

Gürcü devletinin ve kültürünün sürdürülebilirliği Gürcistan başkentinin kaderi ile doğrudan ilişkiliydi. Şehir 570-580'de Sasaniler tarafından ele geçirildi. Tiflis Yunan edebiyatında ilk olarak, İberya Krallığı'nın başkenti iken Sasani işgaline karşı yapılan 572 ayaklanmasının anlatıldığı Bizanslı Theophanes'in yazılarında bahsedilmiştir. 627'de Tiflis, Bizans imparatoru Herakleios ve Hazarların birleşik ordusu tarafından kuşatıldı. Şehir ele geçirilemedi. Herakles, Tiflis'ten ayrıldı ve Akdeniz'e doğru yola çıktı. 628'de Hazarlar, Tong Yabgu Kağan komutasında tekrar Tiflis'e geldiler, şehri ele geçirdiler ve vahşice yok ettiler. Şehir, 735-737 yıllarında Arap komutan II. Mervan İbn Muhammed (Sağır Mervan) tarafından kontrol edildi. Bundan böyle Tiflis, yeni kurulan Tiflis Emirliği'nin merkezi oldu. 764 yılında şehir Hazarlar tarafından basıldı. 853 yılında Abbasiler'in Türk komutanı Buğa Türk, halifeliğin merkezi yönetimini güçlendirmek için Tiflis'i ele geçirdi. 1037 ve 1051 yılları arasında Kral IV. Bagrat defalarca Tiflis'i ele geçirmeye çalıştı ancak ülkedeki istikrarsız siyasi durum nedeniyle bunun imkansız olduğu ortaya çıktı. 1045'te Tiflis yönetimi, ihtiyarlar belediye meclisinin eline geçti. 1068'de Tiflis, Selçuklu Sultanı Alp Arslan tarafından ele geçirildi. 1080'li yıllardan itibaren ise şehir tekrar bir yaşlılar konseyi tarafından yönetildi.

Kral Kurucu Davit, büyük bir muharebenin ardından 1122 yılında Tiflis kentine girerek kesin egemenliği sağladı. Birleşik Gürcü devletinin yönetim merkezini Kutaisi’den Tiflis’e taşıdı ve Tiflis Gürcistan’ın başkenti oldu. Gürcistan’ın altın çağını yaşadığı 12-13. yüzyılda Tiflis büyük gelişme gösterdi ve kentin nüfusu 100.000’e ulaştı. Şehir sadece Gürcistan için değil aynı zamanda dönemin Doğu Ortodoks dünyası için de önemli bir edebiyat ve kültür merkezi haline geldi. Kraliçe Tamar devrinde ünlü şair Şota Rustaveli Tiflis’te çalışmalarını sürdürdü ve büyük bir olasılıkla Kaplan Postlu Şövalye adlı meşhur destanını burada yazdı. Bu dönem Gürcistan'ın Altın Çağı  veya Gürcü Rönesansı olarak anılır.
Tiflis’in “Altın Çağı” yaklaşık yüz yıl sürdü. 1236 yılında, Moğol istilasından sonra Gürcistan Moğol egemenliğine girdi. Tiflis, hem siyasi hem de kültürel açıdan sonraki yüzyıl güçlü bir Moğol etkisi altında kaldı. 1320'lerde Moğollar ülkeden çıkarıldı ve Tiflis Gürcü devletinin yeniden başkenti oldu. Ne var ki kent, 1366'da veba salgını nedeniyle yeni bir yıkımla karşı karşıya geldi. 14. yüzyıldan 18. yüzyılın sonlarına değin Tiflis, değişik güçlerin istilasına uğradı. Timurlenk, Cihan Şah, Uzun Hasan kenti yağmaladılar.

Gürcistan Krallığı'nın 1490'da ayrı krallıklara bölünmesinden sonra Tiflis, yalnızca Kartli Krallığı'nın siyasi ve idari merkezi haline geldi. 1510'larda Tiflis (ve Kartli ve Kaheti krallıkları) Safevi İran'a bağlı vasal devletler haline getirildi. 1522'de Tiflis'de ilk defa büyük bir Safevi kuvveti garnizon kurdu. Şah İsmail'in (taht 1501-1524) ölümünün ardından, Kartli kralı X. Davit İranlıları kovdu. Bu dönemde Tiflis'in birçok bölgesi tamir ve yeniden inşa edildi. Şah I. Tahmasp'ın (1524-1576) dört seferi, Kartli ve Kaheti'nin yeniden işgal edilmesiyle sonuçlandı ve 1551'den itibaren bir Safevi kuvveti Tiflis'te kalıcı olarak konuşlandırıldı. 1555 Amasya Antlaşması ile ve daha kesin olarak 1614'ten 1747'ye kadar kısa aralarla, Tiflis İran yönetimi altında önemli bir şehirdi ve şahın vali unvanı verdiği Kartli'nin İran'a bağlı vasal krallarının bir makamı olarak işlev gördü. II. Teimuraz ve II. Erekle'nin sonraki saltanatı altında Tiflis, yabancı yönetimden arınmış canlı bir siyasi ve kültürel merkez haline geldi. II. Erekle Kartli-Kaheti Krallığı'nı kurdu. Ancak sürekli işgal tehdidinden endişelenen Gürcistan yöneticileri, 1783 Georgiyevsk Antlaşması'nda Rus koruması istedi. Bu anlaşmaya rağmen, şehir 1795'te İran'ın bölge üzerindeki hegemonyasını yeniden kurmaya çalışan Kaçar hükümdarı Ağa Muhammed Han tarafından işgal edildi ve harap edildi.

1801'de Kartli-Kaheti Krallığı'nın Rus İmparatorluğu'na ilhak edilmesinden sonra, Tiflis, Kafkas Ordusu Başkomutanının görev yaptığı yeni kurulan Gürcistan Guberniyası'nın merkezi oldu. Tiflis, 1845'ten beri Rus Veliaht Prensi'nin Kafkasya'daki ikametgâhı olmuştur. Şehrin alanı önemli ölçüde büyüdü. Merkez semtleri planlandı, Avrupa tipi bina sayısı arttı. Şehrin ekonomik ve kültürel hayatı hızla gelişti. Sanayi sermayesi yavaş yavaş yerli üretimi zayıflattı. 1841'den beri Gürcistan-İmeretya Guberniyası'nın idari merkezi ve 1846'dan beri Tiflis Guberniyası'nın idari merkezi olmuştur. Serfliğin kaldırılması (1866), Tiflis-Poti (1872), Tiflis-Batum ve Tiflis-Bakü (1883) demiryollarının inşası kentin ekonomik refahına yeni bir ivme kazandırdı. Fabrikaların ve ticaret atölyelerinin sayısı arttı, işçi sayısı önemli ölçüde arttı. 1819'da ilk periyodik yayın Tiflis'te yayınlanmaya başladı - "Gürcü Gazetesi", 1828'den itibaren - "Tiflis Ajansları" (Gürcüce ve Rusça dillerinde). 1850'de Gürcü tiyatrosu restore edildi.

1917 Rus Devrimi'nden sonra şehir, 1918 baharında başkenti Tiflis olan Transkafkasya Geçici Hükûmeti'nin merkeziydi ve daha sonra yine başkenti Tiflis olan ve üç Güney Kafkasya ülkesi Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ın oluşturduğu bir federasyon, Transkafkasya Federasyonu, kuruldu. Burada, Kafkasya Veliaht Prensi'nin sarayında, üç Güney Kafkasya ülkesinin - Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan'ın - 26-28 Mayıs 1918'de bağımsızlığı ilan edildi. O zamandan beri Tiflis, 25 Şubat 1921'e kadar Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. 1918 ve 1919'da Alman ve İngiliz askeri himayesi burada dönüşümlü olarak yer aldı.
Ulusal bir hükûmet altında, Tiflis, 1918'de Tiflis Devlet Üniversitesi'nin kuruluşundan bu yana ilk Kafkas üniversitesine sahip şehir oldu bu İmparatorluk Rusyası'nın yönetimi sırasında uzun süredir gerçekleşmeyen bir rüyaydı. 25 Şubat 1921'de Bolşevik Kızıl Ordu'nun 11. birliğ

Tokyo (Japonca: 東京都), Japonya'nın başkenti ve en kalabalık şehridir. 2023 yılında şehir merkezinde 14 milyondan fazla nüfusuyla, dünyanın en kalabalık kentsel alanlarından biridir. Tokyo ve altı komşu vilayetin bazı kısımlarını içeren Büyük Tokyo Bölgesi, 2024 yılı itibarıyla 41 milyon sakiniyle dünyanın en kalabalık metropol alanıdır.
Tokyo Körfezi'nin başında yer alan Tokyo, Japonya'nın en büyük adası olan Honşu'nun orta kıyısında, Kantō bölgesinin bir parçasıdır. Japonya'nın ekonomik merkezi ve Japon hükümetinin ve Japon İmparatorunun merkezidir. Tokyo Büyükşehir Belediyesi, eskiden Tokyo Şehri'ni oluşturan Tokyo'nun 23 özel bölgesini; batı bölgesindeki çeşitli banliyö kasabalarını ve yerleşim yerlerini; ve iki dış ada zinciri olan Tokyo Adaları'nı yönetmektedir. Dünyanın büyük bir kısmı Tokyo'yu bir şehir olarak tanısa da, 1943'ten beri yönetim yapısı, metropolü oluşturan daha küçük belediye yönetimlerine göre önceliği olan bir Vali ve Meclis ile birlikte bir vilayete daha çok benzemektedir. Tokyo'daki özel semtler arasında, Ulusal Meclis Binası ve Tokyo İmparatorluk Sarayı'nın bulunduğu Chiyoda; şehrin idari merkezi olan Shinjuku; ve ticaret ve iş dünyasının merkezi olan Shibuya yer almaktadır. 
Aslen Edo olarak bilinen Tokyo, 1603 yılında Tokugawa şogunluğunun merkezi haline geldiğinde siyasi önem kazandı ve 18. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Edo küçük bir balıkçı köyünden bir milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en büyük şehirlerinden birine dönüştü. Meiji Restorasyonu'ndan (1868) sonra, Kyoto'daki imparatorluk başkenti Edo'ya taşındı ve şehrin adı Tokyo (kelimenin tam anlamıyla 'Doğu Başkenti') olarak değiştirildi. Tokyo, 1923 Büyük Kanto depremi ve II. Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin bombalama saldırıları nedeniyle büyük hasar gördü. 1940'ların sonlarından itibaren Tokyo, hızlı bir yeniden yapılanma ve genişleme geçirdi; bu da Japonya'nın ekonomik mucizesini tetikledi ve Japonya ekonomisi o dönemde Amerika Birleşik Devletleri'nin ardından dünyanın en büyük ikinci ekonomisi oldu. 2025 yılı itibarıyla, Tokyo, yıllık Fortune Global 500 listesinde yer alan dünyanın en büyük 500 şirketinden 26'sına ev sahipliği yapıyor.
Tokyo, 1964'te Yaz Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunlarına ev sahipliği yapan Asya'daki ilk şehir oldu ve 2021'de de ev sahipliği yaptı. 1979, 1986 ve 1993 yıllarında üç G7 zirvesine ev sahipliği yaptı. Tokyo, araştırma ve geliştirme alanında uluslararası bir merkez ve Japonya'nın en yüksek sıralamalı üniversitesi olan Tokyo Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok büyük üniversiteye ev sahipliği yapan bir akademik merkezdir. Tokyo İstasyonu, ülkenin yüksek hızlı demiryolu ağı olan Şinkansen'in merkezi konumundadır ve şehrin Shinjuku İstasyonu dünyanın en işlek tren istasyonudur. Tokyo Skytree, dünyanın en yüksek kulesidir. 1927'de açılan Tokyo Metro Ginza Hattı, Asya'daki en eski yeraltı metro hattıdır.
Tokyo'nun nominal gayri safi yurtiçi hasılası 2022 mali yılında 120,2 trilyon yen (887,9 milyar ABD doları) olup, Japonya'nın ekonomik çıktısının %21,2'sini oluşturmaktadır; bu da kişi başına 8,43 milyon yen veya 62.291 ABD dolarına denk gelmektedir. Büyük Tokyo Bölgesi dahil olmak üzere, Tokyo, 2022 yılında tahmini 2,08 trilyon ABD doları gayri safi metropol hasılasıyla New York'tan sonra dünyanın en büyük ikinci metropol ekonomisidir. Tokyo'nun önde gelen küresel finans merkezi statüsü, 1990'larda Tokyo Menkul Kıymetler Borsası'nın (TSE) piyasa değeri NYSE'nin yaklaşık 1,5 katı ile dünyanın en büyük borsası olduğu dönemden bu yana Kayıp On Yıllar ile birlikte azalmış olsa da, Tokyo hala önde gelen bir finans merkezidir ve TSE dünyanın en büyük beş borsası arasında yer almaktadır. Tokyo, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Alfa+ şehir olarak sınıflandırılmıştır. 2024 Küresel Yaşanabilirlik Sıralaması'nda 14. sırada yer almıştır ve Economist Intelligence Unit tarafından dünyanın en güvenli şehri olarak sıralanmıştır.

Tokyo Körfezi kıyısında liman şehri Tokyo, Edo (haliç kapısı) adı ile tanınmıştı. Edo Kalesi 12. yüzyılda güçlü samuray klanı Edo ailesinin yurdu olarak Japon tarihinde meydana çıktı. 1603'te Tokugawa Şogunluğu kurucusu Tokugawa Ieyasu, Edo'yu şogun yönetiminin başkenti yaptı. Şogunluk rejimi altında Edo, Japonya'nın kültürel ve ekonomik, politik alanında merkezine gelişti.

1868'de Şogun yönetimine son veren İmparator Meiji, 3 Eylül 1868 tarihli Edo'yu adlandırarak Tokyo yapmasına dair imparator fermanı ile Kyoto'dan Edo kalesindeki eski şogun sarayına göç edip, eski başkent Kyoto'dan doğuda başkent olduğundan dolayı şehrin adı Tokyo'ya değişti.
Tokyo, 12 Eylül 1923'teki depremden büyük zarar gördü. Depremden sonra şehir yeniden inşa edildi ve bu dönemde çevresinde banliyöler teşekkül etmeye başladı. 20 yıl sonra II. Dünya Savaşı'nda ABD uçakları tarafından ciddi bombardıman edilerek tekrar yıkıldı.
Tokyo 1950'lerden sonra ülke ekonomisine paralel bir gelişme göstererek hızla büyüdü ve bugünkü seviyesine ulaştı.

Japon yasası uyarınca, Tokyo prefektörlüğü to (都) metropol olarak belirlenmiştir. Tokyo ili en kalabalık ve en yoğun ildir, 6.100 kişi/kilometrekare (16.000/sq mi); coğrafi alana göre üçüncü en küçük olup, yalnızca Osaka ve Kagawa'nın üstündedir. İdari yapısı Japonya'nın diğer bölgelerine benzerdir. 1943'e kadar Tokyo şehrini oluşturan 23 özel semt (Japonca:特別区|tokubetsu-ku), her biri bir belediye başkanı, bir konsey ve bir şehir statüsüne sahip olan, kendi kendini yöneten belediyelerdir.

Tokyo anakarası, Tokyo Körfezi'nin kuzeybatısında yer almakta olup yaklaşık olarak doğudan batıya 90 km ve kuzeyden güneye 25 km yayılmaktadır. Tokyo'nun ortalama rakımı 40 metredir. Tokyo Metropolü'nün doğusunda Chiba, batısında Yamanashi, güneyinde Kanagawa ve kuzeyinde Saitama prefektörlükleri ile sınırı bulunmaktadır. Anakara Tokyo ayrıca doğu yarısını kaplayan özel semtlere ve batıya uzanan Tama bölgesine (多摩 地域) bölünmüştür. Tokyo'nun enlemi 35.65'tir (36. kuzey paraleli'nin yakınındadır) ve Roma (41.90), Madrid (40.41), New York City (40.71) ve Pekin'den (39.91) daha güneydedir.
Tokyo Metropolü'nün idari sınırları içinde, doğrudan güneyde Pasifik Okyanusunda yer alan iki ada zinciri vardır: Izu Adaları ve anakaradan 1000 km'den fazla uzağa uzanan Ogasavara Adaları. Bu adalar ve batıdaki dağlık bölgeler nedeniyle, Tokyo'nun genel nüfus yoğunluğu rakamları, Tokyo'nun kentsel ve banliyö bölgeleri için gerçek rakamların çok altındadır.
Japon yasaları'na göre, Tokyo valiliği, metropol olarak tercüme edilen bir to (都) olarak belirlenmiştir. Tokyo Eyaleti, kilometre kare başına 6.100 kişi/kilometrekare (16.000/sq mi) 6.100 kişi ile en kalabalık ve en yoğun ildir. Coğrafi bölgeye göre, yalnızca Osaka ve Kagawa'nın üzerinde üçüncü en küçüktür. İdari yapısı, Japonya'nın diğer vilayetlerininkine benzer. 1943 yılına kadar Tokyo şehrini oluşturan 23 özel mahallesi (特別区, tokubetsu-ku), her biri bir belediye başkanına, bir konseye ve şehir statüsüne sahip, kendi kendini yöneten belediye'lerdi.
Bu 23 özel mahalleye ek olarak, Tokyo ayrıca her biri yerel bir yönetime sahip 26 şehir (市 -shi), beş kasaba (町 -chō veya machi) ve sekiz köy (村 -son veya -mura) içerir. Tokyo Büyükşehir Hükümeti, 23 özel bölge ve vilayeti oluşturan şehirler ve kasabalar dahil olmak üzere tüm metropolü yönetir. Halk tarafından seçilmiş bir vali ve büyükşehir meclisi tarafından yönetilmektedir. Merkezi Shinjuku semtindedir.

Tokyo, ılıman dönencealtı iklimine (Köppen iklim sınıflandırması Cfa) sahiptir. Yazlar sıcak ve nemli olup kışlar ise serin geçmektedir.

Şehrin merkezinde hendekler ve geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı yer alır. Sarayın doğusunda, Japon iş dünyasının merkezi olarak nitelendirilen Maranouçi semti bulunur; kuzeydoğusunda ise pek çok üniversitenin ve basımevinin bulunduğu Kanda semti uzanır. Resmi binalar sarayın güneyindeki Kasumigaseki semtinde toplanmıştır. Millî parlamento binası ise Kasumigaseki'nin batısındadır. Dünyaca meşhur bir alışveriş merkezi olan Ginza semti şehrin doğu kesimindedir. Tokyo'nun mimarisi iki veya üç katlı ahşap evlerden, Meiji döneminden kalma taş yapılara ve beton veya çelikten yapılmış gökdelenlere kadar değişen bir çeşitlilik gösterir. Japonya'nın başlıca ibadet merkezi olan Meiji Tapınağı bir millî abide olarak kabul edilir.
Başlangıçta depreme karşı mukavim olsun diye binalar 30 metreyle sınırlandırılmış, fakat 1960'lardan sonra bu yüksekliği aşan depreme dayanıklı pek çok yeni bina inşa edilmiştir. Bunların başlıcaları Mainiçi Yayınevi, Tokyo Katedrali, Millî Tiyatro ve Uluslararası Ticaret Merkezi'dir.

Japon yasalarına göre Tokyo bir metropol (都 to) statüsüne sahip bir prefektörlük olarak tanımlanmakta olup idari yapısı Japonya'nın diğer prefektörlükleri ile aynıdır. Metropol 1943 yılında kurulmuş olup bu tarihe kadar Tokyo, Tokyo prefektörlüğüne (東京府, Tōkyō-fu) bağlı bir şehirdi. Eski Tokyo şehrinin bulunduğu bölge 23 adet özel semte (特別 区 -ku) ayrılmakta olup her birinin kendi belediye başkanı ile meclisi bulunmaktadır ve bağımsız bir şehir gibi yönetilmektedirler.
Şehrin doğu kesiminde 23 adet özel semt bulunmaktadır:

Batı kesiminde ise 26 adet kentsel yönetim bulunmaktadır: 

Ek olarak Tokyo'nun en batısında Nishitama ilçesi bulunmakta olup ilçe üç kasaba olan Hinode, Mizuho ve Okutama ve bir köy olan Hinohara'yı içermektedir.
Ayrıca Izu ve Ogasavara adaları idari yönden Tokyo'ya bağlıdır.

31 Mart 2008 tarihi itibarıyla, prefektörlüğün toplam kara alanının %36'sı (Shiga Prefektörlüğünden sonra ikinci sırada yer alan) Tabiat Parkları olarak belirlenmiştir. Bunlar Chichibu Tama Kai, Fuji-Hakone-Izu ve Ogasawara Milli Parkları (sonuncusu UNESCO Dünya Mirası Alanıdır); Meiji no Mori Takao Yarı Milli Parkı; ve Akikawa Kyūryō, Hamura Kusabana Kyūryō, Sayama, Takao Jinba, Takiyama ve Tama Kyūryō Prefektörlüğü Tabiat Parklarıdır.

Tokyo, dünyanın en büyük metropol ekonomisine sahiptir. PricewaterhouseCoopers tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, 38 milyon nüfuslu Büyük Tokyo Bölgesi (Tokyo-Yokohama, TYO) 2012'de (Satın alma gü

Trablus ya da Osmanlı dönemindeki ismi ile Trablusgarp, 2021 yılında yaklaşık 1,317 milyonluk nüfusuyla Libya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Libya'nın kuzeybatısında, çölün kenarında, Akdeniz'e uzanan ve bir koy oluşturan kayalık bir kara parçası üzerinde yer almaktadır. Trablus limanını ve ülkenin en büyük ticaret ve üretim merkezini içermektedir. Ayrıca Trablus Üniversitesi'ne de ev sahipliği yapmaktadır.
Trablus, MÖ 7. yüzyılda Fenikeliler tarafından kurulmuş ve Libyco-Berberi adı Oyat (Punik: 𐤅𐤉𐤏𐤕, romanize: Wyʿt) olarak adlandırılmıştır, daha sonra Sirenayka'nın Yunan yöneticilerinin eline Oea (Antik Yunanca: Ὀία, romanize: Oía) olarak geçmiştir. Şehrin uzun tarihi nedeniyle Trablus'ta arkeolojik öneme sahip birçok yer bulunmaktadır. Trablus ayrıca, Libya sistemindeki en üst düzey idari birim olan şabiye'yi, yani Trablus Bölgesi'ni de ifade edebilir.

Trablus şehri milattan önce yedinci yüzyılda Fenikeliler tarafından "Oea" adıyla kuruldu. Günümüzde Burç el-Hahiye isimli bir bölgedeki bir yükseltide yer aldığı düşünülen bu yerleşime yönelik herhangi bir arkeolojik kazı gerçekleştirilmemiştir. Daha sonra o dönemde bir Grek kolonisi olan Sirenayka bölgesinin idaresine geçti. Milattan sonra üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu topraklarında bulunan Oea, bu bölgede bulunan üç şehirden (diğerleri Sabratha ve Leptis) en büyüğü olması nedeniyle Grekçe kökenli bir kelime olan, "üç şehir" anlamını taşıyan "Tripolis" adını aldı, ayrıca Trablusgarp Bölgesi'nin ("Tripolitania", "üç şehir bölgesi") başkenti oldu. Bu dönemde aktif bir limanı olsa da, Kuzey Afrika kıyılarındaki rüzgârın yönü dolayısıyla ticaret ve kültür bağlantıları esasen Yunanistan limanlarıyla gerçekleşti. Bunun yanı sıra Pantelleria adası aracılığıyla Sicilya'ya da ulaşılmaktaydı.
Bizans döneminde aktif bir liman kenti durumunda olan Trablus'un Sirenayka bölgesiyle olan bölgesel deniz yolu bağları da güçlendi. Bu dönemde İskenderiye'den Kartaca'ya deniz yoluyla gidilirken durak noktası olan liman, tarımsal ürün ve hayvan ihracatında kullanıldı. İskenderiye Patrikliği, İskenderiye-Trablus-Kartaca güzergâhındaki gemi trafiğinin önemli bir kısmından sorumluydu. Bu denizcilik faaliyetleri şehrin sosyal yapısını şekillendirmiştir.

 Cezayir Cezayir
 Belgrad Sırbistan
 Belo Horizonte Brezilya 2003
 Madrid İspanya
 İzmir Türkiye
 Saraybosna Bosna-Hersek 1976

Trablusgarp Bölgesi

Tunus, resmî adıyla Tunus Cumhuriyeti (Arapça: الجمهورية التونسية, el-Cumhûriyyetü’t-Tûnisiyye), Kuzey Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Batı ve güneybatıda Cezayir, güneydoğuda Libya ve kuzey ve doğuda Akdeniz ile çevrilidir. Tunus ayrıca kuzeyde Sicilya ve Sardinya adaları, doğuda ise Malta aracılığıyla İtalya ile deniz sınırlarını paylaşmaktadır. MÖ 9. yüzyıla kadar uzanan Kartaca arkeolojik sit alanları ve Kayrevan Ulu Camii'ne ev sahipliği yapmaktadır. Antik mimarisi, çarşıları ve mavi kıyılarıyla bilinen ülke, 163.610 km² (63.170 mil²) yüzölçümüne ve 12,1 milyonluk nüfusa sahiptir. Atlas Dağları'nın doğu ucunu ve Sahra Çölü'nün kuzey kısımlarını içerir; geri kalan topraklarının büyük bir kısmı tarım arazisidir. 1.300 km (810 mil) uzunluğundaki kıyı şeridi, Akdeniz Havzası'nın batı ve doğu kısımlarının Afrika'daki birleşim noktasını içerir. Tunus, Afrika'nın en kuzey noktası olan Angela Burnu'na ev sahipliği yapmaktadır. Kuzeydoğu kıyısında yer alan Tunus, ülkenin başkentidir ve ülke de adını Tunus'tan almıştır. Tunus'un resmi dili Arapçadır. Tunus nüfusunun büyük çoğunluğu Arap ve Müslümandır. En çok konuşulan dil halk arasında kullanılan Arapçadır ve Fransızca bazı bağlamlarda idari ve eğitim dili olarak kullanılır, ancak resmi bir statüsü yoktur.
Erken antik çağlardan itibaren Tunus, yerli Berberi halkı tarafından iskan edilmiştir. Semitik bir halk olan Fenikeliler, MÖ 12. yüzyılda gelmeye başlamış, kıyıya yerleşmiş ve çeşitli yerleşim yerleri kurmuşlardır; bunlardan Kartaca, MÖ 7. yüzyılda en güçlüsü olarak ortaya çıkmıştır. Fenikeli yerleşimcilerin torunları Punik halkı olarak bilinmeye başlamıştır. Antik Kartaca, MÖ 146'da Romalılar tarafından yenilene kadar büyük bir ticaret imparatorluğu ve Roma Cumhuriyeti'nin askeri rakibi olmuştur. Romalılar, sonraki 800 yılın büyük bir bölümünde Tunus'u işgal etmişlerdir. Romalılar Hristiyanlığı getirdiler ve El Cem Amfitiyatrosu gibi mimari miraslar bıraktılar. MS 7. yüzyılda Arap Müslümanlar Tunus'u fethettiler ve kabileleri ve aileleriyle birlikte yerleşerek İslam'ı ve Arap kültürünü getirdiler. 11.-12. yüzyıllarda Beni Hilal ve Banu Sulaym kabilelerinin büyük ölçekli Arap göçü bu süreci hızlandırdı. Yaklaşık 15. yüzyıla gelindiğinde, günümüz Tunus'unun bölgesi neredeyse tamamen Araplaşmıştı. Daha sonra, 1546'da Osmanlı İmparatorluğu kontrolü ele geçirdi ve 1881'de Fransızlar Tunus'u fethedene kadar egemenliğini sürdürdü. 1956'da Tunus, Tunus Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını kazandı. Bugün Tunus'un kültürü ve kimliği, yüzyıllardır süregelen bu farklı kültür ve etnik grupların kesişimine dayanmaktadır. 
2011 yılında, Cumhurbaşkanı Zine El Abidin Ben Ali'nin 24 yıllık iktidarı altında özgürlük ve demokrasi eksikliğinden duyulan memnuniyetsizlikle tetiklenen Tunus Devrimi, rejimini devirdi ve bölge genelinde daha geniş Arap Baharı hareketini tetikledi. Kısa bir süre sonra özgür çok partili parlamento seçimleri yapıldı; ülke 26 Ekim 2014'te parlamentoyu ve 23 Kasım 2014'te cumhurbaşkanını yeniden seçti. 2014'ten 2020'ye kadar, The Economist Demokrasi Endeksi'ne göre Arap dünyasındaki tek demokratik devlet olarak kabul edildi. Cumhurbaşkanı Kays Said döneminde demokratik gerilemenin ardından, Tunus 2022'de hibrit bir rejim olarak değerlendirildi ve Freedom House'a göre 2025 itibarıyla artık özgür ve adil seçimlere sahip değil. Afrika'da İnsani Gelişme Endeksi'nde yüksek sıralarda yer alan az sayıdaki ülkeden biridir ve kıtanın en yüksek kişi başına gelirlerinden birine sahiptir; kişi başına düşen GSYİH gelirinde 129. sırada yer almaktadır.
Tunus, uluslararası topluma iyi entegre olmuştur. Birleşmiş Milletler, Uluslararası Frankofoni Örgütü, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Afrika Birliği, Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı, Bağlantısızlar Hareketi, Uluslararası Ceza Mahkemesi, G77 Grubu ve diğerlerinin üyesidir. Coğrafi yakınlıkları nedeniyle özellikle Fransa ve İtalya ile yakın ekonomik ve siyasi ilişkiler sürdürmektedir. Tunus ayrıca Avrupa Birliği ile bir ortaklık anlaşmasına sahiptir ve Amerika Birleşik Devletleri'nin NATO dışı önemli bir müttefiki statüsüne ulaşmıştır.

Tunus, Fenike kökenli Kartaca Uygarlığıyla anılır. Kartacalılar, Sicilya ve İspanya'ya kadar koloniler kurmuşlardır. Yeni kurulmakta olan Roma İmparatorluğu için ilk gerçek tehdit olmuşlardır. Ama Pön Savaşları sonucu yenilip Tunus'tan sürülmüşlerdir. Roma egemenliğinde Afrika Eyaleti olarak yönetilmiştir.
Tunus, 16 Ağustos 1534 tarihinde Barbaros Hayreddin Paşa tarafından Hafsi egemenliğine son verilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine girdi. Ancak V. Karl, 1535 yılında bölgeyi geri aldı ve İspanyol İmparatorluğu'nun kontrolünde Hafsî Hanedanı'nın yönetimine bıraktı. Başşehir Tunus 1574 yılına kadar tekrar Hafsi Hanedanlığı'nın elinde kaldı. Bu arada Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut Reis 1556'da Gafsa'yı, 1558'de Kayrevan'ı ele geçirdiler. Tunus'un doğu ve güney sahilleri Osmanlı himayesi altına girdi. Cerbe Adası deniz üssü olarak kullanıldı. Barbaros Hayreddin Paşa, İspanya'daki Endülüslü Müslümanlardan 100.000 kadarını kurtararak Kuzey Afrika'ya getirdi. 13 Eylül 1574'te Uluç Ali Reis ile Sinan Paşa, Tunus şehrini (Halkul-Vad Kalesi'ni), ele geçirmek suretiyle bütün Tunus, Osmanlı Devletinin bir eyaleti haline geldi. 1881'de Fransa ile yapılan Bardo Antlaşması ile bu ülkenin himayesine girmiştir.
20 Mart 1956'da Fransa'dan bağımsızlığını kazanan Tunus, 1957 ile 1969 arası Başbakanlık makamını kaldırmıştır.

Tunus'ta halkın pahalılık isyanı 23 yıllık lideri devirdi. Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali Tunus'u terk etti. Bazı akrabaları tutuklandı. Partisi kapatıldı. Bin Ali'nin Suudi Arabistan'da olduğu doğrulandı.
Ülkede etkili Müslüman birliklerinin çağrısıyla düzenlenen gösteride, Başbakan Samir Rifai'nin hükûmetinin devrilmesi çağrısı yapıldı.

Kuzey Afrika'da bulunan Tunus, Mağrip Bölgesi'nin en küçük ülkesidir. Sicilya Boğazı ile Avrupa kıtasından ayrılan Tunus, Avrupa'ya 140 km uzaklıktadır. Dağlar kıyıya paralel uzanmaktadır. Ülkenin güneyinde birçok mevsimsel sığ gölü ve büyük tuz gölleri vardır.
Tunus'un Cezayir ile 965 km, Libya ile 495 km sınırı vardır.

Tunus, Arap Baharı'nın ardından çok partili demokrasiye geçen ilk ülkedir. 23 Ekim 2011 tarihinde ilk seçimi En Nahda'nın kazanmasını ardından ülkede rejim tartışmaları başladı. Tunus halkı, İslamcıların yapısal değişiklik girişimlerine karşı yoğun sokak gösterileri düzenledi. En Nahda, diğer Arap ülkelerine göre daha eğitimli bir nüfusa, güçlü bir orta sınıfa ve sendikalara sahip olan Tunus'ta 2011 seçimlerini kazanmasına rağmen iktidarın tamamını elde edemedi. Şeriat hükümlerini anayasaya aktarma kararı alındığında da büyük bir dirençle karşılaştı. Tepkiler, düzenlenen suikastler, En Nahda'nın iktidardan adım adım çekilmesine neden oldu. Şubat 2013'te ülkenin önemli solcu liderlerinden Şükrü Belayi'nin öldürülmesi üzerine hükûmet düştü ve Enahda başbakanlığın kendisinde kalması şartıyla bir teknokratlar hükûmeti kurmayı kabul etti. Temmuz 2013'te yine muhalif bir lider olan Muhammed Brahmi'nin öldürülmesi üzerine bu hükûmet de düştü ve En Nahda iktidarı teknokrat hükûmete devretmek durumunda kaldı.
Seçim barajı olmaması ve laik kesimin çok parçalı olması nedeniyle En Nahda yine iktidar adayı olarak önde geliyordu. Fakat 26 Ekim 2014 seçimlerinde Nida %37.6 ile ilk sırayı alarak hükûmet kurma yetkisini alırken, En Nahda %27.8'de kaldı. Ardından ikinci turu 21 Aralık 2014 tarihinde yapılan ve En Nahda'nın aday çıkartmadığı başkanlık seçimini yine Nida Tunus Partisinden El Bacı Kaid el Sebsi %55.7 ile kazandı.

Tunus genel olarak bir tarım ülkesidir. Ülke topraklarının %55'i tarıma elverişlidir. Ancak bu alanın % 35'i ekilebilir topraklardan oluşmaktadır. Tunus, zeytincilikte dünyadaki ilk 10 ülkeden biridir.
Sanayi faaliyetleri pek gelişmemiştir. Ancak deri, kâğıt, gıda, elişi gibi hafif sanayi kollarının önemli etkinliği vardır. Bunun yanı sıra, petrol, selüloz, çelik, elektrikli ev aletleri üretimi de bulunmaktadır.
Ülkede son yıllarda gelişen turizm olgusu, bu alanda yatırımların artmasına neden olmuştur. Bu yüzden de, ülkeye gelen turist sayısında önemli artışlar yaşanmıştır.

Tunus halkının %99 kadarı Müslüman'dır ve Arapça konuşur. Ülkenin güneyinde yaşayanlar Berberice konuşur. Bu kesim Müslüman nüfusun %1'i kadardır. Ülkedeki yabancılar genellikle Fransız veya İtalyan'dır.

Tunus Anayasası
Fransız Tunusu

Atlanta, ABD'nin Georgia eyaletinin en büyük kenti ve başkentidir. Atlanta'nın şehir sınırları içindeki (2011 tahmini ile) nüfusu 432.427'dir. Banliyöleri ile birlikte Atlanta büyük metropolitan bölgesinin (2011 tahmini) nüfusu 5.457.831 kişi olup nüfus itibarıyla ABD'nin dokuzuncu  büyük metropolitan bölgesidir. Atlanta aynı zamanda "Fulton Kontluğu" (county) merkez şehridir. Atlanta Fulton Kontluğu'nun tamamını içine aldığı gibi doğuya doğru "DeKalb County"'nin de bir kısmını kapsamaktadır.
Atlanta 1837'de iki demiryolu hattının kavşağında kurulmuştur. Şehir Amerikan İç Savaşı'nda tamamıyla yakılıp harap olmuştur ve sonra kendini hızla yenileyip ulusal bir ticaret merkezi haline gelmiştir. 1960'lı yıllarda ırksal ayrıma karşı Afro-Amerikanların İnsan Hakları mücadelesinde başta gelmiş ve şehir halkının ve liderlerin "çok çalışmadan dolayı nefret edebilme için zamanımız yok" şeklinde tutumları ile bu konuda progresif yaklaşımları dolayısıyla ABD güneyinden daha değişik olmaları ile tüm dünyada isim yapmışlardır.
Atlanta hem karayolları şebekesi, hem demiryolları ağı hem de hava ulaşımı için Güneydoğu Birleşik Amerika'nın düğüm noktasıdır. 1998'de açılan Hartsfield–Jackson Atlanta Enternasyonal Havaalanı'nın dünyanın en fazla iş gören havaalanı olması nedeni ile dünya ulaşımı düğüm noktası olmuştur.
2021 yılında 473 milyar dolarlık nominal gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH) ile Atlanta, ABD şehirleri arasında 11., dünyada ise 22. en büyük ekonomiye sahiptir.
Atlanta şehrinin ekonomisi çok çeşitlidir. Ama ekonomide en önemli sektörler ulaşım-lojistik, profesyonel ve işletme yönetim hizmetleri, medya faaliyetleri ve enformasyon teknoloji çok önemli sektörlerdir. Coca-Cola Enternasyonal şirketine, Delta Air Lines şirketine ve Turner International CNN merkezine ev sahipliği yapar ve şehir merkezinde dünyaca ünlü markaların merkezleri bulunmaktadır.
Topoğrafik olarak Atlanta hafif dalgalı tepeler üzerindedir ve uygun ağaç örtüsü ile kaplıdır.
Aile yaşamı için oldukça uygun bir şehirdir. Gündüzleri ortam geceye kıyasla oldukça sessiz ve güvenlidir. Atlanta gece hayatı oldukça hareketlidir. Bununla beraber son yıllarda şehirde azımsanmayacak düzeyde evsiz bulunmaktadır.
1996 Olimpiyat Oyunları'na hazırlıklar dolayısıyla Atlanta semtleri yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. 21. yüzyılda yenileşme beklenmedik yönlerde olmuş ve şehrin demografisi, siyaset ortamı ve kültürel gelişmesi tahmin edilemeyecek yönlerde gelişmiştir.

Avrupalı ​​yerleşimcilerin Kuzey Georgia'ya gelmesinden binlerce yıl önce, yerli Creek halkı, Cherokee halkı ve onların ataları bu bölgede yaşamaktaydı. Peachtree Creek'in Chattahoochee Nehri'ne döküldüğü yerdeki bir Creek köyü olan Standing Peachtree, günümüzdeki Atlanta'ya en yakın Amerikan yerli yerleşimiydi.
Beyaz Avrupa asıllılar özellikle 1802-1825 döneminde sistematik olarak bu mevkileri gasp edip burada yaşayan yerli Amerikan yerlilerini kendi topraklarından göç etmeye zorladılar.

1836'da Georgia eyaleti genel kurulu Savannah limanından Amerika'nın Orta-Batı eyaletlerine demiryolu hattı inşa etmek için "Western and Atlantic Railroad" adlı özel bir şirkete gayet geniş imtiyazlar bağışladı. Bu şirketin mühendisleri demiryolu hattının başlangıç noktası olarak şimdi Atlanta'nın merkez sokak kavşaklarından olan "Five Points (Beş Nokta)" adlı mevkiyi seçtiler. Bu nokta beyazların gelmesinde önce Creek adlı kabilenin kullandığı "Pitch Tree" ve "Sandown" patikalarının kesişme noktasıydı. Bu nokta etrafında hemen dükkânlar açılıp bir yerleşke oluşarak büyümeye başladı. 1843'te bu mevkiye ve etrafında yerleşkeye tren hattının başlangıç noktası olmasına atıfla  "Terminus" adı verildi. 1843'te bu yerleşkenin adı "Marthasville" olarak değiştirildi. 1845'te yerleşke adı adı yeniden değiştirilip "Atlanta Şehri" ismi verilip bu yerleșke şehir unvanı kazandı.

Amerikan İç Savaşı sırasında, Atlanta'daki çok sayıda demiryolunun kesişme noktası, şehri askeri malzemelerin dağıtımı için stratejik bir merkez haline getirdi.
1864'te kuzey Birlik Ordusu Chattanooga adlı demiryolu merkezini eline geçirdikten sonra güneye hareketle kuzey Georgia üzerine yürümeye başladı. Atlanta ve etrafında birkaç muharebe yapıldı. Bunlardan en önemlilerine  "Atlanta Savaşı", "Peachtree Savaşı" ve "Ezra Kilisesi Savaşı" adları verilmiştir. En son muharebe olan Atlanta Savaşı'ndan sonra Kuzey Birlik orduları komutanları General William Sherman komutasında Atlanta şehrini kuşattılar ve 4 ay süren kuşatma sonunda şehir Kuzey Birlik ordularına yenik düştü. 1 Eylül 1864'te şehirden çekilen Konfederasyon ordusu şehirdeki kamu binalarını ve önemli diğer binaları yaktırıp yıktırdı. 7 Eylül'de Kuzey Birlik orduları komutanı Sherman Atlanta şehrinden sivillerin ayrılması emrini verdi ve 11 Kasım'da şehirde sadece kiliseler ve hastaneler bırakılarak tüm binalar Kuzey Birlik ordu mensupları tarafında yakılıp yerlebir edildi. Bundan sonra Kuzey Birlik ordusu Atlanta'dan başlayarak güneyin liman şehri olan Savannah'a doğru harekete geçti. Geniş arazi koridoru şeklinde güzergâhlı bu yürüyüş sırasında Kuzey Birlik ordusu geçtiği her yeri yakıp yıkıp yerlebir etti. Bu General Sherman'ın sahile büyük yürüyüşü Güney Konfederayonu'nun yenilgisinin başlangıcı oldu.

Atlanta şehri hemen hemen tamamen yıkıldıktan sonra 1865'te son eren savaştan sonra yeniden yapıldı. Yeniden hızla yapıldığı için antik mitlere göre yanıp küllerinden yeniden doğan kuşun adına atıfla şehre "Phoenix Şehri" takma adı verildi.
1868'de Atlanta Georgia eyaletinin başkenti oldu.

Atlanta Güney eyaletleri basında bulunan Georgia'da olduğu için 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında büyük ırksal problemlerle karşılaşmış ve güney eyaletlerinin iç savaştaki yenilgisinden sonra tekrar zenci ırkını beyaz ırktan ayırıp onları sivil haklarından mahrum etmek için giriştiği "ırkları ayırma" çabalarında başrol oynadı. 1906'da ortaya çıkan "1906 Atlanta Irk İsyanı" adı verilen ırksal nedenli beyaz asıllı halk hareketinde toplanan 10.000 kadar beyaz ırklı güruh, yaşlı, genç hiçbir neden aramadan görebildikleri zenci asıllıları toplayarak, onlara dayak atıp bıçaklamaya başladılar. Bu karışıklık sırasında 25-40 arasında zenci linç edildi ve 70 kişi ağır yaralandı. 1915'te Yahudi asıllı Leo Frank adlı bir kişi, fabrikada çalıştırdığı bir kızın ırzına geçme ve öldürme suçundan tutuklanıp yargılanmış ama mahkeme sonucu beklenen idam kararı verilmemişti. Bunu protesto eden ırkçı beyazlar halk isyanı çıkartıp bu kişiyi linç ettiler.
21 Mayıs 1917'de çıkan bir büyük yangında 1938 tane bina yanıp 10.000 kadar kişi evsiz kalmıştır.
1930'lu yıllardaki büyük buhranda Atlanta'da alt tabaka ve özellikle siyah ırktan olan fakirler büyük zorluklar çekmiş ve işsizlik ve açlık bu tabakaları çok mağdur etmiştir. Atlanta şehri yeter derecede vergi toplayamayıp iflas durumuna geçmiştir. Bu arada şehirde merkezi bulunan "Coca-Cola Şirketi" şehir belediye idaresine mali yardım ve destek sağlamıştır. 1935'te federal devlet harcamalar yapıp ekonomiyi canlandırmaya çalışmakta iken ilk federal sosyal ev sağlama projesini Atlanta'da uygulamaya başlamıştır.
1930'lu yıllar sonlarında yapılanmaya başlayan Rüzgâr Gibi Geçti adlı Atlantalı yazar Margeret Mitchell'in romanına dayanan renkli ve sesli film Amerika İç Savaşı'ndan önce, savaş sırasında ve savaştan sonra Atlanta ve civarındaki hayatı ele almıştır. Büyük bir tantana ile bu filmin prömiyer gösterimi 15 Aralık 1939'da Atlanta'da yapılmıştır.
II. Dünya Savaşı döneminde Atlanta Amerika'nın harp gücüne şehirde bulunan harp sanayi, demiryolu ulaşım ağı merkezi ve askeri üsler ile büyük katkısı oldu ve şehrin ekonomisi ve nüfusu bunlara dayanarak gayet büyük hızla büyüdü. 1950li yıllarda kurulan Federal otoyollar şebekesi ve şehir ulaşımının şehir içinden bu şebekeyi bağlayan viyadüklerle ve kavşaklarla gelişmesi şehir içinde yaşayan zengin ve orta sınıfın şehirden ayrılıp şehir belediyesine bağlı olmayan varoşlara yerleşmesi, şehir merkezinin ekonomik önemini gayet azalttı. Buna karşılık şehrin etrafındaki metropoliten şehirleşmiş bölgeler büyük hızla genişleyip büyüdü. Şehir içinde yaşayan nüfus büyük metropoliten bölgenin nüfusunun 1960'ta %31'ini oluştururken bu oran 2000 yılında %8'ine düştü.

1960'lı yıllarda Atlanta, ırk ayrımına karşı organize olan siyah ırk mensupları için önemli bir merkez olmuştur. Martin Luther King, Ralph Abernathy, (sonra Atlanta belediye başkanı olan) "Maynard Jackson" ve şehirde bulunan tarihi olarak siyahi ırka  ait üniversite eğitimi sağlayan çok sayıda eğitim kurumu bu mücadeleye büyük katkılar yapmışlardır. Şehrin kamu hizmetlerindeki ırk ayrımı etap etap sona erdirildi. 1959'da toplu taşımada, 1961'de büyük dükkânlarda, 1953'te sinemalarda; 1973'te kamu okullarındaki ırk ayrımı resmen kaldırıldı.
1950'da şehrin nüfusunun %81,7'di beyaz ırktan iken 1970'te şehirdeki çoğunluk nüfus siyahi Afro-Amerikan olmuştu. Böylelikle şehrin ilk siyah ırktan belediye başkanı 1973'te seçildi. Şehirde havaalanı yenilendi. Yeni büyük bir konferans salonu açıldı. 
Şehirde 1975'te metro ulaşım sistemi kuruluşuna başlandı. 1979'da şehrin toplu ulaşımına demiryolu hatları katılmaya başlandı. Fakat tüm Amerika şehirlerinde görülen varoşlaşma eğimi ve süreci bu çabalara karşı hızla devam etti ve 1970-1990 arasında merkezi şehir %20 yani 100.000 kişiden daha fazla nüfusu kaybetti.

1990'da Atlanta 1996 Yaz Olimpiyat Oyunları için şehir olarak seçildi, Bunun üzerine şehir parklarının, spor alanlarının ve ulaşım ağının geliştirilmesi için büyük yatırımlar yapıldı. Bu olimpiyat oyunları şehrin gelişmesinde yeni bir devre açtı ve şehir sonraki yıllarda temelden değişmelere sahne oldu.

2000'li yıllara başlarında şehri ve metropoliten bölge demografik olarak ve kültürel olarak büyük değişmeler görüldü. Varoşlaşma, yüksek fiyatlar, hızla büyüme ve kırsal bölgeler ve diğer şehirlerden Atlanta şehrine yeni gelen göçmenler, şehirde bulunan Afro-Amerikan nüfusun oranının 1990'da %67 iken 2010'da %54'e düşmesine neden olmuştur. 2000-2010 döneminde Atlanta'ya 22.763 b

Belçika'nın belediyeleri (Felemenkçe: gemeenten; Fransızca: communes; Almanca: gemeinden), Belçika'nın dördüncü düzey idari bölümleridir. Belediyeler, Brüksel ile Belçika'nın ilçelerinin alt bölümleridir.
Belediye başkanı bir belediyenin başı olup aynı zamanda yerel düzeyde bölgesel ve federal hükûmetin temsilcisidir. Bu sıfatla kanun, kararname, tüzük ve emirlerin yürütülmesinden ve ayrıca kendi belediyesinde kamu düzeninin korunmasından da sorumludur. Bölgeye bağlı olarak belediye başkanı Aldermen Koleji'ne (Flandre) veya Belediye Koleji'ne (Valonya) de başkanlık eder. Bu kolejler belediyenin günlük idaresinden ve belediye meclisi kararlarının hazırlanmasından ve uygulanmasından da sorumludur. Belediye Meclisi, belediyeyi temsil eden meclistir ve altı yıllık bir görev süresi için doğrudan seçilen üyelerden oluşur. Belediye meclis üyelerinin sayısı belediye sakinlerinin sayısına bağlıdır ve 7 ile 55 arasında değişebilir. Belediyeyi ilgilendiren tüm konulardan sorumludur.
Çoğu durumda, belediyeler Belçika'nın en küçük idari alt bölümleridir, ancak nüfusu 100.000'den fazla olan belediyelerde, yerel konseyin inisiyatifiyle, seçilmiş konseylere sahip belediye altı idari birimleri oluşturulabilir.
2021 yılı itibarı ile Belçika'da 581 belediye bulunmakta olup bunlardan 300'ü Flandre'de, 262'si Valonya'da ve 19'u ise Brüksel'de yer almaktadır.

Belçika'nın idari bölümleri
Belçika'daki şehirler listesi

Vereniging van Vlaamse Steden en Gemeenten 9 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. –  Association of Flemish Cities and Municipalities
Union des Villes et Communes de Wallonie 21 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. –  Union of Cities and Municipalities of Wallonia
AVCB-VSGB 19 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. –  Association of the City and Municipalities of the Brussels-Capital Region

Belçika Fransızca Konuşan Topluluğu (Fransızca: Communauté française de Belgique (CFB)), Belçika'nın üç kurucu anayasal dil topluluğundan biridir. Topluluk, genel olarak Valonya olarak adlandırılan Fransızca konuşulan bölgenin topraklarını ve başkent Brüksel'in iki dilli bölgesini kapsamaktadır. Topluluğun başkenti aynı zamanda Belçika'nın da başkenti olan Brüksel'dir.
Topluluk, başlangıçta Fransız kültür topluluğu olarak anılan kültürel toplulukları oluşturan 1971 anayasa reformu ile kurulmuş olup günümüz şeklini 1980 anayasa reformu sırasında almış ve sonraki reformlar sırasında yeni yetkiler kazanmıştır. Topluluk, 2011 yılından bu yana tartışmalı bir şekilde Valonya-Brüksel Federasyonu (Fédération Wallonie-Bruxelles (FWB)) adını kullanmaktadır.
Topluluğun kendi parlamentosu, hükûmeti ve idaresi vardır. Resmi bayrağı, aynı zamanda Valonya'nın da resmi bayrağı olan Valon bayrağıdır.

Resmî site

Bodø, Norveç'te bir il ve Nordland eyaletinde bir belediye. Salten bölgesinin bir parçasıdır ve Nordland eyaletinin başkentidir. Belediyenin idari merkezi Bodø şehridir. Bodø, diğer beldeler Misvær, Skjerstad, Saltstraumen, Loding, Løpsmarka, Kjerringoy, Sørvær ve Genler'i içerir.
Bodø, Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde yer alan en büyük kentsel alandır ve Kuzey Norveç'te ikinci büyük şehirdir.

Bodø köyüne 1816 yılında ilçesine statüsü verildi ve kısa bir süre sonra, 1818 yılında, daha sonra Norveç tarafından tazmin edilmiştir. İngiliz tüccarlar tarafından Bodø kaçakçılık bölgesi olması ile tanınıyordu. Bodø şehri 1 Ocak 1838 tarihinde belediye olarak kurulmuştur.

Bodø 27 Mayıs 1940 tarihinde Alman Hava Kuvvetleri Luftwaffe saldırı sırasında tahrip edildi. Bodø'da altı bin kişi yaşıyordu ve 3500 kişi saldırıda evlerini kaybetti. On beş kişi (iki İngiliz asker ve 13 Norveçli) hava saldırısı sırasında öldü. İsveç Hükûmeti 1941 kışında 107 dairenin inşaasına yardımcı oldu. Bu evler şehrin hemen dışında inşa edildi. Bodø'nun kalbinde yer alan bu küçük alana, bugün hala Svenskeren ("İsveç İlçesi") denir. Kasaba savaştan sonra yeniden inşa edildi.

Jatiya Sangsad Bhaban (Bangladeş Ulusal Meclis Binası), Bangladeş'in Milli Meclis Binası'dır ve başkent Dakka'da yer alır. Louis I. Kahn tarafından inşa edilen yapı mimari bir başyapıttır ve dünyanın en büyük yasama komplekslerinden biridir.

Bangladeş'te sekiz ulusal seçim yapılmıştır. İlk ve ikinci Meclisler ilgili seçimlerin sonucu olarak oluşturulmuştur ve şu anda Başbakan'ın Ofisi olarak kullanılan eski Sangsad Bhabanı kullanmışlardır.
Şu anda kullanılan Sangsad Bhaban ikinci Meclis tarafından inşa edilmiş ve kullanıma açılmıştır. İnşaat 28 Şubat 1982'de bitirilmiştir ve ikinci Meclis'in sekizinci ve son oturumu aynı yıl 15 Şubat'ta yapılmıştır. Jatiya Sangsad Bhaban bu tarihten itibaren kullanımdadır ve Ulusal Meclis tarafından kullanılan tek kompleks olmuştur.

İnşaat başlangıç tarihi: 1961
İnşaat ve tasarım : Tk. 129 crore (26,5 milyon dolar)
Açılış töreni: 28 Şubat 1982
Mimar: Louis I. Kahn
Toplam alan: 200 dönüm (800,000 m²)
Yer: Sher-e-Bangla Nagar, Dakka
Meclis Sayısı: 7 (yedi)

Milli Meclis olarak kullanılan binalar arasında Jatiya Sangsad Bhaban en iyi tasarlanmış ve en geniş hacme sahip olanlardan biridir. Bina bir Meclis'in gereken tüm ihtiyaçlarını karşılar ve estetiğe çok dikkat eder. Mimarisinin en iyi yanlarından biri tüm binanın dışarıdan bir büyük yapı olarak görünmesine karşın içeride yedi kat ve yedi ek binaya sahip oluşudur.
Louis Kahn ayrıca kompleksin geri kalanını da tasarlamıştır. Jatiya Sangsad Bhaban tüm Jatiya Sangsad kompleksinin bir parçasıdır ve çimenlik, göl ve Meclis Üyeleri'inin (MPler) konutlarını içerir.

Yerleşim yeri Sher-e-Bangla Nagar'da yer alır ve dört ana cadde ile çevrilidir:

Güney yönünde Lake Road;
Doğu yönünde Rokeya Sarani;
Güney yönünde Manik Mia Avenue; ve
Batı yönünde Mirpur Road.
Sonuç olarak komplekse erişim kolaydır ve yönetilebilirdir (parlamento oturumları sırasında).
Ana bina (Bhaban) üç bölüme ayrılmıştır:

Ana Plaza: 76,000 m&sup2
Güney Plaza: 21,000 m&sup2
Başkanlık Plaza: 6,000 m&sup2
Ana bina kompleksin merkezindedir. Kompleksin dış bölümlerinde MP konutları ve acil durum binaları bulunur. Aradaki boşluk ana binayı ve iki çimenliği çevreleyen karışık tasarımlı bir göl ile doldurulmuştur.

Anahtar tasarım felsefesi alanı en iyi şekilde kullanmak ancak Bangladeş kültürel mirasını mimari yoluyla açıkça temsil eden bir yapı oluşturmaktı. Mimari, doğanın parıltısından ve hiddetinden korunma amaçlı temel insani gereksiniminden doğmuştur.

Bangladeş Parlamentosu Yasama Bilgi Merkezi

Chennai (Tamilce: சென்னை), Madras olarak da bilinen, Hindistan'ın dördüncü büyük metropol şehri ve Tamil Nadu eyâletinin başkentidir.
Coğrafi konum olarak Bengal Körfezi'nin Coromandel sahilinde ve Hindistan'ın güneydoğusundadır. Tahmini 6.91 milyonluk nüfusuyla, 368 yıllık bu şehir, dünyanın en yüksek nüfuslu 34. metropolitan yerleşim merkezidir.
Chennai, Hindistan'ın üçüncü en büyük endüstriyel ve ticari merkezidir. Otomotiv endüstrisinin üslerinden birisi olması ve Hindistan'da üretilen otomobillerin büyük kısmının burada imal edilmesi nedeniyle, Chennai şehri Hindistan'ın otomobil başkenti olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle Güney Asya'nın Detroit'i olarak da anılmaktadır.
Aynı zamanda kültürel mirası ve tapınak mimarisiyle de bilinir. Güney Hindistan klasik müziği ve dans performansları açısından da bir merkezdir.

Chennai belediyesinin şu yabancı şehirlerle resmî kardeş şehir ilişkileri bulunmaktadır: 

 Volgograd, Volgograd Oblast,  Rusya
 Denver, Colorado, Amerika Birleşik Devletleri
 San Antonio, Teksas, Amerika Birleşik Devletleri 
 Kuala Lumpur, Malezya
 Çongçing, Çongçing Belediyesi, Çin
 Ulsan, Yeongnam, Güney Kore

Hindistan'daki şehirler listesi
Tamil Nadu

Official website of Chennai District (ilçe) resmi websitesi  (İngilizce)
Chennai belediye idaresi resmi websitesi2 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

 (İngilizce)

Dongguan (Çince (basitleştirilmiş): 东莞; Çince (geleneksel): 東莞; pinyin: Dōngguǎn), Çin'in güneyinde Guangdong eyaletinde bulunan il düzeyi şehirdir.
Dongguan İnci Irmağı (Çin) (Zhū Jiāng) deltasına bulunan bir sanayi sehri olup kuzeyinde eyalet merkezi olan Guangzhou şehri, kuzeydoğusunda Huizhou şehri, güneyinde  Shenzhen şehri ve batısında "İnci Irmağı" bulunur. Dongguan şehri ve sınır komşuları olan  Guangzhou ve Shenzhen ile "İnci Irmağı Deltası"'nın en önemli 3 büyük şehrinden  biri olup bu üç şehir yerel idare sınırları içinde 25 milyondan daha fazla nüfus yaşamaktadır.
Dongguan şehri Çin'in büyük bir ihracaat limanı olup $65,54 milyar değerinde ihracat malınin bu limandan ülke dışına gönderilmektedir ve Dongguan şehri  Shenzhen, Şangay ve Suzhou şehirlerinden sonra Çin'in ihracat limanlarından sonra dördüncü sırada gelmektedir.

Şehir alanında denize yakın İnci Įrmağı deltasında 116 km uzunluğunda sahili bulunmaktadır. Bu nedenle deniz ürünleri ve balıkçılık önemli ekonomik rol oynamaktadır. Deniz ürüleri yerel halkın başlıca beslenme kaynağı olup ve yerel ve yerel yemekler bu su ürünlerine dayanmaktadır. Şehir deniz yoluyla Hongkong'a 47 deniz mili (87 km) ve Makao'ya 48 deniz mili (89 km) uzaklıktadır. Döngguan şehri şu yoluyla veya kara yoluyla Hong Kong ile Guangzhou arasındaki ulaşım bağlantısı üzerinde bulunmaktadır.

Dongguan şehri Yengeç Dönencesi güneyinde bulunduğu için şehir ve civarında nemli ve sıcak subtropikal iklim hüküm sürer. Yıllık ısı ortalaması 22,8 °C olup yıl içinde ısı bu ortalamadan genellikle çok değişkenlik göstermez. Yıllık ortalama yağış  1756,8 mm'dir.

Dönggüán'in nüfusu (2008 yılı sonu itibarıyla) yaklaşık 6.949.800 kişidir. Bunlardan 1.748.700 kişi şehrin devamlı yerleşik halkından olup 5.201.100 kişi şehir dışındaki bölgelerden gelip ya geçici göçmen statülü ya da çok daha az bir oranda yerleşik göçmen statülü nüfustur. Şehir aynı zamanda diğer şehirlere işçi göçmen göndermektedir. Hong Kong, Tayvan ve Makao'da 700,000 kadar Döngguan'da yerleşik aileye doğmuş göçmen bulunmaktadır ve yabancı ülkelerde de 200,000 kadar Döngguan'da yerleşik aileye doğmuş göçmen yaşamaktadır.

Dongguan Vilayet Seviyeli yerel idaresine bağlı hiçbir kaza idaresi bulunmaz ve 4 "bölge (bucak)" idaresi ve 32 tane semt'/köy idaresi vardır:

Keyuan mevkindedeki Ke-Par: Guangdong eyaletinden bulunan en güzel parklardandır. Qing hanedanına idaresinde vezirlik yapan "Zhang Jingxiu" tarafından yaptırılmıştır. Parktaki pavyon ve odaları duvar ve çatılarını kaplayan açık mavi renkte tuğla ve kiremitleri ile tanınmaktadır.
Nanshecun ve Tangweiçün kasabaları: Bu kasabalarda çok sayıda antik çağlarda yapılmış binalar bulunmaktadır.
Quejinting Anıtı: Şehir merkezinde  Guangming ve Jiaochang sokaklarında bulunan 1542'de yabancı tüccarlar tarafından diktirilmiş olan üzeri süslü ve kitabeli taş.
Dalıngshan üssü anıtları: II. Dünya Savaşı'nda Japonya'ya karşı savaş için hazırlanan savunma üssü. Komünist Çin tarafından özel koruma listesinde bulunan millî kültürel anıt olarak kabul edilmiştir. Modern Dalıngshan ordu anıtı.
Huangqiling Dağı Fenerleri
Shiqiao Köprüsü: Kuzey Sung Hanedanı döneminde kalma eski şehir alışveriş merkezi olan Shiqiao ve Xizheng Sokalarına yakın.
Afyon Savaşı Müzesi ve "Döngguan Müzesi

 Hartford, Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri.
 Selanik, Yunanistan.

Resmi Dongguan yerel idaresi websitesi 1 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)
"Hello Dongguan" turizm  websitesi (İngilizce)

Foshan (Çince: 佛山市; pinyin: Fóshān Shì), Çin'in Guangdong eyaletinde bulunan bir il düzeyi şehirdir. Yüzölçümü 3.848,49 km² olan şehrin nüfusu 2010 yılı itibarı ile 7.197.394'tür.

Foshan, antik çağda Lihua nahiyesi olarak bilinmekteydi. Foshan, 1951 yılında şehir ve 1974 yılında ise il düzeyi şehir statüsü almıştır.

Foshan, İnci Irmağı Deltası'nda yer almakta olup doğuda Guangzhou ve güneydoğuda Zhongshan, güneydoğuda Jiangmen, batıda Yunfu ve kuzeybatıda Zhaoqing il düzeyi şehirleri ile komşudur. Foshan, Guangzhou ile birlikte Guangzhou-Foshan metropol alanını oluşturmaktadır.
Foshan, ılıman dönencealtı iklimine (Köppen iklim sınıflandırması Cfa) sahiptir.

Foshan şehri beş semte ayrılmaktadır.

Foshan, daha önceden el sanatları ve porselen üretimi ile bilinmekteydi. Günümüzde ise hızla gelişen bir sanayi şehri olup nüfusunun büyük bir kısmı Çin'in diğer eyaletlerinden gelen göçmenler oluşturmaktadır. Foshan, Guangzhou ve Shenzhen'in ardından İnci Irmağı Deltası'nın üçüncü büyük üretim merkezidir. Şehirde metal, elektronik ve kimya endüstrisi bulunmaktadır.

Foshan metrosu (FMetro) 2010 yılında açılmıştır. Şehirde bulunan Foshan Shadi Havalimanı şehri ülkenin diğer şehirlerine bağlamaktadır. Ayrıca Foshan, Guangzhou, Hong Kong ile batı Guangdong'u bağlayan demiryolu güzergahları için önemli bir kavşaktır.

 Aix-en-Provence, Fransa
 Ingolstadt, Almanya
 Itami, Japonya
  Medway, Birleşik Krallık
 La Possession, Fransa
 Port Louis, Mauritius
 Starogard Gdański, Polonya
 St. George's, Grenada
 Stockton, ABD
 Townsville, Avustralya

New Plaza Stadyumu

Resmi site26 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)

Guangzhou ya da Guanco (Çince (basitleştirilmiş): 广州; Çince (geleneksel): 廣州; pinyin: Guǎngzhōu), Çin'in güneyindeki Guangdong Eyaleti'nin merkezi ve en büyük şehridir. Çin Hanedanı'na kadar dayanan 2,200 yıllık tarihi vardır; tarihi boyunca da Güney Çin'in siyasi, askerî, ekonomik, kültürel, bilim ve eğitim merkezi olarak işlev göstermiştir. Günümüz Guangzhou şehri, Çin'in birinci kademe şehirlerinden biridir. Lingnan kültürünün doğduğu ve geliştiği yer olup Modern Çağ'da devrimlere patlak verildiği bir yer olmuştur ve günümüzde çağdaş Çin kültürünün önemli bir beşiğidir. Guangzhou belediye dairesi, 1921 yılında Çin anakarasındaki ilk belediye yönetimi olarak açıldı. 2010 Yılı Çin Ulusal Nüfus Sayımı verilerine göre Guangzhou şehrinin 10,641,400 kişilik nüfusu vardı. Komşu şehir Foshan ile beraber sayıldığında nüfus açısından Çin'in en büyük ikinci ve Dünya'nın en büyük 10. metropol alanını teşkil eder.
Guangzhou, Foshan, Dongguan, Zhongshan, Shenzhen ve Jiangmen, Huizhou, Zhuhai ve Makao'nun komşu şehirlere uzanan ve İnci Nehir Deltası Ekonomik Bölgesi'nin bir parçası olup yaklaşık 65.594.622 sakiniyle, Dünya'daki en büyük kentsel yığılmayı oluşturan, Dünya'daki en kalabalık yerleşik metropol bölgesi olan Guangdong-Hong Kong-Makao Büyük Körfez Bölgesi'nin ortasındadır.
İdari olarak şehir eyalet altı şehir statülüdür ve Çin'deki dokuz Ulusal merkez şehir'den biridir. 1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başında, başlangıçta Orta Doğu ve Güneydoğu Asya'ya yerleşmiş olan Sahra Altı Afrika vatandaşları, 1997/98 Asya Finansal Krizi 'ne yanıt olarak eşi görülmemiş sayılarda Guangzhou'ya taşındı. Çin'in Guangzhou'daki diğer eyaletlerinden yerli göçmen nüfus 2008'de şehrin toplam nüfusunun %40'ıydı. Şanghay, Pekin ve Shenzhen ile birlikte Guangzhou, Çin'deki en pahalı emlak piyasalarından birine sahiptir. 2020 nüfus sayımına göre, şehrin geniş idari bölgesinin nüfusu 18,676,605 (2010'daki önceki nüfus sayımından %47'ye kadar fazla) idi ve 16,492,590'ı 9 kentsel bölgede (Conghua ve Zengcheng hariç) yaşıyordu.
Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Guangzhou, Guangdong Eyaleti'nin merkezi olarak işlev göstermeye devam etti, sonra da eyalet altı şehir, "Ulusal merkez şehir" ve "Açık Kıyı Şehri" olarak kılındı ve günümüzde ülkenin önemli bir ticaret ve ulaşım merkezidir. Guangzhou, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'na bağlı Güney Saha Komutanlığı Müşterek İşlemler Komutanlık bölümü merkezinin bulunduğu yerdir; şehir ayrıca 2010 Asya Oyunları'na ev sahipliği yaptı.
Guangzhou şehrinde tarihî olarak yoğun bir su kanalı sistemi hakimdi. Bu sistemin tarihi, Venedik su kanallarınkinden daha eskidir fakat Çing Hanedanı sonrasında yer alan kentleşmeyle bu kanallar gitgide ortadan kayboldu. Guangzhou ayrıca Güney Çin'in en büyük ve tarihî en uzun olan dış ticaret limanıdır; 3. yüzyıldan beri Deniz İpek Yolu'nun ana limanı olarak işlev göstermiştir. Tang ile Song hanedanlıklarında Guangzhou, Çin'in en işlek limanı ve Uzak Doğu'nun küresel olarak en çok tanınan şehirlerinden biri hâline geldi. İki bin seneden fazladır liman olarak işlev göstermiş Guangzhou, Ming ile Çing hanedanlık dönemleri boyunca Çin'in dış ticarete açık olan tek limanıydı. Kanton Fuarı da düzenli olarak Guangzhou'da düzenlenir.
Xi, Bei ile Dong nehirlerinin kesiştiği noktada yer alan Guangzhou, Guangdong Eyaleti'nin güneydoğusunda, İnci Nehri Deltası'nın merkez kuzeyinde ve Güney Çin Denizi yakınlarında bulunur. Doğusunda Dongguan ile Huizhou, batısında Foshan, kuzeyinde Qingyuan ile Shaoguan ve güneyinde Zhongshan tarafından çevrelenir; Hong Kong ile Makao özel idarî bölgelerinin yakınlarında da bulunur. Coğrafî açıdan avantajlı konumda bulunan Guangzhou, İnci Nehir Deltası Ekonomik Bölgesi'nin göbeğindedir ve "Bir Kuşak, Bir Yol" projesinin önemli bir bağlantı merkezidir ayrıca Guangdong-Hong Kong-Makao Büyük Körfez Bölgesi'nin parçasıdır. Guangzhou, bütün bu özellikleri nedeniyle Çin'in Dünya'ya açılan "Güney Kapı"sı (Çince: 南大门; pinyin: Nán Dàmén; İngilizce: Southern Gateway) olarak anılır. GaWC düşünce kuruluşunun "küresel şehirler" hakkında 2018 yılında hazırladığı sıralamada Guangzhou, "Alfa" Dünya şehri olarak sınıflandırıldı; sıralamada yer alan tüm Büyük Çin şehirlerinin arasında 5. sırada, tüm Dünya şehirleri arasında ise 27. sıradaydı. Birleşmiş Milletler'in "2016 Yılı Çin Şehirlerinin Sürdürülebilir Kalkınması Raporu"na göre Guangzhou, rapordaki 35 Çin anakara şehri arasındaki en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne sahiptir.

Guǎngzhōu, Çince 广州 adının resmî Latince alfabesine göre yazılışıdır. Şehrin adı, valiliğin hükûmet merkezi haline gelmesinden sonra eski "Guang Eyaleti"nden alınmıştır. 廣 veya 广 çince karakterleri "geniş" veya "genişleyen" anlamına gelir.
Şehir bugünkü adını almadan önce eski kasabaya Panyu (Punyü; 番禺) denirdi ki bu ad hala ana şehre çok da uzak olmayan Guangzhou'nun semtlerinden birinin adıdır. İki yerel dağa atıfta bulunmuş olabileceği de dahil önerilen 11 farklı açıklamaya rağmen adın kaynağı hala belirsizdir.
Şehir, vilayetin başkenti statüsünden sonra bazen Guangzhou Fu veya Guangfu olarak da bilinir. Bu son isimden, Guangzhou'ya Mesûdî ve İbn Hurdâzbih  gibi Orta Çağ Perslerince Khanfu (Arapça: خانفو) denirdi. Güney Han yönetiminde şehrin adı Xingwang Fu (興王府) olarak değiştirildi.
Guangzhou'nun Çince kısaltması "穗"dir. Kantonca'da Seoi6 ve Mandarin'de Suì olarak telaffuz edilir (eyaletin geri kalanında olduğu gibi araba plakalarının kısaltması 粤 olmasına rağmen),"Pirinç Şehri" (穗城) takma adından sonra).
Şehir uzun zamandır Koçlar Şehri (羊城) veya Beş Koç Şehri (五羊城) takma adlarını, eski Beş Ölümsüz Tapınağındaki şehrin kurulduğu sıralarda bölgeye pirinç ekimini getirmekle tanınan Taocu kültür kahraman'larının bindiği koyun veya keçi olduğu söylenen beş taştan almıştır. Eski adı "Ölümsüzler Şehri" (仙城/Çince: 五仙城) aynı hikâyeden gelir. Daha yakın tarihli Çiçekler Şehri (花城) genellikle bölgenin güzel yeşilliklerine basit bir referans olarak alınır.
İngilizce adı "Canton", Portekizce Portekizce: Cantão ya da Portekizce: Cidade de Cantão,'dan türetilmiştir ve "Guangdong" diyalektik telaffuzlarının karışımıdır (ör. Kantonca Gwong2-dung1). Başlangıçta ve esasen surlarla çevrili şehre uygulansa da bazı yazarlar tarafından zaman zaman Guangdong ile birleştirildi. Guangzhou'nun Posta Haritası Romanizasyonu olarak kabul edildi ve adı "Guangzhou" olarak değişene kadar resmi adı olarak kaldı. "Guangzhou" bir sıfat olarak, Guangzhou ve çevredeki Liangguang bölgesinin insanlarını, dilini, mutfağını ve kültürünü tanımlamada hala kullanılmaktadır. 19. yüzyıl adı "Kwang-chow foo" olarak anılıyordu.

Bölgede MÖ 1.100'de şimdi Nanwucheng olarak bilinen bir yerleşim yeri vardı. Bazı geleneksel Çin tarihleri, Nanwucheng'in kuruluşunu MÖ 314'ten 256'ya Zhou kral'ı Ji Yan dönemine yerleştirir. Burasının bambu ve çamurdan oluşan barınaktan biraz daha fazlası olduğu söylenir.

Guangzhou yöresinde MÖ 214 yılında ilk kurulan şehir Panyu (Fan-Yü) (蕃禺, daha sonraki basitleştirilmiş şekliyle 番禺; Kantonca'da Poon Yu). Bu tarihten başlayarak yerleşim yeri sürekli genişlemiş, MÖ 206'dan sonra Nanyue Krallığına (南越) başkentlik yapmıştır.
MÖ 111'de Han Hanedanı Nanyue'yi yıkmasının ardından, Panyu eyalet başkenti olarak kaldı.

Han Hanedanı'na dahil olan Panyu eyalet başkenti oldu. MS 226'da Guang Eyaleti'nin merkezi haline gelmesiyle modern adını aldı. Tang'ın Eski Kitabı, Guangzhou'yu Çin'in güneyindeki önemli bir liman olarak tanımlıyordu. 
226'da şehir Guang Vilayetinin (廣州; Guangzhou) merkezi haline getirilmişti. Dolayısıyla ilk başta "Guangzhou" şehrin ismi değildi ancak halk zamanla bu ismi benimsedi. Talas'ta yakalandıktan on iki yıl sonra Irak'tan evine dönen Çinli bir mahkûmun kayıtlarında da görüldüğü gibi, Orta Doğu ile Çin'i birbirine bağlayan doğrudan yollar vardı.
İlişkiler sıklıkla gergindi: Çin, An Luşan İsyanını yaşarken, Arap ve Pers korsanlar 30 Ekim 758'de şehri yağmaladılar ve intikam almak için Yangzhou katliamında (760) binlerce Arap ve Pers, Çinli isyancılar tarafından öldürüldü.

Çin İç Savaşı'nın son aylarında Guangzhou, HKO tarafından Nanjing'in alınmasından sonra kısa bir süre Çin Cumhuriyeti'nin başkenti oldu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu 14 Ekim 1949'da şehre girdi.

Hong Kong ve Makao'ya büyük bir göçün ortasında Milliyetçi kuvvetler geri çekilirken İnci nehrinin üzerindeki Haizhu Köprüsü'nü havaya uçurdu. Kültür Devriminin bu kaotik döneminde yıkılan tapınaklar, kiliseler ve diğer anıtların şehrin üzerinde etkisi büyüktü.
Çin Halk Cumhuriyeti, şehrin tekne insanlarını karada yaşama uyarlamak için İnci Nehri kıyılarında yeni konutlar da dahil olmak üzere inşaat projeleri başlattı. Şehrin Hong Kong ve Shenzhen'e yakınlığı ve denizaşırı Çinliler ile olan bağları 1980'lerden bu yana Guangzhou'yu Çin'in Deng Xiaoping'in yönetimindeki açılım politikasından ilk yararlananlardan birisi yaptı. 1990'lardaki faydalı vergi reformları da şehrin sanayileşmesine ve ekonomik kalkınmasına yardımcı oldu.
Belediye, 2000 yılında Huadu ve Panyu'nun şehre kentsel bölgeler ve Conghua ve Zengcheng kırsal ilçeler olarak katılmasıyla büyüdü. Dongshan ve Fangcun'un eski bölgeleri 2005'te kaldırıldı, sırasıyla Yuexiu ve Liwan ile birleştirildi. 
Şehir Nansha ve Luogang'ı aldı. İlki Panyu'dan ikincisi Baiyun, Tianhe, Zengcheng'nin bölümlerinden ve Huangpu'daki dış mahalleden oluşturuldu. Ulusal Halk Kongresi Ocak 2009'da İnci Nehri Deltası için kalkınma planını onayladı; aynı yıl 19 Mart'ta Guangzhou ve Foshan belediyeleri iki şehri birleştirmek için kadro oluşturmaya karar verdiler.
2014'te Luogang Huangpu ile birleşti ve hem Conghua hem de Zengcheng ilçeleri bölge statüsüne yükseltildi.
16 Haziran 2022 tarihinde EF2 şiddetinde bir tornado şehri vurdu, büyük elektrik kesintilerine neden oldu ve şehrin metro hatlarındaki elektrikleri kesti.

Guangzhou'nun eski şehri İnci nehri (Zhujiang)'ın doğu kıyısında Baiyun Dağı yakınlarındaydı ve yaklaşık 80 mil (129 km) onun Güney Çin Denizi ile kavşağından ve yaklaşık 300 mil (483 km) sefer başı altındaydı. Denizle bağlantısı

Hangzhou (Çince: 杭州市; pinyin: Hángzhōu shì; Wade–Giles: Hangchow), Çin'de Yangzı Nehri Deltasında bulunan eyalet altı bir kenttir. Zhejiang eyaletinin başkenti en kalabalık şehridir. Hangzhou, Şanghay'ın 180 km güneybatısındadır.
Eyaletin kuzeybatı kesiminde, Şanghay ve Ningbo'yu ayıran Hangzhou Körfezi'nin başında yer alır. Hangzhou, Büyük Kanal'ın güney ucu olarak öne çıktı ve son bin yılın büyük bir bölümünde Çin'in en ünlü ve müreffeh şehirlerinden biri oldu. Çin içinde önemli bir ekonomi ve e-ticaret merkezi ve Şanghay'dan sonra Yangtze Deltası'ndaki en büyük ikinci şehir. Hangzhou, Eyalet altı şehir olarak sınıflandırılır ve Guangzhou-Shenzhen İnci Nehri yığılması, Şanghay-Suzhou-Wuxi-Changzhou yerleşim bölgesi ve Pekin'den sonra Çin'in dördüncü büyük şehri olan Hangzhou metropol bölgesinin çekirdeğini oluşturur. 2019 itibarıyla, Hangzhou metropol bölgesinin 3,2 trilyon yuan (486,53 milyar $) brüt büyükşehir hasılası (nominal) ürettiği tahmin edilmektedir ve bu da onu Nijerya ekonomisinden daha büyük (Afrika'nın en büyüğü) yapar. 2020 Çin nüfus sayımı itibarıyla toplam nüfusu 11.936.010 kişidir. Ancak, 81.079 km2 (31.305 sq mi)‘lik alanda 13,035 milyon kişinin yaşadığı metropol alanı, Hangzhou'daki tüm kentsel bölgelerden ve Shaoxing şehrinin 3 kentsel bölgesinden oluşur.
Hangzhou'nun metropolitan bölgesinde (杭州市区) 2003 yılı itibarıyla 2.636.700 yasal yerleşimci varken, bunların 1.910.000'i şehir içindeki merkezî 6 mahallede bulunmaktadırlar. Hangzhou aynı zamanda doğal güzelliklere de sahiptir ve adı bunlar hasebiyle duyulmuştur. Özellikle de Batı Gölü (Xī Hú, 西湖) en kayda değer turistik, doğal güzelliğidir.
Şehrin yöneticisi yüzölçümü 16,847 km²'dir.
Posta kodu 310000 olan şehrin yakınlarında Neolitik kültüre dair arkeolojik bulgular da rastlanmıştır; bu sebeple şehir oldukça tarihî bir şehirdir.

Hangzhou, kuzeybatı Zhejiang eyaletinde, Pekin'e uzanan Büyük Çin Kanalı'nın güney ucunda, Yangtze Nehri Deltası'nın güney-orta kesiminde yer almaktadır. İdari alanı batıda Anhui eyaletinin dağlık bölgelerine ve doğuda Hangzhou Körfezi yakınlarındaki kıyı ovasına kadar uzanır. Şehir merkezi, Qiantang Nehri'nin hemen kuzeyinde, Batı Gölü'nün doğu ve kuzey taraflarında inşa edilmiştir.

Hangzhou'nun iklimi nemli Ilıman dönencealtı iklimidir (Köppen Cfa), uzun, çok sıcak, nemli yazlar ve soğuk, bulutlu ve daha kuru kışlar (ara sıra kar yağışlı) ile tanımlanan dört farklı mevsime sahiptir. Yıllık ortalama sıcaklık 170 °C (338,0 °F), aylık günlük ortalamalar Ocak ayında 46 °C (114,8 °F) ile Temmuz ayında 289 °C (552 °F) arasındadır. Şehir, yıllık ortalama 1.438 mm (56,6 in) yağış alır ve Haziran ayında Asya musonunun erik yağmurlarından etkilenir. Yaz sonunda (Ağustos'tan Eylül'e kadar), Hangzhou tayfun fırtınalarına maruz kalır, ancak tayfunlar onu nadiren doğrudan vurur. Genellikle Zhejiang'ın güney kıyısı boyunca karaya çıkarlar ve bölgeyi kuvvetli rüzgarlar ve fırtınalı yağmurlarla etkilerler.

Hangzhou'nun ekonomisi, açıldığı 1992 yılından bu yana hızla gelişmiştir. Hafif sanayi, tarım ve tekstil gibi çok çeşitli sektörlerin bulunduğu bir sanayi şehridir. Kıyı Çin için önemli bir üretim üssü ve lojistik merkezidir. Ayrıca, şehir e-ticaret ve teknoloji merkezidir. Hangzhou'nun 2001 GSYİH'sı RMB 156,8 milyardı ve bu, Guangzhou'dan sonra tüm eyalet başkentleri arasında ikinci sıradaydı. Şehir, o zamandan beri GSYİH'sini üç kattan fazla artırarak 2001'de 156,8 milyar RMB'den 2018'de 1,3509 trilyon RMB'ye ve kişi başına GSYİH de 3.020 ABD Dolarından 21.184 ABD Dolarına çıktı.
2019 itibarıyla, Hangzhou metropol bölgesinin tahmini 3,2 trilyon yuanlık (486,53 milyar $) brüt büyükşehir hasılası (nominal) 452 milyar $ GSYİH ile Arjantin (dünyanın en büyük 26. ülkesi) ve 448 milyar $ GSYİH ile Nijerya (Afrika'nın en büyüğü) ekonomilerden daha büyüktür.

Hangzhou, yakın zamanda birçok kentsel gelişme geçirmiş olsa da, tarihi ve kültürel mirasını ve doğal çevresini hala korumaktadır. Bugün turizm, Hangzhou ekonomisi için önemli bir faktör olmaya devam etmektedir. Hangzhou'nun en popüler turistik yerlerinden biri, bir UNESCO Dünya Mirası olan Batı Gölü'dür. Batı Gölü Kültürel Peyzajı, 3.323 ha (8.210 akre)'lık bir alanı kaplar ve Hangzhou'nun en dikkate değer tarihi ve manzaralı yerlerinden bazılarını içerir. Gölün bitişiğinde tarihi pagodalar, kültürel alanların yanı sıra Anka Dağı da dahil olmak üzere göl ve tepelerin doğal ortamını içeren bir alandır. Gölün karşısında iki geçit vardır. Diğer ilgi çekici yerler:

Büyük Kanal, aynı zamanda bir UNESCO Dünya Mirası’dır. Kanalın Hangzhou'daki kısmı MS 610'da inşa edildi. Temel tarihi yerlere Hangzhou Metrosu Hat 5'in Büyük Kanal istasyonu veya Doğu Gongchen Köprüsü istasyonu ile erişilebilir.
Dünyanın en büyük gelgit deliği, 12 m (39 ft) yüksekliğe ulaşan Hangzhou Qiantang Nehri boyunca hızla ilerler.
Hu Xueyan'ın (Basitleştirilmiş Çince: 胡雪岩故居) Yuanbao Caddesi'ndeki konutu, başarılı iş adamı Anhui yerlisi Hu Xueyan tarafından 1872'de inşa edildi. 2001 yılında restore edilerek ziyarete açılmıştır.
Xixi Ulusal Sulak Alan Parkı. Sulak alan ekolojik sistemini korumak amacıyla kurulmuş olup, yaklaşık 10 km2 (4 sq mi) alanı kaplar. Balık havuzları ve sazlıklar restore edilmiş olup birçok kuş türüne ev sahipliği yapmaktadır. Bir tapınağı ve birkaç tarihi kır evı vardır.
Hangzhou Botanik Bahçesi
Hangzhou Hayvanat Bahçesi
Çeşitli hediyelik eşyalar satılan He Fang Caddesi'ndeki Eski Çin Caddesidir ("He Fang Jie" veya "Qing He Fang", kelimenin tam anlamıyla "nehir kıyısındaki mahalle").
Yeşim kaynakları (Yu Quan)
Yuefei Tapınağı Batı Gölü yakınındaki Yue Fei'i anmak için 1221'de Song Hanedanlığı sırasında inşa edilen bir tapınaktır.
Batı Gölü Kültür Meydanı, şehir merkezindeki en yüksek binalardan biridir (yaklaşık 160 m (520 ft)) ve Zhejiang Doğal Tarih Müzesi ile Zhejiang Müzesi Bilim ve Teknoloji Bölümü buradadır.
Qiandao Gölü, Hangzhou il düzeyi şehir idaresi altındaki Chun'an İlçesi'nde en fazla adası olan insan yapımı bir göldür. Bu adalar boyut ve şekil bakımından farklıdır ve kendine özgü manzarası vardır.
Longjing çay bahçeleri gölün batısındadır.
Qiantang Nehri, Çin'in Zhejiang Eyaletindeki en büyük nehirdir. Çin'de her yıl 15 Ağustos ile 18 Ağustos tarihleri arasında Çin'de Qiantang Dalgası meydana gelir. Buna "Dünyanın En Büyük Gelgiti" denir.
Mart 2013'te Hangzhou Turizm Komisyonu, Facebook üzerinden 'Modern Marco Polo' kampanyası adlı bir çevrimiçi kampanya başlattı. Önümüzdeki yıl, Hangzhou'nun ilk dış turizm elçisi olma umuduyla dünyanın dört bir yanından yaklaşık 26.000 katılımcı başvurdu. 20 Mayıs 2014'te Hangzhou'da düzenlenen bir basın toplantısında, Liam Bates kazanan olarak ilan edildi ve 55.000 $'lık bir sözleşme kazandı ve Çin hükûmeti tarafından böyle resmi bir role atanan ilk yabancı oldu.

Hangzhou'nun yerel mutfağının genellikle Çin'in sekiz temel mutfağından biri olduğu iddia edilen Zhejiang eyalet mutfağı'nı temsil ettiği düşünülür. Hangzhou'nun yerlileri arasında yerel olarak kabul edilen fikir birliği, bu tarzda hazırlanan yemekleri "taze, yumuşak ve pürüzsüz, tatlı kokulu" olarak tanımlar.
Genel olarak, Hangzhou'nun mutfakları tuzlu olmaktan çok tatlı olma eğilimindedir. Yöre halkı, Yangtze Nehri'nden nehir balıklarını içeren hafif yemeğin tadını çıkarır. Yerel yemeklerin kökenleri etrafında dönen tarihi hikâyeler vardır.
Pian Er Chuan eriştesi (Çince: 片儿川), Batı Gölü Sirke Balığı (Çince: 西湖醋鱼), Dongpo Domuz Eti (Çince: 东坡肉), Longjing Karidesi (Çince: 龙井虾仁), Dilenci Tavuğu (Çince: 叫化鸡), Buharda Pişmiş Pilav ve Lotus Yapraklarına Sarılmış Domuz Eti (Çince: 荷叶粉蒸肉), Kızarmış Bambu Fideleri (Çince: 油焖笋), Lotus Kök Pudingi (Çince: 藕粉) ve Kardeş Song'un Balık Çorbası (Çince: 宋嫂鱼羹) Hangzhou'nun bölgesel mutfağının daha iyi bilinen örneklerinden bazılarıdır.
Hangzhou'daki ünlü ve özel restoranlar arasında Xin Feng restoranı (新峰小食), Zhi Wei Guan (知味观), Grandma's Home (外婆家), Yeşil Çay Restoranı (绿茶餐厅) vb.
Bu restoranlar, geleneksel Hangzhou mutfağının gelişmiş yiyecek ve yemeklerini batı pişirme yöntemleriyle birleştirir.
Longjing çayı en ünlü yeşil çaydır ve Çin'deki ilk on ünlü çay arasında ilk sırada yer alır. West Lake tarafından ekilenler en iyi Longjing çayıdır. Çay, Hangzhou ekonomisinin ve kültürünün önemli bir parçasıdır. Hangzhou, en çok dikkate değer bir yeşil çay çeşidi olan Longjing'i üretmesiyle bilinir.  en iyi Long Jing çayı türü olarak bilinen Xi Hu Long Jing, Longjing köyünde yetiştirilmektedir.

Huanglong Stadyumu

Resmî site

Ho Chi Minh ya da eski adıyla Saygon, Vietnam'ın en kalabalık belediyesi olan Ho Chi Minh, 2025 yılında 14 milyondan fazla nüfusa sahipti. Coğrafyası nehirler ve kanallarla şekillenmiştir; bunların en büyüğü Saygon Nehri'dir. Vietnam'ın en büyük finans merkezi olan Ho Chi Minh, tüm Vietnam illeri ve belediyeleri arasında en büyük gayri safi bölgesel hasılaya sahiptir ve ülkenin toplam GSYİH'sının yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır. Vietnam'ın en işlek uluslararası ulaşım merkezidir; Tansan Nhất Uluslararası Havalimanı, Vietnam'a gelen tüm uluslararası yolcuların neredeyse yarısını oluştururken, Saygon Limanı da Güneydoğu Asya'nın en işlek konteyner limanları arasındadır. Ho Chi Minh, Bağımsızlık Sarayı, Bitexco Finans Kulesi, Landmark 81 Kulesi, Savaş Kalıntıları Müzesi ve Bến Thành Pazarı gibi tarihi ve modern simge yapılarına sahiptir. Bölge, Phạm Ngũ Lão Mahallesi ve Bùi Viện Caddesi de dahil olmak üzere, dar sokakları ve gece hayatıyla ünlüdür.
Bölge başlangıçta Kamboçya yönetiminin bir parçasıydı, ancak Đại Việt'in Nam tiến yayılmacı politikası nedeniyle 1698'de Vietnamlı Nguyễn beylerinin kontrolüne geçti. 1802'de Nguyễn hanedanlığının kurulmasından önceki son yıllarında Nguyễn beylerinin başkenti olarak hizmet verdi. 1859'daki Cochinchina seferi sırasında Saygon Kalesi'nin düşmesinden sonra, 1862'den 1949'a kadar Fransız Cochinchinası'nın başkenti oldu. Ayrıca 1887'den 1902'ye ve tekrar 1945'ten 1954'teki sona ermesine kadar Fransız Çinhindi'nin başkentiydi. Fransa, Vietnam'ın bağımsızlığını ve birliğini tanıdıktan sonra, 1949'dan 1955'e kadar Vietnam Devleti'nin başkenti oldu. 1954'teki bölünmenin ardından, Kuzey Vietnam tarafından ele geçirilip 1976'da birleşik bir komünist devlete dönüşene kadar Güney Vietnam'ın başkenti oldu. Şehir daha sonra Kuzey Vietnam lideri Ho Chi Minh'in adıyla yeniden adlandırıldı, ancak Saygon gayri resmi olarak kullanılmaya devam ediyor ve resmi adı olmuştur. 2025'ten beri şehrin idari merkezi. 2025'te Bình Dương ve Bà Rịa–Vũng Tàu illeri Ho Chi Minh Şehri'ne birleştirilerek, iki eski ilin sanayi kasabaları ve kıyı şehirlerini de miras alarak bir mega kent haline geldi.

Ho Chi Minh Kenti, 113 semt (eski il şehirleri Bà Rịa, Bến Cát, Dĩ An, Phú Mỹ, Tân Uyên, Thủ Dầu Một, Thủ Đức ve Vũng Tàu da dahil olmak üzere), 54 kırsal belediye ve bir özel idari bölge (Côn Đảo) olmak üzere 169 belediyeye ayrılmaktadır.

Resmi web sitesi 8 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karaçi (Urduca: کراچی), Pakistan'ın Sindh eyaletinin başkentidir. Pakistan'ın en büyük şehri ve 20 milyondan fazla nüfusuyla dünyanın 12. büyük şehridir. Ülkenin güney ucunda, Umman Denizi kıyısında yer alır ve 1947'den 1959'a kadar ülkenin başkenti olarak hizmet vermiştir. Beta-küresel şehir olarak sınıflandırılan Karaçi, Pakistan'ın önde gelen sanayi ve finans merkezidir ve 2021 yılı itibarıyla tahmini GSYİH'si 200 milyar doların üzerindedir (PPP). Karaçi, büyük bir metropol alanıdır ve Pakistan'ın en kozmopolit şehri olarak kabul edilir; ayrıca ülkenin en dilsel, etnik ve dini açıdan çeşitli bölgelerinden biridir ve ülkenin en ilerici ve sosyal açıdan liberal şehirlerinden biridir.
Bölge binlerce yıldır yerleşim yeri olmuştur ancak şehir, Kolachi adlı müstahkem bir köy olarak resmi olarak 1729 yılında kurulmuştur. Yerleşim, 19. yüzyılın ortalarında Doğu Hindistan Şirketi'nin gelişiyle büyük önem kazanmıştır. İngiliz yöneticiler, şehri önemli bir liman kentine dönüştürmek ve Hint alt kıtasının geniş demiryolu ağına bağlamak için önemli projelere girişmişlerdir. Pakistan'ın 1947'deki bağımsızlığı sırasında şehir, tahmini 400.000 kişilik nüfusu ve az sayıda Hindu çoğunluğuyla Sindh'in en büyük şehriydi. Hindistan'ın bölünmesinin ardından, şehir, Hindistan'dan gelen yüz binlerce Müslüman göçmenin gelişiyle ve neredeyse tüm Hindu sakinlerinin göçüyle nüfus ve demografide dramatik bir değişim yaşamıştır. Şehir, Pakistan'ın bağımsızlığının ardından hızlı bir ekonomik büyüme yaşamış ve ülke genelinden ve Güney Asya'nın diğer bölgelerinden göçmenleri kendine çekmiştir. 2023 Pakistan Nüfus Sayımı'na göre Karaçi'nin toplam nüfusu 20,3 milyondu. Karaçi, dünyanın en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir ve Pakistan'daki hemen her etnik grubu temsil eden önemli topluluklara ev sahipliği yapmaktadır. Karaçi'de iki milyondan fazla Bengal göçmeni, bir milyon Afgan mültecisi ve Myanmar'dan 400.000'e kadar Rohingya yaşamaktadır.
Karaçi, şu anda Pakistan'ın önde gelen sanayi ve finans merkezidir. Şehrin 2021 yılı itibarıyla 190 milyar dolar değerinde olduğu tahmin edilen resmi ekonomisi, ülkenin en büyük ekonomisidir. Karaçi, Pakistan'ın vergi gelirlerinin %35'ini topluyor ve Pakistan'ın toplam GSYİH'sının yaklaşık %25'ini üretiyor. Pakistan sanayi üretiminin yaklaşık %30'u Karaçi'den gelmektedir, Karaçi limanları ise Pakistan'ın dış ticaretinin yaklaşık %95'ini karşılamaktadır. Pakistan'da faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin yaklaşık %90'ı ve bankaların %100'ünün genel merkezi Karaçi'dedir. Ayrıca bir ulaşım merkezi olarak da hizmet vermekte olup, Pakistan'ın en büyük iki deniz limanı olan Karaçi Limanı ve Kasım Limanı'nın yanı sıra Pakistan'ın en işlek havalimanı olan Cinnah Uluslararası Havalimanı'nı da içermektedir. Karaçi aynı zamanda Pakistan'ın moda başkenti olarak da kabul edilmekte ve 2009 yılından beri yıllık Karaçi Moda Haftası'na ev sahipliği yapmaktadır.
1960'lar ve 1970'lerde canlı gece hayatı nedeniyle "Işıklar Şehri" olarak bilinen Karaçi, 1980'lerde Sovyet-Afgan Savaşı sırasında büyük ölçekli silahlanmanın gelişiyle birlikte keskin etnik, mezhepsel ve siyasi çatışmalarla boğuşuyordu. Şehir, yüksek şiddet suç oranlarıyla tanınıyordu, ancak 2013 yılında Pakistan Rangers tarafından başlatılan suçlulara, MQM siyasi partisine ve İslamcı militanlara karşı yürütülen operasyonun ardından kaydedilen suçlar önemli ölçüde azaldı. Operasyonun sonucu olarak Karaçi, 2014 yılında dünyanın suç açısından en tehlikeli 6. şehri sıralamasından 2022 yılına kadar 128. sıraya geriledi.

17. yüzyılın ortalarında Hint Okyanusu kıyılarında İndus Nehri'nin denize döküldüğü yere çok yakın bir noktada küçük bir balıkçı köyü kuruldu. İndus'un ağzının batısında iki ırmak arasındaki küçük bir yarımada üstünde yer alan bu köy denize açıktı, çok güvenli bir bölgede kurulmuştu ve çölün arkasında kurulmuş olduğu için korunaklıydı. Ayrıca dalgaların hareketi ırmakların alüvyonlu birikintilerini doğuya doğru sürükleyerek bir noktada yığılmalarını önlüyordu. Bütün bu özellikleri gören İngilizler 19. yüzyılın ortalarında köye bir liman yapıp çevredeki bereketli ovanın tarım ürünlerini bu limana yönlendirmeyi düşündüler. Böylece Karaçi kurulmuş oldu. 1947'de Pakistan bağımsızlığını kazanınca, kent başkent oldu. Hindistan'dan gelen Müslüman göçmenler buraya yerleştirildi. Böylece, şehir ekonomik ve demografik anlamda büyük bir dönüşüm yaşadı.
İngilizler, Karaçi'nin askerî önemini ve İndus havzasından elde edilen ürünlerin ihracında önemli bir liman olduğunu fark ettiler. Ardından limanını balıkçılık için geliştirdiler. Böylece yeni iş yerleri açıldı ve nüfus hızlı bir şekilde artmaya başladı. Karaçi büyük bir şehir haline geldi.
1864'te, Karaçi ile Londra arasında ilk telgraf mesajı yollandı. 1878'de, Karaçi diğer İngiliz sömürgesi altındaki Hint kentlerine tren yoluyla bağlandı. 1914'te, Karaçi tüm Britanya İmparatorluğu'nun en büyük tahıl üreten limanı haline geldi. 1924'te, bir havalimanı inşa edildi ve böylelikle Hindistan'ın temel giriş kapısı oldu.
Karaçi, hâlâ ülkenin en önemli ekonomi ve sanayi merkezidir. Pakistan'ın denizaşırı ve Orta Asya ülkeleriyle yaptığı ticareti idare eder. Pakistan'ın GSYH'sının büyük bir miktarını ve ofis çalışanını elinde bulundurur. Karaçi'nin nüfusu büyümeye devam ediyor. Pakistan'da son zamanlarda yaşanan ekonomik büyüme, Karaçi'de yaşanan ekonomik dirilmenin sonucudur.

Karaçi ülkenin nüfus bakımından en büyük kentidir. Kurulduğu zamandan beri nüfusu sürekli ve aşırı derecede artmıştır. 

Karaçi şehri resmi sitesi
HistoricKarachi.com -
Karachi Postal codes

Curlie'de Karaçi (DMOZ tabanlı)
Port Grand - Karachi Food Street 29 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kâbe (Arapça: الكعبة المشرفة, Kâbe-i Şerif, Kâbe-i Muazzama veya Beyt-i Atik), Mekke'de Mescid-i Harâm'da yer alan ve İslam dininde en kutsal sayılan kübik yapıdır. İslam'da Beytullah (Allah'ın evi), beyt (ev) veya Beyt-atik (eski ev) diye de anılır. İslam dininin ilk ve en kutsal mekânı kabul edilir. Bu yapının etrafında Mescid-i Harâm bulunur. Kur'an'da Kâbe'nin İbrahim ve oğlu İsmail tarafından inşa edildiği ifade edilir. Sâmirîler, Musa'nın öğretilerini takip eden İbranilerdir. MÖ 10. yüzyıla veya MÖ 3. yüzyıla tarihlenen "Musa'nın sırları" veya Sâmirîli Kitabı olarak da bilinen Asaṭīr veya Āl-Asāṭīr, Yahudi Midraş'a paralel olan Yahudiler arasında bilinen sözlü geleneklerden oluşan bir kitaptır. Bu kitapta Kâbe ve Mekke'yi İbrahim ve oğlu İsmail'in inşa ettiği yazar.
Dünyadaki bütün Müslümanlar, nerede olurlarsa olsunlar, namazlarını Kâbe'ye dönerek kılarlar. Kâbe'nin olduğu yöne kıble denir.
İslam öncesinde Arap yarımadasında çok sayıda kutsal mekan ve buralarda inşa edilen kübik ilah evleri (Kâbe) bulunduğu, kutsal kabul edilen mekanlar ve ilah evlerinin Araplarca haram aylar boyunca ziyaret edilerek buralarda değişik tapınmaların gerçekleştirildiği bilinmektedir.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de bazı dinî gruplar Kâbe ve Hacer-ül Esved'in kutsallığı çerçevesinde icra edilen dini uygulamalara karşı çıkmaktadırlar.

Kâbe ve kıble kelimesinin bağlantılı olabileceği sözcükler İslam öncesi Arap inanışlarında bulunmaktadır. İsim, Kâbe'nin mimari yapısı ile ilgili olabileceği gibi içerisinde barındırdığı ve yapı ile özdeşleşen benzer isim veya telaffuzlarla anılan tanrıça isimleri de yapıya verilen ismin kaynağı olarak düşünülebilir. Bunlardan birisi Karataş ile sembolize edilen ve Kaab olarak da anılan tanrıça El-Lat'tır. Kıble kelimesi ise bazı araştırmacılara göre, Frig tanrıçası Kibele isminden gelmektedir.
Nişanyan etimolojik sözlüğüne göre kâbe ; Arapça kˁb kökünden gelen kaˁba(t) Arapça: كَعْبَة “Mekke'de bulunan küp şeklinde tapınak” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça kaˁb Arapça: كِعْب  “topuk veya aşık kemiği, oyun zarı” sözcüğünün faˁla(t) vezninde ism-i merresidir. Bu sözcük Arapça kaˁaba Arapça: كَعَبَ “şişti, top oldu” fiilinden türetilmiştir.

Mitolojik anlatımlara göre yeryüzü yaratılmadan bin sene önce Kâbe suyun üzerinde Allah'ı tespih eden iki meleğin üzerinde durduğu beyaz bir öz idi. Yeryüzü bu özün altında yayılıp genişletilmiş, Kâbe yeryüzünün merkezi kılınmıştır. Bir başka anlatıma göre yeryüzü yaratılmadan önce Arş suyun üzerinde bulunmaktaydı. Allah rüzgârı göndererek bununla Kâbe'nin yerinde bir kubbe yaratmış, bu kubbenin altında yeryüzü yaratılmış, yeryüzü dağlarla sağlamlaştırılmıştır. Yeryüzüne ilk konulan dağ Ebu Kubeys Dağı olmuş, diğer dağlar Ebu Kubeys'ten yeryüzüne dağılmışlardır. Bu anlatıların karşılaştırmalı bir analizi, ilgili pek çok mitin  — kozmik okyanus, yerin ekseni ve omphalos (dünyanın göbeği) gibi— diğer kültürlerle paylaşılan motifler olduğunu ve bunların daha eski kültürlerdeki olası kökenlerini açığa çıkartabilir.

Kâbe'nin ilk olarak Adem tarafından yapıldığına ancak Nuh tufanında yıkılan Kâbe'den geriye sadece temellerinin kaldığına inanılır. İbrahim'e Kâbe'nin yeri gösterilmiş, İbrahim ve oğlu İsmail peygamberler tarafından temelleri yükseltilmiştir. (Bakara; 127) İslam'dan önce Kâbe'de pagan Araplar tarafından kutsal sayılan 360 tane put bulunmaktaydı. Bunların en büyüğü ve en güçlüsü Al-İlâh'ın Al-Uzza, Al-Menat ve Al-Lât adlı üç kızı olduğuna inanılırdı. Putların yanı sıra İsa ve Meryem'in figürlerinin de yer aldığı kaydedilmiştir. Muhammed zamanında Kâbe, Müslümanların kontrolüne geçti ve bütün putlar kaldırıldı. Kâbe bugün 16 metrelik yüksekliğe sahiptir. Ancak Mekke'nin fetih günü Muhammed'in damadı Ali'yi omuzlarına çıkarıp onun da Kâbe'nin üzerindeki putları aşağı indirip kırdığına dair hadise dayanarak 630 yılında yüksekliğinin günümüzdekinden daha alçak olduğuna inanılır.

Karataş, İslam öncesi dönemde Petra'da bir adı da Kaab olan tanrıça Al-lat'ın sembolü durumundaydı.
Gibbon gibi bazı araştırmacılara göre Diodorus adlı Eski Yunan tarihçinin (MÖ I. yy.) "Orada, tüm Arapların çok saygı duyduğu çok kutsal bir tapınak kuruldu." şeklinde bahsettiği yer Kâbe'dir. Kâbe, tarih boyunca birçok değişikliklere maruz kalmıştır. Çeşitli dönemlerde kısmen ya da bütünüyle yeniden inşa edilmiştir. Muaviye'nin ölümü sonrasında çıkan Yezid ve Abdullah bin Zübeyr savaşında Kâbe, mancınık atışından isabet alarak yıkılmış ve yanmıştı. İsabet alan karataş üç parçaya bölünmüştür. İbn-i Haccac Kâbe'nin İbni Zübeyr tarafından yıktırılıp Kureyş'in inşa ettiğinden farklı bir şekilde yapıldığını Mervan'a söylemiş, Mervan ve birçok halife Kâbe'yi eski şekline döndürmek istemiş, ancak bunda muvaffak olamamıştır. Bunda Malik bin Enes Kâbe'yi sürekli yıkıp yeniden yapmanın onun itibarını Müslümanlar nezdinde yok edeceğini söylemesinin etkili olduğu ifade edilmiştir. Patricia Crone ve Michael Cook, metin ve arkeolojik araştırmalara dayanarak, "Mescid-i Harâm"ın Mekke'de değil, Kuzeybatı Arap Yarımadası'nda bulunduğunu varsaydılar. Fakat bu iddiaya erken dönemde Müslümanların Kâbe'nin yerini doğru hesaplayamadıkları için bazı camilerde kıble yönünün yanlış olduğu gerekçesiyle karşı çıkılmaktadır. Nitekim günümüze yakın tarihlerde inşa edilmiş bazı camilerin de kıble yönünün yanlış hesaplandığı belirtilmektedir. Kâbe'nin bulunduğu Mekke'de bile bazıları 50 yıldan daha eski 200 civarında caminin kıble yönünün yanlış olduğu belirlenmiştir. 7. yüzyılda yaşayan John Bar Penkaye isimli Süryani bir yazarın Abdullah bin Zübeyr'in isyanı devam ederken yazdığı kroniklerinde Kâbe'nin taşınmasından veya Petra'dan bahsetmemesi, Kâbe'nin konumunun çölün uzak noktalarında olarak bahsetmesi, Kâbe'nin taşındığı veya aslında Petra'da bulunduğu iddialarının geçerliliğini yitirtmektedir. Ayrıca Kehf Suresi'nde geçen al-Raqīm'in (الرقيم), Petra (Raqēmō) olduğu şeklinde görüş de bulunmaktadır. 2. yüzyılda (100-200) yaşayan gök bilimci, matematikçi, filozof ve aynı zamanda coğrafyacı olan Batlamyus Arabistan'da bulunan 50 şehrin bir listesini yayınlamış ve liste "Macoraba" adlı bir şehri içermiştir. 1646 yılından beri süregelen spekülasyonlar olmakla beraber bu şehrin Mekke ile bağlantılı olduğuna dair tartışmalar sürmektedir. Son zamanlarda, antik haritaları yeniden oluşturmak ve konumlarını modern koordinatlara çevirmek için gelişmiş matematiksel modeller kullanan araştırmacılar, Mekke ve Batlamyus'un bahsettiği Macoraba şehrinin aynı yerde olduğunu doğrulayabildiler.
929'da Büyük Karmat generali Ebu Tahir Mekke'yi zapt ederek Kâbe'yi yağmalamış ve Kâbe hazinesi ile birlikte Karataş'ı alıp götürmüştür. Taşın bir kısmı 951'de geri getirilerek yerine konulmuştur.
Kâbe'nin etrafını çeviren ve Kâbe yüksekliğini aşmayan kubbeli yapı (revaklar), eskilerinin etrafına, Osmanlı Padişahı II. Selim zamanında yapılmış, planlarını Mimar Sinan hazırlamıştır.
I. Süleyman tarafından onarılan Kâbe, beşinci onarımını I. Ahmed döneminde görmüş, IV. Murad döneminde yine sel baskını sonucu yıkılmış ve yeniden onarılmıştır. Kâbe'nin içinde dokuz adet oyma, bir adet altın kabartma ayet, işlemeli tahta bir sandık, oymalı ve içinde tütsü yakılan tarihi bir ocak, metal zemzem testileri ve kandiller bulunmaktadır.
20 Kasım 1979 tarihinde Kâbe, Suudi Arabistan yönetiminin etkili muhaliflerinden Cuheyman el Uteybi ve beraberindeki bin civarında destekçisiyle silahlarla baskına uğramıştır.

Kâbe'nin de içinde bulunduğu alanı çevreleyen büyük mescide “Mescid-i Harâm” (Arapça: المسجد الحرام) denilmektedir. Kâbe'nin geniş duvar yapısı yaklaşık bir küp biçimindedir. Kâbe'nin kuzeydoğu duvarı 12,63 kuzeybatı duvarı 11,03 güneybatı duvarı 13,10 metre güneydoğu duvarı 11,22 metre ve yüksekliği 13 metredir. Böylece 145 m² alan üzerine kurulmuştur. Duvarlarında kullanılan taşlar Mekke tepelerindeki granit taşlardandır.

Kâbe'nin içerisine ancak yılda iki defa (Ramazan ayı başlamadan ve Kurban Bayramı ile Hac ziyaretleri başlamadan yaklaşık 15 gün önce) "Kâbe'yi temizleme töreni" adı verilen törenle Kâbe'nin anahtarını geleneksel olarak ellerinde tutan Beni Şeybe kabilesi mensupları ve seçilmiş misafirler girebilmektedir. Kâbe kapısı zeminden yüksekte olduğu için özel bir tekerlekli merdiven kullanılarak girilir. Kâbe'nin tavanı ahşaptır. Tabanı mermer ve kireçtaşı kareler ile kaplıdır. Tavana kadar iç duvarlarının alt yarısı mermerle kaplı olup bu mermer duvar üstüne üzerine Kur'an'dan ayetler kazılmış olan mermer tabletler konulmuştur. İç duvarların üst tarafı üzerinde altın işleme ile Kur'an ayetleri bulunan bir yeşil bez ile kaplıdır.

Hacerü'l-Esved: Doğu köşesinde bulunan kara parlak taştır. Müslümanlar tarafından Cennet'ten indiğine inanılır. Kâbe'de çıkan bir yangında bu taş ısı değişimi nedeniyle kırılıp 15 parçaya bölünmüştür. Günümüzde taşın parçaları gümüş bir çerçeveyle bir arada tutulmaktadır. Görünen kısmı yaklaşık 16,5x20 cm'dir. 930'da Mekke'yi basıp Kâbe'yi ellerine geçiren Ebu Tahir Cannabi idaresindeki Karamatiler bu taşı Mekke'den alıp Doğu Arabistan'da üsleri olan el-Ahsa vahasına götürmüşler ve Abbasiler de 952'de bu taşı geri almak için büyük fidye ve tazminat vermek zorunda kalmışlardır.
Kâbe Kapısı: Kâbe'nin doğu duvarında zeminden 2,13 metre yükseklikte bulunmaktadır.
Altın Oluk veya Mizab: Kuzey duvarı üzerinde bulunan altından yapılmış oluk. Mekke'de ender yağan yağmur sularını Kâbe'nin çatısından indirmek için 1627'de Osmanlılar tarafından yapılmıştır.
Şâdervân: Kâbe'nin duvarlarının diplerini yağmur ve sel sularından korumak amacıyla yapılan mermerden koruma.
Hicr: "Hicru İsmail" olarak da bilinen, Kâbe'nin batı duvarının önünde bulunan ve 90 cm yüksekliğinde ve 1,5 m eninde beyaz mermerden yapılmış "İsmail Duvarı" ya da "Hatîm" adı verilen kavisli yarım daire şeklinde alçak duvarla sınırlanmış bir bölge.
Multezem: Kâbe'nin doğu duvarında Kâbe kapısı ile Hacerü'l-Esved arasındaki duvar kısmı. Bazı hadislerde multezemin duaların kabul edildiği mubarek bir yer olduğu belirtilmiştir. Peygamber ile sahab

Lalbağ Hisarı (Aurangabad Kalesi), Dakka, Bangladeş'in güneybatı kesiminde Buriganga Nehri'nin önünde yer alan, 17. yüzyıldan kalma bir Babür kalesi kompleksidir. İnşaat  1678 yılında İmparator Evrengzib'in oğlu ve daha sonra imparator olan Babür Subahdar Muhammed Azam Şah tarafından başlatıldı. Halefi Shaista Han, 1688 yılına kadar Dakka'da kalmasına rağmen çalışmaya devam etmedi.
Kale asla tamamlanmadı ve uzun süre atıl kaldı. Kompleksin çoğu daha sonradan tamamlandı ve günümüzde modern binaların arasında yer almaktadır.

Evrengzib'in üçüncü oğlu Babür prensi Muhammed Azam, 1678'de Bengal'deki görevi sırasında kalenin çalışmalarına başladı. Bengal'de 15 ay kaldı. Kale, babası Evrengzib tarafından çağrılması sonucunda eksik kaldı.
Shaista Han o dönemde Dakka'nın yeni subahdarıydı ve kaleyi tamamlamadı. 1684'te Şaista Han'ın kızı Iran Dukht Pari Bibi burada öldü. Ölümünden sonra kaleyi uğursuz bulmaya başladı ve yapıyı sahipsiz bıraktı. Lalbağ Kalesi'nin üç ana bölümünden biri Bibi Pari'ninn mezarıdır.
Shaista Han Dakka'yı terk ettikten sonra yapı popülerliğini kaybetti. Ana neden, başkentin Dakka'dan Murshidabad'a taşınmasıydı. Babür döneminin sona ermesinden sonra, kale terk edildi. 1844'te bölgenin adı Evrengzib'den Lalbağ'a  çevrildi ve kalenin adı Lalbağ Kalesi oldu.

Louis Isadore Kahn, (d. 5 Mart 1901 - ö. 17 Mart 1974), Amerikalı dünyaca tanınmış mimar.
Pensilvanya, Philadelphia'da çalıştı. Daha sonra Pensilvanya Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'nde mimarlık profesörü olarak hizmet verdi.

Kahn Estonya'nın Saaremaa adasında doğdu. 1905'te Yahudi ailesi Rus-Japon Savaşı'nda babasının askerliğe çağrılacağı korkusuyla Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Philadelphia'da büyüdü ve 15 Mayıs 1914'te Amerikan vatandaşı oldu.
Pensilvanya Üniversitesi'nde ("Penn") çizime önem veren sıkı bir Beaux-Arts geleneği ile eğitim gördü. 1924'te Master derecesini tamamladıktan sonra, Kahn bir Avrupa turuna çıktı ve klasizim ya da modernizm'in kaleleri yerine Orta Çağ duvarları ile örülü bir şehir olan Carcassonne'de yerleşti. Papyon kravatlı ve spor giyimli Kahn 1925–1926 yılları arasında 150. Yıl Fuarı'nda Şef Tasarımcı olarak görev yaptı. 1947 yılından itibaren çok önemli etkiler bırakacağı Yale'de on yıl boyunca eğitim verdi, daha sonra Pensilvanya Üniversitesi'ne geçti. Moshe Safdie ve Robert Venturi ünlü öğrencileridir.
New York şehrinde Pensilvanya İstasyonu'nda bir tuvalette kalp krizinden öldü. Pasaportunda ev adresini karaladığından dolayı üç gün boyunca teşhis edilemedi. Hindistan'a yaptığı bir iş gezisinden yeni dönmüştü.
Louis Kahn'ın eserleri Uluslararası mimari tarzına titiz ve oldukça kişisel bir zevk ve şiirsel bir ışık aşılamıştır. Az sayıdaki eseri, her biri ile olan derin kişisel ilişkisini yansıtır. Isamu Noguchi, O'nu "mimarlar arasında bir filozof" olarak adlandırır.
Kahn'ın üç farklı kadın ile üç farklı ailesi vardı: karısı Esther; bir çalışma arkadaşı Anne Tyng ve Harriet Pattison. New York Times'ta Paul Goldberger tarafından yazılan ölüm ilanında geride kalanlar olarak sadece Esther ve kızından bahsedildi. 2003'te Kahn'ın Pattison'dan olan oğlu Nathaniel Kahn, babası hakkında Oscar'a aday gösterilen Benim Mimarım: Bir Oğulun Yolculuğu (My Architect: A Son's Journey) adında ve mimar hakkında aile, arkadaşlar ve iş arkadaşları gibi onu tanıyanlar ile konuşarak kısa bilgiler veren biyografik bir belgesel yayınladı. B.V.Doshi, Frank Gehry, Philip Johnson, I. M. Pei ve Robert A. M. Stern gibi çağdaş ünlü mimarlar ile görüşmelere de yer verilen belgeselde ayrıca Kahn'ın olağan dışı aile hayatı ile ilgili içerden bir bakış açısı ile bilgiler de verilmektedir. Ölümündeki olağandışılık filmde bir çıkış noktası ve Kahn'ın hayatının bir metaforu olarak kullanılmıştır.

Yale Üniversitesi Sanat Galerisi, New Haven, Connecticut (1951–1953), Louis Kahn'ın ilk önemli işi ve ilk başyapıtı, mekanik sistemlere erişim sağlayan zemin kat sistemi gibi teknik yeniliklerle doludur ve Yale'in neo-Gothic yapısına 'brutal' bir şok gibidir
Richards Tıbbi Araştırma Laboratuvarları, Pensilvanya Üniversitesi, Philadelphia, Pensilvanya, (1957–1965), eserle ilgili olarak Kahn şunları söylemiştir: “Tasarlayabileceğiniz hiçbir alan bu gereksinimleri karşılayamaz. Sahip olmaları gereken bir düşünce köşesi ya da kısaca alan dilimleri yerine bir stüdyo olduğunu düşündüm”
Jonas Salk Enstitüsü, La Jolla, California, (1959–1965), bina çalışma ve düşünce yerleri olarak bölünmüş alanlardan oluşur, alanlar ışık ve okyanusla doludur
Phillips Exeter Akademisi Kütüphanesi, Exeter, New Hampshire, (1965–1972), Amerikan Mimarlar Enstitüsü tarafından Yirmi Beş yıl ödülü ile ödüllendirilmiştir
Jatiyo Sangshad Bhaban (Milli Meclis Binası) Dakka, Bangladeş (1962–1974), onun başyapıtı ve Uluslararası Modernizm'in büyük anıtlarından biridir
Kimbell Sanat Müzesi, Fort Worth, Texas, (1967–1972)
Yale İngiliz Sanatı Merkezi, New Haven, Connecticut, (1969–1974)
Hindistan İşletme Enstitüsü, Ahmedabad Hindistan

Tüm tarihler eserlerin başlangıç yılıdır

1951 - Üniversite Sanat Merkezi
1954 - Trenton Bath House
1957 - Richards Tıbbi Merkezi
1959 - Salk Enstitüsü
1959 - Esherick Evi
1959 - Üniteryen Kilisesi, Rochester
1960 - Erdman Hall Öğrenci Yurdu
1960 - Norman Fisher Evi
1963 - Kamu Yönetimi Enstitüsü
1962 - Milli Parlamento Binası, Dakka, Bangladeş
1967 - Exeter Kütüphanesi
1967 - Kimbell Sanat Müzesi
1969 - Yale İngiliz Sanatı Merkezi

Büyük Binalar on-line, bağlantılar27 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Factsheet30 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kahn'ın yüzüncü yılı şerefine, fotoğraflar25 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimbell sanat müzesi Çizimleri, Beaux-Arts eğitiminin Modernizm'e uyarlanması
My Architect27 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., biyografik film (IMDb8 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2003)
Louis Kahn Arşivi, Pensilvanya Üniversitesi
Boşluk yerdir, değişik Kahn binalarında çekilen kişisel fotoğraf koleksiyonu]
Yale Üniversitesi Sanat Galerisi - Louis I. Kahn binası, Yale Üniversitesi Sanat Galerisi'nden bilgiler, Kahn'ın YUAG binası için özgün niyetlerine ışık tutan yenileme çalışmaları.]

Luanda (resmi adı Loanda), Angola'nın en büyük şehri ve başkentidir. Atlas Okyanusu kıyısına kurulmuştur ve Angola'nın yönetim ve ticaret merkezidir. BM tahminine göre 2004 yılı nüfusu 4,5 milyondur.
Bölgesindeki en önemli ticari limanlardan biridir. Doğal bir limana sahip şehirde başlıca ihraç edilen ürünler, kahve, pamuk, şeker, elmas, demir ve tuzdur.
Şehir iki bölüme ayrılmıştır. "Baixa" adı verilen eski şehir ve "Cidade alta" olarak anılan yeni şehirden oluşmaktadır. Baixa limana yakın yerleşim bölgesidir ve dar ve eski sokakları ve eski koloni binaları mevcuttur. Luanda'daki yerleşik halk ağırlıklı olarak Ovimbundu, Kimbundu ve Bakongo gibi Afrikalı etnik gruplardan oluşmaktadır. Şehirde ağırlıklı olarak konuşulan dil Portekizce ve yerel dillerdir.
Luanda 1575 yılında, Portekizli kâşif Paulo Dias Novais tarafından São Paulo de Luanda adıyla kurulmuştur.

 Belo Horizonte Brezilya 1968
 Houston Amerika Birleşik Devletleri 2003
 Lizbon Portekiz
 Makao Çin

www.luandamap.com - Haritalar
www.angolinks.com - İngilizce
Luanda Portalı - Haritalar, tarihi ve fotoğraflar

7. yüzyıl, 601'den 700'e kadar sürmüş olan yüzyıldır.

İslam, Arabistan'da ortaya çıkar ve Kur'an kayıtları başlar.
Bedir Muharebesi, Muhammed bin Abdullah önderliğindeki Müslümanların Mekkeli paganlara karşı elde ettiği ilk askeri zafer.
Uhud Muharebesi, Müslümanların Mekkeli paganlara karşı aldığı tek yenilgi.
Hendek Muharebesi, Müslümanların son savunma, paganların ise son saldırı savaşı.
Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlar ve paganlar arasında yapılan ilk antlaşma.
Mekke'nin Fethi, Müslümanların ilk saldırı, paganların ise ilk savunma savaşı ve fazla bir kan dökülmeden Mekke'nin Müslümanlarca ele geçirilmesi.
Huneyn ve Taif Muharebeleri.
Tebük Seferi, İslam peygamberi Muhammed'in Veda Haccı ve ölümü. İslam tarihinde Asr-ı Saadet adı verilen, Muhammed'in hayatta olduğu dönemin kapanması.
Ebu Bekir'in halife seçilmesi ve İslam tarihindeki Dört Halife döneminin başlaması.
Ebubekir dönemi (632-634), Kur'an'ın toplanması ve kitap haline getirilmesi. Dinden dönenler, zekât vermek istemeyen kabileler ve yalancı peygamberle mücadele edildi.
Ömer dönemi (634-644), Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve İran feth edildi. Ömer bin Hattab İranlı Mecusi bir köle tarafından öldürüldü.
Osman dönemi (644-656), İran'ın fethi tamamlandı, Trablusgarp ve Tunus feth edildi. Kafkaslar'a giren İslam orduları Hazarlara yenilerek Kafkasların güneyine çekilmiştir. Şam'da ilk kez donanma kurulmuş, Kıbrıs bu donanmanın seferleri sonucunda vergiye bağlanmış, Rodos fethedilmiştir. Kur'an çoğaltılarak önemli merkezlere gönderildi. Osman bin Affan Mısırlı isyancı bir grup tarafından evinde Kur'an okurken öldürüldü.
Ali bin Ebu Talib dönemi (656-661), İslam tarihindeki İlk Fitne döneminin patlak vermesi. Halifeliği Ayşe, Talha ve Zübeyr tarafından reddedilen Ali'nin muhalifleriyle yaptığı Cemel Savaşı ve daha sonra Şam valisi Muaviye ile gerçekleşen Sıffin Muharebesi. Ali Kûfe'de El Mescid-ül Camide sabah namazını kılarken daha önce ordusunda yer almış olan Haricilerden biri tarafından hançerlenerek öldürüldü. Oğlu Hasan bin Ali bazı şartlarla halifeliği Muaviye'ye bıraktı. Böylece İslam tarihindeki Dört Halife Dönemi sona erdi ve Emevîler dönemi başladı.
Roma-Pers Savaşları sona erer.
Sindh'deki düzensiz Budist yönetimi sona erer.
Teotihuacan yağmalanır ve yakılır.
Shugendo dini ortaya çıkar.
Bulgarlar Balkanlara ulaşır.
Kerbelâ Olayı, Kûfelilerin davetiyle Mekke'den Kufe'ye doğru yola çıkan Hüseyin bin Ali ve beraberindeki 72 kişi hicri 61. senesinin Muharrem ayının onuncu gününde miladi 10 Ekim, 680 tarihinde Kerbelâ'da Emevî halifesi Yezid'in ordusu tarafından öldürüldü.
İskenderiye Kütüphanesi tekrar yıkılır.
Çin'de Tang Hanedanı.

Muhammed (570/571-632), İslam peygamberi.
Ebu Bekir, Sünni İslam'ın ilk halifesi.
Ömer bin Hattab, Sünni İslam'ın ikinci halifesi.
Osman bin Affan, Sünni İslam'ın üçüncü halifesi.
Ali bin Ebu Talib (600-661), Muhammed'in amcası oğlu ve damadı, Sünni İslam'ın dördüncüsü halifesi, Şia'ya göre ilk imam.
Hasan bin Ali (624-669), Muhammed'in kuzeni Ali ile kızı Fatma'dan olan ilk torunu, Sünni İslam'ın beşinci halifesi, ikinci Şia imamı.
Hüseyin bin Ali (626-680), Muhammed'in kuzeni Ali ile kızı Fatma'dan olan ikinci torunu, üçüncü Şia imamı.
Li Shimin, Çin imparatoru
Antere bin Şeddad
Brahmagupta
I. Gregorius (y. 540-12 Mart 604), daha çok Büyük Gregorius olarak bilinir. 3 Eylül 590'dan 604'te ölümüne kadar papalık yapmıştır.
Herakleios (y. 575-11 Şubat 641), Bizans İmparatorluğu'nun 610–641 yılları arasındaki imparatorudur.
Asparuh, Bulgarların hanı
Eulji Mundeok

Hicri takvim, Miladi 639'da, Hicretin gerçekleştiği sene 1 kabul edilerek oluşturuldu.
Üzengi, 7. yüzyılın sonlarında, Çin'den İran'a girer.
Satrancın atalarından "Chatrang" oyununun bilinen ilk kaydı.

Abidos Antik Mısır'ın en eski kentlerinden biri ve Yukarı Mısır'ın 22 bölgesinden biri olan Ta-wer bölgesinin de başkenti. Nil nehrinin 11 km. batısında, şimdiki Sevhac yakınlarındadır. Abidos adı, kentin eski Mısırca'daki adı olan Abdju adından gelmiştir ve "kutsal emanetlerin veya sembollerin tepesi" anlamına gelmektedir. Buradaki "kutsal emanetler" Tanrı Osiris'in kesik başının içinde olduğu kutsal emanetlere yapılan bir göndermedir.
Mısır'ın en önemli arkeolojik sitlerinden biri olduğu düşünülen kutsal kent Abidos içinde Umm el-Qa'ab'ın da olduğu çok sayıda antik tapınağa, ilk firavunların gömülmüş olduğu bir kraliyet nekropolüne de ev sahipliği eder. Bu bölgede gömülmek giderek Antik Mısır'da oldukça önemli görülmeye başlandı ve bölgenin önemli bir kült site haline gelmesini sağladı.
Bugün Abidos, Abidos Kral Listesi olarak bilinen, 19. hanedan döneminden kalma bir kitabenin olduğu I. Seti'nin anıt mezarı ile dikkat çekmektedir. Kitabe firavun Menes'ten başlayarak Seti'nin babası olan I. Ramses'e kadar önemli kralların kartuşlarının sıralandığı bir kronolojik listedir. Büyük Tapınak ve antik kasabaların birçoğu Seti tapınağının kuzeyindeki modern binaların altına gömülmüştür. Orijinal yapıların ve sanat eserlerinin çoğu kayıp ya da onarılamaz durumda, birçoğu da yeni yapılar yüzünden tahrip olmuş durumdadır.
Kentin İngilizce ismi Yunanca Άβυδος adından gelmektedir ki bu isim Yunan coğrafyacılar tarafından aslında kentle ilgisi olmayan Çanakkale Boğazı'ndaki Abidos kentinden ödünç alınmıştır.

Akhenaton ya da IV. Amenhotep olarak da bilinir. Mısır yeni dönem 18. hanedanının bir firavunudur. Kraliçe Tiye ve III. Amenhotep'in genç olan çocuğudur. Büyük kardeşi Thutmosis babasından önce ölünce tahta önce ortak oldu, sonra da MÖ 1353-1336 ya da MÖ 1352-1334 yılları arasında 17 yıl (Mısır kronolojisinde değişir) firavunluk yaptı. Eşi Nefertiti'ydi. Amenhotep Neferjeperura olarak bilinen Akhenaten (Akhenaton veya Akhenaten), saltanatının beşinci yılına gelindiğinde adını değiştirdi.
Bir firavun olarak Akhenaton, geleneksel çok tanrılı Eski Mısır dinini terk etmesi ve Aten'e tapınmayı merkeze alan Atenizmi getirmesiyle tanınır. Mısırbilimciler arasında, onun izlediği din politikalarının tam anlamıyla mutlak bir tektanrıcılık mı, yoksa monolatrik, senkretik ya da henoteist bir inanç biçimi mi olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bu dinsel dönüşüm, Akhenaton'un ölümünden sonra tersine çevrildi. Anıtları tahrip edildi ve gizlendi, heykelleri yok edildi ve adı sonraki firavunların düzenlediği hükümdar listelerinden çıkarıldı. Geleneksel dini uygulamalar zamanla yeniden hayata geçirildi; özellikle halefi Tutankhamun döneminde — ki o da hükümdarlığının başlarında adını Tutankhaten'den Tutankhamun'a çevirmiştir — bu dönüşüm belirgindir. Akhenaton'un ölümünden yaklaşık on yıl sonra, On Sekizinci Hanedan ile doğrudan bağları olmayan yeni yöneticiler ayrı bir hanedan kurduklarında, hem Akhenaton'u hem de onun yakın haleflerini itibarsızlaştırdılar; resmî arşivlerde ona “düşman” ya da “suçlu” gibi ifadelerle atıfta bulundular.

Amenhotep, doğum ismi. Anlamı "Amon hoşnuttur". Amenophis, ismin Yunan kaynaklarında geçen, Yunancaya uyarlanmış hâlidir.
Nefer-kheperu-Ré, unvanı. Anlamı "Ra'nın şekilleri güzeldir".
Akhenaton, kendisi için kendi belirlediği isimdir. Krallığının beşinci senesinden itibaren, Atenciliği resmi din ilan etmesinden sonra ölene dek bu ismi kullandı. Anlamı "Aten'in hizmetkarı". Bu ismin kaynaklarda alternatif yazılışları çoktur: Akhenaton, Akhnaten, Akhnaton, Ikhnaton...

MÖ 15. yüzyıl sonlarında veya MÖ 14. yüzyıl hemen başlarında dünyaya geldi. Babası III. Amenhotep öldükten sonra tahta geçti. Tahta geçtiği ilk yıllarda aile adı olan Amenhotep'i (Amon'un hoşnut olduğu) kullandı. Beşinci senesinde adını değiştirerek Akhenaton (Aten'in hizmetkârı) ismini kullanmaya başladı ve aynı yılında geleneksel çok tanrılı Mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aten dinini kurdu.
Krallığının 6. yılında yüz yıllardır Mısır'ın başkenti olan Teb'i terk ederek bugün Tel el Amarna olarak bilinen el değmemiş topraklara yeni bir başkent kurmaya karar verdi. Akhenaton, diğer tanrılara olan inancı yok etmek için tapınaklardan diğer tanrıların isimlerini sildirdi.
Akhenaton yaklaşık 15 yıl tahtta kaldı. Ölümünün ardından kurduğu din çöktü. Akhenaton'un şehri yerle bir edildi ve Horemheb döneminden itibaren "düşman" olarak kayıtlarda anıldı, daha sonraları ise onunla ilgili her şey yok edilmeye çalışıldı. 19. yüzyılda keşfedilene dek yaklaşık 3000 yıl Akhenaton'un ismi unutuldu.

Akhenaton'un hiç erkek çocuğu olmadığından öldüğünde yerine kızlarından biriyle evlenmiş olan Akhenaton'un isimsiz üvey kardeşi Smenkh-Ka-Re (Smenkhkare) adındaki damadı çok kısa süreliğine firavun oldu. Onun da ani ölümü üzerine Akhenaton'un oğlu Tutankhamon firavun oldu. Tutankhamon'un baba-bir kızkardeşi olan Ankhesenamen ile olan çocukları ya doğum öncesi ya da doğum sonrası öldü. Tutankhamon da 18 yaşında ölünce tahta Ay ya da Akhenaton'la hiçbir kan bağı ve akrabalığı bulunmayan fakat ordu komutanı olarak sahip olduğu güce dayanarak firavun olduğu zannedilen Horemheb geçti.

Burası yeni dinin yaşanacağı ve Teb'deki düşmanlardan uzak bir sığınak olarak tasarlanmıştı. Bu şehir, tarihteki ilk planlı yerleşimlerden biridir. Binalar, tapınaklar ve yollarıyla tamamen tanrı Aton'a tapmak için tasarlanmıştır. Amarna'nın tamamlanmasına yakın Kral ve eşi Nefertiti şehre yerleştiler.

Bu arada Mısır büyük bir istikrarsızlığa düşmüştü. Bu dönemde sanatta da yenilikler olmuştur: Firavun resimleri eskisi gibi tanrısal bir durağanlıkla değil, daha çok gerçekçi şekilde çiziliyordu. Bir bakıma sanatın dinden ayrılmasını Akhenaton başlatmıştır. Firavun geleneksel sahneler dışında, yemek yerken, karısını öperken, bir törene başkanlık ederken de çizilebiliyordu. Uzun boyunlu, göbekli resmedilen Firavunun resimleri oldukça ilginçtir. Uzun boyunlu beden yapısı, bu dönemdeki diğer eserlerde de sık sık kullanılmıştır.

İktidara gelişinin 5. yılının 8. ayının 13. günü günümüzde Amarna olarak bilinen, kendisinin ise Akhetaten adını verdiği yeni şehre taşındı. Bir ay öncesinden de IV. Amenhotep olan eski eski isminde taşıdığı 5 katlı unvanlarından çoğunu terk ederek sadece prenomen olarak kullandığı ilk ismini alıkoymak suretiyle kendi adını resmen Akhenaten olarak değiştirdi.

Akhenaton tahta geçişinin birinci yılında din alanında bir devrim yaparak Atenizm (bazen Atonizm) dinini kabul ettiğini ve tüm diğer Mısır tanrılarını reddederek (Ra, Maat, Hathor, İsis, Nephthys, Set, ...) tek tanrı Aton'a ibadet edilmesini bir kanunla halka duyurdu. Başlangıçta eski Mısır diniyle benzer gibi gözükse de, Atenizm tek tanrılı bir dine geçiş teşkil etmektedir. Akhenaton'un yaşadığı dönemde Amon Rahipleri oldukça güçlüydüler. Firavun herhangi bir iş yapmadan rahiplere danışmak ve kehanetlerine başvurmak zorundaydı.
Akhenaton bu etkiden kurtulmak ve kendi inançlarının da doğrultusunda eski Mısır dinini, sihir ve büyüyü yasaklamış, Karnak tapınaklarını kapatıp Amon rahiplerinin görevine son vermiştir. Bu durum ülkede büyük bir kargaşaya sebep olmuştur.

Akhenaten'in annesinin babası olan Yuya'nın Eski Ahit ve Kur'an'da adı geçen Yusuf Peygamber ( Joseph ) olduğu Mısırlı tarihçi Ahmed Osman tarafından iddia edilmiştir.
Akhenaton öldüğünde, tahta Akhenaton'un yerine 10 yaşında olan Tutankhaton geçti. Tutankhaton ismini Tuthankhamon olarak değiştirerek Amon ve diğer pagan ilahlara tekrar tapınılmasının yolunu açmış oldu. Genç firavun 18 yaşında öldüğünde, Amon rahipleri eski sömürge ve pagan düzenin tekrar getirilmesi sebebiyle Tutankhamun'a unutulmaz bir tören yaptılar. Firavun çoktan hazırlanmış olan mezarına, yüzyıllar sonra Howard Carter tarafından bulunmak üzere yerleştirilmiş, Akhenaton ve soyundan birçok kimsenin isimleri ise tapınak duvarlarından silinmiştir.
Akhenaten'in tek tanrılı dinlerin öncülüğünü yapan bir firavun olduğu iddiası ve bu dinin daha sonra Yahudilik şekline dönüşmüş olabileceği birçok bilim insanı tarafından kabul gören bir görüştür. Bu görüşün en önemli savunucularından birisi Moses and Monotheism (Musa ve tek tanrıcılık) isimli kitabında açıkladığı görüşleriyle Psikanaliz biliminin kurucusu olan Sigmund Freud'dur. Freud Musa'nın kendisine iman edenlerle birlikte Akhenaten'in ölümünden sonra Mısır'ı terk etmek zorunda kalan Atenist bir din adamı olduğunu iddia etmiştir.
Sigmund Freud, Dinin Kökenleri adlı eserinde; Yahudilerin sünnet geleneğini nereden aldıkları sorusunu Mısır olarak yanıtlamaktadır. Burada Freud, Herodot' un, Tarih II. Kitap 104. bölümde, sünnetin Mısır'da uzun süreden beri devam eden bir uygulama olduğunu söylediğini ve bilindiği kadarı ile sadece Antik Mısır'da bulunan bir uygulama olduğunu, Doğu Akdeniz' de başka hiçbir halkın bu geleneği uygulamadığını, Samilerin, Babillilerin ve Sümerlerin sünnetsiz olduklarının kesin bir şekilde varsayılabileceğini belirtmektedir. Bundan sonra Freud şu sözleri ile anlattığı sonuca ulaşmaktadır:

Eğer Musa, Yahudilere yalnızca bir din değil aynı zamanda sünnet emri de verdiyse bir Yahudi değil bir Mısırlıydı ve o durumda Musa dini olasılıkla bir Mısır dini ve yaygın dinle zıtlığı göze alındığında daha sonraki Yahudi dininin bazı önemli açılardan uyuştuğu Aten (Aton) diniydi.
Diğer Mısır Bilimciler ise Yahudilik ve diğer Semitik dinî âdetler arasında doğrudan yakın alâkaların mevcudiyetine dikkat çekmektedir.

Jürgen von Beckerath, Chronologie des Pharaonischen Ägypten. Philipp von Zabern, Mainz, (1997)
Berman, Lawrence. 'Overview of Amenhotep III and His Reign,' and Raymond Johnson, 'Monuments and Monumental Art under Amenhotep III' in 'Amenhotep III: Perspectives on his Reign' 1998, ed: David O'Connor & Eric Cline, University of Michigan Press, ISBN 0-472-10742-9
Rosalie David, Handbook to Life in Ancient Egypt, Facts on File Inc., 1998
Peter Clayton, Chronicle of the Pharaohs, Thames and Hudson, 2006
William L. Moran, The Amarna Letters, Johns Hopkins University Press, 1992
Trevor Bryce, The Kingdom of the Hittites, Clarendon Press, 1998.
A.R. Schulman, "The Nubian War of Akhenaten" in L'Egyptologie en 1979: Axes prioritaires de recherchs II (Paris: 1982)
Nicholas Reeves, Akhenaten: Egypt's False Prophet, Thames & Hudson, 2000
Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, 1999

Akhenaten and the Hymn to the Aten
The City of Akhetaten7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Great Hymn to the Aten7 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M.A. Mansoor Amarna Collection
Grim secrets of Pharaoh's city28 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BBC
Ancestry and Pathology in King Tutankhamun's Family10 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hawass
Belief Of Akhenaten - The introduction of a New Note into the Religious Thought of the World26 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Long Coregency Revisited: the Tomb of Kheruef13 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Peter Dorman, University of Chicago
Royal Relations, Tut’s father is very likely Akhenaten. National Geographic 09. 20109 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antik Mısır tarihi'nin Altıncı Hanedan‘ı içinde yer alan bilinen yöneticiler.
Antik Mısır'ın Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Hanedanları genellikle Eski Krallık dönemi altında gruplanırlar.

Mısır'ın altıncı hanedanı birçok yetkiliye göre Antik Mısır'ın Eski Krallık'ının son hanedanı olarak sayılır, ancak The Oxford History of Ancient Egypt (baskı, Ian Shaw, 2000) Yedinci ve Sekizinci Hanedanları Eski Krallık'ın bir parçası olarak saymaktadır. Manetho bu kralların Memphis'ten veya Mısırca Mennefer, yönettiğini yazmıştır. Şehrin ismini Unas tarafından yakına yaptırılan piramitten aldığını düşünülmektedir; arkeologlar bu konuda Manetho ile aynı fikirdedir.
Hanedan I. İput ile evlenen Teti tarafından kurulmuştur. Genel olarak İput'un Beşinci Hanedan'dan Unas'un kızı olduğuna inanılmaktadır. Bu hanedanın diğer ünlü üyleri içinde, Antik Mısır tarihinin 94 sene en uzun süre hüküm süren kralı II. Pepi ve bazı yetkililerce yalnız Mısır'ın değil tüm dünyanın ilk kadın yöneticisi ve bu hanedanın son yönetici olan Nitiqret'dir (ayrıca Yunanca şekli ile Nitocris olarak da bilinir).
Bu hanedan boyunca, seferler Sinai'deki Wadi Maghara, Wadi Hammamut ve Hatnub'a turkuvaz ve bakır kazıp çıkartmak için gönderilmiştir. Firavun Djedkara güneye Punt'a ve kuzeye Biblos'a ticaret seferleri göndermiştir ve I. Pepi sadece buralar değil Ebla'ya kadar seferler düzenletmiştir.
Kraliyet dışı mezarlarda büyüyen sayıdaki yaşamöyküsü yazıtları ile, erken yöneticiler hakkında bilinen bilgiler genişlemiştir. Örneğin, I. Pepi'e yapılan başarısız bir komplo öğrenilmiştir. Ayrıca genç kral II. Pepi tarafından yazılmış bir mektup ele geçirilmiştir, bu mektupta II. Pepi seferlerinden dönen bir grubun Nubiya'nın güneyinde yer alan Yam'dan getirdiği pigmeden dolayı çok heyecanlığından bahsetmektedir.
Bu kraliyet dışı mezarlardaki yazıtlar daha sonra kralın mutlak gücünü zayıflatacak olan soyluların büyüyen gücünün bir örneğidir. Sonuç olarak, uzun bir yaşam süren II. Pepi'nin ölümünden sonra, tebaası II. Pepi'den sonra gelecek kralın otoritesine karşı çıkacak kadar güçlenmişlerdi ve bu da Eski Krallık'ın hızlı sonunu getirmiştir.

Tel el-Amarna veya Amarna (Arapça: العمارنة el-'amārnah), Nil Nehri kıyısında kurulmuş, firavunlar dönemine ait eski yerleşim yerlerinden biridir. Fakat bu yere ait günümüze kadar gelen fazla şey yoktur. Bu kentte Akhenaton dönemine ait harabeler bulunur. IV. Amenhotep (Akhenaton), tektanrıcılık üstüne kurulan bir din olan Aton dinini ülke içinde resmi din haline getirince Teb şehrinden başkenti Tel-el-Amarna'ya taşıdılar. Ulaşımı zor olan bu şehre yalnızca nehir yoluyla ulaşılabiliniyordu. Mısır'ın diğer şehirlerin de olduğu gibi Amarna'da zengin ve fakir ayrımı yoktu. Örneğin bu şehirde işçilerin evleri zengin işverenin etrafında toplanmıştı. Akhenaton ölünce Aton kültü de öldü; dolayısıyla şehir terk edildi ve yüzyıllar boyunca kenti derin bir sessizlik kapladı.
Günümüzde bu şehir harabeden ibarettir. Tapınakları, dikilitaşları, yapı kalıntılarını görmek hala mümkündür. İngiliz ve Alman arkeologlar burada birçok kez kazı yapmışlardır. Krallık arşivlerinde 300'e yakın diplomatik yazışmalar bulunmuştur. Bunlar Amarna Mektuplarıdır. Bu kil tabletlerden oluşan mektuplar Mısırlılar ile Akadların diplomatik yazışmalarıdır.
Bu kentte heykel sanatıyla uğraşan Tutankhamon'un birçok taslak çalışmaları ve tamamlanmamış portreleri bulunmaktadır ve en önemlisi bugün Berlin'de bir müzede bulunan Kraliçe Nefertiti'nin kireçtaşından yapılmış çok renkli büstü de bu şehirde bulunmuştur.

Ametist, SiO2, mor renkli bir kuvars türü. Adı, Koini Grekçesi Grekçe: αμέθυστος Grekçe: amethystos kelimesinden gelmektedir. Bu kelime, olumsuzluk eki olan Grekçe: α- Grekçe: a-- "değil" ve Grekçe: μεθύσκω (Eski Yunanca) methysko / Yunanca: μεθώ metho (Modern Yunanca) "sarhoş etmek" (İng: intoxicate) kelimelerinden oluşur ve taşın sahibini sarhoşluktan koruduğuna dair inanca atıfta bulunur. Antik Yunanlar, ametist takarlardı ve sarhoşluğu önleyeceğine inanarak ametistten içki kapları oyarlardı. Genellikle mücevher olarak kullanılır. Renksiz, şeffaf kayaç kristali, kuvarsın en saf halidir.

Ametistin adını Yunanca a, "değil" (olumsuzluk eki) ve methuskein, "sarhoş etmek" kelimelerinden aldığı söylenir. Bunun nedeni eski zamanlarda yaygın olan taşın sahibini sarhoşluktan koruduğuna dair inançtır. Ametistten yapılmış bir kase veya kupadan şarap içmenin kişiyi sarhoş etmeyeceğine inanılıyordu. Yine de taşın isminin, taş için Doğu'da kullanılan bir ismin dejenere olmasından türemiş olabileceği de düşünülmektedir.

20. yüzyılda ametistin rengini sahip olduğu manganezden aldığı düşünülmüştür. Fakat, bazı otoriteler rengin organik bir kaynağı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ferrik tiyosiyanat önerilmiş ve mineralde kükürtün saptandığı belirtilmiştir. 
2005 yılından itibaren, ametistin renginden yabancı (katışkı) atomların sorumlu olduğu düşünülmektedir.
Isıya maruz kaldığında, ametistin rengi sarıya döner. Genel olarak sarı kuvars cevherlerinin (sitrin, dumanlı kuvars ve diğerleri) genel olarak yanmış ametist olduğu söylenmektedir. Kayacın yeryüzüne çıkmış uzantılarında, ametist damarlarının renklerini kaybetmeleri muhtemeldir.
Ametistin sertliği 7'dir.
Popüler bir değerli taş olan ametistin çeşitli renklerine farklı tanımlar verilmiştir. Örneğin, "Rose de France" genellikle açık pembemsi lavanta veya leylak gölgeye sahiptir.

Ametist dünyanın birçok yerinde bulunur. 2000 ve 2010 yılları arasında en çok üretim Marabá ve Pau d'Arco, Pará ve Paraná Basin, Rio Grande do Sul, Brezilya; Sandoval, Santa Cruz de la Sierra; Artigas; Kalomo, Zambiya; ve Thunder Bay, Ontario’daydı.
Afrika, Brezilya, İspanya, Arjantin, Rusya, Afganistan, Güney Kore, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki diğer birçok yerde daha düşük miktarlarda bulunur.
Ametist, volkanik kayaların içinde büyük jeodlarda oluştuğu Brezilya'daki Rio Grande do Sul eyaletinden bol miktarda üretilir.
Güneybatı Brezilya ve Uruguay'daki oyuk akiklerin çoğu, iç kısımda bir ametist kristali mahsulü içerir. Artigas ve komşu Brezilya eyaleti Rio Grande do Sul, Minas Gerais ve Bahia eyaletlerinde daha az miktarlarda çıkarılan büyük dünya üreticileridir.

Ametist Güney Kore'de de bulunur ve çıkarılır. 
Aşağı Avusturya'daki Maissau'daki büyük açık ametist damarı tarihsel olarak önemliydi, ancak artık önemli üreticiler arasında değildir.
Çok ince ametist Rusya'dan gelir, özellikle Ekaterinburg bölgesindeki Mursinka yakınlarında, granitik kayalar'daki drusy boşluklarda oluşur. 
En değerli rengi kırmızı parıltılara sahip koyu menekşe rengi olanıdır; bu renkteki ametist "Sibiryalı" olarak adlandırılır. Bu renkteki ametist genellikle Sibirya'dan çıkarılır.
Ametist, tarihsel olarak güney Hindistan'daki birçok bölgede çıkarıldı, artık bunlar önemli üreticiler değildirler. 
En büyük küresel ametist üreticilerinden biri güney Afrika'da yıllık yaklaşık 1000 ton üretimle Zambiya‘dır.
Ametist Namibya ve diğer Afrika ülkelerinde de çıkarılır.
Ametist ABD'de birçok yerde bulunsa da bunlar mücevherlerde kullanabilecek kadar güzel ve değerli değildir. 
En önemli üretim Four Peaks, Gila ve Maricopa İlçeleri, Arizona ve Jackson's Crossroads, Wilkes İlçesi, Georgia'dadır. 
Fort Collins, Colorado yakınlarındaki Red Feather Lakes; Ametist Dağı, Teksas; Yellowstone Milli Parkı; Delaware County, Pensilvanya; Haywood İlçesi, Kuzey Karolina; Deer Hill ve Stow, Maine ve Minnesota, Wisconsin ve Michigan Superior Gölü bölgesinde daha az rezervler rapor edilmiştir. Ametist, Kanada'nın  Ontario ve Nova Scotia eyaletlerinde nispeten yaygındır. Kuzey Amerika'daki en büyük ametist madeni Ontario'daki Thunder Bay'de bulunur.
Ametist, Güney Carolina'nın eyalet resmî değerli taşıdır. Smithsonian Museum Doğa Tarihi'nde birkaç Güney Carolina ametisti sergilenir.
En kaliteli kristalli ametistler genellikle Hindistan, Brezilya ve Uruguay'daki volkanik kayaçların içindeki gaz boşluklarında (jeodlarda) oluşur.
Türkiye'de Balıkesir - Dursunbey ilçesinde, Erzincan ve Ordu'da da ametist yatakları olduğu bilinmektedir.

Ametist taşı birçok farklı kültür ve bölgede kraliyet aileleri tarafından sevilmiştir. Mısır kraliyet hanedanları tarafından sevilen ametist, Mısır'da genel olarak oymalarda kullanılırdı.
Leonardo da Vinci, ametistin şeytani, günahkar düşünceleri dağıttığı ve zekayı canlandırdığını yazmıştır. Bu büyük ihtimalle o zamanlarda var olan yaygın bir kanıydı.
Ayrıca, eski zamanlarda ametist dindarlığın ve bekaretin sembolü olarak görülürdü. Bu nedenle Orta Çağ boyunca Katolik Kilisesi ve diğer dini grup ve kiliselerde, özellikle oymalarda fazlasıyla kullanılmış ve değer verilmiştir. Yine aynı nedenlerle taş piskoposlar için özel bir önem arz etmiştir. Bugün hâlâ birçok piskopos ve diğer bazı din görevlileri ametist taşlı yüzükler takar.
Ayrıca, Tibet'te ametist taşı kutsal sayılır.
Eski zamanlarda en değerli taşlardan (elmas, safir, yakut ve zümrüt) sayılan ametist daha sonraları bu değerini ve önemini yitirmiştir. Bunun en büyük nedeni, Brezilya gibi, bazı bölgelerde büyük yatakların keşfedilmesidir.

R. F. Symes, "Taşların Dünyası" (Eyewitness Rock and Mineral), Çeviren: Gürol Seyitoğlu, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Başvuru Kitaplığı 9.
Amethyst: a Royal Purple10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

mineral.galleries.com - Amethyst
Amethyst: a Royal Purple10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
mindat.org - Amethyst12 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amon (US /ˈɑːmən/; ayrıca Amun, Amen, Ammon; (Eski Mısır:jmn ve erken Orta Mısır Ja'ma:ne, Geç Mısır: a'mo:n), Yunanca Ámmōn, Hammon; Fenike, romanize: ʾmn), Hermopolitan Ogdoad'ın bir üyesi olarak görünen önemli bir eski Mısır tanrısıdır.
Amon, Teb'in baş tanrısıdır ve ilk tanrıdır ve bütün tanrıların tanrısıdır. Eşi Amunet'le birlikte tanrıdır. Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta Krallık döneminde sadece yerel bir tanrıydı ama Tebliler Mısır'a hakim olunca Amon önemli bir tanrı oldu. 18. Hanedan'dan itibaren Tanrıların Kralı oldu. Ünlü Amon Tapınağı'nın da yer aldığı Karnak Tapınak Kompleksi, dünyanın en büyük dinî yapılarından biridir. 19. ve 20. Hanedanlar Amon'un “görünmeyen yaratıcı güç” olarak cennetteki, dünyadaki, engin derinlerdeki ve yer altı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünmekteydiler.
Amon daha sonra Ra ile birleşerek dini törenlerde adı anılan ve kendisine yücelikler atfedilen Mısırın en güçlü tanrısı oldu.
Kral IV. Amenhotep Amon hoşnuttur anlamına gelen adını Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) olarak değiştirdi ve Mısır'da herhangi bir betimlemesi kalmamış Aton dinini kurdu ve diğer tanrılara tapınmayı yasakladı. Kralların da tanrı değil insan olduğu düşüncesini yaydı. Ancak Amon rahipleri bu durum karşısında ayaklandılar. Akhenaton'un ölümünden sonra Aton'un tek tanrıcı Güneş dini tarihten silindi.
Amon, eşi Amunet ile birlikte Eski Krallık'tan miras alındı. 11. Hanedan ile (y. MÖ 21. yüzyıl) birlikte Montu'nun yerini alarak Thebes'in koruyucu tanrısı konumuna yükseldi.
Teb'in Hiksos'a karşı isyanı sonrasında I. Ahmose yönetimiyle (MÖ 16. yüzyıl), Amon ulusal önem kazandı ve Güneş tanrısı Ra ile birleştirilerek Amon-Ra olarak ifade edildi.
Amon-Ra, Akhenaten yönetimindeki "Atenist sapkınlık" dışında Yeni Krallık boyunca Mısır panteonunda önemini korudu. MÖ 16. ila 11. yüzyıllarda aşkın, kendi kendini yaratan, yaratıcı tanrı, "mükemmel" konumunu elinde tuttu; yoksulların ya da sorunluların savunucusuydu ve kişisel dindarlığın merkezinde yer alıyordu. Osiris ile birlikte Mısır tanrılarının en çok kaydedilenidir.
Libya ve Nubia'daki eski Yunan tarih yazarlarının ifadelerine göre, Mısır İmparatorluğu'nun baş tanrısı olan Amon-Ra'ya Mısır dışında da tapınıldı. Yunanistan'da Zeus ile özdeşleşir ve Zeus-Ammon olarak anılır.
Güncel etkiler; Amon'un adı günümüzde bile Yahudi, Hristiyan ve müslümanlar arasında dini tören ve dualarda Âmin, Âmen şeklinde tekrarlanmaktadır. Diyanet'e göre bu görüş tartışmalıdır. Çünkü, İbranice'de Amen 'alef (א)' ile başlarken eski Mısır dilinde Amon 'yodh' harfi ile başlar (Yamen şeklinde).

Amon ve Amaunet'ten Eski Mısır Piramit Metinlerinde bahsedilmektedir. Amon (Mısırca: imn) "gizli olan" veya "görünmez" gibi bir anlama geliyordu.
Birinci Ara Dönem'in bitiminden sonra 11. Hanedan döneminde Amon Teb'in vesayet tanrısı konumuna yükseldi. Eşi Mut Teb'in koruyucusuydu. Teb'te oğulları Ay tanrısı Khons ile birlikte ilahi aileyi veya "Teb üçlemesi"ni oluşturdular.

Amon'un Teb'in koruyucu tanrısı olarak tarihi, MÖ 20. yüzyılda I. Senusret yönetiminde Karnak'ta Amon-Ra Bölgesi'nin inşasıyla başlar.
Amon-Ra Bölgesi'ndeki büyük inşaat Teb'in birleşik Mısır'ın başkenti olduğu 18. Hanedan döneminde gerçekleşti.
Hipostil Salonuyla ilgili çoğu bina 1.Seti ve 2.Ramses yönetiminde yapılmıştır. Merneptah, Luksor Tapınağı'na giden tören yolunun başlangıcı olan Cachette Court'un duvarlarında bulunan Büyük Karnak Yazıtı'nda Deniz Halkları'na karşı kazandığı zaferleri anıyordu. Şu anda içeriğinin yaklaşık üçte birini kaybetmiş olan bu Büyük Yazıt, kralın seferlerini ve potansiyel değeri olan eşyalar ve esirlerle geri dönüşünü gösterir. Teb'de Bu yazıtın yanında, Nil'in batı yakasındaki Merneptah mezar kompleksinde daha ünlü olan Merneptah Steli'nin büyük ölçüde bir kopyası olan Zafer Steli vardır. Merenptah'ın oğlu II. Seti, İkinci Pilon'un önüne iki küçük dikilitaş ve aynı bölgedeki tören caddesinin kuzeyine üçlü bir ağaç kabuğu tapınağı ekledi. Bu, Mut ve Khonsu'nunkilerle çevrili Amun'a bir şapel ile kumtaşından inşa edildi.
Amon-Ra Bölgesi'nde yapılan son büyük değişiklik, I. Nektanebo tarafından inşa edilen ilk pilon ve tüm Bölgeyi içine alan devasa çevre duvarlarıydı.

Onsekizinci Hanedanlığın kurucusu olan I. Ahmose'nin ordusunun Hyksosları kovmasıyla Thebes, Mısır'ın en önemli şehri, Thebes'in yerel koruyucu tanrısı Amon da ulusal tanrı haline gelir. Yeni hanedanın firavunları, tüm başarılarını Amon'a bağlar ve ganimet ve servetlerinin çoğunu Amon'a adanmış tapınakların inşasına harcarlar. Firavunların "istilacılara" karşı elde ettiği zaferler, onun, zayıfların savunucusu ve fakirler için adaleti savunan bir tanrı olarak görülmesine neden oldu. Kendisi adına seyahat edenlere yardım ederek yolun Koruyucusu oldu.
Amun'a Ma'at'ı (gerçek, adalet ve iyilik) ayakta tutandı, dua edenlerin bu sebeple önce günahlarını itiraf ederek buna layık olduklarını göstermeleri gerekirdi. Deir el-Medina'daki esnaf köyünden adak stelleri kaydı:

Darda olan yoksulun sesiyle gelen, yoksula soluk veren [Amun]... Sen, yoksulun sesiyle gelen sessizlerin Rabbi Amun'sun; Sıkıntıda sana seslendiğimde gelip beni kurtarırsın... Kul kötülük yapmaya meyletmiş olsa da, Rab affetmeye muktedirdir. Thebes Lordu bütün bir gününü öfkeyle geçirmez; Gazabı bir anda geçer; hiçbiri kalmaz. Nefesi bize merhametle geri geliyor... kꜣ'nuz nazik olsun; bağışlayabilir misin; Bir daha olmayacak.
Sonraki dönemde Mısır Kuş'uu fethettiğinde, Kuşluların koç başlı, baş tanrısını Amun olarak tanımladılar. Amun, böylece Ammon Boynuzları olarak bilinen küçük koç boynuzları ile tasvir edilmeye başlandı.
Koç şeklindeki güneş tanrısının izi, Eski Mısır Krallığı'nın çağdaşı olan Nubia'daki okuma-yazma öncesi Kerma kültürüne kadar izlenebilir. Nubialı Amun'un daha sonraki (Meroitik dönem) adı Amani idi ve Tantamani, Arkamani ve Amanitore gibi çok sayıda kişisel isimle tasdik edilmiştir.
Koçlar erkeklik sembolü, Amon da bir doğurganlık tanrısı olarak düşünüldü ve böylece Min' kimliğini özümseyerek Amon-Min oldu. Erkeklik ile olan bu ilişki, Amon-Min'in "Annesinin Boğası" anlamına gelen Kamutef sıfatını kazanmasına yol açtı; bu haliyle Karnak'ın duvarlarında Min gibi itifallik ve bir kırbaçla tasvir edilmiş olarak bulundu.
Önemi arttıkça, diğer bölgelerde tapınılan baş tanrı Ra ile özdeşleşerek Amon-Ra adını aldı.
Amon-Ra İlahisinde şu şekilde tanımlanır:

Gerçeğin efendisi, tanrıların babası, insanların yaratıcısı, tüm hayvanların yaratıcısı, var olan her şeyin Rabbi, yaşam asasının yaratıcısı.

On sekizinci hanedanın ikinci yarısında, firavun Akhenaten (Amenhotep IV olarak da bilinir), başkentini Thebes'ten uzaklaştırdı, gücü güneş kursunda tezahür eden bir tanrı olan Aten'e tapınmayı geliştirdi, birçok eski tanrı sembollerini tahrif etti ve dini uygulamalarını Aten'e dayandırdı. Mısır dini, amansız bir şekilde ülkenin liderliğine bağlıydı, firavun her ikisinin de lideriydi. Firavun, başkentin tapınağındaki en yüksek rahipti ve bir sonraki alt düzeydeki dini liderler, çoğu ülkeyi yöneten bürokrasinin yöneticileri olan firavunun önemli danışmanlarıydı.
Atenizmin tanıtılması, Aten'e Amun'unkiyle doğrudan rekabet halinde tek tanrılı bir tapınma inşa etti. Stellerdeki Amun övgüleri, daha sonra kullanılanlara, özellikle de Aten İlahisi'ne çarpıcı bir şekilde benzer:

Gökyüzünü aştığın zaman bütün yüzler seni görür, ama gittiğin zaman onların yüzlerinden gizlenirsin ... Batıdaki dağa konduğun zaman, onlar ölü gibi uyurlar ... Bunu yaratan toprağın ürettiği, ... tanrılar ve insanlar için bir kâr anası; sabırlı bir zanaatkâr, onları yaratan olarak kendini fazlasıyla yoran... yiğit bir çoban, sığırlarını güden, sığınakları olan ve geçimlerini sağlayan... Her gün diyarların sonuna ulaşan biricik Rab. üzerine basanları görüyor ... Her ülke, onu övmek için her gün onun yükselişinde gevezelik ediyor.
Akhenaten öldüğünde, halefi Smenkhkare firavun oldu ve Atenizn 2 yıllık hükümdarlığı sırasında yerleşik kaldı. Sonrasında Neferneferuaten olarak bilinen esrarengiz bir kadın firavun kısa bir süre için tahta geçti.
Neferneferuaten'in ölümünden sonra yerine Akhenaten'in 9 yaşındaki oğlu Tutankhaten geçti. Genç firavun Saltanatının başlangıcında Atenizm'i tersine çevirdi, eski çok tanrılı dini yeniden kurdu ve adını Tutankhamun olarak değiştirdi.
Adı Ankhesenpaaten olan kız kardeşi-karısı da onu takip etti ve adını Ankhesenamun olarak değiştirdi. Aten'e tapınma büyük ölçüde sona ermiş ve Amun-Ra'ya tapınma yeniden sağlanmıştı.
Horemheb'in hükümdarlığı sırasında Başkent Thebes'e geri getirildi, Akhenaten'in adı Mısır kayıtlarından silindi, tüm dini ve idari değişiklikleri geri alındı. Dönüş o kadar hızlı gerçekleşti ki, bu monolatrist kült ve onun hükûmet reformları hiç var olmamış gibi görünüyordu.

Amun, güneş tanrısı Ra ve doğurganlık ve yaratılış tanrısı Min ile özdeşleştirilmeye gidildi; böylece O güneş tanrısı, yaratıcı tanrı ve doğurganlık tanrısının temel özelliklerine sahip bir tanrı oldu. Ayrıca, diğer birçok unvan ve görünüm yanı sıra, Nubia güneş tanrısından koç görünümü aldı.
Acının kendi veya başkalarının yaptıklarının bir sonucu olarak ortaya çıktığına inananlar ondan merhamet diledi.:

Amon-Re " dua edeni işiten, yoksulun, dargının feryadına yetişen... Ondan sakının! Oğluna, kızına, büyüğüne, küçüğüne tekrar edin onu; nesiller boyu anlatın. henüz varolmamış olanlara, onu derinlerdeki balıklara, gökteki kuşlara anlatın, onu tanımayana ve onu tanıyana tekrar edin... yanlış yapıyor, yine de Rab merhametli olmakta normaldir. Thebes'in Efendisi bütün bir günü kızgın geçirmez. Öfkesine gelince - bir anın tamamlanmasında hiçbir kalıntı kalmaz;... Senin Ka dayanır! merhametli olacaksın!
Amon, Ptah ve Re, Leiden ilahilerinde farklı tanrılar olan, ancak çoğulluk içinde birliği olan bir üçlü olarak kabul edilir.

Tüm tanrılar üçtür: Hiçbirinin eşit olmadığı Amun, Re ve Ptah. Adını Amun olarak gizleyen kişi, yüzüne Re olarak görünür, bedeni Ptah'tır.
Henri Frankfort, Amun'un aslen bir rüzgar tanrısı olduğunu öne sürdü ve Yuhanna İncili'nden paralel 

Antik Mısır dini, Antik Mısır toplumunun ayrılmaz bir parçası olan ve çok tanrılı ve ritüelleri karmaşık bir inanç sistemi vardı. Mevcut olduğuna inanılan ve kuvvetler ve doğa unsurları, kontrolünde olan birçok tanrılar ile Mısırlıların etkileşimi üzerinde yoğunlaşmıştır. Mısırlı din uygulamalarını tanrılar sağlamakta ve halk ise onların beğenisi kazanmak için bir çabaları vardı. Mısır'ı tarihteki kral ile aynı statüsü ile aynı olan ve aynı zamanda tanrı olan Firavunlar yönetirdi. Firavunlar bir insan olmasına rağmen, Firavunların tanrıların soyundan olduğuna inanılıyordu. Firavunlar insanlar ve tanrılar arasında arabulucu olarak görev aldılar, evrendeki düzeni korumak ve tanrıların tekliflerini yerine getirmek zorundaydılar. Mısırlılar tanrılar için muazzam tapınaklar yapmışlardır.

Başlangıçta, Mısır'da insanların beş farklı dini gruplar vardı. Her grup farklı inançları vardı ve farklı yerlerde yerleşmişlerdi.

Mısır tarihi boyunca, inançlar lideri değişti. Birisi iktidara yükseldi, onların inanç sistemi de yükseldi. Yeni inançlar zaten vardı ve diğer inançlar ile kaynaştılar. Bu bile bugün bilindiği gibi eski Mısır uygarlığının sona ermesinden sonra gerçekleşti. Bunun bir örneği, Yeni Krallık olabilir. Onun süre zarfında, tanrılar Ra ve Amun, Amun-Ra oldu. Bir tanrı oluşturmak için genellikle buna sinkretizme denir.

Mısırlılar başlangıçta evrenin kaosun karanlık sularıyla dolu olduğuna inanırlardı. İlk tanrı, Re-Atum, sudan geldi. Atum yere tükürdü ve bu tanrılar Şu (hava tanrısı) ve Tefnut (nem tanrıçası) yarattı. Dünya yaratıldığında Şu ve Tefnut iki çocuk dünyaya getirdi: Nuit (gökyüzü tanrıçası) ve Geb (yeryüzü tanrısı). Şu ve Tefnut karanlıkta yürürken kaybolduğu zaman insanlar yaratıldı. Re-Atum onları bulmak için gözünü gönderdi. Onları bulduktan sonra, sevinç gözyaşları insanlara ruh verdi.
Nuit ve Geb arasında bir ilişki vardı. Şu bunu duydu ve onlarla birlikte olmamaya karar verdi. Bu yüzden gökyüzü ve toprak arasında hava oldu. Nut ise bu çocuğu doğurmayacağını söyledi. Nuit Thoth'dan yardım istedi. Thoth ay-tanrısı Khons ile kumar oynadı. Thoth kazanarak 360 günlük yıla 5 gün daha ekledi. Nut bu günlerin her biri için çocuklarına şu isimleri verdi: Osiris, İsis, Set, Neftis ve Horus.
Osiris Mısır kralı oldu. Kardeşi Set, onu öldürdü ve kral oldu. Onu öldürdükten sonra, Set Osiris'in cesedini parçaladı. İsis kardeşinin parçalarını kurtardı. Daha sonra tapınağın altında parçaları gömmek istedi. Set kral olduktan sonra, Horus Osiris'in oğlu ile savaştı. Set kaybetti ve çöle gönderildi. Set korkunç fırtınaların tanrısı oldu. Osiris Anubis tarafından mumyalanarak ve ölülerin Tanrısı haline getirdi. Horus yeni kral oldu. Antik Mısır'da, bu firavunlar Horus'un soyundan olduğuna inanılırdı.
Eski Yunanlar kendi tanrı ve tanrıçaları Mısır tanrı ve tanrıçalarının ataları olduğuna inanıyordu. Eski Yunan mitolojisi'nde Titan Tifon serbest kaldığında tüm Yunan tanrıları Mısır'a kaçar. Mısır'da, tanrıların çoğu kendilerini Tifon'dan kendilerini gizlemek için hayvana dönüştürdü ve çoğalmaya başlayarak Mısır tanrı ve tanrıçaları doğmuştur.

Eski Mısırlılar, ölümün hayatın bir sonu olduğunu düşünmemekteydiler. Ruhun insan vücudunu terk etmesinden itibaren, ruhun yeraltı dünyasında ölüm Tanrısı Osiris ile yargıçlarını tarafından sorgulandığını düşünürlerdi. Mısırlılara göre, ölen bir insanın ruhu öteki dünyaya gidiyordu. Diriler ve ölüler ülkesi arasındaki korku ülkesini geçince, büyük yargıcın karşısına, Anubis veya Horus tarafından getirilirdi. Orada bir tören düzenleniyor, bu törende ölenin kalbi tartılıyordu. Bu tören sırasında yeraltı tanrısı Anubis elinde bir terazi tutardı. Ölünün kalbi bu terazinin kefelerinden birine konurdu. Öteki kefede ise adaleti ve doğruluğu ölçebilecek bir tüy bulunurdu. Eğer ölü adil ve dürüst bir yaşam sürmüş ise kefeler dengelenirdi. Eğer kalp tartıda eksik gelirse, yemesi için Ament adlı canavara verilirdi. Bütün bu olup biteni Tanrıların katibi Thoth kayda geçirirdi.
Eski Mısırlılara göre ölümden sonra ruh ağızdan bir kuş şeklinde çıkardı. Bunun için Tanrı Anubis, elindeki aletle ölünün ağzını açar, bu sayede ölünün ruhu rahatça gidip gelirdi. Yine öteki dünyanın kapılarını da Tanrı Anubis açardı. Batıda olduğu düşünülen ölüler ülkesinin kapılarında Tanrı Amente bekler, yeni gelenleri kapıda karşılardı. Öteki dünyayı batıda düşünen Mısırlı, bu yüzden ölülere batının halkı da derdi. Mısır dinine göre, insanda, biri Ba, biri Ka adını taşıyan iki ruh vardır. Bunlardan ikincisi, insan öldükten sonra varlığını onun heykelinde sürdürür. Bu nedenle, Mısır'da, Ka tapımı ile heykel tapımı arasında sıkı bir ilişki vardır. Mısır'da mumyacılığın, aradan geçen binlerce yıla karşın canlılığını korumasının nedeni de aynı inançtır.
Eski Mısır'da mumyalamanın amacı ise ölünün gövdesini sonsuza kadar yaşayacak hale getirmekti. Ve kültün işlevi, cismani ruhla (Ba), ölümle gövdeden uçmuş olan cismani olmayan enerji öğesini (Ka), büyü yoluyla yeniden bir araya getirmekti. Bu yapıldığında ölümün ortadan kalkacağına inanılıyordu." Öbür dünyaya giden ruhun (Ba) bazı törenler sayesinde geri geleceği düşünüldüğünden ölünün uzuvları tekrar hareket kabiliyeti kazansınlar diye, mezara koymadan evvel rahip ölünün ağzını açardı.

Anubis: Ölen Osiris'i mumyaladığı için mumyalama tanrısı olmuştur. Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.
Ptah: Antik Mısır'da evreni ve diğer her şeyi yarattığına inanılan tanrıdır.
Ra: Mısır mitolojisinde güneş tanrısıdır.
Osiris: Ölüler Tanrısı.
Isis: Analık ve Bereket Tanrıçası.
Horus: Eski Mısır mitolojisinde gök (Güneş) tanrısıdır.
Nephthys: Kötü bir tanrı olan Seth'in karısıdır.
Seth: Kuraklık ve Kötülük Tanrısı
Ma'at: Ma'at, Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçasıdır.
Bes: Dans, müzik ve savaş (isyan) tanrısıdır.
Sobek: Sular Tanrısı
Sekhmet: Savaş ve yıkımın tanrıçasıdır.
Min: Erkeklikte seksin tanrısı ve çöllerdeki seyyahların koruyucusu ve Hasat Tanrısı.

Antik Mısır tanrıları
Antik Mısır'da ruh kavramı
Kemetizm
Antik Mısır

Schulz, R. and M. Seidel, "Egypt: The World of the Pharaohs". Könemann, Köln 1998. ISBN 3-89508-913-3
Budge, E. A. Wallis, "Egyptian Religion: Egyptian Ideas of the Future Life (Library of the Mystic Arts)". Citadel Press. August 1, 1991. ISBN 0-8065-1229-6
Hart, George, "Egyptian Myths (Legendary Past Series)". University of Texas Press (1st edition), 1997. ISBN 0-292-72076-9
Osman, Ahmed, Moses and Akhenaten. The Secret History of Egypt at the Time of the Exodus, (December 2002, Inner Traditions International, Limited) ISBN 1-59143-004-6
Bilolo, Mubabinge, "Les cosmo-théologies philosophiques de l’Égypte Antique. Problématique, prémisses herméneutiques et problèmes majeurs, (Academy of African Thought, Sect. I, vol. 1)", Kinshasa-Munich 1986; new ed., Munich-Paris, 2003.
Bilolo, Mubabinge, "Métaphysique Pharaonique IIIème millénaire av. J.-C. (Academy of African Thought & C.A. Diop-Center for Egyptological Studies-INADEP, Sect. I, vol. 4)", Kinshasa-Munich 1995 ; new ed., Munich-Paris, 2003.
Bilolo, Mubabinge, "Le Créateur et la Création dans la pensée memphite et amarnienne. Approche synoptique du Document Philosophique de Memphis et du Grand Hymne Théologique d'Echnaton, (Academy of African Thought, Sect. I, vol. 2)", Kinshasa-Munich 1988; new ed., Munich-Paris, 2004.

Ancient Egyptian Gods - Aldokkan 5 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hare, J.B., "ancient Egypt 17 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". (sacred-texts.com)
"Ancient Egyptian architecture: temples 13 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". University College London.
O'Brien, Alexandra A., "Death in ancient Egypt 3 Şubat 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.".ve Horus—Elder.

Antik Mısır Edebiyatı, Antik Mısır'da milattan önce 2800 yılından milattan sonra 300 yılına kadar icra edilen, Eski, Orta ve Yeni Mısır dili ile demotik metinlerle günümüze aktarılan, bilge öğretiler ve otobiyografik metinler içeren bir edebiyattır.

Antik Mısır Edebiyatı, Yunan ve Roma edebiyatının aksine Orta Çağ'da eski metinlerin yeniden yazılmalarından ziyade daha farklı bir yolla günümüze ulaşmıştır. Antik Mısır medeniyetinin çöküşü ile birlikte, bu medeniyetin edebiyatına olan ilgi de ortadan kalkmıştı. Öyle ki Mısırca'nın bir son seviyesini teşkil eden Kıptîce dahi bu edebiyattan az sayıda anlatımı sahiplenmiş ve aktarmıştı. Bu nedenle Eski Mısır Edebiyatına yönelik elde edilen bilgilerin neredeyse hepsi arkeolojik buluntulara dayanmaktadırlar. Metinlerin bazıları tapınak duvarlarında karşımıza çıkarken bazıları mezar taşlarında ya da yazıtlarda günümüze ulaşmayı başarabilmişlerdir. Bu çeşit metinlerinin çoğunluğunun dini metinler olduğu söylenebilir. Daha seyrek olarak biyografik ve firavunların yaptıklarını anlatan metinler de bulunmaktadır.
Edebi metinlerin kesin bir şekilde genellikle Papirüslere yazıldığı bilinse de, papirüslerin yüzyıllar boyunca geçen süre içerisinde sağlıklı bir şekilde korunması maalesef mümkün değil. Yalnızca belirli şartlar altında korunan papirüsler günümüze ulaşabilmişlerdir. Bunlar korunaklı mezar alanları, tapınaklar ve çölde bulunan yerleşim yerleri olarak sayılabilirler. Özellikle mezar alanlarından taş yahut ahşaba yazılmış metinler günümüze ulaşmıştır. Bu nedenden ötürü ele geçen metinlerin antik Mısırlıların ahiret anlayışını gözler önüne seren dini metinler olduğunu söylemek mümkündür.
Yerleşim yerlerinde keşfedilen edebi metinler ise genellikle eksik yahut parça parça bulunmuşlardır. Örneğin El-Lahun yerleşiminde birbirine ait olmayan çok sayıda parça metin bulunmuştur. El-Lahun'da bulunan metinlerin Sinuhe'nin Hikayesi hariç hepsinin hangi edebi eserin parçası olduğu bugün bile keşfedilememiştir. Bu durum Eski Mısır Edebiyatının büyük bir bölümünün bir daha geri döndürelemez şekilde kaybolduğunu göstermektedir. Yerleşim yerleri ve bu yerlerin çevresinden ele geçen bazı metinler ise Eski Mısır bilge öğretileri olarak da bilinirler. Bu gibi metinlerin en çok bulunduğu arazi Teb ve çevresidir.
Antik Mısır'da kütüphanelerin varlığı tartışmalı olsa da Set Maat'taki buluntular nedeniyle bu çeşit kütüphanelerin var olduğu ihtimalini göz ardı etmek doğru olmaz.

Antik Mısır edebiyatına dair en bilinen metinleri şüphesiz dini metinler oluşturmaktadır. Bu metinlerin çoğu ahiret yahut öteki dünya hakkında bilgiler vermektedir. Dini edebiyatın yoğun bir şekilde ortada olmasına rağmen, Mısır edebiyatı bununla sınırlı değildir. Metin türleri arasında yapılan sınıflandırmalar bilim dünyasında hala tartışılır konumdadırlar. Metinleri türlerine göre ayırmaktaki yaşanılan bu sıkıntılar muhtemelen antik Mısırlıların modern anlayışın aksine din, sihir ve tıp arasında bir ayrılık görmemeleridir. Burada verilen kaba sınıflandırma genel bir kavrayış sunması açısından yeterli olacaktır.

En erken metinleri Piramit metinleri olarak bilinen yazıtlar oluşturur. Eski Krallık'a dönemine ait piramitlerde karşılaşmak mümkündür. Orta Krallık döneminde bu ve benzer metinler tabutlara yazılmaya başlanmıştır. Bu metinler Tabut metinleri olarak bilinirler. İşlevleri ölüyü korumak ve ona öteki dünyaya giden yolu kolaylaştırmaktır.
İlahiler aynı şekilde mezar duvarları ya da mezara bırakılan papirüslerin üzerinde günümüze ulaşmış metin türleridir. Muhtemelen özel durumlarda okunuyor yahut söyleniyor olan bu metinlere tapınak duvarlarında da rastlamak mümkündür.
Büyü metinleri olarak adlandırılabilecek metinler de dini metinler arasında sayılabilir. Bu metinler bazen tıp ile ilgili de olabilirler. Şifa getiren bazı büyü metinleri ise Mısırca dışında başka dillerde yazılmış ve günümüze ulaşmışlardır.
Ritüel metinleri
Kehanet metinleri
Öteki dünya metinleri; bu metinler arasında Kapılar Kitabı'nın yanı sıra meşhur Ölüler Kitabı'da yer alır.
Mitolojik metinler; Bu metinler arasında Horus ve Seth hakkındaki anlatımları saymak mümkündür. Mısırbilimciler dini metinleri bu başlık altında sınıflandırmakta çekincelidirler.

Otobiyografiler, genelde mezarlarda kullanılır. Dini bir bağlamda kullanmasına rağmen, dini içerikten yoksun olduğundan bu başlık altında sınıflandırılmıştır.
Mektuplar
Aşk Şarkıları
Harp Şarkıları

Bilgelik metinleri Eski Mısır edebiyatından günümüze ulaşan özel bir metin türüdür. Metinler bir öğrenciye yahut oğula yönelik yazılmış öğütler gibidir. Bu nedenle metinlerin okullarda kullanıldığı düşünülmektedir. Bu sayede okullarda sadece öğrenilmesi zor Mısır dili eğitimi verilmemiş, öte yandan toplumun ahlaksal değerleri de öğretilmiştir. Bu metinler ayrıca başka hiçbir metinde olmadığı kadar Ma'at hakkında bilgi vermektedir.

Literatürde farklı isimlerle karşılaşılması mümkün olan ihtilaf metinleri genellikle mısırbilimciler tarafından Eski Krallık döneminden Orta Krallık'a geçiş döneminin özelliklerini yansıtan bir metin türüdür. Dönem içerisinde yaşanan toplumsal ve politik değişiklikler hem genel hem de özel anlamda toplumun kendi değerleri hakkında şüphe duymasına sebep olmuş ve bu durum kendisini metinlerde de gözler önüne sermiştir. Metinlere ihtilaf metinleri adı verilmesinin sebebi bu değerlerin yeri geldiğinde tartışmaya açılmasıdır. Yine de metinlerin Birinci Ara Dönem'in toplumsal yapısını yansıttığı düşüncesi bilim dünyasında tartışmalıdır. Zira ele geçen metinlerin birçoğu Orta Krallık'ın geç dönemlerine tarihlenmektedir.
Ayrıca bakınız Ipuwer Papirüsü

Masal metinleri olarak kabul gören metinlerin amaçları ve kime yazıldıkları konusu tartışmalıdır. Bu metinler sadece mitolojik içerik sahibi olmadıkları gibi, bir takım yaşanmış olayların anlatımı olmadıkları da kesindir. Bu metinlere örnek olarak içerisinde hem mitolojik hem de bir yaşantı hikâyesi izlenimi veren Sinuhe'nin Hikayesi sayılabilir. Bu tür metinlere ait olduğundan şüphe duyulmayan bir diğer metin ise gemi kazazedesinin hikayesidir.

Tıbbi metinler antik Mısır toplumunun tıbbi meseleler hakkında yaptığı gözlemler ve belli tedavi yöntemlerinin nasıl uygulanması gerektiği yönünde direkt talimatlar içermektedirler. Antik Mısırlıların tıp ile büyüyü birbirlerinden net bir biçimde ayırmamalarından ötürü bu metinlerde büyü içerikli anlatımlara da rastlamakta mümkündür

Eski Krallık dönemi edebiyatı onu izleyen dönemlere nazaran daha zayıftır. Bu döneme ait metinler piramit metinleri olarak da bilinen, ölen kralların piramitleri içindeki dini içerikli metinlerden ibarettir. Antik Mısır edebiyatına ait bilinen Imhotep'e ait en eski bilgelik metninin ne zaman yazıldığı bilinmediği için onu Eski Krallık dönemi edebiyatına dahil etmek doğru değildir. Ancak Imhotep'in firavun Djoser zamanında yaşadığı bilinmektedir. Bu döneme ait bir diğer metin türü ise yüksek rütbeli kişilerin mezarlarına kazınmış otobiyografik metinlerdir. Bunlardan en eskisi Metjen'e ait olan ve Snofrus döneminde yazıldığı bilinen metindir. Bu döneme ait bilimsel metinlerin var olduğu kabul edilse de bu tür metinler maalesef günümüze ulaşmamışlardır.

Birinci Ara Dönem'de yaşanan kaosun yazılı kültürde de kendisini ortaya koyduğu düşünülmektedir. Bunun en iyi örneği ihtilaf metinleri olarak bilinen metinlerdir. Ancak bu metinlerin çoğunun Orta Krallık döneminde yazıldığı düşünülür. Birinci Ara Dönem'den mezarlara kazınan biyografiler dışında ve tabut metinleri dışında pek fazla bir metin günümüze ulaşmamıştır. Bu döneme ait metinlerin ya yok edildikleri veyahut hiç üretilmedikleri düşünülmektedir.

Eski Mısır edebiyatının en parlak dönemi hiç şüphesiz ki Orta Krallık dönemi edebiyatıdır. Zira bu döneme ait metinlerin çoğu daha sonraları okullarda okunmuş ve yeniden yazışmışlardır. Bunun en önemli sebebi Orta Mısır dilinin Yeni Krallık döneminde dahi klasik bir dil olarak kabul görülmesinden kaynaklanmaktadır. Ramses döneminde dahi iki öğreti ve Nil hakkında bir ilahi yazan Cheti en büyük Mısırlı şair olarak kabul görmekteydi.
Orta Krallık döneminde çeşitli yeni metin türleri ortaya çıkmıştır. Bunların arasında Gemi kazazedesi ve Sinuhe'nin hikayesi gibi öyküsel metinler dışında, bilgelik metinleri de bulunur. Bu döneme ait bir başka metin türü Kralın astları ile yaptığı konuşmaları içeren metinler sayılabilir. Tüm bunların dışında piramit metinleri geleneği takip edecek şekilde döneme ait önemli kişiliklerin mezarlarında öteki dünya metinleri bulunur. Bu dönemde ayrıca ilk bilimsel içerikli metinlere rastlanmaktadır.

Antik Mısırlılar batıda da kullanılan birçok anlatım metoduna (örneğin tekrarlamalar) başvurmuşlardır. Ancak bunların dışında Mısır Edebiyatına özgün üslup özellikleri de bulunur. Örneğin yabancıların Mısır topraklarını fethetmesi ve tanrıların Mısır'ı terk etmesi korkusu üslupta kendisine sık sık yer bulmuştur. Ancak üslubun genel olarak yukarıda verilen her farklı metin türünde farklı şekilde ortaya çıktığı söylenebilir. Masalvari anlatımlar kendi başına anlamları olmayan ancak cümle içinde kullanıldıklarında cümlenin anlamını değiştirebilen ilgeçler ile başlamaktadır. Bu ilgeçler çoğu çevirilerde görmezden gelinse de bu gibi ilgeçlerle başlamayan bir anlatım metnine rastlamak neredeyse mümkün değildir. Antik Mısır metinlerinin dikkat çeken bir diğer özelliği ise kelime oyunlarıdır.

Antik Mısır'da yazının sihirli bir gücü olduğuna inanılırdı. Mısırlılara göre yazılan şeyler gerçek hayata müdahale edebilir, gerçek hayatı etkileyebilirlerdi. Bu sebepten ötürü negatif şeylerin çoğunun yazıya dökülmesi çekinildi. Mısır diline yapılan sosyolinguistik bir inceleme "ölüm günü" gibi bir ifadenin olmadığı ancak aynı anlama gelen "şanssızlık günü" gibi bir ifadenin varlığını ortaya koyar. Bu çeşit örnekler çoğaltılabilir. Bu inanıştan ötürü tehlikeli hayvanları gösteren hiyeroglifleri içeren metinlere zarar verilmiştir. Zarar verilen metinler arasında piramit metinleri de bulunur. Zarar verilmeden günümüze ulaşan tehlikeli hayvan tasvirlerinin çoğu

Mısır Hanedanları listesi aynı aileden gelen ve ortak bir kökeni paylaşan yöneticiler listesidir.

Mısır Hanedan dönemi
Yukarı Mısır hanedanı (en önemli merkez şehirler: Thinis, ondan sonra gelen Abidos şehri ve bu iki şehri takip eden Naqada ve Nekhen şehirleri bu dönemin önemli merkezleridir.

Birinci Hanedan (Mısır) (Thinis)
İkinci Hanedan (Mısır) (Thinis)

Üçüncü Hanedan (Mısır) (Memfis)
Dördüncü Hanedan) (Memfis)
Beşinci Hanedan (Memfis)
Altıncı Hanedan (Memfis)

Yedinci Hanedan (Memfis) kanıtlanabilmiş değil
Sekizinci Hanedan (Memfis)
Dokuzuncu Hanedan (Herakleopolis Magna)
Onuncu Hanedan (Herakleopolis Magna) dokuzuncu hanedanın devamı.

On Birinci Hanedan (Teb)
On İkinci Hanedan (Itjtawy, Feyyum)
On Üçüncü Hanedan (Itjtawy)

On Dördüncü Hanedan (Avaris)
On Beşinci Hanedan (Avaris)
On Altıncı Hanedan (Teb veya Avaris)
On Yedinci Hanedan (Abidüs)

On Sekizinci Hanedan (Teb, Tel-el-Amarna)
On Dokuzuncu Hanedan (Teb, Memfis, Pi-Ramses)
Yirminci Hanedan (Pi-Ramses)

Yirmi Birinci Hanedan (Tanis)
Yirmi İkinci Hanedan (Bubastis)
Yirmi Üçüncü Hanedan (Herakleopolis Magna, Teb, Hermopolis)
Yirmi Dördüncü Hanedan (Sais, Mısır, Batı Nil deltası)
Yirmi Beşinci Hanedan (Memfis)

Yirmi Altıncı Hanedan (Sais)
Yirmi Yedinci Hanedan (Ahameniş İmparatorluğu kontrolü altında.)
Yirmi Sekizinci Hanedan (Sais)
Yirmi Dokuzuncu Hanedan (Mendes)
Otuzuncu Hanedan (Sebennytos)
Otuz Birinci Hanedan (Ahameniş İmparatorluğu kontrolü altında.)

Ptolemaios Krallığı (İskenderiye)

Mısır firavunları listesi

İki bin yılı aşkın süreye yayılmış bir tarihe sahip Antik Mısır, istikrarlı bir medeniyet değil, tarihçiler tarafından genellikle dönemlere ayrılmış ve sürekli değişim ve kargaşa içinde bir medeniyet olarak nitelendirilir. Aynı şekilde, Antik Mısır mimarisi tek bir stilden değil, zamanla farklılaşmış ancak bazı ortak noktalara sahip bir dizi stilden oluşmaktadır.

Antik Mısır mimarisinin en iyi bilinen örneği Mısır piramitleridir, ayrıca yapılan arkeolojik kazılarda ulaşılmış tapınaklar, saraylar, mezarlar ve kaleler de Antik Mısır mimarisi denince akla gelen eserler arasındadır. Çoğu yapı, yerel olarak kolayca temin edilebilen kerpiç ve kireç taşından, ücretli işçiler tarafından inşa edildi. Genellikle anıtsal yapılarda lento yapım yöntemine sıkça rastlanmaktadır. Birçok yapıda astronomi önemli bir yer tutmaktadır. Sütunlar tipik olarak, papirüs bitkisi gibi Mısır uygarlığı için önemli olan bitkilere benzeyecek şekilde dekore edilmiş başlıklarla süslenmiştir.
Antik Mısır mimari motifleri, başka bölgelerdeki mimariyi etkilemiş, dünya geneline yayılımı ilk olarak Oryantalizm döneminde ve yine on dokuzuncu yüzyıl Egiptomani sırasında yaşanmıştır.

Antik Mısır sanatı, Eski Mısır döneminden başlayıp Roma yönetimindeki Mısır'ın Hristiyanlaşmasına kadar uzanan süreçte, MÖ 6. binyıldan MS 4. yüzyıla kadar Antik Mısır'da üretilmiş sanatı ifade eder. Bu sanat; resimleri, heykelleri, papirüs üzerine yapılan çizimleri, fayans işlerini, takıları, fildişi eserleri, mimariyi ve diğer sanat türlerini kapsar. Oldukça tutucu bir geleneğe sahip olan bu sanatın üslubu zaman içinde çok az değişmiştir. Günümüze ulaşan örneklerin önemli bir bölümü mezarlardan ve anıtlardan gelmektedir; bu durum Antik Mısırlıların ölüm sonrası yaşam inançlarına dair önemli bilgiler sunar.
Antik Mısır dilinde "sanat" kavramını karşılayan bir kelime bulunmuyordu. Sanat eserleri, din ve ideoloji ile iç içe olan işlevsel bir amaca hizmet ederdi. Bir konuyu sanatta betimlemek, ona kalıcılık kazandırmak anlamına geliyordu; bu nedenle Eski Mısır sanatı, dünyanın idealize edilmiş ve gerçekçi olmayan bir versiyonunu yansıtırdı. Sanatın amacı Ma'at'ın (kozmik düzen) sürdürülmesi olduğundan bireysel sanatçı ifadesi açısından belirgin bir gelenek yoktu.

Mimari Hanedanlık Öncesi Dönemde (MÖ 4000) gelişti. Mısırlıların ölümsüz hayata olan inançları bir mezar mimarisi oluşturmalarını sağladı. Firavunlar tahta çıktıklarında mezarlarının yapımına başlanıyordu ve hayatı boyunca devam ediyordu. Heybetli ve sağlam görünüşlü mimari taş duvarların dengesini sağlayabilmek ihtiyacından ötürü oluşmuştu. Firavun mezarları ile tanrılar için yapılan tapınaklar ve mezarlardaki lahitler Eski Mısır mimarisine egemendi.
Duvarlar son derece kalındı ve dengenin sağlanabilmesi için eğimliydi. Geniş kirişler oluşturmak mümkün değildi, bu yüzden taş sütunlar birbirine yakın inşa edilirdi. Kirişler gerilme direnci küçük olan maddelerden yapılırdı ve yekpare olmak zorundaydı. Eski Mısır'da kubbe yapımı bilinmiyordu bu yüzden tüm çatılar düzdü. Taş yapılarda geniş kapı ve pencereler yapılamıyordu. Tarihi olaylar duvarlara ve dikili taşlara hiyeroglif ile yazılıyordu. Dinsel semboller her türlü mimari yapının vazgeçilmez öğeleriydi. Tapınaklar tek katlı olurdu.

Kullanılan malzemeler:
Taş: Büyük yapılarda granit, kireç taşı ve kumtaşı kullanılırdı.
Tahta: Mısır'da odun kaynağı bulunmamasından ötürü nadiren kullanılırdı.
Tuğla: Küçük yapılarda kullanılırdı fakat dayanıksız olduğu için çok azı bugüne kalabilmiştir.
İnşaatta kullanılan basit ve ilkel araçlara rağmen, yüzyıllar boyunca yıkılmayan, hatta yıpranmayan bu mimari harikaları Mısırlıların planlama, mühendislik ve iş teşkilatı gücünü ispat etmişti piramitler

Eski Mısırlılar firavunun öldükten sonra ölüler kralı Osiris olacağına inanırlardı. Yeni firavun da Horus (güneş-tanrının koruyucusu ve göklerin hakimi) olurdu. Bu döngü güneşin doğuşu ve batışıyla sembolize edilirdi.Piramitlerin yapılış amaçları krallar öldükten sonra mezar ve hazinelerinin korunmasıdır. İlk piramit Zoser tarafından veziri İmhotep’e yaptırılan Zoser Piramidi'dir. (MÖ 2630 civarı) En ünlüleri Giza Piramitleridir. Bunlardan Keops dünyanın eski yedi harikasından biri sayılmaktadır.

Piramitlerin bazı özellikleri:
Duvarları değerli taşlarla kaplıdır.
Lahitler piramidin tam merkezindedir.
İçerisinde birçok kabartma, heykel ve hiyeroglif bulunur.
İçlerinde öbür dünyaya yapılan güneş yolculuğu mitolojisinin yanı sıra güneşin geceleyin karşılaştığı düşman devleri yenip, geceden şafağa zaferle çıkışını anlatan papirüs üzerine yazılmış metinler ve taşlar üzerine kazınmış resimler vardır.

Dikilitaş, dört köşeli bir kaide üzerinde yer alan ve yukarı doğru uzayıp ve sivri bir burunla son bulan yekpare bir taştır. Dikilitaşlar Güneş Tanrısı Ra’nın sembolüdür.
Tapınaklarda çift hâlinde bulunmuşlardır.

Dikilitaşlar iki parçadan oluşur ve boyları 1 – 30 metre arasında değişirdi:
1. Gövde: Kaide ve üzerindeki uzun bloktan.
2. Dikilitaşın tepesinde yer alan ve küçük bir piramit şeklindeki parça. Güneş ışınlarını sembolize eder ve altından yapılır.
Bugün yalnızca 26 tane Antik Mısır Dikilitaşı kalmıştır. Bunlardan sekizi Mısır’dadır, geri kalanı ise başta Roma olmak üzere Avrupa ülkelerine taşınmıştır.

Eski Mısır'ın tapınak ve mezarlarının anıtsal heykeli iyi bilinir, fakat çok daha fazla sayıda rafine ve hassas küçük eserler de vardır. Mısırlılar, gölgelerle vurgulanacak ana hatlar ve formlar için en iyi güneş ışığında görülen batık kabartma tekniğini kullanmışlardır. Bir ayağı diğerinin önünde olacak şekilde öne doğru duran heykellerin ayırt edici pozu, parçanın dengesi ve gücü için yardımcı oldu. Bu tekil poz, Mısır sanatının tarihinde erken ve Ptolemaik döneme kadar kullanıldı, ancak oturmuş heykeller de yaygındı.
Mısır firavunları her zaman tanrı olarak kabul edildi, ancak firavunu başka bir tanrı olarak temsil etmeleri dışında, diğer tanrılar büyük heykellerde çok daha az yaygındır; ancak, diğer tanrılar genellikle tablolarda ve kabartmalarda gösterilir. Abu Simbel'deki ana tapınağın dışındaki dört muazzam heykelin ünlü sırası, burada olağanüstü büyük olsa da, tipik bir düzen olan Rameses II'yi gösteriyor. Mısır tapınaklarından veya mezarlarından kurtulan büyük heykeller, genellikle tapınakların içindeki veya dışındaki açık alanlar için tanrıları ve firavunları ve kraliçelerini temsil etmek için inşa edilen büyük heykellerdir.

Ölü mezarlarına farklı tipte çömlek parçaları konulmuştur. Bu tür bazı seramik eşyalar, mumyalamadan önce çıkarılan akciğerler, karaciğer ve ince bağırsaklar gibi vücudun iç kısımlarını temsil ediyordu. Emaye seramikteki çok sayıda küçük nesne de ölülerle biriktirildi. Mezar duvarlarının, yaklaşık 15 ila 25 cm boyunda, mezarların ölü sakinleri ile ilgili efsaneler kazınmış veya etkilenmiş olan çanak çömlek konileri ile yapılması gelenekseldi. Bu koniler genellikle ölenlerin isimleri, unvanları, tuttukları ofisler ve cenaze amaçlarına uygun ifadeler içeriyordu.
Çömlekçilikte tekniğin gelişimi:

Hanedanlık öncesi dönem (Nübye’da çömlekçi çarkı olmadan, el yapımı tabak çanak üretiliyordu)
Erken Hanedanlık Dönemi (kil düz bir aletle eziliyordu ve ince kenarlı kaplar üretiliyordu)
Eski Krallık (elle kullanılan çömlekçi çarkı icat edildi. Killeri pişirmek için kullanılan fırınlar geliştirildi. Bu gelişmeler sonucunda çömlekler daha simetrik ve tek renk oldular)

Eski Mısırlılar, ilk Predynastic dönemlerinden kalma bir süsleme ve kişisel dekorasyon sevgisi sergilediler. Badarian mezarlar genellikle sırlı steatit, kabuk ve fildişi yapılmış boncuk dizeleri içeriyordu. Altın, gümüş, bakır ve fayans takıları da erken Predynastic dönemde kanıtlanmıştır; 1. Hanedan'dan önceki yüzyıllarda daha çeşitli malzemeler tanıtıldı. Eski Krallık tarafından, kraliyet takıları için carnelian, turkuaz ve lapis lazuli kombinasyonu kurulmuştu ve bu Orta Krallık'ta standart hale gelecekti. Daha az sofistike parçalar kemik, sedef veya deniz kabuğu kabuğu kullanabilir. Özel malzeme seçimi pratik, estetik ve sembolik hususlara bağlıydı. Bazı mücevher türleri sürekli popüler kalırken diğerleri modaya girip çıktı. Birinci kategoride boncuk kolye, bilezik, kolçak ve kemer vardı. Boncuk önlükleri ilk olarak 1. Hanedan'da onaylanırken, geniş yaka Eski Krallık'ın başlarında standart bir tip hâline geldi. Orta Krallık'ta, yerini parmak yüzükleri ve kulak süsleri (yüzükler ve fişler) alacak olan iyilikten düşürmüşlerdi. Yeni Krallık takıları genellikle daha önceki dönemlere göre daha ayrıntılı ve gariptir ve Antik Yunanistan ve Levant'tan gelen stillerden etkilenmiştir. Ç Tutankamon'un mezarında birçok güzel örnek bulunmuştur. Hem kraliyet hem de özel takı, dini sembolizmle doluydu. Ayrıca, kullanıcının zenginliğini ve rütbesini göstermek için de kullanıldı. Kraliyet mücevherleri, 18. Hanedan'ın prensesleri için yapılan Dahshur ve Lahun'da bulunan parçalar tarafından örneklendiği gibi, her zaman en özenli olanlardır, tercih edilen saray mensupları kraliyet lehine bir işaret olarak "onur altınları" ile ödüllendirilmiştir.
Mücevher yapımı teknikleri hayatta kalan eserler ve mezar bezemesinden yeniden yapılandırılabilir. Mereruka'nın mezarında bir kuyumcu atölyesi gösterilir; Thebes'teki bazı Yeni Krallık mezarları benzer sahneler içerir.

Tüm Mısır kabartmaları boyalı değildi ve mezarlar, tapınaklar ve saraylardaki daha az prestijli eserler sadece düz bir yüzeye boyandı. Taş yüzeyler, daha akıcı bir gesso tabakası olan bir badana veya kaba ise bir kaba çamur sıva tabakası ile hazırlandı; bazı daha ince kireçtaşları doğrudan boya alabilir. Pigmentler çoğunlukla mineraldi, solmadan güçlü güneş ışığına dayanacak şekilde seçildi. Boyamada kullanılan bağlama ortamı belirsizliğini korumaktadır: yumurta sıcaklığı ve çeşitli diş etleri ve reçineler önerilmiştir. İnce bir ıslak sıva tabakasına boyanmış gerçek fresklerin kullanılmadığı açıktır. Bunun yerine, boya, fresk İtalyanca olarak bir secco olarak adlandırılan kuru sıvaya uygulandı. Boyamadan sonra, genellikle koruyucu bir kaplama olarak bir vernik veya reçine uygulandı ve elementlere biraz maruz kalan birçok resim, tamamen maruz kalan duvarlarda bulunanlara nadiren sahip olmasına rağmen, oldukça iyi bir şekilde hayatta kaldı. Ahşap heykelcikler dahil küçük nesneler genellikle benzer teknikler kullanılarak boyanmıştır.
Mısır'ın aşırı kuru iklimi nedeniyle birçok antik Mısır resmi mezarlarda ve bazen tapınaklarda hayatta kaldı. Resimler genellikle ölenler için hoş bir yaşam sürmek amacıyla yapılmıştır. Temalar, öbür dünyaya yolculuk veya ölenleri yeraltı dünyasının tanrılarına (Osiris gibi) tanıtan koruyucu tanrıları içeriyordu. Bazı mezar resimleri, ölenlerin hayatta oldukları zaman dahil oldukları ve sonsuzluk için devam etmek istedikleri faaliyetleri göstermektedir.

Mezopotamya –özellikle Babil- edebiyatından sonra tarihin ikinci büyük edebiyatı Mısır'da doğup gelişmiştir. Türlerinin çeşitliliği, günümüze kadar gelen örnekleri, sanat kalitesi ve başka ülkelerin edebiyatına etkisi bakımından, aslında, Mısır Babil'den çok daha fazla önem taşımaktadır.

Mısır edebiyatının ilk örnekleri, din yazıtları, ilahiler, hükümdar övgüleri ve zafer kutlamalarıdır.
Mısırlılar, yazı ve şiirlerini 

Antik Mısır tanrıları, Antik Mısır'da kendilerine tapınılan tanrı ve tanrıçalardır. Bu tanrılar çevresinde oluşan inançlar ve ritüeller tarihöncesi dönemde ortaya çıkmış ve Antik Mısır dininin özü hâline gelmiştir. Tanrı ve tanrıçalar doğa olaylarının ve fenomenlerinin simgesi olarak görülüyordu ve Mısırlılar doğa olaylarının ma'at'a yani ilahî düzene göre devam edebilmesi için ritüeller ve sunularla tanrı ve tanrıçaları yatıştırıyorlardı. Mısır devletinin MÖ 3100 yılı civarında kurulmasından sonra bu görevleri uygulama yetkisi, kendini tanrıların temsilcisi ilan eden ve ritüellerin yapıldığı tapınakları idare eden firavun tarafından kontrol edilmeye başlandı.
Tanrı ve tanrıçaların karmaşık özellikleri mitler ile birlikte tanrılar ile tanrıçalar arasındaki aile bağları, dağınık grup ve hiyerarşiler ve ayrı tanrıların birleştirilerek başka bir tanrı olarak tanımlanması gibi girift ilişkiler ile belirtilmiştir. Tanrı ve tanrıçaların, hayvan, insan, nesne ve çeşitli biçimlerin bileşkesi olarak sanatta yer alan tezahürleri de sembolizm yolu ile temel özelliklerini ima etmekteydi.
Değişik devirlerde, aralarında güneş tanrısı Ra, gizemli tanrı Amon ve ana tanrıça İsis'in de yer aldığı çeşitli tanrıların ilahî toplulukta en yüksek yerde bulunduğuna inanılmıştır. En yüksek tanrının genellikle dünyayı yarattığına inanılmış ve sıklıkla güneşin hayat verici gücüyle ilişkilendirilmiştir. Önemli tanrılar hakkında kalan Mısır yazıtlarını temel alan bazı âlimler, Antik Mısırlıların her şeyin arkasında yer alan ve diğer tüm tanrılarda bulunan tek bir ilahî gücü tanıdığını ortaya sürmüştür. Ancak Antik Mısırlılar, MÖ 14. yüzyılda kişiselleştirilmemiş güneş tanrısı Aton etrafında odaklanmış resmî din Atenizm dönemi dışında çok tanrılı dünya görüşlerini değiştirmemişlerdir.
Tanrı ve tanrıçaların dünyanın her yerinde mevcut olduğuna, doğa olayları ile insan yaşamını etkileyebildiklerine inanılırdı. İnsanlar kişisel nedenlerle olduğu kadar devlet ayinlerinde tapınaklarda ya da resmî olmayan mihraplarda tanrılar ile etkileşime geçerlerdi. Mısırlılar ilahî yardım almak için dua ederler, tanrıların harekete geçmesi için ritüeller düzenler ve tavsiye almak için yardımlarını isterlerdi. İnsanların tanrılarla olan ilişkileri Antik Mısır topluluğunun temel parçalarından biriydi.

Antik Mısır geleneğine göre ilahî varlıkların sayısını kesin olarak ortaya koymak oldukça zordur. Mısır yazılarında doğası bilinmeyen ya da açık olmayan birçok tanrı olduğu gibi adı bile verilmeyen birçok tanrıya da doğrudan olmayan atıflar bulunmaktadır. Mısırbilimci James P. Allen Mısır yazılarında1.400'den fazla tanrının adını geçtiğini tahmin ederken meslektaşı Christian Leitz tanrıların sayısız olduğunu belirtir.
Bu varlıklara Mısırlılar nṯr, "tanrı" ve nṯrt, "tanrıça" adını vermişti. Bilginler bu kelimelere çeşitli kökenler önererek tanrıların kökenini ayırtetmeye çalışmış ancak bu önerilerin hiçbiri kabul görmemiştir. Mısırlıların kullandığı bu terimlerin kökeni bilinememektedir. Bu kelimeleri yazmak için kullanılan hiyeroglifler Mısırlıların tanrılar ile bağlantılı gördükleri bazı özellikleri gösterir. Bu sembollerin en yaygını ucunda bayrak sallanan direktir. Antik Mısır tarihi boyunca buna benzer direkler tapınak girişlerinde bir tanrının varlığını belirtmek için kullanılmıştır. Diğer hiyeroglifler arasında erken dönemlerde doğan olarak tanımlanan tanrılara ithafen doğan figürü ile oturmuş tanrı ve tanrıça figürleri sayılabilir. Tanrıça kelimesinde kullanılabilen yumurta sembolü de tanrıçaları yaradılış ve doğuş ile bağdaştırırken kullanılan kobra figürü de birçok tanrıçayı tanımlamak için kullanılan kobrayı aksettirir.
Mısırlıların kullandığı nṯr terimi gündelik yaşamın dışında yer alan varlıklar için kullanılırdı. Ölen insanlar için de nṯr terimi kullanılırdı çünkü ölülerin de tanrılar arasında yer aldığı düşünülmekteydi. Ancak bu terim günümüz bilginleri tarafından "şeytanlar" olarak tanımlanan daha küçük doğaüstü varlıklar için Mısırlılar tarafından kullanılmamaktaydı. Antik Mısır dinî sanatı yerleri, nesneleri ve kavramları da insan biçiminde tasvir etmiştir. Bu kişileştirilmiş fikirler mitlerde ve ritüellerde önemli olan tanrılardan yalnızca bir ya da iki kere kendinden söz edilmiş ve belki de metafordan başka bir şey olmayan muğlak varlıklara kadar birçok ilahî varlığı kapsamaktadır.
İlahî varlıklar hakkında çok da belirgin olmayan bu ayrılıklar karşısında bilginler "tanrı" terimi için farklı tanımlamalar önermişlerdir. Geniş kabul gören tanımlardan biri Jan Assmann tarafından önerilmiştir ve bu tanıma göre bir "tanrı"nın kültü olması, evrenin bir durumu ile bağlantılı olması ve mitoloji ile diğer yazılı eserlerde tanımlanmış olması gereklidir. Dimitri Meeks tarafından yapılan bir başka tanımlamaya göre nṯr terimi herhangi bir ritüelin odağı olan varlıklar için kullanılmaktaydı. Bu açıdan bakınca "tanrı" terimi taç giydikten sonra tanrı olarak görülen firavun ve cenaze töreninden sonra ilahî âleme giren ölmüşlerin ruhları için de kullanılır. Keza büyük tanrıların egemenliği tüm Mısır'da kendilerine gösterilen ritüel bağlılık ile sağlanmaktaydı.

Antik Mısır'da tanrılar ile ilgili ilk yazılı kaynak Erken Hanedan Dönemi'ne (yak. MÖ 3100 - 2686) dayanır. Tanrılar bu dönemden önce tarihöncesi dinsel inançlardan kaynaklanarak ortaya çıkmış olmalıdır. Hanedan öncesi dönemin sanat eserlerinde çeşitli insan ve hayvan figürleri tasvir edilmiştir. Bu desenlerin aralarında yer alan yıldızlar ve sürü hayvanları gibi konular daha sonraki Mısır dininin önemli konularını hatırlatır ancak çoğu durumda desenlerin tanrılar ile bağlantılı olup olmadığını gösterecek kanıtlar ortada bulunmamaktadır. Mısır toplumu geliştikçe dinsel eylemlerin belirtileri daha açık hâle gelmiştir. Bilinen ilk tapınaklar hanedan öncesi dönemin son yüzyıllarında ortaya çıkmış ve Horus'u ve çeşitli tanrıları temsil eden doğan, Nit'i temsil eden çapraz oklar ile Set'i temsil eden gizemli "Set hayvanı" gibi bilinen tanrıları gösteren simgeler de aynı dönemde görülmeye başlamıştır.
Bu erken dönemde tanrılar hakkındaki inancın nasıl geliştiği hakkında birçok Mısırbilimci ve antropolog çeşitli teoriler öne sürmüştür. Örneğin, Gustave Jéquier Antik Mısırlıların ilk önce ilkel fetişlere sonra hayvan şeklinde tanrılara ve en sonunda da insan şeklinde tanrılara tapındığını düşünürken Henri Frankfort tanrıların başlangıçtan beri insan şeklinde tahayyül edildiğini öne sürmüştür. Bu teorilerin bazıları günümüzde çok basite indirgenmiş olarak kabul edilir ve Siegfried Morenz'in teorisi gibi güncel görüşler insanların çevresel olaylardan tanrıları soyutlayarak insan olarak gördükleri görüşlerinin kanıtlanmasının zor olduğunu söylemektedir.

Hanedan öncesi dönem Mısır küçük ve bağımsız köylerden oluşmaktaydı. Daha sonraları ortaya çıktığı üzere tanrıların belirli kasaba ve bölgelerle olan güçlü bağlarının olması bilginler tarafından bu tanrıların birbirinden bağımsız topluluklarda ortaya çıktığı ve bu toplulukların birleşerek daha büyük devletler kurması sonucu eski tanrılara tapınma geleneğinin yayılması görüşününün ortaya atılmasına neden olmuştur. Ancak bir kısım bilgine göre ise, Hanedan öncesi Mısır'da siyasi olarak bölünmeler olmasına karşın, bu dönemin en önemli tanrılarının, Mısır kültürünün diğer ögeleri gibi, ülkenin tamamında yaygın olduğudur.
Mısır dininin oluşumundaki son adım ise, Yukarı Mısır'daki hükümdarların kendilerini tüm Mısır'ın firavunu yaparak ülkeyi birleştirmeleridir. Bu kutsal krallar ve kendilerine tabi olanlar tanrılarla iletişime girme haklarını elinde bulundurarak hükümdarlığı dinin birleştirici odağı hâline getirdi.
Bu değişikliğin ortaya çıkmasından sonra da yeni tanrılar ortaya çıkmaya devam etti. İsis ve Amon gibi bazı önemli tanrı ve tanrıçaların Eski Krallık dönemine (y. MÖ 2686-2181) kadar ortaya çıkmadıkları bilinmektedir. Mekânlar ve kavramlar birdenbire bunları temsil edecek yeni tanrıların çıkmasına ilham verebilmekteydi ve bazen var olan tanrı ya da tanrıçaların karşı cinsten eşleniklerini temsil edebilmek için ortaya çıkmaktaydı. Her ne kadar firavunlar kutsal sayılsa da yalnızca birkaçına öldükten sonra uzunca bir süre tapınılmıştır. Kraliyet ailesinden olmayan bazı insanların da tanrıların lütfuna mazhar olduğuna inanılır ve ona göre saygı görürlerdi. Bu saygı görme ve tapınma genellikle kısa süreli olmasına rağmen bazı resmî görevlilerle, kraliyet mimarları İmhotep'e ve Hapu'nun oğlu Amenhotep'e yaşadıkları dönemden yüzlerce yıl sonra bile tanrı olarak tapınılmıştır.
Komşu uygarlıklar ile olan temaslarla Antik Mısırlılar aynı zamanda yabancı tanrı ve tanrıçaları da benimsemiştir. İlk olarak Eski Krallık döneminde adı geçen ve Nubiya, Baal ve Astarte'den gelmiş olabileceği düşünülen Dedun, Yeni Krallık döneminde (y. MÖ 1550-1070) Kenan dininden geçerek benimsenmiştir. Antik Yunan ve Roma dönemlerinde, MÖ 332'den milattan sonraki ilk yüzyıllara kadar olan sürede Mısır'da Akdeniz bölgesindeki tanrılara tapınılmış ancak eski yerel tanrılara da inanılmaya devam edilmiş ve yeni gelen tanrılar eski tanrıların kültü içinde erimiştir.

Antik Mısırlıların tanrıları ve tanrıçaları ile ilgili inanışları hakkında günümüzdeki bilgilerin çoğu o zamanın kâtip ve din adamlarının yazdığı dinî metinlerden kaynaklanmaktadır. bu kişiler Antik Mısır toplumunun elit tabakasını oluşturmaktaydı ve çoğunluğu okuryazar olmayan genel halk topluluğundan çok farklıydılar. Elit tabakanın geliştirdiği karmaşık fikirler hakkında geniş halk tabakasının ne bildiği ya da ne anladığı çok fazla bilinememektedir. Sıradan insanların tanrılar hakkındaki algıları rahiplerin algılarından farklılıklar gösterebilir. Örneğin dinin tanrılar hakkındaki sembolik ifadeleri ve tanrıların eylemleri halk tarafından gerçek olarak kabul edilmiş olabilir. Yine de halkın dinsel inançları hakkında bilinen çok az bilgi elit tabakanın gelenekleriyle uyumludur. Elitlerin ve halkın gelenekleri tanrılar ve onların doğası hakkında büyük ölçüde tutarlı bir görüş ortaya koymaktadır.

Antik Mısır tanrı ve tanrıçalarının 

Antik Mısır tıbbı, belgelenmiş en eski tıp arşivlerinden biridir. MÖ dördüncü binyılın sonlarında, uygarlığın başlangıcından MÖ 525'teki Pers istilasına kadar, Mısır tıp pratiği büyük ölçüde değişmemiştir. Basit ve invaziv olmayan cerrahi, kemiklerin yerleştirilmesi, diş hekimliği ve geniş bir farmakope setini içeren bilgileri vardı. Mısır tıbbi yaklaşımları, Yunanlar da dahil olmak üzere daha sonraki gelenekleri etkiledi.

19. yüzyıla kadar, eski Mısır tıbbı hakkında temel bilgi kaynakları, daha sonraki antik çağlardan kalma yazılardı. Yunan tarihçi Herodotos, MÖ 440 civarında Mısır'ı ziyaret etti ve tıbbi uygulamalarına ilişkin gözlemlerini kapsamlı bir şekilde yazdı. Yaşlı Plinius de tarihsel incelemelerinde onlar hakkında olumlu şeyler yazdı. Hipokrat ("tıbbın babası"), Herophilos, Erasistratos ve Galenos, Amenhotep tapınağında okudular ve eski Mısır tıbbının Yunan tıbbına katkısını kabul ettiler.
1822'de, Rosetta taşının çevirisi nihayet eski Mısır hiyeroglif yazıtlarının ve tıbbi konularla ilgili birçok papirüsün (Mısır tıbbi papirüsü) çevrilmesini sağladı. 19. yüzyılda Mısırbilime olan ilgi, Ebers papirüsü, Edwin Smith Papirüsü, Hearst Papirüsü, Londra Tıbbi Papirüsü ve MÖ 2900'e kadar tarihlenen diğerleri dahil olmak üzere birçok kapsamlı antik tıbbi belge setinin keşfedilmesine yol açtı.
Edwin Smith Papirüsü cerrahi üzerine bir ders kitabıdır. Anatomik gözlemleri ve çok sayıda rahatsızlığın "muayene, teşhis, tedavi ve prognozunu" detaylandırır. Muhtemelen MÖ 1600 civarında yazılmıştır, ancak daha önceki birkaç metnin bir kopyası olarak kabul edilir. İçindeki tıbbi bilgiler MÖ 3000 kadar erken dönem tarihe dayanmaktadır. Bu nedenle bir öğrenme kılavuzu olarak görülmektedir. Tedaviler, hayvansal, bitkisel, meyveli maddelerden veya minerallerden yapılan merhemlerden oluşuyordu. 4. Hanedan (MÖ 2900-2750) dönemi kadar erken bir tarihte ağız cerrahisinin yapıldığına dair kanıtlar vardır.
Ebers papirüsü (MÖ 1550), çeşitli rahatsızlıklar ve hastalıklar için - modern bir editör tarafından kategorize edildiği üzere - 877 reçete içerir. Bunların bazıları sihirli ilaçları içerir, çünkü Mısır'ın sihir ve tıpla ilgili inançları genellikle iç içe geçmiştir. Ayrıca, tümörün çıkarılmasıyla ilgili talimatlarla birlikte, tümörlerin farkındalığını ortaya koyan belgeleri de içermektedir.
Kahun Jinekolojik Papirüsü, gebe kalma ile ilgili sorunlar da dahil olmak üzere kadınların şikayetlerinin tedavisini anlatır. Tedaviyi detaylandıran otuz dört vaka anlatımı bazıları parça parça olsa da hayatta kalmıştır. MÖ 1800'e kadar uzanan tarihiyle herhangi bir tıp dalından hayatta kalan en eski tıbbi metindir.
Hearst papirüsü (MÖ 1450) ve Berlin Papirüsü (MÖ 1200) gibi diğer belgeler de eski Mısır tıbbı hakkında değerli bilgiler sağlar.
Diğer bilgiler ise Mısır mezarlarının duvarlarını sıklıkla süsleyen resimlerden ve beraberindeki yazıtların tercümesinden geliyor. Modern tıp teknolojisindeki gelişmeler aynı zamanda eski Mısır tıbbının anlaşılmasına da katkıda bulunmuştur. Paleopatologlar, mumyaların kemiklerini ve organlarını görüntülemek için X-Işınlarını ve daha sonra CAT Taramalarını kullanabildiler. Elektron mikroskopları, kütle spektrometrisi ve çeşitli adli tıp teknikleri, bilim adamlarının 4000 yıl önce Mısır'daki sağlık durumuna dair benzersiz bakış açıları elde etmelerini sağladı.

Eski Mısırlılar, hem dengeli hem de ölçülü olarak beslenmenin öneminin en azından kısmen farkındaydılar. Mısır'ın bereketli topraklara sahip olması nedeniyle yoksullar ve açlık hala var olmasına rağmen, gıda üretimi hiçbir zaman önemli bir sorun olmadı. Eski Mısır tarihinin çoğu için ana ürünler, emmer buğdayı ve arpaydı. Bir çiftçi tarafından fırınlama ve fermantasyon yoluyla çeşitli tiplerde üretilen, mayanın ürünün besin değerini büyük ölçüde zenginleştirdiği somun şekli verilen ürünler tahmini olarak yirmi yetişkini besleyebilirdi. Arpa da birada kullanılıyordu. Birçok çeşit sebze ve meyve yaygın olarak yetiştirildi. Keten tohumu bitkisinden yağ üretildi ve sınırlı sayıda baharat ve şifalı bitki vardı. Et (koyun, keçi, domuz, yaban avı) düzenli olarak en azından üst sınıflar için mevcuttu ve belirli dönemlerde belirli hayvansal ürünlere karşı yasaklar olduğuna dair kanıtlar olmasına rağmen balık yaygın olarak tüketiliyordu. Herodot domuzun "kirli" olduğunu yazmıştı. Kral Unas'a (MÖ 2494-2345) adaklar "...süt, üç çeşit bira, beş çeşit şarap, on somun, dört ekmek, on kek dört et, farklı kesimler, eklemler, rosto, dalak, dal, göğüs, bıldırcın, kaz, güvercin, incir, diğer on meyve, üç çeşit mısır, arpa, kavuzlu, beş çeşit yağ ve taze bitkiler. . "olarak kaydedilmiştir.
Mısır diyetinin üst sınıflar için eksik olmadığı ve alt sınıfların bile seçim şansının olduğu açıktır (Nunn, 2002).

Geçmişteki birçok uygarlık gibi, eski Mısırlılar da etraflarındaki bitki yaşamının tıbbi özelliklerini fazlasıyla keşfettiler. Edwin Smith Papirüsü, farklı rahatsızlıkları iyileştirmeye yardımcı olacak birçok tarif içerir. Papirüsün kısa bir bölümünde beş tarif yer alıyor: bir tanesi kadınların karşılaşmış olabileceği problemlerle ilgili, üç tanesi ten rengini iyileştirme teknikleri ve beşincisi kolon rahatsızlıkları için. Eski Mısırlıların balı ilaç olarak kullandıkları biliniyordu ve nar suları hem zayıflatıcı hem de sıkılaştırıcı olarak kullanılıyordu. Ebers Papirüsü'nde 800'den fazla ilaç vardır; bazıları topikal benzeri merhemler ve sargılardı. Haplar ve ağız gargaraları gibi ağızdan alınan ilaçlar yanında inhalasyon yoluyla alınan ilaçlar da vardı. Kabızlığı tedavi eden tarifler ise hint yağı ağacı, Male Palm ve Gengent fasulyesinden elde edilen meyvelerden oluşuyordu. Baş ağrılarına yardımcı olacak bir tarifte "soğan içi, am ağacının meyvesi, natron, tohum tohumcukları, kılıç kemiği balığı, pişmiş kırmızı balık, pişmiş kerevit kafatası, bal ve abra-merhem."yer alıyordu. Önerilen tedavilerden bazılarında esrar ve tütsü kullanılmıştı. "Antik çağda Mısır'da bitkilerin tıbbi kullanımının 160 kadar farklı bitki ürünüyle kapsamlı olduğu biliniyor. Mısırlılar, birçok bitki özü ve meyvesinin dışında hayvan dışkısı ve hatta bazı metalleri tedavi olarak kullandılar. Antik çağların bu reçeteleri, ağırlıkla değil, hacimle ölçülmüştür, bu da reçete yapma zanaatlarını bugün eczacıların yaptıklarından daha çok yemek pişirmeye benzer kılmaktadır. Tedavileri ve bitkisel ilaçları neredeyse sınırsız görünse de, bazı terapötik ilaçlarla birlikte hala büyü formülleri de içeriyorlardı. 
Hearst Papirüsündeki 260 tıbbi reçetenin %28'inin "tedavi edilen duruma yönelik içeriğe sahip" olarak algılanabilecek bileşenlere sahip olduğu bilinmektedir. Diğer üçte birinin ise herhangi bir bozukluğa karşı mide-bağırsak sistemi üzerinde bir müshil etkisi yarattığından bahsedilmektedir.

Mısırlılar insan anatomisi hakkında biraz bilgi sahibiydiler. Örneğin, klasik mumyalama işleminde mumyacılar, uzun kancalı bir aleti bir burun deliğinden sokmayı, beyin kabuğunun ince kemiğini kırmayı ve beyni çıkarmayı biliyorlardı. Ayrıca iç organların vücut boşluğunda olduğu konusunda genel bir fikirleri vardı. Sol kasıktaki küçük bir kesiden organları çıkarıyorlardı. Bu bilginin tıbbi uygulayıcılara aktarılıp aktarılmadığı bilinmiyor.
Mısırlı doktorlar nabzın varlığından ve kalple olan bağlantısından haberdardı. Smith Papirüsü'nün yazarı bile kalp sistemi hakkında belirsiz de olsa bir fikre sahipti. Ancak kan dolaşımını bilmiyordu ve kan damarları, tendonlar ve sinirler arasında ayrım yapmanın önemsiz olduğunu düşünüyordu. Nil Nehri'ne benzeterek bunların vücuda hava, su ve kan taşıyan "kanallar" teorilerini geliştirdiler. Bu kanallar bloke olursa mahsuller yani insan sağlıksız hale geliyordu. Bu prensibi vücuda uyguladılar ve bir kişi hastaysa, "kanalların" blokajını kaldırmak için müshil kullanmak gerekliliğini söylediler. 
Ebers papirüsünde de gösterildiği gibi birçok ilaçlar lavman kullanılarak uygulanmıştır. Pek çok tıp uzmanı türünden biri de Anüsün Çobanı olarak bilinen Iri idi.
Edwin Smith papirüsünde verilen cerrahi prosedürler gibi tıbbi uygulamalarının çoğu etkiliydi. Doktorların sağlıklı kalmak için tavsiyeleri, enfeksiyonları önlemek için koltuk altları da dahil olmak üzere vücudu yıkayıp tıraş etmekti. Ayrıca hastalara diyetlerine dikkat etmelerini ve çiğ balık veya kirli olduğu düşünülen hayvanlar gibi yiyeceklerden kaçınmalarını tavsiye ettiler.

Dünyadaki en eski metal (Bronz veya bakır) cerrahi aletler Qar'ın mezarında keşfedildi. Cerrahi, fiziksel yaralanmaların tedavisi olarak doktorlar arasında yaygın bir uygulamaydı. Mısırlı doktorlar yaralanmaları üç kategoride tanımladılar; tedavi edilebilir, tartışılabilir ve tedavi edilemez rahatsızlıklar. Tedavi edilebilir rahatsızlıklar cerrahlar tarafından hızla düzeltilirdi. Tartışmalı rahatsızlıklar mağdurun muhtemelen tedavi olmaksızın hayatta kalabileceği hastalıklardı. Bu nedenle bu kategoride olduğu varsayılan hastalar gözlemlendi ve hayatta kalırlarsa, sorunu onarmak için cerrahi girişimler planlandı. Bıçaklar, kancalar, matkaplar, pensler, kerpetenler, teraziler, kaşıklar, testereler ve yanan tütsü içeren bir vazo kullandılar.
Herodot'un Tarih isimli yapıtında belirttiği gibi, erkeklerin sünnet edilmesi normal bir uygulamaydı. Diğer kültürlerin sünnetsiz olması sıklıkla not edildi. Liberyalıların sünnetsiz olmasına sıklıkla atıfta bulunuldu ve savaşlarda sünnetsiz fallusları ganimet olarak getirildi. Bununla birlikte, bazı kayıtlar dini tarikatlara girenlerin sünnet olduğunu ve bu uygulamanın yaygın olmadığını açıklamaktadır. Prosedürün bilinen tek tasviri, Ankh-Mahor'un Sakkara'daki mezar yeri olan Doktorun Mezarı'nda bebekleri değil, ergenleri veya yetişkinleri tasvir etmektedir. Kadın sünneti uygulanmış olabilir, ancak eski metinlerde buna sadece tek atıfta bulunulması yanlış bir çeviri de olabilir.
Yapay ayak parmakları ve gözbebekleri gibi protezler de kullanıldı. Cenazeye hazırlanırken, eksik vücut parçaları da yerine konurdu.
Cerrahinin, mumyalama uygulamalarının ve otopsinin yaygın kullanımı, Mısırlılara vücudun morfolojisi hakkı

Argeadai veya Argead hanedanı (Yunanca: Ἀργεάδαι, Argeádai), Dor Yunan kökenli eski bir Makedon kraliyet hanedanıydı. Onlar, MÖ 700 ila 310 yılları arasında Makedonya krallığının kurucuları ve yönetici hanedanıydılar.
Antik Yunan tarihçiliğinde tarif edildiği gibi gelenekleri, kökenlerini Güney Yunanistan'daki Peloponneseli Argos'a kadar takip eder, bu nedenle Argeads veya Argives adı verilir. Başlangıçta aynı adı taşıyan kabilenin hükümdarları, II. Filip'in zamanında saltanatlarını daha da genişleterek tüm Yukarı Makedon devletlerini Makedonya'nın yönetimine dahil ettiler. Ailenin en ünlü üyeleri, Makedonya Kralı II. Filip ve liderliği altında Makedonya krallığının yavaş yavaş Yunanistan genelinde hakimiyet kazandığı, Ahameniş İmparatorluğu'nu yenerek Mısır ve Hindistan'a kadar uzanan oğlu Büyük İskender'di. Argead hanedanının efsanevi kurucusu Kral Karanus'tur.

Bir aritmetik ilerleme veya aritmetik dizi (AP), birbirini izleyen iki terim arasındaki farkın dizi boyunca sabit kaldığı bir sayı dizisidir. Sabit fark, bu aritmetik dizinin ortak farkı olarak adlandırılır. Örneğin, 5, 7, 9, 11, 13, 15, . . . ortak farkı 2 olan bir aritmetik dizidir.
Bir aritmetik dizinin ilk terimi 
  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{1}}
  
 ve ardışık terimlerin ortak farkı 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 olmak üzere, dizinin 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
. terimi şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        =
        
          a
          
            1
          
        
        +
        (
        n
        −
        1
        )
        d
      
    
    {\displaystyle a_{n}=a_{1}+(n-1)d}
  

Bir aritmetik dizinin sonlu bir parçasına sonlu aritmetik dizi denir ve kimi zaman sadece aritmetik dizi olarak adlandırılır. Sonlu bir aritmetik dizinin toplamına aritmetik seri denir.

Doğruluğu kesin olmayan bir rivayete göre, ilkokula giden genç Carl Friedrich Gauss, 1'den 100'e kadar olan tam sayıların toplamını hesaplamak için, toplamdaki n/2 sayı çiftini her bir n + 1 çiftinin değerleriyle çarparak bu yöntemi yeniden keşfetmiştir. Ancak, bu rivayetin doğruluğu ne olursa olsun, Gauss bu formülü ilk keşfeden kişi değildir ve bazıları formülün kökeninin MÖ 5. yüzyılda Pisagorculara kadar uzandığını düşünmektedir.
Benzer kurallar antik çağda Arşimet, Hypsicles ve Diophantus; Çin'de Zhang Qiujian; Hindistan'da Aryabhata, Brahmagupta ve Bhaskara II; Orta Çağ Avrupa'sında ise Alcuin, Dicuil, Fibonacci, Sacrobosco ve Tosafistler olarak bilinen anonim Talmud yorumcuları tarafından bilinmekteydi.

Sonlu bir aritmetik dizinin üyelerinin toplamına aritmetik seri denir. Örneğin, şu toplamı düşünün:

  
    
      
        2
        +
        5
        +
        8
        +
        11
        +
        14
        =
        40
      
    
    {\displaystyle 2+5+8+11+14=40}
  

Bu toplam, eklenen terimlerin sayısı n alınarak (burada 5), dizideki ilk ve son sayıların toplamıyla çarpılarak (burada 2 + 14 = 16) ve 2'ye bölünerek hızlı bir şekilde bulunabilir:

  
    
      
        
          
            
              n
              (
              
                a
                
                  1
                
              
              +
              
                a
                
                  n
                
              
              )
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {n(a_{1}+a_{n})}{2}}}
  

Yukarıdaki durum, şu denklemi verir:

  
    
      
        2
        +
        5
        +
        8
        +
        11
        +
        14
        =
        
          
            
              5
              (
              2
              +
              14
              )
            
            2
          
        
        =
        
          
            
              5
              ×
              16
            
            2
          
        
        =
        40.
      
    
    {\displaystyle 2+5+8+11+14={\frac {5(2+14)}{2}}={\frac {5\times 16}{2}}=40.}
  

Bu formül herhangi bir 
  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{n}}
  
 gerçek sayısı için çalışır. Örneğin:

  
    
      
        
          (
          
            −
            
              
                3
                2
              
            
          
          )
        
        +
        
          (
          
            −
            
              
                1
                2
              
            
          
          )
        
        +
        
          
            1
            2
          
        
        =
        
          
            
              3
              
                (
                
                  −
                  
                    
                      3
                      2
                    
                  
                  +
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                
                )
              
            
            2
          
        
        =
        −
        
          
            3
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \left(-{\frac {3}{2}}\right)+\left(-{\frac {1}{2}}\right)+{\frac {1}{2}}={\frac {3\left(-{\frac {3}{2}}+{\frac {1}{2}}\right)}{2}}=-{\frac {3}{2}}.}
  

Yukarıdaki formülü türetmek için aritmetik seriyi iki farklı şekilde ifade ederek başlayın:

  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        =
        a
        +
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          a
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            (
            n
            −
            1
            )
          
        
        +
        
          a
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{n}=a+a_{2}+a_{3}+\dots +a_{(n-1)}+a_{n}}
  

  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        =
        a
        +
        (
        a
        +
        d
        )
        +
        (
        a
        +
        2
        d
        )
        +
        ⋯
        +
        (
        a
        +
        (
        n
        −
        2
        )
        d
        )
        +
        (
        a
        +
        (
        n
        −
        1
        )
        d
        )
        .
      
    
    {\displaystyle S_{n}=a+(a+d)+(a+2d)+\dots +(a+(n-2)d)+(a+(n-1)d).}
  

Terimleri ters sırada yeniden yazın:

  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        =
        (
        a
        +
        (
        n
        −
        1
        )
        d
        )
        +
        (
        a
        +
        (
        n
        −
        2
        )
        d
        )
        +
        ⋯
        +
        (
        a
        +
        2
        d
        )
        +
        (
        a
        +
        d
        )
        +
        a
        .
      
    
    {\displaystyle S_{n}=(a+(n-1)d)+(a+(n-2)d)+\dots +(a+2d)+(a+d)+a.}
  

İki denklemin her iki tarafının karşılık gelen terimlerini ekleyin ve her iki tarafı da ikiye bölün:

  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        =
        
          
            n
            2
          
        
        [
        2
        a
        +
        (
        n
        −
        1
        )
        d
        ]
        .
      
    
    {\displaystyle S_{n}={\frac {n}{2}}[2a+(n-1)d].}
  

Bu formül şu şekilde basitleştirilebilir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  S
                  
                    n
                  
                
              
              
                
                =
                
                  
                    n
                    2
                  
                
                [
                a
                +
                a
                +
                (
                n
                −
                1
                )
                d
                ]
                .
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  
                    n
                    2
                  
                
                (
                a
                +
                
                  a
                  
                    n
                  
                
                )
                .
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  
                    n
                    2
                  
                
                (
                
                  initial term
                
                +
                
                  last term
                
                )
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}S_{n}&={\frac {n}{2}}[a+a+(n-1)d].\\&={\frac {n}{2}}(a+a_{n}).\\&={\frac {n}{2}}({\text{initial term}}+{\text{last term}}).\end{aligned}}}
  

Ayrıca, serinin ortalama değeri şu şekilde hesaplanabilir: 
  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle S_{n}/n}
  
 :

  
    
      
        
          
            a
            ¯
          
        
        =
        
          
            
              
                a
                
                  1
                
              
              +
              
                a
                
                  n
                
              
            
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\overline {a}}={\frac {a_{1}+a_{n}}{2}}.}
  

Formül, ayrık tekdüze bir dağılımın ortalamasına çok benzer.

Başlangıç elemanı a1, ortak farkları d ve toplamda n elemanlı sonlu bir aritmetik dizinin elemanlarının çarpımı aşağıdaki gibi kapalı bir ifade ile tanımlanır:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        
          a
          
            3
          
   

Aten veya Aton veya Zentuk IV. Amenhotep veya sonradan aldığı adla Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) tarafından ortaya çıkarılan bir Mısır tanrısıdır. Tıpkı günümüzde büyük kitlelere ulaşmış olan İbrahimi dinlerde olduğu gibi tek tanrı olarak kabul edilmiştir. Bu tanrının somut bir betimlemesi yoktu. Duvarlarla çevrili, üstü açık bir tapınakta tapınılırdı. Aton her ışının ucunda bir el olan bir Güneş olarak çizilirdi.
Yeni Krallık (Mısır'ın on sekizinci hanedanı) öncesinde her kent ya da kasabanın bir tanrısı vardı. Teb başkent olunca Teb'in tanrısı olan Amon da baştanrı oldu, ancak diğer kent ve kasabaların tanrılarına tapılmaya devam edildi. Yine de Ra silinmedi ve yeni baştanrı, Amon-Ra olarak anıldı. Birçok ad gibi Amenhotep'in adı da Amon'a dayanıyordu, Amon hoşnuttur anlamına geliyordu. IV. Amenhotep, firavun olur olmaz Amon'un yerine Aton'u geçirdi. Diğer tanrılara olan inancı yasakladı ve adlarını değiştirdi. Kendi adını da Akhenaton (Aton'un hizmetkarı) olarak değiştirdi. Başkenti de yeni kurduğu Güney yuvarlağının ufku anlamına gelen Akhetaton'a taşıdı. Günümüzde bu kent Tel-el-Amarna'dır.
Tesis ettiği dinî inanç sistemi uzun soluklu bir inanış olmamıştır. Ölümünden (MÖ 1352) sonra yeniden etkinlik kazanan Amon rahiplerince IV. Amenhotep, "sapkın firavun" olarak ilan edilmiş ve bu inanış Tutankhamon tarafından ortadan kaldırılmıştır. Eski tanrılara yani Amon sistemine geri dönülmüştür. Ayrıca Akhenaton ve Aten hakkındaki tüm belgeler yakılmış, Aten tapınakları yıkılmış ve Amarna şehri talan edilmiştir. Tutankhamon'un bu sistemi Amon inancına döndürmesi ayrıca Tutankhamon'un günümüzde ünlü ve çok tanınan bir firavun olmasında etkili sebeplerden biridir.

Ay veya Kheperkheprure Ay veya Aye  Antik Mısır'da, 18. Hanedan'ın on üçüncü firavundur. Tahtta kalma süresi (MÖ 1339-1335) dört yıldır.
Firavun Ay, büyük olasılıkla Thuyu'nun (Tuya) oğlu; Akhenaten'in annesi olan kraliçe Tiye'nin erkek kardeşi; ve Tevrat ve Kur'anda adı Yusuf olarak anılan Yuya'nın oğludur.
Ay diğer unvanlar olarak "Amun ve (Akhmin tanrısı) Min'in Sığırlarının Çobanı", "Aşağı Mısır Kralının yüzüğünün taşıyıcısı", "Yukarı Mısır Kralının Ağzı" ve "Her İki Ülkenin Tanrısının Kutsal Babası" isimlerini taşımıştır. Bu unvanları babasından almıştır.

Ay, kendisinden iki önceki firavun Akhenaten'in veziri iken, onun ölümü sonrasında oğlu Tutankhamon'a küçüklüğünde naiplik ve daha sonra da vezirlik yapmıştır.
Ay, Tutankhamon yaklaşık 19 yaşında ölünce, dul kalan kraliçe ile evlenerek firavunluk tahtına çıkmıştır. Bu bilgiler kraliçe Ankhesenamen ve Ay isimlerini taşıyan bilgilendirici yüzüklerden ve mezar resimlerindeki detaylardan elde edilmiştir. 4 yıl tahtta kaldıktan sonra varis bırakmadan ölmüştür. Yerine general Horemheb geçmiştir.

"Osirisnet" websitesinde Ay'in mezari hakkinda bilgiler 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jürgen von Beckerath, (1997) Chronologie des Pharaonischen Ägypten, MÄS 46 Mainz:Philip von Zabern, s. 201

Küprik sülfat ya da sadece bakır sülfat olarak da bilinen Bakır (II) sülfat, kimyasal formülü  CuSO4 olan bir  kimyasal bileşiktir. Bu tuzun hidrasyon derecelerine bağlı olarak bir dizi farklı bileşikleri mevcuttur. Susuz formu soluk yeşil ya da grimsi beyaz bir toz olmasına karşın en çok bilinen pentahidrat (CuSO4•5H2O) formu, parlak mavi renktedir. Çok az miktardaki CuSO4•5H2O çevreye çok zehirlidir, gözleri ve cildi tahriş eder ve yutulduğunda zararlı da olabilir. Oktahedral moleküler geometriye ve paramanyetik özelliğe sahip olan bakır (II) sülfat ekzotermik olarak suda çözünürek [Cu(H2O)6]2+ kompleksini oluşturur. Bakır (II) sülfat "mavi vitriyol", "göztaşı" ve "göktaşı" olarak da bilinmektedir.

Bakır sülfat'ın endüstriyel üretimi bakır oksitin sulandırılmış sülfürik asit ile

CuO  + H2SO4  → CuSO4  + H2O
Veyahut,
bakır  metalinin sıcak ve derişik sülfürik asit ile muamele edilmesi ile gerçekleştirilir. 

Cu + 2 H2SO4 → CuSO4 +  SO2  +  2 H2O
Derişik sülfürik asit'in yükseltgen etkisinden kaçınmak ve verimlilik için, reaksiyon şartlarında değişikliğe gidilerek sulandırılmış sıcak sülfürik asit ve yükseltgen olarak da bol miktarda havanın reaksiyon ortamına verilmesi ile ticari üretim gerçekleştirilir.

2Cu + 2 H2SO4 + O2 → 2 CuSO4+  2 H2O
Susuz formu kalkosiyanit olarak bilinen nadir bir mineral olarak doğada bulunur. Hidratlı bakır sülfat doğada kalkantit (pentahidrat) ve ondan daha az olarak da bonattit (trihidrat) ve boothit (heptahidrat) olarak bulunmaktadır.

Bakır (II) sülfat pentahidrat erimeden önce 150 °C'de bozunur, 63 °C'de iki su molekülünü, ardından 109 °C'de iki su molekülünü ve daha sonra da son su molekülünü de 200 °C'de kaybeder.
Bakır (II) sülfat  650 °C'de, bakır(II) oksit (CuO) ve kükürt trioksite (SO3) bozunur.

CuSO4 → CuO + SO3
Bakır sülfatın mavi rengi hidrasyon suyundan kaynaklanmaktadır. Kristaller alevde ısıtıldığında su kaybederek grimsi beyaz renge dönerler.
Bakır sülfat  çok derişik hidroklorik asit ile reaksiyona girer. Reaksiyonla, bakır (II) çözeltisinin mavi rengi tetraklorokuprat(II)'ın oluşmasından dolayı yeşil olur:

Cu2+ + 4 Cl– → CuCl2-4
Ayrıca, bakırdan daha reaktif metallerle (örn. Mg, Fe, Zn, Al, Sn, Pb vb.) de reaksiyona girer:

CuSO4 + Zn → ZnSO4 + Cu
CuSO4 + Fe → FeSO4 + Cu
CuSO4 + Mg → MgSO4 + Cu
CuSO4 + Sn → SnSO4 + Cu
3 CuSO4 + 2 Al → Al2(SO4)3 + 3 Cu
Oluşan bakır diğer metalin yüzeyinde toplanır. Metalin tüm yüzeti bakırla kaplandığında, reaksiyon durur.

Bakır sülfat pentahidrat bir fungusittir. Bununla birlikte, bazı funguslar yüksek düzeydeki bakır iyonlarına uyum sağlayabilir. Kireç ile karıştırıldığında Bordo bulamacı, sodyum karbonat ile karıştırıldığında ise Burgonya bulamacı adı verilen ve özellikle bağlardaki ve meyve ağaçlarındaki mantari hastalıklarla mücadele amacıyla kullanılan zirai ilaçların hazırlanmasında kullanılır. Bahçe bitkileri yetiştiriciliğinde fidelerdeki çökerten hastalığına karşı kullanılan bakır sülfat ve amonyum karbonat karışımı olan Cheshunt bileşimi, nin hazırlanması bir başka uygulama alanıdır. Tarım alanında olmasa bile, istilacı sucul bitkiler ve su borularının yakınındaki bitki köklerine karşı bir herbisit olarak da kullanılır. Yosun önleyici olarak yüzme havuzlarında kullanılmaktadır. Çoğu alg türü, bakır sülfatın çok düşük konstrasyonları ile kontrol edilebilir. Seyreltik bakır sülfat çözeltisi akvaryum balıklarındaki parazit enfeksiyonların tedavisinde  ve ayrıca akvaryumlardaki salyangozları öldürmek için kullanılır. Bakır iyonları balıklar için son derece zehirli olduğundan uygulama dozajına çok dikkat edilmelidir. Bakır sülfat Escherichia coli gibi bakterilerin büyümesini engeller.
Yirminci yüzyılda çoğunlukla, kromlu bakır arsenat (CCA) demiryolu traversi ve derin çakılmış temel kazığı, elektrik direği dışındaki kullanımlar için ahşap korumada hakim oldu. Emprenye yapmak için, kimyasal bir banyo çözeltisi büyük bir silindir kaba doldurulur. Kereste silindir kap içine konmadan önce bakır sülfat pentahidrat diğer katkı maddeleri ile birlikte suda eritilir. Silindir kap, kapatılıp içine basınç uygulandığında, kimyasal maddeler ahşap tarafından emilerek ahşaba mantar, böcek ve UV-ışık etkenlerine karşı  korunmasına yardımcı olacak özellik kazandırır.

Barış antlaşması ya da (Ahit'ten) Sulh Muahedesi iki veya daha fazla düşman taraf, ekseriyetle milletler veya hükûmetler arasındaki savaşı resmen sona erdiren anlaşmadır. Muharebeyi durdurmak için yapılan mütarekeden farklı olarak kalıcı bir antlaşmadır.

Bir antlaşmanın muhtevası genellikle, neticelenmekte olan çatışmanın niteliğine bağlıdır. Çok sayıda taraf arasında büyük ihtilaflar olması halinde, tüm mevzuları kapsayan uluslararası muahede veya her iki taraf arasında imzalanan ayrı muahedeler.
Aşağıdakiler gibi bir sulh muahedesi dahil edilebilecek birçok muhtemel madde vardır:

Sınırların resmi tarifi
Gelecekteki ihtilafları çözmek için metotlar
Kaynakların paylaştırılması
Mültecilerin vaziyeti
Savaş esirlerinin vaziyeti
Mevcut borçların kapatılması
Mevcut anlaşmaların yeniden uygulanması

Bir antlaşmada garantör devlet, taraflardan biri antlaşmayı bozarsa düzeni sağlamakla görevlidir. Öncelikle antlaşmayı bozan tarafı uyarır ve diplomatik yollarla geri adım atmasını sağlamaya çalışır. Bu sonuç vermezse siyasi veya ekonomik baskı uygulayabilir; yaptırımlar, ambargo ya da desteğini geri çekme gibi yollar kullanabilir. Yine de antlaşmaya uyulmazsa, antlaşmada bu yetki verilmişse ve uluslararası hukuk izin veriyorsa, son çare olarak askerî müdahalede bulunabilir.

Garantör devlet, antlaşmadaki taraflar tarafından, seçilen devletin de kabulüyle seçilir. Ayriyeten antlaşmada da açıkça ve net bir şekilde garantörlüğün belirtilmesi gerekmektedir.

Beni Hasan (ayrıca Bani Hasan veya Beni-Hassan olarak da yazılır; Arapça: بني حسن), Antik Mısır'da bulunan bir mezarlık sitesidir. Bu bölge günümüzde Orta Mısır'da bulunan ve El Minye olarak bilinen yerin yaklaşık olarak 20 kilometre güneyinde, Asyut ve Memphis arasında yer almaktadır.
Sahada bazı Eski Krallık mezarları olsa da, öncelikli olarak MÖ 17'den 21'inci yüzyılı kapsayan Orta Krallık (Tunç Çağı) zamanlarında kullanılmıştır.
Mezarlığın güneyinde, yerel tanrıça Pakhet'e adanmış, Hatşepsut ve III. Thutmose tarafından yaptırılan bir tapınak vardır. Bu Artemis Mağarası olarak bilinir. Çünkü Yunanlar tapınak yerin altında olduğu için, pakhet'i Artemis olarak tanımlarlar.

Orta Krallık öncesi Birinci ara dönemde Valiler, Beni Hasan gibi sitelerdeki yerel mezarlıklarda dekoratif kaya mezarlarına gömülmeye devam edilmiştir. 12. Hanedan sırasında hükûmet sisteminin yeniden organize edildiğine dair çok sayıda kanıt bulunmaktadır.
Birinci Ara Dönem ve hatta Orta Krallık döneminin bazı zamanlarında, Nomarchs (hükûmetin belirli alanlarını kontrol eden denetleyen/yöneten kimse) pozisyonu ortak olarak kaldı; Bu pozisyon Orta Krallık zamanında da vardı ve güçlerinin meşrulaşması için krala bağlı değillerdi. 12. Hanedanlık sırasında Nomarchs'ların gücünü kısıtlamaya başladı, bunların yerine illere Valiler atandı ve bu valiler en azından krala bağlıydı ve kral tarafından atandığı doğrulanmıştır.
Burada Orta Krallık zamanında (MÖ 19'uncu yüzyıl ile MÖ 21'inci yüzyıl arası) Oryx nome nomarchlarına ait 39 antik mezar  bulunur, bunlar Hebenu'yu yönetiyorlardı. Alanın kalitesi ve batısında bulunan kayalıklara (uçurum) olan mesafe nedeniyle, bu mezarlar doğu yakasında inşa edildi. Ölülerin mezarları (Burada iki mezarlık vardır: üst dizi ve alt mezarlık) mevcut durumları ve seviyelerine göre yerleştirilmiştir. En önemli kişiler kayalık (uçurum) bölgeye yakın defnedilmiştir. John Garstang'ın yaptığı kazılarda, alt mezarlıkta Orta Krallık ile tarihlenen 888 mil mezar tespit edilmiştir.

Baines, John, and Jaromir Malek. Cultural Atlas Of Ancient Egypt. Revised Edition ed. Oxfordshire, England: Andromeda Oxford Limited, 2000.
Bard, Kathryn A. An Introduction To The Archaeology Of Ancient Egypt. Oxford, United Kingdom: Blackwell Ltd, 2008.
Garstang, John. The Burial Customs of Ancient Egypt. London, England: Archibald Constable & Co Ltd, 1907.
Kamrin, Janice. The Cosmos of Khnumhotep II at Beni Hasan. London, England: Kegan Paul International, 1999.
Newberry, Percy E. Beni Hasan. Vol. Part 1. London, England: Kegan Paul, Trench, Tubner & Co., Ltd., 1893.
Richards, Janet. Society And Death In Ancient Egypt. Cambridge, United Kingdom: Cambridge UP, 2005.
Robins, Gay. The Art Of Ancient Egypt. Cambridge, MA: Harvard UP, 1997.

Kamrin, Janice (1999). The Cosmology of Khnumhotep. 

Beni Hasan (with plates) by Percy Newberry, et al. 14 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beni Hasan - Archaeowiki.org

Biblos, Lübnan'ın Beyrut kentinin kuzeyinde yer alan antik bir Fenike liman kentidir. Şu anki Arapça adı Cübeyl (جبيل) olan kentin tarihinin kesin olarak bilinmemekle birlikte 7000 yıl öncesine kadar uzanmakta olduğu bazı bilimadamlarınca tahmin edilmektedir. Ancak Bybloslular şehirlerini Byblos olarak adlandırmıyor aksine Gubla ve daha sonraları da Gebal diyorlardı ve şehirlerinin bulunduğu sahile de Canaan(Kenan) demekteydiler. MÖ 1200'lü yıllarda, bu sahillere Fenike (Phoenicia) adını verenler Yunanlar olmuştur. Ayrıca şehre Yunancada Papirus anlamına gelen Byblos adını da yine Yunanlar vermiştir, çünkü büyük bir ticaret limanı olan Byblos zamanında papirus ticaretine hakim bir liman kenti idi.(İngilizce Bible sözcüğü, adını bu kentten almaktadır.)
Byblos, MÖ 3. ve 2. yüzyıllar arasında Mısır Firavunlarının kontrolü altında iken tüm Fenike sahilinin hem dini hem de ticari başkenti idi. Bugünkü modern latin alfebesinin temeli olan ilk lineer alfabeyi de bulanlar Bibloslular olmuştur.
Bibloslular, MÖ 2000 yıllarında Mısır piramitleri'nin yapımında kullanılan sedir ağaçlarını Mısır'a satarak ticarete başladılar. MÖ 11. yüzyılda Fenike'nin en önemli kenti oldu ve Akdeniz'de birçok ticaret kolonileri kurdular. MÖ 8. yüzyılda Asurlular'ın saldırılarıyla bağımsızlıklarını yitirdiler.

 Je m'appelle Byblos, Jean-Pierre Thiollet, H & D, Paris, 2005. ISBN 2 914 266 04 9

1882-1922 yılları arasında Britanyalı işgali altındaki Mısır'ın fiilen Osmanlılardan kopması ve öteden beri süren Britanyalı-Fransız rekabetinin Britanyalılar lehine noktalanması gibi iki önemli sonuç doğurdu. Britanyalılar, Osmanlıların ve Avrupa devletlerinin gösterdiği tepkiyi göz önüne alarak resmi bir siyasi denetim kurmaktan kaçınmakla birlikte, stratejik çıkarlarını güvence altına almadan Mısır'dan çekilmeye niyetleri olmadıklarını da ortaya koydular.
Britanyalı işgal kuvvetleri iyice zayıflamış olan hidiv yönetimini güçlendirmek yerine hidivi istekleri doğrultusunda hareket edecek sembolik bir güç olarak ayakta tutma yolunu seçtiler. Aynı dönemde İstanbul'daki Britanyalı büyükelçisinin Mısır'la ilgili olarak hazırladığı raporda yönetimde köklü değişikliklerin gereğine işaret edilerek bunun ancak askeri işgal altında yürütülebileceği görüşüne yer veriliyordu. 1883'te tam yetkili temsilci ve başkonsolos olarak Mısır'a gönderilen Sir Evelyn Baring benzer görüşleri savunarak Britanyalı hükûmetini Örtülü Protektora politikasını benimsemeye ikna etti.
Britanyalılar, müdahaleye uluslararası bir meşruluk kazandırmak amacıyla, Mısır'ın mali durumunu düzelterek bütçe fazlasıyla özellikle Fransa'ya olan borçlarını düzenli olarak ödemeye başlamasını ve Süveyş Kanalını hem barış, hem de savaş döneminde açık tutma sözü vererek uluslararası muhalefetin önemini yitirmesini sağladılar. Bu arada Britanyalılar, danışman sıfatı taşıyan yöneticilerini kilit noktalara yerleştirerek Mısır hükûmeti üzerinde dolaylı ama son derece etkili bir denetim sistemi kurdular.
Babasının ölümünden sonra genç yaşta hidiv olan Abbas Hilmi Paşa Örtülü Protektora yönetimine tepki göstererek 1893'te kukla başbakan Mustafa Fehmi'yi başbakanlıktan uzaklaştırdı. İngilizler tepki olarak Hidiv Abbas Hilmi Paşa'nın yetkilerini kısıtladılar. 1890'ların sonlarında ortaya çıkan milliyetçi akımlar, özellikle yayın ve propaganda çalışmaları temelinde örgütlenmeye çalıştı. Abbas Hilmi Paşa'dan da destek alan hareket, Sudan'ın yeniden Mısır'a bağlanması için yürütülen kampanyalar sırasında (1896-98) geniş bir kitle desteği buldu. Daha sonra kâğıt üzerindeki Britanyalı-Mısır ortak yönetimine karşın Sudan'ın bir Britanyalı sömürgesine dönüştürülmesi, milliyetçi tepkilerin derinleşmesinde önemli rol oynadı.
Zamanla kalıcı bir nitelik kazanan İngiliz işgaline karşı duyulan tepki son derece yoğunlaştı. Haziran 1906'da bir Britanyalı subayını öldüren Denşavay köylülerinin acımasızca cezalandırılmasıyla başlayan karışıklıklar, büyük bir boyut kazanarak Sir Evelyn Baring'in görevinden ayrılmasına yol açtı. Yeni yüksek temsilci Sir Eldon Gorst Britanyalı denetimini gevşetmeye ve Mısır kurumlarının daha etkili bir konum kazanmasını sağlamaya çalıştı.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlılara savaş açtıktan hemen sonra resmen protektora yönetimini ilan eden Britanyalılar Abbas Hilmi Paşa'yı hidivlikten uzaklaştırarak amcası Hüseyin Kamil'i sultan unvanıyla başa geçirdiler. Savaş'tan hemen sonra Saad Zaglul Paşa başkanlığındaki üç Mısırlı siyasetçi, Britanyalı hükûmetine bağımsızlık konusunun görüşülmesini önerdiler. Britanyalı hükûmetinin öneriyi reddetmesi ve Saad Zaglul'un tutuklanması ülke çapında kitle gösterilerine yol açtı. Mısır'a gönderilen Lord Edmund Allenby, milliyetçilere ödün vererek bir uzlaşma politikası izledi. Saad Zaglul serbest bırakıldı ve ülke düzeyinde bir örgüte dönüşmüş olan Vafd, Mısır'ın en etkili siyasi gücü haline geldi. Lord Allenby, Britanyalı çıkarlarını koruyacak bir antlaşmayı sonraya bırakarak tek yanlı bağımsızlık ilan edilmesini (Şubat 1922) sağladı. Böylece Mısır sorunlarla dolu olarak bağımsızlığını kazanırken, Ahmed Fuad da I. Fuad adıyla kral unvanını aldı.

Mısır Hidivliği
Mısır Sultanlığı
Kavalalılar Hanedanı

Papirüs veya bilimsel adıyla Cyperus papyrus Cyperaceae familyasından
Cyperus cinsine bağlı suda yaşayan çiçekli bir bitki türüdür. Afrika'ya özgü, hassas otsu birçok yıllık bitkidir ve sığ suda uzun sazlık benzeri bataklık örtüsü oluşturur.
Papirüs sazının (ve yakın akrabalarının) insanlar, özellikle Eski Mısırlılar tarafından çok uzun bir kullanım geçmişi vardır. Bitki, şimdiye kadar yapılmış ilk kağıt türlerinden biri olan papirüs kağıdının kaynağıdır. Bitkinin bazı kısımları yenebilir ve yüzebilen yüksek gövdeleri teknelere dönüştürülebilir. Şimdi genellikle süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir.
Doğada, Afrika, Madagaskar ve Akdeniz ülkelerinde tam güneşte, su basmış bataklıklarda ve göl kenarlarında büyür.

Bu uzun, sağlam, yapraksız su bitkisi 4 ila 5 m yüksekliğe kadar büyüyebilir. Kalın, odunsu rizomlardan yükselen, çimen benzeri bir üçgen yeşil sap yığını oluşturur. Her bir sap, bitki gençken bir toz alıcıya benzeyen, yaklaşık 10 ila 30 cm uzunluğunda, ince, parlak yeşil, iplik benzeri gövdelerden oluşan yoğun bir kümeyle kaplıdır. Yeşilimsi kahverengi çiçek kümeleri sonunda ışınların uçlarında ortaya çıkar ve yerini kahverengi, fındık benzeri meyvelere bırakır.
Köksapın daha genç kısımları, kültürlerin tabanını da kaplayan kırmızı-kahverengi, kâğıt gibi, üçgen pullarla kaplıdır. Botanikte, bunlar küçülmüş yaprakları temsil eder, bu nedenle bu bitkiye tamamen "yapraksız" demek kesinlikle doğru değildir. Çürüyen bitkiler Çad Gölü'nde, daha düşük su seviyelerinde önemli bir rol oynayan yüzen adalar geliştiriyor.

Papirüs bitkisinin tohumdan yetiştirilmesi nispeten kolaydır, ancak Mısır'da anacı bölmek daha yaygındır ve kurulduktan sonra oldukça hızlı büyür. Son derece nemli toprak veya suya batmış kökler tercih edilir ve bitki tüm yıl boyunca çiçek açabilir. Vejetatif çoğaltma, yeni bitkiler oluşturmak için önerilen süreçtir. Köksapları küçük gruplara bölerek ve normal şekilde dikilerek yapılır. 16 fit yüksekliğe kadar ulaşabilir.
C. papyrus ve cüce çeşidi C. papyrus 'Nanus', Kraliyet Bahçıvanlık Derneği'nin Bahçe Merit Ödülü'nü kazandı (onaylandı 2017).

Eski Mısır'da papirüs sepet, sandalet, battaniye, ilaç, tütsü ve sandal gibi çeşitli amaçlar için kullanılıyordu. Odunsu kök, kaseler ve mutfak eşyaları yapmak için kullanıldı ve yakıt olarak için kullanıldı. Ebers Papirüsleri, MÖ 15. yüzyılda Mısırlı kadınlar tarafından yumuşak papirüs tamponlarının kullanımına atıfta bulunur. Mısırlılar bitkinin tüm bölümlerini verimli kullandı. Papirüs, Mısır kültüründe hala korunan ve sürdürülen önemli bir "Nil hediyesi" dir. Ekonomik kullanımların yanı sıra çevre değerine de sahiptir, çevrenin temizliğinde ve ekosistemin düzenlenmesinde rol oynar. On Lake Chad, coming out of rotting masses of plant life, it develops floating islands that play a significant role in the lower water levels.

Boar, R. R., D. M. Harper and C. S. Adams. 1999. Biomass Allocation in Cyperus papyrus in a Tropical Wetland, Lake Naivasha, Kenya. 1999. Biotropica 3: 411.
Chapman, L.J., C.A. Chapman, R. Ogutu-Ohwayo, M. Chandler, L. Kaufman and A.E. Keiter. 1996. Refugia for endangered fishes from an introduced predator in Lake Nabugabo, Uganda. Conservation Biology 10: 554-561.
Chapman, L.J., C.A. Chapman, P.J. Schofield, J.P. Olowo, L. Kaufman, O. Seehausen and R. Ogutu-Ohwayo. 2003. Fish faunal resurgence in Lake Nabugabo, East Africa. Conservation Biology 17: 500-511.
Gaudet, John. 1975. Mineral concentrations in papyrus in various African swamps. Journal of Ecology 63: 483-491.
Gaudet, John. 1976. Nutrient relationships in the detritus of a tropical swamp.Archiv für Hydrobiologie 78: 213-239.
Gaudet, John. 1977. Natural drawdown on Lake Naivasha, Kenya and the formation of papyrus swamps. Aquatic Botany 3: 1-47.
Gaudet, John. 1977. Uptake and loss of mineral nutrients by papyrus in tropical swamps. Ecology 58: 415-422.
Gaudet, John. 1978. Effect of a tropical swamp on water quality. Verh. Internat. Ver. Limnol. 20: 2202-2206.
Gaudet, John. 1978. Seasonal changes in nutrients in a tropical swamp. Journal of Ecology 67: 953-981.
Gaudet, John. 1980. Papyrus and the ecology of Lake Naivasha. National Geographic Society Research Reports. 12: 267-272.
Gaudet, J. and J. Melack. 1981. Major ion chemistry in a tropical African lake basin. Freshwater Biology 11: 309-333.
Gaudet, J. and C. Howard-Williams. 1985. “The structure and functioning of African swamps.” In (ed. Denny) The Ecology and Management of African Wetland Vegetation. Dr.w.Junk, Pub., Dordrecht (pp. 154–175).
Gaudet, John. 1991. Structure and function of African floodplains. Journal of the East African Natural Historical Society. 82(199): 1-32.
Harper, D.M., K.M. Mavuti and S. M. Muchiri. 1990: Ecology and management of Lake Naivasha, Kenya, in relation to climatic change, alien species introductions and agricultural development. Environmental Conservation 17: 328–336.
Harper, D. 1992. The ecological relationships of aquatic plants at Lake Naivasha, Kenya. Hydrobiologia. 232: 65-71.
Howard-Williams, C. and K. Thompson. 1985. The conservation and management of African wetlands. In (ed. Denny) The Ecology and Management of African Wetland Vegetation. Dr.w.Junk, Pub., Dordrecht (pp. 203–230).
Jones, M.B. and T. R. Milburn. 1978. Photosynthesis in Papyrus (Cyperus papyrus L.), Photosynthetica. 12: 197 - 199.
Jones, M. B. and F. M. Muthuri. 1997. Standing biomass and carbon distribution in a papyrus (Cyperus Papyrus L) swamp on Lake Naivasha, Kenya. Journal of Tropical Ecology. 13: 347–356.
Jones M.B. and S. W. Humphries. 2002. Impacts of the C4 sedge Cyperus papyrus L. on carbon and water fluxes in an African wetland. Hydrobiologia, Volume 488, pp. 107–113.
Maclean, I.M.D. 2004. An ecological and socio-economic analysis of biodiversity conservation in East African wetlands. Unpublished PhD thesis, University of East Anglia, Norwich.
Maclean, I.M.D., M. Hassall, M. R. Boar and I. Lake. 2006. Effects of disturbance and habitat loss on papyrus-dwelling passerines. Biological Conservation., 131: 349-358.
Maclean, I.M.D., M. Hassall, R. Boar, R. and O. Nasirwa. 2003a. Effects of habitat degradation on avian guilds in East African papyrus Cyperus papyrus L. swamps. Bird Conservation International, 13: 283-297.
Maclean, I.M.D., R. Tinch, M. Hassall and R.R. Boar, R.R. 2003b. Social and economic use of wetland resources: a case study from Lake Bunyonyi, Uganda. Environmental Change and Management Working Paper No. 2003-09, Centre for Social and Economic Research into the Global Environment, University of East Anglia, Norwich.
Maclean, I.M.D., R. Tinch, M. Hassall and R.R. Boar. 2003c. Towards optimal use of tropical wetlands: an economic evaluation of goods derived from papyrus swamps in southwest Uganda. Environmental Change and Management Working Paper No. 2003-10, Centre for Social and Economic Research into the Global Environment, University of East Anglia, Norwich.
Messenger Dally. 1908 How papyrus defeated South Sydney and assisted in making Eastern Suburbs great
Muthuri, F. M., M. B. Jones, and S.K. Imbamba. 1989. Primary productivity of papyrus (Cyperus papyrus) in a tropical swamp - Lake Naivasha, Kenya, Biomass, 18: 1 - 14.
Muthuri, F. M. and M. B. Jones. 1997. Nutrient distribution in a papyrus swamp: Lake Naivasha, Kenya. Aquatic Botany, 56: 35–50.
Owino, A. O. and P. G. Ryan. 2006. Habitat associations of papyrus specialist birds at three papyrus swamps in western Kenya. African Journal of Ecology 44: 438-443.
Thompson, K. 1976. Swamp development in the head waters of the White Nile. In (ed.J. Rzoska) ‘‘The Nile. Biology of an Ancient River.’'Monographiae Biologicae, 29. Dr.W. Junk b.v., The Hague.
Thompson, K., P.R. Shewry & H.W. Woolhouse. 1979. Papyrus swamp development in the Upemba Basin, Zaire: Studies of population structure in Cyperus papyrus stands. Botanical Journal of the Linn. Soc. 78: 299-316.

Purdue University: Cyperus papyrus factsheet 15 Aralık 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Floridata 15 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Connecticut Ecology & Evolutionary Biology Conservatory
 Wikimedia Commons'ta Cyperus papyrus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Cyperus papyrus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Deniz Kavimleri ya da Deniz Halkları Tunç Çağı’nın sonlarına doğru, özellikle MÖ 13. yüzyılda, MÖ 1276 – 1178 yılları arasında Anadolu, Suriye, Filistin, Kıbrıs ve Mısır'a yönelen istila hareketlerinden sorumlu görülen, savaşçı ve denizci halklardır. Bu yıkıcı saldırılar, Bronz Çağı Çöküşü’ne yol açan istilaların bir bölümü olarak Doğu Akdeniz’de tüm krallıkların ve Anadolu’da Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında belirleyici olmuştur. Antik Mısır ise hem denizde, hem de karada verdiği savaşlarla bu saldırıları püskürtmeyi başarmıştır. Bu istilalar sonucu konuya ilişkin kayıtlar yok olduğundan, olayların kesin kapsamı ve istilacıların kimlikleri, geldikleri bölgeler halen kesin bir biçimde belirlenememiştir. Günümüze ulaşabilen belgeler, Mısır yazıtları ve kabartmaları, Hitit belgeleri, Ugarit belge ve mektupları ile arkeolojik buluntulardır.
Antik dönem yazıtlarının hiçbirinde deniz halklarından söz edilmez, Mısır hiyeroglifiyle yazılmış olan Karnak Yazıtı’nda “denizin yabancı halkları” denilmektedir. Antik yazıtlarda bu halkların denizden ya da adalardan geldiği ileri sürülür, ama hangi deniz, hangi ada olduğu belirtilmez. “Deniz Halkları”, Türkçedeki ifadeyle Deniz Kavimleri, ilk kez Fransız Mısırbilimci Gaston Maspero tarafından 1881'de önerilmiş ve benimsenmiştir.

Tüm bu yıkımlar MÖ 13. Yüzyılın son çeyreğiyle MÖ 12. yüzyıl boyunca gerçekleşmiştir. Saldırılar ve sonucu yıkımlar, 13. yüzyılın son çeyreğinde tek tük görülmeye başlamış, MÖ 1190 civarında sıklaşmış, MÖ 1180'li yıllarda en yoğun evreye ulaşmış, MÖ 1175'e gelindiğinde iyiden iyiye seyrekleşmeye başlamıştır.

Doğu Akdeniz'deki saldırılar ve yıkımlar hakkında en “taze” bilgiler Ugarit’ten gelmektedir. Ugarit yakılıp yıkıldığında birkaç yüz kil tablet fırınlarda pişirilmekteydi. Dolayısıyla bu belgeler Ugarit’in saldırılara uğradığı günlerden kalan belgelerdir. Bu mektuplardan birinde “hapiru”dan söz edilmektedir. Hapiru, ya da habiru, MÖ 18. – 12. yüzyıllarda kullanılan bir sözcüktür ve kanunsuz, isyancı, katil, haydut, paralı asker gibi “marjinal”, “aşağı” sosyal tabakalardan insanlar anlamında kullanılagelmiştir. Bu mektuplardan bir diğerinde Ugarit kralının Alaşiya kralına yazdığı bir mektuptur, “İşte düşmanların gemileri geldiler, şehirlerim (?) yakıldı, ülkemde kötü şeyler yaptılar. Babam bütün askerlerimin ve savaş arabalarımın (?) Hitit ülkesinde, bütün gemilerimin de Likya’da olduğunu bilmiyor mu? Bu suretle ülke kendi kaderine terk edilmiş vaziyettedir. Babam şunu bilsin; gelen yedi düşman gemisi bize büyük zararlar vermiştir.

Mısır istilacılara karşı MÖ 1208 – 1176 yılları arasında, iki firavun zamanında, dört kez savaşmıştır. İlk savaş Merneptah (h.y. MÖ 1213 – 1203) zamanında, hükümdarlığının beşinci yılında yani 1208 yılındaki savaştır. Daha sonraki üç savaş ise III. Ramses (h.y. MÖ 1186 – 1155) tarafından MÖ 1180, 1177 ve 1174 yıllarında yapılmıştır. Her dört savaş da Mısır kuvvetlerinin kesin zaferiyle sonuçlandı. Dört savaşın biri deniz savaşıdır. Saldırılar def edilmiş olsa bile Mısır askeri – siyasi otoritesi saldırılar sonucu güneydoğu Akdeniz’den çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu bölgedeki son Mısır varlığı, Mısır’ın yirminci hanedanı firavunlarından olan VI. Ramses’in (h.y. MÖ 1141 – 1133) Megiddo’daki tunç heykelidir.

Merneptah’ın savaşı bir Libya kralının, “kuzeyli ülkelerden” yardımcı kuvvetlerle birlikte Batı Deltası'na saldırması üzerinedir. Bu yardımcı kuvvetler Merneptah'ın yazıtında Ekveş, Lukka, Şerden, Şekeleş ve Turşa halkları olarak sayılmaktadır. Libya kralının yanında eşini, çocuklarını ve tahtını getirmiş olması, ya zaferden kesin emin olduğunu ya da geride bırakamayacağını gösteriyor olmalıdır. Periri'de yapılan muharebeyi Merneptah kazanmıştır. Savaş alanında düşmanlarının ölülerini saymışlar ve yazıta işlemişlerdir, altı binden fazla Libyalı, 2.201 Ekveş, 722 Turşa ve 200 Şerden savaşçısı. Diğerlerinin sayısı belli değildir.
III. Ramses'in hükümdarlığının beşinci yılında, MÖ 1182'de bir başka Libya saldırısıyla savaşıldı. Yazıtlarda 12.535 düşmanın öldürüldüğü yazılmaktadır. Üç yıl sonra MÖ 1179'da üçüncü Libya saldırısı, bu kez Şekeleş, Denyen, Veşeş ve Turşa savaşçıları ile birlikte gelmiştir. III. Ramses bu orduyu Zahi'de yapılan bir savaşta bozguna uğratmış, bu düşman ittifakının destek kuvveti olan bir donanmayı bir deniz savaşında yenilgiye uğratmıştır. Son Libya saldırısı III. Ramses'in hükümdarlığının onbirinci yılında, MÖ 1176'da tekrarlanmıştır. Bu zaferle ilgili yazıtta 2.175 Meşveş savaşçısının öldürüldüğü ve 1.200 tutsak alındığı yazılıdır.
Mısır kaynaklarında Deniz Kavimleri'nin kimlikleri hakkında belirsiz de olsa bazı bilgiler vardır.

“Ekveş” - Ahhiyawa, Hitit kayıtlarında Batı Anadolu ya da Ege Adaları halkı olarak görülmektedir. Bugün için bu konudaki en güçlü teori Miken oldukları yönündedir. Bir başka teori bu insanları Troya halkı olarak tanımlar.
Tyrrhenians ya da Tyrsenoi. Bu halk konusunda Strabon’un kayıtları ışık tutar gibi görünmektedir. Strabon’a göre Tyrrhenians, Tiren Denizi halklarını ifade etmektedir, yani Etrüskler’le ilgilidir.
Lukka halkı. Hitit kaynaklarında Likya olarak geçer.
Denyen
Şerden. Muhtemelen Sardinyalılar olmalıdır.
Şekleş
Şikalaya
Şekeleş halkı ise Sicilya kabilelerinden olmalıdır.
Pelesetler. Girit’ten gelen ve istila etmekle kalmayıp bu topraklara yerleşen bir halk olduğu kabul edilmektedir.
Turşa
Mısır yazıtlarında sözü edilen denizden gelen saldırganların, Yunanistan, Ege Adaları ve Anadolu kıyılarından geldikleri ileri sürülmektedir. Ancak bu bölgelerin halklarını yurtlarını terk etmeye zorlayan Traklar’dan hiç söz edilmez.
Mısır’daki bir dikilitaşta, “Denizden kendi gemilerinde geldiler ve hiç kimse onlara karşı koyamadı” denmektedir.

Knossos’un MÖ 14. yüzyıl başlarında yağmalanıp yakıldığı bilinmektedir. Bu yıkıma karşın beklendiği gibi Girit’in ekonomik yaşamı çökmüş değildir, hatta MÖ 13. yüzyılın Minos seramik endüstrisi açısından parlak bir dönem olmuştur. Seramik formlarına bakılarak yüksek düzeyde zeytin yağ, şarap, kokulu yağlar gibi sıvıların ihracı yapıldığına değinilmektedir. Dahası adadan çok sayıda GM IIIB seramiğinin (Geç Minos IIIB, GH IIIB ile çağdaş) ihraç edildiği anlaşılmaktadır. Diğer yandan Linear B yazısı MÖ 1200 civarına kadar kullanılmaya devam edilmiştir.
Kıta Yunanistan’ın GH IIIC dönemine karşılık gelen Girit’in GM IIIC dönemi başlarında adanın orta ve doğu kesimlerinde bazı yerleşimlerin boşaldığı anlaşılmaktadır. Knossos’un limanı olan Amnisos ile Mallia, Palaikastro ve Aghios Phanourios gibi yerleşimler 1200’lerin başında boşaltılmıştır. Genel görünüm, MÖ 12. yüzyıl başından itibaren uzak ve yüksek, dolayısıyla daha korunaklı yerleri tercih edildiği anlaşılmaktadır. Bu gözlem, adada güven duygusu sağlayan bir yönetimin bu tarih dolaylarında yıkıldığı şeklinde yorumlanmaktadır. MÖ 1180 civarında yerleşim yerin olarak uzak ve korunaklı bölgelerin tercih edildiği ileri sürülmektedir.

Deniz Kavimleri’nin tehdit ettiği devletlerden biri de Hitit İmparatorluğu’dur. II. Şuppiluliuma 1210 / 1209 yılında Deniz Kavimleri’ne karşı bir deniz zaferi kazanmış, önlem olarak Alaşiya’ya (günümüzdeki Kıbrıs) bir deniz seferi düzenlemiştir. Ne var ki tek bir saldırganla mücadele ediyor değildi, saldırganların değişik hedefleri vardı. Nitekim Medinet Habu’daki yazıtlarda “Hatti memleketinden hiçbiri bunların saldırısına karşı duramadı. Kadeş, Karkamış, Arzava, Alaşiya tahrip edildiler. Bunlar Ammurru ülkesi civarında karargah kurdular ve buranın halkını tamamen mahvettiler.” denilmektedir.

Kıbrıs'la ilgili arkeolojik buluntular, Miken saraylarını yıkımının hemen ertesinde çok muhtemeldir ki, Peloponnes’den ve Girit’ten olmak üzere bazı Ege halklarının Kıbrıs’a göç ettiklerine işaret etmektedir.

Günümüze kalan arkeolojik belgelerde doğal olarak bu kitlesel göçlerin nedenleri belirtilmez. Günümüz araştırmaları yine de farklı hipotezlerle bu göçlerin nedenlerini aydınlatmaya yönelmişlerdir. Bu hipotezler doğal felaketler,

Böylesine farklı halkın yurtlarını terk etmesine, geniş alanları etkileyen depremlerin ya da uzun süreli kuraklıkların, dolayısıyla kıtlıkların yol açmış olabileceği ileri sürülmüştür. Schaeffer, [[Ala

Pek çok araştırmacı deprem tezine karşı çıkmıştır. Her şeyden önce Mısır yazıtları istilacılardan söz etmektedir. Diğer yandan depremlerde yıkıntılar kaldırıldığında altın, gümüş gibi değerli metaların bulunacağı ileri sürülmüştür. Oysa yıkıma uğrayan yerleşimlerde bulunan altın ve gümüş, sadece çukurlara gömülmüş ya da duvar oyuklarına saklanmış haldedir.

En geniş destek gören tez, yıkıma kitlesel göç hareketlerinin neden olduğu tezidir. Ekrem Akurgal, Gustav Adolf Lehmann ve Fritz Schachermeyr, August Strobel, Nancy Sandars Tunç Çağı’nın yıkımını “kavim göçü” ile açıklamaktadır. Çöküşün nedeninin sistem çöküşü ya da kuraklık olduğu tezini kabul eden araştırmacılar dahi, bunların doğurduğu göçlerin yıkıma neden olduğunu kabule yatkındır.
Göç tezi için çıkış noktası Mısır yazıtları olarak görülür. Oysaki Mısır kayıtlarında “denizin yabancı halkları”ndan, günümüzdeki ifadeyle Deniz Kavimleri’nden söz edilir, fakat deniz kavimlerinin göçü hiçbir yerde geçmez, Mısır kayıtları göçten söz etmez.

İstilalarda bu döneme ait Antik Yakın Doğu'nun tarihi kayıtları yok olduğu için ortaya çıkan tablo detaylı olarak bilinememektedir. Bu döneme ait başlıca kayıtlar, tek taraflı olmakla birlikte Mısır kayıtlarıdır. Bilgilerin bir kısmı da Hitit kayıtlarından ve arkeolojik bulgulardan elde edilmiştir. Denizci Halklar'dan Antik Filistinliler, MÖ. 12. yüzyılda bugün Filistin olarak bilinen bölgeye yerleşmiş ve buranın Filistin olarak anılmasına neden olmuşlardır.

R. Drews “Tunç Çağı’nın Sonu Askeri Değişim ve Antik Akdeniz’de Çöküş” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1. Basım Ekim 2014
Kevser Taşdöner, “Eski Çağ’da Anadolu’nun Siyasi ve Demografik Yapısını Değiştiren Kitlesel Göçler”
Barış Gür, “Yazılı Kaynaklar ve Arkeolojik Veriler Işığında Anadolu’daki Deniz Kavimleri Sorunu”

Dikilitaş veya obelisk yüksek, daire veya dört kenarlı tepeye doğru incelen taştan anıt. Genellikle belirli bir şahsı veya olayı anmak için yapılır. Antik dikilitaşlar tek bir taştan oluşurdu (bir monolit). Stel terimi genellikle klasik obelisk forumda olmayan diğer dikili duran farklı anıtlar için kullanılır.

Dikilitaşlar antik Mısır mimarisinin önemli bir bölümünü oluştururlar. Dikilitaşlar genelde çift halinde tapınakların girişine dikilirdi. Bu anıtların dekoratif nitelikleri dışında pratikte bir işlevleri yoktu. Genellikle yükseklikleri 15–30 m arasında olurdu.
Dikilitaş güneş tanrısı Ra'yı sembolize ederdi. Akhenaten'in dini reformunun ardından kısa bir süre için atenin ışınının taşlaşmış hali olduğuna inanılmıştır. Aynı zamanda tanrının dikilitaşın içinde var olduğuna inanılırdı.
M.Ö. 2600 dolaylarında ilk kaydedilmiş dikilitaş örnekleri ortaya çıkar fakat bu dönemden hiçbir dikilitaş bugüne ulaşamamıştır. MÖ 2400 dolaylarında ise küçük dikilitaşlara rastlanır. Daha sonraları yükseklikleri 20 metreyi aşacak olan Mısır dikilitaşlarının yükseklikleri bu dönemde nadiren 3,5 metreyi aşardı. Bugüne ulaşabilmiş bilinen 27 antik Mısır dikilitaşı vardır, ayrıca bir tane de Aswan'da taşocağında kısmen yontulmuş tamamlanmamış bir dikilitaş bulunmuştur. Bugüne ulaşabilmiş en eski dikilitaş Heliopolis'e dikilmiş olan I. Sesotris dikilitaşıdır.
Mısır'da dikilitaş yapmak için kullanılan madde genelde Asvan'dan gelen kırmızı granittir. Dikilitaşın tepesi genelde altın veya gümüşle kaplanır. Dikilitaşın üstünde niçin dikildiğini anlatan hiyeroglifler yazılırdı. Ama bu yasaklandı.

Romalılar dikilitaşlara büyük bir ilgi duymuşlardır. Öyle ki bugün Roma'da, Mısır'da kalanlardan daha çok dikilitaş dikilidir. Aslında bunların çoğu Roma döneminin bitişiyle yıkılmış (devrilmiş) daha sonra farklı yerlerde tekrar dikilmişlerdir.
Konstantinopolis'te de Doğu İmparatoru Theodosius 390 yılında bir dikilitaş getirtmiş ve özel bir temel üzerine hipodroma diktirmiştir. Her ne kadar Haçlı Seferleri sırasında yıpratılmış olsa da dikilitaş, Osmanlı Devleti döneminde korunmuştur. Bugün İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nda(hipodrom) halen dikilidir.
"Roma dünyanın dikilitaş başkentidir" denilebilir. Birçok dikilitaş barındıran kentte, en ünlü dikilitaş Saint Peter Meydanı'nda bulunan 25,5 metrelik dikilitaştır. Bu dikilitaş MS 37 yılından beri aynı yerde dikilidir.
Orijinal Mısır dikilitaşlarının birçoğu dünyanın farklı yerlerine gönderilmiş ve yeniden dikilmiştir. Roma dışındaki en ünlü dikilitaşlar Londra ve New York'ta bulunan ve Kleopatra'nın İğneleri olarak anılan bir çift dikilitaştır. Ayrıca Paris'te, Place de la Concorde'de bulunan 23 metrelik dikilitaş da oldukça ünlüdür.
Bilinen 26 antik Mısır dikilitaşı bugün aşağıda belirtilen yerlerde bulunmaktadır:

Mısır - 8
Firavun I. Tutmosis, Karnak Tapınağı, Luksor
Firavun II. Ramses, Luksor Tapınağı
Firavun Hatşepsut, Karnak Tapınağı, Luksor
Firavun I. Sesostris, Heliopolis, Kahire
4 tane daha.
Fransa - 1
Firavun II. Ramses, Concorde Meydanı, Paris
İsrail - 1
Caesarea dikilitaşı
İtalya - 11
8 tane Roma'da (bakınız: Roma'daki dikilitaşlar)
Piazza del Duomo, Katanya (Sicilya)
Boboli Bahçeleri (Floransa)
Urbino
Türkiye - 1
III. Thutmose, Hipodrom, İstanbul
Birleşik Krallık - 3
Firavun III. Thutmose, Kleopatra'nın İğnesi, Londra
Firavun II. Amenhotep, University of Durham
Firavun IX Ptolemy, Philae Dikilitaşı, Wimborne, Dorset
ABD - 1
Firavun III. Tutmosis, Kleopatra'nın İğnesi, Central Park, New York
Ayrıca Romalılar, kendileri, Mısır stilinde dikilitaşlar yapmışlardır. Roma'da bilinen 5 tane antik Roma dikilitaşı vardır.

Erken Asur uygarlığından bilinen bir dikilitaş formu, MÖ 9. yüzyıldan kalan ve bugün British Museum'da bulunan Kral III. Şalmaneser'in Kara Dikilitaşıdır.

Etiyopya'da antik Aksum Krallığında birkaç tane dikilitaş yontulmuştur. Bunların en önemli örneği 24 metre uzuluğundaki Aksum Stelidir. 4. yüzyıl dolaylarında yontulmuş olan dikilitaş II. İtalya-Habeşistan Savaşı sırasında yağmalanmış ve 1937'de Roma'ya götürülmüştür. 2003 yılında İtalyan devleti onu geri göndermeyi kabul etmiştir.

Örme Dikilitaş, İstanbul Sultanahmet meydanında yer alan Doğu Roma kökenli dikilitaştır.
Dikilitaş, Beştaş, İznik, Bursa, Türkiye'de, 1. yüzyıldan kalma Roma kökenli "C. Casius Philiscus" adına yapılmış bir dikilitaş bulunur.
Place de la République, Arles, Fransa'da, 4. yüzyıldan kalma Roma kökenli bir dikilitaş bulunur.

Rönesans'tan başlayarak, dikilitaş anıtsal mimari, özellikle de mezarlar, için çok önemli bir yer teşkil etmiştir. Dünyanın her köşesinde binlerce modern dikilitaş bulmak mümkündür, özellikle de mezarlıklarda. Neredeyse her Amerikan mezarlığında birkaç örneği görülebilir. Bunların içinde özellikle dikkat çeken ve bahsetmeye değer olanlardan bir kısmı şunlardır:

General Wolfe Dikilitaşı, Stowe Okulu, Buchinghamshire, 1754.
Kagul Dikilitaşı, Tsarskoe Selo, 1772.
Chesma Dikilitaşı, Gatchina, 1775.
Rumyantsev Dikilitaşı, Sankt-Peterburg, 1799.
Villa Medici, Roma - 1790'da Floransa'daki Boboli Bahçeleri'ne taşınan Mısır dikilitaşının bir 19. yüzyıl kopyası.
Villa Torlonia, Roma - 1842'de dikilmiş iki dikilitaş.
Patriots' Grave, Old Burying Ground, Arlington, Massachusetts (1818)
Bunker Hill Anıtı, Charlestown, Massachusetts - 1827 ile 1843 arasında inşa edilmiştir.
Dalhousie Dikilitaşı, Raffles Place, Singapur, 1891.
Washington Anıtı, Washington, ABD - 1848 ile 1888 arasında dikilmiş, 169,29 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek dikilitaşıdır.
McKinley Anıtı, Buffalo, New York, ABD.
Foro Italico, Roma - 1932'de Mussolini onuruna dikilmiştir.
Buenos Aires Dikilitaşı, Arjantin - 1936'da inşa edilmiştir.
Demidov Sütunu, Barnaul, Sibirya, Rusya.
Zafer Dikilitaşı, Moskova.
Wellington Anıtı, Phoenix Park, Dublin, İrlanda - 62 m yüksekliğindedir.
Juche Kulesi, Pyongyang, Kuzey Kore - 170 metre.

Obelisk, Encyclopedia of the Orient 6 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pharaoh's Obelisk, Secrets of Lost Empires, NOVA Online 21 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
The Axum Obelisk (İngilizce)
History of the Egyptian Obelisks 9 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Black Obelisk of Shalmaneser II - Translation of the inscription graved on the obelisk23 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Diodorus Siculus veya Sicilyalı Diodorus ya da kısaca Diodoros (Grekçe: Διόδωρος, romanizasyon: Diódōros; d. MÖ 1. yüzyıl), Sicilyalı antik Yunan tarihçi. MÖ 60 ila 30 arasında, kırk kitaptan oluşan anıtsal evrensel tarih eseri Bibliotheca Historica'yı yazmasıyla tanınır; bu eserlerden on beşi günümüze eksiksiz ulaşmıştır. Tarih, üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölüm, mitolojik tarihi Truva'nın düşüşüne kadar kapsar ve coğrafi olarak düzenlenmiştir; Mısır, Hindistan ve Arabistan'dan Avrupa'ya kadar dünyadaki bölgeleri tarif eder. İkinci bölüm, Truva Savaşı'ndan Büyük İskender'in ölümüne kadar olan dönemi içerir. Üçüncü bölüm ise yaklaşık MÖ 60'a kadar olan dönemi kapsar. Bibliotheca, 'kütüphane' anlamına gelir ve Diodoros'un birçok başka yazarın eserlerinden yararlandığını kabul ettiğini gösterir.

Kendi eserine göre, Diodorus Siculus Sicilya'daki Agyrium'da (günümüzde Agira) doğmuştur. Bir istisna dışında, antik çağ onun yaşamı ve faaliyetleri hakkında yazılı eserlerinin ötesinde başka bir bilgi sunmaz. Yalnızca Hieronymus (Jerome), Chronicon adlı eserinde "İbrahim'in 1968. yılı" (MÖ 49) altında şu notu düşer: "Sicilyalı Diodorus, Yunan tarihi yazarı, ün kazandı." Ancak, İngilizce çevirmeni Charles Henry Oldfather, Agyrium'dan bilinen yalnızca iki Yunan yazıtından birinin (Inscriptiones Graecae XIV, 588) "Diodorus, Apollonius'un oğlu" (“Διόδωρος ∙ Ἀπολλωνίου”) adlı birine ait mezar taşı olmasıyla ilgili bu "şaşırtıcı tesadüf"e işaret eder. Ona atfedilen son eser MÖ 21 tarihlidir.

Diodorus'un evrensel tarihi, ki ona Bibliotheca Historica (Antik Yunanca: Βιβλιοθήκη Ἱστορική, "Tarih Kütüphanesi") adını vermiştir, oldukça kapsamlıydı ve 40 kitaptan oluşuyordu; bunlardan 1-5 ve 11-20 numaralı kitaplar günümüze ulaşmıştır. Kayıp kitapların parçaları ise I. Fotios ve VII. Konstantinos'un Excerpta Constantiniana adlı eserlerinde korunmuştur.
Eser üç bölüme ayrılmıştır. İlk altı kitap, Yunan ve Yunan olmayan halkların mitolojik tarihini Truva'nın düşüşüne kadar ele alır ve coğrafi bir temaya sahiptir; bu bölümde Antik Mısır'ın (I. kitap), Mezopotamya, Hindistan, İskitler ve Arabistan'ın (II. kitap), Kuzey Afrika'nın (III. kitap) ve Yunanistan ve Avrupa'nın (IV-VI. kitaplar) tarih ve kültürü anlatılır.
İkinci bölüm (VII-XVII. kitaplar), Truva Savaşı'ndan Büyük İskender'in ölümüne kadar dünya tarihini anlatır. Son bölüm (XVII. kitaptan sonuna kadar) ise İskender'in haleflerinden başlayarak ya MÖ 60'a ya da Jül Sezar'ın Galya Savaşları'nın başlangıcına kadar olan tarihsel olayları kapsar. Eserine "Bibliotheca" adını vermesi, birçok kaynaktan derlenmiş bir bileşim oluşturduğunu kabul ettiğinin bir göstergesidir. Eserinde yararlandığı bilinen yazarlar arasında Abderalı Hekataios, Knidoslu Ktesias, Kymeli Ephoros, Sakızlı Theopompus, Kardiyalı Hieronymus, Sisamlı Duris, Atinalı Diyllus, Siraküzalı Philistus, Taorminalı Timaios, Polybius ve Poseidonius yer alır.

Gaius Plinius Secundus
Strabon

Dor istilası, MÖ 13 yüzyılın sonları ile MÖ 12. yüzyılın başlarında Yunanistan'ın Dorlar tarafından dalgalar hâlinde istila edilmesidir. Dorlar'ın Yunanistan'a nereden geldikleri, dolayısıyla önceki yurtlarının neresi olduğu ve göç nedenleri hâlen bilinmemektedir. En olası görüş, Orta Avrupa'dan, muhtemelen günümüz Polonya'sından göçe başladıkları, burada Keltler'in, İliryalılar'ın, Daçyalılar'ın ve Traklar'ın komşuları oldukları yönündedir.

Doğu Avrupa'da meydana gelen kıtlıklar nedeniyle bazı kavimler doğuya doğru göç etmeye başlamıştır. Bu göç eden kavimler, karşılarına çıkan kavimleri de göçe zorlayarak Anadolu ve Suriye'ye kadar uzun bir mesafede göç dalgası oluşturmuşlardır. Bu göç dalgalarının Yunanistan'a yönelen bölümünde İliryalılar ve Dorlar, Yunanistan'daki Miken Uygarlığı'nı dağıtmışlardır. Miken krallıkları yıkılmış, bu krallıkların Ege Denizi, Batı Anadolu kıyıları, Doğu Akdeniz kıyı ve adalardaki kolonileri ile ticari bağlantıları kesilmiştir. Yunanistan'a, adalara ve Anadolu'nun güneybatı kıyılarına yayılan Dorlar, benzer seviyede bir uygarlık geliştirmemişler, ticaret büyük ölçüde daralmış, yazı unutulmuştur. Günümüzde Dor İstilası'nın neden olduğu bu duruma, ki 400 yıl sürmüştür, “Dor Karanlık Çağı” adı verilmektedir. Bu kavimlerin önünden kaçan kavimler Anadolu'ya geçmişler ve Hititler'in yıkılmasına veya bir duraklama dönemine girmesine neden olmuşlardır. Ancak tarihçilerin genel kanısına göre, Hititler Ege Göçleri sonunda yıkılmıştır. Göçler sonunda yunan anakarasından ayrılan Aioller, kuzeybatı Anadolu'ya (Edremit Körfezi ve civarı); İyonlar, Batı Anadolu'nun orta kesimine (kabaca İzmir ili ve civarı), Dorlar ise Anadolu'nun güneybatı köşesine (kabaca Muğla) yerleşmişlerdir.

Truva Savaşı`ndan bir yüzyıl sonra Miken uygarlığının çöküşünü ve Troya`da savaştığı anlatılan Miken krallarına ait sarayların yıkılışını izleyen evrede, Dor adıyla bildiğimiz bir ırk Güney Yunanistan`a kadar inerek hemen hemen bütün Yunan kıtasını etkiledi. Dorlar genç ve dinamik bir kavmin bütün kudret ve güveniyle Yunanistan'a girmişler, kendilerine göre, Doris adını taşıyan yukarı Kefisos Vadisi'nde bir süre oturduktan sonra, kara yolundan, Böotya üzerinden İstmos bölgesine geçmişler ve buradan, Arkadya dışta kalmak üzere, bütün Peloponez'i işgal eylemişlerdir. Dorlar da, Akhalar gibi Yunanca konuşuyorlardı; fakat bazı başka teorilere göre ise Akhalar Aiol ve İyon lehçesini, Dorlar ise Dor lehçesini kullanmaktadırlar. Fakat yapılan dilbilimsel araştırmalar İyon lehçesinin MÖ 1200`den kullanılmadığını göstermektedir. Aiol ve Dor lehçeleri ise muhtemelen o dönemlerde henüz
oturmamış olmalıydı. Bu araştırmalar ışığında Yunanistan`ın kuzeyi ile güneyi arasında dilbilimsel açıdan bir farklılığın olmadığını söylemek daha doğru olacaktır. Kuzeyden gelen bu istilaların sonucunda birçok Yunan ana yurdunu bırakıp Ege
Denizi`nin karşı kıyılarına göç ettiler. Dorlar, Arkadya dışta kalmak üzere bütün Peloponez'i işgal etmişlerdir. Kendilerinden çok daha üstün bir kültüre sahip olan Akaların yer yerde yenildiğini ve oralardan ayrıldıklarını görüyoruz. Bu çapta bir yenilginin sebebinin Dorların kullanmış oldukları demir silahların neden olduğu düşünülmektedir.

Dorlar, dalgalar hâlinde birbirinin arkasından Yunanistan`a girdikten sonra bu ülke zamanla Dorlara yetmemeye başlamıştır. Bu nedenle göçlerden yaklaşık bir yüzyıl sonra Dorlar da doğuya göçmen gönderdiler. Bunlar Rodos ve Kos adaları ile karşısındaki Karya bölgesine yerleştiler. Göçler sırasında kurulan kentlerin hepsi kıyıda ya da kıyının yakınında bulunmaktadır. Yunan Orta Çağ'ının sonunda başlayan büyük kolonizasyon hareketinde Dorlar doğuya doğru ilerleyerek Likya`nın doğu kıyılarında Faselis, Ovalık
Kilikya`da Soloi kolonilerini meydana getirmişlerdir. Bazı Dor kabilelerinin Pampilia ve Kıbrıs`a da ulaşmış olduklarını bu ülkelerde konuşulan lehçelerdeki Dor unsurlarından anlamaktayız.

Yunanistan`dan göçen ilk göçmenlerin Teselya ve Böotya'da yaşayan Aioller olduğu düşünülüyor ve bunlar Lesbos Adası`na ve Troas bölgesi ile İzmir Körfezi arasındaki topraklara yerleştiler, böylece bu bölge Aiolis adıyla anılmaya başlandı. Daha sonraları ise onları, efsaneye göre Atina Kralı Kodros`un oğulları başkanlığındaki İyonlar izledi. İyonlar Aiolis`in güneyine gelip, Maiandros Nehri`ne doğru yayıldılar. Yerleşme hareketlerinin 10. yüzyılda da başladığı ve uzun süre devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu hareket sırasında yeni topraklarda ciddi bir direnişle karşılaşmadıkları düşünülmektedir, çünkü MÖ 1200 dolaylarında Hitit İmparatorluğu`nun
parçalanmasından sonra Anadolu`da düzenli bir devlet kurulamamıştır ve yerli halk ancak yöresel bağlamda karşı koyabilecek durumdadır. Batı Anadolu`ya ilk gelenlerin Aioller olduğu düşünülüyor. İyonlar ise yaklaşık yarım yüzyıl sonra buralara gelmişlerdir.

Dor istilalarının neden olduğu karışıklıklara rağmen Aka kültürü ile MÖ 1150 yılından sonra yavaş bir şekilde belirmeye başlayan Dor kültürü arasında birçok bölgede birtakım bağlar göze çarpmaktadır. Hatta Dor İstilasına maruz kalan Attika`da Aka üslubunun yavaş yavaş Dor üslubuna geçtiği “submyken” ve “protogeometrik" vazolarının bezemelerinde görünmektedir. Dor istilasından sonra eski Yunan halkı bir seçim yapmak zorunda kalmışlardır. Birçoğu yabancı bir kavmin etkisi altına girmek istemeyerek Anadolu kıyılarına göçmüşlerdir. Yunanistan`da kalanların büyük bir kısmı ise Dorlar tarafından toprağa bağlanmış, tarlaları sürmek için köleleştirilmiş ve ellerindeki toprakları Dorlara vermek zorunda kalmışlardır.

Mısır tarihi'nin Dördüncü Hanedan‘ı içinde yer alan bilinen yöneticiler.
Antik Mısır'ın Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Hanedanları genellikle Eski Krallık dönemi altında gruplanırlar.

Mısır'ın dördüncü hanedanı Eski Krallık'ı oluşturduğu varsayılan dört hanedandan biridir. Bu hanedanının firavunları Mısır'ın simgesi sayılabilecek piramitleri inşa ederek, Antik Mısır'ın en bilinen kralları olmuşlardır. Bu hanedanın her kralı mezar veya anıt mezar olarak kullanılmak için en azından bir tane piramit yaptırmıştır. Üçüncü Hanedan gibi bu krallarda başkenti Memphis'te tutmuşlardır.
Hanedanın kurucusu Sneferu'nun üç piramit yaptırdığı bilinmektedir ve bazılarını ise dördüncü piramitini de yaptırdığına inanmaktadırlar. Her ne kadar kendisinden sonra firavun olan ve Hetepheres I'den olan oğlu Keops (Khufu) Mısır'daki en büyük piramiti yaptırmıştır, ancak Sneferu diğer tüm firavunlardan daha çok taş ve tuğla hareket ettirmiştir.
Keops, oğlu Kefren ve torunu Menkaura piramitlerini yaptırarak sonusuz üne kavuşmayı başarmışlardır. Bu piramitleri yapmak için insan gücünü organize etmek ve beslemek için büyük güce sahip merkezi bir hükûmet gerekmekteydi ve mısırbilimciler Eski Krallık'ın yüksek kültür seviyesinde olduklarına inanmaktadırlar. Her ne kadar, bu anıtları kölelerin yaptığına inanılsada, piramitler ve çevrelerindeki araştırmalar bunların Mısır'ın her tarafından, Nil'in yıllık taşmalarında tarlalarının sular altında kaldığı zamanlarda, gelmiş olan köylülerden oluşan işgücü (corvée) ile yapıldığını göstermektedirler. Piramitler Mısır'ın Dördüncü Hanedan boyunca benzeri olmayan bir refah içinde olduğu gösterirken, yine piramitler o topraklarda yaşayanlara zorla çalıştırmanın anımsatıcı olarak kalmışlardır ve kralların özellikle Keops'un tiran olarak hatırlanmasını sağlamıştır: ilk olarak Westcar Papirüsü'nde, bin yıl sonra ise Herodot (Tarihler, 2.124-133) tarafından yazılmış olan efsanelerde.
Torino Kral Listesi'nin ilk örneğinde, iki kral hariç tüm kralların isimleri kayıtlıdır. Yazıcı eksik olan isimlerin yerine Mısır dilinde kayıp anlamına gelen wsf kelimesini ekleyerek belirtmiştir. Sextus Julius Africanus Manetho'nun bu kayıp yerlere Bikheris ve Tamphthis isimlerini yerleştirdiğini rapor etmiştir, ancak Eusebius her ikisindende bahsetmemektedir. Bazı yetkililer (K.S.B. Ryholt gibi) Africanus'u takip ederek listeye bu isimlerin muhtemel Mısırca karşılıklarını eklemektedirler; diğerleri ise hiç eklememektedirler.
Mısır'ın komşuları ile bilinen kayıtlı ilk ilişkileri bu hanedan zamanında başlamıştır. Palermo taşındaki kayıtlara göre Sneferu zamanında kereste yüklü 40 geminin adsız yabancı bir ülkeden geldiği yazılıdır. Keops ve Djedefra'nın isimleri Abu Simbel'in 65 km. kuzeybatısında Batı Çölü'nde gnays taşocaklarında yazılı olarak bulunmuştur; Keops, Kefren ve Menkaura'nın hüküm sürdüğü zamanlara ait nesneler Biblos'da açığa çıkartılmıştır ve Kefren'in hükmünde daha uzağa giderek Ebla'ya ulaşmıştır, bu ise diplomatik hediyelerin veya ticaretin kanıtıdır.
Bu hanedanın nasıl son bulduğu bilinmemektedir. Tek bilinen Dördüncü Hanedan'a ait bazı yöneticilerin Beşinci Hanedan'dan Userkaf'ın yanında kalmalarının tasdik edildiğidir.

}

Sünnet veya sirkumsizyon, erkeklerde penis başını örten ve koruyan üstderinin (prepüs) bir kısmının veya tamamının kesilip atılması böylece glansın (penis başı) açıkta kalmasını sağlamaktır. Erkek sünneti, dinî veya kültürel gerekçelerle pek çok din ve kültürde küçük yaşlardaki erkeklere uygulanır.
Bazı İslam toplumlarında kadınlarda da icra edilen "cerrahi sünnet"in ürogenital sistem üzerine, çocuk ruh ve beden sağlığı üzerine erken ve geç dönem etkileri (yaralama, enfeksiyon, ruhsal travma, sakat bırakma gibi) etkileri bulunmakta ve sünnet karşıtlarınca çocuğun bedensel bütünlüğüne saldırı ve hak ihlali olarak değerlendirilmektedir.
Sünnetin ilk olarak ne zaman ve ne gerekçe ile yapılmaya başlandığına dair kanıt yoktur; ancak Antik Mısır medeniyetinde uygulandığı, köleler ve mahkûmların bir aşağılama yöntemi olarak sünnet edildiği, Musa'nın Mısır'dan çıkardığı İbraniler'in köle veya mahkûmlardan oluştuğu için, hepsinin sünnetli olduğu, bunu toplumsal bir işaret olarak görüp devam ettirdikleri bilinmektedir. Söz konusu uygulama yazılı tarihten önce başlamıştır. Sünnet geleneğinin yaygın olduğu bazı ataerkil toplumlarda erkekliğin bir gerekliliği olarak görülür. Bazı toplumlarda sünnet olmayan erkeklere evlenme hakkı verilmemektedir. Sünnet bazı toplumlarda ise evlilik kurumuna karşı sadakat gösterisi olarak uygulanmaktadır.
Günümüz Yahudi ve Müslüman topluluklarında erkek çocukların sünnet edilmesi geleneklerine kaynaklık eden anlatılar İbrahim ile bağlantılıdır. Yahudi toplumunda Tanrı'ya erkek çocukların kurban olarak sunulduğu bilinmektedir. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesi de bu uygulamanın işareti sayılmaktadır. Zamanla insan kurbanı terk edilmiş, vücudun tamamını kurban etmek yerine onu simgeleyen bir parça (sünnet derisi) kesilmeye başlanmıştır. Sami Ezzib İbrahim ile ilgili kurban anlatısının Yahudi din adamlarının bir kurgusu olduğunu, bununla İbranilerin Tanrıya erkek çocuklarını kurban verme geleneğinin kaldırılarak yerine hayvan kurbanının getirilmesinin amaçlandığını, ancak erkek çocukların kurban verme anlayışından tamamen kurtulamadığını, bunun yerine onların erkeklik organlarını kaplayan derinin kesilmesinin gelenek hâline getirildiğini ifade eder. Ve şöyle der: "90 yaşını aşan büyük babanız bir gün sizi dağa götürüp Tanrı'nın rüyasında emrettiğini söyleyerek kesmeye kalksa, sonra da vazgeçip bir koç kesse, bir başka gün kendisinin cinsel organını kesse ne düşünürdünüz?

Sünnet kelimesi, “âdet, yol, davranış” anlamlarına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür.

Yunan mitolojisinde Attis, Kybele'nin sevgilisidir. Ancak Kybele'ye verdiği sözü unutarak Kral Midas'ın kızıyla evlenir. Düğüne Kybele de davet edilir. Düğün sırasında Kybele ile karşılaşan Attis ne yapacağını bilemez. Kybele'ye karşı duyduğu pişmanlıktan ötürü cinsel organını orada keser ve kanlar içinde kıvranmaya başlar. Sevgilisinin böyle acı içinde kıvranmasına dayanamayan Kybele Attis'i bir çam ağacına dönüştürerek ona sonsuzluğu bağışlar.
Pessinus Mabedi'nde Tanrıça Kybele adına her sene düzenlenen şenliklerde tapınakta rahip olmak isteyen erkekler Kibele rahibi olmanın ön şartı olarak hadım edilir ve kesilen cinsel organları bir çam ağacının altına gömülür. Bu inanış daha sonra Sami ırkında (Arap ve Yahudiler) cinsel organı değil ama ucunu (erkeklerde prepusium, kadınlarda klitoris) kesme şeklinde günümüze kadar devam etmiştir.
Sünnetli doğma inancı; Halk arasında peygamber sünneti olarak bilinen hipospedias, aslında doğuştan bir penis bozukluğudur. Normal bir peniste idrar kanalı penisin ucunda sonlanırken hipospadiaslı çocuklarda idrar kanalı penisin alt yüzünde ve daha geride sonlanır. İdrar kanalının açılma noktası testislerden daha geride bile olabilir ve ne kadar gerideyse sorun o kadar ciddidir. Ancak vakaların çoğunluğunu penis ucuna daha yakın olanlar oluşturmaktadır. Hipospedias yaklaşık olarak üç yüz erkekte bir rastlanan bir olgudur.

Sünnetle  ilgili pek çok teori bulunmakta ise de, tam olarak nerede, ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı bilinmemektedir. Sünnet, yazılı tarihten önce başlamıştır. Uygulamanın kaynağı, tarihin derinliklerinde kaybolmuştur. Sünnete dair en eski illüstrasyon Mısır'da bulunmuştur ve tarihi MÖ 2400'e kadar gitmektedir. Erkeklerin sünneti Yahudi inancında mecburidir, pek çok Müslüman topluluğu ve bazı Hristiyan topluluklarında ise gelenekselleştirilmiştir. Her yıl on üç milyondan fazla erkek ve üç milyondan fazla kız çocuğu sünnet edilmektedir.
Sünnetin kökeni ile ilgili teorilerden biri James DeMeo'nun, "Erkek ve Kadın Jenital Yaralamalarının Coğrafyası" (1997) adlı makalesinde açıklanır. DeMeo, toplumların ataerkil özellikleri, sünnet uygulayıp uygulamadıkları ve uyguluyorlarsa bunun şiddetini ve küresel kuraklık endeksini bir harita üzerine koyarak karşılaştırır. Bu üç faktörün kesiştiğini fark eden DeMeo, sünnetin MÖ 5000  yıllarında Sahara'nın çölleşmesi ve bunun sonucunda kurulan ataerkil düzen ile ortaya çıktığı sonucuna varır. Daha sonra bazı tarihsel olayları inceleyerek sünnetin ataerkillikle birlikte Sahara'dan dünyanın başka yerlerine yayılışını açıklar.
Ashley Montagu de "Sakatlanan İnsanlık" (1991) adlı makalesinde her iki cinste sünnetin, ataerkilliğin yükselmesi ile ortaya çıktığını iddia eder. Günümüzde sünnetin devam etmesini, eski ataerkil eğilimlerin halen güçlü olmasına bağlar.
Nörofizyolog James Prescott'a göre erken yaşlarda, özellikle bebeklerde yapılan sünnet, bireyin gelişen beyin yapısında cinsel zevk duygusunun acı ile birlikte kodlanmasına neden olur ve bu şekilde cinsel olarak sağlıklı gelişmesini ve ileri yaşlarda cinsel zevki ve cinselliğin manevi boyutunu gerektiği şekilde yaşamasını güçleştirir. Ataerkil toplum, bireylerin cinselliğini bu şekilde kontrol eder.
Modern zamanlara kadar sünnet, cinsel bir kontrol aracı olarak düşünülmüştür. Bu görüşlerin en çok bilinenlerinden biri Yahudi asıllı düşünür İbn Meymun'un 1190 yılına ait şu sözleridir:

"Söz konusu sünnet olduğunda, öyle sanıyorum ki amaçlanan cinsel ilişkiyi azaltmak, cinsel organı zayıflatmak ve bu şekilde erkeğin mutedil olmasını sağlamaktır. Bazı insanlar sanır ki, sünnet erkeğin yapısındaki bir bozukluğu gidermek içindir, ama buna herkes kolaylıkla cevap verebilir: Nasıl olur da doğadaki canlılar dışarıdan düzeltmeyi gerektirecek kadar "eksik yaratılmış" olabilirler, hele bu özellikle üstderi gibi işlevi açık seçik belli olan bir yapı ise? Gerçek şu ki, bu emir, eksik yaradılışlı bir yapıyı düzeltmek için değil, insanın ahlaki yetersizliklerini tamamlamak içindir. Bu organda açılan yara tam da istendiği gibidir; ne gerekli işlevlere zarar verir, ne de çoğalma yeteneğine. Sünnet basitçe aşırı isteği dengeler, çünkü sünnetin cinsel heyecanı azalttığına dair şüphe yoktur. Organ daha başlangıçtan kan kaybederek ve koruyucu tabakasını yitirerek güçsüz hale gelir..."
(49. Bölüm, s.609) Şaşırmışlara Rehber, İbn Meymun

19. yüzyıla kadar sünnet, Sahara Çölü ve bu bölgeyle yakın etkileşim içindeki ve etkisindeki coğrafi alanlar ve topluluklarla sınırlı kalır. Bu ana kadar Batı dünyasının tavrı, sünnete karşı genelde dışlayıcı ve sünnet yapan ulusları küçük görücüdür.  Ne var ki bu durum 19. yüzyılın yaygın cinsellik karşıtı ortamı ve mastürbasyon korkusu ile değişir. İngilizce konuşan ülkelerde sünnet, pek çok hastalığa neden olduğu düşünülen mastürbasyona  karşı bir önlem olarak benimsenir. Sünnetle kesilip atılan prepus, gereksiz, hastalıklı bir organ olarak görülmeye başlanır. Uygulamada daha çok erkek çocuklar söz konusudur, ama kız çocukları da nasibini alır. Bu durum ABD haricinde İngilizce konuşan ülkelerde sünnetin büyük oranda terk edildiği 1940'lara kadar sürer. Bu değişimde cinsellik karşıtı ortamın yumuşaması yanında Douglas Gairdner'in prepusun işlevlerini açıkladığı 1949 yılına ait makalesi de büyük rol oynamıştır. Bugün ABD'de sünnet oranının %60 ile %80 arasında, diğer İngilizce konuşan ülkelerde ise ortalama %10'un altında olduğu sanılmaktadır. Ancak kesin istatistikler yoktur. Bunun dışında sömürge döneminde (19. yüzyıl) Filipinler'de ve ABD askeri varlığı ile Güney Kore'de de (1950'den sonra) sünnet başlamıştır.
Sünnet olayı ile ilgili olarak psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, Oedipus kompleksine atıfta bulunmuş ve bu kompleks sonucu olan kastrasyon anksiyetesi (Hadım edilme korkusu) ile sünnet olayını ilişkilendirmiştir. Freud'a göre sünnet olayı erkek çocuğun annesine karşı duyduğu özlemden vazgeçtiğini göstermek amacıyla toplum önünde törensel olarak uygulanan bir cerrahi operasyondur. Erkek sünnet olarak artık erkekliğe adım atmış ve annesi ile bağlarını tam olarak koparmış olmaktadır.

Sünnet, Yahudi dini inancında büyük yer tutar. Tanah'a göre YHVH, İbrahim'e ve soyundan gelenlere sünnet olmalarını emretmiştir. Bu inanışın gereği olarak Yahudiler, doğumdan sonra 8. günde erkek bebeklerini sünnet ederler.
Hristiyanlıkta sünnet tartışılmış, ancak havarilerin ve özellikle de Paul'un "gereksiz" olarak görmesi nedeniyle dini bir gereklilik halini almamıştır. Ne var ki Mısır'daki Kıpti topluluğu gibi Afrika'daki bazı Hristiyan gruplar hem kadın hem erkek sünnetini, ABD'deki bazı Protestan mezhepler ve Filipinler'deki Katolikler ise erkek sünnetini dinen gerekli olarak kabul ederler.
Muhammed'in iki önemli biyografi yazarı olan İbn-i İshak da İbn-i Hişam da onun sünnetinden bahsetmez. Ahmet İbn-i Hanbel (Ölümü 855) şöyle der: Osman İbn-ül-As bir sünnete davetliydi ama gelmeyi kabul etmedi. Sebebi sorulduğunda, Peygamber zamanında sünnetin de, böyle davetlerin de olmadığını söyledi.
Müslümanların kutsal kitabında sünnetle ilgili herhangi bir ifade yer almaz, ayrıca İslamiyet'in ilk yıllarında sünnet tartışma konusu da olmamıştır. Bu sıralarda Arapların kadın ve erkek sünnetini ne oranda uyguladıkları bilinmemektedir. Bugün Müslümanların büyük çoğunluğu erkek sünnetini, Afrika'daki inananların büyük bir kısmı ise kadın ve erkek sünnetini dinen gerekli görürler. Sünnetin Müslümanlar tarafından gelenekselleştirilmesinin 9. yüzyılda İslam'a dönen Yahudi asıllıların beraberleri

Mısır'ın Erken Hanedan Dönemi veya Arkaik Mısır birinci ve ikinci hanedanlar döneminde MÖ 2920'de Mısır'ın İlk Hanedan Dönemi ardından, MÖ 2575 yani Eski Krallık döneminin başlangıcına kadar olan dönemdir. Bazı mısırbilimciler Üçüncü Hanedanı da bu döneme eklemektedirler.
Antik Mısırlılar kökenlerini Punt Toprakları olarak kaydetmişlerdir, şu anki Eritre veya Sudan olduğu düşünülmektedir. Kendilerini "İki Toprağın İnsanları" olarak saymaktadırlar, bu topraklar Yukarı ve Aşağı Mısır'dır
Manetho'ya göre, ilk kral Menes'tir. Ancak, Birinci Hanedan'ın en erken kayıtlı kralı Hor-Aha'dır ve iki toprağı birleştirdiğini iddia eden ilk kral Narmer'dir (İlk Hanedan Dönemi'nin son kralı). Antik Mısırlıların gözlerinin kenarlarına sürdükleri göz sürmesini oluştururken, minerallari karıştırmak için kullandıkları bir adak paleti [1]15 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sayesinde Narmer'in ismini biliyoruz. Hanedan öncesi zamanlarda köylüler için yapılan cenaze uygulamaları bu dönemde de aynıdır, fakat zenginler daha fazla şey istemektedir. Böylece Mısırlılar mastabaların yapımına başlarlar. 
Yukarı ve Aşağı Mısır'ın birleşmesinden önce yaklaşık MÖ 3100'lerde, topraklarda özerk köyler bulunmaktaydı. İlk hanedan ile beraber, yöneticiler ulusal bir yönetim kurmuşlardır ve kraliyet valileri atamışlardır. Merkezi yönetimin binaları genellikle tahtadan veya kumtaşından yapılmış açık-hava tapınakları şeklindeydi.

Eyyûbîler, Eyyûbîler Devleti veya Eyyûbî Sultanlığı (Arapça: الأيّوبيّون, Eyyûbîyûn; Kürtçe: ئەیووبییەکان, Dewleta Eyûbiyan), Zengî Devleti'nin komutanı ve daha sonradan Fâtımî Devleti'nin veziri olan Selahaddin Eyyubi'nin 1171 yılında kurduğu Eyyûbî Hanedanı'nın Mısır ve Suriye'de egemen olduğu Sünni Müslüman bir devlettir.

Nüfusunun çoğunu Kürtler ve Arapların oluşturduğu Eyyûbîler Devleti, topraklarını Hicaz'a ek olarak, Levant bölgesinin çoğunu kapsayacak şekilde, Mısır sınırlarının ötesine hızla genişletti. Yemen, Kuzey Nübye, Trablusgarp, Sirenayka, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak'a hükmetti. İslam dünyasının iki önemli kutsal şehri olan Mekke ve Medine'yi de elinde bulunduran devlet, "İki Kutsal Caminin Koruyucusu" ünvanına sahip oldu ve bu ünvan, bizzat devletin kurucusu Selahaddin Eyyubi tarafından da kullanıldı.
Kudüs'ün, Haçlıların 1099 yılında şehri ele geçirmelerinden 88 yıl sonra Selahaddin komutasındaki Eyyûbîler tarafından geri alınmasından dolayı Selahaddin, bugün başta saltanat sürmüş olduğu birçok ülkede ulusal bir kahraman olarak anılmaktadır. Günümüzde, saltanatının birer parçası olmuş olan Mısır, Suriye, Filistin, Ürdün, Yemen ve doğum yeri olan Irak, devletin ulusal arması olan hanedan kartalını kendi armalarında bulundurmaktadırlar.

Devletin adı olan "Eyyûbîler", Selahaddin Eyyubi'nin babası Necmeddin Eyyub'un ismine nispetle "Eyyûb'un soyundan gelenler" anlamında kullanılmıştır. Bir devletin veya beyliğin, tarihi kurucusu olan şahsın (patriark) adıyla hanedan ismine dönüştürülmesi (eponim adlandırma), klasik Arap kabile devletlerinden (Emevi, Abbasi vb.) ziyade; doğrudan doğruya Selçuklu, Zengi, Artuklu ve Osmanlı gibi Türk-İslam devlet geleneğinin (hanedan/oymak isimlendirmesi) karakteristik bir özelliğidir. Bu isimlendirme stratejisi, devletin Eyyubi ailesinin ortak mülkü olduğu yönündeki Orta Asya kökenli "ülüş/ulus" egemenlik anlayışının Mısır ve Suriye'deki devamı niteliğindedir.
Orta Çağ İslam coğrafyasındaki farklı tarih yazımlarında devlete dair çeşitli isimlendirmeler kullanılmıştır. Ailenin kökenine atfen bazı dönemsel Arap kroniklerinde ve yerel yazmalarda "Kürtlerin veya göçebelerin devleti" (Arapça: دولة الأکراد, romanize: Dawlat al-Akrād) tabirini kullanırken; Memlûk tarihçileri, Eyyûbî yönetimini ve ordusunu tanımlarken doğrudan "Devletü’l-Etrak" (Türklerin Devleti) ifadesine yer vermişlerdir. Bu şekilde tanımlamalar geçse de; modern tarihçiler bu adlandırmanın resmi devlet yazışmalarından (inşa) ziyade, dışarıdan gözlem yapan müelliflerin kullandığı biyografik bir tasnif olduğunu belirtmektedir.
Nitekim devletin uluslararası diplomasisinde, kitabelerinde ve bastırılan sikkelerinde etnik bir isimlendirme yerine, siyasi meşruiyeti vurgulayan "el-Devletü's-Salâhiyye" (Selahaddin'in Devleti) veya doğrudan "el-Devletü'l-Eyyûbiyye" tabirleri merkeze alınmıştır. Eyyûbî hükümdarları, egemenlik alameti olarak Arap geleneğine ait "Emir" veya yerel unvanlar yerine, kökeni Gazneliler ve Selçuklulara dayanan, bağımsız askerî gücün sembolü olan "Sultan" (es-Sultanü'n-Nâsır) unvanını resmi devlet kimliği ve adlandırması olarak benimsemişlerdir.
Eyyûbîlerin dış dünyadaki algısı ise, 12. ve 13. yüzyıl Latin kroniklerinde ve Haçlı kaynaklarında, Eyyûbî hakimiyetindeki bölgeler coğrafi ve siyasi bir terim olarak sıklıkla "Turchia" (Türkiye) veya "Turcomania" olarak adlandırılmıştır. Bu durum, Orta Çağ Avrupası gözünde devletin bir "Türk hakimiyeti" olarak kabul edildiğinin somut bir göstergesidir.

Devletin kurucusu olan Selahaddin Eyyubi, Tikrit'te doğmuştur. Eyyubi hanedanının etnik kökeni, modern tarihçiler arasında kesin bir uzlaşıya varılamamış, son derece karmaşık bir tartışma konusudur. Orta Çağ İslam dünyasında aidiyetler kan bağından ziyade "Ümmet" (dini bağ) ve siyasi sadakat üzerinden tanımlandığı için, hanedanın kökenine dair güncel literatürdeki iddialar üç ana eksende toplanmaktadır:
1. Arap Kökeni İddiası: Eyyubi ailesinin mensup olduğu Revvâdîler aşiretinin, aslında 758 yılında Abbâsîler tarafından sınır güvenliği için Basra'dan alınarak Azerbaycan'a yerleştirilen Yemenli Arap "Ezd" kabilesine (Revvad bin Müsenna el–Ezdî) dayandığı savunulur. İbn Haldun gibi tarihçiler, ailenin kökenini bu Arap kabilesine dayandırır ve zamanla yerel halkla karıştıklarını ifade eder. 2. Kürt Kökeni İddiası: Selahaddin'in babası Necmeddin Eyyûb'un, bir Kürt hanedanlığı olan Şeddâdîler'in hüküm sürdüğü Divin bölgesinde doğması bu tezin temelidir. Orta Çağ biyografi yazarı İbn Hallikân, Eyyubi ailesini Kürt kökenli Revvâdîler aşiretine bağlar ve babası Şâdi'nin (veya Şâzi) etrafında ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Ecdenakan köyünden geldiğini belirtir.
3. Türk Kökeni İddiası: Ailenin biyolojik kökeni (Arap veya yerel Kafkas kavmi) ne olursa olsun, Divin ve Azerbaycan havalisi 11. yüzyıldan itibaren yoğun bir Türkmen iskanına sahne olmuştur. Ailenin Büyük Selçuklu Devleti hiyerarşisinde üst düzey askeri bir unvan olan "Şahne" (komutan/askeri vali) olarak görev yapması ve hanedan üyelerine Turanşah, Börü ve Tuğtekin gibi tamamen Türkçe isimler vermesi, ailenin Türkleştiği veya en başından beri Türk olup, askeri aristokrasisine de mensup olduğu şeklinde değerlendirilmektedir.
Etnik Belirsizliğin Nedeni ve Modern Milliyetçilik Etkisi
Akademik tarihçilikte Eyyubilerin kökeninin kesin olarak ispatlanamamasının temel nedeni, 12. yüzyılda bugünkü anlamda bir "ulus-devlet" veya "etnik milliyetçilik" algısının bulunmamasıdır. Hanedanların kimliği kan bağıyla değil; ordularının dili, idari teşkilatları ve kurumsal aidiyetleriyle ölçülmekteydi. Modern dönemde Selahaddin Eyyubi'nin etnik kökeni üzerinden yürütülen şiddetli tartışmaların, tarihsel bir gerçekliği aydınlatmaktan ziyade; 19. ve 20. yüzyılda Ortadoğu'da inşa edilen modern Arap, Kürt ve Türk milliyetçiliklerinin kendilerine tarihsel bir meşruiyet ve "kurucu kahraman" bulma çabasından kaynaklandığı kabul edilmektedir. Bu anakronik (tarih dışı) yaklaşım sebebiyle Eyyubiler, dar bir genetik kimliğe hapsedilmek yerine, idari ve askeri yapısı itibarıyla Selçuklu mirasını sürdüren kozmopolit bir Türk-İslam devlet geleneği içinde incelenmektedir.
Eyyûbîlerde Siyasi Meşruiyet ve Liyakat Esası
Eyyûbî devlet yapısında taht veraseti, sadece hanedan kanına dayalı klasik bir monarşiden ziyade, askeri liyakat ve güçlü emirlerin onayıyla şekillenen "prinsipatus" (birinci prens) modeline dayanmaktaydı. Devletin kurucusu Selahaddin Eyyûbi'den itibaren, bir hükümdarın meşruiyeti sadece soyuna değil, İslam dünyasını Haçlılara karşı koruma yeteneğine ve ordunun (memlük emirlerinin) sadakatine bağlıydı.
Askeri Şura ve Emirlerin Rolü
Eyyûbîlerde sultanın ölümünden sonra yerine geçecek kişi belirlenirken, ordunun bel kemiğini oluşturan ve çoğunluğu Türklerden oluşan üst düzey emirlerin kararı belirleyici olmuştur. Örneğin, Selahaddin'in ölümünden sonra oğulları arasındaki taht kavgalarında liyakat ve askerî güç ön plana çıkmış, nihayetinde devletin başına hanedanın en yetenekli askeri lideri olarak görülen kardeşi I. Adil geçmiştir. Bu durum, katı bir veraset sisteminden ziyade, devletin bekasını koruyacak "en ehil" liderin seçilmesi geleneğini göstermektedir.
Memlûk Sistemine Geçiş
Eyyûbî yönetim anlayışındaki bu liyakat temelli askeri bürokrasi, devletin etnik kimliğinden ziyade askeri profesyonelliğini öne çıkarmıştır. Özellikle Salih Eyyûb döneminde ordunun tamamen profesyonel Türk Memlûklerden kurulması, hükümdarın meşruiyetini bu askeri sınıfın rızasına bağlamıştır. Bu siyasi kültür, 1250 yılında hanedan devamlılığı gözetilmeksizin, liyakat ve güç sahibi Türk komutanların (Aybek, Baybars vb.) yönetimi doğrudan devralmasıyla sonuçlanmış ve Memlûk Sultanlığı'na zemin hazırlamıştır.

Eyyûbî Devleti'nin kurumsal kimliği ve idari yapısı, etnik tartışmaların ötesinde doğrudan doğruya Büyük Selçuklu ve Zengi devlet aklının Ortadoğu'daki yansımasıdır. Selahaddin Eyyubi'nin Mısır ve Suriye'de kurduğu sistem, yeni bir idari model yaratmaktan ziyade, Selçukluların "İkta" (toprak dirlik) sistemi ile askeri "Atabeylik" kurumlarının başarılı bir şekilde sürdürülmesine dayanmaktadır.
Bu kurumsal devamlılık, devletin en büyük askeri başarılarında da kendini gösterir. Haçlılara karşı kazanılan Hıttin Muharebesi ve Kudüs'ün fethi gibi kritik askerî harekâtlarda, ordunun sevk ve idaresi ağırlıklı olarak Selahaddin'in etrafında kenetlenmiş olan Muzaffereddin Gökböri gibi Türk emirlerin (komutanların) elindeydi. Askeri hiyerarşinin ve savaş taktiklerinin (Turan taktiği, atlı okçuluk) bozkır geleneğine dayanması, Eyyûbî askeri oligarşisinin kültürel aidiyetini yansıtmaktadır.
Devletin Türk-İslam askeri ve siyasi karakterine sahip olduğunun tarihsel süreçteki en büyük ispatı ise hanedanın çöküş sürecinde yaşanmıştır. 13. yüzyılın ortalarında Eyyûbî hanedanı zayıfladığında, devlet dışarıdan bir işgalle yıkılmamış; devletin ve ordunun asıl sahibi konumundaki Kıpçak ve Oğuz kökenli Memlûk (Kölemen) emirleri (Aybek, Baybars, Kutuz) yönetime doğrudan el koyarak idareyi devralmıştır. Modern tarihçilikte Eyyûbîlerden Memlûklere geçiş süreci, bir devletin yıkılıp başka bir milletin devlet kurması olarak değil; aynı Türk-İslam askeri elitinin (askerî oligarşinin) kendi içindeki bir hanedan değişikliği olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Eyyûbî Sultanlığı, bölgede Selçuklular ile başlayan ve Memlûkler ile zirveye ulaşan kesintisiz Türk hakimiyetinin çok önemli bir geçiş halkasıdır.

Eyyûbî Devleti'nin saray kültürü ve dil yapısı, klasik Orta Çağ Türk-İslam devletlerindeki "Kılıç Ehli" (Erbâb-ı Seyf) ve "Kalem Ehli" (Erbâb-ı Kalem) ayrımının tipik bir yansımasıdır. Devletin resmi bürokrasisinde, diplomasi yazışmalarında, bilim, din ve edebiyat alanlarında dönemin "lingua franca"sı (ortak iletişim dili) olan Arapça kullanılmıştır. Bu nedenle devletin arşivi ve edebi eserleri büyük oranda Arapçadır.
Ancak bu bürokratik dil tercihi, devletin yönetici zümresinin kültürel kimliğini tek başına tanımlamaz. Devletin asıl güç merkezi olan askeri oligarşi, emirler (komutanlar) ve yönetici haneda

Fayans adını İtalya'nın seramikleri ile ünlü olan şehri Faenza'dan almıştır.

Kil, kaolin, kuvars, feldspat ve kalker gibi maddelerin çeşitli oranlarda karışımından oluşur.

Eski Krallık Öncesi Mısır'da en eski fayans buluntular vardır. İlk fayans doğu ülkelerinde 7. yüzyıldan itibaren bilinmektedir. Bu sır Araplar aracılığıyla Sicilya'ya ve İspanya'ya geçti. Daha sonra bu bölgelerden İtalya ve Fransa doğru ilerleme gösterdi.

Kil, kaolin, kuvars, feldspat ve kalker benzeri maddeler belirli oranlarda karıştırıkarak özel kalıplarda sıkıştırılır. Sıkıştırılarak şekillendirme işlemi sonrasında 900 °C'nin üzerinde bir sıcaklıkta pişirilir.
Daha sonra sırlama işlemi yapılır. 1100 °C civarında tekrar pişirilir. Bu şekilde bir yüzü sırlı diğer yüzü gözenekli bir yapı elde edilir.

Banyo mutfak gibi ıslak zeminlerde duvar ve tezgâhları kaplama gereci olarak kullanılır.

Kare ve dikdörtegen çeşitleri vardır. TS 202'ye göre 150*150*5,5 mm yada150*50*5,5 mmdir

Döşeme yerlerine göre sınıflandırılırlar.

Ortaya döşenen
Kenara döşenen(terminezon)
köşeye döşenen(çift terminezon)

Hausmalerei

Feyyum Vahası veya Fayyum Vahası Kahire'nin güneyinde, Nil'in batısında, çöl içinde oluşmuş bir çöküntü havzasıdır. Havzanın genişliğinin 1270 km2 ile 1700 km2 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Havzanın tabanı Nil nehrinden batıya doğru oluşan Bahr Yusuf kanalı aracılığıyla taşınan sularla doludur.
MÖ. 4400-3900 arasında vadide Mısır'daki ilk yerleşik hayatın başladığı düşünülmektedir.

Feyyum Vahasında içinde bolca balık bulunan Karun Gölü (Birket Karun) bulunmaktadır. Bu göl antik çağlarda çok daha genişti. Mısır'daki ilk yerleşik halk toplulukları bu gölün kuzey kıyılarında yaptıkları sazdan kulübelerde yaşıyorlardı. Burada yapılan arkeolojik kazılarda Emmer buğdayının yetiştirildiği ve depolandığıi hayvancılık yapıldığı tespit edilmiştir. Kazılarda çeşitli ev aletleri, kilden yapılmış çanak çömlek bulunmuştur.

Mumya portresi veya Feyyum mumya portreleri, Roma İmparatorluğu idaresindeki Mısır'da içine mumyaların konduğu ahşap tabutların üzerine ya da daha nadîren doğrudan mumya sargıları üzerine boyanmış portre resimlerini tarif etmek için kullanılan çağdaş bir tâbirdir.
Mumya portreleri, Mısır'ın her yerinde, özellikle Feyyum Vahası'nda bulunan yerleşimlerde, bilhassa Antinoepolis'te bulunmuştur. Uygulamanın görünüşe göre MÖ 1. yüzyılın sonlarında veya MS 1. yüzyılın başlarında başladığı, Roma'nın Mısır eyaleti olan Roma dönemine tarihleniyorlar. Bu soru üzerine yapılan son araştırmalar 3. yüzyılın ortalarına doğru gidiyor.
Genellikle MS 1. yüzyıldan 3. yüzyıl ortasına kadar süren devrede yapıldıkları kabul edilir. Portreler, Antik Mısır'da köklü geçmişe sahip mumya tabutu resim sanatını miras almış ve dolayısıyla başta Kıpti ikonografisi olmak üzere post-klasik ve erken Orta Çağ dönemlerindeki Doğu Akdeniz sanatını etkilemiştir.
Yaklaşık dokuz yüz portre günümüze kadar kalabilmiştir. Bunun temel nedeni, Mısır'da sıcak ve kurak bir iklim görülmesidir.

Ekici, Fatma Deniz Korkmaz (2012). "Fayyum Portreleri". Sanat dergisi, 22. Atatürk Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi. ISSN 1302-2938. 8 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi5 Ağustos 2017. 

 Wikimedia Commons'ta Feyyum mumya portreleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Filistin bölgesi veya Filistin toprakları, Doğu Akdeniz'de ve Orta Doğu'da, İsrail topraklarının tamamı ile Gazze Şeridi ve Batı Şeria gibi Filistin Devleti topraklarını kapsayan coğrafi bölgedir. Bölgenin sınırları oldukça tartışmalıdır ve bazı kaynaklar Ürdün'ü de dahil ederler. Filistin (bazı kaynaklarda bir kısmı), Kutsal Topraklar olarak bilinir ve Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar için kutsaldır. 20. yüzyıldan beri bölgede Arap ve Yahudi millî unsurlarının mücadelesi devam etmekte, zaman zaman uzun süreli şiddete ve hatta savaşa dönüşmektedir.

Filistin kelimesinin kökeni Yunanca Philistia sözcüğüdür ve Filistinlerin yurdu anlamına gelir. Antik Filistinliler (İng: Philistine) MÖ 12. yüzyılda güney sahilinde, Tel Aviv-Yafa ve Gazze arasındaki küçük bir bölgeyi ele geçirmişler ve ilk kez Antik Yunan yazarlar bu bölge için Philistia ismini kullanmışlardır. Filistin adı, 2. yüzyılda Romalılar tarafından Suriye Eyaleti'nin güneyini tarif etmek amacıyla Suriye Filistini şeklinde kullanılmış ve yeniden canlandırılmıştır. Buradan Arapçaya girmiş, en az İslam tarihinin başından beri kullanılagelmiştir.
Roma İmparatorluğu'ndan sonra Filistin adının resmi olarak kullanımı, Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp bölge İngiliz mandası oluncaya kadar ortadan kalktı. İngiliz mandası olan Filistin, hemen hemen tüm modern İsrail'i, Batı Şeria'yı ve günümüz Ürdün'ü olan Şeria Nehri'nin doğusunu kaplıyordu. Birleşik Krallık daha sonra Şeria Nehri doğusundaki toprakları ayrı bir idari yönetim altına aldı.
Bu yazıda Antik Filistinlilerin bölgeye yerleştiği MÖ 12. yüzyıldan önceki halklar da tanımlama kolaylığı açısından zaman zaman Filistin halkı olarak adlandırılmıştır. Bu durum bir etnik köken belirtmemektedir.

Arkeolojik bulgular, Yontma Taş Devri'nde Filistin bölgesinde yaşayan insanların aynı dönemde Avrupa'da yaşayan Neandertal'lar ile aynı gruptan olduğunu ve kültürlerinin de benzer olduğunu göstermektedir.
Orta Taş Devri'nde bölgede Natufi kültürü hakim oldu. Natufiler mağaralarda yaşıyor, muhtemelen ziraatle uğraşıyorlardı. Cilalı Taş Devri'nde hayvanları evcilleştirmeye, tahıl yetiştirmeye, kilden kap-kaçak yapmaya ve kasabalar kurmaya başladılar. Örneğin Jericho yöresinde MÖ 7000 yıllarına ait, bu durumu ispatlayan kalıntılar vardır.
Bölgede Taş Devri'nden Bakır Çağı'na geçiş MÖ 5. ila 4. binyıllarda gerçekleşti. Muhtemelen MÖ 4. binyılda Gassuliler bölgeye göç ettiler. Gassulilerin kökeni belirsizdir. Gassuli ismi günümüzde, Ürdün Vadisi'ndeki Tulaylāt al-Ghassūl kazı alanına atfen verilmiştir.
Gassulilere ait kalıntılar çoğunlukla güney Filistin'de bulunmaktadır. Muhtemelen MÖ 4. binyılın sonuna doğru kuzeyden güneye yeni halklar göç etti. MÖ 3. binyılda, Bronz Çağı'nın başlarında Filistin'de çok çeşitli halklar yaşıyordu ve bunlar zamanla kaynaşarak yerleşik bir şehir toplumunu oluşturdular.
Filistin halkı, bölgede İbrani krallıkları kurulana kadar Antik Mısır tarih sistemini kullandı.

Filistin'de bilinen tarihi kasabaların çoğu Bronz Çağı'nda kuruldu. Bu kasabaların gelişimi, Antik Mısır'daki Eski Krallık dönemine denk gelir ve 1. hanedan döneminden kalma MÖ 2925 yılına ait kalıntılar bu çaprazlama tarih tespitinde kullanılmıştır. Filistin'deki Bronz Çağı'na ait kalıntılar ise Megiddo, Jericho, Tall al-Farah, Tel Bet She'an, Khirbat al-Karak ve Ai (Khribat 'Ayy)'da çıkarılmıştır. Bu sitelerin hepsi orta ya da kuzey Filistin'dedir ve Bronz Çağı'nın başlarına aittir. Güneyde Tel Lakhish, Kiriath-sepher ve Tel Hasi'de bulunan kalıntılar ise Üçüncü Bronz Çağı'na aittir. Bu dönemdeki Sami Filistin halkına günümüzde tanımlama kolaylığı açısından zaman zaman Kenanlılar denmekle birlikte "Kenan" terimi MÖ 2000 yıllarına kadar kullanılmamıştır.
MÖ 3. binyılda Filistin'de surlarla çevrilmiş kasabalar ortaya çıktı. Bu kasabaların Mısır ve Mezopotamya örneklerinde olduğu gibi tek bir bayrak altında toplandığına dair kanıt yoktur. Filistin'deki kasabalar muhtemelen bağımsız şehir devletleri olarak kaldılar ancak gevşek şekilde Antik Mısır'ın siyasi kontrolü altındaydılar.
MÖ 23. yüzyıl civarında Filistin'de şehir hayatı azaldı ve pastoral bir döneme girildi. Bunda muhtemelen Şeria Nehri'nin doğusundan gelen göçebelerin büyük etkisi oldu. Göçebelerin büyük bir kısmının Suriye Çölü'nden gelen Amoritler olduğu düşünülmektedir. Bu dönemde Suriye'deki Ebla ve Mezopotamya'daki Akadların Filistin üzerindeki hegemonyasına dair net bir bilgi yoktur. Ancak Filistin'e doğudan gelen göçebeler, Mısır'ın Asyalılar tarafından işgali ve MÖ 20. yüzyılda Eski Krallık döneminin tamamen sona erişi arasında bir ilişki olduğu düşünülmektedir.
Bu dönemde Filistin halkı hem benzer hem farklı yönleri olan müttefik kabilelerden oluşuyordu. Bu kabilelerin çoğu yarı-göçebe ve pastoral bir yapıya sahipti. Kabileler arasında şehir hayatına en az katkı sağlayanlar kuzeylilerdi. Bu konudaki arkeolojik bulgular Kitabı Mukadddes ile uyum içerisindedir. Zira Joshua'nın Kitabı'nda tepelerde yaşayan Amoritlerin aksine Kenanlıların düzlüklerde ve tarıma elverişli sahillerde yaşadıkları anlatılır.

İsrailoğullarının Filistin'e girişi Orta Bronz Çağı'nda gerçekleşti. Orta Bronz Çağı (yaklaşık MÖ 2000 ila MÖ 1550) Eski Ahit ve Tanah'taki öykülerin arka planını oluşturur.
Bu çağda yeni kap-kacak türleri, yeni silahlar üretildi, ölü gömme adetlerinde değişiklikler meydana geldi. Filistin'de bir kez daha tarıma dayalı şehir hayatı ön plana çıktı. MÖ 20. yüzyıldan itibaren Filistin'de kurulmaya başlanan, Suriye ve Mezopotamya benzeri hanedanlıkların, yerleşik hayata alışan yerel halkların mı yoksa yeni göçmen akımlarının mı eseri olduğu net olarak bilinmemektedir.
Bu yeni medeniyet, Fenike-Kenan sahil şeridindeki kasabalarla çok sıkı ilişkiler içindeydi. Antik Mısır dokümanları 12. Hanedan dönemindeki (MÖ 1938 - MÖ 1756) Filistin'e dair önemli bilgiler içerir. Bu belgelerde Mısır'ın Filistin'e gösterdiği alaka ve bölgedeki etkisi görülmektedir. Bu dönemdeki Filistin kültürü ile MÖ 14 ve 13. yüzyıllarda bölgeye göçen İsrailoğullarının karşılaştığı kültür aynıdır.
MÖ 19. yüzyıldan itibaren Filistin'de şehir hayatı oldukça gelişti. Bazı kasabalar üzerinde yürünebilen taştan korkuluklu surlarla çevrildiler. Bu durum bölgede yabancı unsurların, muhtemelen Asyatik Hyksosların etkisinin görülmeye başladığının kanıtıdır. Hyksoslar muhtemelen Amoritler ile aynı soydandılar ve MÖ 1630 civarında kuzey Mısır'da hüküm sürdüler. Hyksoslar, Habiru (Mısırca: Apiru) denen Sami halktan unsurlar taşıyorlardı. Habiru sözcüğü "yabancı" anlamına geliyordu ve bu gruba göçebeler, kaçaklar, haydutlar ve alt tabakadan işçiler dahildi. Oldukça tartışmalı olmakla birlikte Habiru sözcüğü, İbrani (İngilizce: Hebrew) sözcüğü ile etimolojik olarak akrabadır.
Hyksoslar, MÖ yaklaşık 1550 yıllarında Mısırlılar tarafından Filistin'e sürüldüler. Megiddo, Jericho ve Kiriath-sepher şehirlerindeki yıkımdan kaçan Habirular da, Filistin'de askeri bir aristokrasi oluşturdular ve kasabaların savunmalarını güçlendirmenin yanı sıra yerel dokuyu bozmadan Filistin'e zenginlik ve Mısır kültüründen unsurlar getirdiler.

Yeni Krallığın tek yerli firavunu olan I. Ahmose'nin MÖ 1514'teki ölümünden sonra Mısırlılar Filistin'i işgal etmeye başladılar. Kraliçe Hatshepsut döneminde (MÖ 1479-58) Filistinliler, Mısır hakimiyetine karşı başkaldırmaya başladılar. Bu isyan dalgası bir sonraki firavun III. Thutmose tarafından güç kullanarak bastırıldı. Thutmose istikrarlı bir yönetim kurdu ve bu durum ondan sonrakiler tarafından da uzun süre devam ettirildi. Amarna olarak bilinen bu döneme ait arkeolojik bulgular oldukça detaylıdır. Örneğin Retenu bölgesi (Suriye-Filistin), üç idari bölgeye bölünmüştü ve Mısırlı valiler tarafından yönetiliyordu. Bunlardan üçüncüsü (Kenan), Mısır sınırından Biblos'a kadar olan Filistin'i kapsıyordu. Mısır Firavunlarının Filistin'e özel bir ilgi göstermesinin nedeni MÖ 1375 kadar Mitanniler, daha sonra da Hititler tarafından rahatsız edilen Fenike ve Güney Suriye'nin güvenliğini sağlamaktı.
MÖ 1292'den sonra, 18. hanedanın sonlardaki güçsüz firavunlar gidip yerine 19. hanedanın I. Seti ve II. Ramses (MÖ 1279-13) gibi güçlü kralları geldi. Bu krallar Hititlerin güneye akınlarını körelttiler ve çatırdamakta olan Mısır İmparatorluğu'nu güçlendirdiler.
MÖ 13. yüzyılın sonlarında Filistin'deki Kenanlı vassal prenslikler, yabancı bürokratlara yapılan ödemeler ve yolsuzluklar nedeniyle oldukça zayıflamıştı. Bu dönemde İsrailoğulları, Şeria Nehri'nin doğusundaki dağlık bölgenin büyük kısmını ve Batı Filistin'i ele geçirdiler. Arkeolojik bulgular, Filistin'deki İsrailoğulları yerleşiminin, Kitabı Mukaddes'tekinden çok daha farklı ve karmaşık olduğunu göstermektedir. 19. hanedanın sonlarında Filistin'deki Mısır hakimiyeti son buldu. MÖ 12. yüzyılda Mısır, Filistin tarihini çok az etkiledi.
Filistin'in bundan sonraki tarihi incelenirken sıklıkla Kitabı Mukaddes'e başvurulur. Kitabı Mukaddes'teki bilgilerin doğruluğu oldukça tartışmalı olmakla birlikte arkeolojik bulguların ya da diğer belgelerin yetersiz olduğu durumlarda başlıca kaynaktır.

İsrailoğulları Filistin'e ilk kez Son Bronz Çağı'nda gelmeye başlamakla beraber MÖ 12. yüzyıla kadar bölgeye tam olarak yerleşmemişlerdir. Yarıgöçebe İbrani kavimlerin Kenan'a yerleşmesi ile bölgede İsrailoğullarının nüfusu büyük miktarda arttı. Gibeoniteler gibi yerleşik Kenanlılar da komşu yerleşik kabileler yerine işgalcilerin yanında yer aldılar. İsrailoğulları kısa zamanda yıkıntıların arasında yeni kentler kurdular.
Olayların akışı tarihin normal seyrini izleseydi, Esdraelon denen sahil boyundaki bölgede yaşayan Kenanlılar, bölük pörçük durumdaki İsrailoğullarını muhtemelen hakimiyetleri altına alabilirlerdi. Ancak III. Ramses döneminde (MÖ 12. yüzyıl başları) yaşanan Denizci Halklar istilası bu durumu engelledi. Bu Denizci Halklar arasında Ege (muhtemelen Girit) kökenli Filistinliler (İng: Philistines) güney sahiline yerleştiler ve yaklaşık bir buçuk asır zarfında Filistin'in çoğunu ele geçirdiler.
Bu dönemde III. Ramses tarafından paralı asker ve kale muhafızı ola

Bu, MÖ 3100'den MÖ 30'a kadar Antik Mısır'ın bilinen kraliyet eşlerinin bir listesidir. Hükümdarlık tarihleri, Mısır firavunları listesi sayfasında yer alan tarihleri takip eder.

Firavun'un eşleri hem kamusal hem de özel yaşamda önemli bir rol oynadılar ve siyasi ve dini bir güç kaynağı oldular. Firavunların genellikle birçok farklı eşi vardı, böylece yerini alacak bir halefinin olması garanti edilebilirdi. Bir kraliçe tahtı miras alan bir varis doğurmayı başarırsa, Kralın Annesi olarak büyük, onurlu bir konuma ulaşacak ve reşit olmayan oğlu adına Mısır'ı naip olarak yönetebilecekti. Firavunların kız kardeşleriyle evlenmesi olağanken, Tiye ve Nefertiti gibi hanedan dışı eşleri de vardı. III. Amenhotep ve II. Ramses gibi kralların bazı kızlarıyla evlendiği biliniyor, ancak bu evliliklerin ensestten ziyade sembolik ve törensel olması mümkündür. Baş hanım dışında, firavunun haremde, yabancı prensesler veya siyaset üzerinde çok az etkisi olan düşük rütbeli Mısırlı kadınlar da vardı.
Kadınlar zaman zaman firavun olarak hüküm sürerken, Ptolemaioslar dönemi dışında genellikle evliyken hükmedemezlerdi. Bu nedenle, yerli Mısır kraliyet hanedanları döneminde erkek eşler hiçbir zaman var olmadılar ve yalnızca IV. Berenice ve VII. Kleopatra, firavun olarak hüküm sürmeyen eşlere sahip oldu.

Bu sayfada yer alan kraliçelerin çoğu firavun olarak hüküm sürmedi. Ancak, bazıları kocalarının ölümünden sonra kendi başlarına hüküm sürdüler. Yerli Mısır hanedanlarından dört kraliçenin, kadın firavun olarak hüküm sürdüğü kesin olarak bilinmektedir:

Sobekneferu (yak. MÖ 1807-1802) (muhtemelen IV. Amenemhat'ın karısı)
Hatşeepsut (yak. MÖ 1479-1458) (II.Thutmose'nin karısı)
Neferneferuaten (yak. MÖ 1334-1332) (kimliğine bağlı olarak Akhenaten veya Smenkhare'nin karısı)
Twosret (yak. MÖ 1191-1190) (II. Seti'nin karısı)
Ayrıca Neithotep, Merneith, I. Khentkaus ve II. Khentkaus gibi bazı kraliçe naiplerinin kadın firavun olarak hükmedip yönetmediği konusunda bazı tartışmalar oldu. Ancak, yaptıklarına dair henüz somut bir kanıt yok. Efsanevi kraliçe Nitocris, Altıncı Hanedanlığın sonunda bir firavundu, ancak varlığını destekleyen hiçbir arkeolojik kanıt yok.
Ptolemaios Hanedanı, II. Ptolemaios ve II. Arsinoe'den başlayarak eşler arasında bir ortak yönetim politikası uygulamıştır. Bu nedenle, bu hanedandan kraliçelerin çoğu, kocalarıyla evliyken Mısır'ın eş hükümdarları oldukları için eş olarak listelenmez. Ortak hükümdarların listesine Mısır firavunları listesinden ulaşılabilir.

Bazen yeni firavun yönetemeyecek kadar genç olduğunda, annesi veya üvey annesi geçici olarak onun adına vekil olarak hüküm sürerdi. İktidarda oldukları süre boyunca 'Kral' ünvanına sahip olmadıkları için genellikle firavun listelerinde yer almazlar. Aşağıdaki kraliçelerin vekil olarak hüküm sürmesi muhtemeldir:

Neithhotep muhtemelen oğlu Hor-Aha adına naiplik yaptı. (yak. MÖ 3050)
Merneith oğlu Den adına naiplik yaptı. (yak. MÖ 2970)
Nimaathap muhtemelen oğlu Zoser adına hüküm sürdü (yak. MÖ 2670)
I. Khentkaus muhtemelen naip olarak hüküm sürdü, ancak oğlu veya oğulları bilinmiyor.
II. Khentkaus muhtemelen oğullarından biri (Neferefre veya Nyuserre Ini) için naip olarak hüküm sürdü.
I. Iput muhtemelen oğlu I. Pepi adına hüküm sürdü. (yak. MÖ 2332)
II. Ankhesenpepi oğlu II. Pepi adına hüküm sürdü. (yak. MÖ 2278)
I. Ahhotep oğlu I. Ahmose adına hüküm sürdü.(yak. MÖ 1550)
Ahmose-Nefertari oğlu I.Amenhotep adına hüküm sürdü. (yak. MÖ 1541)
Hatşepsut firavun olmadan önce üvey oğlu III. Thutmose adına hüküm sürdü. (yak. MÖ 1479)
Twosret üvey oğlu Siptah adına hüküm sürdü. (yak. MÖ 1197)

Bu hanedanlardan bilinen bir kraliçe yok.

Resmi olarak firavun olmasalar da, Teb'deki Amon Başrahipleri, Yirmi birinci hanedanlık döneminde Yukarı Mısır'ın fiili hükümdarlarıydı, isimlerini kartotlara yazıyor ve kraliyet mezarlarına gömülüyorlardı. Eşleri, diğer kraliçelerin çoğuna benzer bir statüye sahip olacaktı.

Bu hanedandan bilinen bir Kraliçe yok.

Mısır'ın Pers kralları genellikle ülkeyi uzaktan yönetti ve bu nedenle eşleri Mısır yaşamında ve kültüründe çok az rol oynadı veya hiç rol oynamadı. Mısırbilimci Joyce Tyldesley'in belirttiği gibi, "tüm niyet ve amaçlarla Mısır, 27. ve 31. Hanedanlar boyunca kraliçesizdi".

Bu hanedanlardan bilinen bir Kraliçe yok.

II. Arsinoe'den itibaren bu hanedanın Kraliçelerinin çoğu, kocalarıyla birlikte hükümdar olarak iktidara geldi. Aşağıda, ortak hükümdarlık yaptığı bilinmeyen eşlerin listesi bulunmaktadır.

Mısır firavunları listesi

Firavunlar, MÖ 3100 civarında Yukarı ve Aşağı Mısır'ın birleşmesinden itibaren, çeşitli parçalanma ve yabancı yönetim dönemleri de dahil olmak üzere, antik Mısır'ın hükümdarlarıydı. "Firavun" özel unvanı MÖ 1400 civarına denk gelen Yeni Krallık dönemine kadar kullanılmamış olsa da, geriye dönük olarak tüm Mısır kralları için kullanılır. Mısır hükümdarları için kullanılan genel terim "nesut" (nswt) idi.
Bu makale Antik Mısır'ın Hanedan öncesi Mısır'dan, Firavun unvanının Roma İmparatorları tarafından son kez alınmasına kadar Mısır'ı yönetmiş olan bilinen firavunlarının bir listesidir. Verilen tarihler yaklaşık tahminler olarak alınmalıdır. Çeşitli kaynaklarda kullanılan sistem ve alınan varsayımlara göre farklı tarihlemeler bulunabilir.

Aşağı Mısır coğrafi olarak kuzey Nil ve Nil deltasından oluşuyordu.
Aşağıdaki liste eksik olabilir:

Burada toplananlar, bazen gayri resmi olarak Hanedan 00 olarak tanımlanan, Geç Naqada III dönemine ait Yukarı Mısır'ın hanedanlık öncesi hükümdarlarıdır.

Bu firavunlar Birinci Hanedandan önce geldiğinden, gayri resmi olarak "Hanedan 0" olarak gruplandırılmışlardır.

Mısır'ın Erken Hanedanlık Dönemi, MÖ 3100'den MÖ 2686'ya kadar uzanıyor.

Eski Krallık dönemi, Erken Hanedanlık dönemi ve I.Ara Dönem arasındaki Mısır'a verilen addır. Eski Krallık, MÖ 2686'dan MÖ 2181'e kadar hüküm sürdü.

İlk Ara Dönem (MÖ 2181–2060), Eski Krallığın sonu ile Orta Krallık'ın kuruluşu arasında bir kargaşa ve kaos dönemidir.
Eski Krallık, II. Pepi'nin ölümünden sonra hızla çöktü. II. Pepi 64 yıl veya 94 yıl hüküm sürdü. Saltanatının son yıllarına, ileri yaşı nedeniyle verimsizlik damgasını vurdu. Bunun sonucunda Aşağı ve Yukarı Mısır birliği dağıldı, bölge liderleri bu dönemde ortaya çıkan kıtlıkla başa çıkmak zorunda kaldı.
6. Hanedanlığın halefleri olan 7. ve 8. Hanedanların firavunları Memphis'te bir miktar gücü ellerinde tutmaya çalıştı. Bu hanedan 20 veya 45 yıl sonra, Herakleopolis'te bulunan yeni bir firavun hanedanı tarafından devrildi. Bu olaylardan bir süre sonra, Teb merkezli rakip bir hanedan, Kuzey derebeylerine karşı ayaklandı ve Yukarı Mısır'ı birleştirdi. MÖ 2055 civarında firavun III.Intef'in oğlu ve halefi II.Mentuhotep, Herakleopolis firavunlarını yendi. Daha sonra Aşağı ve Yukarı Mısır'ı yeniden birleştirerek Orta Krallık'ı kurdu.

Yaşlı Intef'in halefleri, I.Mentuhotep ile başlayarak, kuzey derebeylerinden bağımsız hale geldiler ve sonunda II.Mentuhotep altında Mısır'ı fethettiler.

Orta Krallık (MÖ 2060-1802), Birinci Ara Dönemin sonundan İkinci Ara Dönemin başlangıcına kadar olan dönemdir.

İkinci Ara Dönem (MÖ 1802-1550), Orta Krallığın sonu ile Yeni Krallığın başlangıcı arasında bir kargaşa dönemidir.
On Üçüncü Hanedan, Onikinci Hanedandan çok daha zayıftı ve Mısır'ı elinde tutunamadı. Hanedanlığın başlangıcında veya ortasına doğru, Doğu Deltası'nın bataklıklarında bulunan Xois'teki eyalet yönetici ailesi, On Dördüncü Hanedanı oluşturdu ve merkezi otoriteden koptu.
Hiksoslar ilk ortaya çıkışlarını IV. Sobekhotep döneminde yaptılar ve MÖ 1720 civarında Avaris kasabasını (modern Tell el-Dab'a / Khata'na) alarak 14. hanedanlığın krallığını fethettiler. MÖ 1650 civarında, belki de On Beşinci Hanedanlığın kurucusu Salitis tarafından yönetilen Hiksos, Memfis'i fethederek 13. hanedanı sona erdirdi. Yukarı Mısır'da 13. hanedanlığın çöküşünden kaynaklanan iktidar boşluğu, 16. hanedanın Teb'te bağımsızlığını ilan etmesine izin verdi, ancak kısa süre sonra Hiksos kralları tarafından istila edildi.
Daha sonra Hiksos, Yukarı Mısır'dan çekilirken, Tebdeki yerli Mısırlı yönetici hanedanı On Yedinci Hanedanı kurdu. Bu hanedan sonunda Hiksosları Seqenenre Tao, Kamose ve son olarak Yeni Krallığın ilk firavunu Ahmose yönetiminde Mısır'dan sürdü.

Aşağıdaki firavunların konumu belirsizdir:

Aşağıdaki firavunların konumu ve kimliği belirsizdir:

16. Hanedan ayrıca III.Sneferankhre Pepİ ve Nebmaatre'nin hükümdarlıklarını da içermiş olabilir. Kronolojik konumları belirsizdir.

Yeni Krallık (MÖ 1550–1077), MÖ 16. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar, İkinci Ara Dönem ile Üçüncü Ara Dönem arasındaki Mısır'ın Onsekizinci, Ondokuzuncu ve Yirminci hanedanını kapsayan dönemdir. Mısır bu dönemde altın çağını yaşamıştır.

Üçüncü Ara Dönem (MÖ 1077-664), Yeni Krallığın çöküşünün ardından Libya kökenli bir dizi hanedan hüküm sürdü, alternatif olarak bu döneme Libya Dönemi adı verdi.

Yirmi Birinci Hanedan, nispeten zayıf bir hanedanlıktı. Teorik olarak, tüm Mısır'ın hükümdarlarıydılar, ancak pratikte etkileri Aşağı Mısır ile sınırlıydı.

Resmi olarak firavun olmasalar da, Teb'deki Amon Başrahipleri, Yirmi birinci hanedanlık döneminde Yukarı Mısır'ın fiili hükümdarlarıydı, isimlerini kartotlara yazıyor ve kraliyet mezarlarına gömülüyorlardı.

Yirmi Üçüncü Hanedan, MÖ 837 yılından MÖ 735 yılına kadar hüküm süren başka bir Libyalı gruptu.

Geç Dönem, MÖ 664'ten 332'ye kadar sürer ve yerli Mısırlılar ve Persler tarafından yönetilen hanedanları içerir.

I.Necho'in oğlu ve halefi I.Psamtik, Mısır'ı yeniden birleştirmeyi başardı ve genellikle Yirmi Altıncı Hanedanlığın kurucusu olarak kabul edilir.

VII.Kleopatra'nın Romalı diktatör Julius Caesar ve Romalı general Mark Anton ile ilişkileri vardı, ancak Mısır'ın Roma Cumhuriyeti'nin bir eyaleti haline gelmesi, Kleopatra intihar ettikten sonra oldu. Roma imparatorlarına firavun unvanı verildi.

Antik Mısır kraliyet eşleri listesi

Pharaoh List14 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Egyptian Kings14 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Flüt nefesli grubundaki müzik aletlerindendir. kamışlı nefesli çalgıların aksine flüt sesini bir açıklık boyunca hava akışından çıkaran bir aerofon veya kamışsız nefesli çalgıdır. Hornbostel – Sachs alet sınıflandırmasına göre oluklar kenardan üflemeli aerofonlar olarak sınıflandırılır.
Flüt çalan bir müzisyen flütçü olarak adlandırılır.
Flütler bilinen en eski, tanımlanabilir müzik aletleri'dir çünkü elle delinmiş deliklere sahip paleolitik örnekler bulunmuştur. Günümüzün Almanya Swabian Jura bölgesinde yaklaşık 43,000 ila 35,000 yıl öncesine ait bir dizi flüt bulundu. Bu flütler Avrupa'da modern insan varlığının en erken döneminden itibaren gelişmiş bir müzik geleneğinin var olduğunu göstermektedir.
Şu anda bilinen en eski flütler Avrupa'da bulunurken Asya'nın da günümüze kadar devam eden enstrümanla uzun bir geçmişi vardır. Çin'de yaklaşık 9000 yıllık çalınabilir bir kemik flüt keşfedildi. Amerika kıtası da Caral, Peru 'da bulunan, 5000 yıl öncesine ve Labrador' da bulunan yaklaşık 7500 yıl öncesine dayanan eski bir flüt kültürüne sahipti.
Tarihçiler bambu flütün de özellikle Çin ve Hindistan'da uzun bir tarihe sahip olduğunu keşfettiler. Zhou hanedanı 'ndan başlayarak tarihi kayıtlarda ve sanat eserlerinde flütler keşfedildi. En eski yazılı kaynaklar Çinlilerin kuan (bir kamış enstrümanı) ve hsio (veya xiao, uçtan uca flüt MÖ 12.-11. yüzyıllarda genellikle bambu), ardından MÖ 9. yüzyılda chi (veya ch'ih) ve MÖ 8. yüzyılda yüeh kullandığını ortaya koymaktadır. Bunlardan chi belgelenmiş en eski çapraz flüt veya enine flüt tür ve bambudan yapılmıştır.
Curt Sachs'a göre çapraz flüt (Sanscrit: vāṃśī) "eski Hindistan'ın olağanüstü nefesli çalgısı" idi. 
Göksel müzik" enstrümanlarını tasvir eden dini sanat yapıtının "aristokrat karakterli müzikle bağlantılı olduğunu söyledi." Hint bambu çapraz flütü Bansuri, Krishna için kutsaldı ve enstrümanla Hindu sanatında tasvir edilmiştir. Hindistan'da, 1. yüzyıldan kalma rölyeflerde çapraz flüt Sanchi 'de ve M.S. 2-4. yüzyıllardanAmaravati' de görülmektedir.
Flüt, üç parçanın birleşiminden oluşan bir enstrümandır.

Baş (Ağızlık)
Gövde
Kuyruk

Keşfedilen en eski iki ila dört delikli flüt Slovenya 'daki Divje Babe adresinde bulunan bir genç mağara ayısı' nın femur parçası olabilir ve yaklaşık 43,000 yıl öncesine tarihlenmiştir. Ancak bu tartışmalı bir konudur. 
2008 yılında Ulm, Almanya yakınlarındaki Hohle Fels mağarasında en az 35,000 yıl öncesine tarihlenen başka bir flüt keşfedildi. 
Beş delikli flüt V şeklinde bir ağızlığa sahiptir ve akbaba kanat kemiğinden yapılmıştır. Keşfe katılan araştırmacılar bulgularını Ağustos 2009'da Nature dergisinde resmi olarak yayınladılar
Geißenklösterle mağarasında bulunan flütlerin 42,000 ila 43,000 yıl yaşında olduklarını ortaya çıkarana kadar bu keşif aynı zamanda tarihteki herhangi bir müzik aletinin en eski doğrulanmış bulgusuydu.
Bulunan birkaç flüt Hohle Fels mağarasında Hohle Fels Venüsü yanında ve bilinen en eski insan oymacılığından kısa bir mesafede bulundu. Keşfi duyuran bilim adamları, "buluntuların, modern insanların Avrupa'yı sömürgeleştirdiği zamanda köklü bir müzik geleneğinin varlığını gösterdiğini" öne sürdü. Bilim adamları ayrıca flütün keşfedilmesinin "Neandertaller ile erken modern insan arasındaki olası davranışsal ve bilişsel uçurumun açıklamasına yardımcı olabileceğini öne sürdüler.

18.7 cm uzunluğunda, mamut dişinden yapılmış üç delikli bir flüt güney Almanya'da Swabian Alb, (Ulm yakınlarındaki Geißenklösterle mağarasında ve 30,000 ile 37,000 yılları arasında tarihlenen bir flüt ise 2004 yılında keşfedildi ve on yıl önce kazılan (Almanya'daki aynı mağaradan yaklaşık 36,000 yıl öncesine tarihlenen) kuğu kemiklerinden yapılmış iki flüt de bilinen en eski müzik enstrümanları arasındadır.
Her biri beş ila sekiz delikli, taçlı turnanın kırmızı kanat kemiklerinden yapılmış, çalınabilir 9,000 yaşındaki Gudi (kelimenin tam anlamıyla "kemik flütü") Orta Çin eyaleti Henan, Jiahu 'daki bir mezardan 29 ölü ikizle birlikte çıkarıldı. 
En eski Çin enine flütü Hubei il, Çin, Suizhou sitesinde Zeng Marki Yi'nin Mezarı 'nda bulunan bir chi(篪) flüttür. Daha sonra Zhou Hanedanı MÖ 433'ten kalmadır. Uçları kapalı lake bambudan biçimlendirilmiştir ve flütün üstü yerine yan tarafında beş durağı vardır. Geleneğe göre Konfüçyüs tarafından derlenen ve düzenlenen "Shi Jing" 'de Chi flütlerinden bahsedilir. 
Bir flüte yapılan en eski yazılı referans MÖ 2600–2700 tarihlenen Sümer - dilindeki çivi yazısı tabletidir.
Flütlerden ayrıca gelişimi yaklaşık MÖ 2100-600 dönemini kapsayan epik bir şiir olan Gılgamış Destanı 'nın yakın zamanda çevrilmiş bir tabletinde de bahsedilmektedir. 
Ek olarak ""müzikal metinler"" olarak bilinen bir dizi çivi yazısı tablet, yaylı bir çalgının yedi ölçeği (Babil liri olduğu varsayılır) için hassas akort talimatları sağlar. Bu ölçeklerden biri "flüt" için kullanılan Akad kelimesi olan embūbum olarak adlandırılmıştır.
İncil, Yaratılış 4:21'de Jubal "çirkin" i çalan herkesin babası ve kinnor" denilir. Eski İbranice terimin bazıları tarafından bazı nefesli çalgılara veya genelde nefesli çalgılara, ikincisinin ise telli bir çalgıya veya genel olarak telli çalgılara atıfta bulunduğuna inanılır. Bu nedenle Jubal Yahudi-Hristiyan geleneğinde flütün mucidi olarak kabul edilir (bu İncil pasajının bazı çevirilerinde kullanılan bir kelimedir). İncil'in başka yerlerinde flüt özellikle 1 Samuel 10:5, 1 Kralların Kitapları 1:40, İşaya 5:12 ve 30:29 ve Yeremya 48:36 ‘da ("içi boş" kelimesinin kökünden) " chalil " olarak anılır. Kutsal Topraklardaki arkeolojik kazılarda hem Tunç Çağı'ndan (MÖ 4000-1200) hem de Demir Çağı'ndan (MÖ 1200-586) flütler keşfedildi, "bu ikinci çağ İsrail krallığının oluşumuna ve onun İsrail ve Yahudiye'nin iki krallığına ayrılmasına tanıklık eder."
Bazı erken flütler tibialardan (incik kemiği) yapılmıştır. Flüt her zaman Hint kültürünün ve mitolojisinin önemli bir parçası olmuştur ve 1500'BCE ‘den  Hint edebiyatının belirsiz atıflarda bulunmasından dolayı, çeşitli anlatımların çapraz flütün Hindistan 'dan kaynaklandığına inanılır.
Panflüt ‘ün anavatanı Eski Yunan ve bazı Orta Asya bölgeleri de dahil olmak üzere Latin Amerikan ülkelerine dayanır.

Flütün günümüzde en yaygın kullanılan türü yan flüttür; orkestralarda ve bandolarda sıkça kullanılır. Pikolo flüt, alto flüt, bas flüt gibi enstrümanlar da yan flüt ailesindendir; pikolo flüt normal yan flütün yarısı boyundadır, alto flüt ise normal yan flütlerden biraz daha büyüktür.

Mısır Seferi, 1798-1801 yılları arasında Fransa'nın Mısır ve doğu ticaret yolları üzerinde üstünlük elde etme amacıyla sürdürdüğü askeri sefer; 1798-1802 Osmanlı-Fransız Savaşı ve İkinci Koalisyon Savaşı'nda evre.

Mısır Seferi, dönemin Fransa hükûmetinin girişimiyle gündeme gelmiştir. Sefer, bu dönemde Fransa ve Büyük Britanya arasındaki mücadele bağlamı çerçevesinde değerlendirilebilir. 1796-1797 arasında İtalya'da Fransa lehine başarılı bir askeri sefer yürütmüş olan General Napolyon Bonapart, 1797'de Fransa'ya dönmüştü. Şubat 1798'de dönemin Fransa hükûmeti, Büyük Britanya'nın Fransa tarafından işgal edilmesi yönündeki planını General Bonapart'a iletti. Bonapart, yaptığı stratejik değerlendirmeler sonrasında bu planın gerçekçi olmadığı sonucuna vardı ve dışişleri bakanı Charles Maurice de Talleyrand-Périgord'un da önerisiyle, hükûmete Mısır'ın işgalini önerdi. Bu şekilde, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir vilayeti olan Mısır'ın ele geçirilmesiyle Büyük Britanya'nın Mısır ve doğu ticaret yolları üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılması ve Uzak Doğu erişiminin engellenmesi amaçlanıyordu. Ayrıca seferin Fransa'nın Akdeniz ticaretinin Büyük Britanya rekabeti karşısında güvenceye alınmasına da hizmet etmesi amaçlanmıştı. Mevcut yönetim, bir bakıma İtalya Seferi sonrasında kamuoyunca çok takdir edilen Napolyon Bonapart'ı Fransa'dan uzaklaştırmak için öneriye ilgi göstermişti.

Fransız donanması Güney Fransa'nın Toulon limanından 19 Mayıs 1798 tarihinde ayrıldı. Seferi haber alan Büyük Britanya hükûmeti, Akdeniz'de devriye gezen Britanya donanmasına Fransa donanmasının durdurulması emrini verdi. Amiral Horatio Nelson komutasındaki Britanya donanması, Fransız donanmasının 9 Haziran tarihinde Malta adasını istila etmesine engel olamadı. 1 Temmuz'da Fransız birlikleri İskenderiye limanında Mısır topraklarına ayak bastı.

Napolyon Bonapart komutasındaki 12 bin kişilik Fransa ordusu, Piramitler Muharebesi'nde 30 bin kişilik Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Türk ordusunun yalnızca 3500 kişilik düzenli yeniçeri birliği vardı; geri kalan birlikler eyalet askerleri ve Arap aşiretlerinden toplanmıştı. Modern Fransız ordusu karşısında yeniçeri sistemi ancak bir saat dayanabildi. Daha uzun menzilli olan ve daha isabetli atış yapabilen Fransız topçuları karşısında Osmanlı topçuları etkili olamadı. Fransız topçu bataryaları, Memlûk geleneğini izleyen süvari birliklerini dağıttı, Osmanlı piyade kuvvetleri de benzer nedenlerle başarılı olamadı. Bonapart, askerlerini yüzleri dışa dönük olarak kare düzeninde dizmiş, karenin iç boşluğuna topçu bataryalarını yerleştirmişti. Böylece topçu bataryaları her yönde atış yapabilecek ama piyadenin yüksek atış gücüyle güvende olacak şekilde yerleştirilmişti. Sonuçta Osmanlı ordusu 7 bin kayıp verdi ve tamamen dağıldı.

Nelson komutasındaki Britanya donanması 1 Ağustos 1798 tarihinde Abukir koyunda demirlemiş olan Fransız donanmasına saldırdı; bu şekilde başlayan Nil Muharebesi'nde Britanya donanması parlak bir zafer kazandı. Nil Savaşı, Abukir Deniz Muharebesi olarak da adlandırılmaktadır. Muharebe sonrasında, 2 Eylül 1798 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu Fransa'ya savaş ilan etti.
Bonapart, Nil Savaşı'nın ardından Kahire'ye ilerledi. Kahire'yle birlikte tüm Mısır'a hakim olan Fransa, Osmanlı sarayı ile sürtüşme içinde olan Memluk beylerini tasfiye etmek, sulama projeleri, okul ve hastane inşasına girişmek gibi düzenlemelere başladı. Yanında götürdüğü bir bilim heyeti de derhal arkeolojik kazılara ve bilimsel araştırmalara girişti. Aynı zamanda Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayacak bir suyolu kazılması konusunda fizibilite çalışmaları başlatıldı.
Ancak söz konusu inşa işlerinde kullanılmak üzere birçok antik kalıntının taşları söküldü. Bu yıkım sırasında bir rastlantı olarak bulunan Rosetta Taşı, Antik Mısır Hiyerogliflerinin çözülmesini sağlayacak olan temel belgedir.

Bu noktada savaş bir açmaza dönüşmüştü. Fransa Cumhuriyeti Mısır'ı ele geçirmişti, fakat donanmanın yok olması nedeniyle Mısır ve Fransa arasındaki bağlantı kurulamıyordu. Bu yüzden Bonapart komutasındaki ordu savaşın devam etmesi için gereken lojistik ve askeri desteği de alamıyordu. Britanya donanması da denizlere hakim olmasına rağmen donanmalarının Mısır önünde konuşlanmış olmasından dolayı Fransız ordusunu Mısırdan çıkartacak kara ordusunu Britanya'dan getiremiyorlardı. Bu açmazın farkında olan Bonapart Mısır'a kara yönünden gelebilecek tehditleri engellemek için Suriye'ye doğru harekete geçti. Ordularını Filistin yönünde yürüyüşe kaldırarak Osmanlı İmparatorluğu üzerine yürümeye başladı.
Osmanlı eyalet ordusu 18 Mart 1799 tarihinde küçük bir liman kenti olan Akka önlerine toplanmıştı. Akka kalesinde konuşlanan Cezzar Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri 1200 kadar yeniçeri, 2.500 bin süvari ve 20 bin düzensiz Arap savaşçısını içeriyordu. 25.000 kişilik Osmanlı ordusu 12.000 kişilik Fransız ordusu karşısında üste üste mağlubiyet aldı. Fakat bir hafta sonra III. Selim'in modern tarzda eğitilmiş ve Britanya tarafından silahlandırılmış yeni Nizam-ı Cedit ordusu 8 bin 500 kişi mevcudiyeti ile Akka önlerine geldi. Bundan sonra gece gündüz sürdürülen topçu ateşi ve art arda girişilen taarruzlar Akka savunmasında bir gedik açamadı. Bonapart, 21 Mayıs tarihinde kuşatmayı kaldırıp Kahire'ye çekildi. Mısır'daki ılımlı işgal tutumu, Fransız ordularının Filistin yönünde ilerlemeleriyle bozulmuştur. Akka'dan çekilirken savaş esirlerinin öldürülmesi, yerli halk üzerindeki mali yükümlülüklerin arttırılması, bir süre sonra isyanlara yol açacaktır.
Bonapart, Akka yenilgisini takiben Kahire'ye döndükten kısa bir süre sonra 1 Ağustos 1799 tarihinde Abukir Muharebesi'nde Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu olaydan kısa bir süre sonra Fransa'daki siyasi bunalımı haber aldı ve 3 bin Fransız askerini Mısır'da bırakarak Fransa'ya döndü. 23 Ağustos 1799'da Fransa'ya ulaştı ve 9 Kasım tarihinde bir hükûmet darbesiyle "Konsül" unvanı alarak başa geçti.

Bonapart'ın dönüşünden sonra Mısır'da konuşlanmış olan Fransa kuvvetlerinin komutası General Jean-Baptiste Kléber'e geçti. Kléber Osmanlı İmparatorluğu ile 24 Ocak 1800 tarihinde El-Ariş Sözleşmesi'ni imzaladı, bu sözleşmenin hükümleri uyarınca Fransa kuvvetleri Mısır'dan çekilecekti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun müttefiki konumunda olan Britanya bu sözleşmeyi imzalamayı reddetti. Britanya desteğiyle Osmanlı ordusu Fransa kuvvetlerine saldırdı. 20 Mart 1800 tarihinde Osmanlı ve Fransa orduları arasında yapılan Heliopolis muharebesini Fransa kazandı. Kléber komutasındaki ordu Kahire'ye döndü. Ancak ordunun tutumu Mısır halkının tepkisini çekmeye başlamıştı. Kléber'in 14 Haziran 1800'de Suriyeli bir öğrenci tarafından öldürülmesinden sonra Mısır kuvvetlerinin komutası General Jacques de Menou'ya geçti. Menou komutasındaki Fransa ordusu 21 Mart 1801'de Abukir'de yapılan muharebede Britanya kuvvetleri karşısında yenik düştü. 27 Haziran 1801 tarihinde Fransa birliklerinin Mısır'dan geri çekilmesini düzenleyen bir sözleşme imzalandı. 9 Ekim 1801'de imzalanan Paris Barış Senedi ile iki devlet arasındaki barışın şartlarını ortaya koyuyordu. Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa arasındaki nihai barış antlaşması niteliğindeki Paris Antlaşması 25 Haziran 1802'de imzalandı.

Mısır Seferi'nde Fransa Mısır'ı ele geçirmiş, ancak onu elde tutmayı başaramamıştır. Mısır Seferi her ne kadar Fransa açısından başarısızlıkla sonuçlanan bir sefer de olsa, çok daha ciddi bir sonuca işaret etmektedir. Büyük Britanya'nın denizlerdeki hakimiyeti, Fransa'yı Kıta Avrupası'nda kalmak durumunda bırakmıştır. Fransa'nın denizaşırı seferlere girişmek konusunda yeterli olamayan bir donanmaya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Fransa'nın Kuzey Amerika'daki Louisiana kolonisini 1803 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne satması da bu dönemde Fransa'nın dış politikasının denizaşırı perspektiften vazgeçmesinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Napolyon Savaşları

Fâtımîler (Arapça: الفاطميون, Fâtimiyyun) ya da Fâtımî Devleti (Arapça: الدولة الفاطمية, ed-Devletü'l-Fâtımiyye), Tunus'ta kurulduktan sonra merkezi Kahire'ye taşıyan ve Fas, Cezayir, Libya, Malta, Sicilya, Sardinya, Korsika, Tunus, Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Suriye'de egemenliğini kuran Şii meşrebinin İsmailî mezhebine bağlı Arap devleti.
Fâtımîler kendilerine verilen Fâtımî adının, Muhammed bin Abdullah'ın kızı ve Ali bin Ebu Talib'in eşi Fatıma Zehra'dan geldiğini iddia etmişlerdir. Fâtımî Devleti'nin Kuzey Afrika'da, Cezayir'de bulunan Berberî kavminin Kutama aşireti içinde doğduğu da belirtilmektedir. 909'da Fâtımîler devletlerinin başkenti olarak Tunus'ta Mehdiye şehrini seçmişlerdir. 948'de başkentlerini Mehdiye'den Mansuriye'ye naklettiler. 969'da Mısır'ı ellerine geçirdiler ve burada Kahire şehrini kurdular. Kahire bundan sonra Fâtımîler Devleti'nin başkenti oldu ve Mısır ülkesi de devletin siyasi, kültürel ve dinsel merkezi haline geçti.
Fâtımîler Devleti'ni idare eden en üst elit grup ve bu devleti idare eden hanedanın üyeleri Şii meşrebinin İsmailî mezhebine bağlı idiler. Bu devleti idare edenler Şiî olmakla beraber kendilerini Halife olarak ilan etmişlerdir. Dört Halife döneminde son halife olan Ali bin Ebu Talib'in halifelik döneminde olduğu gibi Fâtımîler Devleti hükümdarlık döneminde Ali'nin ahfadı Peygamber'in kızı Fatıma'dan gelen Şii meşrepliler Halife olarak büyük bir Müslüman (Şiî ve Sünni inançlı) nüfusu idare etmişlerdir. Bu nedenle Fâtımîler terimi sadece Şiî meşrepli kişilere nitelendirmemekte ve Fâtımîlerin hüküm sürdüğü arazilerde yaşayan ve bu ülkeleri idare eden Fâtımî halifelerinin tebaası olan her Müslümanı (ve Müslüman olmayanları) da nitelendirmektedir.
Fâtımîlerin Şii meşrepli halifeleri genellikle, İsmâilî mezhebine dahil olmayan Müslümanlara karşı büyük derecede tolerans göstermişlerdir. Aynı şekilde Müslüman olmayanlara (yani Yahudiler, Kıptî Hristiyanlar, Suriye ve Filistinli Hristiyanlar ve Malta adası Hristiyanlarına) karşı da genellikle gayet hoşgörülü davranmışlardır. Fâtımîler, kuruluş ve gelişme dönemlerinde özellikle askerî ve politika alanlarında Kuzey Afrikalı Berberî kavimlerine dayanmaları ile tarihsel bir önem kazanmışlardır.
Fakat 11. yüzyılın sonlarında ve 12. yüzyılda Fâtımî Devleti gayet hızlı bir çöküş göstermiştir. 1160'lı yıllarda Suriye'deki Zengiler Devleti'nden istedikleri yardım dolayısıyla Mısır'a gelen General Şirkuh tarafından kısa bir süre için idare edilmelerinden sonra onun ölümü ile yerine geçen yeğeni Selahaddin Eyyubi tarafından son Fâtımî halifesi 1171'de tahttan indirilmiş; Fâtımî Devleti'nin idaresi elimine edilerek yerine Sünni Müslüman olan Eyyubiler hanedanı devlet kurmuştur. Eyyubiler, Fâtımîlerin halifeleri yerine eskiden Bağdat'ta bulunan Abbasilerin ahfadından olan bir kişiyi halife olarak tayin edip ona hiç politik güç vermeden Müslümanların dinî lideri olarak kabul etmişlerdir.
Fatimî ordu yapısında kayda değer sayıda türk asker bulunmaktaydı. Hatta Fatimilerin çöküşünde büyük rol oynayan ve Fatimiler'den sonrasında aynı bölgelerde hüküm sürecek olan Memlükler aslında Fatimi ordusunun Türk askerleri tarafından kurulmuş bir devlettir.

Fatimi Devleti'nin dini temelini oluşturan ideoloji İsmaili Şiiler arasında Suriye'de Sekizinci İsmâilîyye İmâmi Ahmed El Vafı tarafından çıkartılan Yedici İmâmet itikadıdir. Sekizinci İsmâilîyye İmâmi Ahmed El Vafı, İsmâ‘îl bin Câfer el-Mûbarek'in oğlu Yedinci İmâm olan "Muhammed bin İsmâ‘îl eş-Sâkır" ile devam ettiğine ve onun ceddinin Dördüncü Hâlife ve Birinci Şia imâmi olan Ali Bin Ebu Talip'in ve eşi Muhammed'in kızı Fatıma bint Muhammed olduğunu kabul ederler. Bu nedenle kurulan İsmailiyye Şii devleti "El-Fatimayyun" yanı "Fatimi Devleti" ismini almıştır. İsmâilîyye/Mustâlî/Davudî İsmailîlik itıkadına göre dokuzuncu imamdan onbirinci imama kadar olan imamlar (Dokuzuncu İmam Ahmed bin ʿAbd Allâh bin Muhammed et-Takî; Onuncu İmam Ḥüseyn ibn Aḥmed ibn Abd Allāh al-Razī ve Onbirinci İmam Ubeydullâh el-Mehdî Billâh) "gizlenen imam" olarak kalmışlar ve Abbasiler aleyhine ittikadlarının geliştirme kavgası yapmışlardır.
İmam El Mehdi imamlık döneminde Şii mezhebinin İsmailiyye itikadını yaymak için özel yetiştirilmiş da'iler kullanılmakta idi. Bu da'ilerdan biri Abdullah el-Şii idi. Bu kişi mezhebini yaymak için Hicaz'a Mekke'ye Hacca gitmişti. Burada İfrikiye'den gelmiş Berber asıllı bir grup ile karşılaştı ve bunlar arasına yerleşti. Bu grup Berber kendilerinin batı İfrikiye'de yerleşik Berber Katama kabilesinden olduklarını ve bu bölgeyi idaresi altında tutan Aglebiler rejimine tümden düşman olduklarını ve direnişe geçerek nasıl fiilen tümden Ağlabilerden bağımsızlık kazandıklarını böbürlenerek anlatmakta idiler. Bu merkezi Sünni idaresinden hoşnutsuzluk ve kabilenin bağımsızlığı da'i Abdullah el Şii'nin tam istediği politik atmosferdi. Abdullah el-Şii bu Berber grup ile birlikte İfrikiye'ye Katama kabilesinin yaşadığı bölgelere gitti. Buralarda Aglabiler idaresinden gayet hoşnutsuz ve bağımsızlık kazanmış Berberler arasında İsmailiyye Şiilik propagandası yapmaya başladı. Ağlabiler rejimi yıllarca politika ve yönetimde gayet yozlaşmış şekilde Berber tarımcı köylüleri sömürmekte idi. Berber köylüler, özellikle Katama kabilesi mensupları, tümden İsmailliye Şiilik mezhebini kabul ettiler ve da'i Abdullah el Şii onların politik yöneticisi ve askeri komutanı oldu. Fakat Abdullah el-Şii bu yönetim ve komuta görevinin Suriye'de saklı bulunan 11. İmam Ubeydullah el-Mehdi adına kullandığını açıkça ilan etmişti. Abdullah el-Şiii kendi mezhebine dönüştürdüğü Berberlerden bir ordu kurdu ve bu ordu başarılar kazandıkça gittikçe büyüdü. Bu Berber ordusu ile Abdullah el-Şii Ağlabilere bağlı şehirleri de eline geçirmeye başladı. Önce Mila, sonra Setif ve Kayrevan ve ne sonunda Ağlabiler başkenti olan Kayrevan yakında saray ve başkent şehir olan Rakkada bu Şii Berberi ordusunun eline geçti.
Babasını takiben 11. İmam Ubeydullah el-Mehdi Suriye'de Salamiye'de gizli olarak yaşamakta iken etrafa İsmailiyye Şiiliği yaymaya çalışmakta iken Sünni olan düşmanlarının devamlı baskısı altında bulunmakta idi. Suriye'de Abbasiler tarafından İsmailileri tümüyle ortadan kaldırmak amaçlı bir kampanya uygulanmakta idi. Sonunda Ubeydullah el-Mehdi bir tüccar sahte hüviyeti kullanarak uzun bir yolculuktan sonra Mısır üzerinden karadan İfrikiye'ye erişti.
Fas'ta Sijilmasa'ya gelip yerleşip kendini bir tacir gibi saklayıp bu bölgede bulunan halkı kendi itikadına dönüştürme kampanyası başlattı. Ubeydullah El Mehdi'nin yaymak istediği Şii mezhebinin İsmaili ittikadının inançları Sünni mezhebi inançlıları tarafından gayet değişik ve adetlere uymaz olarak karşılandı. Bu bölge Aglabiler hükümdarı III. Zıdat Allah da İsmaili inançlarından hoşlanmadığı için çok geçmeden Ubeydullah el-Mehdi burada tutuklandı. Zaten bu hükümdarın ismen bağlı olduğu Bağdat'taki Sünni Abbasiler halifesini kökünden yıkma amaçlı olarak görülmekteydi ve benzer elemine etme kampanyası bu sefer Ifirikiyye'de de İsmailiyye mezhebini kabullenen Berberlere de uygulanmaya başladı.
Şii İsmailliye mezhebinden olanların arasında yaygın bir efsanevi beklenen mucize hikâyesine göre Ubeydullah El-Mehdi ve oğlu Mezopotamya bölgesinden Sijilmassa'ya gelmesi beklenen kutsal birer Mehdi idiler. Ubeydullah ve oğlu Sicilmassa halkı içinde dört yıl Arap asıllı Midrar aşiretinden olan idarecilerin, özellikle Prens Yasa'nın, gözüne görünmeden yaşadılar.
909'da Katama kabilesi ordusu başında olan dai Abdullah el Şii büyük bir askeri kampanya ile 11. İmam'ı Sijilmasa'dan kurtarma seferine başladı. Bu seferin başlangıcında bu büyük Şii ordusu Hariciler'in Tahert'te kurmuş olduğu devlete karşı bir harekât düzenleyerek bu devleti yıkmayı başardı. Bundan sonra büyük Şii ordusu Sijilmasa'ya yürüdü ve burayı eline geçirip 11. İmam Ubeydullah El Mehdi'yi hapisten kurtardı. Şii ordusunun komutanı da'i Abdullah el Şii kurtardığı 11. İmam Ubeydullah El Mehdi'ye biat etti. Ebu Abdullah Şii ordusunun ve hükmü altında bulunan arazilerin hepsinin idaresini Ubeydullah El Mehdi'ye devretti. Bundan sonra Ubeydullah El Mehdi kendini kurmuş olduğu Fatimiler Devleti'nin ilk halifesi ve açık Onbirinci Mustâ‘lîyye/Nizâr'îyye Sîʿa İsmâ‘îlî İmâmı olarak ilan etti.
İfrikiye'de kurulan bu Fatimiler Devleti'nin ilk halifesi olan Abdullah El-Mehdi 921'de kendi adını verdiği Mahdiyya adlı bir şehir kurup bu şehri yeni devletin başkenti yaptı. Bu yeni başşehrin kurulduğu mevkii deniz kenarında idi ve üzerinde kurulduğu burunda antik Fenikelilerin bir yerleşkesi olup o zamandan beri yüzyıllarca bu mevkinin stratejik askeri önemi haiz bir yerleşke olarak kullanılması idi.

Fatımiler Devleti büyümeye başladı. Önce Sicilya adasını içine aldı. Kuzey Afrika'da Atlas Okyanusu kıyılarından Kibta'ya kadar arazilerin yönetimini üzerine aldı. Ubeydullâh El Mehdi'nin üzerinde hüküm sürdüğü araziler üzerinde günümüzde Fas, Cezayir, Tunus ve Libya ülkeleri bulunmaktadır. Tüm bu arazileri Tunus'ta yeni yaptırdığı başkenti olan Mehdia'dan yönetmekte idi. Fatimi Halife -İmamları olan El-Mansur Nasrillah (h. 946-953) ve El-Muizz Lainallah (h. 953-975) Fatimiler halifeleri olarak hüküm süre dönemlerinde önce başkentleri Kayrevan'dan; sonra Tunus yakınlarında bulunan (kurucusu olan "Mansur" lakaplı "İsmail Ebu Tahir İsmail Billah"'in lakabına atıfla) Mansuriye adı taşıyan başkentten devlet idaresini devam ettirdiler.
Mısır o zaman ismen Bağdat'ta bulunan Abbasiler Devleti'ne bağlı olan ama gerçekte her şekilde bağımsız olan İksitler tarafından yönetilmekte idi. Fatımiler birkaç kere bu ülkeye ele geçirmek için saldırılar yapmışlardı ama başarı kazanamamışlardı. Fatımiler halifesi El-Muizz La Dinallah adına ünlü Fatimi generali Cevher es-Sıkıllî 959'da Mısır'ı eline geçirdi. Cevher o zaman Mısır'ı idare etmekte olan İkşitliler devletini ortadan kaldırdı. Cevher es-Sıkıllî İfrikiye'de bulunan Halife Muizz Li-Dinillah'ın naibi olarak 969-973 döneminde Mısır'da hüküm sürdü. Bu dönem Mısır'da Fatimiler tarihinin en önemli dönemlerini

Gemi; dünya denizlerini, okyanuslarını, nehir, göl ve diğer yeterince derin su yollarını dolaşan, mal ve yolcu taşıyan veya savunma, araştırma ve balıkçılık gibi özel görevleri yapan büyük bir deniz taşıtıdır.
Gemiler genellikle boyut, şekil, yük kapasitesi ve amaca göre teknelerden ayrılır.

Yelken çağında "gemi", en az üç Kabasorta armalı direkleri ve tam cıvadra yelken planıyla yelkenli gemi olarak tanımlanır.

Gemiler keşif, ticaret, savaş, göç, kolonizasyon, emperyalizm ve bilim'i destekledi. 15. yüzyıldan sonra, Avrupalı denizciler aracılığıyla Amerika'dan ve Amerika'ya gelen yeni mahsuller dünya nüfus artışına önemli ölçüde katkıda bulundu. Yük gemileri dünya ticaretinin en büyük kısmından sorumludur.

2016 itibarıyla, 49.000'den fazla ticaret gemisi vardı, bu ise toplamda neredeyse 1.8 milyar ölü ağırlık ton’du. Bunların %28'i petrol tankeri, %43'ü dökme yük gemisi ve %13'ü konteyner gemisi idi.

Gemiler genellikle teknelerden daha büyüktür ama ikisi arasında evrensel olarak kabul edilmiş bir ayrım yoktur. Gemiler genellikle denizde teknelerden daha uzun süre kalabilir. Hindistan içtihat'dan gelen bir geminin yasal tanımı, deniz yoluyla mal taşıyan bir gemidir. Yaygın bir kanı gemi tekneyi taşır, ancak tersi mümkün değildir. Bir geminin tam zamanlı bir mürettebatı olması muhtemeldir. ABD Donanması'nın temel kuralı, gemiler keskin dönüşün "dışına" doğru eğilir oysa tekneler kütle merkezi ile yüzme merkezi arasındaki göreceli konumu nedeniyle "içeri" eğilir. 19. yüzyıl Amerikan ve İngiliz deniz hukuku "gemileri" diğer taşıtlardan ayırdı; gemiler ve tekneler tek bir yasal kategoriye girerken, açık tekneler ve sallar gemi olarak kabul edilmez.
Yelken Çağı'nda tam teçhizatlı gemi en az üç kare direği ve tam cıvadra olan yelkenli gemiydi; diğer türleri de yelken planı ile tanımlanmıştır, örn. Barka yelken, Brigantin, vb.
Birçok büyük gemiye genellikle tekne denir. Denizaltı'lar buna en iyi örnektir. Geleneksel olarak tekne denilen diğer büyük gemi türleri ise büyük göl yük gemileri, nehir tekneleri ve feribotlardır. Kendi teknelerini ve ağır yükleri taşıyacak kadar büyük olsalar da, bu gemiler iç sularda veya korumalı kıyı sularında çalışmak üzere tasarlanmıştır.
Çoğu denizcilik geleneğinde gemilerin bireysel adları vardır ve modern gemiler, genellikle ilk gemisinden sonra adlandırılan bir gemi sınıfına ait olabilir.
Birçok belgede gemi adı, gemi sınıfının kısaltması olan örneğin "MS" (motorlu gemi) veya "SV" (yelkenli gemi) vb. gemi önadları ile belirtilir. böylece gemi adı bir metindeki diğer bireysel isimlerden ayırt etmek kolaylaşır.
"Ship" (Türkçe:"Gemi") ("ulus" ile birlikte) bazı kullanımlarda bir dişi dilbilgisel cinsiyet içeren ve bazen dişi doğal cinsiyet olmadan geminin "o" olarak anılmasına izin veren İngilizce bir kelimedir.

İlk olarak MÖ 4000 yıllarında Eski Mısırlıların uzun kamışlı tekneler yapması gemilerin bilinen en eski örneğini oluşturmuştur. Gemilerden ilk olarak MÖ 2500-2350 civarında deniz ticareti ve deniz savaşlarıyla bağlantılı olarak bahsedildi. MÖ 3000 yıllarından sonra Polinezyalılar, Pasifik Okyanusu'nda uzun mesafeler katedebilmelerini sağlayan Polinezya navigasyon sistemini oluşturdular. MÖ 15. yüzyıldan itibaren Fenikeliler kurdukları ticaret kolonileri aracılığıyla bütün Akdeniz'e yayılmışlardı. Koloniler arasında ulaşım ve ticaret, gemiler aracılığıyla sağlanıyordu. 700-1000 yılları arasında Vikingler uzun tekneler yapmışlardır. 1500'lü yıllardan itibaren kalyon adı verilen tekneler yapılmıştır. 19. yüzyılda yelkenlerin yerini buhar gemileri almaya başlamıştır. Bunlar hâlen kullanılmaktadır.

Gemiler, aynı yapısal bileşenleri gerektiren gemi mimarisi ilkeleri kullanılarak inşa edildiğinden sınıflandırmaları, Paulet ve Presles tarafından önerilen bileşenlerin değiştirilmesini gerektiren fonksiyonununa dayanır.
Gemi mimarlarınca genelde kabul edilen kategoriler şunlardır:

Yüksek hızlı tekne – dalga delicileri içeren çok gövdeli tekneler, küçük su düzlem alanlı ikiz tekneler (ing:Small-waterplane-area twin hull) (SWATH), yüzey etkili gemiler ve hoverkraft, hidrofoil, yer etkisinde kanatlı araç (WIG) (ing: wing in ground effect craft).
Açık deniz sondaj gemileri – Platform tedarik gemisi, boru katmanları, yaşam alanı ve Vinç mavnaları, su altı ve yarı dalgıç sondaj kuleleri, üretim platformları, yüzer üretim depolama ve boşaltma birimleri.
Balıkçı gemileri
Motorlu Trol tekneleri, balık tuzakları, Gırgır tekneleri, yata balıkçılığı, troller ve Balık işleme gemileri.
Geleneksel yelkenli ve kürekli balıkçı tekneleri ve olta balıkçılığı için kullanılan tekneler
Liman iş aracı
Kablo döşeme gemileri
Römorkörler, tarak gemileri, kurtarma gemileri, tender tekneleri, Pilot botları.
Yüzer kuru havuzlar, Yüzer vinçler, lightership (LASH).
Kuru yük gemileri – gezinen yük gemileri, dökme yük gemileri, yük gemileri, konteyner gemileri, mavna gemileri, Ro-Ro gemileri, frigorifik yük gemileri, kereste gemileri, canlı hayvan ve hafif araç gemileri.
Sıvı yük gemileri – Petrol tankerleri, sıvı gaz taşıyıcıları, kimyasal madde taşıyıcıları.
Yolcu gemileri
Gemiler, yolcu gemileri ve Özel ticari yolcu (STP) gemileri
Çapraz kanal, kıyı ve liman feribotları.
Lüks ve seyir yatları
Yelken eğitimi için ve çok direkli gemiler
Gezi tekneleri ve tekneler – kürekli, direkli ve motorlu tekneler
Özel amaçlı gemiler – hava durumu ve araştırma gemileri, derin deniz araştırma gemisi ve buzkıranlar.
Denizaltılar - endüstriyel keşif, bilimsel araştırma, turistik ve hidrografik araştırma.
Askerî gemi, savaş gemileri ve diğer yüzey muharipleri – uçak gemileri, muhripler, firkateynler, korvetler, mayın tarama gemileri vb.

Ticari gemiler, ticari amaçla kullanılan gemilerdir ve dört büyük sınıftır: balıkçı gemileri, yük gemileri, yolcu gemileri ve özel amaçlı gemiler.
"UNCTAD review of maritime transport" (Tr: UNCTAD deniz taşımacılığı incelemesi) gemileri şöyle sınıflandırır: petrol tankerleri, dökme (ve kombine) taşıyıcılar, genel yük gemileri, konteyner gemileri ve "sıvılaştırılmış petrol gazı taşıyıcıları, Sıvılaştırılmış doğalgaz taşıyıcıları, parsel (kimyasal) tankerler, özel tankerler, reefer'lar, açık deniz tedariki, römorkörler, tarak gemileri, kruvaziyer, feribotlar, diğer kargo dışı" gemiler. Genel yük gemileri, "çok amaçlı ve proje gemileri ve roll-on/roll-off kargo" içerir.
Modern ticari gemiler genellikle dizel veya bazen de gaz türbini, İle tahrik edilen tek pervaneyle çalışır ama 19. yüzyılın ortalarına kadar gemiler çoğunlukla kare yelken donanımlıydı. Çok hızlı gemilerdeyse su jeti kullanabilir.
Ticari gemilerin genellikle kaptan tarafından yönetilen mürettebatı vardır. Büyük gemilerde güverte zabitleri ve motor zabitleri bulunur. Araştırma gemisi gibi özel amaçlı gemilerin bilim adamı vb gibi uzman mürettebatı da olur.
Balıkçı tekneleri genellikle küçüktür, genellikle 30 metre (98 ft)'tan biraz daha büyüktür ama ton balığı veya balina gemisinin için gemi boyu 100 metre (330 ft)'a kadar olabilir. Balık işleme gemisinde gemi limana yanaştığında balık pazara hazır hale getirilebilir ve daha hızlı satılabilir. Özel amaçlı gemiler özel teçhizata sahiptir. Örneğin, trol teknelerinin vinçleri ve kolları, kıç trol teknelerinin arka rampası ve ton balığı teknelerinin hafif kayıkları vardır.
2004 yılında, deniz balıkçılığında 85.800.000 ton (84.400.000 emperyal ton; 94.600.000 küçük ton) balık yakalandı. 

Anchoveta, 10.700.000 ton (10.500.000 emperyal ton; 11.800.000 küçük ton) ile tek seferde en çok miktarda balık avlandı.  O yıl, denizde avlanan ilk on tür arasında Alaska pollock, Mavi mezgit, Yazılı orkinos, Baltık ringası, Kolyoz, Japon hamsisi, İstavrit, Büyükbaş kılkuyruk ve Sarıkanat orkinos vardı. Somon, karides, ıstakoz, istiridyeler, kalamar ve yengeç gibi diğer türler de ticari olarak avlanır. Modern ticari balıkçılar birçok yöntem kullanır. Bunlardan birisi, gırgır, sahil gırgırları, kaldırma ağları, gırgır ağları gibi ağ ile balık tutmaktır. Bir diğeri dip trol dahil olmak üzere trolle avlanmaktır. Kancalar ve oltalar, uzun oltayla balık tutma ve oltayla balık tutma gibi yöntemlerde kullanılır. Başka bir yöntem de balık tutma tuzağı kullanmaktır.
Balıkçı Gemileri
Avlama gemileri
Ürün işleme gemileri
Yolcu ve Taşıt Taşıyan Gemiler
Kruvaziyer gemiler, yüksek hizmet standartları sunan turistik yolcu gemileridir.
Feribotlar, kısa mesafeli yolcu ve araç taşıyabilen gemilerdir.
Ro-Ro, tekerlekli taşıt taşıyan gemilerdir. Uzak mesafe kara yolu taşımacılığını kısaltma adına üretilmiş bir çözüm yöntemidir
Transatlantik, Atlantik okyanusunu aşarak Avrupa ve Amerika arasında sefer yapan gemilerdir.
Yük Gemileri
Kuru Yük Gemileri
Dökme yük gemisi, maden cevheri, hurda metal, hububat gibi dökme hâlde bulunan yükleri taşıyabilen gemilerdir.
Konteyner gemileri, özel olarak imal edilen çeşitli ebatlarda bulunan konteyner adı verilen kasaları taşıyan gemilerdir. Hızlı ve sık sefer yapan gemilerdir.
Genel kargo gemileri, paketli hâlde ve düzenli istif edilebilen yükleri taşıyabilen gemilerdir.
Soğuk havalı gemiler, yükleri bozulabilecek ürünlerden olan ve bunları soğutucularıyla koruyabilen gemilerdir.
Tankerler, sıvı veya gaz hâlde yük taşıyan gemilerdir. Taşıdıkları yükün türüne göre özel olarak tasarlanıp donatılırlar.
Petrol tankerleri, ham petrol taşıyan gemilerdir. Genellikle petrol kuyusu, açık deniz platformu ya da terminallerden yükleme yapıp rafinerilere tahliye yaparlar.
Ürün tankerleri, petrol ürünleri taşıyan, rafinerilerden yükleme yapan gemilerdir.
Kimyasal tankerler, sıvı hâlde kimyasal ürünler taşıyan gemilerdir.
Gaz tankerleri sıvılaştırılmış ya da sıkıştırılmış hâlde gaz taşıyan, özel yükleme-tahliye ve güvenlik sistemleri ile donatılmış, yüksek yatırım maliyeti ve özel işletme şartlarına sahip gemilerdir.
LPG Tankerleri: Sıvılaştırılmış petrol gazı taşıyan gemilerdir.
LNG Tankerleri: Sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan gemilerdir.

Donanma gemileri, şu gemi türlerinden oluşur: su üstü savaş gemileri, denizaltılar ve yardımcı gemiler.
Modern savaş gemileri genellikle yedi ana kategoriye ayrılı

Gemi inşaatı ve deniz mühendisliği, gemilerin, yatların, denizaltıların ve petrol platformları gibi açık deniz yapılarının tasarım, analiz ve üretim süreçlerini kapsayan bir mühendislik disiplinidir. Genel anlamda su yüzeyinde veya altında hareket edebilen her türlü aracın hidrostatik, hidrodinamik ve yapısal hesaplamalarıyla ilgilenir. Uygulamada "gemi inşaatı" daha çok deniz taşıtlarının tekne formu ve sevk sistemlerine odaklanırken; "deniz mühendisliği" (offshore engineering) açık deniz platformları ve kıyı ötesi yapıları da içine alacak şekilde daha geniş bir alanı kapsar.

Bu alandan mezun olan mühendisler; gemi ve yat tasarımı yapan mühendislik ofislerinde, tersanelerde, liman işletmelerinde veya açık deniz yapıları inşa eden tesislerde görev alabilirler. Ayrıca Türk Loydu, Alman Loydu (DNV GL) veya İngiliz Loydu (Lloyd's Register) gibi uluslararası klaslama ve denetim kuruluşlarında enspektör olarak çalışabilirler. Disiplinin temelinde makine ve malzeme bilimi yattığı için, mezunların otomotiv veya havacılık sanayisinde istihdam edildiği de görülmektedir.
Sektörde çalışan mühendisler genellikle iki ana kola ayrılır:

Tasarım mühendisleri: Çoğunlukla ofis ortamında; bilgisayar destekli çizim (CAD), gerilme analizleri, hesaplamalı akışkanlar dinamiği ve simülasyon programları üzerine uzmanlaşırlar.
Saha mühendisleri: Doğrudan tersanelerde veya gemi üzerinde üretim takibi, kalite kontrol ve teorik tasarımda öngörülemeyen pratik sorunların çözümü aşamalarında aktif rol oynarlar.
Halk arasında veya isminden dolayı bazen deniz biyolojisi veya oşinografi ile karıştırılsa da, bu disiplin tamamen mekanik bilimler üzerine kuruludur ve biyolojik araştırmaları kapsamaz.

Gemi ve deniz mühendisliğinin akademik kökenleri, geleneksel makine mühendisliğine dayanır. Teknolojik gelişmelere paralel olarak, başlangıçta makine mühendisliğinin bir alt dalı olarak öğretilmiş; ancak deniz yapılarının karmaşıklaşmasıyla bağımsız bir birime dönüşmüştür. Türkiye'deki ilk bağımsız akademik örgütlenme, İstanbul Teknik Üniversitesi bünyesinde gerçekleşmiştir.

Matematikte geometrik seri art arda gelen iki terimi arasında sabit bir oran bulunan seridir. Örneğin,

  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        
        +
        
        
          
            1
            4
          
        
        
        +
        
        
          
            1
            8
          
        
        
        +
        
        
          
            1
            16
          
        
        
        +
        
        ⋯
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\,+\,{\frac {1}{4}}\,+\,{\frac {1}{8}}\,+\,{\frac {1}{16}}\,+\,\cdots }
  

serisi geometriktir çünkü ilk terim dışındaki tüm terimler önceki terimi 
  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
         
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\ }
  
'yle çarparak elde edilebilmektedir.
Seriye terimler eklendikçe toplam 1'e yaklaşmaktadır. Bu ifade, "bu serinin toplamı 1'dir" ya da "bu serinin sonsuz toplamı 1'dir" biçiminde de söylenebilmektedir.

Geometrik seriler, sonlu toplamı olan sonsuz serilere verilebilecek en basit örneklerdendir. Tarihte kalkülüsün gelişiminde büyük bir öneme sahip olan bu seriler günümüzde seri yakınsaklığı çalışmalarında kullanılmaktadır. Geometrik seriler matematiğin yanı sıra fizik, mühendislik, biyoloji, ekonomi, berimsel bilimler ve finansta da kullanılmaktadır.

Bir geometrik serinin terimleri geometrik ilerleme oluştururlar. Aşağıdaki tablo farklı ortak oranlara sahip geometrik serileri göstermektedir.

Terimlerin davranışı ortak oran r'ye bağlıdır.

r -1 ile +1 arasındaysa seri terimleri giderek küçülür ve sıfıra doğru yaklaşır. Seri, toplamı olan 1'e yakınsar.
r 1'den büyük ya da -1'den küçükse seri terimleri giderek büyür ve böylece seri herhangi bir sonlu değere yakınsamaz (seri ıraksar).
r 1'e eşitse serinin tüm terimleri 1'dir. Seri bu durumda da ıraksar.
r -1 ise seri terimleri iki değeri değişmeli olarak alır (örneğin, 2, -2, 2, -2, 2, …). Terimler iki değer arasında dalgalanır (2, 0, 2, 0, 2, … gibi). Seri bu durumda da ıraksar.

Bir geometrik serinin toplamı seri terimleri sıfıra yaklaştığı sürece sonludur. Toplam, serinin kendine benzerliği kullanılarak hesaplanabilir.

        s
        
        =
        
        1
        
        +
        
        
          
            2
            3
          
        
        
        +
        
        
          
            4
            9
          
        
        
        +
        
        
          
            8
            27
          
        
        
        +
        
        ⋯
      
    
    {\displaystyle s\;=\;1\,+\,{\frac {2}{3}}\,+\,{\frac {4}{9}}\,+\,{\frac {8}{27}}\,+\,\cdots }
  

geometrik serisi 2/3'lük bir ortak orana sahiptir. Çarpım işlemleri bu ortak oranla yapıldığında 1 olan ilk terim 2/3'e, 2/3 olan ikinci terim 4/9'a dönüşür. İşlemler diğer terimler için de yapıldığında 

  
    
      
        
          
            2
            3
          
        
        s
        
        =
        
        
          
            2
            3
          
        
        
        +
        
        
          
            4
            9
          
        
        
        +
        
        
          
            8
            27
          
        
        
        +
        
        
          
            16
            81
          
        
        
        +
        
        ⋯
      
    
    {\displaystyle {\frac {2}{3}}s\;=\;{\frac {2}{3}}\,+\,{\frac {4}{9}}\,+\,{\frac {8}{27}}\,+\,{\frac {16}{81}}\,+\,\cdots }
  

sonucu elde edilir. Bu seri, özgün seriyle ilk terim dışında tümüyle aynıdır. Kendine benzer herhangi bir ifadeyi hesaplamak için benzer yöntemler kullanılabilir.

        r
        ≠
        1
      
    
    {\displaystyle r\neq 1}
  
 olmak koşuluyla bir geometrik serinin ilk n terimi toplamı

  
    
      
        a
        +
        a
        r
        +
        a
        
          r
          
            2
          
        
        +
        a
        
          r
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        +
        a
        
          r
          
            n
            −
            1
          
        
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            n
            −
            1
          
        
        a
        
          r
          
            k
          
        
        =
        a
        
        
          
            
              1
              −
              
                r
                
                  n
                
              
            
            
              1
              −
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a+ar+ar^{2}+ar^{3}+\cdots +ar^{n-1}=\sum _{k=0}^{n-1}ar^{k}=a\,{\frac {1-r^{n}}{1-r}}}
  

biçiminde ifade edilebilir. Burada a, serinin ilk terimini gösterirken r, ortak oranı belirtir. Bu formül şu biçimde çıkarılabilir:

  
    
      
        
          
            
              
              
                s
                =
                1
                +
                r
                +
                
                  r
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  r
                  
                    3
                  
                
                +
                ⋯
                +
                
                  r
                  
                    n
                    −
                    1
                  
                
              
            
            
              
              
                r
                s
                =
                r
                +
                
                  r
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  r
                  
                    3
                  
                
                +
                
                  r
                  
                    4
                  
                
                +
                ⋯
                +
                
                  r
                  
                    n
                  
                
              
            
            
              
              
                s
                −
                r
                s
                =
                s
                (
                1
                −
                r
                )
                =
                1
                −
                
                  r
                  
                    n
                  
                
                ,
                
                   
                
                s
                =
                
                  
                    
                      1
                      −
                      
                        r
                        
                          n
                        
                      
                    
                    
                      1
                      −
                      r
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}&s=1+r+r^{2}+r^{3}+\cdots +r^{n-1}\\[4pt]&rs=r+r^{2}+r^{3}+r^{4}+\cdots +r^{n}\\[4pt]&s-rs=s(1-r)=1-r^{n},{\text{ }}s={\frac {1-r^{n}}{1-r}}\end{aligned}}}
  

n sonsuza giderken serinin yakınsayabilmesi için r'nin mutlak değerinin 1'den küçük olması gerekir. Toplam

  
    
      
        s
        
        =
        
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        a
        
          r
          
            k
          
        
        =
        
          
            a
            
              1
              −
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle s\;=\;\sum _{k=0}^{\infty }ar^{k}={\frac {a}{1-r}}}
  

biçimini alır. a = 1 ise bu ifade

  
    
      
        1
        
        +
        
        r
        
        +
        
        
          r
          
            2
          
        
        
        +
        
        
          r
          
            3
          
        
        
        +
        
        ⋯
        
        =
        
        
          
            1
            
              1
              −
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\,+\,r\,+\,r^{2}\,+\,r^{3}\,+\,\cdots \;=\;{\frac {1}{1-r}}}
  

eşitliğine indirgenir. Bu formül şu biçimde çıkarılabilir:

  
    
      
        
          
            
              
              
                s
                =
                1
                +
                r
                +
                
                  r
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  r
                  
                    3
                  
                
                +
                ⋯
              
            
            
              
              
                r
                s
                =
                r
                +
                
                  r
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  r
                  
                    3
                  
                
                +
                
                  r
                  
                    4
                  
                
                +
                ⋯
              
            
            
              
              
                s


Hatşepsut veya Hatçepsut, Antik Mısır'da 18. Hanedan döneminde hüküm sürmüş kadın firavun. Annesi Ahmose (Ahmos/Yahmos) babası I. Thutmose'dir (Tutmos/Akheperkhare). Hatşepsut'un iktidarda bulunduğu zaman dilimi konusunda çeşitli görüşler vardır. Hepsinin ortak noktası kendisinin tek başına ülkesini yönetmiş ilk gerçek kadın yönetici olduğunu desteklemektedir. Bunlara göre, en erken MÖ 1503 yılında iktidara gelmiş ve en geç MÖ 1445 iktidarı son ermiştir.
Üvey kardeşi, babasının Mutnefert'ten olan oğlu II. Thutmose ile evlenmiştir. Firavun II. Thutmose'nin annesinin yarı asil olmasından dolayı firavuna meşruiyet kazandırmak için planlanan bu evlilikten Hatşepsut bir kız çocuk doğurdu, fakat erkek evlat doğuramadı. Firavun II. Thutmose ise bir harem kızından erkek çocuk -III. Thutmose- sahibi oldu. Kral beklenmedik bir şekilde ölünce tahta doğal varisi III. Thutmose geçecekti, fakat genç veliaht ülkeyi yönetmek için oldukça küçük bir yaştaydı. Bu nedenle üvey annesi Hatşepsut, genç kral büyüyene kadar Firavun naipliği görevini almış, sonra ise dönemin baş rahibi ile bir anlaşma yaparak ülkeyi otuz yıl boyunca tek başına yönetmiştir.
Ülkede huzurlu bir ortam sağladıktan sonra, büyük imar işleri gerçekleştirmiştir. Hatşepsut, o dönemdeki en büyük ticaret yolunun da girişimcisiydi ve bu dönemde Mısır, Hatçepsut sayesinde refaha kavuşmuştur.
Evli oldukları dönemde kocası bir dansöz olan Aset'i ikinci eş olarak almıştır. İkinci eşle aynı zamanda hamile kalan Hatşepsut ikinci kız çocuğunu, Aset ise ilk oğlan çocuğunu doğurmuştur. Bu çocuğu kendi çocuğu gibi seven Hatşepsut, kızlarının kendisinin aksine çok narin kızlar olmasından hoşlanmamıştır.
Uzun süren hakimiyet yılları boyunca barışçı bir politika izleyen Hatşepsut, yalnızca isyan bastırmak için sefere çıkmıştır. Aset'in oğlu III. Thutmose'nin vezirini ve arkadaşlarını öldürmesi üzerine zehir içerek intihar ettiği iddia edilse de bu konuda herhangi bir delil yoktur. Pek çok kaynak Hatşepsut'un kemik kanserinden vefat ettiğini savunur.
Hatşepsut'un, yaklaşık 22 yıl süren iktidarı sonrasında yerine III. Thutmose geçmiştir.
Tarihte adı kayıtlara geçen ilk kadındır. Mısırın güneyinde bulunan Punt topraklarının keşfedilmesi için on emir vermiştir. Kraliçe olduktan sonra bir kral gibi giyinmiş ve takma sakal kullanmıştır. Çünkü çeşitli törenlerde takma sakal kullanmak firavunların geleneğidir.
Takma sakal geleneğinin dışında Hatşepsut'un Mısır Sanatında omuzları çıplak, göğüsten yoksun ve hatta kendi tapınağındaki bir duvar resminde erkek genital organına sahip bir çocuk olarak erkeksi özelliklere sahip şekilde betimlendiği görülmektedir. Bu betimlemelerin Hatşepsut'un tahtındaki meşruiyetini sağlamak için olduğu düşünülmektedir. 

Hatşepsut her firavun gibi beş ayrı isme sahiptir. Bu beş farklı isim doğum adı, taht adı, Horus adı, Nebty adı ve Altın Horus adı altında toplanır.
Doğum adı: Khnumt-Amun Hatshepsut: Khnumt-Amun: Amun'a bağlı olan. Hatshepsut: Asil kadınların önde geleni
Taht adı: Maat-ka-ra: Ra'nın ruhunun adaleti/doğruluğu
Horus adı: Wesretkau: Ruhların (Ra'nın ruhlarının) gücü
Nebty adı: Wadjrenput: Yılların gelişimi
Altın Horus adı: Netjeretkhau: Görünüşün ilahiliği.

Maat-ka-Ra Hatschepsut9 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca ve İngilizce)
Hatşepsut Tapınağı [Video]
Hatşepsut Kimdir 16 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hyksos (Mısır dilinde heqa khasewet, "Yabancı Krallar"; Yunanca Ὑκσώς,Ὑξώς, Arapça لملوك الرعاة, çoban krallar) On İkinci Hanedanlık döneminde Nil Deltası'nı işgal ederek Antik Mısır'ın İkinci Orta Dönemini başlatan Asya kökenli kavme verilen addır. Hurri kökenli Hiksoslar bu bölgede Onbeşinci Sülale'yi kurmuşlardır. MÖ 17. yüzyılda güneydeki Nubyalılarla ittifak haline girmişler ve beraberinde getirdikleri yeni savaş metot ve teknikleri ile Mısırlıları mağlup etmişlerdir. Koşumlu atlar ve yeni zırh çeşitleri getirmiş oldukları yeniliklerdir. Hiksoslar kültürel olarak bölgeye zenginlik getirmiş olsalar da Mısırlılar bu istilayı kabullenememişlerdir. MÖ 15. yüzyılda bir Teb beyi olan Ahmose, Hiksoslarla mücadeleye başladı. Hiksosları Filistin'e sürdü ve Nubya üzerinde yeniden hakimiyet kurdu. Böylece Mısır Yeni Krallık Dönemi başladı.17. ve 15. yüzyıllar arasındaki bu döneme "İkinci Ara Dönem" denilmiştir.
Mısırlılar Suriyelileri Asya'dan gelen yabani barbarlar olarak görürlerdi. Suriyeliler o vakit hırsızlık ve yağmacılık yaparlardı. Mısırlılar da Suriye'den gelen ve Mısır'ın bazı şehirlerini işgal eden bu krallara sus (Suriyeli - hırsız krallar) manasında hiksos demişlerdir.

Hiyeratik yazı, Hiyeroglif yazıdan aşamalı olarak oluşan Mısır yazısı. Hiyeroglif yazıdaki resim formel resim yazısını, aynı temellere dayanarak oluşan bir yuvarlak hatlı yazıya dönüşmesi ile oluşmuştur. Antik Mısır'da hiyerogliflerin el yazısı formu olarak geliştirilmiş ve MÖ 3. binyıldan Demotik yazının yaygınlaştığı MÖ 7. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Hiyeratik yazı, Mısır'ın dilsel ve kültürel evrimini yansıtan, hiyeroglif ile Demotik arasında köprü kuran temel bir yazı sistemidir.

Eski Hiyeratik (Eski Krallık) Döneminde, İlk hiyeratik örnekleri (örneğin Abusir Papirüsleri) görülmüş ve günlük kayıtlar ile idari belgelerde kullanılmıştır. Orta Hiyeratik (MÖ 2025 - MÖ 1700) erken döneminde mektup ve muhasebe kayıtları (Örneğin Lahun Papirüsleri) için kullanılmış, geç dönemde ise resmî belgeler, edebi metinler ve muhasebe kayıtlarında kullanılmıştır. Yeni krallık döneminin başları olan 18. Hanedan döneminde birleşik ve süslü bir yazım stili tercih edilirken Ramses dönemi (19. ve 20. Hanedan) ile resmî işlerde hukuki ve edebi metinlerde, gayriresmî olarak günlük kayıtlar ve mektuplarda kullanılmıştır. Sonrasında MÖ 3 binyıldan 7. yüzyıla kadar hiyeratik ve demotik yazılar olarak ikiye ayrılmıştır.

Yunanca "kutsal" anlamına gelir. Yunanlar, dini metinlerde kullanılan az kısaltılmış stili bu şekilde adlandırdı.

Papirüs, tahta, taş ve çömlek ostraka (seramik parçalar) üzerine, kamış fırçası kullanılarak mürekkeple yazılmıştır.

Ancient Egyptian scripts – hieratic 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Hieratic Script 13 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Egyptian scripts 12 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mustafa İsmet İnönü (24 Eylül 1884, İzmir - 25 Aralık 1973, Ankara), 1938'den 1950'ye kadar 2. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk asker, siyasetçi ve devlet adamıdır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen komutanlarından olan İnönü, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ardından ilk başbakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk genelkurmay başkanı olarak görev yaptı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından 1972'ye kadar yürüteceği Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkanlığı görevini de üstlenen İnönü, cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye'yi II. Dünya Savaşı sırasında tarafsız tutmaya ve savaş döneminde ve sonrasında yaşanan ekonomik ve toplumsal sorunları çözmeye yönelik politikalar izledi. 1938'de CHP olağanüstü kurultayında İnönü'ye "Millî Şef" ünvanı verildi.
1884 yılında İzmir'de doğan Mustafa İsmet, 1903 yılında Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn'dan birincilikle mezun olarak Osmanlı ordusuna katıldı. I. Dünya Savaşı'nda Kafkasya ve Filistin cephelerinde savaştı. 1920 yılında Anadolu'ya geçti. Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili (Genelkurmay Başkanı) olarak I. ve II. İnönü muharebelerini kazandı. Büyük Taarruz'a Batı Cephesi Komutanı sıfatıyla katıldı. Mudanya Mütarekesi'nde ve Lozan Antlaşması'nda Türk heyetine başkanlık yaptı ve antlaşmaları imzaladı. Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı oldu. 1934'te, İnönü muharebelerindeki başarılarından dolayı İnönü soyadını aldı.
Atatürk'ün ölümünden sonra 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanı seçildi ve 1950 yılına kadar görev yaptı. 1950-1960 yılları arasında CHP genel başkanı olarak ana muhalefet lideri oldu. Önderi olduğu partisi CHP, 27 Mayıs Darbesi'nden sonra 1961'de yapılan seçimlerde birinci parti olarak çıktı. Ancak partisinin oy oranı tek başına iktidar olmaya yetmiyordu. İnönü, böylece Türkiye'nin ilk koalisyon hükûmetini Adalet Partisi ile kurdu. 1965 yılında başbakanlığı bırakan İnönü, 1972 yılına kadar ana muhalefet liderliğine devam etti. 25 Aralık 1973 tarihinde solunum yetmezliği sebebiyle öldü.
Birçok defa başbakanlık görevini üstlenmiştir. 1925-1937 yılları arasında 12 yıllık kesintisiz başbakanlık süresi olmakla birlikte, toplam 16 yıl 11 ay ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun süre başbakanlık yapmış kişisidir.

Mustafa İsmet, 24 Eylül 1884 tarihinde İzmir'de Mehmed Reşid Efendi (1855-1920) ile Cevriye Hanım'ın (1867-1959) ikinci oğulları olarak doğmuştur. Reşit Efendi aslen Bitlis'in tanınmış ailelerinden Kürümoğulları ailesindendir. Bu ailenin bazı kaynaklarca Kürt olduğu iddia edilirken şecere çalışmalarını yürüten Emekli Albay M. Atilla Kürümoğlu, yaptığı açıklamada Türk olduğunu belirtmiştir. Reşid'in babası Abdülfettah Efendi, işi sebebi ile Malatya'ya yerleşmiştir. Annesi Cevriye ise aslen Razgradlı (Bulgaristan) olup babası Razgrad ulemasından Müderris Hasan Efendi 1870'li yıllarda İstanbul'a göç etmiştir. Cevriye ile Reşid 1880'de İstanbul'da evlenmişlerdir. İlk çocukları Ahmet Mithat (1882-1960) ve ikincisi İsmet'in dışında Hasan Rıza (ö. 1972) ve Hayri Temelli (ö. 1937) adlı iki oğulları ve Seniha Okatan (ö. 1964) adlı bir kız çocukları olmuştur.

İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladı. 1895 yılında Sivas Mülkiye İdadisi'ne kayıt yaptırdı ancak daha sonra Sivas Askerî Rüşdiyesi'ne geçti ve 1896'da mezun oldu. Sonra, 1897 yılında İstanbul'daki Mühendishane İdadisi'ne gitti. 14 Şubat 1901'de Mühendishane-i Berr-i Hümâyun'a (topçu okulu) girip 1 Eylül 1903 tarihinde topçu teğmeni olarak mezun oldu. 26 Eylül 1906 tarihinde Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne'deki 2. Ordu'nun 8. Topçu Alayı'nda 3. Batarya Bölük komutanı olarak kurmay stajını yaptı.

1908 yılında 2. Süvari Fırkası'nın kurmayı oldu ve 31 Mart İsyanı'nda Hareket Ordusu karargâhında görev aldı. 1910'da 4. Kolordu kurmaylığına getirildi ve 1911'de Yemen Kuvâ-yi Mürettebe Komutanlığı kurmayı oldu. 26 Nisan 1912 tarihinde binbaşı rütbesine terfi etti ve Yemen Kuvâ-yi Umumîye Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevine atandı.
1912-1913 yılları arasında Harbiye Nezareti'nde Başkomutanlık Karargâhı 1. Şubede bulundu ve İkinci Balkan Savaşı'nda Çatalca Ordusu Sağ Cenah Komutanlığı kurmaylığına getirildi. Savaştan sonra İstanbul Antlaşması'nın bağıtlanmasında Bulgarlar ile müzakere eden heyete askerî danışman olarak katıldı.
1914 yılında Harbiye Nazırlığı ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği'ne atanan Enver Paşa'nın başlattığı ordunun yenileştirilmesi hareketinde etkin rol oynadı.

29 Kasım 1914 tarihinde kaymakam (yarbay) rütbesine terfi etti ve 2 Aralık 1914 tarihinde Genel Karargâh 1. Şube Müdürü olarak atandı. 9 Ekim 1915 tarihinde 2. Ordu Kurmay Başkanlığına getirildi ve 14 Aralık 1915 tarihinde miralay (albay) rütbesine terfi etti.
I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalıştı. Bu sırada Mustafa Kemal bu ordunun 16. Kolordu Komutanlığı'na atandı. 1916 yılının yaz aylarında bir süre çarpışmaları yönetti. 2. Ordu Komutan Vekili Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle, 12 Ocak 1917 tarihinde 4. Kolordu Komutanlığı'na atandı.
Bir süre sonra İstanbul'a geri çağrıldı ve Halep'te 7. Ordu'nun oluşturulmasında görev aldı. 1 Mayıs 1917 tarihinde Filistin Cephesi'nde 20. Kolordu Komutanlığı'na, 20 Haziran'da 3. Kolordu Komutanlığı'na atandı. Bu sırada 7. Ordu'nun komutanlığını üstlenen Mustafa Kemal Paşa ile yeniden yakın ilişki içinde oldu. Ancak Megiddo Muharebesi sırasında yaralanınca İstanbul'a gönderildi.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından az önce Sina ve Filistin Cephesi'ndeki Yıldırım Orduları Grubu'nun General Edmund Allenby karşısında uğradığı Nablus Bozgunu sırasında yaralanarak İstanbul'a döndü. 24 Ekim 1918 tarihinde Harbiye Nezareti Müsteşarlığı'na atandı. 29 Aralık 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı'na hazırlık için kurulan komisyonda askeri müşavir oldu. 4 Ağustos 1919 tarihinde yalnızca sekiz gün için Askeri Şûra Muamelat-ı Umumiye Müdürlüğü'ne, bir ara da jandarma ve polis örgütünün iyileştirilmesi için kurulan komisyona üye olarak atandı. Bütün bunlar genellikle birkaç günlük görevlerdi.
İlk kez 8 Ocak 1920 tarihinde Ankara'ya gitti ve kısa bir süre Mustafa Kemal Paşa ile çalıştı. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükûmetinde harbiye nazırı olan Fevzi Paşa'nın çağrısı üzerine şubat sonlarında İstanbul'a gitti. 9 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın çağrısı üzerine tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul ile bütün resmî bağlarını kopardı.
23 Nisan 1920 tarihinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisine Edirne milletvekili olarak katıldı. 6 Haziran 1920 tarihinde İstanbul'daki Divan-ı Harp tarafından gıyabında idam cezasına çarptırıldı.

3 Mayıs 1920 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliğine (Genelkurmay Başkanlığı) getirildi. 10 Kasım 1920 tarihinde milletvekilliği ve vekillik görevi saklı kalmak üzere Garp Cephesi (Batı cephesi) Kuzey Kesimi Komutanlığı'na atandı. Çerkez Ethem ayaklanmasının ve iç isyanların bastırılmasında etkin rol oynadı. Batı Cephesi Kuzey Kısım Komutanı olarak, Ocak 1921 tarihinde Birinci İnönü Muharebesi'ni kazanarak Yunan ilerlemesini durdurunca 5 senedir bulunduğu miralay rütbesinden mirliva (tümgeneral) rütbesine terfi etti ve paşa oldu. 9 Kasım 1920'de İsmet Paşa cephede olduğu ve Ankara'da sürekli bulunamadığı için İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Müdafaa-i Milliye Vekili Ferîk Fevzi Paşa, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliği görevine vekâleten atandı. İsmet Paşa, 4 Mayıs 1921 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliği görevine ek olarak Batı Cephesi Komutanlığına atandı.
Daha sonra Sakarya Meydan Muharebesi sırasında TBMM tarafından Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın Başkomutanlığa getirilmesi üzerine onun maiyetinde mirliva rütbesi ile Batı Cephesi Komutanlığı görevinde bulundu. Büyük Taarruz'dan sonra başarılarından dolayı ferîk (korgeneral) rütbesine terfi etti. İzmir'in geri alınmasından sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından ateşkes görüşmelerinde bulunmak üzere görevlendirilerek Mudanya'ya gönderildi.

Millî Mücadele'nin sonunu belirleyen 3 Ekim - 11 Ekim 1922 tarihleri arasında gerçekleşen Mudanya Mütarekesi görüşmelerinde Türk tarafını temsil etti. 26 Ekim 1922 tarihinde TBMM tarafından Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) seçildi. Lozan görüşmelerinde murahhas heyetin başkanlığını yaptı; yeni devletin bağımsızlığını ve egemenliğini onaylayan, Sevr Antlaşması'nı ve Mondros Mütarekesi'ni geçersiz kılan Lozan Antlaşması'nı imzaladı.
Fethi Bey'in kurduğu V. İcra Vekilleri Heyeti'nde Hariciye Vekili olarak görev yaptı. 23 Ağustos 1923 tarihinde Lozan Antlaşması'nın TBMM tarafından kabul edilmesi, siyasal-diplomatik başarılarının en önemlisi oldu.

29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin ilanı ile sonuçlanan süreçte Mustafa Kemal ile yakın siyasal iş birliği içindeydi. 30 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk hükûmetini kurdu ve aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi veya CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi.
İlk başbakanlık döneminde, Cumhuriyetin ilk devrimleri yapılmaya başlandı. Öğretimin birleştirilmesi, halifeliğin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması (3 Mart 1924) bu dönemde gerçekleşti. İki dönem başbakanlık yaptıktan sonra, muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Çankaya'ya olan aşırı muhalefetini hükûmet üzerinden yürütmesi üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in isteğiyle 8 Kasım 1924 tarihinde başbakanlıktan istifa etti. 21 Kasım 1924 tarihinde yeni hükûmeti Fethi Bey kurdu. Fethi Bey'in doğudaki Şeyh Said İsyanı'na müdahalede geç kalması ve istifa etmesi üzerine, 3 Mart 1925 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından yeniden hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Ayaklanmanın bastırılmasında Başbakan olarak önemli rol oynadı. 6 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun Kanunu'nu yürürlüğe sokarak İstiklâl Mahkemeleri'nin tekrar kurulmasını gerçekleştirdi. Bu kanuna dayanarak tüm muhalefet partilerini ve muhalif gazeteleri kapattırdı. 1926 yılında ferîk-i evvel (orgeneral) rütbesine terfi etti. 1927 yılında, kendi iste

Aix (-la-Chapelle) Albert  veya Aachenli Albert ; Latince: Albericus Aquensis; fl. y. 1100) Birinci Haçlı Seferi ve erken Kudüs Krallığı tarihçisidir. 11. yüzyılın sonlarında doğdu ve daha sonra Aachen kilisesinde kanon (rahip) ve custos (koruyucu) oldu.
Historia Hierosolymitanae expeditionis'in ("Kudüs'e Seferin Tarihi") veya 1125 ile 1150 yılları arasında yazılmış, Latince olarak on iki kitaptan oluşan Chronicon Hierosolymitanum de bello sacro'nun yazarı olması dışında hayatı hakkında başka hiçbir şey bilinmemektedir. Yazdığı bu tarih, 1095'te Clermont Konsili zamanında başlar, Birinci Haçlı Seferi'nin kaderi ve Kudüs'ün Latin Krallığı'nın daha önceki tarihi ile ilgilidir ve 1121'de aniden sona erer.
Historia, Orta Çağ'da iyi biliniyordu ve büyük ölçüde Surlu William tarafından Historia rerum in partibus transmarinis gestarum'un ilk altı kitabı için kullanıldı. Modern zamanlarda, Edward Gibbon da dahil olmak üzere çoğu tarihçi tarafından yıllarca kayıtsız şartsız kabul edildi. Daha yakın zamanlarda Heinrich von Sybel ile başlayarak, tarihsel değeri ciddi bir şekilde tartışıldı, ancak en iyi akademisyenin kararı, efsane bazı konular içermesine rağmen, genel olarak Birinci Haçlı Seferi olaylarının gerçek bir kaydını oluşturduğu şeklindedir.
Albert, Kutsal Toprakları hiç ziyaret etmedi, ancak geri dönen haçlılarla önemli miktarda konuşma yapmış ve değerli yazışmalara erişimi varmış gibi görünmektedir. Diğer birçok Birinci Haçlı Seferi vakayinamesinin aksine, Albert Gesta Francorum'a güvenmedi, kendi bağımsız röportajlarını kullandı; Çalışması bu şiirle metinsel benzerlikler paylaştığı için Chanson d'Antioche'a da erişmiş olabilir. Tarihin ilk baskısı 1584'te Helmstedt'te yayınlandı ve orijinal Latince ile bir çeviri Recueil des historiens des croisades, Cilt 4.iii'te (1879). Susan B. Edgington tarafından Latince ve İngilizce olarak çevrilen modern bir baskı, Oxford Medieval Texts serisinde mevcuttur. (bkz. Çeviride Haçlı Metinlerinin 24. ve 25. Ciltleri.)

Albert of Aachen, Albert of Aachen's History of the Journey to Jerusalem, cilt 1: Kitap 1-6. Birinci Haçlı Seferi 1095-1099, çev. SB Edgington (Farnham, 2013).
Aachenli Albert, Aachen'den Albert'in Kudüs'e Yolculuk Tarihi, cilt. 2: Kitap 7-12. Latin Devletlerinin Erken Tarihi 1099-1119, çev. SB Edgington (Farnham, 2013).

"Aixli Albert". 15 Ekim 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Latin Kütüphanesi'nde (Patrologia Latina baskısından)

Alâiye Beyliği bugünkü Alanya taraflarında kurulmuş bir Türkmen beyliğidir. Kökleri Afşar boyunun Karamanlu oymağından gelmektedir.
1292 veya 1293'te Karaman Bey'in oğlu Bedreddin Mahmud Bey, Alanya'yı Haçlılardan almıştır. Bazı tarihçiler tarafından beyliğin bu fetih ile birlikte kurulduğu kabul edilmekte ve ilk Beyinin de Mahmud Bey olduğu belirtilmektedir. Bunun yanı sıra Mahmud Bey'in 1308'deki ölümüne kadar şehrin Karamanoğullarına bağlı olduğunu ve Mahmud Bey'e bağlı olarak şehri yöneten Yusuf Bey'in beyliğin ilk kurucusu olduğu belirtilmektedir. İbn Battuta Alanya'ya yaptığı gezi sırasında Yusuf Bey ile tanışmış ve onun bağımsız bir bey olduğunu belirtmiştir.
Beylik, 1471 yılında Osmanlı egemenliği altına girmiştir.

Selçuklu sultanlarından Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev zamanında, devletin nüfuzu sarsılmaya başladı. Alâiye, sık sık Karamanoğullarının baskınına uğruyordu. Selçuklu Hanedanı, bu baskınları önlemek için kaleyi devamlı tahkim ettiler. 1276 senesinde Karamanoğlu Mehmed Bey, büyük bir ordu ile Alâiye ve çevresini ele geçirdi ise de ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev Alâiye'yi geri aldı.
İkinci Mes’ûd zamanında, Selçuklu Devleti'nde hızlı bir çöküş devri başladı. Alâiye, bu dönemde Kıbrıs şövalyelerinin tehdidi altına girdi. Bu tehlikeyi önlemek isteyen Karamanoğulları, Mısır Memlûk Sultanlığı'nın da desteğini sağlayarak Alâiye'yi almaya karar verdi. 1292 senesinde harekete geçen Kerimüddin Karaman Bey'in oğlu Bedreddin Mahmud Bey, Alâiye'yi alarak burada küçük bir beylik kurdu.
Bedreddin Mahmud Bey, Alâiye'nin fethinde büyük yardımlarını gördüğü Memlûk sultanı Meliku'l-Eşref Sultan Salahuddin Halil'e tâbiiyetini arz ederek, hutbeyi onun adına okuttu.
Alâiye beyleri, önce Karamanoğulları'na sonra da Memlûklar'a bağlı kaldıklarından, beylik olarak kaydolunmamıştır.

Mecdüddin Mahmud
Yusuf bin Karaman
Alâeddin Bey
Hüsameddin Mahmud
Savcı bin Şemseddin Mehmed
Karaman bin Savcı
Lütfi Bey
Kılıç Arslan Bey

Alâiye Beyliği 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antakya Prensliği, Birinci Haçlı seferi sonrasında Antakya kenti civarında Haçlılar tarafından kurulmuş bir devletti.

Birinci Haçlı seferi sırasında Anadolu'yu baştan başa geçen Haçlı orduları Ekim 1097'de Tarantolu Boemondo'nun kumandası altında Antakya'yı kuşattılar. Surlarla çevrili olan Antakya bütün kış boyunca kuşatmaya dayandı. Ancak 3 Temmuz 1098'de Haçlılar kente girebildiler ve kentin bütün Müslüman halkını toplu bir katliamla öldürdüler. Selçuklu Hanedanı'nın Musul Atabeyi Kerboğa 4 gün sonra kente ulaştıysa da kenti Haçlılardan geri alamayarak geri döndü. Tarantolu Boemondo, kendini I. Boemondo adı altında kendisini Antakya Prensi ilan etti. 1100 yılında I. Boemondo Danişmendlilerin eline esir düştü. Ancak yerine geçen yeğeni Tancred, Tarsus ve Lazkiye'yi Bizanslılardan alarak Antakya Prensliği'nin sınırlarını genişletti.

1144 yılında komşu bir Haçlı devleti olan Urfa Kontluğu I. İmadeddin Zengi'nin eline geçti. İmadeddin Zengi'nin oğlu Nureddin Mahmud Zengi Antakya'yı da kuşattı. Ancak Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos'la iş birliği yapan Antakya Prensliği Zengiler'in tehdidine başarıyla dayandılar.
1187 yılında Antakya Prensliği Kudüs'teki Haçlı devletini ele geçiren Selahaddin Eyyubi'nin tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Ancak İtalyan şehir-devletlerinin gönderdiği donanma kentin Selahaddin'in eline geçmesini önledi. Antakya Prensliği Üçüncü Haçlı seferi'ne katılmadı. Ancak bu dönemde büyük güçlüklerle Antakya'ya ulaşan Alman Haçlı ordusu 1190 yılında Anadolu topraklarında ölen kral Friedrich Barbarossa'nın cesedini Antakya'da toprağa gömdüler.

1254 yılında Antakya Prensi VI. Boemondo Kilikya Ermeni Devleti'nin prensesi Sibilla ile evlenerek iki devlet arasındaki çatışmalara son verdi. Ancak her iki devlet de gücünü kaybetmiş, Moğollarla Memlükler arasındaki çekişmelerin ortasında kalmışlardı. Nihayet 1260 yılında Moğollarla Memlükler arasında yapılan Ayn Calut Muharebesi'nde Memlükler kazanınca, Memlük Sultanı Baybars gözünü Antakya Prensliği'ne dikti. Baybars 1268 yılında Antakya'yı eline geçirerek Antakya Prensliği'nin varlığına son verdi.

I. Boemondo 1098-1111
Tancred, Celile Prensi, naip, 1100-1103; 1105-1112
II. Boemondo 1111-1130
Ruggero di Salerno, naip, 1112-1119
II. Baudouin, naip, 1119-1126; 1130-1131
Konstans 1130-1163
Foulques, naip, 1131-1136
Raymond 1136-1149 (evlilik yoluyla)
Renaud de Châtillon 1153-1160 (evlilik yoluyla)
III. Boemondo 1163-1201
Trablus kontu IV. Raymond 1193-1194 naip
IV. Boemondo 1201-1216
Raymond-Ruben 1216-1219
IV. Boemondo (yeniden) 1219-1233
V. Boemondo 1233-1252
VI. Boemondo 1252-1268

Armeniakon Theması (Yunanca: Grekçe: Ἀρμενιακόν [θέμα], Armeniakon [thema]), daha doğrusu Armeniakların Theması (Yunanca: Grekçe: θέμα Ἀρμενιάκων, thema Armeniakōn) kuzeydoğu Küçük Asya'da (modern Türkiye) yer alan Bizans İmparatorluğu theması (askeri-sivil vilayet).

Armeniakon Theması, 7. yüzyılın ortalarında Küçük Ermenistan (Armenia Minor olarak da bilinir) topraklarında kurulan dört orijinal themadan biriydi. 629'da İmparator Herakleios'un (h. 610-641) Pers seferleri sırasında bir "George, Armeniakon tourmarchēs" söz edilmesi themanın bu kadar erken bir tarihte var olduğuna dayanak olabilir, ancak yazılı kaynaklarda ona yapılan ilk kesin atıf, 667/668 yılındaki general Saborios'un isyanı sırasındadır. Daha sonra 717/718 tarihli bir mühürde bahsedilecektir. Diğer themalar ile birlikte, İslam'ın yayılışı sırasında yaşanan feci yenilgilerin ardından eski Doğu Roma ordusunun sahra ordularından birinin kalıntılarından yaratıldı, muhtemelen 640'ların sonlarında süreç tamamlanmıştır. Böylece magister militum per Armeniae ("Armeniaklar") geri çekilerek Pontus, Paflagonya ve Kapadokya alanlarını kapsayan bölgeye adını verdi.
Themanın merkezi Amasya (Amasea) idi ve Anatolikon ve Thrakesion themaları ile beraber stratēgoi arasında birinci kademe arasında yer alan ve yılda 40 pound altın maaş alan bir stratēgos tarafından yönetiliyordu. 9. yüzyılda yaklaşık 9.000 asker barındırıyor ve 17 kale ile çevriliydi. Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlarla olan kuzeydoğu sınırında yer alması ile beraber büyüklüğü ve stratejik önemi, valisini güçlü bir figür haline getirdi ve themanın güçleri 8. yüzyılda çeşitli isyanlara katıldı. Sonuç olarak, 9. yüzyılda dağıldı: önce kleisoura olarak sonra tam bir thema olarak daha küçük Kappadokia ve Harsianon vilayetleri oluşturuldu, güney ve doğudaki sınır boyunca, yaklaşık 819'da, Paflagonya ve Haldia'nın kıyı themaları bölündü, ardından Koloneia bölgesi (ilk önce bir doux altında, 863 ile tam bir stratēgos altında) ayrıldı, bir Armeniakon yalnızca Batı Pontus'u kapsayan thema kaldı.
Thema 11. yüzyılın sonlarına kadar Bizans'ın elinde kaldı. Ancak 1073 yılında, Bizans için korkunç sonuçlanan Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından, Roussel de Bailleul komutasındaki Frenk paralı askerleri kontrolü ele geçirdiler ve Bizans otoritesi imparator I. Aleksios tarafından restore edilene kadar bölgeyi birkaç ay yönettiler. Kısa bir süre sonra bölge Selçuklu Hanedanı tarafından ele geçirildi ve sadece birkaç kıyı kalesi ayakta kaldı. Komninos imparatorları, kıyı bölgelerini geri almayı başardılar, ancak Armeniakon Theması geri tekrar kurulmadı.

Özel

Genel

Buhara Emirliği (Özbekçe: Buxoro Amirligi, Tacikçe: Аморати Бухоро; 1785 - 1920), Aştarhan hanedanı'nın son hanı olan Ebül Gazi zamanında, Muhammed Rahim Han yönetimindeki Moğol kökenli Mangıtlar tarafından kurulan Özbek devleti. Moğol kökenli ancak Cengiz Han soyundan olmayan Mangitler 1747'de Buhara'yı işgal ederek 1753'te Emirliğini ilan etmişti. Dönemin Orta Asya'nın töresine göre Cengiz Han soyundan gelmeyen Han olamadığı için 1756'de "Amīr al-Mu'minīn" unvanını kullanmıştı. Ve 1785 yılında Aştarhan hanedanının Buhara Hanlığını yok etmişti.
1747 yılında Nadir Şah'ın ölümünden sonra, Muhammad Rahim Han, Abulfayz Hanı ve onun oğlunu öldürtür, böylece Canid hanedanlığı biter. Bundan sonra emirler kukla hanlara izin verirler, Abdul Gazi Han'ın ölümüne takiben, Mir Masum Shah Murat'ın tahta çıkması önü açılır.
Mangıtlar zamanında hanlığın sınırları daralmaya başladı ve 19. yüzyılın sonlarına doğru son merkez olan Buhara'nın da Rus işgaline uğramasıyla Buhara Hanlığı Rus boyunduruluğuna girdi ve 1920 yılındaki Sovyet işgaline kadar yarı  bağımsız kaldı. Hanlık toprakları 1860'a kadar bugünkü Türkmenistan'ı, Özbekistan'ın batısını ve Kazakistan'ın güneybatısını kapsıyordu.
Hive Hanlığı ve Hokand Hanlığı ile birlikte Özbek üç hanlığı olarak anılmıştır.

Mir Masum Şah Murat 1785-1800,
Haydar Töre 1800-1826,
Hüseyin 1826,
Ömer 1826-1827,
Nasır Allah 1827-1860,
Muzaffar al-Din 1860-1886,
Abd al-Ahad 1886-1910,
Muhammed Alim Han 1910-1920

16. yüzyıl civarında Avrupalı Yahudiler Orta Asya'ya gelmişler ve Bukhara emirliğine yerleşmişlerdir. Daha sonra bu Yahudilere Buhara Yahudileri denilmiştir.

Buhara Yahudileri
Buhara köle ticareti
Genç Buharalılar

Buhara Hanlığı, Buhara ve bugünkü Özbekistan dolaylarında hüküm sürmüş Şeybânî (Şibanoğulları), Astrahan (Cânîoğulları) ve Mangıtlar olmak üzere üç ayrı hanedanın yönettiği bir Türk hanlığıdır.

1428'de Ebû'l-Hayr Han tarafından kurulup 1468'de Timurlular tarafından yıkıldıktan sonra Ebû'l-Hayr Han'ın torunlarından Muhammed Şeybânî Han tarafından tekrar kurulan Şeybânî Hanlığı (Özbek Hanlığı), 1561'de yönetim merkezini Buhara'ya taşımasıyla Buhara Hanlığı olarak anılmaya başlamıştır.

Muhammed Şeybânî Han, henüz 17 yaşında iken kabilesinin başına geçtikren sonra Astrahan Hanlığı'nda Kasım Han'ın himayesiyle bölgeden ayrılmıştır. Bir süre sonra Timurlular tarafından kontrol edilen Buhara'ya gelen Şeybânî Han, bu bölgede kendini ilim ve irfana adamış olsa da savaşçı özelliklerini kaybetmemiştir. Kazak Burunduk Han'ı mağlup etmesiyle tekrar ün yapan Şeybânî Han'a Buhara kentini elinde bulunduran Ahmed Mirza tarafından Yesi şehri verildi ve Şeybânî Han Türkistan içlerine seferler düzenlemeye başladı. Bir süre sonra Buhara'dan ayrılıp Deşt-i Kıpçak bölgesine dönen Şeybânî, Harezm bölgesini elinde bulunduran Timurlu Hüseyin Baykara'ya bile saldıracak cesarette idi. Hive'yi kuşatsa da sonuç alamadı. Daha sonra Semerkant'ı kuşatan Şeybânî Han, Buhara kentinden Semerkant'a destek geldiğini duyunca Semerkant üzerindeki kuşatmayı kaldırıp savunmasız kalan Buhara üzerine yürüdü ve 1500 yılında Buhara'yı ele geçirerek Şeybânî Hanlığı'nı tekrar kurdu. Buhara'dan sonra Semerkant üzerine yürüyen Şeybânî, şehri ele geçirse de ele geçirmesinden kısa bir süre sonra Mâverâünnehir bölgesinde faaliyetlerine devam etmek üzere şehirden çıkınca Zahîrüddîn Muhammed Bâbür, Semerkant'ı Şeybânîlerden geri aldı. 1501 yılında gerçekleşen Ser-i Pul Muharebesi'nde Şeybânîlere yenilen Bâbür, Semerkant şehrine çekilerek savunma hattını burada kurmaya çalıştı ve Şeybânî Han'ın şehri kuşatmasını beklemeye başladı. Fakat yaşanan kıtlık sebebiyle kuşatmaya direnemeyeceğini anlayan Bâbür, Şeybânî Han tarafından şehri teslim etmesi için gönderilen mektubu okuduktan sonra Semerkant şehrini Şeybânî Han'a teslim etti ve kardeşi Hanzâde Begüm ile Şeybânî Han'ın evlenmesine razı oldu. Daha sonra Ahmed Mirza ve Mahmud Han üzerine yürüyen Şeybânî, Taşkent ve Şahruhiye'yi ele geçirerek Andican bölgesini hâkimiyeti altına aldı.

1503 yılında Belh üzerine yürümek isteyen Şeybânî, Andhoy'u fethedip Belh'i kuşatmaya aldı. Üç aylık kuşatmadan sonuç alınamasa da bölgedeki Şeybânî varlığı nedeniyle tedirgin olan Hüseyin Baykara, Babür ile ittifak yaparak Şeybânî üzerine yürümek istese de başarılı olamadı. Meymene ve Faryab etrafında yağma hareketleri düzenleyen Şeybânî, Horasan çevresine kadar akınlar düzenlemeye devam etti. Hüseyin Baykara, 1506 yılında oğlu Bediüzzaman Mirza'yı başkenti Herat'a çağırıp onu vekil tayin ederek Şeybânî üzerine sefere çıksa da sefer sırasında yaşamını yitirdi. Timurluların dağıldığını gören Şeybânî, Belh üzerine yürüyerek 2 Kasım 1506 tarihinde şehri ele geçirdi.
Belh üzerinde hâkimiyet tesis ettikten sonra Timurluları rahat bırakmak istemeyen Şeybânî, 1507 yılında Timurlu başkenti Herat'a yürüyerek şehri ele geçirdi ve diğer Timurlu şehirleri de savaşsız şekilde teslim oldu. Bu teslimiyetten sonra Bediüzzaman Mirza ve kardeşi Muzaffer Hüseyin bölgeden kaçmak zorunda kaldı. Muzaffer Hüseyin Cürcan'da hayatını kaybederken Bediüzzaman Mirza Safevîlere sığındıktan sonra Çaldıran Muharebesi'nde Safevîlere karşı savaşı kazanan Yavuz Sultan Selim tarafından İstanbul'a götürüldü ve bir müddet yaşadıktan sonra orada yaşamını yitirdi. Böylece Timurlu Hanedanı Horasan bölgesinde tamamen çökmüş bulunuyordu Bâbür ise hayatta kalan tek Timur soylusu olarak 1504 yılında ele geçirdiği Kabil'den sonra Hindistan üzerine yürüyerek burada Babür İmparatorluğu'nu kurdu.

Timurluları ortadan kaldırdıktan sonra Şeybânî, Kazak Hanları ile mücadeleye girişti. Bu kısa mücadelelerin sonuçsuz kalmasıyla Özbek-Safevî mücadelesi başladı. Safevîler Şiî iken, Özbekler Sünnî idi ve Şeybânî de Nakşibendî tarikatına mensuptu. Şah İsmail ile Şeybânî Han arasında birçok mektuplaşma oldu. Şeybânî Han, Şah İsmail'i küçümseyerek ona hükümdarlığı bırakıp dervişliğe dönmesini, Hanlık iddiasının yalnızca Cengizoğulları'na ait olduğunu bildirdi ve Şiîlikten vazgeçerek Sünnî olmasını telkin etti. Bunun üzerine iki taraf da 1510 yılında savaş hazırlıklarına başladı. Merv Kalesi'ne çekilerek bir savunma savaşı yapmak isteyen Şeybânî, Şah İsmail'in Azerbaycan'a döndüğü dedikodusuyla kaleden çıktı. Fakat bu Şah İsmail'in bir savaş hilesiydi. Bunun üzerine Özbek ordusunu hazırlıksız yakalayan Safevî güçleri Özbekleri büyük bir yenilgiye uğrattı, Şeybânî Han da bu savaş sırasında öldü. Şah İsmail'in Şeybânî Han'ın kafatasından kadeh yaparak Memlûk Sultanı Kansu Gavri'ye gönderdiği rivayet edilmektedir.

1510 yılında yaşanan Merv Muharebesi'nde Şeybânî Han'ın ölmesiyle hanlık bir dağılma ve çözülme sürecine girdi. Şah İsmail, kısa bir sürede Horasan içlerine hatta Herat'a dahi girerek Özbeklere büyük bir darbe vurdu. Bunun üzerine Özbekler Şah İsmail'e hediyeler sunup ricada bulunarak daha fazla ilerlememesini talep etti. Şah İsmail, bu istek karşısında bir antlaşma yaparak Amu Derya bölgesinin sol yakasındaki tüm topraklar Safevî hâkimiyetine geçti. 
Şeybânî Han'ın ölümünden sonra kısa bir süreliğine amcası Süyünç Hoca tahta çıkartılsa da saltanatı çok kısa sürdü ve yerine Şeybânî'nın en büyük oğlu Köçküncü Han geçti. Bu dönemde Özbeklere karşı Safevîler ve Babürlüler ittifak kurdu. Babür, bu yıllarda Şah İsmail'e tabiiyet arz eden bir mektup yollayarak ondan destek istedi. Bunun üstünde Şah İsmail Mâverâünnehir'i ele geçirmek üzere Babür'e bir grup asker yolladı. Babür ilk olarak Ubeydullah yönetimindeki Karşi şehrine ilerlese de son anda karar değiştirerek Buhara üzerine yürüdü ve şehri ele geçirdi. Özbekler henüz Buhara'nın düşüşünün etkilerini fark edemeden Semerkant üzerine yürüyen Babür, burayı da hâkimiyeti eline aldı. Babür'ün şehirleri ele geçirmesinden sonra Şah İsmail'e bağlılığını bitireceğini düşünen halk, hutbenin On İki İmam ve Safevî Şahı İsmail adına okutulduğunu görünce Babür'e muhalefet gösterdi. Halkın Babür'den desteğini çektiğinin farkında olan Özbekler, 1512 yılında Ubeydullah komutasında harekete geçerek Babür'ü yenilgiye uğratıp Buhara kentini geri aldı. Bu yıl düzenlenlenen bir kurultayla Köçküncü Han'dan sonra yerine oğlunun geçmesi kararlaştırılarak potansiyel taht iddiaları törpülenmeye çalışıldı. 1514 yılında Osmanlı ve Safevîler arasında yaşanan savaşta Şah İsmail güç kaybedince Babür'e olan desteğini de kesmek mecburiyetinde kaldı. Böylece Babür, Türkistan üzerindeki iddialarından vazgeçti. Bu sırada Köçküncü Han'ın etrafında birleşen Özbekler, Mâverâünnehir bölgesinde tekrar hâkim konuma geldi. 
Köçküncü'nün 1530 yılındaki ölümünden sonra yerine oğlu Ebû Said Han geçti. Ancak 3 yıl sonra o da vefat edince yerine Safevî ve Babürlülere karşı büyük kahramanlıkları bulunan ve Şeybânî Han'ın yeğeni olan Ubeydullah Han tahta oturdu. Ubeydullah Han, Safevîlerle mücadeleye devam etti. Türkistan'da Şiîliğin yayılmasında bir tampon görevi gören Özbekler, bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu ile de iyi ilişkiler kurdu. Ubeydullah Han, 1538 yılında Hive Hanlığı üzerine sefer tertip edip Harezm'de birçok bölgeyi fethetse de Hive Hanlığı kısa bir süre sonra bu toprakları geri aldı. Ubeydullah, 1539 yılında vefat etti. Onun vefatıyla Hanlık bir tür fetret dönemine girdi.
Ebû'l-Gâzî unvânıyla da anılan Ubeydullah Han bölgenin birliğini sağlamak amacıyla birçok girişimde bulundu. Buhara kenti, onun devrinde devlet merkezi hâline geldi. 

Özbekleri bir araya toplayan ve devlete tekrar istikrar getiren I. Ubeydullah Han'ın ölümünden sonra Şeybânî Devleti'ndeki yükseliş sekteye uğradı. Ubeydullah'ın ölümünden sonra tahta geçen I. Abdullah Han yalnızca 6 ay iktidarda kalabildi. Bu dönemde şehirlerde birbirinden bağımsız şekilde hareket eden ve Han olduğunu iddia eden isimler ortaya çıktı. Bunlar arasında en etkili olanlar Nevruz Ahmed (Barak Han), Ubeydullah'ın oğlu ve Buhara hâkimi Abdülaziz, Köçküncü Han'ın oğlu ve Semerkant hâkimi Abdüllatif'tir. Bu kaos ortamında şüphesiz en faal isim Nevruz Ahmed idi. Abdülaziz'e karşı harekete geçen Nevruz Ahmet, Buhara'yı ele geçirdi. Fakat Abdülaziz Cuybâriyye şeyhlerinden Hoca İslâm ile müttefik olarak Buhara'ya tekrar hâkim oldu. Hoca İslâm ile Abdülaziz'in arasının açılmasından cesaret bulan Nevruz Ahmed, Abdüllatif ile ittifak kurarak Buhara üzerine yürüdü. Buhara yolunda İskender Sultan'ın oğlu Abdullah tarafından yönetilen Kermine Kalesi'ni kuşatınca Hoca İslâm, Abdullah'a destek verdi. Hoca İslâm, Abdullah'ı hanlığın başına geçirmek istiyordu. Fakat Nevruz Ahmed ve Abdüllatif buna karşı çıktı ve Burhan Sultan, Buhara hanı oldu. 1551 yılında Abdüllatif ölünce Nevruz Ahmed Semerkant üzerine yürüdü ve şehri ele geçirdi. Hutbe okutup sikke bastırarak han olduğunu ilân etti. Fakat Abdullah; Hoca İslâm ve amcası olan Belh hâkimi Pir Muhammed'den destek alarak Nevruz Ahmed ile mücadele etti. 1556'da Nevruz Ahmed ölünce Pir Muhammed han olarak ilan edildi. 1561 yılına kadar süren taht mücadelesinden Abdullah galip çıkınca babası İskender Sultan'ı han ilan ettirdi. Abdullah, babasının iktidarı boyunca bir gölge olarak devleti yönetmeye devam etti. Babası 1583 yılında vefat edince tahta oturdu.

II. Abdullah, Ubeydullah Han'dan beri yaşanan iç karışıklıkları sonlandırmak için harekete geçti. Çıkan ayaklanmaları kanlı şekilde bastıran Abdullah'ı en fazla uğraştıran Nevruz Ahmed'in oğulları Baba Sultan ve Derviş Han oldu. Uzun süreli mücadelelerin ardından II. Abdullah Hisar, Karşi, Taşkent, Hive, Semerkant ve ve Şahruhiye kentlerine hâkim olarak toprak bütünlüğünü tekrar sağladı. 
II. Abdullah'ın bir diğer mücadelesi ise Safevîlere karşı oldu. Daha önce Safevîlerin eline geçen Horasan bölgesine yönelen Abdullah, bu dönemde Herat, Meşhed, Sistân, Kara Hezâre, Gilekî, Nişabur, Sebzevar, Esferayin, Muhavvelat, Tun, Cunâbâd, Kayın ve Tabes ş

Böriler ya da Börüoğulları (Arapça: بوريون), Şam ve çevresinde kurulmuş Büyük Selçuklu Devleti'ne tabi bir Türk atabeyliktir.

Büyük Selçuklu Devleti yerel idaresi önemli yerel bölgelerde merkezden tayin edilen valiler tarafından yapılmakta idi. Devlet merkezinden uzak olan bölgelerin bir kısmı Selçuklu hanedanından olan tabi hükümdarlar tarafından yöneltilmekte idi ve bu Selçuklu hanedanından yöneticiler Sultan veya Melik unvanları taşımaktaydılar. Örneğin Suriye Selçuklu Devleti ilk kurulduğu zaman Selçuklu hanedanından olan ve Sultan veya Melik unvanı taşıyan Tutuş yönetimi altında bir tabi devletti. Merkezden uzak olan bölgelerden bir kısmı kalıtsal olan ama Selçuklu hanedanından olmayan hükümdarlar tarafından idare edilmekte idi. Bu tip tabi hükûmetlerin bazılarının hükümdarları "Atabey" olarak ve yönettikleri tabi devlet Atabeylik olarak isimlendirilmekte idi. Bunlardan en önemlilerinden biri  Muhiddin Bektaş'ın tahttan indirilmesi ile sona eren Suriye Selçuklu Sultanlığı Şam Melikini takip eden Tuğtekin idaresindeki Böriler Şam Atabeyliği idi.
Muhiddin Bektaş'in 8 Haziran 1104'te tahttan indirilmesinden itibaren Şam bölgesindeki tabi devleti efektif olarak idare eden Zahireddin Tuğtekin yine Şam'ı idarede devam etti. Ama o ve ahvadına Şam Atabeyliği olarak anılan bu bölgenin idaresi kalıtsal olarak verildi. Bu tabi ama Tuğtekin'in ahfadından kalıtsal hükümdarlar tarafından idare edilen devlete "Böriler Şam Atabeyliği" adı verildi. Tuğtekin'den sonra Böriler hanedanından 7 kişi Şam Atabeyliği adlı tabi devlet idarecileri olarak Büyük Selçuklu Devleti'nin Şam bölgesini yönetmişlerdir.
Böriler Hanedandan ikinci atabey Tuğtekin'in oğlu Tacülmülk Böri idi. "Kurt" anlamına gelen Böri adını taşıdığı için Şam Atabeyliğini yöneten hanedan da bu adla tanınır olmuştur.
Böriler Şam Atabeyi Mucireddin Abak'in atabeylik döneminde Temmuz 1148'de İkinci Haçlı Seferi sırasında Haçlıların Şam'a hücumlarını neticesiz bırakmayı başarmışlardır.
Son Böriler Şam Atabeyi Mucireddin Abak olup 26 Nisan 1154'te Şam dahil tüm toprakları bir diğer atabeylik Zengiler tarafından fethedilince tarih sahnesinden silindiler.

Zahireddin Tuğtegin (1104-1128)
Tacülmülk Böri (1128-1132)
Şemsülmülk İsmail (1132-1135)
Şehabeddin Mahmud (1135-1139)
Cemaleddin Muhammed (1139-1140)
Mucireddin Abak (1140-1154)

Zengiler
I. İmadeddin Zengi
Nureddin Zengi
İkinci Haçlı Seferi
Kudüs Krallığı

Maalouf, Amin (çev. Ali Berktay), (2006) Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Yayınları, ISBN 975-80-121-6
Runciman, Steven (çev. Fikret Işıltan) (1992), Haçlı Seferleri Tarihi: II. Cilt Kudüs Krallığı ve Frank Doğu, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 975-16-0497-4
René Grousset, Rene, (1936. Yen.bas.:1999) Histoire des croisades et du royaume franc de Jérusalem, Perrin:Paris, Perrin
Cilt 1. L'anarchie musulmane, 1934, (ISBN 2-262-02548-7)
Cilt 2. L'équilibre, 1935, (ISBN 2-262-02568-1)
Alptekin, Coşkun (1985) Dimaşk Atabeyliği (Toğ-Teginliler), İstanbul:Marmara Üniversitesi Yayın.

Büyük Bulgar Hanlığı (Ortaçağ Yunancası: Παλαιά Μεγάλη Βουλγαρία, Palaiá Megálē Voulgaría), Latince: Patria Onoguria ("Onogur ülkesi")), adlarıyla da bilinen, Onogur Ön Bulgarlarının Göktürklerin yıkılması ve Avarların zayıflamasıyla batı Pontus-Hazar bozkırında oluşturduğu 7. yüzyıldan kalma Göçebe bir imparatorluktur.
Ön Bulgarlar pek çok Türk kavmin birleşmesiyle 630 yılında ortaya çıktılar. Büyük Bulgar hanlığını Kubrat Han kurdu. Ancak kurulan devlet uzun ömürlü olmadı. Kubrat Han'ın 665 yılında ölmesiyle Hazarların baskısı sonucunda yıkıldı.

Bulgar kelimesinin etimolojisi tam olarak anlaşılamamıştır, bu isme dair en eski kayıtlar 4.yüzyıla dayanmaktadır. Genellikle Türk dilinden türediğine inanılmaktadır. bulğha (karıştırmak, rahatsız etmek), muhtemelen diğer Türk halklarının Ön Bulgarları "karışık" bir halk olarak veya "asi" olarak gördüklerini öne sürmektedir.

Onogurlar/Ön Bulgarlar, Türk dillerinin Ogur grubu'na mensup bir dil konuşan tarihi Türk halkı Büyük Hunları oluşturan İtil nehri çevresinde yaşayan Türk kavimlerinden biriydi.
Hiung-nuların yıkılmasından sonra, batıya göç eden Hun boyları sebebiyle Ön Bulgarlar daha kuzeye çekildiler ve bu Hunlarla kültür alışverişinde bulundular. 5. yüzyılda doğudan gelen Sabir Türkleri ile karşılaştılar ve biraz daha kuzeye ve batıya çekildiler. Avrupa Hunlarının bir parçası oldular. Avrupa Hunları ile Ogur Türklerinin karışmasıyla “Bulgar” adıyla anılan Türk topluluğunu meydana geldi. Bulgar (Bulganmak/Bulanmak) “karışmak” anlamına gelmektedir. Hunlardan sonra Sabirlerin ve Göktürklerin hakimiyetine girdiler. Ogur kabileleri Avarların İstanbul'u kuşatmaları sırasında Avarlara yardım etmişlerdir. Bizans-Avar rekabetinde Balkan Ogurları tampon vazifesiyle bazen Bizanslıları bazen de Avarları tutmuşlardır.
7. yüzyılın ilk yarısında Goktuğ  Han, Karadenizin kuzeyinde dağınık yaşayan Türki Kutrigur (dokuz ogurlar), Utrigur (otuz ogurlar), Sabirler ve Onogurlar gibi Ogur kavimlerini ve bundan başka 7 (yedi) slav kavimini, Bizans'ın rızası ile kurduğu ilk büyük Bulgar devletinin sınırları içinde birleştirmiştir ve Bulgar adında yeni bir boy doğmuştur. 7. yüzyılın ikinci yarısında ordusunu tekrar kurdu ve 40.000 süvariyle Kafkasya'nın fethine girişti. Doğu Anadolu topraklarına kadar olan bölgeyi çiğnedi ve topraklarına kattı.
Bu fetih hareketinden 1 yıl sonra bu sefer 100.000 süvariyle Doğu Roma topraklarına girdi İmparator Aleksinos Komanus'u 2 kez mağlup edip hakimiyet sahasını Dalmaçya kıyılarına kadar genişletti bununla da yetinmeyen Göktuğ Han komutanı İlbey'e kuvvet verip Topraklarının kuzeyine gönderdi kendisi ise Balkanları tamamen ele geçirip başkent Fanagorya'ya döndü.
Göktuğ Han'ın komutanı İlbey ise hakimiyet sahasını Eston topraklarına kadar götürmüştü. Göktuğ Han'ın bitmek tükenmek bilmeyen fetih hareketi onu 2 sene sonra tekrar bir fetih hareketine girişmesine yol açtı bu seferki hedefi tüm Avrupa idi. Doğu'dan gelen göçlerle ordusundaki asker sayısını 300.000'lere çıkarmıştı tam 3 sene içerisinde komutanları vasıtasıyla Batı Avrupa'ya kadar olan bölgeyi ele geçirdi ve bir dünya imparatorluğu kurdu.
Büyük Bulgar Hanlığı alt dallara ayrılmıştır.
a. Kubrat'ın büyük oğlu Batbayan (Bayan) Hazarların hükümdarlığı altında yaşamaya razı olmuş ve Hazarlara katılmışlardır. Hazarların egemenliği altında yaşamaya razı kalan Ön Bulgarlara Kara Ön Bulgarlar denir.
b. Halkın en önemli bölümlerinden bir kısmı kuzeye göç edip İdil Ön Bulgarları devletini kurdular. Kuzeye göç eden İdil Ön Bulgarlarına Ak Ön Bulgarlar da denir. Ak Ön Bulgarlar da bugünkü Çuvaş ulusunu meydana getirmiştir. Zira Çuvaşlar kendilerine Bulgar der.
c. Asparuh'un emiri altında güneybatıya göç eden bölüm ise 681 yılında Tuna Ön Bulgarları Birinci Bulgar İmparatorluğu  devletini kurmuşlardır ve bugünkü Bulgaristan'ın temelini atmışlardır.
d. Diğer bir grubun Avarlara katılarak daha da batıya, Orta Avrupa'ya doğru göç ettiği bilinmektedir.

Ön Bulgarlar
İdil Bulgarları
Onogurlar
Birinci Bulgar Devleti

Encyclopaedia Britannica Online - Bulgarlar5 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Encyclopaedia Britannica Online - Bulgarlarin ortaya çıkması 5 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Canik beylikleri, bugünkü Orta Karadeniz ve Doğu Karadeniz'in bir kısmına 14. ve 15. yüzyıllarda hakim olan ikinci dönem Anadolu beyliklerine verilen ad.
Taceddinoğulları Beyliği, Bafra Beyliği, Kubadoğulları Emirliği, Taşanoğulları Beyliği, Kutluşahlar Beyliği ve Hacıemiroğulları Beyliği'nden müteşekkil olan bu beylikler tek bir hanedanın hüküm sürdüğü belirli sınırlara sahip beylikler değil, her biri farklı bir aile tarafından yönetilen ve sınırları hâlen tam olarak belirlenemeyen beyliklerdir. Canik beylikleri zaman zaman kısmen veya tam bağımsız olmuşlarsa da çoğu zaman Eretna Beyliği, Kadı Burhaneddin Devleti ve Osmanlı Devleti'ne bağlı olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir.

1243 Kösedağ Muharebesi'nden sonra Anadolu Moğolların kontrolüne girmiş ve Selçuklu sultanları İlhanlılara bağlı olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti'nin uçlarında yaşayan Türkmen boyları, yarı bağımsız beylikler oluşturmuşlardır. Doğu Karadeniz bölgesinde Eretna Beyliği'nin sözde vasalları olan bir dizi küçük beylik ortaya çıktı. Tarihçiler bu beyliklerin hepsini Canik Beylikleri olarak adlandırmaktadır. Yeşilırmak Deltasına Taceddinoğulları yerleşti. Doğusunda Canik Beylikleri'nin en güçlüsü Hacıemiroğulları Beyliği bulunuyordu. Bu beylik 13. yüzyılın sonunda Ordu vilayetini fetheden Çepni Türkmenleri tarafından kuruldu. Taceddinoğulları'nın batısında, Ladik ve Kavak'ta Kubadoğulları Emirliği, güneyinde merkezi Amasya olan Kutluşahlar, Havza ve Vezirköprü'de Taşanoğulları Beyliği hüküm sürüyordu.
Moğolların Anadolu'dan ayrılmasıyla bölgenin siyasi yapısı değişmeye başladı. Bunun sonucunda daha önce Selçuklu uç topraklarıyla yetinen Türkmenler, Trabzon İmparatorluğu'na baskın düzenlemeye başladılar. 14. yüzyılın başlarından itibaren Yunan kaynaklarına göre, Doğu Karadeniz bölgesinin yaklaşık 500 kilometrelik kısmı Türkmenler tarafından fethedilmiş ve Hamsiköy, Torul, Gümüşhane ve Kovanlı onlarla Rumlar arasındaki sınır haline gelmiştir. Bölgedeki Türkmen yoğunluğu o kadar arttı ki, baskılarına dayanamayan Rumlar, Trabzon çevresindeki kırsal kesimdeki topraklarını terk ederek şehre taşındı. Hacıemiroğulları 1347'de Fatsa ve Ünye'yi, 1396'da Giresun'u fethetti. Bundan yaklaşık yedi yıl sonra bölgeye gelen İspanya Büyükelçisi Ruy Claviho, 10.000 askeri bulunan Hacıemiroğulları'nın topraklarını Tirebolu'ya kadar genişlettiklerini bildirdi. Moğol sonrası dönemde ikinci büyük Türkmen beyliği Taceddinoğulları idi. 1379'da Taceddinoğulları Trabzon İmparatorluğu ile mücadele ederek Yeşilırmak ağzı çevresini fethettiler. 1386 tarihli bir kayda göre Taceddinoğulları'nın 12 bin askeri vardı. Bu, 60.000'in üzerinde bir nüfusa tekabül etmektedir. Trabzon İmparatorluğu'nun nüfusunun 10 binden fazla olmadığı bir dönemde, Canik beyliklerinin toplamda 20-25 bin kadar askeri bulunuyordu.
I. Bayezid döneminde bölge Osmanlı tarafından imparatorluğa dahil edilmeye başlandığında 1393 yılında dağılan ilk beylik Kutluşahlar olmuştur. Daha sonra tüm Canik Beylikleri çeşitli tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu bünyesine katıldı. 1402 Ankara Muharebesi yenilgisinden sonra Osmanlı'da fetret devri başlamış ve beyliklerin çoğu kısa bir süre de olsa Canik yöresinde varlıklarını yeniden sürdürmüştür. Yerel beyler hem bağımsız hareket ettiler hem de topraklarını genişletmeye çalıştılar ve ittifaklar kurdular. Fetret döneminin 1413'te sona ermesinden sonra, Canik'in neredeyse tamamı yeniden Osmanlı İmparatorluğu'na dahil oldu. I. Mehmed tarafından ilk olarak Türkmen muhaliflerinden (İbn Arabşah'ın "Canik emirliğinin hükümdarı" dediği) Cüneyd Kubadoğlu 1419'da Osmanlı'ya bağlılığı kabul etti. Hacıemiroğulları ve Taceddinoğulları 1427/28 tarihine kadar varlıklarını sürdürdüler; En son olarak Taşanoğulları Beyliği Osmanlı'ya (1430'da) dahil oldu. Merkezi Samsun olan bölgede kurulan sancak Canik Sancağı olarak adlandırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından kısa bir süre önce bu sancak feshedilerek adı Samsun olarak değiştirilmiştir. Günümüzde Canik, Türkiye'de Karadeniz kıyılarının orta kesiminin ve bu kesimdeki dağların (Canik Dağları) coğrafi adıdır.

Beyliklerin tamamı Osmanlı Devleti bünyesine katılmıştır.

Hanedanların bazı beylerinin isimleri:

Kutluşah:
Hacı Kutlu Şah Bey (1340-1361)
Hacı Şâdgeldi Bey (1361-1381)
Fahrüddîn Ahmed Bey (1381-1393)
Tacettinoğulları (Tâcüddînoğulları)
Tâcüddîn Doğan Şah (1308-1346)
Tâcüddîn Bey (1346-1387)
Mahmud Çelebi (1387-1423)
Hüsâmüddîn Hasan Bey (1423-1425)
Hacıemiroğulları (Bayramoğulları)
Hacı Bayram Bey (1313-1331)
Hacı Emir Bey (1331-1361)
Süleyman Bey (1386-1392)

Dilcimen, Kâzım (1940), Canik Beyleri, Samsun: Ahali Matbaası

Danişment ya da Danışment ile kastedilen kişi şunlardan biri olabilir:

Dânişmendliler Beyliği - Birinci dönem Anadolu beyliği

Dânişmend Gazi - Dânişmendliler Beyliği'nin kurucusu
Danişmentli İsmail Efe - Kuvâ-yi Milliye milisi

Danışment, Yüreğir - Adana ili Yüreğir ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Nallıhan - Ankara ili Nallıhan ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Efeler - Aydın ili Efeler ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Balya - Balıkesir ili Balya ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Kurucaşile - Bartın ili Kurucaşile ilçesine bağlı köy
Danişment, Bayburt - Bayburt ili Merkez ilçesine bağlı köy
Danişment, Yenipazar - Bilecik ili Yenipazar ilçesine bağlı köy
Danişmentler, Gerede - Bolu ili Gerede ilçesine bağlı köy
Danişment, Karacabey - Bursa ili Karacabey ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Biga - Çanakkale ili Biga ilçesine bağlı köy
Danişment, Ilgaz - Çankırı ili Ilgaz ilçesine bağlı köy
Danişment, Osmancık - Çorum ili Osmancık ilçesine bağlı köy
Danişment, Keşan - Edirne ili Keşan ilçesine bağlı köy
Danişment, Uzunköprü - Edirne ili Uzunköprü ilçesine bağlı köy
Danişment, Horasan - Erzurum ili Horasan ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Tepebaşı - Eskişehir ili Tepebaşı ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Safranbolu - Karabük ili Safranbolu ilçesine bağlı köy
Danişmentler, Demirci - Manisa ili Demirci ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Milas - Muğla ili Milas ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Yıldızeli - Sivas ili Yıldızeli ilçesine bağlı köy
Danişment, Hayrabolu - Tekirdağ ili Hayrabolu ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Malkara - Tekirdağ ili Malkara ilçesine bağlı mahalle
Danişment, Reşadiye - Tokat ili Reşadiye ilçesine bağlı köy
Çerkez Danişment - Tokat ili Yeşilyurt ilçesine bağlı köy
Danişmentli, Karadeniz Ereğli - Zonguldak ili Karadeniz Ereğli ilçesine bağlı köy

Dânişmendli Türkmenleri - Dânişmendliler Beyliği içerisinde aşiret ve cemaatler şeklinde yaşayan konargöçer Türkmenler
Dânişmendliler beyleri listesi - Dânişmendliler Beyliği'nin hükümdarları listesi

"Danişment" ile başlayan bütün sayfalar
"Danişment" başlığını içeren tüm sayfalar

Dilmaçoğulları Beyliği, 1085-1192 yılları arasında Bitlis ve Erzen'de (Batman-Kozluk-Oyuktaş Köyü-Yeşilyurt Mezraası) egemen olan Türk beyliğidir. Kurucusu, Büyük Selçuklu hükümdarı Alp Arslan'ın komutanlarından Dilmaçoğlu Mehmed Bey'dir (Hükümdarlığı: (1085-1104). Kuruluş döneminde Büyük Selçuklu Devleti'ne biçimsel bağlılığını sürdüren Dilmaçoğulları, Toğan Arslan döneminde (1104-1137) en parlak yıllarını yaşadılar. Saltuklular ve Artuklular ile birlikte Haçlılara ve Gürcülere karşı savaştılar.
Beyliğin kurucusu Dilmaçoğlu Mehmed (Muhammed) Bey, Sultan Alp Arslan devrinde Bekçioğlu Afşın, Ahmed Şâh gibi Türkmen beyleri ile Bizans idaresindeki Anadolu'ya akınlarda bulunuyordu.
Malazgirt Savaşına da iştirak eden Dilmaçoğlu Mehmed Bey, daha sonra Selçuklu ordusunun Halep çevresinde gerçekleştirdiği fetihlere katıldı. 1085 yılında Diyar-ı Bekir (Diyarbakır) alındıktan sonra Bitlis ve Ahlat'ta Selçuklu kuvvetleri tarafından zaptedildi. Bitlis ve havalisi Mehmed Bey'in idaresine bırakılarak ona iktâ (kullanım hakkı) edildi. Bu suretle Dilmaçoğulları Beyliği kurulmuş oldu. Önce Kılıç Arslan'a, onun ölümünden sonra da Ermenşahlar'a (Ahlatşahlar) bağlandı. Togan Arslan daha sonra Artuklular'dan İl Gazî'ye tâbi olmuş ve bu hükümdarla beraber Haçlılara ve Gürcülere karşı savaşmıştı.
Hüsâmeddîn Kurt zamanında (1137-1143), Irak Selçuklu sultanı Mes'ûd, kardeşi Selçuk-şâh'a Ahlat, Malazgird ve Erzen bölgesini iktâ etmişti. 1138 Selçuk-şâh bu bölgeyi tahrip ettiği gibi, halkına da kötü davranmıştı. 1192 yılında Ermenşâhlardan Begtimur, Bitlis'i zapt etti. Bundan sonra Dilmaçoğulları Beyliği Erzen ve havalisinde 14. yüzyılın sonların kadar hüküm sürmüş, muhtemelen Akkoyunlular devrinde tarihe karışmıştır.

Bu madde Dobruca Beyliği adlı Türkmen beyliği hakkındadır. Dobruca adlı bölge için  Dobruca, Bulgar ve Rumen tarihlerinde yer alan prenslik için Dobruca Prensliği maddelerine bakabilirsiniz.
Dobruca Beyliği, Sarı Saltuk’un oğlu Seyit İsmail Saltuk tarafından 1281–1299 yılları arasında Dobruca bölgesinde hüküm süren, kısa ömürlü bir Türkmen beyliğidir.
Saltuklu soyundan gelen Seyit İsmail Saltuk, bir grup askerle birlikte Pontus Krallığının kontrolüne geçen Sinop ve Amasya yöresini geri aldı. Ancak Selçuklu veziri Muînüddin Süleyman (1262–1277), IV. Kılıç Arslan aracılığıyla Seyit İsmail Saltuk ve beraberindekileri bölgeden uzaklaştırarak, söz konusu bölgeye oğlunu vali olarak atadı. 
1264 yılında İsmail Saltuk, Bizans İmparatorluğu’ndan yer talep ederek erenler ve binlerce çadırlık Çepni topluluğuyla birlikte Deliorman Bölgesi’ne yerleşmiştir. Aynı dönemde, taht mücadelesi nedeniyle II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in oğullarından biri de Bizans İmparatoru VIII. Mihail’den kendisi ve çevresi için yer istemiştir. Bu Selçuklu beyleri, Sarı Saltuk ile birlikte Deliorman’a gitmiş ve Çepni topluluklarına katılmıştır.
Seyit Sarı Saltuk, daha sonra Kırım’a geçerek Altın Orda Hanı Nogay ile birlikte 1281 yılında Kırım’dan Dobruca’ya yönelmiş, Tuna boylarında hâkimiyet sağlayarak burada yurt edinmiştir. 1282 yılında İsmail Saltuk, idaresindeki Çepni boylarıyla birlikte Dobruca Bölgesi’ne yerleşmiş ve Dobruca Beyliği’ni kurmuştur. Seyit İsmail Saltuk, 1297 yılında Dobruca’daki İsakça kentinde hayatını kaybetmiştir. İsmail Saltuk’un 1297 yılında vefat etmesinin ardından, beyliğin başına oğlu Ece Halil Saltuk geçmiştir.
Sonuç olarak, 13. yüzyılda Selçuklu Türkmenlerinin Anadolu'dan Dobruca'ya önemli bir göçleri ve kolonileşmeleri olmuştur.
1299 yılında, Altın Orda’da yaşanan taht mücadeleleri sonucunda hâkimiyeti ele geçiren Tatar gruplar, Altın Orda Hanı Nogay’a ve onun en önemli müttefikleri arasında yer alan Türkmen topluluklarına Dobruca yöresinde saldırıda bulunmuştur. Bu süreçte Bizans İmparatorluğu’nun kışkırtıcı rol oynadığı da belirtilmektedir. Yönetimi ele geçiren Tatarlar, Ece Halil Saltuk kumandasındaki Çepni kuvvetlerini ve Nogay’a bağlı birlikleri mağlup ederek bölgedeki hâkimiyetlerine son vermiştir.
1310 yılında (bazı kaynaklarda:1306) Sarı Saltuk'un torunu Ece Halil Saltuk, öldürülen Altın Orda Hanı Nogay'ın eşi Çiçek Hatun ve oğlu Türi'yi ile bir kısım Nogay askerlerini de yanına alarak, tüm Türkmenlerle birlikte Çanakkale Boğazı'ndan Anadolu'ya geçerek Karesi Beyliği'ne sığınır. (kaynaklar 10bin ile 150bin çadır arasında değişmekte) Karesi kumandanları Gazi Evranos ve Hacı İlbeyi Sarı Saltuk'un soyundan gelen bu Türkmenleri ve Ece Halil'i hürmetle karşılar ve Karesi topraklarına yerleştirir. Ece Halil Karesi kumandanlarından biri olarak Bizans'a karşı savaşır.
Karesi Beyliği'nin 1360'ta Osmanlı tarafından ilhak edilmesiyle Ece Halil Osmanlı hizmetine girerler.

Doğu Göktürk Kağanlığı (Çince: 東突厥汗國), 582-630 yılları arası varlığını sürdüren tarihi Türk devleti. 582 yılında bölünen Göktürk Kağanlığı'nın doğu kısmıdır.

576 yılında İstemi Yabgu ölünce yerine oğlu Tardu geçerek yabgu olmuş ve babası gibi devletin batısını yönetmeye başlamıştır. Devletin batısını yöneten Tardu, doğu kısmın yönetimini de ele alıp Göktürk Kağanlığı'nın başına geçmek isteyince Tapo Kağan ile arası açılmıştır. Tapo Kağan 581 yılında ölünce yerine yeğeni İşbara Kağan geçmiştir. Böylece Tardu ile İşbara Kağan arasında tüm devletin başının kim olduğuna yönelik iç çatışma çıkmıştır. Geleneklere göre doğu tarafının baş kağan olması gerekmektedir. Bu karışıklıktan yararlanmak isteyen Çin, Göktürk Kağanlığı'ndaki mevcut anlaşmazlığı daha da körüklemiştir. Çin İmparatoru, batının yabgusu Tardu'ya elçi, hediyeler ve kurt figürü bulunan bir sancak göndererek Tardu'nun hükümdarlığını tanıdığını belirtmiştir. Çin'in kışkırtmaları sonucu Tardu, İşbara'nın kağanlığını tanımadığını bildirmiştir. Çıkan çatışmalar sonucu Göktürk Kağanlığı ikiye ayrılmış, Tardu batının yönetimini tamamen ele almıştır. Bu olaydan sonra İşbara Kağan'ın elinde sadece doğu bölge yönetimi kalmıştır.

Göktürk Kağanlığı'nın ikiye ayrılmasından sonra, Doğu Göktürk devleti gücünü kaybetmeye başlamıştır. İşbara Kağan'ın Çine düzenlediği seferler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çin ipek ticaretini engelleyip Göktürklerin onbin kadar tüccarını sınırdışı etmiştir. Bu durum Doğu Göktürkler arasında açlık ve yoksulluğun doğmasına yol açmıştır. Doğu Göktürklere bağlı birçok Türk boyu kıtlık sebebiyle Batı Göktürklere sığınmıştır. Kendine bağlı boyların Batı Göktürk Kağanlığı'na sığınması İşbara Kağan'ı zor durumda bırakmıştır. 585 yılında giderek artan iç isyanlar ve dış baskılar sonucu İşbara Kağan, Çin hâkimiyetini kabul etmiş ve Çin'den yardım istemiştir.
Doğu Göktürk Kağanlığı'nı hâkimiyeti altına alan Çin'in asıl amacı, Türkler de dahil tüm Orta Asya halklarını Çinlileştirerek, Çin için tehdit olmaktan çıkarmaktır. Bu nedenle Çin, Doğu Göktürkleri Çince konuşmaya, Çinliler gibi giyinmeye ve Çin adetlerini kabul etmeye zorlamıştır. Bunun üzerine İşbara Kağan bu konu hakkında 585 yılında Çin İmparatoru'na mektup yazmıştır. İşbara Kağan Çin imparatoruna yazdığı mektupta şöyle demiştir;

"Size bağlı kalacak, haraç verecek kıymetli atlar hediye edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem. Halkıma Çin giysileri giydiremem. Adetlerinizi, kanunlarınızı alamam. İmkân yoktur. Çünkü bu yönlerden bütün milletim, hassasiyetle çarpan tek bir kalptir.
Çin esaretine daha fazla dayanamayan İşbara Kağan 587 yılında ölmüştür. İşbara Kağan'dan sonra başa geçen Baga ve Tulan zamanlarında Çin baskısı artmıştır. Daha sonra başa Kimin Kağan geçmiştir. Kimin Kağan'dan sonra başa Şi-pi Kağan geçmiştir.

Şi-pi Kağan döneminde Doğu Göktürkler, kısa bir süre için eski güçlerine kavuşmuşturlar. Şi-Pi Kağan, ülkesindeki karışıklıkları önlemiştir. Batıda Tibet'e, doğuda Amur Irmağı'na kadar uzanan topraklar üzerinde egemenlik kurmuştur. Çin'e (Suy Hanedanı) her yıl verilmekte olan haraç kesilince Çin ile savaş yapılmıştır. Doğu Göktürk Kağanlığı bu savaşı kazanmıştır. Çin imparatoru, Doğu Göktürklere yıllık vergi vermek şartıyla canını kurtarabilmiştir. Göktürklere eski gücünü yaşatan Şi-Pi Kağan 619 yılında ölmüştür.
Şi-Pi Kağan'dan sonra başa geçen Çula Kağan, Çin'e yönelik akınlara devam etmiştir. Ancak bir süre sonra Çula Kağan, Çinli eşi Yicheng tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Çu-Lo Kağan'dan sonra yerine kardeşi Kie-Li (Hieli) geçmiştir.

Kie-Li Kağan zamanında, Çin'e akınlar devam etmiştir. Kie-Li Kağan'ın Çin üzerine çıktığı son seferinde esir düşmesi sonucu Doğu Göktürk Kağanlığı Çin'in egemenliği altına girmiştir.

İşbara Kağan (582-587)
Baga Kağan   (587-589)
Tulan Kağan  (589-600)
Kimin Kağan  (600-609)
Şipi Kağan  (609-619)
Çula Kağan   (619-621)
İl Kağan     (621-630)

Göktürk Kağanlığı
Batı Göktürk Kağanlığı
İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı
Şatuo

Doğu Karahanlı Devleti ya da kısaca Doğu Karahanlılar, Karahanlı Devleti ikiye ayrılınca; Büyük Kağan unvanıyla, Şerefüddevle lâkaplı Ebû Şüca Süleyman bin Yusuf, merkezi Balasagun ve Kaşgar'ı kendine bırakıp, kardeşlerinden Buğra Han Muhammed'e, Taraz ile İsficab'ı, Mahmud'a ise Arslan Tigin unvanıyla ülkenin doğusunu verdi.

Karahanlı devletleri arasında sınır anlaşmazlığından dolayı savaşlar devam etti. Doğu Karahanlı Devleti'nin başkenti Balasagun'du. İlk dönemlerde doğudan gelen göçebe Türkler ülke topraklarına kabul edildi ve İslamiyet'e girmeleri sağlandı.
Bu sırada Büyük Selçuklu İmparatorluğu güçlenmekteydi. Melikşah döneminde Karahanlılar, Selçukluların üstünlüğünü kabul etti. Doğu Karahanlıları 1210-1211 yıllarında Karahitaylar yıktı.

1043 yılında yapılan aile toplantısında, eski Büyük Kağan II. Ahmed Han'a Maveraünnehir, mülk olarak verildi. Fergana'nın bir kısmı zaptedilerek, Bulgar ile Balasagun arasında yaşayan, on bin çadırdan meydana gelen Türkler, 1043 senesi güzünde, topluca İslâmiyet'i kabul etti.
İslam dininin esaslarına bağlı bir hükümdar olan Süleyman Han, 1056'da kardeşi Ortak Kağan Buğra Han, Büyük Kağan Süleyman Han'la anlaşmazlığa düştü. Muhammed Han, Süleyman Han'ı hapsettirip, büyük kağanlığını ilan etti. On beş ay hükümdarlık yapan Muhammed Han, mevkiini büyük oğlu Hüseyin'e bıraktı.
Hüseyin Han'ı, kardeşi İbrahim tahttan indirtip, 1057'de Büyük Kağan oldu. İbrahim Han, 1059'da, hânedandan Yınal Tegin tarafından öldürülünce, Tuğrul Kara Han unvanlı Mahmud bin Yusuf başa geçti. Mahmud Han (1059-1074, Ortak Kağan Tabgaç Buğra Kara Han ve Hasan bin Süleyman, kaybedilen toprakları geri almak için harekete geçtiler. 1068 yılında iki taraf arasında yapılan antlaşma ile, Seyhun hudut kesilerek, Fergana, Doğu Karahanlılara bırakıldı. 1074'te Mahmud Han'ın yerine, oğlu Ömer geçti ise de, ancak iki ay hükümdarlık yapabildi. Büyük Kağan olan Buğra Han Hasan bin Süleyman (1074-1103) devrinin ilk yıllarında; Buke Budraç kumandasındaki Yabaku ve Basmılların da aynı safta olduğu yedi yüz bin düşmana karşı, Ömer bin Mahmud kumandasındaki kırk bin Müslüman askeriyle, büyük bir zafer kazanıldı.
Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah (1072-1092), 1082'de Maveraünnehir'i zaptedip Özkent'e gelince, Doğu Karahanlı hükümdarı Hasan Han, onun hakimiyetini tanıdı. Hasan Han'dan sonra oğlu Ahmed (1103-1128), hükümdar olup, Abbasî Halifeliği ile münasebetlerde bulundu. Halife Mustahzırbillâh (1094-1118), Ahmed Han'ın istediği beratı verip, ona "Nûruddevle" demiştir. 1128'de Karahıtayları, Kaşgar kenti yakınlarında mağlup eden Ahmed Han, onların batıya doğru ilerlemelerini durdurdu.
Ahmed Han'dan sonra 1128'de hükümdar olan oğlu İbrahim, Karahıtaylardan yardım alarak, rakiplerini yendi. Karahıtaylar, II. İbrahim Han (1128-1158) devrinde Balasagun'u zaptedince, merkez, Kaşgar'a taşındı. Karahıtaylar, kendilerine isyan eden Karluklar'ın üzerine onu gönderdi. 1158'de de, öldürülen II. İbrahim Han'ın yerine oğlu Arslan Han unvanlı Muhammed ve sonra da torunu Ebü'l-Muzaffer Yusuf geçti. Yusuf Han, 1205'te öldüğü sırada, oğlu Ebü'l-Feth Muhammed, Karahıtaylı Kür Han'ın yanında rehin bulunuyordu. Nayman Devleti kurucusu Küçlük tarafından 1207'de kurtarılan Ebü'l-Feth Muhammed, daha sonra Kaşgar'a gönderildi. Ancak, Kaşgar'a varmadan, şehirdeki beyler tarafından yolda öldürüldü (1211). Bu durum, Küçlük'ün, Karahanlı merkezini işgal edip, katliâm yaptırmasına sebep oldu.
Hânedanlık içi mücadele neticesinde bölünen Doğu Karahanlılar, Naymanlarca işgal edilerek hakimiyetlerine son verildi.

Süleyman Han (1032 - 1056)
I. Muhammed (1056 - 1057)
I. İbrahim (1057 - 1059)
Mahmud (1059 - ?)
Ömer (? - 1075)
Hasan (1074 - 1102)
Ahmed (1102 - 1128)
II. İbrahim (1128 - 1158)
II. Muhammed (1158 - ?)
Yusuf (? - 1205)
III. Muhammed (1205 - 1210)

Doğu Türkistan Cumhuriyeti (Uygurca: شەرقىي تۈركىستان جۇمھۇرىيىتى Sherqiy Türkistan Jumhuriyiti, Çince (basitleştirilmiş): 东突厥斯坦共和国; Çince (geleneksel): 東突厥斯坦共和國; pinyin: Dōng Tūjuésītǎn Gònghéguó), bugünkü Çin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin kuzey kesminde 
Gulca (Çince: 伊寧)'da 12 Kasım 1944'te Sovyetler Birliği siyasi müdahalesi ve Kızıl Ordu'nun askerî desteğiyle kurulan, 20 Ekim 1949'da Çin Komünist Partisi'ne itaat eden ve Aralık 1949'de Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun bölgeye konuşlandırılmasıyla Çin'e ilhak edilen cumhuriyet.
Dönemin Çin Cumhuriyeti'ne karşı bir "isyan" olarak algılayan Çin Milliyetçi Partisi (Kuomintang)'nin literatüründe "isyan"ın ilk meydana geldiği Gulca'nın Çince adından Yining Hâdisesi (伊宁事变/伊寧事變 yīníng shìbiàn) olarak, olaya olumlu yaklaşan Çin Komünist Partisi'nin literatüründe ise İli, Tarbagatay ve Altay olmak üzere üç bölgede varlığını sürdürdüğü için Üç Vilayet İnkılabı (Uygurca: ئۈچ ۋىلايەت ئىنقىلابى Üch Wilayet Inqilabi, Çince (basitleştirilmiş): 三区革命; Çince (geleneksel): 三區革命; pinyin: Sānqū Gémìng) olarak adlandırılmıştır.

16 Eylül 1944'te binlerce SSCB'li Kazaklar isyanı çıkarmış ve 8 Ekim 1944'te Nilka (尼勒克)'yı işgal etmiştir. 12 Kasım 1944 (Çin kaynaklarına göre 7 Kasım: Ekim Devrimi kutlama günü) tarihinde isyancılar İli bölgesini (bugünkü İli Kazak Özerk İli 伊犁哈薩克自治州) işgal etmiştir. 1945'te SSCB destekli Kazak birlikleri Altay (阿勒泰) ve Tarbagatay (塔城) bölgelerini işgal etmiş ve İli bölgesindeki Doğu Türkistan Cumhuriyetine iştirak etmiştir.
Abdülkerim Abbasov gibi SSCB yanlısı Uygur aydınları isyanın önderleri arasındaydı ve bu cumhuriyete sadece Uygurlar değil Doğu Türkistan'da ikamet eden bütün Türk-müslümanı çatısı altına toplamayı amaçlıyordu.
Devlet başkanı Alihan Töre Saghuniy (Özbekçe: Alixonto‘ra Shokirxonto‘ra o‘g‘li Sog‘uniy; Uygurca: Elihan Tore Shakirjan Khoja ogli, Çince: 艾力汗 吐烈 àilì hàn tǔliè) ve başkan yardımcısı Gulca'lı Akimbeg Hoca ve Burhan Şehidi (Uygurca: بۇرھان شەھىدى، Çince:包爾漢 bāoěr hàn) getirilmiştir. Ancak SSCB vatandaşlığına sahip olan çekirdek kadroları tarafından yönetiliyordu ve bir müddet sonra Ahmetcan Kasımi (Uygurca: Ehmetjan Qasimi; 阿合买提江 哈斯木 pinyin：āhémǎidījiāng hāsīmù) egemenliğine sahip olmuştur.

Yeni oluşturan Doğu Türkistan Cumhuriyeti ordusu (İli Millî Ordusu: yaklaşık 25.000 nefer) ve Osman Batur komutasındaki Kazak Kerei boyuna bağlı (yaklaşık 20.000 atlı), Eylül 1945'te Urumçi'ye doğru ilerlemeye başlamış ve Manas Nehri'nin kıyılarında Kuomintang ordusu ile karşı karşıya gelmiştir.
Bu durumda Kuomintang Şincan Eyaleti Hükûmeti, SSCB'ye başvurarak aracı olmasını istemiştir. SSCB savaş yanlısı Alihan Töre'yi SSCB'e kaçırmış ve böylece bir çatışma patlak vermemiştir.

1946'de SSCB'nin isteğiyle Doğu Türkistan Cumhuriyeti ile Kuomintan Şincan Eyalet Hükûmeti birleştirilerek Şincan Eyalet Birleşik Hükûmeti (新疆省連合政府 xīnjiāng shěng liánhé zhèngfǔ) kurulmuştur. Başkanlığına Zhang Zhizhong (張治中 zhāng zhìzhōng), Ahmetcan Kasimi ise başkan yardımcısı olmuştur. Fakat bir yıl sonra Birleşik Hükûmeti bölünmüş ve Ahmetcan Kasimi ve yandaşları Üç bölgeye geri dönerek tekrar Kuomintang'ın kontrolünden çıkmıştır.

1949'de Çin İç Savaşını kazanan Çin Komünist Partisi Şincan'ı ilhak etmek için Deng Liçun (鄧力群 dèng lìqún) yollayarak müzakereyi başlattı. Mao da mektubu göndererek Pekin'de düzenlenecek olan Halk Siyasi Danışma Konferansına davet etmiştir. Ancak 27 Ağustos 1949 tarihinde Ahmetcan Kasimi, Abdülkerim Abbasov, Derilhan Sugurbayov, İshak Beg Mononov başta olmak üzere cumhuriyetin önderlerini taşıyan uçak Almatı'dan kalkarak Pekin'e doğru uçarken kaybolmuştur (daha sonra Baykal gölü civarında düştüğü anlaşılmıştır).
Aralık 1949'da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek konuşlandırılmış ve Doğu Türkistan, Çin'e ilhak edilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Doğu Türkistan Cumhuriyeti ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti
Doğu Türkistan bayrağı

Linda Benson: The Ili Rebellion: The Moslem challenge to Chinese authority in Xinjiang, 1944-1949. Armonk, New York: M. E. Sharpe, 1990. ISBN 0-87332-509-5 (bookreview)
Elixan Töre Saghuniy, The Tragedy of Turkistan, 2003
The Soviet in Xinjiang 1911-1949
The Three Districts Revolution and 'peacful liberation' (Michael Dillon, Xinjang China's Muslim Far Northwest kitabından) 31 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üç Bölge Devrim Hükûmeti'nin binası(Çince)
Üç Bölge Devrimi(Çince)
Forbes, Andrew D. W. (1986). Warlords and Muslims in Chinese Central Asia: a Political History of Republican Sinkiang 1911-1949. illustrated. Cambridge University Press. ISBN 0-521-25514-7. 

Doğu Türkistan ve İlk Sakinleri, Kürşad Yıldırım [1] 10 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti (Uygurca: شەرقىي تۈركىستان ئىسلام جۇمھۇرىيىتى Sherqiy Türkistan Islam Jumuhriyiti, Çince karşılığı: 东突厥斯坦伊斯兰共和国/東突厥斯坦伊斯蘭共和國 dōng　tūjuésītǎn yīsīlán gònghéguó; 12 Kasım 1932 - 6 Şubat 1934), bugünkü Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde kurulmuş cumhuriyet.

1930'lu yıllarda Doğu Türkistan'ı yöneten Sincan Eyalet hükûmetine karşı Uygurlar başta olmak üzere Müslümanların bağımsız hareketini birleştirerek Tarım Havzası'nın güneybatısında yer alan Kaşgar'da kurulan hükûmet.
Kuzeybatı'nın Üç Ma'sı (西北三馬 xīběi sānmǎ) olarak ünü kazanan Müslüman Hui askerî hiziplerin bir kolu olan Ma Zhongying (馬仲英)'nın ordusu Sincan'a kadar genişlemeye başlamıştır. Buna karşın yerli halklar önce 1931'de Kumul'da 1932'de Turfan'da isyan başlatmışlardır. Kumullu Hoca Niyaz önderliğindeki isyan gücü Eyalet ordusunun hücumune uğrayarak batıya çekilmek zorunda kalmıştır.
Ma Chungying ordusunun saldırıya uğramamış Tarım Havzası'nın güneyindeki Hotan'da da 1933'te Mehmet Emin Buğra isyan etmiştir. İsyancılar Hanlı memurları kovarak Hotan'ı aldıktan sonra Yarkand ve Kaşgar'a ilerleyerek Kumlu ve Turfan'dan sağınmış güçleriyile birlikte 12 Kasım 1932'de Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilan etmiştir.
Cumhurbaşkanlığına Kumul'u temsilen Hoca Niyaz, başbakanlığına Hotan'ı temsilen Sabit Damolla seçilmiştir. Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, Birleşik Krallık ve Türkiye Cumhuriyeti gibi ülkelerin tanımalarını istediyse de kabul edilmemiştir.
1933'te Doğu Türkistan kargaşa içindeydi. 12 Mart 1933'te Urumçi'deki Sincan Eyaleti hükûmetinde Genelkurmay başkanı Chen Zhong (陳中 chén zhōng)'nun Beyaz Rus birlikleriyle birlikte giriştiği darbe başarısızlığıyla sonuçlanmıştır.
Turfan'ı işgal eden Ma Chungying ordusunun tehdidine karşı Urumçi'daki Sincan Eyalet hükûmeti Sovyetler Birliği'nden yardım ve müdahalesini istemiş ve 1934'te Kızıl Ordu'ya bağlı iki tugay Sincan'a girmiştir. Kızıl Ordusu'ndan kaçan Ma Chnagying ordusu Hotan'a saldırmış ve Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu imha etmiştir. Böylece 6 Şubat 1934'te cumhuriyeti yıkılmıştır.
Cumhurbaşkanı Hoca Niyaz ve Savunma Bakanı Muhiti, Sovyetler vasıtasıyla Sincan Eyalet hükûmeti askerî müfettişi olan ve "Sincan Kralı" olarak adlandırılacak olan Sheng Shicai (盛世才 shèng shìcái) ile anlaşarak başbakanı Sabit Damolla'yı Sincan Eyalet hükûmetine teslim etmiş ve Hoca Niyaz ise Sincan Eyalet hükûmetinin başbakan yardımcısı olmuştur.

1933 yılında Muhammet Ali Tevpik (Tohtu Hacı) tarafından yazılmış, aynı yıl Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti'nin kuruluşunda devlet töreni ile okunarak Doğu Türkistanlılarca ulusal marş olarak kabul edilmiştir.

Doğu Türkistan Cumhuriyeti
Doğu Türkistan bayrağı
Doğu Türkistan Sürgün Hükûmeti
Doğu Türkistan Milli Uyanış Hareketi

James A. Millward and Nabijan Tursun, "Political History and Strategies of Control, 1884-1978" in Xinjiang: China's Muslim Borderland ISBN 0-7656-1318-2.

The Soviet in Xinjiang 1911-1949

Doğu Çağatay Hanlığı ya da Moğolistan Hanlığı, Tuğluk Temür 1363 yılında oğlu İlyas Hoca'yı Çağatay Hanlığı'na bağlı Doğu Çağatay Hanlığı'nın başına getirmiştir.

Yunus Han'ın ölümünde sonra onun bölgeleri onun oğullarına bölünür. Ahmet Han (1487-1503), doğu Moğolistan ve Uyguristan'ı alır, Oyrat'lara karşı başarılı savaşlar düzenler, Çin bölgesine baskın yapar ve batı Tarım Havzasını Duğlatlar'dan ele alamaya girişir, sonuçta tamamen başarısız olur.

Toğluk Temür, önce Doğu Çağatay Hanlığı 1347-1359, daha sonra Çağatay Hanlığı 1359-1362
İlyas Hoca, 1363-1390; Toğluk Temür'ün bir oğlu.
Hıdır Hoca, 1390-1399; Toğluk Temür'ün diğer bir oğlu.
Şem-i Cahan, 1399-1408; Hıdır Hoca'nın oğlu.
Muhammed Han, 1408-1416; Şem-i Cahan kardeşi.
Nakş-ı Cahan, 1416-1418; Şem-i Cahan'ın bir oğlu.
Sultan Üveys Han, 1418-1421 ve tekrar 1425-1428; Şir Ali bin Hıdır'ın bir oğlu.
Şir Muhammed, 1421-1425; Şah Cahan bin Hıdır'ın bir oğlu.
II. Esen Buğra, 1428-1462; Üveys Han'ın bir oğlu.
Yunus Han, 1462-1481; Üveys Han'ın diğer bir oğlu.
Sultan Mahmud Han, 1486-1508; Yunus Han'ın bir oğlu.
Mansur Han, 1502-1543; Moghulistan hanı Yunus Han'ın bir torunu.
Sultan Said Han, 1514-1532; Mansur Han'ın bir kardeşi, aynı zamanda Altıshahr (Yarkand Hanlığı) Hanı.
Abdürreşid Han, 1544-1570: Said Han'ın bir oğlu.

Turpan Hanlığı
Yarkand Hanlığı

Svat Soucek, A History of Inner Asia, Cambridge University Press (Februar 2000) ISBN 978-0-521-65704-4 (İngilizce)

Edessalı Mateos ya da Urfalı Mateos (Ermenice: Մատթէոս Ուռհայեցի, Matevos Urhayetsi; d. 1070 civarı; ö. 1137 sonrası) Edessa şehrinde yaşamış Ermeni tarihçi ve keşiş. Ay ve yıl vererek ve önemli bulduğu olayları kayıt altına aldığı, tarih kitabı olduğu kadar günlük olarak tutulmuş önemli kroniğini (Ermenice: Zhamanakagrut‘iwn) 12. yüzyılın ilk yarısında yazmıştır ve eserinde 952 ila 1128/1129 tarihlerini ele almıştır. 1162/1163 tarihine uzanan kroniğin devamı rahip Gregor tarafından tamamlanmıştır.

Hrant D. Andreasyan (Çevirmen), Urfalı Mateos Vekayi-Namesi (952-1136) ve Papaz Grigor'un Zeyli (1136-1162), Türk Tarih Kurumu, 2000.
Tara L. Andrews: Prolegomena to a Critical Edition of the Chronicle of Matthew of Edessa, with a Discussion of Computer-Aided Methods Used to Edit the Text. Oxford 2009, (Oxford, Linacre College – University of Oxford, Dissertation, 2009; Digitalisat).
Tara L. Andrews: The New Age of Prophecy: The Chronicle of Matthew of Edessa and Its Place in Armenian Historiography. In: Erik Kooper (Hrsg.): The Medieval Chronicle. Band 6. Rodopi, Amsterdam u. a. 2009, ISBN 978-90-420-2674-2, S. 106–124.
Christopher MacEvitt: The Chronicle of Matthew of Edessa: Apocalypse, the First Crusade, and the Armenian Diaspora. In: Dumbarton Oaks Papers. Bd. 61, 2007, S. 157–181, JSTOR 25472048.

Erbil Beyliği, Erbil Atabeyliği veya Begteginliler, 1146-1233 yılları arası Irak'ın kuzeyindeki Erbil ve çevresine egemen olan Türk Atabeyliğidir. Devlet adını kurucusu olan Zeynüddin Ali Küçük'ün babası Begtegin'den almıştır.

Begtegin, Büyük Selçuklu Devleti'inde ordusunda bir komutandır. Oğlu Zeynüddin Ali Küçük, Zengilerin emri altına girmiş ve bu devletin hükümdarı İmadeddin Zengi tarafından 1144 tarihinde Musul valisi olarak görevlendirilmiştir. 1146 yılında İmadeddin Zengi ölünce Zeynnüddin Ali Küçük, Musul valiliği ile birlikte Şehrizor, Hakkâri, Sincar, El-Hamidiye, Tikrit ve Harran'ı kapsayan bölgeyi egemenliği altına almıştır. Böylece merkezi Erbil olan Erbil Beyliği'ni kurmuş ve bu devletin ilk atabeyi olmuştur.
Zeynnüddin Ali Küçük, 1167 yılında Musul valiliğini Kutbeddin Mevdud'a bırakarak Erbil'e çekilmiştir. Bunun karşılığında oğlu Muzafferüddin Kökbörü'nün kendinden sonra yerine geçmesi garantisini almıştır. Muzafferüddin Kökbörü'nün arası Mücahidüddin Kaymaz ile açılmıştır. Devletin başına Yusuf bin Ali Küçük geçmiştir. 1190 tarihinde Yusuf 'un ölmesi ile Muzafferüddin Kökbörü yeniden hükümdar olmuştur. Önce Zengiler hükümdarı II. Seyfeddin Gazi'nin hizmetine girmiş, ardından Selahaddin Eyyubi'nin hizmetine girerek Urfa'yı almıştır. 1232 yılında Muzafferüddin Kökbörü ölünce kendinden sonra varisi olmadığı için beylik, vasiyet gereğince Abbasiler'e bağlanmıştır.

Muzafferüddin Kökbörü (1156-1232):Yetimlere sütanneler tayin eden devlet adamı
"Ana Britannica", c.5 sf.57.

Erzincan Beyliği, Erzincan Emirliği veya Mutahharten Beyliği, 14. yüzyılın sonları ile 15. yüzyılın başlarında hüküm süren Anadolu Türk Beyliklerinden biri.
Eretna Beyliği sınırları içerisinde olan Erzincan'da yönetici Pir Hüseyin'in 1379 yılında ölümü üzerine Mutahharten Bey yönetimi ele geçirdi. Aynı yıl adına para bastırdı ve hutbe okutarak Erzincan merkez olmak üzere bağımsızlığını ilan etti. Eretna Beyliği hükümdarı Alâaddin Ali Bey, bu durum karşısında yönetimi geri almak için önce barışçıl yollar denediyse de Mutahharten Bey üzerine kuvvet gönderdi. Eretna kuvvetlerinin başarısız olmasına ve Alâaddin Ali Bey'in 1380 yılında ölmesine rağmen Mutahharten Bey, Eretna Beyliği'ne karşı Dulkadiroğulları Beyliği ve Akkoyunlular ile ittifak kurmaya çalıştı.
Bu arada Eretna Beyliği'ne son veren Kadı Burhanettin 1381 yılında Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti'ni kurdu. 1385 yılına kadar Erzincan Beyliği ile Kadı Burhanettin devleti arasında birçok çarpışma ve mücadele gelişse de Mutahharten Bey ile Kadı Burhaneddin bir dostluk anlaşması imzaladı. Ancak 1388 yılında Sivas'ı almak üzere harekete geçti ve çevredeki bazı beylerle ittifak kurdu. Kadı Burhanettin'in Sivas'a dönmesi üzerine sonuç alamadı. 1393 yılına kadar Karakoyunlular'la ittifak kurdu. Aynı yıl Timur'un Anadolu'ya hareket edeceği kesinleşince Timur İmparatorluğu'na tabi olmak üzere Timur'un yanına giderek ona tabi olacağını bildirdi.
1398 yılında Kadı Burhaneddin, Akkoyunlular hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından yenilgiye uğratılıp öldürülünce Erzincan Beyliği rahatladı. Ancak Osmanlı Beyliği hükümdarı Yıldırım Bayezid'ın Kara Yülük Osman Bey'i yenerek Sivas'ı alması üzerine, Osmanlılarla Erzincan Beyliği komşu oldu. Yıldırım Bayezid, Mutahharten Bey'den Timur'dan ayrılarak kendisine tabi olmasını istediyse de Mutahharten Bey bunu kabul etmedi. Daha sonra Osmanlılara karşı Timur'la birleşerek 1400 yılında Sivas'ın Moğollarca işgaline yardım etti. Timur'un güneye yönelmesi üzerine bölgeye ulaşan Osmanlı birlikleri Erzincan Beyliği üzerine yürüdü. Erzincan, Osmanlı birliklerince işgal edilmesine rağmen Mutahharten Bey'e dokunulmadı ve Osmanlıya tabi olduğu ilan edildi. Rehin olarak ailesi Bursa'ya götürüldü. Ancak Mutahharten Bey başına gelen bu durumu Timur'a bildirdi.
Bu olayların akabinde Mutahharten Bey, 1402 yılında meydana gelen Ankara Muharebesi'nde Timur'un ordusunda savaştı. Tatarların Osmanlı ordusundan ayrılıp, Timur ordusuna geçmesinde rol oynadı. Savaş sonrası Erzincan'a geçti ve bir yıl sonra öldü. Ölümünden sonra beyliği kimin yönettiği tam olarak bilinemese de 1410 yılında beyliğin başında torunu Şeyh Hasan bulunmakta idi. Bu dönemde Karakoyunlular hükümdarı Kara Yusuf, 1410 yılında Erzincan'ı 45 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Bu tarihten itibaren beylik tamamen Karakoyunluların eline geçti ve beylik tarih sahnesinden çekildi.

Dorileon Muharebesi, 1 Temmuz 1097 tarihinde Birinci Haçlı Seferi'nin başlangıcında gerçekleşti. Eskişehir yakınında yapılan bu savaşta Haçlılar, I. Kılıçarslan'ın Anadolu Selçuklu ordusunu yenerek Anadolu'da ilerlemelerine devam ettiler.

İznik Kuşatmasından sonra şehri Bizans'a teslim ettikleri için yağma yapamayan Haçlı ordusu 26 Haziran'da Bizanslılara diş bileyerek Anadolu'ya doğru yürüyüşe başladı. Haçlı ordusu yolda idare ve ikmal kolaylığı sağlamak nedeniyle ikiye ayrıldı. Nispeten az askere sahip olan birlik; Tarantolu Boemondo, yeğeni Tancerd, Flandralı Robert komutasında genellikle Norman ve Flandaralılardan meydana geliyordu. Diğer birlik ise Godfrey, kardeşi Boulognelu Baldwin, Toulouse kontu IV. Raymond ve Papa temsilcisi Adhémar de Monteil idaresinde Fransızlardan oluşmaktaydı.Bu birliğe Bizans birlikleri General Tatikios komutasında öncülük yapıyorlardı. Artçılığı ise Vermandoislu Hugo idaresindeki Fransızlar yapmaktaydı. İki ordu Eskişehir yakınlarında Dorileon ovasında birleşmek için anlaştılar.
Boemondo ordusunun Selçuklular tarafından devamlı gözetlendiğini anlamıştı. Birliğiyle 29 Haziran'da Eskişehir ovasına geldiklerinde Selçukluların baskın yapacağını anlamıştı.
Sultan I. Kılıç Arslan İznik'in düşmesinden sonra ordusunu güçlendirmişti. Bu ordunun büyüklüğü, özellikle çarpışmayı kazanan Haçlıların başarısını büyük göstermek isteyen kaynaklarda, gayet abartılmakta ve değişik kaynakta değişik olarak verilmektedir. Daha eski tarihî kaynaklara göre Selçuklu ordusu 25.000-30.000 arasındaydı. Ancak yeni yapılan araştırmalara göre Kılıç Arslan'ın ordusu 6.000-8.000 kişiden büyük değildi.

1 Temmuz'da önde yürüyen Boemondo komutası altında olan Normanlardan oluşan birinci Haçlılar grubu Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından karşılandı. Kılıç Arslan Selçuklu ordusunun çok hızlı ve hareketli atlı okçuları Normanlardan oluşan bu Haçlı ordu grubunu sardı. Normanlar hemen askerlerini sıkıca birbirlerine yaklaştırdılar ve bu askerleri asker olmayanlar ve ağırlıklar etrafında topladılar. Boemondo'nun zırhlı ağır süvarileri hemen hazırlığa geçti, ama oynak hafif Selçuk süvarilerine karşı savunma yapılması çok zor oldu. Selçuklu süvariler alışılagelen taktiklerine göre ortada bulunan savaşçı olmayanlar ve zırhsız piyade askerleri içine hücumlar yapıp oklarını atıp geri çekilme manevralarına geçtiler. Boemondo savaşçı olmayanları ve zırhsız piyadeleri korumak maksadıyla zırhlı süvarilerini atlarından indirtip bir savunma hattı kurdurdu. Ağır zırhlı Haçlı askerlerinin de savunmasıyla Selçuklu süvarilerinin hücum, ok atma, geri çekilme manevraları sonuçsuz kalmaya başladı; çünkü okları zırhları kolay delemiyordu. Yine de zırhsız haçlı piyadelerine ve atlarına çok büyük kayıp verdirdiler. Boemondo arkadan gelen Fransızlardan oluşan ikinci gruba bu baskın hakkında haberciler gönderdi ve hemen yardım istedi. Beomondo kendi ordu grubunu yakında bulunan nehir kenarındaki biraz bataklık araziye çekilmesini sağladı. Bu bataklık arazi atların hızını kestiği için Selçuklu süvarisinin hücumlarının şiddeti azalmaya başladı. Zırhlı askerler yaya olarak zırhsız piyadeler ve savaşçı olmayanları korumak için onlar etrafında bir daire şeklinde savunma hatları yapmaya çalıştılar. Fakat yine de süvari hücumları ve okların verdiği zayiat devam etti. Bazı ağır zırhlı Haçlılar ise karşı hücumlara da girişmekteydi. Fakat Selçukluların elinde çok sayıda ok bulunması ve süvarileri çok seri ok atmaları nedeniyle ağır zırhlı Haçlılar bile telef olmaya başladılar.
Arkadaki ikinci gruptan Godfrey hücum altındaki gruba yetişerek kendi Fransız ağır zırhlı süvarileri başında Selçuklu güçlerini yarmaya çalıştı. Öğleye doğru 50 Fransız şövalyeden oluşan bir birlik Beomondo'ya erişti ve daha sonra diğer Fransız ağır zırhlı süvariler de ilerlemeye başladılar. Lakin Selçukluların hücumlarından ötürü Haçlılar kayıp vermeye devam etti. Haçlı ordusu bataklık araziden geri itildi ve nehrin sığ kenarlarında savaşmaya mecbur kaldı. Fakat Haçlı savunma hatları 7 saat süren bu çarpışmadan sonra bile çökmedi. Tam bu sırada Raimondo'nun ikinci gruptan zırhlı süvarileri gelip yan taraftan Selçuklu süvarilerine yüklendiler ve onları geri döndürmeyi başardılar. Haçlılar yeniden ağır zırhlılar grubu kurup Boemondo, Tancred, Norman Robert sol kanatta Raymond ve Flandaralı Robert orta da ve Godfrey ve Hugh sol kanatta olarak bir hücum hattı hazırlayıp ağır süvari hücumuna geçmeyi sağladılar. Fakat bu hücum Selçuklu ordusunu kuşatma yerinden atmayı başaramadı. Ancak geç öğleden sonra Adhemar'ın komutasında bir diğer Haçlı ağır süvari birliği etraftaki tepelerin ağaçlıklı yamaçlarından ve tepeler arkasından Selçuklulara görünmeden geçerek Selçuklu süvari birliklerini arkasına doğru geçmeyi başardı ve Selçuklu ordusunun artçılarına ve ağırlıklarına hücuma başladılar.
İkinci bir ordu grubunun arkada bulunduğundan önceden haberdar olmayan, bu ikinci ordu grubunun bu kadar çabuk bir araya geleceğini ve bu kadar ağır bir darbe indireceğini beklemeyen; askerlerinin oklarının ve kılıç darbelerinin kalın Haçlı şövalye zırhlarına karşı etkili işlemediğini gören ve bu nedenle birleşen Haçlı ordusuna karşı çıkamayacağını anlayan Sultan Kılıç Arslan Selçuklu ordusunu epeyce ölü vererek ve hatta hazinesini de geri de bırakarak geri çekmek zorunda kaldı.

Bu muharebeden sonra Kılıç Arslan'ın hazinesini ele geçiren Haçlı güçleri kendilerini zenginleşmiş buldular. Selçuklu orduları bu muharebeden sonra doğrudan doğruya Haçlı ordusu ile savaşa girişmekten kaçındılar. Haçlı ordusu Antakya'ya kadar neredeyse hiç meydan muharebesi yapmadan ilerledi. Kılıç Arslan ise saldır-kaç taktikleriyle (gerilla savaşı) yıldırma-yıpratma savaşına girişti. Haçlı ordusu ağır kayıplar vererek 3 ay sonra Antakya önüne gelebildi.

Özel

Genel

Gazneliler (Farsça: غزنویان Ghaznaviyān), 963-1186 yılları arasında Maveraünnehir, Afganistan, Hindistan'ın kuzeyi ve Horasan'da hüküm sürmüş olan Türk devleti. Gazneliler adlarını başkent edindikleri, hâlen Afganistan sınırları içinde bulunan Gazne şehrinden almıştı. Mahmud-ı Gaznevî'nin Yemînüddevle lakabına atıfla bu hanedana Yemînîler denilmektedir. Ayrıca hanedanın babası Sebük Tegin'e atıfla Sebük Teginîler olarak da anılmaktadır. Gazne Devleti'nden önce bu topraklarda hüküm sürmüş olan Fars asıllı Samanîlerin siyasi ve kültürel etkisinden dolayı Gazneli Türkler, zaman içerisinde Farslaşmışlardır.
Gaznelilerin kurucusu sayılan Alp Tegin, Samanîlerin ordu komutanlarındandı. Ancak hanedanlığın tam anlamıyla kuruluşu, onun damadı Sebük Tigin döneminde mümkün olmuştur. Sebük Tigin, Gazne şehrini başkent yaparak Samanî sultanlarının egemenliğinden kurtulmuştur. Sebük Tegin'in oğlu Sultan Mahmut döneminde imparatorluğun sınırları Ceyhun'dan İndus Nehri'ne, oradan da Hint Okyanusu'na kadar uzandı ve Rey ve Hamedan'ı da kapsadı. I. Mesut döneminde Gaznelilere ait, köklü ve büyük toprakların bir kısmı kaybedilmiştir. Batı bölgelerinin neredeyse tamamı, Dandanakan Savaşı sonrasında Selçuklu Devleti'nin kontrolüne geçmiş ve elde Afganistan, Belucistan ve Pencap bölgeleri kalmıştı. Selçukluların 1157'de dağılması, Gaznelilere pek yarar sağlamadı. Bu karışık ortamdan güçlenerek çıkan Gurlular, 1151'de Behramşah'ı yenilgiye uğratarak Gazne'yi ele geçirdiler. Bundan sonra hükümdarlıklarını Lahor'a çekilerek devam ettiren ve İslam dinini Hindistan'ın içlerine kadar yaymış olan Gaznelilerin son hükümdarı Hüsrev Melik'in Gurlular tarafından 1186'da esir alınmasından sonra Gazne Devleti kesin olarak sona erdi.

Gazneliler Türk kökenlidir. Gazneliler Devleti'nden önce de Afganistan'da Türk toplulukları bulunmaktaydı ve Gazneliler Devleti, büyük ölçüde bu topluluklara dayanarak kuruldu. Gazneli Devleti'nin kurucusu Sebük Tigin, köle (Gulam) olarak Samanîlerin yurduna gelince Müslüman olmuştur. O dönemde bir devletin kimliği, yöneticilerine göre isim almaktaydı. Sebük Tigin'in Pend-Nâme'sine (öğüt kitabına) göre kendisi Türkistan'da "Barsahlılar" kabilesindendir. Sebük Tigin, "Türk Köle" olarak Samanî Emiri Alp Tegin tarafından satın alınmıştır. Ebu'l Gazi Bahadır Han ise, Sultan Gazneli Mahmud'un babası Sebük Tigin'in kayı boyundan olduğunu belirtir.

Maveraünnehir'den Ganj boylarına, Hazar kıyılarından Pamir yaylalarına kadar uzanan bölgeler. (4.700.000 km²)

Afganistan'da MÖ 2. yüzyıldan itibaren çeşitli devletler kurulmuştur. Burada kurulan devletlerden biri olan Gazne Devleti, tarihi kaynaklarda, Yemînîler ve Sebükteginîler olarak da geçmektedir. Samanî Devleti'nin en parlak devrinde çok sayıda Türk, gruplar hâlinde Maveraünnehir yoluyla İslam dünyasına getirilmekteydi. Samanî Devleti'nin zayıflamaya başladığı sırada; Simcûrîler, Kara Tegin İsficâbî ve Baytuz gibi Türk aile ve komutanlar Afganistan'ın çeşitli bölgelerinde hâkimiyet kurmuşlardı.
İşte bu Türk komutanlarından biri de Gazne Devleti'ni kuracak olan Alp Tegin'dir. Tahminen 890-891 yıllarında doğan Alp Tegin, Samanî emirine köle olarak satılmış ve onun hassa askerleri arasına dahil edilmiştir. Samanîlerin takdir ettikleri vasıflara sahip olmasından ötürü azat edildi ve kendisine bazı Samanî birliklerinin komutası verildi. Bundan sonra hâcibü'l-hüccâblığa (bütün saray idaresinin başı) yükselmiştir.
Sarayda nüfuzunu arttıran Alp Tegin, 10 Şubat 961 tarihinde Samanî emiri tarafından en yüksek askeri makam olan "Horasan sipehsâlârlığı"na getirildi. Ayrıca, onun yerine hâcib olarak yine onun bir gulâmı getirilmesiyle saraydaki nüfuzunu devam ettirdi. Samanî Devleti'nin başına kimin geçeceği konusunda Alp Tegin'in etkili olması sonucu, Samanî sarayında Alp Tegin'in hâkimiyetinden ve her işe müdahale edişinden kurtulmak isteyen yeni bir grup ortaya çıktı. Samanî hanedan üyeleriyle ordu, Mansur bin Nuh'a sadakat yemini ederek onu tahta geçirdiler. Alp Tegin ise kendi adayını zorla tahta çıkarmak için çaba göstermeye çalışsa da, askerlerine güvenmediğinden Buhara üzerine yürümekten vazgeçerek kendi has gulâmlarıyla beraber Belh'e çekildi ve bu şehri aldı. Alp Tegin'e karşı olanlar I. Mansûr'u onu yakalamak için ordu göndermeye ikna ettiler. Alp Tegin, kendisine doğru gelen 16.000 kişilik orduya karşı harekete geçerek Belh ile Hulm arasındaki, "Hulm Geçidi"nde yer tuttu ve 3.000 kişilik ordusuyla muharebeyi Nisan-Mayıs 962'de kazandı ve Gazne'ye doğru yürüyerek 4 aylık bir çaba sonucunda 12 Ocak 963'te Gazne'yi ele geçirip, Gazne Devleti'nin temelini attı.
Alp Tegin, Hindistan'a seferler düzenlemeye başladığı sırada (13 Eylül 963) öldü. Ölümünden sonra Gazne'de hâkimiyet kısa bir süre elden çıksa da yerine geçen oğlu Ebu İshak İbrahim, Samanî emirinin de yardımıyla şehri yeniden ele geçirdi. Ebu İshak İbrahim'in oğlu olmadığından, 12 Kasım 966'daki ölümünden sonra onun yerine Türk komutanlarından Bilge Tegin seçilip, Samanî Devleti'ne bağlılığını bildirdi. Buhara'daki Samanî komutanlarından Faik, bağımsız bırakılmış bu Türk topluluğunu egemenliği altına almak için bir ordu gönderse de, ordusu mağlup edildi ve bir daha Buhara'dan Gazne'ye saldırı olmadı.
Bilge Tegin'in 975'te ölmesi üzerine tahta Alp Tegin'in diğer bir kölesi olan Böri Tegin geçti. Böri Tegin, halkla ters düşmesi üzerine 20 Nisan 977'de tahttan indirildi ve yerine Türk komutanları tarafından seçilen Sebük Tegin geldi. Sebük Tegin, görünüşte Samanîlerin bir valisi olarak hareket etmesine rağmen, bağımsız bir Gazne Devleti'nin temeli onun zamanında atılmıştı. Çok geçmeden Türklerin nüfuzu, Gazne'den Doğu Afganistan'daki Zabulistan bölgesine kadar yayıldı. Topraklarını; Toharistan, Zemindaver ve Belucistan'daki Kusdar bölgesine kadar genişletti. Müslümanlığın yayılmasını engelleyen Hinduşahî Racası'nı mağlup etti ve Kabil Nehri boyunca Peşaver'e kadar ilerledi. Türk komutanlarından Ebû Ali Simcûrî ve Faik ittifakına karşı Sâmânî Emiri I. Mansûr, 994'te Sebük Tegin'i yardıma çağırdı. Sebük Tegin ve oğlu Mahmut'un Horasan'a gelip isyancıları yenmesi üzerine Samanî emiri, Mahmut'a Seyfü'd-devle unvanı ve Horasan ordu komutanlığı verdi. Gazneli hâkimiyetini; Toharistan, Zabulistan, Gur ve Belucistan'a kadar taşıyan Sebük Tegin, Ağustos 997'de öldü.
Sebük Tegin ölmeden önce küçük oğlu İsmail'in tahta geçmesini vasiyet etmesinden dolayı İsmail, babasının ölüm haberini aldıktan sonra Belh'e gelerek hükümdarlığını ilan etti. Nişabur'da bulunan Mahmut ise kudret ve tecrübe bakımından İsmail'den üstündü. Mahmut, İsmail'e kendisinin yaşça büyük olduğunu ve tahta geçmesi gerektiğini, İsmail'e de Belh ve Horasan eyaletlerinin yönetimini bırakmayı teklif ettiyse de, İsmail bunu kabul etmedi. İki kardeş arasında Mart 998 tarihinde yapılan muharebeyi Mahmud'un ordusu kazandı.

Gazneli Mahmut, Karahanlılar ile bir antlaşma yapıp kuzey cephesini emniyete aldıktan sonra, tahta çıkarken ettiği yemin ve verdiği söz doğrultusunda Hint seferlerine başladı. 1001-1027 yılları arasında Hindistan üzerine toplamda 17 sefer düzenlenmiştir. Bu seferlerin başlıca amaçları bu ülkede İslam dinini yaymak, kalabalık Gazne ordusunu hareket hâlinde tutmak ve bir takım ganimetler elde etmekti. Sultan Mahmut, yaklaşık Eylül 1000 tarihinde I. Hint Seferi'ne çıktı. Kabil'in doğusunda, Hintlerin elinde bulunan birkaç kalesini zapt etti. Eylül 1001'deki II. Hint Seferi'nde Vayhand Racası Caypal'ın üzerine 15.000 atlıyla beraber giden Mahmut, 27 Kasım 1001 tarihinde yapılan muharebeyi kazandı ve filler de dahil olmak üzere pek çok ganimet ele geçirdi. Mahmut III. Hint Seferi'ni, II. seferinde kendine destek olmayan Bhâtiya Racası Becî Rây'a karşı yapmıştır. Becî Rây mağlup edilince, Bhâtiya bölgesi de Gaznelilerin eline geçti. Mart-Nisan 1006'da IV. Hint Seferini; Ebu'l-Feth Alparslan (Davud)'ın Bâtıni hareketleri üzerine yapan Mahmut, Multan ve Pencap'ı ele geçirdi.
Sultan Mahmut'un kuzeyde Karahanlılar ile olan mücadelesinden yararlanan Multan Valisi Suphal, Mahmud'a itaati reddederek Hindu dinine geri döndü. Bunu Ocak 1008'de öğrenip V. Hint Seferi'ne çıkan Sultan Mahmut, Multan'ı tekrar idaresi altına aldı. Pencap çevresindeki Racaların İslam dinine karşı tavır sergilemesi üzerine 31 Aralık 1008'de VI. Hint Seferi'ne çıkan Mahmut, Ağustos-Eylül 1009'da seferini galibiyetle tamamladığında Kuzey Hindistan'daki Racaların egemenlik gücünü azaltmıştı. VII. Hint Seferi'ni ticari bir antlaşmayla sonlandıran Gazneli Mahmut, Ekim 1010 tarihinde VIII. Hint Seferi'ne çıktı. Bu seferinde hiçbir zorlukla karşılaşmayarak Multan'ı kesin olarak egemenliği altına aldı. Sultan Mahmut, IX. Hint Seferi'ni bugünkü Salt Range bölgesindeki Nandana'ya yaptı. Kendisine tâbi olmak istemeyen Nandana Racasını mağlup etti ve bu galibiyetinin yankıları sonucunda Kuzey Hindistan'da İslam dini yayılmaya başladı.
Gazneli Mahmut, Hindistan'daki en önemli seferlerinden birini Delhi'nin 150 km. kadar kuzeyinde bulunan Thanesar şehrine yapmıştır. Hintlerce kutsal sayılan bu şehrin bulundurduğu birçok putun en büyüğü, "Çakrasvamî" adlı puttu. Sultan Mahmut, bu putu kırmak ve ganimet elde etmek için Ekim-Kasım 1014'te X. Hint Seferi'ni bu şehre yaptı ve galip geldikten sonra, putu Gazne'ye götürerek halka gösterdi. 1015 yılı sonlarına doğru XI. Hint Seferi'ne ve Eylül 1018'de de XII. Hint Seferi'ne çıkan Gazneli Mahmut, Türkistan'dan gelen 20.000 kişilik bir gönüllü grubun kendine katılmasıyla ordusunu biraz daha büyüttü ve bundan sonraki seferlerinde ordusuna karşı önemli direnişler olmadığı için Agra yakınlarına kadar topraklarını genişletti. Ekim 1021'de Mahmut, XIV. Hint Seferi'ni daha önce ele geçiremediği Keşmir bölgesine yaptı ancak, kışın şiddeti sebebiyle Lokhot Kalesi'ni zapt edemedi.
Daha önce Kalincar Racası Ganda mağlup edilmişse de, kesin olarak itaat altına alınmamıştı. Bunun üzerine XV. Hint Seferi'ne 1022 yılında çıkan Sultan Mahmut, Gvalior'u ve Kalincar'ı zapt etmek yerine haraca bağlayarak Mart-Nisan 1023'te Gazne'ye döndü. Gazneli Mahmut, Hindistan'a yaptığı en me

Gümüştegin Melik Ahmed Gazi ya da İbn-i Danişmend ya da Danişmend Ahmed Gazi  (ö. 1104), Danişmendliler'in ikinci hükümdarıdır. Kimi kaynaklarda beyliğin kurucusu kabul edilir.
Türkmen Danişmend (Bilge) Ali Taylu'nun oğludur. Kendisi de babası gibi, bilge bir kişi olduğu için “Danişmend Ahmed Gazi” veya “İbn Danişmend” diye anılmıştır. Haçlılar'a karşı I. Kılıçarslan ile birlikte başarılı mücadeleleriyle tanınır.

Danişmendli Beyliği'nin başına 1084 yılında geçti. Danişmendli Beyliği o sene geçici bir süre için kardeşi İsmail Gazi'nin eline geçmişse de tekrar geri aldı.
1097'de Haçlı Seferlerinin başlamasından sonra Anadolu Selçuklu Sultanı'nın müttefiki olarak Haçlılarla mücadele etti.

1097'de  I. Haçlı seferi başlamış ve Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan başkenti olan İznik'i 19 Haziran 1097 tarihinde Haçlılara kaybetmişti. I. Kılıçarslan yalnız başkenti değil oradaki asker ve hazineleri de kaybederken Haçlı kuvvetleri de Eskişehir yönünde ileri harekete geçtiler. 30 Haziran 1097'de I. Kılıçarslan Haçlıları Eskişehir ovasında karşıladı. Kılıçarslan ile çekişme halinde olan Gümüştegin, tehdidin büyüklüğü karşısında çekişmeleri rafa kaldırmanın daha doğru bir politika olduğunu görerek ordusuyla yardıma koştu. Ne var ki birleşen Türk güçleri Eskişehir Savaşı'nda zırhlı Haçlı şövalye birliklerinin karşısında başarı sağlayamadılar. Bunun üzerine düşmanı geçtikleri yol boyunca çete savaşları ile yıpratarak, uygun bir alanda yapacakları bir meydan savaşı ile yok etme stratejisi güttüler. Gümüştegin, bu harekât sırasında asker kaybetmesine rağmen herhangi bir toprak kaybına uğramadı.
Vur-kaç taktiğini kullanan Türkler, Antakya'ya ulaşıncaya kadar, Haçlıların büyük bir bölümünü yok etmeyi başardılar.

Gümüştegin'in en büyük hedefi, Malatya'yı ele geçirmekti. Malatya, 1074 yılından beri Kilikya'daki Ermeni prensliğinin görevlendirdiği valiler tarafından yönetilmekte ve Kilikya'ya inen geçitlerin koruyucusu olarak hizmet etmekteydi. 1086'dan beri  Gabriel adında Ermeni asıllı bir Rum Malatya valisi idi. Gümüştegin'in Malatya üzerine sefer hazırlığı içinde olduğu haberi üzerine  Malatya hükümdarı Gabriel, bir Haçlı kumandanı olan Tarantolu Boemondo'dan yardım istedi. Boemondo, 1097'de Antakya'yı ele geçirerek Antakya Prensliği'ni kurmuştu. Gabriel'in çağrısını fırsat bilerek pek çok Haçlı liderini ve bir kısım Ermeni prenslerini toplayıp 1100 yılının Ağustos ayında Malatya'ya hareket etti. Malatya çevresinde bazı kaleleri ellerinde bulunduran Ermeniler ve Rumlar, Haçlıların bölgeye hakim olmasıyla ellerindeki yerleri onlara kaptıracaklarından korktukları için  Gümüştegin'e haber gönderdiler, gizlice pusu kurmasını istediler Malatya'yı Aksu Vadisinden ayıran dağlık bölgeye girdiğinde Gümüştegin'in askerleri tarafından  pusuya düşürülen Boemendo, esir alınıp Niksar Kalesi’ne kapatıldı. Bu olay, Müslüman dünyasında sevinç yarattı ve Danişmendliler'in saygınlığını artırdı. Danişmend Ahmed Gazi, bir yıl sonra tekrar gelmek üzere başkenti Sivas'a geri döndü.

1101 yılının Haziran ayında İstanbul'a varan yeni bir Haçlı ordusu Boemond'u kurtarmak için Niksar'a yürüdü ancak Kılıçarslan ve Gümüştegin tarafından Amasya yakınlarında bozguna uğratıldı. Temmuz ayında İstanbul'dan Konya'ya doğru harekete geçen bir başka ordu ise Eylül 1101 başlarında Kılıçarslan, Gümüştegin, Karaca ve diğer Türk beyleri tarafından Ereğli çayı kenarında yenilgiye uğratıldı.

Gümüştegin, Haçlılar karşısında aldığı zaferlerden sonra Malatya'yı üçüncü kez kuşattı. Malatya hâkimi Gabras'ın şehir halkına sert davranması ve özellikle Süryani ileri gelenlerini öldürtmesi, kuşatma yüzünden kıtlık çeken halkın tepkisine yol açtı Süryani askerleri kapıları açarak şehri Gümüştegin'e teslim ettiler (18 Eylül 1102).  Gümüştegin fetihten sonra, halka  gıda yardımı yaptı, çiftçilere tohumluk ve öküz dağıttı. 
Malatya'nın fethi, öteden beri burada gözü olan Kılıçarslan ile ilişkilerini bozdu.

Dânişmend Gümüştegin Gazi, elinde esir bulunan Boemondo'yu 1103 yazında 100 bin altın fidye karşılığında serbest bıraktı. Hâlbuki Bizans imparatoru 260 bin altın vermeyi kabul etmiş; Kılıçarslan da devreye girerek bunca zaman birlikte hareket ettikleri için fidyenin yarısının kendisine ödenmesini talep etmişti. Bunun üzerine Gümüştegin; Bizans imparatoru ile anlaşmak yerine Bohemond'un teklif ettiği 100 bin altını kabul etti. Bohemond Niksar'dan Malatya'ya gönderildi, fidyesinin ödenmesinden sonra da serbest bırakıldı. Gümüştegin'in bu hareketi, I. Kılıç Arslan'la arasını iyice açtı. 

Boemond'un serbest bırakılmasını hoş karşılamayan Kılıçarslan, Antakya seferinden vazgeçerek Gümüştegin üzerine yürüdü. Ağustos 1103'te Maraş civarında yapılan savaşta yenik düşen Gümüştegin, 1104 yılında öldü. Onun ölümüyle büyük sarsıntı geçiren beyliğin başına oğlu Emir Gâzi geçti.

Danişmend Beyi Gümüştegin Melik Ahmet Gazi, ülkesinde ilmî ve dinî çalışmalar başlatmış; fethettiği yörelerde bir kültürel faaliyet içinde bulunmuş bir yöneticidir. Saltanatı sırasında çok sayıda ilim ve fikir adamlarını himaye edip, çalışmalarına imkân sağlamıştır. Anadolu'da te'lif edilen, bilinen en eski eser olan Keşfü'l-akabe kendisine sunulmuştur. Keşfü'l-akabe, astronomi ve felsefe alanında Farsça  bir eserdir; Kayserili İbn'ül Kemal adıyla tanınan İlyas b. Ahmed tarafından kaleme alınmıştır. Gümüştegin, itikatta mutezile mezhebinden, amelde Hanefi mezhebi mensubu idi.

Güney Şyung-nu (Çince: 南匈奴; pinyin: nán xiōng nú), Ho-han-ye yönetimindeki Doğu Şyung-nu'nun tekrar parçalanmasından sonra güneyindeki topraklarını idare eden devlettir.
Şyung-nu, MÖ 46 yılında Ho-han-ye ve Çi-Çi kardeşler arasında Doğu Şyung-nu ve Batı Şyung-nu olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu Şyung-nu'yu Ho-han-ye'nin soyundan gelenler yönetirken Batı Şyung-nu'yu da sadece Çi-Çi yönetti.
Ho-han-ye'nin ölümünden sonra Doğu Şyung-nu devleti, Panu ve yeğeni Pi'nin taht kavgasına sahne oldu. MS 48 yılında Doğu Şyung-nu, Güney Şyung-nu ve Kuzey Şyung-nu olarak ikiye ayrılmıştır. Pi, Güney Şyung-nu'yu ve Panu ise Kuzey Şyung-nu'yu yönetmiştir.
Çin egemenliğinin gölgesinde yönetilen bu imparatorluk, Talas'ın doğusundan Çin'e kadar olan topraklara egemendi. Bu bölgeler Çin Seddi'nin kuzeyinden Kansu bölgesini oradan da Gobi Çölü'nü kapsıyordu. Güney Şyung-nu-lar, Çin hakimiyetini kabul etmişlerdir ve 216 yılına kadar himayeleri sürmüştür.
Şyung-nu'ların tüm mirasçıları önce Doğu Şyung-nu'lar ve oradan da Güney Şyung-nu-lar'dır. Ho-han-ye'nin soyu Pi ile devam etmiştir.
Çin'e yakın bir bölgede bulunan Güney Şyung-nu, Çin üstünlüğünü kabul ettiği hâlde, Baykal Gölü ve çevresindeki Kuzey Şyung-nu devleti bağımsız kalmayı tercih etmişti. Ancak Çinliler Güney Şyung-nu'yu kışkırtarak Kuzey Şyung-nu'yu da yıprattılar. Sonuçta güneyden gelen Güney Şyung-nu'nun hücumları ile kuzeyden gelen Türk kavimlerinden Tiele'nin akınları arasında sıkıştırılmıştı. Bu nedenle Panu çevresindeki kabileler Talas'ın batısına göç etmişti.
Çin, 216 yılındaysa Güney Şyung-nu'yu tamamen yok etti.

Doğu Şyung-nu (Ho-han-ye)
Batı Şyung-nu (Çi-Çi)
Kuzey Şyung-nu (Panu)

Görsel Yayınları Ansiklopedisi, 7. cilt.
Hayat Ansiklopedisi, 2. cilt.
Britanicca Ansiklopedisi.
J. P.Roux Türklerin Tarihi
Yeni Türkiye Yayınları, Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi, 2. cilt
PTT smartcard 16 Türk devleti koleksiyonu
1969 TRT Türk Tarihi Takvimi.

Güneybatı Kafkas Geçici Hükûmeti (Osmanlı Türkçesi: Cenûb-i Garbî Kafkas Hükûmet-i Muvakkate-i Millîyesi/Cenûb-i Garbî Kafkas Hükûmet-i Cumhuriyesi), Güneybatı Kafkas Cumhuriyeti veya Kars Cumhuriyeti adlarıyla da bilinir, 17-18 Ocak 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilen Büyük Kars Kongresi'nin sonucunda kurulan ve 19 Nisan'da İngilizlerin Kars'ı işgal etmeleriyle son bulan geçici hükûmet. Elviye-i Selâse'nin tamamını kapsamakta birlikte Kars (Hükûmet merkezi), Batum, Ahıska, Ahılkelek, Artvin, Ardahan, Acara, Posof, Çıldır, Göle, Oltu, Karakurt, Sarıkamış, Karapınar, Kağızman, Kulp, Iğdır, Serdarabat, Aralık, Nuraşen, Nahçıvan, Culfa ve Ordubad gibi yerleri kapsamaktaydı.
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe tarafından kaldırılmıştır.

9 Ekim 1918'de Ahıska Hükûmet-i Muvakkatası, 3 Kasım'da Aras Türk Hükûmeti, 5 Kasım'da Kars İslam Şurası kurulmuştur. 15 Kasım'da Birinci Kars Kongresi düzenlenmiş ve sekiz kişilik Muvakkat Heyeti seçilmiştir. 30 Kasım'da İkinci Kars Kongresi (Kars İslam Şurası Büyük Kongresi) düzenlenmiş ve Millî Şura Hükûmeti kurulmuştur. Aras ve Ahıska'daki hükûmetlerini birer şubesi sayarak Millî Şura Hükûmetine katılmıştır.
I. Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti ordusu birliklerinin Güney Kafkasya'dan çekilmesini öngörmüştür. Osmanlı Devleti bu hükme uyarak 4 Aralık 1918 tarihinde askerlerini 1877 yılından önceki Rusya sınırına aynı uzaklıktaki yere çekecektir. Fakat Kars'tan askerlerini 2 ay sonra çekme kararı almıştır.
Bu kararın nedeni halkın bölgede bir hükûmet kurmasına zaman vermektir. Çünkü askerlerin geri çekilmesi ile Elviye-i Selase denen Kars, Batum ve Ardahan, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti işgaline açık bir hale gelecektir. Bunun üzerine 29 Ekim 1918 tarihinde Ahıska ve Ahılkelek çevresinde Ahıska Hükümet-i Muvakkatası (Ahıska Geçici Hükûmeti), 3 Kasım 1918 tarihinde Emir Bey Ekberzâde başkanlığında, merkezi Iğdır olmak üzere Aras Türk Hükûmeti ve 5 Kasım 1918'de Kepenekçi Emin Ağa (Emin Ağa Borçalı) ve Piroğlu Fahreddin Bey başkanlıklarında merkezi Kars olmak üzere Kars İslâm Şûrası kurulmuştur. 30 Kasım 1918 tarihinde Kars'ta toplanan kongrede bu üç hükûmet Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi adı altında birleşmiştir. Başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir. 60 yöresel temsilcinin katıldığı bu kongre ile Kars, Oltu, Kağızman, Igdır, Sarıkamış, Ardahan ile Türklerin veya Müslümanların yaşadığı Ahılkelek, Ahıska ve Batum gibi şehirlerde yaşayan halk örgütlenmiştir. 17 Ocak 1919 ve 18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında Kars'ta toplanan kongreye 131 temsilci katılmış ve kongrede Kars Millî İslam Şûrası'nın adı Cenûb-i Garbî Kafkas Hükûmet-i Muvakkata-i Milliyesi (Güneybatı Kafkasya Milli Geçici Hükûmeti) olarak değiştirilmiştir. Başkanlığına yine Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir. Bu geçici hükûmet, 18 maddeden oluşan anayasası ve yeşil ve kırmızı zemin üzerinde bulunan ay-yıldızlı bayrağı kabul edip; 12 üyeli bir bakanlar kurulu ve halkın oyu ile seçilen 131 milletvekilli bir parlamento kurmuştur. 25 Mart 1919 tarihinde bu meclis Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi adını almıştır. Hükûmet Kars'ın dışında Artvin, Ardahan, Batum, Gümrü, Sarıkamış, Nahçıvan, Ordubad ve Iğdır'ı sınırları içinde saymıştır.

Güneybatı Kafkas Geçici Hükûmetinin bayrağı üzerine çeşitli spekülasyonlar bulunmaktadır. Uzun yıllardır internet ortamında dolaşımda olan, göndere yakın kısmında dikey yeşil bir şerit ve geri kalan bölümünde kırmızı bir zemin olmak üzere iki renkten oluşan, kırmızı alanın ortasında beyaz renkli, açık ucu göğe bakan bir ay ile ayın üst kısmında bir yıldız yer almaktadır. Mevcut olarak dolaşımda olan ve Güneybatı Kafkas Geçici Hükûmeti bayrağı olarak kabul gören bu bayrağın, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü arşivlerinde yapılan araştırma neticesinde yanlış ve uydurma bir bayrak olduğu ortaya çıkmıştır. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi'nde muhafaza edilen bayrak çiziminde hükûmetin bayrağı kırmızı ve mavi renklerden oluşmakta ve üzerinde ay-yıldız bulunmaktadır.

Bölgede bulunan İngilizler, yerel hükûmetin çalışmalarına bir süre göz yumdular. Ancak 19 Nisan 1919'da Kars'ı işgal ederek hükûmetin varlığına son verdiler. Hükûmetin 12 üyesini tutuklayarak önce Batum'a, sonra da Malta'ya sürdüler.
İngilizlerin Ermenilere devrettiği Kars, 1920 sonbaharında Kâzım Karabekir komutasındaki Türk birliklerinin bölgeyi ele geçirmesine kadar bir buçuk yıl işgal altında kaldı.

Malta'ya sürgüne gönderilen isimler aşağıdaki gibidir.

Mart 1878, Rusya Kars'ı Osmanlı'dan ilhak eder.
3 Mart 1918, Rusya Brest-Litovsk Antlaşması'nın şartlarına uyarak Kars'ı terk eder.
14 Nisan 1918, Osmanlı Kars'ı tekrar topraklarına dahil eder.
30 Ekim 1918, Mondoros Mütakeresi imzalanır ve 1. Dünya Savaşı'nın Orta Doğu Cephesi sona erer.
30 Ekim 1918, Osmanlı Ordusu Kafkaslar'dan çekilir.
1 Aralık 1918, Güneybatı Kafkas Geçici Hükûmeti ilan edilir.
13 Ocak, 1919, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nden Ermeniler Kars'a gönderilir.

Brest-Litovsk Antlaşması
Türk Kurtuluş Savaşı Doğu Cephesi
Gümrü Antlaşması
Kars Antlaşması
Malta sürgünleri
Kurtuluş Savaşı
Türk Kurtuluş Savaşı kronolojisi
Iğdır Millî Cumhuriyeti
Aras Türk Cumhuriyeti

Hacıemiroğulları Beyliği veya Bayramlu Beyliği, daha önce Türk toprakları olan Tokat'ın kuzeyi ve Mesudiye ile birlikte kendilerinin Türk topraklarına kattığı Ordu, Giresun, Samsun doğusu ve Trabzon batısında hüküm sürmüş, Doğu Karadeniz Bölgesi'nin büyük bir bölümünü Türk vatanı yapmış ikinci dönem Türk beyliğidir. Merkezi Mesudiye'dir. Daha sonra beyliğin merkezi Ordu sınırlarında bulunan Eskipazar'a taşınmıştır. Kurucusu Hacıemir İbrahim Bey'dir. Bu beylik, Türkmenleri ağırlıklı olarak Selçuklu Hanedanının bölgeyi fetih için sınır boyuna yerleştirdiği Oğuzların Çepni boyuna mensuptur.

Hacıemiroğulları, köken bakımından Danişmendliler’e dayanmaktadır.  Danişmendliler, Malazgirt Savaşı’ndan (1071) hemen sonra tarih sahnesinde yer alan; Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Kayseri, Malatya, Gümüşhane ve yörelerinde hâkimiyetini sürdüren birinci dönem Anadolu Türk beyliklerindendir. Ağırlıklı olarak Orta Anadolu'da yerleşmiş olmakla beraber Türkiye'nin kuzeyinde de mücadeleler vermişlerdir. Karadeniz in Türkleşmesinde önemli rol üstlenmişlerdir. Dânişmend Gazi tarafından bazı yörelerde Karadeniz sahillerine yaklaşılmış, zaman zaman da geri çekilmek zorunda kalınmıştır.

Hacıemiroğulları Beyliği'nin Osmanlı'ya tâbi olması 14. yüzyılın sonlarına veya 15. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Hacı Emir oğlu Süleyman Bey, Yıldırım Bayezid’in Samsun'a gelmesiyle 1398 yılında Osmanlı hakimiyetini kabul eder. Fakat beylik yönetimi yine Hacıemiroğulları ailesine bırakılır. Osmanlı Devleti'nin himâyesinde bulunan beylik, bölgedeki mücadelelerine devam eder. Osmanlılar 1402'de Ankara Savaşı’nı kaybedince Hacıemiroğulları tekrar bağımsız kalır.
Fetret devrinden sonra ise bu bölge 1427 yılında Osmanlı Devleti'ne kesin olarak katılmış, Hacıemiroğulları'na ait topraklar bölünüp kazalar hâline getirilmiştir. Bölge Osmanlılara dahil olunca tahriri yapılmış ve tımar idaresi uygulanmaya başlamıştır.

Canik beylikleri
Kuştoğan, beyliğin ilk yöneticisi

Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti (Özbekçe: Xorazm Xalq Sho'ro Jumhuriyati; Rus: Хорезмская Народная Советская Республика, Khorezmskaya Narodnaya Sovetskaya Respublika) gelen baskının etkisiyle hanın tahttan feragat ederek Hive Hanlığı'nın halefi olarak 26 Nisan 1920 tarihinde Birinci Harzemşah Kurultay'ında (Meclis) kurulduğu ilan edildi ve 20 Ekim 1923 tarihinde Harezm Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti'ne dönüştü (Rusça: Хорезмская ССР, Khorezmskaya SSR).
27 Ekim 1924 tarihinde Harezm SSC milliyetlerine göre Orta Asya sınırlandırılması parçası olarak Özbek ve Türkmen SSC ve Karakalpak Özerk Oblast arasında bölündü.

Hoji Pahlavon Niyoz Yusuf (2 Şubat 1920 - Mart 1920)

Jumaniyoz Sulton Muradoghli (6 Mart 1921 - 30 Nisan 1920)

Hoji Pahlavon Niyoz Yusuf (30 Nisan 1920 – 6 Mart 1921)
Qoch Qoroghli (6 Mart 1921 – 15 Mayıs 1921) (Geçici Devrim Komitesi Başkanı)
Khudoybergan Divanoghli (15 Mayıs 1921 – 23 Mayıs 1921)

Mulla Nozir (23 Mayıs 1921 – Haziran 1921)
Allabergan (Haziran 1921 – September 1921)
Ata Maqsum Madrahimoghli (Eylül 1921 – 27 Eylül 1921)
Jangibay Murodoghli (27 Kasım 1921 – 23 Haziran 1922)
Abdulla Abdurahmon Khojaoghli (23 Haziran 1922 – 20 Ekim 1923)
K. Safaroghli (20 Ekim 1923 – 1924)
Sultonkari Jumaniyoz (1924)
Temurkhoja Yaminoghli (1924 – 17 Ocak 1925)

Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti, doğuya kuzeyde ve güneyde Buhara Halk Sovyet Cumhuriyeti ve Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile sınır komşusuydu. Batı sınırını Kırgız ÖSSC (bugünün batı Kazakistan) ve Aral Gölü oluşturuyordu. 62.200 km²'lik bir alanı (24.000 sq mi) ve 600.000 'den fazla nüfusu, başta Özbekler-62,5% 28,6% Türkmenler-, Karakalpaklar-% 3,0 ve Kazaklar-3,5% vardı. Başkenti Hiva idi.

Harezmşahlar Devleti (Farsça: خوارزمشاهیان Hārezmşāhiyān, Türkmence: Horezmşalar Döwleti), Orta Asya'da Harezm bölgesinde Kutbüddin Muhammed tarafından kurulan Türk-İran geleneğine dayalı bir devlettir. Bu devlet, Anadolu Selçuklu Devleti ile 1230 yılında yapılan Yassıçemen Muharebesi sonucunda iyice zayıflamış, 1231 yılında Celaleddin Harezmşah'ın ölümü ile yıkılmıştır.
Amuderya bölgesi Orta Çağ'da "Harezm" (Harizm) ve hükümdarlar "Harezmşah" olarak anılırdı. XI. yüzyılın sonlarına doğru bu bölgede kurulan yerli etnik bir topluluk olan ve Türkçe konuşan yerel halkın kurduğu bu devletin adı da Harezmşahlar'dır. Aynı zamanda Anuştegin Hanedanı Türkmen kökenli'dir.

Buranın adı "Harezm" olduğundan, öteden beri burada hüküm sürenlere "Harezmşah" denilmiştir. Kapladığı Alan: (5.000.000 km²) İran, Güney Kafkasya, Dağıstan, Umman Denizi, Afganistan, Maveraünnehir, Harzem, Balkaş ile Aral Gölleri arasıdır.

Harezm bölgesinde Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı olarak merkezden atanan valilerle yönetilen bu eyalette, Anuş Tekin zamanında serbest yaşamaya başlanmıştır. 1128'de Harezm valisi olarak atanan Atsız döneminde yarı bağımsızlık kazanmıştır.

Anuş Tekin'in oğlu Kutbüddin Muhammed, Selçuklulara bağlı kalarak, "Harezmşah" unvanı ile bu bölgenin valiliğini üstlenmiştir.

Kutbüddin Muhammed'in ölümünden sonra yerine geçen büyük oğlu Atsız, 1141'de Büyük Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer'in Katvan Savaşı'nda Karahitaylar tarafından bozguna uğratılmasından istifade ederek Selçuklulara karşı isyan etmiş ve 1142'de Horasan'a saldırarak Merv ve Nişabur'u işgal etmiştir. Ancak 1143 ve 1147'de Ahmed Sencer Atsız'a karşı cezalandırıcı seferini düzenlemiş ve ikinci seferde Atsız yönetim merkezi olan Urgenç'i kaybederek teslim etmiştir. Başka bir kaynakta ise Oğuz ve Müslüman oldukları ve saray kökenli oldukları için Sencer'e bağlı kalmayı kabul ettikleri yazmaktadır
Atsız ve Atsız'ın ölümünden sonra tahta geçen oğlu İl Arslan'ın devirlerinde hem Irak Selçukluları hem de Kara Hıtay ila mücadele edildi. Nitekim İl Arslan, Sultan Sencer'in ölümü üzerine bağımsızlığını ilân etti.

İl Arslan'ın oğlu Alaaddin Tekiş, kendisini Selçukluların devamı ve varisi olarak görmüş ve "Sencer" unvanını kullanmıştır.
Tekiş, 14 Ekim 1182'de Buhara, 1183'te Cuzcan ve Mazenderan, 18 Mayıs 1187'de Nişabur, 1192'de Rey ve Tahran'ı fethetti. Daha sonra Karahitay'a yöneldi bu devletin ordularını mağlup ettikten sonra ve 1194'te Rey'de Irak Selçuklu sultanı II. Tuğrul'un ordusunu yenerek Irak Selçukluları'nın topraklarını ele geçirdi.

Alaaddin Tekiş'in oğlu olan Alaaddin Muhammed döneminde 1204'te Herat, 1206'da Belh, Cuzcan, Toharistan, Sistan, Sicistan, 1207'de Semerkant, 1210'da Taberistan ve Maveraünnehir alındı. 1210'da Gurlular ortadan kaldırıldı, 1212'de de Karahanlı Devleti'ne son verilerek tüm toprakları Harzemşahlara katıldı. 1211'de Taşkent, Fergana, Mekran ve Belucistan, 1223'te Kazvin ve Azerbaycan fethedildi.
Alaaddin Muhammedin en büyük rüyası Çin'i ele geçirmekti. Fakat bu dönemde Moğollar Çin'i alarak büyük güç haline gelmişlerdi. Siyaset gereği Moğol tehlikesini görmüş ve Moğollarla iyi geçinmeye çalışmıştır. Moğollarla ticaret anlaşması imzalamıştır.
Bir Moğol ticaret kervanının Harzemşah valisi İnalcık tarafından yağmalanması ve geri kalanlarının da sakallarının yakılıp geri gönderilmesi yüzünden Moğollarla ilişkiler bozulmuştur; bu olay tarihe Otrar Faciası olarak geçmiştir. Kervanı yağmalatma sebebi; Moğol kervanındaki pahalı eşyalar ve değerli kervan mallarıydı. Bazı kaynaklara göre ise kervan Cengiz Han tarafından casusluk amacıyla gönderilmiş ve bundan kuşkulanan Otrar valisi ise kervandaki tüccarları öldürmüştür. Diğer kaynaklar ise Otrar Faciası'nda şehre yollanan kervanın farklı kışkırtma yöntemleri ile savaş çıkartmak için çabaladıklarını yazar. Her ne sebeple olursa olsun bu olaydan sonra Cengiz Han'ın Otrar valisi'nın kendine teslim edilmesini isteyen iletisini getiren Moğol elçilerinin Alaaddin Muhammed tarafından öldürtülmesi de Moğollar'ı savaşa kışkırttığı inkâr edilemez.
1220'de bütün ülke Moğolları'nın istilâsına uğradı ve bu saldırı Harezm devletinin sonunu hazırladı. 11 Şubat'ta Buhara, 17 Mart'ta Semerkant, yine Mart'ta Hocent, Cend ve Otrar, Mayıs'ta Urgenç, Zave ve Habûşan, Temmuz'da Semnan, Ağustos'ta Âmil, Rey ve Tahran, Eylül'de Hamedan, Ekim'de Erdebil Moğol işgaline uğradı ve yerle bir edildi. 14 Haziran 1222'de Herat da düştü.
Bundan sonra Orta Asya'da Moğol istilası başlamış; Türk Dünyası birikiminde ve medeniyetinde büyük tahriplere yol açmıştır.
Moğollardan kaçan Alaaddin Muhammed Hazar Denizi'nde bir adada ölmüştür.

Alaaddin'in oğlu Celaleddin Harezmşah Afganistan'da Moğollara mücadele vererek güneye çekilmiş ve İndus Nehrini geçerek Hindistan'a girmiştir. Cengiz Han Moğolistana döndükten sonra Celaleddin İran'a dönüp Irak'tan Azerbaycan bölgesine girmiş ve 1225'te Atabeyliklerinden İldenizlileri yok ederek Tebriz'i almıştır.

Celaleddin Azerbaycan'dan hareket ederek Gürcistan'ı işgal etmiş ve 10 Mart 1226'da Tiflis'i de fetihle, Güney Kafkasya'dan Doğu Anadolu Bölgesi'ne kadar topraklarını genişletmiştir. Ancak Celaleddin Doğu Anadolu'nun egemenliği üzerine Anadolu Selçuklular ve Suriye'ye hükmeden Eyyubiler ile çatışmıştır. 10 Ağustos 1230'da Yassıçemen Muharebesi'nde Anadolu Selçukluları karşısında yenilgiye uğrayan Celaleddin'in 17 Ağustos 1231'de ölümü üzerine Harezmşahlar Devleti tamamen ortadan kalktı.

Moğollardan kaçan halkın ve Harzem soylularının amacı Anadolu'ya sığınmaktı. Ancak politik çıkarlar Harezm hükümdarlığının yok olmasına neden olmuştur. Bunun yanında hanedanlıkla gelen halkın ve soyluların Selçuklulara karıştığı düşünülmektedir.

Devletin en parlak olduğu dönemde yayılma alanı İran, Güney Kafkasya, Dağıstan, Umman Denizi, Afganistan, Maveraünnehir, Harzem, Balkaş ile Aral Gölleri arasıdır (5.000.000 km²).
Harezmşahlar her yönüyle İran kültürünü taşımaktadır. Sanat tarzları Selçuklu üslubundadır. Devletin yönetim organizasyonu Büyük Selçuklulara benzemektedir. Harezmşahlar, Orta Asyanın Moğol istilasından önce son gücü ve güçlü devleti olmuşlardır.
"Harzem", "harezm" "havarizm", "xorazm" kelimeleri günümüzde "horzum" olarak anılmaktadır.

Anuş Tekin (1077 - 1097)
Kutbüddin Muhammed (1097 - 1128)
Atsız Harezmşah (1128 - 1156)
İl Arslan Harezmşah (1156 - 1172)
Sultan Şah (1172-1193)  Kuzey Horasan'ı yönetmişti.
Alâeddin Tekiş Harezmşah (1172 - 1200)
Alâeddin Muhammed Harezmşah (1200 - 1220)
Celaleddin Harezmşah (1220 - 1231)

Karahitaylar
Büyük Selçuklu Devleti

Taneri, Aydın (1989) Harezmşahlar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, ISBN 975-389-110-5.
Kafesoğlu, İbrahim (1965), Harezmşahlar Devleti Tarihi (485-617/1092-1229), Ankara:
Köymen, Mehmet A. (1954), Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi. Cilt II: İkinci Imparatorluğu Tarihi, Ankara: say.311-53,445
Alaaddin Ata Melik Cüveynî, (Tr. Çev.: Mürsel Öztürk), (1999) Tarih-i Cihan Güşa (Dünya Fatihi Tarihi) Ankara:Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları; ISBN 975-17-2206-3. (İngilizce çeviride Cilt II)

Hatay Devleti (Fransızca: État du Hatay, Arapça: دولة خطاي Dawlat Ḫaṭāy), İskenderun Sancağı'nın 2 Eylül 1938'de bağımsızlığını ilan etmesi ile kurulmuş olan Türk devleti. 29 Haziran 1939 günü devletin yasama organı olan 22 üyesi Türk olan 40 üyeli Hatay Devleti Millet Meclisinin aldığı karar gereği Türkiye'ye katılmış ve Hatay ili olmuştur.
1937'de Milletler Cemiyeti kararıyla Hatay sorununun çözümü için kurulmuştur. Devletin kuruluşu Hatay Millet Meclisinin 2 Eylül 1938 tarihli kararıyla ilan edilmiştir. Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen, Meclis Başkanlığına Abdülgani Türkmen, Başbakanlığa ise Abdurrahman Melek seçilmiştir. Devletin resmî dili Türkçe, ikinci dili ise Fransızca olmuştu ancak Arapça eğitim veren okullar Arapça eğitime devam edeceklerdi. Kuruluş taslağında iç işlerinde bağımsız olarak düşünülmüş; dış ilişkiler, mali ilişkiler, gümrüklerin ve toprak bütünlüğünün Fransa ve Türkiye tarafından denetim ve güvence altına alınmasına karar verilmişti.
Bütün karar ve yürütme organları Türk nüfusunun yönetiminde olan devletin statü gereği Fransız Suriye mandasına olan bağımlılığı sorun yaratıyordu. Bu nedenle, aşama aşama gerçekleştirilen değişikliklerle Türkiye'ye bağlanmaya doğru giden Hatay, II. Dünya Savaşı'nın yaklaşması nedeniyle Fransa'nın da ısrarcı olamamasından ve Türkiye ile savaşmayı göze alamaması sonucunda, Fransa ile Türkiye arasında 23 Haziran 1939 tarihinde Ankara'da, “Türkiye ile Suriye Arasında Toprak Sorunlarının Kesinlikle Çözümüne İlişkin Antlaşma”nın imzalanması ile Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etmesiyle, 29 Haziran 1939'da Hatay Devleti Millet Meclisi'nin aldığı karar doğrultusunda Türkiye'ye katıldı. Türkiye ise, 7 Temmuz 1939 günü çıkarılan bir yasa ile "Hatay" ilini kurarak katılma işlemini sonuçlandırdı. 23 Temmuz 1939 tarihinde de Fransız birlikleri Hatay'ı terk ettiler.

1921'den itibaren Fransızlar tarafından "Otonom İskenderun Sancağı / Autonome Sandjak d'Alexandrette" (bugünkü tabirle yaklaşık olarak "İskenderun Özerk Bölgesi") olarak adlandırılan bölge hızla sadece "Sancak" (Sanjak/Sandjak) olarak anılmaya başlanmıştır. Özetle Osmanlı devletinde pek çok yerde idari bölgeleri tanımlayan "Sancak" kelimesi özel ada dönüşmüştür.
İsmail Müştak Mayakon 10 Ekim 1936'da Cumhuriyet gazetesinde “Tarihten Bir Yaprak” başlıklı yazısında bölgenin tarihsel olarak ezelden beri Türk olduğunu vurgular. Yazıya göre Orta Asya'dan gelen Türkler (Hıtay/Kıtay/Katay kavmi), tarihsel olarak kendi isimleri olan Hata ve Ata kelimelerinden yola çıkarak o bölgeye Hatay demişlerdir. Konu Hititler (Etiler) hatta onlardan önce Anadolu'da yaşayan Hattiler ile ilişkilendirilir. Konuya dair ikinci makale aynı yazar tarafından 22 Ekim günü "Hata-Hatay ve Oronte-Uratube" başlığıyla yayınlanır.

Indiana Jones: Son Macera filminde Hatay Devleti, başında sultanın bulunduğu bir monarşi olarak yansıtılmakta olup filmde Kutsal Kâse'nin Hatay'ın sınırlarında olduğu iddia edilmektedir.

Hatay Sorunu

Hazar Kağanlığı ya da kısaca Hazarlar (Yunanca: Χάζαροι
; İbranice: כוזרים‎, romanize: Kuzarim Tatarca: Xäzärlär; Arapça: خزر; Rusça: Хазары; Farsça: خزر; Latince: Gazari/Cosri/Gasani), 7. ve 11. yüzyıllar arasında; Hazar Denizi'nin çevresinde; Van Gölü'nden, Karadeniz kıyılarından, Kiev'e; Aral Gölü'nden, Macaristan'a kadar olan geniş topraklarda hüküm sürmüş, Doğu Avrupa'da yerleşik bir Türk devletidir. Hazar kelimesi, gez(mek) anlamına gelen kaz- kökünden türemiştir. Ka-zar; gezer yani serbest dolaşan, bir yere bağlı olmayan anlamına gelmektedir. Hudūd al-'Ālam adlı esere göre, Hazar kağanları Ansa' sülalesindendir (bunun Batı Göktürk'ün Aşina olduğuna dair iddialar bulunmaktadır) ve Orta Asya'dan gelmişlerdir. Hazarların bir süre Büyük Hun Devleti'ne bağlı kavimler arasında bulunmuş olmaları ihtimali vardır. 586'dan sonraki Bizans kaynaklarında Hazarlar, "Türkler" olarak geçmektedir.
İslamiyet'e geçmeden önceki Türklerin tamamına yakını Tengrici olmasına rağmen Hazar kağanı ve yönetim kademesindeki Türklerin çoğu, 740'lı yıllarda Museviliği benimsemiştir. Bazı akademisyenler, Hazar Türklerinin birçok Aşkenaz Yahudilerinin atası olduğunu düşünmektedir. Tüm bunların yanı sıra Hazarlar dini toleransın yaygın olduğu ve Tengriciliğin serbestçe yayıldığı bir toplumdu.
10. yüzyılın başına kadar genişlemesini sürdüren ve Hazar Denizi'ne adını veren Hazarlar; daha çok, halife Osman'ın başında bulunduğu İslam Devleti ve Sasanilerle savaştılar. Kağanlık doğudan gelen Peçenekler sebebiyle zayıfladı ve Kiev Knezliği tarafından yıkıldı.

Tang Shu'da Hazar (K'o-sa) kavmi için "Türklerin soyuna ait olanlar" ibaresi geçmektedir. Theophanis kroniğinde Hazarya "Türklerin toprakları", "Türkler", "Türkiye" tanımı ile özdeşleştirilmiştir. Kartlis Tshovreba adlı Gürcüce vakayinamede ise Hazarlar "Batıdan gelen Türkler" olarak geçer. Mesûdî "Kitab at-Tanbih" adlı eserinde Hazarları Türk boyları listesine yerleştirir.
Hazarların etnik kökeni hakkında kesin bir kanıt olmamakla beraber bu konuda çeşitli araştırmalar yürütülmüştür. Bu konuda araştırma yapmış Kornienko ve ekibindekilerin 7. ila 9. yüzyıla ait Kağanlığa hizmet etmiş seçkin askerlerden meydana gelen dokuz iskeletin Y kromozomlarını analiz etmeleri sonucu Hazarların Avrupa ve Doğu Asya başta olmak üzere farklı genetik kökenlere sahip oldukları tespit edilmiştir. D. M. Dunlop ve P.B. Golden adlı araştırmacılarsa Hazarların, Tiele veya Uygur soyundan geldiğini kabul etmektedirler. Fransız araştırmacı tarihçi René Grousset; Hazarların Cücenler’in iktidarlarının Göktürkler tarafından ele geçirilmesi sonucunda batıya göç eden Türk halklardan biri olduğunu öne sürmektedir. El-Mesûdî'ye göre Hazarlar, Sabar Türklerinin devamıdır ve "Hazar" adıyla Bizanslı ile İranlılar tarafından tanınmışlardır fakat aynı zamanda "Türk" olarak da anılmışlardır. D. M. Dunlop, Çin kaynaklarında "T'u-küe Ho-sa-K'o-sa" (突厥可薩部) adı ile zikredildiğini ortaya çıkarmışsa da Peter Golden, Hazarlar ile Uygurlar arasında bir bağlantı kurmanın mümkün olmadığını ve gerçek bağlantının Ogurlar arasında var olduğunu belirterek Dunlop'a karşı çıkmıştır. Bazı bilim adamlarına göre "Hazar" adı "gezgin" anlamına gelen -kaz kökü ve "adam" anlamına gelen er ekinden türetilmiştir. Eski Rus kayıtlarında Hazarlar "Beyaz Ugriler", Macarlar da "Kara Ugriler" olarak anılmaktaydı. Yunan tarihçi Günah Çıkartıcı Theofanis kayıtlarında, Hazarları "doğudan gelen Türkler" olarak ifade eder. Hazarcanın, eski Türk dili ve Uygurcanın etkisinde kalmış, Hunca ve Bulgarca gibi Türk dillerinin Oğur öbeğine bağlı olduğu görüşünde birleşen araştırmacılar da vardır. Hazarların çağdaşı olan Arap seyyah ve coğrafyacı İbn Havkal ve İstahrî, Hazar ismini; ne bir milletin, ne de bir halkın ismi olduğunu belirtip sadece başkenti İtil olan ülkeye verilen isim olarak nitelemişlerdir. Hayfa Üniversitesi'nden Dr. Simon Kraiz, Dimitri Vasilyev'in bulgularına dayanarak, Eylül 2008'de Hazarlardan kalma Samosdelka köyünde bulunan yazılarda Hazarların; Ruslar, Gürcüler, Ermeniler ve diğer milletler hakkında birçok yazı yazdığını keşfedildiğini belirtmiştir. Buna rağmen Hazarlar, kendileri hakkında neredeyse hiçbir şey yazmamışlardır.
Hazarları; Ak-Hazarlar ve Kara-Hazarlar olarak ikiye ayıran İstahrî, Ak Hazarların çarpıcı bir yakışıklılığa, mavi göze ve kırmızımsı bir saça sahip olduklarını; bunun yanında Kara-Hazarların siyahımsı derili bir çeşit Hint olduğunu ileri sürer. Bununla birlikte, bilim adamları bunun bir ırk ayrımı değil, sosyal bir sınıflandırma olduğu konusunda fikir birliği içerisindelerdir. Buna göre Kara-Hazarlar aşağı tabaka, Ak-Hazarlar ise soylular sınıfı ve kraliyet mensuplarıdır. Her ne kadar İstahrî'nin Ak ve Kara Hazarlar için yaptığı bu tanımının aslen bir sosyal sınıflandırma olduğu düşünülse de, o döneme ait başka kaynaklarda da Hazarların görünüşlerine dair benzer tanımlara rastlanmaktadır. Buna göre İbn Rabbihî Hazarların açık tenli, siyah saçlı ve mavi gözlü olduğunu söyler. İbn Sa'd El-Mağribî de buna katılarak "Onlar beyaz tenli, mavi gözlü, kızıl saçlı ve iri vücutludurlar." der. Ayrıca sahaf Nedîm de Türkler, Bulgarlar ve Alanlarla birlikte sıraladığı Hazarları da "sarışın" olarak niteler.
Türk tarihçi Yusuf Halaçoğlu ise Hazar Kağanlığı'nın Beğdili boyu tarafından kurulduğunu iddia etmiştir.

Sabir Türkleri'nin ve Batı Göktürk boylarının devamı olan Hazarlar; Göktürk birliği döneminde Göktürk devletinin, Batı kanadını oluşturmaktaydı. Göktürklerin yıkılmasından sonra bağımsızlaşıp, Kuban Irmağı'yla Azak Denizi arasındaki araziye yerleşmişlerdir. Bu bölgedeki diğer Türk kavimlerini içlerinde eritip 7. yy ile 10. yy arasında Hazar Denizi ile Karadeniz'in kuzeyinde egemenlik kurmuşlardır. 10. yüzyıl İslam tarihçisi El-Mesûdî, İranlıların Hazar adını verdikleri kavime Türklerin Sabar (Sabir) dediklerini bildirmektedir. Ayrıca bu bölge doğudan batıya doğru gelişen büyük göç hareketlerinin yolu üzerinde bulunduğundan; Hun, Ogur, Fin-Ugor ve Avarlardan kalan kütleler de burada hayatlarını devam ettirmişlerdir. Hazarların Orta Asya'dan bu bölgeye gelmelerinin tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hazarlar hakkında bilgi veren Gürcü kaynaklarına göre, Hazarlar bu bölgeye milattan önceki devirlerde gelmişlerdir. Hazarların tarih sahnesine çıkışları kaynakların ifadesine göre, 2. yüzyılın sonlarına doğru olmuştur. 198 yılında Barsiller'le beraber Ermenistan'a saldırmışlardır. 3. yüzyılın başlarından 4. yüzyılın ortalarına kadar Ermenistan bölgesinde Bizans'a karşı Sasani Devleti'yle beraber savaşan Hazarlar, 4. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sasanilerin Ermenistan'ı ele geçirip komşularına karşı istilacı bir siyaset izleyince, Hazarlar bu defa Bizans'la anlaşarak, onlara karşı savaşmaya başlamışlardır. 363 yılında Bizans imparatoru Julian'ın Ermenistan'da bulunan Sasanilere karşı yaptığı savaşa Hazarlar da katılarak Bizans'a yardım etmişlerdir. Bunun üzerine Sasaniler, Kafkasya'da bulunan kabilelerle anlaşarak onların Hazarlara saldırmalarını sağlamışlardır.
Hazarlar, Attila'nın 434 yılında Hun imparatoru olması üzerine bir süre Hunlara tâbi olmak zorunda kalmışlardır. Ancak Attila'nın ölümünden sonra dağılan Hun İmparatorluğu'ndan ayrılan Hazarlar, yeniden Sasani topraklarına saldırmaya başlamışlardır. Bu durum karşısında Sasani imparatoru, Bizans'tan yardım istemek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Hazarlar ile Sasaniler arasındaki savaşlar 558 yılından itibaren sürekli olarak devam etmiş ve Sasani hükümdârı Derbent ve Kafkasya'daki geçitlerde bir dizi kaleler inşa ettirmiştir. 5. yüzyılda ortaya çıkan Avarlar da bir süre Hazarları hâkimiyetleri altına almışlardır. Sasani hükümdârı Anuşirvan, Hazarlara karşı Derbend (Bâb el-Ebvâb) kalesini yaptırmıştır. İyice kuvvetlenen Hazarları yenemeyeceğini anlayan Anuşirvan onlarla dost olma yoluna giderek, onlardan gelecek tehlikeleri önlemeye çalışmıştır. Hazarlar, 626-627 yıllarına doğru Bizans imparatoru Herakleios'la anlaşmaya varıp kumandan Çorpan Tarhan önderliğinde, Aras Nehri'ne kadar bütün Azerbaycan'ı ele geçirerek bazı Ermeni kitlelerini egemenliği altına almışlardır. 628 yılında kış mevsiminin başlaması yüzünden o yıl alınamayan Tiflis; ancak 629 yılında Hazar kumandanı Çorpan Tarhan'ın başarıyla yürüttüğü harekât neticesinde Hazar Yabgusu tarafından zapt edilmiştir. Böylece Sasaniler artık büyük bir devlet olmaktan çıkarılmış ve Hazar Hakanlığı, İran karşısında Bizans'ın en iyi müttefiki haline gelmiştir. Bu sırada Hazarlar, henüz bağımsız bir devlet değillerdi. Fakat Göktürk Devleti'nin 582 yılında Batı ve Doğu Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmasından ve daha sonra da Batı Göktürk Devleti'nin yıkılmasından sonra kendi başlarına bağımsız bir hanlık olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Süratle siyasi ve askerî nüfuzlarını genişleten Hazarların tam bağımsız bir devlet haline gelmeleri ise 630 yılını bulmuştur.

Kağanlığın yayıldığı alan; Batı Göktürk Kağanlığı'nın batıda en uçta kalan noktalarıydı: Kırım, Kafkasya, Dinyeper, Don Nehri ve Volga arası ile Hazar Denizi çevresidir.

Hazar-Bizans işbirliği karşısında zayıflayan Sasani İmparatorluğu, 632-634'lerde İslam kuvvetleri tarafından çökertilip İran toprakları Arapların eline geçince "İslam İleri Harekâtı" bir yandan Ermenistan yolu ile Kafkaslar'a doğru bir yandan da Suriye üzerinden Anadolu içlerine kadar gelişmeye başlamıştır. Araplarla Hazarların mücadeleleri şiddetli ve devamlı olmuştur. İlk büyük taarruz, 651-652 yıllarında Halife Osman zamanında yapılmış ve İslam orduları Hazar topraklarına girip Derbent'i alarak Hazarların bu sıralardaki başkentleri olan Belencer'e kadar ilerlemiş ancak Hazarlar tarafından geri püskürtülmüşlerdi. Belencer'in Araplar tarafından istila edilmesinden sonra Hazarlar, başkentlerini Aşağı Volga civarına nakletmişlerdir. Daha sonra güneye doğru ilerleyerek Ermenistan'a girmişlerdi.
Karadeniz'in kuzeyindeki Büyük Bulgarya Hanlığı'nın kuvvetli Hazar genişlemesi karşısında dayanamayarak İdil Bulgarları ve Tuna Bulgarları olarak ikiye ayrılması sonucunda Dinyeper'e kadar olan düzlükler Ha

Hiva Hanlığı (Özbek Türkçesi: Xiva xonligi), (Türkmence: Hywa Hanlygy) günümüz Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan sınırları içinde kalan bir alanda, 1512-1920 yılları arasında varlığını sürdürmüş olan Özbek-Türkmen devleti. Buhara Hanlığı (Buhara Emirliği) ve Hokand Hanlığı ile birlikte "Özbek üç hanlığı" olarak anılmıştır.

Hanlık, 1506 yılı sonrasında Safevi idaresine geçmiş olan Harezm bölgesinde Şibanoğulları'ndan (Şeybânîler) Yadigar Han soyundan İl Bars yönetiminde verilen kurtuluş savaşı sonucunda kurulmuştur. Başlangıçta hanlık merkezi günümüz Özbekistan'ında Harezm Vilayeti'nin başkenti Ürgenç şehri olmuştur.
Hanlıkta 1557-1558 yılları arasında Hive başkent olmuş daha sonra yine Ürgenç başkent yapılmıştır. 1603 yılında Arap Mehmed Han (1603-1622) hanlığın merkezini kuraklaşan Ürgenç'ten Hive'ye taşımış ve devlet genel olarak başşehrinin adı ile anılmaya başlanmıştır.
1576 yılında Ceyhun (Amuderya) Nehrinin yatak değiştirip Aral Gölüne akması sonucu ortaya çıkan kuraklık ve Kalmuk istilası ile kötüleşen ekonomik durum sonucunda hanlıkta hakimiyet bir süre için Özbek kabile reislerine geçmiştir.
16. yüzyılda hanlık Harezm bölgesi dışında Kuzey Horasan ve Karakum Çölü'ndeki Türkmen kabilelerinin yaşadıkları bölgeleri de sınırları içine katmıştır. 17. yüzyıl başlarında merkezi yönetimin otoritesinin zayıflaması hanlığı bağımsız beyliklerden oluşan bir yapıya dönüştürmüş ve bu dönemde özellikle kuzeydeki sulanabilir tarım arazileri terk edilmiş, şehir kültürü ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Bu dönemdeki ekonomik zayıflık sonucu olarak hanlığın kendi parası olmamış ve 18. yüzyıl sonlarına dek Buhara Hanlığı paraları kullanılmıştır.
1717 yılında I. Petro döneminde, Aleksandr Bekoviç-Çerkasski komutasındaki Rus ordularını yenilgiye uğratan hanlık savaşın da olumsuz etkileri ile bir karmaşa dönemine girmiştir. 1740 yılında İranlı Nadir Şah tarafından işgal edilen Hive Hanlığı onun 1747 yılında ölümüne kadar İran'a bağlı kalmıştır.
1747 yılında Nadir Şah'ın ölümü sonrası iktidar paylaşımı için yapılan iç savaşlar ile geçen 20 yılın ardından hanlık Türkmen kökenli Yadigaroğulları sülalesine (Yomudlar) geçmiştir. 1770 yılında Kazak kökenli Kungratlar'dan Muhammed Emin İnak (1770 -1791), Yadigaroğulları'nın hanlığına son verip kendi hanedanını kurmuştur. Muhammed Emin İnak ile başlayan Kungrat hanedanı döneminde merkezi yönetim güçlenmiş, ekonomi düzelmiş, 19.yüzyıl başlarında Muhammed Rahim Han döneminde devlet kendi parasını çıkarabilmiştir.

1806'de Karakalpak ailesinin V. Ebu'l Gazi'nin ölümüyle Hive Hanlığında Cengiz Han'ın soyu tükenmiş ve yerine İnak hanedanı geçmiştir. Muhammed Rahim Han (1806-1825) döneminde Ruslarla dostça ilişkiler kurmuştur. İlerleyen yıllarda Ruslar, ticaret kervanlarına Hiveliler tarafından saldırılar yapıldığını öne sürerek birçok kez Hive Hanlığı'na saldırmıştır.
Türkmen ve Kazak kökenliler arasındaki sürekli iktidar savaşları ve genişleyen Rus İmparatorluğu'nun saldırıları sonucu zayıflayan hanlık, 1873 sonbaharında Rus Türkistan genel valisi Konstantin Petroviç Kaufmann komutasında birkaç koldan başlayan Rus saldırılarına karşı koyamamış, 29 Mayıs 1873 tarihinde Hive düşerek hanlığın toprakları Ruslar tarafından işgal edilmiştir. 12 Ağustos 1873 tarihinde yapılan ve II. Seyid Muhammed Rahim Han'ın (1864 - 1910) imzaladığı antlaşmayla hanlık Rus himayesini kabul etmiştir.
Sonraki dönemde II. Seyid Muhammed Rahim Han, oğlu İsfendiyar Töre (1910-1918) ve sonra da erkek kardeş Abdullah (1918-1920) hanlık yapmışlardır.
Son han olan Abdullah, 2 Nisan 1920 tarihinde kendi isteği ile görevden çekilmiş ve kısa süre sonra Moskova'da ölmüştür. Bazı kaynaklar Abdullah Han'ın uzun süre aç bırakılarak öldürüldüğünü belirtir.
Yadigaroğulları'ndan Cüneyt Han'ın kısa yönetimi dönemi (Sovyet Devrimi sonrası - 1918) haricinde tamamen Rus hakimiyetine giren hanlık 17 Nisan 1920'de Harezm Sovyet Halk Cumhuriyeti'nin (1920-1924) kurulması ile ortadan kalkmıştır.

Toplam 27 hanın başa geçtiği Hive Hanlığı'nda devlet, çifte hükümdarlık, dört bey ve dört vezir (mihter, kuş beyi, mahrem ve dîvân beyi) yöntemi ile yönetilmiştir.
Hanlık dönemi mimari eserlerin bazıları günümüze değin ayakta kalabilmiştir.

Bu devletin hükümdarlardan Ebu'l-Gazi Bahadır Han (1643-1665) aynı zamanda bir tarihçi olup Türk tarihine dair Şecere-i Terakkime ve Şecere-i Türki adlı iki Türkçe kitap yazmıştır. İlk eser Türkmenlerin kökenleri, İkinci eser hükümdarlık dönemindeki tarihi olaylar hakkındadır. Bu eserler 18. yüzyılda bazı Avrupa dillerine de çevrilmiştir.

Hokand Hanlığı, (Özbekçe: Qo'qon Xonligi), bugünkü Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan ve Doğu Türkistan'ı da kapsayan bölgede 1709 ile 1876 yılları arasında hüküm sürmüş Mangıt-Ming Hanedanlığı. Buhara Hanlığı (Buhara Emirliği) ve Hive Hanlığı ile birlikte Buhara Hanlıkları olarak anılmıştır. Başkenti Hokand olan hanlığın yönetimi içerisinde Tacikler, Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar, Farslar, Kıpçaklar, Soğdlar, Uygurlar bulunmaktaydı. Yönettiği şehirler arasında; Hokand, Taşkent, Buhara, Semerkand, Margilan, Namangan, Fergana, Andican, Türkistan, Çimkent, Taraz(Talas), Bişkek, Oş, Zaferabad, İsfara, Aksu, Kaşgar, Hoten vb şehirler bulunmaktaydı.,

Hanlık; Timur-Babür Soyu'ndan Şahruh Bey ile 1709 yılında başladı. Hokand, Fergana, Namangan, Mergilan çevresinde ilk beylik sınırı oluşturuldu. Abdurrahim Bey zamanında Buhara Emirliği üzerine sefer açılıp, Semerkand(1732) alındı. Abdurrahim Bey güneyde seferde iken Kalmuklar, 1746'da Fergana, Oş, Namangan ve Mergilan üzerine saldırdı. İki hafta içinde de başkent Hokand işgal edildi. Hokand ordusu geri dönüp, Oratepe Beyi Fazılbey ile birlikte Kalmuklar püskürtüldü. Nurbatu Bey zamanında Çust ve Namangan Beylerinin bağımsız olmak için başlattıkları isyan zorlukla bastırıldı.
Nurbatu Bey'in oğlu Alim Han zamanında Taşkent, Sayram, Çimkent ve Ahangaran beylik sınırları içine girdi. Bu genişlemeden sonra Hokand Beyliği kışlak hocalığı unvanına kavuşarak, ilk defa Hanlık-Hakanlık (1805) oldu. Alim Han'dan itibaren Hokand beyleri, han unvanı aldı.
Emirî mahlasıyla şiirler yazan Molla Ömer Han devrinde Hokand Hanlığı altın çağını yaşadı. Buhara Emirliği'nden Türkistan şehri alındı. Oratepe Beyliği, Hokand Hanlığı'na katıldı. Ömer Han, Seyhun nehri çevresinde kanallar açıp, ziraat devrimi yaptı. Mescidler ve medreseler açıldı. Edebiyat desteklendi. Şairler Meclisi kuruldu. Bütün bunların yapılmasında ilk Türk şairesi olarak bilinen Nadire Begüm Sultan'ın etkisi büyüktü. Ömer Han öldükten sonra 12 yaşında Muhammed Ali Han tahta geçti ancak devleti Nadire Begüm Sultan yönetti.
Muhammed Ali Han, devlet yönetecek yaşa geldiğinde ilk Davroz, Karatekin, Vahan, Şungan, Raşan Beyliklerini boyunduruğu altına aldı. 1826 Yılı'nda Doğu Türkistan olarak bildiğimiz Yarkent Emiri Hoca Cihangir, Çin İmparatorluğu'na isyan başlattı. Müslüman Türklerin isyanını öğrenen Muhammed Ali Han'ın kardeşi Mahmut Han, Türkistan'a müslümanlara yardıma gitti. Mahmud Han'ın gelmesiyle Çinliler Türkistan'dan çıkarıldı. Hokand Hanlığı'nın kendilerine yardıma geldiğini gören Doğu Türkistanlılar Hokand Hanlığı'na bağlılıklarını bildirdiler. Böylece Kaşgar, Aksu, Yarkent, Hoten ile bareber 6 şehir Hokand Hakanlığı'na katıldı. Kafirlerle İslam için yapılan bu savaştan sonra sultan gazi unvanı aldılar.
1840 Yılı'nda Buhara Emiri Nasrullah ile yapılan savaş kaybedildi.
Muhammed Ali Han, Nasrullah ile yapılan savaşta kendini sorumlu görüp, kardeşi Sultan Mahmud'a tahtı bıkarak devlet işlerinden çekildi.
Hanlık 19. yüzyıl'ın ikinci yarısında yine komşu bir Türk Devleti olan Buhara Hanlığı ile yaşanan çatışmaların da etkisi ile iyice zayıfladı. Sadece Taşkent şehir 1840-1865 arasında iki hanlık arasında yedi kez el değiştirdi. Bu zayıflıktan ötürü diğer hanlıklar gibi Kokand Hanlığı da 1860'ların başından itibaren Orta Asya Türk hanlıklarının üzerine askerî harekât düzenleyen Rusya'nın karşısında duramadı.
24 Ekim 1862'de ilk olarak Kırgızistan'ın bugünkü başkenti Bişkek düştü. 15 Haziran 1864'te Yesi, 19 Haziran'da da Evliya-Ata şehri Rus işgaline girdi. 7 Mayıs 1865'te Taşkent yakınlarındaki meydan savaşında Alem Kul komutasındaki Kokand ordusu Rus ordusu karşısında dağıldı. Bunun üzerine General Çernayev komutasındaki Rus ordusu 16 Mayıs 1865'te Taşkent'e savaşsız girdi. Taşkent'in kaybıyla Hanlığın direnci iyice kırıldı.
Buhara Hanlığı'nın ise Taşkent'in işgalinden sonra Rusya'ya karşı Hokand Hanlığı ile ittifak yapması beklenirken, Buhara Hanı 14 Temmuz 1865'te Hokand'ı işgal ile Hokand Hanı Seyid Muhammed'i esir etti. Bir yıl sonra 1 Haziran 1866'da Hocend şehri Rusların eline geçti.
17 Temmuz 1867'de Rus Çarı, Türkistan Genel Valiliği'nin kurulmasına ilişkin ukazı imzaladı ve bu makama Alman asıllı General Konstantin von Kaufmann getirildi. Bu şahıs, Orta Asya Türk hanlıklarına savaş açmak, barış yapmak ve dış ilişkileri yürütmek yetkileriyle donatıldı.
Mayıs 1868'de bilfiil Hokand kenti askerî harekâtını sürdüren Rus işgaline girerken 2.500 Hokand askeri de öldü. Hanlık, böylece 1868'de Rus himayesine girerek kukla devlet haline geldi, halk kontrolü geri almak için isyan başlattı lakin Rus ordusu 22 Eylül 1875'te Nemengan'a girdi ve isyanı bastırmaya çalıştı. Hokand bir ara tekrar Türk birliklerinin eline geçtiyse de, von Kaufmann'ın atadığı Albay Mihail Skobelev 28 Şubat 1876'da Hokand'ı kesin olarak işgal etti ve direnişçi Türk komutan Canibek Polat Han idam edildi. (Ancak Özbek Tarihçileri, Polat Han'a çok benzeyen bir adamının, Canibek Polat Han yerine geçip elbiselerini giymek süretiyle, kendisini Polat Han'a feda ettiğini, Canibek Polat Han'ın da ailesinden kalanlar ile Azerbaycan - Gürcistan üzerinden Osmanlı Devleti'ne sığındığını söylerler) 19 Şubat 1876'da tamamen Rusya'ya ilhak olundu ve 1876-1885 yılları arasında hanedan üyelerinin de yakalananları Ruslar tarafından idam edildi.
1915 yılında Hokand Hanlığı'nı yeniden kurabilmek amacıyla bir isyan başladı ve 1916'da isyan tüm Fergana'ya sıçradı. 1917'deki Rus Devrimi'nden sonra, 9 Aralık 1917-20 Şubat 1918 arasında üç ay süren Hokand Cumhuriyeti kezâ Ruslar tarafından ortadan kaldırıldı.
Hanlık toprakları üzerinde, Sovyet devrimi sonrasında 27 Ekim 1924'te Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Aynı topraklar üzerinde ve o zamanlar Özbekistan'a bağlı bulunan Tacikistan Özerk Cumhuriyeti 1929 yılında ayrı bir devlet olarak yapılanmıştır.

II. Şahruh Bey 1709 - 1721
Abdurrahim Bey 1721 - 1739
Abdulkerim Bey 1739 - 1746
Erdani Bey 1746 - 1770
Suleyman Bey 1770
III. Şahruh Bey 1770
Nurbatu Bey 1770 - 1800
Alim Han 1800 - 1809
Muhammed Ömer Han 1809 - 1822
Muhammed Ali Han 1822 - 1840
Sultan Mahmud 1840-1842
Ali Şir Sultan 1842 - 1845
Sultan Murat 1845
Muhammed Kudayar Sultan 1845 - 1858
Muhammed Molla Sultan 1858 - 1862
Sultan Şah Murat 1862
Muhammed Kudayar Sultan 1862 - 1863 (2. Defa)
Muhammed Sultan 1863 - 1866
Sultan Muhammed Kudayar 1866 - 1875 (3. Defa)
Nasreddin Han 1875 - 1876
Polat Han 1876

Bu madde Avrupa'da faaliyet gösteren Hun İmparatorluğu hakkındadır. Çin kaynaklarında geçen göçebe Hun topluluğu için Şyung-nu maddesine ve "Hunlar" kavramı için Hunlar maddesine bakabilirsiniz.

Batı Hun İmparatorluğu ya da Avrupa Hun İmparatorluğu, 376 yılında başlayan çeşitli akınlarla Avrupa'daki Hun etkisinin artmasının kuruluşuna zemin hazırladığı, 434 ile 469 yılları arasında hüküm süren Hun kavimlerinin birleşmesi ile oluşmuş bir bozkır konfederasyonu.
350 yılında Avrasya steplerinden batı yönüne hareket ederek; dönemlerine göre gelişmiş silah ve donanımları, yüksek hızları ve savaş taktikleriyle diğer kavimleri sürerek ya da egemenlik altına alarak Doğu Avrupa'nın büyük bir kısmını işgal etmiş Hunlar, 434 yılında Attila altında birleşerek yaklaşık 35 sene boyunca sürecek bir konfederasyon kurmuşlardır. Hunların baskısıyla oluşan bu hareketlilik Avrupa'nın sosyal, kültürel, demografik yapısını değiştiren ve bugünkü yapısının temellerini oluşturan Kavimler Göçü'nün başlamasında ve Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasında önemli bir etken olmuştur.

Hunların kökeni ve diğer eski antik topluluklar ile ilişkileri hala kesinlik kazanmamış tartışmalı bir konudur. Akademisyenler Hunların kökenlerini Orta Asya'ya dayandırmakla beraber hangi kavimden türedikleri konusunda ortak bir fikre sahip değillerdir. Klasik kaynaklar Hunları 370 yılı civarında Avrupa'da birden ortaya çıkan bir kavim olarak tanımlamaktadır. Orijinal Çin kaynaklarına göre Hunların kökenlerinin Türk olduğu yönünde deliller öne sürülmektedir. Aynı zamanda Avrupa'da ilk kez devlet kuran Türk kavmi daha sonraki adıyla Hun Türkleri olarak gösterilmektedir. Pek çok Romalı yazar Hunların köklerini diğer bozkır göçebe toplumları ile bağdaştırmaya çalışmışlardır. Romalı yazarlar aynı zamanda Hunların Avrasya stepleri olarak adlandırılan bölgeden Kırım'a gelerek Gotlar'a saldırmalarını konu alan hikâyelerden bahsetmektedirler. Jordanes'in Getika eseri, Gotların Hunları kötü ruhların ve cadıların soyundan gelen bir halk olarak gördüklerini belirtmiştir.

Joseph de Guignes ilk defa 18. yüzyılda, 4. ve 5. yüzyıllarda yaşamış Avrupa Hunları ile MÖ 3. yüzyıl ile MS 2. yüzyıl arasında Çin ve Moğolistan'da yaşamış Hiung-nu halkı arasında kökensel bir bağ olduğu iddiasını öne sürmüştür. İlerleyen yıllarda Hiung-nuların (Türk tarih literatüründe Büyük Hun İmparatorluğu) kuzey kolunun Çin ile yaptıkları savaşı kaybetmelerinden ötürü kuzeybatıya göç etmesi ve Avrupa Hunlarının kısmen de olsa göç eden bu halkların kökensel, kültürel ve genetik açıdan bir devamı olduğu fikri yaygınlaşmaya başladı. Dönemin Çin kaynaklarına dayandırılan bazı görüşlere göre de, Hiung-nu halkının devamının, 3. yüzyıla kadar süren Batı Hun ve Doğu Hunlar olduğu, sonrasında da 375 yılından itibaren Asya'dan Doğu Avrupa topraklarına kadar gelip Avrupa Hunlarının temelini oluşturduğu iddia edilir. Hatta, Avarlar, Bolgarlar (Ön Bulgarlar) ve Hungarların (Macarlar) da aynı kökenden geldikleri iddialar arasındadır. Akademisyenler aynı zamanda Eftalitlerin (Ak Hunlar) ve Kidarite Krallığı'nı kuran (Kızıl Hunlar da denen) Kidaritlerin de Hunlar ile akraba bir kavim olduğunu düşünmeye başlamışlardır.
Otto J. Maenchen-Helfen bu geleneksel fikrin birincil kaynak olarak arkeolojik bulgulara dayanmak yerine yazılı kaynaklara dayandığı gerekçesini öne sürerek güvenilmez olduğunu savunan ilk kişi olmuştur. Maenchen-Helfen'in çeşitli çalışmaları sonucunda Xiongnu ve Hunların aynı kavim veya aynı ataya sahip olan akraba kavimler olması fikri tartışmalı bir konu olmaya başlamıştır. Buna ek olarak daha önce Hunlar ile bağdaştırılmış Eftalitlerin (Akhunlar) ve Kidarite Krallığı'nın da Hunlardan farklı bir kavim olduğuna dair çalışmalar yürütülmüştür. Walter Pohl ise hiçbir savaşçı bozkır konfederasyonunun etnik olarak tek bir milletten oluşmadığını, tarihte görülen farklı gruplarca kurulmuş benzer isimli devletlerin bu isimleri ismin prestiji yüzünden seçtiklerini veya diğer devletler tarafından kan bağına bakılmaksızın sadece geldikleri yer veya yaşayış tarzları yüzünden onlara bu isimlerin verildiklerini söylemiş ve Hiung-nular, Akhunlar ve Avrupa Hunları arasında tam bir köken ya da kan ilişkisi olmadığını savunmuştur.

5. yüzyılda yaşamış ve Attila ve Hun İmparatorluğu'nu ziyaret etmiş Romalı tarihçi ve diplomat Priskos'un çalışmaları Avrupa Hun İmparatorluğu'nun çok uluslu olduğunu ve Hunca'nın Gotlar gibi devleti oluşturan diğer kavimlerin dilleri ile beraber konuşulmuş olduğunu ortaya koymaktadır.. Hunca hiçbir metin veya tam cümle günümüze ulaşmamış olduğundan dil hakkındaki yazılı kaynaklar neredeyse tamamen Yunan ve Roma kaynaklarında geçen özel isimlerden oluşmaktadır. Günümüzde Hun dili hakkında sahip olunan kaynakların çok az olması nedeniyle sınıflandırılmasının neredeyse imkânsız olduğu düşünülmektedir.
Günümüze özel isim olmayan sadece 3 adet Hunca sözcük ulaşmıştır. Bu kelimelerden medos bal şarabı, kamos arpa içeceği, strava ise cenaze kutlaması anlamına gelmektedir ve etimolojik olarak hepsi Hint-Avrupa dilleri kökenlidir. Bu kelimelerin Slav, Cermen veya İrani kökenli olabilecekleri düşünülmektedir. Bazı akademisyenler bir Cermen dili olan Gotça'nın da Hun İmparatorluğunda Hunca ile beraber lingua franca statüsünde konuşulmuş olabileceğini savunmaktadırlar. Maenchen-Helfen medos ve kamos kelimelerinin  
ve Attila, Bleda, Laudaricus, Onegesius, Ragnaris ve Ruga gibi Hunca özel isimlerin büyük olasılıkla Cermen dili kökenli olduğunu belirtmiştir.
Karl Heinrich Menges ve Omeljan Pritsak gibi bazı tarihçiler Huncadaki özel isimlerden ve etnolojik nedenlerden yola çıkarak dilin olası kökenlerinin Moğolca veya Türki dillere yakın olduğunu belirtmişlerdir. Pritsak 33 Hunca özel ismi analiz etmiş ve dilin Türki olmadığını ancak Ön Bulgarca ve Yakutça gibi Türki dillere daha yakın olmak üzere Türki diller ve Moğolca arasında bulunan bir dil olabileceğini iddia etmiştir. Denis Sinor ve Hyun Jin Kim de, kaynak azlığı nedeniyle dilin sınıflandırılmasının çok zor olduğunu belirtmekle beraber aynı sonuca ulaşmış ve en azından yönetici kesimin bir kısmının Türki kökenli olduğunu iddia etmişlerdir.
Lajos Ligeti ve Edwin G. Pulleyblank gibi akademisyenlerse Yenisey dilleri dil ailesine mensup Ketçe gibi Sibirya dillerinin Hunlar'ın ve Hiung-nu'ların dilleri ile akraba olduğu veya dillerinin temelini oluşturduğunu savunmuşlardır. Hyun Jin Kim 2013 yılında Hunların, Çağatay Hanlığı'nda da görülmüş olan, orijinal olarak bir Yenisey dili kullanırken Dingling ve Tiele halkları tarafından asimile edilerek Ön Bulgarca kullanmaya başlamış olabileceğini bildirmiştir.
Bu teoriler dışında dilin Ural dillerine ait olduğu ve Macarların Hunların soyundan geldiği gibi teoriler de mevcuttur.

352 yılında Kama Tarkan Avrupa Hun İmparatorluğu'nu kurdu ve yönetimi 370 yılına kadar elinde bulundurarak Hazar ve çevresinde önemli bir güç haline gelerek hakimiyet alanını batıya doğru ilerletti. Geçen 18 yıl, Hazar bölgesinde yaşayan Hunların teşkilatlanmasını ve devlet düzenine geçmesini sağladı. 4. yüzyılın ortalarında Aral Gölü ile Hazar Denizi'nin kuzeyindeki Alan ülkesini ele geçirdikten sonra, 374 yılında Balamir komutasında İdil Nehri kıyılarında görünmüşler, Karadeniz'in kuzeyindeki düzlüklerde yaşayan Ostrogotlar'ı ve Vizigotlar'ı yenilgiye uğratmışlardır. 375 yılında Ostrogotlar ve Vizigotlar, Hunlar'ın saldırılarından dolayı batıya doğru yönelmişlerdir. Böylece Kavimler Göçü başlamıştır.
Balamir'den sonra 378 yılında Alypbi, Hunların lideri olmuştur. 378 yılında Hunlar, Tuna Nehri'ni geçmişler ve Trakya'ya kadar ilerlemişlerdir. Hunlar, Trakya'ya kadar ilerlemelerine rağmen Roma İmparatorluğu'ndan bir direniş görmemişlerdir. Hunların baskısı altındaki barbar kavimler, Roma İmparatorluğu'nu zorlamaya başlamışlardır. Roma İmparatoru I. Theodosius'un 17 Ocak 395 tarihinde ölmesi üzerine Hunlar tekrar harekete geçmişlerdir. 395 yılında Hun orduları Balkanlar üzerinden Trakya'ya akın yapmışlardır. Yine aynı yıl Kafkasya'dan gelen Hunlar, bugün Lübnan'da bulunan Sur şehrinde, Şanlıurfa'da ve Antakya'da bir süre kalmışlar sonra tekrar Karadeniz'in kuzeyindeki topraklara dönmüşlerdir.

390 yılında Alypbi'den sonra başa geçen Uldız zamanında Hunlar, Karpat Dağları'nı aşarak bugünkü Macaristan'ın bulunduğu bölgeye girmişlerdir. Hun İmparatorluğu'nun dış siyaseti Uldız zamanında belirlenmiştir. Buna göre, Doğu Roma İmparatorluğu baskıda tutulacak, barbar kavimlere karşı Batı Roma İmparatorluğu ile iyi ilişkiler içinde bulunulacaktı. Bunun nedeni Batı Roma İmparatorluğu'nun düşmanı olan barbar kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanıdır. Bu nedenle Hunlar, Batı Roma İmparatorluğu ile iyi ilişkiler içinde bulunmayı seçmişlerdir.
Uldız'ın Tuna boylarına kadar ilerlemesi ile barbar kavimler, Batı Roma İmparatorluğu topraklarına girmeye başlamıştır. Batı Roma İmparatorluğu, sınırlarını aşan kavimleri durdurmakta güçlük çekince Uldız'dan yardım istemiştir. Uldız yardım isteği üzerine 406 yılında Radagais idaresindeki barbar kavimler, bugünkü Floransa'nın güneyinde yenilgiye uğratılmış, Ağustos 406 tarihinde Radagais idam edilmiştir. Uldız bir yandan  Batı Roma İmparatorluğu'nu kurtarırken diğer yandan barbar kavimleri Galya'ya göçe zorlayıp, Hunlara batıda hareket serbestliği sağlamıştır.

Uldız, Doğu Roma'yı baskı altına almak amacıyla 409 yılında Tuna Nehri'ni geçmiştir. Kendisi ile barış görüşmeleri için gönderilen Doğu Roma İmparatorluğu elçisineGüneşin battığı yere kadar her yeri zaptedebilirim !
diyerek meydan okumuştur. Uldız'ın 412 yılında ölümünden sonra yerine Karaton geçmiştir. Donatus isimli hükümdar ise 412 yılına kadar Karadeniz'in çevresindeki Hun topraklarını yönetmiştir. Karaton 422 yılına kadar hükümdarlık yapmıştır.

Oktar'dan sonra 422 yılında devletin başına Rua geçmiştir. Attila'nın babası olan Muncuk ise 408 yılında ölmüştür. Rua, 422 yılında Doğu Roma İmparatorluğu'nun, Hun ordusunu isyana kışkırtmak ve bağlı kavimleri Hunlar'dan ayırmak amacıyla Hun topraklarına gönderdiği casusları ileri sürerek Balkan 

I. Boemondo (yahut Bohemund veya Boamund) (1054?– 3 Mart 1111, Bari) Norman asilzade, Taranto ve Antakya prensi.
İtalya'ya yerleşen Normanlar'ın soylularındı. Kendine doğuda bir ülke fethedip orada hükümdarlık yapabileceği düşüncesiyle Birinci Haçlı seferi'ne katılmış; Antakya'nın Haçlılar tarafından kuşatılıp fethine kadar tüm Haçlı ordusunun Anadolu'yu geçişinde komutanlığını yapmıştır.
Ocak 1099'da Haçlılar Antakya Prensliği'ni kurunca Antakya Prensi oldu. Doğu Haçlılar Prensliği tasarısı Harran Muharebesi'nde aldığı yenilgi ile suya düşünce Avrupa'ya dönen Boemond, Fransa Kralı I. Philippe'in kızı Konstans ile evlenerek yeni bir statü kazandı. Tekrar Akdeniz'e dönüp Bizans'la mücadele etmeyi denese de başarısız olup Bizans vassalı olmayı kabul etti ve ömrünü İtalya'da tamamladı.

Bohemond, Apulia ve Calabria kontu Robert Guiscard ve onun ilk eşi Buanalbergolu Alberado'nun tek çocuğu olarak 1050 – 1058 yılları arasında(tarihçi John Julius Norwich'in iddiası 1054) muhtemelen babasına ait Calabria'daki San Marco Argentano kalesinde doğdu.Kendine konulan vaftiz adi Mark idi; fakat çocukken çok iri cüsseli olduğu için masallardaki Buamundus gigas adlı bir deve atıfla babası tarafından Boemondo olarak lakaplandırılmış ve bu lakabı isim olarak kullanmıştır. Guiscard ile Alberado'nun akrabalık derecesinden dolayı kilise hukuku gereğince evlilikleri geçersizdi. Guiscard'da bu evliliği reddederek daha avantajlı olacağını düşündüğü Lombard dükü Gisulf'un kız kardeşi Sikelgaita ile evlenme yoluna gitti. Alberado ise Guiscard'ın yeğeni Richard Hauteville ile evlendi. Annesi Bohemond'un şövalyelik eğitimi almasını sağladı. 1076 yılında Robert Guiscard ciddi şekilde hastalandı. Eşi Bari'de bir konsey topladı. Robert'ın on üç yaşındaki oğlu Ruggero Borsa'yı tahtın vârisi ilan etti. Fakat yeğeni Abelard buna karşı çıktı. Robert'ın tahtının tek meşru varisinin kendisi olduğunu iddia etti.
Bohemond 1079'da babasına karşı isyan eden Capualı Jordan ve Conversonolu Goeffrey'e karşı savaştı. 1081'de babası tarafından Norman ileri kuvvetlerinin başında Bizans seferine gönderildi. Valona'yı ele geçirdi.(günümüz Vlare, Arnavutluk) Korfu'ya yelken açtı fakat adayı ele geçiremedi. Çünkü buradaki yerel kuvvetlerin sayısı kendi ordusundan fazlaydı. Butrinto'ya geri çekilerek burada babasının kuvvetlerini beklemeye başladı. Robert geldikten sonra Durazzo'yu kuşattılar. Alexios Kommenos şehri kurtarmak için geldi fakat Norman ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Bohemond ordunun sol kanadını yönetti ve ağırlıklı olarak Vareg muhafızlarıyla mücadele etti. Normanlar 1082 yılında Durazzo'yu ele geçirdi Egnatia Yolu boyunca Kastoria'a kadar yürüdüler. Fakat Bizans ajanlarının kışkırttığı bir isyanın Güney İtalya'da patlak vermesi üzerine geri döndü.
Amcaları ve babası Güney İtalya’ya giderek Lombard-Bizans çekişmelerinde rol oynayan ve kendi kontluklarını kuran Norman paralı askerlerin liderlerindendi. Babası Robert Guiscard güney İtalya'da idareyi eline geçirerek Apulya Kontu (1057-1059) ve sonra Apulya Dükü (1059-1085) olmuştu. Babası, Salerno prensinin kızkardeşi ve Lombard soylusu olan Sikelgaita ile evlenince bu evlilikten olan kardeşleri soyluluk bakımından Boemondo'nun önüne geçti. Ancak o babasının yanından ayrılmayıp ve tüm savaşlarında yanında bulundu.

Boemondo, Sicilya ve güney İtalya hükümdarlığı ile yetinmeyip Bizans İmparatorluğu'nu da eline geçirmek isteyen babasının 1080-1085 arasında giriştiği büyük askerî seferlere katılmıştı. Babası Bizans'a karşı seferini yarıda bırakıp Germen tehlikesi nedeniyle ülkesine geri dönmek zorunda kaldığında bu büyük Norman ordusunun komutanlığını Beomondo'ya bırakmıştır. Babasının kendine verdiği emirlere göre Konstantinopolis'e kadar ilerlemek Boemondo'nun hedefi olmuştu. Bu nedenle 1082 baharında Norman ordusunun üssü olan Kesriye'den hareketle Yanya'ya kuşatıp aldı. Bu ilerlemede bu yörede yerleştirilmiş olan Ulahların desteğini sağlamıştı. Bizans İmparatoru I. Aleksios ile Yanya yakınlarında yaptığı savaşta ve daha sonra Arta şehri civarındaki savaşta galip geldi ve Bulgar Ortodoks Kilisesinin önemli merkezi olan Ohri'yi eline geçirdi. Boemondo sonra Teselya'ya ilerleyerek kışlak olarak kalmak istediği Larisa kentini kuşattı. Fakat 6 ay süren kuşatmanın sonunda, iaşe azığı ve ücret yetersizliği nedeniyle Boemondo parasal destek almak için İtalya'ya gitti. Kumandansız kalan Normanlar geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Corfu ve Durazzo'yu Bizans ve Venedik müttefik donanması tekrar ele geçirdi. 1084 yılında Norman ordusunda baş gösteren salgın sırasında ciddi şekilde hastalandı ve İtalya'ya döndü.
O kış Boemondo hasta düştü ve İtalya'ya döndü. Babası Robert Guiscard ise İtalya'da Germen tehlikesini savuşturduktan sonra yeni bir ordu ile ve diğer iki oğlu olan Ruggero Borsa ve Amalfi Dükü Guy ile Makedonya'ya tekrar döndü ancak 17 Temmuz 1085 tarihinde aniden burada hayatını kaybetti.

Robert Guiscard'ın ölümünden sonra yerine geçen kişi ise annesi Sichelgaita'nın girişimiyle ve anne tarafından soydaşları olan Lombardların da desteğini alan küçük oğlu Ruggero Borsa oldu.
Babalarının ölümünden önce Boemondo, İtalya'da Salerno'da bulunmaktaydı; baba-bir üvey kardeşi Ruggero Borsa ise Balkanlar'da idi. Ruggero, babasının ölümünden sonra hakkında kocasını öldürdüğü söylentileri çıkan annesi ile hemen İtalya'ya dönmüştür. Sicilya Kontu olan amcası I. Ruggero ile ittifak yapmış ve amcasının yardımı ile Apulya Dükü olduğu ilan edilmiştir. Boemondo ise ya üvey annesinin kendini de zehirleyeceğinden korkarak ya da Kapua Prensi I. Jordan'i müttefik yapmak niyetiyle Kapua'ya çekilmiştir.
Babası, İtalya'da Apulya'daki arazilerinin idaresini Boemondo'nun baba-bir küçük üvey  ardeşi Ruggero Borsa'ya bırakmıştı. Adriyatik kıyılarında Balkanlar'daki arazi ise Boemondo'ya kalmıştı ama bu araziler çok geçmeden tekrar Bizanslılar eline geçti.
Kardeşinin dük ilan edilmesini kabul edemeyen Boemondo isyan etti, Apulya'daki topraklar için onunla mücadele etti. Kapua desteği ile Oria, Otranto ve Taranto şehirlerini eline geçirdi. Mart 1086'da iki kardeş anlaşıp ortak hükümdar olarak kabul edilmeleri üzerine anlaştılar. Fakat 1087 yazında Boemondo tekrar isyana başlamış; Ruggero'ya Fragento'da yaptığı bir baskın savaşta yenik düşürmüş ve Taranto'yu yine eline geçirmiştir.
Bu kardeş savaşı en sonunda Papa II. Urban'in arabuluculuğu ile sona erdi. Boemondo'un Tranto ve eline geçirdiği diğer araziler kendine verilmiş ve bir asil unvanı olarak da küçük yöreli Taranto Prensliği verilmiştir. Ancak Apulya Düklüğü üzerinde olan bütün haklarından vazgeçmiştir.

Boemondo, 1096 yılında Sicilya grandkontu olan amcası Sicilyalı Kontu I. Rugerro ile birlikte amcasına isyan etmiş olan Amalfi şehrinin isyanın bastırmakla uğraşıyordu. Bu sıralarda İtalya'dan geçerek Konstantinopolis'e doğru yol almaya başlamış Avrupalı Haçlı grupları görülmeye başlandı. Boemondo bir Haçlı olma şevkini hemen kazandı. Ama büyük olasılıkla bu bir dini hedefle değil Birinci Haçlı Seferi sonucunda kendine doğuda bir ülke fethedip orada hükümdarlık yapabileceği düşüncesiyleydi. Deoffrey Malaterra, Boemondo'nun haçlı olmasının bir nedeni de Bizans topraklarını ele geçirip talan edip oralardan çok zengin ganimet elde etme hevesi olduğunu açıkça belirtir.
Boemondo, derhal kuşatmayı bırakıp kendi ordusunun neredeyse tamamını ve amcası ile kardeşinin de ordusundan mühim bir kuvveti de ikna ederek Normanlardan oluşan bir haçlı ordusu topladı. Boemondo'nun elbisesinin üzerinde bulunan haç işareti Boemondo'nun bu sefere katılmasıyla birlikte Haçlıların sembolü haline gelmiştir. Boemondo, topladığı ordunun önünde kendisine bağlı birliklerin komutanlarının elbiselerine haçlar yapılsın diye üzerindeki erguvan renkli mantosunu çıkarıp parçalara ayırdı. Böylelikle Haçlı askerlerinin elbiselerinin üzerindeki haç sembolünü ilk defa Boemondo kullanmış oldu ve onun vasıtasıyla haçlıların arasında yayıldı. kendi ailesinden ve Normanlardan birçok kişi onunla beraber bu maceraya atılmak için bir araya geliyordu. Fransız Normanları'nın da katılmasıyla oldukça kalabalıklaşan Boemondo'nun ordusu iyi teçhiz edilmiş ve eğitimli bir ordu idi. Bu ordunun Birinci Haçlı seferi'ne katılan Haçlı ordularının en iyilerindendir.
Boemondo, bu Norman Haçlı ordusunun başında Adriyatik Denizi'ni geçti ve daha önce 1082-1084 arasında fetih için geçmiş olduğu Konstantinopolis yolunda, tekrar ilerlemeye koyuldu. Bizans İmparatoru I. Aleksios'un Haçlı ordularını idare için koyduğu kaidelere uymaya büyük bir dikkat göstermekteydi. Nisan 1097'de Konstantinopolis'e geldiği zaman İmparator Aleksios'a vassalığını kabul etmede hiç gecikme veya sorun yaratmadı. Aleksios ile Antakya (Antioch) merkezli bir vasal devlet kurma planlarını konuşmuş ve daha fazla müzakereler yapmak istediğini açıklamış olduğu kabul edilebilir. Fakat eğer bu konuyu açıklamışsa da imparatordan hiç destek almadığı muhakkaktır.
Konstantinopolis'ten ta Antakya'ya kadar Birinci Haçlı Seferi'nin ana ordusunun Anadolu'yu geçişlerinde Beomondo bu ordunun gerçek komutanlığını yapmıştır. Bu Haçlı Seferi ordularının Anadolu'yu geçmede başarılarını 1011'deki Birinci Haçlı Seferi, 1147'deki İkinci Haçlı Seferi ve 1189'daki Üçüncü Haçlı Seferi ordularının bu çabada başarısızlıkları ile karşılaştırılınca, bu başarının Beomondo'nun yeterli ve dirayetli komutanlığına bağlamak mümkündür.
İmparator'un kızı Anna Komnini yazdığı Aleksiad adlı tarih kitabında Beomondo'nun çok ayrıntılı bir tasvirini yapmaktadır. Anna onu daha on dört yaşında iken Bizans sarayına geldiği zaman görmüş ve ondan sanki büyülenmiştir. Boemondo hakkında şunları yazmıştır:

Kısa bir şekilde söylemek gerekirse, ne bildiğimiz barbarlardan olsa veya ne de Bizanslı olsa, Boemonda Romalılara (Bizans) ülkesinde benzeri o zamana kadar hiç görülmemiş bir kişi idi. Kendine bakan kişiler için bir harika olarak görünmekte ve şöhreti ise kokutucu idi. Bu barbarın görünüşünü daha ayrıntılı tarif edeyim. Boyu o kadar uzundu ki gördüklerim kişilerden en aşağı yarım metre daha fa

II. Kılıç Arslan (Arap alfabesiyle: عز الدين قلج أرسلان بن مسعود, İzz el-Din Kılıç Arslan bin Mesud; d. 1113 - ö. 1192, Aksaray) Anadolu Selçuklu Devleti'nin sultanıdır. Babası I. Rükneddin Mesud'un yerine tahta çıkmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti tarihinde ilk kez altın sikke basımı onun hükümdarlığındadır.

I. Rükneddin Mesud, geleneğe uyarak ülkesini üç oğlu arasında paylaştırmıştı. Büyük oğlu II. Kılıç Arslan hem veliaht olarak ilan edilmiş hem de kendine Elbistan melikliği verilmişti. Üçüncü oğlu Şahinşah'a Ankara ve Çankırı yöreleri verildi. Devlet (veya Dolat) adlı ikinci oğlu hakkında elde belge bulunmamaktadır. Damatları olan Danışmendli Zünnûn'a Kayseri melikliği ve Danişmendli Yağıbasan'a Sivas melikliği verilmişti.
I. Rükneddin Mesud'un 1155'te ölmesinin ardından oğulları ve damatları arasında taht kavgaları başladı. II. Kılıç Arslan melik olarak bulunduğu Elbistan'dan Konya'ya gelerek tahta çıktı. Önce Elbistan ve Kayseri'yi eline geçirmek için harekete geçen Sivas meliki Yağıbasan üzerine yürüdü; ama Musul Atabeyi Nureddin Zengi siyasi baskısından korkması dolayısıyla onunla anlaştı. II. Kılıç Arslan'ın bu zayıflığını fark eden Bizans İmparatoru I. Manuil ona karşı geniş bir birlik kurdu. 1159'da Musul Atabegi Nureddin Zengi ile yöredeki Haçlı Devletleri ve kardeşi Şahinşah, kayın-biraderleri Yağıbasan ve Zünun ve Malatya Meliki Zülkarneyn bu birliğe katılmışlardı. Kılıç Arslan uzlaşma çareleri aradı. Önce Yağıbasan'a bir elçi gönderdi ve barış istedi; sonra bunu karşılığında Elbistan'ı ona vermeyi teklif ettiyse de her iki girişimden de sonuç alamadı. Kızını Konya'dan Erzurum melikine gelin olarak göndermekte iken gelin alayı Yağıbasan tarafından baskına uğratılıp kızı Zünun ile nikahlandı. Buna bir karşılık vermek için Kılıç Arslan Yağıbasan'a hücum ettiyse de mağlup düştü.
II. Kılıç Arslan devletini ayakta tutabilmek için önce Bizans İmparatorluğu'yla barış yapmanın yollarını aradı. 1162'de İstanbul'a gidip orada 80 gün kalarak Bizans ile bir antlaşma yaptı. Buna göre karşılıklı yardımlaşma yapılacağı gibi, Türkmenler de Bizans'a akınlarda bulunmayacaktı.
1153'te II. Kılıç Arslan Artuklular ile anlaşıp birlikte Yağıbasan üzerine yürüdü. Bağdaşıkları Fırat'ı geçerek Malatya meliki Zülkarneyn'e hücuma geçerken Kılıç Arslan da Yağıbasan'dan Sivas'ı aldı. Yağıbasan, Şahinşah ile birleşmek üzere Çankırı'ya kaçtı ise de 1164'te orada öldü. Kılıç Arslan Ankara ve Çankırı üzerine giderek bu yöreleri kardeşi Şahinşah'tan aldı. En son olarak  Kayseri alındı. Fakat Şahinşah ve Zunnun Nureddin Zengi'ye sığındılar ve Malatya'nın alınmasına Nureddin Zengi karşı olduğu için bu kale alınamadı. Kılıç Arslan'ın amcası Göksun meliki Gökarslan da Nureddin Zengi'ye katıldı ve Nureddin Zengi 1173'te Maraş ve Göksun'u Türkiye Selçukluları'ndan aldı.

Tam o yıl Sivas'ta büyük bir açlık ortaya çıktı. Sivas meliki olan Kılıç Arslan'ın kızkardeşi ve ölen Yağıbasan'ın karısı yeni kocası ile halka zahire yardımı yapmaktan çekindi ve ortaya çıkan bir halk isyanı sonucunda halk tarafından öldürüldüler. Halk Nureddin Zengi'ye sığınmış olan Zunnun'u melik olarak istedi ve Zunnun'da Musul'dan gelerek Sivas melikliği görevini yüklendi. Fakat açlık ve şiddetli hava şartları dolayısıyla iki taraf bir antlaşmaya vardılar. Nüreddin Zengi eline geçirdiği şehirleri iade etti ve Kılıç Arslan da Zunnun'un Kayseri meliki olarak atanmasına razı oldu.
Ermeni Derebeyi Toros da Türkiye Selçuklu Devleti'ne karşı harekete geçmişti.
1174'te Zengi Hanedanının Suriye ve Musul hükümdarı Atabeg Nureddin Zengi Şam'da öldü. Nureddin Zengi'nin genç yaşta oğlu Salih İsmail Mısır'da iktidarı eline geçirmiş olan Selahaddin Eyyubi'ye karşı gelemedi. 1174'te Şam'ı eline geçiren Selahaddin, Nureddin Zengi'nin dul karısıyla evlenip Salih İsmail'in taht naibi tayin edildi ve 1181'de Salih İsmail ölümü ile Zengiler idaresi sona erdi. Selahaddin Eyyubi ilgisini Kudüs, Filistin ve Mısır üzerine teksif etti. Böylece II. Kılıç Arslan'ın Doğu Anadolu'da rakiplerine destek sağlayan büyük bir siyasi güç ortadan kalkmış oldu.
Batı sınırını güvence altına alan ve doğuda rakiplerine desteğinin azaldığını gören II. Kılıç Arslan Anadolu'ya geri yöneldi. Kayseri meliki olan kayınbiraderi Danışmendli Zunnun ve şehzadesi Şahinşah'ın birleşik ordusunu yendi ve onlar Bizans'a sığındılar. Ankara, Darende ve Kayseri'yi onlardan aldı. 1175'te kayınbiraderi Danışmendli Yağıbasan'ın oğullarını Selçuklu uc beyleri tayin ederek Danişmendlilerin egemenliğine son verdi. Zengiler'den de bazı topraklar ele geçirdi ve Ermenileri de yendi.

Fakat çok geçmeden II. Kılıç Arslan ile Bizans arasındaki barış bozuldu. Bizans İmparatoru I. Manuil Zengilerin ortadan kalkmasını ve Selahaddin'in güney-doğu Akdeniz problemlerine teksif olmasını stratejik olarak II. Kılıç Arslan'ın bir dayanağının ortadan kaldığı şekilde değerlendirdi. Ayrıca Eskişehir yörelerinde yoğun bir şekilde çoğalan Türkmenler, Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit'e kadar Bizans topraklarına yıllık hücumlar yapmaktaydılar ve Manuil bu akınları önlemek istemekteydi. Danişmendli Zunnun ile şehzadesi Şahinşah da Bizans'a sığınmışlardı. I. Manuil büyük bir askeri sefer için hazırlıklara başladı. Ayrıca Anadolu'ya arka arkaya Danişmendli Zunnun ve sonra şehzadesi Şahinşah komutasında ve Bizans birlikleriyle güçlendirilmiş orduları Anadolu'ya gönderdi. II. Kılıç Arslan orduları her iki orduyu da yenik düşürüp Bizans'a geri püskürttü. Kılıç Arslan Bizans'a ikinci bir barış heyeti gönderip müzakerelerde bulunduysa da bunlar da İmparator tarafından reddedildi.
1176 yazında Bizanslılar, içinde çok sayıda Frank, Peçenek, Macar ve Sırp paralı askeri bulunan iki ordu ile II. Kılıç Arslan üzerine yürüyüşe geçtiler. Kuzeyden yürüyen ve İmparator'un amca oğlu General Andronikos Vatatzes komutasındaki ordu Kastamonu ve Amasya üzerinden Eylül 1176'da Niksar'a gelip bu kaleyi kuşattı. Fakat bu yörede bulunan Selçuklu ordusu ile sur önlerinde yapılan "Niksar Muharebesi"'nde Bizans'lılar çok büyük bir yenilgiye uğradılar ve savaşta ölen komutanları Vatatzes'in başı Konya'ya II. Kılıç Arslan huzuruna gönderildi.
Bizanslıların güneyden giden büyük ordusu imparator I. Manuil komutasındaydı ve Konya'yı ele geçirmeyi hedeflenmişti. II. Kılıç Arslan 17 Eylül 1176'da Sandıklı ile Dinar'ın doğusunda, Isparta'nın Gelendost ilçesi sınırlarında Miryokefalon Muharebesi'nde Bizans ordusunu pusuya düşürdü ve ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu, Türklerin Anadolu'da Bizans karşısında Malazgirt'ten sonraki en büyük zaferdi. Bu yenilginin ardından Bizans İmparatorluğu, Türkleri Anadolu'dan çıkarma umudunu tümüyle yitirdi.

Özellikle 1176'daki Miryakefalon Savaşı ve 1190'daki Üçüncü Haçlı Seferi arasında Türkiye Selçukları ülkesi tek bir idare altında bir barış ve refah ülkesi oldu ve hızlı bir ekonomik ve sosyal gelişme sağlandı. Anadolu'da ticaret ve dış ülkelerle ticaret önem kazandı. Anadolu'da ticaret yollarında bulunan birçok hanın yapımı ve kervansaray yapımı başlangıcı Kılıç Arslan'ın döneminde başlamıştır. II. Kılıç Arslan döneminden kalan Alay Bey kervansarayı bunların en başındadır. İlk Selçuklu tersaneleri II. Kılıç Arslan döneminde kurulduğu bildirilir. Konya'da açılan medereselerin gelişmesi Anadolu'da ilim ve sanatın gelişmesine de büyük katkıda bulunmuştur. Dış ülkelerle yapılan ticaretin de gelişmesi ve Anadolu'nun isminin Avrupa kaynaklarında ilk defa "Türkiye" olarak geçmesi bu dönemde olmuştur.
Bu nispi barışa rağmen bazı çatışmalar olmaya devam etti. Önce II. Kılıç Arslan 1175'te Malatya'yı eline geçirdi. Suriye'ye de devleti eline geçirmiş olan Eyyubiler ile II. Kılıç Arslan Eyyubiler eline geçmiş olan Raban kalesi üzerinde anlaşmadılar. Sonunda Selçuklu veziri İhtiyarüddin Hasan'ın iyi diplomasisi ile iki taraf uzlaşabildiler. Bu barış sırasında Eyyubiler ile Selçuklular Ermeni Prensi III. Rüpen üzerine sefer yaptılar. Fakat 1182'de II. Kılıç Arslan'ın Artuklular ile Diyarbakır ve Silvan'ı ellerine geçirmeleri tekrar aralarının bozulmasına yol açtı.
Bizans İmparatoru II. Aleksios döneminde ise Selçuklular adım adım Ege bölgesi ve Bitinya'daki şehirleri ellerin geçirmeye başladılar. Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir tekrar Selçukluların ellerine geçti. 1183'te II. Aleksios'un ölümü üzerine Bizans'ta çıkan kargaşalıktan faydalanan bir Selçuklu ordusu tekrar Ege Denizi kıyılarına kadar arazileri ellerine geçirdiler. Fakat Alaşehir yine bir Bizans şehri olarak kaldı.

II. Kılıç Arslan 1186'da ülkesini 11 oğlu arasında şöyle paylaştırdı:

Bu bölünmeye göre Kılıç Arslan devlet merkezinde Sultan olarak ve oğulları içişlerinden yarı bağımsız olarak bölgelerinin melikleri oldular. Fakat hemen oğulları arasında veliahtlık mücadelesi başladı. Kılıç Arslan 1189'da Konya'yı eline geçiren ve kendini veliaht ilan ettiren büyük oğlu Kutbeddin'in bir kuklası haline geldi. 1190'da III. Haçlı Seferi orduları Konya'ya geldiğinde orada otorite Kılıç Arslan değil oğlu Kutbeddin idi.

1190'da Üçüncü Haçlı Seferi'ne katılan ve karadan gelen Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Friedrich Barbarossa komutası altındaki Alman asıllı Haçlı ordusunun Anadolu'dan geçişi için II. Kılıç Aslan elçilerini İmparator Edirne'ye gelmişken Almanlara göndermiş ve onlarla bir antlaşma yaparak bu ordunun Anadolu'dan Selçuklu ordusunun hücumlarına maruz kalmadan geçişini garantilemişti.
Fakat bu karar yaşlı olan II. Kılıç Arslan tarafından ülkenin paylaştırılması sonucu yerel iktidar kazanmış olan oğulları, özellikle Konya'yı eline geçiren Kutabeddin Melikşah tarafından beğenilmedi. Bu oğullarına bağlı Türkmenler yürüyüşte bulunan Alman Haçlı ordusuna zaman zaman hücumlarda bulundular. Akşehir üzerinden gelen Alman Haçlı ordusu, 17 Mayıs 1190'da Anadolu Selçuklu Devleti başkenti olan Konya önlerine geldi. Yapılan anlaşma gereğince bu ordunun barış içinde, şehre girmeden, şehrin kenarından geçmesi gerekmekteydi. Fakat 18 Mayıs'ta Alman ordusu Konya'ya hücum edip şehri ele geçirdi.
Değişik tarihçiler bu beklenmedik sonuç için değişik açıklamalar yapmaktadırlar. Bazı Alman tarihçileri imparator Friedr

Irak Selçukluları, Büyük Selçuklu Devleti'nin sekizinci sultanı Sencer'in Oğuzlar tarafından yenilerek esaretinde hastalanarak öldükten sonra İki Irak (Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab)'ı yöneten Selçuklular.
Büyük Selçuklu Devleti'nin çöküşünden sonra, bugünkü Irak'ın tamamı ve Suriye'nin bazı kısımları üzerinde kurulmuş olan Türk devletin adıdır. Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar 18 Nisan 1118'de ölünce, oğulları taht üzerinde hak iddia ettilerse de sonra amcaları Sencer'in tâbiyetine girdiler. Sencer de Tapar'ın çocuklarını Irak ve Azerbaycan'a melik olarak atadı. 1157'de Sencer'in ölümü ile Büyük Selçuklu Devleti'nin tarihe karışmasıyla tamamen bağımsız oldular ve Şah unvanını taşımaya başladılar.
Hükümdarları sırasıyla şu şekildedir:

Mahmud (1119-1131)
Davud  (1131-1132)
I. Tuğrul  (1132-1134)
Gıyaseddin Mesud (1134-1151)
Melikşah (1151-1153)
Muhammed Şah (1153-1159)
Süleyman Şah (1159-1161)
Arslan Şah (1161-1177)
 II. Tuğrul Şah (1177-1194)
Son hükümdar Sultan II. Tuğrul Şah'ın 1194 yılında bugünkü Tahran yakınında yapılan Rey muharebesinde Şii İslam'ın Alevi-Caferi koluna mensup Harezmşah Tekiş tarafından yenilerek öldürülmesi bu devletin sonunu getirdi ve ülke topraklarının bir kısmı Harezmşahlar'a katıldı, bir kısmı ise İldenizlilere kaldı.

Kangar Birliği, günümüz Kazakistan topraklarında (Yedisu bölgesi hariç) kurulmuş bir Türk devletiydi. Kangar kelimesi, günümüzde Uygur, Kazak, Özbek ve Karakalpak uluslarının bir parçası olan Kanglı/Uygurlar halkının erken ortaçağdaki adıdır. Kangar Birliği'nin başkenti Ulutau'da bulunuyordu. Üç kabilesi "Kangar" olarak bilinen Peçenekler, Uygurlar, Karluklar ve Kimek-Kıpçaklar tarafından mağlup edildikten sonra Bulgarları hedef alarak Doğu Avrupa'da Peçenek Hanlığı'nı kurmuşlardır (MS 890–990).

Bugün etimolojistlerin Kangar ismi ile iki çıkarımı bulunmaktadır, Kang/Kang (Qang/Qang) Türkler için Baba,ilk ata ve , insan, adamlar anlamlarında Kanger'den geldiği düşünülmektedir. Bir diğer çıkarım ise Eski Türkçede Kangli sözcüğüdür,bu sözcüğün anlamı eski Türkçede Vagon, araçtır ve Kangly kabilesinin adı ile eşseslidir

Çinliler Yedisu Bölgesini ele geçirdikten sonra, Kangar Kağanlığı bağımsız hale gelir .Sonrasında Güney Kazakistan ve Siri Derya topraklarında Çinlileri püskürtmeyi başarmışlardır.Siri Derya bölgesine özerklik vermişlerdir.Oğuz Türkleri Güney Kazakistan'da, Kimek Türkler İrtiş Nehrinde,Kumanlar Mugodyarda ve Kıpçaklar Kuzey Kazakistanda Kangarların boyunduruğu altına gimişlerdir.
7.Yüzyılın sonlarında Siri Derya şehirleri isyan edip Soğdiana halkları ile ittifak oluşturdurlar. İsyan başarılı oldu, ama Müslüman Arap orduları Soğdianaya güneyden saldırdılar. İsyanın etkisi azaldı ve Kangarlar Siri Derya şehirleri üzerinde kurdukları özerkliğe devam ettiler.

8.Yüzyılın başlarında Oğuz Konfederasyonu ve Taşkent şehri Kangar'dan ayrıldı.Araplar ise Sığnaks, Hucend ve Yaş gibi Kangar şehirlerine baskınlarına devam ettiler.Araplar Sogdiana'yı ele geçirdikten sonra Siri Derya şehirlerine kadar tüm Kangar şehirlerine saldırdılar. Araplar Güney Kazakistan'ı ele geçirdiler bundan sonra Oğuzlar Siri Derya'ya kadar tüm Kangar şehirlerini ele geçirdiler. Oğuzlar Kimak Kağanlığı ile ittifak antlaşması imzaladı. Ağır saldırılar ve işgallere dayanamayan Kangar Birliği dağıldı. Kargarlar'ın Batı kolu, Peçeneklerin kontrolü altına girdi. Topraklarını geri alan Hazar Kağanlığı Doğu Avrupa'da Kangar Halefi bir devlet kurdu. Ve birlik dağılarak Hazar Kağanlığına bağlı küçük bir devlet halini aldı.

Kansu Uygur Devleti, bir kısım Uygur soydaşı Kansu’da yerleşerek Çin ile ticari etkinliklerde bulunarak dostluk sağladı. Çin yöneticileri ile akrabalık bağı da edinmişlerdir. Ancak T’ang sülalesine karşı ayaklanmaların çoğaldığı 10. yüzyıl başlarında Kan-su Uygurları, bağlı oldukları ve merkezi Tun-Huang olan Çin askerî bölgesi ile ilgilerini kestiler. Burada 905 yılında asi bir general özerk devlet kurdu ve kendini "kral" ilan etti. “Batı Hanları’nın Altın-dağ Krallığı” adını verdiği bu devlete Uygurları bağlamak istemiştir.Kansu Uygurlarından Tegin adlı kumandan ordusuyla Tun-huang’ı kuşatarak,şehir halkını “kral”ı teslim etmeye zorlamıştı (911), bu olay üzerine Uygurların batı kolu da bağımsızlık kazanmıştır.

Kansu ve Tun-huang Uygurları, askeri başarı elde edememişlerdir. Bu nedenle haklarında fazla bilgi edinilememiştir. 10. yüzyıl başından itibaren Mançurya ve Kore kabilelerini toplayarak kuzeyde bir baskı ögesi olan ve özellikle Beş Hanedan On Krallık devrinde Çin’in bazı kısımlarını ele geçiren Kitanlar (sonraki Karahitaylar), sonunda bir hanedan (Liao Sülalesi, 907-1211) kurarak Kuzey Çin’de egemen oldukları zaman, Uygur Devleti Kitanların (940'tan sonra) ve 1028'de Tangutların kurdukları Batı Xia Hanedanı'nın egemenliğine girdi. Daha sonra 1226'da da Cengiz'in Moğol İmparatorluğunun egemenliğine girdi. 
Kansu Uygurları, daha o zamanlardan beri “Sarı Uygurlar" diye bilinir ve hala Batı Çin'de varlıklarını sürdürmektedirler.
Bu Uygurların torunları, sayıları birkaç bini bulan Sarı Uygurlar veya Yugurlar, eski ana dillerine ve geleneksel dinleri olan lama Budizmine sadık yaşarlar.

İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2004, Bahaeddin ÖGEL (Prof. Dr.), Türk Tarih Kurumu Yayınları

Uygur Kağanlığı
Karahoca Uygur Krallığı
Kansu Uygurları

Karakoyunlular (Azerice: Qaraqoyunlular, قاراقویونلولار, Farsça: قره قویونلو) ya da Karakoyunlu Devleti, başkenti Tebriz olan ve 1380-1469 yılları arasında bugünkü Doğu Anadolu Bölgesi, Güney Kafkasya, Azerbaycan ve Kuzey Irak topraklarında egemenlik sürmüş Azerice konuşan Oğuz Türklerinin kurmuş olduğu bir devlettir.
Karakoyunlular, Anadolu'dan İran'a siyasi göç hareketlerinin itici gücü ve aynı zamanda İran'da Türkmen egemenliğinin yeniden kurulmasını ve aslında Azerbaycan'ın Türkleşmesini sağlayacak yeni bir iskân hareketinin ilk üyesidir. Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi konuştukları Türkçe, bugün Azerbaycan dili olarak adlandırılan Oğuz veya Türkmen diliydi. Karakoyunlu hükümdarlarından Cihanşah'ın Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden olduğu anlaşılmaktadır.
Kara Koyunlular, Oğuz Türklerinden gelen bir Türkmen hanedanıydı ve halk arasında Azerbaycan Türkçesi (Oğuz lehçesi) yaygın olarak konuşuluyordu. Farsça resmi yazışmalarda ve saray çevrelerinde kullanılsa da, edebi faaliyetlerde ve özellikle halk edebiyatında Türkçe büyük önem taşıyordu. Ordunun hanedanın ve devlet adamlarının ana dili Azerbaycan Türkçesiydi (o dönemde daha çok "Türki" olarak anılıyordu).
Bayraklarında Sakalar'dan bu yana Hunların, Memlüklülerin, Selçukluların, Moğol-Tatarların kullandığı "Ejderha yüreği" veya "Yaşam Çiçeği" damgası vardı.
Karakoyunlu aşireti 1284-1292 yılları arasında Türkistan'dan Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı vadilerine yerleşmiştir. Konar göçer bir Türkmen aşireti olan Karakoyunlular yazı Aladağ yaylalarında, kış aylarını ise Diyarbakır ve Fırat civarında geçirirlerdi.
Kösedağ Savaşı'ndan (1243) sonra Anadolu'ya hakim olmaya başlayan İlhanlılar'ın etkisinin azalmaya başladığı dönemlerde Karakoyunlu aşiretinin en büyük ve nüfuslu kollarından Baharlı kolu reisi Bayram Hoca Celayirîler'e bağlı kalarak yöresel yönetimini kurmuştu. Kardeşi Murad Hoca ise Celayirîler'in Musul valisi idi. 1365'ten 1382'ye dek adı geçen bu devlete tâbi oldular.
Bayram Hocanın 1382 yılında ölümü üzerine yerine oğlu ya da kardeşinin oğlu olan Kara Muhammed aşiretin başına geçti. Kara Muhammed, Celayirîler'e sadık kalarak babasının idare ettiği yerleri ve aşiret beyliğini elinde tutup kızını da hükümdar ile evlendirerek durumunu güçlendirdi. 1387 yılında Tebriz'i ele geçirmiş ancak burayı Timur'a terk etmek zorunda kaldıysa da ikinci defa burayı ele geçirdikten sonra Berkuk adına hutbe okutarak Timur'a karşı Memluklular'a itaat ettiğini göstermiştir. Kara Muhammed 1390 yılında beylik rekabeti sırasında Suriye'de yapılan savaşta ölmüştür. Kara Muhammed'in ölümünden sonra yerine oğlu Mısır Hoca bey geçtiyse de başarılı olamayarak yerine Karakoyunlu Devleti'ni meydana çıkaran Kara Yusuf geçmiştir.
Kara Yusuf 1400'de Celayirîler ile birlikte hareket etseler de Timur İmparatorluğu tarafından yenilgiye uğrayarak önce Osmanlı Devleti'ne sığındı, ardından Suriye'ye sığındıkları sırada Timur'dan çekinen Memluk sultanı tarafından Celayiriler sultanı Ahmed ile birlikte Şam'da hapsedildi. Memluk sultanına isyan eden Şam valisi tarafından hapisten çıkarıldı. Celayiri Sultanı Ahmed ile birlikte Bağdat'ı Timurlulardan geri aldıktan sonra Kara Yusuf faaliyetlerine başladı. 1407 ve 1408 yıllarında iki defa Timurlular ordusunu yenilgiye uğrattıktan sonra Tebriz ve Azerbaycan'ı ele geçirdi. Daha sonra Diyarbakır'ı merkez yapan Akkoyunlu hükümdarı Kara Osman'ı da yenilgiye uğratarak etkinliğini sağlamlaştırdı. Daha sonra Kara Yusuf Tebriz'i merkez yaparak oğlu Pir Budak ile birlikte hükümdarlığını ilan etti.
Kara Yusuf'un oğluyla hükümdarlığını ilan etmesi Celayiriler ile arasının bozulmasına sebep oluş ve 1410 yılında bir yaylak antlaşmazlığı nedeniyle aralarında savaş başlamıştır. Celayiriler hükümdarı Sultan Ahmed komutasındaki ordu Tebriz'i ele geçirse de Erzincan kuşatmasından dönen Kara Yusuf yapılan savaşta Sultan Ahmed'in ordusunu yenilgiye uğrattı ve esir alınan sultan öldürüldü. Bu galibiyetten sonra Irak-ı Arab ve Bağdat'ı da ele geçirdi. Akkoyunlular, Şirvan ve Gürcistan hükümdarlarını da yenilgiye uğrattıktan sonra Irak-ı Acemi tamamen ele geçirdi. Bunun akabinde 1419 yılında Gaziantep taraflarına akınlar yaptı.
Karakoyunlular, Timur İmparatorluğu'nu kargaşadan çıkararak yeniden toparlamaya muvaffak olan Şahruh tarafından 1420'de tekrar yenilgiye uğratıldıysa da, Şahruh'un dönüşünden Karakoyunlu hakimi Kara İskender tekrar güçlenmiş ve Akkoyunlu Hâkimi Kara Yülük Osman Bey'i yenerek Doğu Anadolu Bölgesi'nin hakimiyetini tamamen elde etmişti. Fakat Şahruh 1435-36'da Kara İskender Bey'in üzerine yürüyerek adı geçeni tahttan indirdi. Yerine kendine sadık Cihan Şah'ı getirerek Tebriz valiliğine tayin etti.
1447'de Şahruh ölüp 1449'da Uluğ Bey suikast sonucu öldürülünce Timur İmparatorluğu'nda kargaşalar baş gösterdi. Cihan Şah da bu durumundan istifade ederek isyan etti. Timurlu baskısının azaldığı 1437'den itibaren tekrar genişlemeye başlayan devlet, 1440'ta Gürcistan ve Tiflis'i, 1445'te İsfahan'ı, 1447'de Fars ve Kirman'ı, 1450'de Cürcan ve Mazenderan'ı, 1458'de Herat (sadece beş aylığına), Nişabur ve batı Horasan'ı fethederek geniş bir sahayı yönetimi altına aldı.
Karakoyunlular'ın bu dönemde en önemli rakipleri Osmanlı Devleti ve Timur olmasına rağmen devleti yıkan darbe Akkoyunlular'dan geldi. Devlet 11 Kasım 1467'de Akkoyunlular'ın önderi Uzun Hasan'ın gerçekleştirdiği ani bir baskın sonucu Cihan Şah'ın ölümüyle yıkıldı ve toprakları bu devletin eline geçti.
Van'daki Ulu Cami, İsfahan'daki Cuma Camisi ve Tebriz'de Gök Mescid ile medresesi Karakoyunlular'ın dini mimarisinin örnekleridir.

Şükrullah Kara, Koyunlu Hanedanının Deniz Han'dan Geldiğini Karakoyunlu Cihanşah'ın ağzından nakletmektedir. Deniz Han'ın oğulları olarak İğdir, Büğdüz, Yıva ve Kınık boylarından birine mensup olmaları gerekmektedir Bu Boylardan Karakoyunlu ile kabilevi bir akrabalığın mevcut olabileceği boy, Yıva Boyudur

Karakoyunlular, çeşitli Türk boylarının konfederasyonu şeklinde ortaya çıkmıştır. Sadlu ve Baharlu boylarının başını çektiği devlette Duharlı, Karamanlı, Çekirlu, Ayınlı, Hacılı, Ağaçeri, Bayramlı gibi Türkmen boyları siyasi ve askeri kadroda yer almışlardır. Bunların yanı sıra Karakoyunlular'ın siyasi hayatında, Türkmen Döğer boyu ve Alpagut oymağı ile Kürt aşiretlerden teşkil olan Karaulus oymağı da yer almaktaydı. Karakoyunlular hakkında Moğol istilasından önce bir bilgi yoktur. Moğol istilası ile birlikte başlarında Türe Bey'in olduğu kafileler hâlinde Doğu Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Moğolların kendi iç çekişmelerinin artması üzerine Hasankeyf, Muş çevresi ve Musul'da hakimiyet kurmuş Celayirîler'e yarı bağlı bir şekilde Türkmen hakimiyeti kurmuştur.
Bazı araştırmacılar Kara-Koyunlu'nun Oğuz lehçesini Azerbaycan dili ile ilişkilendirmektedir. Örneğin Faruk Şumer, Kara-Koyunlu'nun Doğu Oğuz lehçesinin bugün Azerbaycan dili olarak adlandırıldığını, Muhsin Behramnejad'ın Azerbaycan dilini Karakoyunlu Türkmen boylarından miras kalan bir dil olarak adlandırdığını kaydetmiştir.  Sultan Karakoyunlu 1435-1467 Cihanşah, Azerbaycan şiirinin genel olarak tanınan temsilcisidir.

Bayram Hoca'nın ölümünün ardından onun kardeşinin oğlu olan Kara Mehmed 1381 yılında Karakoyunlular'ın başına geçti. Kara Mehmed, Celayirîler ile savaştı ve mağlup etti. 1383'te hacıların mallarını yağma etmiş olan Musul emiri Salim'in üzerine yürüdü. Daha sonra 1384'te Mardin'i kuşattı. 1386 yılında Timur Batı İran'ı topraklarına kattıktan sonra Anadolu'ya yöneldi Akkoyunlu ve Karakoyunlular'a kendilerine itaat etmeleri için bildiri gönderdi. Fakat Karakoyunlular direnişe geçti. Doğubeyazıt'ı alarak ilerleyen Timurlar'a karşı Kara Mehmed ve yeğeni Pir Hasan başarılı zaferler kazandı. Dağlara çekilerek gayri nizami harp eden Pir Hasan Muş civarında büyük bir Timur ordusunu mağlup etti. Bu sırada Timur Altın Orda Hanı Toktamış ile savaşmak için bu cepheyi kapattı ve geri çekildi.
1387'de Karakoyunlular Celayirîler'den Tebriz'i aldı. Bu sırada Pir Hasan ile Kara Mehmed arasında çıkan iç anlaşmazlıkta Kara Mehmed öldürüldü. (1389)

Kara Yusuf, Pir Hasan'ın kısa sürede ölümü sonrası idareyi ele geçirdi. 
Timur, 1394'te tekrar Anadolu'ya girdi. Mısır Hoca'nın koruduğu Karakoyunlular'ın Avnik Kalesi'ni kuşattı. 40 gün süre kuşatma sonrası Mısır Hoca aman dileyerek teslim oldu. Timur Mısır Hoca'yı esir aldı Semerkand'a gönderdi. Daha sonra geri çekildi ve Hindistan seferine çıktı. Timur 1400'de Hindistan seferinden sonra tekrar Anadolu'ya yöneldi ve ani bir baskına uğramamak için Musul'a çekilen Kara Yusuf, Timur'un Sivas'a doğru yürüyüşe geçeceği haberini alınca Celâyirli Sultan Ahmed ile birlikte Mısır Memlûk sultanına sığınmak istedi. Memlûk sultanının Timur'dan çekinerek sığınma isteğini kabul etmemesi üzerine de Osmanlı ülkesine gittiler.
Timur, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid'den Kara Yusuf'un kendisine teslim edilmesini ya da öldürülmesini, bu yapılmadığı takdirde ülkeden çıkarılmasını istedi. Yıldırım Bayezid, Timur'un isteklerini yerine getirmediği gibi Kara Yusuf'a Aksaray'ı dirlik olarak verdi.
Kara Yusuf ve dostu Celayirli Ahmed Suriye'ye sığınmak istedilerse de Memlüklülerce Şam'da hapsedildiler. İki sultan burada birbirleriyle dost kalacaklarına ant içtiler ve Celayirli Ahmed Yusuf, oğlu Pir Budak'ı manevi evlat edindi. Şam'da hapisten çıkan Kara Yusuf yanına aldığı bin kadar Türkmen kuvvetiyle yurduna döndü.

15 Ekim 1406'da Ebu Bekir Mirza liderliğindeki Timurlular ile Kara Yusuf kuvvetleri Nahçıvan'ın batısında Aras Nehri'nin iki yakasında karşılaştılar. Kara Koyunlular muharebeyi kazandı ve Ebu Bekir geri çekildi. Çekilirken Tebriz'i yağmaladı. Kara Yusuf bu savaşta büyük ganimet ele geçirdi. 21 Nisan 1408'de Timurlular'ın başında Miranşah ve Ebu Bekir Mirza'nın olduğu ordusuyla Kara Koyunlular Tebriz yakınlarındaki Serdrud mevkiinde karşılaştılar. Büyük bir cesaretle savaşan Kara Koyunlu ordusu muharebeyi kazandı. Miranşah savaş meydanında öldürüldü. Bu muharebe Timur'un batı fütuhatını ortadan kaldırdı. Azerbaycan daimi olarak Karakoyunlular'ın hakimiyetine girdi. Di

Karluklar (Çince: 葛逻禄 veya 葛邏祿; Géluólù, alışılmış sesçil Gelolu, Gelu, Khololo, Khorlo, Harluut), 766-1215 yılları arasında, Orta Asya'da varlığını sürdüren Türk boylarıdır. "Karluk" adı Arap kaynaklarında "حارلوق Harluk", Farsça eserlerde "حاللوه Halluh", Çin yıllıklarında ise "Géluólù" biçimlerinde kullanılmıştır. Kadim Türk  çağlarında Karluklara "Üç Oğuz" yani "Üç Boy" da denilmiştir. Türkçe anlamı "karlık" (kar yığını) olan Karlukların Türk soyundan geldiği ve bir Gök-Türk boyu olduğu Çin kaynağında (T'ang-shu) belirtilmiş ve oturduğu saha olarak Altayların batısındaki Kara-İrtiş ve Tarbagatay havalisi gösterilmiştir. Karluklar burada üç kabileden kurulu bir birlik hâlinde bulunuyorlardı. Daha İstemi zamanında Türk hâkimiyetinin Hazar'ın kuzeyi ve Maveraünnehir'e doğru genişlemesinde şüphesiz büyük rolleri vardır. 630-680 yılları arasında, diğer Türk boyları gibi kendi başlarına buyruk olarak zaman zaman Çin'e karşı geldikleri görülmektedir.
On Oklar soyundan gelen Karluklar Türgiş Devleti'ni bertaraf ederek Batı Türkistan'da devlet kurdular. Karluklar, Talas Muharebesi'ne kadar Karluk Devleti olarak devam etti. Daha sonra Karahanlılar'a dönüştü. İslamiyeti kabul eden ilk Türk topluluğudur. Dîvânu Lugâti't-Türk'te; "قرلق Karluk" "Göçebe Türklerden bir bölük adıdır. Oğuzlardan ayrıdırlar. Oğuzlar gibi Türkmen'dirler."

665-681 bağımsız yaşama;
682 Göktürklere katılma;
745 Uygurlara katılma;
766- 840 bağımsız;
840 Karahanlılara katılma.
1212-1300 beylik düzeyinde yaşama.

Kaynaklarda üç kabileye ayrılan Karluklar'ın ilk defa Altay Dağları'nın güney batısında ve Beşbalık'ın kuzey batısındaki topraklarda yaşadığı belirtilmektedir. 627 yılı dolaylarında Sir Tarduşlar'ın Doğu Göktürk Kağanlığı topraklarına göçüyle, onlardan boşalan Tanrı Dağları'nın kuzeyindeki Tarbagatay bozkırlarına Karluklar yerleşti. Daha sonra Batı Göktürk Kağanlığı'na isyan ederek kağanlığın zayıflamasına sebep oldular.
640 sıralarında Turfan'ın kuzeyine kayan Karluklar, Çinliler tarafından mağlup edilerek (650-654) P'ei-ting eyaletine (Tanrı Dağları'nın kuzey sahası) bağlandılar. Fakat her kabile kendi reisinin kontrolü altında idi. Bu haberi veren Çin kaynakları, 665'e doğru tekrar toparlanan Karlukların Çin nüfusundaki ne Batı ne Doğu Göktürk kanadına tabi olarak yaşadıklarını kaydetmiştir. Bu dönemde devletin merkezi Balasagun idi. Önceden "Kül-Erkin" unvanını taşıyan üç Karluk beyi bu tarihlerde "yabgu" ünvanını almış ve kuvvetli bir orduya sahip olmuştur. Daha sonra Kapgan Kagan tarafından II. Göktürk Kağanlığı'na bağlandığını gördüğümüz Karluklar, Çin'in teşvik ve tahriki ile Göktürk'lere karşı ayaklanarak şiddetli mücadelelerde bulunmuşlardır. Karluklar bir süre Göktürk Devleti'ne bağlı olarak varlıklarını sürdürdüler.

Uzun bir süre Çin'e bağlı olarak yaşayan Karluklar'ın 682'den sonra yeni kurulan İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı'na tabi olmuşlardır. 711 yılından sonra Kapgan Kağan idaresine başkaldıran Karluklar, 714'te Çin İmparatorluğu'na bağlılıklarını bildirdiler. 720 yılına kadar Karluklar ile Göktürkler arasında mücadele devam etti. Bilge Kağan'dan sonra Göktürklerin gücünü yitirmeye başlamasından sonra Uygurlar, Basmıllar ve Karluklar birleşerek Göktürk yönetimiyle ortak mücadeleye giriştiler. Göktürk kağanını öldürdükten sonra Basmıllar'ın önderini kağan olarak seçtiler. 744 yılında da İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı tamamen ortadan kaldırdılar. Aynı yıl Karluklar ve Uygurlar birleşerek Basmılların liderini öldürmüşler ve Uygur Kağanlığı kurulmuştur. Ancak 746-747 yıllarında Uygurlar'a saldıran Karluklar yenilgiye uğrayarak Türgişlere sığınmıştır. Takriben 759 yılına kadar bazen kendi başlarına, bazen de Basmıllar ve Türgişler ile birleşerek Uygurlar'a saldırsalar da yenilgiye uğratılmışlardır. 751 yılında gerçekleşen Talas Muharebesi'nde Abbâsîlerin yanında yer aldılar. 766 yılında, dağılan Türgişlerin önemli şehirlerini aldıktan sonra Batı Türkistan'da başkenti Balasagun olan bağımsız hakanlık kurdular. İlerleyen yıllarda Kaşgar ve Fergana gibi önemli şehirleri ele geçiren Karluklar, Oğuzlarla birlikte Peçenekler'i yenilgiye uğrattılar. 791 ila 812 yıllarında gerçekleşen savaşlarda Uygurlar'a yenilerek bir kısım topraklarını kaybettiler. İlerleyen yıllarda kuzeyden Kırgızlar, doğudan Uygular ve güneyden de Abbâsîler ile mücadele sonucu Karluklar 9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren zayıflamaya başladı. 893 yılında Seyhun'un  doğusuna sefer düzenleyen Sâmânîler, Karluklar'ı ağır bir yenilgiye uğratarak Talas'ı ele geçirdi. Devamında Oğuzlar ve Yağmalarla savaşan Karluklar devleti, 943 yılında gerçekleşen Karahanlı saldırısında yıkıldı.

İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlıların kuruluşunda rol oynadılar. Uygurların 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla Uygurlara bağlı yaşayan Karluklar diğer Türk boyları ile birleşerek merkezi Balasagun olmak üzere Batı Türkistan'da Karahanlı devleti kuruldu. Devletin ismi kuvvetli “hükümdar” anlamına gelen Karahan unvanından gelmektedir. Devletin kurulma yıllarında İslamiyet Taşkent ve çevresinde yayılmaktaydı.

Devlet düzenini yıkan Moğollar sebebiyle, beylik düzeninde 1300'lü yıllara kadar gelebildiler. II. Arslan Han zamanında Cengiz Han'ın egemenliğini tanımışlardır. Cengiz'e itaat eden ilk Müslüman hükümdar olup, 1221'de ölen bu Karluk hanının oğluna da, Özkent şehri verilmişti. Cengiz zamanı Moğol devleti idaresinde vazife almış Karluklar görülmektedir.

Karluk Kağanlığı
Karluk Hanlığı
Karluk Krallığı
Karahanlılar
Fergana Karahanlı Devleti

Рассказ о стране халлухов (Khallukh) и ее городах 24 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Karlukların Coğrafî Dağılımı Üzerine, Prof.Dr. Ahmet Taşağıl

Kasım Hanlığı (Tatarca: Qasím xanlığı/Касыйм ханлыгы, Qasím patşalığı/Касыйм патшалыгы, Rusça: Касимовское ханство / Kasimov Hanlığı, Касимовское царство / Kasimov Çarlığı; 1452-1681), Oka Nehri'nın kuzey kıyısında Ryazan kenti yakınında bugünkü Kasimov'da Kasım Han tarafından kurulmuş Tatar hanlığı. Hanlık adını, ilk hanı olan Kasım Han'dan almıştır.
Altın Orda eski başkanı Uluğ Muhammed, 1436'da tahtından indirildikten sonra 1437'de Kazan Hanlığı'nı kurdu. 1445'te, Moskova Knezi II. Vasili ile yaptığı savaşı kazanarak, onu esir almış ve yapılan antlaşma ile Kasım, Yılatom, Şatsk ve Temnik illerini içine alan bölgenin verilmesi koşuluyla prensi serbest bıraktı.
Fakat güçlü hükümdar Uluğ Muhammed Han'ın, kısa bir süre sonra ölümü, oğulları arasında taht kavgalarına yol açtı.
Fırsatı değerlendiren  Moskova Büyük Knezi, Kasım Han'ı destekledi. Rus yardımcı güçleriyle desteklenen Kasım Han, kardeşi İbrahim’e karşı harekete geçti ama başarı kazanamayarak geri döndü. Bu olaydan sonra, Kasım Moskova Knezliğine sığınmak zorunda kalmış ve 1452'de Moskova Kasım'a söz konusu bölgeyi vererek Kasım Hanlığını kurdurmuştur. Moskova Knezleri, Moskova knezliği ile Kazan Hanlığı arasında tampon bölgesini oluşturan Kasım Hanlığı'nı Kazan Hanlığı'nı karıştırmak için bir âlet olarak kullanmıştır.
Kasım'ın oğlu Daniyal'ın ölümünden sonra hanlığına Kırım Hanlığı ve Astrahan Hanlığı sülalesinden getirilmiştir. Ancak, hiçbiri, Rusların denetiminden çıkamadı.
1574'te Moskova Büyük Knezi IV. İvan Büyük Knezliğinden çekilerek Kasım Hanlarından Simeon Bekbulatoviç (Симеон Бекбулатович)i Büyük Knezi tahtına oturtturarak Simeon'u "Bütün Rusi'nin Knezi" unvanı vermiştir. Ancak 1575'te Simeon Knezliğini IV. İvan'a geri vermiştir.
Rusların çeşitli bölgelere düzenledikleri seferlere, Kasım Hanları da iştirak ettiler. Gittikçe zayıflayıp benliğini kaybeden Kasım Hanlığı, 1681 yılında tamamen ortadan kaldırıldı.
Kasım halkı arasında kalan müslümanlar, daha sonra İslam illerine göçtüler. Bir kısmı ise orada kaldı. Devletin merkezi olan Kasım şehri, Oka Nehrinin sol sahili yamacında Oka'ya dökülen iki küçük derenin arasında kurulmuştu. Kasım Han, burada bir cami yaptırdı. Yıkılıp dökülen bu caminin yerine, 1768 senesinde iki katlı başka bir cami yapıldı. Eski minaresi ise ayakta kalmıştır. Hanlık döneminde yapılmış birçok eser, Ruslar tarafından yakılıp yıkıldı.

Kasım Hanları Listesi

Kayseri Ulu Camii (Sultan Camisi veya Cami-i Kebir adlarıyla da bilinir), Türkiye'nin Kayseri ilinde şehir merkezinde bulunan, 12. yüzyılın ortalarına doğru inşa edilmiş camidir.
Yapıldığı dönemde Kayseri'deki en büyük yapı idi. Derinlemesine yönelen plan tipinde inşa edilen cami, bu plan tipinin Anadolu'daki en eski örneklerindendir. Kıble duvarının arkasındaki türbenin Melik Mehmet Gazi'ye ait olduğu düşünülür.

Caminin kesin yapılış tarihi bilinmez; genellikle  Danişmendli Emîri Melik Mehmed Gazi'nin hükümdarlığı sırasında yapıldığı belirtilir;  ancak daha erken döneme tarihlendirenler de bulunur.
Günümüzde yıkılmış ve ortadan kalkmış olan medrese ile birlikte külliye hâlinde inşa edilmiştir.
Yapı, 1206'da onarım görmüştür. Kuzey cephede, kapının sol üst köşesinde bulunan kitabede yapının Türkiye Selçuklu sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev devrinde onarım gördüğü bildirilir. Kitabede şunlar yazılıdır: Bu cami, Kılıçaslan oğlu, büyük Sultan Keyhusrev devrinde - Allah onun yardımını yüceltsin- H.602/M.1206 yılında Yağıbasanoğlu, Muzaffereddin Mahmud tarafından onarılmıştır. Caminin minaresi bu onarım sırasında yapıya eklenmiştir ve Kayseri'nin en eski minaresidir. Bu onarım sırasında konduğu tahmin edilen  rölyefli sahte kündekari tekniğinde yapılmış ahşap kuzey kapı kanatları, günümüzde Ankara Etnografya Müzesi’ndedir.
Cami, Osmanlı döneminde 1716 yılındaki depremde ağır hasar gördü. Kuzey cephedeki kapının üstündeki iki  mermer kitabe, bu deprem sonrasında gördüğü onarım hakkında bilgi verir. Kitabelerde, depremde tahrip olan Ulu Cami'nin Matbah-ı Amire Emini Kayserili Hacı Halil Efendi tarafından tamir ettirildiğini belirtilir.

Cami, Osmanlı döneminde birkaç kez daha tamirat görmüştür. Beyaz mermer mihrap, 1837 yılında Kayseri naibi Nuri Efendi tarafından camiye eklenmiştir.

Ortada küçük bir avlu ve mihrap önü kubbesiyle tamamlanan uzunlamasına bir yapıdır. Caminin planı ve cephe düzenlemesi, Anadolu Selçuklu mimarisindeki Ulu Cami geleneğini yansıtır. Orijinalde açıklık olarak bırakılan orta bölüm, sonradan kubbe ile kapatılmıştır. 
Doğu, Batı ve kuzey cephelerinin ortasında birer kapı bulunur. Harim, mihraba paralel sekiz sahından oluşur. Sahınları, aralarında devşirme sütunlar üzerine oturan sivri kemerler ayırır. Sütun ve sütun başlıklarının yakın bir Bizans kilisesinden getirildiği sanılır. Yapının ana malzemesi yontu tüf taşıdır.

Yapıya 1206'daki onarım sırasında eklenmiş olan kare kaideli, silindirik gövdeli minaresi caminin batı girişinin hemen yanındadır. Kapının yanındaki merdivenlerden cami damına çıkılıp buradaki bir kapıdan minarenin içine girilmektedir. Minare, yukarı doğru giderek daralır, bir noktadan sonra düz devam eder. Kaidesi taştan, gövdesi şerefeye kadar tuğladandır. Şerefesinin üstündeki  petek bölümü, depremde yıkıldıktan sonra yontu taştan yapılmıştır. Şerefe altına çini üzerine kufî yazıyla yazılmış Ayet-el Kursi, geniş bir kuşak içine yerleştirilmiştir.

Caminin kuzeyinde  Osmanlı Sultanı III. Ahmed zamanında, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış bir ticaret yapısı olan Vezir Han yer alır. Kuzeydoğu cephesinde, Ulu Cami ile Vezir Han arasında dar bir geçit bulunur.
Caminin güneydoğu cephesine, 19. yüzyılda yapılmış Raşit Efendi Kütüphanesi bitiştirilmiştir. Geçmişte bu kütüphaneye caminin içindeki bir kapıdan geçilerek girilmekteydi; kütüphanenin doğusunda ise Mahkeme Hanı adlı yapı vardı.
Ulu Cami'nin güney cephesine bitişik Melikgazi Medresesi'nden günümüze, sadece Cami'nin kıble duvarına bitişik  türbe gelmiştir. Türbenin "Kayserifatihi" diye anılan Melik Mehmet Gazi'ye ait olduğu tahmin edilir.

Caminin doğusunda, Vezirhan'ın güney duvarına bitişik olarak yapılmış çeşmenin 18. yüzyılın başlarında inşa edildiği düşünülür. Çeşme, geniş bir revak altında zeminden yükseltilen platform üzerinde bulunan abdest musluklarından oluşur. Muslukların her biri, yekpare taştan yapılmış 12 sütunun birbirine yuvarlak kemerlerle bağlanması ile oluşmuş kare mekanlardadır.

 OpenStreetMap'te Kayseri Ulu Camii ile ilgili coğrafi veriler  
Görseller27 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kazak Hanlığı, (Kazakça: : قازاق خانديغى, 'Қазақ хандығы; Qazaq xandığı) Altın Orda'nın yıkılmasından sonra Cengiz Han'ın oğullarından Cuci Han'ın ulusuna bağlı Orda Ecen sülalesinden ve Töre Hanedanından Canibeg ve Kerey tarafından bugünkü Kazakistan'ın güneydoğusundaki Cetisu Nehri kıyılarında kurulan bir Türk hanlığıdır. Kazak Hanlığı; Büyük Cüz, Orta Cüz ve Küçük Cüz olmak üzere üçe ayrılarak Kazak Cüzlerince yönetilmiştir.

Kerey Han (Kerey Han) (1465-1468)
Ez-Cenibek Han (Әz-Jәnibek Xan) (1468-1480)
Burındık Han (Burındıq Han) (1480-1511)
Kasım Han (Qasım Han) (1511-1518)
Mamaş Han (Mamaş Han) (1518-1523)
Tahir Han (Tayır Han) (1523-1529)
Buydaş Han (Buydaş Han) (1529-1533)
Toğım Han (Toğım Han) (1533-1538)
Hak-Nazar Han (Xaq-Nazar Han) (1537-1580)
Şığay Han (Şığay Han) (1580-1582)
Tauekel Han (Täuekel Han) (1582-1598)
Esim Han (Esim Han) (1598-1628)
Cenibek Han II (Jänibek Han) (1628-1648)
Salkam Cengir Han (Salqam Jäñgir Han) (1629-1654)
Batir Han (Batyr Han) (1654-1680)
Tauke Han (Täuke Han) (1680-1715)
Kayıp Han (Qayıp Han) (1715-1719)
Bolat Han (Bolat Han) (1719-1728)
Abılay Han (Abılay Han) (1771-1781)
Kenesarı Han (Kenesarı Han) (1841-1847)

Kart-Ebilhayır Han (Qart-Әbilqayır Xan) (1718-1730)
Colbarıs Han (Jolbarıs Xan) (1730-1740)

Semeke Han (Sәmeke Xan) (1719-1734)
Ebilmambet Han (Әbilmambet Xan) (1734-1771)
Abılay Han (Abılay Xan) (1771-1781)
Dayra Han (Dayra Xan) (1781-1784)
Uali Han (Wәli' Xan) (1784-1815)
Bökey Han (Bökey Xan) (1815-1817)
Ğubaydolla Han (Ğubaydolla Xan) (1817-1824)
Kenesarı Han (Kenesarı Xan) (1841-1847)

Ebilhayır Han (Әbilqayır Xan) (1718-1748)
Nuralı Han (Nuralı Xan) (1748-1786)
Carmuhambet Han (Jarmuxambet Xan) (1786-1791)
Eralı Han (Eralı Xan) (1791-1794)
Esim Han (Esim Xan) (1794-1797)
Ayşuak Han (Ayşwaq Xan) (1797-1806)
Cantöre Han (Jantöre Xan) (1806-1810)
Şerğazı Han (Şerğazı Xan) (1812-1824)

Ebilhayır Han (Әbilqayır Xan) (1718-1748)
Barak Han (Baraq Xan) (1731-1748)
Batır Han (Batır Xan) (1748-1785)
II. Yesim Han (Esim Xan) (1790-1791)
Ebilğazı Han (Әbilğazı Xan) (1791-1806)
Karatay Han (Qaratay Xan) (1806-1816)
Arınğazı Han (Arınğazı Xan) (1816-1821)

Bökey Han (Bökey Xan) (1800-1815)
Şığay Han (Şığay Xan) (1815-1823)
Cengir Han (Jәñgir Xan) (1823-1845)
Sahip-Kerey Han (Sayıp-Kerey Xan) (1845-1847)

Kazan Hanlığı (قزان خانلغی, Qazan Xanlıği, Tatarca: Казан Ханлыгы), Altın Orda'nın çöküşünden sonra, Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin ulusuna bağlı Toka Temür sülalesinden Uluğ Muhammed Han tarafından bugünkü Rusya topraklarında kurulmuş olan Türk devletidir. Farklı zamanlarda yaklaşık 750.000 km² alana hakim olmuştur. Ağırlık merkezi bugünkü Tataristan, Başkurdistan, Çuvaş, Mari El (Çirmişistan), Mordovya ve Udmurt (Aristan) Cumhuriyetlerinin toprakları idi.

Kazan Hanlığı'nın kuruluş tarihi konusunda iki farklı görüş vardır. Birinci görüşe göre hanlık, 1437 yılında Altınordu hanlarından Uluğ Muhammed Han'ın tahtının elinden alınması üzerine Saray'dan ayrılarak Kazan kentine gelmesiyle kuruldu.İkinci görüşe göre ise 1445'te Uluğ Muhammed Han'ın oğlu Mahmud'un hanlığın başına geçişiyle ortaya çıktı. Hanlığın kuruluş süreci 1437-1445 yılları arasında tamamlandı ve 1445'ten itibaren bağımsız bir devlet statüsüne kavuştu. Bu bağlamda, Altınordu'nun başşehri Saray'dan ailesi ve 3.000 kadar askeriyle ayrılmak zorunda kalan Uluğ Muhammed Han tahtını yeniden ele geçirmek için faaliyete girişti. Önce Rus sınırındaki Belev'e giderek 1432'de yarlık verip knez tayin ettiği II. Vasili'den yardım istedi. Ancak kendisinden gerekli yardımı alamadığı gibi düşmanca karşılandı. Onunla yaptığı mücadeleden (1437-1438) galip çıkınca eski Kazan şehrine geldi. Bölge halkı onu sevinçle karşıladı, böylece Kazan Hanlığı'nın temelleri atılmış oldu.

Uluğ Muhammed Han, batı komşusu Moskova Knezliği ile yoğun bir mücadeleye girişti. 1439 tarihli seferlerinde Rusları yenen Uluğ Muhammed, 7 Temmuz 1445 tarili Suzdal Muharebesi'nde Rusları hezimete uğrattı, Knez II. Vasili'yi ve kardeşi Mihail'i esir etti ve Vasili'nin gözlerini kör etti. Bu suretle Moskova Knezliği eskiden Altınordu Devletine olan bağlılığını bu defa Kazan Hanlığı'na gösterirken, Uluğ Muhammed de Moskova'yı daha yakın denetlemek için bu kentin yakınlarına bir hanlık kurdu ve başına oğlu Kasım Han'ı geçirdi. Türk tarihinde Kasım Hanlığı olarak kayıtlı bu devlet, Kazan Hanlığı'nın Uluğ Muhammed'in ölümünden sonra karışıklıklara sürüklenmesi sonucunda daha ilk yıllarında Moskova'nın güdümüne girdi. 1486-1512 arasındaki Kırım Hanlığı nüfuzundan sonra tamamen Kazan Hanlığı'na karşı tampon devlet'e dönüştü.
Mahmud Han döneminde (1446-1464) orta İdil boyu tam bir istikrara kavuştu ve Kazan kenti Altınordu'nun başkenti Saray'ı ticari önem açısından geride bırakmaya başladı. Buna karşılık bu istikrarın sürmesini teminen bu dönemde Ruslarla savaştan kaçınıldı. 1462 yılında Moskova tahtına çıkan III. İvan, Mahmud Han'ın ölümünden sonraki taht kavgalarını fırsat bilerek 1467 Ekim ayında Kazan'a sefer düzenledi ve uydusu haline gelmiş Kasım Han'ı Kazan tahtına oturtmak istedi. Kazan Hanlığı ilerleyen Rus ordusunu 1468 yılında püskürttüğü gibi, Kazan birlikleri Moskova'ya kadar toprakları yağmaladılar.
1469 yılında III. İvan ordusunu toplayarak bir kez daha Kazan Hanlığı üzerine yürüdü ve 1 Eylül'de Kazan'ı tarihte ilk kez kuşattı. Her ne kadar bu kuşatma başarılı olamadıysa da Ruslar Kazan'daki Rus esirlerin serbest bırakılmasını sağlayan bir barış anlaşması temin etmeye muvaffak oldular.

1478 yılı Kazan Hanlığı-Moskova Knezliği mücadelesinde bir dönüm noktasını teşkil etti. Bu tarihte Moskova Novgorod'u ve kuzeyindeki toprakları ilhak edince Kazan Hanlığı'nı hem batıdan hem de kuzeyden sarmış oldular. 1479 yılında Kazan'ın bir kez daha içine düştüğü taht kavgasından yararlanan Moskova Knezliği hem bir birlik sevketti hem de Hanlıktaki Rus yanlılarının da desteğiyle İbrahim Gali Han'ı tahta çıkarmayı başardı. 1480 yılında Kırım Hanlığı'yla yaptığı ittifak sayesinde Altın Orda boyunduruğundan tamamen kurtulan Ruslar 1487 yılında Kazan'a daha büyük bir ordu sevkederek 9 Temmuz tarihinde ilk kez kente girmeyi başardılar ve Moskova'da yetişmiş Muhammed Emin Han'ı tahta çıkardılar.
Kazan Hanlığı'nın tamamen Rus güdümünde olduğu bu dönemde Hanlık, Moskova Knezliği'yle ittifak halinde bulunan Kırım Hanlığı ve Ruslarla birlikte 1490 yılında Altınorda Hanlığı'na saldırdı ve bu devletin çöküşünü hızlandırdı. Rus tüccarların da büyük ayrıcalıklar kazandığı bu dönem Kazan'da büyük tepkiye neden oldu ve komşu Sibir Hanlığı'ndan yardım isteyen Kel Ali önderliğindeki millî grup Sibir Hanı İvak'ın oğlu Mamuk Han'ı 1495 yılında tahta çıkarmayı başardı. Ancak bu dönem bir yıl sürdü ve Mamuk Han'ın keyfi idaresinden usanan Kazanlılar yeniden Moskova'ya yönlediler ve Rus yanlısı Abdüllatif Han'ı tahta çıkardılar. Bu Han'ın yaşı ilerledikçe Kırım Hanlığı'yla yakınlaşması üzerine Moskova duruma müdahale etti ve 1502 yılında Abdüllatif Han'ı tahttan indirerek Muhammed Emin Han'ı üçüncü kez tahta çıkardı. Aynı yıl Kırım Hanlığı Altınorda Devleti'ni yıktı ve Rusları uzun yıllar egemenliğinde tutmuş bu devlet tarihe karıştı.

Muhammed Emin Han üçüncü döneminde Ruslara karşı daha saldırgan bir siyaset takip etti. 24 Haziran 1505'te Kazan panayırına gelen Rus tüccarların yağmalanması bu bağlamda önemli bir dönüm noktasını teşkil etti. Nogay Hanlığı'ndan yardım alan Kazanlılar aynı yıl Nijni Novgorod'u yağmaladılar, Rusların 1506'da gönderdikleri bir orduyu da 22 Mayıs ve 22 Haziran'da iki kez yenilgiye uğrattılar. Esasen 1505 yılında III. İvan'ın ölümüyle zayıflamış Ruslar uzun süre Kazan üzerine yürümedikleri gibi Muhammed Emin Han da barışçıl bağımsızlık siyasetini 1518'deki ölümüne kadar sürdürdü. Bununla birlikte 1487 Anlaşması uyarınca Ruslar Kazan tahtına Kasım Hanı Şah Evliyar'ın oğlu Şah Ali'yi çıkardılar.
Kazan'daki bir Rus garnizonu Şah Ali'nin hükümranlığını güvence altına alırken giderek artan Moskova bağımlılığı Kazan'daki millî grubun muhalefetini daha da artırdı. Bunun neticesinde Kırım Hanlığı'nden yardım istendi. Sahip Giray komutasındaki bir Kırım birliği 1521 ilkbaharında Kazan'ı zaptetti ve Ruslar kılıçtan geçirildi. Bu sayede Kazan Hanlığı Kırım Hanlığı'na ve dolaylı olarak Osmanlı Devleti'ne bağlanmış oldu (Osmanlı Devleti, Kazan'ın 1552 yılında Ruslar tarafından işgalinin ardından bu devlete Kazan'ın Kırım'a iadesi uyarısında bulunmuşlardır). Kazanlılar ardından Kırım Hanlığı'yla ittifak halinde Moskova üzerine yürüdüler ve yenilgiye uğrayan Ruslar Kırım Hanlığı'na vergi vermeyi kabul etmek zorunda kaldılar. Bu başarıların mimarı sayılabilecek Kırım Hanı Mehmed Giray Han'ın 1523 yılında Nogaylar tarafından öldürülmesi Hanlıklar tarihi açısından olumsuz bir gelişmeyi teşkil etse de Kazan'daki Kırım hakimiyeti Safa Giray Han döneminde (1525-1532) de devam etti. Bu dönemde Ruslar 1524 ve 1530'da Kazan'a hücum etmeye çalıştılarsa da püskürtüldüler. Ancak ikinci kuşatmada zor durumlara düşen Kazan Hanlığı Moskova'ya yıllık vergi vermeyi kabul etti.
Yine aynı dönemde Kazanlılarda bu defa Kırım karşıtlığı ortaya çıktı ve Moskova yanlısı grup Safa Giray'ı devirerek Rus sempatizanı Can Ali Han'ı tahta çıkardı. Kısa sürede nefret uyandıran bu Han 25 Eylül 1533'te öldürüldü. Rus Knezi III. Vasili de 1533'te ölünce Safa Giray tekrar tahta çıktığı gibi 1536'da Rusların üzerine başarılı bir sefer yaptı. Esasen bu dönemde Kazanlılar 1522, 1533, 1537, 1538, 1539, 1540 ve 1541 yıllarında Nijni Novgorod, Murom, Vyatka, Vladimir, Kostroma ve Galiç'e başarılı akınlar tertiplediler.

1546'da Rus yanlısı Kazanlılar Safa Giray'ı devirerek Şah Ali Han'ı tekrar tahta çıkardılarsa da bir ay sonra yanlarına sığındığı Nogaylar'ın desteğiyle Safa Giray üçüncü kez tahtı ele geçirmeyi başardı. Ancak 42 gibi genç sayılabilecek bir yaşta ölünce yerine üç yaşındaki oğlu Ödemiş Giray Han geçti ve Hanlık süratli bir çöküşe sürüklenmeye başladı. Bu dönemde Safa Giray'ın hanımı ve Nogay Hanı Yusuf Mirza'nın kızı Süyümbike naiplik yaptı.

Kazan Hanlığının son yıllarında iktidarı elinde bulunduran zümre, barışın korunması için han seçiminde Moskova'nın arzusuna boyun eğmek, topraktan fedakârlık etmek, hatta çocuk yaşta han ilân edilen Ütemiş Giray  (1548-1551) ile annesi Süyüm Bike'yi Moskova'ya teslim etmek gibi ağır koşullara katlanmak zorunda kaldı.
1552'de Astrahan Hanı Kâsım'ın oğlu Yâdigâr, Kazan tahtına davet edildi. Yâdigâr'ın Kazan'a gelmesiyle halkın kendisine olan güveni arttı. Kazan'ın dağ tarafı Ruslar'a karşı ayaklandı ve tekrar merkezle birleşti. Ruslar arasında panik başladı. Moskova'ya karşı sefer açan Kırım orduları Tula'ya kadar ilerledi. Bu hareketler Moskova'nın Kazan'a karşı bir sefer açmasına sebep oldu. IV. İvan 150.000 asker, 150 top ve İngiliz mühendisi Butler'in kumandasındaki istihkâm kıtası ile Kazan üzerine yürüdü. Rus ordusu 20 Ağustos 1552'de Kazan'a ulaşarak 23 Ağustos'ta şehri kuşattı. İki ay kadar süren kanlı çarpışmaların ardından 15 Ekim 1552'de Kazan düştü. Böylece Orta İdil sahasında milâttan sonra VI. yüzyıldan beri devam etmekte olan Türk hâkimiyeti sona erdi. Kazan 1552'de işgal edildiği halde ülkenin fiiliyatta ele geçirilmesi ve kitle halinde Moskova'ya karşı millî hareketin bastırılması XVI. yüzyıl sonuna kadar sürmüştür.

1521'de Kazan'ın Osmanlı Devleti'ne bağlı Kırım Hanlığı tarafından ele geçirilmesiyle Kazan'daki Hanlar Kırım Giray Hanları sülalesinden seçilmeye başlandı ve ülke Osmanlı Devleti'ne tâbi oldu. 1524'e dek Sahib Giray Han (1532-1551 arası Kırım Hanı) Osmanlı Devleti ve Kırım Hanlığı'na bağlı olarak Kazan Hanlığı'nı yönetti. Adıgeçenin 1524'te Gorki'yi fethettikten sonra tahttan feragat ederek İstanbul'a gelmesiyle Kanuni Sultan Süleyman aynı yıl Safa Giray'ı Han ilan etti. 1524-1531 ve 1533-1549 arasında ülkeyi yöneten Safa Giray 1536'da Gorki'yi tekrar ele geçirdi ve 1549'da Kazan'da öldü. Oğlu 1549-1551 arası Ötemiş Giray Han Osmanlı'ya bağlı son han olarak tahta çıktı.
Sık sık Kazan'a saldıran IV. İvan tarafından 1552'de ilhak edilinceye dek siyasal varlığını koruyan hanlık 1556'da Kazan'ın Nogay Türklerinden Ali Ekrem Han tarafından geri alınmasıyla birkaç aylığına canlandıysa da Ruslar tarafından tekrar ele geçirildi. Aynı yıl Astrahan Hanlığı da aynı kaderi paylaştı.

Kazan Hanları Listesi

Kaçar Hanedanı (Azerice: قاجارلار Qacarlar, Farsça: دودمان قاجار), İran'daki Azerbaycan Türklerinin  Kaçar boylarından olan Kovanlı kolu tarafından kurulmuş ve 1794 ile 1925 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş bir hanedandır.

Kaçarlar Anadolu'nun Kırşehr-i ve Bozok (Yozgat) bölgesinden 15. yüzyılın bitimine doğru Azerbaycan'ın Gence yöresine göçen Türkmen oymağıdır. Şam Bayatı, Akça Koyunlu ve Akçalu olmak üzere üç Türkmen obasından oluşuyorlardı. Bir kısmı 17. yüzyılda sınır muhafızı görevi için Gürgan bölgesine Esterabad civarına gönderilmişlerdir.

Kaçar boyları, 18. yüzyılda Develi kolu ve Koyunlu (Kovanlı) kolu olmak üzere iki koldan oluşan boylar birliği olup, iki kol arasında güç mücadelesi yaşanmaktaydı. Bu mücadeleyi kazanan Koyunlu kolundan Muhammed Hasan Han, Afşar Hanedanı'nın kurucusu Nadir Şah'ın ölümünden sonra Gilan, Mazenderan ve Cürcan olmak üzere Hazar Denizi sahilini alarak Güney İran'da Zend hanedanını kuran Kerim Han Zend ile mücadele etmeye başlamıştır.
Kerim Han Zend, Kaçarların iç mücadelesinden istifade etmek için Muhammed Hasan Han'ın oğlu Ağa Muhammed'i Şiraz'daki sarayında tutsak alarak Develiler'e destek vermiştir. 1758'da Muhammed Hasan Han, Koyunlu kolunun başına geçmiş ve Zend Hanedanı içinde yer almıştır.
Ağa Muhammed, Kerim Han Zend'in ölümünden sonra 1779'da Şiraz'dan kaçmayı başarmış ve 1781'de Çarlık Rusyası'nı geri çevirerek Astarabad'da Develi kolunu yenerek Kaçar konfederasyonunu birleştirmiştir. 1796'da İran'ı birleştirerek başkenti Tahran olan Kaçar Hanedanı'nı kurmuştur.
Ağa Muhammed bir yandan Güney İran'daki Zend Hanedanı ile mücadele ederek öte yandan Kuzey İran'da hakimiyetini genişlemeye devam etmiştir. 1785'te Hazar Deniz sahilini elde etmiş ve merkezini Tahran'a taşımıştır.
1794'te Lütf Ali Han'ı esir alarak Zend Hanedanı'nı yıkmış ve 1795'te Rusya'nın himayesini isteyen Gürcistan'ı fethederek üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Tiflis'i aldıktan sonra Tahran'a dönerek 1796'da Şah olarak tahta çıkıp Ağa Muhammed Şah olmuş ve ardından Meşhed'i alarak ismen devam etmekte olan Afşar Hanedanı'nı tamamen yıkmıştır.
1796'da Çarlık Rusyası Gürcistan seferini hazırlamış fakat II. Kazalin'in ölümünden dolayı iptal edilmiştir. Rusya'nın güneye inişinden endişelenen Ağa Muhammed Şah, Buhara seferini iptal ederek Gürcistan'a doğru hareket etmiş ancak yolun ortasında 19 Haziran 1797'de suikast sonucu öldürülmüştür.

Ağa Muhammed Şah, çocukken kısırlaştırıldığı için evlat bırakmamıştır. Sadrazam İbrahim Karantar Şirazi Fars valisi Sultan Baba Han'ı getirerek Feth Ali Şah olarak tahta çıkarmıştır.
1798'de Feth Ali Şah, Azerbaycan'da Sadık Han Şagagi, Güney İran'daki Muhammed Han Zend, öz kardeşi olan Hüseyin Kuli Han ile mücadele etmiştir.
1801'de Fars memurları ('Tacik')'nın gücünü azaltmak amacıyla sadrazam İbrahim Karantara Şirazi'yi azlederek idam etmiştir. Tebriz'e veliaht Abbas Mirza'yı tayin ederek Azerbaycan'ı kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Bundan sonra Kaçarların veliahtları hep Tebriz valisi olmuştur.
1800'de Doğu Gürcistan Rusya'ya ilhak edilmiş ve bunu kabul etmeyen Kaçarlar ile Rusya arasında 1804'ten sonra silahlı çatışmalar yaşanmaya başlanmış ve Birinci İran-Rusya Savaşı patlak vermiştir.
Kaçar ordusuna komuta eden Abbas Mirza ordunun ıslahat ihtiyacını hissederek Nizam-ı Cedid'i teşkil etmiştir. Abbas Mirza Aras Nehri'ni aşarak Erivan'ı elde etmiş ve savaşta üstünlüğü sağlamıştır. Bunun için 1810'de Rusya barış istemiş fakat bunu Kaçarlar reddetmiştir.
1812'de Aslan Decu'da kesin yenilgiye uğradıktan sonra Büyük Britanya'nın aracılığıyla 13 Eylül 1813'te Gülistan Antlaşması imzalanmış ve Kaçarlar, Gürcistan ve Kuzey Azerbaycan'ı kaybetmiştir. Aynı dönemde Osmanlı ile de savaşılmış ve Bağdat'ın kapısına dayanmıştır ancak yine Britanya'nın aracılığıyla Erzurum Antlaşması imzalanmış ve Kasr-ı Şirin Antlaşmasında belirtilen sınırlar tekrar onaylanmıştır.

1836'de Feht Ali Şah'ın torunu Muhammed Şah tahta çıkmıştır. Bu dönemde Britanya güneyden İran'ı yarı sömürgesi yapmaya başlamıştır.
İsmaililiğin önderi Ağa Han isyanı ettiyse de bastırılarak Hindistan'a sığınmıştır. 24 Mart 1844'te Seyyid Ali Muhammed vahiyin indiğini ve kendisinin kayıplara karışan 12. imam olduğunu iddia ederek Babiliğini örgütlemeye başlamıştır. Babiler, Kaçarların siyasetini, mevcut Şiiliğini ve başta Rusya ve Britanya olmak üzere Avrupalıların sömürgeciliklerini eleştirmiştir.
1848'de Muhammed Şah öldüğünde Babiler isyan etmiş ve Nasreddin Şah Rusya'nın yardımıyla Babileri bastırmaya çalışmıştır. Babileri bastırmakla başarılı olan sadrazam Emir Kabir İran'ın ıslahatını başlatmış ancak 1852'de Nasreddin Şah tarafından öldürülünce ıslahat hareketi de sona ermiştir.
1870'te Kaçar Hanedanı'nın ekonomisi iflas etmiş ve Avrupalı yatırımcılara ekonomik ayrıcalık haklarını vermeye başlamıştır. Böylece İran, Rusya ve Britanya'nın yarı sömürgesi haline gelmiş ve dünya ekonomisinin de parçası olup dışarıdan ucuz malları girdikleri için İran'ın ekonomik gücü zayıflamıştır.
Britanya'ya gizlice tütün üretimi ve satışının 50 yıllık hakkını tekel olarak verilmiştir. 1890'de İstanbul'da çıkan Akhtar gazetesi tarafından bu ortaya çıkarılınca İran'da ulemalar ve kapalıçarşı esnafı Bazariler 'Tütün Kıyamı' adlı protesto hareketini başlatmış ve Kaçar Hanedanı tütün ile ilgili ayrıcalık haklarını Britanya'dan geri almıştır.

Kaçar Hanedanı hükümdarları listesi (1794-1925)
Zend Hanedanı
İran tarihi
Azerbaycan hanlıkları
İran hükümdarları listesi
Mirza Küçük Han

Kirman Selçuklu Sultanlığı (Farsça: سلجوقیان کرمان Saljūqiyān-i Kirman), Selçuklu İmparatorluğu tarafından Büveyhiler'den fethedilen Kirman ve Mekran bölgelerinde kurulmuş bir Türk, Sünni Müslüman devlettir. Bu hanedanın kurucusu Kara Arslan Ahmed Kavurt, Büveyhi lideri Ebu Kalicar'ın teslim olmasından sonra bölgenin hükümdarı olarak başa geçmiştir. Kirman'da ilk kez bu dönemde bağımsız bir devlet kurulmuştur. 150 yıl sonra, Oğuz lideri Melik Dinar'ın istilasıyla Kirman Selçuklu Sultanlığı yıkılmıştır.
Bu yönetim, Kirman ve Makran bölgesindeki ilk güçlü yerel hükûmettir ve siyasi ve güvenlik istikrarının yanı sıra eyaletlerde ekonomik refah da yaratmıştır. Bu dönemde İpek Yolu, Tiz, Hürmüz ve Kiş limanlarının gelişmesiyle canlanmış ve bu devlet, bu önemli ekonomik yolun ana güzergahı olarak yarattığı koşullar sayesinde muazzam zenginlikler elde etmiştir. Bilimsel ve toplumsal koşullar açısından, bu dönemde II. Muhammed gibi şahların çabalarıyla, ana bilim merkezlerinden uzak olan Kirman'da bilimsel ve kültürel merkezler kurulmuş ve böylece güneydoğu İran bölgesinin bölgesel entelektüel merkezi haline gelmiştir. Selçuklular yönetimindeki Kirman ve Makran, tarım ve hayvancılıkta olduğu kadar ticaret ve ticarette de gelişme göstermiştir.

Kubadoğulları Emirliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılışını takiben Samsun, Ladik ve Kavak çevresinde kurulan bir Türkmen emirliği. Canik beylikleri içerisinde değerlendirilen Kubadoğulları, Osmanlı Devleti ile Samsun'un hakimiyeti konusunda sıkça karşı karşıya gelmiştir.

1318 civarında Amasyada İlhanlılara bağlı bir Sultan olarak hüküm süren(1308-1318) ve aynı zamanda Anadolu Selçuklu Sultanı II. Mesud'un oğlu Tâceddin Altunbaş tarafından kurulan Kubadoğulları Samsun, Ladik ve Kavak yörelerinde hakimiyet kurmuştur. Altunbaş'ın 1357deki ölümünden sonra oğlu Keykubad başa geçmiş, Altunbaşın Atabeyi Emiroğlu Taşan ise Havza, Merzifon ve Vezirköprü çevresinde Taşanoğulları Beyliği'ni kurmuştur. Keykubad Bey'in ardından emir olan oğlu Kubadoğlu Ali Bey, Amasya Emiri Hacı Şadgeldi ile halefi Emir Ahmed'e tabi olmuş ve Kubadoğulları vasal hale gelmiştir.
1395 yılında Candaroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Samsun kısa bir süreliğine Osmanlı Devleti hakimiyetine girmiş, daha sonra Kubadoğulları tarafından ele geçirilmiştir. 1398 yılında I. Bayezid, Kubadoğulları üzerine yürümüş ve Samsun'u Osmanlı topraklarına katmış, Bulgar çarının oğlu İskender'i vali tayin etmiştir.
1402'de Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilmesi sonrası Fetret Devri'ne giren Osmanlı Devleti'nin zayıflığından yararlanan Kubadoğulları tekrar Samsun'da hakimiyet kurmuşlardır. Timur'un atamasıyla Amasya çevresinde Sultanlık ilan eden Mehmed Çelebi'yi tanımayan Kubadoğlu Ali Bey, Tâceddinoğulları Beyliği üzerine yürüyerek onları mağlup etmiştir.Ardından Taceddinoğullarının Başkenti Niksar'ı kuşatmıştır. Mehmed Çelebi ise Amasya'dan gelerek Kubadoğlu Ali Bey'i bozguna uğratmış ve Taşanoğlu Ahmed Bey'i Samsun valisi olarak atamıştır. 1414 yılına kadar Osmanlı himayesindeki Taşanoğulları Beyliği tarafından yönetilen Samsun, Kubadoğlu Ali Bey'in oğlu Kubadoğlu Cüneyd Bey tarafından kuşatılmış ve ele geçirilmiştir. Kubadoğlu Cüneyd Bey daha sonra Osmanlı padişahından af dilemiş, bunun üzerine vali olarak makamında bırakılmıştır. Kastamonu Emiri Kötürüm Bayezid'in oğlu Hızır Bey, Taceddinoğlu Beyi Alparslan oğlu Hasan Beyle ittifak yapıp Kubadoğlu Cüneyd Bey'i öldürterek Samsun'u işgal etmiş,Fakat I. Mehmed tahta oturunca bölgenin tamamen devlete bağlanması için Biçeroğlu Hamza Bey'i görevlendirmiştir.
Mehmed Çelebi'nin padişah olmasından sonra Amasya valisi olan oğlu Murad Çelebi, II. Murad sanıyla 1421'de tahta çıkmıştır. II. Murad'ın ilk yıllarındaki saltanat kavgası dönemini fırsat bilen Türkmenler Tokat, Amasya, Artova ve Sinop'a saldırmışlar, Kubadoğlu Cüneyd Bey'in oğlu Canik Emiri Hüseyin Bey de karışıklıktan faydalanıp 1422'de Samsun'u ele geçirmiştir. Lala Yörgüç Paşa tarafından Amasya'ya çağrılan Türkmen liderlerinin kılıçtan geçirilmesi üzerine Hüseyin Bey bizzat Amasya'ya giderek teslim olmuştur. Bu olaydan sonra Kubadoğulları soyu bir daha Samsun'da hakimiyet kuramamıştır.

Özel

Genel
Dilcimen, Kâzım (1940), Canik Beyleri, Samsun: Samsun Halkevi Dil-Tarih-Edebiyat Şubesi 
Sarısakal, Baki (2002), Bir Kentin Tarihi: Samsun, Samsun: Samsun Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yayınları, ISBN 9755852891

Kutub Şah Hanedanı (Urduca: قطب شاہی خاندان Quṭb Shāhī Khāndān), soyu Türk kökenli Karakoyunlu hükümdarı Kara İskender'e dayanan ve 1512-1687 yılları arasında Hindistan'ın güneyine hakim olmuş hanedan. Behmeni Sultanlığı'nın yıkılmasından sonra Kutbşahlar hanedanı 1512'de iktidara geldi. Bu hanedanın ilk hükümdarı Sultankulu Kutbü'l-Mülk'tür. İngilizce kaynaklarda bu hükümdara genellikle Guli Kutubşah adı verilir.

1636 yılında, Babür İmparatoru Şah Cihan, Kutbşahlar'ın üstün hakimiyetini tanımaya ve yıllık vergi ödemeye zorlamayı başardı. Hanedanın 7. hükümdarı Abulhasan Kutbşah'ın hakimiyetinin sonunda varlığını kaybetti. Babür İmparatoru Evrengzib, Abulhasan'ı mağlup ederek onu Dövlatabad kalesinde ömür boyu hapis cezasına çarptı. Bundan sonra Golkonda Sultanlığı'nın topraklarını kendi imparatorluğuna dahil etti. Hanedanın yönettiği bölgelere modern Karnataka, Andhra Pradesh, Orissa ve Telangana eyaletleri dahil olmuştur. Kutbşahlar sürekli olarak Adilşahlar ve Nizamşahlar arasındaki çatışma içinde yer aldı.
Kutbşahlar ülkelerinde Şii kültürünün yayılmasından sorumluydu. Richard Eaton'a göre bu politika zamanla değişti, Kutbşahlar Telugu dilini benimsediler, devletlerini Teluguca konuşan bir devlet olarak görmeye başladılar ve elit sınıf ve hükümdar kendilerini Telugu sultanları olarak sundu.

Hanedanlığın kurucusu Sultangulu Bey Baranlı, Hemedan vilayetinde doğmuştur. Karakoyunlu hanedanına mensup, Kara Yusuf soyundan gelen bir Türkmendir. 16. yüzyılda amcası Allahgulu ve bazı arkadaşları ve ailesiyle birlikte Delhi'ye göç etti. Daha sonra güneydeki Deccan'a giderek burada Müslüman II. Mahmud Şah Bahmani'ye hizmet etmeye başladı. Behmeni Sultanlığı'nın 5 Dekkan sultanlıkları'na bölünmesinin ardından Sultangulu, Golkonda'nın bağımsızlığını ilan etti. Kısa bir süre sonra bağımsızlığını ilan eden Sultangulu, Kutbşah unvanını alarak Kutbşahlar hanedanını kurdu. 1543'te oğlu Cemşid tarafından öldürüldü ve yerine oğlu geçti. Cemşid 1550'de kanserden öldükten sonra yerine küçük oğlu geçti. Bir yıl sonra saltanat ileri gelenleri İbrahimgulu'yu geri getirip padişah yaptı.
İslam araştırmaları uzmanı Annemarie Schimmel, ilk Kutbşahi sultanlarının Hinduların dini bayramlarını kutlamalarını yasakladığını belirtiyor. Daha hoşgörülü bir hükümdar olan Muhammedgulu Şah (1580-1611) döneminde, Hinduların Divali ve Holi gibi dini bayramlarını açık alanda kutlamalarına izin verildi. Daha sonraki hükümdarlar döneminde Hindular eyalette üst düzey görevlere atandılar. Örneğin Tana Şah döneminde Madanna ve Akkanna gibi Brahma Hinduları bakan olarak atandılar ve vergi toplamak, hazineyi kontrol etmek gibi önemli görevler üstlendiler. Ancak bu durum devlet içinde Müslüman seçkinler ile yavaş yavaş yükselen Hindular arasında hizipçiliğe yol açtı. Müslüman grup Evrengzib'e ulaştı ve o da oğlunun komutasındaki bir alayı Golkonda'ya saldırması için gönderdi. Madanna ve Akkanna'nın başlarını kestiler, malları yağmaladılar ve Kutb Şahi hanedanının idari pozisyonlarında bulunan daha birçok Hinduyu öldürdüler. Kısa bir süre sonra hanedanın son Sultanı Evrengzib tarafından Dövlatabad kalesine hapse etti ve Kutbşahlar hanedanı sona erdi. Golkonda'da daha sonra inşa edilen Çar Minar (daha sonra Haydarabad) saltanatın başkenti oldu. Her iki şehir de Kutbşahi hükümdarları tarafından geliştirildi. Hanedan Golkonda'yı 171 yıl yönetti, 1687'de Evrengzib'in saldırısıyla hükümdarlıkları sona erdi. Eski Golkonda Sultanlığı'nın toprakları Babür İmparatorluğu topraklarına dahil edildi ve Haydarabad subahlığı olarak adlandırıldı.

Dekkan'da birçok Şii devletinin kurulmasıyla Safevi İmparatorluğu kendisini Şii dünyasının ortasında buldu. Safevi sarayı, diğer Şii devletler tarafından devlet alanında bir rehber olarak görülüyordu ve "öfkeli Sünni dünyasından" korunma arayışındaydı. Bu sultanlıklar, 16. yüzyılda Behmeni Sultanlığı'nın dağılmasından sonra modern orta ve batı Hindistan'da ortaya çıktı ve büyük kıyı şeritlerini kontrol etti. Bu sultanlıklardan ikisi olan Ahmednagar ve Golkonda sultanlıkları, Şah I. İsmail'in ilgili adımından sonra Şiiliği de devletin resmi dini olarak ilan ettiler. Ancak buna rağmen Karakoyunlu hanedanına mensup olan Sultangulu Baharlı, dedeleri Kara Muhammed ve Kara Yusuf'un Şah İsmail'den önce Şiiliği kabul etmesiyle gurur duyuyordu. O söylüyordu:

"Peygamber ve onun canişini Ali'ye, Allah yolunda yalnızca onların izinden gitmeğe yemin etdim. Eğer bir gün bağımsızlığı elde edebilirsem, 'mümin bayraklarının dalgalanmadığı' yerlerde, on iki imamın (Allah onlara selam etsin) inancının yayılmasına yardımcı olacağım. Ancak bilmelisin ki, ben bu fikri Şah İsmayıl'dan almış değilim. Bilinsin ki, ben ondan önce, Sultan Yakup döneminden, atalarımın inancı gibi, on iki imamın dinine inanmışım. Şu an yüz yaşım var, çoğunu gerçek dinin kanunlarını yaymaya adamışım; şimdi ise dış dünyadan uzaklaşıp kalan günlerimi dua ile geçirmek istiyorum."
Azerbaycan Türkü ve Karakoyunlu soyundan İbrahimgulu Kutubşah'ın Golkonda'dan Safevi Şahı I. Tahmasb'a gönderdiği mektupta şöyle deniyor:

İbrahimgulu Kutbşah, ilahi yardım ve şah lütfuyla zafer bayrağını kaldırdı. O, Pleiades'e yığılmış düşman sıralarını Ursanın kuyruğu gibi dağıtmayı başardı. Şimdi o, liderliğin sorumluluklarını yerine getirebilir ve eski ilişkileri yenileyebilir. Açıktır ki, bizden önce hiç kimse bu topraklarda İmami inancının tebliğat bayrağını yükseltmemiş! Bizden önce hiç kimse əzəmətli On İki İmam'ın kıtaatlarını yaymamış! Bu büyük inancın temellerini ve bu yüksek şeriat hükümlerini sağlamlaştırmak için günden güne büyük çaba sarf ediyoruz.
Tarihçi Harun Hhan Şirvani, Golkonda sultanları ile Safeviler arasındaki ilişkilerin, Safevilerde Şiiliğin hakimiyetiyle güçlendiğini savunuyor. 1631 yılında Babür İmparatoru Şah Cihan'ın bölgeye karşı büyük bir sefer başlatmasıyla Güney Hindistan'daki Dekkan Platosu'nun siyasi düzeni önemli bir değişimin eşiğindeydi. Durumun ciddiyetini fark eden Golkonda Sultanı Abdulla Kutubşah, Haydarabad'daki sarayında şu konuşmayı yaptı. Saray tarihçisi Nizamuddin Ahmed Şirazi ondan alıntı yapıyor:

Şanlı atalarımız, Hindistan'ın hükümetlerinin fatihi ve sahib-i keranı (hükümdarı) olarak, peygamberin, müminlerin lideri olan Ali (Heyder)in pak ruhu ve On İki İmamın mübarek ruhlarının yardımıyla, kafirlerin ve alçak hinduların liderlerinin başlarını ve boyunlarını kendi güç ve şanları, Zülfikar gibi kılıçlarıyla vurdu... Böylece kendi saltanatını fethetti. Muhammed soyunun adet ve geleneklerini yayarak, Ali'nin inancını benimsedi.

Golkonda Sultanlığı maddi açıdan oldukça zengindi. Başlıca gelir kaynağı toprak vergisi olmasına rağmen, sultanlık, güney bölgelerinde elmas üretimi üzerindeki tekelinden önemli gelir elde etti. Aynı zamanda Golkonda Sultanlığı, Krishna ve Godavari deltaları üzerinde kontrol sahibiydi, bu da ona tekstil gibi ürünlerin üretildiği bölgelerde zanaatkarlık üretimine katılma fırsatı veriyordu. Masulipatnam şehri, Golkonda Sultanlığı için ticaretin ve tekstilin ihraç limanı olarak hizmet veriyordu. Krallık, 1620-1630'lu yıllarda mali zenginliğin zirvesine ulaştı.

On yedinci yüzyılın başlarında Dekkan bölgesinde güçlü bir pamuklu dokuma endüstrisi mevcuttu. İç tüketim ve ihracat için büyük miktarlarda pamuklu kumaş üretiliyordu. Müslin ve patiskadan yapılmış yüksek kaliteli düz ve desenli kumaşlar üretiliyordu. Düz kumaş beyaz ya da kahverengi renkte, ağartılmış ya da boyanmış olarak üretiliyordu. Bu kumaş İran'a ve Avrupa ülkelerine ihraç edilirdi. Desenli kumaşlar, mavi için çivit, kırmızı renkli baskılar için chay-root ve bitkisel sarı ile yerel olarak yapılan baskılardan yapılmıştır. Desenli kumaş ihracatı ağırlıklı olarak Cava, Sumatra ve diğer doğu ülkelerine yapılıyordu. Golkonda'nın Ayutthaya Siam ile güçlü bir ticari ilişkisi vardı.

Golkonda Sultanlığı, Golkonda elmasları olarak adlandırılan elmaslarıyla biliniyordu. Bu elmaslar Kutbşahlar hanedanı iktidara gelmeden çok önce de aranan elmaslardı ve Avrupalı tüccarlar aracılığıyla bu talebi karşılamaya devam ettiler.
Madenlerden (özellikle şu anda Andhra Pradesh'in Guntur bölgesinde bulunan Kollur Madeni) çıkarılan elmaslar kesilmek, cilalanmak, değerlendirilmek ve satılmak üzere Haydarabad şehrine taşınırdı. Golkonda kendisini bir elmas ticaret merkezi olarak kurdu ve 19. yüzyılın sonuna kadar Golkonda pazarı dünyanın en iyi ve en büyük elmaslarının birincil kaynağı oldu.

Kutubşahlar öncelikle kendi devletlerinde Şii kültürünü yaymaya çalıştılar. Bu politika, yönetimlerinin ilk 90 yılında (1510-1600) izlendi. 17. yüzyılın başlarında Sultan Muhammedgulu Kutbşah ile bu politika değişmeye başladı. Devlette Telugu diline ve kültürüne hakim olmaya başladı. Hükûmet kararnameleri hem Farsça hem de Telugu dillerinde yayınlandı. Hanedanlığın sonlarına doğru devlet fermanlarının son kısmı Farsça çıkarılsa da büyük kısmı Telugu dilinde çıkarıldı. Richard Eaton'a göre bu politika zamanla değişti, Kutbşahlar Telugu dilini benimsediler, devletlerini Teluguca konuşan bir devlet olarak görmeye başladılar ve elit sınıf ve hükümdar kendilerini Telugu sultanları olarak gördüler.
Sultan Muhammedgulu Kutbşah (1580-1612) Dakhini Urduca, Farsça ve Telugu dillerinde şiirler yazmıştır. Ancak daha sonraki şair ve yazarlar Urduca yazarken Farsça, Hintçe ve Telugu dillerinden kelimeler kullanmışlardır. 1634 yılında Abdullah Kutbşah döneminde, Kokkoka'nın aşk ve seks üzerine yazdığı Ratirahasya adlı eski bir Sanskritçe metin Farsçaya çevrilmiş ve Lazzat-un-Nisa (Kadının Lezzetleri) olarak adlandırılmıştır.

Kutb Şahi mimarisi, Hint ve Orta Doğu mimari tarzlarının doruk noktası olan Hint-İslam mimarisiydi. Üslupları diğer Dekkan sultanlıklarına çok benziyordu. Kutbşahla hükümdarları Çar minaresini inşa etti.
Kutb Şahi Hint-İslam mimarisinin bazı örnekleri Golkonda Kalesi, Kutb Şahi Mezarları, Çar Minar ve Çar Kaman, Mekke Camii, Khairtabad Camii, Hayat Bakshi Camii, Taramati Baradari ve Toli Camii'dir.

Kutb Şahi devleti son derece merkezi bir devletti. Sultan mutlak yönetici, yargı ve askeri yetkil

Kutluşahlar veya Şadgeldiler 1340 yılında Amasya'da kurulmuş bir Anadolu Türkmen beyliğidir. Bir dönem Tokat'a da egemen olmuşlardır. Adını kurucusu Kutlu Şâh adlı ilk beyden almıştır.
Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi adlı eserinde ise, Müneccimbaşı Ahmed Efendinin (ö. 1702) Câmî'ü'd-Düvel eserinde adının el-Hâcc Kutlu Şâh bin Kürt ve "Kutlu Şâh el-Kürdî" şeklinde geçtiği ve aslen Kürt veya Moğol olarak yazdığı nakledilir. Kutluşah ile aynı dönemde yaşamış Selahaddin es-Safedî, A'yânü'l-Asr isimli eserinde Kutluşah'ı bir Moğol emiri olarak ve "el-Vaşakî" (Türkçede "Buşak") lakabıyla aktarmıştır. Hüseyin Hüsameddin onun aslen Buşaklu oymağından Türk olduğunu savunur.
Bu devletçik, 1381'de Osmanlı Devletine tabiyetini arzetmiş olup, 1393'te beyliğin tamamı Osmanlı Devleti'ne ilhak edilmiştir.
Bu beylik sırasıyla Eretna Beyliği, Kadı Burhaneddin Devleti ve Osmanlı Devletine tâbi oldu. Ahmed Bey Amasya yöresini 12 yıl Osmanlı valisi olarak yönettikten sonra beylik 1393'te doğrudan Osmanlı Devleti tarafından ilhak edildi.

Kuzey Şyung-nu (Çince: 北匈奴; pinyin: běi xiōng nú), Ho-han-ye yönetimindeki Doğu Şyung-nu'nun tekrar parçalanmasından sonra kuzeyindeki topraklarını idare eden devlettir.
Şyung-nu, MÖ 46 yılında Ho-han-ye ve Çi-Çi kardeşler arasında Doğu Şyung-nu ve Batı Şyung-nu olmak üzere ikiye ayrıldı. Batı Şyung-nu'yu sadece Çi-Çi ve Doğu Şyung-nu'yu da Ho-han-ye'nin soyundan gelenler yönetti.
Ho-han-ye'nin ölümünden sonra Doğu Şyung-nu'da ilk başta Panu şanyü oldu. Fakat yeğeni Pi buna itiraz ederek taht kavgası başlattı. MS 48 yılında Doğu Şyung-nu, Kuzey Şyung-nu ve Güney Şyung-nu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kuzey Şyung-nu'yu Panu, Güney Şyung-nu'yu da Pi yönetmeye başlamıştır.
Çin'e yakın bölgede bulunan Güney Şyung-nu, Çin üstünlüğünü kabul ettiği halde Baykal Gölü ve çevresinde Kuzey Şyung-nu bağımsız kalmayı tercih etmişti. Ancak Çinliler Güney Şyung-nu'yu kışkırtarak Kuzey Şyung-nu'yu da yıprattılar. Sonucunda güneyden gelen Güney Şyung-nu'nun hücumları ile kuzeyden gelen Türk kavimlerinden Tiele'nin akınları arasında sıkıştırılıp batıya kaymıştır. Daha sonra bölgeye hakim olan Siyenpiler tarafından daha batıya itilmiştir. Bu nedenden ötürü Avrupa Hun İmpatorluğu'nu kuran kavmin Kuzey Şyung-nular olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle Kuzey Hun Devletine, Türk literatüründe Batı Hun İmparatorluğu da denir.

Türk tarih literatüründe üç tane Batı Hun İmparatorluğu ismine rastlanmaktadır:

16 Büyük Türk devleti içerisinde sayılan Batı Hun İmparatorluğu; Panu'nun yönettiği Kuzey Şyung-nu (Kuzey Hun) devletidir.
Asıl Batı Hun İmparatorluğu; Çi-Çi'nin yönettiği ve Batı Türkistan'ı kapsayan Batı Hun Devleti'dir.
Avrupa'daki Hun İmparatorluğu da Batı Hun İmparatorluğu (Avrupa kıtasının batıda olduğu kastedilerek) olarak bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.

Doğu Şyung-nu (Ho-han-ye)
Batı Şyung-nu (Çi-Çi)
Güney Şyung-nu (Pi)

Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi veya Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Türkleri tarafından 27 Aralık 1967'den 1 Ekim 1974'te Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi'nin kurulmasına kadar, Kıbrıs adasında bulunan Türk yönetimi.
Kıbrıs Sorunu'nun belirginleştiği yıllarda 27 Aralık 1967'de Kıbrıs Türk Genel Komitesi'nin yerine kuruldu. Kalıcı yönetimin yasama, yürütme ve yargı işleri kendi yasalarına göre uygulanmaktaydı. Ayrıca Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi ve Kıbrıs Temsilciler Meclisi üyeleri, Kıbrıs Türk Yönetim Meclisi altında birleşti. İlk meclis başkanı Orhan Müderrisoğlu oldu. Geçici Türk Yönetimi başkanlığını Fazıl Küçük, başkan yardımcılığı görevini ise Rauf Denktaş yaptı. 21 Nisan 1971 tarihindeki toplantısında Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi aldığı kararla ismindeki Geçici sıfatını kaldırdı ve Kıbrıs Türk Yönetimi ismi ile anılmaya başlandı. 1 Ekim 1974'te Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi'nin kurulduğu ilan edilmesi ile son buldu.

Kırgız Kağanlığı (Kırgızca: Улуу Кыргыз Дөөлөтү; Çince: 黠戛斯汗國 ya da Kırgız hanlığı, 840 yılında Ötüken ve çevresini ele geçirerek merkezi Asya'da kurulan Türk devleti. 840 yılında Uygurlar'ı yıkan Kırgızlar, Uygur topraklarının ele geçirerek, Kırgız Kağanlığını kurdular.

Kırgız Kağanlığı'nın en eski kayıtları Tang Hanedanlığı döneminde yazılmıştır. Kırgızlar bu dönemde güvenilir yazılı kayıtlar tutmadılar.
Kırgız Kağanlığı, Güney Sibirya'daki 6 - 10 yüzyıllar döneminde var olan Barsbek Kagan'a dayanan Yenisei Kırgız'ın devletidir, Tien Shan'a 840'a kadar genişledi. Varlıklarının farklı dönemleri bağımsızlığı kaybetti. Kagan sadece Azho cinsinden temsilciler oldu. 840-925 arasında, Kırgız Kaganat gücünün zirvesindeydi. Bu süre, Akademisyen V. V. Bartold "Kırgız Büyük Güç Kaynakları" olarak adlandırılır.
6.-7. yüzyıllarda, bağımlı tayga halklarıyla Yenisey Kırgızı, vali Eliteber başkanlığındaki Orta Asya devletlerinin çevresel kaderini oluşturdu. VIII. yüzyılın başlarında, ilki Bars-bek olan yerel bekler ve inaller, kağan unvanını alarak kağanlıktan ayrılma ve kendi devletlerini kurma mücadelesine başladılar.
9. yüzyılda, tanrılaştırılmış bir Kagan klanı ile hızla genişleyen agresif bir bozkır imparatorluğu.
840 yılında bu devlet Uygur Kağanlığını yıkarak gücünü Tuva ve Moğolistan'a kadar genişletti. Uygurların kalıntılarını takip eden Yenisey Kırgızları, savaşlarla İrtiş ve Amur'a ulaştı, Doğu Türkistan vahalarını işgal etti. VV Bartold, tarihin bu dönemini "Kırgızların büyük gücü" olarak adlandırmıştır[5].
Yenisey Kırgızlarının batıya askeri-politik genişlemesi, Batı Sibirya'nın güneyindeki bozkır ve orman-bozkır bölgelerine ulaştı. Görünüşe göre Asya'nın kalbinden yeni gelenler, eski Ugrians-Magyarların Urallardan ayrılmasının nedeni oldular. Bu, Chelyabinsk bölgesinin güneyindeki arkeologların bulgularıyla kanıtlanmıştır ("Tyukhtyat" kültürünün mezarları) .
Kırgız Kağanlığı, modern Çin ve Moğolistan topraklarındaki son Türk imparatorluğudur.
M.Ö. 50'de Hiung-nu lideri Çi-çi Yabgu Çin'in kuzeyindeki Dinglingleri yendi. Ayrıca, ülkesinin merkezi olan Ordos'un 4.000 km batısında bulunan Gyangun ülkesini de fethetti. O zamanlar Kırgızlar Borohoro Dağlarında ve Doğu Tengir'deki Manas Nehri vadisinde yaşıyorlardı. Sonuç olarak, Çin tarihçiliğinde Kırgız Kağanlığına "Gyegyesy" adı verilmiştir.
560'lardan 700'lere kadar büyük ölçüde Göktürklere bağlıydılar. Kırgız Kağan Bars Bek, Bilge Kağan'ın kayınbiraderiydi. Oğlu, Bars Bek'in 710'da Kapgan kağana yenilgisinden sonra Kırgızları yönetti. Göktürk çöküşünden sonra Uygurlara boyun eğdiler. Liderleri Bayan Çor Kağan Kırgız liderini öldürdü ve Bilge Tong Erkin (毗伽頓頡斤) adında yeni bir Kırgız kağanı atadı.

Kırgızlar
Yenisey Kırgızları
Yenisey Yazıtları
Nikolay Katanov

Kırım Halk Cumhuriyeti (Kırım Tatarca: Qırım Halq Cumhuriyeti, Ukraynaca: Кримська Народна Республіка), 26 Aralık 1917 tarihinde Kırım Tatar Millî Kurultayı'nın ilan ettiği cumhuriyettir. 23 Şubat 1918 tarihine kadar, günümüzde Ukrayna sınırları içerisinde kalan Kırım Yarımadası'nda varlığını sürdürmüştür. Başkenti Bahçesaray'dır. Kırım Halk Cumhuriyeti, Rus İmparatorluğu'nun yıkılışına yol açan 1917 Rusya Devrimi (Ekim Devrimi)'nden sonra çoğu kez görülen devlet kurma girişimlerinden biridir.

Kırım Halk Cumhuriyeti kurulmadan önce Kırım, Rus İmparatorluğu içindeki Tavrida Guberniyası'nın bir parçasıdır.
7 Nisan 1917 tarihinde Akmescit'te Bütün Kırım Müslümanları Kongresi toplanmıştır. Bu toplantıya Kırım'ın çeşitli il ve köylerinden 1500 fazla kişi katıldı. Toplantıda en aktif olanlar Vatan Cemiyeti'nden Seyitcelil Hattat, Ablakim İlmiy, Asan Sabri Ayvazov gibi milliyetçilerdir. Toplantıda Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi belirlenmiştir. Numan Çelebicihan komitenin başkanı ve Kırım Müftüsü seçilmiş, Cafer Seydamet ise o Rusya Hükûmetinin ellerinde olan Vakıf Komisyonu'nın başkanı seçilmiştir. İkisi de o zaman Kırım'da değil, savaştaydılar.
Bu vakitlerde bütün Kırımlıların aklından geçen "Kırım Kırımlılarındır!" fikri aydınlar tarafından söylenmeye başlanmıştır.
Ekim 1917'de İcra Komitesi'nin bir toplantısında Numan Çelebicihan Kırım'ın geleceğinin belirlenmesi Kurultay (Qurultay)'ın toplanmasının mümkün olacağını söylemiş ve bu fikir kabul edilip Kurultay'ın toplanması kararı alınmıştır.
Kurultay'a 76 milletvekili katılmıştır. Bu milletvekillerinden 24'ü Yalta'dan, 19'u Akmescit'ten, 16'sı Kefe'den, 11'i Kezlev'den ve 6'sı Orkapı'dan gelmiştir. Milletvekillerinin aralarında dört kadın: Şefika Gasprinskaya, Anife Bоdaninskaya, İlhan Tohtar, Hatice Avcı da vardır.
Kırım Halk Cumhuriyeti, her ne kadar Kırım Tatarları'nın oluşturduğu Qurultay'ın girişimleriyle kurulmuş olsa da yarımadada yaşayan tüm etnik kimliklerin eşitliğine dayanmaktaydı. O dönemde nüfusun çoğunluğu Ruslardan oluşmaktaydı (%42). Rusların haricinde yarımadada Ukraynalılar (%11), Ermeniler ve Yunanlar da yaşamaktaydı.

Kırım Hanlarının Tarık Damgalı mavi bayrağı cumhuriyet bayrağı oldu. Numan Çelebicihan'ın "Ant Etkenmen" şiiri milli marş olarak kabul edildi.

Cumhuriyetin Ordusu'nu, Rus İmparatorluğu Ordusu'nun içinde görev yapan Kırım Süvari Alayı ve Kırım Tatar piyade askerleri teşkil etti.

28 Aralık'ta Kurultay, Cumhuriyet Hükûmetini ilan etti. Kurultayda Hükûmet Reisi ve Adalet Bakanı - Numan Çelebicihan, Hariciye ve Savunma İşleri Bakanı - Cafer Seydahmet Kırımer, Maarif İşleri Bakanı – Ahmet Özenbaşlı, Maliye ve Vakıf İşleri Bakanı – Seyitcelil Hattat, Diyanet İşleri Bakanı – Ahmet Şükrü seçildiler.

Ukrayna, Kurultay toplantısına hayırlama mektubunu yollamıştır. Rusya'nın Bolşevik Hükûmeti ise Kırım Tatar Kurultayı'nı ve Hükûmeti'ni tanımamıştır.
Rusya'da ise İmparatorluk devrilip komünist rejim başlamıştır. Arbiy İhtilal Komitesi, Karadeniz Filosu'nun gemilerini Akyar'dan Kezlev, Yalta, Kefe, Kerç ve diğer şehirlerine yollayıp Cumhuriyet askerleriyle savaşmaya başladı.
16 Ocak'tan Şubat'ın başına kadar Akyar ve Bahçesaray yakınlarında savaş sürdü. Süyren köyünün yakınlarında 40 bin kişilik Bolşevik ordusu ile savaşa giren 3 bin kişilik Kırım Ordusu yenilgiye uğradı. Bunun ardından, Kırım'ı istila eden Bolşevikler, devletin yıkıldığını ilân ettiler. Kırım Halk Cumhuriyeti Hükûmeti'nin başkanı Numan Çelebicihan, Akyar'da 23 Şubat 1918 tarihinde idam edildi. Böylece tarihteki ilk Kırım Tatar Cumhuriyeti sona ermiş oldu.

Kırım Hanlığı veya Taht-i Kırım ve Deşt-i Kıpçak (öz adı - Taht-ı Qırım ve Deşt-i Qıpçaq, تخت قريم و دشت قپچاق; Kırım Tatarcası: Qırım Hanlığı), 1441-1783 yılları arasında Kırım'da hüküm sürmüş Kırım Tatar devletiydi. Altın Orda Devleti'nin yerini alan Türk hanlıklarının en uzun süre hüküm süreni idi. Bazı kaynaklarda 1475'ten 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması'nın imzalanışına kadar Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı kaldığı belirtilmektedir.
Büyük Orda zaferinden sonra, Kırım hanları, Rusya ve Polonya-Litvanya devletinin 18. yüzyılın başına kadar Kırım'a haraç ödediği onayında Altın Orda ve Deşt-i Kıpçak'ın ana mirasçıları olarak kabul edildi.
Kırım Hanlığı hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun tam bir vasalı değildi, ancak Kırım hanları halife-Sultan'ın üstünlüğünü Müslüman dünyanın başı olarak tanıdı.
1774'te Rus İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti, her iki imparatorluğun da Kırım'ın bağımsızlığını ve içişlerine müdahale etmemeyi garanti ettiği Küçük Kaynarca barışını sonuçlandırdı, ancak 1783'te Rus İmparatorluğu anlaşmayı ihlal etti ve Kırım'ı ilhak etti. Büyük güçlerin açık protestolarıyla bu eyleme karşı yalnızca Fransa çıktı.

13. ve 14. yüzyıllarda Rusya'nın içlerine ve Kıpçak Bozkırı (Deşt-i Kıpçak)'na ilerleyen Tatar kabileleri, göçebe yaşamlarını bırakarak Kırım'a yerleşiyordu. Altın Orda'nın yıkılmasından sonra bu bölgede başlayan hakimiyet kurma yarışı Cengiz Han'ın oğullarından Cuci'nin küçük oğlu Toka Temür soyundan gelen ve Tatarları yöneten Hacı Giray tarafından kazanıldı.
Litvanya'da; 15. yüzyılın başlarında bir grup Tatar'ın Kral Vitold'un yönetimindeki Litvanya'ya sığındığı dönemde doğmuştu. Büyüdükten sonra, "Şirin" kabilesinin yardımıyla Kırım'da hakimiyet kurdu. 1441 tarihinde kendi adına para bastırdı. Hanlığın kuruluş tarihi bu yüzden 1441 kabul edilir.

Hacı Giray'ın oğulları tahta geçmek için uzun süre birbirleriyle savaşınca Osmanlı Devleti savaşın daha çok sürmemesi ve Kırım Tahtında Osmanlı dostu birisinin olabilmesi için Hacı Girayın oğullarından biri olan Mengli Giray'a, kardeşlerine karşı olan savaşında yardım etti ve Kırım Hanı olarak "İki Kıtanın Koruyucusu ve İki Denizin Han'ı" unvanını kazanmasına yardımcı oldu.
Daha sonra Fatih Sultan Mehmet'in emriyle Osmanlı donanmasının başında yarımadaya sefere çıkan Gedik Ahmet Paşa Balaklava, Sudak ve Kefe'yi Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattı ve Kırım Hanlığını himayesi altına aldı. Bununla birlikte Osmanlı Sultanı Kırım Hanlığı üzerinde Han seçme hakkına ve boğazları tutma hakkına sahip oldu fakat yine de Kırım Hanı'nın yönetme hakkını elinden almadı ve steplerin yönetiminin Cengiz Hanın soyundan gelenlerde kalmasına izin verdi.
Osmanlı Sultanları çoğu zaman Kırım Hanlığını bağlı bir devlet olarak değil müttefikleri olarak görmüştür. Kırım Hanları dış işlerinde kendileri karar verme haklarına sahipti. Han kendi adına para basıp hutbe okutabiliyordu ki bu iki simge önemli bağımsızlık simgelerindendir. Kırım Hanlığı Osmanlı'ya vergi ödemedi. Bunun yerine Osmanlı Tatarların yetenekli süvarilerini savaşlarında kullandı. 1524'te Mehmed Giray'ın oğlu Gazi Giray'ın zamanında yaşanan kriz yüzünden daha sonraki Hanlar tamamen Osmanlı Sultanı tarafından atanmaya başladı.

Hacı Giray ölünce oğulları Mengli ile Nur Devlet arasında taht kavgası yaşandı. 1475'te bölgeyi alan Gedik Ahmet Paşa ile Osmanlılar duruma el koydu ve Mengli Giray, han ilan edildi.
Kırım kuvvetleri, bir Osmanlı savaşına ilk defa, Sultan II. Bayezid'in, 1484'teki Akkerman Seferi'nde katıldılar. 1502'de ise Mengli Giray Saray'a hücum etti ve Altın Orda Hanlığı'na son büyük darbeyi vurdu. Bundan sonra Kırım Hanlığı, Altın Orda topraklarında hakimiyet kurmaya başladı, Kazan ve Astrahan Hanlıkları da ele geçirildi. Bu ise Moskova Knezliği ile rekabete sebep oldu.
1521'de Mehmed Giray, Moskova'yı kuşatıp, Rusları yenerek onları vergiye bağladı. Ruslar, vergiyi, I. Petro zamanına kadar ödediler.

1502 yılında Kırım Hanı I. Mengli Giray, Altın Orda Devleti'ne bir sefer düzenleyerek bu devletin Kırım yarımadası üzerine olan arzularına son verdi. Han, Kırk Yer Mevzii yakınlarındaki Salacık'ı başlangıçta başkenti olarak atadı. Daha sonra buraya yakın olan Bahçesaray 1532 yılında I. Sahib Giray tarafından başkent ilan edildi günümüzde Salacık da Kırk Yer de Bahçesaray topraklarında bulunmaktadır.

1551'de tahta geçen I. Devlet Giray, 1571'de başarılı bir seferle Moskova'yı kuşattı. Çerkesler, Nogaylar ve Kıpçaklar gibi halklardan oluşan büyük ordusuyla Rusları yendi ve Moskova'yı yaktı (Moskova Yangını). Bu seferden sonra Devlet Giray, ertesi yıl için tüm Rusya'yı içine alan büyük çaplı bir fetih planı hazırladı, ama 1572'de Moskova'nın 60 km güneyinde, Molodi Muharebesi'nde uğranılan büyük yenilgi üzerine plan iptal oldu.
Bu dönemde ayrıca Moskova'ya karşı savaşçı ve tampon bölgelerde yaşayacak nüfus olarak birçok Türk boyu hanlık topraklarına yerleştirildi. Özellikle 16. yüzyılda Tatar orduları bugünkü Belarus, Polonya ve Moldova'nın bulunduğu topraklara çokça sefer düzenledi.Güneyde ise Don-Volga Projesi'ne destek olundu.
Devlet Giray'ın 1577'de ölümünden sonra, Kırım'da taht mücadelesi başladı. 1588 tarihinde tahtı "Bora" lâkaplı II. Gazi Giray ele geçirdi. Gazi Giray Han 1591'de Moskova üzerine yürüdü, büyük başarılar kazandı ve Ruslar bir kez daha vergi ödemeye mecbur kılındı. Rus milleti ancak bu tarihten sonra güney isteplerinde savunma tedbirleri almaya başlayabildi. II. Gâzi Giray, Osmanlı-Avusturya savaşlarında büyük başarılar kazandı, Macaristan seferlerine katıldı ama 1607'de vebadan hayatını kaybetti. 17. yüzyıl ortalarına gelirken de hem Rus Ordularıyla hem de başıbozuk birliklerle yağmalara girişen Kozaklarla mücadele edildi.
Ruslarla yapılan 1676-81 Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti, Ruslarla görüşme yapma yetkisini Kırım Hanlığı'na verdi. Kırım Hanı Murat Giray da Ruslarla 20 yıllık bir barış imzaladı.

17. yüzyılın sonlarına gelirken Moskova Çarlığı artık güçlü bir devlet olan Rus İmparatorluğu hâline gelmişti; Tatarlar için artık Moskova'yı yağmalamak veya vergiye bağlamak çok zordu. Moskova dışında ise Lehistan oldukça güçlenmiş, Rusya'nın her yerine yayılan Kozaklar ise devamlı akınlarda bulunacak konuma gelmişlerdi.
II. Viyana Kuşatması'nda da Murat Giray ve Kırım Ordusu Osmanlılara yardıma gelmiştir; ama bazı kaynaklar bu kuşatmada Murat Giray'ın Viyana'yı kurtarmaya gelen Lehlerin önünü bilerek kesmediğini yazar, yânî kuşatmanın başarısızlığı Murat Giray'a mâl edilir. (Bu bilgi tam olarak doğrulanmış değildir.)
Viyana başarısızlığından sonra Murat Giray azledildi ve II. Hacı Giray tahta geçti. II. Hacı Giray'ın çok kısa süren hanlığından sonra, 1684'te tahta geçen ve parlak bir hükümdâr olan I. Selim Giray, Kutsal İttifak güçlerinin Osmanlı Devleti'ne karşı giriştiği savaşlarda önemli rol oynadı; Rusların Kırım Seferleri'ni, Lehlerin 1687-1688 seferlerini püskürttü, dört kez geçtiği Kırım tahtında büyük başarılar elde etti.
Selim Giray'ın başarılarına rağmen Osmanlı Devleti bu savaşları kaybedip Karlofça Antlaşması'nı imzaladı. Sonraki dönemlerde Osmanlı'nın Avrupa karşısında gerilemesi ve Rus Çarlığı'nın büyük yükselişi Kırım'ı oldukça etkiledi.
1735-1739 Osmanlı-Rus Savaşı içerisinde, 1736'da, Ruslar Bahçesaray'a kadar inip bölgeyi yağmaladılar.
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda; Besarabya 1770'lerde, Kırım Yarımadası da 1771'de, Ruslar tarafından işgal edildi. Bu saldırılara Kırım Giray karşı koymaya çalıştı. Savaşı sona erdiren 21 Temmuz 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım, Osmanlı himayesinden çıkartılıp bağımsız hale getirildi. Sadece dînî işler için Osmanlı halifesinin yetkisi tanındı.
1777'de Rus yanlısı olarak bilinen Şâhin Giray tahta geçti, Osmanlı yanlısı olan II. Bahadır Giray, hanlık mücadelesinde Şahin Giray'ı yenemedi. Bu dönemde Ruslar bölgeye çokça Slav göçmen yerleştirdiler. 1779'da imzalanan Aynalıkavak Tenkihnamesi ile, Kırım hanlarının serbestçe seçilmesi, Rus askerlerinin Kırım'dan çekilmesi, Osmanlı Devletinin Şahin Giray'ı tanıması maddelerini kabul edildiyse de Ruslar antlaşmaya uymadı. 1783'te II. Katerina'nın emriyle Kırım ilhak edildi. Artan Rus etkisine karşı halk ayaklandı ve Bahadır Giray tahta geçirildi, Şâhin Giray ise Ruslar'a sığındı; 1785'te Şâhin Giray Rus Ordusu'nu arkasına alarak Kırım'a geri geldi. Daha sonra Ruslar'dan istediğini bulamayıp İstanbul'a sığındıysa da önceki hareketlerinin bedeli olarak Rodos'a sürülüp orada idam edildi.
Osmanlı Devleti Kırım'a giren Rus Ordusu'na karşı yeni bir savaşa giriştiyse de başarılı olamadı ve 1792'de Yaş Antlaşması ile Kırım'ın Rusya'ya ilhâkını kabul etti.

Kırım Yarımadası'na yerleşen Tatar kabileleri, yarımada'nın hayat tarzlarına elverişli bulunan bozkır kesimine yerleşmişlerdi. Şirin mirzaları ve hanlığın ilk merkezi ise Eski Kırım (solhat) idi. Burada XIII. yüzyıldan itibaren büyük bir koloni faaliyetleri içinde olan Ceneviz sahil kesiminde faaliyet gösteriyordu. Yarımada'nın en büyük şehri ve Ceneviz'in merkezi durumunda olan Kefe'den başka doğuda; Kerç, Taman, Azak. batıyaa doğru ise Sudak, Balıkoğa, biraz iç kesiminde yer alan Mankub ve ve İnkirman gibi şehirler bünyesinde kurulmuş bulunan ticari ağ, Ceneviz'in hakimiyet sahasını teşkil etmekte idi.
Sudak, Mankub ve Balıkoğa ahalisinin büyük bir kısmı Ortodoks Rum ahalinden meydana gelmekte olup, Ceneviz'in faaliyetlerini yoğunlaştırdığı sırada Mankub ve Balıkoğa siyasi bir güç teşkil ediyor ve Ceneviz yayılmasından rahatsızlık duyuyordu. I. Hacı Giray, Ceneviz'e karşı mücadelesinde daha güçlü durumda olan ve Ceneviz hakimiyetinde bulunan Balkoğa'yı alacaktı. I. Hacı Giray'ın Mankub'la aynı etnik yapıya sahip bulunan ve Ceneviz'e bağlı olan Balıkoğa'nun Mankub Knezi'ne bağlanmasını kabul etmesinin sebebi, sahil kesiminde tesis edilmiş bulunan güçlü Ceneviz nüfuzunu kırmak ve yine bu güçlü rakibe karşı ittifak oluşturmaktı. I. Hacı Giray, bu merhaleden sonra Mankub Knezi ve Balıkoğa ile beraber bütün sahil kesimine hakim olmak niyetindeydi.
Aleksy, 1433 sonbaharında kale halkının da desteği ile Balıkoğa'

Melik Emir Gazi ya da Emir Gazi  ya da Melik Gazi (ö. 1134), Danişmendliler'in üçüncü hükümdarıdır.
Haçlı seferlerindeki mücadelesi ile tanınan Danişmend Beyi Gümüştekin Gazi'nin büyük oğludur. Onun devrinde Danişmendliler Anadolu'nun en güçlü devleti haline geldi. Onun ölümünden sonra Danişmendliler gerilemeye başlamış ve doğan boşluğu Anadolu Selçukluları doldurmuştur.

Gümüştekin Gazi hayatını kaybettiğinde beylik ikiye ayrılmıştı. Emir Melik Gazi Sivas ve çevresindeki toprakların, kardeşi Sungur ise beyliğin Malatya ve Suriye topraklarının  yöneticisi idi. Sungur'un elindeki topraklar 1106'da Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Kılıçarslan tarafından ele geçirildi. Bütün kardeşlerini öldürterek Danişmend Beyliği'inde iktidarı elinde toplayan Emir Gazi, 1134 yılında Sivas'ta ölünceye kadar beyliği yönetti.
Kızını I. Kılıçarslan'ın oğlu Mesud ile evlendirdi. 1107'de I. Kılıçarslan'ın ölümü üzerine başlayan saltanat savaşında Mesud'u destekledi. Mesud, 1116'da  iktidarı ele geçirebildi. Emir Gazi, bu sayede siyasi gücünü artırdı.
I.Kılıçarslan'ın ölümünden sonra dul eşi  Ayşe Hatun ile evlenen Artuk Belek, Malatya'ya hakim olmuştu. 1124 yılında Belek Gazi'nin ölümü üzerine aylar süren bir kuşatmadan sonra Emir Gazi Malatya'yı Ayşe Hatun ve oğlu Tuğrul Arslan'dan teslim aldı (10 Aralık 1124).
Damadı Mesud'u, kardeşi Melik Arab ile mücadelesinde destekledi; Kayseri ve Ankara'yı ele geçirdi. 1129'da Çankırı, Kastamonu ve Karadeniz sahillerini de kontrol altına aldı.
Vaktiyle babasının esir ettiği Antakya Haçlı prensi I. Boemondo'nun oğlu II. Boemondo'nun Anavarza Kalesi'ni işgali nedeniyle Ermeni prensi I. Leon'un yardım talebi gelince Çukurova'ya giderek II. Boemondo'yu yendi, kafasını Abbasi halifesi'ne gönderdi. 1131'de tekrar Çukurova seferine çıkarak  I. Leon'a yıllık haraç vermeyi kabul ettirdi.
Onun Çukurova'da bulunmasından yararlanan Bizans imparatoru  II. İoannis, Kastamonu'yu istila etmişti. Emir Gazi, 1132'de Kastamonu'yu geri aldı ve imparatora karşı isyan eden kardeşini himayesine aldı. 
1134 yılında Sivas'ta hayatını kaybeden Melik Gazi, sağlığında yaptırdığı Pazarören yakınındaki türbesine mumyalanarak taşınmıştır.
Dânişmendli hâkimiyetini genişletip ülkenin her tarafında huzur ve asayişi sağlayan ve Selçuklu topraklarının bir bölümünü de kendi hâkimiyeti altına alarak Anadolu'nun en nüfuzlu hükümdarı olan Emîr Gazi'nin (Melik Gazi) ölümünden sonra (528/1134) Dânişmendli tahtına büyük oğlu Melik Muhammed geçti.
Abbâsî Halifesi Müsterşid-Billâh ve Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Emîr Gazi'ye gönderdiği menşur, altın asâ ve diğer hediyeler Melik Muhammed'e verilerek Malatya'da hükümdar ilân edildi. Emîr Gazi'nin Muhammed'den başka Yağıbasan, Yağan ve Aynüddevle adında üç oğlu daha vardı.

Melikgazi Türbesi, Tokat ili Niksar ilçesinde bulunmaktadır. Niksar'ın fatihi Danişmendliler'in kurucusu olan Melik Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi olmuştur. Danişmend Gazi fetihten sonra Niksar'ı sahil Rumlarına karşı mücadelede kendisine hem bir üs hem de bu devletin başkenti olarak seçmiştir. Melik Gazi Türbesi Kayapaşa mahallesinde ziyaret edilmektedir.
Halk arasında “Melik Gazi Türbesi” adıyla bilinen türbe bir Danişmendli eseridir.
Danişmendli Devleti'nin kurucusu Melik Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi (Ölümü: H.498-M.1105)'ye ait olan türbe 12. yüzyılın ortalarında torunu Nizamettin Yağıbasan (1143–1164) tarafından yaptırılmıştır. Daha sonraki dönemlerde hasar gören türbe, Osmanlı döneminde 15. yüzyıl ortalarında bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiştir.
Bir hanedan ve devlet kurucusu olan Melik Danişmend Gazi; gazaları ve İslâmiyet'e hizmetleri dolayısıyla Anadolu Türkleri arasında bir millî kahraman ve velî kimliği kazanmış, türbesi asırlarca ziyaretgâh haline gelmiştir.
Günümüze kadar birçok değişikliğe uğramış olan türbe, kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Girişi kuzey cephesinde olan türbenin inşâ malzemesi tuğla, moloz taş ve kesme taştır. Doğu, batı ve güney cephelerinde düzgün moloz taş örgü arasında üç sıralı tuğla hatıl kullanılmıştır. Kuzey cephesi ise tamamen kesme taş kaplamadır.
Türbenin doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güney cephesinin ortasında ve duvarın üst kısmında şevli, yuvarlak kemerli küçük bir penceresi vardır.
Kuzey cephesi simetriktir. Girişin yanlarında dikdörtgen biçimli iki penceresi vardır ve sivri kenarlı bir alınlığa sahiptir. Basık kemerli giriş kapısının hemen üzerinde profil demetleri ile sınırlanmış, enine dikdörtgen kitabe boşluğu vardır. Kapı ve iki pencerenin çevresi beyaz damarlı siyah mermerle kaplanmıştır.
İç mekânda kuzey duvarındaki pencereler sivri kemerli bir niş içine alınmıştır. Güney duvarında bir mihrap ve mihrabın üzerinde küçük bir pencere vardır. Kubbeye geçiş Türk üçgenleriyle sağlanmıştır. Kubbeye geçişin hemen altındaki hayli geniş bir ayet kuşağı doğu, batı ve güney cephelerini dolanır. Evvelce şebekeli olduğu kaydedilen sanduka yerinde şimdi düz ahşap bir sanduka vardır.
Kubbe, 1939 yılında meydana gelen depremde yıkılmış olup, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1987 yılında yaptığı onarım sırasında, ahşap düz tavanla örtülmüş, üzeri kiremit kaplı çatı ile kapatılmıştır. Yine aynı deprem sırasında; daha önce kayıtlara geçen kitabesi de kaybolmuştur. Tarihsiz, bir satırlık, sülüs hatla işlenmiş kitabede şu ifadeler yer alıyordu: “Ömer hezael türbe el şerif el badel zayıf nasra bini hel haç carik” (Türkçesi: “Hacı Carık oğlu Nusret bu türbeyi yaptırmıştır.”)
Türbenin bulunduğu Melik Gazi Mezarlığı; Danişmendli, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait kümbetler, türbeler ve tarihi mezarların yoğun olduğu, çevreden toplanan mezar taşları ve kitabelerle düzenlenmiş bir açık hava müzesi görünümündedir.

Mâlvâ Sultanlığı, 1401'den 1562'ye kadar Mâlvâ bölgesinde hüküm süren ve günümüzdeki Hindistan'ın Madhya Pradeş eyaletini ve Güneydoğu Racastan'ı kapsayan bir geç Orta Çağ krallığıydı. 1401 yılında Timur'un istilası ve Delhi Sultanlığı'nın dağılmasının ardından Malva'yı bağımsız bir krallık haline getiren Dilaver Han tarafından kurulmuştur.
1519'daki Gagron Muharebesi'nin ardından Sultanlığın büyük bir kısmı Mewar Rana Sanga'nın Maharana'sının kısa süreli kontrolü altına girmiş ve vasallarından biri olan Medini Rai'yi Sultanlığı yönetmesi için atamıştır. 1562 yılında son hükümdarı Baz Bahadur yönetiminde Sultanlık, Babür İmparatorluğu tarafından fethedildi ve imparatorluğun bir subahı haline getirildi. Sultanlık, var olduğu süre boyunca ağırlıklı olarak Afgan ve Türk-Afgan hanedanları tarafından yönetildi.

Dilâver Han, Afgan veya Türk - Afgan  Delhi Sultanlığı'nın valisiydi. Dilâver Han 1392'den sonra Delhi'ye haraç ödemeyi bıraktı. 1437'de, Delhi Sultanlığı'nın Halci Türk-Afgan soyundan gelen Halci hanedanından Mahmud Han tarafından Dilâver Han'ın Guri hanedanı devrildi. Halcilerin tahttan indirilmesinden sonra, Şir Şah Suri yönetimindeki Mâlvâ'nın Afgan valisi Şucaat Han tarafından yönetildi. ucaat Han'ın oğlu Baz Bahadur 1555'te bağımsızlığını ilan etti ve Mâlvâ Sultanlığı'nın sonuna kadar hüküm sürdü.

Mâlvâ Sultanlığı, 1392'de bağımsızlığını ilan eden ancak 1401'e kadar kraliyet bayrağını fiilen üstlenmeyen Delhi Sultanlığı'nın Mâlvâ valisi olan Dilâver Han tarafından kuruldu. Başlangıçta Dhar yeni krallığın başkentiydi, ancak kısa süre sonra Mandu'ya taşındı ve şehrin adı Şadiabad (neşe şehri) olarak değiştirildi. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Alp Han geçti ve Hûşeng Şah ünvanını aldı.
I. Muzaffar Şah komutasındaki Muzafferiler, Hûşeng'ı baba katili olmakla suçladılar ve Mâlvâ'yı işgal ettiler. Hûşeng yenildi ve esir alındı, Dhar'daki yerine ise bir Muzafferi valisi atandı.

Dilâver Han tarafından kurulan Gurlu Hanedanı, 16 Mayıs 1436'da kendini kral ilan eden Mahmud Şah tarafından değiştirildi. Onun kurduğu Halaç hanedanı 1531 yılına kadar Mâlvâ'da hüküm sürdü.
Sultanlık, Rajput şefi Rana Sanga'nın Mewar'ı işgal etmeye devam etmesinden sonra 1519'da büyük bir gerileme yaşadı. I. Mahmud Şah Halacî'nin yerine en büyük oğlu Giyaseddin Şah geçti. Giyaseddin'in son günleri, iki oğlu arasındaki taht mücadelesiyle sertleşti ve Nasiriddin, Alaaddin'e karşı zafer kazanarak 22 Ekim 1510'da tahta çıktı. Son hükümdar II. Mahmud Şah, Mandu kalesinin 25 Mayıs 1531'de Bahadur'un eline geçmesinin ardından Gujarat Sultanı Bahadur Şah'a teslim oldu.

II. Mahmud Şah, 1518 yılından itibaren Gucerât Sultanı'nın vasalıydı. Son hükümdar Mahmud Şah II, 25 Mayıs 1531'de Mandu kalesinin Bahadur'un eline geçmesinin ardından Gujarat Sultanı Bahadur Şah'a teslim oldu. 1531-1537 yılları arasında krallık Bahadur Şah'ın kontrolü altına girdi, ancak Babür imparatoru Hümâyun Şah 1535-36 yılları arasında kısa bir süreliğine ülkeyi ele geçirdi. Gucerâtlılar Mâlvâ'yı yeniden ele geçirerek 1542 yılına kadar Bahadur Şah'a bağlı kaldılar.

1537'de, önceki Halci hanedanı yöneticilerinin eski bir subayı olan Kadir Şah, eski krallığın bir kısmı üzerindeki kontrolü yeniden ele geçirdi. Fakat 1542 yılında Şir Şah Suri, onu yenerek krallığı ele geçirdi ve Şucaat Han'ı vali olarak atadı. Oğlu Baz Bahadur 1555 yılında bağımsızlığını ilan etti. Gucerât'ın Mahmud Han'ın eski Veziri Darya Han Gucerâtî, Ujjain'i yönetiyordu.
1561 yılında İmparator Ekber, Adham Han ve Pir Muhammed Han önderliğindeki Babür ordusunu Mâlvâ'ya gönderdi ve ordu 29 Mart 1561'de Sarangpur Muharebesi'nde Baz Bahadur'u yenerek Mâlvâ'nın Babürler tarafından fethiyle sonuçlandı. Ekber, kısa bir süre sonra Adham Han'ı geri çağırdı ve komutayı Pir Muhammed'e devretti. Pir Muhammed, Khandesh'e saldırdı ve Burhanpur'a kadar ilerledi, ancak üç gücün oluşturduğu bir koalisyon tarafından yenildi: Khandesh'in Miran II. Mübarek Şah'ı, Berar Sultanlığı'nın Tufal Han'ı ve Baz Bahadur. Pir Muhammed geri çekilirken öldü. Konfederasyon ordusu Moğolları takip etti ve onları Mâlvâ'dan çıkardı. Baz Bahadur kısa bir süreliğine de olsa krallığını yeniden kazandı. 1562 yılında Ekber, Özbek Abdullah Han komutasında bir ordu daha gönderdi ve bu ordu sonunda Baz Bahadur'u mağlup etti. Chittorgarh'a kaçtı. Babür İmparatorluğu'nun Malve Subah'ı (en üst düzey eyaleti) oldu, merkezi Ujjain'deydi ve Abdullah Han ilk valisi oldu.

Saltanat döneminde pek çok dikkat çekici resimli yazma eser hazırlanmıştır. Şu anda Delhi Ulusal Müzesi'nde bulunan Kalpa Sutra'nın (1439) resimli bir el yazması I. Mahmud Şah döneminde Mandu'da hazırlanmıştır. Ancak en ilginci, Giyaseddin Şah'ın birçok portresini taşıyan, ancak kolofonunda Nasiriddin Şah'ın adı geçen, yemek pişirme sanatı üzerine bir inceleme olan Nimat Nama'nın el yazmasıdır. Bu dönemin diğer önemli resimli yazma eserleri arasında nadir kelimeler sözlüğü olan Miftah-ul-Fuzala, Hacı Mahmud'un çizdiği Bustan (1502) ve Acaib-us-San'ati (1508) sayılabilir. Şu anda Delhi Ulusal Müzesi'nde bulunan Anwar-i-Suhaili'nin bir başka el yazması da muhtemelen bu döneme aittir.

Dilâver Han 1401–1406
Hüsameddin Hûşeng Şah 1406–1435
Taceddinin I. Muhammed Şah 1435–1436

I. Mahmud Şah Halacî 1436–1469
Giyaseddin Şah 1469–1500
Nasreddin Şah 1500–1510
Şahabeddin II. Mahmud Şah 1510–1531

Medini Rai (Mewar'ın hükümdarı Maharana Sanga'nın tebaası olarak) 1519–1528
Bahadır Şah (Gücerât Sultanı) 1531–1537
Hümâyun Şah (Babür imparatoru) 1535–1540

Kadir Şah 1540–1542
Şecaat Han (Şir Şah'ın valisi) 1542–1555
Baz Bahadır 1555–1562

Coins of the Malwa Sultanate at the Coin India Galleries

İznik Kuşatması, Kudüs'ü Müslümanlardan geri almak için başlatılan Haçlı seferine katılan ülkeler ve Bizans İmparatorluğu tarafından Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti İznik'e karşı yapılmış kuşatmaya verilen addır. Selçuklular İznik şehrini 1077 yılında yaşanmış Birinci İznik kuşatması sonucunda ele geçirmişti. İlk defa haçlılar 1096 yılında şehri geri almak için saldırsalar da, Selçuklu güçleri tarafından mağlup edildikten sonra geri çekilmişlerdir. İkinci kez haçlılar İznik saldırısını 1097 yılında gerçekleştirdiler. Şehri kurtarmak için Konya'dan İznik'e gelen I. Kılıç Arslan, mücadele sonunda şehri boşaltmak zorunda kaldı. Şehri kaybeden Anadolu Selçuklu Devleti, başkentini İznik'ten Konya'ya taşımak zorunda kaldı. Şehir tekrar Bizans hakimiyetine girdi. Haçlılar Kudüs'e Anadolu'dan ilerlemeye devam etti.

Nikitas Honiatis (Yunanca: Νικήτας Χωνιάτης, ca. 1155'ten 1217'e), gerçek soyismi Akominatos (Ἀκομινάτος) olarak geçer, Yunan asıllı Bizans hükûmet görevlisi ve tarihçidir - kardeşi Mihail Akominatos gibi, Kolossai'den gelip  (lakabı oradan gelir, "Honiatis" "Kolossai'den" demektir) ona Konstantinopolis'te eşlik etmiştir. 1118 ile 1207 yılları arası Doğu Roma İmparatorluğu tarihini yazmıştır.

Nikitas Akominatos, zengin bir anne babanın çocuğu olarak Frigya'da Kolossai şehrinde (modern Honaz yakını) yaklaşık 1150 ya da sonrası doğmuştur. Kolossai Piskoposu Nikitas onu vaftiz etmiş ve ismini vermiştir; sonradan doğum yerine istinaden "Honiatis" olarak adlandırılmıştır. Dokuz yaşına geldiğinde, babası onu kardeşi Mihail ile Konstantinopolis'e eğitime yollamıştır. Nikitas'ın ağabeyi hayatının erken döneminde geniş şekilde etkilemiştir.
Başlangıçta bürokraside bir makam elde etmeyi güvence altına almış ve Angelos Hanedanı imparatorları yönetiminde önemli görevlere (Onlar için Megas Logothetis ya da Şansölye görevi) atanmıştır ve kritik bir dönem Philippopolis theması valiliği yapmıştır. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında 1204 yılında korkunç Konstantinopolis'in düşmesi sonrası İznik İmparatoru I. Theodoros'un sarayının bulunduğu İznik'e sığındı ve kendisini edebiyata vermiştir. Yaklaşık 1215-16 tarihinde ölmüştür.
1118 ile 1207 arası dönemi kapsayan 21 kitaplık Tarih baş eseridir. gösterişli yazım tarzına rağmen, ya görgü tanılığını ya da ilk elden duyduklarına dayanan olayların kayıtlarını (tamamı tarafsız) içermesi bakımından kıymetlidir (Döneminin diğer Yunan tarihçisi İoannis Kinnamos ile karşılaştırılmalıdır). 1204 yılında Konstantinopolis'in işgal edilmesi anlatımları eserinin en ilginç bölümdür, aynı konuda Geoffroi de Villehardouin ve Paolo Rannusio'nun çalışmaları da okunabilir.
Küçük bir makale olan Latinler tarafından tahrip edilen heykeller üzerine, arkeologlar ve tarihçilerin özel ilgisini çekmektedir.
Dini çalışması (Thesaurus Orthodoxae Fidei), günümüze tamamı el yazması şeklinde ulaşmış olsa da, bir kısmı basılmıştır. 12. yüzyılın sapkınlık üzerine yazı yazan en önemli otoritelerinden biridir.

Umberto Eco'nun romanı Baudolino  kısmen Konstantinopolis'te Haçlı Kuşatması sırasında geçer. Hayali kahraman Baudolino, Konstantinopolis Kuşatması sırasında Nikitas'ın hayatını kurtarır ve sonra hayat hikâyesini ona anlatır.
Alan Gordon'un cinayet romanı A Death in the Venetian Quarter (New York: St. Martin's Minotaru, 2002) isimli kitabında Niketas, ana kahramandır.

Imperii Graeci Historia, ed. Hieronymus Wolf, 1557, in Greek with parallel Latin translation. (PDF of 1593 reprint12 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Nicetæ Choniatæ Historia, ed. J.P. Migne (Patrologia Graeca vol. 140) reproduces Wolf's text (in more modern type) and translation (in standardized spelling). (PDF3 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Nicetae Choniatae Historia, ed. Immanuel Bekker, Bonn (CSHB), 1835, with Wolf's translation at the bottom of the page. (at the Internet Archive)
Nicetae Choniatae Historia, ed. Jan Louis van Dieten, Berlin (CFHB #11), 1975 (ISBN 3110045281).
O City of Byzantium: Annals of Niketas Choniates, trans. Harry J. Magoulias, 1984 (ISBN 0814317642).

Βασιλικοπούλου, Ἁγνή. «Ἀνδρόνικος ὁ Κομνηνὸς καὶ Ὀδυσσεύς», Ἐπετηρὶς Ἑταιρείας Βυζαντινῶν Σπουδῶν 37 (1969) 251-259. A seminal work on Choniates' use of Homer.
Brand, Charles M. Byzantium Confronts the West, 1968 (ISBN 0751200530).
Harris, Jonathan, Byzantium and the Crusades, Bloomsbury, 2nd ed., 2014. ISBN 978-1-78093-767-0
Harris, Jonathan. 'Distortion, divine providence and genre in Nicetas Choniates' account of the collapse of Byzantium 1180-1204', Journal of Medieval History, vol. 26 (2000) 19-31.
Simpson & Efthymiadis (edd.). Niketas Choniates: A Historian and a Writer, 2009, ISBN 978-954-8446-05-1

Excerpt in English30 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Konstantinopolis Kuşatması (1204) üzerine.
A longer excerpt14 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on the same.
 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Acominatus, Michael". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Niksar, Tokat ilinin bir ilçesi ve bu ilçenin merkezi olan bir yerleşim yeridir.
İlçenin yüzölçümü 889 km²dir.

Pers İmparatorluğu'nun sona ermesiyle kurulan Pontus Krallığı döneminde Caberia adıyla anılan Niksar, sayfiye alanlarına pek çok tapınak, saray ve yerleşim birimi inşa edilmiştir. MÖ 72 yıllarında Romalılar'la Pontuslular arasında cereyan eden Mithridatis Savaşları'nın üçüncüsü Niksar'da yapıldı ve şehir Romalılar'ın hakimiyetine geçti. Romalılar, şehre Neocaesarea (Kayser'in yeni şehri) adını verdi ve Neocaesarea ismi, zaman içinde Niksar'a dönüşmüş.

Niksar, Romalılar döneminde ayrıca Diospolis, Sebaste isimleriyle anılmıştır. 1672 yılında Niksar'a gelen Evliya Çelebi ise Seyahatname'sinde Niksar ismi hakkında şöyle bir hikâyeyi nakleder:''Bu Niksar'ın doğusu Nik Hisar, yani iyi hisar olup, hafifletmek suretiyle yanlış olarak Niksar denir.''Roma İmparatorluğu'nun MS 395 yılında ikiye bölünmesiyle Niksar, Bizans egemenliğine girdi. 11'inci yüzyılda Türkler'in Anadolu'ya yaptıkları akınlarda 1067 yılında Alp Arslan'ın komutanlarından Afşin Bey tarafından fethedildi, ancak 1068 yılında tekrar Bizans'ın eline geçti. Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında ise Artuk Bey tarafından fethedilen Niksar, 1073'te tekrar elden çıktı.
Niksar'ın asıl fatihi Danişmendli Devleti'nin kurucusu olan Gümüştegin Melik Ahmed Gazi oldu. Danişmend Gazi, fetihten sonra Niksar'ı sahil Rumlarına karşı mücadelede kendisine hem bir üs hem de bu devletin başkenti olarak seçmiştir. Bu dönemde Niksar ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir.
1175'te II. Kılıçaslan zamanında Selçuklu topraklarına katılan Niksar, Moğol istilası ile 1341'de önce Eretna Devleti'nin daha sonra da Tacettinoğulları Beyliği'nin hâkimiyetine girmiş ve bu beyliğin merkezi olmuştur.
1387 yılında Niksar'ı ele geçiren Kadı Burhaneddin'in bir savaşta öldürülmesi üzerine bölge halkı Yıldırım Bayezid'tan yardım istemiş ve Yıldırım Beyazıt'ın oğul Süleyman Çelebi 1398'de Niksar'ı Osmanlı topraklarına katmıştır.
Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon Seferi, Yavuz ve Kanun'nin doğu seferleri sırasında uğradıkları Niksar, Osmanlılar'ın son yıllarında Tokat sancağına bağlı bir kaza olarak varlığını sürdürdü.
Niksar, 1867'de Trabzon Vilayeti'nin kurulmasından sonra, bu vilayetin Canik sancağının Ünye kazasına bağlı bir nahiye oldu. Trabzon vilayetinin ilk salnâmesi olan 1869 tarihli salnâmeye göre, Niksar nahiyesinin sadece erkek nüfusu tespit edilmişti. Buna göre Niksar nahiyesinde 6.636 Müslüman erkek, 648 Rum erkek ve 665 Ermeni erkek yaşıyordu. Toplam erkek sayısı, 7.950 kişiydi. Bu tarihte sadece yetişkin erklerin tespit edildiği bilinmektedir. Bu durumda Niksar nahiyesinin tahmini toplam nüfusu yetişkin erkeğin dört katıdır. Buradan hareketle bu nüfusun 31.800 kişinden oluştuğu söylenebilir.
Bu tarihte Niksar nahiyesi 116 köyü kapsıyordu ve nüfusunun yüzde 16,5'i Hristiyanlardan oluşuyordu. Trabzon Vilayeti sınırları içinde yaşayan Rumlar, Trabzon Rum Metropolitliği'ne bağlıydı. Trabzon kentinde olan bu metropolitlik, dört piskoposluktan oluşuyordu. Bunlardan biri Niksar Piskoposluğu'ydu. Niksar'ın yanı sıra Ordu, Fatsa, Ünye ve Terme kazalarında yaşayan Rumlar, Niksar kasabasında bulunan bu piskoposluğa bağlıydı.
Tarihî geçmişinin simgesi olarak Roma, Bizans, Selçuklu, Danişmendli ve Osmanlı Devleti'nden kalma pek çok eser hala şehrin tabii bir parçası olarak ayaktadır. İstiklal Savaşı sırasında Rum ve Ermeni çetelerinin baskılarıyla karşılaşan Niksar, diğer taraftan memleketimizi işgal eden düşmanlara karşı, 16 Haziran 1919'da İzmir’in İşgali'ni protesto etmek amacıyla Anadolu'daki ilk mitinglerden birini gerçekleştirerek, cumhuriyetten bugüne kadar varlığını sürdürmektedir.

20 Haziran 1919'da İzmir'in Yunanlar tarafından işgal edilmesi üzerine Tokat'taki ilk toplanma Niksar'da yapıldı. Binlerce kişinin katıldığı toplanma sonunda Redd-i İlhak Cemiyeti Reisi Hacı Mahir Bey'in imzası ile İtilaf Devletleri temsilcilerine aşağıdaki metinle telgraf çekilmiştir.Niksarlılar!
Hukûkun hâmisi olduğunu iddia eden Wilson’a ve diğer devletlere müracaat ediyoruz. Artık bizim feryadlarımıza kulak tıkamayınız. Bizim tamamiyet-î mülkiyemize, mevcudiyet-î millîyemize tecâvüze devamı kastediyorsanız, en kısa yol bizi öldürmektir.
Geliniz, öldürünüz!

Biz Türk olarak en küçük vatan parçasının Türk kalmasını istiyoruz, siz de buna söz vermiştiniz. Şimdi ise sözünüzde durmadığınızı görüyoruz. Anadolu’ya uzatılacak bir tecavüz bizi öldürmek için uzatılan bir adımdır.
1891 yılından beri belediye teşkilatına sahiptir.

Alaaddin Savcı Bey Türbesi - 14. yy  Taceddinoğulları dönemi
Ak Yapı Kümbeti - 13. yy Danişmenliler dönemi
Hacı Çabuk Türbesi - 12. yy Danişmenliler dönemi
Çöreğibüyük Camii Haziresi - 14. yy  İlhanlı, Taceddinoğulları dönemi
Nureddin Alparslan Türbesi - 14. yy  Taceddinoğulları dönemi
Erzurumlu Emrah Türbesi - 19. yy Osmanlı Dönemi
Cahit Külebi Anıt Mezarı - Cumhuriyet dönemi
Hacı Çıkrık Türbesi - 12. yy Anadolu Selçuklu
Sunguriye Türbesi - 13. yy Danişmenliler dönemi
Melik Gazi Mezarlığı - 12. yy, 13. yy, 15. yy, 20. yy Anadolu Selçuklu, Cumhuriyet, Danişment, Osmanlı dönemi
Doğan Şah Alp Türbesi - 14. yy Danişmenliler dönemi
Melikgazi Türbesi - 12. yy Danişmenliler dönemi
Kulak Türbesi - 12. yy Danişmenliler dönemi
Nizameddin Yağıbasan Türbesi
Kırkkızlar Kümbeti - 13. yy Selçuklu dönemi
Kaya Mezarları - Hüseyingazi Köyü

Lülecizâde Çeşmesi - 20. yy Osmanlı dönemi
Zeytindibi Çeşmesi - 20. yy Osmanlı dönemi
Melik Gazi Mezarlığı Çeşmesi 1 - 19. yy Osmanlı Dönemi (Melik Gazi Türbesi'nin karşısında)
Melik Gazi Mezarlığı Çeşmesi 2 - 19. yy Osmanlı Dönemi (Doğan Şah Alp Türbesi'nin bahçe duvarına bitişik)
Melik Gazi Mezarlığı Çeşmesi 3 - 19.yy Osmanlı Dönemi (Türbenin kuzeyinde yer alan kabristan duvarına bitişik)
Han Camii Çeşmesi - 17. yy Osmanlı Dönemi
Taş Mektep Çeşmesi - 19. yy Osmanlı Dönemi
Çarşı Çeşmesi - 13. yy, 19. yy Danişment, Osmanlı
Hoca Sultan Çeşmesi  - 19. yy Osmanlı Dönemi
Kale Kapısı Çeşmesi - 17. yy Osmanlı Dönemi
Fatih Sultan Mehmet Cd. Çeşmesi - 19. yy Osmanlı Dönemi
Derebağ Camii Çeşmesi - 19. yy Osmanlı Dönemi
Ulu Cami Çeşmesi - 19. yy Osmanlı Dönemi
Zeytindibi Çeşmesi - 19. yy Osmanlı Dönemi

Hamidiye Köprüsü Kalıntısı - 19. yy Osmanlı Dönemi
Seymenli Köprüsü - 4. yy - 11. yy Roma, Danişment
Leylekli (Yılanlı) Köprü
Talazan Köprüsü - 13. yy Selçuklu dönemi

Çöreğibüyük Camii - 14. yy  İlhanlı, Taceddinoğulları dönemi
Niksar Ulu Camii - 12. yy Danişmenliler dönemi
Cin Camii - 12. yy Danişmenliler dönemi
Halil Efendi Camii - 17. yy Osmanlı Dönemi

Eskikasım Hanı - 13. yy Selçuklu dönemi
Eski Hükûmet Konağı - 20. yy Osmanlı dönemi
Softuoğlu Konağı - 19. yy Osmanlı Dönemi
Ömerzâde Konağı - 19. yy Osmanlı Dönemi
Çavuşoğlu Konağı- 19. yy Osmanlı Dönemi
Taşmektep - 16. yy Osmanlı Dönemi
Niksar Evleri

Çavuş Hamamı - 15. yy Osmanlı Dönemi
Ünye Hamamı - 12. yy Danişmenliler dönemi
Roma hamamı

Ayvaz Mozaikleri ve Yapı Kalıntısı - 6. yy Bizans dönemi
Roma Arsenali - 2. yy Roma dönemi
Şehitler Saat Kulesi - Cumhuriyet dönemi
Yağıbasan Medresesi - 12. yy Danişmenliler dönemi
Niksar Müzesi -  19. yy Osmanlı Dönemi
Arasta Çarşısı - 13. yy Selçuklu dönemi
Niksar Kalesi

Niksar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 359 metredir. Niksar'ın kuzeyinde Canik Dağları, güneyinde Dönek Dağı ve bu iki dağın arasında ise Niksar Ovası yer almaktadır. Canik Dağları Karadeniz'e paralel uzanan platolarla kaplıdır. Bu platolardan Çamiçi Yaylası yalnız Niksar'ın değil Tokat'ın da en önemli yaylalarındandır.
Akarsular bakımından oldukça zengin olan Niksar topraklarını Kelkit Çayı ve bu çayın irili ufaklı kolları sular. Kelkit Çayı'nın suladığı ve taşıdığı alüvyonlarla bereketine bereket kattığı Niksar Ovası, Karadeniz Bölgesi'nin en önemli ovalarından birisidir.
Tarım arazisi bakımından elverişli bir ovaya sahip olan ilçenin %53'ü orman ve fundalıklarla, %12'si çayır ve meralarla kaplıdır. İlçe topraklarının %32'si ekilip dikilirken, yalnızca %3'ü tarıma elverişli değildir. Tokat'taki ormanların %12'si Niksar ilçesi sınırları içerisinde kalır.
Niksar, Karadeniz iklimiyle, İç Anadolu'nun karasal iklimi arasında bir geçiş bölgesindedir. Kışlar genellikle ılık ve yağışlı, yazlar sıcak geçer. Her ay yağış alan ilçenin yıllık yağış ortalaması 563 mm, yıllık sıcaklık ortalaması ise 13,9 derecedir.
Niksar'ın kuzeyindeki yüksek kesimlerde kayın, çam, gürgen, ladin; alçak kesimlerdeki düzlüklerde kavak ve söğüt; ovada otsu bitkiler; vadilerde ise meyvelikler bitki örtüsünü oluşturur. Dağ ve ormanlarda yaşayan başlıca av hayvanları sansar, tavşan, kurt, tilki, vaşak, dağ keçisi, ayı ve domuzdur. Kuş türleri içinde ise keklik, yaban ördeği ve bıldırcın önemli yer tutar.

İlçede ekonomik hayat geniş ölçüde tarıma dayalı olmakla birlikte, son yıllarda sanayide de önemli ölçüde ilerlemeler kaydedilmiştir. Kelkit ırmağının suladığı Niksar ovası tümüyle tarıma ayrılmıştır. Ayrıca Karadeniz ile İç Anadolu arasında bir geçit bölgesinde yer alan ilçede iklim şartları da tarımsal üretime elverişli bir ortam yaratır. Ekime elverişli alanların %37,8 gibi büyük bir bölümünde tahıl üretimi yapılmaktadır. İlçede tahıl üretimi yapılan alanları sırasıyla meyvelikler, endüstri bitkileri, sebzelikler ve baklagil üretimi yapılan alanlar izlemektedir. İlçede yetiştirilen başlıca tahıllar; buğday, arpa ve mısırdır. Bunun yanında şeker pancarı, tütün, ayçiçeği, patates ve mahlep gibi sanayiye ham madde olan ürünlerde üretilmektedir. İlçede en çok yetiştirilen meyveler; üzüm, elma, kiraz, şeftali ve cevizdir. Cevizin Niksar'da önemli bir yeri vardır. İlçe ekonomisine büyük bir katkı sağlayan ceviz, kırım atölyelerinde içleri çıkarıldıktan sonra genellikle yurt dışına satılmaktadır. Niksar'da büyük ölçüde kavak üreticiliği de yapılmaktadır.
Çamiçi Yaylası ile yayla turizminin önemli merkezlerinden biri olma yolunda ilerleyen Niksar geçmişte düzenlemiş olduğu Yayla Şenlikleriyle bu konuda önemli adımlar atmıştır.
Önceleri daha çok tarıma ve küçük sanayiye dayanan sanayi yapısı günümüzde büyük ölçüde gelişm

Niksar Ulu Camii (Melik Gazi Camii olarak da bilinir), Türkiye'nin Tokat ilinin Niksar ilçesinde yer alan bir camidir. Kitabesi bulunmayan yapının ilk inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Nizâmeddin Yağıbasan'ın saltanatı sırasında H. 540 (M. 1145) yılında yaptırıldığı düşünülmektedir. Osmanlı sultanlarından Fatih Sultan Mehmet Han'ın, Trabzon seferine giderken Ramazan ayı nedeni ile bir süre Niksar'da kaldığı ve ibadetini bu camide yaptığı biliniyor. Bu özelliği ile önemli bir yere sahip olan Niksar Ulu Cami, 873 yıldır cemaatini ağırlıyor. Kesme taştan yapılan cami, kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planıyla dikkat çekerken, girişi ise kuzey cephesinde yer alıyor. Anadolu'daki erken dönem camilerinin mimari özelliklerini yansıtan ve en son 2000 yılında restorasyon yapılan cami, bugün de cemaatini ağırlıyor.

Görseller19 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

https://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/tokat/fatih-sultan-mehmetin-namaz-kildigi-ulu-cami-41275265 4 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yağıbasan ya da Nizameddin Yağıbasan (ö. 1164) Danişmendliler'in Sivas kolunun hükümdarı.
Yağıbasan, Danişmend Gazi'nin torunu Emir Gazi'nin oğludur. Kardeşi Melik Muhammed'den sonra Sivas bölgesine hakim olmuştur. Melik Gazi öldüğünde yerine Yağıbasan'ın kardeşlerinden Melik Mehmed Gazi geçti. Melik Mehmed Gazi 1143 yılında vefat edince yerine oğlu Zünnun geçti. Ama Yağıbasan Zünnun'u tanımadı ve kendini Sivas'ta Melik ilan etti. Yağıbasan'ın kardeşlerinden Aynüddevle de Elbistan'ı ele geçirdi. Böylece Danişmendliler üç kola ayrılmış oluyorlardı. Zünnun Kayseri'de, amcası Yağıbasan Sivas'ta, diğer amcası Aynüddevle de Elbistan'da hüküm sürmeye devam ettiler.
Türkiye Selçuklu Sultanı I. Rükneddin Mesud Zünnun'u destekliyordu. Yağıbasan Türkiye Selçuklu ordusuna yenilerek Sivas'ı terk etmek zorunda kaldı. 1159 yılında Bizanslılar ve Zengiler'le ittifak kurarak I. Rükneddin Mesud'un oğlu II. Kılıçarslan'la çarpıştı. II. Kılıçarslan'ın kardeşi Şahinşah'la birlikte Çankırı'ya gitti ve 1164 yılında orada öldü.
Döneminde Türkiye Selçuklu devleti ile çatışmalara girmişler ve pek çok büyük savaş din alimlerinin araya girmesiyle engellenmiştir. Yağıbasan Danişmendliler'in son kudretli hükümdarıdır ondan sonra zaten bölünmüş olan Danişmendliler, Selçuklu Devletinin saldırılarıyla ortadan kalkmıştır.

Anadolu'nun ilk medresesi onarılıyor
Tokat Medreseleri
MEB İslam Ansiklopedisi "Danişmenliler" maddesi

Yağıbasan Medresesi (Tokat)
Yağıbasan Medresesi (Niksar)

Nogay Ordası (Nogayca: Noğay ordası, Ногай ордасы, Tatarca: Nuğay urdası, Нугай урдасы, Kırım Tatarca: Noğay ordası), Altın Orda yıkıldıktan sonra 14. yüzyılın sonlarında Kafkasya ve Deşt-i Kıpçak bölgesinde Cengiz Han'ın sülalesinden olmayan Moğol Mangıt boyunun önderi Edige tarafından kurulmuş bir Türk devleti.
Edige liderliğindeki boyların konfederasyonuna Mangıt dışında Kongirat başta olmak üzere çeşitli boylar katılmaktaydı.
Edige önce Timur'un desteğini alan Cuci ulusunun hanı Toktamış ile mücadele etmiş ancak Toktamış'ın Timur'a karşı meydan okumasından sonra Timur ile işbirliği yaparak Toktamış'ı yenmiştir.
Ancak Edige, Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için dönemin töresine göre Han olamamıştır. 1398'de Cuci ulusunun Toka Temür sülalesinden Timur Kutluk'u han olarak seçmiş ve kendisi tarafından emirlerin başına tayin edilmiştir. Edige'nin torunları da "Biy" (Bey) ya da "Emir" unvanlarını kullanmıştır.
İdil ve Ural Nehirleri arasındaki bölgede hakimiyeti kuran Edige 1419'de öldürülmüş ve konfederasyon Nureddin önderliğinde devam etmiştir. Nureddin Azak Denizi'nden Aral Gölü'ne kadar toprağını genişletmiştir. Bu konfederasyonun desteğiyle Astrahan Hanlığı kurulmuştur.
15. yüzyılda bu konfederasyona Nogay olarak hitap edilmeye başlamıştır. Nogay adının Cengiz Han'ın oğullarından Boal'ın oğlu Nogay Han'dan geldiği düşünülmektedir.
Doğudan gelen Oyrat ve Turgut boylarının (günümüzdeki Kalmıklar) Nogay ovasına yerleşmesiyle oradan kovulmuş olan Nogaylar, 1642'de Rusya'ya itaat etmişler ve Nogay Orda ortadan kalkmıştır.
Yusuf'un sülalesi Yusupov (Юсупов), Urus'un sülalesi Urusov (Урусов) adlı Çarlık Rusyası'nın Dük aileleri olmuştur.
Nogay Orda yıkıldıktan sonra da Kuban Nogay, Cedisikul Nogay, Bucak Nogay, Canboyluk Nogay, Yedisan Nogay adıyla bilinen Nogaylar varlığını korumuştur. Bunlardan bir kısmı Kırım Hanlığı'nın askerî gücü olarak kullanılmışlardır. Geri kalanlar ise bir müddet aşağı İdil boyunda yaşamışlardır.
Günümüzde Nogay adını kullanan etnik grup sadece Dağıstan'daki sülaleden olanlardır. Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de Nogay adı tıpkı Kuzey Kafkasya Halkları gibi Çerkes olarak nitelendirilir. Sultan II. Abdülhamit döneminde 1882 yılında kaleme alınan Çerkesistan Tarih-i Umûmiyesinin Sûret-i Tanzîmine Dair Lâyihadır başlıklı kapsamlı bir Çerkes Tarihi tasarısında kıt’a-i mezkûrede sâkin olub lisân ve ahlâk ve ahvâl ve kavmiyetce biri birine mübâyin bulunan Adiga, Abaza, Lezgi, Çeçan, Nogay, Dağıstan vesâire gibi akvâm ve kabâil-i müte’addide kisvelerinin müşâbeheti cihetiyle ecânib nazarında umûmen Çerkes zann olunmuşdur denmekte ve görüldüğü üzere bütün Kuzey Kafkasya Halkları için Çerkes nitelemesi yapılmaktadır.

Edige Biy, Biy 1392-1412, ö. 1419
Nureddin Batur Biy, Edige'nin oğlu, Biy 1412-1419
Mansur Biy, Edige'nin oğlu, Biy 1419-1427
Gazi Biy, Edige'nin oğlu, Biy 1427-1428
Vakkas Biy, Nureddin'in oğlu, Biy 1428-1447
Horazmi Biy, Vakkas'ın oğlu, Biy 1447-1473
Abbas Biy, Nureddin'in oğlu, Biy 1473-1491
Musa Biy, Vakkas'ın oğlu, Biy 1491-1502
Yağmurçi Biy, Vakkas'ın oğlu, Biy 1502-1504
Hasan Biy, Vakkas'ın oğlu, Biy 1504-1508
Şeyh Muhammed Biy, Musa'nın oğlu, Biy 1508-1510, 1516-1519
Alçagir Biy, Musa'nın oğlu, Biy 1508-1516
Agiş Biy, Yağmurçi'nin oğlu, Biy 1521-1524
Sayid Ahmed Biy, Musa'nın oğlu, Biy 1524-1541
Hacı Muhammed Mirza, Musa'nın oğlu, Nuraddin 1537-1541
Şeyh Mamai Biy, Musa'nın oğlu, Kekobat 1537-1541, Biy 1541-1549
Yusuf Biy, Musa'nın oğlu, Biy 1549-1554, ö. 1556
Uras Ali Mirza, Şeyh Muhammed'in oğlu, Kekobat 1549-1554

Din Sufi Biy, Mansur'un oğlu, Biy
Timur Biy, Mansur'un oğlu, Biy 1440-1486
Can Kubad Biy, Din Sufi'nin oğlu, Biy 1486-1490
Hacı Ahmed Biy, Din Sufi'nin oğlu, Biy 1490-
Baki Biy, Hasan Mirza'nın oğlu, Biy 1532-1535, 1540-1542
Hoca Ahmed Biy, Hasan Mirza'nın oğlu, Biy 1535-1540
Divey Biy, Hasan Mirza'nın oğlu, Biy 1542-1573
İsanay Biy, Divey'ın oğlu, Biy 1573-1588
Arclanay Biy, Divey'in oğlu, Biy 1588-1595
Muhammed Biy, Arslanay'ın oğlu, Biy 1595-

Kasım Biy, Şeyh Mamai'nin oğlu, Kekobat 1541-1549, Biy 1549-1555

İsmail Biy, Musa'nın oğlu, Nuraddin 1541-1554, Biy 1554-1557, 1557-1563
Yunus Biy, Yusuf'un oğlu, Nuraddin 1556-1557, Biy 1557, ö. 1561
Ali Ekrem Mirza, Yusuf'un oğlu, Nuraddin 1557
Muhammed Mirza, İsmail'in oğlu, Nuraddin 1557-1562
Din Ahmed Biy, İsmail'in oğlu, Nuraddin 1562-1563, Biy 1563-1578
Urus Biy, İsmail'in oğlu, Nuraddin 1563-1578, Biy 1578-1590
Dinbay Mirza, İsmail'in oğlu, Nuraddin 1578-1584
Said Ahmed Mirza, Muhammed Mirza'nın oğlu, Nuraddin 1584-1587
Uraz Muhammed Biy, Din Ahmed'in oğlu, Taybuga 1584-1590, Biy 1590-1598
Din Muhammed Biy, Din Ahmed'in oğlu, Nuraddin 1590-1598, Biy 1598-1600
Yaş Tarak Biy, Din Ahmed'in oğlu, Biy 1600-1619
Küçük Mirza, Din Ahmed'in oğlu, Buraddin 1600-1604
Yaş Tarak Mirza, Küçük Mirza'nın oğlu, Kekobat 1600-1619
Şay Tarak Mirza, Küçük Mirza'nın oğlu, Nuraddin 1604-1619
Karakuli Muhammed Mirza, Uraz Muhammed'in oğlu, Taybuga 1604-1622, Nuraddin 1622-1631
Kanay Biy, Dinbay Mirza'nın oğlu, Biy 1622-1634

Gazi Biy, Urak Mirza'nın oğlu, Mirza 1554-1569, Biy 1569-1576
Yahşisaad Biy, Mamai Mirza'nın oğlu, Biy 1576-1590
Bapan Gazi Biy, Said Ahmed Mirza'nın oğlu, Biy 1600-1621
Kasım Biy, İslam Mirza'nın oğlu, Biy 1621-1639

Aççana Höyük veya Alalah, (Tell Atchana; Hititçe: Alalakh) Hatay ili Reyhanlı ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Höyük yerleşiminin tapınaklar bölgesinde bulunması imar tarihini 4000-3000 yıl öncesine uzandığı sanılmaktadır. Arkeolojik bilimsel yüzey ve kazı araştırma heyeti 
Kazılardan elde edilen buluntular, bölgenin inanç, kültür, yaşam biçimi ve ticaret trafiğine yön veren yerleşim yeri olduğu kanaatini güçlendirmektedir.

Aççana Höyüğü, Asi Nehri'nin kıvrımına yakın bir mevkide, en güney ilimiz Hatay, Amik Ovası'nın orta kesiminde yer alır.

Aççana Höyük ilk olarak University of Chicago Oriental Institute Robert J. Braidwood tarafından 1930'lu yıllarda yürütülen Amik Ovası yüzey araştırması sırasında 136 numaralı yerleşme olarak tespit edilmiştir.
Höyükte ilk araştırma kazıları 1937'de İngiliz arkeolog Leonard Woolley tarafından yapıldı, bir süre sonra Chicago Üniversitesi'nin sponsorluğunda Prof. Dr. Aslıhan Yener tarafından başlatıldığı ve 2021 sezon kazılarının Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Arkeoloji Bölümü Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Murat Akar başkanlığında yürütüldüğü ve höyükte ortaya çıkarılan arkeolojik verilerin kazı başkanlığı tarafından incelenip Kültür ve Turizm Bakanlığı Aççana Höyük Kazı Evi'nde kayıt altına alınarak arşivlendiği görülmektedir. 4 buçuk metre derinlikte yürütülen kazı hareketliliği sonucunda höyükte çıkarılan arkeolojik bulgular yerleşkenin Tunç Çağı izleri taşıdığı bilimsel araştırmalar sonucu ortaya koymaktadır.

Yapılan arkeolojik bilimsel kazılarda toprağın altındaki farklı kültür tabakalarının gelişimi Amik Ovası arkeolojisine büyük katkı sağladığı yerleşkenin tapınaklarla olan ilişkisinin olabileceği sanılmaktadır.

Modern toprak dolgu tabakanın altında Aççana Höyüğü'nün ilk kültür tabakası olarak adlandırabileceğimiz Yerel Tabaka 1'e ulaşmıştır.

Açmanın batı tarafında, Tabaka 1'in Geç Tunç Çağının son evresine ait kalıntılarının altında, üst yüzey toprağının 75 cm. kadar altında, düzgün plân veren bir yapıya ait duvar kalıntıları ele geçirilmiştir.

Yürütülen kazı projesi çalışmalarda gün yüzüne çıkarılan 4 bin yıl öncesine tarihlenen kalıntılar, Tunç Çağı çivi yazılı tablet, mezarlar, insan iskeletleridir.

 OpenStreetMap'te Alalah ile ilgili coğrafi veriler

Nur Dağları, Gâvur Dağları ya da Amanos Dağları, Kahramanmaraş'taki Sır Baraj Gölü'nden başlayıp Hatay ilinin Samandağ kıyılarına doğru uzanan 175 km uzunlukta dağ silsilesidir. Çoğunluğu, Doğu Karadeniz'dekilere benzer nemli ve gür ormanlarla kaplıdır.

Dağın gerçek adı, yabancı bir isim olduğu için bu ismi söyleyemeyen yöre halkınca Gâvur Dağı denmiştir. Bu isim yaklaşık bin yıldır kullanılır. Buradaki "gâvur" sözcüğü; yaygın olarak bilinen şeklinden çok, Arap coğrafyacılarının pek sık kullandığı ve "tepeler arasında basık arazi" anlamına gelen "gavr", "al-gavr" sözcüğü ile ilgilidir.
Amanos Dağları ise Hitit ve MÖ II bininci Suriye metinlerinde, hem yer hem de dağ adı olarak geçer. Babil ve Asur kralları da taştan ve ormandan mahrum olan Mezopotamya'da Lübnanların "Sedr ormanlarına" muhtaç idiler. Bu yüzdendir ki Agadeli Sargon zamanından beri Lübnanlar üzerindeki “Sedr” ormanlarından (Amanoslardan) ve Gümüş dağlarından (Toroslardan) bahsedilmektedir. Cumhuriyet'e kadar resmî olarak bu isim kullanılmıştır.
Amanos Dağları ismi, Cumhuriyet'ten sonra değiştirilip yerine Nur Dağları konulmuştur.

Toroslar ile birlikte üçüncü jeolojik zamanda oluşan dağ, oluşumu sırasında ve sonrasında aşınmaya uğramış, üçüncü zamanın ikinci yarısından sonra yükselmiş kıvrımlı-kırıklı yapılı dağlardandır. 175 km uzunluğundaki dağlar 20–30 km eninde, ortalama 1.500-2.000 m yüksekliktedir. Dağın orta bölümündeki alçalan alanda -"Suriye kapısı" olarak da bilinen- Belen Geçidi (740 m) bulunur. Nur Dağları'nı doğudan Antakya-Kahramanmaraş grabeni sınırlar. Bu oluk Kızıldeniz, Lut Gölü, Lübnan-Antilübnan Dağları arasındaki Beka Vadisi'nden geçen fay hattının devamıdır.
Kuzeyden güneye doğru uzanarak Kahramanmaraş, Ahır Dağı'nın güneyinden başlayarak Asi Nehri'nin Akdeniz'e döküldüğü Samandağ deltasında sona erer. Bittiği noktanın karşısında Suriye sınırındaki gösterişli Kel Dağı vardır. Sıradağların büyük bir kısmı Hatay'da olup Amik Ovası ile Akdeniz'i birbirinden ayırır. Sıradağların en yüksek noktası Hatay'ın Hassa ilçesindeki Mığır Tepesi'dir (Bozdağ). Bu noktada yükseklik 2240 m'dir. Güneye doğru alçalan dağların diğer yükseltileri şunlardır: Kabayar Tepe, 1.698 m; Susuz Tepe, 1.072 m; Akkaya Tepe, 1.939 m; Üçkaya Tepe, 1.976 m.
Samandağ kıyılarından Kahramanmaraş Sır Barajı'na kadar 175 km uzunluğundadır. Kıyıdan itibaren dik olarak yükselir. Dağ kabaca üç bölüme ayrılabilir: kuzeyde Çimen Dağı, ortada Bozdağ, güneyde Musa Dağı. Bitki coğrafyası açısından Nur Dağları, Doğu Karadeniz dağlarının güneyinden Munzur Dağları'na uzanan Anadolu Diyagonali'nin güney kısmını oluşturur.

Nur Dağları, Avrupa'da korumada öncelikli yüz ormandan biridir. Dağlar üzerinde Karadeniz'e has ormanlar, Akdeniz maki toplulukları ile ormanları ve alpin dağ çayırları, nemli vadilerde nehir kenarı bitkileri görülür. Dağın orta kısımları Balkan Yarımadası'nın Karadeniz kıyılarına, orta-yüksek bölümleri Doğu Karadeniz'e benzemektedir. Dağın batı yamaçlarındaki nemli ormanlar Orta Avrupa ve Doğu Karadeniz'de görülen doğu gürgeni, porsuk, ıhlamur, ışılgan (Ilex colchica), şimşir gibi Avrupa-Sibirya ve öksin bitki gruplarına ait relikt türleri barındırır. Bu türlerin güney sınırını Nur Dağları oluşturur.
Dağın batısında 600 m yüksekliğe kadar kermes meşesi ağırlıklı maki türleri hâkimdir. Akdeniz ormanları, 350-1900 metreler arasındadır. Kızılçam, 200–750 m; saçlı meşe, 600–900 m; karaçam, 1000–1500 m aralıklarında görülür. 1.900 m'den geçen orman üst sınırından sonra otsu bitkiler ve bodur çalılar hâkimdir. Dağın batı yamaçlarında bitki türlerinde keskin bir farklılık görülür. Çoğunlukla kermez meşesi ve saçlı meşe hakimiyetinde makiler ile yer yer kızılçam ormanları görülür. dağların kuzeyinde ormanlar bozulmuştur. Kızılçam hakimiyetinde ormanların yükseklerinde göknar, sedir, karaçam, ardıçlar görülür.
Akdeniz'e dönük batı yamaçlarda bitki örtüsü daha sık, yoğun ve geniştir. Burada fotosentez faaliyeti yüksektir.

Nur Dağları, süzülen yırtıcı kuşların göç yolu üzerinde olduğundan önemlidir. Göç zamanları şu kuşlar alanda gözlenir: ak leylek, ak pelikan, kara leylek, kaşıkçı, turna, sakarca, boz kaz, şahin, arı şahini, kara çaylak, küçük akbaba, saz delicesi, yoz atmaca, küçük orman kartalı, yılan kartalı, büyük orman kartalı, küçük kartal, bozkır kartalı. Yöresel ölçekte tehlike altında olan türlerden İzmir yalıçapkını, gökkuzgun, tavşancıl, küçük ebabil alanda üremektedir. Karaca, Güney Anadolu'da yalnızca Nur Dağları'nda yaşar. Dağın doğu sırtları çizgili sırtlanın yaşam alanıdır. Yaban keçisi, vaşak, su samuru, uzun ayaklı yarasa; diğer önemli memelilerdir.

Osmaniye, Bahçe, Düziçi
Nurdağı (Gaziantep), İslahiye
Hatay
Batıda: Erzin, Dörtyol, Payas, İskenderun, Belen, Arsuz, Samandağ
Doğuda: Hassa, Kırıkhan, Antakya
Kahramanmaraş, Andırın

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Aile Ağaçları :: Nur Dağlarına Yerleşik Boz-Ulustan Abacılı Cemaati 4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TÜBİTAK-Nurlar ve Antakya Çevresinin Ekloji Temelli Doğa Eğitimlerinde Kullanımı 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TÜBİTAK projesi kapsamında websayfası, Nurlar hakkında ayrıntılı araştırma ve bilgiler 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amoriler (Sümerce: 𒈥𒌅 MAR.TU; Akadca: Amurrūm veya Tidnum; Mısırca: Amar; İbranice: אמורי ʼĔmōrī; Antik Yunanca: Ἀμορραῖοι), Sami dilleri konuşmuş Suriye ve Güney Mezopotamya kökenli eski bir halktır. MÖ 21. yüzyıldan MÖ 17. yüzyıla kadar bölgenin büyük bir kısmına hükmetmiş halk içinde Babil'in de dahil olduğu pek çok şehir devlet kurmuşlardır. Akad ve Sümer metinlerinde geçen Amurru kelimesi hem halkı hem de halkın ana tanrısını tanımlamak için kullanılmıştır.
Amorilerden ayrıca Kitâb-ı Mukaddes'te Kenan'ın Yuşa fethi öncesi ve sonrasındaki sakinleri olarak bahsedilir.

Üçüncü Ur Hanedanı'nın son dönemleri boyunca, göçebe Amorilerden korunmak amacıyla Shu-Sin gibi kralların Dicle'den Fırat'a giden 270 km uzunluğunda duvarlar inşa etmek zorunda kaldıkları bilinmektedir. Amorilerin kökensel olarak sürü güden ve şefliklerde yaşayan göçebe kabileler olduğu düşünülmektedir. Bu dönemin Akad edebiyatının bir kısmı, Amorilerden aşağı bir şekilde bahsederek, Mezopotamya'nın Akad ve Sümer sakinlerinin Amorilerin göçebe ve ilkel yaşam tarzlarına iğrenme duyduklarını ima etmekedir.
Aslen M.Ö. 1894'te kuruluşunda küçük bir devlet olan Babil, kısa bir süre için de olsa M.Ö. 18. yüzyıl Hammurabi döneminde, antik dünyadaki en büyük güç haline geldi ve o zamandan beri Güney Mezopotamya Babil olarak tanınmaya başlandı. Bölgenin kuzeyi ise çok daha sonra Asurya'ya dönüşmüştür.
Kuzey Mezopotamya'da Amori hakimiyeti, Amorilerin ve Amori egemenliğindeki Babillilerin Puzur-Sin ve Kral Adasi'ye karşı M.Ö. 1740 ve 1735 yılları arasında yenilmesi ve Asurya'dan kovulması ile sona erdi. Amoriler, bir kez daha küçük ve zayıf bir Babil kurmuş olmalarına rağmen, Hititler tarafından MÖ 1595 dolaylarında ele geçirildiler. İlerleyen zamanlarda tarihten kaybolan halkın yerini Kassitler ve Aramiler gibi yeni halklar aldı.

Yahudi Ansiklopedisinde Amoriler 7 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anti-Lübnan Dağları (Doğu Lübnan Sıradağları), Arapça: جبال لبنان الشرقية‎, Lübnanü'ş Şarki, Cebelü'ş-Şarki), kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanıp Lübnan-Suriye sınırını oluşturan Ortadoğu'daki sıradağlar. Dağın adı Latince Antilibanus Lübnan Dağı'nın karşısında bulunmasından gelir.
Anti-Lübnan Dağları, Lübnan Dağları'na paralel uzanır. İki sistemin arasında Bikâ Vadisi çöküntüsü yer alır. Ortalama yükseltisi 2000 m olan dağların 2400 m'yi aşan yükseltileri vardır. Güneydeki sınırı; Zabadani Sırtı ile Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'ndan ayrılır. Hermon Dağı (Şeyh Dağı) (2814 m) bazı görüşlere göre sıradağların devamı kabul edilir. Kuzeyde Suriye ovalarına kadar ulaşır. Sıradağların karlı dorukları çoğu yerde Suriye Lübnan sınırın çizer. Sistemin doğusunda başkent Şam şehrinin bulunduğu Doğu Platosu bulunur.
Lübnan Dağı ve Anti-Lübnan Dağları'nı birbirinden ayıran oluk Büyük Rift Vadisi'nin bir kolu olan Ölü Deniz Fayı'dır. Akdeniz'den gelen nem Lübnan Dağları'na yağış olarak düştüğünden Anti-Lübnan Dağları kuraktır. Doğu yakasının sularını, kuzeye doğru Asi Nehri, güneye doğru Litani Nehri taşır.

Aramiler (Aramice: ܐܪ̈ܡܝܐ‎ veya ארמיא: Aramiye), MÖ 11. yüzyıl ve MÖ 8. yüzyıl arasında Kuzey Suriye, Mezopotamya, Doğu Akdeniz kıyıları ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşamış, bölgede bazı devletler ve şehirler kurmuş halk.
Bugün Süryani toplulukları Aramilerden geldiğini iddia ediyor.

Aramilerin erken dönemi hakkındaki bilgiler çok azdır. Ancak MÖ 3. binyılın sonları ile MÖ 2. binyılın başlarına ait çivi yazılı metinlerde Aram ismine rastlanmaktadır. MÖ 13. yüzyıl ve MÖ 12. yüzyıl arasında gerçekleşmiş olan Ege Göçleri (Deniz Kavimleri Göçü) ile yakın doğuda siyasi, ekonomik ve sosyal yapısında meydana gelen değişiklikler Suriye Mezopotamya'da yeni etnik grupların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aramiler de bu kargaşadan yararlanıp, Suriye çöllerinden çıkıp, Mezopotamya ve diğer kültür merkezlerine doğru hareket etmişlerdir.
Aramiler adı yazılı kaynaklarda ilk Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ 1114-1074) döneminde, Asur yıllıklarında Ahlame-Aḫlamū adıyla geçmektedir. Bu yıllıklarda I. Tiglat-Pileser'in Aramilere karşı yaptığı seferleri ve Aramileri takip etmek için yılda iki kere olmak üzere toplamda 28 kere Fırat'ı geçtiğinden bahseder. I. Tiglat-Pileser bu seferlerde Aramiler üzerinde zafer kazandığını ve kazandığı ganimetleri Asur'a getirdiğini söyler. I. Tiglat-Pileser'in anlattığı zaferlere rağmen, Aramiler, Asur'da büyük bir kargaşaya neden olmuş, haberleşmeyi kesmiş ve köylere sızmışlar, köylü halklar Aramilerden kurtulmak için Arbela'nın doğusundaki dağlara kaçmıştır. Daha sonra Aramiler Ninive'ye doğru ilerlemiş ve I. Tiglat-Pileser, Musul'un doğusundaki dağlara çekilmek zorunda kalmıştır. II. Assur-dan (MÖ 934-912) ve II. Assur-rabi iktidarları döneminde (MÖ 1013-973), Aramiler'in Asur ve Babil arasında yer alan bölgeyi işgal etmiş oldukları Asur kitabelerinde geçmektedir.
Aramiler, Eski Ahitte İbranilerle aynı soydan gelen ve yaklaşık MÖ 16. yüzyıldan sonra Harran (Urfa) dolaylarında yaşayan bir topluluk olarak tanıtılır. Asur kayıtlarında da, Ahlamlar adlı başka bir halkla birlikte sık sık soyguncu olarak söz edilir.
Aramiler, MÖ 11. yüzyıldan itibaren Kuzey Suriye'de ve Fırat'ın iki yakası boyunca uzanan topraklarda Bit-Adini Devleti'ni kurmuş ve zamanla Şam (Dimaşk=Damaskos) civarı başta olmak üzere çevre bölgelerde hakimiyet kurmuşlardır.
Aramiler, doğuya doğru da yayıldılar ve zamanla Babil'den Filistin'e kadar uzanan sahra bölgesi, Kitabı Mukaddes'in Keldaniler adını verdiği Arami kabilelerin eline geçti.
Batıdaki Arami krallıkları dönemi Asurlular tarafından sona erdirildi. Doğudaki Aramiler ise bağımsızlıklarını korudular. Bir Keldani komutanı MÖ 626'da kendini Babil kralı ilan etti.

Aramiler, Sami dillerinin Kuzey Merkez öbeğine bağlı bir dil olan Aramice'yi (Aramca) konuşurlardı. Aramice MÖ 7. yüzyıl ve MÖ 6. yüzyıllardan itibaren Orta Doğu'da yaşayan kavimlerin ortak dili haline geldi. Daha önce aynı işlevi gören Akadca'nın yerini alan Aramice, bu özelliğini, MS 7. yüzyılda Arapçanın Orta Doğu'da etkili olmasına değin sürdürmüştür. Bugün Türkiye'nin Güneydoğusunda yaşayan Süryanilerin dili Aramice kökenlidir. Mardin bölgesinde hala Hristiyan dinine mensup Süryaniler yaşamaktadırlar. Bunlar Aramice'nin Doğu Aramice kolundan Süryanice'nin modern lehçesi olan Turoyo lehçesini konuşurlar. Yine Aramice'nin Süryanice kolunun doğu kolundan olan Keldanice ve Asurca'nın modern biçimi olan Surit ve Aturaya konuşan Nasturiler ve Keldani Hristiyanlar Türkiye, Irak ve İran'da yaşamaktadırlar.

Aramiler genellikle Kenan, Babil ve Asur tanrılarına taparlardı. Kendi tanrıları arasında en önemlileri Hadad veya Raman, en önemli tanrıçaları ise Atargatis idi.

Asurlar
Babiller
Süryaniler
Eski Ahit
İbraniler
Aramice
Süryanice

Asi Nehri, Lübnan'daki Bikâ Vadisi'nin doğu kısmından doğar ve Türkiye'nin Hatay ilinden Akdeniz'e dökülür. Asi Nehri'nin toplam uzunluğu 556 km olup, 366 km Suriye'de, 98 km Türkiye'de, 40 km Lübnan'dadır. 52 km'si Türkiye-Suriye sınırını oluşturur. Antakya ile Akdeniz'e doğal su yolu bağlanmış olan Asi Nehri'nin ortalama su debisi 30 m³/sn dir. Kış mevsimi ile ilkbaharda taşkınlar nedeniyle pek çok su baskını yaşanmıştır.

Orontes olarak da adlandırılan Asi Nehri Lübnan'da Baalbek yakınında El-Bika kısmından dağlardan inen sellerin birleşmesiyle  doğar sonra Suriye'ye girer. Humus yöresindeki bazaltı lav akıntıları etkisiyle yolunu saparak Hama kireçtaşı platolarına yönelir ve Gab sazlığına girer. Oradan çıktıktan sonra bir süre Suriye-Türkiye sınırında akar ve Hatay ilinden Akdeniz'e dökülür. Nehrin havzasını Büyük Rift Vadisinin parçası olan Ölüdeniz Fayı belirler.
Asi Nehri'nin toplam uzunluğu 386 km olup, nehrin büyük bölümü Suriye toprakları içinde bulunmaktadır. Türkiye topraklarındaki uzunluğu 88 km'dir. Havzasının ülkelere dağılımı şöyledir: %7 Lübnan, %67 Suriye, %26 Türkiye. Suriye-Türkiye sınırının 52 km'si Asi Nehri tarafından oluşturulur. Asi Nehri'nin 1950 yılında taşıdığı su miktarı 3.399,3 milyon m³'tür. Bu suyun %50'si Suriye, %41'i Türkiye, %9'u Lübnan'dan kaynaklanır
Asi Nehri Lübnan'dan Suriye'ye, Oradan da Türkiye topraklarına aktığı için sınır aşan akarsu, Türkiye-Suriye sınırını oluşturduğu için sınır oluşturan akarsudur.

Humus şehri yakınlarında geniş bir göl ve bataklık meydana getirir. Amik Ovası'nın sularını boşaltan Afrin Çayı ve Karasu (Küçük Asi), Harbiye Çağlayanının suları ile beslenir. Karasu'yu alan Asi Irmağı, dar bir boğazdan geçerek Antakya'dan geçer. Burada ünlü Harbiye Çağlayanlarını meydana getiren ve gür kaynaklarla beslenen Defne Suyu'nu alır. Daha sonra genişliği 30-40 metreyi bulur ve Samandağ'ın güneyinde Akdeniz'e dökülür. Asi nehri hemen bütün yatağı boyunca yer yer ova ve tekne şekilli geniş vadiler, zaman zaman da dar ve derin boğazlar oluşturur, denize döküldüğü yerde geniş bir delta meydana getirmiştir.
Asi Nehri havzasında genel olarak Akdeniz iklimi görülür. Genelde yazlar kurak, kışlar yağışlıdır. Nehir de bu düzene uyar, kışın suları artar, yazın ise azalır. Yağış miktarı Lübnan'da 950–1270 mm, Suriye'de 760–1015 mm, Türkiye kısmında ise 505–1095 mm arasındadır. Akarsu Lübnan'da doğup Türkiye'de denize dökülmesine rağmen en fazla Suriye yararlanmaktadır.

Kuzeyinde Amanosların güney ucunu oluşturan Musa Dağı, güneyinde Kuseyr Platosu ve Keldağ, doğuda Saman Dağı, Ziriye (Samandağ) Boğazı ve Ziyaret Dağı ile çevrilidir.
Deltanın yüzölçümü 40 km2, kıyı uzunluğu 15 km, D-B genişliği kuş uçumu 5,69 km'dir. Delta sınıflandırmalarına göre; Karışık (akıntı ve dalga etkisinde), tortul yapısı "çeşitli" (killi, çakıllı, kumlu), geometrisine göre "küt şekilli" delta sınıfında yer alır. Ortalama yükseltisi 10 m olan deltada Asi Nehri menderesler çizerek akar. Akarsuyun getirdiği sediment miktarı ile dalga ve akıntıların kıyıdan uzaklaştırdığı malzeme eşit olduğundan delta denize doğru çıkıntı yapamaz, küt bir şekil alır.
Asi Nehri, Akdeniz'e döküldüğü alanda büyük olmayan bir delta oluşturur. Delta üzerinde; Samandağ ilçesi, Çevlik mahallesi, Gözene, Çöğürlü, Karşıyaka, Yeşilyazı, Yeşilköy, Mızraklı, Meydan, Tekebaşı, Yoğunoluk, Hıdırbey, Kapısuyu Vakıflı, Mağaracık gibi köyler, Sebenoba, Aknehir ve Koyunoğlu gibi beldeler bulunur.

Lübnan'ın orta kesimindeki arazi yapısına karşılık, Batı Bikâ Vadisi Bölgesi alçakta yer alır. Türkiye'de ters akan nehir olarak kabul edilmesinin nedeni de hemen hemen aynıdır. Nehrin geldiği yer olan Amik Ovası alçak bir sahayken akım yönü (Samandağ Yönü) yüksektir. Ancak nehir yüksek arazi içinde açılmış bir boğazdan yani aslında aşağıdan akar.

Kış mevsimi ile ilkbaharda taşkınlar nedeniyle pek çok su baskını yaşanmıştır. Taşkınların sebebi çoğunlukla yağışlı dönemde Suriye'nin habersiz veya geç haber vererek barajlardan su bırakmasıdır.
Hatayı kendi toprağı olarak kabul eden Suriye yönetimi Asi Nehri'ni de sınır aşan su olarak görmemektedir. Böylece suyun büyük bölümünden yararlanmaktadır. 1950'li yıllarda Asi'de 3 milyar 399 milyon m³ akım gerçekleşirken, günümüzde %30 azalma ile 2 milyar 400 milyon m³ akım gerçekleşmektedir. 1939 yılında Türkiye'ye bırakılan su 1 milyar 670 milyon m³ iken %67 azalma ile 529 milyon m³'e düşmüştür. 1950 yılında Türkiye'ye girişte yapılan ölçümde yıllık ortalama akım 50,5 m³/sn iken, 2005'te 16,8 m³/sn'ye düşmüştür. 1975 yılında Asi'nin suları tarımsal sulamaya uygun iken günümüzde ağır metaller ve amonyak kirliliği görülmektedir.

Attalos Hanedanı yaklaşık yüz elli yıl boyunca Anadolu'nun büyük bir kısmını yönetmiş, Pergamon Krallığı'nı kuran ve yöneten hanedandır. Merkezi günümüzde İzmir iline bağlı Bergama, antik Pergamon kentidir.

Kurucusu, Batı Karadeniz kıyısında bulunan Tieion'da yaşamış Makedonyalı olduğu sanılan baba Attalos ile Paflagonyalı Boa'nın üç oğlundan biri olan  Philetairos'tur. Ardılı ve yeğeni I. Eumenes, Philetairos'un kurduğu küçük beyliği korumuş, onun ardılları, I. Attalos, II. Eumenes, II. Attalos bu beyliği Krallık düzeyine yükseltmiştir. MÖ 2. yüzyılda krallık sınırların doğuda Toros Dağları'na batıda Trakya'ya kadar genişletmişti.

Philetairos (MÖ 282–MÖ 263)
I. Eumenes (MÖ 263–MÖ 241)
I. Attalos Soter (MÖ 241–MÖ 197)
II. Eumenes (MÖ 197–MÖ 159)
II. Attalos Filedelfos (MÖ 160–MÖ 138)
III. Attalos (MÖ 138–MÖ 133)
III. Eumenes Aristonikos (Taht'ta hak iddia eden, MÖ 133–MÖ 129)

Hansen, Esther V. (1971). The Attalids of Pergamon. Ithaca, New York: Cornell University Press; London: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Kosmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalids of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Hellenistic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baasçı Suriye, Baas yönetimindeki Suriye ya da resmî adıyla Suriye Arap Cumhuriyeti, günümüzde feshedilmiş durumda olan, 1963-2024 yılları arasında varlık gösteren Arap Sosyalist Baas Partisi'nin Suriye bölgesel kolunun yönetimi altındaki Suriye devletiydi. Esad ailesi Suriye'yi 1970'teki askeri darbeden 2024'te Suriyeli muhaliflerin taarruzuna kadar yönetti.
Devlet, 1963 Suriye darbesinin ardından ortaya çıkmış ve Nusayri subaylar tarafından yönetilmiştir. Başkan Salah Cedid, 1970 askeri darbesinde Hafız Esad tarafından devrilmiştir. Esad'ın yönetimine karşı direniş 1982 Hama Katliamı'na yol açtı. Hafız Esad 2000 yılında öldü ve yerine oğlu Beşşar Esad geçti. 2011'de Arap Baharı sırasında Esad yönetimine karşı yapılan protestolar Suriye İç Savaşı'na yol açtı. Aralık 2024'te isyancı grupların Suriye genelinde gerçekleştirdiği bir dizi saldırı Esad ailesinin diktatörlüğünün ve rejimin çöküşüyle sonuçlandı.

1961'deki darbeyi izleyen istikrarsızlık 8 Mart 1963'teki Baas darbesiyle doruğa ulaştı. Darbe, Mişel Eflak ve Salahaddin el-Bitar liderliğindeki Arap Sosyalist Baas Partisi üyeleri tarafından planlandı. Yeni Suriye kabinesi Baas üyelerinin hakimiyetindeydi. Baas Partisi, 1963 yılında Askerî Komite'nin iktidarı ele geçirmesinden bu yana Suriye'yi totaliter bir devlet olarak yönetti. Baasçılar ülkenin siyasetini, eğitimini, kültürünü, dinini kontrol altına aldı ve güçlü Muhaberat (gizli polis) aracılığıyla sivil toplumu tüm yönlerinden gözetim altına tuttu. Suriye Silahlı Kuvvetleri ve gizli polisi, geleneksel sivil ve askeri elitlerin yeni rejim tarafından tasfiye edilmesinin ardından Baas partisi aygıtıyla bütünleşti. 

1963 Baas darbesi modern Suriye tarihinde “radikal bir kırılmaya” işaret etmiş, ardından Baas partisi ülkede iktidarı tekeline alarak tek partili bir rejim kurmuş ve kendi devlet ideolojisini dayatarak yeni bir sosyo-politik düzen şekillendirmiştir. 23 Şubat 1966'da neo-Baasçı Askeri Komite, Baasçı Eski Muhafızlara (Eflak ve Bitar) karşı parti içi bir isyan gerçekleştirdi, Başkan Emin el-Hafız'ı hapse attı ve 1 Mart'ta bölgeselci, sivil bir Baas hükûmeti atadı. Nureddin el-Etâsî resmî devlet başkanı olmasına rağmen, Salah Cedid 1966'dan Kasım 1970'te o sırada Savunma Bakanı olan Hafız Esad tarafından görevden alınana kadar Suriye'nin etkin yöneticisiydi.
Darbe, orijinal pan-Arap Baas Partisi içinde bölünmeye yol açtı: Irak liderliğinde bir Baas hareketi (1968'den 2003'e kadar Irak'ı yönettiler) ve Suriye liderliğinde bir Baas hareketi kuruldu. 1967'nin ilk yarısında Suriye ile İsrail arasında düşük yoğunluklu bir savaş hali vardı. İsrail'in Askerden Arındırılmış Bölge'de toprak işlemesi üzerine çıkan anlaşmazlık, İsrail ve Suriye arasında 7 Nisan'da savaş öncesi hava çatışmalarına yol açtı. Mısır ve İsrail arasında Altı Gün Savaşı patlak verdiğinde Suriye de savaşa katıldı ve İsrail'e saldırdı. Savaşın son günlerinde İsrail dikkatini Suriye'ye çevirdi ve 48 saatten kısa bir süre içinde Golan Tepeleri'nin üçte ikisini ele geçirdi. Bu yenilgi, Cedid ve Esad arasında bundan sonra atılacak adımlar konusunda bir bölünmeye neden oldu. Parti aygıtını kontrol eden Cedid ile orduyu kontrol eden Esad arasında anlaşmazlık ortaya çıktı. 1970 yılında Ürdün ile yaşanan “Kara Eylül (1970 Ürdün İç Savaşı olarak da bilinir)” çatışmaları sırasında Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) yardım için gönderilen Suriye güçlerinin geri çekilmesi bu anlaşmazlığı yansıtıyordu.

İktidar mücadelesi, Hafız Esad'ı hükûmetin başına getiren kansız bir askeri darbe olan Kasım 1970 Suriye Düzeltici Hareketi ile doruğa ulaştı. General Hafız Esad, Baasçı bir parti devletini, parti, silahlı kuvvetler, gizli polis, medya, eğitim sektörü, dini ve kültürel alanlar ve sivil toplumun tüm yönleri üzerindeki yaygın hakimiyetinin damgasını vurduğu totaliter bir diktatörlüğe dönüştürdü. Askeri kuvvetlerde, bürokraside, istihbaratta ve yönetici elitte kilit görevlere Alevi destekçilerini atadı. Hafız ve ailesi etrafında dönen bir kişi kültü, Esad hanedanının ebediyen hüküm süreceğini savunan Baas ideolojisinin temel ilkesi haline geldi. 6 Ekim 1973'te Suriye ve Mısır, İsrail'e karşı Yom Kippur Savaşı'nı başlattı. İsrail Savunma Kuvvetleri, Suriye topraklarının derinliklerine doğru ilerledi. Kuneytire köyü İsrail ordusu tarafından büyük ölçüde tahrip edildi. 1970'lerin sonlarında Müslüman Kardeşler'in başlattığı İslamcı ayaklanma hükûmeti hedef aldı. İslamcılar sivillere ve görevde olmayan askerî personele saldırıyor, güvenlik güçleri de misilleme saldırılarında sivilleri öldürüyordu. Ayaklanma, Suriye askerî birlikleri ve Baasçı paramiliter güçler tarafından 40.000'den fazla insanın öldürüldüğü 1982 Hama Katliamı'nda şiddet doruk noktasına ulaşmıştı. Esad rejimi tarafından işlenen Hama Katliamı, Modern Arap tarihinde herhangi bir devletin kendi halkına uyguladığı “en ölümcül şiddet eylemi” olarak tanımlanmıştır.
Daha sonraki dönemde Suriye, hem diğer Arap devletleri hem de Batı dünyası ile ilişkilerinde önemli bir değişiklik yaparak Saddam Hüseyin'e karşı ABD liderliğindeki Körfez Savaşı'na katıldı. Ülke 1991'deki çok taraflı Madrid Konferansı'na katıldı ve 1990'lar boyunca Filistin ve Ürdün ile birlikte İsrail ile müzakerelere girişti. Bu müzakereler başarısızlıkla sonuçlandı ve Devlet Başkanı Hafız Esad'ın 2000 yılında Cenevre'de dönemin Başkanı Bill Clinton ile görüşmesinden bu yana başka doğrudan Suriye-İsrail görüşmesi yapılmadı.

Hafız Esad 10 Haziran 2000 tarihinde öldü. Oğlu Beşşar Esad, rakipsiz girdiği bir seçimde cumhurbaşkanı seçildi. Seçilmesi Şam Baharı'nın ve reform umutlarının doğuşuna tanıklık etti, ancak 2001 sonbaharında yetkililer hareketi bastırdı ve önde gelen entelektüellerinden bazılarını hapsetti. Yapılan sadece reformlar bazı piyasa reformlarıyla sınırlı kalmıştır. 5 Ekim 2003'te İsrail, İslami Cihad üyeleri için bir "terör tesisi" olduğu iddiasıyla Şam yakınlarındaki bir bölgeyi bombaladı. Mart 2004'te Suriyeli Kürtler ve Araplar kuzeydoğudaki Kamışlı kentinde çatıştılar. Kamışlı ve Haseke şehirlerinde ayaklanma belirtileri görüldü. Suriye 2005 yılında Lübnan'daki askeri varlığına son verdi. Refik el-Hariri'nin 2005 yılında suikaste uğraması uluslararası kınamaya yol açmış ve Lübnan'da “Sedir Devrimi” olarak bilinen ve Esad rejiminin Lübnan'daki 29 yıllık askeri işgalini sona erdirmeye zorlayan bir halk İntifadası'nı tetiklemiştir. 6 Eylül 2007 tarihinde, İsrailli olduğundan şüphelenilen yabancı savaş uçaklarının Kuzey Koreli teknisyenler tarafından inşa edilmekte olan şüpheli bir nükleer reaktöre karşı operasyon gerçekleştirdiği bildirildi.

Suriye iç savaşı, 2011 yılında Arap dünyasında bir ayaklanma dalgası olan Arap Baharı'nın bir parçası olarak başladı. Suriye'deki halk gösterileri 26 Ocak 2011'de başladı ve ülke çapında bir ayaklanmaya dönüştü. Protestocular Devlet Başkanı Beşşar Esad'ın istifasını, hükûmetinin devrilmesini ve yaklaşık elli yıllık Baas Partisi iktidarına son verilmesini talep etti. Esad rejimi 2011 baharından bu yana ayaklanmayı bastırmak için Suriye Ordusu'nu görevlendirdi ve birçok şehir kuşatıldı, ancak huzursuzluk devam etti. Bazı tanıklara göre sivillere ateş açmayı reddeden askerler Suriye Ordusu tarafından infaz edildi. Suriye hükûmeti iltica haberlerini yalanladı ve silahlı çeteleri sorun çıkarmakla suçladı. 2011 sonbaharının başlarından itibaren siviller ve ordudan ayrılanlar, Suriye Ordusu'na karşı bir isyan hareketi başlatan savaş birimleri oluşturmaya başladı. Muhalifler Özgür Suriye Ordusu bayrağı altında birleşti ve giderek daha organize bir şekilde savaştı; ancak silahlı muhalefetin sivil bileşeni organize bir liderlikten yoksundu. Muhalefet Sünni Müslümanların hakimiyetindeyken, hükûmetin önde gelen isimleri Şii Müslümanlardan ve Nusayrilerden oluşuyordu. Sonuç olarak muhalefet Sünni Müslüman devletlerin desteğini kazanırken, rejim Şii ağırlıklı İran ve Lübnan Hizbullahı tarafından alenen desteklendi. Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere çeşitli kaynaklara göre, yaklaşık yarısı sivil olmak üzere 13.470-19.220 kadar insan öldürüldü. Çok daha fazla insan yaralandı ve on binlerce protestocu hapsedildi. Suriye hükûmetine göre, 3.430'u güvenlik güçleri mensubu, 2.805-3.140'ı muhalif ve 3.600 kadarı sivil olmak üzere 9.815-10.146 kişi “silahlı terörist gruplar” olarak nitelendirdikleri gruplarla girdikleri çatışmalarda öldürüldü. Şiddetten kaçmak için on binlerce Suriyeli mülteci komşu Ürdün, Irak ve Lübnan'ın yanı sıra Türkiye ve Avrupa ülkelerine kaçtı. O dönemde Suriyeli mültecilerin toplam sayısı 42.000'e ulaşırken, gayri resmî sayı 130.000'e kadar çıkmıştır.
UNICEF Şubat 2012'ye kadar geçen 11 ayda 500'den fazla çocuğun öldürüldüğünü, 400 çocuğun da tutuklandığını ve Suriye hapishanelerinde işkence gördüğünü bildirmiştir. Her iki iddia da Suriye hükûmeti tarafından reddedilmiştir. Ayrıca, 600'den fazla tutuklu ve siyasi mahkûm işkence altında hayatını kaybetmiştir. İnsan Hakları İzleme Örgütü (İHİÖ), rejimi ve Şebbiha'ları muhaliflerin elindeki bölgelere ilerlerken sivilleri canlı kalkan olarak kullanmakla suçlamıştır. Rejim karşıtı muhalifler işkence, adam kaçırma, hukuka aykırı gözaltı ve sivillerin, Şebbihaların ve askerlerin onları infazı gibi insan hakları ihlalleriyle de suçlanmaktadır. İHİÖ ayrıca İran vatandaşlarının kaçırılmasından duyduğu endişeyi de dile getirmiştir. BM Soruşturma Komisyonu da Şubat 2012 tarihli raporunda bu tür ihlalleri belgelemiş olup, rejimin raporda muhalif güçlerin ve sivillerin yerlerinden edilmesinden sorumlu olduğuna dair belgelere de yer verilmiştir.
2024 Küresel Barış Endeksi'nde sondan 8'inci, 2024 Kırılgan Devletler Endeksi'nde ise en kötü 4'üncü sırada yer alan Baasçı Suriye, gazeteciler için en tehlikeli yerlerden biriydi. Basın özgürlüğü son derece sınırlıydı ve ülke 2024 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde en kötü 2. sırada yer almaktaydı. Baasçı Suriye, Orta Doğu'da yolsuzluğun en fazla olduğu ülkeydi ve 2023 Yolsuzluk Algısı Endeksi'nde küresel olarak en düşük 2. sıradadır. Ülke aynı zamanda devlet de

Suriye Bakanlar Kurulu (Arapça: مجلس الوزراء السوري, majlis wuzara' suria), ilk olarak 1930 Suriye Anayasası'nda oluşturulmuştur. 8 Aralık 2024'te Esad rejiminin devrilmesinin ardından, Suriye şu anda Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'in İkinci Suriye Geçiş Hükûmetine liderlik ettiği siyasi geçiş sürecindedir.

Esad rejiminin düşmesinin ardından Baasçı Suriye'nin 2012 Anayasası'nın askıya alınmasıyla birlikte, yeni 2025 Geçici Anayasası, yürütme gücünün başbakanlık makamı olmaksızın bakanları atayan cumhurbaşkanının elinde toplandığı bir başkanlık sistemi kurmaktadır.

8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin devrilmesinin ardından bir geçiş hükûmeti kuruldu Eski başbakan Muhammed Gazi el-Celali, Muhammed el-Beşir 10 Aralık 2024 tarihinde başbakan olarak atanana kadar bu görevi vekaleten sürdürmüştür.
29 Mart 2025 tarihinde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından Şam'daki Başkanlık Sarayı'nda düzenlenen bir törenle İkinci Suriye Geçiş Hükûmeti ilan edildi ve yeni bakanlar yemin ederek gündemlerini özetleyen konuşmalar yaptı. Hükûmet, Esad rejiminin düşmesinin ardından kurulan Birinci Suriye Geçiş Hükûmetinin yerini aldı.

Resmî site

Birinci Suriye Cumhuriyeti, resmi adıyla Suriye Cumhuriyeti, Suriye Devleti'nin ardından, Fransız Suriye ve Lübnan Mandası'nın bir parçası olarak 1930'da kuruldu. 1936'da Suriye'ye bağımsızlık vermek ve resmi Fransız yönetimini sona erdirmek için bir bağımsızlık antlaşması yapıldı, ancak Fransız parlamentosu anlaşmayı reddetti. 1940'tan 1941'e kadar Suriye Cumhuriyeti, Vichy Fransa'nın kontrolü altındaydı ve 1941'deki Müttefik işgalinden sonra yavaş yavaş bağımsızlık yolunda ilerledi. Bağımsızlık ilanı 1944'te gerçekleşti, Ekim 1945'te Suriye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler tarafından de jure olarak tanındı; 17 Nisan 1946'da Fransız birliklerinin çekilmesiyle de facto egemen bir devlet haline geldi. 5 Eylül 1950'de yeni bir anayasanın kabul edilmesiyle İkinci Suriye Cumhuriyeti birincisinin yerini aldı.

Yeni bir anayasa projesi Nisan 1928'de seçilen bir Kurucu Meclis tarafından tartışıldı, ancak bağımsızlık yanlısı Ulusal Blok çoğunluğu kazandığından ve "yetki gücünün ayrıcalıklarını korumayan" birkaç maddenin eklenmesinde ısrar ettiğinden, Meclis 9 Ağustos 1928'de feshedildi. 14 Mayıs 1930'da, Suriye Devleti Suriye Cumhuriyeti olarak ilan edildi ve Fransız Yüksek Komiseri tarafından yeni bir Suriye anayasası , yürürlüğe sokuldu. Bu anayasada yeni bir bayraktan da bahsedildi:

Suriye bayrağı aşağıdaki şekilde oluşturulacak, boy yüksekliğinin iki katı olacaktır. Eşit boyutlarda üç bant içerecektir, üst bant yeşil, orta bant beyaz ve alt bant siyah olacaktır. Beyaz kısım, her biri beş köşeli aynı hizada bulunan üç kırmızı yıldız taşıyacaktır.
Aralık 1931 ve Ocak 1932'de, anayasanın 37. maddesinin dayattığı "dini azınlıkların temsilini" öngören bir seçim yasası uyarınca, yeni anayasanın ilk seçimleri yapıldı. Ulusal Blok, Fransız makamlarının yoğun oy hilesi nedeniyle 70 milletvekilinden yalnızca 16'sıyla yeni milletvekilleri meclisinde azınlıktaydı. Milletvekilleri arasında Suriyeli Kürt milliyetçisi Hoybûn partisinin üç üyesi, Halil bey bin İbrahim Paça (El Cezire ili), Mustafa bey Bin Şahin (Cerablus) ve Hasan Avni (Kürt Dağı) vardı. Yıl içinde 30 Mart'tan 6 Nisan'a kadar "tamamlayıcı seçimler" yapıldı.
1933'te Fransa, ağır bir şekilde kendi lehine etkili bir bağımsızlık antlaşması empoze etmeye çalıştı. Kademeli bağımsızlık vadetti, ancak Suriye Dağlarını Fransız kontrolü altında tuttu. O dönemde Suriye devlet başkanı bir Fransız kuklası olan Muhammed Ali el-Abid'di. Bu anlaşmayı protesto amacıyla 60 günlük grev çağrısında bulunan üst düzey milliyetçi ve milletvekili Haşim el-Etâsî muhalefetin öncülüğünü yaptı. Etâsî'nin siyasi koalisyonu Ulusal Blok, kitlesel halk desteğini seferber etti. Ayaklanmalar ve gösteriler şiddetlendi ve ekonomi durdu.

Mart ayında Suriye'deki Fransız Yüksek Komiseri Damien de Martel ile görüşmelerin ardından Haşim el-Etâsî, üst düzey bir Ulusal Blok heyetine başkanlık etmek üzere Paris'e gitti. Nisan-Mayıs seçimlerinden sonra Haziran 1936'da kurulan Halk Cephesi liderliğindeki yeni Fransız hükûmeti, Ulusal Blok'u Suriye halkının tek meşru temsilcisi olarak tanımayı kabul etmiş ve El-Etâsî'yi bağımsızlık müzakerelerine davet etmişti. Sonuçta ortaya çıkan anlaşma, Suriye bağımsızlığının egemen bir cumhuriyet olarak derhal tanınması çağrısında bulundu ve tam özgürleşme 25 yıllık bir süre içinde kademeli olarak sağlandı.
1936'da Fransa-Suriye Bağımsızlık Antlaşması imzalandı, fakat bu antlaşma Fransız yasama organı tarafından onaylanmayacaktı. Ancak antlaşma, Alevi bölgesi (şimdiki adıyla Lazkiye) Cebel Dürzi ve İskenderun'un sonraki iki yıl içinde Suriye cumhuriyetine dahil olmasına izin verdi. Büyük Lübnan (şimdi Lübnan Cumhuriyeti), Suriye Cumhuriyeti'ne katılmayan tek devletti. Kral Faysal'ın kısa hükümdarlığı döneminde (1918-1920) başbakan olan Haşim el-Etâsî, bağımsızlık anlaşmasının ardından kabul edilen yeni bir anayasa ile Suriye'nin seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
Antlaşma, daha önce özerk olan Dürzi ve Alevi bölgelerinin Büyük Suriye'ye dahil edilmesini garanti etti ancak Fransa'nın kasım ayında benzer bir antlaşma imzaladığı Lübnan dahil değildi. Antlaşma ayrıca, Suriye'nin içişlerine Fransız müdahalesinin azaltılmasının yanı sıra Fransız askerlerinin, personelinin ve Suriye'deki askeri üslerinin azaltılmasını da vadediyordu. Buna karşılık Suriye, hava sahasının kullanımı da dâhil olmak üzere savaş zamanlarında Fransa'yı destekleme ve Fransa'nın Suriye topraklarında iki askeri üssü bulundurmasına izin verme sözü verdi. Diğer siyasi, ekonomik ve kültürel hükümler de dahil edildi.
Etâsî, 27 Eylül 1936'da zaferle Suriye'ye döndü ve kasım ayında cumhurbaşkanı seçildi.
Eylül 1938'de Fransa, Suriye'nin İskenderun Sancağı'nı yeniden ayırdı ve onu Hatay Devleti'ne dönüştürdü. Hatay Devleti ertesi yıl Haziran 1939'da Türkiye'ye katıldı. Suriye, Hatay'ın Türkiye ile birleşmesini tanımadı ve bu konu günümüzde hâlâ tartışmalı bir meseledir.
Ortaya çıkan Adolf Hitler tehdidi, Fransa'nın Orta Doğu'daki kolonilerini terk etmesi durumunda Nazi Almanyası tarafından kuşatılma korkusuna neden oldu. Bu, Fransız hükûmetinin bazı düzeylerinde süregelen emperyalist eğilimlerle birleştiğinde, Fransa'nın sözlerini yeniden gözden geçirmesine ve anlaşmayı onaylamayı reddetmesine yol açtı. Ayrıca, Fransa antlaşma ile Suriye'nin parçası olacağını garanti ettiği İskenderun Sancağı'nı, Türkiye'ye devretmişti. İsyanlar yeniden başladı, Etâsî istifa etti ve Suriye'nin bağımsızlığı II. Dünya Savaşı sonrasına ertelendi.

Fransa'nın II.Dünya Savaşı sırasında 1940'ta düşmesiyle, Suriye, İngilizler ve Özgür Fransa tarafından Temmuz 1941'de ülkeyi işgal edene kadar Vichy Hükümeti'nin kontrolüne girdi. Suriye 1941'de yeniden bağımsızlığını ilan etti, ancak 1 Ocak 1944'e kadar bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmadı.
1940'larda İngiltere, Filistin'deki Yahudi hırsına tamamen son vermesi karşılığında Britanya'ya askeri, ekonomik ve kültürel konularda ayrıcalıklı bir statü sağlayacak bir Büyük Suriye devletinin kurulmasını gizlice savundu. Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki İngiliz hegemonyasına karşı çıktılar ve bu da sonunda İsrail'in kurulmasına yol açtı.
27 Eylül 1941'de Fransa, manda sayesinde ve onun çerçevesinde Suriye Devleti'nin bağımsızlığını ve egemenliğini ilan etti. Bildiride, Suriye ve Lübnan'ın bağımsızlığı ve egemenliği, Manda Yasası'ndan kaynaklandığı için hukuki durumu etkilemeyeceği söyleniyordu. Nitekim bu durum ancak Milletler Cemiyeti Konseyinin anlaşması, 4 Nisan 1924 Fransız-Amerikan Sözleşmesini imzalayan Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti'nin rızası ve ancak Fransız Hükûmeti ile Suriye ve Lübnan Hükûmetleri arasında Fransız Cumhuriyeti yasalarına göre usulüne uygun olarak onaylanan anlaşmalar sonuçlandıktan sonra değiştirilebilirdi.
Benqt Broms, San Francisco Konferansı sırasında durumları şüpheli olan birkaç Birleşmiş Milletler'in kurucu üyelerinin bulunduğunu ve Fransa Hükûmeti'nin hala Suriye ve Lübnan'ı manda olarak gördüğünü belirtmenin önemli olduğunu söyledi.
Duncan Hall, "Dolayısıyla, Cemiyet veya halefi adına herhangi bir resmi işlem yapılmadan Suriye'nin görevine son verildiği söylenebilir. Görev, zorunlu yetkinin ve yeni devletlerin bağımsızlıklarının bildirilmesiyle sona erdi, ardından diğer güçler tarafından parça parça koşulsuz tanıma süreci izledi ve Birleşmiş Milletlere resmen kabul edilmesiyle sonuçlandı. Şart'ın 78. Maddesi, herhangi bir üye devlet için vesayet statüsünü sona erdirdi: 'Vesayet sistemi, Birleşmiş Milletler'e üye olan ve aralarındaki ilişki egemen eşitlik ilkesine saygıya dayalı olan topraklar için geçerli olmayacaktır."  Bu nedenle BM, 24 Ekim 1945'te, Birleşmiş Milletler Tüzüğünün beş daimi üye tarafından onaylanmasının ardından, hem Suriye hem de Lübnan'ın kurucu üye devletler olması nedeniyle her ikisinin de üzerindeki Fransız yetkisi o tarihte yasal olarak sona erdi ve tam bağımsızlık elde edildi.
29 Mayıs 1945'te Fransa Şam'ı bombaladı ve demokratik olarak seçilmiş liderlerini tutuklamaya çalıştı. Fransız uçakları Şam'ı bombalarken, Başbakan Faris el-Huri , Birleşmiş Milletler'in San Francisco'daki kuruluş konferansındaydı ve Suriye'nin Fransız Mandası'ndan bağımsızlık iddiasını sundu.
24 Ekim 1945'te Suriye'nin bağımsızlığı de jure olarak elde edildi. Suriyeli milliyetçi grupların devam eden baskısı ve İngiliz baskısı, Fransızları 17 Nisan 1946'da Suriye'deki son birliklerini boşaltmaya zorladı.

1930 anayasası 1947'de değiştirildi.
Suriye, 1947'de Uluslararası Para Fonu'na (IMF) katıldı ve para birimini ABD dolarına 2,19148 lira = 1 dolar olarak sabitledi, bu 1961'e kadar devam etti. Lübnan ve Suriye para birimleri 1948'de ayrıldı.

Arap Birliği, 1948 Arap-İsrail Savaşı'nda başarısız oldu.
Za'im 1949'da iktidara geldi ama o yıl öldü. Onun yerine Etâsî geçti.
1950'de İkinci Suriye Cumhuriyeti'nin başlangıcına işaret eden yeni bir anayasa tasarlandı ve kabul edildi.

Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC; Arapça: الجمهورية العربية المتحدة, romanize: al-Jumhūriyyah al-ʿArabiyyah al-Muttaḥidah) 1958'den 1971'e kadar Orta Doğu'da bulunan egemen bir devletti. Başlangıçta 1958'den 1961 Suriye Darbesi'nden sonra Suriye birlikten ayrılana kadar Mısır (işgal altındaki Gazze Şeridi dahil) ve Suriye arasında siyasi bir birlikti. Mısır 1971 yılına kadar resmi olarak Birleşik Arap Cumhuriyeti olarak bilinmeye devam etmiştir.
Cumhuriyet, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır tarafından yönetiliyordu. BAC, 1961 yılında dağılan Yemen Mütevekkilî Krallığı ile gevşek bir konfederasyon olan Birleşik Arap Devletleri'nin bir üyesiydi.

Birleşik Arap Cumhuriyeti, Suriye'deki bir grup siyasi ve askeri lider tarafından Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'a önerilen daha büyük bir pan-Arap devletine doğru ilk adım olarak 1 Şubat 1958 tarihinde kuruldu.
Suriye'de Pan-Arap duyguları geleneksel olarak çok güçlüydü ve Nasır 1956 Süveyş Krizi'nin ardından tüm Arap dünyasında popüler bir kahraman figürüydü. Dolayısıyla Suriye'de Nasır'ın Mısır'ı ile birleşme yönünde önemli bir halk desteği vardı. Arap Sosyalist Baas Partisi böyle bir birliğin önde gelen savunucusuydu.
1957'nin ortalarında Batılı güçler Suriye'nin komünistlerin eline geçmesinden endişe etmeye başladılar; ülkede oldukça örgütlü bir Komünist Parti vardı ve yeni atanan Genelkurmay Başkanı Afif el-Bizri bir komünist sempatizanıydı. Bu durum 1957 Suriye Krizi'ne neden oldu ve ardından Suriyeliler Mısır'la birleşme çabalarını yoğunlaştırdı. Nasır, aralarında Devlet Başkanı Şükri el-Kuvvetli ve Başbakan Halid el-Azm'ın da bulunduğu bir Suriye heyetine hükûmetlerini komünistlerden temizlemeleri gerektiğini söyledi, ancak heyet buna karşı çıktı ve Nasır'ı sadece Mısır'la tam bir birliğin "komünist tehdidi" sona erdireceği konusunda uyardı. Abdüllatif Bağdadi'ye göre Nasır başlangıçta Suriye ile tam bir birliğe direnmiş, bunun yerine federal bir birlikten yana olmuştur. Ancak Nasır "Komünistlerin yönetimi ele geçirmesinden daha çok korktu" ve tam bir birleşmeyi kabul etti. Halid Bekdaş liderliğindeki Suriye Komünist Partisinin artan gücü, önde gelen üyelerinin bir çıkış yolu bulmak için endişelendiği bir iç krizden muzdarip olan Suriye Baas Partisini endişelendiriyordu. Suriye, 1954 yılında Edib Çiçekli'nin askeri rejiminin devrilmesinden bu yana demokratik bir hükûmete sahipti ve Arap birliğine yönelik halk baskısı parlamentonun yapısına da yansımıştı.

El-Bizri 11 Ocak 1958'de askeri subaylardan oluşan bir Suriye heyetini Kahire'ye götürüp Suriye-Mısır birliğini bizzat teşvik ettiğinde, Nasır hızlı bir birleşmeyi tercih etti. Bu heyetten sadece Selahaddin el-Bitar ve Ekrem el-Havrani gibi Suriyeli birlik yanlılarının önceden haberi vardı; Kuvvetli ve Azm bir gün sonra haberdar oldular ve bunu bir "askeri darbe" olarak değerlendirdiler.
Nasır'ın birlik için öne sürdüğü son şartlar kesin ve müzakere edilemez nitelikteydi: "birplebisit, partilerin feshedilmesi ve ordunun siyasetten çekilmesi". Plebisit çoğu Suriyeli elit için makul görünse de son iki şart son derece endişe vericiydi. Bunun Suriye'deki siyasi hayatı yok edeceğine inanıyorlardı. Bu endişelere rağmen Suriyeli yetkililer artık geri dönmek için çok geç olduğunu biliyorlardı. Suriye'deki elit kesim Mısır ile birleşmeyi ehven-i şer olarak görüyordu. Nasır'ın şartlarının adil olmadığına inanıyorlardı ancak hükûmetlerinin maruz kaldığı yoğun baskı göz önüne alındığında başka seçenekleri olmadığına da inanıyorlardı.
Mısırlıların ve Suriyelilerin birleşme lehinde oy kullandığı iki farklı plebisit 21 Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'de yapıldı. Sonuçlar 22 Şubat'ta açıklandı ve Nasır Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin yeni cumhurbaşkanı ilan edildi.
Mısırlı ve Suriyeli liderler protokolleri imzaladı, ancak Azm bunu gönülsüzce yaptı. Nasır yeni cumhuriyetin başkanı oldu ve çok geçmeden Suriyeli komünistlere ve birlik karşıtlarına karşı Bizri ve Azm'ın görevlerinden alınmasını da içeren bir baskı uyguladı.

Birliğin savunucuları Nasır'ın Suriye'yi yönetmek için Baas Partisini kullanacağına inanıyorlardı. Fakat Nasır'ın niyeti hiçbir zaman iktidarı eşit bir şekilde paylaşmak değildi. Nasır, 400'ü Mısır'dan, 200'ü Suriye'den olmak üzere 600 üyeli bir Ulusal Meclis ilan eden ve Baas dahil tüm siyasi partilerin dağıtılmasını öngören yeni bir geçici anayasa oluşturdu. Nasır her vilayete iki başkan yardımcısı atayarak Mısır'a Bağdadi ve Abdülhakim Amir'i, Suriye'ye ise Sabri el-Aseli ve Baas liderlerinden Ekrem el-Havrani'yi atadı. 1958 yeni geçici anayasası kabul edildi.
Nasır eski Baas Partisi üyelerinin önemli siyasi pozisyonlara gelmesine izin verse de bu kişiler hiçbir zaman hükûmette Mısırlı yetkililer kadar yüksek mevkilere ulaşamadılar. Nasır, 1959-60 kış ve bahar aylarında önde gelen Suriyelileri yavaş yavaş nüfuzlu pozisyonlardan uzaklaştırdı. Örneğin Suriye Sanayi Bakanlığında en üst on üç pozisyondan yedisi Mısırlılar tarafından dolduruldu. Genel Petrol İdaresinde ise en üst düzey altı yetkiliden dördü Mısırlıydı. 1958 sonbaharında Nasır, Suriye'deki işleri denetlemek üzere Zekeriya Muhiddin, Havrani ve Bitar'dan oluşan üçlü bir komite kurdu. Her ikisi de Baasçı olan son ikisini Kahire'ye taşıyarak, Suriye'nin BAC içinde nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kendi fikirleri olan önemli siyasi figürleri etkisiz hale getirdi.
Suriye'de Mısır ile birleşmeye karşı muhalefet arttı. Suriye Ordusu subayları Mısırlı subaylara tabi olmaktan rahatsızdı ve Suriyeli Bedevi kabileler Nasır'a sadık kalmalarını engellemek için Suudi Arabistan'dan para alıyordu. Ayrıca, Mısır tarzı toprak reformu Suriye tarımına zarar verdiği için tepkiyle karşılandı, komünistler nüfuz kazanmaya başladı ve Baas Partisinin birliği destekleyen entelektüelleri tek partili sistemi reddettiler. Suriye Propaganda Bakanı Mustafa el-Barudi, "Mısır maiyetinin en küçük üyesi bile ülkemizi miras aldığını düşünüyordu. Mısırlılar her yere ahtapot gibi yayıldılar" dedi. Nasır, Suriye'deki sorunları tam olarak ele alamadı, çünkü bunlar onun için yeniydi ve Suriye'yi yönetmek için Suriyelileri atamak yerine bu görevi Amir ve Abdülhamid Serrac'a (Suriyeli bir ordu yetkilisi ve Nasır sempatizanı) verdi.
Mısır'da durum daha olumluydu; GSMH yüzde 4,5 oranında büyümüş ve sanayi hızla gelişmişti. 1960 yılında Nasır, Mısır basınını devletleştirerek kendi kişisel sözcüsü haline getirdi.

Bu birlik dünyanın diğer ülkeleri tarafından Ürdün'e yönelik büyük bir tehdit olarak yorumlandı. Suriye, Kral Hüseyin'e karşı Ürdünlü komplocular için bir kışkırtma ve sığınak kaynağı olarak görülüyordu. Mısır'ın Batı'nın bölgedeki müdahalesine (ve dolayısıyla özellikle İngilizler ile Ürdün ve Irak monarşileri arasındaki yakın ilişkiye) düşman bir devlet olarak kendi statüsü de baskıyı artırdı. Hüseyin, Irak Kralı II. Faysal'a BAC'ye karşı Ürdün-Irak birliğini önererek karşılık verdi; böyle bir birlik 14 Şubat 1958'de Arap Federasyonu olarak kuruldu. Ürdün ve Irak, yüzde 80'i Irak, kalan yüzde 20'si Ürdün tarafından karşılanacak olan birleşik bir askeri bütçe ile birleşik bir askeri komutanlık kurmayı kabul etti. Anlaşma çerçevesinde her iki ülkenin askerleri değiş tokuş edildi.
Yakındaki Lübnan'da Nasır karşıtı Cumhurbaşkanı Kamil Şamun, BAC'nin kuruluşunu endişeyle karşıladı. Ülkede çoğunluğu Müslüman ve Dürzilerden oluşan Nasır yanlısı gruplar, genellikle Şamun'u destekleyen Maruni nüfusla çatışmaya başladı ve bu durum Mayıs 1958'de bir iç savaşla sonuçlandı. Müslümanlar ve Dürziler BAC ile birleşmeyi tercih ederken, Maruniler yeni ülkenin komünizmin bir uydusu olmasından korkuyordu. Nasır, özel bir durum olarak gördüğü Lübnan'a göz dikmemiş olsa da Abdülhamid Serrac'a para, hafif silahlar ve eğitim subayları gönderme görevi vererek destekçilerini desteklemek zorunda hissetti.
14 Temmuz 1958'de Irak Ordusu subayları bir askeri darbe düzenleyerek, daha önce Ürdün ile birleşerek rakip Arap Federasyonu'nu kurmuş olan Irak Krallığı'nı devirdi. Nasır yeni hükûmeti tanıdığını ilan etti ve "Irak'a yapılacak herhangi bir saldırının BAC'ye yapılmış bir saldırıyla eşdeğer olduğunu" belirtti. Ertesi gün ABD Deniz Piyadeleri Lübnan'a, İngiliz özel kuvvetleri de Ürdün'e, bu iki ülkenin Nasır yanlısı güçlerin eline geçmesini önlemek için çıkarma yaptı. Nasır'a göre Irak'taki devrim Arap milliyetçiliğinin önünü açmıştı. Irak Devrimci Komuta Konseyinin (DKK) çoğu üyesi Irak'ın BAC ile birleşmesinden yana olsa da yeni başbakan Abdülkerim Kasım buna karşı çıktı. Said K. Aburiş, bunun nedenleri arasında Nasır'ın darbeden bir yıl önce Iraklı Hür Subaylarla işbirliği yapmayı ve onları cesaretlendirmeyi reddetmesinin ya da Kasım'ın Nasır'ı Irak'ın lideri olarak kendi üstünlüğüne bir tehdit olarak görmesinin olabileceğini belirtmektedir.
Temmuz ayının ilerleyen günlerinde ABD hükûmeti Şamun'u ikinci dönem için aday olmamaya ikna etti. Bu da Fuad Çehab'ın Lübnan'ın yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmesini sağladı. Nasır ve Çehab Lübnan-Suriye sınırında bir araya geldi ve Nasır, Çehab'a Lübnan'la asla birlik istemediğini, sadece ülkenin BAC'ye karşı bir üs olarak kullanılmamasını istediğini açıkladı. Bu görüşme Lübnan'daki krizin sona ermesiyle sonuçlandı; Nasır, Lübnan'daki yandaşlarını desteklemeyi bıraktı ve ABD bölgeden çekilmek için bir son tarih belirledi.
Haşimi monarşisinin 1958'de devrilmesinden sonra Irak, BAC'yi en çok destekleyen Arap devleti oldu. Irak birliğe katılmak istedi; ancak 1959'da Kasım, birlik görüşmelerini iptal etti. Kasım'ın 1963'te devrilmesinden sonra birlik fikri Mısır, Irak ve Suriye'nin BAC'yi yeniden yapılandırma önerisiyle yeniden canlandı. Önerilen birliği oluşturan üç devleti sembolize eden üç yıldızın yer aldığı yeni bir bayrak önerildi. Ancak üçlü birlik planı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Irak üç yıldızlı bayrağı kullanmaya devam etti ve daha sonra bunu ulusal bayrak olarak benimsedi. Bu üç yıldızlı bayrak 2007 yılına kadar (bazı değişikliklerle) Irak'ın ulusal bayrağı olarak kaldı.

BAC, 1952 Mısır Devrimi'nin Arap Kurtuluş Bayrağı'nı temel alan, ancak BAC'nin i

Bit Agusi veya Bit Agushi (Bet Agus olarak da yazılır), MÖ 9. yüzyılın başlarında Yakhanlı Gusi tarafından kurulmuş antik bir Arami Geç Hitit (Siro-Hitit) devletidir. Arpad, Nampigi (Nampigu) şehirlerini ve daha sonra Halep'i de içeriyordu. Arpad, devlet krallığının başkentiydi. Bit Agusi kuzeyde Azez bölgesinden güneyde Hama'ya kadar uzanıyordu.

Dan'el Kahn'a göre, Kuzey Suriye'de, MÖ 9. ve 8. yüzyıllarda Bit Agusi tarihinin yedi aşaması vardı.

1.Evre (MÖ 858 – yaklaşık MÖ 842). Başlangıçta Bit Agusi'nin komşularıyla siyasi ittifakları olmadığı anlaşılıyor. Bit Agusi'nin ikinci kralı Arame, MÖ 858'de, Güney Anadolu dahil olmak üzere bölgenin birçok hükümdarıyla birlikte Asur'a gönüllü olarak boyun eğdi.
2.Evre (MÖ 841 – 823). Bit Agusi'nin Asur'a tabi olduğu bir dönem.
3.Evre (MÖ 823 civarında veya belki biraz daha sonra). Bit Agusi, Asur egemenliğine karşı yerel bir ittifaka liderlik ederek bağımsızlığını kazanır.
4.Evre. Ayrıca bu tarihten kısa bir süre sonra Aram-Şam bölgeye hakim olur; bu durum MÖ 805'e kadar bir süre devam eder. Aram-Şam Kralı Hazael önemli bir figürdü.
5.Evre (yaklaşık MÖ 800-754). Bu, güneyde Hamat ve Luaş Krallığı'nın yükseldiği, kuzeyde ise Urartu'nun öne çıktığı dönemdir. Bu dönemde Asur daha zayıftı.
6.Evre (MÖ 754 – 744). Bu dönemde Bit Agusi (şimdiki adıyla Arpad Krallığı) önem kazanmış ve muhtemelen Hama'yı kontrol ediyor veya onunla yakın bir ittifak içindeydi. Ayrıca bu dönemde KTK Kralı Bar-Gayah ile Arpad Kralı Attarsumki'nin oğlu Mati-ilu arasında Sefire antlaşması imzalandı.
7.Evre (MÖ 743 – 740). Bit Agusi, Asur eyaleti statüsüne indirildi.
KTK Kralı Bar-Gayah'ın kimliği tam olarak net değildir. 'KTK' Ülkesi, o dönemde "Tüm Aram" olarak bilinen büyük konfederasyon olabilir.
Bununla birlikte, Gerard Gertoux'ya göre, KTK Kralı Bar-Ga’yah, resmi kral olmayan, yalnızca MÖ 856'dan sonra Til Barsip merkezli, ki o zamanlar Asur'un Bit Adini krallığının askeri başkenti haline gelmişti, güçlü bir kraliyet eş-naiplerindendi. Mati’-El (Mati-ilu), Bar-Gayah'ın vasalı olduğundan, ikincisi Arpad kralından daha güçlüydü.

Arpad daha sonra Urartu Krallığı'nın önemli bir vasal şehri oldu. MÖ 743'te, Urartu-Asur Savaşı sırasında, Yeni Asur kralı III. Tiglat-Pileser, Samsat'ta II. Sarduri'nin Urartu ordusunu yendikten sonra Arpad'ı kuşattı. Ancak Arpad şehri kolay kolay teslim olmadı. Tiglat-Pileser'in Arpad'ı fethetmesi üç yıl sürdü, bunun üzerine sakinlerini katletti ve şehri yıktı. Ardından Arpad bir eyalet başkenti olarak hizmet verdi. Arpad surlarının kalıntıları Tell Rifaat'ta hala 8 metre yüksekliğe kadar korunmaktadır. Şehirle müttefik olmuş bir prensler koalisyonu da yenilgiye uğratıldı, buna Kummuhu, Kue, Karkamış ve Gurgum kralları da dahildi. Bit Agusi asla yeniden iskan edilmedi.

Diaohi veya Dayaeni (Gürcüce: დიაოხი veya ტაოხი; okunuşu: "diaoh'i" veya "t'aoh'i", Urartuca - Diauekhi, Asurca - Diaeni, Grekçe - Taochoi, Ermenice - Տայք; Tayk), muhtemelen MÖ 12. yüzyılda, Bronz Çağı Çöküşü (Hitit) sonrası dönemde oluşmuş, Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde bulunan kabileler birliğiydi. Burada yaşayan kabilelerin Kartveli dillerini veya Hurri dilini konuştukları tahmin edilmektedir.

Çok sayıdaki bilimsel çalışmalara rağmen, Diaohi ülkesindeki nüfus yapısının etno-linguistik yapısının ne olduğu kesin olarak tespit edilememiştir. Genel olarak kabul gören iddia Proto-Kartveli veya Hurri topluluklarının oluşturduğudur, bununla beraber Proto-Kartveli dillerini konuşan halkın ortaya çıkış yeri olduğu da iddia edilir. Diaohi, Ermeni tarihçi Ronald Grigor Suny (1994) tarafından "Proto-Gürcülerin önemli bir kabile oluşumu" olarak tanımlanır.

Diaohi Krallığı'ndan Urartu yazıtlarında bahsedilmektedir. Genelde (her zaman olmasa da) Asur kralı I. Tiglat-Pileser'in üçüncü yılına (MÖ 1118) ait  Yonjalu yazıtıyla özdeşleştirilir. Genel coğrafi kapsamı tam olarak bilinmemekle beraber birçok akademisyen, bugünkü kuzeydoğu Türkiye'deki Pasinler Ovası'nı, diğer akademisyenler ise Kura Nehri'ni izleyen hat boyunca Türkiye-Gürcistan sınırı çevresini krallığın sınırlarına dâhil eder. Büyük olasılıkla, Diaohi topraklarının sınırları, Fırat Nehri'nin kaynağından Çoruh Vadisi'ne ve Oltu'ya kadar uzanmış olabilir.
Urartu kaynakları Diaohi'nin üç önemli şehrinden bahseder; Zua, Utu ve Sasilu. "Zua" sıkça Zivin Kale ile tanımlanır. "Ultu", muhtemelen modern Oltu'dur. "Sasilu" ise bazen Tortomi (bugünkü Tortum yakınlarındaki Erken Orta Çağ Gürcü Toponimisi "Sasire" ile ilişkilendirilir. Tarihsel coğrafi tanım ve anlatımlara göre, Diaohi birliğinin selefi Hayasa-Azzi (MÖ 1500-1290) federasyonuna benziyordu ve toprakları kabaca Hayasa-Azzi topraklarına karşılık gelmekteydi. Asurolog Archibald Sayce Diaohi/Diaeni adını, kurucu kralı diaus'dan aldığını öne sürmektedir.
Bu federasyon, Asur baskınlarına karşı koyacak kadar güçlüydü, ancak MÖ 1112'de Diaohi kralı olan Sien, Diaohi'yi Nairi'nin en kuzey noktası olarak tanımlayanAsur kralı I. Tiglat-Pileser tarafından yenilgiye uğratılarak esir alındı, sonrasında vasallık karşılığı serbest bırakıldı. MÖ 845'te ise benzer şekilde, Diaohi Asurlular tarafından istila edildi. Savaşı kaybeden Asia, Asur krallığına boyun eğmek zorunda kaldı. Asur kralı III. Şalmanezer, Diaohi birliğini itaat etmeye zorladı ve kralı Asia'yı, Asurlar ve kendisine bağımlı bir hükümdar hâline getirdi.
Diaohi, MÖ 8. yüzyılda yeni ortaya çıkmış olan Urartu bölgesel gücünün hedefi hâline geldi. Hem Menua (MÖ 810–785) hem de I. Argişti (MÖ 785–763) Diaohi Krallığına karşı seferberlik ilan etti. I. Argişti, Kral Utupursini'yi yendi ve mal varlığını ilhak etti. Öldürülmekle tehdit edilen Kral Utupursini, çeşitli metaller ve çiftlik hayvanları da dâhil olmak üzere Urartuya haraç ödemek zorunda kaldı.
Diaohi krallığı, adına yapılan son referans ve kayıtların tarihi olan MÖ 760'lı yıllarda Kolhis Krallığı'nın akınları sonrası tarih sahnesinden silindi.

(Dünyanın Dört Köşesinin Kralı" unvanına sahip Asur kralı III. Şalmanezer kendi yıllıklarında şöyle yazar; Krallığımın 15. yılında Nairi topraklarına yürüdüm. Dicle'nin kaynağında, sularının çıktığı bir dağ yamacında kraliyet heykelimi yarattım. Orada gücümün (ve) kahramanca işlerimin övgülerini yazdım. (Sonra) Tunibunu Dağı geçidine girdim (ve) Fırat'ın kaynağına kadar Urartunun, Aramu şehirlerini yerle bir ettim, yıktım (ve) yaktım. (Böylece) Fırat'ın kaynağına kadar yürüdüm, tanrılarıma kurbanlar verdim (ve) orada Asur'un silahlarını yıkadım. Asia, Daiēnu topraklarının Kralı bana teslim oldu (ve) ondan vergi ve at haracı aldım. Kraliyet heykelimi yaptım (ve) onun şehrinin içine diktim. (47'b-51)

Hayasa-Azzi
Taokhlar
Nairi
Anadolu'daki antik krallıklar listesi
Tarihöncesi Gürcistan

Antonio Sagona, Claudia Sagona, Archaeology At The North-east Anatolian Frontier, I: An Historical Geography And A Field Survey of the Bayburt Province (Ancient Near Eastern Studies) (Hardcover), Peeters (January 30, 2005), 90-429-1390-8
Georgia. (2006). Encyclopædia Britannica. Retrieved February 14, 2006, from Encyclopædia Britannica Premium Service 20 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kavtaradze, G. L., "An Attempt to Interpret Some Anatolian and Caucasian Ethnonyms of the Classical Sources", Sprache und Kultur, # 3 (Staatliche Ilia Tschawtschawadse Universitaet Tbilisi für Sprache und Kultur Institut zur Erforschung des westlichen Denkens). Tbilisi, 2002. G. L. Kavtaradze. An Attempt to Interpret Some Anatolian and Caucasian Ethnonyms of the Classical Sources | Anatolia | Hittites
Melikishvili, G. A., "Diauehi". The Bulletin of Ancient History, vol. 4, 1950. (Publication in Russian)
(Rusça) С. Д. Гоготидзе, Локализация «стран» Даиаэн-Диаоха.

Dor Heksapolisi (Grekçe: Δωρικὴ Ἑξάπολις, Dorike Heksapolis ya da Grekçe: Δωριέων Ἑξάπολις, Dorieon Heksapolis; Dor Altı Kenti), altı Dor kentinin bir araya gelerek oluşturdukları birlik. Muadili Panionion gibi bir konfederasyon konumundadır. Heksapolis (Grekçe: Ἑξάπολις) altı şehirden oluşan coğrafi birlik ya da kurum anlamına gelmektedir. Bunun yanında dînî bir birliktir ve Apollon tapınağı etrafında şekillenir. Herodotos'a göre bu heksapolisi teşkil eden Dor kentleri şunlardır: Halikarnassos, Knidos, Lindos, Ialysos, Kameiros, Kos. (I.144)

Yunanca 'altı' anlamına gelen heksas (Grekçe: ἑξάς) ve 'şehir (-devlet)' anlamında gelen polis'ten(Grekçe: πόλις) oluşur.

Büyük Kiros'un (MÖ 6. yüzyıl) Lydia'yı ele geçirip Anadolu'nun büyük bölümüne hakim olması sonrası tehlike, diğer Yunanlara yöneldiğinde Dor Heksapolisi çoktan bozulmuş, Halikarnassos'un birlik dışı bırakılmasıyla heksapolis pentapolise, yani beş şehirden oluşan bir birliğe dönmüştü. Yine Herodotos'un anlatımına göre, Apollon onuruna düzenlenen oyunların birinde ödül olarak kazandığı üçayağı âdet üzere tapınağa bırakması gereken Halikarnassoslu Agasikles bu âdete uymayıp ödülü evine götürünce; bunu tapınağa saygısızlık olarak gören diğer beş kent, Halikarnassos'tan gelenleri bir daha tapınağa yaklaştırmamıştı. Böylece Halikarnassos birlik dışı kalmış, heksapolis pentapolis olmuştu.

Fransız Suriye ve Lübnan Mandası (Fransızca: Mandat pour la Syrie et le Liban, Arapça: الانتداب الفرنسي على سوريا ولبنان, romanize: al-intidāb al-fransi 'ala suriya wa-lubnān) (1923-1946), Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesi sonrasında Suriye ve Lübnan'la ilgili olarak kurulan bir Milletler Cemiyeti mandası. Manda sisteminin sömürgecilikten farklı olması gerekiyordu, yöneten ülke, sakinleri kendi kendini yönetmeye uygun kabul edilene kadar mütevelli olarak hareket etmeyi amaçladı. Bu noktada, görev süresi sona erecek ve bağımsız bir devlet doğacaktı.
1918'de savaşın bitimini takip eden iki yıl boyunca - ve savaş sırasında İngiltere ve Fransa tarafından imzalanan Sykes-Picot Anlaşması uyarınca - İngilizler Osmanlı Mezopotamyası'nın (modern Irak) çoğunu ve Osmanlı Suriyesi'nin (Filistin ve Ürdün) güney kesimini kontrol etti. Fransızlar Osmanlı Suriye'sinin geri kalanını, Lübnan'ı, İskenderiye'yi (Hatay) ve güneydoğu Türkiye'nin bazı kısımlarını kontrol etti. 1920'lerin başında bu toprakların İngiliz ve Fransız kontrolü, Milletler Cemiyeti'nin manda sistemi tarafından resmîleştirildi ve 29 Eylül 1923'te Fransa, bugünkü Modern Suriye'ye ek olarak Lübnan ve İskenderun topraklarını da içeren Suriye'nin Milletler Cemiyeti mandası olarak atandı.
Bölgenin Fransız yönetimindeki yönetimi, Suriye Federasyonu (1922-25), Suriye Devleti (1925-30) ve Suriye Cumhuriyeti (1930-1958) dâhil olmak üzere bir dizi farklı hükûmet ve bölge aracılığıyla gerçekleştirildi. Büyük Lübnan Devleti, Alevi Devleti ve Cebel-i Dürzî Devleti gibi daha küçük devletler de kuruldu. Hatay Devleti, 1939'da Türkiye'ye halk oylaması ile katıldı. Fransız mandası, sonucunda iki bağımsız ülke Suriye ve Lübnan'ın oluştuğu 1943 yılına kadar sürdü. Fransız birlikleri en sonunda 1946'da Suriye ve Lübnan'ı terk etti.

Suriye'de Osmanlıların yenilmesiyle, General Sir Edmund Allenby komutasındaki İngiliz birlikleri, Mekkeli Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal liderliğindeki Arap İsyanı'na bağlı birlikler eşliğinde 1918'de Şam'a girdi. Faysal, savaş sonrası ilk yeni Arap hükûmetini Şam'da kurdu ve Ali Rıza Paşa er-Rikabi'yi askerî vali olarak atadı.

Yeni Arap yönetimi, Suriye'nin belli başlı şehirlerinde yerel yönetimler kurdu ve tüm Suriye'de pan-Arap bayrağı çekildi. Araplar, İngilizlerin daha önceki vaatlerine inanarak, yeni Arap devletinin Suriye'nin kuzeyindeki Halep'ten güney Yemen'deki Aden'e kadar uzanan tüm Arap topraklarını kapsayacağını umuyorlardı.
Ancak İngiltere ve Fransa arasındaki gizli Sykes-Picot Anlaşması uyarınca General Allenby, Arap yönetimine Suriye'nin sadece iç bölgelerini (doğu bölgesi) tahsis etti. Filistin (güney bölgesi) İngilizlere ayrılmıştı. 8 Ekim'de Fransız birlikleri Beyrut'ta ve Lübnan'ın güneydeki Nakura'ya (batı bölgesi) kadar olan kıyı bölgesini işgal etti ve buradaki İngiliz birliklerinin yerini aldı. Fransızlar bölgedeki yerel Arap hükûmetlerini derhâl feshetti.

Fransa, Suriye'nin kontrolü altında olduğu Sykes-Picot Anlaşması'nın tam olarak uygulanmasını talep etti. 26 Kasım 1919'da İngiliz kuvvetleri, Fransızlarla karşı karşıya gelmemek için Şam'dan çekildi ve Arap hükûmetini Fransa ile karşı karşıya bıraktı. Faysal, Kasım 1918'den bu yana birkaç kez Avrupa'ya seyahat etmiş, Fransa ve İngiltere'yi konumlarını değiştirmeye ikna etmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştı. Fransa'nın Suriye'ye müdahale etme kararlılığı, General Henri Gouraud'nun Suriye ve Kilikya'ya yüksek komiser olarak atanmasıyla gösterildi. Paris Barış Konferansı'nda Avrupalı güçlerin Araplara verdikleri sözlerden dönmeye karar vermesiyle Faysal kendini daha da zayıf bir konumda buldu.
Mayıs 1919'da Şam'da toplanan Suriye Ulusal Kongresi için seçimler yapıldı. Koltukların %80'i muhafazakârlara gitti. Ancak azınlık, Cemil Merdam Bey, Şükri el-Kuvvetli, Ahmed el-Kadri, İbrahim Hanunu ve Riyad es-Sulh gibi dinamik Arap milliyetçisi figürleri içeriyordu. Kongre başkanı ılımlı milliyetçi Haşim el-Etâsî idi.
Haziran 1919'da Amerikan King-Crane Komisyonu, ülkenin geleceği hakkında yerel kamuoyunu araştırmak için Suriye'ye geldi. Komisyonun görev alanı Halep'ten Beerşeba'ya kadar uzatıldı. 36 büyük şehri ziyaret ettiler, 300'den fazla köyden 2.000'den fazla delegasyonla görüştüler ve 3.000'den fazla dilekçe aldılar. Vardıkları sonuçlar, Suriyelilerin kendi ülkelerindeki manda yönetimine ve Balfour Deklarasyonuna muhalefetlerini ve Filistin'i kapsayan birleşik bir Büyük Suriye talebini doğruladı. Komisyonun sonuçları hem İngiltere hem de Fransa tarafından görmezden gelindi.

Faysal'ın Fransa Başbakanı Clemenceau ile uzlaşmayı kabul etmesi Suriye'de huzursuzluk yarattı. Haşimi karşıtı gösteriler patlak verdi ve Lübnan Dağı'ndaki ve çevresindeki Müslüman sakinler, büyük ölçüde Hristiyan olan yeni bir Büyük Lübnan devletine dâhil olma korkusuyla isyan ettiler. Fransa'nın Levant'taki bu topraklar üzerindeki iddiasının bir kısmı, Fransa'nın Osmanlı İmparatorluğu tarafından azınlık Hristiyan topluluklarının koruyucusu olarak kabul edilmesiydi.
Mart 1920'de Şam'daki Kongre, Faysal-Clemenceau anlaşmalarını reddeden bir kararı kabul etti. Kongre, Suriye'nin doğal sınırlarında (Güney Suriye veya Filistin dahil) bağımsızlığını ilan etti ve Faysal'ı tüm Arapların kralı ilan etti. Faysal, Ali Rıza el-Rikabi'yi hükûmeti kurmaya davet etti. Kongre ayrıca komşu Irak ile siyasî ve ekonomik birlik ilan etti ve bağımsızlığını da talep etti.
25 Nisan'da, Sevr Antlaşması'nı formüle eden İtilaf Devletleri arası yüksek konsey, Fransa'ya Suriye (Lübnan dâhil) ve İngiltere'ye Filistin (Ürdün dahil) ile Irak Mandası'nı verdi. Suriyeliler bu sonuca şiddetli gösterilerle karşılık verdiler ve 7 Mayıs 1920'de Haşim el-Etâsî başkanlığında yeni bir hükûmet kuruldu. Yeni hükûmet zorunlu askerliği düzenlemeye karar verdi ve bir ordu kurmaya başladı.

Bu kararlar, Fransa'nın yanı sıra kararları bir "darbe" olarak kınayan Lübnan Dağı Maruni Patrikhanesi tarafından da olumsuz tepkilere yol açtı. Beyrut'ta Hristiyan basını Faysal hükûmetinin kararlarına düşmanlığını dile getirdi. Lübnanlı milliyetçiler, 22 Mart 1920'de Lübnan'ın bağımsızlığını ilan eden Baabda'da Hristiyan figürlerden oluşan bir konseyi toplamak için Faysal hükûmetine karşı krizi kullandılar.
14 Temmuz 1920'de General Gouraud, Faysal'a bir ültimatom yayınladı ve ona boyun eğmekle tahttan çekilmek arasında seçim yapma şansı verdi. Güç dengesinin kendi lehine olmadığını anlayan Faysal, işbirliği yapmayı tercih etti. Ancak genç savaş bakanı Yusuf el-Azma buna uymayı reddetti. Ortaya çıkan Fransa-Suriye Savaşı'nda, Arap ordusunun kalan küçük birliklerinin yanı sıra Bedevi atlıları ve sivil gönüllülerden oluşan el-Azma komutasındaki Suriye birlikleri, General Mariano Goybet komutasındaki daha iyi eğitimli 12.000 kişilik Fransız kuvvetleriyle Meyselun Muharebesi'nde karşılaştı. Fransızlar savaşı bir günden az bir sürede kazandı ve Azma, Suriye birliklerinin çoğuyla birlikte savaş alanında öldü, kalan birlikler muhtemelen kaçtı. General Goybet Şam'ı 24 Temmuz 1920'de çok az direnişle ele geçirdi ve iki yıl sonra 24 Temmuz 1922'de Londra'da manda emri verildi.

Lübnan'a varan Fransızlar, Hristiyan topluluğu tarafından kurtarıcı olarak kabul edildi, ancak Suriye'nin geri kalanında güçlü bir direnişle karşı karşıya kaldılar.
Manda bölgesi altı devlete bölündü. Bunlar Şam (1920), Halep (1920), Alevi (1920), Cebel-i Dürzî (1921), özerk İskenderun Sancağı (1921, günümüz Hatay'ı) ve daha sonra  modern Lübnan ülkesi olan Büyük Lübnan Devleti'dir (1920).
Bu devletlerin sınırları kısmen Suriye'deki mezhepsel coğrafyaya dayanıyordu. Farklı Suriye mezheplerinin birçoğu, Fransızların tüm Suriye devletlerinde karşılaştığı sayısız isyanın gösterdiği gibi, Fransız mandasına ve yarattığı bölünmeye düşmandı. Lübnan Dağı'ndaki Maruni Hristiyanlar ise Fransızlar altında gerçekleşen bağımsızlık hayaline sahip bir topluluktu; bu nedenle, Büyük Lübnan, yeni kurulan devletler arasında bir istisnaydı.
Fransa'nın Suriye üzerinde tam kontrol sahibi olması ve özellikle Alevi topraklarında, Dürzi Dağı ve Halep'te patlak veren tüm isyanları bastırması 1920'den 1923'e kadar üç yıl sürdü.
Farklı devletlerde ayaklanmalar olmasına rağmen Fransızlar, yönetimlerini uzatma umuduyla Levant'taki farklı etnik ve dini gruplara kendi topraklarını kasten verdi. Fransızlar, sömürge yönetimini sona erdirmek isteyen Suriye milliyetçi hareketine verilen desteği azaltmak için bölgedeki çeşitli grupları parçalamayı umuyordu. Devlet hükûmetlerinin idaresine büyük ölçüde Fransızlar hakimdi. Yerel makamlara çok az yetki verildi ve bağımsız olarak politikaya karar verme yetkisine sahip değildi. Yerel liderlerin sahip olduğu küçük miktardaki güç, Fransız yetkililer tarafından kolayca reddedilebilirdi. Fransızlar, Levant'taki insanların kendi kendine yeterli yönetim organları geliştirmesini önlemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

3 Ağustos 1920'de, Haut-commissariat de la République française en Syrie et au Liban'ın Arrêté 299'u Hasbaya, Rachaya, Maallaka ve Baalbeck kazalarını o zamanlar Lübnan Özerk Bölgesi olarak bilinen bölgeye bağladı. Daha sonra 31 Ağustos 1920'de General Gouraud, Lübnan'ın Suriye'nin geri kalanından ayrı muamele göreceğini belirten açıklayıcı notlarla Büyük Lübnan Devleti'ni sınırlandıran Arrêté 318'i imzaladı. 1 Eylül 1920'de General Gouraud, Beyrut'ta düzenlenen bir törenle Büyük Lübnan Devleti'nin (Fransızca: État du Grand Liban,Arapça: دولة لبنان الكبير) kurulduğunu halka ilan etti.

Büyük Lübnan, Lübnan Dağı'nın mutasarrifyasının (Osmanlı idari birimi) Maruni nüfusu için Fransa tarafından "güvenli bir sığınak" olarak yaratıldı. Marunilerin çoğunlukta olduğu bir bölge olan Lübnan Dağı, Osmanlı döneminde çeşitli derecelerde özerkliğe sahipti. Bununla birlikte, Maruni mutasarrıflığa ek olarak, çoğunluğu Müslüman olan diğer bölgeler de eklenerek "Büyük" Lübnan oluşturuldu. Bu bölgeler bugün Kuzey Lübnan, Güney Lübnan, Bekaa Vadisi ve Beyrut'a tekabül ediyor. Büyük Lübnan'ın başkenti Beyrut'tu. Yeni devlete Fransız bayrağını Lübnan sediriyle 

Galatya veya Galatiya (Antik Grekçe: Γαλατία Galatía, "Galya") günümüz Türkiye'sinin Ankara ve Eskişehir illerini kapsayan, orta Anadolu tepeliklerinde bulunan antik bir bölgedir. Galatya, MÖ 279'da Balkanlara göçlerinin ardından, 3. yy.'da Trakya'dan (bkz. Tylis) buraya göç edip yerleşen Galya kabilelerinden ismini almıştır. Romalı tarih yazıcıları tarafından bu bölge Doğu Galya ve yerlileri Galli (Galyalı ya da Kelt) olarak adlandırılmıştır.

Galatya'nın kuzeyinde Bitinya ve Paflagonya, doğusunda Pontus ve Kapadokya, güneyinde Kilikya ve Likaonya ve batısında Frigya bulunmaktaydı. Merkezi Ankira (günümüz Türkiye'sinin başkenti olan Ankara) 'dır.

"Galatyalılar" adı Anadolu'da yaşayan Kelt kavimleri olan Tektosaglar, Trokmiler ve Tolistoboglar için Greklerce kullanılmıştır. MÖ 1. yy.'dan itibaren bu bölgede yaşayan Keltler, Helenize olmuşlardır ve Greklerce Helenogalat (Ἑλληνογαλάται) olarak adlandırılmıştırlar. Romalılar ise bu halkı Gallogrek (Gallograeci) olarak adlandırmışlardır. Keltlerin büyük bir kısmı Helenistik Anadolu'da asimile olmuşlarsa da kendilerine ait dil ve kültür özelliklerini korumuşlardır.
MÖ 4. yy.'dan itibaren Kelt kavimleri Balkanlara göç ederek Traklar ve Greklerle etkileşim içine girmişlerdir. MÖ 380'de Dalmaçya'nın güney bölgelerinde (günümüz Hırvatistan'ı) savaşmışlardır. Söylentilere göre Büyük İskender'in babası Makedonyalı II. Filip Kelt yapımı bir hançerle suikasta uğramıştır. Arrian, Büyük İskender'in MÖ 335 yılında Getya seferine dair İskender'le karşılaşmak adına "Keltlerin Iyonya sahillerine yerleştiği"ni yazmıştır. Bazı antik kayıtlarda Keltlerin, Siraküzlü I. Diyonisyus ile ittifak yaparak Makedonların yanında Febelilere karşı savaştıklarından bahsedilmektedir. MÖ 279'da iki Kelt kabilesi Brennus'un önderliğinde birleşmiş ve Bulgaristan'ın güney kısmından Grek devletlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. Livi'ye göre kayda değer bir askeri kuvvet bu gruptan ayrılarak Küçük Asya'ya ilerlemiştir.
Birkaç yıl boyunca, aralarında Bizantiyon ve Kalkedon'un da bulunduğu bir Helenopontus şehirleri birliği, Keltlerin Küçük Asya'ya girişini önlemişlerdir fakat bu durum Bitinya kralı I. Nikomedes'in kardeşi II. Zipoyitis'e ve Selevkos kralı I. Antiyohos'a karşı bazı Kelt liderleriyle ittifakı sonucunda değişmiştir. Keltler sonunda Küçük Asya'ya girdiklerinde kaos, Keltlerin Filler Savaşı'nda Antiyohos'un ordusu tarafından mağlup edilmesine kadar sürmüştür. Savaşın ardından Keltler Frigya'ya çekilmişler, ardından da Galatya bölgesine yerleşmişlerdir. Kelt Galatyası'nın kapsadığı bölgede Ankira (günümüz Ankara'sı), Pessinus, Tavyum ve Gordiyon şehirleri bulunmaktaydı.

Deyotarus'un ölümüne kadar, Galatya Krallığı, Roma'nın Brutus ve Kassiyus komutasındaki ordusunda Mark Antoni'nin iltimasını kazanmış bir devşirme olan Amintas'a verilmişti. MÖ 25'teki ölümünden sonra Galatya, Augustus tarafından Roma İmparatorluğu'na katılmış ve Roma vilayeti olmuştur. Başkenti Ankira'nın (günümüz Ankara'sı) yanında, kralın veliahtı Pilamenes, Augustus'a saygısını gösterip onu memnun etmek için Frigya tanrısı Men için bir tapınak (Ankara Anıtı) yaptırdı. Galatya'daki bu tapınağın duvarlarında Augustus'un Res Gestae'sinin günümüze ulaşan büyük kaynağı mevcuttur. Şehirlerden birkaçı da Roma'ya gönülden bağlıydı.
Yosefus'a göre İncil'de geçen bir karakter olan Gomer, Galatyalıdır (ya da Galyalı). Diğer kaynaklar ise Kimer olduğunu iddia etmektedir.
Havari Pavlus, misyonerlik seyahatlerinde Galatya'yı da ziyaret etmiş ve Galatyalılar'a Mektup'u burada yaşayan Hristiyanlara yazmıştır.
Güçlü bir kültürel kimliğe sahip olmalarına rağmen, Galatyalılar MS 2. yy.'dan itibaren Anadolu'nun Helen medeniyeti içinde asimile (Helenleştirme) olmuşlardır. Galatyalılar, Aziz Yeronimos döneminde (MS 347 - 420) halen Galat dilini konuşmaktaydılar. Yeronimos, Ankara'daki Galatların Ren bölgesindeki Triyer'de yaşayan Treverler ile aynı dili konuştuğundan bahsetmiştir.
386 - 395 yılları civarında bir yönetim düzenlemesinde, yerine Galatia Prima ve Galatia Secunda ya da Salutaris adında, Frigya'nın da bir kısmını içeren iki il kurulmuştur. Galat halkının daha sonraki tarihi hakkındaki bulgular belirsizlik içindedir fakat büyük kısmı Anadolu'nun Grekçe konuşan nüfusuna karışmıştır.

Anadolu Tarihi

Geç Hitit Devletlerinin Yıkılışı. Geç Hititler ve Suriye'deki komşu ülkeler Kummuh, Karkamış, Sam'al, Gurgum, Tyros(Sur), Hamath (Hama), Melid, Tabal ve Que kralı Urukki (Awarikus/ Warikas); Assur Devletine vergi verir. Que kralı Awarikus'u Adana ili Yüreğir ilçesinde bulunan Luvice Hiyeroglif ve Fenikece çift dilli Çineköy Yazıtından da tanımaktayız. Bu yazıtta:
"Ben, ...’ın oğlu, Mukasas’ın soyundan Hiyawa kralı, Tanrı Tarhunza’nın hizmetkarı Warikas’ım. Ben Warikas, Hiyawa’yı genişlettim. Ve Tarhunza’nın yardımıyla Hiyawa Ovasını verimli yaptım. At üstünde at, ordu üzerine ordu dizdim..."
denilmektedir. Warikas'ın bu yazıtta kendisine "Hiyawa Ülkesi kralı" demesi ilginçtir. "Hiyawa", Assur belgelerinde Que ülkesi olarak geçen ülkenin Hiyeroglif Luvice karşılığı olduğu sanılmaktadır. Buna karşılık Fenikece nüshada ise Danuna (DNNYM) ülkesi yazmaktadır. MÖ 736 yılında Assur Devleti ve müttefiki Yahuda Kralı Ahaz; Aram Kralı II. Rezin'i ve İsrail Kralı Pekah'ı yenilgiye uğratırlar.
III. Tukulti-apil-Eşarra ikinci büyük Urartu Seferinde (735), Torosları batıdan aşarak Elazığ, Bingöl üzerinden Urartu başkenti Tuşpa (Van) üzerine yürüdü. Bütün ülkeyi yağmalamasına rağmen başkenti ele geçiremedi. Bu savaştan yara alan Urartu Devleti ise etkinliğini kuzeye kaydırmıştır. Assurlular, 732 yılında en güçlü Arami devleti Dimaşk'a (Şam) son verirler. Assurların müttefiki olan Sam'al kralı II. Panamuwa, Dimaşk (Şam) kuşatmasında hayatını kaybeder. Yerine Bar-rakap Sam'al kralı olur. 730 yılında Assurlular, Hiyeroglif yazıtlarda o dönemde Geç-Hitit krallıklarının hiçbirisinin kendisine yakıştırmaya cüret edemediği "Büyük Kral" unvanını kullanan ve vergi ödemeyi reddeden Tabal hükümdarı Wassusarma'yı (Uaşşurme) tahttan indirirler. Krallık ailesinden olmayan Hulli, Tabal Kralı tayin edilir. Bu dönemde Tabal ülkesinin yerel kralları olarak, İvriz Kaya Kabartması ve Bor stelinden tanıdığımız Tuwana (Tuhana) kralı Warpalawas (Urballa), Iştunda kralı Tuhamme, Tunna (Atuna) kralı Uşhitti ve Hupişna kralı Urimme bilinmektedir. Nevşehir ilinde Acıgöl'de bulunan ve Wassusarma'ya ait "Topada yazıtı" sayesinde yine aynı dönemde yaşamış olan Kiyakiyas ve Rutawas adlı iki yerel kralın adı da bilinmektedir. Tabal ülkesi, Tevrat'ta "Tubal" olarak geçmektedir. III. Tukulti-apil-Eşarra, Babil'i ele geçirir (729). Yerel bir kral atamak yerine kendini "Babil Kralı" ilan eder. V.Şulmanu-aşared zamanında ("Şalmaneser", 726-722), Sam'al kenti ele geçirilerek, tahrip edildi. Bu tarihten sonra Assurlu valiler tarafından idare edilen Sam'al kentinde Assur idaresi kalıcı olmuştur. Çok sonraları 681 tarihinde de kent hala Assurlu bir vali tarafından yönetiliyordu. Tabal kralı Hulli tahtından indirilerek Assur'a sürgün edildi. V. Şulmanu-aşared kısa süren hükümdarlığı döneminin sonunda Samaria (Şomron/Samiriye) kentini ele geçirerek, İsrail Devletini ortadan kaldırır (722).
V. Şulmanu-aşared bir saray enrikası sonucunda öldürülünce yerine II. Şarru-kin ("Sargon", 721-705) tahta çıkar. II. Şarru-kin döneminde Assur Devleti; Elam, Urartu, Mısır, Phrygia devletleri ve bunlarla sürekli ittifak kuran Geç Hitit Devletleriyle sürekli bir mücadele içinde olmuştur. II. Şarru-kin 720 yılında Karkar Savaşında, Mısır'dan destek alan Hamath (Hama) isyanını bastırır ve burayı bir Assur eyaletine dönüştürür. Filistin üzerinden Mısır sınırına ulaşan Şarrukin, daha ileri gidemeyerek Mısır Firavununun kendisine gönderdiği hediyeleri kabul etti. Bu dönemde Kıbrıs(Iatnana) krallarından da vergi aldı. 1845 yılında Larnaka yakınlarında Şarrukin'e ait bir stel bulunmuştur. Şarrukin, Assurluların "Iaunalılar" olarak tanımladıkları Yunanlar (Ionialılar) ile de savaşmıştır. Que ve Hilakku ülkeleri de II. Şarrukin tarafından fethedilir. Assurlular Que ülkesine bir yönetici atamakla birlikte, eski kral Awarikus bu yöneticinin idaresinde vassal bir kral olarak yönetimine devam etmiştir.
Muşki Kralı Mita'nın (Phrygia Kralı Midas) Tabal'ın yerel krallarından Şinuhtulu Kiakki'yi kendi tarafına çekmesi üzerine, II. Şarrukin MÖ 718 yılında Tabal'a sefer düzenler. Kiakki'nin yerine Atunalı Matti'yi geçirtir. Şarrukin; V. Şulmanu-aşared zamanında isyan eden Tabal kralı Hulli'ye haklarını iade eder. Hulli ölümüne kadar Assur'a sadık kalır. Hulli'nin ölümünden sonra Tabal Krallığının başına oğlu Ambaris geçer. Şarrukin, kızı Ahat-abişa'yı Ambaris ile evlendirir. Hilakku Ülkesini de, Tabal Devletine katarak Ambaris'e verir. Bu dönemde Assurlular, Tabal ülkesinden "Bit-Brutaş" adıyla sözederler.
Assur Devletinin Tabal politikası, Urartu ve Phrygia devletleri arasında kendilerine bağlı tampon bir devlet oluşturmak ve bu iki devletin ittifak kurmalarına engel olmaktı. Phrygialıların desteği ile Assur Devletine karşı isyan eden en güçlü Geç-Hitit Devleti olan Karkamış, savaş sırasında Phrygia ve Urartu'dan gerekli yardımı alamayınca sonunda Assur Egemenliğine boyun eğer (717). Bu ana dek varlığını, Assur Devleti'ne vergi vermekle birlikte devam ettiren Karkamış Devleti son bulur. Karkamış kralı Pisiris yakalanarak Assur'a götürülür. Yerine bir vali atanır. Büyük Hitit Devleti yıkıldıktan sonra Hitit kültürünü 500 yıl daha devam ettiren Karkamış Krallığı böylece tarihe karışır.
II. Şarru-kin, 715'te Phrygialılara (Muşki) karşı Batı Que'de düzenlediği seferde Pozantı'da (Paduwanda) zafer elde eder. Que'de Assur aleyhine bozulan düzeni yeniden kurar. Hilakku tekrar Assur denetimine geçer. Bu savaş neticesinde Phrygialıların Akdenizle olan bağı kesilir. Göksu Nehri vadisindeki demir ve kurşun madenleri ve sedir ağaçları Assurluların eline geçer. Kısa bir süre sonra II. Şarru-kin Phrygialıları (Muşki), Konya Ovasında tekrar yener. Tabal Kralı Ambaris'in Urartu ve Phrygia (Muşki) Devletleri ile işbirliği yapması üzerine, II. Şarru-kin Tabal Devletine karşı sefer düzenler ve ilhak eder (713). Hilakku da ilhak edilir. Şarrukin tarafından kendisine ihanet etmekle suçlanan Ambaris ve Tabal ülkesinin ileri gelenleri Assur'a sürgüne gönderilir. Tabal ve Hilakku doğrudan Assur devletine bağlanmakla birlikte Ahat-abişa kocasının yerine geçerek yönetimini sürdürmüştür. Assur'un Que valisi, 712, 711 ve 710 yıllarında Phrygia Devletine (Muşki) karşı seferler düzenler. II. Şarru-kin'in, Kammanu ve Melid'e sefer düzenler (712). Bu ülkenin kralı V. Şulmanu-aşared döneminde Gunzinanu idi. Bu dönemde Kammanu ve Melid ülkeleri birleşmişti. Şarrukin'in, Gunzinanu'yu tahttan indirip kral yaptığı Tarhunazi'nin çıkarttığı isyan, bu seferin düzenlenmesine neden olmuştur.Assurlular, Melid kentini eline geçirince Tarhunazi, Tegarama (Til-garimmu, bugün Gürün) kentine kaçar. Tevrat'ta bu kent Togarma olarak geçmektedir. Ancak bu kent de Assurluların eline geçince ve isyan batırılınca kral Tarhunazi, 5000 askeri ile birlikte esir alınıp Assur'a sürgüne götürülmüş, Melid ülkesinin idaresi Kummuh kralı Mutallu'ya verilmiştir. Yine aynı dönemde Gurgum Kralı Tarhulara, oğlu Mutallu tarafından öldürülür. II. Şarru-kin'in müdahalesi sonucunda Mutallu devrilir. Gurgum, Assur Egemenliğine boyun eğer (711). Bir eyalet haline getirilen Gurgum ülkesi, bundan sonra "Marqas Eyaleti" adını alacaktır. Bugünkü "Maraş" adı buradan türetilmiştir. Kafkaslardan gelerek Anadolu üzerine ilerleyen Kimmer istilaları sonucunda, Assur'a karşı düşmanca politikasından vazgeçmek zorunda kalan Phrygia Kralı Midas (Muşkili Mita), kendisini Assur'a karşı kışkırtan eski Que Kralı Urikki'nin (Awarikus), Urartu Devletine gönderdiği elçileri yakalatır ve Assur veliahtı Sin-ahhe-eriba'ya teslim eder (709). Kummuh'a saldıran Şarrukin, bu ülkeyi bir Assur eyaleti haline getirmiştir. Mutallu ve ailesinin kaçması üzerine Melid ve Kummuh, Assur Egemenliğine boyun eğmiştir (708).
Böylelikle Geç-Hitit Devletleri birer birer Assur egemenliğine girer. Bu bölgeler Assurlu valiler tarafından yönetilmeye başlanır. Siyasal kimliklerini kaybeden krallıklar uygulanan zorunlu göç sonunda kültürel kimliklerini de zamanla kaybeder. Luvice dili unutulur, ancak Aramice Assurlular tarafından da benimsenir ve varlığını sürdürür.
II. Şarru-kin, Tabal üzerine bir sefer daha düzenler ve burada Kimmerlere karşı savaşırken ölür(705). Cesedi bulunamaz. Tabal, Batı Kilikya bölgesi, Melid ülkesi ve Til-garimmu eyaleti Assur denetiminden çıkar. Kimmer İstilası sonucunda Phrygia(Frigya)Devleti de tarihe karışır (695). Kral Midas intihar eder.

II. Şarru-kin'in ölümü üzerine Asi-Tiwatas (Aza-Tiwata) yönetimindeki Que Devleti, Assur'a isyan eder. Başlangıçta Que Ülkesinin kralı Awarikus'a bağlı yerel bir yönetici olan Asi-Tiwatas, Şarrukin'in beklenmeyen ölümü sonrası Assur Devletinin içinde bulunduğu kargaşadan yararlanarak büyük çapta bir isyana kalkışmıştır. Azatiwataya kenti (Karatepe-Arslantaş) ise kral Asi-Tiwatas'ın merkezidir. Hilakku Devleti ile bölgedeki Yunan ve Fenikeli azınlık da Assur'a karşı bu isyana katılır. Bu bölgeye III. Tukulti-apil-Eşarra tarafından sürgün edilen Fenikeli göçmenler yerleşmişti. Fenike dili, Hiyeroglif Luwicesi ile birlikte Que ülkesinin resmi yazı dili olarak kullanılmaktaydı. Asi-Tiwatas, Que Ülkesi yerine "Danuna Ülkesi" tabirini kullanmayı tercih etmektedir. Asi-Tiwatas'ın isyanı üç yıl sürer (705-702). Sin-ahhe-eriba, 703-702 yılları arasında düzenlediği seferle isyanı bastırmıştır. Burada bir anıt diktiren Sin-ahhe-eriba, sürgüne götürdüğü Que ve Hilakku insanlarını Ninua sarayının inşasında çalıştırır. Böylelikle Geç-Hitit Devletlerinin teker teker sona ermesiyle Anadolu'daki Luwice hiyeroglif yazıtlar da kesilir. Bilinen son yazıtlı buluntu yeri Azatiwataya (Karatepe-Arslantaş) kalesidir. Ancak isyanı Kirua devam ettirir. Hilakku Devleti ve bölgede bulunan Yunan azınlık, Kirua'yı destekler. Assurlular, Yunanları “Ia-ama-nuu”, “Ia-u-na-ja” biçiminde belirtmektedir. Yunanlar, Dağlık Kilikya kıyılarında Nagidos (Bozyazı), Kelenderis (Aydıncık), Aphrodisias, Holmoi (Taşucu), Soloi (Viranşehir) gibi koloniler kurmuşlardı. Tarsus ve İngirra (Ankhiale) şehirleri de isyana katılınca bütün bölge Assur'a karşı başkaldırmış olur. Assur Devleti, isyanı ancak 6

Golan Tepeleri ya da Cevlan Tepeleri (Arapça: هَضْبَةُ الْجَوْلَانِ, romanize: Haḍbatu l-Jawlān; ya da Arapça: مُرْتَفَعَاتُ الْجَوْلَانِ, romanize: Murtafaʻātu l-Jawlān; İbranice: רמת הגולן‎, romanize: ) veya sade bir şekilde Golan, Levant'ta yaklaşık 1.860 kilometrekarelik bir bölgedir. 'Golan Tepeleri' olarak tanımlanan bu bölge, disiplinler arasında farklılık gösterir: jeolojik ve biyocoğrafik bir bölge olarak Golan Tepeleri, güneyde Yermuk Nehri, batıda Celile Denizi ve Hula Vadisi ile sınırlanan bazaltik bir platoyu ifade eder. Sosyo-politik olarak Suriye'nin güneybatı, İsrail'in ise kuzeydoğu ucundaki bir bölgedir. Lübnan ve Ürdün ile komşudur. Bir bölümü Kuneytire Valiliği, bir bölümü Dera Valiliği'nin sınırları içinde kalır.
Bölgede çok eski zamanlardan beri yerleşimler bulunmakta olup Amoriler, Aramiler ve Yahudiler gibi Kuzeybatı Semitik halkları ilk hüküm sürmüş gruplar arasındadır. Golan'da Asur ve Babil, Ahameniş, Roma ve sonrasında Bizans egemenliğinin ardından 7. yüzyıl ortalarında İslami devletlerin hakimiyeti başlamıştır. Emeviler, Abbasiler, Büyük Selçuklular ve 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğu kontrolündeki bölge I. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransız mandası haline getirilmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında Suriye'ye katılan bölge 1967'de, Altı Gün Savaşı sırasında İsrail'in askeri işgali altına girmiştir. 1981'de İsrail, Golan'ın ele geçirdiği bölümlerini tek yanlı olarak ilhak etmiştir.
Yükseltili yapısından ötürü çevresindeki bölgelerden farklı iklim özellikleri gösteren Golan Tepeleri zengin su kaynakları ile tanınır. İsrail'in su ihtiyacının %15'i bu bölgede bulunan akarsulardan karşılanmaktadır. Bölgede yer alan en yüksek zirve 2.814 metre olup Hermon Dağı'nda yer almaktadır.

Batıdan Taberiye Gölü ve Marj Al-Hula ovası, doğudan Er-Rakkad Vadisi, Kuzeyden Saar Vadisi ve Harmun dağı, Güneyden ise Yarmuk nehri Golan Tepeleri'nin doğal sınırlarını oluşturmaktadır. Toplam yüzölçümü 1860 km2 olarak tahmin edilen Golan Tepeleri'nin idarî merkezi olan Kuneytire kenti, Suriye’nin başkenti Şam'ın 67 km batısındadır.

Tanah'da Golan, Başan'da bulunan bir sığınak kent olarak belirtilmiş, Tesniye, Yeşu ve Tarihler Kitabı'nda şehre atıfta bulunulmuştur. 19. yüzyıl yazarları "Golan" kelimesini "çevrelenmiş bölge" olarak yorumladılar.
Bölgenin Grekçe adı Gaulanitis'tir (Grekçe: Γαυλανῖτις). Mişna'da ise bölge için verilen isim, Aramicede verilen isimlere benzer şekilde Gablān, Gawlāna, Guwlana ve Gublānā'dır. Bölgeye Arapçada Jawlān (Arapça: جولان) ve Djolan (Arapça: جولان) isimleri verilirken, Osmanlı kaynaklarında Cevlân (Osmanlıca: جولان), Kenan dilleri ve İbranicede ise "Golan" (İbranice: גולן‎) olarak anılmıştır. Bizans dönemine ait Arap haritacıları, bölgeye bir plato olmasına rağmen Cebel (dağ) adını vermişlerdir.
Müslümanlar tarafından MS 7. yüzyılda fethedilen bölge, Yahudi Ansiklopedisi’nde Gaulonitis olarak adlandırılmaktadır. Bölgenin adı Golan Tepeleri şeklinde ise 19. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandı.

Tarihi boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapan Golan Tepeleri, MÖ 3000'den MÖ 900 civarına kadar, Tunç ve Demir Çağı'nda Amoriler ve Aramiler gibi Kuzeybatı Sami dilleri konuşan halklar tarafından kontrol edildi. Daha sonra İbrani Kutsal Kitabı'na göre İsrailoğlu kontrolüne giren bölgede tarihi kayıtlara göre MÖ 900'den itibaren ilk başta birleşik monarşi altındaki İsrail Krallığı, daha sonra ise ardılı Kuzey İsrail Krallığı hüküm sürdü. Golan'ın adı Tanah’ın Tesniye ve Yeşu kitaplarında Ürdün Nehri'nin kuzeyindeki üç sığınak kentlerden biri olarak geçmektedir.
Daha sonra sırasıyla Asur, Babil ve Ahameniş İmparatorluğu kontrolüne giren bölge MÖ 4. yüzyılda Makedonya'nın lideri İskender tarafından ele geçirildi. MÖ 1. yüzyıda Roma İmparatorluğu egemenliğine, sonrasında ise ardılı Bizans egemenliğine girdi ve Sasani İmparatorluğu'nun bölgeyi 600 civarında almasına kadar elinde tuttu. Bizans ve Roma dönemlerinde Yemen kökenli Hristiyan Araplar olan Gassanilerin "Cevlân" olarak da adlandırdıkları Golan'da hakimiyet kurmalarına izin verilmiş, bu devlet Bizans ve Roma için bir uydu ve tampon devlet görevi görmüştür.

Bilad'üş-Şam'ın (Levant) Yermük Muharebesi sonucunda ele geçirilmesinden sonra (633-640), Golan bölgesi İslami devletlerinin kontrolüne girdi. Bölge sırasıyla Râşidîn, Emevî, Abbâsî, Şii Fâtımî ve Oğuz Selçuklu Hanedanı'nın egemenliği altında yer aldı. 12. yüzyılda Haçlı Seferleri boyunca bölgede yer alan Banias şehrine kısa süreliğine Hristiyan devletler egemen oldu, daha sonra ise Selahaddin Eyyubi'nin kontrolü altına girdi. Golan'a 1259'da Moğollar, ardından da Memlûk Devleti hakim oldu.

16. yüzyılda Osmanlıların egemeliğine giren bölgede Dürzi toplulukları ilerleyen yüzyıllarda bölgeye yerleşti, ancak göçebe yaşayan Arap Bedevi kabilelerinin yerleşim birimlerine yaptıkları istilalar ve saldırılar nedeni ile geçmişte boşalmış şehir ve kasabalara yeniden yerleşim yapılmadı. 1868 yılında bölge "neredeyse tamamen boş" olarak tanımlandı ve bu zamanda gezi rehberleri Golan'daki 127 tarihi şehirden sadece 11'inde hala yaşanıldığını kaydetti. Bölgeye 1864'te Kuzey Kafkasya’nın Çarlık Rusya tarafından ele geçirilmesi nedeniyle Osmanlı Devleti'ne sığınan Çerkezler'in yerleştirildiği bilinmektedir. Osmanlı döneminde bölgede ilk Siyonist Yahudi yerleşim birimleri kurulmaya başlandı.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'nı kaybettikten sonra Golan Tepeleri, Sykes-Picot Anlaşması uyarınca önce Fransa Suriye Mandası daha sonra Birinci Suriye Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti topraklarının bir parçası haline geldi.

İsrail, 9 Haziran 1967'de Altı Gün Savaşı sırasında Kuneytire kenti dâhil Golan Tepelerini ele geçirdi. Ardından İsrail hükûmeti, Golan'ın kuzeydoğusundaki Dürzi köyleri hariç, Golan'ın köy ve kasabalarında kalan halkın tamamını Suriye topraklarına gönderdi. Ekim 1973'te 1973 Arap-İsrail Savaşı (Dördüncü Arap-İsrail Savaşı olarak da bilinir) sırasında Suriye tarafı, 1860 km2 olarak tahmin edilen Golan'ın toplam alanından, İsrail'in bomba saldırıları sırasında yıkılan ve hala yıkık şehir olarak bilinen Kuneytire kenti dâhil 60km²'yi geri aldı. Aralık 1981'de İsrail parlamentosu Knesset, Golan Tepeleri'nin ele geçirilen kısmını İsrail'e tek taraflı olarak ilhak etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1981'de aldığı 497 sayılı karar ile durumun hukuki geçerliliği olmadığını belirtti.
25 Mart 2019'da ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıdığını ilan eden bir deklarasyon imzaladı. Karar üzerine Birleşmiş Milletler açıklama yaparak daha önce belirlenmiş politikasında değişiklik olmadığını ifade etti. Rusya'dan yapılan açıklamada tanıma kararının bölgede yeni bir gerilim dalgası yaratabileceği endişesi dile getirildi. Türkiye Dışişleri Bakanlığı "kararı esefle karşıladığını ve şiddetle kınadığını" bildirdi.

İsrail'in ele geçirmesinden önce Golan'da 164 köy, 146 mezraa ve Kuneytire ve Fik adında iki kent bulunmaktaydı. 1966 yılında Suriye hükûmetince yapılan nüfus sayımına göre Golan'ın nüfusu, 153 bin kişi idi. Nüfusun çoğunluğu Sunni Araplardan oluşmakta, önemli azınlıklar arasında ise Dürzîler ve Nusayriler yer almaktaydı. Aynı zamanda daha küçük Çerkes ve Türkmen toplulukları da mevcuttu. İsrail, 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında ve sonrasında yaklaşık 131 bin Golanlıyı Suriye topraklarına gönderdi. 1996'da Suriye hükûmetince yapılan nüfus sayımına göre sürgündeki Golanlıların nüfusu 490 bine ulaştı.
1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail'in kontrolünde kalan bölgede Suriyelilerin sayısı yaklaşık 7 bin kişi iken, bu sayı 2000 yılında İsrail hükûmetince düzenlenen nüfus sayımına göre 19 bin kişiye yükseldi. Yaklaşık olarak 17 bin Dürzi ve 2 bin Nusayri'den oluşan bu nüfusun sadece yüzde 13'ü İsrail vatandaşlığını kabul ederken nüfusun diğer bölümü ise İsrail vatandaşlığına geçme teklifini reddetti.
Golan'da İsrail ordusuna ait yaklaşık 60 karargah bulunmaktadır Bölgede 45 Yahudi yerleşim yeri bulunurken burada yaşayan nüfus sayısı yaklaşık 20 bin civarındadır.

1990'ların başında, İsrail hükûmeti, İsrail Ulusal Petrol Şirketi'ne (INOC) Golan Tepeleri'nde hidrokarbon arama izni verdi. İki milyon varil petrolün geri kazanım potansiyelinin, o zaman 24 milyon dolara eşdeğer olduğu tahmin ediliyordu. İzak Rabin yönetimi sırasında (1992-1995), İsrail ile Suriye arasındaki barış müzakerelerinin yeniden başlatılması için çaba sarf edildikçe izinler askıya alındı. 1996 yılında Binyamin Netanyahu, Golan'da petrol arama ve sondaj yapma etkinliklerinin yeniden sürdürülmesi için INOC'a ön onay verdi.
INOC, 1997 yılında Kamu Şirketleri Direktörü (GCA) Tzipi Livni tarafından denetlenen bir özelleştirme sürecine girmeye başladı ve bu süre zarfında, INOC'nin sondaj izinlerinin devlete iade edilmesine karar verildi. 2012 yılında, Ulusal Altyapı Bakanı Uzi Landau, Golan'daki petrol ve doğalgaz sondaj çalışmalarını onayladı. Ertesi yıl, İsrail Enerji ve Su Kaynakları Bakanlığı Petrol Konseyi, Effi Eitam başkanlığındaki New Jersey merkezli Genie Energy Ltd. şirketinin yerel bir yan kuruluşuna gizlice Golan Tepeleri'nde Hidrokarbon Arama ve Çıkarma Lisansı verdi.
Uluslararası insan hakları kuruluşları ise İsrail'i sondajın işgal altındaki Golan Tepeleri bölgesinde yürütüldüğü için uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlamaktadır.

(Arapça) Laurence Oliphant (1829 - 1888) Gilad Ülkesi ve Lübnan, Suriye, Ürdün ve Filistin'deki Geziler (1880). 1. Basım, 2004. 10 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Arapça) Muhammed Hayır İyd (محمد خير عيد), Golan’ın Türkmen boyları (عيون الزمان لمن سكن الجولان من عشائر التركمان), Birinci Basım, Türkmani Basımevi, Şam 2004. 26 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Arapça) Ahmed Vasfi Zekeriya, Bilad'üş-Şam Aşiretleri.
(Türkçe) Golan'ın Türkmen Yörükleri dönüşü bekliyor 26 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Türkçe) Murat Bardakçı: “Golan Tepeleri” denen yer bizim eski “Cevlân Nahiyesi”dir ve Bayat Türkmenleri’nin v

Golan Tepeleri, Batı Asya'nın Levant bölgesinde yer alan ve 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda İsrail tarafından Suriye'den ele geçirilip, işgal edilen kayalık bir platodur. İsrail ve ABD dışındaki uluslararası toplum, Golan Tepeleri'nin İsrail tarafından askeri işgal altında tutulan Suriye toprağı olduğunu kabul etmektedir. Savaşın ardından Suriye, Hartum Kararı'nın bir parçası olarak İsrail ile herhangi bir müzakereyi reddetmiştir.
Golan Tepeleri, 1981'de Knesset, İsrail yasalarını bölgeye uygulayan ve ilhak olarak tanımlanan bir hareket olan Golan Tepeleri Yasası'nı kabul edene kadar askeri yönetim altındaydı. Buna cevaben, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oy birliğiyle, İsrail'in toprakların statüsünü değiştirme eylemlerini kınayan 497 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını kabul etti ve İsrail'in eylemlerini "boş, hükümsüz ve uluslararası yasal etkiden yoksun" ilan etti ve Golan'ın işgal altındaki bir bölge olarak kaldığını ilan etti. 2019'da ABD, Golan Tepeleri'ni İsrail'in egemen bölgesi olarak tanıyan tek devlet olurken, uluslararası toplumun geri kalanı Suriye'nin İsrail askeri işgali altında tuttuğu toprakları olarak değerlendirmeye devam etmektedir.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, Osmanlı İmparatorluğu'nun eski topraklarının bazı bölümleri, savaşın muzaffer İtilaf Devletlerinin kontrolü altındaki Milletler Cemiyeti mandalarına bölündü. Filistin İngiliz Mandası ve Suriye Fransız Mandası, Paulet-Newcombe Anlaşması'nda ikisi arasında kesinleşen sınırla, bu tür iki manda idi. 1923'te çizilen sınır, Suriye ile Filistin arasındaki ilk ve bugüne kadarki son uluslararası sınırdı. Sınıri Celile Denizi'nin tamamını, doğu kıyısında on metre genişliğinde bir şeritle birlikte İngiliz Mandası içine yerleştirdi. Fransız Mandası, 1946'da Suriye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı ile sona erdi ve Suriye, tatlı su kaynaklarına daha fazla erişim sağlamak için sınırda değişiklik yapılmasını talep etti, İngilizlerin bu talebi reddi Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı ve bu sebeple İngiltere bu konuyu kapandı saydı.

İsrail'in bağımsızlık ilanını takip eden 1948 Arap-İsrail Savaşı, yeni kurulan İsrail devletinin İngiliz Mandası topraklarının yaklaşık %77'sini kontrol etmesiyle sonuçlandı. Ancak Suriye, İngiliz ve Fransızların çizdiği sınırın kıyı şeridinin on metre doğusundaki Celile Denizi'nin doğu kıyısına kadar ilerlemişti. Ateşkes ilanının ardından yapılan ateşkes görüşmelerinde, İsrail'in iddia ettiği gibi on metrelik şerit askerden arındırılmış bölgeye dahil edildi.

1967'de Altı Gün Savaşı'nda İsrail, Suriye'deki Golan'ı işgal etti. Savaşın ardından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İsrail'i, tüm savaşan devletlerin sona ermesi ve İsrail'in Arap devletleri tarafından egemen bir devlet olarak tanınması karşılığında savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesi çağrısında bulunan 242 sayılı kararı kabul etti. 1973 Arap-İsrail Savaşı, İsrail tarafından daha fazla toprak kazanımı sağladı, ancak İsrail, Suriye ile imzaladığı 1974 ateşkes anlaşmasıyla 1967 ateşkes hattına dönmeyi kabul etti. Suriye, iki ülke arasında müzakere edilen herhangi bir barış anlaşmasında Golan'ın iadesi konusunda ısrar etmeye devam etti.

14 Aralık 1981'de Knesset Golan Tepeleri Yasası'nı kabul etti. Yasa ilhak terimini kullanmazken, İsrail muhalefeti ve uluslararası toplum tarafından ilhak olarak kabul edildi.
Eylem uluslararası alanda kınandı ve buna karşılık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, yasanın "geçersiz ve hükümsüz ve uluslararası yasal etkisi yok" olduğunu ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin Golan'a işgal altındaki bir bölge olarak uygulanmaya devam ettiğini bildiren 497 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını kabul etti.

Uluslararası toplum, Golan'ı İsrail işgali altında tutulan Suriye toprağı olarak görmektedir. Bazı devletler, İsrail işgalini Birleşmiş Milletler Tüzüğü uyarınca meşru müdafaa temelinde kabul ediyor, ancak bu endişelerin zorla ele geçirilen toprakların ilhakına izin vermediğini düşünmektedir.
Mart 2019'da, daha önce Golan Tepeleri'ni işgal edilmiş sayan ABD, İsrail'in 1967'den beri elinde tuttuğu topraklar üzerinde egemenliğini tanıyan ilk ülke oldu. Uluslararası toplumun geri kalanı, bölgeyi İsrail işgali altında tutulan Suriye olarak görmeye devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Avrupa Birliği üyeleri, ABD'nin açıklamasını kınayan ortak bir bildiri yayınladı ve BM Genel Sekreteri António Guterres, Golan Tepeleri'nin statüsünün değişmediğini belirten bir bildiri yayınladı. Arap Birliği, ABD'nin bu hamlesini kınadı: "Trump'ın tanıması bölgenin durumunu değiştirmez." dedi.

Gurgum Krallığı coğrafi olarak Akdeniz, Doğu Anadolu, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’nun kesişim noktasında kurulmuş bir Neo-Hitit kent devletidir. Krallığın merkezi genellikle bugünkü Maraş Kalesi ve çevresi olarak görülür. Burada Gurgum ve Marqasti tanımları arasındaki fark, birinin bir bölgeyi diğerinin ise kent merkezini ifade etmesidir.
Gurgum Kent Devleti’nden ilk defa ''Grugumite'' adıyla 2.Aşurnasirpal Dönemi Asur kaynaklarında söz edilmekte, sonraları ise daha detaylı olarak  II. Salmanassar’a ait belgelerde karşımıza çıkmaktadır. Daha sonraları III. Salmanassar (858-824), yaptığı seferlerden söz ederken Asur’a vergi veren ülkelerin isimleri içerisinde Gurgum’dan da söz etmektedir. Yine Asur krallarından III. Tiglat- Pileser (MÖ 744-727) zamanında başlayıp, II. Sargon zamanına (MÖ 721-705) kadar süren ve kralların her yıl Anadolu’ya yaptığı seferleri anlatan yıllıklarda da Gurgum kentinden söz edilmektedir. MÖ 711 yılında Asur kralı II. Sargon zamanında Gurgum'un artık tamamen bir Asur şehri haline getirildiği anlaşılır.
Marqasi isminin de bölgeye ilk kez yine Asurlar tarafından verildiği kabul edilir. Hawkins, II. Sargon döneminde Marqasi isminin başkent için kullanıldığını belirtmektedir. Kent muhtemelen Marqasi ismiyle Asur’a dahil edilmiştir. Marqasi ve Gurgum isimleri arasındaki bağlantı ise Sargon yazıtları sayesinde sağlanmıştır. Sargon, çağdaşı olan Gurgum Kralı Tarhulara’yı tanımlamak için “Gurgumlu” Kurkumawani- (URBS) ya da “Marqasili” terimlerini dönüşümlü olarak kullanmıştır. II. Sargon’un, “Bit-Pa'alla Toprağı” terimini de Gurgum için kullandığı, yine Hawkins tarafından belirtilmektedir. Ancak “Bit-Pa’alla” terimi, II. Sargon’un yazıtlarının yapılan tercümesinde farklı bir biçimde Gurgumlu aile ismi olarak da görülmektedir. Son yıllarda Maraş Kalesi'nin çok yakın çevresinde bulunan Assurca tabletler, bölgenin tam isminin Marqasti olduğunu göstermekle birlikte, Gurgum'un başkenti olarak buraya lokalize edilmesini de sağlamıştır. Marqasti, isminin Demir Çağı’ndan itibaren kullanılan diğer versiyonları ise, Marqas, Markaji/ şi/ si, Maraj, Marasin, Marassa, Marasion, Maraş olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Grayson'a göre Assur kaynaklarında adı geçen ilk Gurgum kralı (MÖ 858) Mutallu’dur. Ancak Bryce, transkripsiyonu yapılan MARAŞ 8 stelinde yer alan metne dayanarak, ondan daha önceki krallar olan Astuwaramanza, Larama ve Muwatalli isimlerine ulaşılmaktadır. Kral Larama'dan sonra Gurgum tahtına MARAŞ 4 Stelinden öğrendiğimize göre büyük olasılıkla oğlu Kral Muwizi geçmiştir. Kral Muwizi den sonra Gurgum tahtına Oğlu Halparuntiya I. oturur. Tahta I. Halparuntiya'dan sonra II. Muwatalli’nin oturduğu, oğlu II. Halparuntiya'nın aynı steldeki: "Ben Muwizi’nin torunu, Kral Muwatalli’nin oğlu Gurgum Kralı Halparuntiya’yım" sözlerinden anlaşılmaktadır. Hakkında en geniş bilgi edindiğimiz bir diğer kral ise Larama II/Palalam oğlu II. Qalparunda/ II. Halparuntiyas'tır. III. Salmanasar'in seferlerinin anlatıldığı “Kurkh Anıtı”nda, Fırat’ın batı yakasında gümüş, altın, kalay ve bronzun haraç olarak alındığı kişiler arasında Gurgum Kralı III. Halparuntiyas/Qalparunda'dan söz edilir. 1906 yılında Pastor Brunnemann tarafından Maraş’ta bulunan ve aynı yıl İstanbul Müzesi'ne götürülen imzalı heykel parçasında ise Halparuntiyas bu sefer kendisini tanıtmaktadır: "Ben hükümdar Muwattalli’nin oğlu, Gurgum Kralı Halparuntiyas, Hirika kentini yıktığım yıl Upatıtasis Tarhunzas’ta oturdum… ".
Sargon ve III. Tiglatpileser'in hükümranlık yıllarında (MÖ 744-727) Gurgum Kralı Tarhulara'dır. Assur karşıtı bir politika sürdüren kral, Urartu Kralı II. Sarduri'nin başını çektiği Milid (Malatya) ve Kummukh (Adıyaman) krallıklarının içinde yer aldığı bir ittifaka katılmıştır. MÖ 743 yılında söz konusu ittifak yenilgiye uğratılmış ve Assur tarafından dağıtılmıştır. Daha sonra Tarhulara'nın oğlu Mutallu babasını öldürerek Gurgum tahtına geçmiş ve bilinen son Gurgum Kralı olmuştu. Mutallu'nun çağdaşı Asur Kralı II. Sargon MÖ 721–705 yılları arasında Neo-Hitit Kent Devletleri üzerine seferler düzenlemiş ve Gurgum'u da diğer devletler gibi bir Asur eyaleti olarak Marqas/Marqasti ismiyle doğrudan imparatorluğa katmıştır. Böylece bilinen ilk Kral Astuwaramanza ile muhtemelen en geç MÖ 11. yüzyılın sonlarında başlayan Gurgum taht soyu, MÖ 8. yüzyılın sonunda Mutallu ile sona ermiştir.

Astuwaramanzas (?)
Mutawallis (?)
Laramas
Muwizis
I. Halparuntias
II. Mutawallis
II. Halparuntias (Qalparunda)
II. Laramas
III. Halparuntias
Tarhulara
Mutallu

Halaf Kültürü, Kuzey Mezopotamya'nın Çanak Çömlekli Neolitik Çağ'ında, Tell Halaf'da (Halaf Höyüğü) kesintisiz olarak gelişen bir tarihöncesi kültürdür. Tell Halaf yerleşimi, MÖ 6.000 civarı ile MÖ 5.400 arasında Halaf Dönemi olarak adlandırılan bir dönem boyunca gelişmiştir. Halaf Kültürü'nü yine aynı bölgede Obeyd Kültürü izlemiştir. Halaf Kültürü adını, günümüzde Türkiye – Suriye sınırının hemen güneyinde yer alan ve Erken Kalkolitik Çağ'a tarihlenen Tell Halaf yerleşiminden almaktadır. Halaf Kültürü'nün Samarra ve Hassuna kültürlerinden kaynaklanmadığı ama onlardan etkilendiği görüşü hakimdir.
Çanak Çömlekli Neolitik Çağ başlarından itibaren iskan edilen yerleşimlerin tarihlendirmesinde, kazılarda ele geçen çanak çömlek özellikleri önemli bir çıkış noktası oluşturmaktadır. Diğer bir ifadeyle kazılarda ulaşılan çanak çömlekler, o yerleşme katının tarihlendirilebilmesini sağlayan önemli bir bulgudur. Bu bağlamda Halaf çanak çömleği, bilirli bir tarihsel döneme tarihlenmiş bir şablon görevi görebilmektedir.

Kalkolitik Çağ'ın ilk evresi olan Erken Kalkolitik Çağ, en azından Yakındoğu için, "yüksek ısıda fırınlanmış zengin boya bezemeli özgün çanak çömleği", tolos olarak adlandırılan dairesel planlı yapıları ve Neolitik Çağ'a göre daha gelişkin bir sosyal yapılanmaya işaret eden mühürleri ile tanımlanan Halaf Kültür'dür.
Tell Halaf yerleşimi MÖ 6.000 ile MÖ 5,400 yılları arasına tarihlenmekte ise de Halaf Kültürü'nün MÖ 5.200 yıllarından itibaren gelişmeye başladığı kabul edilmektedir. İki yüz yıl gibi bir sürede geniş bir coğrafyaya yayılan bu kültür bu yayılma dönemi içinde, dolayısıyla en parlak döneminde Geç Neolitik Çağ – Erken Kalkolitik Çağ Geçiş Dönemi (Proto Kalkolitik, MÖ 5.600-5.500) geçirmiş, Erken Kalkolitik Çağ'a geçmiştir.
Halaf Kültürü'nün, kültürel ürünleri içinde çanak çömlek özellikli bir yer tutmaktadır. Halaf tipi boyalı çanak çömlek öncesinde, esas olarak yöresel farklılıklar gösteren seramik ürünleri üretilmekteydi. Ancak Halaf seramiği, yayıldığı bölgelerde standart denebilecek bir özellik gösterir ve bu bağlamda genel bir ürün tipidir. Dolayısıyla, pişmiş topraktan seramik üretiminin ortaya çıktığı tarihlerden, yani Çanak Çömlekli Neolitik Çağ'ın başlarından, Halaf seramiğine kadar uzanan dönem, genel olarak Halaf öncesi (yabancı kaynaklarda Pre-Halaf) olarak adlandırılır. Bu dönem Yakındoğu için Proto-Hassuna, Arkaik-Hassuna, Standart-Hassuna ve Samarra dönemleri olarak bölümlendirilir.
Halaf Kültürü'nün tek çekirdek yerleşmesi Tell Halaf olarak görülmemektedir. Tell Halaf, bulunan ilk Halaf yerleşmesidir. Bunun yanında Suriye'deki Sabi Abyad, Tell Boueid ve Şanlıurfa ili sınırları içinde yer alan Mezraa Höyük Halaf Kültürü'nün çekirdek bölgeleri olarak kabul edilmektedir.
Halaf Kültürü'ne dayandırılan bulgular, orijinal Halaf Kültürü yayılma alanında olduğuna benzer şekilde Anadolu'da da, Son Neolitik Çağ – Erken Kalkolitik Çağ Geçiş Dönemi (Proto Kalkolitik Çağ) tabakalarının hemen üstünde ele geçmektedir.

Her ne kadar bugüne kadar hiçbir Halaf yerleşimi, tüm özelliklerini ortaya çıkaracak ayrıntılı bir biçimde kazılmasıysa da, Halaf Kültürü buluntuları doğu-batı hattında Çukurova'dan Zagros Dağları'na (özellikle Fırat - Zap Suyu arası), kuzey-güney hattında ise Muş Ovası'nda Orta Mezopotamya'ya yayılan bir alanda görülmektedir.
Günümüz Türkiye'sinde Halaf kültür buluntuları, Doğu Anadolu Bölgesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Akdeniz genelinde karşımıza çıkmaktadır. Kuzeyde, Elazığ - Muş - Van illerinden geçen hattın kuzeyinde buluntu vermez. Van Gölü Havzası'nda Halaf çanak çömleği buluntularının elde edildiği en kuzey nokta, yine önemli bir obsidiyen hammadde kaynağı olan Tilkitepe Höyüğü'dür. Bu bölge içinde en fazla buluntu Şanlıurfa civarıdır. Doğu yönünde yayılımı konusunda ise, Halaf çanak çömleğinin bulunduğu Karaman yakınlarındaki Can Hasan Höyüğü hattı öngörülmektedir. En iyi bilinen Halaf yerleşimlerine Samsat Höyük (Adıyaman), Yunus Höyük (Gaziantep), Çavi Tarlası (Şanlıurfa) ve Girikihacıyan (Diyarbakır) örnek verilmektedir.
Güney Mezopotamya'dan yayılan bir başka kültür olan Obeyd Kültürü, MÖ 5. binyılın yarılarından itibaren Halaf Kültürü'nün yerini almaya başlamıştır. Anadolu'da Obeyd çanak çömleği, aynı Halaf çanak çömleği gibi Doğu Akdeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgelerinde yayılma göstermiştir.

Tell Halaf sakinlerinin geçim tarzı kuru tarıma dayanmaktadır. Bu tarz tarım, insan eliyle bir sulama yapılmaksızın, doğal iklim döngüsünün ve hava koşullarının getirdiği yağışa bel bağlamaktadır. Bu toplumda tarımsal üretim ağırlıklı olarak, yabanıl bir buğday türü olan emmer buğdayını, arpayı ve keteni ana ürün kullanmaktadır. Halaf Dönemi boyunca iki sıralı arpanın ekildiği, ama dönemin sonlarına doğru altı sıralı arpaya geçildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca sığır, koyun ve keçi yetiştirmişlerdir.

Halaf Dönemi mimarisi, "tolos" adı verilen, dairesel planlı, taş temel üzerine kerpiç duvarlı, ahşap malzemeden kubbe tavanlı yapılarla özdeş tutulmaktadır. Bazı toloslarda, bitişik inşa edilmiş "dromos" adı verilen, yapıya eklenmiş dörtgen planlı yapılar görülmektedir. Anadolu'da bu tarz yapılar Yunus Höyük, Turlu Höyük (Şehzade Höyük olarak da bilinir), Coba Höyük, Girikihaciyan Höyüğü, Kurban Höyük, Çavi Tarlası ve Nevali Çori'de görülmektedir. Tolosların çapları değişken olup 1,75 metre ile 7,75 metre arasında değişebilmektedir. Küçük çaplı tolosların, konut olarak kullanılmak için çok küçük olduğu gerekçesine dayanılarak zahire ambarı olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Dörtgen planlı odaların da konut olduğu, bitişik tolosun da zahire ambarı olduğunu öne sürmek olasıdır.

Çanak çömlekli Neolitik Çağ'da seramikler, henüz yaşken kazıma ya da baskı yöntemiyle bezenmekteydi. Bir Kalkolitik Çağ kültürü olan Halaf Kültürü'nde ise süsleme, boya kullanılarak yapılmaya başlanmıştır.
En iyi bilinen, Tell Halaf'ın en karakteristik çanak çömleği, bazıları geometrik ve hayvan motifleriyle bezenmiş, ikiden fazla renge boyanmış, ustalaşmış çömlekçiler elinden çıkmış çanak çömleklerdir. Halaf çanak çömleğinin bilinen diğer türleri, bir kısmına bezeme yapılmamış olan perdahlanmış yüzeyli çanak çömlekler ile yemek pişirmekte kullanılan çömleklerdir. Bu kültürde farklı çanak çömlek tarzlarının nasıl geliştiğini tartışmaya açık bir konudur. Civar bölgelerde giderek yayılarak taklit edilen Halaf çanak çömleğinin, yerel beğenilere göre farklılaşmış olması mümkündür. Diğer yandan söz konusu çanak çömleğin, farklı yerleşmeler arasında takas edildiği düşünülebilir.
Halaf çanak çömleklerinde işlenen hayvan motiflerinden bazıları kuş motifleridir. Tanımlanabilen sekiz kuş türü, bahri, kaşıkçı, flamingo, leylek, kuğu, akbaba, kumru, puhudur.
Kullanılan boyalar, hafal çanak çömleğinin yayılma gösterdiği hemen tüm bölgedlerde esas olarak aynıdır. Bu durum, bu boyaların belirli merkezlerde üretildiği, Halaf çanak çömleği üreten yerleşimlere buradan ihraç edildiği şeklinde yorumlanmaktadır.
Halaf çanak çömleği Kuzey Mezopotamya'nın başka bölgelerinde de bulunmuştur. Örnek olarak Ninova gibi Kuzey Suriye yerleşimleri ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki birçok yerleşim gösterilebilir.
Halaf çanak çömlekçiliği, teknik ve bezemelerin gösterdiği gelişme esas alınarak, ilk, orta ve son olarak üç ana döneme ayrılmaktadır. Bu ayrım, Halaf yerleşmelerinin evre tarihlendirmesinde temel alınmaktadır. Yine de Halaf – Obeyd Geçiş Evresi olarak dördüncü bir evre öngörülmektedir. Bu dönemlendirmeden ayrı olarak yayılma alanına göre Doğu Halaf ve Batı Halaf olarak ikili bir ayrımlaştırma da yapılmaktadır.

Yontma taş endüstrisinde hammadde olarak çakmak taşı ve obsidiyen kullanılmıştır. Öte yandan Erken kaldolitik Çağ'da çakmak taşı ve obsidiyen aletlerin kullanımının devam ettiği bilinmektedir. Obsidiyenin tümü Doğu Anadolu Bölgesi'nden gelen malzemedir. Bu bağlamda, Van ve Muş çevresindeki yerleşimlerde bulunan Halaf çanak çömleği, obsidiyenle takas edilmiş görünmektedir. Bu durum, uzak bölgelere kadar uzanan bir ticareti sağlayacak sosyal örgütlenmenin varlığına işaret etmektedir.

Dr. Savaş Harmankaya, Türkiye Kalkolitik Araştırmaları Üzerine Bir Değerlendirme16 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New life for ancient Syrian sculptures8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tell Halaf-Projekt13 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halep (Arapça: حلب), Suriye'nin kuzeyinde yer alan ve ülkenin en kalabalık vilayeti olan Halep Valiliği'nin başkenti olan bir şehirdir. 2021 yılı itibarıyla tahmini 2.098.000 nüfusuyla, kentsel alan bakımından Suriye'nin en büyük şehridir ve Suriye'nin başkenti Şam tarafından geçilene kadar nüfus bakımından da en büyük şehirdi. Halep aynı zamanda Suriye'nin kuzey vilayetlerinin en büyük şehri ve Levant bölgesinin en büyük şehirlerinden biridir.
Halep, dünyanın en eski sürekli yerleşim görmüş şehirlerinden biridir; MÖ altıncı binyıldan beri yerleşim yeri olmuş olabilir. Halep'in eski şehrinin hemen güneyindeki Tell as-Sawda ve Tell al-Ansari'deki kazılar, bölgenin MÖ üçüncü binyılın sonlarına doğru Amoriler tarafından işgal edildiğini göstermektedir. Bu aynı zamanda, Ebla ve Mezopotamya'da bulunan çivi yazılı tabletlerde Halep'in ilk kez anıldığı zamandır; bu tabletlerde şehir, Yamhad'ın Amorit devletinin bir parçası olarak anılır ve ticari ve askeri önemine dikkat çekilir. Bu kadar uzun bir tarih, Akdeniz ile Mezopotamya arasında stratejik bir ticaret merkezi konumunda bulunmasına bağlanmaktadır. Yüzyıllar boyunca Halep, Suriye bölgesinin en büyük şehri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Konstantinopolis (şimdiki İstanbul) ve Kahire'den sonra üçüncü büyük şehriydi. Şehrin tarihteki önemi, Orta Asya ve Mezopotamya'dan geçen İpek Yolu'nun bir ucunda yer almasından kaynaklanmaktadır. 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla ticaretin büyük bir kısmı denize kaydı ve Halep yavaş yavaş gerilemeye başladı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla Halep, kuzey hinterlandının yanı sıra Musul'a bağlayan önemli Bağdat Demiryolu'nu da kaybetti. 1939'da, Antakya ve İskenderun üzerinden denize olan ana erişimini Türkiye'ye kaybetti. Son birkaç on yılda Şam'ın öneminin artması durumu daha da kötüleştirdi. Bu gerileme, Halep'in eski şehrini, Orta Çağ mimarisini ve geleneksel mirasını korumaya yardımcı olmuş olabilir. 2006 yılında İslam Kültür Başkenti unvanını kazandı ve tarihi yapılarının başarılı bir şekilde restore edilmesi dalgası yaşandı. Halep Muharebesi, Suriye iç Savaşı sırasında şehirde gerçekleşti ve şehrin birçok bölümü büyük yıkıma uğradı. Şehrin etkilenen bölgelerinde şu anda yeniden yapılanma çalışmaları devam ediyor. Çatışma sırasında Halep'te tahminen 31.000 kişi öldü. 

Ünlü İngiliz kadın seyyah ve casus Gertrude Bell, Amurath'tan Amurath'a adlı kitabında Halep'i anlatmaktadır. "Halep, Yunanca Berœa'dır, ancak kasaba Kuzey Suriye'nin erken medeniyetlerinde rol oynamış olmalı. Fırat kıyısındaki Karchemish ve Orontes kıyısındaki Cadesh olmak üzere iki Hitit başkentinin ortasında, höyüklerle ve modern çamurdan yapılmış köylerle dolu verim bir ülkenin kalbinde yer alır. Bu bölgenin baş kasabası, Halep'in güneyine bir günlük yolculuk mesafesindeki, modern Kinnesrin olan Khalkis'ti, ancak Strabon'un Hierapolis'ten geçtiğini belirttiği Dicle kıyısındaki Seleucia ile Orontes kıyısındaki Antakya arasındaki büyük Seleukos ticaret yolunun gelişmesiyle, Halep, Antakya'ya doğrudan hat üzerinde olduğundan önem kazanmış olmalı ve belki de bu nedenle küçük Suriye köyü Berœa'nın Seleukos temellerini görmüştür. Arapça adı olan Haleb, bu anıyı korumaktadır.
Halep'in orijinal yerel adı, zamanla unutulmayan bir hafıza olarak Yunan Berœa ismini geride bırakmıştır. Müslüman geleneklerine, şehir eski adı olan Haleb, İbrahim Peygamber'in inekleriyle ilişkilendirilen bir hikayeye dayandırılır. Bu hikaye, Haleb kelimesinin kökü olan "süt sağmak" anlamındaki fiile dayanır.
Halep, Osmanlı İmparatorluğu'nun en önemli kentleri arasında yer almış, Türkçe deyimlere ve Türk edebiyatına yerleşmiştir. "Halep oradaysa arşın burada" deyimi, Aşık Ömer'in "İşte geldim gidiyorum şen olasın Halep şehri" beyiti, Aşık Emrah'ın sevdiğini Halep'te araması, Kerem'in Aslı'nın ateşine Halep'te yanıp kül olması bu meyanda sayılabilir.
Tarihi MÖ 3000'li yıllara uzanan Halep Kalesi'nde çeşitli Mezopotamya devletleri, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Arap hakimiyeti, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Mirdasiler, Ukayliler çok kısa bir süreliğine Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu devirleri yaşanmıştır. I. Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun ortadan kalkmasından sonra bir müddet Fransızlarda kaldıktan sonra, Suriye Devleti kurulmuştur. Suriye'nin sürekli ticaret ve üretim merkezlerinden biri olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Bursa ve İstanbul'dan sonraki en önemli dokumacılık merkezi Halep olmuştur. İpekli dokumaları ve meşhur sabunları Halep'in en önemli ihraç malı olmuştur. İstanbul'dan sonra ikinci en büyük ticaret merkezi ve altın çarşıları Halep'te olmuştur. 1500'lü yıllardan itibaren Venedikliler, İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar Halep'te konsolosluklar ve acenteler kurmuştur. Osmanlı'da ilk mason locası da Halep'te kurulmuştur. Osmanlı arşivlerinde yer alan hicri 1304 tarihli bir vesikada, Halep'te İngiliz konsolosu Handerson'un riyasetinde Mason Locası namıyla bir gizli teşkilat kurulduğu bildirilmektedir. Arap harfleriyle ilk matbaa İstanbul'dan önce Halep'e uğramıştır.
Osmanlı şehirciliğinin klasik bir örneği olan Halep'in özelliklerinden biri de Kayşani ismindeki taş cinsinin yapılarda kullanılmasıdır. Halep Kalesi, hanlar, hamamlar, çarşılar, camiler (Halep Ulu Camii dahil), medreseler bu taşlardan yapılmıştır. Halepliler günümüzde bile evlerini taş kaplama yapmaya devam etmektedir. Selçuklu, Eyyubi, Memlük ve Osmanlı izlerini taşıyan Halep; Bursa, Konya, Adana, İstanbul'un bir alaşımı gibidir.
Halep'te birçok etnik kökenden topluluk yaşamaktadır. Halep'in nüfus yapısı esas itibarıyla Arap ve Türkmen'lerden oluşmaktadır çok az sayıda Ermeni, Süryani, Yahudi, Kürt, Çerkes de şehirde yaşamaktadır. Şehir merkezinin nüfusu 2011 tahminine göre 1,7 milyon, çevresi ile birlikte 4 milyondan fazla olduğu tahmin ediliyor. şehrin tahmini nüfus oranı ise şöyledir; %50 Arap, %40 Türkmen, %10'unu da Ermeni, Asuri, Yahudi, Kürt ve Çerkesler teşkil etmektedir. Ulaşım karayolu, havayolu ve Demiryolu ile sağlanmaktadır. Şehirdeki yurt içi-yurt dışı uçuşlara açık olan Halep Havalimanı, Suriye'nin ikinci en büyük havalimanıdır.
Halep, "2006 İslam Kültür Başkenti" unvanını kazandı ve aynı zamanda 2011 yılında Suriye İç Savaşı ve Halep Muharebesi'nin başlangıcına kadar olan tarihi yerleri başarılı restorasyonlar dalgasına tanıklık etmiştir.

15 Mart 2011'de Suriye'de başlayan protestolar, birkaç ay sonra, 12 Ağustos 2011 tarihinde, Halep'te hükûmet karşıtı protestolar olarak kentin Sakhour ilçesinde de dahil olmak üzere, Halep'in çeşitli ilçelerinde gerçekleştirildi. Binlerce protestocuların arasından en az iki protestocu Sakhour'daki bir gösteri sırasında, güvenlik güçleri tarafından vurularak öldürüldü. İki ay sonra hükûmet yanlısı bir gösteri, Saadallah Al-Jabiri Meydanı'nda gerçekleştirildi. New York Times'a göre, 11 Ekim 2011'de Başkan Beşar Esad'ı destekleyenler, 1.5 milyon kişinin katıldığını iddia ederken, büyük kalabalıklar tarafından düzenlenen bu gösteri, şimdiye kadar Suriye'de düzenlenen büyük mitinglerden biri olmuştur. 2012 yılı başlarında güvenlik güçlerine yönelik bombalama olayları başladı.
Suriye Dışişleri Bakanlığı'na göre, Halep'teki 1.000 fabrika talan edilmiş ve buradaki çalıntı mallar, Türk Hükûmetinin tam bilgi ve kolaylaştırması ile Türkiye'ye transfer olmuştur. Şubat 2014 yılında, İslam Cephesi muhalefet grupları, adalet sarayı da dahil olmak üzere eski şehrin önemli tarihi binaların yok edildiği sorumluluğunu üstlenmiştir.
Temmuz 2012'de, çatışmalar ciddi şekilde Halep'e ulaşmıştır. O zamandan beri sivil savaşın genellikle yerleşim alanlarında Halep, "en yıkıcı bombalama ve ateşli mücadelelerde yerini almıştır". Uluslararası insani kuruluşlar tarafından tahmin edilen rakama göre 13,500 kişi öldürüldü. Kentin Yerel polis karakolları çatışma odağı oldu.
Şiddetli bir savaş sonucunda, Halep Ulu Camii'nin parçaları ve antik kentteki diğer Orta Çağ binaları dahil olmak üzere El-Medine Çarşısı'na ait birçok bölümler (Halep Eski Şehir Dünya Mirası) tahrip edildi ve Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Arap Ordusu'nun silahlı grupları, kentin kontrolü için mücadele etti. 2012 yılı yaz ayı sonunda harap edildi veya yakıldı.
Kasım 2013'te serbest gazeteci Francesca Borri, İslamcı savaşçıları Halep'teki isyancı bölgelere hakim olup, şeriat yasasını uygulamaya ve hükûmet yerine birbirlerine karşı savaşmaya odaklandıklarını iddia etti. Suriyeli kılığına girip gizlice şehir boyunca yolculuk eden eden Borri, yaygın tahribat ve yetersiz beslenme ve hastalıkların olduğunu bildirdi.
Şubat 2014'te İslam Cephesi muhalefet grupları, adalet sarayı, bir ordu üssü olarak kullanılan Carlton Kalesi Oteli, eski binanın bulunduğu eski şehirdeki bir dizi önemli tarihi binanın yok edilmesi sorumluluğunu üstlendi.
18 Ağustos 2016'da, bir Euro-Med Monitor ekibi tarafından hazırlanan bir raporda, yaralı sivillerin olduğu kalabalık hastanelerden birinin, Halep'teki kırsal bölgedeki Rus savaş uçakları tarafından bombardımana tutulduğunu ve bunun Euro-Med Monitor tarafından çok net olduğunu doğrulayarak, Uluslararası yasaların ihlal edildiğini ve bu sivillerin devam eden çatışmadan korunması gerektiğini söylendi.
Şubat 2016'da, dört yıldır sürmekte olan savaşta, Suriye hükûmet birlikleri Rus hava saldırılarının desteği ile silahlı muhalefetin son tedarik hattı olan Doğu Halep'e giden yol kesildi. 27 Temmuz'da Suriye hükûmet güçleri ilk kez Doğu Halep'i tamamen kuşattı. Kısa süre sonra isyancı güçler kuşatmayı kırmayı başarsa da Eylül ayında Rus hava gücü ve Şii milislerin desteğini alan hükûmet güçleri yeniden kuşatmayı sağladı. 22 Eylül'de hükûmet güçleri Doğu Halep'i almak için geniş çaplı saldırı gerçekleştirmeye başladı. Suriye hükûmeti Ekim ayında, isyancıların Halep'in doğusunu terk etmeleri için ateşkes ilan etti. İsyancılar Ekim ayı sonunda karşı saldırı gerçekleştirse de başarılı olamadı. Kasım ayında hükûmet kuvvetleri Halep'in geri kalanını yeniden ele geçirmek için taarruza başladılar. İsyancıların bu saldırılara kar

Halk Meclisi (Arapça: مَجْلِس الشَّعْب, romanize: Meclis eş-Şaʻb) Suriye'nin tek meclisli yasama organıdır. Şu anda, Suriye geçiş hükûmeti altında meclis, yenilenebilir 30 aylık bir süreye sahip 210 üyeden oluşmaktadır; bu üyelerin 116'sı 2025 Suriye parlamento seçimlerinde bir seçim kurulu aracılığıyla seçilmiştir, geri kalan 70 üye ise doğrudan Suriye cumhurbaşkanı tarafından atanmıştır.
Geriye kalan 4 sandalye, Süveyda’yı  temsil eden bölgede seçimlerin şimdilik ertelenmesi nedeniyle şu anda boş durumda.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 1918'de Suriye'yi kaybetmesinin ardından Mayıs 1919'da Şam'da Suriye Ulusal Kongresi toplandı. Eylül 1920'de Levant Yüksek Komiseri Henri Gouraud, üçte ikisi seçilmiş ve üçte biri Fransız yönetimi tarafından atanmış bir temsil konseyi oluşturdu. 28 Haziran 1922'de Suriye Federasyonu kuruldu ve çeşitli devletlerden 15 üyeden oluşan bir Federasyon Konseyi oluşturuldu. Seçimlerin yapılamaması nedeniyle bu üyeler 1923 yılında Yüksek Komiser tarafından atandı ve görev süreleri ertesi yıl uzatıldı.
1925 yılında Suriye Devleti'nin kurulmasının ardından Cumhurbaşkanı Ahmed Nami ve Yüksek Komiser Henri Ponsot bir anayasa taslağı hazırlamak üzere bir kurucu meclis seçimleri yapılması konusunda anlaştılar. Bunun sonucunda 1928 yılında Suriye'de ilk yasama seçimleri yapıldı ve 68 temsilci seçildi ancak daha sonra 5 Şubat 1929 tarihinde feshedildi. 1930 Anayasası'nın 30. maddesi, Temsilciler Meclisi olarak bilinen ve temsilcilerin beş yıllık dönemler için seçildiği bir yasama organı kurdu. Anayasanın kabulünden 1949'da lağvedilmesine kadar temsilci sayısı 68 ila 136 üye arasında değişmiştir.
Temsilciler Meclisi için ilk seçimler Aralık 1931 ve Ocak 1932'de yapıldı. İlk konsey Haziran 1932'de toplandı ve Mehmed Ali Bey el-Abid'in cumhurbaşkanlığına yol açan bir uzlaşmayı kolaylaştırdı. 1936 seçimlerinde Ulusal Blok Temsilciler Meclisindeki sandalyelerin çoğunluğunu kazandı ve Haşim el-Etasi cumhurbaşkanı seçildi. Eş zamanlı olarak Fransa ile yürütülen müzakereler sonucunda bağımsızlık anlaşması Aralık 1936'da Suriye Parlamentosu tarafından onaylandı. 1938'de Faris el-Huri Meclis başkanı seçilen ilk Hristiyan oldu.

Bağımsızlıktan sonraki ilk seçimler 1947 parlamento seçimleri olmuş, Halk Partisi çoğunluğu kazanmış ancak mutlak çoğunluğu elde edememiştir. 1949'da bir dizi askeri darbe parlamentonun feshedilmesine ve anayasanın askıya alınmasına yol açtı. 1949'da seçilen bir kurucu meclis, parlamentonun yetkilerini güçlendiren 1950 Anayasası'nı hazırladı.
Edib Çiçekli'nin 1951 darbesi parlamentoyu feshetti ve sadece %16 katılımla gerçekleşen 1953 seçimleri başkanlık sistemi altında 82 üyeli bir yasama organı oluşturdu. Çiçekli'nin 1954'te devrilmesinden sonra parlamenter yönetim yeniden tesis edilmiş, Halk Partisi ve Baas Partisi güç kazanmıştır.
1958'de Suriye Parlamentosunun yerini, Suriyelilerin sandalyelerin üçte birine sahip olduğu BAC'nin Ulusal Meclisi aldı. Suriye'nin çekilmesinin ardından 1961 seçimleriyle parlamenter demokrasi yeniden tesis edildi.

1963 askeri darbesinin ardından 250 üyeli Halk Meclisi büyük ölçüde iktidardaki Baasçılar için bir süper noter işlevi gördü. Seçimlere sadece Ulusal İlerici Cepheye bağlı partiler katılabiliyordu.
7 Mayıs'ta yapılan 2012 seçimleri, kırk yıldır ilk kez nominal olarak çok partili sisteme dayanan yeni bir parlamentoyla sonuçlandı. Muhalefet, Değişim ve Özgürlük için Halk Cephesi tarafından temsil edildi ve 6 sandalye kazandı. Hükûmet anayasa değişiklikleri ve siyasi müzakereleri sürdürme vaatlerini yerine getirmediği için daha sonra 2016 seçimlerini boykot etti.
Deyrizor'u 2013 yılından bu yana temsil eden Hediye Abbas, 2016 yılında Meclis başkanı olarak seçilen ilk kadın oldu. 2017'de Hammuda Sabbah, göreve gelen ilk Süryani Ortodoks Hristiyan oldu.

8 Aralık 2024'te Esad rejiminin devrilmesinin ardından Meclis, o günü "tüm Suriyelilerin hayatında tarihi bir gün" olarak nitelendiren bir bildiri yayınladı ve ayrımcılık yapılmaksızın hukukun üstünlüğünün sağlanması için çalışacağını belirtti. Bildiride Suriye muhalefetinin bayrağıyla süslenmiş yeni Suriye arması da yer aldı.
11 Aralık 2024'te Baas Partisi tüm faaliyetlerini süresiz olarak durdurdu. Ertesi gün Suriye Geçiş Hükümeti Meclisi ve Anayasa'yı üç aylık bir geçiş dönemi için askıya aldı. Halk Meclisi, Suriye Geçiş Hükûmeti tarafından geçici bir yasama konseyi kurulması planlarının açıklandığı 29 Ocak 2025 tarihinde feshedildi.

Suriye Parlamentosunda çeşitli mezheplerin temsili, hem resmi tahsisler hem de gayriresmi uygulamalardan etkilenerek zaman içinde gelişmiştir. 1930 Anayasası, Lübnan'daki sisteme benzer şekilde, dini azınlıkların hem Parlamentoda hem de üst düzey hükûmet pozisyonlarında adil bir şekilde temsil edilmesini zorunlu kılmıştır. Bu dağılım 1949'da Hüsnü Zaim tarafından kaldırılana kadar devam etmiştir. 1950 Anayasası, 1920'lerde en az bir temsilcisi olan Hristiyanlar ve Yahudiler gibi gayrimüslimler ve göçebe Bedeviler için ayrılmış koltukları muhafaza etse de mezhepsel koltuk dağılımını daha da ortadan kaldırdı. Özellikle Bedeviler için ayrılan sandalyeler seçimlerden ziyade aşiret liderleri tarafından dolduruldu. Yezidiler (yaklaşık 13.000 kişi), Suriye devleti inançlarını tanımadığı ve onları Sünni Müslümanlar olarak sınıflandırdığı için parlamentoda temsilden tamamen dışlanmışlardır. Ayrıca, Suriye'deki Kürt siyasi temsili, özellikle 1962 nüfus sayımından sonra birçok Kürt'ün vatandaşlığının reddedilmesi nedeniyle sınırlıydı.
Hafız Esad'ın 1971'de başlayan iktidarında Baas Partisi siyasi ortama hakim olmuştur. 1973 Anayasası'nda mezhep kotaları belirtilmemiş olsa da rejim kilit grupların temsilini sağlamak için bir denge gözetmiştir. 2024'teki verilere göre Halk Meclisindeki 250 sandalye şu şekilde dağılmıştır: Suriye nüfusundaki çoğunluk statülerini yansıtan Sünni Müslümanlar (171 sandalye), demografik oranlarına karşılık gelen Aleviler (39 sandalye), çeşitli illere dağıtılan Hristiyanlar (23 sandalye), önemli bir kısmı Süveyda valiliğinden olmak üzere Dürziler (9 sandalye), Şii Müslümanlar (5 sandalye), İsmaililer (2 sandalye), Mürşitler (1 sandalye).

Son seçimler 5 Ekim 2025 – 24 Mayıs 2026 tarihleri arasında yapıldı.

Suriye'deki yasama organının adı, yapısı ve işlevleri şu şekilde değişmiştir:

İşgal Edilmiş Düşman Toprakları Yönetimi (1917-1920)
Suriye Ulusal Kongresi (1919-1920)
Suriye Arap Krallığı (1920)
Suriye Ulusal Kongresi (1920)
Suriye Federasyonu, Fransız Mandası'nın bir parçası (1922-1925)
Kurucu Konsey (1923-1925)
Suriye Devleti, Fransız Mandası'nın bir parçası (1925-1930)
Kurucu Meclis (1925-1930)
Birinci Suriye Cumhuriyeti, Fransız Mandası'nın bir parçası (1930-1946)
Temsilciler Konseyi (1932-1933)
Temsilciler Meclisi (1932-1946)
Birinci Suriye Cumhuriyeti, bağımsız (1946-1950)
Temsilciler Evi (1947-1949)
İkinci Suriye Cumhuriyeti (1950-1958)
Kurucu Meclis (1949-1951)
Temsilciler Meclisi (1953-1958)
Birleşik Arap Cumhuriyeti (1958-1961)
Temsilciler Meclisi (1958-1961)
İkinci Suriye Cumhuriyeti (1961-1963)
Temsilciler Meclisi (1961-1963)
Baasçı Suriye (1963-2024)
Ulusal Devrim Komutanlığı Konseyi (1963-1966)
Halk Meclisi (1971-2024)
Suriye (2024-günümüz)
Halk Meclisi (2024-2025)
Geçici Yasama Konseyi (2025-günümüz)

Suriye Halk Meclisi başkanı
Suriye'de siyaset
Ülkelere göre yasama organları

Alhakim, Youssef (1983). Syria and the French Mandate (Arapça). Beirut: Dar Al-Nahar. 
Bishour, Wadi' (1994). Syria: The Making of a State and the Birth of a Nation (Arapça) (1. bas.). Damascus, Syria: Dar Al-Yaziji. 
Haddad, Ghassan Mohammed Rashad (2007). Shami Papers: Contemporary Syrian History 1946-1966 (Arapça). Madbouly Library. ISBN 9789772086276. 10 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Torrey, Gordon (1964). Syrian Politics and the Military, 1945-1958 (İngilizce). Ohio State University Press. 10 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Suriye Halk Meclisi 2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmi internet sitesi

Hama (Arapça: حماه, hisar anlamına gelir) “Su değirmenleri şehri” olarak da bilinen antik şehir Suriye'nin dördüncü büyük şehridir. Suriye'nin orta kesiminde, Asi nehri üzerinde yer alan ve Hama ilinin merkezi olan şehir. 2010 itibarıyla  854.000 nüfusu vardır.

Şehrin geçmişi Tarihöncesi'ne değin iner. Aramiler İÖ 11. yüzyılda burada Hamat Krallığı'nı kurdular. İÖ 9. yüzyılda Asur yönetimine giren şehir, daha sonra Perslerin, Makedonyalıların ve Selevkosların eline geçti. Selevkosların İÖ 2. yüzyılda Epiphaneia olarak değiştirdiği adı, Bizans yönetiminde geleneksel adının bir biçimi olan Emath'a çevrildi. İS 7. yüzyılda Hama'yı Fathi eden müslüman Araplar şehirdeki en önemli kiliseyi büyük bir camiye dönüştürdüler ve şimdi bu cami İslam tarihinin beşinci en eski camisidir.

1108'de Haçlıların eline geçtiyse de 1115'te Müslümanlarca geri alındı. 1175'te bir depremde yıkıldı. 1188'de Salaheddin Eyyubinin, y. 1300'de Mısır Memlûklerinin eline geçen şehir, 1516'da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.
1918'de, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin İtilaf Devletleri'ne yenilmesinden sonra şehirdeki Osmanlı egemenliği sona erdi. Önce Britanya güçlerinin eline geçen şehir, daha sonra Sykes-Picot Anlaşması uyarınca Fransız Mandasındaki Suriye'ye geçti. 1946'da bağımsız Suriye'nin parçası oldu.
1980'lerin başında ülkede artan siyasal huzursuzlukla birlikte Müslüman Kardeşler'in kalesi durumuna gelen Hama'da Şubat 1982'de girişilen sindirme hareketi sırasında Hafız Esad rejimi tarafından yaklaşık 40 bin kişi öldürüldü ve eski şehrin hemen hemen dörtte biri yıkıldı.
Suriye İç Savaşı'nın başlarında, 2011-12 yıllarında Suriye ordusu ile muhalefet güçleri arasında yaşanan çatışmalardan sonra şehir Suriye hükûmetinin elinde kaldı.

1812- 30,000 (Burckhardt) 1830- 20,000 (Robinson) 1839- 30-44,000 (Bowring) 1850- 30,000 (Porter) 1862- 10-12,000 (Guys) 1880- 27,656 (Parliamentary Papers) 1901- 60,000 (Parliamentary Papers) 1902-1907 80,000 (Trade Reports) 1906- 40,000 (al-Sabuni) 1909- 60,000 (Trade Reports)

Asi Nehri üzerinde kurulu şehir, tüm dünyada günümüzde benzerine rastlanmayan ve türünde dünyanın en eskisi olarak kabul edilen "Norias: hidrolik yapılar" su değirmenlerinden ötürü "Medinet-ün-Nevair (Su dolabı şehri)" olarak da adlandırılır. Su değirmenler 4. yüzyılda içme suyu ve sulama amaçlı su tekerlekler nehir suyunu iletmek için yapılmıştır. Tarihsel olarak sulama amacıyla kullanılmasına rağmen, Çarklar bugün neredeyse tamamen eski Arap dünyasının uzmanlığı ve girişimi için anıtlar olarak mevcuttur.

Bu büyük ahşap tekerlekler “şimdiye kadar yapılmış en görkemli noriaslar” olarak adlandırıldı ve orijinal antik hidrolik yapıların sadece 17'si kaldı. Yunus Emre'nin adına şiir yazdığı namı diğer Dertli Dolap bu şehirdedir.
Başlangıçta Hama valisinin konutu olan Beyt Azm Sarayı Suriye Eski Eserler Bakanlığı'nca onarılmış, ama 1982'deki çatışmalar sırasında zarar görmüştür. 18. yüzyıl Arap mimarisinin yetkin bir örneği olan ev günümüzde, kentin biraz kuzeyindeki Hama Kalesi'nde ortaya çıkarılan buluntuların sergilendiği bir müzedir. Buluntuların bir bölümü İÖ 5. binyıla tarihlenir; bir bölümü de İÖ 2. binyıldaki Suriye-Hitit krallığı Hamat ile Bizans dönemi arasını yansıtır.

Hama şehri bir kara ve bir demir yoluyla ülkenin kuzey ve güney kesimlerine, bir başka karayoluyla da Akdeniz kıyılarına bağlanır.

Hamdânîler (Arapça: حمدانيون‎), Kuzey Irak (El Cezire) ve Suriye'de hüküm sürmüş bir Şii Arap hanedanıdır. Hanedan Arapların Tağlib kabilesine mensuptur.

Abbasi Halifeleri idare güçlerini kaybettiklerinden sonra eyaletlere ve hatta devlet merkezine atanan emirler özerk hareket etmeye başlamışlar; emirliği kendi sülaleleri içindeki yakın vârisleri arasında paylaşmışlar ve bir hanedan kurmuşlardır. Hamdânîler bu tip emirler hanedanından en önemlilerinden biridir. Cedlerinin Kuzey Arabistan ve Dicle-Fırat arasında yaşamış ve eskiden Hristiyan olan Benî Taglib aşiretinden olduğunu kabul etmişlerdir.
Bu sülaleden hüküm süren emirlerden ilki Hamdan bin Hamdûn'dur. Bu kişinin ilk defa emirliğe 890'da Abbasi halifelerinden Mutemid tarafından Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Mardin'e vali olarak atanması ile başlamıştır. Onun oğlu Abdullah bin Hamdan önce 906'da Musul valisi olarak emirliğe başlamış ve sonra da 914'te Bağdat'ta vali olarak emirlik yapmıştır. Abdullah'ın iki oğlu Hasan Nasrüd-Devle (d. 929- o. 968) ve Adidüd-Devle önce Musul ve Diyarbakır valisi olarak emirlik yapmışlardır. Sonradan Hasan Nasr Diyarbakır emirliğine geçmiştir. Fakat burada Hasan Nasr'in hükmetmesi o kadar zalim ve acımasız olmuştur ki ortaya çıkan şikâyetler dolayısıyla ailesi tarafından emirlikten uzaklaştırılmıştır.
Bu aileye ait emirler 990'a kadar Musul emirliği yapmaya devam etmişlerdir. Ancak 979'da Büveyhî'lerin hücumuna uğramışlar ve geçici olarak Musul emirliğinden ayrılmışlardır. 990'dan sonra Musul emirliği Kuzey Irak'ı elinde tutan Ukaylilerin eline geçmiştir.

Hamdanî sülalesinin diğer bir kolu Halep Suriye'de emirlik yapmıştır. Bunlardan ilki olan Ali Saif-ul-Devla (945-967) doneminde Halep merkezli Kuzey Suriye emirliğine getirilmis ve Hamdânîlerin Suriye kolunu kurmuştur. Bu göreviyle Saif-ul-devle Bizans İmparatorluğu'nun kuzey Suriye'ye ve güneyine ilerlemesine baş engel olmuştur. Saif-ul-devle Arap şair ve yazarları koruması ve Halep'teki sarayını bir İslam kültür merkezi haline getirmesi ile İslam ülkelerinde ün almıştır. Fakat Bizans İmparatorluğu Halep'e hücum edip şehri eline geçirmiştir. Daha sonra şehir tekrar Hamdânîler tarafından geri alınmıştır. Hamdânîler birçok düşmanla aynı anda mücadele etmiştir.
Hamdânîler; Büveyhoğulları, Kürt aşiretileri, Harput Ermenileri, Fatimi İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu ile mücadele ediyordular. Çareyi Emirliklerini Mısır'da bulunan Fatimiler İmparatorluğuna  bağlamakta bulmuşlar ve bir vassal emir olarak Halep'te 1032'ye kadar hüküm sürmüşlerdir. 1035'te Fatimiler, Hamdânîleri Halep emirliğinden atmışlardır.

Hamdan ben Hamdun  (Arapça)|حمدان بن حمدون التغلبي) (Hamdān ben Hamdūn at-taḡlibyī) Hanedanin kurucusu ilk Abbasi emiri (868-874)
Hüseyin bin Hamdan  (Arapça) |الحسين بن حمدان)  (El-ḥusayn ben Hamdān)

Ebu el-Hayja Abdullah bin Hamdan  (Arapça)|أبو الهيجاء عبد الله بن حمدان)  (Abū al-hayjaʾ ʿabd allah ben ḥamdān) Musul ve El Cezire ve Diyarbakır emiri (905-923). Sonra El Cezire ve Diyarbakır emiri (923-929).
Nasırü'd Devle, (Arapça)|أبو محمد "ناصر الدولة" الحسن بن أبي الهيجا عبد الله) (Abū muḥammad “nāṣir ad-dawla” al-ḥasan ben abī al-hayjāʾʿabd allah) Musul emiri (929-969).
Adid ad-Devle Ebu Tağlib  (Arapça)|أبو تغلب الغضنفر "عضد الدولة" فضل الله بن الحسن) (Abū taḡlib al-ḡaḍanfar “ʿaḍud ad-dawla” faḍl allah ben al-ḥasan) Musul emiri (969-979).
İbrahim ben al-Hasan  (Arapça)|أبو طاهر إبراهيم بن الحسن)  (Abū ṭāhir ibrāhīm ben al-ḥasan) Musul emiri (981-991).
Hüseyin bin Hasan  (Arapça)|أبو عبد الله الحسين بن الحسن)  (Abū ʿabd allah ḥusayn ben al-ḥasan}

Seyfü'd Devle (Arapça)|ابو الحسن "سيف الدولة" علي بن أبي الهيجا عبد الله)  (abū al-ḥasan “sayf ad-dawla” ʿalī ben abī al-hayjāʾ ʿabd allah), Halep emiri (944-967).
Sa'düd Devle (Arapça)|أبو المعالي "سعد الدولة" شريف بن أبي الحسن علي) (abū al-maʿālī saʿd ad-dawla šarīf ben abī al-ḥasan ʿalī), Halep emiri (967-991).
Sa'idüd Devle  (Arapça)|أبو الفضائل "سعيد الدولة" سعيد بن أبي المعالي) (abū al-faḍāʾīl “saʿīd ad-dawla” saʿīd ben abī al-maʿālī) Halep emiri (991-1002).
Ebu'l-Hasan Ali  (Arapça)|أبو الحسن علي بن أبي الفضائل سعيد) (abū al-ḥasan ʿalī ben abī al-faḍāʾīl saʿīd), Halep emiri (1102-1004).
II.Ebu Maali Şerif  (Arapça)|أبو المعالي شريف بن أبي الفضائل سعيد) (abū al-maʿālī šarīf ben abī al-faḍāʾīl saʿīd), Halep emiri (1004).

Ḥamdānid Dynasty14 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Encyclopædia Britannica Online'da madde (İngilizce) (Erişme tarihi: 4.9.2009)
الحمدانيون/بنو حمدان في الموصل,7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hamdânîler. Musul'da Banu Hamdan (Arapça) (Erişme tarihi: 4.9.2009)
الحمدانيون/بنو حمدان في حلب ثم بنو لؤلؤ4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Hamdânîler ve Halep'te Banu Hamdan (Arapça) (Erişme tarihi: 4.9.2009)

Haballa olarak da yazılan Hapalla (Hititçe: 𒄩𒁄𒆷), MÖ 14. yüzyılın ortalarında Orta-Batı Anadolu'da hüküm sürmüş bir krallıktı. Nüfusunun Luvi dili konuştuğu Hapalla, Arzava devletleri arasında en doğuda olanlardan biriydi. Hapalla krallığı en azından MÖ 13. yüzyılın sonuna kadar varlığını sürdürdü. Hüküm sürdüğü dönemin çoğunluğu boyunca bir Hitit vasalı olarak kaldı. Bölge, MÖ 1180'de Deniz Kavimleri tarafından ele geçirildi.

Hitit kaynaklarında Hapalla'nın adı ilk kez, Arnuvanda'nın burada gerçekleşen yerel bir ayaklanmaya karşı yardım istemesiyle ilgili bir tablette geçer. Vasallarından Madduvata'ya bu görevi veren Arnuvanda, Madduvata kralının kendisine ihanet ettiğini ve isyanı bastırdıktan sonra bölgeyi Hititlere vermek yerine kendi hakimiyeti altına aldığını görecektir. Arnuvanda'dan gelen tehditlerden sonra Madduvata teslim olur ve Hapalla bölgesini Hititlere geri verir.
Sonraki yıllarda Hititler I. Şuppiluliuma komutasında daha önce kaybettiği toprakları geri alırken, ordusunu başkenti yakılan ve sakinleri sürgün edilen Hapalla'ya  gönderir. MÖ 1340'ta Şeha Nehri Ülkesi, Mira ve Hapalla Hititler tarafından Arzava'dan ayrılmış, Arzava krallığının elinde yalnızca başkenti Apaşa ve çevresindeki topraklar kalmıştır.
Hapalla'nın bildiğimiz ilk hükümdarı Targaşnallidir. Arzava'nın son bağımsız kralı Uhha-Ziti'nin Hitit hükümdarı II. Murşili'ye karşı MÖ 1319'da başlattığı ayaklanma başarısız olduktan sonra Targaşnalli II. Murşili tarafından Hapalla krallığının başına geçirilmiştir. Daha sonraki Kupanta-Kurunta antlaşmasından, MÖ 1310 yılı civarında Targaşnalli'nin hâlâ Hapalla tahtında olduğunu öğreniyoruz.
Hapalla'nın ikinci hükümdarı, Alakşandu'nun MÖ 1280 tarihli antlaşmasında da adı geçen Ura-Hattuşa'dır. Bu antlaşmada Murşili'nin oğlu II. Muvatalli son kalan dört Arzava kralının adını sayarken Hapalla kralı olarak Ura-Hattuşa'nın adını söyler.
Bu antlaşmadan sonra Hapalla krallığına Hitit kaynaklarında bir daha atıfta bulunulmamıştır.
Hitit imparatorluğunun ömrünün sonlarına doğru (yaklaşık MÖ 1230-1225), Deniz Kavimleri'nin işgalinden önce Hitit İmparatoru IV. Tuthaliya'nın Batı Anadolu'daki krallıkları Mira Krallığı'nın emrine verdiği, dolayısıyla Hapalla'nın bu dönemde büyük ihtimalle Mira'nın bir vasalı olduğu fikri günümüzde akademisyenler arasında yaygınlık kazanmıştır.

Hapalla hakkında bildiğimiz her şey Hitit kraliyet arşivlerinden gelmektedir. Coğrafi olarak Hapalla, Batıda Mira, doğuda Aşağı Ülke, güneyde Tarhuntaşşa ülkesi ile sınırlanmaktadır. Bu nedenle Hapalla'nın klasik dönemde Pisidia olarak gelen bölgeye karşılık geldiği düşünülmektedir. İmparatorluğun kalbine çok yakın olan konumu nedeniyle Hititler, Hapalla'yı anavatanları ve Arzava'daki vasalları arasında bir nevi tampon bölge olarak görmüş, bundan dolayı da bu bölgeye özel bir önem atfetmişlerdir.

I. Şuppiluliuma'nın Yaptıkları
Hitit Krallığı, Trevor Bryce 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hapalla kralı Targaşnalli ile antlaşma 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yakın dönemde Arzava mektupları 16 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haseke veya el-Haseke (Türkçe: Hasiçi, Arapça: الحسكة al-Hasakeh, Kürtçe: Hesîçe, Süryanice: ܓܨܪܛܐ), Suriye’nin kuzeydoğusunda yer alan bir şehir ve Haseke ilinin merkezidir. 2023 yılı tahminlerine göre 422.445 nüfusa sahip olan Haseke’de başlıca Araplar, Kürtler ve Süryaniler yaşamakta olup, daha küçük topluluklar hâlinde Ermeniler ve Çeçenler de bulunmaktadır. Haseke, Kamışlı kentinin yaklaşık 80 kilometre güneyinde yer alır. Fırat Nehri’nin bir kolu olan Habur Çayı, şehir içinden batı-doğu doğrultusunda akmaktadır. Çağ Çağ Deresi ise Haseke’de kuzeyden gelerek Habur Nehri’ne katılır. Şehir (ve çevresindeki bölgeler) Suriye Geçiş Hükûmeti tarafından kontrol edilmektedir.
Verimli toprakları, bol su kaynakları, doğal güzellikleri ve çok sayıda arkeolojik alanı ile tanınan bölge, aynı zamanda modern dönemde önemli bir kentsel gelişim sürecine tanıklık etmiştir; çevresinde çok sayıda tarımsal ve sanayi projesi hayata geçirilmiştir. Ancak son yirmi yıl içinde, başlıca su kaynağı olan Habur Nehri’nin kuruması, tarım arazilerinin büyük bir bölümünün kaybına yol açmış; bu durum, bölge halkının önemli bir kısmının ülke içi göçe zorlanmasına neden olmuştur. Söz konusu göçler özellikle Suriye’nin başkenti Şam ile güneydeki Dera illerine yönelmiş, göç edenler sanayi tesislerinde ve tarım arazilerinde çalışmıştır.

26 Ocak 2011'de, ayaklanmanın ilk olaylarından birinde, Haseke'li olan Hasan Ali Akleh, benzin dökerek kendisini ateşe verdi. Görgü tanıklarının ifadesine göre, eylem "Suriye hükûmetine karşı bir protesto" idi.
2015 yazında gerçekleşen Haseke Muharebesi sırasında, Suriye hükûmeti kentin büyük bir bölümünde kontrolü Irak ve Şam İslam Devleti'ne (IŞİD) kaptırdı ve şehir daha sonra Kürt YPG güçleri tarafından ele geçirildi. Bunun ardından, Haseke'nin yaklaşık %75'i ve çevresindeki kırsal alanların tamamı Kuzey Suriye Federasyonu - Rojava yönetimi altına girerken, şehir merkezindeki bazı bölgeler Suriye hükûmetinin kontrolünde kalmaya devam etti. Birleşmiş Milletler, iç savaşla bağlantılı şiddet olaylarının 120.000'e kadar kişiyi yerinden ettiğini tahmin etmektedir.
16 Ağustos 2016'da, Haseke Muharebesi başladı ve YPG ile Asayiş güçleri, hükûmet kuvvetlerinin elinde kalan bölgelerin büyük bölümünü ele geçirdi. 23 Ağustos 2016'da, YPG ile Suriye Ordusu arasında varılan bir anlaşma sonucunda şehir genelinde ateşkes sağlandı. Haseke, bu tarihten itibaren Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi çerçevesinde Cezire Bölgesi'nin bir parçası hâline geldi.
Temmuz 2018'de Suriye Ordusu, daha önce YPG ve Asayiş güvenlik güçlerinin kontrolünde olan Haseke şehrindeki El-Naşva Bölgesi'ne Suriye bayrağını çekti. Ancak Eylül-Kasım 2019'da Asayiş güçleri hala El-Naşva bölgesinde bulunuyordu ve tutuklamalar yapabiliyordu.
Ocak 2021'de, Şam hükûmetiyle yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle Haseke ve Kamışlı'nın hükûmet kontrolündeki bölgeleri Asayiş tarafından kuşatıldı.
Mart 2023'te, ABD, bir ABD'li müteahhidin öldürüldüğü bir insansız hava aracı saldırısının ardından şehirdeki IRCG güçlerine karşı misilleme saldırıları düzenledi.
Ağustos 2024'te, SDF, hükûmet kontrolündeki bölgelerden kaynaklanan ve Deyr ez-Zor'daki SDF mevzilerine yönelik sınır ötesi saldırılara misilleme olarak bölgeyi bir hafta süreyle kuşattı. Kuşatma, Rus arabuluculuk çabalarıyla bir kez daha kaldırıldı.

Şehir, Esad rejiminin düşüşünün ardından 6-7 Aralık 2024'te Kürt güçlerinin tam kontrolüne geçti. Baasçı Suriye güçleri, kalan toprakların kontrolünü hiçbir direnişle karşılaşmadan Suriye Demokratik Güçlerine (SDF) devretti.  
2026'daki kuzeydoğu Suriye taarruzunun ardından, Suriye Geçiş Hükûmeti güçleri, ateşkes anlaşmasının bir parçası olarak 2 Şubat'ta şehre girdi.

Haseke'nin haber, ihtiyaç ve servisleri için kurulmuş ilk tam internet sitesi
İlk Hükümet Resmi İnternet Hizmetleri ve Sitesi

Hatay Sorunu, Fransa'nın Suriye'ye bağımsızlık verme kararı üzerine 1936 yılında ortaya çıkmış, 1939 yılında Türkiye'nin Hatay'ı ilhakı ile sonuçlanmıştır. Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Suriye’nin yeni idari otoritesi, Türkiye ile olan ilişkilerde normalleşme sürecine girerek Hatay üzerindeki on yıllardır süregelen iddiaları fiilen sona erdirecek somut adımlar atmıştır. Bu kapsamda Şam’daki resmi kurumlar, devlet daireleri ve diplomatik temsilciliklerde kullanılan idari haritalar güncellenmiş; Hatay’ın Suriye toprağı olarak gösterildiği eski haritaların kullanımı sonlandırılmıştır. Diplomatik ve ticari alanda ise Yayladağı, Cilvegözü ve Zeytin Dalı sınır kapıları, Suriye yönetimi tarafından resmi geçiş noktaları ve gümrük muhatabı olarak kabul edilmiştir. Sınır kapılarının bu statüyle muhatap alınması ve resmi sembollerin değiştirilmesi, yeni Suriye yönetiminin Hatay’ın Türkiye’nin egemenliğinde olduğunu hukuken ve fiilen tanıdığını, böylelikle iki ülke arasındaki bu tarihsel sorunun kapandığını teyit etmektedir.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İskenderun Sancağı, Suriye'den Anadolu'ya ilerleyen Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. Böylece, birçok yerde olduğu gibi, Hatay'da da bir Millî Mücadele cephesi oluşmuştur. 20 Ekim 1921‘de, Fransa ile imzalanan, Ankara Antlaşması'nın 7. maddesine göre sancak, Suriye sınırları içerisinde kalacak; burada özel bir idare kurulup, Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan yararlanılacaktır, resmî dil Türkçe olacak ve para birimi olarak da Türk lirası geçerli olacaktır.

Hatay'ın Türkiye'ye katılması, 20. yüzyılın önemli siyasi gelişmelerindendir. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü sonrası, 1918'de Fransızlar, Suriye'yi manda yönetimi altına alarak Hatay'ı da bu yönetime dahil ettiler. Hatay'daki etnik çeşitliliği yönetmeye çalışan Fransızlar, 1938 yılında Hatay'ı bağımsız bir devlet olarak ilan etti. Ancak bölgedeki Türk nüfusunun Türkiye'ye olan yakınlığı ve Türkiye'nin diplomatik baskıları, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını sağladı.
1939 yılında Türkiye, Hatay'ın Türkiye'ye katılması için Fransa ile müzakerelere başladı. Türkiye, bölgenin coğrafi, kültürel ve etnik açıdan kendisine yakın olduğunu savunarak, Hatay'ın katılmasının istikrar yaratacağını belirtti. 29 Haziran 1939'da Hatay, Türkiye Cumhuriyeti'ne katıldı. Bu olay, Türkiye için bir zafer olarak kabul edilse de Suriye ile ilişkilerde de önemli bir dönüm noktası oldu.
Hatay'ın Türkiye'ye katılması, bölgedeki Türk nüfusunun haklarını koruyarak Türkiye'nin güney sınırlarını güçlendirdi. Aynı zamanda Türkiye'nin kültürel çeşitliliğini zenginleştirerek stratejik önem kazandı. Bugün Hatay, Türkiye'nin güneyindeki önemli illerden biri olarak büyük bir coğrafi ve kültürel öneme sahiptir.
Lozan Antlaşması'nda ise Suriye ile Türkiye arasında çizilen sınıra göre Hatay, Türkiye sınırlarının dışında kalmıştır.
1936 yılında Suriye'ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran anlaşmada İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yer almıyordu. Fransa, Suriye'den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye'ye terk etmekteydi. Türk Hükûmeti durumu kabul etmedi. Cenevre'deki Milletler Cemiyeti  toplantısında Fransa ile yapılan görüşmeler netice vermeyince, 9 Ekim 1936'da Fransa'ya resmî bir nota vererek, Suriye'ye yapıldığı gibi, İskenderun Sancağı'na da bağımsızlık verilmesini istedi. Atatürk, 1 Kasım 1936 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin açış konuşmasında: "... Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakiki sahibi öz Türk olan, İskenderun — Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabii görürler" diyordu. Fransız Büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise: "Hatay benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz" demiştir. 27 Ocak 1937'de Cenevre'de toplanan Milletler Cemiyeti, Hatay'ın bağımsızlığını kabul etmiş ve bir seçimle nüfus çoğunluğunun tespit edilmesine karar vermiştir. Atatürk'ün Hatay'ı silah zoruyla alabileceğini düşünen Fransızlar askerî bir anlaşma yapmayı istediler; bu anlaşma yapıldı. Anlaşma ile Hatay'da tarafsız bir seçim kabul edilerek, bunun için de bir kısım asker gücünün Hatay'a girmesine karar verildi. Kurmay Albay, Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri, Hatay'a girdi. Sancağa giren ilk Türk birliğinin alay kumandanı Şükrü Kanatlı halka yaptığı konuşmada "Atatürk'ün, Ordunun, anayurdun Hataylılara selamını getirdim" diyerek seslenmiştir. Türk askeri Hatay halkı tarafından büyük sevinçle karşılanmıştır ve Hatay'da "yaşa Atatürk" diyerek tezahüratlar yapılmıştır. 13 Ağustos'ta seçimler yapıldı ve meclisin çoğunluğunda Türkler yer aldı. Böylece bağımsız Hatay Cumhuriyeti, 2 Eylül 1938'de kuruldu. Bu cumhuriyet ise, 29 Haziran 1939'da Türkiye'ye katılma kararını aldı.

Bu gelişmeler üzerine Arap basını Türkiye'ye, Fransa'ya, İngiltere'ye ve başbakanlarına ağır bir dille saldırmıştır. Suriye basını, Sancak konusunda Türkiye ile işbirliği yaptıkları ve konunun çözümünde Suriyelilerin ve Arapların isteklerini dikkate almadıkları için İngiltere ve Fransa'yı suçladı. Şam'da çıkan Fetel-Arab gazetesi, imzalanan antlaşmayı bunun sonucu olarak Suriye topraklarından aziz bir parçasının ayırılmasının Türkiye'nin Arap alemine bir tecavüzü olarak değerlendirilmiştir. Fransa'nın Hatay'ın Suriye'den koparılmasına izin vermesinin sebebini de Fransa'nın Türkiye'den daha fazla çıkarının olmasına bağlamıştır. Suriye'nin bu durumun engellenmesi için acilen tedbir alması gerektiği tavsiyesinde bulunmuştur.
Hatay'ın Türkiye'ye katılmasına Suriye Meclis Başkanı Fransız hükûmetine ve Milletler Cemiyeti Konseyi'ne birer telgraf çekerek protesto etmiştir. Hatay'ın kendi topraklarının bir parçası olduğu, alınan kararları ve katılma işlemlerini kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Nitekim Suriye, bağımsızlığını ilan ettiği gün Şam'daki yabancı büyükelçiliklere yolladığı notada, Fransa'nın Suriye adına yaptığı uluslararası antlaşmalara saygılı olmak kararında bulunduğunu bildirmesine rağmen, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını hiçbir zaman kabul etmeyecektir.

Suriye, 1982 yılındaki ders kitaplarında Hatay'ı kendi toprağı olarak göstermiştir. 1989 yılında Suriye Enformasyon Bakanı Muhammed Salman bir röportajında Hatay'ın Türkiye'ye ait olmadığını söylemiştir.

Suriye'nin 16 Ağustos 1981'de karasularını 35 deniz mili olarak ilan etmesinden sonra ortaya çıkan bir sorundur. Bu sorunun müzakereleri aşamasında konu İskenderun'a bilmukabele Hatay'a bağlanmıştır

21 Ekim 1989 Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne bağlı araştırma uçağı, Hatay'ın Altınözü ilçesinde sınırı ihlal eden Suriye'ye ait MiG-21 jeti tarafından düşürüldü. Olayda; İsmail Faik Ayten, Talat Gencer, Yusuf Gören, Fikri Köşker ve Selahattin Çelik vefat etmiştir. İlk diplomatik girişimlerde Suriye heyeti olayın bir ASALA veya PKK saldırısı olduğunu ileri sürse de sonradan yapılan incelemelerde Suriyeli pilotların kendi inisiyatifleri dahilinde bu saldırıyı yaptığı belirtildi. Kimi insanlar bu olayı Suriye-Türkiye arasındaki su ve terör sorunu sonrası yapılmasından dolayı bizatihi Suriye devleti tarafından yapıldığını iddia etmişlerdir.

2000 yılının başlarında iki ülke için de yumuşayan dış politika Hatay için de olumlu bir süreç izledi. Ankara ve Şam hükûmeti arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmasıyla her iki ülke de kendi sınırlarını tanımış oldu. Ancak 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı ve devamında başlayan göç dalgası, Hatay'daki demografik yapının değişimi konusunu gündeme getirmiş ve Hatay sorununun bir parçası olabileceğinden şüphelenilmiştir. Beşar Esad rejiminin 8 Aralık 2024 tarihinde devrilmesinin ardından Suriye, Hatay üzerindeki iddialarından fiilen ve hukuken vazgeçti.

Hatti, Anadolu'da Kızılırmak civarında Tunç Çağı'na ait bir bölgedir. Tunç Çağı'nın sona ermesiyle isim, Kuzey Suriye (Geç Hitit devletleri) için kullanıldı.
Buraya işaret eden en eski kaynak, Hatti'nin efsanevî kralı Pamba'dan söz eden Naram-Sîn şiirinde (M.Ö. 22. asrın ilk yarısında) bulunur. M.Ö. 1900'lere ait Kültepe'nin eski Âsur belgelerinde Atti, Kızılırmak'ta birkaç şehir devletinin bulunduğu bir bölgeyi belirtir. Bu bölgenin nüfûsu Hint-Avrupa dışı Hattiler'di.
Hititler arasında Hatti, Hitit İmparatorluğunu veya Ankuva, Arinna, Hattuşaş, Taviniya ve Zipaland gibi mühim şehirlerin bulunduğu merkezî bölgeyi belirleyebilirdi.
Hitit İmparatorluğu'nun M.Ö. 1180 civarında yıkılmasından sonra Suriye'nin kuzeyinde Yeni Hitit devletlerine geçen Hatti ismi, hususiyetle Karkamış civarındaki topraklara Yeni Asur kaynaklarında bu isimle anılabiliyordu.
Tanah'ta Ḥatti; חִתִּ֥י (romanize: ḥitti) olarak anılmıştır. Dolayısıyla bu isim Hititlere atıfta bulunmamaktadır.

Hubert Canik: Die Hethiter und ihr Reich., Das ganze Land Ḥet. bölümü, Konrad Theiss Verlag, Stuttgart, 2002, ISBN 3-8062-1676-2.

Haçlı devletleri, 12. ve 13. yüzyıllarda Orta Doğu ve Anadolu'da Haçlılar tarafından kurulmuş devletlerdir.

Haçlı devletlerinden ilk dördü Birinci Haçlı seferi'nin hemen ardından kuruldu:

Urfa Kontluğu, Orta Doğu'da kurulan ilk haçlı devleti olan bu kontluk 1098 yılında kuruldu ve 1144 yılına kadar ayakta kaldı.9 Mart 1098'de Haçlılar, Urfa'yı Türkler'den aldılar. I.Baudouin (1098 - 1100), buraya "kont" unvanıyla hükümdar oldu. İki hânedandan dört hükümdar geçti. Bunlardan II. Baudouin (1100-1118), 5 yıl Türkler'in elinde esir olarak yaşadı.
Antakya Prensliği, 1098'den 1268'e kadar 170 yıl sürdü. 3 Haziran 1098'de Antakya'yı Türkler'den alan Haçlılar'dan 1. Bohemond (1098 - 1111) ilk prens oldu. 1100 Temmuzunda Dânişmendliler'e esir düştü ve 3 yıl esir kaldı. Yerine yeğeni geçti. Üç hanedan tarafından idare edilen bu devlet 1176’ya kadar Bizans'a tâbi idi.
Trablus Kontluğu, 1104 yılında kuruldu. Trablusşam 1109 yılında Müslümanların eline geçmişse de kontluk 1291 yılına kadar ayakta kaldı.
Kudüs Krallığı, 1099 yılında kuruldu; 1291 yılında Akka'nın düşmesiyle sona erdi. Memlûk Türkleri tarafından ortadan kaldırıldı. Bu müddet içinde çeşitli hanedanlardan 21 Kudüs kralı saltanat sürdü. En ünlüleri, ilki ve ikincili olan Birinci Haçlı Seferi’nin meşhur simaları Godfrey de Bouillon (1099- 1100) ile ağabeyi I.Baudouin (1000- 1118) dir. I. Baudouin, 28 Haziran 1113’te Türkler tarafından esir alınmıştır.  Kudüs Krallığı'nın 4 lordluğu mevcuttu:
Celile Prensliği
Yafa ve Aşkelon Kontluğu
Doğu Şeria Lordluğu
Sayda Lordluğu
Kıbrıs Krallığı: Üçüncü Haçlı seferi sırasında Haçlılar Kıbrıs Krallığı'nı kurdular.1192’den 1489'a kadar 297 yıl sürdü. 30 Mayıs 1191'de Arslan Yürekli Richard, adayı Bizanslılar'dan almıştı. İlk Kıbrıs kralı Fransız Lüzinyanlardan I. Guy (1192- 1194) oldu. Bu krallık 1426'dan başlayarak Mısır Memlûk Türk imparatorluğunun yüksek hâkimiyetini tanıdı. 18 kralın hükümdarlığından sonra Venedikliler adaya el koydu. Daha sonra da Tapınak Şövalyeleri'ne verildi.

Dördüncü Haçlı seferi sonrası, Bizans İmparatorluğu toprakları birçok devlete bölünerek "Frankokrasi" (Yunanca: Φραγκοκρατία) ismi verilen dönem başladı:

Latin İmparatorluğu, İstanbul'da kuruldu ve Bizans imparatoru İznik'e sürüldü.
Selanik Krallığı
Atina Dükalığı
Salona Kontluğu
Mora Prensliği
Kefalonya Kontluğu
Nakşa Dükalığı (Pelagos Dükalığı) Venedikliler tarafından Ege Denizi'nde kuruldu.
Selanik ve Latin İmparatorluğu 1261 yılında Bizanslılar tarafından geri alındı. Ancak Atina ve Mora 15. yüzyıla kadar Haçlıların elinde kaldı. Sonra Osmanlıların eline geçti.

St. Jean Hastabakıcı Şövalyeleri 1310 yılında Rodos'a yerleştiler ama 1522 yılında Osmanlılar tarafında Malta'ya sürüldüler.
Meis adası 1309 yılında Kudüslü St. Jean Hastabakıcı Şövalyeleri'nin eline geçti. Osmanlılar 1440-1450 yılları arasında Meis adasını ellerinde bulundurdular. Sonra Napoli Krallığı ve Venedik Cumhuriyeti 'nin eline geçti. 1686 yılında ada tekrar Osmanlı yönetimine girdi.
Anadolu'da İzmir (1344-1402), Antalya (1361-1373) ve Bodrum (1412-14..) geçici olarak St. Jean Şövalyelerinin elinde kaldı. Ege Adalarından Korint (1397-1404), Salona (Amfissa; 1407-1410), İkarya (1424-1521) ve İstanköy (1215-1522) de St. Jean Şövalyeleri'nin elinde bulundu.

Konstantinopolis'in yeniden ele geçirilmesi

Heraclea Cybistra veya Herakleia Kibistra (Grekçe: Ἡράκλεια Κύβιστρα) ya da sadece Heraclea veya Herakleia (Ἡράκλεια), aynı zamanda Heracleia olarak da tercüme edilir, antik Kapadokya veya Kilikya'nın bir şehriydi; günümüzde Türkiye'de Konya ili, Ereğli ilçesi yakınında yer almaktadır.

Hitit Eski Krallığı döneminde Hupisna/Hubisna olarak biliniyordu.

Hitit Yeni Krallığı (Hitit İmparatorluğu) döneminde Hupisna imparatorluğun bir parçasıydı.

MÖ 8. yüzyıla tarihlenen, Heraclea'nın yaklaşık 12 kilometre (7,5 mi) güneyinde tarihteki ilk tarım anıtı olarak tanımlanan Hitit İvriz kabartması bulunmaktadır.

Helenistik Dönem, Kilikya Kapıları'na (Gülek Boğazı) giden yolun tepelere girdiği noktanın yakınındaki konumu nedeniyle bir miktar öneme sahipti. Orduların geçiş yolundaydı ve Küçük Asya'yı istila eden Araplar tarafından birden fazla kez yağmalandı(806'da Harun Reşid ve 832'de Memûn tarafından). Heraclea ayrıca 1101 Haçlı Seferi'nde Selçuklu kuvvetlerinin Haçlı ordularının birçok birliğine kesin darbe indirdiği çok sayıda muharebeye sahne olmuştur.

Türkiye'deki antik kentler listesi

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Heraclea". Encyclopædia Britannica. 13 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 308.

Hermon Dağı veya Şeyh Dağı (Arapça: Jabal al-Shaykh veya Jabal Haramun; İbranice: הררררממוןן Har Hermon), Anti-Lübnan sıradağlarının güney ucunu oluşturan bir dağ kümesidir. Zirvesi Suriye ve Lübnan arasındaki sınırın bir parçasıdır ve deniz seviyesinden 2.814 m yükseklikle Suriye'nin en yüksek noktasıdır. Dağın zirvesinde, 2814 metre rakımda ki "Hermon Oteli" (Suriye ve İsrail arasındaki Birleşmiş Milletler tampon bölgesinde) dünyadaki kalıcı olarak insan bulunan en yüksek Birleşmiş Milletler pozisyonudur. Hermon Dağı'nın güney yamaçları, Golan Tepeleri'nin İsrail işgali altındaki kısmına kadar uzanmaktadır.

Lübnan-Suriye sınırını oluşturan Hermon aralığı, Hermon Dağı'nın 25 km kuzeydoğusundan 45 km güneybatısına kadar 70 km uzanır. 700 km²'lik bu alanın yaklaşık 70 km²'si İsrail kontrolündedir. Hermon Dağı, her biri yaklaşık aynı yükseklikte üç farklı zirveye sahip bir dağ kümesidir. Hermon Dağı'nın İsrail kontrolündeki bölgedeki kısmının çoğu, Hermon doğa rezervini oluşturur.

Bölgedeki kaynaklar ve dağın kendisi, su kullanımı için bölge halkları tarafından çok tartışılmaktadır. Hermon Dağı ayrıca "karlı dağ", "gri saçlı dağ" ve "kar dağı" olarak da adlandırılır. İsrail'de "ulusun gözleri" olarak da adlandırılır, çünkü yüksekliği onu İsrail'in birincil stratejik erken uyarı sistemi yapar.

Haziran 1967'deki Altı Gün Savaşı sırasında, Suriye'deki Hermon Dağı'nın bir kısmı İsrail tarafından ele geçirildi.

Altı Gün Savaşında işgal edilen kısım, Yom Kippur Savaşı'nın ilk günü olan 6 Ekim 1973'te Suriye tarafından geri ele geçirildi. Ancak İsrail 21 Ekim 1973'te, Suriye kontrollü kısmı yeniden ele geçirdi.

Yom Kippur Savaşı öncesi Suriye kontrolündeki kısım savaştan sonra Suriye'ye iade edildi.

Suriye İç Savaşının başlamasından bu yana, Hermon bölgesi Esad yanlısı güçlerin kontrolünde kalmaya devam etti, ancak çatışmalar dağ silsilesinde düzensiz bir şekilde patlak verdi.

Ḫilakku (Akadca: (Yeni Asur) 𒆳𒄭𒋃𒆪), daha sonra Pirindu (Akadca: (Yeni Babil) 𒆳𒉿𒆸𒁺 ve 𒆳𒉿𒊑𒅔𒁺), olarak bilinen, Demir Çağı'nda MÖ 1. binyılda, güney Anadolu'da var olmuş, Luvice konuşan bir Geç Hitit Devleti'dir.

Bu krallığın yerli adı, Demir Çağı’na ait Hiyeroglif Luvice yazıtların yokluğu nedeniyle günümüzde hâlâ bilinmemektedir. Bununla birlikte, krallığın aşağıda belirtilen adlandırmalarla ihtiyatla özdeşleştirilebileceği ileri sürülmüştür:

Hitit İmparatorluğu metinlerinde geçen Ḫilika ülkesi (Hititçe: 𒌷𒄭𒇷𒅅𒋡);
Melid kökenli yazıtlarda anılan Ḫilikka diyarı (𔗒𔔹𔗧𔔂)
Gurgum Kralı I. Ḫalparuntiya’nın kayıtlarında geçen Ḫirikka ülkesi (𔗒𔖱𔓯𔗧𔔂)
Yeni Asur dönemine ait Akadca kaynaklarda bu krallık Ḫilakku (Akadca: 𒆳𒄭𒋃𒆪) adıyla anılmaktadır. Grek-Romen dönemde Kilikya (Cilicia) olarak bilinen bölgenin adı da bu Ḫilakku adından türetilmiştir.

Yeni Asur İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben Ḫilakku ülkesi, Yeni Babil dönemine ait Akadca kaynaklarda Pirindu adıyla yeniden ortaya çıkmaktadır (Akadca: 𒆳𒉿𒆸𒁺 ve Akadca: 𒆳𒉿𒊑𒅔𒁺).
Pirindu adının, “taşlık (yer)” anlamına gelen Luvice Piruwanda adından türediği düşünülmektedir. Bu adlandırma, söz konusu bölgenin daha sonraki Grekçe ve Türkçe adları olan Kilikia Trakheia (Grekçe: Τραχεῖα Κιλικία) ve Taşeli ile anlam bakımından örtüşmektedir.
Yeni Babil kaynaklarında geçen Pirindu adının, Hitit İmparatorluğu kayıtlarında bir altın kaynağı olarak anılan Pirundummeya ülkesi (Hititçe: 𒌷𒁉𒊒𒌦𒁺𒌝𒈨𒅀) ile özdeş olup olmadığı ise kesinlik kazanmamıştır.

Ḫilakku Krallığı, Klasik Antik Çağ’da Kilikya olarak anılacak olan bölgenin batı kesiminde yer almakta olup, daha özelde Dağlık (Taşlık) Kilikya (Grekçe: Κιλικία Τραχεῖα, romanize: Kilikía Trakheîa; Latince: Cilicia Aspera) olarak adlandırılan bölümde bulunmaktaydı. Krallık, kuzey ve kuzeybatıda Toros ve Bolkar Dağları çevresinde, Ḫiyawa’nın kuzey ve kuzeybatısında, bu bölge ile Tabal coğrafyası arasında konumlanmıştı. Bu konum itibarıyla Ḫilakku, Dağlık Kilikya’nın kuzey ve kuzeydoğu kesimlerine tekabül etmekte olup, özellikle daha sonraki Olba bölgesi ile Kalykadnos (günümüz Göksu) Nehri’nin aşağı havzası boyunca uzanan alanlarla örtüşmektedir.
Ḫilakku’nun doğu sınırı, Konya Ovası’nın güneydoğusu ile Tarsus’un kuzeyi arasında yer alan dağlık bölgede bulunmaktaydı; batı sınırını ise, vadisi aracılığıyla krallığı Konya Ovası’na bağlayan Kalykadnos (Göksu) Nehri oluşturmaktaydı.
Yeni Babil dönemi itibarıyla Pirindu, Dağlık (Taşlık) Kilikya’nın batı ve güney kesimlerinde yer almakta olup, Kalykadnos (Göksu) Nehri’nin batısındaki toprakları da kapsayacak şekilde genişlemişti. Bu genişleme sonucunda Pirindu, batıda Sallunê’ye, güneyde ise Akdeniz kıyılarına kadar ulaşmıştı. Doğuda ise Pirindu’nun hâkimiyet alanı, Ovalık Kilikya’da yer alan Ḫarrua kentine kadar uzanmaktaydı.

Ḫilakku’nun komşuları, doğusunda yine bir Geç Hitit Devleti olan Ḫiyawa, kuzeyinde ise Tabal bölgesine ait krallıklar idi. Bu nedenle Yeni Asur dönemine ait kayıtlarda Ḫilakku, sıklıkla Que (Ḫiyawa) ve Tabal ile birlikte anılmıştır. Güneyinde Akdeniz vardı. Klasik Antik Çağ'da Kilikya Tracheia, Kilikya Aspera adı verilen bölgeyi; günümüzde Mersin ile Antalya illeri arasındaki dağlık topraklar oluşturmaktadır.

Yeni Asur kaynakları, Ḫilakku adlı bir kentin varlığını kaydetmektedir; ancak bu durum, krallığın bir kent-devleti olduğu şeklinde yorumlanamaz. Nitekim söz konusu kentin, günümüz Kayseri kentine karşılık gelen Mazaka ile özdeşleştirilmesi isabetli değildir. Bu kaynaklar ayrıca Ḫilakku’da “21 müstahkem kent ve bunlara bağlı yerleşimler”in varlığından da söz etmektedir (Akadca: 𒌋𒌋𒁹 𒌷𒈨𒌍𒋙𒉡 𒆗𒉡𒋾 𒅇 𒌷𒈨𒌍 𒌉𒈨𒌍 𒁲 𒇷𒈨𒋾𒋙𒉡, romanize: 21 ālānišunu dannūti u ālāni ṣeḫrūti ša limētišunu[).
Yeni Babil dönemi sırasında ise Pirindu’nun başkenti, Urā (ya da Urâ / Uraʾa) idi; krallığın diğer kraliyet kentlerinden biri ise Kirši olarak anılmaktadır.

ᵐPiḫirim (Akadca: 𒁹𒉿𒄭𒊑𒅎), h. y. 858 BC
ᵐAmbaris (Akadca: 𒁹𒄠𒁀𒊑𒄑), h. y. 718 BC - 713 BC
ᵐSandašarme (Akadca: 𒁹𒊓𒀭𒁕𒊬𒈨; Luvice: *Sanda-Sarrumas), h. y. 662 BC
I. Syennesis (Grekçe: Συέννεσις; Luvice: *Zuwannissas), h. y. 585 BC
ᵐAppuwašu (Akadca: 𒁹𒀊𒁍𒌑𒀀𒍪), h. y. 557 BC
II. Syennesis (Grekçe: Συέννεσις; Luvice: *Zuwannissas), h. y. 480 BC
Xeinagoras of Halicarnassus (Grekçe: Ξειναγόρας), h. y. 470s BC
III. Syennesis (Grekçe: Συέννεσις; Luvice: *Zuwannissas), h. y. 401 BC

Hititler
Luviler
Aramiler
Demir Çağı
Bronz Çağı

Hitit devletinin kurucusu kimi kaynaklarda I. Hattuşili olarak belirtiliyor olsa da Telipinu fermanında aktarıldığı üzere, bir önceki kral Labarna'nın zamanında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinin fethedildiği anlaşılmaktadır. Hitit beylikleri döneminde sağlam bir devlet yapısı olduğu söylenemez. Bu dönemde Orta Anadolu'da sadece Hititler değil, Hattiler, Luwiler gibi grupların da hüküm sürdüğü şehir devletleri mevcuttur. Labarna'dan son kral II. Şuppiluliuma'ya kadar yaklaşık 5 asır boyunca hükümdarlığı kesin olarak belgelenmiş 26 Hitit kralı hüküm sürmüştür.

Aşağıda verilen bütün tarihler, özellikle Orta krallık ve öncesi döneme ait olanlar, takribidir ve "orta" kronolojiye dayanmaktadır.
Hitit krallarının sırası ve saltanat süreleri Boğazköy'de açığa çıkarılan Hitit arşivleri ve mühürleri kullanılarak oluşturulmuş, ayrıca Hititlerin çağdaşı olan diğer Orta Doğu kaynaklı arşivlerle de desteklenmiştir. Buna rağmen listede boşluklar vardır. Sağlıklı bir liste oluşturulamamasının ana sebeplerinden biri Hitit katiplerinin, aynı çağdaki Mısırlı ve Mezopotamyalı meslektaşlarının aksine, dokümanlarında bir tarihleme yöntemi kullanmamış olmasıdır. Ayrıca Hitit kralları arasında aynı isimleri taşıyan çok sayıda kral bulunması bu isimlerde toplam kaç kral olduğu ve taht sıraları hakkında problemler yaratmaktadır.
Anadolu'da Asur ticaret kolonisi devri sonu ile Hitit devletinin kuruluşu arasındaki zaman dilimi yani yaklaşık olarak Anitta'dan Labarna'ya kadar olan devir için henüz yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çeşitli tarihçiler tarafından bazı isimler ileri sürülmüşse de (Tuthaliya, PU-Šarruma, Papadilmah, Kantuzzili vs.) bunlar tartışmaya açıktır. Ancak 1986 yılında Boğazköy'de bulunan ve 1993 yılında yayınlanan haç şekilli (krusiform) mühür ilk Hitit kralları Labarna ve Hattuşili'nin öncesinde Huzziya isimli bir kral olduğunu göstermiş ve kabul bulmuştur.
Orta krallık  dönemine ait çok az belge olduğu için özellikle kralların saltanat süreleri hakkında pek bir bilgi yoktur. 

Tahurvaili'nin Telipinu ile II. Zidanta arasında bir dönem kral olduğu kesin olmakla beraber hangi sırada olduğu belli değildir. En yaygın görüşler ya Telipinu'dan veya Alluvamna'dan sonra olduğu şeklindedir.
II. Hattuşili diye bir kral çoğu Hititoloğa göre mevcut değildir. Varlığını iddia edenler bu kralın hükümdarlık zamanı için I. Tuthaliya ile I. Şuppiluliuma arasında değişik görüşler öne sürmüştür.
Genç Tuthaliya'nın da kral olmadan öldürülmüş olması muhtemeldir.
Kurunta'nın Hitit devletinde kral olup olmadığı tartışmalıdır.

Ayrıca bakınız: Hattiler

Brandau, B. & Schickert, H. (2003) Hititler, Ankara: Arkadaş Yayınları.
(İngilizce) Bryce, T. (2005) Kingdom of the Hittites, 2nd Edition, Oxford: Oxford University Press.
(Almanca) Klengel, H. (1999) Geschichte des hethitischen Reichs, Brill, Leiden.
KOÇ, İlker (1 Ekim 2006). Hititler. ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık. ss. 14-15. ISBN 994434409-5.

I. Argişti, MÖ 785-763 arasında hüküm sürmüş bir Urartu kralıdır. Günümüzdeki Ermenistan'ın başkenti olan Erivan kentinin temelini oluşturan Erebuni Kalesi'ni inşa etmiştir.

Asurlular'a karşı zaferler kazanarak günümüz Suriye'sinin kuzey kısmını ülkesinin topraklarına kattı. Böylece, Urartu Krallığı'nı Orta Doğu'nun en güçlü devleti haline getirdi. Ayrıca, imparatorluğun sınırlarını kuzeyde Sevan Gölü'ne kadar genişletti.

I. Argişti iktidarı döneminde Urartular askeri ve ekonomik açıdan tam bir zirve noktasına eriştiler. Batıda ülkenin sınırları genişletilerek Asur ticaret yolları üzerinde kurulmuş yerleşim birimleri ve Transkafkasya'daki Erebuni kalesi Urartu topraklarına dahil edildi. Geliştirdiği sulama kanalları ve yollardan Urartu Krallığı sathında bir ağ inşa etti.

Argiştihinili (Urartuca: URU AR-gi-iş-Ti-N-hi-Li ) - Eski bir Urartu şehir devleti. M.Ö. VIII-VI yüzyıllarda Urartular'ın Kafkaslara doğru yayıldığı I. Argişti zamanında Urartu Devleti'nin Başkenti olarak kuruldu ve kral Argişti'nin onuruna şahre Argiştihinili adı verildi. Argiştihinili Armavir Kentinin 15 kilometre güneybatısında bulunan Argiştihinili Kalesi kalıntıları Nor-Armavir ve Armavir-Merkez köyleri arasında Aras nehrinin kıyısında Ermenistan'da yer almaktadır.
Argişti'nin Aras Nehri ile onun bir yan kolu olan Kasakh nehri arasında sulama kanallarından oluşturduğu ağ şehir ile ayni zamanda inşa edilmişti. Bugün hâlâ bazı kanallar gözle görünebilmektedir. Bu kanalların açılması 160,000 metre küp toprağın yerinden çıkarılmasını gerekli kılmıştı.

Argisztihinili 5x2 km planı ile boyutları dikdörtgen şeklinde inşa edilmişti. Batı ve doğu bölgelerinde şehre ait yapılar  tepeler de büyük bir kale bulunmaktadır. Argisztihinili, yaklaşık 1.000 ha alanda etrafı duvarlarla çevrili ve çevresinde toplam uzunluğu yaklaşık 40 km'ye varan ve kısmen günümüzde bile kullanılan sulama kanalları mevcuttu.

Bilim adamlarına göre, bu kanalların inşası için 160,000 m³ toprak getirtildiği, kaleler için ise 40,000 m³ kaba volkanik-bazalt taşı kullanıldığı zannediliyor. Yine buralarda araştırmalar yürüten bilim adamları, savaş esirlerinin bu kanalların yapımında sıklıkla kullanılmış olabileceğini öne sürmektedir. Argisztihinili antik şehri, ayni zamanda Ararat Vadisinin idari ve ekonomik kontrol merkezi konumunda bulunmaktaydı.

I. Murşili (Muršili), yaklaşık olarak MÖ 1620-1590 yıllarında hüküm sürmüş Hitit kralıdır. Önce Halep şehrini ele geçirerek Suriye'deki Yamhad krallığını yıkmış, ardından Babil şehrine kadar giderek MÖ 1595 yılında Hammurabi sülalesini sona erdirmiştir.

I. Murşili, selefi I. Hattuşili'nin ölümünden kısa bir süre önce yaşlı kral tarafından evlat edinilerek veliaht prens ilan edilmiştir. Hattuşili Murşili'ye şöyle nasihat eder:

"Bugüne kadar ailemden kimse benim isteklerimi kabul etmedi. Ama sen, Murşili, şimdi benim oğlumsun ve sen kabul etmelisin. Babanın sözünü dinle. Babanın sözünü dinlediğin sürece, ekmeği yemeye suyu içmeye devam edeceksin... Ben sana sözlerimi aktardım. Sözlerim ve bilgeliğim kalbine iyice yerleşsin diye bu tableti sana her ay okusunlar. Tebaamın ve soylularımın üzerinde adaletle hüküm sür."
Aslen Murşili büyük ihtimalle I. Hattuşili'nin torunudur. Hattuşili henüz yaşı küçük olan Murşili'yi Panku'ya (Hitit ileri gelenlerinden oluşan meclis) emanet ederek onu korumalarını ister, hatta üç yıl sonra seferlere çıkarmaya başlamalarını söyler. Hattuşili büyük ihtimalle bu dokümanın yazılmasından kısa bir süre sonra ölmüştür. Hattuşili'nin isteği doğrultusunda I. Murşili Hitit kralı olur. Pimpira isimli bir soylu Murşili'nin erken devirlerinde kendisine vekillik ve eğitmenlik yapmış olabilir.
I. Murşili dönemine ait bilgilerin ana kaynağı Telepinu Fermanı'dır. Buna göre Murşili Halep şehrine bir sefer yaparak şehri ele geçirir. Böylece I. Hattuşili zamanında da Hititlerin hedefi olan Yamhad krallığı artık tamamen yıkılır. Başka bir dokümanda Murşili'nin Halep seferini I. Hattuşili'nin intikamını almak için yaptığı yazılmıştır.
I. Murşili'nin bir diğer seferi MÖ 1595 yılında Hitit başkentinden 2000 km uzakta olan Babil şehrine olur. Böyle bir seferin Hitit tarihinin ne öncesinde ne sonrasında bir benzeri yoktur. Murşili şehri ele geçirir ve yağmalayarak Hattuşa'ya ganimetlerle döner. Bu olay Babil kaynaklarında da teyit edilmiştir. Murşili'nin bu seferiyle Babil'de MÖ 19. yüzyıldan beri hüküm sürmekte olan Hammurabi sülalesi sona ermiştir. Dokümanlarda Murşili'nin dönüşü sırasında Hurriler'le de savaştığı yazılmıştır.
Çeşitli kaynaklardan Murşili'nin eşinin isminin Kali olduğu bilinmektedir ancak bilinen bir çocuğu yoktur. Babil'den Hattuşa'ya dönüşünden kısa bir süre sonra bir saray entrikasına kurban gittiği anlaşılmaktadır:

"Hantili Murşili'nin yanında bir sâkiydi. Murşili'nin kızkardeşi Harapsili'yi eş olarak aldı. Zidanta [...] Hantili'nin kızı [...] ile evlendi ve Hantili ile işbirliği yapıp çok kötü bir günah işlediler. Murşili'yi öldürdüler, kan döktüler."
Murşili'nin ölümünden sonra I. Hantili kral olur ancak hem I. Hantili hem de ardından kral olan işbirlikçisi I. Zidanta kanlı kavgalarla tahtlarından olur ve Hitit devleti uzun süren bir istikrarsızlık dönemine girer.

Brandau, B. & Schickert, H. (2003) Hititler, Ankara: Arkadaş Yayınları.
(İngilizce) Bryce, T. (2005) Kingdom of the Hittites, 2nd Edition, Oxford; Oxford University Press.
(Almanca) Klengel, H. (1999) Geschichte des hethitischen Reichs, Leiden: Brill.

Hitit kralları listesi
Hitit İmparatorluğu

(İngilizce) I. Murşili'nin hükümdarlığı10 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

II. Murşili, Yeni Krallık Dönemi'nde Hitit hükümdarı (MÖ.1321–1295).

Kardeşi II. Arnuvanda'nın babası gibi Hatti Ülkesi'ni saran veba salgını yüzünden erken ölümünü dolayısıyla tahta çıkan II. Murşili, tahta çıktığında henüz 20 yaşındaydı. Ülkenin kuzeyinde bulunan Kaşkalar ve Güneybatı'da bulunan Arzawa Krallığı Murşili'nin gençliğinden fırsat bularak onunla dalga geçtiler. Murşili saldırıya geçmeden önce güç bulmak için Arinna'nın Güneş Tanrıçası'na dua etmeye gitti ve Tanrıçaya düşmanlarını şikayet etti. 

... Beni küçük gören ve her fırsatta senin topraklarını almak isteyen çevredeki düşman ülkeleri yok et...

Murşili, saldırıya geçmeden önce düşmanlarının hakaretlerine ve kötü davranışlarına katlanmak zorunda kaldı çünkü veba salgını ülkenin kaynaklarını bitirmişti. Babası Şuppiluliuma döneminden beri baş komutan görevinde olan ve Arzawalılar hakkında tecrübesi bulunan Hannutti'nin ölmesi de kralı oldukça çaresiz bırakmıştı. Murşili, dua edip moral bulduktan sonra düşmanlarını yendi ve Hatti ülkesine yeni topraklar kattı.
Veba salgını hala devam ediyordu. Ülke nüfusu oldukça azalmıştı. Ayrıca Kaşka saldırıları bazı bölgelerde nüfus boşalmalarına sebep olmuş, bu yerlerde tarım ve hayvancılık durmuştu. Murşili buna önlem olarak özellikle Batı Anadolu'dan getirdiği çalışacak yaşta olan erkek ve sayısı 66.000'e ulaşan savaş tutsaklarını alıp bu bölgelere yerleştirdi ve oraları tekrar yerleşime açtı.
Batı Anadolu yöresindeki küçük devletler, iyice başına buyruk hale gelmişlerdi. Arzawa kralı kendi ülkesine geçen Hitit uyruklarını geri vermek istemiyordu. Murşili ise sert bir mektup ile Arzawa'ya savaş açtı:

... Bana çocuk muamelesi yaptın, beni küçük gördün. Haydi öyleyse, şimdi savaşacağız...

Arzawa'da bu mektuba farklı bakış açıları vardı. Kimi teslim olmak, kimi de savaşmak istiyordu. Sonunda Murşili Arzawa'ya saldırdı ve onları yendi. Teslim olan Arzawa beyleri bağışlandı. Murşili dönüşte birçok ganimet topladığını şöyle anlatır:

...Hattuşa beylerinin savaş birliklerinin ve araba askerlerinin getirdikleri (esirler) sayılacak gibi değildi...

Yenilen Arzawa kralı Ahhiyawa'ya sığınsa da, Ahhiyawa kralı Hititlere teslim etti.
Kargamış'a kardeşini, kardeşi ölünce onun oğlunu; Halpa'ya yeğenini kral yaparak İmparatorluğun Yakındoğu'daki egemenliğini sürdürdü.

Murşili'nin tutulması

III. Hattuşili (Hattušili), yaklaşık MÖ 1267-1237 tarihleri arasında hüküm sürmüş Hitit kralıdır. II. Murşili'nin bilinen dördüncü ve en küçük oğludur. Daha kral olmadan önce Kizzuvatna orijinli bir rahibe olan, Puduhepa ile evlenmiş ve Puduhepa en söz sahibi Hitit kraliçelerinden biri olmuştur. Günümüzde Hititlerin başkenti Hattuşaş'ta yapılan kazılarda, III. Hattuşili dönemine ait yüzlerce doküman bulunmuştur.

Babası II. Murşili ve annesi Gassulaviya'dır. Bilinen iki erkek kardeşi II. Muvatalli ve Halpaşulupi ve kız kardeşi Massanauzzi'dir.  Bilinen oğulları Nerikkaili, Tuthaliya, Hannutti, Huzziya, Hesni ve Kurakura; bilinen kızları Amurru kralı Benteshina ile evlenen Gassulaviya, Isuwa kralı Ari-Şarruma ile evlenen Kiluşhepa ve II. Ramses ile evlenen Hititçe ismi bilinmeyen Maathorneferure'dir. İsimleri bilinmeyen iki diğer kızı II. Ramses (ikinci eş) ve Amurru kralı Şauşgamuwa ile evlenmiştir. Şauşgaruntiya ve Ewri-Şarruma isimli prenslerin ve Henti isimli bir prensesin de Hattuşili'nin çocukları olduğu düşünülmektedir.

III. Hattuşili'nin hükümdarlığı sırasında Mısır'da II. Ramses, Babil'de Kadaşman-Turgu, II. Kadašman-Enlil ve muhtemelen Kudur-Enlil, Asur'da I. Şalmaneser ile dönemdaştır. Aynı dönemde Hititlere bağımlı krallarıklardan Karkamış'ta Ini-Teşşub, Isuwa'da Ari-Şaruma, Tarhuntaşşa'da Kuruntiya, Seha Nehri Ülkesi'nde Masturi, Mira'da Kupanta-Kurunta, Amurru'da Benteşina, Ugarit'te Ammittamru II krallık yapmıştır.

Hattuşili'nin çocukluğundan beri süren kronik rahatsızlıkları olduğu bilinmektedir. Kendi anlatımına göre Tanrıça İştar (Şausga), ağabeyi Muvatalli'ye bir rüyada görünerek babası Murşili'ye Hattuşili'in hayatının kısa olacağını, ancak onu bir rahip olarak tanrıçaya adarsa hayatta kalacağını söyledi. Bu nedenle, babası onu Samuha'da tanrıça İştar'ın rahibi olarak atadı ve bu görevini II. Muvatalli'nin hükümdarlığı boyunca sürdürdü.

Muhtemelen daha ağabeyi tahta çıkmadan önce Hitit sarayındaki en yüksek mevkilerden biri olan Saray Muhafızları Komutanlığı'na atanmıştı. Kardeşi II. Muvatalli döneminde bu pozisyonda devam etti ve çeşitli görevlerde bulundu. Ordu komutanlığı yaptı ve kuzeyde Kaşkalara karşı önemli başarılar kazandı. Muvatalli tarafından Yukarı Ülke valisi olarak atandı. Daha sonra gene kuzey bölgesinde olan Hakpis  şehrinde Fırtına Tanrısı rahibi ve Hakpis kralı mevkisine getirildi. Hattuşili'nin Hakpis merkezli krallığı Ishupitta, Marista, Hissashapa, Katapa, Hanhana, Darahna, Hattena, Durmitta, Pala, Tummanna, Gassiya, Sappa, and Hulana Nehri topraklarını içine alan geniş bir bölgeydi.

Yukarı Ülke bölgesinin valisi olmasıyla bölgenin önceki valisi kuzeni Arma-Tarhunta  ile ihtilafa düştü. Bu pozisyonun kendisinden ve ailesinden alınması dolayısıyla Arma-Tarhunta, Hattuşili'ye karşı ithamlarda bulunarak itibarsızlaştırmaya çalıştı. Hattuşili de Arma-Tarhunta ve ailesini kendisine karşı büyücülükle suçladı. II. Muvatalli, her iki tarafı da dini bir sınavdan geçirdi ve kardeşi Hattuşili'yi suçsuz buldu. Buna rağmen Arma-Tarhunta'nın girişimleri bir süre daha devam etti ve en nihayetinde Arma-Tarhunta ve ailesi suçlu bulunarak toprakları Hattuşili'ye verildi. Hattuşili, ilerlemiş yaşından dolayı Arma-Tarhunta'ya dokunmadı ancak eşi ve diğer oğullarını Alaşiya'ya (Kıbrıs) sürgüne gönderdi ve ailenin mal varlığını Samuha'daki İştar tapınağına hibe etti.

Bu dönemde Kaşka ile çatışmalar devam etti. Hattuşili, güneyde Suriye ile meşgul olan kardeşinden yeterince yardım alamadığı halde Kaşkaya karşı çeşitli savaşlardan galip gelerek birçok şehri ele geçirdiğini belirtir.

Hatuşili'ye ait yazılardan, Kadeş Savaşı sonrasında Hattuşili'nin Muvatalli'nin yardımına gittiği anlaşılmaktadır: 

“Kardeşim Muvattalli Mısır kralına ve Amurru kralına karşı sefere çıkıp, Mısır ve Amurru krallarını yendikten sonra Aba'ya geri döndü. Kardeşim Muvattalli Aba'yı yendiğinde, o . . . Hatti'ye geri döndü, ama beni Aba'da bıraktı.”
Hattuşili ülkesine dönerken, tanrıça İştar'a adaklar sunmak üzere Kizzuvatna bölgesindeki Lavazantiya'ya uğradı ve burada baş rahip Pentib-Şarri'nin kızı Puduhepa ile tanışarak evlendi. Puduhepa'nın Hattuşili'nin bütün hayatı boyunca en büyük destekçisi olduğu ve krallığı döneminde de saray hayatında önemli bir otorite haline geldiği belgelerden anlaşılmaktadır. Hakpis'e döndüğünde tekrar Kaşka isyanları ile mücadele etti, Kaşka içindeki müttefiklerinin de yardımıyla isyanı bastırdı, birçok şehri restore etti ve yeniden nüfuslandırdı.

Bu dönemde, Muvatalli tarafından yenilgiye ugratılıp Amurru tahtından indirilen kral Benteşina'yı, Muvatalli'nin onayıyla Hakpis'te yanına aldırdı. Benteşina ile kurduğu arkadaşlık neticesinde ileride kendi krallığı döneminde Benteṣina'yı tekrar Amuuru krallığına getirip sadık bir müttefik kazanacakdı.

II. Muvatalli'nin ölümüyle, veliahtı Urhi-Teşşub, III. Murşili ismini alarak tahta çıktı. Hattuşili, Hakpis kralı olarak devam etti ve bu dönemde 200 yıldan daha uzun bir zaman önce Hitit hakimiyetinden çıkmış olan Fırtına tanrısının kutsal Nerik şehrini Kaşkalardan geri almayı başararak önemli bir zafer elde etti:

“Leydim, Arinna'nın Güneş Tanrıçası, eski kralların Nerik'i nasıl ihmal ettiğini sen biliyorsun. Geçmişin o krallarına silahlar verdin, Leydim, Arinna'nın Güneş Tanrıçası, ve onlar çevredeki düşman topraklarını zapt ettiler ama kimse Nerik şehrini ele geçirmeye çalışmadı. Bir kral değil sadece bir prens olmasına rağmen Nerik’i ancak hizmetkarın Hattuşili ele geçirdi.”
III. Muşili, babası II. Muvatalli zamanında Tarhuntaşşa'ya taşınan sarayı tekrar Hattuşa'ya taşıdı ve bu bölgede aşırı güçlenmiş olan Hattuşili'nin imtiyazlarını zaltmaya başaldı. Fakat Hakpis ve Nerik şehirlerini de onun kontrolünden almaya kalktığında Hattuşili isyan etti:

“Yedi yıl boyun eğdim. Fakat ilahi bir emirle ve insani bir dürtüyle, Urhi-Teşşub beni yok etmeye çalıştı. Hakpis ve Nerik'i benden aldı. Artık boyun eğmedim ve savaş açtım. Fakat bunu yaparken, savaş arabalarıyla veya sarayda ona karşı ayaklanarak hiçbir suç işlemedim. Uygar bir şekilde ona şöyle ilettim: 'Benimle düşmanlığa başladın. Şimdi sen Büyük Kralsın, fakat ben sadece bir kalenin kralıyım. Bana bıraktığın tek şey bu. Gel! Samuha'nın tanrıçası İştar ve Nerik'in Fırtına Tanrısı davayı bizim için karara bağlasın!'”
Hattuşili kuzeydeki başarıları sonucunda elde ettiği çevresi ve gücüyle yüksek mevkideki birçok kişinin, hatta Seha kralı Masturi gibi kimi vasal kralların desteğini aldı. Önce III. Murşili'nin sürgünden geri getirdiği, Arma-Tarhunta'nın oğlu Sapaziti komutasındaki bir orduyu yendi; sonra da Samuha kentine kaçan Murşili'yi esir etti ve Hattuşa'ya giderek hükümdarlığını ilan etti.

Hattuşili'nin hükümdarlığı dönemindeki genel politika mevcut sınırları korumak ve Mısır, Babil, Asur gibi büyük krallıklarla barışta kalmak şeklinde özetlenebilir. Sürgüne gönderilmiş olan III. Murşili'nin Mısır'a sığınması ve II. Ramses'in Hattuşa'dan gelen iade taleplerine karşılık bunu bilmezden gelmesi başlarda ilişkilerin kötüleşmesine yol açsa da, zamanla düzeldi birkaç yıl sonra II. Ramses'in saltanatının 21. yılında, MÖ 1259 civarında, iki kral arasında Mısır-Hatti Barış antlaşması yapıldı. Antlaşma dostluk, düşmanlık başlatmama sözü, savunma ittifakı, halefiyette Hattuşili'nin oğullarına destek ve kaçakların iadesini gibi konuları içermektedir.
Hem kendisi hem kraliçe Puduhepa tarafından Mısır kralı II. Ramses'le yapılan pek çok yazışmaya ilaveten, Babil kralları Kadaşman-Turgu (MÖ 1281–1264) ve II. Kadaşman-Enlil (MÖ 1263–1255) ile de yazıştığı bilinmektedir. Bu mektuplardan benzer bir barış antlamasının Babil kralı Kadaşman-Turgu ile de yapıldığı anlaşılmaktadır. İsimlerin korunmadığı bazı tablet parçalarının da III. Hattuşili ile Asur kralları arasındaki mektuplar olma ihtimali yüksektir. Ayrıca kendine sadık Benteşina'yı tekrar Amurru kralı yaptı ve III. Murşili ile savaşı sırasında kendisini destekleyen III. Murşili'nin üvey kardeşi Kuruntiya'yı Tarhuntaşşa krallığına atadı.
Hattuşili, hem komşu krallıklar hem de kendi vassalları ile ilişkileri aileler arası evliliklerle de sağlamlaştırmaya çalışmış, bir kızı Maathorneferure ismini alarak II. Ramses'in kraliçesi olmuş, Gassulaviya isimli kızı Benteşina ile ve Benteşina'nın bir kızı Hattuşili'nin büyük oğlu Nerikkaili ile evlenmiştir. Kiluşhepa isimli kızı vasalı olan İsuva kralı Ari-Şarruma'yla evlenmiş ve hükümdarlığının ilerleyen yıllarında bir başka kızı tekrar II. Ramses'e eş olarak gitmiştir.
Kuzeyde Kaşka ile hiç bitmeyen çatışma Hattuşili'nin hükümdarlığında da devam etmiş ve buraya onlarca kez sefer düzenlenmiştir. Dönemindeki önemli seferlerden biri batı Anadolu'da Piyamaradu isimli Arzawalı bir liderin yönettiği ayaklanma ve yağmalara karşı oldu. Tawagalawa mektubu olarak bilinen ve III. Hattuşili'ye atfedilen belgeden anlaşıldığı üzere, II. Muvatalli döneminden beri Hititlere karşı yağmalarına devam eden Piyamaradu'nun eylemlerine son vermek için Hattuşili Millawanda'ya (Milet) kadar ilerlemiş ancak rakibinin  Ahhiyawa kontrolündeki Ege adalarına kaçmasına engel olamamıştır. Ahhiyawa kralına hitaben yazılan mektupta Hattuşili, kraldan ya Piyamaradu'yu teslim etmesini veya kalıcı olarak alıkoyarak Anadolu'daki eylemlerini engellemesini talep etmektedir.

Hattuşili'nin son yıllarının devamlı hastalıkla geçtigi, genel sağlığı dışında özellikle gözleri, ayakları ve kulağından şikayet ettiği, Puduhepa'ya ait dua ve adak metilerinden ve Mısır ile yazışmalardaki doktor ve ilaç taleplerinden anlaşılmaktadır. III. Hattuşili, MÖ 1237 civarında ölmüştür. Hükümdarlığının ilk başlarında büyük oğlu Nerikkaili'yi tuhkanti (veliaht) olarak atamıştı. Ancak daha sonra, muhtemelen kendi öz oğlunu tahta geçirmeyi arzu eden Puduhepa’nın etkisiyle, tuhkanti unvanını Tuthaliya’ya vermiş ve Hattuşili’nin ölümüyle IV. Tuthaliya kral olmuştur. Kraliçe Puduhepa, Hattuşili'nin ölümünden sonra da tavannana olarak nüfuzunu korumuş ve devlet işlerinde etkin bir rol oynamıştır.

Yazılıkaya
Hitit kralları listesi
Hitit İmparatorluğu

Beal, Richard R. (1992)

Hitit İmparatorluğu (kırmızı), Mısır İmparatorluğu (yeşil) ile sınır komşusu.
Kadeş, (Antik Mısır dilinde: Kode / bugün Telen-Nebi Mind), Suriye'nin Humus şehrinde, Asi Nehri kıyısında antik kent. Eski Mısır kaynaklarından ilk kez III. Thutmose'in (h. MÖ 1504 - MÖ 1450) Filistin'deki Megiddo'da Kadeş prensi önderliğindeki bir ayaklanmayı bastırması dolayısıyla sözü edilir.
Kadeş, Hitit egemenliğine girinceye (Milattan Önce yaklaşık 1370) değin Mısır'ın ileri karakollarından biriydi. 13. yüzyıl boyunca Suriye'ye doğru Mısır yayılmasının izlediği yol üzerinde stratejik konumunu korudu. Mısır firavunu I. Seti kenti ele geçirdi. Kadeş daha sonra II. Ramses ile Hitit kralı II. Muvatalli arasındaki ünlü savaşa (Milattan Önce 1286; bazı kaynaklara göre Milattan Önce 1299) sahne oldu. II. Ramses'in savaşı kazandığını ilan etmesine karşın, savaş gerçekte iki devlet arasında silah bırakışmasıyla sonuçlanmıştı. Deniz Halklarının istilası (MÖ y. 1200) üzerine Kadeş tarihten silindi.

Kadeş Savaşı
Kadeş Antlaşması

Kadirli, Akdeniz Bölgesi'nin Adana Bölümü'nde yer alan Osmaniye'ye bağlı bir ilçedir. Adana'nın doğusunda, Osmaniye'nin ise kuzeybatısında, denizden ortalama 87 m yükseklikte konumlanır. Kadirli, Osmaniye il merkezine 46 km, Adana iline ise 96 km uzaklıktadır.

Antik dönemde Flavias ya da Flaviopolis adıyla anılmaktaydı. Kadirli ilçesi çok eski çağlardan beri çeşitli uygarlıkların yaşamış olduğu Çukurova'da kurulmuş olup, ilçenin tarihi ana hatları ile bu bölgenin tarihi paralellik arz eder. Aslantaş Baraj gölü kıyısında bulunan Domuztepe'deki Neolitik çağa, Son Kalkolitik çağına ve İlk Tunç çağına ait kalıntılar ile Kadirli-Kozan arasındaki Tırmıl Höyüğü, yörede bu dönemlerde insan toplum yaşantısının olduğunu göstermektedir.
İlçenin bulunduğu coğrafi alanda tarih boyunca sırasıyla Kızzuvatna Krallığı, Hititler, Asurlar, Kilikyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Anadolu Selçukluları, Dulkadiroğulları ve Osmanlılar belli başlı uygarlıkları oluşturmuşlardır. Kadirli ara dönemlerde fazla sayıda el değiştirmelere konu olmuştur. Adana ovası Hükümdarı Asativatas MÖ 800 yıllarında ilçeye bağlı Karatepe-Aslantaş'ta bir uç kale kurmuştur.
Romalılar döneminde Flaviopolis adı ile görkemli bir kent olan Kadirli'de bu dönemi belgeleyen eserler bulunmaktadır. Bunlar İmparator Hadrianus'un anıtsal tunç heykeli, bugün şehrin altında kalmış bulunan 6-7 dönümlük alana yerleşik Roma Hamamı, MS 5. yüzyıla ait bir Roma Bazilikası olan Dulkadiroğulları tarafından da camiye çevrilen Ala cami ve yakın çevredeki birçok diğer eser ve anıtlardır.
Bölgeye 7. yüzyılda ilk Müslüman orduları, Abbasiler ve Selçuklular dönemlerinde de Türkmenler (Oğuzlar) girmişlerdir. 1515 yılında Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Kadirli'yi Osmanlı topraklarına katmıştır. Konar-göçer Türkmenler, Avşarlar bu yöreyi kışlak olarak kullanmışlardır. Osmanlı döneminde Maraş Beylerbeyliğine  bağlı  bir sancak (Kars-ı Maraş, Kars-ı Zül Kadriyye) olan Kadirli 1865 yılına kadar Mütesellilik ile idare edilmiş, 1865 yılında ilçe haline getirilmiş ve 1872 yılında merkezde belediye kurulmuştur. Şehre Osmanlı döneminde “Kars-ak-eli”, Pazaryeri" ve “Kars Pazarı” gibi değişik adlar verilmiş, 17 Ekim 1928 tarih ve 4948 numaralı tamimle isim benzerliği dolayısıyla ortaya çıkan karışıklığı ortadan kaldırmak için Adana Vilayeti'ne bağlı Kars ilçesinin ismi Kadirli olarak değiştirilmiştir.
Kadirli I. Dünya Savaşı sonunda 14 Mart 1919'da Ermeni ve Fransızlar tarafından işgal edilmiş, daha sonra halk örgütlenmesiyle (çete) 7 Mart 1920'de düşman işgalinden kurtarılmıştır. Kadirli Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminden 1926'ya kadar Kozan'a bağlıydı. Ancak 1926'da Kozan (Sis) ilinin Adana'ya bağlanmasıyla Kadirli Adana'ya bağlandı. En son Osmaniye'nin il olmasıyla (1996) beraber Osmaniye'nin ilçesi olmuştur. Eski adı ise Kars ya da Kars'ul-Kadriye'dir.

Kadirli, Çukurova'nın kuzeydoğusunda ve Orta Torosların güneyinde yer almaktadır. İlçenin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 87 metredir. Kadirli ilçe merkezinin yüzölçümü 1.021 km²dir. Osmaniye ilinin en büyük ilçesi olan Kadirli'nin kuzeyinde Feke ve Saimbeyli ilçeleri, doğusunda Andırın ve Düziçi ilçeleri, güneyinde Osmaniye il merkezi ve Ceyhan ilçesi, batısında ise Sumbas ve Kozan ilçeleri bulunmaktadır. İlçe arazilerinin üçte biri dağlık, üçte ikisi ise ovalıktır. Ceyhan ırmağı ile onun kolları olan Savrun çayı, Sumbas Çayı ve Keşiş çayı ilçenin muhtelif topraklarından geçmektedir. Kadirli'de Subtropikal Akdeniz iklimi egemendir. Yazları sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer. En yüksek noktada 2307 metreye varan dağlık kesimde iklim daha Karasal hale gelir. İlçede en yüksek sıcaklık ortalaması 36 °C ile ağustos ayı, en düşük sıcaklık ise ortalaması 3 °C ile ocak ayı olup, yıllık ortalama yağış miktarı m²ye 1000 mm'dir. İlçede bitki örtüsü zengindir. Ovada çok çeşitli ziraat yapılırken, dağlık kesimlerde orman alanlar yer almaktadır. %40'a varan yeşil alan ve ormanları ile Türkiye ve dünya standartlarının üzerinde bir yeşil alana sahiptir.

İlçe halkının geçim kaynakları genelde tarım ve hayvancılıktır. Tarımı yapılan ürünler olarak buğday, mısır, arpa, soya, çeltik, pamuk, karpuz, kavun, turp ve yer fıstığı ilk sıralarda yer alır. Turp'un Türkiye'de doğduğu yer Göztaşı (Nürpet) köyüdür. Kadirli, Türkiye'nin turp ihtiyacının %75'ini karşılar. İlçede  çeşitli etkinliklerle "Turp Festivali" yapılmaktadır.

İlçede tipik Subtropikal Akdeniz iklimi görülür. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise ılık ve yağışlı geçer. Yağışlar kışları ovada ve yüksek olmayan dağlık alanlarda yağmur şeklinde iken yüksek yerlerde kar yağışı olarak görülür. Sıcak ve kurak Akdeniz iklimi nedeni ile bazı ilçe sakinleri yaz aylarını yaylalarda geçirmektedirler. Andırın, Bağdaş, Maksutoluğu, Yoğunoluk, Beyoluğu, Göller ve Yirce yaylaları halkın en çok gittiği yaylalardır.

İlçeden birçok kültür sanat insanı çıkmıştır. İlçenin en tanınmış sanatçısı Âşık Feymani'dir. Yaşar Kemal de bu ilçede uzun yıllar yaşamıştır.
Kadirlili sanatçılardan bazılarının isimleri şöyledir: Emre Karayel, Cezmi Yurtsever, Ali Püsküllüoğlu, Aşık-Pehlivan Mustafa Adil Özkale, Faruk Loğoğlu (siyasetçi), Taşkın Özkale, Dr. Kenan İzgi (Türkiye'nin ilk kanser araştırmaları uzmanı), Aşık Halil Karabulut, Aşık Abdulvahap Kocaman, Aşık Ayşe Çağlayan, Aşık Sefer Tuna, Aşık Yusuf Sıra ve Ağıtçı Hasibe Hatun gibi büyük değerleri yetiştirmiştir.
İlçede Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi'ne bağlı Kadirli Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi, Kadirli Uygulamalı Bilimler Fakültesi ve Kadirli Meslek Yüksek Okulu 2 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bulunmaktadır.

İlçe nüfusu 2023 yılı TÜİK Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Verilerine göre 127.513 kişiden oluşmaktadır. Kadirli ilçe nüfusu 2021 ve 2022 yılları haricinde sürekli artış göstermektedir. Yüzde olarak ise: %49,94 erkek, %50,06 kadındır. Kadirli dağ köylerinden ve Kahramanmaraş'ın bazı ilçelerinden yüksek sayıda göç almaktadır. Kadirli; 60 köy ve 20 mahalleden oluşmaktadır. Yeni Mahalle, Bağ Mahallesi, Cemal Paşa Mahallesi, Şehit İbrahim Kundakçı Mahallesi, Şehit Mustafa Yağız Mahallesi, Şehit Mehmet Hallaç Mahallesi, Şehit Halis Şişman Mahallesi, Şehit Kansu Küçükateş Mahallesi, Şehit Vedat Kocadallı Mahallesi, Şehit Mehmet Delikuş Mahallesi, Şehit Orhan Gök Mahallesi, 7 Mart Mahallesi, Tufan Paşa Mahallesi, Derviş Paşa Mahallesi, Pazar Mahallesi, Yeşiltepe Mahallesi ve Dere Mahallesi Kadirli'nin başlıca mahallelerindendir. İlçeden yüksek sayıda şehit verilmiştir, mahalle isimleri buna göre şekillenmiştir.

Kızyusuflu Köyü sınırları içerisinde, 638 rakımlı Karatepe'nin kuzeyindedir. Kadirli'nin güneydoğusunda olup ilçemize 22 km Osmaniye'ye 30, Adana'ya ise 130 km uzaklıktadır.
Karatepe Geç Hitit Çağı'nda (MÖ 8. yüzyıl) Asativatas tarafından, krallığını kuzeydeki vahşi kavimlere karşı korumak üzere, bir hudut kalesi olarak yaptırılmıştır. Kurucusundan dolayı Asativadaya adını alan bu yer, MÖ 725-720 tarihlerinde Asur kralı 5. Salamonsor veya MÖ 680 yılında Asarhaddon tarafından ele geçirilmiş, yakılıp, yıkılmıştır. Yıkılan kale sur duvarlarının kalınlığı 2 ile 4 metre genişliğinde, kalenin iç ve dış duvarları ise 4 ile 6 metre yüksekliğindedir. Kuru, harçsız yapılan çift duvar arasındaki boşluk taş, moloz ve toprakla doldurulmuştur.
Kalenin doğu-batı çapı 196 metre, kuzey- güney çapı ise 376 metredir. Kale, 18-20 metre aralıklarla tespit edilebilen 28, tespit edilemeyen 6 olmak üzere 34 adet dikdörtgen burçlarla desteklenmiştir.
Tepenin zirvesinde, saray olduğu tahmin edilen iki tane yanmış bina harabesi ve zahire kuyuları bulunmaktadır. Kalenin, biri güneybatısında, diğeri kuzeydoğusunda olmak üzere iki kapısı bulunmaktadır. Güneybatısındaki giriş kapısında kırık parçalarla ekli iki aslan heykeli vardır. Sağ ve sol yan odacıklarda esmer ve açık sarı, sert taneli bazalt taş bloklar üzerinde duvar kaplaması niteliğinde, o günün inanç ve yaşayışını sergileyen çeşitli figür rölyefleri (taş kabartmalar) ve aynı metin olmak üzere, karşılıklı Finike (çivi) ve Hitit hiyeroglif yazıları bulunmaktadır. Kapı içinde ise yaklaşık üç metre boyunda Fırtına Tanrısı'nın heykeli bulunmaktadır. Kuzeydoğu kapısında insan başlı, aslan gövdeli, karşılıklı iki sfenks vardır. Sağ ve sol odacıklarda Güneş Tanrısı rölyefi ve diğer çeşitli rölyefler ile karşılıklı aynı metin olmak üzere, Çivi yazılı ve Hitit hiyeroglif yazıları bulunmaktadır.
Karatepe, 1946 yılına kadar bilinmeyen bir yer iken, Saimbeyli'den koyun otlatmaya gelen çobanlarca tesadüfen bulunmuş ve öğretmen Ekrem Kuşçu tarafından Adana Müzesi Müdürü Naci Kum'a bildirilmiştir. 1946 yılında Alman arkeolog Bossert başkanlığında kazı çalışmalarına başlanmıştır. Hâlen bu çalışmalar Halet Çambel tarafından yürütülmektedir. Yıkılan kale duvarlarının bir örneği doğu-batı istikâmetinde yeniden inşa edilmiştir. Buradaki Çivi yazılı tabletler sayesinde, önceleri tam çözülememiş olan Hitit hiyerogliflerinin okunmasına olanak sağlayan bir anahtar ele geçirilmiştir. Dünya üzerindeki Hitit yazıları ilk defa burada okunmuştur. Bu yazıların çözülmesiyle Anadolu'da Karatepe-Aslantaş'taki eserler, mimari bir bütünün parçaları oldukları için yerlerinden sökülüp kapalı bir müzeye taşınmamıştır. Açık Hava Müzesi kurularak eserlerin burada sergilenmesi yoluna gidilmiştir.
Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi'nin bulunduğu yer, Anadolu'daki diğer ören yerlerinden çok farklıdır. Burası, Aslantaş Barajı'nın yapılmasıyla üç tarafı baraj golüyle çevrili olup baraj gölü ve Andırın Ovası'na hakim bir tepede bulunmaktadır.
Müze, bir yarımada şeklindeki burun üzerinde ve etrafı ormanlarla kaplıdır. Karatepe, Çukurova'yı Andırın-Göksun üzerinden İç Anadolu'ya bağlayan ve “Akyol” (Ağ-yol-Kocayol) diye anılan tarihi kervan yolunun üzerindedir. Bu yol; Hititlerden önce, Hititler döneminde ve Haçlı Seferleri sırasında kullanılmıştır. Yakın zamanlara kadar Yörüklerin göç yolu da olmuştur. Yerli halk, aslan heykellerinden dolayı buraya “Aslantaş” demektedir. Fakat Türkiye'nin diğer yerlerinde de pek çok Aslantaş va

Kammanu ( Neo-Asur Akadca : 𒆳𒄰𒈠𒉡, KUR kam-ma-nu ) veya Malizi ( Luvice : 𔒃𔒗𔖩, MA x .LI x -zi), MÖ 2. binyılın sonlarında da Toros Dağları'nın kuzeyinde ve Fırat Nehri'nin batısında bir platoda (Malatya Ovası) yer alan, Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Kizzuwatna'nın bir kısmından kurulan, Luvi dili konuşan bir Geç Hitit (Neo-Hitit) devletiydi. Başkenti Melid idi.

Kammanu siyasi biriminin tarihini yeniden yapılandırmak için kullanılabilecek birkaç birincil kaynak bulunmaktadır:

Yeni Asur krallarının yazıtları, özellikle kraliyet yıllıkları;
Kammanu'da bulunan daha az yaygın olan Hiyeroglif Luvi yazıtları.
Ancak, Kammanu kayıtlarında hala boşluklar bulunmaktadır, bu da tarihini yeniden yapılandırmayı daha zor hale getirmektedir.

Demir Çağı'nın Melid'i olan Arslantepe arkeolojik alanındaki en erken arkeolojik katmanlar, Kalkolitik veya Bakır Çağı olarak bilinen bir zaman diliminde, MÖ beşinci binyılın ortalarından sonlarına, daha doğrusu MÖ 4300 ile 3900 arasına tarihlenmektedir. Uruk döneminde (yaklaşık MÖ 3300), Melid'de büyük bir saray kompleksi mevcuttu.

Melid ve geniş Malatya bölgesi, Orta Tunç Çağı'nda (yaklaşık MÖ 1600), bu dönemde gelişen, Hürrilerce meskun geniş bir devlet olan Mitanni İmparatorluğu'nun nüfuz alanına girmiş Hurri krallığı İşuwa'nın bir parçasıydı.
Hitit Büyük Kralı I. Şuppiluliuma'nın Mitanni kralı Tushratta'ya karşı savaşları, İşuwa'yı Hitit kontrolü altına soktu, ve Šuppiluliuma, Mitanni'nin aşamalı olarak fethi için Melid'i bir harekât üssü olarak kullandı, bu fetih, Mitanni'nin başkenti Waššukanni'nin yağmalanmasıyla başladı. Malatya bölgesi, Orta Asur İmparatorluğu'nun bazı krallarının Doğu Anadolu'daki Hititlere karşı saldırılarına rağmen, Hitit İmparatorluğu'nun varlığının geri kalanında imparatorluğun çevresinin bir parçası olarak kaldı.
MÖ 1200 civarında, Hitit devleti, kuraklık, hastalık, Deniz Kavimlerinin saldırıları ve Kaşkaların akınları dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere çok sayıda faktörün bir sonucu olarak çöktü. O dönemde antik Yakın Doğu'daki diğer birçok devlet toplumu da benzer olaylardan ya yıkıldı ya da ağır şekilde etkilendi. Toplumsal çöküşün yaşandığı bu dönem, Bronz Çağı Çöküşü olarak bilinir. Mezopotamya ve Anadolu genelindeki belirgin kargaşaya rağmen, Malatya bu Tunç Çağı Çöküşü'nden büyük ölçüde etkilenmedi.

Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra, Anadolu'nun güneydoğusundaki Luvi topraklarında ve Suriye genelinde hala belirli bir otorite düzeyi mevcuttu. Hitit kraliyet hanedanından bir torun (veya soyundan gelen biri), I. Šuppiluliuma'nın hükümdarlığı sırasında Šarri-Kusuh'a verilen bir tımar (fiefdom) olan Karkamış şehir devletinde iktidar pozisyonundaydı ve Tabal bölgesinde birkaç küçük krallık ortaya çıktı.
Kuzi-Teşub, Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Karkamış'ın ilk kralıydı. Hititlerin büyük krallarının hayatta kalan az sayıdaki doğrudan soyundan gelenlerden biriydi ve Hattuşa'nın terk edilmesinden sonra "Büyük Kral" unvanının boş kaldığını görünce, bu unvanı basitçe kendisi için talep etti. Kuzi-Teššub'un hüküm alanı Karkamış merkezliydi, ancak Melid şehri üzerinde de güce sahipti.

Kuzi-Teššub'un ölümünden sonra, inşa ettiği krallık, biri Karkamış'ı, diğeri ise Luvalıların Malizi adını verdiği Malatya'yı kontrol eden iki kraliyet soyu arasında bölündü. Kuzi-Teššub'un oğlu, I. PUGNUS-mili adıyla anılan, Malizi topraklarını aldı ve orada 'ülke beyi' olarak hüküm sürdü. Bu dönemde, Melid şehri genişletildi ve maddi kültürü gelişti. PUGNUS-mili'nin oğlu Runtiya, Malizi krallık unvanını ülke beyinden krala değiştirdi ve bir hükümdar olarak gücünü göstermek amacıyla, yazıtını Gürün'deki dağa kazıdı.
Çeşitli Geç Hitit (Neo-Hittite) şehir devletlerinin birçok kralı ve yöneticisi, Hitit büyük krallarının adlarını almıştır, Malizi de bir istisna değildir. Runtiya'nın büyük olasılıkla tahtına geçen kardeşi Kral I. Arnuwanti'nin adı, muhtemelen Arnuwanda adında üç Hitit büyük kralından birinin adına bir gönderme veya çeviridir.
II. PUGNUS-mili, Arnuwanti'nin oğluydu. Onun hükümdarlığı sırasında Asur kralı I. Tiglat-Pileser, Suriye genelinde fetihler yapıyordu. Bölgede yaptığı bir seferde, Kral Tiglat-Pileser, PUGNUS-mili'den haraç göndermesini istedi. Bu olay Asur kayıtlarında geçmektedir, burada PUGNUS-mili adı Allumari olarak kaydedilmiştir, ki bu da belki de adın yazıya dökülmesi zor olan gerçek telaffuzudur.
II. Arnuwanti, PUGNUS-mili'nin oğluydu ve dedesi Arnuwanti'nin adını almıştı. Dedesi Arnuwanti ile olan bağlantısı, anısını yaşattığı İspekçür ve Darende anıtları tarafından kaydedilmiştir.
Anıtsal Luvi hiyeroglif yazıtları MÖ 10. yüzyılda Kammanu'da Taras ve Halpasulupi gibi krallar tarafından sürdürüldü. 9. ve erken 8. yüzyılda, güneydoğu Anadolu'nun tüm bölgesi giderek Urartu Krallığı'nın kontrolü altına girdi ve Urartular, Hilaruada gibi vassal kralları tahta oturttu. Bu noktadan sonra, Luvi kraliyet yazıtları yapılmadı, zira Kammanu'ya ait mevcut kayıtların çoğu Urartu ve Asur yazıtlarından geliyordu. MÖ 719'da Asur kralı II. Sargon, Kammanu hükümdarı Gunzinanu'yu tahttan indirdi ve yerine Asur tahtına bağlılık yemini eden Tarhunazi adında bir Malatyalı savaş beyini getirdi. Ancak Tarhunazi, Asur yönetimi altında bir vassal olarak memnuniyetsizleşti. İsyanında kendisine yardım etmesi için Asur'un düşmanı olan Muşki (Frigler) kralı Mita ile temasa geçti. Ancak Tarhunazi'nin planı başarısız oldu ve kaçtı, fakat Sargon tarafından yakalanarak tahttan indirildi. Kammanu Asur tarafından ilhak edildi ve Melid şehri Kummuhu kralı Mutallu'nun yönetimine verildi.

Kuzi-Teššub (Luvice: 𔗜𔖩𔓢 ku-zi-TONITRUS )
I. PUGNUS-mili (Luvice: 𔐨𔖻𔔹  PUGNUS-mi-li ), oğul
Runtiya (Luvice: 𔑳 CERVUS ), oğul
I. Arnuwanti (Luvice: 𔒞𔗬𔐞𔕮 AVIS 2 -wa/i-tá-sa 5 ), kardeş
II. PUGNUS-mili (Luvice: 𔐨𔖻𔔹 PUGNUS-mi-li ), oğul
II. Arnuwanti (Luvice: 𔒞𔗬𔐞𔕮 AVIS 2 -wa/i-tá-sa 5 ), oğul
III. PUGNUS-mili (Luvice: 𔐨𔖻𔔹 PUGNUS-mi-li )
CRUS-ra/i-sa
Wasu(?)runtiya
Halpasulupi
Suwarimi
Suwarimi'nin oğlu Mariti
Sahwi, Sahu ile aynı olabilir
Sa(?)tiruntiya, Hilaruada ile aynı olabilir
Sahu, Urartu vasalı
Hilaruada, Urartu vasalı
Sulumal, MÖ 743 – 732
Gunzinanu, MÖ 719'a kadar Asurlular tarafından tahttan indirildi
Tarhunazi ( Akadca: 𒁹𒋻𒄷𒈾𒍣     ), Asur vasalı, MÖ 719 – 713
Mutallu, Asur vasalı, MÖ 713 – 708
(Asur yönetimi M.Ö. 708 – 675)
Mugallu, aynı zamanda Tabal'ın kralı
x-ussi, Mugallu'nun oğlu

Türkiye'deki Antik Bölgeler

Kapadokya, Anadolu'da tarihi Kapadokya bölgesinde yer alan bir Helenistik dönem İran krallığıydı. Eski Ahameniş Kapadokya satraplığından gelişerek satraplığın son satrapı Ariyaratis tarafından kuruldu. Tarihi boyunca arka arkaya üç aile tarafından yönetildi; Ariarathidon Hanedanı (MÖ 331–96), Ariyobarzan Hanedanı (MÖ 96-36) ve son olarak Arkelas (MÖ 36–MS 17). Arkelas'ın MS 17'de ölmesinden sonra Roma İmparatoru Tiberyus (MS 14-37) döneminde krallık, bir Roma eyaletine çevrildi.

Ahamenişler döneminde, Anadolu'nun "İranlaştırılması" önemliydi ve Batı Anadolu, Pontus ve Kapadokya'da geniş bir İranlı nüfusu yerleşmişti. Ariyaratis 19 yıldır Kapadokya satrapı ve Ahameniş krallarının sadık bir destekçisiydi. İktidardaki Ahameniş hanedanı ve diğer satraplarla da akrabaydı. İskender, Pers İmparatorluğu fethinin bir parçası olarak Kapadokya'yı işgal ettiğinde, buraya geçici iki vali atadı. Ahamenişlerin düşüşü, Anadolu'daki İranlılar için kriz demekti. İskender'in zaferi ve Helenistik halef kralların ortaya çıkışıyla, Karya'daki ve muhtemelen Batı Anadolu'daki İranlılar değişen duruma ayak uydurmaya başladılar. Halis Nehri'nin (Kızılırmak) batısındaki İran varlığı böylece yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Buna karşın nehrin doğusunda olaylar daha farklı gelişti. Kapadokyalılar işgalci Makedonlara en baştan itibaren karşı çıktılar. Halikarnas Kuşatması'ndan sonra Kapadokyalılar, İskender'e karşı Gaugamela Muharebesi'ne katıldılar (MÖ 331).
Karya'daki ve muhtemelen Batı Anadolu'daki İranlıların aksine, Kızılırmak'ın doğusunda, Kapadokya ve Pontus'taki İran soylu sınıfı, Makedonlara meydan okuyarak bağımsızlıklarını ilan etti. Ariyaratis Kapadokya'da iktidarı ele geçirmeyi başardı ve yeni kurulan Kapadokya Krallığı'nın ilk kralı oldu. Krallığın ilk on hükümdarı Ariyaratis'in soyundan gelecekti. Bir sürelik Seleukos derebeyliği döneminden sonra Kapadokya Krallığı, III. Ariyaratis döneminde (y. MÖ 255-220) bağımsızlığını kazandı. Ariarathidon Hanedanı, Kapadokya Krallığı'na boyun eğdirme girişimiyle MÖ 1. yüzyılın başlarında Pontus Krallığı'nın kötü şöhretli hükümdarı VI. Mithridatis tarafından ortadan kaldırıldı. Bununla birlikte, Roma Cumhuriyeti'nin çıkarlarıyla çatışma halinde olan Romalılar, Kapadokyalıları yeni bir kral seçmeleri konusunda desteklediler. Bu da, başka bir İranlı soylu olan Ariyobarzanis oldu. Roma'daki iç savaştan sonra Romalılar Kapadokya iç işlerine doğrudan müdahale etmeye başladılar. MÖ 36'da Marcus Antonius, Kapadokya tahtına, yerli bir soylu olan Arkelas'ı atadı. Roma İmparatoru Tiberius, onu yaşlandığında Roma'ya çağırdığında Arkelas, orada eceliyle öldü. Akabinde Kapadokya, bir Roma eyaleti olacak biçimde ilhak edildi. Krallığın kuvvetli komşular arasındaki tehlikeli konumu sebebiyle Kapadokya kralları, genellikle Mithridatis Hanedanı ve Seleukos Hanedanı gibi hanedanların üyeleriyle evlendiler.
Augustus döneminde yaşamış tarihçi Strabon (MÖ 63-MS 17), Ahameniş Pers İmparatorluğu'nun çöküşünden neredeyse üç yüz yıl sonra ancak Batı Anadolu'da Perslerin izlerini kaydetmiş; Kapadokya'yı ise neredeyse İran'ın yaşayan bir parçası olarak değerlendirmişti.

Makedon fetihlerinin ardından, Kapadokya'daki ve başka yerlerdeki Pers sömürgecileri, İran'daki dindaşlarından koparıldı. Birinci yüzyılda Kapadokya Krallığı'nda onları gözlemleyen Strabon, Kapadokyalıların birçok Pers tanrısının kutsal mekanlarına ve ateş tapınaklarına sahip olduğunu kaydetmiş. Krallığın toprakları, birçok İran tanrı ve idollerinin yanı sıra İranlaştırılmış tanrıların kutsal mekanlarına ve tapınaklarına da sahipmiş. Strabon, bu sınıftaki birçok kutsal mekan ve idolün önemini vurguluyor. Bunlardan bazıları Kastabala'daki Anahita, Ariyeremneya'daki mecusi Sagaryos ve Arebsum'daki Ahura Mazda'dır. Pireytiya olarak bilinen kapalı alanlarda Zerdüşt olarak tapınırlardı. Strabon, bu pireytiyaların ortalarında, üstünde çokça kül bulunan ve mecusilerin ateşi sürekli yaktıkları bir sunak olduğunu belirtmiş.

Başta krallık 10 satraplık halinde teşkilatlandı.  Daha sonradan bu sayı 11'e çıktı. Satraplıklar Yunanca stratigay terimiyle adlandırılıyordu ve her birinin başında soylulardan bir stratigos bulunuyordu. 11 satraplık; Meliten, Katonya, Kilikya, Tiyanitis, Garsoritis, Layonsen, Sargarosen, Saroğen, Şamanen, Morimen ve Kilikya Trakyası. 11. ve son satraplık olan Kilikya Trakyası krallığa sonradan eklenmiştir.
Krallık topraklarındaki kontrol, soylular tarafından korunan kraliyet mülkleri ve surlarla sağlanırdı. İki tür mülk vardı: Mevzubahis soylunun meskeni üzerinde yerleşik olanlar ve tapınak mülkleri. Tapınak mülkleri denen mülklerdeki rahipler, hem dünyevi kuvvete hem de dinsel bir işleve sahipti. Din adamları, bu çifte rollerinin bir sonucu olarak, kraldan sonra en yetkili kişilerdi.

Kendilerinden daha büyük batılı komşuları Seleukos ve Pergamonları taklit eden Kapadokya kralları, krallığın çeşitli yönlerini kasten Helenleştirdiler. Hem Ariyarati hem de Ariyobarzan hanedanlarının üyeleri, Yunan eğitimi alacak ve yerli şah yerine Basileus gibi Helen unvanlarını benimseyecekti. Her ne kadar Ariarathidon Hanedanı'nın ilk birkaç kralı, Aramice betimlemeler içeren İran tarzı sikkeler bastırmış olsa da, III. Ariyaratis ve sonrasında Yunan tarzı sikke ve yazıtlar kullanılmaya başlandı. Ariyamnes'in saltanatında Yunan yazıtlı ilk sikkeler, Pers kıyafeti içindeki monark tasvirleriyle ortaya çıktı. Seleukoslar gibi, Kapadokya kralları da yeni kurulan şehirlere kendi adlarını verdiler (örn. Ariyeremneya, Ariyerete, Arkelas). Ayrıca, her üç kraliyet hanedanı da Yunan polisi tarafından onurlandırıldı. Kabaca bir tabirle, krallıktaki Helenleşme MÖ 3. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş başladı ve 2.de hızlandı. Bununla birlikte, krallığın sonuna kadar tüm hükümdarlar İranlı isimler taşıdı.

Strabon'a göre, başkent Mazaka büyük nüfusa sahip gelişmiş bir yerleşkeydi. Çok sayıda köy ve tarlayla çevriliydi. Tüm bunlar, öncelikle kraliyet ailesi, ardından soylular tarafından kontrol edilen surlarla iyice korunuyordu.

MÖ 280'e kadar olan dönemde Kapadokya Krallığı'nda darb edilen antik sikkeler ve üzerindeki semboller belirgin Pers özelliklerini taşımaktadır. MÖ 280-163 yılları arasında darb edilen sikkelerde Grek özellikleri ve Pers simgeleri birlikte yer almaktadır. MÖ 163-86 arasında sikkelerde tümü ile Hellenistik [Yunan] özellikler yer almaktadır.
Kapadokya antik sikkelerinde altın sikkelere rastlanmamış olup [çok nadirdir], temel sikkeleri gümüş Tetradrahmi ve Drahmi olarak görülmektedir. Diğer tip antik sikkelerde ise bronz kullanılmıştır. Gümüş sikkelerin darbı daima kralın yetkisinde olup, bronz sikke darbı yerel yöneticeler tarafından yapılmaktaydı. Antik sikkelerde kralın adı, kullandığı unvanlar, bazen darb yeri, monogramlar, tanrı tasvirleri ve saltanat yılını gösteren rakamlar görülmektedir.
Kapadokya Krallarına ait antik sikkeler üzerinde;
Basileus [Yunanca βασιλεῖς]: Kral
Eusebeios/Eusebius [Yunanca εὐσέβεια]: Dindar, Sofu
Epiphanes [Ἐπιφανής]/Epiphaneia [ἐπιφάνεια]: Tanrının Görüntüsü
Ktistes [Yunanca κτίζειν]: Kurucu, Yaşanabilir Kılmak,Kurmak
Nikophoros [Νικηφόρος]: Muzaffer/Zafer Getiren
Philopator/Philopatoros [Yunanca Φιλοπάτωρ]: Babasını Seven
Philodelpos= Delphos'u seven. [Delphos Apollon'un oğlu]
Philopatris [Yunanca Φιλόπατρις]: Yurdunu Seven
Philometor [Yunanca Φιλομήτωρ]: Annesini Seven gibi unvanlar ve lakaplar görülmektedir.

I. Ariarathis MÖ 331-322
II. Ariyaratis MÖ 301–280
Ariamnis MÖ 280–230
III. Ariyaratis MÖ 255–220
IV. Ariyaratis MÖ 220-163
V. Ariyaratis MÖ 163–130
VI. Ariyaratis MÖ 130-116
VII. Ariyaratis MÖ 116-101
VIII. Ariyaratis MÖ 101-96
IX. Ariyaratis MÖ 100–85
I. Ariyobarzanis MÖ 96–63
II. Ariyobarzanis MÖ 63–51
III. Ariyobarzanis MÖ 51–42
X. Ariyaratis MÖ 42–36
Arhelaos MÖ 36–MS 17

Kapadokya takvimi
Kapadokya hükümdarları listesi

Özel

Genel

Ball, Warwick (2002). Rome in the East: The Transformation of an Empire. Routledge. ss. 436–437. ISBN 978-1134823864. 
Boyce, Mary (2001). Zoroastrians: Their Religious Beliefs and Practices. Psychology Press. ISBN 978-0415239028. 
Cooper, J. Eric; Decker, Michael (2012). Life and Society in Byzantine Cappadocia. Palgrave Macmillan. ISBN 978-0230361065. 
Raditsa, Leo (1983). "Iranians in Asia Minor".  Yarshater, Ehsan (Ed.). The Cambridge History of Iran, Vol. 3 (1): The Seleucid, Parthian and Sasanian periods. Cambridge University Press. ISBN 978-1139054942. 
Stausberg, Michael; Vevaina, Yuhan Sohrab-Dinshaw; Tessmann, Anna, (Ed.) (2015). The Wiley-Blackwell Companion to Zoroastrianism. John Wiley & Sons. ss. 445, 454, 468. ISBN 978-1118785508. 
Weiskopf, Michael (1987). "ASIA MINOR".  Yarshater, Ehsan (Ed.). Encyclopædia Iranica, Volume II/7:ʿArūż–Aśoka IV (İngilizce). Londra ve New York: Routledge & Kegan Paul. ss. 757–764. ISBN 978-0-71009-107-9. 
Weiskopf, Michael (1990). "CAPPADOCIA".  Yarshater, Ehsan (Ed.). Encyclopædia Iranica, Volume IV: Bāyju–Carpets XIV (İngilizce). Londra ve New York: Routledge & Kegan Paul. ss. 780–786. ISBN 978-0-71009-132-1. 
Van Dam, Raymond (2002). Kingdom of Snow: Roman rule and Greek culture in Cappadocia. University of Pennsylvania Press. ISBN 978-0812236811.

Kemerhisar, Türkiye'nin Niğde ilinin Bor ilçesine bağlı bir beldedir. Bor merkez bucağından sonra Bor ilçesinin diğer tek bucağıdır. Niğde il merkezinin 24 km güneyinde, Bor ilçe merkezine 8 km uzaklıkta ve Bahçeli beldesiyle bitişik durumdadır. Gülek Geçidi'nin Kapadokya'ya açıldığı bölgedeki yüzlerce yıllık tarihe sahip belde geç Hitit ve Romalılar döneminde öne çıkmıştır. Kemerhisar, Tyana ören yeri, su kemerleri ve Romalılardan kalma birçok eseri barındırır.

Kemerhisar adı, Bahçeli ile Kemerhisar arasında bulunan, Romalılarca yapılmış su kemerlerinden gelmiştir. Roma İmparatorluğundaki Tyana'nın Türkiye Cumhuriyeti'ndeki adıdır. Dil bilgisi olarak incelendiğinde, kemer ve hisar sözcüklerinin oluşturduğu, "kemerden yapılma hisar" anlamındaki takısız ad tamlamasının bitişik yazılmış şeklidir. Kemer sözcüğü Farsçadan Türkçeye geçmiştir. Farsça كمر (kamar) bir mimarlık terimi olup, aslen Öz Türkçe "kuşak" sözcüğüne karşılık gelir. "Küçük kale" anlamındaki hisar sözcüğü ise Arapça حصار (ḥiṣār) sözcüğünden Türkçeye geçmiştir.

Bölgede (Kemerhisar-Bahçeli) yerleşim geçmişinin tarih öncesi zamanlara dayandığı düşünülmekterdir. Bahçeli'deki Roma Havuzu ve Köşk Höyük kazıları, bölgenin M.Ö. 6030'a varan eski bir tarihe sahip olduğunun göstergesi olmuştur. Günümüz Kemerhisar'ının ise tarihi ismi Tyana'dır. 1880-1881 yılları arasında ilk kez Wilson, sonra Ramsay mesafe cetveline göre höyüğün (Tyana) yerini tespit etmişlerdir. Daha sonra Hitit ve Asur çivi yazılı tabletlerindeki metinlerinden bu yerin Hititlerce Tuvanuva ya da "Tuvana" denen şehir olduğu ortaya çıkmıştır. Kemerhisar, Hititler döneminde Tuvanuva, Persler ve Büyük İskender zamanında Dana, Romalılar döneminde ise Tyana olarak tanınmıştır. O dönemde kent Kapadokya ilinin en güney merkezidir. Geçici bir süre için Kapadokya Krallığı'na taht şehri yapılan Tyana'ya kralının adı (Özep) verilerek Özebya denilmiştir. Türkler ise Anadolu'ya geldikten sonra höyüğün üzerinde kurdukları köye Bizans döneminde önemli bir hristiyanlık merkezi olması nedeniyle Kilisehisar (veya Kisasar) adını vermişlerdir. Beldenin belediye teşkilatı 1916'da kurulmuştur. 1935'te Niğde ili meclisinde alınan bir kararla Kilisehisar'a Romalılardan kalma su kemerlerinden dolayı Kemerhisar denmiştir. Günümüz Bahçeli kasabası (eski Diravun) önceleri Kemerhisar'ın (Tyana'nın) bağ ve bahçeleri olarak oluşmuş daha sonra insanlar yerleşmeye başlamıştır. Kemerhisarlılar Bahçeli'ye yaz aylarında gelerek bağ evlerinde oturmuşlar, ürün hasatlarını yaptıktan sonra kışın Kemerhisar'a göçmüşlerdir.
Tyana kenti Romalılar döneminde gelişmiş ve günümüz Bor ilçesini de kaplamıştır. O tarihlerde Bor daha kurulmamıştı, Türklerin Anadolu'ya göçleri döneminde, Bor yerleşim birimi bir köy olarak Anadolu'ya gelen Oğuz Türklerince kurulacaktı.
Tyana, Orta Çağ'ın ortalarına değin Orta Anadolu ve Toroslarda egemenliklerini sürdüren devletlerin, uygarlıkların belirli aralıklarla da olsa askeri ve dinsel yönden önemli bir kenti veya başkenti olmuştur. Bu uygarlıkların başlıcaları şunlardır: Hattiler, Luviler, Hititler, Frigler, Kimmerler, Persler, Romalılar, Abbasiler, Bizanslılar, Selçuklu Hanedanı, Osmanlılar. Başlangıçta önemli kentler arasında gözde olan Tyana Selçuklular ve Osmanlılar zamanında sönük kalmıştır. Onun yerine Selçuklular Niğde köyünü imar ederek, Selçuklu devrinin önemli bir askerî merkezi hâline getirdiler. Osmanlılar döneminde Niğde de önemini yitirmiş; Aksaray, Kayseri, Konya bayındırlaşmıştır.

Tyanalı Apollon, yenipisagorcu bir Yunan filozoftur. Tyana'da doğan Apollon, 16 yaşındayken Tarsus'a gitti. Tarsus'ta Pisagor'un okulunda okudu ve yenipisagorcu öğretinin önemli savunucularından biri olarak birçok ülkeyi dolaştı. Bir okul kurduğu Efes kentinde öldü. Yaşamı İsa ile aynı döneme rastlayan düşünür, tarihin ilk vejetaryeni olarak biliniyor.

Bir grup aydının ve Venedik Üniversitesi'nden emekli Prof. Dr. Asım Tanış'ın girişimleriyle oluşturulan tasarıyla birçok uygarlığa mekân olmuş Tyana antik kenti günışığına çıkmaya başlamıştır. Kazı çalışmalarını Padova ve Venedik Üniversitesi öğretim üyeleri ve yardımcılarından oluşan İtalyan kazı heyeti başlatmıştır. Finansmanını İtalya'daki Klasik ve Doğu Uygarlıklarını Araştırma ve İnceleme Merkezi adlı kültür vakfının üstlendiği kazı çalışmasının başkanlığını, Padova Üniversitesi Eski Topoğrafya Kürsüsü öğretim üyesi arkeolog Prof. Dr. Guido Rosada yürütmüştür. Heyet 15 gün süren ilk araştırmalarda Tyana'nın yeraltındaki kalıntılarının yerlerini belirledi. Bu araştırmalarda, 3. yy.'a ait bir Roma hamamı ve Kemerkapı mevkiinde 3 metre genişliğinde bir duvar ortaya çıktı. Hamamın sıcak, ılık ve soğuk olmak üzere 3 bölümden oluştuğu düşünülmektedir. Ayrıca hamamın dışında bazı sütunlar ve birçok büyük bina kalıntısı vardır. Kemerhisar Belediyesi'nin altyapı çalışmaları sırasında Tyana'nın Roma çağında önemli bir merkez olduğunu kanıtlayan eserler bulunmuştur. Bunlardan Kros heykeli, Gorge kabartması, Herakles heykeli, Kenthaur ile vahşi hayvanların mücadelesinin tasvir edildiği Friz parçası, Zeus tasviri, Pseudon kabartması Niğde Müzesi'nde sergileniyor. Bu kazılar başlamadan önceki dönemlerde çıkarılan eserler, Bahçeli ve Kemerhisar'daki okulların bahçelerine veya boş alanlara konulmuştur. Buna Kemerhisar Jandarma Karakolu yanındaki sonradan açık hava müzesine benzeyen bir parka dönüştürülmüş geniş alan örnek olarak verilebilir. Günümüzde belde bütün höyüğü örtmüş gibidir.

MÖ 30 - MS 395 yıllarını kapsayan Roma döneminde Tyana yoğun yapılaşma ile tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamıştır. Antik kent, saraylarla, tapınaklarla, su kemerleriyle ve yerleşim birimleriyle oldukça büyük bir kent durumuna gelmiştir. Özellikle su kemerleri yüzyıllar öncesinin tarihine ışık tutan, somut belgeler olarak zamana direnen, tarihsel kimliğini yitirmeden dimdik ayakta kalabilen anıt yapılardır. Niğde'nin 20 km güneyinde Adana-Kayseri yolunun 4 km kuzeyinde yer alan su kemerleri, Bahçeli'deki Roma Havuzu'nun devamı niteliğindedir. Tyana şehrinin su gereksinimini Roma Havuzu'ndan karşılamak için yapıldığı düşünülmektedir. Antik Roma Havuzu'nun kaynak suyunu üzerlerindeki oluklardan Tyana'ya taşıyan kemerler, I. ve II. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nda Beş İyi İmparator'dan ikisi olan Trajan ve Hadrianus tarafından yaptırılmıştır. Yaklaşık 3–4 km uzunluğundaki kemerlerin (Kemerhisar'daki) 1,5 km'lik bölümü açıkta, (Bahçeli'deki) gerisi toprak altında olup, kullanılamaz durumdadır. Kemerlerde yapı taşı olarak travertenler kullanılmıştır. Kemerlerden zamana direnerek ayakta kalanlar Kemerhisar beldesini Bahçeli beldesinin Saray Mahallesi'ne bağlayan yol üzerindedir.

Bor'a 10 km uzaklıkta bulunan eski yazmalarda da sözü edilen Kemerhisar İçmesi, Kemerhisar'ın 3 km güneyindedir. İçmenin 15 °C'deki sıcak suyunda sodyum bikarbonat, magnezyum karbonat ve tuz bulunur. Suyu içme olarak mide, bağırsak, karaciğer ve böbrek hastalıklarında faydalıdır. Ovanın ortasından kaynayan bu su, 1970'li yıllarda bir beton depo içerisinde toplanmıştır. Toprak yüzeyinden birkaç basamakla inilen çeşmesinden su sağlanmaktadır. Kaynağın 200 m ötesindeki bir bölüm çevreden sızan sularla bir gölcük halindedir. Bor Belediyesi bu kaynağın yanına bir tesis yaptırmıştır. Ayrıca bir de havuz bulunmaktadır. Yaz-kış açık olan günümüzdeki tesisler tatil amaçlı olabileceği gibi, şifalı sudan ve çamur banyosundan yararlanma amaçlı da kullanılabilmektedir.

Beldede Orta Anadolu kültürü hakimdir. Düğünler ve halk oyunları Ankara yöresiyle büyük benzerlik göstermektedir. Ayrıca Roma Havuzu çevresindeki yeşil alan "Köşk Mesire Yeri" olarak adlandırılmakta ve sıklıkla yararlanılmaktadır. Beldede günlük yaşantı gayet sakindir. Erkekler çalışma sonrası belde merkezindeki kıraathanelerde; kadınlar ise evlerde, örgü örerek, televizyon izleyerek vakit geçirirler. Bor İlçe Halk Kütüphanesi müdürlüğüne bağlı Kemerhisar Halk Kütüphanesi, bünyesindeki bir kütüphane memuruyla hizmet vermektedir. Ayrıca, Tyana Kültür Turizm Vakfı beldede bulunmakta ve etkin olarak çalışmaktadır. 
Yerleşim yerinde toplu yerleşim tipi (konutlar birbirine yakın) egemen olup, Orta Anadolu'nun karakteristik yerleşim özelliklerini gösterir. Geleneksel konut tipi yanında yığma ve karkas konut yapımı ağırlık kazanmıştır. Ahşap, taş ve kerpiçten yapılmış evler betonarme konutlara dönüşmektedir.

Günümüzde Kemerhisar'da el halıcılığıyla ilgilenen kişi sayısı bilinmemekle birlikte beldede keçe ve halı dokumacılığı eski zamanlardan beri yaygın bir gelenektir. 18. ve 19. yüzyıllardan bugüne 3 el halısı saklanmıştır. Bunlardan ikisi bugün Ankara'daki Etnografya Müzesi'nde sergilenmekte, biri de özel bir kişisel koleksiyonda yer almaktadır.

Belde halk müziği, genelde İç Anadolu halk müzikleriyle benzerlik gösterir. Bilinen Kemerhisar türküleri şunlardır:

Ereğliden Çıktım Sökün Eyledim
Küçükten Görmedim Ana Kucağı
Yavru Şahin Enginlerde Kışlamaz - uzun hava
Yüklendi Çeyizimde Gidiyor Göçüm - uzun hava

Kemerhisar'da yılda iki şenlik düzenlenmektedir. Kemerhisar Bahar Şenliği 2009, Tyana Kültür ve Turizm Şenliği 2001 yılında düzenlenmeye başlamıştır.

Kemerhisar Bahar Şenliği her yıl nisan ayının ilk hafta sonu kutlanır. Şenlikte Kemerhisarlılara yemek ikramı yapılır, yerel sanatçılar yerel ve ulusal türküleri okurlar. 2009 yılındaki ilk şenlik Kemerhisar İçmeleri'nde düzenlenmiştir.

Tyana Kültür ve Turizm Şenliği veya Festivali, öncelikle bölgenin, sonra ülkenin ilgisini binlerce yıllık tarihe sahip Kemerhisar'a çekebilmek ve bölgede insanlar arası iletişimi sağlamak için her yıl temmuz veya ağustos ayında düzenlenen, 2-3 gün süren bir şenliktir. Festival, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığının maddi katkıları ve Bor İlçe Kaymakamlığı ile Kemerhisar belde Belediye Başkanlığının koordinasyonu ile gerçekleştirilir. Şenlik geleneksel hale gelmiş olup, her yıl binlerce insan katılmaktadır. Her yıl şenliğin ilk günü sabah Merkez Park'tan festival yürüyüşü ile başlar; açılış konuşmaları ve daha sonra çeşitli etkinliklerle devam eder. Son gün ulusal üne sahi

Kenan (İbranice: כְּנַעַן‎; Fenikece: 𐤊𐤍𐤏𐤍, Kenāʿan; Koini Grekçesi: Χανααν, Khanaan; Arapça: كَنْعَانُ, Ken‘ān) veya Kenan Diyarı, MÖ 2. milenyumun sonlarında, Eski Yakın Doğu'da Sami dili konuşan medeniyetlerin varlıklarını sürdürdüğü tarihî bölgedir. Kenan terimi, Tanah'ın tamamında geçer ve Filistin olarak bilinen coğrafi bölgeye denk gelir. Özellikle de İncil'in anlatımının ana ortamını sağlayan Güney Levant bölgelerine atıfta bulunur: Fenike, Filistiya ve İsrail.
İsrailoğullarına Vadedilmiş Topraklar olduğuna inanılır. İsrailoğulları, Kenan Diyarı'nı yaklaşık MÖ 1500 yıllarında ele geçirmiş ve yerleşmişlerdir.
Kenan halkının dili Kenanca, batı Sami Dilleri ailesine çok yakın bir dildir. Kenan halkından Eski Ahit ve Tanah'ta, Mezopotamya ve Antik Mısır metinlerinde bahsedilir. Kur'an'da Vadedilmiş Topraklar'dan bahsedilmekle birlikte Kenan isminden bahsedilmez. Günümüz Suriye'sine tekabül eden topraklarda yaşamış Antik Ugarit halkı kendilerini Kenanlı kabul etmemekle birlikte günümüz arkeolojik kalıntıları Kenanlı oldukları yönündedir.

Kizzuvatna Krallığı, MÖ 2. binyılda Çukurova bölgesinde hüküm sürmüş dinsel bir krallık. Hurriler tarafından kurulduğu ve Mittaniler, Gordegene, Karduya ismi ile anılan bu halkın aynı kökenden olduğu söylenebilir.

MÖ 1400'lü yıllarda Hitit krallığı egemenliğine girmiş iç işlerinde bağımsız dini bu krallıktan kızlar Hitit krallarınca eş olarak alınmıştır. Hitit krallarının bu tercihinin sebebi bu dini gücü arkasına almaktır. MÖ 2. binyılında nüfus ağırlıklı olarak  Luvi ve Hurrilerden oluşmaktaydı.
Antik Hitit kaynaklarında öğrenildiği kadarıyla Kilikya bölgesinde bilinen ilk siyasi varlık, başkenti Kummani etrafında oluşan ülke Kizzuvatna (Adanya) idi. Hitit Eski Krallık döneminde, görünüşe göre ikinci bir vasal devlet iken, MÖ 1500 yılında Hititlerin düşüşe geçtiği dönemde bağımsızlığını kazandı. İlk kralları Pariyauvatri'nin oğlu İşputahşu (MÖ 1530-1500) döneminde tam bağımsızlığına kavuştu. Bu dönemde komşuları olan Mitanni-Hurri ve Hitit kralları ile yayılmacılık ile başa çıkmak için bir antlaşma imzaladı (MÖ 1525-1500). Halefi olan Paddatishu devletin bağımsızlığını sürdürmeye devam etti. Ancak daha sonra  Mitanni - Hurri koalisyon ile başa çıkamadıklarından Kral Pilliya döneminde Mitanni bölgesine ilhâk edilmeyi kabullenerek Mitanni krallığının himayesi altında yaşamaya başladılar. MÖ 1460'de kralları olan Pilliya, İdrima ve Alalaḫ antik kentleri ile ittifak oluşturarak Mitanni kralı Barattarna himayesine girdiler.
Başkenti Kummanni, Comana ya da Komona olarak geçmektedir. Kizzuvatna önceleri kendi başına bir krallıkken MÖ 1400 yıllarında tamamen Hitit İmparatorluğu'na bağlanmıştır.

G. M. Beckman, Hittite Diplomatic Texts, GM Beckman, (Hitit Diplomatik Metinleri), Atlanta, 1996 (içinde);
A. Götze, Kizzuwatna and the problem of Hittite geography (Kizzuvatna ve Hitit coğrafya Sorunu), New Haven, 1940;
V. Haas, Hurritische und aus luwische Riten Kizzuwatna, Kevelaer, 1974 (içinde);
E. John S. ve AM Dinçol Durugönül (ed.), La Cilicie: espaces et pouvoirs locaux (2ème millénaire av. J. -C. - IVe siècle ap. J. -C.), Actes de la Table ronde internationale d'Istanbul, (Kilikia: Yerel alanlarda ve (MÖ 2. binyıl -MÖ 4. yüzyıl) İstanbul, 2-5 Uluslararası Yuvarlak Masa Bildirileri), 2-5 Kasım 1999, Paris, 2001;
J. Freu, Histoire du Mitanni, (Mitanni tarihçesi), Paris, 2003;
JL Miller, Studies in the Origins, Development and Interpretation of the Kizzuwatna Rituals, (Kizzuvatna Ritüellerinin başlangıç, gelişme ve yorumlanması alanında yapılan çalışmalar), Wiesbaden, 2004. (içinde)

Arzava
Luvi dili

Ahameniş Hanedanı (Eski Farsça: 𐏃𐎧𐎠𐎶𐎴𐎡𐏁𐎡𐎹 Haxāmanišyaʰ; Farsça: هخامنشی‎ Haxâmaneši; Grekçe: Ἀχαιμενίδης Akhaimenídēs; Latince: Achaemenides), Ahameniş İmparatorluğu'nu yönetmiş antik Pers kraliyet hanedanıdır.
Ahameniş hanedanının tarihi esas olarak Herodot, Ktesias ve Ksenofon gibi Yunan tarihçileri aracılığıyla bilinir. İbrani Kitâb-ı Mukaddesi ve diğer Yahudi dini metinleri ve yerli İran kaynakları hanedandan bahsetmiştir. Herodot'a göre, Ahamenişler Pasargadae kabilesinden bir klandı ve muhtemelen Pasargad bölgesinin çevresine yerleşmişlerdi. Muhtemelen MÖ 9. yüzyılda diğer Pers kabilelerine hükmettiler. Hanedanın kurucusu kabul edilen Ahameniş (Haxāmaniš), büyük olasılıkla MÖ 7. yüzyılın sonlarında Pers kabilelerinden birinin yerel lideriydi. Onun soyundan gelen Teispes, I. Kambises ve II. Kiros aracılığıyla Pers kabileleri birleşmiş ve imparatorluğun temelleri atılmıştır.
Hanedanın kendisini tanımlamak için kullandığı ünvan "xšāyaθiya xšāyaθiyānām" (kralların kralı) ifadesidir; bu ünvan hem Pers krallarının bölgesel beyler üzerindeki üstünlüğünü hem de ilahi meşruiyet iddialarını yansıtır.

Ahamenişler etnik olarak İranî Ari kökenlidir; dilleri Eski Farsça olup Hint-İranî dil ailesine aittir. Kendisini "Arya" (soylu, özgür insan) olarak tanımlayan ilk Pers kralı I. Darius'tur."Ben Pers'im, Arya soyundanım, Arya diline sahibim."Bu soy tanımı, hanedanın yalnızca etnik kimliğini değil, aynı zamanda kültürel ve dinsel bir aidiyeti de temsil eder. Ahamenişler, Medler (İran'ın kuzeyindeki diğer İranî halk) ile akraba kökene sahipti ve erken dönemlerinde onlardan politik ve kültürel etkiler almışlardır.
Hanedanın yönetimi altındaki halklar çok ulusluydu: Persler ve Medlerin yanı sıra Elamlılar, Babilliler, Lidyalılar, Mısırlılar, Fenikeliler, Yahudiler, İyonlar, Ermeniler ve Hint halkları gibi onlarca farklı etnik ve dilsel topluluk imparatorluk bünyesinde yer aldı. Bu çeşitlilik, imparatorluğun idari sistemine yansıdı; her bölge "satraplık" adı verilen eyaletler hâlinde yerel yöneticiler tarafından idare ediliyordu.

Ahameniş adı, hanedanın kurucusu kabul edilen efsanevi Pers lideri Ahameniş'den (Eski Farsça: Haxāmaniš) gelir. Bu isim, Eski Farsçada iki unsurdan oluşur:

haxā = "dost, birleştirici, iyi niyetli"
man = "düşünce, zihin" (aynı kök Manah = "akıl, bilinç")
Birlikte anlamı: "İyi düşünceli" veya "dostça düşünen, barışçıl".
Yunanca kaynaklarda bu ad Αχαιμενίδης (Achaimenídēs) biçiminde geçer; Batı dillerine bu Yunanca formdan geçerek İngilizce Achaemenid, Türkçede ise Ahameniş biçimini almıştır.

Bu adın kendisi, hanedanın kendine ait Eski Farsça ünvanı olan Haxāmanišiya (Ahameniş soyundan) kelimesinde korunmuştur. Yazıtlarda krallar kendilerini şu şekilde tanıtır: "Ben Darius'um, Ahameniş soyundanım."Darius şeceresini atası olarak gördüğü Ahameniş'e kadar uzatmıştır. Ancak Ahameniş adında bir kral olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

Ahameniş İmparatorluğu
Argead Hanedanı
Teispidler
Kapadokya Krallığı

Genel
Kuhrt, Amélie; Sancisi-Weerdenburg, Helen (2006). "Achaemenids".  Salazar, Christine F.; Landfester, Manfred; Gentry, Francis G. (Ed.). Brill’s New Pauly. Brill Online.

Apamea Antlaşması, MÖ 188 yılında Roma Cumhuriyeti ile Seleukos İmparatorluğu'nun hükümdarı III. Antiohos arasında yapılan bir barış antlaşmasıdır. Roma-Seleukos Savaşı'nı sona erdirmiştir. Antlaşma, Romalıların Thermopylae Muharebesi'nde (MÖ 191'de), Magnesia Muharebesi'nde (MÖ 190'da) kazandığı zaferlerden ve Roma ve Rodos denizlerinin Seleukos donanmasına karşı kazandığı zaferlerden sonra gerçekleşmiştir.

Appianus'a göre anlaşma, III. Antiohos'u Avrupa'yı ve Toros Dağları'nın batısındaki tüm Asya'yı tamamen terk etmeye zorlamıştır. Sahip olduğu tüm savaş fillerini teslim etmek zorundaydı ve tebaasını kontrol altında tutmak amacıyla on iki savaş gemisiyle sınırlıydı, ancak saldırıya uğrarsa daha fazlasını inşa etmesine izin verilmiştir. Antiohos'un "Torosların kuzeyinde" (yani Roma'nın müttefikleri Pergamon ve Rodos'a yeni devredilen topraklardan) paralı asker toplaması ve buralardan kaçakları eğlendirmesi yasaklanmıştır. Antiohos, Roma konsülünün seçeceği yirmi rehineyi vermek zorunda kalmıştır. Antiohos'un oğlu dışında rehineler her üç yılda bir değiştirilecekti. Gelecekte fil beslemeyecekti. Seleukoslar, 15.000 talant gümüş borç tazminatı ödemek zorunda kaldılar: 500 Eğriboz talant hemen, Roma Senatosu anlaşmayı onayladığında 2.500 daha fazla ve ertesi on iki yıl boyunca her biri Roma'ya her yıl 1.000 talant taksit olarak teslim edilecekti. Seleukoslar ayrıca 540.000 modii mısır tazminatını da kabul ettiler. Ayrıca II. Eumenis'un babası I. Attalos ile yaptığı anlaşma sonucu elde ettiği mallardan geriye kalanları da düşmanlarına ve Bergama Kralı II. Eumenes'e teslim etmek zorunda kalmıştır.
Roma, Küçük Asya'nın büyük bir kısmının kontrolünü Eumenes'e vermiştir. Antiohos, Kilikya bölgesini korurken, Likya ve Karya'nın büyük kısmı Rodos Peraia'sının bir parçası oldu. Helenistik krallar genellikle imzaladıkları herhangi bir anlaşmayı ömürleri boyunca onur gerekçesiyle kabul ederlerdi. Öte yandan mirasçıları, seleflerinin imzaladığı anlaşmaları kabul etmekten onur duymuyorlardı. Anlaşmanın denizcilik koşulları yürürlükten kalkmış gibi görünüyor, ancak diğer koşullar geçerliydi.
Anlaşma Frigya'daki Apameia'da resmîleştirildi. Romalıların siyasi hegemonyalarını Doğu Akdeniz'e kadar genişletmelerine olanak sağlamıştır. Ancak o dönemde Roma'nın gücü Bergama ve Rodos gibi ikinci dereceden güçlerle ittifak kurma kapasitesine bağlı olduğu için hâlâ dolaylıydı. Sert tazminatlar Seleukos İmparatorluğu'nu zayıflattı, para sıkıntısına neden oldu ve Seleukosların krallıklarını yönetme yeteneklerini zayıflattı.

Roma, Seleukos gücünün bölgede yeniden ortaya çıkmasını engellemek için yeni bir savaş tehdidini kullandı. Altıncı Suriye Savaşı'nda Roma, MÖ 168'de Mısır ve Kıbrıs'ın çoğunu işgal ettikten sonra Seleukoslar Ptolemaios Krallığı'nı yalnız bırakmaları konusunda ısrar etmiş ve Seleukos kralı IV. Antiohos isteksizce kabul etmiştir. Polybius'un Tarihleri, MÖ 162 gibi geç bir tarihte, bir Roma heyetinin Antakya'yı ziyaret ettiğini ve antlaşmanın şartlarını ihlal ederek Seleukos savaş fillerini dizginlemek ve Seleukos gemilerini yok etmek için Antlaşmayı bir bahane olarak kullandığını kaydetmiştir.

Polybius of Megalopolis, World History, 21.42: text of the treaty
Appian of Alexandria, Syriaca, 39: text of the treaty
Titus Livy, Ab Urbe Condita, 38:

Ariobarzanes (Eski Grekçe: Ἀριoβαρζάνης; hükümdarlık dönemi: MÖ 266 – yak. MÖ 250), Pontus Krallığı krallarından ikincisidir ve babası Pontus kralı I. Mithridatis öldüğünde tahta çıkmıştır. MÖ 250 ile MÖ 240 arasında kesin olarak bilinmeyen bir tarihte öldü.
O zaman Paflagonya'da (günümüz Türkiye'sinin Karadeniz Bölgesi) "Amastris" adlı önemli bir liman olan Amasra'ya hücum edip bu kenti eline geçirdi. Babası I. Mithridatis, kendi ölmeden önce, 12 yıl evvelden Anadolu'ya göçmüş olan Kelt Galatların desteği ile, Anadolu'yu istilaya gelmiş olan II. Ptolemaios'un Mısır'dan gelen ordusuna karşı gelip, onları Anadolu'dan çıkarma politikasına karar vermiş ve bu politikayı uygulamaya başlamıştı. Ariobarzanes de babasının bu politik uğraşına devam etti.
Ariobarzanes öldüğünde yerine henüz yetişkin olmayan oğlu II. Mithridatis tahta geçti.

Hazel, John; Who's who in the Greek world, (1999), "Ariobarzanes". (İngilizce)
Memnon, (Çev. Andrew Smith) Heracleia Tarihi6 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (2004). (İngilizce)
Smith, William (ed.); Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, "Ariobarzanes III"31 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Boston, (1867). (İngilizce)

Aristonikos veya III. Eumenis (Antik Yunanca: Αριστόνικος, Latince: Aristonicus) Pergamon kralı olarak hak iddia eden kişidir. Son Pergamon Kralı III. Attalos (MÖ 138-133) MÖ 133'te öldüğünde, doğruluğu tartışmalı olan bir vasiyetle krallığını Romalılara bıraktı. O yıllarda Pergamon Krallığı, bugünkü Adana ile İstanbul arasında çizilecek bir çizginin batısında kalan Anadolu topraklarını kapsıyordu.
Aristonikos'un, III. Attalos'un üvey kardeşi, önceki Krallardan II. Eumenis'in (MÖ 196-160) Efesli bir şarkıcı ya da fahişeden olma gayrı meşru oğlu olduğu söylenir.
Aristonikos, bu vasiyeti kabul etmedi ve kendini III. Eumenis adıyla kral ilan etti. Kent soyluları ve Roma vasiyeti onayladı ve Aristonikos'un krallığa ve kente girmesini kabul etmedi. Bunun üzerine Aristonikos isyan etti. Bu isyan sıradan bir isyan değildi. Kölelere ve serflere özgürlük ve eşitlik vadediyordu. Kardeşlik içinde yaşanacak bir Heliopolis (Güneş Şehri) kuracaklardı.
Cumea'li (İtalya'nın güneyinde bir antik kent) Blossius'un bu düşüncelerin teorisyeni olduğu söylenir. Blossius, Stoa felsefesini benimsemiş bir düşünürdü ve İtalya'da toprak reformu yapmak isteyen, ancak karşıtları tarafından öldürülen Romalı yönetici Tiberius Gracchus'un destekçisiydi.
Aristonikos'un isyanı, Ege kıyılarında bazı kentlerden de destek buldu ve geniş köle katılımlarıyla yayıldı. Roma, isyanı bastırmak için MÖ 131 yılında konsül Publius Licinius Crassus Dives Mucianus önderliğinde bir ordu gönderdi. Çamaltı Tuzlası yakınlarındaki Leukai'de yapılan savaşı Aristonikos kazandı ve konsül Mucianus öldürüldü. Bu zafer köleler arasında büyük bir başarı sayıldı ve isyancılar zafer sarhoşluğuna kapıldılar.
Roma, iki yıl sonra MÖ 129'da Anadolu'ya, konsül Marcus Perperna komutasında büyük bir ordu gönderdi. Günümüz Kırkağaç ilçesi yakınlarında yapılan savaşı Roma kazandı. Aristonikos, o yöredeki Stratonikea kentine sığındı ama kent Roma baskısına dayanamadı. Aristonikos Romalılara teslim edildi. Aristonikos Roma'ya götürüldü ve orada idam edildi.
Aristonikos isyanı, o güne dek yer yer görülmesine rağmen yıllar sonra olan Spartaküs önderliğindeki köle isyanından yıllar önce yaşanmış ilk büyük köle isyanı kabul ediliyor.

David Maggie, (2001), Attalos'un Vasiyeti, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, ISBN 975-6899-49-2
W. Radt, Pergamon, (2001),Yapı ve Kredi San.Yayınları, İstanbul, ISBN 975-08-0284-5
W. Radt, Pergamon, (1988), DuMont Buchverlag, Köln, ISBN 3-7701-1656-9
Malay Hasan, (1992),Pergamon Krallığı ve Attalos Ayaklanması, Bergama Belediyesi Yayınları, İzmir
Hansen Esther V. (1971), The Attalids of Pergamon, Ithaca, New York, ISBN 0-8014-0615-3
Taşkın S., (1997), Ege Rüzgarları, Sel Yayıncılık, İstanbul, ISBN 975-570-043-9

Asandros veya Asander (Grekçe: Άσανδρoς; MÖ 4. yüzyılda yaşamıştır) Philotas'ın oğlu ve Parmenion ile Agathon'un kardeşiydi. Büyük İskender döneminde Makedonya generaliydi ve MÖ 334'ten itibaren Lidya satrabı, İskender'in ölümünden sonra da Karya satrabıydı. İskender'in saltanatı sırasında Asander'in konumu, Parmenion'un idamından sonra bir süre sıkıntıya girdi, bu süre zarfında takviye toplamak için Medya'ya ve bir yıl sonra da Baktra'ya gönderildi.

MÖ 334'te İskender onu Lidya ve Spithridates satraplığının diğer bölgelerinin valisi olarak atadı ve ayrıca Makedon otoritesini sürdürecek kadar güçlü bir süvari ve hafif piyade ordusunu emrine verdi. MÖ 328'in başlarında Asander ve Nearhos, o sırada Zariaspa'da bulunan İskender'e katılmak üzere bir dizi Yunan paralı askeri yönetti.

İskender'in MÖ 323'teki ölümünden sonra imparatorluğun bölünmesinde, Asander satraplığı için Karya'yı elde eder ve bu görevinde daha sonra Antipatros tarafından onaylanır. Karya satrapı olarak görev yaparken, Antipatros'un emriyle Perdikkas'ın destekçileri olan Attalos ve Alcetas'a karşı savaşır, ancak onlara yenilir. Ayrıca Karya'daki İranlı kolonistleri, yerel Zerdüştlerinkonumunu güçlendirerek destekledi.
MÖ 317'de, Antigonos, Pers ve Medya'da Eumenes'e karşı seferdeyken, Asander Küçük Asya'daki gücünü artırdı, Likya ve Kapadokya'ya doğru genişledi; ve Mısır hükümdarı Ptolemaios ile Makedonya hükümdarı Kassandros tarafından Antigonos'a karşı kurulan ittifakın şüphesiz bir üyesiydi. MÖ 315'te Antigonus, kendisine karşı ittifak kuran güçlere karşı operasyonlarına başladığında, yeğeni olan Ptolemy adında bir generali, Amisus'u kurtarmak ve Kapadokya'yı işgal etmiş olan Asander'e sadık orduyu o ülkeden çıkarmak için bir orduyla gönderdi. Ancak Asander, Ptolemy ve Kassandros tarafından desteklendiği için, toprakları üzerindeki kontrolünü sürdürebildi.
MÖ 313'te Antigonus, Asander'e karşı yürümeye karar verdi ve onu, tüm ordusunu teslim etmesini, genişlediği bölgeleri daha önce o bölgeleri kontrol eden satraplara geri vermesini, Karya satraplığını Antigonos'un bağışına tabi görmesini, ve kardeşi Agathon'u rehin olarak vermesini gerektiren bir antlaşma imzalamaya zorladı. Birkaç gün sonra Asander bu aşağılayıcı antlaşmayı bozdu. Kardeşini Antigonus'un elinden çıkarmayı başardı ve yardım istemek için Ptolemaios ve Seleucus'a elçiler gönderdi. Antigonos bu eylemlere öfkelendi ve derhal antlaşma kapsamındaki toprakları silah zoruyla geri almak için bir ordu gönderdi. Karya da fethedilmiş gibi görünüyor ve bu zamandan sonra Asander tarihi kayıtlardan kayboluyor.

Asander, Karya satrapı olarak görev yaptığı dönemde Miletos darphanesinde Büyük İskender ve III. Filip Arrhidaeus adına çeşitli tipte sikkeler bastırmıştır.

 Smith, William, (Ed.) (1870). "Asander". Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology.

Birinci Pön Savaşı, Kartaca ile Roma Cumhuriyeti arasında MÖ 264 - 241 yılları arasında gerçekleşmiş olan muharebelerdir. Bu muharebeler, iki devlet arasında yaşanan üç büyük savaştan ilkidir. Bu iki güç 23 yıl boyunca Batı Akdeniz hakimiyeti, öncelikle Sicilya Adası'nın ve civar suların kontrolü için mücadele etti. Kendi esas hakimiyet alanları olan İtalya Yarımadası ve Kuzey Afrika'dan daha küçük ölçekteki bu bölge için mücadele, Akdeniz ticareti açısından stratejik önemdeydi. Savaş başladığında, bugünkü Tunus sınırlarında yer alan Kartaca, Batı Akdeniz'de hakim güç durumundaydı. Ancak savaşın sonunda zafer Roma Cumhuriyeti'nin oldu ve Kartaca'ya son derece ağır antlaşma şartları ile büyük bir mali savaş tazminatını kabul ettirdi.
Roma Cumhuriyeti ile Kartaca arasındaki savaşlar, Roma tarihinde "Punic Wars" (Pön Savaşları) olarak ifade bulmuştur. Bunun nedeni Kartacalıların Fenike kökenine atıfla, Latince'deki Phoenici sözcüğünden bir türetmedir.

Bir önceki yüzyıl olan MÖ 3. yüzyıl ortalarında Roma Cumhuriyeti, İtalya Yarımadası'ndaki rakip güçleri yenilgiye uğratmış ve bölgedeki tek güç haline gelmişti. Yarımada, Cisalpina Galya (Po Ovası) dışında tümüyle Roma kontrolü altındaydı. Bu hakimiyet, zor kullanılarak yapılmış olması dolayısıyla bir husumetin üzerinde yükselmekteydi. İlk Latin Birliği Latin Savaşı sırasında zor kullanılarak dağıtıldı. Daha sonra Samnit güçleri üç devre halindeki Samnit Savaşları'nda yenilgiye uğratıldı ve Pyrrhus'tan sonra birleştirilen Antik Yunan şehir devletleri olan Magna Graecia, Pyrrhic Savaşı sonucunda Roma otoritesine boyun eğmiştir.
Roma'nın işgal ettiği topraklardaki yerli halkla olan teması, çağının diğer antik devletlerinnden oldukça farklıydı. Bu topluluklar, açıkça tanımlanmış birkaç grup içine giriyorlardı. Bu toplumlardan insanlar, Roma Ordusu'nda hizmet ettiklerinde dönüşlerinde farklı vatadaşlık haklarına hak kazanıyorlardı, tüm haklardan yararlanan Roma vatandaşı, oy hakkı olmadan Roma vatandaşı ya da Latin vatandaşı gibi. Bu durum, Roma askeri yapılanışına ayrı bir güç kazandırmıştır. En azından askere alınabilecek insan kaynaklarını, çeşitli biçimlere genişletilmiş vatandaşlık haklarıyla büyütmüştür. Ordunun komutası normal zamanlarda seçilmiş Roma subaylarının elindeydi, ama kriz dönemlerinde komuta, en yüksek yetkili olan iki Konsül tarafından üstleniyordu.
Kartaca, Batı Akdeniz'de hakim deniz gücüydü. Bir Fenike kolonisi olarak bugünkü Tunus yakınlarında kurulan Kartaca, yavaş yavaş Kuzey Afrika sahillerine ve iç bölgelerine hegemonyasını genişletti ve Balear Adaları'nda, Sardinya'da, Korsika'da, İspanya'nın güneyinde ve Sicilya Adası'nın güney yarısında koloniler oluşturdu. Kartaca Ordusu, ağırlıklı olarak Kartaca vatandaşlarından oluşmuyordu, Ordu'nun esas gövdesini paralı askerler oluşturmaktaydı. Bu askerler çoğunlukla Hispania, Numidya ve Afrika'nın diğer yakın bölgelerinden gelmekteydi.
Hem Roma Cumhuriyeti hem de Kartaca'nın Messana'ya ve Sicilya'nın İtalya kıyılarına en yakın yerleşimleri üzerinde nüfuz sahibi olmaya yönelik girişmeleriyle iki güç arasında çatışma başladı. Esasen savaşı tetikleyen, Sicilya üzerindeki hakimiyet çatışması olmuştur. Aslında son iki yüzyıldır Roma ile Kartaca arasındaki, nüfuz bölgelerinin bölüşümüne hizmet eden antlaşmalar yapılmaktaydı. Bu anlaşmalar, Sicilya'da Romalı tacirlere de Kartacalı tacirler kadar serbest hareket olanağı sağlıyordu.

MÖ 288'de Sirakuza Kralı Agatokles'in tuttuğu bir grup İtalyan paralı asker olan Mamertinler, Sicilya'nın kuzeydoğusundaki Messana kentini ele geçirerek erkekleri öldürdüler ve kadınları alıkoydular. Aynı sırada oy hakkı tanınmamış vatandaş statüsündeki askerlerden oluşan bir Roma birliği ayaklandı ve Rhegium'u (bugünkü Reggio Calabria) ele geçirdi. Roma kuvvetleri MÖ 270'te Rhegium'da kontrolü yeniden ele geçirdiler ve ayaklanmadan sağ kurtulanları şiddetle cezalandırdılar. Mamertinler kırsal alanları yağmalamaları nedeniyle, genişleyen bölgesel bir güç olan bağımsız Siraküza kentiyle çatışmaya girdiler. Siraküza tiranı II. Hiero Mamertinler'i Longanus Nehri kıyısındaki Mylae (günümüzde Milazzo) yakınlarında yenilgiye uğrattı. Longanus Nehri yenilgisinden hemen sonra MÖ 265 yılında Mamertinler hem Roma Cumhuriyeti'nden hem de Kartaca'dan yardım istediler. İlk hareket Kartaca'dan geldi, Hiero'yu daha fazla çatışma olmaması yönünde iknaya çalışırken Mamertinler de Messana'da bir Kartaca garnizonunun bulundurulması konusunda razı edildi. Pyrhus'a karşı Roma Cumhuriyeti ve Kartaca arasındaki mevcut ittifakın, iki kuvvet arasında dostane yakınlaşmayı ifade ettiğini düşünen Mamertinler, bu kez Roma'dan daha etkili bir koruma için ricacı oldular. Ancak Pyrrhus'la savaştan bu yana iki güç arasındaki rekabet gelişmişti ve artık daha üzün süre ittifak mümkün olmayacaktı.
Roma'da, Mamertinlerin yardım talebine karşılık vererek Kartaca ile olası bir savaşa girip girmemek konusu ciddi biçimde tartışılır oldu. Romalılar, MÖ 271'de Rhegium'u, ayaklanan ayaklanan birliklerinden kurtarmış olsalar da bir şehri, meşru sakinlerinin elinden haince gasbeden Mamertinler'in yardımına koşmak istemiyorlardı. Fakat Roma'daki etkin güçler, Kartaca'yı Sicilya'ya kadar yayılmış bir güç olarak görmek de istemiyordu. Kartacalıların Messana'yı tecrit etmesi, onlara Sirakuza ile anlaşmak için bir fırsat verecekti, Sirakuza devreden çıkardıktan sonra Kartaca'nın Sicilya'yı ele geçirmesi tamamlanmış olacaktı. Açmazda kalan Senato, Halk meclisinde Mamertinler'in yardım talebine olumlu karşılık verme kararı alınmadan önce komutanı atamıştı bile, Appius Claudius Caudex.

Birinci Pön Savaşı'nın kara ve deniz muharebelerinin büyük bir kısmı Sicilya'da geçmiştir.

Sicilya, yer yer dağlık bir adadır. Engebeli arazi ve diğer coğrafi engeller, askeri bir harekâtta geri bağlantıları emniyette tutmayı güçleştirmektedir. Savaş alanının bu özellikleri nedeniyle Birinci Pön Savaşı'nda kara muharebeleri ikincil derecede rol oynamıştır. Çünkü Birinci Pön Savaşı'nda her iki tarafın da stratejik hedefi Sicilya idi. Kara harekâtları, küçük çaplı birkaç akından ve çatışmadan, birkaç meydan muharebesinden ibaretti. Kuşatmalar ve ablukalar en yaygın büyük ölçekli harekâtıdır. Hem Roma hem de Kartaca açısından anakarayla deniz üzerinden takviye ve ikmal gerekliydi. Bu nedenle her iki ülke de askeri amaçlarla kullanılabilir limanlar elde ettiğinden itibaren, esas abluka hedefleri bu limanlar olmuştur.
Sicilya'daki kara çatışmaları, Roma'nın MÖ 264 yılında Messana yakınlarına Appius Claudius Caudex komutasında iki lejyon asker çıkarmasıyla başladı. Savaş öncesinde Kartaca her ne kadar deniz hakimiyetini elde tutuyorsa da Roma'nın Sicilya'ya asker çıkarması neredeyse hiç engellenmedi. Daha önce Sicilya'ya ulaşan Kartaca kuvvetleri Sirekuza ile ittifak halinde Messana'yı kuşatmıştı. Kentteki Mamertinler, Hanno komutasındaki Kartaca garnizonu tarafından kentten sürülmüştü. Yine de Roma birlikleri kente sızmayı başardılar.Bu aşamada üç taraf arasında görüşmeler başlamıştır. Görüşmeler devam ederken Konsül Claudius önce Siraküza kampına saldırmasıyla Messana Muharebesi başlamış oldu.Sirakuza kuvvetlerini ve Messana'yı kuşatan Kartaca kuvvetlerini yendikten sonra Roma lejyonları güneye ilerledi ve Siraküza'yı kuşattı. Bu tarihte görev süresi dolan Konsül Roma'ya geri dönmüştür. Bir sonraki sene iki Konsül komutasındaki 40 bin kişilik bir kuvvetle, Sicilya'daki Roma kuvvetleri takviye edildi. Bu takviye kuvvet, Sicilya'daki dengeleri tümüyle değiştirmeye yetmiştir. Siraküza üzerindeki baskı yeni Konsüller Manius Valerius Messalla ve Manius Otacilius Crassus tarafından sürdürüldü. Kısa bir kuşatmadan sonra, herhangi bir Kartaca yardımı gelmeyeceğini gören Sirakuza Roma ile barış yaptı. Antlaşma koşullarına göre Sirakuza bir Roma Cumhuriyeti müttefiki olacak, hafif sayılabilecek 100 gümüş talent tazminat ödeyecek ve esasen en önemlisi Sicilya'daki Roma birliklerine ikmal sağlamada yardımcı olacaktı. Bu ikmal desteği Roma için son derece önemlidir. Çünkü deniz aşırı topraklarda bir ordu bulunduruyordu ve düşmanı güçlü bir donanmaya sahipti. Siraküza'nın taraf değiştirmesi üzerine Sicilya'daki Kartaca etkisindeki diğer bazı küçük şehir devletleri de Roma tarafına geçtiler. Siraküza, savaşın sonuna kadar Roma Cumhuriyeti'ne sadık kalmış ve Ada'daki Roma kuvvetlerini, özellikle lojistik açıdan desteklemiştir. Savaşın henüz başında Roma'nın sağladığı bu destek, savaş boyunca kara harekâtlarını yürütmede önemli bir avantaj sağlamıştır.
Bu arada Kartaca, Sicilya'ya gemilerle nakledilerek Roma kuvvetlerinin karşısına çıkarmak için Afrika'da bir paralı asker toplamaya başlamıştır. Tarihçi Philinus'a göre teşkil edilen bu ordu 50 bin piyade, 6 bin süvari ve 60 savaş filinden oluşmaktadır. Philinus'un verdiği bu rakamlar abartılı görünmektedir. Başka bir tarihçi Polybius ise ordunun kısmen Keltlerden, İberlerden ve Liguryalılardan oluştuğunu yazmaktadır.
Sicilya Adası'ndaki önceki çatışmalarda Kartaca, Ada'nın belli bölgelerindeki güçlendirilmiş direnek noktalarına dayanarak kazanmıştı ve bu savaşı yürütme planları bu düzene dayanıyordu. Paralı askerler ordusu açık alanda Roma lejyonlarıyla çarpışırken güçlüce tahkim edilmiş kentler operasyonlarda bir savunma üssü görevi üstlenecektir.
Bu kentlerden biri olan Agrigentum, Roma kuvvetlerinin bir sonraki hedefi olarak belirlenmişti ve bu hedef Agrigentum Muharebesi'ne yol açmıştır. Agrigentum, MÖ 262 yılında dört lejyondan oluşan iki konsül ordusu tarafından birkaç ay süreyle kuşatıldı. Agrigentum'daki Kartaca garnizonu durumun takviye gerektirdiğini bildirmeyi başardı ve kuşatmanın beşinci ayında Hanno komutasında bir takviye kuvveti bölgeye gelerek Erbessus'taki Roma ikmal üssünü imha etti. Sirakuza'dan gelen ikmal hatlarının da kesilmesiyle bu kez Roma ordusu kuşatılmış oldu. Ancak General Hanno, kesin sonuçlu bir çatışmaya girişme atılganlığını göstermemiştir. Bunun üzerine Romalı askerlere bir savunma çemberi inşa edilmesi için emir verildi. Birkaç çatışmanın ardından, Roma ordusunda salgın hastalık baş 

Bosporos Krallığı, ayrıca Kimmer Bosporos (Yunanca: Βασίλειον τοῦ Κιμμερικοῦ Βοσπόρου, Basileion tou Kimmerikou Bosporou) olarak da bilinir, bugünkü Ukrayna'nın güneyindeki Kerç Boğazı üzerinde kurulmuş Antik Yunan-İskit devleti. İlk kez Yunan yazarı Diodorus'un sözünü ettiği krallık MÖ 438'e doğru kuruldu. Gücünün doruğuna MÖ 4. yüzyılda ulaştı. En önemli kenti Pantikapaion (bugün Kerç) İÖ 480-438 arasında Arkhainaks, İÖ 438-110 arasında da Spartokos hanedanları tarafından yönetildi. Bu iki hanedan, Pantikapaion'a Nymphaion'u ve bölgede İÖ 7-6. yüzyıllarda kurulmuş öteki Yunan kolonileri de kattılar. İÖ 5. yüzyılın ikinci yarısından sonra Bosporos kentlerinde Atina etkisi güçlendi. Atinalılar İÖ 404'e değin yerel ticareti denetim altında tutuyorlardı, İÖ 4. yüzyıl boyunca da Bosporos'un baş müşterisi oldular. Karadeniz'de korsanlığı önleyen Spartokosların hububat, balık ve köle ticaretini başarıyla yönetmesi sayesinde Bosporos zenginleşti. Bosporos Krallığı'nda yönetim ve maliye alanında çöküş İÖ 3. yüzyıl ortalarında başladı. İÖ 115'e doğru İskitler'e karşı koyamayan hükümdar Parisades, Pontus Kralı VI. Mithridatis'i yardıma çağırdı ve ülkesini ona bıraktı. İÖ 110'dan sonra Pontus kralları bölgenin denetimini ele geçirdiler. Mithridatis'in öldürülmesinden sonra, Pompeius onun oğlu olan Farnakis'i Bosporos Kralı ilan etti (İÖ 63). Böylece MS 1. yüzyılda kurulan bu yeni hanedan Roma İmparatorluğu'nun koruması altında 300 yıl hüküm sürdü. MS 342'den sonra ülke, Got ve Hun akınlarında toprakların bir bölümü elden gitti. I. Justinianos döneminde krallığın geri kalan bölümü Bizans'ın denetimine girdi.

Bölgenin tamamı Yunan şehirleriyle doluydu: Batıda, bölgenin en önemli şehri olan Panticapaeum (Kerç), Nymphaeum ve Myrmekion; Doğuda Phanagoria (bölgenin ikinci şehri), Kepoi, Hermonassa, Portus Sindicus ve Gorgippia bulunmaktaydı.
Bu Yunan kolonilerine aslen MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda Miletliler yerleşti. Phanagoria (MÖ 540) bir Teos kolonisiydi ve Nymphaeum'un kuruluşunun Atina ile bir bağlantısı olmuş olabilir; en azından 5. yüzyılda Delian Birliği'nin bir üyesi olduğu anlaşılıyor.

Bosporos Krallığı, antik çağda krallığın adının geldiği yer olan Kimmer Boğazı olarak bilinen Karadeniz ile Azak Denizi arasındaki Kerç Boğazı çevresinde merkezlenmişti.

MÖ 480 yılında, Kerç Boğazı ve Taman Yarımadası'nın etrafında kurulmuş krallığın başkenti Panticapaion (Pantikapaion), yaklaşık 1000 yıl boyunca ayakta kalmıştı.
Krallığa ait son yazılı izler MS 5. yüzyıla kadar uzanıyor.
Bölge, Yunan kültürü ile İskitler gibi bozkırların göçebe kültürleri arasında bir sentez yeriydi. MÖ 6. ve 3. yüzyıllar arasında Yunanlar ve İskitler, ticari ilişkilerin yanı sıra son derece yakın kültürel ilişkilerini de sürdürdüler.
Bosporos Krallığı hakkında ilk tarihi kayıtlara MÖ 5. yüzyıllarda Yunan yazar Diodoros tarafından bahsedilmektedir. Diodoros Krallığın başkenti Pantikapaion ve çevresinde MÖ 480-483 arasında Arkhainaks Hanedanı'nın hüküm sürdüğünü kaydeder. Fakat bu kralların adlarını ve hüküm sürelerini bildirmez.
MÖ 483'te iktidar Trak menşeli Spartokos'un eline geçti. Bu hanedan zamanında Yunan kolonilerinden Nymphaion ele geçirildi ve ayrıca etraftaki kabileler egemenlik altına alındı. Spartokos'un oğulları devri hakkında elimizde çok az bilgi vardır.
MÖ 130 sıralarında İskit kabile reislerinden Skiluros, Bosporos Krallığı'nı tehdit etmeye başladı. Spartokos Hanedanı'nın son hükümdarı V. Pairisades, bu baskıya dayanamayarak Pontus Kralı Mithridatis'den yardım istedi (MÖ 114-113). Bunun üzerine Pontus ordusu İskitleri mağlup etti. Pairisades de memleketini Mithridatis'e teslim etti.
Daha sonra Bosporos'ta, Mithridatis'in tayin ettiği vali Hygiainon, Mithridatis'e karşı ayaklandı ve kendi adına para bastırdı. Fakat Mithridatis Bosporos'u yeniden işgal etti ve oğlu Makhares'i kral olarak tahta çıkardı (MÖ 81).
Makhares ise Romalılarla birleşerek babasına karşı cephe aldı. Mithridatis, Pompeius tarafından ülkesinden kovulunca, büyük güçlükler içinde Bosporos Krallığı'na vardı. Makhares, babası Pantikapaion surları önüne gelince intihar etti (MÖ 65).
Kısa süre sonra Mithridatis'in diğer oğlu Farnakis de babasına karşı isyan etti ve ordu tarafından kral ilân edildi. Mithridatis bu sırada öldürüldü, Pharnakes Romalılar tarafından Bosporos Kralı olarak tanındı (MÖ 63). Pharnakes iradeli ve kuvvetli bir kraldı. Topraklarını Don Nehri’ne kadar genişletti, Romalılar tarafından serbest şehir ilân edilen Phanagoria’yı hâkimiyeti altına aldı, Pontus Krallığı'nı da ele geçirmek istedi.
Pontus’un birçok şehirlerini zabtedip Bithynia ve Asya üzerine yürürken Bosporos’ta vali olarak bıraktığı Asandros’un isyanı haberi üzerine geri dönmek zorunda kaldı. MÖ 47’de Zela’da (Zile) Sezar’a mağlup oldu ve Bosporos’a kaçtı, fakat Asandros’a da yenildi ve öldürüldü. Böylece Asandros, Bosporos Kralı oldu. Uzun süren saltanatı hakkında fazla bilgi yoktur, ölüm yılı da kesinlikle bilinmemektedir.
Yalnız karısı Dynamis’in kocasının ölümünden sonra birkaç yıl tek başına hükümdarlık ettiği ve Mithridatis’in torunu, Augustus’un adamı Scribonius ile evlendiği bilinmektedir.
Bu durumdan hoşlanmayan Augustus, Pontus Kralı Polemon’u Bosporos üzerine göndertti. Bosporoslular Scribonius’u öldürüp I. Polemen’e boyun eğdiler (MÖ 15).
Asandros’un oğlu Aspurgos I. Polemon’i öldürttü ve tahta çıktı (MS 16). Savaşçı bir kral olan Aspurgos, etraftaki bütün âsi kabileleri egemenliği altına aldı. Aspurgos’un ölüm tarihi kesinlikle bilinmiyor. Gaius devri başlarında ölmüş olması muhtemeldir.
Aspurgos’un ölümünden sonra I. Polemon’un oğlu II. Polemon, Caligula tarafından Bosporos Kralı ilân edildi, fakat bu da imparator Claudius tarafından tahttan indirilip yerine Aspurgos ailesinden II. Mithridatis, Bosporos tahtına çıkarıldı (42-46).
Bu süre içindeki yönetimden memnun kalmayan Claudius tarafından tahta Mithridatis'in kardeşi Kotys geçirildi. I. Kotys'den (46-69) sonraki hükümdarlar hakkında çok az bilgi vardır.
Bu hükümdardan sonra II. Tiberios İnlios Sauromates, daha sonra da Tiberios İnlios Kotys tahta geçti. MS 154 yılından 343’e kadar gelen krallar 14 tanedir.
Bosporos kralları I. Polemon’dan itibaren Roma’yı tanıdılar ve bastırdıkları sikkelerde «Roma dostu», «imparator dostu» gibi adlar kullandılar. Fakat zamanla Bosporos Krallığı'nın Roma ile bağları azaldı; Bosporos hükümdarlarının görevleri de Roma'dan aldıkları yardım paraları karşılığında Step göçmenlerine, İskitlere daha sonra da Gotlara karşı savunmaktan ibaret kaldı. II. Kotys 123'te, II. Sauromates 193'te İskitlere karşı başarılı savaşlar yaptı.
Roma devrinde devletin toprakları küçülmedi. Bosporos Krallığı bu devirde Taman Yarımadasının, Tanais'e (Don Nehri) kadar Maiotis kıyı bölgesini, Theodosia ve bugünkü Arkat’a kadar Kırım’ın doğu parçasını içine alıyordu.
Yalnız VI. Mithridatis'in Bosporos Krallığı'na kattığı Khersonnessos (Sivastopol), Antoninus Pius zamanında serbest ve muhtar şehir oldu. Got ve Hun akınları zamanında bu toprakların bir kısmı elden gitti. Hun İmparatorluğu kurulunca Taman yarımadası ile Maiotis kıyısı Hunların eline geçti.
Kırım da Hun nüfuzu altına girdi. Nihayet Bizans İmparatoru Jüstinyen, Pantikapaion’u, Khersonessos’u ve Kırım’ın Gotlarla meskun olmayan kısmını Bizans İmparatorluğu'na kattı.
Arkeolojik buluntular, Bosporos Krallığı'nda yüksek bir Yunan – Kimmer – İskit kültürünün varlığını göstermektedir.

Hun istilasından birkaç yüzyıl sonra Bizans ve Bulgar himayesi altında Bosporos şehirleri bir canlanma dönemi yaşadı. Antik Yunan şehri Phanagoria 632 ve 665 yılları arasında Büyük Bulgarya Hanlığı'nın başkenti oldu. Zaman zaman Doğu Romalı subaylar bir başpiskoposluk teşkil eden Bosporos'da kaleler inşa ettiler ve yetki kullandılar.
Terimin ilgili bir Doğu Roma kullanımı, "Πο⟨σ⟩φορ(ου)", yani "Kimmer Bosporos" 11. yüzyılın başlarında yaşamış bir generalin yeni bulunan mühründe bulunur.
Doğu Romalılar ayrıca boğazın doğu tarafında bulunan Tmutarakan'ı da kontrol altında tuttular; bu kasaba, 10. ve 11. yüzyıllarda Kiev Rus Tmutarakan Prensliği'nin merkezi haline gelmiş ve daha sonra Tatar egemenliğine girmiştir.

Bosporos Krallığı, Kolhis ile yakın ticari-ekonomik ve kültürel bağlara sahipti. Pantikapaeumos, Myrmekion, Tritake gibi antik Bosporos şehirlerinde yapılan arkeolojik çalışmalarda birçok Kolhis seramik parçası, sikkesi ve üzerlerinde "Kolhos" yazısı kazınmış kilden lambalar bulundu. Öte yandan Kolhis kazılarında Bosporos amforaları ve Pantikapaeumos, Nymphaeum antik şehirlerine ait sikkeler bulunmuştur. Bölgeler arasındaki yakın ticari-ekonomik ve kültürel bağların bir göstergesi MÖ 44'te kurulan ve Kraliçe Dinamia tarafından yönetilen Pontus, Kırım ve Kolhis'in birleşik krallığıdır.

Cannae Muharebesi, Kartaca ile Roma arasında yapılan II. Pön Savaşı'nın başlıca dört çatışmasından biridir. Bu muharebe, MÖ 2 Ağustos 216 tarihinde, güneydoğu İtalya'nın Cannae kasabası yakınlarında gerçekleşmiştir. Muharebe sonunda konsül Lucius Aemilius Paullus ve Gaius Terentius Varro komutasındaki Roma ordusu, Hannibal komutasındaki Kartaca ordusu tarafından imha edilmiş ve başta Capua olmak üzere birkaç şehir devletinin Roma ile bağları kopmuştur.

İkinci Pön Savaşı'nın başlamasından kısa bir süre sonra Hannibal, MÖ 218 yılının yaz ve sonbahar başlarında Pireneleri ve Alpleri aşarak İtalya'ya geçti. Kısa sürede Trebia'da ve Trasimene Gölü'nde Romalılara karşı büyük zaferler kazandı. Bu kayıplardan sonra Romalılar Quintus Fabius Maximus Verrucosus'u tehditle başa çıkması için diktatör olarak atadı.
Daha önceki Trebia ve Trasimene yenilgilerinin acısını çıkartmak isteyen Roma, Kartaca ordusunun Güney İtalya yönündeki ilerleyişini Cannae'da karşılamak amacıyla harekete geçmiştir. Roma ve müttefiklerinin oluşturduğu yaklaşık 87 bin kişilik bir ordu, sağ kanadını Adriyatik denizine dökülen Ofanto ırmağına dayayarak düzen almıştır. Roma ordusu, süvari birliklerini kanatlara alarak ağır piyadelerini merkeze yığacak biçimde yerleşmiştir.
Roma ordusunun bu pozisyonu, Hannibal'in kanatlardan kuşatma taktiğini uygulaması için büyük bir fırsat yaratmıştır. Hannibal, en zayıf piyade birliklerini merkeze, süvarilerini ise kanatlara yerleştirmiştir. Roma ordusunun merkezden saldırısında bu merkez kuvvetler kısa sürede çökmüş, Roma ordusu hızla merkezde oluşan boşluğa yığılmıştır.
Trebia ve Trasimene yenilgilerinin ardından Roma Senatosu Fabius Maksimus'u, İtalya topraklarındaki Kartaca askerî varlığını sona erdirmek üzere diktatör olarak atamıştı. Fabius Maksimus, Roma ordusunda yeni düzenlemelere geçtiği gibi, Roma'nın Hannibal karşısındaki konseptini de (askeri literatürde konsept, bir karar merciinin, mücadelenin sürdürülüş biçimine ilişkin tüm düşünce ve tasarılarını kapsayan bir kavramdır) tümden değiştirmiştir.
Fabius Maksimus'un uyguladığı strateji, bugün Fabian Stratejisi olarak bilinen ve tarihte pek çok olayda izlenen ya da izlenmeye çalışılan bir stratejidir. Bu strateji, kabaca yıpratma savaşı ya da oyalama savaşı olarak da bilinir. Fabius Maksimus, sürekli olarak bir meydan savaşından kaçınmış, çeşitli vur-kaç taktikleriyle, erzak tedariki için hareket halindeki ikmal birliklerine, yayılmış kuvvetlerine saldırarak Hannibal'i yıpratmaya çalışmıştır. Hannibal ordusundaki süvari birliklerini etkisiz hale getirebilmek için dağlık bölgelerde harekâtı tercih etmiş, Hannibal kuvvetlerine sürekli saldırılar düzenlemiştir. Ne var ki yıpratma savaşı, uzun sürede sonuç alınabilecek bir stratejidir ve bu yüzden de iki yanı keskin bir kılıçtır. Fabius Maksimus'un bu tutumu, Roma'da kısa bir süre sonra sorgulanmaya, eleştirilmeye başlanmıştır. Roma senatosu ve halkı, onun izlediği bu stratejinin, İtalya kent ve köylerinin Hannibal tarafından yağmalanmasını önleyemediğinden yakınmaya başlamışlardır. Daha da kötüsü, Roma askerî gücünün Hannibal ordusunu İtalya topraklarında yenilgiye uğratamamasının, Roma'nın müttefiklerinin güvenini sarsacağını ve desteklerini çekerek Hannibal tarafına geçecekleri endişesinin yaygınlaşmasıydı.
Sonuç olarak Roma Senatosu Fabius Maksimus'un görev süresi dolunca, onu yeniden göreve getirmedi. MÖ 216 yılında Caius Terentius Varro ve Lucius Aemilius Paullus Konsül seçildiler.
MÖ 216 yılının baharında, Hannibal inisiyatifi tümüyle ele geçirmişti ve Cannae dolaylarında çok miktarda erzağa el koymuştu.
Hannibal'in bu manevrası Roma Senatosunda genel bir hezeyana yol açmıştır. Kriz katlanılmazlığı, sadece Kartaca ordusunun Roma topraklarından bir bölümü istila etmesi değil, aynı zamanda bu bölgenin sağladığı çok önemli kaynakların da Roma elinden çıkmasından kaynaklanmaktadır. Roma, bu duruma seyirci kalamazdı. Roma ordusunun Cannae'ye ilerleyerek Kartaca ordusuyla çatışmasına karar verilmiştir.
Roma siyasi geleneklerine göre, savaş sırasında her iki Konsül de ordunun kendi sorumlulukları altındaki bölümlerine komuta edeceklerdir ama, savaşa kadar tüm orduya dönüşümlü olarak birinin komuta etmesi gerekmektedir.
Cannae yönündeki yürüyüş sırasında, bir Kartaca birliği Roma ordusuna saldırısını, Varro'nun başarılı bir şekilde geri püskürtmesi Roma ordusunda belirgin bir güven duygusu oluşturmuştur.
Varro'ya göre daha soğukkanlı ve ihtiyatlı bir komutan olan Paullus, Varro'nun tersine Kartaca ordusuyla, Roma ordusunun sayı üstünlüğüne karşın açık arazide çatışmanın tehlikeli olacağına inanmaktadır. Paullus'un bu düşüncesi, Kartaca ordusunun süvari unsurları yönünden sayı ve hareketlilik yönünden avantajlarına dayanmaktadır.
Bu düşüncesine karşın son başarının Roma üzerindeki etkisi yüzünden Paullus kaçınık bir tutuma girememiş, nehir kıyısında orduya kamp kurdurmuştur.
Roma ordusunun komutasına ertesi gün Varro'nun geçeceğini haber alan Hannibal, rakibinin kişilik yapısını bilmektedir. Onun bu atılganlığından yararlanmak için süvari birliklerinden bir müfrezeyi nehirle Roma ordusu kampı arasına baskınlar düzenlemekle görevlendirir. Ertesi gün komutayı alan Varro, kampın su gereksiniminin tehdit altında olmasını kabullenemeyecek ve orduyu Hannibal üzerine harekete kaldıracaktır.

Roma ordusu, 70.000 Roma piyadesi ve 2.400 Roma süvarisiyle müttefiklerin göndermiş olduğu 4.000 süvari, 2.600 hafif ve 7.400 ağır piyade olmak üzere yaklaşık 86.400 kişilik bir kuvvettir. Kartaca ordusu ise 40.000 ağır piyade, 6.000 hafif piyade ve 8.000 süvariden oluşmaktadır.

Dönemin geleneksel meydan savaşlarında orduların pozisyon alışları, piyadenin merkezde, süvarilerin ise kanatlarda yer alması sistemine dayanmaktadır. Roma ordusu da bu geleneksel pozisyon alışı benimsemiş, ancak piyade hatlarını alışılmışın üstünde bir derinlikte düzenlemiştir. Varro'nun amacı bu derinliğin sayesinde Kartaca ordusunun merkez bölümünü kısa sürede dağıtmaktır. Trebia Savaşı'nda Roma piyadesinin Kartaca kuvvetlerinin merkezini yarışının daha geniş ölçekli bir uyarlamasını planlamaktadır. Birliklerini daha sıkışık düzende yerleştirerek daha sık saflar oluşturmuştur.
Varro, Kartaca ordusu ile nehri konumunun kendisine avantaj sağladığını düşünmektedir. Ona göre Kartacalıların gerisinde rahatlıkla manevra yapabilecekleri bir alan yoktur. Roma ordusu yeterince güçlü yüklendiğinde nehre kadar sürüp sıkıştırabilecek, böylece Kartaca ordusunda panik çıkabilecektir.
Varro, Hannibal'in önceki iki zaferinin de hile ve aldatmaya dayandığını düşünmektedir. Oysa Cannae'deki savaş alanı bütünüyle düz bir alandır, birliklerin gizlenebileceği, tuzak kurulabilecek engebeler yoktur.

Hannibal'in savaş düzeni ise yine geleneksel düzenleniştir. Fakat Hannibal, elindeki savaşçı unsurların savaş gücü ve yeteneği yönünden ayrım yaparak bir yerleşim seçmiştir. Savaşta daha disiplinsiz, daha gevşek davranacağını bildiği İspanyol ve Kelt savaşçıları tam merkeze yerleştirmiş, Kartaca piyadelerini de onların her iki yanına ve gerisine yerleştirmişti. Süvariler ise iki kanattadır.
Hannibal sol kanadının nehre dayanıyor olmasından endişe duymamaktadır. Tersine nehir, onun sol kanat açığını bir bakıma örtmektedir. Öte yandan Hannibal'e göre Roma ordusunun Cannae'ya hakim bir tepenin önünde ve sağ kanatlarını nehre dayalı olarak tertiplenişleri onlar açısından sıkışık bir durum yaratmaktadır, çekilme yapabilecekleri sadece sol kanatları yönü bulunmaktadır.
Hannibal'in seçtiği düzenlenişin iki avantajı daha vardır. Yüzünü doğuya dönük olarak dizilmiş olan Roma ordusu, sabah güneşinin gözkamaştırıcı etkisini karşısına almıştır ve güney doğudan esen rüzgâr, savaş alanından kalkan tozu Roma ordusu üzerine sürecekdir.

İki ordu birbirine doğru ilerlerken Hanibal, merkezindeki İspanyol ve Kelt savaşçıları yavaşça ileri sürmüştür. Böylece hatları dış bükey bir şekil almıştır. İlerleyen Roma piyadesi ise ister istemez bu çıkıntının iki yanında kıvrılmış ve böylece iç bükey bir durum almıştır. İspanyol ve Kelt savaşçılar, ağır baskı altında gerilemeye başladığında Roma piyadesi de, giderek daha sıkışık bir durum alarak ilerlemiştir. Karşılarından esen rüzgârın getirdiği toz bulutlarının bunda etkisi olmuştur, Romalıların görüş alanı iyice daralmıştır.

Bu sırada kanatlarda, süvari birlikleri arasındaki çatışmalar da başlamıştı. Kartaca sağ kanadında sert çatışmalar olurken sol kanattaki İspanyol ve Kelt süvariler, Roma süvarisinin kanatlarını yararak onları kuşatmış ve kısa sürede saf dışı bırakmıştır. Bu süvari, geniş bir yay çizerek diğer kanada akmış, diğer kanattaki Roma süvarisine saldırmıştır. Bunun üzerine bu kanattaki Roma süvarisi dağılmıştır. Roma ordusunun süvari unsurlarının böylece saf dışı bırakılmasının ardından Kartaca süvarisi bu kez merkezde yığılmış olan piyadeye saldırmıştır. Bu arada Kartaca piyadesinin kanatlardaki birlikleri, açılan boşluktan ileri hareket ederek Roma ordusunun kanatlarını sarmıştır. Roma piyadesi açısından tam bir kuşatma durumu böylece ortaya çıkmıştır.
Savaşın bundan sonraki olayları, silahlarını kullanamayacak kadar bir araya yığılan Roma piyadesinin sistemli olarak kılıçtan geçirilmesi olmuştur.

Yunan tarihçi Polybius, (MÖ 203-120) Roma ordusunun piyade olarak 70.000 kayıp, 10.000 tutsak verdiğini, muhtemelen 3.000 piyadenin sağ olarak kurtulabildiğini yazmaktadır. Polybius'a göre Roma ordusunun süvari kaybı ise 6.000 kadardır. Sadece 370 süvari kurtulabilmiştir.
Romalı tarihçi Titus Livius (MÖ 59 – MS 17) ise, Roma ordusu kayıplarını 45.500 piyade ve 2.700 süvari olarak verir. Tutsakların sayısı ise 3.000 piyade, 1.500 süvaridir. Livius Kartaca kayıplarının ise 8.000 olduğunu yazmaktadır.

Cannae Muharebesi yenilgisi Roma açısından tam bir yıkım olmuştur. Trebia ve Trasimene Gölü Muharebelerinin kayıpları da eklenince Roma'nın savaşta kullanılabilir insan kaynaklarının neredeyse yüzde yirmisi erimiştir. Daha önemlisi bu yenilgi üzerine, askerî ve siyasi baskıyla Roma “müttefiki” durumundaki Yunan siteleri, taraf değiştirdiler. Si

Filetairos (Yunanca: Φιλέταιρος, Latince Philetaerus), MÖ 343 - MÖ 263), MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda Anadolu'da Toros Dağları'ndan Marmara Denizi'ne kadar uzanan bir alanda egemen olan Pergamon Krallığı'nın ve bu krallığı yöneten Attalos Hanedanı'nın kurucusudur. MÖ 343-263 yılları arasında yaşamıştır.
Anadolu'nun Karadeniz Bölgesi'nde, antik çağda Paflagonya denen bölgede bulunan Tieion kentinde doğmuştur.
Tieion, eski adı Billaeus olan Filyos Çayı ağzındadır. Bu kent bugün Zonguldak ilinin Çaycuma ilçesine bağlı Filyos beldesinde bulunmaktadır. Belki Makedonya kökenli olan babasının adı Attalos, Paflagonya yerlisi olan annesinin adı Boa'dır.
Büyük İskender MÖ 323'te öldüğünde Filetairos yirmi yaşındadır ve impatarorluk topraklarını paylaşma kavgasına düşen komutanlarında Lisimahos Trakya'da, Antigonos Frigya'da, Seleukos Suriye'de hükümdardır. Filetairos, önce Antigonos'a hizmet eder, o savaşta öldürülünce Lisimahos'un emri altına girer. Kısa zamanda güvenilir bir kişi olur. Lisimahos 9.000 talent'lik, yaklaşık 2.700.000 Cumhuriyet altını   değerindeki hazinesini, Pergamon kalesinde koruması için Filetairos'a teslim eder. Pergamon kalesi bugün İzmir iline bağlı bir kent olan Bergama'dadır.
Filetairos Lisimahos'a MÖ 282 yılına kadar hizmet eder. Lysimachos'un üçüncü karısı Arsione ile anlaşmazlığa düşünce Suriye Kralı Seleukos'un tarafına geçer. Bir yıl sonra Seleukos, Lisimahos'u Manisa yakınlarındaki Korupedyon Muharebesi'de yenip öldürür. Birkaç ay sonra da Arsione, kardeşi Ptolemaios Keraunos'u ikna ederek Trakya'da Seleukos'a tuzak kurdurur ve öldürtür.
Filetairos bu durumdan yaralanır. Seleukoslarla iyi geçinir ve Pergamon yarı otonom bir kent devletçiği olur. Kizikos (Erdek), Pitane (Çandarlı), Kyme (Aliağa) gibi komşu kentlerle dayanışma içine girer. Anadolu'yu haraca kesen vahşi Galatlarla savaşır. Çevresini yavaş yavaş genişletirken Pergamon Akropolü’nü  kalın ve yüksek surlarla çevirir, arsenaller, silah depoları yapar, paralı askerlerden güçlü bir ordu kurar.
Pergamon'a Athena kültünü getirir. Aspordone, Yunt Dağları’na Anadolu’nun Ana Tanrıçası, Magna Mater, Kybele adına  bir tapınak kurar. Annesi Boa onuruna, Pergamon tepesinin eteklerinde, bereket ve hasat tanrıçası Demeter’in tapınağını yaptırır.
Filetairos hiç evlenmemiştir ve çocuğu yoktur. Bu konuda birçok söylenti vardır. Coğrafyacı Strabon'a göre bunun nedeni; küçük bir çocukken Tieion'da bir cenaze töreninde izdihamdan dolayı çıkan bir kargaşada testislerinin ezilmesi ve hadım kalmasıdır. Tarihçi David Maggie ise bunun, Filetairos'un hiç evlenmemiş olmasından dolayı çıkarılan bir dedikodu olduğunu söyler. Ancak bir çocuğunun olmadığı kesindir.
Bu nedenle kardeşi Eumenes'in aynı adlı oğlu I. Eumenes'i evlat edinir ve onu varis yapar. Geride temelleri atılmış bir krallık bırakarak MÖ 263'te ölür.

Hansen, Esther V. (1971). The Attalids of Pergamon. Ithaca, New York: Cornell University Press; London: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Kosmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalids of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Hellenistic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strabon, Coğrafya, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul,
David Magie, Attalos'un Vasiyeti, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2001
R.E.Allen, The Attalid Kingdom, Oxford University Pres, New York, 1983
Wolfrang Radt, Pergamon, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2002
David Magie, Attalos'un Vasiyeti, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2001

Lucius Flavius Arrianus ve  Nicomedialı Arrianus (/ˈæriən/; Grekçe: Ἀρριανός Arrianos; Latince: Lucius Flavius Arrianus; y. MS 86/89 – y. 146/160) olarak bilinen Bitinya kökenli antik Romalı tarihçi,), yönetici, asker ve Roma ve Bizans dönemi filozofu. Büyük İskender ve onun doğu seferi hakkında en önemli kaynak Arrianus tarafından yazılan "Anabasis Alexandri" (İskenderin Seferi) adlı eseridir. Arrianos, İskender döneminde yaşamamış olmasına rağmen Büyük İskender'i takdir ettiğini sık sık yinelemektedir. Aleksandrou Anabasis adlı eseri, onun isminin ve yaptıklarının gelecek nesiller tarafından doğru bilinmesi için yazmıştır.

Flavius Arrianos, İskender'in seferi, Alfa yayıncılık, antik çağ dizisi, İstanbul, 2005.
Phillips, A.A., and M.M. Willcock, (eds.). Xenophon & Arrian On Hunting with Hounds. Cynegeticus. Oxford: Aris & Phillips, 1999. ISBN 0-85668-706-5.
P. A. Stadter, Arrian of Nicomedia, Chapel Hill, 1980.
R. Syme, 'The Career of Arrian', Harvard Studies in Classical Philology vol.86 (1982), pp. 171–211.
E. L. Wheeler, Flavius Arrianus: a political and military biography, Duke University, 1977.nn
Arrian, The Campaigns of Alexander, translated by Aubrey de Sélincourt, Penguin Classics, 1958 and numerous subsequent editions.

Arrian, Anabasis Alexandri2 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., translated by E.J. Chinnock (1893)
Arrian, Anabasis Alexandri, (section 1.13-16) (pdf, pp. 18-19), Battle of Granicus, from the Loeb Classical Library edition.
Arrian, Anabasis Alexandri, (section 4.18.4-19.6)4 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sogdian Rock, translated by Aubrey de Sélincourt
Arrian, Anabasis Alexandri, (Section 7.5.1-16) 6 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., translated by John Yardley
Arrian, Events after Alexander (from Photius' Bibliotheca) translated by John Rooke, edited by Tim Spalding
Arrian, The Indica1 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. translated by E. Iliff Robson.
Arrian, Array against the Alans 30 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. translated by Sander van Dorst, with the Greek (transliterated) and copious notes.
Photius' excerpt9 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of Arrian's Anabasis, translated by J.S. Freese
Photius' excerpt9 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of Arrian's Bithynica, translated by J.S. Freese
Photius' excerpt9 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of Arrian's Parthica, translated by J.S. Freese
Photius' excerpt9 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of Arrian's Events after Alexander, translated by J.S. Freese

Livius4 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Arrian of Nicomedia9 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Jona Lendering
Arrian On Coursing: the Cynegeticus William Dansey 1831

Grek-Baktriya Krallığı, Orta Asya'daki Baktriya ve Soğdya bölgelerinde hüküm sürmüş Helenistik dönem Antik Yunanistan devletidir. Devletin günümüzdeki doğu Afganistan ve Pakistan'a MÖ 180'de genişlemesi, ileriki yıllarda MS 10'a kadar devam edecek halefi Hint-Grek Krallığı'nı kurmuştur.

Baktriya'nın ve çevre illerin satrapı olan Diodotos, MÖ 250 civarında Seleukos İmparatorluğu'ndan ayrılarak Baktriya Kralı I. Diodotos unvanıyla Grek-Baktriya Krallığı'nı kurdu.

Yüksek oranda şehirleşmiş olan ve Doğu'nun en zenginlerinden biri olarak kabul edilen yeni krallık güçlenerek doğu ve batıya yönelik genişleme faaliyetlerinde bulundu.Part İmparatorluğu'nun yükselişi, Baktriya'yı Grek dünyasıyla temastan kopardı. Karasal ticaret düşük oranda devam ederken, Ptolemaios Krallığı ile Baktriya arasındaki deniz ticareti gelişti.
Diodotos'un ardından tahta, II. Seleukos'a karşı mücadele eden Part İmparatoru I. Arsakes ile müttefik olan oğlu II. Diodotos geçti.
Muhtemelen Soğdiana satrapı olan Magnezya kökenli Grek Euthydemus, Diodotos'un hanedanlığını devirdi ve MÖ 230-220 civarında yeni yönetici konumuna geldi. Euthydemus'un kontrolü Fergana'ya kadar uzundı.
Euthydemus, MÖ 210 civarında Seleukos hükümdarı III. Antiohos tarafından saldırıya uğradı. 10.000 atlıyı komuta etmesine rağmen Euthydemus muharebeyi kaybetti ve geri çekilmek zorunda kaldı. Buna rağmen Baktra kentinde (modern Belh) üç yıl süren kuşatmaya dayanan Euthydemus, Antiohos'u üst hükümdar olarak tanımasına yol açtı ve MÖ 206'da oğlu I. Dimitrios'u Antiohos'un kızlarından biri ile evlendirdi.

Seleukos ordusunun ayrılmasının ardından, Baktriya Krallığı genişlemeye başladı. Batıda, kuzey-doğu İran’daki bölgelere kadar yayılmış oldukları düşünülmektedir. Bu bölgeler muhtemelen Tapurya ve Horasan'daki Baktriya satraplıkları ile aynıdır.
Kuzeyde, Soğdiana ve Fergana'yı da kontrol etmiş devletin, Kaşgar'a ve Urumçi'ye MÖ 220 dolaylarında seferler düzenlediklerine ve Çin ile Batı arasında bilinen ilk temaslara yol açtıklarına dair işaretler bulunmaktadır.
Euthydemus'un oğlu Demetrius, Mauryan İmparatorluğu'nun Shunga Hanedanlığı tarafından devrilmesinden birkaç yıl sonra, MÖ 180'den itibaren Hindistan'ın işgaline başladı.
Demetrius'un, günümüzde Doğu Hindistan'da (Patna) yer alan Pataliputra şehrine kadar ilerlemiş olabileceği düşünülmektedir, ancak bu genişleme genellikle Menander'e atfedilir. İstila, MÖ 175'te tamamlandı ve bunun sonucunda Kuzeybatı Hindistan'da MS 10'a kadar neredeyse iki yüzyıl süren Hint-Grek Krallığı kuruldu. Budist inancı, başta I. Menander olmak üzere Hint-Grek kralları altında gelişti. Aynı zamanda dönem, Greko-Budizmin gelişmesiyle örneklenen büyük bir kültürel senkretizm dönemiydi.
Demetrius'un generali veya bir Seleukos müttefiki olduğu düşünülen Eucratides, Euthydemus Hanedanı'nı devirdi ve MÖ 170 yıllarında kendi yönetimini kurmayı başardı.
Eucratides, Kuzeybatı Hindistan'da geniş çapta işgaller yürütmüştür ve Pencap'taki Jhelum Nehri'ne kadar pek çok Hint darphanesinde madeni para bastırmasının gösterdiği üzere geniş bir bölgeye hükmetmiştir. Buna rağmen hükümdar, Hint-Grek kralı I. Menander tarafından mağlup edilmiştir..

,
Hindistan istilası sırasında veya sonrasında Eucratides, Part kralı I. Mithridatis tarafından saldırıya uğradı ve yenildi. Mithridates bu zafer sonucunda Baktriya'nın Arius'un batısında kalan Tapuria ve Horasan bölgelerine sahip oldu.
MÖ 162'de Yüeçiler, Hiung-nular tarafından batıdaki İli Nehri vadisine sürüldü. 132'de Vusunlar tarafından Ili vadisinden kovulan halk güneybatıya kaçtı ve iki yıl sonra, bölgenin kontrolünü Grek-Baktriyalılar'dan yeni ele geçirmiş Sakaları mağlup ederek Kuzey Baktriya'yı ele geçirdi.
MÖ 140'ta Doğu İskitler (Sakalar) Partya ve Baktriya'yı işgal etmeye başladı. I. Mithridates'in oğlu Part Kralı II. Fraates bu sırada İskitler tarafından yenilmiş ve öldürülmüştür.
Yüeçiler MÖ 120 yıllarında Baktriya'nın güneyine doğru da genişledi,
Bu süre zarfında son Grek-Baktriya kralı olan I. Heliocles, Baktriya'yı terk etti ve başkentini Kabil vadisine taşıdı. Kralın soyundan gelenler Hint-Grek Krallığı'nın batı kısmını oluşturdu, ancak bu ''batılı'' krallıklar da Yüeçiler tarafından MÖ 70 dolaylarında yıkıldı. Doğu'da Hint-Grek Krallığı ise MS 10'a kadar Pencap bölgesini kontrol altında tuttu.

Aşağıdaki tabloda Baktriya'nın bilinen Grek hükümdarları, tarihleri ve unvanları veya lakapları ile birlikte listelenmiştir.

Çakışan tarihler, birden fazla kralın aynı anda, ancak tam ayrıntıları çok iyi bilinmeyen farklı bölgelerde hüküm sürdüğünü gösterir. Örneğin I. Apollodotus, muhtemelen Baktriya'nın güneyindeki bölgeleri ve Hint alt kıtasını yönetirken I. Antimachus, Baktriya'da hüküm sürmüştür. II. Eucratides ve Platon'un her biri Güney Baktriya'nın küçük bölgelerini yönetmiş olmalı.

Greko-Budizm
Selefkî İmparatorluğu
Hint-Grek Krallığı
Yüeçiler

Boardman, John (1994). The Diffusion of Classical Art in Antiquity. Princeton University Press. 0-691-03680-2
Boardman, John, Jasper Griffin, and Oswyn Murray (2001). The Oxford Illustrated History of Greece and the Hellenistic World. Oxford University Press. 978-0-19-285438-4
Bopearachchi, Osmund (1991). Monnaies Gréco-Bactriennes et Indo-Grecques, Catalogue Raisonné. Bibliothèque Nationale de France, 2-7177-1825-7.
Bopearachchi, Osmund and Christine Sachs (2003). De l'Indus à l'Oxus, Archéologie de l'Asie Centrale: catalogue de l'exposition. 2-9516679-2-2
McEvilley, Thomas (2002).The Shape of Ancient Thought. Comparative studies in Greek and Indian Philosophies. Allworth Press and the School of Visual Arts. 1-58115-203-5
Puri, B. N. (2000). Buddhism in Central Asia. Motilal Banarsidass, Delhi. 81-208-0372-8
Tarn, W. W. (1966) The Greeks in Bactria and India. 2nd Edition. Cambridge University Press.
Watson, Burton, trans. (1993). Records of the Great Historian. Han dynasty II, by Sima Qian. Columbia University Press. 0-231-08167-7

Heroneya Muharebesi, MÖ 338 yılında Boeotia bölgesindeki Heroneya'da Makedonya Kralı II. Filip yönetimindeki ordunun Atinalı ve Tebaililerle karşılaştığı ve galip geldiği savaştır.

Makedonya'nın Yunan şehirleri üzerindeki nüfuzunu artırması
Şehir devletlerinin bağımsızlıklarını koruma çabası
Filip'in Pan-Helenik birliği kurma ve Pers seferine hazırlık amacı

Makedon ordusu 30.000 piyade ve 2.000 süvariden oluşuyordu.
Yunan kuvvetleri sayıca daha azdı ama deneyimliydiler.
Genç İskender, Thebaiların seçkin gücü olan Kutsal Birlikleri yok ederek savaşı kırılma noktasına getirdi.
II. Filip, merkezden saldırarak Atinalıları bozguna uğrattı.

Kesin Makedon zaferi

Theban Kutsal Birliği tamamen yok edildi
Atina ve Thebai ağır kayıplar verdi
Yunan şehirlerinin bağımsızlığı sona erdi
II. Filip, Korinthos Birliği'ni kurdu ve tüm Yunan şehirlerini Perslere karşı birleştirdi

Khersonisos (Yunanca: Χερσόνησος, Latince: Chersonesus) veya Hersonisos, yaklaşık 2500 yıl önce, Kırım'ın güneybatısında kurulan ve o zamanlar Taurica adıyla bilinen Antik Yunan kolonisi. 2013 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.
Şehir, 6. yüzyılda Herakleia Pontikili yerleşimciler tarafından kurulmuştur. Şehir, Karadeniz kıyısında, Sivastopol'un kenar kısımlarında kurulmuştur. Prof. Benjamin Pinkus'a göre, şehir, Hazar hâkimiyeti boyunca bir Musevi yerleşim yeriydi. 7. yüzyıl başlarında bir eyalet valisi tarafından yönetilen şehir, 710 yılında Hazar Kağanlığı'nın egemenliği altına girdi. 834 yılında Bizans İmparatorluğu'nun eline geçen şehir, 1475 yılında tamamen yıkıldı.

University of Texas at Austin Institute of Classical Archaeology Chersonesos project15 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bulletin of the Odessa Numismatics Museum 5 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Preserve of Tauric Chersonesos, Sevastopol 18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Panorams of Chersonesos 16 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - (Rusça)
Photo of Chersonesos 30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - (Rusça)

Hint-Grek Krallığı, Yavana Krallığı olarak da bilinir, günümüz Afganistan, Pakistan ve kuzeybatı Hindistan'ın çeşitli bölgelerini kapsayan Helenistik Dönem Grek krallığıdır.

"Hint-Grek Krallığı" terimi, Kafkasya'daki Taxila, Sagala, Pushkalavati ve İskenderiye (şimdi Bagram) gibi bölgesel başkentlerden hüküm süren çeşitli Helenistik devletleri gevşek bir şekilde tanımlamaktadır. Diğer merkezler ise sadece ima edilmektedir; örneğin Batlamyus'un Coğrafyası ve daha sonraki kralların isimlendirmeleri, Hint-Grek etki alanının güneyinde bulunan Theophilus adlı bir yerin bir zamanlar kraliyet merkezi olabileceğini düşündürmektedir.
Krallık, Grek-Baktriya kralı I. Dimitrios'un, MÖ 200 civarında Baktriya'dan Hindistan'ı işgal etmesiyle kurulmuştur. Seleukos İmparatorluğu'nun doğusundaki Grekler, sonunda Kuzey Batı Hint Yarımadası'ndaki Grek-Baktriya Krallığı ve Hint-Grek Krallıkları'ndan ayrıldılar.
Hint-Grek kralları, iki yüzyıllık yönetimleri boyunca, madeni paralarında görüldüğü gibi Grek ve Hint dillerini ve sembollerini birleştirdiler ve arkeolojik kalıntılarda görüldüğü gibi Grek ve Hint fikirlerini harmanladılar. Hint-Grek kültürünün yayılmasının, özellikle Greko-Budist sanatının etkisiyle bugün hala hissedilen sonuçları olmuştur. Hint-Grek etnik kökeninin de bir dereceye kadar melez olması mümkündür. Polibios'a göre  I. Euthydemus, Magnesialı bir Grek idi. Hint-Grek krallığının kurucusu olan oğlu I. Dimitrios da en azından babası itibarıyla Grek etnik kökenine sahipti. Aynı Dimitrios'un Seleukos hükümdarı III. Antiohos'un kızıyla evlenmesi için bir antlaşma yapılmıştır. Sonraki Hint-Grek yöneticilerinin etnik kökenleri bazen daha belirsizdir. Örneğin, Artemidoros'un (MÖ 80) Hint-İskit kökenli olduğu düşünülüyordu, ancak artık tam bir Hint-Grek kralı olarak görülmektedir.
Hint-Grek kralları arasında en tanınmışı olan I. Menander Soter, II. Menander adında başka bir Hint-Grek kralı olmasına rağmen, genellikle sadece "Menander" olarak anılır. I. Menander'in başkenti Pencap'taki Sagala'ydı (bugünkü Sialkot). Menander'in ölümünün ardından imparatorluğunun büyük bir kısmı parçalanmış ve Hint-Grek etkisi önemli ölçüde azalmıştır. Ravi Nehri'nin doğusundaki birçok yeni krallık ve cumhuriyet, askeri zaferleri tasvir eden yeni paralar basmaya başlamıştır. Oluşan en önemli oluşumlar Yaudheya Cumhuriyeti, Arjunayanas ve Audumbaras'tı. Yaudheyalar ve Arjunayanaların her ikisinin de "kılıçla zafer" kazandıkları söylenir. Mathura'da kısa süre sonra Datta hanedanı ve Mitra hanedanı ortaya çıkmıştır.
Hint-Grekler, Hint-İskitlerin istilaları sonrasında MS 10 civarında siyasi bir varlık olarak ortadan kalkmışlardır; ancak Grek nüfusunun bazı kesimleri muhtemelen Hint-Partlar, Kuşanlar ve Batı Satraplıkları devleti yerel Grekleri de kapsayacak şekilde MS 415'e kadar varlığını sürdüren Hint-İskitlerin yönetimi altında birkaç yüzyıl daha varlığını sürdürmüştür.

Özel

Genel

Bopearachchi, Osmund (2003). De l'Indus à l'Oxus, Archéologie de l'Asie Centrale (Fransızca). Lattes: Association imago-musée de Lattes. ISBN 978-2-9516679-2-1. 
Cambon, Pierre (2007). Afghanistan, les trésors retrouvés (Fransızca). Musée Guimet. ISBN 978-2-7118-5218-5. 
Faccenna, Domenico (1980). Butkara I (Swāt, Pakistan) 1956–1962, Volume III 1. Rome: IsMEO (Istituto Italiano Per Il Medio Ed Estremo Oriente). 
Foltz, Richard (2010). Religions of the Silk Road: premodern patterns of globalization. New York: Palgrave Macmillan. ISBN 978-0-230-62125-1. 
Keown, Damien (2003). A Dictionary of Buddhism. New York: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-860560-7. 
Lowenstein, Tom (2002). The vision of the Buddha: Buddhism, the path to spiritual enlightenment. Londra: Duncan Baird. ISBN 978-1-903296-91-2. 
Narain, A.K. (1976). The coin types of the Indo-Greeks kings. Chicago, USA: Ares Publishing. ISBN 978-0-89005-109-2. 
Puri, Baij Nath (2000). Buddhism in Central Asia. Delhi: Motilal Banarsidass. ISBN 978-81-208-0372-5. 
Salomon, Richard (January–March 1982). "The "Avaca" Inscription and the Origin of the Vikrama Era". Journal of the American Oriental Society. 102 (1). ss. 59-68. doi:10.2307/601111. JSTOR 601111. 
東京国立博物館 (Tokyo Kokuritsu Hakubutsukan); 兵庫県立美術館 (Hyogo Kenritsu Bijutsukan) (2003). Alexander the Great: East-West cultural contacts from Greece to Japan. Tokyo: 東京国立博物館 (Tokyo Kokuritsu Hakubutsukan). OCLC 53886263. 
Vassiliades, Demetrios (2000). The Greeks in India – A Survey in Philosophical Understanding. New Delhi: Munshiram Manoharlal Publishers Pvt Limited. ISBN 978-81-215-0921-3. 
Widmer, Werner (2015). Hellas am Hindukusch. Griechentum im Fernen Osten der antiken Welt [Hellas in the Hindukush. Hellenism in the Far East of the ancient world]. Frankfurt am Main: Fischer.
Wünsch, Julian (2023). "Die Indo-Griechen. Konflikte und dynastische Verflechtungen der Nachfolger Menanders I." [The Indo-Greeks. Conflicts and dynastic entanglements of the successors of Menandros I.] Jahrbuch für Numismatik und Geldgeschichte 73, pp. 1–45.

Indo-Greek history and coins
Ancient coinage of the Greco-Bactrian and Indo-Greek kingdoms
Text of Prof. Nicholas Sims-Williams (University of London) mentioning the arrival of the Kushans and the replacement of Greek Language.
Wargame reconstitution of Indo-Greek armies
The impact of Greco-Indian Culture on Western Civilisation
Some new hypotheses on the Greco-Bactrian and Indo-Greek kingdoms by Antoine Simonin
Greco-Bactrian and Indo-Greek Kingdoms in Ancient Texts

Hint İskitler, M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından MS 4. yüzyıla kadar batı ve kuzey Güney Asya'ya (Soğdiana, Baktriya, Sindh, Keşmir, Pencap, Haryana, Uttar Pradeş, Bihar, Racastan, Gucerat ve Maharaştra) doğru göç etmiş bir grup göçebe Saka ve İskit kökenli İrani halktır.

Güney Asya'daki ilk Saka kralı, MÖ 1. yüzyılda Gandhara ve İndus Vadisi'nde Saka yönetimi kuran Maues/Moga'dır. Hint-İskitler kuzeybatı Hindistan üzerindeki üstünlüklerini Hint-Grek Krallığı'nı ve diğer yerel krallıkları fethederek genişletmiştir. Halk, Kuşan İmparatorluğu tarafından yenilmiş ve boyun eğdirilmiştir. Buna rağmen Sakalar, Kuzey Satraplıkları ve Batı Satraplıkları'nın oluşturduğu satraplıkları yönetmeye devam etmiştir.
Saka yöneticilerinin gücü, Hint-İskitlerin Satavahana imparatoru Gautamiputra Satakarni tarafından yenilmesinden sonra, 2. yüzyılda azalmaya başladı. Kuzeybatı Hint Yarımadası'ndaki Hint-İskit yönetimi, son Batı Satrapı III. Rudrasimha'nın MS 395'te Gupta imparatoru II. Çandragupta tarafından mağlup edilmesiyle sona erdi.
Hint Yarımadası'nın kuzey bölgelerinin Orta Asya'dan gelmiş İskit kabileleri tarafından istilası, Hint altkıtası tarihinin yanı sıra yakındaki ülkeler için de önemli bir rol oynamıştır.
Flavius Arrianus (Anabasis Alexandri adlı eseri) ve Batlamyus'un da dahil olduğu Antik Roma tarihçileri, Sakaların ('Sakai') göçebe insanlar olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte, Italo Ronca, Batlamyus'un VI bölümünü inceleyen çalışmasında, “Sakai ülkesi göçebelere aittir, kasabaları yoktur ama ormanlarda ve mağaralarda yaşarlar” bölümünün sahte ve güvenilmez olduğunu belirtmiştir.

"Hint-İskit hanedanları", R.C. Senior
Hint-İskit Sikkeleri

Epiruslu I. Aleksandros (Grekçe: Ἀλέξανδρος Α'; yaklaşık MÖ 37 – MÖ 331), aynı zamanda Aleksandros Molossus (Grekçe: Ἀλέξανδρος ὁ Μολοσσός olarak da bilinir.), Aeacid hanedanının Epir kralıydı (MÖ 343/2–331). I. Neoptolemus'un oğlu ve Olimpias'ın kardeşi olan I. Aleksandros, Büyük İskender'in dayısı ve kayınbiraderiydi. Ayrıca Epiruslu Pirus'un da amcasıydı.

I. Neoptolemus, kardeşi Arybbas ile birlikte hüküm sürmüştür. Neoptolemus MÖ 357 civarında öldüğünde, oğlu Aleksandros henüz çocuktu ve Arrybas tek başına kral oldu. MÖ 350 civarında, Aleksandros'u korumak için Makedonya Kralı II. Filip'in sarayına getirildi. 20'li yaşlarının sonlarında, MÖ 343/342'de, amcası Arybbas'ı tahttan indirdikten sonra, Filip Aleksandros'u Epirus kralı yaptı.
Olimpias, MÖ 337'de kocası tarafından reddedilince, kardeşinin yanına gitti ve onu Filip'e savaş açmaya ikna etmeye çalıştı. Ancak Aleksandros, bu teklifi reddetti ve Filip'in kızı Aleksandros'un yeğeni) Kleopatra ile evlenmeyi kabul ederek Filip ile ikinci bir ittifak kurdu. MÖ 336'daki düğün sırasında Filip, Orestisli Pausanias tarafından öldürüldü.
MÖ 334 yılında, Magna Graecia'daki Taranto Yunan kolonisinin isteği üzerine I. Aleksandros, Lukanlar ve Bruttiiler de dahil olmak üzere çeşitli İtalik kabilelerine karşı savaşta onlara yardım etmek için İtalya'ya geçti. MÖ 332'de Paestum yakınlarında Samnitler ve Lucaniler'e karşı kazanılan zaferden sonra Romalılarla bir antlaşma yaptı. Ardından Lucanilerden Herakleia'yı, Bruttiilerden Terina'yı ve Adriyatik kıyısındaki Sipontum'u aldı. Bazı Lucani sürgünlerinin ihaneti yüzünden, olumsuz koşullar altında Pandosia Muharebesi'ne katılmak zorunda kaldı ve bir Lucani tarafından öldürüldü. Geride oğlu Neoptolemus ve kızı Kadmea'yı bıraktı.
Ünlü bir pasajda Livius, Büyük İskender ile Roma Cumhuriyeti arasında bir askeri hesaplaşmanın sonucunun ne olabileceği üzerine spekülasyonlarda bulunur. Epiruslu Aleksandros'un Pandosia savaş alanında ölümcül şekilde yaralandığı sırada, kendi kaderini ünlü yeğenininkilerle karşılaştırdığını ve ikincisinin "kadınlara karşı savaş açtığını" söylediğini aktarır.

Lendering, Jona. "Alexander of Molossis". Livius.org, 2004. Birth and kingship dates are incorrect)

I. Aleksandros Balas  (Yunanca:Ἀλέξανδρoς Bάλας), MÖ 150-146 yılları arasında Seleukos İmparatorluğu'nun kralıydı.

Aslen İzmirli orta sınıf bir aileden olmakla birlikte, hayatının ilk yılları hakkında bilgi bulunmamaktadır. Balas soyadının, annesinin adı Bala ya da Balle'den geldiği düşünülmektedir.
Aleksandros tarih sahnesine çıkmadan önce Seleukos imparatoru I. Demetrios, Media Eyaletinin satrapı olan ve eyalet topraklarını bağımsız olarak yöneten Timarchus'la mücadeleye girişirken, Judea'daki Haşmonayim ailesinden Judah Maccabee isyanıyla uğraşmış ve MÖ 160 yılında iki isyancı liderini de ele geçirerek öldürmüştür.
Aleksandros'un tarih sahnesine çıkması MÖ 152'ye denk gelmektedir. Bu tarihten itibaren kendisinin IV. Antiokhos Epiphanēs ile IV. Laodice'nin oğlu olduğu iddiasıyla Seleukos kralı olarak hak iddia ettiği görülmektedir. Esasen kendisini isyancı satrap Timarchus'un kardeşi Herakleides desteklemiş ve bu sayede kısa sürede tanınmıştır. Sonrasında Kapadokya Krallığı ile Ptolemaios Krallığı’nın askeri desteğini alarak harekete geçti. Yahudiler’e birtakım haklar vadederek Judah Maccabee’nin kardeşi Jonathan Apphus’u baş rahip olarak tanımış ve böylelikle onların da desteğini almıştır. Roma senatosununda taht iddiasını onaylamasıyla I. Demetrios ile mücadeleyi şiddetlendirmiştir.
MÖ 150 yılında Demetrius’un mağlup edilmesi ve akabinde de öldürülmesiyle Seleukos tahtına tek başına hakim olmuştur. İktidarının başlarında Yahudilerle iyi ilişkilerini sürdürerek onlara dini ve yönetimsel anlamda geniş haklar ve imtiyazlar tanımıştır. Aynı yıl Ptolemaios Kralı VI. Ptolemy Philometor kızı Kleopatra Thea ile evlenerek konumunu güçlendirmeye çalışmıştır.
Bundan sonra zevk ve sefahat içerisinde yıllarını geçirmeye başlayan Aleksandros, iktidarını Ptolemaios desteğiyle sürdürmeye çalışmıştır. Ancak Aleksandros’un Ptolemaioslar’ın baskısı nedeniyle kayınpederi Ptolemaios Kralı VI. Ptolemy Philometor ile arası bozulurken, Yahudiler’de Judea’da yeni bir isyan başlatmıştır. MÖ 147’ye gelindiğinde I. Demetrios’un oğlu II. Demetrius Nikator, Giritli paralı askerlerden oluşturduğu askerlerle Suriye’ye gelerek damadıyla arası bozulan VI. Ptolemy Philometor’un desteğiyle Seleukos tahtını geri almaya çalışmıştır.
VI. Ptolemy ordusuyla Suriye’ye girdikten sonra Seleukoslar’ın başkenti Antakya’ya gelerek II. Demetrius’u Seleukos tahtına oturttu. Aleksandros son bir çabayla Kilikya’dan düşmanlarının üzerine harekete geçti. Antakya ve çevresini yağmaladıktan sonra Antakya yakınlarındaki Oenoparus Nehri yakınlarında gerçekleşen Antakya Muharebesinde yenilgiye uğraması üzerine Nebatiler’e sığındı. Her ne kadar Ptolemaioslar galip gelse de VI. Ptolemy Philometor savaş sırasında ağır yaralanmıştı. Aleksandros durumu toparlamaya çalışsa da Nebati Prensi Zabdiel onu öldürerek kesik başını ölüm döşeğindeki VI. Ptolemy Philometor’a göndermiştir.

Jona Lendering, "Alexander I Balas", Livius,org websitesinde  (İngilizce) [1] 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Polybius (Ing.Cev.: Evelyn S. Shuckburgh. (1889  Perseus Ed.), Histories [2] Bölüm:33.15, 18 {{ing}]

I. Antigonos Monophtalmos (Tek Gözlü Antigonos), (Yunanca: Αντίγονος ο Μονόφθαλμος, d. MÖ 382 - ö. MÖ 301, İpsos, Frigya), Büyük İskender'e bağlı Makedonyalı komutan ve Antigonos Hanedanı'nın (MÖ 306-168) ilk hükümdarı.
Makedonya Krallığı'nda Büyük İskender döneminde Frigya satrapı olarak görev yaptı. Zeki bir strateji uzmanı olarak şöhret kazandı. İskender'in ölümünden sonra Anadolu'da kendi Helenistik krallığını kurdu ve parçalanmış imparatorluğu yeniden birleştirmeye çalıştı.
İskender'in ölümünden sonra krallığın yönetiminde söz sahibi olan ve diadoh (ardıl) denilen komutanlardan birisiydi. Diğer İskender ardılı komutanlar ile  yaptığı İpsos Muharebesi sırasında seksen yaşına iken öldü. Büyük İskender'in imparatorluğunu birleştirme hayalleri onun ölümü ile ortadan kalkmış, her diadoh kendi krallığını kurmuştur.

Makedonya'da doğdu. Ailesi hakkında fazla bilgi yoktur. Makedon hükümdarı  II. Filip'in generallerinden birisi idi. Kimi kaynaklara göre II. Filip döneminde bilinmeyen bir savaşta tek gözünü kaybederek Monophtalmos (tek gözlü) lakabını aldı.

II. Filip'ten sonra oğlu Büyük İskender'in komutanı oldu. M.Ö 334'te Büyük İskender'in Anadolu Seferi'ne katıldı ve ordudaki Yunan ücretli askerlerin komutanlığını yaptı. Bu seferdeki başarısı nedeniyle  M.Ö 333'te Büyük Frigya satraplığna atandı.
Büyük Frigya bölgesi, Asya ve Makedonya arasındaki yolların çoğunun  geçtiği ve söz konusu bölgeleri kontrol altında ve açık tutmak açısından önemli olduğu için iyi bir generale ihtiyaç duyulmaktaydı. İskender, kendisine büyük güven duyduğu için ona bu görevi vermişti. Makedon ve Pers orduları arasındaki İssos Muharebesi'nden sonra Pers ordusundan firar eden ve Büyük İskender Suriye ve Filistin ile meşgul olduğu sırada Frigya'yı ele geçirmeyi planlayan Pers kuvvetlerini yenen Antigonos, İskender'in güvenini haklı çıkardı. Elde ettiği başarılar sonucu sonucunda Likya ve Pamfilya bölgelerinin de satraplığı Antigonos'a verildi.

İskender'in M.Ö. 323'te ölümünden sonra geride Yunanistan'dan Hindistan'a kadar uzanan beş milyon kilometre karelik bir dünya imparatorluğu kalmıştı. Antigonos, Büyük İskender'in ölümü ile satraplıktan bir hükümdara gönüştü. Önce Frigya'da tek başına denetim sağladı. Kimilerine göre tek gözünü Frigya'yı Persler'e karşı savunurken kaybetti.

İskender İmparatorluğu'nun, her birini İskender'in bir komutanının yönettiği satraplıkları arasındaki güç mücadelesi sırasında Antigonos, bölgesinin sınırlarını genişletti. İskender ölünce imparator vekili olarak atanmış olan Asya satrabı Perdikkas'dan Pamfilya ve Likya yörelerini aldı.
Perdikkas'ın M.Ö. 321'de  bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine toplanan Triparadisos Bölünmesi'nde Antigonos, Asya'daki ordunun kumandanı seçildi.
Antigonos, M.Ö. 320'de Perdikkas'ın kardeşi Alkestas ve Kapadokya satrabı Eumenes üzerine seferler düzenledi. Eumenes'e karşı kazandığı zaferin ardından Anadolu'da bir kral gibi saltanatını devam ettirmeye başlayan Antigonos, İskender'den kalan tüm yerleri almak için girişimlerde bulundu.
Antigonos'un güçlenmesi, Ptolemaios, Seleukos, Kassandros ve Lisimahos'un kendisine karşı bir koalisyon kurmasına yol açtı. Müttefik güçler ile Antigonos arasında M.Ö. 311'e kadar süren Dört Yıl Savaşı başladı. Savaş sonunda yapılan barış anlaşması ile Seleukos dışındaki komutanlar, IV. Aleksandros'u komutanları olarak kabul ettiklerini, o tahta çıkana kadar Kassandros‟u imparatorluk naili olarak tanıdıklarını ilan ettiler. Ptolemaios'ın Mısır'da, Lysimakhos'un Trakya da, Antigonos'un da Asya‟da hüküm sürmesi kararlaştırıldı. Böylece Antigonos, bu savaştan gücünü büyük ölçüde koruyarak çıktı ama Babil ve Doğu satraplıklarını kaybetti. Büyük İskender'in karısı Roksana ile oğlu IV. Aleksandros, makamını güvence altına almak isteye Kassandros tarafından öldürtülünce Antigonos'un imparatorluğu diriltme hedefi ortadan kalktı.
Büyük İskender‟in oğlu ve karısının öldürülmesi üzerine diodohlar arasında bir kargaşa dönemi  yaşandı. Babil'de İskender'in komutanlarından Seleukos kendi devletini kurdu. Antigonos bunun üzerine M.Ö. 310'da Babil'e sefer düzenledi ancak başarılı olamadı ve geri çekildi; diğer meselelerle ilgilenmek için Batı'ya yöneldi. Oğlu Dimitrios'u bir donanma ile birlikte Yunanistan'a gönderen Antigonos oğlu ile birlikte Kasandres'i Atina'dan çıkardı ve burada demokratik bir hükûmet kurdu. Ardından  yeniden doğuya yönelmeye karar veren Antiogonos, oğlunu geri çağırıp Kıbrıs‟ın fethi için görevlendirdi. Ada büyük ölçüde Ptolemaios‟un kardeşi Menelaos'un kontrolündeydi. Menelaos ile Dimitrios arasındaki muharebenin galibi Dimitrios oldu. Bu haber üzerine Ptolemaios, orddu ve donanmasıyla Kıbrıs'a doğru yola çıktı; ancak savaştan yenik ayrılıp Mısır'a döndü.

Antigonos, M.Ö. 306'da Dimitrios'un zaferinin haberini alınca diadem taktı; oğlunun da diadem takmasına izin verdi. Böylece halefini belirkemiş oldu ve Anigonos hanedanlığı başladı. Antigonos hanedanlığının ilanı üzerine Kasandres, Ptolemaios ve Lisimahos da M.Ö. 305 yılında kendilerini kral ilan ettiler ve İskender İmparatorluğu böylece beş krallığa bölündü.

Denizden ve karadan saldırarak Ptolemaios Krallığını yıkmayı planlayan Antigonos, Kıbrıs'taki oğlu Dimitrios'u başkent Antigoneia'ya çağırdı. Çıktıkları Mısır seferi başarısızlıkla sonuçlandı ve Antigonos'un  saygınlık kaybetmesine neden oldu.
Antigonos Mısır seferinin ardından, Helenistik dönemin en önemli deniz güçlerinden birisi haline gelen Rodos'a sefer yaptı ancak bu sefer de başarılı olamadı; iki tarafın eşit şartlarda bir anlaşma yapması ile sefer sonlandı.

Antigonos'un Mısır ve Rodos seferlerindeki başarısızılığının ardından İskender'in ardıllarından Kassandros, Atina'yı tehdit etmeye başlamıştı. Dimitrios hemen Atina'ya yöneldi, Kassandros'u yendi.
Yunanistan'daki gelişmeler üzerine Ptolemaios, Seleukos ve Lysimakhos kendileri için tehdit olarak gördükleri Antigonos'a karşı birleşti, M.Ö. 301 yazında saldırıya geçtiler. Anadolu'yu istilaya gelen Lysimakhos ile Antogonos arasında bir kovalamaca başladı. Lysimakhos, Antogonos'un karşısına çıkmıyor, Seleukos'un yardıma gelmesini bekliyordu. Hindistan seferini tamamlayan Seleukos, beraberinde 500 savaş fili ile Anadolu'ya yöneldi. Dimitrios da Yunanistan'da Kassandros ile geçici bir barış yapış Anadolu'ya, babasının yanına geçti.
Savaş,Çay ile Bolvadin ilçeleri civarında bulunduğu düşünülen İpsos'ta başladı. Seksen yaşındaki Antigonso, İpsos Muharebesi olarak tarihe geçen bu savaşta  öldü. Antigonos krallığı bu savaş ile tamamen yıkıldı ve müttefikler arasında paylaşıldı. Büyük İskender'in imparatorluğunu birleştirme hayalleri ortadan kalktı, her diadoh kendi krallığını devam ettirdi.

Antigonos için karısı Arete'nin yaptırdğı lahit, 2015 yılında Hisardere nekropolü kazılarında bulunmuştur.  Antigonos'un bedeni  bu lahit içine 3 kat yün kefene sarılarak defnedilmiştir. Lahit, İznik Müzesi'nde sergilenir. Üzerinde Arete'nin yasını ifade eden bir yazıt bulunur.

I. Antiokhos Soter (Grekçe: Ἀντίοχος Σωτήρ; d. MÖ 324; ö. MÖ 261) MÖ 281'den itibaren Seleukos İmparatorluğu'nun kralıydı. Büyük İskender'in silah arkadaşı I. Seleukos Nikator ve Pers prensesi Apama'nın oğludur. Soter namı, kurtarıcı anlamında kullanılmaktadır.
Babası ve annesinin İskender'in Makedonyalılarla Persleri kaynaştırma politikası çerçevesinde MÖ 324'te evlendiği düşünüldüğünde doğumunun bu tarihin hemen ertesi olması görüşü öne çıkmaktadır. MÖ 294 yılına gelindiğinde babası sağken üvey annesi olan Stratoniki ile evlendi. Tarihi kaynaklar bu değişik durumu artık iyice yaşlanmış olan I. Seleukos Nikator'un, oğlunun genç yaştaki eşi Stratoniki'ye olan aşkı nedeniyle ölmesinden endişe ederek eşini oğluyla evlendirmek durumunda kalmasıyla açıklamaktadırlar.
MÖ 292 yılında babasıyla ortak hükümdar olduğu gibi Baktriya Eyaleti'nin de satrapıydı. Baktriya'da bulunurken Soğdiana kökenli annesi Apama'nın ailesiyle ilişkiler kurdu.
Babasının MÖ 281 yılında suikast sonucu ölmesiyle tahta geçti. Suriye'de patlak veren isyan nedeniyle babasına suikast düzenleten Ptolemaios Keraunos ile barış yaparak Makedonya ve Trakya üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmek zorunda kaldı. Ayrıca Anadolu'da da Bitinya ve Kapadokya'da da imparatorluğun etkinliği azalmaya başlamıştı.
Brennus önderliğindeki Galyalılar Balkanları talan ettikten sonra MÖ 279'de Makedonya ve Trakya'da da etrafı yakıp yıkmışlardı. Bunlardan ayrılan ve sonrasında Galatlar olarak adlandırılacak olan bir grup Bizantion’u kuşatmış, Bizantionlularda onları Anadolu’ya taşıyarak bu tehditten kurtulmuşlardı. Galatlar, Anadolu’ya geçtikten sonra da yağmalarına devam etmişler ve Bitinya ile iyi ilişkiler kurmaya başlamışlardı. Bu durumu Anadolu’daki düzeni yeniden sağlamaya çalışan Antiohos kendisi için tehdit olarak görmüş ve Galatlar üzerine sefere çıkmıştır. MÖ 275 yılında Savaş fili destekli ordusuyla onları Toros dolaylarında Filler Muharebesi olarak adlandırılan çatışmada ağır bir yenilgiye uğrattı.
Yendiği Galatlar’ında antik dönemde Galatya olarak adlandırılacak Orta Anadolu’ya yerleşmelerine izin verdi. Bu zaferin hemen ardından da MÖ 274’de babasından beri Ptolemaios Krallığı ile aralarında tartışmaya yaratan Klasik antik dönemde Coele-Suriye denen bölge yüzünden Birinci Suriye Savaşı başladı. MÖ 271 yılına gelindiğinde Antiohos, rakibi II. Ptolemaios’un donanmayla destekli güçlü ordusuna karşı koyamadığı gibi yapılan barış antlaşmasıyla Kilikya topraklarını kaybederken, Pamfilya, Likya ve Karya'daki çoğu liman ve sahil kasabalarındaki denetimi de yitirdi. Ancak Kuzey Suriye’yi elinde tutabilen Antiohos, yapılan barış sayesinde ülkesindeki isyanlarla uğraşabilme fırsatı bulabildi.
Ancak bu yenilgiye rağmen topraklarının büyük bölümünde hala denetim sahibi olan Antiohos, imparatorluğun doğu topraklarını kral naibi olarak yöneten oğlu Seleucus’un isyanını bastırarak onu öldürdü (MÖ 268/267). MÖ 262 yılına gelindiğinde, Pergamon şehrinde yarı bağımsız hüküm süren I. Eumenis ile Sardis dolaylarında yapılan savaşı kaybettikten kısa süre sonra MÖ 261’de hayatını kaybetti. Ölüm nedeni tam olarak bilinmese de bazı görüşlere göre yaşanan bir çatışmada Galat bir asker tarafından öldürülmüştür.

Antiohos silindiri

"Livius,org" websitesinde "Antiochus I Soter" maddesi (İngilizce) [1] 26 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Livius.org" websitesinde "Chronicle concerning Antiochus and the Sin temple (Antiochus hakkında kronik yazıt ve Sin Tapınağı)" Günümüzde British Museum'da bulunan çivi yazısi ile hazırlanmış bir tablet (İngilizce) [2] 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

I. Antiohos Theos Dikaios Epifanis Filorhomaios Filhellenos (Eski Yunanca: Ἀντίοχος ὁ Θεὸς Δίκαιος Ἐπιφανὴς Φιλορωμαῖος Φιλέλλην  ἀντί "Yakam, Antiohos, adil, yüce tanrı, Romalıların dostu ve Yunanlıların dostu" anlamına gelir, y. 86 BC - 31 BC, hüküm 70 BC - 31 BC), Yunan-İran krallığı Kommagene kralı ve bu krallığın en ünlü kralıdır.
Türkiye'deki Nemrut Dağı'nın tepesindeki Antiohos'un mezar-kutsal alanının kalıntıları 1987 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine eklendi. Alanda keşfedilen birkaç kumtaşı kabartması, el sıkışan iki figürün bilinen en eski görüntülerinden bazılarını içeriyor. Kabartmalar, Yunan-İran tanrılarının yanı sıra tanrıça Kommagene'yi ve hatta Antiohos'un kendisini tanrılaştırılmış bir statüde temsil ediyordu. Antiohos, Romalıların gelişinden önce Pers- Makedonya sarayının son hükümdarlarından biriydi.

I. Antiohos, Kral I. Mithridatis ile Kommagene kraliçesi VII. Laodike Thea'nın oğludur.} Antiohos yarı İranlı Orontes Hanedanı'nın uzak bir üyesi ve yarı Yunanlıydı. Antiohos'un babası Mithridatis, Kommagene Kralı II. Sames Theosebes Dikaios'un ve kimliği belirlenemeyen bir kadının oğluydu. Mithridatis muhtemelen Part krallarıyla akrabaydı ve Nemrut Dağı'ndaki arkeolojik keşifler ışığında, Orontes'ten geldiğini iddia etti ve ayrıca Orontes'in II. Artaserhas'in kızı Rhodogune ile evliliği sayesinde Pers Kralı I. Darius'un soyundan geldiğini iddia etmiştir.
Diadochi'yle olan hanedan bağlantıları daha kesindir. Antiohos'un annesi Laodike VII Thea, Selefkî İmparatorluğu'nun Yunan prensesiydi. Laodice'nin babası Selefkî Kralı VIII. Antiohos'du, annesi ise Ptolemaik bir prenses ve daha sonra Selefkî Kraliçesi Tryphaena idi (bkz. Mısır'ın VI. Kleopatra'sı). Dolayısıyla Antiochus, Selefkî İmparatorluğu'ndan I. Seleukos'un, Mısırlı I. Ptolemaios'un, Makedonya ve Asya'nın I. Antigonos'unun, Trakya'nın Lisimahos'unun ve Makedon naibi Antipater'in doğrudan soyundan geliyordu. Diadohoi'nin 'halefleri' olan bu beş adam, Büyük İskender'in emrinde general olarak görev yapmıştı. Antiohos'un ebeveynleri, krallıkları arasındaki barış ittifakının bir parçası olarak evlenmişlerdi. Helensever yönü dışında, erken yaşamı ve eğitimi hakkında çok az şey biliniyor; ancak öyle görünüyor ki babası MÖ 70 yılında öldüğünde Antiochus babasının yerine kral oldu.
Antiohos, Kapadokya Kralı I. Ariobarzanes'in kızı Isias ile evlendi. Beş çocukları vardı:

II. Mithridatis, MÖ 31 yılındaki ölümünden sonra Antiohos'un yerine Kommagene Kralı oldu
Laodice, Kral Orodes ile evlendi
II. Antiohos, Kommagene Prensi
Antiochis

Kommagene, Kuzey Suriye'nin dağlık bölgelerinde yer alan küçük bir krallıktı; Kuzeyde Kapadokya'yı, güneyde ise Osroene'yi sınırlıyordu. Başlangıçta Selefkîlerin vasal bir devletiydi ve burada oldukça Helenleşmişti. MÖ 1. yüzyılda İran kültürü, antik atalarını vurgulamak ve Selefkî, Part ve Roma'nın bölge üzerindeki iddialarını çürütmek için Kommagene tarafından kasıtlı olarak desteklenen bir yeniden canlanma yaşadı. Antiohos yönetimindeki krallığı, Roma'nın Pontus ve Ermenistan ile yaptığı savaş sırasında zorluklar yaşadı. Ermenistan ilk başta nüfuzunu Kommagene üzerinde genişletmeyi başardı, ancak sonunda komutan Pompey ona savaş ilan ettiğinde Antiohos, Romalıların yanında yer almak zorunda kaldı.
Antiohos, Nemrut Dağı'ndaki yazıtında kendisinin "Romalıların dostu" (philoromaios ) olduğunu iddia ediyor, ancak Romalı siyasetçi Cicero'nun muhbirlerinden birkaçı tarafından biraz şüpheyle görülüyor. İran soyu onu Part diyarına yönelmeye yöneltti. Görünüşe göre Pompey'e karşı ona yardım eden Media Atropatene kralı Darius ile iyi ilişkiler içindeydi. Antiohos, Part hükümdarı II. Orodes (h. 57-37 MÖ), Orodes'in Antiohos'un kızı Laodice ile evlenmesiyle pekişti. Ancak MÖ 51 yılında Antiohos, Cicero'ya prens I. Pakorus liderliğindeki bir Part kuvvetinin hareketleri hakkında istihbarat sağladı. Nihayetinde Antiohos, Romalılar yerine Partları seçti. MÖ 38'de Pakorus, Romalılar tarafından mağlup edildi ve öldürüldü; ordusunun kalıntıları Kommagene'ye kaçtı ve orada sığındılar.
Romalı general Publius Ventidius, Antiohos'u firarından dolayı cezalandırmak için Kommagene'ye doğru yürüdü. Antiohos'un ikamet ettiği başkent Samosata'yı kuşattı. Antiohos, tazminat olarak 1000 talent ve Romalılarla yenilenen bir ittifak teklif ederek uzlaşmaya varmaya çalıştı. Romalı başkomutan Marcus Antonius teklifi reddetti ve kuşatmayı kendisi üstlenerek Ventidius'u görevden aldı. Ancak başkenti ele geçiremedi ve bunun yerine Antiohos'un 300 talentlik yeni teklifini kabul etmeye başvurdu. Bundan sonra Antiohos'un hayatı belirsizleşir; Cassius Dio'ya göre Part kralı IV. Fraates tarafından y. 31 MÖ yılında öldürülmüştür.

Antiohos, Nemrut Dağı'nın etkileyici dini tapınağını inşa etmesiyle ünlüdür. Antiohos kral olduğunda kendisi için bir kraliyet kültü yaratıyor ve ölümünden sonra tapınılmaya hazırlanıyordu. Antiohos, Zerdüştlük dininin Yunan formunda kendi kültünü yaratmak için ilham aldı. Antiohos, dininin birçok yönünü ortaya koyan ve eylem amacını açıklayan birçok Yunanca yazıt bıraktı. Antiohos bir yazıtta mezarının insanlardan uzak, aralarında sayılacağı tanrılara yakın, yüksek ve kutsal bir yere yapılmasını emretmişti. Antiohos cesedinin sonsuza kadar korunmasını istedi. Taptığı tanrılar, Herakles - Artagnes - Ares, Zeus - Oromasdes ve Apollo - Mithras - Helios - Hermes gibi Yunan ve İran tanrılarının bir senkretizmiydi. Alandaki anıtsal heykeller hem Pers hem de Yunan ikonografik etkilerini göstermektedir: Giysilerde, başlıklarda ve resimlerin devasa boyutlarında Pers etkileri görülebilirken, fiziksel özelliklerinin tasviri Yunan sanatsal tarzından kaynaklanmaktadır.
Antiohos çok ezoterik türden astroloji uyguladı ve o zamana kadar Ay'ın hareketlerine dayanan Kommagene yılını Mısırlılar tarafından kullanılan Sotik (Sirius Yıldızı) döngüsüne bağlayarak takvimsel bir reformun temelini attı. takvimlerinin temeli olarak. Bu, Antiohos'un Hermetizm'e tam anlamıyla inisiye olmasa da bu konuda bilgili olduğunu gösteriyor.
Antiohos'un mezar kompleksi, burada dini şenliklerin yapılabileceği şekilde inşa edildi. Antiohos için her ay iki bayram günü vardı: Her ayın 10'unda kutlanan taç giyme töreni ve her ayın 16'sında kutlanan doğum günü. Bu etkinlikler için siteye yasal olarak bağlı mülklerden fon ayırdı. Ayrıca ritüelleri yürütmek için rahip ve hiyerodule ailelerini atadı ve onların soyundan gelenlerin ritüel hizmeti sonsuza kadar sürdürmeleri amaçlandı. Rahipler geleneksel Pers kıyafetleri giydiler ve tanrıların ve Antiohosun atalarının resimlerini altın taçlarla süslediler. Rahipler, her bir heykelin önüne yerleştirilen sunaklarda tütsü, şifalı bitkiler ve diğer belirtilmemiş "muhteşem kurbanlar" sundular. Şehitlerin anısına düzenlenen ziyafete tüm vatandaşlar ve askerler davet edildi. Bayramlarda kin dolu davranışlar yasaklanmış ve Antiohos halkın eğlenmesini, şarap içmesini, yemek yemesini ve tapınak müzisyenlerinin çaldığı kutsal müziği dinlemesini emretmişti.
Antiohos'un mezarı, Alman arkeologların 1883'te kazdığı zamana kadar yüzyıllar boyunca unutulmuştu. Bulunan yazıtlardan Antiohos'un dindar bir kişi olduğu ve cömert bir ruha sahip olduğu anlaşılıyor. Kraliyet sarayının kalıntıları krallığın bir başka kenti Arsemia'da bulunmuştur. Bu saray Eski Kale olarak bilinir. Antiohos, Arsameia'da bayındırlık programını ve şehri nasıl yücelttiğini anlatan birçok Yunanca yazıt bıraktı.

Özel

Genel

I. Ariarathis (d. MÖ 405 / 404 - ö. MÖ 322, h. MÖ 332 - MÖ 322) (Antik Yunanca: Ἀριαράθης Ariaráthēs), Kapadokya'da bağımsız bir krallık kurulma teşebbüsü, Makedonyalı İskender'in istilâsı sırasında kumandanlarından Sabiktas'ı buraları itaat altına almak görevi ile göndermesine tepki olarak başladığı anlaşılmaktadır. Kapadokyalılar satrapları Mitrobazan'ın, Granikos Muharebesi'nde öldürülmüş olmasına rağmen kral III. Darius'a bağlı kalmışlar ve hatta Gaugamela Muharebesi'nde Mitrobazan'dan sonra satrap olan I. Ariarathis kumandasında bir ordu ile III. Darius yanında yer almışlardır. Bu savaşta Darius yenilince Kapadokyalılar Makedonya ve Ahamaniş hâkimiyetlerinden hiçbirini kabul etmeyerek Datamis'ten 30 sene sonra I. Ariarathis'i kral ilân ederek, bağımsız devlet olmuşlardır (M.Ö. 332).
I. Ariarathis, maharetli azimli ve enerjik bir zattı. Kısa bir zaman içinde Kapadokya krallığının ilk adımlarını attı. MÖ 332'de kendisini bağımsız Kapadokya satrabı ilân etti. Bugünkü Zile (Zela)'nin yakınında bulunan Gaziura kalesini yeni devletin merkezi yaptı. Sinop'tan Trabzon'a kadar uzanan sahili hâkimiyeti altına aldı. Büyük İskender'in Perslere karşı yaptığı sefer sırasındaki karışıklıktan yararlanarak 15.000 atlı ve 30.000 yaya askerden oluşan bir ordu kurdu. I. Ariarathis, kurduğu krallığa meşruluk vermek için kendisini, yıkılan Ahamaniş (Pers) hanedanına bağlıyordu. I. Ariarathis'in kardeşi Orophernes, Ahameniş kralı II. Artaserhas zamanında Mısır üzerine yapılan seferde komutanlar arasında bulunmuştur.
Ariarathis'in kurduğu krallık İskender'in ölümüne kadar, yani on yıl kadar devam edebildi. İskender'in katibi Pedrikas MÖ 322 tarihinde ordusu ile gelerek I. Ariarathis'i öldürdü. Sonradan II. Ariarathis adını alacak olan I. Ariarathis'in manevî oğlu, bu sırada oluşan kargaşadan faydalanarak kaçtı ve ölümden kurtulmuş oldu.

Halit Erkiletlioğlu, Kapadokya krallığı ve sikkeleri

I. Arsakes (Grekçe: Ἀρσάκης; Partça: 𐭀𐭓𐭔𐭊 Aršak), MÖ 247'den MÖ 217'ye kadar hüküm süren Partların ilk kralı ve aynı zamanda Partların Arsakes Hanedanı'nın kurucusu ve adını verendir. Dahae Konfederasyonunun üç kabilesinden biri olan Parni'nin lideri Arşak, hanedanını MÖ 3. yüzyılın ortalarında, Part satraplığını, (günümüzde Türkmenistan ile İran arasında paylaşılan) Seleukos İmparatorluğu'na isyan eden Andragoras'tan fethederek kurmuştur. Saltanatının geri kalanını bölgedeki egemenliğini sağlamlaştırmakla geçirmiş ve Seleukosların Parthia'yı yeniden fethetme çabalarını başarıyla durdurmuştur. Arşak'ın başarıları sonra gelen Arşak hükümdarları arasında onu popüler hale getirmiş ve adı kraliyet onur unvanı olarak kullanmıştır. Arşak, öldüğünde güçlü bir devletin temellerini atmıştı; bu devlet, eski Yakın Doğu kraliyet unvanı olan Kralların kralı unvanını üstlenen büyük büyük yeğeni I. Mitridates'in yönetimi altında bir imparatorluğa dönüşmüştür. Arşak'ın yerine oğlu II. Arsakes geçmiştir.
Arşak'la ilgili yazılı kaynaklar çok azdır ve yalnızca ölümünden yüzyıllar sonra yazılan çelişkili Yunan ve Roma kayıtlarından gelmektedir. Sonuç olarak saltanatı çok az bilinmektedir. 1960'larda yeni çalışmalar ve arkeolojik bulgular onun kimliğini doğrulayana kadar varlığı modern bilim adamları tarafından bile sorgulanmıştır.

Özel

Genel
Kia, Mehrdad (2016). The Persian Empire: A Historical Encyclopedia [2 volumes]. ABC-CLIO. ISBN 978-1610693912. 
Dąbrowa, Edward (2012). "The Arsacid Empire".  Daryaee, Touraj (Ed.). The Oxford Handbook of Iranian History. Oxford University Press. ss. 1-432. ISBN 978-0-19-987575-7. 1 Ocak 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Ocak 2019. 
Schippmann, K. (1986). "Arsacids ii. The Arsacid dynasty".  Yarshater, Ehsan (Ed.). Encyclopædia Iranica, Volume II/5: Armenia and Iran IV–Art in Iran I (İngilizce). Londra ve New York: Routledge & Kegan Paul. ss. 525-536. ISBN 978-0-71009-105-5.

I. Attalos Soter (Greek: Ἄτταλος Α΄ Σωτήρ,)) ("Soter"=Kurtarıcı)  (d. MÖ 269 Pergamon (günümüzde Bergama -  ö. MÖ 197, Pergamon (günümüzde Bergama) Pergamon Krallarından Attalos Hanedanı'nin üçüncü üyesi olarak MÖ 241– MÖ 197 yılları arasında hüküm sürdü.
Attalos Hanedanı'nı kuran Filetairos'un kardeşi Attalos'un torunudur. Babasının adı da Attalos'dur. Annesi Selevkos İmparatorluğu kızı  Antakyalı prenses Antiochis'tir. Kyzikoslu Apollonis ile evlenmiş ve Eumenes, Attalos, Filetairos, Atheneaos (annesinin babasının ismi) adlı bilinen dört oğlu olmuştur.
Orta Anadolu'ya yerleşen ve tüm Anadolu'yu haraca kesen Galatlar'a karşı savaşmış ve büyük bir zafer kazanmıştır. Bu nedenle kendine "soter", "kurtarıcı" unvanı verilmiştir. Küçük bir kent devletçiği olan Pergamon'un sınırlarını genişletmiş ve "Kral" (basileos) unvanını almıştır.

Krala ait Tetradrahmi kategorisinde olan antik sikkelerin tümü, Attalos'un büyük amcası Filetairos'un resmini ve adını taşımaktadır. Antik sikkelerin ön yüzlerinde Attalos'un büyük amcası Filetairos portresi, arka tiplerde Eumenes I sikkelerinde olduğu gibi Athena sağ elinde tutmuş olduğu çelenk ile kral Filetairos ismini taçlandırıyor. Athena'nın önünde ΦIΛETAIPOY - PHILETAIROU lejantı görülmektedir. Sadece antik sikkelerin arka yüzlerinde farklı monogramlar ve küçük semboller görülebilmektedir. [ Arı, Yıldırım, Bolluk boynuzu [ Cornucopia ].

Polybius "Tarih" Grekçe traih
İngilizce çev.: W.R. Patoon (1922) Histories Wikisource'da [1] 15 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
İngilizce çev.: Evelyn S. Shuckburgh (1889) Hİstories Histories7 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce Çev.:Ian Scott-Kilvert (19980) "The Rise Of The Roman Empire, Londra:Penguin Claşsıcs. ISBN 978-014044362  (İngilizce)
Pausanias, Hellados Periegesis, Antik coğrafya
İngilizce çev.:. H. S. Jones; 'Description of Greece Description of Greece25 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strabon, Coğrafya  Antik coğrafya
İngilizce çev. Rev. Canon Roberts ve  Ernest Rhys (ed.) Geograhyre Geography 9 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Livius, "Roma Tarihi"
İngilizce çev.: Rev. Canon Roberts, Ernest Rhys (Ed..) History of Rome History of Rome

Hansen, Esther V. (1971). The Attalıds of Pergamon. İthaca, New York: Cornell University Press; London: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Koşmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalıds of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Helleniştic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

I. Demetrios (Demetrios Papadopoulos), (d. 8 Eylül 1914, İstanbul, ö. 2 Ekim 1991, İstanbul) 16 Temmuz 1972 tarihinde İstanbul Ortodoks Patrikhanesi tarafından Ekümenik Patrik seçildi. Ölümüne kadar bu görevde kaldı.

30 Kasım 1979'da, Patrik I. Dimitrios, o dönemde Papa II. Ioannes Paulus tarafından yönetilen Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodoks Kilisesi arasında resmî teolojik diyaloğun kurulduğunu ilan etti. Ayrıca Anglikan Birliği'ni temsilen iki Canterbury başpiskoposuyla da bir araya geldi.
1987'de I. Dimitrios Vatikan'a gitti ve Papa II. Ioannes Paulus  tarafından kabul edildi. Aziz Petrus Bazilikası’nda düzenlenen görkemli bir törende, Doğu ve Batı’nın patrikleri birlikte, 381 yılında ilk hâliyle tanımlanmış olan İznik İtikadı’nı, tartışmalı Filioque ibaresi olmadan, Yunanca olarak okudular. Papa daha sonra bu olayı ekümenik genelgesi Ut Unum Sint’te hatırlattı.
1990’da Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı sekiz şehirlik gezide Patrik I. Dimitrios, Başkan George H. W. Bush, Hristiyan ve Yahudi liderler ile kamu görevlileriyle görüştü ve şu mesajı yaydı:
“Bugün Ortodoksluk Amerika’da garip ya da yabancı bir unsur değildir. O, onun etinden ve kemiğindendir.”

I. Dimitrios Anicetus (Grekçe: Δημήτριος Ἀνίκητος, "Yenilmez Dimitrios"), Damaytra olarak da bilinir Grek-Baktriya ve daha sonra Hint-Grek kralıydı (Pali dilinde Yona, Sanskritçede " Yavana ") (MÖ 200-167 yılları arasında hüküm sürdü), Baktriya'dan eski kuzeybatı Hindistan. Grek-Baktriya Krallığı hükümdarı I. Euthydemus'un oğluydu ve MÖ 200 civarında onun yerine geçti, ardından günümüzde Afganistan'ın güneyinde, İran'da, Pakistan'da ve Hindistan'da geniş alanları fethetti.
Savaşta hiçbir zaman yenilmedi ve ölümünden sonra halefi Agathocles'in soyağacı sikkelerinde "Yenilmez" (Aniketos ) olarak anıldı. I. Dimitrios, MÖ 186-185 yıllarında başlayan ve bundan sonraki birkaç yüzyıl boyunca kullanılan Yavana döneminin başlatıcısı olabilir.
"Dimitrios" en az iki ve muhtemelen üç Baktriya kralının adıydı. Çok tartışılan II. Dimitrios olası bir akrabaydı, oysa III. Dimitrios (y. MÖ 100 ), ancak nümismatik bulgulardan bilinmektedir.

Dimitrios'un babası Euthydemus, MÖ 210 yılı civarında Seleukos hükümdarı III. Antiohos tarafından saldırıya uğradı. 10.000 atlıyı komuta etmesine rağmen Euthydemus, başlangıçta Arius Nehri (Hari Nehri) dolaylarındaki muharebeyi kaybetti ve geri çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra, Antiochus sonunda yeni hükümdarı tanımaya karar verene kadar, Baktra'nın müstahkem şehrinde üç yıl süren kuşatmaya başarıyla direndi.
Son görüşmeler III. Antiohos ile Dimitrios arasında yapıldı. III. Antiohos'un genç prensin tavırlarından çok etkilendiği ve MÖ 206 civarında kızlarından birini ona eş olarak teklif ettiği söylenir:

"Ve Teleas'ın ikisi arasında gidip gelmesinden sonra, Euthydemus sonunda oğlu Dimitrios'u antlaşmanın şartlarını teyit etmesi için gönderdi. Antiochus genç prensi kabul etti; ve görünüşünden, konuşmasından ve tavırlarının onurundan kraliyet gücüne layık olduğuna karar vererek, önce ona kendi kızlarından birini vereceğine söz verdi ve ikinci olarak kraliyet unvanını babasına bıraktı." Polybius 11.34 
"Genç prens" için kullanılan terim neaniskos'tur (νεανίσκος), bu da yaklaşık 16 yaşında bir prens olduğunu gösterir ve bu da Dimitrios'un MÖ 222 civarında doğduğunu gösterir.

Tacikistan'ın batısındaki Greko-Baktriya'daki Kulob bölgesinde bulunan ve MÖ 200-195 yıllarına tarihlenen bir yazıtta, Heliodotos adlı bir Grek, Hestia'ya bir ateş sunağı adadığında Euthydemus ve Demetrius'tan bahseder:

Dimitrios, MÖ 186'da, General Pushyamitra Shunga'nın Maurya hanedanını yıkmasının ardından kuzeybatı Hindistan'ın işgalini başlattı ve ardından yeni Hint Shunga hanedanını (MÖ 180-78) kurdu. Sri Lanka rahipleri, son Maurya İmparatoru Brihadratha'nın Dimitrios'un kızı Berenice ile evlendiğini belirtiyorlar. Greko-Baktriyalılar, Hint Yarımadası'ndaki Grek göçmenleri korumak için İndus Vadisi'ni işgal etmiş olabilirler. Ayrıca Mauryalılar, Grekler ile diplomatik ittifaklar kurmuştu ve Greko-Baktriyalılar tarafından müttefik olarak kabul edilmiş olabilirler.
Dimitrios ilk olarak Hindukuş'un güneyinde, çok sayıda Grek yaşadığı ancak Seleukos'tan Chandragupta'nın bölgeyi ilhak etmesinden bu yana Mauryas tarafından yönetilen Arachosia eyaletini geri almaya çalışmış olabilir. Isidoros o Charakinos, Part istasyonlarında Dimitrios'un kendisi tarafından kurulduğu varsayılan Demetrias adlı bir koloniden bahseder:

"Ötesinde Arachosia vardır. Partlar buraya Beyaz Hindistan derler; Biyt şehri, Pharsana şehri, Chorochoad şehri ve Demetrias şehri vardır; sonra Arachosia'nın metropolü olan Alexandropolis; Grek'dir ve Arachotus nehri buradan akar. Bu yere kadar topraklar Partların yönetimi altındadır." "Part istasyonları", MÖ 1. yüzyıl 
Grek seferleri doğu Hindistan'daki başkent Pataliputra'ya (bugünkü Patna ) kadar uzanmış olabilir:

" İskender'den sonra gelenler Ganj ve Pataliputra'ya gittiler" (Strabon, XV.698)
"Baktriya'nın isyana neden olan Grekler, ülkenin bereketi nedeniyle o kadar güçlendiler ki, sadece Ariana'nın değil, aynı zamanda Apollodoros Artemitinos söylediği gibi Hindistan'ın da efendileri oldular: ve onlar tarafından İskender'den daha fazla kabile boyunduruk altına alındı - özellikle Menander tarafından (en azından Hypanis'i doğuya doğru geçip Imaüs'e kadar ilerlediyse), çünkü bazıları şahsen onun tarafından, diğerleri ise Baktriyalıların kralı Euthydemus'un oğlu Dimitrios tarafından boyunduruk altına alındı." (Strabon 11.11.1  )
Dimitrios'un Taxila'da hüküm sürdüğü genel olarak kabul edilir (sikkelerinin çoğu Sirkap arkeolojik alanında bulunmuştur). Hint kayıtları ayrıca Greklerin Saketa, Panchala, Mathura ve Pataliputra'ya saldırılarını da anlatır (Gargi-Samhita, Yuga Purana bölümü). Ancak Pataliputra'ya yapılan seferler genel olarak daha sonraki kral I. Menander ve I. Dimitrios'un muhtemelen sadece Pakistan'daki bölgeleri işgal ettiklerine işaret etmektedir. Diğer krallar da toprakları genişletmiş olabilir. MÖ 175 civarında Hint-Grekler kuzeybatı Hindistan'ın bazı bölgelerini yönetirken Şungalar Ganj, Orta ve Doğu Hindistan'da kaldılar.
Kalinga Kralı Kharavela'nın Hathigumpha yazıtında, kendisinden korkan bir Yavana (Grek) kralı veya generalinin morali bozulan ordusuyla birlikte Mathura'ya çekildiğinden bahsedilmektedir. Yavana kralının adı net değildir, ancak üç harften oluşmaktadır ve ortadaki harf ma veya mi olarak okunabilir. R. D. Banerji ve K. P. Jayaswal gibi bazı tarihçiler Yavana kralının ismini "Dimita" olarak yeniden yapılandırdılar ve onu Dimitrios ile özdeşleştirdiler. Ancak Ramaprasad Chanda, Sailendra Nath Sen ve PL Gupta gibi diğer bazı tarihçiler bu yoruma katılmamaktadır.

I. Dimitrios bilinmeyen bir nedenle ölmüştür ve MÖ 180 tarihi, daha sonraki krallar için uygun bir saltanat dönemi belirlemek amacıyla kullanılan bir öneridir; ki bu kralların sayısı çoktur. Bunlardan bazıları eş naip olsalar bile, iç savaşların ve imparatorluğun geçici olarak bölünmesinin olasılığı daha yüksektir.
I. Dimitrios'dan sonra Pantaleon, Antimakhos, Agathocles ve muhtemelen II. Euthydemus adlı krallar hüküm sürmüşlerdir ve kökenleri hakkındaki teoriler hepsinin I. Dimitrios'un veya yalnızca Antimakhos'un akrabaları olduğu yönündedir. Sonunda Baktriya Krallığı yetenekli yeni gelen Eucratides'in eline geçti.
II. Dimitrios daha sonraki bir kraldı, muhtemelen adını aldığı kişinin oğlu ya da yeğeniydi ve yalnızca Hindistan'da hüküm sürdü. Justinus, onun Baktriya kralı Eucratides tarafından yenildiğini belirtir; bu olay, ikincisinin saltanatının sonlarına doğru, muhtemelen MÖ 150 civarında gerçekleşmiştir. II. Dimitrios'un geride bıraktığı generaller Apollodotus ve Menander, onun ölümünün ardından sırasıyla Hindistan kralları ve Hint-Grek Krallığı'nın yöneticileri oldular.
Batlamyus'a göre Arachosia'da bir Demetriapolis kurulmuştur.
Geoffrey Chaucer, Theseus'un Atina'da düzenlediği bir turnuvada dövüşenler arasında Dimitrios'un da adını anar:

Demetrios'un sikkeleri beş tiptedir. Yunanca ve Haroşti efsanelerini içeren iki dilli bir tür daha vardır; bu tür doğal olarak Hint II. Dimitrios ile ilişkilendirilir. Kralın taç giydiği bir serinin I. Dimitrios'un erken dönem eserleri olması muhtemeldir.
Ön yüzünde Gorgon kalkanı, arka yüzünde ise üç çatallı zıpkın tasvir edilen bir seri de bulunmaktadır.
Filleri tasvir eden üç tip de vardır. Birinci tipte Dimitrios (I) Hindistan'ın bilinen bir simgesi olan fil tacıyla tasvir edilmiştir; bu, Büyük İskender'in daha önce sikkelerinde yaptığı gibi, Hindistan'daki fetihlerini ifade eder. Bir tipinde bir fil, diğer tarafında ise zafer çelengi tutan Nike figürü yer alıyor. Bu tür sembolizmi, Antialcidas sikkelerinin arka yüzünde, Nike'nin (Zeus'un desteğiyle) zafer çelengini doğrudan file uzattığı sikkelerde de görmek mümkündür.

MÖ 186 yılında Greko-Baktriyalıların Hindistan'ı istila etmesiyle Gandhara sikkelerinde tek kalıplı döküm paraların tasarımında bir evrim yaşandı; tanrılar ve gerçekçi hayvanlar tanıtıldı. Aynı zamanda madeni para teknolojisi de gelişti ve çift kalıplı madeni paralar (ön ve arka yüzünde) ortaya çıktı. Madeni paraların arkeolojik kazıları, bu madeni paraların ve yeni çift kalıplı madeni paraların, Hint-Grek Krallığı'nın madeni paralarıyla çağdaş olduğunu göstermiştir. Osmund Bopearachchi'ye göre bu sikkeler, özellikle de tanrıça Lakşmi'yi tasvir edenler, muhtemelen I.Dimitrios tarafından Gandhara'yı işgal etmesinin ardından basılmıştır.

Budizm, Hint-Grek kralları döneminde gelişti ve W. W. Tarn, onların Hindistan'ı işgal etmelerinin Sungaların Budizme karşı zulmüne tepki olarak Maurya İmparatorluğu'na desteklerini göstermeyi amaçladığını ileri sürdü. Ancak bu zulüm de tartışmaya açıktır; Romila Thapar gibi çağdaş tarihçiler, anlatılanların bazılarının Budist misyonerlerin abartısının ürünü olabileceğini öne sürmektedir. Thapar, Güney Asya'daki Hint-Grek istilasının tamamen ekonomik motivasyonlara bağlı olduğunu ileri sürüyor.

Madeni paranın ön yüzünde tasvir edilmiş Dimitrios'un "fil" tiplerinden biri sevinçli bir fili temsil eder ve kraliyet boncuk ve makara dekorasyonuyla çevrili olduğundan bir kralla aynı seviyede değerlendirilmiştir. Budizmin ve Gotama Buda'nın sembollerinden biri olan fil, muhtemelen Dimitrios'un Budizm'e kazandırdığı zaferi temsil ediyor. Alternatif olarak, filin Hindistan'ın başkenti Taxila'nın (Tarn) olası bir sembolü veya Hindistan'ın bir bütün olarak sembolü olduğu da tanımlanmıştır.
Madeni paranın arka yüzünde, muhtemelen Grekler ve Şungalar arasındaki barışın bir temsili iki savaşan yılan arasındaki uzlaşmanın sembolü olan kadüse tasvir edilmiştir ve aynı şekilde Budizm ile Hinduizm arasında da (MÖ 3.-2. yüzyılda Hindistan'daki Maurya İmparatorluğu'nun damgalı madeni paralarının sembolü olarak da kadüse ortaya çıkmıştır) benzerlikler vardır.
I. Menander ve II. Menander'ın daha sonraki Grek sikkelerinde belirgin Budist sembolleri bulunur, ancak I. Dimitrios'un fetihleri Hindistan'daki Budist dinini etkilemiştir.

Özel

Genel

Coins of Demetrius
More coins of Demetrius
Catalogue of coins of Demetrius

Demetrios Poliorketes (/dɪˈmiːtriəs pɒliɔːrˈsiːtiːz/; Grekçe: Δημήτριος Πολιορκητής, Dēmḗtrios Poliorkētḗs, çev. 'Kentlerin Kuşatıcısı'; MÖ 337 – MÖ 283), İskender'in ölümünün ardından girilen taht mücadelelerinde yer almış, Makedon Yunan bir soylu ve askeri komutandı. MÖ 306 – 301 yılları arasında Asya'nın, MÖ 294 – 288 yılları arasında ise Makedonya'nın kralı oldu. Antigonos Hanedanı'nın bir üyesi olan Dimitrios, bu hanedanın kurucusu I. Antigonos ve eşi Stratoniki'nin oğluydu. Ayrıca, Hellenistik Yunanistan'da Makedonya'yı yöneten aileden ilk kişi olarak bilinmektedir.
MÖ 307 yılında Dimitrios, Kassandros'un Atina'daki valisi Phalerumlu Dimitrios'u başarılı bir şekilde devirdi ve MÖ 306 yılında Salamis Muharebesi'nde I. Ptolemaios'u yenilgiye uğrattıktan sonra, babasına Ege Denizi'nden Orta Doğu'ya kadar uzanan topraklarda "basileus" ("kral") ünvanı verdi. MÖ 305 yılında o zamana kadar bilinen en gelişmiş makinelerin kullanıldığı başarısız olan Rodos Kuşatması'ndan sonra "Poliorcetes" ("kuşatıcı") mahlasıyla anılmaya başladı. Antigonos ve Dimitrios, hegemon (önder) olarak Hellen Birliği'ni yeniden kurmayı planlarken, Diadohoi (Kassandros, I. Seleukos, I. Ptolemaios ve Lisimahos) koalisyonu, MÖ 301 yılında İpsos Muharebesi'nde onları yenilgiye uğrattı; Antigonos savaş sırasında öldü ve imparatorluğunun Asya toprakları kaybedildi. MÖ 294'te Dimitrios, Atina'nın kontrolünü ele geçirdi ve kendini Makedonya kralı olarak kabul ettirerek 288 yılına kadar hüküm sürdü. Nihayetinde Pirus ve Lysimakhos tarafından kovuldu ve daha sonra Kilikya'da Seleukos'a teslim oldu ve MÖ 283 yılında burada öldü. Uzun bir istikrarsızlık döneminin ardından, Dimitrios'un oğlu II. Antigonos, hanedanı krallıkta pekiştirerek, Yunanistan'ın büyük bir bölümü üzerinde hegemonya kurdu.
Dimitrios, özellikle poliorketika (kuşatma) alanındaki yeniliklerle ilgilendi ve tüm kuşatmaları başarılı olmasa da —örneğin Rodos Kuşatması— kuşatma savaşları tarihinde bir iz bıraktı. Bu kuşatmaları, yaşadığı dönemde, kuşatma makinelerinin yaygın kullanımı, kuşatmaları desteklemek amacıyla büyük lojistik prosedürlerin kurulması, amfibi savaşın yaygınlığı ve kuşatmalarının hızlı gerçekleştirilmesi gibi unsurlarla öne çıktı. Bununla birlikte Dimitrios, askeri bir mimar olarak Atina, Sicyon ve Korint de dahil olmak üzere, şehirleri savunma mimarisi yenilikleriyle tahkim etti.

I. Dimitrius Soter (Yunanca: Δημήτριος Σωτήρ), (d. MÖ 185 - ö. MÖ 150), Unvânı Soter (Yunanca: Σωτήρ - "Kurtarıcı"). MÖ 161 – MÖ 150 doneminde Helenistik Seleukos İmparatorluğu'nun hükümdarıydı.

MÖ 186 yılında doğan Demetrius'un babası IV. Seleukos Philopator, annesi IV.Laodice'dir. Roma ile yapılan Apamea Antlaşması uyarınca MÖ 178'de Roma'ya rehin olarak gönderildi. Amcası IV. Antiokhos Epiphanēs'in Kasım/Aralık MÖ 164'te ölmesiyle Selevkos tahtına geçmesi gerekirken, General Lysias tarafından Selevkos tahtına üvey kardeşi ve kuzeni olan V. Antiokhos Eupator oturtuldu. Ancak bu durumu kabul etmeyerek Roma'dan Selevkos tahtına geçmek için izin istese de kendisinin Roma'dan gitmesine izin verilmemiştir. Bu duruma Romalılar'ın 22 yaşlarında olan Demetrius yerine 8/9 yaşlarındaki V. Antiokhos'un kendileri açısından daha tehlikesiz bulmaları düşünülmektedir. MÖ 161'de Roma'dan kaçarak Suriye'ye gelen Demetrius burada kendini kral ilan ettikten kısa süre sonra V. Antiokhos Eupator ve Lysias'ı ele geçirerek öldürttü.
Tahta geçtiğinde Media Eyaletinin satrapı olan ve MÖ 163'ten beri bu toprakları yarı bağımsız olarak yöneten Timarchus'la mücadeleye girişti. Bu esnada Yahudi isyanlarıyla da uğraşmak zorunda kaldı. MÖ 161'de Adasa Muharebesinde ordusu yenilirken genarali Nicanor'da hayatını kaybetmişti. Ertesi yılı günümüz Ramallah yakınlarında yaşanan Elasa Muharebesinde Yahudi isyancılar yenilgiye uğratılırken liderleri Judah Maccabe'de öldürülmüştür. Bunlar yaşanırken isyancı Timarchus, Ermeni Kralı I. Artaxias'ın desteğiyle Babil'e kadar gelse de Demetrius onu yenerek öldürmüş ve böylelikle krallığının tümünde hakimiyetini sağlayabilmiştir.
Babilliler tarafından, kendilerini Timarchus yönetiminden kurtarmasına izafen kendisine “Soter (Kurtarıcı) unvanı verilmiştir.
Demetrius her ne kadar tüm krallığa hakim olsa da bu durum çok uzun sürmedi. MÖ 152’den itibaren isyancı Timarchus’un kardeşi Herakleides’in desteğini alan ve aslen İzmirli orta sınıf bir aileden olmakla birlikte kendisinin IV. Antiokhos Epiphanēs ile IV. Laodice’nin oğlu olduğu iddiasında bulunan Alexander Balas’ın krallık iddiasıyla uğraşmak zorunda kaldı. Kapadokya Krallığı ile Ptolemaios Krallığı bu durum karşısında Alexander Balas’ı desteklediği gibi Ptolemaios Kralı VI. Ptolemy Philometor kızı Cleopatra Thea’yı da onunla evlendirdi. Yahudiler de bu yeni kralı desteklerken, Roma senatosu da Alexander Balas’ın taht iddiasını onayladı. Demetrius tüm gelişmeler karşısında oldukça zor durumda kaldı.
MÖ 150 yılında Suriye’de yaşanan bir muharebede hayatını kaybetmiş ve yerine Alexander Balas, Seleukos Devleti’nin başına geçmiştir.

Jona Lendering, "Demetrius I Soter", Livius,org websitesinde  (İngilizce) [1] 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Polybius (İng.Çev.: Evelyn S. Shuckburgh. (1889  Perseus Ed.), Histories [2] Bölüm:31.2, 31.11-15, 32.2, 32.10, 33.19 (İngilizce)

I. Eumenēs (UFA: evmenis) (Yunanca: Εὐμένης), Pergamon Krallığı'nın ikinci yöneticisi. MÖ 263-241 yılları arasında yöneticilik yapmıştır. Attalos Hanedanı'nın kurucusu Philetairos'un vârisi ve yeğenidir.
Babası, kurucu Philetairos'un kardeşi Eumenēs, annesi Satyra'dır. Pergamon bir krallık olacak kadar geniş alana yayılmadığından kral olarak değil hanedan (dynast) olarak adlandırılır. Hüküm sürdüğü dönemde, küçük bir kent devletçiği olan Pergamon'un çevresine tutunmasına, komşu kentlerle dostluğun gelişmesine çalışmıştır.

Hansen, Esther V. (1971). The Attalids of Pergamon. Ithaca, New York: Cornell University Press; London: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Kosmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalids of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Hellenistic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kleopatra I Syra (Yunanca: Κλεοπάτρα Σύρα) Seleukos İmparatorluğu'nun bir prensesi ve Ptolemaik Mısır  Kraliçesidir. Mısırlı V. Ptolemy ile evlendi ve MÖ 180'de kocasının ölümünden MÖ 176'da kendi ölümüne kadar oğulları VI.Ptolemy'nın azınlığı sırasında Mısır'ın naibi idi.

Kleopatra I, Seleukos İmparatorluğu'nun Kralı III.Antiochus  ve Kraliçe III.Laodice'ün kızıydı.

Antiochus MÖ 197'de, Küçük Asya'da daha önce Mısır'ın Ptolemaios krallığının kontrolü altındaki bir dizi şehri ele geçirmişti. Romalılar, MÖ 196'da Lysimachia'da Seleukos kralı ile pazarlık yaptıklarında Mısır çıkarlarını desteklediler. Antiochus III yanıt olarak Ptolemy V ile barışmak ve kızı Kleopatra I ile Ptolemy V ile evlenmek istediğini belirtti. MÖ 195'te nişanlandılar ve evlilikleri MÖ 193'te Raphia'da gerçekleşti.  O zamanlar Ptolemy V yaklaşık 16 yaşındaydı ve Kleopatra I yaklaşık 10 yaşındaydı. Daha sonra Mısır'ın Ptolemaios kralları Kleopatra'nın çeyiz olarak Coele-Suriye'yi aldığını ve bu nedenle bu bölgenin yine Mısır'a ait olduğunu iddia edeceklerdi. Durumun bu olup olmadığı belli değildir. Bununla birlikte, pratikte, Coele-Suriye, MÖ 198'deki Panium Savaşı'ndan sonra bir Seleukos mülkiyeti olarak kaldı. 
İskenderiye'de, Kleopatra'ya Suriyeli deniyordu. Ptolemaios kültünün bir parçası olarak, kocasıyla birlikte Theoi Epiphaneis olarak onurlandırıldı. Eski Mısır geleneğine uygun olarak, aynı zamanda V.Ptolemy, adelphe  (= kız kardeşi) olarak da adlandırıldı. MÖ 185'te Memphis'te düzenlenen bir rahipler sinodu, V. Ptolemy'nin MÖ 196'da aldığı (Rosetta taşına yazılmış) tüm onurları karısına transfer etti. MÖ 187'de Kleopatra'ya vezir tayin edildi.

MÖ 180'de kocasının ölümü üzerine, küçük oğlu Ptolemy VI adına hüküm sürdü. Kocası olmadan yöneten ilk Ptolemaios kraliçesiydi. Bu, M.Ö. 179 ile M.Ö. 176 yılları arasında yazılan papirüs üzerindeki tarih formüllerinden çıkarılabilir, burada Kleopatra I Thea Epiphanes olarak anılır ve adının oğlununkinden önce yazılmasıdır. Ayrıca oğlunun adını da taşıyan kendi sikkelerini basmıştır.
Ptolemy V, ölümünden hemen önce Seleukos krallığına karşı bir savaş düzenlemeyi planlamıştı, ancak Kleopatra I tek hükümdar olduğunda, kardeşi Seleucus IV Philopator'a yönelik savaş hazırlıklarını derhal sona erdirdi.
Kleopatra MÖ 176 civarında öldü. Ölümünden bir yıl sonra, oğlu VI. Ptolemy ve kızı Kleopatra II evlendi.

Kleopatra ve V.Ptolemy in üç çocuğu vardı:

22 Haziran 2010'da arkeologlar, Lübnan sınırına yakın İsrail'deki Tel Kedesh'te Kleopatra'nın resmini taşıyan bir altın sikke ortaya çıkardılar. İsrail'de şimdiye kadar bulunan en ağır ve en değerli altın para olduğu bildirildi.

Özel

Genel
Stähelin, Kleopatra 14). In: Realencyclopädie der Classischen Altertumswissenschaft, cilt. XI 1, 1921, sütun. 738-740.
Werner Huß, Ägypten in hellenistischer Zeit (Hellenistik Dönem Mısır). Münih 2001, s. 499; 514f .; 535; 537-540.
Günther Hölbl, Geschichte des Ptolemäerreichs (Ptolemaios İmparatorluğu Tarihi). Darmstadt 1994, s. 125; 127f .; 147f .; 153.

I. Mithridatis Kallinikos (Yunanca: Μιθριδάτης ὀ Кαλλίνικος), MÖ 2. yüzyılın sonlarında ve MÖ 1. yüzyılın başlarında yaşamış Orontes Ermeni kökenli bir kraldı. Mithridatis, Kommagene Kralı Sames II Theosebes Dikaios'un prensi, oğlu ve halefiydi. MÖ 109'daki halefiyetinden önce, barış ittifakı kapsamında Kral Antiochus VIII Grypus ve Ptolemaios prensesi Tryphaena'nın kızı Suriye Yunan Prensesi Laodice VII Thea ile evlendi. Mithridatis, Yunan kültürünü benimsedi. Laodice, Mithridatis'e Kommagene'nin prensi ve gelecekteki kralı I. Antiohos Theos (MÖ 86 – 38) adında bir oğul doğurdu. Mithridatis, M.Ö. 70 yılında öldü. Yerine ve Antiohos geçti.

Kommagene hükümdarları listesi
Nemrut Dağı

Özel

Genel
Babaie, Sussan; Grigor, Talinn (2015). Persian Kingship and Architecture: Strategies of Power in Iran from the Achaemenids to the Pahlavis. I.B.Tauris. ss. 1-288. ISBN 9780857734778. 
Erskine, Andrew; Llewellyn-Jones, Lloyd; Wallace, Shane (2017). The Hellenistic Court: Monarchic Power and Elite Society from Alexander to Cleopatra. The Classical Press of Wales. ISBN 978-1910589625. 
Garsoian, Nina (2005). "Tigran II". Encyclopaedia Iranica. 
Marciak, Michał (2017). Sophene, Gordyene, and Adiabene: Three Regna Minora of Northern Mesopotamia Between East and West. BRILL. ISBN 9789004350724. 
Sartre, Maurice (2005). The Middle East Under Rome. Harvard University Press. ISBN 9780674016835.

I. Mithridatis (Yunanca Mιθριδάτης Kτίστης; MÖ 302-266 arası hüküm sürdü), Anadolu'daki Pontus Krallığının kurucusudur. Aynı zamanda ktistes yani kurucu lakabıyla bilinmektedir.).
Mitridat Ktistes'in babası Kios'lu Mitridat, (günümüzde Bursa olan o zaman daha iyi bilinen klasik ismi olan "Prusias ad Mare" adını  almamış olan) "Kios" şehrinin hükümdarıydı. İskender'in ölümünü izleyen taht mücadeleleri sırasında I. Antigonos, rakibi Kassandros'in Kios'lu Mitridat ile entrika çevirdiğinden şüphelenir ve MÖ 302 veya 301'de, baba Mitridat'ı öldürtür. Antigon, oğul Mitridat'ın niyetlerinden de şüphelendiği için onu da öldürme planları hazırlar. Ancak Mitridat Ktistes, arkadaşı I. Dimitrios'un ikazı üzerine bir grup destekçisiyle Paflagonya'ya kaçar. Orada Kimiata'da güçlü bir kaleye yerleşirler. Tarihi kayıtlarda bundan sonraki 20 yıl konusunda bilgi bulunmamaktadır. Zamanla çeşitli yerlerden gelen pek çok başka askerî birlikler de ona katılır ve bu sayede Mitridat Pontus üzerindeki egemenliğini genişletir. Sonunda oğlu Ariobarzanes komutasındaki birlikler Amatris (günümüzdeki Amasra'yı) ele geçirmesiyle, Pontus Krallığı Karadeniz kıyısında bir üs edinir.
Mitridat'ın basileus unvanını edindiği MÖ 281'in Pontus Krallığı'nın doğduğu yıl kabul edilebilir. Aynı yıl Bitinya'daki Herakleia Pontiki ile ittifak kurup onları Seleukos'a karşı müdafaa eder.
Daha sonraları Mitridat, I. Ptolemaios'un yolladığı birliklere karşı Galatlı paralı askerleri kullanır ve Mısırlıları denize döker. Bu Galatlar sonraları Ankyra civarına yerleşirler.
Mitridat'in hükümdarlığı 36 yıl sürmüştür. MÖ 266'da ölümünden sonra yerine oğlu Ariobarzanes geçti. Krallığın başkenti olan Amasya'ya yakın bir kral mezarına gömülmüştür. Sinop'un düşmesine kadar, aynı mezarlıkta Pontus Krallığı'nın diğer bütün kralları da gömülmüştür.

Pontus Krallığı
Pontus Kralları listesi

Appian, The foreign wars3 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Horace White (translator), New York, (1899)
Hazel, John; Who's Who in the Greek World, "Mithridates I" (1999)
Memnon, History of Heracleia25 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Andrew Smith (çevirmen), (2004)
Plutarch, Parallel Lives, "Demetrius11 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", John & William Langhorne (çevirmen), (1770)
Smith, William (editor); Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, "Mithridates III", Boston, (1867)
Strabo, Geographica 8 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., H. C. Hamilton & W. Falconer (çevirmenler), London, (1903)
B. C. McGing (1986). The Foreign Policy of Mithridates VI Eupator, King of Pontus. BRILL. s. 19. ISBN 9004075917.

I. Nikomidis (Yunanca: Nικoμήδης; h. MÖ 278– 255) üçüncü Bitinya hükümdarıdır.

İkinci Bitinya Kralı olan I. Zipoitis'in tahta MÖ 278'de çıkan en büyük oğludur. İki kardeşini öldürdükten sonra kendi hükümdarlığını başlattı. Ancak daha sonra II. Zipoitis olarak bilinen üçüncü kardeşi ona karşı bir isyan başlattı ve bir süreliğine Bitinya'nın büyük bir kesiminde kendi bağımsız iktidarını sürdürdü.
Kardeşinin isyanı devam etmekte iken I. Nikomidis, Seleukos İmparatorluğu hükümdarı I. Antiohos Soter ordularının tehdidi altında bulunmaktaydı ve hükümdar babası I. Zipoitis ile zaten bir savaş yapmıştı. Bu tehlikeyi karşılamak için I. Nikomidis önce Heraclea Pontica (şimdiki Karadeniz Ereğlisi) şehri ile sonra da Makedonya'da hüküm süren Antigonos Hanedanı'ndan II. Antigonos Gonatas ile Seleukos aleyhine ittifak antlaşmaları yaptı. Fakat bu tehlike Bitinya'ya fazla zarar vermeden geçirildi. Seleukos ordusu hiçbir muharebe olmadan Bitinya'ya girip tüm Bitinya arazilerini ele geçirdi ama tutunamayıp geri çekilmek zorunda kaldı.
Bu tehlike geçtikten sonra Nikomidis ülkenin önemli kısımlarında hüküm süren kardeşi Zipoitis'e karşı gelmek için hazırlığa başladı. Krallık Yunan savaşçılardan kurulu bir paralı ordu geliştirdi. Bu arada Leonnorius ve Lutarius adlı kabile liderleri altında Keltler Trakya'dan inmiş ve MÖ 277'de Bitinya elinde bulunan Byzantium şehrini kuşatmışlardı. Nikomidis bu Kelt kabileleri ile ittifak kurdu ve onların askerlerini de kendi kurduğu orduya dahil etti. Bu ordu ile kardeşi II. Zipoitis üzerine yürüdü. Yapılan muharebede galip gelerek rakibi olan kardeşini yakalatıp idam ettirdi ve Bitinya'nın bütün bölgelerinde hükümdarlık sürmeye başladı.
Bundan sonraki yaşamına dair elimizde detaylı hiçbir belge yoktur. Ancak Kelt'lerle savaştığı bilinmektedir ama bunun neden, ne zaman başlayıp nasıl geliştiği ve nasıl sonuçlandığı hakkında hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bazı tarihçiler MÖ 255'te ölene kadar Bitinya'da barış altında yaşadığını kabul ederler.

İki defa evlendiği bilinmektedir. Birinci karısı olan Frigyalı Ditizele'den iki oğlu (Prusias ve Ziaelas) ve bir kızı olmuştur. İkinci karısı olan Bitinyali Etazeta teşviki ile, öldüğünde bu karısından olan oğlunun yerine geçmesini vesayet etti. Bu oğlunun yaşı küçük olduğu için ona naip olarak Makedonya hükümdarı "Antigonus Gonatas" ve Mısır hükümdarı II. Ptolemaios'i seçmişti ve bunların desteğini sağlamak için serbest şehirler olan Heraclea, Byzantium ve Cius şehirlerinin üst-hükümranlığı hakkını bu devletlere vesayet etti.
Buna rağmen I. Nicomedes öldükten sonra birinci karısından olan oğlu Ziaelas Bitinya tahtını ele geçirdi.
Nikomidis'in sanat ve mimariye çok hevesli olduğu bildirilmektedir. Knidos şehri için ünlü antik Grek heykeltıraş Praxiteles tarafından yapılmış olan Knidos Afroditi heykelini Knidos şehrinin bütün kamu borçlarını ödeme karşılığında satın almayı teklif ettiği yazılmaktadır. Nikomidis'in bıraktığı en önemli eser, babası ve diğer Hellenistik hükümdarlar gibi, yeni bir şehir kurup onun gelişmesi için kolonicileri yerleştirmesi idi. Bu yeni şehrin yeri için eski Megara kolonicilerinin kurmuş olduğu bir sahil şehrinin yakınında bir arazi seçti. Kurulan yeni şehre kendi adına izafeten Nicomedia (şimdiki İzmit) adı verilmiştir. Bu şehir kısa zaman Roma İmparatorluğu başkentliğini yapmış; altı yüzyıl Anadolu'nun zengin ve gelişmiş şehirleri arasında bulunmuştur ve günümüzde de İzmit şehri olarak bu önemli durumunu korumaktadır.

"Nicomedes I" isimli maddenin alındığı eser Encyclopædia Britannica (1911)
Smith, William (editor); Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, "Nicomedes I"12 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Boston, (1867)

I. Ptolemaios Soter veya Batlamyus (Yunanca: Πτολεμαίος Σωτήρ, Ptolemaios Soter; d. MÖ 367 - ö. MÖ 283), Büyük İskender'in bir generali olup onun ölümünden sonra Diadokhlar mücadelesinde öne çıktı. Diadoki devletlerinden biri olarak Antik Mısır'da MÖ 305/304'te firavun unvanını da alarak (MÖ 305 - MÖ 285) döneminde krallık yapmıştır. Ptolemaios Krallığı ve Ptolemaios hanedanı kurucusudur. Kurduğu hanedana babasının ismine atfen da Lagidan hanedanı ismi de verilmiştir.
Ptolemaios'un annesi Makedonyalı Arsinoe'dur. Babasının kim olduğu tam olarak bilinmemektedir. Eski zamanlardan beri ya Lagus isimli bir Makedonyalı soylu ya da Makedonya Kralı II. Filip'in gayrimeşru oğlu olduğu bildirilmiştir. Eğer II. Filip'in gayrimeşru oğlu ise Ptolemaios Büyük İskender'in yarı kardeşi olmaktadır. Bazı tarihçiler bunun Ptolemaios için bir propaganda vasıtası olduğunu kabul etmektedirler. Ptolemaios'un Büyük İskender'in en güvenilir bir generali olduğuna şüphe yoktur; İskender'e şahsen bağlı olan 7 koruyucu (somatophylakes) arasında bulunmuştur.

Büyük İskender'den birkaç yaş daha büyük olmakla beraber onun en yakın çocukluk arkadaşıydı. İskender, Aristo'dan ders almakta iken onunla birlikte ders alan soylu çocukları arasında bulunduğu bildirilir. İskender gençken MÖ 337'de kısa bir müddet için sürgüne gönderilmişken Ptolemaios'da onunla birlikte sürgüne gitmişti. Babası II. Filip ölüp İskender Makedonya tahtına geçmesinden itibaren onun ölümüne kadar devamlı olarak onun yanında bulundu. Genç kralın MÖ 336-337'deki Avrupa'daki seferlerine onun yanında katıldı. MÖ 330'da İskender'e şahsen bağlı olan 7 koruyucudan (somatophylakes) biri olarak seçildi ve İskender'in Anadolu, İran, Orta Asya'da Baktiriya ve Hindistan'ı kapsayan Asya Seferinde devamlı yanında bulundu. Seferin Baktriya'dan Hindistan'a Hydapas (şimdiki Jhelum) Nehri ve kara taşıması ile güneye inmesinde nehirdeki Makedonya filosu komutanlığını (trierarchos) yüklendi. İskender tarafından şerefle taktim edildi. 324'te İskender'in Susa'da tertip ettiği Yunan ordu idarecilerinin Persler kızlarla evlenme merasimlerinde İskender'in isteği üzerine Pers prensesi, satrap II. Erdevân'ın kızı Artakama ile evlendirildi. Ama İskender'in uzun süren klasik dünya fethi amaçlı askeri seferine istirak eden Atinalı yüksek sınıf hayat kadını olan Thais'de Ptolemaios'un bu seferde devamlı eşi mevkini taşımıştı.

Büyük İskender MÖ 323'te öldüğü zaman geride bıraktığı imparatorluk arazilerinin idaresinin paylaşılması için Babil'de yapılan toplantı ve anlaşmayı organize eden Ptolemaios olmuştu. Bu Babil Bölünmesi anlaşmasına göre İskender'in süvari generali Perdikkas İskender'in Roksana'dan olacak çocuğunun doğumunu beklerken provizyonel olarak İmparatorluk taht naibi seçildi ve İskender'in piyade kuvvetleri generali Meleagros onun yardımcısı olacaktı. İskender'in piyade generalleri tarafından yarı kardeşi Filip Arrhidaeus ve yakında dogması beklenen (ve erkek olursa) IV. Aleksandros adını alacağı kabul edilen Roksana'nın bebeği ise itibari olarak imparator kabul edileceklerdi. Diğer generaller ise imparatorluğun değişik bölgelerinde çok büyük yetkilerle satrap olarak seçilmişlerdi. Ptolemaios böylece Mısır'ın satrapı oldu. İskender'in şahsen satrap olarak atadığı Yunan Cleomenes de Ptolemaios yanında yardımcı satrap olarak kaldı. Ptolemaios imparatorluk merkezinden hiç izin almadan harekete geçerek Libya (Sirenayka)'yı da eline geçirip kendine bağladı.

Fakat generaller arasında bu Babil Bölünmesi anlaşması bir barışa sonuç vermedi ve değişik lider kişiler arasında uzun süren savaşlara yol açtı. Bu ortaya çıkan lider kişilere Diadohi ve savaşlara da Diadohi Savaşları adı verilmektedir.
Değişik Diadohi arasında yapılan ve çeşitli safhalarında değişik kişilerini birbirleriyle savaşa giriştikleri çok uzun süren Diadohi Savaşları'nda Ptolemaios çok belirli stratejiler uyguladı.
Ptolemaios'un ilk stratejik hedefi Mısır'ı güvence altında idare etmek oldu. Bu hedefe varmak için de Mısır'ın etrafında bulunan ülkeleri eline geçirip idaresi altına almak oldu. Bu nedenle Sirenayka, Kıbrıs, güney Suriye ve Filistin'in Yahudiye eyaletlerini idaresi almayı başardı.

Perdikkas'ın İskender'in kızkardeşi Kleopatra ile evlenmesi generallerinden Antipatros, Krateros, Antigonos ve Ptolemaios'un birleşip gizli bir birlik kurmalarıyla sonuçlandı. Fakat savaş, Ptolemaios'un türlü entrikalarla İskender'in Makedonya'ya götürülmekte olan naaşını ele geçirip Mısır'a getirmesiyle başladı. Geleneklere göre Makedonya kralları taht haklarını seleflerinin naaşı için cenaze töreni tertip etmeleriyle gösterirlerdi. İmparatorluk taht naibi olan Perdikkas'ın İskender için cenaze töreni tertip etmesi kendi için imparatorluk yolunu açma çabası olarak yorumlandı. Ptolemaios bunu önlemek için büyük bir çabayla Makendonya yolundayken Büyük İskender'in naaşını alıp Mısır'a getirtmeyi başardı ve naaşı geçici olarak Memfis'e yerleştirdi. Ptolemaios, ardından, imparatorluk taht naibi olan Perdikkas aleyhine kurulan koalisyona katıldığını açıkladı. Perdikkas, Ptolemaios'u diğerleri arasında kendine en güçlü rakip olarak görüyordu. Ptolemaios'un imparatorluk tahtına çıkma niyetinden şüpheleniyordu. Ptolemaios yardımcısı Cleomenes'i, Persikkas'ın casusu olarak suçlayarak idam ettirdi. Böylece Cleomenes'in kendi için topladığı çok büyük bir hazineyi eline geçirdi.
Perdikkas MÖ 321'de Mısır seferine çıktı. Ptolemaios savunmasını Nil kıyılarında başlattı. Perdikkas'ın Nil'i geçme girişimi 2000 askerinin hayatına mal olunca askerlerinin güvenini kaybetti. Emri altında bulunan komutanlardan Peithon, Seleukos ve Antigenes, Perdikkas'ın çadırında toplantı sırasındayken onu öldürdüler ve durumu Ptolemaios'a bildirdiler. Ptolemaios hemen Nil'den karşı kıyıya geçerek bir gün önce düşman olan orduya erzak sağladı.
Ptolemaios'a, Perdikkas'ın görevi olan, imparatorluk taht naipliği teklif edildi. Ama Ptolemaios bunu kabul etmedi. Bu Ptolemaios'un kendi güç merkezinin güvenliğini arttırma politikasının bir diğer gösterisidir. Ptolemaios daima İskender'in yerine geçerek çok daha büyük hedeflere ulaşmaktansa elindeki daha küçük ama daha güvenli gücü ve toprakları tercih etme politikasını gütmüştür. Ptolemaios Perdikkas'ı öldüren generallerle anlaşarak imparatorluk taht naipliğinin Filip Arrhidaeus ile general Peithon'a verilmesini sağladı. Bu iki yeni naip, Antipatros ile Triparidisus adı verilen bir diğer anlaşma yaptılar. Antipater böylece imparatorluğun tek taht naibi oldu. MÖ 320'de ise Antipater, Ptolemaios'un Mısır'ın hükümdarı olduğunu kabul etti ve onun elinde bulunan arazilere Kudüs ve civarının da katılmasına onay verdi.

Suriye'yi ilk işgali 318'de oldu ve aynı zamanda Kıbrıs'ta bulunan küçük krallıkları vasal ederek Kıbrıs üzerinde bir hegemonya kurdu. MÖ 315'te Asya'ya üst kral olarak kabul edilmiş olan Tek-gözlü Antigonos daha fazla güç kazanmak için tehlikeli politikalar uygulamaya başlaması ile I. Ptolemaios ona karşı bir ittifaka üye oldu ve savaşın başlamasından önce Suriye'den ordularını geri çekti. Kıbrıs'ta ise Antigonos taraftarları ise savaşa girişti ve MÖ 313'te Kıbrıs'ı yeniden eline geçirdi. Kirene'deki bir isyanı ise aynı şiddetle bastırdı.
MÖ 312'de I. Ptolemaios ve Babil'in kaçak olan satrapı Seleukos ile anlaşarak her ikisi de orduları ile Suriye'ye girdiler ve I. Antigonos'un oğlu olan ve Poliorsetes ("şehirleri kuşatan") lakabı taşıyan Makedonya kralı I. Dimitrios'u Gaza Muharebesinde yendiler. Ptolemaios yeniden Suriye'ye işgal etti. Fakat Antigonos büyük bir orduyla Suriye üzerine yürüyünce tekrar bu ülkeden geri çekilmek zorunda kaldı. 311'da birbiriyle savaşan eski İskender generalleri arasında bir barış imzalandı. Bundan hemen sonra İskender'in hayata kalmış ve üst kral olarak kabul edilmiş olan oğlu IV. Aleksandros Makedonya'da bir suikasta uğrayarak katledildi. Böylece Mısır Satrapı olan Ptolemaios'un üzerinde iktidarda olan bir kişi kalmadı ve Ptolemaios özerk oldu.
Fakat barış uzun sürmedi. MÕ 309'de Ptolemaios'un komuta ettiği bir Mısır donanması gelerek Anadolu'nun batısındaki Antigonos idaresindeki Lidya ve Kariye liman şehirlerini ele geçirdi. Sonra Ptolemaios ana Yunanistan'a geçerek MÖ 308'de Korint, Sıkyön ve Megara şehirlerini de eline geçirdi. MÖ 306'da Dimitrios komutasında bir büyük donanma Kıbrıs'a hücuma geçti. Orada bulunan Ptolemaios'un kardeşi olan General Menelaus Kıbrıs'ta Salamis Deniz Muharebesi'ni kaybedip Dimitrios'a esir düştü. Bundan sonra Ptolemaios'un Kıbrıs'taki egemenliği tümüyle son erdirildi.

O zamana kadar satrap oldukları kabul edilen Antigonos ve Dimitrios, bundan sonra kendilerini kral ilan edip Kral unvanı taşımaya başladılar. Buna karşılık veren Kassandros, Lisimahos ve I. Seleukos Nikator'da kendilerinin kral olduğunu bildirdiler. MÖ 306'nın kışında Kıbrıs'ta zafer kazanıp orayı zapteden Dimitrios bu sefer Mısır'ı eline geçirmeye karar verip oraya donanmasını ve ordusunu gönderdi. Fakat Ptolemaios Mısır'da çok emniyetli olarak yerleşmişti ve ülkenin sınırlarını çok ustalıkla korumayı başardı. Bu başarıdan sonra Ptolemaios Mısır'da hükûmet etme ile yetinip Antigonos'a karşı bir askeri sefere girişmedi. Fakat MÖ 305/304'te Rodos'u işgal etmek amacıyla Dimitrios adayı kuşattığında Ptolemaios Rodoslulara büyük desteklerde bulunup Dimitrios'un kuşatmasını kırmayı başardı. Coğrafyacı Pausanias bu kuşatmayı kırmasından çok minnettar olan Rodosluların Ptolemaios'a "Soter (kurtarıcı)" unvanı verdiklerin bildirir. Birçok modern tarihçiler bunun doğru olduğunu kabul etmektedirler. Fakat elde bulunan sikkeler bu iddiayı desteklememektedirler. Elde bulunan Ptolomais Mısır devleti sikkelerinde "Soter" lakabı ancak en Önce MÖ 263'te darbedilen II. Ptolemaios sikkelerinde bulunmaktadır ve bu tarihten önce basılmış sikkelerde "Soter" lakabı görülmemektedir.
MÖ 320'de Helenik devletler arasında Antogonus aleyhine ittifak tekrar ortaya çıkarıldı. Ptolemaios da bu ittifaka katıldı. Antigonos Anadolu'da Lisimahos ile savaşta iken bu fırsattan faydalanan Ptolemaios Suriye'yi yeniden işgali altı

I. Seleukos Nikatōr (Grekçe: Σέλευκος Νικάτωρ [seleu̯kos nikatɔːr] Transliterasyon: Séleukos Nikátōr; OT: Selefkos Nikator; Türkçe Kullanımlar: Selefkos, Selevkos; d. MÖ 358 - ö. MÖ 281) Büyük İskender'in Makedon kumandanı. İskender'in ölümünden sonra başlayan Diadohi Savaşları'nda Seleukos, Seleukos hanedanını ve Seleukos İmparatorluğu'nu kurmuştur. Krallığı İskender'den sonra kurulan devletler arasında Roma yayılmasına karşı en uzun süre direnen ülkelerden biridir. Mısır'daki Ptolemaios Krallığı Seleukosların çöküşünden sonra 34 yıl daha dayanabilmiştir.

I. Seleukos, Orestisli Antiohos'un oğludur. Makedonyalı III. Filip'in ve Laodis'in generallerinden biridir. MÖ 333 yılında, yirmi üç yaşındayken, Büyük İskender'in Asya seferine giden ordusuna katıldı ve MÖ 326 yılındaki Hint Seferinde ünlendi. MÖ 324 yılında Apama ile evlendi ve ondan iki kız iki erkek olmak üzere dört çocuğu oldu. Bunlardan en önemlisi: I. Antiokhos Soter'dir.
MÖ 323 yılında Makedon İmparatorluğu bölündüğünde (Babil Bölünmesi), Seleukos Perdikkas'ın ordusunda binbaşı ya da chiliarch görevindeydi. Daha sonraları, Seleukos MÖ 321 yılında Mısır'a yapılan başarısız seferin ardından Perdikkas'ın öldürülmesinde rol oynayacaktı.
İkinci bölünmede, Triparadisus'ta (MÖ 321), Seleukos'a Babil satraplığı verildi. MÖ 316'da I. Antigonos Monophtalmos kendisini tüm doğu eyaletlerinin hükümdarı ilan edince, Seleukos kendisini tehdit altında hissetti ve Mısır'a kaçtı. I. Antigonos Monophtalmos'a karşı diğer Makedon komutanların başlattığı savaşta Seleukos aktif olarak I. Ptolemaios Soter ile işbirliğine girişti ve Ege Denizi'ndeki Mısır donanmasını yönetti.
MÖ 312 yılında I. Ptolemaios Soter'in kazandığı Gaza Savaşı sonucunda Seleukos doğuya gitti. Babil'e dönüşü resmi olarak Seleukos İmparatorluğu'nun kuruluşu sayılır. Babil Hükümdarı Seleukos, İran'ı, Elam'ı ve Med Bölgesi'ni Antigonus'un komutanlarından aldı. MÖ 311 yılında Antigonus'un oğlu Demetrius'un Babil'e düzenlediği saldırı ve yağma bile Seleukos'un güçlenmesini engelleyememiştir. Dokuz yıl içinde (MÖ 311-MÖ 302) Antigonus'un batıyı işgal ettiği süre içinde, Seleukos İskender İmparatorluğu'nun Seyhun ve İndus Nehirlerine kadar olan tüm doğu bölgelerini ele geçirdi.
MÖ 305'te, Makedon kraliyet ailesinin çöküşünün ardından, Seleukos, diğer dört Makedon komutan gibi Basileus sıfatını eline geçirdi. Dicle kıyısındaki Selesya şehrini de başkenti ilan etti.

MÖ 305 yılında I. Seleukos Nikatōr, Hindistan'a gitti ve İndus Nehri'ne kadar olan bölgeyi işgal etti. Bunun sonucunda Maurya hükümdarı Chandragupta Maurya ile mücadeleye girişti. Yunan tarihçi Appianus'un anlatımıyla:

"Her zaman komşu ülkeleri bekleyen, ordusu güçlü ve konseylerde ikna edici Seleukos, Mezopotamya, Ermenistan, Kapadokya, İran, Baktiriya, Arabistan, Topurya, Sogd, Anakosya, Hırkanya ve İndus Nehri'ne kadar Büyük İskender'in ele geçirdiği tüm bölgeleri ele geçirdi. İmparatorluğun sınırları İskender'den sonraki en geniş alana yayıldı. Frigya'dan İndus'a kadar olan tüm bölgeler Seleukos'a bağlıydı. İndus'u geçti ve nehrin kıyısında oturan Hintlerin kralı olan Çandragupta ile savaştı. Ardından birbirlerini anlamaya başladılar ve iki millet dost oldu."
Pek çok tarihçi Seleukos'un hedeflerine ulaşamadığını düşünmektedir. İki lider en sonunda bir anlaşmaya vardı ve MÖ 305 yılında uygulamaya kondu. Seleukos büyük miktarda bir toprak parçasını 500 fil karşılığında Chandragupta Maurya'ya verdi. Bu filler Hintlerle yaptığı savaşlarda ona büyük zayiat verdirmişti. Strabon'a göre verilen topraklar İndus Nehri'ne komşu topraklardı. Yunan tarihçi Strabon:

"Hintler İndus'un yakınındaki ülkeleri ele geçirdi. Bu ülkeler eskiden Perslere ait idi: İskender bu bölgeleri onlardan almış ve kendi yerleşimlerini oraya kurmuştu; ancak Seleukos Nikatōr buraları bir evlilik antlaşması sonucu Çandragupta'ya beş yüz fil karşılığında verdi."
Günümüzde Seleukos'un bahsedilenden daha fazla bölge verdiğine inanılmaktadır. Günümüz güney Afganistan'ında ve Pers topraklarının bazı bölgeleriyle İndus'un batısında arkeolojik kazılar sonucu Maurya etkisi görülmektedir. Günümüz güney Afganistan'ındaki Kandehar kentinde bulunan Asoka Fermanları bunu kanıtlayan örneklerden sadece bir tanesidir.
Bazı yazarlar bunun Yaşlı Plinius'nin abartmasından kaynaklandığını öne sürmektedirler. Tarihi yazıtlardaki "Hindistan" tabiri günümüzdeki Hindistan'a nazaran daha geniş bir bölgeyi ifade ediyordu:

"Coğrafyacıların büyük kısmı, Hindistan'a İndus Nehri'nin oluşturduğu sınırlar içinde bakmamaktadırlar. Genel olarak o bölgeyi dört satraplığa ayırmışlardı. Bunlar; Gedrosya (günümüz Belucistan'ı), Arakosya, Aria ve Paropamisadae bölgeleri idi. Aslında Kâbil Nehri, bu coğrafyacıların tanımladığı Hindistan'ın sınırlarını oluşturuyordu. Bunlara rağmen, bahsedilen bölge diğer yazarlara göre Arii bölgesi olarak tanımlanmıştı."
Ayrıca Arrian'ın metinlerinde Megasthenes'in satrap Sibirtios ile Arakosya'da yaşadıkları belirtilmektedir. Buradan Çandragupta'yı ziyaret amacıyla Hindistan'a gitmiştir. Arakosya'nın Maurya kontrolü altında olduğu fikrini inkâr etmiştir:

"Megasthenes Arakosya satrabı Sibyrtius ile birlikte yaşamaktadır ve sıklıkla Hintlerin kralı Chandragupta Maurya'ya yaptığı seyahatlerden bahseder."
Bununla beraber, genel kanı Arakosya ile birlikte üç eyaletin de Maurya İmparatorluğu kontrolü altına geçtiğini kabul edilir.
Anlaşmayı güçlendirmek için, ayrıca (Epigamia) Seleukos'un kızının dahil olduğu Hintlerle Yunanlar arasında bir müttefik evliliği yapılmıştır.
Bu evlilikle oluşturulan müttefikliğe ek olarak, Seleukos Megasthenes'i Maurya başkenti Pataliputra'ya (günümüz Bihar eyaleti'ndeki Patna şehri) elçi olarak atamıştır. İki hükümdar iyi anlaşıyorlardı. Antik kaynaklardan alınan bilgilere göre anlaşmayı takiben Çandragupta Seleukos'a afrodizyak da dahil olmak üzere çeşitli hediyeler göndermiştir.
Gaius Plinius Secundus'un açıklandığına göre, Seleukos Maurya İmparatorluğu'ndaki pek çok elçisinden kuzey Hindistan hakkında bilgi toplamıştır:

"Ülkenin diğer bölgeleri (İskender'in seferi sonunda ulaşılan en uzak bölge olan Hydaspes'in ötesindeki) I. Seleukos Nikatōr tarafından keşfedildi ve araştırıldı.
Oradan (Hydaspes) Hesudrus'a kadar 168 mil
Hesdrus'tan Iomanes Nehri'ne kadar: bazı belgeler 5 mil daha eklemiştir. Iomanes'den Ganj Nehri'e 112 mil
Ganj'dan Rhadopha'ya 119 mil, bazıları ikisi arasında en azından 325 mil olduğunu belirtir.
Rhadopha'dan Calinipaxa'ya (büyük bir şehir) 167 mil ve yarım mil, diğerleri ikisi arasında 265 mil olduğunu savunur.
Ve Iomanes ile Ganj'ın birbirine karıştığı yere kadar 225 mil, bazıları buna 13 mil daha ekler
Birleşim noktasından da Palibotta şehrine kadar 425 mil
Ve Ganj'ın denize döküldüğü yere kadar 638 mil."
Seleukos, Hindistan'da kaldığı süre zarfında para bastırmıştır. Hindistan'da bulunan paralar kayda değer bir kısmı Seleukos adına Hindistan standartlarında basılmıştır. Bu paralar onu "Basileus" ("Kral") olarak gösterir ve MÖ 306 yılında basıldığı düşündürmektedir. Bazıları ayrıca Seleukos ile birlikte oğlu Antiokus'u da kral olarak göstermektedir ki bu da MÖ 293 yılını ima etmektedir. Bu tarihten sonraya rastlayan hiçbir Seleukos parasına Hindistan'da rastlanmamıştır. Bu durum batı Hindistan'ın Antiokus döneminde veya ondan hemen sonra Çandragupta tarafından geri alındığını teyit etmektedir.

MÖ 301'de Küçük Asya'da Lisimakus'a katıldı ve İpsos Muharebesi'nde birleşik kuvvetler Antigonus'u yendi. Bunu imparatorluğun yeniden bölünmesi takip etti. Seleukos bu bölünme sonucu imparatorluğuna Suriye'yi ve Küçük Asya'daki birkaç bölgeyi de kattı.
MÖ 300'de -Apama'nın ölümünden sonra- Seleukos I. Demetrios Poliorketes'in kızı olan Stratoniki ile evlendi. Stratoniki'den Fila adlı bir kız sahibi oldu. MÖ 294'te Stratoniki üvey oğlu Antiohos ile evlendi. Bu evliliğe oğlunun aşkından öleceğini sanan Seleukos'un önayak olduğu da bildirilmiştir.
Suriye'nin coğrafi konumu ona Akdeniz'e açılma fırsatı verdi ve o da imparatorluğunun başkenti olacak olan Antakya şehrini kurdu. Dicle Nehri üzerindeki Selesya şehir doğu eyaletleri için başkent olmayı sürdürdü. MÖ 293 civarında oğlu Antiohos'u ikinci kral olarak atadı. İmparatorluğun geniş toprakları iki yönetici olmasını zorunlu kılıyordu.
Seleukos hakkında rivayet edilir ki "çok az sayıda prens şehir kurma tutkusuyla yaşar. Bilindiği kadarıyla dokuz Selesya, on altı Antakya ve altı Laodicea kurmuştur.".

Demetrius'un MÖ 285 yılında ele geçirilmesi Seleukos'un prestijini artırdı. Lisimakus'un Agatokles'i öldürmesi ve gözden düşmesi üzerine Seleukos eline son düşmanını da yok etme kozunu verdi. Batıdaki arabuluculuğu Mısır kralı II. Ptolemaios'ye muhalefette bulunan Ptolemaios Keraunos tarafından istendi (MÖ 285). Ptolemaios Keraunos Lisimakus tarafından esir tutulmaktaydı ve Lisimakus ile Seleukos arasında savaş başladı. Lidya'daki Korupedyon Muharebesi'nde Seleukos, Lisimakus'u öldürdü (MÖ 281). Seleukos Mısır haricindeki tüm İskender İmparatorluğu topraklarını elinde bulunduruyordu ve Makedonya ile Trakya'ı da almak istiyordu. Asya'yı Antiokus'a bırakıp Makedonya krallığını eski büyüklüğüne çıkarmayı amaçlıyordu. Bu amaçla sefere çıktı; ancak yeni Gelibolu yarımadasına geçmişken Ptolemaios Keraunos tarafından MÖ 281 yılında Lisimakya şehri yakınlarında suikaste uğradı ve öldü.

Zeugma

Grainger, John D. (1993) "An Empire Builder — Seleucus Nicator", History Today, Cilt: 43, Sayı: 5., say.: 25–30.
Grainger, John D. (1990) Seleucus Nicator: Constructing a Hellenistic Kingdom. New York: Routledge, (ISBN 0-415-04701-3).

Seleukos hanedani soy ağacı 29 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Seleucus I Nicator 10 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Mahlon H. Smith tarafından hazırlanmış tarihsel kaynalar eserinde madde (İngilizce)

I. Zipoites (Bitinya) (Yunanca: Zιπoίτης veya Zιβoίτης ) (ö. MÖ 278, h. MÖ 326 – MÖ 278) Bitinya krallığının ikinci bağımsız kralıdır.

MÖ 326'da babası Bas'ın yerine tahta geçti. 48 yıl Bitinya Krallığı tahtında kaldı. Krallık döneminde Lysimachus ve I. Selevkos Nikator'ün oğlu İ. Antiokus Söter'e karşı başarılı mücadeleler verdi. MÖ 315'te Nicomedia (günümüzde İzmit) ve "Kalkedon" (günümüzde Kadıköy) şehirlerine karşı savaşa girişti ama bu şehirlere Makedonya Kralı olan I. Antigonus Monophthalmus'un gönderdiği askeri destek dolayısıyla bu savaşta başarılı olamadı.
"Lypedron" Dağı eteklerinde kendi adını taşıyan "Zipoition" adlı bir şehir kurduğu bildirilmektedir; ama günümüzde Türkiye'de ne bu dağın ne de bu şehrin nerede bulunduğu bilinmemektedir. Kral, Basileus, unvanını alan ilk Bitinya hükümdarıdır ve bu unvanı MÖ 297'de aldığı tahmin edilmektedir.

76 yıl yaşadıktan ve 48 yıl hükümdarlık yaptıktan sonra MÖ 278'de ölmüştür.
Dört çocuğu olduğu bilinmektedir. Bunlardan en yaşlısı I. Nikomedes babasının yerine Bitinya Kralı olmuştur. Diğer bir oğlu Zipoites, I. Nikomedes'in diğer kardeşlerini öldürtmesine rağmen, kaçmayı başarmış ve bir dönem Bitinya'nın bir kısmında II. Zıpoites adı ile hüküm sürmüştür.

Smith, William (editor); (1867) Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, "Ziboetes", Boston,)  (İngilizce)

II. Antiohos Theos (d. MÖ 286; ö. MÖ 246) MÖ 261'den MÖ 246'ya kadar Seleukos İmparatorluğu'nun kralıydı.
Babası I. Antiohos Soter, annesi ise Antigonos Hanedanı'ndan I. Demetrios Poliorketes'in kızı Suriyeli Stratonice'dir. MÖ 261 yılında babasının ölümüyle Seleukos tahtına geçti. Tahta geçtiğinde imparatorluğu oldukça karışık bir durumdaydı. Batı Anadolu'da Seleukos hakimiyeti oldukça zayıflamış ve Mısır merkezli Ptolemaios Krallığı ile bazı şehir devletleri bu coğrafyada etkin konuma gelmişti.
MÖ 260 yılından itibaren Ptolemaios-Seleukos arasında tartışmaya sebep olan Suriye topraklarındaki hakimiyet iddiası nedeniyle 2. Suriye Savaşı başladı. MÖ 259 yılına gelindiğinde, II. Ptolemaios tarafından Milet'e Ptolemaios Krallığı'nın temsilcisi olarak gönderilen Lisimahos'un oğlu Ptolemy Epigonos ile buranın zalimliğiyle ün yapmış tiranı Miletli Timarchus, II. Ptolemaios'a karşı isyan başlatmıştı. Bundan faydalanan II. Antiohos da, Ptolemaioslar'ın Ege'deki etkinliğinden rahatsız olan Antigonos Hanedanı'ndan II. Antigonus ile yaptığı anlaşma çerçevesinde Batı Anadolu'ya düzenlediği seferde Miletli Timarchus'u öldürmüştür. Özgürlüğüne kavuşan Miletlilerde zalim Timarchus'tan kurtulmanın mutluluğuyla ona Tanrı anlamına gelen "Theos" unvanını vermişlerdir. Antiokhos tarafından Milet ve Efes denetim altına alınırken, Kilikya ve Pamfilya'daki Ptolemaios kuvvetleri de geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak savaşın Seleukoslar'ı yıpratarak imparatorluk otoritesini bozması nedeniyle MÖ 253 yılına gelindiğinde Ptolemaios-Seleukos arasında barış yapılmıştır. Antlaşma uyarınca Antiohos, karısı Laodice'yi terk ederek II. Ptolemaios'un kızı Berenice ile evlenmiş, ondan olacak çocuklarında tahtının varisi olmasını kabul etmiştir.
Antiohos, Mısır hanedanı Ptolemaios ile mücadele yaparken doğudaki topraklarındaki satraplık adı verilen eyaletleri yöneten ve satrap adı verilen valilerin krallık otoritesini yok saymaya başladığı görülmektedir. Baktriya Eyaletinin satrapı Diodotos MÖ 256/255 yılından itibaren bağımsız hareket etmeye başlayarak Grek-Baktriya Krallığı'nın temellerini atmıştır. Kapadokya yöneticisi Kapadokyalı III. Ariarathes MÖ 250 yılından itibaren bağımsız hareket ederek adına para bastırırken, Parthia Eyaletinin satrapı olan Andragoras'da MÖ 247'den itibaren eyaleti yarı bağımsız bir şekilde yönetmeye başlamıştır.
II. Ptolemaios'un MÖ 246 yılında ölmesinden sonra karısı Berenice ile ondan olan küçük yaştaki prensi Antiokhos'u Antakya'da terk ederek Efes'te yaşayan eski karısı Laodice'ye geri döndü. MÖ Temmuz 246'da da bazılarına göre Laodice tarafından zehirlenmesi neticesinde öldü. Ancak onun ani ölümü Seleukoslarda karmaşık durum yaratmıştır. Laodice, Antiokhos'un ölmeden önce oğlu II. Seleukos'u varis ilan ettiğini iddia ederek onun Efes'te tahta geçmesini sağladı. Ancak Antakya'da bulunan Ptolemaios Hanedanından Berenice ise küçük yaştaki oğlunun krallığını savunmakta olup bu amaçla erkek kardeşi III. Ptolemaios'u çağırsa da 246 yılının yaz sonuna doğru Laodice tarafından organize edildiği düşünülen zehirleme sonucunda öldürülmüştür. Bu durum kardeşinin ölümünün intikamını isteyen III. Ptolemaios'un saldırıya geçmesine ve böylelikle 3. Suriye Savaşı'nın başlamasına sebep olmuştur.
Laodikya kenti, Antiohos tarafından karısı adına kurulmuştur.

II. Attalos (Άτταλος Β' ό Φιλάδελφος) (d. MÖ 220 Pergamon (günümüzde Bergama) - ö. MÖ 138 Pergamon (günümüzde Bergama), Pergamon Krallığı kralı olarak MÖ 160–MÖ 138  yılları arasında hüküm sürdü. Pergamon Krallarından olan, Attalos Hanedanının beşinci üyesi Κral I. Attalos ile Kraliçe Apollonis'in oğlu, II. Eumenis'in kardeşidir. Ağabeyi II. Eumenis'e olan bağlılığı ve sevgisinden dolayı "Kardeşini seven", (Φιλάδελφος) olarak anılır. Kardeşi II. Eumenes ölünce vasisi III. Attalos küçük olduğundan, ağabeyinin karısı kraliçe Stratoniki ile evlenerek kral oldu.
Krallığı sırasında Seleukos, Makedonya ve Bitinya krallıklarıyla savaştı. Bir yandan ülkesinin sınırlarını genişletirken bir yandan da ülkeyi büyüttü. Bu süreçte Romalılar ve Kapadokya Krallığı ile birlikte hareket etti. Filedelfia (Alaşehir) ve Attalia (Antalya) kentlerini kurdu.
Atina'daki ünlü ve görkemli Attalos Stoası, II. Attalos ve eşi Stratoniki tarafından inşa edilmiş olan önemli yapılardan biridir. Modern zamanlarda, 1950'lerde ünlü Rockefeller ailesi tarafından restore ettirilen bu yapı, günümüz Atina'sında ayakta duran en önemli antik yapılardan biridir.
Özgün yapıda, galerinin orta kısmının önünde, II. Attalos'u bir Quadriga, dört atlı araba üzerinde gösteren bronz bir heykel vardı. Eşi Stratoniki'nin de stoa'da bir heykeli olduğu sanılıyor.

Polybius "Tarih" Grekçe tarih
İngilizce çev.: W.R. Patoon (1922) Histories Wikisource'da [1] 15 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
İngilizce çev.: Evelyn S. Shuckburgh (1889) Histories Histories7 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce Çev.:Ian Scott-Kilvert (19980) "The Rise Of The Roman Empire, Londra:Penguin Classıcs. ISBN 978-014044362  (İngilizce)
Hansen, Esther V. (1971). The Attalids of Pergamon. Ithaca, New York: Cornell University Press; London: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Kosmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalids of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Hellenistic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. Sınırlı referans: text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

II. Dimitrios Nikator, I. Dimitrios Soter'in oğullarından biridir. Annesi, kardeşi VII. Antiohos Sidetes'te olduğu gibi Laodice V olmuş olabilir. Demetrius, Parthia'daki Hyrcania'da birkaç yıllık esaretle ayrıldığı ilk olarak MÖ 145 Eylül'den MÖ Temmuz/Ağustos 138'e ve yine MÖ 129'dan MÖ 125'teki ölümüne kadar iki dönem boyunca Seleukos İmparatorluğu'nu yönetti, Kardeşi VII. Antiohos, iki hükümdarlığı arasındaki ara dönemde Seleukos İmparatorluğu'nu yönetti.

Genç bir çocukken, Dimitrios'un babası I. Dimitrios, Seleukos tahtının kontrolü için Aleksandros Balas ile savaştı. Biraz şaşırtıcı şekilde Balas kazandı ve Dimitrios'un babası, annesi ve ağabeyi öldürüldü. Genç II. Dimitrios, koruyucuları tarafından büyütüldüğü Girit'e kaçtı.

Yaklaşık MÖ 147'de, Aleksandros Balas Kilikya'da bir isyanla meşgulken, Lasthenes adlı bir adamın önderliğindeki Giritli paralı askerlerden oluşan bir güçle Suriye'ye döndü. MÖ 145'te Mısır kralı VI. Ptolemaios Filometor, görünüşte Aleksandros Balas'ı desteklemek için bir orduyla Suriye'ye yürüdü, ancak kısa süre sonra, belki de Coele-Suriye'nin Ptolemaios işgalini resmîleştirme teklifini aldıktan sonra, desteğini Dimitrios'a çevirdi. Ptolemaios, kızı Kleopatra Thea'yı İskender'den boşayarak ve onu Demetrius ile yeniden evlendirerek ittifakı mühürledi. Kısa bir süre sonra Antakya, Mısır kuvvetlerine teslim oldu ve krallığı VI. Ptolemaios'a teklif etti. Ancak, Roma'nın Mısır ve Suriye'nin birleşmesine müsamaha göstermeyeceğine inanarak Dimitrios'un kral olacağı konusunda ısrar etti. Ptolemaios, II. Dimitrios'a "iyilikte bir öğretmen ve bir rehber" olarak hizmet etme sözü verdi. Muhtemelen Dimitrios'un kukla hükümdar olarak hizmet etmesini amaçladı.
Aleksandros ordusuyla Kilikya'dan döndü, ancak VI. Ptolemaios ve II. Dimitrios güçlerini Oenoparus nehri Savaşı'nda yendi. Aleksandros daha sonra öldürüldüğü Arabistan'a kaçtı. Ptolemaios savaşta yaralandı ve üç gün sonra öldü. Hem rakibi hem de kendi kendini vasisi olarak atadığı kişi gitmişken, Dimitrios bu fırsatı krallığı üzerindeki kontrolünü ele geçirme fırsatı olarak değerlendirdi. 145'in sonlarına doğru Dimitrios, tüm Ptolemaios birliklerini Suriye'den kovdu ve Mısır sınırına kadar kendi kuvvetlerini yöneterek Seleukos kontrolünü yeniden sağladı.

Ancak kısa süre sonra yeni sorunlar ortaya çıktı. Mısır kuvvetlerini kovduktan sonra ordusunun büyük bir bölümünü terhis etti. Görünüşe göre mali durumu, askerlerin maaşlarını ve madeni paraların değerini düşürmesine neden oldu. II. Dimitrios, Aleksandros'u babasına karşı desteklediği ve onunla saygısızca konuştuğu için Antakya şehrini de ağır bir şekilde cezalandırmıştı. Vatandaşları silahsızlandırdı ve Lasthenes komutasındaki Giritli paralı askerler, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu direnenleri katletti. Bu, Antakyalıların ayaklanıp Dimitrios'u sarayında kuşatmasına neden oldu. Yahudi birlikleri, bu süreçte şehrin büyük bir bölümünü yakarak Dimitrios'un kontrolünü şiddetle geri getirdi. Bu, şehri ona daha da düşman bıraktı.

Dimitrios, iktidardaki kontrolünü güvence altına almak için Aleksandros Balas ile bağlantılı yetkilileri ortadan kaldırmıştı. Bu yetkililerden biri olan general Diodotus, Arabistan'a kaçtı ve burada Aleksandros Balas'ın küçük oğlunu güvence altına aldı ve onu VI. Antiohos Dionysos olarak kral ilan etti. Dimitrios'un askerlerinin çoğu, davranışlarına veya maaşlarındaki kesintilere kızarak Dionysos'a sığındı. Dimitrios savaşta yenildi ve Epemiye ve Antakya'nın kontrolünü Diodotus'a kaptırdı. Nümizmatik kanıtlar, Epemiye'nin 144'ün başlarında ve Antakya'nın 144'ün sonlarında veya 143'ün başlarında kaybolduğunu gösteriyor.
Dimitrios, başkenti geri alamadığını kanıtladı, bunun yerine Seleucia Pieria'da yerleşti. VI. Antiohos 142 veya 141'de öldü ve Diodotus kendisini Tryphon olarak kral yaptı. Krallığın Seleucia'daki Dimitrios ve Antakya'daki Diodotus arasındaki bölünmesi devam etti. Başlangıçta Diodotus, Yahudilerin lideri Yonatan Apfus'u kendi tarafına çekmeyi başardı, ancak bu ilişki bozuldu; sonunda Diodotus, Yonatan'ı yakaladı ve idam etti. Becerikli diplomasi ve geniş özgürlükler tanıyarak, II. Dimitrios, Yonatan'ın kardeşi Şimon HaTarsi'yi yakın bir müttefik olarak güvence altına almayı başardı. Bu hibeler daha sonra Haşmonayim Yahudi devleti tarafından tam bağımsızlığa kavuştukları an olarak görüldü.

Part kralı I. Mithridatis, MÖ 144'te Susa ve Elymais'in ve MÖ 141'in ortalarında Mezopotamya'nın kontrolünü ele geçirmek için Dimitrios ile Tryphon arasındaki çatışmadan yararlandı. 139/8'de Dimitrios, bu bölgeleri Partlardan geri almak için doğuya gitti. Başlangıçta başarılı oldu, ancak İran dağlarında yenildi ve MÖ 138 yılının Temmuz veya Ağustos aylarında esir alındı. Mezopotamya'nın Part kontrolü böylece yeniden hakim oldu. Suriye'de, Tryphon kısa bir süre kalan Seleukos topraklarının tartışmasız hükümdarı olarak bırakıldı, ancak Seleukos hanedanının kontrolü, yine Kleopatra Thea ile evlenen Dimitrios'un küçük kardeşi VII. Antiohos Sidetes altında yeniden kuruldu.
Kral I. Mithridatis, II. Dimitrios'u hayatta tutmuş ve hatta onu çocukları olan Rhodogune adlı bir Part prensesiyle evlendirmişti. Bununla birlikte, Dimitrios huzursuzdu ve Hazar Denizi kıyısındaki Hyrcania'daki sürgününden iki kez kaçmaya çalıştı, bir kez kralı kurtarmak için büyük çaba sarf eden arkadaşı Kallimander'in yardımıyla: Babil'den gizlice seyahat etmişti ve Partlı İki arkadaş yakalandığında, Part kralı Kallimander'ı cezalandırmadı, ancak Dimitrios'a olan sadakatinden dolayı onu ödüllendirdi. Dimitrios kaçmaya çalışırken ikinci kez yakalandığında, Mitridates ona altın bir zar vererek onu küçük düşürdü ve böylece II. Dimitrios'un oyuncaklara ihtiyacı olan huzursuz bir çocuk olduğunu ima etti. Bununla birlikte, Partların II. Dimitrios'a nazik davranmalarının nedeni siyasi sebeplerdi.
MÖ 130'da Antiohos Sidetes kendini Partlara karşı yürüyecek kadar güvende hissetti ve başlangıçta büyük başarılar elde etti. Şimdi II. Fraates, güçlü olduğunu düşündüğü bir hamle yaptı: iki kardeşin bir iç savaş başlatacağını umarak Dimitrios'u serbest bıraktı. Ancak Sidetes, kardeşinin serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra yenildi ve onunla hiç tanışmadı. II. Fraates, insanları Dimitrios'u takip etmeleri için gönderdi, ancak o güvenli bir şekilde Suriye'ye dönmeyi başardı ve tahtını ve kraliçesini de geri aldı.

Bununla birlikte, Seleukos krallığı artık eski ihtişamının gölgesinden başka bir şey değildi ve Dimitrios hükmetmekte zorlandı. Özellikle, ilk karısı Kleopatra Thea, geri dönen kocasından nefret ediyordu. Belki aşağılayıcı yenilgisinin anılarından ve İmparatorluğun gerilemesinden duyduğu genel hoşnutsuzluktan ve belki de Partlara gönderilen bu kadar çok Seleukos askeri ve aile üyesi ölürken yaşadığı için kızgınlıktan görünüşe göre popüler değildi. Ancak Demetrius'un şansına, II. Fraates, doğusundaki Saka göçebelerinin istilasıyla karşı karşıya kaldı. Partlar, yakalanan Yunanları Sakalara karşı kullanmaya çalıştı, ancak çoğunlukla kaçtılar ve Phraates savaşta öldürüldü. Bir sonraki Part kralı I. Erdevân'da Partların batısından ziyade doğuda savaşan kısa ve şiddetli bir saltanat geçirdi. Bu, Seleukos İmparatorluğu'na Parth tehdidinden geçici olarak bir süre sonra mühlet verdi.
O zamanlar Ptolemaios Mısır'ında, Kraliçe II. Kleopatra ile kardeşi kral VIII. Ptolemaios arasında bir güç mücadelesi gelişti. Kleopatra, başkent İskenderiye'de Yunan yönetiminin desteğine sahipken, VIII. Ptolemaios, kırsal kesimin ve yerli Mısırlıların desteğine sahipti. II. Kleopatra, II. Dimitrios'a yardım talebinde bulunmuş olabilir veya gezginlerden ve casuslardan VIII. Ptolemaios hükûmetinin zayıf olduğu izlenimini almış olabilir. MÖ 128 civarında, II. Dimitrios, II. Kleopatra'yı "kurtarmak" için Mısır'a bir askeri sefer düzenledi. Antik kaynaklar, Seleukos İmparatorluğu için bu kadar çok sorun devam ederken, II. Dimitrios'u bu eylemi için aptalca olarak kınadı. Modern bir tarihçi olan John Grainger, bunu makul bir kumar olarak savunuyor: küçük güçler yakın tarihte daha önce de iltica dalgaları başlatmıştı, bu nedenle VIII. Ptolemaios gerçekten bildirildiği kadar popüler değilse, işe yarayabilir. Daha genel olarak, hem Seleukoslar hem de Ptolemaios için jeopolitik durum, Antigonos Makedonya'nın önceki on yıllarda Roma tarafından ezilmiş olduğu düşünülürse, kalan büyük Yunan devletlerini birleştirmek onlar için geçerliliğini korumanın tek yolu olabilir. Ne olursa olsun, kumar geri tepti. II. Dimitrios, Mısır'a açılan kapı olan Pelusium kalesinin dışında kamp kurdu, ancak VIII. Ptolemaios'un birlikleri sadık kaldı; kitlesel bir kaçış olmadı. Kuru çölde isyan çıkaranlar Dimitrios'un kendi birlikleriydi. Kral VIII. Ptolemaios, açıkça düşman olan II. Dimitrios'u baltalamak için başka bir potansiyel Seleukos kraliyet iddiası bularak tepki gösterdi. Alexander Balas'ın gayri meşru oğlu olduğu iddia edilen II. Aleksandros Zabinas adında bir adamı bulup Ptolemaios tarafından desteklenen Dimitrios 'a karşı bir iç savaş vermesi için gönderdi.
Dimitrios'un saltanatının geri kalanı, II. Aleksandros'a karşı yavaş yavaş kaybedilen bir savaşta harcanacaktı. Coele-Suriye ve Kilikya'nın sadakatini korudu, ancak başkent Antakya'yı değil. MÖ 126'da Dimitrios, Şam'da bir savaşta yenildi. Ptolemais'e kaçtı ama karısı Kleopatra Thea kapıları ona karşı kapattı. Karısı onu terk ettikten ve tapınağa sığınma hakkı reddedildikten sonra Sur yakınlarında bir gemide yakalandı ve öldürüldü.
Yerine muzaffer gaspçı II. Aleksandros geçti ve Dimitrios'un kraliçesi Kleopatra Thea, iki oğlu V. Seleukos Filometor ve VIII. Antiohos Grypus ile birlikte Ptolemais Akko'da hüküm sürdü.

II. Dimitrios Nikator ve Kleopatra Thea'nın hayatından olaylar, Pietro Metastasio'nun yazdığı Demetrio librettosunun temelidir. Besteci Antonio Caldara tarafından 1731'de Viyana imparatorluk sarayı için bestelenen bu eser, Metastasio'nun en popüler librettolarından biriydi ve sonunda 1790 yılına kadar düzinelerce 18. yüzyıl bestecisi tarafından kuruldu.

Suriye tarihinin 

II. Eumenes (Εὐμένης Β' τῆς Περγάμου) (ö. MÖ 159, Pergamon (günümüzde Bergama) Pergamon Krallarından Attalos Hanedanı'nın dördüncü üyesi olarak MÖ 197– MÖ 159  yılları arasında hüküm sürdü.

Pergamon Kralı I. Attalos ile Kraliçe  Apollonis'in oğludur. Kapadokya Kralı IV. Ariarathes'in kızı prensesi Stratoniki ile evlendi.
Antakya merkezli Selevkos İmparatorluğu'nun Anadolu'daki genişlemesini müttefiki olduğu Romalıların desteği ile durdurdu. MÖ 190'da, bugünkü Manisa yakınlarındaki Magnesia ad Sipylum'daki Magnesia Muharebesi'nde Selevkos İmparatoru III. Antiohos'un ordusuna karşı Romalı müttefikleri ordusu komutanı Konsül Lucius Cornelius Scipio ve Afrikalı Scipio adıyla bilinen kardeşi Publius Cornelius Scipio komutasındaki Roma Cumhuriyeti ordusu ve müttefiki olan Bergama kralı II. Eumenes ile birlikte Romalılar çok üstün bir galibiyet kazandılar. MÖ 188'de, Afyon, Dinar yakınlarındaki Apamea'da yapılan barış antlaşmasıyla Batı Anadolu'daki egemenliğini pekiştirdi. Ama o zamana kadar büyük kısmı Selevkoslar tarafından idare edilmekte olan Anadolu'nun içişleri de tümüyle efektif olarak Romalı idaresi eline geçti.
Daha sonraki yıllarda kuzeyde Makedonyalılarla uğraştı. MÖ 172'de Roma'ya yaptığı bir görüşme gezisinden dönüşte Makedonya kralı Perseus'un Delfi yakınlarında kurduğu bir tuzak sonucunda ağır yaralandı ancak iyileşti.
Fakat sonradan Romalılar, II. Eumenes'in Makedonya Kralı Perseus ile gizli ilişkiler kurduğundan şüphelenmişlerdir. Bunun için Romalılar MÖ 167'de  kardeşi II. Attalos'u Pergamon Krallığı tahtına geçirmek için girişime geçmiş ama bunu sağlayamamışlardır. II. Eumenes kendinin Roma'ya ihanette bulunmadığını Romalı idarecilere şahsen bildirmek için Roma'ya gelme izni istemiştir ama bu izin verilmemiştir.
II. Eumenes MÖ 160'ta ciddi olarak hastalandı. Devlet işlerini idare etmek için kardeşi II. Attalos'u kendine ortak kral tayin etti.
MÖ 159'da Bergama'da öldü. Varisi olan oğlu Attolos küçük yaşta idi. Romalıların teşviki ile kardeşi II. Attolos Pergamon Krallığı tahtına çıktı ve II. Eumenes'in dul karısı Stratoniki ile evlendi.
Yöneticilik yaptığı süreçte, zamanla 200.000 kitaplık bir birikime sahip olacak Bergama Kütüphanesini büyüttü. Kuzu ve keçi derilerinden yapılan ve bugün parşömen olarak bilenen Pergamene Karte'nin geliştirilmesinin ve kullanılmasını yaygınlaştırdı. Pergamon'u bir kültür merkezi yaptı.

II. Eumenes'in antik sikkeleri çok nadirdir. Pergamon antik sikkelerinde asla yaşayan bir kralın portresi darp edilmemiştir. Yalnız II. Eumenes'e ait bilinen iki sikke üzerinde kralın portresi yer almaktadır. Eumenes'in kardeşi Attalos'un bu sikkeyi MÖ 172'de Eumenes'in hayatına kastetme girişiminden sonra, kardeşinin dul eşiyle evlenmiş ve tahtı devralmış olduğu zaman darp ettirmiştir. Kardeşi de dahil olmak üzere tüm dünyanın Eumenes'in öldüğüne inandığı sırada darp ettirmiş olduğu sikke ön yüzde kardeşinin portresi, arka yüzde Yunan ve Roma mitolojisinde Dioskori olarak bilinen kardeş sevgisinin bir sembolü olan Castor ve Polydeuces ikizleri tasviri ile birlikte BAΣIΛEΩΣ EYMENOY / BASILEOS EUMENOU lejantı görülmektedir.
Daha sonra Eumenes'in ciddi şekilde yaralandığı, ancak hala hayatta olduğu ortaya çıkınca, Attalos darp ettirmiş olduğu bu antik sikke tipini geri çekmek zorunda kalmıştır ve bu tip Tetradrahmi sikke Antik Dünyanın en nadir sikkelerinden biri haline gelmiştir. Dünyada bilinen iki örneği vardır.

Hansen, Esther V. (1971). The Attalids of Pergamon. Londra: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Kosmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalids of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Hellenistic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. Sınırlı referans: text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cary, M. ve Scullard, H. (1935, 3.ed. 1976)  A History of Rome 3.ed., Bedford/St. Martin's; ISBN: 978-0312383954

II. Farnakis (Yunanca Φαρνάκης, ö. MÖ 47), Roma Cumhuriyetinin en ünlü düşmanlarından VI. Mithridatis'in oğlu olan Pontus Kralı.

Babasının halefi olarak yetiştirilen Farnakis'in çocukluğu ve gençliği hakkında çok az bilgi vardır. Kendisinden ilk kez babası VI. Mithridatis'ın Romalı ünlü general Pompey'e yenildiği Üçüncü Mithridatis Savaşı'nın ardından kaçmak zorunda kalmasından dolayı bahsedilir.
Mithridatis, Romalılarla mücadeleye devam etmek niyetindeydi. Ancak Farnakis'in bu konuda isteksiz oluşu, MÖ 65 yılında babasına karşı bir darbe planı yapmasına yol açtı. Plan açığa çıkarılsa da Roma ordusu ile yeniden karşılaşmak istemeyen Pontus ordusu Farnakis'i desteklediğini açıkladı. Ordu ile birlikte Mithridatis'in üzerine yürüyen Farnakis, babasının intihar etmesine neden oldu ve tacı ele geçirdi.
Farnakis, pozisyonunu koruyabilmek adına vakit geçirmeden Pompey'e gönderdiği elçiler vasıtasıyla barış talebinde bulundu ve babasının cesedini Pompey'in tasarrufuna bırakmak için ona gönderdi. Bu davranışı Pompey tarafından takdir görünce barış teklifi kabul gördü ve Bosporos Kralı olarak atanarak Roma'nın dostu krallar arasına yazıldı.

MÖ 49 yılında Jül Sezar ve Pompey arasında iç savaş patlak verdi. Roma Lejyonlarının bu olayla ilgilenmesinden yararlanmak isteyen Farnakis düşük yoğunluklu bir muhalefete rağmen Kolhis ve Küçük Ermenistan'ı egemenliği altına aldı. Küçük Ermenistan kralı Deiotarus, Sezar'ın Asya'daki temsilcisi Domitius Calvinus'tan yardım talep edince bir küçük bir Roma ordusu bölgeye geldi. MÖ 48 yılında yapılan Nikopolis Muharebesi'nde Roma ordusu yenilgiye uğratan Farnakis yönünü Pontus'a çevirdi.
Romalılara karşı yapılan bu güç gösterisinin ardından Farnakis yeni fethettiği bölgelerdeki isyanları bastırmakla meşgul oldu. Ancak Sezar'ın bölgeye doğru ilerlerken sahip olduğu olağanüstü hız Farnakis'in dikkatini yeniden Romalıların üstüne çevirmesine neden oldu. Tehlikenin farkına varan Farnakis ilkin zaman kazanmak amacıyla barış teklifinde bulundu ancak Sezar'ın bölgeye oldukça yaklaşmış olması savaşı kaçınılmaz hale getirdi. Zela (şimdi Zile) yakınlarından yapılan kısa savaşın ardından Farnakis bozguna uğradı ve az sayıda süvarisi ile birlikte kaçmak zorunda kaldı. Sezar, Roma'da bulunan bir arkadaşına yazdığı mektupta, bu kısa savaşı şu ünlü sözlerle ifade edecekti: “Veni, vidi, vici” (“Geldim, Gördüm, Fethettim”).
Farnakis, yardım bulmak ve İskitler ve Sarmatlardan asker toplayabilmek için hemen Bosporos'a geçti. Ancak eski bir valisi olan Asandar birlikleri ile ona saldırdı ve Farnakis çatışma sonucu öldü. Tarihçi Appian onun savaşta öldüğünü teyit eder ancak Cassius Dio onun önce yakalanıp sonra öldürüldüğünden bahseder.

II. Filip (Philippos; MÖ 382 – MÖ 336), antik Makedonya Kralı. Rahip Isokrates tarafından Helen birliğini sağlayacak kişi olarak görülüyordu. MÖ 359-336 arasında Makedon krallığını üstlendi. Tahta geçer geçmez ilk iş olarak ülkesini askeri, siyasi ve ekonomik anlamda güçlü bir konuma getirdi. Profesyonel ordu kurdu ve mancınıklar geliştirdi. Sonraları Bisalt topraklarının madenlerini ele geçirdi. Pydina ve Potidai'yi ele geçirdi. Olympias ile evlenerek nüfuzunu güçlendirdi.
Delfi'deki dinsel birliğin Thebai'nin kontrolü ve koruması altına girince Phokisler Delfi'yi işgal etti. Böylece MÖ 355'te Kutsal Savaş ortaya çıktı. II. Filip savaşa katılarak büyük bir zafer ve prestij kazandı. Teselya Birliği'nin arkbonu seçildi. Sonrasında Phokis topraklarına egemen oldu. Bizantion üzerine yürüdüyse de başarılı olamadı (MÖ 340/39).
MÖ 339'da Lokrisler Delfi'ye saldırmıştı. Delfi amphiktionu da II. Filip'ten yardım istemişti. Böylece Orta Yunanistan'a girdi. MÖ 338'de II. Filip'in falankslarından oluşan profesyonel ordusu, Atina ve Thebai'nin hoplit ağırlıklı geleneksel ordusunu mağlup etti. Helenler de Heroneya Muharebesi ile Makedonya'nın gücünü kabul etti ve Makedonya ile uzlaşma içine girmek zorunda kaldı.
Sonraları Helenlerin sempatisini kazanan ve Helen birliğini inşa edecek tek kişi olarak görülen II. Filip, Helen kentlerini ulusal bir kongreye çağırdı (MÖ 337). Alınan kararlar ile Helen birliği oluşturuldu. Sparta birliğin dışında kalmıştı. Siyasi ve askeri yönü olan bu birlik Korinthos Birliği olarak anıldı. Filip de birliğin hegemonu seçildi. Batı Anadolu'daki kentleri Pers egemenliğinden kurtarmak için hazırlıklara başlandıysa da kendisi uğradığı bir suikastle öldü. Onun idealini oğlu Büyük İskender gerçekleştirecekti.

Filip'in çoklu evliliklerinin tarihleri ve eşlerinden bazılarının isimleri tartışmalı. Athenaeus, tarafından sunulan evlilik sırası aşağıdadır:

İlirya kralı Bardyllis'in kızı Audata. Cynane'nin annesi.
Elimeialı Phila, Derdas'ın kız kardeşi ve Elimiotis'in Machatas'ı.
Pherae Nicesipolis, Selanik'in annesi Teselya.
Olympias, Büyük İskender ve Kleopatra'nın annesi.
Arrhidaeus'un annesi Larissalı Philinna
Trakya Kralı Cothelas'ın kızı Odessos Meda'sı.
Kleopatra, Hippostratus'un kızı ve Makedonya generali Attalus'un yeğeni. Filip onun adını Kleopatra Makedonyalı Eurydice olarak değiştirdi.

1977'de Yunan arkeolog Manolis Andronikos, Makedon krallarının başkenti ve mezar yeri olan modern Vergina yakınlarındaki Aigai'de  Büyük Tümülüs'ü kazmaya başladı ve tümülüsteki dört mezardan ikisinin antik çağlardan beri bozulmamış olduğunu buldu. Dahası, bu ikisi ve özellikle Mezar II, müthiş hazineler ve yüksek kaliteli ve gelişmiş nesneler içeriyordu.
Bazı yıllar boyunca çok tartışmalar olmasına rağmen, Mezar II'nin keşfi sırasında şüphelenildiği gibi, biri tutarlı bir şekilde biri Yanlış hizalanmış bir tibiayaya sahip bacak vardı (II. Filip'in tibyasını kırdığı kaydedildi). Ayrıca, kafatasındaki kalıntılar, bir nesnenin delinmesi nedeniyle sağ göze verilen hasarı göstermektedir.
2015 yılında yayınlanan kemiklerle ilgili bir araştırma, Filip'in Mezar II'de değil Mezar I'de gömüldüğünü gösteriyor. Yaş, diz ankilozu ve Filip'in yaşadığı delici yara ve topallıkla eşleşen bir delik temelinde, çalışmanın yazarları Vergina'daki I. Mezar kalıntılarını II. Filip kalıntıları olarak tanımladılar. Bunun yerine II. Mezar, çalışmada Kral Arrhidaeus ve eşi II.Eurydice'ye ait olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu ikinci teorinin daha önce yanlış olduğu gösterilmişti.
Daha yeni araştırmalar, Mezar II'nin II. Filip'in kalıntılarını içerdiğine dair daha fazla kanıt veriyor.

Makedonya'daki Vergina'daki (Aegae antik kenti - Αἰγαί) heroonun Büyük İskender ailesinin ibadetine adandığı ve Filip'in kült heykelini 

barındırdığı düşünülüyor. Bir kahraman olarak görülmesi veya ölümü üzerine tanrılaştırılması muhtemeldir. Makedonlar Filip'i bir tanrı olarak görmese de, Yunanlardan başka tür tanınırlıklar da aldı.
Isocrates bir keresinde Filip'e, Persler'i yenerse, tanrı olmaktan başka yapacak bir şey kalmayacağını yazdı ve Demades, Filip'in on üçüncü tanrı olarak görülmesini önerdi; ancak, Filip'in oğlu İskender'e atfedilen ilahi statüye yükseltildiğine dair net bir kanıt yoktur.

Fredric March, Büyük İskender filminde Makedon II. Filip'i canlandırdı.
Val Kilmer, Oliver Stone'un 2004 tarihli biyografik Alexander filminde Makedon II. Filip'i canlandırdı.
Sunny Ghanshani, Siddharth Kumar Tewary'nin Porus serisinde Makedon II. Filip'i canlandırdı.

Hegemony Gold: Wars of Ancient Greece (Antik Yunanistan Savaşları), II. Filip'in seferlerini takip eden bir PC strateji oyunudur.

Yunanistan'ın en başarılı hentbol takımlarından Filippos Veria, II. Filip'in adını taşıyor. Takımın ambleminde de tasvir edilmiştir.
II. Filip, Kozani'de konuşlanmış olan Helen Ordusu 2. Destek Tugayı'nın ambleminde tasvir edilmiştir.

II. Filippos Philorōmaios (UFA, filipos filoromeos; Yunanca, Φίλιππος Β΄ ὁ Φιλορωμαῖος)  "Roma-sever" veya Barypos "ağır ayak" lakaplarıyla tanınan Helenistik Seleukos kralıydı. Bir başka Seleukos kralı olan I. Filippos Filadelfus'un oğludur.
II. Filippos MÖ 60'lı yıllarda Suriye'nin bazı bölgelerinde hüküm sürmüş, Pompeius koruması altında olan müvekkil bir kraldı. İkinci dereceden kuzeni XIII. Antiohos ile büyük Romalı general Pompeius'un çıkarlarına olacak bir taht kavgasına girişmiştir; ama Pompeius ikisini de istemiyordu. Bu bağlamda Antiohos'u öldürttü. Tahttan indirilen II. Filippos 'un hayatta kalıp kalmadığı hakkında elimizde fazla bir bilgi yoktur; ama o dönemdeki kaynaklar bir Selefkî prensi Filippos'un MÖ 56'da VII. Kleopatra'nın kardeşi Mısırlı IV. Berenis'e damat olarak gittiği bilgisini verir. Bunlara rağmen bölgenin yeni hakimi ve muhtemelen II. Filippos'u da öldüren, Romalı Suriye valisi Aulius Gabinius olmuştur.
Filippos, değersiz bir kuklaydı; ama onunla birlikte on bir kuşaklık Selefkî Hanedanı son bulmuştur ve bu hanedan Helenistik dünyanın en güçlü hükümdarlarının bir kısmını yetiştirmiştir.

Livius entry 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Jona Lendering

Abşeron Yarımadası (Azerice: Abşeron yarımadası), Azerbaycan'da bir yarımadadır. Yarımada, ülkenin en büyük ve en kalabalık şehri Bakü'nün ve ayrıca onun uydu şehirleri Sumgayıt ve Hırdalan'ın ev sahibidir.
Adada ikisi (Bakü ve Sumgayıt) kentsel bölgede ve biri (Abşeron Rayonu) Abşeron yöresinde banliyö bölgesi olmak üzere üç ilçe vardır.
Yarımada, Hazar Denizi'ne doğru 60 kilometre (37 mi) doğuya uzanır ve maksimum 30 kilometre (19 mi) genişliğe ulaşır. Teknik olarak Kafkas Dağları'nın en doğudaki uzantısı olmasına rağmen, manzarası sadece hafif tepelik olan, Şah Dili olarak bilinen uzun bir kum tepesi ile biten ve günümüzde Abşeron Millî Parkı ilan edilen hafifçe dalgalı bir ovadır. Bu kısımda yarımada vadiler tarafından kesilir ve sık sık tuz gölleri ile karakterize edilir.

"Abşeron" ismi Farsça āb šuran'dan (tuzlu sular) gelir. Bu kelime aynı zamanda adını Rusya'daki Apşeronsk şehrine de vermiştir.
Conrad Malte-Brun'a göre 1810'da yarımada için kullanılan alternatif bir isim "Okoressa" idi.

Abşeron Yarımadası, Bakü'nün neredeyse metropol alanıdır; çünkü Bakü metropol alanı Bakü şehri, Sumgayıt ve Kırdalan'dan oluşurken; Abşeron Yarımadası, Bakü şehri, Sumgayıt ve merkezi Kırdalan olan Abşeron rayonundan oluşur.

Abşheron Yarımadası, sıcak ve kuru yazları, serin ve zaman zaman yağışlı kışları ve yıl boyunca kuvvetli rüzgarları ile ılıman yarı kurak bir iklime (Köppen iklim sınıflandırması: BSk) sahiptir. Yarımada, Azerbaycan'ın en kurak kısmıdır (burada yağış yılda 200 mm civarında veya daha azdır). Yıllık hafif yağışların çoğu yaz mevsimi dışında gerçekleşir ancak bu mevsimlerin hiçbiri özellikle ıslak değildir. Abşeron Yarımadası'nın doğal bitki örtüsü kuru bozkır ve yarı çöldür. Yarı kurak iklim nedeniyle, yerel tarım sulama gerektirir.

1870'lerin başlarında Abşeron Yarımadası, dünyada petrol üretiminin yapıldığı en eski yerlerden biriydi. Manzaranın çoğu hâla paslanan yağ vinçleri ile işgal edilmiş haldedir. Çevresel hasar ve kirlilik ile ilgili ciddi sorunlara rağmen, Abşeron; çiçekleri, bahçeciliği, dutları ve incirleriyle bilinir. Kuzey kıyısı, popüler yerel turistik cazibe merkezleri olan el değmemiş plajlara sahiptir.
Robert Nobel ve Zeynelabidin Tağıyev dahil zengin insanlar, Abşeron Yarımadası'na yerleştiler.

Yarımadada petrol, kireç, kum ve tuz gibi doğal kaynaklar vardır. Yarımadanın Masazir, Khojahasan ve Boyuk Shor gibi ünlü gölleri vardır. Abşeron Yarımadası'nda dünyanın birkaç eski petrol kuyusu bulunmaktadır. Azerbaycan, Abşeron'daki çeşitli çamur volkanları ile bu kategoride ilk sırada yer alıyor. Dünyadaki 800 çamur volkanından 400'ü Güney Hazar petrol-gaz havzasında ve Azerbaycan'ın ve diğer adaların Hazar Denizi'nin su alanındaki kuru bölgelerinde bulunmaktadır.

Ülkenin ana karayolları Bakü ve Abşeron Yarımadası'ndadır. Bunlar Haydar Aliyev Uluslararası Havalimanı, Deniz limanı, Bakü Tren İstasyonu ve başkenti ülkenin diğer bölgelerine bağlayan diğer otoyollardır. Büyük petrol ve gaz boru hatları da bu yarımadadan geçmektedir. Bakü TRACECA (Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma Koridoru) uluslararası trafik koridorunun en önemli noktasıdır. Bu proje ile Azerbaycan, tarihi İpek Yolu'nun yeniden kurulmasında rol oynamaktadır.

Azerbaycan Coğrafyası7 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yarımadadaki kimya ve petrol endüstrilerinden kaynaklanan kirlilik hakkında Kısa Belgesel
 Wikimedia Commons'ta Abşeron Yarımadası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Daryal Boğazı (Gürcüce: დარიალის ხეობა, Darialis Kheoba; Rusça: Дарьяльское ущелье; Osetçe: Арвыком, Arvykom; İnguşça: Даьра Аьле, Dära Äle; Çeçence: Теркан чӀаж, Terkan ch'azh), Rusya ile Gürcistan arasındaki sınırda yer alan bir nehir boğazıdır. Bugünkü Vladikavkaz'ın güneyinde, Kazbek Dağı'nın doğu eteğinde yer almaktadır. Geçit Terek Irmağı tarafından oyulmuştur ve yaklaşık 13 kilometre (8,1 mi) uzunluğundadır. Boğazın dik granit duvarları bazı yerlerde 1.800 metre (5.900 ft) yüksekliğe kadar çıkabilmektedir.

Daryal, Dar-i Alān (Farsça: در الان) Farsça "Alanların Kapısı" anlamına gelmektedir. Alanlar, MS ilk yüzyıllarda geçidin kuzeyindeki toprakları elinde tutuyordu. Antik çağda Romalılar ve Persler tarafından tahkim edilmiş; tahkimat çeşitli şekillerde İber Kapıları veya Kafkas Kapıları olarak adlandırılmıştır. Boğaz, Gürcü yıllıklarında Darialani adıyla geçmektedir; Strabon boğazı Porta Caucasica ve Porta Cumana olarak; Batlamyus, Sarmatica Kaleleri olarak adlandırmıştır; bazen Porta Caucasica ve Portae Caspiae olarak da adlandırıldı (Derbent'te Hazar Denizi yanındaki "kapı" ya da geçide verilen bir isim); Tatarlar ise Darioly olarak adlandırdı.
Josephus, Büyük İskender'in, bazı Latin ve Yunan yazarların Darial ile özdeşleştirdiği, belirtilmemiş bir boğaza demir kapılar inşa ettiğini yazdı.
Daryal Boğazı, Sasani İmparatorluğu'nun İberya'yı fethettiği ve ilhak ettiği 252-253 yıllarında Sasani kontrolüne düştü. Daryal Boğazı'nın kontrolü, Tong Yabgu Kağan'ın İberya ile bir antlaşma imzaladığı, tüm şehirlerinin ve kalelerinin kontrolünü Hanlığa devrettiği ve serbest ticaret kurduğu 628'te Batı Türk Hanlığı'na geçti. Daryal Boğazı'nın kontrolü 644'te Arap Raşidun Halifeliğine geçti. 1596 yılında ise Kabardey prensi Şoloh Tepsarıqo tarafından bir işgal ile ele geçirildi. Oset Prensi Ahmet Dudarate (Daryal'ın Efendisi) kontrolündeki Daryal boğazı, Prens Ahmet Dudarate'nin Vladikafkas Kalesi kuşatmasında şehit düşmesinin ardından, çarlık rusyasının eline geçti ve Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar Rusya'nın kontrolü altında stratejik bir Rus üssü olarak kaldı.

Daryal Geçidi, Kafkas sıradağlarının yalnızca iki geçitten biri olduğu için önemliydi, geçitlerden diğeri Derbent Geçidi'dir. Sonuç olarak, Daryal Boğazı en az MÖ 150'den beri tahkim edildi. Eski bir kalenin kalıntıları hala görülebilir. Geçit, Kuzey ve Güney Kafkasya'yı birbirine bağlayan birçok yol için bir merkez noktası olarak hizmet etti ve varlığı boyunca trafiğe açık kaldı.
Gürcistan Askeri Yolu'nun bu bölümünü koruyan Daryal Rus Kalesi, vadinin kuzey ucunda 1.447 metre (4.747 ft) yükseklikte inşa edildi.
Geçit, Rus şiirinde, özellikle Lermontov'un yazdığı The Demon'da ölümsüzleştirildi; Kafkasya'nın en romantik yerlerinden biri olarak bilinir hale geldi.

Bibliyografya

Doğu Karadeniz Dağları, Türkiye'nin kuzeydoğusunda Karadeniz kıyılarına paralel uzanan sıradağlardır. Dağlar denizden hemen sonra yükselir. Arazide derin uçurum ve vadiler güçlü bir rölyef izlenimi verir. Dağların üzeri yoğun tropikal benzeri ormanlar ile kaplıdır. Sıradağlar, Çoruh Nehri ağzından, Melet Irmağı vadisine kadar 400 km boy ve 50–60 km genişliğe sahiptir. 3500 metreyi aşan fazlaca zirve vardır. Bu dağ sırasına Pontidler adı da verilmektedir.
Dağ sırası ile Karadeniz arasında dar bir kıyı şeridi kalır. Yüksek dağların üzerinde aktif buzullar ve buzul şekilleri bulunur. Dağlar kıyı ile iç kesim arasındaki ulaşımı oldukça zorlaştırırlar. Ulaşım, Kop Geçidi ve Zigana (Kalkanlı) Geçidi ile Çoruh Nehri vadisinden sağlanır.
Doğu Karadeniz Dağları, tektonik oluklar ve fay hatları ile iki kola ayrılmıştır. Kuzey kolda; Giresun Dağları, Gümüşhane Dağları, Kalkanlı Dağları, Kaçkar Dağları ve Karçal Dağları yer alır. Güneyde, Çimen Dağları, Kop Dağı, Mescid Dağı ve Yalnızçam Dağları bulunur. İki dağ sırasını birbirinden Çoruh-Kelkit oluğu ayırır.
Doğu Karadeniz Dağları'nın bulunduğu arazinin jeolojisi, granitlerin ve metamorfik serilerin üzerinde kalınlığı 2000 metreyi geçen sedimentlerin ve volkanitlerin üst üste olduğu bir seriden oluşturur. Pliyosen sonu-Kuaterner başında yükselen dağları akarsular derince parçalamıştır. Çoruh Nehri, Doğu Karadeniz Dağlarını 1000 m, diğer akarsular 500 m yarmıştır.

Encyclopædia Iranica, Columbia Üniversitesi'nin İran ve İran halklarının tarih öncesi dönemlerden modern zamanlara kadar tarih, kültür ve medeniyetini konu alan kapsamlı bir ansiklopedidir.

Encyclopædia Iranica, Orta Doğu, Kafkaslar, Güneydoğu Avrupa, Orta Asya ve Hindistan Yarımadası'ndaki İran uygarlığının incelenmesine adanmıştır. Akademik kaynak eseri, İran tarihi ve kültürünün tüm yönlerinin yanı sıra tüm İran dilleri ve edebiyatlarını kapsamakta olup, arkeolojiden siyaset bilimine kadar İran araştırmalarının tüm yelpazesini kapsamaktadır. 1973 yılında Ehsan Yarshater tarafından kurulmuş olup ve şu anda Columbia Üniversitesi İran Araştırmaları Merkezi'nde yürütülmektedir. 
Encyclopædia Iranica, İranoloji (İranbilim, İran çalışmaları) disiplininin standart ansiklopedisi olarak kabul edilir. 
2026 itibarıyla online olarak 9.407 içerik taşımaktadır. Günümüze kadar dünya çapında 1300'den fazla bilim insanı İngilizce, Rusça, Farsça, Türkçe ve Çince dahil olmak üzere çeşitli dillerde ansiklopedide makale yayımlamıştır. Ansiklopedinin yalnızca I. cildinde 285 ayrı yazarın makalesi yer almıştır.
Ansiklopedinin kapsamı modern İran'ın ötesine geçer ve tüm İran kültürel alanını ve çok daha fazlasını kapsar. İran dünyasının diğer kültürlerle (Çin, Türk, Rus, Arap Avrupa ülkeleri vb.) ilişkileri de ele alınmaktadır. Antropoloji, arkeoloji, coğrafya, sanat tarihi, etnografya, sosyoloji, ekonomi, din tarihi, felsefe, tasavvuf, bilim ve tıp tarihi, İslam tarihi, botanik, zooloji, folklor, tarım ve sanayinin gelişimi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve diplomatik tarih gibi konuları içermektedir. Toplam 45 cilde kadar yayınlanması planlanmaktadır.

O dönemde Columbia Üniversitesi Orta Doğu ve Asya Dilleri ve Kültürleri Bölümü başkanı olan Yarshater, 1973 yılında öğrencilerine İran kültürü ve tarihiyle ilgili konularda araştırma yapmaları için güvenilir ve kapsamlı bir kaynak önerememesinden duyduğu hayal kırıklığı üzerine Encyclopædia Iranica'yı tasarlamıştır. Yarshater, İslam Ansiklopedisi'nin iyi bir kaynak olduğunu ve İslam dönemi İran'ını belirli bir ölçüde kapsadığını ancak tam olarak veya yeterince kapsamadığını ve İran tarihinin çoğunun İslam öncesine dayandığını belirtmiştir.

Güney Kafkasya, Transkafkasya veya Kafkasardı (Azerice: Cənubi Qafqaz, Zaqafqaziya, Gürcüce: სამხრეთი კავკასია Samhreti Kavkasia, (Ermenice: Անդրկովկազ Andrkovkaz), bugünkü Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan devletlerini kapsayan, İran, Rusya ve Türkiye arasında, Büyük Kafkas Sıradağlarının güneyinde yer alan coğrafi-siyasi bölge. Doğu Avrupa'da yer alan Azerbaycan'ın Kuzeydoğu kesimi dışında, Güney Kafkasya'nın çoğu coğrafi olarak Güneybatı Asya'da yerleşmektedir. Buna rağmen siyasi açıdan bölge tamamen Doğu Avrupa'nın hissesi olarak tanınmaktadır.

Güney Kafkasya bölgesi tarihen siyasi, dinî ve medeni mücadelelerin alanı olmuştur. Bölgenin eski devletleri içinde Albanya, Ermenistan ve İberya krallıkları yer almaktadır. Bu krallıklar daha sonra Ahameniş İmparatorluğu, Part İmparatorluğu ve Sasani İmparatorluğu'na birleştirilmişler. Sonuçta, önce Zerdüştlük sonra da Hristiyanlık bölgede egemen dinler olmuşlardır.
7. yüzyılda bölgeyi Hilâfet'in ele geçirmesi ile Güney Kafkasya'da İslam yayılmaya başlamıştır. Sonraki yüzyıllar içinde Selçuklu Hanedanının, Moğolların ve Türk hanlıklarının egemenliğinde olan bölge, 1501'de Safevî Devleti'nin yönetimine geçmiştir. 17. yüzyıldaki kısa süreli Osmanlı egemenliği dışında, 18. yüzyılın ortalarına kadar bölge genel olarak Safevî egemenliğinde kalmıştır.
1736'da Safevî Devleti'nin çöküşünden sonra, sembolik olarak İran yönetiminde olan Güney Kafkasya'nın güney kesiminde fiilen bağımsız Türk hanlıkları kurulmuştur. 19. yüzyılın başında gerçekleşen iki Rus-İran savaşının sonucunda, Güney Kafkasya tamamen Rus İmparatorluğu tarafından ilhak edilmiştir.

Güney Kafkasya birçok kavimin geçiş noktası olduğu için farklı kültür ve etnik kökende kavimler bölgeye yerleşmişlerdir. Bölge halkları, bölgenin dağlık oluşundan ötürü kültürel olarak birbirlerinden izole olmuştur. 

Kuzey Kafkasya

Kabardino-Balkarya Cumhuriyeti (Rusça: Кабарди́но-Балка́рская Респу́блика, Kabardino-Balkarskaya Respublika; Doğu Çerkesçesi: Къэбэрдей-Балъкъэр Республикэ; Karaçay-Balkarca: Къабарты-Малкъар Республика) ya da Kabardino-Balkarya (Rusça: Кабарди́но-Балка́рия, Kabardino-Balkariya), Rusya'nın 8 bölgesinden (okrug), 7 bölgeyi (region) içeren Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi'nde (okrug), "etnik adlar taşıyan" çok uluslu cumhuriyetlerinden biridir.

Kabardino-Balkarya Cumhuriyeti (KBC), RF'de, Kuzey Kafkasya'da, Kafkas Dağları'nın kuzey eteklerinde, Terek Irmağı havzasında yer alır. Doğusunda Kuzey Osetya, güneyinde Gürcistan, batısında Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, kuzeyinde de Stavropol Kray bulunur. Yüzölçümü 12.500 km.kare, nüfusu 2002'de 901.494 idi (Nüfus 2005'te biraz düşmüştür: 898,9 bin).
2002'de nüfusun % 56,6'sı (510.346) kentli, % 43,4'ü (478.774) köylü idi. Yine nüfusun % 46,9'u erkek (422.720), % 53,1' de (478.774) kadın idi.
Kabardey Ovasında çoğunlukla Kabardeyler 2002'de 498.702 (% 55,3), ardından Ruslar 2002'de 226.620 (%25,1) yerleşmişlerdir.
Cumhuriyetin iki ana halkından biri olan Balkarlar 2002'de 104.951 (% 11,6), bölgenin geniş kesimini oluşturan güneydeki Baksan, Çegem ve Çerek nehirlerinin vadileri ile başkent Nalçik'te oturur, Sovetskiy rayonunda çoğunluğu oluştururlar. Kalan yerlerin nüfusu, çoğunlukla Kabardeyler ve Ruslar'dan oluşur.

Kabardeylerden daha sonra, Kabardeylerin güneyine yerleşmiş olmaları gereken Balkarlar ise, Kabardeyler ile uzun bir süre Rus istilasına direnmiş, Ruslar Balkarları 1825'te, Kabardeyleri ise ancak 1864'te yönetimleri altına almışlardır.
Rus yönetimi, 1860'larda hem Müslüman nüfusu azaltmak ve hem de Batı Çerkesya'da 1864 yılında gerçekleşen Çerkes Sürgünü olayına yönelik olası tepkileri azaltmak, bu sürgün olayını sıradan bir göç olayı imiş gibi geçiştirmek için Osmanlı İmparatorluğu ile bir anlaşma içinde Doğu Çerkesya'dan ve Kuzey Osetya'dan Müslüman nüfusu baskı ve entrika ile göç ettirmeye başladı (bk."Jineps", Ocak 2007, s.4). Göçler 1900'lü yıllara değin ara ara devam etti. Kabardeyler, Diaspora'da Kayseri, Tokat, Çorum, Sivas, Adana, Mersin, Kahramanmaraş, Ankara, Samsun (Duruçay), Eskişehir, Kars, Gaziantep, Ardahan, Balıkesir (Bandırma Yenisığırcı köyü) vb. illerde Suriye, Mısır, İsrail (1 köy) ve Ürdün'de bulunmaktadırlar. Kabardeyler Rusya Federasyonu'ndan ayrılıp bağımsız olmak için pek çok kez çabalamış ancak hiçbirinde başarılı olamamışlardır.

Nüfus: 859,939 (2010 sayımı); 901,494 (2002 sayımı); 759,586 (1989 sayımı).

Kaynakça: Rusya Federal Devlet İstatistik Servisi 12 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kabardeyler, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti dışında, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Türkiye,Adigey Cumhuriyeti, Krasnodar Kray, Stavropol Kray ve Kuzey Osetya-Alaniya Cumhuriyeti'nde ve 1 milyonu aştığı söylenen büyük bir Diasporası ile de Çerkes-Adige toplulukları içinde, etnik kimliğini en fazla korumuş ve asimilasyona en fazla direnmiş topluluk olarak bilinir.

Kabardino-Balkarya, Moskova Zaman Dilimindedir. (MSK/MSD). UTC'e göre saat farkı +0300 (MSK)/+0400 (MSD).

Kabardey-Balkarya'da konuşulan dil Kabardeyce (Baksan lehçesi), Rusça ve Balkarca'dır. Balkarca ve Karaçayca aynı edebiyat dilini kullanır. Cumhuriyette Kabardey, Balkar ve Rus dilleri birlikte resmi dil statülerindedir.

2012'de yapılan resmi araştırmalara göre Kabardino-Balkarya cumhuriyetinin %55'ini İslam dini (Sünni - Hanefi  oluştururken %15,6 ile Rus Ortodoks Kilisesi, %3 Habze dini ve %10'u ise diğer Hristiyan mezheplerini karşılamaktadır. Ayrıca, nüfusun % 12'si kendisini Manevi olarak ancak dindar değilim olarak tanıtırken, geriye kalan % 5.4 ise ateist ve diğer dinlerden gelmektedir.

Kabardino-Balkarya'nın en kalabalık şehirleri (2010 nüfus sayımına göre):

Nalçik (240,203)
Prohladnıy (59,601)
Baksan (36,860)
Nartkala (31,694)
Mayskıy (26,755)
Tırnauz (21,000)
Dygulybgey (20,228)
Terek (19,170)
Çegem (18,019)

18 Aralık 1991'de ilk Balkar Halk Ulusal Konseyi kongresi Balkarların bağımsızlığını ve Rusya Federasyonu (RF) içerisinde bir Balkarya Cumhuriyeti oluştuğunu ilan etti. Kabardino-Balkarya bağımsızlığı 31 Aralık 1991'de ilan edildi. 1995 zarfında federal yetkililerle ikili bir anlaşma imzalandı. 21 Şubat 1996'da Başkan Valeri Kokov, Cumhuriyetin, Bağımsız Devletler Topluluğu'nun Abhazya'ya yaptırım uygulaması şeklindeki kararına uymayacağını ilan etti. 26 Eylül 2018'de Başkan vekili olarak atanan Kazbek Kokov, 3 Ekim 2019'dan itibaren asaleten başkanlık görevine getirilmiştir.

Cumhuriyette Rusya Federasyonu (RF) örneğinde olduğu gibi yarı parlamenter bir sistem geçerlidir. İdari bir başkanlığa ve bir yasama organına (Parlamento) sahiptir. Cumhuriyetin başı Rusya Federasyonu başkanı tarafından atanır, atama Parlamento tarafından onaylandığında kesinleşir. Cumhuriyetin başı Parlamento dışından bakanlar kurulunu atama ve görevden almaya yetkilidir.

Bu alt başlığın ana maddesi: Kabardey-Balkarya İdari Yapılanması
Kabardino-Balkarya Nalçik ve Tırnavuz kensel yönetim alanlarıyla Kabardey ağırlıklı Zolskiy (Dzelıqo), Baksan, Çegem (Şedjem), Çerek (Şeredj), Arvan ve Terek (Terç); Rus nüfus ağırlıklı Prohladnıy ve Mayskiy; Balkar ağırlıklı Sovetskiy rayonlarına ayrılır. Nalçik'te Kabardey çoğunluğunu Rus ve Balkar nüfusu izler. Prohladnı kenti Rus, Tırnavuz kenti ise Balkar ağırlıklıdır.

Kabardeyler 13-15. yüzyıllarda muhtemelen Karaçay ve Balkarlarla aynı sıralarda Kuban Irmağının kuzeyinde, Taman Yarımadası, Azak Denizi doğusu ve kuzeyi ile Kırım'da yaşarlarken, Tatar (en son Kırım Hanlığı) baskıları nedeniyle şimdiki yerlerine çekilmişlerdir.
Kabardeyler tarım ve hayvancılıkla, Balkarlar ise hayvancılıkla geçinirlerdi.
Ruslar feodal yapıya dokunmadılar. Derebeylerinin (Kabardey "pşı", Balkar "tavbiy") geniş arazileri, köyleri, büyük hayvan sürüleri, kalabalık köleleri (Kabardey "pşıtl", Balkar "kul") vardı. Derebeylik düzeni ve kölelik (serflik) Rusya'da 1861'de kaldırıldı, ama Kafkasya'nın çoğu yerinde 1868-1869 yıllarına değin sürdü ve ancak o tarihlerde kaldırıldı, ama özgürlüğe kavuşan eski kölelere devletçe toprak verilmedi. Bu da yoksul köylü ve eski kölelerin toprak taleplerinin karşılanacağı umuduyla 1917 devrimini desteklemelerini kolaylaştırdı.
19. yüzyılda başlayan modern değişimler, beraberinde kültürel alanda da gelişmelere yol açtı. Kabardey ve Balkar aydınları belirmeye başladı.

Kabardiya
Balkarya
Kabardino-Balkarya'nın idari yapılanması
Kabardey-Balkarya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
Kabardiya Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

(Rusça) Cumhuriyet Başkanı resmi web sitesi 14 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) KavkazWeb.net - Kabardey-Balkar günlük haber 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Adyga.org - Kabardey halkının en popüler web sitesi
(İngilizce) Kabardey-Balkar bilgi ve fotoğraf galerisi 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Kabardino-Balkarya Resimleri 8 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Ülke Profilleri 18 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Kabardey-Balkar Haber Portalı

Kafkas dilleri, Kafkasya'da yaşayan halklarının konuştuğu dillere verilen genel addır. Kafkasya'nın yerli dilleri, birbirlerinden köken açısından bağımsız kabul edilen Kuzeydoğu, Kuzeybatı ve Güney Kafkas dil aileleridir. Buna ek olarak Hint-Avrupa, Türk, Moğol ve Sami dilleri de Kafkasya'da konuşulan diğer dil aileleridir.

Kafkasya'nın yerel dil değişkelerinin gruplandığı üç dil ailesi mevcuttur:

Kuzeybatı Kafkas dilleri: Adigece, Kabardeyce, Ubıhça, Abhazca ve Abazaca
Kuzeydoğu Kafkas dilleri: Nah (Çeçence, İnguşça, Batsça vb.) ve Dağıstan dilleri
Güney Kafkas dilleri: Lazca, Gürcüce, Megrelce vb.
Bu dilleri İber-Kafkas dilleri gibi adlar altında birlikte ele almayı öneren çalışmalar da yapılmıştır, ancak bu geniş ölçüde kabul edilmeyen bir teoridir. Aşağıda Kafkas dillerinin karşılaştırılması verilmiştir.

Ermenice Kafkasya bölgesinde en yaygınca konuşulan Hint-Avrupa dilinden biridir ve Ermenilerin ana dilini oluşturur. Buna ek olarak Rusya'nın güneyinde yer alan Osetya'da yaşayan Osetlerin dili Osetçe, Kafkasya bölgesinde yaşayan Kürtlerin dili Kürtçedir. Azerbaycan'da yaşayan Talışların ve Tatların konuştukları Talışça ve Tatça bu bölgede konuşulan İrani dillerdir. Az da olsa Pontus Rumcası konuşan kişi de bulunmaktadır. Bu diller dışında Slav dillerinden olan Rusça ve Ukraynaca'da Kafkasların Rusya kısmında anadil olarak, diğer bölgelerde ise yabancı dil olarak yaygınca konuşulmaktadır. Kafkasya'daki insanların üçte biri Rusça veya Ukraynaca konuşmaktadır.

Azerice, Kafkasya'da 9 milyon konuşucusu ile en çok konuşulan Türki dildir. Bu dile ek olarak Karaçay-Balkarca, Kumukça, Nogayca, Türkçe de konuşulmaktadır.

Kalmukça, Kafkasya'da konuşulan tek Moğol dilidir. Ayrıca bölgede Aramice kökenli Süryanice ve Bohtan dilleri de konuşulmaktadır. Bu semitik diller dışında Arapçanın bir lehçesi olan Şirvani Arapçası da Azerbaycan'ın bazı kısımlarında konuşulmaktadır.

Kafkasya Emirliği veya Kafkas Emirliği (Çeçence: Имарат Кавказ) veya Kafkasya İslam Emirliği, İçkerya Çeçen Cumhuriyeti'nin ardılı kabul edilen, 31 Ekim 2007 tarihinde eski Çeçenistan lideri Dokka Umarov tarafından ilan edilen devlettir. Devlete bağlı askerî birlik Kafkasya Cephesi'dir. Kafkasya Emirliği'nin toprakları Çeçenistan, İnguşetya, Dağıstan, Karaçay-Çerkez, Kabardin-Balkar, Doğu Osetya (İriston) ve Stavropol eyaletidir.

Eskiden etnik bir bölünme yaşayan Kafkasya, etnik direnişçilerin İslam çatısı altında birleşmesiyle kendisini dinî bir sorunun içerisinde buldu. Osmanlıların Kafkasya'yı terk etmesiyle başlayan sorunlar bugüne dek hiç son bulmamıştır. Rusların Kafkas halklarına uyguladığı göç politikası, Ermeni çetelerinin yaptığı zulüm, Çeçen direnişi sürekli bu yöreden kan ve bitmeyen ağıtlara neden olmuştur. Direnişçiler Ruslara ağır bir yük olmaya başlamıştır. Hem siyasi boyutu, gittikçe artan asker kaybı ve Rusların enerji politikalarının bir parçası olan Kafkas petrolü ve diğer kaynakları, Rusya'nın bu sorunu Rusların dış politikası ve siyasi kararlarda çok etkilidir. Sorunun bir temel nedeni de Rusların Müslüman Kafkas halkı üzerindeki baskısından kaynaklanır. Rusya İmparatorluğu'nun bu halkları sürmesi kalanları katletmeleri, Rusya Federasyonu'nun katliamlarıyla kamçılanan direniş hareketleri, yalnızca Kafkasya'dan değil birçok Müslüman ülkeden gelen insanlarla sağlanmaktadır. Hatta sonradan Müslüman olan insanların da –başta İngilizler olmak üzere– o bölgedeki direnişe yardım amaçlı gittiği bilinmektedir. Ruslarla yapılan barış görüşmelerinin fayda etmemesi direnişi tüm Kafkasya'ya yaydı ve sonunda birbirinden ayrı yönetilen direnişçilerin bir çatı altında toplanmasıyla Kafkasya Emirliği ilan edildi.

Nohçi Vilayeti (Çeçenistan)
Kalkay Vilayeti (İnguşetya ve Doğu Osetya)
Noğay Eli Vilayeti (Stavropol eyaleti)
Çerkesya Vilayeti(Not: Soçi olimpiyatından sonra ilga edilmiştir)
Kabardin Balkar ve Karaçay birleşmiş Vilayetleri
Dağıstan Vilayeti

Gordon H. Hahn, Getting the Caucasus Emirate Right 26 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Centre for Strategic and International Studies, 1 September 2011
"The North Caucasus: The Challenges of Integration (II), Islam, the Insurgency and Counter-Insurgency", International Crisis Group, October 2012.
Schaefer, Robert W. (2011), The Insurgency in Chechnya and the North Caucasus: From Gazavat to Jihad, Praeger Security International, 0-31338-634-X
Darion Rhodes, Salafist-Takfiri Jihadism: the Ideology of the Caucasus Emirate 3 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., International Institute for Counter-Terrorism, March 2014

Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti; Kuzey Kafkasya'da bulunan, Rusya üyesi bir cumhuriyettir. Yüzölçümü 14.100 km²'dir. Başkenti Çerkessk olup, ikinci büyük kenti de Karaçayevsk'tir.

Bölgede 130 adet göl vardır. Kafkasya'nın en yüksek dağı olan Elbruz, eğer Kafkaslar Avrupa'nın sınırı olarak kabul edilirse, Avrupa'nın en yüksek dağıdır. Karaçay rayonundaki Biyçe Sın önemli yaylalardandır. Bir tuz gölü de bulunur.
Ocak ayında sıcaklık ortalaması -3,2 °C, Temmuz ortalaması da +20,6 °C'dir.
Cumhuriyette altın, kömür ve kil yatakları işlenmektedir.
Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nin güneyi dağlık, güzel manzaralı, mineral suları ve küçük gölleri bulunan turistik bir yöredir. Kuzeye doğru akan ırmakların dar ve uzun vadilerinde sulama ile yoğun (intansif) tarım yapılır. Bu vadilerde 3–5 km aralıklarla köyler sıralanır. Küçük ve büyükbaş hayvancılık ve arıcılık önemlidir. Karaçaylar geleneklerine daha fazla bağlıdırlar.

Modern Karaçay-Çerkasya'nın bulunduğu bölge 1829-1838 yılları arasında Rus hakimiyetine girmiştir. Ruslar, 1830'dan sonra, özellikle 1860'larda yoğunlaşmak üzere bölgeyi kolonize etmişlerdir.
12 Ocak 1922'de Rus Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı "Karaçay-Çerkes Özerk Oblastı" (K-ÇÖO ya da kısaca  Karaçay-Çerkesya) adıyla kuruldu. Oblast, 26 Nisan 1926'da merkezi Karaçayevsk kenti olan Karaçay Özerk Oblastı (KÖO) ve merkezi Çerkessk olan Çerkes Ulusal Okrugu (ÇUO) biçiminde ikiye ayrıldı. ÇUO, 30 Nisan 1928'de "Çerkes Özerk Oblastı" (ÇÖO) adını aldı.
Çoğunlukla güneydeki dağlık kesim vadilerinde yaşayan Karaçaylar, İkinci Dünya Savaşı'nda, Sovyetler Birliği ile savaşmış Alman işgalcilerle iş birliği yaptıkları gerekçesiyle 1943'te Kazakistan'a sürüldüler, ayrıca Balkarlar, İnguşlar, Çeçenler, Ahıska Türkleri, Kırım Tatarları ve Kalmuklar da aynı gerekçelerle Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan gibi uzak yerlere sürüldüler ve özerk yönetimleri de kaldırıldı. Karaçay ve Balkarların ayrıldığı toprakların bir bölümü Gürcistan'a bağlandı ve buralara Svanlar yerleştirildi. Bu halklara 1956 yılında, Sovyet üst yönetimince alınan bir karar gereğince hakları geri verildi, 1957 yılında da eski özerk yönetimleri yeniden oluşturularak, sürgündekiler eski topraklarına kısmen geri getirildiler. Eski Karaçay toprakları, mevcut Çerkes Özerk Oblastı ile birleştirilerek, 1926 öncesinde olduğu gibi yeniden bir Karaçay-Çerkes Özerk Oblası oluşturuldu. Svanlar ise getirildikleri Gürcistan'a geri gönderildiler. 1957 sonrasında Karaçaylar, eski yerleri dışında, Çerkessk kentine, Adıge, Rus ve Abaza yerleşmeleri ile bu yerlerin çevrelerine de yerleştirildiler.

Karaçay-Çerkesya'da 2010 nüfus sayımına göre 478.500 kişi yaşamaktadır. Bu verilere göre Toplam doğurganlık hızı 1.51 olmaktadır. Bölgede kullanılan dilleri Rusça, Karaçayca ile Balkarca (Karaçay-Balkarca), Çerkesçe, Abazaca ve Nogayca oluşturur.

Cumhuriyet nüfusu içinde 2010'da Karaçaylar %41, Ruslar %31,6, Çerkesler %11,9 idi. Diğer gruplar içinde Abazalar %7,8, Nogaylar %3,4, Osetler (3,333 ya da %0,8), Ukraynalılar  (3.331 ya da %0,8), Ermeniler (3.197 ya da %0,7), Tatarlar (2.021 ya da %0,5), diğer küçük gruplar da nüfusun %0,5'i idi.

2012 yılında yürütülmüş ve yaklaşık 57 bin kişiye soruların yönetildiği bir ankete göre Karaçay-Çerkesya ahalisinin %64'ü İslam'a, %13'ü Rus Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdır. Toplumun geri kalan %2'si Karaçay ve Çerkes yerli dinine, %2'si ise mezhepsiz Hristiyanlığa veya diğer Hristiyan mezheplerine mensuptur.
Bu inanışlara ek olarak toplumun %10'u "ruhani, ancak dindar değil" olmadıklarını, %3'ü ateist olduklarını belirtmiştir. Geriye kalan %6 ise ya diğer dinlere mensuptur ya da hangi dine mensup olduklarını belirtmemiştir.

Krasnodar Krayı (Çerkesçe: Бжъэдыгъукъалэ чIыгу, Rusça: Краснода́рский край), tarihi Çerkes topraklarının %60'lık kuzeybatı kısmını kapsar. Krasnodarskiy kray), Kuzey Kafkasya'da, Rusya (RF) ve Güney okrugu içerisinde federal bir yönetim birimi. Kuzeyde Rostov Oblastı, doğusunda Stavropol Kray ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, güneyinde Kafkas Dağları ve Gürcistan'dan tek yanlı ayrılıp bağımsızlık kararı alan Abhazya Cumhuriyeti ile çevrilidir. Batısında Azak Denizi, Kerç Boğazı ve Karadeniz bulunur. Ayrıca Kray topraklarının güney orta bölümünde, bir iç cep biçiminde, RF üyesi Adıgey Cumhuriyeti yer alır.

76.000 kilometrekare, nüfusu 5.125.221 (2002), yönetim merkezi Krasnodar kentidir (2002'de 646.175; 2005'te 715 bin). Ortalama nüfus yoğunluğu kilometrekare başına 67.4'tür.

Bölgenin güneybatı bölümü dağlıktır. Burada, kuzeybatıda Taman Yarımadası yakınlarından başlayan ve Karadeniz boyunca güneydoğuya doğru uzanan, giderek genişleyen ve yükselen Kafkas Dağları bulunur: kuzeyde Agoy (994 m), güneye doğru Thabe (905 m), Şesı (1.839 m) ve Avtle (1855 m). En yüksek doruk Adıgey sınırındaki Çuguş tepesidir. Kuzey ve kuzeydoğu kesimleri geniş plato ve düzlüklerden oluşur.
Sıradağlar engeli nedeniyle kuzey rüzgârlarına kapalı olan kıyı bölgesi dışındaki yerlerde kışları sert, yazları sıcak bir iklim görülür. Kıyı kesimi ise, subtropikal, bol yağışlı, kışları ılık, yazları sıcak bir iklime sahiptir. Kıyıda ve yüksek yerlerde 1.000 mm'nin üzerine çıkabilen yıllık yağış miktarı, iç kesimlerde, özellikle kuzeye doğru gidildikçe azalır. Bu nedenle tarımda sulama gerekir.
Bitki örtüsü kıyıda ve yükseltiye göre dağlarda, önce karışık, ardından iğne yapraklı orman, ormanın üstünde Alp tipi çayırlar, vadi ve ovalarda çayır ve bozkır bitkileridir.
Bölgenin ana akarsuyu Kafkas Dağlarındaki buzullarla beslenen Kuban Irmağıdır. Kuban Irmağı Kafkaslar'dan doğan çok sayıda kol ile beslenir: batıdan doğuya doğru Abın, Afıps, Şebş, Psekups, Pşış, Pşeha, Şhaguaşe, Fars, Fedz, Laba, Varp, Zelençuk. Ayrıca, batıda Kafkaslar'dan doğan ve Karadeniz'e dökülen çok sayıda hızlı akışlı akarsu da vardır: kuzeyden güneye Pşada, Aguy, Tuapse, Psışu, Şeh, Saçe, Mezmıt'e, Psov. Bütün bu yer ve akarsu adları Adıgece olup, Diaspora'da anlatı, öykü ve şarkılarda anı olarak hâlen yaşamaktadırlar. Matsesta Nehri de buradadır.

Krasnodar krayı 1937'de kuruldu, 1991 yılına dek bu Kray'a bağlı kalan Adıgey Özerk Oblastı, aynı yıl ayrıldı, ardından 3 Temmuz 1991'de cumhuriyet oldu, ama coğrafi olarak Kray toprakları içinde kaldı. Adigey Cumhuriyeti'nin, zaten tarihsel Adige toprakları olan Krasnodar Kray toprağında, sınırlarının doğuda Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'ne, güneyde de Abhazya'ya ve Karadeniz'e doğru genişletilerek, AC'nin doğal sınırlara kavuşturulması ve Krasnodar Kray tarafından kuşatılmışlığa bir son verilmesi talebi yanıtsız bırakılmıştır (bk. Doç. Dr. Ufuk Tavkul, "Kazaklar, Birleşik Kafkasya Dergisi, Ankara, 2007, sayı 6-7, s. 33). Kray 38 rayon (ilçe), 26 kentsel alan, 12 kent tipi yerleşim birimi ve 397 bucak birimini (selsovet-köy sovyeti) içerir. Bir Kray Meclisi ve atanabilen bir valisi (gubernator) vardır. Alt birimlerin de meclis ve yürütme komiteleri bulunur.

Başlıca kentleri, Krasnodar dışında, Soçi (2002'de 328.809), Novorossiysk (232.079; 2005'te 281.400), Tuapse (64.238), Gelencik (50.102), Anapa (53.493) Karadeniz kıyısındadır. Bütün bu kent yöreleri 1864 öncesinde Adıgelere (Çerkeslere) aitti.
Bugün, Tuapse güneyinden Psov Irmağına değin uzanan Soçi metropolitan alanı, önde gelen bir turizm, dinlenme ve sayfiye alanıdır, burada "Golovinski Cumhuriyet Doğa Koruma Alanı" (zakaznik) geniş bir yer tutar. Ayrıca, Soçi ve Tuapse yöresinde, 1999'da RF tarafından küçük bir halk olarak tanınmış olan 12 bin kadar yerli Şapsığ kalıntı nüfusu hâlen yaşamakta olup, buraya "Karadeniz kıyısı Şapsığyası" da denmektedir.
Tuapse ve kuzeyindeki Novorossiysk, RF'nin petrol ve doğal gaz ihraç limanlarıdır. Kuzeyde Azak Denizi kıyısındaki Yeysk (86.349) ve içerideki Armavir (193.964) diğer önemli kentlerdendir.
Armavir'in yerli halkı, adından da anlaşılabileceği gibi, Adıgece anadilli Ortodoks Hristiyan Ermenilerdir. Bu Ermenilerin büyük bir bölümü, 1918'de, iç savaş sırasında, bazı Adige ve Kazak toplulukları yanında, Kızıl Ordu birlikleri tarafından yok edilmişlerdir (1). Kray nüfusunun küçük bir kısmı Müslüman (100 bin dolayında Adige/Çerkes(yerli), ayrıca Tatar, Türk vb.), diğerleri ağırlıklı olarak Ortodoks Hristiyandır. Müslümanlar dini yönden merkezi Maykop'ta bulunan Adige Cumhuriyeti ve Krasnodar Krayı Müslümanları Müftülüğüne bağlıdırlar.

4. ve 5. yüzyıllarda Çerkeslerin atası olan Sind-Meot krallığın hüküm sürdüğü topraklardır. Kray toprakları 18 ve 19. yüzyıllarda, yakın tarihin gördüğü en ağır katliam ve soykırım olaylarına sahne olmuştur. 18. yüzyılda kuzeyde Azak Denizi'ne dökülen Yeya Irmağı ile güneyde Kuban Irmağı arasında kalan topraklar Kırım Hanlığına bağlıydı. Bugünkü Krasnador krayını oluşturan topraklarda yerleşik Çerkesler (Adygheler) ve göçebe olan Nogaylar (Tatar) yaşıyorlardı. Kuban'ın güneyi ise egemen Adıge topluluklarının ülkesi olan Çerkesya'yı (Circassia) oluşturuyordu.

Ruslar, 1774 sonrasında, hiçbir kural tanımadan, hukuken Kırım Devleti'ne ait olan bir bölgede, yani Kuban Irmağının kuzeyi boyunca Karadeniz'e doğru uzanan ve üzerinde kale, karakol ve gözetleme kuleleri bulunan bir müstahkem hat kurdular. Hemen ardından 1783'te Kuban'ın kuzeyini, Kırım ile birlikte ilhak ettiler, Temmuz 1783'te yerli nüfusu kuzeydeki Ural bölgesine sürme kararını uygulamaya koydular. Bunun üzerine Nogaylar ayaklandılar. Ama Ruslar yerli halka etnik temizlik uyguladılar. Buralarda tek bir Nogay ve Adıge nüfus bile bırakmadılar, dahası güneye, Çerkesya'ya sığınanları da, Kuban ve Laba ırmaklarını geçip izlediler ve ele geçirdiklerini ayrımsız öldürdüler. Güvenlik gerekçesiyle Kuban'ın kuzeyi 10 yıl boyunca boş tutulduktan sonra, 1792'de, Çariçe II. Katerina tarafından Kazak (Slav) yerleşimine tahsis edildi ve 1793'te Yekaterinodar kalesi (şimdiki Krasnodar'ın yerinde) kuruldu. Bu topraklara topluluklar halinde gelen ve toprağı bölüşen Karadeniz Kazakları yerleştirildi (2).
1783'ten sonra, sıra Adıgelere, yani Bağımsız Çerkesya'ya gelmişti. Kuzeyde Kuban Irmağı ağzından güneyde Bzıb (Adıgece: Psıb) Irmağı ağzına ya da şimdiki Pitsunda'ya değin Karadeniz kıyıları boyunca ve Kuban Irmağının güney havzasına yayılmış olan 2 milyon nüfuslu Adıgelerin inatçı direnişi, 1864'te sona erdi (3). Ancak Karadeniz kıyısındaki dağlarda barınan Adıge Hak'uç (Хьак1уцу) topluluğu Ruslara boyun eğmedi ve direnişini 1870'li yıllara, yok edilmelerine değin sürdürdü. 1779 -1864 yılları arasında Çerkesler, dış yardım arama amaçlı diplomatik çalışmalarda bulundular (4). Ayrıca Adıge kıyıları savunmasına bir Adıge Filosu da  katılmıştı (5). Ama, tüm bu çabalara karşın, Rus yayılması durdurulamadı, bütün bir Çerkesya işgal edildi. Ruslar 21 Mayıs 1864'te Kbaada  Yaylasında bir askeri tören ve dini ayin düzenleyerek, zaferlerini kutladılar (6). 1864'te Adıgelerin içinden 80 bin (7) kadarının (tüm nüfusun % 4 kadarı; Adıge tarihçilerinden Хъоткъо Самир/Samir Hotko'ya göre ise 1865'te 51 bin nüfusun) Orta Kuban ve Orta Laba ırmakları solundaki yerlere yerleşmek koşuluyla kalmasına izin verildi. 1864'te 1 milyonu aşkın bir Çerkes nüfusunun yaşadığı ve Ruslarca yeni ele geçirilen son Çerkesya toprakları ise, son bireyine değin Çerkes (Adıge) nüfusundan arındırıldı, direnenler yok edildi. Daha sonra, 1857-1859 tarihlerinde Rusların eline geçmiş olan ve sıkı bir biçimde denetlenen bir bölgeye yerleştirilen ya da o yerde kalmasına izin verilen söz konusu 80 bin ya da 51 bin Adıge'nin de çoğu, 1864 ülke dışına sürülen Adıgeler gibi, ikinci kez sürülerek, Türkiye'ye göç etmek (deportasyon) zorunda bırakıldı. Sonunda, Adige nüfusu, 1897'de, 200 bine doğru yükselecek yerde, 30 bin dolayına düşmüştü.
Adıgelerden temizlenen kıyı bölümü ve dağlık kesimler (özellikle Belaya Irmağı batısı), dağlardaki gerilla tipi direnişler nedeniyle, 1870'li yıllara değin, güvenlik nedeniyle boş tutuldu. Ancak 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Türklerin Ruslara yenilmesinin Adıgeler arasında yarattığı moral bozukluğu ya da umutsuz Adıge direnişlerinin 1870'lerde sona ermesinden sonra sivil (Rus) yerleşime açıldı. Ruslar Çerkesya'nın kıyı bölgelerinde uygulanacak model tarımı bilemediklerinden, örnek çiftçi olarak yararlanmak amacıyla bazı küçük Adıge gruplarının (bugünkü Şapsığ ve Hak'uçların) yasaklanmış olan Karadeniz kıyısındaki eski yerlerinde kalmalarına ya da Kuban Irmağı boylarında yerleştirildikleri yerlerden geri gelmelerine izin verdiler. Ama bunların kıyı şeridine yerleşmeleri de yasaklanmıştı. Bu son Adıgelerin (Şapsığların) sayısı, Karadeniz ili'nde (guberniya) 1897'de 1.939'a ulaşmıştı. Böylece bu yeni Karadeniz yerleştirme alanında, şimdiki "Karadeniz kıyısı Şapsığyası" da oluştu (2002'de Karadeniz kıyısındaki Şapsığ sayısı 12 bin dolayındaydı). Çarlık Rusyası döneminde, kıyıdaki Karadeniz ili dışında, şimdiki Krasnodar Krayı yerinde Rusların "Kuban Oblastı" bulunuyordu.
Bu soykırım ve kolonizasyon politikası nedeniyle yerli halk çok küçük bir sayıya düştü. Doğruluğu tartışmalı verilere göre (çünkü, özerklik elde etmemeleri ve Şapsığ varlığının gizli tutulması için, sayım görevlilerince Şapsığların çoğunun, özellikte Tuapse'de, Adıge ya da Çerkes biçiminde yazıldığı, başta Şapsığların Adıge Khase örgütü Başkanı Mecid Çaçuh (К1ак1ыхъу Мэджид) tarafından da doğrulanmıştır), Kray'da 2002'de 15.8 bin Adıge, 4.4 bin Çerkes ve 3.2 bin Şapsığ nüfus yaşamaktaydı. Bu arada bir Şapsığ yöresinde bulunan ve binden çok Şapsığ'ın yaşadığı Tuapse kentinde tek kişi bile Şapsığ olarak kayda geçirilmemiştir (Toplamı 25 bin dolayında bir yerli nüfus). Ruslar 23 Eylül 1924'te kurulan Tuapse merkezli  Şapsığ Ulusal Rayonu'nu, ilerisi için tehlikeli bir  oluşum olarak görerek, 24 Mayıs 1945'te lağvettiler (8).
Şapsığların 1945 yılı öncesinin özerkliğinin iadesi için Krasnodar Krayı makamlarına ya

Kuban (Rusça: Кубань; Adigece: Пшызэ; Ukraynaca: Кубань; Karaçay-Balkarca: Къобан), Güney Rusya'da Kuban Nehri çevresinde, Karadeniz kıyısında Don Stepleri, Volga Deltası ve Kafkasya arasında ve Kırım Yarımadası'ndan Kerç Boğazı ile ayrılmış olan bir coğrafî bölgedir. Krasnodar Krayı hem resmen hem gayriresmî olarak sıkça Kuban olarak belirtilse de, Kuban sadece burayı içermez, ayrıca Adıge, Karaçay-Çerkesya Cumhuriyetlerini ve kısmen Stavropol Krayı'nı da içerir.

Bölgenin güneyinde Kafkasya'nın batı etekleri vardır, kuzeyinden Kuban Nehri geçer. Rostov-na-Donu ile Kafkas Dağları arasında Kuban stepleri bulunur. Kuban Nehri bu step bölgesinin ortasından geçer ve nehrin toplama alanı Kuban bölgesinin büyük bir kısmını oluşturur. Nehrin ovası Rusya'nın önemli tahıl, pirinç ve pancar üretim kaynaklarından biridir.

Kuzey Kafkasya'daki ilk insan yerleşimlerinin, günümüzden yaklaşık 200.000 yıl önce Anadolu'dan göç edenler tarafından olduğu düşünülmektedir. En eski bulgular, Psekup Nehri üzerindeki Saratov konumunda el baltalarıdır. Bölgenin batı kısmındaki Staniza Ilskaja'da içinde taş gereçler olan bir korunak keşfedilmiş, bu kültürün Orta Paleolitik döneme ait olduğu belirlenmiştir. Kuban'ın çeşitli yörelerinde Yukarı Paleolitik döneme ait pek çok kalıt bulunmuştur. Bulunan gereçler arasında çeşitli yontma taşlar da vardır. O dönemler Kafkas Dağları buzlarla kaplı olduğu için yerleşimler dağ etekleri ve ovalarda kurulmuştur. M.Ö. 3700-3000 arasında Maikop kültürü, M.Ö. 3300-2700 arasında Novotitorovka kültürü de bu bölgede yaşamıştır.
M.Ö. 2400-2000 arasından kalma pek çok Bronz Çağı dolmen kümeleri (300'lük gruplar halinde) vardır. O dönemde Kuzey Kafkasya önemli bir maden işleme merkezi olmuştur. Bu teknoloji yerel Maikop kültürü ile ilişkilidir. Bu çağın insanları başlıca dağ etekleri ve kuzeydeki ovalarındaki tepelere yerleşmiş ve pek çok kurgan inşa etmiştir. Bu döneme ait bulgular arasında kıymetli metalden mücevherat, kıymetli taşlar ve inciler bulunmaktadır. Maikop kültürünün çömlekleri kırmızı tonlarla süslenmiş seramik süslere sahiptir, son dönemlerinde çömleklerin çömlek tekerleği ile yapıldığı anlaşılmaktadır. Kumaş yapımı için örgü teknikleri de kullanılmaktaydı.
Milattan sonraki bin yıl zarfında pek çok Hristiyan kilisesi inşa edilmiştir. Bu kiliselerin pek azı günümüze kadar kalabilmiştir. Kuban bölgesindeki camiler Dağıstan ve Çeçenistan'dakilerden farklılık gösterir. Genelde alelade bir eve benzerler, minareleri kısadır.

16-18. yüzyıllar arasında Kuban nehrinin sağ tarafında Nogay kabileleri, sol tarafında Çerkesler yaşadı. Kafkas Savaşı (1763-1864) sırasında, 1783'te, Kuban bölgesi (bu yöre, bölgede yaşayan Tatar kökenli insanlardan dolayı Küçük Tataristan olarak adlandırılıyordu) Kırım Hanlığı'ndan Rus İmparatorluğu'na geçti. Kuban Nehri, 18 ve 19.yüzyılda buraya yerleşen Kuban Kozaklarının adının kaynağıdır. Rus devleti, güney sınırlarını güçlendirmek amacıyla, Karadeniz Kozak Host'unu ve Don Kozaklarını bu bölgeye yerleştirdi. Osmanlı-Rus Savaşı (1787-1792) sırasında gösterdikleri yararlıklardan dolayı Rus İmparatoriçesi II. Katerina, Karadeniz Kozaklarına Kuban bölgesini kendilerine vatan yapmaları için bahşetti. Başkent Yekaterinodar ("Katerina'nın hediyesi"; günümüzdeki adıyla Krasnodar) inşa edildi.
1770'ler ve 1780'lerde II. Katerina 120,000 Nogayı, Besarabya ve Azak Denizi'nin kuzeydoğusundaki yurtlarından Kuban'a ve Kafkaslara göç ettirdi. Ancak 1783'te birkaç bin asi Kubanlı Nogay'ını katletti. Bunun üzerine Nogay kabileleri Osmanlı İmparatorluğu'na göç etti.
Gerek Kuban'da gerek yakınındaki Osetya, Çeçenistan ve Dağıstan'da Hristiyan ve Müslüman topluluklar beraber yaşamaktaydı. Rus Çarlığı Kozakların yardımı ile Kafkasya eteklerine doğru genişledi. Rus-Çerkes Savaşı'nın (1763–1864) önemli çarpışmaları Kuban'da gerçekleşti.
1841-1863 yılları arasında Çarlık devleti Kuban'a Rus göçmenleri yerleştirdi. Orada yaşayan Çerkesler Kafkasya'ya doğru itildiler veya Anadolu'ya göç etmeye zorlandılar. 1860'ta Kuman'da yaşayan Nogayların 70.000'ndan 50.000'i Osmanlı Devleti'ne göç etti. 1860-64'te bir dizi askeri manevra sonucu Kuzey Kafkasya ve Karadeniz kıyılarındaki tüm Müslüman köyler boşaltıldı, bu halk ya dağıtıldı, ya göçe zorlandı ya da öldürüldü. 19. yüzyılın ikinci yarısında bu bölge idarî olarak Kuban Oblastı ve Karadeniz Okrugu (ki bu sonradan Karadeniz Guberniyası'na dönüşmüştür) olarak düzenlendi.
Rus Devrimi sırasında Kuban halkı kendi içinde bölünmüştü. 1917'de hem bir Kuban Sovyet Cumhuriyeti, hem de Kuban Radası oluşmuştu. Rada tüm Kozak kabilelerinin başlarından oluşan bir meclisti, ama Rada'nın başı Çar tarafından atanırdı. 1913-1918 arasında Kuban Sovyet Cumhuriyeti ise, Rus Sovyet Federal Sovyet Cumhuriyeti'nin parçası idi. Başkenti Yekaterinodar idi. Bu Cumhuriyet, Mayıs-Haziran 1918'a arasında Kuban-Karadeniz Sovyet Cumhuriyeti ile birleşti, sonradan da Kuzey Kafkasya Sovyet Cumhuriyeti'inin parçası oldu.
Kuban Rada tarafından 28 Ocak 1918 tarihinde Cumhuriyet, 16 Şubat 1918 tarihinde bağımsızlık ilan edilmiştir. I. Dünya Savaşı'nda General Anton Denikin komutasındaki Rus birlikleri Kuzey Kafkasya'yı işgal ettiler. Ekim Devrimi'ni izleyen iç savaşta Denikin'in birlikleri Ağustos 1918'de Krasnodar'ı ele geçirdiler ve buradaki Bolşevik karşıtı Kuban Halk Cumhuriyeti güç kazandı. Ancak bölge halkı ile Beyaz Rus ordusu arasındaki ilişkiler gergindi. Halk Cumhuriyeti'nin yönetimi bağımsız bir devlet olmaya girişince 1919'da Kızıl Ordu birlikleri Rada hükûmetini feshetti ve başbakanı idam etti. Daha sonra Denikin Kızıl Ordu karşısında mağlup düşünce Kuban Cunmhuriyeti ile Terek Cumhuriyeti kısa bir süre için (1919-1920), Kuzey Kafkasya Emirliği olarak birleştiler. Ancak, 1920'de Kızıl Ordu Kuban'ı ele geçirdi. Kuban Kozaklarının Host'u feshedildi.
Kızıl Ordu'nun galibiyetininden sonraki ilk yıllarda Kuban'lı asiler 1924'e kadar Sovyet yönetimine karşı direndi. Sovyet memurları çeteler tarafından öldürüldüler ve 1924'te bir seçim boykotu oldu. 1930'lu yıllara Kuban'da yaşayan Ukraynalıların Ruslaştırılmasına yönelik bir kampanya başlatıldı. 1932'de, bütün devlet yazışmaları Rusçaya dönüştürüldü. Daha evvelki yıllarda Ukraince eğitim mümkünken, 1932'de bu yasaklandı. 1932-1933'te  1500 Ukraince konuşan aydın tutklanıp idam edildi, Ukraince hocaları tutuklanıp sürgüne yollandı. 1932'de Ukraince eğitim yasaklandı. 1932-33 yıllarındaki zorunlu kolektivizasyon (Holodomor) Kuban'daki Ukrayna kökenli halkı özellikle etkiledi.Şablon:Dergi kaynak Ukraya etnisitesine ait olan kişiler 1927'de nüfusun %55'ini oluştururken 1959'da bu oran %4'e, 2002'de %0,9'e düştü.
İkinci Dünya Savaşı sırasında 
Kuban bölgesinin büyük bir bölümü idari olarak günümüzde Krasnodar Krayı'ndan oluşur. Krasnodar Krayı, Rusya'nın federal birimlerinden biridir.

Kumuklar, veya Kumuk Türkleri (Kumukça: Къумукълар, Qumuqlar), Dağıstan, Çeçenya ve Kuzey Osetya'nın yerlisi bir Türk halkıdır. Kuzey Kafkasya'daki Türkler arasında en kalabalık olanlardır. 1930'lara kadar Kuzey Kafkasya halkları arasında Kumukça lingua franca olarak kullanılmıştır.
Tarihsel olarak Kumuk platosu (kuzey Dağıstan ve kuzeydoğu Çeçenya), Hazar Denizi sınırındaki topraklar, Kuzey Osetya ve Terek nehri kıyılarına yerleşmişlerdir.
Kumukların yerleşim topraklarına ve tarihi devlet oluşumlarına Kumukya (Kumukça: Къумукъ, Qumuq) denir.

Kumuklar, Kafkasya'da Azerilerden sonra ikinci en büyük Türkçe konuşan halk, Kuzey Kafkasya'daki en büyük Türk halkı ve Dağıstan'daki üçüncü büyük halktır.
Geleneksel yerleşim bölgesi, Dağıstan Cumhuriyeti'nin bugünkü Hasavyurt İlçesi ve Çeçen Cumhuriyeti'nin Gudermes Bölgesi, Hazar Denizi'nin batı kıyısı, Dağıstan'ın eteklerindeki bölgeler, Kuzey Osetya Cumhuriyeti'nin Terek Nehri boyunca uzanan bölgeleri, Çeçen ve Kabardey-Balkar Cumhuriyetleri ile Terek sıradağları'nı içeren Kumuk Düzlemidir.

2010 nüfus sayımına göre, Rusya'da 503,1 bin Kumuk yaşıyordu, bunların 431,7 bin kişi Dağıstan'da yaşıyordu.

Bugün Türkiye'de devlet düzeyinde milliyetlerin resmi bir kaydı yoktur. 1994-1996 yılları arasında yapılan bağımsız bir araştırmaya göre, Türkiye'de Kumukların kompakt olarak yaşadığı 20'den fazla köy vardı.

Bugün Birkaç Kumuk grubu var:

Temir-Han-Şura (ya da Orta ya da eski adı Şavhallık) Kumuklar (Ancikale, Tarğu, Temir-Han-Şura, Kazanış)
Kuzey (Sulakdan) Kumuklar (Hasavyurt, Endirey, Yahsay)
Dağ yanı Kumuklar (Karabudağkent, Boynak, Heli, Paraul)
Kaytağ (Güney) Kumuklar (Başlı, Macalis, Kayakent, Alhocakent)
Terek nehir Kumuklar (Borağan, Güçükyurt)

"Kumuk" etnoniminin kökeni tam olarak açık değildir. Çoğu araştırmacı (Bakikhanov, S. Tokarev, A. Tamay, S. Hacıyeva vd.) adını Kuman "Kimak" etnonim'den veya başka bir Kıpçak adı olan "Kuman"'dan türemiştir.
Peter von Uslar'a göre, 19. yüzyılda Kuzey Kafkasya'da Kumuk veya Kumuk terimleri, ovanın Türkçe konuşan sakinlerini ifade etmek için kullanılmıştır. Dağıstan, Çeçenya ve İnguşetya'da sadece Kumuklar, Kumuk terimleriyle anılırdı.
B. Alborov, "kumuk" etnonimini Türkçe "kum" (kum, kumlu çöl) kelimesinden türetmiştir. Buna karşılık, Ya. A. Fedorov, 8.-19. yüzyılların yazılı kaynaklarına dayanarak, "Gumik - Kumyk - Kumuk" etnik adının Orta Çağ ile ilişkili yerel bir Dağıstan yer adı olduğunu yazdı.
19. yüzyılın sonunun yazarı A. Starchevsky, kendisi tarafından derlenen sözlükte "Arıyak" Kumuk adını gösterdi. N. Marr, sırasıyla, Kumukların öz adı olarak "tüzlü(ler)" [düzlüler demek] bir etnonimni bahsetmiştir. P. Uslar'a göre, Kumyk dilinde, Kuzey Kumuklar "mıçığış" kelime ile ifade edildi, Çeçenya sınırındaki Miçik Nehrinin adından (şu anda bu Çeçenlerin Kumuk dilindeki adıdır).
Güney Kumukları kendilerini "haydaq qumuqlar", yani "Kaydağ kumuklar" olarak adlandırdılar.
Rus, Avrupa ve Fars kaynaklarında Kumuklar "Dağıstan Tatarları", "Kafkas Tatarları", "Terek Tatarları" (Tatarlar demek Türk millet) ve Çerkesler olarak da biliniyordu.
Dağıstan'ın diğer halkları Kumukları ova/düz sakinleri olarak adlandırıyor.
Kumuk adının geçtiği bir daha bir kaynak, Kâşgarlı Mahmud'un Divân-ı Lügati't-Türk adlı eseridir. Kâşgarlı Mahmud, Kumuk kelimesinin karşılığı olarak "Bir zaman yanında bulunduğum beylerden birinin adı" der. Anlaşılıyor ki Kumuk Türkleri, daha 11. yüzyılda kendi adlarıyla tarih sahnesindedirler.

Bilim adamları arasında Kumukların kökeni hakkında bir fikir birliği yoktur.
Konstantin Smirnov, 8-10. yüzyılların Kumuk ovasının nüfusunu, ülkenin mevcut sakinlerinin en yakın atası olarak kabul etti. Kumukların kökenini Kıpçaklarla ilişkilendiren Semön Bronevsky, Kumukların 12-13. yüzyıllarda Kıpçaklarla birlikte Dağıstan'da ortaya çıktığına inanıyordu.
Klaprota göre, Kumuklar Dağıstan'da Hazarlarla aynı anda ortaya çıktı ve onlardan sonra burada kaldı ve A. Vemberi'ye göre, Kumukların Dağıstan'a Hazarlarla aynı anda girmelerine izin verir, burada yaşlı bir nüfusla tanışır ve onunla birleşirler. Kumukların Kuman öncesi tarihi de Kumuk folkloru tarafından kanıtlanmıştır. Hazar Kağanlığı'nın varlığından kaynaklanan atasözlerini korur.
Başka bir Sovyet etnografı olan S. Tokarev, Kumukların kökenini, Plinius'un MS 1. yüzyılda Kuzey Dağıstan sakinleri olarak bahsettiği "Kam" veya "Kamak" halkıyla ilişkilendirdi.
Rus oryantalist Vladimir Minorsky ve Norveçli bilim insanı Fridtjof Nansen, Kumukların Hazar kökeni hakkında yazdılar.
Kumukların etnogenezinde çeşitli Türk boyları yer almıştır. Kumanya, sonra Altın Orda ve daha sonra Kafkasyalı Tümen Hanlığı'nın Türk kabileleri ve Kıpçaklar önce de Hun ve Ön Bulgar Türk kabileleri - güyen, tümen, as, çağar, sabir, barsil, sala, bürçebiy, döger, candar, borağan, oksungur, tork ve diğerleri.

Rus dilbilimci N. Baskakov şunu yazdı:Etnik temeli Kıpçak-Oğuz-Bulgar aşiretleri ve kabileleri olan Karaylar, Kumuklar, Karaçaylar ve Balkarlar.Plano Karpini, 13. yüzyılda Moğollar tarafından fethedilen Hazarya kabilelerinin “Komuk”, “Tarklar”, “Aslar” ve “Çirkaslar” adlarıyla anılmaktadır.
Kumukların Kumuk ovası, Terek Nehri yakası ve Dağıstan'ın en eski sakinleri olduğu görüşü daha sonraki araştırmacılar tarafından da desteklenmektedir: K. Kadiradzhiev, Y. Kulchik ve K. Dzhabrailov, A. Kandaurov, B. Ataev ve M.-R. İbrahimov.
Kraniyolojik verilere göre, Dağıstan sakinleri arasında, kafatasının yapısına göre, ovanın yerli sakinleri ve her şeyden önce Kumuklar, Hun zamanının kafataslarına en yakın olanlardır. Bu, Kumukların muhtemelen Hun krallığının nüfusunun doğrudan torunları olduğu varsayımını doğrular.

8. yüzyıldaki Arap fetihleri sırasında Kumuklar, Hazar bölgesindeki nüfusun baskın çoğunluğunu oluşturdu. O zamanlar, Miçik Nehri havzasına zaten Kumukistan deniyordu. Kumuklar, Kuzey Kafkasya'daki Hazarların soyundan gelmektedir.

Kumuk halkının yerleşim topraklarında, en ünlüleri Hunlar , Hazar Kağanlığı, Tarğu Şavhallık olan birkaç devlet vardı. Kumukların Rusya ile ilişkiler da dahil olmak üzere büyük jeopolitik öneme sahip diğer önemli devlet oluşumları, Endirey Beyliği (Endirey'li Soltan-Mahmud'un derebeyliği), Ötemiş Soltanat, Tümen Beyliği (Şavkal / Şevkal Tümen), Borağan Beyliği, Mehtulu Hanlığı'ydı, Boynak Beyliği ve diğerleri."Antik çağlardan beri, Kumuklar dağcılar arasında büyük bir otoriteye sahipti ve Kumuk Kağanları ve Şamhallar genellikle Doğu Dağcılarının Transkafkasya Bölgesi'ne yaptıkları tüm savaşçı kampanyaların başında duruyorlardı. Yakın ve uzak seferleri sırasında Asya ile sık sık ilişki içinde olan ve kuzeyde Slav ve Turan kabileleriyle birleşen Kumukların ataları — Hazarlar, Kafkasya'nın çeşitli unsurlarıyla, onların bir parçası olan, doğal olarak Asya'dan Avrupa'ya ve geriye doğru kültürün iletkenleriydi. "

En büyük Kumyk devleti, 16. yüzyıldan beri Tarğu Şavhallığı idi (ya da Şamhallık, Kumukça: Tarğu Şawhallıq) olarak bilinen idi. Şavhallığ'ın oluşum zamanı kesin olarak bilinmemektedir: bazı kaynaklar 8. yüzyılda Arap etkisinin olduğunu gösterir, diğer kaynaklara göre Şavhal hanlar Altın Orda kökenlidir. Bazı kaynaklar ayrıca Şavhal hanedanlarının olası bir değişikliğine de işaret ediyor.
Timurlu tarihçi Nizâmeddin Şâmî, Şavhal'ı Altın Orda'nın müttefikleri olarak adlandırdı. 1396'da Toktamış'a karşı kazanılan zaferden sonra Timur, Şavhal'a karşı bir kampanya başlattı. Tarihçi Şerafeddin Yezdi şunları bildirdi: “İnatçı direniş yenildi, kaleler alındı, sakinler öldürüldü, ölümden bir tepe inşa edildi, şamhalın kendisi öldürüldü.” Timurlenk daha sonra Dağıstan'da Şamhal gücünün restorasyonuna katkıda bulundu. Bir Osmanlı kaynağına göre, Timur'un oğlu Miranşah'ın Karakoyunlular'a yenilmesinden sonra Kumuklar bağımsızlıklarını kazandılar ve Cengiz Han ailesinden bir şemhal seçtiler.
Ancak devlet, 16. yüzyılın sonunda, birkaç yarı özerk (örneğin Mehtulu, Erpeli, vb.) veya bağımsız (örneğin, Yahsay) beyliklerine bölündüğünde, kısmi parçalanmadan kaçınmadı. 16-17. yüzyıllarda Şavhallık uluslararası arenadaki varlığı arttı. Şamhalların vasal mülklerinin sınırları bir zamanlar Kabardey'e kadar uzanıyordu. Şavhal Dağıstan Valisi ve bir süre Derbent Hanı unvanını taşıyordu.
Avrupa'dan Asya'ya giden yollardan biri olarak Kumuk topraklarının elverişli stratejik konumu, Kumuk hükümdarlarının sık sık bir manevra politikası izlediği üç komşu imparatorluğun bölgesinde nüfuz mücadelesinin nedeni haline geldi.

1560'larda, Gürcü kralı ve Kabardey prenslerinin istekleri nedeniyle Rus birliklerinin Şavhallık'a karşı sayısız seferi başladı. Komutan Çeremisinov, 1560'ta Tarğu'nun başkentini ele geçirdi ve yağmaladı. Kafkas Tümen Hanlığı, Şavhallık ile ittifak halinde, fethine umutsuzca direniyor, ancak 1588'de, Hanlığın başkentinin bulunduğu yerde Rus Terki kalesi kuruldu. Tümen hükümdarı Soltaney, Endirey hükümdarına kaçtı.
1594'te Kvorostinin'in Dağıstan Seferi gerçekleşti; bu sırada Rus birlikleri, Terek Kazakları Tarğu'ya aldı, ancak orada Kumuklar tarafından engellendi ve Terki'ye çekilmeye zorlandı, bu da bir uçuşa dönüştü.
1604-1605'te Buturlin'in "Şevkal Kampanyası" olarak bilinen Dağıstan Seferi gerçekleşti. Karaman sahasındaki Rus birliklerinin, Şavhal hanedanının Sultan-Mahmud'un temsilcisi tarafından yönetilen Kumuklar tarafından birleştirilen Dağıstan kuvvetlerine karşı yenilgisinin bir sonucu olarak bir dizi kampanya başarı ile taçlandırılmadı. Karamzin'e göre, Rus devletinin Kuzey Kafkasya'nın doğu kesimindeki genişlemesi 118 yıl boyunca durduruldu, ancak Kafkasya'da bir yer edinme girişimleri devam etti.
1649 veya 1650'de Çoban-Murza, Nogay ile Şavhallık'a göç etti. Rus hükûmeti 8.000 kişilik bir orduyu Rusya'nın vassallarıyla birlikte Nogayları geri göndermeye zorlaması gereken Şavhallık'a gönderdi, ancak Surhay III. Şavhal Rus ordusuna saldırdı ve Germençik Savaşı'nda Rus ordusunu yendi.

1651 ve 1653'te Kumuklar, Safevî devletinin birlikleriyle birlikte Rusların elindeki Sunja kalesini yok etti. Bununla birlikte, bu arada, 1646'da II. Abbas, Kumuk topraklarında bir 

Kura (Azerbaycan Türkçesinde : Kür, Gürcüce: მტკვარი - Mt'k'vari), Türkiye'de Ardahan Göle dolaylarından başlar ve Gürcistan'dan geçerek Azerbaycan'ın Sabirabad şehrinde Aras Nehri ile birleşir ve Neftçala Rayonu'nda Hazar Denizi'ne dökülür.
Kura'nın kıyılarında Ardahan, Borjomi, Gori, Mtsheta, Tiflis, Rustavi, Mingeçevir, Yevlah, Sabirabad, Şirvan, Salyan gibi şehirler yer almaktadır.

Kaynağını Allahuekber Dağlarından alan Kura Nehrinin toplam uzunluğu 1515 km dolayındadır. Kura'nın Türkiye sınırları içindeki uzunluğu ise 189 km kadardır. Çıldır Gölünün kuzeyinde Gürcistan topraklarına girer. Daha sonra Azerbaycan ülkesi sınırlarının içine girer ve Aras Nehri ile birleşerek, Hazar Denizi'ne dökülür. Nehrin toplam akaçlama alanı 188,000 km'yi bulur. Türkiye'deki su toplama alanı ise sadece 4,852 km kadardır. Bu alanda sulama ve enerji üretimi amaçlı 1 tesis Kotanlı Barajı bulunmaktadır. Azerbaycan topraklarında ise bu ırmak üzerinde Mingeçevir Barajı yapılmış durumdadır.
Kura Nehrinin Gürcistan ve Azerbaycan topraklarında bulunan kesimlerinde avlanan kuri balıklarından elde edilen siyah havyar, bu ülkeler için önemli bir ekonomik gelir kaynağıdır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti (Rusça: Республика Северная Осетия - Алания (Osetçe: Республикӕ Цӕгат Ирыстон — Алани) 

Sovyetler Birliği'nin son yıllarında milliyetçilik akımı Kafkasya'yı büyük ölçüde etkilerken birçok aydın Kuzey Osetya ÖSSC adının Alanların Orta Çağ krallıklarının ismi olan Alanya ile değiştirilmesi çağrısında bulundu. "Alanya" terimi; çeşitli kuruluşlar, televizyon kanalları, sivil ve siyasi kuruluşlar, yayınevleri, futbol takımları vb. aracılığıyla Osetlerin günlük yaşamında hızla popüler oldu. Kasım 1994'te "Kuzey Osetya Cumhuriyeti-Alanya" adı resmen cumhuriyetin ismi oldu.

Cumhuriyet, Kuzey Kafkasya'da konumlanmıştır. Cumhuriyetin kuzey kısmı, Stavropol Ovası'nda yer almaktadır ve cumhuriyet topraklarının %22'si ormanlarla kaplıdır.

Yüzölçümü: 8.000 kilometrekare (3.100 sq mi)
Sınırlar:
İçeriden: Kabardino-Balkarya, Stavropol Krayı, Çeçenistan, İnguşetya.
Uluslararası: Gürcistan (Güney Osetya dahil; Mtsheta-Mtianeti, Raca-Leçhumi ve Kvemo Svaneti ve Şida Kartli)
En yüksek nokta: Kazbek Dağı (5.033 metre (16.512 ft))
Kuzey-güney mesafesi (maksimum): 130 kilometre (81 mi)
Doğu-batı mesafesi (maksimum): 120 kilometre (75 mi)

Cumhuriyetin tüm nehirleri Terek Nehri'nin drenaj havzasına aittir. Başlıca nehirler şunlardır:

Terek Nehri (~ 600 km)
Uruh Nehri (104 km)
Ardon Nehri (101 km)
Kambileyevka Nehri (99 km)
Gizeldon Nehri (81 km)
Fiagdon Nehri
Sunja Nehri (278 km)

Cumhuriyet topraklarında bulunan dağların tamamı Kafkasya'nın bir parçasıdır. Kazbek Dağı en yüksek noktadır (5.033 m), Chimara Dağı ise ikinci en yüksek (4,780 m) dağdır.

Doğal kaynaklar arasında mineraller (bakır, gümüş, çinko), kereste, maden suları, hidroelektrik enerji ve kullanılmayan petrol ve gaz rezervleri bulunur.

Orta derecede karasal iklim görülmektedir.

Ortalama Ocak sıcaklığı: -5 °C (23 °F)
Ortalama Temmuz sıcaklığı: +24 °C (75 °F)
Ortalama yıllık yağış: 400-700 milimetre (16-28 in) ovalarda; 1.000 milimetre (39 in)

Kuzey Osetya toprakları ilk olarak Kafkas kabileleri tarafından iskan edildi. Bazı göçebe Alanlar bölgeye 7. yüzyılda yerleşerek Alanya krallığını kurdu ve Alanlar Bizanslı misyonerler aracılığıyla Hıristiyanlık'ı benimsediler. Alanya, İpek Yolu'nun buradan geçmesi sebebiyle büyük kazanç sağladı.

1222'de başlayan Moğol istilası Kuzey Kafkasya ile birlikte Kuzey Osetya'yı da etkilemiştir. 14. yüzyılda Cuci'nin torunların kurdukları Altın Orda'nın baskısıyla güneye inerek dağlık alanlara yerleşmek zorunda kalmışlardır.
1557'de batı komşuları Kabartayların bir dostluk anlaşmasıyla Rus koruması altına girmesiyle, Osetler arasında da Rus nüfuzu yayılmaya başlamış, 1774'te Osmanlı Devletini yenen Rus İmparatorluğu, Kabardiya ile birlikte Osetya'da tam bir denetim kurmuşlardır.
Ruslar, 1774 sonrasında Osetler arasında Hristiyanlığı yayarak ve 1860'larda Müslüman Osetlerin çoğunu da Anadolu'ya göndererek dengeyi Hristiyan Osetlerin lehine çevirmişlerdir.
Yarı feodal bir yapısı bulunan Osetya'da kölelik ve feodal ayrıcalıklar 1868-69'da kaldırılmıştır.
1921'de oluşturulan ve Rus SFSC'ne bağlı Dağlı Özerk SSC içinde bir ulusal okrug olarak yer alan Kuzey Osetya, daha sonra bir özerk oblast, 1936'da da özerk cumhuriyet yapıldı. Aralık 1991 sonunda Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine oluşan RF içinde bir üye cumhuriyet olarak kaldı.
1944'te Stalin döneminde doğu komşuları İnguşların Orta Asya'ya sürgüne gönderilmesiyle Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti dağılmıştır. Ve 1944 öncesinde İnguşların yaşadıkları Prigorodni rayonu Kuzey Osetya'ya eklenmiştir.
1957'de sürgünden dönmüş olan İnguşlar eski topraklarını Osetler'den geri almak istemişlerdir. Bu yüzden anlaşmazlık ve çatışmalar da yaşanmıştır. Ayrıca Gürcistan'dan tek yanlı ayrılıp bağımsızlık ilan eden Güney Osetya'dan da bir Oset sığınmacı akınına uğramıştır.
2008 yılında Rusya-Gürcistan savaşı sırasında Gürcistan ve Güney Osetya'dan kaçanların barınağı oldu.

Lakça (Lakça: лакку маз, lakku maz). Dağıstan'da, Lakların konuştuğu bir Kuzeydoğu Kafkas dilidir. Dağıstan Cumhuriyeti'ndeki altı yazılı dilden biridir. Yaklaşık 160.000 kişi tarafından konuşulur. Eskiden Rusça adlandırmadan (Кази-Кумук /Kazi-Kumuk veya Каси-Кумук / Kasi-Kumuk) dolayı Gazi Kumuk (ГЬази-КЬумукь) olarak da bilinir.
Lak dilinin kökleri Yukarı Mezopotamya ile Güney Anadolu bölgelerinde MÖ.ki dönemlerde hüküm süren Geç Hitit prensliklerinden Lakku, Kummuh ve ayrıca Kaspi kabilelerinin konuştukları diyalegleri dayanmaktadır.
Lakça, 1928 yılına değin Arap alfabesiyle yazılıyordu. Daha sonra on yıl Latin alfabesiyle yazıldı. 1938'den bu yana Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.
Lakça, yüzyıllar boyunca Kafkasya bölgesinde konuşulan diğer diller başta olmak üzere, Arap, Türk, Fars ve Rus dillerinden etkilenmiştir.
Dağıstan'ın Lak bölgesinde Lakça bir gazete yayımlanmakta ve bu dilde yayın yapan bir radyo istasyonu bulunmaktadır.

Laklar

Lakça yazı sistemi
Lak Evi 11 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Lak kültürel ve toplumsal sitesi

Mahaçkale veya Mahaçkala (Kumukça: Anсi, Ancikala, Rusça: Махачкала; Avarca: МахIачхъала; Lakça: МахIачкъала, Анжи), Rusya'nın Dağıstan eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. Hazar Denizi kıyısında yer alan şehir, 468,13 kilometrekarelik (180,75 mil kare) bir alanı kaplamakta ve 623.254'ten fazla sakini bulunmaktadır. Şehir yerleşim alanı ise 3.712 kilometrekarelik (1.433 mil kare) bir alanı kaplamakta ve yaklaşık 1 milyon sakini barındırmaktadır. Mahaçkala, Kafkasya'nın dördüncü büyük şehri, Kuzey Kafkasya ve Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi'nin en büyük şehri ve Bakü ve Reşt'ten sonra Hazar Denizi kıyısındaki üçüncü büyük şehirdir. Şehir, az sayıda Rus nüfusuyla son derece etnik çeşitliliğe sahiptir.
Şehrin tarihi öncülü, Kumukya'da bulunan ve 8. yüzyıldan beri Kumuklar başkenti olarak bilinen Tarki devletinin topraklarının bir parçası olan Anji (Andzhi) liman kentidir.
Şehir, Büyük Petro'nun adından esinlenerek Petrovskoye olarak adlandırılmıştır. 1857'de şehir statüsü kazandıktan sonra Petrovskoye kalesi Petrovsk-Port olarak yeniden adlandırılmıştır. Rus Devrimi'nden sonra, Petrovsk-Port, 14 Mayıs 1921'de Bolşevik devrimci Mahaç Dakhadaev'in  adından esinlenerek Mahaçkala olarak yeniden adlandırılmıştır. Aynı gün, yeni kurulan Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra şehir, Dağıstan Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur. 
Mahaçkala, Kuzey Kafkasya'nın önemli bir ekonomik, eğitimsel, bilimsel ve kültürel merkezidir. Şehir, Hazar Denizi'nde önemli bir Rus limanı ve ulaşım merkezidir. Rusya'nın en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir.

Avarlar (%21)
Ruslar (%18)
Kumuklar (%15)
Darginler (%12,4)
Laklar (%12)
Lezgiler (%9,5)
Çeçenler (%4,3)
Azeriler (%1,6)

 Yalova (Türkiye)
 İstanbul (Türkiye)
 Balıkesir (Türkiye)
 Brescia (İtalya)
 Biskra (Cezayir)
 Oldenburg (Almanya)
 Kiev (Ukrayna)
 Ndola (Zambiya)
 Spokane, Washington (ABD)
 Rotterdam (Hollanda)
 Smolyan (Bulgaristan)
 Safakes (Tunus)
 Siping (Çin)
 Aktav (Kazakistan)
 Vladikavkaz (Rusya)
 Bakü (Azerbaycan)

39°19′K 45°28′D

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti (Azerice: Naxçıvan Muxtar Respublikası), Azerbaycan'a bağlı özerk bir cumhuriyettir.

Nahçıvan'ın, kuzeyi ve doğusu Ermenistan ile, güneyi ve batısı da İran topraklarıyla çevrilmiş olup, kuzeybatısında yer alan Türkiye ile kısa bir sınırı vardır. Bu sınır bölgesi Türkiye tarafından Dilucu olarak adlandırılmakta olup, Türkiye ile Nahçıvan'ı birbirine bağlayan yol Dilucu'nda Aras Nehri üzerine inşa edilen Hasret Köprüsü'nden geçmektedir.
Coğrafi olarak kuzeyde Zengezur dağları güneyde ise Aras Nehri'yle sınırlanan ve Azerbaycan'ın yaklaşık %6,3'ünü oluşturan Nahçıvan, 5.502,73 km² yüzölçümüne sahiptir. Arazi yapısı dağlık bir nitelik gösteren Nahçıvan'da ovaların toplam araziye oranı % 20, ormanların oranı ise % 2 civarındadır. Ovaların büyük bir bölümü tarıma elverişlidir. Ülkenin zengin maden suyu, soda ve tuz kaynakları bulunmaktadır.
Azerbaycan'a bağlı olmakla birlikte, bu ülkeyle fiziki bağlantısı olmayan Nahçıvan, Türk devletleri arasında Türkiye ile kara sınırı bulunan tek toprak parçasıdır. Türkiye ile Nahçıvan arasında 17 km'lik bir sınır bulunmaktadır. Nahçıvan şehir merkezi ile Türkiye'nin Iğdır şehri arasındaki uzaklık 160 km olup, iki şehir kara yolu ile birbirlerine bağlanmıştır. İki ülke arasındaki ulaşım ve ticari ilişkiler Dilucu Sınır Kapısı'ndan gerçekleştirilmektedir.
İran ile Culfa şehrinde kara ve demir yolu için Culfa sınır kapısı bulunmaktadır. Sovyet döneminden kalan, Nahçıvan'ı Ermenistan üzerinden Azerbaycan'a bağlayan kara ve demir yolu ise, 1990'ların başlarından bu yana kullanılamamaktadır.

Nahçıvan bağımsız olduğu 1991 ile 2000 yılları arası, Sovyet sisteminden serbest pazar ekonomisine geçişin sıkıntılarını yaşamıştır. Sovyet zamanından kalma kolhoz ve sovhozlar 2000 yılında vatandaşlara dağıtılmıştır. Sulama sistemi yenilenmiş, şahıs mülküne geçen arazilerde verim artmıştır.
Tarım arazileri 1991 ile 2014 arasında 25,079 hektardan, 60,829 hektara çıkmış, artış 2,4 kat olmuştur. Tahıl ekimine önem verilmiş, tahıl ekili araziler bu dönemde %55'ten, %63'e çıkmıştır. Üretim 30 bin tondan, 103 bin tona, verim 2,09'dan, 2,88 ton/ha yükselmiştir. Eskiden ekilen pamuk, tütün yerine ayçiçeği ve şeker pancarı ekimine başlanmıştır. Sebze ekili alanlar 10 kat, patatesin alanı 25 kat artmıştır. Baklagil verimleri yüksektir.
Ermenistan ambargosunda yakacak yapılması ve bakımsızlıktan meyve bahçeleri %29 küçülmüş fakat 1990'da 1,73 ton/ha'lık verim, 2014'te 10,17 ton/hektara yükselmiştir.

1 Ocak 2018 resmî verilerine göre Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin toplam nüfusu 452,800 kişidir. Nahçıvan, tarihî Nahçıvan Hanlığı gibi kendisine başkentlik yapan Nahçıvan şehrinin adı ile anılmaktadır. 1 Ocak 2013 resmî verilerine göre Şehir 93.000 kişi nüfusa sahiptir.

1 Ocak 2008 resmi verilerine göre Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin nüfusu 414.900 kişidir. Etnik yapı ise 01.08.2011 resmi verilerine göre 405.900 Azerbaycanlı, 2.280 Kürt, 517 Rus, 140 Ukraynalı, 91 Tatar, 147 Ermeni, 11 Lezgi, (%0,021) ise diğer halkların temsilcileri.

Nahçıvan'ın statüsü, 12 Kasım 1995 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nın 8. bölümünde düzenlenmiştir. Buna göre; Nahçıvan içişlerinde özerk, savunma ve dış politikasında ise Azerbaycan'a bağlı bir statüye sahiptir. Yasama organı 45 üyeli Ali Meclis'ten, yürütme organı ise Bakanlar Kurulundan oluşan Nahçıvan'da yargı görevi bağımsız mahkemelerde bulunmaktadır.
Nahçıvan, Türkiye'nin de taraf olduğu 1921 Moskova ve Kars Antlaşmaları uyarınca özerk statüsü devam etmek kaydıyla Azerbaycan'a bırakılmıştır. Bu çerçevede Türkiye de Nahçıvan'ın statüsünün devamında dolaylı olarak bir güvence unsuru haline gelmiş ve Nahçıvan'ın toprak bütünlüğünü kabul etmiştir.

2025 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in girişimiyle, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin anayasal statüsünde köklü değişiklikler yapılmıştır. Temmuz ayında yürürlüğe giren bu düzenlemeler, Nahçıvan’ın 1924’te Sovyetler Birliği döneminde tanınan özerkliğinin kapsamını daraltarak, bölgenin idarî yapısını doğrudan merkezi hükümete bağlamayı hedeflemiştir. Anayasa değişikliği ile Nahçıvan Anayasası'nın önsözünde yer alan Moskova (1921) ve Kars (1921) Antlaşmalarına yapılan tarihî atıflar kaldırılmış; bunun yerine "Nahçıvan, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ayrılmaz bir parçasıdır" ifadesi eklenmiştir. Bu değişiklik, özerkliğin tarihî ve hukuki dayanaklarının sembolik düzeyde zayıflatılması anlamına gelmektedir.
Değişiklikler, yalnızca anayasal ifadelerle sınırlı kalmamış, yürütme yetkisinin dağılımında da köklü bir dönüşüm yaratmıştır. Nahçıvan Yüksek Meclisi Başkanının yetkileri önemli ölçüde kısıtlanmış; bölgenin Bakanlar Kurulu ve diğer icra organları, doğrudan Azerbaycan Cumhurbaşkanı tarafından atanan bir temsilcinin yetkisine bırakılmıştır. Böylelikle yürütme organları, fiilen Bakü'nün merkezî yönetimine bağlanmış ve Nahçıvan’ın kendi iç idaresi üzerinde bağımsız karar alma kapasitesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Söz konusu düzenlemeler, Azerbaycan yönetiminin Nahçıvan üzerindeki kontrolünü pekiştirirken, özerklik kavramını daha çok sembolik bir statüye indirgemiştir. Bu durum, bölgenin tarihî olarak sahip olduğu idari esneklik ve yerel yönetim yetkilerinin büyük ölçüde sınırlandırıldığı anlamına gelmektedir. Resmî söylemde ise bu değişiklikler, "idari etkinlik" ve "ulusal bütünlük" gerekçeleriyle savunulmuştur. Ancak, siyaset bilimciler ve bölgesel gözlemciler, bu adımı, Azerbaycan'ın Nahçıvan üzerindeki doğrudan egemenliğini artırma ve ileride stratejik projeler bağlamında bölgeyi daha sıkı bir şekilde entegre etme yönünde atılmış stratejik bir hamle olarak değerlendirmektedir.

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, Nahçıvan şehri ile buna bağlı 7 ilçeden oluşmaktadır. 1 Ocak 2018 resmî verilerine göre Nahçıvan şehri ile ilçelerinin nüfus dağılımı aşağıdaki gibidir:

Nüfusunun % 28'i şehir merkezlerinde yaşayan Nahçıvan'da 228 ilk ve orta öğretim okulu, 5 meslek lisesi ve 2 üniversite bulunmaktadır. Üniversitelerden biri Nahçıvan Devlet Üniversitesi (NDÜ) diğeri Nahçıvan Özel Üniversitesi'dir. NDÜ'nün Mimarlık, Rus Dili ve Edebiyatı ile Müzik bölümleri ÖSYM üniversite tercih kılavuzunda yer almaktadır ve Türkiye'den yaklaşık 250 öğrenci eğitim görmektedir. Üniversitede bazı bölümler için yüksek lisans ve doktora eğitim programları mevcuttur. Bölgede ayrıca, okul öncesi eğitim için resmî kreşler mevcuttur. 1999 yılı itibarıyla toplam öğrenci sayısı 80.000 olarak tespit edilmiştir.

Resmî site (Azerice), (İngilizce), http://www.nakhchivan.az/portal-ru/index-ru.htm18 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.stat.gov.az/index.php26 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)

Osetçe (Osetçe: Ирон ӕвзаг, romanize: İron evzag), Kafkasya'da yaşayan Osetlerin konuştuğu Doğu İran dilleri grubundan bir dildir. Asıl olarak Rusya içindeki Kuzey Osetya-Alanya'da ve Gürcistan'da Güney Osetya'da konuşulur. Osetçe konuşan toplam kişi sayısı 700.000 kadardır. Bu nüfusun yaklaşık yüzde yirmisi, Gürcistan'ın değişik bölgelerinde yaşar.
Osetçe, Hint-Avrupa dilleri ailesinden Doğu İran dilleri grubuna giren dillerden biridir. İskit dillerinden geriye kalan tek dil Osetçedir. Kuzey Osetya'nın, eğitim dili ve aynı zamanda Rusça ile birlikte resmî dilidir. De facto Güney Osetya yönetiminin de resmî dili ve bu bölge halkının da eğitim dilidir.
Osetçe İron ve Digor olarak iki ana lehçeye ayrılır. İron, Kuzey ve Güney Osetya'da konuşulan iki şiveyi ve bu şivelere bağlanan değişik ağızları barındırır. Digor, Kuzey Osetya'nın batısında konuşulur. Osetçenin bir üçüncü lehçesi de, Orta Çağ'daki göçler sonucu, 17. yüzyıla kadar Macaristan'da konuşulan, günümüzde ölü bir dil olan Yas dilidir.

Aşağıdaki tablo Osetçenin diğer Hint-İran ve Hint-Avrupa dilleri ile olan bağlantısını göstermektedir.

Patagonya (İspanyolca: Patagonia), Şili ve Arjantin'in güneyindeki bölgedir. Arjantin'deki Rio Colorado ile Şili'deki Bio Bio nehirlerinin güneyi ile Macellan Boğazı'nın kuzeyi arasında kalır. Magellan Boğazının güneyindeki Ateş Toprakları da Patagonya'ya dâhil edilebilir.
Rivayete göre Ferdinand Macellan, ismini verdiği Macellan Boğazı'ndan geçerken bu topraklarda gördüğü guanako postlarına bürünmüş ve yüzleri boyalı yerlileri bir İspanyol öyküsündeki Patagon adlı bir canavara benzeterek bölgeye bu adı vermiştir.
Patagonya çok az yerleşim olan bir bölgedir. Yerleşim ortama 2 kişi/km²dir. Hatta bu sayı Arjantin'in Santa Cruz eyaletinde 1 kişinin altına düşer.

Düz alanlarında, pampas denen bu yöreye özgü otluk steplerin hakimiyeti vardır. Arjantin tarafı And Dağları'nın engel teşkil etmesinden dolayı Şili tarafından daha kurak bir iklime sahiptir. Şili kesimi ise Valdivia Yağmur Ormanları'nın etkisiyle oldukça yağmur çeker. Genel karakter olarak çok güçlü rüzgârlar eser. Kutuplardan sonraki yeryüzünün en büyük buzul alanları Şili kısmındadır.
Güneyinde yarı Antarktika ikliminin hüküm sürdüğü Ateş Toprakları (Tierra del Fuego) bulunur. Bölgenin karakteristik hayvanları guanako, bir tür deve kuşu olan nandu ve kondor sayılabilir. Ayrıca çok sayıda deniz kuşuna ve flamingoya ev sahipliği yapar.

Özellikle görülmeye değer yerleri Şili tarafındaki Torres del Paine Millî Parkı ile Arjantin tarafındaki Perito Moreno Buzulu'dur.
Turizm, özellikle Şili için son yıllarda ana gelir kaynağı olmuştur. 2003 yılında 80.000 turistten fazlasını tek başına Torres del Paine Millî Parkı çekmiştir. Patagonya yoğunlukla Kasım-Şubat ayları olan yaz aylarında turist çeker.
Diğer bir ekonomik kaynaksa Arjantin tarafındaki koyun yetiştirmedir. Özellikle 1930 ile 1970 yılları arasında, yün üretimde patlama olmuş, akabinde fiyatların düşmesiyle birçok köylü, çiftliklerini elden çıkarmak zorunda kalmışlardır. Zamanla birçok uluslararası moda şirketi bu çiftlikleri ele geçirerek yenilemişlerdir. Fiyatlar o günkü 0,75 e/kg seviyesindeyken bugün yine 5,75 e/kg'a yükselmiştir.

Patagonya, Torres del Paine, Şili 27 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünyanın bir ucu: Patagonya ntvmsnbc 3 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rostov Oblastı (Rusça: Росто́вская о́бласть / Rostovskaya oblast), Rusya'nın Güney Federal Bölgesi'nde bulunan oblast. Oblastın idarî merkezi Rostov-na-Donu'dur. Ayrıca Rostov-na-Donu, 2002'den beri Güney Federal Bölgesi'nin de merkezidir.
Rostov Oblastı 100.800 km² alana sahip olup nüfusu 4.404.013'tür. (2002 sayımları) Bu özelliğiyle Rusya'nın en kalabalık 5. bölgesidir.

Kuzeydoğuda Ukrayna, kuzeyde Volgograd Oblastı ve güneyde Voronej Oblastı ile sınırları bulunur. Aynı zamanda Krasnodar Krayı, Stavropol Krayı ve Kalmıkya Cumhuriyeti ile de sınırları vardır. Oblast, Moskova Saat Dilimi içerisinde yer alır.

Ekonomi: tarım ve buna benzer sektörler üzerine kuruludur. Yiyecek-İçecek, Kömür, Otomotiv vb.

Rostov kenti (Ростов город, 1942) Kızıl Ordu Korosu5 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rusça, Hint-Avrupa dil ailesinin Slav dilleri koluna bağlı bir dil. Rusça, Belarus ve Ukrayna dilleri ile yaşayan üç Doğu Slav dilinden biridir. Yaklaşık 260 milyon konuşanı olan Rusça, Rusya, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova (Gagavuzya) ile kısmî olarak tanınan Abhazya, Güney Osetya, Transdinyester'de resmî dil statüsündedir. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler'in altı resmî dilinden biri ve Uluslararası Uzay İstasyonu'nun İngilizce ile birlikte kullanılan iki dilinden biridir. Orta Asya, Kafkasya, Ukrayna ve kısmen Baltık devletlerinde lingua franca olarak kullanılmaktadır.
20. yüzyılda politik açıdan önemli bir dil olan Rusça, Birleşmiş Milletlerin resmî dillerinden biridir ve dünya üzerinde en çok konuşulan 7. dildir. Rusça Kiril alfabesiyle yazılır. Rusçada vurgu çok önemlidir. Rusça sözcüklerde vurgunun belli bir yeri yoktur. DolayısıyӀa sözcükleri öğrenirken vurguyu ve telaffuzu doğru öğrenmek önemlidir. Rusça kelime okunuş vurgu bulunduğu yere bağlı olarak değişebilmektedir. Mesela: золото [zólata] - золотой [zalatóy]

Ukraynaca ve Belarusça, Rusçaya en yakın olan dillerdir. Doğu Slav dilleri de Rusçaya çok yakındır. Ukrayna ve Belarus'un doğu ve güney bölgelerinde de Rusça konuşulur. Eski bir Doğu Slav lehçesi olan Novgorod Lehçesinin Rusçanın oluşumunda büyük önem oynadığı kabul edilir. Bulgarca her ne kadar dil bilgisi olarak Rusçadan farklı olsa da her ikisi de 19. ve 20. yüzyıllarda Slav etkisi altına girmiştir. Bu yüzden Rusça ile Bulgarca arasında birçok ortak kelime vardır. Rus dilinde harfleri yumuşatmak veya kalınlaştırmak için oluşturulan özel harfler vardır. ь bu harf önüne gelen sesi yumuşatır. ъ bu harf ise sertlik işaretidir.  Rusça yüzyıllar içerisinde İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, Lehçe, Latince gibi dillerden etkilenmiştir.
Monterey, Kaliforniya'da yer alan Savunma Dil Enstitüsüne göre İngilizceyi akıcı konuşabilen birinin 720 saatlik bir eğitimle Rusça öğrenilebileceğini hesaplamıştır. Rusça dünya politikasında kritik rol oynadığı için Birleşmiş Milletler İstihbarat Topluluğunda sabit hedef dili olmuştur.

Rusçanın en yaygın kullanıldığı ülkeler Rusya, Ukrayna, Kazakistan ve Belarus'tur. Bir zaman Sovyetler Birliği'ni oluşturan ülkelerde de eskisi kadar yaygın olmasa da kullanılmaktadır. Sovyetler Birliği zamanında farklı etnik grupların konuştuğu dillere yönelik devlet politikası sık sık değişse de, ağırlıklı olarak Rusça kullanılmaktaydı. 1990 yılında Rusça, birliğin resmi dili olarak kabul edildi. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte yeni bağımsızlığını kazanmış devletlerin çoğu kendi yerel dillerini destekleyen politikalar izlediler. Ancak Rusçanın bölgedeki önemi güncelliğini korumaktadır. Örneğin Estonya'nın % 67,8'i Rusça konuşmaktadır. Sovyetler Birliği'nden dağılan ülkelerin çoğunda Rusça resmî dildir. Resmî dil değilse bile Rus dili okullarda öğretilmektedir. Baltık ülkelerinde ya yabancı dil olarak ya da anadil olarak Rusça konuşulmaktadır. Kazakistan, Belarus ve Kırgızistan'da Rusça hâlâ resmi dildir. Kuzey Kazakistan'ın büyük bir kısmı hala Rusça konuşmaktadır. Litvanya nüfusunun % 60'ı Rusça bilmektedir. İsrail'de 750.000 kişi tarafından Rusça konuşulmaktadır. Bunlar eski Sovyetler Birliği'nden gelen Yahudi göçmenlerdir. Kazakistan, Belarus, Özbekistan, Ukrayna, Kırgızistan, Moldova, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Tacikistan'da okullarda zorunlu Rusça eğitimi verilir.

Bilinen Rus dili tarihinin başlangıç yılı 858'dir. Rusça sistemi Slav dillerinden gelmiştir ve en çok sözcük Eski Rus Dilinden aktarılmadır. Rus dili, Kiril alfabesi ile yazılır. 988 yılında Kiev Rusyasının prensi Vladimir, Konstantinopolis’ten Ortodoks dinini Kiev Rusyasına taşıdı. Bulgar eğitimci Konstantin (en tanıdık adı Kiril’dir) ve Metodius kardeşler Slavlar için Glagol alfabesini ürettiler. Glagol Alfabesi Slav dili için kullanışsızdı. Onun için Kiril ve Metodius yeni Kiril alfabesini üretince, İncil'i Slavcaya çevirdiler. O zamandan beri Rus dilinde Kiril alfabesi kullanılır. Şimdiki Rus stilinde Kiril alfabesinde 33 harf vardır.

Rusça 33 harften oluşan ve Kiril alfabesinin Rusçaya uyarlanmış şekli olan bir alfabe kullanır. Bu alfabe:

Ц: Türkçede bulunmayan sert bir T harfidir. Ts olarak da seslendirilir (ʦ: Ṫ+Ṡ). Moğolcada ve Rusçada, Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan pek çok dilde Ç harfinin türevi olan bir sestir. Gagavuzcada ve diğer Türk dillerinde Slav kökenli kelimelerde yer alır (Ț).
Х: Boğazdan gelen gırtlaksı bir H sesidir. Türkçedeki Xalı (Halı), Xala (Hala), Xoroz (Horoz) sözcüklerinin bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Arapçadaki Hı (خ) harfine eşdeğerdir.
Е: İ-E arasında seslendirilen bir harftir. (Şekil benzerliği nedeniyle Türkçedeki E harfi ile karıştırılmamalıdır, çünkü arada belirsiz de olsa bir ses farklılığı vardır.) Bu ses Ukraynacada Є biçimiyle bulunur ve bu dilde sıklıkla kullanılır. Bu harfe İe (Ye) adı verilir ve çevirilerde bu ses değereri ile gösterilir, ancak bu kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü bu harf art arda gelen İ ve E seslerini ifade etmez. Tamamen İ-E arası farklı bir sestir (Latin: Ë). Rusçada yoğun olarak kullanılan ve açık olarak işitilen bir harftir. Ancak Türkçedeki gibi kaynaşan harflerin arasında değil, herhangi bir koşula bağlı olmadan ortaya çıkan ve Ruslar tarafından diğer seslerden rahatlıkla ayırt edilebilen belirgin bir sestir.
Önemli Açıklama-1: Kiril Е (İe) harfinin Rus alfabesindeki ses değeri kesinlikle Türkçe Latin alfabesindeki E harfi ile farklıdır. Tamamen bir şekil benzerliğidir. Kiril Є (Rus alfabesinde: Е) harfinin Latin karşılığı Ë harfidir.
Önemli Açıklama-2: Kiril Ё (Io) harfinin ses değeri olarak kesinlikle Latin Ë (E-Umlaut) harfi ile hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen bir şekil benzerliğidir. Latin Ë harfinin Kiril karşılığı kesin olarak Є (Rus alfabesinde: Е) harfidir.

Rusçada sesliler iki gruba ayrılır: sert ve yumuşaktır. 
Sert sesliler: а, о, у, ы, э, ъ
Yumuşak sesliler: я, ё, ю, и, е, ь
Sert sesliler ч ve щ'den sonra okursak, daima yumuşaktır. Aynı Türkçe gibi.
Ö: чашка [çáşka] (fincan), щука [şçúka] (turnabalığı), чаща [çáşça] (çalılık)
Yumuşak sesliler ц, ш ve ж'den sonra olursak, daima serttir
Ö: центр [tsentr] (merkez), шея [şéya] (boyun), жизнь [jızn'] (hayat)

Tonlu sessizler: б, в, г, д, ж, з
Boğuk sessizler: п, ф, к, т, ш, с
Tonlu ve boğuk harfleri telaffuz ederken diliniz ve damağınız aynı seviyededir, fakat tonlu harfler biraz daha yüksek sesle telaffuz edilir.
Tonlu sessiz harfi sözcüğün sonunda olursa, her zaman boğuk ses söylenir.
Ö: зуб [zup], рог [rok], раз [ras], рожь [roş]
Tonlu sessiz harfinden sonra boğuk sessiz harf varsa, iki sessiz de boğuktur.
Ö: автобус [aftóbus], ложка [lóşka], легко [lihkó], мягкий [m'ahkiy]
Boğuk sessiz harfinden sonra tonlu sessiz harf varsa, iki sessiz de tonludur.
Ö: вокзал [vagzál], отговорка [adgavórka] сдача [zdáça]

Kişi Zamirleri:

Bazı dil bilimciler Kuzey ile Güney arasında iki ana bölge arasında lehçe olduğunu söylerler. Rus lehçelerini Moskova ikiye bölüyor. Rus lehçelerini ayırmak gerekirse Kuzey, Merkez ve Güney Rus lehçeleri diye ayırabiliriz. Moskova Orta bölgeyi oluşturuyor. Rusça bölgelere göre farklılık gösterir. Lehçelerde sık telaffuz ve tonlama, kelime ve gramer ayrı ve standart dışı özellikler göstermektedir. Rus lehçeleri aynı zamanda başka ülkelere de ilham olmuştur.Kuzey Rus lehçesi Belarus'u Sloboda ve bozkır lehçeleri ise Ukrayna'yı etkiler.
Rus lehçeleri birbirlerine oranla farklılık gösterir. Bu farklılıkların çoğu tonlama, telâffuz hatta kelimeler de bile gerçekleşebilir. 
Kuzey Rus lehçesi kelimeleri olduğu gibi telâffuz eder. Kelimeleri yumuşatmaz. Vurgu çok azdır. Ama gene de vurgu bulunan yerlerde belirli bir kuralı yoktur. Kuzey Rus lehçesi Rus alfabesinde bulunan ь harfini kelimelerde kullanmadan yutarak söylerler. Tıpkı bazı Türk yerleşimlerindeki insanların bazı harfleri yutması gibidir. Örneğin; nasıl Trakya'da yaşayan nüfusun yerlileri h sesini zor telâffuz ediyorlarsa aynı şey Kuzey Rusya'da yaşayan Ruslar için de geçerlidir. Örneğin; Rus dilinde aşk anlamına gelen любить (lyubid şeklinde okunur.) Kuzey Rus lehçesi bu kelimenin son harfini yutar. Bundan dolayı bu kelimeyi любить (lyubit) şeklinde telâffuz ederler. Aynı zamanda Kuzey Rus lehçesinde e ve o harfleri biraz daha uzatılarak söylenir. Bu söyleyiş Ukrayna diline benzer. Örneğin; Rus dilinde yağmur anlamına gelen дождь(dojid şeklinde okunur.) Kuzey Rus lehçesinde o harfi uzar. Bu kelime Kuzey Rus lehçesinde дождь (doojit) şeklinde telâffuz edilir. O harfi uzatılır. Kuzey Rus lehçesi Bulgarcaya ve Makedonya diline telâffuz ve söyleniş bakımından çok benzer. Bu lehçe Belarus diline de ilham olmuştur.
Merkez lehçesi Rus dilinin en düzgün ve gerçekçi hâlidir. Kelimelerde telâffuz normaldir. Sesler konuşma dilinde yutulmaz veya uzatılarak söylenmez. Tıpkı Türk dili için kullanılan İstanbul Türkçesi ifadesi Merkez lehçesini ifade etmek için uygundur. Rus dilinin en sade hâli bu lehçedir. Rus yazı dilinde bu lehçe kullanılır. Rusya'nın başkentinde bu lehçe konuşulduğu için Rus diplomatların, politikacılarının, siyasetçilerinin ve hatta Rus devlet başkanlarının çoğunun lehçesi Merkez lehçesidir. Merkez lehçesinin en önemli özelliği Rus dilindeki tüm yazıların bu lehçe esas alınarak oluşturulmasıdır. Fakat gene de Rus dili yazıldığı gibi okunan bir dil değildir. Birçok harf yumuşatılır. Vurgu olamayan o sesi a olarak okunur. Örneğin; Rus dilinde demir anlamına gelen железо (jelyeza) şeklinde okunur. Yani lehçe olduğu gibi yazı dilinde de esas alınsa gene de bazı harflerin okunuşları farklıdır.
Güney Rus lehçesi Kuzey Rus lehçesine oranla daha kibardır. Hiçbir harf yutulmaz. Ancak bu lehçenin en büyük farklılığı telâffuzdur. Harfler ve kelimeler olduğundan çok daha farklı bir şekilde telâffuz edilir. Genel olarak sessiz harflerin çoğu yumuşatılır. Aynı zamanda konuşma

Terek, (Rusça: Терек; Kumukça: Terik suw; Karaçay-Balkarca: Terk suu; Gürcüce: თერგი, Tergi; Avarca: Терек, Terek, Çeçence: Терк, Terk; Osetçe: Терк, Terk) Kuzey Kafkasya'nın içinden geçen büyük bir nehirdir. Gürcistan ve Rusya'nın içinden geçerek Hazar Denizi'ne dökülür. Kafkas Dağları'na yakın noktada Gürcistan'a ve Khokh Dağları'na yükselir ve güneybatısında Kazbek Dağları vardır. Kuzey Osetya'nın içinden Vladikavkaz'tan geçer ve doğuya döner. Daha sonra Çeçenistan'ın içinden geçer ve Dağıstan'ın altında ikiye ayrılır. Son olarak Hazar Denizi'ne boşalır. Kızılyar şehrinin aşağısında nehir deltası formları bataklığa dönüşmüştür. Nehir, bölgede önemli bir doğal kaynaktır, sulama ve hidroelektrik yönünden zengindir.
Terek'in geçtiği önemli şehirler Vladikavkaz, Mozdok ve Kızılyar'dır. Terek üzerinde birkaç küçük hidroelektrik santralı yapılmıştır:

Hazarya'nın başkenti Samandar muhtemelen bu nehrin kıyısında idi. İlhanlılar'ın hanı Hülagü Han'ın yenildiği bir bölgedir, Altın Orda'nın hanı Nogay Han ve Berke Han yönetimindeki ordu ile İlhanlılar'ın Hanı Hülagu arasındaki ilk medeniyet savaşı Moğol İmparatorluğu'nun ilk medeniyet savaşıdır. Berke-Hulagu savaşı olarak bilinir.
Timur-Toktamış arasındaki savaş da 1395'te bu alanda olmuştur. Terek, Terek Kazakları'nın yurdudur.

Uzak Doğu, Avrupa merkezli yaklaşımda Asya'nın doğusu ve güneydoğusundaki ülkeler.
Günümüzde genellikle Bangladeş, Brunei, Çin, Çin Cumhuriyeti (Tayvan), Doğu Timor, Endonezya, Filipinler, Güney Kore, Japonya, Kamboçya, Kuzey Kore, Laos, Malezya, Moğolistan, Myanmar (Birmanya), Pakistan, Singapur, Sri Lanka, Tayland ve Vietnam Uzak Doğu ülkeleri olarak kabul edilir. Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler Uzak Doğu kavramına dahil edilmemektedir. Kuzey Amerika'da ve Avrupa'da "Asyalı" kavramı ile genellikle Uzak Doğulular kastedilir.

Uzak Doğu kavramı Dünya Savaşları'ndan önce İngilizlerin Hindistan'daki topraklarına işaret etmekteydi. Ancak Dünya Savaşları'yla bölge ülkelerine verilen genel isim halini almıştır. Kavramın temelinde Avrupa kıtasının merkez olarak kabul edilmesi yatmaktadır. Avrupalılar, Dünya savaşları dönemi başta olmak üzere, kendilerinin doğusunda yer alan Osmanlı İmparatorluğu'na yakın doğu, Güney ve Orta Asya'daki topraklara Orta Doğu ve daha uzakta kalan alanlar için de Uzak Doğu kavramını kullanmışlardır.

Bu bölge dünyanın en çok turist çeken bölgeleridir. Kültürleri çok zengin ve çeşitlidir. Tao, Şinto ve Budist tapınakları göz kamaştırır. Yaygın dinler İslam, Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Şintoizm ve Hristiyanlıktır.

Rus Uzak Doğusu

Zazaca, Hint-Avrupa dil ailesinin İran dilleri grubunun Kuzeybatı İran koluna bağlı bir dildir. Zazalar tarafından Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde konuşulan dilin kuzey, güney ve merkez olmak üzere üç ana lehçesi bulunup Anadolu'nun doğusunda Bingöl, Elâzığ, Erzincan, Erzurum, Bitlis, Malatya, Muş ve Tunceli; güneydoğusunda Adıyaman, Diyarbakır ve Şanlıurfa; kuzeydoğusunda Kars ve Ardahan, merkezinde Sivas, Kayseri ve Aksaray ve Karadeniz bölümünde Tokat ve Gümüşhane gibi illerde konuşulmaktadır. Zazacaya gramer, genetik ve temel söz varlığı açısından en yakın diller Hazar Denizi kıyılarında konuşulan Tatça, Talışça, Simnanca, Sengserce, Gilekçe ve Mazenderanca gibi çağdaş İran dilleridir. Dil aynı zamanda Geç Antik Çağ'da konuşulup günümüzde ortadan kalkmış Partça ve Baktriyaca gibi eski İran dilleri ile de dil yapısı yönünden benzerlik göstermektedir.

Zazaca uluslararası dil otoriteleri tarafından iki ana Zaza dilinden oluşan bir makro dil olarak sınıflandırılmaktadır. SIL International Zazacayı Güney Zazacası (diq) ve Kuzey Zazacası (kiu) olmak üzere iki ana Zaza dilini içeren bir makro dil olarak sınıflandırmaktadır. Diğer uluslararası dil otoriteleri Ethnologue ve Glottolog da Zaza dilini Güney Zazacası ve Kuzey Zazacası olmak üzere iki ana Zaza dilinden oluşan bir makro dil olarak sınıflandırmaktadır. Prof. Dr. Ludwig Paul ve Frankfurt Zaza Dil Enstitüsü ise Zaza dilini; kuzey, merkez ve güney kolları olmak üzere üç ana lehçeye ayırmaktadır.

Zazaların dillerini ve kendilerini tanımlamaları bölgeden bölgeye ayrılıklar göstermektedir. Zazaların tanımlama şekli ulusal olmayıp, etnik ya da dini niteliktedir. Zaza dili için kullanılan başlıca adlandırmalar şunlardır: Dımılki ya da Dımıli, Aksaray, Şanlıurfa, Siverek, Diyarbakır, Çüngüş, Adıyaman, Gerger ve Mutki'de yaşayan Zazalar'ın dillerine verdikleri addır. Bu yörelerde yaşayan Zazalar çoğunlukla kendilerini Dımıli, dilleri Zazacayı ise Dımıli/Dımılki olarak adlandırmaktadır. Friedrich Carl Andreas, Karl Hadank ve Vladimir Minorski gibi Zaza dili üzerine araştırmalar yapan dilbilimci ve araştırmacılar, Zazacanın tarihi Deylem bölgesinde konuşlan diller ile yakınlığına bağlı olarak Dımıli sözcüğünün Deylem bölgesi ile bağlantılı olduğunu öne sürmüştür. Bu adın kökeninin tarihsel olarak Dunbuli aşireti adıyla bağlantılı olabileceği de bir diğer görüştür. Bir diğer adlandırma Zazaki ise tarihsel olarak Elâzığ, Palu, Maden, Çermik, Bingöl ve Sivas yöresinde yaşayan Zazaların dillerine verdikleri addır. Günümüzde bu ad diğer yörelerde de gittikçe daha çok yaygınlaşmış olup Zazaların genel adlandırmasıdır. Bu adlandırmaya Zazacanın bütün lehçelerinde rastlanmaktadır. Dilin bu adlandırmasına Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde "Zaza lisanı" ya da "lisân-ı Ekrâd-ı Zaza" şeklinde rastlanmaktadır. Bu ismin tarihsel olarak Zaza adındaki aşiret ismiyle bağlantılı olabileceği çeşitli yazarlarca ileri sürülmüştür. Bazı yazarlar tarafından sözcük benzerliğinden yola çıkılarak, Zaza sözcüğünün Sasa ya da Sasani sözcüklerinden türediği de ileri sürülmüştür. Zazacanın merkez lehçesiyle konuşan Zazaların hemen hepsi kendilerini Zaza, dillerini Zazaki olarak tanımlarken Palu, Bingöl ve Dicle gibi yerlerde Zaza'nın yanında Kırd şeklindeki bir tanımlamaya da sınırlı şekilde rastlanır. Bu anılan yörelerde yaşayan bazı Zazalar dillerini Zaza ile birlikte Kırdki/Kırdi olarak da adlandırmaktadır. Kırmancki ise Tunceli, Erzincan, Bingöl (Kiğı, Yayladere) gibi il ve ilçelerde daha çok Alevi Zazaların dillerine verdikleri ad olup, anılan bu yörelerde yaşayan Zazalar kendilerine Kırmanc, yaşadıkları bölgeye de Kırmanciye derler. Dillerine Kırmancki diyen eski kuşakta Dımılki ismi de bilinmektedir. Bingöl, Erzurum ve Varto gibi bölgelerde yaşayan Alevi Zazalar özel bir adlandırma yerine konuştukları Zazacaya "dilimiz" anlamına gelen "zonê ma" demektedir. Kendilerine ise halkımız anlamına gelen "şarê ma" demektedir.

Zazaca üzerine ilk araştırmalar 19. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla başlamıştır. Oryantalist Peter I. Lerch, Kırım Savaşı'nda Ruslara esir düşen Osmanlı askerlerinin tutulduğu Roslow'a giderek buradaki Zaza kökenli Osmanlı askerleri arasında Zazaca bazı derlemeler yapmıştır. Lerch, 1856 yılında, Zazaca tümce listesi ve öykülerinden oluşan derlemelerini dilbilimsel analiz yapmadan Rusça ve Almanca olarak yayımlamıştır. Daha sonra Robert Gordon Latham, Dr. H. Sandwith'in derlediği bir Zazaca sözlük listesini 1856 ve 1860 yıllarında yayımlamıştır. 1862'de Wilhelm Strecker ve Otto Blau tarafından Dersim Zazacasına ait bazı notlar yayımlanmıştır. Daha sonra Friedrich Müller (1864) Lerch'in derlediği metinlerle Zazaca ile üzerine karşılaştırmalı bir inceleme yayımlamıştır. Müller çalışmasında Zazacayı Farsçanın bir lehçesi olarak değerlendirmekle birlikte Zazacanın Kürtçe ve Farsçadan daha eski olduğunu ve tarihsel gelişim bakımından Zazacanın Kürtçe ve Farsçadan ayrı olduğunu saptamıştır. Müller'in bu görüşü daha sonra F. Spiegel (1871), W. Tomaschek (1887), W. Geiger (1891-1901) ve A. Socin (1901) tarafından da desteklenmiştir. Daha sonra, Albert van Le Coq (1903) derlediği bazı Zazaca metinleri Kürtçe metinlerle bazı kısmi karşılaştırmalar yaparak dilbilimsel analiz yapmadan yayımlamıştır. Çalışmalarında Zazaca metin kayıtlarına yer veren ilk dönem araştırmacıları, detaylı dilbilimsel analizini yapmadan diyalekt olarak düşünüp Zazacayı Farsça ve Kürtçe ile birlikte değerlendirmiştir.
Zazacayı dilbilimsel olarak inceleyip detaylı analizini yapan ilk araştırmacı Alman dilbilimci Oskar Mann'dır. 1905/1906 yıllarında Prusya Bilimler Akademisi tarafından batı İran dillerinin dokümantasyonu ve dilbilimsel analizi için görevlendirilen Oskar Mann, Bingöl ve Siverek bölgelerinde kapsamlı Zazaca derlemeler ve dil kayıtları gerçekleştirmiştir. Zazacayı ses bilgisi (fonetik), biçim bilgisi (morfoloji), sözcük bilgisi (leksikoloji) ve köken bilgisi (etimoloji) açılarından inceleyen Oskar Mann yaptığı araştırmaların sonucunda Zazacanın Farsça ya da Kürtçenin bir lehçesi olmayıp başlı başına ayrı bir dil olduğunu tespit etmiştir. Mann'ın ölümünden sonra çalışmalarını devralarak ilerleten Karl Hadank, 1932 yılında bu çalışmaları yaptığı gramer analizleriyle beraber "'Mundarten der Zâzâ" adıyla kitaplaştırmıştır. Hadank da öncülü Oskar Mann gibi Zazacayı başlı başına ayrı bir dil olarak sınıflandırmıştır. Zazacanın modern dilbilim tarihindeki yeri Oskar Mann (1906) ve Karl Hadank'dan (1932) sonra David Neil MacKenzie (1961-95), Gernot Ludwig Windfuhr (1989), Jost Gippert (1996), Ludwig Paul (1998) ve birçok yabancı dilbilimci ve araştırmacı ve uluslararası dil otoriteleri Glottolog, Ethnologue ve SIL International tarafından incelenmiş olup başlı başına bir Batı İran dili şeklinde belirlenmiştir.

Zazaca, Doğu Anadolu'nun Yukarı Fırat ve Dicle havzasında, sayıları kesin olarak bilinmemekle birlikte yaklaşık olarak 2-3 milyon civarında kişinin konuştuğu dildir. Türkiye'de yaşayan Zazalar dışında özellikle Almanya, Fransa, Avusturya, İsveç, İsviçre ve Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan önemli sayıda Zaza veya Zazaca konuşan nüfus bulunmaktadır.
Zazacanın yoğun olarak konuşulduğu ve Zazaların yoğun olarak yaşadığı yerleri, Bingöl (bütün ilçelerde), Tunceli (bütün ilçelerde), Elâzığ (doğu bölgesi, kuzeyi ve güneyi), Diyarbakır (kuzey ve batı bölgeleri Çermik, Çüngüş, Ergani, Eğil, Dicle, Lice, Hani, Kulp, Hazro), Urfa (Siverek, Hilvan ilçeleri), Muş (Varto ilçesi), Sivas (Zara, Ulaş, Kangal ilçeleri), Adıyaman (Gerger ilçesi), Erzincan (Merkez, Tercan, Çayırlı, Refahiye ve yer yer diğer ilçelerde), Batman (Batman, Kozluk), Bitlis (Mutki, Tatvan), Malatya (doğu bölgesi), Ardahan (Göle'nin iki köyünde), Aksaray (Ekecik bölgesinde) ve Erzurum (Hınıs, Tekman, Aşkale, Çat ve yer yer diğer ilçelerinde) oluşturmaktadır.

Zazaca dilbilimsel olarak Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran ana grubunun İran dilleri koluna ait bir dildir. Bir batı İran dili olan Zazaca bu grubun kuzeybatı koluna mensuptur. Zazaca dilbilimde Kürtçeden ayrı olarak başlı başına bir kuzeybatı İran dili olarak kabul edilmektedir.
Ethnologue, Zazacayı kuzeybatı İran dilleri içinde Gorani diliyle beraber Zaza-Gorani olarak adlandırılan genetik bir alt grup içinde sınıflandırmaktadır. Ancak bazı benzerliklere rağmen Zazaca ve Goranice arasındaki belirgin farklılıklar nedeniyle Zaza-Gorani biçiminde sınıflandırması tartışmalıdır. Diğer yandan Zazaca, Tatça, Talışça, Gilekçe, Simnanca gibi Hazar dilleriyle Goranicede bulunmayan birçok ortak dil özelliğini paylaşmaktadır. Glottolog, Zazacayı Hazar Denizi'nin güney kıyılarında konuşulan Talışça, Tatça ve Herzendice, Kecelce, Kilitçe gibi lehçeleri ile birlikte Eski Azerice ile ilişkili Azeri dilleri (Adharic) grubu içinde sınıflandırmaktadır. Pièrre Lecoq, Zazacayı Tatça, Talışça, Gilekçe, Simnanca ve Beluçça gibi dillerle birlikte Medo-Hazar dilleri (Medo-Caspian) grubu içinde sınıflandırmaktadır. Alman dilbilimci Jost Gippert ise Zazacayı Hazar Denizi'nin güneyindeki tarihi Hyrkania (Cürcan) bölgesine atıfta bulunarak Hyrkan dilleri (Hyrkanian) grubu içinde sınıflandırmıştır ve Sengserce, Beluçça gibi dilleri Zazaca ile aynı alt grup içinde sınıflandırmıştır. Gippert aynı zamanda Zazacanın Partça ve Simnanca gibi dillerle genetik yakınlık gösterdiğini tespit etmiştir. İranolog ve dilbilimciler Ludwig Paul ve Donald Stilo'ya göre Zazaca kuzeybatı İran dilleri içinde başlı başına bir dildir. Paul ve Stilo, başka bir kuzeybatı İran dili ile aynı grup içinde gruplandırmak yerine Zazacayı kuzeybatı İran dilleri içinde bağımsız bir dil olarak sınıflandırmaktadır. Paul, dilbilimsel analizinde Zazacanın Eski Azericeden türeyen Tatça lehçeleri (modern Azeri lehçeleri), Talışça,  Simnanca, Sengserce, Gilekçe ve Partça gibi dillere yakın olup bu dillerle birçok benzerlik paylaştığını ve Kürtçenin tarihi olarak geçirmiş olduğu ses değişikliklerinin Zazacada bulunmadığını tespit etmiştir. Benzer şekilde, Elazığ bölgesinde bölgesinde yapılan çalışmalarda Zazaca ve Kürtçe konuşurları arasında 

Çerkes dilleri, Kuzey Kafkasya'da, Rusya'ya bağlı Adigey, Karaçay-Çerkesya ve Kabartay-Balkarya cumhuriyetleri ile Krasnodar Krayı'nda yerli Çerkeslerin ve bugün Türkiye, Ürdün, Suriye ve İsrail gibi ülkelerde yaşayan diaspora Çerkeslerinin dili ya da lehçeleri (тхыбзэ ISO 639 kodu ady ile kbd) birliğidir. Batı (ady) ve Doğu (kbd) olmak üzere her biri resmî olarak dil kabul edilen iki formu bulunur. En yakın akrabası 1992 yılında soyu tükenen Ubıhça [uby], en uzak akrabaları ise Abazaca [abq] ile Abhazca [abk] olup hepsi de Kuzeybatı Kafkas dilleri adıyla bir grupta toplanır. 17. yüzyılda Evliya Çelebi tarafından Çerkesçenin ilk kaydı yapılmıştır. Çerkesçe eklemeli dillerden olup ergatif yapı görülür.
Şapsığ Ulusal Rayonu'nda 1945 yılına kadar bir yazı ve edebiyat dili olan ve Batı Çerkesçesi içinde ilk sivrilen Şapsığca 1945'te, Stalin tarafından bir tehlike olarak değerlendirilip Şapsığların özerkliğine son verilmesiyle birlikte, diasporada halen yaygın olarak konuşulmasına rağmen artık bir yazı ve edebiyat dili olmaktan çıkmıştır. 1906'da İstanbul'da yayımlanan Adıgece Mevlid (Адыгэ Мэулыд) Şapsığ lehçesiyle kaleme alınmıştır.
Rusya'da 2010 rakamlarına göre Batı Çerkesçesini konuşanlar 117.489, Doğu Çerkesçesini konuşanlar ise 515.672 kişidir. Batı Çerkesçesi Adigey Cumhuriyetinde, Doğu Çerkesçesi ise Karaçay-Çerkesya ile Kabartay-Balkarya Cumhuriyetinde resmî dildir. Rusçada dilin resmî adı cumhuriyetlerin adlarına paralel olarak, Adigey'deki ady kodlu dil için Adigece (адыгейский) Karaçay-Çerkesya'daki kbd kodlu dil için Çerkesçe (черкесский), Kabartay-Balkarya'daki kbd kodlu dil için de Kabardeyce (кабардинский) biçimindedir. Günümüzde Kafkasya'da Çerkesçe iki ayrı dil olarak gelişim göstermektedir. Batı Çerkesçesi Temirgoy (Çemguy) ağzı, Doğu Çerkesçesi ise Baksan (Büyük Kabardey) ağzı esas alınarak düzenlenmiştir.
Küçük farklılıkları olan iki ayrı Kiril alfabesi kullanılır. Üçü işaret olmak üzere, 1938'den beri kullanılan Batı (Ç'ahe) Adığe alfabesinde 64 harf (tamığ тамыгь), 1936'dan beri kullanılan Doğu (Şhağ) Adığe alfabesinde ise 59 harf (damığe дамыгъэ) bulunur. Doğu Çerkesçesince 48 ünsüz harf bulunur. Çerkesçeyi oluşturan iki dil arasında ortak sözler bulunduğu gibi, ufak tefek ses değişimleri de bir hayli fazla olsa da karşılıklı anlaşmayı kısıtlamaz. Pratikte iki ayrı kolda ilerleyen Çerkes dillerinin tek alfabe ve tek dil olarak yapılanması tartışılmaktadır.
Türkiye Çerkeslerinin anadillerini koruma sürecinde Latin ve Kiril alfabeleri arasında seçim yapma tartışmaları sürmektedir ve 2004 yılındaki tartışma üzerine Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun düzenlediği toplantıda Kiril alfabesinden yana karar çıkmıştır. Yine de farklı Latin alfabeleri kullanımı görülür.

ISO 639 kodu ady ve kbd olan dilleri konuşan Kafkasyalılar kendi dilleri için kullandıkları Adığece/Adıgece/Adigece/Adiğece (адыгабзэ/aдыгэбзэ) adını Türkçe ve diğer dillerde ifade ederken de Çerkesçe/Çerkezce biçimini kullansalar da, her ikisinin yer değiştirerek kullanıldığı da olur. Karaçay-Çerkesya'dakiler kbd kodlu dilleri için Çerkesçe (шэрджэсыбзэ, черкесыбзэ) terimini de kullanmaktadırlar. Aynı şekilde Adığece (ve diğer türevleri) bu dil dışındaki metinlerde de kullanılmaktadır. Batı Çerkesçesi (ady) Adigey Cumhuriyeti'nde, Doğu Çerkesçesi (kbd) ise Karaçay-Çerkesya ile Kabartay-Balkarya cumhuriyetlerinde resmî dildir. Rusçada dilin resmî adı cumhuriyetlerin adlarına paralel olarak, Adigey'deki ady kodlu dil için Adigece (адыгейский) Karaçay-Çerkesya'daki kbd kodlu dil için Çerkesçe (черкесский), Kabartay-Balkarya'daki kbd kodlu dil için de Kabardeyce (кабардинский) biçimindedir. Bu üç idari birimde yaşayan Çerkesler/Adığeler üç ayrı ulusmuş gibi (Adıgeyler, Çerkesler ve Kabardeyler) kabul edilmeye başlanmıştır. İlgili kaynakların, özellikle dille ilgili olanların çoğu Rusça olduğu için bu terminoloji Türkçeye de aktarılmıştır. Bu yapılırken bir de Adıgey’de konuşulan Batı lehçesi (‘Adıgey dili’) Adığece olarak tercüme edilmiş ve ortaya “Adığece ve Kabardeyce” gibi gariplikler çıkmıştır. Türkiye'de Çerkes sık sık diğer Kafkas
halklarını da kapsayacak şekilde kullanıldığından ady ve kbd kodlu dillerin ortak adı olarak Çerkesçe yerine Adığece terimini tercih edenler de bulunmaktadır.
Türk Dil Kurumu Çerkez yazımını tercih ederken, Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Çerkes yazımını tercih etmektedir. Çerkes kökenlilerin çoğu federasyonun kararları doğrultusunda Çerkes yazımını kullanırken, Çerkez yazımını daha doğru kabul edenler de bulunmaktadır.

Kuzey Kafkas dilleri esasen iki ana kola ayrılır:

Kuzeybatı Kafkas dilleri
Abhaz-Abaza dilleri (konuşanlarına Türkiye'de ayırt etmeksizin Abaza denir)
Abhazca
Abazaca
Ubıh-Çerkes dilleri
Ubıhça
Çerkesçe (circ)
Batı Çerkesçesi ya da Yukarı Çerkesçe (ady resmî olarak: Adigece; kendilerince адыгабзэ Adıgabze, кӀэхабзэ, ыхэрэ адыгабзэ; Doğu кӀахыбзэ, кӀах тхыбзэ). Adigey Cumhuriyeti ile Krasnodar Krayında konuşulur.
Kıyı lehçeleri: Karadeniz kıyısında
Şapsığca (Batı шапсыгъабзэ, Doğu шапсыгъэбзэ): Bjeduğların batısında, Adigey'in dört köyü ile Kıyıboyu Şapsığya'da (Soçi ve Tuapse) 13 köyde konuşulur. Önceden Şapsığ Ulusal Rayonunda (1924-1945) yazı dili idi ve Adıgece Mevlid Şapsığca kaleme alınmıştır.
Kuzey Şapsığ, Büyük Şapsığ, Kuban Şapsığ şivesi (шапсыгъэ шху)
Güney Şapsığ, Küçük Şapsığ, Kıyı Şapsığ, Karadeniz Şapsığ (шапсыгъэ-цIыкIу) şivesi
Temirgoy-Şapsığ, Pseuşko şivesi (кIэмгуе-шапсыгъ)
Kfar Kama Şapsığcası (Кфар Камэм ешапсыгъэбзэ): İsrail'de Kfar Kama kasabasında konuşulur
Hakuçça (хьакӀуцубзэ, къaрaцхaибзэ): Kıyıboyu Şapsığya'da Soçi'ye bağlı Thağapş (Kirova) köyünde ve Türkiye'de konuşulur
Natuhay/Natukuay lehçesi (нэтхъуадж) tükendi
Bozkır lehçeleri: Kuban ırmağı havzasında
Bjeduğca (бжъэдыгъубзэ): Adigey Cumhuriyetinde Kuban ırmağı boyunda ve Biga'da konuşulur.
Çemguyca (кӀэмыгуябзэ, кӀэмгуибзэ, чIэмгуй): Laba ırmağı solundaki köylerde konuşulur.
Abzehçe (абдзэхабзэ): Adigey'in iki köyünde (Hakurınehab ve Mefehabl) konuşulur.
Jane lehçesi (жанэ) tükendi
Hatukay lehçesi (хьатыкъуай): Şu an Türkiye'de -özellikle Kayseri'de- konuşulur. Kafkasya'da Hatukay yoktur.
Yecerıkuay lehçesi (еджэркъуай) tükendi ve şimdi Yecerıkuaylar Kemguy lehçesiyle konuşmaktadır
Mamhığ lehçesi (мамхэгъ, мамхыгъ) tükendi ve şimdi Mamhığlar Kemguy lehçesiyle konuşmaktadır
Mahoş lehçesi (мэхъош)
Doğu Çerkesçesi ya da Aşağı Çerkesçe (kbd resmî olarak: Kabardeyce; kendilerince aдыгэбзэ Adıgebze, къэбэрдеибзэ, къэбэрдей-шэрджэсыбзэ, къэбэрдей-черкесыбзэ, къэбэрдей тхыбзэ; Batı ышъхьэрэ адыгабзэ, къэбэртэябзэ). Kabartay-Balkarya, Karaçay-Çerkesya, Osetya ve Stavropol'da konuşulur. Konuşan boylar: Kabardeyler (къэбэрдейхэр), Besleneyler (беслъэнейхэр). Yaklaşık 13-14. yüzyıllarda ortak Çerkes dilinden ayrıldığı düşünülüyor. Anadolu Kabartay lehçesi Türkçeden kelime aldığı için Kafkasya Kabartay lehçesi de Rusçadan kelime almakta ve her ikisi de farklılaşmaktadır.
Kabardeyce (къэбэрдеи-бзэ): Baksan, Terek, Malka ve Kuban-Zelençuk ağızları Asıl Kabardeyce adıyla bir grup oluşturur
Batı Kabardeycesi
Kuban Kabardeycesi (псыжь): Adigey Cumhuriyetinde Laba ırmağının solundaki dört köyde konuşulur
Kuban-Zelençuk Kabardeycesi, resmî adı: Çerkesçe (шэрджэсыбзэ, черкесыбзэ): Karaçay-Çerkesya'da konuşulur
Merkezî Kabardeyce
Baksan Kabardeycesi, Büyük Kabardeyce (бахъсэн, къэбэрдеишхуэ): Baksan ırmağı boyunca konuşulur ve yazı dilinin temelidir
Malka Kabardeycesi (хьэжыхьэблэ): Malka ırmağı boyunca konuşulur
Doğu Kabardeycesi
Terek Kabardeycesi, Küçük Kabardeyce (тэрк, болътей): Terek ırmağı boyunca konuşulur
Mozdok Kabardeycesi (мэздэгу): Kuzey Osetya-Alanya'da
Kuzey Kabardeycesi
Mulka Kabardeycesi
Zabardiqa Kabardeycesi
Besleneyce, Merkezî Çerkesçe (беслъэней): Karaçay-Çerkesya'daki iki köy ile Krasnodar Krayındaki iki köyde konuşulur

19. yüzyıldaki Çerkes Sürgünü sırasında Kafkasya'daki yurtlarından Osmanlı İmparatorluğuna sürgün edilen Çerkeslerin boy-kabile düzenleri yerle bir edildiği gibi şiveleri de bu yıkımdan etkilenmiştir. Bugün Kafkasya'da Batı Çerkesçesi konuşanlar Doğu Çerkesçesi konuşanların beşte biri kadardır. Kafkasya dışı Çerkes diasporasının yoğun olduğu Osmanlı coğrafyasında kurulan Türkiye, Ürdün, Suriye ve İsrail'de ise bunun tersidir. Sürgün öncesi Kafkasya'da ve bugün diasporada konuşulan en yaygın Batı Çerkesçesi ağzı, nüfusları itibarıyla Abzehlerin konuştuğu ağızdır. Kafkasya'da ise Abzeh ağzı konuşan tek köy Adigey Cumhuriyeti'nde bulunan Hakurine Hable (Şovgenovski)'dir. Diasporada Şapsığların sayısı da Abzehlere yakındır. Hemen hemen aynı bölgelerde, birçok köyde de karışık olarak yaşamaktadırlar. Şapsığların tarihi topraklarının büyük bölümü bugünkü Adigey Cumhuriyeti'nin sınırları dışında kalmıştır. Adıgey'deki küçük bir grup dışında Şapsığlar bugün Krasnodar Krayı'nın Tuapse ve Lazarevsk ilçelerine bağlı köylerde yaşıyorlar (yaklaşık 10 bin). 1924-1945 yıllarında feshedilene kadar Şapsığ Ulusal Rayonu döneminde Şapsığcanın gelişimi için adımlar atılsa da, Adigey Cumhuriyeti'nin dışında kaldıklarından günümüzde anadillerinde eğitim ve yayın hakkından yararlanamamaktadırlar. Bjeduğ ve Temirgoy ağızlarını konuşanların sayısı Kafkasya'daki nüfuslarıyla ters orantılı olarak Türkiye'de ve diğer ülkelerde nispeten azdır; Temirgoylar (Çemguylar) diasporadaki en küçük Çerkes topluluğudur. Günümüzde Adigey Cumhuriyeti'ndeki Çerkeslerin çoğunu Bjeduğlar ve Temirgoylar oluşturur. Kafkasya'da kalmadığı için Çerkes diyalektolojisinde adları geçmeyen Hatukaylar ise birkaç köy dışında Kayseri-Pınarbaşı’da yaşarlar (18 köy). Diyasporada Doğu Çerkesçesi konuşanların sayısı az olup Kafkasya'dakiyle ters orantılıdır. Türkiye’deki Çerkesler içinde dillerini en iyi koruyan grup olan Kabardeylerin en yoğun yaşadığı bölge, esas olarak Kayseri ve Sivas’a bağlı köylerin bulunduğu Uzunyayla ile Maraş-Göksun ilçesidir.
TRT-3 kanalında devletçe yayın yapılan ilk Çerkes dili Türkiye'de sayıları en az olan Kabardeylerin konuştuğu Doğu Çerkesçesidir.

Çerkesçe için ilk alfabe denemeleri 1800’lerin başlarında Rusy

Çeçence (Çeçence: Нохчийн мотт/Noxc̦iyn mott, Çeçen dili), çoğunluğu Çeçenya’da ve başka ülkelerde yaşayan Çeçenlerin konuştuğu bir Kuzeydoğu Kafkas dilidir. Yaklaşık olarak 1.300.000 kişi tarafından konuşulduğu tahmin edilmektedir.

İnguşça ve Batsça ile birlikte Nah dilleri öbeğini oluşturur.

Ekim 2002 yılı Rus verilerine göre 1.330.000 kişi Çeçence konuşmaktadır. Ethnologue [1]3 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tahminlerine göre bu sayı 995.000’dir. Rusya dışında Çeçence konuşan nüfus ağırlıklı olarak Orta Doğu ülkelerine yayılmıştır. Bu ülkelerin başında Ürdün gelir. Türkiye’de de Çeçence konuşan bir nüfus vardır, ancak kesin sayısı bilinmemektedir.

Çeçence, Rusça ile birlikte Çeçenya’nın iki resmî dilinden biridir.

Çeçencenin birkaç lehçesi vardır:

Ploskost
İtumkala (Șatoy)
Melhin
Kist
Ċ̦eberloy
Akkin (Auh)

Çeçenya’nın dağlık kesiminde Gürcü alfabesiyle ilk yazılı birkaç belge bulunmuş ancak bunun Çeçence olduğu kesin olarak doğrulanamamıştır. Daha sonra Çeçence, Arap alfabesiyle yazılmıştır. Bu alanda ilk reformlar Şeyh Şamil döneminde, daha sonra 1910, 1920 ve 1922 yıllarında yapıldı. 
Kiril, Latin ve Gürcü harflerine dayanan Uslar alfabesi, daha çok akademik çevrelerce kullanıldı. Bu alfabe 1911 yılında yeniden düzenlendi, ancak Çeçenler arasında yaygınlık kazanmadı.
1925’te Latin alfabesinden uyarlanan bir alfabe geliştirildi. 1934’te İnguşçanın yazımı içinde ortak hâle getirildi. Ancak 1938 yılında kaldırıldı.

1938-1992 arasında Çeçencenin yazımında kullanılan Kiril alfabesi.

1992 yılında Latin kökenli Çeçen alfabesi geliştirildi. Rusya'dan ayrılma yanlısı hükûmetin yenilgiye uğramasından sonra yeniden Kiril alfabesine dönüldü.

Türkçeden Çeçenceye geçen Türkçe kökenli sözler ile Türkçenin aracılığıyla Arapça ve Farsçadan geçen sözlerden bir kısmı şöyledir:

Çeçenistan (Rusça: Чечня́; Çeçence: Нохчийчоь, Noxçiyçö), resmî adıyla Çeçen Cumhuriyeti (Rusça: Чече́нская Респу́блика; Çeçence: Нохчийн Республика, Noxçiyn Respublika), yaygın olarak bilinen şekliyle Çeçenya, Rusya Federasyonu'nun federal bölgelerinden (cumhuriyet) birisidir.
Kuzey Kafkasya'da, Hazar Denizi'ne 100 kilometre (62 mi) uzaklıkta bulunur. Cumhuriyetin başkenti Grozni şehridir. (2010 (2010) itibarıyla) Cumhuriyetin nüfusu 1.268.989 kişidir.
1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti iki bölüme ayrıldı: İnguşetya Cumhuriyeti ve Çeçen Cumhuriyeti. Çeçen Cumhuriyeti, bağımsızlık arayan İçkerya Çeçen Cumhuriyeti'ni ilan etti. Rusya'ya karşı gerçekleştirdiği Birinci Çeçen Savaşı'nın ardından Çeçenistan, İçkerya Çeçen Cumhuriyeti olarak fiilen bağımsızlık kazandı. İkinci Çeçen Savaşı sırasında Rusya Federasyonu kontrolü yeniden sağlandı. O zamandan beri sistematik bir yeniden yapılanma ve yeniden inşa süreci yaşansa da ülkenin dağlık kesimlerinde ve güney bölgelerinde 2019 yılına kadar düzensiz çatışmalar devam etti.

11. yüzyıl Gürcistan tarihçisi Leonti Mroveli'ye göre, Kafkas kelimesi Vaynahların atası Kavkazos'tan türetilmiştir. Ilia Eyalet Üniversitesi'nden George Ançabadze'ye göreLeonti Mroveli tarafından hazırlanan şecere tablosuna göre, Vaynahların efsanevi atası "Kavkazos", dolayısıyla Çeçenlerin ve İnguşların atalarını simgeleyen eski Gürcü yazılı kaynaklarında bir araya gelen etnik kökenlerden biri olan Kavkasyanların adı dikkat çekicidir. Yukarıdakilerden de anlaşılacağı gibi, Vaynahlar, en azından adıyla, Gürcü tarihi geleneğinde tüm Kafkasyalıların (Kafkasya – Kavkas – Kavkasyalılar) en "Kafkas" halkı olarak sunulmaktadır.
Amerikalı dilbilimci Johanna Nichols, "Kafkasya bölgesinin modern halkı Bereketli Hilal'in eski çiftçileri ile iletişim kurmak için bir dil kullandı" demektedir ve araştırması "bölgenin çiftçilerinin ön-Nah-Dağıstanlılar olduğunu" öne sürmektedir. Nichols, "Nah-Dağıstan dilleri, Batı medeniyetine yol açan kültürel ve dilsel topluluğun doğrudan devamına en yakın şeydir" sonucunu ortaya koymaktadır. Utah Üniversitesi'nden Henry Harpending'in araştırmaları, Nichols'un görüşlerini desteklemektedir.

Kezanoi Gölü yakınlarında MÖ 40.000'e kadar uzanan insan yerleşiminin izleri bulundu. Mağara resimleri, eserler ve diğer arkeolojik kanıtlar, bölgenin yaklaşık 8.000 yıl boyunca sürekli yerleşim gördüğünü işaret etmektedir. Bu yerleşim yerlerinde yaşayan insanlar araç-gereçler, ateş, hayvan derilerinden yapılma kıyafetler kullandılar.
Kafkasya Epipaleolitik ve erken Kafkas Neolitik döneminde, bölgede tarıma, sulamaya ve hayvanların evcilleştirilmesine başlandı. Modern zamanlarda keşfedilen Ali-Yurt ve Magas yakınlarındaki yerleşimlerde taştan aletler ortaya çıktı (aş baltalar, cilalı taşlar, taş bıçaklar, delikli taşlar, kil tabaklar vb.). Ovalarda kil tuğladan yapılmış yerleşim yerleri tespit edildi. Dağlarda taştan duvarlarla çevrili yerleşim yerleri vardı; bazıları MÖ 8000 yılına kadar tarihlenmektedir. Bu dönem aynı zamanda tekerleğin icadını (MÖ 3000), biniciliği, metal işlemeciliğini (bakır, altın, gümüş, demir), tabak, zırh, hançer, bıçak, ok uçları vb. yapımını da gördü. Nasare-Cort, Muzhichi, Ja-E-Bortz (Surkha-khi olarak da bilinir), Abbey-Gove (Nazran veya Nasare olarak da bilinir) yakınlarında tarihî eserler bulundu.

900-1200 yılları arasında Kafkasya'nın merkezindeki krallık Alanya ve Noble Alanya (Rusça: Царственные Аланы) olarak ikiye ayrıldı. Alman bilim adamı Peter Simon Pallas, İnguş halkının (Kist) doğrudan Alanya'dan gelenler olduğuna inanıyordu. 1239'da, Alanya'nın başkenti Magas ve Kuzey Kafkasya yaylalarının, uluslarının ve kabilelerinin birleşimi olan Alan Konfederasyonu Batu Han (Moğol lideri ve Cengiz Han'ın torunu) tarafından tahrip edildi. "Magas, 1239'un başında Batu Han'ın orduları tarafından tahrip edildi. Tarihsel olarak Magas, İnguşetya'nın yeni başkentinin şu anda inşa edildiği yaklaşık olarak aynı yerde bulunuyordu."- D. V. Zayats.
1300-1400'de Alanlar, Timur, Toktamış arasında sık sık savaşlar gerçekleşti ve Terek Irmağı Muharebesi ile çatışmalar doruğa ulaştı. Alan kabileleri, dağları işgalcilerden koruyan kaleler, surlar ve savunma duvarları inşa etti. Ova kabilelerinin bir kısmı Moğollar tarafından işgal edildi. 
1991 yılında Ürdünlü tarihçi Abdul-Ghani Khassan, Alanya'nın Çeçenistan ve İnguşetya'da olduğunu iddia eden eski Arap metinlerinin bir kopyasını ve Alanya'nın Nohço (Çeçen) kabilesinden olduğunu iddia eden Alanlı tarihçi Azdin Vazzar'ın (1395-1460) belgesini yayımladı.
16. yüzyıl, Kafkasya'ya ilk Rus müdahalesine tanık oldu. 1558'de Kabardey Temruko, Vaynah kabilelerine karşı Korkunç İvan'dan yardım isteyen elçilerini Moskova'ya gönderdi. Korkunç İvan, Temruko'nun kızı Maria Temryukovna ile evlendi. Orta Kafkasya'da genişleyen Rus Çarlığı saldırgan Vaynah işgalcilerine karşı zemin kazanmak için bir ittifak kurdu. Çeçenistan, Kuzey Kafkasya'da 15. yüzyıldan beri sürekli olarak dış yönetimle savaşan bir milletti. Çeçenler, sonraki birkaç yüzyıl içinde İslam'ın Rus işgaline karşı direnişle ilişkilendirilmesi nedeniyle Sünni İslam'a geçmeye başladı.
Rus işgaline karşı ilk direniş Şeyh Mansur (1750-1794) adında bir Nakşibendi imamı tarafından örgütlendi. Şeyh Mansur, 1784'te geleneksel yönetim tarzını bırakıp şeriatı uygulamaya başladı, tütün ve kahve içimini yasakladı, Ruslarla evlenilmemesi gerektiğini söyledi. Rus ordusuna karşı savaşın kutsal bir savaş (cihat) olduğunu ilan etti ve imamların öncülüğünde müritlerin toplandığı bu harekete müridizm adı verildi. Mansur'un mucizeleri ile ilgili rivayetler arttı ve Osmanlı topraklarında dahi etkili oldu. Örneğin Antep ulemasından Seyyid Halif Edendi'nin 200 talebesiyle ona katıldı. Rus ordusuna karşı beş ay direniş gösteren Mansur, 1791'de kendi köyü Anapa'da yakalandı ve St. Petersburg'a getirilip hapsedildi. Nisan 1794'te hapiste öldü.
Mansur'un ölümü ile Müridizm hareketi bitmedi, Gazi Muhammed ve Mücahit Hamza hareketi devam ettirdi. Mürit hareketinin üçüncü evresinde Şeyh Şamil hareketin liderliğine geçti.

I. Petro, Rusya-İran Savaşı (1722-1723) başladıktan sonra, ilk olarak Safevî İran'ına rağmen Rusya'nın Kafkasya ve Hazar Denizi'ndeki siyasi etkisini artırmaya çalıştı. Çeçen tarihinde kayda değer bir gelişme olan bu Rus-İran Savaşı, İmparatorluk Rusyası ile Vaynahlar arasındaki ilk askerî karşılaşmayı anımsatmaktadır. Rus güçleri birkaç yılda Kafkasya topraklarının çoğunu İran'dan almayı başardı.
Ruslar, Hazar koridorunun kontrolünü ele geçirip İran yönetimindeki Dağıstan'a doğru ilerlerken, Petro'nun kuvvetleri dağ kabileleri ile karşılaştı. Petro onları bastırmak için bir süvari kuvveti gönderdi, ancak Çeçenler onları bozguna uğrattı. 1732'de Rusya, Kafkasya'nın çoğunu o dönemde Nadir Şah liderliğindeki İran'a geri verdikten sonra, Reşt Antlaşması'nın ardından Rus birlikleri, Argun Nehri kıyısındaki Çeçen-aul adlı bir köyde Çeçenlerle tekrar çatışmaya girdi. Ruslar tekrar yenilgiye uğratıldı ve geri çekildi, ancak bu savaş, Nohçi'nin nasıl "Çeçenler" olarak anıldığına dair uydurma hikâyenin kökeni olmalıdır. Çünkü, Çeçen adı 1692'den beri zaten kullanılıyordu.
1555'ten beri aralıklı olarak Pers egemenliği altında bulunan, 1783'te II. Erekle liderliğindeki Kartli-Kaheti Krallığı'ndan olan doğu Gürcüleri ve Rusya, Georgievsk Antlaşması'nı imzaladılar. Bu anlaşmaya göre, Kartli-Kaheti Rusya'nın himayesine girdi ve Gürcistan İran'a olan bağımlılığını reddetti. Rus İmparatorluğu Kafkasya'daki nüfuzunu artırmak ve Kartli ve Transkafkasya'nın Pers ve Türkiye'ye karşı gerçekleştirdiği savaşlarında yararlı olduğunu düşündüğü diğer azınlık Hristiyan bölgeleriyle arasındaki iletişimi sağlamak için Kuzey Kafkas Dağları'nı ele geçirmeye başladı. Rus İmparatorluğu zaferlerini meşrulaştırmak için Hristiyanlığı kullandı ve Nah kabilelerini "haydut" olarak gören ve Çarlıktan kurtuluş dini olarak kendisini konumlandırdığı için bölgede İslam'ın geniş çapta yayılması hız kazandı. İsyan, diğer Kuzey Kafkas kabilelerinin tereddütlü askerî desteğiyle bir Çeçen Nakşibendi (Sufi) şeyhi olan Mansur Uşurma tarafından yönetildi. Mansur, şeriat hukuku altında bir Transkafkasya İslam devleti kurmayı amaçlıyordu ancak bunu başaramadı.
Rus-İran Savaşı (1804-1813) ve bunun sonucu olan Gülistan Antlaşması'nın ardından, Dağıstan'ın, Azerbaycan'ın büyük bir kısmının ve Gürcistan'ın İran tarafından Rusya'ya zorla bırakılmasının ardından Rusya, Kafkasya'daki topraklarını önemli ölçüde genişletti. Birkaç yıl sonra, 1826'da başlayan ve 1828'de Türkmençay Antlaşması ile sona eren İran'a karşı başarılı bir Kafkasya Savaşı ve 1828'de Osmanlı Türkiyesi'ne karşı başarılı geçen bir savaş, Rusya'nın Kuzey Kafkasya yerlilerini bastırmak için ordusunun çok daha büyük bir bölümünü kullanmasına olanak sağladı.
Nah kabilelerinin direnişi hiçbir zaman sona ermedi ve 1834'ten 1859'a kadar Ruslara karşı savaşan yeni bir Müslüman-Avar komutanı olan İmam Şamil için verimli bir zemin hazırladı (bkz. Mürid Savaşı). 1859'da Şamil, Aul Gunib'de Ruslar tarafından yakalandı. Şamil, bir kolu, bir gözü ve bir bacağı olan bir Çeçen olan Boysangur Benoiski'yi Gunib'de komuta sorumlusu olarak bıraktı. Benoiski kuşatmayı yarıp geçti ve Ruslar tarafından yakalanıp öldürülene kadar iki yıl boyunca Rusya ile savaşmaya devam etti. Rus çarı, Şamil'in canını bağışlayarak Kuzey Kafkasya'daki direnişin duracağını umuyordu ama direniş durmadı. Rusya, Nah yerleşimlerini yok ederek ve ovalarda Kazak savunma hatları inşa ederek bir sömürge taktiği kullanmaya başladı. Kazaklar, yenilgiden yenilgiye uğradı ve sürekli olarak yiyeceklerini ve silahlarını çalan dağcılar tarafından saldırıya uğradılar.
Çarlık rejimi, 1860'ların sonunda farklı bir yaklaşım kullandı. Çeçenlere ve İnguşlara Kafkasya'dan ayrılıp Osmanlı İmparatorluğu'na göç etmelerini teklif ettiler (bkz. Muhacir (Kafkasya)). Sürgün sırasında Çeçenlerin ve İnguşların yaklaşık %80'inin Kafkasya'yı terk ettiği tahmin edilmektedir. Bu, açık savaşt

Çeçenler (Çeçence: Hохчи Nohçi), Kafkasya’nın kuzeydoğu kesiminde, Sunja ve Argun ırmakları civarında yaşayan yerli Kafkasya halkı. Kendilerini Nohçi (tekil Nohçi veya Nohço) olarak adlandırırlar. Bu ad, Çeçenlerin Nohçmekhahoi adlı kabilesinden ve bu kabilenin topraklarından gelir.

Çeçen adı ilk kez 8. yüzyıl Arap kaynaklarında geçer. Yaygın bir geleneğe göre Rusçadaki Çeçen terimi, Çeçenler'in 1732’de Rus askerlerini yenilgiye uğrattığı Çeçen-aul köyüne dayanır. Ancak bunun yanlış olduğu, 1692’den önce Rus kaynaklarında Çeçen teriminin bulunmadığı, bu terimin muhtemelen Kabardeycedeki “Şaşen” adından geldiği ileri sürülür.
Çeçenler, dil ve etnik köken bakımından Vaynahlar (Nakh / Vaynakh) halklarına mensuptur. Topluluk, tarih boyunca pek çok güçlü devlete karşı sürdürdüğü silahlı direniş geleneğiyle tanınmıştır. Özellikle 19. yüzyılda Kafkasya'ya yönelik Rus askeri istilasına karşı uzun soluklu bir mücadele yürütmüşlerdir. 1944'te Sovyet yönetimi, Çeçen nüfusunu toplu olarak Orta Asya'ya sürgün etmiş; bu uygulama toplumun demografik yapısında kalıcı izler bırakmıştır.

Çeçenler, Rusya'ya bağlı bulunan Çeçenistan'ın yerli halkıdır. Ülke, 1994-1996 arasındaki kanlı savaşta büyük zarar görmüş ve kentler yıkıma uğramıştır. 1996 yılında Çeçen direnişçiler ve Ruslar arasında ateşkes imzalanmıştır. Ateşkese rağmen Rusya bölgeden elini çekmemiş, ekonomik ambargo uygulamış, gizli servisi vasıtasıyla çeşitli eylemler gerçekleştirmiştir.
Çeçen nüfusunun önemli bir bölümü Rusya'nın başka bölgelerinde (özellikle Dağıstan ve Moskova'da) yaşamaktadır. Rusya dışında, Gürcistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye'de de büyük ölçekli Çeçen nüfusu bulunmaktadır. Bu nüfus, 1850'lerdeki Kafkas savaşları sırasında Çeçenistan'dan göç edenlerin torunlarıdır. Bu dönemde Rusların ele geçirdiği ve Çeçenistan ile Kuzey Osetya topraklarının bir bölümünü de içeren yerler İnguşetya olarak adlandırılmıştır. Çeçenler, 1944 yılında Sovyet lideri Stalin'nin emriyle topraklarından sürülmüşlerdir. Ülkelerine ancak Stalin'in ölümünden sonra dönebilmişlerdir.

Nah kabileleri, Çeçenlerin ve İnguşların atalarıdır. Nahlar 16. yüzyıla değin dağlık bölgelerde yaşıyorlardı. Bu tarihten sonra ovalara inip yerleştiler. Bu tarih aynı zamanda bu halkların Müslümanlaştığı tarih olmuş ve milliyetçi hareketler gelişmeye başlamıştır. Ayrıca, bazı Çeçen milliyetçileri kökenlerini Urartulara dayandırmaktadır.

Çeçenlerin konuştuğu dil Çeçence'dir. Çeçenler kendi dillerini Nohçi Mott olarak adlandırırlar. Kuzeydoğu Kafkas dilleri içerisinde Nah dilleri bölümünde yer alır. Nah dil ailesi grubuna ait diller şunlardır:
1. Çeçen (Nohçi) 
2. İnguş (Ğalğay) 
3. Tuş-Kist (Batsoy)
Edebi Çeçence orta ova diyalekti üzerinde gelişmiştir. Çeçenler tarihlerinin çeşitli dönemlerinde Gürcü, Arap ve Latin alfabelerini kullanmışlar; 2008 itibarıyla resmi olarak Kiril alfabesi kullanılmaktadır. Vainah endoetnimi 20. yüzyılın başında ortaya çıkmadan önce geleneksel olarak, dilbilimciler hem İnguşça ve hem de Batsça'yı Çeçence'nin lehçeleri olarak kabul etmişlerdir.
Anavatanlarında yaşayan Çeçenlerin çoğu İnguşça'yı kolaylıkla anlayabilir. İki dil tam olarak karşılıklı anlaşılabilir değildir ancak bir süre dili dinledikten sonra Çeçenler için İnguş dilinin anlaşılması ve öğrenmesi kolaydır. 1989'da, Çeçenlerin %73.4'ü Rusça konuşuyordu ancak bu rakam savaşlardan kaynaklanan çok sayıda nedenden dolayı (uygun eğitim eksikliği, dil öğrenmeyi reddetme ve Çeçen diasporasının çeşitli nedenlerle kitlesel olarak dağılması dahil) azaldı. Diasporadaki Çeçenler genellikle yaşadıkları ülkenin dilini (İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça, Lehçe, Gürcüce, Türkçe vb.) konuşurlar.
Nah dilleri Kuzeydoğu Kafkas dillerinin bir alt grubudur ve bu nedenle Avarca, Dargince, Lezgice, Lakça ve diğer Kuzeydoğu Kafkas dilleri de dahil olmak üzere Naho-Dağıstan ailesi ile ilişkilidir. Ancak bu ilişki yakın değildir: Naho-Dağıstan dil ailesi, Hint-Avrupa dil ailesi ile kıyaslanabilir veya daha fazla tarihi derinliğine sahiptir, yani Çeçence, Fransızcanın Rusça veya Farsça ile dilsel akraba olduğu kadar Avarca veya Dargince ile akrabadır.

Çeçenlerin İslam'dan önce tamamen kendine özgü dinsel gelenekleri ve inançları vardı. Tarımla ilgili çeşitli törenler düzenliyorlardı. Bunlar, yağmur törenleri, Gök Tanrısı Sela ve Tanrıça Tuşoli adına düzenlenen kutlamalar gibi törenlerdi. Çeçen toplumu, tukkhum adı altında örgütlenmiş, taeyp denilen 131 klandan oluşuyordu. Taeyp, Arapça kökenli bir sözcük olup ta'ife den geliyordu.Taeypler, paylaşılan toprak, kan bağı ve mevcut sıradan ilişiklere dayanıyordu; ancak savaş sırasında birkaç klan birleşebiliyordu. Taeypler, daha küçük topluluklara, yani garlara, garlar da nakiyelere ayrılıyordu.
Çeçenler Rusya Federasyonu içinde en az kentleşmiş topluluktur. Çeçen-İnguşya'nın yalnızca yüzde 39'u kentleşmiştir. Çeçenlerin yalnızca yüzde 24'ü şehirlerde yaşamaktadır. Grozni'nin çoğunluğunu oluşturan Ruslar ve İnguşlar daha fazla kentleşmiştir.
Çeçenlerde aile yapısı genelde kalabalıktır. Tüm ailelerin yüzde 46'sı beş veya daha fazla çocuğa sahiptir. Dzhabrail Gakayev'e göre Çeçenler çocuk sayısı ve özellikle erkek çocuklarıyla gururlanırlar. Çeçen ailelerde büyüklere saygı ve anne, babaya değer vermek en önemli iki değer sayılır. Evlilikler genellikle görücü usulü ile yapılır. Kadınlar yüzlerini kapatmazlar ve ev içinde baskın bir role sahiptir.

İslamiyet öncesi Gürcü etkisiyle kısmen Hristiyanlığı benimsemiş olan Çeçenler, daha sonra kitleler halinde İslamiyeti seçmişlerdir. İslam dini 16. ve 19. yüzyıllar arasında Çeçenistan'da yayıldı. Günümüzde Çeçenlerin çoğunluğu Müslüman'dır. Sünni İslam'ın Şafii mezhebine bağlıdırlar. Ancak yaygın olan inanç, Müridizm olarak adlandırılan tasavvuf anlayışıdır. Çeçenler tarikatlara bağlıdırlar. Kuzey Kafkasya'da iki büyük tarikat vardır. Bunlar Nakşibendiye ve Kadiriye tarikatlarıdır. Nakşibendiye Doğu Çeçenistan ve Dağıstan'da etkindir. Kadiriye tarikatı ise Çeçenistan'ın kalan bölgelerinde ve İnguşetya'da etkilidir. Çeçenya'da sayıları bilinmemekle birlikte küçük bir Hristiyan ve ateist azınlık da bulunmaktadır; Çeçenistan'da ve Kazakistan'da Çeçen nüfusunun sırasıyla %3 ve %2'sini oluşturmaktadırlar.

Kafkasya'yı ve Kafkasya halklarını gözlemlemiş olan A.Byhan, Çeçenler konusunda şunları yazmaktadır:
Çeçenlerde kafatası kısa, yüz geniş yahut beyzi, burun düz ve kuvvetli, gözler koyu renk, saçlar koyu olmakla birlikte mavi veya gri göz rengi de çoktur. Kuzeyde Miçiko Çeçenlerinde Tatar simasına rastlanır. Doğuda İçkerler ve Akkilerde hatlar basık bir burunla Orta Asya hatlarını, diğerleri de kartal burunlarıyla Arapları hatırlatırlar.
19. yüzyılda Kafkasya halkları arasında araştırmalar yapmış olan Alman gezgini Moritz Wagner, Çerkeslerle kıyasladığı Çeçenlerin antropolojik özellikleriyle ilgili şunları söylemektedir:
Çeçenler ince yapıları, cesur tavırları ve kartal burunlarıyla benzedikleri Çerkeslerle aynı yüz ifadelerine sahip değiller ve bana Çerkeslerden daha az memnun edici göründüler. Bir Çerkes özdeninin(soylusunun) yüzünde samimi, açık,atılgan ve bir tür vahşi ifade vardır. Bunların tavırları o kadar asildir ki, bu haydut liderlerinin yüzüne zevkle bakmaktan insan kendini alamaz. Daha koyu Çeçen yüzlerinde ise daha büyük bir enerji ve daha uğursuz, tehdit edici bir ifade vardır(...). Genel olarak konuşacak olursak, Çeçenlerin yüzleri Çerkeslerinkine göre daha ince ve uzundur. Siyah sakalları Araplar, Türkiye Türklerinden ve Orta Doğululardan daha seyrektir. Bununla birlikte kıyafetleri bütün Kafkasyalıların giydiklerine benzemektedir.

Çoruh Havzası, kuzeydoğu Türkiye ve Gürcistan topraklarında bulunan Çoruh Nehri'nin havzası. Büyüklüğü 19.654 km2, yıllık ortalama yağışı 540 mm'dir.

Havzanın ana akarsuyu olan Çoruh 431 km uzunluğa sahiptir. Bunun 20 km'si Gürcistan'da, 411 km'si Türkiye'dedir. Nehir Türkiye sınırından çıktıktan 20 km sonra, Türkiye sahillerine kuş uçumu 9–10 km sonra Karadeniz'e dökülmektedir. Türkiye'nin en hızlı akan nehri olan Çoruh yılda 5,8 milyon m3 tortu taşımaktadır.
Çoruh, Mescit Dağı'ndan doğar, Bayburt'ta Kurt Çayı ile birleşir, Masat Çayı adını alır. Sonra Büyük Çay ile birleşir, Çoruh adını alır. Çoruh'a üç büyük kol (Barta Çayı, Barhal Çayı ve Oltu Çayı) katılır. Erzurum'dan gelip, Çoruh havzasının %25'ini oluşturan Oltu Çayı'nın fazla sayıda kolu vardır: Aralık, Deviskel, Çamlıkaya, Cala, Aksu, Karataş (Engücek), Anuri, Çapan, Cihala ve Sarıkonaklar dereleri ile, Hatila Çayı ve Murgul Çayı'dır.
Çoruh Nehri'nin önemli yan kollar şunlardır: Çavuşlar Deresi, Aralık Deresi, Deviskel Deresi, Cihala Deresi, Murgul Çayı, Hatila Deresi, Bulanık Suyu (Berta Çayı), Tortum Çayı, Oltu Suyu, Altıparmak Çayı (Barhal Çayı), Güngörmez Deresi, Cala Deresi (Hungemek), Sırakonaklar (Hodicor), Çamlıkaya Deresi (Hunut), Aksu Deresi (Salacor), Başköy Deresi, Güney Deresi, Çapan Dere (Capans), Anuri Deresi, Karataş Deresi (Engucek), Karakoç Deresi, Masat Çayı, Büyükçay, Cengül Deresi.
Çoruh Havzasında bulunan önemli göller; Tortum Gölü, Karagöl, Şeytan Gölü, Libler Gölü, Paşkaya (Marsis) Gölü'dür.
Havzada korunan alanlar; Hatila Vadisi Millî Parkı, Karagöl-Sahara Millî Parkı, Kaçkar Dağları Millî Parkı, Kop Dağı Müdafaası Tarihî Millî Parkı, Sarıkamış-Allahuekber Dağları Millî Parkı'dır.

Alanda hem Karadeniz hem de Doğu Anadolu ikim özellikleri görülür. Rakım yüksek olduğundan yağış genelde kar şeklindedir.
Havzada değişik yaş ve tipteki volkanik kayaçlar hakim olmakla birlikte değişik ana kaya çeşitleri bulunur. Bayburt'un batı tepelerinde az da olsa alüvyon topraklar bulunur. Havza toprakları sarp topoğrafyayı yansıtacak şekilde 4, 5 ve 6. derece arazi kabiliyet sınıfında yer alır. 7. sınıf arazi %59, 6-7-8 sınıf araziler toplamı %85 yer tutarlar. Tüm bu veriler entansif tarımı imkânsız kılmaktadır.
Bitki örtüsü, Orta ve aşağı bölümde kuru orman, çalı, Tortum ve Bayburt civarında antropojen step ve kurak ormandır.
Erozyonun olmadığı veya çok az olduğu alan %3,8'dir. Havzada bulunan 832 köyün %62'si orman köyüdür. Ekilebilir alan %13,9, % 11,7 çalılık ve ağaçlık, 521 orman, %46,2 mera alanıdır. Köylerin %72'sinde arıcılık yapılmaktadır.
2019 yılında Türkiye elektriğinin %1,38'i Çoruh'tan karşılanırken, DSİ'nin projelerinin bitmesi ile hidroelektriğin %34'ü, toplam elektriğin %8'i havzadan üretilecektir.

Havzanın Doğu Karadeniz Havzası ile olan kuzey sınırını Kaçkar Dağları (3932 m) ve Altıparmak Dağları (3562 m) oluşturur. Güneyde Otlukbeli Dağı, Kargapazarı Dağları, Dumlu Dağı, Güllüdağ ve Allahuekber Dağları, batıda Giresun Dağları, doğusunda Yalnızçam Dağları ve Gürcistan toprakları bulunur.
Komşu akarsu havzaları; güneyde Fırat Havzası, kuzeyde Doğu Karadeniz Havzası, batıda Yeşilırmak Havzası, doğuda Aras Nehri Havzası bulunur.

Türkiye tarafında havzadaki büyüklükleri sıralaması ile; Erzurum, Artvin, Bayburt, Kars, Erzincan Gümüşhane, Rize, Ardahan ve Trabzon illerinin toprakları bulunur. Demirözü, Aydıntepe, Bayburt merkez, Pazaryolu, İspir, Tortum, Uzundere, Narman, Oltu, Şenkaya, Olur, Yusufeli, Ardanuç, Murgul, Şavşat, Artvin merkez, yerleşimleri havza sınırlarındadır. Havza topraklarının %47's, Erzurum, %33'ü Artvin, %18'i Bayburt ilindedir, diğer illerin oranı %1'in altındadır.
Gürcistan'da Batum Çoruh havzasında yer alır.

İbranice (עִבְרִית‎, 2013 istatistik verilerine göre Modern İbranice, Dünya çapında 9.000.000'dan fazla kişi tarafından konuşulmaktadır. Geçmişsel olarak bu dil, Tanah'da "İbranice" adıyla anılmasa da, Yahudilerin ve atalarının ulusal dili olarak kabul edilir. Paleo-İbranicenin ilk yazılı örnekleri M.Ö. 10. yüzyıldan kalmaktadır. Orta ve Doğu Avrupa'da yaşamış Aşkenazi Yahudileri'nin, Roma sürgünüyle Yahudiye'den çıktıkları zamanlardan beri unutmaması nedeniyle günümüzde hâlâ konuşulan tek Kenan dili olma özelliğine sahiptir.
İbranicenin bir diğer özelliği ele sessiz harflerı aynı zamanda sayı olarak kullanmasıdır. Örneğin Alef 1; Tet 9; Yod 10; Kuf ise 100 sayısını simgeler. Sağdan sola yazılır. Eril ve dişil belirlemesi mevcuttur. Birinci Tapınak'ın yıkılışından sonraki devirlerde İbranice canlı nitelikleri bir süre korumuşsa da, giderek niteliğini yitirerek "Laşon HaHahamim" (Âlimlerin Dili) hâline gelmiştir. Kuzeybatı Sâmî dillerinin Kenan dalını oluşturur. İbrani dili tarihinde dört dönem görünür. Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi, Mişna İbranicesi, Yeni İbranice ve Modern İbranice. Mişna İbranicesi, MÖ 4. yüzyıldan beri günlük dil olarak kullanıldı. Aslında Yahudiye bölgesinde halk, günlük dil olarak yüzyıllarca Aramice ve İbranice, sinagogda ve okulda ise İbranice konuştu. Zaman içinde İbranicenin etkisi azaldı. İsrail Devleti'nin kuruluşunda bu dil resmî dil oldu.
İbranice, Orta ve Doğu Avrupa'da yaşamış Aşkenazi Yahudilerinin Roma sürgünüyle Yahudiye'den çıktıkları zamanlardan beri unutmaması nedeniyle günümüzde hâlâ konuşulan tek Kenan dili olma özelliğine sahiptir.
İsrail'in resmî dili olmakla beraber İsrail dışında yaşayan Yahudi azınlıklar tarafından da konuşulur. İbranice, 22 harflik İbrani Alfabesi ile sağdan sola doğru yazılır. İsrail ve ABD başta olmak üzere Avustralya, Kanada, Almanya, Filistin, Panama ve Birleşik Krallık'ta konuşulur. Bunun dışında Batı Şeria'da Yahudi olmayan bir azınlık ve Dünya'nın birçok yerindeki Yahudi azınlıklarca da yerel dilin yanında Ladino, Yidiş veya Aramice ile beraber dinî dil olarak konuşulur.

İbranice, Afroasya dillerinin Sami koluna bağlıdır. Bu aile içerisinde Arami ve Kenan dilleri Kuzeybatı Sami dillerini oluşturur. Kenan dilleri, İbranice, Fenikece ve Ugaritçeyi kapsamaktadır. Glottolog, Modern İbranice, Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi (Edomca, Ammonca ve Moavca) ile Sâmirî İbranicesini "İbrani" (Hebrewic) grubunda sınıflandırır.

Avraham Ben-Yosef'e göre İbranice, MÖ 1200'den MÖ 586'ya kadar olan süre içerisinde şekillendi ve ilk İsrail ile Yehuda Krallıklarında konuşuldu. Akademisyenler, bölgedeki baskın uluslararası dilin Eski Aramice olduğu ve Babil sürgününden sonraki eski zamanlarda İbranicenin ne kadar konuşulan bir yerel dil olduğunu hâlâ tartışmaktadırlar. İbranice, Geç Antik Çağ'da konuşulan 'konuşma dili' niteliğinde yok olmuş denilecek kadar az konuşuluyordu; ancak 19. yüzyılın sonlarında tekrar konuşulan bir dil olarak yeniden canlanıncaya kadar İbranice, bir edebi dil ve Yahudiliğin litürjik dili olarak kullanılmaya devam etti.
19. yüzyıl sonunda İbranice, Siyonizm (Yahudi milliyetçiliği) ile birlikte modern İbranice olarak tekrar ayağa kaldırılmış ve zamanın Yahudilerince Yidiş, Arapça, Rusça gibi dillerin yerine konuşulmaya başlanmıştır. Özellikle Eliezer Ben Yehuda'nın kişisel çabalarıyla tekrar bir konuşma dili haline getirilmiştir. Ben Yehuda'nın oğlu Itamar Ben Avi (doğumu Ben-Tziyon Ben Yehuda) anadili modern İbranice olan ilk kişidir.
Modern İbranice, 1921 yılında Birleşik Krallık yönetimindeki Filistin'de ve 1948 yılında kurulan İsrail Devleti'nde (Arapça ile birlikte) resmî dil olarak ilan edilmiştir. 19 Temmuz 2018'de İsrail Parlamentosunda yapılan oylamayla Arapça, İsrail'in resmî dilleri arasından çıkarılmış ve İbranice, İsrail'in tek resmî dili olmuştur.

İbranice, edebî bir dil olarak birkaç kez yeniden canlandırılmış, bunların en önemlisi 19. yüzyılın ilk ve orta dönemlerinde Almanya'da ortaya çıkan Haskala (Aydınlanma) hareketi olmuştur. 19. yüzyılın başlarında, farklı dil geçmişlerine sahip Yahudiler arasında ticari iletişim amacıyla Kudüs pazarlarında konuşulan bir İbranice biçimi ortaya çıkmıştı. Yüzyılın sonlarına doğru Yahudi aktivist Eliezer Ben-Yehuda, ulusal yeniden doğuş ideolojisinin (Şivat Tsiyon, daha sonra Siyonizm) etkisiyle İbraniceyi modern bir konuşma dili olarak yeniden canlandırmaya başladı. Onun başlattığı yerel hareket ve özellikle İkinci Aliya olarak bilinen yeni göçmen dalgalarının etkisiyle İbranice, o dönemde Yahudiler tarafından konuşulan Ladino (Yahudi-İspanyolcası), Yidiş, Yahudi Arapçası, Buharice ile Rusça, Farsça ve Arapça gibi birçok dilin yerini aldı.
19. yüzyıl boyunca İbranice aydınlarının edebî çalışmaları sonucunda dilin söz varlığı modernleştirildi. Yeni sözcükler ve ifadeler, İbrani Kutsal Kitabı’ndan itibaren oluşmuş geniş yazılı mirastan türetilmiş, Arapça, Aramice ve Latince kökenli unsurlardan yararlanılmış ya da Avrupa dillerinden alınmıştır. Modern İbranice, 1921’de Britanya yönetimindeki Filistin’de İngilizce ve Arapça ile birlikte resmî dil hâline gelmiş, 1948’de ise yeni kurulan İsrail Devleti’nin resmî dili olmuştur. Günümüzde İbranice, İsrail’de en yaygın konuşulan dildir. 19. yüzyıldan itibaren yeniden canlanan bu gelenek, Modern İbranice veya İsrail İbranicesi olarak adlandırılan çağdaş konuşma dilinin temelini oluşturmuştur.

İbranicenin ana dil olarak yeniden canlandırılması büyük ölçüde Ben-Yehuda’nın çabalarıyla gerçekleşti. Ben-Yehuda, okulların kurulması, ders kitaplarının hazırlanması ve sözlük çalışmaları yoluyla İbraniceyi günlük yaşama taşımaya çalıştı. İkinci Aliya döneminde dilin yaygınlaşması hız kazandı. Britanya Filistin Mandası’nın 1922’de İbraniceyi ülkenin üç resmî dilinden biri olarak tanıması da bu süreci destekledi. Buna karşın bazı gruplar, özellikle Eski Yişuv’un ultra-ortodoks üyeleri ve bazı Hasidik topluluklar, İbranice konuşmayı reddederek yalnızca Yidiş kullanmaya devam etti. Sovyetler Birliği’nde ise İbranice, Siyonizm ile ilişkilendirildiği için baskı altına alındı; okullarda öğretimi yasaklandı, yayınları durduruldu ve ancak 1980’lerde İsrail’e göç etmek isteyenlerin mücadelesiyle yeniden öğretilmeye başlandı.

Sami dillerinin hemen hepsinde görüldüğü gibi İbranicede kelimeler üç ünsüz harften oluşan fiillerden türetilir. Fiil kökünün asıl anlamı bu üç ünsüz harf tarafından belirlenir. Bu kökün başına veya sonuna bir takım ünsüz harfler eklenerek isimler türetilir.
İbranicede bileşik fiillere pek rastlanmaz, fiillerde zaman (geçmişte olması, şimdi olması) yerine yapılan işin bitirilmiş ya da bitirilmemiş olması ön plandadır. (Perfectum – Imperfectum)
İbranicede isim çekimleri kaybolmuş olup bunun yerine את edatıyla accusativus (-i hali), -ב ön ekiyle locativus (-de hali), -ל ön ekiyle dativus (-e hali), מן edatı ya da -מ ön ekiyle ablativus (-den hali), שׁל edatıyla ya da –שׁ ön ekiyle de genitivus (-in –un –nin –nun) yapılır.
İsimlerde erkek ve dişi olmak üzere iki tür bulunmaktadır. İsmin tekil, çoğul ve ikil çoğul (dual) olmak üzere üç biçimi bulunur. Eller, ayaklar, gözler, kulaklar, bacaklar gibi çift olan ya da iki nesneden oluşmuş çoğullar ikil çoğul son eki (–aim) ile, ikiden fazla çokluklar ise çoğul son eki (erkek için –im, dişi için –ot) ile yapılır.
İsimlerde olduğu gibi sıfatlarda da erkek ve dişi olmak üzere iki tür bulunur ve bunlar ismin cinsine göre kullanılır. Sayı sıfatlarının da erkek ve dişi biçimleri bulunur.

Dil kullanıcıları Modern İbraniceyi sağdan sola doğru, 22 harften oluşan ve “saf olmayan” bir ebced niteliği taşıyan İbrani alfabesiyle yazarlar. Antik Paleo-İbrani alfabesi, Kenan ve Fenike alfabelerine benzerdir. Modern yazı biçimleri, Aramî yazısından gelişen ve Aşurit (Asurî) olarak bilinen “kare” harf biçiminden türemiştir. El yazısında bitişik (kursif) bir İbrani yazısı kullanılır; bu yazıda harfler daha yuvarlak bir görünüm kazanır ve kimi zaman basılı biçimlerinden belirgin ölçüde farklılaşır.
Kursif yazının Orta Çağ’daki biçimi, Raşi yazısı olarak bilinen başka bir yazı stilinin temelini oluşturmuştur. Gerektiğinde ünlüler, hecenin başlangıç ünsüzünü gösteren harfin üstüne veya altına konulan diyakritik işaretlerle ya da ünlü görevinde kullanılan ünsüz harfler olan matres lectionis aracılığıyla belirtilir.
Bunun yanı sıra başka diyakritik işaretler, ünsüzlerin telaffuzundaki farklılıkları (örneğin bet/vet ve şin/sin) göstermek için kullanılabilir. Bazı bağlamlarda ise bu işaretler, Kutsal Kitap metinlerinin noktalama düzenini, vurgu özelliklerini ve müzikal icrasını belirtmeye hizmet eder (bkz. İbranice kantilasyon).

Eliezer Ben-Yehuda
İbrani Alfabesi
Kenan dilleri
Samarit İbranicesi
Yemen İbranicesi

İnguşetya (Rusça: Ингушетия - İnguşetiya; İnguşça: ГӀалгӏайче - Ğalğayçe), İnguşya ya da resmî adıyla İnguşetya Cumhuriyeti (Rusça: Республика Ингушетия, Respublika İnguşetiya; İnguşça: ГIалгIай Мохк, Ğalğay Mohk) Kuzey Kafkasya'da, Rusya Federasyonu'na bağlı federe cumhuriyet. Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi'ne dâhil olan İnguşetya'nın güney sınırı; Rusya Federasyonu'nun Gürcistan sınırının parçasıdır. Doğusunda Rusya'nın özerk cumhuriyetlerinden Çeçenya; batısında ise yine aynı statüdeki cumhuriyetlerden Kuzey Osetya-Alanya bulunur.
Başkenti Magas'tır. 3123 km²'lik alanıyla -federal şehirler hariç- yüzölçümü anlamında federal birimlerin en küçüğüdür. 4 Haziran 1992'de Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ikiye bölünmesiyle kurulmuştur. Ülke, Vaynah halklarından İnguşların yurdudur. 2020 yılı Rosstat verilerine göre, nüfusu 507.061'dir.
İnguşetya, büyük ölçüde Kuzey Kafkasya'daki isyan nedeniyle, Rusya'nın en yoksul ve en istikrarsız bölgelerinden biri olarak kalmaya devam etmektedir. Şiddet son yıllarda azalmış olsa da, komşu Çeçenya'daki isyan zaman zaman İnguşetya'ya da sıçradı. 2008 yılı İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre; yolsuzluk, bir dizi ciddi suç (sivillerin güvenlik güçleri tarafından kaçırılması ve öldürülmesi dâhil), hükûmet karşıtı protestolar, askerlere yönelik saldırılar, Rusların askeri aşırılıkları ve insan hakları konusundaki ihlâller nedeniyle ülke istikrarsızlaştırıldı. Rus medyasına göre, Rusya'da alkol tüketimi en düşük bölgedir.

İnguşetya ismi, 23 Şubat 1944'te hayata geçirilen Çeçen-İnguş Sürgünü’nün ardından Kuzey Osetya’ya devredilen ve adı Tarskoye olarak değiştirilen antik yerleşim yeri Angusht’tan gelmektedir.
Kafkasya’nın yerli halklarından olan İnguşlar, çoğunlukla İnguşetya’da yaşar. Kendilerini Ğalğay (İnguşça: Ğala (kale) ve ğay (sakinleri)) olarak adlandırırlar. Çeçen komşularının dilleriyle karşılıklı anlaşılabilirliği çok yüksek olan İnguşça konuşurlar. İnguşlar, geleneksel klan sistemine ve yazılı olmayan hukuk kurallarına (örf ve adet) dayalı sınıfsız bir toplumdur (günümüzde İnguşetya’da yaklaşık 350 klan yaşamakta). Her bir klan ve her bir klan mensubu eşit olarak görülür. Kafkasya’daki komşu ulusların aksine (Çeçenler dâhil), İnguşların hiçbir zaman sosyal ast ya da üstleri olmadı. İnguşlar / İnguşetya için şu isimler de kullanılır: Gelia (Amerikan haritacı Colton, Grek coğrafyacı Strabo), Tschetschna (Alman coğrafyacılar Grassl ve Meyer), Ğalğay / Ğelğayi (kendi dillerinde), Nah (kendi dillerinde, “halk/insanlar” anlamına gelir), Vaynah (kendi dillerinde, “bizim halkımız” anlamına gelir), Kist (Gürcüce), Gergar (kendi dillerinde), Dzurdzuk (Gürcüce), Ghlighvi (Gürcüce), Angushtini (Rusça), Mack-aloni (Osetçe), Orstkhoi (kendi dillerinde), Nart-Orstkhoi (kendi dillerinde), Galash (kendi dillerinde), Tsori (kendi dillerinde), Dzheirakhoi (kendi dillerinde), Khamhoi (kendi dillerinde), Metshal (kendi dillerinde), Fyappi (kendi dillerinde) ve Nyasareth (kendi dillerinde). Kendi dillerinde yaptıkları farklı adlandırmalar; bugün İnguş nüfusunu oluşturan farklı kabileleri gösterir. İnguşların tarihi, Çeçenlerin tarihi ile sıkı sıkıya bağlıdır. Moğol istilaları ile etkisini kaybetmiş olsa da; Doğu Romalı ve Gürcü misyonerler İnguşları Hristiyanlaştırmıştı. İnguşetya'da başta Tkhabya-Yerd ve Albe-Yerd olmak üzere çeşitli kiliselerin kalıntıları bulunabilir. İnguşlar, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca yavaş yavaş İslam'a geçti. Kartli prenslerinden coğrafyacı-tarihçi Vakhushti 1745 yılında, Angusht köyü sakinlerinin Sünni Müslümanlar olduğunu yazmıştır.

XI. Yüzyıl Gürcü kronik yazarı Leonti Mroveli'ye göre, Kafkas kelimesi Vaynahların atası Kavkas'tan türetilmiştir. Ilia Devlet Üniversitesi'nden Profesör George Anchabadze'ye göre “Vaynahlar, Kafkaslar’ın kadim yerli halklarıdır. Leonti Mroveli tarafından çizilen genolojik tabloya göre, Vaynahların efsanevi atasının ‘Kavkas’ olması; antik Gürcü kaynaklarında rastlanan etnik isimlerden birisi olan ‘Kavkasian / Kafkasyalılar’ın, Çeçen ve İnguşların atalarına işaret ediyor olması açısından dikkate değerdir. Yukarıdan da anlaşılacağı gibi, Vaynahlar, en azından ismen, Gürcü tarih geleneğinde tüm Kafkasyalılar içerisinde (Kafkasya - Kavkalar - Kavkasyalılar) en ‘Kafkas’ halk olarak sunulur.” Sovyet-Rus antropolog ve bilim insanları Marr, Mounak, Munchaev, Dyakonov, Krupnov ve Melikashvilli “İnguşlar arasında Kafkasyalı türü, diğer tüm Kuzey Kafkasya uluslarından daha iyi korunur” yazdılar. Profesör Debets de İnguş Kafkasyalı türünün, Kafkaslar arasında en Kafkasyalı olduğunu onaylar. Science Magazine'de yer alan bir makalede Bernice Wuethrich, Amerikalı dilbilimci Dr. Johanna Nichols'un “Kafkasya bölgesindeki modern insanları Bereketli Hilal'in eski çiftçilerine bağlamak için dili kullandığını” ve araştırmasında “bölgenin çiftçilerinin proto Nah-Dağıstanlılar olduğunu” öne sürdüğünü belirtir. Nichols'un şu sözlerini de aktarır: “Batı Medeniyeti'ni meydana getiren kültürel ve dilsel topluluğun doğrudan devamlılığına dair sahip olduğumuz en yakın şey Nah-Dağıstan dilleridir.”
İnguşlar %89 J2 dünyada bilinen en yüksek frekans Y-DNA ve J2 ile yakından ilişkilidir. İnguşlar Berektli Hilal'den göç etmiştir. İnguşların ataları Mezopotamya'dan göç ederek Kafkas Sıradağları'na gelmiş ve buraya yerleşmiştir. Aynı zamanda İnguşlar'da genlerinde Çeçenlerden dolayı Urartu kalıntıları vardır ki zaten Urartu Mezopotamya birbirine yakındır.

İnguşlar, yüzde 89 oranında J2 Y-DNA'ya sahiptir. Dünyanın en yüksek bilinen frekansı olan J2, Bereketli Hilal ile yakından ilişkilidir.

Bernice Wuethrich'in “Geçmişe Sözlerle Bakmak” başlıklı makalesine göre Johanna Nichols, dilbilimsel kanıtların Nah halkının atalarının, tarım ve hayvancılığın keşfedildiği Bereketli Hilal'den Kafkasların eteklerine göçtüğüne işaret ettiğini gösterdi. Nichols, “Nah-Dağıstan dillerinin, Batı Medeniyeti'ni meydana getiren kültürel ve dilsel topluluğun doğrudan devamlılığına dair sahip olduğumuz en yakın şey” olduklarını belirtir.

Neolitik dönem; çömlekçilik bölgede bilinmektedir. Modern dönemde keşfedilen, Ali-Yurt ve Magas yakınlarındaki eski yerleşim yerleri; taş baltalar, cilalı taşlar, taş bıçaklar, delikli taşlar, kil kaplar gibi taştan yapılmış aletleri ortaya çıkardı. Düzlüklerde kil tuğlalarla inşa edilmiş yerleşim yerleri bulundu. Dağlık alanlarda, bazıları MÖ 8000'lere tarihlenen, taştan yapılmış duvarlarla çevrili yerleşim yerleri keşfedildi.

Kafkasların ortasındaki bir ulus olarak Geli ya da Galgai'den, ilk kez Strabon söz eder. 1875'te “Çar’ın Ülkesi” kitabının 239. sayfasında Wahl, “Strabon’un bahsettiği bu iki görüş aynı yere çıkıyor; Legi modern Lesghi, Geli İnguş kabilesi Galgai, Keraunian Dağları da Beshtaú’ya kadar Kuzey Kafkaslardır.” Gelia'nın İnguş olmasıyla ilgili benzer açıklama Alman profesör Karl Koch'un 1843 tarihli “Reise durch Russland nach dem kaukasischen Isthmus” (Rusya Üzerinden Kafkas Kıstağı'na Yolculuk) kitabının 489. sayfasında da yapılmıştır. Jacobus Van Wijk Roelandszoon ise 1821 tarihli “Algemeen aardrijkskundig woordenboek volgens de nieuwste staatkundige veranderingen, en de laatste, beste en zekerste berigten” (Güncel siyasi değişikliklere; en iyi, kesin ve son raporlara göre genel coğrafi sözlük) isimli kitabının 1050. sayfasında, Doğu Romalı vakanüvis Zonaras'ın bahsettiği Gelli ya da Galad'ın İnguş halkı olduğu yazar.

Kafkasya'nın merkezindeki krallık, Alania ve Regal (Royal/Noble) Alania olarak ikiye ayrılır. Alman bilim adamı Peter Simon Pallas, İnguş halkının (Kist) doğrudan Alanialıların soyundan geldiğine inanıyordu.

Kuzey Kafkasya dağlıları, halkları ve kabilelerinin Alan Konfederasyonu'nun ve Alanya başkenti Maghas'ın (her iki isim de Müslüman Arap kaynaklarından bilinmekte) Batu Han (Cengiz Han'ın torunu olan bir Moğol lideri) tarafından yıkılması. “Magas, 1239 başlarında, Batu Han’ın ordusu tarafından yok edildi. Tarihsel olarak Magas, İnguşetya’nın yeni başkentinin şu an inşa edildiği yerle hemen hemen aynı yerde bulunuyordu.” – D.V.Zayats

Alanlar, Timur, Toktamış arasında savaşlar dönemi ve Terek Irmağı Savaşı. Alan kabileleri, işgalcilere dağların kapısını kapatan kaleler ve savunma duvarları inşa ettiler. Düzlüklerdeki kabilelerin bir kısmı Moğollarca işgal edildi. Ardından Moğollara karşı isyan başladı. “Bölgenin Moğol dönemine ait bir haritası, Vaynahlar hakkında neden pek fazla şey yazılmadığına dair ipucu veriyor: bu haritada Çeçenya-İnguşetya bölgesi basitçe “hükmedilemez” olarak işaretlenmiş. Kuzeye ya da güneye giden orduların çoğu, olabildiğince çabuk dağları aşıp nihai hedeflerine varmakla ilgilendiklerinden; şaşırtıcı olmayacak şekilde, iki geçit arasındaki halkları nispeten rahat bırakıyorlar.” – Schaefer, Robert W. “Insurgency in Chechnya and the North Caucasus: From Gazavat to Jihad” (Çeçenya ve Kuzey Kafkasya'da İsyan: Gazadan Cihada) s. 51. 1991'de Ürdünlü tarihçi Abdul-Ghani Khassan, Alania'nın Çeçenya ve İnguşetya'da olduğunu öne süren eski Arapça metinlerin fotokopisini ve Alania'nın Nokhcho kabilesinden olduğunu iddia eden Alanialı tarihçi Azdin Vazzar'ın (1395-1460) belgesini sundu.

Kafkasya'nın Rusya tarafından fethi. 1558'de Kabardalı Temryuk, İnguş kabilelerine karşı Korkunç İvan'dan yardım istemek üzere, elçilerini Moskova'ya gönderir. Korkunç İvan, Temryuk'un kızı Çerkes (Kabardin) çariçe Maria Temryukovna ile evlenir. İnatçı Vaynah müdafilerine karşı genişleyen Rusya Çarlığı'nın merkezi Kafkasya'da yer edinmesi için ittifak kuruldu.

Rus, Kabardey ve Nogay ortak kuvvetleri İnguşlara saldırdı. Rus kaynaklarına göre bu savaşta, 164 İnguş yerleşim yeri tamamen yok edildi. İnguşetya'nın alçak bölgeleri, Rusya ve onların Kabardey müttefikleri tarafından işgal edildi.

Stratejik Daryal Boğazı'na erişim sağlamak için yapılan birkaç girişimin ardından Rus kuvvetleri, Anguşt köyü yakınlarındaki savaşı kaybeder. Bu nedenle köyde yaşayan kabile ve tüm bir ulus İnguş olarak anılır.

18. yüzyılda, bir miktar müslüman azınlık olmakla beraber, İnguşlar çoğunlukla pagan ve Hristiyandı.

İnguşça (İnguşça: ГІалгІай - Ğalğay), çoğunluğu İnguşetya'da yaşayan İnguşların konuştuğu dildir. Kafkas dillerinin Kuzeydoğu Kafkas dilleri öbeğine bağlıdır.
İnguşça konuşan kişi sayısı yaklaşık 415.000'dir (2005). İnguşça, İnguşetya'nın dışında Çeçenya, Kazakistan ve Rusya'nın diğer yerlerinde konuşulur.

İnguşça ve Çeçence, Bats diliyle birlikte Nah dillerini oluşturur. Nah dilleri ise Kuzeydoğu Kafkas dillerinin alt koludur.

İnguşça konuşan yaklaşık 415.000 kişinin çoğunluğu, başta İnguşetya ve Çeçenya olmak üzere Kuzey Kafkasya'da yaşar. Ayrıca Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Belçika, Norveç, Türkiye ve Ürdün gibi ülkelerde bu dili konuşan küçük topluluklar vardır.

İnguşça ve Rusça, Rusya'nın bir birimi olan İnguşetya'nın resmî dilleridir.

İnguşça, yazılı bir dildir. İlk kez 20. Yüzyılın başlarında Arap alfabesine dayalı bir alfabeyle yazılırken Sovyet Devrimi'nden sonra önce Latin alfabesi, sonra Kiril alfabesiyle yazılmaya başlanmıştır.

Ethnologue İnguşça sayfası16 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ingush Language Project at UC Berkeley
University of Graz - Language Server 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İran platosu (Pers platosu, İran yaylası olarak da bilinir), Güneybatı, Güney Asya ve Kafkaslar'da bulunan coğrafik bir oluşumdur. Bu plato, Arabistan ve Hindistan plakası arasında kalan Avrasya plakasının batıda Zagros dağları, kuzeyde Hazar Denizi ve Kopet Dağları, güneyde Hürmüz Boğazı, Umman Denizi ve doğuda Hindukuş Dağları arasında kalan bir parçasıdır.
Tarihsel bir bölge olarak plato Partlar'ın ülkesini, Medler'in ülkesini ve doğu Persiya'yı, Büyük Persiya'nın (bugünkü Irak, İran, Afganistan ve Pakistan'ın coğrafyası) esas kısımlarını içine almaktadır.Zagros dağları, platonun batı sınırını oluşturur ve dağların güneye inen kısımları da buna dâhil edilebilir. Encyclopædia Britannica Huzistan düzlüğünü açık bir şekilde bunun dışında bırakır ve Elam'ı "Mezopotamya düzlüğünü İran platosuna bağlayan bölge"yi içine almıştır diye tanımlar.

Abazalar (Abazaca: Абаза, Rusça: Абази́ны ya da Аба́за), çoğunluğu Karaçay-Çerkesya, Adigey ve Abhazya'da yaşayan Kuzey Kafkas halkı. Abhazya'da yaşayan Abhazlar, Abazalara dil açısından en yakın halktır. Günümüzde Abazaların büyük bölümü Türkiye ile Mısır ve bazı Arap ülkelerinde de yaşamaktadır.

Rusya ve Rusçadaki kullanımı birbirine yakın iki formda görülen ISO 639 kodu abk (Abhazca аҧсуа бызшǝа) ve abq (Abazaca абаза бызшва) olan ve ikisi birlikte Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesinin Abhaz-Abaza dilleri grubunu oluşturan dilleri konuşan halklar için Türkiye'de ayırt etmeksizin yalnızca Abaza adı kullanılır. Yani Abhaz (Абхаз) ve Abazin (Абазин) Abazaların iki grubuna Rusçada verilen adlardır. Abhazya'daki Abazalar “Abhaz”, Rusya'ya bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde yaşayan Abazalar “Abazin” olarak adlandırılır. Rusça aracılığıyla geçtiği Batı dillerinde de genellikle böyle kullanılır. Türkçede ise yüzyıllardır var olan “Abaza” adı böyle bir ayrım içermez. O yüzden Abaza etnik kimliğinin alt kimlikleri olarak Apsuva (Rusların Abhaz dedikleri) ve Asuva (Rusların Abazin dedikleri) kullanımı da görülür. Rusçada Abhaz denen Abazalar (Apsuvalar) Türkiye'nin iç-batı bölgelerinde (İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Bursa-İnegöl, Kütahya, Bilecik ve Eskişehir) yoğunlaşmışken, Rusçada Abazin denen Abazalar (Asuvalar) ise iç-doğu bölgelerinde (Bilecik, Eskişehir, Samsun, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas, Kayseri, Adana) yerleşmişlerdir.

Abhaz ulusunun ortaya çıkması, MS 8. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Apsiller, Abazglar, Sanigler ve Misimianlar adlı boyların konsolidasyonu ile gerçekleşmiştir. Kuzey-Batı Abhazya'da Bzip nehrinden Tuapse'ye kadar uzanan bölgede yaşayan Abazgların, Abaza ulusunun doğması sürecinde odak noktası oldukları kabul edilir. Abazinler, 13.-14. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya'ya göç etmiştir. Kuzeye yönelen Aşuwa (Tapanta) Abazaların göçünü 18.-19. Aşkarawa Abazaların göçü takip eder. Abazalar, Çerkezler ile birlikte kuzey batıdaki Küçük ve Büyük Zelençuk ırmakları vadilerini kapsayan Habez, Adıge-Hable ve Abaza rayonları ile Çerkessk'te yaşar. Tapantas'ta, Kbaada'daki (bugünkü Soçi’de Polyana Krasnaya) savaşta Rus birliklerine yenilerek Osmanlı topraklarına göç ettiler. Abazaların tarihsel toprakları Abaza ülkesi, Abazaşta olarak adlandır.

Abhazya dağlarında yaşayan siyahi Abazalar da vardır. Buradaki siyahilerin durumu, öteki ülkelere kıyasla çok daha iyidir.

Abazalar Sünni Müslümandır. Müslüman olmalarının da etkisiyle Abazalar, Rus yönetimin 19. yüzyılda Kuzey Kafkasya'yı ele geçirme savaşı sırasında direniş savaşına giriştiler ve Ruslara yenilerek Osmanlı topraklarına göç ettiler.

Abazalar, Kuzeybatı Kafkas dillerinden biri olan Abazaca konuşurlar. Abazaca, Abhazca'ya yakın bir dildir. Karaçay-Çerkesya,Abazaca diyalekt açısından Asharuwa lehçesi ve Aşuva lehçesi olmak üzere 2 kısma ayrılır. Yazım dili Aşuva lehçesidir.
Alfabe :
Аа--Бб--Вв--Гг--ГВ гв--ГЪ гъ
ГЬ гь--ГI гI--ГIВ гIв--Дд--ДЖ дж
ДЖЬ джь--ДЖВ джв--ДЗ дз--Ее--Жж--ЖВ жв
ЖЬ жь--Зз--Ии--Йй--Кк--КВ кв--КЪ къ
КЪВ къв--КЪЬ къь--КЬ кь--КI кI--КIЬ кIь
КIВ кIв--Лл--Мм--Нн--Оо--Пп--ПI пI
Рр--Сс--Тт--ТШ тш--ТI тI--Фф--Уу
Хх--ХВ хв--ХЪ хъ--ХЪВ хъв--ХЬ хь--ХI хI
ХIВ хIв--Цц--ЦI цI--Чч--ЧВ чв--ЧI чI
ЧIВ чIв--Шш--ШВ шв--ШI шI--Щщ--Ыы

Abazalar Adığe boyları arasına yerleşmesi sonucu bu boylarla yakınlıkları artmıştır. Abaza dili ile Adığece birbirinden sözcükler, deyimler alarak, birbirlerini zenginleştirerek zamanımıza ulaşmıştır. Abazaca, Abhazca ile aynı kökten olmasına karşın, gelişen Abaza Edebiyatı, dokusunu ve tadını Adığe edebiyatına yakın bir biçimde oluşturmuştur.Abaza dilinin eğitim ve edebiyat dili haline gelmesinde, ilk Abaza yazılı edebiyat yapıtlarının yayınlanmasında, Abaza Kültür ve Edebiyat dünyasının mimarı, büyük eğitimci Tobil Talustan, sözlü edebiyatın bu katı gerçekçiliğini yapıtlarına aynen yansıtmıştır.İlk yapıtlarından olan "Zuli" 1927 yılında yayınlanmıştır. Kitabın bölümleri, "Zuli, Zarila, İşçi ve Çiftçi, Marje, Okul, Warad"dır. Talustan, Karaçay-Çerkes sınırları içerisinde yaşayan tüm Çerkeslere seslenebilmek amacıyla yazdıklarını önce Adığece yazmış, sonra Abazaca çevirmiştir.Abaza Edebiyatındaki yalın ve gerçekçi üslup, Talustan sonrası ürünlerde de süregelmiştir. Tobil İsmail aynı biçim ve geleneği "Azamat, Dağların Karanlığı, Dağlardaki şafak, Dağlardaki Aydınlık" adlı romanlarında sürdürmüştür.Jır Hamid bu biçim ve özelliğe bağlı kalmakla beraber, Adığe öykülerinde olduğu gibi, Abazin hikâye ve romanlarında da süslü anlatımın öncülerinden olmuştur. Bunda, belki de Jır Hamid'in Khaberdey dilini yazı dili olarak çok iyi bir biçimde kullanmasının da etkileri vardır. Hamid, Talustan' dan sonra Abaza Edebiyatının ikinci temel taşıdır. Talustan'ın işlevini, kaldığı yerden o sürdürmüştür. Başlıca yapıtları "Özgürlüğü Olmayan Kadınlar, Oğlunun Kahramanlığını Anaya Göstermediler, Küt Burunlu Prens, Mutlu Karşılaşma, Doğru Yoldan, Yeni Deniz, Toprağımın Halkı, Ateşten Diken" ve öldüğü 1972 yılında yayınlanan "Güneşin Uyandırdıkları"dır. Abaza Edebiyatının ikinci kuşak yazarları arasında Jır Hamid, Tseykhua Basarbiy, Tobil İsmail gibi Talustan'ın ilk öğrencilerinden sonra, aynı edebiyat geleneğini sürdüren ve büyük romanlar veren Cıguatan Kali, Ozan ve Yazar Thaytsıukh Bemırza, Agırba Cemalettin, Brat Kuşuk, Tanbiy Ali, Lağuç Cemalettin, Ç'ık'ıt'u Mikael, Tlabıça Mira, Dağujey Muhammet, Şhay Katya, Agaçe Muhammet, Meremkhul Alimırza, Pışmaxue Abubekir, Şarmat Maharbiy gibi sanatçılar Abaza dilini işleyerek sayısız şiir, tiyatro, roman, öykü ve benzeri edebiyat ürünlerini vermişlerdir. T'ıgu Vladimir, Adzınba Nazir, Tobil Melbahue Nuriye, Khılış Rauf, Yekba Nazir, Meremkhuıl Vladimir gibi gramer, sözlük çalışmaları, destan derlemeleri, pedagojik yapıtlar yayınlayan yeni kuşak yazarlar da Abaza Edebiyatının daha da gelişmesi ve kökleşmesi için sağlıklı adımlarla kendilerinden önce gelen sanat adamlarının yolunda ilerlemektedirler.

Rusya'da 2002 sayımına göre 37 942 Abaza yaşıyordu. Abazaların en büyük nüfusa sahip oldukları ülke Türkiye'dir. Sakarya, Düzce, Eskişehir, Samsun, Sinop, Yozgat, Çorum, Tokat, Adana, Sivas, Zonguldak ve Kayseri (çoğunluğu Uzunyayla'da) illerine dağılmış olan Abhaz (Abaza) kökenlilerin 100.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Karaçay-Çerkesk: 32.346
Stavropol Kray: 3.300
Kabardey-Balkar: 514
Türkiye: 110.450 (tahmini)
Abhazya: 2.138
Suriye: 2.000 (tahmini)
Ürdün: 1.500 (tahmini)

Kasım 1991'de yapılan Abazin kongrelerinde Abazin Cumhuriyeti ilan edildi ve Psij köyü (aul) başkent kabul edildi. Ancak bu cumhuriyet Rusya Federasyonu'nca onaylanmadı. Abazinya, Kasım 1990'da cumhuriyet statüsü alan Karaçay-Çerkesya'nın bir parçası olarak kaldı.
Abaza Rayonu'nun oluşturulması konusu ilk kez Abaza halkının, "Rusya'nın sayıları az olan halkları”na dahil edilmesinin ardından gündeme geldi. Sayıları az olan halklara dahil edilmesinin ardından Abazalar, Rusya kanunları uyarınca varlıklarını ve kültürlerini devam ettirebilmek için bir takım haklar kazandılar. Bu haklardan biri tarihi topraklarında yaşama hakkı.Karaçay-Çerkes'te 25 Aralık 2005'te yapılan referandumun ışığı altında Rusya Federasyonu hükûmetinin 1 Haziran 2006'da aldığı karar çerçevesinde Karaçay-Çerkes Parlamentosu Anayasa'nın cumhuriyetteki idari bölgelerle ilgili 62. maddesinin 1. fıkrasında değişiklik yaparak, sekiz olan idari bölgelere Abaza Rayonu'nu da ekledi. Abazaların yaşadığı yerler, 30 Haziran 2006'da idari bölge olarak resmen tanındı. Tamamen oluşturulması için 1 Ocak 2009'a kadar geçiş süreci tanınan Abaza bölgesinin merkez yönetimi Yinjik-Çukun kasabası. Referandumla yeni oluşturulan Abaza bölgesinin Abazaların toplu olarak yaşadığı ve Prikuban, Habez ve Ust-Cegutin bölgelerine bağlı Kara-Pago, Psıj, İnjiç-Çukun, Elburgan (Bibard) ve Kubina kasabalarından oluşması öngörülüyor.Abaza Rayonu, Abazaların toplu olarak yaşadığı ve ülke coğrafyasının yüzde 2'sine tekabül eden 300 kilometrekarelik bir alanda kuruldu. Toplam nüfusun yüzde 7,4'ünü oluşturan 32 bin civarındaki Abaza'nın sadece 15 bini yeni oluşturulan bölge sınırları içinde yaşıyor. Abaza Rayonu 1 Ocak 2009'da işlevsellik kazandı. Abaza Rayonu'nun merkezi İnjiç-Çukun köyündedir.
Abaza Rayonunu Oluşturan Abaza Kasaba ve Köyleri :

Kara-Pago (Abazaca Kara-Pagua/Къара-Пагва)
Psıj (Abazaca Darıkokıt/Дарыкъвакыт)
İnjiç-Çukun (Abazaca Yıncig-Lokt/Йынджьыгь-Локт)
Elburgan (Abazaca Biberdkıt/Биберкыт)
Kubina (Abazaca Kubina-Lokt/Къвбина-Локт)
     
Abaza Rayonu Dışındaki Abaza Kasaba ve Köyleri :

Abaza-Habl (Abazaca Abaza-Hable/Абаза-ХІабльа)
Apsua (Abazaca Çegerıya/Чагьарыйа)
Koydan (Abazaca Kuaydan/Къвайдан)
Krasnıy Vostok (Abazaca Guımlokt/Гвымлокт)
Novakuvinsk (Abazaca Huıj-Çkuın/Хъвыжв-ЧкІвын)
Starokuvinsk (Abazaca Khuıj-Du/Хъвыжв-Ду)
Tapanta (Abazaca Tapanta/ТІапІанта)
Abazalar Tarafından Kurulup Zamanla Adigeleşen Kasaba ve Köyler :

Abazakt (Abazaca Gebakuay/Гьабакъвай)
Psauıke-Dahe (Abazaca Kılçkıt/Къылчкыт)

Alanlar (Yunanca: Ἀλανοί Alanoi; Çince: 阿蘭聊 Alanliao (Pinyin); Latince: Alani/Halani), İskit-Sarmat kökenli göçebe halk. MÖ dönemlerde bugünkü Kazakistan topraklarında yaşamaktaydılar. Miladi dönemin başlangıç yıllarında ise Alanların büyük bir bölümü Volga ırmağını geçerek Don ırmağı civarlarına, Kırım ve Kuzey Kafkasya topraklarına gelerek bu bölgelerde uzun yıllar hakimiyet kurmuşlardır.
Alan isminin İrani diller kökenli Aryan sözcüğünün bir varyasyonundan türediği iddia edilmektedir.
Bazı tarihçiler tarafından ise Alanların Türk kökenli bir halk olduğu iddia edilmektedir.
13. Yüzyılda Said el Magribi'nin “Kitab-el Coğrafya” adlı kitabında ise Alanların kökeni hakkında şöyle yazar:
“Gürcistan’ın doğusunda Alan ülkesi bulunur. Bunlar Hıristiyanlaşan Türklerdendir”.

Ammianus Marcellinus Alan ismini "kendilerini çevreleyen dağlardan" aldıklarını belirttiğinden Türkçe "alanğ"(düz ova, arazi) kelimesi ile ilişkilendirilmiştir.

Alanların dilleri Doğu İrani diller grubuna yakın olduğu iddia edilmektedir. veya  varyasyonundan türediği iddia edilmektedir.
Bu Alancada bulunan at kelimesinin diğer İrani diller ile karşılaştırılması ile iddia edilmektedir.
Bir başka iddia Birûni'ye göre, Alanların dili Harezmşahlar'ın ve Kumanlar'ın dillerine benzerdir.Alanların bir kısmı Kıpçak grubu diğer kısmı ise Oğuzlar'a aittir

İznik İmparatoru III. İoannes (John) Vatatzes'in Batı Anadolu'daki Türk yayılışına engel olma yolundaki kalabalık Kuman topluluklarını Oğuz-Türkmenlere karşı Batı Anadolu'ya iskan etmesinden sonraki ikinci girişim XIV. yüzyılın hemen başında Balkanlardaki Alan topluluklarının müşterek İmparator VIII. Mikhail Paleologos tarafından Balkanlardan Anadolu'ya nakledilmesidir.
1261 Ağustosunda ordusunun başında İstanbul'a giren VIII. Mikhail Palaiologos (1259-1282) büyük bir hayali gerçekleştirmiş oldu. Ancak devlet merkezinin İstanbul'a taşınmasının ardından yeniden bir dünya imparatorluğu olma yönündeki teşebbüsler o dönemde Bizans'ın sahip olduğu gücün çok üzerinde bir iddia idi. Anadolu'nun tüm kaynaklarının İstanbul ve Avrupa eyaletleri için harcanması, doğu sınırının güvenliğini sağlayan kuvvetlerin batıdaki mücadelelerde kullanılmak üzere götürülmeleri Bizans'ın Batı Anadolu'daki hakimiyet sahaları için tam anlamıyla bir yıkım oldu. Savunma hattı çöken doğu sınırını güçlük çekmeden aşan Türkler, Bizans bölgelerini ele geçirdiler. Doğu sınırının ihmal edilmesinin çok ağır sonuçlar doğuracağını sonradan fark eden VIII. Mikhail, iktidarının son yıllarında Anadolu'daki durum ile ilgilense de artık çok geçti. VIII. Mikhail 1282 yılı sonunda öldüğünde Bizans'ın Batı Anadolu'daki arazileri neredeyse tamamen Türkler tarafından ele geçirilmişti". Anadolu'yu tamamen kaybetmek üzere olduğunu fark eden Bizans yönetimi bu tarihten sonra ordusu yok edilen Anadolu'nun savunması için yine Balkanlardan nüfus transferi yapmak veya batıdan ücretli asker getirmek gibi yöntemlere başvurdu. 1300 yılında Tunanın ötesinde yaşayan Hristiyan Alan topluluklarından gelen elçilik heyeti imparatora kendilerinin Bizans hizmetine girmek istediğini bildirdi. Aileleri ile yerleşebilecekleri arazi isteyen Alanlar buna karşılık imparatorluğun Anadolu'daki Türkler ile olan mücadelesine destek vereceklerini ve Türkleri bölgeden çıkarmak için tüm güçleri ile sonuna kadar savaşacaklarını vadediyorlardı. Bizans yazarlarından Grêgoras, imparatorun Alanların bu teklifini "Tanrıdan gelen bir lütuf' gibi büyük bir memnuniyetle kabul ettiğini, zira onun, bu sayede Türklere karşı zafer kazanacağına inandığını yazmaktadır. Aynı yazar bu teklifin imparator tarafından kabul edilmesinin Bizans halkı tarafından tepki ile karşılandığını ve yabancı bir millet ile yapılan bu anlaşmanın sonunda imparatorluğu uçurumun kenarına sürüklediğini ifade etmektedir.
İstanbul'a gönderdikleri elçilik heyetinin çok iyi karşılanması ve taleplerinin kabul edilmesi üzerine çok geçmeden kadın ve çocukları ile birlikte Balkanlar'daki Alan toplukları başkent İstanbul önlerine geldi. Esas olarak Türklerle savaşmak üzere gelen Alanlar için para, at ve silah temin etmek gerekiyordu. İhtiyaçların bir kısmı imparatorluk hazinesinden bir kısmı ise ordunun mallarından tedarik edilmeye çalışıldı. Ancak bu yeterli olmayınca eksiklerin halktan temin edilmesi yoluna gidildi. Grêgoras, ülkedeki tüm şehir ve köyleri gezip aramalar yapan vergi memurlarının halkın elindeki silah ve atları topladıkları yazmaktadır. Ağlaya sızlaya sahip oldukları her şeyi vermek zorunda kalan halk, kendilerini sözde Türklerin saldırılarından kurtarmak için toplanan bu yeni orduyu sevinç ve alkışlarla değil lanet okuyarak yolcu etti
Bizans hizmetine alınan Alan kuvvetlerinden bir kısmı İzmit ve çevresinin savunmasını yürüten Muzalon'un emrine verildi. Geri kalan Alan kuvvetleri ise 1302 yılı ilkbaharında müşterek imparator IX. Mikhail Palaiologos'un emrinde Anadolu yakasına geçerek kamp kuracakları Manisa'ya doğru ilerlemeye başladılar. IX. Mikhail'in emrinde Alanların dışında Bizans birlikleri ve gönüllü halktan oluşan kabalık bir ordu vardı. Bu ani gelişmeyi haber alan Türkler ise durumun tam olarak ne olduğunu anlayana kadar güvenlikleri için dar ve sarp geçitlerle korunan dağlık ve ormanlık bölgelere çekildiler. Böylece eğer söylendiği gibi düşman yenilemeyecek kadar kuvvetli ise doğrudan onunla karşılaşmak yerine tuzaklar kurup ani baskınlar yapmak suretiyle mücadele edeceklerdi".
Ancak durum Türklerin endişelendiği kadar ciddi değildi. Nitekim Türklere karşı savaşmak üzere gelen Alanlar Anadolu'ya geçer geçmez Bizans halkının mallarını yağmalamaya başlamıştı. Gelen bu kuvvetlerin düzenli askerî birliklerden ziyade şahsi kazançlarının peşinde koşan çapulcular olduğunu anlayan Türkler, saklandıkları yerlerden çıkarak saldırıya geçtiler. Düşmanlarının gücünü tartmak için önce hafif, ardından daha şiddetli saldırılar düzenleyen Türkler, imparatorluk karargâhının etrafını çevirdiler. Daha ilk saldırılar karşısında kaçmaya yüz tutan birliklerinin durumunu gören imparator, danışmanlarının da telkiniyle açık arazide baş edemeyeceğini anladığı Türklere karşı birliklerini korunaklı Manisa'ya götürerek burada mücadele etmeye karar verdi. İmparatorun bu kararı ile hayal kırıklığına uğrayan gönüllü Alanlar evlerini ve mallarını korumak için Bizans ordugâhını terk etti". Hemen ardından imparatoru terk eden Alanlar, önlerine çıkan Bizans arazilerini yağmalayarak Çanakkale Boğazı'na kadar geldiler ve buradan karşı kıyıya geçerek yurtlarına geri döndüler".
Gözyaşları içerisinde halktan zorla toplanan vergi, silah, at ve diğer malzemeler ile dualar yerine beddualarla uğurlanan bu ordunun başarılı olma imkanının olmadığını ifade eden Grêgoras, bu başarısız teşebbüsün ardından imparatorun başkente dönerken Türklerin Midilli'nin karşı kıyılarına kadar olan tüm bölgeleri ele geçirdiğini ifade etmektedir".
Bu acı tecrübeye rağmen imparatorluk Alanlar ile bağlarını koparmamış ve Alan kuvvetlerinin ordudaki varlığı devam etmiştir. Nitekim II. Andronikos Palaiologos döneminde Türklerle savaşmak üzere Bizans hizmetine giren Katalan Birliği 1304 İlkbaharında Anadolu'ya geçtiğinde onlara refakat eden Bizans kuvvetleri içinde Alan askerleri de vardı. Yine bu Alanların Katalanların lideri Roger de Flor'un 1305 Nisanında müşterek imparator IX. Mikhail'in Edirne'deki sarayında öldürülmesinde başrolde olduklarını görmekteyiz". Liderlerinin öldürülmesine kızan ve işgal ettikleri Gelibolu yarım adasını kendilerine üs haline getirerek civardaki bölgeleri talan etmeye başlayan" Katalanlar üzerine gönderilen Bizans ordusu içinde de yine önemli sayıda Alan süvarisi vardı.
1305 Mayıs'ında donanmaları Cenevizliler tarafından imha edilince" büyük güç kaybeden Katalanlar, daha önce savaştıkları Türklerden yardım istemek zorunda kaldılar. Bizans'a karşı ittifak kurmak için karşı kıyıdaki Türklere elçi gönderen Katalanların bu teklifi uygun görülünce ilk olarak 500 kişilik bir Türk piyade birliği gelmiş, daha sonra kısa süre içinde çok sayıda Türk Gelibolu'ya geçmişti". 1305 yılında Gelibolu'ya geçen Türkler ile birleşen Katalanların Trakya'daki yağma ve talan hareketlerinden bunalan Bizans yönetimi buna son vermek için harekete geçti. Ancak 10 Haziran 1305'te Tekirdağ yakınındaki Apros (İncecik)'ta taraflar arasında meydana gelen savaşta Bizans ordusu neredeyse tamamen imha edildi". Bu mağlubiyetten birkaç gün sonra Bizans ordusunda görev yapan Türkopoller de Katalanların safına geçerek soydaşları Halil'in kuvvetlerine katılmışlardı. Pakhymeres, Apros savaşının ardından Katalanlara katılmak üzere Gelibolu'ya giden Türkopolleri takip eden eş ve çocuklarının Alan ücretli askerleri tarafından yakalanarak imparatora gönderildiklerini ve imparatorun da Türkopolleri yeniden kendi tarafına çekmek için onları kullandığını fakat bunda başarısız olduğunu ifade etmektedir.

Alanların bir kısmı 4. yüzyılda Kavimler Göçüne katılmıştır. Kalanlar ise Kafkas coğrafyasında yerleşik hayata geçmişlerdir. Alanların klan esaslı birliği daha sonra Alania olarak bilinen Alan ve yerel Kafkas halklarını bir araya getiren ve Tatar-Moğol İstilasına kadar devam eden feodalizm öncesi yönetim şekline sahip bir devlet oluşturmuşlardır. 1230'lu yılların sonuna doğru Alania'yı ele geçiren Tatar-Moğollar hayatta kalan Alanları Kafkasya'nın merkezindeki dağlık yerlerde ve Kafkas Dağlarının ötesine yerleşmek zorunda bırakmışlardır. Buralarda yerel halkların da karışması ile Osetyalı olarak yaşamlarını sürdürmüş ve Kuzey Kafkasya'daki halkların etnik kökeninde (Karaçay-Balkar) önemli rol oynamışlardır. Alanlar son yıllarını, bugünkü Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkarya topraklarının Beştav ve Abhazya'nın Kodor ırmağı çevresinde ve yüksek dağlık vadilerde 18'ci yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Osetçe dilinin Alancanın soyundan geldiği düşünülmektedir.

4. yüzyılda yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus Alanların uzun boylu ve sarışın olduğunu yazmıştır:

Neredeyse tüm Alan erkekleri uzun boylu ve yakışıklıdır; saçları sarı gibidir, gözleri ise kızgın bakışlıdır.

Hristiyanlaştırılma

Alp Ilteber, MS 680'lerde Kuzey Kafkas Hunlarının Ilteber'i (vasal hükümdarı) idi.
Alp Ilteber'in sarayına seyahat eden Kafkas Alban Piskoposu İsrail'in kitabında ondan bahsediliyor. 681-682'de Hun topraklarında kaldığı süre boyunca İsrail, onların putperest inançlarını ve uygulamalarını kınadı ve Hıristiyanlığı vaaz etti. Mühtedileri, bizzat Alp Ilteber'in bizzat Kafkas Alban Katolikosu Eliezer'e gönderdikleri özel bir taleple, kendisine burada bir patrikhane kurmasını ve yönetmesini teklif ettiler. Ancak, İsrail'in Mets Kolmanķ'da bir cemaate zaten atanmış olması nedeniyle talep reddedildi.
Alp, "kahraman" anlamına gelen Eski Türkçe bir kelimedir, ancak bazen kişisel bir isim olarak da kullanılmıştır. Ilutuer (Ilitver)veya Elteber'in, bir vasal hükümdarın (bu durumda, Hazarların vasalı) eski Türk unvanıyla aynı kökenli olduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle Alp İlteber'in bir özel ad mı, unvan mı yoksa ikisinin birleşimi mi olduğu açık değildir.
670'lerde Hazarlara karşı bazı akınlar düzenledi ve savaşta kahramanca öldü. Alp Ilteber, Bulgar ve Çuvaş efsanelerinde hala anılmaktadır.
Adı Eski Türkçede * Alp (H)elitbär olarak yeniden yorumlanabilir.

Kevin Alan Brook . Hazarya Yahudileri. 3. baskı Rowman & Littlefield Yayıncılar, Inc, 2018.978-1-5381-0342-5
Douglas M.Dunlop Yahudi Hazarlarının Tarihi, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1954.
Peter B.Altın . Hazar Çalışmaları: Hazarların Kökenlerine Dair Tarihsel-Filolojik Bir Araştırma . Budapeşte: Akadémiai Kiadó, 1980.
Marcel Erdal . "Helitbär ve diğer bazı eski Türk isimleri ve unvanları" Turkic Languages 20 (2016) 1+2.

Anadolu halkları veya tarih öncesi Antik Anadolulular, Hint Avrupa dil ailesinin, Anadolu dilleri grubunu konuşmuş, aynı zamanda, genel Hint-Avrupa halklarının ön köken evresi olan Proto Hint-Avrupa topluluğundan çok daha erken bir dönemde ayrılmış, arkaik bir Hint-Avrupa etno-dil grubu ve Küçük Asya coğrafyasının tarihsel Hint-Avrupa halkıydı.

Anadolu halklarının, Küçük Asya'ya girişinin kesin zamanı ve yönü bilinmemekle beraber, yaygın anlamda kabul gören Kurgan hipotezi çerçevesinde, Doğuya göç eden Proto-Toharlar ile birlikte, erken Proto-Anadolu halkı'da, Avrasya steplerin'den başlamış ve Batı Avrupa'dan, Hint Yarımadasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada gerçekleşmiş olan Hint-Avrupalı göç dalgalarının bilinen ilk kitlesini oluşturmuşlardır. Anadolu halkının, MÖ 3000 yıllarında Balkanlar veya Kafkaslar üzerinden Küçük Asya ve Yakın Doğu'ya ulaşmaları muhtemel olmakla beraber, bu göç yolu hareketi henüz arkeolojik olarak belgelenmemiştir.
Tekerlekli arabaları olmasına rağmen, muhtemelen Hint-Avrupalılar savaş için savaş arabalarını kullanmayı öğrenmeden önce göç ettiler.Hitit tarım terimlerinin diğer Batı-Avrupa alt gruplarıyla karşılaştırılması, Anadolu halklarının ortak bir tarımsal adlandırma kurulmadan çok önce diğer Hint-Avrupa halklarından ayrıldıklarını gösteriyor, bu durum, Yakın doğu bölgesine ortak bir yol ile birbirine bağlı bir halk olarak girdiklerini gösteriyor.
Anadolu halkı, yerel halkın halihazırda şehirler ve okur-yazar bürokrasileri oluşturduğu, krallıklar  ve saray kültleri kurduğu bir bölgenin davetsiz misafirleriydi. Bölgeye girdiklerinde, yerel halkların kültürleri özellikle Hattiler) onları dilsel, politik ve dini açıdan önemli ölçüde etkilemiştir. Dilbilimci Christopher I. Beckwith; Anadolu halklarının, Hattiler tarafından diğer işgalci Avrupa gruplarıyla savaşmak üzere savaşçılar olarak istihdam edilmelerinden sonra, Anadolu'da bir dayanak noktası kazandıklarını ileri sürmektedir, benzer bir şekilde Hint-Avrupa uzmanı Francisco Villar ise, erken Anadolu halklarının, kendilerini, itaatkar tarım üreticileri olan Hattilerin egemen oldukları kalelere, tünemiş askeri bir kast olarak dayattıklarını ifade etmektedir.
Colin Renfrew tarafından ileri sürülen Anadolu hipotezi (1987) ise Anadolu'yu Proto Hint-Avrupalılar'ın ve dolayısıylada Anadolu halklarının'da asıl vatanı olduğunu ileri sürer. Bu hipotez çoğunlukla arkeolojik alanda desteklenirken genelde dilbilimciler tarafından reddedilir.

Anadolu halklarının en eski dilbilimsel ve tarihsel tasviri, Kaniş'teki MÖ 19. yüzyıldan kalma Asur ticari metinlerinde bahsedilen isimlerdir. Kaniş, o dönemde, Asur ve Anadolu devletleri arasındaki ticareti denetleyen Asur ticaret ağının merkeziydi ve kentte yaşayan Anadolu halklarının gücünü artıran bir etkendi. Hititler, Anadolu halklarının en iyi bilinen grubudur. Hatti'den ele geçirilen Kaniş'teki başkentlerinden sonra, kendilerini Nesiler olarak tanıtan Hititler, Hattuşa'nın  başkentini ele geçirdiler ve sonrasında Hitit dili, Anadolu'da baskın bir dil olarak Hatti dilinin yerini aldı. Anadolu'daki birkaç bağımsız Hatti krallığını birleştiren Hititler, MÖ 17. yüzyılda bir Ortadoğu imparatorluğu kurmaya başladılar. Babili istila edip, Asur şehirlerini ele geçirdiler ve eski dünyanın en büyük (Savaş arabası) savaşları olan Kadeş Muharebesi'nde  Mısır İmparatorluğu ile durma noktasına kadar savaştılar. İmparatorlukları, MÖ 12. yüzyılda Bronz Çağı Çöküşüyle ortadan kalktı. Hitit dili, seçkinlerin dili olduğu için İmparatorluk ile birlikte ortadan kalktı.
Bir diğer Anadolu halkı Erken Tunç Çağı'nda güneybatı Anadolu'ya göç etmiş olan Luvilerdir. Hititçe'den farklı olarak Luvi dili, Hatti dilinden ödünç kelimeler içermez ve bu durum başlangıcından itibaren Batı Anadolu'da konuşulduğunu gösterir. Luviler geniş bir alanda yaşadılar ve dilleri Hitit İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra konuşuldu.
En az bilinen Anadolu halkları grubu ise, Kuzey Anadolu'daki Pala bölgesinde yaşayan ve Palaca dilini konuşmuş olan Palaik halklarıydı. Bu bölge muhtemelen daha önce Hattiler tarafından iskan edilmişti. Palaiklerin, MÖ 15. yüzyılda Kaşkalar'ın işgali ile tarih sahnesinde silinmeleri muhtemeldir.

Tunç Çağı çöküşünün ardından, bir dizi Geç Hitit Devletleri MÖ 8. yüzyıla kadar ayakta kaldı. Daha sonra Demir Çağı'nda Anadolu dilleri Likyalılar, Lidyalılar, Karyalılar, Pisidyalılar ve diğerleri tarafından konuşuldu. Bu diller büyük ölçüde Helenistik dönemde, MÖ 3. yüzyılda yok olmuştu, ancak bazı kalıntıların daha geç dönemlere kadar kalması mümkündü ve Luvice ile bağlantılı olan İsaurya dili, MS 5. yüzyılın sonlarına kadar, kayda geçmiş cenaze yazıtları ile Geç Antik Çağ'a kadar hayatta kalmış olabilir.

(Hititler)
Kapadokyalılar? / Beyaz Suriyeliler ? (Kapadokyalılar ve Beyaz Suriyeliler aynı insanlardı ve Kapadokya Farsça adıydı, Beyaz Suriyelilerin (Grekçe:Λευκόσυροι, Leukosuroi – Yunanca adıydı) (Kapadokyalılar, başlangıçta Kapadokya'nın bir parçası olan Batı Pontus'ta da yaşadılar.
Amiseniler?; Batı Pontus'daki Themiskira bölgesinde yaşadılar.
Kasesler?
(Luviler)
Karyalılar
Kataonia - Kataonyalılar) muhtemelen Klasik Çağ'da Kapadokyalılar tarafından asimile edildiler.
Kilikyalılar
Dananayim veya Danuna sakinleri ya da Denyen'ler; Kilikya'da Adana - Adanya) şehir ve bölgesinin sakinleri olabilir veya eski Mısırlılar tarafından 'Denyen' olarak adlandırılan Deniz Halklarından insanlarda olabilir.
Kommageneler ?
İsauryalılar
Lelegesliler?
Likaonyalılar
Likyalılar
Lidyalılar / Maeonyalılar(Maíones)
Kaystroslular / Kaystrianoi
Kilboslular - Kilbianoi / Kilbiani
Antik Filistinliler?
Pisidyalılar - Pamfilyalılar (Pamfilyalılar kıyıda ve Pisidyalılar ise iç kesimlerde yaşadılar, aynı insanlardı ve aynı dili konuştular, fark ise Anadolu Pamfilyalıları Demir çağından bu yana Yunan etkileşimine girmiş olmalarıdır. (Pisidya dilinin bir parçası olan Anadolu dilleri Pamfilya lehçesi ve Helenleşme derecesine bağlı olarak Antik Yunancanın bir parçası olan Pamfilya Yunanca lehçesi vardı.)
Homonadlar
Sideliler
Milyaslılar - Solimler)
Telhinesliler?
Truvalılar
(Palalar)
Paflagonyalılar?
Kaukonesliler?
Enetler ve Henetiler?
Olası Anadolu Hint-Avrupa halkları

Misyalılar; (muhtemelen daha çok Friglerle ilgiliydiler ve Anadolu grubundan olmayan bir Hint-Avrupa halkıydılar, Misya aynı zamanda Phrygia Hellespontica olarak da biliniyordu ve muhtemelen Lidyalılara daha yakın bir Anadolu halkıyla, eski yazarların çelişkili ifadelerini açıklayacak bir karışım yaşadılar.
Milatai

Ermeni dini ve mitolojisi, Ermenilerin Hıristiyanlığı kabulünden önceki ve Hristiyanlığı kabul ettikleri erken dönemlerdeki, Hristiyanlık dışı inanış, gelenek ve mitoloji bütününü ifade etmektedir. İlk dönemlerde kendine özgü karakterlerini korumakla birlikte Asyalı diğer kavimlerin ve çeşitli Anadolu uygarlıklarının inanç ve mitolojilerinden etkilenen Ermeni dini ve mitolojisi zamanla özellikle Perslerin etkisinde kalmış ve özellikle Zerdüştlüğü kendi farklı inanç, gelenek ve mitolojik yapısına adapte ederek benimsemiştir.

Ermenilerin ataları Anadolu'ya yaklaşık olarak MÖ ikinci binyılın ortalarında gelmiştir. Hint-Avrupa dil ailesinin, Trako-Frigya dillerini konuşanlarla akraba olan bu toplulukların diğer ilgili topluluklara benzer bir inanç yapısına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Zamanla çoğunluğu Asyalı kökenli çevre kavimlerin kültürünün etkisinde kalan Ermeni kültürü, özellikle Hitit kültüründen etkilenmiştir. Örneğin Ermeni dini ve mitolojisinin önemli figürlerinden efsanevi kahraman Tork ile Hitit mitolojisindeki Tarhundas gibi.
Ermenilerin yoğunlukta oldukları Van ve Muş dolaylarında eski Ermeni inanışlarına dair çeşitli ipuçlarına rastlanmıştır. Bulgular Ermenilerin Urartu kültürü etkisini de barındırdığını ortaya koymaktadır. Örneğin, Muş dolaylarında kült merkezi bulunan tanrı Vahagn’ın Urartu mitolojisindeki tanrı Teişeba’nın çoğu özelliğini asimile etmiştir.

Ermeniler ilk önce Medler tarafından yaklaşık olarak MÖ 583 yılında daha sonra ise Persler tarafından fethedilmişlerdir. Her iki kültürden de etkilenen Ermenilerin daha sonraki dönemlerde dini anlamda odakları Zerdüştlük olmuştur. Strabo (Geography 11.13.9, 11.14.6) Ermenilerin ve Medlerin aynı dinî ritüelleri ve gelenekleri takip ettiğini ki bunun Perslerinkiyle aynı olduğu ve aslında Perslerin yaşam tarzının kaynağının da Medler olduğunu yazmaktadır.
Her ne kadar Ermeni dini ve mitolojisi büyük oranda Zerdüştlüğün etkisi altına girse ve dinî terminoloji, motifler ve figürler büyük oranda değişse de Ermeni dini ve mitoloji kendi farklılık ve bağımsızlığını da korumuştur. Öyle ki Hıristiyanlığın gelişiyle birlikte eski tapınaklar ve eski dine ait her şey yıkılmaya başlandığında, dönemin Sasani İmparatorluğu’na kaçan bazı Zerdüşt inancı bazlı inanca bağlı Ermeniler İran’daki inancın kendi inançlarına olan farklılığı sebebiyle pek iyi uyum sağlayamamışlar ve zamanla Ermeni halkının ezici bir çoğunluğu Hristiyan olmuştur.
Ermeniler Zerdüştlükteki yaratıcı ve tek tanrı Ahura Mazda’yı “Aramazd” olarak anarak tapınmaktaydılar. Aramazd'ın ana kült merkezi Ani'deki bir tapınakken, Semitik Ba'al Şamin kökenli Barşamin'in de Ani yakınlarındaki bir köyde küçük bir tapınağı bulunmaktaydı. Din tarihçileri genellikle Ermenilerde ikisinin birbirine çağrışım yapmasının bunun sebebi olabileceği yorumunu getirmişlerdir. Nitekim Kapadokya yakınlarında bulunan bir kitabede Bel (Baal) ile Mazda dininin evlenişi tanımlanmıştır.
Aramazd'ın yanı sıra tapınılan daha küçük tanrılar da vardı. Bu tanrı ve tanrıçaların belki de en göze çarpanı Pers mitolojisindeki Anahita'nın Ermeni mitolojisindeki dengi olan Anahit idi. Artaxata gibi çoğu antik Ermeni sitelerinde rastlanan kızıl balçıktan yapılmış heykelciklerde betimlenenin de olduğu düşünülmektedir. Zerdüştlüğün barındırdığı dualistik yön Ermeni inancında da mevcuttu. Ahura Mazda karşısındaki daha güçsüz ama bağımsız olan düşman ve şeytanî ruh, Zerdüştlükteki Angra Mainyu ve daha sonraları Ehrimen Ermenicede iki farklı şekilde anılırdı: Arhmn ve Haramani.

Ermeni tapınakları sık sık kült heykelleri barındırmaktaydı. Bu tip tapınaklara Ermenice bagin yani “tanrının mekânı” denirdi. Tüm Ermeni tapınaklarının, diğer Zerdüştlük odaklı tapınaklar gibi, ateş sunakları bulunurdu. Zerdüştlükte çok önemli bir yere sahip ateş sunağı ve temel aldığı ateş, ışık gibi kavramlar Ermeni dininde de paralellik arz etmekteydi ve kavramlara inanış ile ortaya konan ritüeller temelde aynıydı. Bunların dışında Ermeniler İran Yeni Yılını ve kış ortasındaki ateş şölenini de kutlarlardı.
4. yüzyılda Aydınlatıcı Gregor'un Kral Tiridates'i Hristiyan yapmasıyla birlikte eski Ermeni dinine ve mitolojisine karşı büyük bir yıkıma başlanmıştır. Tapınakları ve eski din ile ilgili diğer motifleri yıkmak amacıyla silahlı bölükler ülkeye yayılmıştır. Eski dinin çoğu yüksek dereceli rahibi yeni inanca geçmektense Sasani kralı himayesine girmeyi yeğlemiştirler. Bununla birlikte bunların sayıları çok küçüktü ve Sasani İmparatorluğu altında da barınamadılar: İran'daki inanç her ne kadar temelde aynı olsa da Ermeni inancıyla büyük oranda farklılık arz etmekteydi. Bununla birlikte Orta Çağ yazarları Arewordik yani “güneşin çocukları” olarak anılan ve hâlâ eski inanca inanan bir Ermeni topluluğundan söz etmişlerdir. Fakat bu mezhep veya topluluk da bugüne kadar ulaşamamıştır; bugün Ermeni topluluğu içerisinde bu tip bir mezhep yer almamaktadır.
Her ne kadar Hristiyanlık büyük bir yayılma gösterse de Ermeni inanç, gelenek ve mitolojisi Ermenilerce inanılan Hristiyanlığı ve ilgili motifleri büyük oranda etkilemiştir. Bugün Ermeni Kilisesi ve folklorundaki çoğu motif ve inanışın izi antik Ermeni dinine kadar sürülebilmektedir. Örneğin çağdaş Ermeni folklorunda yer alan Grogh yani “yazıcı”nın kökeni, kâtiplik sanatının tanrısı ve semavi kayıtların koruyucusu olduğuna inanılan tanrı Tir’e dayanmaktadır.

Ermeni Kilisesi
Zerdüştlük

Armenian religion maddesi, s. 490-492, Gale Thompson "Encyclopedia of Religion", 2. baskı, cilt 1. 2005, Thomson Gale.

Antik İran ya da Büyük İran (Farsça: ایران بزرگ İrân-e Bozorg veya Farsça: ایران زمین İrânzemin "İran Toprağı") sözcüğünün anlamı İran kültürel etkisine sahip bölgeleri ifade eder. Kabaca İran kültürünün yeri olan İran Platosu merkezinde olmak üzere Kafkasya, Doğu Anadolu Bölgesi toprakları, İndus Nehri ve Pakistan içeren topraklar içerisinde kalan bölgenin tarihsel adıdır. Ayrıca İran kültürüne etki eden bu terim Encyclopædia Iranica tarafından da kullanılmaktadır.
Bu kavram kültürel bir kavram olup İranî halkların yerleştiği sınırları temsil etmektedir. Bu kavram hiçbir siyasi durumla ilişkili değildir. Bu dağılım Tunç Çağı yerleşimini göstermektedir, Siyasi oluşumlar ise bu kültürel dağılımdan yüzyıllar sonra oluşmuştur. 3. yüzyıl yazıtlarında Sasani İmparatorluğu’nun Büyük İran sınırlarını tamamen kaplayan siyasi bir oluşum olarak bölgeyi yönettiği görülmektedir. Bu durum yalnızca kültürel bağlamda bir İranlı milleti meydana getirmiştir.

Richard Nelson Frye; Büyük İran'ı Kafkaslar, Afganistan, Pakistan ve Orta Asya’nın bir kısmı (Horasan, Harezm), Kültürel sınırlarının ise batı Çin’den Sami dillerinin konuşulduğu Batı Mezopotamya, Akdeniz ve Ege kıyılarına kadar uzandığı söylemektedir. Frye'e göre İran, İrani dillerin konuşulduğu ve İran'ın çok yüzlü kültürünü barındıran toprakların tümünü içermektedir.
Richard Foltz ise: "Büyük İran" halklarını içeren bölgelerin Mezopotamya’dan Kafkaslar’a, Harezm, Maveraünnehir, Baktriya ve Pamir Dağları bulunduğu Farsları,Medleri, Partları ve Sogdları içeren İslam öncesi bütün Zerdüşt bölgelerdir. Büyük İran, Yunan sınırından İndus Nehri kadar olan bölgedir.
J. P. Mallory ve Douglas Q. Adams'a göre: Ahameniş İmparatorluğu döneminde Büyük İran'ın batı bölgelerinde çoğunlukla güney batı İran dilleri, doğu kısımlarında ise Avesta ile ilişkisi olan doğu İran dilleri kullanılmaktadır.
George Lane : Moğol İmparatorluğu’nun dağılmasıyla, İlhanlılar ve Olcayto Büyük İran'ın hükümdarı olmuştur. Judith G. Kolbas'a göre:, bu devletlerin yönetimi M.S. 1304-1317 yılları arasındadı
Büyük Timur İmparatorluğu tarihçisi Mir Khwand Büyük İran'ı (Iranshahr) Fırat Nehri'nden Amu Derya arasında olan bölge olarak betimlemiştir.
Geleneksel olarak eski dönemlerden, günümüze kadar etnisite bölgelerin ayrılmasında kullanılmamıştır. Bunu şu sözüyle açıklamaktadır.
Richard Nelson Frye: 

Çoğu zaman günümüz Orta Asya’sında yaşan halklardan, ister Türki, ister İrani kökenli olsun. Aynı din, kültür, sosyal değerler ve geleneklere sahip olmalarına rağmen onları ayıran tek şey konuştukları dilleridir.
Yalnızca modern dönemlerin batı kolonici müdahalesi ve etnisite eğilimi Büyük İran’ı ayıracak bir güç haline geldi. Patrick Clawson’a göre, "Etnik milliyetçilik geriye dönük genişleme moda olsa dahi 19. yüzyılın büyük fenomeni olmuştur." Büyük İran her ne kadar büyük bir politik oluşum olmasının ötesinde büyük bir kültürel birlikti.
Nuzhat al-Qolub'un (نزهه القلوب), emrinde çalışan Orta Çağ coğrafyacısı Hamdollah Mostowfi şunu yazmıştır:
چند شهر است اندر ایران مرتفع تر از همه
Bazı İran şehirleri diğer geri kalanlarında çok daha iyidir,
بهتر و سازنده تر از خوشی آب و هوا
Bunlarda hoşgörü ve iyilik havası vardır,
گنجه پر گنج در اران صفاهان در عراق
Arran'ın zengin Gence şehri ve elbette ki İsfahan,
در خراسان مرو و طوس در روم باشد اقسرا
Horasan’daki Merv ve Tus ve tabii ki Konya (Aksara).
Cambridge İran Tarihi adlı eserde Büyük İran'ın coğrafi ve kültürel yaklaşımı ile sınırlarını Afganistan, Çin ve Sovyet Orta Asya’sını da kapsadığını söylemektedir.

Farsçada Büyük İran; Iranzamin (ایرانزمین) yani "İran ülkesi" anlamına gelmektedir. Iranzamin eski mitlerde Turanzamin "Turan Ülkesi" mücadele etmekteydi. Turanzamin günümüz Orta Asya’sının yukarı kısımlarını temsil etmekteydi.
İslam öncesi dönemde İranlılar seçkin iki ana bölgeyi yönetmekteydiler. Bunlardan biri İran diğeri ise Aniran olarak adlandırılmaktaydı. İran, İrani halkların yaşadığı bölgeye verilen isimdi ve bugün olduğundan daha geniş topraklara sahipti. Bugün birçok tarihî değişime rağmen bu sınırlar içerisinde yaşayan halklar İran kültürünü korudular ve günümüzdeki İran dillerinin oluşmasını sağladılar.
Örnek olarak: Farsça, Orta Asya ve Kafkaslar'da temel yazışma ve edebî dili oluşturmaktayken bugün bunun yerini Rusça almış durumdadır. Farsça aynı zamanda Britanya İmparatorluğu mandası altındaki Irak Kürdistanı’nda da kullanılmaktaydı. 1918-1932 [2] 14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Rus İmparatorluğu ile İran arasındaki iki savaş sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşmasıve Gülistan Antlaşması ile İran’ın Orta Asya’daki topraklarının bir kısmı Rus İmparatorluğu tarafına ele geçirilmişti. Batı sınırlarında ise 1823'te Abbas Mirza'nın beklenmeyen ölümü ve İran büyük veziri Mirza AbolQasem Qa'im Maqām'ın öldürülmesi sonunda birçok Orta Asya hanları Çara karşı savaşlarında Şahın onları destekleme ümitlerini kaybedilmişti. Rus ordusu Aral kıyısını 1849'da işgal etmiş, Taşkent’i 1864'te, Buhara'yı 1867, Semerkant'ı 1868, Hive ve Amu Derya'yı 1873'te işgal etmişti.

"Birçok İranlı, ülkelerinin doğal atmosferinin etkilerinin bugünkü sınırlarının ötesinde olduğunun düşünmektedir. Bunun ötesinde, İran çok daha büyük bir ülkeydi. Portekiz güçleri 16. ve 17. yüzyılda adalarını ve bazı limanlarının ele geçirdiler. Rus İmparatorluğu, bugün Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan olarak bilinen ülkeleri İran topraklarından ayırdı. İran ilkokul belgeleri İran birliklerinin bize sadece Bakü gibi şehirlerinden çıkmadıkları, Derbent ve ötesinde de bulunduklarını göstermektedir. Şah 1856-1857 ve Anglo-İran savaşı sonrasında Batı Afganistan'da birçok iddiasını kaybetmişti. 1970'te Sadece BM sponsorluğunda istişare sonunda Basra Körfezi, ada ulus Bahreyn üzerindeki hükümdarlığı için İran'ın iddiaları sona ermişti. Yüzyıllar sonra İran hükümdarlığı ilk kez Irak'ın ötesine çekilmişti. Ne zaman Batı dünyası İran'ın başka ülkelerine müdahalesinden şikayet etse, İran yönetimi eski egemenliğindeki topraklarla ilgili bir mesele olduğunu öne sürmüştür. Aynı zamanda İran'ın dış güçlerin delindeki kayıplarının verdiği mağduriyet hissi de bugüne kadar buna katkıda bulunmuştur." - Patrick Clawson, Washington Enstitüsü Yakın Doğu Politikaları:"İran bugün sadece bir zamanlar olduğu ülkenin sadece kıç kısmı kadar. İran hükümdarları, Irak, Afganistan, Batı Pakistan, Orta Asya'nın büyük bir çoğunluğu ve Kafkaslar’ı yönettiler. Birçok İranlı bugün hâlâ bu bölgelerin kendi kültürel etkileri ile yaşadığı Büyük İran’ın bir parçası olarak görmektedir.." -Patrick Clawson:"Ahameniş İmparatorluğu’ndan bugüne, İranlılar coğrafyalarını korumuşlardı. Fakat yüksek dağlar ve İran Platosunun muazzam boşluğu Rus ordusunu ve Britanya donanmalarından korumaya yeterli değildi. Tam ve mecazi anlamıyla, İran küçüldü. 19. yüzyılın başlangıcında, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan'ın bir kısmı ve Afganistan İran’ındı, fakat yine bu yüzyılın sonunda Avrupa'nın askeri hareketleri sonucu tüm bu topraklarını kaybetti."

Orta Çağda, Büyük İran olarak bilinen  topraklar iki kısımdan oluşmaktaydı. Batıda Irak-ı Acem doğuda ise Horasan'dan oluşmaktaydı. Ayrışan bu iki bölge genellikle Gürgan ve Damgan şehirleri tarafından yönetilmektedir. Özellikle Gazne Devleti, Büyük Selçuklu Devleti ve Büyük Timur İmparatorluğu gibi devletler imparatorluklarını Irak-i ve Horasan-i bölgelerine ayırmışlardı. Bu durum  Abul Fazl Bayhqi'nin "Tārīkhi Baïhaqī" adlı kitabı gibi birçok tarihi kitaba konu olmuştu. Faza'ilul al-anam min rasa'ili hujjat al-Islam (Al-Ghazali mektuplarından oluşan bir eserdir.) ve diğer bölgeyi anlatan tarihi kitaplarda Maveraünnehir ve Harezm bölgeleri Horasan içerisinde gösterilmekteydi.

Kasr-ı Şirin Antlaşması: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti arasında yapılmıştır. Bağdat Osmanlı himayesine verilmiştir.
Gülistan Antlaşması: Rus İmparatorluğu ile İran Kaçar Türk hanedanı arasında yapılmıştır. İran Kafkaslar’da topraklarının büyük bölümünü kaybetmiştir.
Türkmençay Antlaşması: Rus İmparatorluğu ile İran Kaçar Türk hanedanı arasında yapılmıştır. Antlaşma ile Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bölge iki ayrı devlete pay edilmiştir.
Paris Atlaşması (1857): Herat ve Afganistan Britanya İmparatorluğu’na verilmiştir.
Ahal Antlaşması (1881): İran Merv ve Harezm bölgesini Rus İmparatorluğu’na vermiştir.

İran
Pers İmparatorluğu
İran Tarihi
Pan-İranizm
İran Platosu
İranî halklar
İrani Diller

A map of the treaties affecting Greater Iran 10 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Article on Iranian.com 18 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Persians in China 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pirooz in China 11 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İran'daki Türklerin Tarihi - Video 14 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Interview: where "Iran e Bozrorg" is discussed (2) (3) 17 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

"Ethnic Identity in Iran" by Richard Nelson Frye, JSAI 26, 2002, see p. 82 [3] 10 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Columbia College Today on "Iranian Cultural Continent"

Hazar-Arap ilişkileri, 7. yüzyılın ikinci çeyreğinden 9. yüzyılın ortalarına kadar devam eden ve genellikle savaşların yoğun olarak yaşandığı ilişkilerdir.

7. yüzyılda en önemli güçler olan Hazarlar'la Araplar arasında sık sık savaşlar yaşanmıştır. Hazar-Bizans işbirliği karşısında zayıflayan Sasani İmparatorluğu, 632-634'lerde İslam kuvvetleri tarafından çökertilip İran toprakları Arapların eline geçince “İslam İleri Harekâtı” bir yandan Ermenistan yolu ile Kafkaslar'a doğru bir yandan da Suriye üzerinden Anadolu içlerine kadar gelişmeye başlamıştır. Araplarla Hazarların mücadeleleri şiddetli ve devamlı olmuştur. İlk büyük taarruz, 651-652 yıllarında Halife Ömer zamanında Selmân bin Rebîa komutasında yapılmış ve İslam orduları Hazar topraklarına girip Derbent'i alarak Hazarların bu sıralardaki başkentleri olan Belencer'e kadar ilerlemiş ancak Hazarlar tarafından geri püskürtülmüşlerdi. Arap kumandanıyla 40.000 kadar askeri idam edilmiştir. Belencer'in Araplar tarafından istila edilmesinden sonra Hazarlar, başkentlerini Aşağı İdil civarına nakletmişlerdir. Daha sonra güneye doğru ilerleyerek Ermenistan'a girmişlerdi. 

Karadeniz'in kuzeyindeki Büyük Bulgarya Hanlığı'nın kuvvetli Hazar genişlemesi karşısında dayanamayarak parçalanması sonucunda Dinyeper'e kadar olan düzlükler Hazarların eline geçmiş ve Hakanlık, Kafkaslar'ın güneyinde de İslam İleri Harekâtı'na karşı yolları kapamıştı. 669 yılında Sabirler ve Urgianlar, Obrianların yönetiminden ayrılarak Don Nehri ve Kafkaslar arasına yerleşmişler ve Hazarların hâkimiyeti altına girmişlerdir. Hazarlar, 679 yılında Bulgarları idareleri altına alarak Don ve Dinyeper arasında batıya doğru yayıldılar. 683 yılındaysa İberya, Albanya ve Ermenistan'a saldırıp ganimet elde edip geri döndüler. Bu arada 685 yılında Ermeni prensi, ülkesini istila etmek isteyen Hazarlarla savaşarak ordularını geri püskürtmüştür. 7. yüzyıl sona ermeden Hazarlar, Kırım'ı ele geçirip Azak Denizi çevresinde tam bir hâkimiyet sağlamışlardır ve böylece Hazar Denizi'nden Dinyester'e Kafkaslar'ın güney eteklerinden Oka Nehri'ne kadar bütün bölgeyi ve Kırım'ı ellerine geçirmişlerdir. 651-652'deki ilk karşılaşmadan sonra Halife Osman'ın 656'da şehit edilmesinden ve Halife Ali'nin halife seçilmesinden sonra meydana gelen karışıklıkların Kafkaslar yönündeki İslam saldırılarını azaltması üzerine harekete geçen Hazarlar, Arrân'a kadar indiler.

Hazar-İslam savaşları yaklaşık yarım asırdan fazla süren sınır boyu çarpışmalarıyla devam etmiş ve daha sonra da İslam orduları, Emevi Halifesi Muaviye zamanında Kafkas taarruzlarına yeniden başlamıştır. Bu seferlerin başında Emevilerin ünlü kumandanlarından Mesleme bin Abdülmelik bulunuyordu. 708-709 yıllarında Mesleme komutasındaki İslam orduları Azerbaycan bölgesinden geçerek Derbent'e saldırmış Hazarlarla savaşa tutuşmuştur. 711 yılında Mesleme, tekrar Hazarlara saldırmış ve Derbent havalisine kadar uzanarak 714'te de Derbent'i zapt etmiştir. Ancak kendisinin 717'de İstanbul'a yürümek üzere Kafkaslar'dan ayrılmak zorunda kalmasıyla Hazar taarruzu karşısında Arap kuvvetleri geri çekilmiştir. Bunun üzerine Hazar ordusu 717-718 yıllarında Şirvan'a girmiş ve Azerbaycan'ın büyük bir kısmını işgal etmiştir. Ancak Emevi halifesi Ömer bin Abdülaziz'in görevlendirdiği Hatim bin Numan Eş-Bahili, Hazarları durdurmayı başarmıştır. Fakat 5 yıl sonra Kıpçaklar ve diğer Türk boylarının yardımını sağlayan Hazarların bozguna uğrattığı Müslüman ordusu ciddi kayıplar vermiştir. Bu bozgundan kurtulabilenler Dimaşık'tan gelmişlerdir. Bu durum karşısında halife II. Yezid, Cerrah bin Abdullah'yi Ermenistan valiliğine getirerek Hazarlar ile mücadelede görevlendirmiştir.
721-723 yılları arasında Ermenistan valisi Cerrah, Hazar ülkesinde büyük başarılar kazanmış ve Derbent'i ele geçirmiştir. İki tarafın orduları Derbent'in 6 fersah kuzeyindeki Narvan mevkiinde karşılaştılar. Bu savaşta Hazarlar ağır bir yenilgiye uğradılar. Cerrah'ın kuvvetleri Tarki'yi daha sonra da Belencer'i ele geçirdiler. Bundan sonra Hazar hakanı, İdil Nehri üzerinde bulunan İtil şehrine taşınarak burayı başkent yapmıştır. Halife Hişam bin Abdülmelik zamanında 726 yılında Mesleme, tekrar Hazar ülkesine saldırarak Azerbaycan ve Dağıstan üzerine yürüdü ve bazı kaleleri ele geçirdi. Mesleme, 726 yılında yeniden Hazar topraklarına saldırarak pek çok esir ve ganimetle geri döndü. 730 yılında Cerrah, Hazarlara saldırdı ve Beyda şehrini ele geçirdi. Hazarlar 731'de büyük bir güç toplayarak karşı saldırıya geçip Arapları ağır bir mağlubiyete uğratarak Cerrah'ı öldürdüler. Hazar ordusu bu savaşta Musul önlerine kadar gelmiştir. Araplar böylece tekrar Azerbaycan'a gerilemek zorunda kaldılar. Buna karşı Sait El-Hareşi komutasında yeniden toparlanan Araplar, Hazarları geri püskürttüler. Bu olaydan bir yıl sonra Mesleme komutasındaki İslam orduları yeniden Hazarlara saldırdılar ve Belencer Dağı'na geçerek hakanın oğlunu öldürdüler. Ancak Hazarlar buna karşı saldırıyla cevap verince Mesleme Derbent'e sığınmak zorunda kaldı.
732-733 yıllarında daha sonraları halife olacak olan Mervan bin Muhammed, Ermenistan'a ve Azerbaycan'a vali tayin edildi. Araplar en önemli başarılarını onun zamanında elde ettiler. Mervan, 40.000 kişilik ordunun başında Derbent geçidini aşıp Belencer'e giderek şehri yağmaladı ve sonra 150.000 kişilik bir orduyla iki koldan Hazarlar'ın merkezi ve yeni başkentleri olan İdil şehrine kadar gitmeye karar verdi. Terek şehri üzerinde Semender şehri Arapların eline geçti. Böylece Hazar şehirlerini ele geçiren Mervan, Dağıstanlıları da vergiye bağladı. 737-738 yılında Mervan, bu 150.000 kişilik orduyla İdil şehrine kadar ilerledi. Daha sonra Kura Nehri üzerindeki Kazah şehrinden Hazarların Dağıstan'daki ikinci büyük şehri olan Semender'e saldırdı. Kaynaklarının ifadesine göre Arap ordularının bir kısmı Derbent yolundan fakat büyük bir kısmı şahsen Mervan'ın idaresinde Dalyal geçidi üzerinden hareket ederek ansızın Hazarlara saldırdı. Hazarlar buna karşı koyamadılar ve Mervan bütün kuvvetleriyle İdil şehri üzerine yürüyerek İdil şehrinin batı kısmı olan El-Beyza'yı ele geçirdi. Bunun üzerine Hazar hakanı bu şehirden kaçarak İdil Nehri'nin kuzeyine çekilerek oarada bir yere sığındı ve Araplara karşı 40.000 kişilik bir ordu gönderdi. Ancak Mervan hakanı orada yakalayarak şehri savunan Tarhan'ı öldürmeyi başardı. Bu savaşta Hazarlar 10.000 ölü ve 7.000 kadar esir verdiler. Hazar hakanı Arap hâkimiyetini ve İslamiyet'i kabul etmek şartıyla barışa razı oldu. Bunun üzerine Mervan, hakanın İdil'e dönmesine izin verdi. Yapılan antlaşmaya göre başkent İdil'de iki fakih kalacak ve Hazarlara İslamiyet'i öğretecekti. Ancak Hazar hakanının Müslümanlığı çok uzun sürmemiş ve hakan, Arapların gitmesini müteakip eski dinine dönmüştür. Böylece de İslamiyet, gerek Hazarlar arasında gerekse de bu topraklardaki diğer kavimler arasında güçlü bir şekilde yayılma fırsatı bulamamıştır. Mervan bu sefer esnasında aldığı esirleri Derbent'in güneyine geçilerek Samur Köprüsü'yle Şaberan arasına yerleştirmiştir. Mervan'ın bu seferinden sonra İslam-Hazar ilişkileri genellikle dostane seyretmiştir.

İslam halifeliğinde Abbasiler'in iktidara geldiği, 763'ten sonra, Arap-Hazar mücadeleleri eski hızını kaybetmiştir. Hakan, Hazarları As-Tarhan komutasındaki bir ordu ile göndererek Araplara 764-765 yıllarında yeniden saldırtmıştır. Hazarların Araplar ile savaşmaları, Bizans'ın Kafkaslar üzerindeki hâkimiyetlerinin korunmasına da yardım etmiştir. 775 yılında Hazarlar, diğer Türk boylarının da yardımıyla saldırarak Tiflis'i tekrar ele geçirmişler ve birçok müslümanı öldürmüşlerdir. Hazarların Müslüman ülkelerine son akınları Halife Harun Reşid zamanında olmuştur. 799'da Vezir Fadıl bin Yahya el-Bermeke Hazar hakanının kızı Sitit ile evlenmiş ve Sitit, hamileyken zehirlenerek Berde'de ölmüştür. Sitit'in ölümü üzerine yanında bulunan Hazar askerleri ülkelerine dönerek hakana kızının eceliyle değil de kasten öldürüldüğünü söylemiştir. Bu durum karşısında hakan, İslam topraklarına saldırmış ve 100.000'e yakın müslümanı esir almıştır. Bunun üzerine Halife Harun Reşit, kumandanı Yezid'i Hazarların üzerine göndermiş ve o da Hazarları Ermenistan'dan çıkarmayı başarmıştır. Bundan sonra Arap kaynaklarında Hazarların hücumlarından bahsedilmemektedir. Böylece Güney Kafkaslar'da hâkimiyet için yapılan Arap-Hazar mücadelesi sona ermiştir. Ayrıca İslam hilafet imparatorluğunun en kuvvetli devirlerinde Arap ordularına karşı gösterilen bu çetin mukavemet, Hazar Devleti'nin gücünü bir kere daha göstermektedir. Daha sonra Halife Vasık Billah tarafından Yecüc ve Mecüc Seddi hakkında bilgi edinmek için görevlendirilen Muhammed bin Musa el-Harizimi ile Selam et-Tercüman, Hazar hakanının izni ve yardımlarıyla yaptıkları araştırmalarda Hazar ülkesinde böyle bir seddin bulunmadığını tespit etmişlerdir.

Hazar Yazışmaları
Hazarlar
Hazar Kağanlığı
Türk-Arap İlişkileri
Hazar-Bizans ilişkileri

Mikhail İllarionoviç Artamonov. Hazar Tarihi (çev. A. Batur), İstanbul, 2004
İbn Hurdâdbih. el-Memâlik ve'l Mesalik, Leiden, 1889
Peter B. Golden. Khazar Studies: An Historio-Philological Inquiry into the Origins of the Khazars, Budapeşte: Akadémiai Kiadó, 1980.
İbrahim Kafesoğlu. Türk Millî Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1999. ISBN 9754372366
Akdes Nimet Kurat. IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi, Ankara, 1992. ISBN 975-7734-00-4
Şaban Kuzgun. Hazar ve Karay Türkleri: Türklerde Yahudilik ve Doğu Avrupa Yahudilerinin Menşei Meselesi, Alıç Matbaacılık, Ankara, 1993. ISBN 975-95695-0-7
Michael Kmosko. Araplar ve Hazarlar, Türkiyat Mecmuası, C. III 1935. (çev: A. Cemal Köprülü)
Zeki Velidi Togan. Hazarlar md. İslam Ansiklopedisi, Cilt V, İstanbul, 1970

Avesta, Zerdüştlüğün kutsal yazıtlarının genel adıdır. Zerdüştî inancının temelini oluşturan, İran'ın eski dinlerinden birine ait bu metinler külliyatı, hem dini ayinlerin kılavuzu hem de Zerdüştî cemaatinin yaşam kurallarını belirleyen ana kaynaktır. Avesta'nın dili, Eski İran dillerinden olan ve kendine özgü bir dilbilgisine sahip Avesta dilidir.

"Avesta" kelimesinin kökeni hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. En yaygın kabul gören görüşe göre, Orta Farsça'daki "abastāg" kelimesinden türemiştir ve "temel metin", "övgü" veya "emir" anlamına gelebilir. Diğer bir teori ise, "upa-stavaka" (övgü) veya "avi-stavaka" (bilgi) kelimelerinden geldiğini öne sürer.

Avesta'nın bugünkü şekli, yüzyıllar süren bir derleme ve aktarım sürecinin sonucudur. Zerdüşt'ün öğretilerinin başlangıçta sözlü olarak aktarıldığı, ancak daha sonra yazılı hale getirildiği düşünülmektedir. Tarihi kaynaklar, Sasani döneminde (M.S. 224-651) Avesta'nın sistemli bir şekilde derlendiğini ve standartlaştırıldığını göstermektedir. Bu dönemde I. Şâpûr ve II. Şâpûr gibi Sasani krallarının Avesta'nın korunmasına ve yayılmasına özel önem verdiği bilinmektedir. Avesta, farklı bölümlerden oluşmaktadır ve her bölümün kendine özgü bir konusu ve önemi vardır: Yasna: Avesta'nın en önemli bölümüdür ve Gathaları içerir. Gathalar, bizzat Zerdüşt peygambere atfedilen ve Zerdüştîliğin temel felsefesini, etiğini ve teolojisini açıklayan 17 ilahi (ayet) veya şiirden oluşur. Bu ilahiler, Ahura Mazda'ya (Bilge Rab) övgüleri, iyi ve kötü arasındaki kozmik mücadeleyi, ahlaki seçimi ve eskatolojik temaları ele alır. Yasna, Zerdüştî ayinlerinde okunur ve kurban törenlerinin önemli bir parçasıdır. Visparad: "Tüm Ustabaşlar" anlamına gelir ve Yasna'ya ek niteliğindedir. Çeşitli ayinlerde okunan ek duaları ve övgüleri içerir. Genellikle dini bayramlarda ve özel törenlerde kullanılır. Yasht: "Övgü İlahileri" anlamına gelir ve Zerdüştî inancındaki yazatalara (tapınılacak varlıklar, melekler veya ilahi varlıklar) adanmış ilahileri içerir. Her yazataya adanmış ayrı bir Yasht bulunur. Örneğin, Mithra'ya (sözleşme ve ışık tanrısı), Anahita'ya (su ve bereket tanrıçası) ve Hvar Khshaeta'ya (güneş tanrısı) ithaf edilmiş Yasht'lar vardır. Bu ilahiler, Zerdüştî panteonunun ve mitolojisinin önemli bir kısmını oluşturur. Vendidad (Videvdad): "Develere Karşı Yasa" veya "İblislerden Arınma Yasası" anlamına gelir. Çoğunlukla ritüel saflık ve kirlilik konularını, iblisleri ve onlardan korunma yollarını ele alır. Zerdüştî rahipleri için pratik ve hijyenik kurallar içerir. Günümüz Zerdüştîlerinde bile bu bölümdeki bazı kurallar hala uygulanmaktadır. Khordeh Avesta (Küçük Avesta): Günlük dualar ve kısa ayinler için kullanılan daha küçük bir bölümdür. Zerdüştî cemaati tarafından yaygın olarak kullanılan duaları ve ilahileri içerir. Bu bölüm, sıradan Zerdüştîlerin ibadet pratiğinde merkezi bir rol oynar.

Avesta'nın dili, Hint-İran kolunun Eski İran dilleri grubuna ait olan Avesta dilidir. Avestaca, hem dilbilgisi hem de sözvarlığı açısından Rigveda Sanskritçesi ile büyük benzerlikler gösterir, bu da Hint-İranlıların ortak bir kökenini işaret eder. Avesta metinleri iki farklı lehçede yazılmıştır: Gatha Avestacası (Yaşlı Avestaca): En eski ve en zorlayıcı metinleri, özellikle Gathaları içerir. Dilbilgisel yapısı daha arkaik ve karmaşıktır. Genç Avestaca: Yashtlar, Vendidad ve diğer bölümler bu lehçede yazılmıştır. Daha sonraki bir döneme ait olup dilbilgisel olarak daha basittir. Avestaca, Avesta alfabesi adı verilen özel bir alfabe ile yazılmıştır. Bu alfabe, Pehlevi alfabesinden türetilmiş olup sesli ve sessiz harfleri daha doğru bir şekilde temsil etmek üzere geliştirilmiştir.

Avesta'nın orijinal yazılı metinleri günümüze ulaşamamıştır. Metinler, İskender'in Pers İmparatorluğu'nu fethinden (MÖ 330) sonra büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak, Sasani İmparatorluğu döneminde, rahiplerin ve bilgili kişilerin hafızasında korunan sözlü gelenekler yeniden yazıya geçirilmiş ve derlenmiştir. Bu derlemeler, Zerdüştî rahiplerinin nesilden nesile aktardığı sözlü bilginin yazılı hale getirilmesinin bir sonucudur. Müslümanların İran'ı fethinden (M.S. 7. yüzyıl) sonra, Zerdüştî cemaati baskı altına girmiş ve Avesta'nın birçok parçası tekrar kaybolmuştur. Günümüzde mevcut olan Avesta, büyük bir metin külliyatının sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Sasani dönemindeki Avesta'nın 21 nask (bölüm) veya kitap olduğu belirtilirken, bugünkü Avesta bunun sadece dörtte birini temsil etmektedir.

Avesta, Avrupa'da ilk olarak 18. yüzyılda Fransız araştırmacı Anquetil-Duperron tarafından tanıtılmıştır. Anquetil-Duperron, Hindistan'daki Parsi (Hindistan Zerdüştîleri) cemaatinden Avesta metinlerini ve onlarla ilgili yorumları öğrenerek Avrupa'ya getirmiş ve ilk çevirileri yapmıştır. Günümüzde Avesta üzerine yapılan bilimsel çalışmalar, dilbilim, tarih, dinler tarihi ve antropoloji gibi birçok alanı kapsamaktadır. Birçok önemli çeviri ve yorum çalışması yapılmıştır: James Darmesteter: The Zend-Avesta (1883), hala temel referans kaynaklarından biridir. Karl F. Geldner: Avesta'nın bilimsel olarak standartlaştırılmış metin baskısını hazırlamıştır (Avesta: The Sacred Books of the Parsis, 1886-1896). Stanley Insler: Gathaların en saygın çevirilerinden birini yapmıştır (The Gāthās of Zarathustra, 1975). Helmut Humbach: Gathalar üzerine yaptığı dilbilimsel çalışmalar ve çeviriler önemlidir.

Avesta, sadece Zerdüştîliğin temelini oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda Hint-Avrupa dil ailesi ve dinleri üzerine yapılan çalışmalarda da büyük bir öneme sahiptir. İran tarihi ve kültürü için de vazgeçilmez birincil bir kaynaktır. Zerdüştîliğin, İbrahimi dinler üzerindeki etkisi (özellikle Mesihçilik, kıyamet, cennet ve cehennem gibi kavramlar açısından) Avesta metinleri aracılığıyla incelenmektedir. Ayrıca, dualizm (iyi ve kötü arasındaki mücadele) gibi felsefi kavramların anlaşılması için de kilit bir metindir.

Zerdüştlük
Ahura Mazda
Avestaca
Gatalar
Parsiler
Sasani İmparatorluğu

Azak (Rusça: Азов / Azov) Rusya'nın Rostov Oblastı'na bağlı il ve ilin merkezi şehir. Coğrafi konumu nedeniyle değerli olan Azak Kalesi ile bilinir.

Don Nehri'nin Azak Denizi'ne döküldüğü yer her zaman önemli bir ticari merkez oldu. Antik Yunanlar ilk olarak Tanais (Tana) adıyla kenti kurmuş, nehre de aynı adı vermişlerdir. MÖ 7. ve 3. yüzyıllar arasında kurulan Yunan kolonilerinin Kırım'ın doğusundakiler Bosporan Kingdom veya ‘’Kingdom of the Cimmerian Bosporus’' adıyla bir antik çağ devleti kurdular.

10. yüzyıldan itibaren Kıpçak ve Slav akınlarıyla nüfus yapısı değişmiştir. Bu arada Tmutarakan adlı bir Slav prensliği kuruldu.
13. yüzyıldan itibaren Karadeniz ticaretinin en önemli kenti haline geldi. Aynı yüzyılda Altın Orda Devleti egemenliğine giren Azak, 1395'te Timur tarafından yıkıldı. Cenevizliler tarafından yeniden inşa edilen Azak Kalesi, 1475'e kadar bu deniz gücünün elinde kaldı.

Azak Kalesi II. Mehmet döneminde, 1475 yılında Gedik Ahmet Paşa'nın komutasındaki Kırım seferi sırasında ele geçirildi ve buradaki Ceneviz kolonilerine son verildi.

1637'de Kırım'da başgösteren karışıklıklardan faydalanan Don Kazakları, Rusya Çarlığı'nın da yardımıyla Azak Kalesi'ni ele geçirdilerse de, Osmanlı Padişahı İbrahim'in (1640-48) Rusya Çarlığı'na verdiği ültimatoma savaşla karşı veremeyecek durumda olan Rusya Çarlığı, 1642'de kaleyi teslim etti.

İkinci Viyana Kuşatması'nı (1683) takip eden savaşlar sırasında Osmanlı Devleti'nin birçok cephede savaş halinde olmasından yararlanmak isteyen ilk Rus Çarı I. Petro, 1695 ve 1696 yıllarında iki Azak seferi düzenlemiştir. I. Petro, ilk Azak seferinin hazırlıklarını 1695 yılının baharında başlattı. 27 Haziran'da Ruslar 31.000 asker ve 170 topla Azak Kalesi'ni kuşattılar. Ancak Osmanlıların nehir yoluyla kaleye erzak ve cephane getirmelerini engelleyemediler. Azak Kalesi'nin içindeki Osmanlı garnizonunun mevcudu 7.000'dir. Ruslar 5 Ağustos ve 25 Eylül'de iki defa kaleyi ele geçirmek için saldırıya geçtiler ama başarısız oldular. Kaledeki Kefe Beylerbeyi Murtaza Paşa ve Kırım prensi Kaplan Giray'ın birliklerinin sayıca kendilerinden çok üstün bir kuvvete karşı 96 gün süren direnişi başarılı oldu ve Ruslar 1 Ekim'de kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar.

İlk kuşatmanın başarısız olması üzerine Çar I. Petro donanmasına nehir tersanesinde yeni gemiler inşa etme kararı aldı. 1695-96 kışı boyunca Don Nehri üzerindeki Voronej kentindeki nehir tersanesinde gemi yapıldı. İlkbahara kadar kuşatmaya denizden yardımcı olması için 2 ana muharebe gemisi, 4 kundak gemisi ve 23 kadırgadan oluşan yeni bir filo inşa edildi. Nisan 1696'da Aleksei Shein komutasındaki 75.000 kişilik bir ordu kara yoluyla Azak Kalesi'ne doğru yola çıktı. Yeni inşa edilmiş Rus donanması Voronej Nehri ve Don Nehri yoluyla Azak Kalesi'ne doğru ilerledi. Çar I. Petro kadırga filosundaydı ve o da filosuyla 3 Mayıs'ta Azak'a doğru hareket etti.
27 Mayıs'ta bu donanma Azak Kalesi'ni kuşattı. Azak Kalesi karadan ve denizden bombalanmaya başlandı. 14 Haziran'da 4.000 asker ve 23 gemiden oluşan Osmanlı donanması Azak Kalesi'nin yardımına yetişti. Ancak Rus donanması tarafından iki gemisi batırılınca Osmanlı donanması savaştan çekildi. İlk kuşatmada zaten harap olan kaledeki Türk garnizonu başka destek kuvvet alamadı ve 17 Temmuz günü Don Kazakları'nın dış suru tamamen ele geçirmesine engel olamadı. Sonunda 19 Temmuz'da kale garnizonu teslim oldu ve Azak Kalesi Rusların eline geçti.
Rusya bu savaşta fazla bir başarı elde edemedi, ancak Azak Kalesi'ni ele geçirmeyi başardı. 14 Temmuz 1700 tarihinde Osmanlı Devleti Rusya'yla İstanbul Antlaşması'nı imzalayarak Azak Kalesi'ni Ruslara bırakıp, Taganrog'da inşa edilen Rus kalesini de kabullenmek zorunda kaldı.

Prut Savaşı'nda Osmanlı Ordusu tarafından kuşatılan I. Petro, müzakerede kalenin Osmanlı Devleti'ne geri verilmesini kabul etti. İmzalanan 1711 tarihli Prut Antlaşması ile Azak tekrar Osmanlıların eline geçti.

1736-39 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ruslar tekrar kaleyi zaptettiler ve 1739 yılında imzalanan Belgrad Antlaşması ile kale yıkılmak şartıyla tekrar Rusya'ya bırakıldı.

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında 1768'de Osmanlıların ele geçirdiği Azak, 1771'de Ruslarca tekrar alındı. Savaşın sonunda Kırım'ın da kaybedilmesiyle Azak'ı geri alma umudu da kalmadı. Osmanlı ile Rusya arasında imzalanan 21 Temmuz 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması'nın 20. maddesinde sonsuza kadar Rusya'da kalacağı belirtildi.

1696-1711 arasında Rus İmparatorluğu'nun Azak Guberniyasının merkezi olan Azak, 1739'da adı Voronej olarak değiştirilen ilin merkezi oldu. Daha sonra Rostov-na-Donu karşısında önemini yitiren Azak, önce Rostov'un merkez olduğu bölge ile, sonra Novorossisk'in (Osmanlı dönemindeki adı Soğucak) merkezi olduğu Chernomore (Karadeniz) iline bağlandı. 1928'de buradan ayrılan Rostov Oblastı'na bağlı bir ilçe merkezi oldu.
Azak kenti II. Dünya Savaşı'nda Temmuz 1942-Şubat 1943 arasında Almanya tarafından işgal edildi.

Don Nehri kıyısında ve nehrin Azak Denizi'ne döküldüğü noktaya 16 km uzakta kuruludur. Azak şehri, çok yakınındaki Rostov-na-Donu adlı büyük kentin ve limanının gelişmesiyle geçmişteki önemini yitirmiştir.

Azak Kalesi, Azak Limanı'nın güneyinde ve şehir merkezi Petrovskaya Meydanı'nın kuzeybatısında bulunmaktadır. Don Nehri'nin Karadeniz'e döküldüğü noktada kurulan, 17. ve 18. yüzyıllarda Osmanlı ve Rusya arasında çok sayıda muharebeye sahne olmuş Azak Kalesi, defalarca el değiştirdikten sonra, son olarak 1771'de Rusya'ya bağlanmıştır.

2010 Nüfus sayımına göre 82.882 kişi yaşamaktadır.

Balbal (Kırgızca: балбал, [bɑɫbɑɫ]), (Tıva Türkçesi: Кижи-көжээ / Kiji köjee), Eski Türklerde kişinin anılması için mezarının veya bazı kurganların etrafına dikilen mezar taşına verilen isimdir ve kişinin yaşarken öldürdüğü kişileri sembol eder. Kurganların başında fazla balbal varsa o kişi o kadar kahramandır. Orta Asya Türklerinde, Şamanlık dininin geçerliliğini yaygın olarak koruduğu dönemde, ölen savaşçıların kurgan denilen  mezarlarının etrafına dikilmiş, savaşçının öldürdüğü düşmanları ve bu kişilerin öbür dünyada onun hizmetçileri olacağına inanılacağını simgeleyen, genellikle bir taş parçasının üzerine yontulmuş, bir elinde kılıç, figürlerinden oluşan heykellere verilen ad. Bu taşların sayısının fazlalığı ölen kişinin sağ iken; gücünün, cesaretinin, kahramanlığının da simgesidir. İslam öncesi dönemde yaygın olan balballar, İslam dininin kabulünden sonra yerini mezar taşlarına bırakmıştır.
Balbal sözü Eski Türk dilinden bir kelime olup bal+bal, yani vurmak, kakmak, çakmak demektir.
Balbal kelimesinin etimolojik kökenine ışık tutabilecek  yazıya geçmiş en eski  belge Sümerce <bal> :taş kelimesi olmalıdır. Türkçe gibi eklemeli dile sahip Sümerce (Kengerce)'deki <bal>taş kelimesi ile taştan yapılan <Balbal> kelimesi arasındaki anlam ilişkisi açıktır. Bu açıdan Balbal sanatının eklemeli dile sahip kültürlerin eserleri olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Kırgızistan'da Şatı ve Sarı-Bulak köylerinin arasındaki bir alanda bulunan taş balballar Kara-Batkak müzesinde sergilenmektedir. Ayrıca Tokmok şehrinin 10 kilometre güneyinde, Burana kulesi'ne yakın alandaki Burana Açıkhava Müzesinde ve Issık Göl kıyısındaki Çolpan Ata ve Karakol'da, göçebe Türklerin pek çok taş savaşçıları (balbalları) bulunur. Balbalların 6. yüzyılda dikildiği tahmin edilir. Kırgızistan içindeki ve tüm Orta Asya'daki bu mezar işaretleri, göçebe Türk boyları tarafından dikilmiş, Kırgızistan'daki balbalların hemen hepsi Çuy Vadisinde dağılıdır.

Tıva Özerk Türk Cumhuriyetinde yaklaşık 200 kadar balbal bulunmuştur. Bijiktighaya dağının dolayında kırlık ovalık alanda da bir tek balbal vardır ki, bazı araştırmacılara göre Cengiz Han'ın balbalı olup Cengiz Han'ın hazinesinin bu dolayda olduğu söylenir.   Buraya bir açık hava müzesi yapılmıştır. Tahminen bu balbal 1200 yılı geçkin burada durmakta olup Akdovurak (Aktoprak) şehrine 4 km uzaklıktaki kızıl tepe anlamındaki Kızıl Majalık köyüne yakındır.
Farklı kültür ve dönemlerde bu tür "balbal"lara rastlanmıştır. Özellikle MÖ 6. yüzyıl İskit heykelleriyle önemli benzerlikler bulunmaktadır.

Taş Ata

http://vk.com/club26290438/ Tuva'daki balbalın yer aldığı Bijiktighaya ile ilgili bir vk sayfası.
https://web.archive.org/web/20140201191817/http://www.tyvaschool115.lact.ru/ Bijiktighaya'daki bir okul ve balbal ile ilgili bilgiler.
https://sketchfab.com/3d-models/balbal-1-bishkek-c93c3c883451454ab7241d869a220706 Bişkek'teki bir balbaldan fotoğraflanarak oluşturulmuş 3D model.

Barcık (d. ? - ö. 731), 8. yüzyılın başlarında yaşayan bir Hazar prensiydi. El-Taberi tarafından " Kağan'ın oğlu" olarak tanımlanır; Bey olabileceği halde tam statüsü ve konumu bilinmiyor.
Barcık, 8. yüzyılın başlarındaki Hazar-Arap savaşlarında Hazar ordularına önderlik etti. 730'da Marj Erdebil Savaşı'nda şehri yağmalayıp işgal ederek zafer kazandı. Arap general el-Jarrah el-Hakami'yi öldürdü ve ikincisinin başını bir ganimet olarak tahtına oturttu. Bu, ertesi yıl Musul dışında kendisiyle karşılaşan Emevi birliklerini öfkelendirdi ve Barcık, sonraki savaşta yenildi ve öldürüldü.

The History of the Jewish Khazars. Princeton, New Jersey: Princeton University Press. 1954. OCLC 459245222.  
"Эпизоды биографии хазарского принца Барсбека" [Biographical episodes of the Khazar prince Barsbek]. Proceedings of the Fifteenth Annual International Conference on Jewish Studies, Part 2 (PDF) (Rusça). Moskova. 2008. ss. 282-297. 9 Ekim 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 10 Haziran 2023.

Behistun Yazıtı (ayrıca Bisütun Yazıtı; Farsça: بیستون, Eski Farsça: Bagastana, "tanrının yeri"), Kirmanşah, İran yakınlarındaki Bisütun Dağının bir uçurumunda yer alan çok dilli bir yazıt ve büyük bir kaya kabartmasıdır. Ahameniş İmparatoru I. Darius döneminde hazırlanmıştır ve I. Darius'un imparatorluğu genişletişinden bahseder. Eski Farsça, Elamca ve Babilce (bir çeşit Akadca) yazılmış, bilinen en uzun üç dilli çivi yazısı olduğu için çivi yazısının deşifre edilmesi açısından önemlidir.
Büyük Darius tarafından MÖ 522 yazında Pers İmparatorluğu'nun kralı olarak taç giymesi ile MÖ 486 sonbaharında ölümü arasında bir zamanda yazılan yazıt, Darius'un ataları ve soyu da dahil olmak üzere kısa bir otobiyografisiyle başlar. Yazıtın ilerleyen bölümlerinde Darius, II. Kambises'in ölümünün ardından Pers İmparatorluğu'ndaki birçok isyanı bastırmak için bir yıl içinde (MÖ 521 Aralık'ta sona eren) on dokuz savaşa girdiği uzun bir olaylar dizisi sunar. Yazıtta, II. Kambises'in ölümünü takip eden isyanların, imparatorluğun çeşitli şehirlerindeki birkaç sahtekâr ve onların işbirlikçileri tarafından düzenlendiği ve her birinin II. Kambises'in ölümünü takip eden kargaşa sırasında sahte bir şekilde kendini kral ilan ettiği ayrıntılı bir şekilde belirtilmektedir. Büyük Darius bu karışıklık dönemindeki tüm savaşlarda kendisini muzaffer ilan etmiş ve başarısını "Ahura Mazda'nın lütfuna" bağlamıştır.
Yazıt yaklaşık 15 m (49 ft) yüksekliğinde, 25 m (82 ft) genişliğinde ve Babil ile Medya'nın (sırasıyla Babil ve Ecbatana) başkentlerini birbirine bağlayan antik bir yoldan 100 m (330 ft) yükseklikteki kireçtaşı bir uçurumdadır. Eski Farsça metin beş sütunda 414 satır; Elamca metin sekiz sütunda 260 satır ve Babilce metin 112 satırdan oluşmaktadır. Darius II döneminde yazılmış olan Aramice metnin bir kopyası Mısır'da bulunmuştur. Yazıt, Büyük Darius I'in krallığın bir işareti olarak bir yay tuttuğu ve sol ayağını önünde sırt üstü yatan bir figürün göğsüne koyduğu gerçek boyutlu bir kabartma ile resmedilmiştir. Sırtüstü yatan figürün kral adayı Gaumata olduğu düşünülmektedir. Darius'a sol tarafta iki hizmetkâr eşlik etmekte, sağ tarafta ise fethedilen halkları temsil eden, elleri bağlı ve boyunlarında ip bulunan bir metrelik dokuz figür durmaktadır. Bir Faravahar yukarıda süzülmekte ve kralı kutsamaktadır. Darius'un sakalı gibi, demir pimler ve kurşunla tutturulmuş ayrı bir taş blok olan bir figürün de diğerleri tamamlandıktan sonra eklendiği anlaşılmaktadır.

Alman araştırmacı Carsten Niebuhr 1764 yılı civarında Danimarka Kralı V. Frederik için ziyaret ettiği yazıtın bir kopyasını 1778'de seyahatlerinin kitabında yayınladı. Niebuhr'un transkripsiyonları Georg Friedrich Grotefend ve diğerleri tarafından Eski Fars çivi yazısı yazısını deşifre etme çabalarında kullanıldı. Grotefend, Sami çivi yazılarının aksine Eski Farsça metnin alfabetik olduğunu ve her kelimenin dikey eğimli bir sembolle ayrıldığını fark ettikten sonra 1802 yılına kadar Eski Farsçanın 37 sembolünden onunu deşifre etmiştir.
Eski Persçe metin, Elam ve Babil yazıtlarının kurtarılması ve kopyalanması henüz denenmeden önce kopyalanmış ve deşifre edilmiştir; bu da iyi bir deşifre stratejisi olduğunu kanıtlamıştır, Eski Farsça yazının alfabetik yapısı nedeniyle incelenmesi daha kolay olduğundan ve temsil ettiği dilin Orta Farsça yoluyla yaşayan modern Fars dili lehçelerine doğal olarak evrilmiş olması ve ayrıca Zerdüşt kitabı Avestada kullanılan Avestaca ile ilişkili olması.
1835 yılında, British East India Company ordusunda İran Şahı'nın kuvvetlerinde görevli bir subay olan Sir Henry Rawlinson yazıtı ciddi bir şekilde incelemeye başladı. Bisotun kasabasının adı bu dönemde "Behistun" olarak değiştirildiğinden, anıt "Behistun Yazıtı" olarak anılmaya başlandı. Görece erişilmez olmasına rağmen Rawlinson, yerel bir çocuğun yardımıyla uçuruma tırmanmayı ve Eski Farsça yazıtı kopyalamayı başardı. Elamca olan bir uçurumun karşısında, Babilce olan ise dört metre yukarısındaydı; her ikisine de ulaşmak kolay değildi ve sonraya bırakıldı. 1847 yılında Avrupa'ya tam ve doğru bir kopya göndermeyi başardı.
Farsça metin ve Georg Friedrich Grotefend'in çalışmasıyla kendisine sunulan hece yazısı'nın yaklaşık üçte biri ile Rawlinson metni deşifre etmek için çalışmaya başladı. Bu metnin ilk bölümü Herodotos'ta bulunan Pers krallarının bir listesini içeriyordu, ancak Herodotos'un Yunanca transliterasyon'larının aksine orijinal Farsça biçimleriyle; örneğin Darius, Helenleştirilmiş Δαρειος yerine orijinal Dâryavuš olarak verilmiştir. Rawlinson, isimleri ve karakterleri eşleştirerek 1838'de Eski Farsça için kullanılan çivi yazısı türünü deşifre etti ve sonuçlarını Londra'daki Royal Asiatic Society ve Paris'teki Société Asiatique'e sundu.
Bu arada Rawlinson, Afganistan'da kısa bir görev süresi geçirdi ve 1843'te bölgeye geri döndü. Bu kez Pers ve Elam yazıları arasındaki uçurumu kalaslarla köprü kurarak aştı ve ardından Elam yazısını kopyaladı. Girişimci bir yerel çocuk bularak uçurumdaki bir çatlağa tırmandı ve Babil yazısının üzerine ipler sarkıttı, böylece yazıtların papier-mâché kalıpları alınabildi. Rawlinson, başta Edward Hincks, Julius Oppert, William Henry Fox Talbot ve Edwin Norris olmak üzere, ayrı ayrı ya da birlikte çalışan diğer birkaç bilim adamıyla birlikte, sonunda bu yazıtları deşifre etti ve sonunda tamamen okunabilmelerini sağladı.
Behistun Yazıtı'nın Eski Farsça bölümlerinin çevirisi, daha sonra metnin Elamca ve Babilce bölümlerinin deşifre edilebilmesinin yolunu açmış, bu da modern Asuroloji'nin gelişimini büyük ölçüde desteklemiştir.

Çivi yazı sisteminin çözümü için gerekli anahtar, Bisütun yazıtlarında bulundu. Çünkü aynı metni yan yana üç farklı dilde kaydetmişti: Eski Çağ’da kullanılan Elamca, Babilce, Farsça’nın atası olan Eski Persçe idi. 1802 yılında Alman dilbilimci Georg Friedrich Grotefend, bu üç yazıtlardan yapılan kopyalar üzerinde çalışmaya başlayarak ilk başarılarını elde etti. 1835’de İran Şah'ının danışmanı olarak görev yapan Teğmen Rawlinson da Grotefend ile aynı sonuçlara ulaşınca çivi yazısı çözülmüş oldu.

Özel

Genel
Adkins, Lesley, Empires of the Plain: Henry Rawlinson and the Lost Languages of Babylon, St. Martin's Press, New York, 2003.
Rawlinson, H.C., Archaeologia, 1853, vol. xxxiv, s. 74.
Thompson, R. Campbell. "The Rock of Behistun". Wonders of the Past. Edited by Sir J. A. Hammerton. Vol. II. New York: Wise and Co., 1937. (ss. 760–767) "Behistun". Members.ozemail.com.au. 13 Ocak 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Nisan 2010. 
Cameron, George G. "Darius Carved History on Ageless Rock". National Geographic Magazine. Vol. XCVIII, Num. 6, Aralık 1950. (ss. 825–844)
Rubio, Gonzalo. "Writing in another tongue: Alloglottography in the Ancient Near East". In Margins of Writing, Origins of Cultures (ed. Seth Sanders. 2nd printing with postscripts and corrections. Oriental Institute Seminars, 2. Chicago: University of Chicago Press, 2007), pp. 33–70."Oriental Institute | Oriental Institute Seminars (OIS)". Oi.uchicago.edu. 18 Haziran 2009. 4 Haziran 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Nisan 2010. 
Louis H. Gray, Notes on the Old Persian Inscriptions of Behistun, Journal of the American Oriental Society, vol. 23, ss. 56–64, 1902
A. T. Olmstead, Darius and His Behistun Inscription, The American Journal of Semitic Languages and Literatures, vol. 55, no. 4, ss. 392–416, 1938

Belencer (ya da Balancar), Kuzey Kafkasya'nın Dağıstan bölgesinde, Derbent ile Semender şehirleri arasında yer alan yer alan ve Sulak Nehri'nin aşağısında bulunan Orta Çağ şehri ve boyu. 8. yüzyıla kadar Hazar Kağanlığı'na başkentlik yapan şehir, Arap saldırılarından sonra önemini kaybetti. En son 10. yüzyılda İdil Bulgar Hanlığını oluşturan boylardan biriydi.

10. yüzyılda Belencer ismini Barancar/Berencer olarak İdil Bulgar boylarının arasında görmekteyiz. Barancarlar henüz Bulgar Emirliği Müslümanlığı kabul etmeden önce müslümandı. İbn Fadlan seyahatnamesinde şöyle der:“Bulgarlar arasında 5000 kadın ve erkekten müteşekkil Barancer diye tanınan büyük bir aile gördük. Hepsi de müslüman olmuşlar ve namaz kılacak ahşap bir cami yapmışlardı. Fakat, Kur'ân okumayı bilmiyorlardı. İçlerinden bir kısmına namaz kılacak kadar Kur'ân öğrettim.”Barancar 10. yüzyıldan sonra tarih sahnesinden kaybolurken yerini iki büyük İdil Bulgar şehri Bulgar ve Suvar kavim isimlerine bıraktı.

Belencer adının Bala (Büyük) ve Enzher (Dağıstan'da yaşayan bir Hazar klanının adı) sözcüklerinden türediği bilinmektedir. Şehir, 16.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştu. Oldukça gelişmiş bir kültürün merkezi olan Belencer'de çok sayıda çanak çömlek atölyesi ve demir tasfiyehanesi vardı. 721-723 yılları arasında Ermenistan'ın Arap valisi, Hazar ülkesinde büyük başarılar kazanmış ve Derbent'i ele geçirmiştir. Hazar ile Arap orduları, Derbent'in 6 fersah kuzeyindeki Narvan mevkiinde karşılaşmışlar ve bu savaşta Hazarlar ağır bir yenilgiye uğramışlardır.

Hazarlar
Hazar Kağanlığı
Belencer Muharebesi (7.yy.)
Belencer Muharebesi (723)

Bálint, Csánad (1981). "Archaeological Addenda to P. Golden's Khazar Studies", Acta Orientalia Academiae Sciendarun Hungaricae, 35:2-3
Brutzkus, Julius (1944). "The Khazar Origin of Ancient Kiev", Slavonic and East European Review, 22
Dunlop, Douglas Morton (1997). "Balanjar". Encyclopedia Judaica (CD-ROM Edition Version 1.0). Ed. Cecil Roth. Keter Publishing House. ISBN 965-07-0665-8

Breton mitolojisi, Breton'da ortaya çıkan halkın açıklayıcı ve kahramanlık içeren masreton mitolojik hikâyerlerinden allarının mitolojisi veya külliyatidir. Bretonlar, en azından üçüncü yüzyıldan itibaren Breton'a yerleşmiş olan dar görüşlü Britonların torunlarıdır. İngilizler bu çağda zaten Hristiyanlaştırılmışken, göçmen nüfus, Galler ve Cornwall'dakilere benzer şekilde eski bir Kelt mitosunu sürdürdü.
Breton mitolojisinde, özellikle doğa kültleriyle ilişkilendirilmiş birçok tanrı ve efsanevi yaratık vardır. Doğaya dayanan bu tanrı ve yaratık geleneğinde, bazı Breton Katolik azizlerinin izleri vardır. Bu mitolojik arka plan, kısa süre sonra Hristiyanlaşan Romalılar tarafından kabul edildi ve büyük destanların geri alınamaz bir şekilde kaybedilmesine ve pagan simge yapıların ve yerlerin yıkılmasına veya dönüştürülmesine neden oldu.

Zamansız Efsaneler: Armorican Bağlantıları 1 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bretanya Efsaneleri ve Romantikler, Lewis Spence 1917 4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burtaşlar (Rusça: Буртасы, Burtasy; Çuvaşça: Пăртассем, Părtassem; Tatarca: Бортаслар), Orta Çağ'da Hazar Denizi'nin kuzeyindeki bozkır bölgesinde (Rusya Federasyonu'nun modern Penza Oblastı, Ulyanovsk Oblastı ve Saratov Oblastı) yaşayan belirsiz etnik-dilsel bağlılığa sahip bir kabileydi. Hazarlara tabi idiler.

Burtaşlar, Hazarlar döneminde Yahudiliğe geçmişti ve 13. yüzyılda Yahudiliğe bağlılıklarını sürdürüyorlardı.

Yahudi olduğu söylenen Burtaşlar her yerde başlarını tıraş ediyorlar.
1380'de Don Nehri yakınlarındaki büyük bir Moğol-Rus savaşında Moğolların safında yer aldılar. 1380'lerde veya daha önce en azından bir kısmı Temnikov Hanlığı'na yerleşti. Burtaş etnik grubunun Tatarca konuştuğu da tartışmalıdır.

Burtaşların etnik kimliği tartışmalıdır. Bir görüşte, Burtaşların Ural kabile konfederasyonu olan ve bu nedenle belki de modern Mokşa halkının ataları olduğuna dair teorileri içermektedir.
Bazı bilim adamları, Burtaşların Türkçe konuştuklarını ve Volga Bulgarlarıyla etnik olarak akraba olduklarını iddia etmektedir. Bunun yanında Arap tarihçi ve coğrafyacı Mesûdî Burtaşların bir Türk kavmi olduğundan söz eder.
A. E. Alikhova ve Gren gibi bazı Sovyet ve modern Rus tarihçileri, Burtaşları Çeçenlerle ilişkilendirir ve komşuları Avarların onlara "Burti" diye adlandırdığını kaydeder.

Arap-İran coğrafyacıları Burtaşların kültürü hakkında fazlasıyla bilgi verir.
İranlı coğrafyacı İbn Rusteh "el-A 'Jak el-nefise" adlı kitabında Burtaşlar hakkında şunları yazdı:
"Cesur ve kahraman kişilerdir. Dinleri Oğuzların dinine benzer. Parlak, güzel manzaralı ve cüsselidirler. İçlerinden biri diğerine haksızlık, zulm eder veya yaralarsa yaralanan veya haksızlığa uğrayan intikamını almadıkça aralarında sulh üzerine anlaşma ve birlik sağlanamaz. Aralarından bir kız buluğa erince babasının emri altından çıkar (ona itaati bırakır), istediği erkeği seçer, gelip babasından kendisini istemesini sağlar. Bu erkek gelip onu babasından ister. Babası da kızını onunla evlendirir. Burtaşlar deve ve sığır yetiştirirler, çok miktarda bal üretirler. Mallarının (paralarının) çoğu sincap derisidir. Burtaşlar iki sınıftır: Bir kısmı ölülerini yakarlar, bir kısmı ise gömerler; Onlar ovada otururlar. Ormanlarının çoğu Kayın Ağacıdır. Tarlaları vardır. Mallarının çoğu bal, sincap derisi ve yün (kürk) dür."
Fars asıllı Gerdizi ise "Zeyn el-alıbar" adlı eserinde:
"Burtaşlar iki sınıftır. Bir kısmı ölülerini yakarlar, diğer kısmı ise mezara gömerler. Bunların ziraat sahaları vardır Malları boldur. Elbiseleri kakum derisindendir. Başlarına külah giyip etrafına sarık sararlar."

Temnikov Hanlığı - Orta Çağ Türk ve Fin devleti.

Kevin Alan Brook. The Jews of Khazaria. 2nd ed. Rowman & Littlefield Publishers, Inc, 2010.978-0-7425-4981-4ISBN 978-0-7425-4981-4
"Бортаслар". Tatar Ansiklopedisi (Tatarca). Kazan: Tataristan Cumhuriyeti Bilimler Akademisi.. Tatar Ansiklopedisi Enstitüsü. 2002.

Busir ya da İbuzir Gliavan (Yunanca: Ibousiros Gliabanos), 7. yüzyılın sonundan 8. yüzyılın başlarına kadar Hazar Kağanlığı'nın kağanı.
695 yılında askeri bir darbeyle tahttan indirilen II. Justinianos, Kırım'daki Gotların yanına kaçmış, Gotlar da onu Kırım'ın o zamanki hakimi olan Hazar hakanı Busir'e teslim etmişlerdir. 704'te Busir, kızkardeşini II. Justinianos ile evlendirmiştir. Tarihçi Günah Çıkartıcı Theofanis'e göre; Bizans'ın yeni imparatoru III. Tiberius, 705'te II. Justinianos'un ölü ya da diri yakalanıp kendisine teslim edilmesi karşılığında büyük bir armağan teklif etmesi üzerine Busir, Tmutarakan temsilcisine II. Justinianos'un ölüm talimatını verdiyse de II. Justinianos, karısının yardımıyla kurtularak Konstantinopol'e döndü ve Bulgar hükümdarı Tervel Han'ın yardımıyla tekrar tahta geçti.

Иванов С. А. Древнеармянское житие Стефана Сурожского и хазары // Хазары . — М. — Иерусалим, 2005. ISBN 5-93273-196-6
Kevin Alan Brook. The Jews of Khazaria. 2nd ed. Rowman & Littlefield Publishers, Inc, 2006.

Kıta Cermen mitolojisi, Orta Avrupa'nın 6. ve 8. yüzyıllara (Cermen Hristiyanlaşması dönemine) kadar Alman halkları tarafından işgal edilen bölgelerinde uygulanan Cermen paganizminin bir unsurunu oluşturdu. Efsanelerde ve Orta Çağ'daki Orta Yüksek Almanca destanlarında yaşayan bazı mitlerin izleri devam etti. Hikâyelerin yankıları, büyük ölçüde kaldırılmış kutsal unsurlarla, Avrupa folklorunda ve Avrupa masallarında görülebilir.

Aşağıdaki kabilelerin mitolojileri bu kategoriye dahildir:

Lombards (kaynak: Paulus Diaconus)
Alamanni (bkz: Nordendorf fibula, Pforzen tokası)
Franks ve Thuringii (bkz: Frenk mitolojisi, Donar'ın Meşesi)
Saksonlar (bkz: Irminsul)
Frisii (kaynak: Saint Willibrord'un Hayatı)

Kuzey Cermen ve daha az ölçüde Anglo-Sakson mitolojisiyle karşılaştırıldığında, Kıta Alman paganizminin örnekleri son derece parçalıdır. Bir avuç kısa Elder Futhark yazıtının yanı sıra, yalnız, gerçekten pagan Kıta Cermen belgeleri, kısa Eski Yüksek Alman Merseburg Büyüleri'dir. Bununla birlikte, pagan mitolojik unsurları daha sonraki edebiyatta, özellikle Orta Yüksek Alman epik şiirinde ve aynı zamanda Alman, İsviçre ve Hollanda folklorunda da korunmuştur.

Hildebrand Lay
Muspilli
Merseburg Büyüleri

Nibelungenlied
Kudrun
Weyland
Dietrich von Bern

İskandinav tanrıları

Jacob Grimm : Deutsche Mythologie . 1835.
Wolfgang Golther: Handbuch der Germanischen Mythologie . Stuttgart 1908.
Jan de Vries : Altgermanische Religionsgeschichte . Berlin 1956.
Åke V. Ström: Germanische Din . Stuttgart 1975.
M. Axboe; U. Clavadetscher; K. Düwel; K. Hauck; L. v. Padberg: Goldbrakteaten der Völkerwanderungszeit Die. Ikonographischer Katalog . München 1985-1989.
Rudolf Simek: Lexikon der germanischen Mythologie . Stuttgart 2. Aufl. 1995.3-520-36802-1
Rudolf Simek: Religion und Mythologie der Germanen . Darmstadt 2003.3-534-16910-7ISBN 3-534-16910-7

Cermen paganizmi, Cermen toplulukların Demir Çağı'ndan Orta Çağ'daki Hristiyanlaşmalarına kadar geçen süredeki teoloji ve dinî uygulamalarıdır. "Ayrılmaz bir bütün olan bir dinden ziyade birbirine kenetli ve birbiriyle yakın ilişki içinde olan dinî görüş ve uygulamalar" olan Cermen paganizmi "genel bir çerçevede tutarlı bireysel inanışlar, aile gelenekleri ve bölgesel kültler"i içerir.
Cermen paganizmi Cermen dünyasının farklı alanlarında birçok değişik fakat tamamıyla birbirinden ayrı olmayan forma bürünmüştür. Bunlar içinde en iyi belgelenmiş olanı 10. ve 11. yüzyılların İskandinav diniyse de Anglosakson 21 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Kıta Cermen paganizmlerini de anlatan kaynaklara rastlamak mümkündür. Diğer Cermen kavimlerinin inanışlarına dair belgeler ve bu inanışların Romalılarca yorumlandığı başkaca belgeler de dağınık da olsa bulunabilmektedir. Bu bilgiler ayrıca Hristiyanlık öncesi döneme ait arkeolojik buluntular ve kalıntılarla zenginleştirilebilir.
Çoktanrılı Cermen paganizmi diğer Ön Hint Avrupa dinleri ile benzerlik gösterir. Birçok Cermen tanrısı diğer Cermen dinlerinde benzer adlarla yer almıştır. Bunların en bilinen örneklerini sıralamak gerekirse Wodan ya da Wotan olarak bilinen Cermen ana tanrısının Anglosaksonlarca Wōden, Norslarca Odin olarak; Thor adıyla bilinen Cermen gök gürültüsü tanrısının Franklarca Donar, Anglosaksonlarca Þunor ve Norslarca Þórr olarak adlandırılmasıdır.

Dağ Yahudileri veya Kafkasya Yahudileri (ayrıca Yuhurim olarak bilinirler; İbranice: יהודי קווקז‎, romanize: Yehudey Kavkaz veya יהודי ההרים Yehudey he-Harim; Azerice: Dağ Yəhudiləri; Rusça: Горские евреи, romanize: Gorskie Yevrei), genelde Azerbaycan ve Dağıstan'da yaşayan Doğu Kafkasyalı Yahudilere denir. Aslında Kafkas Yahudisi terimi yanıltıcı olabilir çünkü, her ne kadar Gürcistan Kafkasya bölgesinde bir ülkeyse de Kafkas Yahudileri Gürcistan Yahudilerini kapsamaz.
Tatlar ile Dağ Yahudilerinin ilk çağlardan bu yana Kafkasya'da yaşadığına inanılır. İnanışa göre Asurlular tarafından MÖ 722'de sürgüne gönderilen Kayıp On Kabile bir süre sonra güneybatı İran'dan Azerbaycan'a göç etmiştir.
Ruşen Mustafayev'in araştırmasına göre Ermeniler, Dağ Yahudilerine yönelik katliam gerçekleştirmiş; Azerbaycan'daki Dağ Yahudileri ise 1918 yılında çok az bilinen pogrom sırasında Ermenilerce öldürülen 3 bin Azerbaycan Yahudisi için bir anıt inşa etmek amacıyla yardım istemişlerdir.

Azerbaycan Yahudileri

Don, aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Don, Rusya'nın Avrupa topraklarında bir nehir
Don Nehri (anlam ayrımı), aynı isimdeki birçok nehir
Don, Benin, Benin'de bir kasaba
Don, Dang, Hindistan'da bir köy
Don, Nord, Kuzey Fransa'da bir komün
Don, Tasmania, Avustralya'da bir köy
Don, Trentino, İtalya'da bir komün
Don, West Virginia, Amerika Birleşik Devletleri'nde tüzel kişiliği olmayan bir topluluk
Don Cumhuriyeti, Rusya'da kısa ömürlü bir devlet (1918–1920)
Don Jail, Kanada'nın Toronto şehrinde bulunan tarihi bir hapishane.
DON, County Donegal, (İrlanda) için bir Chapman kodu

Don (film), 1978'de çekilmiş hint filmi
Don (iç çamaşırı), iç çamaşırı, külot
Don (yağış), iri ve sert kar tanelerine verilen isim
Don (sıcaklık), Kışın aşırı soğuktan dolayı yerlerde buzlanma görülmesi
Don (kıl örtüsü rengi), hayvanlarda, özellikle atlarda vücudu örten kıl örtüsünün rengi
Don (onursal), Lâtin dillerinde beyefendi anlamına gelir
Don (akademik), Batıda yüksek öğretimde akademik unvan

Douglas Morton Dunlop (d. 1909 – ö. 1987), Doğu Uygarlıkları, İslam veya Avrasya tarihleri üzerine uzmanlaşmış bir akademisyendir.
Douglas Morton Dunlop, Almanya’nın Bonn şehrinde ve İngiltere’nin Oxford şehrinde tarihçi Paul Eric Kahle’nin (1875-1965) himayesinde eğitim gördü. Zeki Validi Togan, Mikhail Artamonov ve George Vernadsky gibi bilim adamlarından da etkilenmiştir. 1950 ve 60’lı yıllarda Columbia Üniversitesi’nde profesör olarak Tarih Bölümü’de dersler de vermiştir.
Douglas Morton Dunlop en çok Arap uygarlıkları ve Hazar Kağanlığı konularında yaptığı çalışmalar ile tanınmıştır. Kendisi “Hazar monarşi” konusunda en uzman araştırmacıların başında gösterilmektedir. Hazarlar’ın kültürü hakkında bilgiye ulaşabilmesi için birçok dili konuşabilmekteydi. Bu da kendisine Arap, Bizans, İbranice ve Çin kökenli kaynaklarına ulaşabilmesinde yardımcı olmuştur.

"The Arabic Tradition of the Summa Alexandrinorum". Journal Article in Archives d'histoire doctrinale et littéraire du moyen âge, 1982
Arab civilization to A.D. 1500 London: Longman, 1971.
Arab civilization to A.D. 1500 New York: Praeger, 1971.
The History of the Jewish Khazars. New York: Schocken Books, 1967.
"The Khazars." The Dark Ages: Jews in Christian Europe, 711-1096. 1966.
"The Translations of al-Bitrîq and Yahyâ (Yuhannâ) b. al-Bitrîq" (Journal Article in Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain & Ireland, 1959)
Dunlop, Douglas M.. (1957) "Sources of Gold and Silver in Islam according to al-Hamdani (C10th)" (Journal Article in Studia islamica)
Philosophical Predecessors and Contemporaries of Ibn Bajjah|Ibn Bâjjah (Journal Article in The Islamic quarterly, 1955)
"Aspects of the Khazar Problem" (Journal Article in Transactions of the Glasgow University Oriental Society, 1951).
"Ibn Bajjah's 'Tadbîru l-Mutawahhid'" (Journal Article in Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain & Ireland, 1945).
"The Karaits of East Asia." (Journal Article in Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, 1944).
"Muhammad ibn-Musa al-Khwarizmi" (Journal Article in Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain & Ireland, 1943).
"The Dhunnunids of Toledo". (Journal Article in Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain & Ireland, 1942).

Abu Mashar al-Balkhi, Jafar Ibn Muhammad. (1971) The Mudhâkarât fî'Ilm an-Nujûm (Dialogues on Astrology) Attributed to Abû Ma'shar al Balkhî (Albumasar)
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1961) Fusul al-Madani: Aphorisms of the Statesman  Cambridge: Cambridge University Press.
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1959) "Al-Farabi's Paraphrase of the Categories of Aristotle [Part 2]". The Islamic quarterly pp. 21–54
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1957) "Al-Farabi's Paraphrase of the Categories of Aristotle [Part 1]" The Islamic quarterly pp. 168–197
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1956) "Al-Farabi's Introductory Risalah on Logic" The Islamic quarterly pp. 234–235
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1956) "Al-Farabi's Eisagoge" The Islamic quarterly pp. 117–138
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1955) "Al-Farabi's Introductory Sections on Logic" The Islamic quarterly pp. 264–282
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1952) "Al-Farabi's Aphorisms of the Statesman" (Journal Article in Iraq (London)) pp. 93–117
al-Farabi, Abu Nasr Mohammad Ibn al-Farakh. (1951) "The Existence and Definition of Philosophy / From an Arabic text ascribed to al-Farabi" (Journal Article in Iraq (London) pp. 76–93)

Doğu Slavları Eski Doğu Slavca kökenli Doğu Slav dillerini konuşan etnik gruplara verilen addır. 9. yüzyılda Kiev Knezliği’ni oluşturan Doğu Slavları günümüzdeki Ruslar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar ve Rusinlerin ataları olarak kabul edilirler.

Günümüzdeki her üç Doğu Slav dili konuşan ülke de Eski Doğu Slavca dilini kendi dilinin atası kabul eder, dolayısıyla Eski Doğu Slavca dili, Rusya'da Eski Rusça, Belarus'ta Eski Beyaz Rusça, Ukrayna'da ise Eski Ukraynaca olarak tanımlanır.

İlk Vakayiname ya da Nestor Kroniği olarak da adlandırılan Geçmiş Yılların Vakayinamesi (Eski Doğu Slavcası: Повѣсть времѧньныхъ лѣтъ, Pověstĭ vremęnĭnyhŭ lětŭ, Rusça: Повесть временных лет, Povest’ vremennyh let, İngilizce:  Tale of Bygone Years) adlı belge, yaklaşık 850 ile 1110 yılları arasında Kiev Knezliği'nin tarihinden söz eder ve Doğu Slavları'nın tarihinin yorumlanmasında ilk kaynak olma önemine sahiptir. Ancak yazılışından 150 yıl önceki olayları aktardığından tam güvenilir bulunmaz. Başlangıçta 1113 yılında Kiev'de bir araya getirilmiştir. Kronikte 9. yüzyılın ikinci çeyreğinde Novgorod şehrinin, -Batılı kaynaklar tarafından da teyit edildiği üzere- Danimarkalı bir Lord olan Rurik isimli bir hükümdarın yönetimi altında bir knezliğin merkezi olduğu ve bu knezin oradaki Slav kabileleri tarafından hükümdarlık için davet edildiği efsanesi anlatılmaktadır.
Eski Slav yurdunun doğusunda bulunan Doğu Slavlarının yaşadıkları alanlar, Pripet havzası (Polesie), Berezina nehrinin aşağı kısmı veya Desna ve Teterev boyları ile Volinya çevresini içeriyordu. Milattan önceki devir Slavlarına ait herhangi bir kayıt yoktur. Slavlara milat sıralarında "Vened" denilirdi, daha sonraları, 6. yüzyılda Slavların bir kısmına "Ant" denilmeye başlandı. Antlar Dinyester ve Dinyeper boylarında yaşıyorlardı. Slavların bu kısmı diğerlerine oranla daha savaşçıydılar.

Geçmiş Yılların Vakayinamesi (Tale of Bygone Years), adlı derleme Doğu Slavlarının pagan inanışlarıyla ilgili de değerli bilgiler içeren başlıca kaynaktır. Eser 12. yüzyılın başında derlense de Kiev Knezliği'nin Hristiyanlığı kabul etmesinden önce yazılmış daha eski belgelerin kopyalarını ve referanslarını içerir. Slav tanrıları olan Perun ve Veles'ten, 10. yüzyılda Doğu Slavlarının pagan yöneticileri ve Bizans İmparatorları arasında yapılan barış anlaşmalarından söz edilmektedir. Daha sonra vakayinameci Nestor, İ.S'dan sonra 980 yılında Prens Vladimir tarafından oluşturulan panteon hakkında bilgi verir. Panteon'da, Hors, Dajdbog, Stribog, Simargl ve Mokoş adlı tanrılar vardır. Vakayinamenin, İpatiyev bölümünde Yunan tanrısı Hephaistos'la özdeşleştirilen Svarog'dan da bahsedilir. Bir Doğu Slav destanı olan İgor Destanı'nın Veles, Dajdbog ve Hors'tan söz ettiği bölümler bulunur. Destanın yazıya geçirilmesi 12. yüzyılın sonlarına rastlar, ama eserin gerçekliği üzerine bazı tartışmalar vardır.

Buzhanlar, Ukraynalıların ataları. (Bazen Batı Slavları olarak da geçerler.)
Dregoviçler ya da Draguvitler, Beyaz Rusların ataları.
Drevlyanlar, Ukrayna ve Beyaz Rusların ataları.
Dulebler, Ukrayna ve Beyaz Rusların ataları.
Goryunlar, Ukrayna'da yaşayan bir etnik grup.
İlmen Slavları, Novgorod Slovenleri olarak da bilinirler, Rusların ataları.
Kriviçler, Rus ve Beyaz Rusların ataları.
Doğu Polyanları, Ukraynalıların ataları.
Polochanlar, Beyaz Rusların ataları.
Radimiçler, Beyaz Rus ve Rusların ataları. (Diğer adı Lekhitiç kavmi.)
Severyanlar, Bulgar, Ukrayna ve Rusların ataları.
Tivertsi, Ukrayna, Moldova ve Rumenlerin ataları.
Uliçler, Ukrayna, Moldova ve Rumenlerin ataları.
Volhinyanlar, Ukraynalıların ataları.
Vyatiçler, Rusların ataları. (Batı mı yoksa Doğu Slavları mı oldukları yönünde kaynaklar tartışmalıdır.)
Beyaz Hırvatlar, Ukraynalıların ataları.

Modern Doğu Slav halklar ve etnik/alt etnik gruplar:

Beyaz Ruslar
Litvinler
Ruslar
Lipovanlar
Polekhler
Pomorlar
Vyatiçler
Rusinler
Boykolar
Hutsullar
Lemkolar
Pannon Rusinleri
Ukraynalılar
Ara gruplar
Kazaklar (Rus-Ukraynalı-Beyaz Rus)
Goryunlar (Rus-Ukraynalı-Beyaz Rus)
Poleşuklar (Beyaz Rus-Ukraynalı)

Slavlar
Güney Slavları
Batı Slavları
Antalar
İlk Vakayiname
Nikon Kroniği

Şir Muhammed Duvalı, Erken Dönem Rus Kroniğinde İslam Algısı, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012, 21, 115-132.
Chadwick, Nora Kershaw (1946). The Beginnings of Russian History: An Enquiry into Sources. Cambridge University Press. ISBN 0-404-14651-1. 
Velychenko, Stephen (1992). National history as cultural process: A survey of the interpretations of Ukraine's past in Polish, Russian, and Ukrainian historical writing from the earliest times to 1914. Edmonton. ISBN 0-920862-75-6.
Velychenko, Stephen (2007). "Nationalizing and Denationalizing the Past. Ukraine and Russia in Comparative Context". Ab Imperio (1).

Ehl-i Hak, Yarsanilik veya Kaka'ilik (Kürtçe: یارسان‎, Yarsan, Farsça: اهل حق‎; "Ahli haq" "Hakikat ehli"), 14. yüzyılın sonlarında İran'ın batısında Sultan Sahak tarafından kurulan senkretik bir dini öğretidir. Takipçilerinin genelini Kürtler oluşturur. Yarsanilik, merkezi metni Kelâm-ı Serencâm olmakla birlikte, Kızılbaşların metni olan Buyruk (İmam Cafer Buyruğu) ve Bektaşilerin metni olan Velâyetnâme'den oldukça etkilenmiştir. Kelâm-ı Serencâm Goranice, Buyruk ve Velâyetnâme ise Türkçedir.
Toplam Ehl-i Hak nüfusunun 2 milyon ila 3 milyon arası olduğu tahmin edilmektedir. Esas olarak batı İran ve doğu Irak'ta bulunurlar ve çoğunlukla etnik Goran Kürtleridirler, ancak daha küçük gruplar halinde Türk, Fars, Lur, Azeri ve Arap inananları da bulunur. Irak'taki bazı Yarsanilere Kaka'i denir. Yarsaniler, bazen aşağılayıcı bir şekilde "Aliilahiler" veya "Aliyyullahiler" olarak da adlandırılabilirler. Birçok Yarsaninin, İran'daki İslami yönetimin baskısı nedeniyle dinlerini sakladığı tahmin edilir ve bu yüzden nüfuslarının kesin istatistikleri bulunmamaktadır.
Ehl-i Hak, çoğunlukla Goranice yazılmış ayrı bir liturjiye sahiptir. Bununla birlikte, çok az sayıdaki Yaresani Goranice'yi (Zaza-Gorani şubesine ait bir Kuzeybatı İran dili) konuşabilir çünkü ana dilleri, genellikle Kürt dillerinin diğer iki koluna ait Güney Kürtçe ve Soranice'dir. Kutsal kitapları, Sultan Sahak'ın öğretileri temel alınarak 15. yüzyılda kaleme alınan Kelâm-ı Serencâm'dır.
Yarsaniler, güneş ve ateşin kutsal varlıklar olduğuna inanır ve eşitlik, saflık, doğruluk ve birlik ilkelerini takip ederler, bu da bazı araştırmacıların bu dinde Mitraik kökenleri olduğunu düşünmesine sebep olmuştur.
Yarsanizm, doktrini ve ritüelleri büyük ölçüde gizli olduğu için tarihi kitaplarda çok az yer almaktadır. Yarsanizm'in takipçileri ritüellerini ve törenlerini gizlice yerine getirmişlerdir, ancak bu Yarsanilerin birçoğunun yüzyıllar boyunca İslami veya diğer yönetimler tarafından hedef gösterilmelerini engellememiştir. Bu öğretinin takipçileri, İran'daki İslam Devrimi'nden sonra Yarsani toplumu üzerindeki baskının arttığını ve 30 yıldan fazla bir süredir yoksun bırakıldığını ve ayrımcılığa uğradığını iddia etmektedir.
Ehl-i Hak erkeklerinin alametlerinden biri de bıyıktır, çünkü Ehl-i Hak'ın kutsal kitabı Kelâm-ı Serencâm, dini ayinlere katılmak için her erkeğin bir bıyığı olması gerektiğini söyler.

İslam peygamberi Muhammed’in ölümünden sonra meydana gelen Osman bin Affan'ın öldürülmesi, Cemel Muharebesi, Sıffin Muharebesi ve Kerbela Katliamı gibi bazı olaylar Müslümanlar arasında etkileri günümüze kadar devam eden bazı çatışmalara neden olmuştur. Bu ihtilafların neticesinde Müslümanlar Sünnilik ve Şiilik olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştır. Tarihi süreçte muhalif siyasal hareket olarak ortaya çıkan Şiilik, daha sonra dini bir harekete dönüşmüştür.
Başta Irak ve İran olmak üzere geniş bölgelerde yayılma fırsatı bulan Şiilik, zaman içinde Zeydilik, İsnâaşeriyye, İsmaililik ve İmamiye gibi farklı dallara ayrılmıştır. Ayrıca bu dört ana meshebin haricinde, Ali bin Ebu Talib'e ilahlık veya peygamberlik atfeden kimi heterodoks inanışlar da ortaya çıkmıştır. Kadim Hint-İran dinlerinden etkilenip, inanç sistemlerine enkarnasyon ve reenkarnasyon kavramlarını dahil eden ve Şiilikten önemli ölçüde etkilenmiş olan bu inanç sistemleri İslami literatürde Gulat(Galiyye) olarak isimlendirilir.
Ehl-i Hak hagiografilerine göre cemaatin kurucusu Sultan Sahak’tır. Irak’ın kuzeyinde Süleymaniye kentine bağlı olan Şehrizor bölgesinde Musa el-Kâzım soyundan dünyaya geldiğine inanılan Sahak, İran’ın batısındaki Avroman’a taşınmış ve cemaatin günümüze kadar ulaşan inanç sistemini kurmuştur. Avroman, Yaresanlarca kutsal kabul edilip bugün dahi ziyaret edilmektedir. Aynı zamanda cemaat mensupları inançlarının temelini genellikle ünlü sufi Behlul Dana’ya dayandırmaktadır.
Ehl-i Hak ismi ilk defa 19. Yüzyılda Fransız diplomat ve yazar Arthur de Gobineau tarafından kullanılmış, kendi aralarında Yaresan, San, Taife-ye San isimlerini kullanmayı tercih ettikleri belirtilmiştir. İranlı araştırmacı M. Reza Hamzeh’ee tarafından yazılan “Yaresan (Ehl-i Hak)” isimli kitapta cemaatin beş dönemde şekillendiği belirtilmektedir. Kitaba göre 8. yüzyılda yaşamış Behlül Dana ile ortaya çıkan bu inanç Şah Fezl, Baba Serheng, Şah Hoşin ve son olarak 15. yüzyılda yaşamış olan Sultan Sahak ile birlikte dinsel örgütlenmesini tamamlamıştır. Ehl-i Hak mezhebinin kurucusu, kimi kaynaklara göre 1025-1027 yıllarında Luristan'da doğan, “Baba Hoşin, Şah Hoşin” unvanıyla anılan Mübarek Şah, bazılarına göre ise 14. yüzyılda yaşamış olan Sultan Sahak'tır.

İslâmî kişiliklerden Ali bin Ebî Tâlib'in gerçek halife, yani ilk İmam olduğunu gören İslamî bir toplumdur. Şiî İslâm başta olmak üzere tasavvuf akımlarından etkilenmiştir. Bazı bilim insanları, özellikle Batı İran ve genel olarak İran'da antik zamanlarda, yani Safevî Hanedan döneminde yaygın olan din öğeleri sebebiyle Ehl-i Hakk'ın Safevî temel olarak sayılabileceği dinî düzen olarak dile getirirler. Bunun bir kanıtı olarak da, Ehl-i Hakk ile ortadoğu'daki Şiîlik ile ortak noktaları mevcuttur. Her ikisinin de Safevî Hanedan dönemine dayanan köken almış oldukları öne sürülmektedir.

Açıklama 1: (*) Bir baba olmaksızın, Eşeysel Üreme ile bir bakireden doğanlar.Açıklama 2: (**) Bir anne olmaksızın doğanlar.
Not: Birinci evrenin tüm avatarları Eşeysel Üreme yolu ile doğmuştur.

Ehl-i Hakk'taki temel ibâdetlerden birisi, "Cemhâne" adı verilen ibâdethânelerde yapılan Âyin-î Cem'dir. Anadolu Alevîliği'ndeki Cem ile aynı adı taşıyan ve liturjik benzerlikler de barındıran bu ibâdet şeklinde, inananlar bir araya gelerek belirli dualarları okurlar. Bazı "Ehl-i Hakk" geleneklerine göre ise, yılda en azından 17 kere "Ehl-i Hakk Cemi" yapılması gerekmektedir. Ayrıca Ehl-i Hakk Âyin-î Cemi'ni müteakip, bir hayvan kurban edilmesi ve bu kurban etinin yenilmesi de ibâdetin önemli bir ritüel kısmını oluşturmaktadır.

İran'da başta İran Kürtleri olmak üzere, Fars ve Türkmen inanç mensupları da bulunmaktadır. Coğrafik olarak en çok Kermanşah (Kirmaşah), Güney Taberistan (İran), Batı Hemedan, Kuzeybatı Horasan ve Kuzey İlam bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bunun dışında ise, İran’ın başka yörelerinde dağınık olarak yaşayan "Ehl-i Hakk" toplulukları da mevcuttur. Kürdistan Bölgesi’nde de seyrek olarak var olan "Ehl-i Hakk" toplulukları, bu yörelerde "Kakaî" adıyla anılır.

Ali'den beri var olan ve Kürt Gorani geleneğine göre kurulan Ehl-i Hakk Tarîkatı'nın On Dokuzuncu yüzyıl başlarında liderliğini üstlenen kişi "Hacı Ni'metullâh" idi. Daha sonra ise onun oğlu olan ve 1966 yılında kitapları Osmanlı Türkçesi'ne çevrilen ve Kürt dinî musikisine kazandırdığı pek çok besteleriyle meşhur olan "Nur Ali Şâh Elâhî" (Doğumu: 1895 - Ölümü: 1974) başa geçti. İran'da Humeyni devriminden sonra Ni'metullâh'ın torunlarından biri olan "Muhammad Mokrî" (Doğumu: 1921 - Ölümü: 2007) Humeyni tarafından Sovyetler Birliği Büyükelçiliği görevine atandı. Seyyid Ahmed el-Berzencî "Ehl-i Hakk Tarîkatı" mensubu idi. Bugün Musul, Erbil ve İran'da Ehl-i Hakk'ın çok güçlü temsilcileri vardır. Elitist bir tarîkat olan Ehl-i Hakk'ın üyeleri havassa dayanır, yani seçkin şahsiyetlerden oluşmaktadır. Kız çocuklarına dinî bilgilerin yanı sıra gündelik hayatta ayakta durabilmeleri için gerekli olan pozitif bilimleri de öğretme hususunda özen göstermeleriyle tanınmaktadır. Örneğin, Ni'metullâh'ın kızı Melekcan Nemâti tanınmıştır. İran'da ortadoğu bölgesinde etkinliği olan bu tarîkatın temelleri İslâm-Bâtınîliği üzerine inşa edilmiştir.

Ermeni-Frigler Bronz Çağı ve Bronz Çağı Çöküşü dönemlerinde, Batı Asya'nın (özellikle Küçük Asya ve Ermeni Dağlık Bölgesinin) varsayımsal insanlarıdır. Terim, hem Friglerin hem de Proto-Ermenilerin dilsel ve ortak soy atasını tanımlar. Dolayısıyla Ermeni-Frigler; Ön-Yunanların, Antik Makedonların, Friglerin ve ayrıca Ermenilerin de ortak ataları olan çok daha eski Greko-Frigler'in aynı zamanda da torunları olacaklardır.

Bu varsayımsal topluluğun kökenlerine dair, birbiriyle çelişen iki çeşit görüş ve iddia vardır.

Antik Yunan tarihçi Herodot, Ermenilerin Frigyalı sömürgeciler olduğunu belirtir. (Ermeniler Frigler gibi kuşanmışlardı (onlar) Frig sömürgecileriydi... Ἀρμένιοι δὲ κατά περ Φρύγες ἐσεσάχατο, ἐόντες Φρυγῶν ἄποικοι 7.73) Frigya, Demir Çağı döneminde Batı ve Orta Anadolu'nun büyük bir kısmını kapsıyordu ve Antik Yunanlara göre Frigler Balkanlar da Briges adıyla görülmüşlerdi. Bu Antik Yunan ve Herodot ifadeleri bazı tarihçilerin Ermenilerin de Balkanlar'dan geldikleri şeklindeki tezleri öne sürmelerine yol açtı. Dyakonov; Friglerin ve Proto-Ermenilerin (MÖ 13. ve 12. yüzyıllar civarında) Bronz Çağı Çöküşü esnasında doğuya doğru göç ettiklerini teorileştirdi. Bu teori, Proto-Ermenilerin Asurlular tarafından Muşkiler adıyla tanındıklarını ve Ermeni halkını oluşturmak için yol boyunca Luviler ile beraber, Hurri-Urartu dillerinin konuşmacıları da dahil olmak üzere, Ermeni Yaylası'nın eski nüfuslarıyla harmanlandıklarını ileri sürer. Döneminin Asur kaynakları Muşkileri Frigler ile özdeşleştirir; Ancak buna müteakip Yunan kaynakları ise Frigler ile Mosçoiler (Muşki'nin bir çeşitlemesi olsa da) arasında ayrım yapar.
Bazı çağdaş araştırmacılar Herodot ve Dyakonov'un tam aksi yönünde, erken bir Ermeni-Frig nüfusunun Ermeni Yaylaları'ndan kaynaklandığını ve sonrasında bazı Friglerin batıya doğru göç ettiklerine inanmaktadır.
Bazı âlimler ise en azından MÖ 2. binyılın sonlarından itibaren, Ermeni Dağlık Bölgesinde Proto-Ermenilerin varlığını kanıtlayacak bir biçimde, Proto Ermeni dilinden, Hititçe ve Urartuca'ya dilsel ödünçlemeler (ermenizmler) olduğuna dair kanıtların var olduğunu ileri sürer.

Ermeni-Frig terimi, aynı zamanda Frigler ve Ermeniler tarafından konuşulan dilleri de içerecek bir şekilde varsayımsal bir dil dalını (bkz.klad) tanımlamak için de kullanılır. Hint-Avrupa dil ailesinin ya doğrudan bir kolu veyahut önerilen Greko-Ermeni-Aryan veya Ermeni-Aryan dallarının bir alt dalı olacak şekilde konumlandırılır. Bu hipoteze göre Proto-Ermenice, Frigce ile ortak bir atadan geliyordu ve onunla çok yakından ilişkiliydi.
Proto-Ermenice zamansal süreçte dilsel evrim ile Frigce'den uzaklaşmış ve aynı zamanda da Hurri-Urartu dillerinin alt tabaka etkisi ile de farklılaşmıştır. Frigce hakkında çok az şey bilindiği için sınıflandırma zordur ve Proto-Ermenice tartışmalı bir biçimde Yunanca ve Hint-İran dilleri ile beraber, bir alt grup oluşturur.

Karşıt argümanlı dilbilimciler, bu iki dilin bazı özellikleri paylaştığını söylemelerine rağmen, Ermenice ile Frigce arasındaki çok yakın ilişkiyi tamamen reddettiler. Frig dili günümüzde Ermeniceden çok Yunanca ile yakından ilişkili bir kentum dili olarak sınıflandırılırken, Ermenice özellikle satem bir dildir. Son genetik araştırmalar, Tunç Çağı Çöküşü sırasında veya sonrasında (Dyakonov'un önerdiği gibi) Balkan coğrafyasından, Ermeni Yaylası'na giren bir topluluk için herhangi bir arkeolojik ve genetik kanıt olmadığını da göstermektedir.
Bazı bilim insanları, Muşkilerin (ister Ermenice veya isterse başka bir dil konuşsunlar) Kafkasya bölgesinden geldiklerini ve batıya doğru hareket ettiklerini öne sürdüler.

Proto-Ermenice
Ermeni hipotezi
Greko-Ermeni
Greko-Aryan
Trialeti-Vanadzor kültürü
Deniz Kavimleri
Muşkiler / Luviler
Paleo-Balkan dilleri
Urartular

Ermeni hipotezi, Proto-Hint-Avrupa halkının anavatanının "Anadolu'nun doğusu, Kuzey Mezopotamya ve Kafkaslar'ın güney kısımlarında" yer aldığını ve Proto-Hint-Avrupa dilinin (PHA) MÖ 5.-4. milenyum civarında bu bölgelerde konuşulduğunu öne süren bir hipotezdir. Varsayım, Gürcü Tamaz V. Gamkrelidze ile Rus dilbilimci Vyaçeslav İvanov tarafından 1985 yılında öne sürülmüştür. Terimde geçen "Ermeni" ismi, bir toponim olan Ermeni Yaylaları'na atıfta bulunmaktadır.
Her ne kadar Kurgan hipotezi Proto-Hint-Avrupalıların kökenleri ve anavatanlarını açıklamak için genel kabul edilen varsayım olsa da, yeni DNA araştırmaları bu kavmin kökenlerini Kafkasya bölgesine koyan varsayımlara olan ilgiyi arttırmıştır. Hipoteze göre Proto-Anadolu dilleri PHA'dan MÖ 4000 öncesinde ayrılarak Anadolu'ya göç etmiş, daha sonraki aşamalarda ise Yunan-Ermeni-Hint-İranlılar, Kelt-İtalik-Toharlar ve Balt-Slav-Cermenler olarak adlandırılan üç farklı grup Hint Avrupa dillerinin Avrasya'daki yayılımını sağlamıştır.

Anadolu hipotezi
Kurgan hipotezi

Eski Latince (aynı zamanda İlk Latince ya da Arkaik Latince olarak bilinir) Klasik Latin Çağı'nda, yani MÖ 75 yılına kadar kullanılan Latin dilidir.

Latince dilinin sesbilim özelliklerinden biri sözcüklerin genel olarak -os ve -om ile (ilerleyen zamanlarda -us ve -um) bitiyor olmasıdır. Aynı zamanda "C" harfi hem C hem de G olarak kullanılmaktaydı. Bazı durumlarda kelimelerin sonundaki "s" harfi önüne "r" getirilerek değişime uğramıştır. Örneğin "honos" kelimesi "honoris" olarak değiştirilmiştir.

Forum kitabesi (MÖ 550)
Duenos kitabesi (MÖ 500)
Castor-Pollux (MÖ 500)
Garigliano Bowl (MÖ 500)
Tibur pedestal (MÖ 400)
Senatusconsultum de Bacchanalibus (MÖ 186)
Lapis Satricanus
Vase Inscription from Ardea
Carmen Arvale
Carmen Saliare
Scipionum Elogia

Sonu "a" harfi ile biten kelimelerin çekimleri. Sonu a ile biten kelimeler genelde "dişil" kelimelerdir. Birçok Latin dilinde kelimeler eril, dişil ve yansız olarak ayrılırlar.

Sonu "o" harfi ile biten kelimelerin çekimleri. Sonu "o" harfi ile biten kelimeler ya eril ya da yansızdırlar.

Hitap hâllerinin çoğul çekimleri iki şekilde yapılır: Bunun ilk kullanım şekli -ōm iken daha sonra Arkaik Latincede -ōsom olarak değişikliğe uğramıştır. Arkaik Latincedeki "r" harfinden "s" harfine değişimde olduğu gibi Klasik Latincedeki -ōrum şeklindeki bitişler daha sonra Arkaik Latincede -ōsom şekline dönüşmüştür.

Sonu "e" harfi ve "i" harfi ile biten üçüncü tip çekimler eril, dişil ve yansız bütün kelimeleri kapsamaktadır.

Kişi zamirleri Eski Latince eserlerinde en çok kullanılan dilbilgisi terimleridir. Belirtme ve çıkma hâllerinin çekimleri tam olarak birbirinin aynıdır.

Eski Latincede, tamlama zamirleri eserlerde sıkça ekullanılan kavramlardan biridir. Ancak birbirleriyle tutarsızlık göstermeleri bilginler tarafından daha sonra değiştirilmeleri ile sonuçlanmıştır.

Latincedeki fiil çekimleri arasında tutarsızlıklar bulunmasından dolayı kesin olarak kulanılan bir çekim türü bulunduğu söylenemez. Ancak Eski Latince oymaları üzerindeki eserlerden birçok Avrupa dili diyalekti ile çeşitli benzerlikler gözlenmektedir.

Galler mitolojisi (Galce: mytholeg Gymreig), Hristiyanlık öncesi Büyük Britanyalılara ait mitolojilerin günümüze kadar taşınan kalıntılardır. Bu mitler Llyfr Coch Hergest ("Hergest'in Kırmızı Kitabı"), Llyfr Gwyn Rhydderch ("Rhydderch'in Beyaz Kitabı"), Llyfr Aneirin ("Aneirin'in Kitabı") ve Llyfr Taliesin ("Taliesin'in Kitabı") gibi Orta Çağ Galler el yazmalarında büyük oranda değişime uğrayarak günümüze ulaşmışlardır.
Beyaz ve Kırmızı kitaplarda yer alan nesirler Mabinogion olarak adlandırılır. Bu ismi kitapların ilk çevirmeni Lady Charlotte Guest vermiştir ve sonradan gelen çevirmenler de kullanmıştır. Cad Goddeu ("Ağaçların Savaşı") gibi şiirler ve Trioedd Ynys Prydein ("Britanya Adası Üçlemeleri" veya "Galler Üçlemeleri") ile Tri Thlws ar Ddeg Ynys Prydain ("Britanya Adası'nın On Üç Hazinesi") gibi liste türü metinler de mitolojik unsurlar içerir. Bu eserler ayrıca Roma Britanyası sonrası dönemin geleneksel tarihini ve Arthur efsanesinin en eski sürümünü barındırır.
Galler mitolojisinin diğer kaynakları 9. yüzyıla ait Historia Britonum ("Britanyalılar'ın Tarihi") adlı Latince tarih derlemesi ve Monmouthlu Geoffrey'nin 12. yüzyıla ait Historia Regum Britanniae ("Britanya Kralları'nın Tarihi") adlı Latince kroniğidir.

Galyalılar, günümüzde genel olarak Fransa, Belçika, İsviçre ve İtalya’nın kuzey bölgelerini içeren Galya olarak tanımlanan bölgede Demir Çağından Roma Cumhuriyeti dönemine kadar  yaşayan Kelt kökenli bir halktır.
Arkeolojik olarak  La Tène kültürüne bağlıdırlar. MÖ 3.yüzyılda güneye doğru istila ve göç etmiş, önce Yunanistan daha sonra da Anadolu’ya kadar gitmişlerdir. MÖ 50 yılında Roma prokonsülü Jül Sezar tarafından Galya Savaşları adı verilen bir dizi savaş sonucu yenilgiye uğratılmışlar ve Roma kültürü tarafından asimile edilmişlerdir. Kavimler Göçü ile birlikte Roma egemenliğinin sona ermesinin ardından Galce, Latince ile kaynaşmıştır.

MÖ ilk bin yıl içinde Galya kültürü Kelt kültüründen farklılaşmaya başlar. Tunç Çağındaki MÖ 1300-MÖ 750 yılları arasındaki Urnfield kültürü Keltleri ayrı bir kavim olarak tanımlar. Sonra ortaya çıkan Hallstatt kültürü MÖ beşinci yüzyılda La Tène kültürüne evrilir. Akdeniz bölgesindeki Galyalılar bu dönemde Antik Yunanistan, Fenike, Etrüsk kolonileri tarafından etkilenir.
Galya toprakları önceleri Kymris daha sonra ise "Galyalılar" adı verilen kavim tarafından işgal edilir. Bu kavim MÖ altıncı veya beşinci yüzyılda Ren Nehri ve Tuna Nehri bölgesindeki Hercynian Ormanından gelmiştir. MÖ 390 yılında Brennus komutasındaki Galyalılar bu bölgeden ilerleyerek Allia Muharebesi'nde Roma birliklerini yenerek şehri yağmalamışlardır.
MÖ 280 civarında doğu bölgesi Galyalıları Ege kıyılarına yoğun bir şekilde gelmiştir. Bu dönemde Anadolu'ya giren Galyalılar sonradan Galatlar olarak adlandırılacaktır. Kuzey Avrupa'da kalan Galyalılar ise yoğunlukla tarımla geçimlerini sağlamakta ve yoğun nüfus merkezlerine sahip değillerdi.
Romalıların Galya'ya akınları MÖ 125 yılında başlar ve Gallia Narbonensis adı verilen bölümü ele geçirmesiyle sürer. Jül Sezar'ın MÖ 58 yılında başlattığı Galya Savaşlarının ardından tüm Galya MÖ 51 yılında fethedilir. Sezar'a göre bu dönemde bölgede öne çıkan diğer kavimler Aquitaniler ve Belgae olmuştur. Galyalıların asimilasyonunun ardından Galya-Roma karışımı bir kültür bölgeye hakim olacaktır.

Galya toplumu druid adı verilen din adamı sınıfı tarafından yönetilirdi. Druidler toplumda çok önemli bir konumda olmakla beraber karmaşık iktidar yapısının sadece bir parçasıdır. Her aşiretin bir ihtiyar meclisi ve bir kralı olurdu. Aşiret yönetimi her yıl yeniden seçilir ve kral adı verilen yönetici konseyi tarafından kontrol altında tutulurdu. Bu aşiret grupları birbirleriyle birleşerek aşiret birliklerini oluştururdu. Aşiretler kendi içlerinde belirli bir kararlılığa sahip olsa da genel olarak Galya toprakları siyasi olarak bölünmüş durumda olmuştur. Aşiretler arasında birlik ancak ortak düşman karşısında olmuş, çok nadiren Sezar işgaline karşı Vercingetorix gibi tek bir liderde simgeleşmişti. Bu dönemde bile Galyalılardan bazıları Roma ile uzlaşmayı seçebilecektir.

Galce, Galya'da Roma işgalinden sonra bölgede konuşulmaya başlanan Latince'den önce konuşulan bir Kelt dilidir. Sezar'a göre Roma işgalinden önce bölgede Aquitani dili, Galce ve Cermen dilleri konuşulmaktaydı. Galce; Kelt-İber dili, Lepontik dili ve Galatça ile akrabadır. Galce'nin MÖ altıncı yüzyılda Galyalılar bölgeye gelmeden önce konuşulduğu bilinmektedir.

Galyalılar bir tür animizm olarak tanımlanabilecek bir dine sahipti. Buna göre göller, ırmaklar, dağlar ve diğer doğal varlıklara hem maddi hem de ruhani bir özellik atfedilir, yarı tanrılaştırılırlardı. Ayrıca Galyalılar arasında hayvanlara tapınma da görülmüş, özellikle yaban domuzu kutsal bir hayvan olarak çeşitli yerlerde simgelenmiştir.
Galyalıların dinlerinde tanrı ve tanrıça sistemi karmaşıktır. Her aşiretin olduğu gibi her evin taptığı ayrı bir tanrı olabilirdi. Çoğunlukla Antik Yunan kaynaklı tanrılar bulunsa da toplam bir dini sistemden çok tapınma geleneği bulunuyordu.
Galya toplumunda önemli bir konumda bulunan druidler din konusunda da yetki sahibiydiler. Bir kişiyi aforoz edip toplumdan kovma yetkisine sahip olan druidler özellikle yönetici sınıfın dini eğitiminden de sorumluydular.

Asterix

Sezar'ın Galya ile ilgili yazdığı eser 1 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) 22 Mayıs 2011 tarihinde erişilmiştir

Georgius Tzul, Hazar Kağanlığı'nın son kağanı. 1016'ya kadar kağan olarak kalmıştır ve sonrasında ise, Hazar Kağanlığı yıkılmıştır. Georgius ise, bir Hristiyan adıdır.
1016-1019 yılları arasında Bizans'la iş birliği yapan Ruslar, Hazarlar'a saldırarak onların Tmutarakan'daki Hazar toprakları 1016-1019 yılları arasında Bizans imparatoru II. Basileios'un gönderdiği donanmanın yardımıyla Kiev Knezi I. Svyatopolk tarafından zaptedilmiştir. Bu savaştan Hazarların son hakanı olan Georgius Tzul esir edilmiştir. Hakan Hristiyanlığı kabul ederek Arbon unvanını almıştır. Çernigovlu Mstislav bundan sonra Tmutarakan'ın da knezi olmuştur.

Иванов С. А. Древнеармянское житие Стефана Сурожского и хазары // Хазары . - М. - Иерусалим, 2005. ISBN 5-93273-196-6
Kevin Alan Brook. The Jews of Khazaria. 2nd ed. Rowman & Littlefield Publishers, Inc, 2006.

Gothialı John (y. MS 791), Doros kalesinin Kırımlı Gotik metropolit piskoposu. 787'de Hazarları devirip kısa süreliğine Gothia'dan süren isyanın lideri idi. Doğu Ortodoks kilisesi tarafından aziz ilan edilmiştir.
Gothia'lı John, Got bir ailede Leon ve Fotina'nın oğlu olarak Partenit, Kırım'da dünyaya geldi ve orada büyüyüp piskopos oldu. Kudüs'e hacca gitti ve üç yıl orada kaldı. 758'de Gürcistan'da piskopos oldu. Daha sonra Gothia'ya dönüp Doros kalesinin metropolit piskoposu oldu.
787'de John, Gothia'daki Hazar hakimiyetine karşı bir isyan başlattı. Hazar garnizonu ve tudun Doros'tan kovuldu. İsyancılar ülkeye giden dağ geçitlerini de ele geçirdi. Ancak Hazarlar şehri bir yıldan kısa bir süre içinde geri almayı başardılar ve John, Phoulloi'de hapsedildi. John, buradan kaçmayı başardı ve Bizans İmparatorluğu yönetimindeki Amasra'ya sığındı. 791'de burada öldü. Cesedi, Partenit kentindeki Ayı Dağı üzerinde bulunan bir kiliseye getirildi ve burada kendisi için bir anıt inşa edildi. John, Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından aziz olarak kabul edildi. Anma günü 26 Hazirandır.

Vasiliev, Aleksandr A. Kırım'daki Gotlar. Cambridge, MA: The Mediaeval Academy of America, 1936.

Greko-Ermeni aynı zamanda Heleno-Ermeni) Proto Hint-Avrupa dili (PHA) sonrası, Yunan ve Ermeni' dillerinin varsayımsal ortak atasıdır, durumu İtalo-Kelt veya daha az varsayımsallı Baltık-Slav dilleri ile karşılaştırılabilir, genelde güvenilir bir hipotez olarak kabul edilmekle beraber, üzerinde tam bir fikir birliği yoktur, varsayımsal Greko-Ermeni'nin en erken evresi, Geç Proto Hint-Avrupa ve "Greko-Ermeni-Aryan" dan belki biraz geç, fakat çok da farklı olmayacak şekilde MÖ 3. binyıla tarihlendirilir.

Hipotez; Yunanca ve Ermenice arasındaki, eş asıllı sözcük sayısının, Ermenice ve diğer Hint-Avrupa dilleri arasındaki oranından, çok daha fazla olduğunu belirten, Danimarkalı dilbilimci Holger Pedersen'nin 1924 yılı çalışma kaynaklarına dayanır.Antoine Meillet 1920'lerin ortaların da, Ermenice ve Yunanca' üzerine yaptığı morfolojik ve fonolojik çalışmaları sonrası, Ermeni ve Yunan dillerinin ortak atasının, Proto-Hint-Avrupa dili içinde, coğrafi olarak çok yakın ve de bitişik lehçeler olması gerektiğini öne sürdü. Meillet'in hipotezi, (Esquisse d'une grammaire comparée de l'arménien classique) kitabı ile meşhur oldu.
Dilbilimci Georg R.Solta; bir Proto-Greko-Ermeni sahnesini varsayacak kadar ileri gitmez, ancak sözcüksel ve morfolojik açıdan, Yunan ve Ermeni dillerinin açık bir şekilde, çok yakından ilişkili diller olduğu sonucuna varır.Eric Hamp; Greko-Ermeni hipotezini desteklemekle beraber, Greko-Ermeni'nin erken proto aşaması olan (Heleno-Ermeni)'nin varlığını öngörmektedir. James Clackson ise Greko-Ermeni alt grubunun kanıtlarının, zayıf ve sonuçsuz kaldığını, Ermenicenin, önerilmiş olan daha büyük "Greko-Ermeni-Aryan" dil ailesi'nin içinde olması gerektiğine inanır.
Hipotezin değerlendirilmesi, yetersiz kanıtlanmış Frig dilinin analiziyle bağlantılıdır. Yunanca erken dönemlerden beri görünür olup, MÖ 3. binyılına dayandırılan, Proto-Yunan dilinin güvenli bir şekilde yeniden oluşturulmasına izin verir iken, Ermenicenin erken geçmişi belirsiz ve görünmez olmakla beraber yazılmış en eski metinler, MS 5.yüzyıla tarihlendirilmiş olan, Mesrop Maştots tarafından yazılmış Ermenice incil çevirilerdir. Ermenicenin, Yunan ve İran dilleri ile olan çok uzun süreli dil temasının, izlerini gösteren pek çok alıntı kelimeler mevcuttur ve Ermenice özellikle Satem bir dildir.
2005'te yayınlanan bir neşriyatta, Luay Nakhleh, Tandy Warnow, Donald Ringe ve Steven N. Evans'tan oluşan bir grup dilbilimci ve istatistikçi, Nicel filogenetik dilbilimsel"
yöntemleri karşılaştırdı ve Greko-Ermeni alt grubunun, 5 adet yöntemle desteklendiğini buldu. Maksimum parsimony, Ağırlıklı— ağırlıksız maksimum uyumluluk, Komşu-birleştirme) ve çokça eleştirilere maruz kalmış, dilbilimciler Russell Gray ve Quentin Atkinson tarafından geliştirilmiş olan İkili sözcük-kodlama" tekniği'dir
Birbiriyle ilinti ve de ilişkili olan diğer bir sorun ise, sadece Yunanca' ve Ermenicenin değil, Arnavutça, Antik Makedonca, Trakça, Daçya dili ve Frigce gibi bazı ölü dillerden oluşacak bir "Balkan Hint-Avrupa" alt grubunun olup olmadığıdır, G. Neumann, G. Klingenschmitt, J. Matzinger, J. H. Holst gibi, bilim adamları tarafından yapılan araştırmalarda tartışılmıştır. Balkan alt grubu da, Hans J. Holm'un leksikoistatistik yöntemiyle desteklenir. 

Birçok modern dilbilimci, Yunan ve Frig dillerinin, Ermenice ile olan yakınlığını abartılı bir şekilde savunan Greko-Ermeni hipotezini reddetmişlerdir.

Gözleve, Ukrayna'nın Kırım Özerk Cumhuriyeti'nde yer alan bir şehirdir.

Yakın tarihte Kırım, Osmanlı, Ukrayna ve Rusya hâkimiyet sınırları içerisinde kalan şehre bu medeniyetler farklı adlar vermiş olup hepsi de günümüzde hâlen kullanılmaktadır. Şehrin Türkçede yaygın olan ve kullanılagelen adı Gözleve olup Gezleve şeklinde kullanıma da rastlanmaktadır. Kırım Tatarcası adı ise Kezlev (Kırım Tatarcası: Кезлев) şeklindedir. Bu ad aynı zamanda Türkçede de kullanılmaktadır. Ukraynaca ve Rusçanın ikisinde ise kullanılan ad Yevpatoriya (Ukraynaca: Євпаторія, Rusça: Евпатория) iken bu ad zaman zaman bozularak Evpatorya, Evpatoriya yahut Yevpatorya şekillerinde de Türkçeye aktarılabilmektedir.

Bir Antik Yunan kolonisi olan ve geçmişte Kerkinitis (Κερκινίτης) adıyla anılan Evpatorya'ya ilk kez MÖ 500 yıllarında yerleşime açıldı. Pontus Kralı VI. Mithridates'in Kırım'ı ele geçirmesinden sonra şehrin adı, Eupator olarak değiştirildi. Kabaca 7. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar Hazar Kağanlığı'nın egemenliğinde kalan şehir, Güsliev (Güzel ev) olarak anılmaktaydı.
Evpatorya, daha sonra Kıpçakların, Moğol İmparatorluğu'nun ve Kırım Hanlığı'nın bir şehri olmuştur. Kırım Hanlığı döneminde Kırım Tatarları tarafından Kezlev olarak adlandırılan şehri Osmanlılar Gözleve olarak tanımlamaktaydı.

Gözleve Muharebesi

Hallstatt kültürü MÖ 8. yüzyıl ile 6. yüzyıl arasında Orta Avrupa'da (Avrupa'nın erken Demir Çağı) etkili olmuş olan döneme verilen ad. Kendisinden önce (MÖ 12 yüzyıl) bölgede etkili olan Urnfield kültüründen doğmuş ve kendisinden sonra Orta Avrupa'da gelişen La Tène kültürünün doğmasında etkili olmuştur.
6. yüzyılda Hallstatt kültürü, batıda Champagne-Ardenne'dan yukarı Ren ve yukarı Tuna boyunca doğuda Viyana çanağı ve Tuna ovasına kadar olan bölgede yer alıyordu. Bölgenin kuzey sınırları Main Nehri, Bohemya ve Küçük Karpatlar ile, güney sınırları ise İsviçre Platosu, Salzkammergut ve Aşağı Styria'ya kadar uzanır.
Kültür adını Avusturya, Salzburg'un güneydoğusundaki Salzkammergut'da göl kenarında bulunan Hallstatt köyünden almıştır. Kültür genellikle batıdaki Proto-Keltler ve Keltler ile ve doğuda ise İliryalılar ile ilişkilendirilir.

Hanukkah ben Obadiah ya da Hanuka ben Bulan muhtemelen 9. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar hüküm süren bir Hazar hükümdarıydı. Hanuka, Obadiah'ın kardeşiydi ve yeğeni Hizkiya'dan sonra tahta geçen oğlu I. Manasse’nin yerine tahta geçti. Onun saltanatına ait hiçbir ayıt günümüze ulaşamamıştır fakat Hisdai ibn Shaprut ile Hazar kralı Joseph arasındaki Hazar Yazışmalarında kendisinden bahsedilmektedir. Diğer Bulan hanedanı üyelerinde olduğu gibi, Hanuka'nın kağan mı, yoksa kağan beyi mi olduğu da belli değildir. fakat çoğu tarihçi ikinci olasılığa yönelmektedir. Adının geçtiği tek belgenin tarihsel gerçekliği ve doğruluğu da sorgulanmaktadır.
Hanuka'nın yerine oğlu İshak geçmiştir.

Kevin Alan Brook . Hazarya Yahudileri. 3. baskı. Rowman ve Littlefield Publishers, Inc, 2018.978-1-5381-0342-5ISBN 978-1-5381-0342-5
Douglas M. Dunlop, Yahudi Hazarların Tarihi, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1954.
Norman Golb ve Omeljan Pritsak, Onuncu Yüzyılın Hazar İbranice Belgeleri. Ithaca, NY: Cornell University Press, 1982.

Hazar Yazışmaları, 950'ler veya 960'larda, Córdoba halifesi III. Abdurrahman'ın dışişlerinden sorumlu sekreteri Hasday bin Şaprut ile Hazar kağanı Yosef arasında gerçekleşen mektuplaşmalardır. Hazarlar tarafından yazılıp da günümüze kadar gelen az sayıdaki belgelerden biri olup Hazar tarihi hakkında bilgi sunan ender kaynaklardandır. Bu mektuplaşmalardan hem Hazarların din değiştirmesiyle ve gelecek nesillerde yarattığı getirisi ile ilgili hem de güçlü bir ordusu olup diğer devletlerden vergi toplamasına rağmen bir nesil içinde 969'da devletin çöküşüyle ilgili bilgi toplamak mümkündür.

Mektuplaşma, Endülüs Emevi Devleti'nin halifesi III. Abdurrahman'ın dışişlerinden sorumlu sekreteri Hasday bin Şaprut tarafından başlatılmıştır. Geniş bir ağı ve hemen hemen sınırsız kaynakları olan Hasday Horasanlı tüccarlar tarafından Hazarların varlığıyla ilgili bilgi edindi. Hasday'ın Hazarlar ile ilgili bilgisi olmaması (veya bilmezlikten gelmesi) garip bir durumdur çünkü Yosef Kağan'ın mektubunda iki toplum arasında daha önce irtibata geçildiği ima edilmiştir.
Hasday'ın ilk ulağı Konstantinopolis'e kadar vardı fakat Bizans otoriteleri ulağın daha öteye gitmesine izin vermedi. Ulak, şehirdeki bir Hazarlı tarafından Hasday'a yazılmış bir mektupla (bu mektup muhtemelen Schechter Mektubudur) geri döndü. En nihayetinde mektup Hırvat elçiliği aracılığıyla Almanya'dan Isaac ben Eliezer ulak olarak kullanılarak Hazarya'ya gönderildi.
Yosef'in cevabında Hazar tarihi ve zamanın (960'lar) sosyopolitik ve ekonomik durumuyla ilgili bilgiler mevcuttur. Ardından Hasday'ı Hazarya'ya davet etmesine rağmen muhtemelen bu davet kabul edil(e)memiştir. Bu yazışmaların günümüzde küçük farklılıklarla üç versiyonu bulunur.

Ben, Ezra oğlu İshak oğlu Hasday, Sefarad'da Kudüs'ten sürülen Yahudilerden olan, asil Kralımın hizmetkarıyım, onun önünde boyun eğerek siz Majesteleri huzurunda uzak diyarlardan secde ederim. Sükunetiniz ve ihtişamınız huzurunda memnuniyetimi sunar, kollarımı cennetteki Tanrı'ya uzatarak İsrail'deki hükümdarlığınızın uzunca sürmesini dilerim...
Bana merhamet eden iyiliksever Tanrı'ya şükürler olsun! Dünya kralları, onun [Aburrahman'ın] iştihamını ve kudretini bilenler, ona hediyeler gönderirler, teveccüh etmek için pahalı hediyeler sunarlar, bu krallar arasında Franklar Kralı, Almanlardan olan Gebalim Kralı, Konstantinopolis Kralı ve diğerleri bulunur. Hediyeleri benim elimden geçer ve ben onlara geri hediye yapmakla sorumluyum. [Birkaç dil bilen Şaprut bu adı geçen ülkelerin elçiliğine adanmıştır.] Dudaklarım, şimdiye kadar layık olmamama rağmen bana karşı merhametini esirgemeyen, Cennetin Tanrısına şükranlarımı sunsun!
Bu hükümdarlıklardan hediye getirmek için gelen büyükelçilere her zaman, sürgünden arda kalan, esaretten takati kalmamış ve huzur bulamamış kardeşlerimiz İsrailoğulları'nın selametiyle ilgili bir haberleri var mı diye sorarım. [Hevesle "Kayıp On Kabile" bir yerlerde bağımsız bir devlet olarak var olup olmadığını bilmek istiyordu.]
Horasanlı [Hazar Denizi'nin güneydoğusundaki topraklar] ticari temsilciler bana el-Hazar adında bir Yahudi krallığından söz ettiler. Ama ben bu sözlere, onlar benim iyi niyetimi kazanmak için bunları söylediklerini düşündüğümden, inanmadım. Bunu merak ediyordum, ta ki Konstantinopolis elçileri krallarından bizim kralımıza hediyeler ve bir mektup getirmek için geldiklerinde onlardan bu konuyla ilgili bilgi alana kadar,
Bana cevap verdiler: "Bu tamamen doğru ve krallıklarının adı el-Hazar. Konstantinopolis'ten deniz yolculuğuyla on beş gün, ama karadan birçok ulus araya girer; şimdi hükümdarlık yapan kralın adı Yosef'tir; gemileri bazen onların ülkesinden bizimkine balık, deri ve çeşitli eşyalar getirirler [Büyük tüccar olan Hazarlar eşyalarını kuzeydeki Rus-Slavlardan tedarik ediyordu.] Onlar bizim müttefiğimiz ve tarafımızca saygı duyulmaktadır; elçilikler ve karşılıklı hediyelerle iletişim halindeyiz; çok güçlüler; ara sıra seferlere çıkan büyük ordulara sahipler." Bu raporu duyduğumda cesaretlendim ve umudum tasdiklendi. Bunun üzerine cennetin Tanrısı huzurunda secde ettim. [Hasday mutluydu çünkü böylece Hristiyanlar artık Yahudiler İsa'yı inkar ettikleri için vatan sahibi olamayacaklarını söyleyemeyecekti.]
Asil kralımın, ailesinin ve hanedanlığının sağlığı için dua ederim ve saltanatı sonsuza dek sürsün. Kendisinin ve oğullarının günleri İsrail'in ortasında uzunca sürsün!

TÜRK, KRAL AARON'UN OĞLU KRAL YOSEF'İN MEKTUBU - EZRA OĞLU İSHAK OĞLU HASDAY, YARADANI ONU DEVLETİNİN BAŞINDA TUTSUN
...Güzel sözlerle dolu mektubunuz elimize Almanya topraklarından bir Yahudi olan Eliezer oğlu İshak tarafından ulaştırıldığını bildirmeyi arzu ederim [İshak mektubu Almanya, Macaristan ve Kiev Knezliği üzerinden Hazarya'ya ulaştırmıştır.] Bizi mutlu ettiniz, anlayışınız ve bilgeliğiniz bizi hoşnut etti... Bu sebeple atalarımızın bir zamanlar kurduğu diplomatik ilişkileri yineleyelim ve bunu çocuklarımıza miras bırakalım. [Yosef Hazarların bir zamanlar İspanyol Araplarla diplomatik ilişkileri olduğuna inanmaktadır.]
Mektubunuzda ayrıca sordunuz:"Hangi halktan, hangi aileden, hangi kabiledensiniz?" Biliniz ki Yafes'in soyundan Togarma'nın torunlarıyız. [Yahudi literatüründe Togarma bütün Türk halkları'nın babasıdır.] Aile ağacı kitabında Togarma'nın on oğlu olduğunu buldum. İsimleri şunlardır: En büyüğü Uygur, ikincisi Dursu, üçüncüsü Avar, dördüncüsü Oğuz, beşincisi Basili, altıncısı Torniak, yedincisi Hazar, sekizincisi Zagora, dokuzuncusu Bulgar, onuncusu Sabir. [Bunlar Karadeniz ve Hazar Denizi çevresinde yaşadığına inanılan efsanevi kişilerdir.]
Elimdeki kayda göre atalarımızın sayısı az olmasına rağmen, Tanrı'ya şükürler olsun, [Tanrı] onlara, kendinden güçlü ve büyük ordularına savaş ardına savaşa devam etmesi için güç, kuvvet ve kudret verdi. Tanrı'nın yardımıyla onları dışarı sürüp ülkelerini işgal etti. Bazılarına bugün bile zoraki işçilik yaptırılmaktadır. Şimdi yaşadığım topraklar [Volga kenarında] eskiden Bulgarlarındı. Atalarımız, Hazarlar, gelip onlarla savaştılar ve her ne kadar Bulgarların sayısı sahildeki kumlar gibi idiyse de Hazarlara karşı koyamadılar. Böylece ülkelerini bırakıp kaçtılar ve Hazarlar onları Tuna Nehri'ne kadar kovaladı. Bugün bile Bulgarlar Tuna'da kamp kurmuşlardır ve Konstantinopolis'e yakındır. Hazarlar onların topraklarını halen işgal etmektedir.
Bunun ardından, birkaç nesil geçtikten sonra Bulan adında bir kral başa geçti. Bilge ve Tanrı korkusu olan biriydi, Yaratan'a tüm kalbiyle güveniyordu. Cadıları ve putperestleri kovup O'nun kanatlarının gölgesine sığındı... Bunun akabinde şöhreti dört bir yana yayıldı. Onun adını duyan Bizans kralı ve Araplar delege ve elçileriyle birlikte ganimet, hediye ve dinini [Şamanizm'den Hristiyanlığa/Müslümanlığa] değiştirmek için bilgeler gönderdi. [Bizans ve Araplar Hazar Kağanını kendi dinlerine çekip Hazar ordularının kendi topraklarına askeri seferlerinin durdurulmasını umuyordu]
Ama Kral -ruhu Kral Tanrı tarafından hayat yumağına sarılsın- bilgeydi, bilgili bir İsrailoğlu çağırttı. Kral dikkatlice araştırıp inceledikten sonra bilgeleri kendi dinleri hakkında tartışmaları için çağırttı. Her bir bilge diğerinin fikirlerini çürüttüğünden ortak bir karara varılamadı. Kral bunu görünce dedi ki: "Evinize gidin, ama üçüncü gün bana geri dönün..."
Üçüncü gün bilgeleri çağırtıp onlara dedi ki: "Aranızda konuşun ve tartışın ve bana hangi dinin daha iyi olduğunu açıkça söyleyin." Aralarında tartışmaya başladılar ve bir sonuca varamadılar ta ki Kral Hristiyan rahipe sordu "Ne düşünüyorsun? Yahudilerin ve Müslümanların dinleri arasında hangisi tercih edilmeli?" Rahip cevapladı: "İsrailoğullarının dinleri Müslümanlarınkinden daha iyidir."
Kral ardından kadıya sordu: "Sen ne dersin? İsrailoğullarının dinleri mi yoksa Hristiyanlarınki mi tercih edilmeli?" Kadı cevapladı: "İsrailoğullarının dinleri tercih edilmeli."
Bunun üzerine Kral dedi ki: "Eğer öyleyse, ikiniz de kendi ağzınızla İsrailoğullarının dininin daha iyi olduğunu söylediniz, bu nedenle, Tanrı'nın rahmeti ve Kadiri Mutlak'ın gücüyle İsrail'in dinini seçiyorum, bu İbrahim'in dinidir. Eğer, kendisine güvendiğim ve kanatlarının gölgesine sığındığım Tengri yardım ederse sizin söz verdiğiniz para, altın ve gümüşü çalışmadan O verebilir. Siz ise şimdi topraklarınıza barış içinde gidin."
Günümüze dek biz bu inanca uyuyoruz. Allah-u Tekaddes'in yüzyıllarca zikredilsin! Atalarımın bu inanca girdiği o günden itibaren İsrail'in Tanrısı onların bütün düşmanlarını onlara tabi kıldı ve gerek Edom hükümdarları, gerekse İsmail oğullarının hükümdarları ve yeryüzünün (diğer) halklarının bütün hükümdarları, onların çevresinde yaşayan her halk ve kabileyi devirdi. Hiç kimse onların karşısında yükselemedi; onlar hepsi hizmet etmeye ve haraç ödemeye başladılar.!
Atalarım bu dine girdiğinden beri İsrail'in Tanrısı gerek Hristiyan, gerek Müslüman gerekse pagan hemen hemen her halktan ve dilden insanları alçalttı. O günden bugüne [yaklaşık 960] hiç kimse karşımızda duramadı. Hepsi vergi veriyor. [Bundan yaklaşık on yıl sonra Yosef I. Svyatoslav'a 969'da yenildi.]
Bulan'ın günlerinden [iktidarından] sonra başa onun neslinden olan Obadiah isimli kral başa geçti ve krallığı tekrar organize edip Yahudiliği uygun ve doğru şekilde yerleştirdi. Sinagog ve yeşivalar inşa ettirdi, Yahudi din adamları getirtip onları altın ve gümüşle ödüllendirdi. [Yahudi din adamları Bağdat ve Konstantinopolis'ten gelmiş olmalılar] Ona Tora, Mişna, Talmud ve ibadet düzenini anlattılar. Kral, Tora'yı seven ve ona hürmet eden biriydi. Tanrı'nın gerçek kullarından biriydi. Yüce Ruh ona huzur versin!
Onun ardından başa oğlu Hezekiya, ardından oğlu Menase, ardından Obadiah'ın kardeşi Hanuka, ardından oğlu İshak, ardından oğlu Zebulun, ardından oğlu Moşe, ardından oğlu Nissi, ardından oğlu Aaron, ardından oğlu Menahem, ardından oğlu Benyamin, ardından oğlu II. Aaron, ardından ben, kralların soyundan ve Kral Aaron'un oğlu Yosef, başa geçtik. Atalarımın tahtına bir yabancı oturamaz: babadan oğula geçer. Bu bizim geleneğimiz ve 

Hazarlar veya Hazar Türkleri, İdil (Volga) Nehri kıyıları ve Kırım yarımadası arasında imparatorluk kuran bir Türk halkıdır. Yahudi, Bizans ve Arap kaynaklarına göre, Hazar ülkesinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunun Uygur, Hazar, Ön Bulgar, Sabir ve Peçenek gibi Türk boyları olduğu bilinmektedir. Hazarların büyük bir bölümü 8. yüzyılda Museviliği benimsemiştir.

Hazarların etnik kökeni hakkında kesin bir kanıt olmamakla beraber bu konuda araştırma yapmış bazı SSCB'li tarihçilere göre, Kuzey Kafkasya'nın yerli halklarından biridir. D.M. Dunlop ve P.B. Golden adlı araştırmacılarsa Hazarların, Tiele veya Uygur soyundan geldiğini kabul etmektedirler. 558'den sonraki yıllarda Sasanîler'le savaşa girişmiş Kafkaslar'ın hakimi bir kavim olduğu bildirilen Hazarlar, (daha doğrusu Sabarlar) "Hazar" adı ile 586'da Bizans'ta iyice tanınmış, fakat aynı zamanda "Türk" olarak anılmışlardır. Çin kaynaklarında "Türk-Hazar" (T'u-küe Ho-sa-K'o-sa) adı ile zikredildiği ortaya çıkmışsa da Peter Golden, Hazarlar ile Uygurlar arasında bir bağlantı kurmanın mümkün olmadığını ve gerçek bağlantının Ogurlar arasında var olduğunu belirterek Dunlop'a karşı çıkmıştır. Bazı bilim adamlarına göre "Hazar" adı "gezgin" anlamına gelen -kaz kökü ve "adam" anlamına gelen er ekinden türetilmiştir. Eski Rus kayıtlarında Hazarlar "Beyaz Ugriler", Macarlar da "Kara Ugriler" olarak anılmaktaydı. Yunan tarihçi Günah Çıkartıcı Theofanis kayıtlarında, Hazarları "doğudan gelen Türkler" olarak ifade eder. Hazarca'nın, eski Türk dili ve Uygurca'nın etkisinde kalmış, Hunca ve Bolgarca gibi Türk lehçelerinin Oğur öbeğine bağlı bir lehçe olduğu görüşünde birleşen araştırmacılar da vardır. Hazarların çağdaşı olan Arap seyyah ve coğrafyacı İbn Havkal ve İstahrî, Hazar ismini; ne bir milletin, ne de bir halkın ismi olduğunu belirtip sadece başkenti İtil olan ülkeye verilen isim olarak nitelemişlerdir. Hayfa Üniversitesi'nden Dr. Simon Kraiz, Eylül 2008'de Hazarlardan kalma Samosdelka köyünde bulduğu yazılarda Hazarların; Ruslar, Gürcüler, Ermeniler ve diğer milletler hakkında birçok yazı yazdığını keşfetmiştir. Buna rağmen Hazarlar, kendileri hakkında neredeyse hiçbir şey yazmamışlardır.
Hazarları; Ak-Hazarlar ve Kara-Hazarlar olarak ikiye ayıran İstahrî, Ak-Hazarların çarpıcı bir yakışıklılığa, mavi göze ve kırmızımsı bir saça sahip olduklarını; bunun yanında Kara-Hazarların siyahımsı derili bir çeşit Hint olduğunu ileri sürer. Bununla birlikte, bilim adamları bunun bir ırk ayrımı değil, sosyal bir sınıflandırma olduğu konusunda fikir birliği içerisindeler. Buna göre, Kara Hazarlar aşağı tabaka, Ak Hazarlar ise soylular sınıfı ve kraliyet mensuplarıdır. Her ne kadar İstahrî'nin Ak ve Kara Hazarlar için yaptığı bu tanımının esasen bir sosyal sınıflandırma olduğu düşünülse de; o döneme ait başka kaynaklarda da Hazarların görünüşlerine dair benzer tanımlara rastlanmaktadır: İbn Rabbihî Hazarların açık tenli, siyah saçlı ve mavi gözlü olduğunu söyler. İbn Sa'd El-Mağribî de buna katılarak: "Onlar beyaz tenli, mavi gözlü, kızıl saçlı ve iri vücutludurlar." der. Ayrıca sahaf Nedîm de Türkler, Bulgarlar ve Alanlarla birlikte sıraladığı Hazarları "sarışın" olarak niteler. D.M. Dunlop'a göre bunlar kuzeyli insan tipinin tanımlarıdır. Ancak antropolojik çalışmalara göre yönetici sınıfın İç Asyalı olduğu ve Mongoloid olarak tabir edilen özelliklere sahip oldukları ortaya çıkmıştır.

Resmen ortaya çıkışları 626-627 yılları, yani Bizans İmparatoru Herakleios'un (h. 610-641) onlardan Sasani İran'a saldırıya geçmek için yardımcı kuvvet olarak 40 bin kişilik bir süvari birliği istemesi dolayısıyladır. Bizans İmparatorluğu ile bazı Hazar önderlerinin Tiflis surları altındaki görüşmesini anlatan metin Hazarlar'ın tarihleri için bir başlangıç sayılmaktadır.
Bizans İmparatoru III. Leon (h. 717-741) 733 yılında oğlu V. Konstantinos'u (h. 741-775) Hazar Kağanının kızı Çiçek ile evlendirdi.
7.-10. yüzyıllarda kuvvetli teşkilatı, canlı ticarî faaliyeti, dinî hoşgörüsü ve iktisadî refahı ile Kafkaslar ve Karadeniz'in kuzey düzlüklerinde îtil (Volga)'den Özü (Dinyeper)'ye, Çolman (Kama)'a ve Kiyefe uzanan sahada siyasi istikrar sağlayan Hazar hakanlığı Doğu Avrupa tarihinde büyük rol oynamış en önemli Türk devleti olarak görülmektedir. Hakanlığa ad veren Hazarların yukarıda gördüğümüz tarihî seyir dolayısıyla, Sabar Türklerinin devamı oldukları îslam yazarı El-Mesûdî (10. yüzyıl)'nin bir kaydı ile de kuvvet kazanmıştır.

Hazar Çalışmaları, Prof.Dr. Saadettin Gömeç [1]
Kenize Mektubu, Doç.Dr. Osman Karatay [2] 21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hazar Dili, Peter B. Golden [3]

Hint-Aryanlar, Hint-Aryan dilleri konuşan bir Hint-Avrupalı etnik ve dilsel gruptur. Hint-Aryan halklarının varsayımsal olarak kökenlerinin Orta Asya sınırlarının kuzeyinde yer almış Sintaşta ve Andronovo kültürlerine (ve Proto Hint-İranlılara) dayandığı, buradan Hint-Avrupalı olmayan Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi kültüründen dinî, dilsel ve kültürel açıdan etkilenerek Hint altkıtasının kuzeyine göç ettikleri düşünülmektedir. Göçlerin MÖ 1800 civarında, savaş at arabasının icadından sonra başlamış olduğu varsayılır. Bu dönemde Hint-Aryanlar ile İranî halkların birbirlerinden farklılaştığı tahmin edilmektedir. Göçlerin Levant bölgesine ve Hint altkıtasına doğru gerçekleştiği kabul edilmektedir. Christopher I. Beckwith'e göre Usunlar Hint-Aryan asıllı olup, bu halk Çin'e doğru başka bir göçün sonucunda ortaya çıkmıştır.
Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Nepal, Sri Lanka ve Maldivler modern Hint-Aryan halklarının yaşadığı bölgeleri oluşturmaktadır. Hint altkıtası dışında halklar geçmişte muhtemelen Batı Çin, Levant ve Anadolu'ya (Mitanniler) da yayılmış olmakla birlikte, çağdaş bir Hint-Aryan halkı günümüzde bu bölgelerde yerli olarak bulunmamaktadır.
Hint-Aryan dillerin, Hint-Aryan halklarının bölgeye toplu göçü yerine, bu halklara ait dini veya siyasi elit bir grup altında yerel halkların kültürel ve dilsel değişime uğrayarak bu dilleri benimsemesi vasıtasıyla yayıldığı öne sürülmektedir.

Aryan

Hint-Hitit veya Hint-Anadolu; var olagelmiş tüm Hint-Avrupa dilleri ve de Anadolu dillerini de içerisine alacak şekilde, bir bütünsel Hint-Avrupa terimine eş değer bir model olarak, ilk defa Amerikalı dilbilimci "Edgar H. Sturtevant" tarafından 1926 yılın da ortaya atılan ve tamamen hipoteze dayalı olan bir dil ailesidir.
Terim; "Hint"  ön eki ile Hint-Aryan veya İran kısmına atıfta bulunmaz, ancak geleneksel "Hint-Avrupa" terimi için ikoniktir, "Hitit" kısmı ise bir bütün olarak Anadolu dil ailesini ifade eder.
Edgar H. Sturtevant; Hitit (Anadolu dillerinin), Proto-Hint-Avrupa dilinin (PHA) yeniden yapılandırılmış formlarından daha fazla arkaik özellikler sergilediğini ve "Proto Hint-Avrupa" öncesinden, çok daha erken, ilkel bir aşamada ayrılmış olabileceğine dair atıfta bulunur.
Anadolu dilleri uzmanı dilbilimci Haig C. Melchert ise, "mevcut eğilimdeki Proto Hint-Avrupa dilinin evrimleştiğini, Anadolu'nun  tarih öncesi konuşmacılarının, Proto Hint-Avrupa konuşan topluluğun, geriye kalanından büyük oranda izole edilmiş olduğunu ve birçok ortak yenilikleri ise paylaşmadıklarını varsaymaktadır. Hitit ve Anadolu kuzenlerinin, "Proto Hint-Avrupa öncesi" zamanının, çok erken bir aşamasında ayrılarak, diğer Hint-Avrupa dillerinde kaybolan arkaizmleri korudukları, benzer bir şekilde ifade edilmektedir.
Hint-Hitit hipotezinin savunucuları, ayrılığın Hint-Avrupa dillerinin geriye kalan tüm dallarının yayılmasından birkaç bin yıl önce, muhtemelen MÖ. 7000 yılların'da olduğunu savunur. Bu bağlamda, Anadolu şubesinin  ayrılmasından önceki Proto dil, "Proto Hint-Hitit" (PHH) olarak adlandırılmaya uygundur. Buna istinaden, sonrası diğer tüm dalları birleştiren Proto-dilin ise, bir sonraki bölünme dalı olan (muhtemel Tohar) şubesine kadar "Proto Hint-Avrupa dili (PHA)" olarak adlandırılabilir.
Bu bir terminoloji meselesi olmakla beraber, Hipotez; Anadolu dillerinin, Hint-Avrupa dilleri ve geriye kalan dalları ile olan nihai genetik bağlantısını tartışmaz, sadece zamansal ayrılışların büyüklük sırasına ve de kronolojisine vurgu yapar.

Çözülmesinden hemen sonra Hitit ve Anadolu dilleri, Hint-Avrupa dili olarak sınıflandırıldı, geleneksel olarak Anadolu şubesinin diğer dallardan, daha erken ayrıldığına dair, Hint-Avrupa dil bilimi bünyesinde güçlü bir ittifak vardır. Kurgan hipotezi çerçevesinde, bölünmenin MÖ.4000'lerde meydana geldiği tahmin edilmektedir,
Hitit dilinde, daha sonra bu sınıflandırmanın uyumsuz hale gelmesine sebep olan pek çok arkaik unsurlara rastlanıldı ve Hitit'in eski özellikleri göz önüne alındığında "Proto Hint-Avrupa" dili (PHA) olarak kıyaslanmasına yol açtı. Hint-Hitit teorisine göre, (PHA) ve Anadolu dalı MÖ 7000 civarında ortak "Hint-Hitit" temel dilinden ayrılmıştı, bu tarihlendirme, en eski Hitit çivi yazısı tabletlerden  5.000 yıl önce ve de ilk Sanskrit'ten ise 6.000 yıl önce olduğu için sorunludur. Bununla birlikte, bu seçenek tüm Hint-Avrupa kronolojisini ve de  kabul edilegelmiş  (PHA)'nın dilsel görüntüsünü bozmuş ve bu nedenlede reddedilmiştir.
Anadolu dillerinin tamamen yok olduğu varsayımı da sorunludur, bazı temel   "(Aorist - geniş zaman/ süreye veya tamamlamaya atıfta bulunmadan eylemi ifade eden, fiil'in her zaman yapıldığını ve yapılmakta olduğunu veya yapılacağını belirten bir fiil kategorisi)"  gibi temel ortak özellikleri ile başta Yunanca olmak üzere  Ermeni ve Tohar dilleri ile açıkça ilişkilidir.
İsimlerin örnek paradigmaların'da  dişil cinsiyetin olmaması, canlı" bir ortak cinsiyet ile "cansız" bir kısır cinsiyet arasında bölünme, düşük bir ses sistemi, dava sisteminin çok fazla basitllik ve sadeliğe doğru eğilimi, daha az tipik Hint-Avrupa sözcük dağarcığı ve diğer çarpıcı özellikleri ile dönüşümlü ve de katmanlı bir arkaik enkaz olarak; gelecekteki gelişmelerin bir çekirdeği ya da sadece tipolojik olarak yabancı bir çevrede, belki göç yolunda veyahut Anadolu yerleşiminden sonraki, uzun süreli temaslardan kaynaklandığı şeklinde yorumlanmıştır.
Hint-Hitit hipotezinin önemli argümanlarından birisi ise, birçok Hint-Avrupa terminolojisinin, (tarımın beşiği Anadolu'da) özellikle  Hitit dilinde tarımda korunmasıdır. "Laryngeal teorisi", birçok ek nefes (Spirant) sürtünmelerin ve durdurma sisteminin Anadolu dilleri içinde, sadece Hititçe'de hayatta kaldığını kanıtlamıştır. (PHA)'dan miras kalan üç zıt durdurma ünsüz dizisini, Anadolu dilleri ikiye indirir. 
Hipotezin muhalifleri, genel olarak Anadolu kanıtlarına çok fazla ağırlık verildiğini düşünmektedir. Eleştirmenler, Anadolu grubunun "diğer tüm Hint-Avrupa" nın eşit bir kolu olarak değil, Hint-Avrupa dil ağacının diğer dil gruplarıyla aynı seviyede olması gerektiğine inanır. Başka bir bakış açısına göre ise, Anadolu alt grubu, Proto Hint-Avrupa dilinden nispeten geç, Aryan ile aynı zamanda ve hatta Greko-Ermeni şubesinden bile daha sonra ayrıldığı şeklindedir, özellikle Fransız Hint-Avrupa araştırmaları okulunda yaygın olan üçüncü bir görüş ise, genel olarak satem olmayan dillerde, mevcut benzerliklerin (Anadolu'da dahil olmak üzere, özel bir ata ilişkisini göstermek yerine, Hint-Avrupa dil alanındaki çevresel konumlarından ve de erken ayrılmalardan dolayı kaynaklandığıdır.
Antik Avrupa dilleri uzmanı, Katalan dilbilimci Ignacio Javier; "Anadolu dillerin'deki belli olguların arkeolojisini diğer Hint-Avrupa dillerine kıyasla yargılamanın zor olduğunu belirtmektedir, bununla birlikte genel olaylar dizisi, Hint-Hitit hipotezi çerçevesinde daha mantıklı bir açıklama oluştururken diğer hipotezler çerçevesinde, bazı olay ve olguların ise açıklanamaz bir şekilde kaldığını söyler.
PHA fiillerinin dağılımının hesaplanması, şimdiye kadar Hint-Hitit hipotezini doğrulamamıştır. 

Hint-Hitit dili, MÖ 7000 civarında Anadolu dilleri ve Proto Hint-Avrupa dallarına ayrılmıştır. (PHA) için geliştirme süreci, geleneksel model ile aynı olmaya devam etmektedir.

Geleneksel modelde, temel Hint-Avrupa dilleri, (PHA) temel dili biçimlendirerek oluşturuldu. Dilsel farklılaşma M.Ö. 3000 yıllarına dayanmaktadır.

Anadolu hipotezi
Ermeni hipotezi

Jasanoff, Jay H. (2003). Hittite and the Indo-European Verb. Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-924905-9. 
Melchert, H. Craig (2012). "The Position of Anatolian" (PDF). 24 Eylül 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Şubat 2020. 
Schmidt, Karl Horst (1992). Contributions from New Data to the Reconstruction of the Proto-Language. In: Edgar Polomé and Werner Winter, eds. Reconstructing Languages and Cultures. Berlin/New York: Mouton de Gruyter, 35–62.
Sturtevant, Edgar H. (1931). Hittite glossary: words of known or conjectured meaning, with Sumerian ideograms and Accadian words common in Hittite texts. Language, Vol. 7, No. 2, pp. 3–82., Language Monograph No. 9.
Sturtevant, Edgar H. (1932). "The Development of the Stops in Hittite". Journal of the American Oriental Society. 52 (1). Journal of the American Oriental Society, Vol. 52, No. 1. ss. 1-12. doi:10.2307/593573. JSTOR 593573. 
Sturtevant, Edgar H. A. (1933, 1951). Comparative Grammar of the Hittite Language. Rev. ed. New Haven: Yale University Press, 1951. First edition: 1933.
Sturtevant, Edgar H. A. (1942). The Indo-Hittite laryngeals. Baltimore: Linguistic Society of America.
Sturtevant, Edgar H. (1940). "Evidence for voicing in Hittite g". Language. 16 (2). Language, Vol. 16, No. 2. ss. 81-87. doi:10.2307/408942. JSTOR 408942. [1]11 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sturtevant, Edgar H. A., & George Bechtel (1935). A Hittite Chrestomathy. Baltimore: Linguistic Society of America.

Hint-İranlılar ya da kendi tarihsel adlandırmaları ile  Arya veya Aryanlar   (Sanskritçe: ā́rya - आर्य)  Hint-Avrupa dil ailesinin önemli bir kolu olan, Hint-İran dillerinin, MÖ 3. binyılın ikinci yarısından sonra, Avrasya'nın geniş ve önemli bölgelerinde yayılmasına sebep olmuş olan bir grup Hint-Avrupa Halkıydı, zamansal süreçte İran ve Hint-Aryan halkları olarak bilinen, iki ayrı alt gruba bölündüler.

Aryan terimi tarihsel olarak Hint-İranlıları belirtmek için kullanılmıştır. "Arya", terimi İran ve Hint-Aryan halklarının erken ataları olan, Proto Hint-İranlılar olarak'da bilinen, Hint-İran dillerinin özellikle en eski konuşmacılarının kendi kendilerini tanımlamasıdır. Birçok bilim insanı, artık bu gruba atıfta bulunmak için Hint-İran terimini kullanırken, Josef Wiesehöfer, Will Durant ve Jaakko Häkkinen gibi bazı bilim adamları tarafından "Aryan" terimi "Hint-İran" anlamında kullanılır. İtalyan nüfus genetikçisi "Luigi Luca Cavalli-Sforza, 1994' yılı "İnsan Genlerinin Tarihçesi ve Coğrafyası' kitabında, Hint-İranlıları tanımlamak için Aryan terimini kullanmıştır.

Erken Hint-İranlılar, Sintaşta kültürü ve sonrasın'daki daha geniş yayılımlı Andronovo kültürü ile beraber, Proto Hint-Avrupalılar'ın torunları olarak tanımlanırlar. Batıda Ural Nehri, doğuda Tien-Şan, güneyde ise Mâverâünnehir ve Hindukuş dağları ile sınırlanan Avrasya stepleri anavatanlarıdır.

R1a1a (R-M17 veya R-M198), en yaygın olarak Hint-Avrupa konuşmacılarıyla ilişkilendirilen alt sınıftır. İddialara göre R1a'nın kökenlerine dair çoğu tartışma, aslında baskın R1a1a (R-M17 veya R-M198) alt sınıfının kökenleri hakkındadır. Günümüze kadar toplanmış veriler, biri Kuzey Hint yarımadasında ve diğeri Doğu Avrupa'da, başta Polonya ve Ukrayna çevresinde olmak üzere, geniş bir şekilde ayrılmış iki yüksek frekans alanı olduğunu göstermektedir. Bunun tarihsel ve de tarih öncesi olası nedenleri, popülasyon genetikçileri ve genetik soybilimcileri arasında devam eden tartışma ve ilgi konusudur. Dilbilimciler ve Arkeologlar için potansiyel bir ilgi alanı olarak kabul edilir.
Krasnoyarsk bölgesinden, Andronovo ufuklarında kalan 10 erkek kalıntısından 9'u R1a Y-kromozom haplogrup ve biri ise C-M130 haplogrup (xC3) olarak tespit edilmiştir. Aynı Andronovo ufku ve bölgesindeki 9 kişinin mtDNA haplogrupları ise aşağıdaki gibidir: U4 (2 kişi), U2e, U5a1, Z, T1, T4, H ve K2b.
2004 yılında yapılan bir çalışmada, Tunç Çağı ve Demir Çağı döneminde Kazakistan nüfusunun çoğunluğunun (Tunç Çağı'nda Andronovo kültürünün bir parçasıdır) Batı Avrasya kökenli olduğu (U, H, HV, T, I ve W gibi mtDNA haplogrupları ile)  ve MÖ 13. ve 7. yüzyıllar arasındaki tüm Kazak örnekleri Avrupa soylarına aittir.

Hint-İran yayılımıyla ilişkili olan arkeolojik kültürler şunları içerir:

Avrupa
Poltavka kültürü (MÖ 2700-2100)
Orta Asya
Andronovo kültürü ufukları (MÖ 2200-1000)
Sintaşta-Petrovka-Arkaim (MÖ 2200-1600)
Alakul (MÖ 2100-1400)
Fedorovo (MÖ 1400-1200)
Alekseyevka (MÖ 1200-1000)
Baktria-Margiyana Arkeoloji Bölgesi(MÖ 2200-1700)
Srubna kültürü(MÖ 2000-1100)
Abaşevo kültürü (MÖ 1700-1500)
Yaz kültürü (MÖ 1500-1100)
Hint Yarımadası

Mezarlık kültürü (H) (MÖ 1900-1300)
Gandhara mezar kültürü -Swat kültürü) (MÖ 1600-500)
Boyalı Gri Çanak Çömlek kültürü (MÖ 1100-350)
İran

Erken Batı İran Gri Eşyaları (MÖ 1500-1000)
Geç Batı İran Devetüyü Eşyaları (MÖ 900-700)
Asko Parpola (1999) aşağıdaki tanımlamaları önermektedir

Hitit dilinde yazılmış metinlerin ana gövdesini, Hitit Krallığı'nın başkenti Hattuşa (Boğazköy/Boğazkale) kazılarında ortaya çıkarılan ve 30.000'den fazla tablet veya tablet parçasından oluşan Hitit devlet arşivi oluşturur. Tabletlerin çoğunluğu Hattuşa'da bulunmuş olsa da, çeşitli yerlerde daha az sayıda Hitit tabletleri bulunmuştur. Bunların belli başlıları Türkiye’de Ortaköy (Şapinuva), Kayalıpınar (Samuha), Maşat (Tapikka), Kuşaklı (Sarissa), Suriye’de Ras Shamra (Ugarit) ve Meskene (Emar), Mısır’da el-Amarna (Amarna)’dır.
Hitit arşivlerindeki yazıların büyük bir çoğunluğu Hititçe olmakla beraber, Boğazköy’de Akadca, Hattice, Hurrice, Luvice, Palaca, Sümerce gibi dillerde yazılmış metinler de bulunmuştur. Hitit vasal eyaletlerindeki Ugarit ve Emar arşivlerinin ve Mısır’daki çoğunluğu uluslararası mektuplardan oluşan Amarna arşivinin büyük bir kısmı Akadca’dır ve sadece bir kaç Hititçe tablet içerirler.
Mevcut Hitit yazıtlarının hemen hemen tamamı kil tabletler üzerine yazılmıştır. Metinlerden anlaşıldığı üzere Hititler metal ve tahta tabletler de kullanmışlardır ancak bunlardan günümüze ulaşan tek örnek 1986 yılında Hattuşa’da bulunan ve bir anlaşma metni içeren tunç tablettir.
Tabletlerin çok büyük bir kısmı Türkiye’de Ankara, İstanbul, Boğazköy ve Çorum müzelerinde, erken dönem kazılarında çıkmış bir kısmı Berlin'deki Bergama Müzesi kolleksiyonunda ve daha az sayıda Londra, Paris ve bir kaç diğer Avrupa, Amerika ve Orta Doğu şehirlerindeki müzelerde bulunmaktadır.
Hititçe yazılmış metinlerin konularına göre Catalogue des Textes Hittites (CTH) başlığı altında dizinlenmiştir. Katalog sadece metinlerin bir sınıflandırmasıdır; metinleri vermez. Geleneksel olarak metinlere CTH'deki numaralarına göre atıfta bulunulur. Seçilen metinlerle ilgili çalışmalar için başlıca kaynaklar arasında Mainz Üniversitesi Hititoloji portalında Thesaurus Linguarum Hethaeorum digitalis ve StBoT, Texte der Hethiter (THeth), Dresdner Beiträge zur Hethitologie (DBH) gibi serilerde basılan kitaplar sayılabilir.

Metinler aşağıdaki şekilde sınıflandırılmıştır:

Tarihsel Metinler (CTH 1-220)
İdari ve Teknik Metinler (CTH 221-290)
Hukuki Metinler (CTH 291-298)
Sözcüksel Metinler (CTH 299-309)
Edebi Metinler (CTH 310-320)
Mitolojik Metinler (CTH 321-370)
İlahiler ve Dualar (CTH 371-389)
Ritüel Metinleri (CTH 390-500)
Kült Envanter Metinleri (CTH 501-530)
Alamet ve Kehanet Metinleri (CTH 531-582)
Yeminler (CTH 583-590)
Festival Metinleri (CTH 591-724)
Diğer Dillerdeki Metinler (CTH 725-819)
Muhtelif Diğer Metinler (CTH 820-833)

Belirli Hitit metinlerine adanmış bazı Vikipedi maddeleri aşağıdadır. Daha fazlası diğer maddelerin bölümleri olarak bulunabilir.

Anitta metni (CTH 1)
Hitit askeri yemini (CTH 427)
Hitit kanunları (CTH 291-292), Nesilim Kanunu olarak da adlandırılır.
Illuyanka Efsanesi (CTH 321)

Kikkuli'nin at eğitimi talimatları (CTH 284)
Madduwatta'nın İddianamesi (CTH 147)
Manapa-Tarhunta mektubu (CTH 191)
Milawata mektubu (CTH 182)
Kumarbi'nin Şarkısı (CTH 344)
Appu'nun Hikayesi (CTH 360)
Tawagalawa mektubu (CTH 181)

Košak, Silvin (2 Şubat 2012). "Konkordanz der hethitisches Keilschrifttafeln (Hittite text concordance database)" (Almanca). Gertrid G.W. Müller. 
Martínez García, Javier; Gippert, Jost; Korn, Agnes (2010). "Index". Thesaurus Indogermanischer Text- und Sprachmaterialien (TITUS).  Bazı veritabanları için üyelik gerekmektedir.
"Hethitologie Portal Mainz".  Hitit yazıtları ile ilgili çesitli veri tabanları içerir.

Hizkiya, muhtemelen MS dokuzuncu yüzyılın ortalarında yaşamış bir Hazar hükümdarıydı. Hahamları Hazaristan'a getiren ve orada bir yeşiva inşa eden Bulan'ın soyundan gelen Obadiah'ın oğluydu. Hizkiya'nın hükümdarlığı hakkında hiçbir şey bilinmemektedir ve onun adının geçtiği tek belgenin tarihsel gerçekliği ve doğruluğu sorgulanmaktadır. Diğer Bulan hanedanı hükümdarları  gibi Hizkiya'nın da Kağan mı yoksa Kağan Beyi mi olduğu belirsizdir, ancak ikincisi daha olasıdır.
Hizkiya'nın yerine oğlu I. Menaşşe geçti.

Kevin Alan Brook . Hazarya Yahudileri. 2. baskı. Rowman ve Littlefield Publishers, Inc, 2006.
Douglas M. Dunlop, Yahudi Hazarların Tarihi, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1954.
Norman Golb ve Omeljan Pritsak, Onuncu Yüzyılın Hazar İbranice Belgeleri. Ithaca: Cornell Üniv. Basın, 1982.

Hunlar, MS 4-6. yüzyıllar arasında Orta Asya, Kafkaslar ve Doğu Avrupa'da yaşayan göçebe bir halktır. İlk olarak Volga'nın doğusunda, o zamanlar İskitya'nın bir parçası olan bir bölgede yaşadıkları tahmin edilmektedir. MS 370 yılına gelindiğinde Hunlar Volga bölgesine varmış ve 430 yılına gelindiğinde ise Avrupa'da kısa ömürlü de olsa geniş bir hakimiyet kurmuşlardır. Gotları ve Roma sınırları dışında yaşayan diğer birçok Cermen halkını fethetmiş ve diğerlerinin Roma topraklarına kaçmasına neden olmuştu. Hunlar, özellikle Attila döneminde Doğu Roma İmparatorluğu'na sık ve yıkıcı baskınlar yaptılar. 451'de Hunlar, Batı Roma eyaleti Galya'yı işgal ettiler ve burada Katalonya Tarlaları Savaşı'nda Romalılar ve Vizigotlardan oluşan birleşik bir orduyla savaştılar ve 452'de İtalya'yı işgal ettiler. 453'te Attila'nın ölümünden sonra Hunlar Roma için büyük bir tehdit olmaktan çıkmış ve Nedao Savaşı'ndan sonra imparatorluklarının çoğunu kaybetmişlerdir (454?). Hun isminin varyantları Kafkasya'da 8. yüzyılın başlarına kadar kaydedilmiştir.

Hunların kökeni ve diğer eski antik topluluklar ile ilişkileri hâlâ kesinlik kazanmamış tartışmalı bir konudur. Akademisyenler genellikle Hunların kökenlerini Orta Asya'ya dayandırmakla beraber hangi kavimden türedikleri konusunda ortak bir fikre sahip değillerdir. Büyük görüş Türklerden oluştuğu yönündedir. Klasik kaynaklar Hunları 370 yılı civarında Avrupa'da birden ortaya çıkan bir kavim olarak tanımlamaktadır. Pek çok Romalı yazar Hunların köklerini diğer bozkır göçebe toplumları ile bağdaştırmaya çalışmıştır. Romalı yazarlar aynı zamanda Hunların Avrasya stepleri olarak adlandırılan bölgeden Kırım'a gelerek Gotlar'a saldırmalarını konu alan hikâyelerden bahsetmektedirler. Jordanes'in Getika eseri Gotların Hunları kötü ruhların ve cadıların soyundan gelen bir halk olarak gördüklerini belirtmiştir

Joseph de Guignes ilk defa 18. yüzyılda 4. ve 5. yüzyılda yaşamış Avrupa Hunları ile MÖ 3. yüzyıl ile MS 2 yüzyıl arasında Çin ve Moğolistan'da yaşamış Hiung-nu halkı arasında kökensel bir bağ olduğu iddiasını öne sürmüştür. İlerleyen yıllarda Hiungnuların (Türk tarih literatüründe Büyük Hun İmparatorluğu) kuzey kolunun Çin ile yaptıkları savaşı kaybetmelerinden ötürü kuzey batıya göç etmesi ve Avrupa Hunlarının kısmende olsa göç eden bu halkların kökensel, kültürel ve genetik açıdan bir devamı olduğu fikri yaygınlaşmaya başladı. Akademisyenler aynı zamanda Eftalitler'in ve Kidaritlerin'de Hunlar ile akraba bir kavim olduğunu düşünmeye başlamışlardır.
Otto J. Maenchen-Helfen bu geleneksel fikrin birincil kaynak olarak arkeolojik bulgulara dayanmak yerine yazılı kaynaklara dayandığı gerekçesini öne sürerekten güvenilmez olduğunu savunan ilk kişi olmuştur. Maenchen-Helfen'in çeşitli çalışmaları sonucunda Xiongnu ve Hunların aynı kavim veya aynı ataya sahip olan akraba kavimler olması fikri tartışmalı bir konu olmaya başlamıştır. Buna ek olarak daha önce Hunlar ile bağdaşlaştırılmış Eftalitler'in (Akhunlar) ve Kidarite Krallığı'nın da Hunlardan farklı bir kavim olduğuna dair çalışmalar yürütülmüştür. Walter Pohl ise hiçbir savaşçı bozkır konfederasyonunun etnik olarak tek bir milletten oluşmadığını, tarihte görülen farklı gruplarca kurulmuş benzer isimli devletlerin bu isimleri ismin prestiji yüzünden seçtiklerini veya diğer devletler tarafından kan bağına bakılmaksızın sadece geldikleri yer veya yaşayış tarzları yüzünden onlara bu isimlerin verildiklerini söylemiş ve Hiung-nular, Akhunlar ve Avrupa Hunları arasında bir köken ya da kan ilişkisi olmadığını savunmuştur. Fransız tarihçi Étienne de la Vaissière ise 2005 yılında yayınladığı makalesinde, Hunların ve Hiung-nuların, yeni buluntular ışığında aynı kavim olduğunu ileri sürmüştür.

Hunca, MS 4. ve 5. yüzyıllarda konuşulmuş ölü bir dildir. Ayrıca bazı kaynaklarda Hunların dili her zaman Türk dil ailesinde sınıflandırılmıştır, denmektedir Dönemin tarihçi ve diplomatlarının kayıtları Avrupa Hun İmparatorluğu'nda Hunca'nın yanı sıra Gotların ve diğer kavimlerin dillerinin de konuşulmuş olduğunu ortaya koymaktadır. Hyun Jin Kim, Hunların develetin çeşitli bölümlerinde hiçbir dil dominant olmayacak şekilde, Latince, Gotça, Sarmatça ve Hunca'yı kapsayan dört kadar dili konuştuğunu savunmuştur.
Hunca hiçbir metin günümüze ulaşmamış olduğundan ötürü dil hakkındaki kaynaklar neredeyse tamamen yabancı kaynaklarda geçen özel isimlerden oluşmaktadır. Günümüzde Hun dili sınıflandırılamamakla birlikte, genellikle Moğol dilleri, Yenisey dilleri ve Türki diller ile akraba olduğuna dair teoriler oluşturulmaktadır. Ancak pek çok akademisyen bu iddiaları ikna edici bulmamakta, dilden günümüze ulaşmış söz varlığının çok küçük olması nedeni ile sınıflandırılamayacağını öne sürmektedir.
Macar Türkolog Gyula Németh, Hunlar Hangi Dili Konuşurdu adlı makalesinde Avrupa Hunlarının dili üzerine şu açıklamayı yapmaktadır: Tüm bunlardan yola çıkarak Avrupa Hunlarının yönetici boyunun ve elbette Hun halkının da Türk dilini konuştuğunu, daha doğrusu bir halk olarak Türki olduğunu söyleyebiliriz. Lajos Ligeti de Attila ve Hunların Tarihi Kökenleri makalesinde, Avrupa Hunlarının dili ile ilgili şu saptamalarda bulunmaktadır: ...var olanlardan çıkarılabilecek sonuç, her iki bölgede de genellikle Türki konuşan bir halkla karşı karşıyayız. Péter Váczy ise Avrupa'da Hunlar adlı makalesinde Antropoloji, Latin yazarlarını destekliyor; Hunlar Türktüler. Ama Türk olan sadece dış görünüşleri değildi, dilleri de Türk idi. tanımlamasını yapmaktadır.
Türkçe ve Moğolca üzerine uzmanlaşmış Macar dilbilimci Lajos Ligeti, Attila ve Hunların Tarihi Kökenleri çalışmasında Hunların kökeni ilgili şöyle söylemiştir: Ama egemen olan Attila halkının ve boyunun Türk olduğu gerçeği yadsınamaz. Burada çok sayıda Türk kökenli ad kanıt olarak gösterilebildiği gibi, Attila'nın ölümünden sonra egemen hanedan ailesinin erkeklerinin yönetiminde oluşturulan alt imparatorluklar tamamen saf Türk halkları içermekteydi. Peter Vaczy ise Hunların Türk kökenlerinin, eski dönem kaynakları ve antropolojik veriler ile desteklendiğini belirttikten sonra şu açıklamayı yapmaktadır: Ama Türk olan sadece dış görünüşleri değil, dilleri de Türk idi.
Ek olarak Attila, Bleda, Laudaricus, Onegesius, Ragnaris ve Ruga gibi Hunca özel isimlerin büyük olasılıkla bir Cermen dili kökenli olduğu tahmin edilmektedir. Bu dilin Moğolca ve Türk dillerinin bir karışımı olmuş olabileceği ise Karl Heinrich Menges tarafından savunulmuştur. Lajos Ligeti ve Edwin G. Pulleyblank gibi akademisyenler ise Yenisey dilleri dil ailesine mensup Ketçe gibi Sibirya dillerinin Hunların ve Hiung-nuların dilleri ile akraba olduğu veya dillerinin temelini oluşturduğunu savunmuşlardır.

Kavmin MS 4. yüzyılda bugünkü Kazakistan'dan Volga-Don havzalarına ulaştıkları tahmin edilmektedir. MS 375'te Hunların Ostrogotları (Doğu Gotları) içine alıp Vizigotları (Batı Gotları) kovması Kavimler Göçü'nün başlamasında etkili nedenlerden biri olmuştur.
Hunlar Pannonia'ya (bugünkü Macaristan) yerleştikten sonra 433'te Batı Roma İmparatorluğu generali Flavius Aetius ile anlaşarak Pannonia ve İlirya'nın (bugünkü Slovenya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek) bir kısmının hükümdarlığını Batı Roma İmparatorluğu'na kabul ettirmişlerdir. 441'de Attila önderliğinde Batı Roma İmparatorluğu'nu istila etmiş ve Hun İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Fakat imparatorluğun ömrü çok uzun olmamıştır. Attila'nın ölümüyle oğulları arasında taht kavgaları başlamıştır. Çıkan kavgalar sonucunda Attila'nın kurduğu imparatorluk dağılmıştır.

Hiung-nu
Buda Halala
Bleda
Avrupa Hunlarının listesi

Adapazarı, Sakarya ilinin 16 ilçesinden biri. İlin merkezi olmakla beraber, 2020 yılı itibarıyla nüfusu 279.127 kişidir. İlçenin yüzölçümü 324 km²dir. Adapazarı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 29 metredir.

Bölgede önceleri Bitinyalıların, ardından Bizanslıların yaşadıkları bilinmektedir. Nitekim bölgenin en önemli tarihî eseri olan Beşköprü'yü (Sangarios Köprüsü) Bizans İmparatoru II. Jüstinyanus'un inşa ettiği kayıtlarda mevcuttur.
Öte yandan bilim adamlarının yaptıkları araştırmalara göre, (eski adı: Sangarios) Sakarya Nehri'nin birkaç asır öncesine kadar biri şehrin doğu yakasından geçen bugünkü yatağından, diğeri Beşköprü'nün altından olmak üzere iki farklı koldan aktığı düşünülmektedir.

1400 yılında Timur'un Sivas'taki zulmünden kaçan 400 Ermeni muhacir aile tarafından kurulmuş ve liderlerinin isminden dolayı "Donigaşen" adını almıştır. Bugünkü sakinleri Manavlardır. Yerli Müslümanları yavaş yavaş İslam'a geçen Ermeni ile Rumlardır ve bölgeye Türk hanelerin yerleştiği de göz ardı edilmemelidir. Adapazarı'nın o dönemde Türkçedeki bilinen adı Adacık ve Ada'ydı. Hâlen mevcudiyetini koruyan Orhan Camii, deprem ve yangınlarla mimarisi değişse de, Osmanlı döneminin en önemli ayak izlerini taşımaktadır.
Başta köy olarak kurulan Adapazarı bölgede ziraatın canlanması üzerine pazarıyla ilgi çekmiş, ardından nüfus artmaya başlamış 16. yüzyılda “Ada Nahiyesi”ne dönüşmüş, 18. yüzyılda Kocaeli vilâyetine bağlı “Ada Kazâsı” adını almıştır.
19. yüzyılda bölgenin zirâi ve ticari yapısına göre şekillenen yerleşim; Semerciler; Tığcılar; Hasırcılar; Papuçcular ve Çıracılar adını taşıyan merkez mahalleler kurulmuş ve ilçe Sakarya Nehri'nin iki kolu arasında kurulan pazarıyla, gerçek bir “Adapazarı” hüviyetine dönüşmüştür.
1868 yılında “Adapazarı Belediyesi” adıyla belediye teşkilatı kurulan ilçe, 93 Harbi diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında, bilhassa Kafkasya ve Rumeli'den yoğun göçe maruz kalmış ve bir nevi “Der Sâadet” hüviyeti kazanmıştır.
19. asrın ikinci yarısında ilçede Rum ve Ermenilerin önemli bir ticâri gelişme gösterdikleri Uzun Çarşı ve Orta Camii civârındaki dükkânlarda ticaret yaptıkları, Kömürpazarı, Karaağaç Dibi ve Tuzla mahallelerinde ikâmet ettikleri gözlenmiştir.
1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Adapazarı'nda yaşayan kişi sayısı 53.924 kişiydi. Bunların büyük çoğunluğu (%75) Manavlar ve Rumeli muhâcirinden oluşmaktaydı (40.318 kişi). Kentteki en büyük azınlık 10.702 kişi ile Ermenilerdi. Nüfusun %20'sini oluşturan Ermenileri, 2.517 kişi ile Rumlar izlemekteydi. Onların nüfus payı ise %5'ti. 19. yüzyıl sonunda Adapazarı'ndaki her dört kişiden biri Hristiyandı.
I. Cihan Harbi neticesinde işgal kuvvetlerinin Anadolu'ya üşüştükleri dönemde; 3 kez Yunan ve onların işbirlikçisi yerli çetelerin işgaline maruz kalan Adapazarı ilçesi; bir kısmında Çerkez Ethem Kuvvetleri, diğerlerinde Halit Molla liderliğindeki Mahalli Milis Kuvvetleri sayesinde 21 Haziran 1921'de düşman işgalinden kurtarılmıştır. Bu süreçte yerli Rum halk yerinden edilmiştir.

“Akova” adıyla bilinen ve ülkenin en verimli ovasında ziraat ağırlıklı bir gelişme gösteren Adapazarı'na, 1940 ve 1950'lerde bilhassa Karadeniz sahillerinden Bulgaristan ve Yunanistan'dan yoğun göçler olmuş; Şeker Fabrikası, Ziraat Aletleri Fabrikası ve Vagon Fabrikası gibi tarımsal sanayinin gelişmesi ise, köyden kente göçü daha da hızlandırmıştır.
Uzun yıllar Kocaeli'ye bağlı bir ilçe olarak yaşayan Adapazarı, TBMM'de 17 Haziran 1954 tarihinde kabul edilen bir yasa ile “Sakarya” adıyla vilayet haline gelmiştir. Sakarya ilinin merkez ilçesi ise Adapazarı'dır.
17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanan deprem Adapazarı'nda da büyük hasara yol açmıştır. Resmi kayıtlara göre 3.988 kişi hayatını kaybederken 5.180 kişi de yaralanmıştır. Sakarya ili içinde 81.702 konut ve işyeri çeşitli düzeylerde hasar görmüştür. Bunlardan 29.701'i yıkık ve ağır hasarlı, 22.157'si orta hasarlı geriye kalan 29.844'ü ise hafif hasarlı olarak kayda geçmiştir.
17 Ağustos 1999 Depremiyle; konutların çoğu oturulamaz hale gelmiş, halkın önemli bir kısmının geçici de olsa yakın ilçelerde ve köylerde ikamet etmesine neden olmuş ve böylece şehir nüfusunda azalma görülmüştür.
6 Mart 2000 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan 593 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Adapazarı ismini taşıyan büyükşehir belediyesi kuruldu. Adapazarı Belediyesi "Merkez" isimli alt kademe belediyesine dönüşmüştür. 2008'de Adapazarı Büyükşehir Belediyesinin adı Sakarya Büyükşehir Belediyesi olarak değiştirilmiştir ve Adapazarı ilçesi kurulmuştur.
Böylece Sakarya, il adı ile merkez ilçe adlarının farklı olduğu birkaç ilden (Kocaeli-İzmit, Hatay-Antakya gibi) biri olmuştur. Adapazarı adı artık sadece merkez ilçeye ait olup "Sakarya" ismi genel olarak ilin adı olmuştur.
22 Ekim 2000 tarihindeki nüfus sayımıyla ilgili İl Planlama Müdürlüğü'nün kesin olmayan sonuçlarına göre Adapazarı merkez nüfusu 160.757, büyükşehir nüfusu ise 309.150 olarak saptanmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Adapazarı, geniş otomobil endüstrisine sahiptir. BDS, Otosan, Otokar, Toyota, Goodyear fabrikaları burada bulunmaktadır. Bunun yanı sıra şeker, ipek, yağ ve kereste endüstrisini de içinde barındırır. Fındık üretimi oldukça fazladır.

 İzmir, Türkiye
 Manisa, Türkiye
 Turgutlu, Türkiye
 Muratpaşa, Türkiye
 Domaniç, Türkiye
 Eskipazar, Türkiye
 Yenice, Türkiye
 Ovacık, Türkiye
 Eflani, Türkiye
 Louisville, Amerika Birleşik Devletleri

Sakarya Büyükşehir Belediyesi4 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aktaş, Düzce ilinin Akçakoca ilçesine bağlı bir köydür.

Köyün adı, 1568 ve 1928 yılı kayıtlarında  Gebekilise olarak geçmektedir. 93 Harbinden sonra köye Hopa ve Kemalpaşa ilçelerinden kayda değer bir Laz nüfus gelmiştir. Tarihi Bizans ve Cenevizliler dönemine kadar dayanan bir köydür. Bu dönemde yaşayan yerli Hristiyan halkın bağcılıkla uğraştığı bilinmektedir. Köyde çok eskiden bir kilise olduğu bilinmekle beraber bugün varlığından söz etmek mümkün değildir. Köyle aynı adı taşıyan Aktaş şelalesi burada bulunur. Bizans döneminde burada bulunan Hristiyan ahalinin bir kısmı köyden ayrılınca köye kesin olmasa da birkaç Türkmen hanesi yerleşir. Bir kısım Hristiyan ahali İslamı kabul edip Osmanlı İmparatorluğuna katılır. Köy Eskot, Eskiyurt, Gebekilise, Gebekese, Aktaş adlarıyla halk ağzında anılmaktadır. Köyde eskiden Rumların Kilisesi ve Rumların Eğitimlerini görmeleri için medrese yapılmıştır günümüzde Medrese ve Kilise münkariz olmuştur. Eski bir Manav köyü olarak bilinen Aktaş köyünün eski adı Gebekilise'dir. Köyde yaşamakta olan ve Manav olarak adlandırılan topluluğun bahsedildiği gibi İznik İmparatoru İoannes (John) Vatatzes tarafından planlı şekilde yerleştirilen Kuman-Kıpçakların torunları oldukları bilinmektedir köye sonradan gelen Türkmenler ile Kumanlar kaynaşmışlardır.

Köy, Düzce il merkezine 48 km, Akçakoca ilçe merkezine 9 km uzaklıktadır.

Aktaş, Akçakoca için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Amerikalılar Karadeniz'de 2, yönetmenliğini Kartal Tibet'in ve senaristliğini Kubilay Tunçer'in yaptığı 2006 yapımı Türk komedi ve macera filmidir. Kenda Film stüdyosunda çekilmiştir. Film, 26 Ocak 2007 tarihinde Kenda Film dağıtımıyla Energy Media & Productions tarafından vizyona girmiştir.

Ailece izlenebilecek bir film olarak düşünülmüş Amerikalılar Karadeniz'de 2 filmi aslında seri olarak düşünülen bir filmdi. Bu film o serinin ilk filmidir; ama ilk filminin sonunda 2 yazıldığından önce filmin ikincisi çekildi. Çünkü bu Karadenizlilerin espri anlayışına uygun bulunmuştu.

Filmde Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerine farklı bir açıdan yaklaşılıyor. Ayrıca, filmde Batı değerlerini kabullenme ve Batı uygarlığına entegre olmaktan söz edilmektedir. Film, yanlışlıkla Karadeniz bölgesinde yer alan bir köye düşen, ama patlamayan bir ABD füzesinin ardından yaşanan komik olayları konu almaktadır.
Film, köyün muhtarı Salih'in kızı Çiçek'in eski nişanlısı Muzaffer'in askerden gelmesiyle başlar.
Olası bir tehdide karşı ABD'nin İran'ın başkenti Tahran'ı vurmak üzere Karadeniz'in deniz tabanında konuşlandırdığı akıllı bombalarından - füze rampalarından biri nedeni anlaşılamayan bir sakarlık sonucunda ateşlenerek haznesinden çıkartılır. Emir subayları akıllı füzenin koordinatlarını saptırıp, yörüngesini değiştirerek Türkiye'nin Karadeniz kıyılarına patlatmadan sakin ve usulca indirmeyi başarırlar. Bomba bölgenin şirin köylerinden biri olan Yukarısulakça'da yaşayan Deli Muhittin'in kulübesine düşür. Ancak bu sırada bir sorun daha ortaya çıkar. Çünkü köye gidip o füzeyi kimseye belli etmeden almak gerekmektedir.
Füzeyi almak amacıyla Amerikalı ajanlar, turist kılığında köyü ziyaret ederler. Ancak bu ziyaret, köyün en düzenbaz adamı olan üçkağıtçı Ercüment'i rahatsız eder. Çünkü Ercüment, Muhtar Salih'in kızı Çiçek'i almak için tüm köy halkını sözde Amerikalılarla ortak olarak girdiği postal fabrikasının üretimine yönlendirmiştir. Ama Amerikalıları köyde görünce ne yapacağını bilemez. İşte tam bu sırada Çiçek'in eski nişanlısı Muzaffer'in de askerden gelmesiyle işler iyice karışır. Çünkü bu 2 genç hâlen birbirlerine aşıktırlar.
Tüm bu olanlara bakıldığında filmin iki ana konu üzerinden ilerlediği görülmektedir:

Karadeniz bölgesindeki bir köyde kendi sorunlarıyla boğuşan köydeki insanların aşkı
ABD'nin İran'a karşı gireceği olası savaştan kaynaklanan füze sorunu

Filmde Türkiye'nin birçok ünlü oyuncularla birlikte, arabesk müziğin ünlü ismi Müslüm Gürses de yer almıştır. Ayrıca, bazı karakterlerin seslendirilmesinde seslendirme sanatçılarından yararlanılmıştır. Filmin oyuncu kadrosu aşağıdaki gibidir:

Energy Medya ve Prodüksiyon (Yapım)
Tümay Özokur Film Reklam (Cast Ajansı)
Renda Güner Casting Agency and Director (Cast Ajansı)
Mandalina Casting (Cast Ajansı)
Gaye Sökmen Ajans (Cast Ajansı)
Erberk Ajans (Cast Ajansı)
Best Casting (Cast Ajansı)

Film, Karadeniz Bölgesi bölgesinde yerleşen Düzce iline bağlı Akçakoca ilçesinde çekilmiştir. Çekimlere 5 Ekim 2006'da başlanmıştır. Akçakoca'nın Melenağzı köyünde çekilen filmin küçük bir kısmında merkezden görüntüler de mevcuttur. Arka plânda da köy sakinleri oynamıştır.

Film, 2007 yılı içerisinde Türkiye'de gösterime girmiş Türk filmleri arasında en yüksek hasılat yapan 10 filmden biridir. Yaptığı 2,243,249 $ veya 2.824.914,5 TL'lik hasılat ile Türk filmleri arasında 8. sırada; Türkiye'de gösterime girmiş tüm filmler arasında ise 21. sırada yer almıştır. Film tam 23 Hafta vizyonda kalmış ve toplam 379 bin 744 kişilik bir izleyici sayısına ulaşmıştır. Film, gösterime girdiği ilk 3 günde 108 bin 882 izleyici toplamıştır.

Filmde Muhtar Salih rolünü canlandıran Metin Akpınar filmi şöyle eleştirmiştir: "Filmde hafif bir yavaşlık var. Sanki herkes kendi kendine konuşuyor. Karadeniz'le ilgili olunca biraz daha hızlı olmasını isterdim..."
Eleştirmen Bora Tokgöz filmle ilgili şunu söylemiştir: "Film, seyirciyi Türk sinemasından soğutmak adına gereken her şeyi yapmış..." Bora Tokgöz filmi değerlendirerken, önce filmin ikincisini çekmek gibi çok ince bir esprinin filmin adına kadar taşınmasına çok ince bir espriyle karşılık vererek, senaryoyu filmin sonundan başlayarak değerlendirmiştir.

Film, Muzaffer isimli bir Laz balıkçıyı canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ'un beyaz perdede gözüktüğü filmdir.

IMDb'de Amerikalılar Karadeniz'de 2 
SinemaTürk'te Amerikalılar Karadeniz'de 2 
Beyazperde.com'da Amerikalılar Karadeniz'de 2
Sinemalar.com'da Amerikalılar Karadeniz'de 2 
Amerikalılar Karadeniz'de 2 YouTube'de:
Bölüm 1
Bölüm 2
Bölüm 3 12 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bölüm 4
Bölüm 5
Bölüm 6

Aykut Pekmez (d. 1971, Gemlik, Bursa), Türk bürokrat.
İlkokulu ve ortaokulu Gemlik'te okuduktan sonra, 1988 yılında İstanbul Maliye Meslek Lisesinden, 1992 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nden mezun oldu. Maliye Meslek Lisesi mezunu olmasından dolayı mecburi hizmeti gereği memuriyete 1988 yılında İstanbul Defterdarlığı-Milli Emlak Müdürlüğünde başladı. 1994 yılında Bursa Defterdarlığı-Milli Emlak Müdürlüğünde görev yaparken Kaymakam Adaylığı sınavını kazanarak Manisa Kaymakam Adayı olarak mülki idare amirliği görevine başladı. 1997 yılında Bilecik - Yenipazar ilk Kaymakamlık görevinin ardından sırasıyla Muş - Korkut, Çanakkale - Bozcaada, Sivas - Zara, Manisa - Kırkağaç, Giresun - Görele, Düzce - Akçakoca ilçelerinde Kaymakamlık görevini yürüttü. 2015 yılında Kaymakamlar ve Vali Yardımcıları Kararnamesi ile  İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü Daire Başkanlığında göreve başladı. 1 Haziran 2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Valiler Kararnamesi ile Aksaray Valiliğine atandı. 27 Ekim 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Adıyaman Valisi olarak atanmıştır. 9  Haziran 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi  ile Vali-Mülkiye Başmüfettişliğine getirilmiştir.

1988-1991 İstanbul Defterdarlığı Milli Emlak Müdürlüğü
1992-1994 Bursa Defterdarlığı  Milli Emlak Müdürlüğü
1994-1997 Manisa Valiliği Kaymakam Adaylığı
1997-2000 Bilecik Yenipazar Kaymakamlığı
2000-2002 Muş Korkut Kaymakamlığı
2002-2004 Çanakkale Bozcaada Kaymakamlığı
2004-2006 Sivas Zara Kaymakamlığı
2006-2009 Manisa Kırkağaç Kaymakamlığı
2009-2012 Giresun Görele Kaymakamlığı
2012-2015 Düzce Akçakoca Kaymakamlığı
2015-2016 İller İdaresi Genel Müdürlüğü Daire Başkanlığı
2016-2018 Aksaray Valiliği
2018-2020 Adıyaman Valiliği
2020 - Vali-Mülkiye Başmüfettişi

Yeşim Pekmez ile evli olup 1 çocuk babasıdır.

Bolu, Bolu ilinin merkezi olan şehirdir.

MÖ 1200'lü yıllarda bütün Hitit toprakları gibi Bolu da Friglerin elindeydi. MÖ 6. asırda Persler bölgeye hakim oldular. MÖ 336'da Büyük İskender Persleri yenerek Anadolu'nun birçok yeri gibi Bolu'yu da ele geçirdi. Büyük İskender'in ölümü üzerine Makedonya yıkılınca Bolu bölgesinde Bitinya Krallığı kuruldu. Yazılı belgeler, o dönemlerden kalan arkeolojik eserler ve tarihî kaynaklara göre, Trak göçleri sonunda Sakarya ve Filyos Nehri'nin yayı içine yerleşen halk "Bithyn" ismi ile anılıyordu. Bu yüzden Bolu'nun da içinde bulunduğu Kuzeybatı Anadolu'ya "Bithynia" denilmiştir. Bithynler tarafından Salonia Campus denilen Bolu Ovası ve çevresinin adı Romalılar tarafından "Claudio Polis" olarak değiştirilmiştir. Bolu isminin de "Polis"ten geldiği sanılmaktadır. Üç tepe üzerinde kurulmuş olan şehir içte ve dışta surlara sahipti. Şehrin kuzeyinde Halı Hisarı bölgesinde bu surların kalıntıları görülebilmektedir.

1071 Malazgirt zaferinden sonra batıya yayılan Türkmenler 3 yıl sonra Bolu’ya yerleştiler. Selçuklu Devleti’nin komutanları Artuk, Tutuk, Danişmend, Karateki ve Saltuk Beyler Süleyman Şah’ın emrinde İstanbul sınırına dayandılar. Bu akınlar sırasında Bolu, Horasanlı Aslahaddin tarafından fethedilmiştir.
Bolu Yöresine Osmanlı akını ilk kez Osman Gazi tarafından başlatılmıştır. Bolu yöresinin tümüyle fethedilmesi ise Orhan Gazi döneminin ilk yıllarına (1324-1326) rastlar. Bir başka rivayete göre Osmanlılar zamanında bölgede, bol olarak Uluğ - Alim olması nedeniyle önceleri "Bol Uluğ", zamanla "BOLU" olarak isimlendirilmiştir. Yıldırım Beyazid'in ölümü ile başlayan şehzadeler savaşına Bolu, birçok kez sahne oldu. Bolu, Ankara Savaşı sonrası Timur'un talan ettiği bölgelerin dışında kaldığı gibi, bu tehlike bitinceye kadar, Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu sayılan Mehmed Çelebi'yi de Kızık Yaylasında barındıran belde oldu. Mehmed Çelebi'nin Osmanlı Devleti'nin birliğini sağlamasından sonra ise Bolu, düzenli bir yönetime kavuştu.
1324-1692 yılları arasında Bolu, 36 kazası olan bir sancak beyliği idi. XVI. Yüzyılda Bolu, ikinci derece Şehzade sancaklarından biri oldu. II. Bayezid döneminde Şehzade Süleyman (Kanuni) buraya atandı. 1683-1792 yılları arasında Bolu, Voyvodalıkla yönetildi. II. Mahmud zamanında (1811) ise mutasarrıflığa dönüştürüldü. Tanzimat sonrası 1864'te Bolu, Kastamonu eyaletine bağlandı. 1909 yılında ise tekrar mutasarrıflığa dönüştürüldü.
Mondros Mütarekesi'nin yürürlüğe girmesi ve İzmir'in işgal edilmesinin ardından Bolu yöresinde ilk Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Gerede'de örgütlendi. Bolu I. Dünya Savaşı'nda ve sonrasında düşman işgaline uğramadı fakat maddi zarar gördü. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yapılan milli mücadele döneminin sonunda Bolu, 10 Ekim 1923'te mutasarrıflık devrini tamamladı ve vilayet haline getirildi.

Türkiye yüz ölçümünün %1,015'lik bölümünü kaplayan Bolu ili, 8.323 km² yüz ölçümü ile Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz bölümünde yer alır. İl arazisinin yaklaşık %18'ini tarım alanları oluşturmaktadır. Orman alanları ise %64'lük bir oran ile Türkiye ormanları içinde %2,55'lik paya sahiptir. Çayır ve meraların kapladığı alan yaklaşık %15'tir. Geriye kalan %8 dolayında alan ise tarım dışı alanlardır.
Ortalama rakım 1.000 m, merkez ilçe rakımı ise 725 m civarındadır. Bolu'nun matematiksel konumu, 30°32′ ile 32°36′ doğu boylamları ve 40°06′ ile 41°01′ kuzey enlemleri arasındadır.
Bolu il merkezine göre; Dörtdivan, Yeniçağa ve Gerede ilçeleri doğuda, Mengen kuzeydoğuda, Göynük ve Mudurnu ilçeleri güneybatıda, Seben ve Kıbrıscık ilçeleri ise güneyde yer almaktadır. Bolu'nun, batısında Düzce ve Sakarya, güneybatısında Bilecik ve Eskişehir, güneyinde Ankara, doğusunda Çankırı, kuzeyinde Zonguldak ve kuzey doğusunda Karabük illeri yer alır.
Düzce'nin 584 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile (09.12.1999 tarih ve 23901 sayılı Resmi Gazete) il olmasıyla, Bolu'nun denizle bağlantısı kalmamıştır.
Dağlar: Dağlar il topraklarının %56'sını kaplamaktadır. Bolu Dağları, güneybatı-kuzeydoğu doğrultusunda uzanır; en yüksek noktası 1.980 m ile Çele Doruğu'dur. Bu sırada Abant Dağları (1.748 m), Gerede'nin kuzeyinde Arkot Dağı (1.877 m) ve Göl Dağları (1.112 m) yer alır. En güneyde ilk iki sıradan daha yüksek olan ve genel olarak Köroğlu Dağları (en yüksek noktası 2.499 m) olarak adlandırılan volkanik dağlar uzanır. Bolu'nun güneyindeki uzantısı Seben Dağları 1.854 m, Mudurnu civarında Ardıç Dağları 1.443 m ve güneydeki Çal Tepesi ise 1.640 m yüksekliğindedir.
Ovalar: İl yüzölçümünün %8'ini kaplayan ovalar genel olarak batı – doğu istikametinde uzanırlar. 725 m yükseltideki Bolu Ovası ve 1.300 m yükseltideki Gerede Ovaları en genişleridir. Diğer ovalar ise Yeniçağa Ovası, Mudurnu Ovası ve Göynük ilçesinin güneyinde bulunan Himmetoğlu Ovasıdır.
Akarsular: Bolu'da en önemli akarsular Büyüksu, Mengen Çayı, Aladağ Çayı, Mudurnu Çayı, Göynük Suyu, Çatak Suyu ve Gerede Çayıdır.
Göller: Yörede morfolojik yapının karmaşıklığı, akarsu sayısının çokluğu, yükselti farklılıkları ve eğimin fazlalığı gibi faktörler çok sayıda gölün oluşmasına neden olmuştur. Havzaların ve çanakların yüzölçümlerinin küçüklüğü göllerin de küçük alanlı olması sonucunu doğurmuştur. Abant Gölü, Yeniçağa, Çubuk, Sünnet, Yedigöller, Karagöl, Sülüklügöl, Karamurat en önemli göllerdir.
İklim: Bolu genellikle Batı Karadeniz ve Karadeniz iklim tiplerinin içinde yer almaktadır. Bunun yanında güneybatı bölümlerinde Marmara ve İç Anadolu iklim tipleri de görülmektedir. Son 52 yıllık verilere göre ortalama günlük güneşlenme süresi 5 saat 49 dakika, yıllık yağış 536 mm yıllık ortalama yağışlı gün sayısı ise 137 gündür.
Bitki örtüsü: Bolu'da hakim bitki örtüsü ormanlardır. İl topraklarının %55'i ormanlarla kaplıdır. Karadere, Seben ve Aladağ Ormanları yurdumuzun en zengin ormanlarındandır. Hakim ağaç türleri kayın, gürgen, ıhlamur, dişbudak, meşe, kızılağaç, karaağaç, kavak, köknar ve sarıçamdır.
Ulaşım: Ankara–İstanbul karayolu üzerinde bulunan Bolu'ya sadece kara yolu ile ulaşım sağlanabilmektedir. Bolu'da tren garı ve havalimanı bulunmamakla birlikte, en yakın tren ve hava ulaşımı noktalarına Ankara, Eskişehir ve İstanbul üzerinden ulaşılıp kara yoluyla Bolu'ya geçiş yapılabilir.

Kaynak:

 Neuss, Almanya
 Donghae, Güney Kore
 Uzkend, Kırgızistan
 Harhorin, Moğolistan
 Kazak (şehir), Azerbaycan
 Kızılorda, Kazakistan

Bolu Valiliği14 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu Belediyesi23 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Meb Bolu İl Milli Eğitim Müdürlüğü 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu İzzet Baysal Devlet Hastanesi 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu İl Sağlık Müdürlüğü 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu - İŞKUR 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu İl Jandarma Komutanlığı 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bolu Emniyet Müdürlüğü 2 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ceza (d. 31 Aralık 1976; Üsküdar, İstanbul) ya da gerçek adıyla Bilgin Özçalkan, Türk rapçi ve söz yazarıdır.

Danyal Özçalkan ve Servet Özçalkan'ın oğlu olarak 31 Aralık 1976 tarihinde Üsküdar'da dünyaya geldi fakat nüfus cüzdanında 1 Ocak 1977 olarak kayıt edilmiştir. Küçük yaştan itibaren rap müzikle ilgilenmeye başladı. Ceza takma adını atışmalarda rakiplerin ve seyircilerin cezamız geldi demelerinden ötürü bu ismi almıştır. Ardından eğitimini tamamlayıp iş hayatına atıldı. Bir elektrik teknisyeni olarak bir yandan iş hayatına devam eden Ceza bir yandan da rap hayatına hız verdi. Hem işin hem rapin bir arada gitmediğini gören Ceza teknisyenlikten istifa etti ve kendini tamamen rap müziğe adadı.
Yerleşke 2023 adlı dergiye 2009 yılında verdiği röportajda aslen Çankırılı olduğunu, 3 göbektir İstanbul'da yaşadıklarını ve soyadlarının daha önce Sarımehmetoğlu olarak geçtiğini ve Çanakkale Savaşı'nda ailesinden 7 şehit verdiğini beyan etmiştir. Kardeşi Ayben de rap müzik yapmaktadır.
Ceza, annesi Servet Özçalkan'ı 5 Ocak 2004'te, babası Danyal Özçalkan'ı ise 7 Haziran 2019 tarihinde kaybetti.

1995-1996 yılında Uslanmaz Çocuklar Senfonisi (U.C.S) grubunu kurdu. Grup dağılınca 1997-1998 yılında konserler verdi. Nefret 2000 yılında Hammer Müzik'le anlaşıp Meclisi Ala - İstanbul albümünü çıkardı. 2001 yılında Anahtar albümü geldi. Albümle aynı adı taşıyan parçaya profesyonel bir video klip çekildi. Bu albümle çok iyi bir çıkış yakaladı. Bu süreç içinde birçok konserler verdi. Public Enemy grubundan çok etkilendiğini söyleyen Ceza, sert sözlerin raple dışarıya nasıl vurulduğunu görüp kendine takma isim olarak Fatalrhymer da ekleyip, bir dönem kendini "Ceza a.k.a Fatalrhymer" olarak tanımladı.
Ceza en büyük çıkışlarından birini de 2004 yılında gerçekleştirdi. En büyük rock müzik organizasyonlarından biri olan RockIstanbul'da sahne almasının yanı sıra popüler müziğin önemli isimlerine rap vokalleriyle katılma başarısını gösterdi. Burcu Güneş'in Ay Şahit adlı yeni albümünde yer alan "Sahilden" şarkısında Güneş'e eşlik eden Ceza, Candan Erçetin ile birlikte de şarkı söyleme şansına erişti. Sanatçının Melek albümünde bulunan "Şehir" adlı parçada katkıları bulunmuştur. 2005 yılında, Fatih Akın'ın yönettiği İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek belgeselinde ve Fatih Akın'ın senarist ekibinde bulunduğu Kebab Connection filminde rol almıştır.
Bu iki ismin ardından müzisyen Mercan Dede'nin Su albümünde Ceza'ya da yer verildi. Ceza'nın yaptığı 2006'da Yerli Plaka albümünde Gelsin Hayat Bildiği Gibi şarkısında Sezen Aksu ile düet yapmıştır. Ayrıca Sezen Aksu ile "Şinanay" şarkısında da düet yapmıştır 2008'in son aylarında başlayan Adanalı dizisinde Ceza'nın Yerli Plaka albümünden albüme ismini veren Yerli Plaka ve Fark var gibi çeşitli eserler kullanılmıştır. Ayrıca 2011 yılında Tech N9ne isimli ABD'li rap sanatçısı ile  All 6's and 7's albümünde düet yapmıştır ve ilk defa yabancı bir albümde Türkçe şarkı söyleyen Türk sanatçı olmuştur.
Ceza, Esquire dergisiyle yaptığı röportajda, albümlerinde şarkı sözlerini, müzikal çalışmalar tamamlandıktan sonra yazdığını ve bunun çok kısa bir sürede gerçekleştiğini söyleyen Ceza, hip hop ve rapin aynı olarak algılanmasına da tepki gösteriyor,

Hip hop'u bir Ağaç olarak düşünürseniz, rap onun dallarından biridir.
diyor. 2007'de Mercan Dede'nin 800 albümünde Tutsak şarkısında Yıldız Tilbe ile düet yapmıştır. 2009'da Bomba Plak'ı çıkartmıştır. Killa Hakan ile ortak hazırladığı albüm, 2 tanedir. Birisi Türkiye'de satışa çıkmıştır, diğeri Almanya'da satışa çıkacaktır. Delight adlı şarkıya klip çekilmiştir. Killa Hakan'ın Solo albümü Volume Maximum Albümden 10 feati vardır. Alles Tamam ve Allerbesten Rapper şarkılarına klip çekilmiştir. 18 haziran 2010'da Onuncu Köy Albümü çıkmıştır. "Bir Minik Mikrofon" adlı şarkıya klip çekilmiştir. Albümün ikinci klibi ise Dünden Ne Kaldı adlı parçaya çekilmiştir. 2010 yılında İstanbulls Boks takımına İstanbulls Akıl - Bilek - Yürek isimli parçayı yapmıştır. Daha sonra ise yine Onuncu Köy albümünden "Kim Bilir" adlı parçaya klip çekilmiştir. Hiphoplife tarafından desteklenen Organize Oluyoruz vol. 1 albümüne "Sende Biraz Delisin" şarkısı ile katkıda bulunmuştur ve bu şarkıya klipte çekilmiştir. Son olarak Türk Marşı'nın Rap versiyonu ile büyük bir ivme kazanmıştır.
Rock'n Coke gibi birçok festivallerde konser vermiştir. 2009 ve 2010 yılında ardı ardına 2 kez Fanta Gençlik Festivali'nde yer almıştır. Ayrıca internet sitesi "myspace"deki bir oylamada dünyaca ünlü isimleri geride bırakarak ABD'deki bir festivale katılmıştır. MTV EMA'da ödül alan ilk Türk sanatçı başarısını da göstermiştir. Bir zamanlar birlikte çalıştığı Sagopa Kajmer ile araları açılmıştır.
Killa Hakan'ın albümü Son Mohakan da Fantastik Dört isimli parçaya Eko Fresh ve Summer Cem ile birlikte konuk olmuştur ve bir de bu parçaya klip çekilmiştir.
Ceza'nın Suspus albümü 26 Mayıs 2015'te piyasaya sürüldü. Ceza, albümünün ismini de taşıyan "Suspus" isimli parçaya klip çekmiştir ve birçok parçaya daha klip çekmek istediğini de duyurulmuştur.
26 Aralık 2019 tarihinde Ceza Beatcoin adında yeni single'ı kliple birlikte çıkarmıştır.
Ayrıca Ceza, 2019'da Cartoon Network Türkiye için bestelediği "Çizgi Film Gurmeleri" adlı şarkısı ile çok beğenilmiştir. Şarkıyla hem Cartoon Network Türkiye, hem de Ceza olumlu eleştiriler almıştır ve şarkı hâlâ günümüzde az da olsa popülerliğini göstermektedir.
26 Şubat 2022 tarihinde Hiphoplife YouTube kanalında yayımlanan Red Bull 64 Bars programında GOKO!'nun prodüktörlüğünü yaptığı Bakabaka şarkısını çıkarmıştır.
9 yıl aradan sonra 26 Temmuz 2024'te 'Yatay Zeka' albümünü çıkardı.

Resmî Sitesi 1 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Myspace Sayfası 15 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Spotify Sayfası 20 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Youtube Sayfası 11 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumayeri, Düzce'nin bir ilçesidir.

Çevrik ve Yeniyaka köylerinin 29 Mart 1968'de birleştirilmesi sonucu "Cumayeri" adıyla belde belediyesi kuruldu. Cumayeri, 4 Temmuz 1987'de Gümüşova beldesiyle birleşerek Cumaova adı altında ilçe statüsüne kavuştu. Aralık 1993'te Cumaova olan ilçenin adı Cumayeri olarak değiştirildi ve Gümüşova'dan ayrılarak Bolu ilinde müstakil bir ilçe oldu. Cumayeri, Aralık 1999'da Düzce'nin il olmasıyla birlikte Düzce'ye bağlandı.

Düzce'nin kuzeybatısında yer alan ilçe, batıda Sakarya ili, Kuzeyde Akçakoca ilçesi, doğuda Çilimli ilçesi ve güneyde Gümüşova ilçesiyle komşudur.
Cumayeri ilçesinin yüzölçümü 113 km²dir. (10.011 hektar) Cumayeri'nin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 132 metredir. İlçe Batı Karadeniz dağlarının sahile paralel olarak uzanan şeridin hududunu teşkil etmektedir. İlçe topraklarının 5.619 hektarı fındık bahçeleri, 214 hektarı tarla arazisi, 163 hektarı mera arazisi, 3.520'si ormanlık saha ve 200'üde başka arazileri teşkil eder. Buna göre %55'i meyvelik saha, %3'ü tarla arazisi, %3'ü mera, %34'ü ormanlık, %2'si diğer ve %3'ü elverişsiz arazidir.

Not: Cumaova ilçesi, 1993 yılında Cumayeri ve Gümüşova olarak ikiye ayrılmıştır.

Ekonomi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Tarımda fındık, mısır üretimi; hayvancılık olarak koyun, inek yetiştirilmektedir.

Bu madde Dobruca adlı bölge hakkındadır. Türkmen beyliği için Dobruca Beyliği, Bulgar ve Rumen tarihinde yer alan prensliği için Dobruca Prensliği maddelerine bakabilirsiniz.

Dobruca (Bulgarca: Добруджа trl: Dobruca, Rumence: Dobrogea), Karadeniz ile Tuna Nehri arasında kalan, Romanya'nın Köstence ve Tulça illeri ile Bulgaristan'ın Dobriç ve Silistre illerini kapsayan yoğun Türkmen nüfusun yaşadığı tarihî bir bölgedir.

Dobruca sınırlarının Romanya'da Tuna Nehri'nin denize döküldüğü nokta olan Sulina (eski adıyla Sünne) kasabasından başlayarak Tuna hattı boyunca uzanan bir şekilde Bulgaristan'daki Tutrakan (eski adıyla Turtukaya) şehrine kadar devam ettiği, buradan Karadeniz'e uzanan bir çizgi ile de Dobriç ilinde Balçık şehrinin aşağısındaki Ekrene (Kranevo) sahil kasabasının güney sınırını oluşturduğu kabul edilir. Sünne-Ekrene sahil şeridi 320 km uzunluğundadır.
Yüzölçümü 23,262 kilometrekare olup, bunun 15,402 kilometrekaresi "Eski Dobruca" denilen ve 1877-1878 yıllarında yapılan 93 Harbi sonucunda Romanya'ya koşulan Köstence ve Tulça sancaklarını, 7,780 kilometresi güneydeki "Yeni Dobruca" denilen bölgeyi içerir. Karadeniz kıyısı 320 kilometre uzunluğundadır. Dobruca'dan geçen Romanya-Bulgaristan kara sınırının uzunluğu 205 kilometredir. 

Bölge, Osmanlı Devleti döneminde Silistre Eyâletine tâbi iken bu eyâlet ile Niş ve Vidin Eyâletlerinin birlestirilmesi ile, 1864'te kurulan yeni Tuna Vilayetine dâhil edilmiş, 93 Harbi sonrasında Berlin Antlaşması ile Kuzey Dobruca Romanya'ya, Güney Dobruca Bulgaristan'a koşulmuş, Balkan Savaşları sonrasında 1913 Bükreş Antlaşması ile Romanya Dobruca'nın hemen hemen tamamı üzerinde hakimiyet kurmuş, bu sınır I. Dünya Savaşı sonrasında Neuilly Anlaşması ile teyid edilmiş, II. Dünya Savaşı sürerken Mihver Devletleri tarafından 1940'ta dayatılan Krayova Anlaşması le Bulgaristan Güney Dobruca'yı geri almış, bu sınır Paris Antlaşması (1947) ile onaylanmıştır. Günümüzde Romanya-Bulgaristan arasından kara sınırının yer aldığı tek bölge olan Dobruca'da iki ülke arasındaki sınırın uzunluğu 240 km'dir.
Bölge bereketli topraklarıyla bilinir ve tarih boyunca pek çok farklı kavmin yerleşimine konu olmuştur. Yerleşimler silsilesi içinde Milattan Sonra erken yüzyılllardan başlamak üzere birden fazla Türk halkı da yer almış, son olarak Osmanlı Devleti döneminde kült ve kültür tarihi açısından Güney Dobruca uzantısındaki Deliorman bölgesi Şeyh Bedreddin ile Kuzey Dobruca ise Sarı Saltuk ile özdeşleşmiştir.

Boğazköy
Köstence
Mecidiye
Mankalya
Tulça
Babadağ

Dobriç
Silistre

Romanya Tatarcası

Dobruca Kırımtatar Ağzı Sözlüğü

Düzce ilinin ilçeleri,

Düzce (il merkezi)
Akçakoca
Cumayeri
Çilimli
Gölyaka
Gümüşova
Kaynaşlı
Yığılca

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu  seçilerek göreve başlayan ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Düzce İl Genel Meclisi üye sayısı 22'dir. Düzce Belediyesi meclisi üye sayısı da 31'dir. İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 124'dir.
Belediye Meclis üyelerinin sayıları ilçenin son nüfus sayımına göre 9 ile 55 üye, İl genel meclisi üye sayılara 100.000 nüfusa kadar 2 ile 5 üye olarak belirlenir.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Düzce ili nüfusu: 415.622'dir. Bu nüfusun %73,07'sı şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 2.492 km2dir. İlde km2ye 167 kişi düşmektedir. (Bu sayı Merkez ilçede 376'dır.) İlde yıllık nüfus artış oranı %0,79 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez İlçe (%1,53) - Yığılca (-%4,24)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 8 ilçe, 10 belediye, bu belediyelerde 126 mahalle ve ayrıca 267 köy vardır.

Düzce (il)
Düzce ilindeki yerleşim yerleri listesi

Gölyaka, Düzce'nin ilçesidir. Efteni Gölü etrafına kurulduğu için, adına Gölyaka denmiştir ve etrafı dağlarla çevrilidir. İstanbul'a 200 km, Ankara'ya ise 250 km mesafededir. İlçenin yüzölçümü 228 km²dir. Gölyaka ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 130 metredir.
1930 yılında İmamlar köyünde Gölyaka bucağı kurulmuştur. 1934'te Gölyaka bucağı lağvedilmiştir. Bolu ilinin Düzce ilçesinin merkez bucağına bağlı İmamlar köyü, 1955'te Gölyaka bucağının kurulmasıyla Gölyaka bucağının merkezi olmuştur. Gölyaka bucağı, 1987 yılında Düzce ilçesinden ayrılarak Bolu iline bağlı ilçe olmuştur. 1999'da Düzce ilinin kurulmasıyla Düzce iline bağlanmıştır.
Nüfusun büyük çoğunluğu tarımdan geçinir. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık ile fındık en önemli geçim kaynaklarıdır. Bunun dışında küçük çapta olsa da tekstil fabrikaları da ilçe ekonomisine katkı sağlamaktadır.

İlçe kaymakamlığı sitesi 29 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İlçe Belediye sitesi

Gümüşova, Düzce iline bağlı ilçedir.
İlçe, D-100 Karayolu üzerinde bulunmaktadır. İlçe Düzce iline 18 km mesafede olup Düzce ovasının bitişiğindedir. Düzce'nin güneybatısında yer alır. Batısında Sakarya, güneybatıda Bolu, doğuda Çilimli ilçesi ve kuzeyde de Cumayeri komşularıdır. İlçenin doğusundan büyük melen çayı geçmektedir. İlçeye bağlı köyler arasında Yakabaşı, Selamlar, Çaybükü, Elmacık, Adaköy, Sarıdere, Sultaniye bulunmaktadır. İlçenin başlıca geçim kaynakları tarıma dayanmakla birlikte il kalkınmada öncelikli yöreler kapsamına dahil edildikten sonra birçok alanda yeni fabrikalar açılarak istihdama katkıda bulunulmuştur. Düzce merkezine ulaşım minibüsler ile yapılmaktadır.

Gümüşova ilçesi 1321 yılında Osman Bey'in silah arkadaşı Konuralp Gazi tarafından Düzce ve Üskübü ile birlikte fethedilmiştir. Bu bölge yerleşim yeri olarak Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra bu bölge büyük askeri yararlıklar gösteren Davut Paşa'ya Fatih Sultan Mehmet tarafından “tımar” olarak verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu ordusunda bulunan hayvanların kışlaklayacağı ahırların Gümüşova'da yapılması sebebiyle Kışla adını almıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Kışla işgale uğramıştır. Milli Mücadele döneminde cereyan eden Düzce İsyanları, yoğunlukla bu bölgede etkisini göstermiştir. Daha sonra bu isyanlar Ali Fuat Cebesoy ile Mareşal Fevzi Çakmak tarafından önlenmiştir. Kışla 1927 yılında nahiyelik sıfatını kazanmıştır. 1963 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur. Kışla, 1987 yılında Cumayeri ile birleşerek Cumaova ilçesi adını almıştır. 1991 tarihinde Cumayeri'nden ayrılarak Gümüşova adı altında yeni ve müstakil bir ilçe haline gelmiştir. Gümüşova, Aralık 1999 tarihinde Düzce'nin il olması dolayısıyla Düzce'ye bağlandı.

Gümüşova ilçesinin yüzölçümü 103 km²dir. 9.000 hektar alana sahip ilçenin rakımı ise 170 m'dir. İlçede tipik bir Karadeniz iklimi hüküm sürer. Yazları sıcak ve yağışlı, kışları serin ve yağışlıdır. Sonbahar ve ilkbaharda sis oranı yüksektir. Bölge bitki örtüsü bakımından zengindir. Avlanmanın serbest olduğu dönemlerde ilçeden geçen Melen Çayı'nda balık avcılığı yapılmaktadır. İlçe fındık, kayın ve ceviz gibi Karadeniz iklimine has bitki dokusuna sahiptir. Fındık bakımından zengin olan Düzce köylerin çoğunda fındık yetiştirilmektedir.

İlçenin dış göç olayı azdır. İlçeye bağlı köylerden merkeze iç göç olmaktadır.

Gümüşova Belediyesi
Gümüşova kaymakamlığı 20 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Herakleia Pontiki (Grekçe: Ἡράκλεια Ποντική, Latince: Heraclea Pontica), Bizans ve sonraki dönemlerde Pontoheraclea (Yunanca: Ποντοηράκλεια) olarak da bilinen, Küçük Asya'da Bitinya sahilinde antik bir kent olup, Likus nehrinin ağzında yer alır. Yunan şehir-devleti Megara tarafından kurulmuştur, kuruluş tarihi yaklaşık MÖ 560-558'dir ve Yunanların Archerusian çıkıntısına (Bababurnu) bitişik mağaradan yeraltı dünyasına girdiğine inandıkları Herakles'in ismi verilmiştir.
Antik şehrin yerinde günümüzde Türkiye'de Zonguldak iline bağlı Karadeniz Ereğlisi ilçesi vardır.

Herakleia Pontiki, yaklaşık MÖ 560-558 yıllarında Yunan şehir devleti Megara tarafından kurulmuştur. Kent, adını Yunanların bitişiğindeki Acherusian Burnu'ndaki bir mağaradan yeraltı dünyasına girdiğine inandıkları Herakles'ten almıştır.
Kolonistler, kısa sürede yerli Mariandynleri boyunduruk altına aldı. Ancak, helot benzeri serfler haline gelen Mariandynlerin kendi toprakları dışında köle olarak satılmaması konusunda anlaştılar.
Zengin ve verimli komşu topraklardan ve doğal limanının deniz balıkçılığından yararlanarak hızla zenginleşen Heraclea, kısa süre sonra kontrolünü doğuda Cytoros'a (Cide yakınlarındaki Gideros) kadar sahil boyunca genişletti. Hatta Karadeniz'de kendi kolonilerini (Cytorus, Callatis ve Chersonesus) kurdu. Kent, filozof Heraklides Pontikus'un doğduğu yerdir.
Galatlar ve Bitinyalılar tarafından sert bir şekilde sarsılan kentin refahı, Mithridates Savaşları'nda tamamen yok oldu.
Herakleia Pontikili Memnon (MS 1. yüzyılda yaşamış), kendi memleketi olan Herakleia Pontiki'nin yerel tarihini anlatan, en az on altı kitaptan oluşan bir eser yazmıştır. Bu eser günümüze ulaşamamıştır; ancak I. Fotios'un Bibliotheca adlı çalışması, eserin günümüze ulaşan tek kısmı olduğu anlaşılan 9-16. kitaplarının yoğunlaştırılmış bir özetini korumuştur.
Bu kitaplar, tiran Klearkhos'un yönetimiyle (MÖ yaklaşık 364-353) başlar ve Julius Caesar'ın sonraki yıllarına (MÖ yaklaşık 40) kadar uzanır. İçerisinde, Bitinyalıların Asya'ya barbar Galyalıları getirmesi gibi birçok ilgi çekici olayı barındırır. Galyalılar başlangıçta Heraclealılarla ittifak kurmuş, ancak daha sonra onlara karşı şiddetle dönmüşlerdir.
Ardından, Herakleia Pontiki 1000 yıldan fazla bir süre Doğu Roma İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Türkler, 1071'deki Malazgirt Savaşı'ndan sonra bölgeyi yağmaladı. Trabzon hükümdarı I. Alexios Komnenos'un kardeşi David Komnenos, 1205'te Herakleia Pontiki'yi ele geçirdi ve burayı Paflagonya adını verdiği egemenliğinin başkenti yaptı; ancak 1214'te şehri I. Theodoros Laskaris'e kaybetti. Theodoros, burayı önemli bir sınır kalesi haline getirdi.
1261'den sonra Cenevizliler burada bir koloniye sahipti. Türkler 1360'ta Paflagonya'yı fethettiğinde, Cenevizliler şehri zayıflayan Bizans İmparatorluğu'ndan satın aldı. Heraclea, buraya çok sayıda yerleşen Cenevizlilerin önemli bir ticaret merkezi olarak gelişti. Kasabaya bakan bir tepedeki harabe halindeki kale, bu dönemin bir kalıntısıdır. Şehrin İtalyanca adı Pontarachia idi. Cenevizliler, 1453'ten sonra Osmanlılar tarafından ele geçirilene kadar şehri ellerinde tuttular.

Herodorus, mitograf, Heraklea'da doğdu.
Heraklides Pontikus, filozof ve astronom, Heraklea'da doğdu
Pontuslu Evagrius, filozof, keşiş ve münzevi
Ksenagoras (tarihçi), tarihçi
Herakleialı Memnon, tarihçi
Herakleialı Bryson, matematikçi ve sofist
Herakleialı Klearkhos, Onun tiranı aclea
Herakleialı Timotheus, Clearchus'un oğlu ve ölümünden sonra onun yerini aldı
Herakleialı Khion, Platon'un öğrencisi, Heraklea'nın tiranı
Herakleialı Oxyathres, filozof
Khamaeleon, filozof
Herakleialı Promathidas, tarihçi
Herakleialı Marcian, coğrafyacı
Heraklea'dan Nicetas, Metropolitan Heraklea
Herakleialı Dionysius, Heraklea'nın tiranı
Amastris, Herakleia'nın tiranı, Pers Kralı III. Darius'un yeğeni
Diogenianus, Yunan dilbilgisi uzmanı
Theaitetos (filozof), filozof, Platon'un öğrencisi
Theodor Stratelates, Yüce şehit olarak kutsanmış şehit ve asker aziz

 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Heraclea". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Hogarth, David George (1911). "Heraclea s.v. Heraclea Pontia".  Chisholm, Hugh (Ed.). Encyclopædia Britannica. 13 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 308. 
"Outpost of Hellenism: The Emergence of Heraclea on the Black Sea", Stanley Mayer Burstein, University of California Publications: Classical Studies, 14 (Berkeley, 1976).

Coin minted in Heraclea Pontica 3rd–2nd century BC.
Photius's Bibliotheca 224, Memnon of Heraclea, History of Heraclea25 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaynaşlı, Düzce ilinin ilçesidir.

1930 yılında Kaynaşlı köyünde Kaynaşlı bucağı kurulmuştur. 1934'te Kaynaşlı bucağı lağvedilmiştir. Düzce ilçesinin merkez bucağına bağlı Kaynaşlı köyü, 1959'da Kaynaşlı bucağının kurulmasıyla Kaynaşlı bucağının merkezi olmuştur. Kaynaşlı bucağı, 9 Aralık 1999 tarihinde 23901 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 584 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre Düzce iline bağlı ilçe olmuştur. 12 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57'de aletsel büyüklüğü 7.2 olan Düzce depreminin merkez üssü Kaynaşlı idi. 30 saniye süreyle etkili olan deprem, pek çok ilden de hissedildi.
Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi'nin açıklamasına göre, ölü sayısı 845, yaralı sayısı 4.948, depremde hasar gören ve derhal yıkılması gereken bina sayısı 3.395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12.939, iş yeri sayısı ise 2.450'dir.

Kaynaşlı, Düzce Ovasının doğu uzantısı olarak Bolu Dağı eteklerine kadar uzanan bir vadi üzerine kurulmuştur. İlçe sınırları doğuda Bolu ili, batıda Düzce ili, güneyde Mudurnu ilçesi ve kuzeyinde Yığılca ilçesi çevrilidir. Ova sınırlarının bitiminden yüksek tepelere ve dağlık arazi yapısına rastlanır. En yüksek tepe sınırları, Menekşe Tepe 1577 metre, Bolu Dağı sırtı 790 metredir.
Fenerbahçe Spor Kulübüne ait Topuk Yaylası Tesisleri ilçe sınırları içerisinde yer alır.
İlçenin yüzölçümü 237 km²dir. Kaynaşlı'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 296 metredir.

Karadeniz iklimi hakimdir. Yazları serin kış ayları soğuk geçer. En fazla yağış İlkbahar ve Sonbahar aylarında düşer. Yapraklı bitki örtüsü genel yapıyı oluşturur.

İlçenin kuzeyinde Millî Parklar kapsamında Kuru Göl bulunmaktadır.

Kaynaşlı Belediyesi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaynaşlı Kaymakamlığı 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konur Alp, Konur Bey veya Konuralp Bey, Osmanlı Devletinin kuruluşunda hizmeti geçen ilk Türk kumandanlarındandır. Konur; halk dilinde esmer, açık kestane renginde olan demektir.
Osman Gazi ve Orhan Gazi'nin yakın silah arkadaşlarından olan Konuralp, Sakarya civarında fetihler yaptı. "Konuralp" onun adı ile anılır. 1328 yılında öldü.
Osman Gazi, 1300 yılından îtibaren, Bizanslılara karşı mücadeleye girişince, yanında, Akça Koca, Samsa Çavuş, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi, Turgut Alp, Hasan Alp ve Köse Mihal gibi silah arkadaşları ile birlikte Konur Alp de bulunuyordu. Orhan Gazi daha babasının sağlığında askerî idareyi eline aldığından, Karadeniz'e doğru olan bölgenin zaptına Konur Alp'i gönderdi.
Konur Alp, Akyazı, Mudurnu ve sonradan kendi adı verilen Melen Çayı havzasını fethetti. Gazi Abdurrahman'la birlikte Aydos'u aldı. Bursa'nın fethinde (1326) büyük kahramanlıklar gösterdi ve aynı yıl içinde öldü.
Konur Alp'in mezarının nerede olduğu kesin olarak bilinmemekte, fakat Düzce taraflarında olduğu tahmin edilmektedir. Söğüt'te türbe bahçesindeki kabir, makamdır. Asıl kabri değildir. Asıl kabri Düzce'nin Konuralp mahallesinde şehir merkezinde olduğu düşünülmektedir.
İsmi Düzce'nin Konuralp mahallesinde isminde yaşamaktadır. Ayrıca, Adapazarı'nın Hendek ilçesinin de bir dönem Konuralp adıyla anıldığı, Melen Çayı vadisinin tamamının da Konuralp Eli (bazı kaynaklarda Konrapa) şeklinde adlandırıldığı bilinmektedir.
Bugün Kırıkkale Keskin'deki Konur Kasabası ve Konur Köyleri (Konur Hacıobası, Konur Danacıobası vb) Konuralp soyundan gelen aşiretler tarafından kurulmuştur.

2019-2025 yılları arasında ATV'de yayımlanan Kuruluş Osman dizisinde Eren Vurdem ve Berk Erçer tarafından canlandırıldı.

Kumanlar, 11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında Doğu Avrupa'da yaşamış bir Türk halkı. Tarihte, Kıpçaklar ile aynı birlik içinde bulunmuş, bu yüzden de zamanla Kıpçaklar ile birlikte anılmışlardır.
Liderlerine atabeg unvanını vermişler ve bir atabeg tarafından hem askerî, hem ekonomik, hem de siyasî bakımdan idare edilmişlerdir. İçlerinde 40-45 bin aile olan kollar hâlinde yaşamışlardır. Bu nedenle askerî zaferleri hem savunmada, hem de taarruzda bulunmaktadır.

Kuman adı, tarihte birçok dilde farklı adlarla anılmıştır. İranlı Mervezi 1120 yılında Qun adında bir halktan söz ederken, Ermeni Urfalı Mateos aynı bağlamda Xarteşk’ adlı bir halktan bahsetmiştir. 11. yüzyıl ortalarına doğru, Bizans kaynaklarında Κούμανοι veya Κόμανοι adıyla; Latin kaynaklarında Comani, Cumani veya Cuni; Cermen kaynaklarında Valwen; Slav kaynaklarında Polovci (Polovec sözünün çokluk şekli) olarak geçmiştir. Macarca'da Kun (çokluğu Kunok), Ukraynaca'da Половці “Kumanlar”, Bulgarcada Кумани “Kumanlar” olarak adlandırılmışlardır. Kuman, Türkçede sarışın anlamına gelmekle birlikte, Ermenice, Almanca ve Rusça da dahil diğer bütün batı dillerinde kendilerine sarışın anlamına gelen adlar verilmiştir. Bu isimlendirmeler Kumanlar'ın saç renklerine ithafen yapılmış olmalıdır. Kumanlar'ın Ukraynaca kökenli sarışın anlamına gelen Polovtsy sözcüğü ile adlandırılmaları, bazı araştırmacılara göre Slavlar tarafından bozkır kavimlerine verilirdi. Buna göre bu sözcük Ukraynaca "pol" yani "açık, boş, düzlük" sözcüğünden türemişti. Ancak bu sözcük yine Ukraynaca olan ve şehir, (Yunanca: polis) açık-düzlük vb. anlamlara gelen "Polyane" sözcüğü ile karıştırılmamalıdır. Olcas Süleymenov'a göre ise Polovtsy sözcüğü Sırp-Hırvat kökenli olup "plav" (mavi) sözcüğünden türemiş, "mavi gözlü" anlamına gelmektedir. Árpád Berta'ya göre, Aralarındaki büyük biçimsel benzerliğe rağmen, Kumanların ḳumān adı ile dilleri Kuzey Altaycası içinde değerlendirilen Kumandıların ḳumāndı adıyla bir ilgi kurulamaz.

Kumanlar, Türk dillerinin Kıpçak grubuna ait bir dil kullanmışlardır. Bilimsel yayınlarda Kumanca, Kuman Kıpçakçası, Kuman Türkçesi olarak belirtilir. Doğu Avrupa'da konuşulmuştur.
TRT Belgeseli Özü Türk programında Macaristan'daki Şamanist Kumanları Hristiyanlaştırmak için Kuman diline çevrilmiş bu dua kayıt altına alınabilmiştir :

Kumanlar önce Tengricilik, daha sonra kültürel alışveriş ve savaşlar aracılığı ile Katolik Hristiyanlık'ı seçmişlerdir. Tengricilik veya Göktanrı dini, tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıdır. Bu inanç göçebe yaşama o kadar bağlıdır ki, bu etken; Göktanrıcı kavimlerin yerleşik yaşama geçişleri ile birlikte bu inancı bırakmalarını ve başta Hristiyanlık olmak üzere diğer inançlara geçişlerini beraberinde getirmiştir.
1227 yılında Roma Katolik Kilisesi üyeleri, Macar Kralı II. András ile müttefik olan Bortz Han'a bir ziyaret gerçekleştirir ve kısa süre içinde Kumanlar Hristiyanlık'ı seçer. Öyle ki, Papa IX. Gregor bu toplu Hristiyanlaşma'yı duyunca 1 Temmuz 1227 tarihinde Estergon Başpiskoposu Róbert'i Moldova bölgesine gönderir ve Kumanlar kitlesel olarak vaftiz olur. Kumanya'da yeni bir episkoposluk bölgesi oluşturulur ve Papaz Teodorić, Papa IX. Gregor tarafından piskopos olarak atanır.
Yazılı Türk tarihi ve Hristiyan Türk tarihi adına çok büyük önem taşıyan Codex Cumanicus'ta (Kuman Kodeksi) Latin harfleriyle yazılmış, o gün konuşulan Kuman ve Kıpçak Türkçesi dualar yer almaktadır.

Kıpçaklarla Kumanlar farklı halklardır. Sonradan birleşmişlerdir. Kumanların ana yurdunu, daha önceki yerleşim bölgelerini belirlemeye yönelik girişimler arasında, literatürde en güçlü olan görüş, Kumanların ana yurdunu Orta Asya'da bulmak isteyen görüştür. Bu, çalışma hipotezi olarak kullanışlı, fakat hiçbir zaman kesin olmayan görüşe göre Kumanların ana yurdunun bugünkü Çin topraklarında, Huang-ho (Sarı Irmak) ırmağının büyük dirseğinde olması mümkündür. Buradan, Moğolca konuşan Kıtayların –önemli bir Orta Asya halkı– yayılmaları nedeniyle batıya doğru hareket ettiler. Bu görüşe göre, Orta Asya'da, 10. yüzyıl içinde Kuman etnogenezinin birinci dönemi sona erdi. Bu dönem içinde Kumanlar, Sarı Uygurları kendi içlerinde erittiler ve Çungarya kapısı üzerinden Oğuzlar ve Karlukların bölgesine giderken beraberlerinde götürdüler. 11. yüzyılın ortalarında Sibirya'ya ve Kazak bölgesine ulaşmış olmaları gerekir. 12. yüzyılın sonuna varıldığında Türk kökenli iki birlik olan Kıpçaklar ve Kumanlar birleşmiştir. Bu dönemle beraber, aynı kavim ittifakına uygulanan çeşitli isimler arasında bir farklılık belirlemek imkânsız olmuştur.
Batı Göktürkler içinde yer alan Kıpçaklar, 11. yüzyılda Karadeniz'in kuzeyinde Kıpçak Hanlığı'nı kurdular (1098-1239).
Kuzey Karadeniz'deki Deşt-i Kıpçak Türk boy birliğinin içinde yer alan önemli gruplardan bir grup olmuşlardır. Kıpçak boy birliğinin 1239 Moğol saldırısıyla yıkılmasından sonra Kumanların bir kolu Balkanlar'a göç etmiş, bir kolu ise Kafkasya'ya inmiştir. 11'inci yüzyılda Kumanlar, bugün Ukrayna, Moldova ve Erdel'i kapsayan büyük bir bölgeyi ele geçirmişlerdir. Kuman kitleleri bugünkü Macaristan'ın bulunduğu bölgenin en verimli yeri olan orta kesimine yerleşmişlerdir.
Sık sık Macar devletine ve Doğu Roma İmparatorluğu'na saldırarak onların şehirlerini yağmalamışlardır. Bir kısmı ise İdil Bulgar Devleti'ne sığındı. Kuman Kıpçakları Balkanlar'da Bizanslılar'la anlaşarak Peçenekler'le savaştılar ve Peçenekler büyük kayıplar verdi. Sonra bugün Moldova ve Ulahya olan bölgede "Kumanya" adında bir devlet kurulmuştur.
13. yüzyılda "Milkov" adlı hükümdarları tarafından Hristiyanlık, resmî din olarak kabul edilmiştir. Doğuda kalan Kumanlar ise İslam'ı kabul etmişlerdir. Balkanlar'da bulunan Kumanlar Trakya bölgesine yerleştiler ve Bizans'a asker oldular. Bir dönem Bizans ile anlaşmazlığa düştükleri için Konstantinopolis'e çift taraftan kuşatma başlattılar. Ancak Bizans'ın, Peçeneklerle anlaşması üzerine başarısız oldular ve Balkanlar'a dağıldılar.

Gürcüler ile Kuman-Kıpçaklar arasındaki ilk temaslar, Kuman ve Kıpçaklar'ın Rusya'nın güney bozkırlarında göçebe bir konfederasyon kurduğu 11. yüzyıla kadar uzanıyor. Onların Gürcistan ile ilişkileri genellikle barışçıldı. Dahası dönemin Gürcü siyasetçileri Kuman ve Kıpçaklar'ı Selçuklu fetihlerine karşı potansiyel müttefikler olarak görüyorlardı. Gürcü vakayinamelerine göre, Gürcüler göçebelerin iyi dövüş becerilerinin, cesaretlerinin ve emrindeki büyük insan kaynaklarının farkındaydı.
Gürcü-Kuman/Kıpçak birliğinin mimarı, on binlerce Kuman-Kıpçak savaşçısını kullanan ve onları 1118'deki hükümdarlığı sırasında Gürcistan'a yerleştiren Kral IV. Davit (1089-1125) idi. Davit'in Selçuklu işgalcilerine karşı mücadelede askeri reformlarının ana parçalarından biri olan bu etkinlik, aralarında kralın kendisi ve baş danışmanı ve hocası Giorgi Çkondidi'nin de bulunduğu üst düzey bir Gürcü heyetinin Kıpçak karargahına ziyaret düzenlemesi ile oldu. Göçebelerle olan bu ittifakı güçlendirmek için Davit Kuman-Kıpçak prensesi, Atrak Han'ın (Gürcü vakayinamesinde Şaraga'nın oğlu) kızı Guranduht ile evlendi ve yeni akrabalarını Gürcistan'a yerleşmeye davet etti. Kral, Kıpçaklar ve Alanlar arasında bir ateşkese aracılık etti ve 1109'da Atrak'ı mağlup eden Kiev'in Rus Büyük Dükü Vladimir Monomah ile göçebe kabilelerin Gürcistan'a serbest geçişini sağlamak için bazı istişarelerde bulunduğuna inanılıyor.
Bu diplomasi sonucunda, Atrak yönetimindeki 40.000 Kuman-Kıpçak ailesi Gürcistan'a yerleşti. Anlaşmaya göre, her Kuman-Kıpçak ailesi Gürcü ordusuna tam silahlı bir asker verecekti. Onlara toprak ve silah verildi ve kralın doğrudan kontrolü altında düzenli bir güç haline geldiler. Beş bini kraliyet muhafızlarının bir parçasıydı; geri kalanlar ise Selçuklu Türklerine karşı esas olarak sınır bölgelerine gönderildi. Gürcistan'ın orta Kartli ovalarını kışlak ve Kafkasya eteklerini yaylak olarak kullanarak yarı göçebe bir yaşam tarzına öncülük ettiler.
Doğu Slav kroniklerinin Orta Çağ koleksiyonu, Vladimir Monomah'ın 1125'te ölümünden sonra Atrak Han'ın kardeşi Don Kıpçaklarından Sırçan Han'ın Atrak'a bir ozan göndererek eve dönmesini istediğini belirtir. Efsaneye göre han, ozanın sesini duyup onun getirdiği steplerin otlarını kokladığında, kırsaldaki göçebe hayatından dolayı vatan hasreti çekmiş ve sonunda Gürcistan'ı terk etmiştir. Ancak yine de bir grup Kıpçak paralı asker Gürcistan'a yerleşti, Ortodoks Hristiyanlığı benimsedi ve hatta yerel halkla karıştı.
Gürcüler tarafından "naqivchagari" (yani, asimile olmuş Kıpçak) olarak bilinen Hristiyanlaştırılmış (ve artık Gürcüleştirilmiş) Kıpçak subayları, zamanın aristokrasisinin isyanlarını bastırmada belirleyici bir rol oynadılar. Gürcü kraliyetine olan bağlılıkları prestijlerini artırdı ve III. Giorgi (1156-1844) döneminde Kıpçaklar, eski, bencil aristokrasinin tam tersi yeni bir askeri aristokrasi yarattı. Bu, Giorgi'nin halefi Kraliçe Tamara'yı (1184-11213) neredeyse tüm yüksek rütbeli Kuman-Kıpçakları kovmaya zorlayan aristokratik muhalefette büyük bir memnuniyetsizliğe neden oldu.
Tamar'ın halefi IV. Giorgi (1213-1223), belki de on binlerce göçebe Türk paralı askerini kullanmaya devam etti. Gürcüler onlara "Kivçağni Ahalni", yani "yeni Kıpçaklar" diyorlardı. Ancak bazıları kraliyet ordusunda hizmet etmeyi reddetti ve modern Azerbaycan topraklarında bulunan Gence ve Arran'a taşındı. Daha sonra Gürcüler bu çeteleri yendi ve yok etti. Göçebelerin bir kısmı Gürcü saflarında hizmet vermeye devam etse de, bir dizi Kuman-Kıpçak müfrezesi 1225'te Gürcistan'a yaptığı seferde Harezmşah Celaleddin Manguberdi'ye katılarak zaferini sağladı. Kıpçaklar, 1230'ların sonlarında Moğolların Gürcistan'ı işgali sırasında her iki tarafta da savaşmış olsalar da çoğu daha sonra Moğollara karıştılar.

Kuman adı geçen ve Türk dilinin Latin harfleri ile ve anadili Türkçe olmayan kişiler tarafından yazıldığı Codex Cumanicus adlı eser, Karadeniz'in kuzeyindeki Kumanlardan İtalyanlar ve Almanlar tarafından 14. yüzyılda derlenmiş iki bölümlük bir eserdir. 

Kıvanç Tatlıtuğ (d. 27 Ekim 1983, Adana), Türk oyuncu ve eski mankendir. 2002 yılında Best Model of Turkey ve ardından da Best Model of the World seçilmesiyle adını duyurmuştur.

Kıvanç Tatlıtuğ, 27 Ekim 1983'te Adana'da Erdem ve Nurten Tatlıtuğ'un oğlu olarak dünyaya geldi. Baba tarafından Arnavut ve Boşnak kökenli, anne tarafından ise Edirnelidir.

Adana'dayken "Fiskobirlik", "Güney Sanayi", "Çukurova Kulübü", "Devlet Su İşleri" ve "Tarsus Amerikan Kulübü" gibi kulüplerde basketbol oynadı. Ülkerspor'dan teklif gelmesiyle 2 yıl orada oynadı. Ardından 1 yıl Beşiktaş, 1 yıl da Fenerbahçe'de oynadı. Tekrar Beşiktaş'a dönen Tatlıtuğ'un antrenman sırasında sakatlanmasının ardından basketbol kariyeri son bulmuş oldu.

Mankenlik kariyerini başlatan, annesinin bir marketin camında gördüğü mankenlik ilanı olmuştur. Oğlunun bir fotoğrafını şirkete göndermesiyle, Tatlıtuğ mankenliğe adım atmış olur. Bu mesleği beğenmesiyle ardından gelen teklifleri de değerlendirmiş ve profesyonel anlamda manken olmuştur.
İki yıl ajanslarla birlikte çalıştıktan sonra, 2002 Best Model of Turkey manken yarışmasına katıldı ve birinci oldu. Böylece aynı yıl içerisinde Best Model of the World'e katılmaya hak kazandı. Ardından katıldığı Best Model of the World yarışmasını da kazanan Tatlıtuğ, artık uluslararası camiada da tanınan bir isim oldu. Fransız mankenlik ajansı Success'ten gelen teklifle Paris'e yerleşti ve 1,5 yıl orada yaşadı.

Paris'te yaşadığı dönemde, birçok dizi teklifinin geldiğini öğrenen Tatlıtuğ, küçüklüğünden beri sinema ve televizyona olan ilgisi olduğundan gelen teklifleri değerlendirmek üzere Türkiye'ye döndü. Okan Bayülgen'den ve Devlet Tiyatrosu oyuncusu Laçin Ceylan'dan oyunculuk eğitimi aldı.
Oyunculuğa ilk adımını 2005 yılında, Gümüş dizisiyle attı. Songül Öden ile başrolü paylaştı. Gümüş'ün ardından, Menekşe ile Halil'de Halil karakterini canlandırdı. Amerikalılar Karadeniz'de 2 adlı filmde oynadı.
Kariyerindeki en büyük adım ise 2008-2010 yılları arasında Beren Saat'le başrolünü paylaştığı, Halit Ziya Uşaklıgil'in aynı adlı romanından uyarlanan Aşk-ı Memnu dizisinde canlandırdığı Behlül Haznedar karakteri oldu. Dizide canlandırdığı Behlül Haznedar karakteri, Tatlıtuğ'a Altın Kelebek Ödülleri'nde "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü kazandırdı.
2010 yılında Ezel dizisinde, ikinci sezonun başında Sekiz adlı yan karakteri canlandırdı. Bunun dışında birkaç reklam filminde de yer aldı. 2011-2013 yılları arasında Kanal D'de yayınlanan Kuzey Güney adlı dizide Buğra Gülsoy ile birlikte başrolü paylaştı.
2013'te Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği, şiirsel hayatı konu alan Kelebeğin Rüyası adlı dram filminde Mert Fırat ile başrolleri paylaştı. Tatlıtuğ, II. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta yaşayan ve genç yaşta veremden ölen şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayat hikâyesini anlatan "Kelebeğin Rüyası" filminde, Muzaffer karakterini canlandırmıştır. 2014 yılında Star TV'de yayınlanan ve başrolünü Farah Zeynep Abdullah ile paylaştığı Kurt Seyit ve Şura dizisinde "Kurt Seyit" karakterini canlandırdı.
Ardından 2016 yılında yine Star TV'de yayınlanan Cesur ve Güzel dizisinde Tuba Büyüküstün ile başrolü paylaştı. Hadi be Oğlum sinema filminde ve Çarpışma dizisinde yer alan oyuncu, 2019 yılında Organize İşler: Sazan Sarmalı filminde de oynamıştır. Belçika yapımı ve Netflix platformunda yayınlanan Into the Night dizisinde Arman karakteriyle konuk oyuncu olarak da yer alan Tatlıtuğ, yine aynı platformda yayımlanan Yakamoz S-245 dizisinde başrolde yer aldı.
2020'den beri menajeri Zerrin Ersü'dür.

Box Office Türkiye'de Kıvanç Tatlıtuğ
Sinemalar.com'da Tatlıtuğ/a 27002

SinemaTürk'te Kıvanç Tatlıtuğ 
IMDb'de Kıvanç Tatlıtuğ 
Beyazperde' de Kıvanç Tatlıtuğ 16 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
X'te Kıvanç Tatlıtuğ
Instagram'da Kıvanç Tatlıtuğ

Latin İmparatorluğu ya da Konstantinopolis Latin İmparatorluğu, (resmî adıyla Imperium Romaniae, Türkçe: Romaniya İmparatorluğu), Dördüncü Haçlı Seferi sonucunda Haçlılar (“Franklar”) ve Venedikliler tarafından 1204 yılında kurulan ve esasen Konstantinopolis ile çevresinin yanı sıra Trakya, Bitinya ve kuzeybatı Anadolu'nun bazı bölgelerini kapsayan imparatorluktur. Feodal bir birlik olarak kurulan imparatorluk 1261 yılına kadar 57 yıl ayakta kaldı, 25 Temmuz 1261  tarihinde İznik İmparatoru VIII. Mihail'in Konstantinopolis'i Haçlılardan geri almasıyla ortadan kalktı.

Mart 1204'te Venedik doçesi Enrico Dandolo ile haçlı orduları komutanları Bizans İmparatorluğu'nu parçalamak için Partitio terrarum imperii Romaniae adı verilen bir antlaşma imzaladılar. Buna göre bir Venedik temsilcisi ve 6 Haçlı orduları temsilcisinden kurulu bir imparator seçim komitesi kurulacaktı. Eğer bu komite bir Frankı imparator seçerse Konstantinopolis (Katolik) Patrik'i Venedikli olacak, aksi olursa patrik Frank olacaktı. Yeni Latin imparatoru Konstantinopolis'in ve ülkenin dörtte birini doğrudan doğruya idare edecek ve imparator payına Haliç'te bulunan yeni Blaherne Sarayı (bugüne kalan parçası Tekfur Sarayı) ve Marmara'ya bakan eski saray bulunacaktı. Geri kalan dörtte üç Venedik'le kendilerine bölge verilecek Haçlı Seferi baronları arasında eşit olarak bölüştürülecekti. Kendilerine bölge verilecek Haçlı soylu idarecileri Latin imparatoruna sadakat yemini edip onun vasalı olacaklardı. Fakat Venedik, Latin imparatoruna sadakat yemini etmeyecek ve onun vasalı olarak kabul edilmeyecekti.
Nisan 1204 ortasında Konstantinopolis Haçlılar'ın eline geçip, Haçlılar tarafından tamamıyla talan edilip yakılıp yıkıldıktan ve geri verilen talanın bir kısmı ortaklaşa bölüştürüldükten sonra Haçlılar imparator seçme sorununa yöneldiler. Haçlılar tarafından iki soylu Latin İmparatorluğuna adaydılar; I. Bonifacio del Monferrato ve Flandre Kontu IX. Baudouin. Bonifacio önceden en iyi aday gibi görünmekteydi zira bu Haçlı Seferi'nin hazırlayıcılarının başındaydı. Bu görevi yapmayı çok istiyordu ve harap talan edilmiş Konstantinopolis'i araştırıp Bizans'ın eski imparatoru II. İsaakios'un eski karısı Macaristan Kralı III. Béla'nın kızı Prenses Margaret'i buldurup bu toplantıdan 3 gün önce evlenmişti. Ama Venedik doçesi onu istemiyordu. 16 Mayıs 1204'te Bukoleon Sarayı'nda toplanan imparator seçim komitesinde altı Venedik temsilcisi blok halinde Baudouin'i tuttular; altı Frank temsilciden ancak 1'i Bonifacio'ya oy verdi. Böylece, hiç beklenmedik şekilde, Bonifacio imparator olamadı ve Latin İmparatoru olarak Hainaut ve Flandre dükü Baudouin seçildi. Aynı gün talan edilmiş ve bir Katolik Katedrali haline getirilmiş Ayasofya'da Latin İmparatoru I. Baudouin olarak taç giydirildi. Yeni Katolik Konstantinopolis Patrik'i seçilmiş olan Venedikli keşiş Tommaso Morosini daha Konstantinopolis'e varmamıştı ve taç giydirme törenine katılmadı. Böylelikle Latin İmparatoru Venedikliler tarafından seçildi ama taç giydirilmesi Venediklilerce yapılmamış oldu.

İmparator seçilen Baudouin ve Franklar, birkaç yüzyıllık Bizans kurum ve görenekleri yerine, Kuzeybatı Avrupa cemiyetlerinde uygulanan feodal görenekleri, sosyal ve politik kurumları Latin İmparatorluğu içinde bulunan bütün bölgelere sokmaya ve kullanılmasını zorlamaya koyuldular. Fakat yeni Latin İmparatorluğu'nda bunları benimsemiş Latin ve Frank asıllı kişiler ve ahali bulunmamaktaydı. Bunun için Latin İmparatorluğu'nun tarihi, askeri seferler, isyancı bölgelerde tahkim edilmiş mevkilerin savunması ve bütün sınırlarda çarpışmalara girişmekten ziyade Latinlerin ellerine zorla geçirmiş oldukları ülke içinde yaşayan Rumca konuşan ahalinin hoşnutsuzluğu ve hatta onların kin ve nefret etmeleri ile devamlı uğraşmaları halinde gelişmiştir.
Şubat 1205'te Dimetoka ve civarını kendi idaresi altına almış olan Latin asıllı idareci Frank soylu öldüğü zaman, şehir halkı bölgenin idaresini Bulgar çarı Kaloyan'a teslim ettiler. Bunun üzerine Bulgarlar üzerine yürüyen Latin İmparatoru Baudouin Bulgar ordusu ile 14 Nisan 1205'te Hadrianapolis Muharebesi'ne girişti. Latinlerin zırhlı ağır süvari birlikleri Kaloyan tarafından bir pusuya yakalanarak imha edildi ve Baodouin Bulgarlar'a esir düştü. Bulgarlar onu esir olarak başkentleri olan Veliko Tarnovo'ya götürüp (şehirde hala Baudouin Kulesi adıyla bulunan) bir sur kulesinde hapse kapattılar ve 1205'te ölümüne kadar hapis kaldı.
Bu yenilgiden birkaç hafta sonra hala Konstantinopolis'te bulunan yaşlı Venedik doçesi Enrico Dandolo da öldü. Böylece Venedikliler yeni imparator seçilmesi süreci içinde otoriter bir direktiften yoksun kaldılar. Bu imparator seçimi süreci sonunda Baudouin'in kardeşi Hainaut, Flandreli Henri Latin İmparatoru oldu.

Flandreli Henri'nin Latin imparatoru olarak 1206 ile 1216 döneminde kendinden önceki imparatorun uygulamaya başladığı Batı Avrupa feodal kurum ve göreneklerinin uygulanması siyasetine devam etti. Epir Despotluğu ile yaptığı çarpışmalarda galip gelip Epir'i ve Makedonya'yı da Latin İmparatorluğu'na bağladı. Fakat Bulgarlara karşı giriştiği mücadele sonunda yine Bulgar çarı Kaloyan'ın ölmesi üzerine Latin İmparatorluğu biraz rahatlayabildi.
Bulgar çarı Kaloyan 1205-1206'da Filibe (o zamanki Philippopoli)'yi kuşattı ve şehri aldıktan sonra şehrin idarecilerini ve dini görevlilerini büyük işkencelerle öldürttü ve şehri yıkıp nerede ise yerle bir etti. Sonra Lüleburgaz (o zamanki Arkadiopolis) ve Vize'yi de eline geçirip bu şehirlerdeki ahaliyi kılıçtan geçirdi. Bulgarların bu zalim fetihleri Latinleri karşı mücadeleye geçmeye zorladı. Yeni İmparator seçilen Flandralı Henri bir ordu ile Bulgarların üzerine yürüyerek Dimetoka'yı tekrar eline geçirdi. Ondan sonra İstanbul'a dönen Henri 20 Ağustos 1206da Ayasofya'da bir törenle taç giydi. Ama hemen oradan ayrılarak tekrar bir Bulgar Seferi'ne girişti.
1207 ilkbaharında Bulgarlar tekrar Edirne'yi kuşattılar. Anadolu tarafında İznik İmparatorluğu ile uğraşmakta olan Flandreli Henri hemen Trakya'ya geçerek Edirne'yi kuşatmadan kurtarmayı başardı. Henri'nin şansı kendisine yardımcı oldu ve 1207'de Bulgar Çarı Kaloyan Selanik'i kuşatmakta iken kendi adamlarından biri tarafından öldürüldü. Ertesi yıl Henri tekrar taht kavgası içinde bulunan Bulgarlar üzerine sefer yaptı. Bu sefer Trakya'da Bulgarlara kaybedilmiş olan eski bölgeleri tekrar eline geçirdi. 1210da eski Çar Kaloyan'ın kızı Bulgar Maria ile Henri evlendi ve Bulgarlar ile Latin İmparatorluğu arasında bir barış yapıldı.
Ayni dönemde I. Mihail Komnenos Dukas'ın hükümdarlığı altında bulunan Epir Despotluğu, Latin İmparatorluğu'nun vasalları olan Selanik ve Atina'yı tehdit etmekteydi. Henri bunu önlemek için I. Mihail'den kendinin bir vasalı olduğunu kabul etmesini istedi. I. Mihail bunu kabul edip vasal olduğunu açıkça göstermek için 1209 yazında kızını Henri'nin kardeşi Eustace ile evlendirdi.
Henri bu sefer de Latinlerle uğraşmak zorunda kaldı. Lombard asıllı I. Bonifacio del Monferrato öldü ve yerine geçen Selanik baronları Latin İmparatoru olan Henri yerine İtalya'da Monferrato dükü olan Guglielmo'yu vasal olarak kabul ettiler. Henri bunlara karşı savaşa girişti. En sonunda 2 Mayıs 1210 tarihinde Selanik'in Konstantinopolis'daki Latin İmparatorluğu'nun bir bölünmez bir parçası olduğunu kabul ettirdi.
Fakat bu sefer Epir despotu I. Mihail Selanik'e gözünü dikmiş ve 1210'da I. Mihail Selanik Krallığı'na hücuma geçti ve şehri kuşattı. Bu Henri'yi güneyden tekrar Selanik'e dönüp şehri Mihail'in kuşatmasından kurtarmaya ve Mihail'in tekrar Henri'nin vasalı olduğunu kabullenmesine zorladı.
1214 yılında I. Mihail'in ölümü ile Epir Despotluğu'na Theodoros Komnenos Dukas geçti. Theodoros mutlaka Selanik'i eline geçirmek istediği açıktı. Henri, Selanik Surları'nı pekiştirmeye başladı. Bununla uğraşmakta iken 11 Haziran 1216'da Latin İmparatoru Flandreli Henri öldü.

1216 yılında Latin İmparatoru olan Flandreli Henri, yerine geçecek bir varis bırakmadan ölünce baronlardan oluşan bir komite Baudouin ve Henri'nin kız kardeşi Yolande'nin kocası Tonerre, Auxerre ve Namur kontu olan Pierre de Courtenay'a İmparatorluk tacını vermeyi teklif ettiler. Pierre, 9 Nisan 1217 tarihinde Roma'da taç giydirildi ve bu merasimde Venediklilere verilmiş olan imtiyazları koruyacağına dair bir yemin etti. Fakat Balkanlara geçtiği zaman Epir Despotluğu tarafından yapılan bir baskınla Arvavutluk'ta yakalanıp hapse atıldı ve 1218-1219 dönemini hapiste geçirip Konstantinopolis'i hiç göremedi.
Hamile olan dul karısı, Yolande kocasından ayrı olarak denizden Konstatinopolis'e gelmişti ve orada sarayda oğlu Baodouin'i doğurdu ve Yolande Latin İmparatoru olarak kabul edildi. Ona naip olarak Latin İmparatorluğu önce Bethuneli Konon tarafından fiilen yöneltildi ve o 17 Aralık 1219'da ölünce Geoffroy de Merry, Narjot de Toucy ve Théodore Branas'dan oluşan bir naipler koleji fiilen idareyi ele aldı.
1220'de Yolande'nın oğlu Robert'a imparator olarak taç giydirildi. Robert de Courtenay'in hükümdarlık yıllarında en önemli olaylar İznik'te kurulmuş olan İznik İmparatorluğu ile ilişkilerin önce iyileşmesi; fakat sonradan 1224de İznik imparatoru III. İoannis Vatatzes ile yapılan Paimaneon Muharebesi'nin Latinler tarafından kaybedilmesi ve İznik İmparatorluğu'nun güçlenip Latin İmparatorluğu'nu tehdit etmesidir. Zaten halk tarafından hiç beğenilmeyen Latinler bu savaştan sonra Anadolu topraklarından atıldılar.
1227 yılında nüfuzlu baronlar Robert de Courtenay'ı İmparatorluk tahtından indirdiler ve yerine daha yetişkin olmayan II. Baudouin'i imparator yaptılar. Robert, Ocak 1228de Mora'da öldü. Bundan sonra naiplik Kudüs'ün eski kralı olan Jean de Brienne'ye verildi ve II. Baudouin ile ortak imparator olarak görevde bulundu.

Dördüncü Haçlı Seferi ardından kurulan Latin İmparatorluğu döneminde Katolik Kilisesi tarafından İstanbul'da birtakım patrikler görevlendirilmiştir. Bu patriklik Doğu Roma'nın Ortodoks Patrikliği'nin yerini alması amacıyla kurulmuş olup 13. yüzyıl boyunca aktif olarak faaliyet göste

Mavi Bayrak, 44 ülkede faaliyet yürüten Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı'nın (FEE), belli kriterlere sahip plaj ve marinalara verdiği ödüldür.

AB'ye üye ülkelerde, yüzme amacı ile kullanılacak göl ve deniz suları için gerekli su kalitelerini belirleyen mikrobiyolojik parametrelerin, yol gösterici ve uyulması zorunlu hükümler haline getirilmesiyle ortaya çıktı.
Bu yönde yapılan etkinlikler 1987 yılında Avrupa Çevre Eğitim Vakfı (FEEE) tarafından yürütülen Mavi Bayrak Kampanyası adı altında birleştirildi. Önce 11 Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ülkesinde, daha sonra da 22 ülkede başarı ile uygulandı. 2001 yılında ise Avrupa dışındaki ülkelerin talepleri üzerine kampanyanın kapsamı genişletildi ve Avrupa Çevre Eğitim Vakfı'nın adı Çevre Eğitim Vakfı olarak değiştirildi.

Avrupa Çevre Eğitim Vakfı'na 1991 yılında ilk kez Avrupa Topluluğu dışından Finlandiya kabul edildikten sonra, Türkiye'de de Mavi Bayrak Kampanyasına yönelik çalışmalar başlamış, Sağlık Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde 1993 yılında Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV) kurulmuştur.

Plajlar için 27, marinalar için ise 22 kriter olmakla birlikte, 4 ana grupta toplanmıştır.

Yüzme amacıyla kullanılan suyun niteliği.
Çevresel eğitim ve bilgilendirme çalışmalarının yönlendirilmesi.
Plaj düzeni ve emniyetinin sağlanması.
Çevre Yönetimi

Mavi Bayrak Kampanyasına gönüllü olarak katılmak esastır. Katılmak isteyenler öncelikle kendi ülkeleri içindeki ulusal jüriye gerekli belgelerle başvurur. Ulusal jürileri uygun gördüğü plaj ve marinalar ise Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı'na (FEE) gönderilir. FEE, uluslararası jüriyi toplar ve çeşitli ülkelerden gelen başvuruları değerlendirerek karar verir. Uluslararası jüride, FEE, UNEP, EU, EUCC (kıyı ile ilgili sivil toplum örgütü) yer alır.
Mavi Bayrak Ödülü bir yıl için verilir ve ödülü alan plaj ve marinalar, sezon içinde denetlenir. Bu denetlemeler sırasında uygunsuz bir durum olduğunun belirlenmesi durumunda, sorun çözülünceye dek Mavi Bayrak indirilir.

2015 yılı itibarıyla Türkiye, Mavi Bayrak sayılarına göre İspanya'dan sonra ikinci sıradadır.Aşağıdaki tabloda, 2015 yılında verilen ve yürürlükte olan Mavi Bayrakları (plajlar ve marinalar için) listelemektedir.
Tablo, ülke başına toplam Mavi Bayrak sayısını ve ayrıca nüfus başına, bölge başına veya her ülkenin kıyı şeridi uzunluğuna göre Mavi Bayrak sayısını gösterecek şekilde sıralanabilir.

Notlar: Galler, İskoçya, İngiltere ve Kuzey İrlanda her zaman ayrı ülkeler olarak kabul edilmiştir. Örneğin, 2015'te Kuzey İrlanda'da 10 Mavi Bayraklı plaj ve marina, İngiltere'de 61, Galler'de 41 ve İskoçya'da 1 adet mavi bayraklı sahil vardır. 2016 itibarıyla İspanya, ödüllerin başladığı 1987 yılından bu yana her yıl diğer tüm ülkelerden daha fazla mavi bayraklı plaja sahip olmuştur.

Melen Çayı, Düzce ilinin bir akarsuyudur. Havzasının %80'i Düzce ili sınırlarında kalır. Havza genişliği 2317 km²'dir. Aşağı kesimlerinde Düzce-Sakarya sınırını oluşturur. Melen Çayı'nın adı kaynaklarda 1648-1657 yıllarında Katip Çelebi'nin yazdığı Cihannüma adlı eserde Melen Çayı'nın dibindeki bir iskele ile "Milan Ağzı İskelesi" anılır.
Özellikle 2001 yılında şehrin Kocaali ilçesi Ortaköy beldesinde Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından başlatılan Büyük Melen Projesi ile büyük önem kazanmıştır. Bu projeyle Melen Çayı'nın İstanbul'a su sağlaması hedeflenmektedir. Bu amaçla yapılacak, 50 yıl ömür biçilen Melen Barajı Kocaali ilçesinin 5 yerleşmesi (Ortaköy, Cuma Mahallesi, Beyler, Karalar, Köyyeri) sular altında bırakacaktır. Baraj ve tüm işletmeler Sakarya ili Kocaali ilçesinde olması, Düzce'den sular altında hiçbir köy kalmamasına rağmen İSKİ projenin Düzce'de bulunduğunu işlemektedir.
Melen çayı Yığılca ilçe sınırları içinden Küçük Melen adıyla doğar Efteni Gölüne dökülür. Güneyden gelen Uğur suyu, Sığırlık, Samandere ve Torkul, doğudan Asar Deresi, batıdan da Adapazarı-Akyazı yönünden gelen Aksu Deresi de Efteni Gölü'ne dökülür. Efteni Gölü'nde birleşen bu sular gölden çıkarak Melen Çayı adı ile kuzeye yönelir. Çay, Kocaali Ortaköy yakınlarında Lâhna (Çamdağı) Deresi'ni de aldıktan sonra Karadeniz'e ulaşır. Baraj alanında yıllık ortalama akım 1 599,42 hm³/yıldır. Bu suyun %67'si proje kapsamında İstanbul'a kanalize edilecek, 2040 yılına kadar kentin su ihtiyacını karşılayacaktır. Melen suyunun Avrupa yakasına ulaştırmak için İstanbul Boğazının altında Boğaziçi Su Tüneli yapılmıştır.
Melen Çayı, Akçakoca'nın Melenağzı köyü ile Kocaali'nin Caferiye köyü sınırından denize dökülür. Bu akarsu üzerinde Düzce-Yığılca arasına Hasanlar Barajı kurulmuştur. Bu baraj sulama amaçlı yapılmış olup sonradan hidroelektrik üretimine geçilmiştir.
Ayrıca çay üzerinde rafting etkinlikleri de yapılmaktadır.

Melen Barajı
Büyük Melen Projesi
Boğaziçi Su Tüneli

DSİ - İstanbul'un Çevre ve Su Gündemi Masaya Yatırıldı 4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Internethaber'de çıkan Melen projesi

Angara Nehri  (Buryatça: Ангар мүрэн (Angar müren), Moğolca: Ангар мөрөн (Angar mörön), Rusça Ангара́), güneydoğu Sibirya'da, Irkutsk Oblastı ve Krasnoyarsk Krayı'nda bulunan 1779 km uzunluğunda bir nehirdir. Baykal Gölü'nden boşalan tek nehirdir ve Yenisey Nehri'ni besleyen sulardan biridir.
Nehir, Listvyanka yerleşimi mevkiinde Baykal Gölünden ayrılır ve Irkutsk Oblastı'nın Irkutsk, Angarsk, Bratsk ve Ust-Ilimsk şehirlerinin yakınından geçer. Sonra batıya döner. Krasnoyarsk Krayı'na girer; Strelka'da (Lesosibirsk'in 40 km doğusunda) Yenisey'e dökülür.
Angara nehrinin İlim nehriyle kesiştiği noktanın aşağısı, geçmişte Yukarı Tunguska ((Rusça) Верхняя Тунгуска, Verkhnyaya Tunguska) olarak bilinirdi.

Ağızdan, kaynağa doğru nehir kolları:

Sağ

Sol

Angara nehri üzerinde 1950'lerden sonra inşa edilmiş üç büyük hidroelektrik santral bulunur.

Irkutsk Barajı, Irkutsk baraj gölünü oluşturur. Bu göl, nehrin kaynağı ile Irkutsk arasındaki vadiyi doldurur ve Baykal gölünün seviyesini biraz yükseltir.
Bratsk Barajı, Bratsk baraj gölününı oluşturur.
Ust-Ilimsk Barajı, Ust-Ilimsk'de bulunur, Ust-Ilimsk baraj gölünü oluşuturur.
Boguçany Barajı (inşaat halinde), Kodinsk'te.

Angara'nın birbirinden kopuk birkaç bölümü nehir trafiğine müsaittir:

Baykal Gölünden Irkutsk'a;
Irkutsk'tan Bratsk'a;
Ust-Ilimsk Rezervuarında;
Boguçani Barajı'ndan (Kodinsk) nehrin Yenisey'e döküldüğü yere kadar.
Ust Ilimsk Barajı ve Boguçani Barajı arası, çağlayanlardan dolayı halen gemi seyrine müsait değildir. ancak, Boguçani Barajı'nın tamamlanması ve baraj gölünün dolmasından sonra nehrin bu kısmı da kısmen gemi ile geçilebilir hale gelecektir. Buna rağmen Baykal Gölü'nden Yenisey'e kadar gemiyle gitmek mümkün olmayacaktır çünkü bu barajların hiçbirinde gemi asansörü veya gemi havuzu (İng. ship lock) bulunmamaktadır.

Angara Nehri, Orta Rusya'nın güney doğusu10 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angara Nehri
Angar Nehri üstündeki yeni köprü - metin ve fotoğraflar
Angara Nehri fotoğrafı 23 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angara Nehri'nin ağzını gösteren bölge haritası
Nehir ve baraj fotoğrafı 18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Irmak İyesi - Angara Çayı Efsanesi
Dünyanın en uzun nehirleri

Bikin Ulusal Parkı (Rusça: Национальный парк «Бикин»), 3 Kasım 2015 tarihinde Kuzey yarıküre'deki en büyük ve en yaşlı karma ormanı ve tüm vahşi Amur kaplanlarının %10'unu korumak için kuruldu. Park ayrıca, Bikin Nehri Vadisi'nde yaşayan Udegey ve Nanay etnik gruplarının topraklarında yaşayan 600 kadar yerliyi koruma amacını da taşıyordu. Bozulmamış ormanların büyüklüğü ve "ılıman yağmur ormanı" olarak nitelendirilmesi nedeniyle, hem bitki hem de hayvan biyoçeşitliliğinin merkezi olarak önemli bir statüye sahiptir. Park, Uzak Doğu Rusyası'nda, Sihote-Alin'in batı yamaçlarında, Primorskiy Krayı'nın Pozharsky rayonu içinde yer alır. 2018 yılında, daha önce Orta Skhote-Alin adı ile bir Dünya Mirası olarak listelenen alan, 1,160,469 hektarlık Bikin Ulusal Parkı ile genişletilmiş ve Bikin Nehri Vadisi adı altında Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Bulgar (Bolğar), (Tatarca: Болгар; Bolğar, Çuvaşça: Пăлхар), Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"بلغار Bulgar" “herkesçe tanınmış olan bir Türk şehri”. veya "İdil boyunda tanınmış eski bir Türk şehri." olarak da tanımlamıştır.
İdil Bulgarlarına 8. ile 15. yüzyılları arasında başkentlik yapmış, Etil Nehri (İdil)'nin sağ kıyısında yerleşik, Kama Nehri ile birliştiği noktadan yaklaşık 30 kilometre uzakta akıntı yönünde konumlanan denizden 82 metre yükseklikte tarihi bir şehirdir ve çağdaş Kazan şehrinden aşağı yukarı 130 km uzaklıktadır. Tarihi Bulgar'ın kuzeyinde 1991 yılından beri Bolgáry adı ile bilinen çağdaş küçük bir kent de vardır.

Diğer verilen isimler: Spassk-Tatarskiy, Bulgar, Spassk, Spask ve Kuybyshev

Bulgar (Bolğar) şehri sekizinci yüzyılda İdil Bulgarları tarafından Hakan Kotrag döneminde  başkent olarak kurulmuştur. Fin ve Slav kökenli azınlıklarda Hakan Kotrag'a katılmışlardır. Tatarlar Orta Çağa özgü İdil Bulgar başkentine (Tatarca: Шәһри Болгар, Latince: Şähri Bolğar) adlandırmışlardır. İdil ticaret yolu yakınında konumlanan Bulgar'dan zamanla Orta Çağ'ın önemli bir ticaret merkezi oluşmuştur. İdil Bulgarları bu bölgede başarılı bir tarımcılık geliştirip, Bulgar'dan başka, Bilar (Bilyar veya Bülär de denilen ikinci başkentleri), Suar (Suvar), Kaşan, Çükätav (Juketav), Aşlı (Oshel), Balımer, Tuxcın (Tukçın), İbrahim (Bryakhimov) ve Tavile gibi birçok kentler kurmuşlardır.
İbn Fadlan, onsekizinci Abbasi Halifesi el-Muktedir'in 921 yılında İdil Bulgarları hükümdarı Almış (Almysch) Han'a gönderdiği heyette yer almış. Görevi, oradaki Müslüman bilginleri denetlemek, Halifenin mektup ve armağanlarını sunmaktır. Önemli bir diplomat ve dikkatli bir gezgin olarak kabul edilen İbn Fadlan, bu yolculuğunu Rihla (Seyahatname) ve (كتاب إلى ملك الصقالبة; Kitāb ilā Malik al-Saqāliba) adlı kitaında anlatmıştır. İbn Fadlan, daha sonra Bulgar (Bolğar) şehrine gelince, Wisu (veya Isu şimdiki Perm Kray) bölgesine kısa bir gezi yapar, orada İdil Bulgarları (Volga Bulgarları) ile Komilerin (yerel bir Fin kabile) aralarında ticaret yaptıklarını izlemiştir. Ayrıca İbn Fadlan, Almış (Almysch) Han'ı bir Saqaliba kralı olarak tanımlamıştır. Almış Han İslam dinini benimsedikten sonra Cäğfär bine Ğabdulla (جعفر ابن عبدالله, Ja'afar ibn Abdullah) ismini almıştır.
2014 yılında, UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

14. yüzyılda Rus saldırıları (yağmalama ve yıkım) sırasında başkent Bilar'a kaydırılmış, sonra tekrar buraya geri taşınmış ve 15. yüzyıla kadar Bulgar'da kalmıştır. 1361 yılında şehir tekrar Timur komutasında Altın Ordu Moğolları tarafından tahrip edilmiştir. Kazan Hanlığı kurulduktan sonra Kazan şehri başkent seçilmiştir. Kazan Hanlığı döneminde Bolgar önemli bir İslam merkezi oluştur.

15. yüzyılda şehir büyük prens kör Vasily II Vasiliyevich Tyomniy (Василий II Васильевич Тёмный) tarafından yeniden tahrip edilmiş, 1552 yılında da Kazan Hanlığı ve Bulgar şehri, Rus Çar'ı Ivan IV Vasilyevich  (Ива́н Четвёртый, Васи́льевич) tarafından Rusya Çarlığı'na ilave edilmiştir.
Rusya Çarlığı'na ilave edildikten sonra buraya çok fakir Rus çiftçiler yerleştirilmiş, onlar da bir zamanlar güçlü tarihi şehirden inşaat malzemesi olarak ne buldularsa alıp götürmüşlerdir ki, bu nedenle Rus Çar'ı Pjotr Alexejewitsch Romanow özel bir emir (указ, ukaz) ile Bulgar harabelerini koruma altına almıştır.
1781 yılında şehir yakınında oturan Çiftçiler tarafından Spassk (Rusca: Спасск) ismi verilmiş, 1926 ile 1935 yılları arasında şehre Spassk-Tatarski (Спасск-Татарский) denilmiş, 1935 yılından 1991 yılına kadar ihtilalci Kızıl Ordu komutanı (1918 ile 1920 arasında) Walerian Wladimirowitsch Kuibyschew'un namına Kuibyschew (Куйбышев) ismi verilmiş ve en son 1991 yılında tekrar eski adı Bulgar geri verilmiştir.

Bulgar (şehir) için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
Bolgar10 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)

Buryat Cumhuriyeti (Buryatça: Буряад Улас, Rusça: Респу́блика Буря́тия), Rusya'ya bağlı federe cumhuriyet olan ülkenin yüz ölçümü: 351 400 km², nüfusu ise 900.000'dir. Başkenti Ulan Ude'dir.
Buryat Özerk Cumhuriyeti'nde ilk koloniler 1600 yıllarında kurulmaya başlanmıştır. 1923 yılında Buryat-Moğol Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Hâlen Rusya Federasyonu'nu oluşturan cumhuriyetlerden birisidir.
Buryat Cumhuriyetinde Şamanizm ve Budizm yaygın dinlerdir. Yerel halk Şamanizm ve Budizme inanır. Rus göçmenler ise Hristiyanlığın ortodoksluk mezhebindendirler.

Günümüzde Buryatya  21 idari ile ve 2 büyükşehir bölgesine ayrılmıştır.
Bu bölgelerden Türklerin en yoğun olduğu yer Ahın Aymag ilçesinin (Ахын мунициал аймаг), Soyot yöresindeki Sorok köyüdür. 2013 nüfus sayımına göre Soyot yöresinin nüfusu 1043 kişidir.  «Soyot» idari birimi bölgesi şu yerleşim merkezlerine ayrılır: Sorok, Hurga, Zun Holba, Botogol köyü, Vokson ve Samarta. Buryatya'da yaşayan Soyot Türkleri, batı yöndeki Tuva Türkleri ile soydaş olup dil ve kültür hemen hemen aynıdır.

Cumhuriyet ekonomisi tarıma dayalıdır. Buğday, sebze, patates, deri, önemli kalemlerdendir. Balıkçılık, avcılık, koyun yetiştiriciliğinin yanı sıra madencilik ve makine sanayide önemli gelir getiren ekonomik faktörlerdir.

2010 istatistiklerine göre Buryatların 286.800 (29,5 %)  ile nüfus artışı görülmektedir. Türk topluluklarından Tatarların 6.800 (0,7 %), Soyotların 3.600 (0,4 %) şeklindedir. Rusların nüfusu ise 630.800 (64,9 %) ile düşüş seyrindedir. Öbür uluslardan Ukraynalılar 5.600 (0,7 %), Evenkiler 2.900 (0,3 %) olmuştur.
2014 verilerine göre Buryatya'nın toplam nüfusu 973 860 kişidir.

Derbent (Rusça: Дербе́нт; Azerice: Dərbənd; Lezgice: Кьвевар; Avarca: Дербенд; Farsça: دربند, Darband), bugünkü Rusya'ya bağlı Dağıstan'da yer alan tarihi bir şehirdir. Şehrin tarihi yapıları 2003 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.
Hudûd el-âlem min el-maşrik ila el-mağrib (حدود العالم من المشرق الی المغرب) adındaki el yazması kitapta Derbent'i "Kapıların kapısı" anlamına gelen Bâb el-Abvâb olarak isimlendirir.
Kafkasya'nın kuzeyini güneyine bağlayan geçit yollarından en önemlisidir. Tarih boyunca çeşitli kavimlerin kuzeyden güneye, güneyden kuzeye geçişleri bu geçitten olmuştur. Azeriler (%31), Lezgiler (%32) ve Tabasaran (%5) ikamet etmektedirler.

Derbent, Farsça bitişik geçiş anlamına gelen "Darband"dan (Farsça: دربند, dar “kapı” + band “parmaklık”, kelime anlamı ile, “parmaklıklı kapı”), türetilmiştir. Genellikle Kafkasya'da Büyük İskender tarafından inşa edildiği varsayılan efsanevi bir duvar olan İskender'in Kapıları ile özdeşleştirilir. Şehrin Farsça adı 5. yüzyılın sonunda veya 6. yüzyılın başında kullanılmaya başlandı, o yıllarda şehir Pers Sasani hanedanından I. Kubâd tarafından yeniden kurulmuştu, ancak Derbent muhtemelen Partlara karşı kazanılan zafer ve Sasani Perslerinin ikinci Şahı I. Şâpûr tarafından Kafkas Albanyası'nın fethinin bir sonucu olarak zaten Sasani nüfuz alanı içindeydi. Orta Farsça yazılmış coğrafi inceleme Šahrestānīhā ī Ērānšahr, kalenin eski adından bahseder - Wērōy-pahr (Gruziniya Muhafızı):"šahrestan [ī] kūmīs [ī] panj-burg až-i dahāg pad šabestān kard. māniš [ī] *pārsīgān ānōh būd. padxwadayīh [ī] yazdgird ī šabuhrān kard andar tāzišn ī čōl wērōy-pahr [ī] an ālag. (Beş kuleli Kūmīs şehri Aži Dahag burayı kendi haremi yaptı. Partların meskenleri oradaydı. Yazdgird döneminde, Šabuhr'un oğlu, Čōl'in işgali sırasında Gruzinian Muhafızları sınırında yaptı.)""-Wėrōy-pahr:" Gruziniya Muhafızları "Darband'daki kalenin eski adı; ..."
Arapça metinlerde şehir  "Bāb al-Abwāb"(Arapça: بَاب ٱلْأَبْوَاب) sade bir şekilde "al-Bāb" (Arapça: ٱلْبَاب) ya da "Bāb al-Hadid" (Arapça: بَاب ٱلْحَدِيد) olarak geçer. "Demir Kapı" anlamına gelen benzer bir isim Türk halkları tarafından "Demirkapı" şeklinde kullanılmıştır.

Derbent'in, Kuzey Kafkasya'da Hazar Denizi ile Kafkas Dağları arasında üç kilometrelik dar bir arazi şeridindeki konumu, tüm Kafkasya bölgesi için stratejiktir. Tarihsel olarak bu konum, Derbent yöneticilerinin Avrasya Bozkırları ile Orta Doğu arasındaki kara trafiğini kontrol etmelerine olanak sağladı. Kafkas Sırtı'nın kullanılabilir diğer tek geçişi Daryal Geçidi üzerindeydi.

Geleneksel ve tarihsel olarak bir İran şehri olan Derbent bölgesindeki ilk yoğun yerleşim M. Ö. 8. yüzyıla kadar uzanmaktadır; site, M. Ö. 6. yüzyıldan başlayarak Pers hükümdarları tarafından dönemsel olarak kontrol altına alınmıştır. M.S. 4. yüzyıla kadar, Ahameniş Pers İmparatorluğu'nun bir satraplığı olan ve geleneksel olarak başkent Albana ile özdeşleşen Kafkas Albanyası'nın parçasıydı. Modern isim Farsça bir kelimedir (دربند Darband), "geçit" anlamına gelen bu kelime 5. yüzyılın sonunda veya 6. yüzyılın başlarında kullanılmaya başlanmıştır, bu yıllarda şehir Pers Sasani hanedanından I. Kubâd tarafından yeniden kurulmuştu, ancak, Derbent, Partlara karşı kazanılan zaferden ve Sasani Perslerinin ikinci Şahı I. Şâpûr tarafından muhtemelen  Kafkas Albanyası'nı fethinin bir sonucu olarak Sasani nüfuz alanına girmişti. 5. yüzyılda Derbent aynı zamanda bir sınır kalesi ve bir Sasani marzbanının oturduğu yer olarak da işlev gördü.
Kuzeye bakan otuz kuleye sahip 20 metre yüksekliğindeki (66 ft) duvarların, Derbent Kalesi'nin inşasını da yöneten I. Kubâd'ın oğlu I. Hüsrev'in zamanına ait olduğu kabul edilmektedir.
Sasani Kalesi günümüzde mevcut değildir, çünkü bugün görülen ünlü Derbent Kalesi 12. yüzyıldan sonra inşa edildi. Bazı insanlar Hazar Denizi'nin su seviyesinin daha önce daha yüksek olduğunu ve su seviyesinin alçalmasının takviye edilmesi gereken bir istila yolu açtığını söylemektedir. Tarihçi Movses Kaghankatvatsi, kendisinden "Pers krallarının, inşası için ülkemizi tükettiği, mimarları işe aldığı ve Kafkas Dağları ile büyük Doğu Denizi arasında uzanan büyük bir yapı için yapı malzemelerini topladığı harika duvarlar" diyerek bahseder. Derbent, Sasani İmparatorluğu'nun güçlü bir askeri karakolu ve limanı haline geldi. 5. ve 6. yüzyıllarda Derbent, Kafkasya'da Hristiyan inancının yayılmasında da önemli bir merkez haline geldi.
Sasanilerin doğu vilayetlerinde Bizanslılarla sürdürdüğü savaşlardan veya Akhunlar ile sürdürdüğü çatışmalardan dolayı dikkatlerinin dağıldığı dönemlerde, kuzey kabileleri Kafkasya'ya ilerlemeyi başardılar. Derbent'te Hazar sahilindeki yolu kerpiç bir duvarla kapatmaya yönelik ilk Sasani girişimi, II. Yezdicerd (M.S. 438-457) dönemine tarihlenmiştir.
Movses Kagankatvatsi, 627'de Batı Türk Kağanlığı'ndan Tong Yabgu orduları tarafından Derbent'in yağmalandığını belirtti. Halefi  Böri Şad, Tong Yabgu'nun fetihlerinin kalıcı olmasını sağlayamadı ve şehir, Müslüman Arap fetihlerine kadar topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak tutan Persler tarafından geri alındı.
Encyclopedia Iranica'da belirtildiği üzere, eski İran dil unsurları, özellikle Sasani döneminde Dağıstan ve Derbent nüfusunun günlük konuşmalarına entegre edildi ve bu unsurların çoğu güncelliğini korumaktadır. Aslında, Derbent'i ve genel olarak Doğu Kafkasya'yı "Farslaştırma" şeklindeki kasıtlı bir politika, I. Hüsrev'den Safevi Şahları I. İsmail'e ve "Büyük Abbas"a kadar yüzyıllar boyunca izlenebilir. Daha sonraki "Derbentname"deki anlatıma göre, surların inşasından sonra I. Hüsrev "buraya İran'dan çok sayıda insan taşıdı", İran'ın iç kesimlerinden Derbent şehrine ve komşu köylere yaklaşık 3.000 aileyi yerleştirdi. Bu açıklama, 1130'da Derbent'in Farsça konuşan büyük bir nüfus da dahil olmak üzere birçok etnik gruptan oluştuğunu bildiren İspanyol Arap Ḥamīd Moḥammad Ḡarnāṭī tarafından da doğrulanmış görünmektedir.

654'te Derbent, Pers işgalinden sonra kendisini Kapıların Kapısı (Bâb el-Abvâb') olarak adlandıran Araplar tarafından ele geçirildi. Araplar kenti önemli bir idari merkez haline getirdiler ve bölgeye İslam'ı taşıdılar. Alandaki tahkimatların uyandırdığı antik dönem izlenimi, birçok Arap tarihçinin tahkimat ile I. Hüsrev arasında bağlantı kurmasına ve onu dünyanın yedi harikası arasında listelemesine yol açtı. Derbent Kalesi Kafkasya'daki en önemli Sasani savunma inşaatlarından birisiydi ve yalnızca son derece güçlü bir merkezi hükûmet tarafından inşa edilebilirdi. İpek Yolu'nun kuzey kolundaki stratejik konumu nedeniyle, kale Hazar-Arap Savaşları sırasında Hazarlar tarafından saldırılara uğradı. Sasaniler ayrıca geçidin işgalcilerden korunmasına yardımcı olmak için Syunik'ten Ermenileri de getirmişti; dokuzuncu yüzyılın sonunda bölgede Arap egemenliğinin zayıflaması sonucu bölgede yaşayan Ermeniler, on üçüncü yüzyılın ilk yıllarına kadar sürecek bir krallık kurmayı başardılar. Kutsal Kurtarıcı Ermeni Kilisesi, Ermeni nüfusunun azalması nedeniyle günümüzde Halı, Sanat ve El Sanatları Müzesi olarak kullanılıyor olsa da, şehirde halen görülebilen Ermeni izleri arasında yer almaktadır. Ayrıca kentte 1913 nüfus sayımına yaşayan yaklaşık 3.000 Ermeni cemaatine hizmet veren ikinci bir Ermeni kilisesi ve iki Ermeni okulu bulunmaktaydı.
Derbent'in karşısında, Hazar Denizi'nin doğu yakasındaki kazılar, Derbent'in duvarının ve surlarının doğudaki karşılığı olan Gorgan Seddi'ni ortaya çıkardı. Oradaki benzer Sasani savunma surları - devasa kaleleri, garnizon kasabaları, uzun duvarları - denizden dağlara kadar uzanıyordu.
Halife Harun Reşid Derbent'te yaşadı ve şehir onun döneminde sanat ve ticaretin merkezi olarak büyük bir üne kavuştu. Arap tarihçilere göre 50.000'i aşan nüfusu ile Derbent, 9. yüzyıl Kafkasyası'nın en büyük şehriydi. 10. yüzyılda Arap Halifeliğinin çöküşüyle birlikte Derbent bir diğer emirliğin başkenti haline geldi. Bu emirlik sık sık komşu Hristiyan devleti Serir ile kaybedilen savaşlar yaptı ve Serir'in zaman zaman Derbent'in siyasetini manipüle etmesine izin verildi. Buna rağmen, emirlik rakibini geride bıraktı ve 1239'daki Moğol istilası sırasında gelişmeye devam etti. 14. yüzyılda Derbent, Timur'un orduları tarafından işgal edildi.

Şirvanşahlar hanedanı 861'den 1538'e kadar bağımsız veya vasal bir devlet olarak var oldu; bu, İslam dünyasındaki diğer hanedanlardan daha uzun süren bir hakimiyet süresi idi. Kültürel başarıları ve jeopolitik arayışları ile ünlüydüler. Şirvanşahlar adı verilen Şirvan hükümdarları, 18. Şirvanşah kralı I. Afridun'un şehrin valisi olarak atanmasından sonra, Derbent'i fethetmeye teşebbüs etmiş ve defalarca başarılı olmuşlardır. Yüzyıllar boyunca şehir sık sık el değiştirdi. 21. Şirvanşah kralı I. Ahsitan şehri kabaca yeniden fethetti. Ancak şehir bir kez daha kuzey Kıpçaklar tarafından ele geçirildi.
Timur istilasından sonra 33. Şirvanşah kralı I. İbrahim  krallığını bağımsız tutmayı başardı. İbrahim, Şirvan'ın maliyesini canlandırdı ve kurnaz siyaseti sayesinde vergi ödemeden devletini yaşatmayı başardı. Dahası İbrahim, devletinin sınırlarını da büyük ölçüde genişletti. 1437'de Derbent şehrini fethetti. Şirvanşahlar şehri siyasi yapılarıyla o kadar yakından bütünleştirdiler ki, Şirvan hanedanının yeni bir kolu Derbent hanedanı Derbent'te ortaya çıktı. Şirvan Hanedanı olan Derbent Hanedanı, 15. yüzyılda Şirvan tahtını miras aldı.
16. yüzyılın başlarında Şirvan krallığı, Safevi hanedanından Şah İsmail tarafından fethedildi. Şah İsmail, tüm Şirvan mülkünü bünyesine kattığı için, Derbent'i de miras aldı.

Derbent, uzun bir süre İran egemenliği altında kaldı. Osmanlıların 1578 yılında Safevî Devleti'ne karşı giriştiği savaşın başındaki Kafkasya seferi sırasında Lala Mustafa Paşa komutasındaki Türk ordusu Gürcistan'ın ardından Şirvan'ı da ele geçirince, Derbent halkından yedi kişilik bir heyet 5 Ekim 1578'de Ereş'te bulunan Mustafa Paşa'nın yanına giderek bağlılık sundular ve bir idarecinin tayinini istediler. Bu suretle şehir ilk kez Osmanlı egemenliğ

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü), Orta Asya ve Kuzey Asya'nın altı ülkesinde (ayrıca "taraf devletler" olarak anılmaktadır) 19 Dünya Mirası Alanı belirledi: Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Rusya'nın Asya kısmı. Rusya'nın Avrupa kısmı Doğu Avrupa'ya dahil edilmiştir.
Rusya, 7 alan en çok Dünya Mirası alanına ev sahipliği yapmaktadır; bunlardan biri Doğu Asya'da Moğolistan ile paylaşılan sınıralan bir miras alanıdır. Bölgedeki ilk site, 1990 yılında Özbekistan'da listelenen Içhan Kala'ydı. UNESCO'nun Dünya Miras Komitesi, her sene listedeki yeni Dünya Mirasları ekleyenilir veya kriterleri karşılamayan alanları listeden çıkarabilir. Seçim on kritere dayanmaktadır: altısı kültürel miras (i-vi) ve dört tane doğal miras (vii-x). Bazı alanlar, hem kültürel hem de doğal kriterleri aynı anda karşılayabilir ve "karma miras" alanı olarak listelenebilir. Kuzey ve Orta Asya'da 11 kültürel, 8 doğal miras alanı bulunmaktadır, karma alan bulunmamaktadır. Rusya'daki bütün alanlar (7) doğal miras alanı, Sarıarka; Kuzey Kazakistan'daki Bozkır ve Göller hariç Kuzey ve Orta Asya'daki tüm alanlar kültüreldir.
Dünya Miras Komitesi, "bir alanın Dünya Mirası Listesi'nde yazılı olduğu özellikleri tehdit eden koşulları" gerekçe göstererek bir alanın tehlike altında olduğunu belirtebilir. Bu bölgedeki alanların hiçbiri tehlike altında olarak listelenmiş değildir, ancak olası durumlarda tehlike altında olarak listelemesi birçok durumda UNESCO tarafından değerlendirilmiştir.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Notlar

Kızıl Meydan (Rusça; Красная площадь, Krasnaya ploşçad), Moskova'da yer alan meydandır. Hem Rusya, hem de eski SSCB'nin toplumsal ve siyasi tarihinde önemli bir yeri vardır.

Meydana çeşitli adlar verilmiştir; bugünkü adı ise 17. yüzyılın ikinci yarısından beri sürekli olarak kullanılmaktadır. Ancak, Rusçada "kızıl"ın karşılığı olan krasnaya sözcüğü (eskiden) "güzel" anlamına da gelirdi.

15. yüzyılda Kremlin'in duvarları tamamlandıktan hemen sonra yapılan Kızıl Meydan, tarih boyunca idamlara, gösterilere, geçit törenlerine ve mitinglere sahne olmuştur. Eskiden, kentin merkezindeki en büyük pazar alanı olan meydan, Moskova'yı Rusya'nın belli başlı kentlerine bağlayan yolların kavşağıydı. Meydan, değişik zamanlarda konutlar, kiliseler, bir halk tiyatrosu ve bir basımevi yer almış. Moskova'nın ilk halk kütüphanesi ile üniversitesi de burada kurulmuştur.
XVI. yüzyıl'da meydan, Kurtarıcı ve Svyatoy Nikolay kapıları önünde, üzerinde köprülen kurulan bir hendekle Kremlin'den ayrılıyordu. Meydanın güneyinde, bir demir parmaklıkla çevrili taştan bir tribün (Lobnoye Mesto) yükseliyor, çarın ukazları buradan ilan ediliyor ve ölüm cezaları burada yerine getiriliyordu. Meydanı Kremlin'den ayıran hendek 1812'de kapatılmıştır.
1924'te Kızıl Meydan'da Sovyetler Birliği'nin kurucusu Vladimir Lenin için mozole inşa edildi. İlk olarak ahşap yapılan Lenin Mozolesi 1930'da granit mermerden yapılarak ziyarete açıldı. 1930'da Kızıl Meydan'ın taşları yenilendi ve 1818'de Minin ve Pojarski için meydanın ortasına dikilmiş olan anıt, geçit törenlerini ve gösterileri engellememesi için Vasili Blajenni Katedrali'nin önüne taşındı. Sovyetler Birliği döneminde her yıl 1 Mayıs ve 7 Kasım'da (Ekim Devrimi) düzenlenen geçit törenleri, Kızıl Meydan'daki en önemli kutlamalardı.
Kremlin ve Kızıl Meydan 1990 yılında 13. yüzyıl'dan beri Rusya tarihiyle olan güçlü bağları nedeniyle UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne girdi.
2008 yılında, Sovyetler Birliği'nin (SSCB) yıkılışından beri ilk kez, SSCB'nin II. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'na karşı kazandığı tarihi zaferin yıldönümü olan Zafer Günü törenlerinde ağır askeri araçlar geçit törenlerine katıldı. 2010 yılındaki törenlerde Rus ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyesi ülkelerin yanı sıra ilk defa NATO'dan Amerikan, İngiliz ve Fransız askerleri de Kızıl Meydan'daki kutlamalara katıldı.
Kremlin'in hemen doğusunda, Moskova Nehri'nin kuzeyinde yaklaşık 73,000 m²'lik bir alanı kaplar. 1875-81 arasında yapılan Devlet Tarih Müzesi meydanın kuzey ucunda bulunmaktadır. Güney uçta ise, 1554-60 arasında yapılmış Vasili Blajenni Katedrali yer alır. Doğu yakasında, Rusların Riyadıy adıyla anlandırdıkları ticaret galerileri vardı. 1953'te, bu galerilerin yeniden düzenlenmesinden sonra Devlet Satış Mağazaları (GUM) açılmıştır. Lenin'in 1930'da tamamlanan anıtmezarı ise batısında, hemen Kremlin'in duvarı önündedir. Lenin'in anıtmezarının yakınındaki öbür mezarlar da Kremlin duvarı boyunca uzanır.

Kremlin
Kremlin Duvarı Mezarlığı
Lenin'in Mozolesi
Aziz Vasil Katedrali
Devlet Tarih Müzesi

Lena Sütunları, (Rusça: Ле́нские столбы́, tr. Lenskiye Stolby; Yakutça: Өлүөнэ туруук хайалара) Doğu Sibirya bünyesinde Yakutistan özerk cumhuriyeti'nde Lena Nehri kıyısında yer alan doğal bir oluşumdur. Sütunların yüksekliği 150-300 metre arasında değişmekle beraber, Kambriyen dönemlerinde oluştuğu düşünülmektedir. Lena Sütunları, 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine alınmıştır.
Kireç taşından oluşan bu sütunlar, tektonik olarak Sibirya havzası içeresinde yer alır.

Rusya'nın kuzeydoğusundaki Yakutistan Özerk Cumhuriyeti'nde Lena havzasında bulunan anıtsal sütunların korunması adına Yakutistan yönetimi 1995'te bölgeyi doğal park ilan etmiş ve koruma altına almıştır. Jeolojik olarak çok önemli bir mirasa ve öneme sahip olan alan 2012 yılında Unesco dünya mirası listesine alınmıştır. Bugün 13870 km^2'lik devasa alan hem bilimsel hem de turizme yönelik ilginin konusu olmaktadır.

Lena sütunları Sibirya platformunun güneydoğu köşesindeki Aldan antiklinalinin kuzey kısmında yer alır. Neoproterozoyik'ten geç Paleozoyik döneme kadar Sibirya platformu izole bir jeolojik birim yani kratondu ve o dönemlerde alçak enlemlerde bulunuyordu. Bu süre zarfında günümüz Altay-Sayan kıvrım kuşağı sınırlarını oluşturan karalarla çarpıştı. Çevrenin jeolojik çözülenmesi Neoproterozoyik-Mezozoyik ardalanmasının yüzlek vermesiyle incelenebilmektedir. Alanın çoğu 2 dereceden az eğimli olup en yaygın tabakalar denizel karbonat kayalarınca temsil edilen Ediacara ve Kambriyen yaşlı birimlerdir. Ordovisyen ve Silüryen tabakalarsa Jura dönemindeki deniz seviyesi yükselmesi ve Jura öncesi dönemdeki kıtasal yükselme sonucu neredeyse yok olmuştur. Bu alanın Jura dönemi dinozor kalıntıları da içeren sığ denizel ortam ve kıtasal silisiklastik kayalarca temsil edilir. Jura dönemindeki düşük tektonik aktivite de muhtemelen sibirya platformu'nun verkhoyansk-chukchi kıvrım kuşağı karalarıyla çarpışması neticesinde gerçekleşmiştir ve bazı dayk girişimleri görülür, ancak bu dayk sistemleri erken paleozoyik tabakaları kesmemektedir. Senozoyik (66 milyon yıl önce-günümüz) tabakalar ise genel olarak pleyistosen çökellerce temsil edilir. bu çökeller kalıcı donmuş ve mamut fosilleri içeren çökellerdir. Buzul sonrası holosen çökeller ise alüvyon, göl, bataklık ve rüzgar çökelleri barındırır. Lena nehir havzası ilk olarak geç neojen döneminde şekillenmeye başlamıştır. Bugünkü sütunsal morfolojiyi ise Pleyistosen döneminde almıştır. günlük sıcaklık farklılığı ve karstik boşluklardaki suyun donma-çözünme mekanizması bu yapıların oluşma nedenidir. Lena havzası'nın en temel tabakaları kambriyen yaşlı birimlerdir ve bu denizel karbonatlı çökeller kambriyen patlamasının izlerinin sürülebildiği bir fosilli kayalardır. zemin karst fenomeni erken kambriyen yaşlıdır ve 400-500 metre tabaka kalınlığı verirler. kuru ve arktik iklim özellikleri gösteren plato üzerinde yer alan karst sistemi düşük yağış miktarına rağmen bölgede yaygındır.

Ziyaretçilerin, Yakutsk şehrinde yer alan herhangi bir tur şirketi ile irtibata geçildiği zaman, nehirde bu sütunları görme şansı vardır. Bu bölge, Limnoloji ile uğraşanlar bilim insanları başta olmak üzere, ekoturizmciler için de ilgi odağıdır. Ayrıca, Baykal Gölünden, yaklaşık 1,400 km uzakta olmasından ötürü, bazı tur rehberlerinin ziyaretçileri Baykal Gölünden Lena Sütunlarına götürebilmeleri de mümkündür. Doğal olarak en yüksek turist rakamlarına yaz aylarında ulaşan bölgede en verimli sezonda 14.500 turist bulunuyorken; kışın da bu sayılara ulşamanın planlamaları yapılıyor. Sıcaklıkların oldukça düşük olduğu şubat-nisan arası sezonun da turizme kazandırılması çalışmaları yoğunlaştırılmıştır.

Malakka Boğazı; Endonezya'ya bağlı Sumatra Adası ile Malezya Yarımadası (Batı Malezya) arasında, 805 km uzunluğunda dar bir boğazdır.  

Malakka Boğazı, ekonomik ve stratejik açıdan dünyanın en önemli deniz yollarından biri olup Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı ile eşdeğer öneme sahiptir.
Boğaz, Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus arasında ana deniz yolu geçişini oluşturmanın yanı sıra, aynı zamanda dünyanın en kalabalık 3 ülkesi olan Hindistan, Endonezya ve Çin'i deniz yoluyla birbirine bağlamaktadır. Ayrıca, bölgenin en gelişmiş ticaret devlerini; Japonya, Güney Kore ve Tayvan'ı uluslararası ticarete bağlamaktadır.

2008 verilerine göre her yıl 94.000'den fazla gemi  boğazdan geçmekte (2008), bu da Malakka Boğazı'nı dünyanın en işlek boğazı yapmaktadır. Petrol, Çin'de üretilen ürünler, kömür, palmiye yağı ve Endonezya kahvesi de dahil olmak üzere dünyanın ticareti yapılan mallarının yaklaşık %25'ini nakliye firmaları Malakka Boğazı üzerinden taşımaktadır. </ref>"Strait of Hormuz disruption would jeopardise 10% of Europe's LNG imports". ieefa.org (İngilizce). Erişim tarihi: 4 Mart 2026. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) </ref> 2003 senesinde dünyada denizyoluyla taşınan bütün petrolün 1/4´i bu boğazdan geçmiştir.
Nakliyat 1995'te yaklaşık 7.8 milyon varil (7.8 MMbbl)[1], 2002´de 10.3 milyon varil (10.3 MMbbl)[2] ve 2002 sonrası 11 milyon varil (11 MMbbl) veya 1.700.000 m³´tür ve Çin ekonomisinin büyümesiyle bu oranın daha da büyümesi beklenmektedir.
Singapur yakınlarında bulunan Phillips Kanalı'nda boğaz, sadece 2,8 km veya 1,5 deniz mili genişliğindedir ve dünyanın en önemli dar geçitlerinden biridir. Bu bilgi, 25 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlenmiştir. Boğazı geçebilecek gemilerin maksimum boyutları, uluslararası standartlara göre Malaccamax sınıfı ile sınırlandırılmıştır.

Ekonomide son derece önemli olan bölgede çeşitli tehlikeler bulunmaktadır. Bu bölgedeki en ciddi tehlike, ticari gemilere karşı düzenlenen korsancılık faaliyetleridir. Ufak ticari gemilerden seyahat gemilerine, en büyük petrol tankerlerine kadar bütün ticari gemiler bu tehlike ile karşı karşıya kalmaktadır.
Boğazdaki korsancılık oranı geçen senelerde artmaya devam etmiştir. 1994 yılında 25 saldırı meydana gelmişken, bu sayı 2000 yılında 220, 2003'te ise 150'yi bulmuştur. Bu oran dünya genelinde var olan deniz korsancılığının 1/3'ünü teşkil etmektedir.  
2004 yılının ilk yarısında önceki yıllara göre artan korsancılık olayları yüzünden Malezya, Endonezya ve Singapur'un Devlet Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Kurumları, bölgede deniz güvenliğini artırmak için daha çok devriye yapmaya başlamışlardır.
Bazı güvenlik uzmanlarına göre bir grup teröristin, boğazın fazla derin olmayan bölgelerinde büyük bir gemi batırıp boğazda trafik sıkışıklığına sebebiyet verme ve dünya ticaretini zarar uğratma imkânının olduğunu savunurken, bazı uzmanlar ise böyle büyük çapta bir saldırı olasılığının olmadığını savunmaktadırlar.

Boğazda hâlen 34 adet batık gemi bulunmaktadır ve bazıları 1880´lerden kalmıştır. Bu batıklardan meydana gelen kaza tehlikesi hâlen mevcuttur.[3]10 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boğazdaki deniz trafiğini tehdit eden bir diğer bölgesel unsur, Sumatra Adası'nda tarımsal alan açmak amacıyla kasıtlı olarak çıkarılan orman yangınlarıdır. Bu yangınlardan kaynaklanan yoğun duman tabakası, görüş mesafesini 200 metreye kadar düşürerek seyir güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye atmaktadır. Görüş şartlarının bu denli ağırlaşması, dünyanın en yoğun ticari rotalarından biri olan bu dar boğazda gemilerin çatışma (çarpışma) veya karaya oturma riskini büyük ölçüde artırmaktadır.

Tayland boğazın önemini azaltmak için birden fazla proje geliştirmiştir. Bunlardan bir tanesi, kendi topraklarında bulunan Tayland Kanalı olarak bilinen bölgede bir kanal kazıp, böylelikle Afrika, Orta Doğu ve Pasifik arasındaki deniz ticaret yollarını 960 km veya 600 deniz mili daha kısaltmaktır. Lâkin böyle bir adım Tayland´ı fiziksel olarak ikiye böler. Bu da zaten ülkede var olan ve Pattani bölgesinde çoğunluğu oluşturan müslüman kesimin bağımsızlık çabalarına anahtar rol olacağından gerçekleştirilmemiştir. 2004´deThe Washington Times ´a sızdırılan bir rapora göre Çin Hükûmeti bu inşanın mali bedelini tamamen karşılayacağını bildirmiştir. Tayland Hükûmeti şu an bu kanal projesini farklı nedenlerden dolayı rafa kaldırmıştır.
İkinci bir alternatif ise aynı bölgeye kanal yerine bir petrol hattı inşa etme planıdır. Böylelikle boğazı kullanmadan bölgenin batısından (Hint Okyanusu'ndan) doğusuna Çin, Güney Kore ve Tayvan´a petrol nakliyatında $0.50/barrel veya $3/m³ nakliyat bedelinin azalacağı öne sürülür.

Yüzyıllardır farklı uygarlıklar; Mısır, Roma, Arap uygarlıkları, Afrika, Osmanlı, İran ve Hindistan bu yolları tercih etmiş ve Kedah'a
ulaşmayı amaçlamışlardır. Buradan farklı istikametlere ayrılmışlardır. Kedah, Malay Yarımadasının en batısı olup bir nevi bu bölgeye genel liman görevi yapmıştır. Malakka Boğazı, Uzak Doğu ile Hint Okyanusu arasındaki en kısa nakliye rotasıdır. Bundan ötürü söz konusu boğaz üzerinde seyrüsefer teknikleri ve gemi inşa sanatı hakkında canlı bir fikir alışverişi gerçekleşmiştir. 1819 yılında; yani 1824 tarihli Anglo-Hollanda Antlaşması'ndan sadece birkaç yıl önce, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, ilk ticaret karakolunu Malakka Boğazı'nda kurmuştur. Daha sonra da söz konusu coğrafyanın büyük bir ticaret limanına doğru genişlemesi gerçekleşmiştir. Nihayetinde 1867 senesinde Singapur'un bir İngiliz Kraliyet Kolonisi ilan edilmesiyle Malakka Boğazı, küresel jeopolitik açısından kritik bir yer haline gelmiştir.[4] 9 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

https://web.archive.org/web/20070325223104/http://www.converger.com/eiacab/choke.htm
World oil transit chokepoints25 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
BBC News report on the increased security in the Straits13 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Going for the jugular" Report on the potential terrorist threat to the Straits. From the Economist, requires subscription, in the print edition June 10th 200422 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
China builds up strategic sea lanes15 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A report from the International Maritime Organisation on the implementation of a Straits "Marine Electronic Highway" - a series of technological measures to ensure safe and efficient use of the busy waters6 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The Malacca Straits Research and Development Centre homepage
Al-Jazeera: Malacca Strait nations plan air patrol21 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Waterway To the World1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Manto yükselmesi, Dünya'nın mantosunda önerilen bir konveksiyon mekanizmasıdır. Yükselmenin başı sığ derinliklere ulaştığında kısmen eridiği için, Hawaii veya İzlanda gibi volkanik sıcak noktaların ve Deccan ve Sibirya gibi büyük magmatik bölgelerin nedeni olarak bir yükselme genellikle çağrılır. Bu tür volkanik bölgelerden bazıları tektonik levha sınırlarından uzakta bulunurken diğerleri levha sınırlarına yakın alışılmadık derecede büyük hacimli bir volkanizma temsil etmektedir.

Seismic-tomography image of Yellowstone mantle plume 26 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Large Igneous Provinces Commission 20 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
mantleplumes.org - mantle-plume skeptic website managed and maintained by Gillian R. Foulger 19 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Manş Denizi (İngilizce: English Channel; Fransızca La Manche), Büyük Britanya'yı Fransa'dan ayırıp Atlas Okyanusu ile Kuzey Denizi'ni birleştiren denizdir. Uzunluğu 563 km, en geniş yeri ise 240 km'dir. Deniz çok sığdır. Ortalama derinlik 63 metre kadardır.
Dover Boğazı (İngilizce: Strait of Dover; Fransızca: Pas de Calais) Manş Denizi'nin en dar kısmıdır. Dover'den Cap Griz Neze sadece 34 km'dir. Manş Denizi'nin doğu ucunda yer alır ve Kuzey Denizi'yle karşılaşır. Antik Roma egemenliği döneminde kanal Latince Oceanus Britannicus (Britanya Okyanusu) olarak biliniyordu. Daha sonra British Sea (İngiliz Denizi) olarak adlandırıldı. Victoria döneminde Manş Denizi ayrıca (Silver Line) Gümüş Hat  olarak da biliniyordu. William Camden, Britannica'da (1586) İngiliz Denizi olarak isimlendirildiğini fakat ayrıca İngiliz denizciler tarafından canal (kanal) olarak adlandırıldığını söyler. Yaklaşık 1450'deki haritada Manş Denizi, Latince Canalites Anglie (İngiliz Kanalı) olarak adlandırılır.

 
Manş Denizi'nin derinliği Dover ve Calais arasında 45 metredir. Buradan doğu tarafına doğru deniz sığlaşmaya devam eder.  Broad Fourteens de yaklaşık 26 metredir. Manş Denizi'nin, Fransa'ya yakın olan kısımda adalar yer alır. Scilly Adaları, Birleşik Krallık ve Ushant Fransa'da Manş Denizi'nin sonunun batı ucunda yer alır.

Manş Denizi, Büyük Britanya adası için doğal bir savunma açkısı, anahtarıdır. Savaşlarda dikkate değer en önemli olaylar; Napolyon'a karşı Napolyon Savaşları süresinde ve Nazi Almanyası'na karşı II. Dünya Savaşı'nda. Buna rağmen Manş Denizi'nin birçok istilaya sahne olmuş ve istila akınları denenmiştir. Büyük Britanya'nın Romalılarca fethi, Normanlarca fethi 1066'da, İspanyol Armada'sı 1588, Normandiya Çıkarması 1944'te olaylar yaşamıştır. Manş Denizi pek çok deniz savaşına da sahne olmuştur. Goodwin Sands muharebesi (1652), Portland Muharebesi (1653), La Hougue muharebesi (1692). Bu zamanda Manş Denizi kültür ve politik yapı bağlantısına ortaklık etti. Ön-Roma Kelt toplumu, Roma kültürü ve Brittanie (Fransa'da bağımsız krallık ve düklük) den Norman devletine kadar.

Aşağıdaki liste Manş Denizi boyunca yer alan şehir ve kasabalarda yaşayan 20.000 den daha fazla nüfuslu yerlerin azalan bir şekilde sırasını vermektedir.
(Fransa nüfus sayımı 1999 yılını, İngiliz nüfus sayımı 2001 verilerini içerir)
İngiliz tarafı:

Brighton-Worthing-Littlehampton: 461.181 (ikamet eden kimse)
Portsmouth: 442.252
Bournemouth: 383.713
Southampton: 304.400
Plymouth: 243.795
Torquay: 129.702
Dover: 39.076
Seaford: 21.851
Fransız tarafı:

Le Havre: 248.547 (ikamet eden kimse)
Calais: 104.852
Saint Brieuc: 85.849
Dieppe: 42.202
Morlaix: 35.996
Dinard: 25.006
Kanal adaları:

Saint Helier: 48.997 (ikamet eden kimse)

Şimdiye kadar pek çok seyahat eden kimse Manş denizini Manş Tüneli'ni kullanarak geçmektedir. Tünel, ilk defa 19. yüzyılda önerildi ve neticede 1994 yılında gerçekleşti. İngiltere ve Fransa'yı demir yolu ile birbirine bağlar. Şimdi Paris,Brüksel ve Londra arasında düzenli bir şekilde Eurostar treniyle seyahat gerçekleşmektedir.

Kuzeyde:

 Birleşik Krallık
Güneyde:

 Fransa

Meksika Körfezi, Atlas Okyanusu'nun batısında, Amerika Birleşik Devletleri'nin Florida eyaletinden başlayıp Meksika'nın Yucatán eyaletinde son bulan bir körfez. Yüzölçümü 1,6 milyon km²dir. Körfezin doğu, kuzey ve kuzeybatı kıyılarında Amerika Birleşik Devletleri; güneybatı ve güney kıyılarında ise Meksika vardır. Meksika Körfezi, Atlas Okyanusu'na Amerika ve Küba arasındaki Florida boğazlarıyla; Karayip Denizi'ne de Meksika ve Küba arasındaki Yucatan Kanalıyla bağlanır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Florida, Alabama, Mississippi, Louisiana ve Teksas; Meksika'nın ise Tamaulipas, Veracruz, Tabasco, Campeche ve Yucatán eyaletlerinin kıyılarının bulunduğu Meksika Körfezi, dünyanın en büyük körfezlerinden biridir.

ABD Başkanı Donald Trump, 7 Ocak 2025'te Florida'daki Mar-a-Lago tesisinde düzenlediği basın toplantısında, Meksika Körfezi'nin adını "Amerika Körfezi" olarak değiştirme niyetini açıkladı. Bu açıklamasını 20 Ocak 2025'teki yemin töreninde de yineledi ve aynı gün Beyaz Saray'da imzaladığı bir kararname ile bu değişikliği resmileştirdi.
Trump'ın bu girişimi, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum tarafından eleştirildi. Sheinbaum, 9 Ocak 2025'te yaptığı açıklamada, "1607 yılına ait eski bir haritayı gözler önüne seriyorum. Elbette, Meksika Körfezi Birleşmiş Milletler tarafından resmi isim olarak tanınıyor. Ama neden Kuzey Amerika'ya 'Meksika Amerika'sı' demiyoruz? Kulağa hoş geliyor, değil mi?" şeklinde bir yanıt verdi.
ABD İçişleri Bakanlığı, Trump'ın talimatıyla Meksika Körfezi'nin adının "Amerika Körfezi" olarak değiştirileceğini duyurdu. Bakanlık açıklamasında, "Başkan Trump, hükümete sağduyuyu geri getiriyor ve Amerikan medeniyetinin temellerini yeniden canlandırıyor." ifadelerine yer verildi.
Ancak, Associated Press (AP) gibi bazı uluslararası haber ajansları, bu isim değişikliğini kabul etmeyeceklerini ve "Meksika Körfezi" ismini kullanmaya devam edeceklerini açıkladı. AP'nin standartlar ve kapsayıcılık başkan yardımcısı Amanda Barrett, "Meksika Körfezi bu ismi 400 yıldan uzun süredir taşıyor. AP, Trump'ın seçtiği yeni ismi kabul etse de burayı orijinal ismiyle anacak." dedi.
Bu isim değişikliği girişimi, uluslararası alanda tartışmalara neden olmuş ve farklı tepkilerle karşılanmıştır.

Mozambik Kanalı, Hint Okyanusu'nda Madagaskar adasını ve Mozambik başta olmak üzere Güneydoğu Afrika'yı birbirinden ayıran kanaldır. Bölge, II. Dünya Savaşı'nın bir ayağı olan Madagaskar Savaşı'ndaki çarpışma noktalarından birine ev sahipliği yapmasıyla bilinmektedir. Kanalın en dar kısmı yaklaşık 460 km genişliğindedir.
Kanalın derinliği, Mozambik'in 230 km uzağında bir noktada 3.292 metreye kadar ulaşır. Kuzeyden güneye doğru akan sıcak okyanus akıntıları, Güney Afrika'nın doğu kıyılarında Agulhas Akıntısı'na ulaşır. Kanalın uzunluğu yaklaşık 1.600 kilometredir.

Uluslararası Hidrografi Organizasyonu, Mozambik Kanalı'nın aşağıdaki sınırlar çerçevesinde tanımlar:

Kuzeyde. Ruvuma Nehri halicinden başlayan, (10°28′G 40°26′D) Ile Grande Comore'nin kuzey noktası Ras Habu'yla devam eden ve oradan Madagaskar'ın en kuzey noktası olan Cap d'Ambre'de biten hat. (11°57′G 49°17′D).

Doğuda. Madagaskar'ın batı kıyı hattı.
Güneyde. Madagaskar'ın en güney noktası olan Cap Sainte-Marie'den başlayıp ana karadaki Ponto do Ouro'da biten hat. (26°53′G 32°56′D).
Batıda. Güney Afrika ana karası.

Büyük Komor
Mohéli
Anjouan

Mayotte
Banc du Geyser
Glorioso Adaları
Juan de Nova Adası
Avrupa Adası
Bassas da India

Türk Boğazları

Madagaskar ve Mozambik Kanalı'ndaki Japon denizaltıları.5 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Afrika'da 145 Dünya Mirası belirlemiştir. Bu sit alanları 35 ülkede yer almaktadır ("Egemen devlet" olarak da adlandırılır).

Güney Afrika on alanla kıtada en çok Dünya Mirası alanına sahip ülkedir; Etiyopya ve Fas dokuz alana ev sahipliği yapmakta iken; onları sekiz alanla Tunus; ve yedi alanla Cezayir, Mısır, Kenya, Senegal ve Tanzanya takip etmektedir. On ülkede sadece bir alan bulunmaktadır. Dört Dünya Mirası alanı iki ülke arasında paylaşılmaktadır: Maloti-Drakensberg Milli Parkı (Lesotho ile Güney Afrika), Nimba Dağı Yasaklı Doğa Siti (Fildişi Sahili ile Gine), Senegambia'daki Taş Çemberler (Gambiya ile Senegal) ve Mosi-oa-Tunya / Victoria Falls (Zambiya ile Zimbabve). İki Dünya Mirası üç ülke arasında paylaşılmaktadır, Sangha Trinational (Orta Afrika Cumhuriyeti, Kamerun ve Kongo) ve W - Arli - Pendjari Kompleksi (Benin, Burkina Faso ve Nijer).
Afrika kıtasından Dünya Mirası listesine ilk eklenen alanlar, 1978 yılında eklenen Senegal'deki Gorée Adası ile Etiyopya'daki Lalibela Kaya-Oyma Kiliseleri idi.
Somali hükûmeti 1972 Dünya Mirası Sözleşmesine taraf olmadığından Eylül 2017 itibarıyla Somali'nin resmi bir Dünya Mirası alanı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, ülkede gelecekte Dünya Mirası statüsü için muhtemel bir aday olduğuna inanılan birçok arkeolojik alan bulunmaktadır.
UNESCO'nun Dünya Miras Komitesi, listeye her sene yeni alanlar ekleyebilir veya kriterleri karşılamayan alanları listeden çıkarabilir. Seçim on kritere dayanmaktadır: altısı kültürel miras (i-vi) ve dördü doğal miras (vii-x) alanıdır. "Karma alanlar" olarak adlandırılan bazı alanlar bir alanın hem kültürel hem de doğal miras alanı olduğunu ifade etmektedir. Afrika'da 85 kültürel, 45 doğal ve 5 karma alan bulunmaktadır.
Kıtada yer alan alanların sayısını artırmak ve mevcut miras alanlarını korumak için çeşitli çabalar sarf edilmiştir; örneğin, 5 Mayıs 2006'da, Afrika Dünya Mirası Fonu, UNESCO tarafından Sahra Altı Afrika bölgesini kalkındırmak için kuruldu. Taraf devletlerdeki mevcut alanların ulusal envanterlerini korumak için personel istihdam ederek ve "Dünya Mirasları listesinde yer alacak adayların dosyalarını hazırlamak" yoluyla alanları korumayı planladı. Hibeleri "genel olarak miras alanlarının korunması" ve Tehlike Altındaki alanları rehabilite etmek için ayırdı.
Hibeler, başlangıçta Güney Afrika tarafından 3,5 milyon Amerikan doları ile finanse edildi, 2011 yılı Mart ayından itibaren çeşitli ülkelerden 4,7 milyon dolarlık birikim yapıldı ve ek olarak 4.1 milyon dolarlık taahhüt beklendi. UNESCO, bölgeleri daha fazla bozulmadan korumak amacıyla Etiyopya'da Afrika kökenli insan kaynaklı alanların farkındalığını arttırmaya çalıştı.
Dünya Miras Komitesi, "bir alanın Dünya Mirası Listesi'nde yazılı olduğu özelliklerinin tehlike altında olduğunu" gerekçe göstererek bir bölgenin tehlike altında olduğunu belirtebilir. Diğer Dünya Mirası Alanları ile birlikte tehlikede olan alanlar, komitenin her yıl yaptığı "olağan toplantı"larında yeniden değerlendirmeye tabi tutulur. Afrika'da yer alan 17 Tehlike altındaki Dünya Mirası, Afrika'daki Dünya Miraslarının %13'ünü ve Dünya'daki 48 Tehlike Altındaki bölgenin %35'ini oluşturmaktadır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde 5 tane Tehlike Altındaki Dünya Mirası alanı bulunmaktadır, bu da dünyada en çok Tehlike Altında Dünya Mirası barındıran ikinci ülke olmasına yol açmaktadır.
Afrika'daki alanlar, ormansızlaşma ve avlanma, iç savaşlar, koruma alanları personeline yönelik tehditler, petrol ve gaz aramaları ile maden çalışmaları, biyoçeşitlilikte azalma, binaların verdiği hasarlar gibi çeşitli nedenlerden dolayı Tehlike Altında olarak listelenmiştir. Üç alan daha önce Tehlike Altında olarak ilan edilmiş, daha sonra bu listeden çıkarılmıştır: Ngorongoro Koruma Alanı (1984–1989), Rwenzori Dağları Milli Parkı (1999–2004), ve Tipasa (2002–2006). Garamba Milli Parkı ve Timbuktu da sırasıyla 1992 ve 2005 yıllarında listeden çıkarıldı, ancak daha sonra 1996 ve 2012 yıllarında tekrar listelendi. Tehlike Altındaki Dünya Mirası alanı bu kadar çok olmasına rağmen, Afrika, sadece iki kez gerçekleşen liste dışı bırakma işleminden hiç etkilenmedi.

Aşağıdaki liste, UNESCO'nun Afrika'nın jeopolitik tanımını yok saymakta ve "Arap Devletleri"ni de içermektedir. Mısır, Kuzey Afrika'nın bir parçası olarak dahil edilmiştir. Listede ayrıca kıtanın dışında yer alan ancak Afrika kıtasında kabul edilen adaları da içermektedir. Bunlar, İspanya'ya bağlı Kanarya Adaları, Portekiz'e bağlı Madeira, Fransa'ya bağlı Réunion ve Birleşik Krallık'a ait Tristan da Cunha adalarıdır.
Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Alan - Dünya Miras Komitesinin resmi adından almıştır
Konum - alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter - Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Yüzölçümü - tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl - Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Açıklama - Mevcutsa, alan ile ilgili diğer bilgiler

Ülkeler kendi bölgelerine göre bölünmüştür. Kuzey Afrika için mavi, Doğu Afrika için turuncu, Orta Afrika için mor, Batı Afrika için yeşil ve Güney Afrika için kırmızı.

Dünya Mirasları Listesi

UNESCO World Heritage Centre6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmi website
List of UNESCO World Heritage Sites3 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmi website
VRheritage.org - Dünya Mirasları ile ilgili belgeler
Worldheritage-Forum - Dünya Mirası Sorunlarıyla İlgili Bilgi ve Web Günlüğü

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü), Batı Asya'nın 18 ülkesinde ("taraf devletler" olarak da anılıyor) 82 Dünya Mirası bölgesi belirledi: Ermenistan, Azerbaycan, Bahreyn, Kıbrıs, Gürcistan, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Umman, Filistin, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Yemen. Mısır kısmen Batı Asya'da iken Mısır'daki Dünya Mirası alanları Afrika altında listelenmiştir. Kudüs'te bir site bulunmaktadır. Kuveyt, Dünya Mirası alanı olmayan tek ülkedir. Arap Oriks Barınağı 1994 yılında Dünya Mirası olarak listelenmişse de 2007 yılında listeden çıkarılmıştır. Koruma alanının %90'lık kısmı Umman tarafından kaldırıldı için, UNESCO alanı listeden çıkardı.
Bu bölgede, İran, 21 miras alanı ile en çok miras alanını barındıran ülkedir.. UNESCO tarafından listelenen ilk alanlar, Persepolis, Nakş-ı Cihan Meydanı, Çoğa Zenbil (İran) ve Tarihi Şam Şehridir (Suriye). UNESCO'nun Dünya Miras Komitesi, her sene listedeki yeni Dünya Mirasları ekleyenilir veya kriterleri karşılamayan alanları listeden çıkarabilir. Seçim on kritere dayanmaktadır: altısı kültürel miras (i-vi) ve dört tane doğal miras (vii-x). Bazı alanlar, hem kültürel hem de doğal kriterleri aynı anda karşılayabilir ve "karma miras" alanı olarak listelenebilir. Batı Asya'da 67 kültürel, 1 doğal ve 3 karma miras alanı bulunmaktadır.
Dünya Miras Komitesi, "bir alanın Dünya Mirası Listesi'nde yazılı olduğu özellikleri tehdit eden koşulları" gerekçe göstererek bir alanın tehlike altında olduğunu belirtebilir. Bu bölgede yer alan miras alanlarından yedi tanesi tehlike altındadır, bir miras alanı Bahla Kalesi daha önce de tehlike altında olarak listelenmiş olmasına rağmen daha sonra bu listeden kaldırılmıştır.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Genel
"World Heritage Committee: Twenty-fourth session" (PDF). UNESCO. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-seventh session" (PDF). UNESCO. 20 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-eighth session" (PDF). UNESCO. 21 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-first session" (PDF). UNESCO. 13 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-third session" (PDF). UNESCO. 25 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-fourth session" (PDF). UNESCO. 2 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
Notlar

Aşağıdaki liste, Batı Avrupa'daki Dünya Mirasları listesidir.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Belçika'daki dünya mirasları listesi
Fransa'daki dünya mirasları listesi
Almanya'daki dünya mirasları listesi
Hollanda'daki dünya mirasları listesi
İrlanda'daki dünya mirasları listesi
İsviçre'deki dünya mirasları listesi
Birleşik Krallık'taki dünya mirasları listesi

Doğal miras, flora ve fauna, ekosistemler ve jeolojik yapılar da dahil olmak üzere biyolojik çeşitlilik unsurlarının toplamını ifade eder. Doğal kaynakların bir parçasını oluşturur. Doğal miras, kültürel mirasla birlikte Dünya Mirası'nı oluşturur.
Doğal miras, flora ve fauna, ekosistemler, doğal yaşam alanları, jeolojik ve jeomorfolojik yapılar ile biyolojik çeşitlilik unsurlarının tamamını kapsayan bir kavramdır. Doğal kaynakların önemli bir bölümünü oluşturan bu unsurlar, insan müdahalesi olmaksızın ya da sınırlı müdahaleyle varlığını sürdüren doğal değerleri ifade eder.
Doğal miras, yalnızca canlı türlerini değil; dağlar, vadiler, mağaralar, sulak alanlar, mercan resifleri, ormanlar ve volkanik oluşumlar gibi fiziksel doğal oluşumları da içerir. Bu alanlar ekolojik denge, iklim düzenlenmesi, su döngüsü ve toprak verimliliği gibi hayati çevresel süreçlerde önemli rol oynar.
Doğal mirasın korunması, biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir. Türlerin yok olması, habitat kaybı ve ekosistem bozulmaları, doğal mirası tehdit eden başlıca unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle doğal miras alanları, çevresel koruma politikaları, sürdürülebilir kalkınma yaklaşımları ve uluslararası sözleşmeler kapsamında korunmaya çalışılmaktadır.
Doğal miras, kültürel miras ile birlikte Dünya Mirası kavramını oluşturur. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından belirlenen Dünya Doğal Mirası alanları, evrensel değere sahip doğal varlıklar olarak kabul edilir ve uluslararası koruma altına alınır.

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü), Doğu Asya'nın 5 ülkesinde ("taraf devletler" olarak da geçmektedir) 73 Dünya Mirası Alanı belirledi: Çin, Moğolistan, Kuzey Kore, Güney Kore ve Japonya.
Bu bölgede, Çin 50 miras alanı ile en çok Dünya Mirasına sahip ülkedir. Bölgeden ilk siteler (ve yalnızca 1980'lerde veya daha önce atanan siteler) Çin Seddi, Tai Dağı, Zhoukoudian'daki Pekin Adamı Bölgesi,Ming ve Qing Hanedanları İmparatorluk Sarayları,Mogao Mağaraları ve İlk Çin İmparatoru'nun Mozolesi idi ve bü sitelerin hepsi Çin'deydi. UNESCO'nun Dünya Miras Komitesi, her sene listedeki yeni Dünya Mirasları ekleyenilir veya kriterleri karşılamayan alanları listeden çıkarabilir. Seçim on kritere dayanmaktadır: altısı kültürel miras (i-vi) ve dört tane doğal miras (vii-x). Bazı alanlar, hem kültürel hem de doğal kriterleri aynı anda karşılayabilir ve "karma miras" alanı olarak listelenebilir. Doğu Asya'da 53 kültürel, 14 doğal ve 4 karma site bulunmaktadır.
Dünya Miras Komitesi, "bir alanın Dünya Mirası Listesi'nde yazılı olduğu özellikleri tehdit eden koşulları" gerekçe göstererek bir alanın tehlike altında olduğunu belirtebilir. Bu bölgede tehlike altında herhangi bir site yoktur ve daha önce de hiçbir site tehlike altında olarak listelenmemiştir. Olası durumlarda tehlike altında olarak listelemesi birçok durumda UNESCO tarafından değerlendirilmiştir.
Tayvan'da bir dizi site önerilmiş olsa da, siyasi nedenler adadaki herhangi bir bölgenin listelenmesini engelledi. Birleşmiş Milletler Tayvan'ı Çin Halk Cumhuriyeti'nin toprakları olarak görmektedir; Tayvan'daki herhangi bir Dünya Mirası Bölgesi, adada herhangi bir fiili otoriteye sahip olmayan ÇHC'nin sorumluluğu altındadır. ÇHC, Tayvan'daki herhangi bir sitenin listelenmesini engellemektedir.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Dünyanın Harikaları, listeleri antik çağlardan günümüze dünyanın en muhteşem doğal ve yapay güzellikler derlenerek oluşturulmuştur.
Antik Dünyanın Yedi Harikası klasik antik dünyanın bilinen ilk ve en dikkat çekici örneğini oluşturmaktadır. Bu liste, sadece Akdeniz çevresinde yer alan eserler arasından derlenmiştir. Yedi sayısı, o dönemde bilinen beş gezegen, güneş ve ayın toplamı olduğu için Yunanlar tarafından bereketi ve mükemmeliyeti ifade etmekteydi. Bu nedenle benzer listeler hep yedi sayısı baz alınarak oluşturulmaktaydı.

Tarihçi Herodotus (MÖ 484 – MÖ 425) ve bilgin Kireneli Callimachus (MÖ 305 – MÖ 240) İskenderiye Müzesinde, erken dünyanın yedi harikası listelerini hazırlamışlardır. Diğer belgelerdeki referanslar dışında bu listeler günümüze ulaşmamıştır.
Klasik Dünyanın Yedi Harikası:

Giza Piramidi
Babil'in Asma Bahçeleri
Olympia'daki Zeus Heykeli
Efes'teki Artemis Tapınağı
Halikarnas Mozolesi
Rodos Heykeli
İskenderiye Feneri
Antik Dünyanın Yedi Harikasından günümüze sadece Giza Piramitleri gelebilmiştir.

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında bazı yazarlar Orta Dünyanın Yedi Harikası, Orta Dünyanın Harikaları, Orta Çağ'ın Mimari Harikaları vb. şekilde adlandırdıkları bazı listeler hazırlamıştır. Ancak bu listelerin Orta Çağ'ı baz alarak hazırlanmış olması olası değildir. Çünkü Orta Çağ kelimesi, Aydınlanma Çağı'na kadar kullanılmıyordu ve Orta Çağ dönemi, 16. yüzyılın sonlarına kadar popüler değildi. Brewer'in Masal ve Deyiş Sözlüğü'nde bu listelerden sonraki listeler olarak bahsedilir ve listelerin Orta Çağ'dan sonra oluşturulduğu sonucuna ulaşılır.
Bu listelerdeki eserlerde bazıları Orta Çağ'dan çok önce inşa edilmiştir.
Listelerde genellikle bulunan eserler:

Stonehenge
Colosseum
İskenderiye Kom es-Shoqafa Yeraltı Mezarları
Çin Seddi
Nanjing Porselen Kulesi
Ayasofya
Pisa Kulesi
Bazı listelere aşağıdaki eserler de dâhil edilir:

Tac Mahal
Kahire Kalesi
Ely Katedrali
Kluni Manastırı

Klasik listeleme geleneğinin ardından modern insanlar ve kuruluşlar kendi harika antik ve modern eserlerinin oluştuğu listeler hazırlamışlardır. Bu listelerin en önemlilerinden bazıları aşağıda listelenmiştir.

1994 yılında Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği, "20. yüzyılın en büyük mimari başarıları" sloganı ile Modern Dünyanın Yedi Harkası listesini hazırladı:

2001 yılında İsviçreli bir şirket olan New7Wonders Vakfı, 200 eser arasında bir seçim yapmak için bir girişim başlattı. Yirmi bir finalist, 1 Ocak 2006 tarihinde açıklandı. Mısırlılar, Antik Dünyanın Yedi Harikasından ayakta kalan tek eserleri Giza Piramitleri'nin, Sidney Opera Binası, Özgürlük Heykeli ve diğer eserlerle yarışmak zorunda kalmasından dolayı hiç hoşnut değildi ve bu projeyi saçma buluyordu. Buna karşılık, Giza Piramitleri Onur Ödülü ile ödüllendirildi. Sonuçlar Portekiz, Lizbon'da, 7 Temmuz 2007 tarihinde açıklandı.

2006 yılının Kasım ayında, Amerikan ulusal gazetesi USA Today ve Amerikan TV şov programı Good Morning America 6 jüri tarafından seçilmiş yeni bir liste yayınladı. Good Morning America her gün bir harika olmak üzere bir haftada bütün harikaları açıklamış oldu. Sekizinci bir harika 24 Kasım 2006 tarihinde kullanıcılardan gelen geri bildirimler doğrultusunda seçildi.

Diğer harika listelerine benzer şekilde, dünyanın yedi doğal harikası hakkında da görüş birliği yoktur ve listenin nasıl olması gerektiği hakkın büyük tarışmalar meydana gelmiştir. Birçok mevcut listeden birisi de CNN tarafından derlenmiştir:

Grand Canyon
Büyük Set Resifi
Rio de Janeiro Limanı
Everest Dağı
Aurora
Parícutin volkanı
Victoria Şelaleleri

Doğanın Yedi Yeni Harikası (2007–11), Dünyanın Yeni Yedi Harikası'nı da düzenleyen vakıf tarafından, dünyanın çevresinden büyük bir katılımın sağlanacağı bir anket yolu ile seçilmiştir.

Iguazu Şelalesi
Jeju Adası
Komodo Adası
Puerto Princesa Yeraltı Nehri
Masa Dağı
Ha Long Koyu
Amazon Yağmur Ormanları

Sualtı Dünyasının Yedi Harikası, okyanusların korunması ve araştırılması amacı ile kâr amacı güdülmeden kurulmuş olan CEDAM tarafından hazırlanmış bir listedir.
1989 yılında CEDAM, aralarında Dr. Eugenie Clark'ın da bulunduğu bir grup bilim insanı ile birlikte, su altı alanların da korunmaya değer yerler olduğunu gösteren bir panel düzenlediler. Sonuçlar, Lloyd Bridges tarafından Washington DC'de yer alan National Aquarium'da açıklandı.

Palau
Belize Set Resifi
Büyük Set Resifi
Dip Deniz Akıntıları
Galápagos Adaları
Baykal Gölü
Kızıldeniz'in kuzeyi

İngiliz Yazar Deborah Cadbury, 19. ve 20. yüzyılların sanayisinin yedi büyük kahramanlık hikâyesini anlatan kitabı Endüstriyel Dünyanın Yedi Harikası'nı yazdı. 2003 yılında BBC, yapımcılığını Cadbury'nin üstlendiği yedi bölümden oluşan bir yarı-belgesel serisi hazırladı. Her bir bölüm, aşağıdaki ayrı ayrı harikaları anlatmaktaydı:

SS Great Eastern
Bell Rock Deniz Feneri
Brooklyn Bridge
Londra kanalizasyon sistemi
Kıtalararası İlk Demir yolu
Panama Kanalı
Hoover Barajı

Astronomy adlı derginin 1999 yılındaki bir baskısında Güneş Sistemi'nin Yedi Harikası listelenmiştir. Bu liste, daha sonra bir video olarak da piyasaya sunulmuştur.

Enceladus, Satürn'ün bir uydusu
Jüpiter'in Büyük Kırmızı Lekesi
Asteroit kuşağı
Güneş'in yüzeyi
Dünya'nın okyanusları
Satürn'ün halkaları
Mars'taki Olympus Mons

Aşağıdaki liste UNESCO tarafından Güney Amerika'da ilan edilmiş Dünya Mirası listesidir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Dünya Mirası listesi

Genel
"World Heritage Committee: Twenty-ninth session" (PDF). UNESCO. 8 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirtieth session" (PDF). UNESCO. 28 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-first session" (PDF). UNESCO. 13 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-third session" (PDF). UNESCO. 25 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-fourth session" (PDF). UNESCO. 2 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
Notlar

UNESCO World Heritage Centre 6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official website
List of UNESCO World Heritage Sites 3 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official website
VRheritage.org - documentation of World Heritage Sites
Worldheritage-Forum - Information and Weblog on World Heritage Issues

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) Afganistan, Pakistan, Hindistan, Nepal, Sri Lanka ve Bangladeş olmak üzere altı ülkede ("taraf devletler" olarak da adlandırılır) 58 Dünya Mirası bölgesi belirlemiştir. Bölgede bulunan Bhutan ve Maldivler'de Dünya Mirası alanı yoktur.
Bu bölgede, Hindistan, 35 site ile en çok Dünya Mirası alanına sahip ülkedir (Dünya genelinde, altıncı). Hindistan'ın yanı sıra, bölgedeki ilk siteler, Nepal'deki Sagamartha Milli Parkı veKatmandu Vadisi'dir. Nepal'de dört site yer almaktadır. Sri Lanka'da sekiz, Bangladeş'te üç site yer alır. Pakistan'da üç site yer alır. Afganistan'da, her ikisi de tehlike altında bulunan iki site yer almaktadır. UNESCO'nun Dünya Miras Komitesi, her sene listedeki yeni Dünya Mirasları ekleyenilir veya kriterleri karşılamayan alanları listeden çıkarabilir. Seçim on kritere dayanmaktadır: altısı kültürel miras (i-vi) ve dört tane doğal miras (vii-x). Bazı alanlar, hem kültürel hem de doğal kriterleri aynı anda karşılayabilir ve "karma miras" alanı olarak listelenebilir. Güney Asya'da 45 kültürel, 12 doğal ve bir karma site yer almaktadır.
Dünya Miras Komitesi, "bir alanın Dünya Mirası Listesi'nde yazılı olduğu özellikleri tehdit eden koşulları" gerekçe göstererek bir alanın tehlike altında olduğunu belirtebilir. Bölgedeki iki site tehlike altında olarak listelenmiştir.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü), Güney Avrupa'daki 17 ülkede ("egemen devlet" olarak da adlandırılır), Arnavutluk, Andorra, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kıbrıs , Yunanistan, İtalya, Makedonya, Malta, Karadağ, Portekiz, San Marino, Sırbistan, Slovenya, İspanya, Türkiye ve Vatikan'ın yanı sıra Cebelitarık'taki Britanya Denizaşırı Toprakları'nda bir bölgede yer alan 168 bölgeyi, Dünya Mirası olarak belirlemiştir.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site - Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum - alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter - Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan - tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl - Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım - Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

List of World Heritage Sites in Albania
List of World Heritage Sites in Andorra
List of World Heritage Sites in Bosnia and Herzegovina
List of World Heritage Sites in Bulgaria
List of World Heritage Sites in Croatia
List of World Heritage Sites in Cyprus
List of World Heritage Sites in Greece
List of World Heritage Sites in Italy
List of World Heritage Sites in Macedonia
List of World Heritage Sites in Malta
List of World Heritage Sites in Montenegro
List of World Heritage Sites in Portugal
List of World Heritage Sites in San Marino
List of World Heritage Sites in Serbia
List of World Heritage Sites in Slovenia
List of World Heritage Sites in Spain
List of World Heritage Sites in Turkey
List of World Heritage Sites in Vatican City

Genel
"World Heritage Committee: Sixteenth session" (PDF). UNESCO. 28 Şubat 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Mayıs 2010. 
"World Heritage Committee: Twenty-first session" (PDF). UNESCO. 27 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Mayıs 2010. 
"World Heritage Committee: Twenty-seventh session" (PDF). UNESCO. 9 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-ninth session" (PDF). UNESCO. 8 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirtieth session" (PDF). UNESCO. 19 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
Notlar

Şablon:Lists of World Heritage Sites in Europe
Şablon:Lists of World Heritage Sites

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü), Güneydoğu Asya'nın on bir ülkesinde ("Taraf Devletler" olarak da anılır), Endonezya, Vietnam, Tayland, Filipinler, Malezya, Myanmar, Kamboçya, Laos ve Singapur'da 37 Dünya Mirası alanı belirledi. Sadece Brunei ve Doğu Timor, Dünya Mirası alanlarına sahip değildir. Papua Yeni Gine, Palau, Tayvan ve Hainan da bazen Güneydoğu Asya'ya bağlı olarak anılır.
Endonezya ve Vietnam'da sekiz, Filipinler'de altı, Tayland'da beş, Malezya'da dört, Kamboçya ve Laos'ta ikişer, Myanmar ve Singapur'da birer Dünya Mirası alanı bulunmaktadır. Bölgeden ilk site, Dünya Miras Komitesi'nin 1991 yılındaki oturumunda listelendi. Bölgede listelenen son site, Singapur Botanik Bahçeleri, Bonn, Almanya'da 2015 yılında gerçekleştirilen 39. oturumda listelenmiştir. UNESCO'nun Dünya Miras Komitesi, her sene listedeki yeni Dünya Mirasları ekleyenilir veya kriterleri karşılamayan alanları listeden çıkarabilir. Seçim on kritere dayanmaktadır: altısı kültürel miras (i-vi) ve dört tane doğal miras (vii-x); bazı alanlar, hem kültürel hem de doğal kriterleri aynı anda karşılayabilir ve "karma miras" alanı olarak listelenebilir. Güneydoğu Asya'da 23 kültürel, 13 doğal ve bir karma site bulunmaktadır.
Dünya Miras Komitesi, "bir alanın Dünya Mirası Listesi'nde yazılı olduğu özellikleri tehdit eden koşulları" gerekçe göstererek bir alanın tehlike altında olduğunu belirtebilir. Bölgede tek site, Sumatra'daki Tropik Yağmur Ormanları tehlike altında olarak listelenmiş; Angkor veFilipin Sıradağlarındaki Pirinç Terasları tehlike altında olarak listelenmiş olmalarına rağmen sırasıyla 2004 ve 2012 yıllarında listeden çıkarılmıştır.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Genel
"World Heritage Committee: Sixteenth session" (PDF). UNESCO. 28 Şubat 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Mayıs 2010. 
"World Heritage Committee: Twenty-eighth session" (PDF). UNESCO. 21 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"List of World Heritage Sites in Southeast Asia with large pictures". 8 Temmuz 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Mart 2015. 
Notlar

Bu liste, Karayipler'deki UNESCO Dünya Mirası listesidir. Hollanda Antilleri'ndeki Curaçao aracılığıyla Hollanda, Avrupa'yla olan kültürel ve siyasi birlikteliğine rağmen Kuzey Amerika'nın bir parçası olarak buraya dahil edilmiştir.

Tablonun üzerindeki sıralama butonuna basılarak ilgili kategori ile ilgili yeniden sıralama yapılabilir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Dünya Mirası listesi

Genel
"World Heritage Committee: Twenty-ninth session" (PDF). UNESCO. 8 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirtieth session" (PDF). UNESCO. 28 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-first session" (PDF). UNESCO. 13 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-third session" (PDF). UNESCO. 25 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-fourth session" (PDF). UNESCO. 2 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
Notlar

UNESCO World Heritage Centre6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmi web site
List of UNESCO World Heritage Sites3 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmi web site
VRheritage.org - documentation of World Heritage Sites
Worldheritage-Forum - Information and Weblog on World Heritage Issues

Aşağıdaki liste, Kuzey Amerika'daki UNESCO Dünya Mirası Alanlarının bir listesidir. Grönland, Avrupa'yla olan kültürel ve siyasi birlikteliğine rağmen Kuzey Amerika'nın bir parçası olarak buraya dahil edilmiştir. Meksika sahip olduğu 35 site ile dünyada en çok miras alanı içeren yedinci ülke konumundadır.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Dünya Mirası listesi

Genel
"World Heritage Committee: Twenty-ninth session" (PDF). UNESCO. 8 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirtieth session" (PDF). UNESCO. 28 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-first session" (PDF). UNESCO. 13 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-third session" (PDF). UNESCO. 25 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-fourth session" (PDF). UNESCO. 2 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
Notlar

UNESCO World Heritage Centre6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official website
List of UNESCO World Heritage Sites3 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official website
VRheritage.org - documentation of World Heritage Sites
Worldheritage-Forum - Information and Weblog on World Heritage Issues

Machu Picchu (okunuş: Maçu Piççu veya Maçu Piçu, Keçuva dili: Machu Pikchu), bugüne kadar çok iyi korunarak gelmiş olan bir İnka antik şehridir. 7 Temmuz 2007 tarihinde Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçilmiştir.
And Dağları'nın bir dağının zirvesinde, 2.430 m yükseklikte, Urubamba Vadisi üzerinde kurulmuş olup Peru'nun Cusco şehrine 88 km mesafededir. Şehir, İnkalı bir hükümdar olan Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirilmiştir. İspanyol istilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kalmış bu şehir, istilacılar tarafından fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmemiştir. Şehrin inşaası tamamlandıktan kısa süre sonra yayılan çiçek hastalığı salgını nedeniyle şehir terkedilmek zorunda kalınmıştır. Machu Picchu 200'den fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı olan taş yapılardan oluşur. Şehrin 3000 basamağı bugün hâlâ gayet iyi durumdadır. Şehrin inşaasında kullanılan özel taşların vadiden raylı halat sistemiyle zirveye taşındığı düşünülüyor. Ayrıca hemen yanında Huayna Picchu isminde 2720 metre yüksekliğinde bir dağ bulunur. Bu dağa giden patika yol Machu Picchu'dan bakılınca görünmeyen gizli bir geçit şeklindedir ve tırmanış yaklaşık 2 saat sürer. Huayna Picchu'nun zirvesinden tüm Machu Picchu şehrini ve çevreyi 360 derece gözlemlemek mümkündür.
Kuruluş amacı ve anlamı, günümüze kadar süren tartışma konusudur. Günümüze gelmeyi başarmış bilimsel kanıt içerikli çok fazla ipucu bulunmamasından sadece tahminler yapılabilmektedir. Bu yüzden o zamanlardaki adı bilinemeyen şehir, ismini bugün yakınlarda olan bir dağ zirvesinden almıştır. Şehrin tarım alanı olarak kullanılan teraslardan oluşan bölümleri, Eski Zirve (Keçuva dilinde: Machu Picchu) denen dağın eteklerindedir. Şehrin sonunda ise Genç Zirve (Keçuva dilinde: Wayna Picchu) yükselir.

Şehirde içinde 100'den fazla insan iskeletinin bulunduğu 50 adetin üzerinde mezar keşfedilmiştir (ilk başlarda bunların %80'inin kadın olduğu sanılmış, ama sonraki incelemelerde eşit dağılım olduğu tespit edilmiştir). Bu keşfe istinaden şehrin, İnkalar'ın yetiştirme ve disiplin yeri olduğu teorisi geliştirilmiş. Ancak zamanımızda bu teori geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Bugün daha çok kabul gören teori, şehrin 700'den fazla İnka asil ve din adamına ev sahipliği yapmış olduğudur.
1912 ve 1913 yıllarında Bingham, şehri ortaya çıkarmaya başladı. 1915'te Machu Picchu araştırmalarıyla ilgili bir kitap yayınladı. National Geographic Society'nin Nisan 1913 sayısını Machu Picchu şehrine ithaf etmesiyle meşhur oldu.
Şehrin aslında 2 yıl öncesinden keşfedildiği; ama şehrin altınlarının ABD'ye götürülmesi için Bingham'ın zaman kazanmak istediği iddia edilmektedir. Yerlilerin diğer bir iddiası ise, köylülerin çoktan 1901 yılında şehri keşfetmiş olduğu ve Bingham'ın keşfinin tesadüf olmadığıdır.

Machu Picchu Güney Amerika'nın en çok turist çeken yerlerinden biridir. Sezona göre günlük ziyaretçi sayısı çökme riskinden dolayı 2000 kişi ile sınırlı tutulur. Huayna Picchu'ya ise günlük ziyaretçi sayısı 400 kişi ile sınırlıdır.
İnka şehrinin çok zor geçit veren bir bölgede olması ve oraya giden bir yolun olmaması yüzünden, Cusco şehrinden Machu Picchu dağının eteklerinde bulunan Aguas Calientes köyüne (ki harabelere en rahat bu köyden ulaşmak mümkün) bir raylı sistem hattı inşa edilmiştir. Bu köyden sonra 8 km'lik bir otobüs yolculuğu yapılmakla beraber bu mesafe yaya olarak da kat edilebilir. Zira küçük basamaklı patika yollar buraya açılır. Patikanın sonunda, Machu Picchu'nun hemen giriş alanında "Sanctuary Lodge“ oteli bulunur ki bu otel de raylı sistem gibi ingiliz oteller zinciri "Orient Express"'e aittir. Machu Picchu'ya otantik yoldan ulaşmak isteyenler, birkaç günlük yürüyüş programlı, Urubamba Nehri'nin birkaç yüksek geçidi üzerinden, İnka yolu'nu (Camino inca) kullanarak ulaşırlar.
Sürekli büyüyen turizm çevre konusunda çok büyük yük olmaktadır. UNESCO, yapılması planlanan Aguas Calientes'den Machu Picchu'ya bir teleferik hattı konusunda sert bir muhalefet yapmaktadır. Bu hattın tamamlanması turizmin daha da artması anlamına geldiği gibi toprak kayması tehlikesinin yükselmesini de beraberinde getirmektedir. 10 Nisan 2004'te meydana gelen bir toprak kayması on bir kişinin yaşamına malolmuş, raylı sistemi de kısmen aksatmıştır. 14 Ekim 2005'teki başka bir toprak kayması raylı hattın 400 m'lik kısmını toprak altında bırakmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Machu Picchu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

QuickTime Virtual Tour of Machu Picchu and Peru from destination360.com29 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Rediscover Machu Picchu29 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Machu Picchu on National Geographic14 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Inca Show Pits Yale Against Peru13 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Field Museum exhibit website22 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Machu Picchu Cusco30 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Machu Picchu on Google Maps

Millî Park veya Ulusal Park, doğa koruma amaçlı kullanılan park. Genellikle, egemen bir devletin sahibi olduğu doğal, yarı-doğal veya gelişmiş bir arazi üzerine kurulur. Her devlet kendi millî parklarını farklı şekilde belirlese de, ortak fikir "vahşi doğanın" gelecek nesil için korunması ve ulusal gururu sembolü olarak betimlenmesidir. Millî Park kavramı ve uygulaması dünyada ilk kez, 1872 yılında ABD'nde 899100 hektar büyüklüğündeki Yellowstone Millî Parkı ilanını sağlayan özel bir kanunla başlatılmıştır.

Türkiye'de 2873 sayılı Millî Parklar Kanunu'nun 2. maddesinin "Tanımlar" bölümünde millî parkın tanımı şöyle yapılmıştır;

Millî Park Bilimsel ve estetik bakımdan, millî ve milletlerarası ender bulunan tabiî ve kültürel kaynak değerleri ile koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat ve gezinme parçalarıdır.
Türkiye'de de; 31 Ağustos 1956 tarihinde kabul edilen 6831 sayılı Orman Kanunu'nda millî park kavramı ilk kez yasal zeminde yerini almıştır. İlgili kanunun "Millî parklar" başlığı altındaki 25. maddesinde şu ifade geçmektedir;

Orman Genel Müdürlüğü; mevkii ve özelliği dolayısıyla lüzum göreceği ormanları ve orman rejimine giren sahaları; bilim ve fennin istifadesine tahsis etmek, tabiatı muhafaza etmek, yurdun güzelliğini sağlamak, toplumun çeşitli spor ve dinlenme ihtiyaçlarını karşılamak, turistik hareketlere imkân vermek maksadıyla, millî parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma sahaları ve orman mesire yerleri olarak ayırır, düzenler, yönetir ve gerektiğinde işletir veya işlettirir.
6831 sayılı Orman Kanununun 25. maddesinin ilk uygulaması ise, 1958 yılında ilan edilen Yozgat Çamlığı Millî Parkı'nın ilanıdır.
Türkiye'de Ocak 2024 yılı itibarıyla 49 adede ulaşan millî parkların 8.845,66 km² olan toplam alanı, ABD'de bulunan 8.983,18 km² büyüklüğündeki Yellowstone Millî Parkı'nın toplam alanı ile hemen hemen aynı büyüklüktedir.

Nauru (M.Ö. 1000 yıllarında Mikronezyalılar tarafından yerleşilen Nauru, 19. yüzyılın sonlarında Alman İmparatorluğu tarafından ilhak edilmiş ve koloni haline getirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nauru; Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Krallık tarafından yönetilen bir Milletler Cemiyeti Mandası haline geldi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nauru, Japon birlikleri tarafından işgal edildi. Savaş sona erdikten sonra ülke Birleşmiş Milletler vesayetine girdi. Nauru 1968 yılında bağımsızlığını kazandı ve 1969 yılında Pasifik Topluluğu'nun (PT) bir üyesi oldu.
Nauru'nun, yüzeye yakın zengin yataklara sahip bir fosfat kayası adası olması sebebiyle, üzerinde bir asırdan fazla bir süre boyunca açık ocak madenciliği yapılmıştır. Ancak bu durum ülkenin doğasına ciddi zarar vermiş ve ada ülkesinin genellikle "kaynak laneti" ya da "bolluk paradoksu" olarak adlandırılan durumdan muzdarip olmasına sebep olmuştur. Adadaki fosfat 1990'larda tükendi ve kalan rezervler ekonomik olarak çıkarılmaya uygun durumda değildir. Nauru, gelir yaratabilmek için kısa bir süreliğine vergi cenneti ve yasadışı kara para aklama merkezi haline geldi. 2001'den bu yana birkaç kez, Avustralya'nın göçmenleri sınırdışı etmek gibi amaçlarla kullandığı gözaltı tesisi olan Nauru Bölgesel Gözaltı Merkezi'ni işletmek karşılığında Avustralya Hükümeti'nden yardım kabul etmiştir. Avustralya'ya olan yoğun bağımlılığın bir sonucu olarak, bazı kaynaklar Nauru'yu Avustralya'ya bağımlı devlet olarak tanımlamıştır. Nauru, Birleşmiş Milletler, Milletler Topluluğu ve Afrika, Karayip ve Pasifik Devletleri Örgütü üyesidir.
Nauru ekonomisi, 1980'li yılların başlarında yükselmiştir. Nauru'da deniz kuşlarının dışkılarından oluşan guano rezervleri mevcuttur ve bu rezervler fosfat ve potasyum açısından zengindir. Nauru ekonomisi bu guano rezervlerine bağlıdır. Önemli ihtiyaçlar ithal edilmektedir. Küçük ölçekli madencilik hala Nauru Fosfat Şirketi olarak bilinen RONPhos tarafından yapılmaktadır.
Nauru'nun başkenti (de facto) Yaren, en büyük şehri Boe'dir.

Nauru'ya ilk olarak en az 3.000 yıl önce Mikronezyalılar yerleşmiştir ve olası Polinezya etkisine dair kanıtlar bulunmaktadır. Nauru tarih öncesi hakkında nispeten az şey bilinmektedir, ancak adanın uzun bir izolasyon dönemi geçirdiğine inanılmaktadır, bu da ada sakinleri arasında gelişen farklı dili açıklamaktadır. Nauru'da geleneksel olarak 12 klan veya kabile vardı ve günümüzde bu kabileler, ülkenin bayrağındaki on iki köşeli yıldızla temsil edilmektedir. Geleneksel olarak Naurulular soylarını anasoylu olarak takip ederlerdi. Ada halkı su ürünleri yetiştiriciliği yapıyordu: yavru süt balıkları (Nauru dilinde ibija olarak bilinir) yakalıyor, onları tatlı suya alıştırıyor ve Buada Lagünü'nde yetiştiriyorlardı. Beslenme düzenlerinde hindistan cevizi ve pandanus meyvesi gibi yerel gıdalar da bulunmaktaydı. "Nauru" adı Nauruca'da "sahile gidiyorum" anlamına gelen Anáoero kelimesinden türemiş olabileceği düşünülmektedir.
1798 yılında İngiliz deniz kaptanı John Fearn, 300 tonluk ticaret gemisi Hunter ile Nauru'yu gördüğünü bildiren ilk Batılı oldu ve çekici görünümü nedeniyle "Hoş Ada" anlamına gelen "Pleasant Island" olarak adlandırdı. 1826'dan itibaren Naurulular, bölgede balina avcılığı yapan ve buradan geçen ticaret gemilerinin; erzak ve taze içme suyu ihtiyaçları için adaya gelmesi ile Avrupalılarla düzenli olarak temas kurmaya başladılar. Yelken çağında son balina avcısı 1904 yılında adaya uğramıştır.
Bu sıralarda, Avrupa gemilerinden firar edenler adada yaşamaya başladı. Ada sakinleri yiyeceklerini alkollü palmiye şarabı ve ateşli silahlarla takas ediyorlardı. Ateşli silahlar 1878'de başlayan ve 10 yıl süren Nauru İç Savaşı sırasında kullanıldı.
Büyük Britanya ile yapılan bir anlaşmanın ardından Nauru, 1888 yılında Almanya tarafından ilhak edildi ve idari amaçlarla Almanya'nın Marshall Adaları Protektorası'na dahil edildi. Almanların gelişi iç savaşı sona erdirdi ve adanın yönetim şekli olarak krallık benimsendi. Bu krallardan en bilineni Kral Auweyida'dır. Gilbert Adaları'ndan Hristiyan misyonerler 1888'de adaya geldi. Alman yerleşimciler adaya "Nawodo" ya da "Onawero" adını verdiler. Almanlar Nauru'yu neredeyse otuz yıl boyunca yönetti. Naurulu bir kadınla evlenen Alman tüccar Robert Rasch, 1890 yılında atanan ilk yöneticiydi.
Nauru'daki fosfat 1900 yılında araştırmacı Albert Fuller Ellis tarafından keşfedildi. Pasifik Fosfat Şirketi 1906 yılında Almanya ile anlaşarak rezervleri işletmeye başladı ve ilk sevkiyatını 1907 yılında ihraç etti. 1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından Nauru, Avustralya birlikleri tarafından ele geçirildi. 1919'da İtilaf Devletleri tarafından Nauru'nun V. George'in yönetiminde bir Milletler Cemiyeti mandası olması kararlaştırıldı. Birleşik Krallık, Avustralya ve Yeni Zelanda hükûmetleri arasında 1919 yılında imzalanan Nauru Adası Anlaşması, adanın idaresini ve fosfat yataklarının hükûmetler arası bir İngiliz Fosfat Komisyonu (BPC) tarafından çıkarılmasını öngörüyordu. Milletler Cemiyeti mandasının şartları 1920 yılında hazırlandı.
Adada 20. yüzyılın başlarında bir grip salgını ve devam eden sömürgeci çekişmeler yaşanmış, yerli Naurulular arasında ölüm oranı yüzde 18'e gelmişti. 1923'te Milletler Cemiyeti Avustralya'ya Nauru'yu idare yetkisi verdi, Birleşik Krallık ve Yeni Zelanda da eş idareci olarak görev aldı. 6 ve 7 Aralık 1940'ta Alman kruvazörleri Komet ve Orion, Nauru yakınlarında beş ikmal gemisini batırdı. Komet daha sonra Nauru'nun fosfat madenciliği alanlarını, petrol depolama depolarını ve gemi yükleme alanını bombaladı.

Japon birlikleri 25 Ağustos 1942'de Nauru'yu işgal etti. Japonlar 2 havaalanı inşa ederek Nauru'ya gıda malzemelerinin ulaşmasını engelledi. Japonlar, 1200 Naurulu'yu yine Japonya tarafından işgal edilen Chuuk Adaları'nda işçi olarak çalıştırmak üzere sınır dışı etti. İtilaf Devletlerinin, Pasifik adalarından Japonya'nın ana adalarına doğru ada zıplaması stratejisinin bir parçası olarak Nauru atlandı ve ilgisiz bırakılarak adeta "kaderine terk edildi". Nauru nihayet 13 Eylül 1945'te komutan Hisayaki Soeda'nın adayı Avustralya Ordusu ve Avustralya Kraliyet Donanmasına teslim etmesiyle özgür oldu. Japonya'nın teslim olma isteği, HMAS Diamantina savaş gemisinde Birinci Avustralya Ordusu Komutanı Korgeneral Vernon Sturdee'yi temsil eden Tuğgeneral J. R. Stevenson tarafından kabul edildi. Japon esaretinden kurtulan 745 Naurulu, Ocak 1946'da BPC gemisi Trienza ile Chuuk'tan ülkelerine iade edildi.
1947 yılında Birleşmiş Milletler tarafından Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Krallık'ın kayyım olarak yer aldığı bir kayyımlık kurulmuştur. Bu düzenlemeler uyarınca Birleşik Krallık, Avustralya ve Yeni Zelanda ortak bir idare makamı olmuştur. Nauru Adası Anlaşması, ilk yöneticinin beş yıllığına Avustralya tarafından atanmasını ve sonraki atamaların üç hükûmet tarafından kararlaştırılmasını öngörüyordu. Ancak uygulamada idari yetki sadece Avustralya tarafından kullanıldı.
1947'de Birleşmiş Milletler tarafından Avustralya, Yeni Zelanda ve Birleşik Krallık'ın mütevelli olduğu bir vesayet bölgesi kurulmuştur. Buna göre Nauru üzerinde Birleşik Krallık, Avustralya ve Yeni Zelanda ortak bir yönetimi olacaktı. Nauru Adası Anlaşması, ilk yöneticinin beş yıllığına Avustralya tarafından atanmasını ve sonraki atamaların üç hükûmet tarafından kararlaştırılmasını öngörüyordu. Ancak uygulamada idari yetki tek başına Avustralya tarafından kullanıldı.
Çinli guano madeni işçilerinin ücret ve koşullar nedeniyle greve gitmesiyle 1948 Nauru ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunun üzerine Avustralya yönetimi olağanüstü hal ilan etmiş; Avustralya yerel polisi ile yerel halktan ve Avustralyalı yetkililerden oluşan silahlı gönüllüler harekete geçirilmiştir. Hafif makineli tüfek ve diğer ateşli silahları kullanan bu kişiler, Çinli işçilere ateş açarak iki kişinin ölümüne ve on altı kişinin yaralanmasına neden olmuştur. İşçilerden yaklaşık 50'si tutuklanmış ve bunlardan ikisi gözaltındayken süngülenmek suretiyle öldürülmüştür. Mahkûmları süngüleyen asker yargılanmış, ancak daha sonra yaralamanın "kazara" olduğu gerekçesiyle beraat etmiştir. Sovyetler Birliği ve Çin hükûmetleri bu olay nedeniyle Birleşmiş Milletler'de Avustralya aleyhine resmi şikayette bulunmuştur.
1964 yılında Nauru nüfusunun Avustralya'nın Queensland kıyılarındaki Curtis Adası'na taşınması önerildi. O zamana kadar Nauru'da Avustralya, İngiltere ve Yeni Zelanda'dan şirketler tarafından yoğun bir şekilde fosfat madeni çıkarılmış, bu da adaya o kadar zarar vermişti ki adanın 1990'larda yaşanmaz hale geleceği düşünülüyordu. Adanın rehabilite edilmesi mali açıdan imkansız olarak görülüyordu. 1962 yılında Avustralya Başbakanı Robert Menzies, madenciliğe dahil olan üç ülkenin Nauru halkı için bir çözüm sağlama yükümlülüğü olduğunu söyledi ve Nauru halkının yaşayacağı yeni bir ada bulmayı önerdi. 1963 yılında Avustralya Hükûmeti, Curtis Adası'ndaki (Nauru'dan oldukça büyük olan) tüm arazinin satın alınmasını, Naurululara ada üzerinde serbest mülkiyet hakkı sunulmasını ve Nauruluların Avustralya vatandaşı olmasını önerdi. Nauruluları Curtis Adası'na yerleştirmenin maliyetinin, konut ve altyapı inşaatı, tarım ve balıkçılık endüstrilerinin kurulması bedelleri de dahil olmak üzere, 10 milyon £ olacağı tahmin ediliyordu. Ancak, Nauru halkı Avustralya vatandaşı olmak istememiş, bağımsızlıklarını devam ettirebilmek için Curtis Adası üzerinde egemenlik verilmesini istemiş; ancak Avustralya bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Nauru, Curtis Adası'na taşınma teklifini reddetmiş ve toprakları üzerindeki maden işletmelerini kendisinin işleteceği bağımsız bir ulus olmayı seçmiştir.
Nauru Ocak 1966'da kendi kendini yönetmeye başladı ve iki yıllık bir anayasa komisyonunun ardından 31 Ocak 1968'de kurucu başkan Hammer DeRoburt yönetiminde bağımsızlığını ilan etti. 1967'de Nauru halkı İngiliz Fosfat Şirketi'nin varlıklarını satın aldıktan sonra, Haziran 1970'te varlıkların kontrolü yerel bir şirket olan Nauru Fosfat Şirketi'n

Büyük Set Resifi (1981)
Kakadu Milli Parkı (1981)
Willandra Gölleri (1981)
Lord Howe Adası (1982)
Tasmanya'nın Vahşi Bölgeleri (1982)
Avustralya'daki Godwana Ormanları (1986)
Uluru-Kata Tjuta Milli Parkı (1987)
Queensland'deki Tropik Bölgeler (1988)
Köpekbalığı Koyu, Batı Avustralya (1991)
Fraser Adası (1992)
Avustralya Memeli Fosil Bölgeleri; Riversleigh/Naracoorte (1994)
Heard Adası ve McDonald Adaları (1997)
Macquarie Adası (1997)
Büyük Mavi Dağlar (2000)
Purnululu Milli Parkı (2003)
Kraliyet Sergi Binası ve Carlton Bahçeleri (2004)
Sidney Opera Binası (2007)

Phoenix Adaları (2010)

Bikini Mercan Adası nükleer test sitesi (2010)

Avustralya'nın Mahkûmiyet Alanları; Kingston and Arthurs Vale

Kuk İlkel Tarım Bölgesi (2008)

Henderson Adası

Doğu Rennell (1998)

Şef Roi Mata'nın Mülkü (2008)

Yeni Kaldonya Lagünleri: resif çeşitlikleri ve ekosistemleri

Te Wahipounamu; Güneybatı Yeni Zelanda (1990)
Tongariro Milli Parkı (1990)
Yeni Zelanda'nın Güney Kutup Adaları (1998)

UNESCO Dünya Miras Merkezi6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmi site
UNESCO Dünya Miras Listesi3 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmi site
Dünya Miras Forumu - Dünya miras bilgiler ve konuları
VRheritage.org - Dünya Mirasları üzerine dokümantasyon

Aşağıdaki liste UNESCO tarafından Orta Amerika'da ilan edilmiş Dünya Mirası listesidir.

Site – Dünya Miras Komitesi'nin resmi adından almıştır
Konum – alfabetik olarak ülkeye göre sıralanmıştır.
Kriter – Dünya Miras Komitesi'nin belirlediği ölçütler
Alan – tampon bölgeler hariç, hektar ve acre olarak. Sıfır değeri, UNESCO tarafından hiçbir veri yayınlanmamış demektir
Yıl – Dünya Mirasları Listesine eklenme tarihi
Tanım – Mevcutsa, site ile ilgili diğer bilgiler

Dünya Mirası listesi

Genel
"World Heritage Committee: Twenty-ninth session" (PDF). UNESCO. 8 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirtieth session" (PDF). UNESCO. 28 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-first session" (PDF). UNESCO. 13 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-third session" (PDF). UNESCO. 25 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-fourth session" (PDF). UNESCO. 2 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
Notlar

UNESCO World Heritage Centre6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official website
List of UNESCO World Heritage Sites3 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. official website
VRheritage.org - documentation of World Heritage Sites
Worldheritage-Forum - Information and Weblog on World Heritage Issues

Tac Mahal (Hintçe: ताजमहल, romanize: Taj Mahal), Hindistan'ın Uttar Pradeş eyaletindeki Agra şehrinde, Yamuna Nehri'nin sağ kıyısında yer alan fildişi beyazı mermerden inşa edilmiş bir anıt mezardır. Yapının inşası, Babür İmparatorluğu'nun beşinci hükümdarı Şah Cihan tarafından 1631 yılında, vefat eden eşi Mümtaz Mahal'in mezarını barındırması amacıyla başlatıldı. Ayrıca Şah Cihan'ın mezarı da burada bulunmaktadır. Türbe, içinde bir cami ve misafirhanenin de yer aldığı 17 hektarlık bir külliyenin merkezinde yer almakta olup, üç tarafı mazgallı surlarla çevrili düzenli bahçelerle çevrilidir.
Anıt mezarın inşası 1648 yılında tamamlanırken, külliyenin diğer bölümlerindeki çalışmalar yaklaşık beş yıl daha sürdü. Türbede düzenlenen ilk tören, Şah Cihan'ın 6 Şubat 1643'te Mümtaz Mahal'in ölümünün 12. yıl dönümü dolayısıyla gerçekleştirdiği anma töreniydi. Tac Mahal Külliyesi'nin tamamının ise 1653 yılında bitirildiği kabul edilmektedir. İnşaatın maliyetinin dönemin hesaplamalarına göre yaklaşık 32 milyon Hint rupisi olduğu tahmin edilmekte olup, bu tutar 2015 yılı değerleriyle yaklaşık 52,8 milyar Hint rupisine (827 milyon ABD doları) karşılık gelmektedir.
Yapı kompleksi, Hint-İslam ve Babür mimarisi geleneklerini bir araya getirmektedir. Farklı geometrik şekillerin ve sembollerin kullanıldığı simetrik bir tasarıma sahiptir. Anıt mezar, yarı değerli taşlarla süslenmiş beyaz mermerden inşa edilirken, külliyedeki diğer yapılar dönemin Babür mimarisine uygun olarak kırmızı kumtaşından yapıldı. İnşaat projesinde, imparatorun baş mimarı Üstad Ahmed Lahori'nin başkanlığındaki bir mimarlar kurulunun yönetiminde 20.000'den fazla işçi ve zanaatkâr görev aldı. Külliye; Osmanlı kubbe tasarımcısı İsmail Efendi, İranlı mimarlar Ustad İsa, İsa Muhammed Efendi ve Puru, baş hattat Amanat Han Şirazi, alem dökümcüsü Kazım Han ile yapı denetçileri Muhammed Hanif, Mir Abdülkerim ve Mukkarimat'ın da yer aldığı çok uluslu bir mimar ve ustalar ekibi tarafından tasarlanıp inşa edildi.
Tac Mahal, 1983 yılında "Hindistan'daki İslam sanatının mücevheri ve dünya mirasının evrensel hayranlık uyandıran başyapıtlarından biri" olarak tanımlanarak UNESCO Dünya Mirası listesine alındı. Babür mimarisinin en seçkin örneklerinden biri ve Hindistan tarihinin simgelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ülkenin en önemli turistik cazibe merkezlerinden biri olan Tac Mahal'i her yıl beş milyondan fazla kişi ziyaret etmektedir. 2007 yılında ise Dünyanın Yeni Yedi Harikası girişimi kapsamında seçilen yapılardan biri oldu. Tac Mahal ile onu çevreleyen bahçeler ve diğer yapılar, Hindistan Arkeoloji Araştırması tarafından yönetilen "Ulusal Öneme Sahip Anıt" statüsündedir.

1601 yılında Babürlüler tarafından fethedilen Burhanpur şehri, Dekkan sultanlarına karşı girişilen askerî harekâtlarda üs olarak kullanılmaktaydı. Eşine seferlerde eşlik eden Mümtaz Mahal, 1631 yılında bir ayaklanmayı bastırmak için çıktığı sefer sırasında da Burhanpur'a eşi ile birlikte gitmişti. On dördüncü çocuğuna hamile olan Mümtaz Mahal, 17 Haziran 1631'de çocuğun doğumu sırasında öldü. Cenazesi altı ay sonra Agra'ya taşınmıştır.

Türbe, iki yanında simetrik yapılar olarak inşa edilmiş cami ve konuk evi ile anıtsal giriş kapısından olan yapılar bütünü içinde yer alır. 1632'de inşasına başlanan eser, çevre düzenlemesi ve diğer yapılarla birlikte 1652'de tamamlanmıştır.
Türbenin inşaatı için mimar ve ustalardan oluşan bir heyet kuran hükümdar, Osmanlı, İranlı, Suriyeli usta ve sanatkârlarla birlikte mahallî Hint ustalara da görev vermişti. Bağdat'tan hattat, Buhara'dan kakma ustası, İstanbul'dan kubbe ustası, Semerkant'tan minare yapımcısı, Kandahar'dan taş ustası, Şiraz'dan çizim ustası getirilmişti. Tac Mahal'in esas mimarının kim olduğu hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür. Kimileri Venedikli Jeromino Veroneo adlı bir İtalyan'ın veya Bordeauxlu Augistin adlı bir Fransız'ın, kimileri de Osmanlı mimarı Mehmet İsa Efendi'nin yapının esas mimarı olduğunu ileri sürmüştür. 17. yüzyıldan kalma "Divan-ı Mühendis" adlı bir el yazmasında Lutfullah Mühendis el-Lâhûrî, babası Üstad Ahmed'in Tac Mahal'in mimarı olduğundan bahseder. Bu el yazmasının bulunuşundan sonra 1930'larda "Nâdirü'l-asr" Üstad Ahmed'in yapının asıl mimarı olduğu görüşü kabul görmüştür. Şah Cihan'ın gözde mimarı Üstad Ahmed, Tac Mahal'e ilişkin efsanelerde sıklıkla anlatıldığı gibi gözleri kör edilip elleri kesilerek işkence görmemiş; yapının tamamlanışından 9 yıl sonra Lahor'da ölmüştür.

Tac Mahal'in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmış ve 1648 yılında tamamlanmıştır. Yapıdaki yazıları yazan Hattat Settâr Efendi'dir.

Kubbe üzerinde altınlı bir alem vardır. Türbenin beyaz mermerden 4 minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hattat Settâr Efendi tarafından Yasin suresinin tamamı yazılmıştır.
İnşaatta çok sayıda ustanın yanı sıra, günde 20 bin işçinin çalışmasıyla türbe 1643'te, çevresindeki avlu ve yapılar 1649'da bitirildi. Tac Mahal, 20 yılda 1652'de bütünüyle tamamlandı.
305x580 metre ölçülerinde dikdörtgen avluda yer alan Tac Mahal, dört cephesinin ortalarında 33 metre yüksekliğindeki taç kapılarıyla 75 metre yüksekliğindeki anıt kubbeyi çevreliyor.
İç mekânı örten 30 metre yüksekliğindeki alt kubbeyle üst kubbe arasında türbe mekânı kadar ölü hacim var.
Mümtaz Mahal ve Şah Cihan'ın sandukaları üst katta, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede insan ağzından çıkan her ses 7 kez yankılanacak şekilde bir akustiğe sahiptir. Şah'ın ve eşinin asıl lahitleri ise, en alt katta bulunmaktadır.
Tac Mahal'in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet çok iri inci vardır.

Şah Cihan'ın Yamuna Nehri kıyısında Tac Mahal'in tam karşısına kendisi için siyah mermerden bir anıt mezar yaptırmayı planladığına ancak oğlu tarafından tahttan indirildiği için bu planı gerçekleştiremediğine inanılır. Bu iddia ilk defa, 1665'te Agra'ya giden seyyah Jean-Baptiste Tavernier'in yazılarında yer almıştır. Tac Mahal'in tam karşısındaki Mehtap Bağı'nda 2006 yılında arkeologlar tarafından siyah mermerler bulunması, bu iddianın inanırlığını arttırmıştır ancak daha sonra yapılan çalışmalarda bu mermerlerin bir yazlık saraya ait olduğu ortaya konmuştur.

Yaygın bir efsaneye göre kubbeyi desteklemek için yapılan iskele, kubbeden daha fazla masraf ve iş gücü gerektirmişti. İnşaatın bitimine yakın Şah Cihan'a iskeleyi sökmenin 5 yıl alacağı bilgisi verilmesi üzerine Şah Cihan, herkesin söktüğü tuğlanın kendisine kalacağı şeklinde bir emir yayınlamış ve iskele bir gecede sökülmüştü.

New7Wonder adlı İsviçre merkezli bir vakfın, Dünyanın Yedi Harikası'na alternatif olarak Dünyanın Yeni Yedi Harikası'nı cep telefonu ve internet oylarıyla belirlemek için başlattığı yarışma sonucunda Tac Mahal Anıt Mezarı, 7 Temmuz 2007'de ilan edilen listede yer almıştır.

Tac Mahal13 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tehlike Altındaki Dünya Mirasları listesi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından 1972 yılında yayımlanan Dünya Mirası Sözleşmesi'nin 11.4 maddesine uygun olarak Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Alanları'nı belirlemek ve yönetmek amacıyla derlenmiştir. Listelenen alanlar, korunması için büyük operasyonların gerekli olduğu ve "yardım talep edilen" Dünya Mirası Alanları'ndan oluşmaktadır. Listenin amacı uluslararası farkındalığı artırmak ve tehditlere karşı önlemler almaktır. Alana yönelik tehditler arasında yakın zamanlı, gerçekleşmesi kesinleşmiş tehditler veya alanda olumsuz etkilere neden olabilecek potansiyel tehlikeler sayılabilir.
Doğal alanlar değerlendirilirken nesli tükenmekte olan veya diğer değerli türlerin nüfusunda ciddi bir düşüş gerçekleşip gerçekleşmediğine ya da aşırı kesim, kirlenme, yerleşim, madencilik, tarım gibi insan faaliyetleri nedeniyle doğal güzelliğin bozulup bozulmadığına bakılarak alan tehlike altında ilan edilir. Kültürel bir alan ise, malzemelerin, yapıların, süslerin veya mimari tutarlılığın ciddi biçimde bozulması nedeniyle ya da tarihi orijinallik veya kültürel önemin kaybolması durumunda tehlike altında ilan edilir. Hem kültürel hem de doğal alanlar için potansiyel tehlikeler arasında, kalkınma projeleri, silahlı çatışmalar, yetersiz yönetim sistemleri veya sit alanlarının yasal koruyucularının statülerindeki değişiklikler bulunmaktadır. Kültürel alanlar söz konusu olduğunda, jeoloji, iklim veya çevresel değişiklikler de potansiyel tehlikeler oluşturabilir.
Bir alan Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'ne dahil edilmeden önce durumu değerlendirilir ve ilgili taraf devletin işbirliğiyle düzeltici tedbirler için potansiyel bir program geliştirilir. Alan hakkındaki nihai karar komite tarafından verilir. Listelenen alanlar için Dünya Miras Fonu'ndan maddi destek tahsis edilebilir. Koruma durumu yılda bir kez gözden geçirilir ve komite toplantının ardından ek önlemler talep edilebilir, artık tehlikede değilse alanı Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'nden çıkartabilir veya gerekli görürse alanı hem Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'nden hem de Dünya Mirası listesinden çıkarmayı düşünebilir. İki eski UNESCO Dünya Mirası alanından, Dresden Elbe Vadisi, Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'ne dahil edildikten sonra Dünya Mirasları listesinden çıkartılmışken, Arabistan Oriksi Barınağı listeden doğrudan çıkartılmıştır. "İsa'nın Doğum Yeri, Doğum Yeri Kilisesi ve Hac Yolu, Beytüllahim" gibi bazı alanlar, aynı yıl içinde hem Dünya Mirası hem de Tehlike Altındaki Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.
Bazı miraslar için listelenme, koruma çalışmalarının başlatılmasını ve bölgelere fon aktarılmasını sağladı. Bu gelişmeler, Galápagos Adaları ve Yellowstone Millî Parkı gibi daha sonradan Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'nden çıkarılan alanlar için olumlu bir ilerleme sağladı, buna rağmen, listenin kendisi ve UNESCO'nun uygulamaları eleştirilere konu oldu. Özellikle, Taraf Devletler ve Dünya Mirası Alanları'nın diğer paydaşları, kendi rızaları olmadan komitenin bir alanı tehlike altında olarak listeleme yetkisini eleştirdi. 1992 yılına kadar, UNESCO, bir alanı kendi yetkisine dayanarak tehlike altında ilan edene kadar, Taraf Devletler, alanlar için bazı koruyucu önlemler almış olurlardı. Tehlikedeki Dünya Mirası Listesi, bazı ülkeler tarafından bir kara liste olarak algılanıyordu ve Kanada Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Profesörü olan Prof. Dr. Christina Cameron'a göre Taraf Devletlerin ilgisini çekmek için politik araç olarak kullanıyordu. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN), UNESCO'nun, Taraf Devlet tarafından tehdidin kolayca ele alınabileceği bir dizi durumda Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi'ne (alanı gerçekten listelemeden) başvurduğunu ifade etmektedir. Birlik ayrıca, bir alanın uzun süre tehlike altında olarak listelenmesinin şüpheli olduğunu ve bu durumlarda koruma için başka mekanizmalar aranması gerektiğini ifade etmektedir.
Nisan 2024 itibarıyla, Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi'nde 56 alan (16 doğal, 40 kültürel) bulunmaktadır. UNESCO bölgelerine göre düzenlendiğinde, 23'ü Arap ülkelerinde, 14'ü Afrika'da, 6'sı Latin Amerika ve Karayipler'de, 6'sı Asya ve Pasifik'te ve 7'si Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da bulunmaktadır. Tehlike altındaki doğal alanların çoğunluğu (11) Afrika'da bulunmaktadır.

Ad: Dünya Miras Komitesi tarafından listelenmiş adı
Konum: Koordinatları ile ülkelerin bulunduğu yerler, varsayılan olarak ülkelere göre sıralanmıştır hamas
Kriter: Alanların bulunduğu ölçütler
Alan: UNESCO tarafından belirlenen alan
Yıl (WHS): Alanın listeye alınma tarihi
Tehlike altında: Alanın Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'ne alınma tarihi
Gerekçe: Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesi'ne alınma sebebi

Daha önce tehlikede olarak listelenen bir dizi alan bulunmaktaydı, ancak daha sonra yönetim ve korumadaki iyileştirmelerden sonra listeden çıkarıldı. Everglades Milli Parkı 1993'ten 2007'ye kadar ve 2010'dan itibaren tekrar listelenmiştir; Rio Plátano Biyosfer rezervi 1996'dan 2007'ye kadar ve 2011'den itibaren tekrar listelenmiştir. Bu nedenle, her ikisi de şu anda listelenen alanlar listesine dahil edilmiştir (yukarıda).

Özel

Genel
"World Heritage in Danger: A compendium of key decisions on the conservation of natural World Heritage properties via the List of World Heritage in Danger" (PDF). Gland, Switzerland: IUCN. 2009. 30 Aralık 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 3 Eylül 2011. 
Chape, Stuart; Spalding, Mark; Jenkins, Martin (2008). The world's protected areas: status, values and prospects in the 21st century (illustrated bas.). University of Castile-La Mancha. ISBN 978-0-520-24660-7. Erişim tarihi: 3 Eylül 2011. 
Timothy, Dallen J.; Nyaupane, Gyan P. (2009). Cultural heritage and tourism in the developing world: a regional perspective. Contemporary geographies of leisure, tourism and mobility. 10 (illustrated bas.). Taylor & Francis. ISBN 978-0-415-77622-6. Erişim tarihi: 3 Eylül 2011. 
"World Heritage Committee: Eighth session" (PDF). UNESCO. 7 Nisan 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Sixteenth session" (PDF). UNESCO. 4 Mart 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Mayıs 2010. 
"World Heritage Committee: Twentieth session" (PDF). UNESCO. 31 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-first session" (PDF). UNESCO. 11 Haziran 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Mayıs 2010. 
"World Heritage Committee: Twenty-third session" (PDF). UNESCO. 12 Mayıs 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-fourth session" (PDF). UNESCO. 6 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-fifth session" (PDF). UNESCO. 26 Şubat 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-seventh session" (PDF). UNESCO. 6 Aralık 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-eighth session" (PDF). UNESCO. 27 Kasım 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Twenty-ninth session" (PDF). UNESCO. 22 Şubat 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirtieth session" (PDF). UNESCO. 30 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-first session" (PDF). UNESCO. 9 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-third session" (PDF). UNESCO. 17 Nisan 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 
"World Heritage Committee: Thirty-fourth session" (PDF). UNESCO. 24 Nisan 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 26 Haziran 2011. 

UNESCO Dünya Mirası Alanları 18 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., resmî site
UNESCO World Heritage Centre – World Heritage in Danger List 30 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., resmî site
UNESCO Heritage Centre – World Heritage List 6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., resmî site

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İngilizce: United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization, kısaca UNESCO); eğitim, sanat, bilim ve kültür alanlarında uluslararası iş birliği yoluyla dünya barışını ve güvenliğini koruma amacını güden bir Birleşmiş Milletler kurumudur.
Bu kurumun yasası 1945 yılı Kasım ayında Londra'da 44 ülkenin temsilcilerinin katıldıkları bir toplantıda kabul edilmiştir. Merkezi Paris'te bulunan ve Genel Konferans, Yürütme Konseyi, Sekreterlik olmak üzere üç organı olan UNESCO eğitim, bilim ve kültür alanlarındaki amaçlarını kendisine üye olan her devlette kurulan Millî Komisyonlar aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
UNESCO'nun Filistin'i üye olarak kabul etmesinden sonra Amerika Birleşik Devletleri kuruma yaptığı maddi desteği çekti. Bunun üzerine Kasım 2011'de UNESCO, Bali'de Dünya Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi ile ilgili düzenlenecek toplantı dışındaki tüm programlarını yıl sonuna kadar iptal etti.
UNESCO, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, eğitim, bilim, kültür ve bilgi alanlarında uluslararası işbirliğini güçlendirmeye adanmış uzmanlaşmış bir kuruluştur. Zamanımızın en büyük zorluklarından  bazılarına  çözümler üretmek, daha fazla eşitlik ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya yaratmak için standartlar belirliyor, araçlar üretiyor ve bilgi geliştiriyor. Biyolojik çeşitliliğin korunması, yapay zekaya yanıt verilmesi, nitelikli eğitimin geliştirilmesi, kültürel mirasın korunması ve güvenilir bilgiye erişimin sağlanması, UNESCO'nun dünya genelindeki 194 üye devletiyle birlikte yürüttüğü çalışmalara bazı örneklerdir.[1]
UNESCO'nun farklı amaçlar için oluşturduğu birçok uluslararası ağı vardır. Bunlar eğitim, kültür, bilim, miras, şehircilik ve iletişim alanlarında ülkeleri ve kurumları birbirinine bağlar.
Başlıca UNESCO ağları şunlardır:
1. UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağın (UCCN)
2. Dünya Miras Ağı
3. UNESCO Biyosfer Rezervleri Ağı
4. UNESCO Küresel Jeoparklar Ağı
5. UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı
6. UNESCO ASPnet (İlişkili Okullar Ağı)
7. UNESCO Kürsüleri ve UNITWIN Ağı
8. Somut Olmayan Kültürel Miras Ağı [2]

UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı Programı (Creative Cities Network), UNESCO tarafından 2004 yılında yaratılmış olup, çeşitli bölgelerden, farklı gelir seviyeleri, kapasite ve nüfusa sahip şehirleri yaratıcı endüstriler alanında çalışmak üzere bir araya getiren bir girişimdir. [3] Bir sokak, bir mahalle, bir semt sıradan hatta bayağı da olsa orada yaşanmışlık ve duygu varsa, gökdelenlerin olduğu ve hiçbir yaşanmışlığın olmadığı duygusuz modern bir şehirden daha üstün bir yer bulur. [4] Bir şehir yalnızca tarihiyle değil, üretme biçimiyle de yaşar. Yemeğini nasıl pişirdiği, müziğini nasıl ürettiği, sokaklarını nasıl tasarladığı ya da hikâyelerini nasıl anlattığı… İşte UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı, şehirlerin bu yaratıcı damarlarını görünür kılmak için kurulmuş küresel bir ağdır.[5]
Unesco Yaratıcı Şehir Olarak Şu Temaları Belirlemiştir:
Yaratıcı Şehirler Ağı, şehirler tarafından kendi yetenek ve enerjilerini yönlendirecekleri yaratıcı endüstri sektörü tercihlerine göre seçilebilecek sekiz tema etrafında şekillendirilmiştir. Bu temalar edebiyat, film, müzik, zanaat ve halk sanatları, tasarım, gastronomi, medya sanatları ve mimari olarak belirlenmiştir.
UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağına üye olan şehir sayısı 2025 yılında son eklenenlerle; 66'sı Gastronomi, 84’ü Müzik, 80'i Zanaat ve Halk Sanatları, 27'si Medya Sanatları, 63’ü Edebiyat, 30'u Film, 53’ü Tasarım, 5'i Mimari Şehri olmak üzere 408 şehre ulaşmıştır.
Böylelikle Türkiye'den bu kapsamda toplamda 9 UNESCO Yaratıcı Şehrin 3’ü Gastronomi, 2'si Müzik, 2'si Zanaat ve Halk Sanatları, 1'i Tasarım ve 1'i Edebiyat alanlarında programda yer almaktadır.[6]
UNESCO, şehirleri tek bir başlık altında değil; yaratıcı üretimin baskın olduğu alana göre sınıflandırır. Bu temalar, şehirleri kategorize etmek için değil; onların üretme biçimini anlamak için vardır.
Gastronomi Şehirleri: Yerel mutfağını yaşayan bir kültür olarak sürdüren, geleneksel tarifleri korurken çağdaş üretimi destekleyen şehirler. Burada mesele lezzet değil; mutfağın toplumsal hafıza oluşudur.
Müzik Şehirleri: Müziğin günlük yaşamın parçası olduğu, eğitimden sahne kültürüne kadar canlı bir müzik ekosistemine sahip şehirler.
Tasarım ve Mimari Şehirleri: Kent planlamasından mimariye, grafik tasarımdan kamusal alanlara kadar tasarımın şehir kimliğini şekillendirdiği yerleşimler.
Edebiyat Şehirleri: Yazarlık geleneği güçlü, okuma kültürü yaygın, edebiyatın kamusal alanla buluştuğu şehirler.
Sinema Şehirleri: Film üretimi, arşivler, festivaller ve sinema kültürüyle öne çıkan kentler.
El Sanatları ve Halk Sanatları Şehirleri: Yerel üretimin hala canlı olduğu, ustalık bilgisinin kuşaktan kuşağa aktarıldığı şehirler.
Medya Sanatları Şehirleri: Dijital sanatlar, yeni medya, yaratıcı teknolojiler ve çağdaş ifade biçimleriyle öne çıkan kentler.[7]

Köklü bir kültürel mirasa sahip olan, pek çok ünlü şair ve yazar yetiştiren ve bu yönüyle ulusal ya da uluslararası düzeyde "edebiyatın başkenti" olarak kabul edilen yerleşim yerlerini ifade eder. Bu kavram, dünya genelinde kültürel çeşitliliği desteklemek amacıyla oluşturulan prestijli UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı (Creative Cities Network) kapsamında tescillenen unvanları da kapsar.
Bir uzama dair yaşanmışlığı güçlendiren şey de hiç şüphesiz oraya ait duyguları geniş kitlelerin deneyimlemesine fırsat veren yazınsal metinlerdir. Böylesi metinler sürekli olarak o mekâna ve yaşanmışlığa dair duygu ve düşünmenin deneyimlerini zihinde çoğaltır, zenginleştirir. Mektup, gezi yazısı, deneme hatta daha da önemlisi bir mekâna ilişkin şiir yahut roman, orayı sıradan bir mekân olmaktan çıkarır hatta güçlü bir imgeye dönüştürür
Geçmişte iyi bir edebi birikime sahip olmak şimdide de iyi bir kültür sanat gündemine sahip olacağınızın garantisini vermez. Sanat söz konusu olduğunda mirasa konmak ve mirasyedi olmak bazı şehirlerin kaderi olmuştur ne yazık ki! Fakat şimdi de mükemmel bir kültür sanat gündemine/politikasına sahip olmak geçmişte iyi bir edebi birikime, ciddi bir edebiyat geleneğine sahip olmaktan geçer. Sanat söz konusu olduğunda sürekli olarak tanımlanan şimdiki zaman evrensel bir sanat saatidir. Sanatçı edebiyatta meşruiyet kazanmak istiyorsa kendini bu saate göre ayarlamak zorundadır. Üstelik kültür endüstrisi de bu saate göre, onunla mütenasip çalışmalıdır.
46 ülkeden 63 UNESCO Edebiyat Şehri, sürdürülebilir ve kapsayıcı toplumlar oluşturmada edebiyatın dönüştürücü gücünden yararlanmak için özveriyle birlikte çalışan ağın üyeleridir. Edebiyat ağındaki şehirler, yerel yaratıcı ortamlarını destekliyor ve UNESCO'nun kültürel çeşitliliği teşvik etme hedefine uygun hareket ediyor. Hemen hepsinin güçlü bir kültürel geçmişi, çeşitli ve canlı bir çağdaş kültürel ortamı ve kültürün hem yerel hem de küresel olarak erişilebilir olmasını sağlama arzusu bulunuyor. 2017 yılında Manchester, Edebiyat Şehri olarak Yaratıcı Şehirler ağına kabul edildi. UNESCO Edebiyat Şehirleri, yerel düzeyde edebiyatta mükemmelliği hedefleme ve yeni ulusal ve uluslararası edebi/kültürel bağlantıları teşvik etme konusundaki özverileri nedeniyle bu unvanı almaktadır. Manchester, Norwich, Edinburgh, Nottingham ve Exeter ile birlikte Birleşik Krallık'ın beş edebiyat şehrinden biridir. Edebiyat Şehirleri, ortak bir küresel strateji aracılığıyla şehirlerinin edebi ve yaratıcı sektörlerinin gelişmesini sağlamak için aktif olarak çalışmaktadır. Ağ genelindeki işbirlikleri arasında Dünya Şiir Günü, Uluslararası Okuryazarlık Günü, Çeviri Günü ve Manchester'ın öncülük ettiği Uluslararası Anadil Günü yer almaktadır. [8]
UNESCO Edebiyat Şehirleri
·       Aberystwyth (Galler) – 2025
·       Abuja (Nijerya) – 2025
·       Angoulême (Fransa) – 2019
·       Bağdat (Irak) – 2015
·       Barselona (İspanya) – 2015
·       Beyrut (Lübnan) – 2019
·       Bremen (Almanya) – 2023
·       Breslau / Wrocław (Polonya) – 2019
·       Bucheon (Güney Kore) – 2017
·       Buffalo City (Güney Afrika) – 2023
·       Celje (Slovenya) – 2025
·       Conakry (Gine) – 2025
·       Dublin (İrlanda) – 2010
·       Dumaguete City (Filipinler) – 2025
·       Dunedin (Yeni Zelanda) – 2014
·       Durban (Güney Afrika) – 2017
·       Edinburgh (İskoçya / İngiltere) – 2004 (İlk Edebiyat Şehri)
·       Exeter (İngiltere) – 2019
·       Gdańsk (Polonya) – 2025
·       Gothenburg (İsveç) – 2021
·       Granada (İspanya) – 2014
·       Heidelberg (Almanya) – 2014
·       Hobart (Avustralya) – 2023
·       Iaşi (Romanya) – 2023
·       Iowa City (ABD) – 2008
·       Jakarta (Endonezya) – 2021

UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı kapsamında “Edebiyat Şehri” unvanı, Türkiye'den ilk kez Kahramanmaraş’a verildi. Şiirin ve edebiyatın başkenti olarak anılan Kahramanmaraş, bu unvanla birlikte edebi kimliğini uluslararası düzeyde tescillemiş oldu.[9] UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na Edebiyat alanında Türkiye'den dahil olan ilk şehir olma unvanını taşıyan Kahramanmaraş, edebiyat kimliğini resmiyete kavuşturan önemli bir adımı daha tamamladı. Türk Patent ve Marka Kurumu, “Edebiyatın Başkenti Kahramanmaraş” ifadesi ve logosunu marka olarak tescilledi. Böylece Kahramanmaraş hem uluslararası hem de ulusal ölçekte edebiyat şehri kimliğini resmi olarak tescillemiş oldu. Şairleri, yazarları, şiir geleneği ve güçlü kültürel mirasıyla tanınan Kahramanmaraş, Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından da edebi kimliğini hukuki statüyle garanti altına aldı. Türk Patent ve Marka Kurumu'nun tesciliyle birlikte Kahramanmaraş, “Edebiyatın Başkenti” ifadesini resmi olarak kullanma hakkına sahip oldu. Bu adım; kültür, sanat, yayıncılık, festivaller, uluslararası edebiyat buluşmaları ve tanıtım çalışmaları noktasında şehre önemli avantajlar sağlayacak. [10] Kahramanmaraş Osmanlıdan beri edebiyatta önemli yerlerden biri olmuş. Hafız, Sünbülzâde Vehbi, Halilî-i Maraşî, Hâmi, Kuddusî Baba gibi isimler başlı başına klasik edebiyatta Maraş'ı sıradan bir şehir olmaktan çıkarıyor. Halk şiiri denilince büyük oza

UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri, somut olmayan kültürel miras unsurlarının (SOKÜM) dünya çapında daha iyi korunmasını sağlamak ve bunların öneminin fark edilmesini sağlamak amacıyla, UNESCO tarafından 2008 yılından beri güncellenip hazırlanan; farklı ülkelerdeki önemli SOKÜM unsurlarını, acil koruma gerektirenleri ve koruma alanındaki iyi uygulamaları içeren listelerdir.
Listeleri BM Genel Kurulunda, 2003 UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi'ne Taraf devletlerce seçilen üyelerin meydana getirdiği Hükûmetler arası Komite yayınlamaktadır. Hükûmetler arası Komite, yılda bir kez toplanır ve Taraf Devletler tarafından önerilen adaylıkları değerlendirerek listeye girecek unsurlara karar verir.  Yerel düzeyde envanteri yapılan ve bu sayede ulusal düzeyde koruma altına alınmış olan somut olmayan kültürel miras unsurları, bu listelerde -özellikle de Temsilî Liste'de-  yer alarak uluslar arası bilinirlik kazanır.
2003 Sözleşmesi'nin 16. 17. ve 18. maddelerinde üç liste oluşturulmasını öngörülmüştür:

İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi, bu mirasın çeşitliliğini gösterme ve önemi hakkında farkındalık yaratmak üzere seçilmiş bazı kültürel uygulamalar ve ifadeleri içermektedir. Liste herhangi bir mükemmellik veya münhasırlık standardı atfetmemekte ya da tanımamaktadır. 2023 itibarıyla 611 unsur içerir.
Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi, toplulukların ve ülkelerin, onları canlı tutmak için acil önlem almak zorunda oldukları düşünülen kültürel unsurlardan oluşmaktadır. 2023 itibarıyla 82 unsur içerir.
Korumaların İyi Uygulamaları Kaydı. Taraf Devletlerin, toplulukların ve diğer paydaşların başarılı koruma deneyimlerini ve yaşayan miraslarını, uygulamalarını ve bilgilerini gelecek nesillere aktarırken karşılaştıkları zorlukların üstesinden nasıl geldiklerine dair örneklerin paylaşıldığı listedir. 2023 itibarıyla 37 kayıt içerir.

Bir kültürel unsurun UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne dahil edilebilmesi için şu kriterleri karşılamaları gerekir:

Kriter 1: Listeye girecek unsur, Sözleşme'de tanımlandığı şekliyle “somut olmayan kültürel miras” tanımına uymalı (ait olduğu topluluğun kimliğini yansıtan kültürel bir unsur olarak kabul ediliyor olmalı.
Kriter 2: Aday olan unsur, somut olmayan kültürel mirasın öneminin görünürlüğünün ve farkındalığının sağlanmasına katkıda bulunmalıdır.
Kriter 3: Unsurun listeye aday gösterilmesine yol açan toplum katılımı belgelendirilmeli.
Kriter 4: Aday gösterilen unsurun korunması için alınacak koruma tedbirleri detaylandırılmalı.
Kriter 5: Unsur, başvuran tarafın veya tarafların Devletinde veya topraklarında bulunan somut olmayan kültürel miras envanterine dahil edilmiş olmalı.

İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsil Listesi, "kültürel mirasın çeşitliliğini göstermek ve önemi hakkında farkındalık yaratmaya yardımcı olmak" üzere soyut kültürel miras unsurları içeriyor.

Acil Korunma Gerektiren Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi, "Topluluklar ve Taraf Devletlerin bunları canlı tutmak için acil önlemlerin alması gerektiği" konusundaki somut olmayan kültürel miras unsurlarını içerir.

En İyi Koruma Uygulamaları Kaydı, Taraf Devletlerin ve toplulukların, "yaşayan mirasın, uygulamanın ve bilginin gelecek kuşaklara aktarılmasında karşılaşılan zorlukların üstesinden nasıl geldiğinin örneklerle paylaşımını" gösterir.

Bölgelere göre Sözleşmeyi imzalayan devletler:

2017 itibarıyla listelenen unsurların toplamı: 337, bunların 18'i çok uluslu

Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri, 2008 yılında Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi'nin yürürlüğe girdiği tarihte ilan edilmiştir. Bundan önce, İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtları olarak bilinen bir proje, gelenek, özel ve kültürel alanlar gibi maddi olmayan varlıkların değerini ve bu kültürel ifadelerin biçimlerini gösteren bir Bildiri ile listelenmekteydi. Başyapıtların belirlenmesi aynı zamanda devletlerin bu hazineleri tanıtma ve koruma taahhüdünü de içerirken, UNESCO bunların korunmasına yönelik planları finanse etmekteydi. 2001 yılında başlatılan ve 2005 yılına kadar iki yılda bir düzenlenen süreçte, dünya genelinde 90 somut olmayan kültürel miras unsurunu kapsayan toplam üç Bildiri gerçekleştirildi.
Daha önce ilan edilen 90 Başyapıt, unsur olarak adlandırılmak üzere, İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne ilk girdiler olarak dâhil edilmiştir. UNESCO Sözleşmesi'ne taraf olan ve üye devletler olarak adlandırılan ulusal hükûmetler tarafından sunulan adaylık dosyalarının değerlendirilmesini takiben, çok uluslu adaylıkların yanı sıra her birinin tek bir adaylık dosyası sunmasına izin verilen sonraki unsurlar eklenecektir. Somut olmayan kültürel miras alanındaki uzmanlardan oluşan bir panel ile Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Hükûmetlerarası Komitesi olarak bilinen atanmış bir organ, adayları Liste’ye unsur olarak resmen kaydetmeden önce her bir adaylığı inceler.

Dünya Mirası
Türkiye'nin somut olmayan kültürel mirasları

Resmî site

Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (İngilizce: International Council on Monuments and Sites) (ICOMOS), dünya mirasını oluşturan değerlerin kriterlerini belirleyen ve denetleyen konseydir. 1965 yılında kurulmuştur.
1931 yılında tarihi binaların restorasyonu üzerine yapılan Atina Konferansı'nda bir konsey vasıtasıyla dünya miraslarının tespiti ve korunması fikri ortaya atılmıştır. 1964 yılında düzenlenen 2. Mimarlar ve Tarihi Bina Uzmanları Kongresi'nde Venedik Tüzüğü ortaya çıkınca, UNESCO tarafından 1965 yılında bu tüzüğün uygulayıcısı ve koruyucusu olarak Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi oluşturuldu.
Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi'nin mimar, arkeolog, şehir planlamacısı, mühendis, sanat tarihçisi ve sanatçı vs. olmak üzere alanlarında uzman 7.500'ü aşkın üyesi bulunmaktadır. Uluslararası merkezi Paris'te bulunmaktadır.

ICOMOS17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ICOMOS-UK4 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avustralya ICOMOS11 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aksu Çayı (Hititçe: 𒁉𒋻𒀀𒅀 Kaştaraya), Akdeniz Bölgesi'nin Göller Yöresi'nden doğarak Antalya yakınlarında denize dökülen akarsudur. Aksu Çayı, Büyük Hitit Kralı IV. Tuthaliya'nın vasalı olan Tarhuntaşşa kralıyla yaptığı antlaşmaya göre bugünkü Teke yarımadasında yer alan Lukka diyarıyla Orta Toroslar'da yer alan Tarhuntaşşa bölgesini birbirinden ayıran sınır olarak belirlenmiştir.

Havzanın şekil itibarıyla kuzeyden güneye doğru daraldığı görülmektedir. Aksu çayı havzasının en dar kesimi çayın Akdeniz'e kavuştuğu kıyı kesimidir. Aksu Çayı havzası matematiksel konum itibarıyla 36-38 kuzey enlemleriyle 30-31 doğu boylamları arasında yer almaktadır. Aksu Çayı havzasının orta çığırının bir kısmı Burdur ili sınırları içerisinde yer almakta olup, esas itibarıyla havzanın büyük kısmı Isparta ve Antalya illeri sınırları içerisinde yer almaktadır. Su toplama havzası 8000 km² kadar olan Aksu, Isparta yakınlarındaki Akdağ ile Davraz Dağı'ndan gelen suların birleşmesiyle oluşur. Bu dağlar kalker ve flişlerden bir yapıya sahiptir; her ikisinin yüksekliği 2235 ve 2635 metredir. Aksu önce güneydoğu doğrultusunda akar; Kovada Gölü'ne girer; yer altı sularına karışarak ilerler aşağı Gökdere Köyü'nün güneyine Eğirdir Gölü'nün sularıyla birleşir. Daha sonra güneye doğru akıp kendinden daha çok akımlı Göksu ile güçlenerek, süratli akışlı bir ırmak özellliği kazanarak güneye doğru akar ve Antalya Körfezi'ne erişir.

Aksu Çayı havzasının drene eden akarsularda değişik drenaj tipleri göze çarpmakla özellikle Aksu çayı aşağı vadisinde örgülü drenaj tipine sıkça rastlanmaktadır.

Kalker katmanlarda bol miktarda su veren birçok voklüz kaynakları ırmağı besler, ancak su düzeyi yazın ve güzün düşer, fakat vadide her zaman bol su vardır. Kışın ve ilkbaharda akım 140 ölçülmüştür. Yüksek dağlara yağan karlar eridikçe, Aksu'ya düzenli olarak su verir, ancak sağanakların ardından su düzeyinde birden yükselmeler görülür. Aksu aşağı kesiminde düzlüklerde akar. Sulamada bol miktarda kullanılmaktadır.
Havzada yağış ortalaması 500–800 mm arasındadır.

Akarsuyun taşıdığı alüvyal maddeler toprağın verimlileşmesinin sağlar. Bu alüvyonlar doğal gübre değerindedir. Aksu Çayı havzasında zonal ve azonal toprak grupları içerisine giren toprak çeşitleri yer almaktadır. Polye tabanları, ormanlık sahalar ve aşınımdan korunmuş sahalarda zonal topraklar, daha çok taşınmış materyallerin bulunduğu sahalarda ise azonal topraklar gözlenmektedir.
Aksu Çayı havzasındaki toprakların tamamına yakını başkalaşım, sedimanter ve ofiolitik nitelikteki malzemelerin değişik şekillerde parçalanması neticesinde oluşmuşlardır. Aksu çayı havzasında sekiz büyük topak grubu yer almaktadır. Bunlar;

Kırmızı Akdeniz toprakları
Kırmızı-Kahverengi Akdeniz toprakları
Kestane rengi topraklar
Kahverengi orman toprakları
Kolüviyal topraklar
Alüvyal topraklar
Regosoller
Rendzinalar

Aksu çayı havzasında doğal bitki örtüsünü etkileyecek iklim, toprak, rüzgâr, bakı, nem gibi birçok coğrafi faktörün etkisiyle havzada çok sayıda bitki türüne rastlanmaktadır. Hakim bitki örtüsü maki formasyonları ve onun üyeleridir. Havzada 0-600 metre yükseltiler arasında; Akdeniz iklimine özgü maki üyeleri yer almaktadır. Burada en çok rastlanan türler; kermez meşesi, pırnal meşe, funda, sakız, tespih, defne, yabani zeytin, menengiç, akçakesme, sandal ve kıyı kesimlerde keçiboynuzudur.

Akçay, Büyük Menderes Nehrinin kollarından biridir. Antik çağda nehre Harpasos (Latince: Harpasus) adı verilmiştir. Muğlanın kuzeydoğusundaki dağlık alanlardan doğan Akçay, Denizli ilinin güneybatısında Beyağaç yakınlarından geçer. Buradan ağırlıklı olarak batı-kuzeybatı yönünde akar. Denizli-Muğla il sınırını oluşturur. Tavas yönünden gelen Yenidere'yi alır. Nehir Aydın iline ulaşır ve burada Kemer Barajı tarafından baraj gölünde toplanır. Akçay, daha sonra barajdan geçerek Bozdoğan ilçesinden kuzeye doğru geniş bir vadi boyunca akar ve Nazilli şehrinin altı kilometre güney-güneybatısında Büyük Menderes'e dökülür. Uzunluğu 116 km'dir. Karacaören, Doğançay ve Mortuma çayı Akçay'ın önemli kollarıdır.
Ortalama debisi 18.51 m²/sn olan çayın suları yazın çok azalır. Minimum debi 0.004 m²/sn, en fazla akım 467 m²/sn'dir. Akarsu üzerine taşkın koruma, enerji üretme ve sulama amacıyla 1.210 ha Kemer Barajı ve Hidroelektrik Santrali kurulmuştur. 1954-58 yılları arasında yapılan baraj beton gövdeye sahiptir. Akarsu üzerine Akçay, Akçay I, Akçay II adıyla üç yeni baraj kurma planlanarı yapılmaktadır.
Ağır metaller açısından değerlendirilen Akçay sınıf II, az kirlenmiş su olduğu tespit edilmiştir.

Çayda yaşayan balıklar şunlardır: Anguilla anguilla, Ladigesocypris mermere, Barbus pergamonensis, Aphanius anatoliae, Gambusia holbrooki.

Arapapıştı Kanyonu
Kemer Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Alata Çayı Mersin ili Erdemli ilçesinde bir çaydır. Alata Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü adını bu çaydan almıştır.
Çayın kaynağı Toros Dağlarında 1500 rakımlı Küçüksorgun yaylası dolaylarındadır. Bu bölgede Sorgun Çayı olarak bilinir. Çay 90 kilometre kadar güneye akarak, Erdemli kent dokusu içinde 36°36′13″K 34°19′10″D koordinatlarında Akdeniz'e dökülür. 1897 tarihli Adana Salnamesine göre bu çay Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mersin ve İçil (İçel) sancakları arasındaki sınırı belirtiyordu Duyun'u Umumiye adına bölgede araştırmalar yapan Fransız Oryantalist Vital Cuniet'in 1892 tarihli haritasında da bu durum görülmektedir. (Sonradan Mersin ve İçil birleştirilmiştir.)

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Alata çayı üzerinde bir hidroelektrik santral inşaatı yaptırmaktadır. 1290 metre kotundaki baraj hizmete girdiğinde hem sulama amaçlı olarak kullanılacak, hem de elektrik üretecektir. Planlanan elektrik enerjisi üretimi yıllık 37678 GW saat olacaktır.

Anamur Çayı (Dragon Çayı), Mersin ili, Anamur ilçesinde bulunan akarsu. Toros Dağları'ndan yeraltı akarsuyu olarak doğar, 35 km sonra Anamur merkezden Akdeniz'e dökülür.
Toroslar üzerindeki Yellice, Çatalyatak ve Kızcağız Tepelerinden kaynağını alır. Sugözü Köyü'nde yeraltından güçlü karstik kaynaklar olarak çıkarlar. Gökçedere, Masat Deresi ve Kaş Deresi'ni alarak daha da büyür.
Yağışlar akarsuyun debisinde önemlidir, düzensiz rejime sahiptir. Kışın yağışlarla debi artar, ilkbaharda karların erimesiyle maksimuma çıkar. Yaz sıcaklık ve kuraklığa bağlı olarak debi nimumum seviyeye iner. Tarımsal sulamada çayın suları önemlidir, bu amaçla barajlar inşa edilmiştir.
Anamur Çayı, sarp yukarı havzasından taşıdığı alüvyonları biriktirmesiyle 30 km²'lik Anamur Ovası'nı oluşturmuştur. Eğim kırıklığının olduğu alanlarda, bazı yan kolları üzerinde 25–75 m arası şelaleler oluşur. Ovada yıllık ortalama sıcaklık 19,13 °C, yağış alçaklarda 923 mm, yükseklerde 1500 mm'dir. Kaynağı ile ağzı arasında 2000 m yükselti farkı hidroelektrik potansiyelini artırmaktadır. 313,2 km²'lik havzaya sahip akarsuyun yıllık ortalama debisi 24,43 m³/sn'dir. En fazla akım 460 m³/sn, en düşük akım 2,4 m³/sn ölçülmüştür.
Anamur Çayı, nehir kayağı ve kano sporlarına uygundur. Kılıç Deresi'ni aldığı yerden, Alaköprü'ye kadar 10 km'lik alanda su sporları yapılabilir. Zorluk derecesi genelde 1-2 iken, bazı bölümlerde ve debinin arttığı zamanlarda 3 olabilmektedir.
KKTC Su Temin Projesi Anamur Çayı'nın suyunu Kıbrıs adasına taşımaktadır. Çay suları başka bir ülkeye gönderilen önemli akarsu konumundadır. Anamur Çayı üzerine yapılan Alaköprü Barajı'nda biriktirilen sular 23 km uzunluğunda boru hattıyla deniz kenarına indirilmektedir. Deniz içinde 80 km askıda borularla Kıbrıs'a gönderilen su buradaki Geçitköy Barajı'nda biriktirilmektedir. Buradan içme ve sulama suyu olarak KKTC'ye dağıtılmaktadır. Anamur Çayı'ndan yılda 75 milyon m³ su Kıbrıs'a gönderilecektir.

Ankara Çayı; Sakarya Nehri'nin bir uzantısı olarak Ankara ilinin doğusundan başlayıp şehir merkezine kadar uzanan bir akarsudur. Porsuk Çayı'ndan sonra Sakarya Nehri'nin ikinci büyük kolu olan Ankara Çayı sırasıyla Nallıhan, Beypazarı ve Ayaş ilçelerinden geçerek şehri ortadan ikiye böler ve Sincan sınırları içerisinde Çubuk Çayı ile birleşip yoluna devam eder. Kuzeyden gelen Hatip Çayı ve güneydeki İncesu Deresi ise Ankara Çayı'nı besleyen diğer akarsu kaynaklarıdır. Yaz aylarında debisi azalırken yağışların artmasıyla birlikte akıntı şiddeti güçlenen çay, birçok noktada köprülerle aşılmış ve yine aynı sebepten dolayı ve evsel atıkların yarattığı koku nedeniyle bazı bölümlerinin üstü kapatılmıştır.

İçerdiği kalsiyum ve magnezyum değerleri göz önünde bulundurulduğunda Ankara Çayı'nın suyu çok serttir. Ankara için çok önemli bir tatlı su kaynağı olmasına karşın maruz kaldığı kirlilik sebebiyle yeterince verim alınamamakta ve sulama suyu olarak kullanılması sağlık açısından tehlikeli durumlar ortaya çıkarmaktadır.

Ankara Çayı, hem kendini besleyen kaynaklardan gelen atıklar hem de kendi taşıdığı kirlilik yükü yüzünden bir akarsuyun ulaşabileceği en yüksek kirlilik derecesi olan "polisabrobik bölge" içerisinde değerlendirilmektedir. 90'lı yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda ise pH değerlerinin 7,5-7,9 arasında olduğu saptanarak "hafif alkali" grubuna dahil edilmiştir. Suda bulunan NO2-N ve PO4 -3-P değerleri incelendiğinde de su kalitesinin 3. ve 4. sınıflar arasında seyrettiği görülmüştür. Yağışların azalmasıyla birlikte yaz aylarında sudaki çözünmüş oksijen seviyesinin düşmesi de suyun kalitesini olumsuz yönde etkileyen faktörler arasındadır. Ortamdaki organik madde yükünün fazla oluşu da su kirliliğini artırmaktadır.
Çayı kirleten doğal unsurların yanı sıra evsel ve endüstriyel atıklar gibi beşeri faktörler de suyun kendini yenilemesine mani olmaktadır. 1992 yılında, Sincan'ın Tatlar Mahallesi yakınlarında bir atık su arıtma tesisi inşa edilmiş ve çay suyunun kanalizasyondan ayrıştırılarak temizlenmesi hedeflenmiştir. Zamanla tesise gelen atık suyun artması ve kapasite artışı yapılamaması atık suyun yarısının arıtılmadan Ankara Çayı'na verilmesine neden olmuştur. Bu durum, Ankara Çayı'nın birleştiği Sakarya Nehri'ne ve Sakarya Nehri'nden de İstanbul Ömerli Barajı'na kadar uzanan su kirliliğine neden olmaktadır.

Çevre Mühendislği ve Çevre Mevzuatı

Arpaçay veya Ahuryan (Ermenice: Ախուրյան Akhuryan) Türkiye-Ermenistan sınırını oluşturan, Arpa Gölü'nden doğan, Aras nehrinin önemli kolu olan akarsu. Toplam 186 km uzunlukta ve 9.500 km² yağış havzasına sahiptir. Türkiye tarafında 5.437 km² büyüklüğündeki alanın sularını boşaltır. Karahan, Telek Suyu ve Kars Çayı önemli kollarıdır. Debisi 39.412 m³/sn'dir.
Arpaçay; Kars, Iğdır ve Ermenistan sınırlarının birleştiği noktada Aras Nehri ile birleşir. Aras nehri sularını İran ve Azerbaycan'ı geçerek dünyanın en büyük gölü olan Hazar Denizine ulaştırır.

Arpaçay iki çayın birleşmesiyle oluşur. Çıldır Gölünün fazla suları boşaltan Çıldır Suyu bunlardan biridir. Diğer kolu Ermenistan'daki Arpa Gölü'nün gideğenidir. Bu iki kol Başgedikler köyü yakınlarında birleşir. Gümrü'nün batısında Şuregel yaylasında Kars çayı ve Karahan Çayı, Arpaçayla birleşir. Ermenistan sınırını oluşturarak güney yönünde akışını sürdürür. Bu arada Digor Çayı ve Başgedik Deresini bünyesine katar. Tuzluca- Halıkışlak arasında Aras Nehri ile birleşir.
Nehir üzerinde sulama ve taşkın kontrolü amacıyla Arpaçay Barajı kurulmuştur. Rusya ile ortaklaşa yapılan baraj 1975-1983 yılları arasında inşa edilip, 1983 yılında hizmete alınmıştır. Arpaçay baraj gölü günümüzde Ermenistan-Türkiye sınırının bir bölümünü oluşturmaktadır.
Arpaçay, Ermenistan ile Türkiye arasında sınır suyu olmasından dolayı küçük sorunlar yaşanmaktadır.

Yağış alanındaki yağış rejiminin düzensizliğine bağlı olarak akarsuyun rejimi düzensizdir. Yörede sert karasal iklim hakimdir. Kış yağışlarının kar şeklinde olması akışın bu mevsimde zayıflamasına neden olur. İlkbahar ve yaz başlarında sıcaklarla eriyen kar suları nehirlerin coşkun akmasına neden olur.

Arpaçay'ın Türkiye tarafında yer alan Ani ören yeri Kars ili Akyaka ilçe sınırlarında yer alır. Antik kent çay kenarında volkanik tüf tabakaları üzerinde kurulmuştur. Tarihi İpek yolunun Anadolu'ya giriş noktası olan Orta Çağ kenti önemli bir ticaret kenti ve eski bir Ermeni başkentidir.
Arpaçay çevresinde tarih öncesi yerleşmeler tespit edilmiştir. İlk yerleşmeleri su kenarlarına kuran insanlar çay çevresini de kullanmıştır. Tespit edilen höyüklerin ve kalelerin tunç çağına ait oldukları düşünülmektedir. Arpaçay havzasında tespit edilen tarih öncesi alanlar şunlardır: Danatepe Höyük, Zöhrap Yerleşmesi, Carcı Yerleşmesi, Polat Kalesi, Yarbaşı Yerleşmesi, Tepecik yerleşmesi, Ziyarettepe Kalesi.

Arpaçay, Türkiye için uluslararası hukuka göre hem sınır suyu (sınırı çizen su), hem de sınır aşan sudur. Bu suların kullanımı ve korunması devletlerin karşılıklı anlaşmaları ile yürütülmektedir. Ermenistan ile sınırımızı belirleyen çay, Aras nehri ile birleştikten sonra İran ve Azerbaycan sınırlarını oluşturur. Türkiye 1927 yılında SSCB ile sınır oluşturan ve sınır aşan suların kullanımı ile ilgili anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya dayanarak 1960 ve 1970'li yıllarda Arpaçay üzerinde Arpaçay barajı (Ahuryan Barajı) inşanında uzlaşma sağlandı. 1976 yılında inşaatına başlanan barajda tutulacak 510 milyon m³ su eşit olarak paylaşılmaktadır. Sulama suyu barajdan alınmayıp, Aras nehrine döküldüğü alandan 75 km aşağıda yapılan Sedarabat regülatöründen alınmaktadır. Bu su ile mikroklima özelliğindeki Iğdır ovasında 66.000 hektarlık alan sulanmaktadır. Arpaçay'ın debisi, kullanılabilecek su miktarı Türk ve Ermeni yetkililerden oluşan ortak komite tarafından kontrol edilmekte ve yönetilmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Arpaçay ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Arılı Deresi veya Yeşil Dere (Lazca: Pishala Deresi), Rize ilinin Fındıklı ilçesinde bulunan ve Karadenize akan bir nehirdir. Nehrin kaynağının denizden yüksekliği yaklaşık 2300 metredir ve nehrin uzunluğu yaklaşık 31.5 kilometredir. Nehrin yatak eğimi %73'tür. Dere yatağının çevresinde bulunan vadi, vatandaşların tepkileri nedeniyle Karadeniz Bölgesinde santrallerin yapılamadığı tek vadidir. Nehirde balık avcılığı tamamen yasaklanmıştır.
2013-14 yıllarında yapılan ölçümlere göre, nehrin yıllık ortalama su sıcaklığı 9.68 °C, ortlama pH değeri ise 7.33'tür. Derenin suyu, fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre yüksek kaliteli su sınıfındadır. Manester Deresi (Çınarlı Deresi) ve Meyvalı Deresi en büyük kollarıdır.

Nehirde yaşayan balık türleri sırayla Salmo coruhensis, Salmo rizeensis, Alburnoides fasciatus, Barbus escherichii, Squalius sp., Mugil cephalus, Liza aurata ve Ponticola rizensis'tir.

Arılı Deresi'nin kollarından olan Paçva Deresi'ne yapılan ıslah çalışması tepki çekmiştir.

Arılı Vadisi'nde yapılması planlanan 24 ayrı HES projesine karşı 2007 yılından bu yana mücadele veren yöre halkının başvurusu üzerine Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, 2011 yılında vadiyi 'doğal sit' alanı olarak belirledi. Bölgede yapımı planlanan Hidroelektrik Santral (HES) projesinin yapılması için doğal sit alanı özelliğinin kaldırılması gerekiyordu. Bölgede HES yapmak isteyen Zeki Enerji şirketi, bunun üzerine 2012 yılında, doğal sit alanı özelliğinin kaldırılması için Rize İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Dava kapsamında vadide yer alan ve projenin yapılması planlanan Yaylacılar Köyü'nde bilirkişi keşfi yapıldı. Yöre kadınları, yolun üzerine oturarak mahkeme heyetinin yolunu kesti ve "Biz dereyi asla vermiyoruz." diye haykırdı. Bu süre zarfında hukuksal mücadele veren halk, bölgedeki HES projelerinin yapımını durdurdu. Yolu kesen kadınlardan biri, 'Dere bizim eşimiz, bizde onun eşiyiz. Dereyi kimseyle paylaşmayız. Dere bizim canımız, kanımız. Asla vermiyoruz. Beni öldüreceksiniz, dereye öyle gireceksiniz" dedi ve canını vermeye hazır olduğunu belirtti. Sonrasında mahkeme heyeti keşfin yapılacağı alana çıktı. Bunun üzerine köylülerde kamyonetlerle ve yaya olarak bölgeye doğru yürüyüşe geçti. Bölgeden yaşayan kadınlardan Melahat Alişan, Arılı Deresi'nin yanında doğup büyüdüğünü ve yaşadığını belirterek, "Bu dereyi kimseye vermiyoruz. Bir kaşık suya mı kaldılar? Bu su Allah'ın suyudur. Allah biz dünyaya gelmeden bize bu suyu verdi. Biz Atatürkçü, Müslüman halkız. Bizim bunlardan çektiğimiz nedir?" şeklinde bir soru sordu ve enerji şirketinin vadiden çekilmesini talep etti.
Keşif heyetinin mahkemeye sunduğu rapora göre, bölge, fauna, flora ve endemit türler açısından özel bir alandı ve bölgede arıcılık ve tarım faaliyetleri yapılıyordu. Bu gerekçelerle keşif heyeti, bölgenin doğal sit alanı özelliği taşıdığına vurgu yaptı. Mahkeme, yapılan bilirkişi incelemesinden sonra bölgenin doğal sit özelliği taşıdığını belirledi ve davayı reddetti. Fındıklı halkı, kararı horon ve türkülerle kutladı. HES şirketi temsilcilerinin önünü yere yatarak kestiği görüntülerinden dolayı yörede “Derelerin anası” olarak bilinen Melahat Alişan, bu konuda direniş gösterenlere teşekkür etti, sevincini kendisine uzatılan mahkeme kararını öperek gösterdi.
Fındıklı Dereleri Koruma Platformu üyeleri, Fındıklı'daki Dörtyol Kavşağı'nda toplanarak alınan mahkeme kararını duyuran bir basın açıklamasında bulundu. Fındıklı Dereleri Koruma Platformu üyesi Avni Ertaş, Fındıklı derelerinin sahipsiz olmadığını ve yıllardır bunu haykırdıklarını söyledi. Ertaş, "Rize İdare Mahkemesi, şirketin açtığı davada ret kararı ile bölgenin doğal sit alanı özelliğinin devamına karar verdi. 11 yıldır mücadele veriyoruz. 11 yıldır hukuk, bilim insanlarının ve yürekli insanların bizim yanımızda olduğunu biliyorduk ve hiç umudumuzu kesmemiştik. Bu ülkede halen hukuk, umut, Fındıklı halkı var. Mücadelemiz bir örnek. 11 yıl geçse de 25 yıl geçse de direnenler kazanıyor. Direndik ve kazandık." şeklinde bir açıklamada bulundu.
Fındıklı Dereleri Koruma Platformu Başkanı Hüseyin Acar ise "Binlerce kez farklı nedenlerle vadimize geldiler. Biz her defasında bunlara gereken cevabı verdik. Ama biri uslanmadı. Şirket geldi vadinin doğal sit alanı özelliğini kaldırmak istedi. Bizler vadimizi savunduk. Bugün mahkeme, Arılı Vadisi biyolojik çeşitliliği, endemik bitki türleri, yaban hayatı, şelaleleri, mağaraları, buzul ve doğal gölleri, arıcılık ve tarım faaliyetlerini göz önüne alarak doğal sit statüsünün devamına karar verdi. Mahkeme masraflarını da şirkete bıraktı. Şirket, Danıştay'a gitme cesareti bile bulamadı. Bizim haklı olduğumuz kanıtlandı."  şeklinde konuştu.
2018 yılında, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), Zeki Enerji şirketinin üretim lisansını da iptal etti.
2018 yılında heyet, bölgede ‘potansiyel doğal sit alanlarının ekolojik temelli bilimsel araştırma projesi’ kapsamında inceleme yapılacağını belirtti. Ancak bu inceleme ile vadinin ‘doğal sit’ özelliğinin kaldırılacağını ve hidroelektrik santral (HES) projelerinin önünün açılacağını iddia eden vatandaşlar, heyetin önünü Yaylacılar köyünde kesti. Konvoyu 4 farklı yerde durduran halk, heyet üyelerinin köye girişine izin vermedi ve “Bütün köyün canını alın, dereyi ancak ondan sonra alırsınız” diye bağırdı. Tartışmaların üzerine heyet, inceleme yapamadan vadiden ayrıldı.

Rize'deki akarsular listesi
Çağlayan Deresi

Azmak Muğla İli Ula ilçesinde Akyaka köyü yakınlarında Gökova Körfezine dökülen bir akarsudur. Azmağa, Kadın Azmağı veya Akyaka Azmağı gibi adlar da verilir. Azmak; Gökova körfezinde ve Güney Ege'de kullanılan ve dere, çay, pınar gibi coğrafi bir tabir olarak, kaynayarak denize ulaşan küçük su birikintisi anlamına gelmekle birlikte, burada çay anlamına kullanılmıştır. Muğla'da irili ufaklı pek çok azmak bulunmaktadır. Akyaka Kadın Azmağı, Akçapınar Azmağı, Aspat Azmağı Güney Ege'deki en bilinen ve büyük azmaklar arasındadır.
Akarsuyun Gökova körfezine döküldüğü nokta Akyaka beldesi doğusunda ve 37°02′59″K 28°19′34″D koordinatlarındadır. Kısa fakat su debisi boyuna göre fazla olan bir akarsudur. Nitekim, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilen dilekçede şöyle denmektedir "Kadın Azmağı çıkış yerinde suyun debisi 700 L/s’dir. Yaklaşık 1700 metre uzunlukta, kıvrımlı, derinliği bazı noktalarda 6 metreyi aşan, kuzey kıyısında yapılaşmanın görüldüğü, güney yakası ise sazlıklarla kaplı, yer yer yoğun alg topluluklarının olduğu bir akarsudur."
Günümüzde Kadın Azmağı'nda teknelerle gezinti düzenlenmektedir. Azmağın derinliği fazla olduğu için, Akyaka'dan kalkan teknelerle azmağın iç kısımlarına doğru gidilebilmektedir. Sahilde ise lokanta ve kafeler yer almaktadır. Azmakta su kaplumbağasından su samuruna kadar çeşitli canlılar yaşamakta olup, kıyı yer yer sazlıktır. Anadolu Ajansına göre gezintilere katılan turist sayısı yılda bir milyonu geçmektedir.

Bakırçay (Grekçe: Κάϊκος Káikos, Latince: Caicus), Batı Anadolu'da, Ege Bölgesinde, Manisa ve İzmir ili içinde akan bir nehirdir. Gelenbe'nin doğusundan başlayan Bakırçay Vadisi'nin, çok küçük bir bölümü Manisa ili alanı içinde kalmaktadır. Vadinin Manisa il sınırları içinde kalan kısmında, Soma-Kırkağaç Ovası bulunmaktadır.
Bakırçay, Balıkesir'in güneyindeki Ömer Dağı'ndan doğar. Güneyde Kırkağaç'ın Bakır mahallesi yakınlarından geçerken Bakırçay adını alır. Madra ve Yunt Dağları arasından Bergama'yı geçer, Çandarlı Körfezi'ne dökülür. Denize döküldüğü yerde Bakırçay Deltası bulunur. Nehir 129 km uzunluğundadır. Suları kışın bol yazın yok denecek kadar azdır. Suladığı ovaya Bakırçay Ovası denir ve ova son derece verimlidir. Ova'da yetişen pamuk Türkiye'nin en ince lifli pamuğu olarak bilinir.
İlk çağlardaki adı Kaikos'tur. Tarihte ilk kez Hesiodos tarafından anılır. Plütark'a göre nehrin adı önceleri Astraeus'tur (Astra). Sonra Kaikos'a dönüşmüştür. Herodot ve Strabon da Kaikos'tan (Bakırçay'dan) söz eder.

Banaz Çayı, Uşak ilinin en önemli akarsuyu. Büyük Menderes'in yukarı havzasının bir kısmını teşkil eden Banaz Çayı, Murat Dağı'ndan doğar, kuzey-güney doğrultusundan akarak Denizli il sınırında Büyük Menderes'e ulaşır. Murat Dağı'ndaki kaynağından Büyük Menderes'e ulaştığı yere kadarki uzunluğu 165 km'dir.
Kuzeydoğudan güneybatıya doğru uzanan Kusura Deresi ile kuzeyden güneye akan Kocadere'nin birleşmesiyle meydana gelen Yavu Çayı, Banaz'ın önemli kollarından biridir. Demirciler Deresi de denen Yavu Çayı, Ovademirler, Elmacık, Yavu ve Karahan köylerinden ve Ulubey ilçesinden geçerek il dışında Banaz Çayı'na ulaşır. Banaz Çayı, dere yatağının dar olması nedeniyle ilkbahar ve kış aylarında sık sık taşar.
Sık sık taşan Banaz Çayı, tarım alanlarına zarar verir. Banaz Çayı ve kollarının ve diğer sel derelerinin getirdikleri taş ve milden 70000 dönüme yakın kültür alanı zarar görmektedir. En çok zarar gören alanlar, Merkez ve Banaz ilçeleridir.

Biga Çayı (Diğer kullanımlarıyla; Kocabaş Çayı, Granikos Çayı, Barenos Çayı) Çanakkale ilinin Biga ve Çan ilçelerinde bulunur. Büyük İskender'in kıyılarında savaştığı çay ilçeyi ikiye bölmüştür, iki yakayı birleştiren iki büyük köprü ile birçok küçük köprü bulunur. Uzunluğu yaklaşık 80 kilometredir. İç kesimlerde doğarak Çan ilçesinden geçer ve Biga Ovası'nı sulayarak Karabiga belde merkezine 3 kilometre uzaklıkta delta yapmadan Marmara Denizi'ne dökülür. Çayın yöreye ekonomik katkısı yok denecek kadar az olup aşırı kirlilik ve beslendiği kaynakların azalması nedeniyle birçok akarsu gibi tehlike içindedir. Son yıllarda çayın ve çevresinin islâhı için büyük çabalar sarf edilmektedir.

Geçmişteki taşkınlar nedeniyle sık sık yatak değiştiren çayın suları yazın çekilir kışın ise yağışlar nedeniyle büyük oranda artar. Bu nedenle maddî zararlara yol açan çayın ilçe merkezinde kalan yatağına 1966 yılında 600 metre uzunluğunda set çekilmiştir. Fakat buna rağmen çayın suları çok kez tehlike teşkil edecek seviyelerde yükselmeye devam etmiştir. 2007 Ocak ayı başlangıcı itibarıyla çayın çevresinde islâh çalışmaları başlatılmıştır. Yapılan çalışma ile şehir kanalizasyon suyunu çaya karışmadan gerekli yere ulaşması hedeflenmektedir. Şehirdeki büyük park yeri sıkıntısını çözmek için otopark olarak düzenlenen çayın kenarları, dönüşümlü olarak araç girişlerine kapatılmaktadır. Biga Çayı'nda ortalama su derinliği ilkbahar mevsiminde 1 metreye kadar çıkarken yaz aylarında 20–25 cm'ye kadar iner. Debisi en az 15 - 30 metreküp, en çok 1345 metreküptür.

MÖ 334 yılının Mayıs ayında Makedon kralı Büyük İskender, Biga Çayı'nı geçip Pers İmparatorluğu ordularıyla karşı karşıya gelmiş ve savaşı kazanmıştır. Bu, İskender'in askerî kariyerinin ilk büyük savaşıdır ve Asya seferinin başlangıcıdır.

Çınarcık Çayı

Büyük Menderes (Hititçe: 𒀸𒋻𒉺, Aştarpa; Yunanca: Μαίανδρος, Maíandros), Batı Anadolu'nun en büyük nehridir ve Menderes Havzası'nın ana sulama kaynağıdır. Kufi Suyu ve Banaz Çayı kollarının birleşmesiyle oluşur ve Ege Denizi'ne dökülür. Uzunluğu 548 km'dir. Büyük Menderes ovası bataklıkları kurutulduktan sonra Türkiye'nin en verimli alanlarından birisi olmuştur.

Afyonkarahisar ili Dinar İlçesi yakınlarında Suçıkan Mevkii'nde doğar. Işıklı ve Kufi çaylarını biriktiren Işıklı Gölü Barajı’ndan çıkıp, Çivril, Çal ve Baklan Ovaları’nı geçer ve Çal’ın doğusundan kuzeye dönerek, Bekilli ve Güney İlçesi’ne doğru derin bir yatakta akar. Uşak ’tan gelen ve Menderes’in en büyük kollarından olan Banaz Çayı’nı da alarak, Sarayköy Ovası’na iner. Denizli hudutları içindeki Çürüksu ve Gökpınar Çayları ile beslenerek batı yönünde ilerler. Nazilli'nin güneyinden gelen  Akçay'ı alır. Nazilli, Aydın ve Söke Ovaları’nı sular. Aydın Çine ilçesinden gelen Çine Çayı Koçarlı yakınlarında nehre katılır. 548 km. uzunluğundaki yolculuğunu Söke İlçesi Dipburun Mevkii’nde Ege Denizi’ne dökülerek tamamlar. Denizli ili, toplam yüzölçümü alanı 11 852 km² olan Büyük Menderes Nehri’nin yukarı havzasında yer alır.

Denizli’den başlayarak Ege Denizi kıyılarına uzanan çok geniş ovaları kapsar. Bu ovalarda pamuk, sebze ve meyve üretilir. Entansif tarım yapılır.

Büyük Menderes Nehri, yerleşim yerlerinden kaynaklanan evsel atık sular; sanayi kuruluşlarında oluşan endüstriyel atık sular; aşırı, zamansız ve yanlış gübre-pestisit kullanımı etkileriyle kirletilmektedir. Nehre; teknolojik, evsel ve kentsel atıklar deşarj edilmektedir. Denizli, Uşak ve Aydın illerinde, Büyük Menderes nehrine atık sularını arıtmadan savaklayan 20 tür endüstri kuruluşu mevcuttur. DSİ havza istatistiklerinde, Büyük Menderes Nehri Havzası’ndaki belediye sayısı 165 olarak verilmektedir. Bunlardan yalnızca altısında kanalizasyon şebekesi bulunmaktadır. Aşağı havzalarda ise kirlilik daha da yoğunlaşmakta ve nehir ekosistemi yok olmak üzeredir.
Nehirde kirlenmenin ana unsurunun Çürüksu Çayı olduğu tespit edilmiştir. Büyük Menderes Nehri'nin temizleme çalışmalarının da bu nehirden başlanması gerektiği iddia edilmektedir.

Asagi Buyuk Menderes Nehri Landsat uydusu fotolari 23 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dalaman çayı, Gölhisar ilçesinin güneyindeki Yeşilgöl dağlarından doğar, Çameli, Acıpayam, Ortaca ve Dalaman ilçe sınırlarını çizerek, Akdeniz'e dökülür.
Dalaman çayı tamamen Akdeniz bölgesindedir. Akdeniz ve Ege bölgeleri sınırını Dalaman Çayı'nın hemen kuzeyinde bulunan Bozdağlar oluşturur. Toplam uzunluğu 229 km, havza alanı 3.500 km²'dir. Yukarı çığırında dar ve derin vadide hızlıca akan çay, aşağı çığırında taşıdığı alüvyonlarla Dalaman ovasını oluşturur. Ovadaki akış daha yavaştır. Çay üzerinde zorluk derecesi 3-4 olan, 26 km'lik alanda rafting yapılır. Dalaman havaalanın yapılmasından sonra turizm açısından daha da önemli hale gelmiştir. Üzerine Bereket barajı ve Akköprü barajı yapılmıştır.
Dalaman çayı kaynağından çıktıktan sonra Akdağlar'dan doğan küçük akarsuları bünyesine katar. Doğu tarafından Hüsniye ve Gürlek çaylarını, batı tarafından Gökçay ve Ören çayını alır. Havzası geniş olmasa da, yağışın fazla olduğu yüksek dağlardaki karstik gür kaynaklarla beslendiğinden debisi yüksektir. Ortalama akım 43 m³/sn, en yüksek 1050 m³/sn'dir. 10 m³/sn ile en az akış Ağustos ayında gerçekleşir. Çaydan yılda 8,54 hm³ içme suyu, 9,21 hm³ sulama suyu kullanılır.
Holosen devrinde üç defa yön değiştiren çay önceleri Köyceğiz körfezine doğru akmaktaydı. Dalaman çayı bu alanı taşıdığı alüvyonlarla doldurmuştur. Köyceğiz gölü bu sırada denizden ayrılmıştır. Bu alandaki Kaunos kenti bir liman iken bugün Dalyanların gerisinde kalmıştır. Güneye doğru yönelen çay Dalaman ovasını doldurmaya başlamıştır. Burada da antik Pisilis kenti liman özelliğini kaybetmiş ve terkedilmiştir. Ovadaki dolgu alanında denizden kopan Kocagöl, Küçükdalyan gölü, gibi kıyı set gölleri oluşmuştur. Çayın içinden aktığı Dalaman ovası oldukça verimli topraklara sahiptir. mısır, narenciye, buğday, pamuk, avokado, incir ve nar yetiştirilir.

Delice Irmağı, İç Anadolu bölgesinde Kızılırmak'ın en uzun kolu; ıralaması 426 km, akaçlama havzası 17.228 km². Sungurlu, Kula köyü yakınında Kızılırmak'a kavuşur. Rejimi düzensizdir.

Uzunluğu 426 km olan Delice Irmağının takriben 42 km uzunluğundaki bir kısmı Delice İlçe alanından geçmektedir. Delice Irmağının bir kolu olan Kılıçözü ile birleştiği noktadan ilçe merkezine kadar olan kısımda vadi tabanı geniştir. Irmak Oligosen jipsli seyri takip ederek yatağını kolayca aşındırmıştır. Vadi yamaçları simetriktir. Yüksekliği doğu ve Batı'da 650 metreden başlar 750 metrede son bulur. İlçe merkezi yakınında vadi derinliği 100 metredir.
Irmağın Delice İlçesinden (Merkez) Karaköseli köyüne kadar devam eden bölümündeki vadi tabanı daralarak 1 km'lik bir genişlik gösterir. Karaköseli civarında bu genişlik 800 metredir. Yatağı kuarternere ait eski alivyonlardan ibarettir. Karaköseli köyü yakınında bölgemizi terk eden ve 650 metre yükseklikte akan Delice ırmağı bölgeyi terk ederek, kuzeyde Kula köyünde Kızılırmağa karışır.
İlçe merkezi yakınında Delice Irmağının her iki tarafında şekiller görünür. Takriben 675 metre yükseklikteki bu şekiller çakıl ve kumlardan ibarettir. Yamaç yüksekliği 650-750 metre arasında değişmekte olup, vadi derinliği Didiri (Sungurlu) köyü civarında 100 metredir.

T.C. Kırıkkale Valiliği28 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deliçay Mersin ilinde bir akarsudur. Geçmişte Serince, Selinti ve Anhiyaleos gibi adlarla da bilinmiştir. Deliçay genellikle düzensiz debisi olan akarsulara verilen ortak bir isim olmakla birlikte Mersin'de özel isim olarak kullanılmıştır.
Akarsuyun kaynağı Toros Dağları'ndaki Değirmendere köyüdür. Bu yörede adı da Değirmendere deresidir. Güney doğuya doğru akarak Çandır, Parmakkurdu ve Hebilli köylerinden geçer. Aşağı çığırda Deliçay adını alan akarsu Mersin kentinin büyümesi sonunda kent dokusu içerisinde kalmıştır. Deliçay, kentin doğusundaki semtlerden geçip, Karaduvar (Antik Anchiale) semtinin hemen doğusunda  36°28′49″K 34°42′57″D koordinatlarında Akdeniz'e dökülür.
Deliçay yağış alanı 30500 hektardır. Ortalama debisi düşük olmakla birlikte, yağışlı mevsimlerde debi büyük ölçüde artmaktadır. 1983 yılında 300 m3/sn ölçülmüştür.
Üzerinden O-51'de bulunan Deliçay Viyadüğü geçmektedir.

Devrez Çayı (Hitit dili: 𒁕𒄩𒊏 Dahara); Kızılırmak'ın batı kanadında kalan en önemli ikinci koludur. Devrez Çayı 211 km uzunluğunda ve 8.9 m³/sn'lik yıl içi ortalama debiye sahiptir. Havzası 3,350 km2'dir. Akış rejimi düzensizdir; ilkbahar aylarında yağışların başlaması ve karların erimesi ile sularında büyük bir artış görülür; ilkbaharda 600 m³/sn su geçirebilir, yaz aylarında ise 2,5 m³/sn debiye düşer.
Köroğlu Dağlarının kuzeye bakan yamaçlarından inen kolların birleşmesi ile meydana gelir ve Ilgaz Dağları'nı güneyinden sınırlayan Kuzey Anadolu Fayı'nın oluşturduğu çukur alanı izleyerek Kargı topraklarından Kızılırmak'a ulaşarak katılır. Havzanın batı sınırını Ankara-Çankırı il sınırını oluşturan Işık Dağı oluşturur. Kargı'nın güneyinde bulunan Kös Dağı, Ilgaz Dağları'nın devamı iken Devrez tarafından parçalanarak ayrılmıştır.
Başlangıç yeri Kızılcahamam ilçesi sınırları içinde bulunan Yıldırım orman bölgesinde bulunan Semer Köy ile Ortaköy'den doğarak gelen akarsuyun en önemli kaynağını Orta ilçesinin İncecik ve Kayıören Köylerinin batısındaki Yıldırım Dağları ile, Kayılar mahallesi ile Özlü Kasabasının güneyindeki Aydos Dağları'nın gözelerinden beslenerek sırasıyla Orta, Kurşunlu, Ilgaz, Tosya ve Kargı topraklarını sular. Tosya'nın ve Kargı'nın yetiştirdiği çeltik türleri Devrez Çayı ile sulanır.

Doğankent, Giresun ilinin bir ilçesidir.
İlçenin bilinen en eski isimleri Manastırbükü ve Harşit idi. İlçeye yörede yaşayan Türkmenlerin eskiden yoğun olarak doğan besleme alışkanlığından dolayı verilmiştir.
İlçenin yüzölçümü 110 km²dir. Doğankent ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 194 metredir.

1922'de Giresun'un Tirebolu ilçesine bağlı Harşit nahiyesi, Gümüşhane'nin Torul kazasına bağlanmıştır. 1953'te Gümüşhane ilinin Torul ilçesine bağlı Harşit nahiyesi, Giresun ilinin Tirebolu ilçesine bağlanmıştır. 1964 yılında Giresun'un Tirebolu ilçesine bağlı olan Harşit bucağının ismi Doğankent olarak değiştirilmiştir. Doğankent bucağı, 1990'da Tirebolu ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur.

İlçe tarihinde eğitim ve öğretim açısından okuma/yazma oranı yüksek olan ilçede, Hristiyanlar döneminde çok sayıda manastır faaliyet göstermiştir. Türk hakimiyeti döneminde bir medrese açılmış, bu da Rüştiye mektebine dönüştürülmüş ve önemli bilim adamları bu medreseden yetişmiştir. Ömer Nasuhi Bilmen, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve İsmail Hakkı Erzurumlu ilk akla gelenlerdendir.
İlçede bir adet lise (Bu lise 2010 Eylül ayından itibaren Çok Programlı Lise'ye çevrilmiştir), bir adet İmam-Hatip Lisesi, bir adet anaokulu, üç adet müstakil 8 sınıflı ilköğretim okulu ile altı tane birleştirilmiş sınıflı İlköğretim Okulu olmak üzere toplam 11 adet okul bulunmaktadır. 1990 yılından itibaren öğrenci azlığı ve okul binasının kullanılamaz halde bulunmasından dolayı yedi tane BSİO. kapatılmıştır. Aktif olarak çalışan, bir adet müstakil 3 adet ilköğretim okulu içi anaokulu mevcuttur. üç adet ilköğretim okulu, bir adet birleştirilmiş sınıflı ilköğretim okulu, bir adet çok programlı lise, bir adet imam hatip lisesi bulunmaktadır.

Doğankent Kaymakamlığı 18 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doğankent Belediyesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Efrenk Çayı (Müftü Çayı), eskiden Suntras, Bolkar Dağları'ndan doğan, Mersin şehir merkezinden geçerek, limanın batısından Akdeniz'e dökülen akarsu.
Akarsu eski adı Efrenk olan Aslanköy sınırlarında yaklaşık 1.500 metre yükseklikten doğar. Buradaki adı Aslanköy Deresi'dir. Mersin şehir merkezinin kuzeyinde Müftü Deresi adını alır.
Akdeniz ikliminin görüldüğü akarsu havzasında en fazla yağış kış aylarında görülür. Bu nedenle akarsunun rejimi düzensizdir. Yılda ortalama 100 hm³/yıl su taşımaktadır.
Mersin'de çay üzerinde birisi Çukurova otoyolu üzerinde olmak üzere beş köprü bulunur. Mersin'deki ilk yerleşim yeri olan Yumuktepe höyüğü akarsunun kenarında bulunur. Müftü Çayı Mersin limanının batı kenarından, 36°47′06″K 34°37′16″D noktasından Akdenize ulaşır.
Çayın yukarı çığırında sulama amaçlı Aslanköy Göleti inşa edilmiştir. 1.33 hm³ depolama hacme sahip göletin alanı 0,19 km²'dir.

Ergene, Türkiye'nin Balkan kesiminde bir nehir. Meriç nehrinin kollarından biri.

Türkiye'de Marmara Bölgesi'nin Karadeniz kıyılarındaki Yıldız Dağları'ndan doğar. Çok çatallı bir hâlde bulunur. Birçok kolu vardır. En sonunda Meriç Nehri ile birleşerek Ege Denizi'ne dökülür. Ayrıca Marmara Bölgesi'nde Ergene Bölümü'ne ismini vermiştir.
Ergene nehrinin batıdan-doğuya dizilişleri ile kuzey kolları şunlardır: Ovadere, Kuleli Dere, Anaçay Dere, Üsküp Dere, Kaynarca Dere, Sulucak Çayı, Yuvalı Dere, Çorlu Çayı. Batıdan doğuya sıralanışı ile güney kolları ise; Fakara Dere, Beyköy Dere, Hayrabolu Deresi, Ovaçay Deresi, Hamam Dere'dir.

Kaynağından Saray ilçesine kadar 1. derece yüksek kaliteli su olarak gelmekte ve içinde çeşitli balıklar, canlılar (Sazan, kefal, yılan balığı, alabalık vs) yaşamaktadır. Saray ilçesinde arıtılmış evsel atıkların karıştığı nehirde su kalitesi 2. Derece olup canlı yaşamı Ulaş bölgesine kadar mevcuttur. Çerkezköy, Kapaklı, Ulaş, Velimeşe, Çorlu, Pehlivanköy, Karıştıran ve Lüleburgaz'daki sanayi tesisleri tarafından kirletilmektedir. Özellikle taştığı zaman bütün Ergene Ovası kirlenmektedir. Bu kirlilikten Uzunköprü, Pehlivanköy, Alpullu, İnanlı, Çorlu, Çerkezköy, Muratlı, Enez gibi nehir üzerinde bulunan yerleşim birimleri etkilenmektedir.

Ergene bölgesinde kontrolsüz ağır sanayi faaliyetleri (arıtma/filtreleme faaliyetleri bulunmayan yaklaşık 7000 fabrika) yüzünden fabrikalardan sızan ağır metaller nehirde yoğun kirliliğe yol açıyor ve toprak katmanlarında derinlere inildikçe ağır metal oranları gittikçe yükseliyor; bunun yanı sıra, nüfus yoğunluğu, bilinçsiz su tüketimi, zirai ilaçlamalar gibi baskılar, su varlıklarını olumsuz yönde etkiliyor. Bu olumsuzluklar Ergene bölgesinde yaşayan insanlara sağlık ve beslenme kaynakları açısından büyük oranda olumsuzluklar teşkil ediyor. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmalara göre: Trakya'da yaşayan insanlarda kanser vakalarının büyük bir bölümüne sebep olan ağırn metaller arasında yer alan ‘kadmiyum’ değeri yüksek. Bölgede en sık rastlanılan kanser türü ürotelyal tümörlü (en yaygın mesane tümörü tipi) vakalarıdır. Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Burcu Tokuç kanser vakaları dışında sağlığa zararlı etki eden diğer durumları şu şekilde açıklıyor: "Ergene ile ilgisi olmayan Istıranca dağ köylerinde yaşayan insanlardan ve Ergene Nehri’ne yakın bölgedeki prostat, mesane ve böbrek kanserli insanlardan tırnak örneği alındı. Ergene bölgesinde yaşayan böbrek tümörlü olgularda, tümör dokusunda kadmiyum (Cd) ve kurşunun (Pb), Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği sınır değerin üzerinde. Ağır metallerin bir kısmı insan vücudunda metabolik faaliyetler için gerekli olmakla birlikte yüksek konsantrasyonlarda lipit veya protein yapılarına bağlanarak vücutta birikiyor ve sağlık için olumsuz etkiler ortaya çıkarabiliyor. Ağır metallerin olumsuz etkileri her metalin özelliğine göre değişiklik göstermesine karşın tamamına yakını birden fazla organ ve sistemi etkiliyor. Ağır metaller; kemiklere ve sinir sistemine zarar veriyor, önemli enzim gruplarının fonksiyonlarını bloke ediyor ve kansere neden oluyor."

Sağlık sorunları dışında da, suyun kokusu ve diğer fonksiyonları itibarıyla nehre yakın yaşayan insanları olumsuz etkilemekte.

Ergene Havzası

Fırtına Deresi (Eski Yunanca: Pordanis, Zan dili: Abovitse) veya eski adıyla Peruma, Doğu Karadeniz'de yer alan akarsulardan birisi olup, Kaçkar Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarındaki derelerin birleşmesi ile oluşmuştur. Rize Ardeşen'in yaklaşık 2 km batısında Karadeniz'e dökülen Fırtına Deresi, 68 km uzunluğundadır. Çay bahçeleri içerisinden geçen, üzerindeki kemer köprülerle süslü Fırtına Deresi, raftinge elverişli parkurlara sahiptir. Nehirde sportif olta balıkçılığı yapılabilmektedir.

Rize - Ardeşen kara yolundan, güneye çıkan karayolu takip edilerek 22. km'de Çamlıhemşin ilçesine ulaşılır. Çamlıhemşin'in yaklaşık 1 km güneyinden parkura başlanılabilinir. (km: 0) 5. kilometrede iri kayalara dikkat edilmelidir. 7. km, 8. km ve 9. kilometrede tehlike arz eden geçişler olduğu için suyun iyi incelenmesi gerekir. 12. kilometrede batı yönünde kalan yamaçtaki Tolikçet Şelalesi yöreye ayrı bir güzellik vermektedir. Parkuru, Fırtına Deresi'nin Karadeniz'e dökülmeden önce uygun bir yerinde bitirmek mümkündür.
Yaklaşık 23 km süren parkur boyunca derenin yatağı çok taşlık olup, suyun debisine göre 3 - 4 - 5 zorluk derecesinde yerler vardır. Aşırı yağmurlarda dikkat edilmelidir. Fırtına Deresi bütün yıl boyunca akarsu sporu için uygundur.
Fırtına Deresi, Kaçkarlarda bulunan ve yerli turistler kadar yabancı turistlerin ve doğa tutkunlarının uğrak yeridir.
Fırtına Deresi yükseklerden inerken birçok kola ayrılır. Bu kollar dağın yamaçlarında akarken ormanın içinde birçok irili-ufaklı göller ve çağlayanlar meydana getirirler. Fırtına Deresi özellikle son yıllarda rafting sporuna meraklı olanlar için ideal bir merkez halini almıştır.
2013 senesinde Fırtına Deresi'ni denizle birleşiminin olduğu yerde, Recep Yazıcıoğlu'nun adını taşıyan Türkiye'deki ikinci yapay parkuru yapılmıştır.

Fırtına Deresi havzası Rize ilinin Ardeşen ve Çamlıhemşin ilçelerinin sınırları içerisinde yer almakta olup, 1177,03 km²'lik yüzölçümü ile Doğu
Karadeniz'deki en büyük akarsu havzalarından biridir. Kuzeyden Karadeniz, güneyden Kaçkar ve Soğanlı dağlarının su bölümü çizgisi ile sınırlanmıştır. Deniz kıyısından hemen duvar gibi yükselen dağlar 40 km kuş uçuşu mesafede 3900 metrelere ulaşır. Türkiye'nin 4. büyük zirvesi olan Kaçkar Dağı 3937 m çalışma
sahasını güneyden sınırlayan su bölümü hattının en yüksek noktasıdır. Yine, Verçenik Dağı (3711 m), Tatos daği (3645 m) Altıparmak Dağı (3562 m) sahayı güneyden sınırlayan
yüksek kütlelerdir. Çalışma sahasını doğuda Çağlayan Deresi havzası, batıda ise Ortaköy Deresi havzası ile sınırlanmıştır.
Fırtına Deresi, Kaçkar ve Verçenik vadilerinden gelen Elevit Deresi ile Palovit Deresi'nin birleşiminden oluşan büyük kol ile Hala Deresinin (Ayder Deresi veya Kavron Deresi) Çamlıhemşin merkezinde birleşmesiyle oluşur. Hala Deresi, Kavron Yaylası'ndan doğarak yaklaşık 32,5 km boyunca aktıktan sonra Fırtına Deresi'ne katılır; kaynağının denizden yüksekliği yaklaşık 2868 metredir.

Nehirde yaşayan balık türleri sırayla Salmo coruhensis, Salmo rizeensis, Alburnoides fasciatus, Barbus escherichii, Squalius sp., Mugil cephalus, Liza aurata ve Ponticola rizensis'tir.

Dünya iklimlerinin yapısı genel olarak atmosfer sirkülasyonuna bağlı olmakla beraber, bulunan yerin matematiksel konumu v.b özellikleri de bağlıdır. Böylece
yüksek enlemlerde kutup ve kutup altı iklimleri görülürken, orta enlemlerde ılıman iklimler, tropikal iç bölgelerde ise ekvatoral ve tropikal iklimler görülmektedir. Özellikle yer-deniz-atmosfer ilişkileri, karasallık, yer şekli, yükseklik etkisi bölgesel iklimlerin kökenini tayin eder. Çalışma sahası polar hava kütleleri ile tropikal hava kütlelerinin geçiş sahasında yer alır. Bu kütlelerin gezici karakterde olması nedeniyle bölgede iklim mevsimlere göre değişiklik gösterir. Kışın polar hava kütleleri hakim iken yazın tropikal hava kütleleri sahada etkili olur ve bol yağış alır.

Sahanın dağlık olması ve kısa mesafelerde 3900 metreye kadar yükseltinin artması sıcaklık değerlerinin havza içindeki farklı noktalarda farklı değerler göstermesine neden olur. Yükseklikle sıcaklığın değişmesinde, atmosferin yerden ısınması, atmosferin ve su buharının alt kısımlarında daha yoğun olması önemli faktörlerden biridir. Yıllık ortama sıcaklık Ardeşen'de 13,9 °C dir. Ortalama yüksek sıcaklık 17,5 °C ve ortalama düşük sıcaklık 11,3 °C değerlerinin birbirine çok yakın olmasında en önemli faktör sahadaki nem oranıdır. Ardeşen meteoroloji istasyonun kıyıda yer alması ve yıllık ortalama bağıl nem değerinin % 70–80 arasında değişmesi aşırı ısınmaya ve soğumaya engel olmaktadır. Ayrıca fön rüzgarlarının kış aylarında sahayı etkilemesi aşırı soğumayı engellemektedir. Sahada en soğuk mevsim kış olup; en düşük ortalama sıcaklık şubat ayında görülür (3,1 °C). Şubat ayından sonra ısınan hava hafif değişkenlikler göstererek en yüksek değerlere Ağustos ayında ulaşır. Ağustos ayı ortalama sıcaklığı 23,4 °C iken ortalama en yüksek sıcaklık ise 27,3 °C dir. Ağustos ayından sonra Aralık ayına kadar düzenli bir şekilde düşen sıcaklık Şubat ayında yine minimum değerlere ulaşır.

Çalışma sahası Türkiye genelinde en fazla yağış alan bölgesi içerisinde yer alır (yıllık toplam yağış miktarı 1956 mm). Her mevsim bol yağış alan sahada Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında aylık ortalama yağış 200 mm'nin üzerindedir. En fazla yağış Ekim ayında düşer (273 mm,). Yağışlar bahar ve yaz aylarında yağmur şeklinde iken, kış aylarında kıyıda yağmur zaman zaman kar, yüksek sahalara doğru kar şeklinde düşer. Sonbaharda sağanak karakter taşıyan yağışlar, çalışma sahasında sel ve taşkın gibi doğal afetlere yol açar. Sahada yağışın en az olduğu ay Nisan ayı olup (57 mm) genel itibarıyla bahar mevsiminde yağış diğer mevsimlere göre daha azdır. Sahanın topoğrafik şartları yağışın fazlalığında rol oynayan en önemli etkenlerden biridir. Çalışma sahasında dağların denize paralel şekilde ve kıyıdan kısa mesafeler içinde yükselmesi orografik yağışların oluşmasına sebebiyet vermektedir.

Fırtına Deresi havzası Doğu Karadeniz Dağlarının Karadeniz aklanında yer alan akarsu havzalar içerisinde en büyük ve yüzey şekilleri bakımından en arızalı
görünüme sahip olanıdır. Çalışma sahasında, deniz kıyısından güney yönünde 40 km gidildiğinde 3900 metrelere kadar çıkan (Karçar zirvesi 3932 m) ani bir yükselti artışını görmek mümkündür. Fırtına Deresi Havzasının Jeomorfolojik görümüne bakıldığında, öncelikle kıyıdan başlayan ve basamak şeklinde yükselen taraçalar dikkati çeker. Havzanın iç kısımlarına doğru, akarsu boyunca vadi tabanlarında ve eğim şartlarının da müsaade ettiği yüksek kısımlarda dağ içi ovaları yer alır. Havza genelinde diğer dikkat çekici jeomorfolojik özellik ise gittikçe daralan ve derinleşen V şekilli vadilerdir. Daha yüksek sahalarda kademeli yamaçlar, 2000 metrenin üzerinde yerine kayalıklara geçilir. 2500 metrenin üzerinde ise büyük glasiyal vadilerinin ve üst seviyelerde ise hakim sivri tepeler ve daimi karlarla ve buzlularla kaplı dağlar yer alır. Katılaşım kayaçlarının büyük alanlara yayıldığı çalışma sahası, üst kreatese de meydana gelen tektonik deformasyonlar sonuncu kıvrılmış ve yükselmiştir. Neotektonikte de devam eden tektonik deformasyonlar, sahada kabaca KD-GB ve DB doğrultusunda uzanan tektonik hatlar ile, akarsu şebekesinin oluşum ve gelişimini yönlendirmiş, yer yer 300 metreyi bulan su düşüşlerine ve eğim kırıklıklarına neden
olmuştur. Tektonizma sonucunda yükselen saha, dış etken ve süreçlerin günümüze kadar devam eden faaliyetleri sonucunda bugünkü görünümüne kavuşmuştur. Alçak alanlarda ve platolarda flüviyal süreçler, okyanusal iklim şartlarını yansıtan bir yağış etkinliği ile sahayı hızla aşındırırken, yüksek kesimlerde de son buzul çağının morfolojik izleri hala görülebilmektedir. Yüksek kesimlerde, buzul topoğrafyasına ait izler 3900-2100 metreler arasında görülebilir. 2100 metreden daha alçak irtifalara inildikçe Fırtına Deresi, yatağını iyice yararak bazı kesimlerde 1500 metreye varan dik yamaçlı derin vadiler açar. Fırtına Deresi havzasının profil serilerine bakıldığında sahadaki kademeli yapı ve kuvvetli aşınımın izlerini görmek mümkündür. Fırtına Deresi havzasında, eğim güneyden kuzeye doğru, diğer bir deyişle Doğu Karadeniz dağların zirvelerinden Karadeniz'e doğru yönelmekle birlikte, aynı zamanda çalışma sahasında doğudan batıya doğru bir çarpılma söz konusudur.

Fırtına Deresi havzasında yüksek yağış etkinliği, mevsimler arasında fazla değişkenlik göstermeyen sıcaklık faktörleri, kıyıdan 3900 metrelere hızlı bir şekilde ulaşan arızalı topoğrafyası ve jeolojik yapıda volkanik kayaçların yoğunlukta olması farklı toprak gruplarının oluşmasına neden oluşmuştur.
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan kapsamlı arazi çalışmalarına göre, Rize toprakları altı ana grupta toplanmaktadır. Bunlar; alüvyal
topraklar, kolüvyal topraklar, kırmızı-sarı podzolik topraklar, gri-kahverengi podzolik topraklar, kireçsiz kahverengi orman toprakları ve yüksek dağ çayır
toprakları şeklindedir.

Çamlıhemşin Köprüsü
Kadıköy Köprüsü
Mikron Köprüsü
Seslikaya Köprüsü
Ardeşen Köprüsü

Çetekalevi Şelalesi
Gelevera
Çoruh

BAYRAKDAR, C, 2006 Fırtına Deresi Havzasının Uygulamalı Etüdü Yüksek Lisans Tezi, İÜ, COĞRAFYA ANABİLİM DALI, İSTANBUL

Gediz Nehri, Anadolu'dan Ege Denizi'ne dökülen Büyük Menderes Nehri'nden sonra ikinci büyük akarsudur. Nehrin antik Yunanca adı Hermos (Ἕρμος), Latinceleştirilmiş hali ise Hermus'tu.
Gediz nehrinin adı, Lidya özel adı Cadys ile ilgili olabilir; Gediz aynı zamanda nehrin kaynaklarının yakınında bir şehrin de adıdır. "Gediz" adı, Türkiye'de erkeklere verilen bir isim olarak da karşımıza çıkar.
İç Batı Anadolu'daki Murat, Eğrigöz ve Şaphane dağlarından inen suların birleşmesiyle oluşan Gediz Nehri, batıya doğru ilerlerken, kuzeyden Kunduzlu, Selendi, Deliiniş ve Demrek Çaylarını, güneyden ise Kula volkanik yöresinden gelen küçük dereleri sularına katar. Uşak ilinin Banaz Çayı'ndan sonra ikinci önemli akarsuyudur. Akarsuyun bazı küçük kaynakları bu ilin sınırları içindedir. Önce Kütahya il sınırları içinde akan Gediz, Uşak merkez ilçeye bağlı Emirfakılı Köyü'nün kuzeyinde Uşak topraklarına girer. Irmak, merkez ilçenin Güre Bucağı'na kadar kuzey-güney yönünde akar. Bu bucağın yakınlarında batıya döner ve Salihli ilçesinin kuzeydoğusundan Gediz Ovası'na girer ve güneyden Kemalpaşa Ovası'ndan gelen Nif Çayı'nı, Manisa Merkezden gelen Çaybaşı Deresini de alarak Foça tepelerinin güneydoğusundan İzmir Körfezi'ne dökülür. Irmağın kaynağı olan Murat Dağı'ndan Ege'de denize ulaştığı noktaya kadarki uzunluğu 401 km olup su toplama havzası ise 17.500 km²'dir. Gediz'in Uşak'taki en önemli kolu Karabol Çayı'dır.
Taşkın dönemlerinde sık sık yatak değiştiren Gediz Nehri, yaklaşık 40.000 ha'lık bir delta oluşturmuştur. Zaman içerisinde İzmir Körfezi'ndeki bazı adalar da kara ile birleşmiş ve delta ovası içerisinde kalmıştır. Gediz Deltası, 1998'de Ramsar alanı ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır.
Nehir üzerinde Salihli ilçesi sınırları içerisinde Demirköprü Barajı ve Hidroelektrik Santrali inşa edilmiştir. Baraj bir yandan elektrik üretirken diğer yandan Gediz Ovasının tarımsal amaçlı sulanması için de kullanılmaktadır. Sulama hattının Gediz Ovasına dağıtımı Adala beldesinden yapılmaktadır.
Bugün için Gediz Havzasının en önemli sorunu ekolojik kirlilik olmuştur. Geçmişte, özellikle 1980'li yıllarda yoğun olarak kum ve çakıl ocaklarına ruhsat verilmiş olması, bir yandan doğal yapıyı bozarak faunayı olumsuz etkilerken diğer yandan nehrin su seviyesinin alçalmasına neden olmuş ve bu da içinden geçtiği ovanın yer altı sularını olumsuz etkilemiştir. Nehre, Demirköprü Barajına girmeden önce Uşak'ta başta dericilik olmak üzere çok sayıda sanayi tesisleri tarafından sanayi atıkları, keza Kula İlçesinde aynı şekilde her türlü atık ve Barajdan sonra da Salihli, Ahmetli gibi ilçelerin atıkları deşarj edilmektedir. Kirlilik o boyuttadır ki zaman zaman sığlaşan Nehri bırakın büyük bir su toplama havzası olan Barajda dahi özellikle rüzgarsız günlerde su üzerinde biriken pislikler, değişik renkteki kimyasal atık öbekleri, bir laboratuvar analizi değil fakat çıplak gözle dahi açıkça görülmektedir.
Kirliliğin en önemli göstergesi özellikle Barajdan sonra Nehrin faunasında meydana gelen daralmadır. Bundan yaklaşık 20 yıl önce başta levrek olmak üzere sazan, yılan balığı, kefal gibi pek çok türün yaşadığı nehirde bugün artık çok sınırlı yerlerde ancak esasen bir çamur ve pis su balığı olan yayın bulunmaktadır. Zaten Nehrin suyunun rengi ve kokusu da durumu göstermeye yetmektedir. Nehrin kolları arasında sayılan Nif Çayı da kirlilikten payını almıştır.
Nehir havzasının kirliliğinin engellenmesi gibi amaçlar için bir Birlik kurulmuşsa da Devlet tarafından gerekli yaptırımlar uygulanmadığından geçen 6 yılda hiçbir ilerleme sağlanamadığı belirtilmektedir. Sonuç olarak eski çağın en önemli yerleşim havzalarından olan Gediz Nehrinin bugün için kilometrelerce uzunlukta bir açık kanalizasyon isale hattına dönüştüğü ifade edilmektedir. Bu şekilde, Nehrin flora ve faunasıyla can çekişmekte ve kendisiyle birlikte içinden geçtiği, Ovayı da ölüme götürdüğü dile getirilmektedir. Bunun sorumluları olarak çevre duyarlılığı olmayan açgözlü sanayici ve işletmeler, oy kaygısıyla hareket eden yerel yönetimler ve şüphesiz merkezi idare gösterilmektedir. Eğer dikkat edilmeyip önlem alınmazsa nehir ve ova 3 yıl sonra kendini bir çöle bırakacağı vurgulanmaktadır.

Gelevera Deresi (Özlüce Deresi), Balaban Dağlarından doğup, Espiye ilçesinin doğusunda denize dökülen akarsu. Balaban Dağları'ndan doğar, kuzeye yönelir, 80 km sonra Karadeniz'e ulaşır. Eğimin fazla olduğu akarsuyun akışı hızlıdır. Suyu kış ve yaz mevsiminde boldur. Gelevara üzerine 144 metrelik kaya dolgu gövdeye sahip Gökçebel Barajı yapılmıştır.

Giresun iline bağlı Alucra ilçesi sınırlarındaki Akılbaba dağlarından Boynuyoğun, Karaovacık ve Karadoğa dereleri doğar. Bu dereler derin vadilerden iner, Espiye ilçesi Arpacık köyü yakınlarında birleşerek Gelevera (Gelevar) deresini oluştururlar. Dere, adını Boynuyoğun kolunun doğduğu yayla olan Gelevera'dan alır. Gelevera vadisi Kardeniz sahilini, yüksek yaylalara, oradan iç kesimlere ulaştıran tarihi yolları barındırır. Tarihi yoldan geriye köprüler, han yerleri ve Güce yakınındaki Şaban Kalesi kalıntıları kalmıştır.
Gökçebel barajı Kürtün ilçe sınırlarında, 1.486 m rakımda, 144 metre yüksekliğinde inşa edilmiştir. Gelevera Deresi'nin bir kolu olan Karaovacık Deresi üzerine de 1.797 m rakımda Alaçamdere Barajı yapılmıştır. Gökcebel barajın 94,78 milyon m³ su toplama hacmi bulunmaktadır. Baraj çevresi turizm alanı haline getirme çalışmaları yapılmaktadır.
Gelevera Deresi, Kâzım Koyuncu'nun Hayde albümünde yer alan aynı isimli parçayla adını Türkiye'ye duyurmuştur.

Göksu Antalya, Konya, Karaman ve Mersin illerinden akan ve Mersin ili Silifke ilçesi güneyinde Akdeniz'e dökülen bir nehirdir. Göksu Nehri'nin uzunluğu 260 km, havza alanı 10.000 km²'dir. Aşağı yukarı aynı uzunlukta iki kolu vardır: Kuzey kolu Gökçay, güney kolu ise Gökdere'dir, ikisinin kaynağı da Toros Dağları'ndaki Geyik Dağları'ndan çıkar. Geyik Dağları Antalya-Gündoğmuş ve Konya-Hadim arasındadır ve Alanya'nın 50 km kuzeyinde bulunur. Bu iki kol Karaman-Ermenek'i geçtikten sonra Mut'un güneyinde birleşerek Göksu adını alır ve daha sonra Silifke güneyinde Paradeniz adıyla bilinen deltada Akdeniz'e dökülür.

Strabon, Ptolemaios, Plinius gibi antik coğrafyacılar tarafından da bahsedilen nehir, Antik Yunanlar tarafından Kalýkadnos (Grekçe: Καλύκαδνος) olarak bilinir ve Latinceye Calycadnus olarak geçmiştir. Orta Çağ'da ise özellikle Haçlılar ve Bizanslılar tarafından "Saleph" adıyla anılmıştır. Bu isim, Orta Çağ Latincesi ve Orta Yunanca kaynaklarda yer alır.
Kalýkadnos adı muhtemelen şu parçalardan türemiştir:

"Kalyx" (καλύξ): Antik Yunancada "kadeh, çanak, çiçek kılıfı" anlamına gelir.
"Hidnos/kadnos": Kesin değil ama bazı araştırmacılar bu kısmı "akıntı, nehir" gibi anlamlarla ilişkilendirir (örn. "akmak", "dalga").
Dolayısıyla "Kalýkadnos", mecazi olarak "kadeh gibi akan nehir" veya "çanak gibi kıvrılan akarsu" şeklinde yorumlanabilir.
Göksu ve kolları üzerinde şu barajlar kurulmuştur:

Gezende Barajı ve Hidroelektrik Santrali
Ermenek Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Gökdere: Taşkent beldesinin kalker yaylalarından kaynağını alır. Değirmendere ismiyle bir düdene batar, çıkar. Gökdere (Hadim Göksuyu) adını alır, karstik kaynaklarla beslenir, gürleşir. Dar derin vadilerden akar, düdenlere batar, çıkar. Suçatı denilen yerde diğer kol Gökçay (Ermenek Göksuyu) ile birleşir. Uzunluğu 180 km, ortalama debisi 40–50 m³/sn, maksimum debi 240 m³/sn, minimum debi 20 m³/sn, havzası 4.400 km²'dir.
Gökçay (Ermenek Göksu): Geyik Dağları'nda bulunan Söbüçimen yaylasındaki karstik Eğrigöl'den kaynağını alır. Gölden yeraltına sızan sular 3 km uzaktan yüzeye çıkar. Gür karstik kaynaklarla beslenir, dar derin vadilerden akar. Suçatı'nda diğer kol Gökdere ile birleşir. Havzası 3.500 km², uzunluğu 170 km, ortalama debi 50–60 m³/sn, maksimum debi 450 m³/sn, minimum debi 15 m³/sn'dir.

Akgöl'ü ve Paradeniz'i içine alan Göksu Deltası'nda, 300'den  fazla kuş türü yaşar. Nesli tükenmekte olan deniz kaplumbağası Caretta caretta ve mavi yengeç (callinenectes sapidus) yumurtalarını bu bölgeye bırakır. Bu iki türün de dünya üzerindeki yumurtlama alanları çok az kalmıştır. Göksu Nehri bu ve diğer özel doğa yapısı nedeniyle Çevre Bakanlığı'nca koruma altına alınmıştır.
Ayrıca Göksu Nehri'nde Mut'un güneyinden başlayarak 90 km'lik bir bölümünde su sporları yapılır. Genellikle yavaş akışlı bir nehir olması nedeniyle raftinge yeni başlayanların deneyim kazanmaları için son derece uygundur.
İmparator Frederick Barbarossa Üçüncü Haçlı Seferi sırasında 1190 yılında Göksu'da (o zamanki adıyla Saleph) boğulmuştur.

Mavi Tünel, Göksu Nehri'nin Akdeniz'e akan sularını Konya Ovası'na aktarma amacıyla yapılmıştır. 1960'lı yıllarda etüt çalışmaları başlamış, 2009 yılında inşaatı başlamış, 2012 yılında bitirilmiştir. Mayıs 2015'te ilk su Konya Ovası'na gönderilmiştir.
Proje ile üç barajda toplanan Göksu'nun suları 17 km'lik boru hattıyla ovaya ulaşacak. 150 km uzunluğunda başka bir boru hattı ile Konya şehrine ulaştırılacak, su kentin 50 yıllık içme suyunu karşılayacaktır. Akdeniz'e akmakta olan 700 milyon m³ ovaya aktarılacaktır. Azalmakta olan yeraltı suları daha az kullanılacak, tarımsal sulama ile gelir artışı sağlanacaktır. Ovada, Hotamış sazlığında biriktirilecek su, kuruyan bu alanı canlandıracaktır.

Kutsal roma imparatoru Frederick Barbarossa haçlı seferi sırasında Konya'yı yağmaladıktan sonra Göksu nehrini geçerken boğularak ölmüştür. Ölümünden sonra sefere devam edilmedi ordusu dağıldı. Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs çevresindeki haçlı yerleşkelerini kuşatmasına karşılık olarak destek göndermeyi başaramadılar.

Eğiste Viyadüğü
Türkiye'deki akarsular listesi

Gönen Çayı, Kaz Dağı'ndan doğup, Erdek Körfezi'ne dökülen Güney Marmara akarsuyu. Uzunluğu 134 km, havza alanı 2 174 km², kaynak rakımı 850 m'dir. Antik adı (Grekçe: ἡ Αἴσηπος) Aisepos 'dur.
Gönen Çayı rejimi baskın şekilde yağışlara bağlı olduğu, Yağmurlu Akdeniz Rejimine sahiptir. Havza alanı kayaçlarını Neojen volkanitleri oluşturur.
Üç yan kolu, bir ana kolu olan akarsu fay sistemleri üzerinde yerleşmiştir. Yenice-Gönen fay alanına ana kol, Pazarköy ve Sarıköy fayları alanına yan kolları yerleşmiştir. Ortalama 14,2 m³/sn olan akımı yan kollar ile birlikte 17 m³/sn'dir. Anlık akım en fazla 911 m³/sn, en az 0,024 m³/sn ölçülmüştür. Akım yağışlı mevsimde 185–250  m³/sn'ye ulaşır.
Gönen Çayı Marmara Denizi'ne doğru 5,5 km girintili, 28 km²'lik alüvyon dolgulu delta oluşturmuştur. Sarıköy ve Gönen çevresinde oluşturduğu geniş taşkın ovasında menderesler çizerek akar. Bu alanda 50 m alüvyon tabakası tespit edilmiştir. Havza alanında Misakça, Bostancı, Sarıköy, Gönen, Tütüncü, Kumköy, Yenice, Pazarköy, Kalkım yerleşim birimleri bulunur.
Çay üzerinde sulama, enerji ve taşkın kontrolü amacıyla Gönen Barajı ve Hidroelektrik Santrali inşa edilmiştir.
Çay üzerinde Antik Roma devrinden kalma Güvercin Köprüsünün kalıntıları bulunur.
Gönen Çayı, başta deri sanayi olmak üzere sanayi atıklarıyla ciddi olarak kirletilmektedir.

Habur Çayı, Habur Suyu olarak da bilinir, Doğu Anadolu Bölgesi'nde, Dicle Irmağı'nın kollarından biri. Güneydoğu Toroslar'ın en yüksek kütlesi olan Hakkâri Dağları'ndan çıkan küçük akarsuların birleşmesiyle oluşur. Genellikle kuzey-güney doğrultusunda akarak Şırnak ilinin Uludere ilçesinden Irak topraklarına geçer. Burada önce güneybatıya, sonra da batıya yönelir. Zaho'nun batısında kuzeydoğudan (Hakkâri Dağlarının batı kesimlerinden kaynaklanıp bir süre güneye aktıktan sonra Türkiye-Irak sınırını çizen) Hezil Çayı (Nizil) kolunu alır. Bundan sonra yaklaşık 20 km boyunca doğu-batı doğrultusunda Türkiye-Irak sınırını çizer. Şırnak'a bağlı Silopi ilçesinin güneyinde, Türkiye-Suriye-Irak sınırlarının birleştiği noktada doğudan Dicle Irmağına karışır.
Doruklarında sürekli kar bulunan dağlardan kaynaklanan derelerle beslendiği için Habur Çayı'nın özellikle yukarı çığırında suları boldur. Türkiye ile Irak arasındaki Habur Sınır Kapısına da adını vermiştir.

Harşit savunması, I. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen askeri savunma harekâtı.
I. Dünya Savaşında Ruslar 1916 yılının yaz aylarında Doğu Karadeniz'de doğudan başlayarak işgal hareketlerine başlamış, Harşit Vadisinin doğusunda kalan toprakları işgal etmişlerdir. Türk kuvvetleri Rusların bu ilerleyişi karşısında Harşit Çayının batısında mevzilenmiş ve Rus kuvvetlerinin Harşit Çayının batısına geçmesini ve daha fazla ilerlemesini engellemiştir. Rus kuvvetleriyle Temmuz 1916 ile 1918 yılının ilk çeyreğine kadar geçen sürede yaşanan bu mücadelelere "Harşit Savunması" denilmiştir. Harşit Savunması Türklerin Ruslara karşı verdiği son mücadeleler olarak bilinmektedir.

1 Kasım 1914 tarihinde Ruslar doğudan Osmanlı topraklarına girmiştir. Rusların 1. Dünya Savaşında Harşit Vadisine gelişleri de bu istikametten, Erzurum-Bayburt üzerinden olmuş, 20 Temmuz 1916'da Gümüşhane, buradan gelen Ruslar tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Türk kuvvetlerinin Harşit Savunması da başlamış bulunmaktaydı. Bu sırada Rus kuvvetlerinin bir başka kısmı da Şubat 1916'da Batum'u geçerek Osmanlı Topraklarına girmiş, 18 Nisan 1916'da Trabzon'a, 23 Temmuz 1916'da Vakfıkebir'e ulaşmışlar ve bu bölgeleri işgal etmişlerdir. Vakfıkebir'den hareket eden Rus birlikleri güneye yönelerek zirvedeki Erikbeli'ne ulaşmışlar, burada ikiye ayrılarak düşman kuvvetlerinin bir kısmı Kürtün'e yönelerek Kürtün'ü (bugünkü Özkürtün - Cayra), bir kısmı Torul'a geçerek Torul'u işgal etmiştir. Torul'u işgal eden Rus kuvvetleri burada daha önce Erzurum-Bayburt istikametinden gelip Gümüşhane'yi işgal eden diğer Rus kuvvetleriyle birleşmiştir. Kuvvetlerini sayısal olarak arttıran Ruslar buradan hareketle Manastır (Demirkapı) Köyü istikametinden Kürtün'e gelip Araköy'de bir karargah kurmuşlardır. Daha önce Kürtün'ü işgal eden Rus kuvvetleri de Ağustos 1916'da Araköy'e gelip karargahta bir araya gelmişlerdir. Araköy'de bulunan karargahtan hareket eden bir kısım Rus kuvveti Ağustos-Eylül 1916'larda Harıt Köyü üzerinden bugün Kürtün'e bağlı bulunan ve 2308 rakımlı Kabaktepe'yi hakim bir tepe olması ve kendi aralarındaki haberleşmeyi kolaylaştırmak amacıyla işgal etmişler ve burada karargah kurmuşlardır.
Ağustos 1916'da Görele'den karaya çıkan Rus birlikleri Görele'yi işgal ederek Çanakçı üzerinden Şadı (Çatalağaç) köyünün doğusunda yer olan Keldaş denilen bölgeye ulaşmıştır. Burada Türk kuvvetleri düşman kuvvetlere karşı 28 gün dirense de sonunda Ekim 1916'da Ruslar Keldaş'ı da alarak Harşit Vadisi'ndeki işgal hareketlerine devam etmiştir. Keldaş Geçidinden hareket eden bir kısım Rus kuvveti Taşlıca üzerinden geçerek Ekim 1916'da Uluköy'ü işgal etmiştir. Rus 505. Alayı Uluköy'e yerleştirilmiştir. Türk kuvvetleri tarafından Kasım 1916'da Rus 505. Alayına bir baskın yapılmış, Ruslara birçok kayıp verdirilmiştir.

Türklerin Rus kuvvetlerine karşı Harşit Vadisindeki mücadeleleri 21 Ekim 1916 tarihinden itibaren başlamış, 1918 yılının ilk aylarına kadar devam etmiştir. Bu mücadeleler sırasında Kürtün'de ve yaylalar bölgesindeki Güvende ile Kazıkbeli çevresine Ruslar'ın 127. Tümenine bağlı 505, 506, 507 ve 508. Alayları konuşlandırılmıştır. Buna karşılık Harşit bölgesinde 23 Eylül 1916'da Türk Ordusu'nda bir yapılanmaya gidilmiş ve bu bölge 2. Kafkas Kolordusu'na devredilmiştir. 2. Kafkas Kolordusunun merkezi de Alucra'da konuşlandırılmıştır. 2. Kafkas Kolordusunun bünyesinde 5, 11 ve 37. Kafkas Tümenleri bulunuyordu. Kürtün bölgesinde Harşit Vadisinin batısında yaylalarda, özellikle Güvende ve çevresinde 11. Kafkas Tümeni ve bu Tümene bağlı olan 18, 33 ve 34. Alaylar bulunuyordu. Türk 2. Kafkas Kolordusunun Komutanları 7 Eylül 1916-5 Temmuz 1917 tarihleri arasında Mirliva Mustafa Fevzi Paşa 10 Ağustos 1917-8 Haziran 1918 tarihleri arasında Mirliva Yakup Şevki Paşa idi.
21 Aralık 1916 tarihli belgelerde yer alan bilgilere göre savunma amaçlı Harşit Vadisinin batısında Tirebolu-Espiye'den Erzincan'a ulaşan hatta yerleştirilmiş, Türk 1. ve 2. Kafkas Kolordu'ya bağlı muharip asker sayısı 36.382 idi. Bunlardan Torul-Kürtün-Harşit(Doğankent)-Tirebolu hattındaki Harşit Vadisinin batısında kalan bölge 2. Kafkas Kolordusu'na bağlı bulunmaktaydı. 2. Kafkas Ordusuna bağlı 5. Kafkas Piyade Tümeninde 8000, 11. Kafkas Piyade Tümeninde 4815, 49. Kafkas Piyade Tümeninde 5998 olmak üzere toplam 18813 Türk askeri bulunmaktaydı.
3. Ordu komutanı Vehip Paşa 1917 yılı Eylül ayının ilk günlerinde 2. Kafkas Kolordusunu Teftiş etmiş ve bazı incelemelerde bulunmuştu. Bu sırada Vehip Paşa 11. Kafkas Tümeni cephesinde Kabaktepe ve Kuzu Gölü civarını işgal etmiş olan Rus kuvvetlerinin bölgeden atılması, düşman kuvvetlerinin Harşit Çayı ve Cizre (Demirkapı) Deresi'nin doğusuna sürülmesi ile ilgili çalışma başlatılmasını istemiştir. Buna istinaden Türk Kuvvetleri 7 Kasım 1917'de Güvende'nin üst kısmında yer alan "Dikme" adı verilen mevkiden hareketle gece saat 11:00 sıralarında Rusların elinde bulunan Küçük Kabaktepe denilen yere gelerek burayı üç yerden kuşatmıştır. Fehmi Efendi'nin gizlice tel örgüleri kesip karargaha girmesi sonucunda sadece süngü kullanılarak buradaki düşman kuvvetleri etkisiz hale getirilmiştir. Aynı şekilde ilerleyişine devam eden Türk birlikleri Büyük Kabaktepe'yi de gizlice basarak Rus askerlerini etkisiz hale getirmiş, Kabaktepe'yi geri almıştır. Bu çatışmalar esnasında kaçanların sayısı bilinmemekle birlikte 53 Rus askeri etkisiz hale getirilmiştir.

1917 yılı başlarında bölgede bulunan Rus kuvvetleri lojistik destek alacakları yerlerden uzaklaşmaları, Harşit Vadisinin coğrafyasının zorluğu, Harşit bölgesindeki güçlü savunmadan yılmaları ve Mart 1917'de Çarlık Rusya'sında gerçekleşen Bolşevik ihtilali nedenleriyle 15 Aralık 1917 tarihinde Erzincan Mütarekesi, 3 Mart 1918 tarihinde ise Brest-Litovsk Antlaşması ile Osmanlı topraklarından, dolayısıyla Karadeniz'den çekilmeye başlamıştır. Ruslar 1918'in ilk aylarında da Harşit Vadisinden tamamen çekilmiştir. Böylece bir buçuk yıllık Rus işgali de bu tarihlerde son bulmuştur. Bu sırada Rus kuvvetlerine dahil olan Ermeniler Rusların boşalttığı alanlarda işgal hareketlerini devam ettirmek istemiş, bunun üzerine Türk kuvvetleri Vehip Paşa komutasındaki 3. Kafkas Ordusuyla hareket ederek işgal hareketlerini tamamen sona erdirmiştir. Kürtün'ün düşman işgalinden kurtuluşu da 14 Şubat 1918 tarihine denk gelmektedir.

Harşit vadisinde Rus işgalleri sırasında yörede oturanlar özellikle Harşit Vadisinin doğusunda yaşayan halk Harşit Vadisinin batısı istikametinde göç hareketlerinde bulunmuşlar, Ruslar'ın işgal ettiği yerlerden uzaklaşmışlardır. Tabi bu sırada Rus zulmüne maruz kalan halktan intihar edenler, Harşit Çayını geçmek isterken nehirde boğulanlar, açlıktan ölenler olmuştur. Bu muhacirlik faaliyetleri sonucunda Rus zulmünden kaçan ve memleketlerini terk eden birçok aile geri dönmemiştir.
Rus ordusunun içinde yer alan Ermeniler özellikle Uluköy, Şıhlı (Taşlıca), Törnük (Günyüzü-Üçtaş), Şadı gibi yerleşim yerlerinde yaşayan savunmasız ve silahsız Türkleri çete mensubu iddiasıyla Rus askerlerine toplattırıp Kabaktepe, Çalalağan ve Kütüklüyurt gibi yerlerde kurşuna dizdirmişlerdir. Ermeniler Ruslar bölgeden çekildikten sonra da Kürtün'ün bazı bölgelerinde halka zulmetmeye devam etmişler, yakaladıkları yerli halktan insanları katletmişlerdir.

Kürtün ilçesinde bulunan Kabaktepe Şehitliği'nde Milli Savunma Bakanlığı Arşivler Müdürlüğü'nün 1. Dünya Savaşı Zayiat Defteri'nde yer alan şehitler şu şekildedir:

Mehmet Yüzbaşı (1880 Kastamonu Tosya doğumlu – XI.Kolordu CII.Alay II.Bölük Kumandan Vekili),
Osman Nuri (1886 İçel Silifke doğumlu – CII.Kafkas Taburu II.Bölük Takım Zabiti / Piyade Teğmen)
Ziya (1886 Artvin Yusufeli doğumlu – XI.Kafkas Hücum Bölüğü Takım Zabiti / Piyade Teğmen)
Hüseyin Muhacirkorucuoğulları (1891 İznik doğumlu – LXXXVIII.Tabur II.Bölük Piyade Er),
Esat Uzunömeroğulları (1890 Tokat Reşadiye doğumlu – Piyade Er),
6 ve 7'inci şehitlerin kimlikleri tespit edilememiştir (Agy, I.DSHV/2010).

Kaledran Çayı Mersin ili Anamur ilçesinde yer alan bir çaydır. Çayın adı Toros Dağları üzerindeki Kaleduran adındaki bir kale öreninden gelmektedir. Bölgedeki yazın kuruyan birçok çayın aksine her mevsim belli bir debiye sahip olan çay 36°06′01″K 32°33′46″D koordinatlarında Akdeniz'e dökülür. Çayın kaynağı Toros Dağlarında Anamur'a bağlı Güngören köyü kuzeyindedir. Güneye doğru akan çay Akdeniz'e dökülmeden önce Mersin ili batı sınırını çizer. Çayın batısı Antalya ili Gazipaşa ilçesi, doğusu ise Anamur ilçesidir. 
Eskiden bu bölgede bulunan ve çayla aynı isme sahip olan köyün bazı kısımları çayın batısında kalmıştı. Bu sebepten köy ikiye ayrıldı ve doğudaki köy Anıtlı batıdaki köy de Yakacık adını aldı. Ancak halk arasında her iki kısım da hala Kaledran adıyla anılır.
Çayın denize döküldüğü yerde küçük bir kıyı ovası oluşmuştur. Bu verimli ovada muz ve çeşitli turunçgiller başta olmak üzere susamdan yer fıstığına kadar pek çok ürün yetiştirilir.

Karamenderes Nehri, Yunanca eski adı Skamandros olan, Kaz Dağı'ndan doğan, tamamı Çanakkale ili sınırları içerisinde akan ve Çanakkale Boğazı ile Ege Denizi'nin kesiştiği bölge olan Truva Tarihî Millî Parkı yakınlarında denize dökülen nehirdir. Homeros'un destanı İlyada'ya göre nehrin aşağı kısımlarında yer alan Troya'da Truva Savaşı'nın bir bölümü yaşanmıştır.
Antikitede Skamandros (Grekçe: Σκάμανδρος) olarak bilinen nehre, Homeros'a göre tanrılar tarafından Ksanthos (Ξάνθος), insanlar tarafındansa Skamandros (Σκάμανδρος) adı kullanılıyordu. Ancak muhtemelen Ksanthos adının kökeni, nehrin sarı veya kahverengimsi olmasına dayanmaktadır. Homeros'un bu kesin gözüken ayrımına karşın Yaşlı Plinius, Ksanthos ve Skamandros'u iki ayrı nehir olarak nitelemekte ve ilkinin, Simoeis'le birleşerek Portus Achaeorum'a akan bir nehir olduğunu söylemektedir.
Adını Yunanca kökenli menderes (Μαίανδρος, Maíandros) sözcüğünden alan Karamenderes havzasının sınırları, denize döküldüğü Çanakkale ilinin merkez ilçesi ile Ezine, Ayvacık ve Bayramiç ilçelerine dek uzanmaktadır. Karamenderes havzasının %39,8'lik bir bölümünde tarım yapılmaktadır.
Tarım arazilerinin yanında 96 kuş türünü de barındıran havzada bulunan taş ocakları, çevre ve tarihî dokuyu tehdit etmektedir.

Karasu Nehri, Erzurum Dumlu Dağı'ndan doğan, Keban yakınlarında Murat nehriyle birleşerek, Fırat nehrini oluşturan akarsu. Keban barajına kadar uzunluğu 460 km'dir.
Gürcü boğazından geçen Karasu Erzurum Ovasına ulaşır. Ovanın batısında kalan bataklıklarda kaybolan nehir, Lazoğlu Bataklığı'ndan çıktıktan sonra menderesler çizerek Ovacık yaylasından gelen Serçeme çayını kendine dahil ederek Aşkale boğazına ulaşır. Erzincana yönelen nehir, Palandöken Dağından  gelen Tuzla deresini de alır. Sansa boğazını geçtikten sonra Erzincan ovasını aşar. Kemah boğazına girer, burada Çaltısuyu'nu alır. Derin ve dar boğazlardan sonra Keban barajında Murat nehri ile birleşir. Karasu Erzincan topraklarından geçerken Keşiş dağarından doğan Çayırlık deresi ile güneydoğudan gelen Tuzla suyunu alır. Ovadan ayrıca Kom, Cimin, Mercan, Pahnik, Sürperen suyu ile Çardaklı dere'yi alır. Kemaliye sınırlarında ise Miran suyu ve Kadıgölü suyunu alır.
Murat nehri gibi Karasu nehrinin de uzanışı dağların uzanışına paralel şekilde doğu-batı doğrultusundadır. Güneye doğru yöneldiklerinde derin boğazlar oluşturur. Keban yakınlarında birleşerek Fırat Nehri adını alırlar.

Kelkit Çayı, Yeşilırmak'ın kollarından biridir ve uzunluğu 320 km'dir. Gümüşhane'nin Çimen Dağları'ndan kaynaklanıp Yeşilırmak'a katılıp Karadeniz'e dökülmektedir.

Kelkit Çayı uzunluğu 245.5 km, havza alanı 11. 455 km2'dir. Çimen Dağları'ndaki kaynak rakımı 1460 m'dir.
Gümüşhane topraklarından doğan Kelkit Çayı Hoşmasat Deresi, Dayısı Deresi ve Balahor Deresi'nin birleşiminden oluşur. Suşehri yakınlarında Sivas il sınırlarına girer. Kelkit Çayı'nın Sivas il sınırlarındaki kesimi 50 km dir. Daha sonra Tokat il sınırlarına giren çay Reşadiye, Niksar, Erbaa şehirlerinden geçer. Özellikle Niksar Ovası'nda genişleyerek ovayı sular ve ovanın veriminin artmasında büyük önem taşımaktadır. Buradan Erbaa Ovası'nı da sulayarak Erbaa -Taşova sınırındaki tarihi Boğazkesen Köprüsü'nün de yer aldığı Boğazkesen denilen mevkide Yeşilırmak'a dökülür. Yeşilırmak Samsun il sınırlarına girer, Çarşamba'dan Karadeniz'e dökülür.

Kelkit Çayı yıllık ortalama debisi 70 m3/sn'dir. Nisan ayında en fazla su taşıyan akarsu, en az suyu ekim ayında taşımaktadır. Bu açıdan yıllık akım açısından yağmurlu-karlı karmaşık rejime sahiptir.

Kelkit Çayı'nın geçtiği Reşadiye bölgelerinde rafting sporu yapılmaktadır.
Kelkit Çayı'nda 570 MW kurulu güce sahip 10 Hesin ortalama yıllık üretimleri ülke hes üretiminin %2,5'ine karşılık gelen 1.818,68 GWh'dır. Akarsu üzerinde yapılmış olan barajlar ve kurulu güçleri şöyledir: Kılıçkaya Barajı 120 MW, Akıncı HES 99 MW, Tepekışla Barajı 70 MW, Reşadiye Barajı 64 MW, Koyulhisar Barajı 63 MW, Niksar HES 40 MW, Muratlı HES 38 MW, Çamlıgöze Barajı 32 MW, Koçak HES 25 MW, Yakınca HES 19 MW.

Kelkit çayını derin ve çizgisel vadisi kütle hareketleri açısından etkin bir alan oluşturmaktadır. Sugözü köyü heyelanı 2005 yılında olmuş, 15 kişinin ölmesine yol açmıştır. 12,5 milyon m3 toprağın hareket ettiği olayda, 21 ev yıkılmış, camiler zarar görmüştür. 375 hayvan ölmüştür. Bölgede 1970-2008 arasında 11 köy önemli heyelanlar yaşamıştır.
Kelkit Çayı fazla miktarda can kaybına yol açmaktadır. Özellikle sulama kanallarına yüzme veya akarsuya araç düşmesi şeklinde fazla miktarda ölümlü kaza olmuştur. 2006'da İstanbul-Van otobüsünün çaya devrilmesiyle 29 ölüm gerçekleşmiştir. 2007'de İstanbul-İran otobüsü çaya devrilmiş 4 kişi ölmüş, 28 kişi yaralanmıştır.
Kelkit Çayı'nın taşıdığı katı madde miktarı açısından Türkiye birincisidir ve değeri 692 ton/km2/yıl'dır. Barajların ekonomik ömrü açısından akarsuyun taşıdığı katı yük miktarı önemlidir.

Çobanlı Çayı
Avutmuş Çayı

Kılıçkaya Barajı
Çamlıgöze Barajı

Köprüçay, eskiden Eurimedon (Grekçe: Εὐρυμέδων Eúrymédon), Isparta Sütçüler yakınlarında Toros Dağları'ndan doğan, dar ve derin kanyonlardan geçerek Serik yakınlarında Akdeniz'e dökülün akarsu. Antik zamanlarda adı Eurymedon'dur. Köprü Çayı'n; havza alanı 2.357 km2, yıllık debisi 3065 hm³, uzunluğu 178 km, ağız yüksekliği 0 m (Akdeniz), kaynak rakımı 2.151 m'dir.

Akarsu karstik kaynaklarla beslenmektedir. Eğirdir Gölü'nün güney doğusundaki Anamas (Güllüce) Dağı'ndan çıkan Ayvalı çayı ve Karacahisar dereleri birleşerek Köprüçayı oluşturur. Aşağı kısımlarında Kocadere ve Sağırini derelerini de alır. Önce geniş vadide akan su Bolhasan köyünde dar kanyona girer. Serik ovasından mendereslerle geçerek Akdeniz'e dökülür.

Köprüçay yılda 3065 hm³ su taşımaktadır. Çay üzerinde 96 MW kurulu güce sahip Beşkonak II Hidroelektrik santrali yapılmıştır. Çayın Bolasan köyü ve Beşkonak beldesi arasında uzanan kanyon vadi Köprülü Kanyon Millî Parkı ilan edilmiştir. Piknik ve kamp yapılabilen alanda, balıkta avcılığı da yapılmaktadır. Köprülü kanyon 14 km uzunluk ve 100 m kenar yüksekliğe sahiptir. Türkiye'nin en önemli rafting alanlarından biridir.
Köprü Çay'ın havza alanı 2.357 km2, ağzı ile kaynağı arasındaki yükselti farkı 2.992 m'dir. Havzasının 1.072 km2'si Isparta 1.285 km2'si Antalya sınırlarında bulunur.  Antalya'nın Serik ilçesi, Isparta'nın Sütçüler, Eğirdir ve Aksu ilçeleri akarsu havzasındadır.
Beyşehir Gölü'den Manavgat ve Köprü çaylarına yer altından fay kırıkları ve karstik düdenler aracılığı ile su kaçağı olduğundan şüphelenilmiş, bir deney çalışması yapılmıştır. Temmuz 1968 yılında düdenler bölgesine dökülen 280 kg özel boya 1989'da Köprü Çayı ve Manavgat Çayı yakınlarında altı noktadan yüzeye çıkmıştır. Havzaya düşen yağış ile akan su miktarı tutarsızdır. Yıllık debinin %40'ına karşılık gelen 1 milyar m3 havza dışındaki karstik kaynaklardan gelir. Akarsu toplamda 180 karstik kaynak ile beslenir. Bu nedenle kurak yazlarda bile akışına devam etmektedir. Akarsuyun debisi, kışları yağışın artması, ilkbaharda karların erimesi ile artmaktadır.
Köprü Çay havzasında ortalama yağış 1.150 mm'dir. En fazla yağış 2200 mm ile, havzanın en yüksek alanı olan Dedegöl Dağının zirvelerine düşer. Köprü Çayı oluşturan kaynaklardan biri de Dedegöl Dağı'nda bulunan Pınargözü Mağarasından çıkan Pınargözü Deresi'dir. Akarsu Çaltepe köyü güneyinde suların azaldığı yıllarda bir düdene batar, 13 m sonra yeniden yüzeye çıkar.
Akarsuyun pH değeri 8,09 ile bazik yapıda ve su canlıların yaşam şartlarına uygundur. Ortalama sıcaklık en düşük ocak ayında 4,3 °C, en yüksek Temmuz ayında 26,4 °C olarak tespit edilmiştir. Çayda Capoeta antayensis ve Pseudophoxinus fahrettini endemik balık türleri yaşamaktadır.

MÖ 460'larda (gerçek tarih oldukça tartışmalıdır), Atinalı general Kimon, batıya doğru ilerleyen büyük bir Pers gemi ve asker kuvvetini yendi (Eurimedon Muharebesi). İki kara ve deniz savaşı bir gün sürdü ve Kimon'un 200 triremeden oluşan Fenike filosunun tamamını ele geçirmesini veya yok etmesini içeriyordu.
MÖ 190'da, Lucius Aemilius Regillus liderliğindeki bir Roma filosu, Hannibal komutasındaki Seleukos Kralı III. Antiohos'un filosunu nehir yakınlarında yendi. (Eurymedon Muharebesi (MÖ 190))
Strabon, nehrin ağzının yakınında Caprias adını verdiği bir gölden bahseder, ancak bölge bugün bir tuz bataklığıdır.

Çay üzerinde iki antik köprü yer alır. Oluk köprü 2. yüzyıl ait olduğu düşünülen Roma yapısıdır. Köprü tarihi zamanlarda Pisidia uygarlığına ait Selge ve Pednelissos ile Pamphylia'ya ait Aspendos ile Side antik kentlerini birbirine bağladığı için önemlidir. Köprü ırmağa ve kanyona adını vermiştir. Nehrin aşağı kesimlerinde Aspendos ve Side kentlerini birleştiren bir köprü daha yer alır: Belkıs (Köprüçay) köprüsü. En büyüğü 17 m yüksekliğinde olan yedi kemeri bulunur. 4. yüzyılda Romalılar tarafından yapılmıştır. Sonraki yüzyıllarda deprem ve seller sonucu yıkılmış, I. Alâeddin Keykubad tarafından 1219 - 1236 yıllarında yeniden yaptırılmıştır.

Köprü Çay taşıdığı alüvyonları Akdeniz kıyılarında biriktirerek Serik Ovası'nı oluşturmuştur. Antalya Ovası'nın doğusunda tipik kıyı ovası özelliğindedir. Ovada akışı azalan akarsu menderesler ve ırmak adaları oluştur. Sahilde kumlu plaj ve çakıl depoları bulunur.
Köprüçayın aşağı çığırında sulama sistemi kurulmuştur. Serik ovasının tamamı, Manavgat ovasının bir bölümü sulanmaktadır.

Eurimedon Muharebesi
Eurymedon Muharebesi (MÖ 190)

Kürtün, Gümüşhane iline bağlı bir ilçedir. İlçe merkezi nüfusu 5.285'tir. Nüfusu köyleriyle birlikte 12.792'dir. 1990 yılında ilçe olmuştur. İlçenin yüzölçümü 917 km²dir. Kürtün ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 593 metredir.

Kürtün sözcüğü Karadeniz Çepnileri için dağlık bölgelerde ortasından su akan yerleri tanımlamak için kullanılan genel bir sözcüktür. Coğrafi bir kavramı ifade eder. Suyun yardığı "V tipi vadi" anlamını taşır.
Kürtün sözcüğünün kökeni Türkçe olup, Osmanlı döneminde ﻛﻮﺭﺗﻮﻦ (Kürtün) veya ﻛﻮﺭﺗﻴﻦ (Kürtin) şeklinde yazılmıştır. Türk Dil Kurumuna göre Kürtün isminin anlamı; "rüzgârın kuytu yerlere topladığı kar yığını" ve "yük hayvanlarına vurulan palan, semer" olarak geçmektedir. Başka bir kaynakta da Kürtün'ün, Danişmentli Türkmen oymaklardan biri olduğu yazmaktadır.

Türkler, özellikle Türklerin Oğuz boyuna mensup Çepniler 11. ve 12. yüzyıldan itibaren Karadeniz'in doğusunda, bölgenin güney kesimlerine ulaşmışlardır. 14. yüzyılda ise bu bölgelerden daha kuzeye doğru hareket etmişler ve Trabzon'un güneybatısında Orta Harşit (Philobonitis) Vadisi ve çevresine yerleşmeye başlamışlardır. Bu bölgede yarı bağımsız halde yaşayan Çepniler zamanla buradan kuzey, kuzeydoğu ve kuzeybatı istikametinde dağılmaya devam etmiş, özellikle Giresun'un doğusu ve Trabzon'un batısı olmak üzere geniş bir coğrafyayı kendilerine yurt edinmişlerdir. Kürtün ismi de Çepnilerin yurt edindiği bu yöreye verdiği bir isimdir. Başlangıçta yalnız Harşit Vadisi ve çevresi için kullanılan Kürtün ismi bölgede yaşayan Çepnilerin dağılım alanlarıyla birlikte daha geniş bir coğrafyayı temsil eder hale gelmiştir. Bu haliyle 15. yüzyılın ikinci yarısında Kürtün coğrafyasının sınırları kaba şekliyle; batıda Giresun ile birlikte doğuda Beşikdüzü ilçesine, güneyde ise bugünkü Kürtün ilçesinin güney sınırlarına ulaşmıştır.
1301 ile 1427 yılları arasında Hacıemiroğulları Beyliği'ne bağlı bulunan Kürtün, 1479'da Osmanlı Devletine dahil edilmesinden sonra Trabzon Sancağı'na bağlı kaza konumuna gelmiş, özellikle 1486 tarihli Osmanlı tahrir defterinde Trabzon sancağına bağlı “Ze’amet-i Kürtün” adlı bir idarî bölge oluşturulmuş, Giresun Kalesi ve çevresi de nahiye statüsünde Kürtün'e bağlı bir yerleşim yeri olarak gösterilmiştir. Beylik dönemlerinden kalma bir isim olan Ze'amet-i Kürtün'ün sınırları yine, bugün batıda Giresun'dan doğuda Trabzon'un Beşikdüzü ilçesine, güneyde Giresun'un Dereli, Yağlıdere, Espiye ilçeleri ile Gümüşhane'nin Kürtün ve Trabzon'un Şalpazarı ilçelerinin güney sınırlarına ve kuzeyde Karadeniz sahiline kadar uzanmaktaydı. Bu dönemde Kürtün kaza merkezinin Cezre (veya Cezere) adı verilen bir kale olduğu, "Kürtün Fatihi" olarak bilinen Rakkas Sinan Bey'in Trabzon'daki ‘Kulaklı Çeşme’ (M. 1483) kitabesinden anlaşılmaktadır. Bu kalenin günümüzde nerede olduğu bilinmemekle birlikte bugün Kürtün ilçesine bağlı Araköy köyü ile Demirciler köyü arasından Kürtün Barajına dolayısıyla Harşit Çayına dökülen, geçmiş tarihlerde "Cezere (Cizire-Jizire) Deresi" diye bilinen derenin çevresinde olabileceği düşünülmektedir.
1515-1520 tarihlerinde Osmanlı belgelerinde Kürtün coğrafyası içinde "Vilayet-i Çepni" (bugünkü Giresun-Keşap-Dereli) tabirine rastlanmakta, Giresun bu vilâyetin merkezi olarak gösterilmekte iken Kürtün'ün yine kaza statüsünde olduğu ve Vilayet-i Çepni'nin Kürtün kazası içinde yer aldığı görülmektedir.
1538-1539 tarihlerine ait tımar tevcihlerinde Kürtün kaza olarak yine Trabzon sancağına ve Trabzon sancağı da Rum vilayetine bağlı durumdaydı. Bu tarihleri de kapsayan 1530-1556 yılları arasındaki vesikalarda, Vilayet-i Çepni yine Kürtün kazası içinde gösterilmiş, Vilayet-i Çepni'ye bağlı köylerden bahsedilmiştir. Bu dönemde Kürtün kazasında Vilayet-i Çepni'den ayrı 7 nahiye (Kürtün, Alahnas, Çepni, Elkerimlühas, Karaburun, Üreğir, Yağlıdere nahiyeleri) ile birlikte nahiye olarak kaydedilmeyen ancak kendine bağlı köyler olduğu anlaşılan "tabi-i Bayram/Bayramoğlu" adıyla bir idari birimden bahsedilmiştir. Bu dönemde Kürtün kazasının sınırları yine kuzeyde Giresun'dan Beşikdüzü'ne, güneyde ise bugünkü Kürtün ilçesinin güney sınırlarına uzanmaktaydı. Vesikalardan anlaşıldığına göre bu dönemlerden sonra Kürtün kazasının merkezi Tirebolu Kasabası olmuştur. Nitekim daha sonraki yıllarda Tirebolu Kasabasından "Kürtün namıdiğer  Tirebolu" olarak bahsedilmekte ve vesikalarda kaydedilen Kürtün kaza merkezine bağlı köylerin bugünkü Tirebolu ilçesinin sınırları içinde ya da yakın çevresinde olduğu görülmektedir.
1583-1600 yılları arasında Kürtün, "Kürtün namıdiğer Tirebolu" ve "Yavabolu namıdiğer  Görele" adlarıyla Trabzon Sancağına bağlı iki kaza şeklinde idari birime ayrılmıştı. Daha önce Kürtün kazası içinde yer alan Harşit Vadisi ve çevresinde yer alan köyler de idari yönden "Kürtün namıdiğer  Tirebolu" ve "Yavabolu namıdiğer  Görele" kazalarına taksim edilerek bu kazalara bağlı hale getirilmiştir. Nitekim XVII. yüzyılda Harşit Vadisindeki köyler Avârız Defteri'nde yer alan bilgilere göre; Uluköy, Araköy, Arpacık, Beşir, Beytarlası, Çarçur, Gelevera, Gönderi, Harid, Kargakayası, Karadere maa Karmaköy, Kızılcadam ve Kozluca gibi köylerdir. Bu köyler Yavabolu namıdiğer  Görele kazasına bağlı olduğu görülmektedir. {{olgu}} Kürtün namıdiğer  Tirebolu kazasına bağlı Harşit Vadisindeki köyler ise; Akçakilise maa Umutbükü, Avcılu, Haşrit, Karakaya, Kızılelma ve Törnük (Törnik)'tür.
1682'de de yine Harşit Vadisinde 26 köyün kaydedildiği tespit edilmekte ve bu 26 köyden Uluköy, Akçalı (Akçal), Araköy, Arpacık, Beytarlası, Beşir, Tilkicek (Tilkicik), Elmacık, Gelevera, Gönderi, Harid, Karaçukur, Karadere maa Karmaköy, Kargakayası, Kılan, Kızılcadam, Kozluca, Sarıbaba, Söğüdöni köylerinin Yavabolu namıdiğer  Görele kazasına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Kürtün namıdiğer  Tirebolu kazasına tabi köyler ise şunlardır: Akçakilise maa Kireç ve Kanlıca, Avcılu, Harşit, Karakaya, Kızılelma ve Törnük (Törnik). {{olgu}}
1742-1759 tarihli 1 Numaralı Trabzon Ahkâm Defteri ve 1759-1796 tarihli 2 Numaralı Trabzon Ahkâm Defteri'ne göre de Kürtün (Kürtün namıdiğer  Tirebolu kasabası) yine Trabzon sancağının bir kazası statüsündedir. Ancak 1761 tarihli bir hükümlerde Kürtün'ün Trabzon Sancağı'nda yer alan Gümüşhane kazasına bağlı olduğunu görülmektedir. Bu dönemlerde Kürtün (namıdiğer  Tirebolu) ekonomik şartlar gereği Gümüşhane'nin denizle irtibatının sağlanması amacıyla idarî yönden Gümüşhane sancağına bağlandığı tahmin edilmektedir.
1796-1797 yılına ait sicil kayıtlarında Trabzon kazaları olarak; Nefs-i Trabzon, Kürtün (Kürtün-i Zir ve Kürtün-i Bala), Sürmene, Of, Keşâb, Giresun, Tirebolu, Rize, Mavri (Mapavri), Maçuka (Maçka), Yivebolu (Görele), Gümüşhane, Arhavi, Batum, Ünye, Soğucak, Faş, Sohum gösterilmiştir. Bu tarihlerde Kürtün ve Tirebolu hatta Yavabolu (Görele) kazalarının ayrı birer kaza olduğu, Kürtün'ün Kürtün-i Zir ve Kürtün-i Bala isimleriyle birleştirilmiş bir kaza olduğu ve Tirebolu'dan ayrıldığı görülmüştür.{{olgu}} Bu süreçte Kürtün isminin temsiliyeti de değişmiş, Kürtün ismi daha dar bir alanı ifade eder duruma gelmiştir. Bu bağlamda Kürtün'ün sınırları başlangıçta olduğu gibi Orta Harşit Havzasındaki ve çevresindeki köylerden meydana gelmiştir. Kürtün yerleşim merkezinin bu dönemlerde Cayra (şimdiki Özkürtün) olabileceği değerlendirilmektedir.
19. yüzyılın ilk yarısında 1837 yılına ait vesikalara göre Orta Harşit Havzasında yer alan Kürtün-i Zîr (17 köy) ve Kürtün-i Bâlâ (18 köy), Gümüşhane Sancağı'na bağlı birer kaza olarak varlığını devam ettirmiştir. 1849 yılı defterlerinde yer alan bilgilere göre ise, nüfus yetersizliği ve derebeylerin mücadeleleri nedeniyle hızlanan göç hareketleri sonucu Kürtün'ün kaza statüsü kaldırılmış, "Aşağı Kürtün (Kürtün-i Zir)", "Yukarı Kürtün (Kürtün-i Bala)" ve "Harşit" nahiyeleri ile üç idari birime ayrılarak Gümüşhane Sancağı'na bağlanmıştır. Bu idari taksimatta yer alan köyler dikkate alındığında Kürtün'ün kapsadığı alan da daralmış, sınırları günümüzdeki Kürtün ilçe sınırlarına benzer bir duruma gelmiştir.
Sonuç olarak, genel anlamda "Kürtün" ismi zaman zaman kaza zaman zaman da nahiye ismi olarak kullanılmış, bazı dönemlerde de hem kaza hem de nahiye ismi olarak aynı zaman dilimi içinde idari taksimatta yerini almıştır. İdari sınıflandırmada kaza ve nahiye ismi olarak kullanılmasının dışında "Kürtün" ismi, Çepnilerin yoğun olarak yaşadığı, doğuda Giresun'dan batıda Beşikdüzü'ne, güneyde ise Kürtün ilçesinin güney sınırlarına kadar uzanan bir coğrafyanın ismi olarak kullanılagelmiştir. Bu coğrafyanın içinde "Kürtün" ismi dışında farklı isimlerle kazalar ve nahiyeler de yer almıştır.
Kürtün kaza merkezleri tarihsel süreç içinde değişkenlik göstermiş, kaza merkezinin başlangıçta Orta Harşit Havzasında Cezre (Cezere) adı verilen bir kale olduğu düşünülürken, daha sonraları nüfus hareketlerine bağlı olarak Kürtün merkezinin Tirebolu kasabasına taşınmış olabileceği değerlendirilmiş, sonrasında da yine Orta Harşit Havzası'nda yer alan Cayra (Özkürtün) ve Uluköy köyleri/kasabaları Kürtün'e merkezlik yapmıştır.
Kürtün bugün Gümüşhane iline bağlı bir ilçe statüsünde, Harşit Çayı kenarında, kuzeyde Giresun ili Çanakçı ilçesi, kuzeydoğuda Trabzon ili Şalpazarı ilçesi, Tonya ve Maçka ilçeleri, doğuda Gümüşhane ili Torul ilçesi, güneyde Giresun ili Alucra ilçesi ve batıda Doğankent ilçesi ile çevrilidir.

Osmanlı döneminde Cezere, Giresun, Tirebolu, Yağlıdere, Görele gibi yerleşim yerlerinin zaman zaman kaza merkezi olabileceği çeşitli kaynaklarda değerlendirilmiştir. Osmanlı belgeleri incelendiğinde Kürtün ismi 14. yüzyıldan itibaren yöresel olarak her dönemde varlığını devam ettirmiş, ancak Kürtün coğrafyasına idari merkezlik yapan yerleşim yerleri zaman içinde değişkenlik göstermiştir.
1479'lu yıllarda Kürtün coğrafyası Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı'ya katılan Kürtün'ün kaza/nahiye merkezinin bu dönemde Cezere adı verilen bir kale olduğu, Cezere denilen kalenin Kürtün bölgesinin idare merkezi olduğu, "Kürtün Fatihi" olarak bilinen Rakkas Sinan Bey'in Trabzon'daki 1483 tari

Küçük Menderes, Ege yöresinde Bozdağlar'dan doğan bir nehirdir.
Selçuk ovasını sulayarak Selçuk İlçesinin batısından denize dökülür. Küçük Menderes'in alüvyon getirip kıyı çizgisinden sürekli olarak ilerlemiş olması neticesinde, ilk çağların en önemli liman şehirlerinden biri olan Efes, bugün denizden 5–6 km içeride kalmıştır.
Batı Anadolu'da isimleri Yunanca "Meandros", yani "suların dirsek yaptığı yer" anlamına gelen "Menderes" adlı üç akarsu vardır. Biga yöresinde Kazdağları'ndan inen sularla beslenip Çanakkale Boğazı'na dökülen ve Troya'yı denizden uzaklaştıran "Eski Menderes" ırmağı, Homeros'un İlyada'sındaki Skamandros ırmağıdır. Yukarıda anlatılmak istenen ve eski adı Kaystros ya da Astarpa olan "Küçük Menderes Nehri", İzmir'in Ödemiş İlçesi arkasında yükselen ve eski adı Tmolos olan Bozdağlar'dan doğarak 175 km yol kat eder, Selçuk ilçesinin Pamucak sahilinde denizle buluşur. Nehir taşıdığı alüvyal topraklarla Efes liman kentini denizden uzaklaştırmıştır.
Türkiye'de ilk betonarme köprünün yapıldığı nehirdir.

Ege Bölgesi'nin çatısı olan Bozdağlar'ın 2159 metrelik zirvesi ile 2070 metrelik Kumpınar Tepesi arasındaki Karakoyun Yaylası'ndan doğar. İlk adı Kadın Deresi'dir. Buradan sonra Kiraz ilçesine gelir. İlçeyi ikiye bölerek Kiraz Ovası'nı sular. Burada doğudan gelen Haliller Çayı ile birleşerek Beydağ Barajı'na gelir. Beydağ barajının çıkışında nehir batıya doğru kıvrılır. Bu sırada Tasavra Çayı ile birleşerek bereketli Küçük Menderes Ovası'nı sular. Bu ova dünyanın üç verimli ovasından biri kabul edilir. Nehir bu sırada güneyden ve kuzeyden birçok küçük kol ile birleşir. Bundan sonra nehrin büyük kollarından olan bademli çayı ile birleşir. Bu kol ile birleştikten sonra nehir ovada zikzaklar çizerek devam eder. Bu sırada sırası ile Aktaş, Manda Çayı ve Falaka Çayı ile birleşir. Eğridere ve Sarılar kollarının birleştiği Manda Çayı nehrin büyük kollarından biridir. Bundan sonra nehir iki kola ayrılır. Biri kuzeye, diğeri güneye devam eder. Güneye devam eden kola başka kaynak eklenmez. Kuzeydeki kola ise Ergenli, Uladı, Künk ve Tertek çayları eklenerek ovanın bayındır ve torbalı kısmı geçilir. Bundan sonra batıdan bir kol daha eklenir. Sonrasında ise iki büyük kol dar bir boğazda Belevi gölü ile bağlanır.Bundan sonra ise Küçük Menderes Nehri yüzyıllar önce doldurduğu deltaya girer. Efes antik kentini de geçerek büyük bir delta ovasından sonra denize dökülür. Suladığı bereketli ovadaki önemli yerleşim yerleri şunlardır: Selçuk, Ödemiş, Tire, Torbalı, Bayındır, Kiraz ve Beydağ.
Bazı yükseltiler:
Bozdağ 2159 metre, Kumpınartepe 2070 metre, Hacıkarlığı 1829 metre, Beydağ 1646 metre, Hacetdedetepe 1831 metre, Erentepe 1678 metre, Keldağ 1372 metre, Çaldağ 1590 metre, Çatmadağ 1450 metre ve Nif Dağı 1509 metredir.
Kısaca Küçük Menderes Nehri Ege Bölgesi'ndeki jeolojik hareketlerle oluşan Bozdağlar ve Aydın Dağları arasından doğar ve Ege Denizi'ne dökülür.

Küçük Menderes Nehri Akdeniz iklimindedir. Bu bölgede yazlar kurak ve sıcak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Yağışların çoğu yağmur şeklindedir. Kar genellikle 900 metre ve üstüne yağar. Yıllık yağış miktarı 600–700 mm'dir. Yazları yağmur çok az yağar. Yani kısaca Küçük Menderes Nehri tipik bir Akdeniz iklimine aittir.

Bu iklimin bitki örtüsü Akdeniz iklim bölgesinin bitki örtüsüdür. Ovada sebze ve meyve yetiştirilip tarım yapılır. Dağlarda ise Akdeniz ikliminin karakteristik bitki örtüsü olan maki bulunur. Kızılçam toplulukları da sıklıkla bulunur. Yüksek bölgelerde ise karaçam toplulukları bulunur. Dağ eteklerinde zeytin tarımı çok sık görülür.

Küçük Menderes Nehri'nin rejimi düzensizdir. Daha çok yağmur suları ile beslenir. Nehir kışın yağan kar ile birlikte ilkbaharda akışının doruğuna ulaşır. Nehrin debisi 150 m³/s'dir. Nehir çok çabuk kabarır, çok çabuk kurur. Özellikle yaz aylarında kuruma noktasına gelir. İlkbaharda ise deltasında birçok göl oluşur. Bunlardan ikisi Gebekirse ve Çatal gölleridir.

Kızılırmak, eskiden Halis (Grekçe: Ἅλυς Alys) veya Alis (Ermenice: Ալիս), Sivas'ın İmranlı ilçesindeki Kızıldağ eteklerinden doğan ve Samsun'un Bafra ilçesinde Karadeniz'e dökülen bir nehir. 1.355 km (841 mil) uzunluğu ile Türkiye'nin kendi sınırları içerisinde doğup kendi sınırları içinde denize dökülen en uzun akarsuyu olma özelliğini taşır. Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Çankırı, Çorum, Sinop ve Samsun illerinden geçen Kızılırmak, aralarında Delice Irmağı, Devrez ve Gökırmak gibi çok sayıda akarsu ve çayın sularını da toplayarak büyük bir kavis çizerek Bafra Burnu'ndan Karadeniz'e ulaşır.
Kızılırmak, Karadeniz'e döküldüğü alanın da içinde yer aldığı 56.000 hektarlık deltasıyla Türkiye'nin önemli sulak alanlarının başında gelmektedir. Irmak üzerinde kurulu 12 baraj ve hidroelektrik santrali ile ülke enerji üretiminde önemli bir yere sahiptir ve geçtiği illerdeki tarım arazilerinin sulama faaliyetlerinde ırmaktan yararlanılmaktadır.

Irmak, İç Anadolu'nun en doğusundaki Sivas ili İmranlı ilçesinde Kızıldağ'ın (3025 m) güney yamaçlarından yaklaşık 39,8° Kuzey 38,8° Doğu noktasından doğar, ilk önce batı ve güney batıya 38,7° Kuzey 34,8° Doğu ya kadar akar, daha sonra yay şeklinde biçimlenir. Hafik yakınlarında Koçdere'yi, Sivas'a yaklaşırken Akmescid Deresi ve Tecer Irmağı'nı alır. Sivas'ı geçtikten sonra Yıldız Irmağı bu ırmağa katılır. İlkin batıya, daha sonra kuzey doğudaki Tuz Gölü'nü geçerek kuzey batıya akar. Daha sonra kuzey ve kuzey doğuya yönelir. Burada Delice Irmağı ile 40°28′20.54″K 34°08′28.40″D noktasında, Kula köyü sınırlarında birleşir. Sonra zikzaglar çizerek kuzey batıya akar. 41.10° Doğu 34.42° Batı da Devrez Çayı ile birlikte akar. Kuzey doğuya doğru döner. Sonuçta Karadeniz'e 41.72° Kuzey 35.95° Doğu noktasında boşalır. Sırasıyla Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Aksaray, Çankırı, Çorum illerinden geçtikten ve Sinop-Samsun sınırının bir bölümünü oluşturduktan sonra çok sayıda dere ve çayın sularını toplayarak Bafra Burnu'ndan Karadeniz'e ulaşır.
Kızılırmak; kuzeydoğusundan Yeşilırmak havzası, doğudan Fırat havzası, güneydoğudan Seyhan, güneybatı ve güneyden Konya kapalı havzası, batıdan Sakarya Irmağı havzası, kuzeybatıdan Yenice Batı Karadeniz akarsuları havzaları ile komşudur. Türkiye toplam alanının 1/10'unu drene eder. Yukarı havzasında jipsli arazilerden geçen ırmağın suları acılaşır.
Havzada bazı alanlarda vadi genişleyerek ovaya dönüşür. Yukarı havzada; Hafik, Zara, Sivas ovaları, aşağı havzada; Kargı, Osmancık, Tosya ve en büyüğü Bafra Ovasıdır.

Yağmur ve kar sularıyla beslenen ırmağın rejimi düzensizdir. Temmuz ve şubat arasında düşük su düzeyinde akan ırmak, mart ayında hızla kabarmaya başlar ve nisan ayında en yüksek su düzeyine ulaşır. Ortalama debisi 184 m³/s olan ırmağın 20 yıllık gözlem süresince en az 18,4 m³/s'ye ve en çok 1.673 m³/s'ye ulaştığı saptanmıştır. Havzaya kış yağışları kar şeklinde düşer, erime gerçekleşmediğinden akarsuya katılmaz. Sıcaklık düşük olduğundan buharlaşma azdır. İlkbaharda yağış artar, dağlardaki karlar erir, debi artar. Yazın orta ve yukarı havzada yağış yetersizdir, buharlaşma şiddetlidir. Bu mevsimde debi minimum düzeye iner.
Kızılırmak'ın aşağı havzasında Türkiye'de Karadeniz iklimi, orta ve yukarı havzasında karasal iklim etkilidir. En fazla yağışı aşağı havza Bafra Ovası alır. Orta kesimlerde yağış azalır. Yukarı kesimlerde biraz artsa da Karadeniz kıyıları kadar değildir. Yukarı Kızılırmak Havzasında bazı birimlerin yıllık ortalama yağışları şöyledir. Zara:579 mm, Hafik:419 mm, Sivas:414 mm, Yıldızeli:325 mm, Gemerek:396 mm, Felahiye:429 mm. Bu bölümde yağış maksimumu mayıs, yağış minimumu ağustos ayında görülür.
Orta Kızılırmak Havzasında yazlar sıcak, kışlar soğuk karasal iklim etkindir. Avonos:328 mm, Mucur:409 mm, Kırşehir:378 mm, Kaman:455 mm, Keskin:392, Kırıkkale:355 mm. Delice Çayı havzası Orta Karadeniz bölümünde yer alır, yağış ortalaması 315 mm'dir. Yozgat:555 mm, Sorgun:419, Çiçekdağı:325 mm, Sungurlu:407 mm, Boğazkale:491 mm yağış yağış alır.
Aşağı Kızılırmak Havzasında yıllık ortalama yağış 696 mm ile 362 mm arasındadır. Çankırı:397 mm, Kızlırmak:362 mm, İskilip:661 mm, Laçin:432, Osmancık:416 mm, Hacıhamza:421 mm, Kargı:335 mm, Durağan:474, Vezirköprü:518 mm yağış alır. Devrez Çayı havzasında karasal iklim hakimdi, yağış miktarı 379–463 mm arasındadır. Gökırmak havzasında Karadeniz iklimi etkileri hissedilir, yağış miktarı artar. Yerleşim birimlerinde yağış miktarı 388–559 mm arasındadır. Bafra'nın yağış miktarı 755 mm'dir.

Irmak üzerine 12 baraj yapılmıştır. Bunlar Kayseri ilinde Sarıoğlan, Yemliha kasabasında kurulmuş olan Yamula Barajı, Ankara yakınlarındaki Kesikköprü, Hirfanlı ve Kapulukaya barajları ile ırmağın Bafra Ovası'na kurulmuş Altınkaya ve Derbent barajlarıdır. Irmak üzerine son olarak Obruk Barajı yapılarak 2007 yılı içerisinde su tutumuna başlanılmıştır.
İrili ufaklı birçok gölün bulunduğu Kızılırmak Deltası, Türkiye'nin Karadeniz kıyısında özelliğini büyük ölçüde koruyabilmiş en önemli sulak alanlarından biridir. 321 kuş türünün bulunduğu delta bitkiler bakımından da öneme sahiptir. Deltanın doğu tarafında Türkiye'nin nadir subasar ormanlarından Geleriç Ormanı bulunur.

Akaçlama alanı üzerinde yaşam verdiği ilçe ve merkez ilçe sayısı 11 ilde 45 tanedir. En çok sayıda kentin kurulmasına neden olduğu bölgesi Çorum il sınırları içerisinde kalan kısmı olup burada 10 adet kentin varlık bulmasını sağlamıştır. 45 adet kentin yalnızca 24 tanesi Sivas, Kırıkkale ve Çorum illerindedir.
Sıralama alan çığırında yer alan ilçe ve merkez ilçe belediyeleri (11 ilde 45 adet); sıralama çoktan aza doğru yapılmıştır:

Çorum ilinde 10 adet: Kargı, Osmancık, Dodurga, Laçin, Oğuzlar, Çorum, İskilip, Uğurludağ, Bayat, Sungurlu
Kırıkkale ilinde 7 adet: Sulakyurt, Bahşılı, Yahşihan, Kırıkkale, Keskin, Karakeçili, Çelebi
Sivas ilinde 7 adet: Gemerek, Şarkışla, Yıldızeli, Sivas, Hafik, Zara, İmranlı
Kayseri ilinde 5 adet: İncesu, Kayseri, Felahiye, Özvatan, Sarıoğlan,
Ankara ilinde 4 adet: Kalecik, Balâ, Şereflikoçhisar, Evren
Kırşehir ilinde 3 adet: Kaman, Kırşehir, Mucur
Nevşehir ilinde 3 adet: Gülşehir, Avanos, Ürgüp
Sinop ilinde 2 adet: Durağan, Saraydüzü,
Samsun ilinde 2 adet: Bafra, Vezirköprü
Çankırı ilinde 1 adet: Kızılırmak,
Aksaray ilinde 1 adet: Sarıyahşi
Bu kentlerin bazıları zaman içinde yapılan baraj göletleri nedeniyle Kızılırmak ile sınır olmuşlardır; Sarıyahşi, Bahşili gibi.

Aşağı Kızılırmak ıralaması üzerinde sayılan alanlarda: 
1- Güvercinlik Göleti 2- Cevizlik Göleti 3- Gamlık Deresi 4- Dereköy Göleti 5- İstavloz Çayı 6- Uluçay (Vezirköprü) 7- Narlı Göleti 8- Altınkaya Baraj Gölü 9- Eser Çayı 10- Ağacalan Çayı 11- Derbent Baraj Gölü 12- İlyaslı Çayı 13- Cemal Deresi 14- Kaynatma Deresi 15- Kızılırmak;
olmak üzere Haziran 2003 ila Eylül 2005 tarihleri arasında Prof. Dr. Nazmi Polat ve arkadaşları; Selma Uğurlu, Şevket Kandemir tarafından yapılan bilimsel çalışmalarda; 10 familyaya ait (Anguillidae, Atherinidae, Balitoridae, Cyprinidae, Gobiidae, Percidae, Poecilidae, Salmonidae, Siluridae, Syngnathidae) 22 tür ve 3 alt tür saptanmıştır.

Familya: Anguillidae
Anguilla anguilla (Linnaeus, 1758)
Familya: Atherinidae
Atherina boyeri (Risso, 1810)
Familya: Balitoridae
Oxynoemacheilus eregliensis (Banarescu&Nalbant 1978) Endemik tür
Barbatula kosswigi (Erk'akan ve Kuru, 1986)
Oxynoemacheilus banarescui (Delmastro, 1982)
Familya: Cyprinidae
Alburnoides bipunctatus (Bloch,1782)
Alburnus chalcoides (Güldenstädt, 1772)
Barbus tauricus (Kessler, 1877)
Capoeta sieboldii (Steindachner, 1864)
Carassius auratus auratus (Linnaeus, 1758)
Chondrostoma angorense (Elvira, 1987)
Cyprinus carpio (Linnaeus, 1758)
Squalius cephalus (Linnaeus, 1758)
Tinca tinca (Linnaeus, 1758)
Familya: Gobiidae
Neogobius fluviatilis (Pallas, 1814)
Neogobius melanostomus (Pallas, 1814)
Familya: Percidae
Perca fluviatilis (Linnaeus, 1758)
Sander lucioperca (Linnaeus, 1758)
Familya: Poecilidae
Gambusia holbrooki (Girard, 1859)
Familya: Salmonidae
Salmo trutta labrax (Pallas, 1814)
Oncorhynchus mykiss (Walbaum, 1792)
Familya: Siluridae
Silurus glanis (Linnaeus, 1758)
Familya: Syngnathidae
Syngnathus abaster (Risso, 1827)
Syngnathus acus (Linnaeus, 1758)

Adını suyunun renginden alan, antik çağda ise tuzlu akarsu anlamına gelen Halis adıyla anılan Kızılırmak, Anadolu'da kurulmuş uygarlıklara hep ev sahipliği yapmış. Bugün Kızılırmak Vadisi'nde tarihin her dönemine ilişkin izler bulmak olanaklı; kaya mezarları ve yerleşimleri, değişik uygarlıklara ilişkin kaleler, köprüler ve daha pek çok iz.
Hititler Marassantiya Irmağı adını vermişlerdi. Hititlerin ana toprakları olan Hatti'nin batı sınırlarını şekillendiriyordu. Klasik eski zamanlarda Ön Asya ve Asya'nın geri kalanı arasında bir sınır oluştururdu. 28 Mayıs MÖ 585 yılında Medler ile Lidyalılar arasında yapılan "Halis Nehri Muharebesi" (Kızılırmak Savaşı) burada olmuştur. Önceleri Lidyalılar ve Persler arasında bir sınırdı. Lidya Kralı Kroisos sınırı geçip Ahameniş İmparatoru II. Kiros saldırdı ve Thymbra Muharebesi'nde (MÖ 547) yenildi. Böylece İranlılar sınırlarını Ege Denizi'ne kadar genişletti.

Dünyanın en uzun nehirleri

Aşağı Kızılırmak Havzası Balık Faunası; Nazmi Polat Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Kurupelit/Samsun - Selma Uğurlu Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Adapazarı/Sakarya - Şevket Kandemir Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Fen Bilgisi Bölümü, Amasya, Ebul Faruk Önal - Osman Doğan, Bir Osmanlı Maden Müdürünün Kızılırmak Projesi, Yedikıta dergisi, İstanbul 2009 s.10-13

Kızılırmak Nehri Üzerindeki Barajlar5 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Limonlu Çayı (antik grek:Lamos, Latin: Lamus), Toroslardan kaynağını alan, Mersin ili sınırlarında bulunan çay. Karaaydin yöresinde Yüğlük Dağından kaynağını alır, Aksıfat Deresi ile birleşir Limonlu'da Akdenizi dökülür. Halk arasındaki adı Lamas Çayı'dır.
Akarsu 1500 km² büyüklüğündeki karstik alanın sularını toplar, uzunluğu 130 km'dir. Evdirek, Susma ve Akçay önemli kollarıdır. Kar erimelerinin yanında karstik kaynaklarda akarsuyu besler.
Akarsu üzerinde Roma dönemine ait üç su iletim sistemi tespit edilmiştir. Çay Limonlu beldesi yakınlarında antik Lamas kenti yanından geçer.
Çayda; Dere kayası, Siraz balığı, Karabalık, Çöpcü balığı ve Bıyıklı balık türlerinin yaşadığı tespit edilmiştir.
Limonlu Çayı üzerinde, Mersin Ili, Erdemli Ilçesi, Yeniyurt Köyü sınırlarında nehir tipi üretim yapacak olan Lamas III-IV HES kurulmuştur. 36 MW kurulu güce sahip santralde, yıllık 98,98 GWh elektrik üretilir.

Nehrin eski adı Lamos (Grekçe: Λάμος, Latince Lamus, Arapça: اللامس, al-Lāmis) idi. Nehir, batıda Dağlık Kilikya (Kilikia Tracheia) ile doğuda Düz Kilikya (Kilikia Pedias) arasındaki sınırı oluşturuyordu. Ağzında, daha önce çevre bölge Lamotis'un başkenti olan Lamos olan Antiochia Lamotis, şehri vardı. Daha önce Kleisura olarak bilinen imparatorluğun sınır bölgesinin bir parçası olan Seleukia'nın (Silifke) Bizans themasının doğu ucunu oluşturdu. Böylece nehir, imparatorluğun Arap Halifeliği ile olan sınırının bir bölümünü oluşturdu. 9. ve 10. yüzyıllar boyunca nehir, birkaç Arap-Bizans esir değişimi yapıldığı yer oldu. Bu değişimlerin ilki 797 veya 805'te Halife Harun Reşid ve Bizans İmparatoru I. Nikiforos döneminde meydana geldi. On iki gün içinde 3.700 Arap tutuklu serbest bırakıldı. Son tutuklu değişimi 946'da VII. Konstantinos ve Mutî yönetiminde gerçekleşti. 2.482 Müslüman erkek ve kadın serbest bırakıldı, 230'u esaret altında tutuldu. Daha sonra, burası Bizanslılara ait olduğu için başka yerlerde mübadele yapıldı.

Maden Deresi ya da Karasu deresi, Sakarya'nın Karadeniz kıyısında yer alan Kocaali ve Karasu ilçeleri arasında yer alır.
Bazen Kocaali bazen de Karasu topraklarında aktığı görülür. Kaynağını Çam Dağından alır, kuzeye doğru akışa geçer. Uzunluğu 30 km'dir. Tabiat Parkı yapılması için teklif edilmiştir.
Osmanlı Devletinin son zamanlarında bir Fransız firma tarafından maden (kurşun, boraks, çinko ve altın) çıkarımı yapılmış, firma madenleri terkederken galerileri patlatarak ayrılmıştır.
Maden Deresi yukarı çığırında yer alan kayaları fiziksel olarak parçlayarak çakıl taşları oluşturur. Bu çakıllar Kuyumcullu Köyü çevresindeki çakıl ocaklarından toplanarak inşaat malzemesi olarak kullanılır.
Aşağı çığırında kalker bloklarını derince aşındırarak orijinal bir kanyon vadi oluşturmuştur. Kanyonun kenarları oldukça dik ve yüksektir. Bu durum yazın aşırı sıcaklarında bile kanyon vadinin tabanının oldukça serin olmasına yol açar. Oluşan nehir, gür ağaçlık alan, serin hava insanları doğa ile başbaşa bırakır. Yakın ve uzak çevre için ideal bir piknik, dinlenme alanı oluşturur.
Maden deresi  Karadeniz ormanlarının nemcil türlerinden kayın, gürgen, kestane, meşe, çınar, kavak ormanları ve fındık bahçeleri ile çevrilidir.
Maden deresi çevresi doğa yürüyüşü ve doğa  fotoğrafçılığı acısından da önemlidir.

Günümüzde Maden Deresi olarak bilinen derenin adı eskiden Karasu Deresi olup bütün haritalarda, tapularda ve arşiv vesikalarında Karasu Deresi şeklinde geçmektedir. Derenin yukarı bölümüne 20 Mayıs 1900 yılında "Karasu Madenleri Osmanlı Anonim Şirketi" adında bir maden şirketi kurulmuştur. 20. yüzyıldan itibaren bölge halkı tarafından Maden Deresi olarak adlandırılmıştır.

Manavgat, antik adıyla Melas (Grekçe: Μέλας Mélas), Toroslar'da doğarak Antalya'da Akdeniz'e dökülen nehir. Uzunluğu 93 km'dir. Batı Toros sıradağları arasından doğan kolların birleşmesiyle oluşur. Güney batıya yönelerek dar ve dik yamaçlı kanyonlar arasından geçer, ünlü Manavgat Şelalesi'ni meydana getirir ve Manavgat ilçe merkezinin doğusunda alüvyal bir kıyı ovasından denize dökülür.
Türkiye'nin akım rejimi en düzenli nehridir. Üzerinde iki tane baraj inşa edilmiş olup (Oymapınar Barajı ve Manavgat Barajı), enerji üretimine büyük katkılar sağlamaktadır. Halen de yapımına devam edilmekte olan iki baraja sahiptir. Dünyanın en büyük yeraltı nehirlerinden Dumanlı 1 ve Dumanlı 2 Manavgat Irmağını beslemektedir.

Manavgat yakınlarında Antalya körfezine dökülen 93 km. boyunda bir çay olduğu halde, sularının pek bolluğu ve gür akışı ile ilgili olarak buna Manavgat Irmağı denir. Batı Toroslar'da, doruğu 2. 120 m yükseklik gösteren Şeytan Dağı'nın yamaçlarından doğan kaynakların birleşmesiyle ortaya çıkan aktıktan sonra Akdeniz'e ulaşan bir sudur. Önceleri adı Şahap Deresi olan Manavgat Çayı yukarı kesiminde Kuzeybatı - Güneydoğu yönlüdür, sonra bir dirsekle Güneybatıya döner. Torosları dar ve derin boğazlardan akarak geçer. Bilimsel adı kanyon olan bu boğazlara, Toros insanı Kapız adını verir. Yeryüzündeki su toplama alanı hiç de geniş görünmeyen bu akarsuyun yeraltı beslenmeleri bakımından gerçek bir ırmak değerinde bulunduğu ve böylece yerüstü, yeraltı beslenmeleri bakımından yağış alanının birkaç bin km² yi bulduğu bu akarsuyun, özel bir durumu vardır. Dereler halindeki kolları önemli yer tutmayan Manavgat Irmağı, kalın kalker tabakalarından bir yapı gösteren bir bölgede dibe inen suların gür kaynaklar halinde yer yer yüze çıkarak beslendiği, akım durumu ve seviye oynamaları bakımından düzenli büyük bir akarsudur. Yazları kurak ve sıcak geçen Akdeniz ikliminin bir akarsuyu olarak Temmuzdan Ekim sonuna kadar yatağından ortalama saniyede 30–65 m³ su geçirir. Normal kabarmalar halinde de yatağından saniyede 150–200 m³ su geçer. Karışık bir yapı gösteren ve kalkerlerin çok yer tuttuğu, yeraltı akarsularının yaygın olduğu bir bölgedeki Manavgat ırmağı üzerinde 20 yıldan beri incelemeleri yapılan Oymapınar baraj sahası bu bakımdan birçok araştırıcıları derinden uğraştırmıştır. 1964-2014 yılları arasında 245 m kotunda yapılan ölçümlerde ortalama debi 52 m³/sn tespit edilmiştir.
Oymapınar yakınlarında engebe azalır, buradaki vadiyi Oymapınar Baraj Gölü kaplamıştır. 1984 yılında hizmete giren baraj, oluşturduğu gölle Türkiye' nin en güzel karstik kaynakları olan Dumanlı pınarlarını sular altında bırakmıştır. Oymapınar Baraj Gölü 500 hektar genişliğindedir. Manavgat Çayı üzerinde daha da aşağıda da Manavgat barajı ve hidroelektrik santrali yapılmıştır. 1987'de hizmete giren bu baraj ardında 8.60 km³ genişliğinde yapay bir göl oluşmuştur. Barajın su toplama hacmi ise 89 milyon m³ tür.
Manavgat Irmağı'nın başlangıç yeri, Beyşehir Gölü'nün 30 km güneyindeki Akdağ (2400m)dır. Ancak bu başlangıç kesiminde suların çoğunca dibe sızdığı bir dere görünüşündedir. Buradan 10–15 km güneyden itibaren her biri 5-10 değirmeni döndürecek kadar gür karstik akarsular bu suya katılmaya başlar, burada bir çay görünüşü ile akan su, birbiri ardınca uzanan dar ve derin sarp yamaçlı vadilerden geçer. Ancak, çok sayıdaki bu gür kaynakların suları ile kabaran Manavgat Çayı, yolu boyunca kalker arazide sızmalara uğrayarak önemli bir miktar su kaybeder, burada suları yazın azalır, hatta Akseki ile Aydınkent arasına düşen kesiminde Süzekkaya denilen yerde su dibe batar. Tekrar yüze çıkan su kısa bir mesafeden sonra gür kaynaklarla beslenir. Bu kaynakların Kembos Ovası'ndan dibe sızmış suların buradan çıktığı sanılmaktadır. Birkaç yüz metre aşağıda, 20 m kadar yüksekliği olan bir şelaleden düşer, bu arada güçlü dere ve kaynaklar da alır, dar vadilerden geçer, daha aşağıda yine heybetli çağlayanlar yapar. Nadir bulunan manzaralar arasında olan bu düşüş yerinde birer havuza andıran oyuklar belirmiştir. Buralardan aşağılara doğru kilometrelerce uzunlukta, pek derin, yer yer son derece daralmış, sarp kayalar arasında köpüklenerek ve çağlayanlar yaparak akar. Buralardan sonra Manavgat Çayı tam bir ırmak görünüşü almış bulunur. Aşağı kesiminin başlangıcındaki Oymapınar köyünden aşağıda, Manavgat kasabasının kuzeyinde, ünlü Manavgat çağlayanlarından düşerek, bol suları ile denize ulaşır. Irmak burada sakin akar, motor büyüklüğündeki su taşıtları kıyıdan 7 km içerideki Manavgat kasabasına kadar işler.
Antikçağda adı Melas olan Manavgat Irmağı, antik Side kentinin su gereksinimini karşılıyordu. Günümüzde ise ırmaktan sulamada da faydanılır.

Melet Irmağı, Ordu şehir merkezinin doğusundan Karadeniz'e dökülen ırmak. Sivas ili, Koyulhisar ilçesi, Ortakent köyü sınırlarından doğar. Koyulhisar'dan sonra Mesudiye, Kabadüz, Ulubey ve Ordu merkezden geçerek Karadeniz'e ulaşır. 160 km uzunluğu ile Ordu'nun en büyük ve en uzun nehridir.
Melet Irmağı, Doğu Karadeniz ile Orta Karadeniz Bölümlerinin sınırını oluşturur. Karadeniz'e ulaştığı noktada üzerine Ordu merkezinin yerleştiği küçük deltayı oluşturur. Deltanın D-B genişliği 56 km, K-G uzunluğu 74 km kadardır. Doğu Karadeniz akarsular, denize bakan yamaçlardan doğar, kısa bir mesafe sonra denize dökülür. Melet Çayı bunun tersine sahil dağlarının arkasından doğar.
Üzerinde 122 m yüksekliğe sahip Topçam Barajı kurulmuştur.
Irmağın Karadeniz'e döküldüğü bölge ıslah edilerek Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından turizm alanı haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Meriç (Bulgarca: Марица, Maritsa, Yunanca: Εβρος, Evros) Yunanistan ile Türkiye sınırının bir kısmını oluşturan, Bulgaristan'da doğarak Türkiye'ye giren ve Edirne üzerinde Ege Denizi'ne dökülen ırmaktır.

Balkanlar'ın en büyük nehirlerinden biri olan Meriç, Rila Dağı'nın kuzey eteği yakınlarından çıkar. Bulgaristan'da Filibe ovasını, Türkiye'de Edirne şehrini, Batı Trakya'yı suladıktan sonra, Ege Denizi'ne dökülür. Meriç, 480 km uzunluğundadır. Başlıca kolları Ergene, Arda ve Tunca'dır. Meriç nehri Türkiye'nin 10. büyük nehridir.
Meriç'in 172/211 kilometresi Türkiye'dedir.
Nehir, Türkiye sınırları içinde ilk olarak Edirne kuzeyinde Arda Nehri ile karışır. Bundan sonra Edirne güneyinde Tunca Nehri, Meriç ile birleşir. Uzun bir süre Türk-Yunan sınırını çizerek akan Meriç Nehri'ne İpsala'laya (30) otuz km kala Adasarhanlı köyünde  Ergene Nehri karışır.
Meriç Nehri, İpsala güneyinde başlıca iki kola ayrılır. Birinci kol Türkiye sınırını terk ederek Yunanistan'a geçer ve Saros Körfezi'ne dökülür. Diğer kol ise bataklıklar oluşturarak Gala gölü gibi göllenmeler yaparak Türkiye topraklarından Enez yakınlarında Saros Körfezi'ne (Ege Denizi) dökülür.
Kavak Adası, Meriç Nehri üzerinde yer alır. 

Meriç, 1371 yılında yapılan Çirmen Savaşı'nın da geçtiği yerdir. Osmanlı İmparatorluğu ile Sırp Devleti arasında yapılan bu savaş, Türk zaferi ile sonuçlanmıştır.

Mezitli Deresi Toros Dağları'ndan doğup, Mersin, Mezitli şehir merkezinden Akdeniz'e dökülen akarsu. Antik adı Liparis Çayıdır.
Yağış toplama alanı 166 km²'dir. Debi minimum 106 m³/s, maksimum 210 m³/s olarak tespit edilmiştir. Dere Kuzucabelen, Demirışık, Akarca, Değirmençayı, Karahacılı, Uzunkaş, Bozan mahallelerinden geçer, Mezitli ilçe merkezinin ortasından geçerek  Akdeniz'e dökülür. Akdeniz yağış rejimine bağlı olarak kışın artan suları, yazın iyice azalmaktadır.
Ormanların tahrip edildiği, eğimin fazla olduğu, ani kış yağışları görülen alanda sık sık sel ve taşkınlar görülmektedir.
Mezitli'nin suları yoğun olarak sulamada kullanılmaktadır. Buladanlıdere, Kapuzkaldıran, Karanlıkdere, Soğuksu, Kemer Deresi Mezitli Deresi'nin kollarını oluşturur. Akarsunun kolları üzerinde sulama amaçlı göletler yapılmıştır.
Üzerinden O-51'de bulunan Mezitli Viyadüğü geçmektedir.

Mudurnu Çayı, Sakarya ili içinde yer almaktadır, Akyazı ilçesine yakın bir konumdadır. Coğrafi konum olarak ise; enlem: 40.868 ve boylam: 30.572 koordinatlarındadır. Mudurnu Çayı Söğütlü yerleşim bölgesine 9,27 km. uzaklıktadır. Uzunluğu 65 kilometredir. Dokurcun yakınlarında il topraklarına girer, Hendek ilçesinin kuzeybatısında Sakarya Nehri'ne karışır. Akyazı ilçesinin Taşburun köyü civarında taşkınlar yapan ve bataklıklar oluşturan çay, yapılan ıslah çalışmalarıyla zararsız hale getirilmiştir.
Mudurnu yöresinde en altta Orta-Üst Jura yaşlı volkanoklastik kumtaşı, tüf, aglomera ve şeyillerden oluşma Mudurnu Formasyonu vardır. Bugünkü çentik topoğrafya ile 600 metrelik üst kesimi görülebilmektedir. Gerçek kalınlığı ve altında hangi birimin bulunduğu görülememektedir.
Taşkesti ve civarı Kuzey Anadolu Fay Zonu içerisinde yer almaktadır. Pliyosen sonu ile günümüz arası dönemde bölgeye KAF'ın yerleşmesi yerleşmesi sonucunda 2 km genişlikte bir fay zonu gelişmiştir. Fay zonu güneyde Arpaseki, ortada Top çamlığı Sırtı ve Hisar Tepe ve kuzeyde Karacasu ile Kaplıca ve Ilıca arasında yer almaktadır. Fay zonunun kuzey ve güney sınırları düşey faylarla sınırlanmıştır. Bu zonun içerisinde Mudurnu Vadisi oluşmuş ve içerisinden Mudurnu çayı akmaktadır. Mudurnu güneybatısında, Göynük güneyinde arada bitümlü çökellerden oluşma 300 m kalınlıkta Kabalar Formasyonu görülür.

http://eski.jmo.org.tr/resimler/ekler/7c0531e13f40b91_ek.pdf?dergi=TURKIYEJEOLOJIBUL
http://www.haritatr.com/harita/Mudurnu-Cayi/4257923 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20150528123834/http://www.csb.gov.tr/db/ced/editordosya/sakarya_icdr2011.pdf
http://www.academia.edu/

Murat Nehri (Murat Suyu veya Murat Çayı), eskiden Arsanias (Grekçe: Ἀρσανίας Arsanías, Ermenice: Արածանի Aratsani), Doğu Anadolu Bölgesi'nde Fırat Nehri'nin iki kolundan biridir. Uzunluğu 722 km'dir.
Van Gölü'nün kuzeyinde, Ağrı'nın ilçesi Diyadin'den kaynak olarak başlayıp Aladağ'dan ve Muratbaşı Dağı'ndan çıkan kolların birleşmesiyle oluşur. Diyadin ovası'ndan geçip Ağrı yakınlarında Eleşkirt yöresinden gelen kolları aldıktan sonra güneybatıya doğru akarak Malazgirt Ovası'na gelir. Bingöl Dağları'ndan inen Hınıs Suyu'nu aldıktan sonra sert dirsekler çizerek Muş Ovası'na kuzeyden girer ve burada Nemrut Dağı'ndan gelen Karasu'yu alır. Batıya doğru akarak dar boğazlardan ve Palu önünden geçer. Soldan Elazığ Uluova'dan gelen Harinket Suyu'nu ve sağdan da Tunceli'nin Munzur-Peri Suyu'nu (en önemli kol) alarak Keban yakasında Fırat'ın öteki kolu Karasu Nehri ile birleşir. Keban Barajı, Murat Nehri'nin aşağı kesimini büyük bir göl haline getirmiştir. Nehir üzerinde Beyhan Barajı, Aşağı Kaleköy Barajı ve Yukarı Kaleköy Barajı yer alır.

Nehirden ilk kez Yeni Asur İmparatorluğu kayıtlarında "Arșania" şeklinde bahsedilir. Bu isim Antik Yunan ve Roma dönemlerinde "Arsanias" şeklinde ifade edilmiştir. Daha sonra ise yine aynı doğrultuda Ermenilerce "Aratsani (Արածանի)" olarak adlandırılmıştır. "Aratsani" kelimesi, "beyaz, parlak" anlamlarına gelmektedir.

Tarihi Murat Köprüsü-1871

Nilüfer Çayı, Marmara Bölgesi içinde yer alan önemli akarsularından biridir. Kaynağını Uludağ'ın (antik adı Mysia Olympos'u) yakınlarından alan Nilüfer Çayı, Bursa şehrinin yanından akarak 203 kilometre boyunca kuzeybatı yönünde ilerler.
103 km uzunluğundaki Nilüfer çayı, Uludağ'ın güney yamaçlarında 850 metre yükseklikteki 2 mağaradan çıkar. Başlangıç bölümünde adı Aras Suyu'dur. Bu su batı doğrultusunda akarken çeşitli kollarla birleşerek "Nilüfer" adını alır.
Osmangazi ilçesine bağlı Doğancı mahallesi yakınlarında 1975-1983 yılları arasında çay üzerine kurulan Doğancı-1 Barajı, Bursa kent içme suyunun önemli bir bölümünü depolar. Ayrıca kentin içme suyu gereksinimini karşılamak üzere, daha yüksekte Karaıslah dolaylarında 1995-200 yılları arasında  Nilüfer Barajı (diğer adı; Doğancı-2 Barajı) inşa edilmiştir.
Antik çağ kaynaklarında bu derenin adı geçmez. Homeros (Iliada, II.857) ve Strabon'un (Geographika, XII.3.22) yazdıkları cümlelerde geçen, yeri bilinmeyen Alybe kenti ve Halizonlar üzerinden akıl yürütme yapılarak Odryses'in Myrleia (Mudanya) yakınından geçtiği sonucuna varılmıştır ama böyle bir sonuç çıkmaz. Elmar Schwertheim ve Thomas Corsten gibi büyük hocalarımız da bu yanlışı sürdürürler. (Schwertheim, Yaşlı Plinius'un Rhyndakos irmağı ile yan yana saydığı Horisius nehrini Bursa'nın güneyine, Olympos dağı bölgesine konumlandırır (Inschriften von Hadrianoi, S. 138-9). Halbuki böyle bir sonuç çıkmaz. Thomas Corsten ise 9. asırda yaşamış Aziz Niketas'ın hayat hikâyesinden (Vita) yola çıkarak Triglia'nın (Tirilye) güneyinden geçen nehrin Odryses olması gerektiği sonucuna varmıştır ("Caesarea Germanice”, Epighraphica Anatolica 15 (1990), s. 22) ki böyle olması şart değildir. Klaus Belke, Tabula Imperii Byzantini Band 13 ve F. W. Hasluck Nilüfer Çayı ile Odryses'in özdeş olmadığını düşünür (Belke, Klaus, “Flüsse und Seen im nordwestlichen Kleinasien in römischer und byzantinischer Zeit. Geographie, Wirtschaft und Verkehrsverbindunge“, İçinde Çağlar Boyunca Nehirler, Denizler ve Göller Prehistorya’dan Bizans Dönemi’ne, (ed.) O. Dumankaya, Doruk yayıncılık, 2021, s. 390--- TIB 13, s. 859--- Hasluck, F. W., Cyzicus Being Some Account of the History and Antiquities of That City and the District Adjacent to it With the Towns of Apollonia ad Rhyndacum, Miletupolis, Hadrianutherae, Priapus, Zeleia etc,. Cambridge University Press, 1910, s. 47).
Bursa Ovası ve çevresinin derelerini ve Çayırköy Ovası'ndan Ayvalı Dere'yi alan Nilüfer, daha sonra Susurluk Çayı ile birleşerek Karacabey Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne dökülür.
Bursa'daki Soğukpınar, Kaplıkaya, Değirmendere ve Madendere ile Uludağ'ın kuzeyinden doğan Gökdere, Kırkpınar ve Balıklı derelerinin tümü Nilüfer'e karışarak Marmara Denizi'ne dökülür. 1930'lu yıllarda, Bursa ovasına açılan Almankanalı, Cenupkanalı ve Anakanal gibi kanallar da Nilüfer'e bağlıdır. 1671 tarihli bir kadı sicilinden anlaşıldığı üzere, o dönemlerde Nilüfer Deresi ile çam ağaçları taşınmıştır. "Velhasıl, Bursa sudan ibarettir" diyen Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde de bu suyun asla geçit vermediği yazar.

Son yıllarda sanayi tarafından kirletilen çayın kurumasına karşı eylemler yapılmıştır.

Porsuk Çayı (antik adı Bokludere), Ege ve İç Anadolu Bölgelerinde bir akarsudur.
Aksu Dağı'nın kuzey yamacından inen Bayatçık Deresi ile Kütahya - Uşak sınırındaki Murat Dağı'nın kuzey yamacından inen Kızıltaş Suyu'nun birleşmesiyle doğan Porsuk Çayı, 448 kilometre uzunluğu ile Sakarya nehrinin en uzun koludur.
Kütahya Ovası'ndan geçip Eskişehir kentinin güneybatısında yer alan ve 1948'de ve 1971'de iki aşamalı olarak hizmete giren Porsuk Barajı arkasında toplandıktan sonra, Eskişehir Ovası'ndan ve Eskişehir kentinden geçer; Yassıhüyük karşısında Polatlı'nın Kıranharmanı köyünde Sakarya nehrine ulaşır.

Uzun yıllar evsel ve endüstriyel atıkların döküldüğü bir yer olan Porsuk Çayı, Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen döneminde temizlenmeye başlamış ve uzun yıllarca süren çalışmalar sonucu 2000'li yıllarda temiz bir hale getirilerek şehre kazandırılmıştır. 2020 ve 2025 yıllarında çayda suyun kademeli olarak kesimi ile dip temizliği çalışmaları yapılmış ve dipten biriken çöküntü çamurun arındırılması amaçlanmıştır.
Başlıca kolları: Kokar Çayı, Murat Çayı, Çat Dere, Porsuk Dere, Değirmen Dere, Felent Çayı, Kuduzlu Dere, Kınık Dere, Kargın Dere, Musaözü Deresi ve Uludere güney kollarını oluşturur. Sarısu Çayı, Sarısungur Deresi, Mihalıççık Deresi, Muttalıp Deresi ve Pürtek Deresi doğu ve kuzeyden Porsuk'a katılırlar.
Porsuk çayının debisi, 15 m3/sn'yi geçmemektedir.

Pontus Rumcası veya Karadeniz Rumcası (Yunanca: Ρωμαιίκα Romeika ya da Ποντιακά Pontiaka), Rum Kırımı ve 1923 Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesine değin Kandıra ile Batum arasında yaşayan Rumlar tarafından konuşulmuş, günümüzde Anadolu'da Trabzon'a (özellikle Çaykara ve Dernekpazarı) ve Rize'nin İkizdere ilçesine bağlı bazı köylerin yanı sıra, Yunanistan'a gönderilen Ortodoks Hristiyan mübâdillerin yaşadığı kentlerde konuşulmaya devam edilen Rumcanın bir lehçesidir. Pontus Rumcası, Pontiaka ve Karadeniz Rumcası adlarıyla da bilinmektedir. Osmanlı dönemi ve sonrasında Karadenizli Rumların göç ettiği Gürcistan, Kırım ve Stalin döneminde sürüldükleri Rusya ile Kazakistan'da Hristiyan Pontuslular tarafından hâlen konuşulmaktadır.
Pontus Rumcası, 778.000 kişi tarafından konuşulan Hint-Avrupa dil ailesine bağlı ölme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir dildir. Bununla birlikte 200.000-300.000 kişinin ana dilidir. Çoğunluk itibarıyla Kuzey Yunanistan'da konuşulmakla birlikte Türkiye, Rusya ve Ermenistan'da Pontuslu Rum kökenliler tarafından konuşulmaktadır. 1923'te Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesinde Ortodoks Hristiyan Rumların anavatanlarından ayrılmasıyla, bu dil Yunanistan'a gelmiştir. Ancak bu dil, Trabzon'un doğusunda hâlen konuşulmaktadır. Pontus Rumcası, Modern Yunanca ile aynı dilin lehçesi kabul edilir. Ancak her birinin konuşmacısının birbirini tam olarak anlayamadığı belirtilmektedir. Pontus Rumcası, Yunan alfabesi ile yazılırken Türkiye'de Latin alfabesi, Ukrayna'da Kiril alfabesi daha sık kullanılmaktadır.
Pontus Rumcası ile yakından ilgili olan diğer Yunanca lehçeleri Ukrayna'nın Mariupol kentinde (önceden Kırım'da) (bkz:Rumeyce), Gürcistan'da ve eski Rus Kafkasyası'nda Kars Oblastı'nda konuşulmaktadır. Bu lehçelerin Pontus Rumcası sayılıp sayılamayacağı dilbilimsel yöntemlere göre değişir. Bu dilin konuşmacıları Doğu Pontuslular veya Kafkas Rumları olarak da adlandırılır.

Pontus Rumcasını konuşan kişiler, konuştukları dile Romeika (Ρωμαίκα) adını vermişlerdir. Ama Romeika (Ρωμαίκα) terimini sadece Pontus Rumcası için değil daha genel anlamda Modern Yunancayı da kapsayacak bir anlamda kullandılar. Pontus terimi ilk olarak bilimsel bir tanımladır. Ama daha sonra Yunanistan'da yaşayan Pontuslular için bu terim bir kimlik işareti olarak kabul edilmiştir.
Benzer şekilde, Türkçede genel olarak Türkiye'de yaşayan bütün etnik Yunanları ifade eden Rum kelimesinden türetilen Rumca (ˈɾumd͡ʒa) kelimesi Modern Yunancaya yakın olan İstanbul ve Gökçeada (İmbros) lehçeleri gibi Pontus Rumcası için de kullanılmaktadır.
Günümüzde Türkiye'de yaşayan Pontus Rumcasını konuşanlar, konuştukları dile Rumca, Romeika ya da Rumcika derler.

Pontus Rumcası, Hint-Avrupa dil ailesinin Helenik diller kolunun Attika-İon grubuna bağlı olarak sınıflandırılır. Pontus Rumcası, köken olarak Koini ve Bizans Yunancasından İon Yunancasına dayanır ve Türkçe, Rusça, Gürcüce ve Ermeniceden etkilenmiştir. Pontus Rumcasının Doğu Karadeniz'deki değişkesi Antik Yunancaya en yakın yaşayan (konuşulmaya devam eden) dildir.

Pontus Rumcası, çoğu Modern Yunanca lehçeleri gibi Helenistik ve Roma dönemlerinde MÖ 4. yüzyıl ve MS 4. yüzyıl arasında konuşulan Koini Yunancası'ndan türemiştir. MS 11. yüzyılda Selçuklu Devleti'nin Küçük Asya'yı ele geçirmesinden sonra Pontus bölgesi Bizans İmparatorluğu'ndan ayrı kaldı. Pontusluların ana karadaki Yunanlardan ayrı kalması sonucu Pontus Rumcası, belirgin bir şekilde farklı olarak gelişti. Bununla birlikte Pontus Rumcası, yakın bölgelerde konuşulan Türkçe, Farsça ve Kafkas dillerinden etkilenmiştir.
1923 yılına değin Kandıra ile Batum arasında konuşulan Pontus Rumcası konuşulmaktaydı. Ancak 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonrası bu dili konuşan kişilerin çoğu Yunanistan'ın kuzey bölgelerine göç etmiştir. Daha sonra Yunanistan'a göç eden bu kişilerin birçoğu II. Dünya Savaşı ve Yunan İç Savaşı sebebiyle ABD'ye göç etmiştir. Türkiye'de ise 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi'nden sonra Trabzon'un doğusundaki bazı yerleşimlerde yaşayanlarca konuşulmaktadır.

İyon ağzının devamı olmasına karşın Türkçe, Farsçadan yoğun biçimde etkilenen Pontus Rumcasını dilbilimci Manolis Triantafyllides 2 gruba ayırmıştır:

Batı grubu (Oinountiak ya da Niotika): Ünye ve civarı
Doğu grubu:
Sahil Bölgesi(Trapezountiak): Trabzon ağzı
İç bölgeler (Haldiot): Gümüşhane ve civarı
Bunların arasından en çok Haldiot konuşuluyordu. Sesbilimde, bazı Pontus değişkelerinin Türkçedeki gibi büyük ünlü uyumu bulundurduğu rapor edilmiştir (Mirambel, 1965).
İlk olarak dilbilimci Michael Deffner 1877 yılında Karadeniz Rumcasının Of, Uzungöl (Şerah) ve Trabzon merkez lehçeleri birbirleri, Antik Yunanca ve Modern Yunanca ile karşılaştırınca arkaik ögeler taşıyan Pontus Rumcası'nın Orta Çağ Rumcası olduğunu bildirmiştir.
Türkiye'nin dışında iki grup daha bulunmaktadır:

Kuzey grubu: İlk başlarda Kırım'da konuşulmaktaydı, ancak şimdi Rumeylerin çoğunun yaşadığı Mariupol'de konuşulmaktadır. Dilbilimciler Rumeycenin Pontus Rumcasının bir alt kolu olup olmadığı konusunda tam bir sonuca ulaşamamışlardır. Bu yüzden Rumeyce bir alt kol olarak kabul edilebilir. Bu dili Rumeyler konuşur. Yaklaşık yarım düzine lehçesi vardır. Ayrıca bu bölgede Helenik kökenli olup ana dili Kırım Tatarcası olan Urumlar da vardır.
Sovyet Rumeycesi: Sovyetler Birliği'nin Pontus Rumları için Pontus Rumcasınının Sovyetleştirilmesi sonucu oluşmuştur. Bolşevikler, Demotiki Yunancasını Yunancanın kapitalist bir değişkesi olarak gördüklerinden dolayı Demotiki Yunancasına karşı Pontus Rumcasının Sovyetleştirilmiş değişkesini oluşturdular. Bu, Sovyetler Birliği'nde Yunanca konuşan grubun çoğunluğunu kapsayacak yeni bir Pontuslu alt grup oluşturmak için de kullanıldı.

17. yüzyılda Müslümanlaşmış bazı Pontuslular Türkiye'de kaldı ve Pontus Rumcası, onlar tarafından kısmen korundu. Konuştukları lehçeye, dilbilimciler Trapezountiak alt grubunun bir kolu olarak sınıflandırıp Oftalik adını verirken, bu lehçenin konuşmacıları, konuştukları dile Rumeyka diyorlar. En 5,000 kişinin bu dili konuşmakta olduğu bilinmektedir. Ancak konuşmacıların sayısının daha yüksek olduğunu gösteren tahminler de bulunmaktadır. Oftalik/Rumeyka dilini konuşanlar, Trabzon ilinin doğu ilçesinde yoğunlaşmıştır: Çaykara (Kadahor), Dernekpazarı (Kondu), Sürmene (Sourmena) ve Köprübaşı (Göneşera). Daha az yaygın olmasına rağmen Of ilçesinin uzak köylerinde de Pontus Rumcası konuşulmaktadır. Ayrıca Rize iline bağlı İkizdere'nin (Dipotamos) batısında da konuşulmaktadır. Eskiden bu lehçe daha doğuda olan Pazar'a (Atina) kadar daha geniş bir alanda konuşulmaktaydı.
Oftalika, Grekçede var olan ancak Modern Yunancanın değişkelerinde kaybedilen mastarı korumuştur. Bu nedenle arkaik olarak nitelendirilip Grekçeye en yakın dil olarak kabul edilmiştir.
Ayrıca, Yunanistan'daki Nea Trapezunta, Pieria (Orta Makedonya) bölgesinde Trabzon'dan göç eden (özellikle Dernekpazarı (Kondu)) Hristiyanların soyundan gelenler tarafından da bu lehçe çok benzer bir şekilde konuşulmaktadır.

Gümüşhane ilinin Merkez ilçesinin doğusundaki Kale Bucağı'nın (Kovans Nahiyesi) çoğu köyünde ve bucağın yakın çevresindeki bazı köylerde bilinen bir lehçedir. Karadeniz Rumcası sözcüklerin Türkçe ek sistemiyle birlikte kullanılmasıyla oluşmuştur. Lehçeyi, çevre il ve ilçelere giden Gümüşhaneli kalaycı esnafının kendi aralarında şifreli bir şekilde anlaşmak için oluşturdukları belirtilmektedir, bu yüzden lehçeye kalaycı dili de denir. Dili/lehçeyi daha çok köylerin yaşlı erkekleri bilmekle birlikte genç nesiller arasında da bilinmektedir.

Her ne kadar Pontus Rumcası Karadeniz'in güney kıyılarında konuşulmuş olsa da 18. ve 19. yüzyıllarda sayısı azımsanmayacak kadar çok insan Rus İmparatorluğu'nun elinde bulunan Karadeniz'in kuzey kıyılarına göç etti. Pontus Rumcası, hala Ukrayna'nın çoğunlukla Mariupol bölgesinde, ayrıca Odessa ve Donetsk bölgesinde, Rusya'da (Stavropol civarı) ve Gürcistan'da konuşulmaktadır.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Anadolu'da kalan konuşucuların çoğu Lozan Antlaşması'na bağlı olarak Yunanistan'a (özellikle Kuzey Yunanistan) yerleştirildi. İkinci göç dalgası ise 90'lı yılların başında Eski Sovyet ülkelerinden geldi.
Yunanistan'da Pontus Rumcası, diğer Yunan lehçelerinin karışımı nedeniyle bir iletişim aracı olarak değil, sembolik olarak kullanılıyor.

Yunanistan: 400,000 (2001) (Çoğunlukla Makedonya'da (Doğu, Batı ve Orta Makedonya) ve Attika'da
Türkiye: konuşan kişi sayısı belli olmamakla birlikte 1965 Türkiye nüfus sayımında 4.535 kişi ana dil olarak bu dili konuştuklarını bildirmişti.
Çaykara: (23 köy)
Of: (bazı köyler)
Tonya: (15 köy)
Köprübaşı: (5 köy)
Dernekpazarı: (10 köy)
Bulancak (Giresun): (3 köy)
Maçka: Of ve Sürmene'den 1929 sel baskını ardından Maçka'ya yerleştirilen göçmenlerin yanı sıra 1923 öncesi Türk - Rum karışık yaşayan Maçka'nın birçok yerli köylerinde konuşulmaktadır.
Beşikdüzü: (1 köy)
Yağlıdere, Dumanlı, Düğünyazı: 1800 öncesi Türkçe-1800 sonrası kilise ve Yunan eğitmenler etkisi ile Rumca'nın hâkim dil olduğu Santa (Dumanlı) ve Kurum Vadisi Köylerinde, Müslümanlardan Rum okullarına gidenler dışında halk Rumca bilmiyordu. Mübadelede Rum ya da Ortodoks Hristiyan yerleşimciler Yunanistan'a ve Mübadele öncesi bir kısmı da Gürcistan ve Rusya'ya göç ettiğinden Bölge köyleri yüzde seksen oranında boşalmıştır. Günümüzde bu köylerin tamamına yakınında, mübadele sonrası başka bölgelerden gelen Türkler iskan edilmiştir. Santa ve Yağlıdere-Kurum (Gorom, Kromni) bölgelerinde ve Torul bölgesinde, Rumlarla birlikte yaşayan ve Rumca konuşup anlayabilen birkaç yaşlı Türk köylü öldükten Rumca konuşan köy ya da kişi bulunmamaktadır.
Kafkas Bölgesi
Kars: Birkaç köy ve merkez (Sayıları çok az)

Yunanistan’da diğer lehçeler gibi Pontus Rumcası’nın da herhangi bir resmî statüsü yoktur.

Tarih boyunca, Pontus Rumcası SSCB’deki Yunan azınlığın de facto diliydi. Ancak 1926’da Sovyet-Rum entelijans tarafından yapılan Tüm Birlik Konferansı’nda (Πανσυνδεσμιακή Σύσκεψη), resmî dilin Demotiki olması kararına varılmıştı.
Daha sonra Sov

Sakarya nehri, Kızılırmak ve Fırat nehirlerinden sonra Türkiye'nin üçüncü en uzun, Kuzeybatı Anadolu'nun ise en büyük akarsuyudur. Nehir, ismini Yunan Mitolojisi'ndeki nehir tanrısı Sangarius'dan almaktadır.

Uzunluğu 824 km olup, beslenme havzasının genişliği 58.160 km², havzaya yıllık düşen yağış miktarı 31.057 milyar m³'dür. Sakarya havzasına düşen ortalama yıllık yağış 524,7 mm/m², ortalama yıllık sıcaklık 14,5 C'dir. Sakarya havzası 58.160 km²'lik büyüklüğü ile Türkiye'nin %7,5'ini kapsarken, yılık taşıdığı 6,40 milyar m³ su ile toplam ülkesel akışın %3,4'ünü oluşturur. Havza alanı Türkiye arazisinin %7,46'sı büyüklüğündedir. Nehrin genişliği 60–150 m arasında değişir. Havzada tarım alanları %43,8, çayır ve mera alanı %19,6, orman ve fundalıklar %28,7, boş alan %2, yerleşme alanı %1,6, su kaplı alanlar %1,5 oranındadır.

Sakarya Nehri havzasını Kızılırmak, Batı Karadeniz, Gediz, Konya kapalı havzası, Marmara, Akarçay ve Susurluk havzaları tarafından kuşatılmıştır.
Sakarya nehri havzasında şu dokuz ilin toprakları bulunmaktadır: Sakarya, Bolu, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Bursa, Kütahya, Konya ve Afyonkarahisar. Sakarya nehrinin kolları: Porsuk Çayı, Ankara Çayı, Mudurnu Çayı, Koca Çay, Kirmir Çayı, Çark Suyu ve Darıçay Deresi'dir.
Nehrin bir kolu Afyon'un kuzeydoğusundaki Bayat Yaylası'ndan, diğeri Eskişehir Çifteler Sakaryabaşından doğar.
Önce İç Anadolu Bölgesi'ne doğru akar sonra Kızılırmak'ın tersine bir kıvrımla, kuzeye döner, Polatlı yakınlarında en büyük kollarından biri olan Porsuk Çayı'nı ve Ankara Çayı'nı alır. Geyve Boğazı'ndan geçer ve Karasu'dan akarak Karadeniz'e dökülür.

Sakarya Nehri'nin Aladağ ve Kirmir sularını aldığı yerde Türkiye'nin en büyük santrallerinden biri olan Sarıyar Hidroelektrik Santrali ile Gökçekaya Hidroelektrik Santralı ve Yenice Barajı kurulmuştur.
Sakarya Nehri yılda 5 milyar m³ su taşımaktadır. Akımın mevsimlere dağılımı şu şekildedir: %13 sonbahar, %30 kış, %44 İlkbahar, %13 yaz.
Nehir üzerine Gökçekaya, Yenice ve Sarıyar barajları yapıldıktan sonra akım, taşkın ve aşındırma faaliyetlerinde değişmeler gözlemlenmiştir. Önceleri taşkınlarla çevresine zarar veren nehrin barajlardan sonra zararları azalmıştır. Aşağı Sakarya havzasında yıllık ortalama akımın barajların yapımıyla 195.7 m³/sn'den 158.1 m³/sn'ye (%19.2) düştüğü belirlenmiştir. Taşkın ihtimali nehrin orta kesimlerinde %45-51, aşağı kesimlerinde %31-37 azalmıştır. Barajlardan sonra nehrin maksimum debisi düşüp ortalama ve en az debileri artarak akım rejiminde düzenlenme görülmüştür. Nehrin taşıdığı askıda katı madde %40-65 oranında azalmıştır. Bunun sonucunda temiz suyun enerjisi artmış, yatağını derine ve yana doğru aşındırma gücü artmıştır. Sakarya'nın debisinde kışın fazla düşme olmaması karların fazla etkili olmadığını gösterse de, ilkbaharda artışta karların etkisi vardır. Sakarya'nın rejimi karların ikincil derecede etkili olduğu yağmurlu (yağmurlu-karlı) rejimdir.
Sakarya Nehri 4,6.106 t/yıl sediment taşımakta iken 1972 yılında yapılan Gökçekaya Barajı'ndan sonra bu miktar 3,8.106 t/yıl'a düşmüştür.

Sakarya Deltası'nın önünde, deniz tabanında eski bir kanyon bulunur. -50 M'den başlayan denizaltı kanyonu, -800 M'ye kadar 7 km uzunluğundadır. Denizaltı kanyonu Sakarya ağzı ve Küçükboğaz Gölü yakınlarında denizaltı deltasını kesen girinti oluşturur. Küçükboğaz Gölü'nün önündeki kanyon girintisi -50 m'den -800 m'ye kadar 10 km uzunluğundadır. -800 m derinlikten kuzeybatıya dönen kanyonlar, -1000/-1100 metreler arasında daha geniş bir kanyon ile -2000 m derinliğe ulaşırlar.

Sakarya Nehri'nin oluşumu/akış yönü ile ilgili değişik görüşler bulunur. Birinci görüş; Kuzey Anadolu Fayının kestiği alanda oluşan graben çukurunun akışı Sapanca Gölü-İzmit körfezine çevirdiği teorisidir. Sakarya, Sapanca Gölü'nün Marmara Denizi'nden ayrılması ile kuzeye akarak Karadeniz'e ulaşmıştır. Bu akış doğrultusunda Adapazarı Ovasının bulunduğu graben çukuruna getirdiği sedimentleri doldurduğundan, gelişkin bir delta oluşturamamıştır. Oysa Karadeniz'e dökülen Kızılırmak ve Yeşilırmak Bafra Ovası ve Çarşamba Ovası ile önemli çıkıntı yapan deltalar oluşturmuştur.
Diğer bir görüş, ırmağın geç pliyosende oluştuğunu ve her zaman Karadeniz'e doğru aktığını iddia eder.
Son buzul devrinde Karadeniz günümüze göre 120 m aşağıdaydı, son 8 bin yıl yükselerek günümüz seviyesine ulaşmıştır. Türkiye deltalarının hepsi bu yeni deniz seviyesine göre son 5-6 bin yıl içinde oluşmuştur. 

Porsuk Çayı
Ankara Çayı
Kirmir Çayı
Çark Suyu

Türkiye'deki akarsular listesi

Sakarya Nehri'nin Cifteler'deki kaynagi (video)10 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kervan ilerliyor (rusça)25 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Seyhan Nehri, Türkiye'nin Akdeniz'e dökülen ırmaklarından birisidir. Uzunluğu 560 km'dir. Havza alanı ise 20.600 km²dir. İki önemli kolu vardır: uzun olanı, Kayseri-Pınarbaşı ilçesinden, 1500 metre yükseklikteki Uzun Yayla'dan doğan Zamantı suyudur ve Kayseri'nin Pınarbaşı, Tomarza, Develi ve Yahyalı ilçelerinden geçer. Orta Toroslar'ın (Tahtalı Dağları) uzanış doğrultusunda akan bu su, Çukurova'ya inmeden önce Adana'nın 80 km kuzeyinde Aladağ ilçesinin Akinek Dağı yamaçlarında diğer önemli kolu olan Göksu ile birleşir.
Adana'nın metropoliten alanında Seyhan ve Yüreğir yerleşkelerinin sınırlarını çizer ve Çukurova'nın en batı kesiminde, Adana-Mersin sınırında Deli Burnu'nda Akdeniz'e dökülür.
Seyhan Nehri üzerinde Yedigöze, Çatalan ve Seyhan hidroelektrik santralleri kurulmuştur.
Ayrıca Seyhan Nehri Ceyhan Nehri ile beraber Çukurova'da tarımsal sulama için çok büyük önem taşır, özellikle pamuk üretimi için. Pamuk üretimi en çok su talep eden tarımsal işlemlerinden birisidir ve çevre kirliliği bakımından hassas bir tarımsal sanayidir.
Orta Asya'da bulunan Seyhun ve Ceyhun olan nehir isimleri Orta Asya'dan göçen Türkler tarafından Çukurova'ya geldiklerinde, Ceyhan ve Seyhan olarak konulmuştur.

1986'da Barış Suyu Projesi düşüncesi doğdu ve daha çok 1990'lı yıllarda görüşmelere ağırlık verildi. Bu proje ilk başta İsrail, Ürdün ve Suudi Arabistan'a Seyhan ve Ceyhan sularını boru hatlarıyla aktarma veya dev su tankerleriyle taşıma şekliyle satmayı öngörüyordu. Türkiye metreküp (1 m³ = 1000 litre) başına 0,8-1,00 dolar fiyat teklifi öngörmüştü. Birkaç onaydan sonra fiyat anlaşmazlığından ve ilk başta siyasi nedenlerden dolayı her defasında geri çekildi. 2006 yılı başlarında başta İsrail olmak üzere görüşmelere tekrar başlandı.

Simav Çayı (ya da Susurluk Çayı veya Çapraz Çayı), kaynağını Simav yakınlarındaki Şaphane Dağları'ndan alır. Susurluk ovası'nda kuzeye yönelir ve en son Karacabey'den geçerek Marmara Denizi'ne dökülür. Marmara Denizine dökülen en büyük ırmaktır. Antik adı 'Makestos'dur.
Simav Gölü'nün doğusundaki dağlardan gelen kaynaklar gölde birleşir. Gölden çıkan çay önce batıya, Bigadiç-Sındırgı arasında kuzeye yönelir. Susurluk ilçe merkezinin doğusundan geçer. Manyas Gölü ve Ulubat Gölü'nün arasından akar. Ulubat Gölü'nün fazla sularını boşaltan Uluabat Deresi ve Manyas Gölünden çıkan Karadere çaya katılır. Daha aşağılarda, Ekmekçi köyü kuzeyinde, Bursa Ovası'nın sularını toplayan Nilüfer Çayı Susurluk Çayı'na dökülür. Gölden çıkan suları aldıktan sonra Susurluk Çayı'nın adı artık Kocadere olur.
Susurluk Çayı'na, çevresindeki akarsuları toplaması, merkezi konumda olması ve diğer akarsulardan daha uzun olması nedeniyle Susurluk Irmağı denilir.
Başlıca kolları; Nilüfer Çayı ve Kocaçay'dır. Ulubat Gölü'ne dökülen Mustafakemalpaşa Çayı, gölden Ulubat Deresi adıyla çıkar, Susurluk Çayına katılır. Akarsuyun yatak eğimi az olduğundan akış hızı yavaştır. Yağışlı zamanlarda kabaran ırmağın yanlarına setler yapılmıştır. Yaz mevsiminde suları azalır. Eskiden İçerisinde çok çeşitli balık bulunuyordu, en yaygını aynalı sazandı. Fakat sanayi ve evsel atıklar nedeniyle artık canlı ve balık  yaşamamaktadır.

Susurluk Çayı, başta sanayi olmak üzere tarımsal, evsel ve sanayi atıklarıyla uzun yıllardır ciddi olarak kirletilmektedir.

EİE - Susurluk Havzası 18 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Terme Çayı — Türkiye'de çay
Samsun yöresindeki Karaorman'dan doğan Terme Çayı Salıpazarı ilçesi ile aradaki güzergahtakı derelerden beslenir, güneydoğu-kuzeybatı yönünde akar. Bu çay aynı zamanda Terme ilçesini de ikiye bölerek Karadeniz'e dökülür. Terme Çayı ile Karadenizin birleştiği yerde Terme Limanı yerleşir.
Terme Çayı Çarşamba Ovasının Doğu yakasında bulunan Terme Köylülerinin Tarlalarına hayat verir. Özellikle Mısır ve Çeltik tarımınına katkısı büyüktür. Terme İlçesisin Su ihtiyaçını bu çay tek başına karşılamaktadır.
Eski tarihçilere göre MÖ 1200 yıllarında şimdiki Terme Çayı kıyısında efsanevi kadın savaşçılar olan Amazonların yaşamış oldukları ileri sürülmektedir. Terme Çayı'nın antik dönemdeki ismi Thermodon'dur.
Terme Çayının yağış alanı, güneyde Karakuş Irmağı havzası sınırlarındaki 1300 m kotlarından Salıpazarı ilçesi merkezindeki 58 m kotu arasında yer almaktadır. Salıpazarı ilçesi merkezinde Terme Çayının yağış alanı 233 km² ve akarsu boyu 35 km'dir. Terme Çayı, Terme ilçe merkezinin 5 km mansabında Karadeniz'e birleşmektedir.
Terme Çayının 233 km²'lik yağış alanından gelen yıllık ortalama akımı 222 hm³ ve buna göre yıllık ortalama debisi 7,05 m³ / s'dir. Yılın en kurak ayı olan eylül ayının ortalama debisi ise 3,31 m³ / s dir. Terme Çayının Salıpazarı ilçesi merkezindeki 100 yıl yinelenmeli taşkının pik debisi Q100 = 782 m³ / s ve 500 yıl yinelenmeli taşkının pik debisi ise Q500 = 988 m³ / s olarak hesaplanmıştır.
Terme Çayının Terme ilçesi merkezindeki kotu 05 m ve yağış alanı 436 km²'dir. 436 km2lik yağış alanının yıllık ortalama akımı 330 hm³ ve buna göre yıllık ortalama debisi 10,5 m³ / s'dir. Yılın en kurak ayı olan eylül ayının ortalama debisi ise 4,59 m³/s'dir.

Tirebolu, Giresun iline bağlı bir ilçedir. İl merkezi olan Giresun'un doğu yönünde, Karadeniz kıyısında, Doğankent, Espiye, Görele ve Güce ilçeleriyle sınırları bulunmakta olup il merkezi Giresun'a 45 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 259 km²dir.  Tirebolu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 18 metredir. Doğal güzelliklerinin yanı sıra zengin tarihiyle de ön plana çıkan Tirebolu'nun tarihi MÖ 7. yüzyıla dayanmaktadır.

Tirebolu adı Yunanca Üç Kent anlamına gelen Tripolis'den gelmektedir. Bunun kentte yer alan üç kale nedeniyle konulduğu düşünülebilir. Eski Çağ'a ait Yunanca-Latince metinlerde de yerleşimin adı Tripolis olarak yazılıdır ve merkezdeki halk arasında Tiriboli ya da Tiribolu olarak söylenir.

Tirebolu, 'Tripolis' şeklinde ilk defa MS 1. yüzyılda yazılmış olan Gaius Plinius Secundus'un Naturalis Historia adlı eserinde kaydedilmiştir. Gaius Plinius Secundus (23-79), eserinde Tirebolu Kalesi ile Tripolis Çayı; adı ile Harşit Çayı'ndan bahsetmiştir. Tirebolu'nun MÖ 7. yüzyılda (takriben MÖ 656) Karadeniz'de kolonicilik hareketine girişen Miletoslular tarafından kurulduğu rivayet edilir. Yakınında bulunan Argyria'daki (Halkaova) gümüş yatakları Gümüşhane'deki gümüş yataklarından, önce işletilen Tirebolu, İskender ve halefleri, Pontus Krallığı, Roma ve Bizans devirlerini yaşamıştır. Haçlı ordularının İstanbul'u işgal etmeleri üzerine Trabzon'a kaçan Aleksios Komnenos'un 1204 yılında Trabzon İmparatorluğu'nu kurmasından sonra, Tirebolu da bu devletin sınırları içinde kalmıştır.
Trabzon İmparatorluğu devrinde asillerin mücadelesi sırasında bir üs ve hükümdarların en güzel ikamet ve sayfiye yeri olarak seçmelerinden dolayı şöhret kazanan Tirebolu, Çepnilerin Trabzon İmparatorluğu ile yaptıkları mücadeleye sahne oldu ve böylece tarihi kayıtlara yansıdığı kadarıyla ilk olarak Türkmenlerle karşı karşıya kaldı (1380) ancak alınamadı. 1397 yılında Giresun şehrini Hacı Emiroğlu Süleyman Bey fethedince Tirebolu, Trabzon İmparatorluğu ile Hacıemiroğulları Beyliği arasında sınır teşkil etmiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon'u fethi sırasında Tirebolu, Trabzon İmparatorluğu'nun elinde bir kale durumunda idi. Muhtemelen Fatih, 1461'de Trabzon'u alışının ardından kıyıyı takiben geri dönüşü sırasında burayı da teslim almıştı. Fetihten önce Kerasos (Giresun) ve Tripolis (Tirebolu) gibi sahil yerleşimleri dışındaki kırlık kesim hemen hemen tamamıyla Çepnilerce iskân edilmişti. Osmanlı idaresi altında sakin bir hayat geçiren Tirebolu, bir liman şehri olarak gelişme gösterdi. Bijişkyan'a göre, Tirebolu'daki liman sadece birkaç geminin sığabileceği boyuttaydı. Ağzı taşlık olan limana gemiler güçlükle girebiliyordu. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Tuzcuoğlu İsyanı Tirebolu'nun da içinde bulunduğu bölgeyi etkilemiş ve halkın bir kısmı isyana destek olmuştur. 1809'daki isyanda kaçtığı Erzurum'dan Tirebolu'ya gelerek katılan Kel Ali oğlu Ali Ağa, 1816'da Tirebolu'ya hakim olmuş, sonra da Keşap'ı ele geçirmiştir. Kısa bir süre sonra II. Mahmud'un gönderdiği iki fırkateyn ile bir korvet Tirebolu'ya gelerek 26 Ekim 1816'da yeniden hakimiyeti sağlamıştır.
Osmanlı Devleti'nin idari reformları doğrultusunda 1867 Trabzon vilayeti kurulunca Tirebolu, bu vilayetin Trabzon sancağına bağlandı. Bu sırada Görele de Tirebolu'ya bağlı bir nahiyeydi. Görele'nin kaza statüsü almasından sonra, 1894 yılında Tirebolu'nun nüfusu 40.955 kişiden oluşuyordu. Bu nüfusun 34.513'ü Müslüman, 5.954'ü Rum, 488'i Ermeni idi. Rumlar kaza nüfusunun %14,53'ünü oluşturuyordu.
Şehir asıl önemli olayları I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele döneminde yasadı. Tirebolu merkez işgale uğramamasına rağmen Ruslar'ın 1916'da Harşit'e kadar ilerlemesi şehirde büyük endişeye yol açtı. Ruslar Osmanlı savunmasını kırıp Harşit Çayını aşamayınca bütün hırslarını Tirebolu kasabasından ve halkından aldılar. Rus dretnotu Maria, büyük topları ile kasabayı döve döve Tirebolu'yu yakıp yıktı. Halk, deniz yoluyla Ünye, Perşembe, Samsun hatta Gerze'ye kadar kaçtı. Rusların 12 Şubat 1918'den itibaren çekilmesinden sonra Millî Mücadele döneminde Rum çetecilerinin faaliyetleri ve bunlara karşı direniş pek çok karışıklığa sebep oldu.
İzmir'in 15 Mayıs 1919'da Yunanlar tarafından işgali üzerine Tirebolulular 19 Mayıs 1919'da bir miting tertip ederek işgali protesto etmişler, İstanbul'a çektikleri telgrafta vatanlarını son nefeslerine kadar koruyacaklarını ve bu hususta her türlü fedakarlığa hazır olduklarını bildirmişlerdir. Giresunlu Topal Osman Ağa ve Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Tirebolulu Hüseyin Avni [Alparslan] Bey bu mücadelede büyük rol oynadılar. Tirebolular Millî Mücadelede 248 şehit verdiler.
Osmanlı döneminde Tirebolu'nun idari yapısı incelendiğinde 1515 yılında Trabzon Sancağına bağlı, Kürtün kazasındaki dört kaleden ikincisi olduğu görülür. Evliya Çelebi, Tirebolu'yu Trabzon'un bir nahiyesi (1640), Katib Çelebi de kazası olarak gösterir (1732). Bu idari yapısını uzun müddet devam ettiren Tirebolu, iktisadî şartların bir gereği olarak bazen Gümüşhane Sancağına bağlanmışsa da, Trabzon'un kazası iken 1920 yılının sonlarında mutasarrıflık haline getirilen Giresun'a bağlanmıştır. 1874 yılında kaza olan Görele, 1957 yılında kaza olan Espiye, 1987'de kaza olan Yağlıdere, 1990 yılında kaza olan Doğankent ve Güce daha önce Tirebolu'ya bağlı nahiye ve köy merkeziydiler. Tirebolu gerek dağlık yerleşim olması gerekse tarımsal arazilerin azlığı nedeniyle dışarıya göç veren tipik bir Doğu Karadeniz yerleşimidir. Halk çalışmak için İstanbul, Zonguldak gibi yerlere dağılmış yurtdışında Almanya gidilen yerlerin başında yer almıştır.
2020 yılında Yılgın köyü, ilçeye mahalle olarak bağlanmış ve ilçenin mahalle sayısı 9'a yükselmiştir.  

İlçenin 2020 yılına göre merkez nüfusu 19.750 olmak üzere toplam nüfus 32.055'tir.

İlçe kültürel olarak yöredeki (Vilayet-i Çepni, Koyulhisar/Torul/Beşikdüzü arası) diğer Çepnilerle ve Trabzon'la benzerlikler gösteren genel yapı sergiler. Doğusundaki Görele ilçesinden müzik ve folklor olarak çok etkilenmiştir. Kemençe ve horon düğünlerde nişanlarda çok yoğundur. Görele kemençe ekolüne sahip 4 ilçeden biridir. Tarihsel kadın kıyafetleri keşan ve peştamal örtülerek giyilen giysilerdir. Erkek kıyafetleri bugün Horon ekiplerinin giydiği bütün Doğu Karadeniz genelinde görülen aba zıpka-başlıktan oluşur. Horon/horan ve türkülerde kullanılan yöresel çalgı kemençedir. "Atma türkü" denilen ve karşılıklı söylenen uyaklı dizelerden oluşan türkü geleneği Tirebolu köylerinde hâlâ sürdürülmektedir. Horon çeşitleri dışında Giresun Karşılaması da halk arasında oynanmaktadır. 1950'li yıllarda ilçede iki adet sinema bulunmaktaydı. İlçe Osmanlı dönemi Giresun'unda yapılan hamamlardan biri olan Tirebolu Hamamını da bulundurmaktadır.

En önemli geçim kaynağı fındık olan Tirebolu ilçesinde en kaliteli fındık yetiştirildiği bilinmektedir. Daha eski zamanlarda çay üretiminde çok fazla yapıldığı Tirebolu'da hâlen daha kendi adı ile Çaykur'un 42 numaralı fabrikasından çay satışı da devam etmektedir. Tirebolu Karadeniz'in verimli topraklarından nasibini almış ve zengin bir iklim örtüsüne sahip olmuştur. Son yıllarda kivi yetiştiriciliğinde artması ile bazı köylerde kivi yetiştiriciliği yapılmaktadır. 2000'li yıllara kadar mısır yetiştirilmekte olan tarlalarda şu anda kara lahana yetiştirildiği görülmektedir. Toprak verimliliği üst düzeyde olan Tirebolu ilçesinde köylüler geçimlerini yoğun olarak fındık tarlalarından sağlamaktadır.

Tirebolu halkı, okuryazarlık bakımından çok iyi durumdadır. Tirebolu İletişim Fakültesi ve Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksekokulu'nun açılmasıyla birlikte eğitim açısından gelişmektedir.

Tarihi ipekyolunun İran'ı Karadeniz'e bağlayan  en önemli limanı Zefre olması sebebiyle ilçe geleneksel olarak tüccar denizci yetiştiren bir yerdir. Osmanlı donanması ve ticareti bahriyesinde Amiral Şükrü Okan başta olmak üzere birçok meşhur Tirebolulu denizci başarıyla görev yapmıştır.
Kırım savaşı esnasında Tirebolulu denizciler büyük başarılar elde etmiş, onların kahramanlıkları hakkında birçok türkü yakılmıştır.

İlçe bölgenin en turistik merkezlerinden birisidir. Tarihi kaleleri, Rumlardan kalan eski binalar ve kilise kalıntıları görülmeye değerdir. Yaz mevsiminde binlerce yerli ve yabancı turist ilçe plajlarını doldurmaktadır. Karadeniz'in diğer yerlerinde pek görülmeyen plaj manzaraları Tirebolu'da görülür.

https://karadeniz.gov.tr/halk-muzigi-7/ 28 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaymakamlık sitesi10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Belediye sitesi 7 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tirebolu İletişim Fakültesi

Torul, Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz Bölümü'nde, Gümüşhane iline bağlı ilçe ve ilçenin merkez şehridir.

Torul ve çevresinin tarihi kaynaklarda ilk kez geçtiği belge MÖ 400'lerde kaleme alınan Ksenofon'un Anabasis (Sefer/Onbinlerin Dönüşü) isimli eseridir. Ksenofon, Torul-Tonya bölgesinde Kolkh halklarından Dril adlı savaşçı bir kabilenin yaşadığını ve bu kabilenin Antik Yunan kolonicilerin amansız düşmanı olduğunu belirtmektedir. MS 130'larda Roma İmparatorluğu'nun Kapadokya Valisi Arrianus Karadeniz Bölgesi'ne gelmiş, İmparator Hadrianus'a bölgeyle ilgili bir rapor hazırlamıştır. Hazırladığı raporda yine Torul bölgesinde Dril kabilesinden bahseden Arrianus, Dril kabilesinin bölgede yaşayan diğer Laz/Tzan/Tzani topluluklarıyla aynı olduğunu belirtmiştir. İlçenin Torul (Dorila) adı da büyük bir ihtimalle Lazlarla ilişkilidir.
Papalık elçisi Ruy González de Clavijo 1404 yılında bölgeye geldiğinde Torul'un Kabasitas ailesinin kontrolünde olduğunu ve Çepnilerin Torul civarında kaleler inşa edip yoğun şekilde sınırlara konuşlandığını belirtmiştir. Torul Kalesi'nde ikamet eden bu aile, Bizans Döneminde Zigana Vadisinin bir bölümünü kontrolleri altına almışlardı. Osmanlı kuvvetlerinin Zigana Vadisini kontrol altına almak amacıyla düzenlediği seferde, Kabasitas ailesi kaleyi terk etmiş ve böylelikle kale ve şehir 1481 yılında Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Torul, Osmanlı hakimiyetine girmesinin akabinde Trabzon sancağına bağlı bir nahiye konumundayken, 15. ve 16. yüzyıllarda nahiye merkezinin "Ardasa" yerleşimi olduğu düşünülmektedir. 15. yüzyıl sonlarında Torul nahiyesinin 28 köy ve 3 mezrası varken, kaza genelinde 1'i Müslüman ve 210'u Gayrimüslim olmak üzere toplam 211 hanede tahmini 1.100 kişinin yaşadığı düşünülmektedir. İlerleyen yıllarda imar ve madencilik faaliyetlerin yaygınlaşması nedeniyle nahiyeye hem Müslüman hem de Gayrimüslim göçleri yaşanmış ve 1583 yılına gelindiğinde 678'i Müslüman, 3.592'si Gayrimüslim olmak üzere toplam 4..270 hane bulunurken, nahiye genelinde 21.739 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir. 17. yüzyıla gelindiğinde eskiden Canca adlı bir köy olan yerleşimin merkez olduğu Gümüşhane, Torul ile birleşerek kaza halini almıştır. 19. yüzyıl ortasında Gümüşhane ile ayrılarak Gümüşhane sancağına bağlı müstakil bir kaza olarak görülmeye başlayan yerleşimde kaymakamlık kurulmuştur. 1839 senesinden 1861 senesine kadar Torul kazasından 1909 Gayrimüslim çeşitli nedenlerle göç etmiştir. 1860'larda, 18. yüzyıl sonlarında Hristiyanlıktan İslam'a geçen ancak sonradan yeniden Hristiyanlığa dönen İstavri adı verilen topluluklar Torul kazasında yoğun bir şekilde ortaya çıkmış ve madencilikle uğraşan bu topluluklar, Torul'dan Akdağmadenine göç etmiştir. 1876 yılında Torul kazasının 49 köyü bulunmaktadır. Ayrıca bu tarihte Kürtün'de nahiye olarak Torul kazasına bağlıdır. Bu tarihlerde Torul kazasında  1876 yılında Torul'un belediye teşkilatı kurulmuş olup, ilk belediye başkanı da Hüseyin Bey'dir. Yerleşim 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde (93 Harbi) bir miktar göç vermiştir. 1881/1882 tarihinde kaza nüfusu 36.137 kişi olup bu nüfusun yarısına yakınını Rum nüfus oluştururken Ermeni nüfus ise bulunmamaktadır. H.F.B Lynch ve Deyrolle gibi 19. yüzyıl seyyahlarına göre kaza merkezinde 200 hanede 1.000 civarında kişi yaşamaktadır. 1903 senesinde kasabada hükûmet konağı, cami ve kilise gibi ibadethane, rüştiye mektebi, 18 han, 45 dükkân, 5 fırın, 4 otel ve 10 kahvehane bulunmaktadır. 1914 yılına gelindiğinde kaza nüfusu oldukça artmış ve 29.686 Müslüman, 30.457 Rum ve 24 Ermeni olmak üzere nüfus 60.257 kişi olmuştur. I. Dünya Savaşı sırasında (Ağustos 1916) Rus ordusu yöreyi ele geçirmiştir. Rus işgali esnasında yaşanan çatışmalar ve işgal sırasında tahrip olan yerleşim 1917 Sovyet Devrimi'nden sonra Rusların geri çekilmesiyle, Türk askerleri gelmeden Torul kasabası Ermeni çeteleri tarafından yakılması nedeniyle kasaba harap olmuştur.
1828'den Cumhuriyete kadar Trabzon vilayetinin Gümüşhane sancağına bağlı bir kasaba, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Gümüşhane'ye bağlı bir ilçe olmuştur. Kürtün beldesi de 1990'da yerleşimden ayrılarak ilçe olmuştur.

Yerleşim, Harşit Çayı kenarında Trabzon-İran transit yolu üzerinde kurulmuş, dağlık bir araziye sahip bir ilçedir. Doğuda, Gümüşhane Merkez yerleşimi, kuzeyde, Trabzon ili, Maçka ve Tonya ilçesiyle, batıda Kürtün ve Giresun Alucra ilçesi ve güneyde Şiran ilçesi ile çevrilidir. Doğu Karadeniz Türkmen Çepnileri, Horasan üzerinden gelirken burada konaklamışlardır. İlçenin yüzölçümü 973 km²dir. Torul ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 940 metredir.

Bitki örtüsü
Arazi orman toprağı karakterindedir. Yağış orman bitkilerinin yetişmesine elverişlidir. Bu nedenle İlçenin bitki örtüsünü ormanlar teşkil eder.
Akarsuları
Nivene, Çitderesi ve Köstere dereleri ile beslenen Tirebolu'dan denize dökülen Harşit Çayı ilçenin önemli akarsuyudur.
Yaylaları
Aksüt Yaylası, Altınpınar Yaylası, Koli, İstemdam vs.

Doğu Karadeniz iklim zonu içinde bulunan Kuzey Karadeniz dağlarının iç kısmından itibaren az yağışlı kışları ise sert ve yazları ılık bir iklim manzarası arz etmektedir.

Yöre, genelde Gümüşhane ve Doğu Karadeniz bölgesiyle aynı mutfak kültürüne sahiptir. Yörede pestil, köme, kuymak, siron, evelik dolması, erişte pilavı, kete, lor dolması, su böreği, keşkek, sütlü aş, fırın pidesi, tandır ekmeği, kartol yahnisi ve pancar çorbası gibi yemekler sevilir. 

Halk oyunları ise genelde Horon ve Bar'dır. Oyunlara genellikle Kemençe ve Davul-Zurna Eşlik Eder.Sıksara, Rum Diki, İki Ayak, Mavrengel, Hey Mustafa, Temirağa, Sallama, Sarıkız, Düz Horon, Beş Ayak, Hoşbilezik, Tamzara gibi oyun çeşitleri bölgede sıkça icra edilir.

Günlük konuşma dili kendine özgü olsa da genel özellikler bakımından Erzurum-Trabzon ağzına benzerlik taşır.

YerelNET 24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Torul Kaymakamlığı 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akarsu, çay, dere veya nehir için kullanılan ortak bir terimdir. Yeryüzünde sürekli veya aralıklı olarak akan su yolunu ifade eder ve su döngüsünün en önemli[kime göre?] parçasıdır. Genellikle tatlı sudan oluşan akarsular, canlıların su ihtiyacını karşılar.
Akarsuların başlangıç noktası, yağış, karların erimesi ya da yeraltı sularının yükselmesiyle oluşur. Bir akarsuyun kaynağı ile ağzı arasındaki mesafeye akarsuyun uzunluk değeri denir. Akarsu uzunluğunun tespiti, kaynağı ve ağzının tanımlanmasına ve bu ikisi arasındaki uzunluğun ölçülmesine bağlıdır. Bu nedenle tespiti zordur. Tespit edilen uzunluklar tutarsız, değişken ve tahmine dayalıdır.
Türkiye'deki akarsular listesi, Türkiye'deki su yollarının uzunluğuna veya önemine göre sıralanmış bir listedir. Aşağıda listelenen tüm akarsular (nehirler, çaylar veya dereler) Türkiye'de bulunmaktadır. Liste, tamamı Türkiye sınırları içinde doğup dökülen, Türkiye'de doğup başka bir ülkede bir göle ya da denize dökülen, başka bir ülkede doğup Türkiye'de bir göle ya da denize dökülen ya da başka bir ülkede doğup bir kısmı Türkiye'den geçen doğal su yollarını içerir. İnsan yapımı kanallar bu listeye dahil edilmemiştir.

İsim:Akarsuyun ismi
Drenaj sistemi:Denize veya göle dökülen en son akarsu
Ülke(ler):Akarsuyun bulunduğu ülke(ler)
Coğrafya:Akarsuyun bulunduğu Türkiye'deki coğrafi bölge(ler)
Uzunluk:Akarsuyun Türkiye'deki uzunluğu (m), parantez içindeki toplam uzunluğu
Havza alanı:Kolları dahil olmak üzere, akarsuyun kaynağı ile ağzı arasındaki alan (km2)
Kaynak:Akarsuyun doğduyu yer
Aktığı yer:Akarsuyun aktığı yer
Kol(ları):Akarsuyun kolları
Akım yerleri:Akarsuyun geçtiği barajlar veya göller
Konum:Harita üzerinde konumu

Tablo başlığında belirtilen "Coğrafya" daki kısaltmalar Türkiye'nin yedi coğrafi bölgelerini ifade etmektedir.

AB: Akdeniz Bölgesi
DAB: Doğu Anadolu Bölgesi
EB: Ege Bölgesi
GAB: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
İAB: İç Anadolu Bölgesi
KB: Karadeniz Bölgesi
MB: Marmara Bölgesi

İmranlı Barajı → Yamula Barajı → Bayramhacılı Barajı → Hirfanlı Barajı → Kesikköprü Barajı → Kapulukaya Barajı → Obruk Barajı → Boyabat Barajı → Altınkaya Barajı → Derbent Barajı

Bağıştaş 1 Barajı → Bağıştaş 2 Barajı → Keban Barajı → Karakaya Barajı → Atatürk Barajı → Birecik Barajı → Karkamış Barajı

Dümrek Barajı → Gürsöğüt Barajı → Kargı Barajı → Sarıyar Barajı → Gökçekaya Barajı → Yenice Barajı

Alpaslan-1 Barajı → Alpaslan-2 Barajı → Yukarı Kaleköy Barajı → Aşağı Kaleköy Barajı → Beyhan-1 Barajı

Kavşak Bendi Barajı → Yedigöze Barajı → Mentaş Barajı → Çatalan Barajı → Seyhan Barajı

Karakurt Barajı → Tuzluca Barajı

Işıklı Gölü → Adıgüzel Barajı → Cindere Barajı

Kralkızı Barajı → Dicle Barajı → Ilısu Barajı

Kandil Barajı → Sarıgüzel Barajı → Menzelet Barajı → Kılavuzlu Barajı → Sır Barajı → Berke Barajı → Aslantaş Barajı

Porsuk Barajı

Güllübağ Barajı → Arkun Barajı → Yusufeli Barajı → Artvin Barajı → Deriner Barajı → Borçka Barajı → Muratlı Barajı

Demirköprü Barajı

 Türkiye →  Suriye →  Türkiye

 Türkiye →  Ermenistan →  İran →  Azerbaycan

 Ermenistan →  Türkiye

 Lübnan →  Suriye →  Türkiye

 Türkiye →  Gürcistan

 Türkiye →  Suriye →  Irak

 Türkiye →  Suriye →  Irak

 Türkiye →  Irak

 Türkiye →  Bulgaristan

 Bulgaristan →  Yunanistan →  Türkiye

 Türkiye →  Gürcistan

 Türkiye →  Iran

 Türkiye →  Suriye

 Bulgaristan →  Türkiye

 Türkiye →  Irak

Aegospotami
Asopus
Cales (Nehir), modern Alaplı Su
Hyllus (Nehir)
Likus Nehri (Bitinya)
Likus Nehri (Kilikya)
Likus Nehri (Lidya)
Meles Çayı
Pinarus Nehri

Harita üzerinde Türkiye'deki akarsular
Türkiye coğrafyası
Türkiye'deki barajlar listesi
Türkiye'deki göller listesi
Türkiye'nin coğrafi bölgeleri

Yağlıdere, Erimez Dağları'ndan doğan, Espiye'nin batısından Karadeniz'e dökülen akarsu. İçinden geçtiği Yağlıdere ilçesine adını verir.
Yağlıdere'nin uzunluğu 70 km'dir. Kurtbeli yaylasından doğan Tohumluk deresi, Erimez dağından doğan Kılıçlar derenin birleşmesiyle oluşur. Vadisi eğimli ve dardır. Akış hızı fazla olduğundan vadisini derince aşındırmıştır. Yağlıdere üzerinde Harava, Sınır ve Ağanın köprüsü gibi 12 tarihi köprü vardır. En büyükleri yaklaşık 200 yıl önce yapılan Ağanın köprüsüdür. Ağanın köprüsü 11 m yükseklik ve 20 metre uzunluğa sahiptir.
Yağlıdere yılda 415 hm3 su taşır, debisi 96 m3/sn'dir. Akarsuyun havzası 12 km genişlik ve 50 km uzunlukta, toplamda 610 km² alanı kapsar.
Yağlıdere'nin adıyla ilgili gerçeğe en yakın rivayet şöyledir: Akarsuyun doğduğu Çakrak köyünde Rumlar yaylada ürettikleri sütleri borularla köye taşırlarmış. Kaynağında yağ üretilen dereye yağlıdere adı verilmiş.

Yeşilırmak, eskiden İris (Hititçe: 𒆪𒈨𒌍𒈠𒄩 Kumeşmaha, Grekçe: Ἶρις Iris), Sivas'ın kuzeydoğusundaki Suşehri ilçesi sınırları içindeki Kösedağ eteklerinden doğan ve Samsun'un Çarşamba ilçesinden Karadeniz'e dökülen nehir. Hititler döneminde önemli bir nehir olan Yeşilırmak, Kumeşmaha olarak isimlendirilmiştir. Daha sonrasında, antik dönemde kendisine verilen ad ise İris'ti.

519 km uzunluğundaki Yeşilırmak Tokat Amasya ve Samsun illerinden geçerken çeşitli akarsularla birleşir. 36.144 km²'lik su toplama havzası ile Türkiye yüz ölçümünün %5'ine karşılık gelir. Nehir başlıca üç kolun birleşmesinden meydana gelir.
Ana kol olan Yeşilırmak'a Tokat Nehri (468 km) de denilir. Suşehri'ndeki Kösedağ'dan doğar. Çevre kaynakları ve dereleri toplayarak Tozanlı Suyu adıyla akışa geçer. Üzerinde 32 km² genişliğinde Almus Barajı ve Hidroelektrik Santrali bulunur. Tokat Nehri adını alır (Asıl Yeşilırmak), Turhal'dan sonra Çengel Boğazı'nı geçer, Amasya'ya ulaşır. Kelkit Çayı nehrin en büyük koludur. Uzunluğu 320 km, yağış havzası 10.000 km²'dir. Diğer kolu Çekerek Çayı 12.000 km² havzaya, 256 km uzunluğa sahiptir. Tokat Nehri ve Çekerek Çayı'nın birleştiği yerden Yeşilırmak başlar. Nehir Canik Dağları'nı bazen dar, bazen geniş fakat uzun bir boğaz vadi ile geçer.

Yeşilırmak havzasında Turhal ile Tokat arasında Kazova, daha aşağıda Geldingen Ovası, Taşova ve Çarşamba Ovaları yer alır. Havza sınırlarında Ladik Gölü, Boraboy Gölü ve Kaz Gölü bulunur.
Yeşilırmak havzasında tamamı veya bir bölümü bulunan iller şunlardır: Samsun, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Sivas, Gümüşhane, Giresun, Ordu, Erzincan ve Bayburt. Yeşilırmak Havzası; Çoruh Havzası, Doğu Karadeniz, Fırat-Dicle ve Kızılırmak havzaları ile komşudur.
Yeşilırmak'ın kolları ile beraber taşıdığı alüvyonlar merkezinde Çarşamba ilçesinin bulunduğu Yeşilırmak Deltası'nı oluşturmuştur.

Amasya Bedesteni

Üzerinde Almus, Ataköy, Hasan Uğurlu ve Suat Uğurlu, Kılıçkaya, Süreyyabey barajlarının kurulduğu Yeşilırmak düzensiz bir rejime sahiptir.
Antik çağ filozofu Strabon'un eserlerinde adı İris olarak geçer.

Zamantı Irmağı Seyhan Nehri ve havzasını besleyen iki büyük koldan biridir. Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinde bulunan 1500 metre yükseklikteki Uzunyayla'da yer alan Şerefiye mahallesinden doğar. Pınarbaşı'ndan başlayarak derin bir boğaz halini alan Zamantı Vadisi boyunca önce kuzey-güney doğrultusunda sonra kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda akarak Kayseri'nin Pınarbaşı, Tomarza, Develi, Yahyalı ilçelerinden geçer Tomarza'da batı, Yahyalı'da ise kuzey-güney doğrultusunu alır Büyükçakır'ı geçtikten sonra Kayseri-Adana sınırını çizerek Mengez'e doğru akar ve Karantı dağının eteklerinde Kayseri sınırlarını terkeder; Adana'ya 80 km kala, Aladağ ilçesinin Akinek Dağı yamaçlarında Göksu Irmağı ile birleşerek Seyhan Nehri'ni oluşturur. 

Zamantı Irmağı akarsularla derin biçimde yarılmış, bu durumda plato görünümü almış Uzunyayla'daki kaynakları toplayarak  Tahtalı Dağları'nın batısında yer alan alanda Zamantı Vadisi boyunca pek çok dere, çay ve kaynakla beslenir.

Yağış alanı yaklaşık 8.700 km² olan Zamantı Irmağı'nın ortalama yıllık akımı 65.603 m³ tür. Irmağın en yüksek debisi saniyede 970 m³’e bu sıradaki su derinliği 410 cm’ye kadar çıkmaktadır. Akıttığı en az su miktarı saniyede 29 m³ olarak ölçülen Zamantı Irmağı’nın bu sıradaki su düzeyinin de 1 m. düştüğü gözlenmiştir. Irmağın ortalama debisi 22,5 m³/sn'dir. Bu özellikleriyle Zamantı, Türkiye'nin rafting yapılan en önemli ırmaklarından birisidir.

Zamantı Irmağı üzerindeki yerleşim yerleri ve yapılar

"Kayseri Valiliği resmi sitesi". Sulama Projeleri. Erişim tarihi: 19 Ocak 2014. 
"www.kayserim.biz". Kayseri'deki Akarsular. 11 Haziran 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ocak 2014. 
"www.kayserim.net". Kayseri'deki Akarsular. 27 Haziran 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ocak 2014. 
notlar

Zap Suyu (Arapça: الزاب الكبير (el-zab al-Kabir), Kürtçe: Zey Badinan veya Zeye Mezin), Büyük Zap Suyu, Süryanice de Zovo 'eloyo/Zava 'Ellaya olarak da bilinir, Doğu Anadolu Bölgesi'nden doğup Türkiye sınırları dışında Dicle Nehri'ne ulaşan akarsu. Bazı yeni kaynak ve haritalarda Çığlı Suyu adıyla geçer. Türkiye sınırları içindeki uzunluğu 426 km'dir. Van Doğusu Dağlarından Mengene Dağı (3,412 m) ve İran sınırı yakınındaki Haravil Dağı (3,468 m) yamaçlarından inen suların birleşmesiyle oluşur. Başkale vadisinde geçerken aldığı bazı derelerle büyür. En büyük beslemesi Karasu,Hakkari-Van, Yüksekova-Başkale, Örmeta,Yamaç sırası ile il, ilçe ve köy sınırlarını belirler. Güneydoğudan gelen ve Yüksekova'nın sularını toplayan Nehil Çayını aldan önce Mendéni çayı ile buluşup sonra Hakkâri kentinin yakınından geçer. Toroslar'ın oldukça genişlemiş bir kesimini oluşturan Hakkâri Dağlarını çok dar ve derin boğazlarla yararak aşar. Çukurca'nın batısında Türkiye sınırları dışına çıkar. Irak topraklarında önce güneydoğu, sonra da güneybatı yönünde akar ve Musul'un 40 km kadar güneyinde Dicle Nehrine kavuşur.
Türkiye sınırları içindeki çığırı 12.695 km'lik bir alanın sularını toplar. Yağmur, kar ve buzul sularıyla beslendiğinden ilkbaharda ve yaz başlarında kabaran suları kışın azalır. Ortalama debisi 86,5 m³/sn'dir.
Dicle Nehrinin Türkiye sınırları dışındaki kollarından biri de Küçük Zap Suyu olarak anılır. İran'ın batı kesiminden doğan bu akarsu, daha sonra Irak'a geçer ve Kerkük'ün batısında Dicle Irmağına katılır. Küçük Zap Suyunun geçtiği alanlar önemli petrol üretim bölgeleridir.

Çağlayan Deresi, Abunoğa Irmağı veya Fındıklı Deresi (Lazca: Abu Deresi), Rize ilinin Fındıklı ilçesinde bulunan ve Karadenize akan bir nehirdir. Nehrin kaynağının denizden yüksekliği yaklaşık 2600 metredir ve nehrin uzunluğu yaklaşık 34.7 kilometredir. Nehrin yatak eğimi %75'tir. Nehir, Karadeniz alasının en önemli yumurtlama alanlarından biri olarak kabul edilir. Nehirde sportif olta balıkçılığı yapılabilmektedir. Doğu Karadeniz bölgesindeki ilk kültür balıkçılığı girişimi, Çağlayan Alabalık Çiftliği adıyla 1974 yılında Çağlayan Deresi'nde gerçekleşti.
Nehrin havza alanı 174.03 km²'dir. Havzanın %37.74'ü ise güneşli bakı, %62.26'sı gölgeli bakılardadır. Havzanın %46.42'sını kumlu tüf-andezit-bazalt üçlüsü, 36.96'sını ise granit-mikrogranit ve granadiorit kayaç grupları oluşmaktadır. Havza arazisinin %41.54'ü orman, %29.72'si orman toprağı, %15.39'u mera, %0.27'si su ve %13.09'u ziraat arazisidir.

Nehirde yaşayan balık türleri sırayla Karadeniz alası, Salmo coruhensis, Salmo rizeensis, Alburnoides fasciatus, Barbus escherichii, Squalius sp., Mugil cephalus, Liza aurata ve Ponticola rizensis'tir.

Rize'deki akarsular listesi
Arılı Deresi
Çağlayan Köprüsü

Çekerek Çayı, Yeşilırmak'ın kollarından biri. Sivas Çamlıbel Dağları'ndan doğar, Akdağ'dan gelen dereleri alır. Sulusaray'da ovada akarken Alan Dağı'nı geçtiği yerlerde dar derin vadiler oluşturur. Çorum Çayı'nın katılmasıyla iyice büyür. Kayabaşı Ovası'nda Tokat tarafından gelen Yeşilırmak'ın ana kolu (Tokat Irmağı) ile birleşerek Yeşilırmak'ı oluşturur. İlkbahar ve sonbaharda taşıdığı su artmakta ve nehir kabarmaktadır.
Çekerek Çayı'nın uzunluğu 256 km, yağış havzası 12.000 km²'dir.
Çay, Çekerek ilçesinden geçerken kendisine; Bazlambaç, Karadere, Göndelen, Akdağmadeni, Görmügöz Dere'leri katılır. Sabıköz, Başöz, Bakır Çay alanda çaya katılan diğer akarsulardır. Kendisine katılan kollarıyla güçlenen akarsu araziyi derince parçalar, boğaz vadiler oluşturur: Güplüce-Yapalak Boğazı, İncesu Bağazı, Kale Boğazı.
Çekerek üzerinde Süreyyabey Barajı ve Hidroelektrik Santrali inşa edilmiştir. Asıl olarak taşkın ve sel koruma amaçlı yapılan barajdan elektrik de elde edilir.
Çekerek Çayı evsel katı sıvı atıklar, zirai faaliyetler ve erozyon ile kirlenmektedir.

Çine Çayı, Muğla'nın Yatağan ilçesinin doğusunda Sarıgerme Deresi ve Karagedik Dağları'ndan beslenen ve Büyük Menderes Nehri'ne dökülen 359 km uzunluğunda bir akarsudur. Yukarı kesimleri Muğla ilinde yer alır. Başlangıç kollarından biri Bayır ve Yeşilyurt ovalarına kadar uzanır. Nitekim Bayır kasabası yakınlarında bu kolun üzerinde Kazan Göleti yapılmıştır. Adını Aydın ilinin Çine ilçesinden almaktadır.
Muğla-Aydın karayolunun geçtiği Çine Çayı vadisinin Güneş ışınlarının yol açtığı çatlamalarla oluşmuş ve ilginç görünümler taşıyan gnays, ince taneli şist ve yer yer kuvarsit gibi kayaçlar bir doğa harikasıdır ve turistlerin çok ilgisini çekmektedir. Gökbel denilen bu bölgede Çine Çayı üzerinde ayrıca antik çağdan kalma ve yörede İnce Köprü olarak bilinen, günümüzde de yayaların geçişine müsâit olan bir köprü bulunmaktadır. Gökbel Vadisi'nin tabiat değerleri, yapımı süren Çine Barajı nedeniyle kısmen kaybedilecektir. Bu barajın inşaatı için vadiyi daha yüksek rakımdan takip eden güzel bir yol yapılmıştır.
Çine Çayı'nın antik çağdaki adı Marsyas'tır. Adını Eski Yunan mitolojisinin talihsiz satiri Marsyas'tan almıştır.

Çoruh (Türkçe: Çoruh, Gürcüce: ჭოროხი Ch'orokhi, Yunanca: Άκαμψις, Akampsis, Ermenice: Չորոխ, Ch'vorokh), Türkiye'nin kuzey-doğusundaki Erzurum ili sınırları içerisindeki Mescit Dağları'ndan doğan bir nehirdir. Kelkit-Çoruh Fayı boyunca Bayburt, İspir, Tortum, Yusufeli ve Artvin şehirlerinden akarak Gürcistan'a ulaşır ve buradan; yani Batum'un hemen güneyinden, Türkiye-Gürcistan sınırının birkaç kilometre kuzeyinden, Karadeniz'e dökülür.

Çoruh adı Gürcüce Çorohi'den gelir. Çorohi (ჭოროხი) kelimesini Sulhan-Saba Orbeliani akarsuyun kıyıya attığı kum olarak açıklamıştır. "Çorohi" Megrelcede de aynı anlama sahiptir. Lazca "çoroha" (ჭოროხა) ise, "bulanık su" anlamına gelir. Gürcü Dilinin Açıklamalı Sözlüğü "çorohi" kelimesini çağdaş Gürcücedeki "çoromi" (ჭორომი) kelimesiyle ilişkilendirmiştir. Bu kelime ise, akarsu dibinde birikmiş taşlar için kullanılmaktadır. Bu taşların, Çoruh Nehri'nde olduğu gibi, akarsuyun daha hızlı akmasına yol açtığı belirtilmiştir. Gürcüce bir başka kaynakta "çorohi", akarsuyun ve selin geride bıraktığı taş, çakıl ve kum olarak tarif edilmiştir. "Çerehi" (ჭერეხი) şekline de sahip olan bu kelimenin günümüzde de kullanıldığı ifade edilmiştir. Akarsuyun taşıdığı taş, çakıl ve kumun yığıldığı alana "moçorohebuli" (მოჭოროხებული) denildiği belirtilmiştir.

Kaynağını Mescid Dağı'nın (3.255 m) batı yüzünden alır. Önce batı doğrultusunda akıp Bayburt ve İspir'den geçtikten sonra bir yay çizerek Yusufeli'nin Yokuşlu Köyü önünde Artvin il sınırlarına girer. Yusufeli, Artvin ve Borçka'nın içerisinden geçtikten sonra Borçka'nın Muratlı kasabasından geçerek burada il ve ülke sınırlarını terk eder ve Batum'da Karadeniz'e dökülür. (Kaynağından denize döküldüğü yere kadar uzunluğu 466 km.dir). Batum Limanı güneyinde Karadeniz'e dökülür. Türkiye topraklarında bulunan kısmı 442 km. iken, Gürcistan topraklarında kalan kısmı ise 24 km dir. Nehir Türkiye arazisinin %2,53'üne karşılık gelen 19.748 km³ havzaya sahiptir. Havza içinde ; Artvin,, Erzurum, Bayburt, illerinin toprakları bulunur.

Eskiçağ Tarihi araştırmalarında yazının önemli bir ölçü olması, zaman olarak bizi bir sınırlamaya götürür. Tarih öncesi (Prehistorya) ile Tarihi çağlar (Historya) arasındaki bu sınır yazının ortaya çıkışı ile kendiliğinden çizilir. Yazılı ve yazısız tarih arasındaki sürece de Öntarih çağları (Protohistorya) denilmektedir. Yazı, Mezopotamya ve Mısır'da M.Ö. 3200–3000, Anadolu da
M.Ö. 2000 de, daha batıda İtalya'da ise M.Ö. 1000 yılında ortaya çıkmıştır. Yazı sayesinde, Eskidoğu (Eski Önasya ve Mısır) dillerinin çözülmesi ile sadece Eskibatıdan (Hellen ve Roma) ibaret olduğu zannedilen Eskiçağ Tarihinin kapsamı ve özellikle de zaman dilimi genişlemiştir. Tarih öncesi uygarlıklar; Paleolitik (Alt, Orta ve Üst), Mezolitik, Neolitik (Proto, Erken, Orta, Geç) Kalkolitik (Erken, Orta, Geç) ve Tunç Devri (İlk, Orta, Son) olmak üzere beş bölümde incelenir. Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında bağlantı sağladığı gibi verimli topraklara da sahiptir. Ayrıca yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, akarsularının bolluğu, ikliminin elverişli olması sonucunda insanlık tarihinin her döneminde çeşitli uygarlıklara beşiklik etmiştir. Tarih öncesi çağlara ait yerleşmelere ve buluntulara bakıldığında havzanın yukarı ve orta kısımlarında bazı farklar göze çarpar. Havzanın özellikle yukarı kısmında tarih öncesi çağların hemen hemen tümünde yoğun iskânla karşılaşılırken havzanın ortasında en erken yerleşme ya da buluntular şimdilik İlk Tunç Çağına yerleştirilebilir.

Toplam uzunluğu 431 km olan Çoruh'un 410 km'si Türkiye'de, 21 km'si Gürcistan'da bulunur. Çoruh'un debisi Mayıs ayında (569/529 m³/sn.) zirveye çıkar. Yıl boyunca en düşük debisi ise 53.09 m³/sn.’dir. Yıllık ortalama debi 192 m³/sn, yıllık ortalama su taşıma kapasitesi 6,3 milyar m³'tür. Çoruh 1420 metrelik enerji üretilebilir düşü ile yüksek hidroelektrik potansiyeli barındırır. Nehir, yılda 5,8 milyon m³ tortulu (rusubat) Karadeniz'e taşımaktadır. Eğim %5’tir.

Çoruh Nehri'nde başta sazan ve kefal olmak üzere birkaç balık türü bulunur. Nehrin Yusufeli sınırları içerisinde seyreden 100 kilometrelik kısmı rafting ve kano gibi su sporları için en uygun ve en zorlu parkurları meydana getirmiştir. Çoruh Nehri'nin Artvin il sınırları içerisindeki uzunluğu 150 km olup 100 km'si Yusufeli sınırları içerisinde seyreder.

DSİ'nin Çoruh üzerinde gerçekleştireceği 10 proje ile Türkiye'de üretilen elektriğin %8'si, hidroelektriğin %34'u Çoruh havzasında üretilecektir.
Hidroelektrik özel sektöre açıldıktan sonra; Çoruh ana kolda 10, Berta kolunda 2, Oltu kolunda 2, Barhal kolunda 1, Bardız kolunda 1 olmak üzere, toplam 16 baraj yapılması planlanmıştır. Ayrıca 157 adet nehir tipi hidroelektrik santrali planlanmaktadır.
Halihazırda Çoruh Nehri üzerindeki barajlar ile üretilen elektrik, Türkiye elektrik tüketiminin %1,38'ini karşılanmaktadır.

Ülke, devlet, ulus veya diğer siyasi oluşumlar gibi dünyanın farklı bir parçasıdır. Belirli bir yönetime atıfta bulunurken, "ülke" terimi egemen bir devlete, sınırlı tanınmaya sahip devletlere, kurucu ülkeye veya bağımlı bir bölgeye atıfta bulunabilir. Egemen devletlerin çoğu, ancak tüm ülkeler değil, Birleşmiş Milletler üyesidir. Dünyadaki "ülke" sayısı konusunda evrensel bir anlaşma yoktur, çünkü bazı devletlerin egemenlik statüsü tartışmalıdır, sınırlı tanınma ve bir dizi egemen olmayan varlık genellikle ülke olarak kabul edilir.
"Ülke" kelimesinin tanımı ve kullanımı esnektir ve zaman içinde değişmiştir. The Economist 2010 yılında "bir ülkenin net bir tanımını bulmaya yönelik herhangi bir girişim, kısa süre içinde istisnalar ve anomalilerden oluşan bir çalılıkla karşılaşır" diye yazmıştır.

Eski Türkçede  yazılı örneği bulunmayan  ülü-  "pay etmek?" fiilinden +gA sonekiyle  türetilmiştir.

Belirli bir yönetime atıfta bulunurken, "ülke" terimi egemen bir devlete, sınırlı tanınmaya sahip devletlere, kurucu ülkeye veya bağımlı bir bölgeye atıfta bulunabilir. Egemen bir devlet, dünyanın bir bölümü üzerinde üstün meşru otoriteye sahip siyasi bir varlıktır. Bazı devletlerin egemenlik statüleri tartışmalı olduğundan ve egemen olmayan bazı varlıklar yaygın olarak ülke olarak adlandırıldığından, dünyadaki "ülke" sayısı konusunda evrensel bir anlaşma yoktur. Devlet olma kriterleri konusunda uluslar topluluğunun tüm üyeleri için bağlayıcı bir tanım bulunmamaktadır. Bir ülkenin tanınmasına ilişkin devlet uygulamaları tipik olarak beyan edici ve kurucu yaklaşımlar arasında bir yerde yer alır. Uluslararası hukuk, egemen devletleri daimi bir nüfusa, tanımlanmış bir toprağa, başka bir devlete bağlı olmayan bir hükûmete ve diğer devletlerle etkileşim kapasitesine sahip olarak tanımlar.

1933 Montevideo Sözleşmesi'nde ana hatları çizilen beyan teorisi, 1. Maddede bir devleti şu şekilde tanımlamaktadır.

Kalıcı bir nüfusa sahip olmak
Tanımlanmış bir bölgeye sahip olmak
Bir hükûmete sahip olmak
Diğer devletlerle ilişkiye girebilme kabiliyetine sahip olmak
Montevideo Sözleşmesi'nin 3. Maddesi, egemen bir devletin, başka hiçbir ülke varlığını tanımasa bile egemen bir devlet olabileceğini ima etmektedir. Uluslararası teamül hukukunun bir yeniden ifadesi olarak Montevideo Sözleşmesi, mevcut hukuk normlarını ve ilkelerini sadece kodifiye etmiştir ve bu nedenle sadece uluslararası örgütlerin (Birleşmiş Milletler gibi) imzacıları için değil, bir bütün olarak uluslararası hukukun tüm süjeleri için geçerlidir. Benzer bir görüş Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından dile getirilmiş, Avrupa Birliği tarafından Badinter Komitesinin ana bildirisinde ve Yargıç Challis Profesör James Crawford tarafından tekrarlanmıştır.
Kurucu teoriye göre, bir devlet ancak ve ancak en az bir başka ülke tarafından egemen olarak tanınırsa uluslararası hukukun tüzel kişiliğine sahip olur. Bu nedenle, yeni devletler hemen uluslararası toplumun bir parçası olamaz veya uluslararası hukukla bağlı olamaz ve tanınan uluslar onlarla ilişkilerinde uluslararası hukuka saygı göstermek zorunda değildir. 1912'de L. F. L. Oppenheim kurucu teori ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

Uluslararası Hukuk, bir Devletin tanınmadığı sürece var olmadığını söylemez, ancak tanınmadan önce onu dikkate almaz. Sadece ve sadece tanıma yoluyla bir Devlet Uluslararası bir Kişi ve Uluslararası Hukukun bir konusu haline gelir.
1976 yılında Afrika Birliği Örgütü devletin tanınmasını şu şekilde tanımlamıştır:

...bağımsız ve egemen bir devletin tanınması, uluslararası toplumun her bir üyesine ait bir egemenlik eylemidir, bireysel olarak alınacak bir karardır ve bu nedenle, yeni bağımsız devleti tanıyıp tanımama kararı üye devletlere ve her bir OAU gücüne bağlıdır.

Tayvan, Sahra Cumhuriyeti ve Kosova gibi bazı ülkelerin egemenliği tartışmalıdır ve/veya bazı ülkeler tarafından sınırlı olarak tanınmaktadır. Bazı egemen devletler, her biri kendi başına bir ülke olarak da kabul edilebilen ve kurucu ülkeler olarak adlandırılan ayrı yönetimlerin birlikleridir. Danimarka Krallığı; Danimarka, Faroe Adaları ve Grönland'dan oluşmaktadır. Hollanda Krallığı; Hollanda, Aruba, Curaçao ve Sint Maarten'den oluşmaktadır. Birleşik Krallık; İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşmaktadır.
Bağımlı bölgeler, egemen bir devletin kendi toprakları dışında kalan bölgeleridir. Bunlar arasında Yeni Zelanda'nın denizaşırı toprakları, Norveç'in bağımlı bölgeleri, Britanya Denizaşırı Toprakları ve Taç Toprakları, Amerika Birleşik Devletleri'nin toprakları, Avustralya'nın dış toprakları, Çin'in özel idari bölgeleri, Danimarka Krallığı'nın özerk bölgeleri, Åland, Denizaşırı Fransa ve Karayip Hollandası bulunmaktadır. Hong Kong, Grönland ve Makao gibi bazı bağımlı bölgeler, uluslararası ticarette ayrı bir "menşe ülke" olarak değerlendirilmektedir.

Bir ülkenin sembolleri, o ülkenin dahil olduğu herhangi bir ulusun kültürel, dini veya siyasi sembollerini içerebilir. Birçok sembol kategorisi bayraklarda, armalarda veya mühürlerde görülebilir.

Çoğu ülkenin bir uzun bir de kısa adı vardır. Uzun ad genellikle resmi bağlamlarda kullanılır ve genellikle ülkenin yönetim biçimini tanımlar. Kısa ad, ülkenin tipik olarak tanımlandığı ortak adıdır. Uluslararası Standardizasyon Örgütü, her ülkeyi iki harfli bir ülke kodu ile tanımlamak için ISO 3166'nın bir parçası olarak bir ülke kodları listesi tutar. Bir ülkenin adı kültürel ve diplomatik öneme sahip olabilir. Yukarı Volta, Fransız sömürgeciliğinin sona ermesini yansıtmak için adını Burkina Faso olarak değiştirdi ve Kuzey Makedonya'nın adı, Yunanistan'daki benzer adlı Makedonya bölgesi ile bir çatışma nedeniyle yıllarca tartışıldı. ISO 3166-1 standardı şu anda 193'ü Birleşmiş Milletler üyesi olan egemen devletler olmak üzere 249 ülkeyi içermektedir.

Başlangıçta, bir ülkeyi temsil eden bayraklar genellikle yöneticilerinin kişisel bayrağı olurdu; ancak zamanla, kişisel sancakların yerlerin bayrağı olarak kullanılması uygulaması, ulus için bir önemi olan, genellikle koruyucu azizi olan bayraklar lehine terk edildi. Bunların ilk örnekleri, 12. yüzyıl gibi erken bir tarihte ulusal bayrağa sahip olduğu söylenebilecek Cenova gibi deniz cumhuriyetleriydi. Ancak bunlar hala çoğunlukla denizcilik kimliği bağlamında kullanılıyordu.
Bazı bayrakların geçmişi daha eskiye dayansa da askeri ya da donanma bağlamı dışında bayrakların yaygın kullanımı ancak 18. yüzyılın sonunda ulus devlet fikrinin ortaya çıkmasıyla başlar ve özellikle Devrim Çağı'nın bir ürünüdür. Fransa ve Amerika'daki gibi devrimler, insanların kendilerini bir kralın tebaası olarak değil, yurttaş olarak görmeye başlamalarını gerektirmiş ve bu da sadece yönetici bir ailenin gücünü ve haklarını değil, kolektif yurttaşlığı temsil eden bayrakları gerekli kılmıştır. 19. yüzyılda milliyetçiliğin Avrupa genelinde yaygınlaşmasıyla birlikte, ulusal bayraklar Avrupa'daki devletlerin çoğunu temsil eder hale gelmiştir. Bayraklar aynı zamanda İngiltere ve İskoçya arasındaki birliği temsil eden Union Jack gibi farklı halklar arasında birlik duygusunu teşvik etmeye başladı veya panslav renkleri veya daha sonra Panarap renkleri gibi algılanan ortak bir mücadelede uluslar arasındaki birliği temsil etmeye başladı.
Avrupalılar dünyanın önemli bir bölümünü sömürgeleştirdikçe, ulus olma fikirlerini ve bayraklar da dahil olmak üzere ulusal sembolleri ihraç ettiler ve bir bayrağın benimsenmesi ulus inşa sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmeye başlandı. Siyasi değişim, sosyal reform ve devrimler, 19 ve 20. yüzyıllarda sıradan insanlar arasında artan ulus olma duygusuyla birleşerek dünya çapında yeni ulusların ve bayrakların doğmasına yol açtı. Bu kadar çok bayrağın yaratılmasıyla birlikte, bu tasarımlara olan ilgi gelişmeye başladı ve hem profesyonel hem de amatör düzeyde bayrak çalışmaları, bayrakbilim, ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı bayrkabilimi hızlı bir gelişim evresine girmiş, birçok araştırma tesisi ve yayın kurulmuştur.

Milli marş, bir ülkenin veya ulusun tarihini ve geleneklerini sembolize eden ve çağrıştıran vatansever bir müzik bestesidir. Resmi olarak kabul edilen bir milli marş geleneği ancak 19. yüzyılda popüler hale gelmiş olsa da bazı milli marşlar bu dönemden önceye dayanır ve genellikle milli marş olarak belirlenmeden çok önce vatansever şarkılar olarak var olmuştur. Bazı ülkelerin resmi bir milli marşı bulunmamaktadır. Bu durumlarda, spor etkinliklerinde veya diplomatik resepsiyonlarda çalınan yerleşik fiili marşlar vardır. Bunlar arasında Birleşik Krallık ("God Save the King") ve İsveç (Du gamla, Du fria) bulunmaktadır. Birden fazla ülke veya seçim bölgesinden oluşan bazı egemen devletlerin her biri için ilgili müzik besteleri vardır (Birleşik Krallık, Rusya ve Sovyetler Birliği gibi). Bunlar bazen egemen devletler olmasalar bile ulusal marşlar olarak anılırlar (örneğin, "Hen Wlad Fy Nhadau" Birleşik Krallık'ın bir parçası olan Galler için kullanılır).

Armalar veya ulusal amblemler
Mühürler veya pullar
Ulusal sloganlar
Ulusal renkler

Bir kişinin ait olduğu ülkeyle kurduğu olumlu duygusal bağa yurtseverlik denir. Yurtseverlik, kişinin ülkesine duyduğu sevgi, bağlılık ve bağlılık duygusudur. Bu bağlılık, etnik, kültürel, siyasi veya tarihi yönler de dahil olmak üzere kişinin anavatanına ilişkin birçok farklı duygu ve dilin bir kombinasyonu olabilir. Milliyetçilikle yakından ilişkili bir dizi kavramı, çoğunlukla sivil milliyetçiliği ve bazen de kültürel milliyetçiliği kapsar.

Çeşitli kuruluşlar, ekonomik ülke sınıflandırmaları üretmek için eğilimleri belirlemeye çalışmaktadır. Ülkeler genellikle gelişmekte olan ülkeler veya gelişmiş ülkeler olarak ayırt edilir.
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı her yıl hazırladığı Dünya Ekonomik Durumu ve Beklentiler Raporu'nda ülkeleri gelişmiş ülkeler, geçiş ekonomileri veya gelişmekte olan ülkeler olarak sınıflandırmaktadır. Rapor, ülke gelişimini kişi başına düşen gayrisafi milli gelire (GSMG) göre sınıflandırmaktadır. BM, coğrafi konum

Şeytanderesi Mersin ilinde düzensiz rejimli küçük bir akarsudur.
Şeytanderesi'nin kaynağı Toros Dağları üzerinde Uğuralanı mevkiinde tarihi Olba kenti dolaylarındadır. Bu bölgede akarsuyun yatağı yer yer kurumuştur. Daha güneyde dağlar arasında akan Şeytanderesi derin bir kanyon oluşturur ve Kızkalesi beldesinde Akdeniz'e dökülür. Toplam uzunluğu 25 kilometreden fazla değildir. Orta çığırı Silifke ve Erdemli ilçeleri arasındaki  sınırı oluşturan akar suyun üst çığırı Silifke ilçesi sınırları içinde olmakla birlikte, denize kavuştuğu Kızkalesi Erdemli ilçesi sınırları içindedir.
Şeytanderesi'nin önemi kalyondaki bazı tarihi yapılardan ileri gelir. Üst çığırında Olba kenti örenleri vardır. Daha güneyde, deniz kıyısından yaklaşık olarak 5 kilometre  kuzeyde kalyon duvarında Roma İmparatorluğu döneminden kalma kabartmalar vardır. Bu kabartmalar Adamkayalar olarak bilinir. Ayrıca bu kabartmaların biraz ötesinde bir kale ve küçük yerleşim yeri kalıntıları bulunur.

Hanya (Yunanca: Χανιά, Latin harfleriyle Hania), Yunanistan'da bir şehir ve Hanya bölgesinin başkentidir. Girit adasının kuzeybatı kıyısında, Resmo'nun yaklaşık 70 km (43 mil) batısında ve Kandiye'un 145 km (90 mil) batısında yer almaktadır.

Hanya'nın en eski kalıntıları Kastelli tepesindeki Tunç Çağı buluntularıdır. Büyük ihtimalle şehrin adı da, antik şehir Kidonya'nın değişmiş bir halidir. Burada antik çağda Kidonyalılar'ın yaşadığı ancak MÖ 15. yüzyılda bir saldırıya uğradıkları düşünülmektedir. Mikenler'in adaya gelmesi ile yeniden canlanan şehir, sonraki dönemlerde aynı sıklıkta yerleşim yeri olmayı sürdürememiştir. Nihayet Kidonya, MÖ 12. yüzyılda tamamen talan edilmiştir. Kastelli'de yapılan arkeolojik kazılarda Linear B yazılı çanak çömlekler gün yüzüne çıkarılmıştır.
Kastelli tepesindeki Orta Çağ duvarları içerisine entegre edilmiş devşirme malzemeler, helenistik ve Roma dönemi Kidonyasına ait yapılardan alınmış ve surları inşa ederken kullanılmıştır.

823 ile 828 yılları arasında Araplar tarafından fethedilen şehir, 926'da Bizans tarafından yeniden fethedilmiştir. Şehrin asıl kalkındığı dönem La Canea adını taşıdığı Venedik hakimiyeti dönemidir. Bilhassa 1252 yılında Marino Morosini döneminde bastırılan bir isyan sonrası şehrin kalesinin surları güçlendirilmiştir. Yine de Cenevizliler 1260'ta şehri ele geçirmiş ve 1290'a kadar ellerinde tutmuşlardır.
1290'den sonra da Venedikliler şehri tahkim etmeye devam etmiştir. Kastelli Kalesi bu çabanın 14. yüzyıldaki bir eseridir. Ancak bu kale gitgide büyüyen liman için yeterli savunma sağlayamıyordu. Zira başlarını Barbaros Hayreddin Paşa'nın çektiği Türk denizciler büyük bir risk oluşturuyordu. Bu tehdide karşı yeterli savunma sahibi olmak için Venedikliler 1536'da Kandiye'deki kaleyi de planlayan mimar Michele Sanmicheli'yi yeni bir kale tasarımı ile görevlendirmiştir. İnşa edilen bu yeni kale, 1645'teki Osmanlı kuşatmasına yalnızca 2 ay dayanabilmiştir.
Bu arada İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilmesi sonrası şehirden kaçan pek çok din adamı ve sanatçı adaya sığınmış ve burada Bizans kültürü ve dinini yaşatmaktaydılar.

Hanya, 1645 yılında 54 gün süren kuşatmadan sonra 17 Ağustos'ta Osmanlılar tarafından fethedildi. Osmanlılar'ın Girit Adası'nda fethettiği ilk kaleydi. 1669'da adanın fethini tamamlayan Osmanlı Devleti tarafından adanın idarî merkezi yapıldı. Osmanlı döneminde adaya camiler inşa edildi ve bazı kiliseler camiye dönüştürüldü. Bu dönemde Girit yerlilerinin bir kısmı da İslam dinine geçti.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında çıkan Rum isyanı üzerine adaya gönderilen Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Girit Rumları'nın bağımsızlığı için zemin hazırlayan Halepa Sözleşmesi'ni 23 Kasım 1878'de Hanya'nın bir ilçesi olan Halepa'da imzaladı.
1880 yılında burada bir Mevlevihane kurulmuş ve 1904 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. 1923 yılı Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi ile şehrin müslüman nüfusu göç etmek zorunda bırakılmıştır.

Hanya, 1898-1908 arasındaki Girit Devleti döneminde de başkent işlevi görmüştür. Bu dönemde Prens Yeoryos Hanya'da konaklamıştır.

Hanya büyük ölçüde Venedik dönemi çehresini korumuştur. Şehrin tarihi çehresine en büyük zararı 1941'deki Nazi saldırısı ve günümüzde gittikçe artan inşaat sektörü vermektedir.

Şehrin havalimanı yaklaşık 16 km. uzaklıkta Akrotiri Yarımadası'nda bulunan Hanya Uluslararası Havalimanı'dır. Atina'dan buraya gelmek için öncelikle feribotla 6 km. uzaklıktaki Suda limanına ulaşmak gerekmektedir.

Yunan devlet adamı Eleftherios Venizelos, Hanya'ya yakın bir köyde doğmuştur.
Türkçedeki "Hanya'yı ve Konya'yı görmek" deyimi bu şehirden dolayı ortaya çıktığı düşünülür.

Hanya limanı. Limanın iç kesimleri Orta Çağ'da sık sık kum birikmesi yaşadığından daha az kullanılmıştır. Günümüzde de daha canlı olan kesim dış liman kesimidir.
Hanya kapalı çarşısı, yerel gıda ürünlerinin satıldığı, içerisinde restoranlar da barındıran haç şeklinde tasarlanmış bir kapalı çarşı

Hanya Arkeoloji Müzesi
Denizcilik Müzesi, 1913 yılında Eleftherios Venizelos ve Yunanistan Kralı I. Konstantin, Yunanistan ile birleşmek için bayrak salladığı Firkas adını taşıyan tabyada 1973 yılında kurulmuştur. Gemi maketleri, sualtı buluntuları, çeşitli alet ve donanımlar aracılığıyla antik çağlardan günümüze denizcilik ve deniz savaşları hakkında bilgi vermektedir. Sergilenenler arasında bir Tunç Çağı gemisi olan Minoa'nın birebir kopyası da yer almaktadır. Müzenin diğer bölümlerinde Girit'in 1913'te Yunanistan'a ilhakı ve özerkliği sırasında Hanya'nın rolünü ve ayrıca 1941'den 1945'e kadar süren Alman işgalini konu edinmektedirler.
Hanya Tarihi Müzesi ve Arşivi, şehir parkı yanında I. Sfakianaki 20 caddesinde 1900'den kalma neoklasik bir bina içerisinde yer almaktadır. Eleftherios Venizelos hakkındaki serginin yanı sıra, Türkler ve Nazilere karşı mücadeleyi konu edinen resimler, silahlar ve bayraklar sergilenmektedir.

Deniz feneri, doğudaki liman girişinde bulunur, 2006'da kapsamlı bir şekilde restore ve stabilize edilmiştir. Mısır'ın Girit'i 1830 yılındaki kısa süreli işgali sırasında Venedik zamanından kalma bir deniz fenerinin temelleri üzerine inşa edilmiştir.
Venedik dönemi burçları: San Salvatore, Sabbionara, Schiavo-Lando kulesi
Venedik dönemi tersanesi ve mühimmat deposu, 1497 yılında limanın iç kısmında inşa edilmiş, zaman zaman tersane olarak da kullanılmıştır. Günümüzde kötü durumda olan ve eski işlevini yitiren yapılar kurşunla kaplı tonozları ile dikkat çekicidir.

Osmanlı dönemi soğan kubbeli Küçük Hasan Paşa Camii
Etz Hayim Sinagogu
Chatzimichali Daliani caddesi üzerindeki Osmanlı dönemi minaresi
Osmanlı döneminde Hünkar Camisi adı altında hizmet veren Aya Nikola Kilisesi. 1918 yılında yeniden kilise olan yapının iç dekorasyonu, Arthur Evans'ın Knossos'ta keşfettiği Minos saraylarına imrenerek koyu kırmızı renkli sütunlar ve açık mavi renkli duvarlar ile düzenlenmiştir sağlanmıştır. Yunan ulusunun uzun süren yabancı hükümranlıklar sonrası ulusal kimlik arayışının mimariye dökülmüş bir hali gibidir.
Venedik dönemi San Rocco Kilisesi, 1630 yılında inşa edilmiş tek nefli bir kilisedir.
Agioi Anargyroi Kilisesi, 16. yüzyılda inşa edilmiş hem Osmanlı hem de Venedik döneminde ortodoks kilisesi olarak hizmet vermiş bir kilisedir.
Bir yangın sonucu içerisi kararmış olan ancak yine de ikonları ile dikkat çeken Aya Katerini Kilisesi

İsmail Kara, Hanya / Girit Mevlevihanesi, Dergah Yayınları (İstanbul 2006)

On İki Ada, Menteşe Adaları veya Dodekanez (Yunanca: Δωδεκάνησα Dodekanesa), Adalar Denizi'nde bulunan bir grup adaya verilen isimdir.

On İki Ada ismini, Osmanlı Devleti’nın gayrimüslim bölgelerde uyguladığı yönetim şeklinden almıştır. 12’li denen bu sisteme göre her on hane birer temsilci çıkarır, bu temsilciler de aralarından bölgeyi yönetecek "on iki kişilik bir ihtiyar heyeti" seçerdi. Türkçe "On İki Ada" ismi; ilk önce Yunancaya, daha sonra bire bir çevrilerek diğer Batı dillerine girmiştir.
"On İki Ada" denen adalar grubunda, isminin çağrıştırdığı gibi sadece on iki adet ada yoktur. "On İki Ada" olarak adlandırılan bu ada grubunun sadece büyük olanları sayılırsa on dört ada, büyüklü küçüklü hepsi sayılırsa yirmiden fazla ada ve adacık vardır. Bunlara "Güney Sporat Adaları" veya "Güney Sporatlar" denmektedir. Ayrıca her adanın kendi ismi vardır. Buradaki on iki sayısı; adaların sayısını ifade etmek için değil, "on iki üyeli meclisle yönetilen adalar" anlamındadır.
Osmanlılarda ise önceleri "Ege adaları" denmiş, sonra ise Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akdeniz Adaları)" ve "Cezâyir-i isnâ-aşer" denmiştir. Daha sonra yönetim vilayeti olan Akdeniz Adaları; Sisam ve Sakız Adası gibi, On İki Ada'nın dışında kalan adaları da içine almaktaydı.
Türkler bu adların bazılarını Türkçenin hançeresine uydurmuş, bazılarına ise Türkçe isimler vermişlerdir. Bu şekilde Kasos, Kaşot olmuş; Karpethos, Kerpe; Aliminya, Limoniye; Simi, Sömbeki; Tilos, İlyaki; Nisiros, İncirli; Mandraki, Yalı; Kos, İstanköy; Astropalya, Koçbaba; Kalimnos, Kilimli; Kharki, Herke; Patmos, Batnaz; ve Leros, İleryoz olarak adlandırılıken Rodos, Meis, Lipos ise olduğu gibi söylenmiştir.
Avrupa kaynaklarında ise söz konusu adalar grubu için "Güney Sporatlar Adaları" veya "Güney Sporatlar" ifadeleri kullanılmıştır.
"On İki Ada" tabiri, Yunanlar tarafından Balkan Savaşı öncesinde, adaların İtalyanlar tarafından işgalinden sonra kullanılmıştır.

Oniki Adalar Güneydoğu Ege Denizi'nde bulunmaktadır ve doğuda Türkiye, güneybatıda Girit ve batıda Kiklad Adaları ile komşudur.

On İki Ada:
1- Astypalaia - İstanbulya 
2- Halki - Herke, Hereke, Herkit 
3- Kalymnos - Kilimli, Kelemez 
4- Karpathos - Kerpe 
5- Kasos - Kaşot, Çoban 
6- Kos - İstanköy 
7- Leros - İleriye, İleryoz 
8- Nisyros - İncirli 
9- Patmos - Batnaz 
10- Rhodes - Rodos 
11- Symi - Sömbeki 
12- Tilos - İlyaki, İlleki, Papazlık, Piskopi, İlkil

Konum olarak Akdeniz'de yer almakla birlikte On İki Ada grubuna bağlı olan Meis
13- Kastellórizo/Megisti - Meis, Kızılhisar

Civar adalar:
Adelfoi Syrnas Islets - Kızkardaşlar 
Anditilos - Askino 
Armathia - Ermeniya, Akça 
Alimia - Limoniye, Alimniye, Hırmanlu 
Astakidonisia - İstakida adaları 
Avgo - Yumurta 
Chamili - Kamulin, Kamelya 
Divounia (Ouanianisia) - İkikardaşlar 
Gialesíno - Yavalsa 
Glaros - Laros 
Gyali - Sakarcılar, Sakarcalar, Yalı 
Kalolimnos - Kalolimni, Kalolimnoz, Kaldimnos 
Kandelioussa - Çerte, Kandilli 
Kinaros - Ardıçcık, Zenari 
Lipsi - İlipsi, Eşekler 
Levitha - Koçbaba, Koçpapaz 
Liadi Islets - Kendiroz 
Marmarás - Marmar, Marmara, Mermer 
Mavra - Mavra 
Nimos - Miskin 
Ofidoussa - Yaban, Yılan 
Pachia - Pakya 
Pergousa - Pergusa 
Plati - Plati 
Saria - Doğancık, Sariye, Saros, Misarya 
Sesklio - Seskili 
Sofrano Islets - Safran adaları (Büyük Safran & Küçük Safran & Soka) 
Stroggyli - Birgöz 
Syrna - Ardacık, Sirina 
Telendos - Telendos 
Trianisia - Üçadalar

Meis civarındaki adalar:
Rho - Karaada, Aya Yorgi 
Strongyli - Çamada, İpsili

On iki adalar tarih öncesi çağlardan beri yerleşim yeri olmuştur. Girit'teki Neopalatial dönem'de adalar yoğun bir şekilde Minoslaşmıştı (temas MÖ 2. binyılda başlar). Minosluların çöküşünün ardından adalar, MÖ 1400'lerden Dorlar'ın MÖ 1100'lere gelişine kadar Miken Yunanları tarafından yönetildi. Sonraki yüzyıllar boyunca ekonomi ve kültür geliştirerek bağımsız varlık olarak gelişmeye Dor döneminde başladılar. Erken Arkaik dönem Rodos ve Kos gruptaki başlıca adalar olarak ortaya çıktı. MÖ 6. yüzyılda Dorlar Rodos'ta Lindos, Kameiros ve Ialyssos adında üç büyük şehir kurdu. Kos adası ve Küçük Asya ana karasındaki Knidos ve Halikarnassos şehirleriyle birlikte bunlar Dor Heksapolisi'ini oluşturuyordu.
Antik Çağ'da Yunan dünyasının bir parçası olan adalardan özellikle Rodos ve İstanköy (Kos) köklü tarihleriyle öne çıkarlar.

Bu gelişme, MÖ 499 civarında, adaların kısa süreliğine Persler tarafından ele geçirildiği Pers-Yunan savaşları nedeniyle kesintiye uğradı. Atinalıların MÖ 478'de Persleri mağlup etmesinden sonra şehirler Atina egemenliğindeki Attika-Delos Deniz Birliği'ne katıldı. MÖ 431'de Peloponez Savaşı patlak verdiğinde, hâlâ birlik üyesi olmalarına rağmen büyük ölçüde tarafsız kaldılar.
Peloponnesos Savaşı MÖ 404'te sona erdiğinde, On iki Ada büyük ölçüde Ege'deki büyük çatışmalardan uzaklaştırılmış ve nispeten sakin ve refah dolu bir dönem başlamıştı. M.Ö. 408 yılında Rodos'un üç şehri birleşerek tek bir devlet oluşturmuş ve adanın kuzey ucunda Rodos adında yeni bir başkent inşa edilmişti. Bu birleşik Rodos, önümüzdeki bin yıl boyunca bölgeye hakim oldu. On iki Ada'daki diğer adalar da önemli ekonomik ve kültürel merkezler haline geldi. Bu merkezlerden en önemlisi olan Kos, Hipokrat tarafından kurulan tıp okulunun yeri olarak hizmet verdi.
Peloponnesos Savaşı tüm Yunan uygarlığının askerî gücünü o kadar zayıflatmıştı ki, işgale açık hale geldi. Adalar M.Ö. 357 yılında Karya kralı Mausolos tarafından, M.Ö. 340 yılında ise Persler tarafından ele geçirildi. Ancak Pers egemenliğinin bu ikinci dönemi neredeyse ilki kadar kısaydı ve Büyük İskender'in M.Ö. 332'de Persleri mağlup etmesiyle adalar hızla büyüyen Makedon İmparatorluğu'nun parçası oldu ve adalarda yaşayanlar büyük bir rahatlama yaşadı.
İskender'in ölümünden sonra adalar ve hatta Rodos bile onun yerine geçmek isteyen birçok general arasında paylaştırıldı. Adalar, Mısır'daki Ptolemaioslarla güçlü ticari bağlar kurdu ve birlikte MÖ 3. yüzyılda Ege'deki ticareti kontrol eden Rodos-Mısır ittifakını oluşturdular. Rodos'un önderliğinde adalar denizcilik, ticaret ve kültür merkezleri haline geldi: Rodos paraları Akdeniz'in hemen her yerinde dolaşıyordu ve adaların felsefe, edebiyat ve retorik okulları ünlüydü. MÖ 304'te inşa edilen Rodos Heykeli belki de onların zenginliğini ve gücünü en iyi simgeliyordu.
MÖ 164'te Rodos, Roma ile bir antlaşma imzaladı ve adalar, çoğunlukla özerkliklerini korurken, az çok Roma Cumhuriyeti'ne bağlı hale geldi. Rodos kısa sürede Romalı soylu aileler için büyük bir eğitim merkezi haline geldi ve adalar (ve özellikle Rodos) Roma'nın önemli müttefikleri olduğundan, çok sayıda ayrıcalığa ve genel olarak dostane ilişkilere sahiptiler. Bunlar sonunda MÖ 42'de, Jül Sezar'ın MÖ 44'te öldürülmesinin ardından çıkan kargaşada kaybedildi ve ardından Gaius Cassius Longinus adaları işgal edip yağmaladı. Daha sonra Roma İmparatorluğu'nun bir parçası oldular. Titus, Rodos'u Provincia Insularum 'un başkenti yaptı ve sonunda adalar, Roma İmparatorluğu'nun 18. Eyaletinin parçası olarak Girit'e katıldı.
1. yüzyılda Aziz Paul adaları iki kez, Aziz Yuhanna ise birçok kez ziyaret edip adaları Hristiyanlığa dönüştürmeyi başardı ve onları Hristiyanlığın çoğunlukta olduğu ilk bölgeler arasına yerleştirdiler. Aziz Yuhanna sonunda onların arasında yaşamaya başladı ve ünlü Vahiy kitabını yazdığı Patmos'a sürgüne gönderildi.

MS 395'te Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı yarımlarına bölündüğünde, adalar daha sonra Bizans İmparatorluğu'na dönüşen Doğu kısmına dahil oldu. Çok sayıda istilayla kesintiye uğramasına rağmen neredeyse bin yıl boyunca varlıklarını sürdürdüler. Bu dönemde bağımsız bir varlık olarak yeniden ortaya çıkmaya başladılar ve On iki Ada teriminin tarihi yaklaşık 8. yüzyıla kadar uzanır. Doğu Roma dönemine ait çok sayıda kanıt bugün adalarda, özellikle de o döneme ait çeşitli koruma durumlarındaki yüzlerce kilisededir.
10. ve 11. yüzyıllarda, Konstantinopolis Roma İmparatorluğu adına bölge, Cenova (Vignolo de'Vignoli ailesiyle birlikte) ve Venedik'in (Cornaros ailesiyle birlikte) güçlü denizcilik şehir devlet filoları hakimiyetindeydi ve ticari vergi haklarıyla güvence altına alınıyordu. Cenevizliler, Konstantinopolis'in Paleologos İmparatorlarından bir antlaşma kopardıklarında, On iki Ada'nın bazı kısımlarını ve Sakız adası'ndan Rodos'a kadar İznik İmparatorluğu'nun itibari gücü altında kalan diğer doğu adalarını işgal etmeye başladı. Ceneviz aile boylarının (Moresco, Vignoli, Giustiniani, Spinola ve diğerleri) her biri bazı adaları elinde tutuyordu ve onlara deniz koruması karşılığında yönetim, ticaret ve hammadde (mastika vb.) kullanma hakları veriliyordu. Ortodoks rahipler ise Patmos ve Leros'ta hüküm sürüyordu.
Bizans dönemi, adaların Cenevizliler tarafından Hospitalier Şövalyeleri (St John Şövalyeleri) için kiralanıp satılmasıyla sona erdi: Rodos 1309'da güçlendirildi ve adaların geri kalanında şövalyeler yavaş yavaş kaleler ve hisarlar inşa etti. Sonraki birkaç on yıl boyunca Ceneviz filosu deniz yollarından sorumlu olmaya devam etti ve üslerini ve ticaret depolarını (Empori) elinde tuttu. Şövalyeler, Rodos'u kaleleri haline getirdi ve başkentini, adaların geri kalanına dağılmış diğer kaleler ve hisarlarla birlikte etkileyici bir kalenin hakim olduğu görkemli bir Orta Çağ şehrine dönüştürdüler. Bu devasa tahkimatlar, 1444'te Mısır Sultanı'nın ve 1480'de Fatih Sultan Mehmet'in istilalarını püskürtmeye yetti. Nihayet 1522'de Rodos'taki kale Kanuni Sultan Süleyman'ın ordusunun eline geçti, diğer adalar da yıl içinde istila edildi. Geriye kalan birkaç şövalye Malta'ya kaçtı.

Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nda birkaç yüz yıllık bir dönem başladı. On iki Adalar, Takımadalar Eyaleti içinde ayrı bir sancak oluşturdu.
Özellikle Rodos'a Türk aileler yerleştirildi. Başlangıçta yönetim açısından Midilli Sancakbeyliği içinde yer alan adalar daha sonra Kaptanpaşa Eyaleti'ne, 1867'de de Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti'ne bağlandı. Bu düzenleme, İtalyan kuvvetlerinin Trablusgarp Savaşında adaların büyük bölümünü ele geçirmesine (Mayıs 1912

Resmo (Yunanca: Ρέθυμνο Rethymno, 1974'e kadar: Ρέθυμνον Rethimnon), Girit'in üçüncü büyük şehri (2001 nüfusu 69.290) ve aynı adı taşıyan ve Girit'in dört idarî bölümünden biri olan ilin (nomos) merkezidir.
Girit adasındaki Venedik yönetimi öncesinde, zengin tarihli bir bölge içinde bulunmakla birlikte, küçük bir balıkçı kasabası olarak kalan yerleşim, Venediklilerin 1574-1582 arasında kaleyi inşa etmelerinden sonra büyüdü.
1645-1669 Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında 7 Ekim-16 Kasım 1646 tarihlerindeki kuşatma sonucunda Osmanlı Serdarı Deli Hüseyin Paşa komutasındaki Türk ordusu tarafından fethedildi.
1646'da Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girmesi ile de yoğun yerleşime konu olmuş ve sancak merkezi haline gelmiştir. Girit adasının en büyük iki şehri olan Kandiye (Iraklion) ve Hanya (Hania) yolu üzerindeki merkezi konumunu günümüze kadar sürdürmüştür.
1924 Nüfus Mübadelesi öncesinde adada Türk nüfusun yoğun olarak yerleşik olduğu şehirlerden biriydi.
Sadrazam Kara Musa Paşa'nın adını taşıyan bir cami Resmo'da bulunmaktadır.
18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu devlet adamı, diplomat ve yazarlarından Ahmed Resmî Efendi, isminden de anlaşılacağı üzere, Resmo'ludur.
Tarihin gelmiş geçmiş en büyük kumarbazı kabul edilen Nikolas Dandolos (Nick the Greek) Retimnon'ludur.

Resmo hakkında daha ayrıntılı bilgiler22 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rodos (Yunanca: Ρόδος) Ege Denizi'nde bir ada, On İki Adalar'ın en büyüğü, Yunanistan'ın (Meis adası hesaba katılmazsa) en doğuda bulunan adası, adanın aynı adlı idari merkezi. Türkiye kıyılarının en yakın noktası olan Bozburun Yarımadası'ndan 18 km (11 mil) mesafededir. Adanın 2019 nüfusu 130.000 olup, bunun 55.000'i Rodos şehrinde yaşamaktadır. Rodos şehri, Yunanistan'ın On İki Adalar (Δωδεκάνησα, Dodekanisa) idari bölgesinin ve (Sömbeki, Herke, İleki ve Meis adalarını da içeren) Rodos ilinin (nomos) merkezidir.
Dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Rodos Heykeli (Kolossos) MÖ 280 yılında Dorlar tarafından Rodos liman girişinde inşa edilmiştir. Rodos şehrinin Tapınak Şövalyeleri tarafından inşa edilmiş kalesi ve Orta Çağ'dan kalma mahallesi UNESCO Dünya Mirası Listesi'ndedir. Adada ayrıca, Rodos Diagoras Uluslararası Havaalanı ile Rodos şehri arasında kalan kesimde toplanmış 5.500 nüfusluk bir Türk azınlık bulunmaktadır. İç kısımları ormanlıktır ve Türk çamı da denilen Pinus brutia ağaçları kızılçamlar ile kaplıdır. Adanın flora ve faunasının, genel
olarak, Yunanistan'ın kalan kısımlarından ziyade Türkiye'nin batı sahillerini andırdığı kabul görmektedir. Adanın kuzey ucundaki Rodos dışındaki en önemli yerleşim, güneydoğu sahilindeki Lindos'tur.

Ada tarihi boyunca Yunancada Rodos (Yunanca: Ρόδος) olarak bilinmiştir. Aynı zamanda Lindos olarak da anılıyordu. Ayrıca adaya İtalyanca: Rodi, Türkçe: Rodos ve Yahudi ispanyolcası: רודי (Rodi) ya da רודיס (Rodes) denir.
Adanın adı Eski Yunanca: Rhódon (gül) 'den gelir ve bazen güller adası olarak da anılır.
The Travels of Sir John Mandeville yanlışlıkla Rodos'un eski adının Colossus of Rhodes ve Pavlus Epistle to the Colossiansun bir araya getirilmesiyle "Collosus" olarak adlandırıldığını bildirir.
Adanın adı antik çağda birçok yılana ev sahipliği yaptığı için Fenike dilindeki yılan anlamındaki "erod" kelimesinden türetilmiş olabilir.

Adaya yerleşimi kayıtlı tarihi MÖ 2500'den önceki dönemlere dayanır.
MÖ 16. yüzyılda Girit Uygarlığı adaya yerleşti. Ondan daha sonra Yunan Mitolojisi yeni bir Rodos ırkı isimlendirdi: Telchines. Rodos ve Danaus (Mitolojik bir karakter) ile ilişkilendiriliyordu. Bazen takma adı Telchinis ile adlandırıldı.

Yunan efsanesinde Rodos'un Tlepolemus önderliğinde Truva Savaşı'na katıldığı iddia edilir.
MÖ 15. yüzyılda, Miken Yunanları Akhalar adayı istila etti. 
Bronz Çağı Çöküşü sonrasında, ilk yenilenen dış bağlantılar Kıbrıs ile oldu.
MÖ 11. yüzyılda Dorların gelmesiyle ada gözde olmaya başladı.

MÖ 8. yüzyılda İstanköy, Knidos ve Halikarnas (ana karada) ile birlikte üç önemli şehir olan Lindos, Ialysus ve Kameiros'u kuran Dorlar'ın gelişiyle adada yerleşimler oluşmaya başladı. -Dorian Hexapolis (Yunancada altı şehir anlamına gelir) denir.
Şair Pindaros kasidesinde “Ada, güneş tanrısı Helios ile perisi Rhodos'un birleşmesinden doğdu ve şehirlere onların üç oğlunun adı verildi” der. Roda adanın doğal çiçekli bitkisi pembe Hibiscusdur. Diodorus Siculus, Helios ve Rhode'un oğullarından Actis'in Mısır'a gittiğini sözlerine ekler. Heliopolis şehrini kurdu ve Mısırlılara astrolojiyi öğretti.
MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında Athena kutsal alanı, kültürel temasların göstergesi Yakın Doğu'dan küçük fildişleri ve Suriye'den bronz objeler olan adak hediyeleri aldı. Kuzeybatı kıyısındaki, tapınağın MÖ 8. yüzyılda kurulduğu eski bir Tunç Çağı bölgesi olan Kameiros'ta, oyma fildişi figürinlerin çağdaş bir başka dikkate değer dizisi daha vardır. Kameiros ve Ialyssos mezarlıkları, MÖ 7. ve 6. yüzyılın başlarına tarihlenen Oryantalizan Rodos takılarının birkaç mükemmel örneğini ortaya çıkarmıştır.

Pers istilasının adayı kaplamasının ardından MÖ 478'de Perslerin Atina güçleri tarafından yenilmesi ile Rodos adası şehirleri Atina Birliği'ne (Atina tarafından yönetilen, MÖ 5. yüzyıldaki Yunan şehir devletleri birliği) bağlandı. MÖ 431 yılında Peloponez Savaşı çemberi yardığında Rodos geniş bir şekilde tarafsız kaldı. Birliğe bağlı olmasına rağmen savaş 404 yılına kadar sürdü. Fakat Rodos bu zamanda çatışmadan tamamen geri çekildi ve kendi yoluna devam etmeye karar verdi. MÖ 408 yılında şehir devletleri bir ülke oluşturdular ve yeni Rodos'u yeni başşehir olarak adanın en kuzey ucunda inşa ettiler. Onların düzenli planı Atinalı mimar Hippodamus tarafından gözden geçiriliyordu.
Ancak Peloponez savaşları tüm Yunan kültürünü zayıflatmıştı ve istilaya açıktı. MÖ 357 yılında ada, Karya kralı Mausolus tarafından fethedildi. Daha sonra da MÖ 340'ta Persler'in eline geçti. Fakat onların dönemi kısa oldu bu şehir halkı için rahatlatıcı bir durum oldu. Rodos, MÖ 332'de İskender’in Persleri yenmesinden sonra büyüyen bu imparatorluğun parçası oldu. İskender'in ölümünü takiben generalleri krallığı kontrol etme çekişmesine girdi. Generallerden üçü Ptolemaios, Seleukos ve Antigonos krallığı kendi aralarında böldü. Rodos Ptolemies ile ticari ve kültürel bağlarını İskenderiye ile kuvvetlendiriyordu ve beraberce şekillendirdikleri Rodos-Mısır birliği Akdeniz'de ticareti boydan boya kontrol ediyordu.
MÖ 3. yüzyılda şehir denizcilik, ticaret ve kültür merkeziyle gelişti ve şehrin parası Akdeniz'in her tarafında dolaşımdaydı. Rodos'un meşhur felsefe okulu bilim, edebiyat ve hitabeti İskenderiyeli üstadları ile paylaşıyordu. Tanınmış isimler Rodos'ta bir okul kuran Atinalı hitabet Aeschines, Rodoslu Apollonius (MÖ 3. yüzyıl-MÖ 246, epik şair, bilim insanı ve İskenderiye kütüphanesi direktörü), astronom Hipparchus ve Geminus ve hitabetçi Dionysios Thraks. Heykel okulu zenginlik, dramatik stilde gelişti. Ve bu Hellenistic Baraque Hellenistik Barok tarzı olarak nitelendirilebilir.

Rodos Heykeli

1309'da Bizans çağı, adanın Hospitalier Şövalyeleri (1080 yılında Kudüs'te kurulan ve Saint John Kudüs, Rodos ve Malta tarikatı, Malta şövalyeleri, Rodos şövalyeleri ve Malta silahşorlarını içeren bir organizasyon) tarafından zapt edilmesiyle son buldu. Yeni ismiyle Rodos Şövalyeleri yönetimi altında şehir Orta Çağ Avrupa ideal modeline göre yeniden inşa edildi. 

Şehrin meşhur anıtlarının çoğunu Palace of the Grand Master Büyük Üstatların Sarayı içerir. Bu dönemde yapılmıştır. Şövalyelerin inşa ettiği bu kuvvetli duvarlar 1444 deki Mısır Sultanı ataklarına ve II. Mehmed'in 1480'deki ataklarına karşı koyup ayakta kaldılar. Son olarak Rodos Kanuni Sultan Süleyman'ın 29 Aralık 1522'deki geniş ordusuna karşı yenik düştü. Kalan birkaç şövalyeye Sicilya Krallığı'nda istirahat etmelerine izin verildi. Şövalyeler daha sonra onların operasyon merkezi Malta'ya hareket edeceklerdi. Ada yaklaşık 400 yıl Osmanlı İmparatorluğu mülkiyetinde kalmıştır.

1912'de Trablusgarp Savaşı sırasında Rodos İtalya tarafından işgal edildi. Rodos, Onikiada'nın diğer adalarıyla birlikte, İtalya'nın 1947'de Paris Antlaşması'nı imzalamasıyla beraber Yunanistan'a katıldı. Adada bulunan Türk azınlık 1923'teki Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sırasında İtalya topraklarında sayıldıkları için mübadeleden kurtuldular. Bu nedenle günümüzde Rodos'ta küçük bir Türk azınlığı bulunmaktadır.
Ada, İtalyan hükûmeti tarafından atanan birçok "vali" yüzünden acı çekti. Böylelikle 1938'de, diğer Avrupa ülkelerinde teşvik edilen antisemitik politikaların ayak izlerini taklit eden "Leggi razziali" (Irk Yasaları) çıkarıldı. Ordu da dahil olmak üzere hükûmette görev yapan tüm Yahudiler istifaya zorlandı, okul çocukları eğitimlerini bırakmaya zorlandı ve Yahudilerle herhangi bir alışverişi içeren her türlü ticaret yasaklandı. Yarım bin yıl Rodos'ta barış içinde yaşadıktan sonra, Yahudi Juderia vatandaşlıktan çıktı.

8 Eylül 1943'teki İtalyan Mütarekesi'nin ardından İngilizler, Rodos'taki İtalyan garnizonunu taraf değiştirmeye çalıştı. Bu, Rodos Savaşı ile adayı işgal etmeyi başaran Alman Ordusu tarafından önceden tahmin edilmişti. Büyük ölçüde, Alman işgali, sonraki On İki Ada Seferi İngilizlerin başarısızlığına neden oldu.
Eylül 1943'ten sonra Yahudiler toplama kamplarına gönderildi. Ancak Türk konsolosu Selahattin Ülkümen, kendisini ve ailesini büyük bir riske atarak, Türk vatandaşı veya Türk vatandaşlarının ailelerine mensup 42 Yahudi aileyi, toplamda yaklaşık 200 kişiyi kurtarmayı başardı.
8 Mayıs 1945'te Otto Wagener komutasındaki Almanlar, Rodos'u ve On İki Ada'yı bir bütün olarak İngilizlere teslim etti ve İngilizler kısa süre sonra adaları askeri himaye olarak işgal etti.
Paris Barış Antlaşmaları'nda Rodos, Şubat 1947'de On İki Ada'nın diğer adalarıyla birlikte Yunanistan'a bağlandı. 6.000 İtalyan sömürgeci adayı terk etmeye zorlanarak İtalya'ya döndü.

Rodos Adası'nın şekli mızrak ucuna benzer. 79,7 km uzunluk ve 38 km genişlik ile toplam alanı yaklaşık 1.398 km²dir (540 mil kare). Deniz sahili yaklaşık 220 km'dir.
Rodos şehri adanın kuzey ucundadır ve aynı zamanda antik ve modern ticari limanların bulunduğu yerdir.
Ana havayolu kapısı, Rodos Diagoras Uluslararası Havalimanı'dır (IATA kodu: RHO). Havalimanı, Paradisi şehrinin 14 km güneybatısındadır.
Karayolu ağı, şehirden doğu ve batı sahilleri boyunca yayılmıştır.
Adanın ana kayası kireç taşı‘dır.
Sahiller kayalık iken adanın içleri, ekilebilir topraklara sahiptir.
Rodos şehrinin dışında adada beyaz badanalı küçük köyler ve kaplıca tatil köyleri vardır. Bunların içinde Faliraki, Lindos, Kremasti, Haraki, Pefkos, Arçangelos, Afantu,  Ixia, Koskinu, Embona (Attavyros), Paradisi ve Trianta (Ialysos) sayılabilir.
1.216 m rakımlı Attaviros dağı adanın en yüksek noktasıdır.
Rodos, Yunan ana karasının 363 km (226 mil) doğu-güneydoğusunda ve Türkiye'nin güney kıyısından 18 km (11 mil) uzaklıktadır.
Turizm, adanın birincil gelir kaynağıdır.

Adanın iç kısmı dağlıktır, seyrek yerleşimlidir ve çam (Pinus brutia) ve selvi (Cupressus sempervirens) ormanlarıyla kaplıdır. Kıyılar kayalık olsa da adada turunçgiller, şaraplık üzüm, sebzeler, zeytin ve diğer mahsullerin yetiştirildiği ekilebilir arazi şeritleri vardır. Adanın adını aldığı birçok çiçekli bitki bol miktarda vardır.

2005 yılında Rodos alageyik nüfusunun genetik olarak farklı olduğu ve acilen korunması gerektiği ortaya çıktı.
Yun

Santorini (Yunanca: Σαντορίνη), Thira (Yunanca: Θήρα) ya da Santoron, Ege Denizi'nde, Yunanistan'ın 200 km güneydoğusunda yer alan volkanik adalar grubu.
MÖ 1650 - 1450 yılları arasında volkan Minos Patlaması adı verilen püskürmeyle kısa sürede çökerek adanın 73 kilometrekarelik bir alanının deniz altında kalmasına yol açtı. Bu tarihte bilinen en büyük volkanik etkinliklerden biridir, Doğu Akdeniz'de çok büyük yıkıcı etkiler yaratan doğa olaylarına neden olmuştur. Bilinen en büyük yıkım Girit'te gerçekleşti, merkezi bu adada olan Minos uygarlığı üzerinde büyük tahribat yaptı.
Çökmenin ilk etkisi, çöküntünün neden olduğu tsunami sonucu, Girit'in kuzey ve kuzeybatı kıyıları boyunca yer alan balıkçı köylerinin, denizden fazla yüksek olmayan yerleşimlerin ve denizlerde ya da limanlarda bulunan ticaret ve balıkçı teknelerinin yok olmasıydı. İkinci dalga etki, rüzgârın sürüklediği toz bulutlarından serpilen volkanik küllerdi ve Girit adasının neredeyse tamamının, 10 santimetre kalınlığında bir volkanik kül tabakasıyla örtülmesine neden oldu.
Santorini volkanının atmosfere saldığı tefra izlerine Türkiye'de de rastlanmaktadır. Püskürme malzemelerine Santorini yakınlarında adaların karasal yüzeylerinde rastlanırken, daha uzaklarda göl ve denizlerin tortularında bulunmaktadır. Atmosferin geniş alanlarına yayılan bu volkanik malzeme küresel soğumaya neden olmuştur. O yıllara ait ağaç halkalarından küresel soğuma izleri tespit edilmektedir.
Santorini volkanının tefra tabakalarının Türkiye'de görüldüğü yerler ve kalınlıkları şu şekildedir: Burdur Gölhisar Gölü (1–4 cm), Salihli Gölcük Gölü (12 cm), Köyceğiz Gölü (9 cm). Ayrıca Nil Deltası'nda, Akdeniz'de ve Sinop'ta yapılan sondajlarda bu küllere rastlanmıştır.

Minos uygarlığının tarih sahnesinden silinişinin bu olayın sonucu olduğu konusunda bugün için net bir görüş yoktur. Minos uygarlığının, bu felaketin yol açtığı tahribatın ardından Miken savaşçılarınca yağmalandığı ve yakıldığı görüşü, genel kabul görmektedir.
Bugün Santorini, Akdeniz'in en çok rağbet gören turistik bölgelerinden biridir.

Kiklad Adaları, Kiklad Masifi denilen bir metamorfik kompleksinin parçasıdır. Kompleks Miyosen sırasında oluşmuş ve yaklaşık 60 milyon yıl önce Alpin Orojenezi sırasında katlanmış ve metamorfoza uğramıştır.
Thera, yaklaşık 9x6 kilometre ölçülerinde eski volkanik olmayan adayı temsil eden küçük, volkanik olmayan temel kayaç üzerine kümelenmiştir. Temel kayaç esasen Alpin Orojenezi'ne tarihlenen metamorfozlu kireç taşı ve şistten oluşmuştur. Bu volkanik olmayan kayaçlar, Mikro Profititis Ilias, Mesa Vouno, Gavrillos sırtı, Pyrgos, Monolithos ve kaldera duvarının iç tarafında Cape Plaka ve Athinios arasında ortaya çıkar.
Metamorfik derece, Afrika Levhası'nın Avrasya Levhası altındaki yitim tektonik şekil değiştirmesinden kaynaklanan bir mavişist fasiyestir. Oligosen ve Miyosen arasında yitim oluşmuştur ve metamorfik derece Kiklad mavişist kuşağının en güneydeki uzantısını temsil eder.

Santorini'de Akdeniz iklimi yağış özelliklerine sahip bir yarı kurak iklim (Köppen iklim sınıflandırması: BSh) hüküm sürer.
Yıllık ortalama yağış toplamı 371 mm'dir. Yaz mevsiminde kuvvetli rüzgârlar da gözlemlenebilir.

Santorini'deki volkanizma, Girit'in güneybatısındaki Helen yitim kuşağından kaynaklanır. Afrika Levhası'nın kuzey kenarının okyanusal kabuğu, Yunanistan ve inceltilmiş kıtasal kabuk olan Ege Denizi'nin altına dalmaktadır. Yitim, Santorini ve Methana, Değirmenlik, Yunanistan ve İstanköy gibi diğer volkanik merkezleri içeren Helen yayının oluşumunu zorunlu kılar.

Ada, tekrarlanan kalkan yanardağ yapı dizilerinin ve ardından kaldera çöküşünün bir sonucudur.
Kalderanın etrafındaki iç kıyı, en yüksek noktasında 300 metre düşüşten daha çok dik bir uçurumdur ve birbiri üzerinde katılaşmış lavların çeşitli katmanlarını ve tepedeki ana kasabaları sergiler. Zemin, dış çevreye doğru dışa ve aşağı doğru eğimlidir ve dış kumsallar pürüzsüz ve sığdır.
Plaj kumu rengi, hangi jeolojik katmanın açığa çıktığına bağlıdır. Çeşitli renklerde katılaşmış lavlardan oluşan kumlu veya çakıllı plajlar vardır: Kızıl Plaj, Kara Plaj ve Beyaz Plaj gibi. Daha koyu renkli kumsallardaki su, lav ısı emici görevi gördüğünden çok daha sıcaktır.

Santorini bölgesi, Thera, Thirasia, Aspronisi, Palea ve Nea Kameni'yi kapsayan volkanlar tarafından oluşturulmuş adalar grubudur.

Santorini değişen derecelerde patlamayla pek çok kez patladı. En azından dördü Kaldera oluşturan en az 12 büyük patlama olmuştur. En ünlü patlama aşağıda detaylı anlatılan Minos Patlaması'dır. Patlama ürünleri, bazalttan riyolite kadar değişir ve riyolitik ürünler en patlayıcı püskürmelerden kaynaklanır.
Çoğu deniz altında olan en erken patlamalar Akrotiri Yarımadası'ndaydı ve 650.000 ila 550.000 yıl önce olmuştu. Bunlar jeokimyasal olarak amfibolleri içerdiklerinden sonraki volkanizmadan farklıdır.
Geçmiş 360.000 yıl boyunca, her biri iki kaldera oluşturan patlamayla sonuçlanmış iki ana çevrim olmuştur. Çevrimler, magmanın en patlayıcı patlamalara neden olan riyolitik kompozisyona dönüşmesiyle biter. Kaldera oluşturan püskürmeler arasında bir dizi alt çevrim olur. Magmanın yüzeye akışını engellediği düşünülen lav akıntıları ve küçük patlayıcı püskürmeler, konileri oluşturur. Bu, içinde magmanın daha çok silisik kompozisyonlara dönüştüğü büyük magma odaları oluşturur. Bu gerçekleştiğinde büyük bir patlama koniyi yok eder. Lagünün merkezindeki Kameni adaları, çoğu suyun altına gizlenmiş bu yanardağ tarafından yapılmış koninin en son örnekleridir.

Santorini'nin ana geçim kaynağı, özellikle yaz aylarındaki turizmdir.

Santorini'de son yıllarda turizmin büyümesiyle adanın ekonomisi gelişmiştir. Santorini; Travel+Leisure Magazine, BBC ve US News dâhil olmak üzere birçok dergi ve seyahat sitesi tarafından dünyanın en iyi adası seçilmiştir. Adayı yılda tahminî 2 milyon turist ziyaret etmektedir.

Santorini'nin geleneksel mimarisi, yerel taştan yapılmış ve renk olarak kullanılan çeşitli volkanik küllerle badanalı alçak katlı kübik evleri ile diğer Kiklada Adaları mimarisine benzer. Bu renkler son yıllarda 1956'daki büyük depreme kadar geliştirilen adanın geleneksel mimarisine göre beyaz ev cephe renginin yerini almaya eğimlidir. Eşsiz mimari özelliği ise yanlara veya aşağı doğru çevredeki Ponza taşı içine kazılmış evlerin uzantılarının yani hypóskaphanın kullanılmasıdır. Hava dolgulu ponzanın sağladığı iyi yalıtım nedeniyle bu odalar yazın serin kışın ise sıcaktır. Bunlar çeşitli ürünler özellikle de Santorini'nin Kánava şarap imalathane mahzenleri için birinci sınıf depolama alanlarıdır.
1956'da adada güçlü depremi olduğunda, binaların yarısı tamamen yıkıldı ve çok sayıda binada onarım gerekli oldu. Hasarın nedeni olan zemin zayıflığı yüzünden kalderaya bakan sırttaki yer altı konutlarının boşaltılması şart oldu. Santorini nüfusunun çoğu Pire ve Atina'ya göç etmek zorunda kaldı.

15. ve 16. yüzyıllarda Kikladlar, hasadı yağmalayan, erkek ve kadınları köleleştiren ve onları köle pazarlarında satan korsanların tehdidi altındaydı. Adanın küçük koyları da sığınak olarak idealdi. Buna karşılık adalılar yerleşimlerini en erişilemeyen en yüksek noktalara ve birbirine çok yakın veya birbirinin üzerine inşa ettiler. Açıklık olmayan dış duvarları ise köyün çevresinde koruyucu bir duvar oluşturuyordu. Ayrıca, adanın sakinlerini korumak için ada genelinde aşağıdaki ek tahkimat türleri inşa edildi.

(İtalyanca: Castelli) (kaleler), aynı zamanda Kasteli olarak da yazılır, büyük müstahkem kalıcı yerleşim yerleriydi. Adada beş tane vardı, Agios Nikolaos (Oia'da), Akrotiri, Emborio, Pyrgos ve Skaros. Her kastelinin girişinde, kalelerin Koruyucu-Aziz'i olan Agia (Aziz) Theodosia'ya adanmış bir kilise vardı.
(Yunanca: Goulas) (Türkçe "kule" kelimesinden gelmektedir), çoğu kastellinin çok katlı, dikdörtgen ve en yüksek kulesidir. Adada dört guula vardı. Hem gözlemevi hem de adalılar için sığınma yeri olarak kullanıldılar. Kalın duvarları, korkulukları, demir kapıları, cinayet delikleri ve mazgalları vardı.
(Yunanca: Viglio) küçük kıyı gözetleme kuleleriydi, sürekli askerî birlik vardı ve buralarda nöbet tutuldu ve bir korsan gemisi görüldüğünde alarm verildi.

Eşsiz ekolojisi, iklimi ve özellikle volkanik kül toprağı nedeniyle Santorini'de kiraz domatesi gibi eşsiz ve değerli ürünler yetişir.

Ada'nın, yerel üzüm çeşidi Assyrtiko ve Athiri ve Aidani gibi Ege'nin beyaz üzümleri ve mavrotragano ve mandilaria gibi kırmızı üzüm çeşitlerini yetiştirip şarabını yapan küçük ama gelişen bir şarap sanayisi vardır.
Asmalar çok yaşlıdır ve asma bitine dirençlidirler (yerel bağcılar bunun iyi drenajlı toprak ve toprağın kimyasından kaynaklandığını söyler). Asmaların asıl su kaynağı çiy olduğundan asmalar birbirinden uzağa dikilir. Asmalar, rüzgârlardan korumak için üzümlerin içeride asılı olduğu, alçak spiralli sepetler şeklinde yetiştirilir.
Ada'nın bağcılık gururu güneşte kurutulmuş en iyi Assyrtiko, Athiri ve Aidani üzümlerinden yapılan ve uzun süre fıçıda yaşlandırılan (en kaliteli cuvées şarabı yirmi veya yirmi beş yıl yaşlandırılır) tatlı ve güçlü Vinsanto (İtalyanca: kutsal şarap) tatlı şarabıdır. Bu üzümler sonuçta, dünyaca ünlü standart Assyrtiko narenciye ve mineral aromalı, üst tonlarda fındık, kuru üzüm, incir, bal ve çay tatları hissedilen koyu amber-turuncu renkli bir tatlı şaraba dönüşür.

Ada'nın beyaz şarapları, güçlü, narenciye kokusu ve küllü volkanik toprağın neden olduğu mineral ve iyodür tuz aromaları ile son derece sektir, oysa fıçıda yıllandırmak bazı beyaz şaraplara Vinsanto'ya çok benzeyen hafif bir buhur aroması verir.
Sıcak ve kuru şartlar toprağı az verimli yaptığından Santorini'de bağcı olmak kolay değildir. Hektar başına verim, Fransa veya Kaliforniya'da çok görüldüğü gibi mahsulün sadece %10 ila %20'si kadardır. Ada'nın şarapları, "Vinsanto" ve "Santorini" OPAP menşe tanımlarıyla standartlaştırılır ve korunur.

Mevcut Thera belediyesi (resmen: "Thira", Yunanca: Δήμος Θήρας), Santorini ve Therasia adalarındaki tüm yerleşimleri kapsar, 2011 yerel yönetim re

Çuha Adası (Yunanca: Κύθηρα Kithira, İtalyanca: Cerigo) Mora Yarımadası'nın güneyinde bulunan ve günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde yer alan adadır. Afrodit'in bu adada doğduğu rivayet edilir. Çuha Adası'nın doğu kıyıları Ege Denizi olarak kabul edilir. 

Ada, Yunan anakarası ile Girit arasında stratejik bir konuma sahiptir ve antik çağlardan 19. yüzyılın ortalarına kadar tüccarların, denizcilerin ve fatihlerin kavşak noktası olmuştur. Bu nedenle, uzun ve çeşitli bir tarihe sahip olmuş ve birçok medeniyet ve kültürden etkilenmiştir. Bu durum, Yunan ve Venedik kültürlerinin yüzyıllar boyunca bir arada yaşamasından etkilenen gelenek ve göreneklerin yanı sıra mimarisine (geleneksel, Ege ve Venedik unsurlarının bir karışımı) de yansımıştır.

Kythira ve yakındaki Antikythira adası 2011 yerel yönetim reformunda birleştirilene kadar ayrı belediyelerdi; iki ada artık Kythira belediyesinin belediye birimleridir. Belediyenin yüzölçümü 300.023 km², belediye birimi 279.593 km². Kythira ili (Yunanca: Επαρχία Κυθήρων) 1929'dan 1964'e kadar Lakonia, sonra Argolis ve Korinthia, daha sonra Attika Eyaleti'nin illerinden biriydi. Daha sonra 1964'ten 1972'ye kadar Kithira yeni kurulan Pire Vilayeti'nin bir parçası olmuş ve Pire Vilayeti'nin dağılmasından sonra Pire Vilayeti'nin bir parçası olarak Attika Vilayeti'ne geri dönmüştür (Νομαρχία). 2006'da lağvedilmiştir. 2011'den itibaren Attika bölgesinin Adalar bölgesel biriminin bir parçasıdır.

20. yüzyılın sonlarından bu yana, Yunanistan'ın en popüler turistik yerlerinden biri olmamasına rağmen, Kythira ekonomisi büyük ölçüde turizme bağımlı hale gelmiştir. Turizm ana gelir kaynağı olup, en yoğun sezon Mayıs sonundan Eylül ortasına kadar sürmekte, özellikle de Ağustos ayında ada nüfusu üç katına çıkmaktadır. Turizme olan bu bağımlılık Agia Pelagia ve Livadi gibi köylerde ticari amaçlı önemli inşaatların ve ikinci konutların yapılmasına yol açmıştır. Diğer küçük gelir kaynakları arasında kekik balı, sebze ve meyve yetiştiriciliği ve yerel tüketim için hayvancılık yer almaktadır. Kıyıda sadece beş köy bulunmaktadır ve Temmuz ve Ağustos aylarında geleneksel danslar düzenlenmektedir; en büyük festivaller 15 Ağustos'ta Potamos'ta düzenlenen 'Panagia' festivali ve Ağustos ayının ilk Cuma ve Cumartesi günleri Mitata'da düzenlenen şarap festivalidir.

Adana Vilayeti, Osmanlı Devleti vilayetidir. 1869 yılında kurulmuştur.

1869 yılında Adana, Halep Vilayetinden ayrılarak müstakil bir vilayet olmuştur. 1871 yılında vilayet içinde Adana Belediyesi kurulmuştur. I. Dünya Savaşından sonra vilayet ahalisi Adana Vilayeti Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Adana Vilayeti yerini Adana, İçel, Mersin, Kozan ve Cebel-i Bereket illerine bırakmıştır.

Adana Sancağı, Adana Vilayeti'ne bağlı merkez sancak. Sancağa bağlı kazalar Karaisalı ve Hamidiye (Ceyhan) kazalarıdır.
Mersin Sancağı, Adana Vilayeti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar Mersin ve Tarsus kazalarıdır. 1888 yılında vilayete bağlı bir sancak olmuştur.
Cebel-i Bereket Sancağı, Adana Vilayeti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar Cebel-i Bereket (Yarpuz), İslahiye, Payas (Dörtyol), Osmaniye, Hassa ve Bahçe kazalarıdır. 1877 yılında Payas Sancağı'nın kaldırılması ile kurulmuştur.
Kozan Sancağı, Adana Vilayeti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar Sis (Kozan), Kars-ı Zülkadiriyye (Kadirli), Haçin (Saimbeyli) ve Feke kazalarıdır.
İçil Sancağı, Adana Vilayeti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar İçil (Silifke), Ermenek, Mut, Gülnar ve Anamur kazalarıdır.
Payas Sancağı, Adana Vilayeti'ne bağlı sancak. 1877 yılında kaldırılıp yerine Cebel-i Bereket Sancağı sancağı kurulmuştur.

1867 yılında vilayet içinde 139.480'i Müslüman ve 21.690'ı Gayrimüslim olmak üzere toplam 156.170 kişi yaşamaktadır. 1892 yılında vilayet içinde 345.551'i Müslüman ve 44.951'i Gayrimüslim olmak üzere toplam 390.502 kişi yaşamaktadır. 1897 yılında vilayet içinde 1.629 köy bulunup 404.929 kişi yaşamaktadır.

Aydın Vilayeti, Osmanlı Devleti vilayetidir.

Aydın Eyaleti 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile kaldırılmış yerine Aydın Vilayeti kurulmuştur. Aydın Vilayeti, İzmir Merkez Sancağı, Aydın Sancağı ve Menteşe Sancağı'ndan oluşmaktaydı. 
1877 yönetsel düzenlemesinde, Aydın Vilayeti'nin sancak sayısı 4'e çıktı. Merkezi İzmir şehri olan Aydın Vilayeti, İzmir Merkez Sancağı, Aydın Sancağı, Saruhan (Manisa) Sancağı ve Menteşe Sancağı'ndan oluşmaktaydı.
1892'de Aydın Vilayeti'nin 4 sancağına Aydın Sancağı'ndan ayrılarak sancak olan Denizli'nin eklenmesiyle, toplam sancak sayısı 5'e çıktı.
II.Meşrutiyet'ten sonra Menteşe Sancağı Aydın Vilayeti'nden ayrılarak bağımsız sancak oldu. İzmir Merkez Sancağı'nın kazalarında ise bir değişiklik olmadı.

      Müslümanlar çoğunluk       Müslümanlar azınlık 

İzmir Sancağı, Aydın Vilayeti'nin merkez sancağıydı. Sancağa bağlı kazalar Kuşadası, Çeşme, Ödemiş, Urla, Tire ve Foçateyn (İki Foça: Eski ve yeni Foça) kazalarıydı. 1892 yılında Saruhan sancağından ayrılan Bergama, Tire kazasından ayrılan Bayındır ve Urla'dan ayrılan Seferihisar; 1903'te Urla'dan ayrılan Karaburun ve Saruhan sancağına bağlı Turgutlu kazasından ayrılan Nif (Kemalpaşa) kaza yapılarak sancağa bağlanmıştı.
Merkez kazası Manisa olan Saruhan Sancağı, Aydın Vilayetine bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar Turgutlu, Alaşehir, Gördes, Akhisar ve Kırkağaç kazalarıdır. Daha önce Karesi sancağına bağlı olan Bergama kazası 1868-1892 arası bu sancağa bağlıydı.
Aydın Sancağı, Aydın Vilayetine bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar Nazilli, Bozdoğan ve Söke kazalarıdır.
Merkez kazası Muğla olan Menteşe Sancağı, Aydın Vilayetine bağlı sancak. Sancağa bağlı kazalar Milas, Bodrum, Çine, Köyceğiz ve Marmaris kazalarıdır.
Denizli Sancağı, Aydın Vilayetine bağlı sancak.1892'de çıkarılan nizamname (tüzük) ile sancak hâlinde Aydın Vilayetine bağlandı. Sancağa bağlı kazalar Buldan, Çal, Saray (Sarayköy), Tavas, Garbikaraağaç (Acıpayam) kazalarıdır.

Baban Prensliği, Baban ailesine mensup I. Babanzâde Ahmed Paşa tarafından 1649 yılında kurulmuş, Şehrizor merkezli ve Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Kürt prensliğidir. Prensliğin sınırları Osmanlı'nın Şehrizor Eyaleti, Hemedan ve Kasr-ı Şîrîn bölgesini kapsamaktadır. 1850 yılında Osmanlı tarafından yıkılmıştır.

Baban beyliğinin kurusucusu Babanzâde Ahmed Paşa'dır. Baban prensliği ismini baban aşiretinden almıştır Süleyman Bey beyliğin sınırlarını genişleten ilk beydir onun zamanında bugünkü Süleymaniye ve Kerkük bölgesi beyliğin kontrolüne geçmiştir 1678 yılında I. Babanzâde Süleyman Paşa İstanbul'a gitmiş ve Baban ailesinin Şehrizor bölgesindeki hâkimiyetini Osmanlı'nın tanımasını sağlamıştır.
1694 yılında Erdelan Prensliginin saldırıları Baban beyliği tarafından püskürtülmesiyle birlikte erdelan ve Kasr Şirin bölgesi beyliğin topraklarına katılmıştır.
1723-1746 yılındaki İran-Osmanlı savaşları sırasında Baban beyliği Osmanlıya yardım etmiştir. 1781 yılında Süleymaniye Baban beyi Mahmud Paşa tarafından kurulmuştur. Mahmud Paşa döneminde beyliğin sınırları Şehrizor ve Hamedan Bölgesini kaplamıştır onun döneminde Kültürel ve edebi faaliyetler teşvik edilmiştir o dönemin en ünlü edebiyatçısı Nali'dir. Baban beyleri son dönemlerine doğru Osmanlıya karşı sürekli isyan etmişlerdir; bunların en ünlüleri Babanzâde Abdurrahman Paşa İsyanı ve Babanzâde Ahmed Paşa İsyanı dır bu isyanlar bölgedeki Kürt aşiretlerinin Osmanlı'dan yana tavır alması sebebiyle başarılı olamamıştır. 1847 yılında Ahmet paşa komutasındaki Baban ordusunun Köysancak yakınlarında Osmanlı ordusuna yenilmesiyle birlikte zayıflamıştır. 1850 yılında Osmanlı ordusunun Süleymaniye şehrini ele geçirmesiyle birlikte yıkılmıştır.

I. Babanzâde Ahmed Paşa, 1649–1670
I. Babanzâde Süleyman Paşa, 1670–1703
I. Babanzâde Muhammed Paşa, 1721–1731
Babanzâde Halid Paşa, 1732–1742
Babanzâde Selim Paşa, 1742–1754
II. Babanzâde Süleyman Paşa, 1754–1765
II. Babanzâde Muhammed Paşa, 1765–1775
I. Babanzâde Abdullah Paşa, 1775–1777
II. Babanzâde Ahmed Paşa, 1777–1780
I. Babanzâde Mahmud Paşa, 1780–1782
Babanzâde İbrahim Paşa, 1783–1803
Babanzâde Abdurrahman Paşa, 1803–1813
II. Babanzâde Mahmud Paşa , 1813–1834
III. Babanzâde Süleyman Paşa, 1834–1838
II. Babanzâde Ahmed Paşa, 1838–1847
II. Babanzâde Abdullah Paşa, 1847–1850

"Kürt tarihi". 14 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"İran Ansiklopedis". 16 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"History of Baban Dynasty" (PDF). 9 Ekim 2007 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Biga Sancağı veya Kale-i Sultaniye (Osmanlı Türkçesi: Osmanlıca:    بيغا سنجاغي  ), Osmanlı İmparatorluğu Sancağı. 1888 yılında Karesi Vilayetinden ayrılarak bağımsız Biga Sancağı adıyla İstanbul'a bağlanmıştır. Kazâları, Kale-i Sultaniye, Ezine, Ayvacık, Bayramiç, Biga, Lapseki idi. Şimdiki Çanakkale ilinin Anadolu'da olan topraklarını kapsıyordu.

Biga, ondördüncü yüzyılda Osmanlı devletine katıldı, Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar kaza olarak yönetildi, o döneminde Biga Sancağı adıyla merkezi Gelibolu’da olan Cezayir-i Bahr’i Sefid (Akdeniz Adaları) eyaletine bağlanmıştır. O dönemde Biga Sancağı bugünkü Çanakkale ilinin Anadolu’da olan topraklarını kapsıyordu, hatta Balıkesir ili topraklarını da içine alıyordu.
Biga Sancak’ının Cezayir-i Bahr-i Sefid eyaletine bağlılığı 19. yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. 1867’de Çanakkale (Kale-i Sultaniye) Cezayir-i Bahr-i Sefid vilayetinin merkezi yapılınca Biga kazaya dönüşmüştür. 1877 yılında Cezayir-i Bahr-i Sefid vilayetinin merkezi Rodos’a taşınmış, şimdiki Çanakkale ilinin Anadolu yakasındaki toprakları Biga Sancağı adıyla hükûmet merkezi olan İstanbul’a bağlanmıştır. 1881’de Biga Sancağı ile Karesi Sancağı birleştirilmiş ve Karesi Vilayeti adıyla yeni bir vilayet kurulmuştur. 1888 yılında, Biga  yeniden bağımsız sancak olmuştur.

Bitlis Hanlığı veya Bitlis Emirliği (Rojkan Beyliği olarak da bilinir), 1180-1208 ile 1849 yılına kadar hüküm süren bu emirlik, Bitlis ve Muş merkezli olup, Erzurum ve Van'ın bazı bölgeleri de bu beyliğin sınırları içerisinde yer almıştır.

Bitlis Beyliği'nin kökenleri, 10. yüzyıla dayanmaktadır. Gürcü Kralı David Curopalate'in (1089-1125) Bitlis ve Sasun bölgelerini fethederek kısa süreli bir egemenlik kurduğu bilinmektedir. Ancak bu hâkimiyet uzun sürmemiş ve Rojkanlar, Gürcülerin bu bölgeler üzerindeki kontrolünü sona erdirerek Bitlis ve Sasun bölgelerinde kendi yönetimlerini tesis etmişlerdir. Ermeni, Gürcü ve yabancı kaynaklar, Bitlis Beyliği'nin kuruluşunu, Gürcü Kralı David Curopalate'in fetihleri sonrasında bölgenin Rojkanlar tarafından ele geçirilmesine dayandırmaktadır. Bununla birlikte, Rojkanlar kendi soylarını Sasaniler'e dayandırmakta. İslam Ansiklopedisi de bu değerlendirmeyi kabul etmekte ve beylik kurulumunun bu dönemde gerçekleştiğini belirtmektedir.
1208 yılında Eyyubiler, Bitlis'i ele geçirip bölgeyi Rojkan Kürtleri'ne ikta olarak verdikten sonra, Rojkanlar Bitlis'e yerleşerek kendi beyliklerini kurmuşlardır. Bu dönemde, Bitlis ve çevresinin demografisi önemli ölçüde değişmeye başlamıştır. Eyyubiler döneminde, Eyyubi ailesinin mensup olduğu Kürt Revvadilerden gruplar Azerbaycan'dan Ahlat ve Bitlis'e yerleşmiş, aynı dönemde Eyyubiler tarafından Hakkari bölgesinden çeşitli Kürt aşiretleri de bölgeye iskan ettirilmiştir. Bu iskan politikası, Türkiye Selçukluları ve mahalli beyliklere karşı bir set oluşturma amacı taşımaktaydı.Rojkan Kürtleri, daha önce Sason bölgesinde hüküm sürmüş ve Bitlis'e yerleşmeleriyle birlikte bu yeni topraklarda güçlenmişlerdir. Zamanla bu beylik, Kürt kaynaklarında Rojkan Emirliği olarak anılmış, Türk kaynaklarında ise Şerefhanlar Beyliği olarak kaydedilmiştir.
Bitlis Beyliği, 14. yüzyılda bölgedeki güç dengeleri nedeniyle Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleriyle çeşitli ilişkiler kurmak zorunda kalmıştır. 1359 yılında Türkmenler, Bitlis Emirliği'ne saldırmış, ancak Bitlis ve Hasankeyf Kürtlerinin oluşturduğu ittifak, Muş yakınlarında yapılan savaşta Türkmenleri mağlup etmiştir. Bu yenilgi, Türkmenlerin bölgedeki etkisini sınırlarken, Bitlis Beyliği'nin gücünü pekiştirmesine katkı sağlamıştır. 15. yüzyıl boyunca Bitlis beyleri, zaman zaman bölgedeki güçlü devletlere bağlılık göstermek zorunda kalmışlardır. Önceleri Karakoyunlulara bağlı bulunan Bitlis Emiri Hacı II. Şeref, Timur'un huzuruna çıkarak ona bağlılığını bildirmiş ve kıymetli atlar hediye etmiştir. Yaklaşık yüz at hediye getiren Hacı Şeref, ovada yapılan yarışta tüm atları geçen kendi atını bizzat Timur'a sunmuştur.Bitlis Emiri Şemseddin ile Kara Yusuf arasında da çok yakın bir ilişki vardı. Kara Yusuf, hem kendi kızını onunla evlendirerek kurmuş olduğu akrabalık bağı hem de kendisine sağladığı destekler nedeniyle ona “oğlum” diye hitap etmekteydi. Emir Şemseddin, Kara Yusuf'un ölümüne kadar ona sadık kalarak askeri ve lojistik destek sağlamıştır. Bu durum, 1422 yılında Kara İskender'in Şemseddin Bey'i öldürmesine kadar sürmüştür. 1478'de Uzun Hasan Bey'in ölümünün ardından Akkoyunlu Devleti'nde yaşanan taht mücadeleleri, Bitlis Beyliği'nin bağımsızlığını yeniden kazanmasına olanak sağlamıştır. 1498'de Bitlis Emirlerinden Şah Muhammed Bey, Bitlis Kalesi'ni Akkoyunluların elinden alarak burada kendi yönetimini kurmuş ve beylik tekrar bağımsız hale gelmiştir.
Bitlis Beyliği, 16. yüzyılın başlarında Safevîler Doğu Anadolu'da güç kazanmaya başladığında bu güç mücadelesinin içinde yer almıştır. Safevîler, Kürt beyliklerini kendilerine bağlamak istemiş, ancak Bitlis beyleri bu baskıya direnmiş ve Osmanlı himayesini tercih etmişlerdir. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Savaşı'nda Safevîleri mağlup etmesiyle birlikte, Bitlis Beyliği de Osmanlı himayesine girmiştir. Bu süreçte beylik, Osmanlılara bağlı özerk bir statü kazanmış ve yurtluk-ocaklık sistemiyle yönetilmiştir.Çaldıran Savaşı'ndan sonra 1535'te Bitlis hakimi Şeref Bey, Osmanlılar tarafından öldürülmüştür. Beylik, 1578 yılına kadar Osmanlı kontrolünde kalmış, bu tarihte Osmanlılar, Şeref Han'ın hâkimiyetini tanımasıyla yeniden Bitlisin Şerefhanlar kontrolüne geçmesini sağlamıştır. 1655 yılında Evliya Çelebi, Bitlis'i ziyaret etmiş ve o dönemde Abdal Han'ın bey olduğunu kaydetmiştir. O dönemde Osmanlılar, şehri kuşatmış durumdaydı. Yabancı kaynaklar ise Abdal Han'ı "en güçlü Kürdistan beylerinden" biri olarak nitelendirmiştir.
18.yüzyılda ise Osmanlı, sürekli olarak Bitlis Beyliği'nin yönetimine müdahale etmiş, beylikteki siyasi istikrarı etkilemiştir. Bu müdahaleler, beylik yönetiminin bağımsızlığını azaltmış ve Osmanlı otoritesini pekiştirmiştir.
19.yüzyılın sonlarına doğru Bitlis Beyliği, iç çekişmeler ve Osmanlı Devleti'nin merkezi otoritesini güçlendirme politikaları nedeniyle zayıflamaya başlamıştır. 1849 yılında Osmanlı İmparatorluğu, Bitlis Beyliği'ni doğrudan yönetim altına almış ve beylik statüsünü sona erdirmiştir. Böylece, Bitlis Beyliği yaklaşık 900 yıllık tarihinin ardından Osmanlı vilayet sistemine dâhil edilmiştir. Bu uzun tarihi süreçte, Bitlis Beyliği bölgedeki Kürt kimliğinin ve kültürel mirasın önemli bir temsilcisi olmuştur. Beyliğin başkenti olan Bitlis şehri, hem siyasi hem de kültürel bir merkez olarak önemli bir rol oynamıştır.

Bitlis Beyliği, 15. ve 16. yüzyıllarda mimari açıdan büyük bir gelişim göstermiştir. Beyliğin önde gelen isimlerinden Şerefhanlar, bu dönemde pek çok önemli yapı inşa ettirmiş ve şehri kültürel ve sanatsal açıdan zenginleştirmiştir.
1533 yılında yapılan Şeref Han Türbesi, beyliğin mimari mirasının en önemli örneklerinden biridir. Ayrıca, 1529 yılında Şeref Bey tarafından yaptırılan İhlasiye Medresesi, dönemin eğitim ve kültür merkezi olarak büyük bir öneme sahiptir. Bu yapılar, dönemin mimari estetiğini ve İslam sanatını yansıtan önemli eserlerdir. Şeref Bey'in yaptırdığı bir diğer önemli eser ise Şerefiye Camii'dir. Bu cami, şehrin dini ve sosyal yaşamında önemli bir yere sahiptir. Aynı dönemde inşa edilen Sultanıye Camii ve Meydan Camii de Bitlis'in önemli dini yapılarından bazılarıdır
.
Bitlis Beyliği döneminde yetişen önemli kültürel şahsiyetler arasında Şükri-i Bitlisi ve İdris-i Bitlisî gibi alimler bulunmaktadır. Bu isimler, Bitlis'in ilim ve sanat hayatına katkıda bulunmuş ve şehri bir ilim merkezi haline getirmişlerdir.
Aynı zamanda bu dönemde, Bitlis ve çevresinde Kürt edebiyatının önemli isimlerinden olan Faqiyê Teyran da dikkat çeker. Faqiyê Teyran, hem halk edebiyatı hem de klasik edebiyat tarzında eserler vererek Kürt dilini ve edebiyatını geliştirmiştir. Eserlerinde mistik ve tasavvufi temalara yer vererek, halk arasında derin bir etki bırakmıştır.
Bitlis Beyliği'nin kültürel ve sanatsal gelişimi, şehri yalnızca bir yönetim merkezi olmaktan çıkararak, dönemin önemli bir ilim, sanat ve kültür merkezi haline getirmiştir.

Hasan Taşkıran (Aralık 2020). "XV. Asırda Bitlis ve Çevresinin Siyasi Tarihi". Tarih ve Gelecek Dergisi. 6 (4). 
Murat Alanoğlu (Aralık 2019). "BİTLİS'E HAN OLMAK: OSMANLI KLASİK DÖNEMİNDE BİTLİS BEYLİĞİNE ATANMA SÜRECİNE DAİR NOTLAR".

Bosna Eyaleti veya Bosna Beylerbeyliği (Boşnakça: Bosanski ejalet, Босански ејалет), Osmanlı İmparatorluğu eyaletidir. Bosna Eyaleti bugünkü Bosna-Hersek topraklarının tamamı ve Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ topraklarının bir kısmı üzerinde kurulmuştur.

Bosna Krallığı 1463 yıılnda, Hersek Dükalığı 1483 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Bosna ve Hersek Osmanlı Devleti egemenliğine girdikten sonra 1580 yılına kadar Rumeli Eyaleti'nin bir sancağı oldu. 5 Eylül 1580 tarihli bir beratla, bu topraklarda Bosna Eyaleti kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki savaşlarıyla sınırlarında değişiklikler oldu. 1833 yılında Hersek müstakil bir eyalet oldu. Hersek Eyaleti, 1851 yılında tekrar Bosna Eyaleti'ne bağlandı. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile Bosna Eyaleti kaldırılmış yerine Bosna Vilayeti kuruldu.

16. yüzyılda eyaletin sancakları:

Bosna Sancağı
Bihaç Sancağı
Çernik Sancağı (Zaceşne)
Hersek Sancağı
İzvornik Sancağı
Kırka Sancağı
Kilis Sancağı
Pojega Sancağı

Bosna Ayaklanması
Bosna Vilayeti
Osmanlı döneminde Bosna-Hersek
Yeni Pazar Sancağı

Bosna Sancağı (Boşnakça: Bosanski sandžak, Босански санџак), Osmanlı İmparatorluğu'nun bir sancağı. 1463 yılında Rumeli Eyaleti'ne bağlı olarak kurulan sancak, 1580 yılında Bosna Eyaleti'ne bağlandı ve bu eyaletin merkez sancağı oldu. 1864 yılında eyaletlerin kaldırılmasının ardından oluşturulan Bosna Vilayeti'nin bir sancağı oldu. 1908 yılında ise vilayetin Osmanlı yönetiminden çıkıp, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yönetimine girmesiyle birlikte sancak da ortadan kalktı.

Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in 1463 yılının mayıs ile temmuz ayları arasında yaptığı sefer sonrasında Bosna, Osmanlı topraklarına katıldı. Bu fethin hemen sonrasında, Rumeli Eyaleti'ne bağlı Bosna Sancağı kuruldu. Derviş Ahmet Aşıki ve Neşrî'ye göre ilk Bosna sancak beyi, bundan önce Semendire Sancak Beyi olan Minnetoğlu Mehmed Bey idi. Sancak beyinin ilk ikâmet yeri 1463 sonbaharına kadar Yayçe iken, bu tarihten sonra Saraybosna oldu. 1554 yılından sonra ve 1563 yılından önceki bir zamanda ise merkez Banya Luka'ya taşındı.
Bosna Sancağı, 5 Eylül 1580 tarihli bir beratla kurulan Bosna Eyaleti'ne bağlandı ve eyaletin merkez sancağı oldu. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nda eyaletler kaldırılıp, vilayet sistemine geçilince oluşturulan Bosna Vilayeti'nin bir sancağı oldu. 1908 yılında ise vilayetin Osmanlı yönetiminden çıkıp, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yönetimine girmesiyle birlikte sancak da ortadan kalktı.

1468-1469 yılları arasında tutulan icmâl tahrir defterine göre sancağın en büyük idari birimi; Osmanlı egemenliği öncesinde Bosna'daki idari dağılımla ilgili olan ve bu tarihten sonra da kullanımı devam eden vilayetti. Tarihçi Tursun Bey'in Tarih-i Ebu'l-feth isimli eserindeki Bosna'nın fethinin anlatıldığı kısımda fetihten önce Bosna'nın; Bosna Kralı toprakları, Pavlioğulları toprakları, Kovaçoğulları toprakları ve Hersek (Stjepan Kosaça) toprakları olmak üzere dört vilayetten oluştuğu belirtilmektedir. Fetihten sonra da bu bölünmeye sadık kalındı. Bu dört vilayete ek olarak Bosna Sancağı'na 1455 yılında; İshakoğlu İsa Bey'in yönetiminde bulunan, Üsküp ucuna bağlı Yeleç ve Saray vilayetleri de dahil edildi. 1563 yazında Osmanlı'nın yönetiminden çıkan Hersek topraklarının büyük bir kısmı 1565 ile 1566 yıllarında geri alındı ve Hersek vilayeti olarak Bosna Sancağı'na bağlandı. 1468-1469 tarihli deftere göre Bosna Sancağı, kurulduğu yıllarda 6 büyük vilayet ve 7 kadılıktan oluşmaktaydı. Bu vilayet ve kadılıklar aşağıdaki gibidir:

Yeleç Vilayeti ve Yeleç Kadılığı
Saray Vilayeti ve Saray Kadılığı
Kral Vilayeti ve Bobovats ve Neretva kadılıkları
Pavli Vilayeti ve Vişegrad Kadılığı
Kovaç Vilayeti (Pavli vilayetiyle birlikte Vişegrad Kadılığı)
Hersek Vilayeti ve Drina ve Blagay kadılıkları
1470 yılında Hersek Sancağı'nın kurulmasıyla vilayet, Bosna Sancağı'ndan ayrıldı. 1485 tarihli deftere göre Bobovats Kadılığı'nın adı Brod Kadılığı olarak değiştirilmiş, Yeleç Vilayeti'nde bulunan Yeleç Kadılığı'nın merkezi Yeni Bazar'a taşınmış ve adı Yeni Bazar olarak değiştirilmişti. Yeleç Vilayeti'i yerine Yeni Bazar Vilayeti kullanımı ise 1477 yılına rastlamaktadır. 1485'teki defterde Brod ve Yeni Bazar kadılıklarının yanında Saray, Neretva ve Vişegrad kadılıklarının ismi yer almıştı. 1489 tarihinde ise Neretva ve Brod kadılıklarının aynı kadı yetkisi altında toplandığı belirtilmişti.

Minnetoğlu Mehmed Bey, 1463-7 Şubat 1464
İshakoğlu İsa Bey, 7 Şubat 1464-1470
Ayaz Bey, 1470-1474
Sinan Bey, 1474
Koca Davud Paşa, 1474-1475
Malkoçoğlu Bali Bey, 1475-1477
İskender Paşa, 1477-1479
Koca Davud Paşa, 1479-1480
İskender Paşa, 1480-1482
Yahya Bey, 1482-1483
Ayaz Paşa, 1483-1484
İshakoğlu Mehmed Bey, 1484-1485
Sinan Bey, 1485-1490
Hadım Yakup Paşa, 1490-1493
Yahya Paşa, 1493-1496
Firuz Bey, 1496-1498
İskender Paşa, 1498-1505
Firuz Bey, 1505-1512
Hadım Sinan Paşa, 1512-1513
Yunus Bey, 1513-14 Nisan 1515
İskenderpaşazade Mustafa Paşa, 14 Ekim 1515-17 Nisan 1516
Gazi Hasan Bey, 17 Nisan 1516-1517
Mihaloğlu Gazi Mehmed Bey, 1517-1519
Yahyapaşazade Gazi Bali Bey, 1519-15 Eylül 1521
Gazi Hüsrev Bey, 15 Eylül 1521-1525
Gazi Hasan Bey, 1525-1526
Gazi Hüsrev Bey, 1526-1534
Ulama Han, 1534-1536
Gazi Hüsrev Bey, 1536-18 Haziran 1541
Ulama Han, 18 Haziran 1541-1547
Sofu Ali Bey, 1547-1549
Zülkadiroğlu Mehmed Paşa, 1549-1550
Hadim Ali Bey	1550-1551
Sofu Mehmed Paşa, 1551-1553
Hadım Gazi Ali Paşa, 1553
Dugalı Malkoç Bey, 1553-1554
Kara Osman Han, 1554-1555
Sokollu Kara Mustafa Bey, 155-1557
Biharoğlu Hamza Bey, 1557-1561
Sokollu Hasan Bey, 1561-1562
Bolyanoğlu Sinan Bey, 1562-1564
Sokollu Mustafa Bey, 1564-1566
Sokollu Mehmed Bey, 1566-1568
Ferhad Bey, 1568-25 Haziran 1568
Sokollu Mehmed Bey, 25 Haziran 1568-1574
Sokollu Ferhad Paşa, 1574-1580

Bosna Eyaleti

Oruç, Hatice. "15. Yüzyılda Bosna Sancağı ve İdari Dağılımı". Ankara Üniversitesi. 9 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Mart 2022.

Bosna Vilayeti (Boşnakça: Bosanski vilajet, Босански вилајет), 1864 yılında kurulan Osmanlı İmparatorluğu vilayeti. Vilayetin merkezi Saraybosna'dir. Berlin Antlaşması ile Bosna Vilayeti, imtiyazlı bir vilayet olmuştur. 5 Ekim 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiştir.

Bosna Sancağı; Foča Kazası, Fojnica Kazası, Rogatica Kazası, Visoko Kazası ve Višegrad Kazası;
İzvornik Sancağı; Zvornik Kazası, Bijeljina Kazası, Bhriçka Kazası, Gračanica Kazası, Maglaj Kazası, Kladanj Kazısı, Vlasenica Kazası, Srebrenica Kazası ve Gradačac Kazası;
Hersek Sancağı; Gacko Kazası, Nevesinje Kazası, Bileća Kazası, Trebinje Kazası, Lubin Kazası, Ljubuški Kazası, Stolac  Kazası ve Konjic Kazası;
Travnik Sancağı; Zenica Kazası, Glamoč Kazası, Livno Kazası, Žepče  Kazası, Jopanyaç Kazası, Bugojno (Akhisar) Kazası, Prozor Kazası ve Jajce Kazası;
Bihaç Sancağı; Krupa Kazası, Petrovac Kazası, Sanski Most Kazası, Cazin Kazası ve Ključ Kazası;
Yeni Pazar Sancağı  (1864-1877); Yeni Pazar Kazası, Sjenica Kazası, Pljevlja Kazası, Nova Varoš Kazası, Prijepolje Kazası, Akova Kazası, Mitrovica Kazası, Berane Kazası, Kolašin Kazası, Trgovište Kazası.

Mehmed Vecîhî Paşa  1836-Ocak 1841
Samakuli Husrev Paşa  Ocak 1841-Ekim 1843
Mühendis Mehmed Kâmil Paşa  Ekim 1843-Kasım 1844
Osman Nuri Paşa  Kasım 1844-Aralık 1845
Halil Kamili Paşa  Aralık 1845-Haziran 1847
Çengeloğlu Tahir Mehmet Paşa  Haziran 1847-Mayıs 1850
Çerkes Hafız Mehmed Paşa  Mayıs-Eylül 1850
Mehmed Hayreddin Paşa  Eylül 1850-Ağustos 1851
Abdurrahman Sami Paşa Ağustos-Ekim 1851
Veliyeddin Rifat Paşa  Eylül 1851-Temmuz 1852
Arnavud Mehmed Hurşid Paşa Temmuz 1852-Eylül 1856
Bostancıbaşızade Mehmed Reşid Paşa  Eylül 1856-Ağustos 1857
Mehmed Kani Paşa  Ağustos 1857-Haziran 1859
Boşnak Osman Paşa  Haziran 1859-Ocak 1861
Osman Şerif Paşa  Ocak 1861-Haziran 1869
Tatar Safvet Paşa  Haziran 1869-Ocak 1871
Mehmed Akif Paşa  Ocak-Eylül 1871
Asım Mehmed Paşa Eylül 1871-Ağustos 1872
Mustafa Asım Paşa  Ekim 1872-Aralık 1873
Mehmed Akif Paşa Aralık 1873-Mart 1874
Lofçalı İbrahim Derviş Paşa  Şubat 1874-Ağustos 1875
Mehmed Rauf Paşa Eylül-Aralık 1875
İbrahim Bey  Ocak-Haziran 1876
Mehmed Nazif Paşa  Haziran 1876-Temmuz 1877
Ahmed Mazhar Paşa  Temmuz 1877-Ağustos 1878

Botan Emirliği (Kürtçe: Mîrektîya Bota), 1338-1855 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğuna bağlı Güneydoğu Anadolu'da topraklarında bulunan Kürt Emirliklerinden birisidir. Cizre, Şırnak ve Siirt'in Eruh ilçesini içine almaktadır. Emirliğin adını aldığı Bûhtî Kürtleri Orta Çağlarda günümüz Hakkâri ili ile Musul arasında yaşamışlardır. Ayrıca Bûhtî Kürtleri, bazı tarihçiler nezdinde köken olarak Mervani hanedanının kurucusu olan Humeydi Kürtleri ile ilişkilendirilmişlerdir. 16. Yüzyılda yaşamış olan Kürt tarihçi Şerefhan-ı Bitlisi kaleme aldığı Şerefname adlı eserinde; Botan Emirliğinin, isminin cesaret ve savaşçılıklarıyla tanınmış olan Bûhtî aşiretinden aldığını ifade etmektedir.  Antropolog Martin van Bruinessen, Botan Emirliğinin askerî gücünün Şıllet ve Çoxsor olarak ikiye ayrıldığını söylemiştir.
Azîzan Mîrleri veya Aziziye Beyliği olarak da bilinen Botan Emirleri klasik dönemlerinde muhtemelen bölge dâhilindeki aşiretlere üstünlük sağlamak amacı ile neseb olarak kendilerini Halid bin Velid'e dayandırmışlardır. Ayrıca Botan Emirlerinin, Azîzan Mîrleri olarak bilinmelerinin sebebi bu Emirliğin kurucusu olan İzzeddîn el-Bohtî'nin isminden kaynaklanmaktadır. Botan Emirliğinin en etkili olduğu alan Cizre bölgesi olmuştur. 1514 yılında Osmanlı ve Safevî kuvvetleri arasında gerçekleşen Çaldıran Muharebesi sırasında Botan Emirliği, Osmanlı tarafında yer almıştır. Botan Emirliği bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bir Hükûmet sancağı olarak varlığını devam ettirmiştir. Bedirhan Bey döneminde en parlak dönemini yaşamış olan Botan Emirliği daha sonra 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu içerisinde gerçekleşen merkeziyetçi reformlar ve izlenen yanlış politikalar ayrıca Bedirhan Bey'in Osmanlı İmparatorluğuna karşı isyan girişimi sonrası İzzeddin Şir Bey döneminde 1855 yılında dağılmıştır.

Botan Bölgesi günümüz Siirt'in Eruh ilçesi, Şırnak ve Şırnak'ın Cizre ilçesini kapsayan idari bölüme verilen bölge ismidir. Ünlü coğrafyacı İbn Vâzıh el-Yakubî, Bûhtî Kürtleri'nin merkezi olan Cizre'yi tanımlarken “Cezîretu’l-Ekrâd”  yani "Kürtler'in Cizresi" ifadesini kullanmıştır. Yakubî tarafından edinilen bu bilgiyi İzzeddîn İbn Şeddâd aktardığı vakit bahsi geçen şehrin “Cezîretu'l İbni Ömer” olduğunu ve buradaki Kürt nüfusunun fazlalığından ötürü şehrin bu isimle anıldığını ifade etmiştir. Yâkût el-Hamevî ise bölge halkı hakkında Ermeniler ile iyi ilişkiler içerisinde olduklarını ve sağlam surlara sahip olduklarını ve bu surların ise bir kısmının Beşnevî, bir kısmının ise Bûhtî Kürtlerine ait olduğunu dile getirmiştir. Yâkût el-Hamevî'nin Bûhtî'lere ait  bahsettiği surlar ise şunlardır; Curzakil, Atil, Allos, Baz el-Hamra, Elki, Ervah, Bahuha, Berho, Kinkiver, Nirve ve Hoşeb. Şerefhan, Azîzan Mîrleri'nin sahip olduğu bölgelerden bahsederken Gurgîl, Berke, Eruh/Ervah, Piroz, Tanza, Fınık, Tur, Heysem, Şah, Etil, Ermişat, Kiver, Dirde gibi dönemin stratejik önemine sahip kale ve kentlerden bahsetmektedir.

Botan Emirliği, Fınık kalesi hakimi İzzeddîn el-Bohtî tarafından kurulmuştur. İzzeddîn el-Bohtî döneminde Cizre bölgesi, İlhanlılar'ın bölgeye gönderdiği valiler tarafından yönetilmekteydi. 1330 yılında ölen Cizre valisi Taceddîn Bedil'in ölümü üzerine yerine oğlu Beklemiş vali olarak atanmıştır. Beklemiş babasının ölümü üzerine İlhanlılara elçiler ile birlikte hediyeler göndermiş ve Cizre bölgesini yönetmek istediğini ifade etmiştir. Bunun üzerine Beklemiş'in hoş hediyelerine ve saygısına binaen Cizre Bölgesine kendisi atanmıştır. Bu sırada 1336 yılında Artuklu Beyliği, Hasankeyf Eyyubi Emirliği üzerine sefer düzenleme kararı almıştır. Bunun üzerine Hasankeyf Emiri Melik Adil bölgede güçlü bir orduya sahip olan Fınık kalesi hakimi  İzzeddîn el-Bohtî'den yardım istemektedir. Bu savaş  İzzeddîn el-Bohtî adına bir dönüm noktası mahiyetindedir. Zira bu savaş sonrası  İzzeddîn el-Bohtî bölgede Hasankeyf Emiri Melik Adil'in desteğini alarak gücüne güç katacaktır. Artuklu ve Hasankeyf gerçekleşen savaşta  İzzeddîn el-Bohtî, Melik Adil'in yardım çağrısını geri çevirmemiş ve savaşta Hasankeyf tarafında yer almıştır.Bu savaş sonrası Melik Adil, Fınık kalesi hakimi olan  İzzeddîn el-Bohtî'nin en büyük destekçisi ve müttefiki hâline gelmiştir. Tarih bu şekilde işlerken İlhanlılar'ın zayıflamasından fırsat bilen Cizre Valisi Beklemiş, merkezi yönetime vergilerini ödemiyor ve Cizre halkı üzerinde baskı kurmaya başlamıştır. İdari düzenin bozulduğu Cizre'de, bölge halkı çareyi bu dönem içerisinde hızla güç kazanmaya başlamış olan Fınık kalesi hakimi  İzzeddîn el-Bohtî'ye giderek yardım çağrısında bulunmuş ve şikayetlerini bildirmiştir. İzzeddîn el-Bohtî, Cizre halkının bu şikayeti üzerine bölgede yaşananları araştırmış ardından müttefiki olan Hasankeyf Emirinden destek istemiş ve Cizre üzerine sefer düzenlemeyi planladığını bildirmiştir. Hasankeyf Emirinin desteği üzerine  İzzeddîn el-Bohtî dönemin stratejik bir hamlesi olarak çevre bölgelere Sindî Kürtleri üzerine sefer düzenleyeceği bilgisini yaymıştır. Fakat daha sonra Bûhtî ordusunu Cizre üzerine çevirmiş ve Cizre üzerine gerçekleşen seferden habersiz olan Beklemiş ile askerlerini hazırlıksız yakalamıştır. Cizre yakınlarında  Bûhtî ordusunun varlığını işiten, Cizre Valisi Beklemiş hediyeler ile  İzzeddîn el-Bohtî'yi karşılamış ve kendisine bağlılık yemini etmiştir. Vali Beklemiş, İzzeddîn el-Bohtî'ye bağlılığını bildirdkten sonra kendisini Cizre'ye götürmüştür. Cizre'de İzzeddîn el-Bohtî ile bir araya gelen Cizre halkı şehrin yeterince korunmadığını bildirmiş ve İzzeddîn el-Bohtî'nin, Cizre dışında bekleyen askerlerinin gizlice şehre girmelerine olanak sağlamışlardır. Şehre giren  Bûhtî ordusu Cizre'yi ele geçirmiş ve daha sonra Vali Beklemiş öldürülerek Bûhtî'ler şehre tamamıyla hakim olmuşlardır. 1338 yılında ele geçirilen Cizre şehri Bûhtî'lerin merkezi hâline gelmiş ve Botan Emirliği İzzeddîn el-Bohtî tarafından resmen kurulmuştur. İzzeddîn el-Bohtî, Cizre'yi alıp Botan Emirliğini kurduktan sonra Cizre topraklarını kendi topraklarına katmayı düşünen Musul Emiri Hacı Turgay'ın hedefi hâline gelmiştir. Hacı Turgay Cizre üzerine sefer düzenlemiş ve Cizre'yi abluka altına almıştır. Üç gün süren çarpışmadan sonra Hacı Turgay süvarileriyle Zelaka adı verilen Cizre yakınlarındaki bölgeye çekilmiş ardından  Bûhtî ordusu kendisini takip ederek Zelaka bölgesinde Musul Emir'inin yenilgisi ile sonuçlanan savaş yaşanmıştır.

1342 yılında Bûhtî aşireti ile Zırkîler arasında gerçekleşen savaşa Mîrlik savaşı denmektedir. Bu savaş dönemin siyasi alt tabanından kaynaklanmaktadır. Her iki aşiretinde gücünün var olduğu bu bölgede yaşanan bir iktidar savaşıdır. Bûhtî aşireti ile Zırkîler arasında gerçekleşen Mîrlik savaş'ında, Siirt'te bulunan Arap azınlık tüm kuvvetleri ile Bûhtî'lere karşı Zırkî'ler tarafında yer almışlarıdır. Mâlâ Bâdî'de gerçekleşen bu savaş İzzeddîn el-Bohtî'nin babası Seyfeddîn el-Buhtî dahil on bir Botan beyi ve çok sayıda Buhtî askerinin hayatına mal olmuştur. Seyfeddîn el-Buhtî'nin ölümü üzerine Siirt'in ileri gelenlerin bir kısmı kafasını koparmış ve Siirt meydanında Çevgan oynamışlardır. Bu yaşananlar sonucunda İzzeddîn el-Bohtî, müttefiki Hasankeyf Emiri Melik Adil ve Kürt aşiretlerinin desteğini istemiş ve Ordusunu toplayarak Siirt üzerine sefer düzenlemiştir. Siirt'te bulunan Muad bin Kadilla'nın da destekleri ile İzzeddîn el-Bohtî kalabalık bir ordu ile Siirt'i ele geçirmiş ve yağmalamıştır. Ardından Ali Şirvân el-Buhtî'yi Siirt'e vali olarak atamış ve Cizre'ye geri dönmüştür. Bûhtî'lerin Siirt'te on aylık bir yönetiminden sonra şehrin ileri gelenleri isyan çıkarmış ve Muad bin Kadilla, oğlu Muhammed ve kardeşini öldürmüşlerdir. İsyan sonucu Emir Ali Şirvân el-Bûhtî adamları ile şehri terk etmiş ve Cizre'ye geri dönmüştür.

1346 yılında İzzeddîn el-Bohtî'nin oğlu olan Seyfeddin El-Buhtî, Hasankeyf Emirliği ile Botan Emirliği arasında iki emirliği karşı karşıya getirecek bir krize neden olmuştur. Seyfeddin El-Buhtî ve adamları Hasankeyf halkına zarar vermiş ve bunun üzerine  Melik Adil Cizre'yi kuşatmak için ordusunu toplamış ve Cizre üzerine sefer düzenlemiştir.8 Ekim 1346 yılında Cizre'ye giren Melik Adil ve ordusu karşısında yenilgiye uğramış olan Buhtî'ler Cizre'nin çevresini kaplayan dağlara sığınmak zorunda kalmışlardır. Bu sırada Melik Adil, desteğini istediği Kürt Beyleri ve aşiret güçlerini beklemek için ordusu ile Cizre'de konaklamıştır. Ardından Kürt Beylerinin gelişinden tedirgin olan Seyfeddin El-Buhtî, Melik Adil'in ordugahına gitmiş ve barış teklifi sunmuştur. Seyfeddin El-Buhtî'nin sunduğu barış teklifi üzerine Melik Adil daha fazla kayıp vermemek için bu teklife olumlu cevap vermiş ve her iki taraf arasında daha fazla kayıp yaşanmadan barış yapılmıştır. Fakat 1351-1352 yılında Hasankeyf ve Botan Emirliği arasında yine Seyfeddin El-Buhtî kaynaklı bir kriz yaşanmıştır. Bu krizin sebebi ise Hasankeyf ile Erzen Emirliği arasındaki savaşta, Hasankeyf Emirliğinin yenildiğini gören Buhtî ordusunun Erzen Emirliği tarafına geçmesi olmuştur. Ancak daha sonra Koşaniye'de yapılan savaş sonucunda Erzen Hakimi yenilmiş ve Buhtî'lerin ihanetini işiten Hasankeyf Emiri Melik Adil bir kez daha Buhtîler üzerine sefer düzenlemiştir. Melik Adil'in üzerine geldiğini haber alan Emir Seyfeddin Vestan Hakimi Emir İmadeddin El- Hekkari'den destek istemiş ve ordusuyla Melik adile doğru harekete geçmiştir.Ancak Vestan Hakimi Emir İmadeddin daha sonra Buhtîlere destek vermekten vazgeçmiş ve geri dönmüştür. Bu olay neticesinde Emir Seyfeddin Buhtî ordusunu alarak Tanza'ya çekilmiş ve oraya karargahını kurmuştur. Melik Adil, Tanza yakınlarında bulunan Buhtîler üzerine harekete geçmiş daha sonra bölgenin ileri gelen ailelerinden Beytu'l-Evseli ailesinin araya girmesiyle her iki taraf arasında bir kez daha barış sağlanmıştır. Bu yaşananlar üzerine 1354 yılında  Melik Adil'in Botan Emirliği üzerine yaptığı seferler sonucu endişelenen Emir  İzzeddîn el-Bohtî, Botan Emirliğini güvenceye alabilmek adına Hakkâri Hükümdarı Melik Esed'e giderek, Melik Adil karşısında kendisinden de

Budin Eyaleti, Budin Beylerbeyliği veya Budin Paşalığı (Macarca: Budai vilajet, Sırpça: Budimski vilajet veya Будимски вилајет, Hırvatça: Budimski vilajet), Osmanlı İmparatorluğu'nun bir eyaleti. 1526'daki Mohaç Muharebesi sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanan Macaristan Krallığı'nın başkenti Budin'e 1530, 1540 ve 1541 yıllarında Habsburg Hanedanı'nın kontrolündeki Avusturya Arşidüklüğü tarafından gerçekleştirilen ve başarısızlıkla sonuçlanan kuşatmalar sonrasında kurulmuştur. 1552'de Temeşvar ele geçirilmiş ve Temeşvar ve çevresinde Temeşvar Eyaleti kurulmuştur. 1606'da Zitvatorok Antlaşması'yla Eğri ve Kanije şehirleri de alınarak Eğri (1596) ve Kanije (1600) Eyaletleri kurulmuştur. 17. yüzyılda II. Viyana Kuşatmasının başarısızlığından sonra 2 Eylül 1686'da Habsburg ordusu Budin şehrini düşürdü ve eyalet de düşmüştür.
Nüfus sayımında etnik gruplardan Macarlar, Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar ve Müslümanlar vardı.

Sokullu Mustafa Paşa 12 yıl boyunca paşalık yaparak, Budin'in en uzun süre yöneticilik yapan paşası olmuştur. Budin beylerbeylerinin listesi aşağıdaki gibidir:

Özgüven, Burcu (2001). Osmanlı Macaristan’ında Kentler, Kaleler. Ege Yayınları. ISBN 9789758070473.

Cezâyir-i Garp Eyaleti veya kısaca Cezayir Eyaleti, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuzey Afrika'daki üç ana eyaletinden biriydi.
1517 yılında Ridaniye Muharebesi ile bölge Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Tam olarak eyaletleşmesi 1535 senesinde Oruç Reis tarafından gerçekleştirilmiştir. 1671 yılından itibaren seçilerek göreve getirilen Cezayir yöneticilerine Dayı adı verilmektedir. 1671'den 1830 yılına kadar Cezayir'de toplam 28 Dayı hüküm sürmüştür. Cezayir-i Garp Eyaleti, 1830 yılında Fransa tarafından işgal edilmiştir.

Eyaletin temelleri, 1516 yılında Oruç Reis ve Hızır Reis kardeşlerin İspanyol hâkimiyetindeki Cezayir'i ele geçirmesiyle atıldı. Oruç Reis'in ölümünün ardından Hızır Reis, Osmanlı Sultanı I. Selim’e bağlılığını bildirdi ve eyalet resmen Osmanlı topraklarına katıldı. 1535 yılında eyalet statüsüne dönüştürülen bölge, kısa sürede Osmanlı donanmasının Batı Akdeniz’deki ileri üssü hâline geldi.

Cezayir Eyaleti, Osmanlı yönetiminde olmakla birlikte fiilen geniş bir özerklik taşımaktaydı. Başlangıçta İstanbul tarafından gönderilen beylerbeyleri tarafından yönetilirken, 17. yüzyıldan itibaren yönetim, yerel yeniçeri ileri gelenlerinin seçtiği dayılara geçti. Dayıların yetkisi geniş olmakla birlikte, İstanbul’a yıllık vergi gönderme ve sultanın adına hutbe okutma yükümlülükleri sürmekteydi. Bu durum, Cezayir’in Osmanlı sistemine dâhil olmakla birlikte fiilen bağımsız bir askeri yönetim hâline gelmesine yol açtı. Zamanla Osmanlı merkeziyle Cezayir arasındaki bağlar zayıfladı. İstanbul tarafından gönderilen beylerbeyinin nüfuzu azaldı, dayılar yerel ordu ve denizci aristokrasisinin desteğiyle tam denetim sağladı. Bu dönemde eyalet, Tunus ve Trablusgarp’tan daha kapalı bir idari yapıya sahipti ve kendi iç siyasetine göre hareket etti. 1816’daki Cezayir Bombardımanı sonrası Osmanlı İmparatorluğu'nun etkinliği daha da azaldı.

Eyaletin ekonomisi büyük ölçüde deniz ticareti ve korsanlık faaliyetlerinden elde edilen ganimetlere dayanıyordu. 16. ve 17. yüzyıllarda Cezayir limanı, Akdeniz’in en hareketli ticaret merkezlerinden biri hâline geldi. Avrupa devletleriyle yapılan korsanlık karşılığı fidye anlaşmaları ve Akdeniz’de ele geçirilen gemilerden alınan mallar, eyalet hazinesinin başlıca gelir kaynaklarıydı. Ayrıca Osmanlı donanmasının batı seferlerinde Cezayir gemileri aktif rol oynadı.

Eyaletin askerî gücü, esas olarak "Ocak" adı verilen yeniçeri birlikleri ile Cezayir tersanesinde inşa edilen hafif gemilerden oluşuyordu. Bu donanma, Osmanlı Akdeniz hâkimiyetinin batı ucunu temsil ediyordu.  Cezayir filosu, 16. yüzyıldan itibaren İspanya, Fransa ve Hollanda kıyılarına seferler düzenleyerek Avrupa güçleriyle Osmanlı arasında stratejik bir denge unsuru oluşturdu.

1830 yılında Fransa, diplomatik bir kriz bahanesiyle Cezayir'e çıkarma yaptı. Hüseyin Dayı, uzun süren direnişin ardından teslim oldu ve Cezâyir-i Garp Eyaleti resmen ortadan kalktı. Fransız işgaliyle birlikte Osmanlı yönetimi sona ermiş, Cezayir yaklaşık bir asır sürecek sömürge dönemine girmiştir.

Dimyat veya Dimyad (Arapça:  مدينة دمياط medīnat dimyāt), Mısır'da bir Akdeniz limanı, Dimyat ilinin başkentidir. Nil deltasında Kahire'nin 300 km kuzeyindedir.
Eyyubiler ve Asurlar zamanında Haçlılar Dimyat'a saldırmışlar ve bu bölge üzerinden Mısır'a hakim olmayı denemişlerdir. Haçlıların Selahaddin Eyyubi'nin kardeşi Melik Adil zamanında, 1218 yılında bölgeye yaptıkları saldırı Eyyubileri ciddi anlamda sarsmıştır. Melik Adil'in bu saldırının devam ettiği sıralarda ölümü ve yerine geçen oğlu Melik Kamil'in Şam hakimi olan kardeşi Melik Muazzam ve el-Cezire hakimi olan diğer kardeşi Melik Eşref'in yardımlarıyla yaptığı savunma sonrasında tehlike ancak 1221 yılına doğru güçlükle püskürtülebilmiştir. Bu yıl içinde iki taraf arasında yapılan anlaşma gereğince Haçlılar kayıtsız şartsız Dimyat'tan çekilmeyi ve bölgeyi Eyyubilere bırakmayı kabul ettiler. Hâlbuki Melik Kamil, kardeşleri yardıma gelmeden önce o denli umutsuzluğa kapılmıştı ki Haçlılara bir ara, Ürdün'deki Kerek Kalesi hariç, amcası Selahaddin ve babası Melik Adil tarafından Haçlılardan geri alınan tüm toprakları terk etmeyi kabul etmişti. Haçlılar Kerek'in de teslimini isteyince, ellerindekinden de oldular.

Dimyat mobilya endüstrisiyle çok ünlüdür. Mobilyaları Mısır pazarının yanı sıra Arap ülkeleri, Afrika, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve dünyanın hemen her yerinde satılmaktadır.
Bugün Nil'e bağlayan bir kanalın bulunması burayı yeniden önemli bir liman yapmıştır. Konteynerler yeni Dimyat Limanı üzerinden taşınır.
Dimyat valiliğinin nüfusu yaklaşık 1.093.580'dir (2006).
İki tren aracılığıyla nihai olarak 9,6 milyon ton/yıl kapasiteye sahip olacak olan SEGAS LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) tesisini içermektedir. Tesis, İspanyol kamu hizmeti şirketi Unión Fenosa'nın (%40), İtalyan petrol şirketi Eni'nin (%40) ve Mısırlı EGAS ve EGPC şirketlerinin (her biri %10) ortak girişimi olan Segas'a aittir. Tesis, özel bir alandan değil Mısır şebekesinden gaz aldığı için alışılmadık bir tesistir.
2010 yılı itibarıyla, Kanadalı bir şirket olan Methanex Corporation'ın Mısır bölümü olan EMethanex, 3600 MTPD'lik bir metanol tesisi inşa ediyordu.
Dimyat'ın ayrıca bir ağaç işleme endüstrisi vardır ve aynı zamanda Beyaz Dimyat peyniri ve diğer süt ürünleri ile Pâtisserie ve Mısır tatlılarıyla da ünlüdür. 
Dimyat aynı zamanda balıkçı limanıdır.

Debre-i Bâlâ Sancağı (Arnavutça: Sanxhaku i Dibrës; Makedonca: Дебарски санџак), Osmanlı İmparatorluğu'nun sancaklarından biriydi. Sancağın merkezi Debre idi.

Debre 14. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Debre-i Bâlâ Sancağı, 1867 yılında Prizren ve İşkodra sancakları ile birlikte İşkodra Vilayeti'ne bağlandı. 1871 yılında sancak bu sancaklar ve ek olarak Niş Sancağı ile birlikte önce Prizren daha sonra Kosova Vilayeti'ne bağlandı. 1878 yılında sancak Berlin Antlaşması ile Kosova Vilayeti'nden alınarak Manastır Vilayeti'ne bağlandı.
Debre-i Bâlâ Sancağı 1913 yılında Birinci Balkan Savaşı sırasında Sırbistan tarafından işgal edilmiş olup Londra Konferansı ve Antlaşması ile sancak Sırbistan ile yeni kurulan Arnavutluk Prensliği arasında bölündü.

Debre-i Bâlâ Sancağı 1912 yılı itibarı ile dört kazaya ayrılmaktaydı.

Diyâr-ı Bekr Eyaleti veya tam adıyla Diyâr-ı Bekr Beylerbeyliği, 1515 yılında kurulan Osmanlı Devleti eyaleti. Eyaletin merkezi Diyarbakır'dır. Doğrudan Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olarak yönetilmiştir.

Akkoyunlu Türk imparatorluğu'nun başkenti Diyarbakır'a Safevi Hanedanı egemen olmuştur. 23 Ağustos 1514 tarihinde Çaldıran Muharebesi'nde Osmanlı Devleti, Safevi Hanedanı'nı yenmiştir. Diyarbakır'ı yönetmekte olan Ustacılı Muhammed Han, Osmanlı Devleti kuvvetleri ile savaşırken ölmüştür. Bunun üzerine halk ayaklanarak Osmanlı Devleti'ne bağlanmak istemiştir. Bu isteklerini Osmanlı Devleti'ne bildirmek için halk Mevlana İdris-i Bitlisi'den yardım istemiştir. Dönemin Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim durumu kendisine bildiren Mevlana İdris-i Bitlisi'yi bu işle görevlendirmiştir. Bunun üzerine Safevi şahı Şah İsmail gerekli önlemleri aldırmıştır. Ustacılı Muhammed Han'ın kardeşi Karahan'ı Urfa hakimi Durmuş Bey ile birlikte Diyarbakır'ı kuşatıp geri almakla görevlendirmiştir. Karahan ve Durmuş Bey'in kuvvetlerine Mardin, Hasankeyf ve Ergani'de bulunan Safevi kuvvetlerine de katılmıştır. Böylece Karahan'ın kuvveti 5 bin kişiye ulaşmıştır. Karahan'ın ordusu bir yıl kadar Diyarbakır'ı kuşatma altında tutmuştur. Diyarbakır halkı Karahan'ın ordusuna karşı savaşmıştır. Bıyıklı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Diyarbakır'a gelmiş ve kuşatmayı kaldırmıştır. Karahan'ın ordusu Mardin'e çekilmiştir. 10 Eylül 1515 tarihinde Osmanlı Devleti ordusu Diyarbakır'a girmiştir. 4 Kasım 1515 tarihinde Diyâr-ı Bekr Eyaleti kurulmuştur. Eyaletin ilk beylerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa'dır.
1847 yılında eyalette Bedirhan Bey isyanı çıkmıştır. Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi'nin kabul edilmesinin ardından 1867 yılında Diyâr-ı Bekr Eyaleti kaldırılmış yerine Diyâr-ı Bekr Vilayeti kurulmuştur.

Kurulduğu tarihten cumhuriyetin ilanına kadar olan süre içinde valilik yapan devlet adamları şunlardır:

Bıyıklı Mehmed Paşa 1515-1521
Hüsrev Paşa 1522-1528
Fil Yakup Paşa 1528-1530
Uzun Süleyman Paşa 1530-1532
İbrahim Paşa 1532-1534
Hadım Ali Paşa 1534-1537
Sofu Hadım Ali Paşa 1537-1540
Damat Rüstem Paşa 1540-1543
Bali Paşa 1543-1546
Tokatlızâde Mehmed Paşa 1546-1548
Ayas Paşa 1548-1551
Çerkes İskender Paşa 1551-1564
Halhallı Behram Paşa 1564-1567
Hüsrev Paşa 1567-1570
Vezirzâde Hasan Paşa 1570-1572
Bodur Hüseyin Paşa 1572-1573
Özdemiroğlu Osman Paşa 1573-1575
Derviş Paşa 1575-1577
Sağır Behram Paşa 1577-1579
Hadım Mehmed Paşa 1579-1580
İbrahim Paşa 1580-1581
Yusuf Sinan Paşa 1581-1582
Hüsrev Paşa 1582-1583
Şehid Mehmed Paşa 1583-1585
Cafer Paşa 1585-1586
Koca Mehmed Paşa 1586-1589
Yusuf Sinan Paşa 1589-1590
Deli İbrahim Paşa 1590-1592
Saatçı Hasan Paşa 1592-1593
Deli İbrahim Paşa 1593-1594
Mehmed Paşa 1594
Hadım Osman Paşa 1594
Mehmed Paşa 1594-1595
Ferhad Paşa 1595
Murad Paşa 1595-1601
Hadım Hüsrev Paşa 1601-1602
Sofu İbrahim Paşa 1602-1603
Ketenci Ömer Paşa 1603-1604
Koca Osman Paşa 1604-1605
Çağalazâde Mahmud Paşa 1605-1606
Zincirkıran Ali Paşa 1606
Nasuh Paşa 1606-1611
Zülfükar Paşa 1611-1612
Mustafa Paşa 1612-1614
Muallimzâde Mehmed Paşa 1614
Tekeli Mehmed Paşa 1614-1615
Dilaver Paşa 1615-1618
Mustafa Paşa 1618
Dilaver Paşa 1618
Kemankeş Ali Paşa 1618-1619
Dilaver Paşa 1619
Süleyman Paşa 1621-1623
Hafız Ahmed Paşa 1623-1624
Deli Murad Paşa 1624-1626
Koca Hüsrev Paşa 1626-1627
Gürcü Mehmed Paşa 1627-1628
Halıcızâde Mustafa Paşa 1628-1629
Halil Paşa 1629-1631
Tayyar Mehmed Paşa 1631
Murtaza Paşa 1631-1633
Tayyar Paşa 1633-1638
Koca Derviş Mehmed Paşa 1638-1639
Melek Ahmed Paşa 1639-1640
Maksud Paşa 1640-1641
Koca Derviş Mehmed Paşa 1641-1644
Kara Mustafa Paşa 1644
Tarhuncu Ahmed Paşa 1645-1646
Telli Mustafa Paşa 1646
Tarhuncu Ahmed Paşa 1646-1647
Çavuşzade Mehmed Paşa 1647-1648
Mısırlı Mustafa Paşa 1648-1649
Çağırğan Mehmed Paşa 1649
Saçbağı Mehmed Paşa 1649-1650
Kara Mustafa Paşa 1650-1651
Haydarzade Mustafa Paşa 1651-1652
Mısırlı Mustafa Paşa 1652-1653
Bostancı Mehmed Paşa 1653-1654
Gürcü Cafer Paşa 1654-1655
Şatır Kara Mustafa Paşa 1655
Tayyarzâde Ahmed Paşa 1655-1656
Silahdar Ahmed Paşa 1656
Abaza Hasan Paşa 1656-1657
Tayyarzâde Ahmed Paşa 1657-1658
Silahdar Osman Paşa 1658-1660
Mîrahûr Mustafa Paşa 1660-1661
Silahdar Kenan Paşa 1661
Kethüda Mehmed Paşa 1661-1662
Defterdar Hacı Hüseyin Paşa 1662-1663
Çuhadar Hasan 1663-1667
Yeniçeri Ağası Kenan Paşa 1667-1668
Hacı Mehmed Paşa 1668-1671
Çuhadar Hasan Paşa 1671-1673
Şatır Mehmed Paşa 1673-1674
Kaplan Mustafa Paşa 1674-1676
Damad Hüseyin Paşa 1676-1677
Defterdar Hüseyin Paşa 1677
Kaplan Mustafa Paşa 1677-1678
Kemankeş Mahmud Paşa 1678-1681
Kara Mehmed Paşa 1682-1683
Osman Paşa 1683
Düdüklü İbrahim Paşa 1683-1684
Köprülü Damadı Abaza Siyavuş Paşa 1684-1686
Damad Hüseyin Paşa 1686-1687
Müfettiş Cafer Paşa 1687-1688
Silahdar Ömer Paşa 1688
Osman Paşazâde Ahmed Paşa 1688-1689
Kemankeş Ahmed Paşa 1689-1690
Merzifonlu Çalık Hacı Ali Paşa 1690-1691
Şahin Mehmed Paşa 1691-1693
Kalaylı Koz Ahmed Paşa 1693
Halil Paşa 1693
Merzifonlu Çalık Hacı Ali Paşa 1693
Hacı Osman Paşa 1693
İsmail Paşa 1693
Darendeli Ahmed Paşa 1693-1694
Kavanoz Ahmed Paşa 1694-1695
Şahin Mehmed Paşa 1695
Topal Hüseyin Paşa 1695-1696
Taltaban Mustafa Paşa 1696-1697
İbrahim Paşa 1697
Tosun Mehmed Paşa 1697-1698
Çelebi Yusuf Paşa 1698-1699
Bıyıklı Mehmed Paşa 1699-1701
Topal Yusuf Paşa 1701-1703
İbrahim Paşa 1703
Hasan Paşa 1703
Çelebi Yusuf Paşa 1703
Hasan Paşa 1703-1705
Palabıyık Yusuf Paşa 1705-1706
İbrahim Paşa 1706-1707
Receb Paşa 1707-1710
Maktulzade Ali Paşa 1710-1713
Şehla İbrahim Paşa 1713-1715
Kara Mustafa Paşa 1715-1716
Receb Paşa 1716-1718
Köprülüzâde Abdullah Paşa 1718-1720
Küçük Osman Paşa 1720
Arif Ahmed Paşa 1720-1725
Receb Paşa 1725-1726
Silahdar Mehmed Paşa 1725-1726
Kürd İbrahim Paşa 1726-1728
Hacı Mustafa Paşa 1728-1729
Hekimoğlu Ali Paşa 1729-1730
Kara Mustafa Paşa 1730-1733
Silahdar Damat Mehmed Paşa 1733
Kara Mustafa Paşa 1733-1734
Gürcü İsmail Paşa 1734-1735
Sarı Mustafa Paşa 1735
Silahdar Firarî Mustafa Paşa 1735-1736
Genç Ali Paşa 1736
Silahdar Mehmed Paşa 1736-1737
Abdi Paşazade Ali Paşa 1737-1738
Tuz Mehmed Paşa 1738-1739
Mehmed Memiş Paşa 1739-1740
Çeteci Abdullah Paşa 1740-1741
Kethüda Hüseyin Paşa 1741-1742
Güleç Ali Paşa 1742
Abdipaşazâde Ali Paşa 1742-1744
Kazıkçı Hüseyin Paşa 1744
Çeteci Abdullah Paşa 1744-1746
Puladzâde Çelik Mehmed Paşa 1746-1747
Ahmed Paşa 1747
Seyyid Hasan Paşa 1747-1748
Yahya Paşa 1748-1749
Çeteci Abdullah Paşa 1749-1750
İbrahim Paşa 1750-1751
Çeteci Abdullah Paşa 1751-1752
Şehsuvarzade Mustafa Paşa 1752-1753
İbrahim Paşa 1753-1754
İbrahim Paşa 1754-1757
Seyyid Abdullah Paşa 1757-1758
Numan Paşa 1758-1759
Abdullah Paşa 1759
Çeteci Abdullah Paşa 1759-1760
Feyzullah Paşa 1760-1761
Ağazâde Mustafa Paşa 1761-1763
Sarı Abdurrahman Paşa 1763-1764
Ali Paşa 1766-1767
Hüseyin Paşa 1767-1768
Abdülcelilzâde Emin Paşa 1768-1770
Bostancı Ahmed Paşa 1770-1771
Moldovancı Ali Paşa 1771
Hazinedar Ali Paşa 1771-1773
Osman Paşa 1773
Ispanakçı Mustafa Paşa 1773-1774
Abdullah Paşa 1774-1776
Abdi Paşa 1776
Hazinedar Şahin Ali Paşa 1776-1777
Adullah Paşa 1777-1778
Kemahlı Halil Paşa 1778-1779
Ahmed İzzed Paşa 1779
Osmanpaşazâde Mehmed Paşa 1779-1780
Hasan Paşa 1780
Mehmed Paşa 1780
Osman Paşa 1780-1781
Kiki Abdi Paşa 1781-1784
Nasuh Paşa 1784-1784
Azimzade Abdullah Paşa 1784-1785
Miktad Paşa 1785-1786
Kiki Abdi Paşa 1786-1786
Yeğen Hacı Mehmed Paşa 1786-1786
Safranbolulu İzzet Mehmed Paşa 1786-1787
Ebubekir Paşa 1787-1788
Firuz Paşa 1788
Abdi Paşa 1788-1789
Süleyman Paşa 1789-1791
Ferhat Paşa 1791-1792
Kör Yusuf Ziyaettin Paşa 1792-1794
Hasan Paşa 1794-1795
Ebubekir Paşa 1796-1796
Ali Paşa 1796-1798
Salih Paşa 1798-1798
Silahdar Hacı İbrahim Paşa 1798-1799
Adim(Azimzade)Abdullah Paşa 1799-1800
Şeyhzade İbrahim Paşa 1800
Çorumlu Hüseyin Paşa 1800-1801
Osman Paşa 1801
Tayyarzade Mahmud Paşa 1801
Zühdü İsmail Paşa 1801-1802
Mehmed Paşa 1802-1804
Kösepaşazade Veliyüddün Paşa 1804-1805
Hüsrev Mehmed Paşa 1805
Hasan Paşa 1805
Hacı İbrahim Paşa 1805-1805
Katarağasızade Mehmed Paşa 1805-1806
Abdi Paşa 1806
Murad Paşa 1806-1807
Mehmed Şerif Paşa 1808-1809
Şeyhzade İbrahim Paşa 1809-1813
Emin Paşa 1813-1815
Süleyman Paşa 1815-1815
Kalender Paşa 1815-1816
Pehlivan İbrahim Paşa 1816-1816
Moralı Hacı Ebubekir Paşa 1816-1817
Abidin Paşa 1817-1818
Maraşlı Ali Paşa 1818-1819
Behram Paşa 1819-1819
Seyyid Ahmed Paşa 1819-1820
Gevranlızade Ali Paşa 1820
Hafız Ali Paşa 1820-1821
Hacı Alâeddin Paşa 1821-1822
Mehmed Emin Rauf Paşa 1822
Gevranlızade Mehmed Paşa 1822-1823
Hüseyin Paşa 1823-1824
Salih Paşa 1824-1826
Ebu'l-bûd Mehmed Emin Paşa 1826
Salih Paşa 1826-1829
Yahya Paşa 1829-1831
Ali Rıza Paşa 1831-1832
Çötelizade Hacı İbrahim Paşa 1832
Çötelizade İshak Paşa 1832-1834
Mehmed Reşid Paşa 1834-1836
Hafız Paşa 1837-1839
Mehmed Sadullah Paşa Mayıs 1839-Temmuz 1840
Mehmed Vecîhî Paşa  Ekim 1841-Ağustos 1842
Payaslı İsmail Paşa Ağustos 1842-Eylül 1845
Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa Şubat 1851
Nasuhzade Mehmed Hamdi Paşa   Eylül 1853-Ocak 1855
Hatunoğlu Kurt İsmail Hakkı Paşa   Nisan 1868-Ekim 1875
Ahmed Tevfik Paşa Ekim 1875-Nisan 1877
Abdurrahman Nureddin Paşa  Nisan 1877-Şubat 1879
Mehmed İzzet Paşa  Şubat 1879-Nisan 1882
Hasan Samih Paşa  Nisan 1882-Mayıs 1886
Ahmed Aziz Paşa Mayıs-Aralık 1886
Giritli Sırrı Paşa Nisan 1888-Mart 1889
Hasan Refik Paşa Mart 1889-Temmuz 1891
Giritli Sırrı Paşa Temmuz 1891-Ekim 1895
Enis Paşa  Ekim 1895-Kasım 1896
Mehmed Atâ Bey  Ocak-Nisan 1906
Mustafa Nuri Bey  Mayıs 1906-Ağustos 1906
Mahmud Arif Paşa  Aralık 1907-Ağustos 1908
Şevket Bey  Nisan 1918-Ocak 1919
Mustafa Neyyir Bey  Ocak-Haziran 1919

Diyarbekir Vilayeti, 1867 yılında kurulan Osmanlı Devleti vilayeti. Vilayetin merkezi Diyarbekirdir.

1867 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile Diyarbekir Eyaleti kaldırılmış yerine Diyarbekir Vilayeti kurulmuştur. 1867'de vilayetteki sancaklar şöyleydi:

Diyar-ı Bekr
Mamüret-ül Aziz (Elazığ)
Mardin
Siirt
1876'de Mamüret-ül Aziz sancağına bağlı olan Malatya kazası Akçadağ, Behisni, Hısn-ı Mansur (Adıyaman) ve Kahta kazalarını içine alan bir sancağa dönüştü. 1879'da Mamüret-ül Aziz sancağı, Malatya sancağı ve Erzurum Vilayeti'ne bağlı Dersim sancağı yeni teşkil edilen Mamüret-ül Aziz Vilayetine bağlandı.
1883'te Siirt Sancağı Bitlis Vilayetine bağlanmış, Diyarbekir sancağına bağlı Ergani Madeni kazası sancak olmuştur.
1908'de Diyarbekir sancağına bağlı olan Siverek kazası sancak olmuştur.

1909'da Diyarbekir'in sancakları, kazaları ve nahiyeleri :

Drama Sancağı (Yunanca: λιβάς/σαντζάκι Δράμας), Osmanlı İmparatorluğu'nun sancaklarından biriydi. Sancağın merkezi Drama idi.

Drama Sancağı, 1846 yılında Tanzimat Fermanı ile birlikte başta Serez Sancağı olmak üzere çevresindeki sancaklardan alınan topraklar ile kurulmuştur. Sancak başta Selanik Eyaleti daha sonra da Selanik Vilayeti'ne bağlı olmuştur. 1867-69 ve 1872-73 yılları arasında tekrar Serez Sancağı'na bağlanmıştır.
Drama Sancağı Ekim 1912 tarihinde Birinci Balkan Savaşı sırasında Bulgar Ordusu tarafından işgal edilmiş olup İkinci Balkan Savaşı'nın ardından Yunanistan'ın egemenliğine girmiştir.

Drama Sancağı 1912 yılı itibarı ile altı kazaya ayrılmaktaydı.

Kavala Sancağı

Birken, Andreas (1976). Die Provinzen des Osmanischen Reiches. Beihefte zum Tübinger Atlas des Vorderen Orients (Almanca). 13. Reichert. s. 76. ISBN 9783920153568.

Eflak Beyliği veya Eflak Voyvodalığı (Rumence: Principatul Valahiei), 14. yüzyılın başında Karpatlar ile Tuna, Siret ve Milcov nehirleri arasındaki devletçiklerin birleşmesi sonucu Câmpulung (daha sonra Curtea de Argeș) merkezli olarak kurulan ilk bağımsız Rumen prensliğidir. Kurucusu, Kıpçak Türkü kökenli I. Basarab'dır.
Eflak toprakları bir bütün hâline gelmeden önce Kumanlar ve Moğollar'ın da bulunduğu bir takım göçebe topluluklar bu bölgeden akın akın geçerek ilerlemişlerdir. 1242 yılından sonra bölge, Altın Orda (Moğol İmparatorluğu'nun en batıdaki bölümü) ile Macaristan Krallığı arasında sınır bölgesi hâline gelmiştir. Oltu Nehri'nin doğusunda bulunan Büyük Eflak'taki Rumenler bu dönemde Moğollara vergi vermek zorunda kalmıştır. Küçük Eflak'takiler ise hükümdarı Macaristan kralları tarafından tayin edilen Severin Banlığı'nın baskısı altında kalmıştır. Altın Orda'nın bölge üzerindeki hakimiyeti 13. yüzyılın sonlarına doğru zayıflamış, eş zamanlı olarak Macaristan Krallığı'nda da büyük bir siyasi kriz baş göstermiştir. Bu olaylar sayesinde bölgedeki yeni türemiş devletler özerkliklerini güçlendirme imkânı bulmuştur.
Eflak'ın kuruluşu, bir Rumen geleneğine göre Radu Negru (Kara Radu) adlı bir şahsın 1290'lı yıllarda beraberindeki kalabalık ile grupla Güney Karpatlar'ı geçerek Făgăraş'tan bölgeye gelişine rastlar. Daha güvenilir kaynaklara göre ise Oltu ve Argeş vadilerinde oturan Rumen hükümdarlarının kendi aralarından Basarab'ı lider seçmeleriyle gerçekleşmiştir. Voyvoda I. Basarab, Macaristan Krallığı ile ilişkilerini kesmiş ve kralının egemenliğini tanımamıştır. I. Basarab çeşitli ülkelerin desteğini almış ve 12 Kasım 1330 tarihinde Posada mevkiinde Macar Kralı I. Károly'e karşı kazandığı askerî zafer sonucunda özerklik elde etmiştir. Böylece bu tarihe kadar süren Macar üstünlüğü sona ermiştir.
Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne bağlı olan Eflak Metropolitliği, I. Basarab'ın oğlu Nicolae Alexandru (1352–1364) döneminde kurulmuştur. Eflak'ta ilk gümüş ve bronz para ise 1365'te darbedilmiştir. 1391'de ülke, Osmanlı Devleti'ne ilk kez haraç vermeyi kabul etmiştir.

Tuna'nın sol yakasındaki Ulah devletlerinin varlığının en eski kanıtlarından biri, Ermenilere ait bir coğrafya kitabındaki bir bölümüdür. Kitabın söz konusu bölümü, ikinci bin yılın ilk yüzyıllarından kaldığı düşünülen bir eklentiye yer vermektedir ve bu eklenti "Sarmatların ülkesi" ile "Zagura" (Bulgaristan) civarında bulunan "Balak" isimli meçhul bir ülkeden bahsetmektedir. Ulah devletleri hakkındaki bir başka kaynak da Türklere ait olan Oğuzname adlı eserdir. Bu eserin 17. yüzyıldan kalma bir metinde bulunan kopyasında Kumanların Ulahlara ve başka halklara karşı giriştiği savaşlar anlatılmaktadır.
Bir Türk boyu olan Kumanlar, 1064–1065 yıllarının hemen sonrasında Tuna Deltası'na yaklaşmışlar, 1068'den itibaren Aral Gölü ile Aşağı Tuna arasındaki bölgenin tamamını hâkimiyetleri altında tutmuşlardır. Lakin bu geniş topraklar üzerinde herhangi bir merkezî iktidar tarafından siyasi birlik kurulamamıştır. Değişik Kuman boyları bağımsız hükümdarlar veya hanlar tarafından yönetilmiştir. Bu hükümdarlar; Rus prenslikleri ve Bizans İmparatorluğu gibi komşu devletlerin siyasi hayatına karışmıştır. Balkan Dağları (bugün Bulgaristan sınırları içinde)'nda yaşayan Ulahlar, Bizans'a karşı saldırı hâlinde olan Kumanlar'a imparatorluk kuvvetlerinin bulunmadığı dağ yollarını göstermek suretiyle yardımcı olmuşlardır. Bu dönemde bahsi geçen "Ulah" teriminin içeriğine dair tartışmalar vardır. Bazı kaynaklara göre "Ulah" veya "Moesi" terimi, hem Rumenleşen Balkan halklarını hem de Bulgarlar ile Kumanları tanımlıyor olabilir. Bazı tarihçiler "Ulah" teriminin çobanlıkla geçinen toplumları tanımladığını ileri sürmüştür.
1185 yılında Bulgarlar ile birlikte Balkan Ulahları Bizans'a karşı bir ayaklanma çıkarmışlardır Ardından Kumanların ve Tuna'nın sol yakasında yaşayan Ulahların yardımıyla Balkan Dağları ile Eflak'ın güneyinde kalan Tuna Nehri arasında veya Eflak bölgesini içine alacak şekilde Balkan Dağları ile Karpatlar arasında İkinci Bulgar Devleti'ni kurmuşlardır. Batılı kaynaklar bu yeni devleti "Ulahya" veya "Ulahya ve Bulgarya" şeklinde adlandırmaktadır. Örneğin 1204'te papa, Bulgar kilisesinin başını "tüm Bulgarya ve Ulahya'nın priması" (totius Bulgariae et Blaciae Primas) ilan ederek bu bölgenin en yetkili piskoposu mertebesine yükseltmiştir. Bu devletin kuzeyini tanımlayan "Ulahya" teriminin bu şekildeki kullanımına 13. yüzyılın ortalarından sonra kaynaklarda rastlanmamaktadır.

9-12 Kasım 1330 yılında Romanya'nın Oltea ve Severin yakınlarında 30.000 kişilik Macar ordusunu ağır hezimete uğratan Eflak Prensi I. Basarab savaşın sonucunda ülkesinin üstündeki Macar yönetimini iyice zayıflattı.

Osmanlı Devleti ile Eflak arasındaki ilk temas I. Vladislav'ın Osmanlı'dan yardım istemesiyle olmuştur. Fakat iki devlet arasındaki önemli olaylar Yaşlı Mircea döneminde başlamıştır.
Ploşnik Muharebesi
Nicolae Iorga'ya göre 1371'deki Çirmen Muharebesi'ne katılan Rumenler (Ulahlar) Teselya'da Yunanların egemenliği altında yaşayanlardır.
15. ve 16. yüzyıl Osmanlı vakayinamelerine göre 15 Haziran 1389 tarihinde gerçekleşen I. Kosova Muharebesi'nde Eflak kuvvetleri de Osmanlı Devleti'ne karşı savaşmıştır; fakat Rumen tarihçiler buna karşı çıkmaktadır.
I. Kosova Savaşı'nda Eflak prensi Mirça Sırplara yardım etmiştir. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid Eflak üzerine Türk kuvvetlerini göndermiştir. Mirça Yıldırım Bayezid'in şehzadeleri arasındaki savaşlara karışmış önce Musa Çelebi'ye daha sonra da Düzmece Mustafa'ya yardım etmiştir. 1417 yılında Çelebi Mehmet Eflak üzerine bir sefer düzenlemiş ve bu seferde Mirça'nın ordularını yenilgiye uğratmıştır. Bunun üzerine Eflak Prensliği Osmanlı Devleti'ne vergi ödemek zorunda kalmış böylelikle Osmanlı Devleti hakimiyetine girmiştir. Fatih Sultan Mehmet zamanındaki Eflak prensi III. Vlad Macarlar ile anlaşarak Osmanlı Devleti'ne vergilerini ödememiştir. Hamza Paşa komutasındaki iki bin kişilik bir orduyu pusuya düşürerek öldürmüştür. Niğbolu, Vidin ve Tuna kıyılarındaki şehirlere saldırıp bu şehirleri harap etmiştir. 1462 yılında Fatih Sultan Mehmet Eflak üzerine bir sefer düzenlemiştir. Kazıklı Voyvoda lakaplı III. Vlad Macaristan Krallığı'na sığınmıştır. Fatih Sultan Mehmet buraya güvenilir bir yönetici atamıştır. Fatih Sultan Mehmet'ten sonraki dönemlerde de buraya padişahın uygun gördüğü bir prens (voyvoda) atanmıştır.

1856 yılında Paris Antlaşması ile Eflak Voyvodalığı ve Boğdan Voyvodalığı ayrıcalıklı birer beylik haline gelmiştir. 1861 yılında Eflak Beyliği Boğdan Beyliği ile birleşmiştir.
Severin (Țara Severinului, Banatul Severinului), Amlaş, Făgăraş (Țara Făgărașului)

Özel

Genel
Mihail Guboğlu (1988). "Osmanlı-Romen İlişkileri". IX. Türk Tarih Kongresi. Türk Tarih Kurumu. ss. c. 2. ISBN 9751600227.

İlbasan Sancağı veya Elbasan Sancağı, Osmanlı İmparatorluğu'nun sancaklarından biriydi. Sancağın merkezi Elbasandı.

Halil İnalcık, Elbasan Sancağı'nın Elbasan Kalesi inşa edilir edilmez kurulduğunu belirtse de, Tursun Bey'in kayıtlarına göre Elbasan'ın başlangıçta Ohri Sancağı'nın bir parçası olma olasılığı vardır.
Bar (Antivari) Başpiskoposu Marino Bizzi, raporunda 17 Mayıs 1591'de Elbasan Sancağı sancakbeyinin adının Mehmet Bey olduğunu belirtmiştir. Köprülü Fazıl Mustafa Paşa (1637 – 19 Ağustos 1691) döneminde Elbasan sancakbeylerinden biri Hasan Paşa idi. 1714 yılında Elbasan Sancağı sancakbeyi Zecnil Bey idi.
19. yüzyılın ikinci yarısında, 93 Harbi'ni takip eden genel idari reform ve Berlin Kongresi'nden doğan yükümlülükler sırasında, Elbasan Sancağı Manastır Vilayeti'ne dahil edildi. Sancağın idari alt bölümleri Elbasan, Grameç ve Peklin kazalarıydı.
20. yüzyılın başlarında Elbasan sancak beyi Necib Efendi idi ve Şubat 1904'te başka bir göreve atandı.
1912 yılının sonundaki Birinci Balkan Savaşı sırasında Elbasan sancağı, Arnavutluk topraklarının büyük bir bölümüyle birlikte işgal edildi ve fiilen Sırbistan Krallığı tarafından ilhak edildi. Elbasan sancağı, 29 Kasım'da Sırp idari sistemine Draç İlçesi (Sırpça: Срез Елбасан) içinde bir srez (diğerleri Lješ, Tirana) olarak dahil edildi. 1914'te Elbasan, 1912-13 Londra Konferansı sırasında imzalanan barış anlaşması temelinde kurulan yeni Arnavutluk Prensliği'nin bir parçası oldu.

İlbasan Sancağı İlbasan, Grameç ve Peklin olmak üzere üç kazaya ayrılmaktaydı.

Bu madde Erdel Prensliği adlı tarihi ülke hakkındadır. Erdel adlı tarihsel bölge için  Erdel maddesine bakabilirsiniz.

Erdel Prensliği veya Transilvanya Prensliği, (Rumence: Principatul Ardealului veya Principatul Transilvaniei; Macarca: Erdély Fejedelemség; Almanca: Fürstentum Siebenbürgen) 1000'li yıllarda bugünkü Romanya ve Macaristan topraklarında kurulmuş tarihî ülke.
Türk ordusunun 1526 yılında Macarlara karşı kazandığı Mohaç Muharebesi'nden sonra Osmanlı Devleti'ne bağlanan prenslik, II. Viyana Kuşatması'nı takip eden savaşlar sırasında Avusturya ordusunun saldırılarına hedef oldu ve 1691 yılında fiilen Türk egemenliğinden çıktı. 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti Erdel'i Avusturya'ya terk etti. Bu tarihten sonra Erdel, Macaristan ile beraber Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun denetimi altına girdi.

Gelibolu Sancağı, Osmanlı İmparatorluğu'nun sancaklarından biriydi. Sancağın merkezi Gelibolu idi. Sancak toprakları Gelibolu Yarımadası ve güney Trakya'nın bir bölümünü kapsıyordu. Gelibolu, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki ilk eyaletiydi ve bir asırdan fazla bir süre Osmanlı Donanması'nın ana üssüydü. Bundan sonra, 18. yüzyıla kadar, Kapudan Paşa'nın karargah merkezi ve Cezâyir-i Bahr-i Sefîd eyaletinin başkenti olarak hizmet verdi.

Gelibolu (Antik Yunanca: Καλλίπολις, Kallípolis; Osmanlı Türkçesi: گلیبولو), Çanakkale Boğazı'nı kontrol etmesi nedeniyle her zaman stratejik öneme sahip bir yer olmuştur. Bizans İmparatorluğu döneminde de bir deniz üssü olarak hizmet vermiştir. Osmanlılar, surlarının yıkılmasına neden olan bir depremin de yardımıyla, bölgedeki diğer yerlerle birlikte bu güçlü kaleyi 1354 yılında Bizanslılardan ele geçirmiştir. Gelibolu, Osmanlılara Balkanlar'da bir dayanak noktası sağlamış ve Rumeli'deki Osmanlı beylerbeyinin merkezi olmuştur. Kale, 1366'da Savoyard Haçlı Seferi tarafından Bizans için yeniden ele geçirilmiş, ancak kuşatma altındaki Bizanslılar Eylül 1376'da kaleyi geri vermek zorunda kalmıştır.
Gelibolu, Osmanlı donanmasının ana üssünün bulunduğu merkez olması sayesinde, Avrupa ve Asya arasında hareket eden Osmanlı orduları için ana geçiş noktası haline geldi. Sultan I. Bayezid (1389-1402), Gelibolu'yu yeniden tahkim etti, surlarını ve liman savunmasını güçlendirdi; ancak başlangıçta, zayıf Osmanlı filosu, özellikle Venediklilerle karşı karşıya kaldığında, Çanakkale Boğazı'nın geçişini tam olarak kontrol edemedi. Sonuç olarak, Osmanlı-Venedik Savaşı (1463-1479) sırasında boğazın savunması iki yeni kale ile güçlendirildi ve Osmanlı imparatorluk cephaneliği İstanbul'da kuruldu. Gelibolu, 1515'te İstanbul'a taşınana kadar Osmanlı filosunun ana üssü olarak kaldı. Bundan sonra askeri önemini kaybetmeye başladı, ancak Asya ve Avrupa arasındaki en önemli geçiş noktası olarak önemli bir ticaret merkezi olarak kaldı.

Gelibolu Sancağı dört kazaya ayrılmaktaydı.

Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Gelibolu Sancağı'nda 25.889 Müslüman, 60.087 Rum, 13 Ermeni, 1.756 Yahudi, 1.941 Bulgar ve 223 diğer milletten olmak üzere kadın ve erkek toplam 89.909 nüfus bulunmaktadır.

Girit Eyaleti, 1669 yılında kurulan Osmanlı Devleti eyaleti. Merkezi önce Kandiye sonra Hanya olmuştur. Osmanlı döneminde Girit Vilayeti; Hanya, İsfakiye, Resmo, Kandiye ve Laşid sancaklarına ayrılmıştı. Vilayet merkezi Hanya şehriydi. Sancak merkezleri adları anılan kasabalardır. Ancak Laşid Sancağının idare merkezi Yenişehir, İsfakiye Sancağının idare merkezi Vamus kasabalarıydı.

Girit adası, Girit Savaşı (1645-1669) ile Osmanlı Devleti'nin yönetimine geçmiştir. Girit adası 17. yüzyılda Venedikliler'in elinde bulunmaktadır. Osmanlı Devleti'ne göre Ege Denizi ve Akdeniz'in güvenliği için Girit adasının alınması gerekiyordu. Görevden alınan kızlarağası Sünbül Ağa, Mekke kadılığına atanan Mehmet Efendi ile birlikte Hacca gitmekte iken binmiş oldukları gemi Malta korsanlarının saldırısına uğramıştır. Gemide bulunan 600 kişiden 60 kişi kurtulmuş geriye kalanları öldürülmüştür. Malta korsanları elde ettikleri eşyaların bir bölümünü Girit valisine vermiştir. Bu olay üzerine Osmanlı Devleti, Venediklilere savaş açmıştır. 1645 yılında Yusuf Paşa komutasındaki 300 gemiden oluşan donanma ile ordu Girit'e gönderilmiştir. Hanya kalesi ve adanın büyük bölümü Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir. Yalnız adanın merkezi olan Kandiye ele geçirilememiştir. Venedikliler buna karşılık olarak Yunanistan kıyılarına saldırıda bulunmuşlardır. Venedikliler Bozcaada ve Limni adalarını kuşatarak Çanakkale boğazını kapamıştırlar. Köprülü Mehmet Paşa sefere çıkarak boğazı ablukadan kurtarmıştır. 1666 yılında Köprülü Fazıl Ahmet Paşa ordunun başında Girit adasına giderek Kandiye'nin alınabilmesi için gerekli hazırlıkları yapmıştır. Kandiye iki buçuk yıl şiddetli bir kuşatmadan sonra Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir. Ardından Girit adası Osmanlı Devleti eyaletlerinden biri olmuştur.

Girit adası, Osmanlı yönetimine geçtikten sonra yerli halkın büyük bir kısmı Müslüman olmuştur. Özellikle büyük şehirlerde çoğunlukta olmuşlardır. 19. yüzyıla kadar ada nüfusunun yarısı Müslüman tahmin edilirken 1821'den sonra şiddet olayları ve göç nedeniyle devamlı azalmıştır. Son kalan Müslümanlar Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi ile adayı terk etmiştir. 
19. yüzyılda adada 160 cami, 250 kilise/manastır ve 3 sinagog bulunmakta idi.

Hakkâri  Emirliği (Kürtçe: Mîrektiya Hekariya), yedi asır boyunca Hakkâri bölgesinde hüküm sürmüş Hakkâri Emirlerinin iktidarını ifade etmektedir. Hakkâri bölgesi günümüz Hakkâri şehrinin sınırlarını aşan bir bölgedir. Batı'da Cizre'ye sınırı olan, doğu'da Urmiye Gölüne kadar uzanan, kuzeyde Van'ı içerisine dahil eden Hakkâri Bölgesi güneyde Erbil'e kadar uzanmaktadır. Günümüzde Türkiye sınırları içerisinde Hakkâri diye bilinen şehir ise Colemêrg olarak bilinen Hakkâri Emirliği'nin, İmadiye'den sonraki ikinci merkezi görevi üstlenmiştir.
Hakkâri Emirleri'nin her ne kadar hükmettikleri topraklar, tarih sürecinde değişiklik göstermiş olsa dahi günümüz Van, Şırnak, İran ve Irak sınırlarını içerisine dahil eden bir bölgeye hükmettikleri bilinmektedir. Hakkâri Emirliği tarih boyunca kendilerini nesep olarak Abbasi halifelerine dayandırmış olan Şembo Hanedanı tarafından yönetilmiş bir Kürt Emirliği'dir. Hakkâri Emirleri'nin nesebi hakkında ilk bilgileri aktaran Fadlullah el- Ömeri'dir. Lakin Fadlullah el- Ömeri'nin kendi döneminde aktardığı bilgiler dahilinde ise bu Emirlerin nesep olarak  Ebu Sufyan el-Emevi'ye dayandığını görmekteyiz.
Bu sebepten ötürü tarih boyunca hanedanın nesebi tartışılan bir konu olmuştur. Şenbo Beyleri olarak nitelendirilen Hakkâri Emirleri, isimlerini şerefname'de anlatıldığı üzere; Akkoyunlu ve Dumbıli aşireti ile olan savaşları neticesinde yaşamış oldukları fetret devri sonrası almışlardır. Şerefhan'ın aktardıklarına göre; Akkoyunlular'dan aldıkları destek ile Hakkâri'ye hakim olan Dumbıli aşireti, Hakkâri Emirler'inin bir fetret devri yaşamalarına sebebiyet verirler. Bu fetret devri neticesinde Nesturiler, Hakkâri Emirlerinden olan Memlük Kumandanı Esededdin Bey öncülüğünde bir Cumartesi gecesi Hakkâri'yi Akkoyunlu ve Dımbıli işgalinden kurtarırlar. Bunun üzerine Kürtçede Şemî anlamına gelen Cumartesi, Hakkâri Emirleri ile Hakkârililer için kutsal sayılmış ve Hakkâri Emirleri bu olay üzerine Şembo ismiyle olarak ün kazanmışlardır.
Lakin Hakkâri Emirlerinin tarihini anlatmakta olan “Muhtasar Ahvalü’l-Ümera” adlı eserin Osmanlıca çevirisinde Hakkâri Emirleri için İrisan Beyleri denilmiştir. Osmanlı Arşiv belgelerinde ise Hakkâri Emirleri'ne atıfta bulunara; Hakkâri Beyi, Hakkâri Hakimi, Hakkâri Müdürü ifadeleri kullanılmıştır. Hakkâri Emirliği tarih süreci boyunca Selçuklular, İlhanlılar, Akkoyunlular ve Karakoyunlular gibi devletlere karşı pek çok savaş vermiş ve bölgedeki varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Hakkâri Emirliği, 23 Ağustos 1514 senesinde Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Şahlığı arasında yaşanan Çaldıran Meydan Muharebesi ile bölgeye gelen Osmanlı İmparatorluğu tarafında yer almış ve böylelikle Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı otonom bir Emirlik mahiyetini almıştır. Osmanlı'ya bağlı otonom bir Emirlik olarak varlığını sürdüren Hakkâri Emirliği, 19. yüzyılda artan taht kavgaları, bölgede yaşayan Nesturi halk ile olan problemler, Osmanlı İmparatorluğu idari yapısında yaşanan değişikler ve isyan etme sebeplerinden ötürü 1849 senesinde dağılmıştır.

Hakkâri Vilayeti, Çölemerik Vilayeti, Hakkâri Sancağı veya Çölemerik Sancağı, Bir Osmanlı müstakil sancağıdır. 1876 yılında kurulmuş 1888 yılında dağıtılmıştır. Vilayetin merkezi Hakkâri'dir. Vilayetin sınırları bugünkü Hakkâri'nin tamamını ve Şırnak'ın Beytüşşebap ve Uludere ilçelerini kapsıyordu.

1864 yılında Teşkil-i Vilayet Nizamnamesiyle Van Eyaleti kaldırılmış sancaklarıyla beraber Van Vilayeti kurulmuştur.
1876'da yeni bir düzenlemeyle Van'dan ayrılıp bağımsız bir vilayet olmuştur. 1888'de vilayet dağıtılıp yeniden Van Vilayetine ait bir sancak olmuştur. Vilayette çok Nasturi ve Süryani vardı. 1902'de Vilayet kaldırıldıktan sonra sancakta Nasturi ayaklanması başladı. Bu ayaklanma sonrası Süryaniler ve Nasturiler, Osmanlı Devleti tarafından sınır dışı edilmiş ve bir daha da gelememişlerdir.

Vilayetin kazaları şunlardır:

Hakkâri Kazası
Şemdinli Kazası
Oramar Kazası
Çukurca Kazası
Gevar Kazası
Beytüşşebap Kazası
Uludere Kazası

Hersek Sancağı, 1470 yılında kurulmuş bir Osmanlı idari birimidir. Merkez, 1572 yılında Taşlıca'ya taşınana kadar Foca'daydı. Sancak başlangıçta Rumeli Eyaleti'nin bir parçasıydı. ancak daha sonra Bosna Eyaleti'ne eklendi.

Ayas Paşa (1478-83)
Hadım Sinan Paşa, sancakbeyi (1504–06)
Kasım Bey
Kara Osman Bey
Sinan Paşa, sancakbeyi (1547–50)
Mehmed Bey Obrinović, sancakbeyi (fl. 1550)
Malkoçbey sancakbeyi (1561–63)
Sinan Bey Boljanić, 1550'ler ve 1570'ler arasında sancakbeyi
Bodur Hüseyin Paşa, sancakbeyi (1567-1569)
Sultanzade Mehmed Bey (1586-1593) 
Ali Paşa Čengić (1654)
Arnavut Mustafa Paşa (1664) 
Muharem Paşa (1664) 
Söhrab Mehmed Paşa (1665) 
Ćose Ali Paşa (1666) 
İbrahim Paşa Tešnjak (1667) 
Mustafa Bey (fl. 1702) 
Alija, sancakbeyi (fl. 1718–19) 
Ali Paşa Rıdvanbegović, Hersek Veziri (1833–51)

Hicaz Vilayeti, Osmanlı İmparatorluğu'nda 1872 yılında kurulan bugün Hicaz bölgesini kapsayan bir vilayettir. 1899 yılında vilayetin yüzölçümü 250,000 kilometrekaredir. Hicaz Vilayeti'nin kuzeyinde Şam Vilayeti, güneyinde ise Yemen Vilayeti bulunmaktaydı.

1517 yılında Yavuz Sultan Selim, Memlük Sultanlığı'nı yenerek Mekke ve Medine bölgesini ele geçirdi. Ve Mekke ve Medine bölgeleri yeni kurulan Hicaz Vilayeti'ne bağlandı.

1750'li yıllarda bölgeye Vehhabiler hakim olmaya başlamıştır. 1800'lü yılların başında bölge Mısır Hidivliği'nin eline geçti ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yönetilmeye başlandı. 1811 yılında bölge Vehhabilerin eline geçse de Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından bölge geri alındı.

I. Dünya Savaşı sırasında 1916'nın haziran ayında bölge Haşimiler tarafından ele geçirilerek vilayet de ortadan kalkmış oldu.

Hicaz Vilayetine bağlı sancaklar:

Mekke-i Mükerreme sancağı (Mekke), Sancağa bağlı kaza merkez Mekke-i Mükerreme kazası, nahiye ise Taif nahiyesidir.
Medine-i Münevvere sancağı (Medine) Sancağa bağlı kazalar merkez Medine-i Münevvere, Yenbe'u'l Bahr, El Vech ve Sevarikih kazaları ve nahiyeler ise Hayber, Emlac, Ala ve Akabe nahiyeleridir.
Cidde sancağı; Sancağa bağlı kazalar merkez Cidde kazası ve Mamuretulhamid kazası ve nahiye ise Rabiğ nahiyeleridir.

Osmanlı Arabistanı

Humus Sancağı veya Hıms Sancağı (Osmanlıca: سنجاق حمص Sancak-ı Hıms), ilk başta, 1516'daki, Mercidabık Muharebesi sonucu Suriye ve civarındaki toprakların Memlükler'den alınmasıyla beraber 1517'de kurulan Şam Eyaleti'nin bir sancağı olmuştur. Daha sonra, 1522'de, ayrı sancaklar olan, Hama ve Humus sancakları birbirine bağlanarak Hama ve Humus Sancağı kurulmuştur. 1550lere kadar böyle devam eden sistem, o yıllarda ayrılarak, Hama sancağı Şam Eyaleti'nde kalmış, Humus Sancağı ise, yeni kurulan, Halep Eyaleti'ne bağlanmıştır. 1565'te tekrar Şam Eyaleti'ne bağlanan Humus Sancağı, 14 yıl sonra, nihayet, yeni teşkil edilen Trablusşam Eyaleti'ne bağlanmış ve Osmanlı Eyalet Dönemi'nin sonuna kadar, Trablusşam Eyaleti'ne bağlı 5 sancaktan birisi olarak kalmıştır.

Humus Sancağı'nın, Kanuni Dönemi'ndeki raporlara göre alt birimleri, 2 kaza, 3 nahiye ve bu nahiyeler içinde bulunan birçok karyeden oluşmuştur. Bu alt birimler, Kanuni Dönemi raporlarına ait olmasına rağmen, sancağın neredeyse tüm dönemlerinde aynen kaldığı sanılmaktadır.

Humus Sancağı'nın, tüm dönemlerinde 2 kazadan (ilçeden) oluştuğu sanılmaktadır.

Humus Kazası (Humus ve civarında yer alan nahiyelerden (bucaklardan) oluşmuştur.)
Hısnü'l-Ekrâd Kazası (Krak des Chevaliers Kalesi ve civarında yer alan nahiyelerden (bucaklardan) oluşmuştur.)

Humus Sancağı'nın, tüm dönemlerinde 3 nahiyeden (bucaktan) oluştuğu sanılmaktadır.

Humus Nahiyesi (Humus ve civarında yer alan karyelerden (köylerden) oluşmuştur.)
Hısnü'l Ekrâd Nahiyesi (Krak des Chevaliers Kalesi ve civarında yer alan karyelerden (köylerden) oluşmuştur.)
Menâsif Nahiyesi (Sancağın, Akdeniz'e yakın olan şehirlerinden ve karyelerinden (köylerinden) oluşmuştur.)

Hüdavendigâr Eyaleti, 1826 yılında Anadolu Eyaleti'nden ayrılarak kurulan Hüdavendigâr ve Kocaeli Eyaleti'nin yenilenmesiyle 1841 (H. 1257) yılında kurulan ve 1867 yılına kadar varlığını sürdürmüş Osmanlı Devleti eyaleti.

Osmanlı Devleti'nin Klasik Dönemi'ndeki yönetim düzenlemesinde, Rumeli ve Anadolu beylerbeylikleri vardı. 1827-1846 yılları arası yapılan yeni bir düzenlemede, Anadolu Eyaleti bölünmüş ve birkaç yeni eyalet kurulmuştur. Hüdavendigâr Eyaleti de Anadolu Eyaleti'nin bölünmesiyle ortaya çıkan eyaletlerden biridir. Hüdavendigâr Eyaleti kurulduğu tarihlerde sekiz sancağı (liva) vardır.

Hüdavendigâr Sancağı (Bursa)
Karahisar-i Sahip Sancağı
Kütahya Sancağı
Bilecik Sancağı
Biga Sancağı
Karesi Sancağı (1845'te eyâletten ayrılıp, Aydın Eyaletinden ayrılan Saruhan Sancağı ile birleşip Karesi-Saruhan Eyaletini meydana getirdiler)
Erdek Sancağı
Ayvalık Sancağı

Karadağ Prensliği (Sırpça: Knjaževina Crna Gora), Güneydoğu Avrupa'da 13 Mart 1852 - 28 Ağustos 1910 tarihleri arasında var olan eski bir prenslikti. Daha sonra Prens olan I. Nikola tarafından krallık ilan edildi.
Başkenti Çetine'dir ve Karadağ Perperi 1906'da para birimi olarak kullanılmıştır. Bulunduğu bölge, günümüzdeki Karadağ'ın merkezi bölgesidir. Meşrutiyet'di, ancak fiilen mutlakiyetçi olmuştur.

I. Danilo Kanunu, 1855 tarihinde 'Bağımsız Black Mountain'in (Karadağ) ve Hills'in bir Knjaz (dük, prens) ve gospodar (derebeylik) olarak yönetilmesiyle ilgili kanun kabul edildi (Crna Gora ve Brda)'. 1870 yılında Nikola iki yıl sonra, devlet makamında "Crna Gora knjaževina"  olarak adlandırılıyor iken"Crna Gora ve Brda ait Knjaz" unvanını vardı.

Prens, 13 Mart 1852 tarihinde, daha önce II. Vladika Danilo olarak bilinen prens-piskopos Danilo Petrović-Njegoš'in piskopos olmaktan vazgeçip evlendiği zaman kuruldu. İlk Karadağ anayasası 1855'te "Danilo Kanunu" olarak bilinen kanundur. Danilo, yüzyıllar süren teokratik yönetimden sonra, Karadağ'ı laik bir prensliğe dönüştürdü.
I.Danilo'nun ağabeyi Büyük Voyvoda Mirko Petrović, 7.500'lük güçlü bir ordunun başına geçerek 1 Mayıs 1858'de Grahovac'ta Osmanlı Ordusuna (7.000 ilâ 13.000 kişilik) karşı önemli bir savaş kazandı. Savaş sonrası Türk kuvvetleri çekilmeye başladı. Bu zafer sonrası Karadağ bağımsız oldu. Grahovo, Rudine, Nikšić, Drobnjaci, Tusina, Uskoci, Lipovo, Yukarı Vasojevići ve çevresi, Kuki ve Dodoši Karadağ'a kaldı. 

I. Danilo'nun 13 Ağustos 1860'ta öldürülmesinden sonra, Danilo'nun yeğeni I. Nikola, Karadağ'ın bir sonraki prensi oldu. Nikola, Hersek Ayaklanmasında (1875-78) Sırp isyancılara yardım gönderdi ve ardından Osmanlılara karşı savaş açtı. Osmanlı-Karadağ Savaşı sırasında Rus kuvvetlerinin İstanbul'a ilerlemesi, Osmanlı'yı 3 Mart 1878'de barış anlaşması imzalamaya zorladı. Osmanlı, Karadağ'ın yanı sıra Romanya ve Sırbistan'ın da bağımsızlığını tanıdı. Karadağ'ın toprakları 4.405 km²'den 9.475   km²'ye çıktı. Karadağ, Nikšić, Kolaşin, Spuz, Podgorica, Žabljak ve Bar'ı aldı. Karadağ ve Osmanlı arasındaki resmi sınır Berlin Antlaşması'nda belirlendi. I. Nikola yönetiminde, Osmanlı İmparatorluğu ile diplomatik ilişkiler kuruldu. Küçük sınır çatışmaları hariç, iki devlet arasında II. Abdülhamid döneminde yaklaşık 30 yıl süren barış başladı.
Abdülhamid ve Nikola'nın politik hamleleri, karşılıklı dostluk ilişkilerinde önemli bir rol oynadı. Devletin modernleşmesi 1905'te Anayasa taslağı ile oldu.

I. Danilo (13 Mart 1852 - 13 Ağustos 1860)
I. Nikola (13 Ağustos 1860 - 28 Ağustos 1910)

Tarihsel savaş bayrakları, ortada çarpı işareti ile krstaš-barjaktı şeklindeydi. Karadağ'ın Vučji Do Muharebesi'nde (1876) kullanılan savaş bayrağı, merkezde beyaz bir haç deseni ve beyaz bir sınır ile altta kırmızı bir şeritti ve bu bayrak Kosova Savaşında (1389) Sırp savaş bayrağından esinlenilerek kabul edildi. Bayrağı, Savaşta hayatta kalan Karadağlı şövalyeler kabul ettirdi. Aynı bayrak, 1878'de Çetine'de, Osmanlı İmparatorluğu'nun Pasarofça Antlaşması sırasındaki Karadağ heyetinde de bağımsızlığının tanınması üzerine kullanıldı. 1905 anayasasına göre, ulusal bayrak kırmızı-mavi-beyaz şeklinde üç renkli olarak kabul edildi. ("црвена, плаветна и бијела"), (Sırbistan Bayrağı da aynı şekilde üç renklidir)

Danilo, I. Petar Petrović-Njegoš Yasasını, 1855’teki “Genel Toprak Yasası” na ilham kaynağı olarak kullandı, aynı zamanda “ I. Danilo Kanunu” (zakonik Danila prvog) olarak da adlandırıldı. Danilo Kanunu Karadağın gelenek ve göreneklerine göre yapıldı. Karadağ'ın ilk milli anayasası olarak kabul edilir . Maddelerden biri şuydu: bu ülkede Sırp uyruğu dışında başka bir millet olmamasına ve Doğu Ortodoksluğu dışında başka bir din olmamasına rağmen, her yabancı ve farklı inançtaki her kişi burada yaşayabilir ve Karadağ veya Highlander ile aynı haktan ve aynı haktan yararlanabilir.

20. yüzyılın başında, siyasi farklılıklar çıkmaya başladı. Ülke bölgesel olarak genişledi ve neredeyse elli yıl boyunca barış içinde yaşadı. Prens I. Nikola, tüm Balkan hanedanlarının arasında en uzun hüküm süren hükümdardı.ve çoğu kişi tarafından en deneyimli diplomat ve politikacı olarak görüldü. Öte yandan, Nikola'nn egemenliğini mutlakçı ve otokratik olarak gören, çoğunlukla yurtdışında eğitim görmüş, tatmin edici olmayan genç nüfus da  artıyordu. Belli siyasi partilerden destek aldıkları için Belgrad'da toplandılar. Hükûmet idaresinin yeniden düzenlenmesi, anayasa ve parlamentonun oluşmasını talep ettiler. Muhalefetin talepleri belirli sayıda eski askeri lider ve çeşitli klan temsilcileri tarafından desteklendikçe büyüdü. Bu ilkel asalet biçimleri esasen eski ve muhafazakârdı, ancak prense karşı kendi kişisel düşmanlıkları ya da kendi siyasi hırsları nedeniyle, ülkenin modernleşmesini talep eden kalabalığın yanında yer aldı. Uzun zamandır prens ve etrafındaki insanlar çemberi, zamanın doğru olmadığı ve Karadağ toplumunun hala anayasal monarşinin önemini anlayacak kadar olgunlaşmadığı yönündeki açıklamalarını savundu. Dahası, parlamentarizmin ve siyasi partilerin tanıtılmasının, klanlar arasındaki eski kan davasını açıp, zorlu birliği istikrarsızlaştıracağını savundu. Bu zamana kadar komşu Sırbistan, zaten beş anayasa değiştirmişti ve çeşitli siyasi partiler ile fraksiyonlar arasında elli yıl süren siyasi mücadeleyi gördü. Bu durum 1903'te Sırbistan'da "Mayıs Darbesi'ne" yol açtı. Karadağ'ın uluslararası politikadaki egemenliğinin koruyucusu İmparatorluk Rusya’sı hala bir anayasaya sahip değildi. Bununla birlikte, 1905 devriminden sonra Rusya bile bazı değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Böylece Karadağ, ilk anayasası kısa süren Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte anayasaya sahip olmayan tek ülke olacaktı. Sonunda, kendisine karşı yapılan büyük bir medya kampanyası, hem yerel hem de uluslararası kamuoyu baskısının ardından, prens nihayet geri adım atmaya karar verdi. 31 Ekim 1905'te anayasayı ilan edeceğini söyleyen bir bildiri imzaladı. Bildiri ayrıca, özgür iradesinin anayasasını verdiğini ve getireceği değişikliklerin ilk başta radikal olmayacağını, çünkü mevcut kurumların ani değişikliklerden korunması gerektiğini hissettiğini belirtti. Bu, Belgrad'daki öğrencilerden, yeni anayasanın sadece biçimsel olacağını ve prens'i geri tutan fren olarak etiketlediğini söyleyerek, niyetlerini eleştirdikleri "Karadağ Üniversitesi Gençliğinin Sözü" başlıklı bir metin şeklinde cevap verdi. Karadağ modernleşme ve refahtan, doğal olarak, herhangi bir şekilde güç vermek ya da kendi elleriyle herhangi bir şekilde kendi bağlarını bağlamak istemediği için, anayasayı yazma görevini Sırbistan'dan muhafazakâr bir gazeteci olan çok güvendiği arkadaşı Stevan Djurčić'e verdi. Sonuçta, temelde 1869'dan bu yana Sırp anayasasının bir kopyası olan anayasa (yani Naiplik Anayasası), prensin kendisi tarafından yapılan ufak değişikliklerle kabul edildi. Değişiklikler küçüktü ama iç koşullar için gerekli uyarlamalar yapıldı. Karadağ Prensliği Anayasası, 1905'te I. Nikola tarafından 19 Aralık (Jülyen Takvimiyle 6 Aralık) 1905'te parlamentodaki tahttan yaptığı konuşmada empoze edildi. Parlamento yeni anayasaya alışamadı ve resmen kabul ettikten hemen sonra dağıldı, bu yüzden meclis tarafından getirilmesine rağmen fiilen uygulandı. Aziz Nicholas günü anayasası olarak hatırlandı. Toplam 222 makale ile 15 bölümden oluşmaktaydı. 1905 Anayasası, devlet teşkilatı, hükûmet tipi, devlet sembolleri (kısmen), devlet idaresinin yeterliliği, devlet adamının seçimi, askerlik hizmeti, mali kaynaklar ve insan ve vatandaşların haklarını sağlamıştır.
Karadağ anayasal kalıtsal monarşi olarak yönetilmeye devam etti. Yasama yetkisi parlamentoda olduğu gibi prenste de az da olsa yetki vardı. Prens, silahlı kuvvetlerin baş komutanıdır ve devleti dış ilişkilerde temsil eder. Savaş ilan eder, barış ve ittifakları imzalardı, ayrıca konuyla ilgili meclise bilgi verirdi; hükûmet yetkililerini tayin etme hakkına sahiptir. Ülkedeki tanınmış dinlerin koruyucusudur ve yürürlükten kaldırılma ve af hakkına sahiptir. Düzenli ve düzensiz oturumlarda parlamento toplantılarını çağırır, tahttan yaptığı konuşmayla ya da kararnamesiyle bakanlık konseyi tarafından oturumları kişisel olarak açar ve kapatır. Parlamentoyu feshetme ve parlamento oturumlarını erteleme hakkına sahiptir. Fesih kararnamesi tüm bakanlar tarafından karşılanmalıdır. Her yetişkin erkek vatandaş, ödediği vergi miktarı ne olursa olsun, mahkûm edilmemiş ve herhangi bir soruşturma altında bulunmayanlar milletvekili olarak seçilme hakkına sahiptir. Aktif subaylar, Astsubaylar ve ordudaki askerler oy kullanma hakkına sahip değildi. Karadağ'da daimi olarak ikamet eden 30 yaşın üzerindeki her vatandaş için pasif oy hakkı var, tam medeni haklara sahip ve en az 15 kron vergi ödeyecekti. İdari yetkililer parlamentoya seçilemez. Seçimler doğrudan yapıldı ve oy kullanma yönteminin anayasaya aykırı olmamasına rağmen, genellikle kamuoyuna açıklanıldı. Milletvekilleri dört yıllığına seçildi. Seçilen milletvekillerinin yanı sıra, sözde viril milletvekilleri için 14 meclis sandalyesi vardı (hükûmette veya toplumda aldıkları pozisyonda). Bunların arasında Karadağ Büyükşehir'i, Sırbistan Başpiskoposu, Karadağ Müftüsü, Cumhurbaşkanı ve Danıştay üyeleri, Yüksek Mahkeme Başkanı, Ana Kontrol Başkanı ve Prens tarafından atanan üç tugay yer aldı.
Parlamentonun kabulü olmadan hiçbir kanun kabul edilemez, iptal edilemez, değiştirilemez veya gözden geçirilemez. Ancak, yasanın geçmesi ya da mevcut olanın değiştirilmesi için yapılan girişimler hükûmetten parlamentoya ya da tam tersi gelebilir, ancak resmi yasama projeleri sadece hükûmet tarafından yapılabilir. Parlamentonun rolü ve konumu bu durumdan oldukça zarar görmüştür. Parlamento bütçeyi geçme hakkına sahipti, ancak bunu yapmak için kendisiyle ilgili olmayan koşulları talep edemedi. Başka bir deyişle, bütçenin reddedilmesi bir hükûmeti feshetmek için kullanılamaz, bu nedenle eğer parlamento bütçeyi iptal ederse, prens geçen yılki bütçenin geçerliliğini bir sonraki

Karesi Sancağı, Osmanlı Devleti'nin Anadolu Eyaleti sınırları içindeki sancaklarından biri. Osmanoğulları'na ilk katılan beylik olan Karesi Beyliği'nin bulunduğu bölgede kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin yıkılmasıyla yerine Balıkesir ili kurulmuştur. 1909 yılındaki Karesi Sancağı'na bağlı kazalar şunlardır; Karesi Merkez Kazası, Ayvalık Kazası, Bandırma Kazası, Edremit Kazası, Burhaniye Kazası, Erdek Kazası, Gönen Kazası, Sındırgı Kazası, Balya Kazası'dır.

Orhan Gazi Karesi Beyliği'ni, merkeze bağlı bir sancak haline getirip, adını da değiştirmeden Karesi Sancağı yaptı. Sancağın merkezi olan Balıkesire, oğlu Şehzade Süleyman'ı sancak beyi olarak tayin etti. Böylece Karesi, aynı zamanda bir Şehzade Sancağı oldu.
Bu dönemde tüm Karesi toprakları, Osmanlı beyliğinin ilk eyaleti oldu. Balıkesir'den başka; Bergama, İvrindi, Ayazmend (Altınova), Edremit, Kemer Edremit (Burhaniye), Bayramiç, Ayvacık, Ezine, Fırt (Susurluk), Bigadiç ve Sındırgı yerleşim yerlerine sahipti.

1393'te Ankara merkezli Anadolu Beylerbeyliği kurulunca Bergama ve çevresi de dahil olarak Karesi eyaleti tek parça olarak, Anadolu beylerbeyliğinin bir parçası olmuştur.

1451 Anadolu eyaleti tekrar yapılandırılmış ve Kütahya merkez olmuştur. Bu dönemde Karesi beyliği toprakları; merkezi Kütahya olan Anadolu Eyaletinin Hüdavendigar Eyaletinin sancakları olmuştur.
Karesi toprakları iki sancağa ayrılmıştır:

Karesi Sancağı
Biga Sancağı
Daha sonraları Karesi Sancağı ikiye bölündü: Karesi Sancağı ve Erdek Sancağı olarak.

Bölgede Hüdavendigar eyaletine bağlı üç sancak vardı:

Karesi Sancağı: Ayvalık çevresi de, 1786'da Karesi Sancağına dahil edildi. Bu dönemde Karesi Sancağı: Merkez, Bigadiç, Sındırgı, Baş Gelenbe (Gelenbe), Kemer Edremid (Burhaniye), Edremit, Ayazmend (Altınova), Kozak (Bergama'nın kuzey köyleri), İvrindi, Manyas, Fırt ma'a Şamlı (Susurluk) ve Ayvalık'tan oluşmaktaydı.
Erdek Sancağı
Biga Sancağı

Karesi toprakları, 1827'de dağıtılan Anadolu eyaletinin Güney Marmara kısmında kurulan Hüdavendigar eyaletine bağlanmıştır.
Karesi toprakları dört sancağa ayrılmıştır:

Karesi Sancağı
Biga Sancağı
Erdek Sancağı
Ayvalık Sancağı

Hüdavendigar eyaleti yeniden düzenlendi. Karesi toprakları üzerinde;

Biga Sancağı
Karesi Sancağı
Bu dönemde Karesi Sancağı Merkez livası, Ayvalık livası ve Erdek livası olmak üzere üç alt bölgeden oluşuyordu. Ayvalık ve Erdek livası, doğrudan merkez livasına bağlıydı.
Edremit ve Kemer Edremit ise, Ayvalık livasına değil; eskiden beri olduğu gibi Merkez livasına dahildi.

Biga Sancağı ve Karesi Sancağı birleştirilerek oluşan Karesi eyaleti ve Aydın'dan ayrılan Mağnisa merkezli Saruhan eyaleti birleştirilerek Karesi-Saruhan Eyaleti oluşturulmuştur. Bu dönemde Çanakkale toprakları tekrar Balıkesir merkezine bağlanmıştı.

Eski Karesi Beyliği toprakları tekrar, eski Hüdavendigar eyaletine bağlandı.

Biga Sancağı
Karesi Sancağı (üç livadan(?) oluşuyordu: Merkez (22 kazası vardı), Ayvalık (2 kazası vardı), Erdek (8 kazası vardı).

1864 yılında çıkarılan “Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi” ile idari teşkilatta yeni bir yapılanmaya gidildi ve bunun sonucunda örneğin; Karesi livasının kaza sayısı azaldı. Karesi livasının daha önce 22 kazası olan kaza sayısı bu dönemde 8'e düştü. Önceden kaza olan diğer on beş kaza, bu dönemde nahiye olarak yapılandırıldılar. Erdek livasının kaza sayısı da azaltıldı.

1881'de Karesi Sancağı ve Biga Sancağı, Karesi Vilayeti adı altında birleşti. Çanakkale toprakları tekrar Balıkesir merkezli yönetildi. Karesi Vilayeti iki sancaktan oluşuyordu:

Karesi Sancağı. 7 kazaya bölünmüştür: Erdek, Ayvalık, Merkez, Balya, Gönen, Susurluk, Sındırgı.
Biga Sancağı. 4 kazaya bölünmüştür.

1888'de tekrar Hüdavendigâr vilayetine bağlı bir sancak haline getirilen Karesi Vilayeti sancak haline getirildi ve Karesi'den Biga Sancağı tekrar ayrıldı. Karesi Sancağı, livalara değil; kazalara ayrıldı. Bigadiç, Sındırgı, Baş Gelenbe (Gelenbe), Kemer Edremid (Burhaniye), Edremit, Ayazmend (Altınova), Kozak, İvrindi, Manyas, Fırt ma'a Şamlı (Susurluk), Erdek ve Yenice dahil Gönen'den oluşuyordu.

Karesi, 1909'da Herhangi bir yere de bağlı olmayan müstakil bir livadır. (günümüz anlamında, ildir) 9 kazaya bölünmüştür. Karesi Merkez Kazası, Ayvalık Kazası, Bandırma Kazası, Edremit Kazası, Burhaniye Kazası, Erdek Kazası, Gönen Kazası, Sındırgı Kazası, Balya Kazası'dır.

Kastamonu Vilayeti, Osmanlı Devleti vilayetidir. 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile Kastamonu Eyaletinin kaldırılmasıyla yine aynen Kastamonu idari merkezinde kurulmuştur. Vilayetin ilk valisi İşkodralı Mustafa Paşa'dır.

Kastamonu Vilayeti; doğuda Sivas ve Trabzon, güneybatıda Ankara ve Hüdavendigar, batısında İzmit Sancağı ve kuzeyinde Bahr-ı Siyah (Karadeniz) ile çevrilidir.
Kastamonu'daki Atabey Gazi Camisi şehrin bilinen en eski camisidir; bu caminin kapısı üzerinde altı yüz yetmiş iki tarihinde tamir edildiği yazdığına göre şehir bu tarihten çok daha önce Müslüman idaresi altına girmiştir.
Selçuklu Devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu yıllarda Şemseddin Bey, ilân-ı istiklal ederek buranın Anadolu'nun diğer yerleri gibi bağımsız bir idare şekli almasını sağlamıştır.

Not: Günümüzde ilçe olan bazı yerler bu tarihte henüz köy olduğu için tabloda gözükmemektedir.

Kastamonu içinde 65 adet cami ve mescid-i şerif, bir namazgah mevcuttur. Nasrullah, Atabey, İsmail Bey, Topçuoğlu, Sinan Bey, Yakupağa camileri önemli camilerdendir.

Kastamonu'da toplam 10 kütüphane, 17 medrese bulunmaktadır. Hepsinde ulum-ı aliye eğitimi verilmektedir.

Bir Rum ve Ermeni kilisesi vardır. Ayrıca erkekler ve kızlar için iki ayrı iki Rum ve bir Ermeni mektebi bulunmaktadır.

Vali Enis Paşa (1897- 1906) ve II. Abdülhamid döneminden bir hükûmet dairesi, bir depo, iki cephanelik, iki kışla binaları mevcuttur. Erkekler ve kadınlar için iki ayrı hapishane, vilayet matbaası, karakol binası, telgrafhane, Frengi ve gureba hastaneleri, saat kulesi ve Kastamonu Kalesinden ibarettir.

Üryani Eriği oldukça meşhurdur. Kabukları soyularak kurutulur ve her tarafa gönderilir. Üryan Eriğinden başka Misket Elması da meşhurdur. Buğday, Arpa, Siyez, Kernik, Yulaf, Fiy, Mısır, Kendir, Burçak, Nohut, Mercimek, Fasulye, Bakla, Sarımsak, Soğan, Lahana, Pancar, Şalgam üretilir. Faydalı olduğu bilinen ve bu bölgede yetişen patates ise az ekilmekte iken son yıllarda bunda da ilerleme görülmüştür.

İmparatorluğun en zengin ormanları Kastamonu Vilayetindedir. Vilayetin genel alanı 5.200.000 cerib olup bu alanın dörtte biri ormanlarla kaplıdır. Ormanların birkaç bölümünden başka bütün ormanlar devlete aittir ve koruma altındadır.

Çankırı'da 5-10 deve yetiştirilmekle beraber vilayetin geri kalan yerlerinde deve yok gibidir. At, merkep, manda, sığır, keçi ve koyun yetiştirilir.

Yatak çarşafları, yastık örtüleri, gömleklik ve yelken bezleri kaliteli olarak dokunmaktadır. Bakır imalatı da son derece gelişmiştir. Kastamonu'nun başlıca ticari ürünleri urgan, tiftik ve kendirdir.

Kütüklü, Ferhat; Tunoğlu, Kamil (2012). Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kastamonu. Ceren Matbaacılık. ISBN 9786056250002. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2020. 
Karakök, Tunay (2010). "H. 1288 (M. 1871) Tarihli Kastamonu Vilayet Salnamesine Göre Kastamonu Vilayeti" (PDF). ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi. VI (11). ss. 267-276. 1 Kasım 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)27 Mayıs 2020. 
Karpat, Kemal H. (2003). Osmanlı nüfusu, (1830-1914): demografik ve sosyal özellikleri. Tırnakçı, Bahar tarafından çevrildi. Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı. ISBN 9789753331692. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2020.

Kavala, Yunanistan'ın Doğu Makedonya ve Trakya bölgesinde aynı adı taşıyan ilin (nomos) merkezi olan sahil kentinin adıdır. Osmanlı Devleti döneminde Balkanlar'ın en önemli merkezlerinden biriydi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın doğum yeridir.

Taşoz'dan göçen göçmenler tarafından MÖ 6. yüzyılda Νεάπολις (Neapolis; Yunanca "Yeni Şehir") adıyla kuruldu.

Kavala, Birinci Balkan Savaşı'nda Bulgaristan ve İkinci Balkan Savaşı esnasında Yunanistan tarafından ele geçirildi. Kent bu süreçte Osmanlı idaresindeki kozmopolitliğini hızla kaybetti. 1923 yılında karar verilen Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi sonucunda Türk ve Müslüman nüfus Anadolu'ya göç etti. Kavala ve çevresindeki muhacirlerin son kafilesi 1924 Haziran'ının son günlerinde Sakarya vapuruyla İstanbul'a geldi. Kavala Muhtelit Talî Heyetinde Türk delegesi olan İbrahim Paşazâde Hüseyin Bey'in verdiği bilgiye göre, Kavala ve çevresinden (çoğu tütün yetiştiricisi) 43.500 Türk ve Müslüman mübadil Türkiye'ye nakledildi. Bu mübadillerin büyük çoğunluğu Balıkesir, İstanbul, Edirne, İzmir, Samsun, Kastamonu, Amasya, Sinop, Konya, Sivas, İzmit ve Bursa'ya yerleştirildiler.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ise Yahudi nüfus Polonya'daki Treblinka Toplama Kampına sürüldü ve 1948 yılında 42'ye düşen Yahudi nüfus 2000'lerin başında sıfıra indi.

Geleneksel olarak Kavala halkının başlıca mesleği balıkçılıktı. Kasabanın balıkçıları Kuzey Yunanistan'ın her yerinde tanınıyordu.
Ülkenin sanayileşmesinin ardından Kavala, kuzey Yunanistan'daki tütün endüstrisinin de merkezi haline geldi. Belediye Tütün Deposu binası (1910) bugün hala ayaktadır.
Petrol yatakları 1970'lerde şehrin dışında bulunmuş ve şu anda iki petrol platformu (Prinos ve Epsilon) tarafından işletilmektedir.

Kavala'nın şehir merkezinde bir tepede, Orta Çağ kalesi bulunmaktadır. Ayrıca surlar bugün özellikle sahil şeridinden hâla geniş ölçüde görünebilmektedir.
Kozmopolit Uluslararası Festival, Yunanistan'ın en büyük etnik festivallerinden birisidir.

AO Kavala, kentin futbol kulübü; Kavala BC ise basketbol kulübüdür.

 - Saint-Étienne, Fransa
 - Nürnberg, Almanya
 - Gradiška, Bosna-Hersek

Kavala Sancağı

Lozan Mübadilleri Derneği - Kavala

Kavala Sancağı (Yunanca: λιβάς/σαντζάκι Καβάλας), Osmanlı İmparatorluğu'nun sancaklarından biriydi. Sancağın merkezi Kavala idi.

Kavala 1383 yılında Serez'in alınmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine geçmiştir. 15. yüzyılda bölge gümüş madenleri ile tahıl ve ipek üretimi ile bilinmekteydi.
18. yüzyıl ve 19. yüzyılın ilk yarısında sancak Rumeli Eyaleti'ne bağlıydı. 1864 yılında kaza Selanik Vilayeti'ne bağlı Drama Sancağı'na bir kaza olarak bağlanmıştır.

Birken, Andreas (1976). Die Provinzen des Osmanischen Reiches. Beihefte zum Tübinger Atlas des Vorderen Orients (Almanca). 13. Reichert. s. 76. ISBN 9783920153568. 
Beldiceanu-Steinherr, I.; Giannopoulos, J. G. (1997). "Ḳawāla". The Encyclopedia of Islam, New Edition, Volume IV: Ira–Kha. Leiden ve New York: BRILL. ss. 776-777. ISBN 90-04-05745-5. 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Haziran 2016.

Kazak Hetmanlığı, Hetmanlık veya Viysko Zaporozke (Ukraynaca: Гетьманщина; Het'manshchyna, Військо Запорозьке; Viys'ko Zaporoz'ke) 1649 ile 1775 yılları arası bugünkü Ukrayna'nın merkezi ve kuzeydoğusunda var olmuş bir Kazak devletidir. Khmelnytsky İsyanı ve Kayıtlı Kazaklar, Zaporozya Siçi Kazakları ve Ukrayna'da yaşayan diğer halkların ittifakı sonucu ortaya çıkmıştır. Hetmanlık'ın ilk hetmanı yani yöneticisi 1648–57 yılları arası ülkeyi yöneten Bogdan Hmelnitski'dir.
1648 yılında Lehistan'dan alınan bağımsızlıktan sonra Hetmanlık, 1654 yılında Pereyaslav Antlaşması (Pereyaslavska Rada) sonucu Rusya Çarlığı'na bağlı bir devlet haline gelmiştir. 1667 yılında Andrusovo Antlaşması (Andrusiv) sonucu devlet, Rusya ve Lehistan arasında paylaşılmıştır. Bu taksimat Ukrayna Kazakları arasında iç savaş çıkmasına sebep olmuştur. Bu savaş 17. yüzyılın sonuna kadar sürmüştür. 1678 yılında Osmanlı Devleti, devletin başkenti Çehrin'e sefer düzenlemiştir. 18. yüzyılda Hetmanlık'ın toprakları Sol kıyı Ukrayna ile sınırlanmıştır. 1764 yılında Hetmanlık'ın özerkliği II. Katerina tarafından kaldırılmıştır.
Devletin başkenti Çehrin olup sonraları başkent Baturyn'a ve Glukhov'a taşınmıştır.
Kazak Hetmanlığı, bugünkü Ukrayna'nın merkezinin çoğunluğundan ve Rusya'nın küçük bir kısmından oluşmaktadır. Toprakları bugünkü Chernihiv, Poltava ve Sumy (güneydoğu bölümü dışında) oblastlarını, Cherkasy ve Kiev'in sol kıyı topraklarını ve tam olarak Rusya'daki Bryansk Oblastı'nın batısını kaplamaktadır.

Kazaklar, 1648 yılında Bohdan Khmelnytsky'nin önderliğinde, Lehistan'a karşı büyük bir ayaklanma çıkarmışlardır. Bu ayaklanmaya Rusya da destek olmuştur. Bohdan Khmelnytsky, 1648 yılının Noel'inde Kiev'e girmiştir. Ardından Zaporizya adlı bu bölgede Kazaklar Lehistan'dan özerklik kazanmıştır.

Kosova Vilayeti (Sırpça: Косовски вилајет/Kosovski vilajet; Arnavutça: Vilajeti i Kosovës; Makedonca: Косовски Вилает / Kosovski Vilaet) 1877 yılında kurulan Osmanlı İmparatorluğu vilayeti. Vilayetin merkezi önce Priştine sonra Üsküp olmuştur.

1869 yılında Prizren, Manastır Vilayeti'nden ayrılarak bir vilayet hâline gelmiştir. Merkezi Prizren olan Prizren Vilayeti'nin 1877 yılında başkenti Priştine'ye taşınmış böylelikle vilayetin adı Kosova Vilayeti olarak değişmiştir. 1877 yılında kurulan Kosova Vilayeti'nin ilk valisi Halil Rıfat Paşa'dır. Kosova Vilayeti'nin ilk merkezi Priştine'dir. Ardından 1893 yılında vilayetin merkezi Üsküp'e taşınmıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası bağımsızlıklarını kazanan Sırplar Kosova'da da hak iddia etmeye başlamışlardır. Berlin Antlaşması ile Kosova Vilayeti'ne bağlı olan Yeni Pazar Sancağı Bosna-Hersek'e bırakılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1912 yılındaki I. Balkan Savaşı'nda yenik düşmesi üzerine Kosova, Sırbistan Krallığı'nın bir parçası hâline gelmiştir. Böylelikle Kosova Vilayeti de tamamen ortadan kalkmıştır. I. Balkan Savaşı sonunda imzalanan Londra Antlaşması ile kesin olarak Sırbistan'a bırakılmıştır.

Kosova Vilayeti'nin 1893 tarihinde nüfusu 847.419'dur. Bunun 507.080'i Müslüman, 340.339'u Hristiyandır. Vilayette Türk, Arnavut, Boşnak gibi Müslüman unsurlar ve Bulgar, Makedon, Sırp, Rum, Ulah gibi Hristiyan birçok etnik unsur bir arada yaşamıştır.

Üsküp Sancağı: 1893 yılından sonra vilayetin merkez sancağı olmuştur. Sancağa bağlı kazalar Üsküp, Köprülü, Kumanova, Kaçanik, İştip, Kratova ve Koçana kazalarıdır.
Prizren Sancağı: Sancağa bağlı kazalar Prizren ve Kalkandelen kazalarıdır.Gostivar, Prizren, Priştine ve Kalkandelen şehirleri bu sancağa bağlıdır.
İpek Sancağı: Sancağa bağlı kazalar İpek, Yakova, Gusinye, Berane ve Tırgovişte kazalarıdır.
Priştine Sancağı: 1877 ve 1893 tarihleri vilayetin merkez sancağıdır. Sancağa bağlı kazalar Priştine, Mitroviça, Velçetrin, Gilan ve Preşova kazalarıdır; (1902: Yeni Pazar).
Yeni Pazar Sancağı: Sancağa bağlı kazalar Yeni Pazar, Seniçe, Aşağikolaşin, Yeni Varoş ve Akova kazalarıdır.
Taşlıca Sancağı (1880-1913): Taşlıca, Prepol ve Priboy kazalarıdır.
Seniçe Sancağı (1902-1913): Seniçe, Yeni Varoş, Akova ve Aşağikolaşin kazalarıdır.

Halil Rıfat Paşa (Şubat 1877 - Haziran 1878)
Manastırlı Mehmed Nazıf Paşa (Haziran 1878 - Aralık 1879)
Hüseyin Fikri Paşa (Aralık 1879 - Ağustos 1880)
Potirikli Osman Nuri Paşa (Ağustos 1880 - Haziran 1881)
Ahmed Hıfzı Paşa (Haziran 1881 - Temmuz 1883)
Abdi Paşa (Temmuz 1883 - Ekim 1885)
Selanikli Mehmed Faik Paşa (Ekim 1885 - Ekim 1889)
Ahmed Eyüp Paşa (Ekim 1889 - Aralık 1890)
Abdülkadir Kemali Paşa (Aralık 1890 - Haziran 1891)
Mehmed Şakir Paşa (Haziran 1891 - Temmuz 1892)
Ethem Paşa (Temmuz 1892 - Aralık 1893)
Erzurumlu Hafız Mehmed Paşa (Aralık 1893 - Nisan 1900)
Mehmed Reşad Bey (Nisan 1900 - Ocak 1903)
Erzurumlu Hafız Mehmed Paşa (Ocak 1903 - Nisan 1903)
Mehmed Şakir Paşa (Nisan 1903 - Nisan 1905)
Mahmud Şevket Paşa (Nisan 1905 - Ağustos 1908)
Bağdatlı Mehmed Hadi Paşa (Ağustos 1908 - Mayıs 1909)
Hüseyin Hüsnü Paşa (Mayıs 1909 - Ağustos 1909)
Ali Mazhar Bey (Ağustos 1909 - Kasım 1910)
Halil Bey (Kasım 1910 - Kasım 1911)
Mazhar Bey (Kasım 1911 - Ağustos 1912)
Müstedami Ali Galib Paşa (Ağustos 1912)

Arnavutluk Vilayeti

Ağanoğlu, Yıldırım (2000). Salnâme-i Vilâyet-i Kosova: Yedinci defa olarak vilâyet matbaasında tab olunmuştur: 1896 (hicri 1314) Kosova vilâyet-i salnâmesi (Üsküp, Priştine, Prizren, İpek, Yenipazar, Taşlıca). İstanbul: Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği. 9 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2016.

Kozan Sancağı (Osmanlıca: Sanjak-ı Kozan), ilk olarak 1519-1540 yılları arasında Osmanlı Tahrir Defterlerinde kayıt altında gözükmüştür. 1700'lü yıllarından başından itibaren 1865 yılına kadar bölgede Kozanoğulları Türkmen beyleri hüküm sürmüştür. İlk olarak Feke kazasının Belenköy yöresini kontrol altına alan Kozanoğulları kısa sürede tüm sancağı hakimiyetleri altına almışlardır. Ancak 1865 yılında, Derviş Paşa ve Cevdet Paşa'nın kumandasındaki Fırka-i İslahiye ordusunun müdahalesi sonucu sancak yeniden Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Sancak kuruluşundan yıkılışına kadar Adana Eyaleti'nin bir sancağı olmuştur. Sancak, Osmanlı'nın yıkılışına kadar devam etmiş, yıkıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni idari birim düzenlemeleriyle birlikte 1926'ya kadar il olarak kalmıştır. 1926'da Adana'ya bağlı bir ilçe konumuna getirilmiştir.

Kozan Sancağı'nın alt birimleri; 4 kazadan ve bu kazaların içinde bulunan 7 nahiyeden oluşmuştur.

Kozan Sancağı'nın, tüm dönemlerinde 4 kazadan (ilçeden) oluştuğu sanılmaktadır.

Sis Kazası (Sis kazası aynı zamanda sancağın merkezidir. Sis kazası ve buna bağlı Aşağıkaracalar Oruçlu ve Dağlıoğlu nahiyelerinden ve 89 köyden oluşmuştur.)
Kars-ı Zülkadiriyye Kazası (Kars-Zülkadiriyye kazasından oluşmuştur.)
Haçin Kazası (Haçin kazasından oluşmuştur.)
Feke Kazası (Feke kazası ve buna bağlı Araklı, Yukarıkaracalar, Mansurlu ve Oruçlu nahiyelerinden oluşmuştur.)

Kozan Sancağı'nın nüfusunun kazalara göre bilgileri;

Sis Kazası (Kazada yok denecek kadar az müslüman olmayan bir grup vardı ki toplam olarak sayıları 981 idi. Buna karşılık Müslüman Türk nüfusu 8835 olarak tespit edilmektedir.)
Kars-ı Zülkadiriyye Kazası (Bu kazanın ise toplam olarak 8406 olan nüfusunun 7929'u Türk, 477'si Hristiyandı.)
Haçin Kazası (Bu kazanın ise nüfusun çoğu Haçin de olmak üzere 5939 Hristiyan, 4621 de Türk Nüfusu vardı.)
Feke Kazası (Kazanın toplam nüfusu 6382 dolaylarında idi. Bu nüfusun 5188'i Türklerden, 1194'ü Müslüman olmayanlardan meydana gelmekteydi.)

Kudüs Sancağı asıl adı Kudüs-i Şerif Mutassarıflığı; (Arapça: متصرفية القدس الشريف‎)  1872 yılında özel yönetim statüsü ile kurulan, 1874 yılında Şam Vilayetinden ayrılan; Kudüs ile birlikte; Gazze (Gaza), Yafa (Jaffa), Halilü’l Rahman (Hebron), Beytülrahim (Bethlehem), Birüssebi (Beersheba) kentlerini kapsayan müstakil sancak. Osmanlı dönemi boyunca Kudüs Sancağı, Nablus ve Akka sancakları ile birlikte Güney Suriye ya da Filistin olarak isimlendirilmiştir. 12 Aralık 1917 yılında Osmanlı Devletinin elinden çıkana kadar sürmüştür.
1841'de ilk olarak Şam Vilayetinden ayrılarak doğrudan saraya bağlandı. 1872'de Sadrazam Mahmut Nedim Paşa tarafından  bağımsız bir vilayet haline getirildi. Bu hususta bölgeye Avrupa ülkelerinin artan ilgisi ve güney sınırının Mısır Hidivliğine karşı güçlendirilmesi gibi birçok gelişmenin etken olabileceği bölge uzmanı akademisyenler tarafından öne sürüldü.
Başlangıçta, Akka Ve Nablus Sancakları, Kudüs Sancağı ile Kudüs Eyaleti olarak bir araya getirildi. İki aydan daha kısa bir süre sonra, Akka ve Nablus Sancakları Kudüs Mutasarrıflığından ayrılarak Beyrut Vilayetine bağlandı. 1906'da Nasra kazası Mutasarrıflığa bağlantısız bir toprakta bulunan parçası olarak eklendi,
Kudüs Sancağının yönetim biçimi Osmanlı başkentine doğrudan bağlandığından beri diğer Osmanlı vilayetleri ile aynı biçimde idi. Kent sakinleri kendilerini daha çok dinsel terminolojileri ile tanımlamakta idiler. Bölge köyleri normal olarak çiftçilikle uğraşırken kent merkezinde tacirler, sanatçılar, toprak sahipleri ve faiz karşılığı borç para temin edenler bulunmakta idi. Kent seçkinleri dinsel önderler, varlıklı toprak sahipleri ve yüksek rütbeli sivil memurlardan oluşmakta idi.

Bölge ilk olarak 1841'de Şam’dan ayrılarak doğrudan İstanbul yönetimine bağlandı ve 1872’de müstakil bir vilayet olarak oluşturuldu. 1872’ den önce Kudüs Sancağı, 1864 yılında Tanzimat yeniliklerinin ardından oluşturulan Suriye Vilayeti içinde bir sancak idi. Belediyeler, 19. yy' ın son otuz yılı içinde Tanzimat hareketi tarafından oluşturulan kurumlar olmuştu. 20. yy'ın başlarında her belediyenin bütçesi Kudüs Meclisi tarafından onaylanmak zorunda idi. Belediye üyelerinin bir tür halk oyu ile atanmaları da Tanzimat hareketi ile ortaya çıkan bir ilke oldu. 
1906'da Kudüs Mutasarrıflığı'nın güney sınırı İngiltere’nin yayılmacı isteklerle yaptığı tahrikle mümkün olduğunca kısa ve kolay denetlenebilir biçimde yeniden çizildi.
19.yy sonlarına doğru, Filistin bölgesi ya da Kudüs Sancağı bölgesi eğitimli Arapların arasında yayılan ayrı bir politik mekan olarak belirdi. 1904'te Kudüs eski görevlisi Necip Azuri Paris, Fransa ’da Osmanlı Hakimiyetinden bağımsız bir Osmanlı Suriyesi ve Irakı kurmayı hedefleyen  Arap Yurtseverleri Birliğini kurdu. Azuri 1908’deki Genç Türk devrimi olan II. Meşrutiyetin ilanının ardından teşkil edilen Osmanlı Meclisinde, Kudüs Mutasarrıflığının vilayet statüsüne yükseltilmesi teklifini verdi. 
1917’de I. Dünya Savaşı esnasında itilaf devletleri tarafından ele geçirildiğinde Osmanlı İdaresi lağvedilerek  İşgal Edilmiş Düşman Toprakları Yönetimi-İEDTY (OETA South)  adı altında  yönetildi. İEDTY Güney adı altındaki idare, Nablus ve Akka Sancaklarını kapsıyordu. Askeri İEDTY yönetiminin yerini 1920’de İngiliz Sivil idaresi aldı ve 1923’te Lübnan ve Suriye sınırlarında yapılan bir düzenleme ile birlikte  İngiltere Mandasındaki Filistin toprakları statüsüne geldi.

Bölge, Batıda Akdeniz ile doğuda Ürdün Irmağı ve Ölü Deniz ile, kuzeyde Auja Irmağı ağzından Jericho yakınlarındaki köprüye kadar ve güneyde Gazze ve Ariş' ten Akabe’ ye doğru çizilen bir hat ile   sınırlanmıştır.

Mutasarrıflığın 1872-1909 arasındaki idari bölümleri:
1. Birussebi (Beerşeba) Kazası: İki alt bölge ve belediye ihtiva eder.

A Hafir Nahiyesi, Birusseb ve Akabe arasındaki bir noktada kuruldu.
El Mulayha, 1908'de Hafir ve Akabe arasındaki noktada kuruldu.
Birusseb Belediyesi, 1901'de kuruldu.
2. Gazze Kazası: 1903'te kuruldu. 3 alt bölge ve bir belediye içerir.

El Faluja Nahiyesi, 1903'te kuruldu.
Hanyunus Nahiyesi, 1903'te kuruldu ve 1917'de belediye oldu.
Mücdel Nahiyesi, 1880'de kuruldu.
Gazze Belediyesi, 1893'te kuruldu.
3. Halilü'r Rahman Kazası: İki alt bölüm ve bir belediye içerir.

Beyt-i a'tâb Nahiyesi, 1903'te kuruldu.
Beyt-i Cireyn Nahiyesi, ‎ 1903'te kuruldu
Halilü'r Rahman belediyesi, 1886'da kuruldu.
4. Yafa Kazası: İki alt bölüm ve bir belediye içerir.

Na'leyn Nahiyesi, 1903'te kuruldu.
Remle Nahiyesi, 1880'de kuruldu, 1888'de belediye oldu ve 1889'da tekrar alt idari birim oldu.
Lod Belediyesi,
5. Kudüs-i Şerif Kazası: 4 alt bölüm ve iki belediye içerir.

Abaveyn Nahiyesi, 1903'te kuruldu.
Beytü'l lahim nahiyesi, 1883'te kuruldu, 1894'te belediye oldu.
Ramallah Nahiyesi, 1903'te kuruldu, 1911'de belediye oldu.
Safa Nahiyesi,
Kudüs-i Şerif Belediyesi, 1867'de kuruldu.
Beyt el Cala  Belediyesi, 1912'de kuruldu
6. Nasra Kazası: 1906'da Nasra Kazası ilave olundu.

Mutasarrıflar, Osmanlı idaresi tarafından bölgeyi idare etmek üzere atanırlardı. Arapça, Farsça veya Avrupa dillerinden birisini genellikle Fransızca yı bilirlerdi.

Mehmed Tayyar Paşa 1841-43
Mehmed Reşid Paşa 1843
Haydar Paşa 1844
Miralay Ali Paşa 1844-45
Kıbrıslı Mehmed Paşa 1845-47
Mustafa Zarif Paşa 1847-48
Bahri Paşa 1848-49
Seyyid İbrahim Ethem Paşa 1849-51
Seyyid Ahmed Hafız Paşa 1851-53
Yakup Paşa 1853-54
Kâmil Paşa 1854-57
Süreyya Paşa 1857-63
Mehmed Hurşid Paşa 1863-64
İzzet Paşa 1864-67
Mehmed Nazif Paşa 1867-69
Kamil Paşa 1869-71
Ali Bey 1871
Kıbrıslı Kamil Paşa 1871-72

Kamil Paşa (2. kez) 1873-74
Süreyya Paşa (2. kez) 1874
Besim Bey 1874
Mehmed Nazif Paşa (2. kez)
Ali Bey
Faik Bey
Şerif Mehmed Rauf Paşa 1877-89
Kıbrıslı Kamil Paşa (2. kez) 1871-72
Reşad Paşa 1889-90
İbrahim Hakkı Paşa 1890-97
Mehmet Tevfik Biren 1897-01
Mehmet Cavit Bey 1901-02
Osman Kazım Bey 1902-04
Ahmet Reşit Rey 1904-06
Ali Ekrem Bolayır 1906-08

Suphi Bey 1908-09
Nazım Bey 1909-10
Azmi Bey 1910-11
Cevdet Bey 1911-12
Muhdi Bey 1912
Tahir Hayreddin Bey 1912-13
Ahmet Macit Bey 1913-15

Osmanlı Suriyesi

1 Filistin Risalesi, 1915 Mersinli Cemal Paşa, 8. Kolordu Komutanı
2 Shifting Ottoman Conceptions of Palestine-Part 2: Ethnography and Cartography, Salim Tamari
3 The Rise of the Sanjak of Jarussalem, Butrus Abu Manneh
4 Late Ottoman population and its ethnic distribution, pp. 29–31 Servet Mutlu

Kıbrıs, 1570'te başlayan Osmanlı-Venedik Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu tarafından feth edilmesinin ardından, 1878'e dek Osmanlı idaresinde kaldı. 1571-1670 yılları arasında arasında ayrı bir eyalet statüsünde varlığını sürdürdü. Eyaletin yönetim merkezi Dağ Kazâsı'nda yer alan Lefkoşa oldu.
Kıbrıs, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu ve Piyale Paşa komutasındaki donanma ile birlikte yaya 60.000 kişiden oluşan Osmanlı Ordusu, 2 Temmuz 1570'te Limasol'a çıkması ve 4 Ağustos 1571'de Mağusa'nın Venedikli Mağusa Kale komutanı Bragadino'nun 5 maddelik bir antlaşmayla kaleyi teslim etmesiyle sonuçlanan bir seferle Osmanlı İdaresine girdi.
15 Eylül 1570 tarihinde Lala Mustafa Paşa, tören ile Lefkoşa şehrine girdi. Osmanlı İmparatorluğu, Ortodokslara serbestçe kilise kurma ve gelişme imkânı sağladı. Böylece adada Katolik Kilisesi etkinliğini kaybetti ve Ortodoks Kilisesi gelişti.
1571 yılında Kıbrıs'ta yapılmış bulunan nüfus sayımında yerli halkın nüfusu 150.000'dir. Burada bulunan Türk askeri ise 30.000 kadardır. 1572 tarihinde nüfus araştırmalarına göre Mesarye ve Mazato bölgesindeki 76 köyde hiçbir insanın yaşamadığı belirlendi. 22 Eylül 1572 tarihinde çıkan genel iskân kanunuyla Karaman'dan adaya göç ettirilen Türkler ve Beyşehir, Ürgüp, Niğde, Aksaray, Akşehir gibi Anadolu'nun orta kesiminde kalan şehirlerinden aileler getirilerek yerleştirildi. Göç eden aileler iki veya üç sene vergi vermekten muaf tutuldular.
Ele geçirilmesinden sonra Kıbrıs, beylerbeyliği idaresi ilan edildi ve Avlonya Sancağı'nın sancakbeyi Muzaffer Paşa adanın beylerbeyi oldu. Kıbrıs Kanunnâmesi çıkana kadar eyalet Karaman Vilâyeti Kanunnâmesi ile idare edildi. Kısa bir süre sonra ise mülkî bir yapılanmaya gidilerek Lefkoşa merkezli 16 kazâya ayrıldı.
Girit Savaşı sonrasında eyaletin nüfus oranında azalma ve ada üzerindeki ticarî ilişkilerin bozulmasıyla vergi gelirlerinin düşmesine neden oldu. Bu nedenle 1670 tarihinde Ege adalarını ve Girit'i idare eden Kaptanpaşalık'a bağlandı.

Kıbrıs Eyaleti'nde yer alan 16 kaza şu şekildeydi;

(İngilizce) The Ottoman Period (1571-1878) (Kıbrıs Cumhuriyeti hükûmeti)7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Türkçe) Kıbrıs'ta Osmanlı imparatorluğu (Kuzey Kıbrıs Milli Eğitim Bakanlığı)
(Türkçe) Osmanlı Kıbrıs'ında idarî ve toplumsal hayat (Kuzey Kıbrıs Milli Eğitim Bakanlığı)

Lahsa Eyaleti (Osmanlıca: ایالت لحسا; Eyālet-i Laḥsā‎), 1551-1663 ve 1871-1913 tarihleri arasında Osmanlı Devleti'ne bağlı eyalet. Bugünkü Kuveyt'ten yine bugünkü Katar topraklarına kadarki bölgeyi kapsar. Osmanlı döneminde merkezi Katif kenti olmuştur. Lahsa adı, Bölgenin Arapça adı al-Hasa'dan bozmadır.
16. yüzyılın başlarından itibaren Hint Okyanusu'na egemen olan Portekiz'e karşı 1517-38 yılları arasında Kızıldeniz hakimiyetini ele geçiren Osmanlı Devleti, 1546'dan itibaren Basra Körfezi'ne de hakim olarak ve bölgedeki Portekiz kalelerini temizleyerek bu ülkenin Hint Okyanusu üzerinde kurduğu ticaret tekelini kırmak istiyordu.
Basra'nın 1538'de şeklen, 1546'da ise fiilen Osmanlı Devleti'nin egemenliğine girmesinin ardından, Türk ordusu bölgedeki ileri harekâtını sürdürdü ve 1551 yılında Katif ve çevresini de fethederek Katar yarımadasına kadarki toprakları Osmanlı Devleti'ne kattı. Türk egemenliği güneyde Yebrin vahalarına kadar ulaştı.
Ancak, 1552'de Hürmüz Kuşatması'nın, 1559'da da Bahreyn Kuşatması'nın başarısızlığa uğramasıyla bölgedeki Osmanlı ilerleyişi de limitlerine ulaştı. Merkezi uzaklığı nedeniyle salyaneli eyaletler arasında addedilen Lahsa, Osmanlı-Portekiz mücadelesinin Portekiz'in 1580'de İspanya tarafından ilhakı sonucunda hızını yitirmesi, Osmanlı Devleti'nin de Avusturya ve İran savaşlarına yoğunlaşması sonucunda 16. yüzyılın sonlarına doğru önemini yitirdi ve Basra'nın da merkezi yönetimle bağlarının gevşemesiyle İstanbul ile irtibatı kalmadı. 1663 yılında ise eyaletin Benî Halid kabilesi tarafından ele geçirilmesi de İstanbul'da herhangi bir tesir yaratmadı.
Osmanlı Devleti, bölgeyle 1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılması ve bölge ticaretinin yeniden canlanması sonucunda yeniden ilgilenmeye başladı. Mithat Paşa'nın Bağdat Valiliği sırasında bölgeye yapılan sefer sonucunda Lahsa tekrar Türk egemenliğine girdi. 1913 yılında imzalanan ancak yürürlüğe girmeyen Arap Yarımadasındaki İngiliz-Osmanlı sınırını belirleyen anlaşma uyarınca Lahsa'nın Osmanlı toprağı olduğu teyit edildi. Ancak, aynı yıl Osmanlı'nın Balkan Savaşları ile uğraşmasından yararlanan Suud Devleti'nin Katif'i ve bölgedeki diğer şehirleri ele geçirmesiyle bölgedeki Osmanlı hükümranlığı tamamen sona erdi. I. Dünya Savaşının başlamasıyla İngilizler tarafından sömürge haline gelmiştir.
16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı kayıtlarında eyalete bağlı görünen sancaklar ve kasabalar şu şekildedir.

Badiye (çöl)
Beni Maan
Cişşe
Dahran
Fuzul
Haysariye
Hofuf
Katif
Malaha
Mubarraz
Ras Tanura
Selman
Tarut
Tuhaymiye
Ukair
Umm Nissi
Uyun ya da Oyun
Vasit
Yebrin
1551'de kurulan ve 1560 yılında eyalet olarak teşkilatlandırılan Lahsa'nın valileri de aşağıdaki gibidir.

Bilal Mehmet Paşa (1551-Eylül/Ekim 1559)
Mustafa Paşa (Eylül/Ekim 1559-Eylül/Ekim 1559)
Murat Paşa (Eylül/Ekim 1559-Ocak/Şubat 1566)
Mehmet Paşa (Şubat 1566)
Ali Paşa (Şubat 1566-1572)
Özdemiroğlu Osman Paşa (1572-Ekim/Kasım 1573)
Sinan Paşa (Ekim/Kasım 1573-Mayıs/Haziran 1575)
İlyas Paşa (Mayıs/Haziran 1575-Haziran/Temmuz 1576)
Ahmet Paşa (Haziran/Temmuz 1576-1579)
Gazanfer Paşa (1579)
Ahmet Paşa (1579-1582)
Mehmet Paşa (1582-1584)
Ahmet Paşa (1584-1589)
Hüseyin Paşa (1589-Mayıs/Haziran 1590)
Ahmet Paşa (Mayıs/Haziran 1590-Mart/Nisan 1595)
Abdülbaki Paşa (1595)
Ahmet Paşa (1595-Ekim/Kasım 1602)
Behram Paşa (Ekim/Kasım 1602-Eylül/Ekim 1609)
Ali Paşa (Eylül/Ekim 1609-Nisan/Mayıs 1610)
İbrahim Paşa (Nisan/Mayıs 1610-?)
??
Mehmet Paşa (?-1643)
??

Osmanlı Arabistanı

Ma'mûretü'l-Azîz Vilayeti, veya Harput Vilayeti, 1864 yılında Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi uyarınca kurulan Osmanlı İmparatorluğu vilayetidir.
1879 yılında Erzurum Vilayeti'nden ayrılan Dersim Vilayeti 1886 yılında bu vilayete dâhil edildi. İleride Ermeni Tehciri sırasında adı geçecek Altı Vilayet (Osmanlı İmparatorluğu)|Vilayet'ten birisidir. Vilayet Fırat ve Murat nehri vadileri arasında yer alıyordu. Kuzeybatısında Sivas Vilayeti yer alıyordu.

Vilayet, 1879-80'de Malatya'yı da içeren Diyarbekir Vilayeti'nin bir kısmından oluşturuldu. 1888'de bir imparatorluk emriyle Hozat Vilayeti, Mamuret ul-Aziz'e bağlandı.

1909'da Ma'mûretü'l-Azîz'in sancakları, kazaları ve nahiyeleri:

Ömer Fevzi Paşa (1845-1846)
Kütahyalı Hacı Ali Paşa (1846)
Yakup Paşa (1846)
Samakolu Hüsrev Paşa (1846)
Kütahyalı Hacı Ali Paşa (1846-1847)
Mustafa Sabri Paşa (1847-1849)
Gürcü Yusuf Paşa (1849-1850)
Osman Nuri Paşa (1850-1851)

Mekke Şerifliği (Arapça: شريف مكة) ya da Hicaz Şerifliği (Arapça:شريف الحجاز), Osmanlı döneminde Arap Yarımadasının batı kısmında yer alan, Mekke ve Medine şehirlerini kapsayan Hicaz bölgesinin yönetimine verilen isimdi. Mekke Şerifliği geleneksel olarak İslam Peygamberi Muhammed'in torunu Hasan bin Ali'nin soyundan gelen şerifler tarafından yönetilirdi.
Bölge 1517 yılında Osmanlıların eline geçti ama Osmanlılar şeriflerin özerkliğine saygı gösterdiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla beraber Hicaz, Necd ve Arabistan'ın diğer bölgelerinin büyük bir kısmı 18. yüzyıl'da Vehhabiler'in eline geçtiyse de Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Tosun Paşa 1813 yılında Hicaz'a düzenlediği bir seferle Vehhabileri yenerek Arabistan'ın büyük bir kısmını Osmanlılar adına Vehhabilerden geri aldı (Bakınız: Osmanlı-Suudi Savaşları) ve bölge 1914'e kadar fiilen Osmanlı yönetiminde kaldı. 1845'ten sonra Hicaz Şerifliği kaldırılmış yerine devamı olarak Hicaz Vilayeti kurulmuştur. 1916 yılında Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali önderliğinde çıkan Arap Ayaklanması sonucunda bölge bağımsızlığını kazandı ve Osmanlı Mekke Şerifliği fiilen sona erdi.

1517'dan 1917'ya kadar Osmanlı döneminde Mekke şeriflerinin listesi:

 
1517 - 1525 Şerif Bereket Efendi
1525 - 1583 Şerif Muhammed Abul Nubay bin Bereket
1583 - 1601 Şerif El-Hasan bin Muhammed Abul Nubay
1601 - 1610 Şerif İdris bin El-Hasan
1610 - 1628 Şerif Muhsin bin Hüseyin
1628 - 1629 Şerif Ahmed bin Talib El-Hasan
1629 - 1630 Şerif Masud bin İdris Efendi
1630 - 1631 Şerif Abdullah bin Hasan
1631 - 1666 Şerif Zeyd bin Muhsin
1666 - 1667 Şerif Saad bin Zeyd (İlk çıkışı)
1667 - 1668 Şerif Muhsin bin Ahmed
1668 - 1670 Şerif Saad bin Zeyd (İkinci çıkışı)
1670 - 1670 Şerif Homud bin Abdullah E-Hasan
1670 - 1671 Şerif Saad bin Zeyd (üçüncü çıkışı)
1671 - 1682 Şerif Bereket bin Muhammed
1682 - 1683 Şerif Said bin Bereket
1683 - 1684 Şerif İbrahim bin Muhammed
1684 - 1688 Şerif Ahmed bin Zeyd
1688 - 1689 Şerif Ahmed bin Galip
1689 - 1691 Şerif Muhsin bin Ahmed
1691 - 1693 Şerif Said bin Saad (İlk çıkışı)
1693 - 1694 Şerif Saad bin Said (İlk çıkışı)
1694 - 1694 Şerif Abdullah bin Haşim
1694 - 1702 Şerif Saad bin Said (İkinci çıkışı)
1702 - 1704 Şerif Said bin Saad (İkinci çıkışı)
1704 - 1704 Şerif Abdülmuhsin bin Ahmed
1704 - 1705 Şerif Abdülkerim bin Muhammed (İlk çıkışı)
1705 - 1705 Şerif Said bin Saad (üçüncü çıkışı)
1705 - 1711 Şerif Abdülkerim bin Muhammed (İkinci çıkışı)
1711 - 1717 Şerif Said bin Saad (dörtüncü çıkışı)
1717 - 1718 Şerif Abdullah bin Said (İlk çıkışı)
1718 - 1718 Şerif Ali bin Said
1718 - 1719 Şerif Yahya bin Bereket
1719 - 1722 Şerif Mübarek bin Ahmed (İlk çıkışı)
1722 - 1723 Şerif Bereket bin Yahya
1723 - 1724 Şerif Mübarek bin Ahmed (İkinci çıkışı)
1724 - 1731 Şerif Abdullah bin Said (İkinci çıkışı)
1731 - 1732 Şerif Masud bin Said (İlk çıkışı)
1733 - 1734 Şerif Muhammed bin Abdullah
1734 - 1759 Şerif Masud bin Said (İkinci çıkışı)
1759 - 1760 Şerif Cafer bin Said
1760 - 1770 Şerif Musaed bin Said
1770 - 1770 Şerif Ahmed bin Said
1770 - 1773 Şerif Abdullah bin Hüseyin
1773 - 1788 Şerif Surur bin Musaed
1788 - 1788 Şerif Abdülmuin bin Musaed
1788 - 1803 Şerif Galip Efendi (İlk çıkışı)
1803 - 1813 Şerif Yahya bin Surur
1813 - 1827 Şerif Galip Efendi (İkinci çıkışı)
1827 - 1827 Şerif Abdülmuttalib bin Galip (İlk çıkışı)
1827 - 1851 Şerif Muhammed bin Abdülmuin (İlk çıkışı)
1851 - 1856 Şerif Abdülmuttalib bin Galip (İkinci çıkışı)
1856 - 1858 Şerif Muhammed bin Abdülmuin (İkinci çıkışı)
1858 - 1877 Şerif Abdullah Kamil Paşa
1877 - 1880 Şerif Hüseyin bin Muhammed
1880 - 1882 Şerif Abdülmuttalib bin Galip (üçüncü çıkışı)
1882 - 1905 Şerif Aun El-Refik Paşa
1905 - 1908 Şerif Ali Abdullah Paşa
1908 - 1916 Şerif Hüseyin bin Ali (Mekke emiri)
1916 - 1917 Şerif Vezir Ali Haydar Paşa (son Mekke Emiri (Şerifi) ve Şerif Muhittin Targan'ın Babasi.

Osmanlı Arabistanı

Menteşe Sancağı (Osmanlıca: منتشا سنجاغى), Osmanlı Devleti zamanında günümüzdeki Muğla iline denk gelen sancak.
Muğla civarının 1425 yılında Osmanlı topraklarına katılmasıyla kurulan Menteşe Sancağı, ilk olarak Anadolu Eyaleti'ne bağlanmıştır. 1827 yılına kadar bu eyalete bağlı kalan sancak bu tarihte yeni kurulan Aydın Eyaleti'ne bağlanmış, 1864'te bu eyaletin yerine kurulan Aydın Vilayeti'nin bir sancağı olmuştur. 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra Aydın Vilayetin'den ayrılarak müstakil sancak olmuştur. 
1922 yılında Osmanlı Devleti'nin yıkılmasıyla Muğla Sancağı lağvedilmiş yerine Muğla ili teşekkül edilmiştir.

Menteşe bölgesine Türklerin yerleşmesi 1071 yılındaki Malazgirt Muharebesinden sonra olmuştur. Selçuklu Devleti zamanında Anadolu'nun bu uç bölgelerine bazı Türk boyları yerleşmeye başlamıştı. 1261 yılından itibaren de Türk boyları Muğla bölgesini ele geçirerek burada merkezi Milas olan Menteşe Beyliğini kurmuşlardır.
1391 yılına kadar yaklaşık yüz yıl Menteşe Beyliğinin elinde kalan bölge 1391 yılında Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlı Devleti topraklarına katıldı. 1402 - 1425 yılları arasında Timur bu bölgeyi tekrar Menteşe hanedanına verdiyse de 1425 yılında II. Murad kesin olarak Muğla'yı Osmanlı topraklarına kattı. Bu yeni sancak, beylik dönemindeki aynı ismiyle Menteşe Sancağı olarak Anadolu Eyaleti'ne bağlandı. Merkezi ise Milas'tan Muğla'ya taşındı. 1827'deki yeni idari yapılanmada Anadolu Eyaleti dört ayrı eyalete bölünmüş, Menteşe Sancağı yeni kurulan Aydın Eyaleti'ne bağlanmıştır. Aydın Eyaleti, 1864 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile kaldırılmış yerine Aydın Vilayeti kurulmuştur. Menteşe Sancağı, bu yeni kurulan vilayetin İzmir ve Aydın sancaklarıyla beraber üç sancaktan birisiydi. 1922 yılında Osmanlı İmparatorluğu yıkılana değin de Aydın Vilayetinin bir sancağı olarak kaldı. 
Yeni kurulan Cumhuriyet yönetiminde sancaklar lağvedilerek yerlerine müstakil iller kurulmuştur. 1284'ten beri Menteşe adını taşıyan sancak da lağvedilerek yerine adını Muğla şehrinden alan Muğla ili kurulmuştur.
Muğla Sancağı işlek yollar üzerinde bulunmadığından ve önemli bir konuma sahip olmadığından Osmanlı tarihinde önemli yere sahip değildir. Nispeten sakin bir sancak olan Menteşe tarihindeki tek kayda değer olay 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman‘ın Rodos Seferi‘ne giderken sancak topraklarını kullanması ve Osmanlı ordusunun Bodrum ve Rodos fetihleridir.
Menteşenin dağlık bir yapıya sahip olması yerleşimi de etkilemiş sancağın tarihi boyunca dikkat çekecek bir nüfus hareketi olmamıştır. Halkı çoğunlukla dağlar arasında kalan tarım alanı ovalarda yerleşmiş, yerel ölçekli tarım ve hayvancılıkla uğraşmıştır. Sancağın o dönemlerde Osmanlı ekonomisine katkısı sadece dağlarındaki geniş çam ormanlarından elde edilen kereste ile sınırlıydı. Etrafına açılan işlek yollara sahip olmadığından çevre sancaklarla ilişkisi de sınırlı olmuş, sadece deniz yolu müsait olduğundan Rodos Sancağıyla ticari ilişkileri düzenli ilerleyebilmişler.

Osmanlı idari yapılanmasında eyaletler sancaklardan, sancaklar kazalardan, kazalar nahiyelerden, nahiyeler de köylerden (karye) oluşurdu.
Dışarıya kapalı bir sancak olan Menteşe'de önemli nüfus hareketleri yaşanmamıştır. Sancağın erken dönemdeki nüfus bilgilerine dair sağlıklı bilgi bulunmaz. Halkın ekserisini konar-göçer de denilen yörükler oluşturmuştur. Yerleşik halk da genellikle ziraatle uğraştığı için yerleşim yerleri genelde dağlar arasındaki verimli ovalarda kurulmuştur. Milas, Muğla, Çine ve Dalaman bu yerleşimlerdendir. Fethiye, Marmaris, Bodrum gibi kıyı yerleşimleri ise denizcilik, balıkçılık, gemi yapımı gibi iş kollarıyla gelişmiştir. Gayrimüslim nüfus genelde esnaflık ve sanayi mallarının üretim ve ticaretiyle ilgilendiği için Fethiye‘de Rum, Milas'ta Yahudi nüfusu fazlaydı. 1923 Mübadelesinde Yunanistan'a gönderilen Rumlar özellikle Muğla ve Fethiye'de yaşamlarıyla derin izler bırakmışlardır.
Menteşe Beyliği zamanında kaynaklarda adı geçen önemli yerleşim yerleri başkent Milas ve Beçin, Muğla, Balat, Meğri, Bozüyük, Köyceğiz, Marin, Çine, Finike ve Tavas'tır.
Osmanlı hakimiyetine geçtikten sonra sancak Beçin, Çine, Balat, Milas, Bozüyük, Muğla, Marin, Tavas, Köyceğiz, Pırnaz, Isravalos ve Meğri adlı 12 kazaya bölünmüştü. Bu kazalara bağlı 548 köy bulunmaktaydı. Yıllar içinde bu kazalarda bazı eksilmeler ve eklemeler olsa da bu idari merkezlerde köklü bir değişiklik olmadı. Eskihisar, Gereme, Şahim, Döğer, Talama, Sobuca, Dadya, Gökabad, Ula, Tarahya gibi yerleşimler kaynaklarda kaza olarak anılan yerleşimlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ilk nüfus sayımı verilerine göre Menteşe Sancağı'nın 1831 yılındaki nüfusu 49.830'u Müslüman, 2.578'i gayrimüslim olmak üzere toplam 52.460, 1860 yılında tamamlanan genel nüfus sayımı sonuçlarına göre 56.109'u Müslüman, 2.470'i gayrimüslim olmak üzere toplam 58.579 ve kadın ve çocukların da sayıldığı 1893 Osmanlı Genel Sayımı sonuçlarına göre 135.207'si Müslüman, 10.815'i gayrimüslim olmak üzere toplam 146.022'dir.
1914 yılındaki sayımda sancağın toplam nüfusu 188.916'dır. Bu nüfusun 19.923'ü Rumdu. Nispeten önemsiz sayıda Ermeni ve Yahudi nüfus da bulunmaktaydı. 1915 ve 1921 tarihli sayım belgelerinde de bu nüfusta fazla bir değişiklik görülmemiştir.

Sancağın Osmanlı hakimiyetine girdiği 1425'ten Türkiye'nin 48. ili olduğu 1923 yılına kadarki zaman dilimi içerisindeki kazaları aşağıda gösterilmiştir.

Ağrıdos: Fethiye ilçesinde bir yerleşim yeri. 1855-1868 arasında kazaydı.
Balat: Günümüzde Aydın'ın Didim ilçesinin bir mahallesidir. Menteşe Beyliği'ne bir süre başkentlik yapmıştır. 1550-1571 yılları arasında kazaydı.
Beçin veya Peçin: Günümüzde Milas ilçesinde tarihi bir yerleşim yeri ve kale. Kayıtlarda, 1486-1532 yılları arasında nahiye, 1562-1874 yılları arasında kaza olarak görülür.
Bozüyük: Günümüzde Yatağan'ın köyü. 1486-1532 yılları arasında nahiyeydi. 1562-1880 arasında kaza olmuş, 1880-1924 yılları arasında tekrar nahiye yapılmıştır.
Çeşme: Günümüzde İzmir'in ilçesi. 1693 tarihli kayıtlarda Menteşe'nin kazası olarak görülür.
Çine: Günümüzde Aydın'ın ilçesi. 1480-1532 yılları arasında nahiyedir. 1562-1573 yılları arasında kaza olmuş daha sonra Aydın'a bağlanmıştır.
Dadya: Günümüzde Datça ilçesi. Kaynaklarda 17. yüzyılda Dadya, 1912'de Reşadiye ve 1930'dan sonra şimdiki adıyla geçer. 1600'lü yıllardan 1880'e kadar kazaydı. 1881-1927 yılları arasında nahiye olarak kalmıştır.
Denizli: Kayıtlarda 1867-1869 arasında Menteşe'nin kazası olarak görülür.
Döğer: Günümüzde Seydikemer ilçesinin köyü. 1855-1868 yılları arasında kazaydı. 1881-1888 tarihleri arasında Fethiye'ye bağlı nahiye bu tarihten sonra da Kemer'in köyü olmuştur.
Eskihisar: Günümüzde Yatağan'ın köyü. 1562-1880 yılları arasında kazaydı. 1880-1883 arasında Yatağan'ın nahiyesi, 1883'ten sonra da bu tarihten sonra da köyü olmuştur.
Eşen: Günümüzde Seydikemer'in mahallesi. 1855-1868 arasında kazaydı. 1889-1924 arasında Fethiye'nin nahiyesi olmuştur.
Gereme: Günümüzde Milas'ın Bağdamları mahallesidir. Kayıtlarda ilk olarak Beçin'e bağlı bir karye (köy) olarak görülür. 17. yüzyıldan, 1865'e kadar kaza olmuştur. Bu tarihten sonra Milas'ın köyü olarak kalmıştır.
Gireniz: Günümüzde Denizli'nin Acıpayam ilçesinin Kelekçi mahallesidir. Kayıtlarda; 1481 yılında Menteşe Sancağı‘na bağlı nahiye, 1676'da Aydın Sancağı'na bağlı kaza, 1855-1880 arasında Menteşe Sancağı'na bağlı kaza olarak görülür. Kayıtlarda diğer ismi Vakıf, Vakıflar'dır.
Gökabad (Ula): Günümüzde Ula ilçesi. 1855-1880 arasında kazaydı. 1880'den 1954'te ilçe olana kadar Muğla'nın nahiyesi olarak kalmıştır.
Honaz: Günümüzde Denizli'nin ilçesi. 1867-1868 kayıtlarında Menteşe'nin kazası olarak görülür.
İsravalos (Bodrum): Osmanlı kaynaklarında Sıravolos, Ser-ulus veya Sarıulus olarak bilinen yer Bodrum Yarımadası'dır. Osmanlı topraklarına katıldığı 1522'de Beçin kazasına bağlanmıştır. 1532-1562 yıllarında kaza olarak kalmıştır. Bodrum'un Ortakent ve Karaova nahiyeleri buraya bağlıydı. Osmanlı kayıtlarında kazanın merkezi olabilecek bir şehir veya kasaba adı zikredilmemişti. 1855-1867 yılları arasında ve 1868 yılındaki kayıtlarda Sarıulus adıyla bir kaza olduğu görülür. Her haliyle burası günümüzde Bodrum ilçesini karşılayan bir kazaydı.
Işık
Karaabad (Karaova): Günümüzde Bodrum ilçesinin köyüdür. 15. yüzyıldan 1855'e kadar İsravalos kazasının bir köyüydü. 1855-1880 arasında kaza olmuştur. 1880'den sonra ise Bodrum'a bağlı bir nahiye olarak kalmıştır.
Köyceğiz (Yüksekkum): 1486-1518 yılları arasında nahiye olan Köyceğiz, 1532'den 1924'e kadar kaza olarak kalmıştır.
Mandalyat: Günümüzde Milas'ın Selimiye köyü. 1522-1852 yılları arasında Beçin kazasının karyesidir. 1855-1918 yılları arasında kaza olmuş, bu tarihten sonra da Milas'ın nahiyesi olarak kalmıştır.
Marmaris: 1868'e kadar Rodos Sancağı'na bağlıydı. 1872'den sonra Menteşe'nin kazası olmuştur.
Mazun: Günümüzde Aydın'ın Koçarlı ilçesi. Kayıtlarda 1517-1532 yıllarında Menteşeye bağlı nahiye 1562'den sonra ise kaza olarak görülür. 1855'ten sonra Aydın'a bağlanmıştır.
Meğri: Günümüzde Fethiye ilçesi. 1486-1518 arasında nahiyeydi. 1532'den 1924 yılına kadar kaza olarak kalmıştır.
Mesevle: Günümüzde Kavaklıdere ilçesinin Çayboyu köyüdür. 1855-1866 arasında kazaydı.
Milas: Günümüzde Muğla ilçesi
Muğla: Sancağın merkez kazasıydı. Osmanlı idaresi altında bulunduğu yaklaşık beş yüz yıl boyunca sancağın yönetim merkezi hep Muğla şehri olmuştur.
Muslu
Pırnaz: Günümüzde Dalaman ilçesi. 1486-1532 yılları arasında nahiyeydi. 1562'den 1918'e kadar kaza olarak kalmış, 1918'den sonra Köyceğiz kazasının nahiyesi olmuştur.
Sarayköy: Günümüzde Denizli'nin ilçesi. 1868-1881 yılları arasında kazaydı.
Sobuca (Suyüce, Sobice): Günümüzde Aydın‘ın Koçarlı ilçesinin köyü. 1486-1532 yılları arasında Mazun kazasının nahiyesidir. Kaynaklarda 1855-1868 yılları arasında kaza olarak görülür. Daha sonra Menteşe'den ayrılarak Aydın'a bağlanmıştır.
Söke: Günümüzde Aydın‘ın ilçesi. 1424 yılından 17. yüzyıla kadar Menteşe Sancağı'na bağlıydı.
Şahim
Tarahiye
Tavas
Ula: bknz. Gök

Midilli (Yunanca: Λέσβος, romanize: Lésvos; Osmanlıca: مدللى), Ege Denizi'nin kuzeydoğusunda bulunan, dağlık bir Yunan adasıdır.
Yunanistan'ın ana karasından çok Türkiye'nin Ayvalık ile Dikili ilçelerine yakın olan ada, Girit ve Eğriboz'dan sonra Yunanistan'ın en büyük üçüncü adasıdır.
Başkenti Mytilene'dir. Ünlü Yunan şairleri Alcaeus ve Sapfo'nun memleketidir. Eşcinsel kadın şair Sappho'ya atfen, Lésvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü 1800'lü yıllardan itibaren kadın eşcinsel anlamında kullanılır olmuştur.
1467 yılında Barbaros Hayreddin Paşa bu adada doğmuştur.

Midilli: Midilli adı, adanın merkezi olan Midilli'den (Rumca: Μυτιλήνη - Mytilíni) türetilmiştir.
Zümrüt Ada: Adanın diğer yarı kurak Ege adalarının aksine yoğun ormanlık oluşu nedeniyle, adaya zümrüt yakıştırması yapılmıştır. Ada için "zümrüt ada" benzetmesi yapılır.
Avrupalı seyyahlar adanın yeşil örtüsünü şu şekilde anlatır;
Şimdiye kadar Doğu'da gördüğüm yerler içinde Midilli kıyıları kadar göze hoş gelen bir yer olmadığını söyleyebilirim. Çam ve meşe ağaçları dorukları taçlandırmakta. Denize kadar dağ yamaçları zeytin ormanlarıyla örtülü, bir karış kara toprak gözükmüyor. Her taraf yemyeşil çimlik çimenlik, bağlar ve portakal bahçeleriyle kaplı. Ağaçların arasından seçilen aşı boyalı evler çok bakımlı, köyler çok güzel. Ve bu yeşillik yakıcı yaz mevsimi süresince kalıyor.

Midilli Adası en az M.Ö. 3000'den beri yerleşim görmektedir. Adada bulunan en eski eserler geç Paleolitik döneme ait olabilir. Adadaki önemli arkeolojik alanlar, muhtemelen çobanlar için bir sığınak olan Neolitik Kagiani mağarası, Chalakies'in Neolitik yerleşimi ve Thermi'nin geniş yerleşim alanıdır (MÖ 3000-1000). En büyük yerleşim yeri, bir kısmı sığ kıyı sularına batmış olan, MÖ 2800-1900 yıllarına dayanan Lisvori'dedir. Ayrıca MÖ 1507 ile MÖ 1100 yılları arasında Pelasglar, Akalar ve Aiollerin kronolojik olarak adada yaşadıkları düşünülür.

Tarih öncesi dönemden beri önemli olan ve Karadeniz yolu üzerinde bulunan ada halkı erken bir tarihte Trakya ve Troas'ta sömürgeler kurdu ve adalı tacirler Naukratis'e dek gitti. Birkaç rakip site (Antissa, Eresos, Pyrrha, Methymna ve Midilli) arasında paylaşıldı; Midilli, nüfuzunu Methymna dışında öbürlerine kabul ettirdi.

Klasik Yunan mitolojisine göre Midilli adanın koruyucu tanrısıydı. Rodoslu Macareus'un, birçok kızının isimlerini mevcut büyük kasabalardan bazılarına miras bırakan ilk kral olduğu söyleniyor. Klasik efsaneye göre onu kral yapmak için kız kardeşi Canace öldürülür.
Bazıları, kadın kökenli yer adlarının, yerini tanrıların aldığı yerel tanrıçaların adını taşıyan çok daha eski yerleşim yerleri olduğunu iddia eder ancak bunu destekleyecek çok az kanıt vardır. Homer adadan Macar'ın yerleşkesi olan "Macaros edos" olarak söz eder. Geç Tunç Çağı'na ait Hitit kayıtları, adayı Lazpa olarak adlandırır ve yerel tanrılar gelmediğinde, Hititlerin krallarını iyileştirmek için "Tanrılarını ödünç almalarına" (muhtemelen putları) izin verecek kadar adanın nüfusunun önemli olduğunu düşünmüş olmalıdır. Başta Teselya olmak üzere Yunanistan ana karasından gelen göçmenlerin Geç Tunç Çağı'nda adaya geldiklerine ve adaya, diğerlerinin yanı sıra Sapfo'nun şiirlerinde yazılı biçimini koruyan Yunan dilinin Aeolik lehçesini miras olarak bıraktıklarına inanılır.
Klasik zamanlarda adanın şehirleri Midilli, Methimin, Antissa, Eresos ve Pyrrha'dan oluşan bir pentapolis oluştururdu. Pyrrha M.Ö. 231 yılındaki depremde, Antissa ise M.Ö. 168 yılında Roma Cumhuriyeti tarafından yıkılmıştır.

Antik Yunan kanonundaki dokuz lirik şairden ikisi Sapfo ve Alcaeus Midilli'dendi. Phanias tarih yazdı.
O zamanların ufuk açıcı sanatsal yaratıcılığı, Apollon'un lir verdiği ve Müzlerin çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrettiği Orfeus mitini akla getirir. Orpheus, tanrı Dionysos'un gazabına uğradığında, Maenadlar tarafından parçalandı ve vücudunun parçaları, başı ve liri, o zamandan beri "kaldıkları" yer olan Midilli'ye giden yolu buldu.
Pittakos, Yunanistan'ın Yedi Bilgesinden biriydi. Klasik zamanlarda Hellanicus tarih yazımını ilerletti ve botanik biliminin babası Theofrastos, Lyceum'un başkanı olarak Aristoteles'in yerini aldı. Aristoteles ve Epikür bir süre orada yaşadılar ve Aristoteles sistematik zoolojik araştırmalara da burada başladı.
Pompey'in seferlerini kaydeden tarihçi Theophanes de Midilli'dendi. Yunan romanı Dafnis ile Hloi Midilli'de geçtiği için yazar Longus'un genellikle adadan olduğu varsayılır.
Adada bol miktarda bulunan gri çanak çömlek ve Anadolu'nun büyük ana tanrıçası Kibele'ye tapınma, Neolitik dönemden bu yana nüfusun kültürel devamlılığını akla getirir. Pers kralı Büyük Kiros, Kroisos'u mağlup ettiğinde (M.Ö. 546), Anadolu'daki İon Yunan şehirleri ve komşu adalar Pers hakimiyetine girdi ve Salamis Deniz Muharebesi'nde (M.Ö. 480) Persler Yunanlar tarafından mağlup edilinceye kadar bu şekilde kaldı. Ada, arkaik çağlarda oligarşiyle, klasik çağlarda ise yarı demokrasiyle yönetiliyordu. Bu sıralarda Arion, trajedinin atası olan dithyramb adı verilen şiir türünü geliştirdi. Terpander, lir için yedi notalı müzik skalasını icat etti.
Kısa bir süre için Atina konfederasyonunun üyesiydi ve Thukididis'in Peloponez Savaşı Tarihi kitabının III. Kitabında Midilli Tartışması'nda anlattığı dinden dönmüşlüğü anlatılır.
Helenistik dönemde ada, MÖ 79'da Romalıların eline geçene kadar çeşitli krallıkların elindeydi. Roma Orta Çağ tarihinin kalıntıları üç etkileyici kaledir.
Arkaik dönemde aristokrasinin çeşitli kesimleri arasında şiddetli siyasal çatışmalar meydana geldi. Terpandros, Arion, Alkaios gibi şairlerin ve Theophrastos, Hellanikos gibi filozofların yetiştiği Midilli'de düşün yaşamı canlıydı. Kültür sadece erkeklerin tekelinde değildi (örneğin, rahibe Sappho burada bir genç kızlar okulu kurmuştu).
Adanın siyasal tarihi İyonya ile içiçedir. Persler'e boyun eğen Midillililer sonra ayaklandılar ve Delos Konfederasyonu'na katıldılar.
MÖ 428'de Midilli, Atina egemenliğine karşı ayaklandı. Adada yaşayan herkesi öldürmeyi tasarlayan Atinalılar sonra Midilli'ye bir klerukhia göndermekle yetindiler.
İskender'in ölümü sonrası Mısır'daki Ptolemaios hanedanının daha sonra Roma İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalan Midilli, Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesi üzerine Bizans'ın payına düştü.
Midilli ve Methymna şehirleri 5. yüzyıldan beri piskoposluk oldu. 10. yüzyılın başlarında Midilli, büyükşehir statüsüne yükseltildi. Methymna da 12. yüzyılda aynı şeyi başardı.

Orta Çağ'da Midilli adası Bizans İmparatorluğu'na aitti. 802 yılında Bizans İmparatoriçesi İrini, ifadesinin ardından Midilli'ye sürgüne gönderildi ve orada öldü. Ada, 820'lerin başında isyancı Slav Thomas'ın filosuna toplama üssü olarak hizmet etti.
9. yüzyılın sonlarında Girit Emirliği tarafından ağır baskınlara uğradı. Bunun sonucunda Eresos sakinleri kasabalarını terk ederek Athos Dağı'na yerleştiler.
10. yüzyılda Ege Denizi themasının parçasıyken, 11. yüzyılın sonlarında Midilli'deki bir kouratorun kourator yönetiminde dioikesis dioikesis (mali bölge) oluşturdu.
Y. 1089–1093 yılları arasında ada, Smirni'in hükümdarı Selçuklu Türk emiri Çaka Bey tarafından kısa süreliğine işgal edildi ancak baştan sona direnen Methymna'yı ele geçiremedi.
12. yüzyılda ada, Venedik Cumhuriyeti'nin yağma saldırılarının sık sık hedefi oldu.

Dördüncü Haçlı Seferi'nden (1202-1204) sonra ada Latin İmparatorluğu'na geçti, ancak 1224'ten bir süre sonra İznik İmparatorluğu tarafından yeniden fethedildi.
1354 yılında Bizans imparatoru V. John Palaiologos tarafından kız kardeşi ile evlenen Cenevizli Francesco I Gattilusio'ya çeyiz ve tımar olarak verildi. Gattilusio ailesi, Midilli Kalesi, Molyvos (antik Methymna) ve antik Antissa bölgesindeki Agios Theodoros kalesinde tahkimatlar yaparak adayı bir yüzyıldan fazla yönetti.

1462'de Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katıldı ve Kaptanpaşa eyaletine bağlı bir sancak olarak yönetildi. Osmanlı yönetiminde adada çeşitli sayıda cami, medrese, imaret, hamam ve Bektaşî, Kadırî, Mevlevî ve Nakşibendî tarikatlarına ait tekkeler inşa edildi. Kaptanıderya Barbaros Hayrettin Paşa ve kardeşleri Oruç Reis ve Hızır Reis burada dünyaya gelmiştir. Adada Barbaros Hayrettin Paşa tarafından imaret, dergah ve medreseden oluşan bir külliye inşa edilmiştir. 19. yüzyılın ortalarında adadaki Türk nüfusu, toplam ada nüfusunun %16'sına kadar çıkmıştı.
Tanburî Cemil Bey'in öğretmenlerinden Tanburî Hafız Ali Efendi burada doğmuştur.
Ayrıca ada Osmanlı'nın en önemli sürgün yerlerinden birisi olup Namık Kemal veMüstecabizade İsmet Bey buraya sürgün edilmiştir.

Midilli şehri, Yere (Bere) Nahiyesi (Midilli'ye bağlı), Ayasu Nahiyesi (Midilli'ye bağlı), Mande Nahiyesi (Midilli'ye bağlı), Herse Nahiyesi (Midilli'ye bağlı), Kalonya Nahiyesi (Midilli'ye bağlı), Polihnit Nahiyesi (Midilli'ye bağlı), Pilimar/Pilmar Kazası, Molova Kazası, Yunda Kazası (Ayvalık'a bağlı şimdiki Alibey / Cunda adası).

Balkan Savaşı sırasında da Yunanların bir kurşun dahi atmadan işgal ettiği (Ocak 1913) ada, Londra Antlaşması (30 Mayıs 1913) ile Yunanistan'a bırakıldı. 1922 yılında yapılan mübadelede adadaki Türk nüfus Anadolu'daki Rum nüfus ile yer değiştirdi.

Midilli, II. Dünya Savaşı'nın Balkan seferi sırasında, 4 Mayıs 1941'de, Atina'dan üç gün sonra Alman birlikleri tarafından işgal edildi.
Ocak 1942'de Midilli'de bu adaların bulunduğu bölge için 982 yerel komutanlık kuruldu. 
Yiyecek tedarik durumu 1941'in sonunda felaketti. Korgeneral Curt von Krenzki Berlin'e bağlandı ve 40 gün boyunca ekmek verilmedi.
Komünist kurtuluş hareketi Ocak 1942'de ortaya çıktı. 10 Eylül 1944'te sona eren 40 aylık Alman işgali sırasında toplam 42 infaz gerçekleştirildi; ilk üçü Midilli limanındaydı, daha sonra -kamuoyunun dikkatini çekmek için- Tzamakia plajında infazlar yapıldı.
2016 yılında 1945 yılında inşa edilen ve yeri "tarihi anma" yeri olarak tanımlayan anıta ek bir plaket yerleştirildi.
İşgal yıllarında ada halkının birçoğu Türkiye'ye kaçmıştır.

Midilli, kuzeyden ve doğudan Türkiye kıyılarına (Edremit Körfezi) bakan, 

Arama-kurtarma, herhangi bir doğal ya da insan kaynaklı acil durum veya afet esnasında, acil yardıma ihtiyacı olan kimselerin yerini tespit etme, gerekirse ilk yardım uygulama ve daha kapsamlı yardım alabilecekleri güvenli bir yere nakletme faaliyetleri. Kısaltma olarak İngilizce "search and rescue" sözcüklerinden oluşturulan SAR kullanılır. Bazı arama-kurtarma ekipleri, kurtarma sonrası bakım ve barınma olanaklarının sağlanmasında da kazazedelere yardımcı olurlar. Arama-kurtarma faaliyetleri esnasında insanların ve özel eğitimli hayvanların yanı sıra, basit araç-gereçlerden özel donanımlı hava, kara ve deniz taşıtlarına kadar çok çeşitli ekipmanlardan istifade edilir.
Arama-kurtarma ekipleri facianın türüne göre daha çabuk ve etkili hizmet sunabilmek için çeşitli alt sınıflara ayrılmıştır. Bunların arasında; dağ, deniz, deprem, sel ve çatışma bölgesi arama-kurtarma ekipleri sayılabilir. Yöntemlerine göre dağ arama-kurtarma; kara arama-kurtarma; muharebe arama-kurtarma; kentsel arama-kurtarma; su yüzeyi aramaları ve hava-suda arama-kurtarma türleri bulunuyor.

Arazi arama ve kurtarma, karada veya iç su yollarında kaybolan veya tehlikede olan kişilerin aranmasıdır. İnsanlar çeşitli nedenlerle kaybolabilir. Bazıları aile içi şiddet gibi sorunlar nedeniyle kendi isteğiyle kaybolabilir. Bazıları ise akıl hastalığı, kaybolma, kaza, bulunamayacakları bir yerde ölüm veya daha nadiren kaçırma gibi istem dışı nedenlerle ortadan kaybolur. Kentsel alanlarda gerçekleştirilen karada arama ve kurtarma görevleri, birçok yargı alanında insanların çöken binalardan veya diğer tuzaklardan çıkarılması ve yerlerinin belirlenmesi anlamına gelen "kentsel arama ve kurtarma" ile karıştırılmamalıdır.
Bazı ülkelerde polis karada kaybolmuş bir kişiyi aramak için ilk teşkilattır. Bazı yerlerde, bu aramalara yardımcı olmak için çağrılabilecek gönüllü arama ve kurtarma ekipleri vardır.
Arama ve kurtarma kurumlarının belirli çevresel risklerin olduğu operasyonları yürütmek için küçük uzman ekipleri vardır. Acil sudan kurtarma, sel müdahalesi, teknik halatlı kurtarma, kapalı alandan kurtarma, aşırı kardan kurtarma ve ince buz tabakasında kurtarma ekipleri bunlara dahildir.

Felaket kurtarma sırasında temizlik birçok mesleki tehlikeleri içerir. Çoğu zaman, bu tehlikeler, doğal afet sonucunda yerel çevre koşullarınca daha da şiddetlenir. İşverenler, potansiyel tehlikelerin tanımlanması ve kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi, uygun kişisel koruyucu ekipmanın (KKE) kullanılması ve işin güvenli bir şekilde yapılmasını sağlamak için diğer ilgili bilgilerin dağıtılması dahil olmak üzere, bu tehlikelere maruz kalmayı en aza indirmekten ve mümkün olduğunda çalışanları korumaktan sorumludur.

Sel felaketleri genellikle işçileri, kesiklere ve açık ve kapalı kırıklara neden olan, bulanık suların altına gizlenmiş keskin ve küt nesnelerden kaynaklanan travmaya maruz bırakır. Bu yaralanmalar, sıklıkla kirlenmiş sulara maruz kalındığında daha da kötüleşir ve enfeksiyon riskinin artmasına yol açar. 75 Fahrenhayt derece (24 °C) altındaki su sıcaklıklarına uzun süre maruz kalındığında hipotermi riski önemli ölçüde artar.
İsilik, Daldırma ayak sendromları (Siper ayak dahil) ve kontakt dermatit gibi bulaşıcı olmayan cilt rahatsızlıkları da meydana gelebilir.
Depremle ilişkili yaralanmalar, olası ezilme yaralanması, yanıklar, elektrik çarpması ve moloz altında kalma gibi düşen enkaz dahil yapısal bileşenlerle ilgilidir.

İnsanlar belirli miktarlarda kimyasallara maruz kaldıklarında sağlıkları için risk oluşabilir. Bir doğal afetten sonra, bazı kimyasallar çevrede daha belirgin hale gelebilir. Bu tehlikeli maddeler doğrudan veya dolaylı olarak serbest bırakılabilir. Bir doğal afetten sonra doğrudan salınan kimyasal tehlikeler, genellikle olayla aynı anda meydana gelir ve hafifletme için planlanan eylemleri engeller. Tehlikeli kimyasalların dolaylı olarak salınması kasıtlı veya kasıtsız olarak salınabilir. Kasıtlı salınıma bir örnek, bir selden sonra kullanılan böcek ilaçları veya bir selden sonra suyun klorla arıtılmasıdır. Bu kimyasallar, bir doğal afet olduğunda salınımlarını en aza indirmek için mühendislikle kontrol edilebilir; örneğin, sular altında kalan depolardan veya üretim tesislerinden sel sularını zehirleyen zirai kimyasallar veya bir kasırga sırasında bina çökmesinden salınan asbest lifleri. Sağdaki akış şeması, Stacy Young ve diğerleri tarafından gerçekleştirilen araştırmadan alınmıştır.

Küf'e maruz kalma genellikle sel, kasırga, kasırga veya tsunami gibi doğal afetlerden sonra görülür. Konut veya ticari binaların hem dış hem de iç kısımlarında küf oluşumu meydana gelebilir. Sıcak ve nemli koşullar küf oluşumunu teşvik eder. Küf türlerinin kesin sayısı bilinmemekle birlikte, yaygın olarak bulunan bazı iç mekan küf örnekleri Aspergillus, Cladosporium, Alternaria ve Penicillium. Küflere verilen tepki kişiden kişiye farklılık gösterir ve göz tahrişi, öksürük gibi hafif semptomlardan yaşamı tehdit eden ciddi astım veya alerjik reaksiyonlara kadar değişebilir. kronik akciğer hastalığı, astım, alerji, diğer solunum problemleri veya bağışıklık yetmezliği geçmişi olan kişilerde küflere karşı daha duyarlı olabilir ve Mantar pnömonisi gelişebilir. Doğal bir afetten sonra küf oluşumunu önlemenin bazı yöntemleri arasında tüm kapı ve pencerelerin açılması, binayı kurutmak için fanların kullanılması, pencerelerden hava üfleyecek şekilde fanların konulması, binanın ilk 24-48 saat içinde temizlenmesi ve nem kontrolü sayılabilir. Küfleri çıkarırken, küflerin solunum sistemine inhalasyonunu önlemek için N-95 maskeleri veya koruma düzeyi daha yüksek olan solunum cihazları kullanılmalıdır. Küfler sert yüzeylerden sabun ve su, seyreltilmiş ağartma solüsyonu veya ticari ürünlerle çıkarılabilir.
İnsan kalıntılarıyla doğrudan temas halinde olan işçiler için, kan yoluyla bulaşan virüslere ve bakterilere gereksiz maruz kalmayı önlemek için evrensel önlemler alınmalıdır. İlgili KKD göz koruması, yüz maskesi veya kalkanı ve eldivenleri içerir. Baskın sağlık riski, Dışkı-ağız kontaminasyon yoluyla mide bağırsak enfeksiyonlarıdır, bu nedenle el hijyeni hastalık önleme için çok önemlidir. İyileşme sırasında ve sonrasında psikolojik stres yaşayan çalışanlara da ruh sağlığı desteği sağlanmalıdır.

Arama-kurtarma köpeği
Uluslararası Arama Kurtarma Danışma Grubu
Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi
Enkaz
Kurtarma robotu

Terminal kontrol sahası (TMA veya TCA), yoğun hava trafiği olan büyük havalalanları çevresinde belirlenmiş kontrollü bir hava sahası. Avrupa sisteminde TMA (Terminal manoeuvring area), Kuzey Amerika'da TCA (terminal control area) kısaltması daha yaygın kullanılır.
TMA'ların oluşturulma amacı, bir TMA içinde yer alan tüm askerî ve sivil meydanların uçuş faaliyetleri ile bu meydanlara dışarıdan gelen ve giden trafiklerin uçuşlarının düzenli ve emniyetli bir şekilde gerçekleştirilmesine yardımcı olmaktır. Meydan seviyesinden değil, belirli bir irtifadan başlar ve üst limiti genellikle uçuş seviyesi (FL) olarak ifade edilir. Örneğin Ankara TMA; merkezi bir NDB istasyonu olan 42 deniz mili (nm) yarıçaplı, 4.500 feet AMSL ile FL240 (yaklaşık 24.500 feet AMSL) arasındaki sahadır.
Kontrollü hava sahaları genellikle büyük bir havaalanı ve yakın çevresini kapsayan küçük bir hayalî daire ile başlayıp yükseldikçe genişleyen dairelerden ve 10 nm genişliğinde koridorlar olan havayollarından oluşur. Havacılık otoriteleri tarafından her bir seviyenin boyutları belirlenir ve bu bilgiler havacılık dokümanlarında yayınlanır.

Ankara Terminal Kontrol Sahası Talimatı. Devlet Hava Meydanları İşletmesi. 15 Eylül 2008

Örnek: London TMA (LTMA) haritası

Kontrol bölgesi (CTR)

Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü, (İngilizce: International Civil Aviation Organization, ICAO) Chicago Konvansiyonu’na (7 Aralık 1944) imza atan 52 ülke tarafından, Birleşmiş Milletler kuruluş kararnamesinin 43. maddesine dayanarak 4 Nisan 1947 tarihinde kurulmuştur. Aynı yılın Ekim ayında ise, Birleşmiş Milletlerin yasal havacılık organı olarak kabul edilmiştir. Merkezi Kanada'nın Montreal kentindedir.
Bangkok, Kahire, Dakar, Lima, Meksiko, Nairobi ve Paris'te 7 bölge ofisi bulunmaktadır. Bu örgüte üye olabilmenin en önemli koşulu BM üyesi olmak ve BM'den onay almaktır. Günümüzde ICAO'nun üye sayısı 193'tür. ICAO tüm üye ülkelerin temsil edildiği bağımsız "asamble" ve bunun altındaki yönetici organ olan 36 üyelik "konsey" den oluşmaktadır.

Uluslararası sivil havacılığın güvenli ve düzenli bir şekilde büyümesini sağlamak;
Barışçıl amaçlara yönelik uçak tasarımı ve işletmesini teşvik etmek;
Sivil havacılık için havayolları, havaalanları ve hava seyir tesislerinin gelişimini desteklemek;
Uluslararası kamuoyunun güvenli, düzenli, verimli ve ekonomik hava taşımacılığı ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Toplamda 36 üye ülkeden oluşan konsey üç yılda bir yapılan toplantı ile belirlenen üç gruptan oluşur. Gruplarda bulunan ülkeler, coğrafi konumlarına göre temsil hakkına sahiptirler. Belirlenmiş son konsey 2022 yılına aittir."ICAO Council States 2022-2025". Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 

ICAO kodları

http://www.icao.int/26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)/(Fransızca)

Uçuş bilgi bölgesi ya da FIR (İngilizce: Flight Information Region), içinde uçuş bilgi hizmeti (FIS), ikaz hizmeti (ALRS) ve havacılık meteorolojisi hizmeti verilen hudutları belirlenmiş bir hava sahası. FIR'lar günümüzde kullanılan en büyük hava sahası bölümleridir ve farklı geometrik şekillerde olabilirler. FIR'ları birbirinden ayıran çizgiler Türkçede FIR hattı olarak bilinir.
Her ülkenin hava sahası ve civarı, ülkenin büyüklüğüne, konumuna ve hava tarafiğinin durumuna göre bir veya daha fazla FIR'a bölünür. Örneğin Türkiye'nin hava sahası Ankara FIR ve İstanbul FIR olmak üzere iki uçuş bilgi bölgesine bölünmüştür. Benzer şekilde Birleşik Krallık da Scottish FIR ve London FIR olmak üzere iki uçuş bilgi bölgesine bölünmüştür.
FIR'lar deniz seviyesinden belirli bir irtifaya kadar olan bölgeyi kapsarlar. FIR'ların üst limitinden sonra UIR (upper information region/üst uçuş bilgi bölgesi) başlar. UIR'lar da uzay sınırına kadar olan bölgeyi kapsarlar. Örneğin London UIR FL245 ve FL660 arasındadır.

Havacılık meteorolojisi, her türlü hava taşımacılığında ihtiyaç duyulan  meteorolojik bilgilerle, bunların temin edilmesi için işletme ve planlama hizmetlerini kapsayan bir bilim dalıdır. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütünce (ICAO), FIR sahası sorumluluğunu kabul eden ülkelerin, bu FIR sahalarında meteorolojik hizmet vermeleri zorunludur.

Uçuş bilgi bölgeleri zaman zaman -Ege Sorunu örneğinde olduğu gibi- ülkeler arası egemenlik tartışmalarına konu olabilmektedir.

Uçuş bilgi hizmeti (FIS), herhangi bir uçuş bilgi bölgesi (FIR) içerisinde uçuşların emniyetli ve verimli gerçekleşmesi için sağlanan bir bilgi ve tavsiye hizmeti. FIS kısaltması, İngilizce Flight Information Service kavramının akronimidir. FIS hizmeti havacılık meteorolojisi, tesis kolaylıkları, meydan durumları ve emniyeti etkileyebilecek diğer bilgileri kapsar.

Meydan uçuş bilgi hizmeti (AFIS), bazı ülkelerde hava trafik kontrol ünitesi olmayan meydanlarda uçuşun verimli ve güvenli gerçekleşmesi için verilen bir hava trafik hizmetidir. AFIS görevlilerine AFISO denir. AFISO'lar genellikle herhangi bir hava meydanında, iyi seviyede ekipmana sahip bir odada görev yaparlar.
AFIS'in ana görevi ATC ünitesi olmayan nispeten işlek meydan sahalarında uçuş emniyetinini sağlanması için uçuculara yardımcı olmaktır. AFIS'ler hava durumu, meydan kolaylıkları gibi FIS bilgilerinin yanı sıra ALRS (ikaz hizmeti) de verebilir. AFIS, klerans yetkisi olmamasına rağmen pilotlardan rüzgâraltı, son yaklaşma gibi pozisyon raporlarını talep edebilir.
AFIS bir kontrol ünitesi değildir ve bu nedenle "direktif" ve "klerans" verme yetkisi yoktur. Ancak yetkili birimlerin mesajlarını pilota iletebilir ve bu mesajlardaki direktiflere uyulmalıdır. AFIS bir "bilgi" ünitesidir ve bu nedenle genellikle " ... Information" şeklinde çağrı adı alır.
ATC yerine AFIS bulunan bir meydanda manevra sahasında hareket eden uçak tamamen pilotun sorumluluğundadır ve pilot herhangi bir klerans beklemeden trafiği gözleyerek hareket edebilir. AFIS pilota meydan civarındaki trafiklerle ilgili vererek yardımcı olur. AFIS birimi, sorumluluğun pilota ait olduğunu vurgulayan bir freyzyoloji kullanacaktır. Örnek:

AFIS - Take off at your discretion / Kalkış (izni) kendi takdirinize bırakılmıştır
AFIS - Land at your discretion / İniş (izni) kendi takdirinize bırakılmıştır
Yer ve uçuş emniyetini artırmak açısından pilotların AFIS'e niyet ve hareketleri ile ilgili bilgi vermeleri tavsiye edilir. Örnek:

PİLOT: TC-ABC, taxiing for runway 03, VFR flight to the northeast / 03 pisti için rule yapıyorum, kuzeydoğuya VFR uçuş
AFIS: Roger, TC-ABC / anlaşıldı (mesajın tamamı alındı)

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Uçuş planı (FPL), uçucuların uçuşa dair niyetlerini ve uçuş hakkındaki çeşitli bilgileri havacılık otoritelerine bildirmek için doldurdukları belgeler. FPL kısaltması, İngilizce flight plan kavramının akronimidir. Uçuş planı kavramıyla genellikle yazılı formlar kastedilmekle birlikte bazı koşullarda uçuş planının pilot tarafından yerde veya uçuş esnasında sözlü olarak bildirilmesi (doldurulması) de mümkündür.
Uçuş planında uçak modeli, ID kodu, rengi, yolcu sayısı, kalkış ve varış meydanı, rotası, tahmini varış zamanı gibi pek çok hane bulunur. Bu bilgiler hava trafiğinin düzenlenmesi ve uçuş emniyetinin artırılmasının yanı sıra özellikle arama-kurtarma faaliyetlerinde görevlilere yardımcı olur.
Kontrollü hava sahalarında alet uçuşu yapan uçaklar meteorolojik şartlara bakmaksızın uçuş planı doldurmak ve plandaki hususlarla ilgili ATC kleransı (resmî müsaade) almak zorundadır. ATC'ye haber vermeden uçuş planındaki rota, bekleme ve yaklaşma gibi hususlarda değişiklik yapılmamalıdır.

Bir meydandan ayrılacak tüm uçakların (varsa) ATC veya diğer hava trafik üniteleri ile temasa geçip ayrılış rezervasyonu (booking out) yapması zorunludur ve bu rezervasyon uçuş planı yerine geçmez. Bununla birlikte uçuş planı olan bir uçağın booking out yapması gerekli değildir.

Aşağıdaki durumlarda kaptanın veya tayin ettiği bir yetkilinin uçuş planı doldurması zorunludur.

FIR hattı katedilen uçuşlar
A sınıfı hava sahalarındaki tüm uçuşlar
Kontrollü hava sahalarında IMC veya gece uçuşları (SVFR dahil)
Kontrollü hava sahalarında IFR olarak gerçekleştirilecek tüm uçuşlar.
B, C ve D sınıfı kontrollü hava sahalarındaki tüm uçuşlar (hava koşullarına bakılmaksızın)
D sınıfı hava sahalarındaki CTR ve CTA'lardaki tüm uçuşlar (Bu gereklilik R/T ile halledilebilir)
UIR'lerdeki tüm uçuşlar
Varış meydanının 40 km'den (21,6 nm) uzak ve izin verilen maksimum ağırlığın 5.700 kg'den fazla olduğu uçuşlar
Tavsiyeli yollarda (ADR) hava trafik tavsiye hizmeti (ATAS) kullanılacak uçuşlar
Gece uçuşu "tek başına" uçuş planı gerektirmez. Benzer şekilde open-FIR'daki (G sınıfı hava sahası) IFR uçuşlar "tek başına" uçuş planı gerektirmez.
Uçuş planı zorunlu haller dışındaki tüm uçuşlar için de doldurulabilir. Örneğin görsel nirengilerin zor tespit edileceği deniz kıyısından en az 10 nm uzaktaki veya arama-kurtarma hizmetlerinin zor gerçekleştirileceği seyrek yerleşimli arazi üzerindeki VFR veya IFR uçuşlar ile halihazırda arama-kurtarma çalışması yapılmakta olan araziler üzerinde gerçekleşecek uçuşlarda uçuş planı doldurulması tavsiye edilir.

Uçuş planı rule veya motor çalıştırmadan (start-up) en az 30 dakika önce gönderilmelidir. Londra gibi yoğun kontrol üniteleri minimum 60 dakika talep edebilirler. ICAO'ya göre VFR uçuş planları 60 dakika önce gönderilmelidir. Uçuş planı havada bildirilebilir (doldurulabilir); ancak kontrollü hava sahasına girilecekse, en az 10 dakika öncesinde bildirilmelidir.
Kalkış meydanında hava trafik hizmeti ünitesi (ATSU) yoksa, uçuş planı telefon veya faks ile daha önceden belirlenmiş olan büyük bir meydandaki üniteye bildirilebilir. Bu durumda "sorumluluk sahibi" bir kimse uçak kalkış yaptıktan sonra ana ATSU'ya kalkış zamanını bildirmekle görevlendirmelidir. Bu uygulamanın amacı, uçak varış meydanına ulaşmazsa arama-kurtarma birimlerine haber verilmesini sağlamaktır.
Eğer uçağın takoz çıkarma (EOBT) zamanı 30 dakikadan fazla gecikecekse (kalkış 30 dakika gecikecekse), uçuş planı iptal edilmeli ve yeni plan doldurulmalıdır. Eğer uçuş IFR ise bu zaman limiti EOBT +/- 15 dakikaya indirilir.
Eğer pilot, planda belirtilen varış meydanından farklı bir meydana iniş yapmaya karar verirse, varış meydanındaki ATSU en geç tahminî varış zamanı (ETA) sonrasındaki 30 dakika içerisinde bilgilendirilmelidir.
Uçak tipi, sürati, seviyesi, rotası vs. değiştiyse CHG mesajı ile uçuş planı değiştirilebilir. Ancak uçak çağrı adı, kalkış meydanı veya iniş meydanı değişecekse orijinal plan iptal edilmeli, yenisi hazırlanmalıdır.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

AFPEx uçuş planı servisi 15 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Uçuş seviyesi (FL), herhangi bir hava taşıtının standart atmosfer basıncı hattına göre irtifası. FL, İngilizce flight level kavramının kısaltmasıdır.
Standart basınç (QNE) 1013,25 hPa (mb) veya 29,92 inHg'dir. Hava taşıtlarının altimetrelerine bu değer girildiğinde altimetre ölçeği taşıtın "bu basınç hattına göre" yüksekliğini gösterir. Uçuş seviyesi nominal bir irtifadır ve uçağın gerçek irtifasını yansıtmayabilir. Standart basınç hattı çoğunlukla deniz seviyesine eşit olmadığından FL -hemen hemen hiçbir zaman- taşıtın deniz seviyesinden yüksekliğine (AMSL) ya da yerden yüksekliğine (AGL) eşit değildir.

Uçuş seviyeleri 100 fit (30 m)'lik aralıklarla belirtilir. Altimetrede feet cinsinden okunan değerin 100'e bölünmesi (2 sıfır atılması) ile bulunur ve 10.000 fit (3.000 m) altında FLxx, 10.000 fit (3.000 m) ve üzerinde ise FLxxx formatında gösterilir ve İngilizce olarak telaffuz edilir. Örneğin standart basınca göre 29.500 fit (9.000 m)'de uçan bir taşıtın uçuş seviyesi FL295, 9.000 fit (2.700 m)'dekininki FL90'dur.
ICAO standartlarına göre uçuş seviyelerindeki rakamlar tek tek telaffuz edilir:

FL110: Flight level one one zero
FL55: Flight level five five
Ancak karışıklıkları önlemek için çift sıfırlı seviyeler yüz ve katları şeklinde ifade edilebilir:

FL100: Flight level one hundred

Uçuş esnasında hava taşıtının katettiği arazinin rakımı sürekli değiştiği için alçak seviyelerde altimetreye bölgesel QNH değeri girilir ve AMSL değerine göre (deniz seviyesine göre) uçuş gerçekleştirilir. Ancak bölgeler arası QNH farkları nedeniyle hava taşıtları arasında emniyetli dikey ayrımı (en az 500 fit (150 m)) sağlamak güçleşir. Bu sorunu gidermek amacıyla her ülke için bir geçiş irtifası (Transition Altitude) belirlenir. Örneğin Birleşik Krallık'ın geçiş irtifası 3.000 fit (910 m), Almanya'nınki 5.000 fit (1.500 m), Türkiye'ninki 10.000 fit (3.000 m) ve ABD'ninki 18.000 fit (5.500 m)'dir. Ancak bazı kontrollü hava sahalarındaki geçiş irtifaları o ülkenin standart geçiş irtifasından farklı olabilir.
Tırmanıştayken geçiş irtifası katedilirken altimetreye standart basınç değeri (1013,25 hektopaskal) bağlanır. Geçiş irtifası ve üzerinde altimetre AMSL irtifasını değil, uçuş seviyesini (FL) göstermeye başlar.
Alçalışta ise genellikle geçiş irtifasından 500 fit (150 m) yukarıda olan geçiş seviyesinde altimetreye QNH veya bazen QFE değeri bağlanır. Bu nedenle geçiş seviyesi ve altında altimetre AMSL veya AGL irtifasını gösterir. Geçiş seviyesi, irtifa değil de uçuş seviyesi olarak belirlendiğinden geçiş irtifası ile arasındaki fark (geçiş katmanı) gerçekte 500 fit (150 m)'den fazla veya az olabilir.
Geçiş irtifası (TA) ile geçiş seviyesi (TRL) arasındaki bölgeye geçiş katmanı denir. Geçiş katmanının kalınlığı bölgesel QNH değerine göre değişir.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

İrtifa, havacılık ve astronomide bir cisim ile referans alınan nokta arasındaki dikey mesafeyi ifade eden bir yükseklik kavramı. Coğrafi şekillerin ortalama deniz seviyesinden yüksekliğini belirten rakım kavramından farklı olarak, hava taşıtlarının ortalama deniz seviyesinden yüksekliği ile astronomide gök cisimlerinin ufuk hattından açısal yüksekliğini ifade etmede kullanılır.
Atmosfer basıncının yükseklik arttıkça azalması hava araçlarının herhangi bir referans noktasına göre yüksekliğini (irtifa) hesaplamada yaygın olarak kullanılır. Hava araçlarında kullanılan basınç altimetresi, üzerinde yükseklik değerleri skalası bulunan aneroid bir barometredir. Altimetrenin ayar penceresine herhangi bir basınç değeri girilir. Altimetre aracın, pencereye girilen bu basınç hattından o andaki yüksekliğini gösterir.

Havacılıkta uçuş seviyesi, irtifa ve yükseklik kavramları eşanlamlı değildir.

Uçuş seviyesi: Bir hava taşıtının standart basınç hattından (1013,2 hPA) yüksekliği. Gerçek bir yükseklik değil, atanmış bir değerdir.
İrtifa: Bir nesnenin ortalama deniz seviyesinden yüksekliği
Yükseklik: Bir nesnenin herhangi bir referans noktasına göre dikey mesafesi. Havacılıkta çoğunlukla yer seviyesinden yüksekliği belirtmekte kullanılır.
Yüksekliklerin tespitinde kullanılan atmosferik basınç seviyelerini belirtmek için kullanılan en yaygın Q kodları QNH, QFE ve QNE'dir.

QNH, herhangi bir bölgede ortalama deniz seviyesindeki (MSL) atmosfer basıncı değeridir. Altimetreye bölgesel QNH değeri girildiğinde aracın ortalama deniz seviyesinden yüksekliğini gösterir. Haritalarda kullanılan yükseklikler de ortalama deniz seviyesine göre tespit edildiği için QNH değeri yeryüzüne yakın uçuşlarda yaygın olarak kullanılır.

Yerden yükseklik, herhangi bir hava taşıtının dikey olarak tam altında kalan yeryüzüne göre irtifasıdır. Havacılıkta yerden yükseklik tanımlanırken AGL (Above ground level) kısaltması kullanılır. Örneğin 7.000 fit (2.100 m) rakımlı bir arazi üzerinde, AGL 1.000 fit (300 m)'de uçan bir taşıtın ortalama deniz seviyesinden yüksekliği 8.000 fit (2.400 m)'dir.
Yerden yüksekliğin tespitinde aneroid altimetre veya radar altimetresi (radyo altimetresi) kullanılır. Daha gelişmiş uçaklarda görülen radar altimetresi (RA) en basit tanımıyla yere dikey olarak gönderilen dalgaların hava taşıtına geri dönme zamanının hesaplanması esasına göre çalışır ve oldukça hassastır.

AAL (above aerodrome level), hava taşıtının meydana göre yüksekliğini belirtir.
QFE, Dünya üzerindeki herhangi bir noktada ölçülen basınç değeridir. Aneroid altimetreye QFE değeri girildiğinde QFE değerinin ölçüldüğü konuma göre irtifayı gösterir. Örneğin "yerdeki" bir hava taşıtının altimetresine o meydanın QFE değeri girildiğinde altimetre yaklaşık olarak sıfır yükseklik değerini verir. QFE değeri meydan irtifasını hassas olarak verdiğinden özellikle iniş ve kalkış esnasında kullanılır. Ancak meydandan uzaklaşıldığında yerdeki maniaların yüksekliği meydandan farklı olacağı için QFE değeri ile uçmak emniyetli değildir.

Basınç irtifası, altimetreye QNE değeri (standart basınç) bağlandığında altimetreden okunan değerdir. QNE değeri 1013,25 milibar veya 29,92 InHg'dir ve sabittir. QNE hattı, bu basınç değerindeki hayalî bir hattır. Özellikle yüksek seviyelerdeki uçuşlarda (geçiş irtifasının üzerinde) hava taşıtları standardizasyonu sağlamak için bu değeri kullanırlar. Aksi takdirde, QNH ve QFE değerleri sabit değerler olmadığı için, hava taşıtları arasında emniyetli irtifa ayrımını sağlamak güçleşir.

Uçuş esnasında hava taşıtının katettiği arazinin rakımı sürekli değiştiği için alçak seviyelerde altimetreye bölgesel QNH değeri girilir ve AMSL değerine göre uçuş gerçekleştirilir. Ancak bölgeler arası QNH farkları nedeniyle hava taşıtları arasında emniyetli dikey ayrımı (en az 500 fit (150 m)) sağlamak güçleşir. Bu sorunu gidermek amacıyla her ülke için bir geçiş irtifası (TA) belirlenir. Örneğin Birleşik Krallık'ın geçiş irtifası 3.000 fit (910 m) iken ABD'ninki 18.000 fit (5.500 m)'dir. Ancak bazı kontrollü hava sahalarındaki geçiş irtifaları o ülkenin standart geçiş irtifasından farklı olabilir.
Tırmanışta geçiş irtifasında altimetreye standart basınç değeri (1013,25 mb) bağlanır. Geçiş irtifası ve üzerinde altimetre AMSL irtifasını değil, uçuş seviyesini (FL) göstermeye başlar.
Alçalışta ise genellikle geçiş irtifasından 500 fit (150 m) yukarıda olan geçiş seviyesinde altimetreye QNH veya bazen QFE değeri bağlanır. Bu nedenle geçiş seviyesi ve altında altimetre AMSL veya AGL irtifasını gösterir. Geçiş seviyesi irtifa değil uçuş seviyesi olarak belirlendiğinden geçiş seviyesi ile arasındaki fark gerçekte 500 fit (150 m)'den farklı olabilir.
Geçiş irtifası (TA) ile geçiş seviyesi (TRL) arasındaki bölgeye geçiş katmanı denir. Geçiş katmanının kalınlığı bölgesel QNH değerine göre değişir.
Uçuş seviyeleri 100 fit (30 m)'lik aralıklarla belirtilir. Altimetrede feet cinsinden okunan değerin 100'e bölünmesi (2 sıfır atılması) ile bulunur ve FLx formatında gösterilir. Örneğin standart basınca göre 29.500 fit (9.000 m)'de uçan bir taşıtın uçuş seviyesi FL295'tir. Uçuş seviyeleri yaygın olarak 500 fit (150 m)'lik aralıklarla belirlenir.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Rakım
Uluslararası Standart Atmosfer

Barbara Smoker (2 Haziran 1923, Londra - 7 Nisan 2020, Lewisham, Londra), İngiliz insan hakları aktivisti, filozof ve yazardır.  

Smoker 2 Haziran 1923'te Londra'da doğdu. 1972-1996 yılları arasında Ulusal Laik Toplum Başkanı, 1981-1985 yılları arasında İngiliz Gönüllü Ötanazi Derneği Başkanı (şimdiki: Dying Gönüllüleri Derneği) ve Birleşik Krallık Gay ve Lezbiyen Hümanist Derneği Onursal Başkan Yardımcısı olarak görev aldı.

Smoker 7 Nisan 2020'de Lewisham, Londra, İngiltere'da COVID-19 nedeniyle tedavi gördüğü bir hastanede 96 yaşında öldü.

Barbara Smoker4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Secular Society22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dignity in Dying19 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (formerly the Voluntary Euthanasia Society)
Gay and Lesbian Humanist Association (UK)30 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dominicus Gundissalinus (Domingo Gundisalvi veya Gundisalvo olarak da bilinir. y. 1115 – 1190 sonrası), İspanya’nın Toledo kentinde faaliyet gösteren bir filozof ve Arapçadan Orta Çağ Latincesine çevirmen idi. Gundissalinus, çevirileri arasında İbn Sina'nın Liber de philosophia prima ve De anima, İbn Cebirol'un Fons vitae ve el-Gazzâlî'nin Summa theoricae philosophiae eserlerini, Yahudi filozof İbrahim bin Davud ve Johannes Hispanus ile iş birliği içinde çalıştı. Bir filozof olarak Gundissalinus, İslam felsefesinin Latinceye uyarlanmasına önemli katkılarda bulunmuş ve İbn Sina'nın "model ontolojisi" veya İbn Cebirol'un "evrensel hilomorfizm" (madde-form teorisi) gibi, kısa süre sonra on üçüncü yüzyıl felsefi tartışmalarına entegre edilecek olan öğretileri benimseyen ve geliştiren ilk Latin düşünür olmuştur.

1115–1125 yılları civarında Kastilya'da doğan Gundissalinus, eğitimini Chartres'de aldı; rivayete göre Conchesli William ve Chartresli Thierry'nin öğretilerinden yararlandı. 1148'den itibaren Gundissalinus Kastilya'da bulunmaktaydı: Segovia'nın başrahip arşivleri, onu Segovia'ya yakın küçük bir kasaba olan Cuéllar'ın başdiyakozu olarak anmaktadır; burada muhtemelen yaklaşık 14 yıl geçirdiği düşünülmektedir, ancak bu konuda neredeyse hiçbir bilgi bulunmamaktadır. İbn Davud'un Toledo başpiskoposu II. John'dan İbn Sina'nın Kitab al-Shifāʾ adlı eserinin Latinceye çevirisine başlanması talebinin ardından, Gundissalinus 1161–1162 yıllarında Toledo'ya taşındı ve burada İbn Davud ile birlikte İbn Sina'nın De anima adlı eserinin çevirisi üzerinde çalıştı; bu çeviri 1166'dan önce tamamlandı.
Gundissalinus, yirmi yıl boyunca Toledo'da kalarak, İbraham ibn Davud ve Johannes Hispanus ile işbirliği içinde yaklaşık yirmi Arapça eserin Latinceye çevirisini gerçekleştirdi. Gundissalinus, Kastilya'nın başkentinde felsefi incelemelerini de kaleme aldı. Toledo kilise meclisi, Gundissalinus'un adını en son 1178'de anmaktadır, ancak Arapça yazılmış bir belgede adı geçtiği 1181 yılına kadar Toledo'da kaldığı tahmin edilmektedir.
Gundissalinus'un hayatta olduğuna dair son kayıt, 1190 yılında Segovia'da düzenlenen Segovia ve Burgos bölümleri arasındaki bir toplantının raporudur. Gundissalinus'un hayatının son yıllarını bu Kastilya kasabasında geçirdiği ve 1190'dan sonra bir tarihte öldüğü muhtemeldir.

Avendauth, yani İbrahim ibn Davud ve Iohannes Hispanus ile birlikte Gundissalinus, Arapçadan Latinceye yaklaşık yirmi felsefi eseri çevirdi; bu çeviriler, 13. yüzyıl Latince felsefesinin tipik özelliği olan Platonculuktan Aristotelesçiliğe geçişi belirleyici bir şekilde işaret etti. Geleneksel olarak Gundissalinus’a atfedilen çeviriler şunlardır:

Afrodisyaslı İskender, De intellectu et intellecto
el-Fârâbî, De intellectu et intellecto
el-Kindî, De intellectu
İbn Sina, De anima seu sextus naturalium
İbn Sina, De convenientia et differentia subiectorum
el-Farabi, Exposición del V libro de los Elementa de Euclide
sözde el-Kindi, Liber introductorius in artem logicae
sözde el-Farabi, De ortu scientiarum
İshak bin Süleyman el-İsrâîlî, Liber de definitionibus
İbn Sina, Logica
İbn Sina, De universalibus
el-Gazzâlî, Logica
İbn Sina, Liber de philosophia prima
İbn Sina, Liber primus naturalium, tractatus primus
İbn Sina, Liber primus naturalium, tractatus secundus
el-Gazzali, Metaphysica
İbn Cebirol, Fons vitae
sözde-İbn Sina, Liber caeli et mundi
el-Farabi, Liber exercitationis ad viam felicitatis
el-Farabi, Fontes quaestionum
İbn Sina, Prologus discipuli et capitula
İbn Sina, De viribus cordis

Dominicus Gundissalinus ayrıca beş felsefi eser kaleme almıştır. Bu eserlerinde İbn Sina ve İbn Cebirol’un fikirlerini benimseyerek bunları Latin felsefe geleneği, özellikle de Boethius ile birleştirmiş; ayrıca Chartres Okulu’nun filozofları veya Karintiyalı Herman gibi kendi döneminin bazı yazarlarını da bu birleştirme sürecine dahil etmiştir. Gundissalinus'un incelemeleri, Arap-İbrani felsefesi konusundaki derin bilgisini göstermektedir ve düşüncesini karakterize eden üç felsefi disiplin vardır: metafizik, epistemoloji ve psikoloji. Dominicus Gundissalinus'un beş incelemesi şunlardır:

De divisione philosophiae – Gundissalinus’un felsefeyi hiyerarşik bir yapı içinde çeşitli bilimsel disiplinlere ayırma önerisini ortaya koyduğu bir epistemoloji incelemesidir. Bu eserinde Gundissalinus, el-Farabi ve İbn Sina’nın sınıflandırmalarını, Sevillalı Isidore ve Boethius’un bilgi sınıflandırmalarıyla birleştirir. Eser, Latin dünyasında geniş bir yankı bulmuş ve yaygın bir şekilde benimsenmiştir.
De scientiis – el-Farabi’nin aynı adlı eserinin Gundisalvi tarafından yapılan bir yorumudur; De divisione ile büyük benzerlikler taşısa da, De divisione felsefi analiz açısından daha derin bir düzeye ulaşmakta ve Latince kaynaklara yönelik eleştirel bir yaklaşım sergilemektedir.
De anima – Gundissalinus’un esas olarak İbn Sina’nın De anima adlı eserini ele aldığı, ancak Latin düşüncesi açısından sorun teşkil edebilecek spekülatif sonuçları sıklıkla revize ettiği ve İbn Cebirol’un Fons Vitae adlı eserini de ele aldığı bir psikoloji incelemesidir.
De unitate et uno – Gundissalinus'un, Arap-İbrani ve Latin Yeni Platoncu geleneği, özellikle de İbn Cebirol'un bakış açısını izleyerek, “Tek” kavramının ontometafizik ve teolojik doktrinini incelediği kısa bir metafizik ve ontolojik inceleme. Sık sık Boethius'a atfedilen bu inceleme, 14. yüzyılda Judah ben Moses Romano tarafından İbraniceye çevrilmiş ve Prusyalı Conrad tarafından yorumlanmıştır.
De processione mundi – bu olgunluk eserinde Gundissalinus, madde ile biçimin aşamalı birleşimlerinde ortaya çıkan çeşitli mantıksal-ontolojik ayrımları takip ederek, ilk nedenden başlayıp duyu sahibi varlıkların oluşumuna kadar uzanan yaratılış sürecini inceler. Bu incelemede, İbn Cebirol’dan miras alınan ve Gundissalinus’un başlıca savunucularından biri olduğu evrensel hilomorfizm doktrini temel bir rol oynar.
Bilim insanlarının üzerinde hemfikir olduğu bu beş eserin yanı sıra, geleneksel olarak Gundissalinus'a atfedilen De immortalitate animae adlı metin de bulunmaktadır; ancak akademik camianın çoğunluğu bu metni Auvergneli William'a atfetmektedir. Gundissalinus'un eserleri hem Latince felsefe alanında hem de İbranice alanda büyük beğeni topladı.

Toledo Çevirmenler Okulu
12. yüzyıl Latince çevirileri

Nicola Polloni (2017), "Domingo Gundisalvo. Una introducción", Editorial Sindéresis, Madrid 

Nicola Polloni, Domingo Gundisalvo. Filósofo de Frontera 
Alexander Fidora (2000). "Dominicus Gundissalinus, span. Domingo Gundisalvo".  Bautz, Traugott (Ed.). Biographisch-Bibliographisches Kirchenlexikon (BBKL) (Almanca). 17. Herzberg: Bautz. cols. 281–286. ISBN 3-88309-080-8. 
Alexander Fidora, La Recepción de San Isidoro de Sevilla por Domingo Gundisalvo (PDF) (İspanyolca)

Doğanın felsefede birbiriyle ilişkili iki anlamı bulunmaktadır. Bir yandan, doğal olan veya doğal kanunların normal işleyişine tabi olan her şeyin toplamı anlamına gelirken, öte yandan, bireysel şeylerin temel özelliklerini ve nedenlerini ifade eder.
Doğanın anlamını ve önemini anlamak, Batı uygarlığı tarihinde, felsefe, metafizik ve epistemoloji alanlarında, teoloji ve doğa bilimlerinde tutarlı bir tartışma konusu olmuştur. Doğallığın ne anlama geldiğinin tartışılmasının aksine, doğal şeyleri ve onları yönetiyor gibi görünen düzenli yasaları incelemek, doğa bilimlerinin bir alanıdır.
"Doğa" kelimesi, Sokrates öncesi Yunancada bulunan ve doğal büyüme fiilinden türetilmiş "phusis" teriminin Latince çevirisi olarak kullanılan ve doğmak fiilinden türetilmiş olan "nātūra" sözcüğünden İngilizceye "nature" olarak geçmiştir. Klasik dönemde de kelimenin felsefi kullanımı genellikle, insan yargısı, ilahi müdahale veya kendiliğinden, "doğal olarak"  gerçekleşen şeylerin nasıl gerçekleştiği düşünüldüğünde normal kabul edilenler dışında başka bir şeyin etkisi olmaksızın gerçekleşenlere atıfta bulunarak birbiriyle ilişkili bu iki kavramın birleşimiydi.
Doğa kavramından anlaşılanlar söz konusu olayın nerede ve ne zaman gerçekleştiğine göre farklılık göstermiştir. Örneğin, Aristoteles'in doğanın özelliklerine ilişkin açıklaması, diğer bilimsel ve geleneksel kullanımlarda kast edilen doğa özelliklerinden farklı olduğu gibi, çağdaş felsefi ve bilimsel eserlerde doğanın özellikleri ile kastedilenden de farklıdır. Stoacılık, uygulayıcıları doğa ile uyum içinde yaşamaya teşvik ederken, Pyrrhonizm, uygulayıcıları karar vermede doğanın rehberliğini kullanmaya teşvik eder.

"Fizik" (Aristoteles'in "ta Physika" "Doğal [şeyler]" isimli eserinden), Aristoteles'in doğa hakkında yazmış olduğu eseridir. "Fizik II" eserinde Aristoteles doğayı, "bir şeyin hareket ettirilmesinin ve aslında ait olduğu yerde hareketsiz kalmasının kaynağı ve nedeni" olarak tanımlar. Başka bir deyişle doğa, bir şeyin kendisinde yani özünde bulunan hareket etme ve sabit durabilme ilkesi veya nedenidir. Örneğin (havada olan) bir taş durana (veya durdurulana) kadar düşecektir (hareket etme eğilimindedir). Doğal şeyler, doğal eğilimlerinden ötürü değil insan etkisiyle şekillenmiş oldukları için insan yapımı eser ve nesneler ile çelişmektedir (Örneğin, bir yatağın (döşeğin) hammaddeleri, doğada farklı şekillerde bulunur ve kendiliğinden bir yatak haline gelme eğilimleri yoktur.). Aristoteles'in "dört neden" ilkesine göre, "doğal" kelimesi maddenin, hem varoluşundan gelen potansiyeline, hem de doğada bulunma biçimlerine uygulanabilir.
Leo Strauss'a göre, Batı felsefesinin başlangıcında doğa kavramını keşfetti (farkına vardı) ve Doğa'nın "felsefi dönem öncesi" eşdeğerinin, "yol" veya "gelenek" gibi kavramlardan oluştuğunu belirtti. Antik Yunan felsefesine göre ise; "doğa" ya da "tabiat" kavramı "her zaman ve yerde, gerçekten evrensel olan" yollar gibi kavramlar şeklinde kullanılmıştır. Doğayı farklı kılan, yalnızca tüm gelenek ve alışkanlıkların eşit olmaması değil, aynı zamanda insanın "evrende soruşturarak yön bulmasını" (gelenek veya din temelinde değil) varsaymaktır. Doğa'nın bu keşfini (veya farkına varma durumunu) geleneksel terminolojide ifade edersek, "doğal olan" kavramı "üzerinde uzlaşılan" kavramının zıttıdır. Bu şekilde geliştirilen "doğa" kavramı, modern Batı düşüncesinde hala güçlü bir gelenektir. Strauss'un Batı tarihi hakkındaki yorumuna göre "bilim", doğanın bir incelemesiyken, "teknoloji" doğayı taklit etme girişimidir.
Daha da ileri gidersek, felsefi olarak "doğa" kavramı ya da belirli bir nedensellik türü olarak "doğa" (örneğin, belirli bir insanın doğasının kısmen “insan doğası” olarak adlandırılması Aristoteles'in nedensellik öğretisine doğru önemli bir adımdır) modern bilimin ortaya çıkışına kadar geçen sürede tüm Batı felsefesinde standarttır.
Aristoteles’e göre her şeyin yalnızca ilk nedenini bildiğimizde onu gerçek anlamda bildiğimize kanaat getiriyorsak sahip olmamız gereken asıl bilim nedenlerin bilimi olmalıdır. Bu bağlamda Aristoteles’e göre dört neden sıralanabilir;

Maddi neden: Bir şeyi, bu şeyin bir parçası olarak meydana getiren içkin madde ve dayanak (Bronz madeni, bir heykelin maddi nedenidir).
Formel neden: Bir şeyi o şey yapan şey. Bir şeyin özünün tanımını veren formu veya modeli
Fail neden: Devinimi ya da değişmeyi ya da durağanlığı başlatan ilk ilke (örneğin baba çocuğun fail nedenidir).
Ereksel neden: Bir şeyin yönlendirildiği amacına uygun olarak var olma sebebi.
Fail ve ereksel neden Aristoteles'in "Metafiziğinin" - doğanın ötesine geçme ve doğanın kendisini açıklama arayışının ayrılmaz bir parçasıdır. Pratikte, insan yapımı olmayan şeyler de dahil olmak üzere her şeyin nedenselliğine  katılan "insanoğlu" benzeri bir bilinci ifade eder.
Yapaylık, (aynı geleneksellik gibi), doğanın zıttı olan bir kavram olarak Batı düşünce sisteminin çalışma alanına girer. Teknoloji'de yukarıda bahsedildiği üzere bilim ile zıt yöndedir. Nedensellik kavramının bir diğer ayrılmaz parçası, maddenin rastgele özellikleri ve özü arasındaki ayrımdı. (Bu ayrım da, ortaçağ Avrupa'sında uzun süredir geniş çapta kabul görmüş olmasına rağmen, modern zamanlarda popülerliğini yitirmiştir).
Başka bir deyişle, Aristoteles organizmalarla ve diğer doğal varlıklarla hareket halindeki maddelerden (doğal olmayan) daha fazla ilgilenmiştir.
Aşağıda açıklanacağı gibi, bu tür bir teorinin klasik felsefenin iç tartışmalarından çok, basit bir ayrılmayı temsil ettiği ve hatta muhtemelen Aristoteles'in kendisinin bunu tartışmaların bir basitleştirmesi veya özeti olarak gördüğü ileri sürülmüştür. Her halükarda, "dört neden teorisi", Orta Çağ'daki herhangi ileri eğitim sisteminin standart bir parçası haline gelmiştir.

Jain felsefesi, varlığın ve varoluşun mantığını, evrenin ve bileşenlerinin doğasını, esaretin doğasını ve kurtuluşa ulaşmanın yollarını açıklamaya çalışır. Jainizm, ruhun bireyci doğasını ve kişinin kararları için kişisel sorumluluğunu kuvvetle destekler; ve kişinin kurtuluşunun "kendine güven" ve "bireysel çaba" ile mümkün olacağını belirtir.

Ajñana okulu, radikal Hint şüpheciliğinin Śramaṇa okuluna dahil olup, görüş olarak erken Budizm ve Jainizm'in  karşısında yer almaktaydı. Onlar, metafizik ve doğaya ilişkin bilgi edinmenin veya felsefi önermelerin doğruluk değerini belirlemenin imkansız olduğuna; ve bilgi edinmek mümkün olsa bile, nihai kurtuluş için yararsız ve dezavantajlı olduğuna inanıyorlar ve kendilerine ait herhangi bir pozitif doktrini yaymadan, önermeleri çürütmede uzmanlaşan sofistler olarak görülüyorlardı. Jayarāśi Bhaṭṭa (Tattvopaplavasiṃha (Tüm önermeleri yiyen aslan / Tüm prensipleri üzen) isimi eseri blunmaktadır) en öneli Ajñana okulu üylerinden bir tanesidir.
Chandogya Upanishad adlı eserde Aruni, gerçekliğin ve gerçeğin doğasıyla ilgili metafizik sorular yöneltir, sürekli değişimi gözlemler ve ebedi ve değişmeyen bir şey olup olmadığını sorar. Bu sorulardan yola çıkarak oğluyla bir diyaloğunda Atman (ruh, Benlik) ve evrensel benlik kavramlarını ortaya koyar.
Astavakra'ya atfedilen Ashtavakra Gita adlı eser, varoluşun metafizik doğasını ve bireysel özgürlüğün anlamını inceler. Eser sadece bir Yüce Gerçek (Brahman) olduğunu, evrenin tamamının birlik olduğunu ve bunun gerçekliğin bir tezahürü olduğunu ve her şeyin birbirine bağlı olduğu tezini sunar. Tüm benlik (Atman, ruh) bunun bir parçasıdır ve bireysel özgürlük son nokta değil, başlangıç noktasıdır ve doğuştan gelir.
Valmiki'ye atfedilen Yoga Vasistha'nın ilk kitabı, Rama'nın hayatın doğası, insanın acı çekmesi ve dünyayı küçümsemesiyle ilgili hayal kırıklığını anlatır. Eser, Rama'nın karakteri aracılığıyla, kurtuluş arzusunu ve bu kurtuluşu arayanların doğasını tanımlar. Dünya'nın doğasını ve birçok düalizm-dışı fikri, sayısız hikâyeyle açıklamaya çalışır.  Özgür iradeyi ve insanın yaratıcı gücünü vurgular.
Mīmāṃsā okulu, güvenilir bilgi araçlarının neler olduğu ile, yani epistemoloji (pramana) ile ilgilendi. Sadece "kişinin herhangi bir şeyi nasıl öğrendiğini veya bildiğini" değil, aynı zamanda herhangi bir bilginin doğasının doğası gereği döngüsel olup olmadığını, herhangi bir "makul inancın" ve bilgi sisteminin geçerliliğini eleştiren köktendinciler gibi, bu tür bir bilgi sistemi olup olmadığını tartıştı. Mīmānsā bilginleri için, ampirik olmayan bilginin doğası ve bunu yapmak için gereken insani araçlar, kesinliğin asla kanıtlanamayacağı gibi, bazı durumlarda bilgi iddialarını yalnızca yanılsayabileceği şeklindedir.
Budist felsefenin ana odak noktası soteryolojiktir, dukkha'dan (azap veya rahatsızlık olarak çevrilebilir) kurtuluş olarak tanımlanır. Her şeyin gerçek doğasına dair cehalet, acı çekmenin köklerinden biri olarak kabul edildiğinden dolayı, Budist düşünürler epistemoloji ve kullanımıyla ilgili felsefi sorulara yöneldiler. Dukkha, dilimize tam olarak "tatmin edilemeyen, acı verici veya tüm koşullu fenomenlerin tatmin edici olmayan doğası ve genel belirsizliği" olarak tercüme edilebilir. Prajñā (Sanskritçe: प्रज्ञा) paññā (Pali) bilgelik, anlayış, sezgi ya da kavrama berraklığı olarak çevrilebilir. Kimi Budist okullarda, Dört Yüce Gerçek, geçicilik, boşluk, neden-sonuç zinciri, bensizlik gibi kavramların doğrudan kavranmasıyla elde edilen bilgelik anlamında kullanılır. Budistlere göre prajna acıları yok edebilir ve aydınlanmanın gerçekleşmesini sağlayabilir. Budist geleneğe göre, cehalet (avidyā), temel cehalet, gerçekliğin doğasının yanlış anlaşılması veya yanlış anlaşılmasını dukkha ve samsara'nın temel nedenlerinden biri olarak görür. Cehalet veya yanlış anlamanın üstesinden gelerek insan aydınlanır ve özgürleşir. Bu üstesinden gelme durumu, gerçekliğin geçiciliğine ve öz-olmayan doğasına uyanmayı içerir. Dünyevi nesnelere bağlanma durumuna karşı bir doymuşluk sağlayacak ve bu şekilde dukkha ve samsara'ya ulaşılabilecektir. "Bağımlı doğum veya bağımlı köken" olarak da adlandırılan Pratitya-samutpada, var olmanın ve nihai gerçekliğin doğasını ve ilişkilerini açıklayan

Elea Okulu, İtalya'nın batı kıyılarında yer alan Alento Irmağı'nın denize döküldüğü yerde kurulan ve bir Yunan kolonisi olan Elea (Elaia) kentinde kurulmuş bir felsefe okulu olduğu için bu adı alan ilk felsefe okullarının en önemlilerinden biridir.
Elea Okulunun, birçok öğrenci yetiştirmiş ve çok önemli felsefi düşüncelerin temsilciliğini yapmış olduğu bilinmekle birlikte, adları felsefe tarihinde her zaman gündeme gelen üç büyük filozofu vardır; bunlar Ksenophanes, Parmenides ve Zenon’dur. Felsefe tarihinde Sokrates öncesi olarak kabul edilen dönemin en önemli okullarından olmuştur. Varlık, varoluş, yanılsama, birlik gibi kavramlarla felsefi tezlerini yürütmüş, mantık ve diyalektik aracılığıyla, varlığın birliği ve bölünemezliği, değişme ve hareketin olanaksızlığını kanıtlama yoluna gitmişler, ilk önemli rasyonalist düşünürlerden olmuşlardır.

Parmenides, kendisinden sonra özellikle Sokrates, Platon ve Zenon üzerinde etkili olmuş ve bunlar üzerinden felsefe tarihinde en önemli yönelimlerin ilk halini şekillendirmiştir. Onun başlıca girişiminin Ksenophanes'in, değişen görüntüler ardındaki değişmeyen varlık düşüncesini temellendirmek yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Bunu da elbette ancak akıl sayesinde yapabiliriz. Parmenides'e göre "Varlık vardır ve yokluk yoktur"; tek gerçek, sonsuz ve bölünmez olan "Bir"dir. Bilgi konusunda da doğruluk ile sanıların birbirinden ayrıştırılmaya çalışıldığını görürüz.
Zenon da onun yolundan giderek çokluk ve değişim düşüncesinden hareket edenlere karşı Parmenides'in önermelerindeki çelişkilerden ya da zayıflıklardan arınmış bir şekilde değişmezliği ve Bir'liği savunur. Bu konuda geliştirdiği paradokslar felsefe içinde her zaman popüler olagelmiştir. Mantık ve diyalektik aracılığıyla Zenon evrenin madde ile dolu olduğunu ve hareketin olanaksız olduğunu kanıtlamakta zeki yollara başvurur. Onunla birlikte rasyonalizm düşüncesinin Elea Okulu'nda bir anlamda doruk noktasına ulaştığını söylemek mümkün.

Zenon'un paradoksları
Rasyonalizm

Batı Felsefesi Tarihi, Bertrand Russell, Say Yayınları

Epistemolojik anarşizm, Avusturyalı bilim filozofu Paul Feyerabend tarafından geliştirilen ve bilimin ilerlemesini veya bilginin büyümesini yöneten hiçbir yararlı ve istisnasız metodolojik kural olmadığını savunan bir epistemolojik teoridir. Bilimin sabit, evrensel kurallarla işleyişi fikrinin gerçekçi olmadığını, zararlı olduğunu ve bilimin kendisine zarar verdiğini savunur.

Teori, bilimsel ilerleme paradigmasının uygulamalarıyla tutarlı, tanımlanabilir sabit bir bilimsel yöntemin olmadığı gözlemine dayanır. Bu, bilimsel devrimin kahramanlarını ampirik araştırmaya dayanan titiz araştırmacılar olarak temsil etme eğiliminde olan rasyonalist ve ampirist tarihyazımının radikal bir eleştirisidir; oysa Feyerabend, Galileo'nun, örneğin, kendi öğretisini desteklemek için retorik, propaganda ve epistemolojik hilelere dayandığına karşı çıktı. Günmerkezlilik ve estetik kriterlerin, kişisel kaprislerin ve sosyal faktörlerin baskın tarih yazımlarının izin verdiğinden çok daha yaygın olduğunu belirtir.
Aristotelesçi veya Newton fiziği tarafından ortaya konan ve evrenin nesnel modellerinin duruşunu üstlenenler gibi bilimsel yasaların, evrenin tamamını tanımlamada yetersiz kaldığı görülmüştür. Evrensel modellerin Aristotelesçi fiziğinden Newton fiziğinden Einstein'ın görelilik kuramına hareketi, önceki her kuramın tümüyle evrensel bir gerçeklik modeli olarak çürütüldüğü yer, epistemolojik kargaşacılık için bilimsel kuramların gerçekte olduğu gibi gerçeğe karşılık gelmediğini gösterir; kısmen kültürel tezahürler ve dolayısıyla nesnel değildir. Feyerabend, Imre Lakatos ile birlikte, bilimi nesnel zeminlerde sahte bilimden ayırmanın sınır çizme sorununun çözülemez olduğunu ve bu nedenle sabit, evrensel kurallara göre yürütülen bilim kavramı için ölümcül olduğunu iddia etti.
Feyerabend, bilimin başarısının sadece kendi yöntemleriyle değil, aynı zamanda bilim dışı kaynaklardan bilgi almış olmasından kaynaklandığını da belirtmektedir. Buna karşılık, bilimin dışında hiçbir bilgi olmadığı fikri, yalnızca bilimsel kurumların rahatlığı için tarihi çarpıtan dogmatikler tarafından öne sürülen "uygun bir peri masalı" olduğunu iddia eder. Örneğin, Copernicus, dünya görüşü daha önce mistik ve irrasyonel olduğu için reddedilen Pisagor'dan büyük ölçüde etkilenmiştir. Hermetik yazılar, Newton'un yanı sıra Copernicus'un eserlerinde de önemli bir rol oynamıştır. İngiltere ve Güney Pasifik'teki taş gözlemevlerinde ölçülen, Taş Devri'ne kadar uzanan oldukça doğru astronomik bilgiler bulunur. Mahsul rotasyonu, hibrit bitkiler, kimyasal buluşlar ve piramitlerinki gibi henüz anlaşılmayan mimari başarılar gibi modern öncesi icatlar, bilimin bilgiye ulaşmanın tek yolu olduğu fikrini tehdit eden örneklerdir.
Feyerabend ayrıca bilimi, kendi felsefî ilkeleri için, özellikle de "Hukukun Tekdüzeliği" ve "Zaman ve mekan boyunca Sürecin Tekdüzeliği" kavramları için kanıta sahip olmadığı için eleştirdi. Feyerabend, "Fiziksel dünyanın birleşik bir teorisinin basitçe var olmadığını anlamalıyız," dedi; "Kısıtlı bölgelerde işleyen teorilerimiz var, onları tek bir formülde yoğunlaştırmak için tamamen biçimsel kalan girişimlerimiz var, (tüm kimyanın fiziğe indirgenebileceği iddiası gibi) birçok temelsiz iddiamız var. Uyumsuz fenomenler. birçok bilim insanının gerçekten temel bilim olarak kabul ettiği fizikte, şimdi en az üç farklı bakış açısına sahibiz."

Amerikalı yazar, filozof ve bitki bilimci Terence McKenna, Feyerabend ve Thomas Kuhn gibi filozofların hayranları arasındaydı.
Feyerabend'in bir arkadaşı olan Ian Hacking, aralarında mektuplaşıyor ve karşılıklı olarak birbirlerinden alıntı yapıyorlardı. Against Method (Yönteme Karşı) kitabının son baskısının giriş bölümünü yazmış ve övgülerde bulunmuştur. Fransız filozof Jean Largeault bu eser için "Bu bir kitaptan fazlası, bir olaydır" demiştir.
Imre Lakatos, Feyerabend'in de bir arkadaşıydı. İkili birbirlerine, Yöntem İçin ve Yönteme Karşı adlı bir kitapta yayınlanacak olan bilim felsefesi üzerine mektuplar yazdılar, ancak Lakatos'un ölümü bu diyalog kitabını üretme planlarını sona erdirdi. Lakatos kendisini hiçbir zaman kamuoyu önünde böyle etiketlemese de Feyerabend onun bir epistemolojik anarşist olduğunu iddia etti. Feyerabend'in kendi felsefesine ve derslerinde verdiği bilgilere dayalı bir kitap yazmasını öneren ve teşvik eden kişi Lakatos'tur ve bu onun Yönteme Karşı adlı çığır açan eserine önayak olmuştur.
Rus matematikçi Mişa Verbitski, entelektüel gelenekler üzerine Feyerabend'in görüşlerinin bir destekçisi olduğunu kabul etmiştir.

Araçsalcılık
Görecilik
Alan Watts
Thomas Kuhn

Anarşist bir bilgi teorisinin ana hatları 12 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Marxists.org'dan argümanın kısa bir özeti.

Feminist eleştirinin (ya da teorinin) etkileşimli ya da çelişkili farklı okulları ve akımları söz konusudur. Marksist feminizm, radikal feminizm, psikanalitik feminizm, postyapısalcı feminizm söz konusu olduğundan, feminist eleştiri çok genel bir başlık olarak bütün bu eleştiri geleneklerini içermektedir demek gerekir. Özellikle 1960'lardan sonra Fransa, Amerika ve İngiltere'de ortaya çıkan ve güçlenen yeni kuramsal akımlarla ve disiplinlerle feminist hareket de toplumsal ve siyasal bir savaşım olarak canlanma gösterir.
Feminist eleştiri, toplum eleştirisinden edebiyata kadar özgül bir örnek sergiler ve bu örnekler içinde yeni kuramsal perspektifler ve önermeler geliştirir. Özellikle edebiyat metinlerinin incelenmesinde feminist eleştiri kendi başına bir ağırlık ve önem kazanır. Simone de Beauvoir’un özgül Marksizm bağlantılı feminist değerlendirmeleri ilk önemli kaynak olarak olarak anılabilir. Bu eleştirinin kuramsal ve felsefi içerimleri ve bu alanda ortaya konulan görüşler, hem siyasal hem de felsefi olarak edebiyat eleştirisinin çok ötesine taşındı ya da edebi metinlerin incelenmesinde köklü bir toplumsal/kuramsal/felsefi hesaplaşma örneği ortaya konuldu. Böylece feminist eleştiri geleneğinde de yeni bir döneme girildi; meseleye erkek-kadın eşitliği sorunu olarak bakmaktan, eşitsizliği üreten yapının dilsel, söylemsel, ideolojik niteliklerinin ortaya serilmesine yönelen bir perspektife yönelindi. Özellikle, "cinsiyetin politik nitelikli bir sınıflama" (Kate Millet) olduğundan hareketle, feminist eleştiri yeni bir yönelim kazandı.
Bunun yanı sıra, Jacques Lacan ve Jacques Derrida gibi isimlerin postyapısalcı felsefe çalışmalarından yararlanan feminist eleştiri, dilin ve düşüncenin eleştirisine yönelerek kadın söyleminin deşifre edilmesini içeren siyasal ve kuramsal bir yönelim gösterdi. Bu yönelim özellikle Héléne Cixous, Luce Irigaray, Julia Kristeva, Monique Wittig ile belirginlik kazanır. Feminist eleştiri, toplumsal cinsiyeti kuran söylemleri her alanda izlemeye ve eleştiriden geçirmeye, bu söylemsel yapıları kendi içinde bozmaya ve yerinden etmeye yönelir. Burada artık önemli olan kadınların yok sayıldıkları alanlarda varolduklarının söylenmesi ve erkeklerle belirli başlıklar altında eşitlenmesi değil, söz konusu cinsiyetçi yapının söylemsel yapısının kendi içinde istikrarsızlaştırılmasıdır.

Feminist felsefe, felsefe tarihi içinde feminist düşüncenin ortaya koyduğu ve özellikle 60'lar sonrasında derinleşen ve kendinden söz ettirecek şekilde yer tutan felsefe geleneğini dile getirir. Edebiyat dünyası, toplumsal ve siyasal dünyanın erilliğinin eleştirisini gerçekleştiren feminist düşüncenin ve eleştirinin felsefe alanında ortaya konulması olarak şekillenir. Felsefenin eleştirisinde, cinsiyetin politik bir konu olduğu kadar kuramsal/felsefi bir konu olduğu da belirtilir. Söz konusu felsefe eleştirisi özellikle Batı felsefesi olarak bilinen felsefi düşünce geleneğini hedefler.
Feminist felsefe eleştirisi, felsefenin cinsiyetsiz bir alan olduğunu düşünmenin neden ve nasıl yanıltıcı olduğunu göstermeye çalışır. Felsefe tarihi, bu eleştiriye göre, yalnızca kadınların felsefi etkinlikleri hakkında susmakla kalmamış, hem ilkeleri hem de kurumsal ve söylemsel yapısı gereği kadınları dışta bırakmıştır. Duygusal olan ile akılsal olan ayrımı ve bu ayrımda ilkinin kadınca ikincisinin erkekçe olduğu düşüncesi felsefe tarihi boyunca izi sürülebilir bir genel önermedir. Kadın Filozoflar başlıklı iki ciltlik kitabında Marit Rullmann, "Bu yüzden baştan beri feminist felsefenin amacı, felsefi düşünme alanında kadınların bu çifte dışlanmalarını göstermek ve bunun bilgi teorisi bakımından önemini ortaya çıkarmak olmuştur." (italikler eklendi, Rullmann, sayfa 13) demektedir.
Rulmann'a göre;

Felsefi söylemin geleneksel ve her şeyden önce hiyerarşik bir yapıya sahip olan karşıtlıkları, birçokları arasında şunlardır: form/madde, etkinlik/edilgenlik, akıl/doğa, ruh/beden, erkek/kadın. Bu olgu karşısında feminist eleştiri daima bir dil eleştirisidir. Çünkü ataerkil önyargıları durmadan yinelemeden, kadınlık hakkında konuşmak güçtür. Eğer şimdiye kadar kadın, felsefede bir eksiklik, erkek varlığı ve düşüncesinin negatifi olarak görülmüşse, yapılması gereken, bu bilgi teorisi bakımından da önemli olan durumun gösterilmesi, yani felsefi düşüncedeki cinsel başkalığın hesaba katılmasıdır. (italikler eklendi, Kadın Filozoflar, sayfa 15)
Böylece feminist felsefe, felsefenin temel ilke ve kategorilerinin eleştirisinin yanı sıra, felsefe tarihinin eleştirel değerlendirilmesini hedeflemektedir. Bu, bir anlamda, felsefe tarihinin yeniden yazılma sürecidir ve bu yeniden yazma da yalnızca filozof kadınların ve erkeklerin tarihteki varlıkları ve hareket noktalarını belirtmek değil, felsefenin erkeksiliğinin anlamı ve cinsel başkalık üzerinde durulması da önemlidir.

Bazı feminist kuramcılarda bu düşünce daha ileri götürülür ve akıl yapısının erkek egemen kültüre göre şekillenmiş olduğu ve dolayısıyla bu noktada köklü bir eleştiri gerekliliği öne sürülür. Bu akıl eleştirisi 1960'lar sonrası yoğunlaşan ve derinleşen akıl eleştirilerinin bir parçasıdır ve doğrudan aklın yapısını eleştiri konusu yapar. Burada, mevcut akıl paradigmalarının cinsiyetçiliğinin eleştirisi söz konusu edilir. Öne sürülen argüman şöyle belirtilebilir: Kadınlar başka şeylerin yanı sıra akılsal ideallerden de dışlanmışlardır ve kadınlık denilen konum bizzat bu dışlanmanın ürettiği bir konumdur. Aranılan şey, kadınlarla erkekleri akıl bağlamında birbirine eşitlemek, aklı kadınsılaştırmak ya da kadınsı denilen ögeleri (duygusallık, duyarlılık vb.) yüceltip öne çıkarmak değil, felsefeyi felsefenin içinde kalarak dönüşüme uğratacak şekilde eleştirmektir.

Edebiyat Kuramları ve Eleştiri,Berna Moran,İletişim Yayınları.
Postyapısalcılık ve Postmodernizm, Madan Sarup, Bilim ve Sanat Yayınları.
Feminist Edebiyat Eleştirisi, Magie Humm, Say Yayınları.
Feminist Eleştiri Özel Sayısı, Toplum ve Bilim dergisi, sayı 15, 2002.
Erkek Akıl, Genevieve Lloyd, çeviren: Müttalip Özcan, Ayrıntı yayınları.
Kadın Filozoflar, cilt I, II, Marit Rullmann, çeviren: Tomris Mengüşoğlu, Kabalcı Yayınları.
Feminist Teori, Josephine Donovan, çevirenler: Aksu Bora, Fevziye Sayılan, Meltem Ağduk Gevrek, İletişim Yayınları
Feminist Felsefe, Felsefelogos dergisi, sayı:15, 2001

-loji sonekini alan kelimeler genel olarak bir bilim sahasını, uzmanlığı ifade eder (örn: biyoloji, arkeoloji, jeoloji, mitoloji). Fakat az sayıdaki örnekte "derleme, toplama, seçki" anlamındadır. Örneğin "edebi eser seçkisi" anlamındaki antoloji kelimesi Eski Yunanca kökenlidir ve "çiçek" anlamındaki ἄνθος (ánthos) ile "toplama, seçme" anlamındaki λόγος "lógos" kelimelerinden oluşur.
-loji eki, bitiştiği kelime sessizle bitiyorsa başına "o" ünlüsünü alabilir Örneğin İngilizce herb ("bitki") ve -loji kelimesiyle oluşturulan isim herbloji değil herboloji'dir (İng. herbology). Bazı durumlarda ise -loji ve önündeki kelime birleşirken kelimenin sonu -to ekini alır. Örneğin Yunancada δέρμα (dérma) "deri" demektir fakat bilim sahasının ismi dermaloji değil dermatoloji'dir.

-loji soneki kökü, Yunanca "toplamak, seçmek, düzene koymak, söylemek" gibi geniş bir anlam alanına sahip olan λέγω (légō) fiilidir. Günümüzde birçok dünya dilinde kullanılan bu ek Türkçeye Fransızca (-logie) üzerinden girmiştir.
-loji ekinin şahıs formu ise -(o)log'dur (örn. filolog, biyolog, dermatolog). -loji soneki ayrıca sıfat yapan bir sonek olarak -(o)lojik şeklinde de kullanılır (örn. filolojik, biyolojik, dermatolojik).
"-loji" genel anlamıyla; "herhangi bir alanındaki çalışmalar" demektir. Bu tür sözcükler genellikle Yunanca veya Latince köke sahip olup son ek -loji, Yunancadaki -λογια'dan (-logia) gelir. Eski Yunanca, légō, log- λέγω, λογ- "söz söylemek" demektir. Bu ek buradan evrilmiştir.
-oloji son eki, bu anlamda yanıltıcı olabilir, zira buradaki 'o', -loji ekini alan asıl sözcükten de geliyor olabilir. Örneğin, biyoloji deki 'o' Yunanca βιος (bios), yaşam'ın sonunda zaten vardır. Bu nedenle, örneğin mineraloji gibi bazı sözcükler -oloji ile bitmez.

Dizin: 

Aerobiyoloji, havaya karışmış organik parçaları (bakteri, mantar sporları, çok küçük böcekler, polenleri) araştıran biyoloji dalı.
Aeroloji, atmosferi ve havayı inceleyen bilim dalı. (Ayrıca bakınız Meteoroloji)
Aeropalinoloji, atmosferdeki polen tanelerini ve sporları inceleyen bilim dalı.
Agnoioloji, doğadaki bilinmeyen, açıklanamayan şeyleri inceleyen bilim dalı.
Agrobiyoloji, (Tarım biyolojisi) bitkilerin beslenme ve toprak gereksinimlerini inceleyen bilim dalı.
Agroloji, (toprak bilimi) toprakları ve özelliklerini inceleyen bilim dalı. (Ayrıca bakınız: Pedoloji)
Agrostoloji, otsu bitkileri inceleyen bilim dalı.
Akaroloji, keneler ve buna benzer hayvanları inceleyen bilim dalı.
Akridiloji, çekirgeleri ve ağustos böceklerini inceleyen bilim dalı.
Aksiyoloji, (Değer felsefesi) doğadaki değerleri inceleyen bilim dalı.
Aktinobiyoloji, radyasyonun yaşayan organizmalar üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı.
Aktinoloji, ışığın kimyasallar üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı.
Alergoloji, alerjenleri araştıran tıp dalı.
Algoloji, ağrıları inceleyen bilim dalı.
Androloji, erkek vücudu ve hastalıklarını inceleyen bilim dalı.
Anesteziyoloji, anestezik maddeleri inceleyen tıp dalı.
Angeloloji, melekleri inceleyen bilim dalı..
Anjiyoloji, kan ve lenf dolaşım sisteminin anatomisini inceleyen bilim dalı.
Antropoloji, insanları inceleyen bilim dalı.
Apiyoloji, arıları inceleyen bilim dalı.
Araknoloji, örümcekler ve benzeri canlıları inceleyen bilim dalı.
Areoloji, Mars üzerine araştırmalar yapan bilim dalı.
Arkeoloji, geçmiş kültürlerin kullandığı materyalleri inceleyen tarih dalı.
Arkeometalurji, arkeolojik buluntuların metalurjisi ile ilgilenen arkeometrinin alt bilim dalıdır.
Arkaeozooloji, geçmişte yaşamış insan ve hayvanların etkileşimlerini inceleyen tarih dalı. (Ayrıca bakınız zooarkaeoloji)

Astakoloji, ıstakoz ve benzeri canlıları inceleyen biyoloji dalı.
Asterosismoloji, yıldızların ses dalgaları ile ilişkisini araştıran bilim dalı. (Ayrıca bakınız Helioseismoloji)
Astrobiyoloji, hayatın kaynağını araştıran bilim dalı.
Astrojeoloji, gezegenlerin, asteroidlerin jeolojisini araştıran bilim dalı.
Astroloji, yıldızların ve gezegenlerin insanlar üzerindeki etkilerini inceleyen sözdebilim.
Asuroloji, Asur medeniyetini araştıran bilim dalı.
Atmoloji, doğa olaylarını araştıran bilim dalı.
Atomoloji, atomları araştıran bilim dalı.
Autekoloji, Herhangi bir türe ait bireylerin çevre faktörleri ile karşılıklı ilişkilerini inceleyen ekoloji dalı.

Bakteriyoloji, bakterileri inceleyen bilim dalı.
Balneoloji, kaplıca ve şifalı banyoların çeşitli hastalıklar üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalı.
Bibliyoloji (yazınbilim), dilbilim, dildeki sesleri, kelimeleri, cümlelerin yapılarını inceleyen bilim
Biyojeomorfoloji (ya da ekojeomorfoloji), organizma ile jeomorfoloji arasındaki etkileşimleri inceleyen bilim dalı.
Biyoklimatoloji, iklimin yaşayan organizmalar üzerindeki etkisini inceleyen bilim dalı.
Biyoloji, hayatı inceleyen bilim dalı.
Biyometeoroloji, atmosferik koşulların canlı organizmalar üzerindeki etkilerini araştıran bilim dalı.
Biyoseoloji, çeşitli organizmaların kendi aralarındaki ve doğal ortamlarıyla (çevreleriyle) olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı.
Boksoloji, şematik planlarla, örneğin şirketlerin organizasyon grafikleri ile ilgilenen bilim dalı.
Briyoloji, (Bryophyta bölümü) kara yosunlarını inceleyen biyoloji dalı.

Deltiyoloji, posta kartlarının resimlerini araştıran, daha çok biriktiren bilim dalı.
Demonoloji, cinleri araştıran dal.
Dendrokronoloji, yaşlı ağaçları ve yaş halkalarını inceleyen bilim dalı.
Dendroloji, ağaçları inceleyen bilim dalı.
Deontoloji, etik kurallarıyla, görevleri araştıran bilim dalı.
Dermatoloji, ciltteki problemlerle ilgilenen tıp dalı.
Dermatopatoloji, Patolojinin dermatolojideki dalı.
Desmoloji, ligamentleri inceleyen bilim dalı.
Diyalektoloji, lehçeleri araştıran dal.
Dipteroloji, sinekleri inceleyen bilim dalı.
Doksoloji, övgü, ilahi ve benzerlerini inceleyen bilim dalı.
Dosoloji, ilaçların dozlarını ayarlayan, inceleyen bilim dalı (Ayrıca bakınız Posoloji).

Ecclesioloji, kilise mimarisini ve dekorasyonunu inceleyen bilim dalı.
Edafoloji, toprağın hayat üzerindeki etkilerini inceleyen toprak bilimi dalı.
Ejiptoloji (mısırbilim), eski Mısırlıları araştıran bilim dalı.
Ekofizyoloji, canlıların fiziksel fonksiyonları ve çevresiyle olan akrabalıklarını inceleyen bilim dalı.
Ekojeomorfoloji (ya da biyojeomorfoloji), organizma ile jeomorfoloji arasındaki etkileşimleri inceleyen bilim dalı.
Ekohidroloji, canlıların su döngüsüyle olan hareketlerini inceleyen bilim dalı.
Ekoloji, yaşayan canlıların çevreleriyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen biyoloji dalı.
Eksobiyoloji, uzayın dışındaki hayatı inceleyen bilim dalı.
Elektrofizyoloji, doğal elektriğin vücutla ilgisini araştıran bilim dalı.
Embriyoloji, embriyoları inceleyen bilim dalı.
Emetoloji, emetik (kusturucu) faktörleri araştıran bilim dalı.
Endokrinoloji, iç salgı bezlerini inceleyen bilim dalı.
Enigmatoloji, bulmacaları, yap-bozları inceleyen dal.
Enoloji (ya da önoloji), şarapları ve şarap yapımını inceleyen dal.
Entomoloji, böcekleri inceleyen biyoloji dalı.
Enzimoloji, enzimleri inceleyen biyoloji dalı.
Epidemioloji, salgın hastalıkları araştıran bilim dalı.
Epistemoloji, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır.
Escapoloji, sınırlamalardan veya diğer tuzaklardan kaçma uygulamasıdır.
Eskatoloji, teolojinin, insanlık tarihindeki olayların sonuçlarıyla ilgilenen dalı.
Etimoloji, kelimelerin kökenlerini inceleyen bilim dalı.
Etnoloji, ırk bilimi.
Etnomüzikoloji, toplumda müziği inceleyen bilim dalı.
Etnopsikofarmakoloji, ırk ve etnik grupların psikiyatrik ilaçlara cevap verme biçimlerindeki farklılıkları inceleyen bilim dalı.
Etoloji, hayvan davranışlarını inceleyen bilim dalı.
Etyoloji, hastalıkların tıbbi nedenlerini inceleyen bilim dalı.
Euloji, cümleleri inceleyen bilim dalı.
Evrim biyolojisi, evrimi inceleyen biyoloji dalı.
Evrim psikolojisi, (genellikle insanda) evrimin psikolojik etkilerini araştıran bilim dalı.

Farmakoloji, ilaç bilimi.
Felinoloji, kedileri inceleyen bilim dalı.
Fenoloji, çiçeklenme, göç, emzirme gibi periyodik biyolojik olguları inceleyen bilim dalı.
Fenomenoloji, gerçekliğinden bağımsız olarak bilimi inceleyen bilim dalı.
Fetoloji, fetüsü (özellikle uterus içindeyken) inceleyen bilim dalı.
Fikoloji, algleri inceleyen bilim dalı.
Filoloji, yazı ve metinleri inceleyen bilim dalı.
Fitoloji, bitkileri inceleyen bilim dalı. (Ayrıca bakınız: botanik)
Fitopatoloji, bitki hastalıklarını inceleyen bilim dalı.
Fizyoloji, hücre, doku ve organların işleyişini inceleyen bilim dalı.
Fleboloji, dolaşım sistemini inceleyen ilaç bilimi dalı.
Fonoloji, ses bilimi.
Formikoloji, karıncaları inceleyen bilim dalı.
Frenoloji, balataların ve fren pedallarının yapısını inceleyen otomotiv bilimi.

Garboloji, atık ve çöpleri inceleyen bilim dalı.
Gastroloji ya da gastroentroloji, mide ve bağırsak hastalıklarını inceleyen bilim dalı.
Gemoloji, süs malzemeleri ve kıymetli taşları inceleyen bilim dalı.
Genekoloji, çevre ile ilişkili genetik farklılıkları inceleyen bilim dalı.
Geneloji, aile içindeki ilişkileri, özellikle soy kütüğü çıkarmaya yönelik araştırmaları konu alan blim dalı.
Gerontoloji, eski çağları araştıran bilim dalı.
Glasiyoloji, buzulları inceleyen bilim dalı.
Grafoloji, yazan kişinin karakterini analiz etmek amacıyla, el yazılarını inceleyen bilim dalı.
Gramatoloji, yazı sistemlerini inceleyen bilim dalı.

Helioloji, Güneş'i araştıran bilim dalı.
Helioseismoloji, Güneş'teki titreşimleri ve patlamaları inceleyen bilim dalı.
Helmintholoji, parazitik solucanları inceleyen bilim dalı. (Ayrıca bakınız Vermeoloji)
Hematoloji, kan dokuyu inceleyen tıp dalı.
Henoloji, teolojinin "birliği" (ilahın bir olması durumunu) inceleyen dalı.
Hepatoloji, karaciğeri inceleyen tıp dalı.
Herboloji, şifalı bitkilerin kullanımlarını araştıran bilim balı.
Herpetoloji, sürüngenler ve amfibileri inceleyen bilim dalı.
Heteroptoloji, gerçek böcekleri inceleyen bilim dalı.
Histoloji, canlılardaki dokuları inceleyen bilim dalı.
Histopatoloji, hasta dokuların mikroskobik yapısını inceleyen bilim dalı.
Historiyoloji, (Tarih) tarihi yazıları ve olayları inceleyen 

Kızılderililer ya da Amerika Yerlileri veya kısaca Yerliler, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan Kızılderililer için kullanılan ortak birleştirici ad. Dilce birbiriyle akraba olmayan en az iki ayrı grupta toplanırlar: Sibirya kökenli olan Na-Dene dilleri ile Na-Dene dilleri dışındaki bütün Kızılderili dillerini içeren Amerind dilleri.
Amerika Birleşik Devletlerinde American Indian («Amerikalı Hint») adı hem Kızılderililer hem de ABD vatandaşı olan Hintler (Indian American olarak da geçer) için kullanılır. ABD Nüfus Sayım Dairesi (Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu) ülkedeki yerlileri American Indian and Alaska Native adı altında topluca ele alır ve American Indian («Amerikalı Hint») terimiyle Kıta ABDsi'ndeki yerliler (ki hepsi de Kızılderilidir) kastedilirken, Alaska Native («Alaska Yerlisi») terimi Alaska'daki yerlilerin tamamı (Aleutlar, Alaska Eskimoları, Alaska Kızılderilileri) için kullanılır.
Kıta ABD'si'nde Kızılderili rezervasyonu (Indian reservation) adı verilen sınırları belirli kısıtlayıcı özel yerleşimlerde yasal olarak toplanırlar. Metlakatla hariç Alaska'daki bütün rezervasyonlar ANCSA (Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası) yasasıyla kaldırılmıştır.
Bilginler Kuzey Amerika yerlilerinin 1492 yılındaki nüfuslarının yaklaşık 10 milyon olduğunu ve bu nüfusun %90 kadarının 19. yüzyıl ortalarında azaldığını söylerler.

ABD tarafından yasal olarak devletçe tanınan Kızılderililer üç ana grupta toplanır:

1. ABD Kızılderilileri federal kabileleri: Kıta ABD'sinde federal olarak tanınan kabile birlikleridir ve Kızılderili İşleri Bürosu tarafından takip edilirler.
2. ABD Kızılderilileri eyalet kabileleri: Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri tarafından eyalet çapında tanınan kabile birlikleridir ve eyaletçe takip edilirler.
3. Alaska yerlileri kabile birlikleri: Alaska eyaletinde federal olarak tanınan kabile birlikleridir ve Alaska Kızılderilileri ile birlikte Alaska Eskimoları ve Aleutları da kapsayacak biçimde bütün Alaska yerlilerinin içerir ve Kızılderili İşleri Bürosu tarafından takip edilirler.
Eyaletlerine göre ABD Kızılderilileri:

Alaska Kızılderilileri
Teksas Kızılderilileri

Buzul Çağı'nın en şiddetli döneminde, M.Ö. 34000 - M.Ö. 30000 yıllarında, dünyadaki suyun önemli bir bölümü büyük kıtasal buz katmanları halindeydi. Bunun sonucunda, Bering Denizi bugünkü düzeyinden yüzlerce metre daha aşağıdaydı ve Asya ile Kuzey Amerika arasında, adına Beringia denilen, bir kara köprüsü oluştu. Beringia'nın en geniş döneminde 1.500 kilometre kadar olduğu sanılıyor. Nemli ve ağaçsız bir tundra olan bölge, otlar ve diğer bitkilerle kaplıydı ve bu da ilk insanların yaşamak için avladıkları büyük hayvanları çekiyordu.
Kuzey Amerika'ya ilk erişen insanlar, yeni bir kıtaya ayak bastıklarını muhtemelen tahmin bile edemezlerdi. Atalarının binlerce yıldır yaptığı gibi Sibirya kıyılarında av peşinde koşmaya devam etmişlerdir.
M.S. ilk yüzyıllarda, bugünkü Arizona'da Finiks kentinin bulunduğu yöreye yakın yerleşim birimlerinde, top oynamak için alanların ve Meksika'da bulunanlara benzeyen piramit biçimli kümbetlerin yanı sıra kanal ve sulama sistemleri kuran Hohokumlar yaşıyordu.

İlk yerleşimciler Seminoller, Çerokiler ve Mişuki kabileleri ile karşılaştılar. İspanyol kaşifler ise Kaliforniya'da Şoşon, Payitu, Kahula, Mevuk ve diğer bazı kabilelerle karşılaşmışlardır. 19. yüzyılda, Avrupalı kaşifler batıya doğru göç ederken Kızılderili kabileleri kendi topraklarından sürmüşlerdir. Bu dönem batıda Apaçi, Siyu ve Komançi ve diğer kabilelerle yapılan utanç verici savaşlar dönemidir. Bu savaşlardan geriye kalan çok az sayıda yerli ise, Rezervasyonlar (kızılderililer için ayrılmış araziler) olarak bilinen küçük bir alanda yaşamaya mecbur edilmişlerdir.Yani bu halkın büyük bir kısmı soykırım'a uğradı.
Bugün ABD'de hükûmet tarafından resmen tanınan 554 Kızılderili kabilesi vardır.
Kızılderililer 1952 yılına kadar Rezervasyon denilen toplama kamplarında yaşamaya zorlanmışlardır. Kizilderililerin halen önemli miktardaki kısmı bu bölgelerde yaşamaktadır.
1626 yılında Hollandalıların satın aldığı New York'ta günümüzde 85.000'den fazla Kızılderili yaşamaktadır.
2007 yılının Aralık ayında, en önemli Kızılderili kabilelerinden biri olan Lakota Siyuları ABD vatandaşlığından çekildiklerini ve kendi devletlerini kuracaklarını ilan etmişlerdir. Toprakları beş ayrı ABD eyaletinin sınırları içerisinde olan Lakotalar'ın bu girişiminin sonuçları henüz kesinleşmemekle birlikte, Kızılderililerin büyük soykırımdan bu yana ilk bağımsızlık girişimleri olarak tarihe geçmiştir.

Amerika'da ilk kızılderili yerleşim bölgeleri, 1840'lı yıllarda oluşturuldu. O yıllarda, Avrupa kökenli Amerikalılar, ülkenin batı bölgelerine yerleşmek için kızılderili kabilelerini de önlerine katarak ilerliyordu. Kızılderililer, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek ve “rezervasyon” adı verilen, anavatanlarından çok daha küçük bölgelere yerleşmek zorunda bırakıldı.
Günümüz ABD'sinde Kızılderililerin yaklaşık % 85'i rezervasyonların dışında yaşamaktadır ve her büyük kentin kendi Kızılderili toplumları vardır. Amerika'da 300'den fazla kızılderili yerleşim bölgesi bulunmaktadır.

ABD'de ekonomik olarak 3 büyük kabile bulunmaktadır: Mississippi Choctawlar (5 bin kişi. kumarhane, hoparlör işleri yapıyor) Oklahoma Choctawlar (35 bin kişi. Kumarhane, benzin istasyonu ve oteller zincirleri var) ve Oklahoma Chickasawlar (200 bin kişi).
Amerikan Kadınlar Ulusal Basketbol Birliği'nde (WNBA) tek bağımsız takım, sahibi bir Kızılderili kabilesi olan Connecticut San. Connecticut eyaletinin Mohegan Kabilesi 2003'te Orlando Miracle kulübünü satın aldı ve Connecticut'a taşınan takım artık maçlarını Mohegan Sun adlı devasa kumarhane ve eğlence kompleksindeki salonda oynamaya başladı. O zamana kadar her WNBA profesyonel takımı bir NBA kulübüne aitti.
Rezervasyon bölgeleri dışındaki ilk yatılı okulda 1879'dan 1918'e kadar okuyan yaklaşık 10.000 Kızılderili çocuk; medenileştirilme hedefi ile kendi yerli dillerini konuşan ve kültürlerinin diğer yönlerini korumaya çalışan öğrencilerin cezalandırmaya dayandığı bir ortamda yetiştirilmişlerdir.

1620'lerde Avrupa'dan yerleşim için ilk kez May Flower (Mayıs Çiçeği) gemisiyle ABD'ye gelen Pilgrimler (yerleşimci ve hacı) ilk geldiklerinde aylarca süren yolculuklarından dolayı yorgun, hasta ve açtırlar. Kızılderililer onları karşılar ve yiyecek verir, hindi avlamasını, mısır ekmesini öğretirler. Üç yıl sonra İngiliz Vali William Bradford büyük bir yemek hazırlar ve Kızılderililer'i çağırır. Kızılderililerin şefi Massoit 90 kişiyle bu törene katılır.
O günden sonra her hasat sonrasında yemek geleneği sürer. 1863'te Başkan Abraham Lincoln Şükran Günü'nün ulusal bayram olmasını önerir, ancak bu öneri Kongre'de 1941'de karara bağlanır ve her yılın Kasım ayının son Perşembesi Şükran Günü olarak ulusal bayram ilan edilir.

Amerikalılar ise tüm dünyaya pazarladıkları ürünlerinden birkaçına Kızılderili kabileleri isimleri vermiştir. Örnek olarak;

Cherokee: Chrysler tarafından üretilen bir SUV aracı.
Apache: ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanılan bir helikopter modeli, bir bilgisayar donanım ürünleri üreten marka, bir server ismi.
Comanche: ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanılan bir helikopter modeli, Chrysler'in ürettiği bir kamyonet modeli.
Pontiac (Ünlü Kızılderili Şefi): 80'li yılların ABD kaynaklı en meşhur spor araba markalarından biri.
Cayenne: Porsche’nin ilk kez ürettiği SUV aracına verdiği isim.
Fox: ABD’de bir TV kanalı.
Black Hawk: Sikorsky firması tarafından üretilen bir helikopter modeli.
Kentucky: Kökeni; Iroquois Kızılderililerinin kullandıkları dilde “ken-tah-ten” sözcüğünden gelen ve “Yarının Ülkesi” anlamına gelen kelime. Aynı zamanda tüm dünyaya yayılmış bir restoranlar zincirinin ismidir. (Kentucky Fried Chicken).
Kiowa: Bell firması tarafından üretilen askeri keşif ve gözlem helikopteri.
Tomahawk: Fırkateyn ve destroyer tipi savaş gemilerinden fırlatılan uzun menzilli güdümlü seyir füzesi.
Chinook: Boeing firması tarafından üretilen ağır nakliye sınıfı askeri helikopter.
Iroquois: Bell firması tarafından üretilen genel maksat helikopteri.
Milwaukee: Elektrikli el aletleri üreten ABD kökenli bir firma.

Avrupalı kaşifler Amerika'ya geldiğinde, Amerika'da yüzlerce farklı kabile bulunmaktaydı. Bu kabilelerden birçoğu ortak bir dili ve kültürü paylaşıyorlardı. Önce İspanyol asıllı denizciler İspanyol Kraliçesi adına bu topraklara ayak basmış daha sonra başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa sömürgeci devletleri de aynı rotayı izleyerek Amerika'ya askerlerini, kaşiflerini göndermişlerdir. Avrupalı beyaz adamın şiddet düşkünlüğünden haberdar olmayan yerliler onları sevinçle karşılamış, ellerindeki altın gibi şeyleri onlarla paylaşmak istemişler ancak sömürge güçlerinin baskısı hatta katliamı altında soykırıma uğramışlardır.
13 Haziran 2008'de Kanada Başbakanı Stephen Harper, Kanada Parlamentosunda düzenlenen bir törende Kızılderililerden resmen özür dilemiştir.

2002 yılında ABD Kızılderilileri ve Alaska yerlilerinde (American Indians & Alaska Natives) ölüme yol açan ilk 10 neden:

Kardiyovasküler hastalıklar
Kanser
Kasıtsız yaralanmalar (unintentional injuries)
Şeker hastalığı
İnme (stroke)
Kronik karaciğer hastalığı & siroz
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı
İntihar
Grip & Zatürre
Cinayet

ABD Kızılderilileri kabile birlikleri
Alaska yerlileri kabile birlikleri
ABD Kızılderili ajanı
Kızılderili Savaşları
Kızılderili soykırımları
Kızılderili Tehcir Yasası
Kızılderili Tehciri
Indiana Kızılderili tehcirleri
ABD Kızılderili katliamları
ABD Kızılderililerinin kültürel asimilasyonu
ABD Kızılderili yatılı okulları
Kızılderili Soykırım Müzesi
Kafa derisi yüzme

(Erken iç Asya Tarihi- Prof. Dr. Sinor- S. 102)” (Tanrının Türkleri- Cilt.1- S.314- Semih Tufan Gülaltay)
H. Cemil Tanju-Tunç derililer. S.106 (Age.s.316)
Süleyman Nazif, Hz.İsa'ya Açık Mektup, -Eski ve Yeni Harflerle- Lamure, 2006 (Kitabın ilk baskısı 1924 tarihinde eski Türkçe harflerle yapılmıştır)

American Indian Biographies, Revised Edition. Edited by C

Amerika Birleşik Devletler başkanı (İngilizce: President of the United States), Amerika Birleşik Devletleri'nin ve ABD hükûmetinin başıdır. Başkan adaylarının doğuştan Amerikan vatandaşları olması gerekir. En az 35 yaşında ve en az 14 yıldır ABD'de oturuyor olmalıdırlar. Başkanın sorumlulukları arasında yürütmenin başı olması, antlaşma yapması, başkomutanlık ve devlet başkanlığı vardır. Uygulamada bu sorumluluklar, yasa önerisi hazırlamayı, dış politikanın oluşturulmasını, kişisel diplomasiyi de içine alacak biçimde genişlemiştir.
1951'de kabul edilen anayasadaki yirmi ikinci değişiklik, herhangi bir başkanın üçüncü kez seçilmesini yasaklamaktadır. Ayrıca başkanlık makamının boşalması sonucunda görevi üstlenen kişi en fazla 10 yıl başkanlık yapabilir ve eğer makam boşaldığında seçimlere iki yıldan uzun süre kaldıysa başkanlık sorumluluğunu üstlenmiş olan kişi yalnızca bir kez seçilebilir.
Başkanın ofisi ve resmi ikametgâhı başkent Washington, DC'deki Beyaz Saray'dır. Uzun mesafeli taşımacılık için iki Boeing VC-25 (Boeing 747-200B uçağının özel olarak değiştirilmiş versiyonu) kullanılmaktadır. Başkan yurt dışına giderken Air Force One uçağı kullanır. Başkanın maaşı, diğer yardımlar hariç yıllık 400.000 Amerikan dolarıdır.
20 Ocak 2025'de Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri'nin 47. başkanı, JD Vance ise 50. başkan yardımcısı olmuştur.
Başkanın Kabinesinde bulunan üyeler şunlardır:

Dışişleri Bakanı
Hazine Bakanı
Savunma Bakanı
İçişleri Bakanı
Tarım Bakanı
Ticaret Bakanı
Çalışma Bakanı
Ulaştırma Bakanı
Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanı
İskan ve Kentsel Kalkınma Bakanı
Eğitim Bakanı
Enerji Bakanı
İç Güvenlik Bakanı
Adalet Bakanı
Gazi İşleri Bakanı
Bakanlar, Anayasa'nın 25. ek maddesinde yürütmenin baş yetkilileri olarak tanımlanmıştır. Ama yetkinin önemli bir bölümü Kabine üyesi olmayan yardımcılarının elindedir. Kabine dışında başkana yardımcı olan kurullar Yönetim ve Bütçe Dairesi, Ekonomik Danışmanlar Konseyi ve Ulusal Güvenlik Konseyidir.

2026 itibarıyla yaşayan dört eski başkan bulunmaktadır:

Jimmy Carter (1924-2024), 29 Aralık 2024'te 100 yaşında hayatını kaybederek ölen son eski başkan olmuştur.

4 Temmuz 1776'da ABD, Büyük Britanya Krallığı'ndan bağımsızlığını kazandı. İlk ABD başkanlık seçimleri Aralık 1788'den Ocak 1789'a kadar bir hafta boyunca yapıldı. George Washington, seçiciler kurulunda yapılan ilk turda 69 oyun tamamını alarak seçildi. Böylece oybirliğiyle seçilen tek ABD başkanı oldu. George Washington'un ilk başkan olduğu konusunda bazı tartışmalar vardır çünkü Kasım 1781'de John Hanson, konfederasyon maddeleri uyarınca Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kuruluşunun ilk başkanı oldu. Birçok insan, George Washington'un değil John Hanson'un ABD'nin ilk başkanı olduğunu iddia etmiştir ancak bu tam olarak doğru değildir.

Bir başkan adayı ve yardımcısı, genellikle partisinin bunları belirlemek için yapacağı bir kongre sonucunda belirlenir.

Amerikan başkanı ve yardımcısı, doğrudan halk oyuyla değil 538 üyeden oluşan seçiciler kurulu tarafından seçilir. Seçiciler kurulu, her eyaletin nüfusuna göre belirlenen belli sayıda seçiciden oluşur ve başkanlık seçimlerinde seçicilere oy verilir. Bir eyalette en fazla oyu alan parti seçicilerin tümüne sahip olur. Seçimden sonra seçiciler kurulu toplanır ve üye tam sayısının salt çoğunluğuyla (en az 270 seçici gerekli) başkanı ve yardımcısını seçer. Ardından başkan ve yardımcısı seçimi takip eden 20 Ocak günü yemin ederek göreve başlar.

ABD başkanları, geleneksel olarak Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi'nin Başyargıcı tarafından yemin ettirilir. Başkan, yemin sırasında sağ elini kaldırarak şu sözleri söyler:

I, ___ ___, do solemnly swear that I will faithfully execute the Office of President of the United States, and will to the best of my ability, preserve, protect, and defend the Constitution of the United States.
Türkçe:

Ben, ___ ___, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı görevini sadakatle yerine getireceğime ve gücüm yettiğince Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nı koruyup muhafaza edeceğime ve savunacağıma namusum üzerine yemin ederim.
İsteyen başkanlar, bir elini Kutsal Kitap üzerine koyarak yemin eder ve yeminin sonunda "Tanrı yardımcım olsun" (İngilizce: So help me God) diyebilirler.

Savaş Yetkileri Kararı (1973), ABD başkanının Kongre onayı olmadan ülkeyi silahlı çatışmaya sokmasını sınırlayan bir yasadır. Başkanın askerî müdahaleleri 48 saat içinde Kongreye bildirmesini zorunlu kılar ve bu müdahaleleri onay olmaksızın 60 günle, ek olarak 30 günlük çekilme süresiyle sınırlar. Anayasal çerçevede savaş yetkileri Kongre ile yürütme arasında paylaştırılmış olup, düzenleme tek taraflı başkanlık kararlarını kısıtlamayı amaçlar.
2026'da İran'a karşı başlatılan “Destansı Öfke Operasyonu” sırasında, 1 Mayıs 2026'da sürenin dolması üzerine Başkan Donald Trump, ateşkes nedeniyle çatışmaların fiilen sona erdiğini belirterek Kongreye bildirimde bulunmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri başkanları listesi

X'te Amerika Birleşik Devletleri başkanı
Facebook'ta Amerika Birleşik Devletleri başkanı

Antik Roma topoğrafyası, arkeoloji, epigrafi, haritacılık ve filolojiye dayanan çok disiplinli bir çalışma alanıdır.
İngilizce dilindeki klasik akademik çalışma, Samuel Ball Platner tarafından yazılan, Thomas Ashby tarafından onun ölümünden sonra tamamlanıp, yayınlanan Antik Roma'nın Topoğrafik Sözlüğü idi. (1929). Yeni bulgular ve yorumlar, Platner ve Ashby'nin tezlerinin çoğunu güvenilmez hâle getirdi, ancak diğer kaynaklarla birlikte kullanıldığında, çalışma hâlâ içgörüler ve tamamlayıcı bilgiler sunuyor.
1992'de Lawrence Richardson, Platner ve Ashby'yi temel alan Yeni bir Antik Roma Topoğrafik Sözlüğü'nü yayınladı. Altı ciltlik, çok dilli bir eser olan Lexicon Topographicum Urbis Romae (1993-2000) bu alandaki en büyük modern çalışmadır.

Sistematik bir çalışma alanı olarak Antik Roma topoğrafyası İtalyan Rönesansı ile başladı. Hümanistler, hem "Karanlık Çağ"ın getirdiği klasik geçmişten kopma duygusunu ve antik çağları yeniden keşfetme arzusunu ifade ediyordu. Matbaanın yeni teknolojisiyle basılması ve okunması kolaylaşan klasik metinlere olan yeniden artan ilgi, kentteki çağdaş yapı yapımının patlamasıyla aynı zamana denk gelen Antik Roma döneminden kalan eserlerin yeniden incelenmesi ve sorgulanmasıyla paralellik gösterdi.
Antik Roma'nın ilk topoğrafyacıları arasında 15. yüzyıl hümanistleri olan Poggio Bracciolini ve Flavio Biondo vardı. Poggio'nun De varietate fortunae ("Şansın Kaprisleri") adlı eseri, kayıp Roma'nın zafer, gösteri ve görkemli anıtlarının nostaljik ve ahlaki bir çağrışımıydı, ancak Orta Çağ mirabilia edebiyatının aksine entelektüel sorgulamaya tabi eserler tapınaklar, hamamlar, kemerler, amfitiyatrolar ve diğer simge yapıların ayrıntılı açıklamalarını da içeriyordu. Poggio, Frontinus'un Roma Şehrinin Su Temini Üzerine adlı çalışması gibi eski metinleri araştırdı ve eski anıtlardan bir cilt epigrafi derleyerek yazıtları inceledi: "Böylesine bir titizlikle, Poggio, antik kentin topoğrafik gerçekliğini tarihsel olarak doğru terimlerle yeniden inşa etmenin yoluna öncülük etti.
Biondo, bir Apostolik Sekreter olan Poggio gibi, antik kentin ve Roma İtalya'sının topoğrafyasını inceleyen bir dizi cilt yazdı: Roma instaurata (1440–46), Italia illustrata (1448–53) ve Roma triumphans (1456–60) . Bu eserlerde, Gibbon'u etkileyen Decades'teki tarihsel yazılarından farklı olarak, Biondo antikacı veya arkeolojik bir yaklaşım benimsemiştir.
Materyalini konuya göre düzenledi ve sadece kapıları, dikilitaşları, hamamları, sirkleri ve diğer anıtları tanımlayıp tanımlamakla kalmadı, aynı zamanda işlevlerini ve amaçlarını da açıkladı. Onun edebi ve belgesel kaynaklar arasında Livius'un Roma tarihi, Plinius'un mektupları Varro'nun De lingua latina adlı kitabı, Festus ve Tacitus'un ve Frontinus'un yeni keşfedilen el yazmaları yer aldı.
Rönesans araştırmacıları arkeolojik kazılarla uğraşmasalar da, arkeolojik ve topoğrafik bakış açısı hümanizm için temeldi ve antik buluntulara karşı duyarlıydılar. Örneğin Biondo, şarap mahzenini genişleten Romalı bir avukatın üzerinde Genius theatri Pompeiani yazan arşın yüksekliğinde harflerle yazılmış devasa bir kesme taş bloğu bulması üzerine Pompey Tiyatrosu'nun avlusunun yerini tespit edebildi.
Biondo'nun metodolojisi ve metinsel kaynakları kullanımı, sonraki 80 yıl boyunca hümanistler arasında Antik Roma hakkındaki arkeolojik, antikacı ve topoğrafik çalışmasını etkiledi. Bunlar arasında Notitia regionum Urbis'i seyahat rehbeliği deneyimine dayanarak kısmen düzenleyen Pomponius Leto; De Urbe Roma derlemesi ile Bernardo Rucellai ; ve 1527 baharında Roma'nın yağmalanmasından hemen önce devasa bir eser olan Antiquitates Urbis'i yayınlayan Andrea Fulvio vardı. Biondo'nun çalışmasının ardılı, ilk olarak Mayıs 1534'te yayınlanan , Bartolomeo Marliani'nin yedi ciltlik Antiquae Romae topoğrafyasıydı, ancak bu eser yazım hatalarıyla dolu. Bartolomeo, Annibale Caro'yu seçerek bu eseri yazarken çeşitli bilim adamlarının işbirliğinden yararlandı. Çalışma 1544 yılında düzenlendi ve genişletilmiş ikinci baskıda Urbis Romae topoğrafyası olarak yeniden yayınlandı, bu kez Fransa Kralı I. François'e ithaf edildi. Genellikle yeniden basılan, tamamlanan ve özetler halinde yeniden basılan ve Avrupa'nın modern dillerine çevrilen bu ikinci baskıdır. Ancak ilk baskı, aynı yıl Lyon'da yayınlanan, François Rabelais tarafından kapsamlı bir şekilde gözden geçirilip eklemeler yapılan ve Rabelais'in Mart-Nisan 1534'te, Marliani'nin kitabından hemen önce Roma'da birlikte kaldığı Jean du Bellay'a ithaf edilen bir baskının temelini oluşturuyordu.

Bu konuyla ilgili bir makale kategorisi Kategori: Roma antik kentinin topoğrafyasında bulunabilir.

Augustus dönemi Roma'nın 14 bölgesi
Vicus (Roma)
Forum (Roma)
İmparatorluk fora
Antik Roma mimarisi
Forma Urbis Romae
Roma tapınağı
Roma'nın yedi tepesi
Listeler:

Roma'daki antik anıtların listesi
Roma şehrinde su kemerleri listesi
Roma'daki dikilitaşların listesi
Roma'daki park ve bahçelerin listesi

Aicher, Peter J. 2004. Rome Alive: Antik Kent İçin Bir Kaynak-Kılavuz. 2 cilt. Wauconda, IL: Bolchazy-Carducci.
Ammerman, Albert. 1990. "Roma Forumu'nun Kökenleri Üzerine." Amerikan Arkeoloji Dergisi 94: 627–645.
Top, Larry F. 2003. Domus Aurea ve Roma Mimari Devrimi. Cambridge, İngiltere ve New York: Cambridge Univ. Basın.
Kayıkçı, Mary T. 1987. Hadrian ve Roma Şehri. Princeton: Princeton Üniv. Basın.
Claridge, Amanda. 1998. Roma: Roma'ya Oxford Arkeoloji Rehberi. Oxford: Oxford Üniv. Basın.
Haselberger, Lothar ve John Humphrey, editörler. 2006. Antik Roma'yı Görüntüleme: Belgeleme, Görselleştirme, Hayal Gücü. Üçüncü Williams Klasik Mimari Sempozyumu Bildirileri, 20-23 Mayıs 2004, ek. 61. Portsmouth, RI: Roma Arkeolojisi Dergisi.
Kantor-Kazovsky, Lola. 2006. Roma Mimarisi ve Entelektüel Dünyasının Kökeninin Yorumcusu olarak Piranesi. Floransa: LS Olschki.
Purcell, Nicholas. 1987. "Mezar ve Banliyö." Römische gräberstrassen'de: Selbstdarstellungen, durum, standart. Henner von Hesberg ve Paul Zanker tarafından düzenlenmiştir, 25–41. Münih: Verlag der Bayerischen Akademie der Wissenschaften
Richardson, Lawrence, Jr. 1992. Antik Roma'nın Yeni Bir Topoğrafik Sözlüğü. Baltimore: Johns Hopkins Üniv. Basın.
Taylor, Rabun M. 2000. Kamusal İhtiyaçlar ve Özel Zevkler: Su Dağıtımı, Tiber Nehri ve Antik Roma'nın Kentsel Gelişimi. Roma: L'Erma di Bretschneider.

LacusCurtius şirketinde Topographia Urbis Romae
"Rome Reborn" adlı akademik proje aracılığıyla MS 320'de Roma şehrinin 3 boyutlu modeli 28 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antikacı veya antika meraklısı (Latince: antiquarius 'antik çağlara ait'), antikalara veya geçmişe ait şeylere meraklı veya öğrenci olan kimse. Daha spesifik olarak, bu terim, özellikle antik eserler, arkeolojik ve tarihi mekanlar veya tarihi arşivler ve el yazmaları olmak üzere tarih incelemesi yapan kişiler için kullanılır. Antikacılığın özü, geçmişin ampirik kanıtlarına odaklanmaktır ve belki de en iyi şekilde 18. yüzyıl antikacısı Sir Richard Colt Hoare'un benimsediği "Teoriden değil, gerçeklerden konuşuyoruz" sözüyle özetlenebilir.
Oxford İngilizce Sözlüğü, "arkeolog" terimini ilk kez 1824'te kaydetmiştir; bu terim kısa sürede antikacılık faaliyetinin önemli bir dalı için yaygın olarak kullanılan terim haline gelmiştir. "Arkeoloji" terimi ise 1607'den itibaren başlangıçta genel olarak şu an "antik tarih" olarak görülen şeyi ifade ediyordu. Terimin daha dar olan modern anlamı ilk kez 1837'de görülmüştür.
Günümüzde "antikacı" terimi genellikle aşağılayıcı bir anlamda kullanılmakta olup, tarihsel bağlam veya süreç duygusunu dışlayarak, önemsiz tarihsel ayrıntılara aşırı dar bir odaklanmayı ifade etmektedir. Bugün kendilerini "antikacı" olarak tanımlayan çok az kişi vardır, ancak Londra Antikacılar Derneği (Society of Antiquaries of London) (1707'de kurulmuş) gibi bazı kurumlar tarihi isimlerini korumaktadır. "Antika kitap satıcısı" terimi ise hala daha pahalı eski kitapların satıcıları için kullanılmaya devam etmektedir.

Song Hanedanlığı (960-1279) döneminde, bilgin Ouyang Xiu (1007-1072) üzerlerinde arkaik yazıtlar bulunan bronz ve taş eserleri inceledi. Bu eserlerin yaklaşık 400 kopyasını bir koleksiyonda muhafaza etti. Patricia Ebrey, Ouyang'ın epigrafideki erken dönem fikirlerine öncülük ettiğini yazar.
Lü Dalin (Çince: 呂大臨) (1046–1092) tarafından derlenen Kaogutu (Çince: 考古圖) veya "İncelenmiş Kalıntıların Resimli Kataloğu" (önsözü 1092 tarihli), gün yüzüne çıkarılan antik eserleri sistematik olarak tanımlayan ve sınıflandıran bilinen en eski kataloglardan biridir. Başka bir katalog ise, Song İmparatoru Huizong (1100-1125 yılları arasında hüküm sürmüş) emriyle hazırlanan Chong xiu Xuanhe bogutu (Çince: 重修宣和博古圖) veya "Xuanhe'nin Derinden Öğrendiği Kalıntıların Gözden Geçirilmiş Resimli Kataloğu" (1111'den 1125'e kadar derlenmiştir) idi ve ayrıca yaklaşık 840 kap ve kabartmanın çizimlerini içeriyordu.
Antik yazıtlar ve eserler üzerine yapılan antika çalışmalarına olan ilgi Song hanedanlığından sonra azaldı, ancak Gu Yanwu (1613-1682) ve Yan Ruoju (1636-1704) gibi erken Qing hanedanlığı (1644-1912) bilginleri tarafından yeniden hayata geçirildi.

Antik Roma'da, güçlü bir gelenekselcilik duygusu geçmişin "anıtlarını" inceleme ve kaydetme konusunda bir ilgiyi teşvik eder; Augustan tarihçisi Livius, Latin dilindeki monumenta terimini "antikacılıkla ilgili konular" anlamında kullanır. Antika konularını ele alan kitaplar, geleneklerin, dini ritüellerin ve siyasi kurumların kökeni; soyağacı; topoğrafya ve sınır taşları; ve etimoloji gibi konuları barındırıyordu. Yıllıklar ve tarihler de bu konulara ilişkin bölümler içerebilir, ancak yıllıklar yapı olarak kronolojiktir ve Livius ve Tacitus gibi Roma tarihleri hem kronolojiktir hem de olayların kapsamlı bir anlatımını ve yorumunu sunarlar. Buna karşılık, edebi bir biçim olarak antikacılık eserleri konuya göre düzenlenir ve herhangi bir anlatı kısa ve açıklayıcı olup, anekdotlar şeklinde sunulur.
Günümüze ulaşmış eserleri olan önemli Latin antika yazarları arasında Varro, Yaşlı Plinius, Aulus Gellius ve Macrobius yer alır. Roma İmparatoru Claudius da antikacılık eserleri yayımlamıştır, ancak bunlardan hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Cicero'nun bazı incelemeleri, özellikle kehanet üzerine olan çalışmaları, güçlü antikacı ilgileri göstermekle birlikte, bunların temel amacı felsefi soruların araştırılmasıdır. Roma dönemi Yunan yazarları da antik materyallerle ilgilendiler; örneğin Plutarkhos'un Moralia'sı ve Athenaius'un Deipnosophistae'si. Latin antikacıların amacı, gerçeğe ulaşmaya değil, kanıtları derlemeye önem vererek, çok sayıda olası açıklamayı bir araya getirmektir. Antik tarihçiler sıklıkla antikacıları kaynak olarak kullanırlar ve birçok antikacı yazar sadece bu alıntılar aracılığıyla bilinir.

Antik Roma edebiyatında antika ile ilgili yazının önemine rağmen, bazı bilim insanları antikacılığın ancak Orta Çağ'da ortaya çıktığını ileri sürmektedirler. Orta Çağ antikacıları bazen yazıt koleksiyonları veya anıt kayıtları yaparlardı, ancak Varro'dan esinlenen Latince: antiquitates kavramı Romalılar arasında "geçmişin tüm kalıntılarının sistematik olarak toplanması" dürtüsü azaldı. Antikacılığın daha geniş çapta gelişmesi daha çok Rönesans ve o dönemde hümanist bilim insanlarının klasik metinleri eleştirel bir şekilde değerlendirmesi ve sorgulamasıyla ilişkilendirilir. Metin eleştirisi kısa sürede, sikkelerin, yazıtların ve diğer arkeolojik kalıntıların yanı sıra Orta Çağ dönemlerine ait belgelerin incelenmesiyle geçmişe dair tamamlayıcı bakış açılarının da farkına varılmasına dönüştü. Antika meraklıları sıklıkla bu ve diğer nesnelerden oluşan koleksiyonlar oluştururlardı; nadire kabineleri erken dönem koleksiyonları için kullanılan genel bir terim olup, özellikle antikaları ve daha yeni sanat eserlerini, doğa tarihi öğelerini, hatıra eşyalarını ve uzak diyarlardan gelen nesneleri kapsardı.

Erken modern Avrupa'da soy bağına verilen önem, antikacılığın genellikle soybilim ile yakından ilişkili olması anlamına geliyordu. Önde gelen antikacılardan bazıları (Robert Glover, William Camden, William Dugdale ve Elias Ashmole dahil) profesyonel münadi (arma bilimci) olarak görev yapmıştır. Soy biliminin "bilimsel" bir disiplin olarak gelişmesi (yani, kanıtlanmamış efsaneleri reddeden ve iddialarını yüksek kanıt standartlarına dayandıran bir disiplin) antikacılığın gelişmesiyle el ele gitmiştir. Soy bilimi ile ilgilenen antikacılar, araştırmaları için metinsel olmayan kaynakların (mühürler ve kilise anıtları dahil) kanıt değerini kabul etmişlerdir.
Erken modern çağın pek çok antika meraklısı aynı zamanda koreograftı; yani, bölgesel veya ulusal tanımlamalar içinde manzaraları ve anıtları kayıt altına alıyorlardı. İngiltere'de, bunların en önemlilerinden bazıları ilçe tarihleri şeklini almıştır.
17. yüzyıl Bilim Devrimi ve özellikle İngiltere ile Fransa'daki "Antikler ve Modernler Tartışması" bağlamında, antikçiler kararlı bir şekilde "Modernler" tarafındaydı. Onlar, ampirik birincil kanıtların, edebi otoritelerden gelen geleneksel tarih yorumlarını rafine etmek ve sorgulamak için kullanılabileceğini giderek daha fazla savunuyorlardı.

19. yüzyılın sonlarına doğru antikacılık, arkeoloji, sanat tarihi, nümismatik, mühür bilimi, filoloji, edebiyat çalışmaları ve diplomatika gibi daha uzmanlaşmış akademik disiplinlere ayrılmıştı. Antika meraklıları her zaman bir dereceye kadar alay konusu olmuştur (bkz. aşağıda) ve 19. yüzyıl ortalarından beri bu terim genellikle olumsuz veya küçümseyici bağlamlarda kullanılma eğilimi göstermiştir. Buna rağmen, birçok pratik antikacı halen bu unvanı gururla kullanmaktadır. Son yıllarda, disiplinler arası çalışmanın giderek daha fazla teşvik edildiği akademik ortamda, birçok köklü antikacı derneği (bkz. aşağıda), uzmanlar arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak için yeni roller bulmuştur.

"Antiquary" (antikacı), 16. yüzyıldan 18. yüzyıl ortalarına kadar İngilizcede, antikalarla ilgilenen kişiyi tanımlamak için kullanılan yaygın bir terimdi (kelimenin "antiquarian" formu genellikle sıfat olarak bulunurdu) Ancak, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren "antiquarian" kelimesi bir isim olarak daha yaygın olarak kullanılmaya başlandı ve bugün her iki form da eşit derecede kabul edilebilir.

16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar, antikacı ve tarihçinin ilgi alanları ve faaliyetleri arasında net bir ayrım olduğu düşünülüyordu. Antikacı geçmişin kalıntılarıyla (belgeler, eserler veya anıtlar) ilgilenirken, tarihçi geçmişin anlatısı ve günümüz için politik veya ahlaki dersleri ile ilgileniyordu. Antikacının becerileri, kaynaklarının kritik incelemesi ve sorgulaması becerileri iken, tarihçinin becerileri, geleneksel anlatıların felsefi ve edebi yeniden yorumlanması becerileri idi. Jan Broadway, bir antikacıyı "geçmişi kronolojik değil, tematik olarak inceleyen biri" olarak tanımlar. Francis Bacon 1605 yılında, geçmişe dayalı okumaları, "Anıtlar, İsimler, Sözler, Atasözleri, Gelenekler, Özel Kayıtlar ve Kanıtlar, Hikayelerin Parçaları, Kitapların Geçitleri, Hikaye ile İlgili Olmayanlar ve Benzerleri" olarak tanımladığı antikalar temelinde "eksiksiz Tarihler" olarak tanımlamıştır. Bu tür ayrımlar, Leopold von Ranke'nin öncülüğünü yaptığı deneysel kaynak temelli tarih okulunun yaygın kabul görmesi ve günümüz tarihçilerinin erken dönem antikacılarının öncülük ettiği tüm teknikleri kullanması nedeniyle 19. yüzyılın ikinci yarısında aşınmaya başladı. Rosemary Sweet, 18. yüzyıl antikacılarını şöyle tanımlar:

... muhtemelen, yöntem, kaynaklara yaklaşım ve bilginin üslubu ile uzlaşma mücadelesi açısından, ulusal tarihin büyük anlatılarının yazarlarından daha çok, yirmi birinci yüzyılın profesyonel tarihçisiyle ortak noktası vardı.

Birçok Avrupa dilinde, "antikacı" (veya eşdeğeri) kelimesi, modern zamanlarda nadir ve eski antika kitaplarla ticaret yapan veya koleksiyon yapan bir kişiyi ifade etmek için anlam değiştirmiştir; ya da daha genel olarak antika nesnelerle ticaret yapan veya onları toplayan bir kişiyi ifade eder.
Ancak İngilizcede, "antika kitap" ve "antika kitapçısı" terimleri yaygın olarak kullanılmasına rağmen, "antikacı" ve "antiquary" isimleri çok nadiren bu anlamı taşır. Bir antikacı öncelikle eski kitaplar, belgeler, eserler veya anıtlar öğrencisidir. Pek çok antikacı da çalışmalarını bilgilendirmek için kapsamlı kişisel koleksiyonlar oluşturmuştur, ancak çok daha büyük bir sayı bunu yapmamıştır; ve bunun tersi olarak, birçok kitap veya antika koleksiyoncusu kendilerini (veya başkaları tarafından kabul edilmemiş) antikacı olarak görmezler.

Antikacılar s

Bu liste, arkeologların - insanlık geçmişini maddi kalıntılar yoluyla inceleyen veya bu alanda çalışan kişilerin - bir listesidir.
Bu dinamik bir listedir ve bütünlük açısından belirli standartları hiçbir zaman karşılayamayabilir. Eksik öğeleri güvenilir kaynaklarla ekleyerek yardımcı olabilirsiniz.

Charles Conrad Abbott (1843–1919) Amerikalı; Amerika kıtasının erken dönem yerleşimlerinin savunucusu
Kamyar Abdi (1969 doğumlu) İranlı; İran, Neolitik dönemden Bronz Çağı’na kadar
Aziz Ab'Sáber (1924–2012) Brezilyalı; Brezilya
Johann Michael Ackner (1783–1862) Transilvanyalı; Roma Dacia
Dinu Adameșteanu (1913–2004) Romanyalı-İtalyan; hava fotoğrafçılığı, arkeolojik alan araştırmaları
James M. Adovasio (1944 doğumlu) ABD; Yeni Dünya (özellikle Pre-Clovis), geçici teknolojiler
Anagnostis Agelarakis (1956 doğumlu) Yunan; arkeolojik ve fiziksel antropoloji
Yohanan Aharoni (1919–1976) İsrailli; İsrail Bronz Çağı
Julius Ailio (1872–1933) Fin; Karelya Kıstağı
Ekrem Akurgal (1911–2002) Türk; Anadolu
Jorge de Alarcão (1934 doğumlu) Portekizli; Roma Portekizi
Umberto Albarella (19?? doğumlu) İtalyan-İngiliz; zooarkeoloji
William F. Albright (1891–1971) ABD; Oryantalist
Leslie Alcock (1925–2006) İngiliz; Karanlık Çağ Britanyası
Susan E. Alcock (1961 doğumlu?) Amerikalı; Yunanistan, Roma eyaletleri
Miranda Aldhouse-Green (1947 doğumlu) İngiliz; Britanyalı Demir Çağı ve Romano-Kelt
Abbas Alizadeh (1951 doğumlu) İranlı; İran
Jim Allen, (19?? doğumlu) Avustralyalı; Avustralya, Güney Pasifik, Port Essington, Lapita, Polinezyalı
Penelope Allison (1954 doğumlu) ev yaşamı ve Roma arkeolojisi
Sedat Alp (1913–2006) Türk; Hititoloji
Ruth Amiran (1915–2005) İsrailli; Tel Arad
George El Andary (1958 doğumlu) Lübnanlı; arkeolojik alan restorasyonu
Atholl Anderson (1943 doğumlu) Yeni Zelandalı; Yeni Zelanda ve Pasifik
David G. Anderson (1949 doğumlu) Amerikalı; Kuzey Amerika'nın doğusu
Johan Gunnar Andersson (1874–1960) İsveçli; Çin
E. Wyllys Andrews IV (1916–1971) Amerikalı; Maya
Manolis Andronikos (1919–1992) Yunan; Yunanistan
Carmen Aranegui (1945 doğumlu), İspanyol; Valensiya ve Fas
Mihail Artamonov (1898–1972) Rus/Sovyet; Hazar (Orta Asya)
Halid Esad (1934–2015) Suriyeli; Palmira
J. R. Aspelin (1842–1915) Fin; İskandinavya ve Ural bölgesi
Mick Aston (1946–2013) İngiliz; popülerleştirici
Miriam Astruc (1904–1963) Fransız; Fenike-Punik halkı
Richard J. C. Atkinson (1920–1994) İngiliz; İngiltere
Val Attenbrow (1942 doğumlu) Avustralyalı; Aborjin taş aletleri, Sidney Aborjin arkeolojisi
Fred Vargas (1957 doğumlu) Fransız; Kara Ölüm/hıyarcıklı veba
Anthony Aveni (1938 doğumlu) Amerikalı; arkeoastronomi
Nahman Avigad (1905–1992) İsrailli; Kudüs, Masada
Hasan Awad (1912/13 doğumlu) Bedevi; kazı uzmanı
Edward R. Ayrton (1882–1914) İngiliz Mısırbilimci ve arkeolog
Massoud Azarnoush (1946–2008) İranlı; Sasani arkeolojisi

Churchill Babington (1821–1889) İngiliz; klasik arkeoloji
Leila Badre (1943 doğumlu) Lübnanlı
Paul Bahn (1953 doğumlu) İngiliz; tarih öncesi sanat (kaya sanatı), Paskalya Adası
Geoff Bailey (19?? doğumlu) İngiliz; paleoekonomi, kabuk yığınları, kıyı arkeolojisi, Yunanistan
Senake Bandaranayake (1938–2015) Sri Lankalı; Güney Asya
Adolph Bandelier (1840–1914) Amerikalı; Amerika'nın Güneybatısı, Meksika
Ranuccio Bianchi Bandinelli (1900–1975) İtalyan; Etrüskler ve sanat
R. D. Banerji (1885–1930) Hintli; Mohenjo-daro, Harappa kültürü
Edward B. Banning (1955 doğumlu) Kanadalı; Yakın Doğu arkeolojisi, arkeolojik araştırma
Luisa Banti (1894–1978) İtalyan; Etrüskoloji
Taha Baqir (1912–1984) Iraklı; Sümero-Akkad matematik tabletlerini deşifre etti, Akkad hukuk kodunu keşfetti, Babil, Sümer kalıntıları
Pessah Bar-Adon (1907–1985) İsrailli; İsrail (Bet Shearim, Tel Bet Yerah, Nahal Mishmar hazinesi)
Ofer Bar-Yosef (1937–2020) İsrailli; Paleolitik, Neolitik
Gabriel Barkay (1944–2026) İsrailli; İsrail (Kudüs, mezarlar, sanat, epigrafi, Demir Çağı gliptikleri, Ketef Hinnom)
Graeme Barker (1946 doğumlu) İngiliz; İtalyan Bronz Çağı, Roma Libya’sı, peyzaj arkeolojisi
Philip A. Barker (1920–2001) İngiliz; kazı yöntemleri, tarihi İngiltere
John C. Barrett (1949–2024) İngiliz; arkeolojik teori, Avrupa tarih öncesi
Alessandro Barsanti (1858–1917) İtalyan; Mısır (Zawyet El Aryan)
Diane Barwick (1938–1986) Avustralyalı; Aborjin kültürü ve toplumu
George Bass (1932–2021) Amerikalı; sualtı arkeolojisi
Thomas Bateman (1821–1861) İngiliz; İngiltere (Derbyshire)
Leopoldo Batres (1852–1926) Meksikalı; Mezoamerika (Teotihuacan, Monte Albán, Mitla La Quemada, Xochicalco)
Dovdoin Bayar (1946–2010) Moğol; Moğolistan
Mary Beaudry (1950–2020) Amerikalı; ABD'nin doğusu, İskoçya, Karayipler, gastronomi
Sergey Beletski (1953–2022) Rus; Orta Çağ Rusya
Anna Belfer-Cohen (1949 doğumlu) İsrailli; Üst Paleolitik ve Epipaleolitik Levant
Gertrude Bell (1868–1926) İngiliz; maceracı ve Orta Doğu arkeoloğu, Bağdat Arkeoloji Müzesi'ni (şimdiki Irak Müzesi) kurdu
Harry Charles Purvis Bell (1851–1937) İngiliz; Seylan'ın ilk Arkeoloji Komiseri
Peter Bellwood (1943 doğumlu) Avustralyalı; Güneydoğu Asya ve Pasifik; tarımın kökenleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan kültürel, dilbilimsel ve biyolojik gelişmeler (dünya çapında)| arkeoloji, dilbilim ve insan biyolojisi arasındaki disiplinlerarası bağlantılar
Giovanni Battista Belzoni (1778–1823) İtalyan/Venedikli; Mısır
Erez Ben-Yosef (19?? doğumlu) İsrailli; arkeometalurji
Norbert Benecke (1954 doğumlu) Alman; zooloji arkeolojisi
Crystal Bennett (1918–1987) İngiliz; Ürdün
James Theodore Bent (1852–1897) İngiliz; Doğu Akdeniz, Afrika, Arabistan.
Dumitru Berciu (1907–1998) Romanyalı; Güneydoğu ve Orta Avrupa, Geto-Dakiler, Trakiler, Keltler
Sofia Berezanska (1924–2024) Ukraynalı; Bronz Çağı
Lee Berger (1965 doğumlu) ABD; paleoantropoloji
Folke Bergman (1902–1946) İsveçli; Çin'deki Xiaohe Mezar Kompleksi
Andrea Berlin (19?? doğumlu) ABD; Ahameniş, Helenistik ve Roma Doğu'su; seramik
Gerhard Bersu (1889–1964) Alman; Avrupa (İngiltere vb.)
Charles Ernest Beulé (1826–1874) Fransız; Yunanistan
Paolo Biagi (1948 doğumlu) İtalyan; Avrasya Mezolitik ve Neolitik, Pakistan tarih öncesi
Geoffrey Bibby (1917–2001) İngiliz; Arabistan
Penny Bickle (19?? doğumlu) İngiliz; biyoarkeoloji, Neolitik
Clarence Bicknell (1842–1918) İngiliz; Fransa'daki Vallée des Merveilles'de petroglifleri katalogladı
Martin Biddle (1937 doğumlu) İngiliz; Büyük Britanya'da Orta Çağ ve Orta Çağ sonrası arkeoloji
Manfred Bietak (1940 doğumlu) Avusturyalı; Mısır
Fereidoun Biglari (1970 doğumlu) İranlı Kürt; Paleolitik
Lewis Binford (1930–2011) Amerikalı; ABD, Fransa, teori
Hiram Bingham III (1875–1956) Amerikalı; Machu Picchu'yu keşfeden
Flavio Biondo (1392–1463) İtalyan; Roma
Avraham Biran (1909–2008) İsrailli; Yakın Doğu (İsrail (Tel Dan))
Caroline Bird (19?? doğumlu) Avustralya; miras ve yerli halk çalışmaları araştırması
Judy Birmingham (1932 doğumlu) Avustralyalı; Avustralya'da tarihi arkeoloji, Irrawang çömlekçiliği, Tazmanya
Glenn Albert Black (1900–1964) ABD; ABD Ortabatı
Carl Blegen (1888–1971) ABD; Truva
Elizabeth Pierce Blegen (1888–1966) ABD; Yunanistan, eğitimci
Frederick J. Bliss (1857–1939) ABD; Filistin
John Boardman (1927–2024) İngiliz; Klasik arkeoloji, özellikle Yunan mimarisi
Jean Boisselier (1912–1996) Fransız; Khmer, Güneydoğu Asya
Nicole Boivin (19?? doğumlu) Kanadalı; Afrika'dan göç, uzun mesafeli deniz ticareti
Larissa Bonfante (1931–2019) ABD; Etrüskler
Giacomo Boni (1859–1925) İtalyan; Roma mimarisi
Ludwig Borchardt (1863–1938) Alman; Mısır (Amarna)
François Bordes (1919–1981) Fransız; paleolitik, tipoloji, taş yontma
Barbara Borg (1960 doğumlu) Alman; Klasik arkeoloji
Jacques Boucher de Crèvecœur de Perthes (1788–1868) Fransız; Fransa
Stephen Bourke (19?? doğumlu) Avustralyalı; Pella
Jole Bovio Marconi (1897–1986) İtalyan; Neolitik dönem Sicilya
Sandra Bowdler (1947 doğumlu) Avustralyalı; Avustralya yerli arkeolojisi, Neolitik öncesi Doğu ve Güneydoğu Asya
Harriet Boyd Hawes (1871–1945) Amerikalı; Yunanistan ve Girit; Minos
Richard Bradley (1946 doğumlu) İngiliz; tarih öncesi Avrupa (özellikle Britanya)
Linda Braidwood (1909–2003) ABD; Yakın Doğu
Robert J. Braidwood (1907–2003) ABD; Türkiye
Iosif Benyaminovich Brashinsky (1928–1982) SSCB; İskitler
Charles Étienne Brasseur de Bourbourg (1814–1874) Fransız; Mezoamerika
James Henry Breasted (1865–1935) ABD; Mısır
Adela Breton (1849–1923) İngiliz; Meksika
Eric Breuer (1968 doğumlu) İsviçreli; Roma/Orta Çağ kronolojisi
Jacques Breuer (1956–2024) Belçikalı; Roma ve Merovingian dönemi Belçika
Henri Breuil (1877–1961) Fransız; mağara sanatı
Bob Brier (1943 doğumlu) ABD; Mısır paleopatolojisi
Patrick M.M.A. Bringmans (1970 doğumlu) Belçikalı; Paleolitik Arkeoloji ve Paleoantropoloji
Srečko Brodar (1893–1987) Sloven; Üst Paleolitik
Mary Brodrick (y. 1858–1933) İngiliz; Mısırbilim
Alison S. Brooks (19?? doğumlu) Amerikalı; Paleolitik, özellikle Afrika'nın Orta Taş Devri
Myrtle Broome (y. 1888–1978) İngiliz; Mısırbilim, illüstratör
Don Brothwell (1933–2016) İngiliz; paleopatoloji
Frank Edward Brown (1908–1988) Amerikalı; Akdeniz
Elizabeth Brumfiel (1945–2012) ABD; Mezoamerika
Caitlin Buck (1964 doğumlu) İngiliz; istatistik, radyokarbon tarihleme
Hallie Buckley (19?? doğumlu) Yeni Zelanda; biyoarkeoloji
Susan Bulmer (1933–2016) Amerikalı; Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine
James Burgess (1832–1916) İskoç; 19. yüzyıl Hindistanı
Heather Burke (1966 doğumlu) Avustralyalı; tarihsel arkeoloji, saha yöntemleri
Aubrey Burl (1926–2020) İngiliz; İngiliz megalitik anıtları
Les Bursill (1945–2019) Avustralyalı; Dharawal halkı, Sutherland Shire, Illawarra
Alexander Butyagin (1971 doğumlu) Rus; antik Yunan kolonileri (Kırım)
Karl Butzer (1934–2016) ABD; çevre arkeolojisi
Ernst Boetticher (1842–1930): Prusyalı amatör arkeolog

Errett Callahan (1937–2019) Amerikalı; deneysel arkeoloji
Frank Calvert (1828–1908) İngiliz; Truva
Raissa Calza (1894–1979) Ukraynalı; İtalya (Ostia)
Elizabeth Crozer Campbell (1893–1971) Amerikalı; Kaliforniya
Scott Cane (1954 doğumlu) Avustralyalı; Avustralya, Avustralya'nın çöl halkı
Luigi Canina (179

Arkeoloji felsefesi, insanlığın geçmişini ve bugününü daha iyi anlamak için arkeoloji disiplininin temellerini, yöntemlerini ve sonuçlarını araştırmayı amaçlar.
Temel sorular arasında arkeoloji nedir? Arkeolojinin kuramsal temeli nedir? Arkeoloji zamanı nasıl ele almalıdır? Arkeoloji neden ve kimin için yapılır? Arkeolojik çalışmanın nesnelerinin ve süreçlerinin doğası ve gerçekliği nedir? Analitik arkeoloji felsefesi, arkeolojik eser, arkeolojik alan, arkeolojik kayıt ve arkeolojik kültürler gibi kavramların ardındaki mantığı araştırır. Bunlar, arkeoloji pratiğinin merkezinde yer alan metafizik, estetik, epistemolojik, etik ve teorik kaygıların sadece birkaç örneğidir.
Bu genel sorulara ek olarak, arkeoloji felsefesi saha çalışması metodolojisi, teorinin entegrasyonu ve diğer disiplinlerle işbirliği, ölçüm teorileri ve veri temsili ile de ilgilenir.
Arkeoloji felsefesi aynı zamanda disipline uygulanan feminist, Marksist, hümanist veya süreçsel gibi belirli bir yaklaşımı veya tutumu da ifade edebilir. Bu yaklaşımlar arkeologlar tarafından genellikle "teori" olarak adlandırılır ve bazen analitik arkeoloji felsefesi ile karıştırılır, ancak aynı şey değildir. Bu yaklaşımların tam bir tanımı için Arkeoloji teorisi bölümüne bakınız.
Şu anda arkeologlar arasında arkeoloji felsefesindeki sorunların doğası, hatta bazı durumlarda bir arkeoloji felsefesinin var olup olmayacağı konusunda çok az fikir birliği vardır. Bu nedenle, disiplin çok gelişmiş değildir, hatta bazı arkeologlar tarafından varlığı veya geçerliliği bile tartışılmaktadır. Bununla birlikte, arkeoloji felsefesi araştırmaları yoluyla konunun felsefi meselelerinin ve çerçevesinin farkında olmanın, disiplinde ilerlemenin yanı sıra araştırma tasarlama, çıkarım ve yorumlamayı kontrol etme ve sınıflandırmada önemli olduğu genel olarak kabul edilmektedir.

Arkeolojik araştırmaların kökleri, nihayetinde insanların etraflarındaki dünyanın kökenini açıklama dürtüsüne kadar uzanmaktadır. Evrenin kökenine ilişkin bu ilk kozmolojik açıklamalar mitoloji biçimini almıştır. Sümer, Babil, Mısır ve Pers gibi karmaşık uygarlıkların yükselişiyle ve giderek daha sofistike hale gelen rahip sınıfıyla birlikte bu mitolojik açıklamalar da daha sofistike hale gelmiştir.
Bu felsefeler her şeyin bir başlangıcı, bir kökeni olduğunu iddia etmiş ve bunu tüm maddenin kendisinden yaratıldığı şekilsiz bir boşluk ya da Kaos olarak tasavvur etmiştir. Bu açıklamalar her şeyin altında yatan ve her şeyi birleştiren bir ilk ilke ya da köken fikrini ortaya koymuştur ki bu fikir Yunancaya arché kelimesi olarak geçmiştir.

Başlangıçta, kökenlerine uygun olarak, Yunan düşüncesinde arché'nin, örneğin Hesiodos'un MÖ 8. yüzyıl kozmogonisinde olduğu gibi, ilahi olduğuna inanılıyordu. Ancak, MÖ 7. yüzyılda Miletli Thales, arkhe kavramını mitolojiden alarak, onun kökeninin ilahi değil, doğal olduğunu söyleyen ilk kişi olmuştur. Arkhe'nin su olduğunu iddia etmeye devam etti. Ondan sonra gelen Yunan filozoflar arkheyi doğada aramaya devam ettiler ve bu nedenle felsefelerini doğaüstü bir temele dayandıran teologlardan ayırmak için physiologoi (fiziksel veya doğal filozoflar anlamına gelir) olarak biliniyorlardı. Bu nedenle arkeoloji, ilahi müdahaleye başvurmaksızın, bir zamanlar dinin özel koruması altında olan şeylerin kökenini ve nasıl değiştiklerini açıklama yükünü devralmıştır.
Dolayısıyla, arkeolojinin bilimsel yaklaşımı Batı'da Antik Yunanlara ve onların ilahi olandan ziyade doğadaki nedenselliğin kökenini veya ilk ilkesini arayışlarına kadar izlenebilir. Açıklama arayışı ilahi kaynaklardan ayrıldıktan ve Elealı Parmenides'in hiçbir şeyin yoktan var olmadığı ilkesi gibi ilkelerle birleştirildikten sonra, nedensellik ilkelerinin araştırılması, dünyanın ve süreçlerinin rasyonel düşünce yoluyla anlaşılabilir hale getirilebileceği inancına yol açmıştır. Bu, insanlığın doğal tarihinin ve gelişiminin de rasyonel olarak araştırılabileceğinin farkına varılmasına yol açmıştır.
Bu şekilde yeterli sebep ilkesi, nedensel eş anlamlılık ilkesi ve hiçbir şeyin yoktan var edilemeyeceği aksiyomu, bir doğa bilimi süreci olarak arkeolojik araştırmanın temelini oluşturmuştur. Dolayısıyla arkeoloji, bilim felsefesinin erken tarihinin bir gelişimidir
Arke arayışı daha sonra insanlığa uygulanmış ve organizmaların evrimine dair ilk teorilere yol açmıştır. Bununla birlikte, filozofların insanlığın bir zamanlar daha ilkel olması gerektiğini fark etmelerine ve insan konuşmasının gelişimini evrimsel çizgilerle açıklamaya yönelik bazı girişimlere rağmen, klasik dünyada arkeoloji ağırlıklı olarak felsefi bir uğraş olarak kalmıştır.

19. yüzyılda Hutton ve Lyell'in tekdüzelik teorisi ve Darwin'in doğal seçilim teorisi ile yaşanan gelişmeler, insanlığın kökenine ilişkin modern bilimsel araştırmalara zemin hazırlamıştır.

Arkeolojik epistemoloji, arkeolojik bilginin ne olduğu, nitelikleri, nasıl elde edilebileceği ve bir konu ya da varlık hakkındaki arkeolojik bilginin ne ölçüde bilinebileceği ile ilgilenir. Ayrıca arkeolojik araştırmanın öznel doğası da dikkate alınır. Örneğin, tek bir gerçek nesnel geçmiş mi yoksa birden fazla öznel geçmiş mi vardır? Ayrıca, arkeolojik bilgi iddialarına uygulanması gereken standartları belirlemeye çalışır. Geçmişe ilişkin inanç ya da hakikat nedir?
Alison Wylie'nin açıkladığı gibi, "arkeolojik olarak ne bulduğunuz, ne aradığınızla, sorduğunuz sorularla ve bunları yanıtlamaya çalışırken kullandığınız kavramsal kaynaklarla ilgilidir." Vivian James bunu daha da ileri götürerek bağlamın arkeolojik pratiğin epistemolojik sonucu olduğunu söyler. Dolayısıyla ne aradığınız, hangi soruları sorduğunuz ve kavramsal kaynaklarınız, epistemolojik sonuç olan bağlamı oluşturur.

Arkeolojinin ontolojisi, hangi arkeolojik varlıkların var olduğu, var olduğu söylenebileceği ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin ne olabileceği ile ilgilenir. Örneğin, bir eser, bir alan veya bir kültür nedir ve bunlar birbirinden ayrı varlıklar olarak düşünülebilir mi? Varlıkların var olduğu kabul edilirse, bunlar nasıl kategorize edilmeli veya kaydedilmelidir. Arkeolojik ontolojideki bir araştırma dalı, nesneleri fiziksel özelliklere göre sınıflara ayırmaya çalışan tipoloji olarak bilinir.
Zamanın varlığı ve doğası da arkeolojik ontolojinin ilgi alanına girmektedir. Örneğin, üç çağ modeli gibi dönemlendirmelerin arkeolojik teori ve pratik üzerindeki etkisi nedir?. Hem zamanın hem de nesnelerin ontolojik doğasına ilişkin sorular, arkeolojik veritabanılarının tasarımında büyük önem taşımaktadır ve arkeolojik süreçlerin ve verilerin bilgisayarlaştırılması arttıkça önemi de artmaktadır.

Arkeoloji felsefesi aynı zamanda disiplin içindeki teorilerin inşasıyla da ilgilidir. Arkeoloji, disiplinin temelini oluşturan genel olarak uygulanan yorumlayıcı bir teorinin bulunmadığı, teorik olarak kendi içinde bölünmüş bir alandır. Son 50 yılda çok sayıda farklı teorik yaklaşım geliştirilmiş ve disiplin genelinde paralel olarak var olmuştur. Bunlar, bir bilim olarak görülen ampirik bir arkeolojiden, kendi kavramlarını doğrulayamayan bir ideoloji olarak göreceli post-modern bir arkeoloji kavramına kadar geniş bir yelpazede yer almaktadır.
Bu nedenle, birleştirici bir açıklayıcı teori arayışı, arkeoloji felsefecileri arasında önemli bir endişe kaynağıdır. Bununla birlikte, böyle bir teorinin olasılığı bile bazı arkeologlar tarafından reddedilmekte ve arkeolojik yaklaşımlardaki kopukluk vurgulanmaktadır.

Arkeoloji etiği, arkeolojik alanların ve malzemelerin kullanımıyla ilgili konuları inceler. Bu tür kullanımları kimin onayladığı, kontrol ettiği ve bedelini kimin ödediği genellikle tartışmalıdır. Örneğin, yerli halkın haklarıyla ilgili olarak, özellikle de arkeolojinin baskı veya mülksüzleştirme anlatılarını desteklemek için kullanılabileceği sömürge durumlarında. Ya da inançları, eski mezarlıklardan cesetlerin çıkarılması gibi belirli arkeolojik uygulamalarla bağdaşmayanların hakları gibi.
Diğer örnekler arasında arkeolojinin toprak talepleri gibi siyasi amaçlarla ya da Üçüncü Reich dönemindeki meşhur Ahnenerbe gibi rejimleri veya belirli ideolojileri desteklemek için kullanılması sayılabilir.
Arkeolojik anlatılardaki önyargıların incelenmesi, örneğin arkeolojinin sömürge tarihi ile ilişkilendirilmesi ve ardından eserlerin mülkiyeti ile ilgili sorunları içerir. Örneğin, Elgin mermerleri üzerinde süregelen tartışmalar gibi.

CBS veya Coğrafi Bilgi Sistemleri, son 10 yılda arkeoloji için önemli bir araç haline gelmiştir. CBS ve arkeoloji kombinasyonu mükemmel bir ikili oluşturmaktadır ve arkeoloji zaman içinde insan davranışının mekansal boyutu çalışmasını gerektirir.
Arkeoloji tarihsel olayların açılımına coğrafya, zaman ve kültür üzerinden bakmaktadır, arkeolojik çalışmaların sonuçları mekansal bilgi açısından zengindir. CBS geniş hacimli verileri coğrafi referanslama konusunda uzmandır. Bu hızlı, doğru ve mali açıdan etkin bir araç olmasını sağlamaktadır. CBS nin sahip olduğu araçlar veri toplama, depolama ve çağırma konularında kullanıcıya daha anlaşılır bir görsel sunmaktadır. CBS arkeolojide önemli olabilir, ancak CBS arkeolojide harita üretiminden çok, farklı veri türlerini birleştirip ve analiz etme ve yeni bilgiler oluşturma tabanlı kullanılmalıdır. CBS nin arkeolojide kullanımı, arkeologların sadece veri toplama ve görselleştirmelerini değil, mekanla ilgili düşünme yollarını da değiştirmiştir.

Araştırma ve dokümanların korunması arkeoloji için önemlidir ve bu araştırmalar ve saha çalışmaları verimli ve hassas bir şekilde CBS ile yapılmaktadır. CBS yeteneklerinin kullanıldığı arkeolojik sitelerde ve çalışmalarda, CBS bir karar verme aracı olarak kullanılabilir.
Arkeolojik kazıda CBS kullanıldığında haritalama ve kayıt yeteneği doğrudan gelişmektedir. Bu da kazı alanındaki bulguların analizinde, görselleştirilmesinde ve verilere anında erişim açısından fayda sağlamaktadır.
Arkeolojik çalışmalarda CBS nin farklı süreçleri ve işlevleri kullanılmaktadır. Site içi mekansal analiz veya dağılım analizi, site içindeki değişim sürecinin oluşumunu anlamada ve belgelenmesinde yardımcı olur. Bunun için kullanılan eski yöntemler geniş alan üzerinden sadece küçük bir bakış açısı sunmaktadır. Akıllı modelleme arkeolojik verinin daha iyi analiz edilmesi için hidrografi ve histografide olduğu gibi veri toplama yolunu kullanır. CBS de nokta verisi, ilgili yere odaklanmak ve veri setlerindeki dağınık noktaları analiz etmek için kullanılır. Yoğunluk haritası, nokta verinin interpole edilerek bir sitedeki kullanım düzeylerini bulmak için kullanılır.

CBS de alan ile ilgili birçok veri setini depolama, işleme, birleştirme ve karmaşık analizleri yapmak mümkündür. Görünürlük analizi site üzerinden çevresinde görünebilir olan yerleri belirlemek için kullanılmaktadır. Bu site alanının çevresi ile olan sosyal ilişkiyi yorumlamak için kullanılır. Simülasyon gerçeğin basitleştirilmiş bir temsilidir, olayın temel değişkenlerini ve onların etkileşimlerini belirleyerek çalışır. Bu varsayımsal tahmin hem test için hem de veri üretmek için kullanılır.
Arkeolojik Bilgi Bilimi, arkeolojide mekansal ve zamansal desenleri keşfetmek ve ortaya çıkarmak için çalışmaktadır. Araştırmalar arkeolojik problemleri çözmek ve anlamak için sayısal yöntemler ve bilgisayar yazılımları üretmeye yönelmiştir.

The Getty Conservation Institute-sponsored Middle Eastern Geodatabase for Antiquities (MEGA) is a Web-based GIS tool that enables the Jordanian Department of Antiquities to inventory, monitor, and manage the thousands of archaeological sites in Jordan.30 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Digital Archaeological Atlas of the Holy Land provides online access to site records and media related to the archaeology of Israel, Palestine, Jordan, the Sinai Peninsula and southern Lebanon.13 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Mediterranean Archaeological Network (MedArchNet) is constructing a series of linked archaeological atlases around the Mediterranean Basin. The Digital Archaeological Atlas of the Holy Land is the first node.
University of Alabama Office of Archaeology Research’s pages on using GIS
ESRI's page on using GIS in Archaeology14 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stanford Library's page on GIS and Archaeology4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ArchAtlas a project aims to provide a visual summary of spatial processes in prehistoric and early historic times, such as the spread of farming, the formation of trade contacts, and the growth of urban systems.
Historical Geographic Information Systems Online Forum on Google
Fasti Online - an online GIS of archaeological sites11 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Site Recorder, the GIS for maritime archaeology25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arkeolojik dönemlerin adları bölgeden bölgeye büyük ölçüde farklılık gösterir. Bu madde, kıta ve bölgelere göre ana bölümlerin bir listesini içerir. Tarihlendirmeler de oldukça değişkendir ve verilen tarihler geniş alanlara yayılmış yaklaşık tahminlerdir.
Üç çağ sistemi, birçok alanda kullanılmış olup, Taş Devri, Tunç Çağı ve Demir Çağı'nda alet yapımı ve kullanımıyla tanımlanan tarih öncesi ve tarihi dönemleri ifade eder. Bu çağlar teknolojinin gelişimiyle ayırt edildiğinden, bu terimlerin işaret ettiği tarihlerin dünyanın farklı bölgelerinde değişiklik göstermesi doğaldır. Birçok bölgede, Taş Devri terimi artık kullanılmamaktadır, çünkü yerini daha spesifik jeolojik dönemlere bırakmıştır. Bazı bölgeler için, Taş Devri ile Tunç Çağı arasında ara bir Kalkolitik dönem ihtiyacı vardır. Yerli metal aletlerin daha az yaygın kullanıldığı kültürler için, litik aşama, arkaik aşama ve oluşum aşaması gibi diğer sınıflandırmalar, diğer teknoloji türlerinin ve sosyal örgütlenmenin gelişimini ifade eder.
Tarihsel dönemler, yazının bulunmasıyla başlar ve yazının gelişiminin avantajıyla birlikte insan gelişiminin dönemlerini belirtir. Yazılı kayıtlar, genellikle egemen uluslar hakkında daha fazla sosyo-politik içgörü sağlar ve bu nedenle Helenistik, Roma, Viking gibi hüküm süren imparatorluklar ve kültürlere göre kategorize edilmesine izin verir. Kaçınılmaz olarak bu dönem tanımları yalnızca o imparatorluğun veya kültürün bölgesiyle ilgilidir.
Sanayi Çağı veya Modern dönem genellikle 1800'lü yıllardan sonraki gelişmeleri içeren dönemi ifade eder. Bu tarihten itibaren Batı Avrupa'da başlayan Sanayi Devrimi, küresel ticareti hızlandırmış ve kültürel alışverişi çok büyük ölçüde artırmıştır.

Zaman dönemlerinin listesi

Arkeolojik sit, geçmişten bugüne (tarihöncesi ya da tarihsel dönemlere ait) izler taşıyan ve arkeolojinin ilgi alanına giren yer ya da yerlerin genel adı. Arkeolojik sit alanları, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre "İnsanlığın varoluşundan günümüze kadar ulaşan eski uygarlıkların yer altında, yer üstünde ve su altındaki ürünlerini, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel özelliklerini yansıtan her türlü kültür varlığının yer aldığı yerleşmeler ve alanları" olarak tanımlanır. Bunun yanında; 'sitin' tanımı, çalışmaya konu olan döneme ve arkeologun kuramsal yaklaşımına bağlı olarak değişkenlik gösterebilmektedir.
Bir sitin sınırlarının tam olarak belirlenebilmesi için genellikle arkeologun o yerleşim birimine ilişkin etkinlik sınırını çizmesi gerekmektedir. Gömüt benzeri yerler de sit olarak değerlendirilmektedir.
Sitler geleneksel olarak artifakt ve yapıt varlığına bağlı olarak sınıflandırılmaktadır. Ocak ve ev kalıntıları sık karşılaşılan yapıtlardandır. Kemik parçaları ve tezek gibi biyolojik maddeler de arkeolojik sitlerde bol miktarda bulunmaktadır. Kaya parçaları ise paleolitik ve mezolitik çağlar için kayda değer bir çalışma ortamı sunmaktadır.
Genellikle insanoğlunun eylemleri sonucu oluşan arkeolojik sitler tümüyle doğal süreçler sonucunda da meydana gelebilmektedir. Zaman içinde toprak altında kalan kültürel varlıkların korunma şansı insan etkisine açık kültürel varlıklardan daha fazladır. Tropikal ormanlar ve yoğun bitki örtüsüne sahip bölgelerde kalıntıların üzeri kısa sürede toprakla örtülebilmektedir. İnsanların bilinçli ya da bilinçsiz eylemleri de sitlerin toprak altında kalmasına neden olmaktadır. Kalıntıların üzerinde yükselen bu tür yeni yerleşimler kent arkeolojisinin ilgi alanına girmektedir.

Dunnell, Robert C., William S. Dancey, 1983 The Siteless Survey: A Regional Scale Data Collection Strategy, Advances in Archaeological Method and Theory 6:267-287. M.B. Schiffer, ed.

Tambomachay arkeolojik siti - Cusco Peru
Polé arkeolojik siti, Meksika

Çoğu akademik disiplinde olduğu gibi, tipik olarak belirli bir yöntem veya malzeme türüne, coğrafi veya kronolojik odağa veya diğer tematik kaygılara odaklanarak betimlenen bir dizi arkeolojik alt disiplin vardır.

Bazı uygarlıklar o kadar ilgi çekmiştir ki, bu uygarlıkların incelenmesi özel olarak adlandırılmıştır. Bu alt disiplinler arasında Asuroloji (Mezopotamya), Hindoloji (Hindistan), Klasik arkeoloji (Yunan ve Roma) sayılabilir, Etrüskoloji (Etrürya), Mısıroloji (Mısır), Fenike-Kartaca arkeolojisi (Fenikeliler ve kolonileri) ve Sinoloji (Çin).

Arkeolojinin bir başka ana bölümü de aşağıdaki şekilde ayırt edilir:

tarihsel arkeoloji, geride yazılı kayıtlar bırakan uygarlıkları inceler.
tarih öncesi arkeoloji, yazı sistemleri olmayan toplumlarla ilgilenir. Bununla birlikte, bu terim genellikle yalnızca okuryazar toplumların sömürge etkisi olmadan ortaya çıktığı Avrupa ve Asya'da geçerlidir. Okuryazarlığın nispeten geç ortaya çıktığı bölgelerde, arkeolojik kayıtları bölmek için başka terimler kullanmak daha uygundur.
Yarı okuryazarlık alanlarında kullanılan terimler ise;

protohistorik arkeoloji, çok sınırlı yazılı kayıtlara sahip toplumların incelenmesini kapsayacak şekilde benimsenebilir. Protohistorik sit alanlarına bir örnek, okuma yazma bilen Rusların ve okuma yazma bilmeyen Amerikan yerlileri ve Alaska yerlileri yerleşimlerini içeren kuzey Kaliforniya kıyısındaki Fort Ross'tur.
Etnoarkeoloji, arkeolojik açıdan ilgi çekici olan soyu tükenmiş toplumlara benzeyen modern toplumların arkeolojik amaçlarla incelenmesidir. Eski toplumların yapısı ve değerleri hakkında maddi kalıntılarından sağlam sonuçlar çıkarmak genellikle zordur, çünkü sadece nesneler dilsizdir ve onları işleyen ve kullananlar hakkında çok az şey söyler, aynı zamanda tüm nesneler daha sonraki bir çağın bilim adamları tarafından ortaya çıkarılmak üzere hayatta kalmaz. Etnoarkeoloji, örneğin, yaşayan bir yerleşimde kullanılan ne tür nesnelerin mezbelelerde veya korunabilecekleri diğer yerlerde biriktirildiğini ve bir nesnenin kullanıldığı yerin yakınına atılma olasılığının ne kadar olduğunu belirlemeye çalışır.
Tafonomi, nesnelerin zaman içinde nasıl çürüdüğü ve bozulduğunun incelenmesidir. Bu bilgi eserlerin ve diğer nesnelerin yorumlanmasında kritik öneme sahiptir, böylece eski insanların çalışmaları daha sonra canlı yaratıkların ve ilkel güçlerin çalışmalarından ayırt edilebilir.

Zaman dönemi veya çalışma bölgesine göre ayırt edilen alt disiplinlerin seçici bir listesi şunları içerebilir:

Afrika arkeolojisi, Amerika arkeolojisi, Avustralya arkeolojisi, Avrupa arkeolojisi: Bulguların bulunduğu yerle ilgili arkeolojik çalışmalara odaklanır.
Endüstriyel arkeoloji, Sanayi Devrimi'nin maddi kalıntılarının korunmasına veya işin arkeolojisine odaklanır.
Yakın Doğu arkeolojisi (bazen Orta Doğu arkeolojisi olarak da bilinir). Yakın Doğu arkeolojisinin sonuçlarını İncil çalışmalarına uygulayan İncil arkeolojisi'ne de bakınız.
Ortaçağ arkeolojisi, on altıncı yüzyıla kadar Roma sonrası Avrupa arkeolojisinin incelenmesidir.
Ortaçağ sonrası arkeoloji, 16. yüzyıldan itibaren Avrupa'daki maddi kültürün incelenmesidir.
Modern arkeoloji modern toplumun arkeolojik yöntemler kullanılarak incelenmesidir, örneğin Tucson Çöp Projesi.
Tarihsel arkeoloji, hem maddi kanıtlar (yani eserler ve bağlamları) hem de belgesel kanıtlar (haritalar, fotoğraflar ve filmler dahil) kullanılarak geçmişin incelenmesidir. Genellikle Amerika kıtası ile ilişkilendirilir.
Klasik arkeoloji geçmişin hem maddi kanıtlar (yani eserler ve bağlamları) hem de belgesel kanıtlar (haritalar, dönemin edebiyatı, diğer birincil kaynaklar vb. dahil) kullanılarak incelenmesidir. Klasik arkeoloji özellikle Akdeniz bölgesi ile Yunanistan ve çevresindeki bölgelerin arkeolojisiyle ilgilidir.

Aşağıda diğer alt disiplinlerin bir listesi yer almaktadır. Bunlardan bazıları kendi başlarına çalışma alanları değildir ve yalnızca daha büyük projelerde kullanılacak yöntemlerdir.

Hava arkeolojisi - hava fotoğraflarından, özellikle mahsul işaretlerini tespit ederek sahaların incelenmesi
Antrakoloji, odun kömürü kalıntılarının incelenmesi
Arkeoastronomi - Antik anıtların yapılandırması ile astronomi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Arkeocoğrafya - zaman içinde mekanın dinamiklerini inceler
Arkeoloji bilimi veya Arkeometri - radyokarbon tarihleme, istatistik ve uzaktan algılama gibi bilimsel tekniklerin veya metodolojilerin arkeolojiye uygulanması
Arkeozooloji - insan yerleşimlerindeki hayvan kalıntılarının incelenmesi
Arkeobotanik veya paleoetnobotanik - arkeolojik kayıtlarda insan-bitki etkileşiminin incelenmesi
Savaş alanı arkeolojisi - çatışma alanlarının arkeolojik perspektiften incelenmesi
Biyoarkeoloji
Kalseoloji - arkeolojik ayak giyimi çalışması
Hesaplamalı arkeoloji - bilgisayarların, özellikle GIS'in arkeolojiye uygulanması
Dijital arkeoloji, bilgi teknolojilerinin ve dijital medyanın arkeolojik sorulara uygulanmasını içerir
Deneysel arkeoloji, antik üretim, mühendislik ve zamanın alanlar ve nesneler üzerindeki etkileri hakkındaki teorileri test etmek için geçmiş süreçleri yeniden canlandırmaya çalışmayı içerir (örneğin: çakmaktaşı yontma)
Çevresel arkeoloji insanlar ve çevreleri arasındaki uzun vadeli ilişkiyi inceler
Epigrafi
Adli arkeoloji- arkeolojik tekniklerin cezai soruşturmalara uygulanması. Özellikle savaş suçları ile ilişkili toplu katliamların araştırılmasında öne çıkmıştır.
Jeoarkeoloji
Peyzaj arkeolojisi alanların daha geniş bir coğrafi alanın bileşenleri olarak tanımlanmasını ve incelenmesini içerir
Osteoarkeoloji
Nümismatik - sikkelerin siyasi ve ekonomik incelenmesi
Denizcilik arkeolojisi - batık arkeolojik alanların incelenmesi, gemi enkazı ve su kütleleri tarafından yutulan yerleşimler de dahil olmak üzere
Müze çalışmaları - geçmiş kalıntıların halk için sergilenmesi ve yorumlanması
Osteoloji - kemiklerin bilimsel incelenmesi
Paleopatoloji - hayvanlar ve insanlar arasındaki eski hastalıkların incelenmesi
Recceology - savaş ve savaş araçlarının arkeolojik bir perspektiften incelenmesi
Yerleşim arkeolojisi - "Antik yerleşimlerin iç yapısı, düzeni, dağılımı ve ilişkilerinin çevresel ortamları ve peyzaj konumları bağlamında incelenmesi."
Arkeoloji felsefesi
Kazı sonrası analizlerde ayrıca çok çeşitli teknikler de kullanılmaktadır.

Sanat tarihi
Tarihsel antropoloji

 Wikimedia Commons'ta Arkeolojinin alt alanları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bu, kısmi bir Asurologlar listesidir. Bir Asurolog, Asur ve antik Mezopotamya'nın (Irak) geri kalanının arkeolojik, tarihsel, kültürel ve dilbilimsel çalışmalarında uzmanlaşmış bir kişidir.

Abraham Sachs (Amerikalı, 1915-1983), British Museum'daki Babil astronomi günlüklerini inceleyen Asur astronomi uzmanı.
Adrien Prévost de Longpérier (Fransız, 1816-1882), Khorsabad'dan Fransa'ya gelen ilk Asur heykellerini Louvre'da karşılayan nümismat, arkeolog ve eski eser küratörü.
Åke W. Sjöberg (İsveçli, 1924-2014), Sümer dili ve edebiyatı üzerine uzmanlaşmış Asurolog.
Alan Millard (İngiliz, d. 1937), Atrahasis Destanı'nı yeniden keşfeden İbranice ve Eski Sami dilleri profesörü.
Albert T. Clay (Amerikalı, 1866-1925), Yale Üniversitesi'nde profesör, tarihçi ve Sami dilleri uzmanı.
Alfred Jeremias (Alman, 1864-1935), papaz ve eski Yakın Doğu dinleri uzmanı.
Andrew R. George (İngiliz, d. 1955), Gılgamış Destanı'nın çevirisini ve açıklamasını yapan dilbilimci.
Anson Rainey (Amerikalı, 1930-2011), Eski Yakın Doğu kültürleri ve Sami dilbilimi profesörü, Amarna tabletleri üzerine çalışmalarıyla tanınır.
Archibald Sayce (İngiliz, 1845-1933), dilbilim araştırmalarında arkeolojik ve anıtsal kanıtların önemini vurgulayan, en az yirmi antik ve modern dilde yazabilen dilbilimci.
Armas Salonen (Finlandiyalı, 1915-1981), Chicago Assyrian Dictionary projesine katılan ve Gılgamış Destanı'nın ilk Fince çevirisini yayımlayan dilbilimci.
Arthur Amiaud (Fransız, 1849-1889), Babil ve Asur yazıtları üzerine erken dönem araştırmalarıyla tanınır.
Austen Henry Layard (İngiliz, 1817-1894), 1851'de Nimrud ve Ninova'da kazı yapan kişi olarak tanınan gezgin.

Bahija Khalil Ismail (Iraklı, 1934-2019), Irak Müzesi eski müdürü.
Barbara Parker-Mallowan (İngiliz, 1908-1993), silindir mühürler konusunda uzmanlaşmış arkeolog ve epigrafist.
Behnam Abu Alsoof (Iraklı, 1931-2012), Dicle vadisinde yaptığı kazılarla tanınan antropolog, tarihçi ve yazar.

Carl Bezold (Alman, 1859-1922), özellikle Akadca alanındaki araştırmalarıyla tanınır, Asurbanipal Kütüphanesi'ni kataloglamıştır.
Cécile Michel (Fransız, d. 1962), Kültepe'de keşfedilen çivi yazılı tabletlerin deşifre edilmesi üzerine çalışan epigraf ve arkeolog.
Claude Hermann Walter Johns (İngiliz, 1857-1920), Cambridge Üniversitesi'nde Asuroloji ve King's College London'da Asurca dersleri vermiştir.
Claudius Rich (İngiliz, 1787-1821), Babil'in kalıntılarını araştıran ve Bağdat Paşalığı hakkında coğrafi ve istatistiksel bir açıklama yapan gezgin ve antikacı.

Daniel E. Fleming (Amerikalı, d. 1957), çalışmaları İbrani Kitâb-ı Mukaddesi yorumu üzerine yoğunlaşan Kutsal Kitap uzmanı.
Dietz-Otto Edzard (Alman, 1930-2004), Eski Yakın Doğu bilgini ve Sümer dili dilbilimcisi.
Dominique Charpin (Fransız, d. 1954), Collège de France'da "Eski Babil" dönemi konusunda uzmanlaşmış profesör.
Donald Wiseman (İngiliz, 1918-2010), 1961-1982 yılları arasında Londra Üniversitesi'nde Asuroloji Profesörü olan Wiseman, Nimrud'da ortaya çıkarılan çivi yazılı tabletlerin bir kataloğunu derlemiştir.
Donny George Youkhanna (Iraklı, 1950-2011), Amerika'nın Irak'ı işgali sırasında Bağdat'taki Ulusal Müze'den yağmalanan Mezopotamya eserlerinin kurtarılmasında etkili olan arkeolog.

Eberhard Schrader (Alman, 1836-1908), Almanya'da Asuroloji alanının öncüsü.
Edward Hincks (İrlandalı, 1792-1866), Mezopotamya çivi yazısını deşifre edenlerden biridir.
Edwin Norris (İngiliz, 1795-1872), Ninova'daki Asur aslan ağırlıklarını deşifre eden ve bu uygarlığın ağırlık ölçüm sistemini keşfeden filolog.
Eleanor Robson (İngiliz, d. 1969), University College London'da eski Orta Doğu tarihi profesörü.
Emmanuel Laroche (Fransız, 1914-1991), dilbilimci ve Hititolog, eski Anadolu dilleri (Hint-Avrupa ve Hurrice) uzmanı.
Ephraim Avigdor Speiser (Polonyalı, Amerikan doğumlu, 1902-1965), Musul'daki Tepe Gawra'yı (veya "Büyük Höyük") keşfeden Asurolog
Erica Reiner (Amerikalı, 1924-2005), Akad dilini anlamak için temel referans çalışması olan "Chicago Assyrian Dictionary"nin editörü.
Ernest de Sarzec (Fransız, 1832-1901), antik Sümer uygarlığını keşfeden arkeolog.

Francesca Rochberg (Amerikalı, d. 1952), Babil astronomi tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan bilim tarihçisi.
François Lenormant (Fransız, 1837-1883), Helenist ve arkeolog, çivi yazısı yazıtlarında Akadca adını verdiği Yahudi olmayan bir dilin varlığını ilk fark edenler arasındadır.
Franz Xaver Kugler (Alman, 1862-1929), çivi yazılı tabletler ve Babil astronomisi üzerine çalışmış ve Babil'in Ay ve gezegenlerle ilgili teorilerini çözmüş matematikçi.
Friedrich Delitzsch (Alman, 1850-1922), Eski Ahit'in çoğunun eski Babil masallarından türetildiğini savunan Orta Doğu dilleri uzmanı.
Fulgence Fresnel (Fransız, 1795-1855), Mezopotamya'da kazı yapan ilk arkeoloji ekiplerinden birine liderlik eden oryantalist bilim adamı.

Georg Friedrich Grotefend (Alman, 1775-1853), çivi yazısının deşifre edilmesine yaptığı katkılarla tanınan epigrafist ve filolog.
George Smith (İngiliz, 1840-1876), Gılgamış Destanı'nı ilk keşfeden ve çeviren öncü Asurolog.
Georges Dossin (Belçikalı, 1896-1983), Suriye'deki kazı alanlarında çalışan arkeolog.
Georges Roux (Fransız, 1914-1999), Eski Yakın Doğu hakkında Ancient Iraq ve La Mésopotamie gibi popüler tarih kitaplarının yazarı.
Giovanni Semerano (İtalyan, 1913-2005), Eski Mezopotamya dillerini inceleyen ve Hint-Avrupa teorisini reddeden filolog ve dilbilimci.
Gojko Barjamovic (Bosnalı) Yale Üniversitesi'nde Asuroloji Öğretim Görevlisi
Gwendolyn Leick (Avusturyalı-İngiliz, d. 1951), antik Mezopotamya hakkında kitap ve ansiklopedi yazarı.

Hans Henning von der Osten (Alman, 1899-190), Alman Orta Doğu arkeoloğu
Hayim Tadmor (İsrailli, 1923-2005), Kitâb-ı Mukaddes tarihi ve Eski Yakın Doğu Tarihi uzmanı.
Henri Pognon (Fransız, 1853-1921), yoğun bir çeviri çalışmasıyla anlamlarına nüfuz ettiği Semitik yazıtları toplayan arkeolog ve epigraf.
Henry Adrian Churchill (İngiliz, 1828-1886), diplomat ve antik Mezopotamya'nın arkeolojik kaşifi.
Hendrik Arent Hamaker (Hollandalı, 1789-1835), Doğu dilleri üzerine çalışan filolog ve oryantalist.
Henry Fox Talbot (İngiliz, 1800-1877), bilim adamı, mucit ve tuzlu kağıt ve kalotip işlemlerini icat eden fotoğraf öncüsü, ancak çivi yazısının deşifre edilmesi de dahil olmak üzere birçok başka konuda da yer aldı.
Hermann Volrath Hilprecht (Alman-Amerikan, 1859-1925), Irak'ta kazılar gerçekleştiren arkeolog.
Hildegard Lewy (Amerikalı, 1903-1969), çivi yazılı metinler ve Babil matematiği uzmanı.
Hormuzd Rassam (Iraklı, İngiliz, 1826-1910), Gılgamış Destanı'nı içeren kil tabletler de dahil olmak üzere arkeolojik keşifleriyle tanınan Asurolog.
Hugo Winckler (Alman, 1863-1913), Türkiye'de Boğazkale'de Hitit İmparatorluğu'nun başkentini (Hattuşaş) ortaya çıkaran arkeolog ve tarihçi ve eski Orta Doğu dilleri öğrencisi,
H. W. F. Saggs (İngiliz, 1920-2005), Max Mallowan'ın Nimrud kazısına katılan klasisist ve oryantalist.

James Kinnier Wilson (İngiliz, 1921-2022), Mezopotamya efsaneleri ve destanları uzmanı, eski Mezopotamya'nın organik ve zihinsel hastalıklarının incelenmesine ilgi duyan kişi.
Jean Bottéro (Fransız, 1914-2007), Eski Yakın Doğu uzmanı.
Jean-Jacques Glassner (Fransız, d. 1944), Mezopotamya dünyası ve çivi yazısı konusunda uzmanlaşmış tarihçi.
Jean-Marie Durand (Fransız, d. 1940), araştırmaları ağırlıklı olarak Mari antik kentinin kalıntılarında bulunan metinlerle ilgilidir.
Jean-Vincent Scheil (Fransız, 1858-1940), İran'da Hammurabi Kanunları'nı keşfeden bilim adamı.
Joachim Menant (Fransız, 1820-1899), çivi yazısı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan avukat ve oryantalist.
Johannes Hendricus van der Palm (Hollandalı, 1763-1840), Doğu dilleri ve İbrani antik eserleri profesörü.
John George Taylor (İngiliz, fl. 1851-1861), Orta Doğu'nun eski eserlerini araştıran ve Basra Körfezi yakınlarındaki mezar höyüklerini keşfeden ilk arkeologlardan biri.
Joseph Étienne Gautier (Fransız, 1861-1924), Akadlı Sargon zamanından önceki kültürlerin üst üste binen birkaç aşamasını ortaya çıkaran arkeolog.
Joseph Epping (Alman, 1835-1894), Babil astronomi gözlemleri ve tabloları üzerine matematiksel bir araştırma yapan astronom.
Joseph Halévy (Osmanlı-Fransız, 1827-1917), Saba yazıtlarını aramak için Yemen'i geçen oryantalist ve gezgin.
Jørgen Læssøe (Danimarkalı, 1924-1993), Tell Shemshara kazı başkanı ve Danca Asuroloji üzerine birçok popüler tarih kitabının yazarı
Jules-Justin Sauveplane (Fransız, 1862-1928), Gılgamış Destanı'nın ilk Fransızca çevirilerinden birini yayınlayan Kitâb-ı Mukaddes çalışmaları ve eski Doğu uzmanı.
Julius Oppert (Fransız-Alman, 1825-1905), Asur'da orijinal olarak konuşulan dilin Turani (Türkçe ve Moğolca ile ilgili) olduğunu savunan dilbilimci.

Ignace Gelb (Polonyalı, Amerikalı, 1907-1985), Akadca metinlerinin edisyonlarını ve Eski Akadca dilbilgisi ve sözlüğünü yayımlayan dilbilimci
Irving Finkel (İngiliz, d. 1951), antik Mezopotamya'dan kil tabletler üzerindeki çivi yazısı yazıtları konusunda uzmanlaşmış filolog.

Karen Radner (Avusturyalı, d. 1972), Münih Üniversitesi'nde Eskiçağ Tarihi Profesörü.
Karlheinz Kessler (Alman, 1948), Bağdat DAI'de yetkili, Erlangen-Nürnberg Üniversitesi'nde Asuroloji profesörü, Doğu Türkiye ve Suriye'nin tarihi topografyası, çeşitli Uruk dönemlere ait tabletlerin editörü.
Khazal Al Majidi (Iraklı ve Hollandalı, d. 1951), eski dinler ve medeniyetler bilimi ve tarihi uzmanı.
Klaas Veenhof (Hollandalı, d. 1935), Leiden Üniversitesi'nde profesör, Eski Babil dönemi ve Kaneş gibi Eski Asur ticaret kolonileri uzmanı.

Lamia Al-Gailani Werr (Iraklı, 1938-2019), eski Mezopotamya antik eserleri uzmanı.
Leonard William King (İngiliz, 1869-1919), Hammurabi Kanunları gibi antik eserlerin çevirileriyle tanınan arkeolog.
Liane Jakob-Rost (Alman, d. 1928), Vorderasiatisches Museum Berlin koleksiyonundaki çivi yazılı kaynakları düzenlemeye ve yayınlamaya odaklanmıştır.

Matthew Stolper (Amerikalı, d. 1944), Babil hukuk metinleri uzmanı, şu anda Persepolis Tahkimat Projesi'nde yer almaktadır.
Michael Patrick O'Connor

Benozzo Gozzoli (y. 1421 – 1497) Floransalı, İtalyan bir Rönesans ressamıydı. Fra Angelico'nun bir öğrencisi olan Gozzoli, en iyi Medici Riccardi Sarayı'nın Magi Şapelindeki bir dizi duvar resmiyle tanınır; ayrıntılara özen göstererek ve belirgin bir Uluslararası Gotik etkiyle şenlikli ve canlı alayları betimler. Şapelin fresk döngüsü, gerçekçi manzara tasvirleri ve canlı insan portreleri ile yeni bir Rönesans ilgisini ortaya çıkarır. Gozzoli, kuşağının en üretken fresk ressamlarından biri olarak kabul edilir. Ağırlıklı olarak Toskana'da faaliyet gösterirken, Umbria ve Roma'da da çalıştı.
Ressamlar Francesco, Gerolamo ve Alesso di Benozzo onun oğullarıydı ve çeşitli siparişlerde ona yardım ettiler.
Longhi tarafından tanımlanan Küçük Figürlerin Ustası, Alunno di Benozzo adlı ressamla aynı kişidir. İsim, üslup temeline dayanmaktadır.

Mezardaki Kadınlar (1440–1441) - Fresco, San Marco, Floransa
Magi'nin Hayranlığı (1440–1441) - Fresco, San Marco, Floransa
Cennet Kapıları (1444-1447, işbirliği) - Yaldızlı bronz kapılar, Museo dell'Opera del Duomo, Floransa
Madonna di San Brizio Şapeli (1447, işbirliği) - Fresco, Orvieto Katedrali, Orvieto
Niccoline Şapeli (1447-1449, işbirliği) - Fresk, Apostolik Sarayı, Vatikan Şehri
Meleklerle Bakire ve Çocuk 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1447-1450) - Ahşap üzerine tempera, 29,2 x 21,6 cm, Ulusal Galeri, Londra
<i id="mw8g">Madonna ve Çocuk Kutsamalar Veriyor</i> (1449) - Ahşap bir montaj üzerinde ipek üzerine tempera, 254 x 130 cm, Santa Maria sopra Minerva, Roma
St.Anthony of Padua (1450) - Panel, Santa Maria in Aracoeli, Roma
Aziz Francis ve Siena St Bernardine arasında Madonna ve Çocuk (1450) - Fresco, San Fortunato, Montefalco
St Fortunatus Enthroned (1450) - Fresk, 200 x 110 cm, San Fortunato, Montefalco
Madonna ve Çocuk (1450) - Fresk, 250 x 135 cm, San Fortunato, Montefalco
Kemerli Madonna (1450-1452) - Panel üzerine tempera, 133 x 164 cm, Pinacoteca Vaticana, Vatikan Şehri
Azizlerle çevrili Madonna ve Çocuk (1452) - Fresco, Cappella di San Gerolamo, San Francesco, Montefalco
Aziz Jerome'un Antakya'dan Ayrılışı (1452) - Fresco, Cappella di San Gerolamo, San Francesco, Montefalco
St Jerome Aslan Pençesi'nden Diken Çekerek (1452) - Fresco, Cappella di San Gerolamo, San Francesco, Montefalco
Madonna ve Child, Sts Francis ve Bernardine ve Fra Jacopo (y. 1452) - Panel üzerinde tempera, 34 x 54 cm, Sanat Tarihi Müzesi, Viyana
Madonna ve Sts John the Baptist, Peter, Jerome ve Paul ile Çocuk (1456) - Panelde Tempera, 122 x 212 cm, Galleria Nazionale dell'Umbria, Perugia
Magi Alayı (1459-1460) - Freskler, Magi Şapeli, Palazzo Medici Riccardi, Floransa
Madonna ve Çocuk (y. 1460) - Panel üzerinde tempera, 84.8 x 50.6 cm, Detroit Sanat Enstitüsü, Detroit
Melekler ve Azizler Arasında Taç Giyen Bakire ve Çocuk (1461-1462) - Panelde Tempera, 161.9 x 170.2 cm, Ulusal Galeri, Londra
St. Dominic Napoleone Orsini'yi Yeniden Kurtarıyor (1461) - Panelde Tempera, 25 x 35 cm, Pinacoteca di Brera, Milano

Simon Magus'un Düşüşü (1461–1462) - Paneldeki tempera, 24 x 35,5 cm, Kraliyet Koleksiyonu, Hampton Court Sarayı, Londra
Salome'nin Dansı (1461–1462) - Paneldeki tempera, 23,8 x 34,3 cm, Ulusal Sanat Galerisi, Washington, DC
St. Augustine'in Tarihçesi (1464-1465) - Freskler, Sant'Agostino, San Gimignano
Dört Evangelist (1464-1465) - Fresco, Sant'Agostino, San Gimignano
Azizler (1464–1465) - Freskler, Sant'Agostino, San Gimignano
St. Sebastian Intercessor (1464–1466) - Fresco, 527 x 248 cm, Sant'Agostino, San Gimignano
Aziz Sebastian Şehitliği (1465) - Paneldeki tempera, 525 x 378 cm, Collegiate Kilisesi, San Gimignano
Aziz Catherine Mistik Evliliği (1466) - Panelde tempera, 90 x 50 cm, Palazzo Gazzoli, Pinacoteca Comunale, Terni
Madonna ve Sts arasında Çocuk. Andrew ve Prosper (Madonna dell'Umiltà; 1466) - Paneldeki tempera, 137 x 138 cm, Museo Civico, San Gimignano
Aziz Thomas Aquinas'ın Zaferi (1471) - Paneldeki tempera, 230 x 102 cm, Louvre, Paris
Nuh'un Vintage ve Sarhoşluğu (1469–1484) - Fresco, Campo Santo, Pisa
Kutsal Bakire'nin Tarihçesi (1484) - Aktarılan freskler, Biblioteca Comunale, Castelfiorentino
Mesih'in Biriktirilmesi (1491) - Haçtan İniş olarak da adlandırılır. Tuval üzerine yağlıboya, 180 x 300 cm, Museo Horne, Floransa

Dale Kent, Cosimo de 'Medici and the Florentine Renaissance (New Haven: Yale University Press, 2000).
Franco Cardini, Palazzo Medici'deki Magi Şapeli (Firenze: Mandragora, 2001).
Roger J. Crum, "Roberto Martelli, Floransa Konseyi ve Medici Sarayı Şapeli", Zeitschrift & Kunstgeschichte, 59 (1996).
Benozzo Gozzoli bir San Gimignano, bir cura di Gerardo de Simone, Cristina Borgioli, sergi. katal. (San Gimignano, Pinacoteca & Museo d'Arte Sacra, 18 Haziran-1 Kasım 2016), Firenze, Giunti, 2016

 Wikimedia Commons'ta Benozzo Gozzoli ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.</img>
Anlatı Açıklamalı Aziz Augustine Fresklerinin Hayatı 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benozzo Gozzoli Müzesi 18 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Sanat Galerisi'nde Benozzo Gozzoli 28 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Açık Kütüphane'de Benozzo Gozzoli çalışmaları

Bronz yazıtlar, Shang Hanedanı'ndan (MÖ 2000) Zhou Hanedanı'na (MÖ 11.–3. yüzyıl) ve hatta daha sonrasına kadar zhōng çanları ve dǐng tripodal kazanlar gibi ritüel bronzlar üzerinde kullanılan çeşitli Çin yazılarıdır. Erken bronz yazıtlar, hemen hemen her zaman tuncun döküldüğü parça kalıbın ıslak kilinde bir kalemle yazılırken daha sonraki yazıtlar ise genellikle bronz döküldükten sonra oyulmuştur. Bronz yazıtlar, Çin yazı ailesindeki en eski yazılardan biridir ve ondan önce fal yazıtları gelir.

Chen Zhaorong 陳昭容 (2003) Qinxi wenzi yanjiu: cong hanzi-shi de jiaodu kaocha 秦系文字研究：从漢字史的角度考察 (Research on the Qin Lineage of Writing: An Examination from the Perspective of the History of Chinese Writing). Taipei: Academia Sinica, Institute of History and Philology Monograph. 957-671-995-X (Chinese).
Deydier, Christian (1980). Chinese Bronzes. New York: Rizzoli NK7904.D49, SA
Qiu Xigui (2000). Chinese Writing. Translated by Gilbert Mattos and Jerry Norman. Early China Special Monograph Series No. 4. Berkeley: The Society for the Study of Early China and the Institute of East Asian Studies, University of California, Berkeley. 1-55729-071-7.
Rawson, Jessica (1980). Ancient China: Art and Archaeology. London: British Museum Publications.
Rawson, Jessica (1987). Chinese Bronzes: Art and Ritual. London.
Rawson, Jessica (1983). The Chinese Bronzes of Yunnan. London and Beijing: Sidgwick and Jackson.
Shaughnessy, Edward L. (1991). Sources of Western Zhou History: Inscribed Bronze Vessels. University of California Press, Berkeley, Los Angeles, Oxford. 0-520-07028-3.
Wang Hui 王輝 (2006). Shang-Zhou jinwen 商周金文 (Shang and Zhou bronze inscriptions). Beijing: Wenwu Publishing. (Çince)
Wilkinson, Endymion (2000), Chinese History: A Manual, 2nd, Cambridge, Massachusetts, London: Harvard University Asia Center, ISBN 9780674002494, 9 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Ekim 2021. 

Eno, Bob (2012). "Inscriptional records of the Western Zhou". 9 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Cenaze arkeolojisi (veya mezar arkeolojisi), arkeolojinin ölülerin muamelesi ve anılmasını inceleyen bir dalıdır. İnsan kalıntılarının, mezar kontekstlerinin ve tekil mezar eşyalarından anıtsal manzaralara kadar olan unsurların incelenmesini kapsar. Cenaze arkeolojisi, din ve inanç araştırmalarının bir alt dalı olarak değerlendirilebilir. Epigrafi, maddi kültür çalışmaları, tanatoloji, insan osteolojisi, zooarkeoloji ve durağan izotop analizi gibi geniş bir yelpazedeki uzmanlık alanları cenaze arkeolojisine katkıda bulunur.

Amerika Birleşik Devletleri'nde cenaze arkeolojisi, 1990 yılında çıkarılan Yerli Amerikan Mezarlarını Koruma ve İade Yasası'nın (Native American Graves Protection and Repatriation Act) (NAGPRA) yürürlüğe girmesiyle hukuk sistemiyle de ilişkilendirilmiştir. Yasa, federal fon alan herhangi bir tesis, müze veya deponun, eğer kendi bünyesindeki eserler ile bir kabile arasında kültürel bağlantı kurulabiliyorsa, bu insan kalıntılarını veya cenaze eserlerini federalce tanınan ilgili kabileye bildirmesi ve iade etmesi gerektiğini şart koşmaktadır. Bir kabile veya soyun kültürel bağlantısını belirlemek için dokuz alan incelenir: coğrafi, akrabalık, biyolojik, arkeolojik, antropolojik, dilbilimsel, folklor, sözlü gelenek ve tarihsel. Eğer bağlantı tespit edilebilir ve kabile federal olarak tanınıyorsa, kalıntılar veya cenaze eserleri iade edilebilir.

İade sürecine Yerli toplulukları dahil etmek ve kendi kültürel miraslarını anlamadaki bilgi ve uzmanlıklarını tanımak çok önemlidir. Arkeologlar ve Yerli halklar, saygılı ve işbirlikçi bir şekilde birlikte çalışarak kalıntılar hakkında daha kapsamlı bir bilgi edinebilir ve kültürel anlayış ile takdiri geliştirebilir. Cal-NAGPRA (Meclis Yasa Tasarısı (978): Kaliforniya eyaleti tarafından oluşturulan ve 2001 yılında imzalanarak kanunlaştırılan bir kanundur.) bunu başarabilecek bir politikadır. Örneğin, Hopi kabilesi doğal kaynakların kullanımı ve belirli alanların önemi hakkında önemli bağlamsal bilgiler sağlamış, bu da arkeologların verileri daha doğru yorumlamasına yardımcı olmuştur.

Parker Pearson, M. (1999) The Archaeology of Death and Burial . Stroud: Sutton.
Tarlow, S. ve Nilsson Stutz, L. editörler. (2013). The Oxford Handbook of Death and Burial. Oxford: Oxford Üniversitesi Yayınları.

Denizcilik arkeolojisi (marina arkeolojisi, deniz arkeolojisi yahut denizel arkeoloji) insanların deniz, nehir ya da göller ile kurduğu ilişkiyi araştıran, bunu yaparken fiziki kalıntılar, kargo adı verilen gemi yükü, batık olarak bulunan geminin kendisi, antik gemilerin inşa edilme teknikleri, amforalar, insan kemikleri, liman yerleşimleri ve benzeri faktörleri gözönünde bulunduran ve değerlendiren arkeolojinin sualtı arkeolojisi alanı ile sıkı bağlantılı alt dallarından biridir. Denizcilik arkeolojisinin yalnızca gemi ve teknelerin inşa metodları ile ilgilenen alanına gemicilik arkeolojisi adı verilir.

Lionel Casson, Antik Çağda Denizcilik ve Gemiler (2002)
Chester G. Starr, Antik Çağda Deniz Gücü (2000)
Keith Muckelroy, Maritime Archaeology. Cambridge 1978.
F. Menotti – A. O'Sullivan, The Oxford Handbook of Wetland Archaeology. Oxford 2012.
J. Coles, The Archaeology of Wetlands. Edinburgh 1975.
G. F. Bass, “The Development of Maritime Archaeology”. The Oxford Handbook of Maritime Archaeology. Oxford 2011

Denizcilik
Denizcilik terimleri
Gemicilik arkeolojisi

Abdulrazak Gurnah (d. 20 Aralık 1948), Zanzibar doğumlu Tanzanyalı yazar ve edebiyatçı. Gurnah, "kültürler ve kıtalar arasındaki körfezde sömürgeciliğin etkilerine ve mültecinin kaderine nüfuz etmesinden" dolayı 2021 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Gurnah, 1986'da Wole Soyinka'dan bu yana Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk siyah Afrikalı yazar oldu.

Abdulrazak Gurnah 20 Aralık 1948'de bugün Tanzanya sınırları içerisinde kalan Zanzibar Sultanlığı'nda doğdu. 1960'larda Zanzibar Devrimi sırasında İngiltere'ye yerleşti. Ana dili Svahili olmasına rağmen İngilizce eserler yazdı. İlköğrenimini İngiliz okullarında tamamladı, çocukluğunda gittiği Kuran kursunda Arapça öğrendi. Gençliğinde Zanzibar Ayaklanması'na (1964) ve sonrasında kurulan sosyalist rejimin çalkantılı yıllarına tanıklık etti. Tanzanya'da Arap kökenli vatandaşlara yönelik baskı ve zulüm yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kaldı, 1984'e kadar Zanzibar'a dönmesi mümkün olmadı. 1968'de İngiltere'ye gitti. Yükseköğrenimini Kent Üniversitesi'nde tamamladı. Doktora tezinde (1982) kolonyal söylemin Doğu Afrika, Karayip ve Hindistan edebiyatındaki izdüşümlerini analiz etti. Postkolonyal edebiyat alanında uzmanlaştı. Gurnah, 1980'den 1983'e kadar Nijerya'daki Bayero Üniversitesi Kano'da ders verdi. Yakın zamanda İngiltere'nin Canterbur şehrindeki Kent Üniversitesi'nde İngiliz ve Sömürge Sonrası Edebiyat Profesörlüğü görevinden emekli oldu.

10 roman ve çok sayıda kısa hikâye yazan Gurnah'ın bazı kitapları Müge Günay ve Mehmet Deniz Öcal'ın çevirileriyle Türkçede de yayımlandı. Kur'an sureleri ve Binbir Gece Masalları başta olmak üzere Arap ve Fars şiiri, Gurnah'ın yazın hayatındaki ilk önemli kaynaklar oldu. Gurnah, Shakespeare'den V. S. Naipaul'a kadar İngiliz dili geleneğini de çalışmalarına yansıttı. Bununla birlikte, yerli halkların bakış açısını vurgulamak için sömürgeci bakış açısını yükselterek, bu gelenekten bilinçli olarak uzaklaştı.
İlk romanı Memory of Departure'da (Ayrılışın Hatırası, 1987) Afrika' geçen gençlik yıllarının ardından ülkeyi terk eden Hassan karakterinin hafızasında yer eden Afrika imgesini postkolonyal dönemin kimlik sorunları ışığında inceledi.
İkinci romanı Pilgrim's Way (Hac Yolu, 1988) başlığını Winchester'ı Canterbury'deki Thomas Beckett mabedine bağlayan yoldan alır. Daha iyi bir yaşam umuduyla İngiltere'ye gelen Tanzanyalı Davud, karşılaştığı göçmen karşıtı tutumlardan dolayı paranoyak bir benlik geliştirir ve çareyi Tanzanya'daki geçmişini tamamen silmekte arar.
Dottie(1990), Dottie Badoara Fatma Balfour karakteri üzerinden benzer bir yabancılaşma sorununu tartışır. Fatma Balfour'un melez kimliği, ırk ve etnisite sorununun göçmen ve sürgün karakterler üzerindeki travmatik etkilerinin yakıcı bir simgesidir.
Cennet'te (1994) Gurnah, Yakup'un oğlu Yusuf'un Kuran'da anlatılan hikâyesini 1900-1914 arası Doğu Afrika'ya uyarlar. Kolonyal söylemin Afrika'ya dair klişelerini kölelik, tarihin çarpıtılması, İslâmofobi gibi meseleler üstünden tartışırken Yusuf'un bireysel hikâyesi bir yandan kolonyalizmin bir yandan da despotizmin eleştirisine açılan ikili bir işlev görür.
By the Sea (Deniz Kenarında, 2001), emperyal pedagojinin Afrika'nın yerli gelenekleriyle karşılaşmasının doğurduğu verimli paradoksları konu eder. Salih Ömer, Kuran eğitimi almaktan duyduğu geleneksel kıvanç ile kolonyal eğitimin kazandırdığı dünya bilgisi arasında bocalarken yeni Afrika'nın çelişkileri ete kemiğe bürünür.
Son Hediye (2011), 1996'da yayımlanan Sessizliğe Hayranlık’la (2018) birlikte bir nehir roman anlatısıdır. Sessizliğe Hayranlık’ın isimsiz anlatıcısı ülkesini terk eden bir Zanzibarlı muhaliftir; Britanya’ya yerleşip evlendikten sonra öğretmenlik yapar. Hayatının en istikrarlı görünen döneminde bireysel tarihini yazmaya karar verdiğinde, hiç de istikrarlı olmayan, kayıp ve kırılgan bir bastırılmış benlikle yüzleşmek zorunda kalır. Son Hediye’de ise Gurnah, bu isimsiz anlatıcısının hikâyesini kültürel farklılıkları, belleğe kazınmış tarifsiz acıları kateden bir anlatıya kavuşturur. Gurnah’ın hakikat anlayışı, gerek kolonyal dönemin karamsar ve toptancı tasvirlerini gerekse anavatan-memleket şovenizmlerini reddeden sahici bir arayışa dayanır.
Gurnah 2017'de Gravel Heart (Çakıl Kalp) isimli romanını yazdı. Bu kitap Türkçe “Kumdan Yürek” ismi ile yayımlanmıştır.
Son romanı  Afterlives (Ölümden Sonraki Hayatlar) İngiltere'de 2020'de yayımlandı.
Gurnah, romanları dışında, Salman Rüşdi, Anthony Burgess, Joseph Conrad, V. S. Naipaul, Zoe Vicomb gibi yazarlar üstüne edebiyat eleştirileri yazdı, kitaplar hazırladı.
Eserleri Türkçeye İletişim Yayınları tarafından kazandırılmaktadır.

Gurnah'ın eserlerinin çoğu Doğu Afrika kıyılarında geçer ve romanlarının kahramanlarından biri hariç hepsi Zanzibar'da doğmuştur. Edebiyat eleştirmeni Bruce King, Gurnah'ın romanlarının Doğu Afrikalı kahramanları daha geniş uluslararası bağlamlarına yerleştirdiğini ve Gurnah'ın kurgusunda "Afrikalıların her zaman daha büyük, değişen dünyanın bir parçası olduğunu" gözlemlediğini ileri sürer.  King'e göre, Gurnah'ın karakterleri genellikle köksüz, yabancılaşmış, istenmeyen ve bu nedenle kırgın kurbanlardır veya kendilerini böyle hissederler." Felicity Hand, Gurnah'ın romanlarının "göçten kaynaklanan yabancılaşma ve yalnızlık ve parçalanmış kimlikler ve 'ev'in anlamı hakkında doğurduğu ruh arama soruları" ile ilgili olduğunu öne sürer. Gurnah'ın karakterlerinin göç ettikleri yeni ve yabancı ülkede başarılı olamadıklarını, ancak başarısızlıklarını ironi ve mizah kullanarak göğüslediklerini gözlemler.

Gurnah 1994 yılında Man Booker Ödülü'ne aday gösterildi. 2001 yılında da Los Angeles Times Kitap Ödülü'ne layık görüldü. 2006 yılında Royal Society of Literature Derneği'nin bir üyesi seçildi. 2007'de By the Sea adlı romanıyla Fransa'da RFI Witness of the World ödülünü kazandı.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 7 Ekim 2021'de Nobel Edebiyat Ödülü'nün Abdulrazak Gurnah'a verildiğini açıkladı. Nobel Komitesi kararını açıklarken Gurnah'ı, "Kültürler ve kıtalar arasında sömürgeciliğin etkilerine ve mültecilerin kaderine yönelik tavizsiz ve merhametli tavrı" nedeniyle övdü ve şunları kaydetti: "Gurnah'nın gerçeğe olan bağlılığı ve basitleştirmeden kaçınması dikkat çekicidir. Basmakalıp betimlemelerden uzak duran Gurnah'ın romanları gözlerimizi, dünyanın başka yerlerinde, insanların pek de aşina olmadığı, kültürel olarak çeşitlendirilmiş bir Doğu Afrika'ya bakmamızı sağlıyor."

Albert Ellis, (27 Eylül 1913 - 24 Temmuz 2007) Amerikalı evlilik ve seks terapisi gibi alanlarda çalışmış Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi'nin kuramcısı psikoterapist.

Albert Ellis 27 Eylül 1913'te Pittsburgh (Pensilvanya, ABD)’da doğmuştur, New York'ta büyümüştür. Yahudi bir ailenin en büyük çocuğudur. Kendinden 19 ay küçük bir erkek kardeşi ve 4 yaş küçük bir kız kardeşi vardır. Babası Ellis’e göre gösterişli ve karizmatik bir adamdır; iş adamıdır ve yoğun bir iş yaşamı vardır. İş gezilerinden dolayı eve çok uğramamış ve ailesine çok vakit ayıramamıştır. Fakat Ellis babasını çok özlemediğini bu durumun onu çok etkilemediğini belirtmiştir. Annesinin ise bipolar bozukluğu vardır. Ellis annesinden ihmalkar ve dalgın, aynı zamanda sosyal yaşamına önem veren kimi zaman “hareketli ve geveze” biri olarak bahsetmiştir. Ellis annesinin sık sık gittiği briç partilerinden ve sinagogdan geç dönmesinden endişe duymuştur. Annesi babasından Ellis 11 yaşındayken kendisini bir arkadaşıyla aldattığı için boşanmıştır. Ellis bu durumu bir sene sonra teyzesi ve annesi gizlice konuşurken öğrenmiştir. Verdiği bir röportajda “Bu durum beni şaşırtmamıştı, beni asıl şaşırtan annem ve teyzemin bunu gizlice konuşmalarıydı.” demiştir.
Ellis çocukluğu boyunca dört buçuk yaşında başlayan böbrek sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Dokuz yaşına kadar 9 kez hastaneye yatırılmıştır. Bir seferinde 10 ay boyunca hastanede yatmak zorunda kalmıştır. Bu süreç boyunca eğitimine ara vermiştir. İyileşme sürecinde dinlenmesi gerektiği için yaşıtları gibi, sportif etkinliklere katılamamıştır. Bu durum, onun ilgisinin kitaplara yöneltmiş ve bir bilim adamı olmasının temellerini atmıştır. Gerek ailesi gerek sağlık koşullarından dolayı zorlu geçen çocukluğu boyunca bu olumsuz koşullarla baş etmeyi kendi kendine öğrenmiştir. Bu durum için “Ben aslında kendim için bir terapist olarak doğdum. (In a way I was born a therapist for myself.)” diye belirtmiştir.

Albert Ellis 19 yaşına kadar kız arkadaşlarının yanında çok utangaç ve mesafeli biridir. Fakat yirmi yaşından sonra kadınlara ilgisi artmaya başlamıştır. Utangaçlığını yenmek için Bronx Botanik Park'ta bir ay içerisinde yaklaşık 100'e yakın kadınla konuşmuştur. Bu şekilde kadınlara karşı olan utangaçlığını yenmiştir. Ellis, Karyl adında oyuncu bir kadınla tanışmıştır. Karyl çekici bir kadındır fakat kimi zaman ihmalkar kimi zaman ise fazlasıyla ilgilidir. Ellis 1939'da evlendikleri gece yaşadıkları bir güven probleminden dolayı boşanmaya karar vermiştir. Fakat boşanma kararlarına rağmen bir sene beraber yaşamışlardır. Ardından Gerthrude adında bir kadınla tanışmıştır. Bu ilişkisi için “Tüm insanlık tarihinin en romantik 4 yılıydı.” demiştir. Fakat Ellis, Gertrude çok sosyal olduğu ve Ellis'in kendi çalışma odası olmasına karşı çıktığı için evlenmekten vazgeçmiştir. Sonrasında Rhoda adında dansçı bir kadınla tanışmıştır. İlişkilerinin başlarında ikisi de kendi işleriyle meşguldü fakat Rhoda ayağını sakatladıktan sonra Ellis'ten daha fazla ilgi beklemeye başlamıştır. 1956'da evlendikten 2 sene sonra boşanmışlardır. Boşandıktan sonra Rhoda, Ellis'in enstitüsünde aktif olmuş, çalışma grupları düzenlemiştir. Bu ayrılıktan sonra Ellis 1964'te  Janet Wolfe adında diğer ilişkilerindeki eşlerine benzemeyen, çekici olmayan, hisleri konusunda katı biriyle tanışır. Ellis ilişkilerinin duygusal olarak sağlam olduğunu belirtmiştir; Ellis, Wolfe'den “Kaliteli zaman geçirebildiğim önemli bir insandı” diye bahsetmiştir. Wolfe, Ellis'in enstitüyü kurmasına büyük yardımlarda bulunmuştur. Ellis ve Wolfe çocuk sahibi olmama konusunda fikir birliği içindedirler. Ellis çocuk istememesinin nedenini çocuğa ayıracak nitelikli bir vaktinin olmaması, işine öncelik vermesi ile açıklamıştır. Hayattaki önceliklerini önce iş sonra kendisi sonra hayatındaki kadın şeklinde sıralamıştır. Janet Wolfe ile 1966-2003 arası 37 yıl evli kalmıştır (Reiss, 2008). En son da psikolog Debbie Joffe ile evlenmiş, ölümüne kadar onunla evli kalmıştır (Dryden, 1989). Debbie 10-12 yaşlarındayken psikolog olan halasının kütüphanesinden bulduğu Albert Ellis'in kitaplarını okumaya başlamıştır. Melbourne Üniversitesi'nde okurken Ellis'in derslerine katılmış, psikolog olarak lisansını tamamlayıp ADDT üzerine çalışmaya başlamıştır. Ellis ile 15 yıl sonra APA'nın konferansında karşılaşmışlardır. Ellis ile Debbie'nin yakın arkadaşlıkları böyle başlamış ve düzenli olarak görüşmüşlerdir. Birkaç yıl sonra da romantik bir ilişkiye başlamışlardır (Ivay, 2016). En son da psikolog Debbie Joffe ile evlenmiştir, ölümüne kadar onunla evli kalmıştır.

16 yaşında operet ve müzikal, 20 yaşında politik aktivite, sonrasında seks, aşk ve evlilik konularıyla ilgilenir bu konularda 20 kitap yazar ve ardından akılcı davranışçı duygusal terapiyle ilgilenmeye başlamıştır. Bir şeylerle ilgili olma eğilimi aşk ilişkilerime de uyarlanabilir der, tutkulu bir insan olduğunu söylemiştir. Daniel Wiener, Ellis için “tutkulu bir kuşkucu” demiştir. Ellis, ADDT’den bile kuşku duyduğunu, her şeyden kuşku duyduğunu söylemiştir. 12 yaşına kadar İncil’e inanmış ama daha sonra fiziksel coğrafya dersi alınca dünyanın milyonlarca yıl kadar yaşlı olduğunu öğrenmiş ve ateist olmuştur.

1943 yılında yüksek lisansını ,1947 yılında doktorasını Klinik Psikoloji alanında Columbia Universitesi’nde yapmıştır. 1943 yılında Evlilik, Aile ve Seks Terapisi üzerinde çalışmaya başlamıştır. 1950 yılında New Jersey Enstitüler ve Acentelar Departmanı’nda psikolog olmuştur. 1952 yılında tam zamanlı olarak Psikoterapi, Evlilik Terapisi, Aile Terapisi, Seks Terapisi üzerine çalışmak üzere New York’a gitmiştir. 1955 yılında psikanaliz üzerine çalışmayı bırakmış, Akılcı Duygusal Terapi üzerine çalışmaya başlamıştır. 1959 yılında Akılcı Yaşam Enstitüsü’nü kurmuştur. Bu enstitüde bireysel ve grup terapisi, halkı ruh sağlığı konusunda bilgilendirmiş ve terapist eğitimleri yapmıştır. 1962’de Psikoterapide Akıl ve Duygu adlı çalışmasını yayımlamıştır. Bu çalışma Akılcı Duygusal Terapi’nin ilk profesyonel çalışması. 1972’de Yılın Hümanisti Ödülü’nü almıştır. 1974 yılında APA tarafından ödüllendirilmiştir. 1976’da Seks Eğitimcisi ve Seks Terapisti ödülünü almıştır.

Ellis bilişsel terapilerden kabul edilen kuramının adını ilk olarak 1955’te Akılcı Terapi olarak koymuştur ve sonradan sadece “Akılcı Terapi” isminin eksik olduğunu düşünerek 1961'de Akılcı Duygusal-Terapi olarak değiştirmiştir. Ancak kullandığı bilişsel yöntemler ve bilişe yaptığı vurgu nedeniyle kuramının adında “bilişsel” isminin geçmesini istemiş fakat Beck ve Meichenbaum'un Bilişsel Davranışçı Terapisinin bu isimlerle anılmış olmasından dolayı çok geç kaldığını düşünmüştür. Davranışçı perspektif üzerinden yaptığı uygulamalar nedeniyle de son olarak 1993'te Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi olarak değiştirmiştir.
Ellis ilk olarak cinsel terapi, evlilik ve aile konularıyla ilgilenmiştir. Bu konularda danışanlarına bilgi vermeye başlamıştır. Ancak danışanlarının problemlerinin bilgi eksikliğinden olduğunu düşünüp psikanaliz eğitimi almıştır. Bir süre psikanaliz terapi uyguladıktan sonra bu yöntemin de eksik olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ardından eklektik terapileri de deneyen Ellis bu yöntemleri de yeterli bulmamıştır. Bu denemeler boyunca Stoacı felsefenin insanların psikolojik rahatsızlıklarının nedeni olaylar değil, insanların olaylara bakışıdır.” görüşünden etkilenmiş ve kendi kuramını oluşturmuştur. Sharf (2008)'a göre ADDT'nin felsefi temellerinin altında sorumluluk taşıyan hedonizm, temel insancıl inançları ve rasyonalizme bakış açısı ögelerinin yattığı belirtilmiştir

Akılcı Yaşam Kılavuzu
Başarının Şifresi
Kendinizi Daha İyi Hissedin, Daha İyi Olun, Daha İyi Kalın
Nasıl Mutlu Olursunuz
Sizi Mutlu Hissettirecek Altın Kurallar

How To Stubbornly Refuse To Make Yourself Miserable About Anything, Yes Anything
How To Keep People From Pushing Your Buttons
How To Control Your Anger Before It Controls You
Rational Emotive Behavior Therapy: It Works for Me - It Can Work for You

Aleksandr Soljenitsin (Rusça: Александр Исаевич Солженицын) (11 Aralık 1918 – 3 Ağustos 2008), Sovyet ve Rus bir yazar, romancı ve Sovyet muhalifiydi. Sovyetler Birliği'ndeki siyasi baskıları, özellikle Gulag çalışma kamplarını dünyaya duyurmasıyla tanınır.
1970 yılında, "Rus edebiyatının vazgeçilmez geleneklerini sürdürürken gösterdiği etik güç" nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. En bilinen eseri Gulag Takımadaları (1973), milyonlarca masum insanın hapsedilmesini ve yok edilmesini gözler önüne sererek Sovyet devletinin meşruiyetini sorgulayan bir meydan okuma olarak değerlendirildi ve dünya çapında milyonlarca sattı.
Soljenitsin, 1920'lerdeki din karşıtı kampanyaya rağmen Rus Ortodoks Kilisesi'ne bağlı dindar bir ailede dünyaya geldi. Ancak gençlik yıllarında Hristiyanlığa olan inancını yitirerek ateizmi benimsedi ve Marksizm–Leninizm ideolojisine yöneldi. II. Dünya Savaşı sırasında Kızıl Ordu'da yüzbaşı olarak görev yaparken SMERŞ tarafından tutuklandı. Bir başka subayla yaptığı özel yazışmalarda Sovyet rejiminin devrilmesini savunduğu gerekçesiyle sekiz yıl Gulag cezasına ve ardından iç sürgüne mahkûm edildi. Hapishane ve kamp deneyimleri sonucunda zamanla felsefi bir düşünce dünyası geliştirdi ve yeniden Ortodoks Hristiyanlığına yöneldi.
Kruşçev Dönemi yumuşaması sayesinde serbest bırakıldı ve aklandı. Bu süreçte Sovyetler Birliği'ndeki baskıları ve kendi deneyimlerini konu alan eserler yazmaya başladı. 1962'de, Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in onayıyla, Stalin dönemindeki baskıları anlatan ilk romanı İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün yayımlandı. Sovyetler Birliği'nde yayımlanan son eseri 1963 tarihli Matryona’nın Evi oldu. Kruşçev'in görevden alınmasının ardından, yetkililer Soljenitsin'in yazmaya devam etmesini engellemeye çalıştı. Buna rağmen, yurt dışında yayımlanan Kanser Koğuşu (1966), İlk Daire (1968), Ağustos 1914 (1971) ve özellikle büyük tepki çeken Gulag Takımadaları (1973) gibi eserleri kaleme aldı. 1974'te Sovyet vatandaşlığından çıkarılarak Batı Almanya'ya sürgün edildi.
Önce İsviçre'ye, ardından 1976'da ailesiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nin Vermont eyaletine yerleşti ve burada yazmaya devam etti. 1990'da Sovyet vatandaşlığı iade edildi. 1994'te Rusya'ya döndü ve 2008'deki ölümüne kadar burada yaşadı.

Soljenitsin Kislovodsk'ta (bugün Stavropol Krayı, Rusya) doğdu. Babası İsaakiy Semyonoviç Soljenitsin Rus kökenliydi, annesi Taisiya Zaharovna (evlilik öncesi soyadı Şçerbak) ise Ukrayna kökenliydi. Taisiya'nın babası mütevazı kökenlerden gelerek Kuban bölgesinde, Kafkasya'nın kuzey eteklerinde geniş bir toprak mülküne sahip zengin bir toprak sahibi konumuna yükselmişti. I. Dünya Savaşı sırasında Taisiya Moskova'ya giderek eğitim aldı. Orada, Kazak kökenli genç bir subay olan ve kendisi gibi Kafkasya doğumlu olan İsaakiy ile tanıştı ve evlendi. Ailesinin geçmişi, Soljenitsin'in Ağustos 1914 romanının ilk bölümlerinde ve daha sonra Kızıl Tekerlek dizisinde ayrıntılı bir şekilde betimlenmiştir.
1918'de Taisiya hamile kaldı. Gebeliğin doğrulanmasından kısa süre sonra, 15 Haziran'da İsaakiy bir av kazasında hayatını kaybetti. Aleksandr, dul annesi ve teyzesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü. Onun çocukluk yılları Rus İç Savaşı'na denk geldi. 1930'a gelindiğinde aile mülkü bir kolektif çiftliğe dönüştürülmüştü. Soljenitsin, annesinin hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi ve babasının eski İmparatorluk Ordusu geçmişini gizlemek zorunda kaldıklarını hatırlamıştır. Eğitimli olan annesi, onun edebi ve bilimsel ilgilerini teşvik etti ve onu Rus Ortodoks Kilisesi inancıyla yetiştirdi; Taisiya 1944 yılında, yeniden evlenmeden hayatını kaybetti.
Soljenitsin daha 1936'da, I. Dünya Savaşı ve Rus Devrimi üzerine planladığı epik eserin karakterlerini ve ana hatlarını oluşturmaya başlamıştı. Daha sonra Ağustos 1914 romanına dönüşecek bu çalışmanın bazı bölümleri günümüze kadar ulaşmıştır. Soljenitsin Rostov Devlet Üniversitesi'nde matematik ve fizik eğitimi aldı. Aynı dönemde, ideolojik yönelimi güçlü olan Moskova Felsefe, Edebiyat ve Tarih Enstitüsü'nden mektupla dersler aldı. Kendi ifadesine göre, kamplara mahkûm edilene kadar devlet ideolojisini ya da Sovyetler Birliği'nin üstünlüğünü sorgulamamıştı.

Savaş sırasında Soljenitsin Kızıl Ordu'da bir ses ölçüm bataryasının komutanı olarak görev yaptı, cephede önemli çatışmalara katıldı ve iki kez madalya aldı. 8 Temmuz 1944'te, iki Alman topçu bataryasının yerini belirleyip karşı batarya ateşini yönlendirerek imha edilmelerini sağladığı için Kızıl Yıldız Nişanı ile ödüllendirildi.
Yaşamının ilerleyen dönemlerinde yayımlanan bir dizi yazısı, tamamlanmamış erken dönem romanı Devrimi Sev! de dâhil olmak üzere, onun savaş deneyimlerini ve Sovyet rejiminin ahlaki temellerine dair artan kuşkularını konu alır.
Doğu Prusya'da topçu subayı olarak görev yaparken Soljenitsin, Sovyet askerleri tarafından yerel Alman sivillere karşı işlenen savaş suçlarına tanık oldu. Bu vahşetler hakkında şunları yazdı: “Çok iyi biliyorsunuz ki Almanya'ya, Sovyetler Birliği'nde Naziler tarafından işlenen zulümlerin intikamını almaya geldik.” Savaş dışı kalan siviller ve yaşlılar sahip oldukları azıcık eşyadan mahrum bırakıldı, kadın ve kız çocuklarına toplu tecavüzler gerçekleştirildi. Soljenitsin birkaç yıl sonra bir çalışma kampında, Doğu Prusya'da ölümüne tecavüze uğrayan bir kadını konu alan Prusya Geceleri adlı şiirini ezberledi. Bu şiirde, Kızıl Ordu askerlerinin yanlışlıkla Alman sandıkları bir Polonyalı kadına toplu tecavüzü anlatılır ve birinci tekil şahıs anlatıcı, olayları alaycı bir tonda aktarırken İlya Ehrenburg gibi resmî Sovyet yazarlarının sorumluluğuna da gönderme yapar.
Gulag Takımadaları eserinde Soljenitsin şunları yazmıştır: 
“İçimizdeki her şeyi bilme duygusunun uyanmasına en çok yardım eden şey, kişinin kendi günahları, hataları ve yanlışları üzerine sürekli düşünmesidir. Yıllar süren böylesi zorlu sorgulamalar sonucunda, en üst düzey bürokratlarımızın kalpsizliğini, cellâtlarımızın acımasızlığını andığım her seferinde, kaptan apoletlerimle Doğu Prusya'dan geçen bataryamı hatırlarım, ateşin içinde ilerlerken şunu söylerim: ‘Biz onlardan daha mı iyiydik?'”

Şubat 1945'te, Doğu Prusya'da görev yaptığı sırada Soljenitsin SMERŞ tarafından tutuklandı. Tutuklanma sebebi, Nikolay Vitkeviç adlı arkadaşıyla yaptığı on dokuz aylık yazışmalardı. Bu yazışmalarda Sovyet devletini ve Josef Stalin'in savaşı yürütme biçimini eleştiriyor, Stalin'den hozyain (“patron”) ve balabos (İbranice baal ha-bayit ifadesinin Yidiş biçimi, “evin efendisi”) diye söz ederek mektupların siyasi içeriğini gizlemeye çalışıyorlardı. Ayrıca Sovyet rejimini devirecek bir örgüt kurulması çağrısında bulunmuşlardı. “1 No'lu Karar” başlıklı taslak program, Soljenitsin'in tutuklanması sırasında yetkililerce ele geçirildi ve yazışmalarıyla birlikte mahkûmiyetine temel oluşturdu.
Soljenitsin, Sovyet Ceza Kanunu'nun 58. maddesi 10. fıkrası uyarınca “anti-Sovyet propaganda”, 11. fıkrası uyarınca ise “düşman bir örgüt kurma” suçlarından hüküm giydi. Moskova'daki Lubyanka Hapishanesi'ne götürüldü ve burada sorgulandı. 9 Mayıs 1945'te Almanya'nın teslim olduğu ilan edildiğinde, Moskova'da havai fişeklerle ve projektörlerle zafer kutlamaları yapılıyordu. Soljenitsin, hücresinden o anı şöyle hatırlamıştır: 
“Penceremizin mazgalının üzerinden, Lubyanka'daki diğer tüm hücrelerden ve Moskova'daki hapishanelerin bütün pencerelerinden bizler, eski cephe askerleri ve eski savaş esirleri de Moskova gökyüzüne bakıyorduk; havai fişeklerle süslenmiş, arama ışıklarıyla kesilmiş bir gökyüzüne. Ama bizim hücrelerimizde sevinç, sarılma ya da öpüşme yoktu. O zafer bizim değildi.” 7 Temmuz 1945'te, NKVD Özel Kurulu tarafından gıyabında sekiz yıl çalışma kampı cezasına çarptırıldı. Bu ceza, 58. madde kapsamındaki çoğu suç için o dönemde verilen standart cezaydı.
Soljenitsin cezasının ilk bölümünü çeşitli iş kamplarında geçirdi; daha sonra “orta aşama” dediği dönemde bir şaraşkada (Devlet Güvenlik Bakanlığı'na bağlı özel bir bilimsel araştırma merkezi) çalıştırıldı. Burada tanıştığı Lev Kopelev, daha sonra İlk Çember adlı eserinde Lev Rubin karakterine ilham kaynağı oldu. Bu kitap, Batı'da 1968'de “sansürlü” bir versiyonla yayımlandı; tam metnin İngilizce çevirisi ise ancak 2009'da yayımlandı. 1950'de ise Kazakistan'daki Ekibastuz kasabasında bulunan “Özel Kamp”a gönderildi. Burada madenci, duvarcı ve dökümhane ustabaşı olarak çalıştı. Ekibastuz'daki deneyimleri, İvan Denisoviç'in Yaşamında Bir Gün eserine temel oldu. Aynı kampta birlikte kalan siyasal mahkûm Ion Moraru, Soljenitsin'in orada yazı yazmaya da vakit ayırdığını hatırlamıştır. Bu sırada bir tümörü alındı; ancak kanseri o dönemde teşhis edilmedi.
Mart 1953'te cezasının bitiminde Soljenitsin ömür boyu iç sürgün cezası ile Kazakistan'ın Birlik köyüne gönderildi. Bu köy Baydibek ilçesindeydi. Teşhis edilmemiş kanseri bu dönemde ilerledi ve yıl sonunda ölümün eşiğine geldi. 1954'te Taşkent'te bir hastanede tedavi görmesine izin verildi ve tümörü remisyonda kaldı. Buradaki deneyimleri Kanser Koğuşu romanına ve “Sağ El” adlı öyküsüne yansıdı.
Soljenitsin, hapishane ve sürgün yıllarında daha sonra hayatını şekillendirecek felsefi ve dinsel görüşlerini geliştirdi. Zamanla, cezaevi ve kamp deneyimlerinin etkisiyle derin düşüncelere yönelen bir Ortodoks Hristiyanı oldu. Bir Kızıl Ordu kaptanı olarak yaptıklarından ötürü pişmanlık duydu ve kampta kendini Gulag'ın failleriyle kıyasladı. Bu dönüşümünü uzun uzun Gulag Takımadaları'nın dördüncü bölümünde (“Ruh ve Dikenli Tel”) anlattı. Yine bu dönemde kalem kâğıt olmadan hapiste ezberleyerek yazdığı İz adlı uzun şiiri (1947–1952 arasında) ve kampta, hapiste ve sürgünde yazdığı 28 şiir, onun entelektüel ve ruhsal yolculuğunu anlamak için önemli kaynaklardır. Bu erken dönem eserleri Batı'da uzun süre bilinmedi; Rusça olarak ilk kez 1999'da yayımlandı, 2006'da ise İngilizce seçmelerine yer verildi.

7 Nisan 1940'ta, üniversitede öğrenci iken Soljenitsin, Natalia Alekseyevna Reşetovskaya ile evlendi. Orduya ka

Sir Alfred Jules "Freddie" Ayer (29 Ekim 1910 - 27 Haziran 1989), genellikle AJ Ayer olarak anılan, özellikle Language, Truth and Logic (1936) ve The Problem of Knowledge (1956) kitaplarında mantıksal pozitivizmi desteklemesiyle tanınan İngiliz filozoftur.
Eton Koleji ve Oxford Üniversitesi'nde eğitim gördü,ardından Viyana Üniversitesi'nde mantıksal pozitivizm felsefesi okudu. 1933'ten 1940'a kadar Oxford'daki Christ Church'te felsefe dersleri verdi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Ayer, bir Özel Harekât Sorumlusu ve MI6 ajanıydı.
1946'dan 1959'a kadar University College London'da Grote Philosophy of Mind and Logic profesörüydü ve ardından New College'da Wykeham Mantık Profesörü olmak için Oxford'a döndü. 1951'den 1952'ye kadar Aristoteles Cemiyeti'nin başkanıydı ve 1970'te şövalyelik yaptı. Hümanizmi savunmasıyla tanınıyordu ve İngiliz Hümanist Derneği'nin (şimdi Humanists UK olarak biliniyor) ikinci Başkanıydı.

Ayer, kuzey batı Londra'daki St John's Wood'da kıta Avrupası'ndan zengin bir ailede dünyaya geldi. Annesi Reine Citroën, Fransa'da Citroën otomobil şirketini kuran Hollandalı-Yahudi ailedendi. Babası Jules Ayer, Rothschild ailesi için çalışan İsviçreli Kalvinist bir finansçıydı.
Ayer, Sussex'in Eastbourne sahil kasabasında erkek çocuklara yönelik eski bir yatılı hazırlık okulu olan Ascham St Vincent's School'da eğitim gördü ve burada ardından da Eton College'da (Eton,Berkshire'da, Windsor yakınında, bir yatılı okul) Birinci Dünya Savaşı ile ilgili nedenlerden ötürü yedi yaşında, nispeten erken yaşta, yatılı olmaya başladı. Ayer ilk kez Eton'da karakteristik kabadayılığı ve erken gelişmişliğiyle tanındı. Öncelikle entelektüel arayışlarını ilerletmekle ilgilenmesine rağmen, spora, özellikle ragbiye çok meraklıydı ve ünlü bir şekilde Eton Wall Oyununu çok iyi oynadı. Eton'daki final sınavlarında Ayer, döneminde ikinci, klasiklerde birincilik elde etti. Son yılında, Eton'un kıdemli konseyinin bir üyesi olarak, okulda fiziksel cezanın kaldırılması için başarısız bir şekilde kampanya yürüttü. Oxford'daki Christ Church'den klasikler bursu kazandı.
Oxford'dan mezun olduktan sonra bir yılını Viyana'da geçiren Ayer, İngiltere'ye döndü ve ilk kitabı olan Language, Truth and Logic'i 1936'da yayımladı. Viyana Çevresi tarafından yeni geliştirilen mantıksal pozitivizmin İngilizcedeki bu ilk açıklaması, Ayer'i 26 yaşında İngiliz felsefesinin 'yaramaz çocuğu' yaptı. İkinci Dünya Savaşında, Gal Muhafızlarında, özellikle istihbaratta (Özel Harekât İdaresi (SOE) ve MI6 ) subay olarak görev yaptı. Ayer, 21 Eylül 1940'ta Subay Adayı Eğitim Birimi'nden Galler Muhafızları'na ikinci teğmen olarak atandı.
Savaştan sonra kısa bir süre sonra Oxford Üniversitesi'ne döndü ve burada Wadham Koleji'nin Dekanı oldu. Daha sonra 1946'dan 1959'a kadar Londra Üniversitesi'nde felsefe dersleri verdi, bu dersler radyo ve televizyonda yer almaya başladı. Dans etmeyi, Londra ve New York'taki kulüplere katılmayı seven dışa dönük ve sosyal bir mikserdi. Ayrıca spora da takıntılıydı: Eton için rugby oynamıştı ve ünlü bir kriket oyuncusu ve uzun yıllar sezonluk bilet sahibi olduğu Tottenham Hotspur futbol takımının keskin bir destekçisiydi. Bir akademisyen için Ayer, zamanında "yüksek sosyete" ve kuruluşla yakın bağlantıları olan alışılmadık derecede iyi bağlantılı bir figürdü. Oxford yüksek masalarına başkanlık ederken, genellikle çekici olarak tanımlanır, ancak bazen korkutucu da olabilirdi.
Ayer, üç kadınla dört kez evlendi. İlk evliliği 1932-1941 yılları arasında, daha sonra Ayer'in arkadaşı ve meslektaşı Filozof Stuart Hampshire ile evlenen (Grace Isabel) Renée (ö. 1980) ile oldu. 1960 yılında, bir oğlu olduğu Alberta Constance (Dee) Wells ile evlendi. Ayer'in Wells ile olan evliliği 1983'te feshedildi ve aynı yıl, Nigel Lawson'ın eski eşi Vanessa Salmon ile evlendi. 1985'te Salmon öldü ve 1989'da ondan kurtulan Dee Wells ile yeniden evlendi. Ayer'in ayrıca Hollywood köşe yazarı Sheilah Graham Westbrook'tan bir kızı vardı.
1959'dan 1978'de emekliliğine kadar, Sir Alfred, Oxford'da Mantık Profesörü Wykeham Kürsüsü'nü elinde tuttu. 1970 yılında şövalyelik unvanını aldı. Ayer, emekli olduktan sonra, 1987 sonbaharında Bard College'da misafir profesör olarak görev yapmak da dahil olmak üzere, Amerika Birleşik Devletleri'nde birkaç kez ders verdi. Aynı yıl moda tasarımcısı Fernando Sanchez'in düzenlediği bir partide, o zamanlar 77 yaşındaki Ayer, kendisini o zamanlar az bilinen model Naomi Campbell'e zorlayan Mike Tyson ile yüzleşti. Ayer, Tyson'ın durmasını talep ettiğinde, boksör söylendiğine göre, "Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben dünya ağır sıklet şampiyonuyum" dedi ve Ayer ona "Ben de eski Wykeham Mantık Profesörüyüm. İkimiz de kendi alanımızda öncüyüz. Bunu mantıklı adamlar gibi konuşmamızı öneriyorum" diye cevap verdi. Ayer ve Tyson daha sonra konuşmaya başladı ve Campbell'in dışarı çıkmasına izin verdi. Ayer, Vietnam Savaşı karşıtı aktivizmde yer alan siyasete de dahil oldu, İşçi Partisi'ni (ve daha sonra Sosyal Demokrat Parti'yi), Sporda Irk Ayrımcılığına Karşı Kampanya Başkanı ve Eşcinsel Hukuk Reformu Derneği Başkanı'nı destekledi.
1988'de, ölümünden bir yıl önce Ayer, olağandışı bir ölüme yakın deneyimi  başlıklı bir makale yazdı. Ayer, deneyimden ilk olarak "Gerçek ölümümün benim sonum olacağına olan inancımı biraz zayıflattım... Yine de olacağını umuyorum." diyerek bahsetse de  birkaç gün sonra bunu revize ederek, "Söylemem gereken şey, deneyimlerimin zayıfladığıdır, ölümden sonra yaşam olmadığı inancımın değil, bu inanca karşı katı tutumumun zayıfladığıdır" dedi.
Ayer 27 Haziran 1989'da öldü. 1980'den 1989'a kadar Ayer, 19 Kasım 1995'te bir anıt plaketinin açıldığı 51 York Street, Marylebone'da yaşadı.

Language, Truth and Logic (1936)'de Ayer, felsefenin tek geçerli temeli olarak doğrulama ilkesini sunar. Mantıksal veya ampirik doğrulama mümkün olmadıkça, "Tanrı vardır" veya "hayırseverlik iyidir" gibi ifadeler doğru veya gerçek değildir, ancak anlamsızdır ve bu nedenle hariç tutulabilir veya göz ardı edilebilir. Özellikle din dili doğrulanamazdı ve bu nedenle kelimenin tam anlamıyla anlamsızdı. Ayrıca C.A. Mace'in metafiziğin bir tür entelektüel şiir olduğu şeklindeki görüşünü  "Tanrı" inancının doğrulanabilir bir hipotezi ifade etmediği şeklindeki duruş bazen ignostisizm olarak adlandırılır (örneğin Paul Kurtz tarafından). Daha sonraki yıllarda Ayer, Tanrı'ya inanmadığını tekrarladı  ve kendisinden ateist olarak bahsetmeye başladı. Din konusunda Cizvit bilgini Frederick Copleston ile tartışarak Bertrand Russell'ın izinden gitti.
Ayer'in duygusallık versiyonu "olağan etik sistemi" dört sınıfa ayırır:

"Etik terimlerin tanımlarını veya belirli tanımların meşruiyeti veya olasılığı hakkındaki yargıları ifade eden önermeler"
"Ahlaki deneyim fenomenini ve nedenlerini açıklayan önermeler"
"Ahlaki erdeme öğütler"
"Gerçek etik yargılar" 
Birinci sınıfın önermelerine (ahlaki yargılara) odaklanır, ikinci sınıftakilerin bilime ait olduğunu, üçüncü sınıfın yalnızca emir olduğunu ve dördüncünün (meta-etik yerine normatif etikte kabul edilenler) etik felsefe için fazla somut olduğunu söyler.

Ayer, ahlaki yargıların etik olmayan, ampirik terimlere çevrilemeyeceğini ve bu nedenle doğrulanamayacağını savunur; bu konuda etik sezgilerle hemfikirdir. Ancak, bir kişinin sezgisi çoğu zaman diğerininkiyle çeliştiği için, ampirik olmayan ahlaki gerçeklerin sezgisine yapılan çağrıları "değersiz" sayarak sezgicilerden farklıdır. Bunun yerine Ayer, etik kavramların "sadece sözde kavramlar" olduğu sonucuna varır:
Bir önermede etik bir sembolün varlığı, onun gerçek içeriğine hiçbir katkı sağlamaz. Bu nedenle birine "O parayı çalarken yanlış davrandın" dersem, "O parayı çaldın" demekten daha fazlasını ifade etmiyorum. Bu eylemin yanlış olduğunu ekleyerek bu konuda başka bir açıklama yapmıyorum. Ben sadece ahlaki olarak onaylamadığımı kanıtlıyorum. Sanki tuhaf bir korku tonuyla "O parayı çaldın" demiş ya da bazı özel ünlem işaretleri ekleyerek yazmışım gibi. … Şimdi bir önceki ifademi genellersem ve “Para çalmak yanlıştır” dersem, gerçek bir anlamı olmayan, yani doğru ya da yanlış olabilecek hiçbir önermeyi ifade etmeyen bir cümle üretirim. … Ben sadece belirli ahlaki duyguları ifade ediyorum.1945 ile 1947 arasında Russell ve George Orwell ile birlikte eski Komünist Humphrey Slater tarafından düzenlenen kısa ömürlü İngiliz "Felsefe, Psikoloji ve Estetik Dergisi" Polemic'e bir dizi makale yazdı.
Ayer, İngiliz hümanist hareketiyle yakından ilişkiliydi. 1947'den ölümüne kadar Akılcı Basın Derneği'nin Onursal Ortağıydı. 1963'te Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'ne Yabancı Onursal Üye seçildi. 1965'te Agnostikler'in Evlat Edinme Derneği'nin ilk başkanı oldu ve aynı yıl Julian Huxley'in 1970'e kadar yürüttüğü İngiliz Hümanist Derneği'nin başkanlığını yaptı. 1968'de hümanizmin anlamı üzerine bir makale derlemesi olan The Humanist Outlook'u düzenledi. Ayrıca Hümanist Manifesto'nun imzacılarından biriydi.

Ayer, doğrulama ilkesini özellikle Language, Truth ve Logic (1936)'de sunmasıyla tanınır. İlke, o zamanlar Ayer'in genç bir konuk olarak ziyaret ettiği sözde Viyana Çemberi'ndeki tartışmaların merkezindeydi. Çemberin önde gelen ışığı Moritz Schlick de dahil olmak üzere diğerleri konuyla ilgili kendi belgelerini sunmaya başlamıştı bile. Ayer'in kendi formülasyonu, bir cümlenin ancak doğrulanabilir ampirik anlamı varsa anlamlı olabileceğiydi, aksi takdirde totolojik ise ya "analitik " ya da "metafizik" (yani anlamsız). 23 yaşında kitap üzerinde çalışmaya başladı ve 26 yaşında yayınlandı. Ayer'in felsefi fikirleri, Viyana Çevresi ve David Hume'un fikirlerinden derinden etkilendi. Onları açık, canlı ve polemikli anlatımı, Dil, Hakikat ve Mantık'ı mantıksal deneyciliğin ilkeleri üzerine temel bir okumaya dönüştürür. Kitap, 20. yüzyıl analitik felsefesinin bir klasiği olarak kabul edilir ve dünya çapında felsefe derslerinde yaygın olarak okunmaktadır. Ayer ayrıca, bilinçli bir insan ile bilinçsiz bir makine arasındaki ayrımın, bir makinenin zekayı gösterme yeteneğini 

Alfred Tarski (/ˈtɑːrski/, 14 Ocak 1901 – 26 Ekim 1983), doğduğunda adı Alfred Teitelbaum, olan bir Polonyalı-Amerikalı, mantıkçı ve matematikçi. Model teorisi, metamatematik ve cebirsel mantık konusundaki çalışmaları ile tanınan üretken bir yazar, aynı zamanda soyut cebir, topoloji, geometri, ölçü teorisi, matematiksel mantık, küme teorisi ve analitik felsefeye de katkıda bulundu.
Alfred Tarski, 1930'larda mantıkta önemli bir çalışma olan semantik metodunu biçimlendirmiştir. Bu metot manaları ile manaların gösterdiği simgeler arasındaki bağı ele alarak tartışmaktadır. Daha başlangıçta semantik, dil çalışmalarında yeni imkânlar açmış ve bu gibi nesne-mana ilişkilerinin münakaşalarında tabii bir metot sunmuştur.
Polonya'da Varşova Üniversitesi'nde eğitim gördü ve Lwów-Varşova Mantık Okulunun ve Varşova Matematik Okulunun bir üyesi olarak 1939'da Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti ve burada 1945'te vatandaşlık aldı. Tarski, 1942'den 1983'teki ölümüne kadar Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de matematik dersleri vermiş ve araştırmalar yürütmüştür.
Biyografi yazarları Anita Burdman Feferman ve Solomon Feferman, "Çağdaşı Kurt Gödel ile birlikte, özellikle hakikat kavramı ve modeller teorisi üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde, yirminci yüzyılda mantığın çehresini değiştirdi" diyorlar.

Alfred Tarski, rahat koşullarda Polonyalı Yahudiler olan ebeveynlerin çocuğu olarak Alfred Teitelbaum (Lehçe yazım şekli: "Tajtelbaum") adıyla doğdu. Matematiksel yeteneklerini ilk olarak ortaokuldayken Varşova'daki Szkoła Mazowiecka’da gösterdi. Bununla birlikte, biyoloji okumak için 1918'de Varşova Üniversitesi'ne girdi.
Polonya 1918'de bağımsızlığını yeniden kazandıktan sonra, Varşova Üniversitesi, Jan Łukasiewicz, Stanisław Leiewsniewski ve Wacław Sierpiński'nin önderliğine girdi ve kısa sürede mantık, temel matematik ve matematik felsefesinde dünyanın önde gelen araştırma kurumu oldu. Leśniewski, Tarski'nin bir matematikçi olarak potansiyelini fark etti ve onu biyolojiyi terk etmeye teşvik etti. Bundan böyle Tarski, Łukasiewicz, Sierpiński, Stefan Mazurkiewicz ve Tadeusz Kotarbiński tarafından verilen kurslara katıldı ve 1924'te Leśniewski'nin gözetiminde doktora yapan tek kişi oldu. Tezinin başlığı O wyrazie pierwotnym logistyki (On the Primitive Term of Logistic; 1923'te yayınlandı). Tarski ve Leśniewski çok geçmeden birbirlerine soğuk davrandılar. Bununla birlikte, daha sonraki yaşamında Tarski, karşılık verilen Kotarbiński'ye en içten övgüsünü sundu.
1923'te Alfred Teitelbaum ve kardeşi Wacław soyadlarını "Tarski" olarak değiştirdiler. Tarski kardeşler de Polonya'nın baskın dini olan Roma Katolikliğine geçtiler. Alfred, apaçık bir ateist olmasına rağmen bunu yaptı.
Varşova Üniversitesinde doktora yapan en genç kişi olduktan sonra Tarski, Polonya Pedagoji Enstitüsü'nde mantık, Üniversitede matematik ve mantık dersleri verdi ve Łukasiewicz'in asistanı olarak görev yaptı. Bu pozisyonlara düşük ücret verildiği için, Tarski ayrıca Varşova'daki bir ortaokulda matematik öğretti; II. Dünya Savaşı'ndan önce, araştırma çapındaki Avrupalı entelektüellerin lise öğretmesi alışılmadık bir durum değildi. Dolayısıyla, 1923 ile 1939'da Amerika Birleşik Devletleri'ne gitmesi arasında, Tarski sadece birkaç ders kitabı ve birçoğu çığır açan birçok makale yazmakla kalmadı, aynı zamanda bunu öncelikle lise matematiğini öğreterek kendini destekleyerek yaptı. 1929'da Tarski, Katolik kökenli bir Polonyalı olan öğretmen arkadaşı Maria Witkowska ile evlendi. Maria, Sovyet-Polonya Savaşı'nda ordu için kurye olarak çalışmıştı. İki çocukları oldu; fizikçi olan oğlu Jan ve matematikçi Andrzej Ehrenfeucht ile evlenen kızı Ina.
Tarski, Lwów Üniversitesi'nde bir felsefe kürsüsü için başvurdu, ancak Bertrand Russell'ın tavsiyesi üzerine Leon Chwistek'e verildi. 1930'da Tarski, Viyana Üniversitesi'ni ziyaret etti, Karl Menger'in kolokyumunda ders verdi ve Kurt Gödel ile tanıştı. Burs sayesinde, 1935'in ilk yarısında Menger'in araştırma grubuyla çalışmak üzere Viyana'ya dönebildi. Viyana Çevresinin bir sonucu olan Bilim Birliği hareketinin ilk toplantısında hakikat konusundaki fikirlerini sunmak için Viyana'dan Paris'e gitti. 1937'de Tarski, Poznań Üniversitesi'nde bir kürsüye başvurdu, ancak kürsü kaldırıldı. Tarski'nin Bilim Birliği hareketiyle olan bağları muhtemelen hayatını kurtardı, çünkü Eylül 1939'da Harvard Üniversitesi'nde düzenlenen Bilim Birliği Kongresi'ne davet edilmesiyle sonuçlandı. Böylece Ağustos 1939'da, Almanya'nın ve Sovyetlerin Polonya'yı işgalinden ve II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden önce Polonya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne giden son gemiyle Polonya'dan ayrıldı. Tarski isteksizce ayrıldı, çünkü Leśniewski birkaç ay önce ölmüş ve Tarski'nin doldurmayı umduğu bir boşluk yaratmıştı. Nazi tehdidinden habersiz, karısını ve çocuklarını Varşova'da bıraktı. Onları 1946'ya kadar bir daha görmedi. Savaş sırasında, geniş Yahudi ailesinin neredeyse tamamı Alman işgal yetkilileri tarafından öldürüldü.
Tarski, Amerika Birleşik Devletleri'nde bir kez geçici öğretim ve araştırma pozisyonlarında çalıştı: Harvard Üniversitesi (1939), City College of New York (1940) ve Guggenheim Bursu sayesinde, Gödel ile yeniden tanıştığı yer olan Princeton'daki İleri Araştırma Enstitüsü (1942). 1942'de Tarski, kariyerinin geri kalanını burada geçirdiği California Üniversitesi, Berkeley'de Matematik Bölümü'ne katıldı. Tarski, 1945'te Amerikan vatandaşı oldu. 1968'den emeritus olmasına rağmen, 1973'e kadar öğretmenlik yaptı ve ölümüne kadar doktora adaylarının danışmanlığını yaptı. Tarski, Berkeley'de şaşırtıcı ve talepkar bir öğretmen olarak ün kazandı, birçok gözlemcinin belirttiği bir gerçek:

Berkeley'deki seminerleri matematiksel mantık dünyasında hızla ün kazandı. Birçoğu seçkin matematikçiler haline gelen öğrencileri, onlardan her zaman en yüksek netlik ve hassasiyet standartlarını talep eden en iyi çalışmalarını ortaya koymalarını sağlayacak müthiş enerjisine dikkat çekti.
Tarski dışa dönük, kıvrak zekalı, iradeli, enerjik ve keskin dilli idi. Araştırmasının işbirlikçi olmasını tercih etti -bazen bütün gece bir meslektaşıyla çalışarak- ve öncelik konusunda çok titizdi.
Karizmatik bir lider ve öğretmen olan Tarski, son derece kesin ama şüpheli anlatım tarzı ile öğrenciler için göz korkutucu derecede yüksek standartlara sahipti, ancak aynı zamanda, genel eğilimin aksine, özellikle de kadınlar için çok cesaret verici olabilirdi. Bazı öğrenciler korkmuştu, ancak geriye birçoğu bu alanda dünyaca ünlü liderler haline gelen bir öğrenci çevresi kaldı.

Tarski, Andrzej Mostowski, Bjarni Jónsson, Julia Robinson, Robert Vaught, Solomon Feferman, Richard Montague, James Donald Monk, Haim Gaifman, Donald Pigozzi ve Roger Maddux'un yanı sıra, bu alandaki klasik bir metin olan Model Theory’nin (1973) yazarları Chen Chung Chang ve Jerome Keisler ile birlikte (kronolojik sırayla) yirmi dört doktora (Ph.D) tezini yönetti. Ayrıca Alfred Lindenbaum, Dana Scott ve Steven Givant'ın tezlerini de güçlü bir şekilde etkiledi. Tarski'nin beş öğrencisi kadındı, bu, o dönemde yüksek lisans öğrencilerinin ezici bir çoğunluğunu erkeklerin temsil ettiği göz önüne alındığında dikkate değer bir gerçektir. Ancak, bu öğrencilerden en az ikisiyle evlilik dışı ilişkileri vardı. Başka bir kız öğrencinin çalışmasını erkek bir meslektaşına gösterdikten sonra, meslektaşı bunu kendisi yayınlayarak kız öğrencinin lisansüstü eğitimini bırakmasına ve daha sonra farklı bir üniversiteye ve farklı bir danışmana gitmesine neden oldu.
Tarski, University College, London (1950, 1966), Paris'teki Institut Henri Poincaré (1955), Berkeley'deki Miller Institute for Basic Research (1958 – 60), Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles (1967) ve Şili Papa Katolik Üniversitesi (1974-75)'nde dersler verdi. Kariyeri boyunca kazandığı pek çok ayrıcalık arasında, Tarski 1958'de Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi, İngiliz Akademisi ve Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi'ne seçildi, 1975'te Şili Papalık Katolik Üniversitesi'nden, 1977'de Marsilya'daki Paul Cézanne Üniversitesi'nden ve Calgary Üniversitesi'nden aynı zamanda 1981'de Berkeley Citation'dan onur dereceleri aldı. Tarski, 1944–46 Sembolik Mantık Derneği ve 1956–57 Uluslararası Bilim Tarihi ve Felsefesi Birliği'ne başkanlık etti. Ayrıca Algebra Universalis’in fahri editörüydü.

Tarski'nin matematiksel ilgi alanları son derece genişti. Derlenmiş makaleleri, çoğu mantık değil matematik üzerine olmak üzere yaklaşık 2.500 sayfaya yayılıyor. Tarski'nin matematiksel ve mantıksal başarılarının eski öğrencisi Solomon Feferman tarafından kısa bir incelemesi için bkz. Feferman ve Feferman'daki "Interludes I – VI".
Tarski'nin 19 yaşında yayınlanan ilk makalesi, hayatı boyunca geri döndüğü bir konu olan küme teorisi üzerineydi.. 1924'te, o ve Stefan Banach, Seçim Aksiyomu kabul edilirse, bir topun sınırlı sayıda parçaya bölünebileceğini ve daha sonra daha büyük boyutlu bir top halinde yeniden birleştirilebileceğini veya alternatif olarak iki top halinde yeniden birleştirilebileceğini kanıtladılar. her biri orijinal boyuta eşit boyuttadır. Bu sonuç artık Banach-Tarski paradoksu olarak adlandırılıyor.
Temel cebir ve geometri için bir karar yönteminde Tarski, niceleyici eleme yöntemi ile toplama ve çarpma altındaki gerçel sayıların birinci dereceden teorisinin karar verilebilir olduğunu gösterdi. (Bu sonuç sadece 1948'de ortaya çıkarken, geçmişi 1930'a dayanıyor ve Tarski'de (1931) bahsediliyor.) Bu çok ilginç bir sonuç, çünkü Alonzo Church 1936'da Peano aritmetiğinin (doğal sayılar teorisi) karar verilemeyeceğini kanıtladı. Peano aritmetiği, Gödel'in eksiklik teoremi tarafından da eksiktir. 1953 Kararsız teoriler (Undecidable theories)’inde Tarski ve ark. kafes teorisi, soyut projektif geometri ve kapanış cebirleri dahil olmak üzere birçok matematiksel sistemin karar verilemez olduğunu gösterdi. Abelyen gruplar teorisi karar verilebilir, ancak Abelyen olmayan grupların teorisi karar verilebilir değildir.
1920'lerde ve 30'larda Tarski genelli

Asıl adı Alice Ann Laidlaw olan Alice Ann Munro (/mʌnˈroʊ/, née Laidlaw /ˈleɪdlɔː/; 10 Temmuz 1931 - 13 Mayıs 2024), 2013 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Kanadalı kısa öykü yazarıdır. Ayrıca 2009 yılında Man Booker Uluslararası Ödülü, 1998 ve 2004 yıllarında Giller Ödülü ve 1968, 1978 ve 1986'da Governor General's Ödülü'nü kazanmıştır. İki evlilik yapmıştır ve üç çocuk annesidir.
Munro, "çağdaş kısa öykünün ustası" olarak yaptığı çalışmalarla 2013 Nobel Edebiyat Ödülü ve ömür boyu çalışması için 2009 Man Booker Uluslararası Ödülü dahil olmak üzere birçok edebiyat ödülü almıştır. Aynı zamanda Governor General's Ödülü'nü üç kez kazanmıştır.

Munro, Wingham, Ontario'da doğdu. Babası Robert Eric Laidlaw tilki ve vizon çiftçisiydi daha sonraları hindi çiftçiliği de yapmıştır. Annesi Anne Clarke Laidlaw ise (evlilik öncesi soyadı Chamney) bir öğretmendi.
Munro, 1950'de Western Ontario Üniversitesinde iki yıllık bir bursla İngilizce ve gazetecilik okurken ilk hikâyesi olan "Bir Gölgenin Boyutları" nı yayınlayarak, gençken yazmaya başladı. Bu süre zarfında garsonluk, tütün toplayıcılık ve kütüphane görevlisi olarak çalıştı. 1951'de, öğrenci arkadaşı James Munro ile evlenmek için 1949'dan beri İngilizce eğitimi aldığı üniversiteden ayrıldı.1963'te çift, halen faaliyet gösteren Munro's Books'u açtıkları Victoria'ya taşındılar.

André Paul Guillaume Gide (d. 22 Kasım 1869, Paris - ö. 19 Şubat 1951, Paris) Fransız yazar. 1947 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.

Gide, 22 Kasım 1869 tarihinde Paris, Fransa'da dünyaya geldi. Babası Protestan ve köylü kökenli, annesi Katolikti. 8 yaşında Paris'te Alsace Okulu'na gönderildi. Sık sık hastalandığı için öğrenimi kesintiye uğradı. Gide henüz 11 yaşındayken (1880) Paris Üniversitesi'nde hukuk profesörü olan babasını kaybetti. Ailedeki kadınların etkisi ve annesinin katı otoritesi altında büyüdü.
1889'da okuldan mezun oldu. Yaşamını yazarak geçirmeye karar verdi. Yazı hayatına 1891'de 21 yaşındayken yayımladığı André Walter'in Günlükleri (Les Cahiers d'André Walter) ve Narsis Üstüne İnceleme ile başladı. Ama ikisi de başarısız bulundu.
1893'te Kuzey Afrika gezisine çıktı. Arap dünyasının tümüyle farklı değerleriyle tanıştı. Fransa'ya döndüğünde oradaki katı Victorya dönemi yaşantısının olumsuzluklarından rahatsız oldu. 1894'te tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Burada Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas'la tanıştı. Onların yüreklendirmesiyle baskı altında tuttuğu eşcinselliğini kabul etti. Annesi hastalanınca Fransa'ya döndü.
1895'te kuzeniyle evlendi. 1896'da Normandiya'da bir komüne belediye başkanı oldu.

1908'de bazı seçkin yazarlarla birlikte Nouvelle Revue Française adında bir edebiyat dergisi kurdu. 1916'da 16 yaşındaki Marc Allégret ile sevgili oldu. Marc Allegret ile eşcinsel ilişkisi ailesinde huzursuzluk yarattı. Eşi Gide'nin kendisine yazdığı mektupları yok etti.
I. Dünya Savaşı yıllarında Kızılhaç ile gönüllü insani kuruluşlarda çalıştı. 1923'te ilk feministlerden ünlü Elizabeth van Byyselberghe ile olan yasak ilişkisinden tek çocuğu kızı Catherine doğdu. 1924 yılında Corydon adlı homoseksüelliği savunan bir kitap yayımladı, fakat eser ilk etapta kınandı.
1925'te Fransız Ekvator Afrikası'na gitti. Burada gördüklerinden de etkilendi. Dönüşünde sömürgeciliği eleştiren yazılar yazdı. 1925 yılında yayımladığı Kalpazanlar Gide'nin en önemli eserlerinden biri olarak görülür. 1926'da otobiyografik eser olan "Si le grain ne meurt"u yayımladı.
Komünizme ilgi duydu. 1936'da büyük umutlarla gittiği Sovyetler Birliği'nden hayal kırıklığı ile döndü. 1938'de eşini kaybetti.
II. Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra 1942'de tekrar Kuzey Afrika'ya gitti. Savaşın sonuna kadar burada yaşadı. 1947'de Oxford Üniversitesi'nden "Edebiyat Doktoru" unvanı aldı. Aynı yıl Kasım ayında da Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi oldu. 19 Şubat 1951'de öldü.

Yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savundu. Edebi, siyasal ve toplumsal sorunlara karşı hoşgörülü bir tutum benimsedi. Genel ahlak anlayışının karşısında bireysel özgürlüklerin savunucusu oldu. Ama aynı zamanda 19'uncu yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli hümanist ve ahlakçı yazarı olarak tanındı. Düşüncelerindeki bütünlük ve soyluluk, üslubundaki arılık ve uyumla Fransız edebiyatının saygın isimleri arasında yer aldı.

Katolik kilisesi André Gide'in eserlerini 1952 yılında Yasak kitaplar listesi'ne koymuştur.

Fransızca kaynak
İngilizce kaynak

Annie Ernaux doğum adıyla Annie Duchesne (d. 1 Eylül 1940), Fransız yazar ve edebiyat profesörüdür.
Kendi deneyimleri üzerinden anlattığı olaylarla toplumdaki sınıf atlama, evlilik, kadın özgürlüğü, cinsellik, kürtaj, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi meselelere dikkat çeken eserler verdi.  "Kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmedeki cesaretinden" dolayı 2022 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

1940 yılına Lillebonne'da, işçi sınıfından bir ailede doğdu. Çocukluğu küçük bir Normandiya kasabası olan Yvetot’ta geçti. Yvetot'a taşındıktan sonra bakkal işletmeye başlayan ailesinin tek çocuğu olarak büyüdü (çok genç yaşta ölmüş bir ablası vardı). Özel bir Katolik Okulu'nda okudu, ardından Rouen ve Bordeaux üniversitelerinde edebiyat öğrenimi gördü. Üniversite yıllarında tanıştığı Philippe Ernaux ile 1964 yılında evlendi, 1985 yılında boşanma ile sonlanan bu evlilikten iki oğlu oldu.
Öğrencilik yıllarında sürrealizm üzerine bir tez yazdı, Yeni Roman yazarlarını, Simone de Beauvoir’ı, Proust’u, Flaubert’i, Camus’u ve Sartre’ı beğenerek okudu. 1971 yılında Rouen Üniversitesi'nden mezun oldu.
Mezun olduktan sonra uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptı. 1977'de ailesi ile Paris yakınındaki Cergy-Pontoise kasabasına taşındı ve 2000 yılında emekli oluncaya kadar Ulusal Uzaktan Eğitim Merkezi'nde çalıştı. Ayrıca Amerikan kolejlerinde Fransız edebiyatı öğretti.
İlk eseri olan Armoires vides (Boş Dolaplar) adlı otobiyografik romanı 1974 yılında yayımlandı. Bu eserde kendi deneyiminden yola çıkarak bir üniversite öğrencisinin yaptırdığı kürtaj ve onu buna iten olayları anlattı. Les Armoires vides'in ardından kurguyu terk ederek "oto- sosyo-bioyografi" olarak tanımladığı anlatı yöntemiyle eserler verdi. Tüm yapıtlarında kişisel deneyimle toplumsal tarihi birleştiren unsurları ortaya koydu. Sınıf atlama, evlilik, kadın özgürlüğü, cinsellik, kürtaj (örneğin L'Événement), hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi meseleleri kendi deneyimleri üzerinden aktarırken, arka planda daima toplumsal yaşam ve onu oluşturan kültürel, siyasî, tarihî olaylara yer vererek, "toplumsal bellek" yazını olarak nitelenebilecek eserler yarattı.
1984'te, babasıyla ilişkisine, Fransa'da küçük bir kasabadaki deneyimlerine ve sonraki taşınma sürecine odaklanan La Place (Bir Adamın Yeri) romanı ile Renaudot Ödülü'nü kazandı. İki yıl sonra annesini kaybettiğinde aile kökleri ile hesaplaştığı Une Femme (Bir Kadın) adlı yapıtını yazdı. Evli bir adamla ilişkisini anlattığı, 1991'de yayımlanan Passion Simple (Yalın Tutku) eseri iki ayda iki yüz bin adet satılarak Fransa'da en çok satanlar listesine girdi.
Emekli olduktan sonra tamamen yazmaya odaklanan Ernaux, 2008'de magnum opus eseri olarak görülen Seneler'i yayımladı. Fransız yayın dünyasında büyük bir beğeniyle karşılanan bu eserde 1940'lı yıllardan başlayarak 2008 yılına gelinceye değin Fransız toplumunun değişik kesimlerinin yaşantılarını kayıt altına aldı. Bu eseri ile Fransa'da 2008  Marguerite Duras Ödülü, 2008 François-Mauriac Ödülü gibi birçok ödüle; 2017'de, ABD'de yaşayan Fransız yazarlara verilen Marguerite Yourcenar Ödülü'ne; İtalya 'da 2018 Hemingway Ödülü'ne değer görüldü. Ayrıca Une Femme adlı kitabı ile İtalya'da 2018 Gegor von Rezzori Ödülü'nü kazandı.
Yazar, "kişisel hafızanın köklerini, mesafelerini ve kolektif kısıtlamalarını keşfetmedeki cesaretinden ötürü" 2022 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Yaşamını Cergy'de sürdürmektedir.

Boş Dolaplar (Roman, 1974)
Babamın Yeri (Roman, 1983)
Bir Kadın (Roman, 1987)
Yalın Tutku (Roman, 1991)
Kürtaj (Roman, 2000)
Seneler (Roman, Éditions Gallimard, 2008)
Kızın Hikâyesi (Roman, 2016)

Noble Ödülü ile ilgili telefon söyleşisi, Ekim 2022 12 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Fransızca (İngilizce alt yazılı)

Arthur Cayley (d. 16 Ağustos 1821 - 26 Ocak 1895), İngiliz matematikçi. Çoğunlukla cebir alanında çalıştı. Modern İngiliz saf matematik okulunun kurulmasına yardımcı oldu.
Çocukken, Cayley eğlence için karmaşık matematik problemlerini çözmekten zevk alıyordu. Cambridge, Trinity Koleji'ne girerek matematik, Yunanca, Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerinde çalıştı. 14 yıl avukatlık yaptı.
Cayley - Hamilton teoremini öne sürdü. Her kare matrisin kendi karakteristik polinomunun kökü olduğunu ve 2. ve 3. derece matrisler için doğrulandığını doğruladı. Grup kavramını modern bir şekilde tanımlayan ilk kişiydi. Eskiden, matematikçiler "gruplardan" bahsettiklerinde permütasyon grupları anlamına geliyordu. Cayley tabloları ve Cayley grafikleri ile Cayley'in teoremi Cayley onuruna adlandırılmıştır.
Cayley Cambridge Mill Road mezarlığına gömüldü.

Birkaç matematiksel terim onun adını almıştır: 

O'Connor, John J. .; Robertson, Edmund F., "Arthur Cayley", MacTutor Matematik Tarihi arşivi, St Andrews Üniversitesi
Arthur Cayley
Weisstein, Eric Wolfgang (ed.). "Cayley, Arthur (1821-1895)". ScienceWorld.
Arthur Cayley 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Robert Harley'ye Mektuplar 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1859-1863. Lehigh Üniversitesi I Remain: Dijital Harfler, El Yazmaları ve Efemera Arşivi 30 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. aracılığıyla online olarak erişilebilir.
Salmon, George (20 Eylül 1883). "Science Worthies. XXII.—Arthur Cayley". Nature. 28: 481-485. 
Scott, Charlotte Angas (1895). "Arthur Cayley. Born August 16th, 1821. Died January 26th, 1895". Bull. Amer. Math. Soc. 1 (6): 133-141.

Batı Felsefesi Tarihi (İngilizce özgün adı: A History of Western Philosophy), İngiliz filozof, mantıkçı, matematikçi ve tarihçi Bertrand Russell'ın 1945 yılında yazdığı üç ciltlik eseridir.
Bu hacimli eserinde Russell, Sokrates öncesi düşünürlerden başlayarak 20. yüzyıl başlarına kadar gelen süreçte felsefenin tarihini geniş bir bakış açısıyla inceler. İlk yayımlandığı günden beri büyük ilgi gören bu eserin bütün dünyada, onlarca dilde halâ sayısız baskıları yapılmaktadır ve düşünürün "Matematiğin İlkeleri ve Mantığın İncelenmesi" adlı eseriyle birlikte önemli felsefe yapıtlarının en başında gelmektedir. Tam da bu nedenle bu kitabın geliri Russell'a ömrü boyunca parasal bir güvence de sağlamıştı. Bertrand Russell'ın 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasını sağlayan eserinin de ağırlıklı olarak "Batı Felsefesi Tarihi" olduğu söylenmektedir.
İlk önce 1945 yılında ABD, ertesi yıl da Birleşik Krallık'ta yayımlanan kitap Türkiye'de 1969 yılında Bilgi Yayınevi tarafından basılmıştır. Türkçe baskısının ikinci cildinde Albert Einstein'ın Bertrand Russell üzerine yazdığı ve 1943 yılında Princeton'da kaleme almış olduğu bir yazı yer almaktadır.

1. Cilt: Antikçağ
Özgün adı Ancient Philosophy. Bu ciltte önce Thales, Pisagor, Herakleitos, Parmenides, Empedokles, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Leukippos, Demokritos ve Protagoras gibi Sokrates öncesi düşünürler incelenmiş, sonra da Sokrates, Platon ve Aristoteles'e eğilinmiştir. Son olarak da Aristo sonrası antik felsefeye yön veren kinikler, Skeptikler, Epikürosçular, Stoacılar ve Plotinos'a yer verilmiştir.
2. Cilt: Orta Çağ, İslam Felsefesi - Hristiyan Felsefesi
Özgün adı Catholic Philosophy. Eserin bu cildinde Russell, Orta Çağ felsefesinin babaları Aziz Ambrosius, Aziz Hieronymus, Hippolu Aziz Augustinus, Aziz Benedictus ve Papa Büyük Gregorius'un yanı sıra Yahudi ve İslam felsefelerinin gelişimlerini de incelemiştir. Bertrand Russell kitapta İslam felsefesinden sürekli olarak "Muhammedian felsefe" şeklinde bahsetmiştir. Cildin son bölümünde de Johannes Scottus Erigena ve Aquinolu Thomas'a yer vermiştir.
3. Cilt: Modern Çağ-Yeni Çağ
Özgün adı Modern Philosophy. Bu son ciltte önce Rönesans'tan Hume'a kadar olan süreyi ele alarak Machiavelli, Erasmus, Thomas More, Bacon, Hobbes, Descartes, Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley ve Hume'u incelemiş, daha sonra da Rousseau'dan günümüze doğru gelerek Rousseau, Kant, Hegel, Byron, Schopenhauer, Nietzsche, Faydacılar, Marx, Bergson, William James ve John Dewey'e yer ayırmıştır. Bu son cildin "Mantıksal Analiz Felsefesi" adlı son bölümünde ise o zamana ait kendi felsefi düşüncelerini okurlara sunmuştur.

Bertrand Russell'ın "Batı Felsefesi Tarihi"ni Türkçeye ilk kez 1969 yılında Muammer Sencer çevirmişti. Bilgi Yayınevi'nin bastığı üç ciltlik eserin ilk cildinin başlarında, "Russell'ın Yaşantısı ve Düşünceleri" adlı uzun giriş bölümünün ardından çevirmen, "Çeviri Üzerine" adlı uzunca bir açıklama yazısı koymayı gerekli görmüştür. Bunun nedeni, o yıllarda toplumda Türk Dil Kurumu'nun da öncülüğünde bir Öz Türkçe kullanma akımının yaygınlaştırılmaya çalışılması ve toplumun bazı kesimlerinden bu çabaya karşı gösterilen tepkiydi. Bu tepkilere karşılık olarak çevirmen, kitabın 1972'de yapılan 2. baskısında, ikinci cildin başında "Çevirmenden Birkaç Söz" başlıklı yazısıyla da açıklamalarını sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu yazısında sayıları az da olsa bazı okuyuculardan kullanılan Öz Türkçe sözcükler nedeniyle küfürlü mektuplar bile aldığını yazmıştır.
Çeviride kullanılan birçok Öz Türkçe sözcüğün yanında parantez içinde sözcüğün diğer anlamının da verilmiş olması, bu sözcüklerin henüz, o tarihlerde toplumun genelinde tam olarak kabul görmemiş olduğunun bir belirtisi sayılabilir. Ancak aradan geçen kırk küsur yıldan sonra bu sözcüklerden pek çoğunun çoktan gündelik kullanıma girmiş olduğunu da görüyoruz. O tarihlerde zorlamayla Türk diline kazandırılmış gibi gözüken ve herkesçe benimsenmeyen, ancak bugün yaygınca kullanılan sözcüklere örnek: Yadsımak (reddetmek), gizem (sır), davranış (muamele), düşün (idea), beğeni (zevk), öbek (grup), yıkım (felâket), us (akıl), evrensel (kozmik). Günümüzde bile kabul görmemiş veya yaygın kullanılmayanlara örnek ise: Görümsel (ampirik), özdek (madde), ergi (zihin), tüzün (adalet), nen (şey) ve ayrıl (istisna).

Bilgi Yayınevi'nin 1969 tarihli çevirisindeki bölüm başlıkları şunlardır:
(Not: Bölüm başlıklarının imlâsı kitaptaki şekli korunarak buraya aktarılmıştır.)

Batı felsefesi
Felsefe tarihi
Bertrand Russell

Kitabın 1969 baskısının arka kapak ve iç sayfalarındaki bilgiler

Björnstjerne Martinius Björnson (Danca: Bjørnstjerne Martinius Bjørnson; d. 8 Aralık 1832, Kvikne (Tynset), Hedmark - ö. 26 Nisan 1910, Paris), Norveçli şair ve siyasetçi. Henrik İbsen, Jonas Lie ve Alexander Kielland ile birlikte Norveç edebiyatının önde gelen dört kaleminden biri olarak kabul edilir. "Ja, vi elsker dette landet" (Evet, bu ülkeyi hep seveceğiz) başlıklı Norveç millî marşını yazdı. 1903 yılında Nobel edebiyat ödülüne layık görülen ilk İskandinav yazar oldu.

Synnøve Solbakken, 1857
Mellem Slagene, 1857
Halte-Hulda, 1858
Arne, 1859
Smaastykker, 1860
Kong Sverre, 1861
Sigurd Slembe, 1862
Maria Stuart i Skottland, 1864
De Nygifte, 1865
Fiskerjenten, 1868
Digte og Sange, 1870
Arnljot Gelline, 1870
Fortællinger I-II, 1872
Brudeslaaten, 1872
Sigurd Jorsalfar, 1872
Kong Eystejn, 1873
En fallitt, 1875
Redaktøren, 1875
Magnhild, 1877
Kongen, 1877
Leonarda, 1879
Kaptejn Mansana, 1879
Det nye System, 1879
Støv, 1882
Over Ævne. Første Stykke, 1883
En Hanske, 1883
Det flager i Byen og paa Havnen, 1884
Geografi og Kærlighed, 1885
Paa Guds Veje, 1889
Nye Fortællinger, 1893
Over Ævne. Andre Stykke, 1895
Lyset, 1895
Paul Lange og Tora Parsberg, 1898
To Fortællinger, 1901
Laboremus, 1901
På Storhove, 1902
Daglannet, 1904
Mary, 1906
Når den ny vin blomstrer, 1909
Toplu Eserler (5 cilt, 1910)

Boris Leonidoviç Pasternak (d. 10 Şubat 1890 - ö. 30 Mayıs 1960), Rus şair, oyun yazarı, romancı, çevirmen.
Çağımızın en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır. 1920'lerde Rus edebiyat çevrelerinde "şairlerin şairi" unvanını alan sanatçı, SSCB'nin kültür politikasını yönetenlerle ters düşmüş ve şiirleri 1936'dan itibaren ülkesinde yasaklanmıştır.
Goethe, Rilke, Shakespeare ve Paul Verlaine'in eserlerini Rusçaya kazandırmış çok başarılı bir çevirmendir.
1957'de ilk defa İtalya'da yayımlanan Doktor Jivago adlı romanı ile tüm dünyada tanınan sanatçı 1958 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüş fakat ödülü reddetmiştir.

1890'da Moskova'da dünyaya geldi. Rus Ortodoks Kilisesi’ne kabul edilmiş aslen Yahudi olan varlıklı bir sanatçı ailenin en büyük çocuğu idi. Babası Leonid Pasternak, tanınmış bir ressam; annesi Rosa Kaufman bir konser piyanisti idi.
1901’de liseye başlayıncaya kadar evde anne-babası ve özel öğretmenlerden ders alarak yetişti. Devrin önemli sanatçılarından Sergei Rachmaninoff, Alexander Scriabin, Rainer Maria Rilke ve Lev Tolstoy gibi kimselerin konuk olduğu bir evde büyüdü; genç yaşta tanıştığı tüm bu sanatçılar onda iz bıraktı. Scriabin’in etkisiyle Moskova Konservatuvarı’na girip altı yıl müzik eğitimi gördü. O yıllarda bestelediği eserlerden üç piyano parçası günümüze gelmiştir.
1909'da müzik eğitimini yarım bırakarak Moskova Üniversitesi'ne kaydoldu. Önce Hukuk Fakültesi’ne yazıldıysa da öğrenimine felsefe bölümünde devam etti. 1912'de Almanya'ya giderek Marburg Üniversitesi'nde bir süre felsefe derslerini izledi. Burada Heokont Felsefe Okulunun bir üyesi olan filozof Hermann Cohende’den etkilendi. Edebî hayatı Almanya’dayken yazdığı şiirlerle başladı. İtalya’ya yaptığı kısa bir ziyaretin ardından 1913 kışında Moskova'ya döndü ve Moskova Üniversitesi'ndeki öğrenimini tamamladı. Gördüğü müzik ve felsefe öğrenimi yazarın kaleme aldığı eserlerde izlerini hep gösterdi. 1914’te ilk eseri olan “Bulutlarda İkiz” (Bliznets v tuchakh) yayımlandı. Bu eserde simgecilik etkisi taşıyan şiirleri yer alıyordu.

Çocuklukta geçirdiği bir kazadan sonra bir bacağı diğerinden kısa kalmış olan Pasternak, I. Dünya Savaşı  yıllarında askere alınmadı; Ural Dağları’nda bir kimya fabrikasında memur olarak çalıştı. Çok verimli geçen bu dönemde iki cilt şiir yazdı. Bu ciltlerden birisi 1915’te bir yangında yok olmuş, diğeri 1917’de Bariyerlerin Üstünde adıyla yayımlanmış ve büyük ilgi görmüştür. Şiirlerinin yanı sıra ileride yazacağı Doktor Jivago dahil pek çok düzyazı eseri onun Ural Dağları’ndaki deneyimlerine dayanır.
1917’de Moskova’ya giden Pasternak, Moskova’ya varışı ile Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesine kadar geçen sürede iki kitap yazdı: Kızkardeşimin Yaşamı  ile Temalar ve Varyasyonlar. Ne var ki savaş koşulları nedeniyle beş yıl boyunca kitapları yayımlama fırsatı bulamamıştır.

Devrimden sonra Rusya’da kurulan yeni hükûmetin acımasızlığını ürkütücü bulan Pasternak, her şeye rağmen devrimi destekliyordu. 1921’de ülke dışına çıkmak serbest olunca anne-babası ve kız kardeşleri Almanya’ya gidip geri dönmediler ancak o, Moskova’da kalıp kütüphaneci ve çevirmen olarak çalıştı.
1922’de “Kızkardeşimin Yaşamı” adlı şiir kitabı Rusların Samizdat dedikleri bir yöntemle yurt dışına kaçırılıp geniş bir kitleye tanıtıldı. Aynı yıl Sanat Enstitüsü'nde öğrenci olan Yevgeniya Lury ile evlenen şair, eşiyle birlikte Berlin’e giderek ailesini ziyaret etti. Hayatının geri kalanında hemen hemen her sene ailesini ziyaret izni için başvuran ama izin alamayan Pasternak için bu, ailesinin son görüşü olmuştur. Oğlu  Evgeny 1923’te dünyaya geldi. Pasternak o yıl lirik çalışmalarının doruğu olarak kabul edilen "Temler ve Varyasyonlar" adlı kitabını çıkardı.
1920'lerde şiirler ve kısa öyküler yazmayı sürdüren Pasternak'ın öyküleri Luvers’in Çocukluğu (1922) adlı kitapta toplandı. Şair bu dönemde Sergey Yasenin ve Vladimir Mayakovski ile dost oldu. Bu iki şairin 1925 ve 1930'da intiharlarından sonra, Rusya’nın yaşayan en büyük şairi unvanını taşıdı.

1930'larda SSCB’de yazarlardan Sosyalist Gerçekçilik doktrini çerçevesinde eser üretmeler isteniyordu ama Pasternak’ın gerçekçilik anlayışı resmi doktrin ile uyuşmuyordu. Her ne kadar 1934’te Sovyet Yazarlar Birliği başkanı seçildiyse de 1936’dan itibaren şiirlerini yayımlaması yasaklandı. Şiirlerini yayımlayamaz olunca şiir çevirileri yapmaya yöneldi. İngiliz, Fransız, Alman, Polonyalı ve Gürcü şairlerin eserlerini Rusçaya çevirdi. Shakespeare’in en başarılı çevirmeni olarak ün yaptı.
1931’de ilk eşinden ayrılan Pasternak, 1934 yılında ünlü piyanist Heinrich Neuhaus’un eşi  Zinaida Neuhaus  ile ikinci evliliğini yaptı. 1935’te Anti Faşist Kongresi’ne katılmak için Paris’e gitme fırsatını buldu. Çok başarılı olduğu çeviri işinden iyi kazanç elde ediyordu. Moskova dışındaki yazarlar köyünde 1936’da bir ev edinebildi ve hayatının geri kalanında çoğunlukla orada yaşadı.

II. Dünya Savaşı sırasında kültür politikalarının esnekleşmesi sayesinde yeniden şiirler yazıp yayımlamaya başladı. Sabah Trenlerinde ve Ölümlü Dün adlı iki şiir kitabı yayımlandı. Savaş sırasında cephedeki okurlarından aldığı mektuplar onu daha çok yazmaya teşvik etti ve babasının Oxford’da 1945’te ölümünden sonra Doktor Jivago adlı ilk romanını yazmaya yoğunlaştı. 1946’dan itibaren pek çok yazar arkadaşı tutuklandı. Kendisi 1958’e kadar hiç kovuşturma ve soruşturmaya uğramadı ve tutuklananları kurtarmak için uğraştı. Gürcü şairlerin yapıtlarını Rusça'ya çevirmesi nedeniyle, Stalin'in gözüne girdiği ve bu sayede sürgüne gönderilmekten kurtulduğu düşünülür.

Pasternak 22 yaş genç olan ve edebiyat dergilerinde editörlük yapan Olga Ivinskaya ile 1946’da tanışıp aşık oldu; yaşamının geri kalanında onunla evlilik dışı bir ilişki sürdürdü. Çeviri işlerinde birlikte çalıştılar ve böylece Pasternak, Doktor Jivago’yu yazmaya daha çok vakit ayırabildi. Doktor Jivago’nun Lara karakteri için ilham verdiği düşünülen Olga, 1950’de “ bir casusluğa suç ortaklığı yapmak”la suçlanıp beş yıl çalışma kampında çalışma cezası aldı. Pasternak, bu tutuklamanın kendisini tutuklamak, tehdit etmek için neden ve kanıt bulmak amacıyla yapıldığını ama Olga'nın kahramanlığı sayesinde kendisine dokunulmadığını 1958'de bir arkadaşına gönderdiği mektubunda yazmıştır. Olga İvinskaya 1953'te Stalin'in ölümünden sonra serbest bırakıldı. İlişkilerine eskisi gibi devam ettiler.

Yazar, 1945'te başladığı ilk romanı Doktor Jivago'yu 1954'te tamamladı. Roman, 1917 devrimi sürecinde Sovyetler Birliği'nin panoramasını sunan bir eserdir; başkahramanı zihinsel bağımsızlığı her şeyin üstünde tutan bir doktordur. 1956'da Noviy Mir Dergisine gönderilen Doktor Jivago, SSCB resmî görüşüne uygun yazılmadığı gerekçesiyle reddedildi. Kitabın el yazması bir İtalyan gazeteci tarafından yurtdışına kaçırıldıktan sonra 1957'de İtalya'da yayımlandı; kısa sürede çeşitli dillere çevrilerek ünlendi. Eserin İngilizce çevirisi 26 hafta boyunca New York Times’ın En çok satanlar listesinde kaldı.
Öte yandan eser Sovyetler Birliği’nde yasaklandı ve hiçbir eleştirmen yasak kitabı okumamış olmasına rağmen Sovyet Yazarlar Birliği kapalı bir duruşma düzenleyerek Pasternak’ın birlikten atılmasına karar verdiklerini açıkladı. Ayrıca Politbüro’ya bir dilekçe göndererek yazarın vatandaşlıktan çıkarılmasını, sürgün edilmesini istediler.

Pasternak, şiirleri nedeniyle 1946-1950 arasında her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmişti. 1958’de romanı Doktor Jivago romanının bütün dünyada gördüğü ilgi üstüne bir önceki yılın Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Albert Camus tarafından tekrar aday gösterildi. Ancak İsveç Akademisinin kurallarına göre eserin orijinal dilde teslim edilmesi gerekliydi. Rusça kitap son anda Nobel Komitesi’ne sunuldu. Bunun İngiliz Gizli Haber Alma Servisi ve Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın yürüttüğü bir operasyon sonucu gerçekleştiği iddia edilir.

Moskova yakınlarındaki Pederelniko’da yaşayan yazara Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldüğü 23 Ekim 1958’de bir telgrafla bildirildi. Pasternak, o gün bu telgrafı “Memnunum, medyunum, onurlandım, şaşırdım" şeklinde yanıtladı. Ancak 29 Ekim'de ikinci bir telgraf göndererek ödülü reddettiğini açıkladı.
Kimilerine göre yazar, bu ödülün kendisine Sovyet rejimini eleştirdiği için verildiği, siyasi bir karar olduğu düşüncesiyle reddetmiş; kimilerine göre ise Sovyetler Birliği yönetimi onu ödülü reddetmeye zorlamıştır.

25 Ekim 1958 günü, Nobel'i reddetmeden önce Moskova Edebiyat Enstitüsü tüm öğrencilerini Pasternak'ı ve romanını kınayan bir dilekçe yazmaya ve onu Sovyetler Birliği'nden sürülmesi için bir gösteri düzenlemeye çağırmıştı. Pastenrak, Nobel Ödülü'nü reddetmesine rağmen Sovyet basınında kınamalar devam ettiği ve sürgün edilmesi tehdidi sürdüğü için doğrudan Nikita Khrushchev'e yazdı ve anavatanından ayrılmasının kendisi için ölüm anlamına geleceğini söyledi. Bu mektup ve Hindistan Başbakanı Jawaharlal Nehru'nun müdahalesi sonucu yazar vatanından sürgün edilmedi.
Jivago'yu yazmasından sonra sevgi, ölümsüzlük, Tanrı'ya kavuşma konularında şiirler yazdı. Bu şiirleri 1959'da kitaplaştırdı ardından bir oyun yazmaya yöneldi. 30 Mayıs 1960'ta akciğer kanserinden öldü.
El yazısıyla çoğaltılıp Moskova metrosunda dağıtılan duyurular sayesinde cenazenin yeri ve saatini öğrenen binlerce Moskovalı okuyucusu Peredelniko'daki cenaze törenine katılmıştır. Törende ünlü Rus çellist Mstislav Rostropovich bir Bach serenadı seslendirmiştir.

Pasternak'ın ölümünden sonra Olga Ivinskaya ve Olga'nın kızı Irina tutuklandılar. Her ikisi de Pasternak'ın batılı yayıncılarla ilişkisini sağlamakla suçlanıyordu. Irina 1962'de, Olga 1964'te serbest bırakıldı.
Şaire ölümünden bir yıl sonra şairlik hakları geri verildiyse de Doktor Jivago, 1988'e kadar yasak yapıtlar listesinde kaldı. 1989'da oğlu Yevgeny Borisovich Pasternak Stockholm'e giderek Nobel Ödülü'nü aldı.

Yapıtlarında doğa tutkusunu doğaya ilişkin imgelerle dile getirmiş, insan ve toplum sorunlarını kaynaşmış bir bütünlük içinde yansıtmıştır. İlk şiirlerinde sembolizm ve fütürizm akımının etki

Cambridge Apostles (aynı zamanda Conversazione Topluluğu olarak da bilinir), Cambridge Üniversitesi'nde 1820'de, Cebelitarık'ın ilk Piskoposu olmaya giden Cambridge öğrencisi George Tomlinson tarafından kurulan entelektüel bir topluluktur.
Apostles takma adının kökeni, kurucularının on iki kişi olmasındandır. Üyelik büyük ölçüde lisans öğrencilerinden oluşur, ancak lisansüstü öğrenciler ve halihazırda üniversite ve kolej görevlerinde bulunan üyeler de vardır. Toplum geleneksel olarak üyelerinin çoğunu Christ's, St John's, Jesus, Trinity ve King's Colleges'ten çekiyordu.

Toplum aslında bir tartışma grubudur. Haftada bir kez, geleneksel olarak Cumartesi akşamları toplantılar yapılır ve bu toplantılarda bir üye bir konu hakkında hazırlıklı bir konuşma yapar ve daha sonra tartışmaya açılır.
Genel prosedür, üyelerin konuyu sunma sırası olanların odalarında buluşmasıydı. Ev sahibi, kızarmış ekmek üzerine kahve ve sardalyadan oluşan "balina" adı verilen içecekler sunar. Kadınlar toplumda ilk kez 1970'lerde kabul gördü.
Apostles, kurucusuna kadar uzanan deri bir üyelik günlüğünü ("the book") tutarlar ve bu günlükler, her üyenin konuştuğu konular hakkında el yazısıyla yazılmış notlar içerir. Grubun ilk günlerinden itibaren üyelerin konuştuğu konular ve mevcutların oy kullandığı bölümün sonuçları hakkında, grubun ilk günlerinden bazı el yazısı notların bulunduğu kağıt koleksiyonunu içeren bir sedir sandığı olan sözde "Ark"a dahil edilmiştir. tartışmada. Oylanan sorunun tartışılan konuyla yalnızca teğetsel bir ilişki taşıması bir onur noktasıydı. "Havariler" olarak anılan üyeler aktif, genellikle lisans üyeleridir; eski üyelere "melekler" denir. Mezunlar, mezun olduktan veya bir burs kazandıktan sonra melek olmak için başvururlar. Her birkaç yılda bir, büyük bir gizlilik içinde, tüm melekler bir Cambridge'deki Apostles'ın akşam yemeğine davet edilir. Genellikle Londra'da düzenlenen yıllık bir akşam yemeği de vardı.
Üyelik için değerlendirilen lisans öğrencilerine "embriyo" denir ve üyelerin öğrencinin katılmaya davet edilip edilmeyeceğine karar verdikleri "embriyo partileri"ne davet edilirler. "Embriyolar" üyelik için değerlendirildiklerini bilmeden bu partilere katılırlar. Bu gruba dahil olmak için bir gizlilik yemini etmek ve aslen ilahiyatçı Fenton John Anthony Hort tarafından 1851'de veya civarında yazılan bir lanetin okunmasını dinlemek gerekir.
Eski üyeler, birbirlerine karşı hissettikleri ömür boyu süren bağdan bahsetmişlerdir. Filozof Henry Sidgwick, anılarında Apostles hakkında "Bu topluma bağlılık bağı, hayatımda tanıdığım en güçlü kurumsal bağdır." diye yazmıştır.
Bertrand Russell ve G. E. Moore, John Maynard Keynes'in yaptığı gibi Ludwig Wittgenstein'ı katılmaya davet etti. Ancak, Wittgenstein bundan hoşlanmadı ve nadiren katıldı. Russell, Wittgenstein'ın grubun ciddiyetsizliğini ve mizah tarzını takdir etmeyeceğinden endişelenmişti. 1912'de kabul edildi, ancak Hearth Rug'daki tartışmanın düzeyine tahammül edemediği için hemen istifa etti; 1920'lerde Cambridge'e döndüğünde onu geri aldılar. (Ahlak Bilimleri Kulübü'ndeki tartışmaları da göz ardı etmekte zorlandı.)

Camilo José Cela (d. 11 Mayıs 1916, A Coruña — ö. 17 Ocak 2002, Madrid), İspanyol yazar. "Karanlık gerçekçi" olarak tanımlanan üslubuyla 100'den fazla esere imza attı. İspanyol edebiyatının Cervantes'ten sonra en önemli ismi olarak anıldı. 1989'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

La familia de Pascual Duarte (1942)
Pabellón de reposo (1943)
Nuevas andanzas y desventuras de Lazarillo de Tormes (1944)
Viaje a la Alcarria (1948)
La colmena (novela) (1951)
Mrs Caldwell habla con su hijo (1953)
La catira (1955)
Judíos, moros y cristianos (1956)
Tobogán de hambrientos (1962)
Viaje al Pirineo de Lérida (1965)
San Camilo 1936 (1969)
Oficio de tinieblas 5 (1973)
Rol de cornudos(1976)
Mazurca para dos muertos (1984). Premio Nacional de Literatura.
Izas, rabizas y colipoterras. Drama con acompañamiento de cachondeo y dolor de corazón (1984)
Nuevo viaje a la Alcarria (1987)
Cristo versus Arizona (1988)
Memorias, entendimientos y voluntades (1993)
El asesinato del perdedor (1994)
La cruz de San Andrés (1994). Premio Planeta.
Madera de Boj (1999)

Carl Friedrich Georg Spitteler (Mahlas: Carl Felix Tandem; d. 24 Nisan 1845, Liestal - ö. 29 Aralık 1924, Luzern) İsviçreli şair ve yazar. Bir hakimin oğlu olarak dünyaya geldi. Önce tarih okudu ve sonrasında ateist inancına sahip olmasına rağmen Zürih'de ve Heidelberg'de Hristiyan ilahiyatını okudu.1879 tarihinde Rusya'da öğretmen olarak görev aldı ve daha sonra Berlin'de öğretmenliğe devam etti. Daha sonra gazetecilik ve edebiyat tutkusu, öğretmenliğinin önüne geçti ve 1890-1892 yılları arasında ise Neuen Züricher Zeitung'un (Yeni Zürih Gazetesi) yöneticiliğini yaptı.1881'de kaleme aldığı "Prometheus ve Epimetheus" başlıklı mitolojik epik şiiri ilk önemli eseri kabul edilir. Ayrıca "Olimpos'ta Bahar" (Der Olympische Frühling) önde gelen şiirleri arasında sayılır.
1919'da edebiyat dalında Nobel Ödülü'ne layık görüldü.

1881 Prometheus und Epimetheus
1883 Extramundana
1887 Ei Ole
1887 Samojeden
1887 Hund und Katze
1887 Olaf
1888 Bacillus
1889 Das Bombardement von Åbo
1889 Schmetterlinge
1889 Der Parlamentär
1890 Das Wettfasten von Heimligen
1891 Friedli der Kolderi
1891 Gustav
1892 Literarische Gleichnisse
1892 Der Ehrgeizige
1893 Jumala. Ein finnisches Märchen
1896 Balladen
1897 Der Gotthard
1898 Conrad, der Leutnant
1898 Lachende Wahrheiten
1900 Die Auffahrt
1901 Hera die Braut
1903 Die hohe Zeit
1904 Ende und Wende
1905 Olympischer Frühling
1906 Imago
1906 Gras- und Glockenlieder
1907 Die Mädchenfeinde
1920 Meine frühesten Erlebnisse
1924 Prometheus der Dulder

Czesław Miłosz, (d. 30 Haziran 1911 - ö. 14 Ağustos 2004) Polonyalı bir şair ve deneme yazarıydı.
20. yüzyıl Polonya edebiyatının en önemli şairlerinden biri olan Miłosz, özellikle totaliter rejimlere karşı duruşuyla hatırlanır. 1980 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibidir.
II. Dünya Savaşı'nı, ülkenin Naziler tarafından işgalini, ardından gelen Sovyet egemenliğini Polonya'da yaşadı. 1951'de Batıya sığındı. En önemli eseri olan Tutsak Edilmiş Akıl(1953)'da, totalitarizmin Polonya toplumu, özellikle de entelektüel kesim üzerindeki etkilerini ele aldı.

1911 yılında günümüzde Litvanya sınırları içinde bulunan Šeteniai adlı köyde bir malikanede doğdu. Polonya'nın seçkin sınıf ailelerinden birine mensuptur. Çocukluğunun bir bölümü babasının inşaat mühendisi olarak çalıştığı Çarlık Rusyası'nda geçti. 1917 yılında Rżew kentinde Ekim Devrimi'ne yakından tanık oldu. Ailesi I. Dünya Savaşı'ndan sonra Polonya'ya döndü. Vilnius Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. İlk şiirleri üniversite dergisinde yayımlandı.
Vilnius'ta 1931-1934 yılları arasında faaliyet gösteren Żagarylar adlı şair grubuna dahil oldu. Ülkedeki ekonomik kriz, faşizm, otoriter eğilimler nedeniyle grubun diğer şairleri gibi Miłosz da iyimserlik ve umuttan uzak eserler verdi. İlk şiir kitabı Donmuş Zaman Şiiri 1933'te yayımladı.
1934 yılında hukuk öğrenimini tamamladı; ulusal kültür fonuyla burslu olarak Paris'e gitti. Ertesi yıl ülkesine döndü ve Polonya radyosunda çalışmaya başladı, ancak liberal görüşleri bir yıl sonra radyodaki işinden uzaklaştırıldı.
1936'da yayımladığı Üç Kış başlıklı kitabı büyük ilgi gördü ve şair Polonya edebiyatında önemli bir yer edindi.
1939'da ülkesinin Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya tarafından işgali üzerine Varşova'da direniş hareketinin içinde yer aldı. İşgal yıllarında Jan Syruc takma adıyla gizlice yazılar ve kitaplar yayımladı. Şiirler (Wierszy) başlıklı kitabı, Varşova'da basılan ilk yeraltı şiir kitabı oldu. 1942 yılında yayımladığı Özgür Şarkı (Pieśń Niepodległa) ise o dönemki vatansever şiirler arasında en popüler olan ve yeraltı Varşovası için çok önemli olan şiirlerin bir derlemesi idi. Şair, direniş hareketinin içinde yer almasına rağmen Varşova Ayaklanmasına katılmamış bu yüzden sertçe eleştirilmiştir. Ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Krakov'a yerleşti. Aylık Twórczość dergisinin redaktörlerinden biri oldu ve Kurtuluş başlıklı şiir kitabını yayımladı. Bu eser, Polonya Halk Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki en büyük edebiyat olayı olarak değerlendirilir.
1946-1949 yılları arasında Washington'da, 1950 yılında Paris'te kültür ataşesi olarak görevlendirildi. İnsanın tarihine karşı olan sorumluluklarından bahseden Ahlaki Tez kitabını 1948'de yayımladı. 1951'de dışişlerindeki görevini bırakıp Fransa'dan siyasal sığınma talep etti ve hayatını mülteci olarak sürdürdü.
1953'te Tutsak Edilmiş Akıl başlıklı deneme kitabında kaçışının nedenlerini ve totalitarizmin entelektüel kesim üzerindeki etkilerini anlattı. 1960 yılına kadar yaşamını Paris'te çevirmen ve serbest yazar olarak sürdürdü. Sosyalist ve komünist sisteme yapılan bir saldırı olarak kabul edilen Esir Akıl (Zniewolony Umysł) başlıklı kitabı 1953'te yayımlandı. Bunu Gün Işığı (Światło Dzienne) başlıklı şiir kitabı ve İktidarı Kazanmak (Zdobycie Władzy) başlıklı romanı ile Issa Vadisi (Dolina Issy) ve Şiirsel Tez (Traktat Poetycki) adlı kitapları izledi. Eserleri ülkesinde yasaklandı.
1960'ta Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley)'de edebiyat dersleri vermek üzere ABD'ye gitti. Slav dilleri ve edebiyatları bölümünde profesör oldu. Ders verdiği dönemin bir ürünü olarak 1969'da Polonya Edebiyat Tarihi adlı kitabını yayımladı. Çağdaş Amerikan kültürünü inceledi ve bu konudaki denemelerini San Francisco Körfezi'nde Gördüklerim (1969) başlıklı kitapta topladı. 1970 yılında ABD vatandaşı oldu. O güne kadar Polonya'da deneme yazarı olarak tanınmış olan Miłosz, 1973'te Amerika'da şiirlerinin İngilizce tercümesini yayımladı.
Pek çok uluslararası ödül de kazanan şair, 1980 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Uluslararası başarısı sayesinde otuz yıllık aradan sonra 1981 yılında ülkesine gitti. Varşova'da edebiyat müzesinde özel bir karşılama töreni ile karşılandı. Lublin'de işçi önderi Lech Wałęsa'yla bir araya geldi. 1981-1982 döneminde Harvard Üniversitesi'nde ders verdi.
1990 yılında Polonya'ya döndü. Son yıllarını yoğun bir çalışma ile geçirdi ve satış rekoru kıran kitaplar yazdı. 14 Ağustos 2004'te Krakov'daki evinde öldü.

The Captive Mind (1953)
Wiersze (1940)
The Issa Valley (1955)
A Treatise on Poetry (1957)
Dar (1998)
Native Realm (1959)
Road-side dog (1997)
The Land of Ulro (1977)
Na brzegu rzeki (1994)

Dario Fo (d. 24 Mart 1926 Sangiano, - ö. 13 Ekim 2016, Milano), İtalyan oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve oyuncu. 1997 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır.

Oyunlarındaki temalar güncel sorunlara dayandığı için tiyatro karikatürcüsü, toplumsal ajitatör ve radikal palyaço olarak da nitelendirilen Fo, kariyerine küçük kabare ve tiyatrolar için yergili revüler yazan bir metin yazarına yardım ederek başlamıştır. Oyuncu Franca Rame ile evlendikten sonra, 1959'da Rame ile birlikte Dario Fo - France Rame Topluluğu'nu kurmuştur. İkili "Canzonissima" adlı televizyon programında sundukları komik skeçlerle kısa sürede tanınmış, zamanla siyasal bir ajit-prop tiyatrosu geliştirmişlerdir. İkilinin oyunları temelde "Commedia dell'Arte" geleneğine dayanmaktadır ve tarzları Fo'nun deyişiyle "resmî olmayan solculuk"la kaynaşmıştı. İkili daha sonra, 1968'de İtalyan Komünist Partisi'yle bağları olan Yeni Sahne adlı bir başka topluluk kurmuştur. 1970'te ise Halk Tiyatrosu Topluluğu ile fabrika, park, spor alanı gibi halkın toplu olarak bulunduğu yerleri dolaşmaya başlamışlardır. Morte Accidentale di un Anarchico (1974; Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, 1990) ve Non si paga, non si paga! (1974; Ödemiyoruz, Ödeyemeyeceğiz!) gibi oyunları çok tutulmuştur.
Bir oyuncu olarak Fo en çok, tek başına bir yetenek gösterisi yaptığı Mistero Buffo'daki (1973) rolüyle tanınmıştır. Her izleyici topluluğu önünde değişecek kadar güncelliğe dayanan bu yapıt, Orta Çağ gizem oyunlarının çağdaş bir uyarlaması olarak değerlendirilmektedir.

Her Hırsız Haydut Değildir (1958)
Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü (Morte Accidentale di un Anarchico- 1970)
Klaksonlar, Borazanlar ve Bırtlar (Oyun "YÜZSÜZ" ismiyle de geçmektedir)
Kadın Oyunları (Female Parts- 1981)
Elizabeth, Neredeyse Kadın
Ödenmeyecek, Ödemiyoruz (Non si Paga! Non si Paga! - 1974)
Japon Kuklası
Açık Aile

1981: Premio Satira Politica Forte dei Marmi
1981: Sonning Ödülü
1986: Obie Ödülü
1997: Nobel Edebiyat Ödülü
1997: İtalya Kültür ve Sanat Altın Madalyası (Devlet madalyası)

Derek Walcott (d. 23 Ocak 1930 Castries, St. Lucia - ö. 17 Mart 2017) Saint Lucialı şair, yazar ve ressam.
Eserlerinde Afrika kökenlerini vurgulamakla birlikte başta Bertolt Brecht olmak üzere Avrupalı yazarların da etkisi gözlenir. 1992'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

(1948) 25 Poems
(1949) Epitaph for the Young: Xll Cantos
(1951) Poems
(1962) In a Green Night: Poems 1948–60
(1964) Selected Poems
(1965) The Castaway and Other Poems
(1969) The Gulf and Other Poems
(1973) Another Life
(1976) Sea Grapes
(1979) The Star-Apple Kingdom
(1981) Selected Poetry
(1981) The Fortunate Traveller
(1983) The Caribbean Poetry of Derek Walcott and the Art of Romare Bearden
(1984) Midsummer
(1986) Collected Poems, 1948-1984
(1987) The Arkansas Testament
(1990) Omeros
(1997) The Bounty
(2000) Tiepolo's Hound
(2004) The Prodigal
(2014) The Poetry of Derek Walcott 1948–2013

(1970) Dream on Monkey Mountain
(1970) Ti-Jean and His Brothers
(1980) Pantomime
(1997) The Capeman

Doris Lessing (doğum adıyla Doris May Tayler, d. 22 Ekim 1919, Kirmanşah - ö. 17 Kasım 2013, Londra), Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Britanyalı yazardır.

1919'da babasının bir bankanın yöneticiliğini yaptığı İran'da doğdu. Beş yaşında ailesiyle birlikte Rodezya (bugünkü adıyla Zimbabve) sınırları içinde bulunan bir çiftliğe taşındı. Salisbury'de bir Katolik okulunda eğitim gördü. 14 yaşındayken ailesine isyan ederek okulu bıraktı ve sırasıyla hemşirelik, telefon operatörlüğü ve katibelik yaptı. 18 yaşında Rodezya parlamentosunda çalışmaya başladı ve ülkede ırkçılık karşıtı bir sol partinin kurulmasında rol aldı. 1943'te sona eren ilk evliliğinin ardından Komünist Partiye katıldı ve Alman siyasi eylemci Gottfried Lessing ile evlendi. 1949'da eşinden ve Rodezya'dan ayrılıp oğluyla birlikte Londra'ya geldi. O tarihten sonra yaşamını profesyonel bir yazar olarak Londra'da sürdürdü ve 17 Kasım 2013 tarihinde burada öldü.
Lessing çok sayıda romanı ve kısa hikâyesinde daha çok 20. yüzyılın toplumsal ve siyasi karmaşasına yakalanmış bireylerin yaşamlarını ele alır. Eserlerinin başlıca temalarının feminizm, cinsiyetler arası savaş ve bütünlük peşinde koşan bireyler olduğu söylenebilir. Lessing'in çoğunlukla Afrika'nın güneyinde ya da Britanya'da geçen eserlerindeki bağımsızlığına son derece düşkün, sosyalist ve feminist kadın kahramanlar, tıpkı yazarları gibi, içinde yaşadıkları toplumların kültürel kısıtlamalarına karşı başkaldırırlar. En çok okunan ve en çok çevrilmiş romanı Altın Defter (1962) kadın hareketinin köşetaşlarından biri olarak görülmektedir.
11 Ekim 2007 günü Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmıştır. Bu ödüle layık görülen en yaşlı kişidir.

On beş yaşında, Lessing hikâyelerini dergilere satmaya başladı İlk romanı The Grass Is Singing, 1950'de yayınlandı. Onun uluslararası ilgisini çeken çalışması Altın Defter 1962'de yayınlandı. Ölümüne kadar, bazıları takma adla 50'den fazla roman yayınlamıştı.
1982'de Lessing, yeni yazarların eserlerini basmaya çalışırken karşılaştıkları zorluğu göstermek için edebi takma ad Jane Somers altında iki roman yazdı. Romanlar, Lessing'in İngiltere'deki yayıncısı tarafından reddedildi, ancak daha sonra başka bir İngiliz yayıncı olan Michael Joseph ve ABD'de Alfred A. Knopf tarafından kabul edildi. İyi Bir Komşunun Günlüğü İngiltere ve ABD'de 1983'te ve If the Old Could her iki ülkede 1984'te yayımlandı, ikisi de Jane Somers tarafından yazıldığı gibi. 1984'te her iki roman da her iki ülkede de yeniden yayımlandı (Viking Books ABD'de yayınlandı), bu sefer tek bir kapak altında, The Diaries of Jane Somers: The Diary of a Good Neighbor ve If the Old Could başlıklı, yazar olarak Doris Lessing'i listeledi.
Lessing, 1992'de var olmayan bir İmparatorlukla bağlantılı bir onur olarak bir kadınlığı (DBE) reddetti; 1977'de bir OBE'yi reddetmişti. Daha sonra 1999'un sonunda “göze çarpan vatan hizmeti” için Şeref Arkadaşı olarak atanmayı kabul etti. Ayrıca Kraliyet Edebiyat Derneği tarafından Edebiyat Arkadaşı yapıldı.
2007'de Lessing, Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Ödülü 88 yaşında 52 günlükken aldı, bu da onu ödül zamanında edebiyat ödülünün en yaşlı kazananı ve herhangi bir kategoride üçüncü en yaşlı Nobel ödülü sahibi (Leonid Hurwicz ve Raymond Davis Jr.'dan sonra) yaptı. Ayrıca İsveç Akademisi tarafından 106 yıllık tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen yalnızca on birinci kadındı. 2017'de, sadece 10 yıl sonra, Nobel madalyası açık artırmaya çıkarıldı. Daha önce 2016'da André Gide için yapılan müzayedede edebiyat dalında yalnızca bir Nobel madalyası satılmıştı.
Nobel Ödülü duyurusu geldiğinde Lessing market alışverişi yapıyordu. Eve gelen bir gazeteci toplantısına geldiğinde, "Aman Tanrım!" diye haykırdı. "Avrupa'daki tüm ödülleri kazandım, her biri kanlı, bu yüzden hepsini kazandığım için çok mutluyum. Bu bir floş." O, Nobel Ödülünü Kazanmamak Üzerine Nobel Dersi adını verdi ve bunu küresel fırsat eşitsizliğine dikkat çekmek ve kurgu yazarlarının bu eşitsizliklerin giderilmesine dahil olabileceğini önermek için kullandı. Lessing, "Bizi şekillendiren, bizi tutan, bizi yaratan - iyi ve kötü için - hayal gücümüzdür. Yırtıldığımızda, incindiğimizde, hatta yok edildiğinde bizi yeniden yaratacak olan hikayelerimizdir." Ders şöyleydi: daha sonra HIV/AIDS tarafından savunmasız hale getirilen çocuklar için para toplamak amacıyla sınırlı sayıda yayınlandı. 2008'de BBC'nin Front Row'una verdiği bir röportajda, ödülün kendisini yazmak için zaman ve enerjiden yoksun bırakmasından sonra medyanın artan ilgisinin olduğunu belirtti. Son kitabı Alfred ve Emily 2008'de çıktı.

Türkçede yayımlanan eserleri

Define (Maarif Vekaleti, 1944)
Miss Sara Sampson (Milli Eğitim Basımevi, 1948)
Altın Defter 1/2 (Mitos Yayınları, 1973)
Türkü Söylüyor Otlar (Can Yayınları, 1983)
Afrika Öyküleri (Kaynak Yayınları, 1985)
Terörist (Afa Yayınları, 1988)
Sevme Alışkanlığı (Mitos Yayınları, 1990)
Evlenmeyen Adamın Hikâyesi (İletişim Yayınları, 1990)
Beşinci Çocuk (Afa Yayınları, 1990)
Cehenneme İniş İçin Açıklama (Öteki Yayınları, 1991)
Siyah Madonna (Ayrıntı Yayınları, 1991)
Bir Yaşam Öyküsü İçin Notlar (Bebekus, 1992)
Gene Aşk (Can Yayınları, 1997)
Şikasta: Argostaki Kanopus Arşivleri I (Çivi Yazıları, 1999)
Evlilikler: Argostaki Kanopus Arşivleri II (Çivi Yazıları, 1999)
Sirius Deneyleri: Argostaki Kanopus Arşivleri III (Çivi Yazıları, 1999)
8. Gezegen: Argostaki Kanopus Arşivleri IV (Çivi Yazıları, 1999)
Mara ile Dann (Can Yayınları, 2001)
Kedilere Dair (Metis Yayınları, 2004)
Tenimin Altında (1919-1949) (Dünya Yayıncılık, 2004)
Büyükanneler (Çitlembik Yayınları, 2008)
Alfred ile Emily (Can Yayınları, 2008)
Hayatta Kalma Güncesi (Can Yayınları, 2010)
Son Aydınlık Yaz (Kırmızı Kedi, 2013)
İyi Terörist (Kırmızı Kedi, 2013)
Anılar (Kırmızı Kedi, 2014)
Martha Quest: Şiddetin Çocukları 1 (Everest, 2015)
On Dokuz Numaralı Oda (Can Yayınları, 2015)
İyi Bir Evlilik - Şiddetin Çocukları 2 (Everest, 2017)
İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler (Çitlembik Yayınları, 2017)
Fırtına - Şiddetin Çocukları 3 (Everest, 2018)
Jack Orkney'nin Günaha Çağrılışı (Can Yayınları, 2018)
Kıyısız - Şiddetin Çocukları 4 (Everest, 2020)
Cehenneme İniş Talimatnamesi (Delidolu Yayınları, 2020 - 9786052349717) 
Hakkında çıkan kitaplar

Doris Lessing'i Yeniden Okumak, Claire Sprague (İkileme ve Tekrarlama ile İlgili Anlatım Kalıpları) (Doruk, 2012)
Doris Lessing: Marksizmden Sufizme Bir Yaşam Felsefesi, Seda Arıkan (Çizgi Kitabevi, 2018)

Doris Lessing web sitesi 17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elfriede Jelinek (d. 20 Ekim 1946) Avusturyalı feminist oyun yazarı ve romancıdır. 2004 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır.

Elfriede Jelinek, 20 Ekim 1946'da personel müdürü Olga Ilona (doğumdaki  soyadı Buchner) ve Friedrich Jelinek'in kızı Mürzzuschlag, Styria'da doğdu. Viyana'da Romen-Alman Katolik annesi ve gözlemci olmayan bir Çek Yahudi babası (soyadı "Jelinek" Çekçede "küçük geyik" anlamına gelir) tarafından büyütüldü. Annesi burjuva kökenli, babası ise işçi sınıfı sosyalistiydi.
Babası, İkinci Dünya Savaşı sırasında stratejik olarak önemli sanayi üretiminde çalışarak zulümden kaçınmayı başaran bir kimyacıydı. Ancak akrabalarının çoğu Holokost'un kurbanı oldu. Gergin bir ilişkisi olduğu annesi, eskiden müreffeh bir Viyana ailesindendi. Çocukken, Elfriede Viyana'da bir Roma Katolik manastır okuluna devam etti. Annesi onun için müzikal bir "Wunderkind" olarak bir kariyer planladı. Küçük yaşlardan itibaren piyano, org, gitar, keman, viyola ve ses kaydedici eğitimi aldı. Daha sonra org diplomasıyla mezun olduğu Viyana Konservatuvarı'nda okumaya devam etti; Bu süre zarfında annesinin yüksek beklentilerini karşılamaya çalışırken, psikolojik olarak hasta olan babasıyla başa çıkmaya çalıştı. Viyana Üniversitesi'nde sanat tarihi ve tiyatro eğitimi aldı. Ancak, bir yıl boyunca ebeveynlerinin evinde kendini tecritle sonuçlanan bir anksiyete bozukluğu nedeniyle çalışmalarını bırakmak zorunda kaldı. Bu süre zarfında, bir terapi biçimi olarak ciddi edebi çalışmalara başladı. Bir yıl sonra, sık sık annesiyle birlikte evden ayrılırken rahat hissetmeye başladı. Genç yaşta şiir yazmaya başladı. 1967'de Lisas Schatten (Lisa'nın Gölgesi) ile edebiyata giriş yaptı ve 1969'da ilk edebiyat ödülünü aldı. 1960'larda politik olarak aktif hale geldi, çok şey okudu ve "televizyon izlemek için çok zaman harcadı".

12 Haziran 1974'te Gottfried Hüngsberg ile evlendi.Ben 27 yaşındaydım, o 29 yaşındaydı. Yeterince adam tanıyordum. Cinsellik, garip bir şekilde, kendimi erken özgürleştirdiğim tek alandı. Evliliğimiz iki şehirde gerçekleşiyor. Dickens anlamında iki Şehrin Hikayesi gibi bir şey. Viyana ve Münih arasında her zaman gidip gelmişimdir. Viyana her zaman yaşadığım yer çünkü arkadaşlarım burada ve Viyana'dan hiç ayrılmak istemediğim için. Sonunda burada yakalandım. Münih kocamın şehridir ve bu yüzden her zaman gidip geldim ve bu evliliğimiz için iyi oldu.

Yazarın Avusturya'dan kendi farklılaşmasına rağmen (Avusturya'nın Nazi geçmişini eleştirmesi nedeniyle), Jelinek'in yazısı, Ingeborg Bachmann, Marlen Haushofer ve Robert Musil gibi Avusturyalı yazarların etkisini gösteren Avusturya edebiyatı geleneğine derinden dayanıyor. Jelinek'in siyasi tutumları, özellikle feminist duruşu ve Komünist Parti üyelikleri, çalışmalarının herhangi bir değerlendirmesinde hayati öneme sahiptir. Ayrıca, Jelinek ve çalışmalarına yönelik tartışmaların nedeninin bir parçası. Editör Friederike Eigler, Jelinek'in yazısında üç ana ve birbiriyle ilişkili "hedefi" olduğunu belirtiyor: kapitalist tüketim toplumu olarak gördüğü ve tüm insan ve ilişkileri metalaştırdığı, Avusturya'nın kamu ve özel yaşamdaki faşist geçmişinin kalıntıları olarak gördüğü ve kapitalist tüketim toplumu olarak gördüğü şey. kapitalist-ataerkil bir toplumda kadınların sistematik sömürüsü ve baskısı. Jelinek, birçok röportajda Avusturya-Yahudi hiciv geleneğinin, özellikle Karl Kraus, Elias Canetti ve Yahudi kabaresi'ne atıfta bulunarak yazılarında biçimlendirici bir etki yarattığını iddia etti. Sigrid Löffler ile yaptığı röportajda Jelinek, eserinin çağdaş Avusturya'da bir tuhaflık olarak görüldüğünü ve hicivin takdir edilmediğini ve yanlış anlaşıldığını iddia ettiğini iddia etti, "çünkü Yahudiler öldü." Yahudi kimliğini soykırımdan kurtulan bir kişinin kızı olarak vurguladı ve faşizm tarafından yok edildiğine ve ölmekte olduğuna inandığı bir Yahudi-Viyana geleneğiyle süreklilik iddia etti.

Jelinek'in çıkışında radyo oyunları, şiir, tiyatro metinleri, polemik denemeleri, antolojiler, romanlar, çeviriler, senaryolar, müzik besteleri, libretti ve bale, film ve video sanatı yer aldı. Jelinek'in çalışmaları çok yönlü ve oldukça tartışmalı. Önde gelen edebiyat eleştirmenleri tarafından övgüyle karşılandı ve kınandı. Örneğin Fritzl davasının ardından, "Avusturya sapıklığının 'histerik' portrelerini yürütmekle" suçlandı. Aynı şekilde, politik aktivizmi de farklı ve çoğu zaman ateşli tepkilerle karşılaştı. Çalışmalarını çevreleyen tartışmalara rağmen Jelinek, aralarında 1998'de Georg Büchner Ödülü, 2002 ve 2004'te Mülheim Dramatistleri Ödülü, 2004'te Franz Kafka Ödülü ve 2004'te Nobel Edebiyat Ödülü'nün de bulunduğu birçok seçkin ödül kazandı.
Kadın cinselliği, cinsel istismar ve genel olarak cinsiyetler savaşı çalışmalarında öne çıkan konulardır. Wir sind Lockvögel gibi metinler Bebeğim! (Biz Yemiz Bebeğim!), Die Liebhaberinnen (Aşık Kadınlar) ve Die Klavierspielerin (Piyano Öğretmeni) insan ilişkilerinde var olan vahşeti ve güç oyununu zaman zaman ironik biçimde biçimsel ve sıkı bir biçimde kontrol edilen bir tarzda sergiliyorlar. Jelinek'e göre, güç ve saldırganlık genellikle ilişkilerin temel itici güçleridir. Aynı şekilde Ein Sportstück (Spor Oyunu) rekabetçi sporların karanlık tarafını da araştırıyor. Kışkırtıcı roman Listesi cinsellik, saldırganlık ve istismarın grafik tanımını içerir. Bazıları pornografiye benzeten birçok eleştirmen tarafından kötü eleştiriler aldı. Ancak ahlaki başarısızlıkların soğuk tanımlarının gücüne dikkat çeken diğerleri, onlar tarafından yanlış anlaşıldığını ve değer düşüklüğüne uğradığını düşünüyorlardı.
Romanı The Piano Teacher, Avusturyalı yönetmen Michael Haneke'nin başrolünde Isabelle Huppert'in oynadığı 2001 yapımı aynı adlı filmin temelini oluşturdu. Nisan 2006'da Jelinek, Slobodan Milošević'e destek verdiği iddiasıyla Die Kunst des Fragens (Sorma Sanatı) adlı oyunu Comédie-Française repertuarından kaldırılan Peter Handke'yi desteklemek için konuştu. Çalışmaları İngilizce konuşulan ülkelerde daha az bilinir. Ancak Temmuz ve Ağustos 2012'de Just a Must theatre company'nin Ein Sportstück adlı oyununun büyük bir İngilizce galası, dramatik çalışmalarını İngilizce konuşan izleyicilerin dikkatine sundu. Ertesi yıl, Şubat ve Mart 2013'te New York'taki Kadın Projesi, Prenses Dramalarından biri olan Jackie'nin Kuzey Amerika galasını sahneledi.

Jelinek, 1974-1991 yılları arasında Avusturya Komünist Partisi üyesiydi. 1990'lı yıllarda Jörg Hayder'in Özgürlük Partisi'yle yüksek sesle çatışması nedeniyle ev ismi oldu. 1999 Ulusal Konsey seçimleri ve sonrasında Özgürlük Partisi ve Avusturya Halk Partisi'nden oluşan bir koalisyon kabinesinin kurulmasından sonra Jelinek, yeni kabinenin daha vokal eleştirmenlerinden biri oldu. Birçok yabancı hükûmet, Özgürlük Partisi'nin milliyetçilik ve otoriterlik iddialarını öne sürerek Avusturya yönetimini dışlamak için hızla harekete geçti. Bakanlar kurulu, kendisine yönelik yaptırımları Avusturya'ya yönelik olarak yorumladı ve milleti koalisyon partilerinin arkasındaki ulusal bir toplantıya (Ulusalcı Schulterschluss) itmeye çalıştı.
Bu, Jelinek gibi muhaliflerin koalisyon destekçileri tarafından ihanetle suçlanmaları için yeterince şiddetli siyasi iklimin geçici olarak ısınmasına neden oldu. 1980'lerin ortalarından sonlarına doğru Jelinek, bir fahişeyi öldürmekten hapse atılan Jack Unterweger'in serbest bırakılması için dilekçe imzalayan ve entelektüeller ve politikacılar tarafından başarılı bir rehabilitasyon örneği olarak görülen birçok Avusturyalı entelektüelden biriydi. Unterweger daha sonra serbest bırakıldıktan sonraki iki yıl içinde dokuz kadını daha öldürmekten suçlu bulundu ve tutuklandıktan sonra intihar etti.

Jelinek Nobel Ödülü almak için çok mutlu oldu, ama halka bilinen, bir insan" olmak için umutsuzluk hissettim "dedi. Alçakgönüllülüğü ve ince ironisi ile tanınan, tanınmış bir feminist yazar olan o, esas olarak "kadın olmak" için ödüle layık görülüp görülmediğini merak etti ve Almanca yazan yazarlar arasında "yaşayan bir klasik" olarak övdüğü Peter Handke'nin daha çok "yaşayan bir klasik" olacağını öne sürdü. değerli alıcı.(Handke daha sonra 2019'da Nobel Ödülü'nü kazandı.) Jelinek ödülü şahsen kabul etmediği için eleştirildi; bunun yerine törende bir video mesajı sunuldu. Diğerleri, Jelinek'in ilk ciddi yazmaya karar verdiğinde gelişen paranoyak koşullar olan agorafobi ve sosyal fobiden muzdarip olduğunu nasıl ortaya çıkardığını takdir etti. Anksiyete bozukluklarının sinemaya gitmesini ya da uçağa binmesini imkansız hale getirdiğini (bir röportajda ölmeden bir gün önce gökdelenleri görmek için New York'a uçabilmek istediğini) ve herhangi bir törene katılamayacağını söyledi.
2005 Yılında Knut Ahnlund İsveç Akademisi'nden protesto amacıyla ayrılarak Jelinek'in çalışmalarını "sızlanan, zevksiz kamusal pornografi" ve "sanatsal bir yapı olmadan bir araya getirilmiş bir metin kitlesi" olarak nitelendirdi. Daha sonra ödül için seçilmesinin "sadece tüm ilerici güçlere onarılamaz bir zarar vermediğini, aynı zamanda edebiyatın bir sanat olarak genel görüşünü de karıştırdığını" söyledi. Jelinek Nobel Ödülü'nü aldıktan sonra Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine verdiği röportajda Jelinek, o zamana kadar sosyal ve politik yükümlülük duygusundan büyük bir iç direnişe ("sürekli kusmak zorunda kalmak gibi") karşı yazdığını söyledi.

1996: Bremen şehri Edebiyat Ödülü
1998: Georg Büchner Ödülü
2002: Mülheim Oyun Yazarı Ödülü
2003: Else Lasker-Öğrenci Dramatist Ödülü
2004: Savaş Körlerinin Radyo oyunu Ödülü
2004 Franz Kafka Ödülü
2004 Nobel Edebiyat Ödülü
2004 Stig Dagerman Ödülü
2004: Mülheim Oyun yazarı Ödülü
2009: Mülheim Oyun yazarı Ödülü
2011: Mülheim Oyun Yazarı Ödülü
2011 Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi Onursal Üyesi
Yaşam Boyu Başarı İçin 2017 Tiyatro ödülü
2021 Viyana Şehrinin onursal Vatandaşı
2021 Nestroy Yaşam Boyu Başarı Tiyatro Ödülü

Elias Canetti (25 Temmuz 1905 – 14 Ağustos 1994), modernist romancı, oyun yazarı, anı ve kurgusal olmayan düzyazı yazarı. Eserlerini Almanca yazan Canetti, "geniş bir bakış açısı, fikir zenginliği ve sanatsal güç ile işaretlenmiş yazıları için" 1981 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

25 Temmuz 1905'te, Rusçuk'ta (Bulgaristan) Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Elias Canetti, 1905'ten 1911'e kadar ailesiyle Rusçuk'ta yaşamıştır. Daha sonra aile İngiltere'ye taşınmış, babanın 1912 yılında vefat etmesiyle ise Viyana'ya gitmişlerdir. Viyana'da aile yeni bir hayata adım atarken, Canetti Ladino, Bulgarca, İngilizce ve biraz da Fransızca konuşabiliyordu. Fakat, sadece 7 yaşındayken geldiği Viyana'dan itibaren genellikle kullandığı dil Almancadır. Gelecekte kaleme alacağı önemli eserlerini de Almanca yazmıştır. Viyana'dan da taşınarak aile sırasıyla Zürih ve Almanya'da yaşamıştır. 1924 yılında Canetti Almanya'da liseden mezun olur ve kimya eğitimi görmek için aynı yıl Viyana'ya gider. Viyana'da geçirdiği yıllarda ise ömür boyu en büyük tutkusu olacak edebiyatla ilgilenmeye başlar. Viyana Üniversitesinden 1929 yılında kimya lisansını tamamlayarak mezun olur. Daha öğrenciyken yazmaya başlamış ve Viyana'daki edebiyat çevrelerine girmiştir.
1930'ların başlarında Amerikalı yazar Upton Sinclair'in yapıtlarını Almancaya çevirdi. 1934'te kendisi gibi yazar olan, 1963'te kaybedeceği Veza Taubner ile evlendi. Bu arada Hochzeit (Düğün) ve absürt tiyatronun ilk örneklerinden olan Die Komödie der Eitelkeit (Kibir Komedisi) adlı oyunları yazdı. 1967'de Viyana'da sahneye koyulan Die Befriesteten (Sayılı Gün) insanın öleceği zamanı tam olarak bilmesi durumunda ne olacağını sorusunu soruyordu. Nazilerin Avusturya'yı işgal etmesinden çok kısa bir süre önce Paris'e, Paris'ten de Londra'ya geçti. Hayatının büyük bir bölümünü İngiltere'de geçirdi. 1970'lere kadar yaşadığı İngiltere'den 1952 yılında vatandaşlık kazanmıştır. 1971'de ikinci evliliğini yapacağı, restoratör Hera Buschor'un işi gereği sık sık geldiği İsviçre'de de bir ev edindiyse de, bu döneme kadar İngiltere dışına hemen hiç çıkmadı. Yazarın Hera Buschor'dan bir kızı olduğunda yaşı altmış sekizdi. Hayatının son 20 yılını Zürih'te geçirdi ve 1994 yılında aynı kentte öldü. Elias Canetti, vasiyeti üzerine ünlü yazar James Joyce'unkinin yanına kazılan bir mezara gömülmüştür.

Elias Canetti yaptığı ilk tasarılarda sekiz romandan oluşacak ve -Balzac'ın Comedie Humaine'inden esinlenerek- Comedie Humaine an Irren (Türkçe: İnsanlığın Yanılgılar Komedisi) adının taşıyacak bir roman dizisi yazmayı öngörmüştü. Ancak çalışmaları ilerledikçe bu sekiz romandan biri üzerine yoğunlaşan Canetti, kitabı 1930-1931'de yani bir yıllık bir sürede ve henüz 26 yaşındayken tamamladı. Kitap 1935'te Viyana'da yayınlandı ve kısa bir süre sonra Nazi yönetimi tarafından yasaklandı. Roman yayımlandıktan sonra birçok edebiyat otoritesinin ilgisini çekmiş ve İngiltere, Fransa ve Amerika'da yoğun ilgi görmüştür. Gariptir ki, Almanca kaleme alınmış bu eser Almanya'da uzun süre ilgi görmemiş, ancak 1963'teki üçüncü baskısıyla hak ettiği üne kavuşabilmiştir. Uygarlığın yıkılışıyla insanoğlunun aşağılanması, romanın konusunu oluşturur.
Körleşme, “dehşet”in romanıdır. “Yüzyılı gırtlağından yakalamaya çalışan” bu eserde Canetti, ontolojik yabancılaşmayı ve seküler dünyanın mekanik dinamiklerini romanın kahramanı, döneminin en ünlü sinoloğu olan Prof. Kien ile serimlemeye çalışır. Kendini insanlardan tamamıyla soyutlamış, insanları değersiz ve küçük gören, Viyana'da 25 bin kitabı ile beraber yaşayan, “odası dünyası kadar büyük” olan Prof. Kien'in tek tutkusu kitapları ve bilimdir. Özellikle kadınlardan nefret etmesine karşın, nasıl oluyorsa, hayatına son derece sıradan, cahil, açgözlü ve bencil bir hizmetçi kadın girer; Therese... Profesör, bu kadından kurtulmaya çalışırken, sineklerden bile değersiz bulduğu, yaşama haklarını bile fazla gördüğü insanların oyuncağı olur ve yıkıma sürüklenir.

Canetti "kitle" olgusu ile ilgilenmeye daha 1925 yılında karar vermiştir. Daha sonra 1933 yılında Hitler'in Almanya'da iktidara gelmesi, Canetti'nin 1925'ten beri ilgilendiği "kitle" olgusuyla "iktidar" olgusu arasındaki olası ilişkileri düşünmesine ve çözümlemeye çalışmasına neden olur. Kitle ve iktidar üzerine olan fikirlerini "Kitle ve İktidar" (Masse und Macht) ismiyle 1960 yılında yayımlamıştır. Kitabın ilk yarısı kitlenin değişik türlerinin dinamiklerinin çözümlemesine ayrılır. İkinci bölüm ise kitlenin yöneticilere neden ve nasıl itaat ettiği üzerinde yoğunlaşır. Canetti Hitler'i hükmettiği kitlenin büyüklüğünden başı dönen paranoyak bir yönetici olarak sunar. Yahudilere yapılan zulmü Almanya'nın enflasyon deneyimiyle bağlantılandırmaktadır.

Die Blendung, 1935 (Körleşme, çev. Ahmet Cemal, Sel Yay., 2015) (Daha önceki baskılar için: Körleşme, çev. Ahmet Cemal, Payel Yay., 1981)

Die Hochzeit, 1932 (The Wedding)
Komodie der Eitelkeit, 1934 (Comedy of Vanity)
Die Befristeten, 1956 (The Numbered)

Die Gerettete Zunge, 1977 (Kurtarılmış Dil, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 1995)
Die Fackel im Ohr, 1980 (Kulaktaki Meşale, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 1997)
Das Augenspiel, 1985 (Gözlerin Oyunu, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 2000)
Party im Blitz 1991, (Party in the Blitz)

Die Provinz des Menschen: Aufzeichnungen 1942–1972, 1973 (İnsanın Taşrası 1942-1972, çev. Ahmet Cemal, Sel Y., 2015) (Daha önceki baskılar için: İnsanın Sılası, çev. Ahmet Cemal, İyi Şeyler Y., 1996; İnsanın Taşrası 1942-1972, çev. Ahmet Cemal, Payel Y., 2004)
Das Geheimherz der Uhr: Aufzeichnungen 1973-1985, 1987 (Saatin Gizli Yüreği 1973-1985, çev. Ahmet Cemal, Payel y., 2006)

Über die Dichter, 2004 (Edebiyatçılar Üzerine, çev. Gürsel Aytaç, Payel Y., 2007
Über den Tod, 2003 (Ölüm Üzerine, çev. Gürsel Aytaç, Payel Y., 2007
Über Tiere, 2002 (Hayvanlar Üzerine, çev. Levent Konca, Sel Y., 2014

Masse und Macht, 1960 (Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Y., 1998)
Die Stimmen von Marrakesch, 1968 (Marakeş'te Sesler, çev. Kamuran Şipal, Cem Y., 1960)
Der andere Prozess, Kafkas Briefe an Felice, 1969 (Öbür Dava, Kafka'nın Felice'ye Mektupları Üzerine, çev. Kamuran Şipal, Cem Y.,1994)
Der Ohrenzeuge. Fünfzig Charaktere, 1974 (Elli Karakter. Kulak Misafiri, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 1994)
Das Gewissen der Worte, 1975 (Sözcüklerin Bilinci, çev. Ahmet Cemal, Payel Y., 1984)
Die Fliegenpein, 1992 (The Agony of Flies)
Nachträge aus Hampstead, 1994

Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü (1981) başta olmak üzere birçok ödül kazanmıştır. Kazandığı başlıca ödüller:

Foreign Book Prize (1949, Fransa)
Viyana Ödülü (1966)
Critics Prize (1967, Almanya)
Great Austrian State Prize (1967)
Bavarien Academy of Fine Arts Prize (1969)
Bühner Ödülü (1972)
Nelly Sachs Ödülü (1975)
Order of Merit (1979, Almanya)
Europa Prato Ödülü (1980, İtalya)
Hebbel Ödülü (1980)
Kafka Ödülü (1981)
Great Service Cross (1983, Almanya)

Elias Canetti biyografisi (İngilizce)
Edebiyat Ansiklopedisi: Canetti, Elias - Literary Encyclopedia: Canetti, Elias 28 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Perlentaucher: Elias Canetti (Almanca)

Ernest Miller Hemingway (/ˈɜːrnɪst ˈhɛmɪŋweɪ/; 21 Temmuz 1899 - 2 Temmuz 1961), Amerikalı romancı, kısa öykü yazarı ve gazetecidir. Daha sonraki 20. yüzyıl yazarlarını önemli ölçüde etkileyen ekonomik ve abartısız üslubuyla tanınan yazar, maceracı yaşam tarzı, açık sözlü ve dobra imajıyla sıklıkla romantize edilir. Hemingway'in eserlerinin çoğu, yedi roman, altı kısa öykü koleksiyonu ve iki kurgu dışı eser de dahil olmak üzere 1920'lerin ortaları ile 1950'lerin ortaları arasında yayınlandı. Yazıları, Amerikan edebiyatının klasikleri haline geldi; 1954 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü, üç romanı, dört kısa öykü koleksiyonu ve üç kurgusal olmayan eseri ölümünden sonra yayımlandı.
Hemingway, Oak Park, Illinois'de büyüdü. Liseden sonra, Kızıl Haç'a yazılmadan önce The Kansas City Star'da altı ay yavru muhabir olarak çalıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda İtalya Cephesi'nde ambulans şoförü olarak görev yaptı ve 1918'de ağır yaralandı. Savaş deneyimleri 1929'da yazdığı Silahlara Veda adlı romanının temelini oluşturdu. Dört eşinden ilki olan Hadley Richardson ile 1921 yılında evlendi. Paris'e taşındılar ve burada Toronto Star gazetesinde dış muhabir olarak çalıştı. 1920'lerin "Kayıp Kuşak" gurbetçi topluluğunun modernist yazar ve sanatçılarının etkisi altında kaldı. İlk romanı Güneş de Doğar, 1926 yılında yayımlandı.
1927'de Hemingway, Richardson'dan boşandı ve aynı yıl içinde Pauline Pfeiffer ile evlendi. Gazeteci olarak çalıştığı ve 1940 tarihli romanı Çanlar Kimin İçin Çalıyor'un temelini oluşturan İspanya İç Savaşı'ndan döndükten sonra boşandılar. Martha Gellhorn, 1940 yılında üçüncü eşi oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra'da Mary Welsh ile tanıştıktan sonra Gellhorn ile ayrıldılar. Hemingway, Normandiya çıkarması ve Paris'in kurtuluşunda gazeteci olarak Müttefik birlikleriyle birlikte bulundu. 1930'larda Key West, Florida'da, 1940'larda ve 1950'lerde ise Küba'da sürekli ikamet etti. 1954 yılında Afrika'ya yaptığı bir gezide, art arda geçirdiği iki uçak kazasında ciddi şekilde yaralandı ve hayatının geri kalanının büyük bir bölümünde ağrı ve sağlık sorunları yaşadı. 1959 yılında Ketchum, Idaho'da bir ev satın aldı ve 1961 yılının ortalarında burada intihar ederek öldü.

Ernest Miller Hemingway, 21 Temmuz 1899'da Chicago'nun batısındaki zengin bir banliyö olan Oak Park, Illinois'de doktor Clarence Edmonds Hemingway ve müzisyen Grace Hall Hemingway'in çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi iyi eğitimli ve muhafazakâr bir toplum olan Oak Park'ta saygın bir yere sahipti. Clarence ve Grace Hemingway 1896'da evlendiklerinde, altı çocuklarından ikincisi olan ilk oğullarına adını verdikleri Grace'in babası Ernest Miller Hall ile birlikte yaşıyorlardı. Ablası Marcelline, 1898'de ondan önce dünyaya geldi ve küçük kardeşleri arasında 1902'de Ursula, 1904'te Madelaine, 1911'de Carol ve 1915'te Leicester vardı. Grace, Viktorya döneminin çocuk giysilerini cinsiyete göre ayırmama geleneğini izledi. Aralarında sadece bir yıl olan Ernest ve Marcelline birbirlerine çok benziyorlardı. Grace onların ikiz gibi görünmesini istiyordu, bu nedenle Ernest'in ilk üç yılında saçlarını uzun tuttu ve her iki çocuğa da benzer şekilde fırfırlı kadınsı kıyafetler giydirdi.

Grace Hemingway tanınmış bir yerel müzisyendi ve isteksiz oğluna çello çalmayı öğretti. Daha sonra müzik derslerinin, Çanlar Kimin İçin Çalıyor'un "kontrpuan yapısında" görüldüğü gibi, yazarlık tarzına katkıda bulunduğunu söyledi. Bir yetişkin olarak Hemingway, benzer coşkulu enerjileri paylaşmalarına rağmen annesinden nefret ettiğini itiraf etti. Babası ona ahşap işçiliğini, ailenin yazları Petoskey, Michigan yakınlarındaki Walloon Gölü'nde bulunan Windemere'de geçirdiği ve Ernest'in Kuzey Michigan'ın ormanlarında ve göllerinde avlanmayı, balık tutmayı ve kamp yapmayı öğrendiği dönemde öğretti. Bu erken deneyimler ona yaşam boyu sürecek bir açık hava macerası ve uzak ya da izole bölgelerde yaşama tutkusu aşıladı.
Hemingway 1913-1917 yılları arasında Oak Park'taki Oak Park and River Forest Lisesi'ne gitti ve burada boks, atletizm, su topu ve futbol dallarında yarıştı. İki yıl boyunca kız kardeşi Marcelline ile birlikte okul orkestrasında çaldı ve İngilizce derslerinden iyi notlar aldı. Lisedeki son iki yılında okul gazetesi ve yıllığının editörlüğünü yaptı, popüler spor yazarlarının dilini taklit etti ve bu sırada Ring Lardner Jr. takma adını kullandı. Liseyi bitirdikten sonra The Kansas City Star'da çaylak muhabir olarak çalışmaya başladı. Orada sadece altı ay kalmasına rağmen, Star'ın stil kılavuzunda yer alan "Kısa cümleler kullanın. Kısa ilk paragraflar kullanın. Güçlü bir İngilizce kullanın. Olumlu olun, olumsuz değil" ifadeleri onun düzyazısının temeli oldu.

Hemingway savaşa gitmek istedi ve ABD Ordusu'na yazılmaya çalıştı ancak gözleri iyi görmediği için kabul edilmedi. Bunun yerine Aralık 1917'de Kızıl Haç'ın askere alma çalışmalarına gönüllü olarak katıldı ve İtalya'daki Amerikan Kızıl Haç Motor Birliği'nde ambulans şoförü olmak için imza attı. Mayıs 1918'de New York'tan yola çıktı ve şehir Alman topçularının bombardımanı altındayken Paris'e vardı. Haziran ayında İtalya Cephesi'ne ulaştı. Milano'daki ilk gününde, kadın işçilerin parçalanmış cesetlerini kurtaranlara katılmak üzere bir mühimmat fabrikasının patladığı yere gönderildi. Bu olayı, 1932 yılında yazdığı kurgusal olmayan kitabı Öğleden Sonra Ölüm'de şöyle anlattı: "Ölülerin tamamını iyice aradıktan sonra parçaları topladığımızı hatırlıyorum." Birkaç gün sonra Fossalta di Piave'de görevlendirildi.
8 Temmuz'da, kantinden cephedeki askerlere çikolata ve sigara götürdükten hemen sonra, grup havan topu ateşi altında kaldı. Hemingway ağır yaralandı. Yaralarına rağmen İtalyan askerlerinin güvenli bir yere ulaşmasına yardımcı oldu ve bu nedenle İtalyan Savaş Liyakat Haçı Croce al Merito di Guerra ile ödüllendirildi. O sırada henüz 18 yaşındaydı. Hemingway daha sonra bu olay hakkında şunları söyledi: "Bir çocuk olarak savaşa gittiğinizde büyük bir ölümsüzlük yanılsaması yaşarsınız. Diğer insanlar öldürülür, siz değil... Sonra ilk kez ağır yaralandığınızda bu yanılsamayı kaybedersiniz ve bunun sizin de başınıza gelebileceğini bilirsiniz." Her iki bacağından da ciddi şarapnel yaraları aldı, bir dağıtım merkezinde acil bir ameliyat geçirdi ve iyileşmek üzere Milano'daki Kızıl Haç hastanesine nakledilmeden önce sahra hastanesinde beş gün geçirdi. Hastanede altı ay geçirdi ve burada "Chink" Dorman-Smith ile tanıştı. İkili on yıllarca sürecek güçlü bir dostluk kurdu.

Hemingway, iyileşme sürecinde kendisinden yedi yaş büyük bir Kızıl Haç hemşiresi olan Agnes von Kurowsky'ye aşık oldu. Hemingway, Ocak 1919'da Amerika Birleşik Devletleri'ne döndüğünde, Agnes'in birkaç ay içinde kendisine katılacağını ve ikisinin evleneceğini düşünüyordu. Bunun yerine, Mart ayında ondan bir İtalyan subayla nişanlandığı haberini içeren bir mektup aldı. Biyografi yazarı Jeffrey Meyers, Agnes'in reddinin genç adamı harap ettiğini ve yaraladığını; Hemingway'in gelecekteki ilişkilerinde, eşinin kendisini terk etmesinden önce onu terk etme yolunu izlediğini yazdı. 1919'da eve dönüşü zor bir yeniden uyum süreciydi. Yirmi yaşından önce savaştan, evde işsiz yaşamakla ve iyileşme ihtiyacıyla çelişen bir olgunluk kazandı. Reynolds'un açıkladığı gibi, "Hemingway kanlı dizini gördüğünde ne düşündüğünü ailesine tam olarak anlatamadı." Onlara "başka bir ülkede, bacağının çıkıp çıkmayacağını İngilizce olarak söyleyemeyen cerrahların yanında" ne kadar korktuğunu anlatamadı.
Eylül ayında, lise arkadaşlarıyla birlikte Michigan'ın Yukarı Yarımadası'nın taşrasına bir balık tutma ve kamp gezisine çıktı. Bu gezi, yarı otobiyografik karakter Nick Adams'ın savaştan döndükten sonra yalnızlık bulmak için taşraya gittiği "Big Two-Hearted River" adlı kısa öyküsüne ilham kaynağı oldu. Bir aile dostu Hemingway'e Toronto'da bir iş teklif etti ve yapacak başka bir şeyi olmadığı için kabul etti. O yılın sonlarında Toronto Star Weekly'de serbest yazar ve kadrolu yazar olarak çalışmaya başladı. Bir sonraki Haziran'da Michigan'a döndü ve Eylül 1920'de arkadaşlarıyla yaşamak üzere Chicago'ya taşındı, bir yandan da Toronto Star için hikâyeler yazmaya devam etti. Chicago'da aylık Cooperative Commonwealth dergisinde yardımcı editör olarak çalıştı ve burada romancı Sherwood Anderson ile tanıştı.
Oda arkadaşının kız kardeşi aracılığıyla Hadley Richardson'la tanıştı. Daha sonra, "Onun evleneceğim kız olduğunu biliyordum," dedi. Kızıl saçlı, "yetiştirme içgüdüsüne" sahip Hadley, Hemingway'den sekiz yaş büyüktü. Aradaki yaş farkına rağmen, muhtemelen aşırı korumacı annesi yüzünden, kendi yaşındaki genç bir kadın için normalden daha az olgun görünüyordu. The Hemingway Women kitabının yazarı Bernice Kert, Hadley'nin Agnes'i "çağrıştırdığını", ancak Agnes'in Hadley'nin çocuksuluğundan yoksun olduğunu iddia eder. Hemingway ve Hadley birkaç ay mektuplaştıktan sonra evlenmeye ve Avrupa'ya seyahat etmeye karar verdiler. Roma'yı ziyaret etmek istiyorlardı ama Sherwood Anderson onları Paris'e gitmeye ikna etti ve genç çift için tanışma mektupları yazdı. Çift, 3 Eylül 1921'de evlendi; iki ay sonra Hemingway, Toronto Star'da dış muhabir olarak işe başladı ve çift Paris'e gitti. Hemingway'in Hadley ile evliliği hakkında Meyers şöyle diyor: "Hadley ile Hemingway, Agnes ile umduğu her şeyi elde etti: güzel bir kadının aşkı, rahat bir gelir, Avrupa'da bir hayat."

Anderson, Paris'i ucuz olduğu ve "dünyanın en ilginç insanlarının" yaşadığı yer olduğu için önerdi. Hemingway orada Gertrude Stein, James Joyce ve Ezra Pound gibi "genç bir yazara kariyer basamaklarını tırmanmasında yardımcı olabilecek" yazarlarla tanışacaktı. Hemingway "uzun boylu, yakışıklı, kaslı, geniş omuzlu, kahverengi gözlü, pembe yanaklı, kare çeneli, yumuşak sesli bir genç adamdı." Hadley ile birlikte Latin Mahallesi'ndeki 74 rue du Cardinal Lemoine'de küçük bir apartman dairesinde yaşıyor ve iş için yakınlarda bir oda kiralıyordu. Paris'te, modernizmin kalesi olan Stein, Hemingway'in akıl hocası ve oğlu Jack'in vaftiz annesi ol

Eugene O'Neil (d. 16 Ekim 1888 - ö. 27 Kasım 1953), Nobel ödüllü Amerikalı oyun yazarıdır.
Amerikalı oyun yazarı Eugene O'Neill, Amerikan tiyatrosunun gelişmesinde katkıda bulunmuş en önemli yazarlardan biridir. 1936'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazar dört kez de Pulitzer Ödülü kazanmıştır.

Ünlü oyuncu James O'Neill'in oğlu olan Eugene O'Neill, New York'ta doğdu. Bir yıl okuduktan sonra üniversiteden ayrıldı. Genç yaşta altın aramak için Honduras'a gitti. Gemilerde çalışarak Buenos Aires'e giden Eugene O'Neill daha sonra Güney Afrika ülkelerini dolaştı.
Vereme yakalandıktan sonra oyun yazmaya başladı. Tanık olduğu aile içi çatışmalar ve toplum dışı yaşamın kazandırdığı deneyimler yazdığı oyunlara esin kaynağı oldu. Yoğun insan tutkularının işlediği oyunları yazmıştır.

The Moon of the Caribbees 1919 (Karibikteki Ay Altında)
The Emperor Jones 1920 (İmparator Jones)
Beyond the Horizon 1920 (Ufkun Öbür Tarafı)
The Hairy Ape 1922 (Kıllı Maymun)
Ali God's Chillun Got VVings 1924 (Tanrı'nın Bütün Çocukları)
Strange Interlude 1928.
Mourning Becomes Electra 1931.

Eyfel Kulesi (Fransızca: La tour Eiffel [la tuʀ ɛˈfɛl]), Paris'teki demir kule. Kule, aynı zamanda tüm dünyada Fransa'nın sembolü halini almıştır. İsmini, inşa ettiren Fransız inşaat mühendisi Gustave Eiffel'den alır. En büyük turizm cazibelerinden biri olan Eyfel Kulesi, yılda 6 milyon turist çeker. 2002 yılında toplam ziyaretçi sayısı  200 milyona ulaşmıştır.
Eyfel Kulesi 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel'in firması tarafından, Fransız Devrimi'nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Expo 1889 Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiştir. Aslında kulenin mimarı Gustave Eiffel değil, İsviçreli Maurice Koechlin'in siparişi üzerine tasarlayan Stephen Sauvestre'dir. Meslektaşı Emile Nouguier ile beraber ilk tasarımları yapmıştır. Kulenin, 7.739.401 Frank 31 Sent tutan inşaat masrafları, Gustave Eiffel'in tahminlerinin 1 milyon frank üstündedir. 1889 yılındaki açılış tarihinden önceki 5 ayda 1,9 milyon kişi ziyaret edince, yıl sonuna kadar toplam masrafın 3/4'ü çıkartılmıştır.
3.000 işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle bir araya getirdi. Hiç ölüm vakası yaşanmamış olması, o günün şartlarında şaşırtıcı bir durumdur.
Ancak kule, onu bir utanç lekesi olarak gören Paris halkının tepkisini de çekmiştir. Bazı sanatçılar devasa bir sokak lambasına benzetirken, bir fabrika bacası gibi Paris'in görsel itibarını zedeleyeceğini ileri sürmüşlerdir. Böylelikle devrin sanatçı ve edebiyatçı çevresinde bir kampanya başlatılmış, bu kampanya süresince ünlü sanatçıların imzaladığı bildiriler dağıtılmıştır. Bugün ise Eyfel Kulesi, Dünya'nın en güzel mimari yapılarından biri olarak kabul edilir. Yerel olarak La dame de fer (Türkçe: Demir Leydi) lakabıyla anılır.
İlk başlarda Eiffel, Kule'ye sadece 20 yıl için müsaade almıştı. Dolayısıyla, 1909 yılında kulenin sökülmesi gerekiyordu. Ancak kule, iletişim  için çok uygun yüksekliğe ulaştığından ve yeni yüzyılda Atlantik ötesi haberleşmeye imkân tanıdığından, kalmasına izin verildi. Bu bağlamda Eyfel Kulesi radyo yayıncılığının gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Eyfel Kulesi, radyo dalgalarını çok uzak  mesafelere yayabilmesi avantajıyla, l. Dünya Savaşı'nda sinyal kesici ve bozucu olarak da kullanılmıştır. Eyfel Kulesi, günümüzde Paris'in en çok ziyaret edilen noktası olsa da, en tepedeki 27 metrelik radyo vericisiyle halen bir verici istasyonu olarak kullanılmaktadır.

Eyfel Kulesi 300 m yüksekliktedir. Zirvesindeki televizyon vericileri 27 m daha yükseklik kazandırır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan çelik yerine demirden inşa edilmiş, özel teknikler sayesinde günümüze kadar sağlam olarak gelmiştir.
200.000 metrekare alanda bulunan Eyfel Kulesi her 7 yılda bir, 60 ton boya ile boyanır. Bu çalışmada 25 boyacı görev yaparken, çalışma 15 ay sürer. Bu işlem sırasında 1.500 fırça, 5.000 zımpara kağıdı ve 1.500 iş tulumu tüketilir. Ayrıca güvenlik maksadıyla toplam 50 km güvenlik halatı, 20.000 metrekare koruyucu ağ kullanılır. Boyama maliyeti yaklaşık 3 milyon Euro tutar. Zaman içinde kulenin rengi kırmızımsı kahveden, sarımsı kahveye, daha sonra kestane kahvesinden bugünkü bronz tonuna dönüşmüştür. Kule 3 renk tonunda boyanır. En açık renk zirvede kullanılırken, en koyusu zeminde kullanılır.
Kulede intihar olayları da yaşanmaktadır. Şu ana kadar 400 kişi bunu gerçekleştirmiştir. Zamanla, intiharların önüne geçmek maksadıyla platformların çıkış noktalarına demir parmaklıklar yerleştirilmiştir.
22 Temmuz 2003 tarihinde, kısa devre sonucu, kulenin zirvesinde, hemen en üst ziyaretçi platformunun üstünde yangın çıkmıştır. Yangın bir saat gibi bir sürede kimse yaralanmadan söndürülmüştür.
Manzara platformları

Kamuya açık platformlar 57 m, 115 m ve 276 m yükseklikte bulunur.
Ziyaretçiler, üç asansörle kuzey, batı ve doğu kanatlarından ilk iki platforma ulaşır. İlk ve ikinci katlarda lokantalar mevcuttur. Ayrıca ilk katta, Eyfel Kulesinin tarihinin anlatıldığı bir sergi bulunur. En üst platforma ulaşmak isteyen bir ziyaretçi, ikinci katta aktarma yapar ve başka bir asansöre geçer. En üst platform hem çatılı hem de üstü açık bir alana sahiptir.
Kulenin açılışından sonra, ilk platforma kadar 50 yolcu taşıyan iki hidrolik asansör kullanıma girmişti. Bunlar için gerekli hidrolik presler 16 sütuna monte edilmişti. Kuzey kanadından başka bir asansörle  ikinci kata ulaşılıyordu. 2. Dünya savaşı sırasında, işletim sistemindeki hasarlar sebebiyle bunlar devre dışı kalınca, Adolf Hitler kuleye yaya olarak çıkmak zorunda kalmıştı.

Dünyanın en çok tanınan ve ziyaret edilen turistik noktalardan birisi olan Eyfel Kulesi, inşa edildiği günden beri farklı ülkelerdeki pek çok yapıya doğrudan veya dolaylı olarak ilham kaynağı olmuştur. Kuleden esinlenerek inşa edilen ilk yapı örneklerinden biri, günümüzde Birleşik Krallık sınırları içerisinde bulunan Blackpool Kulesi'dir. Dönemin Blackpool belediye başkanı John Bickerstaffe, 1889 yılında Paris'e yaptığı bir gezi sırasında Eyfel Kulesi'nin heybetinden oldukça etkilenmiş ve bunun bir benzerini de kendi kasabasına inşa ettirmek istemiştir. Günümüzde halen ayakta olan bu kule, yaklaşık 158 metre yüksekliğiyle, tamamlandığı dönemde Birleşik Krallık'ta insan eliyle inşa edilmiş en yüksek yapı unvanına sahipti. Ayrıca; 1891 yılında Londra'da da benzer bir kule inşa etmek amacıyla bir proje başlatılmış, fakat Watkin's Tower adı verilen yapı çeşitli sebeplerden ötürü 1907'de yıkılmıştır.
Öte yandan Eyfel Kulesi'nin en ünlü kopyalarından birisi de Japonlar tarafından 1958 yılında inşa edilen Tokyo Kulesi'dir. Yaklaşık 4000 ton ağırlığında olan ve 333 metre yüksekliğindeki bu kule, dünyanın en yüksek kendinden destekli çelik kulesi ve Japonya'nın en yüksek insan ürünü yapısıdır. Bunun dışında Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı bir eyalet olan Nevada'da da Eyfel Kulesi'nin yarı ölçeğinde bir kopyası inşa edilmiş ve Paris Las Vegas adıyla 1993 yılında ziyarete açılmıştır. Eyfel Kulesi'nin Mason, Virginia ve Durango gibi diğer Amerika şehirlerinin yanı sıra Asya ve Avrupa'daki çeşitli ülkelerde 50'den fazla gerçek, yarı veya farklı ölçeklerde kopyaları bulunur. 2011 yılında National Geographic tarafından yayımlanan bir televizyon serisi olan Pricing the Priceless programında yapılan bir araştırmaya göre günümüzde Eyfel Kulesi'nin birebir benzerinin inşa edilebilmesi için 480 milyon Amerikan dolarından daha fazla bir bütçeye sahip olunması gerekmektedir ve bu rakam orijinal kulenin inşa edildiği dönemde yapılan masrafın (yaklaşık 8 milyon Frank) 12 katına eşittir.

 Wikimedia Commons'ta Eyfel Kulesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.* Resmi Eyfel Kulesi sitesi http://www.tour-eiffel.fr/teiffel/fr/ 27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ya da (İngilizce)

Eyvind Olov Verner Johnson (d. 29 Temmuz 1900, Svartbjörnsbyn, İsveç - ö. 25 Ağustos 1976, Stokholm) İsveçli yazardır. Grupp Krilon (1941), Krilons resa (1942) ve Krilon själv (1943) başlıklarıyla yayımlanan roman üçlemesi, önde gelen yapıtı olarak kabul edilir. 1974 yılında edebiyat dalında Nobel Ödülü'ne layık görüldü.

Johnson, Norrbotten'deki Boden kasabası yakınlarındaki Överluleå bölgesindeki Svartbjörnsbyn köyünde Olof Edvin Verner Jonsson'da doğdu. Doğduğu küçük ev korunmuş ve bir hatıra plaketi ile işaretlenmiştir.
Johnson, on üç yaşında okulu bıraktı ve daha sonra kerestecilik ve kereste fabrikasında çalışmak ve bir sinemada bilet satıcısı ve makinist olarak çalışmak gibi çeşitli işler yaptı. 1919'da memleketinden ayrıldı ve Brand gibi anarşist dergilerde makaleler yayınlamaya başladığı Stockholm'e taşındı. Stockholm'de diğer genç proleter yazarlarla arkadaş oldu ve Vår nutid dergisini çıkardı. 1920'lerde Almanya'ya gitti ve 1927-1930 yılları arasında Fransa'nın Paris yakınlarındaki Saint-Leu-la-Foret'te eşi Aase Christoffersen (1900-1938) ile yaşadı. Bu noktada ilk kitaplarını yayınlamıştı. Kısa öykülerden oluşan ilk De fyra främlingarna, 1924'te yayınlandı. Marcel Proust, André Gide ve James Joyce gibi yazarlardan etkilenen Johnson, giderek geleneksel romandan uzaklaştı ve İsveç'te modernist edebiyatın en önemli temsilcisi oldu. . Johnson'ın ilk romanları geniş çapta okunmadı, ancak kapitalist topluma bir saldırı olan 1929 tarihli Kommentar till ett stjärnfall ("Yıldız Kayan Yorumu") kritik bir başarıydı.
Johnson'ın bir yazar olarak ilk büyük başarısı, İsveç'in kuzey kesimlerinde büyüyen genç bir adam hakkında, 1934 ile 1937 arasında yayınlanan ve Romanen om Olof ("The Novel about Olof") adıyla yayınlanan dört otobiyografik romandı. Johnson romanlarında gerçekçiliği peri masallarıyla ve iç monolog ve değişen bakış açısı gibi tipik modernist özelliklerle harmanlamıştır. Romanen om Olof İsveç edebiyatında bir klasik haline geldi ve daha sonra Here Is Your Life adıyla çekildi.
1930'larda yükselen totalitarizmden giderek daha fazla rahatsız olan Johnson, faşizme ve nazizme şiddetle karşıydı. Dünya Savaşı sırasında Håndslag dergisinin editörlüğünü yaptı ve savaş sırasındaki olayları bir alegori biçiminde ele alan bir roman üçlemesi olan Krilon'u yayınladı. Johnson romanlarında nazi baskısını kınar ve savaş sırasında İsveç'in tartışmalı tarafsızlık politikasını eleştirir. Krilon, Johnson'ın en iyi eserlerinden biri olarak kabul edilir. Aynı dönemde milliyetçi dernek Samfundet Nordens Frihet'in üyesi ve dergisi Nordens Frihet'in yazarları arasında yer aldı.
1946'da Odysseus'un Truva savaşından sonra Ithaca'ya dönüşü hikâyesine dayanan en ünlü romanlarından biri olan Ithaca'ya Dönüş'ü yayınladı. Johnson, 1940 yılında çevirmen Cilla Johnson ile evlendi. 1947-1949 yılları arasında ailesiyle birlikte İsviçre'de ve ardından bir yıl İngiltere'de yaşadı. İtalya ve Fransa'ya yaptığı seyahatler, ona birçok iyi bilinen tarihi roman yazması için ilham verdi. En iyi bilinenleri arasında Kardinal Richelieus 17. yüzyıl Fransa'sında geçen Güller ve Ateş Düşleri (Drömmar om rosor och eld, 1949) ve Molnen över Metapontion ("Metapontion'un Üstündeki Bulutlar", 1957) tipik olarak daha sonraki romanları için geri döner ve farklı zaman seviyeleri arasında ileri. 1957'de İsveç Akademisi üyeliğine seçildi.
Johnson'ın uluslararası alanda en çok tanınan eserleri arasında, birçok dile çevrilmiş olan Ithaca'ya Dönüş ve Lütuf Günleri (Hans nådes tid, 1960) sayılabilir. Son romanı için Johnson, 1962'de Nordic Council Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.

Här har du ditt liv! (1935)
Strändernas Svall (1946)
Molnen över Metapontion (1957)
Hans Nådes Tid (1960)

Bilimsel Devrimlerin Yapısı (1962), Thomas S. Kuhn'un bilim tarihi üzerine bir analizidir. Yayınlanması bilimsel bilginin sosyolojisi alanında bir kilometre taşı olmuş, çokça tartışılmış, paradigma ve paradigma kayması (paradigma değişimi) kavramlarını popülerleştirmiştir.

Kuhn kitabının kaynağını 1947'de Harvard Üniversitesi'nde lisans üstü öğrencisiyken beşeri bilimler öğrencilerine verdiği bilim tarihi odaklı bir lisans dersi için yaptığı çalışmalara dayandırır. Kitabı oluşturan metin ise ilk defa, International Encyclopedia of Unified Science'ın içerisinde bir monografi olarak yayınlanmış ve kitap formatında ilk kez 1962 yılında basılmıştır.

Kuhn'un tarih ve bilim felsefesine yaklaşımı, "Belli bir dönemde ne tür fikirler düşünülebilirdi, ne tür fikri seçenekler ve stratejiler mümkündü?" gibi kavramsal sorulara odaklanarak açıklanır. Kuhn, bilimsel kuramın evriminin, olguların basitçe biriktirilmesinden değil, değişken fikri ortamlar ve olasılıklar kümesinden çıktığını iddia eder.

Kuhn bilimsel çalışma ortamının sırayla geçirdiği üç evre tanımlar. Paradigma öncesi ya da pre-paradigma dediği ilk evrede, bilimsel nitelikte bir araştırma sürdürülüyor olsa da, belirli bir kuram üzerinde mutabakat yoktur. Bu evrenin tipik özelliği, çeşitli uyumsuz ve tamamlanmamış kuramların bir arada varlığıdır. Eğer bilimsel toplumun oyuncuları giderek bu kavramsal çerçevelerden birisine yönelir ve bilimsel yöntemler, terminoloji, deney türleri üzerinde geniş mutabakat sağlanırsa, ikinci evre olan normal bilim başlar. Bu evrenin özelliği de baskın paradigma kapsamında problem ya da bir anlamda yapboz çözmektir. Zamanla, normal bilim sürecinde anomaliler, mevcut paradigma kapsamında açıklanması zor olgular belirebilir, dahası bunlar birikerek normal bilimi zorlaştıran ve paradigmanın güçsüzlüklerini sergileyen bir noktaya, Kuhn'un adlandırmasıyla krize, ulaşabilir. Ama, gene Kuhn'un gözlemlerine göre, anomaliler ne denli çok sayıda ve büyük olursa olsun, güvenilir bir seçenek ortaya çıkana kadar, uygulamadaki bilim insanlarının çoğunluğu mevcut paradigmaya sadık kalır ve normal bilimi sürdürürler, çünkü sorunların çözüleceğine inançsızlık bilim insanı olmayı bırakmak anlamına gelir. Kuhn'a göre bütün bilimsel topluluklarda çoğunluğa aykırı düşen, kriz durumlarında yeni paradigmalar geliştiren az sayıda cüretkar birey de vardır. Bu bilim insanları Kuhn'un devrimci bilim dediği işe girişirler ve böylece bilim üçüncü evreye geçer. Bilimsel devrim diye de adlandırılabilecek bu evrede, eski paradigmaya güven sarsılır, temeldeki varsayımlar gözden geçirilir ve zamanla yeni bir paradigma itibar kazanır. Her iki paradigmanın da yan yana varolduğu ve yeni paradigmanın başlangıçtaki eksiklerinin zamanla kapatıldığı bir dönem sonunda yeni paradigma başat duruma geldiğinde, yani paradigma değişimi gerçekleştiğinde, bilim insanları yeni paradigma çerçevesinde yapbozla uğraştıkları normal bilime dönerler.

Siyaset, toplum ve ekonomideki değişimler sıkça Kuhncu terminolojiyle, "paradigma" ve "paradigma kayması" terimleriyle ifade edilmiştir. Bu terimlerin, Kuhn'un özgün tanımıyla ilgisiz bağlamlarda yersiz ve aşırı kullanım sonucu, içeriklerinden kopuk klişelere dönüştükleri ileri sürülse de, bilim tarihi dışında kullanımları yaygınlığını korumaktadır.

Bilim felsefesi

Fransa'da bilim ve teknolojinin uzun bir geçmişi vardır. Jan Baptist Kolbert'in önerisiyle Fransız bilimsel araştırma ruhunu teşvik etmek ve korumak için, 14. Lui tarafından 1666 yılında Fransız Bilimler Akademisi kurulmuştur.
Fransa'nın bilim ve teknoloji alanındaki başarıları, geçmiş yüzyıllar boyunca Fransa'nın ekonomik olarak büyümesinde önemli rol oynamıştır. Araştırma ve geliştirme çabaları ülke ekonomisinin ayrılmaz bir parçasını oluştur.

Radyoaktivite, Henri Bekerel tarafından 1896'da keşfedilmiştir.

Kütlenin korunumu yasası, Antuan Lavoyzır tarafından 18. yy.'da keşfedilmiştir.

Kartezyen koordinat sistemi, Rene Dekart tarafından keşfedilmiştir.
İlk hesap makinesi, Bleyz Pascal tarafından 1642 yılında yapılmıştır.
Olasılık teorisi, Piyer dö Fermat ve Bleyz Paskal tarafından geliştirilmiştir.

Fransa ilk atom bombası testini 1960 yılında Cezayir'de yapmıştır. 1964 yılında bazı operasyonel Fransız Nükleer bombaları aktif hale gelmiştir. Daha sonra Fransa ilk kez, 1968 yılında Güney Pasifik Okyanusunda daha güçlü bir hidrojen bombası testi yapmıştır. Ayrıca ABD, Rusya ve Birleşik Krallık'ın ardından Fransa, atom bombası sahibi dördüncü ülkedir.

1965'te Fransa, ABD ve Sovyetler Birliği'nin ardından kendi uydusuna sahip üçüncü ülkeydi. Artık Fransa kendi uydusuna sahip değildir, bunun yerine Avrupa Uzay Ajansı'nın bir parçası olmayı tercih eder.

Friedrich Wilhelm Joseph Schelling (sonradan Friedrich Schelling; 27 Ocak 1775 - 20 Ağustos 1854), Alman idealist düşünürdür. Fichte'nin temel kavrayışını ve idealist bakış açısını paylaşmakla birlikte, onun mutlak ego'nun bir ürünü olarak yalnızca bireysel bilinçle iradeye karşı koyan bir engel işlevi gören doğa anlayışına karşı çıkmıştır.
Gerçeklik; temelde insan ruhuna ya da tinine çok benzer olan ve kendi kendini belirleyen canlı bir süreç ise, doğa yalnızca iradeye karşı koyan, ölü, mekanik bir düzen olamaz. Schelling'e göre; biz insan varlıkları doğayı anlayabiliriz, çünkü doğanın bizimle bir yakınlığı vardır, çünkü o dinamik bir zihnin ifadesi olup, onda yaşam, akıl ve amaç vardır.
Schelling, romantiklerle birlikte, tin, zihin ya da akıl kavramını bilinçsiz, içgüdüsel ve amaçlı bir gücü de içerecek şekilde genişletir. Var olan her şeyin mutlak temeli ya da kaynağı yaratıcı enerji, mutlak irade ya da egodur, her şeyde hüküm süren dünya-ruhudur. Aktüel olan her şey, Schelling'e göre ondan çıkar. Şu halde, ideal olan ile gerçek, düşünce ile varlık bir ve aynıdır.
Schelling, Fichte'yle birlikte, değişmez töz düşüncesini reddeder ve onun yerine evrensel yaşamı, bilinçsizlikten bilince doğru gelişen ve nihai amacı, insandaki kendi kendisinin bilincine varan akıl olan, canlı, yaratıcı ve amaçlı bir evrim ilkesini geçirir.

Hareket felsefesi, hareketin varlığı ve doğası hakkındaki soruları keşfetmekle ilgilenen bir felsefe dalıdır.
Süreç felsefesinin bir parçası olan hareket felsefesinin amacı çalışmanın temel soruları, hareketin insanın algıladığı şekliyle var olup olmadığı, hareketin ne olduğu ve eğer varsa, nasıl meydana geldiği, hareketin epistemolojisi ve ontolojisi ile ilgilidir. Hareket felsefesi, doğal sistemlerdeki değişim teorilerinin incelenmesinde ve felsefede uzay ve zaman çalışmalarıyla yakından bağlantılıdır.

Hareket felsefesi, Antik Yunan ve Roma filozofları, Parmenides, Elealı Zenon, Herakleitos ve Demokritos gibi Sokrates öncesi filozoflar için merkezi bir ilgi alanıydı. Bu nedenle bilim felsefesinin gelişmesinde etkili olmuştur.

Hareket kavramı, değişim fikriyle yakından ilişkilidir ve ilk Yunan filozoflarını fenomenler için natüralist açıklamalara öncülük etmeye yönlendiren şey, değişimi mümkün kılan hakkındaki tartışmalardır.
Herakleitos (d. MÖ: 535) "her şey bir nehir gibi hareket halindedir" demiştir.

Parmenides (d. MÖ: 475) ve takipçileri, hareketin yalnızca algılandığını, ancak gerçekte var olamayacağını savundu. İnsani bakış açısından, evreni incelemenin farkında olunması gereken, bir yanda onun nasıl göründüğü ve diğer yanda gerçekte nasıl olması gerektiği olmak üzere iki yönü olduğunu iddia etti.

Parmenides'in hareket tanımına cevaben, Democritus (d. MÖ: 460) bölünmez madde parçalarının boşlukta sürekli hareket halinde olduğu atom teorisini açıkladı. Parçalar rahatsız edecek bir şeyin yokluğunda, uzayda eşit olarak düşerler. Bu düşünce okuluna göre madde ve/veya uzay (ve zaman) ayrık ve sonludur. Bu teori için kanıt, 1800'lerin başında John Dalton tarafından bulundu ve bileşiklerin kimyasal ayrışmasının, Dalton'un atom teorisine yol açan tam numaralı ağırlık oranlarını verdiği bulgusunu açıkladı.

Platon'a göre hareket, hiçbir zaman tam olarak kavranamayan veya tanımlanamayan bir olgudur. Yaşam ve ruhla eş anlamlı olan sonsuz ve sürekli "ruhsal" kendi kendine hareketten kaynaklanır. Bu sürekli hareket, cisimlerin algılanan hareketi olan "iletişim" hareketine neden olur.

Aztek metafiziği, kozmolojik ontolojisinde madde yerine harekete öncelik verdi. Başka bir deyişle, süreç temel, nesneler veya maddeler geçici olarak görülüyordu. Bu nedenle değişim, doğal olarak hareket olarak algılandı ve bu hareket, tüm değişimin meydana geldiği üç forma bölündü. Bunlara olin (sıçrayan, salınan) malinalli (eğirme, büküm, spiral) ve en önemlisi nepantla (dokuma, kesişme, birleştirme, dengeleme) adı verildi.

İbn Meymun
İbn Rüşd
Thomas Aquinas

Tutarlı bir hareket anlayışına ulaşmak, modern bilimde uzay ve zamanın doğasını anlamada önemli olmuştur. Temel felsefi tartışma, mutlak ve ilişkisel hareket kavramları arasında olmuştur.

Descartes
Leibniz
Newton
Mach
Einstein
Kaos teorisi
Astronomi

Hindistan'ın bilim ve teknolojisinin gelişim yolculuğu tarih öncesi çağlardan başlar. Hindistan'ın geçmişi bilgiyle doluydu ve Kızılderililer dünyayı yönetiyordu. En eski bilimsel ve teknolojik insan faaliyetleri, şimdi Pakistan'da bulunan Mehrgarh'ta bulundu. İndus Vadisi uygarlığı aracılığıyla, bu yolculuk krallıklara ve imparatorluklara geliyor. Bu yolculuk Orta Çağ Hindistan'ında da devam etti; Hindistan'da bilim ve teknolojide İngiliz Raj döneminde bile önemli ilerlemeler kaydedilmiş ve bağımsızlığını kazandıktan sonra Hindistan bilim ve teknolojinin her alanında hızla ilerlemektedir. 2009 yılında Hindistan, aya bir uzay aracı göndererek ve orada yeni bir su keşfi yaparak bu alandaki güçlü varlığını tescillemiştir.
Hindistan neden dört asır önce başlayan batı bilim ve teknoloji devrimine katılamadı? Sözlü eğitim sistemi, yazılı eser eksikliği vb. bunun birçok nedeni arasındadır.

Tunç Çağı (MÖ 26.000 - MÖ 2000) - İndus Uygarlığının ileri dönemi ; İlk kentsel gelişim, kale-kent, taş aletler, bronz ve bakır teknolojisi, arı kovanı sistemi, şehirlerin ağ organizasyonu, su tahliyesi için kanallar, ev ve hamamlar, saban kullanımı, tahıl ambarı, hayvancılık, tebeşir çizimi, sırlı Çömlek, kullanım yanmış tuğla, eğirme-dokuma, ölçü-ağırlık-ölçek-dağıtım (ölçü), pamuk kullanımı, aritmetik, geometri, takımyıldız bilgisi.
MÖ 2000-MÖ 1800 - Hindistan'ın farklı yerlerinde Neolitik yerleşimler, Kaya sığınaklarında resimler, Hindistan'ın farklı yerlerinde Kalkolitik yerleşimler, tarım, bakır aletler, bronz eserler, siyah ve kırmızı çanak çömlek.
MÖ 1500 civarında - sabanın tarımda kullanımı, hayvancılık, bazı takımyıldızların kullanımı, ay-almanak, Dashahari sayı-isimleri, hastalıklar ve bunların tedavisi, atın yaygın kullanımı.
MÖ 1000 civarında - Yajurveda ve Atharvaveda: Krittika ile başlayan 37 veya 28 takımyıldızı listeler; Achana Prithvi; Adhimas ve Kshayamas'tan bahsedilmesi; hayvanların ve bitkilerin ayrıntılı açıklamaları; Demir bilgi. Çeşitli tıp ve büyücülük türleri.
yaklaşık MÖ 1000–600 - Brahmanalar, Aranyakas ve Upanishads: Astrolojik düşünce; matematiksel kategoriler; Panchamahabhutas doktrini; demir, pulluk ve balta kullanımı; Boyalı gri eşya.
yaklaşık MÖ 600.0 - Demir nesnelerle Kuzey Siyah Aupdar Malı; Taxila'dan cam eşyalar; Ayurveda Özeti, Güneyli Doktorlar (Atreya, Jivaka), Hindistan'ın Megalitik Kültürü.
yaklaşık MÖ 500 - Vedanga astrolojisinde 366 günlük bir yıl olan Mahatma Lagadha; 5 yıllık Yuga, 27 Nakshatra listesi. Burçlardan ve rüzgarlardan söz edilmiyor; Baudhayana, Aapastamba; Shulbsutraların Geometrisi; Pisagor teoremi (Baudhayan teoremi),[2] 'Dwikarani'nin (kıyı) değeri. Budistler, Jainler, Sankhya, Mimamsa vb. Universal ve Lokayat'ın uzay, zaman ve madde hakkındaki felsefi düşünceleri. Panini'nin Ashtadhyayi'si.
MÖ 400-200 civarında - Ekonomi (Granth), (Kautilya) Mineraloji, Metalurji, Tarım, Sulama. Demir İşlerinin Genişletilmesi.
Yaklaşık MÖ 200 - MS 400 - Pingal'in Chandashastra'sı: 'Meruprastar', matematiğin gelişimi, permütasyon-birikim. sıfır basamaklı sayı sisteminin keşfi; Yeni astrolojik ilkeler: Eksantrik ve dışmerkezli gezegen hareketi sistemi, Zodyak. Antik Panchsiddhanta: Pitamah, Vashishtha, Pulish, Romak ve Saur. Ayurveda: Charaksamhita. Samudragupta, 'Sushrut Samhita' (Salya Chikitsa), Mehrauli'nin Demir Sütunu (Delhi). Bakır Buddhamurti (Sultanganj). Chandragupta II Altın Paraları (MS 380-MS 415)
MS 400 - MS 700 - Aryabhata'nın yazdığı Aryabhatiya'nın Kompozisyonu (MS 470) : dünya yolculuğunun sunumu, dört temel element, eşit süreli dönemler, alfabe sistemi, 'pi' = 3.1416, ondalık yersiz sayı sisteminin kullanımı, doğru tutulmalar açıklama. Brahmagupta (MS 598 doğumlu), Brahmasphutasiddhanta ve Khandakhadyaka'yı besteledi, Bhaskara I'in 'Aryabhatiya Bhashya'sını, Vagbhata'nın Ashtangahridaya'sını besteledi. tıbbi teşhis
8. ila 10. yüzyıl civarında - Lall'ın 'Shishyadhivruddhi'si. Gözden geçirilmiş Suryasiddhanta, Nagarjuna'nın Rasavidya'sı, Siddha Chikitsa. 'Krishi Parashar' ve 'Vrikshayurveda'. Arhat'ın kullanımı. 'Vateshwar Siddhanta' (MS 904). Munjal: İyon hareketi.
11. - 12. yüzyıl - Bhaskaracharya'nın Siddhanta Shiromani'si, matematiksel astrolojinin zirvesi. "Uydu-Vinod". Mansollas: Metalurji, simya, parfümeri, veterinerlik vb. Ansiklopedisi El kağıdının Hindistan'a gelişi. 1054 yılında Hindistan'da Karkata Adhinavatara (Yengeç Supannova) patlaması gözlemlendi.
13. - 15. yüzyıl - simya metinleri. Matematik-Astroloji eğitimi Kerala'da devam ediyor. Yunanca Tib. Barut ve top. Havai fişek
16. - 17. yüzyıl: Ganesha kehanetleri: matematiksel ve astrolojik yorumlar. Simya üzerine yeni tez. 'Aine-Akbari'deki bilimsel bilgiler. 'Tujuk-i-Jahangiri'de hayvan ve kuşların incelenmesi. Avrupalı bilim adamları tarafından Hint florasının keşfi. Hindistan'da egzotik bitkilerin ekimi.
18. yüzyıl - Sawai Jaisingh tarafından Mathura, Delhi, Jaipur, Varanasi ve Ujjain'de gözlemevlerinin kurulması. Öklid'in geometrisi ve Ptolemy'nin astroloji kitabının Arapçadan Sanskritçe'ye çevirisi, Pt. Kalküta'da 'Teosofi Cemiyeti'nin kurulması (MS 1784). Sivapur'da "Kraliyet Botanik Bahçesi"nin kurulması (MS 1857) Chennai Gözlemevi'nin kurulması (MS 1792).
1791 - Varanasi'de Sanskrit Okulu'nun (şimdi Üniversite) kurulması.
1984 - William Jones tarafından Asiatic Society'nin kurulması.
1217 - Kalküta'da Mahavidyalaya'nın (Hindu Koleji) kuruluşu
4818 - Kalküta'da 'Büyük Triglometrik Araştırma'nın kurulması.
1827 - James Prinsep tarafından Brahmi ve Kharosthi yazılarının tam açılışı.
1851 - Hindistan Jeolojik Araştırma Kuruluşu.
1853 - Hindistan'da (Mumbai yakınlarında) ilk demiryolu başladı.
1857 - Kolkata, Mumbai ve Madras'ta üniversitelerin kurulması. 'Hint Kıyı Araştırması'nın kurulması.
1859 - Hindistan Arkeolojik Araştırma Kuruluşu.
1875 - Hindistan Meteoroloji Departmanının kurulması.
1876 - Mahendralal Sarkar tarafından Kolkata'da "Hindistan Bilim Yetiştirme Derneği" nin kurulması.
1883 - Bombay Doğa Tarihi Derneği'nin kurulması.
1890 - 'Hindistan Botanik Araştırması'nın kurulması. 'Hint Matematik Topluluğu'nun kurulması.
1908 - 'Kolkata Mathematical Society'nin kurulması.
1914 - 'Hint Bilim Kongresi Derneği'nin kurulması.
1916 - Ashutosh Mukherjee tarafından Kalküta'da 'Üniversite Bilim Koleji'nin kurulması.
1917 - Kalküta'da JC Bose Enstitüsü'nün kurulması, Tarımsal Araştırma İstasyonu ve Deney Çiftliği'nin kurulması.
1934 - Hindistan Bilimler Akademisi'nin kuruluşu.
1945 - Tata Temel Araştırma Enstitüsü'nün kurulması, Bangalore'de Raman Araştırma Enstitüsü'nün kurulması.

1948 - Birbal Sahni Paleobotanik Enstitüsü'nün kurulması, Lucknow; Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Konseyi'nin kurulması. Prof. P.M. Blackett'in tavsiyesi üzerine 'Güvenlik Bilimi Enstitüsü'nün kurulması. 'Ulusal İstatistik Enstitüsü'nün kurulması.
1950 - Ulusal Fizik Laboratuvarı, Ulusal Kimya Laboratuvarı ve Merkezi Yakıt Araştırma Enstitüsü'nün kurulması. Ulusal Bilim Enstitüsü'nün (Hindistan Ulusal Bilim Akademisi) kurulması.
1954 - Atom Enerjisi Dairesi'nin kurulması.
1957 - Trombay'da 'Atom Enerjisi Kuruluşu'nun (şu anda Bhabha Atom Araştırma Merkezi) kurulması
1958 - Jawaharlal Nehru tarafından Parlamento'da bir 'Bilim Politikası' kararı kabul edildi. Savunma Araştırma ve Geliştirme Teşkilatı'nın (DRDO) kurulması.
1962- Lal Bahadur Shastri başkanlığındaki 'Hint Parlamenter ve Bilimsel Komitesi'nin kurulması. Hindistan Teknoloji Enstitüsü Kharagpur, Mumbai, Chennai, Kanpur ve Delhi'de kuruldu. Hindistan Ulusal Uzay Araştırmaları Komitesi'nin kurulması. Ulusal Tüberküloz Kontrol Programı başlatıldı.
1963 - Kerala, Trivandrum yakınlarında roket fırlatma tesisi merkezinin kurulması.
1966 - Goa'da Ulusal Oşinografi Enstitüsü'nün kurulması.
1968 - Wadia Himalaya Jeolojisi Enstitüsü, Dehradun'un kuruluşu.
1969 - Bangalore'da Hindistan Uzay Araştırma Örgütü'nün (ISRO) kurulması, Kırsal Elektrifikasyon Şirketi'nin kurulması, Tarapur'da nükleer santralin kurulması.
1971 - Bombay'da Elektronik Departmanının Kurulması, Bilim ve Teknoloji Departmanının Kurulması, 'Hint Jeomanyetizma Derneği'nin Kurulması.
1972 - Uzay Komisyonu ve Uzay Dairesi'nin kurulması.
1974 - Hindistan'ın ilk yeraltı nükleer denemesi Pokhran'da başarıyla tamamlandı.
1975 - Hindistan'ın ilk yapay uydusu 'Aryabhata' fırlatıldı. 'Ulusal Termal Güç Kurumu' (NTPC) ve 'Ulusal Hidroelektrik Kurumunun (NHPC) kurulması. Beşinci beş yıllık planda, Hindistan planlama tarihinde ilk kez, bilim ve teknoloji için 1,17 Rs crore sağlandı.
1981 - Sree Chitra Tirunal Tıp Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü, Trivandrum'un kuruluşu. Hücresel ve Moleküler Biyoloji Merkezinin Kurulması, Haydarabad.
1982 - Konvansiyonel olmayan enerji kaynakları bölümünün kurulması.
1983 - Entegre Güdümlü Füze Geliştirme Programı başladı.
1984 - Indore'da İleri Teknoloji Merkezi'nin (şu anda Raja Ramanna İleri Teknoloji Indore Merkezi) kurulması. İlk Antarktika keşif ekibi gönderildi.
1998 - Hindistan'ın Pokhran'da ikinci yer altı nükleer denemesi.
2008 - Hindistan Uzay Araştırmaları Kurumu (ISRO), Chandrayaan'ı aya gönderdi.
2014 - Hindistan Uzay Araştırma Kurumundan Mangalyaan, Mars'ın yörüngesinde kuruldu.

Ian MacDougall Hacking   (18 Şubat 1936 - 10 Mayıs 2023), bilim felsefesinde uzmanlaşmış Kanadalı bir filozoftur. Kariyeri boyunca Killam Beşeri Bilimler Ödülü ve Balzan Ödülü de dahil olmak üzere çok sayıda ödül kazandı ve Kanada Nişanı, Kanada Kraliyet Cemiyeti ve İngiliz Akademisi gibi birçok prestijli grubun üyesi oldu.

Vancouver, Kanada'da doğdu, Trinity College'da öğrenci olduğu Britanya Kolumbiyası Üniversitesi'nden (1956) ve Cambridge Üniversitesi'nden (1958) lisans dereceleri aldı. Hacking ayrıca Cambridge'de (1962), Ludwig Wittgenstein'ın eski bir öğrencisi olan Casimir Lewy yönetiminde doktora derecesini aldı.
Öğretmenlik kariyerine 1960 yılında Princeton Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak başladı, yalnızca bir yıl sonra yardımcı doçent olarak Virginia Üniversitesi'ne geçti. 1962'den 1964'e kadar Cambridge'de araştırma görevlisi olarak çalıştıktan sonra, 1964'ten 1969'a kadar mezun olduğu UBC'de önce yardımcı doçent ardından doçent olarak ders verdi. 1974'te Stanford Üniversitesi'ne geçmeden önce 1969'da Cambridge'de öğretim görevlisi oldu. Stanford'da birkaç yıl ders verdikten sonra, 1982'den 1983'e kadar Almanya'nın Bielefeld kentindeki Disiplinlerarası Araştırma Merkezi'nde bir yıl geçirdi. Hacking, 1983'te Toronto Üniversitesinde Felsefe Profesörlüğüne terfi etti ve 1991'de Toronto Üniversitesi'nin akademisyenlere verdiği en yüksek onur olan Üniversite Profesörü ünvanını aldı. 2000'den 2006'ya kadar, Collège de France'da Felsefe ve Bilimsel Kavramlar Tarihi Kürsüsü'nü yönetti. Hacking, Collège tarihinde kalıcı bir pozisyona seçilen ilk İngilizce konuşan kişidir. Collège de France'dan emekli olduktan sonra Hacking, 2008'den 2010'a kadar UC Santa Cruz'da felsefe profesörüydü. Öğretmenlik kariyerini 2011 yılında Cape Town Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak tamamladı.

Thomas Kuhn, Imre Lakatos, Paul Feyerabend ve diğerlerinin dahil olduğu tartışmalardan etkilenen Hacking, bilim felsefesine tarihsel bir yaklaşım getirmesiyle tanınır. Feyerabend'in 1975 tarihli Yönteme Karşı kitabının dördüncü baskısı (2010) ve Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabının 50. yıl dönümü baskısı (2012), Hacking tarafından yazılan bir giriş içerir. Bazen bilim felsefesinde John Dupré, Nancy Cartwright ve Peter Galison'u da içeren bir grup olan "Stanford Okulu"nun bir üyesi olarak tanımlanır. Hacking kendisini hâlâ bir Cambridge analitik filozofu olarak tanımlıyor. Hacking, bilim hakkında "varlık gerçekçiliği" adı verilen bir gerçekçiliğin ana savunucusu olmuştur. Bu gerçekçilik biçimi, (geleceğin) olgun bilimleri tarafından varsayılan bilimsel bilinmeyenlere yanıtlara yönelik gerçekçi bir duruşu, ancak mevcut bilimsel teorilere karşı şüpheciliği teşvik eder. Hacking, bilimin deneysel ve hatta mühendislik uygulamalarına ve bunların teoriden göreceli özerkliğine dikkat çekmede de etkili oldu. Bu sayede Hacking, felsefi düşünceyi, Kuhn ve diğerlerinin ilk tarihsel, ancak ağırlıklı olarak teori odaklı dönüşünden bir adım öteye taşıdı.
1990'dan sonra Hacking, kısmen Michel Foucault'nun çalışmalarının etkisi altında, odak noktasını doğa bilimlerinden insan bilimlerine kaydırdı. Foucault, 1975 gibi erken bir tarihte Hacking'in Dil Felsefe İçin Neden Önemlidir? ve The Emergence of Probability eserlerini yazmasında etkili oldu. İkinci kitapta Hacking, öznel veya kişisel olasılık ile uzun vadeli frekans yorumu arasındaki modern ayrılığın, erken modern çağda iki uyumsuz model olan belirsizlik ve şans modellerini içeren epistemolojik bir "kopuş" olarak ortaya çıktığını öne sürdü. Tarih olarak, keskin bir kırılma fikri eleştirildi, ancak olasılığın rakip 'sıklıkçı' ve 'öznel' yorumları bugün hala varlıklarını sürdürüyor. Foucault'nun bilgi sistemlerine ve iktidara yaklaşımı, Hacking'in 19. yüzyılda psikiyatrik bozuklukların tarihsel değişkenliği ve istatistiksel akıl yürütmenin kurumsal rolleri üzerine çalışmasına da yansımıştır. İnsan bilimlerine yaklaşımını aşkın nominalizm (ayrıca dinamik nominalizm veya diyalektik gerçekçilik), yani insan dünyasının fenomenlerinin ve bunlarla ilgili kavramlarımız ve sınıflandırmalarımız arasındaki karşılıklı etkileşimlerin izini süren tarihselleştirilmiş bir nominalizm biçimi olarak adlandırır.
Ruhu Yeniden Yazmak: Çoklu Kişilik ve Bellek Bilimleri'nde Hacking, çoklu kişilik bozukluğunun tarihsel bir ontolojisini geliştirerek, insanların kendilerine sunulan eylemlerin tanımlarından nasıl oluştuğuna dair bir tartışma sağlar.
Hacking Çılgın Gezginler'de (1998) 1890'ların sonlarında füg olarak bilinen tıbbi bir durumun etkilerinin tarihsel bir açıklamasını sağladı. "Çılgın yolculuk" olarak da bilinen füg, Avrupalı erkeklerin kimliklerinin farkında olmadan yüzlerce kilometre trans halinde yürüdüğü teşhis edilebilir bir delilik türüdür.

2002'de Hacking, olağanüstü kariyer başarıları için Kanada'nın en seçkin ödülü olan Beşeri Bilimler için ilk Killam ödülü'ne layık görüldü. 2004'te Kanada Nişanı'na layık görüldü. Hacking, 2008 ve 2009 Kışları için Kaliforniya Üniversitesi, Santa Cruz'da misafir profesör olarak atandı. 25 Ağustos 2009'da Hacking, Norveç'te sanat ve beşeri bilimler, sosyal bilimler, hukuk ve teoloji alanlarındaki akademik çalışmalara verilen bir ödül olan Holberg Uluslararası Anma Ödülü'nü kazandı. Hacking, bu ödülü istatistiklerin ve olasılık teorisinin toplumu nasıl şekillendirdiği konusundaki çalışmaları nedeniyle kazandı.
2003'te Sigmund H. Danziger Jr. Beşeri Bilimler Anma Konferansı'nı verdi ve 2010'da Tilburg Mantık ve Bilim Felsefesi Merkezi'nde (TiLPS) René Descartes Dersleri verdi. Hacking ayrıca 2010 yılında University of California, Berkeley'de matematik ve insan davranışındaki kaynakları ("Proof, Truth, Hands and Mind") konulu Howison dersleri verdi. Hacking, 2012'de Bilim ve Sanat için Avusturya Dekorasyonu ile ödüllendirildi ve 2014'te Balzan Ödülü'ne layık görüldü.

Hacking'in çalışmaları birçok dile çevrildi. Bazı eserleri şunlardır:

İstatistiksel Çıkarımın Mantığı (1965)
Olasılığın Doğuşu (1975)
Dil Felsefe İçin Neden Önemlidir? (1975)
Temsil ve Müdahale, Doğa Bilimi Felsefesine Giriş Konuları, Cambridge University Press, Cambridge, Birleşik Krallık, 1983.
Şansın Terbiye Edilişi (1990)
Bilimsel Devrimler (1990)
Ruhu Yeniden Yazmak: Çoklu Kişilik ve Bellek Bilimleri (1995)
Çılgın Gezginler: Geçici Akıl Hastalıklarının Gerçekliği Üzerine Düşünceler (1998)
Neyin Toplumsal İnşası? (1999)
Olasılık ve Tümevarım Mantığına Giriş (2001)
Tarihsel Ontoloji (2002)
Neden Matematik Felsefesi Var? (2014)

Hacking, Ian (1992), "The self-vindication of the laboratory sciences",  Pickering, Andrew (Ed.), Science as practice and culture, Chicago: University of Chicago Press, ss. 29-64, ISBN 978-0-226-66801-7. 

Hacking (1967). "Slightly More Realistic Personal Probability". Philosophy of Science. 34 (4): 311-325. doi:10.1086/288169. 
1979: "What is Logic?", Journal of Philosophy 76(6), reprinted in A Philosophical Companion to First Order Logic (1993), edited by R.I.G. Hughes
Hacking (1988). "Telepathy: Origins of Randomization in Experimental Design". Isis. 79 (3): 427-451. doi:10.1086/354775. 
Hacking (2005). "Truthfulness". Common Knowledge. 11: 160-172. doi:10.1215/0961754X-11-1-160. 
Hacking (2006). "Genetics, biosocial groups & the future of identity". Daedalus. 135 (4): 81-95. doi:10.1162/daed.2006.135.4.81. 
2007: "Root and Branch 3 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", The Nation
2012: "Putnam's Theory of Natural Kinds and Their Names is Not the Same as Kripke's", Hurly-Burly 7: 129–149.

Kusch, Martin (2010). "Hacking's historical epistemology: a critique of styles of reasoning". Studies in History and Philosophy of Science Part A. Elsevier BV. 41 (2): 158-173. Bibcode:2010SHPSA..41..158K. doi:10.1016/j.shpsa.2010.03.007. ISSN 0039-3681. 
Resnik, David B. (1994). "Hacking's Experimental Realism". Canadian Journal of Philosophy. Cambridge University Press (CUP). 24 (3): 395-411. doi:10.1080/00455091.1994.10717376. ISSN 0045-5091. 
Sciortino, Luca (4 Haziran 2016). "On Ian Hacking's Notion of Style of Reasoning". Erkenntnis. Springer Science and Business Media LLC. 82 (2): 243-264. doi:10.1007/s10670-016-9815-9. ISSN 0165-0106. 
Sciortino, Luca (2 Nisan 2016). "Styles of Reasoning, Human Forms of Life, and Relativism". International Studies in the Philosophy of Science. Informa UK Limited. 30 (2): 165-184. doi:10.1080/02698595.2016.1265868. ISSN 0269-8595. 
Tsou, Jonathan Y. (2007). "Hacking on the Looping Effects of Psychiatric Classifications: What Is an Interactive and Indifferent Kind?". International Studies in the Philosophy of Science. Informa UK Limited. 21 (3): 329-344. doi:10.1080/02698590701589601. ISSN 0269-8595. 

Resmi internet sitesi
Kanada Ansiklopedisinde Hacking, Ian 8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ian Hacking arşiv belgeleri 21 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Toronto Üniversitesi Arşivleri ve Kayıt Yönetim Hizmetleri'nde 26 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tutulmaktadır.

Ignoramus et ignorabimus, Latince "bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz" anlamına gelen cümledir. İlk olarak 1872 yılında, deneysel fizyolojinin kurucularından Emil du Bois-Reymond adlı Alman bilim insanı tarafından, kötümser bir yaklaşımla, insanın bilim karşısındaki sınırlı yeteneğinin anlatılması için kullanılmıştır.
8 Eylül 1930 tarihinde matematikçi David Hilbert tarafından, "Bileceğiz ve bilmeliyiz!" denerek, verdiği fikre karşı durulabilmesi için yaklaşık 60 yılın geçmesi gerekmiştir. Hilbert gerek kendi alanında, gerekse diğer alanlarda bilimin insanın karşı konulamaz azmi karşısında dize getirilebileceği yargısını desteklemek için bu cümleyi kendisine slogan olarak seçmiştir.
Ancak 1931 yılında Kurt Gödel tarafından, "Sonlu sayıda kompleks olmayan aksiyomların yardımı ile, aritmetik gibi, Hilbert'in belirttiği hedefe ulaşmasının imkânsızlığını" göstermiştir.

İmre Lakatos (9 Kasım, 1922 - 2 Şubat, 1974), bilimsel gelişmeye ilişkin araştırma programlarıyla ün kazanmış olan çağdaş bilim felsefecisi. Lakatos, aynı zamanda klasik bilim anlayışına yönelik itirazlarıyla tanınmıştır.

Lakatos, 1922'de Macaristan, Debrecen'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 1944'te Debrecen Üniversitesi'nden matematik, fizik ve felsefe alanında dereceler aldı. Mart 1944'te Almanlar Macaristan'ı işgal edince, o zamanlar kız arkadaşı sonrasında ise eşi olacak olan Éva Révész ile birlikte Marksist bir direniş grubu kurdu. O yılın Mayıs ayında, gruba 19 yaşındaki Yahudi anti faşist aktivist Éva Izsák da katıldı. Yakalanma ve onlara ihanet etmeye zorlanma riski olduğunu düşünen Lakatos, gruba karşı görevinin intihar etmek olduğuna karar verdi. Daha sonra grubun bir üyesi onu Debrecen'e götürdü ve siyanür verdi.
Ayrıca işgal sırasında, Lakatos soyadını Molnár olarak değiştirdi. Nazilerin Yahudilere zulmünden böylece kaçmayı başardı. Lakin annesi ve büyükannesi Auschwitz'de öldü. Bu olay sonrasında soyadını Géza Lakatos onuruna bir kez daha Lakatos olarak değiştirdi.
Savaştan sonlandıktan sonra, 1947 yılından itibaren Macar eğitim bakanlığında üst düzey bir yetkili olarak çalıştı. Ayrıca 1948'de Debrecen Üniversitesi'nden aldığı doktora derecesi ile eğitimine devam etti ve György Lukács'ın her hafta çarşamba öğleden sonra gerçekleşen özel seminerlerine katıldı. 1949 yılında ise Sofya Yanovskaya'nın gözetiminde Moskova Devlet Üniversitesi'nde eğitim hayatına devam etti. Ancak geri döndüğünde kendisini Macar komünist partisi içindeki iç tartışmaların kaybeden tarafında buldu ve 1950'den 1953'e kadar revizyonizm suçlamasıyla hapse atıldı. Nitekim Lakatos'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gerçekleştirdiği, Macaristan'daki faaliyetlerinin çoğu bilinmektedir. Nitekim Lakatos katı bir Stalinisttir ve genç yaşına rağmen, 1945 ile 1950 yılları arasında (kendi tutuklanması ve hapse girmesi dönemleri de dahil), Macaristan'da özellikle kültürel yaşamda ve akademide Komünist yönetimin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır.
Komünist faaliyetlerinin neticesinde hapse atılan Lakatos serbest bırakıldıktan sonra ise akademik hayata geri döndü, matematiksel araştırmalar yaptı ve George Pólya'nın How to Solve It adlı eserini Macarcaya çevirdi. Bu süreç zarfında da komünist olarak ifade edilen siyasi görüşleri önemli ölçüde değişti ve 1956 Macar Devrimi'ne giden yolda muhalif bir öğrenci grubuyla birlikte hareket etti. Sovyetler Birliği Kasım 1956'da Macaristan'ı işgal ettikten sonra ise Lakatos Viyana'ya kaçtı ve hemen akabinde İngiltere'ye ulaştı. 1961'de Cambridge Üniversitesi'nden felsefe alanında doktora derecesi aldı; doktora tezi, Matematiksel Keşif Mantığında Denemeler adını taşıyordu ve doktora danışmanı R. B. Braithwaite idi. Ölümünden sonra yayınlanan Proofs and Refutations: The Logic of Mathematical Discovery adlı kitap bu esere dayanmaktadır. Lakatos doktora tezi sonrasında da çalışmalarına devam etmiştir ve 1960 yılında Londra Ekonomi Okulu'nda (LSE) bir göreve atanmıştır. O zamanki LSE bilim felsefesi departmanı, Karl Popper, Joseph Agassi ve J. O. Wisdom gibi filozofları içermekteydi. Böylelikle de bu isimlerle tanışarak çalışmalarına devam etmiştir.
Lakatos bu haliyle Londra'da çalışmalarına devam ederken iki kez Birleşik Krallık vatandaşlığı başvurusuna ret cevabı almıştır. 1974 yılında ise ani bir şekilde elli bir yaşında ölmüştür. Ölüm nedeni, kalp krizidir. Hayatının son günlerinde LSE''de çalışmalarına devam eden Lakatos, ölümünün ardından okul tarafından onurlandırılmak istenmiş ve Lakatos Ödülü LSE tarafından verilmeye başlanmıştır.

Pozitivist bilim ideali ve anlayışının eleştirisini yapan Lakatos'a göre, bilimde nihai doğrulama ve nihai yanlışlama yoktur. Bilim yanılabilir, hataya düşebilir. Bilimde kesin doğrularla, kesin yanlışların olamayacağını söyleyen Lakatos'a göre, bilimde hakikati garanti edecek, doğruluğu teminat altına alacak, genelgeçer, evrensel ve rasyonel yöntemler yoktur. Bundan dolayı, bilimin kesin ve değişmez bir yöntemi olamaz. Bu bakımdan Paul Feyerabend'i etkilemiştir; onun Yönteme Karşı adlı ünlü kitabının Lakatos ile yazışmalarının bir ürünü olduğu bilinmekltedir.Karl Popper, Thomas Kuhn ve Feyerabend arasında meydan gelmiş olan bilimin niteliğine, geçerliliğine, yöntemine, kuramsal statüsüne dair tartışmalarda kendine özgü bir yol izlemiştir. Bu yolda Lakatos bilimin rasyonel bir şekilde ilerlediğini kanıtlamaya çalışır. Hem Popper hem de Kuhn karşıtı önermeleri söz konusu olmakla birlikte Lakatos, daha çok bunlar arasında bir tür sentez arayışında bir bilim felsefecisi olarak görünmüştür.

Popper'ın öğrencisi olmakla birlikte onun yanlışlanabilirlik ilkesiyle temellendiridiği bilim anlayışını eleştirmiştir. Onun düşüncelerinin özgünlüğü Popper ile Kuhn arasındaki tartışmalarda bir tüz sentez arayışıyla hareket etmiştir. Biliminin anomalilerle her zaman bir arada bulunduğunu ileri sürmüş, belirli bir teorinin doğrulanma ya da yanlışlanmasının belirli bir anda olanaklı omadığını savlamıştır. Bilimsel bir teori bu belirli anomalileri zaten ad hoc varsayımlarla kanıtlamaya çalışır ki bu nedenle belirli bir teoriyi reddedebilmek sanıldığı kadar kolay değildir.
Belirli bir teorinin diğer ya da önceki teoriden daha geçerli olması, bu yeni ya da farklı teorinin daha fazla şeyi açıklayabiliyor olmasıyla ilgilidir ona göre. Bu yaklaşım biçimi teoriler arasında bir süreklilik ilişkisi kurar. Buna göre, çelişiyor göründüklerinde bile, teorilerin belirli bir şekilde birbirlerini kapsamaları söz konusudur. Bir tür birikimci bir bilgi anlayışı ortaya konulmaktadır Lakatos tarafından, ancak Kuhn'un bu birikim olanağını geçersiz ilan eden varsayımlarına bir açıklama getirilmemektedir. Öte yandan Lakatos bilimsel gözlemin nesnel bir şekilde yapılmasını öngörerek, bir anlamda ampirist bilgi anlayışlarına olanak verir. Bu da sert eleştirilere maruz kalan pozitivizm ve ampirizm konularında kesin olmayan bir önerme olarak görünür.

Rasyonalizm ve empirizm konularında da Lakotos'un sentez arayışında olduğu ve bu noktada eleştiriyor olsa da Popper'a Kuhn'dan daha yakın durduğu söylenebilir. Lakatos bu anlamda, Popper'ın kimi görüşleriyle kendi temel savları arasında çelişmekle eleştirmiş olan Popperci çevreye dahil edilebilir. Onun girişimleri Kuhn'un varsayımlarını en önemli oldukları noktada yadsımaya yönelik olarak görünmektedir. Birikimci bilgi anlayışıyla Kuhn'un paradigma kavramına da itiraz etmiştir Lakatos. Feyerabend daha sonra Lakatos'ın önermelerini farklı noktalardan eleştirecek, Kuhncu görelikciliği uç noktalara taşıyacaktır. Lakatos'ın aksine Feyerabend bilimdeki teorilerin birbirlerini yadsıyarak ortaya çıktıklarını öne sürer. Feyerabend onun rasyonalist eksenli düşüncelerini "realist rasyonalizm" olarak eleştirir.

Ampirizm
Pozitivizm
Post pozitivizm
Lakatos Ödülü

Jeofiziğin tarihsel gelişimini iki ana motive edici güç yönlendirmiştir. Bunlardan birincisi, insanlığın bilimsel anlamda Yeryuvarı'nı araştırma "merak"ıdır. İkincisi ise ekonomik ve ticari olarak petrol, madenler, su kaynakları gibi yerküre kaynaklarından "yarar sağlama" ve deprem, yanardağ, tsunami, sel gibi doğal afetlerden "korunma çabası"dır.

Yeryuvarı'nın bilimsel bir merak ile anlaşılmasına yönelik ilk çabalar Miletos'da Thales ile görünür. Onun Dünya'nın (Evrenin) ana oluştucu maddesi olarak "Su"yu görmesi ilk bilimsel ve felsefi yaklaşımdır. Daha sonra MÖ 3. yüzyılda Eratosthenes, yerküre'nin çevresini hesaplamıştır.
Aristo'nun Meteorologia, Gaius Plinius Secundus'un Doğa Tarihi, Strabon'un Geographika adlı eserlerinde depremlerin oluşum nedenleri ve dünya üzerinde olmuş depremlerin tasvirine yönelik bilgiler vardır. Örneğin Aristo depremlerin "yer içinde sıkışan gazların kasılmaları sonucu oluştuğunu" söyler. Bu görüş neredeyse yeni çağ başlangıcına kadar hakim bir görüş olarak yer alır.

Nitel jeofizikten nicel jeofiziğe geçişin ilk ipuçları William Gilbert'in De Magnet (Mıknatıs Üzerine) ve Isaac Newton'un  Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) adlı eserinde görülür. Bu deneysel ve matematik analiz daha sonraları jeofiziğin çeşitli alanlarına uygulanır. Örneğin; Pierre Bouguer (1698 – 1758); Alexis-Claude Clairaut (1713 –1765) ve Henry Cavendish (1731-1810) yerin biçimi, yerçekimi alanı ve yoğunluğu konularında; Alexander von Humboldt (1769-1859), Edmond Halley ve Carl Friedrich Gauss yerin manyetik alanı konularında; John Milne (1850-1913) ve Robert Mallet sismoloji konularında öncülük ederler.

20 yüzyıl jeofiziğin bilimsel olarak devrim yaptığı yüzyıldır. Yeriçi fiziği konusunda; Emil Wiechert (1861-1928); Beno Gutenberg (1889-1960); Andrij Mohorovicic (1857-1936); Harold Jeffreys (1891-1989); Inge Lehmann ve Walter Elsaser öncü çalışmalara imza atarlar.
20. yüzyılın ikinci yarısında gelişen levha tektoniği kuramı yerkabuğunun yapısı ve dinamiğinin anlaşılmasında önemli rol oynar. Bu konuda; Alfred Wegener; Beniof (1954) Runcorn (1962), Sykes (1968); Bullard (1969); T. Wilson gibi jeofizikçilerin önemli katkıları görünür.
Jeofiziğin endüstriyel uygulamaları 1920'lerde petrole duyulan büyük talep ile gelişmiştir. Petrol kapanları için yapılan jeofizik araştırmalar ile 1924 yılında Teksas'ta petrol sahası keşfedilmiştir. Daha sonra petrol, maden, yeraltı suları jeofiziği gelişmiş ve bugün arama teknolojisinin olmazsa olmazları haline gelmişlerdir. Ayrıca güvenli yapılaşma ve yer seçimine yönelik jeofizik mühendisliği çalışmaları da deprem zararlarını azaltmada, zemin, deprem ve yapı etkileşimini belirlemede önemli bir gelişim sergilemiştir.

Almanca jeofizik anlamına gelen Geophysik sözcüğü, bilindiği kadarıyla, ilk olarak 1844'te Julius Fröbel tarafından kullanılmıştır. O, hocası Christian Friedrich Schönbein'e (1799-1868) yazdığı mektuplarda jeofiziği tartışmıştır. Bununla birlikte basılı olarak jeofizik sözcüğü 1834 ile 1880 yılları arasında görünür. Fröber tarafından yazıldığı sanılan fakat Meyers Grosses Conversationslexikon adlı eserde anonim olarak yazılan ve basılan Geophysik maddesi vardır. Carl Friedrich Naumann (1797-1873) Lehrbuch der Geognosie isimli kitabında terimi yeni bir bağlamda kullanmıştır. Naumann jeofiziği sınırlı bir anlamda kullanmıştır. Jeofizik terimi 1860'lar ve 1870'ler boyunca düzensiz olarak görülür. 1863'te Adolf Mühry (1810-1888) sözcüğü meteoroloji ve klimatoloji ile ilişkili olarak kullanır. 1870'lerde, Georg von Neumayer (1826-1909) sözcüğü okyanusları içerecek şekilde ve Ferdinand von Richthofen (1833-1905) katı Yerküre'yi içerecek şekilde kullanır. İngilizcede, İtalyancada ve büyük olasılıkla diğer dillerde ilişkili terimler vardır. John Herschel 1840'ta "terrestrial physics" sözcüğünü kullanılır.  Angelo Secchi (1818-1878), Ernesto Sergent ve Francesco Denza (1834-1894) ve diğer İtalyanlar "fisica terrestre" terimini tercih ederler. Secchi (1879) ve Sergent (1868) öğrencileri için "physical terrestrial" konuları sunarlar. Denza (1882) özel olarak meteorolojiyi yer fiziğinin bir bölümü olarak tartışır. Türkçede ise "yer fiziği" anlamına gelen "Arz-ı Fizikî" ilk olarak 1920'lerde Kandilli Rasathanesi'nin adında "Arz-ı Fizikî Kandilli Rasathanesi" olarak görülür.

"Jeofizik tarihi". 9 Nisan 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"AGU Jeofizik Komitesi Tarihi". 6 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Jeoloji tarihi, bir doğa bilimi olan jeolojinin paleontoloji, mineraloji ve petrografi gibi yer bilimlerinin gelişimi ile paraleller gösteren tarihsel gelişimi.

Sokrates öncesi düşünür Miletli Thales, yerküre hakkında eski mitolojik inanış ve hikâyeleri, mantıklı ve rasyonel açıklamalar ile değiştirmeye çalışan ilk isimdir. Thales artık Poseidon'u depremlerden sorumlu tutmayı bırakmış, bunun yerine su üzerinde yüzen bir Düz Dünya teorisi ortaya atmıştır. Thales ayrıca büyük nehirlerin sonunda biriken alüvyonları gözlemleyerek, her şeyin sudan meydana geldiğini iddia etmiştir.
Anaksimandros iskan edilmiş dünyanın ilk haritasını yapmakla kalmamış, Thales'in düşüncelerini geliştirmiştir. Ona göre yaşayan canlılar da sudan meydana gelmişlerdir. Nitekim bunu takiben balık benzeri varlıklardan insan meydana gelmiştir. Bu düşünceleri ile Anaksimandros modern evrim teorisinin bir formunu 2400 yıl önceden dile getirmiştir. Günümüzde yeniden yaşamın başlangıcının denizde aranması ("Abiyogenez") ilginç bir tesadüftür. Anaksimandros bu düşünceleri ile canlıların doğal gelişim süreçleri olabileceğini düşünen ilk kişi olmuştur.
Ksenofanes midye ve deniz canlılarına ait kalıntıları taşlaşan fosiller olarak tanımlayan ilk isim olmuştur. Fosillerin karada bulunmasını, dağların eskiden denizden yükseldiği tezi ile açıklamaya çalışmıştır. Erozyon'u da kavrayan Ksenofanes, erozyon ve dağ oluşumunu belirli bir sıralama halinde gösteren bir döngünün varlığını öne sürmüş, karanın yok edildiği her seferinde, insanlığın da yok olduğunu iddia etmiştir.

Doğaya yönelen düşünce akımları MÖ 4. yüzyılda geçersiz ve eskimiş kabul ediliyorlardı. Antik Çağ Yunan felsefesi biçimsel mantık ve aşkınlık ile ilgili problemler ile ilgilenmiştir. Güney İtalya'daki Pisagorcular matematiği bir çeşit esrarlı mistik bir din gibi yorumlarken, sofistler retorik, gramer ve diyalektik üzerine yoğunlaşmışlardır. Kayaç ve Metallerin ortaya çıkışı hakkındaki düşünceler bu dönemde gözleme dayanmaktan ziyade, tamamen spekülasyonlardan oluşmaktaydı. Bu dönemde astronomik objelerin gök taşlarının düşmesi sonucu oluştuğunu ileri süren Anaksagoras, dine hakaret etmekle suçlanmış ve hapse atılmıştır. Zira bu fikirler, yerli halkın inançlarına ters düşmektedir.
Platon, Empedokles'in dört unsur öğretisini pisagorcuların matematiksel spekülasyonları ile harmanlayarak kayaç ve minerallerin birbirine karışmış elementlerden değil, eritilebilir sudan yani buzdan meydana geldiğini ileri sürmüştür.
Aristoteles Meteorologia adlı eserinde elementlerin transmutasyonu teorisini ileri sürmüştür. Bu dönüşüm güneş ışınlarının dünya yüzeyine gelmesi ile açıklanmıştır. Buna göre güneş ışınları ile tetiklenen buharlaşma sonucu kuru yerlerde kayaçlar, nemli yerlerde ise metaller meydana gelmektedir. Aristoteles ayrıca vis plastica adını verdiği bir gücün, kayaların içerisinde fosillerin oluşmasına yol açtığını düşünmekteydi.
Her şeyin (dolayısıyla minerallerin de) gelişim ve ilerlemesi logos sayesinde mümkündü. Metafizik bir düzen prensibi olan logos, bütün evrene içkindir. Stoacılar, logos düşüncesinden yola çıkarak Logoi spermaticoi adını verdikleri bir konsept ortaya atmışlardır. Buna göre fikirler (idea), tekil şeylerin şeklini belirlemekteydi. Hristiyan teolojisine büyük etkisi olan Yeni Platoncu akıma göre bu fikirlerin kaynağı, tanrısal ruh idi. Günümüzde tüm bunlardan ziyade bir mineralin atomlarını kristal yapıya zorlayan kimyasal bağlar yahut yaşayan bir organizmanın gelişimini belirleyen genler düşünülmektedir.

Aristoteles'in öğrencisi Theophrastus kayaçlar hakkında yazdığı eserinde modern tarihe değin geçerli olan temel bilgileri kaleme almıştır. Onu takip eden dönemlerde kayaçlara olan ilgi daha çok mücevherlerin astrolojik ve tıbbi özelliklerinin yanı sıra, sahte altın ve suni camın ve nasıl edinebileceğine yönelik yoğunlaşmıştır.
Antik Çağ'da bilinegelen bütün bu bilgileri Gaius Plinius Secundus Naturalis Historia adlı ansiklopedik eserinde yeniden özetlemiştir. Bu eserin yalnızca son 5 cildi mineraller hakkındaydı. Pompeii'yi yok eden Vezüv Yanardağı patladığında, merağına yenik düşen Gaius Plinius Secundus zehirli gazlara maruz kalarak ölmüştür. Yeğeni Gaius Plinius Caecilius Secundus bu yaşananları tanık olarak kaleme almıştır. Bunun dışında günümüze ulaşan antik jeolojik gözlemler nispeten azdır. Madencilik, kölelerin yaptığı bir iş olduğundan madencilerin bilgilerinin küçümsendiği ve bu mesleğin kirli ve zahmetli olduğu düşüncesi ilgisizliğe sebep olmuş olabilir.
Eski Ahit'te Eyüp kitabı'nda (28,1-19) madencilik ile ilgili bölümler bulunmaktadır.

Geç Antik Çağ'da dünya hakkındaki birçok bilgi unutulmuştu. Antakyalı Theophilus (115–181) dünyanın sonsuzluğu ve yerkürenin döngüsel gelişimi hakkındaki düşünceleri reddetmiştir. Bunun yerine Theophilus, Yahudi geleneğine sadık kalarak dünyanın tarihini Kitab-ı Mukaddes'e dayanarak hesaplamaya çalışmış ve MÖ 5529 tarihine ulaşmıştır. Ayrıca Hristiyan hatip Lactantius Firmianus (MS 240–320) dünyanın yuvarlak olduğunu reddederek, Düz Dünya teorisini savunmuştur.

Roma İmparatorluğu'nun Batı Avrupa topraklarını kaybetmesini takip eden dönemde madencilik durağan bir döneme girmiştir. Buna karşın islami dünyada maden cevherleri ve kayaçlar hakkındaki düşünceler geliştirilmiştir. Bilhassa İbn-i Sina, Aristoteles'e dayanarak onun metallerin dönüşümü teorisini reddetmiştir. Mineralleri kategorilere ayıran İbn-i Sina, taşların meydana gelişini, katmanlı olmalarından ötürü sedimentasyona, dağları ise depremlere bağlamıştır. İslami İhvan-ı Safa düşünce okulu da, İbn-i Sina ile benzer bir biçimde okyanusların ortaya çıkışını açıklamaktaydı. Arap dünyasında yaygın olan bu görüşler, Batı Avrupa'daki simyacılara esin kaynağı olmuştur. Simyacılar, metallerin oluşumunu gezegenlerden gelen ışınlara bağlıyorlardı. Albertus Magnus, cevherlerin oluşumunu bir damıtma süreci ile açıklamaktaydı. Yerkürenin iç ısısı, nemli buharların daha ince bileşenlerini yerkabuğundaki doğal gözeneklere ve çatlaklara sürükler. Orada, bir imbik boynunda olduğu gibi soğutulur, atılır ve konsantre edilirler. Bu aslında modern hidrotermal koridor yatakları teorisine karşılık gelmektedir.

Orta Çağ'da yaşayan kesimler dünya hakkında sorular sorurken, bakışlarını ayaklarının altındaki toprağa değil gökyüzüne çevirirdi. Gökyüzünde ya her şeye gücü yeten bir Tanrı ya da dağlar ve denizlere hükmeden, mineral, bitki ve hayvanların büyümesine neden olan gezegenlerin çekici gücü ve ışınlarından şüphelenmekteydi. Geç Orta Çağ'da (özellikle Aristoteles felsefesinin Hristiyan teolojisine tesiri nedeniyle) oldukça kısa olan Kitab-ı Mukaddes kronolojisi hakkında ilk şüpheler ortaya çıktı. Jean Buridan, 14. yüzyılda Hristiyan inancına aykırı olsa bile dünyanın “belki de yüz bin milyon yıllık” döngüleri olduğunu savunmaktaydı.

Fosillerin organik doğasını keşfeden Leonardo da Vinci, edindiği bilgileri Codex Leicester içerisinde ele almış ve Kutsal Kitap'ta aktarılan tufan'ın önemini tamamen reddetmiştir. Da Vinci ayrıca Kutsal Kitaba dayanan kronolojiyi, çok kısa oluşu sebebiyle tümden reddetmekteydi.

Aydınlanma Çağı'nda Kutsal Kitap'ta aktarılan dünya resmine olan inanç kaybolmuştu. Artık eski dünya madencilerinin sahip olduğu pratik bilgiler temel alınarak, yerküre daha iyi anlaşılmaya çalışıldı. Bütün bunlar yapılırken Descartes, Leibniz ve Kant gibi isimler dünyanın ortaya çıkışı hakkkında teorik spekülasyonlar ortaya atmaktaydılar. Bu dönem, jeolojinin açıklayıcı bir bilim dalı olarak ortaya çıkışına denk gelmektedir. Bu dönem sonrası fosil ve minerallerin toplanarak koleksiyon haline getirilmesi burjuva kesiminde bir nevi moda haline gelmiş, jeolojik konular hakkındaki bilgiler genel kültür unsuru kabul edilmekteydi.
Jeolojik bilimsel ilk araştırmaları yapan isimler arasında ayrıca Prusyalı Johann Gottlob Lehmann ve Georg Christian Füchsel bulunmaktadır. Bu isimler fosillerden ziyade, petrografik konulara eğilmektelerdi ve 18. yüzyılın ortalarında üretilen ilk jeolojik haritaları imal etmişlerdi.

Şengör, Celal (2020). "Jeolojinin Eduard Suess'e Kadarki Kısa Tarihi". İTÜ Vakfı Yayınları
Cailleux, Andre (1992). "Jeoloji Tarihi". İletişim Yayınları. Çeviren: Salih Yüksel.

Klasik antik çağda bilim, hem pratik hedeflere (örneğin, güvenilir bir takvim oluşturmak veya çeşitli hastalıkların nasıl tedavi edileceğini belirlemek) hem de doğa felsefesine ait daha soyut araştırmalara yönelik olarak dünyanın veya evrenin işleyişine ilişkin araştırmaları kapsar. Klasik antik dönem geleneksel olarak MÖ 8. yüzyıl (Arkaik Yunanistan'ın başlangıcı) ile MS. 6. yüzyıl (sonrasında Ortaçağ bilimi ortaya çıkmıştır) arasındaki dönem olarak tanımlanır. Coğrafi olarak genellikle Greko-Romen Batı, Akdeniz havzası ve Antik Yakın Doğu ile sınırlandırılır, dolayısıyla Çin ve Hint alt kıtası gibi bölgelerdeki antik dünya bilim gelenekleri hariç tutulur.
Klasik antik dönemde doğaya ilişkin teorileştirilen fikirler sadece bilimle sınırlı kalmamış, mitleri ve dini de içermiştir. Günümüzde ilk bilim insanları olarak kabul edilenler kendilerini doğa filozofları, yetenekli bir mesleğin uygulayıcıları (örneğin hekimler) veya dini bir geleneğin takipçileri (örneğin tapınak şifacıları) olarak düşünmüş olabilirler. Bu dönemde aktif olan ve daha yaygın olarak bilinen isimler arasında Hipokrat, Aristoteles, Öklid, Arşimet, Hipparkhos, Galenos ve Batlamyus sayılabilir. Bu isimlerin katkıları ve yorumları Doğu, İslam ve Latin dünyasına yayılmış ve modern bilimin doğuşuna katkıda bulunmuştur. Eserleri matematik, kozmoloji, tıp ve fizik gibi birçok farklı kategoriyi kapsıyordu.

Şeylerin doğasını sorgulayan bu konu ilk olarak antik Yunanlar arasında pratik kaygılarla başlamıştır. Örneğin, bir takvim oluşturma girişimi ilk olarak MÖ. 700 civarında yaşamış olan Yunan şair Hesiodos'un İşler ve Günler (Works and Days) adlı eseriyle örneklendirilmiştir. Hesiodos'un takvimi mevsimsel faaliyetleri yıldızların mevsimsel görünümleri ve kayboluşlarının yanı sıra Ay'ın elverişli veya uğursuz olduğu düşünülen evrelerine göre düzenlemeyi amaçlıyordu. MÖ. 450 civarında, Yunan şehir devletlerinin sivil takvimlerini astronomik gözlemlere dayanarak düzenlemek için kullanılan parapegmata olarak bilinen metinlerde yıldızların mevsimsel görünümleri ve kayboluşlarının derlemelerini görmeye başlıyoruz.
Tıp, bu dönemde pratik odaklı doğa araştırmalarının gerçekleştiği bir diğer alandır. Yunan tıbbı tek bir eğitimli mesleğin alanı değildi ve kabul edilmiş bir ruhsatlandırma yöntemi de yoktu. Hipokrat geleneğindeki hekimler, Asklepios kültüyle ilişkili tapınak şifacıları, bitki toplayıcıları, ilaç satıcıları, ebeler ve jimnastik eğitmenlerinin hepsi belirli bağlamlarda şifacı olarak nitelikli olduklarını iddia ediyor ve hastalar için aktif bir şekilde rekabet ediyorlardı. Bu rakip gelenekler arasındaki rekabet, hastalığın nedenleri ve uygun tedavisi ve rakiplerinin genel metodolojik yaklaşımları hakkında aktif bir kamu tartışmasına katkıda bulundu.
Nedensel açıklama arayışının bir örneği, epilepsinin doğasını ele alan Kutsal Hastalık Üzerine (On the Sacred Disease) adlı Hipokrat metninde bulunur. Bu metinde yazar rakiplerine (tapınak şifacılarına) epilepsiyi ilahi gazaba bağlama cehaletleri ve kazanç sevdaları nedeniyle saldırır. Yazar epilepsinin doğal bir nedeni olduğunda ısrar etse de, sıra bu nedenin ne olduğunu ve uygun tedavinin ne olacağını açıklamaya geldiğinde, açıklama rakiplerininki kadar spesifik kanıtlardan yoksun ve tedavi de muğlaktır. Bununla birlikte, hayvanlar ve bitkiler üzerine kapsamlı bir şekilde yazan Aristoteles ve Theophrastos'un eserlerinde olduğu gibi, doğa olaylarına ilişkin gözlemler, nedenlerini belirleme çabasıyla derlenmeye devam etmiştir. Theophrastos aynı zamanda mineralleri ve kayaları sınıflandırmaya yönelik ilk sistematik girişimi de gerçekleştirmiş olup, bunun bir özeti Plinius'un Doğa Tarihi'nde bulunmaktadır.
Bu dönemde Yunan biliminin mirası, deneysel araştırmalar sayesinde olgusal bilgide önemli ilerlemeler (örneğin zooloji, botanik, mineraloji ve astronomide), belirli bilimsel sorunların önemine dair bir farkındalık (örneğin değişim ve nedenleri sorunu) ve bu alanların hiçbirinde evrensel bir fikir birliği olmamasına rağmen, doğruluk için kriterler oluşturmanın metodolojik öneminin kabul edilmesini (örneğin matematiğin doğal olaylara uygulanması) içeriyordu.

Sokrates öncesi olarak bilinen ilk Yunan filozofları, komşularının mitlerinde bulunan aynı soruya alternatif cevaplar veren materyalistlerdi: "İçinde yaşadığımız düzenli kozmos nasıl meydana geldi?" Soru büyük ölçüde aynı olsa da, cevapları ve cevaplara karşı tutumları belirgin bir şekilde farklıdır. Aristoteles gibi daha sonraki yazarlar tarafından bildirildiği üzere, açıklamaları şeylerin maddi kaynağına odaklanma eğilimindeydi.
Miletoslu Thales (MÖ. 624-546) her şeyin sudan meydana geldiğini ve sudan beslendiğini düşünmüştür. Daha sonra Anaksimandros (MÖ. 610-546), şeylerin su gibi belirli bir maddeden değil, "sınırsız" olarak adlandırdığı bir şeyden gelebileceğini öne sürmüştür. Tam olarak neyi kastettiği belirsizdir, ancak yaratılışın başarısızlığa uğramaması için niceliğinde; karşıtı tarafından alt edilememesi için niteliklerinde; başlangıcı ya da sonu olmadığı için zamanda ve her şeyi kapsadığı için uzayda sınırsız olduğu öne sürülmüştür. Anaksimenes (MÖ. 585-525), seyrelme ve yoğunlaşma ile değiştirilebilen somut bir maddi maddeye, havaya geri döndü. Havanın bir madde olduğunu göstermek için yaygın gözlemleri (şarap hırsızı) ve seyrelme ve yoğunlaşma ile değişebileceğini göstermek için basit bir deneyi (nefesi ele üfleme) kullandı.
Efesli Herakleitos (y. MÖ. 535-475), daha sonra, ateş elementi bu süreçte merkezi bir rol oynuyor gibi görünse de, herhangi bir maddeden ziyade değişimin temel olduğunu savundu. Son olarak, Akragaslı Empedokles (MÖ. 490-430), seleflerinin görüşlerini birleştirmiş gibi görünüyor ve Aşk ve Çekişme (Love and Strife) adını verdiği iki karşıt "gücün" etkisi altında karışarak ve ayrılarak değişim üreten dört element (Toprak, Su, Hava ve Ateş) olduğunu iddia ediyordu.
Tüm bu teoriler maddenin sürekli bir madde olduğunu ima etmektedir. İki Yunan filozof, Leukippos (MÖ. 5. yüzyılın ilk yarısı) ve Demokritos, iki gerçek varlık olduğu fikrini ortaya atmıştır: maddenin bölünemeyen küçük parçacıkları olan atomlar ve maddenin içinde bulunduğu boş alan olan boşluk. Thales'ten Democritus'a kadar tüm açıklamalar maddeyi içeriyor olsa da, daha önemli olan bu rakip açıklamaların alternatif teorilerin ortaya atıldığı ve eleştirildiği devam eden bir tartışma sürecine işaret etmesidir.
Kolophonlu Ksenophanes, gördüğü birkaç deniz canlısı fosiline atıfta bulunarak, periyodik olarak toprak ve denizin karışıp her şeyi çamura çevirdiğini düşünerek paleontoloji ve jeolojinin öncüsü olmuştur.

Kozmosun kökenine dair materyalist açıklamalar, düzenli bir evrenin nasıl meydana geldiği sorusuna cevap bulma girişimleriydi; ancak, bazı düzenleyici ilkeler olmaksızın elementlerin (örneğin ateş veya su) rastgele bir araya gelerek düzenli bir evren meydana getirmesi fikri bazıları için sorunlu olmaya devam etti.
Bu soruna bir yanıt, sayıyı evrenin tüm yapısının altında yatan temel değişmez varlık olarak gören Pythagoras'ın (y. MÖ. 582-507) takipçileri tarafından ileri sürülmüştür. Gerçeği efsaneden ayırmak zor olsa da, bazı Pisagorcuların maddenin geometrik ilkelere göre noktaların sıralı düzenlemelerinden oluştuğuna inandıkları görülmektedir: üçgenler, kareler, dikdörtgenler veya diğer şekiller. Diğer Pisagorcular ise evreni sayılar, oranlar ve orantılar temelinde, tıpkı müzik gamları gibi düzenlenmiş olarak görmüşlerdir. Örneğin Philolaus, 1 + 2 + 3 + 4'ün toplamı 10 mükemmel sayısını verdiği için on gök cismi olduğunu savunmuştur. Böylece Pisagorcular, bilimsel düşüncenin gelişiminde muazzam sonuçları olacak bir fikir olan düzenli bir evrenin rasyonel temelini açıklamak için matematiksel ilkeleri ilk uygulayanlardan bazılarıydı.

Geleneğe göre, Koslu hekim Hipokrat (MÖ. 460-370), prognoz ve klinik gözlemi ilk kullanan, hastalıkları kategorize eden ve humoral teorinin arkasındaki fikirleri formüle eden kişi olduğu için "tıbbın babası" olarak kabul edilir. Bununla birlikte, Hipokrat Külliyatı'nın çoğu —tıbbi teoriler, uygulamalar ve teşhislerden oluşan bir koleksiyon— genellikle çok az gerekçeyle Hipokrat'a atfedilmiştir, bu nedenle Hipokrat'ın gerçekte ne düşündüğünü, yazdığını ve yaptığını bilmek zorlaşmaktadır.
Üslup ve yöntem açısından geniş değişkenliklerine rağmen, Hipokrat Külliyatı'nın yazıları bin yıldan fazla bir süre boyunca İslam ve Batı tıbbının tıbbi uygulamaları üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuştur.

Antik Yunan'daki ilk yüksek öğrenim kurumu, belki de Pisagorcu etki altında kalarak evrenin düzen ilkesini sayı ve geometriye dayalı bir ilke olarak tanımlamış görünen bir Atinalı olan Platon (y. MÖ. 427 - y. MÖ. 347) tarafından kurulmuştur. Daha sonraki bir anlatıya göre Platon Akademi'nin girişine "Geometri bilmeyen giremez." sözlerini yazdırmıştır. Bu hikâye büyük olasılıkla bir efsane olsa da, yine de Platon'un matematiğe olan ilgisine tanıklık etmekte ve birçok diyaloğunda bu konuya değinmektedir.
Platon'un felsefesi, tüm matematiksel diyagramların ebedi değişmez matematiksel hakikatlerin yansımaları olması gibi, tüm maddi şeylerin de ebedi değişmez ideaların kusurlu yansımaları olduğunu savunuyordu. Platon maddi şeylerin aşağı türden bir gerçekliğe sahip olduğuna inandığından, burhani bilginin kusurlu maddi dünyaya bakarak elde edilemeyeceğini düşünmüştür. Hakikat, matematikçilerin burhanlarına benzer şekilde rasyonel argümantasyon yoluyla bulunmalıdır. Örneğin, Platon astronominin ampirik gözlemler yerine soyut geometrik modeller açısından incelenmesini ve liderlerin felsefeye hazırlık için matematik eğitimi almasını önermiştir.
Aristoteles (MÖ. 384-322) Akademi'de eğitim görmüş ve yine de Platon'la birçok önemli konuda anlaşmazlığa düşmüştür. Hakikatin ebedi ve değişmez olması gerektiğini kabul etmekle birlikte, Aristoteles dünyanın deneyim yoluyla bilinebilir olduğunu ve hakikati duyularımızla algıladıklarımızla bildiğimizi savunmuştur. Ona göre, doğrudan gözlemlenebilir şeyler gerçektir; fikirler (ya da onun deyimiyle form

Bu, Vikipedideki kronoloji maddelerinin listesidir.

2021 Boğaziçi Üniversitesi protestoları kronolojisi
Ali’nin Kronolojik Hayatı
Budizm kronolojisi
Deprem kronolojisi
Friedrich Nietzsche kronolojisi
Kudüs zaman çizelgesi
Yakın geleceğin kronolojisi
Uzak geleceğin kronolojisi
Türk pop müziği kronolojisi

Onyıllar, yüzyıllar ve binyıllar listesi
Yıllar listesi
Orta Doğu tarihinin kronolojik listesi
Türk tarihinin zaman çizelgesi
Osmanlı İmparatorluğu kronolojisi
Türk Kurtuluş Savaşı kronolojisi
Çanakkale Savaşı kronolojisi
Kırım Seferi (1941–1942) kronolojisi
Gezi Parkı olayları zaman çizelgesi
PKK saldırıları ve çatışmaları kronolojisi (1980'ler)
PKK saldırıları ve çatışmaları kronolojisi (1990'lar)
PKK saldırıları ve çatışmaları kronolojisi (2000'ler)
PKK saldırıları ve çatışmaları kronolojisi (2010'lar)
Barış Pınarı Harekâtı kronolojisi
Ergenekon soruşturması kronolojisi
Çerkes tarihi kronolojisi
İslam tarihinin zaman çizelgesi
Haçlı seferleri kronolojisi
İngiliz İç Savaşı zaman çizelgesi
Polonya Yahudilerinin zaman çizelgesi
Türk-Yunan ilişkileri kronolojisi
Suriye İç Savaşı'nın kronolojisi
Pön Savaşları kronolojisi
Balkan Savaşları kronolojisi
Avrupa Birliği tarihinin zaman çizelgesi
NATO'nun Yugoslavya'yı bombalamasının kronolojisi
Sovyet gizli polis teşkilatları kronolojisi
I. Dünya Savaşı Kronolojisi
II. Dünya Savaşı kronolojisi
II. Dünya Savaşı Doğu Cephesi kronolojisi
Avrupa'da II. Dünya Savaşı'nın sonlanması
Nükleer silahlanmanın kronolojisi

Büyük Patlama kronolojisi
Yaşamın evrimsel tarihi kronolojisi
İnsan evrimi zaman çizelgesi

Matematiğin zaman çizelgesi
Antik Yunan matematikçilerinin zaman çizelgesi

Termodinamik ve istatistiksel fizik kronolojisi
Elektromanyetizma teorisinin zaman çizelgesi
Elektromanyetizma ve klasik optik kronolojisi
Astronomi kronolojisi

Kimyanın zaman çizelgesi

Bilgisayarın zaman çizelgesi
Roket ve füze teknolojisi zaman çizelgesi

Doğanın zaman çizelgesi

Larry Laudan (/ˈlaʊdən/; 16 Ekim 1941 - 23 Ağustos 2022), Amerikalı bir bilim filozofu ve epistemologdur. Pozitivizm, realizm ve rölativizm geleneklerini şiddetle eleştirdi ve popüler meydan okumalara karşı ayrıcalıklı ve ilerici bir kurum olarak bilim görüşünü savundu. Laudan'ın "araştırma gelenekleri"ne ilişkin felsefi görüşü, Imre Lakatos'un "araştırma programlarına" önemli bir alternatif olarak görülüyor.

Laudan, Princeton Üniversitesinde felsefe alanında doktora derecesini aldı ve ardından University College London'da ve uzun yıllar Pittsburgh Üniversitesinde ders verdi. Daha sonra Virginia Polytechnic Institute & State University, Hawaii Üniversitesi ve Meksika Ulusal Özerk Üniversitesinde ders verdi. Resmi olarak emekli olmasına rağmen, Laudan Austin'deki Texas Üniversitesinde ders vermeye devam etti. Daha sonraki çalışmaları yasal epistemoloji üzerineydi. Yemek tarihçisi Rachel Laudan'ın kocasıydı.

Laudan'ın en etkili kitabı İlerleme ve Sorunları (1977), bilim felsefecilerini, görüşün bilim tarihi ve felsefesi üzerindeki imalarını ciddiye almadan ve bilim tarihçiliği ve metodolojisindeki belirli konuları sorgulamadan "bilim temelde bir problem çözme etkinliğidir" görüşüne sözde bağlılık göstermekle suçlar. Laudan, Karl Popper tarafından temsil edilen ampirizme ve Thomas Kuhn tarafından temsil edilen "devrimciliğe" karşı, İlerleme ve Sorunları'nda bilimin, aynı zamanda kavramsal anormallikleri çözerken daha ampirik olarak doğrulanmış kanıtlar biriktiren gelişen bir süreç olduğunu savundu. Yalnızca kanıt toplama veya ampirik doğrulama, bilimsel ilerlemenin gerçek mekanizmasını oluşturmaz; Anomalilerin çözümlerinin çeşitli teoriler tarafından sağlanan kavramsal çözümlenmesi ve karşılaştırılması, bilimin evriminin vazgeçilmez bir parçasını oluşturur.
Laudan, özellikle bilimin kümülatif başarısının, bilimin gerçekliği gerçekten tanımlaması gerektiğini gösterdiği iddiasına karşı kötümser tümevarım argümanıyla tanınır. Laudan, 1981 tarihli "A Confutation of Convergent Realism" adlı makalesinde, "bilim tarihi, daha sonra reddedilen ampirik olarak başarılı teorilerin geniş kanıtlarını sunar; sonraki bakış açılarından, gözlemlenemeyen terimlerinin atıfta bulunmadığına karar verildi ve bu nedenle doğru ve hatta yaklaşık olarak doğru olarak kabul edilemezler." diye tartıştı.
Beyond Pozitivizm ve Relativizm'de Laudan, "bilimin amacının, problem çözme etkinliği yüksek teorileri güvence altına almak olduğunu" ve ampirik veriler azaldığında bilimsel ilerlemenin mümkün olduğunu yazdı. "Aslında, bu modelde, ampirik olarak iyi desteklenen bir teoriden daha az desteklenen bir teoriye geçişin ilerici olması mümkündür, tabii ki ikincisi birincisinin karşılaştığı önemli kavramsal zorlukları çözmüştür." Son olarak, daha iyi teori ampirik anormallikleri en aza indirirken daha fazla kavramsal sorunu çözer.
Laudan ayrıca risk yönetimi ve terörizm konusunda da yazmıştır. O, "ahlaki öfke ve merhametin terörizme uygun tepkiler olduğunu, ancak kişinin kendisi ve hayatı için korkmaması gerektiğini" savundu. "Ortalama bir Amerikalının terör kurbanı olma riski son derece azdır." 1996'da çeşitli kazaların göreli risklerini ayrıntılarıyla anlatan Riskler Kitabı'nı yazdı.

1990'da Hawaii Üniversitesi'nde Felsefe Kürsüsü Başkanı olan Laudan, yerel gazetelerde beyaz üstünlüğü ve Hawaii'nin sömürgeleştirilmesi hakkındaki iddialarıyla ilgili bir tartışma üzerine profesör arkadaşı Haunani-Kay Trask'ı eleştirdi. Laudan, Üniversitenin bir Başkan Yardımcısına Trask'ın yayımlanan yorumları için azarlanması talebinde bulundu. Daha sonra, Laudan'ın başkanlığındaki Felsefe Bölümü, Trask'ın sözlerini kınayan bir "Akademide Irkçılık Üzerine Bildiri" yayımladı.
Eylül 2021'de, Trask'ın ölümünün ardından, Mānoa Üniversitesi felsefe bölümü, Laudan'ın (diğerlerinin yanı sıra) Haunani-Kay Trask'a karşı yaptığı ırkçılık suçlamalarının tamamen asılsız olduğunu kabul etti ve [Trask]'ın geçmişte Mānoa'daki filozoflardan maruz kaldığı saldırılar için içtenlikle özür diledi. Mānoa Üniversitesi felsefe bölümü özrünü yalnızca Trask'a değil, aynı zamanda "KānakaʻŌiwi fakültesi ve öğrencilerinin daha geniş topluluğuna" da hitap etti çünkü Laudan'ın Trask'a yönelik suçlamaları "Hawaii yerlisi öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında kalıcı yaralar bıraktı." Felsefe bölümü, üyelerinin Laudan gibi eski üyelerinin eylemleri için "ulaşmak ve özür dilemek gibi ahlaki bir yükümlülüğü" olduğunu kabul etti.

1977. İlerleme ve Sorunları: Bir Bilimsel Büyüme Teorisine Doğru,978-0-520-03721-2
1981. Bilim ve Hipotez
1983. Sınır Çizme Probleminin Sonu
1984. Bilim ve Değerler: Bilimin Amaçları ve Bilimsel Tartışmadaki Rolü,978-0-520-05743-2
1990. Bilim ve Görelilik: Bilim Felsefesi Üzerine Diyaloglar,978-0-226-46949-2
1995. Riskler Kitabı
1996. Pozitivizm ve Relativizmin Ötesinde,978-0-8133-2469-2
1997. Önümüzdeki Tehlike
2006. Hakikat, Hata ve Ceza Hukuku: Hukuki Epistemoloji Üzerine Bir Deneme
2016. Kanunun Kusurları: Denemeleri ve Hataları Yeniden Düşünmek?

Larry Laudan 10 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (www.larryaudan.com)
Pragmatizm Cybrary Profili 10 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mühendislik kavramı, insanların makara, kaldıraç ve tekerlek gibi temel icatları tasarladığı eski çağlardan beri var olmuştur. Bu icatların her biri, kullanışlı araçlar ve nesneler geliştirmek için temel mekanik ilkelerden yararlanan modern mühendislik tanımıyla uyumludur.
İngilizce mühendislik anlamına gelen engineering teriminin kendisi çok daha yeni bir etimolojiye sahip olup, engineer kelimesinden türemiştir ve bu kelimenin kökeni 1325 yılına kadar uzanmaktadır; bu tarihte bir engine'er (kelimenin tam anlamıyla, bir motoru (engine) çalıştıran kişi) ilk olarak “askeri motor yapımcısı” anlamına gelmekteydi ve artık kullanılmayan bu bağlamda “motor” askeri bir makineye, yani savaşta kullanılan mekanik bir düzeneğe (örneğin bir mancınık) atıfta bulunmaktaydı. "Motor" (engine) kelimesinin kendisi daha da eski bir kökene sahiptir, nihayetinde Latince ingenium'dan (y. 1250) türemiştir ve ‘doğuştan gelen nitelik, özellikle zihinsel güç, dolayısıyla akıllıca bir icat’ anlamına gelir.
Türkçede mühendislik kelimesinin etimolojik kökenine bakıldığında, Arapça hendese ("arazi ölçme, geometri") kökünden geldiği görülmektedir. Basit bir analiz ile "mühendis" kelimesi "geometri, matematik bilen kişi" ve "mühendislik" ise bu tür uğraşların yerine getirilmesi olarak düşünülebilir.
Daha sonra, köprüler ve binalar gibi sivil yapıların tasarımı teknik bir disiplin olarak olgunlaştıkça, inşaat mühendisliği terimi bu tür askeri olmayan projelerin inşasında uzmanlaşanlar ile daha eski bir disiplin olan askeri mühendislikle (“mühendislik” kelimesinin orijinal anlamı, artık büyük ölçüde eskimiştir, ancak askeri mühendislik birlikleri gibi günümüze kadar ulaşan önemli istisnalar vardır, örneğin ABD Ordusu Mühendisler Birliği) uğraşanlar arasında ayrım yapmanın bir yolu olarak sözlüğe girmiştir.

Mezopotamya'daki zigguratlar, İran'daki Persepolis, Antik Mısır'daki piramitler ve İskenderiye Pharosu, İndus Vadisi Uygarlığının şehirleri, Antik Yunan'daki Akropolis ve Parthenon, Roma İmparatorluğu'ndaki su kemerleri, Via Appia ve Colosseum, Teotihuacán, Maya, İnka ve Aztek İmparatorluklarının şehirleri ve piramitleri ile Çin Seddi, diğerlerinin yanı sıra, antik sivil ve askeri mühendislerin yaratıcılığının ve becerisinin bir kanıtı olarak durmaktadır.
Altı klasik basit makine, antik Yakın Doğu'da biliniyordu. Kama ve eğik düzlem (rampa) tarih öncesi çağlardan beri biliniyordu. Tekerlek, tekerlek ve aks mekanizmasıyla birlikte MÖ 5. binyılda Mezopotamya'da (modern Irak) icat edildi. Kaldıraç mekanizması ilk olarak yaklaşık 5.000 yıl önce Yakın Doğu'da ortaya çıkmış, burada basit bir terazide ve antik Mısır teknolojisinde büyük nesneleri hareket ettirmek için kullanılmıştır. Kaldıraç ayrıca MÖ 3000 dolaylarında Mezopotamya'da ortaya çıkan ilk vinç makinesi olan shadoof su kaldırma cihazında[6] ve ardından MÖ 2000 dolaylarında antik Mısır teknolojisinde kullanılmıştır. Makaralara dair en eski kanıtlar MÖ 2. binyılın başlarında Mezopotamya'da ve On İkinci Hanedanlık (MÖ 1991-1802) döneminde antik Mısır'da bulunmuştur. Basit makinelerin icat edilen sonuncusu olan vida ilk olarak Mezopotamya'da Yeni Asur döneminde (MÖ 911-609) ortaya çıkmıştır. Mısır piramitleri, Büyük Giza Piramidi gibi yapıları oluşturmak için altı basit makineden üçü olan eğik düzlem, kama ve kaldıraç kullanılarak inşa edilmiştir.
İsmi bilinen en eski mimar İmhotep'tir. Firavun Djosèr'in memurlarından biri olarak, muhtemelen MÖ 2630-2611 civarında Mısır'daki Saqqara'da Djoser Piramidi'nin (bir Basamaklı Piramit) yapımını tasarlamış ve denetlemiştir. Ayrıca mimaride bilinen ilk sütun kullanımından da sorumlu olabilir.
Kush, MÖ 4. yüzyılda insan enerjisi yerine hayvan gücüne dayanan Sakia'yı geliştirdi. Kush'ta sulamayı artırmak için Hafirler şeklinde rezervuarlar geliştirildi. Askeri seferler sırasında geçitler inşa etmek için lağımcılar istihdam edildi. Kushite ataları MÖ 3700 ila 3250 yılları arasında speos inşa etti. Meroitik dönemde demirci ocakları ve yüksek fırınlar da yaratıldı.
Su gücüyle çalışan en eski pratik makineler olan su çarkı ve su değirmeni ilk olarak Pers İmparatorluğu'nda, bugünkü Irak ve İran'da MÖ 4. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır.

Antik Yunanistan, hem sivil hem de askeri alanda makineler geliştirmiştir. Bilinen ilk mekanik analog bilgisayar modeli olan Antikythera mekanizması ve Arşimet'in mekanik icatları Yunan makine mühendisliğinin örnekleridir. Antikythera mekanizmasının yanı sıra Arşimet'in bazı icatları, Sanayi devriminin dişli takımlarının tasarlanmasına yardımcı olan ve bugün robotik ve otomotiv mühendisliği gibi çeşitli alanlarda hala yaygın olarak kullanılan makine teorisindeki iki temel ilke olan diferansiyel dişli veya episiklik dişli hakkında sofistike bilgi gerektiriyordu.
Çin ve Roma orduları Ballista ve mancınık gibi karmaşık askeri makineler kullanmıştır. Orta Çağ'da Trebuchet geliştirilmiştir. 132 yılında polimat Zhang Heng, depremleri tespit etmek için sismoskopu icat etti ve bu icat 1.100 yıl sonrasına kadar dünyanın başka hiçbir yerinde icat edilmedi.
Huan Tan'ın Xinlun'u, tahılları dövmek ve ayrıştırmak için kullanılan hidrolikle (yani su çarkı) çalışan trip çekiç cihazını tanımlayan en eski metindir.

Bizanslılar sayısız Yunanca el yazmasını tercüme edip muhafaza etmiş ve erken ortaçağ dünyasında mühendisliğe de katkıda bulunmuşlardır. Trallesli Anthemius ve Miletli Isidore, MS 532-537 yıllarında Ayasofya kilisesinin mimarisinden sorumluydular.
Heliopolisli Callinicus tarafından icat edilen Yunan ateşi, Bizanslılar tarafından kullanılan bir silahtı. Petrol, nafta, sönmemiş kireç, kükürt, reçine ve potasyum nitrat gibi yanıcı maddelerden oluşuyordu.

İslam Altın Çağı, Yunan, Pers, Roma ve Hint bilginlerinin eserlerinin tercüme edilmesinin ardından mühendislik bilgisinin ilerlemesine tanıklık etmiştir.
Rüzgâr gücüyle çalışan en eski pratik makineler olan yel değirmeni ve rüzgâr pompası ilk olarak İslam Altın Çağı'nda, Müslüman dünyasında bugünkü İran, Afganistan ve Pakistan'da, MS 9. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Buhar gücüyle çalışan en eski pratik makine, 1551 yılında Osmanlı Mısırı'nda Takiyüddin Muhammed ibn Ma'ruf tarafından tarif edilen buhar krikolu bir buhar türbinidir.
Pamuk çırçırı MS 6. yüzyılda Hindistan'da, çıkrık ise 11. yüzyılın başlarında İslam dünyasında icat edilmiştir, her ikisi de pamuk endüstrisinin büyümesi için temel teşkil etmiştir. Çıkrık aynı zamanda 18. yüzyıldaki erken Sanayi Devrimi sırasında önemli bir gelişme olan iğ makinesinin de öncüsüdür.
İskenderiyeli Hero'nun eserlerinin Qusta ibn Luqa tarafından tercüme edilmesinden sonra, Müslüman dünyasında ilk programlanabilir makineler geliştirildi. Programlanabilir bir müzik aleti olan müzik sıralayıcı, en eski programlanabilir makine türüydü. İlk müzik sıralayıcı, 9. yüzyılda Beni Musa kardeşler tarafından icat edilen ve Book of Ingenious Devices adlı kitaplarında anlatılan otomatik bir flüt çalardı. 1206 yılında El-Cezeri programlanabilir otomatlar/robotlar icat etti. Programlanabilir bir davul makinesi tarafından çalıştırılan davulcular da dahil olmak üzere, farklı ritimler ve farklı davul kalıpları çalabilecekleri dört otomat müzisyen tanımlamıştır.
El Cezeri, Türk Artuklu hanedanının krallarına ve saraylarına su pompalamak için beş makine inşa etti. El Cezeri, 50'den fazla dahiyane mekanik cihazın yanı sıra, segmental dişliler, mekanik kontroller, eşapman mekanizmaları, saatler, robotik ve tasarım ve üretim yöntemleri için protokoller geliştirdi ve yenilikler yaptı.

İlk tam fonksiyonlu buhar makinesi 1716 yılında demirci Thomas Newcomen tarafından yapılmıştır. Bu cihazın geliştirilmesi ilerleyen yıllarda Sanayi Devrimine yol açarak seri üretimin başlamasına olanak sağlamıştır.
Mühendisliğin 18. yüzyılda bir meslek olarak yükselişiyle birlikte, bu terim matematik ve bilimin bu amaçlara uygulandığı alanlara daha dar bir şekilde uygulanır hale geldi. Benzer şekilde, askeri ve sivil mühendisliğe ek olarak, o zamanlar mekanik sanatlar olarak bilinen alanlar da mühendisliğe dahil edildi.
Aşağıdaki resimler, 1702 yılında İngiltere'deki mühendislik aletlerini gösteren bir deste karttan örneklerdir. Bunlar, daha sonra inşaat mühendisliği, makine mühendisliği, jeodezi ve jeomatik olarak bilinecek olan bir dizi mühendislik uzmanlığını göstermektedir.
Her kartta aletin amacını açıklayan bir yazı bulunmaktadır:

Thomas Savery ve İskoç mühendis James Watt'ın buluşları modern Makine Mühendisliğinin doğmasına yol açmıştır. Sanayi devrimi sırasında özel makinelerin ve bunların bakım araçlarının geliştirilmesi, Mechanical Engineering'in hem doğduğu yer olan İngiltere'de hem de yurtdışında hızla büyümesine yol açmıştır.
Elektrik Mühendisliği disiplini, 19. yüzyılda Alessandro Volta'nın deneyleri, Michael Faraday, Georg Ohm ve diğerlerinin deneyleri ve 1872'de elektrik motorunun icadı ile şekillenmiştir. Elektrik mühendisliği 19. yüzyılın sonlarında bir meslek haline gelmiştir. Uygulayıcılar küresel bir elektrikli telgraf ağı oluşturmuş ve yeni disiplini destekleyecek ilk elektrik mühendisliği kurumları İngiltere ve ABD'de kurulmuştur. İlk elektrik mühendisini kesin olarak belirlemek mümkün olmasa da, 1816'da ilk çalışan elektrikli telgraf sistemini yaratan ve dünyanın elektrikle nasıl dönüştürülebileceğine dair vizyonunu belgeleyen Francis Ronalds bu alanın önünde yer almaktadır.
James Maxwell ve Heinrich Hertz'in 19. yüzyılın sonlarındaki çalışmaları Elektronik alanının doğmasına yol açmıştır. Vakum tüpü ve transistörün daha sonraki icatları, Elektroniğin gelişimini o kadar hızlandırdı ki, elektrik ve elektronik mühendisleri şu anda diğer Mühendislik uzmanlık alanlarındaki meslektaşlarından sayıca daha fazladır.
Kimya Mühendisliği, muadili olan Makine Mühendisliği gibi, 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sırasında gelişmiştir. Endüstriyel ölçekte üretim yeni malzemeler ve yeni süreçler gerektiriyordu ve 1880 yılına gelindiğinde büyük ölçekli kimyasal üretimine duyulan ihtiyaç, yeni endüstriyel tesislerde kimyasalların geliştirilmesi ve büyük ölçekli üretimine adanmış y

Nöroloji ve nöroşirürji uygulamaları tarih öncesi zamanlara kadar uzanır. Ancak akademik çalışmalar 16. yüzyıla kadar başlamamıştır. Gözlemsel bilimden yola çıkarak, sinir sistemine ve nörolojik hastalıklara ve bunlara olası müdahalelere yaklaşmanın sistematik bir yolu zaman içinde gelişmiştir.

İnkalar, Taş Devri'nin sonlarından beri, bugün kullanılan benzer tekniklere benzer bir yöntem olan trepanasyon uygulamışlardır. Bu prosedürler çoğunlukla savaşçılar üzerinde gerçekleştirildi ve iskelet kalıntılarından elde edilen kanıtlar, en erken yöntemlerin genellikle ölümle sonuçlandığını ortaya koydu. Bununla birlikte, 1400'lere gelindiğinde, İnkalar "yetenekli cerrahlar" olduklarını kanıtladılar. Çünkü hayatta kalma oranları yaklaşık %90'a yükseldi, prosedürü takiben enfeksiyon oranları düşüktü ve bazı kişilerin ameliyattan birden çok kez kurtulduğunu gösteren kanıtlar bulundu. İnka cerrahları, kafatasında daha az travmaya neden olacak bir yöntem kullanarak kafanın yaralanmaya neden olacak bölgelerinden kaçınmayı öğrendiler. Ayrıca muhtemelen ağrı için koka ve alkol gibi zamanın şifalı otlarını kullandılar. Ayrıca sonraları balsam ve saponin ise antibiyotik amaçlı kullanılacaktı.
Travma cerrahisi ile ilgili antik Mısır incelemesi olan Edwin Smith papirüsü, bazı nörolojik durumlar da dahil olmak üzere çeşitli yaralanmalar için açıklamalar içerir ve tedaviler önerir. Spesifik olarak, meninkslerin, beynin dış yüzeyinin, beyin omurilik sıvısının ve kafa içi nabızların tanımları vardır. Sadece bu nörolojik özelliklerden söz edilmekle kalmaz, aynı zamanda beyin yaralanmaları veya servikal omurga yaralanmaları nedeniyle bazı vücut fonksiyonlarının bozulabileceği de açıklanmıştır. Tarih boyunca nörolojik fenomenlerin gözlemlenmesine ilişkin başka birçok örnek vardır. Sümerler, sırtında bir ok bulunan bir aslanın kabartmasında fiziksel travmanın neden olduğu paraplejiyi resmetmişlerdir. Fiziksel bozukluğun neden olmadığı nörolojik bozukluklar da araştırıldı. Örneğin, antik Hindistan'ın Vedik döneminin tıbbında, Ayurvedik metin Charaka Samhita, hem semptomların hem de olası tedavilerin tartışıldığı bir epilepsiyi anlatır. Buddha'nın doktoru Jīvaka Komārabhacca MÖ 5. yüzyılda bir hastanın beyninden iki paraziti çıkarmak için ameliyat yapmıştır.

Kısa bir süre sonra, antik Yunan doktor Hipokrat, epilepsinin kutsal değil, doğal bir nedeni olduğunu söylemiştir. Eski Yunanlar da sinir sistemini incelediler. Örneğin, Aristoteles (beyin fonksiyonunu yanlış anlamasına rağmen) meninksleri açıklar ve beyin ve beyincik yapılarını birbirinden ayırır. Kısa bir süre sonra, Roma'da Galen, maymun da dahil olmak üzere çeşitli türlerde sinir sisteminin birçok diseksiyonunu gerçekleştirdi. Yaptığı özel bir keşif, rekürren larengeal sinirlerinin önemiydi . Başlangıçta, bağlı, bağıran bir domuz ile nefes almayı kontrol eden sinirler üzerinde bir deney yaparken yanlışlıkla onları kesmişti. Domuz hemen bağırmayı kesti ama mücadeleye devam etti. Galen daha sonra aynı deneyi köpekler, keçiler, ayılar, aslanlar, inekler ve maymunlar dahil olmak üzere çeşitli hayvanlar üzerinde gerçekleştirdi ve her seferinde benzer sonuçlar buldu. Son olarak, bu yeni sonucu duyurmak için Galen, Roma'da geniş bir izleyici kitlesine bir çift domuz üzerindeki deneyi göstererek onlara şunları söyledi: "larinksin her iki tarafındaki bir çift saç benzeri yapı (sinirler) bağlanırsa veya kesilirse, hayvanın yaşamına veya işlevsel aktivitesine zarar vermeden suskun hale getirir".
Hua Tuo, beyin cerrahisi prosedürlerini gerçekleştirdiği söylenen eski bir Çinli doktor ve cerrahi öncüydü. MS 936'dan 1013'e kadar Endülüs'te Al-Zahrawi hastaları değerlendirdi ve kafa yaralanmaları, kafatası kırıkları, omurilik yaralanmaları, hidrosefali, subdural efüzyonlar ve baş ağrısının cerrahi tedavilerini gerçekleştirdi. İran'da eş zamanlı olarak İbn Sina da kafatası kırıkları ve cerrahi tedavileri hakkında detaylı bilgiler sundu.

Diğer birçok bilimle birlikte, nöroloji ve nöroşirürjide Yunanlardan sonra ilk gerçek gelişmeler Rönesans'ta gerçekleşir. Matbaanın icadı, anatomik ders kitaplarının, sayfaların yayınlanmasına izin vererek bilginin yayılmasına izin verdi. İlk örnek Johann Peyligk'in 1499'da Almanya'nın Leipzig kentinde yayınlanan Compendium philosophiae naturalis'idir. Bu çalışma, dura mater ve pia mater ile ventriküler sistemi gösteren 11 gravür içeriyordu.

Andreas Vesalius 1543'te De humani corporis Fabrica'yı yayınladığında hem nörolojide hem de genel olarak anatomide bir devrim gerçekleşti. Ventrikülleri, kafa sinirlerini, hipofiz bezini, meninksleri, gözün yapılarını, beyne ve omuriliğe giden damar beslemesini ve periferik sinirlerin bir görüntüsünü gösteren ayrıntılı çizimler içermekteydi. Vesalius, çağdaşlarının çoğundan farklı olarak, birçok hayvanın insanlarınkine benzer ventrikül sistemlerine sahip olduğunu, ancak gerçek bir zekaya sahip olmadığını öne sürerek ventriküllerin beyin işlevinden sorumlu olduğuna dair o zamanki yaygın inanca katılmadı. Görünen o ki, beyni incelemeden önce nadiren kafatasından çıkarmıştı. Zira diyagramlarının çoğu beyni kopmuş bir kafanın içinde oturuyormuş gibi gösteriyordu.
1549'da Jason Pratensis önemli bir nöroloji kitabı "De Cerebri Morbis" yayınladı. Bu kitap nörolojik hastalıkları inceliyordu. Galen ve diğer Yunan, Roma ve Arap yazarların düşüncelerinin yanı sıra semptomları tartıştı. 1664'te Thomas Willis, Anatomy of the Brain'i ve ardından 1667'de Cerebral Pathology'yi yayınladı. Beyni kafatasından çıkardı ve Willis çemberini - beynin arteriyel beslenmesini sağlayan damar çemberini - ortaya koyarak onu daha net bir şekilde tanımlayabildi. Lokalizasyon ve refleksler hakkında belirsiz bir fikir de dahil olmak üzere beyin işleviyle ilgili bazı teorileri vardı. Epilepsi, apopleksi ve felç durumlarını tanımladı. 1610'da anatomist Jean Riolan the Younger'dan sonra "nöroloji" kelimesini kullanan ilk birkaç yazardan biriydi.
Hastalık anlayışının başlangıcı, hastalıklı anatomik illüstrasyonlar ve etkili renkli baskının gelişmesiyle geldi. Matthew Baillie (1761-1823) ve Jean Cruveilhier (1791-1874), sırasıyla 1799 ve 1829'da inme durumundaki lezyonları resimlediler.

Ünlü filozof René Descartes (1596-1650), bir hayvanın her aktivitesinin bazı dış uyaranlara karşı gerekli bir tepki olduğunu öne sürdü. Burada uyaran ve tepki arasındaki bağlantı, belirli bir sinir yolu ile yapılmıştı. Luigi Galvani (1737-1798), sinirin elektriksel uyarılmasının kas kasılmasını sağladığını gösterdi. Charles Bell (1774-1842) ile Francois Magendie'nin (1783-1855) rekabet halindeki çalışmaları, omuriliğin ventral boynuzlarının motor ve duyusal dorsal boynuzlarını tanımlanmasını sağladı. Hücreler mikroskobik olarak tanımlandığında, kaba anatomik kavramların ötesine geçmek mümkün oldu. 1837'de JE Purkinje (1787-1869) nöronların ilk tanımını ve aslında her türden hücrenin çok erken bir tanımını yaptı. Daha sonra Golgi ve Cajal sinir hücrelerinin dallarını boyadı. Bu dalların dokunduğunu veya sinapsyaptığını gösterdi. Konuşamayan hemiplejik bir hasta Paul Broca'yı (1824-1880) serebral korteksteki işlevlerin anatomik olarak lokalize olduğu görüşüne götürdü. Ivan Pavlov (1849–1936), köpekleri salya salarken, basit bir refleksin daha yüksek beyin işlevleriyle değiştirilebileceğini fark etti. Bu nörolojik fikirler, nörofizyolog Charles Scott Sherrington (1857–1952) tarafından koordine edildi ve değerlendirildi.

Kendini tamamen nörolojiye adayan ilk doktorlar Moritz Heinrich Romberg, William A. Hammond, Duchenne de Boulogne, Jean-Martin Charcot ve John Hughlings Jackson'dı . Doktorlar, ancak klinik araştırma için uygun araçlar ve prosedürler geliştirmişlerse, nöroloji fikirlerini pratikte kullanabilirlerdi. Bu 19. yüzyılda adım adım gerçekleşti – refleks çekici, oftalmoskop, iğne ve diapozon, şırınga ve lomber ponksiyon bu alet ve işlemlerdendi. X ışınları, elektro-ensefalografi, anjiyografi, miyelografi ve CAT taramaları bunları takip edecekti. Klinik nörologlar, ölümden sonraki bulgularını nöropatoloji ile ilişkilendirdiler. En iyi bilineni, beyin omurilik ilişkisini iki ciltlik büyük bir metinle anlatan WR Gowers (1845-1915) idi. On dokuzuncu yüzyılın sonunda, felç ile hemipleji arasında, travma ile belden aşağı felç durumu arasında, spiroket ile akıl hastanelerini dolduran felçli demans hastaları arasında bağlantı kuruldu. Ciddi bir enfeksiyon olan frengi'de salvarsan kullanımı ilk kemoterapötik tedavi oldu. Ayrıca nörosifiliz'de ateş indüksiyonu uygulandı. Antibiyotikler kullanılmaya başlandığında nörosifiliz tedavisi oldukça etkili hale geldi.

19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına dek, beyine elektrotların yerleştirildiği ve yüzeysel tümörlerin çıkarıldığı zamana kadar nöroşirürjide çok fazla ilerleme olmadı.
Beyin cerrahisi veya ağrının giderilmesi için kafaya önceden tasarlanmış kesi binlerce yıldır vardır, ancak beyin cerrahisindeki kayda değer ilerlemeler yalnızca son yüz yılda geldi.
Beyindeki elektrotların tarihi : 1878'de Richard Caton, elektrik sinyallerinin hayvanın beyninden iletildiğini keşfetti. 1950'de Dr. Jose Delgado, bir hayvanın beynine yerleştirilen ve onu çalıştırıp yön değiştirmesini sağlayan ilk elektrotu icat etti. 1972'de sağırların duymasını sağlayan nörolojik bir protez olan koklear implant ticari kullanım için pazarlandı. 1998'de araştırmacı Philip Kennedy, ilk beyin-bilgisayar arayüzünü (BCI) bir insan deneğe yerleştirdi.
Tümör çıkarılmasının tarihçesi : 1879'da, sadece nörolojik işaretlerle yerini belirledikten sonra, İskoç cerrah William Macewen (1848-1924) ilk başarılı beyin tümörü çıkarma işlemini gerçekleştirdi. 25 Kasım 1884'te İngiliz doktor Alexander Hughes Bennett (1848-1901) Macewen'in tekniğini kullanarak tümörün yerini tespit etti ve İngiliz cerrah Rickman Godlee (1849-1925) ilk birincil beyin tümörü çıkarma işlemini gerçekleştirdi. Bennett açıkta kalan beyin üzerinde ameliyat yaparken, Macewen trepanasyon yoluyla "uygun beyin alanı" belirliyordu. Üç yıl sonra, Victor Horsley (1857-1916) bir omurilik tümörünü çıkaran

Ockhamlı William (Occam, Hockham ve birkaç değişik şekilde bilinir), yaklaşık 1287 ve 1347 yılları arasında yaşamış İngiliz Fransiskan rahibi ve skolastik filozof.
Politik anlaşmazlıkların ve entelektüelliğin merkezi olan on dördüncü yüzyılın; Thomas Aquinas, Duns Scotus ve İslam filozoflarından İbn-i Rüşd ile birlikte, önemli figürlerden biri olduğu düşünülüyor. Genel olarak ismini verdiği Ockham'ın Usturası isimli metodolojik prensiple anılmasına rağmen, mantık, fizik ve teoloji alanında önemli çalışmalar üretmiştir. İngiltere Kilisesi'nde 10 Nisan günü Ochkam'ı anma günüdür.
Ona göre bilgi her şeyden önce ruhun bir niteliğidir. Bir anlamda bilgi hakikat olan herhangi bir şeye ilişkin bilmeyken, başka bir anlamda bilgi apaçık bilme anlamına gelir. Her bilgi, önerme veya önermelerle dile getirilir. Önermeler, Ockhamlı William' m üzerinde çok durduğu terimlerden oluşur. Terimlerden oluşmuş önermelerle akıl yürütürüz.
Tanrı ve ahlakla ilgili görüşlerine nominalizmin oldukça önemli etkileri olmuştur. Ona göre Tanrı özgürdür, kadir-i mutlaktır. Dolayısıyla da yaratımı şekillendirecek değişmez, sabit özlerin bulunmadığı bu evrende Tanrı istediği her şeyi yapabilir. Bu sistemde ahlaki ilkelerin standardı Tanrı'dır. Tanrı'nın emriyle uyumlu olan eylemler erdemli olurken, aksi durumdakiler ise erdemsiz olmaktadır. Tanrı, istediği takdirde gayri ahlaki bir eylemi ahlaki kılabilmektedir.

İngiltere'nin Surrey Kontluğu'nda Ockham isimli küçük bir köyde doğan William, küçük yaşta Fransisken mezhebine katıldı. Oxford Üniversitesi'nde 1309'dan 1321'e kadar teoloji eğitimi almıştır. Fakat mezuniyet için gerekli olan master derecesine ulaşamadığı düşünülmektedir. Bu nedenle William'a sonradan ‘Saygıdeğer inisiyatör’ veya ‘Saygıdeğer acemi’ (Yenilmez, fethedilmez doktor olarak bilinmesine rağmen) lakapları takılmıştır.
Zaman içinde hem Fransiskenlerden hem de filozof Roscelinus'dan etkilenen Ockhamlı William, kısa süre sonra Papalık ile tartışma yaşamaya başladı. Zira Fransiskenler, İsa ve havarilerinin hiçbir şekilde mülk edinmediğini ve yoksul yaşayıp öldüklerini söylüyor, buradan hareketle Katolik Kilisesi'nin mülk edinmesine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Öte yandan William, Katolik Kilisesi'ndeki realizm anlayışına zıt olarak Roscelinus'un adcılık fikri üzerine çalışmalar yapıyordu. Öyle ki William, bu doğrultuda Ockham'ın Usturası fikrini üretmiştir. Bu temelle şekillenen fikirleri ile William, dünyevî bilgi ile imanî bilgi arasına sert bir çizgi çekmiş, teoloji ile felsefeyi birbirinden ayırmıştır.
Bu görüşlerinden ötürü dinden çıkma şüphesiyle hakkında soruşturma açılan Ockham'lı William, 1324 yılında Avignon'da Papa'nın başkanlığında bir mahkemeye çıkartıldı. Yargılama sonunda mahkûm edilmemesine karşın William'ın kentten çıkışı yasaklandı. Bunun üzerine William, kentteki bir Fransisken manastırına yerleşti.
Birçok filozof Ockham'ın sapkınlık düşüncesiyle çağrıldığına inanmaktaydı. Bu düşünceye karşı olarak son zamanlarda George Knysh tarafından başlangıçta Fransiskan Kilisesi'ne felsefe profesörü olarak atandığı fakat disiplin sorunları nedeniyle 1327'ye kadar görevine başlayamadığı iddia edilmektedir. Bir papazlar komisyonu, William'ın Commentary on the Sentences adlı yazısının tekrar incelenmesini istediğinde Ockham kendisini başka bir tartışmanın içinde buldu.
Üç yıl sonra Fransiskenlerin başkanı Michele de Cesena ile tanışan William, Papa XXII. Ioannes'e karşı Michele'in safını tuttu. Aynı dönemde XXII. Ioannes ile tartışma yaşayan Kutsal Roma İmparatoru Kutsal Roma Cermen İmparatoru IV. Ludwig, Fransiskenleri desteklemişti. Bu durumu fırsat bilen William, 1328'de Michele ile birlikte Avignon'dan kaçıp İtalya'da bulunan IV. Ludwig'e sığındı. İmparatora “Sen beni kılıçla koru, ben de seni kalemimle koruyayım” dediği söylenen Ockhamlı William, Papa XXII. Ioannes'i dinden çıkmakla suçlayan yazılar yazdı. Bu yazıları nedeniyle Papa tarafından aforoz edilen William, 1330 yılında IV. Ludwig'in ülkesine dönmesiyle birlikte Münih'e gitti.
Ockhamlı William, 1348 yılında tüm Avrupa'yı saran Büyük Veba Salgını sırasında vebaya yakalanarak kentteki bir manastırda öldü.

William, günümüzdeki Batı siyasal sistemlerinin temelini oluşturan ilkelerden biri olan ‘sınırlı iktidar’ anlayışını Hristiyanlık doktrini üzerinden geliştirmiştir.

Ona göre monarşi iyi bir rejimdir ancak bunun bir şartı vardırː Kral, kendi çıkarı için değil, yönettiği halkın ortak iyiliği için çabalamalıdır. Bu nedenle siyasal iktidar mutlak değildir, sınırlıdır. Öte yandan kralların otoritesi Tanrı'dan kaynaklanır ancak bu otorite de sınırsız değildir. Eğer kral yozlaşırsa, Tanrı'dan kaynaklanan otorite sona ermiş olur ve kralın meşruiyeti kalmaz.
William, bir yanda halk ve devlet yöneticisi arasında, diğer yanda ise devlet yöneticisi ile daha üst yöneticiler arasında karmaşık bir meşruiyet ilişkisi kurmuştur. Buna göre devleti yöneten monark, halkının çıkarları için uğraştığı sürece mutlak surette meşrudur ve kendisine itaat edilmesi gerekir. Ancak bu monark, ortak çıkarlar yerine kendi çıkarını sağlamaya başlarsa yönettiği halkın bu yozlaşmış yöneticiyi devirme hakkı doğacaktır. Örneğin yerel bir derebeyi yozlaşırsa, halkın onu devirme hakkı ortaya çıkar. Ancak halk bu hakkını kullanamıyorsa, kral derebeyini öldürmelidir. Aynı şekilde bir kral yozlaştıysa, daha da üst bir makamın (Papalık veya Halifelik benzeri dinî bir otorite, uluslararası güç vb.) o kralı devirme hakkı doğar.

Ockhamlı William, sadece siyasal iktidarı sınırlandırmamış, Papalık'ın otoritesinin de ciddi biçimde daraltılması gerektiğini savunmuştur.
William'a göre Papalık'ın başkalarının –özellikle de kralların– hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırma veya kısıtlama hakkı olamaz. Zira bu hak ve özgürlükler dünyevî hayata ait olgulardır. Papa ise yalnızca ruhanî dünya ile ilgili konularda yetki sahibidir. Bu sebeple Papalık'ın krallar üzerinde din dışı konularda hiçbir yetkisi olamaz.
William, Papalık'ın dünyevi-siyasi yetkisini ortadan kaldırmakla yetinmez, onun ruhanî otoritesini de kısıtlar. Ona göre Papalar ruhanî alanda da mutlak değildir, yanılgıya düşebilir, yozlaşabilir.
Bu sebeple William, Papaları denetim altına sokmak için bir tür meclis kurulmasını önermişti. Buna göre dünyanın her yöresinden gelen çeşitli din adamlarının oluşturacağı bir meclis, Kitab-ı Mukaddes'e dayanarak akıl yürütecek ve Papaları denetleyecekti. Böylece Papalık mutlak bir makam olmayacak, tüm Hristiyanların temsil edildiği bir meclisçe denetim altında olacaktı.
William, yozlaşan bir krala papaların da müdahale edebileceğini, aynı zamanda dinden çıkan (heretic) veya sapkınlığa kayan bir papaya karşı da kralların müdahale edebileceğini söyler.

Mantık alanında, daha sonra De Morgan yasaları olarak adlandırılan formülleri kelimelerle ifade etti. Üç doğruluk değeri içeren üçlü mantık sistemini geliştirdi. Üçlü mantık kavramı 19. ve 20. yüzyıllarda matematiksel mantık alanında tekrar önem kazanmıştır. Anlambilime yaptığı katkılar hala mantıkçılar tarafından kullanılmaktadır. Ockham'ın Aristocu kıyasın boş terimlerini etkili bir şekilde kullanan ilk mantıkçı olması muhtemeldir. Ockham'a göre bir argümanın geçerli olması ancak ve ancak öncül analizi geçerliyse mümkündür.

Ockham'da doğa felsefesi madde ve formdan oluşmuş duyulur tözlere ilişkin önermeleri ele alır. Ona göre bunun ne anlama geldiğini anlamak için, ilkin bilginin önermelerden oluştuğunu, önermelerin de bir bilim aracılığıyla bilindiğini bilmek gerekir. Doğa bilimi, şeylerde ortak olan zihinsel içerikler hakkındadır ve bunlarla kavramlar, öncelikle önermelerde şeylerin yerine geçer. Yani, bilgi, sadece tekil şeyler hakkında değil, tümeller hakkındadır da; tümeller önermelerde tekil şeylerin yerine geçer Örneğin, "tüm duyulur substanslar madde ve formdan oluşmuştur" önermesini ele aldığımızda, özne ya zihin dışı bir şey ya bir zihinsel içerik ya da bir sözcüktür. Yani, özne tekildir.

Ockhamlı William'a göre bilgi ruhtadır; bilgi ruhun çeşitli nitelikleri ile formlarının bir toplamıdır. Burada sadece insan bilgisi hakkında konuştuğunu söyler, bunu da şu şekilde gösterir: Birinci olarak, bilgi, bir alışkanlık (habitus) olarak bir niteliktir, tıpkı bilgi edimi gibi. Yani, bilgi de bilgi edimi de birer niteliktir, bu nedenle, bilgi alışkanlık olarak bir niteliktir. Ona göre büyük öncül olan bilginin alışkanlık olarak bir nitelik olduğu kabulü açıktır, burada açık olmayan küçük öncüldür, bu nedenle, Ockhamlı William küçük öncül olan bilgi ediminin alışkanlık olarak bir nitelik olduğu kabulünü kanıtlamaya girişir: Birbirleriyle çelişen ifadelerden birşeyin doğruluğu hakkında bilgi edinmek imkansızdır. Bunun yanında, ruh daha önce hiç düşünmediği birşeyi düşünebilir. Böylece ruh daha önce sahip olmadığı birşeye sahip olur; bu şey ya bir düşünme edimidir ya da irade türünden birşeydir. Düşünme edimi ve irade birer nitelik olduklarından, bilgi alışkanlığı da bu tür bir niteliktir veya bu tür niteliklerin bir toplamıdır. Bu şekilde düşünen biri, daha önce sahip olmadığı birşeye sahiptir artık. Bu şey sadece bir alışkanlık olabilir. Bu nedenle alışkanlık, ruhun bir konusu olarak, ruhtadır. Bir nitelik ruhta, yalnızca ruhun bir konusu olara!' bulunabildiğinden, alışkanlık bir niteliktir. Yani, bilgi alışkanlığı ruhta bulunan bir niteliktir.
İkinci olarak, bilgi teriminin birbirinden farklı pek çok anlamı vardır ve bunlardan biri diğerinin altına sokulamaz. Şöyle ki, birinci anlamıyla bilgi, doğru olan birşeyi kesin olarak kavrayıştır. Bu anlamda bazı hakikatler güvenle bilinir. Örneğin, Roma'yı hiç görmemiş ol sak da, Roma'nın büyük bir kent olduğunu bildiğimizi söylediğimizde ya da şu kişinin babam, diğerinin de annem olduğunu bildiğimi söylediğimde, açıkça bilme sözkonusu değildir, ama bu tür şeylerde herhangi bir şüphe duymadan taraf oluruz; bize bunları bildiğimiz söylenir. İkinci anlamıyla bilgi, "apaçık bilme" anlamındadır. Bu durumda sözkonusu olan başkalarının söylediklerini bilme değil, bilenin kendi etkinliğiyle birşeyi bilmesidir. Ockhamh William'ın 

Orta Çağ Avrupasında bilim, doğa, matematik ve doğa felsefesi çalışmalarını içermektedir. Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte Avrupa kendisini besleyen Yunan öğretisinden mahrum kaldı. Hristiyan din adamları ve bilginlerden Jean Buridan, Bede, Sevillalı İsidor ve Oresme gibi bilim adamları az da olsa eski öğretiye bağlı kaldı. Erken Orta Çağ bilimsel gelişmelerin fark edilir şekilde azaldığı bir dönem olmuştur. Fakat Yüksek ve Geç dönem Orta Çağ tekrar bilimsel gelişmelerin artışına sahne olmuştur.
Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Batı Avrupa'nın klasik bilimlerle olan entelektüel birikiminde büyük bir düşüş oldu. Bilimsel risaleler Yunancadan derli toplu olmayan çevirileri ile gelişigüzel yazılıp okunuyordu. Bu dönemde bilim Arapça ve Yunanca üzerinden yapılan tercümelerle yürüdü.

Orta Çağ İslam dünyasında bilim, İslam'ın Altın Çağı adı verilen ve 8. yüzyıl ile 14. yüzyıl-15. yüzyıl arasında İslam dünyasında geliştirilen ve uygulanan bilim. Bu dönemde Hint, Fars, Sabii ve özellikle Yunan uygarlıklarına ait eserler Arapçaya tercüme edildi. Bu çeviriler tüm bir Orta Çağ boyunca İslam uygarlığında yaşayan bilim insanlarının bilimsel gelişmelerde bulunmalarına ve bu gelişmeleri sonraki yüzyıllara taşımalarına olanak sağladı.
İslam uygarlığı'nın parçası olan bilim insanlarının çoğunluğu Arap ve Fars kökenli olsa da, genel olarak farklı etnik kökenlere sahiplerdi. Aynı zamanda farklı dinsel kökenlere sahiplerdi. Bu bilim insanlarının çoğunluğu Müslümandı, ancak bazı Hristiyan, Yahudi ve hatta ateist bilim insanları da bu bilim dünyasının bir parçası sayılır.
Orta Çağ'ın hatta 19. yüzyıla kadar olan dönemlerde bilim insanları birçok disiplinle ilgilenir ve bu konularda bilgi sahibi olurlardı. Özellikle antik dönemin bilim insanlarının çoğu günümüz standartlarında hezârfen kabul edilirler.

7. ve 8. yüzyılda daha çok çeviri faaliyetleri yapıldı. Halife olma umudunu yitiren genç Emevi prensi Halid bin Yezid'in (ö. 704) başlattığı tercüme faaliyeti çerçevesinde Mısır'dan gelen Yunancaya hakim olan bazı insanlara özellikle tıp, kimya ve astroloji ile ilgili kitaplar tercüme ettirildi. Pratik ihtiyaçlarla ilgili bu çevirilere duyulan ilgi Yunanca dışında Süryanice ve Kıptice eserlerin de çevrilmesi ile devam etti. Başlangıçta sınırlı olan konular Halife Mansur döneminde edebi, felsefi, metafizik, astroloji, aritmetik, geometri, astronomi, müzik teorisi, etik, fizik, zooloji, botanik, farmakoloji, veterinerlik, tıp, askerlik sanatı, hikmetli sözler, hatta şahin terbiyeciliğine varıncaya kadar birçok alana yayıldı. Hint, Yunan, Çin, İran uygarlıklarına ait çeviriler Urfa, Nusaybin, Harran ve Cündişapur Medreseleri aracılığıyla geniş bir alana yayıldı.

Câbir bin Hayyan (722-804): Bu dönemin en önemli kimyacısı olarak Harun Reşid'in saray alimi Câbir bin Hayyan'dan bahsetmek gerekir. Cabir bin Hayyan, oldukça kapsamlı deneyler yaptı, simya ve bilimler konusunda günümüze kalmış olan çeşitli eserler üretti. Bu eserlerinde laboratuvar tekniklerini ve deneysel kimya metodlarını tanımladı. Sülfürik asit ile nitrik asitin özelliklerini tanımladı. Süblimleşme, ergime ve damıtma işlemlerini tanımladı. Deneylerinde imbik ve süzgeç gibi araçlar kullandı. Kendisine atfedilen birçok eserin gerçek kökeni hala belirsizliğini korumaktadır.
İbrahim el-Fezari İslam dünyasında usturlab'ı kullanan ilk bilim insanı.

Halife Memun (ö. 833) tarafından Bağdat'ya kurulan Beyt'ül Hikmet (Türkçesi:İrfan Evi) tercüme faaliyetlerini kurumsal bir hale getirdi. Eflatun’un önemli Diyaloglar’ı, Aristo’nun Politika hariç tüm eserleri, Plotinus ve Proclus’a ait bazı teolojik metinler, felsefe tarihleri tıp, astronomi ve coğrafyada Batlamyus, fizik ve mekanikte Arşimedes ve Heron’un eserleri, Hint matematiğinin klasikleri olan Siddhanta’lar, siyaset ve ahlak felsefesine dair Pançatantra Masalları (Kelile ve Dimme) Hüdayname, Ayinname, Cavidan-ı Hired gibi sayısız önemli eser bu dönemde Arapça'ya çevrildi. Beyt el-Hikme'nin tercümanlarının çoğu Arap asıllı değildi. Bunun nedeni Arap kökenli insanlar içinde Sanskritçe, Farsça, Süryanice, Pehlevice ve Yunanca bilen olmaması kadar, Arapların çevirmenlikte istekli olmaması, buna karşın yabancıların kendilerini kanıtlama isteği idi. En önemli tercümanlar İbn el-Mukaffâ, Huneyn b.İshâk, Sâbit b. Kurrâ, Ebû Bişr Matta b. Yûnus, Yahyâ b. Adî, Ebû Osmân ed-Dimeşkî idi.
Muhammed Abid el-Cabiri, Memun döneminde yapılan bu çeviri faaliyetinin arkasında politik bir amaç olduğuna değinir. Buna göre Abbasi'ler karşıt güçleri siyasi ve sosyal olarak iflas ettirdikten sonra ideolojik bir atağa geçmişlerdi. Dr. Hasan Aydın ise gittikçe genişleyen imparatorluğun ihtiyaçlarını, İran asıllı annelerden doğan Abbasi halifelerinin Helenistik ve diğer kültürlere ilgisi, vezirlerin yabancı kökenli Bermeki ailseinden oluşu ve mevali aydınların kültürel miraslarının kaybolmasını engelleme ve Arapça'da yaşatma isteklerini sayar.
9. yüzyılın ilk yarısında Memun zamanında Bağdat'ta kurulan Şemmâsiye gözlemevi kurulan ilk gözlemevidir. Bunun ardından yine Memun tarafından Şam'da da Kâsiyûn Gözlemevi kurdurulmuştur. Bu gözlemevlerinde çalışan bilim insanlarından Yahyâ ibn Ebû Mansûr, Đbn Mûsâ Hârezmî ve Abbâs ibn Sa’id el-Cevherî gibi astronomlardan bahsetmek gerekir. El-Memun Batlamyus’ un Almagestine dayalı olarak geliştirilen Zicler yaptırdı. Bunların sonuçları Habeş el-Hâsib tarafından Zic el-Mumtahan adlı bir kitapta toplandı. 877'de ise Suriye Rakka'da Battanî tarafından özel bir gözlemevi kuruldu. Battanî'nin 911'de yazdığı astronomi kataloğu Zîc-i Sâbî uzunca bir dönem bu alanda yazılmış en kapsamlı eser olarak kaldı. Kitabın trigonometriye ayrılan üçüncü bölümünde yer alan sinüs ve tanjant cetvelleri kitabın en orijinal bölümü sayılır.

Hârizmî (780 civarı - 850 civarı) Algoritma'yı bulan matematikçi.
Beni Musa kardeşler (Musa'nın oğulları) (9. yüzyıl başları): Ahmet, Muhammed ve Hasan adındaki İranlı üç kardeş dönemin önemli astronom ve astrologları oldular. Beyt'ül Hikmetde çalıştılar ve antik döneme ait çok sayıda eseri Arapçaya çevirdiler. Koni ve elips matematiği ile ayrıntılı şekilde uğraştılar ve astronomik hesaplamalar yaptılar. İlginç bir katkıları da otomasyonla ilgilenmiş olmaları ve bu konuda Kitab al-Hiyal adında (Türkçesi Hünerli Aletlerin Kitabı) bir kitap bırakmış olmalarıdır.
Kindî (801–873): Felsefeci ve hezârfen bilim insanı. Yunancadan Arapçaya çok sayıda çeviri yaptı. İslam'da Aristoculuk olarak bilinen akılcı Meşşailik felsefe akımının kurucusudur. Beyt'ül Hikmet'te çalıştı. Simya ve astrolojinin temellerine ilişkin eleştiriler yaptı ve çok sayıda bilimsel konu hakkında katkılarda bulundu. Halife için gizli şifreleri teknikleri üzerine çalıştı, hatta zaman uzay, zaman ve görelilik üzerine bile yazılar yazdı.
Huneyn bin İshak (809–873): Halife Memun kurduğu Beyt'ül Hikmet'nin başına Nasturi Hristiyanlarından olan bu bilim insanını getirmişti. Huneyn bin İshak, çevirilerinde antik dönemin metinlerini sadece aktarmakla kalmadı, yorumladı ve düzeltmeler yaptı. Bazı çevirileri Avrupa'da yüzlerce yıl kullanıldı. Çevirilerinin yanı sıra fizik ve tıp, özellikle de "insan gözü" üzerine yazılar yazdı. Göz üzerine bilimsel yazılar kitabı 17. yüzyıla kadar kullanıldı.
Abbas Kasım İbn Firnas (810–887) Philip Khuri Hitti, 'Arap Tarihi' adlı eserinde şöyle der: 'İbn Firnas, insanlık tarihinde ilk defa bilimsel uçma girişiminde bulunan kişidir.'
Dinaveri (820 - 896) Orta Çağ'ın en büyük botanikçisi. 8 ciltlik Kitab el-Nebat (Bitkiler Kitabı) adlı kitabın yazarı.
Sabit bin Kurra (835–901)
Battanî (850–922)

Yoğun tercüme faaliyeti ile başlayan entelektüel seferberlik ve kültürel arabulucuk, çoğunluğu cami ve medreselere bağlı olan zengin kütüphanelerin oluşmasını sağladı. Bağdat'taki Beyt-ül Hikmenin zengin kütüphanesini İskenderiye kütüphanesinden sonraki en büyük kütüphane haline geldi. Ayrıca çok sayıda özel kütüphane de oluştu. Fatımi halifesi El Aziz (975–996) tarafından Beyt'ül Hikmet'e rakip olarak yaptırılan Dar'ül Hikmet'te ise o döneme kadar hiç görülmemiş miktarda kitap bir araya getirildi. Makrizi'nin bildirdiğine göre bu kütüphanede her biri 18.000 kitap alan 40 adet depo bulunuyordu. Kütüphanede 1.600.000 kitap bulunduğuna ilişkin söylemler abartılı bulunsa da, oldukça yüksek miktarda kitap bulunduğu söylenebilir. Kütüphane halife Hakim döneminde en parlak dönemini yaşadı.
Bilimsel gelişmelere en önemli katkılar tıp, astronomi ve optik alanlarında oldu. Dönemin en büyük hekimi, bir deist olmasına karşın İslam dünyasının bir parçası sayılan El-Razi'nin el-Hawi adlı 9 ciltlik tıp ansiklopedisi, birçok bilim insanı tarafından tüm Orta Çağ boyunca kullanılan en önemli tıp kitabı kabul edilir. El-Razi ayrıca kızamık ve su çiçeği hastalıkları üzerine önemli çalışmalar yaptı ve ders kitapları yazdı. Bir diğer önemli tıp insanı ise Endülüs'te yetişen İbn-i Sina oldu. İbn-i Sina'nın kaleme aldığı 14 ciltlik El-Kanun fi't-Tıb tıp tarihindeki en ünlü yapıtlardan biridir ve yine 7 yüzyıl boyunca ders kitabı olarak kullanılmıştır. Kütüphanecilik tarihinin en önemli olaylarından biri de İbnünnedim muhteşem eseri El-Fihrist oldu. Bu eserde yazarı Arap olsun olmasın, Arapça yazılmış tüm eserlerin bir indeksi veriliyordu.
Hârizmî'nin Hint dünyasından alarak kullanmaya başladığı rakam sistemi ve 0 (Sıfır)'ın kullanımı bu dönemde Endülüs üzerinden batı dünyasına geçti. Usturlab ise Antik Yunan'dan beri kullanılmakta olmasına karşın, asıl olarak bu dönemde İslam dünyasında geliştirildi ve hakkında kitaplar yazıldı.

Râzî (yaklaşık 854–925/935)
Farabi (872-950)
İbn-i Sina (908–946)
Ebu-l Kasım el Zehravi (936–1013)
İbnünnedim (yaklaşık 932-995/998)
Ebu'l Vefa el-Buzcani (940-980)
Meryem el-İcliyye İlk Müslüman kadın astronom.

Dünyanın gezegenlerin yörüngelerinin merkezinde olduğu şeklindeki Ptolemenin düşüncesi daha 10. yüzyılda Ebu Ca'fer el-Hazin tarafından tartışmaya açılmıştı. Şüpheler 11. yüzyılda ilerledi ve İbn-i Heysem Ptoleme’ye Karşı Şüpheler adı altında bir kitapta bu gezegen modelinin gerçek olmadığını ileri sürdü. Bu eleştiri Kopernik'e kadar etkisini sürdürdü. Buna karşın İbn-i Heysem, Ptoleme'nin gezegenlerin şeffaf camdan gök halkaları içinde hareket ettiği şeklindeki teorisini kabul etti ve Kitāb fī Heyʾet elĀlem adlı eserinde işledi. Bir gerileme sayılabilecek bu teori Newton'a kadar geçerliliğini korudu. Astronomi konusunda yapılan en önemli çalışmalardan biri de Birûni'nin Sultan Mesut'a 1010'da sunduğu "Mesudî fi'l Heyeti ve'n-Nücum" adlı yapıtıdır.
Optik konusunda İbn-i Heysem mercek, küresel ve parabolic aynalar kullanarak ışık, kırılma ve göz konusunda önemli çalışmalar yaptı. Işığın gözden çıkmadığını, tersine maddelerden göze geldiğini göstererek optik olaylara deneysel yaklaşımın temellerini geliştirdi.

İbn-i Heysem (965–1040)
Birûni (973-1048)
Zerkâlî (1028–1087)

Ömer Hayyam (1048

Toplama işlemi (genellikle toplama işareti + ile sembolize edilir) dört ana aritmetik işlemden biridir. Diğer aritmetik işlemler çıkarma, çarpma ve bölmedir. İki doğal sayının toplaması sayı değerlerinin toplamını üretir. Yandaki resimdeki örnek, toplamda beş elma oluşturan üç elma ve iki elmanın toplamasını göstermektedir. Bu gözlem, matematik ifadesi ile "3 + 2 = 5" olarak ifade edilir (sözlü olarak "3 artı 2 eşittir 5.)
Toplama, öğeleri saymanın yanı sıra, somut nesnelere atıfta bulunmadan, tamsayılar, reel sayılar ve karmaşık sayılar gibi sayılar olarak adlandırılan soyutlamalar kullanılarak da tanımlanabilir ve yürütülebilir. Toplama, matematiğin bir dalı olan aritmetiğe aittir. Matematiğin başka bir dalı olan cebirde, vektörler, matrisler, alt uzaylar ve altöbek gibi soyut nesneler üzerinde de toplama yapılabilir.
Toplama işleminin birkaç önemli özelliği vardır. Toplama, değişme özelliğine sahiptir; bu, terimlerin sırasının işlem sonucu için önemli olmadığı anlamına gelir (ör. 
  
    
      
        1
        +
        2
        =
        2
        +
        1
      
    
    {\displaystyle 1+2=2+1}
  
.) Toplama, birleşme özelliğine de sahiptir; bu, ekleme işleminin sırasının önemli olmadığı anlamındadır (ör. 
  
    
      
        (
        1
        +
        2
        )
        +
        3
        =
        1
        +
        (
        2
        +
        3
        )
      
    
    {\displaystyle (1+2)+3=1+(2+3)}
  
.) 1 sayısının tekrar tekrar eklenmesi, sayı sayma ile aynıdır. 0 sayısının eklenmesi, toplama işleminin sonucunu değiştirmez.

Toplama işlemi, terimler arasına yerleştirilen toplama işareti ile gösterilir (i.e. ayraçlı yazım). Toplama işlemi sonucu da eşittir işareti ile belirtilir. Örneğin:

  
    
      
        1
        +
        1
        =
        2
      
    
    {\displaystyle 1+1=2}
  
 ("bir artı bir eşittir iki")

  
    
      
        2
        +
        2
        =
        4
      
    
    {\displaystyle 2+2=4}
  
 ("iki artı iki eşittir dört")

  
    
      
        1
        +
        2
        =
        3
      
    
    {\displaystyle 1+2=3}
  
 ("bir artı iki eşittir üç")

  
    
      
        5
        +
        4
        +
        2
        =
        11
      
    
    {\displaystyle 5+4+2=11}
  
 (birleşme özelliği)

  
    
      
        1
        +
        2
        =
        2
        +
        1
        =
        3
      
    
    {\displaystyle 1+2=2+1=3}
  
 (değişme özelliği)

  
    
      
        3
        +
        3
        +
        3
        +
        3
        =
        12
      
    
    {\displaystyle 3+3+3+3=12}
  
 (çarpma işlemi)

Hiçbir toplama işareti görünmemesine rağmen toplama işleminin "anlaşıldığı" durumlar da vardır. Örneğin, bir tam sayı ile bir kesir toplama işareti olmaksızın yan yana konursa, karma kesir adı verilen bir toplama işlemi oluşur:
  
    
      
        3
        
          
            1
            2
          
        
        =
        3
        +
        
          
            1
            2
          
        
        =
        3.5.
      
    
    {\displaystyle 3{\frac {1}{2}}=3+{\frac {1}{2}}=3.5.}
  

Fakat, yukarıdaki bu simgelem başka bağlamlarda çarpma işlemi ile karıştırılabilir.
Seri toplamı da büyük sigma harfi ile belirtilebilir; bu simgelem iterasyonu kompakt şekilde simgeler. Örneğin:

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            5
          
        
        
          k
          
            2
          
        
        =
        
          1
          
            2
          
        
        +
        
          2
          
            2
          
        
        +
        
          3
          
            2
          
        
        +
        
          4
          
            2
          
        
        +
        
          5
          
            2
          
        
        =
        55.
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=1}^{5}k^{2}=1^{2}+2^{2}+3^{2}+4^{2}+5^{2}=55.}
  

Toplama işareti "+" (Unicode:U+002B; ASCII: &#43;), "ve" anlamına gelen Latince "et" kelimesinin kısaltmasıdır. İşaret, 1489 senesine kadarki matematik çalışmalarda görülmektedir.

Toplama işlemi, değişme özelliğine sahiptir: işlem içindeki terimlerin dizilişinin değiştirilmesi işlem sonucunu değiştirmez. Değişme özelliği, a ve b herhangi iki sayı olmak üzere, şu şekilde ifade edilebilir:

a + b = b + a.
Bu özellik, "değişme yasası" olarak da adlandırılır. Kimi diğer ikili işlemler de değişme özelliğine sahiptir (ör. çarpma); ancak çıkarma ve bölme gibi işlemler de değişmeli değildir.

Toplama işlemi, birleşme özelliğine sahiptir: üç veya daha çok terimli bir toplama işleminde, işlem sırası işlem sonucunu değiştirmez. Birleşme özelliği, a, b ve c herhangi üç sayı olmak üzere, şu şekilde ifade edilebilir:

a + b + c = (a + b) + c = a + (b + c).
Toplama işlemi, diğer işlemlerle birlikte kullanıldığında işlem sırası önem kazanabilir. Standart işlem düzeninde toplama, üs alma, kök alma, çarpma ve bölmeden daha az önceliktedir; ancak, çıkarma ile eşit önceliğe sahiptir.

Herhangi bir sayıya sıfır eklemek sayıyı değiştirmez; bu, sıfırın toplama için etkisiz eleman (aynı zamanda toplamsal birim olarak da bilinir) olduğu anlamına gelir. Sembolik olarak, her bir a için, aşağıdaki eşitlik doğrudur:

a + 0 = 0 + a = a.
Bu yasa, ilk olarak Brahmagupta'nın Brāhmasphuṭasiddhānta'sında M.Ö. 628 yılında tanımlanmıştır. Brahmagupta, bu yasayı a nın negatif, pozitif veya sıfır olmasına göre üç ayrı yasa olarak, cebirsel semboller yerine sözcükler kullanarak yapar. Zamanla, Hintli matematikçiler bu kavramı yeniden tanımlar; 830 senesinde Mahavira, yasayı, "sıfır, kendisine eklenen sayı olur," olarak tanımlar (Sembolik olarak: 0 + a = a). 12. yüzyılda Bhaskara, yasayı, "sayıya sıfırın eklenmesi veya çıkarılması sonucunda, pozitif veya negatif olsun, sayı aynı kalır," şeklinde tanımlamıştır (Sembolik olarak: a + 0 = a).

Ardıl, herhangi bir (a) tamsayısı için (a + 1) tam sayısı olarak tanımlanır. Burada, (a + 1), (a)'dan büyük en küçük tam sayıdır ve (a)'nın ardılıdır. Örneğin, 3, 2'nin ardılıdır ve 7, 6'nın ardılıdır.
Bu ardışıklık nedeniyle, a + b'nin değeri (a)'nın (b)'inci ardılı olarak da görülebilir. Örneğin, 6 + 2 8'e eşittir; çünkü 8, 6'nın ardılı olan 7'nin ardılıdır ve 8 de, 6'nın ikinci ardılıdır.

Birimli fiziksel niceliklerin sayısal olarak eklenmesi için, bu niceliklerin aynı birime sahip olmaları gerekir. Örneğin, 150 mililitreye 50 mililitre eklemek 200 mililitre verir. Yanı sıra, birbirine dönüştürülebilen alt-üst birimleri de birbirine eklemek mümkündür. Örneğin, 5 santimetrelik bir niceliğe 10 milimetre eklemek 6 santimetre verir. Fakat, alt-üst birim ilişkisi olmayan birimlerin arasında ekleme işlemi yapılamaz. Örneğin, 2 metre ile 10 metrekareyi toplamak tanımsızdır. Bu kural, boyut analizinin temel kurallarından biridir.

1980'lerde başlayan matematiksel gelişim çalışmaları, uyarana karşı alışkanlık kazanma olgusundan yararlanmıştır. Karen Wynn'in 1992'de yaptığı bir deney, bebeklerin beklenmedik durumlara daha uzun süre bakakalıyor olmalarına dayanmıştır. Bu deneyde, bazı Mickey Mouse oyuncakları bir ekranın arkasından farklı düzenlerde beş aylık bebeklere gösterilmiş; bebeklerin 1 + 1'in 2 olduğunu bekledikleri ve 1 + 1'in 1 veya 3 olarak gösterildiği düzenlerde nispeten şaşırdıkları gözlemlenmiştir. Bu bulgu, bu ilk deneyden beri farklı metodolojiler kullanılarak çeşitli gruplar tarafından teyit edilebilmiştir. 1992 yılında bir başka deneyde ise yürümeye yeni başlayan çocukların motor kontrol kabiliyetlerinden yararlanılmıştır. Bu deneyde, 18-35 aylık çocukların bir kutudan ping-pong topları almaları sağlanmış; nispeten büyük çocukların 5'e kadar toplama işlemi yapabildikleri gözlemlenmiştir.
Bazı hayvanlar türleri de, özellikle primatlar, kısıtlı bir toplama kabiliyetine sahiptir. Wynn'e ait 1992 deneyini hayvanlar üzerinde uygulayan 1995 yılında yapılan bir deneyde, oyuncak yerine patlıcan kullanılmış; hint şebeği ve pamuk-başlı tamarin maymunlarının bebeklere benzer bir performans gösterdiği gözlemlenmiştir. Bir diğer deneyde ise, 0 ila 4 arası Arap rakamlarının öğretildiği bir şempanze, daha fazla öğretim almadan iki farklı rakamı toplayabilme kabiliyeti gösterebilmiştir. Yanı sıra, Asya fillerinin de temel aritmetik işlem yapma kabiliyetine sahip oldukları haberleştirilmiştir.

Genellikle, çocuklar önce saymayı öğrenir. Örneğin, iki öğe ile üç öğenin bir araya getirilmesi gereken bir problem sorulduğunda, küçük çocuklar genellikle parmaklarını kullanarak ya da bir çizim vasıtasıyla durumu modeller ve toplama ulaşırlar. Çocuklar, deneyim kazandıkça, "sayma" stratejisini öğrenirler veya keşfederler: 'iki artı üç' sorusunun sonucu olan beşe, çocuklar, ikiyi "üç, dört, beş" diye üç kere geçerek varırlar. Bu stratejinin evrensel olduğu düşünülmektedir ve çocukların bunu akranlarından ya da öğretmenlerinden kolayca öğrenebildikleri belirtilmektedir.
Tam sayılar ve aritmetik öğretimi farklı ülkelerde farklı yaşlarda başlatılmaktadır; toplama ise pek çok ülkede okul öncesi eğitime dahildir.
Fakat, toplama işlemi, dünyanın her yerinde, ilkokulun ilk yılının sonuna kadar öğretilmiş olmaktadır.

Genellikle, çocuklara ezberlemeleri için, 0 ve 9 arası sayı çiftlerinin bulunduğu bir toplama tablosu sunulur. Bu tabloyu öğrenen çocuklar herhangi bir toplama işlemini yapabilir.

Toplamayı hızlandırmak ondalık sistem ile mümkündür. Bunun ön koşulu, birtakım "toplama olgularının" akıcı bir şekilde hatırlanması veya türetilmesidir. Bu olgular ezberlenebilirse de; bu olguların yapı-tabanlı teknikler ile hatırlanması çoğu kişi için daha verimli olabilir. Bu olgular şunlardır:

Bir veya iki eklemesi: 1 veya 2 tam sayısını bir başka sayıya eklemek, sezgi ile gerçekleştirilebilir.

Çok basamaklı tam sayıları toplamak için standart yöntem, toplananları dikey olarak hizalamak ve en sağdaki sütundan başlayarak sütundaki rakamları toplama

Çarpma, aritmetik işlemlerinin dört temelinden biridir; diğerleri toplama, çıkarma ve bölmedir. Bir çarpma işleminin sonucuna çarpım denir. Çarpma genellikle çarpı sembolü ×, orta nokta işleci ⋅, yan yana yazma ile ya da programlama dillerinde yıldız işareti * ile gösterilir.
Tam sayıların çarpımı, tekrarlı toplama olarak düşünülebilir; yani iki sayının çarpımı, sayılardan birinin (çarpılan), diğerinin (çarpan) belirttiği miktar kadar kendisiyle toplanmasına eş değerdir. Her iki sayı da çarpanlar (veya faktörler) olarak adlandırılabilir.

  
    
      
        a
        ×
        b
        =
        
          
            
              
                b
                +
                ⋯
                +
                b
              
              ⏟
            
          
          
            a
            
               kere
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle a\times b=\underbrace {b+\cdots +b} _{a{\text{ kere}}}.}
  

İlk çarpanın çarpan mı yoksa çarpılan mı olduğu belirsiz olabilir ya da bağlama bağlı olabilir. Örneğin, 
  
    
      
        3
        ×
        4
      
    
    {\displaystyle 3\times 4}
  
 ifadesi "3 kere 4" diye söylenip 
  
    
      
        4
        +
        4
        +
        4
      
    
    {\displaystyle 4+4+4}
  
 olarak değerlendirilebilir; burada 3 çarpandır, ancak "3'ün 4 ile çarpımı" olarak da ifade edilebilir; bu durumda 3 çarpılan olur. Çarpmanın başlıca özelliklerinden biri değişme özelliğidir; bu, bu durumda 4'ün 3 kopyasını toplamanın, 3'ün 4 kopyasını toplamakla aynı sonucu verdiğini söyler. Dolayısıyla çarpan ve çarpılanın adlandırılması çarpma sonucunu etkilemez.
Bu temel tanımın sistematik genellemeleri, tam sayıların (negatif sayılar dahil), rasyonel sayıların (kesirler) ve reel sayıların çarpımını tanımlar.
Çarpma, (tamsayılar için) bir dikdörtgen biçiminde düzenlenmiş nesneleri saymak olarak ya da kenarları verilen uzunluklara sahip bir dikdörtgenin alanını bulmak olarak da görselleştirilebilir. Bir dikdörtgenin alanı, hangi kenarın önce ölçüldüğüne bağlı değildir—bu, değişme özelliğinin bir sonucudur.
İki ölçümün (veya fiziksel niceliklerin) çarpımı, genellikle türetilmiş bir ölçü birimi ile, yeni bir ölçüm türüdür (veya yeni bir niceliktir). Örneğin, bir dikdörtgenin iki kenarının uzunluklarını (metre ya da fit cinsinden) çarpmak, alanını (metrekare ya da fitkare cinsinden) verir. Böyle bir çarpım, boyut analizinin konusudur.
Çarpmanın ters işlemi bölmedir. Örneğin, 4 ile 3'ün çarpımı 12 olduğundan, 12'nin 3'e bölümü 4'tür. Nitekim, 3 ile çarpmanın ardından 3'e bölmek, başlangıçtaki sayıyı verir. 0 dışındaki bir sayının kendisine bölümü 1'dir.
Bazı matematiksel kavramlar, çarpmanın temel fikrini genişletir. Bir dizinin çarpımı, vektör çarpımı, karmaşık sayılar ve matrisler, bunun görülebileceği örneklerdendir. Bu daha ileri yapılar, temel özellikleri kendi yollarıyla etkiler; örneğin matrislerde ve vektör çarpımının bazı türlerinde değişmeli olmaması ya da karmaşık sayıların işaretini değiştirmesi gibi.

Aritmetikte, çarpma çoğu zaman çarpanların arasına çarpma işareti (ya × ya da 
  
    
      
        ×
      
    
    {\displaystyle \times }
  
) konarak (yani içtakı gösterimi ile) yazılır. Örneğin,

  
    
      
        2
        ×
        3
        =
        6
        ,
      
    
    {\displaystyle 2\times 3=6,}
  
 ("iki kere üç eşittir altı")

  
    
      
        3
        ×
        4
        =
        12
        ,
      
    
    {\displaystyle 3\times 4=12,}
  

  
    
      
        2
        ×
        3
        ×
        5
        =
        6
        ×
        5
        =
        30
        ,
      
    
    {\displaystyle 2\times 3\times 5=6\times 5=30,}
  

  
    
      
        2
        ×
        2
        ×
        2
        ×
        2
        ×
        2
        =
        32.
      
    
    {\displaystyle 2\times 2\times 2\times 2\times 2=32.}
  

Çarpma için başka matematiksel simgelemler de vardır:

Çarpma işareti × ile yaygın değişken x arasındaki karışıklığı azaltmak için, çarpma nokta işaretleriyle de gösterilir; genellikle bu işaret ortada bir nokta ya da nadiren nokta olur: 
  
    
      
        5
        ⋅
        2
      
    
    {\displaystyle 5\cdot 2}
  
. Orta nokta gösterimi veya nokta operatörü artık ABD'de ve diğer ülkelerde standarttır. Nokta operatörü karakterine erişilemediğinde orta nokta (·) kullanılır. Virgülü ondalık işareti olarak (ve noktayı binlik ayracı olarak) kullanan Avrupa ülkelerinin çoğunda ve diğer ülkelerde çarpma işareti veya orta nokta çarpmayı göstermek için kullanılır. Tarihsel olarak Birleşik Krallık ve İrlanda'da orta nokta, çizgili satırda kaybolmasını önlemek için bazen ondalık ayıracı olarak kullanılırdı ve çarpma için nokta kullanılırdı. Ancak İngiltere'de Teknoloji Bakanlığı 1968'de ondalık ayıracı olarak noktanın kullanılmasına karar verdiğinden ve International System of Units (SI) standardı o zamandan beri yaygın biçimde benimsendiğinden, bu kullanım artık yalnızca The Lancet gibi daha geleneksel dergilerde görülmektedir.
Cebirde, değişkenleri içeren çarpma çoğu zaman bir yan yana yazım (ör. 
  
    
      
        x
        y
      
    
    {\displaystyle xy}
  
, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ile 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
'nin çarpımı için; ya da beş ile 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in çarpımı için 
  
    
      
        5
        x
      
    
    {\displaystyle 5x}
  
) olarak yazılır; buna örtük çarpma da denir. Bu gösterim parantez içine alınmış nicelikler için de kullanılabilir (ör. 
  
    
      
        5
        (
        2
        )
      
    
    {\displaystyle 5(2)}
  
, 
  
    
      
        (
        5
        )
        2
      
    
    {\displaystyle (5)2}
  
 ya da beş ile ikinin çarpımı için 
  
    
      
        (
        5
        )
        (
        2
        )
      
    
    {\displaystyle (5)(2)}
  
). Çarpmanın bu örtük kullanımı; yan yana yazılan değişkenler başka bir değişkenin adıyla çakıştığında, parantez önündeki bir değişken adı bir fonksiyon adıyla karıştırılabildiğinde veya işlem önceliğinin doğru belirlenmesinde belirsizliğe yol açabilir.
Vektör çarpımında çarpı ve nokta sembolleri arasında bir ayrım vardır. Çarpı sembolü genellikle iki vektörün vektörel çarpımının alınmasını ve sonuç olarak bir vektör elde edilmesini gösterirken, nokta, iki vektörün skaler çarpımının alınmasını ve sonuç olarak bir skaler elde edilmesini gösterir.
Bilgisayar programlamasında asterisk (5*2'daki gibi) hâlâ en yaygın gösterimdir. Bunun nedeni, tarihsel olarak çoğu bilgisayarın çarpma işareti (ör. × ya da ⋅) içermeyen küçük karakter kümesileriyle (ör. ASCII ve EBCDIC) sınırlı olmasıydı; oysa yıldız işareti her klavyede bulunuyordu. Bu kullanım FORTRAN programlama dilinde ortaya çıkmıştır. (Hatta modern derleyiciler bile × veya ⋅ işaretlerini çarpma operatörü olarak tanımaz.)
Çarpılacak sayılara genel olarak "çarpanlar" denir (çarpanlara ayırmadaki gibi). Çarpılan sayı "çarpılan", onunla çarpılan sayı ise "çarpan"dır. Genellikle çarpan önce, çarpılan sonra yazılır; ancak bazen birinci çarpan çarpılan ve ikinci çarpan çarpan olarak kabul edilir.
Ayrıca, çarpmanın sonucu çarpanların sırasına bağlı olmadığından, "çarpılan" ile "çarpan" arasındaki ayrım yalnızca çok temel bir düzeyde ve çarpma algoritmalarının bazılarında, örneğin uzun çarpmada (long multiplication) yararlıdır. Bu nedenle bazı kaynaklarda "çarpılan" terimi "çarpan" ile eşanlamlı kabul edilir.
Cebirde, bir değişkenin ya da ifadenin çarpanı olan sayıya (ör. 
  
    
      
        3
        x
        
          y
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 3xy^{2}}
  
 ifadesindeki 3) katsayı denir.
Bir çarpmanın sonucuna çarpım denir. Çarpanlardan biri bir tam sayı olduğunda, çarpım diğerinin ya da diğerlerinin çarpımının bir katıdır. Dolayısıyla 
  
    
      
        2
        ×
        π
      
    
    {\displaystyle 2\times \pi }
  
, 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
'ın bir katıdır; 
  
    
      
        5133
        ×
        486
        ×
        π
      
    
    {\displaystyle 5133\times 486\times \pi }
  
 da öyledir. Tam sayıların bir çarpımı her çarpanın katıdır; örneğin 15, 3 ile 5'in çarpımıdır ve hem 3'ün hem de 5'in katıdır.

İki sayının çarpımı ya da iki sayı arasındaki çarpma işlemi, yaygın bazı özel durumlar için tanımlanabilir: doğal sayılar, tam sayılar, rasyonel sayılar, reel sayılar, karmaşık sayılar ve kuaterniyonlar.

İki doğal sayının 
  
    
      
        r
        ,
        s
        ∈
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle r,s\in \mathbb {N} }
  
 çarpımı şu şekilde tanımlanır:

  
    
      
        r
        ⋅
        s
        ≡
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            s
          
        
        r
        =
        
          
            
              
                r
                +
                r
                +
                ⋯
                +
                r
              
              ⏟
            
          
          
            s
            
               kere
            
          
        
        ≡
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            r
          
        
        s
        =
        
          
            
              
                s
                +
                s
                +
                ⋯
                +
                s
              
              ⏟
            
          
          
            r
            
               kere
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle r\cdot s\equiv \sum _{i=1}^{s}r=\underbrace {r+r+\cdots +r} _{s{\text{ kere}}}\equiv \sum _{j=1}^{r}s=\underbrace {

Çıkarma (eksi işareti ile gösterilir, –), toplama, çarpma ve bölme ile birlikte dört aritmetik işlemden biridir. Çıkarma, bir koleksiyondan nesnelerin çıkarılmasını temsil eden bir işlemdir. Örneğin, bitişik resimde 5 − 2 şeftali vardır—yani 5 şeftaliden 2'si çıkarılır ve sonuçta toplam 3 şeftali kalır. Dolayısıyla, 5 ile 2'nin farkı 3'tür; yani, 5 − 2 = 3. Aritmetikte öncelikle doğal sayılarla ilişkilendirilse de, çıkarma; negatif sayılar, kesirler, irrasyonel sayılar, vektörler, ondalık sayılar, fonksiyonlar ve matrisler dâhil olmak üzere farklı türden nesneler üzerinden fiziksel ve soyut niceliklerin çıkarılmasını veya azaltılmasını da temsil edebilir.
Bir bakıma, çıkarma toplamanın tersidir. Yani, c = a − b ancak ve ancak c + b = a geçerli ise. Bu işlem sözcüklerle ifade edilirse: iki sayının farkı, ikinci sayıya eklendiğinde birinciyi veren sayıdır.
x + a = b şeklindeki denklemlerin çözüm kümesi x = b - a şeklinde çıkarma işlemi kullanılarak bulunur. Bir sayıdan negatif bir sayının çıkarılması a – (– b) = a + b özdeşliğine göre bir toplama niteliği taşır.
Çıkarma birkaç önemli örüntüyü izler. Antikomütatiftir (zıt sıra değişimli); yani sıralamayı değiştirmek sonucun işaretini değiştirir. Ayrıca birleşmeli değildir; yani ikiden fazla sayı çıkarılırken, çıkarmanın hangi sırayla yapıldığı önemlidir. 0, toplamada etkisiz eleman olduğundan, onun çıkarılması bir sayıyı değiştirmez. Çıkarma, toplama ve çarpma gibi ilişkili işlemlere ilişkin öngörülebilir kurallara da uyar. Bu kuralların tümü, tamsayılar üzerinde çıkarmayla başlayıp reel sayılara ve ötesine genellenerek matematiksel kanıtla gösterilebilir. Bu örüntüleri izleyen genel ikili işlemler soyut cebirde incelenir.
Hesaplanabilirlik kuramında, çıkarma doğal sayılar üzerinde 'iyi tanımlı ifade' olmadığından, sayılar arasındaki işlemler aslında "kırpılmış çıkarma" ya da monus kullanılarak tanımlanır.

Çıkarma genellikle içtakı gösterimi ile terimler arasında eksi işareti "−" kullanılarak yazılır. Sonuç bir eşittir işareti ile ifade edilir. Örneğin, 
  
    
      
        2
        −
        1
        =
        1
      
    
    {\displaystyle 2-1=1}
  
 ("iki eksi bir eşittir bir" diye okunur) ve 
  
    
      
        4
        −
        6
        =
        −
        2
      
    
    {\displaystyle 4-6=-2}
  
 ("dört eksi altı eşittir eksi iki" diye okunur).
Bununla birlikte, çıkarma sembolü görünmese bile "anlaşılan" olduğu bazı durumlar vardır; muhasebede, iki sayılık bir sütunda, alttaki sayının kırmızı yazılması genellikle sütundaki alttaki sayının çıkarılacağını, farkın ise bir çizginin altında aşağıya yazılacağını gösterir.
Çıkarılan sayı çıkan, kendisinden çıkarılan sayı ise eksilendir. Sonuç ise farktır; yani:

  
    
      
        
          
            e
            k
            s
            i
            l
            e
            n
          
        
        −
        
          
            c
            i
            k
            a
            n
          
        
        =
        
          
            f
            a
            r
            k
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\rm {eksilen}}-{\rm {cikan}}={\rm {fark}}.}
  

Sol ucu a ve sağ ucu c olarak etiketlenmiş, uzunluğu b olan bir doğru parçası hayal edin.
adan başlayarak cye ulaşmak için sağa doğru b adım atmak gerekir. Sağa doğru bu hareket, matematiksel olarak toplama ile modellenir:

a + b = c.
cden, aya geri dönmek için b adım sola gitmek gerekir. Sola doğru bu hareket çıkarma ile modellenir:

c − b = a.

Şimdi, 1, 2 ve 3 sayılarıyla etiketlenmiş bir doğru parçası hayal edin. 3 konumundan, 3'te kalmak için sola hiç adım atılmaz; dolayısıyla 3 − 0 = 3 olur. 1 konumuna gelmek için sola 2 adım atılır; dolayısıyla 3 − 2 = 1 olur. Bu resim, 3 konumunun soluna 3 adım gidildikten sonra ne olacağını açıklamak için yetersizdir. Böyle bir işlemi temsil etmek için doğru uzatılmalıdır.
Keyfi doğal sayıları çıkarmak için, her doğal sayıyı içeren (0, 1, 2, 3, 4, 5, 6,...) bir doğruyla başlanır. 3'ten, 0'a gelmek için sola 3 adım gerekir; dolayısıyla 3 − 3 = 0 olur. Ancak 3 − 4 hâlâ geçersizdir, çünkü yine doğrunun dışına çıkar. Doğal sayılar, çıkarma için kullanışlı bir bağlam değildir.
Çözüm, (..., −3, −2, −1, 0, 1, 2, 3,...) tamsayı sayı doğrusunu dikkate almaktır. Bu şekilde, 3'ten sola 4 adım gidilince −1'e ulaşılır:

3 − 4 = −1.

Doğal sayıların çıkarılması kapalı değildir: fark, eksilen çıkarılandan büyük ya da ona eşit olmadığı sürece bir doğal sayı değildir. Örneğin, 26, doğal bir sayı elde etmek için 11'den çıkarılamaz. Böyle bir durumda iki yaklaşımdan biri kullanılır:

26'nın 11'den çıkarılamayacağı sonucuna varılır; çıkarma bir kısmi fonksiyon hâline gelir.
Cevap, negatif sayıyı temsil eden bir tam sayı olarak verilir; dolayısıyla 11'den 26 çıkarma işleminin sonucu −15'tir.

Reel sayılar cismi; yalnızca toplama ve çarpma ikili işlemleri ile toplamsal ve çarpımsal tersleri veren tekli işlemler belirtilerek tanımlanabilir. Bu durumda, bir reel sayının (çıkan) bir diğerinden (eksilen) çıkarılması, eksilen ile çıkanın toplamsal tersinin toplanması olarak tanımlanabilir. Örneğin, 3 − π = 3 + (−π). Alternatif olarak, bu tekli işlemlere gerek duymak yerine, çıkarma ve bölme ikili işlemleri temel olarak alınabilir.

Çıkarma işlemi ters değişmelidir (anti-komütatif); yani, bir fark işlemindeki terimlerin yerleri değiştirildiğinde, elde edilen sonuç orijinal sonucun negatifidir. Sembolik olarak, a ve b herhangi iki sayı ise, o hâlde:

a − b = −(b − a).

Çıkarma birleşmeli değildir; bu durum, tekrarlı çıkarmayı tanımlamaya çalışıldığında ortaya çıkar. Genel olarak, şu ifade

"a − b − c"
ya (a − b) − c ya da a − (b − c) anlamına gelecek şekilde tanımlanabilir, ancak bu iki olasılık farklı sonuçlara yol açar. Bu sorunu çözmek için, farklı sıraların farklı sonuçlar verdiği bir işlem önceliği sırası belirlemek gerekir.

Tam sayılar bağlamında, 1 sayısı çıkarma işleminde özel bir rol oynar: herhangi bir a tam sayısı için, (a − 1) tam sayısı, a'dan küçük olan en büyük tam sayıdır; bu sayı aynı zamanda a'nın öncülü (predecessor) olarak da bilinir.

Kilogram veya pound gibi ölçü birimleri olan iki sayı çıkarılırken, aynı birime sahip olmaları gerekir. Çoğu durumda, fark, özgün sayılarınkiyle aynı birime sahip olacaktır.

Yüzdeliklerdeki değişiklikler en az iki biçimde bildirilebilir: yüzde değişim ve yüzde puanı değişimi. Yüzde değişim, iki nicelik arasındaki bağıl değişimi yüzde olarak ifade ederken, yüzde puanı değişimi ise iki yüzdeyi birbirinden çıkararak elde edilen sayıdır.
Örnek olarak, bir fabrikada üretilen araçların %30'unun kusurlu olduğunu varsayalım. Altı ay sonra, araçların %20'si kusurludur. Yüzde değişim 20% − 30%/30% = −1/3 = −33 1/3% iken, yüzde puan değişimi −10 yüzde puandır.

Tümleyen yöntemi (the method of complements), bir sayıyı diğerinden, yalnızca pozitif sayıların toplanmasını kullanarak çıkarmaya yarayan bir tekniktir. Bu yöntem mekanik hesap makinelerinde yaygın olarak kullanılmıştır ve modern bilgisayarlarda hâlâ kullanılmaktadır.

Bir y ikili sayısını (çıkan) başka bir x sayısından (eksilen) çıkarmak için; y'nin 1'e tümleyeni x ile toplanır ve bu toplama 1 eklenir. Sonucun en solundaki '1' basamağı atılır.
Tümleyen yöntemi, özellikle ikili (taban 2) sistemde son derece yararlıdır; çünkü 1'e tümleyen, her bir bitin ters çevrilmesiyle (yani "0"ın "1", "1"in ise "0" yapılmasıyla) çok kolay bir şekilde elde edilir. 2'ye tümleyeni bulmak için gereken 1 ekleme işlemi ise, en düşük anlamlı bite bir elde girişi varmış gibi işlem yapılarak gerçekleştirilebilir. Örneğin:

  01100100  (x, ondalık 100'e eşittir)
- 00010110  (y, ondalık 22'ye eşittir)

şu toplama dönüşür:

  01100100  (x)
+ 11101001  (y'nin birler tümleyeni)
+        1  (ikiler tümleyenini elde etmek için)
——————————
 101001110

Baştaki "1" atıldığında yanıt elde edilir: 01001110 (ondalık 78'e eşittir).

Çıkarma işlemini ilkokulda öğretmek için kullanılan yöntemler ülkeden ülkeye değişir ve bir ülke içinde de farklı zamanlarda farklı yöntemler benimsenir. Amerika Birleşik Devletleri'nde geleneksel matematik olarak bilinen yaklaşımda, çok basamaklı tam sayılarla kullanım için 1. yılın sonunda (veya 2. yıl sırasında) öğrencilere belirli bir süreç öğretilir ve kesirli sayıların ondalık gösterimlerini kapsayacak şekilde dördüncü ya da beşinci sınıfta genişletilir.

Amerikan okullarının neredeyse tamamı günümüzde ödünç alma veya yeniden gruplama (ayrıştırma algoritması) kullanan bir çıkarma yöntemini ve crutches adı verilen bir işaretleme sistemini öğretmektedir. Ödünç alma yöntemi daha önce de bilinip ders kitaplarında yayımlanmış olsa da, Amerikan okullarında crutches kullanımının yaygınlaşması William A. Brownell'ın bu yöntemi kullanan öğrenciler için crutches'ın yararlı olduğunu ileri süren bir çalışma yayımlamasından sonra gerçekleşti. Bu sistem hızla benimsendi ve o dönemde Amerika'da kullanılan diğer çıkarma yöntemlerinin yerini aldı.

Bazı Avrupa okulları, toplama yöntemi olarak da bilinen Avusturya yöntemi adı verilen bir çıkarma yöntemini kullanır. Bu yöntemde ödünç alma yoktur. Ülkeye göre değişen yardımcı işaretler (hafızaya yardımcı olmak için işaretlemeler) de vardır.

Bu yöntemlerin her ikisi de çıkarmayı, basamak değerine göre tek basamaklı çıkarmalardan oluşan bir süreç olarak parçalara ayırır. En düşük değerli basamaktan başlayarak, çıkan şu şekildedir:

sj sj−1 ... s1
ve eksilen şu şekildedir:

mk mk−1 ... m1,
burada her si ve mi birer basamaktır, si mi'yi aşmadığı sürece m1 − s1, m2 − s2 ve benzerlerini yazarak ilerler. Aksi halde, mi 10 artırılır ve bu artışı telafi etmek için başka bir basamak değiştirilir. Amerikan yöntemi, eksilen basamağı mi+1'i bir azaltmayı deneyerek düzeltir (ya da ödünç alınabilecek sıfır olmayan bir basamak bulunana kadar ödünç almayı sola doğru sürdürerek). Avrupa yöntemi ise, eksilen basamağı si+1'i bir artırarak düzeltir.
Örnek: 704 − 512.

  
    
      
        
          
            
              
              
           

Bilgisayar mimarı Gene Amdahl'ın ismini alan Amdahl Yasası, sistemin bir parçasının hızlandırılması sonucunda, sistemin bir bütün olarak ele alındığında toplam hızlanmasının ne olacağını hesaplamak için kullanılır. Sıklıkla, birden fazla işlemci kullanıldığında erişilebilecek azami hızlanmayı tahmin etmek için paralel hesaplamalarda da kullanılır.
Amdahl Yasası'nın genelleştirilmiş hali:
Burada;Pk: Hızlandırılacak ya da yavaşlatılacak buyrukların, tüm buyruklara oranı.Sk: Hızlandırma çarpanı. Bu çarpan için, 1 temel kabul edilir. Çarpan 1 olduğunda, hızlanma ya da yavaşlama yoktur.

Her bir oran ve hızlandırma için bir etiket görevi görür.
Sistem değişikliğinden kaynaklanan hızlanma veya yavaşlamaların sayısı.

Amdahl Yasası, bir algoritmanın paralel gerçeklemelerinin, seri gerçeklemesi ile arasındaki beklenen hızlanma değerlerinin ilişkisi için bir modeldir. Örneğin, eğer bir algoritmanın paralel gerçeklemeleri, algoritmanın işlemlerinin 12%'sini keyfi olarak hızlı çalıştırabiliyorsa ve işlemlerin geri kalan 88%'i paralelleştirilebilir değilse, Amdahl Yasası'na göre, paralelleştirilmiş versiyonun azami hızlanması, paralelleştirilmemiş gerçeklenmelerden

  
    
      
        
          
            1
            
              1
              −
              0.12
            
          
        
        =
        1.136
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{1-0.12}}=1.136}
  
 kadar hızlıdır.
Daha teknik olmak gerekirse bu yasa, işlemlerin P'lik bir oranının etkilenerek S kadar hızlandırıldığı bir noktada erişilebilecek hızlanmayı hesaplamada kullanılır. Örneğin, eğer bir iyileştirme süreci, işlemlerin 30%'unu hızlandırabiliyorsa, P 0,3; ve eğer bu süreç, etkilenen bölümü eskisine göre iki kat daha hızlı çalıştırabiliyorsa, S 2 olacaktır. Amdahl Yasası'na göre, bu iyileştirmenin toplam hızlandırması;

  
    
      
        
          
            1
            
              (
              1
              −
              P
              )
              +
              
                
                  P
                  S
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{(1-P)+{\frac {P}{S}}}}}
  
 olacaktır.
Bu formülün nasıl çıkarıldığını görmek için; eski işlem süreci süresinin 1 birim olduğunun varsayalım. Yeni işlem sürecinin alacağı zaman, hızlandırılmamış buyrukların işlenmesi için gerek süre (yani 1 - P) ile hızlandırılmış buyrukların işlenmesi için gereken sürenin toplanmasıyla elde edilir. Hızlandırılmış buyrukların işlenmesi için gereken süre, hızlandırılmış bölümün, hızlanmadan önce aldığı sürenin hızlanma katsayısına bölünmesi ile elde edilir. Yani P/S ile hesaplanır. Toplam hızlanma ise, hızlanmadan önce işlem için gereken sürenin, hızlanmadan sonra gereken süreye bölünmesi ile bulunur. Amdahl Yasası'nın gerektirdiği formül de tam olarak bunu yapmaktadır.
Başka bir örneği ele alacak olursak: Bize, dört bölüme ayrılmış bir işlem verilmiş olsun ve bu bölümlerin toplam buyruk sayısına oranları şu şekilde olsun: P1 = 11%, P2 = 18%, P3 = 23%, P4 = 48%. Görüldüğü gibi, bu oranların toplamı 100%'e ulaşmaktadır. Verilere göre, P1'de hızlanma veya yavaşlama olmamaktadır, buna göre S1 = 1 alınır. P2 5 kat hızlanmaktadır, yani S2 = 5, P3 20 kat hızlanmaktadır, yani S3 = 20, P4 ise 1.6 kat hızlanmaktadır ve S4 = 1.6 alınmaktadır. 
  
    
      
        
          
            
              P
              1
            
            
              S
              1
            
          
        
        +
        
          
            
              P
              2
            
            
              S
              2
            
          
        
        +
        
          
            
              P
              3
            
            
              S
              3
            
          
        
        +
        
          
            
              P
              4
            
            
              S
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P1}{S1}}+{\frac {P2}{S2}}+{\frac {P3}{S3}}+{\frac {P4}{S4}}}
  
 formülünü kullanarak, çalışma zamanını 
  
    
      
        
          
            
              .11
              1
            
          
          +
          
            
              .18
              5
            
          
          +
          
            
              .23
              20
            
          
          +
          
            
              .48
              1.6
            
          
        
        =
        .4575
      
    
    {\displaystyle {{\frac {.11}{1}}+{\frac {.18}{5}}+{\frac {.23}{20}}+{\frac {.48}{1.6}}}=.4575}
  
 olarak hesaplarız. Buna göre çalışma zamanı, hızlanmadan önceki zamanın yarısından biraz daha azdır. Eski çalışma zamanı, elbette ki 1 birim olarak kabul edilmiştir. Toplam hızlanmayı hesaplamak için, 
  
    
      
        
          
            1
            .4575
          
        
        =
        2.186
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{.4575}}=2.186}
  
 formülünü kullanırız ve toplam hızlanmanın, 2 kattan biraz daha fazla olduğunu görürüz. 20 kat ve 5 kat hızlanan buyrukların, toplam işlem içindeki oranlarının az olması nedeniyle, toplam hızlanmaya fazla bir etkisi olmadığını görebiliyoruz.

Bir bölümü 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 kat kadar hızlandırılmış bir ardışık programın azami hızlanması,

Azami Hızlanma 
  
    
      
        ≤
        
          
            p
            
              1
              +
              f
              ∗
              (
              p
              −
              1
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \leq {\frac {p}{1+f*(p-1)}}}
  
 olarak bulunur. Burada 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 (
  
    
      
        0.0
        <
        f
        <
        1.0
      
    
    {\displaystyle 0.0<f<1.0}
  
), hızlandırmadan önce, hızlandırılmamış bölümün tuttuğu süredir. Örneğin:
Eğer B bölümü (mavi) 5 kat hızlandırılırsa, p = 5 
  
    
      
        
          t
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{n}}
  
 (kırmızı) = 3 saniye, 
  
    
      
        
          t
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{i}}
  
 (mavi) = 1 saniye ve

  
    
      
        f
        =
        
          t
          
            n
          
        
        
          /
        
        (
        
          t
          
            n
          
        
        +
        
          t
          
            i
          
        
        )
        =
        0.75
      
    
    {\displaystyle f=t_{n}/(t_{n}+t_{i})=0.75}
  

Azami hızlanma 
  
    
      
        ≤
        
          
            5
            
              1
              +
              0.75
              ∗
              (
              5
              −
              1
              )
            
          
        
        =
        1.25
      
    
    {\displaystyle \leq {\frac {5}{1+0.75*(5-1)}}=1.25}
  

Eğer A bölümü (kırmızı) 2 kat hızlandırılrsa, p = 2, 
  
    
      
        
          t
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{n}}
  
 (mavi) = 1 saniye, 
  
    
      
        
          t
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{i}}
  
 (kırmızı) = 3 saniye ve

  
    
      
        f
        =
        
          t
          
            n
          
        
        
          /
        
        (
        
          t
          
            n
          
        
        +
        
          t
          
            i
          
        
        )
        =
        0.25
      
    
    {\displaystyle f=t_{n}/(t_{n}+t_{i})=0.25}
  

Azami hızlanma 
  
    
      
        ≤
        
          
            2
            
              1
              +
              0.25
              ∗
              (
              2
              −
              1
              )
            
          
        
        =
        1.60
      
    
    {\displaystyle \leq {\frac {2}{1+0.25*(2-1)}}=1.60}
  
 (Daha iyi!)
Buna göre, A'yı 2 kat hızlandırmak, B'yi 5 kat hızlandırmaktan daha iyi sonuç vermektedir.

A'yı 2 etmeniyle hızlandırmak, toplam program hızında +60% 'lık bir artış sağlamaktadır.
B'yi 5 etmeniyle hızlandırmak ise ki bu süreç A'yı hızlandırmaktan daha fazla efor gerektirecektir, toplam program hızında yalnızca +25%'lik bir artış sağlayacaktır.

Paralelliğin özel bir durumunda Amdahl yasası der ki; eğer F ardışık (paralel değil) bir işlemin bir parçasıysa ve (1 - F) paralelleştirilebilir kısımsa, N işlemcili kullanarak azami hızlanma:

  
    
      
        
          
            1
            
              F
              +
              
                
                  
                    1
                    −
                    F
                  
                  N
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{F+{\frac {1-F}{N}}}}}
  
 ‘dır.Limitini aldığımızda N sonsuza yönelir, azami hızlanma 1/F’e yönelir. Uygulamada maliyet/başarım oranı, (1-F)/N, F’ten küçük olduktan sonra N arttıkça düşer.
Örneğin, F %10 ise problemin azami hızlanması 10’un çarpanları kadar olabilir. N’in büyüklüğünün bir önemi yoktur. Bunun için, paralel işlem sadece ya az sayıda işlemci için ya da F‘in çok küçük olduğu problemlerde kullanışlıdır. Paralel programlamanın büyük bir kısmı F değerini olabilecek en küçük değerde tutmayı amaçlar.

Amdahl’ın yasasına göre, kuramsal azami hızlanma, N işlemci ile N olur. Bu doğrusal (lineer) hızlanma olarak adlandırılır. Ancak uygulamada N işlemcisi olan bir makinede N’den fazla hızlanma olması görülmeyen bir durum değildir. Buna üstün doğrusal hızlanma denir. Bunun olası bir nedeni önbellek toplanmasıdır. Paralel bilgis

Bellek tutarlılığı, ortak bir bellek alanı paylaşan bir veya daha fazla işlemci veya çekirdek içeren bilgisayar sistemlerinin tasarımını etkileyen bir konudur.
Tek işlemcili (tek çekirdek içeren) bir sistemde, tüm işi yapan sadece bir işlemci birimi vardır ve bu nedenle bu birim belirli bir bellek konumunu okuyabilir veya yazabilir. Sonuç olarak, değer değiştiği zaman, ilgili bellek bölgesine yönelik tüm okuma işlemleri güncellenmiş değeri, öncelleklenmiş olsa bile görecektir.
Diğer tarafından, çok işlemcili (veya çok çekirdekli) sistemlerde aynı anda çalışan iki veya daha işleme birimi vardır, bu yüzden aynı bellek konumuna eşzamanlı olarak erişme ihtimali vardır. Hiçbirinin bu konumu değiştirmediği durumda, o kısmı süresiz paylaşabilirler ve istedikleri gibi önbellekleyebililrler. Ancak herhangi biri ilgili konumu güncellediği anda, diğerleri örneğin kendi yerel önbelleklerinde yer alan eski kopyayla çalışmaya devam edebilirler. Sonuç olarak, paylaşımlı değerlerin değişikliklerini tüm işleme birimlerine bildirecek bir şemaya ihtiyaç vardır; bu tür bir şema bellek tutarlılık protokolü olarak bilinir ve eğer sistemde böyle bir protokol varsa o sistemin tutarlı bir belleği olduğu söylenir.
Bir bellek tutarlılığın gerçek doğası ve anlamı, bu tutarlılık protokolünün gerçekleştirdiği tutarlılık modeliyle belirlenir. Doğru eşzamanlı programlar yazılabilmek için programcıların sistemleri tarafından uygulanan kesin tutarlılık modelinin farkında olmalıdır.
Donanım düzeyinde gerçekleştirildiğinde tutarlılık protokolü örneğin dizin tabanlı veya gözetleme tabanlı (ayrıca dinleme de denir) olabilir. Belirli protokoller arasında MSI protokolü ve ondan türeyen MESI, MOSI ve MOESI sayılabilir.

Önbellek tutarlılığı

Bir Beowulf kümesi, bir çeşit bilgisayar kümesidir. Beowulf kümesi genelde özdeş bilgisayarlardan oluşur. Bu bilgisayarlar, hedef işlemin küme üyeleri arasında paylaşılmasını mümkün kılacak kütüphanelerin ve programların kurulu olduğu küçük bir yerel ağa bağlanır. Sonuç olarak ise ucuz kişisel bilgisayar donanımından yüksek performanslı bir paralel bilgi işlem kümesi elde edinilmiş olunur.
Beowulf ismi aslında 1994 yılında NASA'da Thomas Sterling ve Donald Becker tarafından inşa edilen bir bilgisayardan gelmektedir.
Belirli bir yazılım parçası bir kümeyi Beowulf olarak tanımlamaz. Beowulf kümeleri genelde BSD, Linux veya Solaris gibi Unix benzeri bir işletim sistemi çalıştırır ve ücretsiz ve açık kaynaklı yazılımlardan oluşturulur. Yaygın olarak kullanılan paralel işleme kütüphaneleri arasında İleti Geçiş Arabirimi (Message Passing Interface-MPI) ve Paralel Sanal Makine (Parallel Virtual Machine-PVM) bulunur. Her ikisi de programcının bir görevi ağa bağlı bir grup bilgisayar arasında bölmesine ve işleme sonuçlarını toplamasına izin verir. MPI yazılımının örnekleri arasında OpenMPI ve MPICH bulunur. Ek MPI uygulamaları mevcuttur.
(2014 (2014) itibarıyla) Beowulf sistemleri dünya çapında, esas olarak bilimsel hesaplamalaru desteklemek için çalıştırılmaktadır.

(2014 (2014) itibarıyla) bir dizi Linux ve en az bir BSD dağıtımı, Beowulf kümeleri oluşturmak için tasarlanmıştır. Bunlar:

MOSIX, hesaplama açısından yoğun, IO-düşük uygulamalara yönelik
ClusterKnoppix (Knoppix tabanlı)
Kerrighed
Rocks Cluster Distribution
Scyld
DragonFly BSD
Quantian, Knoppix ve ClusterKnoppix tabanlı bilimsel uygulamalara sahip bir canlı sistem
KestrelHPC
ABC GNU / Linux (Ubuntu tabanlı)
Kentucky Linux Athlon Testbed
PelicanHPC (Debian Live tabanlı )
Knoppix önyüklenebilir CD'leri OpenMosix ile birlikte kullanarak bir küme oluşturulabilir. Bilgisayarlar, kümedeki tüm CPU'ları ve RAM'i kullanarak bir Beowulf kümesi oluşturmak için karmaşık yapılandırmalara gerek olmadan otomatik olarak birbirine bağlanır. Bir Beowulf kümesi sınırsız sayıda bilgisayardan oluşabilir fakat sınırlayıcı faktör ağın kapasitesidir.
Bir Beowulf Kümesi için işletim sistemlerinin ve diğer yazılımların sağlanması, OSCAR (Open Source Cluster Application Resources) gibi yazılımlar kullanılarak otomatikleştirilebilir. OSCAR, bir kümenin ana düğümüne desteklenen bir Linux dağıtımının standart kurulumunun üzerine kurulur.

Beowulf Cluster Computing With Windows by Thomas Lawrence Sterling 2001 0262692759 MIT Press
Beowulf Cluster Computing With Linux by Thomas Lawrence Sterling 2001 0262692740 MIT Press

The Beowulf Cluster Site3 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boru hattı (İngilizce: Pipeline) yöntemi bilgisayar mimarisi ve diğer sayısal ürünlerin tasarımında başarımı artırmak için uygulanan bir yöntemdir. Boru hattının asıl amacı, art arda gelen buyrukların işlem aşamalarını örtüştürerek iş çıkarma (verim) oranını artırmaktır. Aşamalara bölünmüş bir tasarımda kritik yol kısaldığından saat sıklığı da artabilir. Farklı kaynakları aynı anda, farklı buyruklara ait işler tarafından kullanarak çalışır.
Tek çevrimli işlemcilerde bir buyruk bitince diğer buyruk çalışmaya başlar. Her saat çevriminde bir buyruk girer, bir buyruk çıkar; böylece buyruk başına düşen saat çevrimi sayısı 1'dir. Boru hattı yöntemi ise çoklu buyrukların örtüşmeli yürütümüdür. Birbirini bağlayan buyruklar haricinde, bir buyruğun işlemi gerçekleştirilirken bir diğer buyruk işleme girebilir. Günümüzde daha hızlı işlemci tasarımında kullanılan önemli bir yöntemdir. Boru hattı, işlemcinin buyruk döngü süresini azaltır; böylece birim döngü zamanına düşen buyruk sayısı artar. Tek bir buyruğun değil, toplu buyrukların işlerini hızlandırır; kısacası toplamda üretilen iş çıkarma oranını artırır. Olası hızlanma, boru hattındaki aşama sayısına bağlı olarak değişir.

Boru hattı hızını etkileyen etkenler
Boru hattındaki aşama sayısı ne kadar fazlaysa, boru hattı hızlanması o kadar yavaş gerçekleşir.
Boru hattındaki aşamaların uzunluğunun sabit veya değişken olması: sabit olursa daha hızlı, değişken olursa hızlanma süresi azalır.
Buyruk biçimleri ne kadar farklıysa hızlanma o kadar az olur.
Boru hattının dolma ve boşalma zamanları hızlanmayı etkiler. Dolma-boşalma süreleri ne kadar kısa olursa hızlanma o kadar artar.
Buyrukların bağımlılıklarına göre hızlanma yavaşlar. Buyruklar arasındaki bağımlılık gecikme hızını artırır. Buyruk bağımlılıklarının az olması gecikmeyi azaltır ve hızlanmayı artırır.
Boru hattında, en uzun olan aşamaya göre sınırlama yapılır.

Art arda gelen buyrukların aşamaları örtüştüğünden, birim zamanda tamamlanan buyruk sayısı (iş çıkarma) belirgin biçimde artar.
Mantık her saat çevriminde daha kısa bir iş yaptığından saat çevrim süresi kısalır ve işlemci daha yüksek saat sıklığında çalışabilir.
İşlemcinin getirme, çözme ve yürütme gibi birimleri aynı anda farklı buyruklar üzerinde çalıştığından kaynaklar boş kalmaz, verimli kullanılır.

Tek bir buyruğun gecikmesi (latency) azalmaz; aşamalar arasına eklenen boru hattı kayıtları nedeniyle bir miktar artabilir. Kazanç, tek buyrukta değil toplam iş çıkarmadadır.
Buyruklar arası bağımlılıklar ve dallanmalar boru hattı sorunlarına yol açar; bunları çözmek için durma, veri yönlendirmesi ve dallanma öngörüsü gibi ek düzenekler gerekir.
Aşamalar arasına eklenen boru hattı kayıtları (flip-flop) ek donanım ve tasarım karmaşıklığı getirir; ayrıca başarımı önceden kestirmek güçleşir.

Birçok modern işlemci saat çevrimleriyle yürütülür. İşlemciler mantık devresi ve flip-floplardan oluşmaktadır. Saat çevrimi geldiğinde flip-floplar yeni değerlerini alır; sonra kodları çözüp yapmaları gereken işi tamamlamaları için belli bir süre gerekir. Mantık yürütümünü küçük bölümlere bölüp aralarına flip-floplar koyarsak, veri çıkışındaki gecikme azalmış olur; saat çevrimini kısaltmanın temel nedeni budur.
Boru hattı kullanımında buyruklar arası aşama farklılıkları görülmektedir. Yükleme işlemlerinin 5, saklama işlemlerinin 4, dallanma işlemlerinin de 3 aşaması vardır.

Getir: Buyruklar, buyruk belleklerinden getirilir.
Oku/Çöz: İşlenenler okunur ve buyruk belleklerinden getirilen buyruklar çözülür.
Yürüt: Bellek adresleri hesaplanır.
Bellek: Veriler, veri belleklerinden okunur.
Yaz: Elde edilen sonuçlar yazmaç öbeğine yazılır.

Yükleme işlemi aşamaları: Getir, oku/çöz, yürüt, bellek, yaz
Saklama işlemi aşamaları: Getir, oku/çöz, yürüt, bellek
Dallanma işlemi aşamaları: Getir, oku/çöz, yürüt (yazmaçlardan gelen işlenenler karşılaştırılır, dallanma öngörüsü yapılır ve program sayacı güncellenir.)
Yazmaç türü buyrukların aşamaları: Getir, oku/çöz, yürüt (Aritmetik mantık birimi yazmaçlardan gelen işlenenler üzerinde işlem yapar ve program sayacını günceller), yaz (Aritmetik Mantık Birimi'nden çıkan sonuç yazmaç öbeğindeki yazmaca yazılır)

Boru hattının dezavantajı, uygulanırken çeşitli sorunlara neden olmasıdır. Boru hattında 3 tip sorun vardır:

Boru hattı uygulamasında aynı kaynak aynı anda birden fazla farklı biçimde kullanılmaya çalışılırsa gerçekleşir. Başarımı sınırlar. Sorun, bir buyruk için durma (stall) eklenerek çözülebilir.

Dallanma olan yerlerde, koşullar belli olmadan karar verilirse gerçekleşir. Dallanma kararı verilmeden önce yürütüm durdurulur ve karar belli olana kadar beklenir. Bir başka çözüm yolu kararı tahmin edip ona göre işlemi devam ettirmek, karar hatalıysa geri dönüp tekrar denemektir (Dallanma öngörüsü). Dallanma buyrukları geldiğinde işlemcinin nereye gideceğini bilmesi gerekir.

Bir önceki işlemde henüz tamamlanmayan bir veri kullanılmak istenirse veri sorunu gerçekleşir. En yaygın türü, bir önceki buyruk tarafından henüz yazılmamış bir yazmacı okumaya çalışan RAW (yazmadan sonra okuma — read-after-write) sorunudur. Veri yönlendirmesi (forwarding) tekniği ile bu sorun durma eklenmeden büyük ölçüde giderilebilir.

Bütün boru hattı sorunları, işlemin durdurulup beklenmesi (durma — boru hattına boşluk eklenmesi) ile çözümlenebilir.
Boru hattı uygulamasında her işlem birimi aynı aşamada sadece bir kere kullanılır (buyruk başına) ve her işlem birimi tüm buyruklar için aynı aşamada kullanılmalıdır. Boru hattında yazmaç türü ve yükleme buyrukları için çakışma ya da yapı sorunu olursa — örneğin iki ayrı buyruk yazmaç öbeğine aynı anda yazmaya çalışıyorsa (yalnızca bir yazma yolu varsa) — boru hattına boşluk eklenebilir ya da sonucun yazılması bir saat çevrimi geciktirilebilir. Boşluk konması hem karmaşıklık hem de veri açısından iyi bir yol değildir; bu nedenle genellikle bir saat çevrimi geciktirme yoluna başvurulur. Geciktirilen işlem sırasında herhangi bir iş yapılmaz.

Boru hattı kullanan işlemcilerde beş bağımsız birim vardır

Buyrukları bellekten getirmek için – Buyruk Belleği
Buyrukları okuyup/çözmek için – Yazmaç Öbeği'nin okuma yolları
Buyrukların yürütülüp adres belleklerinin hesaplanması için – Aritmetik Mantık Birimi
Verileri almak için – Veri Belleği
Verileri yazmak için – Yazmaç Öbeği'nin yazma yolu

İki sayının toplama kodu basit olarak ADD A, B, C şeklindedir: bellekteki adreslerinden A'nın ve B'nin değerlerini bulup toplar ve sonucu C'nin bellekteki adresine yazar. Boru hattı kullanan bir işlemcide, boru hattı denetleyicisi bu işlemi şöyle ifade eder:

LOAD A, R1
LOAD B, R2
ADD R1, R2, R3
STORE R3, C
LOAD next instruction

Tablodaki R'ler yazmaçları göstermektedir; işlemcinin içindeki geçici bellekte tutulurlar, böylece hızlı erişim sağlanır. Sonuç olarak toplanıp bulunan değer C'nin adresinde tutulur; bu süre boru hattı kullanan ve kullanmayan sistemler için aynıdır.
Boru hattı yönteminin bu toplama buyruğu örneğindeki avantajı, gereken bir sonraki verinin önceden bellekten alınıp yazmaçlarda hazır bekletilmesinden kaynaklanır. Toplama buyruğu yerine getirildiği sırada gereken bir sonraki bilgi bellekten alınmış ve hazırda bekletiliyor olmalıdır. Böylece programın başarımı büyük ölçüde artar; işlemcinin bileşenleri boş kalmaz.
Bu küçük adımlar boru hattı adımı olarak adlandırılır. Yukarıdaki örnekte boru hattı yönteminin 3 ana adımı vardır: yükleyici, toplayıcı ve depolayıcı.
Günümüzde her mikroişlemci en az iki adımdan oluşan boru hattı kullanmaktadır (Atmel AVR ve PIC mikrodenetleyici iki adımlı boru hattı içermektedir).

Bu kavramı görselleştirmek için kuramsal 3 aşamalı bir boru hattı incelenebilir:

Bu aşamalarla aşağıdaki buyruklar işletilebilir:

    LOAD  #40,A      ; A'ya 40 yükle
    MOVE  A,B        ; A'yı B'ye kopyala
    ADD   #20,B      ; B'ye 20 ekle
    STORE B, 0x300   ; B'yi 0x300 bellek hücresine sakla

Aşağıda nasıl işlendiği gösterilmiştir.

Bellekten buyruk okunmaktadır.

Bellekten bir sonraki buyruk okunurken, yükleme buyruğu yürütülmektedir.

Saklama aşamasındaki yükleme buyruğu (değeri 40) A yazmacında saklanır. Bu sırada MOVE buyruğu yürütülür. MOVE buyruğunun A ve B içeriklerini işleyebilmesi için LOAD buyruğunun işini bitirmiş olması gerekmektedir.

MOVE buyruğunun işlemi bitip sayılar toplandıktan sonra saklama buyruğu işletilir. Bu işlem böyle devam eder. Bazen işletilen bir buyruk, bir önceki buyruğun sonucuna bağlıdır; bu tür bağımlılıklar veri sorunu doğurabilir ve dikkatli tasarım gerektirir.

Birçok boru hattı tasarımı 7, 10 ya da 31 aşamadan oluşur. Xelerator X10q ise binlerce aşamalı boru hattına sahiptir. Aşama sayısı arttıkça dallanma öngörüsü daha kritik hale gelir; yanlış öngörü durumunda boru hattı boşaltılıp yeniden doldurulması gerekir ve bu ciddi başarım kaybına neden olabilir.
Boru hattını ilk kullananlardan biri Henry Ford'un montaj hattı uygulamasıdır. Her üretim bandında arabanın farklı bir kısmı yapılarak hem başarım artmış hem de işlem hızlanmıştır; bilgisayar mimarisindeki boru hattı da aynı örtüşme ilkesine dayanmaktadır.

Boru hattı kullanan işlemciler
Pentium III: 10 aşamalı boru hattına sahiptir.
Athlon: Athlon Thunderbird, Palomino, Thoroughbred ve Barton çekirdekleri 10 aşamalı boru hattına sahiptir.
Athlon 64: 12 aşamalı boru hattına sahiptir.
Pentium 4: Willamette ve Northwood çekirdekleri 20 aşamalı boru hattına sahiptir.
Prescott: 31 aşamalı boru hattına sahiptir.

Buyruk penceresi, superscalar işlemci mimarisi alanında paralel şekilde aktif olarak işlenen buyrukların tutulduğu bir küme olarak ele alınabilir. Aynı zamanda böyle bir kümenin boyutu ya da maksimum boyutu ve kullanım kolaylığı başarım açısından anlamlıdır (boyut buyruk sayısı olarak ölçülmektedir).
Sırasız yürütüm'de işletilmesi esnasında geçici bellekte tutulan veya buyruk kuyruğunda bekletilen buyrukların bir buyruk penceresi içerisinde olduğu düşünülmemelidir.
Boru hattı içerisinde farklı işletim aşamalarında bulunan buyruklar aynı buyruk penceresi içerisinde değildir. Her iki kavramında birbirine ortogonal olduğu düşünelerek sanallaştırılabilir. Daha karmaşık durumlarda her bir boru hattı aşamasının kendine ait bir buyruk penceresi olduğu düşünülebilir veya buyruk penceresinin her bir bölmesinin kendine ait bir boru hattı olduğu varsayılabilir.

Runahead Execution: An Effective Alternative To Large Instruction Windows 9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Large, Fast Instruction Window for Tolerating Cache Misses 9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Branch Prediction, Instruction-Window Size, and Cache Size: Performance Trade-offs and Simulation Techniques 9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fetch Gating Control through Speculative Instruction Window Weighting 9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Approaches to Addressing the Memory Wall

CUDA (Compute Unified Device Architecture), GPU (Graphics Processing Unit) için NVIDIA'nın sunduğu C programlama dili üzerinde eklenti olarak kullanıma sunulan bir mimari ve teknolojidir.
PathScale tabanlı bir C derleyicisi ve C ile yazılmış algoritmaların GPU üzerinde çalışmasını sağlayan geliştirme araçları kümesidir. CUDA, NVIDIA tarafından geliştirilmiştir ve çalışması için NVIDIA GPU ve son sürüm driverlara ihtiyaç vardır. CUDA G8X üzeri, GeForce, Quadro ve Tesla'yı içeren her GPU da çalışır. NVIDIA, ekran kartı mimarilerinin ileriye doğru kod uyumluluğu sayesinde, Geforce 8 için geliştirilen programların herhangi bir düzeltme yapılmadan gelecek nesil ekran kartlarında hızlanmalardan otomatik olarak faydalanacak şekilde kullanılabileceğini belirtiyor. CUDA kütüphanesi, geliştiricilerin CUDA özellikli GPU'lar üzerindeki hafızalara ve Stream Processorlara hükmedebilmesini sağlar. İlk CUDA Geliştirici seti (SDK) 15 Şubat 2007'de yayınlandı.

CUDA genel amaçlı GPU hesaplamalarında grafik işlemcisinin çekirdeklerinin kullanılmasını sağlar.

Birkaç basit eklentiyle beraber C dilini kullanır.
Kod rastgele erişimli belleğe yazabilir.

Doku yaratımı desteklenmiyor.
Özyineli(tekrarlanan) fonksiyonlar desteklenmiyor ve döngüye çevrilmeleri gerekiyor.
IEEE 754 standardı double precision floating point sayılarda desteklenmiyor.
İş parçacıkları en iyi performans için 32 li gruplar olarak çalıştırılmalı. 32'li grup içindeki program akışının farklı dallanmaları performansı olumsuz olarak etkiliyor.
CUDA sadece Nvidia Quadro ve Geforce 8, 9, 200 serisi ve tüm daha yeni kartlarda destekleniyor.

Desteklenen GPU ların ve ekran kartlarının listesi aşağıdadır. Ayrıca Nvidia22 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sitesine bakılabilir:

Resmi CUDA destekli cihazların listesi:

GPGPU
OpenCL
BrookGPU
Shader
Derin öğrenme yazılımlarının karşılaştırılması

Türkçe CUDA Örnekleri
Nvidia CUDA Homepage 6 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nvidia CUDA GPU Computing developer forums 3 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nvidia CUDA developer registration for professional developers and researchers 26 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyond3D – Introducing CUDA Nvidia's Vision for GPU Computing (16th February 2007) 29 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Illinois Nvidia CUDA Course taught by Wen-mei Hwu and David Kirk (9th March 2007)
Introduction to CUDA for Computer Scientists 
Ascalaph DNA GPU for nucleic acids modeling.
CUDA implementation for multi-core processors

Deadlock ya da kilitlenme, iki ya da daha fazla eylemin devam etmek için birbirlerinin bitmesini beklemesi ve sonuçta ikisinin de devam edememesi durumu. Genellikle "yumurta mı tavuk mu önce gelir?" gibi paradokslarda görülür.
Bilgisayar biliminde, Coffman deadlock iki ya da daha fazla işlemin, diğerinin bir kaynağı bırakmasını beklediği ya da ikiden fazla işlemin döngüsel bir sırada birbirlerinden kaynak beklediği özel durumları belirtmek için kullanılır. Deadlock, birçok işlemin lock (kilit) olarak bilinen özel bir tür kaynağı paylaştığı çoklu işlemede sık karşılaşılan bir sorundur. Zaman-paylaşımı ya da gerçek-zaman pazarında kullanılan bilgisayarlar genellikle belirli bir zaman içinde tek bir işlem erişimini garanti eden donanımsal kilite sahiptir. Yazılım kaynaklı deadlocklardan kurtulmak için genel bir çözüm olmadığı için çoğunlukla her seferinde ayrıca çözülmesi gereken bir sorundur.
Bu durum, sadece bir kalem ve bir cetvelle diyagram çizen iki insana benzetilebilir. Eğer birisi kalemi, diğeri de cetveli alırsa bir deadlock oluşur. Kalemi alan kişi cetvele, cetveli alan da kaleme ihtiyaç duyar.
Deadlock, telekomünikasyon alanındaki tanımı Coffman'dan daha zayıftır, çünkü işlemler kaynaklardan farklı olarak mesajlar için bekleyebilir. Deadlock, uzun süreli bekleme yerine bozuk mesajlar ya da sinyaller sonucunda oluşabilir. Örneğin, yanlış bir bağlantıdan girdi bekleyen bir veri akışı elemanı, bu bağlantı Coffman döngüsünde yer almamasına rağmen, hiçbir zaman işlem yapamayacaktır.

Veritabanında oluşabilecek bir deadlock şöyle oluşabilir: veritabanı kullanan istemci uygulamaları tablolara özel erişim yetkisi alması gerektiğinde bir kilit için istekte bulunur. Eğer bir tablo için kilidi elinde tutan uygulama ikinci bir tablodaki kilidi almaya çalışır ve bu ikinci tablodaki kilit de ikinci bir uygulama tarafından tutuluyorsa, ikinci uygulama birinci tabloya erişmeye çalıştığında bir deadlock oluşacaktır. (Bu tip bir kilitlenme ya hep ya hiç tarzı bir kaynak sağlama algoritması ile önlenebilir.)

Bir Coffman deadlock'un oluşması için Coffman şartları olarak bilinen dört adet gerekli şart vardır:

Karşılıklı dışlama: Aynı zamanda birden fazla işlem tarafından kullanılamayan bir kaynak
Tut ve Bekle: Kaynakları elinde tutan işlemlerin yeni kaynaklar talep edebilmesi
İşlem üstünlüğü yok: Hiçbir kaynak onu tutan işlemden zorla alınamaz, kaynaklar sadece işlemlerin kendileri tarafından bırakılabilir.
Dairesel bekleme: İki ya da daha fazla işlem, her işlemin bir sonraki işlemin elindeki kaynakları bırakmasını beklediği döngüsel bir zincir oluşturur.
Bu şartlar herhangi birinin gerçekleşmemesi Coffman deadlock'u engellemek için yeterlidir. Fakat, bu şartların görülmesi de illâ ki bir deadlock anlamına gelmeyebilir.

Karşılıklı dışlama şartını kaldırmak, hiçbir işlemin bir kaynağa tek başına erişemeyeceği anlamına gelir. Bu bekletilemeyen kaynaklar için mümkün değildir, kaynak bekletilebilir olsa dahi deadlock olmayacağı anlamına da gelmez.
"Tut ve bekle" şartı, işlemlerin başlamadan önce ihtiyacı olan kaynakların hepsini birden talep etmesiyle önlenebilir. Ancak, bu durumda kaynaklar verimsiz bir şekilde kullanılmış olacaktır. Bir başka yöntem işlemlerin ihtiyacı olanlar almadan önce elindeki tüm kaynakları bırakması olabilir. Fakat bu yöntem de çoğunlukla kullanışsızdır.
İşlem üstünlüğünün olmadığı durumun önlenmesi de, işlemin belirli bir zaman dilimi için kaynağı elinde tutma zorunluluğu ya da işlem sonucunun tutarsız oluşu gibi sebeplerden zordur.
Dairesel bekleme durumunu engelleyen algoritmalar, "kritik bölümlerde kesici sinyalleri devre dışı bırakma" ve "kaynakların kısmî sıralamasına karar vermek için bir hiyerarşi uygulama" yöntemlerini içerir.

Kaynak paylaştırma işlemi öncesinde işlemler hakkında bazı bilgilere sahip olunduğunda deadlock'u engellemek mümkündür. Her bir kaynak talebi için, sistem önce bu talebin kendini deadlockla sonuçlanabilecek güvensiz bir duruma sokup sokmayacağını kontrol eder. Daha sonra sistem, sadece güvenli durumlarla sonuçlanacak talepleri karşılar. Sistemin bir sonraki durumunun güvenli mi güvensiz mi olacağını anlaması için, önceden boşta ve talep edilen tüm kaynakların sayısını ve türünü bilmesi gerekir. Deadlock engellemek için kullanılan algoritmalardan bilenen birisi de, önceden kaynak kullanım limitinin bilinmesini gerektiren Banker algoritmasıdır. Fakat, çoğu sistem için her işlemin kaynak taleplerini önceden kestirmek mümkün değildir.
Diğer iki algoritma; Bekle/Öl ve Yarala/Bekle'dir. İki algoritmada da bir adet eski işlem (E) ve bir adet yeni işlem (Y) bulunur. İşlemlerin yaşı, yaratılma anında oluşturulan zaman damgası sayesinde anlaşılır.

Çoğunlukla, deadlock'u önlemek ya da engellemek mümkün değildir. Bunun yerine, deadlock tespiti ve işlemlerin yeniden başlatılması uygulanır. Bunun için, kaynak dağıtımını ve işlem durumlarını takip eden ve deadlock'u kaldırmak için işlemleri geri alan ya da yeniden başlatan algoritmalar kullanılır. Gerçekleşen bir deadlock'un tespiti, işlemler tarafından kilitlenmiş ya da talep edilen kaynaklar işletim sistemi tarafından bilindiği için nispeten kolaydır.
Bir deadlock'un önceden bilinmesi ise çok daha zordur. Aslında bu durum çoğunlukla karar verilmez bir haldedir, çünkü sonlandırma sorunu da bir deadlock senaryosu olarak görülebilir. Bununla birlikte özellemiş çevrelerde, özelleşmiş kaynak kilitleri kullanarak, deadlock tespiti karar verilebilir hale getirilebilir.
Deadlock tespit yöntemleri, model karşılaştırmayı içerir. Bu yaklaşım, bir sonlu durum makinası oluşturarak, tüm muhtemel son durumları ortaya çıkaran bir işlem analizi gerçekleştirir.

Livelock, ilerleyemeyen işlemlerin durumlarının birbirine göre değişmesi dışında deadlock'a benzer bir durumdur. Livelock, kaynak açlığının özel bir durumudur. Genel tanım sadece özel bir işlem ilerleyemediğini belirtir.
Gerçek dünyada bir livelock örneği, bir insan dar bir koridorda karşılaştığında ve ikisi de kenara çekilerek birbirine yol verdiği durum olarak gösterilebilir. Daha sonra iki kişi de aynı anda ilerlemeye çalıştığında yine başlangıç durumu ortaya çıkacak ve tekrar birbirlerine yol vereceklerdir. Böylelikle ikisinin de ilerlemesi mümkün değildir.
Livelock, deadlockları tespit eden ve geri döndüren algoritmalar için bir risktir. Eğer birden fazla işlem eyleme geçerse, deadlock tespit algoritması tekrar tekrar başlatılacaktır. Bu durum, aynı zamanda tek bir işlemin eylemde olması sağlanarak engellenebilir.

Banker algoritması
Makarna yiyen düşünürler sorunu
Donma
Sonsuz döngü
Deve kuşu algoritması
Öncelik çevrimi
Uyuyan berber sorunu
Pat
Senkronizasyon

Kaveh, Nima; Emmerich, Wolfgang. "Deadlock Detection in Distributed Object Systems" (PDF). Londra: University College London. 3 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Aralık 2011. 
Bensalem, Saddek; Fernandez, Jean-Claude; Havelund, Klaus; Mounier, Laurent (2006). "Confirmation of deadlock potentials detected by runtime analysis". Proceedings of the 2006 workshop on Parallel and distributed systems: Testing and debugging. ACM. ss. 41-50. doi:10.1145/1147403.1147412. 
Coffman, Edward G., Jr.; Elphick, Michael J.; Shoshani, Arie (1971). "System Deadlocks" (PDF). ACM Computing Surveys. 3 (2). ss. 67-78. doi:10.1145/356586.356588. 27 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Aralık 2011. 
Mogul, Jeffrey C.; Ramakrishnan, K. K. (1997). "Eliminating receive livelock in an interrupt-driven kernel". ACM Transactions on Computer Systems. 15 (3). ss. 217-252. doi:10.1145/263326.263335. ISSN 0734-2071. 
Havender, James W. (1968). "Avoiding deadlock in multitasking systems". IBM Systems Journal. 7 (2). s. 74. 24 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Aralık 2011. 
Holliday, JoAnne L.; El Abbadi, Amr. "Distributed Deadlock Detection". Encyclopedia of Distributed Computing. Kluwer Academic Publishers. 2 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Aralık 2011. 
Knapp, Edgar (1987). "Deadlock detection in distributed databases". ACM Computing Surveys. 19 (4). ss. 303-328. doi:10.1145/45075.46163. ISSN 0360-0300. 
Ling, Yibei; Chen, Shigang; Chiang, Jason (2006). "On Optimal Deadlock Detection Scheduling". IEEE Transactions on Computers. 55 (9). ss. 1178-1187. 

Advanced Synchronization in Java Threads11 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Scott Oaks ve Henry Wong
Deadlock Tespit Ajanları
ARCS - Deadlock sorununa web service yaklaşımı
Non-Hard Locking Read-Write Locker18 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Düğüm; ağaç, bağlı liste ve bilgisayar tabanlı örüntüler gibi veri yapıları oluşturmaya yarayan temel soyut birime verilen addır. Her düğüm bir miktar veriden oluşmakta ve çoğunlukla farklı bir düğüme bağlanmaktadır. Düğümler birbirlerine işaretçiler yoluyla bağlanmaktadır.
Düğüm bir miktar veriyi saklayan mantıksal bir alan olarak düşünülebilir. Bir miktar veri ve diğer düğümlere bağlantılar içeren bellek kütüğü olarak tanımlanan düğüm, birbirlerine bağlı çok sayıda düğümle birlikte karmaşık veri yapılarının elde edilmesini kolaylaştırmaktadır.

Bir atıf alanı içeren düğüm şöyle tanımlanmaktadır:

 class Node {
    data // Düğümde saklanan veri
    next // Sonraki düğüme yapılan atıf, son düğümse null
 }

Burada, yukarıdaki biçimde tanımlanan üç düğüm 3 öğeli bir bağlı liste oluşturmaktadır.

İki atıf alanı içeren düğüm ise şöyle tanımlanmaktadır:

 class Node {
    data // Düğümde saklanan veri
    previous // Önceki düğüme yapılan atıf, ilk düğümse null
    next // Sonraki düğüme yapılan atıf, son düğümse null
 }

Burada, yukarıdaki biçimde tanımlanan üç düğüm 3 öğeli bir bağlı liste oluşturmaktadır.

Flynn sınıflandırması (İngilizce: Flynn's taxonomy), bilgisayar mimarilerini eşzamanlı olarak işledikleri buyruk akışı ve veri akışı sayısına göre dört sınıfa ayıran bir sınıflandırma sistemidir. 1966 yılında Michael J. Flynn tarafından önerilmiş ve 1972'de geliştirilmiştir. Paralel bilgisayar mimarilerini tanımlamakta günümüzde de yaygın olarak kullanılır.

Michael J. Flynn sınıflandırmayı ilk kez 1966'da önermiş, 1972'de IEEE Transactions on Computers dergisinde yayımladığı "Some Computer Organizations and Their Effectiveness" başlıklı makalesiyle ayrıntılandırmıştır. Sınıflandırma, bir bilgisayarın aynı anda kaç buyruk ve veri akışını işleyebildiğine odaklandığından hem tekil işlemcileri hem de paralel sistemleri tek bir çerçevede ele alır. Basitliği ve genelliği sayesinde yarım yüzyılı aşkın süredir bilgisayar mimarisi literatüründe standart bir başvuru çerçevesi olmuştur.

Flynn bir bilgisayarı iki boyutta değerlendirir: aynı anda yürütülen buyruk akışı sayısı ve bu buyrukların üzerinde çalıştığı veri akışı sayısı. Her boyut "tek" ya da "çok" değerini alır; bu iki ölçütün birleşimi dört sınıf üretir.

SISD, tek bir buyruk akışının tek bir veri akışı üzerinde sırayla işlendiği, paralellik içermeyen geleneksel mimaridir. Klasik tek çekirdekli, sıralı işlemciler ve von Neumann mimarisindeki bilgisayarlar bu sınıfa girer. Boru hattı gibi tekniklerle iç paralellik sağlansa bile mantıksal model tek akışlı kalır.

SIMD, tek bir buyruğun aynı anda birden çok veri öğesi üzerinde işlem yaptığı mimaridir. Vektör işlemciler, modern işlemcilerdeki çokluortam buyruk kümeleri (MMX, SSE, AVX) ve büyük ölçüde grafik işlem birimleri bu modele dayanır.

MISD, birden çok buyruk akışının aynı veri akışı üzerinde çalıştığı, pratikte ender görülen sınıftır. Başlıca kullanımı, aynı verinin bağımsız birimlerde işlenip sonuçların karşılaştırıldığı hata toleranslı sistemlerdir; uçak uçuş denetim bilgisayarları buna örnektir.

MIMD, birden çok işlemcinin bağımsız buyrukları bağımsız veri akışları üzerinde eşzamanlı yürüttüğü en genel paralel mimaridir. Günümüz çok çekirdekli işlemcileri, süper bilgisayarlar ve dağıtık hesaplama sistemleri bu sınıfa girer; paylaşımlı ya da dağıtık bellekli olarak gerçeklenebilir.

Flynn sınıflandırması sonradan alt türlerle genişletilmiştir. SPMD (tek program, çoklu veri) modelinde tüm işlemciler aynı programı farklı veriler üzerinde bağımsız çalıştırır. Grafik işlem birimlerinin kullandığı SIMT (tek buyruk, çoklu iş parçacığı) modeli SIMD'nin bir türevidir. Eşzamanlı çoklu iş parçacığı ise MIMD benzeri iş parçacığı paralelliğini tek bir çekirdek içinde sağlar.

Tek buyruk, tek veri
Tek buyruk, çoklu veri
Çoklu buyruk, tek veri
Çoklu buyruk, çoklu veri
Paralel hesaplama
Çok çekirdekli işlemci

Grafik işlemci biriminde genel amaçlı hesaplama ya da sıkça kullanılan İngilizce kısaltmasıyla GPGPU, alışılagelmiş yöntemlerde merkezî işlem birimi (CPU) üzerinde yapılan hesaplamaların, alışılagelmiş yöntemlerde sadece grafik hesaplamalarını yapan bilgisayarın grafik işlemci birimi (GPU) üzerinde yapılmasıdır. Ekrana grafik çizilmesi işleminin doğası gereği (ekran üzerindeki pixellerin birbirlerini koşullandırmaması), modern grafik işlemcileri çok çekirdeklidir ve yüksek bir paralelliğin açığa çıkartılmasına olanak sağlayabilirler. Grafik işlemcisi üzerinde hesaplama yapılması; paralel doğadaki algoritmalarda çok ciddi performans artışları sağlayabilmektedir. Özellikle heterojen işlem teknikleriyle GPGPU ve diğer platformlar arası işbirliği sağlanıp çok daha etkin programlar yazılabilmektedir.

CUDA (Compute Unified Device Architecture – Birleşik Hesap Cihazı Mimarisi) NVIDIA firması tarafından 2006 yılında NVIDIA GPU larda genel amaçlı hesaplama yapılmasına olanak sağlamak üzere tasarlanmış bir mimaridir. Linux, Windows ve Mac OSX üzerinde çalışabilen hem düşük seviyeli hem de yüksek seviyeli birer yazılım geliştirme arayüzü(API) NVIDIA tarafından sunulmaktadır. CUDA sadece NVIDIA GPU larda çalışması itibarıyla rakiplerinden farklı olsa da, 2012 yılı itibarıyla dünya üzerinde 300 milyondan fazla CUDA destekli GPU olduğu bilinmektedir.

OpenCL(Open Computing Language), Apple tarafından 2008 yılında kâr amacı gütmeyen teknoloji şirketleri birliği Khronos Group'a önerilen, kabul gördükten sonra spesifikasyonu pek çok şirketin katkılarıyla hazırlanan heterojen hesaplama platformudur. OpenCL; destekli grafik işlemcileri, genel amaçlı işlemciler ve FPGA ler gibi farklı platformlarda hesaplama yapılmasına olanak sağlar. OpenCL AMD, Intel, NVIDIA ve ARM tarafından desteklenmektedir.

DirectCompute Microsoft tarafından yaratılan, DirectX 10 ve 11 de desteklenen bir GPGPU API sidir. 2012 Mayıs ayı itibarıyla yalnızca Windows Vista ve Windows 7 işletim sistemlerinde desteklenmektedir.

https://web.archive.org/web/20051214111850/http://www.gpgpu.org/
GPGPU Wiki
http://www.khronos.org/opencl/9 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20140106051908/http://www.nvidia.com/object/cuda_home_new.html

Gustafson yasası (Gustafson-Barsis yasası adıyla da bilinir), yeterince büyük bir sorunun verimli bir biçimde koşutlaştırılabileceğini öngören bir bilgisayar mühendisliği yasasıdır. 1988 yılında John L. Gustafson'un geliştirdiği bu kural, bir programın koşutluk derecesine bağlı olarak ne ölçüde hızlandırılabileceğini belirleyen Amdahl yasası ile yakından ilintilidir.

  
    
      
        S
        (
        P
        )
        =
        P
        −
        α
        ⋅
        (
        P
        −
        1
        )
      
    
    {\displaystyle S(P)=P-\alpha \cdot (P-1)}
  

Burada;
P, işlemci sayısını,
S, hızlanmayı,

  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
, işlemin koşutlaştırılamayan bölümünü belirtmektedir.
Gustafson yasası, çok büyük makineler için gerekli olan yüksek hesaplama gücünü karşılayamayan Amdahl yasasının zayıf noktalarını öne çıkarmaktadır. Koşut işlemciler üzerindeki sabit hesaplama yükünü kaldıran yasa, bunun yerine ölçekli hızlanmayı sağlayan sabit zaman kavramını getirmiştir.
Sabit hesaplama yükünü temel alan Amdahl yasası, bir programın ardışık bölümünün işlenmesi için gereken sürenin makine boyutuna (işlemci sayısı) bağlı olmadığını öne sürmektedir. Buna karşın, koşutlaştırılmış bölüm n işlemciye dağıtılmış durumdadır.
Gustafson yasası, koşutlaştırılabilir derleyicilerin tasarımını gündeme getirmiş ve bir soruna yönelik çözümün ardışık bölümünü küçültüp koşut sistemlerin başarımını artırmaya yönelik çalışmaların önünü açmıştır.

n, sorunun büyüklüğünü belirten bir birim olsun. Bu durumda, programın bir koşut bilgisayardaki çalışma süresi şöyle özetlenebilir:

  
    
      
        a
        (
        n
        )
        +
        b
        (
        n
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle a(n)+b(n)=1}
  

Burada;
a, ardışık bölümü,
b, koşut bölümü göstermektedir.
Bu ifadenin ardışık bilgisayardaki karşılığı 
  
    
      
        a
        (
        n
        )
        +
        p
        ⋅
        b
        (
        n
        )
      
    
    {\displaystyle a(n)+p\cdot b(n)}
  
'dir. Burada p, koşut hesaplamadaki işlemci sayısını göstermektedir.
Hızlanma ise

  
    
      
        (
        a
        (
        n
        )
        +
        p
        ⋅
        

        
        b
        (
        n
        )
        )
      
    
    {\displaystyle (a(n)+p\cdot {}b(n))}
  

ve

  
    
      
        S
        =
        a
        (
        n
        )
        +
        p
        ⋅
        

        
        (
        1
        −
        a
        (
        n
        )
        )
      
    
    {\displaystyle S=a(n)+p\cdot {}(1-a(n))}
  

biçiminde gösterilebilir. Burada 
  
    
      
        a
        (
        n
        )
      
    
    {\displaystyle a(n)}
  
, ardışık işlevi belirtmektedir.
Ardışık işlev 
  
    
      
        a
        (
        n
        )
      
    
    {\displaystyle a(n)}
  
'nin n sonsuza yaklaştıkça küçüldüğü varsayılırsa hızlanma p'ye yakınsar. Böylece Gustafson yasası, koşut işlemeyi Amdahl yasasından bağımsız kılmaktadır.
Gustafson yasası; ardışık bölümün, çok sayıda işlemcinin kullanıldığı koşut sistemlerde bile sabit kaldığını öne sürmektedir. Amdahl yasasının savı ise ardışık bölümün başarım üzerindeki etkisinin işlem sayısıyla doğru orantılı biçimde artış gösterdiğidir.

Amdahl yasası şöyle örneklendirilebilir:

Bir aracın birbirlerinden 60 km uzaklıkta bulunan iki kent arasında yolculuk yaptığını ve aracın, yolun yarısını 30 km/sa hızla geçtiğini varsayalım. Bu araç, yolun ikinci yarısını ne denli hızlı geçerse geçsin yol boyunca ulaşılan ortalama hız 90 km/sa'i bulamayacaktır.
Gustafson yasası ise şöyle örneklendirilebilir:

Bir aracın 90 km/sa'ten az bir hızla bir süre yol aldığını varsayalım. Ne var ki, yeterli süre ve yol varsa bu aracın hızı 90 km/sa'i bulabilir. Örneğin, bir saat boyunca 30 km/sa hızla yolculuk eden bir araç iki saat boyunca 120 km/sa hızla yol yaparak ortalama hızını istenen düzeye çıkarabilir.

Bazı sorunlar yeterince büyük veri kümelerine sahip değillerdir. Dünya üzerinde yaşayan insan sayısıyla birebir eşlenebilen bir işlevin bir yıl içindeki büyüme oranının düşüklüğü bu olguya örnek olarak gösterilebilir.
Doğrusal olmayan algoritmalar, Gustafson yasasının "dayattığı" koşutlaştırmaya engel oluşturabilmektedirler. Snyder'a göre O(n3)'lük bir algoritma; koşutzamanlılığın, sorun büyüklüğünün iki katına çıktığı durumda bile yalnızca %9 büyüyebilmektedir. Bu, yüksek koşutzamanlılık değerlerine sahip hesaplamaların özgün soruna göre kayda değer bir avantaj oluşturmayacağı anlamına gelmektedir. Ne var ki, uygulama bunun tam tersini göstermektedir. Kümesel hesaplama ve Condor gibi dağıtık hesaplama sistemleri bu konuda verimli sonuçlara ulaşmıştır.

Amdahl yasasını yeniden değerlendirmek - John Gustafson'un yasasını ilk kez ortaya koyduğu makale, Communications of the ACM 31(5), 1988. sf. 532-533
Lawrence Snyder, "Tür Mimarileri, Paylaşımlı Bellek ve Gösterişsiz Potansiyelin Doğal Sonucu" 8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karp-Flatt ölçütü, koşut işlemcili sistemlerde kodun koşutlaştırılma derecesini gösteren bir ölçüdür. Amdahl yasası ve Gustafson yasası ile uyumlu olan ölçüt 1990 yılında Alan H. Karp ve Horace P. Flatt tarafından ortaya atılmıştır.

Hızlanma olgusunun gözlendiği 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 işlemcili koşut bir hesaplamada deneysel yollarla elde edilen ardışık bölüm Karp-Flatt ölçütünü vermektedir.

  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
 = 
  
    
      
        
          
            
              
                
                  1
                  ψ
                
              
              −
              
                
                  1
                  p
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  1
                  p
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {{\frac {1}{\psi }}-{\frac {1}{p}}}{1-{\frac {1}{p}}}}}
  

  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
'nin değeri küçüldükçe koşutlaştırma oranı artmaktadır.

Bir koşut işlemci üzerinde çalışan koşut algoritmaların başarımı farklı yöntemlerle belirlenebilmektedir. Karp-Flatt ölçütü, diğer yöntemlerle ayırt edilemeyen başarım özelliklerinin açığa çıkmasını sağlamaktadır. Bu eşitlik, Amdahl yasasının aşağıdaki yazımından çıkarılabilmektedir.

  
    
      
        T
        (
        p
        )
      
    
    {\displaystyle T(p)}
  
 = 
  
    
      
        
          T
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{s}}
  
 + 
  
    
      
        
          
            
              T
              
                p
              
            
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {T_{p}}{p}}}
  

Burada;

  
    
      
        T
        (
        p
        )
      
    
    {\displaystyle T(p)}
  
, kodun 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 işlemcili bir sistem üzerindeki çalışma süresini,

  
    
      
        
          T
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{s}}
  
, kodun ardışık bölümünün çalışma süresini,

  
    
      
        
          T
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{p}}
  
, kodun koşut bölümünün bir işlemci üzerindeki çalışma süresini,

  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
, işlemci sayısını göstermektedir.
Ardışık bölüm 
  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
 = 
  
    
      
        
          
            
              T
              
                s
              
            
            
              T
              (
              1
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {T_{s}}{T(1)}}}
  
 biçiminde tanımlandığında eşitlik

  
    
      
        T
        (
        p
        )
      
    
    {\displaystyle T(p)}
  
 = 
  
    
      
        T
        (
        1
        )
        e
      
    
    {\displaystyle T(1)e}
  
 + 
  
    
      
        
          
            
              T
              (
              1
              )
              (
              1
              −
              e
              )
            
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {T(1)(1-e)}{p}}}
  

olarak yazılabilecektir.
Bu eşitliğin hızlanma türünden ifadesi ise aşağıdaki gibi olacaktır.

  
    
      
        
          
            1
            ψ
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{\psi }}}
  
 = e + 
  
    
      
        
          
            
              1
              −
              e
            
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1-e}{p}}}
  

Bilgisayar bilimi metinlerinde sıkça yer alan Karp-Flatt ölçütü, kullanım sıklığı bakımından hızlanma ve verimliliğin çok gerisindedir. Karp ve Flatt'in bu ölçütü yayımlamalarının temel nedeni de bu olguya bağlanmaktadır. Amdahl yasasının göz önüne almadığı yük dengeleme sorunlarını ortaya koyan ölçüt, ardışık bölümü temel almakta ve bu, çok sayıda işlemcinin kullanıldığı sistemlerde belirgin başarım artışları sağlamaktadır.
Değişmez büyüklükteki bir sorunu çözmek amacıyla hazırlanan bir sistemin başarımı genellikle artan işlemci sayısıyla ters orantılıdır. Karp-Flatt ölçütü kullanılarak elde edilen ardışık bölüm, verimlilikteki düşüşün kısıtlı koşutlaştırma olanaklarından kaynaklanıp kaynaklanmadığını ortaya koyabilmektedir.

Quinn Michael J, MPI ve OpenMP ile C'de Koşut Programlama McGraw-Hill Inc. 2004. ISBN 0-07-058201-7
Karp Alan H. ve Flatt Horace P. Koşut İşlemci Başarımının Ölçümü, Communication of the ACM  Cilt: 33 Sayı: 5, Mayıs 1990

Karp-Flatt ölçütüne ilişkin ders notları2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Virginia Tech

OpenCL, (Open Computing Language), Apple tarafından 2008 yılında kâr amacı gütmeyen teknoloji şirketleri birliği Khronos Group'a önerilen, kabul gördükten sonra spesifikasyonu pek çok şirketin katkılarıyla hazırlanan heterojen hesaplama platformudur. OpenCL; destekli grafik işlemcileri, genel amaçlı işlemciler ve FPGA ler gibi farklı platformlarda hesaplama yapılmasına olanak sağlar. OpenCL AMD, Intel, NVIDIA ve ARM tarafından desteklenmektedir. Ayrıca OpenCL kullanılarak Sony Playstation cihazlarında kullanılan Cell işlemcilerde de hesaplama yapılabilmektedir. 

OpenCL destekli cihazlarda(bundan sonra cihaz olarak geçecektir) çalıştırılacak kodun yazılması için OpenCL C de denilen, C programlama dilinin ISO/IEC 9899:1999 sürümünü baz alan bir programlama dili geliştirilmiştir. OpenCL C dilinde paralelliğin daha iyi kullanılabilmesine olanak sağlamak için C programlama dilinden bazı farklılıklara gidilmiştir. Bu farklılıklardan en çok göze çarpanları:

Fonksiyon işaretcileri(function pointers) kaldırılmıştır.
Özyineleme(recursion) kaldırılmıştır.
Değişken uzunluklu diziler kaldırılmıştır.
Vektör veri türleri eklenmiştir
Senkronizasyon ve çalışma modeline ilişkin pek çok fonksiyon eklenmiştir.
Hafıza yönetimi için __global, __local, __constant ve __private sıfatları eklenmiştir.

Kernel cihaz üzerinde çalıştırılabilen en temel kod dizisine verilen isimdir. Kerneller OpenCL'in ilk versiyonlarında C dilinde yazılıyordu. Artık C++ dilinin güçlü imkânları da kullanılmaktadır. C++14 versiyonu kullanılmaktadır. Kernelları cihaz üzerinde çalışacak C/C++ fonksiyonları gibi düşünebiliriz. Kerneller veri-paralel veya iş-paralel olabilirler, fakat önemli nokta paralel olmalarıdır.

İş-parçaları OpenCL paralel çalıştırma hiyerarşisinde en küçük parçalardır. Bir kernel her bir iş parçası için çalıştırılır. Her bir iş-parçasının kendi hafızası bulunur ve bu hafıza __private sıfatıyla ayrılır. İş-parçaları gruplanarak iş-öbeklerini oluştururlar, aynı iş-öbeğindeki tüm iş-parçalarının paralelde birlikte çalıştırılacağı garanti altına alınmıştır. Her iş-öbeğinin, iş-parçaları arasında paylaşılan bir hafızası vardır ve bu hafıza __local sıfatıyla ayrılır. Farklı iş-öbekleri birbirlerinin __local hafızalarına erişemezler. Çalıştırılacak iş-parçası sayısına genel iş büyüklüğü(global work size) denilir, her bir öbekteki iş parçacığı sayısı ise yerel iş büyüklüğü(local work size) ile belirlenir. Tahmin edilebileceği gibi genel iş büyüklüğü, yerel iş büyüklüğünün tam katı olmalıdır. __global ve __constant hafıza alanları ise tüm iş-parçaları tarafından erişilebilen hafıza alanlarıdır. 

OpenCL çalışma prensibi paralelliği daha etkinleştirebilmek için boyutlu bir yapıdadır. Tek boyutlu bir diziyi işlemek için tek boyutlu bir iş-parçacığı mantığı kullanabiliriz, fakat resim veya 3 boyutlu texture gibi çok boyutlu bir yapıyı işlemek istiyorsak çok boyutlu bir iş-parçacığı mantığı kullanmalıyız. Örneğin 640*480 büyüklüğündeki 5 resmi tek bir kernel üzerinden pixel bazlı olarak işlemek istersek, 1.çalışma boyutunu 640, 2.çalışma boyutunu 480 ve 3.çalışma boyutunu 5 olarak atayabiliriz, bu durumda 640*480*5 = 1536000 adet iş-parçası çalıştırılacaktır, eğer yerel iş büyüklüğünü 64 olarak seçersek, 1536000 / 64 = 24000 adet iş-öbeği çalıştırılacaktır.

Standart C dilinde 2 diziyi toplama işlemini aşağıdaki gibi kod ile gerçekleştirebiliriz

void diziTopla(
  int n,
  const float *a,
  const float *b,
  float *result

){

  int i;
  for(i = 0; i < n; i++)
     result[i] = a[i] + b[i];
}

Bu işlemi OpenCL ile yapmak için ise aşağıdaki gibi paralel çalışacak bir kernel yazabiliriz, bu kernel her iş-parçası için 1 kere çalıştırılacak, dolayısıyla iş parçası indisi ile o kernel da işlenecek dizi elemanlarına ulaşıyoruz. Bu durumda tek boyutlu bir iş büyüklüğü kullanabiliriz, genel iş büyüklüğünü dizinin uzunluğuna ayarlarsak her bir dizi elemanı için bir iş parçası çalıştırılmasını sağlayabiliriz.

__kernel void diziTopla(
  __global const float *a,
  __global const float *b,
  __global float *result

){

  int id = get_global_id(0); // iş parçası indisini alıyor
  result[id] = a[id] + b[id];
}

Derin öğrenme yazılımlarının karşılaştırılması

http://www.khronos.org/opencl/9 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.khronos.org/registry/cl/29 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.opencldev.com/24 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://developer.nvidia.com/opencl10 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://developer.amd.com/zones/OpenCLZone/
https://developer.apple.com/softwarelicensing/agreements/opencl.html16 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

OpenMP; Solaris, IBM AIX, HP-UX, GNU/Linux, MAC OS X ve Windows işletim sistemleri üzerinde çoğu işlemci mimarisi üzerinde Fortran, C++, C programlama dillerinde çoklu platform paylaşımlı bellek çoklu işlemeyi destekleyen bir uygulama geliştirme arayüzüdür, yani bir API'dir. OpenMP derleyici yönergelerinin kütüphane rutinlerini ve ortam değişkenlerinin çalışma zamanı davranışını etkileyen bir kümesini içerir.
OpenMP kâr amacı gütmeyen, OpenMp Archtecture Review Board (OpenMP ARB) isimli uluslararası bir birlik tarafından yönetilir. Bu birliğin çoğunluğu yazılım satıcıları AMD, IBM, Intel, Cray, HP, Fujitsu, Nvidia, NEC, Microsoft, Texas Intstruments, Oracle Corporation şirketlerinden ve bilgisayar donanım grupları tarafından oluşur.
OpenMP standart masaüstü bilgisayarlarda süper bilgisayarlara varana kadar paralel uygulamaları geliştirmek için programcılara basit ve uygun bir arayüz veren ölçeklenebilir ve taşınabilir bir model kullanır.
Paralel programlamanın melez bir modeliyle oluşturulmuş bir uygulama hem OpenMP hem de MPI kullanarak bir bilgisayar üzerinde çalışabilir ya da paylaşımsız bellek sistemleri için OpenMP'nin gelişmiş sürümlerini kullanarak kullanıcıdan daha da bağımsız  çalışabilir.

OpenMP çoklu iş parçacığı gerçekleştirimidir. Çoklu iş parçacığı ana iş parçacığının (sırasıyla yürütülen komutların bir dizisi) belirli bir sayıda yardımcı iş parçacıklarını durdurması ve bir görev onlar arasında paylaştırması olan paralelleştirme metodudur. İş parçacıkları birbiri ardında paralel şekilde çalışırlar. Farklı işlemcilerin iş parçacıkları farklı çalışma zamanı ortamlarını kendilerine tahsis ederler.
Paralel çalışacak olan kodun bir bölümü sırasıyla işaretlenir. Bu işaretleme kod bölümünün yürütülmesinden önce iş parçacıklarının o kod bölümüne girmelerine sebep olacak ön işlemci direktifleridir. Her bir iş parçacığı onlara bağlı bir ID'ye sahiptir. omp_get_thread_num() fonksiyonu ile bu ID  elde edilir.İş parçacığı ID'si bir tam sayıdır ve ana iş parçacığının ID'si sıfırdır. Paralelleştirilmiş kodun yürütülmesinden sonra iş parçacıkları ana iş parçacığına tekrar geri katılırlar. Programın sonuna kadar bu böyle devam eder.
Varsayılan olarak her bir iş parçacığı kodun paralelleştirilmiş bölümünü birbirinden bağımsız şekilde yürütür. İş paylaşımı yapıları iş parçacıkları arasında bir görevi paylaştırmak için kullanılabilir, böylece her bir iş parçacığı kodun kendisine ayrılan bölümünde çalışır. Hem görev paralelleştirme hem de veri paralelleştirme OpenMP kullanarak bu yöntemle yapılır.
Çalışma zamanı ortamı kullanıma bağlı olarak işlemcilere iş parçacığı tahsis eder, makine yükleme ve diğer faktörler gibi. İş parçacıklarının sayısı ortam değişkenleri veya kod içerisinde kullanılan fonksiyonlara bağlı olarak çalışma zamanı ortamı tarafından atanır. OpenMP fonksiyonları omp.h etiketli C/C++ header dosyaları ile programa dahil edilir.

OpenMP ARB ilk arayüz programını Fortran 1.0 için Ekim 1997 OpenMP ile yayınladı. Bir sonraki yıl C/C++ standartını piyasaya sürdüler. Fortran ve C/C++ 2.0 versiyonları ile birlikte 2002 yılında piyasaya sürüldü. 2.5 versiyonu C/C++ Fortranın bir kombinasyonu olarak 2005 yılında piyasaya sürüldü.
Mayıs 2008'de 3.0 versiyonu piyasaya sürüldü. Yeni özellikler görevler ve görev yapıları kavramları versiyonu 3.0'a dahil edildi.
Versiyon 3.1 9 Temmuz 2011'de piyasaya sürüldü.
Versiyon 4.0'ın 2013 Haziran veya Temmuz aylarında sunulması bekleniyor. Aşağıdaki özellikleri geliştirmiş ve kendisine eklemiştir. Hızlandırıcılar içi destek, atomikler, hata yönetimi, iş parçacığı (thread) ilişkisi, görev geliştirimi, kullanıcı tanımlı arttırma, SIMD desteği, Fortran 2003 desteği.

OpenMP temel elemanları iş parçacığı oluşturma iş yükü dağıtımı (iş paylaşımı), veri ortam yönetimi, iş parçacığı senkronizasyonu, kullanıcı seviyeli çalışma zamanı rutinleri ve ortam değişkenleri için yapılardır.
C/C++' ta OpenMP #pragma etiketi kullanılır. OpenMP özel pragmalar aşağıda listelenmiştir.

omp parallel pragma paralelleştirilmiş yapı içerisinde kapanmış işi gerçekleştirmek için ek iş parçacıklarını çapraz dağıtmak için kullanılır. Orijinal iş parçacığı ID=0 olan ana iş parçacığı olarak gösterilir.
Örnek (C program): Çoklu iş parçacığı kullanarak "Merhaba Dünya" yazdırmak.

GCC kullanarak derlemek için -fopenmp bayrağı kullanılır: 

' iş parçacıklı ve 2 çekirdekli bilgisayar üzerindeki çıktı.

Bununla birlikte çıktı yarış durumları sebebiyle 2 iş parçacığının standart çıktıyı paylaşmasından dolayı bozulmuş bir şekilde alınabilir.

İş parçacıklarının birinin veya tamamına birbirinden bağımsız iş atamak için aşağıdakiler kullanılır.

omp for veya omp do: iş parçacıkları arasında döngü iterasyonlarını paylaştırmak için kullanılır.Döngü yapıları olarak da adlandırılır.
sections: sıralı atama yapılır fakat farklı iş parçacıklarına bağımsız kod blokları atanır
single: sadece bir iş parçacığının yürüttüğü bir kod bloku belirlenir, programın sonunda bir bitiş yeri gösterir
master: single gibidir, ama kod bloku ana iş parçacığı tarafından yürütülür ve program sonunda bir bitiş yeri gösterilmez.
Örnek: paralel olarak büyük bir diziye iş parçacıkları kullanarak ilk değerleri vermek

OpenMP paylaşımlı bellek programlama modeli olduğu için OpenMP kodu içerisindeki çoğu değişken varsayılan olarak tüm iş parçacıklarına görünür, ama bazen özel değişkenlerin yarış durumlarından kaçınması gereklidir ve seri bölge ile paralel bölge arasındaki değerlerin işlenebilmesi için veri ortam yönetimi veri paylaşım özellik cümlecikleri olarak tanıtılmıştır. Bu cümlecikler OpenMP direktiflerine eklenir

shared: paralel bölge ile birlikte veri paylaşılır. Paylaşımın anlamı tüm iş parçacıkları tarafından erişilebilir ve görülebilirdir. Varsayılan olarak iş paylaşım bölgesindeki tüm değişkenlerin döngü iterasyon sayacı dışında hepsi paylaşılır
private: paralel bölge ile birlikte veri her bir iş parçacığına özeldir. Bunun anlamı her bir iş parçacığının yerel bir kopyaya sahip olacağı ve o değişkeni geçici olarak kullanacağıdır. Bir özel değişken ilklendirilmez ve değeri paralel bölge dışında kullanılmaz. Varsayılan olarak döngü iterasyon sayacı özeldir.
default: programcıya Fortran için none, C/C++ için none,firstprivate, private, shared paralel bölgeleri için veri alanına müdahale etmesine izin verir. none seçeneği programcının veri paylaşımlı özellik cümleciğini kullanarak paralel bölge içerisindeki her bir değişkeni tanımlamasına zorlar.
firstprivate: orijinal değeri ilklendirme haricindeprivate gibidir. .
lastprivate: yapıdan sonra güncellenen orijinal değer haricinde private gibidir.
reduction: yapıdan sonra tüm iş parçacıklarının işe katılmasının güvenli bir yöntemidir.

critical: seçili kod bloku bir kerede sadece bir iş parçacığı tarafından yürütülecektir ve çoklu iş parçacıkları tarafından eşzamanlı yürütlmez. Bu genelde yarış durumlarından veri paylaşımını korumak için kullanılır
atomic: Bellek güncellenmesi otomatik olarak işletilir. Tüm ifadeyi atomic yapmaz, sadece bellek güncellenmesi atomiktir. Bir derleyici daha iyi performans için  critical kullanmak yerine özel bir donanım komutu kullanabilir.
ordered: Yapı bloku bir sıra içerisinde yürütülür. Bu sıra seri döngü içerisinde yürütülen iterasyonlar ile yapılır.
barrier: her bir iş parçacığı bir takımın diğer iş parçacıklarının tümü bu noktaya ulaşıncaya kadar beklerler. İş paylaşımı yapısı, yapını sonunda örtülü bir bariyer senkronizasyonuna sahiptir.
nowait: Takım içerisindeki tüm iş parçacıklarının bitirmesini beklemeden işleyebilirler. Bu cümleciğin yokluğunda iş parçacıkları iş paylaşım yapısının sonunda bir bariyer senkronizasyonu ile karşılaşır.

schedule(type, chunk): iş paylaşımlı yapı do-loop veya for-loop ise bu kullanışlıdır. İşpaylaşımı içerisindeki iterasyonlar bu cümlecik kullanılarak tanımlanan zamanlama metoduna göre iş parçacıklarına atanır. Zamanlamanın 3 tipi:
static: Burada tüm iş parçacıkları döngü iterasyonlarını yürütmeden önce iterasyonlara tahsis edilirler. Iterasyonlar varsayılan olarak eşit bir şekilde iş parçacıkları arasında paylaştırılır. Bununla birlikte bir chunk parametresi için bir tam sayı belirlemek özel bir iş parçacığına bitişik iterasyonlar tahsis edecektir.
dynamic: Burada, iterasyonların bazıları daha az sayıda iş parçacıklarına tahsis edilir. İlk kez özel bir iş parçacığı tahsis edildiği iterasyonu tamamlarsa iş parçacığı kalan iterasyonlardan 1 değerini elde etmek için geri döner. chunk parametresi bir kerede bir iş parçacığına tahsis edilecek bitişik iterasyonların sayısını tanımlar.
guided: Çok sayıda bitişik iterasyon parçaları dinamik olarak her bir iş parçacığına tahsis edilir. Parça boyutu chunk parametresi içinde belirlenen minimum boyuta başarılı bir şekilde tahsis edilmesiyle üssel olarak azalır.

if: Ancak ve ancak bir durum bir görevi paralelleştirmek için iş parçacığı ile karşılaşılmasına sebep oluyorsa görev paralelleştirilir. Diğer durumda kod bloku seri olarak yürütülür.

firstprivate: Veri her bir iş parçacığına özeldir ama değişkenin değerini kullanan ilklendirme ana iş parçacığından aynı isim kullanılarak yapılır.
lastprivate: Veri her bir iş parçacığına özeldir. Bu özel verinin değeri paralelleştirilmiş döngüdeki iterasyon son iterasyon ise paralel bölgenin dışındada aynı ismi kullanarak global değişkene kopyalanacaktır. Değişken hem firstprivate hem de lastprivate olabilir.
threadprivate: Veri global bir veridir ama çalışma zamanında her bir paralel bölge içerisinde özeldir. threadprivate ve private arasındaki fark threadprivate ile ilişkilendirilmiş global alandır ve paralel bölgeler içerisinde korunmuş değerdir.

copyin: private değişkenler içinfirstprivate gibidir, threadprivate değişkenleri ilklendirilmez. Taki karşılık gelen global değişkenlerden değerler geçirilmek için copyin kullanılana kadar.copyout gereksizdir çünkü threadprivate  değişkeninin değeri tüm programın yürütümü boyunca korunur.
copyprivate: bir iş parçacığı üzerindeki özel nesnelerden takım içerisindeki diğer iş parçacıkları üzerinde 

Süper bilgisayar basit olarak; yoğun paralel işlemciler, yüksek başarımlı vektör
işlemciler ve öbek bilgisayarların oluşturduğu sistem (her bileşen olmak zorunda değil) olarak
tanımlanabilir. Süper bilgisayarlar bilimde, deney ve hesaplamayı birleştiren hesaplamalı bilim gibi yeni metodolojilerin oluşmasını sağlamıştır. Günümüzde süper bilgisayarlar saniyede yüzlerce trilyon işlem yapar hale gelmiştir. Örneğin, dünyanın en hızlı süper bilgisayarı saniyede 136,8 trilyon kalıcı işlemle Amerika'da Lawrance Livermore National Laboratuvary isimli ulusal laburatuarın kullanımındadır (teorik sınır bu rakamın üzerinde olup adı geçen makine için saniyede 183,5 trilyon işlemdir) Süper bilgisayarlar ilk defa 1960'larda Seymour Cray tarafından Control Data Corporation'da tasarlandı.

1950'li yılların başında, bir bilgisayar eşzamanlı olarak birden fazla program çalıştıramıyordu. Her kullanıcı, bilgisayarı yalnız bir kere kullanma hakkına sahipti ve kendisine ayrılmış belirli  bir sürede kullanacağı program ve delikli kâğıttan kartlar ile bir bant şeritle birlikte bilgisayarı kullanması gerekiyordu. Program makinaya yüklenir ve program sonlandırılana veya çökene kadar çalışacak şekilde ayarlanırdı. Programların hata denetimi makinanın önündeki elektrik şalterleri ve panel ışıklarıyla yapılırdı.
Günümüzde, süper bilgisayarlar genellikle özel olarak Cray, IBM gibi geleneksel firmalar tarafından üretilmektedir. 2013 Haziran'dan beri, Çin'de bulunan Tianhe-2 adlı süper bilgisayar dünyadaki en hızlı süper bilgisayardır. Bu bilgisayar 3 milyon 120 bin çekirdeğe sahip olup saniyede 33.86 katrilyon işlem yapabilmektedir. Bunun için 17.808 kW elektrik gücüne ihtiyaç duymaktadır.
Türkiye'nin ilk süper bilgisayarı İstanbul Teknik Üniversitesi'nde bulunmaktadır.

Büyük bilimsel çalışmalarda, nükleer enerji araştırmalarında, hareketli animasyonlarda, akışkanların karakteristiklerini hesaplamada ve meteoroloji gibi alanlarda gereken hesaplamalar için kullanılır. Mainframe ile arasındaki fark süper bilgisayarlar işlemci gücüne dayalı tek bir çalışmaya has iken mainframe çoklu kullanıcı yapıya sahiptir.

Yalnızca süper bilgisayarlarda kullanılmak üzere bazı teknolojiler geliştirilmiştir. Vektör işleme, sıvı soğutma, nonuniform bellek erişimi, paralel dosya sistemleri bu teknolojilerden bazılarıdır.

Süper bilgisayarlarda en çok kullanılan işletim sistemi Linux'tur. 1980'lerin ortalarına kadar, süper bilgisayarlar genellikle komut kümesi uyumluluğunu ve şifre taşınılabilirliğini performansı için göz ardı etti. Birçok parça için, süper bilgisayarlar bu zamana kadar çok farklı işletim sistemlerine sahipti. Cray-1 genel olarak bilinmeyen en az 6 farklı özel işletim sistemine sahipti. Benzer şekilde, farklı ve uyumsuz vektörleştirme ve paralelleştirme derleyicileri Fortran için de mevcuttu. Bu eğilim bilgisayar sistemlerinin benimsenmesi ve Cray-1 ve Cray X-MP arasındaki ilk komut kümesi uyumluluğu olmasaydı Cray's Unicos veya Linux gibi ETA-10 ile devam edecekti.

2021 yılından itibaren RIKENde bulunan itibaren ARM mimarili Japon Fugaku, Amerikan Summiti geçerek TOP500 listesinde birinciliği almıştır. 150.000'i aşkın Fujitsu A64FX işlemciye sahiptir ve 28,3 MW'lık bir güç tüketimine sahiptir. Projenin yaklaşık maliyeti 1 milyar amerikan dolarıdır.

Türkiye'de bu alanda İTÜ UYBHM ve Harran Üniversitesi HarranHPC 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından çalışmalar yapmaktadır.
Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi Projesi'nde yer alan süper bilgisayarlar, birçok işlemciden oluşmakta ve saniyede trilyonlarca işlem yapabilmektedir. Kamu kaynakları (DPT) ile gerçekleştirilen bu projeler sayesinde, akademik ve endüstriyel araştırmalara hesaplama gücü sunmanın ötesinde bu alanda uzman insan kaynağı ve bilgi birikiminin sağlanması, yüksek başarımlı bilişim uygulamaları için bir sinerji merkezi oluşturulması sağlanmaktadır.
İTÜ UYBHM'nin de katkısı ile TÜBİTAK ULAKBİM bünyesinde TR-GRID adlı bir süper bilgisayar girişimi daha başlatılmıştır.

İTÜ Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi
HarranHPC Harran Üniversitesi Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilgisayar
Kişisel bilgisayar
Linux

En hızlı 500 süper bilgisayar12 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İTÜ Ulusal Yüksek Başarımlı Hesaplama Merkezi

Tek buyruk, tek veri (İngilizce: Single Instruction, Single Data, kısaca SISD), Flynn sınıflandırmasındaki dört bilgisayar mimarisi sınıfından biridir. Tek bir buyruk akışının tek bir veri akışı üzerinde sırayla işlendiği, paralellik içermeyen geleneksel mimariyi tanımlar. Klasik sıralı von Neumann mimarisi bu sınıfa karşılık gelir.

SISD bir bilgisayarda tek bir işlemci (ya da çekirdek) bulunur; her işlem adımında bellekteki tek bir veri öğesi üzerinde tek bir buyruk yürütülür ve buyruklar program sırasına göre birbiri ardına işlenir. Boru hattı ve çoklu buyruk başlatımı gibi tekniklerle çekirdek içinde belirli bir paralellik elde edilse bile mantıksal yürütme modeli tek buyruk–tek veri akışı olarak kaldığından bu işlemciler de SISD sayılır.

Tek çekirdekli kişisel bilgisayar işlemcileri, basit mikrodenetleyiciler ve ilk nesil bilgisayarların çoğu SISD mimarisindedir. Çok çekirdekli işlemcilerin yaygınlaşmasından önce masaüstü bilgisayarların büyük bölümü bu modele dayanıyordu.

Flynn sınıflandırmasının diğer üç sınıfı, veri ya da buyruk düzeyinde paralellik sunan SIMD, MISD ve MIMD'dir. SISD, bu dört sınıf içinde paralellik içermeyen tek modeldir.

Flynn sınıflandırması
Tek buyruk, çoklu veri
Çoklu buyruk, çoklu veri
Von Neumann mimarisi

Tek buyruk, çoklu veri (İngilizce: Single Instruction, Multiple Data, kısaca SIMD), tek bir buyruğun aynı anda birden çok veri öğesi üzerinde işlem yaptığı paralel hesaplama biçimidir. Bilgisayar mikromimarisinde Michael J. Flynn'in 1966–1972 yılları arasında geliştirdiği dört kategorili sınıflandırmanın (Flynn sınıflandırması) bir üyesidir. Bir SIMD birimi, aynı işlemi veri yolu genişliğini dolduran birden çok öğeye tek seferde uygulayarak veri düzeyinde koşutluktan yararlanır.
SIMD mimarisi özellikle çokluortam işleme, sinyal işleme ve GPU hesaplaması gibi aynı işlemin büyük veri kümeleri üzerinde tekrarlandığı alanlarda yaygın kullanım bulmaktadır.

Michael J. Flynn, 1966'da önerdiği ve 1972'de yayımladığı makalesinde bilgisayar mimarilerini buyruk akışı ile veri akışı sayısına göre dört sınıfa ayırmıştır:

MIMD, günümüz çok çekirdekli işlemcilerin ve dağıtık sistemlerin temelini oluşturur.

Bir SIMD biriminin temel fikri, aynı işlemin büyük bir dizinin her öğesine uygulanması gerektiğinde, bu öğeleri tek tek işlemek yerine geniş bir yazmaca paketleyerek tek bir buyrukla hepsini aynı anda işlemektir. Örneğin 128 bit genişliğinde bir SIMD yazmacı; 16 adet 8 bitlik, 8 adet 16 bitlik veya 4 adet 32 bitlik öğe barındırabilir ve toplama gibi tek bir buyruk bunların tamamına koşut biçimde uygulanır.
Bu yaklaşım vektör işleme olarak da adlandırılır. SIMD'nin temel kazanımı, yalnızca yüksek oranda düzenli, koşula bağlı dallanma içermeyen hesaplamalarda tam olarak gerçekleşir.

Modern işlemciler, SIMD yeteneklerini özel buyruk kümesi uzantıları aracılığıyla sunar:

MMX (1996, Intel): x86 mimarisine eklenen ilk yaygın SIMD uzantısı; 64 bitlik yazmaçlarla tamsayı işlemleri.
SSE (1999, Intel): 128 bitlik yazmaçlar ve kayan noktalı vektör işlemleri. SSE2/3/4 ile genişletildi.
AVX (2011, Intel ve AMD): 256 bitlik yazmaçlar; AVX-512 ile 512 bit.
AltiVec (IBM/Motorola): PowerPC için 128 bitlik SIMD uzantısı.
NEON (ARM): mobil ve gömülü sistemlerde yaygın 128 bitlik SIMD uzantısı.

Grafik işlem birimleri, SIMD'ye yakın ancak ondan farklı olan SIMT (tek buyruk, çoklu iş parçacığı) modelini uygular; altta yatan donanım çoğunlukla SIMD genişliğindeki koşut yürütme öbeklerinden oluşur.

Vektör işlemciler (örneğin 1976'daki Cray-1) SIMD ile aynı temel fikri paylaşır; uzun vektör yazmaçları üzerinde boru hatlı biçimde aynı işlemi gerçekleştirir ve Flynn sınıflandırmasında SIMD kategorisine dahil edilir.

SIMD; aynı kaynak koduyla daha yüksek veri verimi, daha düşük buyruk getirme maliyeti ve daha iyi güç verimliliği sağlar. Buna karşılık düzensiz bellek erişimi, koşullu dallanma, programlama karmaşıklığı, platformlar arası taşınabilirlik sorunları ve veri bağımlılıkları başlıca sınırlamalarıdır.

Paralel hesaplama
Çok çekirdekli işlemci
Buyruk kümesi mimarisi
VLIW
Eşzamanlı çoklu iş parçacığı
Tensör İşlem Birimi

Önbellek tutarlılığı (İngilizce: cache coherence), birden çok önbellekin ortak bir ana belleki paylaştığı çok işlemcili ya da çok çekirdekli sistemlerde, aynı bellek konumunun farklı önbelleklerde tutulan kopyalarının birbiriyle tutarlı kalmasını sağlayan düzenektir. Bir işlemci kendi önbelleğindeki bir veriyi değiştirdiğinde, aynı verinin başka önbelleklerdeki kopyaları eskimiş (geçersiz) duruma düşebilir; önbellek tutarlılığı bu durumu yöneterek tüm işlemcilerin belleğe ilişkin tutarlı bir görünüm paylaşmasını sağlar.

Bir bilgisayar sistemindeki istemciler (genellikle işlemci çekirdekleri) ortak bir bellek kaynağının önbelleğini kullandığında tutarsızlık sorunları ortaya çıkabilir. Yandaki şekilde, üstteki istemcide bir bellek öbeğinin önceki okumadan kalan bir kopyası bulunurken alttaki istemci o öbeği değiştirirse, üstteki istemci değişiklikten habersiz biçimde geçersiz bir önbellek verisiyle kalır. Önbellek tutarlılığı bu tür çakışmaları yöneterek önbellekler ile bellek arasındaki tutarlılığı korumayı amaçlar.

Önbellek tutarlılığı (coherence), tek bir bellek konumuna yapılan erişimlerin tüm önbelleklerce tutarlı bir biçimde görülmesini güvence altına alır. Bundan ayrı olarak bellek tutarlılığı modeli (consistency model), farklı bellek konumlarına yapılan erişimlerin hangi sırayla görüneceğini tanımlar. Eski çok işlemcili sistemler katı bir sıralı tutarlılık (sequential consistency) modeli benimserken, çağdaş sistemler başarım için genellikle gevşetilmiş (zayıf ya da serbest) tutarlılık modellerini kullanır.

Önbellekleri tutarlı tutmak için, bir önbellekte değiştirilen verinin diğer önbelleklerdeki kopyalarının güncellenmesini ya da geçersiz kılınmasını sağlayan bir tutarlılık protokolü kullanılır. Protokoller temelde iki yaklaşımla uygulanır:

Gözetleme tabanlı sistemlerde, ortak bir veriyoluna bağlı tüm önbellekler veriyolu üzerindeki bellek işlemlerini dinler (gözetler) ve istenen veri öbeğinin bir kopyasına sahip olup olmadıklarına göre tepki verir. Bu yaklaşım görece basittir; ancak tüm önbelleklerin aynı veriyolunu dinlemesi gerektiğinden çok sayıda çekirdeğe ölçeklenmesi zordur.

Dizin tabanlı sistemlerde, paylaşılan verinin hangi önbelleklerde bulunduğu ortak bir dizinde tutulur. Bir öğe değiştirildiğinde dizin, yalnızca o öğenin kopyasına sahip önbellekleri günceller ya da geçersiz kılar. Yayın (broadcast) gerektirmediğinden, dizin tabanlı tutarlılık çok sayıda çekirdekli ve ölçeklenebilir sistemlere daha uygundur.

Önbellek tutarlılığını sağlamak için, her önbellek satırına bir durum atayan çeşitli protokoller geliştirilmiştir. En yaygınlarından biri, satırları Değiştirilmiş (Modified), Dışlayan (Exclusive), Paylaşılan (Shared) ve Geçersiz (Invalid) durumlarında izleyen MESI (Illinois) protokolüdür. Bunun MSI, MOSI, MOESI, MESIF ve MERSI gibi türevleri, ek durumlar ekleyerek önbellekler arası trafiği azaltır.

İşlemci önbelleği
Çok çekirdekli işlemci
MESI protokolü
Veriyolu

Bilgisayar bilimlerinde işlem (process) terimi, belleğe yüklenmiş ve işlemcide (CPU) yürütülmekte olan bir program olarak tanımlanmaktadır. Uygulamalar diskte çalışmaz halde bulunurken ise program olarak tanımlanır. Bir program (yürütülebilir dosya ".exe") kendi başına pasif komut yığınıdır ve işlem ise bu komutların aktif olarak yürütülmesidir.
Eski bilgisayar sistemleri sadece bir programın hafızaya yüklenip işlemcide yürütülmesine izin vermekteydi ve bütün sistem kaynaklarının erişimi bu yürütülmekte olan programın kontrolü altındaydı. Günümüzdeki bilgisayar sistemleri ise birçok programın aynı anda belleğe yüklenilmesine ve ardı ardına işlemcide yürütülmesine olanak sağlamaktadır. Bu evrim çeşitli programların bir grup altında toplanmasıyla ve daha güçlü kontrol sistemlerin kullanılmasıyla gerçekleşmiştir. Modern sistemler işlem koleksiyonlarından meydana gelmektedir ve her bir işlem koleksiyonu değişik görevlere sahiptir. Örneğin işletim sistemini oluşturan işlem koleksiyonları sistem kodlarını yürütür, kullanıcı programlarına ait işlem koleksiyonları kullanıcı kodlarını yürütür ve işlemci işlemler arasında çok yönlü çalışarak birden çok işlemi aynı anda yürütülebilmesine olanak sağlar.

Yeni. Yeni bir işlem başlatıldı.
Çalışmakta. Komutlar yürütülmekte.
Beklemede. işlem herhangi bir olayın tamamlanmasını beklemekte.
Hazırda. işlem, işlemciye tahsis edilmeyi beklemekte.
Sonlandırılmış. işlem sonlandırılmıştır.
Bu evreler işletim sistemlerine göre değişmektedirler.

Her bir işlem, işletim sistemlerinde işlem kontrol blokları tarafından temsil edilir.
İşlem kontrol blokları birçok bilgiyi kapsamaktadır:

İşlem evresi. Yeni, beklemede, vs..
Program sayacı. Sayaç, bu işlem için bir sonraki yürütülecek olan komutun adresini belirtir. (Program Counter)
İşlemci yazmaçları.
İşlemci zaman çizelgesi bilgileri.
Bellek yönetim bilgileri.
Giriş çıkış durum bilgileri. Bu işlem için ayrılmış olan I/O aygıtların ve açık olan dosyaların listesini barındırmaktadır.

Donald Ervin Knuth (d. 10 Ocak 1938), Stanford Üniversitesi emekli profesörü ve yapmış olduğu çalışmalarla dünyaca tanınan ünlü bilgisayar bilimci olarak bilinir. Knuth The Art of Computer Programming (“TAOCP”) serisinin yazarıdır. Bu seriyi hayatı boyunca yaptığı en güzel çalışması olarak görmektedir.
Knuth algoritma analizi konusunda titiz ve dikkatlice çalışarak, birçok matematik tekniği geliştirerek algoritma analizini daha sistematik hale getirmiştir ve bununla beraber Büyük O gösterimi (Big-O) olarak bilinen matematiksel gösteriminin daha popüler hale gelmesini sağlamıştır. Knuth, bunlar gibi daha sayılamayacak katkılarından dolayı algoritma analizi dalının “babası” olarak anılır.
Bunlara ek olarak, teorik bilgisayar bilimiyle ilgili birkaç alt dalda daha katkıda bulunmuştur. Knuth, yazı karakterlerini dizme ve tertipleme işlevini yapan bir bilgisayar sistemi olan TeX'in mimarıdır. Bununla ilgili olarak, METAFONT adını verdiği fontları tanımlama dili ve çeviri yapan bir sistem bulmuştur ve son olarak bu konuda çalışmalarına “Computer Modern”  olarak bilinen bir yazı biçimi seti tanımlamıştır.
Verimli yazar ve bilim insanı olan Knuth'un çalışmaları devam etmiştir. Knuth WEB/CWEB adında programlama sistemi dizayn ederek  geliştirilmesi ve programcılar tarafından anlaşılması kolay olan verilen fonksiyon isimlerinin anlaşılabilir olduğu bir programlama şekli (literate programming) ortaya atarak programcıları ve bu konuda kendi geliştirmek isteyenleri teşvik etmiştir, işlerini kolaylaştırmıştır.

Donald Knuth, babasının küçük çapta bir matbaa işinin olduğu bunun yanında da öğrenimine devam ettiği Milwaukee Lutheranl Lisesi'nin de yer aldığı Milwaukee, Wisconsin da dünyaya gelir. O, başarısından dolayı sürekli ödüller alan muhteşem bir öğrencidir. 8 yaşında katıldığı bir yarışmayı kazanır ve yarışmanın ödülü olarak okuduğu okula bir televizyon seti hediye edilir bunun yanında da sınıfındaki herkese de büyük şekerler verilir.
İlk başta fizik bölümünü seçmesine rağmen daha sonra matematik bölümüne geçmeye karar verir. Knuth, 1960 yılında Cleveland, Ohio'daki Case Teknoloji Enstitüsü'nden (şimdiki Case Western Reserve Üniversitesi ) matematik alanında lisans derecesi aldı. 1960'ta da ilk bilim derecesini elde eder. Çalışmayı düşündüğü fakülteden çok iyi bir mastır derecesi ile mezun olarak, yaptığı çalışmalarından ve derecesinden dolayı bilim ödülünü almaya hak kazanır.
Yazdığı bir roman  Walter Cronkite tarafından Newsweek'te yayımlanır. Knuth, eğitimini sürdürürken bir yandan da farklı bilgisayarlar için onlara bir nevi rehber olacak Compile adında bir bilgisayar programı yazar. 1963'te, California Institute of Technology'den matematik ödülü kazanır. Daha sonra burada profesör olur ve The Art of Computer Programming kitabını burada yazmaya başlar. Yazdığı kitabın ilk basımı 1968 yılında yapılır. 1971 yılında ve onu takip eden yıllarda da birçok ödül kazanır.
Bilgisayar bilimine yaptığı unutulmaz katkılarından dolayı, 1990 yılında Professor of The Art of Computer Programming ödülüne layık görülür. 1992 yılın da French Academy of Science'ın ortaklarından biri olur. Aynı yıl için de "The Art of Computer Programming" kitabını tamamlamak için Stanford Üniversite'sinden emekliye ayrılır. 2003 yılın da Royal Society'e üye olarak seçilir.
2004 yılında, Stanford Üniversitesinde ve Amerika ve İngiltere'deki diğer üniversiteler de  bilgilendirici konferanslar vermeye başlar ve aynı yıl yazmaya devam ettiği The Art of Computer Programming kitabını bitirir. Donald, bilgisayar bilimleri üzerine yazdığı kitabın dışında 3:16 Bible Texts Illuminated kitabının da yazarıdır ve bu kitabı da 1991 yılında yazmıştır. Aynı zaman da 1974 yılında kaleme aldığı Surreal Numbers kitabının da yazarıdır. Surreal Numbers matematik bilimindeki en son gelişmeleri anlatan bir kitaptır.
Knuth, 2006 yılında prostat kanserine yakalanır.

Knuth, kitaplarında yazım hatası veya yanlış bulanlara $2.56, kayda değer önerilerde bulunanlara da $0.32 ödüyordu. Ancak banka dolandırıcılığı sebebiyle 2008'den beri gerçek çek göndermemekte, bunun yerine kendi yarattığı hayali San Seriffe Bankası'ndan bir mevduat makbuzu göndermektedir.

Knuth şu konuya uyarı getirdi Kodların doğruluğunu mutlaka kontrol edin, ben sadece kodları oluşturdum; onların doğru olup olmadığını kontrol etmedim.
Knuth, Stanford'daki ilk yıllarında bilgisayar bilimlerini geliştirmek için Concrete Mathematics adında bir kurum oluşturmayı düşündü. Bu kurumu oluşturmaktaki amacı da yoğun bir şekilde matematik öğretmekti.
Knuth ilk bilimsel makalesini 1957 yılında yayımladı.
Computers and Typesetting serisindeki tüm ilaveler, kendisini belirten ve ne olduğunu gösteren bir harfle başlar.
Knuth, ilk matematik başlıklı yazısını 1955'te lise yıllarında iken yazdı ve daha sonra bu yazı 1960 yılında yayımlandı.
Knuth'un Şarkıların Hesaplanabilir karmaşıklığı adlı yazısı bilgisayar bilimleri dergilerinde iki kere yayımlandı.

Elektronik devre elemanları, elektrik devresinin çalışabilmesi için kullanılan yapısal parçalara denir. Aktif, pasif ve elektromekanik devre elemanları olarak üç gruba ayrılır.

Elektronik devre elemanları; pasif, aktif veya elektromekanik olarak sınıflandırılabilirler. Fizik kurallarına göre, kendi kendilerine enerji sağlayamayan bileşenler pasif bileşenler olarak kabul edilir. Bu sebeple pil bir enerji kaynağı olduğu için aktif bileşen olarak görülür.
Ancak devre analizi yapan elektronik mühendisleri, pasiflik için daha sınırlayıcı bir tanım kullanır.
Aktif devre elemanları, çalışabilmeleri ve beklenen özelliklerini yerine getirebilmeleri için enerjiye ihtiyaç duyan devre elemanlarıdır. Tek başlarına kullanılsalar dahi (diyotlar gibi), verimli ve hesap edilebilir bir devre için pasif devre elemanlarına ihtiyaç duyarlar. Bu elemanlar, özel amaçlı elemanlardır. Kullanılacak devrenin özelliğine göre, aktif devre elemanlarının özellikleri ve türleri de değişmektedir. Örneğin; devre elemanları, triyot vakum tüpleri (valfler) ve tünel diyotları gibi amplifikatör bileşenleri aktif bileşenler arasındadır.
Pasif devre elemanları, görevini yerine getirirken herhangi bir enerjiye ihtiyaç duymayan ve tek tip maddeden yapılan elemanlardır. Bu elemanlar, genel amaçlı elemanlardır. Hemen hemen her elektronik devrede bulunurlar. Bu nedenle, bu elemanların genel yönleriyle tanınmaları, amaca uygun olarak kullanılmaları bakımından yeterlidir.Pasif devre elemanları; direnç, kondansatör, indüktör ve transformatör gibi iki uçlu bileşenleri içerir.
Elektromekanik devre elemanları, hareketli parçaları veya elektrik bağlantılarını kullanarak elektrik işlemleri yerine getirebilen elemanlardır. İki terminalden fazla olan pasif bileşenlerin çoğu, Lorentz Karşılıklılık Teoremi gereği iki portlu parametreler şeklinde tanımlanabilir. Aktif bileşenler (iki taneden fazla uca sahip olanlar) ise tam aksine genellikle bu özelliğe sahip değillerdir.

Transistör, küçük elektrik sinyallerini yükseltmek veya anahtarlamak için kullanılan bir yarı-iletken devre elemanıdır. Üç veya daha fazla bacağı bulunan transistörde, bir bacak üzerine uygulanan elektrik sinyali diğer bacaklar arasındaki akımı kontrol eder.

Alan Etkili Transistörler (FET)
Metal oksit yarı iletken alan-etki transistörleri (MOSFET) en yaygın kullanılan FET türüdür.
PMOS
MMOS
CMOS (tamamlayıcı MOS)
Güç MOSFET
LDMOS (yanal dağınık MOSFET)
MuGFET (çok-kapılı alan-etkili transistör)
FinFET (fin alan etkili transistörler)
TFT (ince tabakalı transistör)
FeFET (ferroelektrik alan etkili transistör)
CNTFET
JFET (birleşik alan etkili transistör)
SIT
MESFET (metal yarı iletken FET)
HEMT (yüksek elektron hareketliliği olan transistör)
Kompozit transistörler
BiCMOS (iki kutuplu CMOS)
IGBT (Yalıtımlı Kapı Bipolar Transistör)
Diğer transistörler
Çift Kutuplu Bağlantı Transistör (Bipolar Jonksiyon Transistörü - BJT)
Foto Transistör
Darlington transistörü
Foto Darlington transistörü
Sziklai Transistör Çifti
Tristör
Silikon Kontrollü Doğrultucu (SCR)
Triyak
Tek Bağlantılı Transistör (UJT)
Programlanabilen tek eklemli transistör (PUT) 
SITh (Statik indüksiyon tristör)

Diyot, akım için tek yönlü anahtar olarak hareket eden bir yarı iletken cihazdır. Akımın bir yönde kolayca akmasına olanak sağlar ancak zıt yönde akan akımı ciddi şekilde sınırlandırır.

Diyot, doğrultucu, diyot köprüsü 25 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Schottky diyot: Sıcaklık taşıyıcı diyot.
Zener diyot: Ters polarma altında çalışan ve gerilim regülasyonunda kullanılan bir diyot türüdür.
Geçici voltaj bastırma diyotu (TVS): Tek kutuplu veya iki kutupludur. Yüksek voltaj yükselmelerini absorbe için kullanılır.
Varaktör
Lazer diyot
LED
Fotodiyot
Çığ Fotodiyot (APD): Optik sinyalleri elektrik sinyallerine dönüştüren oldukça hassas yarı iletken cihazlardır.
Güneş Hücresi
Diyak (DIAC): Genellikle bir tristör tetiklemek için kullanılır.
Akım Sınırlayıcı Diyot
Adım Kurtarma Diyot (SRD)
Tünel Diyot 25 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Entegre devre
Hibrit Entegre Devre
MOS entegre devre
Karışık sinyalli entegre devreler
Üç boyutlu entegre devre
Dijital elektronik
Mantıksal kapı
Mikrodenetleyici
Analog elektronik
Hall Effect Sensör
Akım (Algılayıcı) Sensör

Programlanabilir mantık cihazı
Alanda programlanabilir kapı dizisi (FPGA)
Programlanabilir Karmaşık Mantıksal Entegre (CPLD)
Alan Programlanabilir Analog Dizi (FPAA)

Optoelektronik
Optokuplör - Katı hal rölesi
Oluklu optik anahtar
Yedi segment LED görüntü modülü

Akım tabanlı:

Filament Ampul (Gösterge lambası)
Vakum Floresan Ekran (VFD)
Katot ışını tüpü (CRT) - (nokta vuruşlu tarama, radyal tarama (ör. radar), isteğe bağlı tarama (ör. osiloskop) (tek renkli ve renkli)
Sıvı kristal ekran (LCD)
Neon
LED
Bölünmüş Kanatlı Ekran (AEP)
Plazma ekran
OLED
Micro-LED
Modası geçmiş:

Elektrolüminesans
Nixie tüpü
Dekatron (kızdırma transfer tüpü)
Sihirli Göz Tüp Göstergesi
Penetron (2 renkli şeffaf CRT)

Pil
Yakıt hücresi
Güç kaynağı
Fotovoltaik
Termoelektrik üreteç
Jeneratör
Piezoelektrik
Van de Graaff jeneratörü

Devreye güç kazandıramayan bileşenlere pasif aygıtlar denir. Bu cihazlar devredeki akım (enerji) akışını kontrol edemez ve çalışması için aktif cihazların yardımına ihtiyaç duyar. Pasif cihazlar için bazı örnekler dirençler, indüktörler ve kapasitörlerdir.

Direnç, akımı devreye uygulanan gerilim ile doğru orantılı olarak geçirir veya akıma direnç gösterir (Ohm Kanunu’na göre).

Direnç (devre elemanı) - sabit değerli
Potansiyometre
Trimpot
Termistör
Entegre Direnç
Foto direnç
Memristor
Varistör: Uçlarına uygulanan voltaj değerine bağlı olarak, direnci değişen eleman.
Direnç Rezistans Teli
Isıtma elemanı

Kondansatör
Seramik kondansatör
Plastik film kondansatör
Elektrolitik kondansatör
Süper kapasitör
Mikalı kondansatör
Vakum kondansatör
Elektrolüminesans (LEC)
Varaktör
Anahtarlı kapasite
Kristal osilatör

Elektrik devresi: Elektrik devresi, elektrik akımının içinden geçtiği bir şerit veya yoldur.
Ampermetre: Bir elektrik devresinden geçen elektrik akımının şiddetini ölçen alettir. Devreye seri bağlanır.
Voltmetre: Devrenin herhangi iki noktası arasındaki potansiyel farkını (gerilimi) ölçmek için kullanılan araçtır. Voltmetre, potansiyel farkı ölçülecek iki nokta arasına paralel bağlanır.
Multimetre: Akım, voltaj (gerilim) ve direnç değerlerini ölçmeyi sağlayan alettir. Avometre de denmektedir.
Üreteç: Elektrikli devrede kullanılan; pil, akümülatör, batarya, güç kaynağı gibi elektrik kaynaklarıdır.
Direnç: Direnç; elektrik akımının akışına direnç gösteren, bu esnada Ohm kanununa göre uçları arasında gerilim düşümüne sebep olan devre elemanıdır.
Anahtar: Devreden geçen akımın kesilmesini veya açılmasını sağlayan devre elemanıdır.
Batarya (Pil): Devreye enerji sağlayan birimdir. Lorentz Karşılıklılık Teoremi 
Bağlantı Kablosu: Devredeki elemanlar arasındaki bağlantıyı sağlayan, iletken madenlerden (bakır, demir, gümüş, altın, vb.) yapılan teldir.

Prototip (Yunanca πρωτότυπον (prototipon, orijinal) ve τύπος (tipos, gösterim, sunum)), genel terminoloji ve semantikte belirli bir kategoride ele alınabilecek herhangi bir somut nesne, varlık veya olgunun geri kalanlar için örnek teşkil edebilme vasfına sahip ilk ve en ilkel türevidir. Çok ögeli bir kümede grubun kendinden sonraki diğer tüm üyelerinin karakteristik özelliklerinin karşılaştırılarak tasnif ve derecelendirme yapılabilmesini mümkün kılan en özgün öbek elemanını ima eder.
Prototip, yeni bir ürün geliştirme sürecinin önemli adımlarından biridir. Ürünün hedef kitlesiyle test edilmesini, etkileşimli hale getirilmesini ve kullanıcı geri bildirimlerinin alınmasını sağlayan bir araçtır. Prototipler, tasarımcıların ve mühendislerin, proje üzerinde ilerlerken daha iyi kararlar alabilmesine yardımcı olur. Herhangi bir ürünün geliştirilmesinde prototipin önemi büyüktür çünkü fikirlerin görsel ve işlevsel olarak test edilmesini sağlar. Prototip, sadece son kullanıcılar için değil; bazen yatırımcılar, iç kullanıcılar ve yöneticiler için de kullanılabilir. Prototipler, kağıt, ara yüz, oyun hamuru gibi çeşitli malzemelerle üretilebileceği gibi mekanik parçalar veya yazılım kodları halinde de olabilir. Önemli olan, ürünün detaylarına odaklanmak değil, tasarım sürecinin erken aşamalarında büyük hataları fark etmek ve büyük maliyetlere yol açmadan düzeltmektir.

Hata Azaltma: Tasarım hatalarının erken aşamalarda tespit edilmesine ve düzeltilmesine imkan sağlar.
Maliyet Tasarrufu: Hataların daha erken aşamalarda tespit edilmesini sağlayarak ürün geliştirme maliyetlerini azaltır.
Bütüncül Yaklaşım: Parçaları birleştirerek sistemi bütün halinde görmeyi sağlar.
Müşteri Geri Bildirimi: Müşteri geri bildirimleri alınarak sistemin işlevselliği değerlendirilebilir.
Yenilikçilik:  Çok büyük maliyetlere girmeden yeni fikirlerin test edilmesini ve değerlendirilmesini sağlar.

Prototipler, ihtiyaç duyulan detay seviyesine göre üç farklı türde hazırlanabilir:

Düşük Detay Prototipler (Low-Fidelity): Hızla yapılan, genellikle basit ve düşük maliyetli prototiplerdir. Tasarımın temel işlevlerini test etmek amacıyla kullanılır. Kağıt, karton gibi malzemelerle yapılabilir.
Orta Detay Prototipler (Medium-Fidelity): Kısıtlı fonksiyonlar içeren, ancak tasarım detaylarına girilmemiş prototiplerdir. Amaçlanan sistemin tamamı değilse de bazı özelliklerini canlandırır.
Yüksek Detay Prototipler (High-Fidelity): Nihai ürüne daha yakın, detaylı ve fonksiyonel prototiplerdir. Çoğunlukla gerçek malzemeler kullanılarak ve tam işlevsel olarak yapılır. Kullanıcı deneyimi ve fonksiyonel testler için idealdir.
Prototipleme (İngilizce prototyping), prototip geliştirme için kullanılan kavramdır.

Prototip kuramı

Sayısal ses, analog ses verisinin bilgisayarlarda işlenebilmesi için dönüştürülmüş haline denir.
Bilgisayarlara genellikle ses kartları ile aktarılan analog ses verisi bu kartların üzerinde bulunan ADC adlı çevirici donanım parçaları ile dijital veriye dönüştürülür. Analog ses verisi elektriksel bir sinyaldir, ancak dönüştürülen dijital ses verisi 1 ve 0'lardan oluşan ikili biçimdedir.
Sayısal ses verisi sesin iki temel unsuru olan dalga yüksekliği ve dalga frekansını sayısal olarak saklar. Bunun için ses verisinin biçimi kayıt sırasında tespit edilmelidir. Her bir ses verisi için dalga yüksekliğinin kaç bitlik bir genişliğe sahip olacağı ve frekansın hangi sıklıkta kayıt edileceği sesin netliğini ve sayısal verinin boyutunu değiştirir. Dalganın en üst noktası ile en alt noktası arasındaki fark miktarı ne kadar yüksek olursa ses o kadar berrak olacaktır. Bunu sağlamak için sayısal sesin bit değerinin yüksek olması gerekir. Örneğin, 16 bit / 44 khz'lik bir sayısal ses 8 bit / 22 khz'lik bir sesten daha net bir sonuç verir ve kayıttaki küçük ayrıntılar daha iyi duyulur.

Sayısal veri ikili biçimde kayıt edildiğinden sıkıştırılabilir ve üzerinde değişiklik yapması kolaydır. Sıkıştırma işlemi genelde kayıplı ve kayıpsız olarak ikiye ayrılır. Kayıpsız sıkıştırmada ses kalitesinde bir değişim olmazken kayıplı sıkıştırmada kalite sıkıştırma oranıyla ters orantılı olarak düşer. Örneğin, zip veya rar biçimindeki sıkıştırmalar kayıpsızdır, ancak mp3 veya ogg biçimine dönüştürülen sayısal seslerde kalite düşer.
Örneğin; ses verisinin sıkıştırılmamış halinde bir ses dalgasında saniyede 1000 ses verisi kaydedildiği varsayılırsa, bunu kayıplı sıkıştırabilmek için bu ses dalgasından saniyede 300 ses verisi seçilerek kaydedilecektir. Bu durumda ses dalgası yumuşaklığını ve doğallığını kaybedecek; daha köşeli ve ayrıntılarını kaybetmiş bir hale gelecektir.

Dijital video, kodlanmış dijital veriler biçiminde hareketli görsel görüntülerin (video) elektronik bir temsilidir. Bu, analog videonun tam tersidir. Dijital video, hızla art arda görüntülenen bir dizi dijital görüntüden oluşur.
Dijital video ticari olarak ilk kez 1986'da Sony D1 formatıyla tanıtıldı. Dijital biçimde sıkıştırılmamış standart tanımlı bir bileşen video sinyali kaydetti. Sıkıştırılmamış formatlara ek olarak, günümüzün popüler sıkıştırılmış dijital video formatları arasında H.264/MPEG-4 AVC ve MPEG-4 bulunmaktadır. Dijital video için modern ara bağlantı standartları arasında HDMI, DisplayPort, Sayısal Görüntü Arayüzü (DVI) ve seri dijital arabirim (SDI) gibi ses ve video konnektörleri bulunur. En eski dijital video biçimleri, sıkıştırılmamış darbe kod modülasyonu (PCM) videosuyla 1970'lerde başladı

Amplifikatör veya yükselteç, elektronik sinyalleri artırmak için kullanılan elektronik cihazlardır. Amplifikatörler bu işlemi bir güç sağlayıcısından alıp bu çıkış sinyallerinin şeklini eşleştirerek yaparlar. Yani, bir amplifikatör güç sağlayıcısından aldığı sinyalleri düzenler.
Dört adet basit elektronik amplfikatör çeşidi bulunur: voltaj amplifikatörü, akım amplifikatörü, transkondüktans amplifikatörü ve transrezistans amplifikatörü. Amplifikatörler arasındaki bir diğer ayrım ise amplifikatör çıkışlarının doğrusal ya da doğrusal olmayışıdır. Amplifikatörler aynı zamanda sinyal zincirinin fiziksel yerleştirilmesine göre de sınıflandırılabilirler.

Gain, çıkış sinyalleri arasındaki büyüklük oranıdır.
Bant genişliği, kullanılabilir frekans aralığının genişliğidir.
Etkililik, güç kullanımı ve çıkış gücü arasındaki oranıdır.
Doğrusallık, giriş ve çıkış arasındaki orantı derecesidir.
Gürültü, çıkıştan gelen ve gelmesi istenmeyen sesin ölçüsüdür.
Çıkış dinamik aralığı, kullanılabilir seviyedeki en küçük ve en büyük çıkışların oranıdır.
Dönüştürme oranı, çıkıştaki maksimum değişim oranıdır.

Amplifikatörler giriş ve çıkış özelliklerine göre tanımlanırlar. Amplifikatörler giriş ve çıkış sinyallerine bağlı olan gain ya da kat oranına göre özellikler gösterirler. Gain kavramı giriş ve çıkış voltajları arasındaki oran olarak da tanımlanabilir. Birçok durum için, eğer giriş ve çıkış aynı birimlerdeyse, gain'in herhangi bir birimi yoktur. (Genellikle birimi desibel olarak ifade edilir.)
Dört çeşit amplifikatör aşağıda verilmektedir:

Voltaj amplifikatörü - Bu amplifikatör çeşidi en yaygın olan amplifikatör çeşididir. Bir giriş voltajı çıkış voltajına güçlendirilir. Amplifikatörün giriş empedansı yüksektir ve çıkış empedansı düşüktür.
Akım amplifikatörü - Bu amplifikatör çeşidi giriş akımını değiştirir ve daha yüksek olan çıkış akımını oluşturur. Bu amplifikatör çeşidinde giriş empedansı düşük, çıkış empedansı ise yüksektir.
Transkondüktans amplifikatörü - Bu amplifikatör çeşidi değişen giriş voltajını kendine bağlı olan değişken çıkış akımı sayesinde değiştirirler.
Transrezistans amplifikatörü - Bu tarz amplifikatörler değişen giriş akımını kendine bağlı olan değişen çıkış voltajı sayesinde değiştirirler. Bu cihazın diğer bir adı ise transimpedans amplifikatörüdür.
Pratik olarak, bir amplifikatörün gücü kaynak ve yüklenme impedansına göre belirlenir. Bir RF amplifikatörü transfer gücünü ayarlamak için olan impedansına sahip olurken, ses ve alet amplifikatörleri genellikle amplifikatörün giriş ve çıkış impedansının sinyal toplamının yüklenmesine göre dizayn edilmiştir. 20 desibel gücünde olan bir amplifikatör, kendi sahip olduğu voltajın on katı büyüklüğünde bir güç oranına sahip olabilir. Lakin hâlâ iletilen çok az miktardaki güç kazanımı eğer, örnek olarak, giriş 600 ohm büyüklüğünde olan mikrofonun çıkışı 47 kiloohmluk bir giriş soketine bağlanmıştır. Çoğu durumda bir amplifikatör doğrusal olacaktır. Yani, gain herhangi bir normal seviyenin giriş ve çıkış sinyalleri için sabittir. Eğer gain doğrusal değil ise, sinyalin kırpılması çıkış sinyalini değiştirip bozacaktır. Değişken gain'lerin kullanıldığı amplifikatörler kullanım için daha uygundur. Üstel gain amplifikatörleri sinyal işleme aletlerinde kullanılmaktadır. Birçok elektronik amplifikatör; radyo ve televizyon verici ve alıcıları, mikrobilgisayarlar ve dijital olan diğer cihazlar ayrıca gitar ve enstrüman amplifikatörlerinde kullanılmaktadır. Önemli bileşenler vakum tüpleri ya da transistörler gibi aktif aletler içerir. Birçok elektronik amplifikatöre ait kısa bilgiler aşağıda verilmektedir.

Bu terim yüklemeye aktarılan güç ile bağlıdır. Genel olarak, güç amplifikatörü son amplifikatördür ya da sinyal zincirindeki gerçek devrenin ihtiyaç duyduğu amplifikatör güç yeterliğidir. Verim değişen sınıflarda çıkış transistör ya da tüplerine bağlı olan güç amplifikatörlerine yol açar.

Ses güç amplifikatörleri
RF güç amplifikatörleri
Servo motor kontrol ediciler (doğrusallık burada önemli değildir.)
Piezoelektrik ses amplifikatörleri gerekli olan yüksek voltajı piezoelektrik hoparlörlerine sağlayabilmek için DC'den DC dönüştürücüsü kullanırlar.

Güç amplifikatörleri devreleri aşağıda geçen devreleri içerirler:

Vakum tüpü/valfi, hibrid ya da transistör güç amplifikatörü
İt-çek çıkışı ya da tek çıkışlı çıkış aşamaları.

Symons'a göre, yarı iletken amplifikatörleri valf amplifikatörlerine göre genişçe yerleştirilmişken, valf amplifikatörleri çok daha efektif yüksek güç uygulamalarıdır. Bunlara örnek olarak radar veya iletişim ekipmanları verilebilir. Birçok mikrodalga amplifikatörü klystron gyrotron ve çarpışan alan amplifikatörleri gibi özel olarak dizayn edilmiştir. Ayrıca bu mikrodalga valfleri mikrodalga frekansında çok daha fazla çıkış gücü sağlarlar.
Valf amplifikatörleri birçok alanda kullanılırlar. Bu alanlardan birkaçı ise;

Elektrogitar amplifikasyonlarında
Rusya ordusu uçaklarında EMP toleransında
niche ses ve ses kalitesinde.

Transistörlü amplifikatörlerdeki önemli rol giriş sinyalini önemli ölçüde büyütecek verimde manyetize edip çıkış sinyali elde etmektir. Magnetizasyon büyüklüğü dış devre dizaynı tarafından belirlenir.
Transistörlü amplifikatörlerde en yaygın kullanım bipolar transistörler (BJTs) ve metal oksit yarı iletken alan etkili transistörlerdir.
Uygulamalar sayısaldır. Bazı genel örnekler ise evlerde kullanılan ses sistemleridir. RF'nin yarı iletken ekipmanlar için olan yüksek güçlü üretimi mikrodalga uygulamalarını doğurur. Radyo vericileri buna örnek olarak gösterilebilir.
Transistör bazlı amplifikasyon cihazları çok çeşitli şekilde kullanılmaktadır. Örnek olarak, bir BJT ile ortak bazlı ortak toplayıcılı veya ortak yayılan amplifikasyonları fark edebiliriz. Eğer bir MOSFET kullanırsak, ortak kapı ortak kaynak ya da ortak akımlı amplifikatörler elde edebiliriz. Her bir konfigürasyon farklı bir yapıya sahiptir. (Gain empedans gibi)

Operasyonel bir amplifikatör gain ya da değişken girişleri kontrol eden dış geribeslemeyi kontrol eden transfer fonksiyonunu gören bir amplifikasyon devresidir. Bu günlerde bu terim genellikle toplanan devreler için kullanılır.

Tamamıyla değişken bir amplifikatör gain ya da transfer fonksiyonunu kontrol altında tutmak için dışarıdan aldığı geri beslemeyi kullanan katı hâl devrelerinin birleştirilmiş hâlidir. Bu amplifikatörler operasyonel amplifikatörlere benzer ama değişken çıkış pimlerine sahiptirler. Bu amplifikatörler genellikle BJT veya FET'lerin kullanımıyla inşa edilir.

Bu amplifikatörler SDTV, EDTV, HDTV olup değişmekte olan sinyal bant genişliğini düzenlerler. Bant genişliğinin kendi içinde olduğu açıklama hangi filtrenin olduğuna bağlıdır. Kabul edilebilir bir televizyon görüntüsü için gerekli olan ekipman video amplifikatörleridir.

Osiloskop ekran tüpü için gerekli olan video sinyalleri 500 MHz bant genişliğine sahip olabilir. Bu amplifikatörleri yapmayı değiştiren etkenler ise yükseliş zamanı ve sapmalardır. Tektronix şirketi yüksek bant genişliğine sahip bu amplifikatör çeşidini ortaya çıkaran öncü şirketlerden biridir.

Her parçayı başarılı bir şekilde ayırmak için kullanılan yüksek bant genişliği, transmisyon çizgilerini geçici bir şekilde büyütür ve ayırır. Bu işlem ancak tek bir amplifikatör tarafından yapılabilir. Her bir aşamanın çıkışları çıkış transmisyon çizgileriyle kombine edilir. Bu çeşit amplifikatörler osiloskoplarda yaygınca kullanılır. Transmisyon çizgileri genellikle ekran tüpünün içinde muhafaza edilir.

Doğrusal olmayan bu amplifikatörler doğrusal olan amplifikatörlere göre yüksek verimde çalışırlar. Bu tarz amplifikatörler genellikle güç tasarrufu yapılan ve daha fazla kompleks olan sistemler içinde kullanılırlar.

Negatif rezistanslar amplifikatörler gibi kullanılabilirler. Buna örnek olarak tünel diyot amplifikatörü gösterilebilir.

Hareketli dalga tüpleri amplifikatörleri genellikle yüksek güçlü amplifikasyonlarda düşük mikrodalga frekanslarında kullanılırlar. Genel olarak bu amplifikatörler düz bir frekans spektrumunda değerleri büyütebilirler. Lakin, klistronlar gibi düzenlemeye uygun değillerdir.

zme vakum cihazlarıdır. Bu cihazlar genişçe düzenlenebilen amplifikasyon işlemleri büyütülmesinin tutarlı olmasıdır. Yani çıkış sinyalleri kolaylıkla büyüklük, frekans ve faz olarak kontrol edilebilir.

Ses için kullanılan bir amplifikatör genellikle müzik ya da ses olan sinyalleri güçlendirmek için kullanılır. Bu amplifikatörleri seçerken birkaç etken bu seçimde etkili olur (örnek olarak gitar amplifikatörleri. Tüm ses sisteminin bileşenleri bu parametreleri etkiler). Bu etkiler ise şöyle sıralanabilir:

Frekans aralığı - sadece frekans aralığı olarak değil seslendirilebilir frekans aralığının insan kulağının duyabileceği şekilde sinyalleri değiştirir.
Güç çıkışı - güç çıkışı seviyesi çok küçük bir bozulma (distorsiyon) ile oluşturulabilir. Bunu elde etmek için hoparlörlerden elde edilen yeterince yüksek ses basınç farkı kullanılır.
Düşük Bozulma (distorsiyon) - tüm amplifikatörler bazı içeriği bozarlar. Yani mükemmel doğrusallıkta olmaları imkânsızdır.
Lakin, harmoniyi bozmadan oluşabilecek bu küçük bozulmaları insan kulağı tolere edebilir. Bozulmaya olan bu tolerans ve tabii ki sesteki "sıcaklık" ya da harmonik bir bozulma sesteki müzikaliteyi arttırır. Ayrıca eğer amplifikatördeki ses yüksekliği yeterince açılırsa, sesteki bozulma bir o kadar fazla olacaktır. Aynı işlem sesin gain'iyle de yapılabilir.

Birçok alternatif sınıflandırma, amplifikatör hakkında farklı bakış açıları ve hepsi devrenin amacına bağlı olan tasarımlara sahip olan bakış açıları. Amplifikatör tasarımları her zaman bazı sayısal faktörlerde uzlaşırlar. Bunlar; maliyet, güç tüketimi, gerçek dünya kusurları ve performans betimlemelerinin çokluğudur. Aşağıda bu sınıflandırmaların birkaçı görülmektedir.

Elektronik amplifikatörler değişken bir akım ya da voltaj kullanırlar. Akım ya da voltaj giriş ya da çıkış olarak kullanılabilir. Dört çeşit amplifikatör ve bağıl kaynakları aşağıdaki figürde gösterilmiştir.
Giriş
Ç

Bell Laboratuvarları (ayrıca Bell Labs ve geçmişte AT&T Bell Laboratuvarları ve Bell Telefon Laboratuvarları olarak bilinir), önceleri American Telephone & Telegraph Company (AT&T) 'nin şimdilerde ise Alcatel-Lucent 'in araştırma geliştirme kurumudur. Merkezi Murray Hill, New Jersey ABD'de bulunmaktadır.

En başarılı zamanlarında, Bell Laboratuvarları radyo astronomi, transistör, lazer, bilgi teorisi, UNIX işletim sistemi ve C programlama dili dahil çok çeşitli devrimsel teknolojiler geliştiren kendi türündeki ilk tesisti. Bell Laboratuvarlarında tamamlanan yedi esere Nobel Ödülü verilmiştir.

1937, Clinton J. Davisson "Deneysel olarak elektronların kristaller tarafından kırınımlarını" bulmasından dolayı George Paget Thomson ile Nobel Fizik Ödülünü paylaştı.
1956, John Bardeen, Walter H. Brattain ve William Shockley "Yarı iletkenlere dair çalışmalarından ve transistör etkisini keşfinden dolayı" Nobel Fizik Ödülünü aldılar.
1977, Philip W. Anderson "Manyetik düzensiz sistemlerin elektronik yapısına dair temel teorik araştırmalarından dolayı" Nobel Fizik ödülünü Nevill Francis Mott ve John Hasbrouck Van Vleck ile paylaştı.
1978, Arno A. Penzias ve Robert W. Wilson "Kozmik mikrodalga arka plan ışımasını bulmalarından dolayı" Nobel Fizik Ödülünü aldılar.
1997, Steven Chu "Lazer ışığıyla atomların soğutulması ve yakalanması için bir metot geliştirdiğinden dolayı" Nobel Fizik Ödülünü Claude Cohen-Tannoudji ve William Daniel Phillips ile paylaştı.
1998, Horst Stormer, Robert Laughlin ve Daniel Tsui çok küçük kuantum koridor etkisini bulmaları ve açıklamaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülünü aldılar.
2009, Willard Boyle ve George E. Smith yarı iletken görüntüleme devresi (CCD sensörü) icat etmelerinden dolayı Nobel Fizik Ödülünü Charles K. Kao ile paylaştılar.

Erasable programmable read-only memory veya kısaca EPROM (Türkçe: Silinip Programlanabilir Salt Okunur Bellek), güç kaynağı kapatılsa bile üzerindeki veriyi saklayabilen bir çeşit bilgisayar hafıza yongasıdır. Diğer bir deyişle bu veriler kalıcıdır. Bir kere programlandıktan sonra EPROM, sadece kuvvetli morötesi ışığa maruz kaldığında silinebilir.
EPROM, mühendis Dov Frohman tarafından icat edilmiştir.
Bir EPROM'un içeriğini silmek için bir EPROM silici ve programlayabilmek için EPROM programlayıcı gereklidir. EPROM silici, kapalı bir ortamda yüksek yoğunlukta ultraviyole ışık sağlayarak EPROM'u siler. EPROM programlayıcı ise yonganın yüzeyine programlama bilgisini yazar. Bu şekilde programlanan EPROM daha sonra bilgisayarlar tarafından sadece okunabilir.

Bu düzenek, her biri standart devrelerde kullanılan voltajdan daha yüksek bir voltaj uygulayan elektronik bir cihaz tarafından ayrı ayrı programlanan bir grup yüzer kapı transistöründen oluşur. Bir kere programlandıktan sonra EPROM, sadece kuvvetli morötesi ışığa maruz kaldığında silinebilir. Söz konusu morötesi ışık (en uygun silme süresi elde edilmesi için) genellikle 235 nm dalga boyuna sahiptir ve UV ışığın UVC erimindedir. EPROM'lar paketlemelerinin tepesinde bulunan saydam kuvars pencereleri ile kolayca ayırt edilebilir. Bu saydam pencereden silikon çip görülebilir, pencere aynı zamanda silme işlemi sırasında UV ışığın içeri girmesini sağlar.
Kuvars pencerenin yapılması nispeten pahalı bir işlem olduğundan, bir kere programlanabilir (OTP - one-time programmable) yongalar üretilmiştir; aradaki tek fark EPROM'un şeffaf olmayan bir paketleme içerisine konulmuş olmasıdır, böylece programlandıktan sonra silinmesine imkân yoktur. Hem EPROM'ların hem de EPROM tabanlı mikro denetleyicilerin OTP versiyonları üretilmiştir. Fakat artık küçük miktarlardaki üretimler için (tek başına veya daha büyük bir yonganın parçası olarak kullanılan) OTP EPROM'lar yerine EEPROM'lar kullanılmaya başlanmıştır, daha büyük miktarlardaki üretimlerde hücre maliyeti çok önemli değildir ve göze batmaz.
Programlanmış bir EPROM üzerindeki veriyi 10-20 yıl arasında muhafaza edebilir ve bu süre zarfında üzerindeki veri sınırsız sayıda okunabilir. Güneş ışığına maruz kalıp üzerindeki bilginin kazayla silinmemesi için silme penceresi folyo bir etiket ile kapatılmalıdır. Eskiden kullanılan bilgisayar BIOS yongaları genellikle EPROM'du ve silme pencereleri genellikle BIOS'u çıkaran firmanın adının, BIOS revizyon numarasının ve kopyalanmaması için uyarının bulunduğu bir etiket ile kapatılmış olurdu.
EEPROM'lar ve flaş hafıza dönemlerinden önce piyasada bulunan bazı mikrodenetleyiciler, üzerlerindeki programlarını saklamak için genellikle EPROM'lar kullanırlardı. Bu durum tabii ki gelişme için pek fazla uygun değildi, bir kez programlanabilen bu cihazları kullanmak hata ayıklama işlemleri için son derece israflı idi ve üzerinde pencere olan versiyonları ise çok pahalıydı. Bu tür yongaların içerisindeki işlemciye ışık gelmesi de işlemcinin davranışlarını etkileyebilir, hatta bu olay penceresiz EPROM'lar üretmek amacıyla üzerinde pencere bulunan EPROM'lar ile geliştirme çalışmaları yapıldığı bir sırada meydana gelirse sonuç tam bir felaket olabilir. Örneğin işlemci üzeri kapalıyken kontrol ettiği cihaza veri hafızasından rastgele güç gönderecek şekilde düzenlenmiş olabilir fakat aynı işlemci ışığa maruz kalmışsa göndereceği sinyaller önceden tahmin edilemez.

EPROM: Ultraviyole (güneş ışığı da olabilir) ışığı ile içindeki verilerin silinebildiği ve elektrik ile yazılabilen ROM çeşididir.
EEPROM: Elektrik ile hem silinebilen hem de yazılabilen ROM çeşididir. Günümüz bilgisayarlarında yaygın olarak kullanılır.
PROM: PROM'un özellikleri temelde ROM'la aynıdır. Bir kez programlanır ve bir daha programı değiştirilemez ya da silinemez. Ancak PROM'un üstünlüğü yonganın fabrikada yapılırken programlanmak zorunda olmayışıdır. Herkes satın alabileceği PROM programlayıcısı ile amaca göre PROM'a veri yazabilir.

Fairchild Semiconductor International, Inc., Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir yarı iletken şirketiydi. Şirket, 1 Ekim 1957 tarihinde Fairchild Camera and Instrument'in bir bölümü olarak kurulmuş olup transistör ve entegre devre üretiminde öncüydü. Şirketin merkezi Kaliforniya'nın Sunnyvale kentinde yer almaktaydı.
Fairchild Semiconductor, 1979'da Schlumberger tarafından satın alındı ve 1987'de National Semiconductor'a satıldı. 1997'de bağımsız bir şirket olarak yeniden bölündü. Eylül 2016 tarihinde ON Semiconductor tarafından satın alındı.

Archive of Fairchild Semiconductor website, Wayback Machine sitesinde (26 Temmuz 2016 tarihinde arşivlendi)
Fairchild Imaging 21 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IT Corporate Histories Collection 30 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. link to Fairchild Semiconductor history content on the Computer History Museum site.
Buying Tomatoes at the Birthplace of Silicon Valley 15 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: What happened to the original Fairchild site and to Shockley Lab.
The Silicon Gate Technology, developed at Fairchild in 1968 by F. Faggin et al., was presented at the IDEM in Washington DC, in Oct. 1968. 19 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Germanyum; sembolü Ge, atom numarası 32 olan kimyasal elementtir. Parlak, sert-kırılgan, grimsi-beyaz ve silikona benzer bir görünümdedir. Silisyum ve kalay komşu grubuna kimyasal olarak benzeyen karbon grubundaki bir metaloiddir. Silikon gibi, germanyum da doğal olarak reaksiyona girer ve doğadaki oksijenle kompleksler oluşturur.
Germanyum yüksek konsantrasyonda nadiren göründüğü için geç keşfedildi. Germanyum, yer kabuğundaki elementlerin göreceli bolluğunda elliye yakın bir yerdedir. 1869'da Dmitri Mendeleev, varlığı ve bazı özelliklerini periyodik tablodaki konumundan tahmin etti ve elementi ekasilicon olarak isimlendirdi. 1886'da Freiberg Üniversitesi'nden Clemens Winkler, argyrodite mineralinde gümüş ve kükürtle birlikte yeni elementi buldu ve elemente ülkesi Almanya'nın adını verdi. Germanyum esas olarak sfaleritten (çinkonun birincil cevheri) çıkarılır, ancak germanyum ticari olarak gümüş, kurşun ve bakır cevherlerinden de geri kazanılır.
Elemental germanyum, transistör ve çeşitli elektronik cihazlarda yarı iletken olarak kullanılır. Tarihsel olarak, yarı iletken elektroniğin ilk on yılı tamamen germanyuma dayanıyordu. Şu anda başlıca kullanımlar, fiber optik, kızılötesi optikler, güneş hücresi uygulamaları ve ışık yayan diyotlar (LED)dır. Germanyum bileşikleri polimerizasyon katalisti olarak kullanılır ve son zamanlarda nanotel üretiminde kullanım alanı bulmuştur. Bu element, organometalik kimyada yararlı olan tetraetilgermanyum gibi çok sayıda organogermanyum bileşiği oluşturur. Germanyum, teknoloji açısından kritik bir element olarak kabul edilir.
Germanyumun canlılık için gerekli bir element olduğu düşünülmemektedir.Doğal olarak oluşan germanyum bileşikleri suda çözünmez olma eğilimindedir ve bu nedenle çok az oral toksisiteye sahiptir. Bununla birlikte, sentetik çözünür germanyum tuzları nefrotoksiktir ve halojenler ve hidrojen içeren sentetik kimyasal olarak reaktif germanyum bileşikleri tahriş edici toksinlerdir.

Rus kimyacı Dmitri Mendeleev, 1869'da Kimyasal Elementlerin Periyodik Yasası hakkındaki raporunda, silisyum ve kalay arasında karbon ailesindeki bir boşluğu dolduracak olan bir kimyasal elementin varlığını tahmin etti. Periyodik tablosundaki konumu nedeniyle Mendeleev buna ekasilicon (Es) adını verdi ve atom ağırlığını 70 (daha sonra 72) olarak tahmin etti.
1885'in ortalarında, Saksonya, Freiberg yakınlarındaki bir madende yeni bir mineral keşfedildi ve yüksek gümüş içeriği nedeniyle argyrodite olarak adlandırıldı. Kimyager Clemens Winkler, gümüş, kükürt ve yeni bir elementin birleşimi olduğu kanıtlanan bu yeni minerali analiz etti. Winkler, 1886'da yeni elementi izole edebildi ve onu antimona benzer buldu. Başlangıçta yeni elementin eka-antimon olduğunu düşündü, ancak kısa süre sonra onun bunun yerine eka-silikon olduğuna ikna oldu. Winkler, yeni elementle ilgili sonuçlarını yayınlamadan önce, elementine neptünyum adını vermeye karar verdi, çünkü 1846'da Neptün gezegeninin keşfi de benzer şekilde onun varlığına dair önceki matematiksel tahminlerin ardından gelmişti. Bununla birlikte, "neptunium" adı, tahmin edilen başka bir kimyasal elemente zaten verilmişti (bugün 1940'ta keşfedilen neptunium adını taşıyan element değil). Bunun yerine Winkler, anavatanının onuruna yeni elemente germanyum (Latince Germania kelimesinden) adını verdi. Argyrodite ampirik olarak Ag8GeS6 olduğunu kanıtladı. Bu yeni element, arsenik ve antimon elementleriyle bazı benzerlikler gösterdiğinden, periyodik tablodaki uygun yeri düşünülüyordu, ancak Dmitri Mendeleev'in tahmin ettiği element "ekasilicon" ile benzerlikleri periyodik tablodaki yerini doğruladı. Saksonya'daki madenlerden çıkarılan 500'kg'dan fazla malzeme ile  Winkler 1887'de yeni elementin kimyasal özelliklerini doğruladı. Ayrıca saf germanyum tetraklorürü (GeCl4 analiz ederek 72.32'lik bir atom ağırlığı belirledi. Lecoq de Boisbaudran ise elementin kıvılcım spektrumundaki çizgileri karşılaştırarak 72.3'ü elde etti.

Winkler, flor, klor, sülfür, dioksit bileşikleriyle ilk organogerman olan tetraetilgerman (Ge(C2H54) dahil olmak üzere birkaç germanyum bileşiği hazırlayabildi. Mendeleev'in tahminleriyle iyi bir şekilde örtüşen bu bileşiklerden elde edilen fiziksel veriler, keşfi Mendeleyev'in element periyodikliği fikrinin önemli bir teyidi haline getirdi.Germanyumun 1930'ların sonlarına kadar zayıf iletken bir metal olduğu düşünülüyordu. Germanyum, elektronik yarı iletken olarak özelliklerinin kabul edildiği 1945 sonrasına kadar ekonomik olarak önemli hale gelmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, çoğu diyot olmak üzere bazı özel elektronik cihazlarda az miktarda germanyum kullanıldı. İlk büyük kullanım, Savaş sırasında radar dalga tespiti için nokta temaslı Schottky diyotlarıydı. İlk silikon-germanyum alaşımları 1955'te elde edildi. 1945'ten önce izabe tesislerinde her yıl yalnızca birkaç yüz kilogram germanyum üretiliyordu, ancak 1950'lerin sonunda dünya çapındaki yıllık üretim 40 metrik tona ulaştı.
1948'de germanyum transistörün geliştirilmesi sayısız katı hal elektroniğine kapı açtı. 1950'den 1970'lerin başına kadar, bu alan germanyum için artan bir pazar sağladı, ancak daha sonra transistör, diyot ve doğrultucularda germanyumun yerini yüksek saflıkta silikon almaya başladı. Örneğin, Fairchild Semiconductor olan şirket, 1957'de açık bir şekilde silikon transistörler üretmek amacıyla kuruldu. Silikon üstün elektriksel özelliklere sahiptir, ancak yarı iletken elektroniğin ilk yıllarında ticari olarak elde edilemeyen çok daha fazla saflık gerektirir.
Bu arada, fiber optik iletişim ağları, gece görüş sistemleri ve polimerizasyon katalizörleri için germanyuma olan talep önemli ölçüde arttı. Bu son kullanımlar, 2000 yılında dünya çapındaki germanyum tüketiminin %85'ini temsil ediyordu. ABD hükûmeti, germanyumu stratejik ve kritik bir malzeme olarak belirledi ve stokladı.
Germanyum arzı kullanılabilir kaynakların mevcudiyeti ile sınırlı olması bakımından silikondan farklıdır.Silikon sıradan kum ve kuvarstan geldiğinden, yalnızca üretim kapasitesi ile sınırlıdır. Silisyum 1998'de kg başına 10 dolardan daha ucuza satın alınabilirken, germanyumun fiyatı kg başına neredeyse 800 dolardı.

Standart koşullar altında, germanyum kırılgan, gümüşi beyaz, yarı metalik bir elementtir. Bu form, a-germanium olarak bilinen, metalik bir parlaklığa ve elmasla aynı elmas kübik kristal yapıya sahip bir allotrop oluşturur. Kristal formda iken, germanyum yer değiştirme eşik enerjisine sahiptir. 
  
    
      
        
          19.7
          
            −
            0.5
          
          
            +
            0.6
          
        
         
        
          eV
        
      
    
    {\displaystyle 19.7_{-0.5}^{+0.6}~{\text{eV}}}
  
. 120 kbar'ın üzerindeki basınçlarda, germanyum, β- kalay ile aynı yapıya sahip allotrop β-germanyum haline gelir. Silisyum, galyum, bizmut, antimon ve su gibi, germanyum da erimiş halde katılaştıkça (yani donarken) genleşen az sayıdaki maddeden biridir.
Germanyum, kristal silisyum gibi dolaylı bir bant aralığına sahip bir yarı iletkendir. Bölge arıtma teknikleri, yarı iletkenler için 1010' yalnızca bir parça  safsızlığa sahip kristal germanyum üretimine yol açmıştır, bu onu şimdiye kadar elde edilen en saf malzemelerden biri yapmaktadır. Son derece güçlü bir elektromanyetik alanın varlığında süper iletken olduğu keşfedilen (2005'te) ilk metalik malzeme, germanyum, uranyum ve rodyum alaşımıydı.
Saf germanyumun, germanyum bıyıkları olarak anılan çok uzun vida dislokasyonlarını kendiliğinden ekstrüde ettiği bilinmektedir. Bu bıyıkların büyümesi, germanyumdan yapılan eski diyotlar ve transistörlerin arızalanmasının birincil nedenlerinden biridir, çünkü sonunda kısa devre yapabilirler.

Elemental germanyum yaklaşık 250 °C de havada yavaşça oksitlenmeye başlayarak GeO<sub id="mwAT8">2</sub> oluşturuyor. Germanyum seyreltik asitler ve alkalilerde çözünmez, ancak sıcak konsantre sülfürik ve nitrik asitlerde yavaşça çözünür ve erimiş alkalilerle şiddetli reaksiyona girerek germanatlar üretir ([GeO3]2-). Germanyumun birçok +2 bileşiği bilinmesine rağmen çoğunlukla +4 oksidasyon durumunda oluşur. Diğer oksidasyon durumları nadirdir: Ge2Cl6 gibi bileşiklerde +3, oksitlerin yüzeyinde +3 ve +1 bulunur, veya germanitlerde negatif oksidasyon durumları bulunabilir; örneğin Mg2Ge -4 de olduğu gibi.
Ge42−, Ge94−, Ge92−, [(Ge9)2]6− gibi Germanyum küme anyonları (Zintl iyonları), sıvı amonyak içinde alkali metaller ve germanyum içeren alaşımlardanetilendiamin veya bir kriptandın varlığında ekstraksiyon yoluyla hazırlanmıştır.
İki germanyum oksidi bilinmektedir: germanyum dioksit (GeO2) ve germanyum monoksit, (GeO). Dioksit, GeO2, germanyum disülfidin (GeS2) kavrulmasıyla elde edilebilir ve suda çok az çözünen, ancak germanatlar oluşturmak için alkalilerle reaksiyona giren beyaz bir tozdur. Monoksit, GeO 2'nin Ge metali ile yüksek sıcaklıkta reaksiyonuyla elde edilebilir. Dioksit (ve ilgili oksitler ve germanatlar), görünür ışık için yüksek bir kırılma indeksine sahip olma, ancak kızılötesi ışığa karşı şeffaflık gibi alışılmadık bir özellik sergiler. Sintilatör olarak Bismut germanate, Bi4 Ge3O12 kullanılmaktadır.
Diğer kalkojenlerle Di sülfit (GeS2) gibi ikili bileşikler de bilinmektedir; GeS2 ve di selenid (GeSe2) ve monosülfit (GeS), monoselenit (GeSe) ve mono tellür (GeTe). GeS2, hidrojen sülfür Ge(IV) içeren güçlü asit çözeltilerinden geçirildiğinde beyaz bir çökelti olarak oluşur. Disülfit, suda ve kostik alkali veya alkalin sülfitlerin çözeltilerinde önemli ölçüde çözünür. Bununla birlikte, Winkler'in elementi keşfetmesine izin veren asidik suda çözünmez. Disülfitin bir hidrojen akımında ısıtılmasıyla, koyu renkli ve metalik parlaklığa sahip ince plakalarda süblimleşen ve kostik alkalilerin çözeltilerinde çözünen monosülfür (GeS) oluşur. Alkalin karbonatlar ve kükürt ile eritildiğinde, germanyum bileşikleri, tiyogermanatlar olarak bilinen tuzları oluşturur.

Dört tetra halojenür bilinmektedir. Normal şartlar altında GeI4 katı, GeF4 gaz ve diğer

IBM 360 Sistemi (S/360), IBM tarafından ilk kez 7 Nisan 1964 tarihinde tanıtılan bir tür anaçatı bilgisayar sistemidir. Bilgisayarın yapısı ve uygulamaları arasında belirli bir fark yaratan ilk bilgisayar türüdür.
IBM'in farklı fiyatlarla bir dizi farklı ama uyumlu tasarımlarını piyasaya sürmesini sağlamıştır. Piyasada gerçekten de çok büyük bir başarı elde eden bu sistem, müşterilerin ihtiyaçları arttıkça donanımlarını da arttırabilecekleri küçük sistemler satın almalarını sağlamıştır. Bu tasarım birçok kişi tarafından gelecek yıllarda bilgisayar tasarımlarını etkileyecek olan tarihte gelmiş geçmiş en başarılı bilgisayar olarak görülmüştür. 360 ve onu takip eden sistemler tartışılmaz bir şekilde tarihin en çok kâr getiren bilgisayar sistemleri serileridir. S/360'ın baş mimarı Gene Amdahl'dır.

Daha önceki uygulamalarından farklı olarak IBM büyükten küçüğe, düşükten yüksek performansa kadar çeşitli değişiklikler gösteren ancak aynı komut sıralamasıyla çalışan (belirli piyasalar için hazırlanmış iki istisna ile beraber) ayrı bir bilgisayar (CPU) serisi piyasaya sürmüştür. Bu başarı, müşterilerin daha düşük fiyatlı bir modeli kullanarak ihtiyaçları arttıkça – zaman harcamadan ve yeniden yazılım yükleme masrafı olmadan daha büyük sistemlere yükseltebilmelerini sağlamıştır. IBM bu uyumluluğu gerçekleştirmek adına mikro kod teknolojisini büyük olanlar hariç tüm modellere geçirerek ilk defa ticari anlamda kullanmıştır.
Bu esneklik piyasaya girmedeki engelleri büyük ölçüde düşürmüştür. Diğer satıcılarla beraber (özellikle General Electric ayrıcalığıyla) müşteriler geliştirebilecekleri ya da güçlendirebilecekleri - dolayısıyla pahalıya mâl olacak - makineler arasında bir seçim yapmak zorunda kalmışlardır. Bu birçok firmanın sadece bilgisayar satın almadığı anlamına gelmektedir. 360 Sistemi piyasanın gidişatını tamamıyla değiştirmiştir çünkü firmalar artık düşük fiyatlara “alt uç” makineleri kiralayabilmişlerdir. (O zamanlar IBM bilgisayarları satmak yerine kiralamaktaydı.)

IBM öncelikle altı ana bilgisayar ve kırk adet ortak çevresel bilgisayardan oluşan bir seri piyasaya sürdü. IBM bir tanesi NASA için üretimiş olan çok ender bir model de dahil olmak üzere on dört model satışa sundu. En ucuz olan 360/20 modelinde 8K'lık küçük bir ana hafıza ve 360'larda bulunan on altı adet 32- bit'lik yerine sekiz adet 16-bit'lik sabit disk kullanılmıştır ve ayrıca diğer kategorilerde kullanılan komut kümesinin alt kümesi mevcuttur. (Model 20 daha küçük işletmelerin kullanımlarına uygun olarak üretilmiştir – IBM marka adına ve satış gücüne sahip ancak tüm rakiplerinden üstün özelliklere sahip değildi.)
1964 yılında ilk olarak 30, 40, 50, 60, 62, and 70 Modelleri piyasaya sürülmüştür. İlk üçü IBM 1400 serisini piyasasını amaçlayan düşükten orta düzeye kadar olan sistemlerdi. Her üçü de 1965'in ortalarında nakliye edilmeye başlandı. Son üçü, 7000 serisinin makineleri yerine düşünülmüşlerdi ancak hiç ihraç edilemediklerinden 65 ve 75 ile değiştirildiler, böylelikle sırasıyla Kasım 1965 ve Ocak 1966'da nakliye edilmeye başlandılar.
Daha sonra 20 de dahil olmak üzere alt uçta yapılan ilaveler (yukarıda belirtildiği üzere 1966), 22 (1971) ve 25 (1968) serileridir. 44 (1966) ise yüzeysel noktada bulunan bir donanım ve sınırlı bir komut kümesi ile orta düzeyli bilimsel piyasayı amaçlayan bir değişkendir. Üst uç makinelerin devam serileri 67 (1966), 85 (1969), 91 (1967), 95 (1968) ve de 195 (1971) ‘den oluşur. 195 modeli ise Sistem/360 serisi ve devamındaki Sistem/370 aralarındaki boşluğu kapatır.
İlk olarak 1966 yılının Ağustos ayında ihraç edilen 360-67, dinamik adres tercümesi (“DAT”, şu anda daha çok MMU olarak bilinir; önceleri serilerde yer almayan ancak1972 yılında S/370 serisinde yeniden ortaya çıkan DAT donanımı) içeren ilk IBM sistemidir. 360-67 (Ağustos 1965) serisini piyasaya sürerken, IBM aynı zamanda 1971 yılında iptal edilen talihsiz zaman-paylaşımı işletim sistemi projesi TSS/360'ı piyasaya sürmüştür. 360-67'nin oldukça başarılı işletim sistemi özgün sanal makine sistemi olan CP/CMS idi. CP/CMS IBM'in Cambridge Bilim Merkezi'nde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) araştırmacıları tarafından geliştirilmiştir; dünya çapında bir başarı kazanmıştır ve IBM'in VM/CMS ve bugünün z/VM'lerinin üretilmelerine sebep olmuştur. 1977 yılının sonunda tüm Sistem/360 modelleri piyasadan toplatılmıştır.

IBM'in mevcut müşterileri ikinci kuşak makinelere geçen yazılımlara yatırım yapmışlardır. Birçok model müşterilerin önceki bilgisayarlarıyla benzer mikro kod seçenekleri sunmaktaydı (örneğin; 360/30 modelindeki IBM 1400 seri ya da 360/65 modelindeki IBM 7094) böylelikle eski programlar yeni makinelerde çalışabilmekteydiler. Ancak müşteriler bilgisayarı kapatmak, düğmesini açmak ve benzer bir moda girebilmek için yeniden başlatmak zorundalardı. Daha sonra geliştirilen Sistem/370 modelinde de benzer seçenekler mevcuttu ancak ana programların yanında işletim sistemi kontrolünde çalışmalarını sağlamaktaydı.

S/360 modeli 1971 yılında daha uyumlu Sistem/370 (Çığır açma fikri 1970'lerin ortalarında maliyet etkinliği ve devamlılık sebeplerinden ötürü vazgeçilen FS Teknolojisi ile gerçekleştirmekti.) daha sonra geliştirilen uyumlu IBM sistemleri 3090, Sistem/390 modeli, z serileri ve bugünün z9 sistemlerinden olumaktadır.
Sistem/360'ın makine kodları ya da yapısı açısından benzer ya da uyumlu bilgisayarları aynı zamanda Amdahl'ın 470 modelini (ve takip eden modelleri), Hitachi ana çerçevelerini, UNIVAC 9200/9300/9400 serilerini ve o zamanlar UNIVAC'a satılan RCA Spectra 70 serileri ile UNIVAC 90/60 modeline dönüştürülen ve daha sonra piyasaya sürülen bilgisayarları kapsamaktadır. Sovyetler Birliği de ES EVM olarak adlandırdığı S/360'ın bir kopyasını üretmişti.
1975 yılında piyasaya sürülen IBM 5100 taşınabilir bilgisayar, donanımsal benzeştirici kullanarak Sistem/360'ın APL/SV program dilini çalıştırma seçeneği sunmuştur. IBM'in bu yaklaşımı kullanmasındaki amacı, maliyetleri ve gecikmeleri engellemek için 5100 modeline özel olarak bir APL versiyonu yaratmaktı.
Özel olarak radyasyonu güçlendirilmiş ve Sistem/4 Pi uçak bigisayarı şeklinde modifiye edilen S/360'lar birçok savaşçı ve bombacı jet uçaklarında kullanılmışlardır. 32-bit'lik tam donanımlı AP-101 versiyonunda, kopyalandıkça bilgisayarda oluşan düğümlere etki edebilen hata-toleranslı uzay mekiği bilgisayar sistemlerindeki (her beş düğümde) 4 Pi makineleri kullanılmıştır. A.B.D. Federal Havacılık İdaresi 1970'ten 1990'lara kadar hava trafiği kontrolü için kullanılan Sistem/360'ın özel bir modifiye versiyonlu modeli IBM 9020'yi kullanmaktadır. (Bazı 9020 yazılımları hâlâ benzeştirici yoluyla ya da daha yeni donanımlarla kullanılmaktadır.)

Sistem/360 piyasalara bir takım sınai standartlar getirmiştir, örneğin:

8-bit'lik bayt (4 ya da 6 bit'lik azalma için yapılan çalışmalarda mali baskı karşısında)
Bayt-adreslenebilir hafıza (sözcük-adreslenebilir hafızaya karşılık)
32-bit'lik sözcükler
İkili tamamlayıcı aritmetik
Mikro kodlu bilgisayarların ticari kullanımları
IBM Akış Noktası Yapısı (IEEE 754-1985 akış-nokta standardı 20 yıl sonra yürürlükten kalkana kadar)
EBCDIC özellik dizisi

Model 20 hariç Sistem/360'ın tüm modelleri 16 adet 32-bit'lik genel amaçlı kullanılan sabit disklere sahiptir (R0–R15). Ayrıca 32-bit'lik ve 64-bit'lik akış noktası işlemcilere göre programlanabilir dört akış nokta sabit diske de sahiplerdir. Sistem/360 8-bit'lik bayt, 32-bit'lik sözcük, 64-bit'lik çift-sözcük ve 4-bit'lik küçük bitler (4'lük bit-nibble) kullanmışlardır. Makine komutları işlenme ile sabit disk numaralarını ya da hafıza adreslerini içeren işlemcilere sahiptir.
Hafıza adresleme temel-artı-uzaklık şeması kullanılarak 1'de F'ye (15) sabit disk ile tamamlanmıştır. Bu uzaklık 12 bit'lik halde kodlanmıştır ve böylelikle adresin göreli konumu temel sabit diske konduğunda 4096-bit'lik uzaklığa (0-4095) yol açar. 0 sabit disk ilk 4 KB'lik hafızada bir adres gösteren “0” olduğundan temel sabit disk olarak kullanılamayabilir. Bu durum da ilk birkaç komut zinciri boyunca temel sabit disk 0'a ayarlanamayacağından IPL (“Başlangıç Program Yükü” ya da önyükleme)’nin ilk defa gerçekleşmesine yol açar.
Sistem/360 makine-kod komutları en azından 1-baytlık acil işlemeyle devam eden her zaman için 1 baytlıktır (8 bit). Komutlar her zaman için 2-baytla sınırlıdırlar. Üç çeşit komut vardır: hiç hafıza işlemcisi gerektirmeyenler (2 baytlık), tek işlemci gerektirenler (4 baytlık) ve iki işlemci gerektirenler (6 baytlık).

Birer arayüz olan "kanallar" aracılığıyla çevreseller sisteme bağlanırlar. Kanallar bir çevresel ve hafıza arasında veri taşınımı için optimize edilmiş çok özel komut kümesi sahip özel bilgisayarlardır. Çağdaş terimlerle, bunları bir “DMA kanalı” veya (tartışmalı da olsa) “akıllı DMA kanal” olarak adlandırılabilir.
Kart okuyucu ve yazıcılar, hat yazıcıları ve iletişim denetçileri gibi “düşük hızlı” aygıtlara bağlanma amaçlı çoklayıcı kanallar ve disk sürücüleri, teyp sürücüler, veri hücreleri benzeri yüksek hızlı aygıtlara bağlanma amaçlı seçici denetçilerden oluşan iki tür kanal mevcuttur. Tüm 3/360'lar (standart S/360 olarak kabul edilmeyen Model 20 hariç) bir çoklayıcı ve 1 veya daha fazla seçici kanala sahipti.
Çoklayıcı kanal birçok aygıtın G/Ç'lerini aygıtların en yüksek hızında ve aynı anda işlediğinden ötürü bu aygtlardan gelen G/Ç'leri biricik bir veriyolundan ana hafızaya çoğaltan olarak adlandırıldı.
Seçici kanallar yüksek hızlı aygıtlar üzerinde G/Ç'leri mümkün kıldılar. Bu depolama aygıtları bir denetim birimi ve sonrasında bir kanala eklenmişlerdi. Denetim birimi aygıtların kanllara kümeler olarak bağlanabilmelerini olanaklı kıldı. Yük hızlı S/360 modellerindeki paralel veya aynı anda işlem yapabilen birden çok seçici kanal toplam başarımını artırdı.

Yeni monolitik entegre devrelerin güvenilir ve bulanabilir olmalarındaki belirsizlikten dolayı IBM cam içine yerleştirilmiş transistor ve diyotlar ile seramik bir yüzey üzerinde ipekle kaplı dirençlerden oluşan çipler kullanılan özel karma en

Intel, merkezi Santa Clara, Kaliforniya'daki Silikon Vadisi'nde bulunan Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir teknoloji şirketidir. Gelire dayalı, dünyanın en büyük ve en değerli yarı iletken yonga üreticisidir. Çoğu kişisel bilgisayarda bulunan işlemciler olan X86 serisi mikroişlemcilerin mucididir. Intel, toplam gelirine göre en büyük ABD şirketleri arasında 2018 Fortune 500 listesinde 46. sırada yer aldı. 2024-2025 sezonundan itibaren UEFA ile 3 yıllık sözleşme imzalayarak dünyada ilk kez futbol ile inovasyonun birleşimi için büyük bir adım attı.
Intel; Apple, Lenovo, HP , Dell  ve CHUWI gibi bilgisayar sistemi üreticileri için mikroişlemciler sağlar. Intel ayrıca anakart chipset'i, ethernet kartı ve entegre devreler, flaş bellek, grafik işlemci birimleri, gömülü sistemler ve iletişim ve bilgi işlemleri ile ilgili diğer aygıtları da üretir.
18 Temmuz 1968'de yarı iletken öncüleri Robert Noyce ve Gordon Earle Moore (Moore yasası) tarafından kuruldu ve Andrew Grove'un yönetici liderliği ve vizyonuyla ilişkilendirildi. Şirketin adı, entegre devrenin (mikroçip) önemli bir mucidi olan kurucu ortak Noyce ile entegre ve elektronik kelimelerinin birleşik sözcüğü olarak tasarlandı. İstihbarat bilgisinin "istihbarat" terimi olması da ismi uygun hâle getirdi. Intel, 1981 yılına kadar işlerinin çoğunu temsil eden SRAM ve DRAM bellek yongalarının da ilk geliştiricisiydi. Dünyanın ilk ticari mikroişlemci yongasını 1971'de üretmiş olsa da bu, kişisel bilgisayarın başarısına kadar birincil işi hâline gelmedi.
1990'larda Intel, bilgi teknolojisinin hızlı büyümesini teşvik eden yeni mikroişlemci tasarımlarına büyük yatırım yaptı. Bu dönemde Intel, PC'ler için mikroişlemcilerin baskın tedarikçisi oldu ve pazar konumunu, özellikle Advanced Micro Devices'a (AMD) karşı savunmak için agresif, rekabete aykırı taktikler ve Microsoft ile birlikte PC endüstrisinin yönünü belirledi.
Intel'deki Açık Kaynak Teknoloji Merkezi, PowerTOP ve LatencyTOP'I barındırır ve Wayland, Mesa3D, Intel Array Building Blocks, Threading Building Blocks (TBB) ve Xen gibi diğer açık kaynaklı projeleri destekler.

İstemci Bilgi İşlem Grubu - 2016 gelirlerinin %55'i - masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda kullanılan donanım bileşenlerini üretir.
Veri Merkezi Grubu - 2016 gelirlerinin %29'u olan sunucu, ağ ve depolama platformlarında kullanılan donanım bileşenlerini üretir.
Nesnelerin İnterneti Grubu - 2016 gelirlerinin %5'i - perakende, ulaşım, endüstriyel, binalar ve ev kullanımı için tasarlanmış platformlar sunar.
Uçucu Olmayan Bellek Çözümleri Grubu - 2016 gelirlerinin %4'ü - Optane markalı NAND Flaş bellek ve 3D XPoint üretiyor, bunlar esas olarak katı hâl sürücülerinde kullanılan ürünler.
Intel Güvenlik Grubu - 2016 gelirlerinin %4'ü - özellikle güvenlik ve antivirüs yazılımı olmak üzere yazılım üretir.
Programlanabilir Çözümler Grubu - 2016 gelirlerinin %3'ü - programlanabilir yarı iletkenler üretir (esas olarak alanda programlanabilir kapı dizisi).

2017'de Dell, Intel'in toplam gelirlerinin yaklaşık %16'sını, Lenovo toplam gelirlerin %13'ünü ve HP toplam gelirin %11'ini oluşturdu.

IDC'ye göre Intel, 2011'in ikinci çeyreğinde hem dünya genelindeki PC mikroişlemci pazarında (% 73.3) hem de mobil PC mikroişlemcisinde (% 80.4) en büyük pazar payına sahipken, rakamlar %1.5 ve %1.9 azaldı.

Intel'in pazar payı 2019 itibarıyla önemli ölçüde azaldı, 10 nm ürünlerinde gecikmeler yaşadılar. Intel CEO'su Bob Swan'a göre gecikme, şirketin bir sonraki aşamaya geçmeye yönelik aşırı agresif stratejisinden kaynaklanıyordu.

Intel, 1968 yılında Mountain View, Kaliforniya'da bir kimyager olan Gordon Earle Moore ("Moore yasası" ile bilinir) ve entegre devrenin mucidi ve bir fizikçi olan Robert Noyce tarafından kuruldu. Arthur Rock (yatırımcı ve risk sermayedarı) yatırımcı bulmalarına yardımcı olurken, Max Palevsky ilk zamanlardan beri yönetim kurulundaydı. Moore ve Noyce Intel'i kurmak için Fairchild Semiconductor'dan ayrılmıştı. Rock bir çalışan değildi, ancak şirketin yatırımcısı ve yönetim kurulu başkanıydı. Intel'e yapılan toplam başlangıç yatırımı, dönüştürülebilir tahvillerde 2.5 milyon dolar (2019'da 18.4 milyon dolara eşdeğer) ve Rock'tan 10.000 dolardı. Sadece 2 yıl sonra Intel, ilk halka arz yoluyla Halka açık bir şirket hâline geldi ve değeri 6.8 milyon ABD dolarına yükseldi. Üçüncü çalışan ise, daha sonra 1980'lerde hızlı büyüyen 1990'larda şirketi yöneten bir kimya mühendisi olan Andrew Grove'du.
Bir isme karar verirken, Moore ve Noyce, elektronikteki gürültü genellikle istenmeyen ve tipik olarak kötü parazitle ilişkilendirildiği için, "Moore Noyce" ismini reddetti. Bunun yerine, 18 Temmuz 1968'de şirketi N M Electronics olarak kurdular, ancak ayın sonunda ismini Integrated Electronics (Entegre Elektronik) anlamına gelen Intel olarak değiştirdiler. Ancak "Intel" ismi bir otel zinciri olan Intelco tarafından zaten ticari markalı olduğundan, isim haklarını satın almak zorunda kaldılar.

Intel, kuruluşunda yarı iletken aygıtları kullanarak mantık devreleri yapma yeteneği ile ayırt edildi. Kurucuların hedefi, yaygın olarak manyetik çekirdek belleğin yerini alacağı tahmin edilen yarı iletken bellek pazarıydı. 1969'da küçük ve yüksek hızlı bellek pazarına hızlı bir giriş olan ilk ürünü, Fairchild'in önceki Schottky diyot uygulamalarından neredeyse iki kat daha hızlı olan 3101 Schottky TTL bipolar 64-bit statik rastgele erişim belleğiydi (SRAM). Aynı yıl, 3301 Schottky bipolar 1024-bit salt okunabilir belleği (ROM) ve ilk ticari Metal Oksit Yarıiletkenli Alan Etkili Transistör (MOSFET) silikon geçit SRAM yongası olan 256-bit'i üretti. 1101 önemli bir gelişme olsa da, karmaşık statik hücre yapısı onu ana bilgisayar bellekleri için çok yavaş ve maliyetli hâle getirdi. Ticari olarak temin edilebilen ilk dinamik rastgele erişimli bellekte (DRAM) uygulanan üç transistörlü hücre, 1970 yılında piyasaya sürülen 1103, bu sorunları çözdü. 1103, birçok uygulamada çekirdek belleğin yerini aldığı için 1972'de dünyanın en çok satan yarı iletken bellek yongasıydı. Intel'in işi 1970'lerde, üretim süreçlerini geliştirip daha geniş bir ürün yelpazesi sundukça büyüdü. Günümüzde hâlen pazar lideri konumundadır.
Intel, ticari olarak satılan ilk mikro işlemciyi (Intel 4004) 1971'de üretti. Mikroişlemci, bir bilgisayarın merkezi işlem birimini minyatürleştirdiği için entegre devre teknolojisinde kayda değer bir ilerlemeyi temsil ediyordu, bu da daha sonra küçük makinelerin geçmişte sadece çok büyük makinelerin yapabileceği hesaplamaları yapmasını mümkün kılıyordu. Mikroişlemcinin aslında ilk önce "mini bilgisayar" olarak bilinen ve ardından "kişisel bilgisayar" olarak bilinen şeyin temeli hâline gelmesinden önce önemli teknolojik yeniliklere ihtiyacı vardı. Ayrıca 1973'te ilk mikrobilgisayarlardan birini de tanıttı. Intel, 1980'lerin başında Singapur ve Kudüs'te montaj tesisleri ve yarı iletken fabrikalarını ve Çin, Hindistan ve Kosta Rika'daki üretim ve geliştirme merkezlerini açmadan önce, birden fazla Intel operasyonuna ev sahipliği yapacak Malezya'da 1972'de ilk uluslararası üretim tesisini açtı. 1980'lerin başında, işine dinamik rastgele erişimli bellek (DRAM) yongaları hâkim oldu. Bununla birlikte, Japon yarı iletken üreticilerinin artan rekabeti, 1983 yılına kadar bu pazarın kârlılığını önemli ölçüde düşürdü. Intel mikroişlemciye dayalı IBM kişisel bilgisayarının artan başarısı, Gordon Moore'u (1975'ten beri CEO) şirketin odak noktasını mikro işlemcilere kaydırmaya ve bu iş modelinin temel yönlerini değiştirmeye ikna eden faktörler arasındaydı. Moore'un tek kaynaklı Intel'in 386 yongasını alma kararı, şirketin devam eden başarısında rol oynadı.
1980'lerin sonunda, IBM ve IBM'in hızla büyüyen kişisel bilgisayar pazarındaki rakipleri için mikroişlemci tedarikçisi olarak tesadüfi konumu ile canlanan Intel, birincil (ve en karlı) donanım tedarikçisi olarak 10 yıllık eşi benzeri görülmemiş bir büyüme dönemine girdi. PC endüstrisi, kazanan 'Wintel' kombinasyonunun bir parçası. Moore 1987'de CEO'luk görevini Andrew Grove'a devretti. Intel Inside pazarlama kampanyasını 1991'de başlatarak, Intel marka sadakatini tüketici seçimiyle ilişkilendirebildi, böylece 1990'ların sonunda Pentium işlemciler bir ana isim hâline geldi.

2000'den sonra, yüksek kaliteli mikroişlemcilere olan talep artışı yavaşladı. Rakipler, özellikle de AMD (Intel'in birincil x86 mimari pazarındaki en büyük rakibi), başlangıçta düşük kaliteli ve orta sınıf işlemcilerde ancak sonuçta ürün yelpazesinde önemli pazar payı elde ettiler ve Intel'in çekirdek pazarındaki hakim konumu büyük ölçüde azaldı. 2000'li yılların başında o zamanki CEO olan Craig Barrett, şirketin işini yarı iletkenlerin ötesinde çeşitlendirmeye çalıştı, ancak bu faaliyetlerin yalnızca birkaç tanesi başarılı oldu.

Intel ayrıca birkaç yıldır davaya karışmıştı. ABD yasaları, Intel ve Yarı İletken Endüstrisi Derneği (SIA) tarafından aranan 1984 Yarı iletken Yonga Koruma Yasası'na kadar mikroişlemci topolojisi (devre düzenleri) ile ilgili fikrî mülkiyet haklarını başlangıçta tanımadı. 1980'lerin sonunda ve 1990'larda (bu yasa kabul edildikten sonra) Intel, 80386 CPU'ya rakip çipler geliştirmeye çalışan şirketlere de dava açtı. Intel davaları kaybetse bile davaların, yasal faturalarla rekabeti önemli ölçüde zorladığı kaydedildi. Rekabet hukuku iddiaları 1990'ların başından beri ortadaydı ve 1991'de Intel aleyhine açılan bir davanın nedeni olmuştu. 2004 ve 2005'te AMD, Intel aleyhine haksız rekabetle ilgili başka iddialarda bulundu.

2005 yılında CEO Paul Otellini, temel işlemci ve yonga seti işini platformlara (işletme, dijital ev, dijital sağlık ve mobilite) odaklamak için şirketi yeniden organize etti.
2006'da, Intel Core mikro mimarisini yaygın olarak eleştirmenlerin beğenisine sundu; ürün yelpazesi, işlemci performansında olağanüstü bir sıçrama olarak algılandı ve bir hamlede alandaki liderliğinin çoğunu yeniden kazandı. 2008 yılında, 45 nm olan Penryn mikromimarisini tanıttığında başka bir "tik" daha vardı. O yıl daha sonra Intel, Nehalem mimarisine

Intel 4004, tek tümdevreli ilk mikroişlemci olup Intel firması tarafından üretilmiştir.

Aslında bir çip tasarımcısı olmayan Marcian “Ted” Hoff, 1969 yılında MCS-4'ün mimari taslağına katkıda bulunmuş ama tasarım ve geliştirmesine katılmamıştır. MCS-4'ün tasarımı daha sonraları, 1970 yılının Nisan ayında, İtalyan doğumlu fizikçi Federico Faggin'in Intel firmasına MCS-4 tasarımcısı ve proje lideri olarak katılması ile başlamıştır. 1970-1971 yılları arasında Faggin, bir merkezi işlemciyi (CPU) tek bir çip içinde entegre etmeyi (Dünya'nın ilk mikroişlemcisi) başarabilen ilk çip tasarımcısı olmuştur.
Intel firması Faggin’i, 1968’de orijinal silisyum geçit teknolojisini (“Silicon Gate Technology”, SGT) geliştirdiği ve bu teknolojiyi kullanarak Dünya'nın ilk ticari entegre devresinin (Fairchild 3708) tasarımını yaptığı Fairchild firmasında çalışmakta iken keşfetmiş ve işe almıştır. Faggin, Intel'de çalışırken daha önce var olmayan yeni bir silisyum geçit  metodu geliştirdi (silisyum geçit teknolojisi yeni bir teknoloji olduğundan eskiden kullanılan metal geçit teknolojisinden daha farklı bir tasarım  metodu gerektiriyor ve o zamana kadar sadece hafıza kartı üretiminde kullanılıyordu) ve aynı zamanda, Dünya'nın ilk tek çipte entegre edilmiş mikroişlemcisinin yaratılmasını mümkün kılan birçok temel buluşa da katkıda bulundu. Bunlara örnek olarak: Biri silisyum yükseltisi diğeri de alüminyum tabakası ile olacak şekilde çift seviye interkoneksiyonlara izin veren jonksiyonlar ile polikristal silisyum tabakası arasında direkt kontakt yapılmasına olanak sağlayan “gömülü kontakt” (“buried contact”)  metodunun icadı; o zamanlar başarılmasının imkânsız olduğu düşünülen bir fikir olan önyükleme şarjının polikristal silisyum kullanılarak icadı; çok yenilikçi bir devre düzeni; yeni bir statik MOS kayan yazmaç, yeni bir tür sayaç ve yeni bir otomatik sıfırlama devresi (“power-on reset”) (U.S. patent no: 3.753.011) gibi daha birçok özel devrenin icadı.
Busicom firmasında çalışan bir program ve lojik devre tasarımcısı olan Masatoshi Shima, daha önceden hiç çip tasarım deneyimi olmadığı halde, Faggin'e MCS-4'ün tasarımında yardım etmiş ve daha sonraları ona Zilog firmasında katılmıştı. Zilog, özel olarak mikroişlemcilere odaklanmış Dünya'daki ilk firma olup 1974 yılının sonlarında Federico Faggin ve Ralph Ungermann tarafından kurulmuştur. Faggin ve Shima birlikte Z80 mikroişlemcisini geliştirmiştir ve bu mikroişlemci bugün halen üretilmektedir.

15 Kasım  1971 'de tanıtımı yapıldı
Saat Hızı 740 kHz
0.06 MIPS
Yol genişliği 4 bit
PMOS
Transistör sayısı 2,300
Adreslenebilir Hafıza 640 byte
Program Hafızası 4 KB
Ticari mikroişlemcilerin ilklerindedir
Busicom hesaplayıcısından esinlenerek dizayn edilmiştir.
Bir Intel 4004 işlemcisi Pioneer 10 uzay aracının beyni olarak kullanılmıştır, 1972 yılı Mart ayından fırlatılan uzay aracı, gizli görevini iki yıl boyunca sürdürmüş fakat en son 2003 yılında araç radyo sinyal menzillerinden çıkmıştır. Bilgisayar ve birçok elektronik devrelerde hâlâ fonksiyonları çalışmaktadır.

Jack St. Clair Kilby (8 Kasım 1923, Jefferson City, Missouri - 20 Haziran 2005, Dallas, Teksas) Nobel Fizik Ödülü sahibi Amerikalı elektrik mühendisi, elektronik mühendisi, bilim insanı ve mucit.
2000 yılında, tümleşik devre buluşuyla Nobel Fizik Ödülü kazanan Texas Instruments mühendisi Kilby, aynı zamanda el hesap makinesi ve termal yazıcının da mucidi olarak bilinmekteydi. 60 civarında patente sahip olan Kilby, birçok üniversite ile yakın temas içinde oldu. Illinois Üniversitesi, Wisconsin Üniversitesi, Texas A&M Üniversitesi bunlardan birkaçıdır. Kilby 1983 yılında Texas Instruments'den emekli oldu, 81 yaşında uzun yıllar mücadele ettiği kansere yenik düştü.
Bilim insanının ölümünden sonra ailesi, Kilby'nin dünyanın teknoloji ve mühendislik alanında en zengin koleksiyonunu Güney Metodist Üniversitesi'de (Southern Methodist University) kurulu DeGolyer Kütüphanesine bağışladı. Bu koleksiyonda ilk dijital saatler, ilk taşınabilir hesap makineleri, ilk transistörler, ilk mikroçipler, ilk cep telefonlarına ait dokümanlar ve örnekler bulunmaktadır.

"Jack St. Clair Kilby" 24 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Texas Instruments'den biyografisi.
Oral history interview with Jack S. Kilby  Charles Babbage Enstitüsü, Minnesota Üniversitesi, Minneapolis.
"Jack Kilby, Touching Lives on Micro and Macro Scales - By T.R. Reid" 11 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Washington Post (Haziran 2005).
Obituary: The Economist, 7 Temmuz 2005 28 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobelprize.org posts Mr Kilby’s Nobel lecture 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jack S. Kilby'nin patentleri
Modern Bilgisayarın Mucitleri
Nobel Ödülü (Fizik) 2000 19 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mikroelektro-mekanik sistemler (MEMS) günümüzde var olan mekanik ve elektrik sistemlerin entegre ve minyatürize versiyonları olup mikron boyutlarında olan bu sistemleri nanoelektromekanik sistemler (NEMS) vasıtası ile nanoteknoloji uygulamaları için de kullanmak da mümkündür. MEMS kavramı ilk olarak 1987 yılında bir mikrodinamik çalıştayı esnasında telaffuz edilmiştir. Fakat MEMS kavramının ortaya çıkması esas olarak entegre devre çalışmalarında yaşanan gelişmeler ışığında olmuştur. Bu gelişmeler içinde kalıba alma, kaplama teknolojileri, ıslak oyma metotları, kuru oyma metotlarında yaşanan gelişmeler mikro aygıt yapımını mümkün kılmıştır. Küçük aygıtların yapılması konusunda ortaya çıkan ilk fikir ünlü fizikçi Richard Feynman tarafından 1959 yılında yapılan "There's plenty of room at the bottom" isimli konuşmada ortaya atılmıştır. Mikro-elektromekanik sistemlerin boyutları 1 ile 100 mikrometre arasında değişim gösterir. Bu küçük boyutlarda standart fizik kuralları genellikle geçersizdir. MEMS yapılarında yüzey alanının hacme oranı oldukça yüksektir bu sebep ile yüzey etkileri (elektrostatik kuvvetler,ıslatma) hacim etkilerine (eylemsizlik,termal kütle) baskın gelir. Mikro elektro-mekanik sistem yapıları üç bölümden oluşur. Bu bölümler mekanik bölüm, mekanik bölümü çalıştıran tahrik bölümü ve mekanik hareketin davranışını inceleyen algılama bölümü olarak özetlenebilir. MEMS tahrik mekanizmaları verilen tahrik tipine göre farklılık gösterir. MEMS yapıları termal, elektrostatik, manyetik, pnömatik ve optik olarak tahrik edilebilir. Algılama işlemi ise genellikle optik ve elektronik sinyaller vasıtası ile yapılır. MEMS, Makina-Malzeme-Elektronik başta olmak üzere, temelde tüm mühendislik dalları ve temel bilimlerle birlikte pek çok dalı kapsayan çalışmaların yapıldığı disiplinlerarası bir kavramdır.

MEMS aygıt tasarımı entegre devre üretiminde gerçekleşen yenilikler ışığında ortaya çıkmıştır. Entegre devre üretiminde ortaya çıkan gereksinimlerden doğan aygıtları küçültme fikri sayesinde küçük aygıt tasarımlarına olanak veren üretim metotları geliştirilmiş ve ilk olarak entegre devre endüstrisinde kullanılmıştır. Entegre devrelerde önemli bir yer teşkil eden transistörün küçültülmesi günümüz modern işlemcilerinin performansına önemli bir katkı sağlamıştır. Günümüzde 45 nanometre boyutunda transistörler hemen hemen bütün işlemcilerde kullanılmaktadır. Entegre devrelerin geneli silikon materyalinden üretilir. Silikon mekanik ve elektronik özellikleri itibarı ile entegre devre yapımına en uygun malzeme olarak göze çarpmaktadır. Entegre devre üretim tekniklerinin büyük bir kısmı silikona yönelik tasarlandığı için silikon MEMS yapıları için de vazgeçilmez bir materyaldir. Silikon materyali ve entegre devre üretim metotları kullanılarak pek çok MEMS yapısı üretilebilir.
Silikon işlenebilirliği sayesinde aygıt boyutlarının daha küçük değerlere indirilmesinde de önemli bir rol oynamıştır. Aygıtları küçültmek ise aygıt performansını arttırmış, birim aygıt fiyatını düşürmüş ve güç tüketiminin azalmasına neden olmuştur. Aygıt boyutları küçültülürken pek çok yeni üretim metodu da geliştirilmiştir (Molekül Demeti ile Kaplama,Metal Organik Kimyasal Buharlaştırma Metodu). Bu gelişmeler neticesinde ise mikron boyutlarında fonksiyonel mekanik aygıtlar yapılması ve bu aygıtların elektronik olarak kontrol edilmesi mümkün hale gelmiştir.

MEMS teknolojisinde yer alan ilk üretim aşaması ince film kaplamasıdır. Bu filmlerin ince tabakalar halinde oluşturulması için kullanılan standart metotlar Kimyasal Buhar ile Kaplama (CVD), Fiziksel Buhar ile Kaplama (PVD) olarak sınıflandırılabilir. Bu metotların tercihi elde edilecek aygıtın yapısı, kullanılacak malzeme ve diğer aşamalarda kullanılacak metotlar ile doğrudan ilişkilidir. Fiziksel buhar ile kaplama metotları : Isı ile Buharlaştırma, Saçınım ile kaplama, Elektron demeti ile kaplama, Kathodik Ark ile kaplama, Lazer ile kaplama, Molekül Demeti ile Kaplama, Oksidasyon. Kimyasal buhar ile kaplama metotları : Düşük sıcaklıkta Kimyasal Buhar ile Kaplama, Yüksek sıcaklıkta Kimyasal Buhar ile Kaplama, Düşük basınç altında Kimyasal Buhar ile Kaplama, Plazma destekli Kimyasal Buhar ile Kaplama, Lazer destekli Kimyasal Buhar ile Kaplama, Metal organik Kimyasal Buhar ile Kaplama.

Işınım ile şablon oluşturma kavramı, belli bir desenin ışığa duyarlı malzeme üzerine, ışınım ile seçilimli olarak aktarılmasını kasteder. Işığa duyarlı malzemelerin fiziksel özellikleri, ışınım etkisi altında değişir. Eğer bir ışığa duyarlı malzeme, maskeleme gibi bir yöntemle seçilimli olarak ışınıma maruz kalırsa, ışınıma maruz kalan ve kalmayan bölgeler arasındaki fiziksel özellikler farklılık gösterir.
Işınıma maruz kalan bölge daha sonra uzaklaştırılabilir veya üzerine çeşitli işlemler yapılabilir.

Elektron demeti ile taranarak çok daha dar ve küçük bölgelerin şablonu oluşturulabilir. İyon demetleri ile litografi yapılması ise daha derin yapıların şablonunun tanımlanmasına olanak sağlar. İyon demetlerinin taradığı alan elektron demetinden çok daha büyüktür. Yumuşak kalıplar kullanılarak yapılan şablon oluşturma metodu kolay uygulanabilirliği ve tekrarlanabilirliği açısından çok tercih edilen bir metottur. Fakat bu metot ile yapı çok kolay bozulabildiğinden uygulanırken dikkatli olunması gerekmektedir. X-ray ile şablon oluşturma metodu küçük ölçekli yapıların şablonları için kullanılan metotlardan birisidir. Bu metodun kullanımı optik metotların dalga boyu limitini aşması ile popülerliğini yitirmiştir. Tarama sondası litografisi yakın zaman içinde MEMS alanında pek çok uygulama bulmuştur. Tek elektron ile çalışan transistörlerin şablonları bu metot ile hazırlanmıştır.

MEMS yapıların oluşumunda gerçekleşen son aşama materyale aktarılan şablon uyarınca yüzeyin şekillendirilmesidir. Bu işlemin gerçekleşebilmesi için malzemelerin bir kısmının bilinçli biçimde ortadan kaldırılması gereklidir. Malzemeleri ortadan kaldırmak için standart olarak uygulanan iki metot bulunmaktadır. Bu metotlardan ilki şablonu çıkarılmış yapıda bulunan şablon dışı malzemenin bir sıvı içerisinde çözülerek veya kimyasal reaksiyona sokularak ortadan kaldırılmasıdır (Wet Etching). Reaktif iyonlar ile malzeme kaldırılması ise başka bir yüzey işleme metodudur. Bu metot şablon üzerinde kalan veya şablonunun dışarısında kalan bölgeleri (Bu durum şablonu oluşturan maskenin negatif veya pozitif olması ile değişim gösterir) reaktif iyonlar ile tarayarak şablon uyarınca malzemeye şekil verir. Bu metodun dezavantajı ise yüksek enerjili iyonların yüzeye zarar vermesi veya yük birikimine neden olmasıdır. Reaktif iyon metodunun gelişmiş bir versiyonu ise derin reaktif iyon metodudur. Bu metot izotropik ve anizotropik iki iyon ile malzeme kaldırma metodunun bir kombinasyonudur. Bu metot ile malzeme çok daha derin ve düzgün bir profil ile işlenebilir.

Günümüzde MEMS birçok uygulama ile hayatımıza yerleşmiş durumdadır. Bu uygulamalardan bazıları aşağıda yer almaktadır.

Bazı malzemelerin piezoelektrik özelliklerine dayanarak tasarlanan MEMS'ler mürekkepli yazıcıların mürekkep püskürtme işlemini kontrol etmek amacı ile kullanılmaktadır. Voltaj farkı uygulandığı zaman piezoelektrik malzemelerin boyutları değişmekte ve bu şekil değişimi ile mürekkebin akışı kontrol edilmektedir.

Hava yastıkları arabanın yavaşlama hızına bağlı olarak çalışmaya başlarlar. Yavaşlama hızı, ivme ölçerler ile tayin edilir. Hava yastıklarında kullanılan sensörler MEMS ivme ölçerleridir. Bu MEMS ivme ölçerleri, ani hareket değişimleri sırasında kapasitansta gerçekleşen değişim ile algılarlar ve sinyal oluşturarak hava yastığının çalışmasını sağlarlar. 
MEMS öncesinde kullanılan, cıva anahtarı olarak bilinen sistemler kullanılan hava yastıklarının çalışması sırasında sorunlar yaşanmaktaydı. Bu sebepten dolayı günümüzde kullanılan hava yastıklarının tamamında MEMS temelli sensörler kullanılmaktadır.

Bolometreler ışınımı (elektromagnetik radrasyonu) ölçmek için kullanılan cihazlardır. Yalıtkan kaplama yapılmış bir emici bağlantı ile sabit sıcaklıklı bir ısı deposuna bağlı algılayıcılardır. Işınım ölçerlerin emdikleri radyasyon sebebi ile sıcaklıkları değişir, bu sıcaklık değişimi ile ışınımdaki değişim algılanır.
Mikrobolometreler termal kameralarda kullanılmaktadır. 160x120 den 1024x768 e kadar çeşitli çözünürlükleri üretilen bolometre gridleri sıcaklık dağılımına göre grafik oluşturmada kullanılmakta.

Jiroskoplar açısal momentum prensiplerine bağlı olarak yön bulma için kullanılmaktadır. Geleneksel jiroskoplar yüksek sürtünmeden dolayı yüksek oranda hata vermektedir, büyük boyutları ve imalatta gereken düşük toleranslar yüzünden de maliyetleri yüksektir.
Yeni geliştirilen MEMS temelli jiroskoplar ise titreşen bir objenin destek yüzeyi değiştirilirken bile aynı düzlemde kalma eğilimine dayanarak çalışmaktadır. Temeldeki fiziksel prensip farklılığından ve boyut ve üretim yöntemi farkından dolayı MEMS jiroskoplar çok daha ucuz ve yüksek hassasiyette çalışmaktadır.

Basınç ölçerler, sıvı ve gazların basıncını ölçmek için kullanılmaktadır. Sıvının ilerlemek için uyguladığı kuvvetin alana bölümü basıncı vermektedir. Basınç ölçerler günlük birçok uygulamada basıncı ölçmek için kullanılmaktadır. Micro elektromekanik sistemlerin basınç ölçerlere adapte edilmesi, çok küçük yarı iletken çiplerden basınç ölçerler yapılmasını sağlamıştır. Küçülen boyut ve artan hassasiyet sayesinde basınç ölçerlerin kullanımı yaygınlaşmıştır.

Bio-MEMS'ler, biyolojik maddelerin bilimsel amaçlarla analizi, ölçümü ve aktivitelerinin gözlenmesi için kullanılan mikroelektromekanik yapılardır. Micro teknolojinin en son gelişmekte olduğu alan bu alandır. Bio-MEMSin gelişmekte olduğu alanlar, Lab-on-Chip uygulamaları, teşhis ve tedavi cihazları ve toplam analiz sistemleridir.

MEMS yapılarını sınırlayan en önemli faktörlerden ilki bu yapıların fiziksel davranışının newton fiziği tarafından ifade edilmesinin güç olmasıdır. Bu yapılarda meydana gelen kuantum etkilerinin de fiziksel modele dahil edilmesi ise bu yapıların

Nanoteknoloji, maddenin atomik, moleküler ayrıca supramoleküler seviyede kontrolüdür.
Nanoteknolojinin bugün moleküler nanoteknoloji olarak bahsedilen en eski ve yaygın tanımı, tam olarak makroölçek ürünlerinin imalatı için atomların ve moleküllerin kontrolünün belirli bir amacını ifade etmektedir. Nanoteknolojinin daha genel tanımı sonradan National Nanotechnology Initiative tarafından yapılmıştır. National Nanotechnology Initiative, nanoteknolijiyi en az bir boyutunun büyüklüğü 1’den 100 nanometreye kadar olan maddenin kontrolü olarak tanımlar. Bu tanım şu gerçeği gösteriyor ki; kuantum mekaniği etkileri bu kuantum-alan ölçeğinde önemlidir. Bu yüzden tanım belirli bir teknolojik amaçtan çok, verilen büyüklük sınırının altında oluşan maddenin özel niteliklerini ele alan tüm teknoloji ve araştırma türlerini kapsayan bir araştırma kategorisine dönüştü. Bu yüzden “nanoteknolojileri”nin ve “nanoölçek teknolojileri"nin çoğul formunun ‘ortak özelliği büyüklük olan geniş bir dizi araştırma ve uygulamaları ifade ettiğine sıkça rastlanır. Potansiyel uygulamaların (endüstriyel ve askeri dahil) çeşitliliği yüzünden devletler nanoteknoloji araştırmaları için milyarlarca dolar yatırım yaptı. National Nanotechnology Initiative dolayısıyla ABD 3,7 milyar dolar yatırım yaptı. Avrupa Birliği 1,2 milyar dolar ve Japonya 750 milyon dolar yatırım yaptı.
Nanoteknoloji büyüklükle tanımlandığı için yer bilimi, organik kimya, moleküler biyoloji, yarı iletken fiziği, mikrofabrikasyon gibi bilim alanlarını içerir ve doğal olarak çok geniştir. İlgili araştırma ve uygulamalar da aynı şekilde çeşitlidirler. Atomik olmayan aygıt fiziğinin uzantılarından temelleri moleküler kendinden montaj olan tamamen yeni yaklaşımlara, nano ölçekteki boyutlarıyla yeni materyaller geliştirmekten atomik ölçekteki maddenin direkt kontrolüne kadar çeşitlilik gösterirler.
Bugünlerde bilim adamları nanoteknolojinin olası sonuçları üzerinde tartışıyorlar. Nanoteknoloji ilaç, elektronik, biyomalzeme ve enerji üretiminde olduğu gibi geniş uygulama yelpazesiyle birçok araç ve madde yaratabilir. Diğer yandan, nanoteknoloji her yeni teknolojinin yarattığı sorunların çoğunu yaratabilir; bunlara zehirlilik, nanomaddelerin çevresel etkisi ve bunların küresel ekonomiye olası etkisi ve çeşitli kıyamet günü senaryoları şüpheleri gibi kaygılar örnek verilebilir. Bu kaygılar savunma grupları ve hükûmet arasında nanoteknoloji için özel bir düzenlemenin garanti olup olmadığı konusunda tartışmaya neden oldu.

Nanoteknolojiyi besleyen ilk kavramlar, ünlü fizikçi Richard Feynman tarafından atomların direkt kontrolü aracılığıyla bir sentezin olasılığından bahsettiği konuşması There's Plenty of Room at the Bottom sırasında tartışılmıştır. “Nanoteknoloji” terimi ilk kez 1974'te Norio Taniguchi tarafından kullanılmıştır. Yine de çok bilinmiyordu.
Feynman'ın kavramlarından etkilenen K. Eric Drexler, “nanoteknoloji” terimini bağımsız olarak 1986'da kitabı Engines of Creation: The Coming Era of Nanotechnology'de kullanmıştır. Bu kitap, hem kendinin hem diğer kestirilmiş karmaşıklık maddelerinin atomik kontrol ile bir kopyasını oluşturabilecek nano-ölçek çevirici fikrini öne sürmüştür. Drexler ayrıca 1986'da nanoteknoloji kavramları ve sonuçları hakkında toplum bilinci oluşturmak için The Foresight Institute (Öngörü Enstitüsü) 'nü kurmuştur.
Bu şekilde, 1980'lerde nanoteknolojinin bilim dalı olarak ortaya çıkması, teorik ve kamu işlerinin birleşmesiyle olmuştur. Bu birleşim, nanoteknoloji için ve maddenin atomik kontrolüne biraz daha dikkat çeken yüksek görünürlüklü deneysel gelişmeler için kavramsal bir çerçeve geliştirmiş ve yaygınlaştırmıştır.
Örneğin; 1981'de taramalı tünelleme mikroskobunun icadı atom ve bağların daha önce yapılandan farklı bir şekilde görüntülenmesini sağlamıştır ve 1989'da atomların kontrolünde başarılı bir şekilde kullanılmıştır. IBM Zurich Research Laboratory'da mikroskobu geliştiren Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer 1986'da Fizik dalında Nobel Ödülü aldı. Ayrıca Binnig, Quate ve Gerber o yıl analog atomsal kuvvet mikroskobunu bulmuştur.

Fulerinler 1985'te birlikte Kimya dalında Nobel Ödülü kazanan Harry Kroto, Richard Smalley ve Robert Curl tarafından keşfedilmiştir. C60 ilk başta nanoteknoloji olarak tanımlanmamıştır; bu terim, nano-ölçek elektroniği ve araçları için olası uygulamalar öneren ilgili grafen tüpleri (karbon nanotüpleri veya Bucky tüpleri) ile daha sonraki çalışmaya ilişkin kullanılmıştır.
2000'li yılların başında, biriken alan hem anlaşmazlığa hem ilerlemeye sebep olan bilimsel, siyasi ve ticari dikkati artırdı. Anlaşmazlıklar, Royal Society’nin nanoteknoloji hakkındaki raporu tarafından ispat edilen nanoteknoloji tanımları ve olası sonuçlarına ilişkin ortaya çıkmıştır. Moleküler nanoteknoloji taraftarları tarafından planlanan uygulamaların uygulanılabilirliğine ilişkin karşı görüşler ortaya atıldı. Bu tartışmalar 2001 ve 2003 yılında Drexler ve Smalley arasında bir kamu tartışmasında doruk noktasına ulaşmıştır.
Bu sırada, nano-ölçek teknolojilerindeki gelişmelere dayanan ürünlerin ticarileşmesi başladı. Bu ürünler nanomateryallerin dökme uygulamalarıyla sınırlıdır ve maddenin atomik kontrolünü içermemektedir. Bazı örnekler; gümüş nanoparçacıkların anti-bakteriyel bir madde ve nanoparçacık temelli şeffaf güneş kremleri olarak kullanılması ve karbon nanotüplerin leke tutmaz tekstil ürünleri için kullanılması için Gümüş Nano platformu içermektedir.
Devletler, ABD’ de nanoteknolojinin büyüklüğe dayalı tanımını formülize eden ve nano-ölçek araştırmaları üzerine fon kuran National Nanotechnology Initiative ile başlayarak nanoteknoloji araştırmalarını desteklemeye ve finanse etmeye başladılar.
2000'li yılların ortalarına doğru yeni ve bilimsel ilgi gelişmeye başladı. Maddenin atomik hassas kontrolü üzerine odaklanan, ayrıca var olan ve tasarlanmış kapasiteler, amaçlar ve uygulamaları tartışan nanoteknoloji yol haritaları üretmek için projeler ortaya çıktı.

Nanoteknoloji, fonksiyonel sistemlerin moleküler ölçekte mühendisliğidir. Bu, güncel çalışmayı ve daha gelişmiş kavramları içerir. Orijinal anlamıyla nanoteknoloji, bugün tam ve yüksek performanslı ürünler yapmak için geliştirilen araçlar ve teknikleri kullanarak maddeleri aşağıdan yukarıya oluşturmada tahmini gücü ifade eder.
Bir nanometre (nm), metrenin milyarda biri ya da 10-9 katıdır. Tipik karbon-karbon bağ uzunluğu ya da bir moleküldeki atomların arasındaki boşluk 0.12–0.15 nm arasında değişiklik gösterir ve bir DNA çift sarmalı yaklaşık 2 nm çapa sahiptir. Diğer yandan, en küçük hücresel yaşam formları, Mikoplazma familyasının bakterileri, yaklaşık 200 nm uzunluğundadır. Genel kabul ile, ABD'deki National Nanotechnology Initiative tarafından kullanılan tanımın ardınca nanoteknoloji 1'den 100'e ölçü aralığı olarak alınmaktadır. Daha düşük limit atomların boyutu tarafından belirlenmektedir (hidrojen, yaklaşık bir nm çapın çeyreği kadar olan en küçük atomlara sahiptir.) çünkü nanoteknoloji aygıtlarını atom ve moleküllerden inşa etmek zorundadır. Üst limit aşağı yukarı rastlantısal ama yaklaşık olarak daha geniş yapılarda gözlemlenmeyen olayların belirgin hale gelmeye başladığı ve nano aygıtta yararlanılabildiği boyuttur. Bu yeni olaylar, nanoteknolojiyi eşdeğer makroskobik aygıtın sadece küçültülmüş versiyonları olan aygıtlardan farklı kılar. Böyle aygıtlar daha büyük ölçektedir ve mikroteknoloji tanımı altındadır.
Bu ölçeği başka bir bağlama koyarsak, bir nanometrenin boyutunun bir metreye oranı bir bilyenin boyutunun dünyaya oranıyla aynıdır. Diğer bir deyişle, bir nanometre ortalama bir adamın tıraş makinesini yüzüne yaklaştırdığı zamanda uzayan sakal miktarıdır.
Nanoteknolojide iki ana yaklaşım kullanılmaktadır. “Aşağıdan yukarı” yaklaşımında; aygıt ve materyaller, moleküler tanıma ilkeleri ile kendilerini kimyasal olarak bir araya getiren moleküler bileşenlerden oluşturulur. “Yukarıdan aşağı” yaklaşımında, nano-nesneler atomik-düzey kontrolü olmayan daha büyük oluşumlardan oluşturulur.
Nanoelektronik, nanomekanik, nanofotonik ve nanoiyonik gibi fizik alanları, nanoteknolojinin temel bilimsel kurulumunun sağlanması için son birkaç on yıllık periyotlarda oluşmuştur.

Sistemin büyüklüğü azaldıkça bazı olaylar belirgin hale gelmektedir. Bu olaylar kuantum mekanik etkilerini olduğu gibi istatistiksel mekanik etkileri de içerir; örneğin, katı maddenin elektronik özelliklerinin parçacık büyüklüğündeki çok büyük azalmalar ile değiştirildiği “kuantum boyut etkisi”. Bu etki makro boyutlardan mikro boyutlara gitmeyle ortaya çıkmaz. Bununla beraber, nanometre aralığına (genellikle 100 nanometre aralık ya da daha az) ulaşıldığında kuantum etkileri daha büyük hale gelebilir. Buna kuantum alanı denir. Ek olarak, makroskobik sistemlere nazaran birçok fiziksel (mekanik, elektriksel, optik, vb.) özellikler değişir. Materyallerin mekanik, termal ve katalitik özelliklerini değiştiren oranı yükselten yüzey alanındaki artış buna bir örnektir. Nano-ölçekteki difüzyon ve reaksiyonlar, hızlı iyon taşımalı nanoaygıtlar ve nano-yapı materyalleri genellikle nanoiyonikler olarak tanımlanır. Nanosistemlerin mekanik özellikleri nanomekanik araştırmalarının ilgi alanıdır. Nanomateryalleirn katalitik faaliyeti ayrıca biyomateryaller ile etkileşimlerinde olası riskler oluşturur.
Nano-ölçeğe düşürülen materyaller, eşsiz uygulamalara olanak vererek, makro-ölçekte gösterdiği özelliklere nazaran farklı özellikler gösterebilir. Örneğin; opak maddeler şeffaf hale gelebilir (bakır); kararlı maddeler yanıcı hale gelebilir (alüminyum); çözünmeyen maddeler çözünür hale gelebilir (altın). Altın gibi normal ölçeklerde kimyasal olarak inert olan bir madde, nano-ölçekte potansiyel kimyasal katalizör işlevi görebilir. Nanoteknolojiye ilginin çoğu maddenin nano-ölçekte gösterdiği kuantum ve yüzey olaylarından kaynaklanmaktadır.

Modern sentetik kimya, küçük moleküllerin hemen her yapıya hazırlanmasının mümkün olduğu bir noktaya ulaşmıştır. Bu yöntemler, tıbbi ürünler veya ticari polimerler gibi birçok yararlı kimyasalı üretmede kullanılır

Nobel Fizik Ödülü, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından her yıl Stokholm'de Alfred Nobel'in ölüm günü olan 10 Aralık'ta verilir. Bu ödül, Alfred Nobel'in 1895 yılında isteği ile başlatılan ve 1901 yılından beri devam eden 5 Nobel Ödülü'nden birisidir. Diğer kategoriler; Nobel Kimya Ödülü, Nobel Edebiyat Ödülü, Nobel Barış Ödülü, Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'dür. İlk Nobel Fizik Ödülü, x-ışını keşfinden dolayı sunduğu üstün hizmetlerden dolayı Alman Wilhelm Conrad Röntgen'e verilmiştir.

En fazla üç adaya veya iki bilimsel çalışmaya verilir.

Ödülü ilk kez kazanan 1901 yılında Alman Wilhelm Conrad Röntgen olmuştur.
Şu ana kadarki en genç ödül kazanan 25 yaşında ödüle layık görülen William Lawrence Bragg'tır. (1915).
Şu ana kadarki en yaşlı ödül kazanan ise 96 yaşında kazandığı ödülle Arthur Ashkin'dur (2018).
Albert Einstein; Nobel Fizik Ödülü'nü sanılanın aksine Genel Görelilik ve Özel Görelilik kuramları sayesinde değil, fotoelektrik etki üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde kazanmıştır. (1921)
John Bardeen iki kez ödülü alan tek kişidir (1956 ve 1972); Marie Curie ise Nobel Fizik Ödülü (1903) yanı sıra Nobel Kimya Ödülü'nü de kazanmıştır (1911).
2018 yılına kadar ödülü kazanan 209 kişi arasında yalnızca üç kadın vardır. Bunlar Marie Curie, Maria Goeppert-Mayer ve Donna Strickland'dır. Bu özelliği ile Nobel Fizik Ödülü kadınlara en az verilen Nobel ödüllerinden biridir (2017 yılına kadar Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanmış yalnızca bir kadın vardır).
Marie ve Pierre Curie karı-koca olarak 1903 yılında ödülü kazandılar (kızları Irène Joliot-Curie ise 1935 yılında kocasıyla beraber Frédéric Joliot Nobel Kimya Ödülünü kazandı).
Şu ana kadar 4 kez baba ve oğul bu ödülü kazandı: William Bragg ve Lawrence Bragg (1915), Niels Bohr (1922) ve Aage Niels Bohr (1975), Manne Siegbahn (1924) ve Kai Manne Siegbahnn (1981) ve Joseph John Thomson (1906) ve George Paget Thomson (1937)
2018 yılı itibarıyla 47 kez ödülü bir kişi kazandı (en son 1992 yılında Georges Charpak). 35 kez iki kişi ve 37 kez ise 3 kişi ödülü paylaştı.

Nobel Fizik Ödülü16 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Nobel Prize in Physics 192116 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nobel Fizik Ödülleri 3 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Optik cihaz veya optik alet, bir görüntünün görünümünü geliştirmek amacıyla ışık dalgalarını yönlendiren veya bir dizi karakteristik özelliklerini belirlemek amacıyla ışık dalgalarını (veya fotonlar) analiz etmede kullanılan bir araçtır.

Çeşitli sınıftaki optik cihaz veya aletler optik malzemelerin özelliklerini analiz etmede kullanılırlar.

İnterferometre, ışık dalgalarının girişim özelliklerini ölçmede,
Fotometre, ışık yoğunluğunu ölçmede,
Polarimetre, polarize ışığın dağılmasını veya rotasyonu ölçmede,
Reflektometre, bir yüzey veya nesnenin yansıtmasını ölçmede,
Refraktometre, çeşitli malzemelerin kırılma indisini ölçmede,
Spektrometre veya monokromatör, kimyasal veya malzeme analizi için optik spektrumun bir kısmı ölçmek veya üretmede,
Otokolimatör, açısal sapmaları ölçmede,
Vertometre, gözlük, kontakt lens ve büyüteç gibi lenslerin kırılma gücünü belirlemede

Bazı optik cihaz veya aletler ışığı değişime uğratarak görmeye, resimlemeye veya elektronik algılamaya yardım etmede kullanılırlar.

Gözlük, bakılan yönden gelen ışık dalgalarını odaklanma düzeylerini gözün bozuk olmasına rağmen görme kolaylığı sağlamada,
Mikroskop, fazlaca küçük nümuneden gelen ışık dalgalarını odaklanma düzeylerini göze uygun hale getirerek görme olanağı sağlamada,
Büyüteç, küçük nümuneden gelen ışık dalgalarını odaklanma düzeylerini göze uygun hale getirerek görme kolaylığı sağlamada,
Dürbün, uzaktan gelen ışık dalgalarını odaklanma düzeylerini göze uygun hale getirerek görme kolaylığı sağlamada,
Teleskop, yıldızlardan gelen ışık dalgalarını odaklanma düzeylerini göze uygun hale getirerek görme olanağı sağlamada,
Camera obscura, ışık dalgaları yardımıyla bakılan yönde siyah kağıda resimleme kolaylığı sağlamada
Camera lucida, ışık dalgaları yardımıyla arka duvardaki beyaz kağıda resimleme kolaylığı sağlamada
Fotoğraf makinesi, ışık dalgaları yardımıyla kimyasal kaplı düzeyde resimleme kolaylığı sağlamada
Termal kamera, Kızılötesi ışık dalgalarının odaklanma düzeylerini Foto diyotlara uygun hale getirerek elektronik algılama olanağı sağlamada,

Giorgio Carboni. "From Lenses to Optical Instruments". Fun Science Gallery. 24 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ekim 2016.

Radyo alıcısı, radyo dalgalarını alan ve bunları taşıyan bilgileri kullanışlı bir forma dönüştüren elektronik bir cihazdır. Bir anten ile birlikte kullanılır. Anten, radyo dalgalarını keser ve alıcıya uygulanan alternatif akımlara dönüştürür ve alıcı istenen bilgiyi çıkarır. Alıcı, istenen radyo frekansı sinyalini, anten tarafından toplanan diğer tüm sinyallerden, daha sonraki işleme için sinyalin gücünü artırmak için bir elektronik amplifikatörden ayırmak için elektronik filtreler kullanır ve son olarak, demodülasyon yoluyla istenen bilgiyi kazandırır.

Communications Receivers, Third Edition, Ulrich L. Rohde, Jerry Whitaker, McGraw Hill, New York, 2001, 0-07-136121-9
Buga, N.; Falko A.; Çistyakov N.I. (1990). Radio Receiver Theory (Rusça). Boris V. Kuznetsov tarafından Rusçadan tercüme. Moskova: Mir Publishers. ISBN 5-03-001321-0 İlk basımı Rusça «Радиоприёмные устройства» adıyla

Robert Noyce (d. 12 Aralık 1927 - ö. 3 Haziran 1990), Fairchild Semiconductor ve Intel'in kurucularından biri. "Silikon Vadisi Başkanı" lakaplıdır.

Noyce, 12 Aralık 1927'de Ralph Brewster Noyce'nin dört erkek çocuğunun üçüncüsü olarak ABD'de doğmuştur. Grinnell College ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde eğitim gören Noyce, 1953'te doktora yapmıştır. 1953'te mezun olduktan sonra ilk olarak Philco Corporation'da araştırma mühendisi olarak işe başlayan Noyce, daha sonra birçok şirkette çalışmıştır. 1957'de Fairchild Semiconductor'un kurucu ortağı olan Noyce, 1968 yılında Gordon E. Moore ile birlikte Intel'i kurmuştur.
Noyce, iki kere evlenmiş ve dört çocuğu olmuştur.
Noyce, 3 Haziran 1990'da ABD'nin Teksas eyaletinde kalp krizi yüzünden ölmüştür.

Doğumunun 84. yıl dönümü olan 12 Aralık 2011'de Google, Noyce ile ilgili bir doodle hazırlamıştır.

Siemens AG, Avrupa'nın en büyük teknoloji holdinglerinden bir tanesidir. Şirketin yönetimi Almanya'nın Berlin ve Münih kentlerindedir.
Holding uluslararası alanda üç ana sektörde faaliyet göstermektedir: endüstri, enerji ve sağlık. Tüm dünya çapında, Siemens ve alt firmaları 190 ülkede tahmini olarak 480.000 kişi çalıştırmaktadır ve 2006 mali yılı satışları 87,325 milyar €'yu bulmuştur. Siemens AG hisseleri Frankfurt ve 2001 yılından beri New York borsalarında işlem görmektedir.

Siemens & Halske Telgraf Yapım Şirketi 1847'de, Werner Siemens (1888'den itibaren Werner von Siemens) ve Johann Georg Halske tarafından Berlin'de kuruldu. Werner von Siemens'in kardeşi olan Sir William Siemens 1850'de Siemens&Halske'nin Londra bayiliğini aldı. 1903 yılında Siemens & Halske'nin Schuckertwerke'yi satın almasıyla Siemens-Schuckert kuruldu.
1855 yılında Siemens & Halske tarafından Rus devletinin telgraf ağı kuruldu. Bu gelişmeyi, 1856'da Werner von Siemens’in H-armatürünü keşfetmesi izledi. Siemens’in ilk telgraf şebekesi ise 1863 yılında Woolwich’te kurularak iletişim teknolojilerinde önemli bir adım oldu. 1866’da yine Werner von Siemens, dinamo-elektrik ilkesini geliştirerek elektrik üretimi ve kullanımında yeni bir çağ başlattı.
1874 yılında İrlanda’dan ABD’ye uzanan Atlantik ötesi telgraf kablosu, Siemens’in “Faraday” adlı kablo gemisiyle döşendi. 1881'de ise Berlin yakınlarındaki Lichterfelde'de dünyanın ilk elektrikli tramvay hattı Siemens tarafından kuruldu. Werner von Siemens, 1890 yılında şirket yönetimini kardeşi Carl ve oğulları Arnold ile Wilhelm'e devretti. 1896'da Budapeşte’de Avrupa’nın ilk yeraltı demiryolu hizmete açıldı.
1903 yılında Siemens-Schuckertwerke GmbH kuruldu ve elektrik teknolojilerindeki gelişmeler hız kazandı. 1905’li yıllarda bu şirket tarafından elektrikle çalışan otomobiller üretildi. 1914’te Berlin’deki Nonnendamm sanayi bölgesi resmen “Siemensstadt” adını aldı. 1919'da ise aydınlatma alanında önemli bir ortak girişim olan Osram GmbH kuruldu.
1926 yılında Siemens, Berlin'deki Potsdamer Platz'ta otomatik çalışan ilk trafik ışıklarını kurdu. 1938'de geliştirilen elektron mikroskobu sayesinde 30.000 kat büyütme mümkün hale geldi. 1958'de geçici kalp pili ilk kez uygulandı ve tıp teknolojisinde yeni bir dönem başladı. 1967'de ev aletleri alanında faaliyet göstermek üzere Bosch-Siemens Hausgeräte GmbH kuruldu.
1992 yılında Siemens, “Synapse 1” adlı dünyanın en hızlı nörobilgisayarını geliştirdi. 1997'de ise dünyanın renkli ekranlı ilk GSM cep telefonlarından biri olan Siemens S10 tasarlandı; bu cihaz mobil iletişim teknolojilerinde önemli bir yenilik olarak öne çıktı.

Siemens Energy
Siemens Gamesa
Siemens Milltronics Process Instruments
Siemens Mobility
Siemens PLM Software
Siemens Financial Services
Siemens Healthineers

Acuson Corporation
C. A. Parsons and Company
Dispolok
Duewag
Helios AG
Infineon Technologies
Osram
Roke Manor Research
Siemens Communications
Siemens Dematic
Gigaset Communications (Siemens Home & Office Communication Devices)
Siemens Hearing Instruments
Siemens IT Solutions & Services
Siemens Mobile
Primetals Technologies (Siemens VAI)
Siemens Nixdorf Informationssysteme
Siemens Plessey
Siemens VDO
Wincor Nixdorf
ROLM

FINEX
Siemens Modular Metro
Siemens Inspiro
Siemens Desiro
Siemens Velaro
Siemens SP260D
Siemens SP90G
Simatic
Siemens Vectron
Zyklon B

Siemens AG21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siemens AG Türkiye 2 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siemens'in tarihçesi
Siemens Vakfı16 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Texas Instruments (TI), merkezi Dallas'ta bulunan ABD'nin en büyük teknoloji firmalarındandır.
TI genellikle yarı iletken sanayisi, bilgisayar yan sanayisi, hesap makinesi, mikrodenetleyiciler ve işlemciler alanında üretim yapmaktadır. Hızla büyüyen ve gelişen DLP sektöründe projektörlerin, DLP televizyonların ve D-Sinema sistemlerinin yongaları ve tertibatı Texas Instruments tarafından üretilmektedir.
TI-84 PLUS, Texas Instruments'ın en çok tercih edilen hesap makinesidir.

TI, 6 Eylül 1951 tarihinde Cecil H. Green, Jon Erik Johnsson, Eugene McDermott ve Henry Bates Peacock tarafından kurulmuştur. 
18 Ekim 1954 tarihinde dünyanın ilk transistörlü radyosunu üretmiştir. 1958 yılında TI'da çalışan Jack S. Kilby tarafından ilk tümleşik devre geliştirilmiştir. 1960'lı yıllarda TTL (Transistor–transistor logic) çipleri geliştirilmiştir.

Avigo 10
TI-30
TI-59
TI-68
TI-82
TI-83
TI-83 Plus
TI-84 Plus
TI-85
TI-86
TI-89
TI-92
TI-99/4
Voyage 200

TI Resmi Web Sitesi19 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DLP22 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Transistör sayısı bir cihazın barındırdığı transistör miktarını gösterir. Transistör sayısı Entegre devrelerin karmaşıklığını anlamakta en çok kullanılan yöntemdir. Moore yasası'na göre, Entegre devrelerde transistör sayısı her 2 yılda bir 2 katına çıkıyor. Birçok modern mikroişlemcide, transistörlerin büyük bölümü CPU önbelleğinde bulunur.
2012 itibarıyla, en yüksek transistör sayısına sahip piyasada satışa sunulmuş CPU 2.5 milyar transistöre sahip, Intel'in 10-çekirdekli Xeon Westmere-EX'i.FPGA'da 6.8 milyar transistörle Xilinx hala daha "dünya-rekoru"nu elinde tutuyor. 

Mikroişlemci, bir bilgisayarın merkezi işlem birimi(CPU) fonksiyonlarını tek bir yarı iletken tümdevrede (IC) birleştiren programlanabilir bir sayısal elektronik bileşendir.

Grafik işlemci ünitesi (GPU) kişisel bilgisayar, iş istasyonları veya oyun konsollarında grafik yaratımı için kullanılan aygıttır.

FPGA (Alanda Programlanabilir Kapı Dizileri) programlanabilir mantık blokları ve bu bloklar arasındaki ara bağlantılardan oluşan ve geniş uygulama alanlarına sahip olan sayısal tümleşik devrelerdir.

Yarı iletken bellek, veri saklama aygıtı olarak kullanılan bir elektronik aygıttır. Genellikle Bilgisayar belleği olarak kullanılırlar ve entegre devrelerde kullanılırlar.

Transistor counts of Intel processors 27 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Evolution of FPGA Architecture

Wafer, bir hammaddenin, disk(yuvarlak) bir plaka şeklinde hazırlanmış halidir. Silikon temelli waferlar başlangıçta saflaştırılmış bir substrattan çekilmiş bir silindirdir. Saflaştırılmış silikon substratın içine daldırılan bir çubuğun etrafında oluşan silindir daha sonra çok ince diskler halinde kesilir; bir nevi dilimlenir. İşte bu dilimler, disk şeklinde waferı oluşturur.
Waferlar, Polonyalı kimyacı Jan Czochralski tarafından bulunan Czochralski işlemiyle, son derece saf(%99.9999999 saflık) ve neredeyse kusursuz olarak kristal silikondan üretilir.
Elektronikte, wafer yarı iletken silikon kristallerinden yapılmış, mikroçiplerin ve diğer elektronik aletlerin yapımında kullanılan, ince yarı iletken bir malzemedir.
Çeşitli tip güneş panelleri waferla yapılır. Güneş pilindeki wafer, waferın  tamamından yapılır.

Wafer, kesme sırasında oluşan hasarları onarmak ya da istenmeyen parçaları kaldırmak için zayıf asitle temizlenir. Güneş pillerinde kullanılacağı zaman, waferın etkinliğini artırmak için yüzeyi pürüzlendirilir.

Yarı iletken üzerine yapılan mekanik işin etkisiyle iletken özelliği kazanabilen, normal şartlar altında yalıtkan olan maddelerdir.
Normal durumda yalıtkan olan bu maddeler ısı, ışık, manyetik etki veya elektriksel gerilim gibi dış etkiler uygulandığında bir miktar değerlik elektronlarını serbest hale geçirerek iletken duruma gelirler. Uygulanan bu dış etki veya etkiler ortadan kaldırıldığında ise yalıtkan duruma geri dönerler. Bu özellik elektronik alanında yoğun olarak kullanılmalarını sağlamıştır.
Dünya üzerindeki en büyük yarı iletken ve entegre devre üreticileri Intel, Samsung, Huawei, TSMC, SK Hynix, Micron Technology, Qualcomm, Broadcom, Nvidia, Texas Instruments, Infineon Technologies, SK Hynix, Renesas Electronics, MediaTek, NXP Semiconductors, VIA Technologies, STMicroelectronics, Freescale Semiconductor, Kioxia, Analog Devices, ARM Holding, Advanced Micro Devices, GlobalFoundries, ON Semiconductor, United Microelectronics Corporation, IBM, Imagination Technologies, Graphcore, Xilinx, SMIC gibi şirketlerdir.

Yarı iletkenler belirgin elektriksel özellikleri olan kristal veya amorf katılardır. Tipik direnç materyallerinden yüksek bir direnç göstermelerine rağmen, dirençleri yalıtkanlar kadar yüksek değildir. Metallerin tam tersine; dirençleri, sıcaklık arttıkça azalır. Son olarak; istenirse, iletkenlik özellikleri saflıkları “doping” adı verilen yöntem ile bozularak kolaylıkla değiştirilebilir. Doping yöntemi yarı-iletkenin direncini düşürürken aynı zamanda katkılı yarı-iletkenin farklı düzeyde katkı yapılmış noktaları arasında da yarı iletken birleşme noktaları oluşmasına da olanak sağlar. Elektronlar, iyonlar ve elektron oyukları gibi yük taşıyıcıların bu birleşme noktalarındaki davranışları diyotların, transistörlerin ve diğer tüm modern elektronik parçaların temellerini oluşturur.
Yarı iletken cihazlar; akımın bir yönde daha kolay ilerlemesi, değiştirilebilir direnç ve ışığa-sıcaklığa duyarlılık gibi kullanışlı özelliklere sahiptir. Yarı iletken materyallerin elektriksel özellikleri; doping yöntemi kullanılarak, elektrik alan veya ışık uygulanarak değiştirilebildiğinden ötürü yarı iletkenlerden üretilen aletler devrede yükseltici, anahtar veya enerji dönüşüm elemanları olarak kullanılabilir.
Yarı iletkenlerin özellikleri ile ilgili modern bilgi birikimi ve yük taşıyıcılarının kristal kafes yapısındaki hareketlerinin açıklanması temelde kuantum fiziğine dayanır. Doping, kristal içindeki yük taşıyıcılarının sayısını etkili bir biçimde artırır. Katkılı bir kristal, eğer çoğunlukla serbest oyuklar içeriyorsa p-tipi kristal olarak adlandırılırken eğer çoğunlukla serbest elektronlar içeriyorsa n-tipi kristal olarak adlandırılır. Elektronik cihazlarda kullanılan yarı iletken malzemeler, p ve n tipi katkı maddelerinin yoğunluğunun dikkatlice kontrol edilebilmesi için kesin koşullar altında doping işlemine tabi tutulurlar. Bir tek yarı iletken kristali birden fazla n veya p tipi alana sahip olabilir ve bu alanlar arasında oluşan p-n bağlantıları yarı iletkenlerin kullanışlı elektronik özelliklerinin oluşmasını sağlar.
Birçok bileşik ve saf element de yarı-iletken özellikleri göstermesine karşın silikon, germanyum veya galyumun bileşikleri elektronik cihazlarda en yaygın olarak kullanılanlardır. Periyodik cetvelin yarı-metaller merdiveni de denilen bölgesinde yer alan elementler de genelde yarı iletkenler olarak kullanılırlar.
Yarı iletkenlerin birçok özelliği 19. yüzyılın ortalarında ve 20. yüzyılın başlarında keşfedilmiştir. Yarı iletkenlerin ilk pratik uygulaması 1904 yılında geliştirilen ve radyo alıcılarında yaygın olarak kullanılan Cat's Whisker detektörüdür. Kuantum fiziğindeki gelişmeler sırayla 1947 yılında transistörün ve 1958 yılında da entegre devrelerin geliştirilmesini sağlamıştır.
Küresel yarı iletken pazarı uzunca bir süreden beri hareketlidir. Çip üretimi için kullanılacak endüstri tesisleri milyar dolarları bulan yatırımlar gerektirmektedir. Arz ve talepteki periyodik dalgalanmalar, fiyatlarda ve kâr payında önemli oynamalara sebep olmaktadır.
Yarı iletkenler germanyum, silisyum, selenyum gibi elementler olabildiği gibi; bakır oksit, galyum arsenid, indiyum fosfür, kurşun sülfür gibi bileşikler de olabilir.
Yarı iletken devre elemanları şu şekildedir:

Diyot
Zener Diyot
Tünel Diyot
Varikap diyot
Şotki (Schottky) Diyot
Led Diyot
İnfraruj Led
Foto Diyot
Optokuplörler
Transistör
IGBT

Yarı iletkenler değerlik elektronları dolu olduğu için yeni elektronların girişini engeller ve akımın gerektirdiği elektron akışını sağlayamazlar. Bu nedenle doğal halleriyle iletkenlikleri kötüdür. Yarı iletkenlerin iletkenler gibi davranmalarını sağlamak için doping veya gating gibi birkaç yöntem geliştirilmiştir. Bu modifikasyonlar ile iki sonuca ulaşılmıştır: n-tipi ve p-tipi. Bunlar sırayla elektron fazlalığına ve eksikliği anlamına gelmektedir. Dengelenmemiş bir elektron sayısı da materyal boyunca ilerleyen bir elektrik akımına sebebiyet vermektedir.

Heterojen birleşme noktaları farklı katkı yapılmış iki bölge birbirine katıldığında oluşur. Örneğin, bir karışım p-katkılı ve n-katkılı germanyum içerebilir. Bu; elektronların ve oyukların farklı katkılanmış bölgeler arasında değişmesi ile sonuçlanır. n-katkılı germanyum elektron fazlalığına, p-katkılı germanyum da oyuk fazlalığına sahip olacaktır. Alışveriş, rekombinasyonun gerçekleşmesiyle dengenin sağlandığı ana kadar devam eder. Rekombinasyon elektronların n-tipi bölgeden p-tipi bölgeye göç ederken zıt yönde hareket eden oyuklar ile karşılaşması sonucu iyonlar oluşmasıdır. Oluşan bu iyonlar, elektrik alan oluşmasına sebep olur.

Yarı iletken malzemenin üzerindeki bir potansiyel farkı maddenin ısı dengesinin bozulmasına ve bir termal eşitsizlik durumu ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Bu; elektronların ve oyukların, iki kutuplu difüzyon ismi verilen bir etkileşim sayesinde sisteme dahil olmasını sağlar. Yarı iletken maddenin sahip olduğu ısı dengesi bozulduğunda da oyukların ve elektronların sayıları değişir. Isı dengesi, sıcaklık değişimi veya sistemdeki oyuk-elektron sayısını değiştirebilen fotonlar yüzünden bozulabilir. Elektron ve oyukların oluşmasına ve yok olmasına sebep olan bu işlem yük oluşumu ve rekombinasyonu olarak adlandırılır.

Yalnızca bazı yarı iletkenlerde, uyarılmış elektronlar ısı üretmek yerine ışın yayımlayarak da serbest hale dönebilirler. Bu tip yarı iletkenler “LED” ve “floresan kuantum noktacıkları” üretiminde kullanılırlar.

Yarı iletkenler yüksek termoelektrik güç faktörlerine sahip olduklarından dolayı termoelektrik üreteç yapımı için elverişlidirler. Aynı zamanda yüksek termoelektrik performans katsayısına sahip oldukları için termoelektrik soğutucu yapımında da kullanılırlar.

Çok fazla sayıda element ve bileşik yarı iletkenlik özelliklerine sahiptir. Bunlar: 

Periyodik cetvelin 14.grubunda bulunan belli elementler. Bu elementlerin ticari olarak en önemli olanları ve efektif olarak kullanılanları silisyum ve germanyumdur. Çünkü silikon ve germanyumun değerlik elektron sayısı 4'tür ve bu da aynı anda hem elektron alıp hem de vermelerine olanak sağlar.
Özellikle 13. ve 15. gruplar, 12. ve 16. gruplar, 14 ve 16 gruplar ve 14.grubun farklı elementlerinin kendi aralarında oluşturduğu ikili bileşikler. 12-16 bileşiği örneği olarak Galyum- Arsenik, 14-14 bileşiği örneği olarak da Silikon-Karpit verilebilir.
Bazı üçlü bileşikler, oksitler ve alaşımlar.
Organik bileşiklerden oluşan organik yarı iletkenler.
En yaygın yarı iletkenler kristal katılardır fakat bunun yanı sıra amorf veya sıvı yarı iletkenler de bilinmektedir. Selenyum ve tellürün farklı oranları, hidrojenli amorf silikon ve arsenik karışımları bunlardan birkaçıdır. Bahsedilen bileşiklerin ara seviye iletkenlik, sıcaklıkla birlikte hızlı iletkenlik değişimi ve nadir olarak negatif dirence sahip olma gibi özellikleri, bilinen diğer yarı iletkenler ile ortaktır. Bu tarz düzensiz malzemeler, silikonun sahip olduğu gibi sıradan kristal yarı iletken yapısından yoksundurlar. Safsızlığa veya radyasyon hasarına karşı nispeten daha duyarsız oldukları için genellikle yüksek elektronik kalite veya hassasiyet gerektirmeyen ince film yapılarında kullanılırlar.

Yarı iletkenler entegre devrelerin en önemli yapıtaşları olduğu için bugünkü teknolojik aletlerin neredeyse tamamı yarı iletkenlerden faydalanıyor. Entegre devre içeren cihazlara; dizüstü bilgisayarlar, tarayıcılar, cep telefonları gibi yaygın örnekler verilebilir. Entegreler için yarı iletkenler seri üretimle üretilir. İdeal bir yarı iletken üretebilmek için kimyasal saflık öncelikli şarttır. Kullanılan malzemelerin boyutları da düşünüldüğünde, en ufak bir kusur dahi materyalin nasıl davrandığına oldukça yıkıcı bir etki yapabilir. 
Kristal yapısındaki kusurlar (çizgisel, düzlemsel kusurlar ve ikiz kristaller) malzemenin yarı iletkenlik özelliklerine etki edebileceğinden dolayı yüksek düzeyde bir kristal mükemmeliyet de önemlidir. Kristal kusurları, yarı iletken malzemenin kusurlarının temel sebeplerindendir. Kristalin büyüdükçe aranan kusursuzluğa ulaşmak da o zorlaşır. Günümüzde seri üretim tekniklerinde ise ince diskler halinde dilimlenmiş 100-300 nm çaplı silindir külçeleri kullanılır.
Entegrelerde kullanılacak yarı iletkenlerin üretimi için mevcut yarı iletken üretim işlemlerinin karması olan bir yöntem kullanılır. Bu yöntemlerden ilki termal oksidasyon yöntemidir. Termal oksidasyon yöntemi ile silikonun yüzeyinde bir silikon dioksit tabakası oluşturulur ve alınan ürün “Gate Insulator” veya “Field Oxide” olarak kullanılır. Sıra, “Photomask” ve “Photolithography” olarak adlandırılan ve devrenin şeklinin malzeme üzerinde oluşturulmasını sağlayan işlemler gelir. Materyalin üzerinde şeklin oluşmasını sağlayan ışığa duyarlı maddenin yüzeyine ultraviyole ışık kullanılarak devrenin çizimi yansıtılır ve ışığa duyarlı maddede kimyasal değişimler olduktan sonra sonuç alınır.
Sıradaki işlem aşındırma. Bir önceki basamakta silikonun ışığa duyarlı malzeme ile kaplanmamış olan yüzeyi bu aşamada asit kullanılarak kazınabilir. Günümüzde ağ

Yarı iletken aygıt üretimi (İngilizce: semiconductor device fabrication), günlük elektronik aygıtlarda kullanılan tümleşik devre (yonga) ve MOSFET gibi yarı iletken aygıtların üretildiği çok aşamalı imalat sürecidir. Üretim, çok saf silisyum gibi bir yarı iletken malzemeden yapılmış ince bir disk olan silisyum levha (wafer) üzerinde, fotolitografi ve birbirini izleyen kimyasal ile fiziksel işlemlerle elektronik devrelerin katman katman oluşturulmasına dayanır. Bütün bir üretim akışı, en gelişmiş süreçlerde 300'den çok adımdan oluşur ve tek bir silisyum levhanın işlenmesi tipik olarak 11–15 hafta sürer.
Süreç, havadaki toz miktarının olabildiğince azaltıldığı temiz oda ortamında yürütülür; çünkü mikroskobik bir toz parçacığı bile bir aygıtı işlevsiz bırakabilir. Bu aygıtları üreten ileri teknoloji tesislere dökümhane (fab ya da foundry) denir ve bunlar günümüzde dünyanın en pahalı imalat tesisleri arasındadır.

Yarı iletken üretiminin temelleri 1950'lerde atıldı. 1955'te Bell Laboratuvarlarında Carl Frosch ve Lincoln Derick, silisyum yüzeyinde oluşan silisyum dioksit katmanının yüzeyi pasifleştirdiğini (koruduğunu) buldu; 1957'de bu yöntemle ilk düzlemsel alan etkili transistörleri ürettiler. 1959'da Fairchild Semiconductor'da çalışan Jean Hoerni düzlemsel süreci (planar process) geliştirdi; aynı dönemde Jack Kilby (Texas Instruments) ve Robert Noyce (Fairchild) ilk tümleşik devreleri gerçekleştirdi. Düzlemsel süreç, çok sayıda bileşenin tek bir silisyum parçası üzerinde birlikte üretilmesini olanaklı kılarak modern yonga üretiminin temeli oldu.
1963'te Fairchild'da Chih-Tang Sah ve Frank Wanlass CMOS teknolojisini geliştirdi; bu düşük güçlü yapı 1968'de 20 µm üretim süreciyle ticarileşti ve zamanla baskın teknoloji oldu. O günden bu yana hem levha çapı (1960'ta 25 mm iken 2000'de 300 mm'ye) hem de üretilebilen en küçük yapı boyutu (1968'de 20 µm iken 2020'lerde birkaç nanometreye) düzenli olarak değişerek üretim ölçeği katlanarak artmıştır.

Üretim, havadaki parçacık sayısının sıkı biçimde denetlendiği temiz odalarda gerçekleştirilir. Yapı boyutu küçüldükçe zararlı parçacık boyutu da küçülür: bir yapının yaklaşık beşte biri büyüklüğündeki bir parçacık bile "öldürücü kusur" oluşturarak aygıtı bozabilir. Bu nedenle modern tesisler en yüksek temizlik sınıflarında (ISO 1 düzeyine varan) çalışır.
İnsanlar çok sayıda parçacık (deri, toz, lif) saçtığından temiz odalarda olabildiğince az personel bulundurulur; süreçlerin büyük bölümü tümüyle otomatikleştirilmiştir. Silisyum levhalar, içleri azot atmosferiyle doldurulmuş özel taşıyıcılarda bir aşamadan diğerine taşınır.

Üretimin taban malzemesi, çok yüksek saflıkta silisyumdan oluşan ince bir disk olan silisyum levhadır. Silisyum levha, Czochralski yöntemiyle eritilmiş silisyumdan büyütülen tek kristalli silindirik bir külçeden (ingot) elde edilir. Çapı 300 mm'ye varan bu külçe, yaklaşık 0,75 mm kalınlığında dilimlere kesilir ve yüzeyleri ayna düzgünlüğünde parlatılır.
Levha çapı tarih boyunca büyümüştür: 1990'larda yaygın olan 200 mm'lik levhalar 2000'den itibaren yerini 300 mm'lik levhalara bırakmıştır. Levha ne kadar büyükse üzerinde aynı anda o kadar çok yonga üretilebildiğinden çap artışı birim maliyeti düşürür; 450 mm'lik levhalar uzun süredir tartışılsa da henüz standartlaşmamıştır.

Bir silisyum levha üzerinde devrelerin oluşturulması, belirli adımların onlarca kez yinelendiği iki büyük evreye ayrılır: aygıtların (transistörlerin) silisyum levha üzerinde oluşturulduğu ön uç işlemler (FEOL) ve bu aygıtları birbirine bağlayan metal katmanların eklendiği arka uç işlemler (BEOL).

Ön uç işlemlerde (front-end-of-line, FEOL) transistörler doğrudan silisyum üzerinde oluşturulur. Başlıca adımlar şunlardır:

Oksitleme ve katman büyütme: Levha yüzeyinde yalıtkan silisyum dioksit ya da başka ince katmanlar oluşturulur. Katmanlar ayrıca kimyasal buhar biriktirme (CVD), fiziksel buhar biriktirme (PVD) ve atomik katman biriktirme gibi yöntemlerle eklenir.
Fotolitografi: Devre deseni, ışığa duyarlı bir madde (fotorezist) üzerine adımlayıcı/tarayıcı denen aygıtlarla ışık yoluyla aktarılır. En küçük desenler için günümüzde aşırı mor ötesi (EUV) litografi kullanılır.
Aşındırma (etching): Desenlenmemiş bölgelerdeki malzeme kimyasal çözeltilerle (yaş aşındırma) ya da yaygın olarak plazmayla (kuru aşındırma) kazınır. 1960–1970'lerde yaş aşındırma egemenken günümüzde kuru aşındırma baskındır.
İyon aşılama (katkılama): Yarı iletkenin iletkenlik türünü ve düzeyini değiştirmek için hızlandırılmış katkı atomları (dopant) silisyuma gömülür.
Isıl işlem ve tavlama: Katkı atomlarını etkinleştirmek ve örgü hasarını gidermek için levha, hızlı ısıl tavlamayla 900–1100 °C dolayında kısa süreyle ısıtılır (Tavlama).
Kimyasal-mekanik parlatma (CMP): Her katmandan sonra yüzey, bir sonraki litografi adımı için kimyasal ve mekanik olarak düzleştirilir.
Gelişmiş süreçlerde 2007'de 45 nm düğümünde yüksek-κ yalıtkan/metal geçit (HKMG) yapısı, 2011'de 22 nm düğümünde ise FinFET transistörleri devreye girmiştir.

Arka uç işlemlerde (back-end-of-line, BEOL) transistörler, üst üste gelen iletken metal katmanlarla birbirine bağlanır. Tarihsel olarak alüminyum teller kullanılmış; 1997'de IBM öncülüğünde yerini direnci daha düşük bakır almıştır. Bakır ara bağlantılar, bakırın yayılmasını önleyen ince bir engel katmanıyla (örneğin tantal nitrür) kaplanır.
Modern yongalarda on bir ya da daha çok metal katman bulunur ve bunlar 300'den fazla sıralı işlem adımıyla üretilir. Katmanlar arasındaki bağlantı, aşındırılarak açılan ve volframla doldurulan dikey deliklerle (via) sağlanır. Katmanlar arası gecikmeyi azaltmak için silisyum dioksit yerine giderek düşük dielektrik sabitli (düşük-κ) yalıtkanlar kullanılır.

Üretim boyunca silisyum levhalar; katman kalınlığı, çizgi genişliği ve hizalama gibi değişkenler bakımından sürekli ölçülür (metroloji), böylece süreç denetim altında tutulur. Üretim tamamlandığında henüz kesilmemiş levha üzerindeki her yonga otomatik sınama donanımıyla elektriksel olarak sınanır ve kusurlu olanlar işaretlenir. Yongalar başarımlarına göre sınıflandırılır (binning); aynı tasarımın daha yavaş çalışan örnekleri çoğu zaman alt model olarak satılır.

Üretim teknolojisi, ürettiği en küçük yapının boyutuna göre adlandırılan üretim süreçleri (ya da düğümleri) ile anılır. Tarih boyunca bu boyut sürekli küçülmüş, böylece aynı alana daha çok transistör sığdırılabilmiştir; bu eğilim Moore yasası ile özetlenir.
Aşağıdaki çizelgeler başlıca mantık üreticilerinin —TSMC, Intel ve Samsung— üretim süreçlerini kuşaktan kuşağa karşılaştırır. Yoğunluk değerleri üretici açıklamaları ve IRDS verilerine dayanır (genellikle en yoğun hücre kitaplığı için); bazı eski düğümler için yoğunluk yayımlanmamıştır (—). Geçit/metal aralığı gibi ayrıntılar ile kaynaklar ilgili düğüm maddelerindedir.

Bu değerler üreticilerin açıkladığı en iyi durum rakamlarıdır; "nm" düğüm adları gerçek fiziksel boyutları göstermez ve üreticiler arasında doğrudan karşılaştırılamaz.
Transistörler küçüldükçe düzlemsel yapılar yetersiz kalmış; 22 nm düğümünden itibaren üç boyutlu FinFET, 3 nm ve altında ise geçidi her yandan saran transistör yapıları kullanılmaya başlanmıştır.

Yukarıda anlatılan akış, dünyadaki tümleşik devrelerin büyük çoğunluğunu oluşturan silisyum tabanlı CMOS sayısal mantık üretimini temel alır. Ancak yarı iletken üretimi yalnızca CMOS sayısal mantıktan ibaret değildir: aynı teknikler farklı aygıt türlerini —bellek, algılayıcı, güç aygıtları, görüntü algılayıcılar, hatta mikro elektromekanik sistemler— üretmek için de kullanılır ve bunlar çoğu zaman farklı malzemeler, altyapılar ve özelleşmiş süreçler gerektirir.

Silisyum CMOS bile tek bir süreç değildir; aynı temel teknoloji, hedeflenen ürüne göre farklı süreç ailelerine uzmanlaşır. Aynı üretici çoğu zaman birbirinden ayrı şu süreçleri sunar:

Yüksek başarımlı mantık: en hızlı transistörler ve en çok metal katman; işlemci ve grafik yongaları için.
Düşük güç: kaçak akımın en aza indirildiği, taşınabilir aygıtlara yönelik süreçler.
Analog ve radyo frekansı (RF): duyarlılık ve doğrusallığın öne çıktığı, çoğunlukla daha olgun düğümlerde yürütülen süreçler.
Yüksek gerilim ve güç: güç yönetimi için çift kutuplu, CMOS ve DMOS aygıtlarını tek yongada birleştiren BCD süreçleri.
Görüntü algılayıcı (CIS): ışığa duyarlı diyotların oluşturulduğu, kameralara yönelik özel süreçler.
Bu nedenle bir üreticinin "süreç düğümü" (örneğin 5 nm) öncelikle mantık süreçleri için anlamlıdır; analog, güç ve görüntü algılayıcı ürünler çoğu zaman çok daha büyük ve farklı süreçlerle üretilir.

CMOS'tan önce baskın olan çift kutuplu (bipolar) süreçte üretilen transistörler, yüksek hız ve sürme gücü gerektiren devrelerde hâlâ kullanılır. BiCMOS süreci ise çift kutuplu transistörlerin hızını CMOS'un düşük güç tüketimi ve yüksek yoğunluğuyla aynı yonga üzerinde birleştirir; özellikle analog ve radyo frekansı (RF) devrelerinde tercih edilir.

Silisyum dışındaki bileşik yarı iletkenler, çoğunlukla periyodik tablonun III. ve V. gruplarındaki elementlerin bileşiminden oluşur ve silisyumun yetersiz kaldığı alanlarda kullanılır:

galyum arsenür (GaAs) ve indiyum fosfür (InP): yüksek elektron hareketliliği sayesinde yüksek frekanslı ve RF devrelerinde; ayrıca doğrudan bant aralıkları nedeniyle LED ve lazer diyot gibi optoelektronik (ışık yayan) aygıtlarda kullanılır.
Silisyum karbür (SiC) ve galyum nitrür (GaN): geniş bant aralıklı malzemelerdir; yüksek gerilim, yüksek sıcaklık ve yüksek verim gerektiren güç elektroniği uygulamalarında giderek yaygınlaşır.
Bileşik yarı iletkenler genellikle silisyumdan daha pahalıdır ve daha küçük levhalarla işlenir; bu nedenle yüksek hacimli sayısal mantıkta değil, özel uygulamalarda kullanılır.

Yalıtkan üzeri silisyum (silicon-on-insulator, SOI) sürecinde transistörler, ince bir yalıtkan katmanın üzerindeki silisyum tabakasında oluşturulur. Bu yapı asalak sığayı ve kaçak akımı azaltarak daha hızlı ve daha düşük güçlü devreler sağladığından yüksek başarımlı işlemcilerde ve RF uy

Çok çekirdekli işlemci, ikiden fazla işlemciden (çekirdek) oluşan bir hesaplama birimi. Bilgisayarlarda temel komut kümesi işlemlerini gerçekleştirir.

Dağıtık sistemlerde bilgi işleme, tek bir makinede sınırlanmamış birkaç bilgisayar üzerine dağıtılmıştır. Büyük bilgisayar tabanlı sistemlerin çoğu dağıtık sistemlere geçmiştir. Dağıtık sistemlerde; donanım ve yazılım kaynaklarının paylaşımı yapılabilir, bir hata oluştuktan sonra operasyona devam edilebilir, eşzamanlı işleme sayesinde performans arttırılabilir, farklı sağlayıcılardan gelen yazılım ve donanımlar kullanılabilir. Tüm bu faydaları dışında dağıtık sistemler genelde merkezi sistemlere göre daha karmaşıktırlar ve sistem yönetimi için daha fazla uğraş gerekir. Çoklu işlemci mimarileri en basit dağıtık sistem modelidir. Çoklu işlemcilerde, sistem farklı işlemler üzerinde çalışabilecek çoklu işlemlerden oluşur.

Çok çekirdekli işlemcilerde, çekirdek diye bahsedilen aslında fiziksel manada işlemcinin kendisidir. Zar(die) içinde çok yakın bir zamana kadar sadece bir tane işlemci çekirdeği bulunuyordu. Ancak, mesela çift çekirdekli işlemcileri ele aldığımızda, bir zar içerisinde iki tane işlemci çekirdeği bulunduğunu görürüz. Çok çekirdekli işlemciler denildiği zaman mutlaka değinilmesi gereken çeşitli kavramlar vardır:

Process (İşlem):Çalışır durumdaki program parçacığıdır.
Thread (Alt işlem):Process, threadlara görevleri paylaştırır.
İple bağlama (Threading): Aynı anda birden fazla iş parçacığını işleme sokabilmektir.
Çoklu işleme (Multi processing): Threading ve çekirdekler ile yapılan çoklu işlemlerin tümüdür.
Çoklu görevlendirme (Multi tasking): Birden fazla programın aynı anda çalıştırılmasını sağlar.

Çoklu çekirdek tasarımının en büyük avantajı, aynı anda birden fazla işlem yapabilme kapasitesidir. Bu tür işlemcilerde hızı sağlayan asıl etken, aynı zar üzerindeki iki işlemcinin etkileşmesinin, ayrı ayrı işlemcilerin etkilenmesinden daha hızlı olmasıyla oluyor. Çok çekirdekli işlemcilerde, iki çekirdek aynı veriyolu ve aynı bellek bant genişliğini kullanacağından bu verimin düşmesine neden olur.
İşlemci piyasasında işlemci başarımı çok önemlidir ve bu yüzden başarımı en mükemmel yapmak gerekir. Var olan üretim teknolojisi kullanılarak saat hızı ve işleme birimleri arasındaki dengeyi en iyi şekilde sağlayarak başarımı en iyi duruma getiren taraf, işlemci piyasasındaki başarım mücaadelesini kazanabilir.
Çok iş parçacıklı yazılımlar, çok çekirdekli tek işlemcili ve tek çekirdekli çok işlemcililerde işletim sisteminin iş parçacıklarını çekirdekler arasında paylaştırır. Bir bilgisayarın başarımını artırmak için saat hızını yükseltmektense daha fazla sayıda çekirdek eklemek başarımı daha fazla arttırır.

Eski 8086 işlemcilerinden, Athlon 64 ve Intel Pentium 4’e kadarki tüm işlemciler tek çekirdeklidir. Yani bunlar, üzerlerinde tek bir işlem birimi taşıyan işlemcilerdir. Tek vuruşlu işlemcilerde, tek bir uygulama varken saat hızları yüksek olduğunda başarım yüksek olabilir.
Çift işlem çekirdeğine sahip olmak demek teorikte çift işlem gücü demektir ancak işlem gücünün artabilmesi için uygulamaların çok çekirdekli işlemcilere göre uyarlanmış olması gereklidir.
Eğer yazılım çok iş parçacıklı çalışmak üzere tasarlanmışsa, daha yüksek hesaplama gücüne ihtiyaç duyan ağır bir yazılımdır. Bu tür yazılımları çalıştırmak için çift çekirdekli işlemcileri kullanmak kullanıcıya kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca çift çekirdek, kullanıcı internette dolaşırken aynı anda elektronik posta gönderebilmesi gibi birden fazla uygulamayı aynı anda çalıştırmada kolaylık sağlar. Yani çift çekirdek sayesinde aynı anda birçok uygulama sorunsuz çalışır.
Dört çekirdekli işlemcilerin ise güçlerini gösterebildikleri az sayıda uygulama var. Çünkü uygulamaların birçoğu çok çekirdekli işlemcilere göre uyarlanmamıştır. Dört çekirdekli işlemciler, dört adet işlem çekirdeğinin ortak bir önbellekte tek bir yonga içine sokulmasıyla üretilirler.

Çok çekirdekli işlemciler üzerinde çalışan birçok firma bulunmaktadır. Bunların bazılarının çalışmaları aşağıdaki gibidir:

İntel firmasının 1989 yılında yayınladıkları bir makalede 2000 yılında çift çekirdekli işlemci hedeflediklerini açıklamışlardı ancak hayallerine 2005 yılına kadar gerçekleştiremediler. Intelin 2002 senesinde NetBurst mimarisindeki işlemcilerinde kullandığı “Hyper Threading” ilk çoklu işleme teknolojisi oldu. Hyper Threading, eşzamanlı multi threading denilen bir yöntem kullanıyordu ve Intel bu teknolojiden % 30 verim artışı beklemesine rağmen, % 15 verim artışı alabildi. Çünkü yeniden yürütme sisteminde hatalar vardı bu da performansı düşürüyordu. HT teknolojisinin güvenlik yönünden de eksikleri vardı.
Core 2 Duo mimarisinde akıllı önbellek teknolojisi kullanıldı ve bu teknoloji ile amaçlanan hiçbir çakışma olmadan iki yürütme çekirdeğinin aynı belleği kullanmasıydı. Core 2 duo mimarisinde iki çekirdeğin aynı anda farklı programları rahat rahat çalıştırabilmesi hedefleniyordu.
Intel, bu tür amaçlar doğrultusunda 2005 yılında ilk çok çekirdekli işlemcisini Pentium Extreme Edition ile piyasaya sundu. Bu işlemciler, aynı saat hızına sahip işlemcilerin tek bir zar üzerine yerleştirilmesiyle elde edilmiştir. Daha sonraları Intel, Pentium-M mimarisini geliştirerek Core Duo ile dizüstü bilgisayarlar için ilk çift çekirdekli işlemciyi üretti ve aynı mimariyle Core2 Duo ile de masaüstü için üretti.
Intel, 2006 yılında 4 çekirdekli işlemci üretmek için harekete geçmiştir ve 2007'de Intel Core 2 Extreme ile birlikte ilk 4 çekirdekli işlemci de hazır hale geldi.Günümüzde ise i7 serisinin yyyyX işlemcilerinde 6 veya 8 çekirdek bulunmaktadır.Bu çekirdekler hyper threading ile 16 veya 12'ye kadar yükselebilmekte.

AMD çok çekirdekli işlemciler konusunda Intel'in biraz gerisinde kalmıştır. AMD'nin çok çekirdekli ilk işlemcisi 2005 yılında piyasaya sürdüğü çift çekirdeğe sahip Opteron'dur. AMD hemen 1 ay içerisinde Athlon 64 X2 ile masaüstü bilgisayarlar için olan çift çekirdekli işlemcisini de piyasaya sürdü.
AMD çok çekirdekli işlemcilerinde, her çekirdek başına bir önbellek sağlıyor. AMD “Direct Connect” denilen bir teknoloji ile performans artışı sağlamaktadır. Bu mimaride farklı programlar aynı anda düzgünce çalışabilecektir ama aynı programın aynı veri üzerinde çalışması kolay olmayacaktır.
Intel mimarisinde muhtemel sıkışmalar olabilir, AMD mimarisinde ise yürütme çekirdekleri doğrudan belleklere bağlı ve bellekler ayrıdır. AMD, 2006 yılında yaptığı açıklamaya göre 4 çekirdekli işlemcilerini 2007 yılında piyasaya sundu.

IBM, 2000 yılında POWER4 işlemcileri ile ilk çift çekirdekli işlemciyi üreten firmadır. Aynı yıl içerisinde IBM'in, Sony ve Toshiba ile kurduğu STI, Cell adlı çok çekirdekli işlemci geliştirmeye başladı. Cell işlemcileri; güç işlemcisi elemanı, sinerjetik işleme elemanları ve eleman ara bağlama yolu olmak üzere 3 temel kısımdan oluşur.

Sun, Niagara kod adlı UltraSpac T1 işlemcisini normal işlemcilerden farklı bir mimari ile tasarladı. Niagara'da ayrıca farklı bir kod yapısı kullanıldı ve OpenSparc projesi ile Niagara'nın kodu tüm kullanıcılara açıldı.

Diyot için ince tabakalı diod sayfasına bakınız.

İnce tabakalı transistör (İngilizce: thin-film transistor, kısaca TFT) aktif bir yarı iletken katmanın ince filmlerini biriktirerek yapılmış özel bir tür alan etkili transistördür. Alt tabaka (ince film kaplama teknikleri) üzerindeki dielektrik tabaka ve metalik kontakları içerir. Ortak bir alt tabaka camdır, çünkü TFT'lerin birincil uygulaması sıvı kristal ekranlardadır. Bu, yarıiletken malzemenin tipik olarak bir Silikon Wafer gibi alt tabaka olduğu geleneksel transistörden farklıdır.

TFT'ler çok çeşitli yarı iletken malzemeler kullanılarak yapılabilir. Ortak bir malzeme silikondur. Bir silikon tabanlı TFT'nin özellikleri, silikonun kristal haline bağlıdır; yani, yarıiletken tabaka ya amorf silikon, nanokristalin silikon olabilir ya da polikristalin silikon içerisine tavlanabilir. TFT'lerde yarı iletken olarak kullanılan diğer malzemeler, kadmiyum selenit gibi bileşik yarı iletkenleri, çinko oksit gibi metal oksitleri veya hafniyum(IV) oksit-dir. Hafniyum oksit için bir uygulama, yüksek κ dielektriktir. TFT'ler ayrıca, organik alan etkili transistörler veya OTFT olarak anılan organik materyalleri kullanarak yapılmıştır.
İndiyum kalay oksit (ITO) gibi saydam yarı iletkenleri ve şeffaf elektrotları kullanarak bazı TFT cihazları tamamen şeffaf hale getirilebilir. Bu şeffaf TFT'ler, video ekran panellerinin yapımı için kullanılabilir. Geleneksel substratlar yüksek tavlama sıcaklıklarına dayanamayacağından, çökelme işlemi nispeten düşük sıcaklıklarda tamamlanmalıdır. Kimyasal buhar biriktirme ve fiziksel buhar biriktirme (genellikle püskürtme) uygulanır. Çinko oksit esaslı ilk çözelti ile işlenmiş TTFT'ler, 2003 yılında Oregon Devlet Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından rapor edildi. Lizbon Yeni Üniversite'deki Portekizli laboratuvar CENIMAT, oda sıcaklığında dünyanın ilk tamamen şeffaf TFT'sini üretti. CENIMAT ayrıca dergiler ve günlükli sayfalar gibi hareketli görüntülere sahip olabilecek ilk kağıt transistörünü geliştirdi.

İnce film transistörlerin en bilinen uygulaması LCD teknolojisinin bir uygulaması olan TFT LCD'lerdedir. Transistörler panelin kendisi içine gömülür, pikseller arasındaki karışma oranını düşürür ve görüntü sabitliğini geliştirir.
2008 yılı itibarıyla, birçok renkli LCD TV ve monitör bu teknolojiyi kullanmaktadır. TFT paneller genel radyografide sayısal radyografi uygulamalarında sıklıkla kullanılmaktadır. Bir TFT, tıbbi radyografide görüntü reseptörü için bir taban olarak doğrudan ve dolaylı yakalama olarak kullanılır. AMOLED ve OLED (aktif matrisli organik ışık yayan diyot) ekranlar ayrıca bir TFT katmanı içerir. TFT teknolojisinin en faydalı yönü, ekrandaki her piksel için ayrı bir transistör kullanılmasıdır. Her transistör küçük olduğundan, kontrol etmek için gereken şarj miktarı da azdır. Bu, ekranın çok hızlı yeniden çizilmesini sağlar.

Bu resim, gerçek ışık kaynağı (genellikle soğuk katotlu floresan lambalar veya beyaz LED'ler), sadece TFT ekran matrisi içermez.

TFT teknolojileri 9 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Super LCD
S-LCD
IPS LCD
TFT LCD

AC/DC Angus ve Malcolm Young kardeşler tarafından 1973 yılında Sidney'de kurulmuş Avustralyalı hard rock grubudur. Her ne kadar grup hard rock ve heavy metalin öncülerinden kabul edilse de grup üyeleri yaptıkları müziği Rock'n Roll olarak tanımlamaktadır.
Grubun ilk albümü High Voltage 1975 yılında yayımlayana kadar kadrosunda birçok değişiklik yaşadı. 1977 yılında basçı Mark Evans'ın yerine Cliff Williams geldi. 1979 yılında grup büyük başarı sağlayan Highway to Hell adlı albümünü yayımladı. 19 Şubat 1980 günü grubun solisti Bon Scott alkol zehirlenmesinden sonra öldü. Grup kısa bir süre müziği bırakmayı düşündüyse de sonunda Scott'ın yerine Geordie grubundan Brian Johnson'ı kadrosuna katarak yoluna devam etti. Aynı yıl grup bugüne kadar en çok satan ikinci albüm olan(en çok satan Thriller'dan sonra), Back in Black albümünü yayımladı.
Grubun bir sonraki albümü For Those About to Rock We Salute You da büyük başarı sağladı ve grup bu albümle ilk defa ABD'de bir numaraya yükseldi. Grubun popülaritesi 1983 yılında davulcu Phil Rudd'ın gruptan ayrılmasının ardından azalmaya başladı. 1990 yılında çıkan The Razors Edge albümüne kadar grubun albüm satışları düşük kaldı. Phil Rudd 1994 yılında gruba döndü ve 1995 yılında çıkan Ballbreaker albümünde yer aldı. 2000 yılında Stiff Upper Lip piyasaya çıktı ve eleştirmenler tarafından beğenildi. Grubun bir sonraki albümü Black Ice 20 Ekim 2008 tarihinde piyasaya çıkmış ve bu albümle grup Back in Black'ten bu yana Birleşik Krallık'ta ilk defa bir numaraya yükselmiştir. Ardından grup Rock or Bust adlı albümünü 2 Aralık 2014'te piyasaya sürdü. Albüm pek çok ülkede 1. sıraya yükselerek büyük bir başarı sağladı.
AC/DC bugüne kadar 69 milyonu ABD'de olmak üzere dünya çapında 200 milyonun üzerinde albüm satmıştır. Back in Black albümünün dünya çapında 42 milyon sattığı tahmin edilmektedir. Albüm ABD'de 22 milyon adet satarak bu ülkede en fazla satış yapan beşinci albüm olmuştur. AC/DC VH1 müzik kanalının "Hard Rock'ın en büyük 100 sanatçısı" sıralamasından dördüncü sırada ve MTV'nin "Tüm zamanların en büyük heavy metal grupları" listesinde de yedinci sırada yer almıştır. 2004 yılında ise grup Rolling Stone dergisinin "Tüm Zamanların En Büyük 100 Sanatçısı" listesinde 72. sırada yer almıştır. 2010 yılında gerçekleşen 52. Grammy Ödülleri'nde en iyi hard rock performansı ödülünü, Black Ice albümünde yer alan "War Machine" parçası ile almıştır. Ayrıca grup 2010 yılında gerçekleştirdiği Dünya turnesi Black Ice Tour ile 177 milyon dolar gelir elde ederek 2010 yılının bilet gelirlerinden en çok kazanan 2. isim olmuştur. (1. Bon Jovi) 

1973'ün Kasım ayında AC/DC'yi kuran Malcolm ve Angus Young kadroya ilk olarak basçı Larry Van Kriedt, solist Dave Evans ve davulcu Colin Burgess'i aldılar. Grup ilk konserini 1973'ün yılbaşı gecesi Sidney'deki Chequers adlı kulüpte verdi. Daha sonra Albert Productions ile Avustralya ve Yeni Zelanda'yı kapsayan bir plak anlaşması yaptılar. İlk kadro sık sık değişikliğe uğradı. Colin Burgess gruptan ilk kovulan eleman oldu. Sonraki bir yıl boyunca bir dizi basçı ve davulcu kadroda yer aldı.
Bu dönemde Angus Young kendisiyle özdeşleşen okul formasıyla sahneye çıkmaya başlamıştı. Rivayete göre sahnede başlangıçta Sydney'de gittiği okulu Ashfield Boys High School'un formasını giyiyordu. Angus okul forması dışında Örümcek Adam, Zorro, gorilla ve Süpermen'in parodisi Super-Ang kostümleriyle de sahneye çıkmıştı. İlk dönemlerde grubun diğer üyeleri de sahneye farklı saten kıyafetlerle sahneye çıkıyorlardı. Ancak Melbourne'lu grup Skyhooks'un da benzer şekilde sahneye çıkıyor olmasından dolayı bir süre sonra bundan vazgeçildi.
Young kardeşler Dave Evans'ın daha ziyade Gary Glitter benzeri bir glam rockçı olmasından ötürü grup için uygun bir solist olmadığına karar verdiler. Zaman zaman Evans'ın yerini grubun ilk menajeri Dave Laughlin alıyordu. Evans'ın Laughlin ile kişisel sorunları grupla zaten sorunlu ilişkisini daha da kötü hale getirdi. Diğer taraftan George Young'ın arkadaşı solist Bon Scott gruba katılmak istiyordu.

1974'ün Eylül ayında Dave Evans'ın yerine Bon Scott geldi. Grup Evans ile yalnızca "Can I Sit Next to You, Girl" / "Rockin' in the Parlour" bir tekli kaydedilmişti. Şarkı daha sonra Bon Scott ile birlikte "Can I Sit Next to You, Girl" adıyla yeniden kaydedildi.
1975'in Ocak ayında yalnızca Avustralya'da yayımlanan High Voltage kaydedildi. On günde kaydedilen albüm Young kardeşlerin enstrümantal bestelerinin üzerine Bon Scott'un sözlerini yazdığı şarkılardan oluşuyordu. Birkaç ay sonunda grup basçı Mark Evans ve davulcu Phil Rudd'ın katılımıyla istikrarlı bir kadroya kavuştu. Aynı yıl "It's a Long Way to the Top (If You Wanna Rock 'n' Roll)" adlı tekli yayımlandı. Şarkı grubun yine sadece Avustralya ve Yeni Zelanda'da yayımlanan ikinci albümü T.N.T.'de yer aldı.
1974 ve 1977 yılları arasında Molly Meldrum'un Avustralya televizyonundaki Countdown adlı müzik programında sık sık yerlan AC/DC ülkedeki en popüler ve başarılı gruplardan biri haline geldi. 3 Nisan 1977 günkü performanslarının ardından grup sonraki yirmi yıl boyunca televizyonda çalmadı.

1976 yılında grup Atlantic Plak ile uluslararası bir plak anlaşması yaptı ve Avrupa'yı kapsayan bir turneye çıktı. Black Sabbath, Aerosmith, Kiss, Styx ve Blue Öyster Cult gibi önde gelen hard rock gruplarının önünde çaldıkları stadyum konserlerinde büyük tecrübe kazandılar.
Tüm dünyada dağıtımı yapılan ilk AC/DC albümü High Voltage ve T.N.T. albümlerindeki parçalardan derlenmişti. 1976 yılında Atlantic Records'tan çıkan ve yine High Voltage adını taşıyan albüm Britanya'daki punk dinleyicileri arasındaki popüleritesinin de etkisiyle tüm dünyada üç milyon adet sattı. Albümdeki parçalar ağırlıklı Avustralya'da çıkan ikinci albümleri T.N.T. albümünden seçilmişti. Grubun bir sonraki albümü Dirty Deeds Done Dirt Cheap Avustralya'da ve dünyanın geri kalanında iki farklı versiyonla yayımlandı. Albüm ABD'de 1981 yılına kadar yayımlanmadı.
1977'de piyasaya çıkan Let There Be Rock adlı albümün ardından basçı Mark Evans Angus Young ile yaşadığı kişisel uyuşmazlıklar yüzünden gruptan atıldı. Yerine Cliff Williams geldi. Young kardeşlerin ikisi de Evans'ın gidişine fazla bir açıklık getirmezken Epic Records'un CEO'su Richard Griffiths sonradan "Mark Evans'ın çok dayanmayacağı belliydi. Gereğinden fazla kibar biriydi." şeklinde yorumda bulunmuştu.
AC/DC'nin ABD'ye ilk kez açılması 1977'de Michigan'daki radyo istasyonu AM 600 WTAC vasıtasıyla oldu. İstasyonun yöneticisi Peter C. Cavanaugh gruba Flint şehrindeki Capitol Theater'da bir konser ayarladı. Ön grubun MC5 olduğu gecede AC/DC "Live Wire" adlı parçayla başladığı konseri "It's a Long Way to the Top (If You Wanna Rock 'n' Roll)" ile bitirdi.
Grup Britanya basını tarafından punk rock ile özdeşleştirilmişse de 1970'lerin sonunda punk rock'ta yaşanan büyük değişikliklerin üstesinden bu ülkede edindikleri sadık dinleyici kitlesi sayesinde gelmeyi başardı.
Grubun 1978 yılında basçı Cliff Williams ile ilk albümü Powerage'i yayımladı. Albümden çıkan "Rock 'n' Roll Damnation" 24 numaraya kadar yükselerek grubun o güne kadar listelerde en yukarı çıkan parçası oldu. Albümün ardından çıkılan turne sırasında Glasgow'daki Apollo Theatre'da verilen konserin kayıtları If You Want Blood You've Got It adıyla yayımlandı. Bu aynı zamanda Bon Scott'un solistliği döneminde Harry Vanda ve George Young'ın prodüktörlüğünü yaptığı son albümdü.
Prodüktörlüğünü Robert Lange'ın yaptığı grubun altıncı albümü Highway to Hell 1979 yılında yayımlandı. ABD'de 17 numaraya kadar yükselen albümle AC/DC önde gelen hard rock grupları arasına girdi. Geri vokallere her zamankinden daha fazla önem verilmekle birlikte albüm grubun müziğinin kendine has özelliklerini barındırıyordu.

19 Şubat 1980 günü Bon Scott Londra'da yüksek miktarda alkol aldıktan sonra arkadaşı Alistair Kinnear'ın arabasında sızdı. Ertesi sabah Kinnear Scott'u Camberwell'deki King's College hastanesine götürdü ancak Scott hastaneye vardığında ölmüştü. Ölüm raporuna göre alkol zehirlenmesinden ölmüştü. Bon Scott ailesi tarafından Scott'un çocukluğunda göç ettikleri Batı Avustralya'daki Fremantle kasabasında defnedildi.
Ölümüyle ilgili resmî açıklamalardaki tutarsızlıklar Scott'un aşırı dozda eroinden veya egzoz zehirlenmesinden öldüğü ya da Kinnear diye birinin olmadığını öne süren komplo teorilerinde dile getirilmiştir. Ayrıca Scott astım hastasıydı ve öldüğü sabah hava sıcaklığı sıfırın altındaydı.

Bon Scott'un ölümünün ardından grup elemanları bir ara müziği bırakmayı düşündüylerse de sonunda yola devam etme kararı aldılar. Scott'un yerine düşünülen solistlerden eski Moxy grubu üyesi Buzz Sherman sesindeki sorunlar nedeniyle gruba katılamadı. Back Street Crawler grubunun eski üyesi Terry Slesser ise kendini ispatlamış bir gruba katılmaktansa kariyerine solo olarak devam etmek istediğini söyleyerek yapılan teklifi reddetti. Grup üyeleri sonunda yeni solist olarak Geordie grubunun eski üyesi Brian Johnson üzerinde uzlaştı.
Deneme provasında Johnson Let There Be Rock albümünden "Whole Lotta Rosie" ve Ike ve Tina Turner'dan "Nutbush City Limits" adlı parçaları seslendirdi. Johnson provadan birkaç gün sonra kadroya dahil edildi.
Grup Back in Black albümü için Bon Scott ile başladığı sarkı yazma sürecini Brian Johnson ile tamamladı. Albümün kaydı Bahamalar'daki Compass Point Stüdyoları'nda yapıldı. Prodüktörlüğü Mutt Lange, kaydı da Tony Platt tarafından yapılan albüm grubun bugüne kadar en fazla satış yapan albümü oldu. Yayınlanmasından bir yıl sonra platin plak kazanan albüm 2006 yılı itibarıyla ABD'de 22 milyondan fazla satış yaptı. Birleşik Krallık'ta bir numaraya yükselen albüm ABD'de de 4 numaraya kadar yükselip 131 hafta ilk onda yer alarak bu ülkede en fazla satan beşinci albüm oldu.
1981 yılında yayımlanan bir sonraki albüm For Those About to Rock We Salute You da oldukça iyi satış yaptı ve eleştirmenlerden olumlu yorumlar aldı. Albümden çıkan "Let's Get It Up" ve albümle aynı ismi taşıyan "For Those About to Rock" adlı teklil

Doğru akım (DA, DC (Direct Current) ya da sürekli akım) elektrik yüklerinin yüksek potansiyelden alçak olana doğru sabit olarak akmasıdır. Tipik olarak kablo gibi bir iletkende ya da yarı iletkenler ve yalıtkanlardan akabilir. Doğru akımda, elektrik yüklerinin aynı yönde akışı, doğru akımı alternatif akımdan ayırır.
Doğru akım zamanla kutbu değişmeyen akım türüdür.

Elektronik Cihazlar (Radyo, Televizyon, Bilgisayar) Elektrikli taşıtlar (Metro, Tramvay), DC elektrik motorları, Elektro-mıknatıslar, Telekomünikasyon sektörü vb. alanlarda kullanılmaktadır.

Pil, Akümülatör, Güneş Pili, Dinamo, Doğrultmaç devresi

Doğru akım (DC) sistemlerinde meydana gelen elektrik arkları, alternatif akım (AC) arklarına kıyasla çok daha kararlı ve sönümlenmesi zor olan deşarjlardır. Alternatif akımda gerilim dalgası periyodik olarak sıfır noktasından geçtiği için arkın kesilmesi veya kendi kendine sönmesi nispeten kolaydır. Ancak doğru akımda gerilim sürekli ve kesintisiz olduğu için, oluşan bir ark kesici kontaklar birbirinden uzaklaştırılsa bile kopmadan çok daha uzun mesafelere kadar uzayabilir.
Arkın rengi ve fiziksel özellikleri, havadaki gazların yanı sıra arkın oluştuğu elektrotların (veya kabloların) malzemesine de bağlıdır. Elektrik tesisatlarında yaygın olarak kullanılan bakır iletkenler arasında şiddetli bir doğru akım arkı oluştuğunda, yüksek ısı bakırı hızla buharlaştırır ve plazma haline getirir. Bakır atomlarının uyarılmasıyla ortaya çıkan emisyon spektrumu nedeniyle bu tür doğru akım arkları karakteristik olarak yeşil renkte ışıma yapar. Buna karşın, standart alternatif akım arkları havayı iyonize ettiğinde genellikle mavi ve beyaz tonlarında gözlemlenir.
Doğru akım arkının kesintisiz enerji akışı ve malzemeleri buharlaştıracak kadar yüksek ısı üretmesi, onu AC arklarına göre görsel olarak çok daha geniş çaplı, şiddetli ve tehlikeli bir yapıya büründürür. Bu sebeple doğru akım devrelerinde arkın söndürülmesi için özel tasarlanmış, manyetik üflemeli veya ark kanallı özel şalterler ve kesiciler kullanılması zorunludur.

Doğrultucu veya redresör, bir ya da daha fazla yarı iletken elemandan (örneğin diyot) oluşan alternatif akımı doğru akıma çevirmek için kullanılan elektriksel bir devredir. AC' yi doğrultmak için tek bir diyot kullanıldığı zaman (dalga formunun negatif ya da pozitif tarafını bloklayarak) doğrultucu AC' yi DC' ye çeviren bir diyod olarak tanımlanır.
Doğrultma alternatif akımın (AC) doğru akıma (DC) döndürülmesi işlemidir. Bütün doğrultucular, tek bir diyot ile mümkün olan AC'yi DC'ye dönüştürme işlemini daha verimli yapabilmek için birden fazla diyotun belirli bir şekilde birbirine bağlanmasıyla yapılır. Doğrultma işlemi özel olarak yarı iletken diyotlar üzerinden gerçekleştirilir. Yarı iletken elemanlardan oluşan doğrultucular geliştirilmeden önce vakum tüpleri kullanılırdı.

Yarım dalga doğrultucu kıyıcı devrelerin özel bir şeklidir. Yarım dalga doğrultmada, doğrultucunun kutupsallığına bağlı olarak AC dalganın pozitif ya da negatif yarı tarafı geçirilirken diğer yarısı engellenir. Giriş dalga formunun yalnızca bir yarısı çıkışa ulaştığından, güç transferi için kullanılması oldukça verimsizdir. Yarım dalga doğrultma, tek bir diyod aracılığı ile gerçekleştirilebilir.

Kondansatörler içlerinde biriktirdikleri enerjiyi yüke boşaltmak suretiyle doğrultucu devrelerinde de kullanılabilirler. En basit doğrultuculardan olan yarım dalga doğrultucuda yüke ulaşan gerilimin grafiği yandaki imgede görülür. Ancak DC gerilimle çalışan bir alet için elde edilen bu gerilim grafiği uygun değildir. Çünkü aletin istediği, bir pilden elde edilebilecek kadar düz ve pürüzsüz bir gerilimdir.
Yandaki şemada yarım dalga doğrultucuya bağlı bir yüke paralel kondansatör bağlanması örneği görülür. Gerilim artarken yük depolayan kondansatör, gerilimin düşmeye başlayınca, yani ifadesinde bulunan gerilimin türevi negatif değer alınca içindeki elektrik yükünü, yüke iletmeye başlar. Bu noktadan itibaren AC gerilim azalırken, kondansatör bir kaynak gibi davranır ve içindeki yükü önündeki empedans değerine göre boşaltır. Yüke iletilen gerilimin grafiği yandaki resimde üstteki gerilim grafiği haline gelir. İlk duruma göre bu grafik DC gerilime daha yakındır. Bu da DC gerilimle çalışan bir aletin düzgün şekilde çalışması için daha uygundur.
Kararlılığa ulaşmış bir kondansatörlü doğrultma devresi göz önüne alındığında, üstteki grafikte gerilimin bir maksimum ve bir minimum değerleri olduğunu görürüz. Bu iki değer arasındaki fark dalgacık (ripple) olarak adlandırılır. Bu dalgacıkların genliği ne kadar düşük olursa o kadar doğru gerilim değerini yaklaşılmış olur.
Doğrultucuda kullanılan kondansatörlerin kapasite değerleri de elde edilen gerilim grafiğini etkiler. Kapasiteleri farklı 3 kondansatör 
  
    
      
         
        (
        X
        =
        C
        <
        Y
        =
        3
        C
        <
        Z
        =
        6
        C
        )
      
    
    {\displaystyle \ (X=C<Y=3C<Z=6C)}
  
 aynı doğrultucu devresine bağlandığında grafikte olduğu gibi kapasite değeri arttıkça yük geriliminin DC gerilime yaklaştığı görülür. Bunun nedeni ise kondansatörün kapasitesinin arttıkça depoladığı yük miktarının artması ve bu elektrik yükünün daha uzun süre yükü beslemesidir. Yani kısaca, doğrultucu kondansatörlerinin kapasite değerleri arttıkça, DC gerilime yaklaşım sağlanır ve dalgacık genliği düşer.

AC gerilimi DC gerilime kayıpsız olarak dönüştüren doğrultuculardır.

İki diyotlu tam dalga doğrultucuların kurulabilmesi için orta uçlu trafo gerekir. AC'nin her iki alternansının da alıcıdan tek yönlü olarak akıp geçmesi sağlanır.

Köprü tipi tam dalga doğrultmaç devresi diye de geçen bu devre AC'yi en iyi şekilde DC'ye dönüştüren devre olduğundan çok sık kullanılır ve her türlü elektronik aygıtın beslenme katında karşımıza çıkar.

Tam dalga doğrultucularının önemli noktalarından biri giriş tepe voltajından çıkış tepe voltajına olan kayıptır. Bir diyot köprü devresindeki bu kaybın nedeni 0.7 volt civarında olan diyot eşik gerilimidir.Çıkış tepe değeri bu miktara eşit olan değer kadar giriş tepe değerinden düşük olur. Aynı zamanda diyotlar bu gerilimin altındaki değerlerde iletim yapmazlar dolayısıyla devre sadece her bir yarım döngünün bir kısmını geçirir bu da dalga formunu oluşturan kamburlar arasında sıfır gerilim parçalarının görülmesine neden olur.

Doğrultucuların ilk uygulamalarından biri genlik modülasyonlu radyo sinyallerinin bir diyot tarafından algılanmasıydı

AC gerilimi basit bir transformatör tarafından bile kolaylıkla kontrol edilebildiğinden enerji iletiminde kullanılır. Yüksek gerilim enerji iletim hatları elektriği uzak mesafelere, indirgenmiş akım (ısı ve böylece enerji kayıpları azalmış olur) ile iletmek için kullanılır. Güç hedef noktaya vardığında indirgeme transformatörleri tarafından kontrol edilebilir gerilimlere düşürülür. DC gerilimi bir gerilim değerinden diğerine indirmek daha karmaşık bir yapı gerektirir. DC den DC ye gerilim çevirmenin bir yolu önce AC ye çevirip (evirici ismi verilen cihaz kullanılır) daha sonra bir transformatör ile gerilim değeri düşürülür ve son olarak DC ye doğrultma işlemi gerçekleştirilir. DC günlük yaşamda faydalanılan elektrik ve elektronik cihazların iç devrelerinde kullanılır. Bilgisayarlar, telefonlar, televizyonlar, saatler, sürekli aydınlatma vb. DC kullanacak şekilde tasarlanırlar.

Yarım ve tam dalga doğrultucular DC çıkışının bir formunu üretmekte yeterli olsalar da hiçbirisi sabit DC gerilimi sağlayamaz. Doğrultulmuş AC kaynağından sabit DC elde etmek için bir düzleyici devre gereklidir. En basit şekliyle bunu gerçekleştirmek için bir depo sığaç ya da düzleyici sığaç doğrultucunun DC çıkışına konabilir. Buna rağmen hala bir miktar AC dalgacık kalacak ve elde edilen gerilim tamamen düz olmayacaktır.
Bu dalgacıklardan daha fazla kurtulmak için sığaç giriş filtresi kullanılabilir. Bu filtre bir choke ve ikinci bir filtre sığaç ile tümleşerek daha kararlı bir DC çıktı elde edilebilir. Choke akım dalgacıklarına yüksek bir empedans sunar.

Doğrultma verimi bir doğrultucunun AC yi DC ye ne kadar verimli bir şekilde dönüştürdüğünü ölçer. DC çıkış gücünün AC giriş gücüne oranı olarak tanımlanır. Burada DC çıkış gücü ortalama akım ve gerilimin çarpımından ibarettir. Verimliliği hesaplamanın en kolay yolu

  
    
      
        
          
            V
            
              D
              C
            
            
              2
            
          
        
        
          V
          
            A
            C
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{DC}^{2} \over V_{AC}^{2}}
  
 formülü ile verilebilir. Düzleme olmaksızın tam dalga doğrultucuların verimi 
  
    
      
        
          8
        
        
          π
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 8 \over \pi ^{2}}
  
 ya da %81, yarım dalga doğrultucuların ise 
  
    
      
        
          4
        
        
          π
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 4 \over \pi ^{2}}
  
 ya da %40.5 ‘ dir.
Özelleştirilmiş bir takım doğrultucular %90 verimin üstüne çıkabilmektedir.

Güç çevirici (invertör), doğru akımı (DC) alternatif akıma (AC) çeviren elektriksel bir güç çeviricisidir. İnvertör çıkışında üretilen AC güç, kullanılan transformatörlere, anahtarlama ve kontrol devrelerine bağlı olarak herhangi bir gerilimde ve frekansta olabilir.
Günümüzde yarı iletkenlerle yapılmış invertörler hareketli parçalara sahip değildir. Bilgisayarlarda kullanılan küçük güçteki anahtarlamalı güç kaynaklarından (switching power supply), elektrik dağıtım şebekelerine güç verebilen büyük sistemlere kadar geniş bir uygulama alanı bulurlar. Güneş paneli, rüzgâr türbini, batarya gibi güç kaynaklarından sağlanan DC gücü kontrollü bir şekilde AC güce çevirmekte sıkça kullanılmaktadırlar. Kısaca invertörler, AC-DC doğrultucuların yaptığı işin tersini yaparak DC gücü istenilen gerilim, güç ve frekansta AC güce çevirirler.
Son yıllarda yenilenebilir enerji kaynaklarına duyulan ihtiyaç ve ilginin artması üzerine, bu kaynaklardan elde edilen enerjinin kullanıma uygun hale getirilerek tüketiciye sunulabilmesi amacıyla kullanım alanları hızla çoğalmaktadır.
220 VAC çıkışlı olanları prensip olarak üç ana başlık altında toplamak mümkün olabilir;

Kare dalga
Sinüs benzeşimli
Tam/saf sinüs dalga
Yaşamımızda kullandığımız tüm elektrikli cihazları besleyen şebeke elektrik de tam / saf sinüs dalgadır. Uygulama alanlarının özetlemek gerekir ise; mobil araçlar, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji uygulamaları, şebeke elektriğinin mevcut olmadığı uzak sahalar, GSM dahil haberleşme uygulamaları, elektrik kesintilerine karşı akülü yedek enerji uygulamaları vb.
Genellikle 12, 24, 48 Volt vb. DC girişli ürünler, şebeke elektriğinin hiç olmadığı ve/veya kesintilere tahammül olmayan yerlerde tercih edilmektedir. Yeni nesil kompakt inveedresör özellikli olanlar ise çok daha pratik ve işlevseldir. Bunlarda harici, ilave PV fotovoltaik girişli olanları dahi mevcuttur.
Çok daha profesyonel ve yüksek dc voltaj giriş aralığını haiz olanlar ise, yenilenebilir enerji uygulamaları için GRID CONNECTED ürünler olarak geliştirilmiştir. Günümüzdeki enerji sorunu, darboğazı, bağımsızlığı ile çevre dostu temiz enerji uygulamalarının vazgeçilmezidir. Bu tip uygulamalarda cihazların yüksek verimli ve güvenilir olması çok önemlidir. Güneş enerjisi uygulamalarını örneklersek, fotovoltaik paneller sayesinde güneşten elde edilen elektrik enerjisi, yeni nesiller ile AC 220 Volta dönüştürülür. Sistem şebeke ile paralel çalışır. Güneş enerjisi olduğu sürece öncelikli olarak bu kaynak kullanılır, hava kararınca da beslenen yük örneğin evimiz tekrar şebekeden gelen elektrik ile beslenir, sabah olup hava tekrar aydınlanana kadar. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere yaygın kullanılan ülkelerde, sistemler teşvik edilmekte ve özendirilmektedir. İnvertör çıkışına yerleştirilen çift yönlü sayaç veya çift sayaç ile kendi ürettiğimiz ile şebekeden aldığımızı karşılaştırma ve ekonomik olarak mahsuplaşma imkânı dahi mevcuttur. Örneğin tükettiğimizden fazla üretiyor isek veya kullanmadığımız günlerde, mevsimlerde ekonomik kazanç elde etmemiz dahi mümkündür. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti'nin yasalarındaki değişiklerle, birey tarafından üretilen enerjinin devlete satılması da söz konusudur.

Watt, SI'de, uluslararası standart güç birimidir.
Buhar makinesi mucidi James Watt'a (1736-1819) atfen SI birim sisteminde güç birimi olarak kabul edilmiştir. Enerji dönüşümü oranını ölçen birimdir. Joule bölü saniye olarak tanımlanır. Kısaca W harfiyle gösterilir.
Watt (W), güç birimi olarak kullanılır ve bir devreden akan akımın, devreden geçen gerilimle çarpımının sonucu olarak hesaplanır. Watt, bir devredeki enerji akışının hızını ifade eder.
Watt ölçümü, bir wattmetre kullanılarak gerçekleştirilir. Wattmetre, bir elektrik devresindeki gücü ölçmek için kullanılan bir ölçü aletidir. Wattmetreler, analog veya dijital olarak mevcuttur ve devredeki gücün DC (doğru akım) veya AC (alternatif akım) olmasına bağlı olarak farklı şekillerde kullanılabilir.
Bir watt, bir amper akımın bir voltaj ile çarpımı olarak ifade edilir ve aşağıdaki formülle hesaplanır:
W = V * I
Burada, W: Güç (watt) V: Voltaj (volt) I: Akım (amper)
Örneğin, bir ampulün voltajı 220 volt ve akımı 0.5 amper ise, güç aşağıdaki şekilde hesaplanabilir:
W = V * I = 220 V * 0.5 A = 110 W
Bu ampulün gücü 110 watt veya 110 W olarak ifade edilir.

Klasik mekanik'te, bir cismin hızı sabit tutulduğunda bir metre bölü saniyedeki bir newtonluk kuvvet bir watt eder, şöyle ki;

  
    
      
        1
         
        
          
            
              W
            
            =
            1
             
            
              
                
                  
                    J
                  
                  
                    s
                  
                
              
            
            =
            1
             
            
              
                
                  
                    N
                    ⋅
                    m
                  
                  
                    s
                  
                
              
            
            =
            1
             
            
              
                
                  
                    
                      k
                      g
                    
                    ⋅
                    
                      
                        
                          m
                          
                            2
                          
                        
                      
                    
                  
                  
                    
                      s
                      
                        3
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1~{\rm {{W}=1~{\dfrac {\rm {J}}{\rm {s}}}=1~{\dfrac {\rm {N\cdot m}}{\rm {s}}}=1~{\dfrac {\rm {{kg}\cdot {\rm {m^{2}}}}}{\rm {s^{3}}}}}}}
  
.
Elektromanyetizm'de, bir voltluk (V) elektriksel potansiyel farkta bir amperlik (A) akım aktığında yapılan iş bir watt eder, şöyle ki:

  
    
      
        
          W
          =
          V
          A
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {W=VA} }
  
* PF (POWER FACTOR)
Watt için iki ek birim dönüşümü yukarıdaki denklem ve Ohm Kanunu kullanılarak bulunabilir, şöyle ki:

  
    
      
        
          W
          =
          
            
              
                V
                
                  2
                
              
              R
            
          
          =
          
            A
            
              2
            
          
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {W={\frac {V^{2}}{R}}=A^{2}R} }
  

Burada R elektriksel dirençdir.

Bir kişi, 100 kilogramlık bir kütleyi 3 metrelik merdivene 5 saniyede çıkartırsa yaptığı iş yaklaşık 3.000 (j=Nm) olur.
[Not: g: yerçekimi ivmesi yaklaşık 10 m/sn² dir. Dolayısıyla cismin ağırlığı 100 kg x 10 m/sn² = 1.000 newtondur. Çünkü iş, (joule) = kuvvet (Newton) x yoldur (metre).]
Güç ise bu işin ne kadar hızlı yapılması ile ilgilenir. Dolayısıyla güç çok ise aynı iş çabuk biter. Az ise geç biter.
Güç = iş / zamandır. Örneğimizde, 3.000 Nmlik iş 5 sn de yapıldığına göre Güç (Watt) = 3000/5 (Nm/sn) = 600 Watt olarak bulunur.
Orta oylumlu bir otomobil motoru 50-100 kWlıktır (kilowatt). Sabit hızla giderken bunun yarısı kadar güç üretir. Daha büyük veya daha başarımlı araçların daha güçlü motorları vardır.
Olağan bir ev ampulü 25 ile 100 watt arasında güce sahiptir. Floresan lambalar benzer miktarda ışık üretmek için olağan olarak 5 ile 30 watt tüketirken benzer LED lambalar yaklaşık 0,5 ile 6 watt arasında güç kullanır.
Sıradan bir hidroelektrik santrali 200-300  MW (megawatt) güç üretir.

Buhar makinesinin gelişmesine yaptığı katkılardan dolayı James Watt'ın ölümünden sonra watt kullanılmaya başlandı. Birim, 1889'daki Bilimin Gelişimi için İngiliz Derneğinin İkinci Kongresinde kabul edildi. 1960'taki 11. Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansında, Uluslararası Birimler Sistemi (SI) içinde güç ölçümü olarak benimsendi.

Pikowatt, wattın trilyonda birine eşittir. Pikowattla ölçülen teknolojik açıdan önemli güçler, normalde radyo ve radar alıcılarında ve ayrıca radyo astronomi biliminde kullanılır.

Nanowatt, wattın milyarda birine eşittir. Topraktaki bir metre karelik bir alan yüzeyi, +3,5 görünür boyuttati tek bir yıldızdan bir nanowattlık güç alır. Nanowatt ile ölçülen güçlerin önemi, yine radyo ve radar alıcılarında anlaşılır.

Mikrowatt, wattın milyonda biridir. Mikrowatt ile ölçülen güçlerin önemi, EEG ve EKG gibi tıbbi aygıtlarda anlaşılır. Diğer birçok bilim ve mühendislik dallarında ayrıca radyo ve radar alıcılarında da kullanılır.

Miliwatt, wattın binde biridir. Normal bir lazer işaretçi yaklaşık beş miliwattlık ışık gücü kullanırken, normal insanların kullandığı işitme aygıtı bir miliwattan daha az güç harcar.

Kilowatt, wattın bin katıdır. Bu birim normal motorların çıkış gücünü ifade ettiği gibi, aletler ve makinelerin güç tüketimini de ifade eder. Ayrıca radyo vericilerin elektromanyetik güçünü ifade etmek için de kullanılır.
Bir kilowattlık güç yaklaşık olarak 1,34 beygir gücüne (HP) eşittir. 1 HP=0,746 kW'dır. Bir ısıtma elemanına sahip küçük bir elektrikli ısıtıcı 1 kilowatt kullanabilir. 2008'de yıllık kişi başına Türkiye'de elektrik tüketimi yaklaşık 2.264 kilowatt-saat idi. Bu da saatlik yaklaşık 0,258 kW eder.

Megawatt, wattın bir milyon katıdır. Çoğu olay veya makineler üretir veya bu şekilde çalışır. Örneğin: sokak aydınlatmaları, büyük elektrik motorları, uçak gemileri, kruvazörler ve denizaltları gibi büyük savaş gemileri, mühendislik donanımları ve süper hızlandırıcı gibi bazı bilim araştırma ekipmanları ve çok büyük lazerlerin çıkış darbeleri. Büyük apartmanlar, büyük oteller, büyük alış-veriş merkezler birkaç megawattlık elektrik gücü tüketebilir.
Jeneratörlerin üretim kapasitesi üretici şirket tarafından çoğunlukla MW olarak ifade edilir. Demiryollarında, modern yüksek güçlü elektrikli lokomotifler, normal olarak 5 veya 6 MW'lık güce sahiptirler.

Gigawatt, wattın bir milyar katıdır. Bu birim bazen büyük güç santralleri için kullanılır. Örneğin; 1992'de işletmeye alınan Türkiye'deki Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santralinin 8 türbininin kurulu gücü 2,4 GW'tır.

Terawatt, wattın bir trilyon katıdır. Tüm dünyadaki insanların kullandığı toplam güç genellikle bu birimle ölçülür. 1960'ların ortalarından 1990'ların ortalarına kadar en güçlü lazerler terawatt olarak güç üretti. Fakat sadece nanosaniyelik sürede gerçekleşti. Şimşek çarpmasında ortalama 1 terawattlık güç açığa çıkar, fakat bu çarpma sadece son 30 mikrosaniyede olur.

Petawatt, wattın bir katrilyon katıdır ve lazerlerin akım üretimi tarafından femtosaniyede (10−15 s) üretilebilir. Güneşin toplam parlaklığı 1,366 kW/m2dir ve Güneş ışığından dünyanın atmosferine yansıyan toplam enerji akışı 174 PW olarak ifade edilir. Eğer bu güç tamamen emilirse (absorbe edilirse), Toprak 1,94 kg/s'lik kütle kazanır.

Elektrik güç endüstrisinde megawatt elektrik (kısaltması: MWe veya MWe elektrik gücü iken, megawatt ısı veya ısısal megawatt (kısaltması: MWt, MWth, MWt veya MWth) ısısal güç üretimini ifade eder. Bazen diğer SI önekler kullanılır. Örneğin; gigawatt elektrik (GWe).
Örneğin Arjantin'deki Embalse nükleer güç santrali 2109 MWt'lik ısı üretmesi için bir nükleer reaktör kullanır. Bu da bir türbini sürmesi (çalıştırması) için buhar oluşturarak 648 MWe'lik elektrik üretir. Fark, buhar türbin generatörlerinin verimsizliliğinden ve teorik carnot çevriminin sınırlamalarından dolayı oluşur.

Güç ve enerji, sıklıkla karıştırılır. Güç, birim zaman başına üretilen ve tüketilen enerjidir.
Örneğin, 100 W değerinde bir ampul bir saatliğine yakıldığında, kullanılan enerji 100 watt saat (W·h), 0.1 kilowatt saat veya 360 kJ olur. Aynı miktardaki enerji 40 wattlık bir lambayı 2,5 saat yakarken 50 wattlık lambayı 2 saat yakar. Güç istasyonu wattın üskatları ile ifade edilir. Fakat yıllık enerji satışı kilowatt saat, megawatt saat gibi watt saatin katlarıyla ifade edilir. Bir kilowatt saatlik enerji miktarı, sabit gücün 1 saat boyunca ürettiği enerjiye veya 3,6 MJ'e eşittir.
Watt bölü saat terimler çoğunlukla yanlış kullanılıyor. Watt bölü saat tam anlamıyla gücün saatteki değişimidir. Watt bölü saat (W/h), elektrik santralinin hareketini artırmak için kullanılabilir. Örneğin; bir elektrik santrali, 15 dakika içinde 0 MW'tan 1 MW'a ulaşırsa, 4 MW/h'lik bir arttırıma sahip demektir. Hidroelektrik santraller çok yüksek arttırım değerine sahiptir. Bu özellik onları tepe yüklerinde ve acil durumlarda kullanışlı kılar.
Büyük enerji üretim veya tüketimi çoğunlukla, yıllık veya finansal periyotlarda terawatt saat olarak ifade edilir. Bir terawatt saatlik enerjiyi, yaklaşık 114 megawattla bir yıl boyunca aralıksız çalışmayla ulaşılır.

Volt amper
Güç faktörü
Wattmetre

Pil, kimyasal enerjinin depolanabilmesi ve elektriksel bir forma dönüştürülebilmesi için kullanılan bir aygıttır. Piller, bir veya daha fazla elektrokimyasal hücre, yakıt hücreleri veya akış hücreleri gibi, elektrokimyasal aygıtlardan oluşur.
Bilinen en eski insan yapımı pil MÖ 250 ve MS 640 yılları arasında yapıldığı tahmin edilen Bağdat pilidir. Pillerin gelişimi, 1800 yılında İtalyan fizikçi Alessandro Volta tarafından geliştirilen voltaik pil ile başlamıştır. Dünya çapında pil endüstrisi (2005) 48 milyar ABD doları ciroya sahiptir.

Günümüzde kullanılan en önemli araçlardan biri olan pil, 1800 yılında tesadüf sonucu bulunmuştur. Elektriğe ilişkin bilgiler, MÖ 6. yüzyıl yıllarına kadar gitmekle  birlikte bilimsel olarak ilk defa 17. yüzyılda ele alınmıştır. Ancak 19. yüzyıla kadar bilinen elektrik türü, bir kumaşa sürterek elde edilen ya da yıldırım elektriği olarak bilinen statik elektriktir. 19. yüzyılda buna elektrik akımı eklenmiş ve sürekli elektrik akımını mümkün kılan pil icat edilmiştir. Elektriğin bu dalındaki çalışmaları başlatan kişi, ünlü kurbağa deneyi ile tanınan Luigi Galvani (1737-1798)’dir.
1780 yılında yaptığı deneylerin sonuçlarını 1791’de açıklayan Galvani, "hayvansal elektrik" teorisini ortaya attı. Bu teorisini, rastlantı sonucu ölü bir kurbağanın bacağındaki sinirlerin neşter ile kesildiğinde kasıldığını gözleyerek oluşturmuştu. Buna göre, canlıları oluşturan hücreler elektrik içermekteydi.
1793'te Galvani'nin deneylerine devam eden Alessandro Volta (1745-1827) kurbağa bacağı kasılmalarının farklı iki metalden kaynaklandığını bulur. Bacağın uyarılması, birbirine benzemeyen iki farklı metalden ve hücrelerin sıvı içermesinden kaynaklanıyordu. O hâlde elektrik elde edebilmek için iki farklı metale ve sıvıya ihtiyaç olmalıydı. Bundan yararlanarak bakır ve çinko madenleri alarak aralarına tuzlu suya batırılmış süngerler yerleştiren Volta, elektrik akımını elde etmeyi başardı. Böylece Volta Pili adı verilen pili buldu (1800).
Böylece Volta, Galvani'nin biyolojik deneylerinin sonucu olan Hayvansal Elektrik Teorisi'ni ortadan kaldırdı. Galvani'nin deneyleri bilim tarihinin en ilginç olaylarından birisidir. Galvani ve Volta arkadaştılar ve Galvani asla Volta'ya kuramını ortadan kaldırdığı için kin duymadı. Volta da Galvani'nin deneylerinin güzel ve şaşırtıcı deneyler olduğunu yazmaktaydı. Çalışmalarından ötürü Napolyon onu ödüllendirdi ve Avusturya İmparatoru, onu Padua Üniversitesinde Felsefe Fakültesi Başkanlığına getirdi. Ölümünden 54 yıl sonra 1881'de Volt adı, elektrik potansiyel farkı (gerilim) birimi olarak onun anısına ithafen kullanılmaya başlandı.

Genel olarak piller, tek kullanımlık (Primary cell) ve yeniden doldurulabilen piller olarak ikiye ayrılır.

Kullanıldıktan sonra işlevini yitiren (şarj edilmeyen) piller: Bu tür pillerde elektrik üretiminin pil içinde sebep olduğu kimyasal reaksiyonun ters yönde elektrik verildiğinde ters yönde kimyasal reaksiyon olarak gerçekleştirilmeye müsait olmadığı pillerdir.
Çinko-karbon pil - Düşük maliyetli - az enerji gerektiren uygulamalar için.
Çinko-klorür – Çinko–karbon pilden biraz daha uzun ömürlüdür.
Alkalin pil - Alkaline/manganez "uzun ömürlü" pillerdir, daha fazla güç ihtiyacı gerektiren uygulamalarda da kullanılabilir.
Gümüş oksit pil – Genelde işitme cihazlarında kullanılır.
Lityum pil – Genelde dijital kameralarda kullanılır. Saat ve bilgisayar saatlerinde de kullanıldığı görülür. Çok uzun ömürlüdür, fakat pahalıdır.
Cıva pil – Genelde dijital saatlerde kullanılır.
Çinko-hava pili – Genel olarak işitme cihazlarında kullanılır.
Isıl (Termal) pil – Yüksek sıcaklık depolar. Askeri uygulamalarda önem taşır.
Şarj edilebilen (tekrar kullanılabilen) piller: Bu tür pillerde elektrik üretiminin pil içinde sebep olduğu kimyasal reaksiyonun ters yönde elektrik verildiğinde ters yönde kimyasal reaksiyon olarak gerçekleştirilmeye müsait olanlardan seçildiği pillerdir.
Kurşun-asit pil – Araçlar, alarm sistemleri ve kesintisiz güç ihtiyacı olan yerlerde kullanılır.
Lityum-iyon pil – Oldukça yaygın olan türdür. Yüksek şarj yoğunluğu vardır. Dizüstü bilgisayar, cep telefonları, müzik çalarlar ve daha birçok taşınabilir elektronik cihazda kullanılır.
Lityum-iyon polimer pil – Lityum iyon pilin temel karakteristiklerini taşır, farkı daha az şarj yoğunluğu olmasıdır. Bu pilin kimyası üreticinin ihtiyacına göre kullanım yeri avantajı yaratabilmesidir. (Örneğin; ultra –ince pil)
Sodyum-sülfür (NaS) pil
Nikel-demir pil
Nikel metal hidrür (Ni-MH) pil
Nikel-kadmiyum pil - Li-Ion ve Ni-MH pil tiplerinin tüm uygulamalarında kullanılabilir. Bu pil, uzun şarj adedine sahiptir (1500 defanın üzerinde). Fakat diğer tiplere göre daha az enerji yoğunluğuna sahiptir. Ni-Cd piller eski teknolojide kullanılmakta olup, hafıza sorunlarına yol açmalarından dolayı yerini modern pillere bırakmaktadır. Ayrıca içerdiği kadmiyum dolayısı ile kullanımı sınırlandırılmaktadır.
Sodyum-metal klorür pil
Nikel–çinko pil
Erimiş tuz pili Bu pilin avantajı elektriği üreten ve depolayan kısımlarının tuzlu sıvının hareket edebilmesiyle birbirinden bağımsız olabilmesidir.
Pillerin bir araya gelerek oluşturdukları pil gruplarına "Batarya" denmektedir. 1960'lardan önceki lambalı radyo alıcılarında yaygın olarak kullanılmakta idi. Günümüzde ise taşınabilir bilgisayarda yaygın olarak bataryalar kullanılır. Cep telefonlarında ise, yeni çıktıklarında 3 hücreli bataryalar kullanılmakta idi. Ancak şu anda neredeyse tüm telefon modellerinde tek hücreli Lityum iyon piller kullanılıyorsa da, alışkanlık sebebi ile bunlar da hatalı olarak "batarya" diye adlandırılmaktadır.

Limondan ya da asit içerikli başka meyvelerden basit piller yapmak mümkündür. Bu tip pillere, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmeleri nedeniyle “voltaik piller” adı veriliyor. Piller, asidik bir çözelti içerisine iki farklı metalin yerleştirilmesi mantığıyla yapılır. Buna göre, limona örneğin çinkoyla kaplanmış bir çivi ve bakır bir madeni para batırıldığında, limon suyu gerekli asit çözeltisini oluşturur ve elektrik üretebilir. Ancak elde edilen elektrik akımı oldukça zayıf olup, LED'de hafif bir ışıma sağlamaya yetecek kadardır.

250 yıllık gelişiminden beri piller en pahalı enerji kaynakları arasında yer almaktadır, ayrıca bünyesinde çok pahalı ürünler hatta bazen cıva, kurşun, nikel gibi riskli kimyasallar bulundurmaktadır. Bu yüzden günümüzde kimyasal madde içeriği olduğu için insan metobolizmasını etkilemekte ölümcül sebeplere neden olmaktadır. Piller yutulduğunda tehlikeli ve ölümcül olabilirler. (Çapları 20 mm'den fazla olan piller yutulduklarında yemek borusuna yapışmasıyla ölümcül olabilmektedir fakat tam aksine sindirim sistemi ile dışarı atılır ve vücuda hasar vermez). Artık çoğu bölgelerde kullanılmış pillerdeki toksit maddelerin geri kazanımı için geri dönüşüm düzenleri kurulmuştur.
Çevreye atılan atık piller çevre kirliliğine sebep olduğu gibi güneş ısısının etkisiyle patlama sonucu içindeki kimyasal maddelerin dışarı çıkması ile insan ve çevre sağlığı için risk taşımaktadır.
Pil ve batarya ile çalışan elektronik aletlerin ve özellikle elektrikli taşıtların enerji kaynakları da alışılmadık yeni tehlikeleri getirir. Piller üretim veya kullanımda zedelenip riskli hale gelebilir, doldururken veya kullanırken aniden yanabilir, enerji yoğunluğu yüzünden bu yanma patlama hızıyla ve söndürülemez şekilde gelişebilir, cepteyken yanma vücutta yanıklara ve elektrik çapmasına sebep olabilir, kapalı mekanda doldurulurken yanan küçük bir pil, mekanı kullanılamaz hale getirebilir, çarpışmış taşıtta kazazedeler için ezilme, sıkışma, kırık, kesik, patlama ve yanma tehlikelerinin yanı sıra elektrik çapması tehlikesi de söz konusu olabilir.
Bataryaların ne denli tehlike oluşturabileceğine bir örnek olarak; Galaxy Note 7'nin satışa sunulmasının ardından donanımsal sorunlardan kaynaklı patlamalar yaşanması sebebiyle, ilk olarak 16 Eylül 2016 tarihinde Samsung tarafından cihazların yenilenme kararı verilmiştir. Yenilenen Note 7'lerde de patlama sorununun devamından dolayı Galaxy Note 7'nin üretimi durdurulmuştur.

Özellikle pil, batarya üretimi ve ithalatında bazı zararlı maddelerin kullanımının sınırlandırılması amacıyla pil ve batarya atıklarının çevreyle uyumlu olduğunu gösteren belge. Bu belgeye sahip olmadan hiçbir ithalatçı ya da üretici imalat ve ithalat yapamaz. Rohs Belgesi ile batarya ve pillerde aşağıda yazılı maddeler test ile aranır. Bunlar; Kurşun (Pb) Cıva (Hg) Kadmiyum (Cd) Hexavalent krom (VI) (Cr (VI) Certain brominated flame retardants (BFR's) Polybrominated biphenyls (PBB's) Polybrominated diphenyl ethers (PBDE's) Bu testler akredite laboraturlar tarafından yapılır.

Alüminyum pili
Boşalma derinliği
Lityum titanat pil

Power Shift : DFJ on the lookout for more power source investments - Draper Fisher Jurvetson
Lemon Battery - Hila Road14 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atık Pillerinizin Tehlikeli Atık Kapsamında Geri Dönüşümünü Sağlamak İçin...29 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Lemon Battery - ushistory.org 7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Li-ion-karbon nanotüp piller 28 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Li-hava pilleri 15 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al-air batarya 30 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dual karbon piller 31 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni nesil Li-ion piller 20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Transistör veya geçirgeç girişine uygulanan sinyali yükselterek gerilim ve akım kazancı sağlayan, gerektiğinde anahtarlama elemanı olarak kullanılan yarı iletken bir elektronik devre elemanıdır.
BJT (Bipolar Junction Transistor) çift birleşim yüzeyli transistördür. İki N maddesi, bir P maddesi (NPN) ya da iki P maddesi, bir N maddesi (PNP) birleşiminden oluşur. Transistör üç kutuplu bir devre elemanıdır. Devre sembolü üzerinde orta kutup Base (B), okun olduğu kutup Emitter (E), diğer kutup Collector(C) olarak adlandırılır. Base akımının şiddetine göre kollektör ve emiter akımları ayarlanır. Bu ayar oranı kazanç faktörüne göre değişir. Transistörler elektronik cihazların temel yapı taşlarındandır. Günlük hayatta kullanılan elektronik cihazlarda birkaç taneden birkaç milyara varan sayıda transistör bulunabilir.

20. Yüzyılın en önemli buluşlarından  biri olarak kabul edilen ve elektronik devrelerin can damarı olan transistörler, 1947 yılında yapıldı. Dünyanın en büyük telefon şirketi olan Bell kuruluşlarının araştırma laboratuvarlarında, William Shockley başkanlığında John Bardeen ve Walter Brattain´den oluşan ekip, teknolojide yepyeni bir çığır açan bu buluşlarından dolayı, 1956 yılında Nobel Ödülü´nü paylaştı.
Bardeen ve Brattain, radyo ve telefon sinyallerinin alınmasında, güçlendirilmesinde ve yansıtılmasında kullanılan termiyonik kapaklara karşı bir seçenek bulmak için uğraşıyorlardı. Çabuk kırılabilen ve pahalıya mal olan bu lambaların ısınması için belirli bir sürenin geçmesi gerekiyordu. Ayrıca bir hayli de elektrik tüketiyordu.
Ekip ilk transistörü, ince bir germanyum tabakasından yaptı. 1947 Noel´inden iki gün önce, bu transistör bir radyo devresine takıldı ve Brattain, defterine şu satırları yazdı: "Bu devre gerçekten işe yarıyor. Çünkü ses düzeyinde hissedilir bir yükselme sağlandı."
Transistör, tıpkı lamba gibi, ses sinyalini güçlendiriyordu. Ama hem boyut olarak çok daha küçüktü hem de daha az enerjiye ihtiyaç duyuyordu.
Önceleri küçücük bir aygıtın o koca lambaların yerini alabileceğine pek az kimse inandı. Ama Shockley ve ekibi, dört yıl içinde büyük gelişmeler sağladılar. 1952 yılında transistör orijinal boyutunun onda birine indirildi ve çok daha güçlendi. 1957´de yılda 30 milyon  transistör üretilebilecek aşamaya gelindi. Bu alanda gelişmeler yine de sürdürüldü. Bilim adamları, germanyum tabakası yerine, çok daha büyük sıcaklıklara dayanabilen silisyum kullanmaya başladılar. Akımı saniyenin 100 milyonda biri kadar kısa bir zamanda iletebilen transistörler imal edildi. Bunların sayesinde cep tipi hesap makineleri, dijital saatler yapıldı. Radyo ve televizyon alıcılarındaki lambaların  yerini de transistörler aldı. Eğer bu küçük aygıtlar olmasaydı, uydu haberleşmeleri, uzay araçları ve aya insan göndermek de mümkün olmayacaktı.
Elektron lambaları ilk defa 1906'da Londra Üniversite Kolejinde uygulama sahasına konulmuştur. 1925'te Lilien Field ve 1938'de Hilsch ve Pohl tarafından, lambaların yerine geçecek bir katı amplifikatör elemanı bulma konusunda başarısızlıkla sonuçlanan bazı denemeler yapılmıştır. Çalışmaların amacı, lambalarda olduğu gibi katılarda da elektrostatik alan etkisi ile elektron akışını sağlamaktı. Daha sonraları bu çalışmalar bugünkü transistörlerin temelini teşkil etmiştir.
1931-1940 yılları katı maddeler elektroniği hakkında daha ziyade teorik çalışmalar devri olmuştur. Bu sahada isimleri en çok duyulanlar; L. Brillouin, A. H. Wilson, J. C. Slater, F. Seitz ve W. Schottky'dir.
1948 yılında, Walter H. Brattain ve John Bardeen kristal redresör yapmak için Bell laboratuvarlarında çalışıyorlar. Esas olarak yapılan; çeşitli kristallere temas eden bir ‘catwhisker’ in tek yönde iletken, diğer yönde büyük bir direnç göstermesi ile ilgili bir çalışmadır. Deneyler sırasında Germanyum kristalinin ters akıma daha çok direnç gösterdiği ve daha iyi bir doğrultma işlemi yaptığı gözlemlendi ve böylece germanyum redresörler ortaya çıktı.
Brattain ve Bardeen germanyum redresör ile yaptıkları deneylerde, germanyum kristali üzerindeki serbest elektron yoğunluğunun, redresörün her iki yöndeki karakteristiğine olan tesirini incelediler ve bu sırada, catwhisker'e yakın bir başka kontak daha yaparak deneylerini sürdürdüler. Bu sırada ikinci whisker de akım şiddetlenmesinin farkına vardılar ve elektronik tarihinin bir dönüm noktasına tekabül eden transistör böylece keşfedilmiş oldu.
Adını 'Transfer – Resistor' yani taşıyıcı direnç kelimesinden alan transistörün geliştirilmesine daha sonra William Shockley de katıldı ve bu üçlü 1956 yılı nobel fizik ödülüne layık görüldüler.
İlk yapılan transistörler 'Nokta Kontaklı' transistörlerdi. Nokta kontaklı transistörler, iki whisker'li bir kristal diyottan ibarettir. Kristale 'Base', whiskerlerden birine 'Emitter' diğerine de 'Collector' adı verilir. Bu transistörlerde N tipi Germanyum kristali base olarak kullanılmıştır. Whiskerler fosforlu bronzdan yapılır, daha doğrusu yapılırdı, bu transistörler artık müzelerde veya eski amatörlerin nostaljik malzeme kutularında bulunurlar. Her iki whisker birbirine çok yakındır ve uçları kıvrık bir yay gibidir, bu kıvrık yay gibi olması nedeni ile kristale birkaç gramlık bir basınç uygular ve bu sayede sabit dururlar. Yani, yalnız temas vardır. Bu transistörlerin Ge kristalleri 0.5 mm kalınlığında ve 1 - 1.5 mm eninde parçalardır. Whisker arası mesafe ise milimetrenin yüzde 3'ü yüzde 5'i kadardır. Bu ilk transistörler PNP tipinde idi, yani kristal N tipi Whiskerler P tipi idi. Daha sonraları 'Yüzey Temaslı' transistörler yapıldı. Bu transistörler PNP veya NPN olacak şekilde üç kristal parçası birbirine yapıştırılarak imal edildiler. Yüzey temaslı transistörlerin yapılması ile silisyum transistörler piyasaya çıktı, daha sonraları transistörler kocaman bir aile oluşturdular ve sayıları oldukça arttı.

Transistör iki eklemli üç bölgeli bir devre elemanı olup iki ana çeşittir.

NPN
PNP

Transistörün kolay anlaşılması bakımından tanımı; Transistörün bir sandviçe benzetilmesidir, yarı iletken sandviçi.
İkinci bir tanımıda şöyle yapılmaktadır; Transistör, iki elektrodu arasındaki direnci, üçüncü elektroda uygulanan gerilim ile değişen bir devre elemanıdır.
Transistörün en çok kullanılan tanımı ise şöyledir; Transistör yan yana birleştirilmiş iki PN diyotundan oluşan bir devre elemanıdır. Birleşme sırasına göre NPN veya PNP tipi transistör oluşur.
emitter; base, collector arasında akım sağlar ve devrede yükselteç görevi üstlenir.
132

Yüzey birleşmeli (Jonksiyon) transistör
Nokta temaslı transistör
Unijonksiyon transistör
Alan etkili transistör
Bipolar Transistör
Foto transistör
Tetrot (dört uçlu) transistör
Koaksiyal transistör

Transistör yapısal bakımdan, yükselteç olarak çalışma özelliğine sahip bir devre elemanıdır. Daha yaygın kullanım amacı ise devrede anahtarlama yapmaktır. Elektroniğin her alanında kullanılmaktadır. Dolayısı ile teknolojinin en değerli elektronik devre elemanlarından biridir.

Transistörler çok küçüktür ve çok az enerji harcarlar.
Transistörler çok daha uzun çalışma ömrüne sahiptirler.
Transistörler her an çalışmaya hazır durumdadırlar. (lambaların flaman gerilimi sorunu)
Çalışma voltajları çok daha azdır. Pille bile çalışırlar.
Lambalar gibi cam değildir, kırılmaz.
Transistörlerin üretimi daha ucuz ve kolaydır.

Elektromanyetik palse karşı vakum tüplerinden daha duyarlıdırlar.

Transistörler esas olarak bipolar transistörler ve unipolar transistörler olarak iki kısma ayrılırlar. Bipolar transistörler de PNP ve NPN olarak iki tiptir.
PNP tipinde base negatif emitter ve collector pozitif kristal yapısındadır. Bu transistörler emitter montajında; emitter pozitif, collector negatif olarak polarize edilirler. Base emittere göre daha negatif olduğunda transistör iletimdedir.
NPN tipinde ise base pozitif, emitter ve collector negatif kristal yapısındadır. Emitter topraklı olarak kullanıldığında, emitter negatif, collector pozitif olarak polarize edilirler. İletimde olması için base, emittere göre daha pozitif olmalıdır. Buradaki gerilim farkı 0.7 (si) - 0.3 (ge) volt veya daha fazla olmalıdır.
Piyasada pek çok tip bipolar transistör mevcuttur. Bunların kullanılmaları sırasında mutlaka bacak bağlantılarını içeren bir katalog kullanılmalıdır; çünkü aynı kılıf yapısı içeren iki transistörün bacak bağlantıları ayrı olabilir.
Bipolar transistörler genelde 2 ile başlayan 2N… 2SA…. 2SB….. 2SC… veya AC… BD… BUX…. BUW… MJ…. ile başlayan isimler alırlar.
Son zamanlarda transistörlerin çeşidi ve sayısı arttığı için bir katalog(datasheet) kullanmak zorunlu hale gelmiştir.
2N3055 2SA1122 2SB791 2SC1395 2SC5200 AC128 BD135 BUX80 BUW44 MJ3001 gibi….
A ile başlayan transistörler Germanyum, B ile başlayan transistörler Silisyumdur. Keza, diyotlar için de bu geçerlidir, ikinci harfin anlamları şöyledir:

A : Diyot
C : Alçak frekans transistörü
D : Güç transistörü dür.
F : Yüksek frekans transistörü
Y : Güç Diyodu
Z : Zener Diyot
AC128, BC108, AF139, BF439, AD165, BD135, AA139, BY101 gibi.
Bazı transistörler kılıf içinde bir de diyot ihtiva ederler.
Bir P tipi transistör push-pull olarak kullanıldığında, karakteristikleri benzer olan bir N tipi transistörle beraber kullanılır, buna 'Complementary' tamamlayıcı transistör adı verilir. MJ 2955 ile 2N3055 gibi.
Piyasada bulunan transistörler plastik veya metal kılıf içindedirler.
En çok kullanılan kılıf şekilleri To-3 To-5 To- 12 To- 72 To- 92 To- 220'dir.

Transistörün yükseltme işlemi doğrudan doğruya çıkış akımı değişmelerinin giriş akımı değişmelerine oranı olan; akım kazancına bağlıdır. Bu işlemde çıkış devresi gerilimi sabittir. Akım kazancı, transistörün bağlantı şekline göre farklı isimler alır.
Bağlantı şekillerine göre akım kazancı;

Emiteri ortak bağlantıda Beta-β
Beyzi ortak bağlantıda Alfa-α
Kollektörü ortak bağlantıda Gama-γ
ismini alır. Transistörün NPN veya PNP oluşu ile değişmez.
Akım kazancı=Çıkış devresi akımı değişmeleri/Giriş devresi akımı değişmeleri
(Çıkış devresi gerilimi: Sabit)

Tablo: Transistör bağlantı Şekillerine göre akım kazançları

Tristör, kontrollü yarı iletken bir anahtarlama elemanıdır. SCR olarak da bilinirler. SCR silikon kontrollü doğrultucu (veya yarı iletken kontrollü doğrultucu) anlamına gelmektedir. Özellikle güç elektroniği devrelerinde kullanılan tristörler çok hızlı açma ve kapama özelliğine sahiptirler. Son teknikle saniyede 25.000 defa açıp kapama yapan tristörler yapılmıştır. Dört katlı bir yarı iletkenden meydana gelen tristörler (P-N-P-N) kapı (gate) ucu ile iletken yapılabilmektedir. Doğru akım ve Alternatif akımla çalışırlar. Her yönlü akım geçirirler. Anot-Katot ve gate olmak üzere üç bağlantı ucu mevcuttur. Yüksek güçlü tristörlerde anot geniş bir taban üzerine tespit edilir. Bu tristörün hem kolay soğutulmasını hem de kolay monte edilmesini sağlar. Katot kalın bir kablo ile gate ucu ince bir bükülebilir kablo ile çıkartılmıştır.
Tristörü doğru polarize etmek için anotuna (+) katotuna (-) gerilim verilmelidir. Uygulanan bu gerilim değeri çok arttırılırsa bir noktadan sonra tristör aniden iletime geçip A –K direnci dolayısı ile A – K voltajı düşer geçen akım artar. Eğer ters polarize edilip gerilim arttırılırsa yine bir noktadan sonra ters yönde ani akım artışı olur. Bu ise istenmeyen bir durumdur ve tristörü bozar. Tristörün doğru polarize edilip A –K voltajının arttırılması ile iletime geçirilmesi kullanılan bir yöntem değildir. Çoğunlukla A – K doğru polarize edildikten sonra geyte ufak bir gerilim darbesi verilip tristör iletime geçirilir. Tristör bu şekilde iletime geçtikten sonra geyt gerilimi kesilse bile tristör iletimde kalır
Tristörler bir kere iletken oldu mu (eğer besleme voltajı kesilmezse) devamlı iletimde kalır. Bunun için özel metotlarla tristörleri yalıtkan duruma geçirmek gerekir. Bu davranışa iki durumu kararlı (bistable) davranış denir. Tristörler güç elektroniğinin gelişmesinde çok önemli rol oynamıştır. Bunun için 2000 Volt ve 3300 Ampere kadar çalışabilen tristörler yapılmıştır. Tristörlerde en büyük problem, açma-kapama esnasında meydana gelen ısıyı ve enerji birikimini dağıtmaktır. Bunun için çok çeşitli metotlar geliştirilmiştir.
SCRlerin yüksek gerilim ve amper değerlerinde kullanılabilmelerinin sebebi gerilim düşümlerinin 1-2 volt kadar az olması ve dolayısıyla iletim durumundayken ısı kaybının oldukça düşük olmasıdır. Gerilim düşümü u elemanın üzerinden geçen akım ise I ise ısı kaybı p aşağıdaki formülle hesaplanabilir.

  
    
      
        p
        =
        u
        .
        I
      
    
    {\displaystyle p=u.I}
  

Tristörler diğer yarı iletken elemanlar gibi teorik olarak sonsuz ömre sahiptirler ancak aşırı sıcaklıkta bu eleman tahrip olur.

Tristörler tetikleme sinyalleri ile iletime sokulurlar ancak bazı durumlarda eleman kendiliğinden iletime girebilir. Bu durumda elemanı kontrol edemeyiz. Bu durumları sıralayalım:

Elemanın uçlarındaki gerilimin yükselme hızı kritik yükselme hızından büyükse
Elemanın uçlarındaki gerilim sıfır devrilme gerilimi değerinden eşit veya büyükse
Elemanı kesime sokmak için elemana ters yönde gerilim uygularız. Ters yönde gerilim uygulama süresi sönme süresinden küçükse
Tristörümüz kendiliğinden iletime girer.

Tristör nedir ? Nasıl çalışır ? Tristör Kullanım Alanları23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ventriküler septal defekt (kusur) ya da kısaca VSD (İng.: Ventricular septal defect), kalbin sağ ve sol karıncıklarını ayıran ventriküler septumun üzerinde delik bulunması durumuna verilen isimdir.
Sol karıncık temiz kanın kalpten vücuda gönderilmek üzere pompalandığı odacık iken sağ karıncık kirli kanın akiğerlere gönderilmek üzere pompalandığı odacıktır. Ancak bu iki odacığı birbirinden ayıran ventriküler septum üzerinde delik olduğu durumda temiz kanın bir kısmı, bu delikten geçerek sağ karıncıktaki kirli kan ile karışır.
İzole edilmiş VSD şunlara ayrılabilir:
1. bölmelerin giriş veya çıkış bölgesinde perimembranöz bir kusur
2. Esas olarak kas septumunun apikal ve santral bölgesinde lokalize olan bir kas defekti, ayrıca birden fazla küçük defekt/kusur olabilir.
Etiyoloji / Sıklık
•% 30-35 sıklık
• en yaygın doğuştan kalp kusuru
• Bununla birlikte, diğer kalp kusurlarıyla ilişkilendirilebilir
Hemodinamik
• Hayatın ilk günlerinde veya haftalarında pulmoner vasküler direncin düşmesinden sonra, ventriküler seviyede interventriküler basınç gradyanına bağlı olarak sol-sağ şant vardır.
• Şantın boyutu, defektin boyutuna ve pulmoner vasküler dirence bağlıdır
Semptomlar
• Küçük kusurlar genellikle asemptomatiktir
• daha büyük kusurlu - taşipne - terleme - içme zorlukları - gelişme geriliği - pulmoner enfeksiyonlara eğilim - tedavi edilmemiş pulmoner hipertansiyon gelişme riski vardır (Eisenmenger reaksiyonu)
Teşhis
• Tipik kalp üfürümü (3.-2. ICR sol parasternal'de yüksek sistolik)
• EKG (sol / sağ hipertrofi)
• Yankı (boyut + konum)
• Röntgen (kardiyomegali + pulmoner hiperemi)
Terapi
• küçük VSD, özel kardiyak tedavi gerektirmez
• Orta / büyük kusurlar cerrahi olarak düzeltilir (yama kapatma)
• Erken bebeklik döneminde: ameliyat zamanına kadar ilaçla anti-konjestif tedavi
Risk / Komplikasyonlar
• Ameliyatsız kusurlar durumunda, artmış endokardit riski = kalbin iç zarının (endokardiyum) iltihaplanması, dolayısıyla antibiyotik tedavisi
Tahmin
• Cerrahi düzeltmeden sonra genel olarak iyi
• Eisenmenger'ın tepkisiyle yaşam beklentisi sınırlıdır (20-30 yıl)
Kaynaklar
Sitzmann ve değişik internet sayfaları, Özlem Arikan Piskin
https://www.familienwortschatz.de/index.php?title=Ventrikelseptumdefekt

Pediatric Heart Surgery
The Congenital Heart Surgery Video Project8 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VSD Repair, Perimembranous Ventricular Septal Defect5 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VSD Repair Powerpoint™ Presentation6 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ventricular septal defect - Children's Hospital Boston
Ventricular septal defect3 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - American Heart Association
Ventricular septal defect27 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - medlineplus.org
Ventricular Septal Defect information from Seattle Children's Hospital Heart Center
Animation of ventricular septal defect 13 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from AboutKidsHealth.ca
Perimembranous VSD2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - emedicine.com
Supracristal VSD8 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - emedicine.com
Down's Heart Group8 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Easy to understand diagram and explanation of VSD.
C.S. Mott Children's Hospital, Congenital Heart Center: Ventricular Septal Defect at umich.edu
Ventricular Septal Defect22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Cove Point Foundation
VSD repair: Perimembranous5 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Congenital Heart Surgery Video Project

8 mm video formatı, NTSC ve PAL/SECAM televizyon sistemleri için gayri resmi olarak üç ilgili video kaseti formatıdır. Bunlar, orijinal Video8 (analog kayıt) formatı ve geliştirilmiş halefi Hi8 (analog video ve analog ses ancak dijital ses için hazırlıklı) ve Digital8 olarak bilinen daha yeni bir dijital kayıt formatıdır.
Kullanıcı kitlesi esas olarak amatör video kamera kullanıcılarından oluşmuştur fakat profesyonel televizyon yapımı alanında da önemli bir yer tutmuştur.
Ocak 1984'te Kodak yeni teknolojiyi duyurdu. 1985 yılında Japon markası Sony, ticari başarıya sahip ilk Video8 kameralarından biri olan Handycam'i tanıttı. Rakipleri VHS ve Betamax video kameralarından çok daha küçük olan Video8, tüketici kamera pazarında çok popüler oldu.

Video8, 1985 yılında VHS-C ve Betamax formatlarının hakim olduğu bir pazarda kuruldu. İlk model Sony Handycam CCD-V8, yalnızca geri oynatma özelliği olmayan, yalnızca üç odak ayarı olan ve 6x zumlu bir kayıt modeliydi. Kısa zaman sonra otomatik odaklanma modeli tanıtıldı.

Super-VHS formatının tanıtımına rakip olarak Sony, Video Hi8'i (yüksek bant Video8'in kısaltması) tanıttı. Hi8, VHS gibi geliştirilmiş kayıt elektroniği ile kaydedilen parlaklık sinyalinin bant genişliğini artırmak için ortam formülü kullanmaktadır.

Birincil özelliği, daha sonra 'AT bus' olarak adlandırılan ISA bus'a 16-bitlik direkt bağlantı oluşturmasından dolayı orijinal adı PC/AT Attachment olarak tasarlandı. Daha sonra "AT Attachment" olarak kısaltıldı.
Bu aygıtın isminin daha önceki versiyonu, anakarta bağlı olup kendi ayrı denetmenine (controller) sahip olmasından ötürü (bu özelliği ona anakartta ayrı bir host adapter arayüzü olma özelliğini sağlar ), 1980lerin sonunda Western Digital tarafından tasarlanmış, Entegre Edilmiş Sürücü Elektroniği (Integrated Drive Elektronics – IDE) dir. Yine Western Digital tarafından standart ATA'ya ek olarak üretilen Enhanced IDE (EIDE) (Geliştirilmiş IDE ) 528 megabayt (504 mebibayt) tan, 8.4 gigabayta kadar depolama kapasitesine sahiptir. Bu yeni isimler resmi olmamasına rağmen, IDE ve EIDE terimleri genellikle PATA yerine kullanılabilir olarak görülürler. Bunun sebebi aynı tüketim aygıtının iki farklı teknoloji olarak tanıtılmasına dayandırılabilir. 2003 yılında Serial ATA isimlendirmesi ile, geleneksel ATA ismi Parallel ATA (P-ATA) olarak değişmiştir.
Arayüz ilk başta sadece hard diskle çalışıyordu, ama daha sonra başka aygıtların da arayüzle çalışması gereği ortaya çıktı. Bu aygıtlar, başlıca CD-ROM ve DVD-ROM sürücüleri, tape drive (sürücüleri) ve Zip drive ve SuperDisk drive gibi geniş kapasiteli floppy sürücüleridir. Western Digital ve Oak Technologies şirketlerinin geliştirdiği non-ANSI SFF-8020 ile üretilmeye başlayan eklentiler, AT Attachment Packet Interface (ATAPI) ismini ortaya çıkarmıştır. Ama 4. versiyondan beri standart olarak bütün isim ATA/ATAPI olarak bilinmektedir. Kaldırılabilir medya aygıtları ARMD (ATAPI Removable Media Device) olarak sınıflandırılmıştır ve bir floppy diskte ya da yönetici sistem sürücüsünde görülebilir.
programmed input/output (PIO) dan direct memory access (DMA) ya hareket, ATA tarihinde başka önemli bir değişimi sağlamıştır. Bütün bilgisayar kelimeleri CPU tarafından okunmalıdır, ama PIO yavaş hareket eder ve CPU kaynaklarını kullanır. Bu durum önbelleksel ana belleğin dışındaki bir bilgiye ulaşmaya çalışan CPU için büyük bir problem oluşturur. Bu, ATA aygıtı çevresinde bulunan sistemlerin diske bağlı işlemlerde SCSI ya da başka bir arayüz kullanan bilgisayarlara göre daha yavaş olduğu anlamına gelir. Oysa DMA (daha sonra Ultra DMA ya da UDMA ismini alır) CPU'nun diskte yazma ve okuma işlemlerinin hızlarını büyük ölçüde düşürür. Bu doğrudur çünkü DMA ve UDMA disk denetimcisinin belleğe veri yazmasına direkt izin verir, böylece CPU by-pass'lanır.
Orijinal ATA'da 28 – bitlik adresleme modu kullanılırdı. Bu durum 512 baytlık 228 (268,435,456) sektörün adreslenmesi anlamına gelirdi. Sonuç olarak maksimum 137 gigabytes (128 GiB) yer elde edilirdi. Maksimum 1024 silindire, 256 başlığa ve 63 sektöre sahip olan standart PC BIOS sistemi 7.88 GiB (8.46 GB)'a kadar desteklenebilmekteydi. Standart PC BIOS sistemlerindeki CHS limitasyonlarının en düşük ortak denominatörleri ile IDE birleştiklerinde, sistem 504 mebibytes kadar limitli hale gelmiştir.
ATA-6 limiti 128 PiB (veya 144 petabytes)'a kadar çıkarma ile, 48 bit adresleme yapabilir. Windows 200 gibi bazı OS çevreleri 48-bit LBA yı etkin hale getirmezler, böylece kullanıcı 160 GB sürücüde tam kapasite için ekstra adımlara ihtiyaç duyar.
Bu ölçü limitasyonları olmalıdır. Çünkü sistemin bazı parçaları, bazı limitlerin ötesindeki blok adreslerini işleyemezler. Sistem bir sürücünün boyutunu düşündüğü zaman ya da ön yüklemeyi reddedip sürücüleri başlangıç yapma noktasında BIOS ekranında kalmaya devam ediyorsa bu problem kendini gösterir. Bazı durumlarda anakart için BIOS güncellemesi sorunu çözer. Bu problem, kullanılabilir diski 128 GB'a limitleyen eski dış FireWire disk koruncağında da görülür. 2005'in başlarında koruncaklar pratiksel olarak limitsiz olmaya elverişliydi.

Serial ATA çıkana kadar, 40-pin bağlayıcıları (connector) sürücülere şerit kablosu ile bağlanırlardı. Her kablo iki ya da 3 tane bağlayıcıya sahiptir. Bağlayıcılardan bir tanesi adaptörden bilgisayarın geri kalan kısmına arayüzlülük yapar. Paralel ATA kabloları tek seferde 16 bit veriyoluayabilir.

ATA'nın geçmişinde çoğunluk olarak 40 telli şerit kablolar vardı. Ama Ultra DMA/66 (UDMA4) nın çıkması ile 80 telli versiyonlar ortaya çıkmaya başladı. Yeni kablolardaki eklenen teller toprak telleridir ve önceki tanımlanan tellerle veri dönüşümü yapar. Veri dönüşümü yapan teller komşu sinyal teller ile arasındaki kapasitif eşleşme etkisini azaltır. Yüksek transfer değerlerinde kapasitif eşleşme bir sorundur ve bu değişiklik, UDMA4 ün güvenilir biçimde çalışması için transfer değerinin 66 megabytes per second (MB/s) değerinde etkin olması için, çok önemlidir. Hızlı UDMA5 ve UDMA6 modları tabii ki 80 iletken kabloya ihtiyaç duyarlar.
Tellerin sayısı iki katına çıkmasına rağmen, pin bağlayıcılarının sayısı ve pin çıkışı 40 iletken kablo olarak aynı kalır ve bağlayıcıların dış görünüşü aynıdır. İç yapısal olarak, tabii ki, bağlayıcılar birbirinden farklıdır: 40 telli kabloların bağlayıcıları toprak tellerini toprak pinlere birebir eş olarak bağlarken, 80 telli kablolar daha fazla toprak telini daha az sayıda toprak pinine bağlarlar. 80 telli kablolar genellikle 3 farklı renkte bağlayıcılara bölünürler (mavi, gri & siyah ) ama 40 tellilerde bütün bağlayıcılar siyah renktedir. Gri bağlayıcı 28 CSEL pinine bağlanmaz; çünkü eğer bağlanırsa bu durum onu düzenlenmiş sürücü kablo seçimi için köle pozisyonuna sokar.
ATA'nın her zaman belirlenmiş bir kablo uzunluğu vardır, bu uzunluk 46 cm (18 inç) dir. Bu uzunluk büyük bilgisayar kasalarında sürücülerin birbirine bağlanması konusunda sorun yaratabilir ya da birkaç fiziksel sürücüyü tek bilgisayara monte ederken aynı sorunla karşılaşabiliriz. Bu kablo durumu, aynı zamanda dış sürücüler için Paralel ATA kullanımı ihtimalini tamamen yok eder. Daha uzun kablolar pazarda satılabilir durumdayken, anlaşılmıştır ki onlar belirtimlerin düzenledikleri parametrelerin dışındadır. Aynı durum "çevrilmiş" kablolar için de geçerlidir; Standart ATA'lar özel empedans lı ve sığalık karakterli yassı kablolar içerirler. Buradan diğer normal kabloların kullanılmayacağı anlamı çıkmamalıdır, sadece onların daha dikkatli kullanılması gerektiği anlamına gelir.

Eğer bir kabloya iki tane aygıt bağlanırsa bir tanesi ana aygıt (master) diğeri yan aygıt (slave) olarak davranır. Bilgisayarın BIOS'ı ve/veya işleyici sistem i uygun aygıtları taradığı zaman ana aygıt ilk görünendir. Eski BIOS'larda (486 era ve daha öncekiler) aygıt bios tarafından ana aygıt için "C", yan aygıt için de "D" olarak isimlendirilirdi.
Eğer kabloda sadece bir aygıt varsa, çoğu durumda o aygıt ana aygıt olarak düzenlenir. Ama bazı sürücüler bu düzenleme için tek aygıt isimli özel ayara sahiptirler (Western Digital).
Tabii ki, uygun yazılım ve donanımlara bakılırsa, kablodaki tek bir sürücü yan sürücü olmasına rağmen, güvenilir biçimde çalışabilmektedir (bu düzenleme genellikle CDROM kanala sahip olduğu zaman görülmektedir).

Kablo seçimi adlı sürücü ayarı ATA-1 de istemli olarak bulunmaktaydı ve daha sonra ATA-5 ve sonrasında yaygın biçimde kullanılmaya başladı. Bir sürücü "kablo seçimi"’ni otomatik olarak kendini kablodaki duruma göre ana aygıt ya da yan aygıt pozisyonuna ayarlar. Kablo seçimi pin28 tarafından kontrol edilir. Ana adaptör bu pini topraklar; böylece aygıt eğer o pin topraklanmışsa ana aygıt, topraklanmamışsa yan aygıt konumuna ayarlanır.
40 telli kablolarda kablo seçimi ,basitçe iki aygıtın bağlayıcıları arasındaki teli keserek yerine getirilirdi. Bu uygulama yan aygıtı kablonun sonuna ana aygıtı "orta" bağlayıcıya getirirdi. Bu uygulama neticede daha sonraki versiyonlarda standart hale getirilirdi. Eğer kabloda tek aygıt bağlıysa, bu kablonun kullanılmayan "kök" durumunu ortaya çıkarırdı. Fiziksel uygunluk ve elektriksel koşullar açısından bu istenmeyen bir durumdu: yüksek transfer değerlerinde kök sinyal yansıması’na neden olur.
80 telli kablolar UDMA4 ile kullanılmak için çıktıklarında bu detaylar değişti. Ana aygıt kablonun sonuna gider ve böylece eğer kabloda tek aygıt varsa, "stub" durumu ortadan kalkacaktır. Yan aygıt içinse, bağlantı gövdesinden aygıtın ilişkisini ihmal ederek, görevini sağlar. 80 telli kablolar özel bağlayıcılara ihtiyaç duysa bile bu ekstradan küçük bir işlemdi.
Renk kodlu bağlayıcılar, yükleyicinin ve kablo üreticisinin daha kolay tanımlayabilmesi için, standart hale gelmiştir.

Genellikle kullanılmasına rağmen, ana aygıt ve yan aygıt terimleri ATA'nın eski versiyonlarında görülmemektedir. İki aygıt aygıt 0(ana aygıt) ve aygıt 1 (yan aygıt) olarak adlandırılır. "ana sürücü hangi aygıtın kanalı kullanmasına hakemlik eder" düşüncesi eski ve yaygındır. Aslında Ana işleyici sistem de aynı işi yapar. Bu yüzden ATA protokolünde bir aygıt diğerine kanalı kullanması için talepte bulunmaz. İkisi de Ana İşleyici sistemi için yan aygıttırlar.

ATA-3'e kadar olan Paralel ATA'lar, bir komut kanala verildiği zaman diğer bir komut gelene kadar işlemin bitirilmesine ihtiyaç duyarlar. Yani başka bir deyişle, ATA ana arayüzü dikkate alınarak, tek bir komut işleme alınacak biçimde serileştirilmesi işlemine ihtiyaç duyar. Bu işlem genellikle Ana işleyici sistemde bir sürücü tarafından yapılırdı.
Örneğin; bir okuma komutunun bir sürücü tarafından kabloya verildiğini düşünelim. Sürücü okuma işlemini bitirene kadar, başka bir sürücünün talep ettiği komutu işleme almak ya da aynı sürücünün diğer ek komutlarını ilk yolladığı işlem bittikten sonra kabloya almak mümkün değildir (bu işlem "sınırı aşmış" (overlapped) ve "kuyruk" (queued) fonksiyonlar olarak da bilinir).
En mantıklı model, Ana ATA arayüzünün aldığı ilk komutu işlerken işlem bitene kadar diğer komut talebini almayandır.
ATA-4 ve alt versiyonlar "sınırı aşma ayarı" (overlapped feature set) ve "kuyruk ayarı" (queued feature set) denen iki istemli özellik içerirler. Ama bu özellikler Paralel ATA'larda pek desteklenmezler.
Fakat, bazı durumlarda sınırı aşma ve kuyruk işlemleri diğer kaydetme veriyollarında görülü

Bellek hiyerarşisi, bir bilgisayar sistemindeki çeşitli veri saklama birimlerinin erişim hızı, sığa (kapasite) ve maliyetlerine göre katmanlar hâlinde düzenlenmesidir. Hiyerarşide yukarıdan aşağıya inildikçe birimler yavaşlar ve birim başına maliyetleri düşerken sığaları büyür; yukarı çıkıldıkça ise hızlanır ama pahalılaşır ve küçülür. Bu düzenleme, hızlı belleğin pahalı ve küçük, ucuz belleğin ise yavaş olması arasındaki dengeyi yöneterek sisteme hem yüksek hız hem de büyük sığa görüntüsü kazandırmayı amaçlar.
İşlemcilerin hızı belleklerin erişim hızından çok daha çabuk arttığından, işlemci ile ana bellek arasındaki başarım açığı zamanla büyümüştür (bk. bellek duvarı). Bu açığın etkisini azaltmak için işlemciyle ana bellek arasına, önbellek adı verilen küçük ve hızlı ara katmanlar yerleştirilir.

Bellek hiyerarşisinin etkili olmasının temel nedeni, programların belleğe erişiminde gözlenen atıf yerelliğidir (erişim yerelliği): bir program, belirli bir zaman aralığında bellek adreslerinin yalnızca küçük bir bölümüne ve çoğunlukla birbirine yakın adreslere erişme eğilimindedir. Zamansal yerellik (yakın geçmişte erişilen verinin yeniden erişilme olasılığının yüksek olması) ve uzamsal yerellik (erişilen bir verinin yakınındaki verilere de erişilme olasılığının yüksek olması) sayesinde, sık kullanılan veriyi işlemciye yakın hızlı katmanlarda tutmak ortalama erişim süresini belirgin biçimde düşürür.
Her katman, kendisinin bir alt düzeyindeki daha yavaş ve daha büyük katmanın sık kullanılan verisinin bir kopyasını tutarak o katman için bir önbellek görevi görür. İşlemci bir veriyi istediğinde önce en üstteki (en hızlı) katmana bakılır; veri orada bulunursa buna isabet, bulunamayıp bir alt katmana inilmesi gerekirse buna ıska denir.

Tipik bir bilgisayarda katmanlar, en hızlıdan en yavaşa doğru genellikle şöyle sıralanır:

Üst katmanlar (yazmaçlar ve önbellek) genellikle donanım tarafından, alt katmanlar (ana bellek ve disk) ise işletim sistemi tarafından yönetilir; örneğin sanal bellek düzeneğinde ana bellek, ikincil depolama için bir önbellek gibi kullanılır.

Hiyerarşinin başarımı çoğunlukla ortalama bellek erişim süresiyle değerlendirilir. İki katmanlı basitleştirilmiş bir modelde bu süre, isabet oranı ve katman erişim sürelerinin ağırlıklı ortalaması olarak yazılabilir; isabet oranı yükseldikçe ortalama erişim süresi en üst katmanın hızına yaklaşır. Bu nedenle önbellek tasarımında amaç, yerellikten yararlanarak isabet oranını olabildiğince yükseltmektir.

Önbellek
Bellek duvarı
Sanal bellek

Bilgisayar biliminde, bellek içi işleme, bellek içi bir veritabanında depolanan verilerin işlenmesi için gelişen bir teknolojidir. Daha eski sistemler, SQL sorgu dilini kullanan disk depolama ve ilişkisel veritabanlarına dayanıyordu, ancak bunlar iş zekası (BI) ihtiyaçlarını karşılamada giderek yetersiz kalıyor. Depolanan verilere, rastgele erişimli belleğe (RAM) veya flash belleğe yerleştirildiğinde çok daha hızlı erişildiğinden, bellek içi işleme, verilerin gerçek zamanlı olarak analiz edilmesini sağlayarak iş dünyasında daha hızlı raporlama ve karar vermeyi mümkün kılar.

Disk tabanlı teknoloji ile veriler, sorguların çalıştırıldığı çoklu tablolar ve çok boyutlu yapılar şeklinde bilgisayarın sabit diskine yüklenir . Disk tabanlı teknolojiler, genellikle SQL Server, MySQL, Oracle ve diğerleri gibi yapılandırılmış sorgu diline (SQL ) dayanan ilişkisel veritabanı yönetim sistemleridir (RDBMS). RDBMS, işlemsel işleme gereksinimleri için tasarlanmıştır . Eklemeleri ve güncellemeleri destekleyen bir veritabanı kullanmanın yanı sıra toplamalar, birleştirmeler(BI çözümlerinde tipiktir) tipik olarak çok yavaştır. Diğer bir dezavantaj, SQL'in veri satırlarını verimli bir şekilde getirmek için tasarlanmış olması ve BI sorgularının genellikle ağır hesaplamalar içeren kısmi veri satırlarının getirilmesini içermesidir.
Sorgu performansını iyileştirmek için çok boyutlu veritabanları veya çok boyutlu çevrimiçi analitik işleme (MOLAP) olarak da adlandırılan OLAP küpleri oluşturulur. Küp tasarlamak ayrıntılı ve uzun bir süreçtir ve küpün yapısını dinamik olarak değişen iş gereksinimlerine uyum sağlayacak şekilde değiştirmek zahmetli olabilir. Küpler, belirli sorguları yanıtlamak için verilerle önceden doldurulur ve performansı artırsalar da, geçici sorguları yanıtlamak için hala uygun değildirler.
Bilgi teknolojisi (BT) personeli, veritabanlarını optimize etmeye, dizinler ve kümeler oluşturmaya, küpler ve yıldız şemaları tasarlamaya, veri modellemeye ve sorgu analizine önemli ölçüde geliştirme zamanı harcar.

Aynı verileri RAM'den okumaya kıyasla, sabit diskten veri okumak çok daha yavaştır (muhtemelen yüzlerce kez). Özellikle büyük hacimli verileri analiz ederken performans ciddi şekilde düşer. SQL çok güçlü bir araç olmasına rağmen, karmaşık sorguların yürütülmesi nispeten uzun zaman alır ve genellikle işlemsel işleme performansının düşmesine neden olur. Kabul edilebilir bir yanıt süresi içinde sonuçlar elde etmek için, birçok veri ambarı, özetleri önceden hesaplayacak ve yalnızca belirli sorguları yanıtlayacak şekilde tasarlanmıştır. Performansı artırmak için optimize edilmiş toplama algoritmalarına ihtiyaç vardır.

Bilgisayar teknolojisindeki ve iş gereksinimlerindeki belirli gelişmeler, bellek içi teknolojinin göreli avantajlarını artırma eğiliminde olmuştur.

Moore yasasına göre donanım giderek daha ucuz ve daha yüksek performanslı hale geliyor . Bilgi işlem gücü, maliyetlerde düşerken her iki ila üç yılda bir ikiye katlanır. CPU işleme, bellek ve disk depolama, tümü bu yasanın bazı varyasyonlarına tabidir. Sütun merkezli veritabanları, sıkıştırma teknikleri ve toplu tabloları işleme gibi yazılım yeniliklerine ek olarak, çok çekirdekli mimari, NAND flash bellek, paralel sunucular ve artırılmış bellek işleme kapasitesi gibi donanım yenilikleri de bellek içi talebe katkıda bulunmuştur.
32 bit sistemlerde erişilebilen 2 veya 4 GB'den çok daha fazla RAM'e (100 GB veya daha fazla) erişime izin veren 64 bit işletim sistemlerinin ortaya çıkışı.64 bit işletim sistemleri, depolama ve analiz için Terabayt (1 TB = 1.024 GB) alan sağlayarak bellek içi işlemeyi ölçeklenebilir hale getirir. Flash bellek kullanımı, sistemlerin daha ekonomik olarak birçok Terabayta ölçeklenmesini sağlar.
Artan veri hacimleri, geleneksel veri ambarlarının artık verileri zamanında ve doğru bir şekilde işleyemeyeceği anlamına geliyordu. Veri ambarlarını operasyonel verilerle periyodik olarak güncelleyen ETL sürecinin tamamlanması birkaç saatten haftalara kadar sürebilir. Ayıkla, dönüştür, yükle (ETL) sürecinin tamamlanması haftalar veya birkaç saat arasında sürebilir. Bu nedenle, herhangi bir zaman noktasında veriler en az bir günlüktür. Bellek içi işleme, gerçek zamanlı raporlama için terabaytlarca veriye anında erişim sağlar.
Bellek içi işleme, geleneksel BI araçlarına kıyasla daha düşük bir maliyetle sunulur ve daha kolay dağıtılıp bakımı yapılabilir.

Bir dizi bellek içi ürün, mevcut veri kaynaklarına bağlanma ve görsel olarak zengin etkileşimli panolara erişim olanağı sağlar. Bu, iş analistlerinin ve son kullanıcıların fazla eğitim veya uzmanlık gerektirmeden özel raporlar ve sorgular oluşturmasına olanak tanır. Kolay gezinme ve sorguları anında değiştirme yeteneği, birçok kullanıcı için faydalıdır. Bu panolar yeni verilerle doldurulabildiğinden, kullanıcılar gerçek zamanlı verilere erişebilir ve dakikalar içinde raporlar oluşturabilir. Bellek içi işleme, çağrı merkezlerinde ve depo yönetiminde özellikle faydalı olabilir.
Bellek içi işleme ile, her sorgu çalıştırıldığında veritabanına erişmek yerine kaynak veritabanı yalnızca bir kez sorgulanır, böylece tekrarlayan işlemeleri ortadan kaldırır ve veritabanı sunucuları üzerindeki yükü azaltır. Bellek içi veritabanını bir gecede doldurmak için zamanlama yaparak, veritabanı sunucuları yoğun saatlerde operasyonel amaçlar için kullanılabilir.

Çok sayıda kullanıcıyla, bellek içi yapılandırma için büyük miktarda RAM gerekir ve bu da donanım maliyetlerini etkiler. Yatırımın, sorgu yanıt hızının yüksek öncelikli olduğu ve veri hacminde önemli bir büyümenin ve raporlama olanaklarına olan talebin arttığı durumlarda uygun olma olasılığı daha yüksektir; bilginin hızlı değişime tabi olmadığı durumlarda yine de uygun maliyetli olmayabilir. Bellek içi araçlar son kullanıcılara büyük miktarda veri sunduğundan, güvenlik de dikkate alınması gereken bir diğer konudur. Üreticiler, verilere yalnızca yetkili kullanıcılara erişim verilmesini sağlamayı önerir.

1. Plattner, Hasso; Zeier, Alexander (2012). In-Memory Data Management: Technology and Applications Springer Science & Business Media. ISBN 9783642295744
2. Zhang, Hao; Gang Chen; Beng Chin Ooi; Kian-Lee Tan; Meihui Zhang (July 2015). "In-Memory Big Data Management and Processing: A Survey" 24 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. IEEE Transactions on Knowledge and Data Engineering. 27 (7): 1920–1948. doi:10.1109/TKDE.2015.2427795
3. Gill, John (2007). "Shifting the BI Paradigm with In-Memory Database Technologies". Business Intelligence Journal. 12 (2): 58–62.
4. Earls, A (2011). Tips on evaluating, deploying and managing in-memory analytics tools (PDF). Tableau. Archived from the original (PDF) on 2012-04-25.
5. "In_memory Analytics" 23 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Eng). yellowfin. s. 6. Erişim tarihi: 22 Eylül 2021.
6. Kote, Sparjan. "In-memory computing in Business Intelligence" orijinalinden arşivlenmiştir. orijinal
7. "In_memory Analytics" 23 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Eng). yellowfin. s. 9. Erişim tarihi: 22 Eylül 2021.
8. "In_memory Analytics" 23 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Eng). yellowfin. s. 12. Erişim tarihi: 22 Eylül 2021.

Bellek segmentasyonu, bilgisayarın birincil belleğinin parçalara veya bölümlere bölünmesine yönelik bir bilgisayar bellek yönetimi tekniğidir. Segmentasyon kullanan bir bilgisayar sisteminde, bellek konumuna yapılan bir başvuru, bir segmenti ve o segment içindeki bir ofseti tanımlayan bir değer içerir. Segmentler veya bölümler, bir program görüntüsüne birbirine bağlandıklarında ve görüntü belleğe yüklendiğinde, derlenmiş programların nesne dosyalarında da kullanılır.

IA-32 Intel Architecture Software Developer's Manual Volume 3A: System Programming Guide. http://www.intel.com/products/processor/manuals/index.htm 5 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Operating Systems: Internals and Design Principles by William Stallings. Publisher: Prentice Hall. 0-13-147954-7. 978-0-13-147954-8.

Betamax (ya da Beta) Sony tarafından üretilen ev video kaseti kayıt formatıdır.  10 Mayıs 1975'te piyasaya sürülmüştür.

The Ultimate Betamax Info Guide7 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – covering the Betamax format in the North American market
Mister Betamax9 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – extensive Beta supply site
Betamax PALsite23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – over 350 pages of Betamax information, running since 1997
The 'Total Rewind' VCR museum31 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – covering Betamax and other vintage formats
The Betamax format in the UK, including technical information on servicing Sanyo Beta machines19 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Daily Giz Wiz" Podcast discussing the Betamax
The Rise and Fall of Beta by Marc Wielage and Rod Woodcock
Affinity Publishing Group, Inc. – Betamax Tape Repair and Restoration

Bir bilgi tabanı (KB), bir bilgisayar sistemi tarafından kullanılan karmaşık yapılandırılmış ve yapılandırılmamış bilgileri depolamak için kullanılan bir veri kayıt ortamı teknolojisidir. Terimin ilk kullanımı, ilk bilgi-tabanlı sistem olan uzman sistemler ile bağlantılıydı.
Bilgi tabanı teriminin orijinal kullanımı, bilgi temelli bir sistemin iki alt sisteminden birini tanımlamaktı. Bilgi temelli bir sistem, dünya hakkındaki gerçekleri temsil eden bir bilgi tabanı ile bu gerçekleri mantıklı kılacak bir çıkarım motoru, ayrıca yeni gerçekleri çıkarmak veya tutarsızlıkları vurgulamak için kurallar ve diğer mantık biçimlerini kullanır.
"Bilgi tabanı" terimi, bu bilgi deposu biçimini daha sık kullanılan ve yaygın olarak kullanılan veritabanından ayırmak için oluşturulmuştur. O zamanlar (1970'lerde) hemen hemen tüm büyük Yönetim Bilişim Sistemleri, verilerini bir tür hiyerarşik veya ilişkisel veritabanında sakladı. Bilgi teknolojisi tarihinde bu noktada, bir veritabanı ve bir bilgi tabanı arasındaki ayrım açık ve netti. Bir veritabanında bu özellikler vardı:

Düz veriler: Veri genellikle her alanda dizeler veya sayılarla birlikte bir tablo biçiminde temsil edildi.
Birden fazla kullanıcı: Geleneksel bir veritabanının, aynı anda aynı veriye giren birden fazla kullanıcıyı veya sistemi desteklemesi gerekiyordu.
İşlemler: Veritabanı için vazgeçilmez bir gereklilik, eşzamanlı kullanıcılar tarafından erişilen veriler arasında bütünlük ve tutarlılık sağlamaktır. Bunlar adlandırılan ACID özellikleridir: Atomicity, Tutarlılık, İzolasyon ve Dayanıklılık.
Uzun, uzun ömürlü veriler. Bir şirket veritabanının yalnızca binlerce değil, yüz binlerce veya daha fazla veri satırı desteklemesi gerekiyordu. Böyle bir veritabanı, genellikle, herhangi bir programın belirli kullanımlarını geçmişte kalmaya ihtiyaç duyar; bir programın ömrü yerine, verileri yıllarca ve on yıllarca depolamaya ihtiyaç duydu.
İlk bilgi tabanlı sistemler, bu veritabanı gereksinimlerinin tam tersi olan veri ihtiyaçlarına sahipti. Uzman bir sistem, yapılandırılmış veriler gerektirir. Sayılar ve dizeler içeren tablolar değil, diğer nesnelere işaretçiler de ilave işaretçilere sahiptir. Bir bilgi tabanı için ideal temsil, sınıflar, alt sınıflar ve örneklerle nesne modelidir (genellikle yapay zekâ literatüründe ontoloji olarak adlandırılır).
Erken uzman sistemler, birden çok kullanıcıya veya verilerin işlem özelliklerini gerektiren karmaşıklığa pek ihtiyaç duymazlardı. Erken uzman sistemler için olan veriler, bir tıbbi tanı, bir molekül tasarımı veya acil bir yanıt gibi spesifik bir cevabı elde etmek için kullanılmıştır. Sorunun çözümü bilinince, büyük miktarda veriyi kalıcı bir bellek deposuna geri yüklemek için kritik bir talep değildi. Daha zeki araştırmacılar bile en başından beri bilgiyi depolayabilecek, analiz edebilecek ve yeniden kullanabilecek potansiyel yararları fark ettiler.
Ses gereksinimleri, geleneksel bir veritabanına kıyasla bir bilgi tabanı için de farklıydı. Bilgi tabanı dünyayla ilgili gerçekleri bilmek gerekiyordu. Bir veritabanı tipik olarak bu genel bilgiyi temsil edemez, bunun yerine belirli insanlar hakkında bilgi veren binlerce tablo hakkındaki bilgileri saklaması gerekir. Tüm insanın ölümlü olduğunu ve belirli bir insanı ölümlü olduklarını düşünebildiğini söylemek, bir bilgi tabanı çalışmasıdır.
Uzman sistemler prototip olmaktan kurumsal ortamlara dağıtılan sistemlere geçtikçe, veri depolama alanlarının gereksinimleri, işlemleri destekleyen çok sayıda dağıtık kullanıcı için standart veritabanı gereksinimleriyle hızla örtüşmeye başladı. Başlangıçta, talep iki farklı fakat rekabetçi pazarda görülebilir. AI ve "Nesne Dayalı" topluluklardan Versant gibi nesne tabanlı veritabanları ortaya çıktı. Bunlar, nesne yönelimli yetenekleri desteklemek için temelde tasarlanmış sistemlerin yanı sıra standart veritabanı servislerini de desteklemek için tasarlandı. Öte yandan, Oracle gibi büyük veritabanı üreticileri, sınıf-alt sınıf ilişkileri ve kuralları gibi bilgi temel gereksinimlerini destekleyen ürünler için yetenekler ekledi.
Bilgi-tabanı dönemi için bir sonraki evrim İnternet'tir. İnternetin yükselişiyle belgeler, köprü metinleri ve multimedya desteği artık kurumsal bir veritabanı için kritikti. Büyük veri tablolarını veya öncelikle bilgisayar belleğinde yaşayan nispeten küçük nesneleri desteklemek artık yeterli değildi. Kurumsal web sitelerine destek belgeler için sebat ve işlem gerektiriyordu. Bu, Web İçerik Yönetimi olarak bilinen yepyeni bir disiplin yarattı. Belge desteği için diğer sürücü, Lotus notes gibi bilgi yönetimi tedarikçilerinin yükselişiydi. Bilgi Yönetimi aslında Internetten önce başlamış, ancak İnternet'le iki alan arasında büyük bir sinerji olmuştur. Bilgi yönetimi ürünleri, depolarını tanımlamak için "bilgi tabanı" terimini benimserken, anlamın ince bir farkı vardı. Bilgiye dayalı daha önceki sistemler söz konusu olduğunda, bu bilgi öncelikle, dünya hakkında sonuçlar çıkaran ve sonuç çıkaran bir otomatik sistem kullanmak içindir. Bilgi yönetimi ürünleriyle, bu bilgi temel olarak insanlar için hazırlanmıştır. Her iki durumda da sistemlerin kullanımı ve çeşitleri arasındaki ayrımlar hasta tanımlıydı. Teknoloji yoğunlaştıkça, bilgi akıllıca yapılmış, bilgi akıl yürütme uzmanlığı anlayışı içinde bilgi temelli olarak sınıflandırılabilir bir bilgi bulmak nadirdi. Belgeler ve medya, insanlar tarafından kaldırabilir.

Bilgi-tabanlı sistem
Bilgi yönetimi
Bilgi deposu
İçerik yönetimi
Metin madenciliği
YAGO (veritabanı)

Programlama ve haberleşmede, bir bit bilgi depolama ve haberleşme veya bağlantının en küçük ve temel ünitesidir.
Bir cihaz ya da fiziksel bir sistem tarafından depolanabilecek bilginin maksimum değeri normal olarak sadece 2 farklı şekilde bulunabilir. Bu durumlar genellikle (özellikle numerik veride) ikili sayılar 0 ve 1 olarak yorumlanır. 
Ayrıca mantıksal değerler logical values, doğru ya da yanlış, flag ya da switch, on ya da off olarak yorumlanabilir.
Mantıksal değerlerin elektronikteki karşılıkları ise 0 için 0 Volt (aslında sıfıra çok yakın bir gerilimdir.), 1 için de 5 Volt olarak tanımlıdır.
Teoride,  bir bit  genel anlamda ikili rastgele değişken belirsizliği (eşit ihtimallerle 0 ya da 1) olarak nitelendirilebilir.

İkili rakam anlamına gelen 'binary digit' kelimelerinin kısaltmasıdır. Çoğu platformda 1 bayt, 8 bit bulundurur.

Bilgisayarda veri depolama ve transferlerinde ise bit en küçük dosya birimidir.
Veri (data) boyutları byte cinsinden hesaplanmaktadır. Bir byte 8 bitten oluşur. Bu birimden sonra küçükten büyüğe doğru sırasıyla kilobyte, megabyte, gigabyte, terabyte, petabyte, eksabyte 
zettabyte ve yottabyte şeklinde üst katları vardır. 
Her üst kat bir önceki birimin 1000 katıdır. Bu birimler bir bayt'ın 1024 katı şeklinde artar şekilde bilinir ancak bu yanlıştır. 1024 kat halinde artan birimler küçükten büyüğe doğru sırasıyla; kibibyte, mebibyte, gibibyte, tebibyte, pedibyte, eksibyte, zebibyte ve yobibyte şeklindedir.

VBR
Bayt
Kilobayt
Kilobit

Bilgisayar Birimleri Çevirici

Bulut depolama, sunucular tarafından ağ üzerinde sanal olarak oluşturulan havuzlarda veri depolamasıdır. Büyük çaplı veri merkezlerini işleten ve depolama için alan sunan çeşitli şirketler bulunmaktadır. Bulut depolama dosyalarınızi kaydeder ve bilgisayar bozulsa bile dosyalarınız zarar görmez.
Fiziksel depolama, birden çok sunucuyu (bazen birden çok konumda) kapsar ve fiziksel ortamın sahibi ve yöneticisi genellikle bir barındırma şirketidir. Bu bulut depolama sağlayıcıları, verileri kullanılabilir ve erişilebilir tutmaktan ve fiziksel ortamı güvenli, korumalı ve çalışır tutmaktan sorumludur. Kişiler ve kuruluşlar, kullanıcı, kuruluş veya uygulama verilerini depolamak için sağlayıcılardan depolama kapasitesi satın alır veya kiralar.
Bulut depolama hizmetlerine, ortak konumlandırılmış bir bulut bilgi işlem hizmeti, bir web servis uygulama programlama arabirimi (API) aracılığıyla veya bulut masaüstü depolama, bulut depolama ağ geçidi veya Web tabanlı içerik yönetim sistemi gibi uygulamalar aracılığıyla erişilebilir.
Bulut depolama şirketine örnekler:

OneDrive
Google Drive
Dropbox

Bulut bilişim, 1960'larda J. C. R. Licklider tarafından, insanları ve verileri herhangi bir yerden herhangi bir zamanda birbirine bağlamak için ARPANET üzerindeki çalışmasıyla icat edildi.
1983'te CompuServe, tüketici kullanıcılarına, yüklemeyi seçtikleri herhangi bir dosyayı depolamak için kullanılabilecek küçük bir disk alanı sundu.
1994 yılında AT&T, kişisel ve ticari iletişim ve girişimcilik için çevrim içi bir platform olan PersonaLink Hizmetlerini başlattı. Amazon Web Services, bulut depolama hizmeti Amazon S3'ü 2006'da tanıttı. SmugMug, Dropbox ve Pinterest gibi popüler hizmetlerin depolama tedarikçisi olarak geniş çapta kabul gördü ve benimsendi. 2005 yılında Box, işletmeler için bir çevrim içi dosya paylaşımı ve kişisel bulut içerik yönetimi hizmetini duyurdu.
Bu alanda dünya çapında hakim olan ABD'li şirketlere alternatif olarak zamanla çeşitli ülkelerde benzer şirketler de ortaya çıktı ya da birçok telekomünikasyon şirketi kullanıcılarına ayrıca bulut depolama hizmeti de sunmaya başladı. Örneğin, Yandex Disk (Rusya), Vuhuv Dosyanus (Türkiye) vd.

Bulut depolama, yüksek düzeyde sanallaştırılmış altyapıya dayalıdır ve arabirimler, neredeyse anında esneklik ve ölçeklenebilirlik, çoklu kullanım ve ölçülü kaynaklar açısından daha geniş bulut bilişim gibidir. Bulut depolama hizmetleri şirket dışı bir hizmetten (Amazon S3) kullanılabilir veya şirket içinde devreye alınabilir.
Üç tür bulut depolama vardır: barındırılan bir nesne depolama hizmeti, dosya depolama ve blok depolama. Bu bulut depolama türlerinin her biri kendi benzersiz avantajlarını sunar.
Bulut depolama özellikleriyle barındırılabilen ve devreye alınabilen nesne depolama hizmetlerine örnek olarak Amazon S3, Oracle Cloud Storage ve Microsoft Azure Storage, Openstack Swift, EMC Atmos, EMC ECS ve Hitachi Content Platform gibi nesne depolama sistemleri ve dağıtılmış  OceanStore ve VISION Cloud gibi depolama araştırma projeleri olabilir.
Dosya depolama hizmetlerine örnek olarak, paylaşılan dosyalara erişmesi gereken ve bir dosya sistemi gerektiren uygulamalar için kullanılan Amazon Elastic File System (EFS) ve Qumulo Core verilebilir. Bu depolama genellikle büyük içerik havuzları, geliştirme ortamları, medya depoları veya kullanıcı ana dizinleri için kullanılan bir Ağa Bağlı Depolama (NAS) sunucusuyla desteklenir.
Amazon Elastic Block Store (EBS) gibi bir blok depolama hizmeti, veritabanları gibi diğer kurumsal uygulamalar için kullanılır ve genellikle her ana bilgisayar için ayrılmış, düşük gecikme süreli depolama gerektirir. Bu, belirli açılardan doğrudan bağlı depolama (DAS) veya depolama alanı ağı (SAN) ile karşılaştırılabilir.

Dosyalara her yerden her zaman ulaşılabilir.
Buluta yüklenen dosyalar bilgisayarda yer kaplamaz.
Birçok hizmet ücretsizdir.
Bilgisayarın bozulması, çökmesi durumunda dosyalar zarar görmez.
Şirketlerin yalnızca fiilen kullandıkları depolama için, genellikle bir ay, üç aylık dönem veya yıl boyunca ortalama bir tüketim için ödeme yapması gerekir. Bu, bulut depolamanın daha ucuz olduğu anlamına gelmez, yalnızca sermaye giderlerinden ziyade işletme giderlerine yol açar.
Bulut depolamayı kullanan işletmeler, enerji tüketimlerini %70'e kadar azaltabilir ve bu da onları daha yeşil bir işletme haline getirebilir.
Kuruluşlar, ilgili karar kriterlerine bağlı olarak şirket dışı, şirket içi bulut depolama seçenekleri veya iki seçeneğin karışımı arasında seçim yapabilir. Başlangıçtaki doğrudan maliyet tasarrufu potansiyelini tamamlayıcı niteliktedir; örneğin operasyonların sürekliliği (COOP), felaket kurtarma (DR), güvenlik (PII, HIPAA, SARBOX, IA/CND) ve kayıtların saklanması kanunları, düzenlemeleri ve politikalarıdır.
Depolama kullanılabilirliği ve veri koruması, nesne depolama mimarisine özgüdür, bu nedenle uygulamaya bağlı olarak, kullanılabilirlik ve koruma eklemek için ek teknoloji, çaba ve maliyet ortadan kaldırılabilir.
Ek depolama kapasitesi satın alma gibi depolama bakım görevleri, bir hizmet sağlayıcının sorumluluğuna devredilir.
Bulut depolama, kullanıcılara bir web hizmeti arabirimi aracılığıyla başka bir kuruluşun altyapısında barındırılan çok çeşitli kaynaklara ve uygulamalara anında erişim sağlar.
Bulut depolama, sanal makine görüntülerini buluttan şirket içi konumlara kopyalamak veya bir sanal makine görüntüsünü şirket içi bir konumdan bulut görüntü kitaplığına aktarmak için kullanılabilir. Ek olarak, sanal makine görüntülerini kullanıcı hesapları veya veri merkezleri arasında taşımak için bulut depolama kullanılabilir.
Bulut depolama, normalde dünyanın farklı yerlerinde bulunan 2 veya 3 farklı yedekleme sunucusu olduğundan, doğal afete dayanıklı yedekleme olarak kullanılabilir.
Bulut depolama, WebDAV protokolü ile yerel bir sürücü olarak eşlenebilir. Birden fazla ofisi olan kuruluşlar için merkezi bir dosya sunucusu işlevi görebilir.

Dış kaynak kullanımı veri depolama, saldırı yüzey alanını artırır.
Veriler dağıtıldığında, daha fazla yerde depolanır ve verilere yetkisiz fiziksel erişim riskini artırır. Örneğin, bulut tabanlı mimaride, veriler sık sık çoğaltılır ve taşınır, böylece yetkisiz veri kurtarma riski önemli ölçüde artar. Eski ekipmanın atılması, sürücülerin yeniden kullanılması, depolama alanının yeniden tahsis edilmesi gibidir. Verilerin çoğaltılma şekli, müşterinin seçtiği hizmet düzeyine ve sağlanan hizmete bağlıdır. Şifreleme yerinde olduğunda gizliliği sağlayabilir. Kripto parçalama, verileri (bir diskte) imha ederken kullanılabilir.
Verilere erişimi olan ve tehlikeye atılabilecek (ör. rüşvet veya baskı) kişilerin sayısı önemli ölçüde artar. Tek bir şirketin yöneticilerden, ağ mühendislerinden ve teknisyenlerden oluşan küçük bir ekibi olabilir, ancak bir bulut depolama şirketinin çok sayıda müşterisi ve binlerce sunucusu olacaktır, dolayısıyla neredeyse tüm verilere fiziksel ve elektronik erişime sahip çok daha büyük bir teknik personel ekibi olacaktır. Hizmet sağlayıcının aksine hizmet kullanıcısı tarafından tutulan şifre çözme anahtarları, hizmet sağlayıcı çalışanlarının verilere erişimini sınırlar. Bulutta birden çok verinin birden çok kullanıcıyla paylaşılması söz konusu olduğunda, şifre çözme için çok sayıda anahtarın kullanıcılara güvenli kanallar aracılığıyla dağıtılması ve ayrıca kullanıcılar tarafından cihazlarında güvenli bir şekilde saklanması ve yönetilmesi gerekir. Bu anahtarları saklamak oldukça pahalı güvenli depolama gerektirir. Bunun üstesinden gelmek için, anahtar toplu şifreleme sistemi kullanılabilir.
Verilerin üzerinden geçtiği ağ sayısını artırır. Yalnızca bir yerel alan ağı (LAN) veya depolama alanı ağı (SAN) yerine, bir bulutta depolanan veriler, her ikisini birbirine bağlamak için bir WAN (geniş alan ağı) gerektirir.
Depolama ve ağları diğer birçok kullanıcı/müşteri ile paylaşarak, diğer müşterilerin verilerinize erişmesi mümkündür. Bu risk, yalnızca bulut depolama için değil, tüm depolama türleri için geçerlidir. İletim sırasında verilerin okunması riski, şifreleme teknolojisi ile azaltılabilir. Aktarım sırasında şifreleme, verileri bulut hizmetine ve bulut hizmetinden aktarılırken korur. Bekleyen şifreleme, servis sağlayıcıda depolanan verileri korur. Şirket içi bir bulut hizmeti rampa sistemindeki verilerin şifrelenmesi, her iki tür şifreleme koruması sağlayabilir.

Bir müşterinin WAN bant genişliği için ne kadar harcamak istediğine bağlı olarak, dış kaynaklı depolamanın performansı yerel depolamadan daha düşük olabilir
Güvenilirlik ve kullanılabilirlik, geniş alan ağı kullanılabilirliğine ve hizmet sağlayıcı tarafından alınan önlemlerin düzeyine bağlıdır. Güvenilirlik, kullanılan çeşitli algoritmaların yanı sıra donanıma da dayalı olmalıdır. Verilen çok sayıda veri depolama alanı vardır.

Saklanan verilerin ve aktarılan verilerin güvenliği, hassas verileri bir bulut depolama sağlayıcısında saklarken endişe kaynağı olabilir.
Kanuna göre elektronik kayıtları tutması gereken kamu kurumları gibi belirli kayıt tutma gereksinimleri olan kullanıcılar, bulut bilgi işlem ve depolama kullanımıyla ilgili zorluklarla karşılaşabilir. Örneğin, ABD Savunma Bakanlığı, tüm kayıt tutma, kişisel olarak tanımlanabilir bilgiler (PII) ve güvenlik (Bilgi Güvencesi; IA) gereksinimlerini karşılayan bir kayıt yönetimi ürünleri listesi tutması için Savunma Bilgi Sistemleri Ajansını (DISA) görevlendirdi.
Bulut depolama, hem bilgisayar korsanları hem de ulusal güvenlik kurumları için zengin bir kaynaktır. Bulut, birçok farklı kullanıcı ve kuruluştan veri tuttuğu için bilgisayar korsanları onu çok değerli bir hedef olarak görür.
Korsanlık ve telif hakkı ihlali, dosya paylaşımına izin veren siteler tarafından etkinleştirilebilir. Örneğin, CodexCloud e-kitap depolama sitesi, karşılaştırıldığında GrooveShark ve YouTube sitelerinde olduğu gibi, buraya yüklenen ve paylaşılan fikrî mülkiyet sahiplerinin dava açmasıyla karşı karşıya kaldı.
Düzenlemelere uygunluk açısından yasal boyut, dosyaları yurt içinde ve özellikle uluslararas

CD-ROM'a halk arasında sadece CD de denir. İngilizce bir terim olan Compact Disc Read-Only Memory sözcüklerinin baş harfleri alınarak yapılmış olan kısaltmadır. Bilgi ve verileri, bünyesine kaydetmeye yarayan elektronik kayıt cihazıdır.
CD-ROM, elektronik üreticisi firmalar tarafından, standart kabul edilen ve özellikleri, sarı kitapta belirtilmiş olan elektronik bir kayıt ortamıdır. Bu tanıma uyan CD-ROM'lar firması tarafından verilen Compact Disk Logosunu taşıyabilmektedir.
CD-ROM, teker biçiminde, üzeri spiral biçiminde izler taşıyan, alüminyum kaplamalı, yassı bir elektronik kayıt malzemesidir. CD yüzeyindeki bazı bölümler, kaplama (üretim) sırasında, biraz derinleştirilmiştir. Pits denilen bu çukurlar, lands denilen ve çukurlaştırılmamış olan bölümlere göre, gelen ışınları biraz daha erken yansıtır.
1990'larda ve 2000'lerin başında CD-ROM'lar popüler olarak bilgisayarlar ve beşinci nesil video oyunu konsolları için yazılım ve veri dağıtmak amacıyla kullanılmıştır. DVD'lerin yanı sıra internet üzerinden indirme işlemleri de 2000'lerin başından itibaren bu rollerde CD-ROM'ların yerini almaya başladı ve ticari yazılımlar için CD-ROM nadiren kullanılmaya başlandı.

Optik disk depolama konusundaki ilk teorik çalışmalar, David Paul Gregg (1958) ve James Russel (1965-1975) dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bağımsız araştırmacılar tarafından yapılmıştır. Özellikle Gregg'in patentleri, MCA'nın Gregg'in patentlerini ve kurduğu Gauss Electrophysics şirketini satın almasından sonra MCA ve Philips arasında ortaklaşa geliştirilen LaserDisc spesifikasyonunun temeli olarak kullanılmıştır. LaserDisc, CD'nin öncüsüydü; temel fark, LaserDisc'in bilgiyi analog bir işlemle kodlaması, CD'nin ise dijital kodlama kullanmasıydı.
Optik diskin dijitalleştirilmesine yönelik kilit çalışma 1979-1980 yılları arasında Sony ve Philips için çalışan Toshi Doi ve Kees Schouhamer Immink tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda 1980 yılında tanımlanan Compact Disc Digital Audio (CD-DA) ortaya çıkmıştır. CD-ROM daha sonra CD-DA'nın bir uzantısı olarak tasarlanmış ve bu formatı 553 MB'lık başlangıç depolama kapasitesiyle her türlü dijital veriyi tutacak şekilde uyarlanmıştır. Sony ve Philips 1983'te Sarı Kitap olarak adlandırılan CD-ROM formatını tanımlayan teknik standardı oluşturdu. CD-ROM 1984'te duyuruldu ve 1985'teki ilk Japon COMDEX bilgisayar fuarında Denon ve Sony tarafından tanıtıldı. Kasım 1985'te Microsoft, Philips, Sony, Apple ve Digital Equipment Corporation dahil olmak üzere birçok bilgisayar endüstrisi katılımcısı CD-ROM'lar için dosya sistemi biçimi tanımlamak amacıyla bir şartname oluşturmak için bir araya geldi. High Sierra biçimi olarak adlandırılan sonuç şartnamesi Mayıs 1986'da yayınlandı. Ardından birkaç değişiklikle 1988'de ISO 9660 standardı olarak standartlaştırıldı. CD-ROM'da halka sunulan ilk ürünlerden biri Mart 1986'da Microsoft CD-ROM Konferansında sunulan Grolier Akademik Ansiklopedisi oldu.
CD-ROM'lar 1988'de PC Engine CD-ROM2 (TurboGrafx-CD) ile başlayarak ev video oyun konsollarında kullanılmaya başlanırken, CD-ROM sürücüleri de 1980'lerin sonunda ev bilgisayarları için kullanılabilir hale gelmişti. 1990'da Data East, 1980'lerin LaserDisc video oyunlarına benzeyen ancak dijital verilerle eski LaserDisc oyunlarından daha fazla esneklik sağlayan CD-ROM'ları destekleyen bir arcade sistem kartı tanıttı. 1990'ın başlarında Japonya'da yaklaşık 300.000 CD-ROM sürücüsü satılırken, Amerika Birleşik Devletleri'nde ayda 125.000 CD-ROM diski üretiliyordu. 1990'larda piyasaya sürülen bazı bilgisayarlar, birkaç yüz megabayt video, resim ve ses verisinin iletilmesine izin veren bir CD-ROM sürücüsü içerdikleri için “multimedya” bilgisayarlar olarak adlandırıldı. Bir seçenek olarak entegre CD-ROM sürücüsüne sahip ilk dizüstü bilgisayar 1993 yılında Panasonic tarafından üretilen CF-V21P oldu, ancak sürücü yalnızca 3,5 inç çapa kadar mini CD'leri destekliyordu Standart 4,7 inç çaplı diskleri destekleyen ilk dizüstü bilgisayar 1994 yılında IBM'in ThinkPad 755CD modeliydi.
CD-ROM'un ortaya çıkmasından önce piyasaya sürülen ilk ses CD çalarlarında, CD-ROM'un ham ikili verileri gürültü olarak çalınıyordu. Bu sorunu çözmek için Q alt kod kanalı, diskin çalınabilir ses yerine bilgisayar verileri içeren alanlarında bir “veri” bayrağına sahiptir. Veri bayrağı CD çalarlara sesi kapatma talimatı verir.

Verilerin yazılması ve okunması, zayıf bir lazer ışınının, bu çukur ve düzlükler üzerinde yansıması (ya da yansımaması) sayesinde gerçekleşir.

Bir  CD-ROM'un çapı 12 santimdir. Üzerine 650 ile 900 MB arasında bilgi kaydedilebilir. Ancak, tüm CD Sürücüler (CD-ROM aygıtları) bu verileri okuyamadığından, yaygın olarak, 700 MB kapasiteli olan CD'ler kullanılır. 700 MB'lık kayıt kapasitesi, yaklaşık olarak 80 dakikalık bir müzik kaydına eşdeğer bir yeğinliktir. Günümüzde 2x ile 56x (x=150kbps)'e kadar yazım hızına sahiptirler.
CD-ROM üzerine kayıtlı olan bilgi ve verilerin, ne kadar süreyle saklanabildiği henüz tam olarak bilinememektedir. Yapılan tahminler,  CD-ROM 'un nasıl depolandığına bağlı olarak, 10 ile 50 yıl arasında değişmektedir. Bu süre, kâğıt ve pergament ile karşılaştırılamayacak kadar kısa bir süredir. Ancak, materyalin geliştirilmesi ve buna bağlı olarak, verilerin daha uzun süreli olarak korunabilmesi ile ilgili çalışmalar, aralıksız olarak sürmektedir.

CD-ROM güneş ışınlarına duyarlı bir materyaldir. Bu nedenle, böyle bir şey uygulamada pek mümkün olmasa da, sabit bir oda sıcaklığında ve karanlık bir odada depolanması gerekir.

VCD
DVD
CD Sürücü
CD

CD-RW, İngilizce Compact Disc Re-Writable kelimelerinin kısaltmasıdır. Tekrar yazılabilen CD demektir.
İlk yazılabilir CD CD-Erasable (CD-E) (Silinebilir Yoğun Ağırşak) olarak tasarlandı ve yapılan değişikliklerden sonra 1997 yılında CD-RW ismini aldı. Herhangi bir CD, bilgileri üzerindeki polikarbon plastik yüzeye işlerken CD-RW üzerindeki iki farklı yüzeye: dielektirik yüzey ve faz değişim materyaline işler. Faz değişim materyali ise kimyada AgInSbTe (Silver-Indium-Antimony-Tellurium) olarak tanımlanan çok özel bir maddeden oluşur.CD yazıcısı, lazerin ısısıyla yansıma niteliğinde bir yansıma meydana getirir. Lazer, çukur (pit) oluşturarak, yansıyan ışığın daha fazla saçılmasını sağlar. Böylece karanlık alanlar oluşur. Bu sistemin geri dönüşü mümkündür.
Bir CD-RW kaydedicisi 700 MB (Megabyte) veriyi bir CD-RW'a yaklaşık olarak 1000 kez yazabilir. Teoride bir CD-RW 1000 defa silinebilir ve yeniden yazılabilir olsa da pratikte bu sayıya ulaşmak pek mümkün olmamaktadır. Bunun en önemli sebebi ise medyanın iyi korunmaması olmaktadır. CD-RW'lerin mutlaka bir CD kutusu içerisinde fiziki etkilerden ve parlak ışık kaynaklarından korunması önerilmektedir.

CompactFlash(kısaltma CF) bir flaş bellek kart çeşididir. Bilgisayar, dijital fotoğraf makineleri ve PDA'larda kullanılmaktadır.
CompactFlash teknolojisi uzun zamandır sahip olduğu pazar liderliğini SD kartlara bırakmıştır. CompactFlash kartların yazma hızı SD kartlara göre daha fazladır.

CompactFlash Çeşitleri
CF-Typ I (42,8 mm × 36,4 mm × 3,3 mm)
CF-Typ II (42,8 mm × 36,4 mm × 5,0 mm)
CompactFlash kartların kapasiteleri 4 ile 256 GB arasında değişmektedir.
CompactFlash kartların çoğunluğu FAT16 dosya sistemi kullanmaktadır. 2 GB dan fazla kapasiteye sahip CompactFlash kartlar FAT32 dosya sistemini kullanmaktadır.
Okuma hızları 4 ila 40 MB/s = 25x ila 250x arasıdır. (1x = 150 kB/s)
Yazma hızları 2 ile 40 MB/s arasında değişmektedir.
Çalışma gerilimleri 3,3 V (± %5) veya 5V (± %10) dur.
Çalışma sıcaklıkları ise 0 °C ile 60 °C arasıdır.

CompactFlash Association14 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Sertifikalı bütün üreticiler 28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kartlar ve kameraların hız karşılaştırmaları (İngilizce)

CDDA (Compact Disc Digital Audio) CD'lerde ses için standart formattır. 1979'da Sony ve Philips tarafından geliştirilmiştir.

Fiziksel parametreleri belirleyen audio CD standardıdır.
Red Book a göre örnekleme (sampling) 16 bit/44.1 kHz, kodlama PCM (Pulse Code Modulation) ile yapılır. Yani;
44.100 örnek/sn., 16 bit/örnek, 2 kanal (stereo)
44100 x 16 x 2 = 1411200-bit/sn, 172,26kb/s
Bu şekilde 1 dakikalık dijital ses kaydı CD'de 10,09mb yer kaplar.
Veri, CD'de kasim (sektör) başına 2048 byte olarak kaydedilir. CD çalar 1x lik okuma hızıyla saniyede 75 kesim okuyabilir. (8,78mb/dk.)

Philips' Audio Standards licensing info
IEC 60908 publication info30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MultimediaWiki article about PCM and Red Book CD Audio 4 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Philips Auido Standards

DDR SDRAM, (İngilizce "Double Data Rate synchronous dynamic Random Access Memory") bilgisayarlarda kullanılan bir rastgele erişimli hafıza türüdür.
Saat vurumunun kenarlarını hem yükselişte hem de düşüşte veriyi aktarmak ile önce gelen tek-veri-oran SDRAM'ından (çift pompalanan) daha büyük Bant Genişliğini başarır. Bu etkili bir şekilde ön ikincil veriyoluunun sıklığını arttırmadan aktarma hızını ikiye katlar. Bir 100 MHz DDR sistemi böylece, bir geçmişte kullanılan “SDR", denk SDR SDRAM'ına karşılaştırdığında 200 MHz'linin etkili saat hızınına sahiptir. Belli bir zaman 8 bayt veri ile aktarımda DDR RAM, (bellek verı yolu saat hızı)× 2 (ikili oran için) in)*8(baytların aktarılmış sayısı)bir aktarma hızını verir. 100 MHz'Inin bir verı yolu sıklığı ile böylece DDR-SDRAM, 1600 MB'lık bir maksimum aktarma hızını verir.
JEDEC DDR SDRAM'in hızı için ayarlanmış iki bölüme bölünmüştür. İlki bellek yongaları içindir ve ikincisi bellek modülleri içindir. DDR belleklerin yerini önce DDR400 daha sonra DDR 2 almış, şimdi de DDR 3 bellekler yaygınlaşmaya başlamıştır. İlk DDR belleklere ayrıca DDR1 olarak değinilmekteydi.

DDR-200: DDR-SDRAM bellek yongaları, 100 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.
DDR-266: DDR-SDRAM bellek yongaları, 133 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.
DDR-333: DDR-SDRAM bellek yongaları, 166 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.
DDR-400: DDR-SDRAM bellek yongaları, 200 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.
DDR 2-533: DDR-SDRAM bellek yongaları, 266 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.
DDR 2-667: DDR-SDRAM bellek yongaları, 333 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.
DDR 2-800: DDR-SDRAM bellek yongaları, 400 MHz'de çalışma özelliğine sahiptir.

DRAM yoğunluğu. Boyutu megabitlerde yonganın. Örnek: 256 Mbit — 32 megabayt yongası.DDR Ramler sırasıyla DDR1-DDR400*-DDR2-DDR3-DDR4 Şeklinde üretime geçilmiştir.DRAM organizasyonu.64M*4 yazılma biçimi, 64M ‘nin depolama birimi sayısı olduğu ve *4'ün yonga başına düşen bit sayısına eşit olduğu bir yerde depolama birimi başına düşen bit sayısına eşittir.*4 ve *8 DDR yongaları bulunmaktadır.İkinci yongalar biraz daha ucuzken üretici gelişmiş hata düzeltmenin özelliklerini kullanmaya müsaade etmekte Chipkill, bellek ovalam ası ve Int[el] SDDC gibi.

DDR400 Ramler bir ara form Ram olarak üretilmiştir.

Dinamik Rastgele Erişimli Bellek (Dynamic Random Access Memory), dinamik rastgele erişimli bellek bir tümleşik devre içinde her bir veri bitini ayrı bir kapasitör içinde saklayan Rastgele Erişimli Bellek türüdür. Kapasitörler yapıları gereği bir süre sonra boşalacağından yenileme/tazeleme (refresh) devresine ihtiyaçları vardır. Bu yenileme ihtiyacından dolayı DRAM, SRAM (Statik Rastgele Erişimli Bellek) ve diğer statik belleklerin zıddı durumundadır. DRAM'in SRAM üzerindeki avantajı onun yapısal basitliğidir: 1 bit için 1 transistör ve 1 kapasitör DRAM için yeterliyken SRAM için 6 transistör gerekir. DRAM, yenileme devresinden dolayı çok yer kaplar. Güç kaynağı açık olduğu durumda DRAM ve SRAM sakladığı verileri korur bu nedenle her iki bellek aygıtı da volatildir, yani güç kaynağı kesildiğinde veriler kaybolur.

DRAM Dr. Robert Dennard tarafından 1966'da IBM Thomas J. Watson Araştırma Merkezi'nde icat edilmiştir ve 1968 yılında patenti alınmıştır. Kapasitörler, Atanasoff-Berry Computer, Willams Tube ve Selectron Tube gibi ilk bellek projelerinde kullanılmıştır.
1969'da Honeywell Intel'e kendilerinin geliştirdiği 3-transistör hücre (cell) bulunan DRAM'i üretmesini önerdi. Bunun sonucunda 1970'lerin başlarında Intel 1102 (1024x1) ortaya çıktı. Intel'in ürettiği 1102'nin pek çok sorunu olması Intel'i kendilerinin geliştirdiği tasarımlara yönelmesine neden oldu (bu çalışmalar Honeywell ile anlaşmazlık çıkmaması için gizlice yürütüldü). Bu çalışmalar sonucunda Ekim 1970'te ticari olarak kullanılabilecek 1-transistör hücreli DRAM olan Intel 1103 (1024x1) ortaya çıktı (ilk baştalardaki az gelir sorunu 5. gözden geçirmeye kadar devam etti)

DRAM genellikle hücre başına 1 kapasitör ve 1 transistörün kare şeklinde dizilmesiyle oluşur. Modern DRAM binlerce hücrenin enine ve boyuna dizilişiyle oluşur. Bir okuma işlemi sırasıyla şu şekilde meydana gelir: Seçilen hücrenin sırası aktif hale getirilir, kapasitör açılır ve o dizinin kapasitörü ile anlamlı satıra bağlanır. Anlamlı satır, saklanan sinyalin 1 mi 0 mı olduğunu ayırt eden anlamlı yükselteçe yönlendirir. Daha sonra uygun sütundaki kuvvetlendirilen değer seçilir ve çıkışa bağlanır. Okuma döngüsünün sonunda satır değerleri mutlaka okuma sırasında boşalan kapasitörde depolanmalıdır. Yazma işlemi satırın aktif hale getirilmesiyle ve değerlerin birbirine bağlanarak anlamlı sıraya yazılırken kapasitörleri istenilen değere yüklenmesini sağlayarak yapılır. Belirli bir hücredeki yazma işlemi sırasında bütün satır okutulur, 1 değer değiştirilir ve ondan sonra bütün satır tekrar yazılır.
Genellikle imalatçılar JEDEC standartlarına göre her satırın her 64 ms veya daha az sürede bir yenilenmesi gerektiğini belirtir. Yenileme mantığı genellikle DRAM'lerle periyodik yenilemeyi otomatikleştirmek için kullanılır. Bu devreyi daha karmaşık hale getirir fakat DRAM'in SRAM'e göre daha ucuz ve daha fazla kapasiteye sahip olması nedeniyle DRAM'i avantajlı kılar. Bazı sistemler her satırı 64 ms'de bir döngü ile yenileme yapar. Başka sistemler ise bir sıra belli bir zamanda –örneğin 213 = 8192 satıra sahip bir sistemin yenileme oranı her bir satır için 7.8 µs (64 ms / 8192 sıra) yapar. Gerçek zamanlı bazı sistemler dış sayaca dayanan bir zamanlama ile hafızanın belli bir kısmını tazeleyerek sistemin geri kalanını yönlendirir, video malzemelerinde her 10-20 ms de meydana gelen düşey boşluk aralığı gibi. Bütün yöntemler belli bir çeşit sayaç içermektedir, bunun nedeni ise bir sonraki turda hangi sıranın yenileneceğini tespit etmektir. Bazı DRAM çipleri bu sayacı içerirken; diğer türler ise bu sayacı tutmak için dış yenileme mantığına ihtiyaç duyar(bazı koşullarda DRAM dakikalarca yenilenmese dahi DRAM'deki verilerin büyük bölümüne yeniden ulaşılabilir).

Bilgisayar sistemi içindeki elektriksel veya manyetik parazitlenme bir DRAM bitinin kendiliğinden karşıt duruma dönmesine neden olur. Bazı araştırmalar DRAM yongalarındaki hataların çoğunun kozmik ışınlar yüzünden çıktığını göstermektedir. Bu bir veya daha fazla hafıza hücresinin içeriğini değiştirebilir ya da onları okuyup/yazan devrelere zarar verebilir. DRAM yoğunluğu arttıkça DRAM yongaları üzerindeki bileşenler küçülürken aynı zamanda çalışma voltajları düşeceği için, DRAM yongaları sıklıkla yüksek radyasyona uğrayacaktır. Bu, düşük enerjili parçacıkların hafıza hücresinin durumunu değiştirebileceğinden kaynaklanır. Diğer taraftan küçük hücreler daha küçük hedefler oluştururlar ve teknolojiyi SOI'nin yaptığı daha az duyarlı ve iyi tepki veren veya bunların tam tersi eğilimlere yöneltmiştir.
Bu problem içinde ekstra hafıza biti olan ve bunları kendi için kullanan hafıza kontrolleri olan DRAM'ler kullanılarak hafifletilebilir. Bu ekstra bitler eşlik kaydetmeye veya ECC kullanmaya yarar. Eşlik tek-bitlik hataları bulmayı sağlar. En çok kullanılan hata düzeltme kodu, Hamming Kod, tek bitlik hataları düzeltmeyi ve iki-bitlik hataları bulmayı sağlar.
Bilgisayar sistemlerinde hata bulmak ve düzeltmek bazen moda, bazen demode gözükür. Seymuor Cray neden bunu CDC 6600'dan çıkarttığında “eşlik bizim çiftçimizdir” demiştir. Eşliği CDC 7600'e dâhil ettiğinde söylentiye göre “birçok çiftçinin bilgisayar aldığını öğrendim” demiştir. 486-dönemi PC'lerde genelde eşlik kullanılmıştır. Pentium-döneminden olanlarda ise çoğunlukla yoktu. Daha geniş bellek anayolu eşliği ve ECC'yi alınabilir kılmıştır. Şu anki mikroişlemci hafıza kontrolleri genelde ECC desteklidir ama sunucu-tabanlı olmayan sistemler bu özellikleri kullanmazlar. Kullansalar bile yazılım kısımlarının bunları kullandıkları kesin değildir.
Çoğu modern PC'lerdeki hafıza kontrolleri 64 bitte bir bitlik hatayı bulup düzeltebilir, 64 bitte iki bitlik hatayı da sadece bulabilir. Bazı sistemler hataları verinin doğru olanını hafızaya yeniden yazarak temizler. Bazı bilgisayarlardaki BIOS ve Linux gibi işletim sistemleri bulunan ve düzeltilen hataları bozulmaya başlayan hafıza modüllerini belirleyebilmek ve daha büyük felaketleri önlemek için sayarlar. Maalesef çoğu modern PC eşlik veya ECC' ye sahip olmayan hafıza modüllerine sahiptir.
Hata bulma ve düzeltme oluşabilecek hataların beklentisine dayanır. Hafıza bitindeki her sözcüğün başarısızlığı birbirinden bağımsızdır ve sonuç olarak iki eşzamanlı hata beklenmez. Bu durum hafıza yongalarının “ bir olduğu zamanlarda geçerliydi. Şu anda aynı yongada birçok bit var. Bu zaaf bir durum dışında genelde ortaya çıkmaz, yonga bozulması. Bir başka mantıklı uygulama ise parmak hesabıdır; ayda gigabayt başına bir bitlik hata beklentisi. Gerçek hata oranları gene ölçüde değişebilir.

VRAM, DRAM'in grafik kartlarında kullanılan çift portlu versiyonudur. VRAM'in, hafıza dizisi için kullanılabilecek, iki yolu ya da portu vardır. İlk port olan DRAM portu, DRAM tarafından erişilebilir. İkinci port; video portu sadece okuma işini yapar ve hızlı akışa sahip veriyi görüntüye aktarır. Video portunu kullanmak için, kontrol birimi öncelikle hafıza dizisinin sırasına göre, görüntülemek için bir seçim yapar ve bu seçim için DRAM portunu kullanır. Daha sonra VRAM bu sırayı içerideki bir kaydırmalı kayıt ediciye kopyalar. Kontrol birimi daha sonra DRAM'i, ekran üzerinde nesneler çizmek için kullanır. Kontrol birimi kaydırma saati isimli bir birimi VRAM'in video portundan besler her kaydırma saati dalgası, VRAM'in kaydırmalı kayıt edicisinden, video portuna kadar, değişmeyen bir adres sırası ile verinin yeni parçalarını dağıtır.

Hızlı sayfa modu (FPM) DRAM, sayfa modu DRAM, Hızlı sayfa modu bellek veya sayfa modu bellek olarak da bilinir. Sayfa modunda DRAM'in bir sırası “açık” olarak tutulabilir, böylece sıra içindeki art arda okuma ve yazmada yüklenme öncesi ve sıraya geçişlerde gecikmelerden etkilenmez. Bu durum okuma ve yazma işlemleri sırasında sistemin performansını artırmaktadır.
Statik Sütün sayfa modundaki değişkenin sütün adresine ihtiyaç duyulmamaktadır.
Nibble modunda ise bir sıra içindeki ardışık 4 konuma birden ulaşılabilinmektedir.

Window Ram ya da WRAM, ekran kartlarındaki modası geçmiş VRAM'lerin yerine geçmek üzere tasarlanmış yarı iletken bilgisayar hafızalarıdır. Samsung tarafından üretilip, Micron Technology tarafından satılan bu ramler, SDRAM ve SGRAM'ler yerlerini almadan önce, çok kısa bir süre piyasada durmuşlardır.
WRAM, VRAM'e benzer, çift-portlu dinamik ram yapısına sahiptir. Bu yapıda, bir paralel port, bir seri port bulunur ve hızlı blok kopyalama ve blok doldurma(pencere işlemleri olarak adlandırılan) ekstra özelliklere sahip bir yapıdır. Genellikle 50 MHz ile saatlenmiştir. PCI ve VESA Local Bus sistemlerinde en uygun veri transferini yapabilmeleri için 32-bit genişliğinde, sağlayıcı portu bulunmaktadır. Normal WRAMler, VRAM'lere göre %50 daha hızlıdır fakat %20 daha ucuza gelirler. Bazen Microsoft Windows işletim sistemine isim benzerliği yüzünden Windows Ram olarak anılsalar da, bunlar kullanılarak windowing işlemlerinin performansları arttırılabilir.
Bunlar ayrıca Matrox tarafından hem MGA Millenium hem de Millenium II ekran kartlarında kullanılmışlardır.

EDO DRAM ile Hızlı sayfa modu (FPM) DRAM benzer özelliklere sahiptir ek olarak EDO DRAM'de ulaşım döngüsü önceki döngüde aktif olan veri çıktısının saklandığı yerden başlayabilmektedir. Bu özellik komut işleme sırasında bir miktar daha geliştirilmiş hızlanma sağlamaktadır. 1993 yılında EDO DRAM, Hızlı Sayfa Modu DRAM'e göre %5 daha hızlandırılmıştır. Tek-Döngü EDO tam bellek işlemlerini 1 saat döngüsünde yapma özelliğine sahiptir. Yoksa bir sayfa seçildiğinde aynı sayfadaki art arda gelen RAM ulaşımları 2 saat döngüsü yerine 3 saat döngüsünde olurdu. EDO'ların hızları ve kapasiteleri, PC'lerdeki daha yavaş L2 önbellekleri yerine geçmesini sağlamıştır. Tek-döngü EDO DRAM 1990'ların sonlarına doğru video kartlarında çok popüler olmuştur. Düşük maliyeti olmasına rağmen, maliyeti yüksek olan VRAM'e yakın bir performans vermiştir.

Burst EDO standart EDO'ya bellekten tek bir istekle gönderilen verinin seriler ya da burst olmasına izin veren bir yeniliktir.1 burst'te bellekteki 4 adresi işleye

DVD-RAM 1996 yılında DVD Forum tarafından tanımlanan disk standardı. DVD-RAM ortamları, 1998'den bu yana bilgisayarlar, video kaydedici cihazlar ve kişisel video kaydediciler tarafından kullanılmaktadır. DVD-RAM; DVD-RW, DVD+RW ile beraber yeniden yazılıabilir DVD standartları arasında yer alırken; iyi veri tutarlılığı, veri hatırlama ve hasara karşı koruma vadetmektedir. Bu yüzden DVD-RAM ortamları, verilerini uzun süreler boyu DVD'lerde saklamak isteyen insanlar tarafından diğer standardlara göre daha iyi olduğu anlaşılmıştır.

DVD-RAM standardı, Internationale Funkausstellung Berlin 2003'ten bu yana RAM Promotion Group tarafından pazarlanmakta olup, bu grubun üyeleri arasında Hitachi, Toshiba, maksimumell, LG Electronics, Matsushita/Panasonic, Samsung, Lite-On ve Teac yer almaktadır. Bu grubun belirlediği standardlar şu şekilde sıralanabilir:

DVD-RAM sürüm 1.0, kayıt hızı 1x
Tek taraflı, tek katmanlı disk 2.58 GB kapasiteli
Çift taraflı tek katmanlı disk 5.16 GB kapasiteli
DVD-RAM sürüm 2.0, kayıt hızı 2x
Tek taraflı, tek katmanlı disk 4.7 GB kapasiteli
Çift taraflı tek katmanlı disk 9.4 GB kapasiteli
DVD-RAM sürüm 2.1/revizyon 1.0, kayıt hızı 3x
DVD-RAM sürüm 2.2/revizyon 2.0, kayıt hızı 5x
DVD-RAM sürüm 2.3/revizyon 3.0, kayıt hızı 6x maksimum
DVD-RAM sürüm 2.4/revizyon 4.0, kayıt hızı 8x maksimum
DVD-RAM sürüm 2.5/revizyon 5.0, kayıt hızı 12x maksimum
DVD-RAM sürüm 2.6/revizyon 6.0, kayıt hızı 16x maksimum

DVD-RAM ortamı, fiziksel zarar görmediği sürece tahminen 30 yıl boyunca veriyi saklayabilir.
DVD-RAM ortamı, en düşük hızda yazıldığı takdirde 100.000 kere yeniden yazılabilir.
Boyutu az olan dosyalara hızlıca erişilebilir.
Kazara silinmeye karşı yazma koruması mevcuttur.

DVD+RW ve DVD-RW standardlarına göre daha az uyumluluğa sahiptir.
DVD-RAM ortamı diğer ortamlara göre daha pahalı olabilmektedir.
CD/DVD şekilli ortamların sahip olduğu diğer dezavantajlar DVD-RAM için de geçerlidir.

DVD Kartı, asıl görevi DVD-video oynatma ve veri depolama olan optik tabanlı bir medyadır. Son yıllarda DVD Kart formatı perakende satışlarında spor ve eğlence dünyasında kullanıldı. Bununla birlikte şatış pazarını güçlendirmesi için iş, sağlık, piyango, talih oyunları gibi dallarda da kullanıldı.
DVD Kart bilgisayar tarafından erişilebilen veri içerir. DVD Oynatıcılar, Play Station, Xbox ve diğer aygıtların çoğu Digital Video Disk (DVD) teknolojisini kullanabilir. Kartın içeriği filmler, müziklerden interaktif oyunlara kadar olabilir. Bilgisayarda oynatıldığında kart internete bağlanabilir ve web sitelerinin veritabanındaki online bilgilere ulaşabilir.

DVD Kartlar hem Windows hem de Macintosh'a uyumludur fakat bir DVD-ROM tepsisi veya gözü vasıtasıyla oynatılabilirler. DVD Kartlar ayrıca standart DVD oynatıcı tarafından da çalınabilirler. Kartlar bu makinelerde veri kısmında bir oturtma aygıtı desdeğiyle oynatılabilirler. DVD Kart üreticileri tarafından kullanılan iki büyük oturtma aygıtı vardır, oval ve çatı biçimli.

DVD Kartlar ilk olarak 2004'te Serious USA şirketi tarafından üretildi. Bunlar Manchester United DVD Kartlarının 10 serilik kartı olarak yapıldı.

2004'ten beri, DVD Kart önemli değişim yaşamıştır. Perakendecilerde DVD Hediye Kart gibi Circuit City ve Best Buy şeklinde ortaya çıkmıştır. Bilinen DVD teknoloğisinin tersine DVD Hediye Kartı 1 mm'den daha az kalınlıktadır ve kartın değerini aktif etmek ve silmek için üzerinde bir manyetik şerit bulunur. 85mm X 54 mm'lik boyutuyla kredi katı ile aynı ebattadır. 160MB'lık dijital veri taşır.

Optik disk
DVD formatları
MiniDVD
Manyetik şeritli kart

DV (Digital Video) görsel ve sesli verilerin bir kayıt türüdür. Temeli manyetik kayıt türü olan analog videoya dayanır, farkı algılanan bilgilerin karmaşık yollara başvurmadan kameradan bilgisayara direkt dijitalleştirilebilmesidir. Standart olarak 1994 yılında kabul edilmiş, bilgisayarlı veri işlemciliğinin yayılmasıyla birlikte çok kısa bir zamanda yaygınlık görmüştür. En bilinen DV biçimleri, üretici firmalara bağlı olarak DV, MiniDV, DVCAM, Digital8, DVCPro, DVCPro50 ve yeni nesil HDV dir. Bunlardan en ucuz kayıt şekli miniDV dir.
Bilgisayar teknolojisinin hızla iyiye gitmesi ve ucuzlamasıyla DV kayıtlarının dijital film kurgusu da 90 lı yılların sonundan itibaren kolaylaşmış, hatta demokratik bir hale gelmiştir.
DV kasetlerinin bilgisayarda işlenilebilmesi için Firewire (IEEE 1394, 1394a - Firewire 400, 1394b - Firewire 800) denilen bir veri iletim noktasina ve Firewire kablosuna gereksinim vardır. Eğer bir bilgisayar bu noktaya sahip değilse, bir PC kartıyla donatılabilir.

MiniDV, DV formatında görüntü kaydedebilen bir depolama standardıdır. 500 çözünürlük çizgisine kadar keskin görüntü ve geniş renk frekansı ile daha detaylı renkler sağlar. Dijital video normal bir televizyon yayınından 50% daha fazla detay ve CD kalitesinde ses kaydı kalitesi sağlar.

Delikli kart, üzerindeki belirli noktalara açılan (veya açılmayan) delikler sayesinde sayısal bilgi taşıyabilen karton parçaları. Günümüzde bir veri saklama aracı olarak modası geçmiş olmakla birlikte, 19. yüzyıl boyunca dokuma tezgâhlarını denetlemekte ve 20. yüzyılda hesap makinalarında ve bilgisayarlarda kullanıldı.
Bilgiler ekranda yazıldıktan sonra, 90 mm x 215 mm ölçülerindeki bir miktar hiç delinmemiş kart, özel bir makineye yerleştirilir, makine bunlara ekrandaki bilgileri işleyecek şekilde küçük delikler açardı. Aynı kartları okuyan (deliklere uygun çıkıntıları olan) makinelere takılarak okunur, ekrana aktarılırdı. Örneğin bir sayfa yazı yazmak için yaklaşık 65 - 100 adet delikli kart kullanılırdı.

Basile Bouchon, 1725 yılında bir dokuma tezgâhının kâğıt bant üzerine delikler açılarak kontrol eden mekanizmayı geliştirmiştir. Tasarım, asistanı Jean-Baptiste Falcon ve Jacques Vaucanson tarafından geliştirildi.
Aynı ilkeden, 1800'lerin başlarında Jakar Tezgâhı'nın çalıştırılmasında da yararlanıldı. Delikli kartlarla bilgi işlenmesine ise, 1890'larda, Dr. Herman Hollerith'in (1860-1929) ABD'nin nüfus sayımı bürosundaki çalışmalarının bir sonucu olarak başlandı.
ABD'nin 1880 nüfus sayımının değerlendirilmesi yedi yıl sürmüş ve nüfus artışı da göz önüne alınınca, 1890 sayımı değerlendirmesinin 1900'den önce tamamlanamayacağı anlaşılmıştı. Bir istatistikçi ve maden mühendisi olan Hollerith, nüfus sayımı bürosunun topladığı istatistiklerin mekanik yoldan işlenmesi için yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemde, 240 kareye bölünmüş delikli kartlar temel alındı. Her kare belirli bir soruya ayrılmıştı. O kare içinde bir deliğin bulunması ya da bulunmaması, söz konusu soruya karşılık bir "evet" veya "hayır" anlamına geliyordu. Kartlar, elle çalıştırılan küçük bir deliciyle deliniyor ve karttaki deliklerden geçerek alttaki cıva dolu küçük kaplara düşen, metal iğneli, elektromekanik bir aygıtla okunuyordu. Metal iğnelerin cıvaya değmesiyle, elektrik devreleri tamamlanıp, kare dizisinin toplamını saptayan bir dizi göstericiyi işletiyordu.
Hollerith'in sistemi ilk kez Baltimore kentinin 1897 sayımında kullanıldı. ABD nüfus sayımı bürosu tarafından 1890 sayımlarındaki sonuçların değerlendirilmesinde kullanıldığında, çalışmaların iki buçuk yılda tamamlanmasını sağladı. Üçüncü kez, 1880 sonuçlarının derlenmesinde kullanıldı. Bu kez işlenen bilgiler, bir öncekinden yüzde 25 oranında fazlaydı. Zaman kazanılmasının yanı sıra, Hollerith makinalarının kullanılması, büroya 5 milyon doları aşkın tasarruf sağladı.

Bilgi işleme hızı, günümüzde elektronik bilgisayarlara bağlı olarak çok artmıştır. Delikli kartla çalışan yalın makinalarda kullanılan elektromekanik yöntemler, bunlarla karşılaştırılınca çok yavaş kalır. Eski makinaların yaptığı işlemler de, toplama ve çıkarma gibi aritmetik hesaplarıyla sınırlıydı. Ne var ki, bunların ve çizelgeleyicilerin işlevleri, bir çeşit ilkel denetim programınca yönetilirdi. Bilgisayarların yaygınlaşmasından önce, çizelgeleyiciler, elektronik hesap birimlerine bağlanarak geliştirildi. Bu, işlem süresini bütünüyle kısaltmasa da, sistemin daha geniş bir alanda yararlı olmasını sağladı.
Günümüzde bilgisayarlar, geleneksel delikli kart çizelgeleyicilerinin yerini almıştır. Ancak bilgisayarların yan birimleri sayılan kart okuyucular ve deliciler, hâlâ sayım ve istatistik çalışmalarında kullanılmaktadır.

Bilgiler, kart deliciler diye bilinen makinalarla kartlara delinir. Kart delicilerin tıpkı daktilodakine benzer klavyesi vardır. Ama bu klavyeyle, harf basmak yerine, kartlar delinir. Delme işlemine, yaklaşık 500 boş kartın makinanın sağ üst köşesindeki kart deposuna yerleştirilmesiyle başlanır. Klavyedeki bir tuşa basılarak, bir kartın depodan, onun hemen altındaki delme yerine gelmesi sağlanır. Delme tuşlarından birine basıldığında, tuş, bir kolon üstünde istenilen düzende delikler delen bir dizi zımbayı harekete geçirir. Zımbalar, elektromıknatıslarla çalışır. Bir kolondaki delikler tamamlanınca, kart ileri alınarak, delinecek ikinci kolona hazırlanır.
Delme işlemi tamamlanan kart, delme yerinin solundaki okuma yerine getirilir. Okuma yerinde, bir kolondaki her delik konumu için bir tane, yani on iki metal dokunucu vardır. Kart, dokunucular ile dönen silindirin arasından geçer. Kolon üstünde bir deliğin bulunduğu durumda, dokunucu, delikten geçerek metal silindire değip devreyi tamamlar. Böylece, zımbalara elektriksel bir itki göndererek, veriyi, delme yerinde bulunan karta deler. Bu işleme ikileme (duplike) adı verilir.
Kart okuma yerinden geçtikten sonra, makinanın sol üstündeki biriktiriciye gelir. Biriktiricideki kart sayısı 500'ü bulduğu zaman, makina kendi kendine durur. Atlama (bir kartı delmeden geçirmek), ikileme ya da alfabetik karakterleri sayısal delikler haline getirme gibi işlemler, otomatik olarak program birimince denetlenir. Bu birimde, bir tambur üstüne yerleştirilmiş bir dizi dişli tarafından okunan, önceden delinmiş denetim kartı vardır. Yaylı kollara takılı olan dişlinin bir dişi, kart üstündeki deliğe girer. Dişin deliğe girmesiyle kol döner ve makinanın denetim devresine bir sinyal gönderen küçük bir anahtarı işletir.
Kart delicilerin daha yeni tipleri, bir karta ilişkin bütün ayrıntıları bir bellek aygıtında saklar. Böylece delme işlemine, karta basılacak bilgiler tamamlandıktan sonra başlanabilir. Bu özellik, yanlışların kart delinmeden önce düzeltilebilmesini olanaklı kılar.
Alışılmış kart delgi makinalari, bilgi hazırlama diye bilinen işlem için kullanılır. Bilgi hazırlama, bilginin, makinanın işleyebileceği dile delme işlemi, işleticinin ustalığına bağlı olarak saatte 250-500 kart arasında değişir. Ama bilgisayara bağlanmış bir makinayla, dakikada 120 kart delinebilir. İşaret algılayabilen deliciler, kurşun kalemle işaretlenmiş kartlardaki grafit izlerini saptayıp, bilgiyi, makina diline çevirir ve otomatik olarak kartlara deler. Ancak, bu makinaların yerini, günümüzde, optik karakter tanıma gibi daha yeni yöntemler almaktadır.

Dijital haklar yönetimi (İngilizce: Digital rights management kısaca DRM), dijital medyaların (film, müzik, oyun gibi) günümüzde çok kolay bir şekilde kopyalanabilir olması sebebiyle lisans haklarını kontrol etmek amacıyla geliştirilmiş erişim kontrol sistemleri için kullanılan genel isim.
Dijital çağa uyum sağlamak için eser sahiplerinin haklarının korunması amacıyla DRM sistemleri geliştirilmektedir. Genellikle donanım üreticileri, oyun ve yazılım şirketleri, müzik şirketleri ve yayımcılar tarafından satış sonrasında korsanla mücadele etmek için kullanılmaktadır. Bununla birlikte güvenli veri aktarımı için de kullanımı mevcuttur.
Son zamanlarda, bu sistemler çeşitli nedenlerden dolayı tepki çekmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden biri de genellikle bu tür kısıtlamalardan çoğunlukla ilgili medyayı yasal yollarla temin eden kullanıcıların etkilenmesi ve buna rağmen korsanın önüne geçmekteki başarısızlıktır. Bu başarısızlık karşısında DRM kullanımından vazgeçmeyen firmalar kullanıcılar tarafından eleştirilmektedir. Bu konu hakkında Free Software Foundation tarafından yürütülen Defective By Design hareketi DRM sistemlerine karşı çalışmalar yürütmektedir.
Bazı kullanıcılar, satın aldıkları medyayı; internete bağlı cihazı olmadan kullanamaması, bilgisayarının işletim sisteminin yeniden kurulumundan ve donanım değişiminden sonra medyanın yeniden kullanımının engellenmesi, oyun konsolları (örn. PS3 ve Xbox 360) ve çeşitli medya oynatıcılardaki (örn. iPod) kısıtlama ve uyumsuzluklar ile karşılaştıklarından dolayı kopya korumasını delen yama veya programları kullanabilmektedir.

Bölümlere ayırma, bilgisayarda sabit disk üzerinde işletim sistemlerine özgü mantıksal formatlamaya izin veren mantıksal bölümlerin oluşturulması, bilgisayar mühendisliğinde sabit disk sürücüsünün bölümlere ayırılması ile gerçekleştirilir. Diskin bölümlere ayrılması mantıksal hacim yönetiminin önünü açan bir tekniktir.

Bölümlere ayırma işlemi, çoklu dosya sistemlerinin tek bir hard disk üzerinde gerçekleştirilebilmesine olanak sağlar.
Bu işlemi gerçekleştirme nedenleri:

Teknik kısıtlamalar (örneğin Microsoft FAT dosya sisteminin eski versiyonları belirli miktarda sabit disk alanını adresleyebiliyordu. Eski PC BIOS bir sabit diskin 1024'üncü silindirini geçen işletim sistemlerinin boot edilmesine izin vermiyordu).
Bir bölüm bozulduğunda diğer bölümler etkilenmez.
Bazı işletim sistemi (örneğin Linux) swap dosyası sabit disk üzerinde normalde kendisi için ayırdığı bir bölümdür. Çift boot konfigürasyonlu sistemlerde işletim sistemleri aynı swap bölümünü kullanır ve disk alanından tasarruf edilir.
Aşırı büyüyen dosyaların tüm sistemi kullanılamaz hale getirebilme ihtimali kendi bölümlerinde tutulmaları sayesinde önlenir, alan dışına çıkma problemi sadece tek bölüm ile sınırlandırılır.
İki işletim sistemi, aynı bölüm üzerinde yer alamadığı ya da kendilerine özgü değişik disk formatları kullanmaları durumunda, sürücü farklı işletim sistemleri için mantıksal disk bölümlerine ayrılır.
Çoğu dosya sistemleri, diskte bulundukları bölümün boyutu ile orantılı değiştirilemez büyüklükteki kümelerden (cluster) oluşan dosyaları yazar. Dosyanın büyüklükleri bu kümelerin çarpanı olmadığı durumlarda, küme grupları içindeki son küme kullanılamaz. Küme kullanan dosya sistemleri, hafızada kapladıklarından daha fazla yeri disk üzerinde kaplar ve disk üzerinde ayrılan daha büyük bölümler daha fazla yerin israf edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle diskin küçük bölümlere ayrılması yerden kazandırır.
Her bölüm, farklı gereksinimlere göre uyarlanabilir. Örneğin nadiren yazılan bir bölüm salt oku olarak tanımlanır. Çok küçük dosyalar olması istenirse çok inodelara sahip dosya sistemi kullanılabilir.
Unix çalıştıran çok kullanıcılı sistemlerde kullanıcıların sabit bağlantı saldırılarını engellemek için /home ve /tmp dizinleri sistem dosyalarının bulunduğu /var ve /etc. gibi dizinlerden ayrılmalıdır.

Windows'da standart bölümlere ayırma yöntemi, işletim sistemi, veriler ve programların yer aldığı tek bir C: sürücüsü olacak şekilde tek bölüm ayrılmasıdır. Ancak bir bölümde işletim sisteminin bulunduğu diğerlerinde ise veri ve uygulamaların tutulduğu çoklu bölümlerin oluşturulması salık verilir. Mümkünse, farklı bir bölüm takas dosyası (paging file) için ayrılmalıdır. Önceden yapılan bölümlere ayırma işlemi ile C: sürücüsüne işletim sistemi yüklenmelidir. Ayrıca C: sürücüsünün olmadığı konfigürasyonlar tanımlanabilir. Bu durum, kötü tasarlanmış virüslerin ve trojanların sistem dosyalarını değiştirerek sistemi ele geçirmelerine engel olur. "Benim Dosyalarım" klasörü veya özel bir kalsör tüm bir bölümü kaplayacak şekilde de tanımlanabilir.

Unix tabanlı ve Unix türevi Linux gibi işletim sistemlerinde bölümlere ayrılma işlemi 
/, /boot, /home, /tmp, /usr, /var, /opt ve swap gibi farklı bölümler oluşturur. Bu durum bir dosya sistemi bozulduğunda, diğer bölümlerde kayıtlı verilerin bozulmasını engeller ve veri kaybını minimuma indirir. Sürücünün değiştirilemez boyutlu küçük bölümlere ayrılmasının dezavantajı da vardır: Örneğin bir kullanıcı /home bölümünü doldurabilir ve diğer bölümlerde kullanılmayan yerler olmasına rağmen hard diskte kullanabileceği yer kalmaz. Kullanıcının önceden ne kadar kullanacağını ön görmesi gerekir ki bu da bazı durumlarda kolay olmaz. 
Tipik masaüstü sistemleri tüm dosya sistemini içeren ve ayrı bir swap bölümü tanımlayan "/" root bölümünü kullanır. /home bölümü, diğer verilere dokunmadan yeni bir Linux dağıtımının kurulmasına olanak sağlaması açısından faydalıdır.

Apple'ın Disk Utility
GNU Parted, GParted, fdisk, and cfdisk
Symantec'in PartitionMagic
Mandriva'nın DiskDrake
Acronis'in DiskDirectorSuite
TeraByte Unlimited'in BootIt NG
Microsoft'un DiskPart ve FDISK
DIY DataRecovery'nin DiskPatch
Ranish Partition Manager
FIPS
VCOM'un Partition Commander
Paragon Software'in Paragon Hard Disk Manager
Maxtor'un Maxblast (Maxtor Diskler için)
Western Digital'in Data Lifeguard Tools (Western Digital diskler için)
Seagate'in Discwizard (Seagate Diskler için)
Coriolis Systems'in iPartition

partitioning primer
QTParted, a partition manager15 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
GParted, a partition manager3 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Simple partition instructions23 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GNU Parted, a command line partition manager27 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://tldp.org/HOWTO/Partition/index.html14 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andries Brouwer's partition types list23 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Minimal Partition Table Specification10 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linux Partition HOWTO
EFI specifications at Intel4 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Microsoft discussion of GPT support on x64 and x86 platforms6 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ATA Hard Drive Addressing and Capacity Limits8 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klasik Dosya Sistemi, bazı faaliyetler sonucunda toplanan verilerin depolanmasında kullanılan bir yapıdır. Bu sistemin temel özelliği, saklanan veriler ile bu verileri işleme alacak olan programların aynı bilgisayar üzerinde çalışmasıdır. Depolanan verileri kullanacak olan bilgisayar programının, kullanacağı dosyaların yapısı ve dosyalara erişim biçimleri konusunda bilgi sahibi olması gerekir.
Veritabanları sayesinde, klasik dosya sistemlerinden tamamen farklı olarak her uygulama için ayrı bir alan tutulması yerine, gereksinim duyulan tüm verilere tek bir veritabanı üzerinden erişim sağlanır.
Klasik Dosya Sisteminin Başlıca Kusurları

Data Loops - Veri Tekrarları
Multiple Updates - Çoklu Güncelleme
Waste of Memory Space - Bellek Alanı İsrafı
Access Languages - Erişim Dili
Data Loops - Veri Tekrarları
Aynı veri, farklı dosyalar içerisinde tekrar tekrar yer alır. Hem müşteri hem de fatura dosyalarında müşteriye ait verilerin tutulması buna bir örnektir. Kısaca veriler için kategorize edilmiş bir dosya sistemi yoktur.
Multiple Updates - Çoklu Güncelleme
Aynı veri, birden fazla sayıda dosyada barındırıldığından verinin bir dosyada güncellenip, diğer bir dosyada güncellenmemesi veri bütünlüğünün (DATA INTEGRITY) bozumasına sebep olur. Bunun sonucunda birbiri ile çelişen verilerin üretilmesi söz konusu olur.
Waste of Memory Space - Bellek Alanı İsrafı
Aynı veri, çok sayıda dosyada barındırıldığından mütevellit disk üzerinde bir israfa sebep olur. Ayrıca, bir den fazla dosyaya yazma işlemi yapıldığından ram üzerinde de gereksiz bir yük olacaktır.
Access Languages - Erişim Dili
Verilere erişim için bir araç olarak kullandığımız programlama dilleri, genelde kullanım alanı ve amacına göre uygun standartlaştırılmış diller olsa da bu gibi bir yapıda standartlaşmış bir dil söz konusu değildir. Çünkü, uygulamadan uygulamaya göre farklı dillerin kullanılması gerekir. Ve bu da programcının işini epey bir zorlaştıran hususlardan birisidir.

EEPROM (electrically erasable programmable read-only memory), küçük boyuttaki verileri kalıcı olarak saklamak için bilgisayar ya da diğer cihazlarda kullanılan bir yongadır. Boyutu daha büyük olan sabit verileri saklamak için ise flaş bellek gibi daha ekonomik yöntemler kullanılır. EEPROM, elektrikle yazılıp silinme özelliğine sahiptir.
RAM'lere yazmak EPROM'lara yazmaya göre hızlıdır (RAM'lara birkaç nanosaniyede yazılabilirken EEPROM'lar için bu süre mikrosaniyeler mertebesindedir). Buna ek olarak RAM'lar genelde uçucudur yani güç kesilmesi halinde içeriklerini kaybederler.
Silinebilir ve programlanabilir hafızaların en gelişmiş olanı elektriksel olarak silinebilen Sadece Okunabilir Belleklerdir (Read-Only Memory). Bu hafızalarda, hafıza hücrelerine istenen bir değer yazılabilir ve yazılan bu bilgi yeni bir yazmaya kadar kalır. EEPROM'un silinmesi, EPROM'un silinmesi ile aynı anlamı taşımamaktadır.
EEPROM'lar birkaç byte dan 128 KB'a kadar olan aralıklarda, tipik olarak düzen parametrelerini saklamada rol oynarlar. Modern bilgisayarlarda şimdiye dek kullanılan CMOS kalıcı BIOS bellek teknolojisi (CMOS nonvolatile BIOS memory) ile yer değiştirmiştir. Örneğin; kişisel bilgisayarlarda bu yongalar BIOS kodlarını ve sistem ayarlarını saklamak için kullanılır.
Ram üzerine tekrar tekrar yazmak mümkünken, EEPROMlar üzerlerinde bulunan ince yalıtkan madde zarar görene dek yazma ve silme işlemi yapabilmekle sınırlandırılmıştır.
İlk kullanılan EEPROM'lar 100 defa silme-yazma işlemi gerçekleştirirken, günümüz teknolojisinde kullanılan EEPROMlar 1.000.000'da fazla yazma-silme işlemini yerine getirebilmektedirler. Flash bellekler EEPROM'dan daha ucuz olmasına karşın daha çabuk yıpranır ve zarar görürler (yaklaşık 10.000 yazma-silme işleminden sonra). EEPROM'un daha etkili olduğunun düşünülmesinin diğer bir sebebi; flash bellek birden fazla bellek bölgesini aynı anda silmek zorundadır. Sadece bir baytı değiştirmek için tüm bloku silmek ve tekrar yazmak gerekir. Bu da flash belleğin çabuk yıpranmasının sebebidir.

Uçucu olmayan ilk yarı iletken (NVSM) bellek Dawon Kahng ve Simon Sze tarafından 1967 yılında önerildi. Öneri yük depolamak ve non-lineer taşıma sistemlerini programlamak ve silmek icin düşünülmüştü. Bu bellekler şu an enerji kesilse bile uzun süre bilgiyi saklama (10-100 yıl), elektriksel olarak yazılma, düşük güç tüketme ve yüksek bit yoğunluğuna sahip olma özelliklerini barındırmaktaydı.
Buluş, daha sonraları içinde EPROM EEPROM ve Flash bellek gibi bellek birimlerini içeren bellek ailesinin hızla yükselmesini sağladı. 1990'ların başında NVSM (NonVolatile Semiconductor Memory) telefon, bilgisayar, dijital kamera, mp3 çalar vb birçok taşınabilir elektronik cihazın temel bellek birimi olarak kullanılmaya başlandı. Sadece geçen 5 yılda bile 10 milyarın üstünde ürünün üretiminde NVSM teknolojisi kullanıldı. 2010 yılında bu sayının 40 milyarı aşacağı tahmin ediliyor.
1960'lı yıllarda programlanabilir-salt okunur bellekler (PROM'lar) mühendislerin kullandığı en büyük güçlerden biriydi. Fakat bu belleklerin çok göze çarpan bir kısıtlaması vardı: bu bellekler tekrar programlanamıyorlardı. ROM tipi belleklere bilgisayar kartlarının üretimi sırasında üretici firmalar tarafından sistemi destekleyen programlar bir defa olmak üzere yazılırlardı. Bu tip yongalar bilgisayar kartlarına takıldıktan sonra sisteme sadece bilgi vererek çalışırlardı. ROM'dan komut işletmek için adresin tanımlanması yeterlidir. ROM'lara yapıları itibarıyla veri yazma imkânı yoktur. Bütün doneler üretici firma tarafından belirlenir ve bir defa ve o sistemde kullanılmak üzere üretilirlerdi. ROM belleklerde yapılarından dolayı bilgiler bilgisayar sistemi kapatılsa bile kaybolmaz. Bu bellekler Dov Frohman yeni bir fikir ortaya çıkarana kadar kullanıldı.
Frohman kontrol kapısı üzerinde -yüzer vaziyette duran ve herhangi bir bağlantısı olmayan -extra geçit bulunduran yeni bir MOS tasarladı. Kaynak (source)-savak (drain) hattı üzerinden akım geçirerek kayan geçidin üzerinde yük birikmesini sağladı. Daha sonra güç kaynağını kestiğinde kayan geçidin üzerinde biriken yükün olduğu gibi korunduğunu, kaybolmadığını ispatladı. Bu biriken yükü seçilen sıralı transistörlerin kayan geçitler üzerinde gezdirerek elektrikle programlanabilen-salt okunur bellek (EPROM) yapmayı başardı. Böylece mikroelektronik teknolojisindeki hızlı gelişmeler PROM belleğin daha kullanılmadan yere gömdü ve hem silinip hem yazılabilen EPROMLAR PROM'ların yerini almış oldu.
EPROMlar X ışınlarına maruz bırakılarak silinmekteydi. Bu yöntemi kullanmak için çok fazla enerji gerekiyordu, bu nedenle EPROM'lar sızdırmaz özel paketler içinde siliniyorlardı.Fakat X ışınları bir problem yaratıyordu; oksit istikrarsızlığı gösteriyorlardı. Bu nedenle Frohman X ışınlarından pek memnun değildi.
Frohman X ışınlarının yaptığı elektronları uyararak kayan geçitlerde depolama işini yapacak başka radyasyon şekilleri araştırmaya başladı ve aklına UV ışınları geldi (UVPROM). Ancak yine bir problem vardı. Kullanıcıları UV ışınlarının bir paket içinde güvenilir şekilde EPROMları yazıp sileceğine nasıl inandıracaktı?
Gordon Moore, Eprom'ları şirketin terasında uzun süre güneş ışınlarına maruz bırakmayı teklif etti. Teklif uygulandığında kayan geçitlerin yüklerinde herhangi bir düşüş söz konusu olmamıştı. Güneş ışığı testi bilimsel bir değerlendirmeye direnmediği için bu test, müşterileri EPROM'un belleğini yitirmediğine ikna etmek için yeterliydi.
1971 yılında Intel firması ticari bir mikroişlemci olan 4004 modelini tanıttı. Bu model EPROMlara pazarda büyük bir zemin hazırlamış oldu. Mikroişlemci bir program istedi; öyle ki bu program değişmeye yatkın olacaktı. Bu da EPROMların kullanımını artırdı. EPROM çok büyük faydalar sağlıyordu. Tekrar tekrar programlanabilip kullanıldığından dolayı, üretim hızını artırıyor ve daha ucuza mal oluyordu.
4004 piyasaya çıktıktan birkaç ay sonra Intel firması 1702 modelini çıkardı. Bu model 2k-bitlik P-kanal bir EPROMdu. Bu bellek {+5, -12, - 25} voltajlarıyla çalışıyordu ve bu voltajlar birçok sistem için uygun değildi.
1974 yılında George Perlegos Intel firmasına katıldı ve n-kanal EPROM (model:2708 8k-bitlik) tasarlamayı başardı. N-kanal EPROM'lar p-kanal EPROM'lardan daha hızlı çalışıyordu ve bu yongayı programlamak daha kolaydı. Ayrıca hem p-kanal EPROM'un kullandığı {+5, -5, -12} voltaj değerlerini kullanıyordu. Buna ek olarak +25 V sadece çevre birimleri için kullanıldı.
Perlegos sadece +5 V ile çalışan 2716 modelini tasarladı. Programlama için hala yüksek voltaja ihtiyaç duyan bu model +15 V ile bu ihtiyacını da gideriyordu. 1978 yılında Perlegos büyük bir buluş icat etti. Öyle bir EPROM tasarladı ki ultraviyole ışınlarına ya da yarı iletken malzemelerin silikon dioksitinde yük birikmesine ihtiyaç kalmayacaktı. Bu bellek sadece 1 baytı ya da belli bir zamanda bir 'bayt dizisini' okuyan, yazan veya silebilen bir cihazdı. Çok fazla zaman harcamıyordu, ayrıca kullanılması zor olan geçite de (BULK) ihtiyaç kalmamıştı.
Çok ince bir oksit tabakası kullanılarak 100 angstrom (santimin yüzmilyonda biri) elektronların yüzer vaziyetteki tabakaya tünelle ulaşmaları sağlandı. Kapı (gate) ve savak arasına 220 V gerilim uygulanarak elektronlar yüzeydeki tabakaya ulaştılar. Böylece elektrikle programlanabilen "silinebilen" EPROM üretilmiş oldu ve adına da EEPROM ya da E²PROM denildi.

EEPROM cihazlarının birçok elektriksel arabirimi vardır. Bunlardan en genel olanları

Seri veriyolu
Paralel veriyolu

En genel seri veriyolu arayüzleri; SPI (çevresel arabirim yolu), I²C (gömülü entegre devreleri) ve 1-wire (tek kablo) olarak belirtilebilir.
Seri EEPROM'lar üç evrede çalışırlar. Bunlar;

İşlem kodu evresi
Adres evresi
Veri evresi
Her EEPROM fonksiyonlarını gerçekleştirmek için kendine ait işlem kodu komut kümesine sahiptir. Örneğin SPI EEPROM'da gerçekleşen bazı işlemler şöyledir:

Write Enable (yazma aktif)
Write Disable (yazma inaktif)
Read Status Register (okuma durum yazmacı)
Write Status Register (yazma durum yazmacı)
Read Data (veri okuma)
Write Data (veri yazma)
EEPROM tarafından desteklenen diğer işlemler ise;

program,
sektör silme,
yonga silme komutları olarak ifade edilebilir.
İşlemin son aşaması genelde veri aşamasıdır.Write (yazma) işlemi gerçekleştiği takdirde, yonga secenegi, “low” olana kadar denetleyici veriyi beslemek zorundadır. Read (okuma) işlemi gerçekleştiğinde ise yonga seçeneği, “low” olana kadar veriyi her saat vuruşunda denetlemek zorundadır.

Paralel veriyolu aygıtları 8-bitlik bir veriyolu ve bellegi kapsayacak genişlikte bir adres yoluna sahiptir.Birçok aygıt; yonga seçme pini ve yazma koruma pinine sahiptir.Bazı mikrodenetleyiciler ise tümleşik paralel EEPROMlara sahiptir.

EEPROM'un özel bir uygulaması Flash bellek'dir. Aralarındaki en önemli fark ise EEPROM'a bilgilerin byte byte yazılması flash belleğe ise bilgilerin sabit bloklar halinde yazılmasıdır. Bu sabit bloklar 512 bytedan 256 KB'a kadar olan bir aralıkta değişir. Bu sabit bloklar halinde yazılma özelliği flash bellek'i EEPROM'a göre daha hızlı yapmıştır.

EPROM iki adet kısıtlamaya sahiptir;

silinmesi için devreden çıkarılarak ultraviyole ışınlarına maruz bırakılmak zorundadır.
programlamak için genelde yüksek voltajlara ihtiyaç vardır.
EEPROMlar elektriksel olarak programlanıp silinebilir.
İki salt-okunur bellek arasındaki fark; yalıtkan maddenin kalınlığıdır.Bu kalınlık EPROM'da 3 nanometre civarındayken EEPROM'da bu değer daha küçüktür (yaklaşık 1nanometre).Bu tabakanın ince olması belleğin programlanması için gereken voltajın miktarını azaltır.
EEPORM Kullanım eeprom devreleri bilgiler 19 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

HD-DVD (High-Definition DVD, "yüksek çözünürlüklü DVD"), yüksek çözünürlüklü videoların veri depolanması ve oynatılması için kullanılan, artık kullanılmayan yüksek yoğunluklu optik disk formatıdır. Esasen Toshiba tarafından desteklenen HD DVD, standart DVD formatının halefi olarak tasarlanmıştı, ancak Sony ve diğerleri tarafından desteklenen Blu-ray'e karşı kaybetti.
HD DVD, daha kısa dalga boyuna sahip mavi bir lazer kullandı (3× DVD ve HD REC varyantları hariç) ve selefine göre katman başına yaklaşık 3,2 kat daha fazla veri depoladı (maksimum kapasite: DVD'deki katman başına 4,7 GB'a kıyasla katman başına 15 GB). Format, 2006 yılında ticari olarak piyasaya sürüldü ve rakibi Blu-ray Disk ile uzun süren bir format savaşı verdi. Blu-ray Diske kıyasla HD DVD, çeyrek yıl daha erken piyasaya sürüldü, katman başına daha düşük kapasiteye sahipti (Blu-ray'in 25 GB'ına kıyasla), ancak mevcut DVD üretim ekipmanının minimum değişikliklerle yeniden kullanılmasına izin vererek üretim maliyetlerinden tasarruf sağladı ve film oynatımı bölge kodlarıyla kısıtlanmadı.

1990'ların sonlarında, ticari HDTV setleri daha büyük bir pazara girmeye başladı, ancak HD içeriği kaydetmenin veya oynatmanın ucuz bir yolu yoktu. JVC'nin D-VHS ve Sony'nin HDCAM formatları bu miktarda veriyi depolayabiliyordu, ancak ne popülerdiler ne de iyi biliniyorlardı. Daha kısa dalga boylarına sahip lazerlerin kullanılmasının daha yüksek yoğunluklu optik depolama sağlayacağı biliniyordu. Shuji Nakamura pratik mavi lazer diyotları icat etti, ancak uzun süren bir patent davası ticari tanıtımı geciktirdi.

Sony, yeni diyotları kullanarak iki proje başlattı: Philips ile birlikte UDO (Ultra Yoğunluklu Optik) ve DVR Blue, sonunda Blu-ray Disk (daha spesifik olarak BD-RE) ve daha sonra Pioneer ile sadece okunabilir diskler (BD-ROM) formatı haline gelecek olan yeniden yazılabilir diskler formatı.. İki format, çeşitli teknolojileri (AV kodekleri ve lazer diyot gibi) paylaşıyordu. Şubat 2002'de proje resmi olarak Blu-ray Disk olarak duyuruldu ve Blu-ray Disk Birliği ilk dokuz üye tarafından kuruldu.
DVD Forumu (Sony başkanlığında), daha pahalı mavi lazerlerin kullanılıp kullanılmaması konusunda derin bir görüş ayrılığı içindeydi. Günümüzdeki Blu-ray Diskler standart bir DVD ile neredeyse aynı görünse de, Blu-ray Diskler ilk geliştirildiğinde tüketicinin yanlış kullanımını önlemek için koruyucu bir kutu gerektiriyordu (erken dönem CD-R'lerde de aynı amaçla koruyucu bir kutu bulunuyordu). Blu-ray Disk prototipinin kutusu hem pahalıydı hem de DVD'den fiziksel olarak farklıydı ve çeşitli sorunlara yol açıyordu. Mart 2002'de Forum, Warner Bros. ve diğer film stüdyoları tarafından desteklenen ve HD içeriğin çift katmanlı DVD-9 disklere sıkıştırılmasını içeren bir öneriyi onaylamak için oy kullandı. Bu karara rağmen, DVD Forumu Yönlendirme Komitesi Nisan ayında kendi mavi lazer yüksek çözünürlüklü çözümünü takip ettiğini duyurdu. Ağustos ayında Toshiba ve NEC, rakip standartları olan "Gelişmiş Optik Disk"i (Advanced Optical Disc) duyurdu. DVD Forumu tarafından kabul edildi ve ertesi yıl HD DVD olarak yeniden adlandırıldı.
HD DVD Tanıtım Grubu, formatın dünya çapında tanıtımına yardımcı olmak için fikir ve düşünce alışverişinde bulunmak üzere oluşturulmuş bir üretici ve medya stüdyoları grubuydu. Üyeleri arasında başkan şirket olarak Toshiba, başkan yardımcısı şirketler olarak Memory-Tech Corporation ve NEC, denetçi olarak Sanyo bulunuyordu; toplamda 61 genel üye ve 72 yardımcı üye vardı. Toshiba'nın 19 Şubat 2008'de HD DVD oynatıcı ve sürücülerini artık geliştirmeyeceğini veya üretmeyeceğini açıklamasının ardından, HD DVD tanıtım grubu 28 Mart 2008'de resmen feshedildi.

Ticari açıdan kullanılan HD DVD ler entegre edilmiş AACS LA lisans koruma teknolojisiyle dağıtılırlar. "Audio Watermark Protection" adlı HD DVD lisans koruma teknolojisinde ise HD DVD lerin içerdiği bir alıcı sayesinde duyulamayan ses ile kodlanan ve kopyalama veya açıktan kayıt ile elde edilemeyen veriler algılanır ve eğer yoklarsa/zarar görmüşlerse aygıtı okumaz.
Diğer bir uygulamada HDCP, donanımın tümümün ona uygun olmasını gerektirir ve kopyalamaya karşı önlem almayı hedefler, uyumlu okuyucu, monitör vs. gerektirir.

İnteraktif içeriğe izin veren HDi sistemi kullanırlar. HDi: HTML, XML, CSS, SMIL, ECMAScript ve JavaScript gibi web tabanlı teknolojilerin kullanılmasına izin verir.

Geriye uyumluluk tüm HD-DVD sürücülerince desteklenirr, kullanıcılar tek oynatıcıyla CD, DVD ve HD-DVD oynatabilir. Ayrıca hâlihazırda DVD ve HD-DVD versiyonlarını tek birimde toplayan optik taşıyıcılar bulunmaktadır.

18 Nisan 2006'da, Toshiba firması HD-A1 ve HD-XA1 adlı ilk HD-DVD oynatıcıları piyasaya sürdü. 2003'te Japonya'da piyasaya sürülmüş ancak bu denli yaygınlaşmamış ve kullanım alanı bulamamıştı.
İkinci nesil okuyucuların da çıkması fazla uzun sürmedi ve 2006 yılının son çeyreğinde onlar da piyasadaki yerini aldı.

18 Ekim 2006'da Vidabox ilk HD-DVD ve Blu-ray formatını birlikte destekleyen okuyucuyu duyurdu. VidaBox ve VidaMax adlı ürünler 24-bit renkte, 1080p çözünürlüğe kadar görüntüyü iki optik taşıyıcıdan da okuyabiliyorlardı. 13 Nisan 2007'de Samsung Duo HD player adındaki hibrit okuyucuyu duyurdu ve bu ortak okuyucular adına olumlu bir adım olarak tüketiciye yansımıştır.

16 Mayıs 2006'da Toshiba ilk HD DVD-ROM sürücüsünü piyasaya sürdü. HP, Acer, Samsung, LG,Fujitsu diğer HD DVD sürücüsü üreticileri olmakta gecikmediler yalnız Türkiye'de zaten pahalı olmaları, üstüne de binen yüksek vergiler sebebiyle, ekonomik şartlar da göz önünde bulundurularak yaygınlaşması ilk aşamada mümkün olmamıştır. Rekabet koşulları ve üretim maliyetlerinin düşmesiyle yaygınlaşması beklenmekteydi.
Microsoft'un 29 Ocak 2007'de piyasaya sürdüğü işletim sistemi Vista'da dahili ve oyun konsolu Xbox 360'ta harici sürücü desteği verilmesiyle bilgisayar kullanıcıları açısından daha erişilir olmuştur.

18 Şubat 2008 tarihi itibarı ile en büyük destekçisi Toshiba'nın HD DVD oynatan ve kaydeden cihazlar ile bilgisayar sürücülerinin geliştirilmesini, üretimini ve pazarlanmasını durdurduğunu bildirmesi ile Blu-ray formatlı ürünlerle olan rekabet savaşını kaybeden HD DVD, kullanıcılarını hayal kırıklığı içinde bırakarak tarihteki yerini almıştır.
Piyasada halihazırda daha önceden üretimi yapılmış olan HD DVD ürünleri bulmak gittikçe zorlaşmakla birlikte stok fazlası disk ve oynatıcıların format ölmeden öncekine nazaran çok daha düşük fiyatlarla temin edilebilmeleri sebebiyle Blu-ray'e ucuz bir alternatif olarak bir kısım kitle tarafından HD DVD ürünleri halen alınmakta ve satılmaktadır.

Holographic Versatile Disc (HVD, holografik çok amaçlı disk) hâlen araştırma aşamasında olan 3.9 terabayta kadar bilgi saklayabilecek kapasitede bir optik disk teknolojisidir.
Ortak çizgisel holografi (collinear holography) adı verilen, biri kırmızı biri mavi-yeşil iki lazerin tek bir ışın olarak birleştirilmesi tekniği ile çalışır. Mavi-yeşil lazer diskin üzerindeki holografik tabakaya lazer girişim paterni olarak kaydedilmiş veriyi okumakta kullanılırken, kırmızı lazer de referans ışın olarak kullanılır ve CD-türü alüminyum alt tabakadaki konum bilgisini okumakta kullanılır. Konum bilgisi mevcut harddisklerdeki kafa (head), iz (track) ve bölge (sector) bilgisine benzetilebilir. CD ve DVD'lerde bu bilgi verilerin arasına sıkıştırılmıştır.

Holografik veri tabakası ile konum bilgisi tabakası arasına yerleştirilmiş ince film filtresi (dicroic mirror) mavi-yeşil lazeri geri yansıtırken kırmızı lazerin geçmesine izin verir. Bu durum halihazırdaki CD ve DVD sürücü teknolojileri ile tamamen uyumsuz yapar.
HVD diskler 3.9 terabayta kadar veri saklayabilir. Bu aşağı yukarı 5500 CD-ROM veya 830 DVD veya 160 Blu-ray diskinin kapasitesine eşittir. HVD aynı zamanda 1 gigabit/s yani 120 MB/s veri transfer hızına sahiptir.
Bu teknolojinin şu anki fiyatı oldukça yüksektir (15000$), bu yüzden sadece fazla veri saklama ihtiyacı olan büyük şirketlere yöneliktir. Ancak teknolojinin yaygınlaşması ile aynı CD-ROM'larda olduğu gibi son kullanıcılara ulaşması beklenmektedir.

HVD İttifakı (HVD Alliance), HVD teknolojisinde aktif olan bir grup şirketin, HVD tasarım ve üretimi ile ilgili tüm teknik konuların tartışılması amacı ile kurduğu bir koalisyondur. 2006 yılı Şubat ayı itibarı ile HVD İttifakı şu şirketlerden oluşur:

Alps Electric Corporation, Ltd.
CMC Magnetics Corporation
Dainippon Ink and Chemicals, Inc. (DIC)
EMTEC International (MPO Group Istiraki)
Fuji Photo Film Company, Ltd.
Konica Minolta Holdings, Inc.
LiteOn Technology Corporation
Mitsubishi Kagaku Media Company, Ltd. (MKM)
Nippon Kayaku Co., Ltd.
Nippon Paint Company, Ltd.
Optware Corporation
Pulstec Industrial Company, Ltd.
Shibaura Mechatronics Corporation
Software Architects, Inc. (?)
Suruga Seiki Company, Ltd.
Targray Technology International, Inc.
Teijin Chemicals, Ltd.
Toagosei Company, Ltd.
Tokiwa Optical Corporation

Carl Gustav Jacob Jacobi (Almanca telaffuz: [jaˈkoːbi]; 10 Aralık 1804 – 18 Şubat 1851), eliptik fonksiyonlara, dinamiklere, diferansiyel denklemlere, determinantlara ve sayı teorisine önemli katkılarda bulunan Yahudi kökenli Alman matematikçi. Jacobi, tarihte bir Alman üniversitesinde profesör olarak atanan ilk Yahudi matematikçiydi.

Jacobi, 10 Aralık 1804'te Potsdam'da işletmecilik ve bankacılık yapan Aşkenazi Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Bankacı Simon Jacobi'nin dört çocuğundan ikincisiydi. Ağabeyi Moritz von Jacobi de daha sonra mühendis ve fizikçi olarak tanınacaktı. İlk eğitimini kendisine Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tevrat okuması için İbranice, temel fizik, temel matematik ve temel mantık bilgilerini öğreten amcası Lehman'dan aldı.
1816 yılına gelindiğinde 12 yaşında olan Jacobi amcası tarafından tüm standart derslerin öğretildiği Potsdam Bilimler Merkezi'ne götürüldü. Burada klasik Avrupa dilleri, tarih, filoloji, matematik, tabiat bilimleri eğitimi gördü. On beş günden az bir süre sonra amcası, bir dehâ olduğunu anladığı yeğeni Jacobi'yi, küçük yaşına rağmen yükseköğrenime başlatmak istedi. Bununla birlikte üniversite, 16 yaşından küçük öğrencileri kabul etmediğinden, 1821 yılına kadar beklemesi gerekti. Bu boşta kalan zamanı, daha çok bilgi öğrenmek için kullandı. Akıcı Almanca ve Akıcı İbranice konuşmasının yanında orta düzeyde Latince ve başlangıç seviyesinde Yunanca da konuşabiliyordu. Bu dönemde aynı zamanda cebirsel yöntemlerle quintic denklemini çözmeye çalışarak ilk araştırma girişimlerini yaptı.

Integral hesapla Eliptik integralin bağlantısı elipsin yay uzunluğu ile ilgilidir.
Bunu ilk gösteren Leonhard Euler'in öğrencisi Giulio Fagnano olmuştur.
Modern Matematikte eliptik integral'in en geniş şekilde bir f fonksiyonu olarak tanımlanmış formu:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          ∫
          
            c
          
          
            x
          
        
        R
        (
        t
        ,
        P
        (
        t
        )
        )
         
        d
        t
        
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=\int _{c}^{x}R(t,P(t))\ dt\,\!}
  
 şeklindedir.
Burada R rasyonel fonksiyon ikinci arjuman, P ise 3 veya 4 derceden kökleri katlı olmayan bir polinomdur.
Genel olarak eliptik fonksiyonlar elemanter olarak ifade edilemezler.Bu genel kurala istisna lar vardır köklerin katlı olması veya R (x, y)'de y'nin tek kuvvetlerden yoksun olması gibi, ancak uygun indirgeme formülü ile her eliptik fonksiyon rasyonel fonksiyonlara ayrılabilir.Bu şekilde üç kanonik şekli olan integraller tek bir form haline getirilebilir, yani birinci tür, ikinci tür, üçüncü tür eliptik integraller gibi.
Formlar aşağıda verilmiştir, Ayrıca Legendre formu ve Carlson simetrik şekli şeklinde de ifadeleri vardır, ek olarak Schwarz–Christoffel haritalaması'da teoriye eklenebilir. Tarihsel olarak eliptik integraller eliptik fonksiyonların tersi olarak keşfedilmiştir. Özellikle, E var (sn (z, k); k) = z, burada sn, Jacobi eliptik fonksiyonu'ndan biridir.

Eliptik integrallerin iki değişkenli bir fonksiyonu vardır. Bu değişkenler eşdeğer ancak tamamen farklı şekilde ifade edilir. (ama aynı eliptik integrali verir). Adlandırma düzeni, aşağıdaki adlandırma kurallarına uygun kullanarak yapılır.
Bir ifade için 

  
    
      
        o
        
        ε
        ,
      
    
    {\displaystyle o\!\varepsilon ,}
  
  modular açı (telaffuzu “etil”);

  
    
      
        k
        =
        sin
        ⁡
        o
        
        ε
        ,
      
    
    {\displaystyle k=\sin o\!\varepsilon ,}
  
  eliptik çarpan;

  
    
      
        m
        =
        
          k
          
            2
          
        
        =
        
          sin
          
            2
          
        
        
        o
        
        ε
        ,
      
    
    {\displaystyle m=k^{2}=\sin ^{2}\!o\!\varepsilon ,}
  
   parametre
gereklidir. 
Yukarıdaki her üç ifade birbirlerinin yerine diğerleri tarafından (ki negatif olmayan vardır) kullanılabilir.
Diğer değişkende aynı şekilde farklı birçok şekilde ifade edilebilir: 

  
    
      
        ϕ
        
        
      
    
    {\displaystyle \phi \,\!}
  
, genlik;
x burada 
  
    
      
        x
        =
        sin
        ⁡
        ϕ
        =
        
          
            sn
          
        
        
        u
        
        
      
    
    {\displaystyle x=\sin \phi ={\textrm {sn}}\;u\,\!}
  
;
u, burada x = sn u ve sn, bir Jacobi eliptik fonksiyonu'dur
Bu parametrelerin birinin değerinin belirtilmesi diğerleri belirler. Burada u m'e bağlı değildir. u'yi içeren bazı ek ilişkiler vardır,

  
    
      
        cos
        ⁡
        ϕ
        =
        
          
            cn
          
        
        
        u
        
        
      
    
    {\displaystyle \cos \phi ={\textrm {cn}}\;u\,\!}
  

ve

  
    
      
        
          
            1
            −
            m
            
              sin
              
                2
              
            
            ⁡
            ϕ
          
        
        =
        
          
            dn
          
        
        
        u
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {1-m\sin ^{2}\phi }}={\textrm {dn}}\;u.\,\!}
  

İkincisine bazen delta genlik denir veya yazılır. Bazen edebiyat da tamamlayıcı parametre anlamına gelir, tamamlayıcı modül veya tamamlayıcı modüler açısı. Bu ekler çeyrek periyodları tanımlamakta kullanılıyor.

Matematiksel fonksiyonların listesi

Greenwich Londra'nın güneydoğusunda yer alan bir semttir. Boylamların derecelendirilmesinde 0 olarak kabul edilir. Birleşik Krallık'ın en büyük 2. gözlemevidir. 51° 28′ 44″ kuzey enlemleri ve 0º 0' 0" doğu/batı boylamlarında bulunduğu varsayılır. Orta ılıman iklim kuşağında yer alır.
Başlangıç meridyeninin geçtiği yer olarak kabul edilir. Bunun nedeni meridyenleri İngilizlerin bulmasıdır. Bunun üzerine başlangıç meridyeninin kendi ülkelerinden geçtiğini söylemişlerdir. Aynı zamanda turistik bir kasabadır. Birleşik Krallık'ın en büyük deniz müzesi buradadır.
1997 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Your Online Guide to Greenwich
Greenwich World Heritage Site — official website
Greenwich Tourist Information Centre
Greenwich Guide
Map 10 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Greenwich', The Environs of London: volume 4: Counties of Herts, Essex & Kent (1796), pp. 426-93 7 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jean Baptiste Joseph Fourier (21 Mart 1768, Auxerre, Fransa - 16 Mayıs 1830, Paris), Fransız matematikçi ve fizikçi.

Bir terzinin oğlu olarak dünyaya gelen Jean-Babtiste Joseph Fourier, henüz dokuz yaşındayken hem annesini ve hem de babasını yitirince Auxerre'deki askeri okula gönderildi. Fourier kendisini bu okulda çok iyi bir şekilde yetiştirdi. On iki yaşındayken yazdığı dini yazıları, Paris kiliselerinde okunuyor ve benimseniyordu. Güç beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert bir karakteri vardı. Fourier, Saint-Benoit manastırına gitti. Subay olmayı istemesine karşın terzi oğluna subaylık diploması verilmediğinden, askeri papaz olmayı seçmişti. Eski arkadaşları Fourier'yi Auxerre'e çağırdılar ve onu matematik öğretmeni olması yönünde ikna ettiler. 1789'da ihtilal patlak verdiğinde yirmi bir yaşında idi ve denklemlerin sayısal çözümüne ait bir çalışmayı Akademiye sunuyordu.
Fourier, École Normale'in matematik kürsüsüne öğretmen olarak atandı. Fourier, 1787 ile 1794 yıllarını orta dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız devrimi sırasında önemli görevler aldı. 1794'te bir ara hapse girdi. Hapisten çıktıktan sonra, École Normale'de ve École Polytechnique'te matematik öğretmenliği yaptı. Denklemler kuramı ve uygulamalı matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier serilerini ve Fourier analizini oluşturdu.
1798 yılında Napolyon Mısır'a giderken, Fourier'yi de yanına aldı ve onu bilim heyetinin başına atadı. Yukarı Mısır'da araştırma yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve tapınaklarda araştırma yapmalarını istedi. 1801 yılında Mısır'dan Fransa'ya dönen Fourier'ye Napolyon tarafından yöneticilik görevleri verildi. 1803 yılında Baron unvanını aldı. Isı taşınımının matematiksel esasları üzerine araştırmalar yaptı. En önemli çalışması "Isının Analitik Kuramı" adlı yapıtıdır. Bu yapıtı 1807 yılında Akademiye sundu. Eser çok tartışıldı ve beğenilmedi. 1812 yılındaki ödül için başka bir çalışma sunması istendi. Fourier bu ödülü aldı. Fakat daha önce sunduğu çalışmasının dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri, halen yaşayan Fourier analizidir. 1807 yılında kaleme aldığı eseri nihayet 1822 yılında yayımlandı. Fourier'nin ısı iletimi konusundaki araştırmalarının, fizik ve matematiğin gelişimine büyük katkıları olmuştur.
İktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı ihtilaller Fourier'yi güç durumlara soktu. Bu çalkantılı dönemlerden sonra eşyalarını rehine verecek kadar kötü durumlara düştü. İstatistik Bürosuna müdür olarak atandı. 1816 yılında Akademiye üye seçilmesine hükûmet karşı koydu. Ancak ertesi yıl üye seçilebildi.
16 Mayıs 1830'da bir kalp hastalığından (bazılarına göre de damar çatlamasından) öldü.

Fourier serileri
Fourier analizi
Fourier dönüşümü
Ayrık Fourier Dönüşümü

https://web.archive.org/web/20051228085504/http://fenedebiyat.atauni.edu.tr/bolumler/matematik/matematikcilers/Fouier.htm

Legendre dönüşümü, bir fonksiyonu başka değişkenlerle ifade etmenin bir yoludur. Örnek olarak bir f(x) fonksiyonunun Legendre dönüşümü incelenebilir.

  
    
      
        f
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        u
        x
        +
        v
        y
        
      
    
    {\displaystyle f(x,y)=ux+vy\,}
  
 fonksiyonunun tam diferansiyeli alınırsa,

  
    
      
        d
        f
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        
          
            
              ∂
              f
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        d
        x
        +
        
          
            
              ∂
              f
            
            
              ∂
              y
            
          
        
        d
        y
        =
        u
        d
        x
        +
        v
        d
        y
      
    
    {\displaystyle df(x,y)={\frac {\partial f}{\partial x}}dx+{\frac {\partial f}{\partial y}}dy=udx+vdy}
  

Dönüşüm için bir g fonksiyonu tanımlansın bu,

  
    
      
        g
        (
        x
        ,
        y
        )
        =
        f
        (
        x
        ,
        y
        )
        −
        u
        x
        
      
    
    {\displaystyle g(x,y)=f(x,y)-ux\,}
  

şeklinde verilsin. g fonksiyonunun tam diferansiyeli,

  
    
      
        d
        g
        =
        d
        f
        −
        d
        (
        u
        x
        )
        =
        u
        d
        x
        +
        v
        d
        y
        −
        (
        u
        d
        x
        +
        x
        d
        u
        )
        =
        v
        d
        y
        −
        x
        d
        u
        
      
    
    {\displaystyle dg=df-d(ux)=udx+vdy-(udx+xdu)=vdy-xdu\,}
  

biçiminde verilir. Dolayısıyla g fonksiyonu f fonksiyonundan farklı olarak x ve y değişkenleriyle değil, u ve y değişkenleriyle ifade edilmiş olur. Bu g fonksiyonu tanımı f' in bir Legendre dönüşümüdür. Bunun dışında iki eşitlik arasında bir ilişki de gözlenebilir. x ve y değişkenlerinin çarpanları u ve v için ilk denlemden,

  
    
      
        u
        =
        
          
            
              ∂
              f
            
            
              ∂
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle u={\frac {\partial f}{\partial x}}}
  
 ve 
  
    
      
        v
        =
        
          
            
              ∂
              f
            
            
              ∂
              y
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={\frac {\partial f}{\partial y}}}
  

ifadeleri yazılabilir. Legendre dönüştürülmüş fonksiyon için aynı şekilde ifadeler yazılırsa,

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              ∂
              g
            
            
              ∂
              y
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v={\frac {\partial g}{\partial y}}}
  
 ve 
  
    
      
        x
        =
        −
        
          
            
              ∂
              g
            
            
              ∂
              u
            
          
        
      
    
    {\displaystyle x=-{\frac {\partial g}{\partial u}}}
  

ifadeleri elde edilir. Legendre dönüşümleri özellikle istatistik mekanikte kullanılır. Helmholtz ve Gibbs serbest enerjileri birer Legendre dönüşümüdür. Bunun dışında Lagrange mekaniğinden Hamilton mekaniğine geçiş yapılırken yazılan Hamilton denklemleri de aslen birer Legendre dönüşümüdür.

Matematiksel analizde Legendre fonksiyonları, aşağıdaki Legendre diferansiyel denkleminin çözümleridir.

  
    
      
        L
        =
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        (
        1
        −
        
          x
          
            2
          
        
        )
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        +
        l
        (
        l
        +
        1
        )
        ∗
        y
        
      
    
    {\displaystyle L={d \over dx}(1-x^{2}){d \over dx}+l(l+1)*y\,}
  
 ; 
  
    
      
        l
        ∈
        (
        0
        ,
        
          
            Z
          
          
            +
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle l\in (0,\mathbb {Z} ^{+})}
  

Bu adi diferansiyel denklem daha çok fizikte ve diğer teknik alanlarda kullanılır. Özellikle küresel koordinat sisteminde, kısmi diferansiyel denklem ile ilgili Laplace denklemi çözerken ortaya çıkar.

Aşağıdaki genişletilmiş Taylor serisidir;

  
    
      
        
          
            1
            
              1
              −
              2
              x
              t
              +
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          P
          
            n
          
        
        (
        x
        )
        
          t
          
            n
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{\sqrt {1-2xt+t^{2}}}}=\sum _{n=0}^{\infty }P_{n}(x)t^{n}.\qquad }
  
 (Denklem I)
(Denklem I)'in ilk iki terimini ele alalım:

  
    
      
        
          P
          
            0
          
        
        (
        x
        )
        =
        1
        ,
        
        
          P
          
            1
          
        
        (
        x
        )
        =
        x
      
    
    {\displaystyle P_{0}(x)=1,\quad P_{1}(x)=x}
  

Bu ilk iki terim Legendre polinomudur. Diğer birkaç Legendre polinomları şunlardır:

Legendre fonksiyonu, [-1,1] aralığında tanımlı, ±1 noktalarında kaldırılabilir tekilliğe sahip bir denklemdir. Kapalı formu şu şekilde gösterilir.

  
    
      
        L
        y
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle Ly=0\,}
  

Burada L, Legendre operatörüdür.
Denklem Frobenius yöntemi ile, p=0 alınarak çözülürse.

  
    
      
        y
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          a
          
            n
          
        
        
          x
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle y=\sum _{n=0}^{\infty }a_{n}x^{n}}
  

  
    
      
        
          y
          ′
        
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        n
        
          a
          
            n
          
        
        
          x
          
            n
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle y'=\sum _{n=0}^{\infty }na_{n}x^{n-1}}
  

  
    
      
        
          y
          ″
        
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        n
        (
        n
        −
        1
        )
        
          a
          
            n
          
        
        
          x
          
            n
            −
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle y''=\sum _{n=0}^{\infty }n(n-1)a_{n}x^{n-2}}
  

ifadeleri denklemde yerlerine koyularak,

Bu eşitlikten çıkan karakteristik denklem ise:

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        =
        −
        
          
            
              l
              (
              l
              +
              1
              )
            
            2
          
        
        
          a
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{2}=-{l(l+1) \over 2}a_{0}}
  

olur. Genellenirse

  
    
      
        
          a
          
            n
            +
            2
          
        
        =
        −
        
          
            
              (
              l
              +
              n
              +
              1
              )
              (
              l
              −
              n
              )
            
            
              (
              n
              +
              2
              )
              (
              n
              +
              1
              )
            
          
        
        
          a
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{n+2}=-{(l+n+1)(l-n) \over (n+2)(n+1)}a_{n}}
  

Bu şekilde geriye dönerek tekrarlanarak çözüm bulunur. Çözümün sonlu olabilmesi için

  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          |
          
            
              
                
                  a
                  
                    n
                    +
                    2
                  
                
                
                  x
                  
                    n
                    +
                    2
                  
                
              
              
                
                  a
                  
                    n
                  
                
                
                  x
                  
                    n
                  
                
              
            
          
          |
        
        <
        1
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }\left|{a_{n+2}x^{n+2} \over a_{n}x^{n}}\right|<1}
  

şartı sağlanması gerektiğinden, karakteristik denklem yardımıyla elde edilen çözümün sonlu olması ancak

  
    
      
        n
        =
        −
        l
        
          
             veya 
          
        
        n
        =
        −
        (
        l
        +
        1
        )
        
      
    
    {\displaystyle n=-l{\mbox{ veya }}n=-(l+1)\,}
  

şeklinde serinin kesilmesi ile olur. Bu şekilde oluşan polinomlara Legendre polinomları denir ve dolayısıyla bu polinomlar Legendre diferansiyel denkleminin çözümüdür.

Legendre polinomları simetrik veya antisimetriktir, Şöyle ki

  
    
      
        
          P
          
            n
          
        
        (
        −
        x
        )
        =
        (
        −
        1
        
          )
          
            n
          
        
        
          P
          
            n
          
        
        (
        x
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle P_{n}(-x)=(-1)^{n}P_{n}(x).\,}
  

diferansiyel denklem  ve diklik özellikleri yardımıyla ölçeklemenin bağımsızlığı,"standardlaştırılmış" (bazen "normalizasyon" denir, ama unutmamalıki güncel norm birim değildir) böylece ölçekleme ile Legendre polinomları'nın tanımı

  
    
      
        
          P
          
            n
          
        
        (
        1
        )
        =
        1.
        
      
    
    {\displaystyle P_{n}(1)=1.\,}
  

ve son noktada türev ile veriliyor

  
    
      
        
          P
          
            n
          
          ′
        
        (
        1
        )
        =
        
          
            
              n
              (
              n
              +
              1
              )
            
            2
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle P_{n}'(1)={\frac {n(n+1)}{2}}.\,}
  

yukardaki soruda, Bonnet'in yineleme formülünde üç özyineleme ilişkisi terimi, bilinen Legendre polinomları ile uyumludur

  
    
      
        (
        n
        +
        1
        )
        
          P
          
            n
            +
            1
          
        
        (
        x
        )
        =
        (
        2
        n
        +
        1
        )
        x
        
          P
          
            n
          
        
        (
        x
        )
        −
        n
        
          P
          
            n
            −
            1
          
        
        (
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle (n+1)P_{n+1}(x)=(2n+1)xP_{n}(x)-nP_{n-1}(x)\,}
  

ve

  
    
      
        
          
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              1
            
            n
          
        
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        
          P
          
            n
          
        
        (
        x
        )
        =
        x
        
          P
          
            n
          
        
        (
        x
        )
        −
        
          P
          
            n
            −
            1
          
        
        (
        x
        )
        .
      
    
    {\displaystyle {x^{2}-1 \over n}{d \over dx}P_{n}(x)=xP_{n}(x)-P_{n-1}(x).}
  

Legendre polinomlarının integrasyonu için kullanışlıdır;

  
    
      
        (
        2
        n
        +
        1
        )
        
          P
          
            n
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          
            d
            
              d
              x
            
          
        
        
          [
         

Legendre sabiti, asal sayılar teoremi keşfedilmeden önce, bir yanılgı neticesinde kabul edilmiş bir matematiksel sabittir.
Adrien-Marie Legendre kendi zamanında bilinen asal sayılardan yola çıkarak bulduğu asal sayı sayma fonksiyonunu şu şekilde formülize etmişti:

  
    
      
        π
        (
        n
        )
        =
        
          
            n
            
              ln
              ⁡
              (
              n
              )
              −
              A
              (
              n
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi (n)={n \over \ln(n)-A(n)}}
  

Asal sayı sayma fonksiyonu, n bir gerçel sayı olmak üzere, n'den küçük ya da n'ye eşit olan asal sayıların kaç tane olduğu sonucunu veren fonksiyondur. Dolayısı ile n sonsuza giderken yukarıdaki denklemin sonucu toplam kaç tane asal sayı olduğunu verecektir.
Denklemdeki A(n) ifadesi, n sonsuza giderken, Legendre'nin ispatına göre yaklaşık olarak, 1,08366 değerine yakınsıyordu ki bu değer matematikte Legendre sabiti olarak anılır. Daha sonra Johann Carl Friedrich Gauss bu limitin daha düşük olması gerektiği sonucuna vardı. Şu anda biliniyor ki bu değer 1'e eşittir, yani Legendre sabiti bir yanılsamadan ibarettir.

MathWorld: Legendre's Constant 5 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Niels Henrik Abel (/ˈɑːbəl/ AH-bəl, Norveççe telaffuz: [ˈɑ̀ːbl̩]; 5 Ağustos 1802 - 6 Nisan 1829), çeşitli alanlarda öncü katkılarda bulunan Norveçli bir matematikçiydi. En ünlü yegane sonucu, Genel beşinci dereceden denklemi radikallerde çözmenin imkansızlığını gösteren ilk tam kanıttır. Bu soru, zamanının öne çıkan açık kalmış sorunlarından biriydi ve 250 yılı aşkın bir süredir çözülemedi. Aynı zamanda eliptik fonksiyonlar alanında bir yenilikçi, Abelyen fonksiyonların kaşifiydi. Buluşlarını yoksulluk içinde yaşarken yaptı ve 26 yaşında tüberkülozdan öldü.
Çalışmalarının çoğu, çalışma hayatının altı veya yedi yılında yapıldı. Fransız matematikçi Charles Hermite, Abel hakkında şunları söyledi: "Abel, matematikçileri beş yüz yıl boyunca meşgul edecek kadar sonuç bıraktı."
Başka bir Fransız matematikçi olan Adrien-Marie Legendre şöyle dedi: "quelle tête celle du jeune Norvégien!" ("what a head the young Norwegian has!", "Genç Norveçlinin nasıl bir kafası var!").
Aslen 1899'da Nobel Ödüllerini tamamlamak için önerilen matematikteki Abel Ödülü, onun onuruna adlandırılmıştır.

Niels Henrik Abel, papaz Søren Georg Abel ve Anne Marie Simonsen'in ikinci çocuğu olarak Nedstrand, Norveç'te doğdu. Niels Henrik Abel doğduğunda aile Finnøy'de bir papaz evinde yaşıyordu. Niels Henrik'in doğum yılının Temmuz / Ağustos aylarında Nedstrand'daki icra memurunun misafirleri olduğu için, Niels Henrik'in komşu cemaatte doğduğunu gösteriyor.
Niels Henrik Abel'in babası Søren Georg Abel, teoloji ve felsefe diplomasına sahipti ve Finnøy'de papaz olarak görev yaptı. Søren'in babası, Niels'in büyükbabası Hans Mathias Abel de Risør kasabası yakınlarındaki Gjerstad Kilisesi'nde papazdı. Søren, çocukluğunu Gjerstad'da geçirmiş ve orada papaz olarak da hizmet etmişti; 1804'te babasının ölümünden sonra, Søren Gjerstad'a papaz olarak atandı ve aile oraya taşındı. Abel ailesinin kökleri Schleswig'de doğdu ve 17. yüzyılda Norveç'e geldi.

Anne Marie Simonsen, Risør'dandı; babası Niels Henrik Saxild Simonsen, bir tüccar ve ticaret gemisi sahibiydi ve Risør'daki en zengin kişi olduğu söyleniyordu. Anne Marie, görece lüks bir çevrede iki üvey anneyle büyümüştü. Gjerstad papaz evinde balolar düzenlemekten ve sosyal toplantılar yapmaktan hoşlanıyordu. Çoğu kişi, onun erken bir alkolik olduğunu ve çocukların yetiştirilmesiyle çok az ilgilendiğini söylüyor. Niels Henrik ve kardeşlerine okumaları için el yazısı kitaplarla babaları tarafından eğitim verildi. Bir matematik kitabındaki bir toplama tablosu şöyledir: 1+0=0.

Norveç'in bağımsızlığı ve 1814'te Norveç'te yapılan ilk seçimle birlikte Søren Abel, Storting'e temsilci olarak seçildi. Storting'in toplantıları 1866'ya kadar Christiania'daki (şimdi Oslo olarak bilinen) Katedral Okulu'nun ana salonunda yapıldı. Neredeyse kesinlikle, okulla bu şekilde tanıştı ve en büyük oğlu Hans Mathias'ın ertesi yıl okula başlaması gerektiğine karar verdi. Ancak, ayrılma zamanı yaklaştığında, Hans evden ayrılmak zorunda kaldığı için o kadar üzüldü ve bunalıma girdi ki, babası onu göndermeye cesaret edemedi. Bunun yerine Niels'ı göndermeye karar verdi.
1815'te Niels Abel, 13 yaşında Katedral Okulu'na girdi. Bir yıl sonra ağabeyi Hans da ona katıldı. Odaları paylaştılar ve ortak sınıfları vardı. Hans, Niels'den daha iyi notlar aldı; ancak 1818'de yeni bir matematik öğretmeni olan Bernt Michael Holmboe atandı. Öğrencilere evde yapmaları için matematiksel görevler verdi. Niels Henrik'in matematikteki yeteneğini gördü ve konuyu ileri düzeyde incelemesi için onu teşvik etti. Okuldan sonra Niels'e özel ders bile verdi.
1818'de Søren Abel, ilahiyatçı Stener Johannes Stenersen ile 1806'daki ilmihaliyle ilgili olarak halka açık bir teolojik tartışma yaptı. Tartışma basında iyi bir şekilde yer aldı. Søren'e "Abel Treating" (Norveççe: "Abel Spandabel") takma adı verildi. Niels'in tartışmaya tepkisinin "aşırı neşe (excessive gaiety)" olduğu söylendi. Aynı zamanda Søren, Norveç Kurucu Meclisine ev sahipliği yapan Carsten Anker'e hakaret ettikten sonra neredeyse görevden almayla karşı karşıya kaldı ve Eylül 1818'de siyasi kariyeri harap halde Gjerstad'a döndü. Ağır şekilde içmeye başladı ve sadece iki yıl sonra, 1820'de 48 yaşında öldü.
Bernt Michael Holmboe, Niels Henrik Abel'ı okulda kalması için bursla destekledi ve Royal Frederick Üniversitesi'nde öğrenim görmesi için arkadaşlarından para topladı.
Abel 1821'de üniversiteye girdiğinde, zaten Norveç'teki en bilgili matematikçiydi. Holmboe'nun ona öğretebileceği başka bir şey yoktu ve Abel üniversite kütüphanesindeki en son matematik literatürünü incelemişti. Bu süre zarfında Abel, radikallerdeki beşinci dereceden denklem üzerinde çalışmaya başladı. Matematikçiler 250 yılı aşkın bir süredir bu probleme bir çözüm arıyorlardı. 1821'de Abel çözümü bulduğunu düşündü. Christiania'daki iki matematik profesörü, Søren Rasmussen ve Christopher Hansteen, Abel'ın formüllerinde hiçbir hata bulamadılar ve çalışmayı İskandinav ülkelerinin önde gelen matematikçisi Kopenhag'daki Carl Ferdinand Degen'e gönderdiler. O da hiçbir kusur bulamamıştı ama yine de birçok seçkin matematikçinin uzun süredir aradığı çözümün, gerçekten de uzaklardaki Christiania'da bilinmeyen bir öğrenci tarafından bulunabileceğinden şüpheliydi. Ancak Degen, Abel'ın alışılmadık derecede keskin zekasına dikkat çekti ve böyle yetenekli bir genç adamın yeteneklerini beşinci derece denklem gibi "steril bir nesne" üzerinde değil, daha çok eliptik fonksiyonlar ve aşkınlık üzerinde harcaması gerektiğine inanıyordu; çünkü o zaman, diye yazdı Degen, "geniş bir analitik okyanusun büyük bölümlerine giden Macellan ana yollarını keşfedecekti". Degen, Abel'den yönteminin sayısal bir örneğini vermesini istedi. Abel bir örnek vermeye çalışırken makalesinde bir hata buldu. Bu, 1823'te beşinci veya daha yüksek dereceden bir denklemin çözümünün imkansız olduğunun keşfine yol açtı.
Abel 1822'de mezun oldu. Performansı matematikte son derece yüksek ve diğer konularda ortalamaydı.

Mezun olduktan sonra, üniversiteden profesörler Abel'ı maddi olarak desteklediler ve Profesör Christopher Hansteen, evinin çatı katındaki bir odada yaşamasına izin verdi. Abel daha sonra Bayan Hansteen'i ikinci annesi olarak görecekti. Burada yaşarken, Abel küçük kardeşi Peder Abel'e examen artium yoluyla yardım etti. Ayrıca kız kardeşi Elisabeth'in kasabada iş bulmasına yardım etti.
1823'ün başlarında, Niels Abel, Profesör Hansteen tarafından ortaklaşa kurulan Norveç'in ilk bilimsel dergisi olan "Magazin for Naturvidenskaberne" de ilk makalesini yayınladı. Abel birkaç makale yayınladı, ancak dergi kısa sürede bunun sıradan okuyucu için önemli olmadığını anladı. 1823'te Abel ayrıca Fransızca bir makale yazdı. Bu, "tüm diferansiyel formülleri entegre etme olasılığının genel bir temsili" idi (İngilizce: a general representation of the possibility to integrate all differential formulas, Norveççe: en alminnelig Fremstilling af Muligheten at integrere alle mulige Differential-Formler). Yayınlamak için üniversitede fon başvurusunda bulundu. Ancak eser gözden geçirilirken kaybolmuş, daha sonra bir daha bulunamamıştı.

1823'ün ortalarında, Profesör Rasmussen, Kopenhag'a seyahat edebilmesi ve Ferdinand Degen'i ve oradaki diğer matematikçileri ziyaret edebilmesi için Abel'a 100 speciedaler hediye etti. Kopenhag'dayken Abel, Fermat'nın son teoremi üzerinde bazı çalışmalar yaptı. Abel'in amcası Peder Mandrup Tuxen, Christianshavn, Kopenhag'daki deniz üssünde yaşıyordu ve oradaki bir baloda Niels Abel, müstakbel nişanlısı Christine Kemp ile tanıştı. 1824'te Christine, mürebbiye olarak çalışmak için Son'a taşındı ve çift Noel'de nişanlandı.
Kopenhag'dan döndükten sonra, Abel Almanya ve Fransa'daki en iyi matematikçileri ziyaret etmek için bir devlet bursuna başvurdu, ancak bunun yerine iki yıl boyunca Christiania'da kalması ve Almanca ve Fransızca eğitimi alması için yılda 200 speciedaler verildi. Önümüzdeki iki yıl içinde, kendisine yıllık 600 speciedaler burs vadedildi ve daha sonra yurt dışına seyahat etmesine izin verilecekti. Abel, bu dilleri incelerken, 1824'te ilk dikkate değer eseri olan Mémoire sur les équations algébriques où on démontre l'impossibilité de la résolution de l'équation générale du cinquième degré’yi yayınladı ("Memoir on algebraic equations, in which the impossibility of solving the general equation of the fifth degree is proven", "Beşinci dereceden genel denklemi çözmenin imkansızlığının kanıtlandığı cebirsel denklemler üzerine hatıra"). Çünkü, 1823'te Abel, en sonunda, kuintik denklemi radikallerde (şimdi Abel-Ruffini teoremi olarak anılır) çözmenin imkansızlığını kanıtlamıştı. Bununla birlikte, bu makale, kısmen, baskıdan tasarruf etmek için kendisini yalnızca altı sayfayla sınırladığı için, karmaşık ve zor bir biçimdeydi. Daha ayrıntılı bir kanıt 1826'da Crelle's Journal'ın ilk cildinde yayınlandı.

1825'te Abel, Norveç/İsveç Kralı Carl Johan'a yurt dışına seyahat izni talep eden kişisel bir mektup yazdı. Kendisine bu izin verildi ve Eylül 1825'te üniversiteden dört arkadaşı (Christian P. B. Boeck, Balthazar M. Keilhau, Nicolay B. Møller ve Otto Tank) ile birlikte Christiania'dan ayrıldı. Abel'ın bu dört arkadaşı, jeoloji okumak için Berlin'e ve Alplere seyahat ediyorlardı. Abel onları Kopenhag'a kadar takip etmek ve oradan Göttingen'e gitmek istedi. Bursunun şartları, Göttingen'de Gauss'u ziyaret etmesini ve ardından Paris'e devam etmesini şart koşuyordu. Ancak Kopenhag'a vardığında planlarını değiştirdi. Arkadaşlarını takip ederek Berlin'e gitmek istedi, daha sonra Göttingen ve Paris'i ziyaret etmek niyetindeydi.
Yolda, şimdi Hamburg'un bir bölgesi olan Altona'da gök bilimci Heinrich Christian Schumacher'i ziyaret etti. Daha sonra Berlin'de dört ay geçirdi ve burada matematik dergisi Journal für die reine und angewandte Mathematik'i yayınlamak üzere olan August Leopold Crelle ile yakından tanıştı. Bu proje, girişimin başarısına büyük katkıda bulunan Abel tarafından sıcak bir şekilde teşvik edildi. Abel, ilk yılında ona yedi makaleyle katkıda bulundu.


Johann Peter Gustav Lejeune Dirichlet (Almanca telaffuz: [ləˈʒœn diʀiˈkleː]; 13 Şubat 1805 - 5 Mayıs 1859), sayı teorisi (analitik sayı teorisi alanını oluşturmak da dahil) ve Fourier serileri teorisi ile matematiksel analizdeki diğer konulara derin katkılarda bulunan Alman bir matematikçiydi. Bir fonksiyonun modern biçimsel tanımını veren ilk matematikçilerden biri olarak kabul edilmektedir.
Soyadı Lejeune Dirichlet olmasına rağmen, özellikle onun adını taşıyan buluşlar için genellikle Dirichlet olarak anılır.

Gustav Lejeune Dirichlet, 13 Şubat 1805'te Ren Nehri'nin sol yakasında, o zamanlar Birinci Fransız İmparatorluğu'nun bir parçası olan Düren'de doğdu ve 1815'teki Viyana Kongresi'nden sonra Prusya'ya geri döndü. Babası Johann Arnold Lejeune Dirichlet posta müdürü, tüccar ve belediye meclis üyesidir. Babasının dedesi Düren'e Belçika'daki Liège'nin 5 km kuzey doğusunda küçük bir topluluk olan Richelette'den (veya daha çok Richelle'den) gelmişti, soyadı "Lejeune Dirichlet" de (Fransızca: "le jeune de Richelette"), "Richelette'li gençler"in Fransızcasından türetilmiştir.
Ailesi zengin olmamasına ve yedi çocuğun en küçüğü olmasına rağmen, ailesi eğitimini destekledi. Daha sonra bir tüccar olacağı umuduyla onu bir ilkokula ve ardından özel okula kaydettirdiler. 12 yaşından önce matematiğe büyük ilgi gösteren genç Dirichlet, ailesini çalışmalarına devam etmesi için ikna etti. 1817'de onu, ailesinin tanıdığı bir öğrenci olan Peter Joseph Elvenich'in gözetimi altında Beethoven-Gymnasium Bonn'a gönderdiler. 1820'de Dirichlet, Köln'deki Cizvit Spor Salonu'na geçti ve burada Georg Ohm'dan aldığı dersler matematikteki bilgisini genişletmeye yardımcı oldu. Bir yıl sonra spor salonundan sadece bir sertifika ile ayrıldı, çünkü akıcı Latince konuşamaması Abitur'u kazanmasına engel oldu.

Dirichlet, hukuk alanında kariyer yapma arzusuna karşın anne babasını matematik alanındaki çalışmaları için daha fazla mali destek sağlamaya tekrar ikna etti. Almanya, o zamanlar yüksek matematik eğitimi almak için çok az fırsat sağladığından, yalnızca Göttingen Üniversitesi'nde astronomi profesörü olan ve her halükarda öğretmekten hoşlanmayan Gauss ile, Dirichlet Mayıs 1822'de Paris'e gitmeye karar verdi. Orada, Collège de France ve Paris Üniversitesi'ndeki derslere katıldı, diğerlerinin yanı sıra Hachette'den matematik öğrenirken, hayatı boyunca yanında tuttuğu bir kitap olan Disquisitiones Arithmeticae’nin özel çalışmasını üstlendi. 1823'te, onu çocuklarına Almanca öğretmesi için özel öğretmen olarak işe alan General Maximilien Foy'a tavsiye edildi ve bu, sonunda Dirichlet'in ebeveynlerinin mali desteğinden bağımsız olarak maaş almasını sağladı.

  
    
      
        n
        =
        5
      
    
    {\displaystyle n=5}
  
 durumu için Fermat'nın son teoreminin 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        (
        
          eğer 
        
        n
        >
        2
        
           ise x, y, z 
        
        ∉
        
          Z
        
        )
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}({\text{eğer }}n>2{\text{ ise x, y, z }}\notin \mathbb {Z} )}
  
; kanıtının bir parçasını içeren ilk orijinal araştırması, 
  
    
      
        n
        =
        4
      
    
    {\displaystyle n=4}
  
 durumu için Fermat'ın kendi ispatından ve Euler'in 
  
    
      
        n
        =
        3
      
    
    {\displaystyle n=3}
  
 için ispatından bu yana teoremdeki ilk ilerleme olarak ona hemen ün kazandırdı. Hakemlerden Adrien-Marie Legendre bu durumun ispatını kısa sürede tamamladı; Dirichlet, Legendre'den kısa bir süre sonra kendi ispatını tamamladı ve birkaç yıl sonra 
  
    
      
        n
        =
        14
      
    
    {\displaystyle n=14}
  
 durumu için tam bir kanıt üretti. Haziran 1825'te Fransız Bilimler Akademisi'nde 
  
    
      
        n
        =
        5
      
    
    {\displaystyle n=5}
  
 durumu için kısmi kanıtı üzerine ders vermesi kabul edildi, bu, 20 yaşındaki bir öğrenci için olağanüstü bir başarıydı. Akademi'deki dersi, Dirichlet'i teorik fiziğe, özellikle de Fourier'in analitik ısı teorisine olan ilgisini artıran Fourier ve Poisson ile yakın bir temasa sokmuştu.

General Foy Kasım 1825'te öldüğünden ve Fransa'da para kazanacağı herhangi bir pozisyon bulamadığından, Dirichlet Prusya'ya dönmek zorunda kaldı. Fourier ve Poisson, onu Kral III. Friedrich Wilhelm'in sarayına davet edilen Alexander von Humboldt ile tanıştırdı. Berlin'i bir bilim ve araştırma merkezi yapmayı planlayan Humboldt, derhal Dirichlet'e yardım teklif etti, Prusya hükûmetine ve Prusya Bilimler Akademisi'ne lehine mektuplar gönderdi. Humboldt ayrıca Gauss'tan bir tavsiye mektubu aldı ve Fermat teoremi hakkındaki anılarını okuduktan sonra alışılmadık miktarda övgü ile "Dirichlet'in mükemmel bir yetenek gösterdiğini" yazdı. Humboldt ve Gauss'un desteğiyle Dirichlet'e Breslau Üniversitesi'nde öğretmenlik pozisyonu teklif edildi. Ancak, doktora tezini geçemediği için, Fermat teoremine ilişkin anılarını tez olarak Bonn Üniversitesi'ne sundu. Yine, Latinceyi akıcı şekilde kullanamaması nedeniyle, teziyle ilgili gerekli halka açık münazarayı savunamamasına neden oldu; uzun tartışmalardan sonra, Üniversite ona Şubat 1827'de fahri doktora vererek sorunu aşmaya karar verdi. Ayrıca, Eğitim Bakanı, Habilitasyon için gerekli olan Latince tartışması için ona bir muafiyet verdi. Dirichlet Habilitasyonu kazandı ve 1827/28 yılında Breslau'da Privatdozent olarak ders verdi.
Dirichlet, Breslau'dayken, o zamanlar Gauss'un araştırmasının odak noktası olan bikuadratik karşılıklılık yasasına önemli katkılar yayınlayarak sayı teorisindeki araştırmasına devam etti. Alexander von Humboldt, Friedrich Bessel'den de coşkulu övgüler alan bu yeni sonuçlardan istifade etti ve Berlin'e istenen transferi ayarlamak için yararlandı. Dirichlet'in genç yaşı (o sırada 23 yaşındaydı) göz önüne alındığında, Humboldt, Breslau Üniversitesi'nde kadrolu olarak çalışırken ona Berlin'deki Prusya Askeri Akademisi'nde sadece bir deneme pozisyonu alabildi. 1831'de pozisyon kesinleşene kadar deneme süresi üç yıl uzatıldı.

Dirichlet'in Berlin'e taşınmasının ardından Humboldt, onu bankacı Abraham Mendelssohn Bartholdy ve ailesinin düzenlediği büyük salonlarla tanıştırdı. Evleri, her ikisi de seçkin müzisyenler olan Abraham'ın çocukları Felix ve Fanny Mendelssohn ile ressam Wilhelm Hensel (Fanny'nin kocası) dahil Berlinli sanatçılar ve bilim adamları için haftalık bir buluşma noktasıydı. Dirichlet, 1832'de evlendiği Abraham'ın kızı Rebecka'ya büyük ilgi gösterdi.

Rebecka Henriette Lejeune Dirichlet (evlilik öncesi soyadı Rebecka Mendelssohn; 11 Nisan 1811- 1 Aralık 1858) Moses Mendelssohn'un torunu ve Felix Mendelssohn ile Fanny Mendelssohn'un en küçük kız kardeşiydi. Rebecka, Hamburg'da doğdu. 1816'da ailesi onun vaftiz edilmesini ayarladı ve bu noktada Rebecka Henriette Mendelssohn Bartholdy adını aldı. Ebeveynleri Abraham Mendelssohn ve eşi Lea'nın önemli salonunun bir parçası oldu ve Alman entelektüel yaşamının son derece yaratıcı bir döneminde önemli müzisyenler, sanatçılar ve bilim adamlarıyla sosyal ilişkileri vardı. 1829'da Felix'in Singspiel Die Heimkehr aus der Fremde filminin Mendelssohn evinde verilen prömiyerinde küçük bir rol seslendirdi. Daha sonra şunları yazdı:Ağabeyim ve kız kardeşim bir sanatçı olarak itibarımı çaldı. Başka herhangi bir ailede, bir müzisyen olarak büyük saygı görürdüm ve belki bir grubun lideri olurdum. Felix ve Fanny'nin yanında, herhangi bir tanınma arayışı içinde değildim.
1832'de, Alexander von Humboldt tarafından Mendelssohn ailesine katılan Dirichlet ile evlendi. 1833'te ilk oğulları Walter doğdu. Göttingen'de öldü.

Dirichlet Berlin'e gelir gelmez Berlin Üniversitesi'nde ders vermek için başvurdu ve Eğitim Bakanı transferini onaylayarak 1831'de onu felsefe fakültesine atadı. Fakülte ondan yenilenmiş bir habilitasyon yeterliliği almasını istedi ve Dirichlet gerektiği gibi bir Habilitationsschrift yazmasına rağmen, zorunlu dersi Latince olarak vermeyi 1851'e kadar 20 yıl daha erteledi. Bu resmi koşulu tamamlamadığı için, sınırlı maaşlar dahil olmak üzere tam haktan daha azıyla fakülteye bağlı kaldı ve onu Askeri Okuldaki öğretim görevini paralel olarak sürdürmeye zorladı. 1832'de Dirichlet, 27 yaşındaki en genç üye olan Prusya Bilimler Akademisi'nin bir üyesi oldu.
Dirichlet, açıklamalarının netliği knusunda öğrenciler arasında iyi bir üne sahipti ve özellikle Üniversite dersleri, araştırma yaptığı daha ileri konular üzerine olma eğiliminde olduğundan, öğretmenlik yapmaktan zevk aldı: sayı teorisi (sayı teorisi konusunda ders veren ilk Alman profesördü.), analiz ve matematiksel fizik. Gotthold Eisenstein, Leopold Kronecker, Rudolf Lipschitz ve Carl Wilhelm Borchardt gibi birçok önemli Alman matematikçinin doktora tezlerine danışmanlık yaparken, Elwin Bruno Christoffel, Wilhelm Weber, Eduard Heine, Ludwig von Seidel ve Julius Weingarten dahil olmak üzere birçok bilim adamının matematiksel oluşumunda etkili oldu. Askeri Akademide Dirichlet, müfredata diferansiyel ve integral hesabı getirmeyi başardı ve buradaki bilimsel eğitim seviyesini yükseltti. Ancak, yavaş yavaş Harp Akademisi ve Üniversite'deki çifte öğretim yükünün araştırmalarına ayırdığı zamanı sınırladığını hissetmeye başladı.
Dirichlet, Berlin'deyken diğer matematikçilerle iletişimini sürdürdü. 1829'da bir gezi sırasında, Königsberg Üniversitesi'nde matematik profesörü olan Carl Jacobi ile tanıştı. Yıllar geçtikçe araştırma konularında görüşmeye ve yazışmaya devam ettiler, zamanla yakın arkadaş oldular. Dirichlet, 1839'da Paris'i ziyareti sırasında Joseph Liouville ile tanıştı; iki matematikçi arkadaş oldu, birkaç yıl sonra ailelerle iletişim halinde kaldı ve hatta birbirlerini ziyaret etti. 1839'da Jacobi, Dirichlet'e o sırada öğretmen olan Ernst Kummer tarafın

Matematikte, bir polinom belirli sayıda bağımsız değişken ve sabit sayıdan oluşan bir ifadedir. Polinom kendi içinde toplama, çıkarma, çarpma ve negatif olmayan sayının üssünü alma işlemlerini kullanır. Örnek olarak tek bilinmeyenli bir polinom olan x2 − 4x + 7, ikinci dereceden oluşan bir polinomdur. Diğer bir örnek olarak, x2 − 4/x + 7x3/2 bir polinom değildir, çünkü polinomlarda terimlerin derecelerinin doğal sayı olma zorunluluğu vardır 2. terimde x′i ele alan bir bölme işlemi x'in derecesini negatif yapmaktadır ve 3. terim doğal sayı olmayan bir derece içermektedir (3/2).
Polinomlar, bilimde ve matematik alanında sıkça görülür. Ekonomiden kimyaya, kimyadan fiziğe ve sosyal bilimlerde problemlerin çözülmesi için kullanılır. Polinomlar, toplama işlemlerinde ve sayısal analizlerde diğer fonksiyonları belirlemek için kullanılır. İleri seviye matematikte, polinomlar, polinom halkaları oluşturmak için kullanılır ve bu halkalar temel matematikte ve cebirsel geometride kullanılan merkezi bir kavramdır.
Bu ismin akılda kalması amacıyla, Türk Dil Kurumu'nun da belirttiği polinom sözlük anlamıyla "çok terimli" anlamına gelmektedir.

Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre, polinom, binom kelimesindeki bi- kökünün Yunanca "poli" kökü ile değiştirilmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Yunanca kelime poli, çok anlamına gelmektedir. polinom kelimesi ilk 17. yüzyılda kullanılmıştır.

Bir polinomda belirsiz X, formüllerde P ya da P(X) olarak belirebilir.
Genelde, polinomun ismi P(X) değil, P′dir. Ancak, eğer a bir sayı, bir değişken, başka bir polinom, veya, daha genel olarak herhangi bir ifadeyi belirtmek için kullanılırsa, P(a) teamül olarak P′deki X′in yerine a′nın geçmesini belirtir. Örnek olarak polinom P, yandaki fonksiyonu tanımlar: 
  
    
      
        x
        ↦
        P
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle x\mapsto P(x)}
  

İlişkilendirilen fonksiyonda bilinmeyenler için büyük harf ve değişkenler için küçük harf kullanmak bilinen bir uzlaşımdır.
Özellikle, eğer a = X olursa, P(a)′nın tanımı P = P(X)′i belirtir.
Bu eşitlik bazı durumlarda sözle ifade etmeyi basitleştirir. Örneğin ″P(X) bir polinom olsun″ yerine ″X bilinmeyeni içinde P bir polinom olsun″ kullanılır. Diğer yandan, bilinmeyenin ismini vurgulamak gerekli olmadığı zaman, eğer polinomun her görünüşünde bilinmeyenin ismi gözükmüyorsa çoğu formül daha basit ve okuması daha kolay olur.

Polinomlar toplamanın birleşmeli yasasını kullanarak (bütün terimlerin tek bir toplamda birleştirilmesi), mümkün olduğunca tekrar sıralanıp, benzeri terimler birleştirilebilir.
Örneğin:

  
    
      
        P
        =
        3
        
          x
          
            2
          
        
        −
        2
        x
        +
        5
        x
        y
        −
        2
      
    
    {\displaystyle P=3x^{2}-2x+5xy-2}
  
 olsun

  
    
      
        Q
        =
        −
        3
        
          x
          
            2
          
        
        +
        3
        x
        +
        4
        
          y
          
            2
          
        
        +
        8
      
    
    {\displaystyle Q=-3x^{2}+3x+4y^{2}+8}
  
 olsun
sonrasında 
  
    
      
        P
        +
        Q
        =
        3
        
          x
          
            2
          
        
        −
        2
        x
        +
        5
        x
        y
        −
        2
        −
        3
        
          x
          
            2
          
        
        +
        3
        x
        +
        4
        
          y
          
            2
          
        
        +
        8
      
    
    {\displaystyle P+Q=3x^{2}-2x+5xy-2-3x^{2}+3x+4y^{2}+8}
  

basitleştirirsek: 
  
    
      
        P
        +
        Q
        =
        x
        +
        5
        x
        y
        +
        4
        
          y
          
            2
          
        
        +
        6
      
    
    {\displaystyle P+Q=x+5xy+4y^{2}+6}
  

Polinomların toplamı polinom verir.
Katsayılar Toplamı: Bir polinomun katsayılar toplamını bulabilmek için o polinomun tüm değişkenlerine 1 vermeliyiz.
Örneğin:
P(3x+2)'in katsayılar toplamı P(5).

Polinomun sadece çift dereceli terimlerinin katsayılar toplamını bulabilmek için değişkenlere 1 ve -1 değerlerini vererek çıkan sonucu toplar ve ikiye böleriz. Sadece tek dereceli terimlerim katsayılar toplamı için ise aradaki toplama işlemini çıkarma işlemine çevirerek sonuca ulaşmak mümkündür.

İki polinomun çarpımlarının terimlerinin toplamını çözmek için, dağılma yasası tekrar edecek şekilde uygulanılır ki bu, bir polinomun her teriminin diğer polinomun her terimiyle çarpılmasıyla sonuçlanır.
Örneğin:

  
    
      
        
          
            P
            =
            2
            x
            +
            3
            y
            +
            5
          
        
      
    
    {\displaystyle \color {BrickRed}{P=2x+3y+5}}
  
 olsun

  
    
      
        
          
            Q
            =
            2
            x
            +
            5
            y
            +
            x
            y
            +
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \color {RoyalBlue}{Q=2x+5y+xy+1}}
  
 olsun
sonrasında 
  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    P
                  
                
                
                  
                    Q
                  
                
              
              
                
                  =
                
              
              
              
                (
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                ⋅
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                ⋅
                
                  
                    5
                    y
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                ⋅
                
                  
                    x
                    y
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                ⋅
                
                  
                    1
                  
                
                )
              
            
            
              
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    3
                    y
                  
                
                ⋅
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    3
                    y
                  
                
                ⋅
                
                  
                    5
                    y
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    3
                    y
                  
                
                ⋅
                
                  
                    x
                    y
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    3
                    y
                  
                
                ⋅
                
                  
                    1
                  
                
                )
              
            
            
              
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    5
                  
                
                ⋅
                
                  
                    2
                    x
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    5
                  
                
                ⋅
                
                  
                    5
                    y
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    5
                  
                
                ⋅
                
                  
                    x
                    y
                  
                
                )
              
              
                +
              
              
                (
                
                  
                    5
                  
                
                ⋅
                
                  
                    1
                  
                
                )
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{array}{rccrcrcrcr}{\color 

Sinyaller ve sistemler kavram ve teorisi diğer birçok mühendislik ve bilim dallarıyla birlikte, elektrik ve elektronik mühendisliğinin hemen her alanında ve Biyomedikal mühendisliğinin tıbbi cihazlar ve biyoelektrik gibi elektrikle ilgilenen alt disiplinlerinde gerekli olup, haberleşme, EKG, EEG gibi tıbbi cihazlar, devreler ve sistemler ve kontrol sistemleri gibi alanlardaki ileri düzeyde çalışmaların matematiksel temelini oluşturur.
Elektrik ve Elektronik mühendisliği alt disiplinleri matematiksel ve fiziksel olmak üzere temelde iki köke bağlanırlar. Fiziksel köke bağlanan alanlar, mikroelektronik (VLSI), antenler ve mikrodalga, devreler ve sistemler, güç elektroniği ve sistemleri ve biyomedikal iken, Matematiksel köke bağlı olan alanlar haberleşme, kontrol, sinyal işleme, devreler ve sistemler ve bilgisayar sistemleridir. Matematiksel köke bağlı olan alanların ortak dili temelde iki konuyla özetlenir: 1- sinyaller ve sistemler teorisi, 2- olasılık ve rastgele süreçler teorisi.
Biyomedikal mühendisliğinin birçok alt disiplini arasından tıbbi cihazlar ve biyoelektrik gibi elektrikle ilgilenen alanları, sinyal işlemesinin yoğun olarak kullanıldığı alt dallardır. Özellikle vücuttan gelen sinyallerin toplanıp işlendiği ve bunlarla bir takım hastalık teşhislerinin konulmasına yardımcı olan EKG, EEG, EMG gibi tıbbi cihazlarda sinyal işlemesi çok önemlidir. Zira vücuttan alınan sinyallerin çoğunda gürültü oranı yüksektir. Ayrıca sinyallerin sadece belirli kısımları kullanılacağından mutlaka yükseltilmesi ve filtrelenmesi gerekir. Bunun için tıbbi cihazların içinde çok sayıda yükselteç devresi bulunur. Bu devreler elektrotlar yoluyla vücuttan alınan sinyallerin gürültüsünü süzer ve geriye sadece sinyalin kendisinin kalmasını sağlar. Daha sonra belirli filtrelerden geçirilen sinyal, son haliyle monitöre yansıtılır veya cihaza bağlı bir yazıcıyla çıktısı alınarak yetkili hekimin önüne gelir.
Klasik sinyaller ve sistemler teorisi, doğrusal ve zamanla değişmeyen sistemleri (DZD) inceler ve temelde matematiğin şu alanlarına dayanır: 1-İntegral ve diferansiyel hesap (Calculus) ve 2- Analiz (gerçel, karmaşık (kompleks), harmonik ve işlevsel (fonksiyonel) alt dalları olmak üzere). Ayrıca gerekirci (deterministik) olmayan durumlar için de rastgele süreçler teorisini kullanarak analiz yapar.
Yüksek lisans ve doktora seviyelerinde verilen şekli ile doğrusal sistemler teorisi (linear system theory) kapsamında, matematiğin doğrusal cebir, vektör uzayları konularını da içerecek şekilde genişleyerek modern analiz dilini (Hilbert Uzayları, Doğrusal Dönüşümler ve İntegral Dönüşümler) kullanmaya başlar.
Ayrık zamanlı sinyal işleme için yaygın olarak anahtarlı kapasite adlı elektronik devre elemanı kullanılır.

Doğrusal, Zamanla Değişmeyen sistemler (İngilizcesi: Linear-Time Invariant Systems)
Sürekli zamanlı DZD bir sistemin tepkisi ve konvolüsyon entegrali
Sürekli zamanlı, DZD sistemlerin özellikleri
Sürekli zamanlı, DZD sistemlerin özfonksiyonları
Türevsel denklemlerle tanımlanan sistemler
Ayrık zamanlı, DZD bir sistemin tepkisi ve konvolüsyon toplamı
Ayrık zamanlı, DZD sistemlerin özellikleri
Ayrık zamanlı DZD sistemlerin özfonksiyonları
Fark denklemleriyle tanımlanan sistemler
Laplace dönüşümü ve sürekli zamanlı DZD sistemler
Dönüşüm ve ayrık zamanlı DZD sistemleri
Sürekli zamanlı sinyallerin ve sistemlerde Fourier teoremi
Ayrık zamanlı sinyallerin ve sistemlerde Fourier teoremi
Durum uzayı analizi
Doğrusal zamanla değişmeyen sistemlerin ve çeşitli dönüşümlerin özellikleri

analog sinyal işleme: telefon, televizyon, radar, dalak
dijital sinyal işleme: mp3, mp4...
video işleme: video editörler (Windows movie maker), rendering programları
ses işleme: sony acid, ceptelefonlarının ses tanıma özellikleri vb.
resim işleme: photoshop, microsoft picture manager

Milletlerarası Birimler Sistemi veya Uluslararası Birimler Sistemi (Fransızca: Système international d'unités, kısaca SI), metrik sistemin günümüz dünyasına entegre edilmiş çağdaş biçimidir. Dünyanın hemen her ülkesinde kabul görmüş tek resmî ölçü sistemi konumundadır. Yedi temel birim ve özel adlar ve sembollerle türetilmiş 22 birim, diğer türetilmiş birimleri ifade etmek için kombinasyon hâlinde kullanılmaktadır.
SI birimlerinin tanımı, yedi tanımlayıcı sabitten oluşan bir set olarak belirlenir. Tüm birimler sistemi, SI birimleri cinsinden ifade edilen bu tanımlayıcı sabitlerin sabit değerlerinden türetilebilir. Bu yedi tanımlayıcı sabit, tüm birimler sisteminin tanımının en temel özelliğidir.

Fransız Devrimi sırasında ondalık metrik sistemin oluşturulması, ardından metre ve kilogramı temsil eden iki platin standardının 22 Haziran 1799'da, Paris'teki Archives de la République'te ilk olarak görülebilecek şekilde tanımlanması, mevcut Uluslararası Birimler Sisteminin kullanılmasındaki ilk adım olarak bilinmektedir. 1832'de Carl Friedrich Gauss, fizik bilimleri için tutarlı bir birimler sistemi olarak astronomide tanımlanan ikincisi ile birlikte bu metrik sistemin uygulanmasını güçlü bir şekilde desteklediğini açıklamıştı. Gauss, uzunluk, kütle ve zaman birimleri için sırasıyla milimetre, gram ve saniye olmak üzere üç mekanik birime dayanan ondalık sistem cinsinden dünyanın manyetik alanının mutlak ölçümlerini yapan ilk kişiydi. Daha sonraki yıllarda Carl Friedrich Gauss ve Wilhelm Weber, bu ölçümleri elektrik fenomenlerini de içerecek şekilde genişletti. Elektrik ve manyetizma alanındaki bu uygulamalar, 1860'larda James Clerk Maxwell ve J. J. Thomson'ın aktif liderliği altında İngiliz Bilim Derneği (BAAS, şimdiki adı ile BSA) aracılığıyla genişletildi. Temel birimler ve türetilmiş birimlerle uyumlu bir birimler sistemi gereksinimini formüle ettiler. 1874'te BAAS, ondalık alt katları ve katları ifade etmek için mikrodan makroya değişen ön ekler kullanan, santimetre, gram ve saniye olmak üzere üç mekanik birime dayanan üç boyutlu tutarlı bir birim sistemi olan CGS birim sistemini tanıttı. Fiziğin deneysel bir bilim olarak sonraki gelişimi büyük ölçüde bu sisteme dayanmaktadır. Elektrik ve manyetizma alanlarındaki tutarlı CGS birimlerinin sistematiği uygunsuzdu, bu nedenle 1880'lerde, Uluslararası Elektroteknik Komisyonunun (IEC) öncülü olan BAAS ve Uluslararası Elektrik Kongresi, karşılıklı olarak tutarlı bir uygulama birimleri setini onayladılar. Bunlar arasında elektrik direnci için ohm, elektromotor kuvveti için volt ve elektrik akımı için amper vardı. BIPM'yi oluşturan ve Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı (CGPM) ile CIPM'yi kuran Metre Sözleşmesi'nin 20 Mayıs 1875'te imzalanmasından sonra, metre ve kilogram için yeni uluslararası prototipler oluşturma çalışmaları başladı. 1889'da 1. CGPM, metre ve kilogram için uluslararası prototipleri onayladı. Zaman birimi olarak astronomik saniye ile birlikte, bu birimler CGS sistemine benzer, ancak temel birimler metre, kilogram ve saniye ile MKS sistemi olarak bilinen üç boyutlu bir mekanik birim sistemi oluşturuldu. 1901'de Giorgi, bu MKS sisteminin mekanik ünitelerini pratik elektrik üniteleriyle birleştirerek uyumlu bir dört boyutlu sistem oluşturmak için üç temel üniteye amper veya elektriksel yapıya sahip dördüncü bir ünite ekleyerek mümkün olduğunu gösterdi. Ohm ve ayrıca elektromanyetizmada meydana gelen denklemleri sözde rasyonelleştirilmiş biçimde yeniden yazmak, Giorgi'nin önerisi bir dizi yeni gelişmenin yolunu açtı. Metre Sözleşmesi'nin BIPM'nin kapsamını ve sorumluluklarını fizikteki diğer alanlara genişleten 6. CGPM (1921) tarafından revize edilmesinden ve ardından 7. CGPM tarafından Elektrik için Danışma Komitesinin (CCE, şimdiki adı ile CCEM) oluşturulmasından sonra (1927), Giorgi önerisi IEC, Uluslararası Temel ve Uygulamalı Fizik Birliği (IUPAP) ve diğer uluslararası kuruluşlar tarafından kapsamlı bir şekilde tartışıldı. Bu, CCE'nin 1939'da metre, kilogram, saniye ve amper temelli dört boyutlu bir sistemin benimsenmesini, MKSA sistemini, 1946'da ClPM tarafından onaylanan bir öneri önermesine yol açtı. BIPM tarafından 1948'de başlayan uluslararası bir araştırmanın ardından 10. CGPM (1954), kelvin ve kandelanın sırasıyla termodinamik sıcaklık ve ışık şiddeti için temel birimler olarak kullanılmasını onayladı. SI kısaltması ile Uluslararası Birimler Sistemi adı, sisteme 11. CGPM (1960) tarafından verildi. Ön ekler, türetilmiş birimler, eski tamamlayıcı birimler ve diğer konular için kurallar oluşturuldu, böylece tüm ölçüm birimleri için kapsamlı bir şartname sağlandı. 14. CGPM'de (1971), madde miktarı için yeni bir temel birim olan mol (sembol mol) kabul edildi. Bu, Uluslararası Saf ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) tarafından desteklenen IUPAP Semboller, Birimler ve İsimlendirme Komisyonunun (SUN Komisyonu) bir önerisinden kaynaklanan Uluslararası Standardizasyon Örgütünün bir önerisini takip etti. Bu, SI'nın temel birimlerinin sayısını yediye çıkardı.

IUPAC adlandırma sistemi
Metrik sistem
Ölçü sistemi
Temel birim
Uluslararası Temel ve Uygulamalı Fizik Birliği
Uzunluk birimleri

Yunanistan Milli Kütüphanesi (Yunanca: Εθνική Βιβλιοθήκη), Atina şehir merkezinde bulunan kütüphanedir.
Kurucusu Yunanistan'ın ilk devlet başkanı Ioannis Kapodistrias'dır. Neoklasik kütüphane binası, Atina Akademisi ve Atina Üniversitesi binalarının da mimarı olan Danimarkalı Theophil Freiherr von Hansen'ın eseridir.
1824'te ortaya atılan bir milli kütüphane kurma fikri, 1829'da Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını kazanmasından sonra gerçekleştirildi. Okul, müze, matbaa gibi başka kültürel kurumlarla birlikte kütüphane de tasarlandı; hepsi Aegina Adası'nda o zaman kadar yetimhane olarak kullanılan bir binada hizmete girdi. Kütüphane, yeni başkent Atina'ya 1834 yılında taşındı. Önce eski bir hamamda, sonra da eski bir kilisedeydi. Hızla genişleyen koleksiyonu 1842'de Atina Üniversitesi kütüphanesi ile birleştirildi ve yeni bir binaya taşındı. 1866'da Yunanistan Milli Kütüphanesi adını aldı. Yeni neo-klasik mermer binanın temeli 1888'de atıldı; 1903'te kütüphane bu binaya taşındı.

Resmi sitesi

İntegral veya tümlev, toplama işleminin sürekli bir aralıkta alınan hâlidir. Türev ile birlikte kalkülüsün temelini oluşturan iki işlemden birisidir. Kalkülüsün temel teoremi sayesinde aynı zamanda türevin ters işlemidir.
Belirsiz integral, türev alma işleminin tersine tekabül eden işlemdir. Belirli integraller ise, belirsiz integraller kullanılarak hesaplanır. Kalkülüsün temel teoremi sayesinde bir fonksiyonun bir aralıkta belirli integralini hesaplamak için önce o fonksiyonun belirsiz integrali hesaplanır, sonra bu fonksiyonun iki uç noktasındaki değerleri çıkarılarak belirli integral elde edilir. Belirli integraller; alan, hacim ve bunların çok boyutlu karşılıklarını hesaplamak için gereklidir. Tek değişkenli fonksiyonlarda, belirli bir aralıkta alınan integral, o aralık boyunca fonksiyonun grafiğinin altında kalan alanı verir. İntegraller aynı zamanda diferansiyel denklemlerin çözümlerinde vazgeçilmezdir.

İntegral, verilen bir f(x) fonksiyonunu türev kabul eden F(x) fonksiyonunun bulunması olarak yapılabilir. F(x) fonksiyonuna f(x) fonksiyonunun integrali veya ilkeli denir. İntegral, Latince toplam kelimesinin ("ſumma", "summa") baş harfi s'nin biraz evrim geçirmiş ∫ işareti ile gösterilir. Bu işaret Gottfried Wilhelm Leibniz tarafından tanımlanmıştır.

  
    
      
        F
        (
        x
        )
        =
        ∫
        f
        (
        x
        )
        +
        c
        ,
      
    
    {\displaystyle F(x)=\int f(x)+c,}
  

c bir sabiti gösterir ve integralin bir sabit farkı ile bulunabileceğine işaret eder.
Bir eksen takımında gösterilen f(x) göndermesinin altında kalan a < x < b aralığındaki alan, integral yardımıyla hesaplanabilir. Bu amaçla alan küçük dikdörtgenlere bölünerek, bunların alanı hesap edilip toplanır. Dikdörtgen sayısı arttıkça toplam eğri altındaki alan, alanın değerine yaklaşır ve integralin tam değeri bulunmuş olur.
Bu toplama Riemann toplamı denir. İntegralin Riemann anlamındaki tanımı Riemann toplamındaki bölüntü sayısı olan n nin bir limit içerisinde sonsuza götürülmesiyle elde edilir.

  
    
      
        S
        =
        
          lim
          
            Δ
            x
            →
            0
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            0
          
          
            n
            −
            1
          
        
        f
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        Δ
        
          x
          
            i
          
        
        =
        
          ∫
          
            a
          
          
            b
          
        
        f
        (
        x
        )
        
        d
        x
        =
        F
        (
        b
        )
        −
        F
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle S=\lim _{\Delta x\to 0}\sum _{i=0}^{n-1}f(x_{i})\Delta x_{i}=\int _{a}^{b}f(x)\,dx=F(b)-F(a)}
  

Bu şekildeki integral belirli sınırlar arasında hesaplandığı için, belirli İntegral olarak isimlendirilir. Sınırlar göz önüne alınmadan hesaplanan integrale ise belirsiz integral denir. Bazı durumlarda f(x) göndermesinin integrali F(x) bulunamaz. Bu durumda belirli integral sayısal olarak hesaplanır.
Uzunluk, alan ve hacimlerin hesaplanmasında integral hesabın önemli yeri vardır. Birden fazla değişkene bağlı fonksiyonlarda integral kavramı genişletilebilir ve bu durumda katlı integraller ortaya çıkar.
Riemann'dan sonra soyut kümelerin de integrallenebilmesi amacıyla Lebesgue integrali 
geliştirilmiştir.

Dilimize İngilizceden veya Fransızcadan geçmiş integral sözcüğü "bütüne ait olan" anlamına gelir ve İngilizceye Orta Fransızca intégral sözcüğünden; Orta Latince integralis (tüm yapmak, tümlemek) sözcüğünden; Latince integer (tüm, bütün, tam) sözcüğünden gelmiştir. Ayrıca integer sözcüğü tam sayı terimine karşılık olarak İngilizceye geçmiştir.
Türkçede tümlev sözcüğü, Osmanlıca mütemmem ile tamamî sözcüklerinin ve İngilizcedeki integral sözcüğünün anlamını karşılamak için türetilmiştir. tümlev sözcüğü, "tümlenmiş şey" anlamına gelir. İsimden fiil yapan /-ev,-av/ yapım ekiyle kullanımda olan tümle[mek] fiilinden; isimden fiil yapan /-le[mek]/ yapım ekiyle muhtemelen Öz Türkçe *tüm (bknz. tümen) kökünden türetilmiştir.
Osmanlıcada mütemmem sözcüğü kullanılmış (Arapçadaki *tm (tam) kökünden gelir)  ancak Arapçada şu anda "olgun, evrimleşmiş, bütünleşmiş" anlamındaki tekâmül [1] 23 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sözcüğü kullanılmaktadır (kâmil, mükemmel, küme ile aynı kökten: *kml).

Değişken değiştirme, karmaşık problemleri basitleştirmek için kullanılan değişken değiştirme yöntemidir. Bu yöntemde ham (eski) değişken yerine yeni (daha basit) değişken kullanılır. Problem çözüldükten sonra yeni değişken ile elde edilen sonuç, eski değişkende yerine konur.

Aşağıdaki 6.dereceden bir polinomu ilkel fonksiyon kullanarak çözmek neredeyse imkânsızdır. Bunun için değişken değiştirme yöntemini kullanalım:

  
    
      
        
          x
          
            6
          
        
        −
        9
        
          x
          
            3
          
        
        +
        8
        =
        0.
        
      
    
    {\displaystyle x^{6}-9x^{3}+8=0.\,}
  

Bu denklemde x3 = u değişken değişimini uygulanırsa aşağıdaki denklem elde edilir:

  
    
      
        
          u
          
            2
          
        
        −
        9
        u
        +
        8
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle u^{2}-9u+8=0\,}
  

Böylece denklem ikinci dereceden denklem biçimine dönüştü. Bu denklemin kökleri;

  
    
      
        u
        =
        1
        
        
          
            ve
          
        
        
        u
        =
        
          8
          ′
        
        d
        i
        r
        .
      
    
    {\displaystyle u=1\quad {\mbox{ve}}\quad u=8'dir.}
  

Bu yeni değişkenin sonuçlarını, ham değişkende yerine koyalım:

  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        =
        1
        
        
          
            ve
          
        
        
        
          x
          
            3
          
        
        =
        8
        
        ⇒
        
        x
        =
        (
        1
        
          )
          
            1
            
              /
            
            3
          
        
        =
        1
        
        
          
            ve
          
        
        
        x
        =
        (
        8
        
          )
          
            1
            
              /
            
            3
          
        
        =
        2.
        
      
    
    {\displaystyle x^{3}=1\quad {\mbox{ve}}\quad x^{3}=8\quad \Rightarrow \qquad x=(1)^{1/3}=1\quad {\mbox{ve}}\quad x=(8)^{1/3}=2.\,}
  

Eğer integral 
  
    
      
        
          ∫
          f
          (
          x
          )
          g
          (
          x
          )
          d
          x
        
      
    
    {\displaystyle {\int f(x)g(x)dx}}
  
 şeklinde verilmiş ve 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 veya 
  
    
      
        g
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle g(x)}
  
 birbirleri cinsinden yazılamıyorsa kısmi integrasyon yöntemi uygulanır. Bu indirgeme sırasıyla logaritma, ters trigonometrik fonksiyonlar, polinomlar, trigonometrik fonksiyonlar ve son olarak üstel fonksiyonlara uygulanır. Bazı eğitmenler bu fonksiyonların baş harflerini ("LAPTÜ") bir kolay hatırlama yöntemi olarak kullanır.

  
    
      
        ∫
        f
        (
        x
        )
        g
        (
        x
        )
        d
        x
      
    
    {\displaystyle \int f(x)g(x)dx}
  

integralinde 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 yukarıdaki sıralamada önce geliyorsa, 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        u
      
    
    {\displaystyle f(x)=u}
  
 değişken değiştirmesi yapılır ve geri kalan ifadeler ile 
  
    
      
        g
        (
        x
        )
        d
        x
        =
        d
        v
      
    
    {\displaystyle g(x)dx=dv}
  
 denklemi kurulur. Bunu takiben, 
  
    
      
        u
        =
        
          
            
              d
              f
              (
              x
              )
            
            
              d
              x
            
          
        
      
    
    {\textstyle u={df(x) \over dx}}
  
, 
  
    
      
        v
        =
        G
        (
        x
        )
      
    
    {\textstyle v=G(x)}
  
 denliklerine ulaşılır. Burada 
  
    
      
        G
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle G(x)}
  
, 
  
    
      
        g
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle g(x)}
  
'in integrali alınmış halidir.
Sonuç olarak verilen integral 
  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
, 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 ve 
  
    
      
        u
      
    
    {\displaystyle u}
  
 cinsinden yazılabilir:

  
    
      
        I
      
    
    {\textstyle I}
  
 = 
  
    
      
        u
        v
        −
        ∫
        v
        d
        u
      
    
    {\displaystyle uv-\int vdu}
  

        ∫
        l
        n
        x
        d
        x
      
    
    {\displaystyle \int lnxdx}
  
 integrali değişken değiştirme yöntemiyle integrallenemez bu yüzden kısmi integrasyon uygulamak gerekir. Yukarıdaki indirgeme sırasında logaritma (
  
    
      
        l
        n
        x
      
    
    {\displaystyle lnx}
  
) önceliklidir, dolayısıyla:

  
    
      
        l
        n
        x
        =
        u
      
    
    {\displaystyle lnx=u}
  
, 
  
    
      
        d
        x
  

İç enerji, bir maddenin; taneciklerinin öteleme, dönme, titreşim gibi hareketlerinden kaynaklanan kinetik enerji ile fiziksel ya da kimyasal bağları veya nükleonları bir arada tutan kuvvet gibi etkileşimlerinin enerjilerinin toplamını ifade eden kavram. U harfi ile sembolize edilir.

İç enerjinin doğrudan ölçülmesi mümkün değildir, ancak iç enerjideki değişim ölçülebilir. Bu değişim iç enerjinin sınırlarından ortama aktarılan termal enerjinin, ışık enerjisinin ya da benzer enerjilerin ölçülmesiyle veya sistem üzerine yapılan işlerin ya da sistemin yaptığı işin miktarı hesaplanarak bulunabilir. İç enerjideki değişim ΔU ile ifade edilir.

Sistem bir enerjiyi absorpladığı zaman iç enerjide artış meydana gelir. Sistem üzerine iş yapılarak da iç enerji artırılabilir.
Sistem bir enerjiyi yaydığı ya da iş yaptığı zaman iç enerjisi azalır.
İç enerjideki değişim;
ΔU = Uson durum - Uilk durum
formülüyle ifade edilebilir. Bu durumda iç enerjinin azaldığı durumlarda ΔU değerinin negatif, iç enerjinin arttığı durumlarda ΔU değerinin pozitif olduğu görülür.

Sistem aslında ısı enerjisine sahip değildir; iç enerji, ısı enerjisi formunda ortama aktarılır. Sistemin iç enerjisindeki değişimin ısı enerjisinin aktarımıyla meydana geldiği durumlarda, iç enerjinin çok çok küçük bir kısmında değişim olur. Isı enerjisinin aktarıldığı durumlarda katı ve sıvılarda sistem iş yapmazken -ya da ihmal edilebilir düzeyde iş yaparken-, gazlarda hacim değişimleri meydana gelebilir ve sistem iş yapabilir. İzobarik sistemlerde meydana gelen iç enerji değişimi;
ΔU = Qp ± w
formülüyle hesaplanabilir. Burada Qp sabit basınçta alınıp verilen ısı enerjisi, w ise sistemin yaptığı ya da sistem üzerine yapılan iştir. Sistem iş yaptığında w değeri negatif, sistem üzerine iş yapıldığında w değeri pozitif alınır. Sistem izokorikse hacim değişimi olmayacağı için ΔU = Qp kabul edilebilir. Isı enerjisiyle meydana gelen değişimlerde, entalpi değişimi ve iç enerji değişimi arasında aşağıdaki bağıntı vardır:
ΔH = ΔU + P.ΔV
ΔH, entalpi değişimi; P, basınç; ΔV ise hacim değişimidir.

Beşergil, B. "Enerji ve Entalpi" (PDF) (pdf). 21 Nisan 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Temmuz 2013. 
"Termodinamiğin 1. Kanunu" (PDF) (pdf). 16 Haziran 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Temmuz 2013.

2012 fenomeni, 21 Aralık 2012 tarihinde felaket ve dönüşümlerin yaşanılacağına inanılan bir dizi eskatolojik inancı içermektedir. Bu tarih, Orta Amerika Uzun Sayım takviminin 5125 yıllık uzun bir döngüsünün bitişi olarak kabul edilmektedir. Çeşitli gök bilimsel sıralanmalar ve ebced formüllerinin bu tarihe ait olduğu ileri sürülmektedir fakat bu, bilim tarafından kabul edilmemektedir.
2012 ile ilgili bazı teoriler ve kehanetler şunlardır:

Muhyiddin İbni Arabi'nin verdiği haberler
Nibiru, Gezegen X, Marduk veya 12'nci gezegen
Foton kuşağı teorisi
Schumann rezonansı
Nostradamus’un kehaneti
Baba Vanga'nın kehaneti
Güneş fırtınaları
5125 yıllık Maya takviminin sonu

2002 - Gizli Dosyalar adlı televizyon dizisinin bir bölümünde 22 Aralık 2012 tarihi "Son Uzaylı İstilası" olarak verilmiştir.
2009 - 2012 yılını ve tüm dünyada yaşanacak kargaşayı konu alan 2012 adlı bir sinema filmi bulunmaktadır.

The History Channel28 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2012 program listeteleri ve video klipleri.
2012 makaleleri, kitapları ve ağ sayfaları4 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Derleyen: TheCityEdition.com
How to Survive 2012, Patrick Geryl's website.
Archaeoastronomy30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Information on equinoxes, precession and other concepts.
Apocalypse 20122 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Skeptic point of view.
Peter Meyer's website for the Fractal Time software1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akrep (Latince: Scorpio, simge: ♏️) 23 Ekim-22 Kasım tarihleri arasında doğan insanları etkisi altına alan burçtur. Babillilerin gökyüzünü daire olarak kabul edip ayırdıkları 12 parçadan birisinin adıdır.

Marcus Manilius'un astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserde Akrep burcunun özellikleri şu şekilde yer almaktadır:

"Güneşin arabası kendi bölgesine geldiğinde, güçlü bir iğne silahlanmış kuyruğunun etkisiyle Akrep toprağı yarar ve tohumlarını dünyaya saçar. Onun etkisinde doğanlar savaş tanrısı Mars'a hizmet etmek için yanıp tutuşurlar. Ruhlarının sevinçle dolması sadece kan ve kıyımla mümkündür. Ovalarda, ormanlarda kısaca her yerde insanların ve hayvanların peşindedirler. Öldürmeyip esir aldıkları her canlının sonu bir arenada yine akreplerin elinde ölmektir. Herhangi bir düşman bulamadıklarında ise birbirlerine saldırırlar. Savaşmadıkları nadir zamanlarda en büyük eğlenceleri savaş sanatı üzerine çalışmak ve yeni yöntemler geliştirmektir."

Akupunktur, Geleneksel Çin Tıbbı (GÇT)'na göre vücudu saran Enerji Kanalları üzerinde yer alan özel gözelerin yine GÇT kuramları doğrultusunda iğne, moksa veya masaj yöntemleriyle uyarılarak ilgili organlardaki rahatsızlıkların giderilmesi için kullanılan bir yöntemdir. 1970lerden sonra batı toplumlarında da sıklıkla görülmeye başlayan akupunktur tedavi yöntemi üzerine görüşler farklılıklar göstermektedir. Kimi uzmanlar, modern bilim kriterleriyle örtüşmediği ve etkili bir tedavi yöntemi olmadığı için akupunktur hakkında sözdebilim eleştirisi yaparlarken kimi uzmanlar da farklı kültür ve anlayışların yaklaşımlarının modern bilim yaklaşımlarından farklı olması o yöntemi bilim dışı tutmaya yeterli olmayacağını, modern tıbbın da birbiriyle çelişen bulgular sergileyebildiğini anımsatmaktadırlar Akupunktur, tüm modern dünyada tamamlayıcı tıp adı altında kendine yer edinmiş ve destek bulmuştur.

Çin Tarihinde akupunkturun ilkel uygulamalarının, yazılı dönemlerden de çok eskilere dayandığı öne sürülmektedir. İğnelerin kullanımından çok önce bian denilen keskin kenarlı taşların kullanılmakta olduğu Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Za adlı kitapta ifade edilmektedir. Zamanla bian taşlarının yerine kemik veya bambudan yapılan iğneler kullanılmaya başlanmıştır. Shang Hanedanlığı (M.Ö. 16.yüzyıldan 11.yüzyıla kadar) döneminde bronz döküm tekniği geliştirildiğinde bronz iğne kullanım imkânı ortaya çıkmış ve metal iğnelerin kullanımı önem kazanmıştır. Akupunkturun uygulanışı hakkındaki en geniş ilk bilgi Çin'de Savaşan Eyaletler Döneminde (M.Ö. 475-221) yazılan Huangdi Nei Jing (Dahiliyenin Klasiği-Huangdi) adlı tıbbi kitapta verilmektedir. Eserde hem dönemde uygulanan teknikler hem de kadim dönemden aktarılan bilgiler yer almaktadır.
Doğu ve Batı Tsin Hanedanlıkları döneminden (M.S.265-420) Güney ve Kuzey Hanedanlıkları (M.S.420-589) dönemine değin akupunktur uygulanımı yaygınlaşarak gelişmiş ve bu dönemde kaleme alınan Zhen Jiu Jia Yi Jing adlı kitapta akupunkturda kullanılan meridyen noktalarının tam yeri ve isimleri belirlenmiştir. Kitapta ayrıca her bir noktanın özellikleri ve diğer noktalarla ilişkisi ile takviye tahliye yöntemleri de anlatılmıştır.
Sung, Kin ve Yuan hanedanlıkları (960-1368) döneminde akupunktur alanına en önemli katkı Wang Wei-yi tarafından yazılan Tong Jen Shu Xue Zhen Jiu Tu Jing adlı kitaptır. Bu kitapta akupunktur noktaları hakkında ayrıntılı açıklamalar yapılmış ve insan bedenindeki 657 nokta tam olarak gösterilmiştir. Wang Wei-yi aynı zamanda eğitim alanında da kullanılması için gerçek insan bedeni büyüklüğünde ve üzerinde akupunktur noktaları gösteren bronz heykellerin de yapılmasını sağlamıştır.
Tang Hanedanlığı döneminde hanlık tıp akademisinde akupunktur öğrencilere öğretilmeye başlanmış ve akupunkturun gelişmesinde önemli rol oynayan hekimler yetiştirilmiştir.
Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı'ya tanıtıldı.

Akupunktur Çin Tıbbı'nın kollarından biridir. Dolayısıyla Çin Tıbbının dayandığı bilgi birikimlerinin tamamı akupunktur için de geçerlidir. Çin Tıbbı'nın maddi dayanağı Dao Evren Anlayışıdır. Kısaca; bu anlayışta everenin başlangıcı karanlıktır, bilmenin imkansız olduğu adsız bir şeydir. Ancak bu karanlık hareket ve değişimin kaynağıdır aynı zamanda. Hareket, Yin ve Yang karşıt kutup ilkesiyle birlikte oluşur. Evrendeki tüm değişim dönüşümler insanın da evrimini tetikleyen süreçlerdir. İnsan ve sağlığı bu değişimlerden bağımsız değildir. Temel olarak vücudun cisimsel kısmı tüm hücre ve alt yapıları dahil ağırlıkla Yin özelliklidir. Tüm bu cisimsel yapının enerjisi, işlevi ise Yang özellikler taşır. Bu Yin yang ayrımı katı ve mutlak bir ayrım değildir. Derinlemesine irdelenmelidir. Tümüyle görecelidir. Bedende yin ve yang uyum içindeyse, insan da içinde bulunduğu koşullarla uyumu yakalar. Dolayısıyla sağlıklı olmak ve hasta olmak kavramları Çin Tıbbı litaratüründe tümüyle yin ve yang uyumu ya da uyumsuzluğuna dayanır. Akupunkturun da temel dayanağı bunun üzerine inşa edilmiştir.
İnsan, soğuk, sıcak, nemli, kuru veya rüzgarlı doğal dış koşullardan, toplumsal etkileşimlerden, yedikleri ve içtiklerinden, yaşamaını sürdüğü yerin yapısından etkilenir. Bu dıştan maruz kalınan enerjilerle, bedeni ve elektromanyatizması sürekli bir etkileşim içinde değişir. Vücut, sürekli bir uyum arayışındadır. Her bireyin, farklı enerjisel ortamlara maruz kalması, yakalayabileceği uyum seviyelerinde de farklılıklar gösterecektir. Uyumu yakalamada ortaya çıkan sorunlar bedensel ve duygusal rahatsızlıklar olarak kendini göstermeye başlar. Akupunkturla hedeflenen durum belli kuram ve kurallar doğrultusunda bu uyumun tekrar oluşmasını sağlamaktır. GÇT'de kullanılan tüm kuramlar örneğin yin ve yang ilkeleri, Çİ ve Kan Kuramı, Bedensel sıvılar, 5 Dönüşüm kuramı, organlar ve enerji kanalları; dolu ve boş organlar kuramı Akupunkturda da tedavi için kullanılmaktadır. Doğu bilimlerinin parça ve bütünün birbirinden bağımsız açıklanamayacağı yaklaşımı doğrultusunda doğu tıbbı, psikolojiyi ve bedeni ayrı ayrı incelemez. Herhangi bir organsal rahatsızlık, belirli bir psikolojik rahatsızlığı tetikleyeceği gibi; herhangi bir psikolojik rahatsızlık da organsal bir rahatsızlığın göstergesi olur.

Zayıflama, sigarayı bırakma gibi amaçlarda da kullanılmaktadır.

Analjezik Etki: Akupunktur'un en çok bilinen ve kullanılan etkilerinin başında baş, bel ve romatizma ağrıları gibi ağrılardaki ağrı kesici etkisidir.
Sedasyon Etkisi: Akupunktur tedavisi sırasında alınan EEG'lerde hastaların beyin dalgalarında değişimler tespit edilmiştir. Uykusuzluk, epilepsi gibi problemlerin tedavisinde akupunkturun bu etkisinden yararlanılmaktadır.
Homeostazis Etki: Vücudun sempatik, parasempatik ve endokrin sistemlerinde denge kurulmasına yardımcı olur.
Bağışıklık sistemini yükseltme: Akupunktur vücudun direncini arttıran antikor, gamaglobulinleri yükselterek bağışıklık sistemini güçlendirmektedir.
Psikolojik Etki: Beyindeki dopamin ve seratonin seviyesi akupunktur ile artmaktadır.
Motor Tamir Etkisi: Oluşan paralizilerde motor iyileşme akupunktur ile hızlanmaktadır.
Rejenerasyon Etkisi: Bölgesel kan akımını arttırarak hücre yenilenmesini sağlar.

Alternatif tıp
Sözdebilim

The Academy of Traditional Chinese Medicine, An Outline of Chinese Acupuncture, Foreign Languages Press, Peking, 1975.

Hua Shou's Shi si jing fa hui (Expression of the Fourteen Meridians). 19 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Standard acupuncture nomenclature by WHO (World Health Organization)18 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Acufinder.com 14 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Acupuncture.com.au 10 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Acupuncture Today 29 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - A regularly updated acupuncture newspaper and website based in the U.S.A.
Acupuncture Network 17 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chinese Medicine Times 4 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Online acupuncture and herbal journal
The Journal of Chinese Medicine 30 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Theoretical and clinical articles
Akupunktur: Bilimsel bir Tedavi Yöntemi

acupuncture 15 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Robert Todd Carroll, Skeptic's Dictionary
Quackwatch article on acupuncture2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Acupuncture: Nonsense With Needles - a report from a physician who visited China after Nixon
A Neuroscientist Investigates Acupuncture - Robert Drysdale
Chinese Acupuncture For Heart Surgery Anesthesia - Gary P. Posner, M.D. and Wallace Sampson, M.D.

Akıllı tasarım, evrenin ve içerisindeki canlıların doğal seçilim gibi modern bilimin kabul ettiği süreçlerle oluşabileceğini, fakat bu süreçlerin zeki ve bilinçli bir varlık tarafından tasarlandığını iddia eden bir görüş. Akıllı tasarım iddiası, bilim çevreleri tarafından yeni yaratılışçılık (İng: New creationism) olarak anılmaktadır.
Akıllı tasarım argümanı, tüm canlı organizmaların "aşağı yukarı günümüzdeki halleri ile "bir" akıllı tasarımcı" tarafından tasarlandığını görüşünü benimser. Akıllı tasarım kuramını benimseyenler, çoğunlukla bu tasarımın "kimin" tarafından yapıldığını açıklamaktan özenle kaçınır, herhangi bir tek tanrılı dinin tanrısının ismini telaffuz etmezler (Allah, Yehova vs). Bunun nedeni kısmen, akıllı tasarımın okullarda evrim teorisine bilimsel bir alternatif olarak okutulmasını sağlamaktır. Akıllı tasarımın önderliğinin yapıldığı ABD'de din reklamının yapılması ve dinin yaygınlaştırılmaya çalışılması anayasaya aykırıdır.
Akıllı tasarım kuramını benimseyenler arasında genel olarak iki kol olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki yaratılışçılığa yakın olan ve türlerin ortak bir atadan gelişini anlatan evrimi reddeden kısımdır. Akıllı tasarım kuramını benimseyenlerin büyük kısmını bunlar oluşturur. Diğeri ise evrimin var olduğunu ve ortak atayı kabul eden fakat yaratılıştan sonraki bu süreçlerin ve evrendeki diğer tüm süreçlerin belirlenmiş bir şekilde bir tasarımcı tarafından yönlendirildiğini savunan gruptur. Önden yüklemeli evrim bu tür bir görüştür. Akıllı tasarım kuramcıları içinde çeşitli görüşler olsa da genel olarak akıllı tasarım kuramının neyi savunduğu konusunda yapılan açıklamalarda türlerin değişmediği iddiası yer almaz. Bu yüzden hem türlerin ortak atadan geldiğine inanan hem de inanmayanlar akıllı tasarımı savunabilmektedir.
Evrim teorisine alternatif olarak ortaya atılan akıllı tasarımın liderliğini merkezi Amerika'da bulunan Discovery Institute yapmaktadır.

Tasarım kuramının temelleri ilk olarak 1802 yılında İngiliz Anglikan din adamı William Paley tarafından ortaya atılmıştır. Paley, Yerde bir cep saati bulursanız, daha önce hiç böyle bir şey görmemiş olsanız bile onun zeki bir varlık tarafından yapıldığını hemen anlardınız. diyordu. Paley aynı şeyin doğa için de geçerli olduğunu düşünüyordu. Ona göre doğanın karmaşıklığı tasarımının kanıtıydı.
Akıllı tasarım kuramı, 1990'larda Darwinci biyolojik evrim teorisinin bir reddi olarak başlıca ABD'de ortaya çıktı. Biyokimyacı Michael Behe'nin Darwin'in Kara Kutusu kitabı bu kuramın ilk büyük çıkışı olmuştur.
Akıllı tasarım argümanı, 1743-1805 yılları arasında yaşamış Anglikan din adamı William Paley'in temellerini attığı "indirgenemez karmaşıklık" iddiaları ekseninde şekillendi.

Yaratılışçılar ve akıllı tasarım fikrini savunanlar Evren'in, Dünya'nın ve canlıların mükemmelliği, karmaşıklığı ve sanatsallığı ile bu özelliklerin, evrimin temeli olarak gördükleri rastlantısallık ile açıklanamayacağı varsayımları üzerinden hareket etmektedirler.

Akıllı tasarımın en yaygın kullanılan kavramlarından biri indirgenemez karmaşıklıktır. Bu kavram AT'nin önde gelen isimlerinden Michael J. Behe tarafından "her biri temel işleve katkıda bulunan, birbiriyle etkileşim halinde olan, iyi eşleşmiş çeşitli parçalardan oluşan ve bu parçalardan herhangi birinin çıkarılmasıyla işlevini gerçekleştiremez hale gelecek tek bir sistemi" ifade etmek için icat edilmiştir. Akıllı tasarım doğada bu tür sistemler bulunduğunu ve bu sistemlerin kademe kademe doğal süreçlerle oluşamayacağını çünkü daha basit bir sisteme indirgenemeyeceğini iddia eder. Fakat bu güne kadar öne sürülen tüm örneklerin indirgenebilir olduğu bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Richard Dawkins'in "Kör Saatçi" kitabı tamamen bu konuya odaklanmıştır ve karmaşıklığın nasıl daha basite indirgenebileceğini gösteren pek çok örnek içermektedir. İndiregenebildiği gözlenen bazı örnekler şunlardır:

Uçma işlevini yerine getiremeyen yarı-kanatların, yüksekten atlarken düşüşü yavaşlatma özelliğinin olması. Özellikle sadece ağaçların üzerinde yaşayan ve toprak tabanının kendileri için tehlike arz ettiği canlılarda, bu özellik hayati bir öneme sahiptir ve ağaçtan ağaca atlamaya olanak sağlar.
Renkleri veya şekilleri ayırt edemeyen farklı gözlerin varlığı. Bu gözler daha ilkeldir ve algı dereceleri çok düşüktür. Buna rağmen hareketleri görebilmeye ve bunlardan kaçabilmeye olanak sağlar.

Akıllı tasarım genel hatlarıyla Evren'deki anlaşılabilirlik gibi somut ve gözlenebilir kaynakları kendisinin bilimselliğine kanıt olarak gösterir. Bu konuda bazı fizikçilerin tespitleri üzerinden yorumlamalar yapılması fikrin bilimselliğini ispatlanabilir nitelikte olduğunun iddia edilebilmesini mümkün kıldığına inanılır. Bu açıdan akıllı tasarımın bilimsel çalışmalar ya da daha spesifik anlamda evrim ile çürütülmesinin söz konusu olmadığı ifade edilir. Tasarım fikrinin evrim ile bir çatışması olmadığının evrimsel biyologlar tarafından anlaşılmadığına akıllı tasarımcılar tarafından dikkat çekilir.
Bilim camiasının bir kısmına göre ise akıllı tasarım, doğal seçilim konusundaki temel bir yanlış anlamaya dayanır ve birçok canlının evrimsel tarihindeki öncül sistemlerin varlığını inkâr ettiğini savunur. Hiçbir şekilde deneysel bulgulara dayanmaz ve dolayısıyla bilimsel değildir.
Bilimsel camianın büyük çoğunluğu akıllı tasarımın bilimsel olmadığını düşünür. Bir kısım ise sözdebilim veya çöp bilim olarak görmektedir.
Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi gibi bilimsel birlikler, hayatın kökenine dair akıllı tasarım ve diğer tüm ilahi müdahale iddialarının, deneysel olarak test edilemeyecekleri, hiçbir tahminde bulunamayacakları ve kendi yeni hipotezlerini yaratamayacakları için bilim olmadığını belirtmiştir.
Buna karşın tartışmalar hala devam etmektedir.

Sözdebilim
Darwin'in Kara Kutusu
Yaratılışçılık

Darwin teorisinin yaşamı açıklamakta yetersiz kaldığını ve sorgulanması gerektiğini belirten 400 bilim insanının güncel listesi28 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

A War on Science 5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC Horizon belgeseli

ABD/Pensilvanya'da akıllı tasarım laikliğe aykırı bulundu (BBC, 20 Aralık 2005). 25 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaşamın kökeni Akıllı Tasarım Michael J. Behe
Intelligent Design.org 14 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Intelligent Design Network21 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Discovery Institute25 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Access Research Network 14 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Intelligent Design Network21 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Intelligent Design The Future 12 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Intelligent Design.org 14 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Design Inference 2 Haziran 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Icons of Evolution 28 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The True Origin Archive 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

American Civil Liberties Union
Natural History Magazine
National Academy of Sciences 24 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Creation & Intelligent Design Watch
Talk Origins Archive21 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AntiEvolution.org - The Critic's Resource on AntiEvolution 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aldatıcı mesaj ya da aldatmaca (hoax), kitleleri etkilemek veya markaları karalamak için oluşturulan yalan habere (asparagas) dayanan içerik.
Daha geniş tanımıyla, çok çeşitli sosyal kimliklere ve mümkün olan en yüksek sosyal iddialara sahip en fazla sayıda insan tarafından, kurbanlarını desteklemek için mümkün olan en yüksek sosyal parayı ortaya koymaya ikna etmek için refleks olarak, düşüncesizce kabul etmeye davet etmek için biçimlendirilmiş, yaygın olarak ilan edilmiş bir yalandır.
Aldatıcı mesaja örnekler: Fransa seçim kampanyasının aldatmaca girişimlerinden biri, cumhurbaşkanı adayı Emmanuel Macron'un Suudi Arabistan tarafından finanse edildiğini iddia eden sahte bir makaleyle Belçika gazetesi Le Soir'in sofistike bir kopyasının oluşturulmasıydı. Başka bir örnek, adayın Bahamalar'da bir offshore banka hesabı açtığını iddia eden belgelerin çevrimiçi dolaşımıydı. Ve son olarak, bu yanlış bilgiler birbirine bağlı birey ağlarının aynı anda adayın kişisel hayatı hakkında söylentiler yaymak için aynı hashtag ve mesajlarla Twitter'a yayıldı.
Aldatıcı mesaj ile ilgili bir diğer problem birçok kaynakta (web siteleri, forumlar, sosyal medya ve sohbet odaları) aynı anda yayılabilmesi. Bu birleşimler bazen gerçek sorunu bulmayı zorlaştırır. Aldatıcı mesaj ile baş etmenin yolu ilginin kendisini anlamaktan geçer. Sonrasında yasal sürçlerle mantıklı bir karar varmak gereklidir. Fakat bazen gerçekler, sorun ile ilgilenen politik kişilikler yüzünden, oldukça bulanıklaşabilir.

Andrew Jeremy Wakefield (d. 3 Eylül 1956) İngiliz aşı karşıtı aktivist, eski doktor ve kızamık, kabakulak ve kızamıkçık (KKK) aşısı ile otizm arasında bir bağlantı olduğunu iddia eden 1998 tarihli Lancet KKK otizm sahtekarlığına karıştığı için tıp sicilinden çıkarılan itibarsız bir akademisyendir. Daha sonra aşı karşıtı aktivizmiyle tanınmıştır. 1998'de yapılan bu çalışmanın kamuoyuna duyurulması, aşı alımında keskin bir düşüşe neden olmuş ve dünya çapında bir dizi kızamık salgınına yol açmıştır. Londra'daki Royal Free Hospitalda karaciğer nakli programında cerrah olarak görev yapmış ve Royal Free ve University College Tıp Fakültesinde deneysel gastroenteroloji alanında kıdemli öğretim görevlisi ve fahri danışman olmuştur. Buradaki görevlerinden 2001 yılında "karşılıklı mutabakatla" istifa etti ve ardından Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı. Wakefield 2004 yılında Austin, Teksas'taki Thoughtful House araştırma merkezinin (şimdiki adı Johnson Çocuk Sağlığı ve Gelişimi Merkezi) kurucu ortağı olmuş ve burada Şubat 2010'a kadar yönetici direktör olarak görev yapmış, bu tarihte İngiliz Genel Tıp Konseyinin aleyhindeki bulgularının ardından istifa etmiştir.
Wakefield 1998 yılında otizmle ilgili makalesini prestijli tıp dergisi The Lancet'te yayınlamış ve otizmle bağlantılı yeni bir enterokolit türü tespit ettiğini iddia etmiştir. Ancak diğer araştırmacılar Wakefield'in bulgularını tekrarlayamadılar ve Sunday Times muhabiri Brian Deer'in 2004 yılında yaptığı bir araştırma Wakefield'in açıklanmayan mali çıkar çatışmalarını ortaya çıkardı. Wakefield'in test kitleri satarak yılda 43 milyon dolara kadar para kazandığı bildirilmiştir. Wakefield'in ortak yazarlarının çoğu daha sonra çalışmanın yorumlarına verdikleri desteği geri çekmiş ve Genel Tıp Konseyi (GMC), Deer'in bulgularına odaklanarak Wakefield ve iki eski meslektaşı hakkındaki görevi kötüye kullanma iddialarına ilişkin bir soruşturma yürütmüştür.
2010 yılında GTK, Wakefield'in araştırmasında dürüst olmadığına, hastalarının yüksek menfaatlerine aykırı davrandığına ve gelişimsel olarak gecikmiş çocuklara kötü muamele ettiğine ve "sorumlu bir danışman olarak görevlerinde başarısız olduğuna" karar verdi. Lancet, GTK'nin bulgularına dayanarak Wakefield'ın 1998 tarihli yayınını tamamen geri çekmiş, makalenin bazı kısımlarının tahrif edildiğini ve derginin Wakefield tarafından "kandırıldığını" belirtmiştir. Üç ay sonra Wakefield, kısmen Lancet'te yayınlanan araştırmayı kasıtlı olarak tahrif ettiği gerekçesiyle Birleşik Krallık tıp sicilinden çıkarıldı ve Birleşik Krallık'ta doktorluk yapmaktan men edildi. İlgili bir hukuki kararda, bir İngiliz mahkemesi "[Wakefield'in] KKK aşısı ile otizm/enterokolitin nedensel olarak bağlantılı olduğu hipotezini destekleyen hiçbir saygın görüşün bulunmadığına" hükmetmiştir. Wakefield araştırmasını ve vardığı sonuçları savunmaya devam etmiş, herhangi bir sahtekarlık, aldatmaca ya da kâr amacı olmadığını söylemiştir. Wakefield 2016 yılında aşı karşıtı Vaxxed filmini yönetti.

Wakefield 1956 yılında doğmuştur; babası nörolog, annesi ise pratisyen hekimdir. Bath'daki bağımsız King Edward's School'dan ayrıldıktan sonra Wakefield, St Mary's Hastanesi Tıp Fakültesinde (şimdiki Imperial College School of Medicine) tıp eğitimi aldı ve 1981'de tam yeterlilik aldı.
Wakefield 1985 yılında Kraliyet Cerrahlar Koleji üyesi olmuştur.

1986-1989 yılları arasında Toronto Üniversitesinde, hayvan modelleri kullanarak ince bağırsak naklinde doku reddi sorunlarını inceleyen bir ekibin üyesiydi. Kanada'daki Toronto Üniversitesi'nde Wellcome Trust seyahat bursu kapsamında ince bağırsak transplantasyonu çalışmalarına devam etti.

İngiltere'ye döndüğünde Londra'daki Royal Free Hospital'da karaciğer nakli programında çalıştı. Wakefield, 1993 yılında kızamık virüsünün Crohn hastalığına neden olabileceği sonucuna vardığı raporları yayınladığında profesyonel anlamda dikkatleri üzerine çekti ve iki yıl sonra Lancet'te kızamık aşısı ile Crohn hastalığı arasında bir bağlantı olduğunu öne süren bir makale yayınladı. Daha sonra yapılan araştırmalar bu hipotezi doğrulamamış, İngiltere'de bir grup uzman 1998 yılında bir dizi hakemli çalışmayı gözden geçirerek kızamık virüsünün ve KKK aşısının Crohn hastalığına yol açmadığı sonucuna varmıştır.
Daha sonra, 1995 yılında, Crohn hastalığı üzerine araştırma yaparken, otizmli bir çocuğun ebeveyni olan ve oğlunun bağırsak sorunları ve otizm konusunda yardım arayan Rosemary Kessick kendisine ulaştı; Kessick, Alerji Kaynaklı Otizm adlı bir grup yönetiyordu. Wakefield 1996 yılında dikkatini KKK aşısı ile otizm arasındaki olası bağlantıları araştırmaya yöneltti.
Wakefield, KKK araştırması sırasında Royal Free Hospital Tıp Fakültesinde (2008'den itibaren UCL Tıp Fakültesi) deneysel gastroenteroloji alanında kıdemli öğretim görevlisi ve fahri danışmandı. "Karşılıklı anlaşma ile 2001 yılında istifa etmiş ve Royal College of Pathologists'in üyesi olmuştur" ve 2001 yılında (ya da başka bir hesaba göre 2004 yılında) ABD'ye taşınmıştır. Söylendiğine göre 1998 Lancet makalesini kontrollü bir çalışma ile doğrulama talebini reddettikten sonra Royal Free Hospital'dan ayrılması istenmiştir.
Wakefield daha sonra Austin, Teksas'ta otizm üzerine çalışmalar yapan Thoughtful House Center for Children'ın kurulmasına yardımcı oldu ve yönetici direktörlüğünü yaptı; The Times'a göre burada "KKK aşısı ile otizm arasında bir bağlantı olduğu teorisini 'kanıtlanmadığını' kabul etmesine rağmen desteklemeye devam etti." İngiliz Genel Tıp Konseyinin İngiltere'de daha önceki otizm araştırmalarını yürütürken "sahtekârca ve sorumsuzca" davrandığını tespit etmesinin ardından Şubat 2010'da Thoughtful House'dan istifa etti. The Times Mayıs 2010'da "bağırsak hastalıkları ve gelişimsel bozuklukları araştıran" bir İngiliz yardım kuruluşu olan Visceral'ın tıbbi danışmanı olduğunu bildirdi.
Wakefield'ın Birleşik Krallık'ta doktorluk yapması yasaklanmıştır ve ABD'de de lisansı bulunmamaktadır. Wakefield ABD'de yaşamakta olup, aralarında Wakefield'in otobiyografisi Callous Disregard için önsöz yazan aşı karşıtı Jenny McCarthy'nin de bulunduğu bir takipçi kitlesine sahiptir. McCarthy'nin, KKK aşısının neden olduğuna inandığı otizm benzeri semptomları olan bir oğlu var. Deer'a göre, 2011 yılı itibarıyla Wakefield, ailesiyle birlikte Austin yakınlarında yaşamaktadır.
Wakefield, kâr amacı gütmeyen "Stratejik Otizm İnisiyatifi"ni kurarak bu hastalıkla ilgili çalışmalar başlatmıştır ve şu anda Otizm için Tıbbi Müdahaleler adlı bir şirketin ve Otizm Medya Kanalı adlı bir başka şirketin yöneticisi olarak listelenmektedir.

Wakefield, 28 Şubat 1998 tarihinde The Lancet dergisinde yayınlanan ve otizmli on iki çocuk üzerinde yapılan bir çalışmanın başyazarıydı. Çalışma, otistik enterokolit adı verilen yeni bir sendrom öneriyor ve yeni bir bağırsak hastalığı türü, otizm ve KKK aşısı arasında bir bağlantı olasılığını gündeme getiriyordu. Yazarlar, on iki çocuktan sekizinin ebeveynlerinin "davranışsal semptomlar" olarak tanımladıkları semptomları KKK ile ilişkilendirdiklerini ve bu semptomların başlangıcının KKK aşısından sonraki iki hafta içinde başladığını bildirdiklerini söylediler.
Bu olası tetikleyiciler sekiz vakada KKK, bir vakada ise kızamık enfeksiyonu olarak rapor edilmiştir. Makale anında tartışmalara yol açmış, İngiltere'de geniş çaplı bir tanıtımın yapılmasına ve ertesi ay İngiltere Tıbbi Araştırma Konseyinde özel bir panelin toplanmasına neden olmuştur. 2005 yılında Japonya'da yapılan bir çalışma, üçlü KKK aşısı yapılan çocuk grupları ile tek tek kızamık, kabakulak ve kızamıkçık aşısı yapılan çocuk gruplarında KKK aşısı ile otizm arasında nedensel bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur. Japonya'da KKK aşısı 1993 yılında bireysel aşılarla değiştirilmişti.
Makalede nedensel bir bağlantının kanıtlanmadığı belirtilmiş olsa da makale yayınlanmadan önce Wakefield bir basın toplantısında ve hastane tarafından yayınlanan bir video haber bülteninde, daha fazla araştırma yapılana kadar üçlü KKK aşısının askıya alınması çağrısında bulunmuştur. Bu daha sonra 'basın toplantısı yoluyla bilim' olarak eleştirildi. BBC News'e göre, KKK aşısı korkusunu körükleyen Lancet'taki makaleden ziyade bu basın toplantısıydı. BBC'nin haberine göre gazetecilere şöyle demiştir: "bunun 'ahlaki bir mesele' olduğunu ve kızamık, kabakulak ve kızamıkçık için üçü bir arada aşının kullanılmaya devam edilmesini artık destekleyemeyeceğini söyledi. Wakefield o dönemde 'KKK'nin az sayıda insanda bu komplikasyona yol açıp açmayacağını belirlemek için acil olarak daha fazla araştırma yapılması gerekiyor' dedi." "Üç virüsü, üç canlı virüsü bir arada verirseniz, özellikle de bu virüslerden biri bağışıklık sistemini kızamık gibi etkiliyorsa, advers bir olayın meydana gelme riskini potansiyel olarak artırırsınız." Ebeveynlerin kızamık, kabakulak ve kızamıkçığa karşı bir yıl arayla tek aşı yaptırmayı tercih etmelerini önerdi. Kasım 2000'de 60 Minutes kendisiyle bir röportaj yaptı ve bu iddialarını ABD'li izleyicilere tekrarlayarak, ABD'de yeni ortaya çıkan ve esas olarak aşılardaki tiyomersal ile ilgilenen aşı karşıtı hareket için yeni bir odak noktası sağladı.
Aralık 2001'de Wakefield, "Araştırma sonuçlarım popüler olmadığı için gitmem istendi" diyerek Royal Free Hospital'dan istifa etti. Tıp fakültesi, "karşılıklı anlaşma ile" ayrıldığını söyledi. Şubat 2002'de Wakefield şunları söylemiştir: "Bu krizi tetikleyen şey, tek aşının kaldırılması, seçme şansının ortadan kaldırılmasıydı ve öfkeye neden olan da buydu - çünkü doktorlar, gurular, halka kendileri için bilinçli bir karar veremeyecek bir tür moron kitleymiş gibi davranıyorlar."

Wakefield, Aralık 2001'de Royal Free Hospital'dan ayrıldıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri'nde klinik araştırmalar yapmaya devam etti. MMR aşısı ve otizm arasındaki olası ilişki üzerine daha fazla çalışma yapmak üzere Uluslararası Çocuk Gelişimi Kaynak Merkezinde tartışmalı bir Amerikalı araştırmacı olan Jeff Bradstreet'e katıldı.
Wakefield 2004 yılında Austin, Teksas'taki Thought

Anormal deneyimler, iyi huylu halüsinasyonlar gibi, zihinsel ve fiziksel sağlığı yerinde olan bir kişide, yorgunluk, sarhoşluk veya duyusal yoksunluk gibi geçici bir tetikleyici faktörün görünürde yokluğunda bile ortaya çıkabilmektedir.
Bu ifadeye ilişkin kanıtlar yüzyılı aşkın bir süredir toplanmaktadır. İyi huylu halüsinasyon deneyimleri üzerine yapılan çalışmalar 1886'ya ve Britanya Psişik Araştırma Derneği'nin ilk çalışmalarına kadar uzanmaktadır. Bu çalışmalar, nüfusun yaklaşık %10'unun hayatları boyunca en az bir halüsinasyon deneyimi yaşadığını ortaya koymuştur. Daha yeni çalışmalar bu bulguları teyit etmiştir. Bulunan kesin vakalar olayın doğasına ve benimsenen “halüsinasyon” kriterlerine göre değişmektedir, fakat temel bulgu artık iyi bir şekilde desteklenmektedir.

İyi huylu halüsinasyonlar gibi anormal deneyimlerin kuramsal psikoloji açısından asıl önemi, hastalık modeli ile psikozun boyutsal modeli arasındaki tartışmayla ilgili olmalarında yatmaktadır. Hastalık modeline göre, şizofreni ve manik depresyonla ilişkili olan psikotik durumlar, doğası gereği dikotomik olan altta yatan bir hastalık sürecinin semptomlarını temsil etmektedir. Yani, tıpkı bir kişinin tüberküloz gibi fiziksel bir hastalığa sahip olması veya olmaması gibi, belirli bir kişi ya hastalığa sahiptir ya da değildir. Buna karşın boyutsal modele göre, nüfusun geneli normal dağılımlı bir süreklilik veya boyut boyunca sıralanmaktadır ve bu boyut çeşitli şekillerde psikotizm (Hans Eysenck), şizotipi (Gordon Claridge) veya psikoza yatkınlık olarak adlandırılmıştır.
O sırada fiziksel sağlığı yerinde olan ve uyuşturucu almamış ya da aşırı yorgunluk gibi geçici nitelikteki diğer olağandışı fiziksel durumlarda bulunan kişilerde spontane halüsinasyon deneyimlerinin ortaya çıkması, boyutsal modele destek sağlıyor gibi görünmektedir. Bu görüşün alternatifi, bu tür deneyimlerin bir semptom veya öncü olduğu gizli veya örtük bir hastalık süreci ortaya koymayı gerektirmektedir ki bu da soruyu geçiştirecek gibi görünen bir izahattır.

“Halüsinasyon argümanı” geleneksel olarak felsefi bir teori olan temsiliyetçiliğin savunucuları tarafından doğrudan gerçekçiliğe karşı kullanılan argümanlardan biri olmuştur. Temsiliyetçilik, dünyayı algılarken sağduyunun öne sürdüğü gibi onunla doğrudan temas halinde olmadığımızı, yalnızca dünyanın bilinçteki bir temsiliyle doğrudan temas halinde olduğumuzu ileri sürmektedir. Bu temsil, koşullarımıza, sağlığımızın durumuna vb. bağlı olarak az ya da çok doğru bir temsil olabilmektedir. Öte yandan doğrudan gerçekçilik, sağduyunun ya da düşünmeden algılama görüşünün doğru olduğunu ve dünyayı algılarken bilinçteki herhangi bir temsilin aracılığı olmaksızın onunla doğrudan temas halinde olduğumuzu kabul etmemiz gerektiğini savunmaktadır.
Açıkçası, örneğin hayali bir deneyim sırasında, öznenin dünyayı nasıl algıladığı ile dünyanın o anda gerçekte nasıl olduğu arasındaki uygunluk belirgin bir şekilde kusurlu olacaktır. Aynı zamanda bu deneyim özneye kendisini normal algıdan ayırt edilemez olarak da gösterebilmektedir. McCreery bu tür ampirik olguların doğrudan gerçekçiliğe karşı temsili gerçekçiliği güçlendirdiğini savunmuştur.

Aura (semptom)
Lüsid rüya
Beden dışı deneyim
Şizotipi
Algı
Algı felsefesi
Doğrudan ve dolaylı gerçekçilik
Trance
Tulpa
İdealizm

Astral seyahat terimi okültizmde ve teozofide kullanılan bir terim olup kişinin uyku gibi hâllerde parapsikolojiye inanan kişilerce esîrî beden ya da astral beden (spiritüalizmde duble) ya da süptil maddelerden oluştuğu söylenen "bedeniyle" fiziksel bedeni dışında, yine bu kişiler tarafından iddia edildiğine göre bilinci yerinde olarak başka mekânlarda dolaşmak üzere yaptığı yolculuğa ve bu bedeniyle geçirdiklerini söyledikleri deneyimlere denir.
Astral seyahat, uyanık olarak LSD gibi psikedelik maddelerin etkisi altında yapılabildiği söylenmektedir.
Parapsikolojide bu "beden-dışı deneyim" anlamındaki "İngilizce: out-of-body experience" (OBE) olarak metapsişikte ise "şuur projeksiyonu" olarak adlandırılır.
İrâdî olarak gerçekleştirilebildiği iddiası ve deneyim sırasında bilinçli olunması sebebiyle diğer bedendışı deneyimler arasında özel bir yeri vardır.
Astral beden için duvar gibi fiziksel nesneler ve uzaklık bir engel oluşturmayacağı ileri sürülür. Yani, iddialara göre kişi bu bedeniyle bir anda kıtalararası yolculuk yapabilir ve maddî engellerin içinden geçebilir. Fiziksel bedenden çıkıldığında öte-âlem varlıklarının görülebileceği de ileri sürülmektedir. Uyku sırasında yapılan astral seyahatın fiziksel bedene dönüldüğünde bir rüya tarzında anımsandığı söylenmektedir.
Astral seyahatin okült ve teozofik kaynaklarda ve birçok araştırmacının çalışmalarında "irâdî olarak fiziksel bedenden ayrılma" şeklinde tanımlanmasına karşın (Dr. Scott Rogo, Leaving The Body, 1983), İngiliz parapsikolog Celia Gren bir ayrım yapmış ve “fiziksel bedendışı deneyimler”den kendiliğinden (iradedışı) oluşanları için ekzomatik deneyim (İngilizce: ecsomatic experience) terimini ortaya atmıştır.
Konu hakkında en fazla araştırma yapmış kişilerden biri araştırmalarını "Journeys Out of Body" adlı kitabında aktaran Robert Monroe'dur. Hâlen Amerika Birleşik Devletleri'nde Monroe Enstitüsü adıyla bilinen bir kurum, bu konuda çalışmalarını sürdürmektedir.
Astral seyahat yaptığını söyleyen kişiler yaşadıkları deneyimi dış dünyadan bağımsız öznel bir bilinç durumu olarak tanımlamanın ötesinde bu olgunun gözlemlenebilir maddî yaşamla etkileşime imkân tanıyan bir niteliğe sahip olduğunu savunurlar. (Örneğin ameliyat esnasında tıbben bilinçsiz bir durumdayken bedenden ayrılıp kendisine yapılan operasyonu yukarıdan gözlemlemek ya da iddia edilen fizikötesi varoluş içerisinde herhangi bir kişinin gerçek yaşamda bulunduğu konuma giderek gerçek durumuna şahit olabilmek.)

Aura (paranormal)
Esîr
Kirlian fotoğrafçılığı
Sözdebilim

Aura, paranormal veya tinsel anlamda kullanılan bir terim olup, canlıların bedenlerinden yayıldığı varsayılan ışınımla oluşan ve gitgide yayılan tesir kuşakları tarzında kendini gösterdiği iddia edilen elektromanyetik alana verilen addır. Aura okumak ise aurayı hissedebilmektir.
Metapsişikçilerin "eflüv" adını verdikleri partiküllerin ışınımıyla (radyasyon) oluştuğunu iddia ettikleri bu alan, Teozoflara ve Kirlian Fotoğrafçılığı üzerinde çalışan araştırmacıların kendi sözlerinin özetlerine göre "yaşam enerjisi olarak adlandırılan bir tür enerjinin organizmalardan insan gözünün göremediği bir frekans düzeyinde titreşen ışınlar tarzında yayılmasıyla oluşur".
Aura, eflüv ve psişik radyasyon terimlerinin sık sık karıştırıldığı görülür. Bu üç terim arasındaki ilişki şöyle açıklanır:

Bedenden yayıldığı söylenen ışınıma ve bu ışınımın yayılma olayına radyasyon (psişik radyasyon) adı verilir.
Bu ışınlara ve ışınları oluşturdukları iddia edilen partiküllere eflüv adı verilir.
Bu yayılma olayının meydana geldiği öne sürülen ve medyumlarca görülebildiği iddia edilen güç ve etki alanına ise aura adı verilir.
Renkli haleler ve ışımalar tarzında kendini gösterdiği öne sürülen auranın, parapsikolojide esas olarak üç kısımdan oluştuğu kabul edilir:

Yapışık aura: Vücudu bir zarf gibi saran 0.5 cm. kalınlığında, koyu bir bölgedir. Süptil bedenin süptil ikiz denilen kısmıdır. Auranın Kirlian fotoğrafçılık tekniğiyle çekildiği iddia edilen kısmıdır.
İç aura: Yapışık aurayı çevreleyen bölgedir. Kişilere göre 3 ile 8 cm. arasında değişen kalınlığı olduğu iddiasında bulunulan bir bölgedir.
Dış aura: Yüksekliği İnsan bedeninin iki misli genişliği İnsan bedeninin dört misli olduğu ve Oval, yumurta biçiminde olduğu iddia edilen auradır.
Tam dış aura: Bedenden yayılan ışınım alanının tümü; sınırsız kabul edilir.Aura görebilme yeteneğine sahip olduğu ileri sürülen medyumlar, aura renklerinin kişilerin ruhsal tekamül durumlarına, karakterlerine ve heyecan hallerine bağlı olarak değişiklik gösterdiklerini belirtirler.

Esîr
Kirlian fotoğrafçılığı
Astral Seyahat
Sözdebilim

Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ergün Arıkdal

Açı, astrolojide gezegenlerin birbirlerine burçta, ayrıca yükselen, orta cennet, torun, alt orta cennet ve diğer astrolojik ilgi noktalarına yaptıkları açıdır. Bakış açıları, Dünya'dan bakıldığında, iki nokta arasındaki ekliptik boylamın derece ve dakikaları cinsinden açısal mesafesiyle ölçülür. Astrolojik geleneğe göre, insanların yaşamlarında ve Dünya'ya göre olaylarda geçişlerin ve gelişimsel değişikliklerin zamanlamasını gösterirler.
Bir açı ne kadar kesin olursa, karakteri şekillendirmede veya değişimi göstermede o kadar güçlü veya baskın olduğu söylenir.

The Classical Origin & Traditional Use of Aspects 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Deborah Houlding
Online Ephemeris from Khaldea.com 13 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—600BC to 2400AD—Calculated for Midnight GMT; also with an Aspectarian included for years 1900 to 2005

Balık(♓) Zodyağın son astrolojik burcudur. Batı astrolojisine göre 20 Şubat ile 20 Mart arasında doğanlar bu burca mensup olur.

Marcus Manilius'un astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik "Astronomica" adlı eserde Balık burcunun özellikleri şu şekilde yer almaktadır:

Balık burcu insanları adından anlaşılacağı üzere deniz aşkı ile doludurlar. Hayatlarını denize adadıklarından insanların denizle irtibatını sağlayan gemi ya da dümen yapımı gibi bütün işlerde mahirdirler. Sayısız yeteneklerinden biri de seyrüseferdir ki bunu denizle gökleri birleştiren yıldızları kullanarak yaparlar. Öte yandan yeryüzünü dinlemeyi de iyi bilirler. Onun nehirlerinin, rüzgarlarının ve havasının ne dediğini anlarlar. Deniz savaşları iyi oldukları diğer bir alandır. Bu burçta doğanlar çok çocuk sahibi olurlar. Çocuklarına deniz sevgisi aşılamak için ne gerekiyorsa yaparlar. Arkadaş canlısıdırlar. Hareketlerinde çevik ve ataktırlar. Her an değişime hazır şekilde yaşarlar.

Forer etkisi (P. T. Barnum'un gözlemlerinden sonra Barnum Etkisi olarak da adlandırılmıştır) bireylerin, özellikle kendileri için hazırlanmış gibi görünen ama aslında büyük çoğunluktaki insanlara uyacak kadar genel ve belirsiz  kişilik betimlemelerine yüksek puan verme eğilimlerini anlatan bir gözlemdir. Bu etki, tarot, grafoloji, falcılık ve kişilik testlerinin bazı türleri gibi yaygın olarak kabul görmüş inanış ve uygulamalar için açıklamaya yönelik bir çerçeve sunar. .
Bununla ilgili ve daha genel bir etki ise kişisel onaylamadır  . Kişisel onaylama, birbiriyle alakası olmayan ya da tamamıyla rastsal olan iki olay, bir inanış, beklenti ya da hipotez bir ilişkilendirmeye ihtiyaç duyduğundan dolayı, ilişkiliymiş gibi algılanması durumudur. Bundan dolayı insanlar, kendi kişiliklerini algılayışlarıyla, burçlarının gösterdikleriyle ilişki kurmaya yatkındırlar  .
Bu çalışma, astrolojik yorumların kişiye özelmiş izlenimi verse de aslında çoğu insanın yaşamının ortak yönleriyle örtüşebilecek kadar genel ifadeler içerdiğini göstermektedir. Yorumlar bütünüyle doğru olmasa bile, ikna edicilik düzeylerine bağlı olarak bireyler tarafından “yeterince isabetli” tahminler olarak değerlendirilebilmektedir  .

Forer deneyinde, kişilerin genel bir kişilik betimlemesiyle ne denli kolaylıkla yanıltılarak bir tanısal aracı yanlış yere onaylayabileceklerini göstermek amacıyla öğrencilerine derste bu deneyi uygulamıştır. Forer, dersinde öğrencilerine Tanısal İlgi Formu'nu sunmayı teklif etmiştir ve ardından öğrenciler formu doldurmaya onay vermiştir. Bir sonraki derste 39 öğrenciye formlar doldurtulmuştur ve yazarın test kâğıtlarını incelemesinin ardından kısa bir kişilik özeti verileceği söylenmiştir. Bir hafta sonra her öğrenciye adının yazılı olduğu bir kişilik özeti verilmiştir. Bu özetlerin hepsi aynıydı, fakat öğrenciler özetlerin aynı olduğunu bilmiyordu .
Kişilik özeti, aşağıdaki 13 ifadeden oluşmaktadır. 
1.	Başkalarının sizi sevmesine ve hayran olmasına büyük ihtiyaç duyuyorsunuz. 
2.	Kendinizi eleştirme eğiliminiz var. 
3.	Henüz kullanmadığınız, yararına koşturmadığınız büyük bir kapasiteniz mevcut.
4.	Bazı kişilik zayıflıklarınız olsa da genellikle bunları telafi edebiliyorsunuz. 
5.	Cinsel uyumunuz size sorunlar çıkardı. 
6.	Dışarıdan disiplinli ve kendine hâkim görünürken içten içe kaygılı ve güvensizsinizdir. 
7.	Zaman zaman doğru kararı verip vermediğiniz ya da doğru şeyi yapıp yapmadığınız konusunda ciddi şüpheler taşıyorsunuz. 
8.	Belli ölçüde değişiklik ve çeşitlilik tercih ediyorsunuz; kısıtlamalar ve sınırlamalar sizi bunaltıyor. 
9.	Kendinizi bağımsız düşünen biri olarak görüyor ve başkalarının ifadelerini tatmin edici bir kanıt olmaksızın kabul etmiyorsunuz.
10.	Kendinizi başkalarına fazla açıklamanın akıllıca olmadığını öğrendiniz. 
11.	Kimi zaman dışa dönük, cana yakın ve sosyalsinizdir; kimi zaman ise içe dönük, ihtiyatlı ve çekingensinizdir. 
12.	Bazı hırslarınız oldukça gerçekçi olmaya meyillidir. 
13.	Güvenlik, yaşamınızdaki temel hedeflerinizden biridir.
Özetler öğrencilere dağıtılmadan önce bazı yönergeler verildi:
Önce özetleri okuyun, sonra kâğıdı çevirerek şu değerlendirmeleri yapın:
A. Formun kişiliği ortaya koymada ne ölçüde etkili olduğunu sıfır (zayıf) ile beş (mükemmel) arasında bir ölçekte değerlendirin.
B. Kişilik betimlemesinin kişiliğinizin temel özelliklerini ne ölçüde yansıttığını sıfır ile beş arasında bir ölçekte değerlendirin.
C. Ardından kâğıdı tekrar çevirin ve her maddeyi kendiniz için doğru ya da yanlış olarak işaretleyin; emin olamazsanız soru işareti koyun  . 

Forer'a göre insanlar kendilerine özelmiş gibi görünen genel kişilik açıklamalarını doğru olarak değerlendirme eğiliminde olabilmektedir. Forer’ın yaptığı deneyde tüm öğrencilere aynı kişilik analizi verilmesine rağmen öğrencilerin büyük çoğunluğu bu açıklamaları kendi kişiliklerini doğru yansıtan değerlendirmeler olarak görmüştür  . Bu durum, daha sonra Barnum effect” olarak adlandırılmıştır. Yazar, insanların özellikle belirsiz ve herkese uyabilecek ifadeleri kendilerine özgü sanma eğiliminde olduğunu savunur. Bu nedenle falcılık, astroloji ve sahte kişilik testlerinin bireyler üzerinde etkili olabildiğini öne sürer. Makale ayrıca kişisel doğrulamanın güvenilir bir yöntem olmadığını, çünkü insanların yalnızca kendilerine uygun gelen kısımlara odaklandığını belirtir  .

Bates yöntemi, gözlük, kontakt lens veya ameliyat gibi geleneksel yöntemlere başvurmadan görme yeteneğini doğal yollarla iyileştirmeyi amaçlayan bir alternatif tıp yaklaşımıdır. Amerikalı göz doktoru William Horatio Bates (1860-1931) tarafından geliştirilen bu yöntem, göz kusurlarının temel sebebinin fiziksel bir kusurdan ziyade "zihinsel gerginlik" ve göz kaslarının yanlış kullanımı olduğu fikrine dayanır.

Bates, görmenin sabit bir süreç olmadığını, sürekli hareket ve adaptasyon gerektiren dinamik bir süreç olduğunu savunmuştur. Bu nedenle, gözlüğün göz kaslarını tembelleştirdiğini ve görme kusurunu kalıcı hale getirdiğini iddia etmiştir. Yöntem, bu "gerginliği" azaltmaya yönelik çeşitli egzersizler ve teknikler içerir.
Başlıca teknikler şunlardır:

Palming (Avuçlama): Gözleri dinlendirmek ve gevşetmek için avuç içlerini gözlerin üzerine kapatarak ışığı tamamen engellemek. Bu, göz kaslarının dinlenmesine yardımcı olmayı amaçlar.
Sunning (Güneşlenme): Gözler kapalıyken yüzü güneşe dönerek göz kapakları üzerinden ışığı absorbe etmek. Bu uygulamanın gözlere faydalı bir enerji verdiği düşünülür.
Swinging (Sallanma): Vücudu yavaşça bir yandan diğer yana sallayarak gözlerin hareketli bir nesneyi takip etmesini sağlamak. Bu, gözlerin sabit bir noktaya odaklanma alışkanlığını kırmaya yardımcı olur.
Merkezi Sabitleme: Gözün en iyi gördüğü yerin retinanın merkezi olduğunu vurgulayarak, görme yeteneğini geliştirmek için belirli bir noktaya odaklanmayı teşvik eder.

Bates Yöntemi, modern göz bilimi ve tıp dünyasında yaygın olarak kabul görmeyen bir yaklaşımdır. Tıp uzmanları ve oftalmologlar, bu yöntemin görme kusurlarını kalıcı olarak iyileştirdiğine dair bilimsel bir kanıt olmadığını belirtmektedir. Göz sağlığı otoriteleri, Bates'in gözün yapısı ve işleyişi hakkındaki temel varsayımlarının bilimsel olarak yanlış olduğunu ifade eder.

Yanlış Teori: Bates, göz merceğinin şeklini ve odaklanma yeteneğini ayarlayan siliyer kasların göz küresini de şekillendirdiğini varsaymıştır. Ancak bilimsel olarak kanıtlanmıştır ki, miyopi (uzağı görememe) ve hipermetropi (yakını görememe) gibi yaygın görme kusurları, göz küresinin şeklindeki kalıcı yapısal bozukluklardan kaynaklanır ve bu bozukluklar göz kaslarıyla düzeltilemez.
Tehlikeli Sonuçlar: Bazı durumlarda, Bates Yöntemini uygulayan kişilerin, gözlüklerini takmayı bırakarak görme bozukluklarının ilerlemesine veya ciddi kazalara (örneğin araç kullanırken) yol açmasına neden olabileceği konusunda uyarılar yapılmaktadır. Gözlükler, görme kusurlarını tedavi etmese de, kişiye net bir görüş sağlayarak günlük yaşam kalitesini ve güvenliğini artırır.

Batıl inanç, genellikle bilgisizlikten, bilimsel bilgilerin veya nedenselliğin yanlış anlaşılmasından, kadere veya büyüye inanmaktan, olağanüstü etkileri algıladığını sanmaktan veya bilinmeyene karşı duyulan korkudan kaynaklanan inanç veya uygulamalardır. Batıl inançlar çoğu zaman şans, kehanet ve belirli ruhani varlıklarla ilişkilidir. Kaynak ve mantıklı bir açıklamadan uzak, uygulamalarda din adı kullanılan inanç ve hareketlere söylenen bir terimdir.
Yaygın bazı batıl inançlar arasında yolculuğa çıkan birisinin arkasından yere su dökmek, merdiven altından geçmemek, gece tırnak kesmemek, kara kedi görmenin uğursuzluk getireceğine inanmak ve evde sürekli bir çocuğun ağlamasının ölüm getireceği batıl inanç sayılabilir.

Batıl inançların kökenini eski paganist inançlarda aramak gerekir. Bu çağlardan kalma batıl inanç dediğimiz alışkanlıklar devam etmiş, oysa bir zamanlar bunları anlamlı kılan inançlar çoktan unutulup gitmiştir.
Bazı çok eski tarihlerden gelen boş inançlara ilişkin yalnızca bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Günümüzde Ay'ın Dünya'nın bir uydusu olduğunu biliyoruz. Oysa bundan binlerce yıl önce yaşamış insanlar Ay'ın bir tanrıça olduğunu sanıyor, insanlara zenginlik ve uğur getirdiğine inanıyorlardı. Günümüzde yeni ay çıktığında sevdiğimiz kişinin yüzüne bakmak ya da altına el sürmek türünden davranışlar o dönemlerden kalmış olabilir. At nalının uğurlu sayılmasının nedenlerinden biri, belki de eski Avrupa topluluklarından Keltlerin atın kutsallığına inanmalarıdır. Eskiçağlarda topraktan çıkarılan demir cevherinden demir eşya üretme sanatının büyücülük olduğuna inanılması da bu inancı doğurmuş olabilir.
Aksıran bir kimseye "çok yaşa!" denmesinin, aksırma sırasında ruhun geçici olarak bedenden ayrıldığına ilişkin eski inançlardan doğmuş olduğu düşünülebilir. Aksıran kimseyi bu sözlerle sevindirmek, belki de ruhun esenlikle geri dönmesine yardımcı olma amacını taşır.
13 rakamının uğursuz olduğu batıl inancının ise; 13 Ekim 1307 Cuma günü Tapınak Şövalyeleri'nin tutuklanması ve işkence edilerek öldürülmesine dayandığı sanılmaktadır. Bu batıl inanç hâlâ öylesine güçlüdür ki, bazı kimseler 13 kişiyi aynı masaya oturtmaktan kaçınır. Bazı ünlü otellerde 13 rakamı taşıyan oda ve kat yoktur. BMW'nin Münih'te bulunan merkez binasının 13. katı boştur.
Anadolu'da halk arasında boş inançlara günümüzde de rastlanır. Bunlardan birkaç örnek şöyledir: İlk rastlanılan kişinin toplumsal durumu ve halk arasındaki itibarına göre işlerin rast gidip gitmeyeceği konusunda yorumlar yapılır. Esnaf, o gün işlerin iyi gitmesi için siftah parasını yere atar ya da yüzüne sürer. Birine kesici alet verilirken düşmanlığa yol açmasın diye üzerine tükürülür. Akşam tırnak kesmek iyi sayılmaz. Ay tutulması ve Güneş tutulması sırasında silah atılıp, teneke çalınarak önlerini kapatan cin-peri topluluğun kaçırılabileceğine inanılır.
Batıl inançların çoğu çok eskilere dayanmakla birlikte, yenileri de vardır. Örneğin, aynı kibritle art arda üç sigara yakmanın uğursuzluk getireceğine inanılır. Bu inancın 1899-1902 yılları arasında İngilizlerin Güney Afrika'da yaşayan Afrikanerler ile yaptığı Güney Afrika Savaşı'ndan kaynaklandığı söylenmektedir. Söylenceye göre, usta Afrikaner nişancıları üç İngiliz askerinin tek bir kibritle sigaralarını yakmaları sırasında yerlerini saptamış ve yanık kibriti elinde tutan askeri öldürmüştür. Bu yeni bir batıl inanç böyle doğmuştur.

Çocuk doğumlarında ve evlenme törenlerinde batıl inançlar yaygındır. Yeni doğan çocuklar kırkları çıkıncaya kadar cinlerin, perilerin, şeytanların etkisi altında kalabilir diye, son derece büyük bir özen görürler. Gebeliği önleyici tedbirlerden biri olarak katır tırnağı kullanılır. Çünkü, katırın kısır bir hayvan olduğu bilinir. Batı Türkiye'nin bir yerinde de haşhaş, kahve, soğan, katır tırnağı, katran, sarımsak, kuru yumurta kabuğu tozu, su içinde bir arada kaynatılarak, gebeliği önleyici bir ilaç hazırlanır. Yeni doğan çocuklar "tuzlanır". Sözde bebeğin ileride güçlü olması böylece sağlanır, bazı yerlerde de yastığının altına kaplumbağa konur. Türkiye'nin pek çok yerinde kaplumbağalara büyük meziyetler yakıştırılır. Batıl inançlar arasında en yaygın olanlardan biri de, nazar, yani kem gözdür. Bebeklerin kırklarının çıkmasına kadar anneler babalar onları çevreye çirkin göstermeye özellikle dikkat ederler. Nazardan koruduğuna inanılan mavi boncuklar takılır. Özellikle de mavi gözlü ve sarı saçlı kişilerin gözlerinin kaldığı söylenir. Mavi boncuğun koruyucu gücü, büyünün birbirini çektiği ilkesine dayanır. Mavi gözden gelecek tehlike, mavi boncuk tarafından çekilir. Muskalara da büyük bir inanç vardır. Bunların içine genellikle Arap harfleriyle, Kur'an'dan ya da Şaman dininden dualar yazılı kâğıtlar yerleştirilir. Hepsi bir kumaş parçası içine sarılır.

BORATAV, Pertev Naili; 100 Soruda Türk Folkloru, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1997
ÇORUHLU, Yaşar; Türk Mitolojisinin ABC'si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1998
ERÖZ, Mehmet; Millî Kültürümüz ve Meselelerimiz; Doğuş Yayınları; İstanbul, 1983
GÜNGÖR Harun, Ünver GÜNAY; Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ocak Yayınları, İstanbul, 1997
İNAN, Abdülkadir; Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2000
KAFESOĞLU, İbrahim; Türk Bozkır Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ayyıldız Matbaası A.Ş., Ankara, 1987
KALAFAT, Yaşar; İslâmiyet ve Türk Halk İnançları, Kültür Bakanlığı Yayınları: 1857; Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları: 233, Gelenek- Görenek İnançlar: 22, Ankara, 1996
KÖSOĞLU, Nevzat; Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1990
MALİNOWSKİ, B.; Büyü, Bilim ve Din, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1990
ÖRNEK, Sedat Veyis; 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1995,
PAZARLI, Osman; Din Psikolojisi; Remzi Kitabevi; İstanbul, 1993
TANYU, Hikmet; İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Boğaziçi Yayınları,
TUNA, Erhan; “Şamanlık ve Oyunculuk”; Okyonus Yayıncılık ve Yapımcılık, İstanbul, 2000

Hurafe
Uğur

Bilişsel çelişki ya da bilişsel uyumsuzluk, Leon Festinger tarafından ortaya atılmış bir psikoloji bilimi kuramıdır.
Psikoloji alanında bilişsel uyumsuzluk, bir kişi çelişkili inançlara, fikirlere veya değerlere sahip olduğunda ortaya çıkar ve bunlardan birine veya daha fazlasına karşı çıkan bir eyleme katıldıklarında tipik olarak psikolojik stres olarak deneyimlenir. Bu teoriye göre, iki eylem veya fikir birbiriyle psikolojik olarak tutarlı olmadığında, insanlar tutarlı hale gelene kadar onları değiştirmek için ellerinden geleni yaparlar. Rahatsızlık, kişinin inancının algılanan yeni bilgilerle çatışmasıyla tetiklenir, burada rahatsızlıklarını azaltmak için çelişkiyi çözmenin bir yolunu bulmaya çalışırlar.
Bu tür herhangi bir çelişki halinde olan insan, çelişkiyi sonlandırmak için çözümden kaçabilir veya kurtulmaya çalışabilir.çoğu olayda veya durumda insan, çatışmayı reddetmek(herhangi bir problem ve olay olabilir) veya çelişkenin doğru olmamasına rağmen çoğu durumda uydurma gibi davranışların olabileceği veya bilgilerden kaçınmak gibi olumsuz davranışlar ile sonuçlanabilir. İnsanın içinde bulunan bazı koşullar, düşünme gibi davranışları sergilemeyi zorlaştırabilir.

A Theory of Cognitive Dissonance'da (1957) Leon Festinger, insanların gerçek dünyada zihinsel olarak işlev görmek için içsel psikolojik tutarlılık için çabaladığını öne sürdü. İç tutarsızlık yaşayan bir kişi psikolojik olarak rahatsız olma eğilimindedir ve bilişsel uyumsuzluğu azaltmak için motive olur. Ya psikolojik uyumsuzluğa neden olan bilişe yeni parçalar ekleyerek (rasyonalizasyon) ya da bilişsel uyumsuzluğun büyüklüğünü artırması muhtemel koşullardan ve çelişkili bilgilerden kaçınarak (doğrulama yanlılığı) stresli davranışı haklı çıkarmak için değişiklikler yapma eğilimindedirler.
Çelişkili fikirlerin veya deneyimlerin nüanslarıyla baş etmek zihinsel olarak streslidir. Hepsi doğru gibi görünen zıt görünen şeylerle oturmak enerji ve çaba gerektirir. Festinger, bazı insanların inanmak istedikleri her şeye körü körüne inanarak kaçınılmaz olarak uyumsuzluğu çözmüş gibi olacaklarını savundu.

Kişinin kendi rızası olmadığı durumlar,Kişisel olaylarda ya da kendi fikri ile ters olan bir eylemi zorunlu veya eylemi gerçekleştirmeye zorlandığı  durumdur.

Bireyin inandığı,idealin(bazı durumda doğru bir bilgiye karşı çıkma) ya da sorgulanan fikrinin değiştirilmesinin ortaya çıkabilecek bilişsel çelişkinden doğan zihinsel strestir.Birey bu durumda doğru bilgiyi ve gerçekleri inkâr ya da reddetme yoluyla bireyin kendi psikolojik durumu ve uyumunu geri kazanır.Bu durumda bireyin başka bir fikirleri veya inançları diğer insanlara bu fikirlerin ya da inançlarınn doğru olmadığına ikna etmeye çalışabilir.

Bireyin kendi düşüncesini ve davranışların diğer bireyler arasında çatışmaya veya kavgaya neden olan bunun gibi benzeri olaylarda bilişsel çelişki ortaya çıkabilir.

Boğa burcu (Latince: Taurus), zodyak kuşağının ikinci burcudur. Batısında Koç, doğusunda İkizler arasında yer alır. Kuzeyinde Perseus ve Auriga, güneydoğusunda Orion, güneybatısında Eridanus ve Cetus takımyıldızları ile komşudur.

Marcus Manilius'un astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserde Boğa burcunun özellikleri şu şekilde yer almaktadır:

Boğa gökteki yerini aldığında dürüst çiftçiler sakin yaşamlarını bırakıp toprakla yoğun bir mücadeleye girişirler. Bu mücadele sonunda Boğa onlara zafer şarkıları söyletmez belki ama dünyanın zenginliklerini sunar. Bu öyle bir savaştır ki Boğa'nın çocukları ne bir engelle karşılaştıklarında ara verirler ne de bıkkınlık gösterirler. Bu inatçı doğalarından dolayı bazen bu burçta doğanlar arasında sabanını bırakıp devlet yönetmeye soyunanlar da çıkar. Ve onlar ulaşılmamış mükemmelliğin peşinde koşarlar. Hem koca yürekli hem de koca cüsseli olurlar ama yüzlerine baktığınızda aşk tanrısı sanki orada yer etmiş gibidir.

Astrolojide burçlar, ekliptiğin iki yanında, aşağı yukarı 10 derece genişliğinde, içinde Güneş'in ve gezegenlerin döndüğü zodyak kuşağı ile belirlenir. Ekliptik, dünyadan bakan birinin gözüktüğü şekliyle Yeryüzünün Güneş çevresinde bir yılda çizdiği görünür yörüngesinden başka bir şey değildir; diğer bir deyişle yer-merkezli sistemin bir verisidir.

Ekliptik düzlemi, günümüzde, gök ekvatoruna göre yaklaşık 23 derece eğilimli durumdadır ve onu, adları Ekinoks olan iki noktada keser; İlkbahar Ekinoksu ya da "Koç'un ilk noktası" (ilkbahar ekinoksu) ve Sonbahar Ekinoksu.
Ekliptik üzerindeki yıllık dolanımı sırasında Güneş, günde yaklaşık bir derece ilerleyerek (yılda 360 derece) zodyağın 12 burcundan geçer. Oysa çok iyi bilinmektedir ki Güneş'in zodyağın 12 burcu çevresindeki görünür hareketini yaratan, gerçekte Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüşüdür.

Burçlar 4 elemente ayrılırlar: Ateş, Hava, Su ve Toprak.
Her element de 3 gruba ayrılırlar. Bunlar, Öncü, Sabit ve Değişken'dir. Batı astrolojisinin takımyıldızlarıyla bir alakası yoktur. Yukarıda anlatıldığı gibi ilkbahar ekinoksunun başlangıcı olan 0 derece Koç esas alınarak "Burçlar kuşağı" oluşturulur. 0 derece Koç esas alındığında 360 derecelik dairenin matematiksel olarak 30 dereceye bölünmesinden 12 burç elde edilir.

Mevsimleri esas alan bu astrolojiye göre Koç burcunun öncü kabul edilmesinin nedeni, ilkbahar mevsiminin bu burçla başlıyor olmasıdır. Daha sonra Boğa burcu gelir ki, bu o mevsimin sabit yaşandığı dönemdir, bundan dolayı Boğa burçları sabit gruba girerler. Boğa burcunu takipen İkizler burcu gelir ki, bu mevsimin değişmeye başladığı dönemdir. Bundan dolayı İkizler burcu değişken gruba denk gelir. Dolayısıyla mevsim başlarında yer alan burçlar öncü gruba, sabit olduğu dönem sabit gruba ve mevsimin değişmeye başladığı dönemlerde değişken burçlara denk gelir.

Ateş grubuna giren burçlar sırasıyla; Koç (Öncü), Aslan (Sabit) ve Yay (Değişken)
Toprak grubuna giren burçlar sırasıyla; Oğlak (Öncü), Boğa (Sabit) ve Başak (Değişken)
Su grubuna giren burçlar sırasıyla; Yengeç (Öncü), Akrep (Sabit) ve Balık (Değişken)
Hava grubuna giren burçlar sırasıyla; Terazi (Öncü), Kova (Sabit) ve İkizler (Değişken)

Bir bebeğin doğup ilk nefesini soluduğu anda Doğum haritası oluşur. Yukarıda anlattığımız Burçlar 360 derecelik bir dairede 30 dereceye bölünerek 12 burç oluşturur. Bu doğum haritasında sıralanır. Doğum haritası doğum anındaki gökyüzünü resimleyen bir şemadır. Bu şemada burçlar, evler, gezegenler ve gezegenlerin birbirleriyle yapmış oldukları açılar vardır. Bu haritaya Doğum haritası ismi verilir. Bu haritayı yorumlayan insanlara da "astrolog" adı verilir.

Mezopotamyalılar güneşin gök kubbede 12 takımyıldız doğrultusunda izlediği rotayı 360 derecelik döngüde 12 bölüme ayırmışlardı. Antik Yunan da bu sistemi benimsemiş ve mitolojilerinde öyküleriyle yer alan hayvanları yerleştirdikleri burçlara ‘Zodion’ (hayvan) sözcüğünden ‘Zoidiakos’ (Hayvancık) ve onları yerleştirdikleri çembere de ‘Zoidiakos Kyklos’ (hayvancıklar çemberi) adı vermiştir. Bugün "Burçlar Kuşağı" adı verilir. İngilizcedeki ‘Zoo’ ve ‘Zoology’ sözcükleri de bu Yunanca sözcükten gelmiştir.
Burçların Türkçe ve batı dillerindeki isimleri ve özdeşleştikleri mitolojik figürler şunlardır:
Koç (Aries): Aries, altın tüylü postu uğruna Argo Denizcileri'nin tehlikeli bir yolculuğu göze aldıkları koçun ismidir. Kişiliği bulutlarla simgeleşen göksel varlık Nephele, çocukları Phriksos ile Helle'yi üvey anneleri İno'nun kötülüklerinden kurtarmak için onlara altın tüylü ve kanatlı bir koç göndermişti. Çocuklar doğuya doğru yol alırken kız çocuk Helle denize düştü; düştüğü sular Helle'nin anısına Hellespontos (Helle Denizi) diye anıldı. Bu isim, Çanakkale Boğazı'nın antik ismidir (Modern dönemde Boğaz'a Troia kralı Dardanos'tan dolayı Dardanelles ismi verildi.) Koç'un yolculuğu Kolkhis'te son bulmuş ve Phriksos Koç'u Zeus'a sunu olarak kurban ettikten sonra altın tüylü postunu kendisini konuk eden kral Aietes'e hediye etmişti. Kral postu savaş tanrısı Ares'in onuruna donattırdığı bahçedeki bir ağaca astığından Koç'un ismi Aries'in Ares'den geldiği de söylenir.
Antik Roma'da kalelerin ele geçirilmesi için yapılan savaşlarda kale kapılarını kırarak açmak için kullanılan, uçlarına koç başı biçimi verilen kütüklere Aries denilmiştir.
Boğa (Taurus): Prenses Europa'yı Fenike kıyılarından alıp Girit'e kaçıran Zeus'un Boğa'sının burçlar kuşağına yansıması Boğa burcudur. Bazı yazarlar bu burç için mitolojideki diğer bir boğayı, Girit Boğa'sını ileri sürer. Poseidon'un kral Minos'a armağanı olan bu boğa, kraliçe Pasiphae'den Minotauros'un babası olan ve azgınlığından dolayı Herakles'in 7. görevinin konusu olduktan sonra Theseus tarafından öldürülen boğadır.
İkizler (Gemini): Mitolojinin ünlü ikizleri, Dioskouroi (Tanrı'nın -Zeus'un- delikanlıları) diye anılan Kastor ve Polydeukes (Latin Pollux) Sparta kraliçesi Leda'nın, babaları farklı ikiz oğulları, Troia'ya kaçırılan Helene'nin kardeşleridir. Kastor'un babası kral Tyndareos, Polydeukes'in babası ise Zeus'tu. Biri ölümlü diğeri ölümsüz olan ikizler birbirlerine çok bağlıydılar. Kastor bir çatışmada öldüğünde ölümsüz Polydeukes ölen kardeşinden ayrı kalmaya dayanamamış kardeşiyle birlikte Hades'e inmek istemişti. Yunan mitolojisine göre Zeus önce birinin ölümsüzlüğünü diğeriyle paylaştırarak günlük yaşamlarını Hades ile Olympos arasında geçirmelerine izin vermiş, sonra da onları birbirlerinden hiç ayrılmasınlar diye burçlar kuşağında onurlandırmıştır.
Yengeç (Cancer): Yengeç burcunun ismi Yunanca ‘Karkinos'dan gelir. Karkinos'tu, Herkül 12 zorlu görevinden ikincisinde dokuz başlı canavar Hydra'yı öldürmeye çalışırken ayaklarını ısıran yengecin adıdır. O yengeci, Herakles'in dikkatini dağıtmak için Hera göndermiş ve Herakles'in ayakları altında ezilen Karkinos'un anısını canlı tutmak için ona burçlar kuşağında yer vermişti.
Antikitenin ünlü doktoru Galenos'un tümörlerin üzerini kaplayan damarları yengeç ayaklarına benzettiği için karkinos sözcüğünü tıptaki anlamında (kanser) kullanmıştır.
Aslan (Leo): Aslan burcunun simgesi Nemea Aslanı adlı yaratıktır. Herakles'e yüklenen 12 zorlu görevin ilki Nemea Aslanı'nı öldürmek ve derisini yüzmekti. Derisine ok, mızrak ve kılıç işlemediğinden aslanı boğarak öldürdükten sonra Herkül hayvanın kendi tırnaklarını kullanarak derisini yüzmüş, postundan giysi, başından da miğfer yapmıştı kendine.
Başak (Virgo): Elinde bir başak demeti ile betimlenen bereket tanrıçası Demeter'in yanı sıra Batı dillerindeki anlamı (bakire) dolayısıyla tanrıçalar Artemis ve Astraeia tanrıçaları ile, daha sonraki dönemlerde Romalı adalet tanrıçası İustitia ve Meryem ile ilişkilendirildi.
Terazi (Libra): Bu burcun yıldızları burçlar kuşağının döngüsünde yarı yoldadır. Güneş bu takımyıldızdan geçerken gece ve gündüz eşit zamanlıdır, yani terazinin kefeleri aynı hizadadır. Denge ve eşitliği simgelediğinden adalet tanrıçaları Themis, Dike ve Astraeia'nın kişiliklerinde adaletin terazisi ile simgelenmiştir (Roma mitolojisinde Iustitia). Burçlar kuşağının tam ortasında olması da adalete verilen önemi vurgulamaktadır.
Akrep (Scorpio): Akrep burcu Orion takımyıldızıyla ilişkilidir. Efsaneye göre Orion, av tanrıçası Artemis'in hoşlandığı, erkek güzeli dev gibi bir avcıydı. Yeryüzündeki bütün hayvanları öldürebilecek güç ve beceriye sahip olmakla böbürlenirdi. Buna öfkelenen Toprak Ana Gaia bağrından büyük bir akrep çıkarıp Orion'un üzerine salmıştır. Görevini yerine getirdiği için hoşnut kaldığı akrebi Gaia burçlar kuşağına koyarken Artemis de Orion'u koymuş yakınına. Orion'un sevgili köpeğinin ismini de Sirius yıldızına vermiş.
Yay (Sagittarius): Ok atan bir Kentavros (At Adam) simgesiyle tanınan yay burcu, kentavrosların en ünlüsü olan Kheiron’un anısını yaşatır. Kentavros, başı ve beline kadar olan gövdesi insan, belden aşağısı at olan mitolojik bir kişiliktir. Bu varlıkların en tanınmışı olan Kheiron Teselya bölgesinde Pelion Dağı’nın eteklerinde yaşardı. Türünün en iyisi ve en bilgesiydi, çünkü Apollo ile Artemis eğitmişti onu. Ok-yay kullanımında ustaydı. O da bilgi ve deneyimlerini ileride Troia savaşının kahramanı olacak Akhilleus (Aşil) ve Argonautika Seferi’ni yönetecek İason gibi gençlere aktarmıştı. Herakles’in yer aldığı bir çatışma sırasında bir rastlantı sonucu Herakles’in zehirli okuyla yaralanınca çektiği acıya dayanamayarak ölmek istemiş, ama ölümsüz olduğundan acısına son vermek uğruna ölümsüzlüğünden vazgeçerek Hades’e inmişti. Onun yeryüzünde bıraktığı ölümsüzlüğünü Zeus, Prometheus’a vermeyi uygun görmüştü.
Oğlak (Capricorn): Zeus kendisini emziren ve büyüten keçi veya keçi görünümlü orman nympha’sı Amalthea'yı, öldüğünde burçlar kuşağında onurlandırmıştı. Zeus’un doğumuyla ilgili söylenceye göre Zeus’un babası Kronos doğacak çocuklarından birinin kendini alaşağı ederek yerine geçeceği yolundaki kehaneti boşa çıkarmak için doğan çocuklarını yutuyordu. Zeus doğduğunda annesi Rhea (veya ninesi Gaia) onu saklayarak yerine bezlere sarılı bir taş yutturdu Kronos’a. Bebek Zeus’u Girit Adası’na kaçıran ninesi Gaia onu Amalthea’nın bakımına emanet etti. Onun sütüyle ve diğer orman nympha’larının getirdikleri balla beslenen Zeus ergenliğe ulaştıktan ve babasını devirip Olympos tahtına oturdu. Tahta oturduktan sonra Amalthea’yı unutmadı. Onun boynuzlarından birini kopararak içini sonsuz bollukla doldurdu. Boynuzu elinde tutanın yiyecek ve içecekten yana zengin olması dileğinde bulundu. Romalılar bu boynuza ‘Bolluk Boynuzu’ anlamında ‘Cornu copiae’ dediler. Amalthea Yunancada sevecen ve nazik anlamlarına geliyor. Zeus'un Latin adını alan Jupiter gezegeninin uydularından biri Amalthea'nın ismini taşır.
Kova (Aquarius): Batı dillerinde ‘Su taşıyan’ diye anılan bu burcun ilişkilendirildiği mitolojik kişilik, Homeros’un “Ölümlülerin en güzeli’ diye andığı prens Ganymedes'tir. Yunan mitolojsinde Ganymedes Troia'nın kurucu kralı Tros'un oğluydu. Taşıdığı kaplarda su deği, Olymposluların ölümsüzlüklerini borçlu oldukları nektar vardı. Zeus onu kendine özel s

Büyü veya sihir, insanların doğaüstü, paranormal veya mistik yöntemlerle doğal dünyayı (olayları, nesneleri, insanları) etkileyebildiğini öne süren uygulamalar ve bunların çevresinde oluşturulan kültürel sistem.
Popüler kültürde sık rastlanılan büyü yapma yöntemleri arasında; çeşitli malzemelerden karışımlar hazırlama, büyülü sözcükler söyleme veya hareketler yapma, büyülü yazılar veya semboller çizme, sihirli değnek gibi araçlar kullanma, belirli bir kişiyi sembolize eden kuklalar kullanma, kan veya hayvan yağı kullanma sayılabilir. Büyüler zengin, sağlıklı veya başarılı olmak, birine yardım etmek gibi iyi amaçlarla veya birini cezalandırmak gibi kötü amaçlarla da icra edilebilir.
Büyü ile uğraşan kişiler büyücü ya da sihirbaz olarak tanımlanır. Günümüzde "sihirbazlık" sözcüğü sıklıkla bir sahne sanatı olan "hokkabazlıkla" eşanlamlı kullanılır ve bu alanda kullanımı herhangi bir doğaüstü anlam içermez. Orta Çağda din adamı, mezarcı, şifacı, demirci gibi bazı meslek sahiplerinin ve bedensel ya da ruhsal engeli olanların büyücülükle uğraştığı düşünülürdü. Günümüzde hâlen, bazı engellilerin büyü yapma veya ruh çağırma seansları esnasında doğaüstü güçler tarafından cezalandırıldığı (çarpıldığı) inancına bazı toplumlarda rastlanılır.
İnsanoğlunun büyüye olan inancı antik çağlardan günümüze gitgide azalmıştır. Günümüzde büyünün tüm çeşitleri modern bilim tarafından reddedilir ancak büyüye olan inanca bazı dinlerde ve akımlarda hâlen rastlanılır.

Büyü (Büy/Büğ/Böğ) kökünden türemiştir. Etkileme, yayılma, örtme, kapatma anlamları bulunur. Büyük kelimesiyle aynı kökten gelir. Böğe (şaman) sözcüğü ile de alakalıdır. Büğü şeklindeki söylenişinin Moğolca Böge (şaman) sözcüğü ile bağlantısı vardır. Macarca büyücüye Büvesz/Büvös denir. Modern toplumda doğuştan gelen önderlik yeteneğine Batı dillerinde Karizma (Büyülenç, Büyüleyim) denmesi, insanların bu kavrama daima duyduğu ilgiyi gösterir.
Sihir (Arapça: سحر) sözcüğü, Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Kelimenin Arapçadaki kökü ise s-h-r şeklindedir.

Büyü okültistlere göre psişik tesirlerle yapılabilir. Örneğin manyetizma (canlısal manyetizma) yoluyla yakından ya da düşünce formları yoluyla uzaktan büyü yapılabileceğine inanılır.

Büyü, ak büyü ve kara büyü olarak ikiye ayrılır. Ak büyü, iyi niyetle bir canlının iyiliği için yapılan büyüdür. Ruhsal şifacılık veya bencilce bir amaç gütmeyen dualar vb. bu gruba girer. Kara büyü ise, kötü niyetle, nefsani amaçlarla, maddi veya manevi bir çıkar sağlamak üzere yapılan büyüdür. Bir kimseye o kimseye ait herhangi bir nesne (saç kılı vs.) aracılığıyla yapılan büyüye “araçlı büyü”, kukla gibi bir benzerini yapmak yoluyla yapılan büyüye ise “kopyalı büyü” (simulakrum) adı verilir.
Kara büyü yapanların gönderdikleri tesirlerin kendilerine dönerek bizzat kendi üzerlerinde etkili olmaları sonucunda maruz kaldıkları şok, “geri dönüş şoku” olarak adlandırılır. Kara büyü ile uğraşanların başlarına gelenler “geri dönüş şoku” olarak açıklanır. Bu yüzden büyü sanatı çok tehlikeli bir sanattır. Ezoterik ve okült kaynaklara göre, eski inisiyelerin yapabildiği gibi niyetlerini, isteklerini, düşüncelerini ve imajinasyonunu denetleyemeyen insanlar asla bu alanlarda çalışma yapmamalılardır. Çünkü insanın niyeti “iyi niyet” sınırını aşıp nefsaniyet sınırına kaydığı an, çalışma kara büyüye dönüşür ve geri dönüş şoku tehlikesi başlar. Büyücüye okült literatürde majisyen adı verilir.
Sudan'ın güneyinde yaşayan Azandeler büyüyü cadılık ve kâhinlik birlikte doğanın ve toplumun olağan bir parçası olarak görürler. Böylece farklı olgular, her parçası ötekini destekleyen kapalı bir mantık sistemi oluşturur ve hem doğal ve toplumsal düzen için, hem de düzensizlik ve rastlantı için akılcı bir nedensellik sistemi ortaya çıkar.

Tarihçiler ve antropologlar büyüyü yüksek ve alçak büyü olarak ikiye ayırmışlardır. Yüksek büyü ya da diğer adıyla ritüel büyüsü veya seremoni büyüsü, daha karmaşık, uzun, detaylı ve sofistike büyülerdir. Alçak büyü ya da diğer adıyla doğal büyü ise daha çok köylülerle bağdaştırılır ve folklorda görülür. Doğal büyüler konuşmak gibi daha basit ve kısa ritüellere sahiptirler. Alçak büyüler daha çok cadıcılıkla bağdaştırılır. antropolog Susan Greenwood "Rönesanstan beri yüksek büyünün cennetten enerji ve kuvvetler indirmekle alakalı olduğu düşünülmüştür" der. Yüksek büyü genelde kapalı alanlarda yapılırken alçak büyü genelde açık alanlarda yapılır.

Resmi olarak Musevilik ve Hristiyanlıkta büyü yasaklanmış bir uygulamadır. İsa'nın doğumu sırasında gökteki belirtileri yorumlayan üç kâhin hikâyesindeki kişilerin ise Zerdüşti astrologlar veya büyücüler olduğuna inanılmaktadır.
Büyücülük Hristiyan mistisizmiyle birlikte ve aynı nedenlerle gelişti. Kara ve beyaz büyüye olan inanç, kuşkusuz peri, cin, ruh ve gulyabanilere inanılan Hristiyanlık öncesi pagan kırsal kesiminin animizminin mirasıydı.Fakat sistematik büyücülüğün Orta Çağ sonlarının ürünü olduğu görülür. Dahası, büyücülükle açık savaşa giren Kilise, sözde büyücü ve kahinlerin arttığı bir histeri ortamı yarattı."Summis Desiderantes" adlı can alıcı önemdeki fetva Kilise'nin resmi karşı saldırısını ifade ediyordu ve 1484 gibi geç bir tarihte VIII. Innocentius tarafından verilmişti. Büyücü avcılarının standart kitabı "Malleus Maleficarum" 1486'da Dominikenler tarafından yayınlandı.Eğer daha önceleri büyücülükle ilgili bir suskunluk varsa, bu artık olamadı. Bundan sonra bütün Hristiyanlık Şeytanın lejyonlarını kötü kadınlara yönelttiğini ve onların da vaftiz edilmemiş çocuk etiyle yağlandıklarını, keçi ve geyiklerin veya süpürgelerin üstünde çıplak uçtuklarını, büyülerini gerçekleştirmek ve cinlerle çiftleşmek için gece sabbatlarına katıldıklarını biliyordu. Kadınlar zayıf, aşağı varlıklar olarak sınıflandırılmışlardı, baştan çıkartmaya direnemezlerdi.Kilise bu tür şeyleri açıkça kabul ettiğinde, büyücülük potansiyeli fazlasıyla arttı. Komşunun ürününü mahvetmek veya düşmanının karısının düşük yapmasını sağlamak için insanlardan büyük paralar alınıyordu. Olgu ile hayal, şarlatanlıkla halüsinasyon arasındaki sınırlar umutsuz bir şekilde kalkmıştı.
VIII. Innocentius "son zamanlarda kulağımıza geliyor ki" diyordu"... iki cinsten de birçok insan kendilerini şeytanlara "incubi et succubi" terk etmişler ve büyü, sihir, el çabukluğu ve öteki lanetli bağlamalar yoluyla...annelerin rahminden bebekleri kesip alıyorlar...toprağın ürününü, asmanın üzümünü, ağaçların meyvesini lanetliyorlar...Bu kötü büyücüler, ayrıca vaftiz oldukları için kendilerinki de olan inanca küfredip inkâr ediyorlar ve... ruhlarını en pis ölümcül tehlikelere düşürecek... İnsanlığın Düşmanı'nı teşvif etmekten geri kalmıyorlar."
Bundan sonra, üç yüz yıl daha, Avrupa'nın çoğu yerinde büyücülük ve büyücü avcılığı salgın haline geldi.

İslam'da büyü yapmak, tıpkı fal bakmak gibi açıkça haram kabul edilir. Bazı Hanefi alimleri büyüye karşı önlem almak gibi sebeplerle ve uygulamamak kaydı ile, tahsilini helal görmüşlerdir.
İslam dünyasında büyü bazen İlm-el Havass adı altında okutulmuş, bazen de salt kişisel menfaatler amacıyla ve insanların aleyhine kullanılan ve adına sihir ve büyü denilen ve kınanan şekliyle kullanılmıştır. Buna göre tanımlar ve lehte ve aleyte sözler de çeşitlilik göstermiştir.
Ahmed b. Mustafa Taşköprüzade'nin Miftâh es-Seâde ve Misbâh es-Siyâde adlı eserinde büyü şu şekilde tanımlanır: "Büyü, evrensel münasebetleri, yıldızların pozisyonlarını ve bunun dünyevi olaylarla alakasını, yani tabiat alemini hususi bir bakış açısı ile inceleyen ve bu terkibin neticesi, nadir tesirler ve harika sırlar ile bunların kaynağı olan nedenleri araştıran ve ortaya çıkaran bir ilimdir."
Taşköprüzade büyüyü dört çeşide ayırır; Hintlerin ruhların temizlenmesi yöntemi, çeşitli güçlüklere maruz kalınan Nabatilerin yöntemi, "kainatın ve kevkeplerin ruhanilerinin teshir edilmesi ile ilgili" Yunan yöntemi ve müphem isimlerin, formüllerin, cinler üzerinde etkisi olan meleklerin kullanıldığı İbrani, Kıpti ve Arapların metodu. Kayda değer diğer bir nokta ise kullanılan ve önerilen tılsım sembol ve reçetelerin yüzlerce yıllık geçmişi olması, çoğunun kasti veya kasıtsız aktarım hatalarından ötürü etkisini yitirmesidir.
İslam literatüründe sihir, tılsım, gözbağcılık, rukye, nazar, cifr, ifha, simya, nücum, kehanet, falcılık, düğümcülük kavramları hakkında bilgi verilmektedir. Kur'an'da sihir küfür sayılır (Bakara:102), büyü yapanlar yerilir (Taha: 69, Yunus:77). Bakara suresinde (102) Harut ve Marut kıssası anlatılır. Bunlar iki melek veya insan olup, büyü bilgisi verilmiş, onlar bilgileri insanlara öğretmiş, şeytan ve cinler bu bilgileri alarak kullanınca başlarına azap indirilmiştir. İslam peygamberine düşmanları tarafından büyü yapıldığına ve büyüye karşı Felak ve Nas surelerinin indiğine inanılır.
Bazı Müslüman toplumlarda büyüden korunmanın en etkili yolunun Felak ve Nas surelerini okumak olduğuna inanılır. Dini bütün kimselerin büyüden korunduğu da genel bir kabuldür.

Halaha kehanet ve herhangi bir falcılığı yasaklar ve Talmud birçok yasaklanmış büyücülüğü listeler. Pratik kabala musevilik tarihinde büyücülükle uğraşan mistik bir yahudi geleneğidir. Kullanıcıları tarafından kabul edilebilir ak büyü olarak görülmekteydi.

Şamanizmde büyü dinle özdeşleşmiştir. Şamanlara göre doğanın ruhu vardır. Bu ruhlar ile insanlar arasındaki ilişki felaketleri veya mucizeleri tetiklemektedir. Şamanların çoğu ak büyü olarak tabir edilen iyi büyülerle insanların güvenliğini ve doğayla uyumunu sağlamakla ilgilenmektedir. Çeşitli ritüellerle hastaları iyileştirir ve olası felaketleri önlemeye çalışırlar. Kuraklık olduğunda yağmur yağması için, sel olduğunda ise suların durulması için uğraşırlar. Şamanlar kimi zaman kötü büyülere başvurmak zorunda kalabilmektedirler. Fakat bu büyüler herhangi bir insanın çıkarları doğrultusunda yapılmamaktadır. Şamanlar genellikle toplumlarının kötü varlıkların etkisi altında olduğunu düşündüklerinde onlara savaş açmak için kara büyüye başvurmaktadırlar.
Şamanlar ritüelleri sırasında manyak adı verilen özel bir kostüm giye

Büyülü düşünme veya batıl inançlı düşünme, aralarında makul bir nedensellik bağı olmamasına rağmen, özellikle doğaüstü etkilerin bir sonucu olarak, ilgisiz olayların nedensel olarak bağlantılı olduğuna dair inançtır. Örnek olarak, kişisel düşüncelerin dış dünyayı harekete geçmeden etkileyebileceği ya da nesnelerin birbirlerine benzemesi veya geçmişte birbirleriyle temas etmiş olmalarından dolayı nedensel olarak bağlantılı olması gerektiği fikri gösterilebilir. Büyülü düşünme, hatalı bir düşünce türüdür ve geçersiz nedensel çıkarımların yaygın bir kaynağıdır. Bağlılık nedenselliği ifade etmez ifadesinin belirttiğinin aksine büyülü düşünce için olayların birbiriyle ilişkili olması gerekmez.
Büyülü düşünmenin kesin tanımı, farklı teorisyenler tarafından veya farklı çalışma alanları arasında kullanılırken küçük farklılıklar gösterebilir. Antropolojide, varsayılan nedensellik, dini ritüel, dua, kurban veya bir tabunun yerine getirilmesi ile beklenen bir fayda veya karşılık hakkındadır. Psikolojide büyülü düşünme, kişinin düşüncelerinin kendi başına dünyada etkiler yaratabileceği veya bir şeyi düşünmenin onu yapmaya karşılık geldiği yönündeki inançtır. Bu tür inançlar, kişinin belirli eylemleri gerçekleştirme veya belirli düşüncelere sahip olma konusunda mantıksız bir korku yaşamasına yol açabilir, çünkü bunları yapmakla felaketleri tehdit etmek arasında bir ilişki olduğu varsayılmaktadır. Psikiyatride büyülü düşünme, düşüncelerin, eylemlerin veya sözlerin istenmeyen olaylara neden olabileceğine veya bunları önleyebileceğine dair yanlış inançlarıtanımlamaktadır. Düşünce bozukluğu, şizotipal kişilik bozukluğu ve obsesif kompulsif bozuklukta sık görülen bir semptomdur.

Bilişsel önyargı
İnanç
Çekim yasası (sözdebilim)
Din psikolojisi
Şizotipal kişilik bozukluğu
Eşzamanlılık

Demonoloji veya diğer adıyla demonizm, Hıristiyan teolojisinin sistematik temsilleri, melek bilimine ek olarak bir demonlar doktrini içeriyordu, çünkü demonlar Hristiyan teolojisi tarafından düşmüş melekler olarak kavramsallaştırıldı. Malzemenin dogmatik işlenmesi genellikle soterioloji veya kristoloji gibi diğer incelemelere de başvurur. "Demon Bilimleri" anlamına gelir. Yunancada Daimon olarak yazılır ve ilahiyat, güç anlamına gelir.

Çoğu Hristiyan yazar, konu demonlar olduğunda Augustinus'un öğretilerine atıfta bulunur. Dünyanın ruhlara ve insanlara, iyiye ve kötüye ayrılabileceğini öğretti. İyi ruhlara "melekler", kötü ruhlara "demon" denirdi. Demonoloji üzerine bir diğer önemli yazar Thomas Aquinas'tır. Bedeni olmayan kötü varlıkların insanları etkileyip etkilemediğini ve nasıl etkileyebileceğini tartıştı. Bu tür varlıklar demonları etkileyebiliyorsa, bu özgür iradeyi saçma kılar mı? Aquin, demonların insan zihnini yalnızca imgelerle etkileyebileceği sonucuna varır, ancak buna katılan veya katılmayan özgür iradedir.

İngiliz tarihçi Stuart Clark, çok beğenilen bir kitabında, demonları olan inancın, erken modern dönemde doğa anlayışının önemli bir parçası olduğunu göstermiştir. Clark'a göre demonoloji, doğal fenomenler için yaygın olarak kabul edilen açıklamalar sunan bir "fizik" idi. Bu değerlendirmeyle Stuart Clark, demonlari olan inancı öncelikle doğa bilimine karşı bir şey olarak gören eski tarih bilimine karşı çıktı. Clark'ın çalışmasından bu yana, farklı temel varsayımlara sahip açıklayıcı modellerin farklılıklarından çok benzerlikleri vurgulanmıştır.
19. yüzyıl yazarları, genellikle demonları olan inancı, animizm, çoktanrıcılık, tektanrıcılık gibi ön aşamalar veya sonraki aşamalar ve kategorilerle ilişkili olarak tarih felsefesi veya din tarihi ve evrim açısından sınıflandırmaya ve yorumlamaya çalışmışlardır. Günümüzün tarihsel anlayışına göre bu yorumlama girişimleri, delil bolluğunun hakkını pek veremez.

Detoksifikasyon (genellikle detoks olarak kısaltılır ve bazen vücut temizliği olarak adlandırılır), vücudu belirtilmemiş "toksinlerden" kurtarmayı amaçlayan bir tür alternatif tıp tedavisidir. Detoksifikasyon ile yaygın olarak ilişkili faaliyetler arasında diyet yapmak, oruç tutmak, belirli gıdaları (yağlar, karbonhidratlar, meyveler, sebzeler, meyve suları, şifalı bitkiler veya su gibi) tüketmek veya bunlardan kaçınmak, kolon temizliği, şelasyon tedavisi ve amalgam içeren diş dolgularının çıkarılması yer alır.
Bilim adamları ve sağlık kuruluşları, detoksifikasyon kavramını, sağlam olmayan bilimsel temeli ve iddialar için kanıt eksikliği nedeniyle eleştirdiler. "Toksinler" genellikle tanımsız kalır ve hastada toksik birikime dair çok az veya hiç kanıt yoktur. İngiliz kuruluşu Sense About Science, bazı detoks diyetlerini ve ticari ürünleri "zaman ve para kaybı" olarak tanımlarken, İngiliz Diyetisyenler Derneği bu fikri "saçmalık" ve "pazarlama efsanesi" olarak nitelendirdi. Dara Mohammadi, "detokslamayı" "bir aldatmaca size bir şeyler satmak için tasarlanmış sahte bir tıbbi kavram" olarak özetliyor ve tamamlayıcı tıp profesörü Edzard Ernst, bunu bağımlılık için geleneksel tıbbi tedaviler için bir terim olarak tanımlıyor. "sahte bir muamele satmak için girişimciler, şarlatanlar tarafından yaratıldı".

Tasfiyenin etkisiz olduğuna dair şüpheler 1830'larda yaygınlaştı. Biyokimya ve mikrobiyoloji 19. yüzyılda oto-zehirlenme teorisini destekliyor gibi görünüyordu, ancak yirminci yüzyılın başlarında detoksifikasyon temelli yaklaşımlar hızla gözden düştü. Ana akım tıp tarafından terk edilmiş olsa da, fikir hayal gücünde ve alternatif tıp uygulayıcıları arasında devam etti. 1970'lerde ve sonrasında alternatif tıbbın yükselişiyle birlikte iç temizlik kavramları yeniden canlandı. Çevreci hareketin yükselişiyle birlikte birçok detoks diyeti, kirlilik ve toksik kontaminasyon hakkında çevresel fikirleri savunmak için diyet biçimini politik bir platform olarak kullanıyor.

Detoks diyetleri, detoksifiye edici etkileri olduğunu iddia eden diyet planlarıdır. Genel fikir, çoğu gıdanın kirletici maddeler içerdiğini ileri sürer: lezzet arttırıcılar, gıda boyaları, böcek ilaçları ve koruyucular gibi insan yaşamı için gereksiz sayılan maddelerdir. Bilim adamları, diyetisyenler ve doktorlar genellikle "detoks diyetlerini" zararsız olarak görürken (beslenme eksikliği ile sonuçlanmadıkça), destekleyici olgusal kanıtların veya tutarlı gerekçelerin olmaması nedeniyle "detoks diyetlerinin" değeri ve gerekliliği konusunda genellikle tartışırlar. Bir kişinin bir hastalıktan muzdarip olduğu durumlarda, detoks diyetinin etkinliğine olan inanç, gecikmeye veya etkili tedaviyi aramada başarısızlığa neden olabilir.
Detoks diyetleri, son derece sınırlı gıda gruplarının tüketilmesini (sadece su veya meyve suyu, örneğin meyve suyu orucu olarak bilinen bir tür oruç), bazı gıdaların (yağlar gibi) diyetten çıkarılmasını veya işlenmiş gıdaların ortadan kaldırılmasını içerebilir. Detoks diyetleri genellikle lif bakımından yüksektir. Taraftarlar, bunun vücudun birikmiş depolanmış yağları yakmasına, yağda depolanan "toksinleri" kana salmasına neden olduğunu ve daha sonra kan, deri, idrar, dışkı ve nefes yoluyla ortadan kaldırılabileceğini iddia ediyor. Ana tıp görüşü, vücudun toksinlerden kurtulma mekanizmalarına sahip olduğu ve sağlıklı beslenmenin vücut için en iyisi olduğu yönündedir. Tek günlük kısa bir orucun zarar verme olasılığı düşük olsa da, uzun süreli oruç tutmak (belirli detoks diyetlerinin önerdiği gibi) sağlık açısından tehlikeli sonuçlar doğurabilir ve hatta ölümcül olabilir.

Kolon temizliği, savunuculara göre kolonda kalan ve spesifik olmayan semptomlar ve genel sağlık bozukluğu oluşturan yiyecekleri çıkarmak için biraz tuz ve bazen kahve veya otlar içeren bir lavmanın (kolonik) uygulanması gerekir. Bununla birlikte, kolon genellikle kendi kendini temizlemek için herhangi bir yardıma ihtiyaç duymaz. Uygulama, yanlış uygulanırsa potansiyel olarak tehlikeli olabilir.

Uygulayıcılar, cıva zehirlenmesinin kontamine balıkların tüketiminden ve diş amalgam dolgularından kaynaklandığı fikrini ele almak için bir tedavi olarak detoksifikasyon önerebilir – Quackwatch şöyle diyor: "İyi dolguları çıkarmak sadece para kaybı değildir. Bazı durumlarda diş kaybına neden olur. Çünkü dolgular delinirken çevredeki diş yapısının bir kısmı da onunla birlikte kaldırılacaktır."

Bazı cihazların vücuttan toksinleri attığı iddia ediliyor. Bir versiyon, hafif bir elektrik akımı kullanan bir ayak banyosunu içerirken, bir diğeri, cilde (genellikle ayak) uygulanan küçük yapışkan pedleri içerir. Her iki durumda da, sözde bir kahverengi "toksin" üretimi kısa bir gecikmeden sonra ortaya çıkar. Ayak banyosu durumunda, "toksin" aslında elektrotlardan sızan az miktarda paslanmış demirdir. Yapışkan pedler, cildin nemine tepki olarak pedlerin bileşenlerinin oksidasyonu nedeniyle renk değiştirir. Her iki durumda da, suyun veya flasterin ciltle temas edip etmemesine bakılmaksızın aynı renk değişiklikleri meydana gelir (sadece suya ihtiyaç duyarlar - dolayısıyla renk değişikliğinin herhangi bir vücut detoksifikasyon işleminden kaynaklanmadığını kanıtlar)

Detoks diyetleriyle ilgili 2015 tarihli bir klinik kanıt incelemesi şu sonuca varmıştır: "Şu anda, kilo yönetimi veya toksin eliminasyonu için detoks diyetlerinin kullanımını destekleyen hiçbir ikna edici kanıt yoktur. Detoks ürünlerinin tüketicilere olan finansal maliyetleri, doğrulanmamış iddialar ve potansiyel sağlık riskleri göz önüne alındığında, sağlık uzmanları tarafından cesareti kırılmalı ve bağımsız düzenleyici inceleme ve izlemeye tabi olmalıdır."
Detoksifikasyon ve vücut temizleme ürünleri ve diyetleri, sağlam olmayan bilimsel temelleri, özellikle de var olmayan "toksinleri" önermeleri ve meşru tıbbi detoksifikasyon kavramını benimsemeleri nedeniyle eleştirilmiştir. Mayo Clinic'e göre, "toksinler" tipik olarak tanımlanmadan kalır ve tedavi edilen hastalarda toksik birikim kanıtı çok az veya hiç yoktur. İngiliz Diyetisyenler Derneği (BDA) Bilgi Sayfasına göre, "Tüm detoks fikri saçmalık. Vücut, atıkları ve toksinleri detoksifiye etmek ve uzaklaştırmak için kendi mekanizmaları gelişmiş bir sistemdir." Diğer eleştirmenler bu fikri bir "aldatmaca" ve bir "aldatmaca" olarak adlandırırken, fikir bir "pazarlama efsanesi" olarak nitelendirildi. Sense about Science organizasyonu, "detoks" ürünlerini araştırdı ve onları zaman ve para kaybı olarak nitelendirdi. Bu terimin farklı şirketler tarafından farklı şekilde kullanıldığı, çoğu iddialarını destekleyecek hiçbir kanıt sunulmadığı ve çoğu durumda kullanımı "temizlik veya fırçalama gibi sıradan şeylerin" basitçe yeniden adlandırılması olduğu sonucuna varan bir raporla sonuçlandı.

Devridaim makinesi, kelimesi kelimesine alındığında kendi kendine sonsuza dek çalışan makineleri tanımlar. Ancak daha geniş tanımı, enerji girişinden daha fazla enerji çıkışı sağlayan sistemleri kapsar. Bu çeşit makineler, fiziğin temel yasalarından biri olan, enerjinin yoktan var edilemeyeceğini ve yok edilemeyeceğini belirten enerjinin korunumunu ihlal ederler. En sık rastlanan devridaim makineleri, sürtünme ve hava direncine rağmen hareketini sürdürebildiği iddia edilen makinelerdir. Enerjinin korunumu kanununa göre bu tarz makineler çalışamaz.

Bilinen en eski devridaim makinesi 1150 yılında Hint matematikçi ve gökbilimci Bhāskara'nın geliştirdiği dişli çark sistemidir. O zamandan günümüze binlerce devridaim makinesi geliştirilmiş ve hepsinin ortak özelliği olarak uygulamada başarılı olamamışlardır.

Devridaim makineleri termodinamiğin birinci ve ikinci yasalarına aykırıdır.
Birinci kanun: Enerji yoktan var edilemez ve yok edilemez, sadece bir biçimden diğerine dönüşür yani başlangıçta 100 birim enerji varsa en sonda da değişik biçimlerdeki enerjinin toplamı 100 birimdir.
İkinci kanun: Bir enerji kaynağından enerji çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkânsızdır. Entropiyi anlatan bu kanun bütün doğal olaylarda düzensizlik artar demektedir. Başlangıçta 100 birim yararlı enerji varsa son durumda kesinlikle 100 birimden az olacaktır.

Evrene ilişkin yeni bir kuramınızın, Maxwell denklemleriyle uyumsuz olduğu söylenirse, bu durum Maxwell denklemleri için de kötü anlama gelebilir. Hatta yapılmış bazı deneyler ve gözlemlerle de çelişiyor olabilir. Sonuçta deneyciler de insandır ve hata yapabilir. Ama entropi yasasıyla ters düşüyorsa, kuramınızın hiçbir şansı yoktur ve çabalarınızın sonu hüsrandır.

Aslında sonsuz ve yoktan gelen enerji kaynağı yoktur. Elde edilen döngüsel enerji makinelerinin kaynakları fizikle açıklanabilmektedir. Bu döngüler genelde kütleçekim yasası içinde ifade edilir. Kütleçekim yasası genel ifadesinin dışında maddenin yapısı, ısıl yükü, elektrostatik dengesiyle değişim gösteren karmaşık bir yapıya sahiptir. Yalın hali ağrlık çarpımının mesafe karesine oranı olarak ifade edilir. Karmaşık yapıda ise ısıl yük, elektron dengesi ile oluşan elektrostatik çekimler ve manyetik etkiler formüle dahil edilir. Esasen alt parçacıkların etkileşimi ile açıklanmaya başlayan kuantum mekaniği ve sicim teorisi fizik yasalarının bazı temel kurallarını derinden sarsmıştır.

Devridaim makinelerinin en basitlerinden biri olan kapiler yükseltme makinesi, sıvıların kapiler yükselmesi ile oluşturulan, ince bir boru içinde sıvı ile boru yüzeyi arasındaki çekim kuvvetiyle sıvı yükselmesi sağlanarak yapılır. Bu yükselme enerjisi tamamen kütleçekim yasasından kaynaklanır. Kapilarite iç içe geçirilmiş borularla ya da lifli dokularla yüzey alanı artırılarak artırılabilir. Kapiler yükselme hızı ile elde edilecek enerji düşük olduğu için tercih edilmemektedir. Bu konuda oluşan paradoks ise yer çekimi ile oluşan kinetik ve potansiyel enerji hesabında yaşanan eksik hesap adımlarıdır. Kütleçekim yasası sadece Yer ile maddeler arasında değil, bütün maddelerin kendi aralarında ayrı ayrı hesaplanmalıdır. Sıvının yükselme kabı ile arasında olan çekim hesaba dahil edilmelidir.
Yandaki temsili kapiler devridaim yapısında aşılamayan damlama noktasında suyun tutunması ve alt kaba aktarılmada sorun oluşturması nano teknoloji gelişimleri ile aşılmıştır. Lotus çiçeği yaprakları gibi yapılar üzerindeki çalışmalar sonucunda aşılmıştır. Suyun nano sivri uçlardan oluşan yüzeylerden itilmesi özelliği gözlenmiştir. Çukur bölgeler tarafından çekilen fakat sivri bölgeler tarafından itilen sıvılar birçok yapıda kendilerini bulurken bu devridaim yapısının daha hızlı olmasını sağlayabilecek önemli bir keşiftir.
Bu keşifler sadece dikeyde değil her yönde çalışabilecek su pompaları ya da motorları için planlanabilecek önü açık konulardır. Girişi çukur nano yüzeylerden oluşan girişe nispeten daha az yüzeye sahip nano sivri tepelerle oluşturulan bir çıkış konisi büyük bir güç oluşumunu ortaya koyar.

Süreklilik arz eden her kuvvet aslında birer enerji kaynağıdır. Bu kaynak aslen atomun yapısındaki ısıl değişim enerjisinin sürekliliğinden kaynaklanır. Her ısı kademesinde farklı bir enerji yapısı sürekliliği sağlar. Madde asla durağanlaşamaz ve sürekli bir akışın parçası olmak zorundadır. Madde yapısı serbest bırakıldığında üzerindeki enerjiyi dışarı vermeye eğilimlidir. Evrende enerji kaynakları kapatıldığı anda madde mutlak sıfıra ulaşma isteğini gerçekler. Enerji sürekli madde üzerinden akar. Enerji akışı ışımaları farklı yapı ve boyutlarda oluşur. Maddenin titreşmesindeki bu süreklilik mutlak sıfır olarak ifade ettiğimiz kesin donma noktası dışında hep enerji yayılımına sebep olur. Akkorlaşan elektron akışı ışık olarak görünürken, süreklilik arz eden elektrik akışı manyetik ışımayı sağlar. Bu ışımalardan sadece birkaç tanesi isimlendirilmiş ve incelemeye alınmıştır. Çoğu ışıma türü ise isimlendirilmemiş, isimlendirilenler ise ayrıntılı incelenmekten henüz uzaktır. Görülebilir ışık yapısındaki odaklanma ve kırılma yapıları gereğince incelenebilmesine karşın manyetik ışıma yapısındaki kırılmalar ayrıntıya kavuşmamıştır. Manyetik mercek yapısındaki gelişimler bir diğer devridaim yapısına açılan kapıyı aralayacaktır. Manyetik çekme ve itme güçleri vektörel olarak yönlendirilebilir kütleçekim kuvvetlerini oluşturur. Manyetik alandaki değişimi kontrol edebileceğimiz toplayıcı ya da dağıtıcı elementler mevcuttur. Bu konuda özellikle diyamanyetik konusu dikkate değerdir.

Dianetik'in anlamı "zihin aracılığıyla" veya "Ruh aracılığıyla" demektir. Yunanca 'Dia' aracılığıyla ve 'nous' zihin ya da Ruh'tan gelmektedir. Dianetik, insan davranışı ve psikosomatik hastalıklarla ilgili sorunları açıklığa kavuşturan birbirleriyle bağlantılı aksiyomlar sistemidir. İstenmeyen duyguları ve hoş olmayan duygulanımları ortadan kaldırarak akıl sağlığını arttıran, tamamen geçerli ve işletilebilir bir tekniği kapsar. Dianetik, L. Ron Hubbard tarafından oluşturulan ve 50 yıllık bir süre zarfında disiplinli çalışmanın ürünü olarak ortaya koyulmuştur.

Dianetik, belirli aksiyomlar üzerine kurulu, organize bir düşünce bilimidir. Birimsel organizmanın ya da toplumun, davranış nedenlerini açıklayabilen ve onları önceden tahmin edebilen doğal yasaları ortaya çıkarttığı görülmektedir.
Dianetik, tüm inorganik zihinsel ve organik veya inorganik psikomatik hastalıkları tedavi edebileceğimiz bir terapi tekniği sunar. Clear (Temiz) olan hasta, mevcut norma göre, çok daha üstün olan bir zihinsel dengeye kavuşur.
Dianetikte, narkosentez ve hipnoza benzemeyen ve Dianetik'te reverie olarak adlandırılan, zamanın yeniden düzenlenmesi metodu bulunmaktadır. Bu metot sayesinde hasta, kendisinden saklanan olaylara ulaşabilir, zihinsel ve ruhsal acıyı yaşamından silebilir.
Dianetik, zihnin potansiyel kapasitesini (yeteneklerini) derinlemesine görmemizi sağlar; insanın temel doğasını, amaçlarını ve niyetlerini; bunların aslında yapıcı olduğunu ve kötü olmadığını gösterir. Dianetik ile bir insanın, doğum öncesi deneyimlerinin doğasını ve bu deneyimin, doğum sonrası birey üzerindeki tüm etkisini keşfederiz.
Dianetik, doğumdaki gerçek abere edici faktörleri keşfetmiştir: Abere edici hatıraların, sadece "bilinçsizlik" alanlarında bulunduğunu ve yalnızca "bilinçsiz" hatıraların aberasyona yol açabileceğini gösterir.
Özetlemek gerekirse; Dianetik, insan ve davranışı alanında yeni bir bakış açısı ortaya koyar ve bunu deneylerle destekler. Devletlerin, sosyal kurumların, endüstrilerin ve kısaca insanın bulunduğu her ortamın karşılaştığı problemlerin çözümü için yeni bir yaklaşım metodu ortaya koyar. Yeni inceleme alanlarını gösterir. Sonuç olarak, insanın daha yüksek düzeyde bir organizma olma yolunda, kendini yıkıma götürmeden, evrim sürecine devam edebileceğine dair bir umut ışığı olmuştur. Dianetik, insan zihniyle ve gelişimiyle ilgilidir; o sizinle ilgilidir.
Yıllarca üzerinde çalışan ve Dianetik'i geliştiren Hubbard şu etkileyici açıklamada bulunur: "Başkalarına yardım etmeyi severim ve bir kişinin, günlerini karartan gölgelerden kendini kurtardığını görmeyi hayatımdaki en büyük haz sayarım."

Dovsing (İngilizce: dowsing) su cadılığı olarak da bilinen bir okült tekniktir. Dovsing uygulaması toprak altında bulunan suyu, metalleri (genellikle altın ve gümüş metalleri ana hedef olmak üzere), değerli taşları veya başka objeleri, herhangi bir bilimsel aparat kullanmadan bulma çalışmasıdır. Çatalsopa denen ve genellikle Y veya L şeklinde bir ince dal, çırpı veya özel yapılmış tahta kullanılır. Bazıları farklı aletler kullanırken bazıları hiçbir alet kullanmaz.
Su kaynağı arayıcılarının bazı cisimlerden yayılan ışınımlara karşı hassas oldukları düşünülmektedir. Bir su kaynağına yaklaşınca arayıcının elindeki değneğin ucu bükülür, su kaynağı arayıcısı da değneğin bükülmesine bakarak suyun nerede ve ne kadar olduğunu tahmin eder. Su kaynağı arayıcılarına "Değnek falcısı" da denmektedir. Bazı kimseler ise sarkacın salınımlarına bakarak su kaynaklarının yerini tayin etme konusunda deneyim kazanmıştır. Bunlara da çeşitli cisimlerden yayılan ışınımları alabilen anlamına gelen "radiestezist" denmektedir. Su kaynağı arayıcılarına daha çok küçük çaptaki araştırmalarda başvurulur.

Otto Edler von Graeve
Uri Geller
A. Frank Glahn
Thomas Charles Lethbridge
Nils-Axel Mörner
Karl Spiesberger
Ludwig Straniak
Hellmut Wolff

Barrett, William and Theodore Besterman. The Divining Rod: An Experimental and Psychological Investigation. (1926) Kessinger Publishing, 2004
Barrett, Linda K. ve Evon Z. Vogt, "The Urban American Dowser", The Journal of American Folklore 325 (1969), S. 195-213
Christopher Bird The Divining Hand, 1979.
James Randi Flim-Flam!, 1982.
Karl Spiesberger, Reveal the Power of the Pendulum.
Underwood, Guy, The Pattern of the Past, Museum Press 1969; Sir Isaac Pitman & Sons Ltd 1970; Abacus 1972.
Vermeir K. 'The physical prophet and the powers of the imagination. Part II: a case-study on dowsing and the naturalisation of the moral, 1685-1710.' Stud Hist Philos Biol Biomed Sci. 2005 Mar; 36(1):1-24.

Curlie'de Dowsing (DMOZ tabanlı)
Footage of water dowser at work 19 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
George P. Hansen: Dowsing: A Review of Experimental Research 23 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
James Randi on Dowsing 8 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Skeptics Dictionary 19 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Beyond Science" video 6 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. PBS

Astrolojide, her insanın doğduğu anda gökyüzünde yer alan gök cisimlerinin konumlarının, birbirleriyle yaptıkları açıların ve evlerin yer aldığı haritaya Doğum haritası adı verilir. Yıldız haritası ve Horoskop da denilir.

Doğum haritasında ilkbahar Ekinoksunun başladığı nokta olan, sıfır derece Koç Burcu alınarak düzenlenmiştir. Buna bağlı olarak 360 Derecelik dairenin her burç için 30 Derece alınarak 12 ye bölünmesiyle 12 Burç buradan çıkartılmış olur. Çıkan bu 12 Burcun takımyıldızlarıyla bir alakası yoktur. Takımyıldızları Hint astrolojisinde kullanılır. Vedik astroloji ile arasında günümüzde yaklaşık 23,5 derece kayma vardır. Bu kaymaya Ayanamsa denir.

Zodyak, ekliptiğin iki yanında, aşağı yukarı 18 derece genişliğinde, içinde Güneş'in ve gezegenlerin döndüğü bir gök kubbe kuşağıdır. Ekliptik, dünyamızdan bakan birinin gözüktüğü şekliyle Güneş'in Yeryüzü çevresinde bir yılda çizdiği görünür yörüngesidir.
Ekliptik düzlemi, günümüzde, gök ekvatoruna göre yaklaşık 23,5 derece eğilimli durumdadır ve onu, adları ekinoks olan iki noktadan keser; ilkbahar ekinoksu ya ya da "Koç'un ilk noktası" (ilkbahar noktası) ve sonbahar ekinoksu.
Ekliptik üzerindeki yıllık dolanımı sırasında Güneş, günde yaklaşık bir derece ilerleyerek (yılda 360 Derece) Zodyak'ın 12 Burcundan geçer. Oysa çok iyi bilinmektedir ki Güneş'in Zodyak'ın 12 burcu çevresindeki görünür hareketini yaratan, gerçekte Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüşüdür.
Şu halde, astrolojik Zodyak burcu, dünyadaki konumumuza göre Güneş'in mevsimlik durumunun belirtilmesidir.

Klasik doğum haritası şu bölümlerden oluşmaktadır.

12 Burç
12 Ev
10 Gezegen
Gezegenlerin birbirleriyle oluşturdukları açılar.

Doğum Haritasında her gezegenin bir anlamı vardır. Bunların kısa anlamlarını şöyle sıralayabiliriz.

 Güneş: Güneş Ruh ve Özbenliği gösterir. Güneş sistemindeki Tek Yıldızdır. Güneş Bilinçlilik demektir. Güneş Anı yönetir. Yaradılışın başını ve özünü Dairenin içindeki Nokta sembolü gösterir.
 Ay: Nefis, İç güdü, Anne, Bilinçaltı, Bellek ile alakalıdır. Ay Dünyanın Tek uydusudur. Ay Bilinçaltını yönetir.
 Merkür: Düşünme, Zeka, Haberleşme konularıyla ilişkilidir.
 Venüs: Sevgi, Empati kurma, Güzellik, Kadın, Hoşlanma, Beğenme, Kadınlık Arketipi(İlk örnek).
 Mars: Arzu, Şehvet, Savaş, Ele geçirme, Kazanma, Sahip olma, Erkeklik Arketipi. Mars (mitoloji) ' de Savaş Tanrısıdır (Roma), aynı zamanda Yunan mitolojisinde Ares ismi verilir.
 Jüpiter: Merhamet, Anlayış, Hoşgörü, İnanç, Din, Yargı, Genişleme prensibi.
 Satürn: Sağlamlık, Saygı, Ciddiyet, Sorumluluk, Önemseme, Korku, Zaman, Daralma Prensibi.
 Uranüs: Yenilik, Teknoloji, Aykırılık, Farklı olma, Elektrik.
 Neptün: Hayal Alemi, Yaratıcılık, Mistisizim, Ezoterizm, Görsel Yaratıcılık, ilahi Duygular, Belirsizlik.
 Plüton: Transformasyon, Dönüştürme, Güç Kurma, Kontrol etme, Tahakküm etme, Yeraltı Dünyası.

Astrolojide evler burçlar gibi 12 adettir. Doğu ufkundan başlayarak saat yönünün tersine doğru sıralanırlar. Bunların anlamları sırasıyla şöyledir:

1.Ev (koç Burcunun evi): Kişilik, maske, dışa gösterdiğimiz yüz, beden, sağlık, kişisel farkındalık.
2.Ev (boğa burcunun evi): Maddi güvence isteği, maddi kazanç, para kazanma ve harcama.
3.Ev (ikizler burcunun evi): İletişim, kısa yolculuklar, bilgi, eğitim, yakın akrabalar, komşular.
4.Ev (yengeç burcunun evi): Yuva, ev, dünya, geldiğimiz yer, anne, ebeveynler.
5.Ev (aslan burcunun evi): Yaratıcılık, yaratıcı kişiliğin sergilenmesi, sanat, aşk, eğlence, çocuklar, kumar.
6.Ev (başak burcunun evi): İş, çalışma, hizmet etme, faydalı olma, pratiklik, sağlık, kişisel gelişim, temizlik, ayrıntılar.
7.Ev (terazi burcunun evi): İkili ilişkiler, ortaklık, anlaşmalar, evlilik, eş.
8.Ev (akrep burcunun evi): Ölüm ve yeniden doğum, yenilenme, dönüşüm, gizli ilimler, miras, ortak paralar.
9.Ev (yay burcunun evi): Seyahat, yurt dışı yolculukları, uzak ülkeleri dolaşma, felsefe, din, yüksek öğrenim.
10.Ev (oğlak burcunun evi): Kariyer, şöhret, başarı, yükselme, dünyaya karşı olan sorumluluklarımız ya da hedeflerimiz.
11.Ev (kova burcunun evi): Arkadaşlar, gruplar, grup çalışmaları, organizasyonlar içinde ortak hedefler için çalışmalar.
12.Ev (balık burcunun evi): Bilinçdışı, kolektif bilinç, ruhsal çalışmalar, içe çekilme, içe dönüş, kapanma, izolasyon.

Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin doğum haritasında birbirleriyle oluşturdukları bakış açısına astrolojide açılar denmektedir. Gezegenlerin birbirleriyle oluşturdukları bakış açıları kişisel doğum haritasında oldukça önemlidir. Eğer bu açılar kavuşum(0°), kare(90°) ya da karşıt açıysa(180°) bunlara güçlü açılar denilir. Eğer açılar altmış derece(60°), yüz yirmi(120°) dereceyse bunlar uyumlu açılardır. Kişilik yapısında en bariz göze çarpan açılar daima güçlü açılardır.

Doğum haritasında Güneş Mars'la güçlü açıdaysa(0°, 90°, 180°) o zaman bu kişi Dişi ya da erkek olsun Mars'ın etkilerini güçlü bir şekilde dış dünyaya gösterecektir. Bunlar çabuk kavga etmeye yatkınlık, gerginlik, önce ben sahip olayım isteği, arzulu olma, bildiğini okuma, saldırganlığa yatkınlık, kavga çıkarmaya yatkınlık olacaktır. Eğer kişi bayansa o zaman yapısında erkek gibi davranmaya ve kavga etmeye yatkınlık görülecektir. Erkekten çok erkek gibi olma, erkeklerle yarışma isteği ya da erkekleri küçümsemeye kalkmada bu özelliklere eklenebilecektir.
Mesela Kişinin doğum haritasında Güneş hem marsla, hem de Uranüs'le Güçlü bir bakış açısı oluşturuyorsa o zaman kişi hem erkeksi ve kavga etmeye yatkın, hem de asi ve aykırı bir karakter sergileyecektir. Uranüs doğum haritasında neyle açıya geçerse, açıya geçtiği Gezegenlere bir aykırılık getirecektir. Eğer bu Güneşse, aykırı bir ruh, Venüs ise sevdiği hoşlandığı şeylerden kolay sıkılabilme, hep yeni şeylerden hoşlanma ve çapkınlığa yatkınlık, Merkür ise zihinsel anlamda aykırı olma, söylenen şeyin zıddına gitme, zıddı gösterme, Mars'sa Yeni Zaferler elde etme, aykırı davranışlara yatkınlık, fiziksel hareketlerde ani düşünmeden hareket etme, hızdan hoşlanma olacaktır.

Astroloji
Yükselen Burç
Astrolojide evler

Dönüşüm terapisi (İngilizce: Conversion therapy), bireyin cinsel yönelim, cinsiyet kimliği veya cinsiyet ifadesini tıbbi veya psikolojik yöntemler kullanarak eşcinsel veya biseksüelden heteroseksüele, transtan cisgendera dönüştürmeyi amaçlayan sözdebilim uygulamalarına verilen genel isimdir. Cinsel yönelim veya kimliğin değiştirilebileceğine dair güvenilir bir kanıt yoktur ve sağlık kurumları dönüşüm terapisi uygulamalarının etkisiz ve potansiyel olarak zararlı olduğu konusunda uyarılarda bulunmuştur. Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'taki tıp, bilim ve devlet kuruluşları, dönüşüm terapisinin geçerliliği, etkinliği ve etiği konusundaki endişelerini dile getirmişlerdir.  Günümüzde birçok sağlık kuruluşu bireylerin cinsel kimlik veya yönelimlerini patolojize etmenin depresyon, anksiyete, intihar eğilimi, benlik utancı gibi ağır ruh sağlığı sorunlarına sebep olduğunu belirterek dönüşüm terapisi uygulamasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Asya, Avrupa, Okyanusya ve Amerika'daki çeşitli devletler dönüşüm terapisine karşı yasalar çıkarmıştır. Birçok sivil toplum örgütü dönüşüm terapisi uygulamasının bir insan hakkı ihlali olduğunun altını çizmektedir.

Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) ve aynı kısaltmalı Amerikan Psikoloji Birliği, cinsel kimlik ve yönelimi değiştirmeyi amaçlayan metotların, heteroseksüel olmayan cinsel yönelimler ve cisgender olmayan cinsel kimlikleri hastalık olarak gördüğü gerekçesi ile etik olmadığını belirtir. Dünya Psikiyatri Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü'nün Panamerikan Sağlık Örgütü bölgesel ofisi dönüşüm terapisine karşı çıkan uluslararası kuruluşlardır. Dünya Sağlık Örgütü transeksüellik, biseksüellik ve eşcinselliği tedavi gerektiren hastalıklar kategorisinden çıkarmıştır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun İnsan Hakları Konseyi'ne 2020 yılında sunmuş olduğu bağımsız uzman raporunda dönüşüm terapisinin aşağılayıcı bir muamele olduğu ve işkence riski doğurduğu, devletlerin bu vakaları işkence ve kötü muameleyle ilgili uluslararası ve ulusal mevzuatlar ışığında değerlendirerek cezalandırması gerektiği belirtilmiştir. Avrupa Parlamentosu ise 2022 yılında verdiği brifingde seçilen Avrupa Birliği üyesi devletlerin dönüşüm terapisi uygulamasını yasaklayan ulusal ve bölgesel mevzuatlarını karşılaştırmış, Avrupa Parlamentosu'nun dönüşüm terapisi uygulamasını şiddetle kınadığını, Avrupa Birliği üyesi tüm devletleri bu uygulamayı yasaklamaya davet ettiğini ifade etmiştir.
Günümüzde dönüşüm terapisinin en önemli savunurları, köktendinci Hristiyan gruplar ve diğer dini örgütlerdir. Dönüşüm tedavisini savunan ana kuruluş, National Association for Research & Therapy of Homosexuality  (NARTH) olup, laik bir kurum olmasına rağmen, genellikle dini gruplarla ortaklığı bulunmaktadır.

Türkiye bazlı Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD), eşcinselliğin tedavi edilip edilemeyeceği konusunda "Eşcinsellik bir hastalık olarak kabul edilmediği için bir tedavisi de yoktur." düşüncesini belirtmiş ve bu tedavi denemeleri için "Bu yöntemlerle eşcinsel bireylerin cinsel yönelimlerinde kalıcı değişiklik sağlandığı gösterilemediği gibi, uygulandığı kişide ruhsal ve bedensel hasara neden olabildiği saptanmıştır." ifadesinde bulunmuştur.
İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şahika Yüksel 2005 yılında eşcinselliğin bir hastalık olmadığını belirtmiş ve tıp etiği açısından tedavisinin uygunsuz olduğunu söylemiştir. Tedavi çalışmaları hakkında ise "...nasıl ki heteroseksüeller kendi cinslerine ilgi duymaya zorlanamazsa, eşcinseller de karşı cinsle yakınlaşmaya zorlanamaz." ifadesini kullanmıştır.
Kaos GL Derneği tarafından 10-11 Eylül 2022 tarihlerinde İzmir'de düzenlenen LGBTİ+ Haklarına Disiplinler Arası Yaklaşımlar Sempozyumu'nda Hekimler ve LGBTİ+ Uygulama İlkeleri başlıklı sunumunda da Prof. Dr. Şahika Yüksel ''Cinsiyet kimliği doğumda atanan cinsiyetle örtüşmeyen kişiler kendilerini trans, transseksüel, transgender, nonbinary (ikilikdışı) başta olmak üzere çok çeşitli sözcüklerle tanımlayabilmektedir. Gebelik gibi, sadece ek tıbbi gereksinimleri olabilen bir durumdur. DSÖ'nün sınıflandırmasının güncel formunda (ICD-11) ise bu durum ruhsal bozukluklar dışında, farklı bir bölümde değerlendirilmektedir. Trans durumunu patoloji olarak sunmak “The Right to the Highest Attainable Standard of Health” ihlal eder.'' ifadelerini kullanmıştır.[1] 
Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP) öncülüğünde Türk Psikologlar Derneği (TPD),Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD), İstanbul Tabip Odası (İTO), Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği (RUSİHAK), Psikolojik Danışmanlar Derneği (PD-DER), Travma Çalışmaları Derneği (TÇD), Sosyoloji Mezunları Derneği (SOMDER), Psikoloji Öğrencileri Meslek Yasası Platformu (PÖMYAP) ve Türk Psikoloji Öğrencileri Çalışma Grubu (TPÖÇG)   2015 yılında Homofobik ve Transfobik Psikoloji/Psikiyatri Kitapları ve Uygulamaları Hakkında Açıklama başlıklı bir açıklama yayınlayarak ''Herhangi bir şekilde LGBTİ bireylere yönelik önyargı ve ayrımcılık içeren ve/veya eşcinselliğe/biseksüelliğe yönelik “tedaviler” öneren kitapların basımı ve satışı derhal durdurulmalıdır, kitapevlerinde raflarda bulunan bu tür kitaplar raflardan indirilmelidir. Ruh sağlığı alanında “onarım terapisi” adıyla veya başka adlarla yapılan ve eşcinselliği “tedavi ettiğini” iddia eden, ayrıca trans bireylere “hasta” muamelesi yapan tüm homofobik/transfobik uygulamalar ve terapilerden vazgeçilmelidir. Bizler bu metne imzacı olan kurumlar olarak bu tür homofobik/transfobik kitapların ve uygulamaların karşısında olduğumuzu, bunları ve sorumlularını kamuoyuna teşhir edeceğimizi, bu tür kitaplara ve kişilere/kurumlara karşı hukuki süreçlere başvuracağımızı ve de sürecin takipçisi olacağımızı beyan ediyoruz. Tüm kişi ve kurumları, ruh sağlığı çalışanlarını, yayınevlerini, kitabevlerini ve de okurları söz konusu duruma karşı duyarlı olmaya ve süreci desteklemeye davet ediyoruz.'' ifadelerini kullanarak dönüşüm terapisi uygulamasına ve ilgili yayınlara karşı çıktıklarını belirtmişlerdir.
Türkiye'de Batı dünyasının genel görüşünden sapan düşünceler de bulunmaktadır. Türkiye'deki eşcinsellik tedavisini savunan hareketin özellikle psikolog Joseph Nicolosi'nin “Homoseksüelliği Önleme Rehberi” (Preventing Homosexuality) gibi yayınlarından etkilendiği belirtilmiştir.
Eski Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili ve Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, Hürriyet gazetesi yazarlarından Faruk Bildirici ile yaptığı ve gazetenin Pazar ekinde yayınlanan röportajda "Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence" demiştir. Bu ifade Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından eleştirilmiş ve doğru olmayan bir ifade olarak tanımlanmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa'daki dönüşüm terapisinde kullanılmış tarihi teknikler arasında lobotomi, kimyasal hadım, ele veya cinsel organa elektrik çarpması uygulanmasını esas alan engelleme terapileri, bulantı yapan ilaçlar ile homoerotik uyarıcıların eşzamanlı olarak verilmesi ve mastürbasyon sırasında koşullanma uygulamaları bulunur.
ABD'de kullanılan daha yeni klinik teknikler danışmanlık, görselleştirme, sosyal beceri eğitimi psikanalitik terapi ve grup baskısı ve dini kullanan ruhsal müdahaleler ile sınırlı olmuştur. Onarım terapisi (İngilizce: Reparative therapy) terimi, genel olarak dönüşüm terapisi ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır, ancak psikolog Elizabeth Moberly ve Joseph Nicolosi ile ilişkili spesifik bir terapi türünü de ifade edebilir.

Düz Dünya modeli, Dünya'nın şeklinin bir düzlem veya daire (disk) olarak algılandığı eski bir kavramdır. Klasik döneme kadar Yunanistan, Helenistik döneme kadar Yakın Doğu'nun Tunç Çağı ve Demir Çağı medeniyetleri, Gupta dönemine kadar Hindistan (MS yüzyılın başlarında) ve 17. yüzyıla kadar Çin dâhil olmak üzere birçok antik kültür, düz bir Dünya kozmografisini onaylamıştır.
Küresel bir Dünya fikri, antik Yunan felsefesinde Pisagor (MÖ 6. yy.) ile ortaya çıkmıştır ancak çoğu Sokrates öncesi düşünür (MÖ 6-5. yy.) düz Dünya modelini savunmaya devam etmiştir. MÖ 4. yüzyılın başlarında, Platon küresel bir Dünya hakkında yazmıştır. MÖ 330 civarında, eski öğrencisi Aristoteles, küresel bir Dünya için güçlü ampirik kanıtlar elde etmiştir. Dünyanın küresel şeklinin bilgisi yavaş yavaş Helenistik dünyanın ötesine yayılmaya başlamıştır.

Bilimsel gerçeğe ve Dünya'nın küreselliğinin açıklığına rağmen sözde bilimsel düz Dünya komplo teorileri, modern düz Dünya toplulukları ve giderek artan bir şekilde sosyal medyayı kullanan bağımsız bireyler tarafından benimsenmektedir.

Erken Mısır ve Mezopotamya düşüncesinde, dünya okyanusta yüzen bir disk olarak tasvir edilmiştir. Benzer bir model MÖ 8. yüzyıldan kalma Homerik açıklamada yer almıştır: "Dünya'nın dairesel yüzeyini çevreleyen kişileştirilmiş su kütlesi olan Okeanos, tüm yaşamın ve muhtemelen tüm tanrıların babasıdır." Antik Mısır'ın piramit metinleri ve tabut metinleri benzer bir kozmografi göstermektedir: Nun (Okyanus), nbwt ("kuru topraklar" veya "Adalar") ile çevrilmiştir.
İbrani kozmolojinin, Antik Yakın Doğu kültürlerinin kozmolojilerinden geldiğine inanan uzmanlar, İsraillilerin ayrıca, Dünya'yı cennetten ayıran, üstünde kemerli bir kubbe bulunan suda yüzen bir disk olduğunu hayal ettiklerine inanmaktadır. Bu görüşe göre, İbraniler, antik insanların çoğunda olduğu gibi, gökyüzünün içine gömülmüş Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar ile gökyüzünün sağlam bir kubbe olduğuna inanmıştır. Kitâb-ı Mukaddes'le ilgilenen apolojistlere göreyse antik İbrani kozmolojisi o kadar taklit edici ya da yekpare değildi.

Hem Homeros hem de Hesiodos, Aşil'in Kalkanı'nda bir daire kozmografisi tanımlamıştır. Dünya'yı çevreleyen (gaiaokhos) bir deniz (Okeanos) ve bir diskin bu şiirsel geleneği aynı zamanda Kıbrıslı Stasinos, Mimnermos, Aiskhylos ve Rodoslu Apollonios'ta da görülmektedir.
Aşil'in kalkanını çevreleyen okyanusta bulunan disk kozmografisinin Homeros tanımı, Truva Savaşı'nın anlatımına devam eden Kointos Smyrnaios'un Posthomerica (MS 4. yüzyıl) eserinde çok daha sonra tekrarlanmıştır.

Bazı Sokrates öncesi düşünürler Dünya'nın düz olduğuna inanıyordu: çeşitli kaynaklara göre Thales (yaklaşık MÖ 550), Leukippos (yaklaşık MÖ 440) ve Aristoteles'e göre Demokritos (yaklaşık MÖ 460-370).
Thales, Dünya'nın bir kütük gibi suda yüzdüğünü düşünmüştür. Bununla birlikte, Thales'in aslında yuvarlak bir Dünya'ya inandığı iddia edilmiştir. Anaksimandros (yaklaşık MÖ 550), Dünya'yı sabit tutan düz, dairesel bir tepesi olan kısa bir silindir olduğuna inanıyordu; böylece Dünya, her şeyle aynı uzaklıktaydı. Miletli Anaksimenes, "Dünya düzdür ve havada ilerler; aynı şekilde, Güneş, Ay ve hepsi ateşli olan diğer cennetsel cisimler, düzlüklerinden dolayı havaya çıkarlar." görüşüne inanmıştır. Ksenofanes (yaklaşık MÖ 550); Dünya'nın düz olduğunu, üst tarafının havaya temas ettiğini ve alt tarafın sınırsız olarak uzadığını düşünüyordu.
Dünya'nın düz olduğuna dair inanış, MÖ 5. yüzyılda da devam etmiştir. Anaksagoras (yaklaşık MÖ 450), Dünya'nın düz olduğuna; öğrencisi Ἀrkhélaosi se düz Dünya'nın güneşin herkes için aynı anda doğmamasına ve batmamasına izin vermek için bir daire gibi ortadan çöktüğüne inanmıştır.

Miletli Hekataios, Dünya'nın düz ve suyla çevrili olduğuna inanıyordu. Herodotos, Tarihler adlı eserinde suyun Dünya'yı sardığı inancıyla alay etmiştir; ancak çoğu klasik dönem uzmanı, Dünya'nın değişmez "uçları" veya "kenarları" tanımları nedeniyle Herodotos'un Dünya'nın düz olduğuna inandığını kabul etmektedir.

Antik İskandinav ve Cermen halkları, bir okyanusla çevrili Dünya'ya sahip düz Dünya kozmografisine, Yer'in ekseni -bir Dünya ağacı (Yggdrasill)- veya ortada direk (Irminsul) olduğuna inanıyordu. Dünya'yı saran okyanusta Jörmungand adında bir yılan otururdu. Gylfaginning'de (VIII) muhafaza edilen İskandinav yaratılış söylentisinde Dünya'nın yaratılması sırasında etrafına geçilemez bir denizin yerleştirildiğini belirtir:

Ve Jafnhárr şöyle dedi: "Yaralarından serbestçe akan ve rahatlayan kandan, denizi yarattılar; Dünya'yla birlikte şekil verip sağlamlaştırdıkları vakit denizi yuvarlak halka şeklinde serdiler. (...) ve üstünden geçmek çoğu insan için zor olabilir."

Antik Çin'deki egemen inanç, Dünya'nın düz ve kare olduğu ve göklerin yuvarlak olduğu ve 17. yüzyılda Avrupa astronomisinin ortaya çıkışına kadar neredeyse sorgulanmayan bir varsayım olduğu yönündeydi. İngiliz sinolog Cullen, antik Çin astronomisinde yuvarlak bir Dünya kavramı olmadığı görüşünü vurgulamıştır:

"Dünya'nın şekli üzerindeki Çin düşüncesi, ilk çağlardan on yedinci yüzyıldaki Cizvit misyonerleri aracılığıyla ilk kez modern bilim ile ilk temaslarına kadar değişmeden kaldı. Gökler, Dünya'yı kapsayan bir şemsiye gibi (Kai Tian teorisi) veya onu çevreleyen bir küre (Hun Tian teorisi) gibi veya göksel cisimler serbestçe yüzerken maddeden yoksun olarak tanımlanırken (Hsüan yeh teorisi), belki birazcık şişkin olmasına rağmen Dünya her zaman düzdü."

Yumurta modeli Zhang Heng (MS 78-139) gibi Çinli gök bilimciler tarafından genellikle gökleri küresel olarak tanımlamak için kullanılmıştır:

"Gökler tavuk yumurtası gibidir ve Tatar yayı mermisi kadar yuvarlaktır; Dünya, yumurtanın sarısı gibidir ve merkezde yatar."

Avrupa'da yaşanan bilimsel devrim sonrasında Dünya'nın düz olduğu pek de tartışılmadı. Ta ki İngiltere'de 1838 yılına kadar. Yazar Samuel B. Rowbotham'ın Old Bedford nehrinde yapılan deney sonucunda Modern Düz Dünyacılar ortaya çıktı. 1870 yılında bu deney tekrarlandı ve bu iddia iyice popülerlik kazandı. İnternet'in ortaya çıkması ile Dünya'nın düz olduğuna inananlar düşüncelerini geniş kesimlere ulaştırabilme olanağı buldu.

Türklerdeki Düz Dünya düşüncesi İslamiyet öncesi Türk inançları ile başlamıştı. Daha sonraları İslam'a geçiş ile birlikte Türk düşünürlerin bir kısmı hem Küre hem de Düz Dünya'yı savunmuştur. 21. yüzyılda ortaya çıkan sosyal medya platformları ile Düz Dünya yaygınlık kazanmıştır, bir Düz Dünya derneği ise Adana'da Doğukan Özkan tarafından kurulmuştur.

İslam dünyasında bazı İslam bilginleri Dünya'nın düz olduğunu savunmuşlardır. Ayrıca yuvarlak olduğunu da savunanlar vardır. Batlamyus'un fikirlerinin yayılması ile birlikte Küre fikri daha da yaygınlaştı. Gazzâlî ve Fahreddîn er-Râzî gibi alimler Dünya'nın yuvarlak olduğunu savunmuştur. Ebû Ali el-Cübbaî gibi bazı alimlerde düz olduğunu savundular. Modern dönemde de durum Orta Çağ'daki ile benzer.

Abbasi Halifeliği, MS 9. yüzyılda astronomi ve matematikte büyük bir gelişme gördü. Geçmişteki Müslüman alimler küresel bir Dünya'ya inanıyorlardı.
Kuran, Dünya'nın (el-arḍ) "yayıldığından" bahseder. Yunan kozmolojisinin İslam dünyasına girmesinden önce, ilk Müslümanlar da Dünya'yı düz olarak görme eğilimindeydiler ve Yunan felsefesini reddeden Müslüman gelenekçiler daha sonra bu görüşe bağlı kalmaya devam ederken, çeşitli teologlar farklı görüşlere sahipti. Örneğin, Kuran 13:3'te Allah'ın Dünya'yı gerdiğini söyleyen ayet, bir tefsirinde, El-Maverdi tarafından "dünyanın bir top gibi yuvarlak olduğunu iddia edenlere cevaben" yazıldığı şeklinde yorumlanmıştır. Küresel bir Dünya'ya karşı aynı argüman, 13. yüzyılda Kurtubi tarafından yine bir tefsirde yapıldı ve bunun fıkıh alimlerinin görüşü olduğu söylendi.
10. yüzyıldan itibaren, bazı Müslüman gelenekçiler küresel bir Dünya fikrini benimsemeye başladılar. Örneğin, Kur'an'ın yeryüzünün yayılmasıyla ilgili ifadeleri ile ilgili olarak, 12. yüzyıl tefsiri, Fahreddin er -Razi'nin Tefsirü'l -Kabir (er-Razi) Tefsirinde şöyle der: Ve yaydığımız Dünya'nın düz olduğunu mu gösteriyor? Cevap veririz: Evet, çünkü Dünya yuvarlak olmasına rağmen muazzam bir küredir ve bu devasa kürenin her bir küçük parçası bakıldığında, düz gibi görünür. Hal böyle olunca, bu onların kafa karışıklıklarını giderecektir. Bunun delili, Allah'ın (anlamı yorumlayan): 'Dağlar kazık gibidir' [en-Nebe' 78:7] ayetidir. Bu dağların geniş düz yüzeyleri olsa da onlara evtad (mandal) adını verdi. Bu durumda da aynı şey geçerli." 11. yüzyılda İbn Hazm, "Kanıtlar Dünya'nın bir küre olduğunu gösteriyor, ancak halk bunun tersini söylüyor" iddiasında bulundu. "Müslümanların imamı olmayı hak edenlerden hiçbiri dünyanın yuvarlak olduğunu reddetmemiştir. Ve biz bunu inkar anlamına gelen hiçbir şey, tek bir kelime bile almadık."

1956 yılında Samuel Shenton tarafından kuruldu. Kurum Dünya'nın şeklinin düz olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. 1990 ve 2001 arasında geriledi. 2004 senesinde bir site olarak tekrar yükselişe geçti.

Flat Earth Society

Egzorsizm, görünmeyen bir varlığın etkisi altına girdiği sanılan kimseyi çeşitli yöntemlerle bu etkiden kurtarmaya çalışmak olarak tanımlanır.
Terim, yüksek bir otoriteye başvurularak musallat varlığın engellenmesini ya da lanetlenmesini ifade etmek üzere, eski Yunancada “lanet” anlamına gelen “exousia” sözcüğünden türetilmiştir. Eski uygarlıkların çoğunda, birtakım tuhaf davranışlar gösteren kimselerin içine cin ya da şeytan girdiği sanılır ve bu yaratığı o kimsenin bedeninden kovmak üzere, genellikle ayin şeklinde çeşitli uygulamalar yapılırdı. Bu tür uygulamaları yapanlar da genellikle okültizmden, majiden anlayan uzmanlar veya rahipler olurdu. Hristiyan Avrupa'da bu tür uygulamaları yapanlara egzorsist adı verilmiştir. Egzorsistler, böyle bir yaratığın musallat olduğu düşünülen, hasta olduğu kabul edilen kimsenin vücudundan çıkması için, görünmez yaratığa çağrılarda bulundukları ayinler düzenlerlerdi. Kötü kokuların, tütsü, tuz, takdis edilmiş su, kutsal ot gibi maddelerin ve dans öğesinin kullanıldığı bu ayinlerde ya lanet okuma ve küfürler etme yoluna ya da dua ve trans yöntemine başvurulurdu.
Kilise, özellikle engizisyon döneminde, bu olayda şeytani bir unsurun var olduğunu kabul ederek, hasta olduğu kabul edilen kimsenin vücudundan demon adını verdiği yaratığı kovmak gerekçesiyle sık sık söz konusu kimsenin vücuduna işkence etme yolunu tercih etmiştir. Kilise bu dönemde medyumnik yetenekleri olan kişileri de aynı kategoride ele alarak, bunu medyumlar üzerinde de uygulamıştır.
Egzorsist uygulamalar tarih boyunca, yalnızca Avrupa'da değil, farklı biçimlerde de olsa hemen hemen tüm kültürlerde ve birçok dinde (Budizm, Hinduizm, Şinto dini vs.) görülür. Bu uygulamaların hatırı sayılır bir kısmında egzorsistin, transa geçerek, görünmeyen varlıkla irtibat kurmaya çalışması söz konusudur. İrtibatın kurulması durumunda ise esas olarak iki yöntemden birine başvurulur: Ya musallat varlık, Afrikadaki Zar'lar kültünde görüldüğü gibi, hasta üzerindeki hakimiyetini sona erdirmesi için ikna edilmeye çalışılır ya da Şamanizm’de görüldüğü gibi, musallat varlık hastanın bedeninden zorla sökülüp atılır. Bu ikinci yöntemde şamanın musallat varlığı ele geçirebilecek derecede güçlü bir majisyen olması gerekmektedir.
Spiritüalist görüşe göre, bu tür olaylarda obsesyon söz konusudur ve cin zannedilen varlıklar spatyumun teşevvüş halindeki bedensiz ruhlarıdır.

Kovuç – Türk, Yakut, Kırgız ve Altay şamanizminde Şeytan çıkarma, Cin kovma, Şeytan kovalama (egsorsizm) anlamlarına gelen bir sözcüktür. Kötü ruhların uzaklaştırılması işlemidir. Batı Hıristiyanlığında şeytan çıkarma işlemi işkence de dahil her tür yöntemi mübah kabul etmiştir ve Ortaçağ bu tip uygulamalara sahne olmuştur. Ancak şamanist gelenekte ise böylesi vakalar görülmez. Ruhları görüp insanlardan uzaklaştırabilen kişiler Kovuçu/Kuvuçu/Kuğuçu/Kuğunçu denir. Kötü ruhu bir kez yakalayan kişi Kovuçu olmaya hak kazanmış demektir. Kovma işlemi için zaman zaman tütsüleme uygulaması yapılır. Sözcük, "kovmak" fiili ile bağlantılıdır. Dedikodu yapmak, arkadan konuşmak anlamına gelen Kov/Koğu sözüyle de ilgilidir.

Obsesyon
Obsedör

Trans, Georges Lapassade, Ruh ve Madde Yayınları

Ektoplazma (ectoplasm), trans haline girmiş medyumların vücutlarından, özellikle ağız, burun, kulak gibi organlarından çıktığı, havada yayıldığı, bazen gözle görülebildiği ve elle dokunulabildiği ileri sürülen şekilsiz (amorf) süptil maddelere verilen addır. Terim 1913'te Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü almış Fransız Fizyolog Charles Richet tarafından eski Yunancadaki “dışında” anlamına gelen “ektos” ve “yaratılmış, benzeyen” anlamına gelen “plasma” sözcüklerinden türetilmiştir.
Ektoplazma genellikle, beyaz, kirli beyaz, kurşuni ve bazen de kırmızı renklerde kendini gösterir. Kimi zaman buharımsı, kimi zaman macunumsu bir hal alarak yoğunlaşan süptil bir maddedir. Metapsişikçi hekim Dr. Gustave Geley ektoplazmayı organik hale getirilmiş bir cevher olarak kabul eder. Önceleri yalnızca seans odalarında fotoğrafları çekilmekle yetinilen ektoplazmanın kimyasal analizi Alman bilim insanı ve psişik araştırmacı A. Shrenck-Notzing tarafından yapılmış ve kimyasal formülünü C120 H1134 N218 S5 O249 olarak açıklanmıştır. Notzing “teleplazma” adını verdiği ektoplazmada yağ zerrelerine, insan hücrelerine ve bol miktarda lökosite rastladığını açıklamıştır.
Özel niteliklere sahip ektoplazmanın ruhsal irtibat seanslarında çeşitli organ biçimleri kazanabildiği ve hatta kimi zaman bir insan görünümünü kazanabildiği ileri sürülür. Bu yüzden bu tür ektoplazmik oluşumlar kimi yayın organlarında “ruhların fotoğrafları” başlığıyla yayımlanmıştır. Fakat Spiritüalistlere göre, maddi olmayan bir varlığın fotoğrafı çekilemez; dolayısıyla bunlara “ruhların fotoğrafları” değil, ruhun imajinasyon etkisi altında şekillenen oluşumlar demek daha doğru olur.
Üstelik Neo-spiritüalist görüşe göre, bir medyumun, ektoplazmasını şekillendirebilmesi için bir bedensiz varlık ile irtibat kurmuş olması şart değildir, bunu medyum kendi psişik yeteneğiyle de yapabilir. Bu konuyu Dr. Bedri Ruhselman “Medyumluk” adlı kitabında ayrıntılı olarak açıklamıştır. (1951'de Stockholm'de düzenlenen Uluslararası Spiritüalizm Kongresi'ne gönderilen ve Kongre'de yankı uyandıran bu kitap Ruhselman tarafından önce İngilizce hazırlanmış, sonra Türkçeye çevrilmiştir.)

Medyomluk, Bedri Ruhselman
Ruh ve Kainat, Bedri Ruhselman

Ektoplazma Fotoları-1
Ektoplama Fotoları-2
Ektoplazma Fotoları-3 3 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

El falı, eldeki çizgilere ve yükseltilere bakarak bir kimsenin karakterini ve geleceğini okuma.

El falının kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Anavatanı Hindistan olan Çingeneler vasıtasıyla dünyaya yayıldığı düşünülür. Geçmişte Çin, Tibet, İran, Mezopotamya, Mısır ve Antik Yunanistan'da el falına bakıldığı bilinmektedir.
El falı Orta Çağ'da cadı avcıları tarafından şüphelilerin ellerindeki siyah lekelere bakarak Şeytan ile antlaşma yapıp yapmadıklarını tespit etmeye çalışmakta kullanılmıştır. Bir süre boyunca gözden düşen el falı, Rönesans ile birlikte yeniden canlanmıştır. 17. yüzyılda el falı rasyonel ve empirik kaidelere oturtulmaya çalışılmıştır.
Aydınlanma Çağı'ndaki ikinci bir akımın ardından 19. yüzyılda Casimir d'Arpentigny, Louis Hamon (mahlası Cheiro) ve William Benham tarafından yeniden popülerleştirilmiştir. 20. yüzyılda -aralarında Carl Jung'un takipçilerinin de olduğu- çeşitli kimseler tarafından çeşitli çalışmalara konu olmuştur.

Eldeki çizgilerin psişik veya okült anlamları olduğu konusunda hiçbir bilimsel bulgu olmamakla birlikte insan eli kişinin sağlığı, şahsi hijyeni, mesleği ve alışkanlıkları ile ilgili ipuçları verir. Sağlık kontrollerinde eller rutin olarak incelenir ve ellerin doktorlara sunduğu ipuçlarını bilen bir falcı, bu konuda bilgisiz olan kimseleri hayrete düşürecek şeyler söyleyebilir.

Parmak oranı

Elektromanyetik alanlara atfedilen idiopatik çevresel intoleransı (İÇİ), varsayılana göre elektromanyetik alanlara (EMA) maruz kalındığında oluşan semptomları tanımlamak için kullanılan terimlerdir. İÇİ ve EMA için kullanılan diğer terimler arasında elektromanyetik aşırı duyarlılık, elektro aşırı duyarlılık, elektro-duyarlılık ve elektronik duyarlılık bulunmaktadır. Elektromanyetik alanların vücut üzerinde termal etkileri olmasına rağmen, elektromanyetik aşırı duyarlılıktan dolayı kendilerini mağdur olarak tanımlayan kişiler, uluslararası radyasyon güvenlik standartlarının oldukça gerisinde kalan iyonlaşmayan elektromanyetik alanlara cevap verdiklerini belirtiyor. Elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılığın (EMADS) belirtileri baş ağrısı, halsizlik, stres, uyku bozukluğu, deride kızarma, karıncalanma ve yanma hissi, kas ağrısı ve buna benzer birçok sağlık sıkıntılarıdır. Neye sebep olurlarsa olsunlar, EMAD belirtileri, bundan etkilenen bir insan için gerçek ve çoğu zaman günlük hayatını etkileyebilecek düzeydedir. Ancak, EMAD belirtilerini elektromanyetik alanlara maruz kalanlarla bağdaştırmak bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Bugüne kadar yapılan provokasyon deneylerinde kendilerini elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık mağduru olarak tanımlayan insanların elektromanyetik alana gerçekten maruz kalıp kalmadıklarını bilmedikleri anlaşıldı. Bu hastalık, tıp ve bilim insanları tarafından gerçek bir tıbbi durum olarak görülmemektedir. 2005 yılında yapılan bu hastalığın elektromanyetik alanlardan kaynaklanmadığını bilimsel kanıtlarla açıklayan düzenli bir araştırmadan beri, birçok çift kör çalışma yapıldı ve bunların her birinde elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılığa sahibim diyen insanların elektromanyetik alanların varlığını anlayamadıkları ve bunun nosebo etkisinden kaynaklandığını bildirildi.

2001 yılında yapılan bir çalışmada insanların, belirtileri genellikle baz istasyonlarına(%74), cep telefonlarına(%36), telsiz telefonlara(%29) ve elektrik hatların(%27) yordukları görülmüştür. Çalışmada, hastalık ile elektromanyetik alanlara maruz kalınma arasındaki olası bir bağ kurmak amaçlanmıyordu. İngiltere Sağlık Koruma Kurumunun bildirdiği rapora göre, kendini elektronik duyarlılık hastası olarak gören insanların iki farklı şekilde gruplandırılabilecek şekilde belirti gösterdiğini açıkladı: yüz derisindeki belirtiler ve daha genelde vücudun farklı yerlerinde oluşabilecek nonspesifik belirtiler. Yüzde beliren semptomların ve bunların görsel görüntü birimiyle olan bağlantılarının çoğunlukla bir kuzey ülkesi fenomeni olduğu görüldü. Raporda, atfedilen maruz kalınmayla belirtilerin arasında tesadüfi bir bağın varlığının kabul edilmediği belirtildi.
Yakın zamanda, Avrupa'da ve ABD'den sayısı çok da fazla olmayan bir grup insan baş ağrısı, halsizlik, kulak çınlaması, baş dönmesi, hafıza kaybı, düzensiz kalp atışı ve vücutta tümden olarak deri belirtileri gibi genel ve şiddetli belirtiler yaşadıklarını bildirdi.2005 yılında Sağlık Koruma Kurumunun raporunda, birçok hastadan yola çıkılarak semptomlara bakıldığında bu hastalığın diğer iki hastalıkla aynı belirtileri gösterdiği ortaya çıktı: fonksiyonel somatik sendromu(FSS) ve idiyopatik çevresel intoleransı(İÇİ). Levitt, elektromanyetik alanlarla 20. yüzyılda görülen kronik yorgunluk sendromu, Körfez Savaşı sendromu ve otizm gibi birçok hastalıkla arasında bağ kurdu. Carlson ve ark. ‘nın bulduğu rakama göre, insanların %1,9'u görsel görüntüden ve floresan ışıklardan rahatsız olduklarını belirtirken %2,4'ü herhangi bir elektronik faktörden, kimyasal veya kokan bir maddeden orta ölçüde rahatsız olduğunu bildirdi. 1991 yılında, William J. Rea tarafından yapılan bir araştırmaya göre elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılığın varlığına dair büyük bir kanıt bulunmakta. Elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık sendromu yaşadığını bildiren insanlar, birbirleriyle hiçbir tutarlılık olmadan, genellikle, elektrik alanlarına, manyetik alanlara ve floresan, enerji tasarruflu lambalara, mikrodalgalardan cep telefonlarına, telsiz telefonlara kadar elektromanyetik dalgalar yayan birçok şeye, Wifi'ye olan duyarlılık seviyelerinin değiştiğini söyleyeceklerdir. Elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık hastaları hakkında yapılan diğer çalışmalarda bu belirtilerde tutarlılık bulunamamıştır. Onun yerine, neredeyse vücudun tümünde görülen belirtiler, elektromanyetik aşırı duyarlılık ile bağdaştırılmıştır. Elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık sendromuna sahip olduğunu bildiren kişilerin çok azı bundan şiddetli bir şekilde etkilendiğini bildiriyor. Örneğin, yapılan bir çalışmada İsveç'te elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık gösteren hastalarının yaklaşık %10'u genel nüfusun %5'iyle karşılaştırıldığında ya hastalık iznindeydi ya erken emekli olmuş ya da sakatlık maaşı alan kişilerdi. Yapılan diğer bir çalışmaya göreyse elektronik donanımlardan rahatsızlık duyan 3046 kişiden sadece 340'ının yani %11'inin aşırı rahatsızlık duyduğunu bildirdi. Bu hastalık, hastalıktan aşırı derecede etkilendiği bildirilen insanların hayat kalitesini önemli derecede etkileyebilir. Hasta, fiziksel, ruhsal ve sosyal engellerle karşılaşabilir, psikolojik açıdan olumsuz etkilenebilir.

İddia edilen elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık sendromunun tekrarlanma sıklığı durumun konumuna ve tanımına göre değişmekle beraber, milyonda bir görülür veya başka bir deyişle nüfusun %5'ine denk gelir. 
2002'de, California'da 2072 kişiyle yapılan bir anket çalışmasına göre, hastanın kendisi tarafından bildirilen elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık semptomunun tekrarlanma sıklığı örneklem grubunda %3 (%95 CI 2.8-%3,68) oranındayken, alerjik olarak veya elektronik eşyaların, bilgisayarların ve güç hatlarının yanındayken hassasiyet gösterme olarak tanımlanan elektromanyetik aşırı duyarlılık %58,3'tü.
Aynı yıl, İsveç Stockholm Eyaleti'nde yapılan anket çalışmasına göre, hastanın kendisi tarafından bildirilen elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılık semptomunun tekrarlanma sıklığı örneklem grubunda %1,5 iken, elektronik veya manyetik alanlara aşırı duyarlılık veya alerji olarak tanımlanan elektromanyetik aşırı duyarlılık %73'tü.
2004 yılında, İsviçre'de yapılan bir çalışmada, 2048 kişilik örneklem grubunda sözde elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılığın tekrarlanma sıklığı %5'ti.
2007 yılında, İngiltere'de gelişigüzel seçilen 20.000 kişilik bir grupla yapılan bir çalışmada, hastanın kendisi tarafından bildirilen elektromanyetik alanlara maruz kalma belirtilerinin tekrarlanma sıklığı %4'tü.
Bir grup bilim adamı aynı zamanda, Avrupa Komisyonu için, elektromanyetik alanlara öznel belirti gösterdiğini bildiren insanların sayısını hesaplamaya çalıştı.İngiltere Sağlık Koruma Kurumuna göre, bilim adamları, tekrarlanma sıklığında oluşan farklılıkların kısmen erişilebilir bilgideki farklardan ve farklı ülkelerde mevcut elektromanyetik alanlara aşırı duyarlılığa olan medya ilgisinden kaynaklandığını buldu. Benzer görüşler, diğer yorumcular tarafından bildirildi.

2005 yılında yapılan bir çalışmanın ardından Dünya Sağlık Örgütü şu sonuca vardı:
EMADS kişiden kişiye değişen, çeşitli nonspesifik belirtilerle karakterize edilmektedir. Belirtiler kesinlikle gerçek ve bu belirtiler şiddetine göre değişiklik gösterebilir. Sebebi ne olursa olsun, EMADS hastası bu sendromdan olumsuz şekilde etkilenebilir. EMADS için kesin bir teşhis bulunmamakla beraber, EM aşırı duyarlılıkla EM alanlar arasındaki bağın dayanabileceği bir bilimsel baz bulunmamaktadır. Dahası, EM aşırı duyarlılık tıbbi bir teşhis değildir ve bu duyarlılığın tek bir tıbbi sorunu temsil ettiği söylenememektedir.

EM aşırı duyarlılığa sahip olduğunu belirten hastalar yaygın olarak kullanılan elektronik cihazların yaydığı EM alanların belirtileri arttırdığına inansa da, bu alanların belirtileri tetiklediğine dair bir ölçüt bulunmamaktadır. Genelde, psikolojik etkilere yol açtığı kabul edilen yoğunluk seviyelerinin altındaki maruz kalınmalar ve bildirilen çeşitli psikolojik etkiler, yüksek yoğunluktaki EM alanlardan beklenmemektedir. Genelde, psikolojik etkilere yol açtığı kabul edilen yoğunluk seviyelerinin altındaki maruz kalınmalar ve bildirilen çeşitli psikolojik etkiler, yüksek yoğunluktaki EM alanlardan beklenmemektedir. Hastalar ve destek grupları EM alanlarla bir bağlantı olduğuna ikna olmuş olsalar da, şu anda bilimsel yayınlar böyle bir bağlantıyı desteklememektedirler. Bazı uzmanlar, EMAD'ı sebebi belli olmayan fiziksel bir durum olarak nitelendirirken diğerleri bu sendromun psikolojik yanları olduğunu savunmaktadır.

Empati, eşduyum ya da duygudaşlık, bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kendi duygularını başka nesnelere yansıtmak anlamında da kullanılır.
Bebekler üzerinde yapılan incelemelere göre, doğuştan empati yeteneğimiz yüksek olmakla birlikte, uygun şartlarda hızla kaybedilebilen bir yetenektir. Empati yeteneğini sonradan kazanabilmenin yolu: açık uçlu sorular sormak, yavaş hareket etmek ve yorumda bulunmak, hızlı yargılara varmaktan kaçınmak, kendi davranış ve düşüncelerimizi anlamaya çalışmak, geçmişten ders almak, olayları akışına bırakmak, kendimiz ve karşımızdakilerin davranışları için belirli sınırlar oluşturmaktır.
Olumlu amaçlar için kullanıldığında iş birliği, üretkenlik, refah ve mutluluğu arttıran bu yetenek, kötü amaçlar için kullanıldığında manipülasyonculuk şeklini alır.
Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Empati sayesinde insan ilişkileri gelişir. İnsanlar arasındaki kavgalar azalır ve zamanla yok olur. Aile içi empati ise aile bireylerinin karşısındaki insanı kendi yerine koymasıdır. Bu sayede bireyler karşısındakinin ne tepki vereceğini bilir ve ona göre davranır.
Empatinin tam olarak gerçekleşmesinin üç kuralı vardır;

Bir insanın kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, olaylara onun bakış açısıyla bakması,
Karşısındakinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlaması ve hissetmesi,
O kişiyi anladığını ona ifade etmesi.

Empati, birbirlerine manevi bakımdan sıkıca bağlı iki canlı arasında, duygu ve ruhsal hallerin aktarılması fenomenine ve bu psişik irtibata parapsikolojide verilen addır. Kimilerince telepatik bir irtibat biçimi sayılmaktaysa da telepatiden farkı, tanımından da anlaşılacağı gibi, empatide düşünce ve imaj aktarımının olmamasıdır.
Örneğin aralarında empati bulunan iki kişiden biri bir bedensel rahatsızlığından acı çektiğinde diğerinin de bedeninin aynı bölgesinde acı duyduğu görülmüştür. Gözlem ve deneyler empati halinin anne ile çocuklar arasında ve ikizler arasında daha sık gerçekleştiğini göstermiştir. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, empati halinin özellikle ebeveyn ile yavrular arasında gerçekleştiğini göstermektedir. Örneğin bir deneyde, yavrularından kilometrelerce uzağa götürülen bir anne tavşanın, yavruları öldürüldüğünde acı acı bağırdığı görülmüştür.
Terim, Latince'deki "iç, içine, içinde" anlamına gelen "em" ön eki ile Grekçe'deki "duygu, acı, ıstırap, algılama" anlamına gelen "patheia" sözcüğünden türetilmiştir.

Telepati
Prososyal davranış
Apati

TDK 1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Power of Empathy
Emotional İntelligence
A World Apart, definitions
Encyclopedia of Mystical and Paranormal Experience, Rosemary Ellen Guiley (Parapsikolojide empati bölümü için)

Feng Şui, "rüzgâr" ve "su" anlamına gelen, doğada var olan yaşam enerjisini, yaşanılan mekânlarda harekete geçirme yöntemlerini gösteren eski bir Çin öğretisidir.
Feng şui, eski bir Çin yerleşim uygulaması olup, çevreyle uyumunu sağlamaya yönelik, uzayda mekânın ayarını yapmaya yönelik bir uygulamadır. Bu terimin kaynağının "Rüzgârlar vahşi/ Güneş ılık/ Su berrak/ Ağaçlar gür" şiirinden geldiğine inanılır.
Beş bin yıllık geçmişi olan Feng Şui öğretisinin, insanın varoluş özelliklerine uygun yaşam alanlarını düzenleme yöntemi olduğuna ve böylece daha sağlıklı yaşanılıp, mutlu ilişkiler kurulacağına, kişisel gelişimden kariyerimizi geliştirip kazanç artırımı sağlanabileceğine inanılır.
Feng şui coğrafî, dinî, felsefî, matematiksel, estetiksel ve ideolojik fikirlerin bir karışımını içeren ayrı bir Çin inanç sistemidir. Ancak bir din ya da tarikat değildir.
Bir yerin "iyi bir feng şui"ye sahip olması oranın doğayla uyum içinde olması, "kötü bir feng şui"ye sahip olması ise oranın doğayla uyumsuz olmasıdır. Feng şui bir dekorasyon stili değildir. Daha çok ana hatları birçok dekorasyon stili ile uyumlu bir disiplindir. İnsanlar genel olarak iyi bir feng şuiye sahip veya sahip değil diye tanımlanmazlar. Feng Shui bilimi evrensel ve gezegen üzerindeki her insan ile uyumlu olduğuna inanılır.

Chi: Geleneksel Çin kültüründe evrendeki her canlının bir parçası olduğuna inanılan yaşam enerjisi, tinsel enerji.
Yin-yang: Çin felsefesinde, insanların doğadaki olayları algılayışlarında karşılaştıkları ve evrendeki her devingen nesnede bulunduğuna inanılan doğal karşıtların genel tanımlamaları. Edilgeni, karanlığı, dişili, olumsuzu ve tüketimi betimleyen "Yin" geceye, Etkeni, aydınlığı, erili, olumluyu ve üretimi betimleyen "Yang" ise gündüze karşılık gelir. Sürekli bir mücadele içinde olan Yin ve Yang birlikte Bütünü yaratırlar.
Beş element: Ağaç, Ateş, Toprak, Metal ve Su'dan oluşur. İnsanlar da doğdukları yıllar itibarıyla bu elementlerin etkisi altındadır.
Bagua yön haritası: En klasik Feng Şui öğretisidir. Pusulanın gösterdiği yönlere göre mekânı 9 bölüme ayırmayı öngörmektedir. Bu bölümler hayatın 8 önemli boyutunu ve enerjinin çıkış noktası olan merkez bölümünü içine alır. Sağlık, aşk, zenginlik, kariyer, eğitim gibi beklentiler Bagua haritası üzerinde yönlerle ifade edilir.

Flammarion gravürü sahibi bilinmeyen, anonim bir ahşap gravürdür. İlk kez Camille Flammarion'un 1888 tarihli L'atmosphère: météorologie populaire ("Atmosfer: Popüler Meteoroloji") isimli eserinde yer bulması isminin kaynağıdır. Flammarion'un eserinin 163. sayfasındaki gravürün altındaki yazı (resimde görüldüğü gibi), şunu belirtmektedir: "Orta Çağdan bir misyoner gök ve Dünya'nın birbirine değdiği noktayı bulduğunu söylemektedir..."
1957'de astronom Ernst Zinner görüntünün 16. yüzyıl kaynaklı Cermenik bir sanat eseri olduğunu iddia etmiş fakat 1906'dan önce yayımlanmış herhangi bir sürümüne rastlayamamıştır. Birçok farklı isim resim hakkında araştırmalarda bulunmuştur. Bunlardan küratör Bruno Weber ve astronom Joseph Ashbrook resimde Dünya'yı dış bir boyuttan ayıran küresel, ilahî (göksel) bir kubbenin betimlenmiş olmasının Sebastian Münster'in 1544 tarihli Cosmographia isimli eserindeki bir ilüstrasyona benzerlik taşıdığını, tanınmış bir kitap sever ve kitap koleksiyoncusu olan Flammarion'un bu esere sahip olmuş olabileceğini iddia etmişlerdir.

Frenoloji, (Yunanca: φρήν, frēn, "zihin"; ve λόγος, logos, "bilgi") kelimelerinden oluşturulmuştur. Frenoloji kişinin kafasının şeklinden onun karakterini, kişiliğini ve suça yatkınlığını belirleme iddiasında olan bir teoridir. Alman doktor Franz Joseph Gall tarafından 1800'lerde geliştirilmiş ve 19.yüzyılda çok popüler bir teori olmuştur. Frenoloji bir önbilim (protoscience) olarak beynin zihnin bir organı olduğu ve beyindeki belirli bölgelerin spesifik işlevler için örgenleştiğini şeklindeki görüşleriyle tıp bilimine katkıda bulunmuş olmakla birlikte günümüzde artık bir tür sözdebilimdir.

Sözdebilim

Phrenology Heads for Illustration
History of Phrenology on the Web
The Phrenology Pages25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The History of Cerebral Localization7 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brain & Mind
Phrenology Today!
The Museum of Questionable Medical Devices, in Minneapolis, Minnesota, USA.
Joseph Vimont: Traité de phrénologie humaine et comparée. (Paris, 1832-1835)15 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Phrenology: History of a Classic Pseudoscience
The Skeptic's Dictionary5 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Who Named It? Franz Joseph Gall1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Biography of Franz Joseph Gall and his creation: Phrenology]
Phrenology by George Burgess (1829-1905)

Yermerkezlilik, geosantrizm veya geosentrizm, Yeri (Dünya'yı) evrenin merkezi kabul eden görüştür. Kopernik sistemi öncesinde geçerli olan Batlamyus'un sistemi yermerkezci bir sistemdir.
Gerçek dışı olduğu ispatlanan bu modele 17. yüzyıla kadar gelişmiş toplumlarda bile inanılmaktaydı. Bunun sebebi dünya yüzeyinde yaşayan canlıların bakış açısından dünyanın sabit, Güneş başta olmak üzere tüm gök cisimlerinin ise hareketli görünüşüdür.
Antik Yunan, Romalı ve Orta Çağ felsefecileri genelde yermerkezli modeli, bazı mitolojilerde geçen düz dünya modelinin aksine küresel dünya ile beraber kullanır.

Aristoteles ortaya koymuş olduğu bu model'de yeryüzünü evrenin merkezine alır ve onun evrenin merkezinde hareketsiz olarak nitelendirir. Ona göre Dünyanın etrafında katmanlar şeklinde yükselen evren küreseldir ve sonludur. “Gökyüzünün dairesel bir şekil taşıması zorunludur. Çünkü hem varlığına uygun şekil hem de doğaca en önde gelendir.’' der Aristoteles bu modelde Güneş ve gezegenlerin yeryüzünün etrafında dairesel bir hareketle döndüğünü belirtmiştir. Özellikle Kopernik'in günmerkezli evren modeline kadar kozmolojide büyük etkiler yaratan bu modelin 17. yüzyıla kadar savunucuları olmuştur.

Gerçek mü'min sendromu 1976 yılında M. Lamar Keene tarafından, kitabı The Psychic Mafiada kullandığı bir terimdir. Keene bu terimi, metafizik ya da paranormal bir olaya, sahte olduğu ispatlandıktan sonra dahi inanan kişiler için kullanmıştır. Keene bunu bir bilişsel bozukluk, olarak ele almış ve pek çok medyumun başarısının ardındaki anahtar faktör olarak nitelemiştir.
"Gerçek Mü'min" terimi daha önce Eric Hoffer tarafından 1951 yılında yayımlanmış The True Believer isimli, fanatik grupların psikolojik köklerini anlatan kitabında da kullanılmıştır.

The Psychic Mafia, isimli kitabında Keene bir medyum olan ortağı "Raoul"dan bahseder. Topluluklarındaki bazı insanların, Raoul kendisi sahte bir medyum olduğunu açıkladıktan sonra bile ona inanmaya devam ettiğini iletir. Keene "İnsanları bir yalana inandırmanın ne kadar kolay olduğunu biliyordum, ama aynı insanların yalanı gerçeğe bu denli tercih edeceklerini beklemiyordum. Hiçbir mantıksal sebep bilinçli bir şekilde bir yalan üzerine kurulu bir imanı yıkamaz." der.

Bu sendromun bir örneği 1988 yılında when James Randi'nin düzenlediği bir etkinlikte de bulunabilir. Avustralyalı bir haber programının isteği üzerine yapılan bu etkinlikte, sahne sanatçısı José Alvarez, "Carlos" isimli iki bin yaşında bir ruhun medyumluğunu yaptığını iddia eder. Daha sonra Randi ve Alvarez'in bunun kurgu olduğunu söylemelerine rağmen pek çok insan "Carlos"un gerçek olduğuna inanmaya devam eder. Randi bu hatırasını ilettikten sonra: "ne kadar deliliniz olursa olsun, bu deliller ne kadar iyi olursa olsun, asla gerçek bir inananı aksine ikna edemez." der.

When Prophecy Fails,adlı kitabında Festinger ve ekibi Marian Keech önderliğindeki bir tarikatı inceler. Bu tarikat dünyanın 21 Aralık 1954 yılında yok olacağına ve tarikata gerçekten bağlı olanların uzaylılar tarafından gemilerle Clarion isimli bir -kurgu- gezegene götürülerek kurtarılacağına inanmaktadır. Bu tarihte hiçbir şey olmadığında, grup Tanrıya olan kuvvetli inançlarının bütün dünyayı kurtardığına inanmaya ve daha büyük bir şevk ile inançlarına insanları davet etmeye başlarlar. Bu diğer birkaç olayla beraber Festinger'ı bilişsel uyumsuzluk teorisini oluşturmaya itmiştir.

Skeptical Inquirer tarafından yayınlanan bir makalede psikolog  Matthew J. Sharps ve meslektaşları Gerçek Mü'minlerin psikolojisini ve inandıkları kıyametin gerçekleşmeyişinin ardından davranışlarını analiz ederler. 2012 Maya kıyamet senaryosu ve başka benzer vakaları kullanarak Sharps bu insanların inanışlarının, çelişen gerçekliğe rağmen aynı kalması hatta artmasını dört psikolojik faktörle açıklar.

Hafif dissosiyatif yatkınlık: Ruhsal hastalık seviyesinde olmasa da, hafif dissosiyatif yatkınlıkları olan insanlar, net gerçeklikten kopma yaşamaya ve oldukça düşük olasılık şeylere yüksek kıymet vermeye meyilli olmaktadır. Bu tür hafif dissosiyatif bozukluklar genellikle beraberinde paranormal düşünceyi de getirir.
Bilişsel uyumsuzluk: Kişi bir inanca ne kadar yatırım yaparsa, o inanca daha çok değer atfeder ve sonuç olarak bu inançla çelişen doğru veri, kanıt ve hatta gerçekliğe karşı direnç gösterir. Keech örneğindeki bazı Gerçek Mü'minler uzay gemisini beklemek için eşlerinden, işlerinden feragat etmiş, mallarını elden çıkarmışlardı. Kıyamet gelmeyince bilişsel çelişkileri inançlarını kuvvetlendirerek, yaptıkları büyük yatırım kaybına ve önlerindeki rahatsız edici gerçekliğe bir savunma sağladı.
Bütünleşik/Gestalt işlem: İnsanların bilgi işleme sürecinde, bütünleşik işlem yapan insanlar, bir kavramı detaylı analiz yapmadan değerlendirir ve fikri bir bütün olarak ve fazla eleştirel yaklaşmadan kabul eder. Sharps dissosiyatif yatkınlık ve bütünleşik işlem arasında bir ilişki olduğunu öne sürmektedir. Paranormal aktivitelere inanmaya yatkın insanlar, hakkında pek fazla kimsenin bir bilgisinin olmadığı Maya kehanetlerinin doğru olmasına daha fazla ihtimal vermektedir.
Zihinsel kestirme: Bulunabilirlik kısayolunun (availability heuristic) sağladığı kolaylıkla, insanlar yakın zamanlarda olan ya da son zamanlarda karşılarına daha fazla çıkmış örneklerden beslenen şeylere inanmaya daha yatkındır.  Beklenen zamandan önce özellikle basında Maya kehanetleri ile alakalı çok sayıda makale vardı. Doğaüstüne yönelik dissosiyatif yatkınlığı olan ve bütünleşik işlem yapan insanlar başta olmak üzere, insanların yargı mekanizmaları en son haberlere daha fazla ehemmiyet vermeye yatkınlık gösterir.

Notlar

Ek okuma

Keene, M. Lamar and Spraggett, Allen (1997) The Psychic Mafia, Prometheus Books, ISBN 1-57392-161-0
Hall, Harriet A., (2006). "Teaching Pigs to Sing: An Experiment in Bringing Critical Thinking to the Masses", Skeptical Inquirer, Vol 30, #3, May/June 2006, pp. 36–39
Lalich, Janja. Bounded Choice: True Believers and Charismatic Cults. University of California Press, 2004. ISBN 0-520-23194-5
Raymo, Chet. Skeptics and True Believers: The Exhilarating Connection Between Science and Religion. Walker Publishing, 1998. ISBN 0-8027-1338-6
Singer, Barry and Benassi, Victor A., (1980). "Fooling Some of the People All of the Time", Skeptical Inquirer, Vol 5, #2, Winter 1980/81, pp. 17–24

Grafoloji, el yazısından karakter tahlili yapmaya çalışan bir çalışma sahası. Grafolojistlere göre, diğer davranış şekilleri gibi, el yazısı da insanın kişiliği hakkında bilgi vermektedir. Bu teori her şahsın belirli bir şahsiyet ve davranışlarında devamlılık göstereceğini kabul etmektedir.
El yazısının zaman ile değiştiği doğrudur. Hastalık, ruhî gerginlik gibi hallerde de el yazısı değişmektedir. Fakat şahsiyet üzerine ilmî bir çalışmanın yalnız bu teori üzerine kurulması mümkün değildir. Ama örneğin yıllar içinde saklanan defterler sayesinde el yazınızdaki ciddi değişikliklerin bir arada incelenebilmesi olanağı sayesinde neredeyse karakterden sağlık durumunuza kadar her şeyi öğrenebilirsiniz. En az bir yıllık yazılarınızın birlikte incelenmesi ile birlikte el yazınıza bakılarak check-up yapılması da mümkün olan incelemeler arasında yer alır. Bunların dışında henüz yazı yazmayı bilmeyecek kadar küçük yaşta olan çocukların yaptığı resimler ya da sadece çizgiler onun gelecekte nasıl yetenekleri olacağına dair de bilgiler vererek onların hayat içinde daha iyi yönlendirilmesine yardımcı olur.
Psikoloji ilmi içinde elyazısı ile karakterleri belirleme ve ölçme metotları henüz geliştirilmemiştir. Yine de elyazısı stiliyle şahsiyet arasındaki alakayı gösteren tecrübi sonuçlar mevcuttur. Bu bakımdan grafoloji, davranış ilminde son zamanlarda önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Yalnız yukarıda anlatılanlar adli (in. forensic) grafoloji için geçerli değildir. Adli grafoloji, bir imzanın asıl mı, kopya mı olduğunu veya iki ayrı belgenin aynı şahıs tarafından yazılıp yazılmadığı gibi konuları inceler. Bulduğu neticeler adli delil kabul edilir.

Dahası artık elektronik ortamda, klavye veya başkasına ait bir daktilo ile yazılan yazılarda
maalesef el yazısı yer almamakta olup, akla ilk gelen eğer aynı kişiyse yazım üslubu veya devamlı yapılan yazım hatalarına bakılmaya çalışılsa da, yeni geliştirilen kelime işlemci programları sayesinden yazılan hatalı kelimeler için daha doğru kelimeler kelime işlemci yazılımlar tarafından 
düzeltmeyi kolaylaştırdığı için, yazıyı yazan kişiyi analiz etmek için 
cümleleri nasıl kurduğuna bakılmalıdır.
Buna en basit örnek olayların anlatılış sırasına göre sıralı bir şekilde olayları anlatıyorsa tarafsızlık veya önceden planlamışlık yer alır ama olayın başından direkt olarak sonuç çıkarma çalışmaları varsa doğrudan kendini savunmaya geçtiği görülmektedir.
Yazı oluştururken ortaya çıkan harf varyasyonları, sayfa kenarı, kelime ve harfler arası boşluklar, satır eğimi, harf boyutları, kalem baskı derecesi(fulaj) vb. veriler incelenerek yazı sahibinin karakter özellikleri hakkında önemli sonuçlar elde edilir. Grafoloji günümüz dünyasında birçok farklı alanda insanları tanımak ve istenen niteliklere uygun kişileri saptamak amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır.

Grup düşüncesi (İngilizce: groupthink), bir grup içinde uyum ve uzlaşı arzusunun eleştirel düşünmenin yerini alarak irrasyonel veya işlevsiz karar süreçlerine yol açtığı psikolojik olgudur. Kavram, bir grupta kohezyonu (grup içi bağlılığı) korumak amacıyla üyelerin alternatif görüşleri bastırması, çatışmayı en aza indirme baskısı altında uzlaşıya çabuk varması ve kararı eleştirel biçimde değerlendirmemesiyle karakterize edilir.
Terim ilk kez 1952'de ABD'li gazeteci William H. Whyte Jr. tarafından Fortune dergisinde kullanılmış, Yale Üniversitesi'nden psikolog Irving Janis tarafından 1971-1982 yılları arasındaki çalışmalarla sistematik bir kuram hâline getirilmiştir. Janis kuramını Pearl Harbor istihbaratının değerlendirilmesi (1941), Domuzlar Körfezi Çıkarması (1961) ve Vietnam Savaşı'nın tırmandırılması (1964–1967) gibi tarihsel dış politika fiyaskolarını analiz ederek geliştirmiştir.
Grup düşüncesi kavramı sosyal psikoloji alanından doğmakla birlikte; iletişim çalışmaları, siyaset bilimi, yönetim ve organizasyon kuramı dâhil pek çok disiplinde uygulama bulmaktadır. Türkiye'deki örgütsel davranış ve sosyal psikoloji literatüründe de yer bulmaktadır.

Terim, ABD'li gazeteci ve sosyolog William H. Whyte Jr. tarafından 1952 yılında Fortune dergisinde yayımlanan bir makalede ortaya atılmıştır. Whyte, terimi George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanındaki "yenisöylem" (newspeak) sözcüklerinden esinle türetmiştir. Whyte, grup düşüncesini "rasyonalize edilmiş bir uyum sağlama" olarak tanımlamış; grup değerlerinin yalnızca pratik değil, aynı zamanda doğru ve iyi olarak savunulduğu açık ve eklemli bir felsefe olarak nitelendirmiştir. Whyte, 1950'lerin ABD yönetim kuram ve uygulamasında bireyselliği ezen ve kolektif görüşe meydan okuyana içgüdüsel olarak düşman olan grup egemenliğine eleştirel yaklaşmıştır.

Kavramı bir psikoloji kuramı çerçevesinde sistematikleştiren Irving Janis olmuştur. Janis, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Ordusu için yürütülen American Soldier (Amerikan Asker) projesinde, aşırı stresin grup içi bağlılığa etkilerini inceleyerek konuya ilişkin temel araştırma altyapısını oluşturmuştur. Bu çalışmadan sonra Janis, dış tehditler altında verilen kararların yapısına ilgi duymaya devam etmiştir.
Janis, kuramını ilk kez Kasım 1971'de Psychology Today dergisinde yayımladığı bir makalede sunmuş; 1972'de yayımladığı Victims of Groupthink: A Psychological Study of Foreign-Policy Decisions and Fiascoes adlı kitabında kuramın bütününü ortaya koymuştur. Janis, 1982'de yayımladığı gözden geçirilmiş baskı Groupthink: Psychological Studies of Policy Decisions and Fiascoes’ta ise kuramı Watergate skandalı gibi yeni vakalarla genişletmiştir.
Janis, grup düşüncesini kısaca "kohezif bir iç-grupta uzlaşı arayışının, alternatif eylem yollarının gerçekçi değerlendirmesini bastıracak ölçüde baskın hâle gelmesinin sonucu olan bir düşünme tarzı" olarak tanımlamıştır. Ana ilkesini ise şöyle ifade etmiştir: "Bir politika belirleyici iç-grupta dostane ilişki ve ekip ruhu ne kadar yüksek olursa, bağımsız eleştirel düşüncenin yerini grup düşüncesinin alması ve bunun da dış-gruplara yönelik irrasyonel ve insanlıktan uzaklaşmış eylemlerle sonuçlanması olasılığı o kadar yüksektir."

Janis, grup düşüncesinin ampirik olarak gözlemlenebilir hâle getirilebilmesi için kuramı sekiz belirti üzerine oturtmuş ve bu belirtileri üç ana grupta sınıflandırmıştır.

Yenilmezlik yanılsaması: Grubun başarısız olamayacağına dair yaygın inanç; aşırı iyimserlik ve risk alma eğilimini güçlendirir.
Grubun ahlakına sorgusuz inanç: Grubun ahlaki olarak haklı olduğu kabulü; üyelerin eylemlerinin sonuçlarını göz ardı etmesine yol açar.

Uyarıların rasyonalize edilmesi: Grubun varsayımlarına meydan okuyabilecek uyarıların, mantıksal görünümlü açıklamalarla göz ardı edilmesi.
Karşıtların kalıplaştırılması: Gruba muhalefet edenlerin zayıf, kötü niyetli, önyargılı veya yetersiz olarak nitelendirilmesi.

Öz-sansür: Görünür grup uzlaşısından sapan fikirlerin üyeler tarafından kendi kendine bastırılması.
Oybirliği yanılsaması: Üyeler arasında tam uzlaşı bulunduğuna dair yanlış algı; sessizlik onay olarak yorumlanır.
Uyum baskısı: Grubun kararlarını sorgulayan üyelere "sadakatsizlik" çerçevesinde doğrudan baskı uygulanması.
Düşünce muhafızları (mindguards): Kendisini bu role atayan üyelerin, grubu zıt bilgi ve eleştirilerden yalıtmaya çalışması.

Bir grupta belirtilerin çoğu gözlemlendiğinde, başarısız bir karar sürecinin tipik sonuçları ortaya çıkar: alternatiflerin eksik analizi, hedeflerin eksik değerlendirilmesi, tercih edilen seçeneğin risklerinin incelenmemesi, başlangıçta reddedilen seçeneklerin yeniden gözden geçirilmemesi, zayıf bilgi araştırması, mevcut bilgilerin işlenmesinde seçim yanlılığı ve yedek planın hazırlanmaması.

Janis, grup düşüncesinin oluşumu için üç ana öncül koşul tanımlamıştır.

Janis'e göre grup düşüncesinin temel itici gücü, grup uyumudur (cohesiveness). Uyumun düşük olduğu gruplar da kötü kararlar verebilir, ancak bu kararlar grup düşüncesi olarak nitelendirilmez. Yüksek uyumun olduğu bir grupta üyeler kararlara karşı çıkmaktan kaçınır, tartışmalardan uzak durur ve dostane ilişkileri korumaya çalışırlar. Uyum, üyeler arasında hiçbir görüş ayrılığının kalmadığı bir düzeye eriştiğinde grup düşüncesi için zemin oluşur. Grup içi uyum baskısının deneysel temelleri, Türk asıllı Amerikalı sosyal psikolog Muzaffer Şerif'in 1935'te gerçekleştirdiği ve belirsiz uyaranlar karşısında bireysel algıların grup normuna doğru kaydığını gösteren otokinetik etki deneyinde de gözlemlenmiştir.

Grubun bilgi akışını engelleyecek veya kararları özensizce alacak biçimde örgütlenmesi grup düşüncesinin önünü açar. Janis bu kategoride şu alt nedenleri saymıştır:

Grup yalıtımı: Grubun dış görüşlerden yalıtılması, ele alınan konularda özgün ama yanlış bakış açılarının gelişmesine ve sorunlara hatalı çözümler üretilmesine zemin hazırlar.
Tarafsız liderliğin eksikliği: Tartışmayı kontrol eden, hangi soruların sorulacağını planlayan ve yalnızca belirli üyelerin görüşlerini soran liderlik biçimi grup düşüncesini güçlendirir. Liderin tartışmadan önce kendi görüşünü açıklaması ("kapalı stil liderlik"), grubun yargılarında daha fazla yanlılık ortaya çıkmasına yol açar.
Yöntemli karar prosedürlerinin yokluğu.
Üyelerin sosyal arka plan ve ideoloji bakımından homojenliği.

Yüksek dış stres: Yüksek getirili kararlar gerilim ve kaygı yaratır; üyeler bu strese irrasyonel biçimde tepki verebilir, kararı hızlandırma ve tartışmayı kısma eğilimi artar.
Yakın geçmişteki başarısızlıklar: Düşük öz değer algısına neden olarak grupla ters düşmekten kaçınmayı güçlendirir.
Karar görevlerindeki aşırı zorluklar.
Ahlaki ikilemler.
Janis, üç koşulun aynı anda var olması gerekmediğini, ancak yüksek grup uyumunun her zaman var olduğunu ileri sürmüştür. Yüksek uyum tek başına grup düşüncesi üretmez; grup normları bireysel görüş ayrılığını teşvik ediyorsa, yüksek uyumlu gruplarda da grup düşüncesi engellenebilir.

Janis, grup düşüncesinin önlenebileceğini savunmuş ve karar alıcı gruplara yönelik sekiz strateji önermiştir.

Lider, her üyeye "eleştirel değerlendirici" rolü vermelidir; bu, üyelere itiraz ve şüphelerini açıkça dile getirme alanı sağlar.
Lider, gruba görev atarken kendi görüşünü ifade etmemelidir.
Lider, sonucu aşırı etkilememek için toplantıların bir kısmından kasıtlı olarak uzak durmalıdır.
Aynı sorun üzerinde çalışan birden fazla bağımsız grup oluşturulmalıdır.
Tüm etkili alternatifler incelenmelidir.
Her üye, grubun fikirlerini grubun dışındaki güvendiği kişilerle tartışmalıdır.
Grup, dış uzmanları toplantılara davet etmeli ve üyelere bu uzmanlarla soru-cevap olanağı tanımalıdır.
Her toplantıda en az bir üye "şeytanın avukatı" rolünü üstlenmeli; bu role her toplantıda farklı bir üye atanmalıdır.
Şeytanın avukatı tekniği, çoğunluk görüşüne karşıt sorular ve içgörüler üreterek karar kalitesinin artmasına katkıda bulunur.
Çeşitlilik, grup düşüncesinin önlenmesinde belirleyici bir rol oynar. Farklı geçmiş, düşünce ve yaşam deneyimine sahip bireyler eşsiz bakış açıları sunarak varsayımlara meydan okuyabilir. 2004 yılında yapılan bir çalışma, çeşitliliğe sahip problem çözücü ekibin, en iyi problem çözücülerden oluşan bir ekipten daha iyi sonuç verdiğini ortaya koymuştur; çünkü ikinci tip ekipler zaman içinde benzer biçimde düşünmeye başlar.
Edmondson ve Lei tarafından geliştirilen psikolojik güvenlik kavramı da grup düşüncesini önlemekte etkili bir araç olarak değerlendirilmektedir; psikolojik güvenliğin yüksek olduğu ortamlarda üyeler tehdit algısı duymadan öğrenir ve eleştirel düşünür.
Grup düşüncesine benzer bir başka olgu, üyelerin kendi tercihlerini ifade edememesi sonucu grubun aslında kimsenin istemediği bir karara doğru ilerlediği Abilene paradoksudur.

Janis, Domuzlar Körfezi Çıkarmasını kuramını biçimlendirdiği temel vaka olarak kullanmıştır. Plan başlangıçta Eisenhower yönetimi tarafından başlatılmış, ancak Kennedy yönetimi göreve geldiğinde Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) planını eleştirisiz bir şekilde kabul etmiştir.
Arthur M. Schlesinger Jr. ve Senatör J. William Fulbright gibi isimler plana itirazlarını sunmaya çalıştığında, Kennedy ekibi bir bütün olarak bu itirazları görmezden gelmiş ve planın ahlaki haklılığına olan inancını sürdürmüştür. Schlesinger ise sonunda kendi kuşkularını minimize etmiş, öz-sansüre uğramıştır.
Kennedy ekibi ayrıca Fidel Castro ve Kübalıları kalıplaştırmış; CIA'nin Castro'nun hava kuvvetlerinin etkisizliği, ordusunun zayıflığı ve iç ayaklanmaları bastıramayacağı gibi pek çok yanlış varsayımını sorgulamamıştır.

Janis, Domuzlar Körfezi fiyaskosundan kısa süre sonra patlak veren Küba Füze Krizinde, esasen aynı siyasi liderlerin grup düşüncesinden kaçınmak için "uyanık değerlendirme" yöntemlerini uyguladığını belirtmiştir. Kennedy bu kriz sırasında dış uzmanları toplantılara davet etmiş, üyelerin uzmanlara dikkatle soru sormasına izin vermiş, alt gruplar oluşturarak grup uyumunu kısmen kırmış ve kendi görüşünü dayatmamak için b

Astroteoloji veya astrolatri, yıldızlara ve diğer göksel cisimlere tanrı olarak ibadet etme veya tanrıların göksel cisimler ile ilişkilendirilmesidir. Bunun en yaygın örnekleri, dünyadaki politeistik sistemlerde güneş tanrıları ve ay tanrılarıdır. Ayrıca Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gibi kayda değer gezegenlerin Babil'de tanrılarla ve dolayısıyla Greko-Romen dininde ilişkilendirilmesi de örnek olarak gösterilebilir.
Astroteoloji terimi, 18 ile 19. yüzyılda, orijinal dinin, özellikle de ilkel tek tanrının keşfini açıklamak için kullanıldı. Eusebius'tan beri Hristiyan yazarlar tarafından putperest olarak kaşlarını çatmış, genellikle çok tanrıcılığı ima eden astrolatriğin aksine astroteoloji, "göklerin gözlemlenmesi üzerine kurulmuş herhangi bir dini sistemdir". Tanrılar, tanrıçalar ve iblisler de ay tutulmaları, gezegenlerin hizalanması ve gezegenlerin yıldızlarla görünür etkileşimleri gibi astronomik olayların kişileştirilmesi olarak düşünülebilir. Astroteoloji, Jan Irvin, Jordan Maxwell ve Andrew Rutajit (2006) tarafından dinin kökeni entheogen teorisini savunan "bilinen en eski din ve doğa ibadet biçimleri" ne referans olarak kullanılmaktadır.

Astrolatry, Yunanca astron (yıldız) ve latris (tapan kişi) veya latreuein (ibadet) kelimelerinden gelir.

Hans Alfred Herbert Eugen Nieper (23 Mayıs 1928 - 21 Ekim 1998), "Nieper Terapisi"ni tasarlayan tartışmalı bir Alman alternatif tıp uygulayıcısı. En çok kanseri, multipl sklerozu ve diğer ciddi hastalıkları tedavi edebileceği iddiası nedeniyle tanınır. Tedavisi etkisiz ve güvensiz olduğu için itibarını yitirdi.

Hans Nieper, 23 Mayıs 1928'de Almanya'nın Hannover kentinde doğdu.
Nieper'in bilime ve tıbba olan hayranlığı doktor olmadan çok önce başladı. Geniş bir tıp geçmişine sahip bir aileden gelen Hans Nieper sonunda ailenin ayak izlerini takip etti ve kendisi de doktor oldu.
Nieper'in babası, Wahrendorff Psikiyatri Hastanelerinin kurucusu Dr. Ferdinand Wahrendorff'un torunu ve daha sonra kendi adını alacak olan Goslar'daki hastanede Baş Cerrah olan Dr. Herbert Nieper'in oğluydu. Nieper'in ebeveynleri de doktordu. Evlendikten kısa bir süre sonra ikisi de Wahrendorff Psikiyatri Hastanesinde çalışmaya başladı.

1928'de Almanya'da doğan Nieper, Hamburg Üniversitesi'nde tıp diplomasını almadan önce Johann Gutenberg Üniversitesi ve Freiburg Üniversitesi'nde eğitim gördü. Kariyeri boyunca Hannover'deki Silbersee Hastanesi Tıp Departmanında ve Alman Tıbbi Tümör Tedavisi Derneği'nde yönetici olarak görev yaptı. Ayrıca onkolojide alternatif tıp araştırmaları yürüten özel bir kulüp olan Alman Onkoloji Derneği'nin başkanıydı.
Nieper, lityum orotat ile çalışan ilk araştırmacılar arasındaydı. Nieper ayrıca Franz Kohler ile birlikte çocuk diyabeti, gastrit, ülser, tiroidit, Miyokardit ve Hodgkin Hastalığı gibi hastalıklarla mücadelede yardımcı olabileceğine inandığı Kalsiyum 2-aminoetilfosfatın (Kalsiyum AEP) patentini aldı. Bununla birlikte, Kalsiyum AEP kullanarak multipl skleroz tedavisinde "Nieper Rejimi"nin başarısına dair saygın klinik deneylerden elde edilen hiçbir kanıt yoktur. Kansere "Nieper Terapisi" yaklaşımında selenyum ile birlikte Kalsiyum AEP kullanır. Tedavisi kısmen kanserin köpekbalıkları arasında diğer balıklara göre daha nadir olduğu inancına ve bunun nedeninin köpekbalıklarının düşük kan-sodyum seviyesi olabileceği teorisine dayanmaktadır. Kanser hastalarında  sodyumun azaltılmasını birincil hedefleri arasına alır. Arkadaşları Dean Burk ve Ernst T. Krebs jr. gibi, Nieper da su florlamanın kesin bir karşıtıydı.
70 yaşında felç geçirerek öldü.

Hans Nieper 20 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İçinde: OTA Raporu: Farmakolojik ve Biyolojik Tedaviler, Quackwatch, 3 Ağustos 1998
Stephen Barrett : Nieper Terapisine Karşı Dikkatli Olun 20 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Quackwatch, 25 Haziran 2006

Kanıtlanmamış ve çürütülmüş kanser tedavilerinin listesi
Şarlatanlık

Harold Godwinson veya II. Harold (1022-14 Ekim 1066) İngiltere'nin son Anglo-Sakson kralıdır. Harold 6 Ocak 1066 tarihinden aynı yıl 14 Ekim günü yapılan Hastings Muharebesi'ne kadar başta kalmıştır. Muharebede sonraları I. William olarak tahta çıkacak olan Normandiya Dükü William komutasındaki Normanlara yenilmiştir. Harold savaş meydanında ölen üç İngiltere kralının ilkidir. İngiltere'nin Normanlar tarafından fethi sırasında gerçekleşen Hastings Muharebesi'nde öldürüldü.

Harold, Wessex bölgesi Earlü olarak görev yapan Godwine ve eşi Gytha Thorkelsdóttir'in oğludur. Godwin ve Gytha'nın Sweyn, Harold, Tostig, Gyrth ve Leofwine isimli oğulları ve Edith adlı kızı olmuştur.

Kız kardeşinin kralla evlenmesinden dolayı Harold 1045 yılında Doğu Anglia Earlü olur. Babası Godwine 1053 yılında öldüğünde Wessex bölgesi Earlü olur. Bu şekilde İngiltere'deki en güçlü asillerden birisi haline gelir. 1058 yılında Hereford da Harold'un denetimine geçer. Aynı zamanda Günah Çıkartıcı Aziz Edward hanedanındaki artan Norman etkisine karşı muhalefetin önderi konumuna yükselir. Harold, Galler bölgesinin hakimi Gruffydd ap Llywelyn'e karşı düzenlediği askeri seferlerde başarılı olur.

Rivayetlere göre 1064 yılında Harold bir gemi kazası geçirecek ve Somme bölgesinde Ponthieu'da karaya çıkacaktır. William bunu öğrenince Ponthieu Dükü I. Guy'a fidye ödeyip Harold'u esir alır. Bayeux işlemesindeki rivayete göre William, Harold'u tahttaki hakkından William lehine feragat ettiğine dair yemin etmesi karşılığında bırakacağını ilan eder. Bunun üzerine Harold'un Beaurainville de kutsal emanetler üzerine yemin ettiği iddia edilir. Ancak daha önceki örneklerde de görüldüğü gibi tahta kimin geçeceğine o anda tahtta olan kral değil akil heyet olarak adlandırılabilecek Witenagemot heyeti karar vermektedir.
Harold kendi ailesi içinde istemeden düşmanlar edinecektir. Kardeşi Tostig Godwinson 1065 yılında Northumbria'da vergileri iki katına çıkartınca derebeyleri ayaklanacak, Harold da ayaklanmacıların safında yer alarak kardeşini görevden alacaktır. Edward'dan sonra tahta geçmesinde başarılı yöneticiliği etkili olacak ancak kardeşi Tostig'in Norveç kralı Harald Hardrada ile birlikte İngiltere'ye saldırmasına yol açacaktır.

Harold'un yaklaşık yirmi yıl Edith Swannesha ile evli kaldığı ve en az altı çocuğu olduğu bilinmektedir. Evlilik Danimarka yasalarına göre yasal olsa da Kilise tarafından kabul edilmemiştir. Hastings Muharebesinden sonra Edith ve çocuklarının akıbetine dair kesin bilgiler bulunmamaktadır.

1065 yılı sonlarında İngiltere kralı Günah Çıkartıcı Aziz Edward kendisinden sonra kimin tahta çıkacağına dair bir belirsizlik içinde komaya girer. Kralın ölümünü ardından toplanan Witenagemot, tahta Harold'un geçmesine karar verir. Harold Westminster Abbey'de 6 Ocak 1066 günü taç giyer.
Harold'un tahta çıktığını öğrenen Normandiya Dükü William İngiltere'yi işgal etme planını yürürlüğe koyar. Normandiya sahillerinde 700 savaş gemisi inşa etmeye başlar. İlk başta sefer için malî destek sorunları yaşasa da Harold'un kendisine karşı kutsal emanetler üzerine ettiği yemini bozduğu şeklinde propaganda yaparak Kilise ve asillerin desteğini kazanır. İngiltere'nin işgal edilmesini bekleyen Harold, Wight Adasında işgalcileri beklemek için birliklerini tutar. Ancak aylar süren bekleyişten sonra 8 Eylül günü orduyu terhis etmek zorunda kalır.
Aynı günlerde yine İngiltere tahtında hak iddiasında bulunan Norveç kralı Harald Hardrada adayı işgal eder. Harold'un kardeşi Tostig ile güçlerini birleştirerek gemileriyle Tyne Nehri ağzına çıkartma yapar. Hardrada ve Tostig karşılarına çıkan İngiliz baronlar Edwin ve Morcar'ı 20 Eylül günü yapılan Fulford Muharebesinde yenilgiye uğratır. Ancak ordusunu yeniden toplayarak kuzeye doğru olağanüstü hızla gelen Harold tarafından Stamford Bridge Muharebesinde mağlup edilirler.

12 Eylül 1066 günü yola çıkan William'ın donanması olumsuz hava koşulları yüzünden kayıp verince gemiler Saint-Valery-sur-Somme limanına sığınır. Hava koşullarının değişmesi üzerine 27 Eylül günü donanma yeniden yola çıkar. East Sussex kıyılarındaki Pevensey kıyılarına ertesi gün ulaşıldığı düşünülmektedir. Yeni bir işgal girişimiyle karşı karşıya kalan Harold yine bir olağanüstü çabayla ordusunu 386 kilometre yürüterek William'ı karşılamak için bölgeye gider. William'ın yaklaşık olarak 7 bin Norman savaşçıyla çıkartmayı gerçekleştirdiği sanılmaktadır. Harold büyük bir muharebeden çıkmış yorgun ordusunu Hastings'deki hakim bir tepenin üzerinde mevzilendirir. Bugün Battle adı verilen kasabanın olduğu yerde 14 Ekim günü yapılan Hastings Muharebesinde saatler süren çarpışmanın ardından Normanlar galip gelecek ve Harold öldürülecektir.

Dönemi işleyen tarihçiler Harold'un ölümünü farklı şekillerde aktarmışlardır. Amiens piskoposu Guy tarafından 1067 gibi çok erken bir tarihte kaleme alındığı düşünülen Carmen de Hastingae Proelio adlı eserde Harold'un dört Norman şövalyesi tarafından öldürüldüğü ve vücudunun parçalandığı anlatılır. Benedikt rahip Montecassinolu Amatus tarafından kaleme alınan L'Ystoire de li Normant adlı eserde ise Harold'un gözünden okla vurulduğu yazılır. Bayeux işlemesinin bu iki kaynaktan da etkilendiği ve Harold'un önce okla vurulduğunu sonra da parçalandığını sahnelediği sanılmaktadır.

Harold'un cenazesiyle ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Rivayete göre kafası kesilmiş olan naaşın muharebe meydanında bulunabilmesi ancak eşi Edith'in sayesinde olabilmiştir. Ayrıca bulunan cenazenin Harold'un annesinin ısrarlarına rağmen kendine verilmediği ileri sürülmektedir. Harold'un 1060 yılında kurulmasına katkıda bulunduğu Essex'deki Waltham Kilisesinde gömülü bulunduğu rivayet edilir.

Harold'un kızı Gytha Kiev Knezliği hükümdarı II. Vladimir Monomak ile evlenmiştir. Çocukları aracılığıyla Galiçya, Smolensk ve Yaroslavl hanedanlarının atası konumundadır. Harold'un oğullarından Ulf ise William tarafından 1087 yılında ölüm döşeğindeyken affedilmiştir. Ulf, Robert Curthose ile birlikte davransa da tarih sayfalarından silinmiştir. Harold'un oğullarından Godwine ve Edmund'da William'a karşı ayaklanma başlatmaya çalışsalar da başarısız olacak, İrlanda'da unutulmuş bir şekilde öleceklerdir.

İngiltere'nin Normanlar tarafından fethi

 Wikimedia Commons'ta Harold Godwinson ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Britanya Kraliyeti resmi websitesinde "Harold II" maddesi 26 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişim:21.11.2012)
National Portrait Gallery Müzesindeki Harold Godwinson resimleri 8 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişim:17 Mayıs 2012)
BBC Tarih internet sitesinde hayatı2 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce) (Erişim:17 Mayıs 2012)

Hastings Muharebesi, 14 Ekim 1066'da Normandiya Dükü William önderliğindeki Norman-Fransız ordusuyla İngiltere'nin Anglosakson Kralı Harold Godwinson önderliğindeki İngiliz ordusu arasında gerçekleşen ve İngiltere'nin Normanlar tarafından fethini başlatan muharebedir. Hastings'in yaklaşık 11 km kuzeybatısında, günümüzde Doğu Sussex'teki Battle kasabasının yakınında gerçekleşen muharebe, Norman zaferiyle sonuçlandı.

Savaşın arka planında, Kral Edward'ın Ocak 1066'da arkasında bir varis bırakmadan ölümünün ardından tahtta hak iddia edenler arasında bir veraset mücadelesinin başlaması vardır. Edward'ın ölümünden sonra kral ilan edilen Harold, kardeşi Tostig, I. William ve Norveç Kralı III. Harald'ın istilaları ile karşı karşıya kaldı. Hardrada ve Tostig, 20 Eylül 1066'da Fulford Muharebesi'nde aceleyle toplanmış İngiliz ordusunu yenseler de beş gün sonra gerçekleşen Stamford Köprüsü Muharebesi'nde Harold'a mağlup oldular. Tostig ve Hardrada'nın Stamford Köprüsü'nde ölümüyle Harold'un karşısında kalan tek ciddi rakip William'dı. Harold ve ordusu henüz toparlanırken, William 28 Eylül 1066'da işgal kuvvetlerini İngiltere'nin güneyindeki Pevensey'de karaya çıkarttı ve kıyı başında mevzilendi. Bu gelişmeyle Harold acilen güneye hareket etmek ve yeni kuvvetleri yol üzerinde toplamak zorunda kaldı.
Savaşa katılanların sayısı hakkında güncel tahminler bile değişkenlik gösterir. Ancak orduları oluşturan kuvvetler daha nettir: İngiliz ordusu az bir miktar okçu haricinde tamamen piyadelerden oluşurken işgalci kuvvetlerin sadece yarısı piyade olup diğer yarısı eşit sayıda okçu ve süvariden meydana geliyordu. Harold, sürpriz bir saldırıyla William'ı şaşırtmayı amaçlasa da gözcüler ordusunu önceden tespit etmişti. Harold'un intikal bilgisini alan William, düşmanını karşılamak için Hastings'ten savaş meydanına hareket etti. Muharebe, sabah 9'dan günbatımına kadar sürdü. İşgalcilerin İngiliz hatlarını bozmak için başta yaptığı girişimlerin etkisiz olması üzerine Normanlar, panikle kaçıyor gibi görünerek İngilizleri üzerlerine çekmeye ve kendilerini takip eden İngilizlere saldırmaya başladı. Harold'un muhtemelen muharebenin sonlarında gerçekleşen ölümü, ordusunun geri çekilmesine ve büyük kısmının bozguna uğramasına sebep oldu. William, bir miktar daha ilerledikten ve birkaç çarpışmadan sonra 1066 Noel'inde kral ilan edildi.
William'ın hükümdarlığına karşı isyanlar ve direnişler devam etti ancak Hastings Muharebesi, William'ın İngiltere'yi fethini fiilen sonuçlandırdı. Zayiatın belirlenmesi zor olsa da bazı tarihçiler 2.000 işgalciye karşılık bu sayının iki katı kadar İngiliz'in savaşta öldüğünü tahmin eder. William, muharebe bölgesine kesin olmamakla beraber ana sunağı Harold'un öldüğü yere konulmuş bir manastır inşa ettirdi.

Karolenj Hanedanı'ndan hükümdar III. Charles'ın, 911 yılında bir grup Viking'in Normandiya'ya yerleşmesine izin vermesi sonucunda, Rollo'nun önderliğinde Normandiya Dükalığı kuruldu. Bu yerleşim kalıcı oldu. Yerleşimciler paganlığı bırakıp Hristiyanlığı kabul ederek ve yerel halkla evlilik bağları kurarak yerel kültüre adapte oldular. Zamanla dükalığın sınırları batıya doğru genişledi. 1002 yılında İngilizlerin Kralı Æthelred, Normandiya Dükü II. Richard'ın kardeşi Emma ile evlendi. Çiftin oğlu Edward, yıllarca Normandiya'da sürgünde kaldıktan sonra 1042'de İngiliz tahtına çıktı. Tahta geçtikten sonra kendisine Normandiya'da yardımcı olan Norman saray mensupları, savaşçılar ve din adamlarını (özellikle kilisede) yetkili konumlara getirdi. Bu durum, İngiliz siyaseti üzerinde güçlü bir Norman nüfuzu oluşmasına zemin hazırladı. Çocuğu olmayan Edward, rakibi Wessex Earl'ü Godwin ve oğullarıyla mücadele içindeydi. Bununla birlikte Edward, birtakım görüşlere göre Normandiya Dükü William'ın İngiliz tahtı üzerindeki isteğini de cesaretlendirmiş olabilirdi.

Edward'ın 5 Ocak 1066'daki ölümüyle İngiliz tahtı vârissiz kaldı ve birçok kişi taht üzerinde hak iddia etti. Edward'ın ilk halefi, rakibi Godwin'in oğlu olan, İngiliz aristokratlarının en zengin ve güçlüsü Wessex Earl'ü Harold'du. Witenagemot tarafından kral seçilen Harold'a, York Başpiskoposu Ealdred tarafından taç giydirildi. Buna karşın Normanlar, taç giyme töreninin dine uygunsuz bir şekilde seçilmiş Canterbury Başpiskoposu Stigand tarafından yapıldığını iddia etti. İki komşu hükümdar, Harold'a aynı anda meydan okudular. Dük William, Kral Edward'ın tahtı kendisine bırakmaya söz verdiğini ve Harold'un bunu kabul edeceğine ant içtiğini iddia etti. Norveç Kralı III. Harald da, selefi Magnús Óláfsson ile İngiltere'nin önceki krallarından Harthacnut arasında yapılmış, ikisinden birinin vârissiz ölmesi halinde diğerinin hem İngiliz hem Norveç tahtının sahibi olacağını kabul ettikleri bir anlaşmaya dayanarak taht üzerinde hak iddia ediyordu. William ve Harald, münferit işgalleri için derhal birliklerini ve gemilerini hazırlamaya koyuldular.

1066 yılının başlarında, Harold'un sürgündeki kardeşi Tostig, Flandre'de topladığı ve sonradan Orkney Adaları'ndan gelen diğer gemilerin katıldığı bir filoyla İngiltere'nin güneydoğusunu yağmaladı. Harold'un filosu tehdidi altında kalan Tostig, kuzeye yönelip Doğu Anglia ve Lincolnshire'ı da yağmaladı. Sonrasında Mercia Earl'ü Edwin ile Northumbria Earl'ü Morcar kardeşler tarafından tekrar denize, gemilerine sürüldü. Takipçilerinin çoğu tarafından terk edilen Tostig, İskoçya'ya çekilerek yıl ortasını burada yeni savaşçılar toplayarak geçirdi.
Harald, tahminen 300'den fazla gemiden oluşan bir filonun başında, muhtemelen 15.000 savaşçıyla Eylül ayında kuzey İngiltere'yi istila etti. Harald'ın kuvvetleri, kendisinin taht üstündeki hak iddiasını destekleyen Tostig'in güçleriyle takviye edilmişti. York'a doğru ilerleyen Norveçliler, 20 Eylül'deki Fulford Muharebesi'nde Edwin ve Morcar'ın önderliğindeki bir kuzey İngiliz ordusunu yenerek bu şehri işgâl etti.
Norveçlilerin işgalini haber alınca hızla kuzeye hareket eden Harold, kuvvetlerini yol üzerinde topladı ve hazırlıksız yakaladığı Norveçlileri 25 Eylül'deki Stamford Köprüsü Muharebesi'nde yenilgiye uğrattı. Harald ile Tostig muharebede öldüler. 300 gemiyle İngiltere'ye gelen Norveçliler, muharebe sonrasında 24 gemiyle geri döndü. Bu zafer sonucunda Harold'un ordusu da yıpranmış ve zayıf düşmüş; İngiliz ordusu ise İngiltere'nin güneyinden de uzakta kalmıştı.

İngiliz ordusu, earl, piskopos veya şerif gibi bir yerel yöneticinin hizmetindeki fyrd veya yerli toplama savaşçılardan meydana gelen, her biri İngiltere'nin belli bir bölgesinden gelmiş savaşçıların oluşturduğu hatlar hâlinde düzenlenmişti. Kralın da ayrıca housecarl olarak bilinen bir grup şahsî savaşçısı vardı ve bunlar kraliyet kuvvetlerinin belkemiğiydi. Bazı earl'lerin de kendilerine ait housecarl birlikleri vardı. Thegn adı verilen yüksek sınıflı yerel toprak sahipleri ya kraliyet housecarl'larıyla birlikte savaşıyorlar ya da bir earl veya başka bir yerel yöneticinin birliklerine katılıyorlardı. İngiliz ordusunda Hastings Muharebesi sırasında kayda değer miktarda okçu bulunmadığı söylenebilir.
Harold, 1066 yılının ortasını büyük bir ordu ve filoyla İngiltere'nin güney kıyısında William'ın saldırısını bekleyerek geçirdi. Kuvvetlerinin çoğunluğu hasada katılması gereken milislerden oluşuyordu. Bu yüzden 8 Eylül'de milisleri ve filoyu terhis etti.

William, işgal için bir filo ile Bretonya ve Flandre'den gelen sayıca fazla birlikler de dâhil olmak üzere Normandiya ve Fransa'nın geri kalanından bir ordu topladı. Filosundaki gemileri sıfırdan yapmak zorunda olduğundan hazırlıklar için 9 ay harcadı. Doğruluğu tarihsel bir tartışma konusu olsa da bazı Norman kayıtlarına göre dönemin kayda değer figürlerinden diplomatik destek de sağladı. Bu konuyla ilgili en meşhur iddia, o döneme ait başka anlatılarda geçmeyip sadece Poitiersli William'ın kayıtlarında görülen Papa II. Alexander'ın Dük William'a desteğinin göstergesi olarak kendisine bir papalık flaması göndermesidir. Nisan 1066'da görülen Halley kuyruklu yıldızı, dönemin kayıtlarında İngiltere'deki veraset krizine bağlanır.
12 Ağustos'a gelindiğinde kuvvetlerini Saint-Valery-sur-Somme'da toplayan William, İngiliz Kanalı'nı geçmeye hazırdı. Ya uygunsuz hava şartları ya da güçlü İngiliz filosu tarafından engellenme riski nedeniyle Normandiya'dan İngiltere'ye geçiş bir süre ertelendi. Normanlar, Harold'un Norveçliler karşısında zafer kazanıp donanmasını terhis etmesini takiben 28 Eylül'de Sussex'te bulunan Pevensey'de karaya çıktı. Birkaç gemi rotadan uzaklaşıp Romney'e gitti ve burada karaya çıkan Normanlar yerel fyrd ile savaştı. William'ın kuvvetleri karaya çıktıktan sonra Hastings'te ahşap bir kale inşa edip çevredeki bölgeyi buradan yağmaladı. Pevensey'de daha fazla tahkimat inşa edilmişti.

William'ın kuvvetlerinin kesin sayısı ve hangi birimlerden oluştuğu belirsizdir. O döneme ait bir belgede William'ın 776 gemisinin olduğu söylense de, bu sayı abartılmış olabilir. Dönemin yazarları tarafından ordunun büyüklüğü ile ilgili verilen sayılar oldukça abartılı olup 14.000 ile 150.000 arasında değişir. Modern tarihçiler William'ın kuvvetleri için 1.000-2.000'i süvari olmak üzere 7.000-8.000 adam, 10.000-12.000 adam, 3.000'i süvari olmak üzere 10.000 adam, ya da 7.500 adam gibi çeşitli tahminlerde bulunur. Norman ordusunun yaklaşık yarısı piyadelerden, çeyreği süvarilerden ve öbür çeyreği de okçu veya arbaletçilerden oluşuyordu. I. William'ın silah arkadaşlarının sonradan oluşturulmuş listeleri bulunsa da bunlar fazladan isimlerle şişirilmiştir. Bu listelerden ancak 35 ismin William ile Hastings'te bulunduğu güvenilir bir şekilde belirlenebilmiştir.
Ordu mensuplarının çoğunun kullandığı zırh türü, dize kadar uzanan, ata binilebilmesi için yırtmaçları olan ve bazılarının kolu dirseğe kadar gelen zincir zırhlı gömlekti. Bazı zırhların metalden, boynuzdan veya sertleştirilmiş deriden üretilmiş pulların bir gömleğe tutturulmasıyla yapılmış olmaları mümkündü. Miğferler genellikler konik bir metal başlık şeklindeydi ve burnu koruması için aşağı uzanan metal şeritleri bulunuyordu

Gemi inşaatı ve gemi makineleri mühendisliği (İngilizce: Naval Architecture and Marine Engineering), her türlü sivil veya askeri deniz aracının (gemi, yat, denizaltı, açık deniz yapıları, platformlar), bu araçların makinelerinin ve diğer donanımlarının tasarımı, üretimi ve planlamasından sorumlu mühendislik dalıdır.
Temeli makine mühendisliğine dayanmakta olup zamanla ayrı bir disiplin haline gelmiştir. Deniz teknolojisi mühendisliği ve gemi makineleri işletme mühendisliği ile birçok ortak yönü olmakla beraber, bu üç alan birbirleriyle karıştırılmaması gereken ayrı uzmanlık dallarıdır.

Gemi inşaatı ve gemi makineleri mühendislerinin temel çalışma alanları; tersaneler, tasarım büroları, denizcilik şirketleri, denetim kuruluşları, üniversiteler ile ürün ve servis sağlayıcı firmalardır. Bu alandaki mühendislerin farklı sektörlerde görev alması da mümkündür.
Ayrıca bazı ek eğitimlerin tamamlanmasının ardından gemilerde uzak yol vardiya mühendisi olarak çalışmak mümkündür. Sonraki eğitimler ve sınavlar sonucunda ise daha üst yeterliliklere terfi imkânı bulunmaktadır.

Genel olarak tüm mühendislik alanlarında olduğu gibi; matematik, fizik ve bu alanları temel alan diğer branşlarda yetenekli olmak, üç boyutlu düşünebilmek, karşılaşılan bir durumu analiz edebilmek, elde edilen sonuçlara göre hızlı ve doğru karar verebilmek önemlidir. Ayrıca yaratıcı olabilmek, eleştiriye açık olmak ve takım çalışmasına uyum sağlayabilmek de bu meslekte gerekli ve geliştirilebilir beceriler arasındadır.

Türkiye'de gemi inşaatı ve gemi makineleri mühendisliği programında alınması gereken eğitimin süresi 4 yıldır.
Eğitim süresince birçok mühendislik alanında olduğu gibi temel bilim ve temel mühendislik derslerinin ardından, alan dersleri ile tamamlayıcı dersler verilmektedir. Eğitim kurumuna göre derslerin adı, içeriği ve kapsamı değişebilmekte, bölünmüş ya da bir diğeri ile iç içe olabilmektedir.

Temel Dersler: Matematik, fizik, kimya, teknik resim, mühendisliğe giriş, bilgi teknolojileri, bilgisayar programlama, yabancı dil dersleri, istatistik, sayısal yöntemler
Temel Mühendislik Dersleri: Mekanik, statik, dinamik, mukavemet, malzeme, imalat, ısı transferi, termodinamik, akışkanlar mekaniği
Alan Dersleri: Gemi geometrisi, gemi yapıları, hidrostatik, stabilite, hidrodinamik, gemi direnci ve sevki, gemi makineleri, gemi yardımcı makineleri, yüksek hızlı tekneler, gemi ve makine tasarımı, tersane işletme ve organizasyonu, otomasyon, ısıtma-soğutma, elektrik, ekonomi, hukuk gibi meslek alanını ve sektörü ilgilendiren konularda dersler okutulur.
Eğitim esnasında çeşitli ödevler, projeler ve sunumlar hazırlanır. Staj zorunluluğu vardır.

Türkiye'de gemi inşaatı ve gemi makineleri mühendisliği eğitimi veren üniversiteler şunlardır: İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Bursa Teknik Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, İskenderun Teknik Üniversitesi, Bandırma 17 Eylül Üniversitesi, Deniz Harp Okulu, Piri Reis Üniversitesi ve Ordu Üniversitesi. 

Genel
Gemi Mühendisleri Odası 4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Özel

Bir gemi makinisti veya çarkçıbaşı, bir su taşıtının ve mürettebatının, yolcularının ve kargosunun tahrik tesislerini ve destek sistemlerini işletmek ve bakımından sorumlu ve yetkili lisanslı bir denizcidir.
Gemi makinistleri ayrıca, gemilerde bulunan atık su sistemleri, yakıt transfer sistemleri, aydınlatma sistemleri, havalandırma ve tatlı su sistemlerinin, düzenli olarak çalışmasından ve bakım-tutumundan da sorumludurlar. Dünya ticari ve askerî deniz filolarındaki gemiler, hiçbir şekilde, gemi mühendisleri olmadan yürütülemez.

Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği Bölümü'nde 4 yıllık lisans eğitimini takiben mezunlar Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği Lisans Diplomalarını alırlar. Mezunlar gemi makineleri, içten yanmalı makineler, türbinler, güç ve yük aktarma ve kumanda sistemleri, basınçlı kaplar, ısıtma havalandırma iklimlendirme, kazanlar, kompresörler, arıtma ve ayrıştırma sistemleri, akışkan depolama ve aktarma sistemleri ve kumanda kontrol sistemleri tasarım, projelendirme, projelerin uygulanması ve denetim işlerini yaparlar.

Addison-Wesley, ders kitabı ve bilgisayar edebiyatı yayıncısıdır. Küresel bir yayıncılık ve eğitim şirketi olan Pearson Education ve Pearson PLC'nin bir baskısıdır. Addison-Wesley, kitap yayınlamaya ek olarak, teknik başlıklarını Safari Books Online e-referans hizmeti aracılığıyla da dağıtıyor. Addison-Wesley'in satış çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri'nden (% 55) ve Avrupa'dan (% 22) kaynaklanmaktadır.
Addison-Wesley Professional Imprint, geliştiriciler, programcılar, yöneticiler, sistem yöneticileri dahil olmak üzere profesyonel BT çalışanı için kitaplar, e-Kitaplar ve video içeren içerik üretir. Klasik başlıklar, Bilgisayar Programlama Sanatı, C ++ Programlama Dili, The Mythical Man-Month ve Tasarım Desenlerini içerir. Addison-Wesley Professional, Safari Books Online'da da bir ortaktır.

Sitesi 18 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pearson Education
Methuen (şirket)
University of Chicago Press
Wiley (yayınevi)
Princeton University Press
Henry Holt and Company
Simon & Schuster
Springer Science+Business Media
Cengage
McGraw-Hill
Yahoo! Movies

Matematikte açıkorur gönderim ya da açıkorur dönüşüm tanımlı olduğu kümenin her noktasında yerel olarak açıları koruyan bir fonksiyona verilen addır. Bu tanımı haliyle, açıkorur gönderimlerin her zaman uzunlukları koruması ya da yönleri koruması beklenmez.
Açıkorur gönderimlerin hem açı hem de yön koruyanlarına konform dönüşüm adı verilir ve tanımları genelde, bir kere gerçel türevlilik içerir. Bu haliyle, konform dönüşümler hem açıları hem de sonsuz küçüklükteki figürlerin şekillerini korurlar; ancak boyutlarını korumayabilir de.
Açıkorur özelliği bir koordinat dönüşümünün Jakoben türevi matrisiyle de açıklanabilir. Eğer dönüşümün Jakoben matrisi her yerde bir skaler ile rotasyon matrisinin çarpımıysa, o zaman dönüşüm açıkorurdur. Açıkorur gönderimler daha yüksek boyutlu Öklid uzaylarındaki veya daha genel bir şekilde bir Riemann manifoldu üzerindeki bölgeler arasında da tanımlanabilir.

Açıkorur gönderimlerin önemli bir ailesi karmaşık analizden gelmektedir. Eğer U, karmaşık düzlem 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 'nin açık bir altkümesiyse, o zaman 
  
    
      
        f
        :
        U
        →
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle f:U\rightarrow \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 fonksiyonu ancak ve ancak holomorf ise ve türevi U üzerindeki her yerde sıfırdan farklıysa, açıkorurdur. Eğer f tersholomorf ise (yani, holomorf bir fonksiyona eşlenikse), açıları yine korur ancak bu sefer yönleri tersine çevirir. 
Bunu görmek için daha genel bir varsayımdan başlayalım: 
  
    
      
        U
        ⊂
        
          C
        
      
    
    {\displaystyle U\subset \mathbb {C} }
  
 açık bir kümeyse, 
  
    
      
        f
        =
        (
        u
        ,
        v
        )
        :
        U
        ↦
        
          
            R
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f=(u,v):U\mapsto \mathbb {R} ^{2}}
  
 fonksiyonu 
  
    
      
        
          z
          
            0
          
        
        ∈
        U
      
    
    {\displaystyle z_{0}\in U}
  
 noktasında gerçel türeve sahipse, o zaman 
  
    
      
        
          f
          ′
        
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        =
        d
        f
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        :
        
          
            R
          
          
            2
          
        
        ↦
        
          
            R
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f'(z_{0})=df(z_{0}):\mathbb {R} ^{2}\mapsto \mathbb {R} ^{2}}
  
 dönüşümünün standard bazlara göre determinantı

  
    
      
        
          △
          
            f
          
        
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        =
        
          |
          
            
              
                
                  
                    u
                    
                      x
                    
                  
                  (
                  
                    z
                    
                      0
                    
                  
                  )
                
                
                  
                    u
                    
                      y
                    
                  
                  (
                  
                    z
                    
                      0
                    
                  
                  )
                
              
              
                
                  
                    v
                    
                      x
                    
                  
                  (
                  
                    z
                    
                      0
                    
                  
                  )
                
                
                  
                    v
                    
                      y
                    
                  
                  (
                  
                    z
                    
                      0
                    
                  
                  )
                
              
            
          
          |
        
        =
        
          u
          
            x
          
        
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        
          v
          
            y
          
        
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        −
        
          v
          
            x
          
        
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        
          u
          
            y
          
        
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        =
        
          
            |
            
              
                
                  
                    ∂
                    f
                  
                  
                    ∂
                    z
                  
                
              
              (
              
                z
                
                  0
                
              
              )
            
            |
          
          
            2
          
        
        −
        
          
            |
            
              
                
                  
                    ∂
                    f
                  
                  
                    ∂
                    
                      
                        
                          z
                          ¯
                        
                      
                    
                  
                
              
              (
              
                z
                
                  0
                
              
              )
            
            |
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \triangle _{f}(z_{0})=\left\vert {\begin{matrix}u_{x}(z_{0})&u_{y}(z_{0})\\v_{x}(z_{0})&v_{y}(z_{0})\end{matrix}}\right\vert =u_{x}(z_{0})v_{y}(z_{0})-v_{x}(z_{0})u_{y}(z_{0})=\left\vert {\frac {\partial f}{\partial z}}(z_{0})\right\vert ^{2}-\left\vert {\frac {\partial f}{\partial {\bar {z}}}}(z_{0})\right\vert ^{2}}
  

olur. Eğer fonksiyon holomorfsa, U'nun her noktasında 
  
    
      
        
          
            
              ∂
              f
            
            
              ∂
              
                
                  
                    z
                    ¯
                  
                
              
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial f}{\partial {\bar {z}}}}=0}
  
 olur. Ayrıca, türevi U üzerindeki her yerde sıfırdan farklıysa bu sefer 
  
    
      
        
          △
          
            f
          
        
        =
        
          
            |
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  z
                
              
            
            |
          
          
            2
          
        
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \triangle _{f}=\left\vert {\frac {\partial f}{\partial z}}\right\vert ^{2}>0}
  
 olur. Yine benzer bir yolla, tersholomorf için determinantın negatif olduğu gösterilebilir.
Karmaşık analizin çok derin sonuçlarından biri olan Riemann dönüşüm teoremi 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
 'nin boş olmayan, açık, basit bağlantılı bir özalt kümesiyle 
  
    
      
        
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {C} }
  
'deki açık birim disk arasında birebir ve örten bir konform dönüşümün varolduğunu söyler.
Genişletilmiş karmaşık düzlemin (ki bir küreye açıkorur olarak denktir) kendi üzerine örten bir gönderimi ancak ve ancak Möbius dönüşümü ise açıkorurdur. Yine, karmaşık eşlenik için, açılar korunur ancak yönler tersine çevrilir.
Sonuncunun bir örneği ise birim çembere göre "çember tersinmesi"ne karşılıık gelen eşleniğin tersini almaktır. Bu ayrıca açıyı aynı tutan, çembersel koordinatlarda yarıçapsal koordinatın tersini almak olarak da açıklanabilir.

Riemann geometrisinde, 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 pürüzsüz manifoldunun üzerindeki 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 ve 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 Riemann metriklerine, 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 üzerindeki pozitif bir  
  
    
      
        u
      
    
    {\displaystyle u}
  
 fonksiyonu için 
  
    
      
        g
        =
        u
        h
      
    
    {\displaystyle g=uh}
  
 eşitliği varsa açıkorur olarak denk denilir.

  
    
      
        u
      
    
    {\displaystyle u}
  
 fonksiyonuna ise açıkorur çarpan adı verilir.
İki Riemann manifoldu arasındaki diffeomorfizme ise, geri çekilen metrik orijinal metriğe açıkorur olarak denk ise açıkorur gönderim denilir.
Pürüzsüz bir manifold üzerinde aynı zamanda açıkorur olarak denk olan Riemann metrikleri sınıfı cinsinden bir açıkorur yapı da tanımlanabilir.
Örneğin, sonsuzdaki nokta eklenmiş bir düzleme kürenin stereografik izdüşümü açıkorur bir gönderimdir.

Boyutu 2'den fazla olan herhangi bir Öklid uzayının üzerindeki açıkorur bir gönderim 3 çeşit dönüşüm tarafından oluşturulabilir: Homotetik dönüşüm, izometri ve öz

Bağıntıda yansıma, simetri ve geçişme özelliği varsa bu bağıntı denklik bağıntısıdır.

Bir kümede tanımlı yansıyan, simetrik ve geçişken bağıntı. Başka bir deyişle, 
  
    
      
        ∼
         
        ⊆
        A
        ×
        A
      
    
    {\displaystyle \sim \ \subseteq A\times A}
  
 bağıntısı her 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ,
        z
        ∈
        A
      
    
    {\displaystyle x,y,z\in A}
  
 için 

  
    
      
        x
        ∼
        x
      
    
    {\displaystyle x\sim x}
  

  
    
      
        x
        ∼
        y
        ⇔
        y
        ∼
        x
      
    
    {\displaystyle x\sim y\Leftrightarrow y\sim x}
  

  
    
      
        x
        ∼
        y
        ,
        y
        ∼
        z
        ⇒
        x
        ∼
        z
      
    
    {\displaystyle x\sim y,y\sim z\Rightarrow x\sim z}
  
 özelliklerini sağlamalıdır.
Denklik bağıntısı, tanımlı olduğu kümeyi denklik sınıfı adı verilen altkümelere ayırır. İki denklik sınıfı tanım itibarıyla ya eştir ya da kesişimleri boş kümedir.

Tam sayılar kümesinde tanımlanmış 
  
    
      
        x
        ∼
        y
        :⇔
        4
         
        
          |
        
         
        x
        −
        y
      
    
    {\displaystyle x\sim y:\Leftrightarrow 4\ |\ x-y}
  
 bağıntısı bir denklik bağıntısıdır. "İkinci bileşenle birincinin farkı 4'e tam bölünebilir" anlamına gelen bu bağıntı yukarıdaki özellikleri sağlar (her 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 tam sayısı için 
  
    
      
        x
        −
        x
        =
        0
      
    
    {\displaystyle x-x=0}
  
'dır ve 0, 4'e bölünebilir; 
  
    
      
        y
        −
        x
      
    
    {\displaystyle y-x}
  
 4'e bölünebilirse 
  
    
      
        x
        −
        y
      
    
    {\displaystyle x-y}
  
 de bölünebilir; son olarak 
  
    
      
        y
        −
        x
      
    
    {\displaystyle y-x}
  
 ve 
  
    
      
        z
        −
        y
      
    
    {\displaystyle z-y}
  
 4'e bölünebilirse 
  
    
      
        z
        −
        x
      
    
    {\displaystyle z-x}
  
'in de 4'e bölünebileceği açıktır). Bu bağıntı tam sayılar kümesini dörde bölümünden kalana göre 4 gruba ayırır.
Yönsüz bir çizgede iki düğümün birbirine bağlı olması, yani 
  
    
      
        
          e
          
            i
          
        
        =
        {
        
          v
          
            i
            −
            1
          
        
        ,
        
          v
          
            i
          
        
        }
        ∈
        K
        ,
        
          v
          
            i
          
        
        ∈
        D
        ,
        n
        ∈
        
          (
        
        N
        )
        ∪
        {
        0
        }
      
    
    {\displaystyle e_{i}=\{v_{i-1},v_{i}\}\in K,v_{i}\in D,n\in \mathbb {(} N)\cup \{0\}}
  
 olmak üzere 
  
    
      
        v
        ∼
        w
        :⇔
        ∃
         
        v
        =:
        
          v
          
            0
          
        
         
        
          e
          
            1
          
        
        ,
         
        
          v
          
            1
          
        
        ,
         
        .
        .
        .
         
        
          v
          
            n
            −
            1
          
        
        ,
         
        
          e
          
            n
          
        
        ,
         
        
          v
          
            n
          
        
        :=
        w
      
    
    {\displaystyle v\thicksim w:\Leftrightarrow \exists \ v=:v_{0}\ e_{1},\ v_{1},\ ...\ v_{n-1},\ e_{n},\ v_{n}:=w}
  
, bir denklik bağıntısıdır. Bu bağıntı düğümlerin kümesini ayrık altkümelere ayırır. Bu altkümelere bağlı eleman adı verilir.

  
    
      
        [
        0
        ,
        1
        ]
        ⊆
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle [0,1]\subseteq \mathbb {R} }
  
 kümesinde 
  
    
      
        x
        ∼
        y
        :⇔
        x
        −
        y
        ∈
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle x\thicksim y:\Leftrightarrow x-y\in \mathbb {Q} }
  
 bir denklik bağıntısıdır. Bu bağıntının ayırdığı her altkümeden seçme aksiyomu yardımıyla bir temsilci seçersek Vitali kümesi adı verilen kümeyi elde ederiz. Bu kümenin özelliği, hiçbir ölçü ile ölçülememesidir.

Öklid geometrisinde bir öteleme, belli bir yönde sabit bir uzaklık kadar yer değiştirme demektir. Eşölçer dönüşümlerden biridir (diğerleri dönme ve yansımadır). Ötelemenin bir diğer yorumu, her noktaya sabit bir vektör eklemek veya koordinat sistemini kaydırmaktır. Bir öteleme operatörü 
  
    
      
        
          T
          
            
              δ
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{\mathbf {\delta } }}
  
 şöyle tanımlanır: 
  
    
      
        
          T
          
            
              δ
            
          
        
        f
        (
        
          v
        
        )
        =
        f
        (
        
          v
        
        +
        
          δ
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle T_{\mathbf {\delta } }f(\mathbf {v} )=f(\mathbf {v} +\mathbf {\delta } ).}
  

Eğer v sabit vektör ise Tv ötelemesi Tv(p) = p + v
olarak çalışır. 
Eğer T  bir öteleme, A altında fonksiyon T nin bir altkümesinin görüntü'sü ise T tarafından Anın ötelemesidir  Bu öteleme  Tv tarafından sıklıkla A + v olarak yazılır.
Bir Öklid uzayı'nda, herhangi bir öteleme  bir izometri'dir.Bu bütün ötelemelerin formlarının kümesi T öteleme grubu, uzayın kendisine izomoriktir ve Öklidyen grup E(n)'nin bir normal altgrup'udur. E(n)'nin kota grubu T tarafından ortogonal grup O(n)ya izomorfiktir:

E(n) / T ≅ O(n).

Bir ötelemede bir benzeşik dönüşüm ile  sabit nokta'lar yoktur. Matris çarpımında her zaman  orijin olarak bir sabit nokta vardır. Yine de, burada bir vektör uzayı ile matris çarpımı'nın bir ötelemesinin gösterimine bir ortak geçici çözüm olarak kullanılan homojen koordinatlar :
3-boyutlu vektör w olarak şu yazılır
w= (wx, wy, wz)
kullanılan 4 homojen koordinat olarak
w = (wx, wy, wz, 1).
Bir vektör v tarafından bir nesnenin ötelemesi, her homojen vektör p (homojen koordinatlar içinde yazılır)  bu öteleme matrisi tarafından çarpılabilir:

  
    
      
        
          T
          
            
              v
            
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  
                    v
                    
                      x
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  
                    v
                    
                      y
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  
                    v
                    
                      z
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{\mathbf {v} }={\begin{bmatrix}1&0&0&v_{x}\\0&1&0&v_{y}\\0&0&1&v_{z}\\0&0&0&1\end{bmatrix}}}
  

Aşağıda gösterildiği gibi, çarpma beklenen sonucu verecektir:

  
    
      
        
          T
          
            
              v
            
          
        
        
          p
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  
                    v
                    
                      x
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  
                    v
                    
                      y
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  
                    v
                    
                      z
                    
                  
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
        
          
            [
            
              
                
                  
                    p
                    
                      x
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    p
                    
                      y
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    p
                    
                      z
                    
                  
                
              
              
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    p
                    
                      x
                    
                  
                  +
                  
                    v
                    
                      x
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    p
                    
                      y
                    
                  
                  +
                  
                    v
                    
                      y
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    p
                    
                      z
                    
                  
                  +
                  
                    v
                    
                      z
                    
                  
                
              
              
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
        =
        
          p
        
        +
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle T_{\mathbf {v} }\mathbf {p} ={\begin{bmatrix}1&0&0&v_{x}\\0&1&0&v_{y}\\0&0&1&v_{z}\\0&0&0&1\end{bmatrix}}{\begin{bmatrix}p_{x}\\p_{y}\\p_{z}\\1\end{bmatrix}}={\begin{bmatrix}p_{x}+v_{x}\\p_{y}+v_{y}\\p_{z}+v_{z}\\1\end{bmatrix}}=\mathbf {p} +\mathbf {v} }
  

Bir çeviri matrisin ters vektör yönünü tersine çevrilmesi elde edilebilir:

  
    
      
        
          T
          
            
              v
            
          
          
            −
            1
          
        
        =
        
          T
          
            −
            
              v
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle T_{\mathbf {v} }^{-1}=T_{-\mathbf {v} }.\!}
  

Benzer şekilde, çeviri matrislerin çarpım vektörleri eklenerek verilir:

  
    
      
        
          T
          
            
              u
            
          
        
        
          T
          
            
              v
            
          
        
        =
        
          T
          
            
              u
            
            +
            
              v
            
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle T_{\mathbf {u} }T_{\mathbf {v} }=T_{\mathbf {u} +\mathbf {v} }.\!}
  

Çünkü  vektörlerin eklemeli değişmelisidir, öteleme matrislerinin çarpımı bu nedenle değişmeli (keyfi matrislerin çarpımının aksine)dir.

Fizik'te, öteleme (ötelemeli hareket)hareketli bir nesnenin pozisyon  değişikliğidir,döndürme'ye karşıttır. örneğin, Whittakere göre:

 Bir cisim bir pozisyondan başka bir pozisyona hareket ettirilirse ve cisim noktalarına her ilk ve son noktaları birleştiren hat uzunluğunun paralel düz çizgiler bir  ℓ dizisi ise, uzayda cismin yönü değişmeden böylece bir ℓ mesafesi boyunca çizgilerin yönünde paralel olarak öteleme, bir  yerdeğiştirme olarak adlandırılır . 
 — E.T. Whittaker: A Treatise on the Analytical Dynamics of Particles and Rigid Bodies, p. 1
Bir öteleme formülüne göre, bir nesnenin tüm noktalarının konumlarını (x, y, z) değişen bir işlemdir.

  
    
      
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
        →
        (
        x
        +
        Δ
        x
        ,
        y
        +
        Δ
        y
        ,
        z
        +
        Δ
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (x,y,z)\to (x+\Delta x,y+\Delta y,z+\Delta z)}
  

burada 
  
    
      
        (
        Δ
        x
        ,
         
        Δ
        y
        ,
         
        Δ
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (\Delta x,\ \Delta y,\ \Delta z)}
  
 vektör nesnenin her noktası için aynıdır. Bu öteleme vektörü 
  
    
      
        (
        Δ
        x
        ,
         
        Δ


Matematikte, bir işlem, bir kümeden kendisine tanımlı bir fonksiyondur. Örneğin, reel sayılar üzerindeki bir işlem, reel sayıları alacak ve bir reel sayı döndürecektir. Bir işlem, sıfır veya daha fazla girdi değerini (bunlara "işlenen" (operand) veya "argüman" da denir) iyi tanımlanmış bir çıktı değerine götürür. İşlenenlerin sayısı işlemin aritesidir.
En çok çalışılan işlemler, toplama ve çarpma gibi ikili işlemler (yani aritesi 2 olan işlemler) ve toplamsal ters ile çarpımsal ters gibi tekli işlemlerdir (yani aritesi 1 olan işlemler). Aritesi sıfır olan bir işleme veya sıfırlı işleme, sabit denir. Karma çarpım, üçlü işlem olarak da adlandırılan, aritesi 3 olan bir işlem örneğidir.
Dört klasik işlem toplama, çıkarma, çarpma ve bölmedir. Bu işlemler aritmetiğin temelini oluşturur ve çeşitli alanlarda hesaplamalar yapmak ve problemleri çözmek için gereklidir.
Genellikle aritenin sonlu olduğu varsayılır. Ancak bazen sonsuz işlemler (infinitary operations) de dikkate alınır; bu durumda sonlu ariteye sahip "olağan" işlemlere sonlu işlemler (finitary operations) denir. Bir kısmi işlem, işlemle benzer şekilde tanımlanır ancak fonksiyon yerine bir kısmi fonksiyon söz konusudur.

İki yaygın işlem türü vardır: tekli (unary) ve ikili (binary). Tekli işlemler, negasyon ve trigonometrik fonksiyonlar gibi yalnızca bir değer içerir. İkili işlemler ise iki değer alır ve toplama, çıkarma, çarpma, bölme ve üs almayı içerir.
İşlemler sayılar dışındaki matematiksel nesneleri de içerebilir. Mantıksal değerler olan doğru ve yanlış, ve, veya ve değil gibi mantık işlemleri kullanılarak birleştirilebilir. Vektörler toplanabilir ve çıkarılabilir. Dönmeler, önce birinci döndürmeyi sonra ikinciyi uygulayan fonksiyon bileşkesi işlemi kullanılarak birleştirilebilir. Kümeler üzerindeki işlemler arasında birleşim ve kesişim gibi ikili işlemler ve tümleme gibi tekli işlemler yer alır. Fonksiyonlar üzerindeki işlemler ise bileşke ve evrişimi içerir.
İşlemler, tanım kümesindeki her olası değer için tanımlanmayabilir. Örneğin, reel sayılarda sıfıra bölme yapılamaz veya negatif sayıların karekökü alınamaz. Bir işlemin tanımlı olduğu değerler, tanım bölgesi veya aktif tanım kümesi adı verilen bir küme oluşturur. Üretilen değerleri içeren kümeye değer kümesi denir; ancak işlem tarafından ulaşılan gerçek değerlerin kümesi, işlemin tanım değer kümesi, aktif değer kümesi, görüntüsü veya erimidir. Örneğin, reel sayılarda kare alma işlemi yalnızca negatif olmayan sayılar üretir; değer kümesi reel sayılar kümesidir ancak görüntü kümesi negatif olmayan sayılardır.
İşlemler farklı türden nesneleri içerebilir: bir vektör bir skaler ile çarpılarak başka bir vektör oluşturulabilir (skaler çarpma olarak bilinen bir işlem), ve iki vektör üzerindeki iç çarpım işlemi skaler bir nicelik üretir. Bir işlemin belirli özellikleri olabilir veya olmayabilir; örneğin birleşmeli, değişmeli, zıt sıra değişimli (anticommutative), eşgüçlü (idempotent) ve benzeri olabilir.
Birleştirilen değerlere işlenenler, argümanlar veya girdiler; üretilen değere ise değer, sonuç veya çıktı denir. İşlemler ikiden az veya çok girdiye sahip olabilir (sıfır girdi ve sonsuz sayıda girdi durumu dahil).
Bir operatör, işlemi göstermek için kullanılan sembolü veya süreci ifade etmesi bakımından işleme benzer. Dolayısıyla bakış açıları farklıdır. Örneğin, işlenenlere ve sonuca odaklanıldığında genellikle "toplama işlemi"nden söz edilir, ancak sürece veya daha sembolik bir bakış açısına odaklanıldığında "toplama operatörü"ne (nadiren "toplama işlemi operatörü") geçiş yapılır; bu durumda fonksiyon +: X × X → X şeklindedir (burada X, reel sayılar kümesi gibi bir kümedir).
İşlemleri göstermekte kullanılan artı (
  
    
      
        +
      
    
    {\displaystyle +}
  
), eksi (
  
    
      
        −
      
    
    {\displaystyle -}
  
), çarpı (
  
    
      
        ×
      
    
    {\displaystyle \times }
  
), bölü (
  
    
      
        ÷
      
    
    {\displaystyle \div }
  
) gibi sembollere işleç adı verilir.

Bir küme X üzerinde bir n-li işlem ω, ω: Xn → X şeklinde bir fonksiyondur. Xn kümesine işlemin tanım kümesi, çıktı kümesine işlemin değer kümesi ve sabit negatif olmayan n tamsayısına işlemin aritesi denir. Bu nedenle bir tekli işlem bir ariteye, bir ikili işlem ise iki ariteye sahiptir. Sıfır ariteli bir işleme sıfırlı işlem denir ve bu sadece değer kümesi Y nin bir elemanıdır. Bir n-li işlem, n girdi alanı üzerinde tam ve çıktı alanı üzerinde tekil olan bir (n + 1)-li bağıntı olarak da görülebilir.
Xn'den X'e bir n-li kısmi işlem ω, ω: Xn → X şeklinde bir kısmi fonksiyondur. Bir n-li kısmi işlem, çıktı alanı üzerinde tekil olan bir (n + 1)-li bağıntı olarak da görülebilir.
Yukarıdakiler, sonlu sayıdaki işlenenlere (n değeri) atıfta bulunarak genellikle sonlu işlem olarak adlandırılan şeyi tanımlar. Aritenin sonsuz bir ordinal veya kardinal, hatta işlenenleri indeksleyen keyfi bir küme olarak alındığı bariz genişletmeler mevcuttur.
Çoğunlukla, işlem teriminin kullanımı, fonksiyonun tanım kümesinin değer kümesinin bir kuvvetini (yani değer kümesinin bir veya daha fazla kopyasının Kartezyen çarpımını) içerdiğini ima eder, ancak vektörlerin çarpılıp bir skalerle sonuçlandığı nokta çarpım durumunda olduğu gibi bu hiçbir şekilde evrensel değildir. Bir n-li işlem ω: Xn → X, iç işlem olarak adlandırılır. Bir n-li işlem ω: Xi × S × Xn − i − 1 → X (burada 0 ≤ i < n), skaler kümesi veya operatör kümesi S tarafından bir dış işlem olarak adlandırılır. Özellikle bir ikili işlem için, ω: S × X → X, S tarafından bir soldan-dış işlem ve ω: X × S → X, S tarafından bir sağdan-dış işlem olarak adlandırılır. Bir iç işlem örneği, iki vektörün toplanıp bir vektörle sonuçlandığı vektör toplamadır. Bir dış işlem örneği ise, bir vektörün bir skaler ile çarpılıp bir vektörle sonuçlandığı skaler çarpmadır.
Bir n-li çoklu fonksiyon veya çoklu işlem ω, bir kümenin Kartezyen kuvvetinden o kümenin alt kümelerinin kümesine yapılan bir eşlemedir; biçimsel olarak 
  
    
      
        ω
        :
        
          X
          
            n
          
        
        →
        
          
            P
          
        
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle \omega :X^{n}\rightarrow {\mathcal {P}}(X)}
  
.

Cebir
Hiperişlem
İşlem sırası

İkili işlem

Tanım kümesi
Fonksiyon
Bağıntı
Aritmetik
Değişken
Mantık bağlacı

ResearchGate, bilim insanları ve araştırmacıların makalelerini paylaşmaları, soru sormaları, yanıtlamaları ve ortak çalışanlar bulmaları için Avrupa temelli bir ticari sosyal ağ sitesidir. Nature tarafından 2014 yılında yapılan bir araştırmaya ve Times Higher Education'daki 2016 tarihli bir makaleye göre, aktif kullanı sayısı açısından en büyük akademik sosyal ağdır, ancak diğer hizmetlerin daha fazla kayıtlı kullanıcısı bulunmaktadır.
Makaleleri okumak kayıt gerektirmezken, site üyesi olmak isteyenlerin kaydolabilmek için tanınmış bir kurumdan e-posta adresine sahip olmaları veya yayınlanmış bir araştırmacı olarak manuel olarak onaylanmaları gerekir. Site üyelerinin her birinin bir kullanıcı profili vardır ve makaleler, veriler, bölümler, olumsuz sonuçlar, patentler, araştırma önerileri, yöntemler, sunumlar ve yazılım kaynak kodu dahil olmak üzere araştırma çıktılarını yükleyebilirler. Kullanıcılar ayrıca diğer kullanıcıların faaliyetlerini takip edebilir ve onlarla tartışmalara katılabilirler. Kullanıcılar ayrıca diğer kullanıcılarla etkileşimlerini engelleyebilirler.

New York Times, siteyi Facebook, Twitter ve LinkedIn'in bir karışımı olarak tanımladı. Site üyeleri, diğer bireysel üyeleri takip etmenin yanı sıra bir araştırma alanını da takip edebilirler. Kullanıcıların hakemli makaleler hakkında kısa incelemeler yazabilmeleri için bir blog özelliği vardır. ResearchGate, üyelere benzer ilgi alanlarına sahip diğer kişilerle bağlantı kurmalarını önermek için kullanıcı profilleri hakkında kendi yayınladığı bilgileri endeksler. Bir üye bir soru gönderdiğinde, kullanıcı profillerinde ilgili uzmanlığa sahip olduklarını belirten diğer kişilere yönlendirilir. Ayrıca, kullanıcıların verileri paylaşabileceği, paylaşılan belgeleri düzenleyebileceği veya gizli konuları tartışabileceği özel sohbet odalarına da sahiptir. Site ayrıca araştırma odaklı bir istihdam sayfasına da sahiptir.
2018 itibarıyla çoğunluğu Avrupa ve Kuzey Amerika'dan olan 15 milyonun üzerinde kullanıcısı vardır. Kullanıcılarının çoğunluğu biyoloji veya tıp alanından olmasına rağmen mühendislik, bilgisayar bilimi, tarım ve psikoloji gibi farklı alanlardan da kullanıcıları vardır.
ResearchGate, 2012'den beri "RG Skoru" şeklinde yazar düzeyinde bir metrik yayınlamıştır. RG puanı bir alıntı etkisi ölçüsü değildir. RG Puanlarının mevcut yazar düzeyindeki metriklerle ilişkili olduğu rapor edilmiştir, ancak aynı zamanda şüpheli güvenilirliğe ve bilinmeyen bir hesaplama metodolojisine sahip olduğu için eleştirilmiştir. Mart 2022'de ResearchGate, Temmuz 2022'den sonra RG Puanını kaldıracaklarını duyurmuştur. ResearchGate, siteye içerik koymak için ücret talep etmez ve akran denetimi gerektirmez.

ResearchGate, 2008 yılında (aynı zamanda şirketin CEO'su olan) virolog Dr. Ijad Madisch tarafından Dr. Sören Hofmayer ve bilgisayar bilimcisi Horst Fickenscher ile birlikte kuruldu. Boston, Massachusetts'te başladı ve kısa bir süre sonra Berlin, Almanya'ya taşındı.
Şirketin 2010 yılındaki ilk finansman turu, risk sermayesi şirketi Benchmark tarafından yönetildi. Benchmark'ın ortağı Matt Cohler yönetim kurulu üyesi oldu ve Berlin'e taşınma kararına katıldı.
The New York Times'a göre, web sitesi birkaç özellikle başladı, daha sonra bilim insanlarının girdilerine dayanarak daha da geliştirildi. 2009'dan 2011'e kadar sitenin kullanıcı sayısı 25.000'den 1 milyonun üzerine çıktı.
Şirket 2011'de 12 çalışandan 2014'te 120'ye yükseldi. Şu anda 100 satış personeli dahil olmak üzere yaklaşık 300 çalışanı bulunmaktadır.
ResearchGate'in rakipleri arasında Academia.edu, Google Scholar ve Mendeley bulunmaktadır. 2016'da Academia.edu'nun daha fazla kayıtlı kullanıcısı (11 milyona karşı yaklaşık 34 milyon) ve daha yüksek web trafiği olduğu bildirildi ancak ResearchGate araştırmacılar tarafından aktif kullanım açısından önemli ölçüde daha büyüktü. ResearchGate'in kullanıcı hesaplarını tanınmış kurumlardaki kişiler ve yayınlanmış araştırmacılarla sınırlandırması, Academia.edu'daki hesapların yüksek bir yüzdesinin geçersiz veya etkin olmaması nedeniyle aktif kullanımdaki eşitsizliği açıklayabilir.
Madisch, şirketin iş stratejisinin kullanıcıların faaliyetlerinin analizine dayanan, yüksek oranda hedeflenmiş reklamcılığa odaklandığını, "Bir gazetede bahsedilen bir mikroskoba tıklayıp satın alabileceğinizi hayal edin" diyerek ve "nispeten az sayıda insanın" kontrolü altında bile bilime yapılan harcamayı yılda 1 trilyon dolar olarak tahmin ettiğini söyledi.
Kasım 2015'te Goldman Sachs, Benchmark Capital, Wellcome Trust ve Bill Gates gibi bir dizi yatırımcıdan 52,6 milyon dolarlık ek fon aldılar, ancak bunu Şubat 2017'ye kadar açıklamadılar. Kayıplar 2014'te 5,4 milyon Avro'dan 2015'te 6,2 milyon Avro'ya yükseldi, ancak ResearchGate'in CEO'su sonunda zararın biteceğine dair iyimserliğini dile getirdi.

ResearchGate, hüküm giymiş seks suçlularını sosyal ağ sitesinden kaldırmama kararı nedeniyle birçok kullanıcı tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Birçok araştırmacı, hüküm giymiş çocuk pornografisini ve ayrıca Kanada'da kayıtlı seks suçlusu Ben Levin'i bir kullanıcı olarak kaldırmayı reddettikleri için protesto amacıyla hesaplarını sildi. ResearchGate'de "Research Ben" olarak tanımlanan bu kişi, büyük çoğunluğu çocuk pornografisi ve pedofiller ile ilgili çalışmalarla ilgilenen 80'den fazla makalesi yayınlanan, ResearchGate'in sıkı bir kullanıcısıydı.
ResearchGate, kullanıcılarının ortak yazarlarına istenmeyen davetiyeleri e-postayla gönderdiği için eleştirildi. Bu e-postalar, kullanıcı tarafından kişisel olarak gönderilmiş gibi yazılmıştır, ancak bunun yerine kullanıcı devre dışı bırakmadıkça otomatik olarak gönderilmiştir. Bu, bazı araştırmacıların hizmeti boykot etmesine neden oldu ve ResearchGate'in bilim camiasındaki olumsuz görünüşüne katkıda bulundu. Kasım 2016 itibarıyla sitenin bu uygulamaya son verdiği görülüyor.
Association for Information Systems tarafından 2014 yılında yayınlanan bir araştırma, ResearchGate'de varsayılan ayarları kullanan atıl bir hesabın, 16 aylık bir süre içinde 38 kişiye 297 davetiye oluşturduğunu ve kullanıcı profilinin otomatik olarak 430'dan fazla yayına atfedildiğini buldu. Ayrıca gazeteciler ve araştırmacılar, ResearchGate tarafından tescilli bir algoritma ile hesaplanan RG puanının şüpheli koşullar altında yüksek değerlere ulaşabileceğini bulmuşlardır.
ResearchGate, sahte yayıncılar, "hayalet dergiler", "yağmacı" dergilere sahip yayıncılar ve sahte etki derecelendirmeleri gibi fenomenler de dahil olmak üzere "akademik yazının karanlık tarafına" karşı koruma sağlamadığı için eleştirildi. Ayrıca yayınlanan eserlerin telif hakkı ihlali nedeniyle eleştirildi.

Springer Science+Business Media, 2015'ten beri Springer Nature'ın bir parçası olan bilim, beşeri bilimler, teknik ve tıbbi (STM) yayımcılık alanında kitaplar, e-kitaplar ve hakemli dergilerde yayın yapan küresel bir yayıncılık şirketidir. Springer, SpringerLink ve SpringerImages dahil olmak üzere bir dizi bilimsel veritabanına da ev sahipliği yapıyor. Kitap yayınları arasında başlıca referans eserleri, ders kitapları, monografi ve kitap serileri; 24 konu koleksiyonunda 168.000'den fazla kitap e-kitap olarak bulunmaktadır. Springer'in Berlin, Heidelberg, Dordrecht ve New York'ta büyük ofisleri var.
15 Ocak 2015 tarihinde, Holtzbrinck Publishing Group / Nature Research ve Springer Science + Business Media bir birleşme olduğunu açıkladı. İşlem Mayıs 2015'te tamamlanmış ve Holtzbrinck'in% 53 hissesine sahip olduğu ve BC Partners'ın% 47 hissesini elinde tuttuğu yeni bir ortak girişim şirketi Springer Nature kuruldu.

Resmî site

URL (Uniform Resource Locator, Birörnek Kaynak Konumlayıcı, Tekdüzen Kaynak Bulucu), İnternet'te bir kaynağa (belge veya resim gibi) rastgelen, standart bir formata uygun bir karakter tertibidir.
Örneğin bu sayfanın Vikipedi'deki URL'si aşağıdaki gibidir:
http://tr.wikipedia.org/wiki/URL.
Her URL web kaynağına bilgisayar ağı üzerinde konumu belirleyen referanstır ve kurtarması için mekanizmadır.
URL, Tekdüzen Kaynak Tanımlayıcı (URI)'nin özel bir türüdür. Ancak bazı kişiler bu iki terimi birbiriyle karıştırmaktadır.
URL'ler yaygın olarak web sayfalarına (HTTP) işaret edilmek için oluyor fakat URL'ler dosya aktarım (FTP), E-mail (mailto), veritabanı erişimleri (JDBC), gibi ve başka çok sayıda uygulamalar için kullanılır.
HTTP URL'leri, daha yaygın tabirle Web adresleri, genellikle İnternet tarayıcılarının adres kutusunda gösterilir.

makale: Uniform Resource Identifier § Syntax
HTTP deki URL'ler, jenerik URI 'nın söz dizimine uyar. jenerik URI 'nın söz dizimi 5 bileşenden oluşur soldan sağa azalan önem sırasına göre hiyerarşik olarak düzenlenmiştir:

URI = şema":" ["//" authority] yol ["?" kuyruk] ["#" parça]

Bir bileşen, bağlantılı sınırlayıcına sahipse ve sınırlayıcı URI 'de gözükmüyorsa, tanımsız oluyor; şema ve yol bileşenleri her zaman belirlenir. Bir bileşen, herhangi karakter içermiyorsa boş bileşen oluyor; şema bileşeni hep dolu oluyor.
Authority [server DNS host name or IP address, server DNS Host adı veya ip adresi] bileşeni alt bileşenlerden oluşur:

authority = [kullanıcı Bilgileri "@"] host [":" port]

URl içerir:

Bir boş olmayan şema bileşeni ardından kolon (:), karakter dizinden oluşur bir harf ile başlar ardından onu karakter grubu ile devam ediyor bu grup harf ya da rakam ya da toplama işareti (+) ya da nokta(.) ya da çıkarma işareti olabilir. Şemalar büyük ve küçük harfe duyarsızdır. Bununla birlikte, standart yazım biçimi küçük harflerdir ve şemaları belirten belgelerde de küçük harf kullanılması gerekir. http, https, ftp, mailto, file, data ve irc içeren yaygın şemaların örnekleri. URI şemaları, (IANA ) 'de kayıtlı olmalıdır. Kayıtlı olmayan şemalar pratikte kullanılmasına rağmen.

URL 1994 yılında Tim Berners-Lee tarafından oluşturulmuştur. URL formatı, UNIX dosya yol referansları esasına dayanır. Slash (/) işareti klasör veya indeksleri, dosya veya kaynakları ayırmakta kullanılır. Dosya formatları nokta son ekleri kullanılarak sınıflandırılabilirler. file.html veya file.txt istekleri doğrudan yerine getirilirken, file.php, işlenen sonuç son kullanıcıya servis edilmeden önce bir PHP ön işlemcisine yollanmasına ihtiyaç duyar.

Viki, bir iş birliği etrafında toplanan kimselerin web tarayıcı üzerinden yeni sayfalar oluşturmasına, sayfalarda düzenlemeler yapmasına ve bu sayfaları birbirine bağlamasına olanak sağlayan MediaWiki vb. bir yazılım altyapısı kullanan web sitelerinin genel adıdır.
Viki sitelerinde kullanıcılar kolayca büyük dokümantasyonlar oluşturabilir. Diff özelliği sayesinde sayfanın önceki sürümleri görülebilir ve böylelikle belgeler arasındaki sürüm farklılıkları takip edilebilir. Sayfalar arasındaki bağlantılar ve sayfa biçimlemeleri sistem tarafından otomatik olarak yapılandırılacağından, bilgiye erişme ve bilgi belgeleme Viki ile son derece kolaylaşmaktadır ve ayrıca son yapılan araştırmalar sonucunda en çok tıklananlar arasında yerini almıştır.
Hem kamuya açık hem de özel olmak üzere yüz binlerce Viki kullanımdadır ve bunlar arasında bilgi yönetimi kaynakları, not alma araçları, topluluk web siteleri ve intranetler olarak işlev gören Vikiler de vardır. İlk Viki yazılımı olan WikiWikiWeb'in geliştiricisi olan Ward Cunningham, Viki'yi başlangıçta "çalışabilecek en basit çevrimiçi veritabanı" olarak tanımlamıştır.

Viki ismi Hawaii dilinde "hızlı" anlamına gelen wiki kelimesinden türetilmiştir. İlk basit viki sitesi olan WikiWikiWeb'i Ward Cunningham oluşturmuştur.

Edmund ("Ted") John Bowen FRS  (29 Nisan 1898 - 19 Kasım 1980) İngiliz fiziksel kimyacı.

İngiltere, Worcester'da doğan EJ Bowen, Royal Grammar School Worcester'a gitti. 1915 ve 1916 yıllarında Oxford Üniversitesi'nde kimya okurken Brackenbury Bursunu kazanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Garnizon Topçusu'nda Teğmen olarak görev yaptıktan sonra Balliol Koleji'ne geri dönmüştür. 1922 yılında, 1919-1921 yılları arasında Kolej'de kısa bir süre kimya akademi üyesi olan, ancak daha sonra ilgi alanını kimyadan tıbba değiştiren RB Bourdillon'un yerini alarak Oxford University College akademi üyesi oldu. Bowen ayrıca 1936'da University College Yurtiçi Bursiyeri ve Oxford Üniversitesi'nde Genç Gözetmen (Junior Proctor) olarak görev yapmıştır.
Floresan üzerine yaptığı araştırmalar için 1935'te Royal Society üyesi olarak seçildi. 1963'te Davy Madalyası ile ödüllendirildi. Işığın Kimyasal Yönleri adlı ufuk açıcı bir kitap yazmış ve Faraday Society ve Chemical Society'nin Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır..
Bowen'in araştırma çalışmalarının çoğu Oxford'daki Balliol-Trinity Laboratuvarlarında gerçekleştirmiştir. Laboratuvar tüpleri için başarılı bir cam üfleyiciydi ve hatta camdan sanat eserleri üretmiştir. 1966 Floresan üzerine Liversidge Dersi, hayatının araştırmalarına dayanıyordu. Haziran 1965'te emekli olduktan sonra, 6 Ekim 1965'te University College Fahri Üyesi seçilmiştir. Kolejin en uzun süre hizmet veren Üyelerinden birisi olmuştur. (sıradan bir Üye olarak 43 yıl ve toplam 59 yıl) ve) adını bir odaya vermişlerdir. Aynı zamanda, komitesinde uzun yıllar hizmet veren ve o kulübün Oxford şubesini organize eden tanınmış bir Worcester Old Elizabethan'dır.
1931 Mayıs'ında, o zamanlar bir üniversite öğretim üyesi olan Bowen, Oxford'daki Rhodes House'da Albert Einstein tarafından 1931 ve 1933 yılları arasında verilen üç serilik konferansa katıldı. İkinci dersten sonra Einstein'ın kullandığı karatahtanın saklanmasına yardım etti. Sir Francis Wylie (Rhodes House Müdürü) Oxford'daki Bilim Tarihi Müzesi'ne koydu ve burada bugüne kadar müze içerisindeki önemli bir kısımda sergilenmeye devam etti.
Bowen, kimyanın yanı sıra jeolojiyle de ilgilenmekteydi., özellikle İngiltere'nin güney kıyısındaki Dorset'teki Jurassic Sahili'ndeki Ringstead Körfezi çevresi Bowen için ilgi çekiciydi. Jura döneminden bir ammonit olan Perisphinctes boweni, onun adını almıştır. Bowen, Oxford Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi ile yakından ilgilenmiş ve müzenin üst galerileri için güneş, dünya ve ayın ölçekli bir modelini üretmiştir.
Bowen, çalışma hayatının çoğunu Park Town'da geçirmiş ve Oxford'un kuzeyindeki Wolvercote Mezarlığı'na defnedilmiştir. Bowen, Edith née Moule ile evliydi ve aynı zamanda kimyager olan bir oğlu (Humphry Bowen) ve bir kızı vardır.

University College'da E. J. Bowen ve Emeritus Fellows tarafından kullanılan Dr Bowen's Room, şimdi Prof. Ruth Chang tarafından kullanılmaktadır. Bowen'in 1931-1980 yılları arasındaki makaleleri Oxford'daki Bilim Tarihi Müzesi tarafından düzenlenmektedir.

Sir Cyril Norman Hinshelwood FRS
Ronald George Wreyford Norrish FRS
Nevil Vincent Sidgwick FRS
Sir Harold Warris Thompson FRS

Ronnie Bell FRS, fiziksel kimyager ve Oxford meslektaşı
John Albery FRS, University College, Oxford'da meslektaşı ve halefi
Bowen'in oğlu Humphry Bowen, başka bir kimyager
Bowen'in torunu Jonathan Bowen, bir bilgisayar bilimcisi
1935'te seçilen Kraliyet Cemiyeti Üyelerinin Listesi

Bowen, EJ (Edmund John) 1898–1980: Kağıtlar, 1921–1980 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Oxford Bilim Tarihi Müzesi'nde.
EJ Bowen yayınları Microsoft Academic kaynağından.
Oxford Fiziksel Kimya: İlk günler.
EJ Bowen'ın yazarı olduğu kitaplar, Açık Kütüphane.
Edmund John Bowen, Walter Stoneman'ın (1954) Londra'daki Ulusal Portre Galerisi'ndeki bir fotoğrafı.

Reaksiyon kinetiği olarak da bilinen kimyasal kinetik, kimyasal reaksiyonların hızlarını ve mekanizmalarını araştırmakla ilgilenen bir fiziksel kimya dalıdır. Bir sürecin gerçekleştiği yön ile ilgilenen ancak gerçekleşme hızları hakkında bir bilgi vermeyen termodinamik ile karıştırılmamalıdır. Kimyasal kinetik, deneysel koşulların kimyasal reaksiyonların hızı üzerine etkilerini, reaksiyon mekanizmaları ile geçiş hâllerinin verim bilgilerini ve kimyasal reaksiyonların karakteristiklerini tanımlayan matematiksel modellerin çıkarılmasını kapsayan bir bilim alanıdır.

1864'te Peter Waage ve Cato Guldberg, kimyasal reaksiyon hızının reaksiyona giren maddelerin miktarıyla orantılı olduğunu belirten kütle etki yasasını formüle ederek kimyasal kinetiklerin geliştirilmesine öncülük ettiler.
Van 't Hoff kimyasal dinamik üzerine çalışmalar gerçekleştirmiş ve 1884'te ünlü "Études de dynamique chimique" (Dinamik Kimya Alanında Çalışmalar) adlı kitabını yayınlamıştır. 1901'de "kimyasal dinamik ve çözeltilerde ozmotik basınç kanunlarının keşfi ile sağladığı müstesna hizmetler karşılığında" ilk Nobel Kimya Ödülü'nü almıştır. Kimyasal kinetik, van 't Hoff'tan sonra hız denklemleri ve hız sabitlerinin türetildiği reaksiyon hızlarının deneysel olarak belirlenmesi ile ilgilenmiştir. Sıfır mertebeli reaksiyonlar (hızın derişime bağlı olarak değişim göstermediği reaksiyonlar), birinci dereceden reaksiyonlar ve ikinci dereceden reaksiyonlar için görece basit hız denklemleri mevcuttur. Diğer reaksiyonlar için de bu denklemler türetilebilir. Basit (elementer) reaksiyonlar kütle etki yasasına uyar ancak kademeli reaksiyonlar için çeşitli reaksiyon adımlarının hız denklemleri birleştirilmelidir ve bu oldukça karmaşık bir hâl alabilir. Ardışık reaksiyonlarda ise kimyasal kinetiği hızı belirleyen basamak belirler. Birinci dereceden ardışık reaksiyonlar için yatışkın hâl yaklaşımı yapmak hız denklemini basitleştirebilir. Bir reaksiyon için gereken aktivasyon enerjisi Arrhenius ve Eyring denklemi üzerinden deneysel olarak belirlenir. Tepkimeye giren maddelerin fiziksel hâlleri ve derişimleri, reaksiyonda bir katalizör bulunup bulunmadığı ve reaksiyonun gerçekleştiği sıcaklık, reaksiyon hızını etkileyen başlıca unsurlardır.
Gorban ve Yablonsky, kimyasal dinamik tarihinin üç döneme ayrılabileceğini öne sürmüştür. İlki kimyasal reaksiyonların genel yasalarını araştıran ve kinetiği termodinamikle ilişkilendiren van 't Hoff akımıdır. İkincisi de özellikle zincirleme reaksiyonlar için tepkime mekanizmalarının önemine vurgu yapan Semyonov-Hinshelwood akımı olarak düşünülebilir. Üçüncüsü ise Aris'in kimyasal reaksiyon ağlarının ayrıntılı matematiksel açıklamaları ile ilişkilendirilir.

Reaksiyon hızı tepkimeye giren madde (reaktan olarak da adlandırılır) çeşidine göre değişkenlik gösterir. Asit-baz tepkimeleri, tuz oluşumu ve iyon değişimi genelde hızlı gerçekleşen tepkimelerdir. Büyük moleküller oluştuğunda ve moleküller arasında kovalent bağ oluşumu gerçekleştiğinde, tepkimeler genelde yavaşlama eğilimi gösterir.
Tepkimeye giren moleküllerin doğası ve barındırdıkları bağların gücü, reaksiyon hızını önemli ölçüde etkiler.

Bir reaktanın fiziksel hâli de (katı, sıvı veya gaz) tepkime hızını etkileyen önemli bir unsurdur. Reaktanlar sulu çözeltilerde olduğu gibi aynı fazdayken termal hareket ile birbirlerine yaklaşırlar. Ancak farklı fazlarda bulunuyorlarsa, tepkime reaktanlar arası yüzeyde gerçekleşir. Reaksiyon sadece temas ettikleri bölge ile sınırlı kalır. Örneğin biri sıvı ve biri de gaz hâldeki iki maddenin tepkimeye girmesi durumunda, tepkime yalnızca sıvı yüzeyinde gerçekleşir. Tepkimenin tamamlanması için iyice çalkalamak ve karıştırmak gerekebilir. Bu durum, bir katı veya sıvı reaktan ne kadar iyi ayrışmışsa, birim hacme düşen yüzey alanının ve reaktanların birbiriyle temasının aynı oranda artacağı ve bu sayede reaksiyonun hızlanacağı anlamına gelir. Bir benzerlik kurmak adına şu örnek verilebilir: Ateş yakmak isteyen biri, büyük odun parçaları yerine çok daha ufak dallar ve çıra kullanarak başlayacaktır. Organik kimyada, su yüzeyi reaksiyonları, homojen reaksiyonların heterojen reaksiyonlardan (çözünen ve çözücünün uygun şekilde karışmadığı reaksiyonlar) daha hızlı gerçekleştiği kuralına bir istisnadır.

Katı bir maddede yalnızca yüzeyde bulunan partiküller reaksiyona girebilir. Bir katıyı daha küçük parçalara ayırmak, yüzeyde daha fazla partikül oluşmasını sağlayarak bu partiküller ile diğer reaktan partiküller arasındaki çarpışma sıklığını artırmak suretiyle reaksiyonun çok daha hızlı gerçekleşmesine neden olacaktır. Örneğin toz hâldeki şerbet, ince toz hâlinde malik asit (oldukça zayıf bir asit çeşidi) ve sodyum bikarbonat karışımından meydana gelir. Ağızdaki tükürük ile temas ettiğinde, bu kimyasallar hızla çözülür ve reaksiyona girerler. Reaksiyondan ortaya çıkan karbondioksit gazlı içeceklerin verdiği hissi sağlar. Ayrıca havai fişek üreticileri, havai fişeklerdeki yakıtın oksitlenme (yanma) hızını kontrol etmek için katı reaktanların yüzey alanını değiştirir ve bunu çeşitli efektler oluşturmak için kullanırlar. Örneğin, bir havai fişeğin içinde bulunan küçük parçalara bölünmüş alüminyum şiddetli bir şekilde patlar. Daha büyük alüminyum parçaları kullanılırsa, reaksiyon yavaşlar ve yanan metal parçaları çıkarıldıkça kıvılcımlar görülür.

Reaksiyonlar tepkimeye giren madde türlerinin çarpışması ile gerçekleşir. Molekül veya iyonların çarpışma sıklığı derişimlerine bağlıdır. Moleküller ne kadar çoksa, birbirlerine çarpıp tepkimeye girme olasılığı da o kadar fazla olur. Dolayısıyla, reaktanların derişimindeki bir artış genellikle reaksiyon hızında artışa neden olurken, derişimdeki bir azalmanın genellikle tam tersine yavaşlatıcı bir etkisi olacaktır. Örneğin yanma tepkimesi saf oksijen bulunan bir ortamda havaya göre (havanın yaklaşık %21'i oksijendir) daha hızlı gerçekleşir.
Hız denklemi, reaksiyon hızının mevcut reaktanların ve diğer türlerin derişimleriyle ilişkisini detaylı olarak gösterir. Matematiksel biçimler reaksiyon mekanizmasına bağlıdır. Belli bir reaksiyon için gerçek hız denklemi deneysel olarak belirlenir ve reaksiyon mekanizması hakkında bilgi verir. Hız denkleminin matematiksel ifadesi şu şekilde gösterilir:

  
    
      
        υ
        =
        
          
            
              d
              
              c
            
            
              d
              
              t
            
          
        
        =
        k
        
          ∏
          
            i
            =
            1
          
        
        
          c
          
            i
          
          
            
              m
              
                i
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \upsilon ={\operatorname {d} \!c \over \operatorname {d} \!t}=k\prod _{i=1}c_{i}^{m_{i}}}
  

Burada 
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 reaksiyon hız sabiti, 
  
    
      
        
          c
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{i}}
  
 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 reaktanının molar derişimi ve 
  
    
      
        
          m
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{i}}
  
 ise geçerli reaktanın kısmi reaksiyon sırasıdır. Bir reaktanın kısmi hızı stokiyometrik katsayısı ile genel olarak belirlenemez, sadece deneysel olarak belirlenebilir.

Sıcaklığın gerçekleşen tepkime üzerine genellikle büyük bir etkisi vardır. Yüksek sıcaklıkta bulunan moleküllerin termal enerjisi daha fazladır. Her ne kadar yüksek sıcaklıklarda çarpışma sıklığı daha fazla olsa da, bu durum reaksiyon hızındaki artışa esasında oldukça küçük bir katkıda bulunmaktadır. Bu konuda daha önem arz eden durum, reaksiyona girmek için yeterli enerjiye sahip (enerji büyüktür aktivasyon enerjisi: E > Ea) reaktan moleküllerin oranının önemli ölçüde daha yüksek olması ve moleküler enerjilerin Maxwell-Boltzmann dağılımı ile ayrıntılı olarak açıklanabilmesidir.
Sıcaklığın reaksiyon hızına etkisi genellikle 
  
    
      
        k
        =
        A
        
          e
          
            −
            
              E
              
                
                  a
                
              
            
            
              /
            
            (
            R
            T
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle k=Ae^{-E_{\rm {a}}/(RT)}}
  
 formülü ile gösterilen Arrhenius eşitliğine uymaktadır. Burada 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ön üstel faktör veya A-faktörü, 
  
    
      
        
          E
          
            a
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{a}}
  
 aktivasyon enerjisi, 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 molar gaz sabiti ve 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 mutlak sıcaklıktır.
Belli bir sıcaklıkta kimyasal reaksiyon hızı A-faktörü, aktivasyon enerjisinin büyüklüğü ve reaktanların derişimine bağlıdır. Hızlı gerçekleşen reaksiyonlar genellikle düşük aktivasyon enerjisine sahiptirler.
Hızlı reaksiyonların kinetiği sıcaklık fırlayış yöntemi ile araştırılabilir. Bu metotta sıcaklıkta keskin bir artış kullanılarak dengeye geri dönüş için geçen gevşeme süresi gözlemlenir. Bilhassa kullanışlı sıcaklık fırlayış cihazlarından biri de şok tüpüdür. Şok tüpleri bir gazın sıcaklığını 1000 dereceden yüksek sıcaklıklara hızla çıkarabilir.

Katalizör bir reaksiyonun hızını değiştiren fakat sonrasında kimyasal olarak değişmeden kalan maddedir. Katalizörler reaksiyon hızını daha düşük bir aktivasyon enerjisine sahip yeni bir reaksiyon mekanizması oluşturarak arttırırlar. Otokatalizde oluşan reaksiyon ürünü, söz konusu reaksiyon için pozitif geri beslemeye yol açan bir katalizör işlevi görür. Biyokimyasal reaksiyonlarda katalizör işlevi gören proteinlere enzim adı verilir. Enzim yoluyla gerçekleşen reaksiyonların hı

Kimyasal termodinamik, termodinamik kanunlarının sınırları içinde, ısı ve işin kimyasal reaksiyonlarla veya fiziksel hâl değişiklikleriyle karşılıklı ilişkisinin incelenmesidir. Kimyasal termodinamik, yalnızca çeşitli termodinamik özelliklerin laboratuvar ölçümleriyle değil, aynı zamanda matematiksel yöntemler kullanılarak kimyayla ilgili sorulara cevap aranmasıyla ve kimyasal süreçlerin kendiliğinden gerçekleşme eğiliminin araştırılmasıyla da ilgilenir.
Kimyasal termodinamiğin yapısı, termodinamiğin ilk iki kanununa dayanmaktadır. Termodinamiğin birinci ve ikinci kanunlarından yola çıkılarak "Gibbs'in temel denklemleri" adı verilen dört denklem türetilebilir. Basit matematiksel yöntemler kullanılarak bu dört denklemden bir sistemin termodinamik özelliklerini birbiriyle ilişkilendiren çok sayıda denklem türetilebilir. Bu tanımlar, kimyasal termodinamiğin matematiksel sistemini özetlemektedir.

Kompleks, merkez atom olarak bir ya da birden fazla metal atomu veya iyonu ve metale bağlı ligandlardan oluşan yapıdır. Ligand (ya da kompleks birimi), metale elektron vererek kompleks oluşturur. Metal içeren bileşiklerin birçoğu, özellikle geçiş metalleri içerenler koordinasyon bileşikleridir.

Koordinasyon bileşikleri oldukça yaygındır, bundan dolayı yapıları ve reaksiyonları birçok şekilde tanımlanır, zaman zaman karışılığa da neden olur. Ligand üzerindeki atom merkez metal atom veya iyona bağlanır ve verici (donör) atom olarak adlandırılır.

Merkez atomu çevreleyen iyon veya moleküllere ligand adı verilir. Ligandlar genellikle merkez atoma koordine kovalent bağ (çiftleşmemiş elektron çiftini boş metal orbitaline vererek ile bağlıdır ve atoma koordine oldu şeklinde isimlendirilir. Bunun dışında alken gibi pi bağları gibi organik ligandlar da boş metal orbitallerine koordine olabilmektedir. Örnek olarak Zeise tuzu'ndaki (K+[PtCl3(C2H4)]− ) eten gibi.

Kriyokimya, kimyasal etkileşimlerin −150 °C (123 K) altındaki sıcaklıklarda incelendiği kimya dalıdır."Kriyokimya" terimi, Yunanca "soğuk" anlamına gelen kryos kelimesinden türetilmiştir. Bu disiplin; kimya, kriyobiyoloji, yoğun madde fiziği ve astrokimya gibi çeşitli bilim alanlarıyla kesişmektedir.
Sıcaklığın kimyasal süreçler üzerindeki etkisini anlamada önemli bir araç olan kriyokimya, özellikle sıvı azot gibi düşük sıcaklıkta kararlı maddelerin bilimsel çalışmalarda kullanılmaya başlanmasıyla ilgi görmüştür.

Bir madde soğutulduğunda, içindeki moleküllerin ya da atomların hareketleri yavaşlar. Bu süreçte maddenin sıcaklığı düşer. Soğutma işlemi, hareket tamamen durana kadar devam edebilir. Bu nokta, tüm kinetik enerjinin kaybolduğu ve mutlak sıfır (0 K) olarak bilinen teorik sıcaklıktır. Kelvin sıcaklık ölçeği bu temele dayanır ve 0 °C, 273 K’ye karşılık gelir.

Mutlak sıfıra yaklaşıldığında,çoğu element katı hâlde bulunur. Ancak helyum gibi bazı istisnai maddeler, bu sıcaklıkta bile sıvı halde kalabilir. Örneğin, helyum 2.17 K’nin altına düşürüldüğünde süper akışkanlık gösterir; bu durum, maddenin viskozitesiz akması anlamına gelir.
Düşük sıcaklıklarda kimyasal reaksiyonlar tamamen durmaz. Moleküller, enerjilerini azaltmak için birleşme eğiliminde olabilir. Bu sıcaklıklarda maddeler farklı özellikler gösterebilir ve normal koşullarda oluşmayan yeni bileşikler meydana gelebilir. Örneğin, argon fluorohidrür yalnızca 17 K (−256.1 °C) ve altındaki sıcaklıklarda kararlıdır.

Kriyokimya çalışmalarında kullanılan başlıca soğutma yöntemleri şunlardır:

Sıvı azot (−210 °C) ve sıvı helyum (−269 °C) gibi kriyojenik sıvılar, laboratuvar ortamlarında yaygın olarak kullanılır. Bu maddelerle yapılan soğutma, kimyasal tepkimelerin yavaşlatılması veya dondurulması amacıyla kullanılır.

Lazer soğutma, moleküllerin veya atomların enerjilerinin düşürülmesi için lazer ışınlarının kullanıldığı bir yöntemdir. Bu teknik özellikle Doppler soğutması olarak bilinen süreçte, lazerlerin belirli dalga boylarıyla parçacıkların kinetik enerjileri azaltılarak sıcaklık düşürülür.
Bu teknoloji; kuantum mekaniği, atom saatleri, atom optiği ve Bose–Einstein yoğunlaşması gibi ileri düzey fizik çalışmalarında önemli bir yer tutar.

Aşırı düşük sıcaklıklarda kimyasal süreçleri gözlemlemek teknik olarak zorludur. Bu nedenle, optik yöntemler, özellikle farklı türde spektroskopi teknikleri, kriyokimya araştırmalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu tekniklerin çoğu, vakum camlarıyla donatılmış özel cihazlar gerektirir.

Kriyokimya, aşağıdaki alanlarda doğrudan veya dolaylı uygulamalara sahiptir:

Kriyobiyoloji: Düşük sıcaklıklarda biyolojik süreçlerin durdurulması ya da yavaşlatılması.
Astrokimya: Uzayda, özellikle soğuk bölgelerdeki kimyasal etkileşimlerin modellenmesi.
Malzeme bilimi: Yeni malzemelerin ve bileşiklerin sentezi.
Kuantum teknolojileri: Ultra-soğuk atomlarla yapılan deneylerde kullanımı.

Kriyobiyoloji
Termo kimya
Bose–Einstein Yoğunlaşması
Yoğun Madde Fiziği
Süper akışkanlık

Moskovits, M. ve Ozin, GA, (1976) Kriyokimya , J. Wiley & Sons, New York
Dillinger, JR (1957). Düşük sıcaklık fiziği ve kimyası (Joseph R. Dillinger tarafından düzenlenmiştir.) Madison, Wisconsin: Wisconsin Üniversitesi Yayınları.
Naduvalath, B. (2013). "Ultra soğuk moleküller."
Phillips, WD (2012). "Lazer soğutma"
Parpia, JM, & Lee, DM (2012). "Mutlak sıfır"
Hasegawa, Y., Nakamura, D., Murata, M., Yamamoto, H., & Komine, T. (2010). "Kriyosoğutucu kullanılarak yüksek hassasiyetli sıcaklık kontrolü ve stabilizasyonu. Bilimsel Enstrümanların İncelemesi", doi:10.1063/1.3484192

Kütle spektrometrisi, İngilizce: Mass spectrometry (MS), kimyasal türleri iyonize edip oluşan iyonları Kütle-yük oranını esas alarak sıralayan bir analitik teknik. Daha basit terimler ile, bir kütle spektrumu bir numunen içindeki kütleleri ölçer. Kütle spektrometrisi birçok farklı alanda kullanılır ve kompleks karışımlara uygulandığı kadar saf numunelere de uygulanır.
Bir kütle spektrumu, kütle/yük oranının bir fonksiyonu olan iyon sinyallerinin grafiğidir. Bu spektrumlar, bir numunenin elementsel veya izotopik imzaları, parçacıkların ve moleküllerin kütlelerini belirlemek ve moleküllerin kimyasal yapılarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Peptitlerin ve diğer kimyasal bileşiklerin kimyasal yapıları kütle spektrometresi ile ortaya çıkartılabilir.
Tipik bir MS prosedüründe, katı, sıvı veya gaz olabilecek bir numune iyonlaştırılır, bu işlem numuneye elektron bombardımanı ile yapılabilir. Bu işlem bazı numune moleküllerinin yüklü parçalara ayrılmalarına sebebiyet verir. Sonrasında bu iyonlar kütle/yük oranına göre birbirinden ayrılırlar, bu ayrılma genellikle onları hızlandırıp bir lektrik veya manyetik alana maruz bırakarak başarılır. Aynı kütle/yük oranına sahip iyonlar aynı sapma hareketini yaşar. İyonlar elektron multipleri gibi yüklü parçacıkları tanımlayabilen bir mekanizma tarafından tespit edilir. Sonuçlar kütle/yük oranının bir fonksiyonu olan belirlenen iyonların bağıl çokluğunun spektrumlar halinde görüntülenir. Numunedeki atomlar veya moleküller bilinen kütlelerin (bir bütün molekül gibi) cihaz tarafından tanımlanmış kütleler veya karakteristik bir parçalanma örneği ile bağdaştırılması ile tespit edilebilir.

1886'da, Eugen Goldstein düşük basınçta gaz deşarjında, anottan uzaklaşıp delikli katotun içinden geçen, negatif yüklü- katottan anoda seyahat eden- katot ışınlarına ters yönde ışınlar gözlemlemiştir. Goldstein bu pozitif yüklü anod ışınlarına "Kanalstrahlen"; Türkçeye standart çevirisi ile "kanal ışınları" adını vermiştir. Wilhelm Wien güçlü elektrik veya manyetik alanın kanal ışınlarını saptırdığını buldu ve 1899'da elektrik ve manyetik alanların birbirine dik olduğu bir makine kurdu. Bu alanlar pozitif ışınların birbirlerinden kütle/yük oranına (Q/m) göre yarılmasını sağlıyordu. Wien aynı zamanda kütle/yük oranının gazların gaz deşarjın tübündeki doğalarına bağlı olduğunu fark etti. İngiliz bilimci J.J. Thomson Wien'in çalışmasını basıncı düşürerek geliştirerek kütle spektrografını oluşturdu. 

Spectrograph kelimesi 1884'te uluslararası bilimsel kelime dağarcığının bir parçası oldu. İlkel spektrometri cihazlarının, iyonların kütle/yük oranını ölçmüş olanları kütle spektrografları şeklinde adlandırlır. Bu cihazlar kütle değerlerinin spektrumlarını bir fotoğraf plakasına kaydeden aletlerden oluşur. Kütle spektroskopu kütle spektrografına benzerdir. Fakat kütle spektroskopu ışık hüzmesinin bir fosfor ekranına yansıtılması işlemiyle farklılık gösterir. Kütle spektroskopu konfigürasyonu konfigürasyonu düzeltmelerin etkilerinin hızlıca gözlenmesi için kullanılırdı. Alet bir kere düzgünce ayarlandığında, bir fotoğrafik tabak eklenir ve işleme maruz bırakılırdı. Kütle spektroskopu terimi, osiloskop ile dolaylı yoldan ölçümün fosfor ekran ile gösterimin yerini almasına rağmen, hala kullanımı sürmektedir. Kütle spektroskopisi teriminin kullanımı ışık spektroskopisi terimi ile karıştırılma olasılığından dolayı artık kullanılmamaktadır. Kütle spektrometri ifadesi sıkça kütle-spek veya basitçe MS şeklinde kısaltılır.
Kütle spektrometrisinin modern teknikleri sırasıyla 1918 ve 1919'da Arthur Jeffrey Dempster ve F.W. Aston tarafından icat edilmiştir.
Sektör kütle spektrometreleri, kalutronlar olarak da bilinirler, Ernest O. Lawrence tarafından Manhattan Projesi boyunca uranyum izotoplarını ayırmak amacı ile geliştirilmiştir. Kalutronlar Oak Ridge, Tennessee Y-12 tesisinde II. Dünya Savaşı sırasında kuruldu ve uranyum zenginleştirmeleri için kullanıldı.
1989'da, Nobel Fizik Ödülü 1950'ler ve 1960'larda geliştirdikleri iyon tuzağı tekniği sebebi ile Hans Dehmelt ve Wolfgang Paul'e verildi.
2002'de, Nobel Kimya Ödülü elektrosprey iyonizasyonunu (electrospray ionization, ESI) geliştirmesi sebebi ile John Bennett Fenn'e ve yumuşak lazer desorpsiyonu (soft laser desorption- SLD) icadı ile bu tekniğin biyolojik makromoleküller, özellikle proteinler, üzerine uygulanması üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı Koichi Tanaka'ya verilmiştir.

Bir kütle spektrometresi üç parçadan ibarettir: bir iyon kaynağı, bir kütle analizörü ve bir de detektör. İyonlaştırıcı numunenin bir kısmını iyonlara dönüştürür. Oldukça çeşitli iyonlaştırma tekniği mevcuttur, bunlar numunenin fazı (katı, sıvı, gaz) ve bilinmeyen türler için iyonlaştırma mekanizmasının verimi açısından farklar gösterir. Bir ekstraksiyon sistemi iyonları numun eden uzaklaştırır ardından iyonlar kütle analizörü ve ondan sonra detektöre ulaşır. Parçalar arasındaki kütle farkı, kütle analizörünün parçaları kütle/yük oranını temel alarak sıralamasına imkân sağlar. Detektör belirteç miktarın değerini ölçer ve ortamda bulunan her iyonun bulunma yüzdesini hesaplamak için veri sağlamış olur. Bazı detektörler (multikanal tabak gibi) aynı zamanda uzaysal bilgi sağlar.

Takip eden örnek sektör tipi olan bir kütle spektrometre kütle analizörünün işlemini açıklamaktadır. (Diğer analizör tipleri aşağıda ele alınmıştır.) Sodyum klorürü (sofra tuzu) düşünün. İyon kaynağında, numune buharlaştırılır (gaza dönüştürülür) ve sodyum (Na+) ve klorür (Cl−) iyonlarına iyonlaştırılır. Sodyum atomları ve iyonları 23 u civarında bir kütle ile monoizotopiklerdir. Klorür atom ve iyonları ise 2 izotopludur, yaklaşık 35 u (% 75 doğada bulunma yüzdesi) ve yaklaşık 37 u (% 25 doğada bulunma yüzdesi). Spektrometrenin analizör parçası içerisinden geçen iyonlara kuvvet uygulayan elektrik ve manyetik alanları içerir. Yüklü parçacığın hızı elektrik alan boyunca yükselebilir veya düşebilir ve hareket yönü manyetik alan tarafından hareket yönü değiştirilebilir. Hareket halindeki iyonun yörüngesinin sapmasının büyüklüğü, iyonun kütle/yük oranına bağlıdır. Hafif iyonlar manyetik alan tarafından ağır iyonlardan daha fazla saptırılırlar (ki Newton'un ikinci hareket yasasınca mantıklıdır, F = ma). Sıralanmış iyon sürüleri analizörden -her iyonun bağıl bulunma oranlarını kayıt eden-detektöre geçerler. Bu bilgi orijinal numunenin kimyasal element bileşiminin bulunmasında kullanılır. Sodyum klorür örneğine dönülecek olursa 35Cl/ 37Cl oranının bu bilgi ışığında tespiti sağlanmış olur.

İyon kaynağı analiti (analiz işleminde bulunan materyal) iyonlaştıran kütle spektrometre parçası. Daha sonra iyonlar manyetik veya elektrik alandan kütle analizörüne aktarılır. İyonlaştırma amaçlı teknikler, ne tip numunelerin kütle spektrometrisi tarafından analiz edileceğinin belirlenmesinde kilit noktadır. Elektron iyonizasyonu ve kimyasal iyonizasyon gazlar ve buharlar için kullanılır. Kimyasal iyonizasyon kaynaklarında, analit, kaynaktaki çarpışamlardaki, kimyasal iyon-molekül tepkimeleri ile iyonlaşır. İki teknik biyolojik sıvı ve katılarda sıkça kullanılır. Bu iki teknik elektrosprey iyonizasyon (John Fenn tarafından icat edilmiştir) ve matriks-destekli lazer desorpsiyon/iyonizasyondur (matrix-assisted laser desorption/ionization-MALDI). MALDI benzeri bir teknik olarak "Yumuşak Lazer Desorpsiyonu (Soft Laser Desorption-SLD)" adı ile K. Tanaka tarafından oluşturulmuştur. Tanaka bu buluşu sebebi ile M. Karas ve F. Hillenkamp (MALDI'nin mucitleri) ile beraber Nobel Ödülü ile ödüllendirilmiştir.

Kütle spektrometresinde, iyonizasyon kütle filtrelerinde veya kütle analizörlerinde çözürlük için uygun gaz faz iyonlarının üretilmesi anlamına gelir. İyonizasyon iyon kaynağında gerçekleşir. Birkaç iyon kaynağı seçeneği mevcuttur. Her biri farkı uygulama alanlarında farklı avantajlara ve dezavantajlara sahiptir. Örneğin, Elektron iyonizasyonu (Electron ionization-EI) çok fazla parça oluşmasına sebep olur ve bu da çok ayrıntılı bir kütle spektrumuyla sonuçlanır. Bu tip ayrıntılı kütle spektrumlarının yetkin bir şekilde analizi yapısal izah ve karakterin belirlenmesi için önemli bilgiler sağlar. Aynı zamanda bu yetkin analiz, bilinmeyen bir bileşiğin kimliklendirilmesini, özdeş işlem koşulları altında elde edilmiş kütle spektral kütüphaneler ile karşılaştırmalar yapılmasına olanak sağlayarak, kolaylaştırır. Ancak, EI HPLC(Yüksek performans sıvı kromatografisi) ile kombine edilemez, yani LC-MS (Sıvı kromatografi-Kütle spektrometrisi) kombini oluşturulamaz. Çünkü atmosferik basınçta (HPLC'nin çalıştığı basınç), elektron oluşturmak için kullanılan filament (bu filament, kütle spektrometresi aletinin içinde düşük basınçta bulunur) hemen yanar. EI genellikle GC (gaz kromatografisi) ile kombine edilir ve GC-MS (Gaz kromatografi-Kütle spektrometrisi) oluşmuş olur. Bu kombinde bütün sistem yüksek vakum altındadır, yani basınç oluşturabilecek bileşenler vakum tarafından kullanılır ve sistem düşük basınç altında çalışır.
Sert iyonizasyon teknikleri hedef moleküler yüksek miktarda enerji vererek birçok parçacığın oluşmasına sebebiyet veren işlemlerdir. Parçacık oluşumunda bağlantıların sistematik kırılması fazla enerjinin atılmasını sağlayarak oluşan iyonun kararlı olmasını sağlar. Proton transferi ve izotop zirveleri vakaları haricinde oluşan iyonlar moleküler kütlelerinden daha düşükte bir m/z (kütle/yük) oranına sahip olma eğilimindedir. Sert iyonizasyonun en yaygın örneği elektron iyonizasyonudur (EI).
Yumuşak iyonizasyon hedef moleküle az enerji verilmesi ile daha az parçacığın oluşması işlemidir. Örnekleri:

İndüksiyonla birleşmiş plazma (Inductively Coupled Plasma-ICP) kaynakları, başlıca, fazlaca çeşitli olan bir dizi numune tiplerinin katyon analizleri için kullanılır. Bu kaynakta, elektriksel olarak yüksüz fakat yüksek sıcaklıkta yüksek oranda atomları iyonlaşan bir plazma kullanılır. Bu kullanımın amacı numune molekülü atomize etmek(atomlarına ayırmak) ve daha da ötesi oluşan atomların en dış katmanından elektron kopartmaktır. Plazma gene

Kızılötesi spektroskopi (IR spektroskopisi veya titreşim spektroskopisi), kızılötesi radyasyonun madde ile soğurma, emisyon veya yansıma yoluyla etkileşiminin ölçümüdür. Katı, sıvı veya gaz hâlindeki kimyasal maddeleri veya fonksiyonel grupları incelemek ve tanımlamak için kullanılır. Yeni malzemeleri karakterize etmek veya bilinen ve bilinmeyen numuneleri tanımlayıp doğrulamak için kullanılabilir. Kızılötesi spektroskopi yöntemi, kızılötesi spektrometre (veya spektrofotometre) adı verilen ve kızılötesi spektrum üreten bir aletle gerçekleştirilir. En yaygın ve modern spektroskopi yöntemi Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi'dir.

IR spektroskopisi genellikle yapıları tanımlamak için kullanılır çünkü fonksiyonel gruplar hem yoğunluk hem de konum (frekans) açısından karakteristik bantlara yol açar. Bu bantların konumları aşağıda gösterildiği gibi korelasyon tablolarında özetlenmiştir.

Bir spektrograf genellikle iki bölgeye sahip olarak yorumlanır:

Fonksiyonel grup bölgesi 
  
    
      
        ≥
        1
        ,
        500
        
          
             cm
          
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \geq 1,500{\text{ cm}}^{-1}}
  

Fonksiyonel bölgede, fonksiyonel grup başına bir ila birkaç çukur vardır. 

Parmakizi bölgesi 
  
    
      
        <
        1
        ,
        500
        
          
             cm
          
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle <1,500{\text{ cm}}^{-1}}
  

Parmakizi bölgesinde, bileşiği belirlemek için parmakizi gibi kullanılabilecek karmaşık bir desen oluşturan birçok çukur vardır.

Kütle spektrometrisinde, matris destekli lazer desorpsiyon/iyonizasyonu (MALDI), minimum parçalanma ile büyük moleküllerden iyonlar oluşturmak için bir lazer enerjisi emici matris kullanan bir iyonizasyon tekniğidir. Daha geleneksel iyonizasyon yöntemleriyle iyonize edildiğinde kırılgan olma ve parçalanma eğiliminde olan biyomoleküllerin (DNA, proteinler, peptidler ve şekerler gibi biyopolimerler) ve büyük organik moleküllerin (polimerler, dendrimerler ve diğer makromoleküller gibi) analizinde uygulanmıştır. Gaz fazında büyük moleküllerin iyonlarını elde etmenin nispeten yumuşak (düşük parçalanma) bir yolu olması bakımından elektrosprey iyonizasyonuna (ESI) benzer, ancak MALDI tipik olarak çok daha az sayıda çok-yüklü iyon üretir.
MALDI metodolojisi üç aşamalı bir süreçtir. Öncelikle numune uygun bir matris malzemesi ile karıştırılır ve bir metal plakaya uygulanır. İkinci olarak, darbeli bir lazer numuneyi ışınlayarak numunenin ve matris malzemesinin ablasyonunu ve desorpsiyonunu tetikler. Son olarak, analit molekülleri, ablatılmış gazların sıcak bulutunda protonlanarak veya protonsuzlaştırılarak iyonize edilir ve daha sonra bunları analiz etmek için kullanılan kütle spektrometresine hızlandırılabilir.

Matris destekli lazer desorpsiyon iyonizasyonu (MALDI) terimi 1985 yılında Franz Hillenkamp, Michael Karas ve meslektaşları tarafından icat edildi. Bu araştırmacılar, alanin amino asitinin, triptofan amino asiti ile karıştırılıp darbeli bir 266 nm lazer ile ışınlandığında daha kolay iyonize edilebileceğini buldular. Triptofan, lazer enerjisini emiyor ve emici olmayan alanini iyonlaştırmaya yardımcı oluyordu. 2843 Da ağırlığındaki melitine peptitine kadar olan peptitler, bu tür bir "matris" ile karıştırıldığında iyonize edilebilir. Büyük moleküllü lazer desorpsiyon iyonizasyonu için ççzüm, 1987 yılında Shimadzu Corporation'dan Koichi Tanaka ve çalışma arkadaşlarının "ultra ince metal artı sıvı matris yöntemi" olarak adlandırdıkları yöntemi kullandıklarında geldi. Yöntem iyonizasyon için 30 nm kobalt parçacıklarını gliserolde 337 nm nitrojen lazere maruz bırakmayı içeriyordu. Bu lazer ve matris kombinasyonunu kullanarak Tanaka, 34.472 Da ağırlığındaki karboksipeptidaz-A proteini kadar büyük biyomolekülleri iyonize edebildi. Tanaka, lazer dalga boyu ve matrisin uygun kombinasyonu ile bir proteinin iyonize edilebileceğini gösterdiği için 2002 Nobel Kimya Ödülünün dörtte birini aldı. Karas ve Hillenkamp daha sonra bir nikotinik asit matrisi ve 266 kDa aağırlığındaki albüminini iyonize edebildi. Günümüzde MALDI kütle spektrometrisi için çoğunlukla organik matrisler kullanılmaktadır.

Primer on Matrix-Assisted Laser Desorption Ionization (MALDI) National High Magnetic Field Laboratory

Kimya, fiziksel bilimlerle yaşam bilimleri, farmasötik bilimler ve tıp ile mühendislik gibi uygulamalı bilimler arasında kurduğu bağlantılar nedeniyle sıklıkla "merkezi bilim" olarak adlandırılır. Bu ilişki, kimya felsefesi ve bilim ölçüm bilimi (scientometrics) gibi alanlarda önemli bir tartışma konusudur. "Merkezi bilim" ifadesi, ilk kez 1977 yılında yayımlanan ve 2021 itibarıyla 15. baskısı yapılan Chemistry: The Central Science adlı ders kitabı ile Theodore L. Brown ve H. Eugene LeMay tarafından yaygınlaştırılmıştır.
Kimyanın bu merkezi rolü, Auguste Comte’un bilimlerin sistematik ve hiyerarşik sınıflandırmasında da görülmektedir. Bu sınıflandırmaya göre her disiplin, kendisinden sonra gelen alan için daha genel bir çerçeve sunar (matematik → astronomi → fizik → kimya → biyoloji → sosyal bilimler). Daha yakın zamanda Balaban ve Klein tarafından önerilen bir diyagramda ise bilimlerin kısmi sıralaması sunulmuş, kimyanın bu sıralamada önemli bir dallanma noktası olarak yer alması nedeniyle "merkezi bilim" olarak değerlendirilebileceği öne sürülmüştür. Ancak bu bağlantılar kurulurken, alt düzey bilimlerin üst düzeylere bütünüyle indirgenemeyeceği kabul edilmektedir. Alt bilim alanlarının, üst bilim dallarında yer almayan özgün kavramlar ve ortaya çıkan fikirler (emergent properties) barındırdığı bilinmektedir.
Kimya, atomlar, protonlar, nötronlar, elektronlar ve termodinamik gibi parçacıkları yöneten fizik yasalarına dayanır; ancak kimyanın tamamen kuantum mekaniğine indirgenemediği gösterilmiştir. Örneğin, elementlerin periyodikliği ve kimyasal bağlar gibi kavramlar, fiziksel kuvvetlerin ötesinde, kimyaya özgü ortaya çıkan özelliklerdir.
Benzer şekilde, yaşamı oluşturan yapıların moleküllerden oluşmasına rağmen biyoloji de bütünüyle kimyaya indirgenemez. Örneğin, evrimsel mekanizmalar genetik baz çiftlerinde meydana gelen mutasyonlar gibi kimyasal temellerle açıklanabilir; ancak doğal seçilim gibi evrimi yönlendiren kavramlar yalnızca kimya yoluyla tam olarak tanımlanamaz. Buna karşın kimya, hücreleri oluşturan moleküllerin anlaşılması ve incelenmesi açısından biyoloji için temel bir metodoloji sunar.
Kimyanın bu bağlantıları, çok sayıda bilimsel disiplinin kavramlarını kullanan çeşitli alt dallar aracılığıyla kurulur. Fizik ve kimya, fizikokimya, nükleer kimya ve kuramsal kimya gibi alanlarda birleşir. Kimya ile biyolojinin kesiştiği başlıca alanlar biyokimya, tıbbi kimya, moleküler biyoloji, kimyasal biyoloji, moleküler genetik ve immünokimya olarak sıralanabilir. Kimya ile yer bilimleri ise jeokimya ve hidroloji gibi alanlarda kesişir.

Temel bilim
Sert ve yumuşak bilim
Kimya felsefesi
Özel bilimler
Bilimin birliği

Metalurji veya diğer adıyla metal bilimi, metal ve alaşımların, cevher veya metal içeren ham maddelerden; kullanım sürecine uygun kalitede üretilmesini, saflaştırılmasını, alaşımlaştırılmasını, şekillendirilmesini, korunmasını ve "üretim-kullanım" ömrü içindeki çevresel kaygı ve sorumlulukları da dikkate alarak insanların ihtiyaçlarına cevap verecek özellikte ve biçimde hazırlanmasını hedef alan bilim ve teknoloji dalı. Metalurji, metal işleme zanaatından farklıdır.
Metalurji, konusu bakımından, üretim metalürjisi (ekstraktif metalürji ya da kimyasal metalurji) ve fiziksel metalurji (malzeme bilimi) olmak üzere iki ana dala ayrılabilmektedir. Üretim metalürjisi, gerek doğada mevcut cevherlerden gerekse metal içeren ham maddelerden veya ikincil kaynaklardan (hurda, artıklar, baca tozları vs.) fiziksel ve kimyasal yöntemlerle saf metallerin veya alaşımların üretimi konularını kapsar.
Öte yandan malzeme mühendisliği, metallerle birlikte seramikleri (porselen, fayans, tuğla, kiremit, cam, ateş tuğlası, refrakter malzemeler, özel sermetler vb. malzemeleri), organik yapı malzemelerini (bilhassa polimerler gibi plastikleri, kauçuk maddesini), çimento, ahşap, fiber ve kompozit malzemeleri, elektrik-elektronik ve manyetik malzemelerini, dişçilik ve tıpta kullanılan malzemeleri, yakıt malzemelerini ve bunların özelliklerinin geliştirilmesini ve üretimini inceleyen bilim dalıdır.

Demir metalurjisi
Demir dışı metalurji
Fiziksel metalurji
Biyohidrometalurji
Karbonil metalurjisi
Kimyasal metalurji
Deneysel arkeometalurji
Ekstraktif metalurji
Jeometalurji
Arkeometalurji
Hidrometalurji
İyonometalurji
Metalografi
Nanoteknolojik metalurji
Demir dışı ekstraktif metalurji
Pirometalurji
Uranyum metalurjisi
Vakum metalurjisi

Metallurgy Related Topic And Their Full Information 2020 12 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Morötesi-görünür bölge spektroskopisi (UV-Vis veya UV-VIS )    elektromanyetik spektrumun morötesi ve ona bitişik olan görünür bölgelerinde gerçekleştirilen soğurma spektroskopisini veya yansıma spektroskopisini ifade eder.  Nispeten ucuz ve kolay uygulanabilir bir yöntem olması sayesinde, bu teknik hem temel bilimlerde hem de çeşitli uygulamalı alanlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır. Yöntemin tek gerekliliği, numunenin morötesi-görünür bölgede ışık soğurganlığı yapması, yani bir kromofor olmasıdır. Soğurma spektroskopisi floresans spektroskopisinin tamamlayıcısıdır. Ölçümde dalga boyunun yanı sıra ilgi çeken başlıca parametreler; soğurganlık (A), geçirgenlik (%T) veya yansıma (%R) ve bunların zamanla gösterdiği değişimlerdir. 
UV-Vis spektrofotometresi, bir numunenin morötesi (UV) ve görünür ışığı ne kadar emdiğini ölçen analitik bir cihazdır. Kimya, biyokimya ve diğer birçok alanda yaygın olarak kullanılan bu teknik, çeşitli numunelerdeki bileşikleri tanımlamak ve miktarlarını belirlemek amacıyla kullanılır. 
UV-Vis spektrofotometreleri, bir ışık demetini numunenin içinden geçirerek her dalga boyunda ne kadar ışığın emildiğini ölçerek çalışır. Soğurma miktarı, numunedeki ışığı emen bileşiğin derişimiyle orantılıdır.

Çoğu molekül ve iyon, morötesi ya da görünür aralıktaki enerjiyi emer; yani bunlar kromofordur. Emilen foton, kromofordaki bir elektronu daha yüksek enerjili moleküler orbitallere uyararak uyarılmış duruma geçmesine neden olur.  Organik kromoforlar için dört olası geçiş türü varsayılır: π–π*, n–π*, σ–σ* ve n–σ*. Geçiş metali kompleksleri, tamamlanmamış d orbitalleriyle ilişkili birden fazla elektronik duruma sahip olmaları nedeniyle genellikle renklidir; yani görünür ışığı emerler.

UV-Vis, DNA'daki yapısal değişiklikleri izlemek için kullanılabilir. 
UV-Vis spektroskopisi, analitik kimyada geçiş metali iyonları, yüksek derecede eşlenik organik bileşikler ve biyolojik makromoleküller gibi çeşitli analizlerin ya da numunelerin nicel belirlenmesinde rutin olarak kullanılır. Spektroskopik analizler genellikle çözeltilerde yapılsa da, katılar ve gazlar da incelenebilir.

Organik bileşikler, özellikle yüksek derecede eşlenikliğe sahip olanlar, elektromanyetik spektrumun UV veya görünür bölgelerindeki ışığı da emerler. Bu analizlerde çözücü olarak genellikle suda çözünebilen bileşikler için su, organik çözünebilen bileşikler için ise etanol kullanılır. (Organik çözücüler önemli derecede UV soğurumu yapabilir; bu yüzden tüm çözücüler UV spektroskopisi için uygun değildir. Etanol ise çoğu dalga boyunda çok zayıf soğurum gösterir.) Çözücünün polaritesi ve pH değeri, bir organik bileşiğin soğurum spektrumunu etkileyebilir. Örneğin, tirozin, pH 6’dan 13’e yükseldiğinde veya çözücü polaritesi azaldığında soğurum maksimumu ve molar sönüm katsayısında artış gösterir.
Yük aktarım kompleksleri de renk oluşumuna neden olur, ancak bu renkler genellikle nicel ölçümler için kullanılmayacak kadar yoğundur
Beer–Lambert yasası, bir çözeltinin soğurumunun, çözelti içindeki emici türün derişimi ve ışığın geçtiği yol uzunluğuyla doğru orantılı olduğunu belirtir.  Böylece, sabit bir yol uzunluğu için UV-Vis spektroskopisi, bir çözeltideki emici maddenin derişimini belirlemek amacıyla kullanılabilir. Absorbansın derişimle ne kadar hızlı değiştiğinin bilinmesi gerekir. Bu değer, referanslardan (molar söndürüm katsayısı tablolarından) alınabilir ya da daha doğru sonuç için bir kalibrasyon eğrisinden belirlenebilir.
Bir UV-Vis spektrofotometresi, HPLC için bir dedektör olarak kullanılabilir. Bir analitin varlığı, konsantrasyonla orantılı olduğu varsayılan bir yanıt verir. Doğru sonuçlar elde etmek için, cihazın bilinmeyen numunedeki analite verdiği yanıt, bir standarda verdiği yanıtla karşılaştırılmalıdır; bu, kalibrasyon eğrilerinin kullanımına oldukça benzer. Belirli bir konsantrasyon için elde edilen yanıt (örneğin, pik yüksekliği) yanıt faktörü olarak adlandırılır.
Soğurganlık piklerinin dalga boyları, bir moleküldeki bağ türleriyle ilişkilendirilebilir ve bu da moleküldeki fonksiyonel grupların belirlenmesinde önemli bir ipucu sağlar. Örneğin Woodward–Fieser kuralları, dienler ve ketonlar gibi eşlenik organik bileşikler için en yoğun UV-Vis soğurumunun dalga boyu olan λmax değerini tahmin etmekte kullanılan ampirik gözlemler bütünüdür. Ancak spektrum tek başına herhangi bir numune için özgül bir test değildir. Kullanılan çözücünün niteliği, çözeltinin pH’ı, sıcaklık, yüksek elektrolit konsantrasyonları ve girişim yapan maddelerin varlığı absorpsiyon spektrumunu etkileyebilir. Spektrofotometrenin yarık genişliği (etkin bant genişliği) gibi deneysel değişkenler de spektrumu değiştirebilir. UV-Vis spektroskopisini analizde kullanabilmek için bu değişkenlerin kontrol altına alınması ya da dikkate alınması gerekir.
Bu yöntem en sık, çözeltideki ışığı soğuran bir türün derişimini nicel olarak belirlemek amacıyla, Beer–Lambert yasası kullanılarak uygulanır:

  
    
      
        A
        =
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        
          I
          
            0
          
        
        
          /
        
        I
        )
        =
        ε
        c
        L
      
    
    {\displaystyle A=\log _{10}(I_{0}/I)=\varepsilon cL}
  
,
Burada A ölçülen soğurum değeridir (resmi olarak boyutsuzdur ancak genellikle soğurum birimi (AU)  olarak raporlanır), 
  
    
      
        
          I
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{0}}
  
 belirli bir dalga boyunda örneğe gelen ışığın şiddetini, 
  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
 örnekten geçen (iletim) ışığın şiddetini, L örnek içerisinden geçen ışığın yol uzunluğunu ve c  ise soğurucu türün derişimini ifade eder. Her tür ve dalga boyu için ε, molar soğurganlık ya da sönümlenme katsayısı olarak bilinen bir sabittir. Bu sabit, belirli bir çözücüde, belirli sıcaklık ve basınç altında, moleküle özgü temel bir özelliktir ve birimi 
  
    
      
        1
        
          /
        
        M
        ∗
        c
        m
      
    
    {\displaystyle 1/M*cm}
  
 şeklindedir.
Soğurum ve sönümlenme ε bazen 10 tabanlı logaritma yerine doğal logaritma cinsinden tanımlanır.
Beer–Lambert yasası, birçok bileşiğin tanımlanmasında kullanışlıdır ancak tüm maddelerin derişimi ile absorpsiyonu arasında evrensel bir ilişki sunmaz. Soğurum ile derişim arasında, çok büyük ve karmaşık moleküller için (örneğin, organik boyalar olan ksilenol turuncusu veya nötral kırmızı gibi) bazen ikinci dereceden polinomsal bir ilişkiyle karşılaşılır. 
UV–Vis spektroskopisi, yarı iletken endüstrisinde bir wafer üzerindeki ince filmlerin kalınlığını ve optik özelliklerini ölçmek için de kullanılır. UV–Vis spektrometreleri, ışığın yansıtma oranını ölçmekte kullanılır ve ölçülen spektral aralık boyunca ilgili filmin kırılma indisi (𝑛) ve söndürüm katsayısını (𝑘) belirlemek amacıyla Forouhi–Bloomer dispersiyon denklemleri aracılığıyla analiz edilebilir. 

Beer–Lambert yasasının geçerli olabilmesi için deneysel olarak sağlanması gereken örtük varsayımlar vardır; aksi takdirde yasadan sapmalar meydana gelebilir. Örneğin, bir numunenin kimyasal bileşimi ve fiziksel ortamı, söndürüm katsayısını değiştirebilir. Bu nedenle, bir test numunesinin kimyasal ve fiziksel koşullarının, geçerli sonuçlar elde edilebilmesi için referans ölçümlerle uyumlu olması gerekir. Dünya genelinde, Amerikan (USP) ve Avrupa (Ph. Eur.) gibi farmakopeler, spektrofotometrelerin kaçak ışık ve dalga boyu doğruluğu gibi unsurları kapsayan sıkı düzenleyici gerekliliklere uygun çalışmasını zorunlu kılar.

Bir spektrofotometrenin spektrum bant genişliği, cihazın belirli bir anda numuneden geçirdiği dalga boylarının aralığını ifade eder.  Spektrum bant genişliği; ışık kaynağı, monokromatör, onun fiziksel yarık genişliği ve optik serpinim ile spektrofotometrenin dedektörü tarafından belirlenir. Spektrum bant genişliği, ölçümün çözünürlüğünü ve doğruluğunu etkiler. Daha dar bir spektrum bant genişliği, daha yüksek çözünürlük ve doğruluk sağlar; ancak tüm spektrumu taramak için daha fazla zaman ve enerji gerektirir. Daha geniş bir spektrum bant genişliği ise taramayı daha hızlı ve kolay hâle getirir, fakat özellikle soğurum pikleri çakışan numunelerde daha düşük çözünürlük ve doğrulukla sonuçlanabilir. Bu nedenle, güvenilir ve hassas sonuçlar elde edebilmek için uygun bir spektrum bant genişliğinin seçilmesi önemlidir.
Numune hücresine gelen ışığın tek dalga boyuna sahip (monokromatik) bir ışın kaynağından olması, yanıtın doğrusallığını artırmak açısından önemlidir. Bant genişliği monokromatikliğe (yani tek bir dalga boyu birimi iletimine) ne kadar yakınsa, yanıt da o kadar doğrusal olur. Spektrum bant genişliği, monokromatörden çıkan ışığın maksimum şiddetinin yarısında iletilen dalga boyu sayısı olarak ölçülür.
Elde edilebilecek en iyi spektrum bant genişliği, UV spektrofotometrenin bir özelliğidir ve gelen ışığın ne derece monokromatik olabileceğini gösterir. Bu bant genişliği, numunedeki soğurum pikinin genişliğiyle karşılaştırılabilir ya da ondan büyükse, ölçülen söndürüm katsayısı doğru olmayacaktır. Referans ölçümlerinde, cihazın bant genişliği (gelen ışığın bant genişliği) spektrum piklerin genişliğinin altında tutulur. Bir test maddesi ölçülürken de, gelen ışığın bant genişliği yeterince dar olmalıdır. Spektrum bant genişliği azaltıldığında, dedektöre iletilen enerji azalır; bu da aynı sinyal/gürültü oranına ulaşmak için daha uzun bir ölçüm süresi gerektirir.

Bir çözeltideki bir analitin söndürüm katsayısı, dalga boyuna bağlı olarak kademeli biçimde değişir. Soğurum dalga boyuyla karşılaştırıldığı bir grafikte, yani UV-Vis spektrumunda bir tepe noktası (soğurumun en yüksek olduğu dalga boyu), soğurumun dalga boyuna göre değişim hızının en düşük olduğu yerdir.  Bu nedenle, bir çözücünün nicel ölçümleri genellikle absorbans tepesine yakın bir dalga boyunda yapılır; böylece, söndürüm katsayısının dalga boyuna

Nörokimya, sinir sisteminin fizyolojisini kontrol eden ve etkileyen nörotransmitterler ve psikofarmasötikler ve nöropeptitler gibi diğer molekülleri içeren kimyasalların incelenmesidir. Sinirbilim içindeki bu alan nörokimyasalların nöronların, sinapsların ve sinir ağlarının çalışmasını nasıl etkilediğini inceler. Nörokimyagerler, sinir sistemindeki organik bileşiklerin biyokimyasını ve moleküler biyolojisini ve bunların kortikal plastisite, nörogenez ve nöral farklılaşma gibi nöral süreçlerdeki rollerini analiz eder.

Nörokimya bir bilim olarak tanınması nispeten yeniyken, nörokimyanın ardındaki fikir 18. yüzyıldan bu yana vardır. Başlangıçta, beynin periferik sinir sisteminden ayrı bir varlık olduğu düşünülüyordu. 1856'dan itibaren, bu fikri çürüten bir dizi araştırma vardı. Beynin kimyasal yapısı, periferik sinir sisteminin yapısı ile neredeyse aynıydı. Nörokimya çalışmasında ileriye doğru ilk büyük adım "beyin kimyası" alanındaki öncülerden biri olan Johann Ludwig Wilhelm Thudichum'dan geldi. Birçok nörolojik hastalığın beyindeki kimyasal dengesizliğe katkıda bulunabileceğini öne süren ilklerden biriydi. Ayrıca kimyasal yollarla nörolojik hastalıkların büyük çoğunluğunun tamamen iyileştirilebilmese bile tedavi edilebileceğine inanan ilk bilim adamlarından biriydi.
1950'lerde nörokimya tanınmış bir bilimsel araştırma disiplini haline geldi. . Nörokimyanın bir disiplin olarak kurulması, 1954'te yayınlanan ilk sempozyum hacmi Gelişen Sinir Sisteminin Biyokimyası olarak adlandırılan bir dizi "Uluslararası Nörokimyasal Sempozyuma" dayanmaktadır. Bu toplantılar Uluslararası Nörokimya Derneği ve Amerikan Nörokimya Derneği'nin kurulmasına yol açtı. Bu erken toplantılar, asetilkolin, histamin, P maddesi ve serotonin gibi olası nörotransmiter maddelerin geçici doğasını tartıştı. 1972'ye gelindiğinde fikirler daha somutlaştı.
Beyin işlevini değiştirmek için kimyasalların kullanılmasındaki ilk büyük başarılardan biri L-DOPA deneyi idi. 1961'de Walter Burkmayer, Parkinson Hastalığı olan bir hastaya L-DOPA enjekte etti. Enjeksiyondan kısa bir süre sonra hastanın titremelerde ciddi bir azalma oldu ve hasta kaslarını uzun süre yapamadıkları şekilde kontrol edebildi. Etki 2.5 saat içinde zirve yaptı ve yaklaşık 24 saat sürdü.

Sinirbilim
Nörofizyoloji
Nörofarmakoloji
Moleküler biyoloji

Nükleer manyetik rezonans spektroskopisi, yaygın bilinen adıyla NMR spektroskopisi, atom çekirdeğinin belirli manyetik özelliklerini kullanan bir araştırma tekniğidir.  İçerisindeki atomların ya da moleküllerin fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirler. NMR spektroskopisi nükleer manyetik rezonans olgusuna dayanmaktadır ve içerisindeki atomun ya da molekülün yapısı, dinamiği, reaksiyon durumu ve molekülün kimyasal çevresi hakkında detaylandırılmış bilgi sağlar. Molekül içerisindeki bir atomun atom içi manyetik alanı, rezonans frekansını değiştirdiği için molekülün elektronik yapısının detaylarına erişimi sağlar.
Spin sahibi çekirdek içeren her türlü örneğe uygulanabilir olmasına rağmen en yaygın olarak NMR spektroskopisi kimyagerler ve Biyokimyacılar tarafından organik moleküllerin özelliklerini araştırmak için kullanılır. Tek boyutta proton ya da karbon-13 NMR spektroslopisiden, proteinler ya da nükleik asitlere kadar her türlü uygun örnek 3 ya da 4 boyut teknikleri kullanılarak analiz edilebilir. NMR spektroskopisi örneklerin geniş bilgi kapasitesi, katı ve çözelti içeren çeşitli örnekleri kullanabilmesinden dolayı bilimler üzerinde önemli etkiye sahiptir.
NMR spektroskopisi, iyi çözülmüş, analitik izlenebilir ve genellikle son derece küçük moleküller için öngörülebilir ve nadirdir. Bu nedenle, organik kimya da NMR analizi bir madde kimliğini doğrulamak için kullanılır. Farklı Fonksiyonel gruplar açıkça ayırd edilebilir ve aynı fonksiyonel gruplar ile ayrı komşu gruplar hala ayırt edici sinyaller verir. NMR büyük ölçüde geleneksel ıslak kimyada renk belirteçlerini tanımlamakta kullanılır. Bir dezavantajı  bu nispeten büyük miktarda, 2–50 mg, o yeniden elde etmek, ancak saf bir madde gereklidir. Tercihen, NMR analizi katı bir özel MAS makine gerektirir ve eşit derecede iyi çözülmüş spektra vermeyebilir çünkü örnek bir çözücü içinde çözünmüş. NMR zaman ölçeği nispeten uzundur ve bu nedenle sadece ortalama spektrumlar için üretilmişlerdir, hızlı olayları gözlemlemek için uygun değildir. Çoğunlukla büyük miktarda yabancı maddeleri NMR spektrumu göstermesine rağmen, NMR doğal olarak çok hassas olmadığı için bu maddeleri tanımlamak için daha iyi teknikler vardır. 
Korolasyon sepktrokopisi normal NMR' ın bir geliştirmesidir. İki boyutlu NMR' da, emisyon tek bir frekans etrafında merkezlenir ve korolasyon rezonansları gözlenir. Bu durum gözlenmiş foksiyonel grupların komşu dallanmalarının belirlenmesine bu ise rezonansların tam olarak belirlenmesine olanak sağlar. Buna ilaveten daha komplex 3D ve 4D teknikler ve belirli rezonansları bastırmak ve/veya çoğaltmak amaçlı dizayn edinmiş bir yığın metot vardır. Nükleer Overhauser (NOE) etkisi spektrometrisinde rezonansların rehatlaması gözlenir. NOE çekirdeklerin yakınlaşmasına bağlı olduğundan, her çekirdeğin NOE miktarının belirlenmesi molekülün üç boyutlu yapısının inşasına izin verir.

NMR Spektroskopisi pahalı olmasından ötürü genellikle üniversitelerde bulunmaktadır, özel şirketler de yaygın olarak kullanılmamaktadır. Modern NMR spektroskopiler oldukça güçlü, geniş ve pahalı sıvı helyum soğutmalı süper iletken mıknatısa sahiptir, çünkü içerisindeki maddenin çözünürlüğü manyetik alanın kuvvetine bağlıdır. Daha ucuz olan versiyonları, reaksiyon gözlemleme ve örnekleri hızlı tespit etmek için yeterli performansı sağlayan yerleşik mıknatıslar ve daha az çözünürlük kullanırlar. Hatta tezgah üstü nükleer manyetik rezonans spektrometreler mevcuttur. NMR militesladan daha bir magnetik alanda gözlenebilir. Düşük çözünürlüklü NMR birbiriyle rahatça örtüşmesinden dolayı karışık yapıları çözmede problemlere neden olan daha geniş zirveler üretir. Yüksek güçte manyetik alan kullanımı zirvelerin temiz çözünürlüğü ile sonuçlanır ve endüstride standarttır.

1940'ların sonu ve 1950'lerin başında birbirlerinden bağımsız olarak Harvard Üniversitesi'nden Purcell grubu ve Stanford Üniversitesi'nden Bloch grubu NMR spektroskopisini geliştirmişlerdir. Bu çalışmalarından dolayı Dr. Edward Mills Purcell ve Dr. Felix Bloch 1952 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır.

Bir manyetik alanın içine yerleştirildiğinde NMR aktif çekirdekleri (1H ya da 13C gibi) elektromanyetik radyasyonu izotopun karakteristiğinin frekansında absorbe ederler. Bu yankılanma frekansı, emme enerjisi ve sinyallerin yoğunluğu manyetik alanın büyüklüğüyle orantılıdır. Örneğin 21 tesla manyetik alanı içerisinde protonlar 900 MHz ile yankılanırlar. Farklı çekirdek resonatlarının bu alan kuvvetinde manyetik momentlerine oranla  farklı frekanslarda olsalar da 21T magnet genelde 900 MHz magnet olarak düşünülür.

Tipik olarak, bir NMR spektrometresi çok güçlü bir magnetin içinde dönen bir numune tutucudan, bir radyo frekansı vericisinden ve alıcısından ve sistemi kontrol eden eltronik birimlerden oluşur. Radyo frekansı alıcısında bir proba (bir anten takımı) sahiptir. Prob magnetin içine uzanır ve numunenin çevresini sarar. Bu ekipmanlara ek olarak tercihe bağlı olarak difüzyon ölçümleri için gradyan bobinler de diğer bileşenlere dahil olabilir. Numunenin döndürülmesi genellikle ortalama bir difüzyon hareketi eldesi için önem ifade eder. Fakat, bazı deneyler, eğer çözelti hareketi önemli bir değişken ise, numunenin sabitliğini gerektirebilir. Örneğin, difüzyon kat sayısı ölçümleri (difüzyon sıralı spektroskopi -diffusion ordered spectroscopy -DOSY) numune sabit tutularak yapılır ve akış hücreleri işlem akışının bilgisayarlı analizinde kullanılabilir.

Çözelti içindeki çoğu molekül çözücü molekülüdür ve hidrokarbonlar düzenli çözücülerin çoğunu içine alır, bundan dolayıdır ki NMR aktif protonlar içerirler. Sadece çözücüden gelen hidrojen atomlarının sinyallerinin belirlenmesini engellemek için  protonların %99 dan fazlası deuterium (hidrojen-2) ile değiştirildiğinde dötorlenmiş çözücüler kullanılır. En yaygın kullanılan dötorlenmiş çözücü deuterokloroform (CDCl3), olmasına karşın numunenin çözünürlüğüne göre diğer çözücülerden de faydalanılabilir. Deuterium oksit (D2O) ve dötorlenmiş DMSO (DMSO-d6), CDCl3  genellikle çalışmadığında tercih edilir. Gerek olduğunda başka dötorlenmiş çözücülerde kullanılabilir. Bir molekülün kimyasal kaymaları çözücüler arası az değişir ve kullanılan çözücü sıklıkla kimyasal kayma ile beraber not edilir. NMR spektrası sıklıkla, eklenmiş tetrametilsilan yerine, bilinen bir çözücü proton zirvesi ile kalibre edilir.

NMR' dan kaynaklanan kükük frekans kaymalarını belirlemek için uygulanan manyetik alan numune hacmi bıyunca sabit olmalıdır. Yüksek çözünürlüklü NMR spektrometreleri birim alandaki magnetik alanın homojenliğini ayarlamak için laynerleri kullanır. Homojensizliği ve magnetik alandaki kaymayı belirlemek ve sorunu çözmek amaçlı spektrometre çözücü döteryum frekansı üzerine bir "kilit" uygular, bunu ayrı bir kilit birimi kullanarak yapar. Modern NMR spektrometrelerde laynerleme otomatik olarak ayarlanır ancak bazı durumlarda cihazı çalıştıran kimse layner parametrelerini, olarak en iyi mümküm çözünürlüğü elde etmek için, manuel olarak optimize etmek zorundadır.

Bir radyo frekansı (60–1000 MHz) darbesi ile numunenin heycanlanmasına bağlı olarak bir nükleer manyetik rezonans cevabı - bir serbest uyarım bozulması(free induction decay-FID) elde edilir. Bu çok zayıf bir sinyaldir ve alınması için hassas rayo alıcısı gerekir. Ham zaman alan FID' den frekans alan spektrumu çıkartmak için Fourier transform uygulanır. Bir tek FID' den elde edilen bir spektrum düşük bir sinyal gürültü oranına sahiptir ama bu tekrarlanmış alımların ortalamasının alınması ile kolayca gelişir. İyi bir 1H NMR spetrası 16 tekrarla elde edilebilir. 16 tekrar sadece birkaç dakika sürer. Ancak hidrojenden ağır elementler için rahatlama süresi daha uzundur, 13C için 8 saniye. Bundan dolayı, ağır elementlerin kantitatif spektrası uzun zaman, onlarca dakikadan saatlerceye kadar, alabilir
Darbeyi takiben, çekirdekler, ortalama olarak, belirli bir açı ile spektrometre manyetik alanına karşı heyecanlanırlar. Heyecanlanmanın büyüklüğü darbe kalınlığı ile ölçülebilir. Genelde kalınlık optimal 90° darbe için 3-8 µs' dir. Darbe kalınlığı (işaretlenmiş) yoğunluğu bir darbe kalınlığı foksiyonu olarak çizerek belirlenebilir. Bu bir sinüs eğrisini takip eder ve buna nedenle 180 ° ve 360 ° darbelere karşılık gelen darbe kalınlıklarındaki işareti değiştirir.
Heyecanlanmanın bozulma zamanları genellikle saniyelerle ölçülür ve rahatlamanın etkililiğine göre değişir. Hafif çekirdekler ve katılarda bozulma daha hızlı olurken ağır çekirdekler ve çözeltilerde daha yavaştır ve gazlarda çok daha yavaş olabilir. Eğer rahatlama tamamlanmadan olgunlaşmamış ikinci heycanlanma darbesi gönderilirse ortalama manyetizasyon vektörü zemin hale bozulmaz. Bu durum ise sinyalin gücünü umulmadık bir şekilde etkiler. Pratikte, zirve bölgeleri stokiometriye oranlı değildir; foksiyonel grupların varlıkları tespit edilebilse de miktarları belirlenemez. Rahatlama süresini ve yani darbeleri arası ihtiyaç duyulan gecikmeyi belirlemek adına bir ters çevirme kurtarma deneyi gerçekleştirilebilir. Bir 180° darbe, ayarlanabilir bir gecikme ve bir de 90° darbe iletilir. 90° darbe tam olarak sinyali iptal ettiğinde, gecikme, 90 ° rahatlama için gereken süreye karşılık gelir. Ters çevirme kurtarması kantitatif 13C, 2D ve diğer zaman tüketen deneyler için zahmete değerdir.

Dönen bir yük dönmesiyle orantılı olarak manyetik momentum kazanır, bunun sonucunda manyetik bir alan oluşturur. Dışarıdan bir manyetik alanın varlığında iki spin durumu gerçekleşir (her bir nukleus için 1/2 spin): bir spin yukarı diğer spin aşağı yönlüdür, biri manyetik alanı beslerken diğeri ona zıt yönlüdür. Manyetik alanın gücü arttıkça bu iki spin arasındaki enerji farkı artar. Ancak, bu iki spin arasındaki fark çok küçüktür ve güçlü bir NMR mıknatısına (1-20T) ihtiyaç duyulur. Spesifik çekirdek serisinin tam spin hali enerjisi ile numune ışıması ilgili serinin düşük enerji halinden yüksek enerji haline geçişi ile heycanlanmasına sebep olur.
Manyetik alanın kuvveti tarafından oluşturulan iki spin arasında

Organik reaksiyonlar, organik maddelerin tepkimelerine verilen genel addır.

Redoks tepkimelerinde elektron veren tanecik yükseltgenirken, elektron alan tanecik indirgenir. Organik reaksiyonlarda bileşikteki değerliği değişen karbon dikkate alınarak bileşiğin indirgenme/yükseltgenme ayrımı yapılır. Örneğin artan oksijen sayısı ya da azalan hidrojen sayısı yükseltgenmeyi ifade eder. 

Organik maddeler oksijen ile yandığında oksijen sayısı arttığı için organik bileşik yükseltgenir.
Alkil halojenürlerden alkan eldesinde organik bileşik indirgenir.
Primer alkoller ve aldehitler KMnO4, K2Cr2O7 gibi yükseltgenler ile karboksilik asitlere yükseltgenir.

Organik tepkimede önce bağlar kırılır daha sonra kırılan bağlar farklı  bir bileşik oluşturacak şekilde tekrar oluşur. Bu aşamalar tepkime mekanizması ile gösterilebilir. Tepkimeye giren moleküle substrat, bileşikteki atom veya grubun yerine geçen başka atom veya gruba sübstitüent denir.

Atom veya grubun bağdaki elektronları kendisine çekerek karbon atomunu bağ elektronlarından uzaklaştırmasıyla karbokatyon oluşur.

Atom veya grubun bağdaki elektronları karbona bırakmasıyla karbanyon oluşur.

Atomların bağdaki elektronlardan birer tane alarak iki tane kararsız ve yüksek enerjili radikal oluşturması ile gerçekleşir.

İki molekülün tepkimesi ile bir molekülün oluşması şeklinde gerçekleşen tepkimelerdir. Genellikle pi bağları üzerinden gerçekleşir.

Katılma tepkimelerinin -genellikle- tam tersi şekilde işleyen tepkimelerdir. Dehidratasyon, ayrılma tepkimesi örneğidir.

İki veya daha fazla maddenin tepkimeye girerek büyük bir molekül ile birlikte su, amonyak, metanol gibi küçük moleküllere ayrılması şeklinde gerçekleşen tepkimelerdir. Kondenzasyon polimerleşmesi ise aynı mekanizmanın polimerleşme mekanizması üzerinden gerçekleşmesidir.

Otopsi kimyası, nekrokimya veya ölüm kimyası, ölü bir organizmanın kimyasal yapılarının, reaksiyonlarının, süreçlerinin ve parametrelerinin araştırıldığı bir kimya alt disiplinidir. Ölüm sonrası kimya, adli patolojide önemli bir rol oynar. Camsı sıvı, beyin omurilik sıvısı, kan ve idrarın biyokimyasal analizleri ölüm nedeninin belirlenmesinde veya adli vakaların aydınlatılmasında önemlidir.

Otopsi aralığı, ölümden bu yana geçen süredir. Ölümden sonra vücut sıvılarının kimyasal ve biyokimyasal analizi, ölümden sonraki nedeni ve zamanı değerlendirmek için önemli bir kimyasal yaklaşımdan daha önemlidir. Ölüm sonrası aralığı tahmin etmek için kullanılabilecek birkaç farklı yöntem vardır.

Camsı sıvı, gözün camsı gövdesinde dört ila beş mililitre renksiz jeldir. Konumu ve camsı sıvının inert (kimyasal reaksiyona girmeyen) doğası nedeniyle, vücudun geri kalanında meydana gelen bazı ölüm sonrası değişikliklere karşı dirençlidir. Bu durum yaştan, cinsiyetten veya ölüm nedeninden etkilenmediği gerçeğiyle birlikte, ölümden sonraki süreyi belirlemede onu faydalı kılmaktadır. Aynı zamanda bir DNA kaynağı olarak veya hastalıkların teşhisi için de faydalıdır. Camsı sıvı; sodyum, potasyum, klor, kalsiyum ve magnezyum dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere çeşitli elektrolitler içermektedir. Bu elektrolitlerin konsantrasyonları, analizörler ile ölçülebilmektedir ve çeşitli denklemlerle ölümden bu yana geçen süre ile ilişkilendirilebilmektedir. Çeşitli denklemler vardır çünkü her çalışmanın farklı sonuçları vardır. Bu da farklı denklemlerle sonuçlanmaktadır. Bunun nedeni, deneylerde fazla faktör ve farklılığın olmasıdır. Tek bir denklemin diğerlerinden daha iyi olduğu belirlenememektedir. Bu faktörlerden biri sıcaklıktır. Daha yüksek sıcaklıklarda, konsantrasyonlar daha az kararlıdır buna bağlı olarak numunenin bozulması hızlanmaktadır. Sıcaklık, numune laboratuvara girdikten sonra kontrol edilebilmektedir ancak o zamana kadar vücut, bulunduğu ortamla aynı sıcaklıkta olacaktır. Soğuk tutulmayan bir numune için aynı denklem kullanılırsa soğuk tutulan numuneler için ise sonuç doğru olmayacaktır. Farklı denklemler bulunmuş olsa da genel eğilimler uyum içindedir. Ölüm zamanı arttıkça camsı sıvıdaki potasyum konsantrasyonu yükselmektedir. Sodyum ve kalsiyum konsantrasyonları düşmektedir. Potasyumun sodyuma oranı zamanla doğrusal olarak azalmaktadır. Potasyum düzeylerinin ölümden sonra yükselmesinin nedeni, hücre zarında, konsantrasyonun kan plazmasındaki potasyum düzeyleriyle dengeye ulaşmasını sağlayan bir sızıntıdır. Bu yöntem kesin değildir ancak ölümden bu yana geçen süre için iyi bir tahmin elde edilebilmektedir.

Beyin omurilik sıvısı beyin ve omurilikte bulunan berrak ve renksiz bir sıvıdır. Beyin omurilik sıvısının temel görevi mekanik ve immünolojik koruma sağlamaktır.  Ayrıca, beyne patojenler girdiğinde bağışıklık hücrelerinin o bölgeye intikal etmesini kolaylaştırmaktadır. Bir yandan da nöronlar arasındaki atıkları temizlemektedir. Doğru yorumlanmış testler, beyin omurilik sıvısını (BOS) çeşitli hastalıkların teşhisinde önemli bir araç haline getirebilmektedir. BOS'un doğru değerlendirilmesi, hangi testlerin isteneceğini, hastanın yaşı için normal aralıkları ve testin sınırlamalarını bilmeye bağlıdır. Beyin omurilik sıvısında üre, glikoz, potasyum, klorür, sodyum, protein, kreatinin, kalsiyum, alkalin fosfataz ve kortizol gibi ölçülebilen çeşitli maddeler vardır. Bu maddelerin bazılarının konsantrasyonlarına bakılarak kişinin nasıl öldüğü hakkında farklı şeyler öğrenilebilmektedir. Örneğin, yüksek üre seviyeleri böbrek hasarını gösterebilmektedir. Stres altında salınan hormon olan yüksek kortizol seviyeleri, şiddetli bir ölüme işaret edebilmektedir. Sodyum ve Potasyum da ölümden bu yana geçen süreyi tahmin etmek için beyin omurilik sıvısında ölçülebilir,  ancak daha düşük bir korelasyona sahip olduğu için camsı sıvının kullanılması kadar doğru değildir.

Toksikoloji, toksik maddelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerinin bilimini ifade etmektedir. Bir vücuttan alınan örnekler, uyuşturucu veya diğer toksik maddeler için analiz edilmektedir. Konsantrasyonlar ölçülerek maddenin ölüme katkısı belirlenebilmektedir. Bu işlem konsantrasyonları ölümcül sınırlarla karşılaştırarak yapılmaktadır. Analiz edilen en yaygın örnekler kan, idrar, böbrek, karaciğer ve beyindir. Kan örneklerinde madde genellikle bulunabilmektedir. Ancak karaciğer, böbrekler ve idrarda metabolit bulunabilen tek madde olabilir. Bir metabolit, orijinal maddenin sindirim ve/veya diğer biyolojik süreçlerden geçtikten sonra parçalanmış halidir. Maddelerin metabolize olması ve vücudu terk etmesi saatlerden haftalara kadar sürebilmektedir ve vücudun farklı bölgelerinde farklı alıkonma sürelerine sahip olabilmektedir.  Örneğin kokain kanda iki ila on gün arasında tespit edilebilirken, idrarda iki ila beş gün arasında tespit edilebilir. Adli toksikolojik analizlerde, doğru örnek seçimi, örnek alma yöntemi, örneğin saklanması, laboratuvara gönderilmesi ve analize hazırlanması belirli bir sistematik düzen içinde yapılmalıdır. Örneği alan kişinin, analizi yapan ve sonuçlarını yorumlayan toksikoloğun/farmakoloğun, kimyasal maddenin bozulmasını, metabolitleri ve kontaminantlarının neler olabileceğini, analizi nasıl etkileyeceğini bilmesi gerekir.

Toksikoloji testi için kan kullanıldığında, kötüye kullanılan ilaçlar analizin olağan hedefleridir. Aranabilecek diğer maddeler, kişiye reçete edildiği bilinen ilaçlar veya şüpheleniliyorsa zehirlerdir. Benzer biçimde, ilaçlarını düzenli alması gereken bazı hastalarda, örneğin epilepsi hastalarında, kanda olması gereken ilaç konsantrasyonunun bulunmayışı, kişinin bir nöbet geçirerek öldüğü varsayımını güçlendirebilmektedir.

Ölüm nedenini belirlemeye yardımcı olmak için dokular analiz edilebilmektedir. En sık analiz edilen doku örnekleri karaciğer, böbrek, beyin ve akciğerlerdir.

Birçok maddenin saçta uzun süre kalması nedeniyle uyuşturucu kullanımı veya zehirlenme öyküsü olup olmadığını belirlemek için saç örnekleri ölüm sonrası analiz edilebilmektedir. Saçlar bölümlere ayrılarak ay bazında analiz yapılabilmektedir. Tırnaklar ve saç kökleri de DNA kanıtı için analiz edilebilmektedir.

Mide içeriği de analiz edilebilmektedir. Bu, sindirim aşamasına bakarak ölüm sonrası aralık tanımlamasına yardımcı olabilmektedir. İçeriği eğer bilinmiyorsa bir ölüm nedeninin belirlenmesine yardımcı olmak için ilaçlar veya zehirler için de analiz edilebilmektedir.

Ölüm sonrası tanı, biri öldükten sonra bir hastalığı teşhis etmek için ölüm sonrası kimya analiz testlerinin kullanılmasıdır. Bazı hastalıklar ölüme kadar bilinememektedir ya da daha erken teşhis konulamamaktadır. Hastalıkların teşhis edilmesinin bir yolu, kandaki veya diğer numune türlerindeki belirli maddelerin konsantrasyonlarının incelenmesidir. Örneğin dehidrasyon, camsı sıvadaki normal kreatinin seviyeleri ile artan üre nitrojen, sodyum ve klorür seviyeleri aranarak teşhis edilebilmektedir. Aynı şekilde endokrin bozuklukları, hormon konsantrasyonlarına ve epinefrin ve insülin seviyelerine bakılarak teşhis edilebilmektedir.

Kan pH'ı ve çeşitli kimyasalların konsantrasyonları, ölüm sonrası aralık olarak da bilinen kurbanın ölüm zamanını belirlemeye yardımcı olmak için bir cesette test edilmektedir. Bu kimyasallar arasında laktik asit, hipoksantin, ürik asit, amonyak, NADH ve formik asit bulunmaktadır.

Otopsi

Polimer kimyası, polimerlerin ve makromoleküllerin kimyasal sentezine, yapısına ve kimyasal ve fiziksel özelliklerine odaklanan bir kimya alt disiplinidir. Polimer kimyasında kullanılan ilkeler ve yöntemler, organik kimya, analitik kimya ve fiziksel kimya gibi çok çeşitli diğer kimya alt disiplinleri aracılığıyla da uygulanabilir. Pek çok malzeme tamamen inorganik metaller ve seramiklerden DNA ve diğer biyolojik moleküllere kadar polimerik yapılara sahiptir, ancak polimer kimyası tipik olarak sentetik, organik bileşimler bağlamında anılır. Sentetik polimerler, genellikle plastik ve kauçuk olarak adlandırılan, günlük kullanımdaki ticari malzemeler ve ürünlerde her yerde bulunur ve kompozit malzemelerin ana bileşenleridir. Polimer kimyası, her ikisi de polimer fiziği ve polimer mühendisliğini kapsayacak şekilde tanımlanabilen daha geniş polimer bilimi veya hatta nanoteknoloji alanlarına da dahil edilebilir.

Henri Braconnot'un 1777'deki ve Christian Schönbein'ın 1846 yılındaki çalışmaları, nitroselüloz keşfine öncülük etti. Nitroselüloz, kafur ile işlem görerek selüloit üretiminde kullanılır. Eter veya asetonda çözünen kolodion haline gelir ve ABD İç Savaşından beri yara pansumanında kullanılır. Selüloz asetat ilk olarak 1865'te hazırlandı. 1834-1844 yıllarında kauçuk (poliizopren) özelliklerinin kükürt ile ısıtılmasıyla büyük ölçüde iyileştirildiği ve böylece vulkanizasyon sürecini kurduğu bulundu.

1884 yılında Hilaire de Chardonnet, ipeğin yerini almak üzere rejenere selüloz veya viskon suni ipek bazlı ilk yapay elyaf fabrikasını kurdu, ancak bu çok yanıcıydı. 1907'de Leo Baekeland, organizmaların ürünlerinden bağımsız olarak yapılan ilk polimeri, Bakalit adı verilen ısıyla sertleşen bir fenol - formaldehit reçineyi icat etti. Aynı zamanlarda, Hermann Leuchs, nükleofillerle reaksiyona girdikten sonra amino asit N-karboksianhidritlerin ve yüksek moleküler ağırlıklı ürünlerinin sentezini bildirdi, ancak muhtemelen Emil Fischer tarafından benimsenen güçlü görüşler nedeniyle bunlardan polimer olarak bahsetmekten vazgeçti. Fischer, 6.000 daltonu aşan herhangi bir kovalent molekül olasılığını reddediyordu. Selofan, 1908'de viskoz suni ipek tabakalarını asitle işleyen Jocques Brandenberger tarafından icat edildi.

Kimyager Hermann Staudinger ilk olarak polimerlerin, makromoleküller adını verdiği kovalent bağlarla bir arada tutulan uzun atom zincirlerinden oluştuğunu öne sürdü. Çalışmaları, polimerlerin kimyasal anlayışını genişletti ve ardından neopren, naylon ve poliester gibi polimerik malzemelerin icat edildiği polimer kimyası alanında bir genişleme izledi. Staudinger'den önce, polimerlerin, belirli moleküler ağırlıkları olmayan, bilinmeyen bir kuvvetle bir arada tutulan küçük molekül kümeleri (kolloidler) olduğu düşünülüyordu. Staudinger, 1953'te Nobel Kimya Ödülü'nü aldı. Wallace Carothers, 1931'de neopren adı verilen ilk sentetik kauçuğu, poliesteri icat etti ve 1935'te gerçek bir ipek ikamesi olan naylonu icat etti. Paul Flory, 1950'lerde polimer rastgele bobin konfigürasyonları üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı 1974'te Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Stephanie Kwolek, 1966'da patenti alınan Kevlar adında bir aramid veya aromatik naylon geliştirdi. Karl Ziegler ve Giulio Natta, alkenlerin polimerizasyonu için katalizör keşfetmeleri nedeniyle Nobel Ödülü aldı. Alan J. Heeger, Alan MacDiarmid ve Hideki Shirakawa, poliasetilen ve ilgili iletken polimerlerin geliştirilmesiyle 2000 Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Poliasetilenin kendisi pratik uygulamalar bulamadı, ancak organik ışık yayan diyotlar (OLED'ler), iletken polimerlerin bir uygulaması olarak ortaya çıktı.
Polimer kimyasında öğretim ve araştırma programları 1940'larda tanıtıldı. Institut fur Makromolekulare Chemie, 1940 yılında Almanya'nın Freiburg kentinde Staudinger yönetiminde kuruldu. Amerika'da 1941'de Herman Mark tarafından Polytechnic Institute of Brooklyn'de (şimdi Polytechnic Institute of NYU) bir Polimer Araştırma Enstitüsü (PRI) kuruldu.

Polimerler, monomerlerin polimerizasyonuyla oluşan yüksek moleküler kütleli bileşiklerdir. Bir polimerin tekrar eden yapısal birimlerinin türetildiği basit reaktif moleküle monomer denir. Bir polimer birçok şekilde tanımlanabilir: polimerizasyon derecesi, molar kütle dağılımı, taktikliği, kopolimer dağılımı, dallanma derecesi, uç grupları, çapraz bağları, kristalliği ve cam geçiş sıcaklığı ve erime sıcaklığı gibi termal özellikleri. Çözeltideki polimerler, çözünürlük, viskozite ve jelleşme açısından özel karakteristiklere sahiptir. Polimer kimyasının kantitatif yönlerini gösteren örnek olarak, sayısal ortalamaya ve ağırlık ortalamalı moleküler ağırlıklara özellikle dikkat edilir. 
  
    
      
        
          M
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{n}}
  
 ve 
  
    
      
        
          M
          
            w
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{w}}
  
, sırasıyla. 
  
    
      
        
          M
          
            n
          
        
        =
        
          
            
              ∑
              
                M
                
                  i
                
              
              
                N
                
                  i
                
              
            
            
              ∑
              
                N
                
                  i
                
              
            
          
        
        ,
        
        
          M
          
            w
          
        
        =
        
          
            
              ∑
              
                M
                
                  i
                
                
                  2
                
              
              
                N
                
                  i
                
              
            
            
              ∑
              
                M
                
                  i
                
              
              
                N
                
                  i
                
              
            
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle M_{n}={\frac {\sum M_{i}N_{i}}{\sum N_{i}}},\quad M_{w}={\frac {\sum M_{i}^{2}N_{i}}{\sum M_{i}N_{i}}},\quad }
  

Polimerlerin oluşumu ve özellikleri, Scheutjens – Fleer teorisi, Flory – Huggins çözüm teorisi, Cossee-Arlman mekanizması, Polimer alan teorisi, Hoffman Nükleasyon Teorisi, Flory-Stockmayer Teorisi ve diğerleri dahil olmak üzere birçok teori tarafından rasyonelleştirilmiştir.

Polimerler, kökenlerine göre biyopolimerler ve sentetik polimerler olarak alt gruplara ayrılabilir. Bu bileşik sınıflarının her biri, kullanımları ve özelliklerine göre daha spesifik kategorilere ayrılabilir.

Biyopolimerler, organizmalardaki organik maddenin çoğunu oluşturan yapısal ve işlevsel malzemelerdir. Biyopolimerlerin önemli bir sınıfı, amino asitlerden türetilen proteinlerdir . Selüloz, kitin ve nişasta gibi polisakkaritler, şekerlerden türetilen biyopolimerlerdir. Poli nükleik asit DNA ve RNA, genetik bilgi taşıyan asılı nükleotidlere sahip fosforile şekerlerden türetilir.
Sentetik polimerler, plastiklerde, sentetik liflerde, boyalarda, yapı malzemelerinde, mobilyalarda, mekanik parçalarda ve yapıştırıcılarda görülen yapısal malzemelerdir. Sentetik polimerler, termoplastik polimerler ve termoset plastikler olarak ikiye ayrılabilir. Termoplastik polimerler arasında polietilen, teflon, polistiren, polipropilen, poliester, poliüretan, poli (metil metakrilat), polivinil klorür, naylonlar ve suni ipek bulunur . Termoset plastikler arasında vulkanize kauçuk, bakalit, Kevlar ve poliepoksit bulunur . Hemen hemen tüm sentetik polimerler petrokimyasallardan elde edilir.

Polimerler uzadıkça ve moleküler ağırlıkları arttıkça, çözünmüş ve sıvı hâllerindeki polimerlerin viskozitesi de artma eğilimindedir. Böylece, sentezlenmiş polimerlerin ölçülen viskozitesi, polimerin ortalama uzunluğu, reaksiyonların ilerlemesi ve polimer dallarının hangi yollarla olduğu hakkında değerli bilgiler sağlayabilir.

Polimerleri sentezlemek için çok çeşitli teknikler keşfedilmiştir.

Serbest radikal polimerizasyonu
İyonik polimerizasyon
Polikondensasyon
Polyaddition
Koordinasyon Polimerizasyonu

Protein Biyosentezi
Hücresiz Protein Sentezi
DNA sentezi

Polimer
Polimer fiziği
Kimya

Radyasyon kimyası ya da ışınım kimyası yüksek enerjili ışınların etkisiyle hasıl olan kimyasal tepkimeleri inceleyen bilim dalıdır.
Bu bilim dalının bir amacı da ışınları kullanarak yeni izotoplar üretmek, yüksek enerji ile birleşerek oluşabilecek yeni moleküller üretmek ve daha verimli ürünler için bu yolla hammadde elde etmektir. Yani bir çeşit çelikleme metodudur. Çelikleme ise bir rivayete göre çingeneler çocuklarını doğar doğmaz soğuk suyla yıkarlarmış. Böylece çocuk ileride çok daha dirençli ve soğuğa karşı dayanıklı aynı zamanda güçlü bir bağışıklık sistemine kavuşurmuş. İşte ışınım kimyası dünyaya tam da bu anlamda katkı sağlamak amacı güder. Mesela daha mukavemetli uçak kanatları yapmak veya daha yüksek ısıya dayanabilen motor blokları üretmek ki böyle bir motorda daha güçlü yanmalar sonucu daha fazla hareket enerjisi elde edilebilir.
Ünlü fizikçi Wilhelm'in keşfettiği ve kendi soyadıyla adlandırılmış Röntgen teknolojisi (elektron ışımaları yöntemi) sonucunda film üzerinde batın görüntüsü elde etme durumu ışınım kimyasının başlangıç noktasıdır diyebiliriz. X-ışınlarının etkisinin saptanması yani değişikliklere yol açtığı bulgusu sebebiyle yeni bir araştırma konusu olarak başlayan ışınım kimyası zamanla gelişmiş ve birçok tezi deneylerle doğrulanmış, formüle edilmiş fakat buna rağmen henüz yeni doğmakta olan bir bilim dalıdır. Konuyla ilgili Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde henüz üniversitelerde bir öğretim verilmemektedir. Bununla beraber bilim dalına ait bir ürün de henüz üretilmiş olmamakla beraber bu tarz bir ürünün prosesi de hazırlanmamıştır. Yakın geleceğin önemli bilim dallarından biri arasına girmesi beklenen ışınım kimyası metodlarıyla gelecekte yüksek teknolojili ürünlerin üretilmesi beklenmektedir. Bu da yeni bir ileri teknoloji sanayi hamlesi olacak niteliktedir. Bu yüzden bilhassa sermaye sahibi olsun olmasın ar-ge odaklı çalışmalar yüretenlerin bu konuya hassasiyetle yaklaşmaları gereklidir.

Raman spektroskopisi, moleküler titreşimleri ölçmek için kullanılan bir spektroskopi yöntemidir. Bu yöntem, moleküllerin "yapısal parmakizlerini" tanımlamak için çokça kimya laboratuvarlarında kullanılır. Adını Hint fizikçi Chandrasekhara Venkata Raman'dan alır.
Yöntem, "Raman dağılımı" olarak da bilinen, fotonların esnek olmayan dağılımına dayanır. Kızılötesi veya morötesine yakın, görülebilir lazer gibi tek renkli bir ışık kaynağı kullanılır. Ayrıca X ışınları da kullanılabilir. Işık kaynağı, moleküllerdeki titreşimler, fononlar ve diğer hareketlenmelerle etkileşime geçerek lazer fotonlarında aşağı veya yukarı yönde değişikliklere sebep olur. Bu yön değişimleri, sistemdeki titreşimler hakkında bilgi verir. Kızılötesi spektroskopi de benzer bir yöntem kullanarak benzer bilgiler verir.

Işığın esnek olmayan (inelastik) dağılımı 1923'te Avusturyalı fizikçi Adolf Smekal tarafından 1923'te öngörülmüş olsa da, bu fenomen 1928'e kadar gözlemlenmedi. "Raman etkisi" adını, 1928'de bu etkiyi organik sıvılarda bulan ve K. S. Krishnan ile çalışmış olan kâşiflerinden biri olan C. V. Raman'dan almıştır. Grigory Landsberg ve Leonid Mandelstam de aynı dönemlerde bu etkiyi inorganik kristallerde araştırmıştır. Raman bu keşfi için 1930'da Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Raman spektrumları ilk kez gazlarda Franco Rasetti tarafından 1929'da gözlemlendi.

Raman kaymaları genel olarak, enerjiyle ilişik, ters uzunluk birimleri bulunan dalga sayıları ile ölçülür. bir Raman spektrumundaki belirli bir dalga boyunu ve dalga sayısını çevirmek için aşağıdaki formül kullanılır:

  
    
      
        Δ
        
          
            
              ν
              ~
            
          
        
        =
        
          (
          
            
              
                1
                
                  λ
                  
                    0
                  
                
              
            
            −
            
              
                1
                
                  λ
                  
                    1
                  
                
              
            
          
          )
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle \Delta {\tilde {\nu }}=\left({\frac {1}{\lambda _{0}}}-{\frac {1}{\lambda _{1}}}\right)\ ,}
  

Formüldeki Δν̃, dalga sayısındaki Raman kaymasını; λ0, uyarımların dalga boyunu; λ1 ise Raman spektrumunun dalga boyunu ifade eder.
Raman spektrumlarında dalga sayıları için sıklıkla tercih edilen birim "ters santimetre"dir (cm−1). Dalgaboyları çoğunlukla nanometre olarak ifade edildiğinden, dönüşüm formülü şöyle gösterilebilir:

  
    
      
        Δ
        
          
            
              ν
              ~
            
          
        
        (
        
          
            cm
          
          
            −
            1
          
        
        )
        =
        
          (
          
            
              
                1
                
                  
                    λ
                    
                      0
                    
                  
                  (
                  
                    nm
                  
                  )
                
              
            
            −
            
              
                1
                
                  
                    λ
                    
                      1
                    
                  
                  (
                  
                    nm
                  
                  )
                
              
            
          
          )
        
        ×
        
          
            
              (
              
                10
                
                  7
                
              
              
                nm
              
              )
            
            
              (
              
                cm
              
              )
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \Delta {\tilde {\nu }}({\text{cm}}^{-1})=\left({\frac {1}{\lambda _{0}({\text{nm}})}}-{\frac {1}{\lambda _{1}({\text{nm}})}}\right)\times {\frac {(10^{7}{\text{nm}})}{({\text{cm}})}}.}

Retrosentetik analiz, organik sentezlerin planlanmasındaki problemleri çözmek için kullanılan bir tekniktir. Bu, reaktiflerle herhangi bir potansiyel reaktivite/etkileşimden bağımsız olarak bir hedef molekülün daha basit öncü yapılara dönüştürülmesiyle elde edilir. Her bir öncü malzeme aynı yöntem kullanılarak incelenir. Bu prosedür, basit veya ticari olarak temin edilebilen yapılara ulaşılıncaya kadar tekrar edilir. Bu daha basit/ticari olarak temin edilebilen bileşikler, hedef molekülün bir sentezini oluşturmak için kullanılabilir. Elias James Corey bu kavramı The Logic of Chemical Synthesis kitabında resmîleştirdi.
Retrosentetik analizin gücü, bir sentezin tasarımında ortaya çıkar. Retrosentetik analizin amacı yapısal basitleştirmedir. Genellikle, bir sentezin birden fazla olası sentetik yolu olacaktır. Retrosentez, farklı sentetik yolları keşfetmek ve bunları mantıklı ve anlaşılır bir şekilde karşılaştırmak için çok uygundur. Bir bileşenin literatürde zaten mevcut olup olmadığını belirlemek için analizin her aşamasında bir veritabanıına başvurulabilir. Bu durumda, bu bileşiğin daha fazla araştırılmasına gerek olmayacaktır. Bu bileşik varsa, bir senteze ulaşmak için geliştirilen sonraki adımlar için bir atlama noktası olabilir.

Ayrılma
İki (veya daha fazla) synthon oluşturmak için bir bağın kırılmasını içeren retrosentetik bir adım.
Retron
Belirli dönüşümleri mümkün kılan minimal bir moleküler altyapı.
Retrosentetik ağaç
Tek bir hedefin birkaç (veya tüm) olası retrosentezinin yönlendirilmiş asiklik grafiği.
Senton
Bu hedef molekülden türetilen, bir sentezin oluşumuna yardımcı olan bir bileşik parçası. Bir senton ve buna karşılık gelen ticari olarak temin edilebilen sentetik eşdeğeri aşağıda gösterilmiştir:

Hedef
Arzu edilen son bileşik.
Dönüştürme
Sentetik bir reaksiyonun tersi; tek bir üründen başlangıç materyallerinin oluşumu.

Bir örnek, retrosentetik analiz kavramının kolayca anlaşılmasına izin verecektir.

Fenilasetik asit sentezinin planlanmasında iki senton tanımlanır. Bir nükleofilik "-COOH" grubu ve bir elektrofilik "PhCH2+" grubu. Elbette, her iki senton da kendi başına mevcut değildir; sentonlara karşılık gelen sentetik eşdeğerler, istenen ürünü üretmek için reaksiyona sokulur. Bu durumda, siyanür anyonu −COOH sentonunun sentetik eşdeğeridir, benzil bromür ise benzil sentonu için sentetik eşdeğeridir.
Retrosentetik analiz ile belirlenen fenilasetik asit sentezi şu şekildedir:

PhCH2Br + NaCN → PhCH2CN + NaBr
PhCH2CN + 2 H2O → PhCH2COOH + NH3

Aslında, fenilasetik asit, benzil klorürün sodyum siyanür ile analog reaksiyonu ile hazırlanan benzil siyanürden sentezlenmiştir.

Fonksiyonel grupların manipülasyonu, moleküler karmaşıklıkta önemli azalmalara yol açabilir.

Çok sayıda kimyasal hedefin farklı stereokimyasal talepleri vardır. Stereokimyasal dönüşümler (Claisen yeniden düzenlemesi ve Mitsunobu reaksiyonu gibi) istenen kiraliteyi kaldırabilir veya aktarabilir, böylece hedefi basitleştirir.

Bir sentezi istenen bir ara ürüne yönlendirmek, bir analizin odağını büyük ölçüde daraltabilir. Bu, çift yönlü arama tekniklerine izin verir.

Dönüşümlerin retrosentetik analize uygulanması, moleküler karmaşıklıkta güçlü azalmalara yol açabilir. Ne yazık ki, güçlü dönüşüme dayalı retronlar, karmaşık moleküllerde nadiren bulunur ve varlıklarını oluşturmak için genellikle ek sentetik adımlara ihtiyaç vardır.

Bir veya daha fazla anahtar bağ kopukluğunun belirlenmesi, anahtar yapıların tanımlanması için anahtar alt yapıların tanımlanmasına veya yeniden düzenleme dönüşümlerinin tanımlanmasının zor olmasına yol açabilir.

Halka yapılarını koruyan bağlantı kesilmeleri teşvik edilir.
7 üyeden daha büyük halkalar oluşturan bağlantı kesilmeleri önerilmez.
Bağlantısızlık, yaratıcılığı içerir.

Organik sentez

Moleküler ve Biyomoleküler Bilişim Merkezi 12 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Presentation on ARChem Route Designer, ACS, Philadelphia, Eylül 2008 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Retrosentez planlama aracı: InfoChem'den ICSynth 8 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Spaya, Iktos tarafından ücretsiz olarak sunulan yazılım 13 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rodopsin, G proteini kenetli reseptörler (GPCR) ailesinden yedi-geçişli bir hücre zarı proteinidir. Omurgalı retinasındaki çubuk fotoreseptör hücrelerinde ışık sensörü görevi görür. Işığa duyarlı bir prostetik grup olan retinol molekülünü içerir.

Rodopsin 1876'da Franz Christian Boll tarafından keşfedildi. Rodopsin adı, pembemsi rengine atfen Grekçe "gül" anlamındaki ῥόδον (rhódon) ile "görme" anlamındaki ὄψις (ópsis) sözcüklerinden türetilmiştir. Terim, 1878 yılında Alman fizyolog Wilhelm Friedrich Kühne tarafından ortaya atılmıştır.
George Wald, rodopsinin retinal ile bir apoproteinden oluşan bir holoprotein olduğunu keşfettiğinde, bu apoproteini opsin olarak adlandırdı; günümüzde bu yapı daha dar anlamda apo-rodopsin olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde ise opsin terimi, retinale bağlanarak ışığa duyarlı fotoreseptörler hâline gelen ve bu nedenle ışığı algılayabilen, G proteini kenetli reseptörler sınıfındaki proteinlerin tamamını kapsayan daha geniş bir anlamda kullanılmaktadır.

Kimyanın bir dalı olarak sonokimya, ultrason dalgalarının sıvılar üzerinde oluşturduğu akustik kavitasyonu ve bunun efektlerini, kimyasal aktifliği geliştirmesini inceler. Bu nedenle, kimyasal etkiler direkt olarak ultrason kaynağının moleküllerle etkileşimi sonucu değildir. Ses dalgası bağın titreşimsel potansiyel enerjisini etkilemez veya iç enerjiyi etkilemez. Onun yerine, sonokimyada akustik kavitasyon rol oynar: sıvı içinde baloncukların oluşumu, gelişimi ve içe çöküşü. Bu çöküş neredeyse adyabatiktir ve bunun sonucunda baloncuğun içinde yüksek enerji birikir, bunun sonunda çok yüksek sıcaklık ve basınç çok kısasüreliğine oluşur. Bu yüksek sıcaklık ve basınç sonucu kimyasal etkileşimler meydana gelebilir ardından baloncuk hızlıca içine çöker. Akustik kavitasyon sonucunda çok farklı sonuçlar elde edilebilir.

Spin kimyası, kimyasal kinetik, fotokimya, manyetik rezonans ve serbest radikal kimyasının kesişiminde yer alan, kimyasal tepkimelerdeki manyetik ve spin etkilerini inceleyen kimya alt dalıdır. Bu alan, kimyasal olarak indüklenen dinamik nükleer polarizasyon (CIDNP), kimyasal olarak indüklenen elektron polarizasyonu (CIDEP), kimyasal tepkimelerdeki manyetik izotop etkileri gibi olgularla ilgilenir. Ayrıca, kuşların manyetik alanları algılama mekanizmasında (avian magnetoreception) ve bilinç oluşumunda temel bir rol oynadığı da öne sürülmektedir.
Radikal çift mekanizması, manyetik alanın, elektron spin dinamiklerini etkileyerek bir kimyasal tepkimenin kinetiğini nasıl değiştirebildiğini açıklayan bir modeldir. Genellikle radikal ara ürünler içeren organik bileşiklerin tepkimelerinde gözlemlenen bu mekanizma, manyetik alanın geri tepkimelerin sıklığını azaltarak genel tepkime hızını artırabileceğini öne sürer.
Tarihçe
Radikal çift mekanizması, CIDNP ve CIDEP olgularını açıklamak amacıyla ortaya atılmıştır ve 1969 yılında Closs ile Kaptein ve Oosterhoff tarafından önerilmiştir.

Radikaller, eşleşmemiş (tek) elektrona sahip moleküllerdir ve yüksek reaktiviteye sahiptirler. Bu moleküller, ısı, ışık veya kimyasal reaksiyonlar gibi çeşitli etkenlerle oluşabilir. Serbest radikaller, biyolojik sistemlerde hücre hasarına yol açabilecek potansiyele sahipken, aynı zamanda bazı metabolik süreçlerde de rol oynarlar.
Radikal çiftler, iki radikalin aynı anda ve birbirine bağlı şekilde oluştuğu özel bir durumdur. Bu çiftler, genellikle kimyasal tepkimelerin ara ürünleri olarak meydana gelir. Radikal çiftlerin en dikkat çeken özelliği, elektronlarının spin durumlarının birbirine bağlı olmasıdır. Özellikle tekil durumdaki (singlet) radikal çiftlerde bu bağlılık, kuantum dolanıklığı seviyesindedir. Bu durum, manyetik alanların bu sistemleri etkilemesini mümkün kılar ve spin kimyasında gözlenen manyetik etkilerin temelini oluşturur.

Radikal çiftleri, içerdikleri iki eşleşmemiş elektronun spin durumuna göre tekil (singlet) ya da üçlü (triplet) olarak sınıflandırılır. Bu spin ilişkisi, her bir radikal moleküldeki eşleşmemiş elektronların spin yönlerine bağlıdır. Elektronlar zıt spinlere sahipse (biri yukarı, diğeri aşağı yönlü), bu durum tekil durum (S; antikorelasyonlu) olarak adlandırılır. Eğer spinler aynı yönde ise (her ikisi de yukarı veya her ikisi de aşağı yönlü), bu durum üçlü durum (T; korelasyonlu) olarak tanımlanır.
Tekil durum, yalnızca bir tek spin antikorelasyonu biçimi olduğu için bu şekilde adlandırılırken; üçlü durum, elektron spinlerinin üç farklı şekilde korelasyon gösterebilmesi nedeniyle bu adı alır. Bu üç durum sırasıyla T+1, T0 ve T−1 ile gösterilir.

Spin durumları, kimyasal ve biyokimyasal tepkime mekanizmalarıyla yakından ilişkilidir; çünkü Hund’un kurallarına göre, bir bağ yalnızca zıt spine sahip iki elektron arasında kurulabilir. Bir bağ, örneğin bir fotonla etkileşime girerek belli bir şekilde kırıldığında, bağdaki her bir elektron ilgili moleküllere dağılır ve böylece bir radikal çift oluşur. Üstelik, bağda yer alan elektronların spinleri korunur; bu da oluşan radikal çiftin başlangıçtaki bağdaki gibi tekil durumda olduğunu (yani elektronların zıt spine sahip olduğunu) gösterir. Bu nedenle, geri tepkime —yani bağın yeniden kurulması, rekombinasyon olarak adlandırılır— kolayca gerçekleşebilir.
Radikal çift mekanizması, dış manyetik alanların bu rekombinasyonu nasıl engelleyebileceğini Zeeman etkileşimi yoluyla açıklar. Zeeman etkileşimi, elektron spinlerinin dış manyetik alanla olan etkileşimidir. Bu mekanizma, üçlü (triplet) durumların artmasıyla radikal tepkimelerin nasıl hızlandığını da açıklar; çünkü triplet durumları yalnızca ürün oluşumuna ilerleyebilirken, tekil durumlar hem başlangıç maddeleriyle hem de ürünlerle denge hâlinde olabilir.
Zeeman etkileşimi, radikal çift anizotropik olduğunda, çiftteki elektronlardan sadece birinin spinini "çevirebilir" (flip), böylece tekil durumdaki bir radikal çifti üçlü duruma dönüştürebilir.
Zeeman etkileşiminin enerjisi şu denklemle ifade edilir:
ΔE=hνL=gμBB
Burada:

ΔE, Zeeman etkileşiminin enerjisidir,
νL, Larmor frekansını temsil eder,
B, dış manyetik alan şiddetidir,
μB, Bohr magnetonu,
h, Planck sabiti,
g, serbest elektronun g-faktörü olup yaklaşık −2.002319 değerindedir, fakat farklı radikallerde bu değer biraz değişebilir.
Zeeman etkileşimi literatürde farklı şekillerde de ifade edilebilir

Hiperince etkileşimler, yerel manyetik izotopların içsel manyetik alanlarıdır ve radikal çiftlerin spin dinamiklerinde önemli bir rol oynar. Bu etkileşimler, radikal çiftin iç yapısından kaynaklanan manyetik etkilerle, spin durumlarının evrimini etkileyebilir ve böylece tepkime yollarını yönlendirebilir.

Zeeman etkileşimi, manyetik alan şiddeti ve Larmor frekansı ile ilişkili olduğundan, dış manyetik alanın ya da Larmor frekansının deneysel olarak değiştirildiği ortamlarda zayıflatılabilir veya güçlendirilebilir. Salınımlı (osilasyonlu) alanlar üreten deneysel düzenekler bu değişimi sağlayabilir. Bu tür koşullarda, radikal çiftlerdeki Zeeman etkileşimi engellendiğinde, göçmen kuşların yön bulma yeteneklerini kaybettikleri gözlemlenmiştir. Bu bulgu, Zeeman etkileşiminin kuşların manyetik alanları algılayarak yön tayin etme (manyetoalgılama) yetisinde kritik bir rol oynadığını göstermektedir.

Tarımsal kimya, tarımsal üretimde, ham ürünlerin yiyecek ve içeceklerde işlenmesinde ve çevresel izleme ve iyileştirmede önemli olan hem kimya hem de biyokimyanın dahil olarak incelenmesidir. Bu çalışmalar, bitkiler, hayvanlar, bakteri ve çevreleri arasındaki ilişkileri vurgular. Bitkisel ve hayvansal üretim, koruma ve kullanımda rol oynayan kimyasal kompozisyonlar ve değişimleri inceleyen bir bilim dalıdır. Temel bir bilim olarak, test tüpü kimyasına ek olarak, insanların kendileri için yiyecek ve lif elde ettikleri ve hayvanları için beslendikleri tüm yaşam süreçlerini kapsar. Uygulamalı bir bilim veya teknoloji olarak, verimi artırmak, kaliteyi artırmak ve maliyetleri azaltmak için bu işlemlerin kontrolüne yönlendirilir. Önemli bir dalı olan kemürji, temel olarak tarımsal ürünlerin kimyasal hammadde olarak kullanılmasıyla ilgilidir.

Tarım kimyasının amacı, bitki ve hayvansal büyüme ile ilgili biyokimyasal reaksiyonların nedenlerini ve etkilerini anlama, bu reaksiyonları kontrol etme fırsatlarını ortaya koyma ve istenen yardımı veya kontrolü sağlayacak kimyasal ürünler geliştirmektir. Tarımsal ilerlemeye katkıda bulunan her bilimsel disiplin, bir şekilde kimyaya bağlıdır. Bu nedenle, tarımsal kimya ayrı bir disiplin değil, genetiği, fizyolojiyi, mikrobiyolojiyi, entomolojiyi ve tarımı etkileyen birçok bilimi birbirine bağlayan ortak bir konudur.
Gıda, yem ve lif üretimine yardımcı olmak için geliştirilen kimyasal maddeler arasında herbisit, böcek ilacı, mantar ilacı ve diğer pestisitler, bitki büyüme düzenleyicileri, gübreler ve hayvan yemi takviyeleri bulunmaktadır. Ticari bakış açısına göre bu gruplar arasındaki şef, üretilen gübreler, sentetik böcek ilaçları (herbisitler dahil) ve yemler için takviyelerdir. İkincisi, hem besin takviyelerini (örneğin mineral besinleri) hem de hastalığın önlenmesi veya kontrolü için tıbbi bileşikleri içerir.
Tarımsal kimya genellikle toprağın verimliliğini korumayı veya arttırmayı, tarımsal verimi korumayı veya iyileştirmeyi ve mahsulün kalitesini artırmayı amaçlar.
Tarım, ekoloji ile ele alındığında, bir operasyonun sürdürülebilirliği göz önünde bulundurulur. Modern zirai ilaç endüstrisi, sürdürülebilir ve ekolojik olarak uygulanabilir tarımsal ilkeleri ihlal ederken, karı maksimize etme konusunda ün kazanmıştır. Ötrofikasyon, genetiği değiştirilmiş ürünlerin prevalansı ve gıda zincirinde artan kimyasal madde konsantrasyonu (örneğin kalıcı organik kirleticiler), naif endüstriyel tarımın sadece birkaç sonucudur.

1761'de Johan Gottschalk Wallerius, öncü eseri Agriculturae fundamenta chemica'yı (Åkerbrukets chemiska grunder) yayınladı.
1815 yılında Humphry Davy, Tarım kimyasının unsurları'nı yayınladı.
1842'de Justus von Liebig, Fizyoloji ve Patoloji alanındaki uygulamalarında Hayvansal Kimya veya Organik Kimya'yı yayınladı.
Jöns Jacob Berzelius,Traité de chimie minérale, végétale et animal'i yayınladı (6 cilt., 1845-1850).
Jean-Baptiste Boussingault, Agronomie, chimie agricole, et physiologie (5 vol., 1860-1874; 2. baskı, 1884) yayınladı.
1868'de Samuel William Johnson, Bitkilerin Nasıl Büyüyeceğini yayınladı.
1870 yılında SW Johnson, Bitkiler nasıl beslenir: Tarım bitkilerinin beslenmesiyle ilgili olarak atmosfer ve toprak üzerine bir inceleme'yi yayınladı.
1872'de Karl Heinrich Ritthausen, Tahıl, baklagil ve keten tohumunda protein organlarını yayınladı. Tohumculuk, beslenme ve yem için tohum fizyolojisi'ne katkıda bulundu.

Tarla tarımı
Gübre

Yarı sentez ya da diğer adıyla kısmi kimyasal sentez, doğal kaynaklardan (örneğin mikrobiyal hücre kültürleri, bitkiler veya hayvan dokuları) izole edilen kimyasal bileşiklerin, yeni ve özgün bileşikler üretmek üzere kimyasal olarak dönüştürüldüğü bir sentez yöntemidir. Bu yeni bileşikler genellikle yüksek molekül ağırlığına veya karmaşık moleküler yapılara sahiptir ve çoğunlukla tamamen tam sentezle üretilemeyecek düzeyde karmaşıklık gösterir.

Yarı sentez, özellikle ilaç üretiminde, tam senteze kıyasla daha az adım içermesi nedeniyle daha ekonomik bir yöntem olarak tercih edilir. Doğal kaynaklardan elde edilen ilaçlar ya doğrudan izole edilerek ya da yarı sentez yoluyla elde edilir. Bu bağlamda, canlı organizmalar karmaşık bileşikleri biyosentez yoluyla üretme yeteneği sayesinde etkili birer "biyokimyasal fabrika" olarak işlev görür. Yapay kimyasal sentez yöntemleri ise genellikle bu biyolojik süreçlerin kimyasal çeşitliliğine ve karmaşıklığına erişemez.

Bazı fonksiyonel gruplar, örneğin asetil grubu gibi, yapay sentez yöntemleriyle daha kolay elde edilebilir. Ancak biyolojik yollar, yüksek yapısal karmaşıklığa sahip bileşikleri düşük maliyetle üretme avantajına sahiptir. Bu nedenle, karmaşık moleküllerin üretiminde biyosentetik yollar, tam senteze göre daha verimli ve tercih edilir olabilir. Özellikle düşük moleküler ağırlıklı öncüllerden yola çıkarak bu bileşikleri sentezlemek maliyetli olduğunda, yarı sentez ekonomik bir alternatif sunar.

Bitkiler, hayvanlar, mantarlar ve bakteriler; karmaşık öncül moleküller üretme kapasitesine sahiptir. Bu organizmaların kontrollü ortamlarda kullanıldığı biyoreaktörler, biyolojik ve yapay sentezin birleştiği üretim sistemleridir. İlaç keşfi sürecinde yarı sentez, doğal bir bileşiğin biyolojik etkisini korurken, sadece birkaç kimyasal adımda yan etkilerini azaltmak ya da biyoyararlanımını artırmak için kullanılır.
Yarı sentez, tamamen yapay sentezden farklıdır çünkü bu yöntemde yapı taşları doğrudan doğal kaynaklardan sağlanır. Ancak ikisi arasında kesin bir çizgi yoktur; fark genellikle sentezdeki yapay müdahale düzeyine dayanır. Özellikle karmaşık veya hassas fonksiyonel grupların doğrudan organizmalardan elde edilmesi, bunların basit kimyasallardan sentezlenmesine kıyasla daha maliyet-etkindir.

Yarı sentez yöntemiyle geliştirilmiş birçok önemli ilaç bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:

Antibiyotik klortetrasiklinin izole edilmesi ve bu öncül bileşikten tetrasiklin, doksisiklin ve tigesisiklin gibi türevlerin yarı sentezi.
Kanser tedavisinde kullanılan paklitaksel (Taxol)'ün, Taxus baccata (Avrupa porsuk ağacı) bitkisinden izole edilen 10-deasetilbakkatin maddesinden yarı sentez yoluyla üretilmesi.
LSD'nin, ergot mantarından elde edilen ergotamin üzerinden sentezlenmesi.
Sıtma ilacı artemeterin, doğal olarak elde edilen artemisinin bileşiğinden yarı sentezle hazırlanması.
Sentetik kimya alanındaki gelişmeler, daha önce ekonomik ya da teknik açıdan zor olan yarı sentez yollarını daha uygulanabilir hale getirmiştir. Bu da yarı sentez yöntemlerinin gelecekteki potansiyelini artırmaktadır.

Kemürji
İlaç keşfi
İlaç geliştirme
Fitomadencilik
7-ACA'dan sefalosporin üretimi
6-APA'dan penisilin türevleri üretimi
16-DPA'dan steroid üretimi
Kolik asitten ursodeoksikolik asit üretimi

Yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC yaygın adıyla bilinir) bir analitik kimya yöntemidir. Karışımlardaki bileşenlerin, ayrıştırılmasında, nitelik ve niceliklerinin belirlenmesinde kullanılan bir analiz tekniğidir. Bu teknikte pompalar ile pompalanan yüksek basincli sıvı faz aracılığıyla taşınan analitler, kromatografik kolona ulaşır. Kolona ulaşan analitler, kolon ile farklı şekillerde etkileşip, farklı zamanlarda detektöre ulaşırlar. Burada, kolon katı bir adsorbent maddeyle doludur ki bu maddenin özellikleri sayesinde kromatografik ayrışma gerçekleşir. 

HPLC üretim alanında (örneğin farmasötik ve biyolojik ürünlerin üretiminde), adli durumlarda (idrar tahlili vasıtasıyla performans artırıcı madde veya uyuşturucu bulgularında), araştırma alanında (örneğin kompleks biyolojik örneklerin ayrıştırılmasında veya sentetik kimyasalların ayrıştırılmasında) ve tıbbi alanda (örneğin kan serumundaki D vitamini tayininde) kullanılır.
Kromatografi, tanımına bakıldığında adsorpsiyon içeren bir kütle transfer prosesi olarak düşünülebilir. HPLC'de önceden bahsedildiği gibi, pompalarla numunelerin bir kolona gönderilip ayrıştırılması hususuna dayanır. Kromatografik kolonun aktif bileşeni (adsorbent) genellikle granüler yapıda olan, katı partiküllü (silicon veya polimerik yapıda olabilir) bir maddedir. Bu partiküller 2–50 μm boyutundadır. Kolona gelen karışımın bileşenleri bu partiküllerle olan farklı derecedeki kimyasal veya fiziksel etkilesimden dolayı birbirinden ayrılırlar. Bu karışımları  taşıyan sıvılar genellikle yüksek basınç altındadırlar ve genelde birkaç solventin (çözgen) bileşiminden oluşurlar. Bu çözgenler genel olarak su, asetonitril, metanöldur. Analitleri taşıyan bu sıvıya sıvı faz denir. Sıvı fazın (veya likit faz) genel bileşimi (yani hangi solventlerden oluştuğu) ve sıcaklığı analitlerin ayrışma prosesinde önemli bir rol oynar. Bunun sebebi ise bu faktörlerin analit ve kolon (adsorbent) arasındaki etkileşimi direkt olarak etkilemesidir. Bu etkileşimler genellikle fiziksel etkileşimlerdir ve örnek vermek gerekirse hidrofobik (dispersif), dipol-dipol ve iyonik, genellikle bunların bileşimi şeklinde olabilir.
HPLC geleneksel (düşük basınçlı) sıvı kromatografisinden ayrılır. Bunun en önemli sebebi ise kullanılan basınç değerlerinin ciddi bir derecede fazla olmasıdır (50-350 bar). Geleneksel kromatografi genellikle yerçekimi gibi çok düşük basınç kullanırken, HPLC bahsedildiği gibi çok yüksek basınçlarda işlem yapar. HPLC'de ayrıştırılan madde miktarı çok düşük olduğu için, tipik kolon boyutları 2.1-4.6 mm çap, 20–250 mm uzunluğundadır. Ek olarak, HPLC kolonlarında kullanılan partiküllerin büyüklüğü genel olarak 2-50 μm arasındadır. Bu partikül boyutları HPLC'yi etkili ve popüler bir kimyasal ayrıştırma ya da analiz tekniği olmasını sağlar.
HPLC cihazları tipik olarak degazör, enjektör, pompa, kolon ve detektörden oluşur. Enjektörün örnek karışımını (numuneyi) mobil faza enjekte etmesiyle, analitler kolona taşınır. Kolon da içindeki sabit faz yardımıyla bu analitleri ayrıştırarak detektöre gönderir. Detektöre gelen analitler de miktarlarına ve hatta özelliklere göre sinyaller üretir. Bu sinyaller de  mikroprosesörler ve veri analizi programlarıyla analizlenir. Bu veri analizi sayesinde kalitatif ve kantitatif analiz tamamlanmış olur. Modern kromatograflarda, pompalar değişik oranlardaki solventleri, zamana da bağlı olarak karıştırıp mobil fazlar üretebilir. Detektör olarak da genellikle UV/Vis detektörü, fotodiyot detektörü (PDA) veya kütle spektrometresi kullanılır. Çoğu HPLC cihazlarında, kolonun bulunduğu bir kolon bölümü (kolon fırını veya kolon kompartmanı da denir) bulunur ve bu bölüm kolon sıcaklığını değiştirerek, analitler ile kolonun içindeki sabit fazın etkileşimini etkiler. Bu etkileşim farklılaşması sayesinde analitlerin ayrışması sağlanır.

Ayrışacak veya analizlenecek numune, cihaza çok küçük hacimlerde (tipik olarak mikrolitre seviyesinde) kromatograftaki mobil faz akışına verilir. Akan mobil faz, bu maddeleri kolona taşır. Numunenin içindeki analitler türlerine göre farklı hızlarda hareket ederler ve bu hız farkının belirlenmesinde sabit faz-analit etkileşimi (fiziksel etkileşimler) önemli bir rol oynar. Analitlerin taşınma hızı, analitlerin kimyasal doğasına, sabit fazın (kolon) kimyasal yapısına ve de mobil fazın bileşimine bağlıdır. Analitin kolondan çıkma süresine alıkonma zamanı (genelde RT ile gösterilir) denir. Alıkonma zamanı genelde analizdeki analitin karakterini belirlemede kullanılan önemli bir bilgidir.
Çok çeşitli HPLC kolonları piyasada mevcuttur. Bir HPLC kolonun niteliğini bir takım özellikleri belirler ve bu özelliklerden en önemlisi sabit fazının kimyasal yapısı, bir başka deyişle bu sabit fazı oluşturan partiküllerin türü ve büyüklüğüdür. HPLC kolonlarında partiküllerin boyutunun küçük olması kolondan gelen geri basıncı (ing. backpressure) artırır,. Kısacası partikül boyutunun düşmesi, geri basıncı da doğru orantılı olarak artırır. Tipik olarak, kolondaki küçük boyutlu partiküller, yüzey alanını artırdığından beraberinde analitlerin daha etkili bir biçimde ayrılışmasını (resolusyon) sağlar. Resolüsyon, kromatografide elde edilen ardışık analit piklerinin ayrışma derecesi olarak tanımlanabilir. Ek olarak, bu sorbent partikülleri hidrofobik veya polar olabilir.
Mobil fazlar incelendiğinde, genel olarak su ve suyla çözünebilen organik bir solvent kullanılır. Bu solventlerden de en yaygın olarak kullanılanları metanol ve asetonitrildir. Bazı HPLC teknikleri içinde suyun bulunnmadığı mobil fazlar da kullanılır (Normal faz sıvı kormatografisi). Genellikle mobil fazın içerisinde formik asit, fosforik asit veya trifloroasetik asit gibi veya bazı tuzlar da eklenir. Bu eklenen kimyasallar kromatografi operasyonuna, yani analitlerin ayrışmasına yardımcı olur. Mobil fazın bileşimi analiz sırasınca sabit tutulabilir ve bu işleme isokratik elüsyon denir. Mobil faz bileşiminin zamana bağlı değiştiği analizlere de gradyan elüsyon denir. İsokratik analizler genellikle kimyasal özellikleri tamamen farklı veya sabit faza farklı derecelerde ilgi gösteren molekülerin bulunduğu karışımları ayırmada kullanılır. Gradiyent analizlerde analitlerden elüsyon kuvveti az olandan çok olana doğru bir moleküler ayrışma gözlenir. Bir başka deyişle, analitler sabit faza yüksek afinite gösterdiklerinde, sabit fazla daha çok etkileşirler ve kolon içerisinde daha çok zaman geçirerek detektöre daha geç ulaşırlar, fakat bazı analitler de sabit fazla fazla etkileşmez ve daha hızlı bir biçimde detektöre ulaşırlar. Bu farklılık, farklı zamanlarda elde edilen sinyallere neden olur ve bu ilgili analitlerin kromatografik pikleri, kromatogramda farklı zamanlarda çıkar. Tipik bir ters faz kromatografi gradyan analizi %5 asetonitrile ile başlar ve doğrusal olarak 5-25 dakika içerisinde, %95'e kadar çıkar. Mobil fazın bileşimin değsımediği periyotlar da analiz profilinde yer alabilir. Örneğin, mobil faz 1-3 dakika boyunca %5 asetonitril seviyesinde kalabilir ve daha sonra doğrusal olarak ilerleyen dakikalarda %95'e çıkabilir.

Bu hususta, mobil fazın bileşiminin belirlenmesinde, mobil faz analit etkileşimi ve analit sabit faz (kolon) etkileşimleri göz önünde bulundurulur. Örneğin ters faz HPLC'de hidrofobik etkileşimler görülür. Analitlerin mobil faz ve sabit faza olan ilgisi (affinıtiesi) ve farklı analitlerin farklı derecelerde olan etkileşimleri sonucunda kromatografik ayrışma gerçekleşir. Bir başka deyişle, analitlerin sabit faz ve mobil fazdaki partisyonu kromatografik ayrışmada önemli rol oynar. Sıvı-sıvı ekstraksiyonunda da benzer prensip görülse de HPLC de bu işlem süreklidir, ekstraksiyonda ise adımlar şeklindedir. HPLC örneğinde, su/asetonitril mobil fazi kullanıldığında, hidrofobisitesi yüksek olan analitler kolondan daha geç ayrılacaklardır. Bunun sebebi ise, gradiyen bir metod kullanıldığı var sayıldığında, mobil fazdaki asetonitril miktarı zamanla artacaktır ve sonucunda da analitler kolonla daha çok etkileşeceklerdir. Mobil faz bileşenlerinin belirlenmesi, eklenmesi gereken tuz ve asitlerin seçilmesi, kolon seçimi, gradiyen zamanlarının belirlenmesi analizlerden önce dikkatle belirlenir ve bu aşamaya metod geliştirme denir.

Bilim adamları, HPLC'den önce genel olarak standart sıvı kromatografisi tekniklerini kullanmaktaydı. Fakat sıvı kromatografisi, mobil fazın akış hızının yer çekimine bagli olmasından dolayı yeterince verimli değildi. Kimyasal ayrışmalar kimi zaman saatler hatta günler sürmekteydi. Gaz kromatografisi (GC) her ne kadar o günlerde sıvı kromatografisinden daha etkili olsa da, gaz fazındaki ayrışmaların ve yüksek molekül ağırlıklı polar molekullerin analizinin imkânsız olduğu düşünülmekteydi. GC biyokimyacılar için de yeterince etkili değildi ve bunun nedeni de, analizlenmek istenen moleküllerin termal kararlığa sahip olmamasıydı. Sonuç olarak, alternatif analiz yöntemleri ortaya sürüldü ve bu çalışmalar HPLC'nin gelişmesi ile sonuçlandı.
1941'de Martin ve Synge'in sıvı kromatografisi üzerine yaptığı çalışmalar genel olarak bu konudaki ilerleyen yıllardaki çalışmalara öncülük etmiştir. 60'li yıllarda Cal Giddings, Josef Huber ve diğer bilim adamları sıvı kromatografisinin, kolonlardaki partikül boyutunun küçülmesiyle çok daha etkili bir ve yüksek verimli bir biçimde çalışacağını öngördü. Burada bahsi geçen partiküller genel olarak 150 μm boyutundaydi ve bu partiküllerin küçülmesi ayni zamanda mobil fazın partiküller arasından akıp geçmesi için gerekli olan basıncı da kayda değer bir biçimde yükseltecekti. Bu tahminlere bağlı olarak, bilim adamları 60'li ve 70'li yillarin basinda bu konuları cok sayıda deneyler ile test edip bazı sonuçlara ulaştılar. Bunu sonucunda da, bahsi geçen büyük partiküllerin küçültülmesi amacıyla yeni partiküller geliştirilmeye başlandı. Zipax adında yapay olarak porlu partiküllerin HPLC kolon teknolijisi için gelecek vadeden bir buluş olduğu sonucuna varıldı.
1970'lerde HPLC donanımı ve enstrumentasyonu alanında birçok gelişme yaşandı. Araştırmacılar pompa 

Çevre kimyası, doğal yerlerde meydana gelen kimyasal ve biyokimyasal olayların bilimsel bir araştırmasıdır. Potansiyel kirliliği kaynağında azaltmaya çalışan yeşil kimya ile karıştırılmamalıdır. Hava, toprak ve su ortamlarındaki kimyasal türlerin kaynakları, reaksiyonları, taşınması, etkileri ve kaderlerinin incelenmesi; ve insan aktivitesinin ve biyolojik aktivitenin bunlara etkisi olarak tanımlanabilir. Çevre kimyası, atmosfer, su ve toprak kimyasını içeren, aynı zamanda analitik kimyaya büyük ölçüde güvenen, çevre bilimi ve diğer bilim alanlarıyla ilgili olan disiplinlerarası bir bilimdir.
Çevre kimyası öncelikle kirlenmemiş çevrenin nasıl çalıştığını, hangi konsantrasyonlarda doğal olarak bulunan kimyasalların ve hangi etkilerin olduğunu anlamayı kapsar. Bu olmadan kimyasalların salınımı yoluyla insanların çevre üzerindeki etkilerini doğru bir şekilde incelemek imkansız olur.
Çevre kimyagerleri, çevrede bulunan bir kimyasal türe ne olduğuna dair çalışmalarında yardımcı olmak için kimya ve çeşitli çevre bilimlerinden bir dizi kavram kullanırlar. Kimyanın önemli genel kavramları, kimyasal reaksiyonları ve denklemleri, çözümleri, birimleri, örneklemeyi ve analitik teknikleri anlamayı içerir.

Bir kirletici, doğada sabit seviyelerden daha yüksek bir seviyede bulunan veya başka türlü olmayacak bir maddedir. Bunun nedeni insan aktivitesi ve biyoaktivite olabilir. Kirletici terimi genellikle çevre üzerinde zararlı bir etkiye sahip olan bir madde olan kirletici ile dönüşümlü olarak kullanılır. Bir kirletici bazen insan aktivitesinin bir sonucu olarak çevrede bulunan bir madde olarak tanımlanırken; ancak zararlı etkileri olmadan, bazen bulaşmadan kaynaklanan toksik veya zararlı etkilerin yalnızca daha sonraki bir tarihte ortaya çıkması söz konusudur.

Su kalitesinin kimyasal ölçümleri arasında çözünmüş oksijen (DO), kimyasal oksijen ihtiyacı (COD), biyokimyasal oksijen talebi (BOD), toplam çözünmüş katılar (TDS), pH, besin maddeleri (nitratlar ve fosfor), ağır metaller, toprak kimyasalları (bakır, çinko, kadmiyum, kurşun ve cıva dâhil) ve böcek ilaçlarını içerir.

Çevre kimyası, İngiltere'deki Çevre Ajansı, Doğal Kaynaklar Galler, ABD Çevre Koruma Ajansı, Kamu Analistleri Birliği ve dünyadaki diğer çevre kuruluşları ve araştırma kuruluşları tarafından kirleticilerin doğasını ve kaynağını tespit etmek ve tanımlamak için kullanılır. Bunlar şunları içerebilir:

Arazinin sanayi tarafından ağır metalle kirlenmesi. Bunlar daha sonra su kütlelerine taşınabilir ve canlı organizmalar tarafından alınabilir.
Petrol sızıntıları veya sızıntıları ile kirlenmiş büyük su kütlelerindeki PAH'lar (Polisiklik Aromatik Hidrokarbon). PAH'ların çoğu kanserojendir ve son derece zehirlidir. Çevresel kimya ve kromatografi laboratuvarı testi kullanılarak konsantrasyon (ppb) ile düzenlenirler.
Tarım alanlarından su yollarına sızan besinler, alg çiçeklenmesine ve ötrofikasyona neden olabilir.
Yağmur fırtınaları sırasında geçirimsiz yüzeyleri (yollar, otoparklar ve çatılar) yıkayan kirleticilerin kentsel akışı. Tipik kirleticiler arasında benzin, motor yağı ve diğer hidrokarbon bileşikleri, metaller, besinler ve tortu (toprak) bulunur.
Organometalik bileşikler.

Nicel kimyasal analiz, çevre kimyasının önemli bir parçasıdır, çünkü çoğu çevre çalışmasını çerçeveleyen veriler sağlar.
Çevre kimyasında kantitatif tayinler için kullanılan yaygın analitik teknikler arasında gravimetrik, titrimetrik ve elektrokimyasal yöntemler gibi klasik ıslak kimya bulunur. Eser metallerin ve organik bileşiklerin belirlenmesinde daha sofistike yaklaşımlar kullanılır. Metaller yaygın olarak atomik spektroskopi ve kütle spektrometrisi ile ölçülür: Atomik Absorpsiyon Spektrofotometrisi (AAS) ve Endüktif Olarak Çiftleşmiş Plazma Atomik Emisyon (ICP-AES) veya Endüktif Olarak Çiftleşmiş Plazma Kütle Spektrometrik (ICP-MS) teknikleri. PAH'lar dahil olmak üzere organik bileşikler, Gaz kromatografisi-kütle spektrometrisi (GC / MS) ve Sıvı kromatografi-kütle spektrometresi (LC / MS) gibi kütle spektrometrik yöntemler kullanılarak da yaygın olarak ölçülür. Tandem Kütle spektrometresi MS/MS ve Yüksek Çözünürlük / Doğru Kütle spektrometresi HR/AM, trilyon algılama başına alt parça sunar. Evrensel veya spesifik dedektörlere sahip GC'leri ve LC'leri kullanan MS dışı yöntemler hala mevcut analitik araçların cephaneliğidir.
Çevre kimyasında sıklıkla ölçülen diğer parametreler radyokimyasallardır. Bunlar alfa ve beta parçacıkları gibi radyoaktif maddeler yayan, insan sağlığı ve çevre için tehlike arz eden kirleticilerdir. Partikül sayaçları ve Sintilasyon sayaçları en yaygın olarak bu ölçümler için kullanılır. Biyo-deneyler ve immüno-deneyler, çeşitli organizmalar üzerindeki kimyasal etkilerin toksisite değerlendirilmesinde kullanılır. Polimeraz Zincir Reaksiyonu PCR, belirli DNA ve RNA gen izolasyonu ve amplifikasyonu yoluyla bakteri türlerini ve diğer organizmaları tanımlayabilir ve çevresel mikrobiyal kontaminasyonu tanımlamak için değerli bir teknik olarak umut vermektedir.

Hakemli test yöntemleri devlet kurumları ve özel araştırma kuruluşları tarafından yayınlanmıştır. Yasal gerekliliklere uygunluğu göstermek için test sırasında onaylanmış yayınlanmış yöntemler kullanılmalıdır.

Çevre Kimyası bağlantılarının listesi - WWW Sanal Kütüphanesinden
Uluslararası Çevresel Analitik Kimya Dergisi5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İndüksiyonla birleşmiş plazma kütle spektrometrisi (Inductively coupled plasma mass spectrometry/ICP-MS), numuneyi iyonize etmek için indüksiyonla birleşmiş plazma kullanan bir kütle spektrometresi türüdür. Numuneyi atomize eder ve daha sonra tespit edilen atomik ve küçük çok atomlu iyonlar oluşturur. Çok düşük konsantrasyonlarda sıvı numunelerdeki metalleri ve bazı ametalleri tespit etme kabiliyeti ile bilinmekte ve kullanılmaktadır. Aynı elementin farklı izotoplarını algılayabilir, bu da onu İzotopik etiketlemede çok yönlü bir araç haline getirir.
Atomik absorpsiyon spektroskopisine kıyasla, ICP-MS daha yüksek hıza ve hassasiyete sahiptir. Bununla birlikte, termal iyonizasyon kütle spektrometresi (thermal ionization mass spectrometry/TIMS) ve parıltı deşarjı kütle spektrometresi (glow discharge mass spectrometry/GD-MS) gibi diğer kütle spektrometresi türleriyle karşılaştırıldığında, ICP-MS birçok enterferansçı tür ortaya çıkarır: plazmadan argon, koni deliklerinden sızan hava gazları ve cam eşya ile konilerden kirlenme.
Nükleer teknolojilerdeki olası uygulamaları nedeniyle, ICP-MS donanımı Çin Halk Cumhuriyeti'nde özel ihracat düzenlemelerine tabidir.

Hüseyin Ali Nesin (18 Kasım 1956, İstanbul), Türk matematikçi.

18 Kasım 1956 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası tanınmış yazar Aziz Nesin, annesi Meral Çelen'dir. İlkokuldan sonra ortaokulu İstanbul'da Saint Joseph Lisesi'nde, liseyi de İsviçre'nin Lozan kentindeki College Champittet'de tamamladı. 1977-1981 yılları arasında Paris Diderot Üniversitesi'nden matematik alanında “maîtrise” (ustalık) derecesi aldı. Daha sonra ABD'de Yale Üniversitesi'nde matematiksel mantık ve cebir konularında doktora yapan Ali Nesin, 1985-1986 arasında Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kampüsü'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Türkiye'ye kısa dönem askerlik görevi için geldiği sırada erlerin aynı şırıngadan aşı olmasına itiraz ettiği için "orduyu isyana teşvik" iddiasıyla tutuklanarak yargılandı. Yargılanma sonunda beraat etti.
1987-1989 arasında Notre Dame Üniversitesi'nde yardımcı doçent, ardından 1995'e kadar Kaliforniya Üniversitesi Irvine Kampusü'nde doçent ve daha sonra profesör olarak görev yaptı. 1993-1994 öğretim yılını Bilkent Üniversitesi'nde misafir öğretim görevlisi olarak geçirdi. Babası Aziz Nesin'in 1995'te ölümü üzerine yurda kesin dönüş yaptı ve Nesin Vakfı yöneticiliğini üstlendi.
1996'dan 2022 yılına kadar İstanbul Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanlığı yapmıştır. 2022 itibarıyla İstinye Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanlığına geçmiştir. Ali Nesin dört çocuk sahibidir. Kasım 2004'ten beri de Nesin Yayınevi genel yönetmenliğini yapmaktadır ve 2011 yılından itibaren Hrant Dink Vakfı danışma kurulu üyesidir.

Ali Nesin'in Matematik ve Korku, Matematik ve Doğa, Matematik ve Sonsuz, Matematik ve Oyun, Develer ve Eşekler, Matematik Canavarı ve Matematik ve Gerçek adlı popüler matematik kitaplarının yanı sıra, Önermeler Mantığı, Sayma ve Sezgisel Kümeler Kuramı gibi yarıakademik matematik kitapları ve henüz birinci, ikinci ve dördüncü ciltleri yayımlanan Analiz kitapları mevcuttur. Bunların yanı sıra çeşitli dergilerde çıkmış bilimsel makaleleri ve Alexander Borovik ile birlikte yazdığı İngilizce bir kitabı (Groups of Finite Morley Rank), babası Aziz Nesin'in Osmanlıca el yazılarından çevirileri bulunmaktadır.
Ali Nesin'in babası Aziz Nesin ile mektuplaşmaları (diğer kitapları gibi) Nesin Yayınevi tarafından iki cilt olarak yayımlanmıştır. Matematiksel araştırma alanı "Morley mertebesi sonlu gruplar"dır. Aynı zamanda, 2003'ten beri üç ayda bir yayımlanan ve Türk Matematik Derneği'nin sahibi olduğu Matematik Dünyası adlı derginin sorumlu yazı işleri müdürüdür. Ayrıca, TÜBA (Türkiye Bilimler akademisi) tarafından kabul edilmiş kümeler kuramı ve analiz konularında ders notları bulunmaktadır.
Matematik araştırmaları, bölüm başkanlığı ve Nesin Vakfı yöneticiliğinin yanı sıra yağlı boya resim, desen ve portre çalışmaları da yapmaktadır. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK) kurucu üyesidir. Nesin Matematik Köyü'nün kurucusudur. Bilim Akademisi üyesidir.
Nesin, Ağustos 2018'de Uluslararası Matematikçiler Kongresi tarafından dört yılda bir verilen Leelavati Ödülü'ne layık görüldü.

Ali Nesin 2010 Türkiye anayasa değişikliği referandumu'na evet oyu vermiştir, Evet oyu veren kişiler birçok kesim tarafından "Yetmez Ama Evet'çi" olarak adlandırılırlar, Nesin 2017'de "Bugün olsa yine 'Yetmez ama evet' derim" demiştir

Özlem Beyarslan ile evli olan Nesin'in 4 çocuğu vardır.

http://www.nesinvakfi.org5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.matematikdunyasi.org8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.matematikkoyu.org9 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20130825010757/http://math.bilgi.edu.tr/people/nesin/

Elektromanyetizmada ve optikte dağılma ya da dispersiyon, elektromanyetik dalganın ilerlediği ortamdaki faz hızının frekansına bağlı olması durumudur. Kırılma indisinin frekansa bağlılığı olarak da tanımlanabilmektedir. Bu özelliğe sahip ortamlar dağıtıcı ortamlar olarak bilinir. Faz hızı ile grup hızının eşit olması durumunda dağılma sıfırlanır; grup hızının daha büyük olması anormal dağılma olarak bilinir. İletim hatları ve optik fiberler gibi dalga kılavuzlarında dalga yayılımını büyük ölçüde etkileyen dağılma, dalga denkleminin geçerliği olduğu diğer sistemlerde de gözlemlenebilmektedir.
Bir sistemdeki sinyal iletimi dağılma diyagramı ile gösterilebilir; bu diyagram, frekans ile dalga vektörünü ilişkilendirir. Farklı frekansların farklı faz hızlarının olması ortam veya sistemde ilerleyen sinyallerde bozunmaya yol açar; düşük ve yüksek frekanslı bileşenler farklı hızda hareket ettiği için sinyal zarfı ilerleme ile birlikte genişler. Dalga kılavuzlarındaki dağılma, dalganın ilerlediği etken kırılma indisinin hesaplanması ile anlaşılabilir.
Kayıpsız iletim hatlarında dağılmasız iletim koşulları telgrafçı denklemleri ile hesaplanabilmektedir.

Kromatik dağılımın Taylor katsayıları aracılığıyla pertürbatif bir şekilde tanımlanması, birkaç farklı sistemden gelen dağılımın dengelenmesi gereken optimizasyon problemleri için avantajlıdır. Örneğin, chirp pulse lazer amplifikatörlerinde, optik hasarı önlemek için pulslar önce bir gerici tarafından zaman içinde gerilir. Daha sonra amplifikasyon sürecinde, darbeler kaçınılmaz olarak malzemelerden geçen doğrusal ve doğrusal olmayan faz biriktirir. Ve son olarak, darbeler çeşitli tipte kompresörlerde sıkıştırılır. Biriken fazda kalan yüksek mertebeleri iptal etmek için genellikle tek tek mertebeler ölçülür ve dengelenir. Bununla birlikte, düzgün sistemler için, bu tür pertürbatif tanımlamaya genellikle ihtiyaç duyulmaz (örneğin, dalga kılavuzlarında yayılma). 
Dağılım düzenleri, Lah-Laguerre tipi dönüşümler şeklinde hesaplama dostu bir şekilde genelleştirilmiştir.
Dağılım mertebeleri, fazın veya dalga vektörünün Taylor açılımı ile tanımlanır.

  
    
      
        
          
            
              
                φ
                
                  (
                
                ω
                
                  )
                
                =
                φ
                
                  
                    
                     
                    |
                  
                  
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                
                +
                
                  
                    
                    
                       
                      
                        
                          
                            ∂
                            φ
                          
                          
                            ∂
                            ω
                          
                        
                      
                    
                    |
                  
                  
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                
                
                  (
                  
                    ω
                    −
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                  )
                
                +
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                
                  
                    
                    
                       
                      
                        
                          
                            
                              ∂
                              
                                2
                              
                            
                            φ
                          
                          
                            ∂
                            
                              ω
                              
                                2
                              
                            
                          
                        
                      
                    
                    |
                  
                  
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                
                
                  
                    (
                    
                      ω
                      −
                      
                        ω
                        
                          0
                        
                      
                    
                    )
                  
                  
                    2
                  
                
                 
                +
                …
                +
                
                  
                    1
                    
                      p
                      !
                    
                  
                
                
                  
                    
                    
                       
                      
                        
                          
                            
                              ∂
                              
                                p
                              
                            
                            φ
                          
                          
                            ∂
                            
                              ω
                              
                                p
                              
                            
                          
                        
                      
                    
                    |
                  
                  
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                
                
                  
                    (
                    
                      ω
                      −
                      
                        ω
                        
                          0
                        
                      
                    
                    )
                  
                  
                    p
                  
                
                +
                …
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{array}{c}\varphi \mathrm {(} \omega \mathrm {)} =\varphi \left.\ \right|_{\omega _{0}}+\left.\ {\frac {\partial \varphi }{\partial \omega }}\right|_{\omega _{0}}\left(\omega -\omega _{0}\right)+{\frac {1}{2}}\left.\ {\frac {\partial ^{2}\varphi }{\partial \omega ^{2}}}\right|_{\omega _{0}}\left(\omega -\omega _{0}\right)^{2}\ +\ldots +{\frac {1}{p!}}\left.\ {\frac {\partial ^{p}\varphi }{\partial \omega ^{p}}}\right|_{\omega _{0}}\left(\omega -\omega _{0}\right)^{p}+\ldots \end{array}}}
  

  
    
      
        
          
            
              
                k
                
                  (
                
                ω
                
                  )
                
                =
                k
                
                  
                    
                     
                    |
                  
                  
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                
                +
                
                  
                    
                    
                       
                      
                        
                          
                            ∂
                            k
                          
                          
                            ∂
                            ω
                          
                        
                      
                    
                    |
                  
                  
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                
                
                  (
                  
                    ω
                    −
                    
                      ω
                      
                        0
                      
                    
                  
                  )
                
                +
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                
                  
                    
                    
                       
                      
                        
                          
                            
                              ∂
                              
                                2
                              
                            
                            k
                          
                          
                            ∂
                            
                              ω
                              
                                2
                              
                            
                          
                        
                      
                    
                    |
                  
                  
  

Değişme, Michel Butor'un 1957'de kaleme aldığı Yeni Roman anlayışının ilk örnekleri arasında yer alan romanıdır. 
Özgün ve sıra dışı bir tekniğe (ikinci çoğul şahıs kullanılarak yapılan anlatım, noktalama işaretleri, kurgu gibi) sahip olan roman, öncü Fransız roman sanatının en eksizsiz ve ünlü romanı sayılmaktadır.
Öte yandan, Değişme sonsuza açılan barok yapısıyla, gerçekliğin anlamını değil; kendisini arama tutkusuyla yazılmıştır. Uluslararası standartta beğeni toplayan roman, sadece Yeni Roman akımının değil, XX. yüzyılın en önemli eserleri arasında görülmektedir.
Romanın Türkçede ilk baskısı 1973, ikinci basımı 1991'dir.

Paris'te Scabelli adlı şirkette çalışan Léon Delmont, iş gereği sıkça yaptığı Paris-Roma yolculuklarından birinde
Romalı genç bir kadın olan Cécile ile tanışır. Hem yaş döneminin bunalımı, hem de karısı Henriette'le olan yıpranmış ilişkileri ve özbenliğine ters düşen sıkıcı iş hayatı, tüm varlığıyla Cécile'e bağlanmasına neden olur. Léon için Cécile, gençleşmek,
içtenliğe kavuşmak, özgürleşmek, sanatı ve güzellikleri tatmak, tek sözcükle kendi kendisi olabilmektir. Giderek Henriette'den ve çocuklarından kopan Léon, Paris'te Cécile için bir iş ayarlar, karısından boşanmaya ve sevgilisiyle yaşamaya karar verir.
Roman, bu kararı Cécile'e bildirmek üzere, Léon'un Paris-Roma ekspresine binmesiyle açılıyor, 22 saate yakın bir yolculuktan sonra, trenden inmesiyle kapanıyor. Yolculuğun ortalarında Léon, anılarına dalar, bir seferinde Cécile de Paris'e gelmek ister, aynı vagonda dönmektedirler.

Basit sonlu grupların sınıflandırılması

Birleşim
Birebir örten
Çift Doğrusal operatörü
İkili işlem
Değişmeli
Kongrüans ilişkisi
Denklik sınıfı
Denklik bağıntısı
Kafes(grup)
Kafes(ayrık alt grubu)
Çarpım tablosu
Asal sayı
en fazla

Cebirsel geometri
Cebirsel topoloji
Ayrık uzay
Temel grup
Geometri
Homoloji
Minkowski teoremi
Topolojik grup

Afin gösterim
Karakter teorisi
Büyük diklik teoremi
Maschke teoremi
Monstrous mehtabı
İzdüşümsel gösterimi
Gösterimi teorisi
Schur önsavı

Coset sayımı
Schreier altgrup önsavı
Schreier-Sims algoritması
Todd-Coxeter algoritması

Bilgisayar cebir sistemi
Kriptografi
Ayrık logaritma
Üçlü DES
Sezar şifrelemesi
Karesi alınarak üstelleme
Sırtçantası sorunu
Shor'un algoritması
Standart Model

Burnside sorunu
Sonlu basit grupların sınıflandırılması
Herzog-Schönheim varsayımı
Altkümeyi toplamı sorunu
Whitehead sorunu
Gruplar için kelime sorunu

Soyut cebir konuları listesi
Kategori teorisi konuları listesi
Lie grubu konuları listesi

Cebirde halka teorisi, toplama ve çarpmanın tanımlandığı ve tamsayılar için tanımlanan işlemlere benzer özelliklere sahip cebirsel yapılar olan halkaların incelenmesidir.   Halka teorisi; halkaların yapısını, temsillerini veya farklı dillerde modülleri, özel halka sınıflarını (grup halkaları, bölme halkaları, evrensel zarflama cebirleri) ve  homolojik özellikler ve polinom özdeşlikleri gibi uygulamaları inceler.

Rings, Fields and Groups, Second, Edward Arnold, London, 1991, s. xxvi+383, ISBN 0-7131-3476-3  
Groups, Rings and Fields: Algebra through practice, Book 3, Cambridge: Cambridge University Press, 1985, ISBN 0-521-27288-2 
Rings and Things and a Fine Array of Twentieth Century Associative Algebra, Mathematical Surveys and Monographs, 65, Providence, RI: American Mathematical Society, 1999, ISBN 0-8218-0993-8  
An Introduction to Noncommutative Noetherian Rings, London Mathematical Society Student Texts, 16, Cambridge: Cambridge University Press, 1989, ISBN 0-521-36086-2 
Abstract Algebra: Theory and Applications, 1997, 30 Ağustos 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi16 Haziran 2023  
Smith, Martha K, (Ed.) (1981), "Emmy Noether and Her Influence", Emmy Noether: A Tribute to Her Life and Work, Marcel Dekker, ss. 3-61  
Lectures on Modules and Rings, Graduate Texts in Mathematics, 189, New York: Springer-Verlag, 1999, doi:10.1007/978-1-4612-0525-8, ISBN 0-387-98428-3  
A First Course in Noncommutative Rings, Graduate Texts in Mathematics, 131, New York: Springer-Verlag, 2001, doi:10.1007/978-1-4419-8616-0, ISBN 0-387-95183-0  
Exercises in Classical Ring Theory, Problem Books in Mathematics, New York: Springer-Verlag, 2003, ISBN 0-387-00500-5  
Commutative Ring Theory, Cambridge Studies in Advanced Mathematics, 8, Cambridge, UK.: Cambridge University Press, 1989, ISBN 0-521-36764-6  
Noncommutative Noetherian Rings, Graduate Studies in Mathematics, 30, Providence, RI: American Mathematical Society, 2001, doi:10.1090/gsm/030, ISBN 0-8218-2169-5 
"The development of ring theory", MacTutor History of Mathematics Archive, September 2004 
Associative Algebras, Graduate Texts in Mathematics, 88, New York: Springer-Verlag, 1982, ISBN 0-387-90693-2  
Ring Theory, Vol. I, Pure and Applied Mathematics, 127, Boston, MA: Academic Press, 1988, ISBN 0-12-599841-4  . Vol. II, Pure and Applied Mathematics 128, 0-12-599842-2.
The K-book: An introduction to algebraic K-theory, Graduate Studies in Mathematics, 145, Providence, RI: American Mathematical Society, 2013, ISBN 978-0-8218-9132-2, 5 Ocak 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi16 Haziran 2023

Matematikte Hilbert uzayı, sonlu boyutlu Öklit uzayında uygulanabilen lineer cebir yöntemlerinin genelleştirilebildiği ve sonsuz boyutlu da olabilen bir vektör uzayıdır. Daha kesin olarak, bir Hilbert uzayı, uzayın tam metrik uzay olmasını sağlayan bir uzaklık fonksiyonu üreten bir iç çarpımla donatılmış bir vektör uzayıdır. Bir Hilbert uzayı, bir Banach uzayının özel bir durumudur. Matematik, fizik ve mühendislikte sıkça kullanılmaktadır. Kuantum mekaniğiyle uyumludur. Adını David Hilbert'ten almaktadır.
Matematiksel olarak, bir Hilbert uzayı iç çarpım aracılığıyla üstünde norm tanımlanabilen tam normlu vektör uzaydır. En eski Hilbert uzayları, 20. yüzyılın ilk on yılında David Hilbert, Erhard Schmidt ve Frigyes Riesz tarafından incelenmiştir. Kısmi diferansiyel denklemler, kuantum mekaniği, Fourier analizi (sinyal işleme ve ısı transferi uygulamalarını içerir) ve ergodik teori (termodinamiğin matematiksel temelini oluşturur) teorilerinde vazgeçilmez araçlardır. Bu çeşitli uygulamaların çoğunun altında yatan soyut kavram için Hilbert uzayı terimini ortaya atan John von Neumann olmuştur. Hilbert uzayı yöntemlerinin başarısı, fonksiyonel analiz için çok verimli bir dönemin habercisi oldu. Klasik Öklit vektör uzaylarının yanı sıra, Hilbert uzaylarına örnek olarak kare integrallenebilir fonksiyon uzayları, dizi uzayları, genelleştirilmiş fonksiyonlardan oluşan Sobolev uzayları ve holomorf fonksiyonların Hardy uzayları verilebilir.
Geometrik sezgi, Hilbert uzay teorisinin birçok yönünde önemli bir rol oynar. Pisagor teoreminin ve paralelkenar yasasının tam analogları bir Hilbert uzayında geçerlidir. Doğrusal bir alt uzaya dik izdüşüm, optimizasyon problemlerinde ve teorinin diğer yönlerinde önemli bir rol oynar. Bir Hilbert uzayının bir elemanı, klasik geometrideki Kartezyen koordinatlara benzer şekilde, bir dik tabana göre koordinatları tarafından biricik bir şekilde belirtilebilir. Bu taban sayılabilir derecede sonsuz olduğunda, Hilbert uzayının kare-toplanabilir sonsuz dizilerin uzayıyla özdeşleştirilmesine izin verir. Eski literatürde esas Hilbert uzayı bu ikinci uzay olarak bilinir.

Hilbert uzayının en bilinen örneklerinden biri R3 ile gösterilen ve nokta çarpımı ile donatılmış üç boyutlu vektörlerden oluşan Öklid vektör uzayıdır. Nokta çarpımı iki vektör x ve y'yi alır ve x ⋅ y gerçel sayısını verir. Eğer x ve y  Kartezyen koordinatlarda temsil edilirse, nokta çarpımı şu şekilde tanımlanır:

  
    
      
        
          
            (
            
              
                
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    x
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    x
                    
                      3
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                
                  
                    y
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    y
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    y
                    
                      3
                    
                  
                
              
            
            )
          
        
        =
        
          x
          
            1
          
        
        
          y
          
            1
          
        
        +
        
          x
          
            2
          
        
        
          y
          
            2
          
        
        +
        
          x
          
            3
          
        
        
          y
          
            3
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\begin{pmatrix}x_{1}\\x_{2}\\x_{3}\end{pmatrix}}\cdot {\begin{pmatrix}y_{1}\\y_{2}\\y_{3}\end{pmatrix}}=x_{1}y_{1}+x_{2}y_{2}+x_{3}y_{3}\,.}
  

Nokta çarpımı şu özellikleri sağlar:

x ve y için simetri (bakışım) özelliği vardır: x ⋅ y = y ⋅ x.
Birinci değişkene göre doğrusaldır: Bütün a, b gerçel sayıları ve bütün x1, x2 ve y vektörleri için, (ax1 + bx2) ⋅ y = a(x1 ⋅ y) + b(x2 ⋅ y)
Kesin pozitiftir: tüm  x için, x ⋅ x ≥ 0  olur. 0'a eşitlik ise ancak ve ancak x = 0 olursa vardır.
Nokta çarpımı gibi bu üç özelliği sağlayan vektör çiftleri üzerindeki bir işlem (gerçel) iç çarpım olarak bilinir. Böyle bir iç çarpımla donatılmış bir vektör uzayı (gerçel) iç çarpım uzayı olarak bilinir. Her sonlu boyutlu iç çarpım uzayı aynı zamanda bir Hilbert uzayıdır. Nokta çarpımının onu Öklid geometrisine bağlayan temel özelliği, hem bir vektörün uzunluğu (veya normu) olan ||x||'e hem de iki vektör x ve y arasındaki açı olan θ ile aşağıdaki gösterilen bir ilişki içinde olmasıdır: 

  
    
      
        
          x
        
        ⋅
        
          y
        
        =
        
          ‖
          
            x
          
          ‖
        
        
          ‖
          
            y
          
          ‖
        
        
        cos
        ⁡
        θ
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} \cdot \mathbf {y} =\left\|\mathbf {x} \right\|\left\|\mathbf {y} \right\|\,\cos \theta \,.}
  

Öklit uzayları üzerinde yapılan vektör hesabı limitleri hesaplayabilme tekniklerine veya bu limitlerin varlığını göstermek için kullanılan kriterlere ihtiyaç duyar.  R3'teki vektörler tarafından tanımlanmış bir seri,

  
    
      
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            x
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{n=0}^{\infty }\mathbf {x} _{n}}
  

eğer bu vektörlerin uzunluklarının toplamı olan

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        ‖
        
          
            x
          
          
            k
          
        
        ‖
        
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{\infty }\|\mathbf {x} _{k}\|\,}
  

serisi bir gerçek sayı serisi olarak yakınsadığı takdirde kesinlikle yakınsaktır.
Tıpkı bir sayı dizisi gibi, mutlak olarak yakınsayan bir vektör dizisi de Öklid uzayında L limit vektörüne yakınsar, yani

  
    
      
        N
        →
        ∞
        
           iken 
        
        
          
            ‖
          
        
        
          L
        
        −
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            N
          
        
        
          
            x
          
          
            k
          
        
        
          
            ‖
          
        
        →
        0
        
        .
      
    
    {\displaystyle N\to \infty {\text{ iken }}{\Biggl \|}\mathbf {L} -\sum _{k=0}^{N}\mathbf {x} _{k}{\Biggr \|}\to 0\,.}
  

Bu özellik, Öklit uzayının tamlığını ifade eder : mutlak olarak yakınsayan bir seri, aynı zamanda olağan anlamda da yakınsar.
Hilbert uzayları genellikle karmaşık sayılar üzerinde alınır. C ile gösterilen karmaşık düzlemde büyüklük, karmaşık sayıların mutlak değeri |z| ile tanımlanır. Burada bir karmaşık sayı ile eşleniğinin çarpımı mutlak değerin karesini vermektedir:

  
    
      
        
          |
        
        z
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        =
        z
        
          
            z
            ¯
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle |z|^{2}=z{\overline {z}}\,.}
  

Eğer z karmaşık sayısı gerçel ve sanal kısmını gösterecek şekilde z = x + iy biçiminde yazılırsa, o zaman 

  
    
      
        
          |
        
        z
        
          |
        
        =
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            +
            
              y
              
                2
              
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle |z|={\sqrt {x^{2}+y^{2}}}\,}
  

olur. İki karmaşık sayı z ve w'nin iç çarpımı z'nin w'nin karmaşık eşleniğiyle olan çarpımıdır:

  
    
      
        ⟨
        z
        ,
        w
        ⟩
        =
        z
        
          
            w
            ¯
          
        
        
        .
      
    
    {\displaystyle \langle z,w\rangle =z{\overline {w}}\,.}
  

Bu çarpım karmaşık değerlidir. ⟨z, w⟩'nin gerçek kısmı, olağan iki boyutlu Öklid nokta çarpımını verir.
İkinci bir örnek, elemanları  z = (z1, z2) karmaşık sayı çiftleri olan C2  uzayıdır. O zaman, z'nin w = (w1, w2) ile iç çarpımı 

  
    
      
        ⟨
        z
        ,
        w
        ⟩
        =
        
          z
          
            1
          
        
        
          
            
              w
              
                1
              
            
            ¯
          
        
        +
        
          z
          
            2
          
        
        
          
            
              w
              
                2
              
            
            ¯
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \langle z,w\rangle =z_{1}{\overline {w_{1}}}+z_{2}{\overline {w_{2}}}\,}
  

olur.
⟨z, w⟩'nin gerçek kısmı o zaman iki boyutlu Öklit nokta çarpımıdır. Bu iç çarpım Hermit bakışımlıdır (simetriktir); yani, z ve w yer değiştirince

Lie işlemcisi, matematikte ve fizikte geniş bir kullanım alanı bulur. Bir cismin üzerine bu dönüşüm ile tanımlanan yöney (vektör) uzayı Lie cebri olarak adlandırılır. Adını Sophus Lie'den almıştır.

V, bir K cismi üzerinde tanımlanmış bir vektör alanı olsun ve [,]:V × V → V dönüşümü de;

çifte doğrusal (bilineer),

  
    
      
        [
        a
        X
        +
        b
        Y
        ,
        Z
        ]
        =
        a
        [
        X
        ,
        Z
        ]
        +
        b
        [
        Y
        ,
        Z
        ]
      
    
    {\displaystyle [aX+bY,Z]=a[X,Z]+b[Y,Z]}
  

  
    
      
        [
        Z
        ,
        a
        X
        +
        b
        Y
        ]
        =
        a
        [
        Z
        ,
        X
        ]
        +
        b
        [
        Z
        ,
        Y
        ]
      
    
    {\displaystyle [Z,aX+bY]=a[Z,X]+b[Z,Y]}
  

Karşıt değişmeli (anti simetrik)

  
    
      
        [
        X
        ,
        Y
        ]
        =
        −
        [
        Y
        ,
        X
        ]
      
    
    {\displaystyle [X,Y]=-[Y,X]}
  

Jacobi birimli,

  
    
      
        [
        X
        ,
        [
        Y
        ,
        Z
        ]
        ]
        +
        [
        Y
        ,
        [
        Z
        ,
        X
        ]
        ]
        +
        [
        Z
        ,
        [
        X
        ,
        Y
        ]
        ]
        =
        0
      
    
    {\displaystyle [X,[Y,Z]]+[Y,[Z,X]]+[Z,[X,Y]]=0}
  

olarak verilsin. 
  
    
      
        [
        ⋅
        ,
        ⋅
        ]
      
    
    {\displaystyle [\cdot ,\cdot ]}
  
 dönüşümüne, V üzerinde bir Lie işlemcisi (Lie ayraç işlemcisi) denir. Bu durumda V yöney (vektör) uzayına bir Lie cebiri denmez.

Matematikte matris veya dizey, dikdörtgen bir sayılar tablosu veya daha genel bir açıklamayla, toplanabilir veya çarpılabilir soyut miktarlar tablosudur. Dizeyler daha çok doğrusal denklemleri tanımlamak, doğrusal dönüşümlerde (lineer transformasyon) çarpanların takibi ve iki parametreye bağlı verilerin kaydedilmesi amacıyla kullanılırlar. Dizeylerin toplanabilir, çıkartılabilir, çarpılabilir, bölünebilir ve ayrıştırılabilir olmaları, doğrusal cebir ve dizey kuramının temel kavramı olmalarını sağlamıştır.
Bir diğer deyişle matris, doğal sayıları dikdörtgen halinde dizip gösteren bir tablodur. Örneğin:

  
    
      
        
          A
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  12
                
                
                  83
                
                
                  16
                
              
              
                
                  21
                
                
                  22
                
                
                  17
                
              
              
                
                  14
                
                
                  9
                
                
                  20
                
              
              
                
                  16
                
                
                  0
                
                
                  5
                
              
            
            ]
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {A} ={\begin{bmatrix}12&83&16\\21&22&17\\14&9&20\\16&0&5\end{bmatrix}}.}
  

Bir diğer notasyona göre dikdörtgen parantezler yerine eğri şekilli parantez kullanılır:

  
    
      
        
          A
        
        =
        
          
            (
            
              
                
                  9
                
                
                  8
                
                
                  6
                
              
              
                
                  1
                
                
                  2
                
                
                  7
                
              
              
                
                  4
                
                
                  9
                
                
                  2
                
              
              
                
                  6
                
                
                  0
                
                
                  5
                
              
            
            )
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {A} ={\begin{pmatrix}9&8&6\\1&2&7\\4&9&2\\6&0&5\end{pmatrix}}.}
  

Bir matrisdeki düz yatay sıraya satır dikey sıraya sütun adı verilir. Bir matris içinde dizili gösterilen sayılar öğe veya eleman olarak adlandırılır. Matrisin büyüklüğü satır ve sütun sayılarıyla ifade edilir. Yukarıdaki matrisler 4x3 (yani 4 satırlı 3 sütunlu) matrislerdir.
Genel matematiksel notasyon olarak bir matris tek büyük harf ile ifade edilir. Bazen, daha açık olarak vurgulu kalın harf ile gösterilir. Bu vurgu bilgisayar ile yazılırsa kalın yazıyla; elle yazılırsa matris harfinin altına bir (bazen iki) çizgi veya küçük dalgalı bir çizgi koymak suretiyle yapılır. Farklı bir notasyon da matrisin parantez içinde küçük harfle ifade edilen genel elemanını i satır ve j sütun alt indisli ve parantez dışında matris büyüklüğü ile vermektir. Örneğin m satırlı n sütunlu mxn türünden bir A matrisi aşağıdaki şekillerde gösterilebilir: 

A veya

  
    
      
        
          
            
              A
              _
            
            _
          
        
      
    
    {\displaystyle {\underline {\underline {A}}}}
  
 veya

  
    
      
         
        A
        =
        [
        
          a
          
            i
            j
          
        
        
          ]
          
            m
            x
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \ A=[a_{ij}]_{mxn}}
  

Böylece genel olarak m ve n pozitif tamsayılar, 
  
    
      
        i
        ∈
        {
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        ,
        ⋯
        ,
        m
        }
      
    
    {\displaystyle i\in \{1,2,3,4,\cdots ,m\}}
  
 ve 
  
    
      
        j
        ∈
        {
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        4
        ,
        ⋯
        ,
        n
        }
      
    
    {\displaystyle j\in \{1,2,3,4,\cdots ,n\}}
  
 olmak üzere 
  
    
      
        
          a
          
            i
            ,
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{i,j}}
  
 sayma sayılarından oluşan yukarıdaki sayılar tablosu matris (dizey) olur. m, matrisin satır sayısını; n ise matrisin sütun sayısını belirtir. m satır ve n sütundan oluşan matrise 
  
    
      
        m
        x
        n
      
    
    {\displaystyle mxn}
  
 türünden matris denir:

  
    
      
        
          A
        
        =
        
          A
          
            m
            ,
            n
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    a
                    
                      1
                      ,
                      1
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      1
                      ,
                      2
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      1
                      ,
                      n
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      2
                      ,
                      1
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      2
                      ,
                      2
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      2
                      ,
                      n
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      m
                      ,
                      1
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      m
                      ,
                      2
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      m
                      ,
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {A} =A_{m,n}={\begin{bmatrix}a_{1,1}&a_{1,2}&\cdots &a_{1,n}\\a_{2,1}&a_{2,2}&\cdots &a_{2,n}\\\vdots &\vdots &\ddots &\vdots \\a_{m,1}&a_{m,2}&\cdots &a_{m,n}\\\end{bmatrix}}}
  

Satır sayısı sütun sayısına eşit olan matrislerdir.

  
    
      
        
          A
          
            2
            ,
            2
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  2
                
                
                  −
                  1
                
              
              
                
                  0
                
                
                  5
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle A_{2,2}={\begin{bmatrix}2&-1\\0&5\\\end{bmatrix}}}
  

A dizeyi 2x2 türünden bir kare matrisdir.

Kare matrislerin yaygın bir örneği ise, köşegenin üzerindeki öğelerinin 1 geri kalan yerlerdeki öğelerin 0 olduğu birim matristir. Satır ve sütun sayısı n olan bir birim matrisi göstermek için (başka bir yerde kullanılmamışsa) genelde In kullanılır. Mesela, 3x3'lük bir birim matris

  
    
      
        
          I
          
            3
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  1
                
                
                  0
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  1
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  1
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{3}={\begin{bmatrix}1&0&0\\0&1&0\\0&0&1\\\end{bmatrix}}}
  

şeklinde gösterilir.

Tüm elemanları sıfır olan matrisdir.

  
    
      
        
          A
          
            2
            ,
            3
          
        
        =
        
          
            [
            
              

Soyut cebirde, bir halka üzerindeki modül kavramı, alandaki vektör uzayının genelleştirilmiş gösterimidir. Buradaki ilgili skalerler, bir keyfi halkanın ögeleridir (elemanlarıdır). Tamsayılar halkasındaki modüller de Abelian gruplarının genel gösterimidir.
Vektör uzayına benzer bir modül, toplam abelian grubudur. Halkanın ögeleri ile modülün ögeleri arasında tanımlanan çarpım, hem parametreler hem de uygun halka çarpımında dağılımsaldır.

R, bir halka ve 1R, çarpım birimi olsun.
Bir M sol R-modülü, (M, +) abelian grubundan oluşur ve R × M → M işlemi, R deki tüm r, s ve M deki tüm x, y için, aşağıdaki eşitlikler sağlanır:

  
    
      
        r
        (
        x
        +
        y
        )
        =
        r
        x
        +
        r
        y
      
    
    {\displaystyle r(x+y)=rx+ry}
  

  
    
      
        (
        r
        +
        s
        )
        x
        =
        r
        x
        +
        s
        x
      
    
    {\displaystyle (r+s)x=rx+sx}
  

  
    
      
        (
        r
        s
        )
        x
        =
        r
        (
        s
        x
        )
      
    
    {\displaystyle (rs)x=r(sx)}
  

  
    
      
        
          1
          
            R
          
        
        x
        =
        x
      
    
    {\displaystyle 1_{R}x=x}
  
.
Mdeki halkanın işlemine skaler çarpma denir ve çoğunlukla yan yana yazılır. Örneğin Rdeki r ile Mdeki x için rx biçiminde. RM notasyonu (gösterimi), bir sol R-modül Myi ifade eder. Bir sağ R-modül M veya MR de benzer ifade edilir. Yalnızca burada  halka sağa doğrudur. Örneğin, skaler çarpma, M × R → M formunu alır ve yukarıdaki aksiyomlar x ve ynin sağındaki r ve s skalerleri ile yazılır.

Matematikte, nokta çarpım, sayıl çarpım veya skaler çarpım, değer olarak iki vektör alan ve sonuç olarak skaler bir değer döndüren işleme denir.
a = [a1, a2, …, an] 
b = [b1, b2, …, bn]
şeklinde gösterilen a ve b vektörlerinin nokta çarpımı şu şekilde bulunur:

  
    
      
        
          a
        
        ⋅
        
          b
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          a
          
            i
          
        
        
          b
          
            i
          
        
        =
        
          a
          
            1
          
        
        
          b
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          b
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            n
          
        
        
          b
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} \cdot \mathbf {b} =\sum _{i=1}^{n}a_{i}b_{i}=a_{1}b_{1}+a_{2}b_{2}+\cdots +a_{n}b_{n}}
  

Örneğin, a=[3,-2,5] ve b=[-1,-4,2] için
a.b= (3 x -1) + (-2 x -4) + (5 x 2) = -3 + 8 + 10 = 15 sonucunu verir.

Çapraz çarpım
Matris çarpımı

Hazewinkel, Michiel, (Ed.) (2001), "Inner product", Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104 
Eric W. Weisstein, Dot product (MathWorld)
Explanation of dot product including with complex vectors 3 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Dot Product" 27 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Bruce Torrence, Wolfram Demonstrations Project, 2007.

Bu bir Sophus Lie adıyla çalışmalar listesi dir.Sophus Lie (1842 - 1899),bir matematikçi, aşağıda listelenen şeyler(ve konularda) tümü eponimdir

26955 Lie
Abel Lie cebiri
Bir Lie cebrinin ek temsili
Bir Lie grubunun ek temsili
Afin Lie cebiri
Anyonik Lie cebiri
Lie grupları ve gösterimlerinin atlası
Caratheodory-Jacobi-Lie teoremi
Kompakt Lie cebiri
En (Lie cebiri)
Serbest Lie cebiri
Dereceli Lie cebiri
Lie tipi grup
Bir Lie cebirinin indisi
Lie cebiri demeti
Lie cebri kohomolojisi
Lie cebiri gösterimi
Lie cebiri
Lie cebroid
Lie bicebri
Lie Vektör alanları
Lie eşcebri
Lie konformal cebiri
Lie türevi
Lie grubu ayrışması
Lie grubu homomorfizması
Lie grubu
Lie grupoid
Lie noktası simetri
Lie çarpım formülü
Lie halkası
Lie küre geometrisi
Lie alt grubu
Lie süpercebiri
Lie teorisi
Lie * cebiri
Lie Kolchin teoremi
Lie-Palais teoremi
Lie üçüncü teoremi
Yerel Lie grubu
Malcev Lie cebiri
Modüler Lie cebiri
Canavar Lie cebiri
Sıfır üssü Lie cebiri
Bir Lie cebirinin sıfırkökü
Simetrik Lie cebiri
Parabolik Lie cebiri
Poisson Lie grubu
Ön-Lie cebiri
Kuadratik Lie cebiri
Kuazi-Frobenius Lie cebiri
Kuazi-Lie cebiri
Bir Lie cebirinin kökü
Gerçek form(Lie teorisi)
İndirgemeli Lie cebiri
Bir Lie cebir düzenli elemanı
Bir Lie grubunun gösterimi
Bir Lie supercebri arasında gösterimi
Kısıtlanmış Lie cebiri
Yarı-basit Lie cebiri kök sistemi
Yarıbasit Lie cebiri
Basit Lie grubu
Çözülebilir Lie cebiri
Özel doğrusal Lie cebiri
Özel dik Lie cebiri
Bölünmüş Lie cebiri
Simetrik Lie grubu
Simplektik Lie cebiri
Lie gruplarının tablosu
Tanjant Lie grubu
Tate Lie cebiri
Lie gruplarının teorisi
Toral Lie cebiri

Lie cebiri Sözlüğü
Lie grupları konuları Listesi
Basit Lie gruplarının Listesi

Tam sayılar, sayılar kümesinde yer alan sıfır (0), pozitif yönde yer alan doğal sayılar (1, 2, 3, ...) ve bunların negatif değerlerinden oluşan negatif sayılardan (−1, −2, −3, ...) oluşan sayı kümesidir.
Tüm tam sayıların oluşturduğu küme, çoğunlukla kalın harf biçimindeki Z veya karatahta vurgusu kullanılarak 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 şeklinde ifade edilir. Z harfi Almanca Zahlen (sayılar) sözcüğünden gelir.
Doğal sayılar kümesi 
  
    
      
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {N} }
  
, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 tam sayılar kümesinin bir alt kümesi olarak tanımlanır. Bu tam sayılar kümesi, ardından tüm rasyonel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          Q
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Q} }
  
’nun ve bu küme de reel sayılar kümesi 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {R} }
  
’nin bir alt kümesi olarak sıralanır. Doğal sayılar kümesine benzer biçimde, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 tam sayılar kümesi de sayılabilir sonsuzluk özelliği gösterir. Tam sayı kavramı, kesirli bir kısmı bulunmayan ve böylelikle doğrudan reel sayı olarak ifade edilebilen sayılar için kullanılır. Mesela, 21, 4, 0 ve -2048 tam sayılardır; buna karşın 9.75, 5 1/2 ve √2 tam sayı olarak değerlendirilmez.
Doğal sayı kümelerini kapsayan yapılar içerisinde, tam sayılar hem en minimal grup hem de en minimal halka yapısını teşkil ederler. Cebirsel sayı teorisi alanında, tam sayılar zaman zaman, onları daha geniş bir kapsamda ele alınan cebirsel tam sayılar ile karıştırmamak adına rasyonel tam sayılar olarak özel bir şekilde tanımlanır. Gerçekte, rasyonel olarak ifade edilen tam sayılar, hem cebirsel tam sayı özelliklerini taşır hem de rasyonel sayılar kategorisinde değerlendirilirler.

İlk Türkçe tam sayı teriminin kullanımlarından biri 1955'e dayanır.
Tarih boyunca tam sayı terimi, 1'in katları olan sayılar için veya tam sayılı kesirlerin tam kısımlarını ifade etmek için kullanılmıştır. Başlangıçta yalnızca pozitif tam sayılar ele alınmış ve bu durum, terimin doğal sayılarla eşanlamlı hale gelmesine yol açmıştır. Tam sayı kavramının tanımı, negatif sayıların faydasının zamanla kabul edilmesiyle genişletilmiş ve bu sayılar da tanımın içine dahil edilmiştir. Örneğin, Leonhard Euler, 1765 tarihli Cebirin Unsurları adlı çalışmasında tam sayıları, hem pozitif hem de negatif sayıları içerecek biçimde tanımlamıştır. Bununla birlikte, Avrupalı matematikçilerin büyük bir kısmı 19. yüzyılın ortalarına kadar negatif sayılar konseptine karşı direnç göstermiştir.
Tam sayılar kümesini temsil etmek üzere 'Z' harfinin tercih edilmesi, Almancada "sayılar" anlamına gelen Zahlen kelimesinden kaynaklanmaktadır ve bu bağlamda David Hilbert ile ilişkilendirilir. Bu notasyonun ders kitaplarında ilk defa kullanıldığı bilinen örnek, 1947 yılında Nicolas Bourbaki grubu tarafından kaleme alınan Algébre isimli eserde yer almaktadır. Notasyonun benimsenmesi hemen gerçekleşmemiştir; mesela, bir başka ders kitabında 'J' harfi kullanılmış ve 1960 yılında yayımlanan bir makalede 'Z', yalnızca sıfır ve pozitif tam sayıları ifade etmek amacıyla tercih edilmiştir. Ancak 1961 itibarıyla, modern cebir metinleri genel olarak 'Z' harfini, hem pozitif hem de negatif tam sayıları kapsayacak şekilde kullanmaya başlamışlardır.

  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 sembolü, çeşitli kümeleri tanımlamak amacıyla farklı yazarların tercihlerine göre değişken notasyonlar ile sıklıkla sembolize edilir: Pozitif tam sayılar için 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{+}}
  
, 
  
    
      
        
          Z
        
        +
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} +}
  
 veya 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            >
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{>}}
  
 kullanılırken, sıfır ve pozitif tam sayılar için 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            0
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{0+}}
  
 veya 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            ≥
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{\geq }}
  
 ve sıfır olmayan tam sayılar için 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            ≠
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{\neq }}
  
 tercih edilir. Bazı yazarlar, sıfır olmayan tam sayılar için 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{*}}
  
 kullanırken diğerleri bu notasyonu sıfır ve pozitif tam sayılar için veya 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
'nin birimler grubunu (İng. unit (ring theory)) ifade eden {–1, 1} için kullanmaktadır. Ek olarak, 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} _{p}}
  
 notasyonu, ya modüler p tam sayılarını (yani, tam sayıların denklik sınıflarını) ya da p-adik tam sayılarını tanımlamak için kullanılır.
1950'lerin başlarına dek, bütün sayılar ile tam sayılar arasında bir eşanlamlılık söz konusuydu. 1950'lerin sonlarına doğru, New Math hareketinin bir unsuru olarak, Amerikan ilkokul öğretmenleri "bütün sayılar" (İng. whole numbers) teriminin, negatif sayıları dışlayarak yalnızca doğal sayıları kapsadığını, "tam sayı" teriminin ise negatif sayıları da içerecek şekilde genişletildiğini derslerinde işlemeye başladılar. "Bütün sayı" kavramı (İng. whole numbers), günümüzde hala belirsizliğini sürdürmektedir.

Doğal sayılar kümesi gibi, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 kümesi de toplama ve çarpma gibi ikili işlemler bakımından kapalı bir yapıya sahiptir; bu, herhangi iki tam sayının toplamının ve çarpımının yine bir tam sayı olacağı anlamına gelir. Bununla birlikte, negatif doğal sayıların ve özellikle 0'ın dahil edilmesi ile 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
, doğal sayılar kümesinden farklı olarak, çıkarma işlemine yönelik de kapalı bir karakter gösterir.
Tam sayılar kümesi, her bir birimli halka yapısı için, bu yapılara doğru tam sayılardan tekil bir halka homomorfizmasının (İng. ring homomorphism) tesis edilebildiği, temel bir birimli halka olarak işlev görür. Bu evrensel özellik (İng. universal property), özgül olarak halkaların kategorisi içerisinde bir başlangıç objesi (İng. initial object) olarak tanımlanabilirlik, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 halkasının ayırt edici niteliğini belirler.

  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 kümesi, iki tam sayının birbirine bölünmesi işlemi (örnek olarak, 1 sayısının 2 sayısına bölünmesi durumu gösterilebilir) neticesinde her defasında tam sayı elde edilmeyebileceğinden, bölme işlemi açısından kapalı bir yapı sergilemez. Doğal sayılar kümesi, üs alma işlemine göre kapalılık özelliğine sahipken, tam sayılar kümesi bu özelliği taşımamaktadır; zira üssün negatif değer alması halinde, sonuç kesirli bir sayıya dönüşebilir.
Aşağıdaki tablo, herhangi bir a, b ve c tam sayısı için toplama ve çarpma işlemlerinin bazı temel özelliklerini listelemektedir:

Toplama işlemi çerçevesinde, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 kümesine ilişkin olarak sıralanan başlıca beş özelliğin tanımladığı yapı, bu kümenin bir abelyen grup olduğunu ifade eder. Bu küme, her biri sıfırdan farklı olan tam sayıların, sonlu bir 1 + 1 + ... + 1 veya (−1) + (−1) + ... + (−1) şeklindeki toplamları ile ifade edilebilirliği dolayısıyla, aynı zamanda bir devirli grup özelliği taşır (İng. cyclic group). Gerçekte, toplama işlemi altında 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
, herhangi bir sonsuz devirli grubun, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 ile eşyapı grubu olduğu bağlamda, tek sonsuz devirli gruptur.
Çarpma işlemine ilişkin olarak sıralanan ilk dört özelliğin tanımı, 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 kümesinin çarpma altında bir değişmeli monoid yapısına sahip olduğunu gösterir. Ancak, 2 sayısının örneğinde olduğu gibi, her tam sayının çarpmaya ilişkin bir çarpımsal tersi bulunmamaktadır, bu durum 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 kümesinin çarpma işlemi bağlamında bir grup oluşturmadığını ifade eder.
Yukarıda sunulan özellikler cetvelinden (en sonuncu dışında) elde edilen kuralların tümü, toplama ve çarpma işlemleriyle bir arada 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 kümesinin, birimli değişmeli halka olarak tanımlandığını ortaya koyar. Bu yapı, benzer cebirsel yapılara ait nesnelerin ilk örneğidir. 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 içerisinde, değişkenlerin her bir değeri için gerçek olan, yalnızca herhangi bir birimli değişmeli halkada doğru kabul edilen eşitlikler ve ifadeler geçerlidir. Bazı sıfır olmayan tam sayılar, çeşitli halkalarda sıfır değerine karşılık gelir.
Tam sayılar kümesinde sıfır bölensizlerin bulunmaması (özellikler tablosundaki son özellik), değişmeli halka 
  
    
      
  

Temsil teorisi  soyut cebirdeki cebirsel yapıları, daha somut olan matematiksel nesnelerin dönüşümleri olarak tasvir etmeye çalışan bir matematik dalıdır. Örneğin soyut bir 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 grubunu bir vektör uzayı 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
'nin eşyapı dönüşüm grubunun(
  
    
      
        A
        u
        t
        (
        V
        )
      
    
    {\displaystyle Aut(V)}
  
) içinde görmeye çalışır. Böyle temsillere doğrusal temsil denir, çünkü bu temsil aslında 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
grubundan genel lineer grup 
  
    
      
        G
        L
        (
        V
        )
      
    
    {\displaystyle GL(V)}
  
'ye bir morfizma yazmak demektir. Böyle bir temsil bulmaktaki amaç, 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
grubunu çalışmak için lineer cebir kullanmaktır. Soyut gruplardaki çarpma işlemi, özellikle bir bilgisayar için matris çarpmasından daha zordur. Soyut bir grubun doğrusal temsillerini kullanarak, gruptaki kimi hesaplamaları bilgisayara yaptırmak daha kolay olur.

  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'den bir 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
kümesinin eşyapı dönüşüm grubu 
  
    
      
        A
        u
        t
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle Aut(X)}
  
'e bir morfizma yazarak, kümesel bir temsil elde edilir. Kümesel temsillere literatürde genellikle grup etkisi denir. 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'in eşyapı dönüşümleri grubu aynı zamanda 
  
    
      
        S
        y
        
          m
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle Sym_{X}}
  
simetrik grubu olduğu için, 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'nin 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
kümesine etkisi, 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'den 
  
    
      
        S
        y
        
          m
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle Sym_{X}}
  
grubuna bir grup morfizması yazmakla eşdeğerdir.
Benzer bir şekilde  
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
'den bir 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
ağacının eşyapı dönüşümü grubu 
  
    
      
        A
        u
        t
        (
        T
        )
      
    
    {\displaystyle Aut(T)}
  
'ye bir morfizma yazarak, ağaçsal bir temsil elde edilir.
Grup temsilleri yerine, halka temsillerinden de bahsedilebilir. Abelyen grup yapısı bulunan bir matematiksel nesne 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın yapı dönüşümleri 
  
    
      
        E
        n
        d
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle End(A)}
  
, morfizmaların toplamasını 
  
    
      
        (
        f
        +
        g
        )
        (
        a
        )
        =
        f
        (
        a
        )
        +
        g
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle (f+g)(a)=f(a)+g(a)}
  
olarak yazarsak, bu toplama işlemi ve fonksiyon bileşkesi altında bir halka olur. Dolayısıyla bir 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
halkasının temsilini vermek için, 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
'den 
  
    
      
        E
        n
        d
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle End(A)}
  
'ya bir halka homomorfizması yazmak gerekir. Örneğin bir 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 halkasının doğrusal bir temsili, 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
'den bir vektör uzayı 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
'nin yapı dönüşümleri halkası 
  
    
      
        E
        n
        d
        (
        V
        )
      
    
    {\displaystyle End(V)}
  
'ye bir halka homomorfizması yazılarak yapılır.

Numerik analiz

Alperin, J. L. (1986), Local Representation Theory: Modular Representations as an Introduction to the Local Representation Theory of Finite Groups, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-44926-7 .
Bargmann, V. (1947), "Irreducible unitary representations of the Lorenz group", Annals of Mathematics, 48 (3), ss. 568-640, doi:10.2307/1969129, JSTOR 1969129 .
Borel, Armand (2001), Essays in the History of Lie Groups and Algebraic Groups, American Mathematical Society, ISBN 9780821802885 .
Borel, Armand; Casselman, W. (1979), Automorphic Forms, Representations, and L-functions, American Mathematical Society, ISBN 978-0-8218-1435-2 .
Curtis, Charles W.; Reiner, Irving (1962), Representation Theory of Finite Groups and Associative Algebras, John Wiley & Sons (Reedition 2006 by AMS Bookstore), ISBN 978-0-470-18975-7 .
Gelbart, Stephen (1984), "An Elementary Introduction to the Langlands Program", Bulletin of the American Mathematical Society, 10 (2), ss. 177-219, doi:10.1090/S0273-0979-1984-15237-6, 1 Haziran 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi29 Haziran 2018 .
Folland, Gerald B. (1995), A Course in Abstract Harmonic Analysis, CRC Press, ISBN 978-0-8493-8490-5 .
Şablon:Fulton-Harris.
Goodman, Roe; Wallach, Nolan R. (1998), Representations and Invariants of the Classical Groups, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-66348-9 .
Gordon, James; Liebeck, Martin (1993), Representations and Characters of Finite Groups, Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-44590-0 .
Hall, Brian C. (2015), Lie Groups, Lie Algebras, and Representations: An Elementary Introduction, Graduate Texts in Mathematics, 222 (2. bas.), Springer, ISBN 978-3319134666 
Helgason, Sigurdur (1978), Differential Geometry, Lie groups and Symmetric Spaces, Academic Press, ISBN 978-0-12-338460-7 
Humphreys, James E. (1972a), Introduction to Lie Algebras and Representation Theory, Birkhäuser, ISBN 978-0-387-90053-7 .
Humphreys, James E. (1972b), Linear Algebraic Groups, Graduate Texts in Mathematics, 21, Berlin/New York: Springer-Verlag, ISBN 978-0-387-90108-4, MR 0396773 
Jantzen, Jens Carsten (2003), Representations of Algebraic Groups, American Mathematical Society, ISBN 978-0-8218-3527-2 .
Kac, Victor G. (1977), "Lie superalgebras", Advances in Mathematics, 26 (1), ss. 8–96, doi:10.1016/0001-8708(77)90017-2 .
Kac, Victor G. (1990), Infinite Dimensional Lie Algebras (3. bas.), Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-46693-6 .
Knapp, Anthony W. (2001), Representation Theory of Semisimple Groups: An Overview Based on Examples, Princeton University Press, ISBN 978-0-691-09089-4 .
Kim, Shoon Kyung (1999), Group Theoretical Methods and Applications to Molecules and Crystals: And Applications to Molecules and Crystals, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-64062-6 .
Kostrikin, A. I.; Manin, Yuri I. (1997), Linear Algebra and Geometry, Taylor & Francis, ISBN 978-90-5699-049-7 .
Lam, T. Y. (1998), "Representations of finite groups: a hundred years", Notices of the AMS, American Mathematical Society, 45 (3,4), ss. 361–372 (Part I), 465–474 (Part II) .
Yurii I. Lyubich. Introduction to the Theory of Banach Representations of Groups. Translated from the 1985 Russian-language edition (Kharkov, Ukraine). Birkhäuser Verlag. 1988.
Mumford, David; Fogarty, J.; Kirwan, F. (1994), Geometric invariant theory, Ergebnisse der Mathematik und ihrer Grenzgebiete (2) [Results in Mathematics and Related Areas (2)], 34 (3 bas.), Berlin/New York: Springer-Verlag, ISBN 978-3-540-56963-3, MR 0214602 ; MRMR0719371 (2nd ed.); MRMR1304906(3rd ed.)
Olver, Peter J. (1999), Classical invariant theory, Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 0-521-55821-2 .
Peter, F.; Weyl, Hermann (1927), "Die Vollständigkeit der primitiven Darstellungen einer geschlossenen kontinuierlichen Gruppe", Mathematische Annalen, 97 (1), ss. 737-755, doi:10.1007/BF01447892, 19 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi29 Haziran 2018 .
Pontrjagin, Lev S. (1934), "The theory of topological commutative groups", Annals of Mathematics, Annals of Mathematics, 35 (2), ss. 361-388, doi:10.2307/1968438, JSTOR 1968438 .
Sally, Paul; Vogan, David A. (1989), Representation Theory and Harmonic Analysis on Semisimple Lie Groups, American Mathematical Society, ISBN 978-0-8218-1526-7 .
Serre, Jean-Pierre (1977), Linear Representations of Finite Groups, Springer-Verlag, ISBN 978-0387901909 .
Sharpe, Richard W. (1997), Differential Geometry: Cartan's Generalization of Klein's Erlangen Program, Springer, ISBN 978-0-387-94732-7 .
Simson, Daniel; Skowronski, Andrzej; Assem, Ibrahim (2007), Elements of the Representation Theory of Associative Algebras, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-88218-7 .
Sternberg, Shlomo (1994), Group Theory and Physics, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-55885-3 .
Tung, Wu-Ki (1985). Group Theory in Physics (1. bas.). New Jersey·London·Singapore·Hong Kong: World Scientific. ISBN 978-9971966577. 
Weyl, Hermann (1928), Gruppentheorie und Quantenmechanik (The Theory of Groups and Quantum Mechanics, translated H.P. Robertson, 1931 bas.), S. Hirzel, Leipzig (reprinted 1950, Dover), ISBN 978-0-486-60269-1 .
Weyl, Hermann (1946), The Classical Groups: Their Invariants and Representations (2. bas.), Princeton University Press (reprinted 1997), ISBN 978-0-691-05756-9 .
Wigner, Eugene P. (1939), "On unitary representations of the inhomogeneous Lorentz group", Annals of Mathematics, Annals of Mathematics, 40 (1), ss. 149-204, doi:10.2307/1968551, JSTOR 1968551 .

Hazewinkel, Michiel, (Ed.) (2001), "Representation theory", Encyclopaedia of Mathematics, Kluwer Academic Publishers, ISBN 978-1556080104

Matematikte, tensör ya da gerey, çok boyutlu verinin simgelenebildiği geometrik bir nesnedir. Skaler denilen yönsüz nicel büyüklükler, vektör denilen yönlü büyüklükler ve matris denilen iki boyutlu nesneler birer tensördür. Tensör, tüm bu nesnelerin genelleştirilmiş halidir ve çok boyutlu veri kümeleri için kullanılır. Nesnenin kaç boyutla ifade edildiğine de tensörün derecesi denilir. Bir skalerin derecesi sıfır, bir vektörün bir, bir matrisin ise ikidir. Tensörler üç ve üzeri dereceye sahip olabilir.
Bir tensör vektörler, skaler büyüklükler ve diğer tensörler arasındaki doğrusal ilişkileri ifade etmekte kullanılır. Bu tür ilişkilerin temel örnekleri arasında nokta çarpım, çapraz çarpım ve doğrusal dönüşüm vardır. Örneğin, Cauchy gerilme tensörü T girişi olarak bir v yönü  alır ve T(v) gerilmesini üreten giriş ve çıkış böylece şekilde (sağ) gösterilmiştir, iki vektör arasında bir ilişkinin ifade edilmesi için bu vektör, normal yüzeyinde bulunur, tensörlerin kendisi koordinat sisteminin belirli bir seçiminden bağımsız olmalıdır.
Bir koordinat veya referans çerçevesi alınması ve bu taban'da tensör veya referans çerçevesi'ni temsil eden organize birçok boyutlu dizi sonuçlarına tensör uygulamasına "kovaryant" dönüşüm denir. Bir tensörün koordinat bağımsızlığı daha sonra hesaplanmis başka bir koordinat sisteminde ilgili dizi formunu alır.
Bu dönüşüm yasası bir geometrik veya fiziksel ortamda bir tensör kavramı içine yerleştirilmiş olarak düşünülmektedir ve dönüşüm yasasının kesin formunun tipini(veya değerliğini) belirler.
Tensör bu tür esneklik, akışkanlar mekaniği ve genel görelilik gibi alanlarda fizik problemlerini formüle etmek, çözmek ve kısa ve öz bir matematiksel çerçeve sağlamak için  fizikte önemlidir. Tensörler ilkin  mutlak diferansiyel hesapin bir parçası olarak Bernhard Riemann ve Elwin Bruno Christoffel ve diğerleri ve daha önceki çalışmalara devamla Tullio Levi-Civita ve Gregorio Ricci-Curbastro tarafından düşünülmüştür. Kavram Riemann eğrilik tensörü'nün içinde bir manifold  şeklinde içsel diferansiyel geometri'sinin etkin alternatif formülasyonudur.

Carl Friedrich Gauss  diferansiyel geometri  sonrasì çalışmalarında tensör analizi kavramlarıni  ortaya attı ve formülasyon on dokuzuncu yüzyılın ortalarında cebrik form'ların teorisi ve değişmezlik geliştirilmesinden çok etkilenmiştir ..  " Tensör " kelimesinin farklı bir şeyi açıklamak için tensörün ne anlama geldiği William Rowan Hamilton'un kendisi  tarafından 1846 yılında tanımlandi. çağdaş kullanımı 1898 yılında Woldemar Voigt tarafından getirildi
'mutlak diferansiyel hesap' başlığı altında Gregorio Ricci - Curbastro tarafından 1890 civarında geliştirilen tensör hesabı  ve orijinal sunumu 1892 yılında Ricci tarafından takdim edildi .. Tullio Levi-Civita's 1900 classic text Méthodes de calcul différentiel absolu et leurs applications (mutlak diferansiyel hesap yöntemleri ve uygulamaları) .
20. yüzyılda, konu tensör analizi olarak bilinir hale geldi ve 1915 civarında Einstein'ın genel görelilik teorisine giriş ile geniş bir kabul gördü. Genel görelilik tensörlerin dilinde tamamen formüle edilmiştir. Einstein geometrici Marcel Grossmann'dan gelen, büyük zorluklarla, onlar hakkında öğrendim.  Levi - Civita sonra Einstein tensör analizi onun kullanımı ve yaptığı hataları düzeltmek için Einstein ile bir yazışma başlattı. Yazışmalar 1915-1917 arası sürdü ve karşılıklı saygı ile karakterize edilmiştir :

Ben hesaplama yönteminizin zarafetine hayran kaldım,bizim gibi zahmetle yürüyerek yolumuza yapmak varken doğru matematik atı üzerine binmek bu alanlar  için güzel olmalı .
- 
Tensörlerin, aynı zamanda, süreklilik mekaniği gibi diğer alanlarda yararlı olduğu bulunmuştur. Diferansiyel geometri tensörleri içinde iyi bilinen bazı örnekler metrik tansör'lerin karesel formları gibi ve Riemann eğrilik tensörü vardır.Hermann Grassmann'ın  dış cebir'i, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, kendisi bir tensör teorisi ve son derece geometrik olduğunu, ancak doğal olarak tensör hesabı ile birleşik diferansiyel form'larının teorisi ile, görülen önce biraz zaman önce oldu. Elie Cartan çalışmaları ile  matematikte kullanılan tensörlerin temel türlerinden bir diferansiyel formlar inşa etti
1920'lerden itibaren hakkında, bu tensör (örneğin Künneth teoremi) cebirsel topolojide temel bir rol oynadığını gerçekleşmiştir. Buna karşılık özellikle Homolojik cebir,soyut cebir birçok branşta çalışan tensörlerin tipleri ve temsil teorisi  vardır . Çoklulineer cebir bir alan'dan gelen skalarlar için daha büyük genelliği içinde gelişmiş olabilir, ancak teori kesinlikle daha az geometrik ve daha teknik ve daha az algoritmik hesaplama içerir. Tensörleri monoidal kavramı vasıtasıyla kategori teorisi içinde 1960'lardan  beri jeneralizedir.

Tensörleri tanımlayan çeşitli yaklaşımlar vardır. Görünüşte farklı olmalarına rağmen, sadece  farklı düzeylerde soyutlama ve farklı dilleri kullanarak aynı geometrik kavramını tanımlama yaklaşımlarıdır.

Skaler tek bir numara ile tarif edilir ve belirli bir tabana göre verilen bir vektör  bir boyutun bir dizisi tarafından tanımlanıyor, bir taban ile ilgili herhangi bir tensör çok boyutlu bir dizi ile tarif edilmektedir.
Dizideki sayılar  tensörünün skaler bileşenleri ya da sadece bileşenleri olarak bilinir. Tensörün sembolik isminden sonra, altsimge ve üstsimge gibi, dizide ifade edilen indisler konumları verilerek gösterilir.
Çoğu durumda, bir tensörün indisleri ya eşdeğişken veya karşıtdeğişkendir, sırasıyla alt simge veya üst simge ile belirlenmiştir
Benzersiz her bileşeni seçmek için gerekli indislerinin toplam sayısı dizinin boyutuna eşittir  ve tensörün sırası, derece veya seviyesi denir. Örneğin, bir 2 sıralı  T tensörün girişleri i ve j  ile ilgili vektör uzayının boyutuna 1'den çalışan indisleri Tij, Ti j, Tij veya Tij, ifadesi olacaktır.
Taban ve (yani bir ortonormal baz için) onun ikili çakışığı, karşıtdeğişken ve eşdeğişken arasındaki fark  bildirdiğinden indisler o zaman göz ardı edilebilir; Bu durum içindeTij veya Tijbirbirinin yerine kullanılabilir olabilir 
Siz sadece bir vektör değişim bileşenlerinin vektör uzay tabanını  değiştirmek gibi bir tensörün girişlerini de böyle bir dönüşüm yasası altında değiştirebilirsiniz. Bir  taban değişimi karşı tensörün bileşenlerinin  nasıl yanıt detayı olacağı  bir dönüşüm yasası ile donatılmış her tensör  olarak geliyor. Bir vektörün bileşenlerinin yeni taban vektörleri  
  
    
      
        
          
            
              
                e
                ^
              
            
          
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\hat {e}} _{i}}
  
 eski baz vektörler   
  
    
      
        
          
            e
          
          
            j
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {e} _{j}}
  
 cinsinden ifade edilir bazda bir değişime (vektörlerin vektörlerin eşdeğişken ve karşıdeğişken'ine bakınız), iki ayrı şekilde cevap verebilir.

Matematikte, tensör hesabı  veya tensör analizi tensör alanları (uzay boyunca ve zaman'la değişen tensör) olarak adlandırılan daha genel matematiksel nesnelere vektör analizinin gelişmiş bir uzantısıdır.
Tensor hesabının gerçek-hayatta uygulamaları çoktur Fizik'te ve mühendislik'te stres analizi dahil, süreklilik mekaniği,elektromanyetizma (bakın elektromanyetik alanın matematiksel açıklamaları) ve genel görelilik)(bakın Genel görelilik matematiği)

Bu  tabloda tensörlerin önemli örnekleri gösterilmiştir. Her iki tensör dahil olmak üzere vektör uzayları ve tensör alanları olarak manifoldlar. Tensör kendi türüne göre sınıflandırılır (n, m). örneğin, bir çiftdoğrusal form bir (0, 2)-tensör ile aynı şeydir;(0, 2)-tensörünün  bir örneği bir iç çarpım'dır, ama iç çarpımları (0, 2)-tensörlerinin hepsi değildir. (0, M)-tablosunun girişi içinde, M temel vektörü boşluk veya manifoldu boyutu gösterir.

Bir indis yükseltilerek bir (n, m)-tensör bir (n + 1, m − 1)-tensör üretilebilir; tabloya çapraz yukarı ve sağa hareket olarak görüntülenebilir. Simetriklik, bir dizin indirme çapraz aşağı hareket olarak görüntülenebilir ve tabloda sola olabilir.Bir (n, m)-tensorünün ürünü bir (n − 1, m − 1)-tensörünün bir üst ile bir alt indisi büzülmedir; Bu tabloda çapraz yukarı ve sola hareket olarak görüntülenebilir.

Ricci hesabı  modern şekilcilik ve tensor indisi için gösterimdir:iç ve dış çarpımlar ayrıştırılır, kovaryans ve kontravaryanslar, tensor bileşenlerinin toplam'ları, simetri ve antisimetri ve kısmi ve kovaryans türevler.

Einstein Toplam kuralı  kapalı toplamını bırakıp dağıtarak toplama işaretleri ile yazılır,. Herhangi tekrarlanan indis sembol üzerinde toplanır: bir tensör ifade eden indis i  belirli bir dönem içinde iki kez kullanılırsa, bu terim tüm i için özetlenebilir olduğu anlamına gelir.. indislerin birkaç farklı çiftleri bu şekilde özetlenebilir.

Penrose grafiksel gösterimi is şekiller ile tensörler için sembollerin yerini şematik bir gösterimdir ve doğrular ve eğriler yardımıyla indisleri. Bu taban ögelerin bağımsız olmasını ve indisleri için sembolleri gerektirir.

Soyut indis gösterimi is indisleri bundan böyle olarak sayısal düşünülen şekilde tensörler yazmak için bir yol, ama daha çok belirsizdir. Bu gösterim indis bağımsız gösteriminin taban-bağımsızlığını ve indislerin anlamlılığını ele verir.

A Tensörlerin bileşen bağımsız çalışması tensör gösteriminin herhangi baza ihtiyaç duymadan kullanılacağını  vurguluyor ve vektör uzaylarının tensör çarpımı terimlerimin içindeki tanımdır.

Kartezyen tensör
Lif demeti
Tensör teorisinin dili
Çokludoğrusal izdüşüm
Tek-form
Modüllerin tensör çarpımları

Teknolojide tensör teorisinin uygulamaları
Kovaryant türev
Eğrilik
Difüzyon tensör MRI
Einstein alan denklemleri
Akışkanlar mekaniği
Çokludoğrusal altuzay öğrenimi
Riemannian geometrisi
Yapısal Tensör
Tensör bozulması
Tensör türevleri
Tensör yazılımı

Genel

Özel

Eric W. Weisstein, Tensör (MathWorld)
Introduction to Vectors and Tensors, Vol 1: Linear and Multilinear Al

Matematik, fizik ve mühendislikte, Öklid vektörü veya kısaca vektör (bazen geometrik vektör, konumsal vektör ya da yöney) sayısal büyüklüğü (veya uzunluğu) ve yönü olan geometrik bir objedir. Vektör, genellikle bir doğru parçası ile özdeşleştirilir. Bir başlangıç noktası A ile bir uç noktası B'yi birleştiren bir ok şeklinde görselleştirilir ve 
  
    
      
        
          
            
              A
              B
            
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {AB}}}
  
 ile belirtilir.
Hız, kuvvet, ivme ve ağırlık örnek birer vektörel niceliktir. Vektörler bir sayı (skaler) ile veya başka bir vektör ile çarpılabilir ve bölünebilir. Aynı zamanda yönü değiştirilmemek şartı ile ötelenebilirler. Vektörlerin yönlü doğru parçalarından farkı budur. Yönlü doğru parçalarının koordinat sistemindeki yeri sabitken, vektörler ötelenebilirler.

İngilizcede bu yapı için kullanılan sözcük vector dür. Kökeni, "taşımak"/"bir yöne aktarmak"/"göndermek" anlamına gelen "vehere" Latince fiil gövdesidir. Sözcüğün anlamı "taşıyıcı"/"yöncü" olarak düşünülebilir. Bu yüzden olabilir ki Türkçede (büyük ihtimalle Fransızcadan devşirilmiş olan) vektör karşılığından sonra yöney karşılığı kullanılmaktadır.

Fiziksel vektörler veya geometrik vektörler, iki boyutlu düzlem için tanımı şu şekilde yapılabilir. İki boyutlu düzlemde 2 tane nokta alınsın bu noktalar A ve B noktaları olsun. A noktasından(başlangıç noktası) B noktasına (bitiş noktası) çizilen ve normu olan bu yönlü doğru parçasına A'dan B'ye çizilen AB vektörü denir.
Gösterimi iki şekildedir: 1.gösterim   
  
    
      
        
          
            
              
                A
              
              
                B
              
            
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {\mathrm {A} \mathrm {B} }}}
  

2.gösterim   AB
ile gösterilir.
Ok vektörün yönünü gösterir. Doğru parçasının uzunluğu ise, vektör büyüklüğü ile doğru orantılıdır.

İki boyutlu bir koordinat düzleminde; bazen bir vektör koordinat düzlemine dik olarak gösterilmesi gerekebilir. Bir dairenin merkezinde bir nokta bulunursa (⊙), bu sembol yönü gözlemciye doğru olan bir vektörü göstermektedir. Bir dairenin içinde bir çarpı işareti bulunursa (⊗), bu sembol yönü düzlemin arkasına doğru olan bir vektörü göstermektedir. Bu semboller, bir savaş okunun ucunun görüntülenmesi ve bir savaş okunun arka kanatlarının görüntülenmesi gibi düşünülebilir.

Bir vektörün büyüklüğü başlangıç ve bitiş noktaları arasında kalan doğru parçasının uzunluğudur vektörler referans noktasına göre - ve+ olmak üzere iki yöne ayrılabilirler. - yönündeki bir vektöre negatif yönlü vektör, + yönündeki vektöre ise pozitif yönlü vektör denir. Vektörlerin büyüklükleri skaler nicelik ifade eder o denli bu - ve + işaretlerinin skaler bir gösterimden uzaklaşması için vektörün mutlak değerini almamız gerekir.⟨e.a⟩
AB vektörünün normu |AB| dir.
Daha genel gösterim  |
  
    
      
        
          
            
              
                A
              
              
                B
              
            
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {\mathrm {A} \mathrm {B} }}}
  
| dir.

Soyut olarak vektörler, bir F cisminin üzerine tanımlı bir vektör uzayının ögeleridir. Vektörler bu cisim üzerine tanımlanmış bir denklik bağıntısı yardımıyla tanımlanabilir.

  
    
      
        a
        ,
        b
        ,
        c
        ,
        d
        ∈
        
          F
          
            n
          
        
        =
        F
        ×
        F
        ×
        ⋯
        ×
        F
      
    
    {\displaystyle a,b,c,d\in F^{n}=F\times F\times \cdots \times F}
  
 (n tane) olsun. a ögesi ile b ögesi,ancak bileşenlerin toplamı olarak a+d=b+c ise bağıntılıdır. Daha biçimsel olmak gerekirse

  
    
      
        a
        ∼
        b
        ⇔
        ∀
        i
        ∈
        {
        1
        ,
        2
        ,
        ⋯
        ,
        n
        }
        :
        
        
          a
          
            i
          
        
        +
        
          d
          
            i
          
        
        =
        
          b
          
            i
          
        
        +
        
          c
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle a\sim b\Leftrightarrow \forall i\in \{1,2,\cdots ,n\}:\quad a_{i}+d_{i}=b_{i}+c_{i}}
  

şeklinde tanımlanır ki burada 
  
    
      
        
          a
          
            i
          
        
        ∈
        F
      
    
    {\displaystyle a_{i}\in F}
  
'ler a noktasının koordinatlarıdır ve +işlemi F cismine aittir.
Bu bağıntının bir denklik bağıntısı olduğu kolaylıkla görülebilir. O halde vektör, denklik sınıflarıdır. Böylece denklik sınıfı temsilcisini koyu harfle gösterirsek, bir vektör

  
    
      
        
          a
        
        =
        {
        a
        
          |
        
        a
        ∼
        b
        }
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =\{a|a\sim b\}}
  

olarak tanımlanmış olur. Daha açık bir biçimde bir vektör,

  
    
      
        
          a
        
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        −
        
          b
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        −
        
          b
          
            2
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          a
          
            n
          
        
        −
        
          b
          
            n
          
        
        )
        =
        (
        
          c
          
            1
          
        
        −
        
          d
          
            1
          
        
        ,
        
          c
          
            2
          
        
        −
        
          d
          
            2
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          c
          
            n
          
        
        −
        
          d
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =(a_{1}-b_{1},a_{2}-b_{2},\cdots ,a_{n}-b_{n})=(c_{1}-d_{1},c_{2}-d_{2},\cdots ,c_{n}-d_{n})}
  

şeklinde düşünülebilir.

Bir vektör çok çeşitli şekillerde gösterimlenebilir. En yaygın gösterimler, üzerinde bir ok işareti (
  
    
      
        
          
            
              a
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {a}}}
  
) ya da koyu harf (
  
    
      
        
          a
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} }
  
) gösterimidir. Oklu gösterimin avantajı el yazılarında kolaylıkla kullanılabilir olmasıdır. Ancak baskı ve sayısal metinlerde koyu harf kullanmak adettir.
Vektörün bileşenleriyle gösteriminde ise genellikle sıralı n-li kullanılır.

  
    
      
        
          a
        
        =
        (
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ,
        ⋯
        ,
        
          a
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =(a_{1},a_{2},\cdots ,a_{n})}
  

Yer yer (konunun veriliş tarzına bağlı olarak) satır ya da sütun dizey gösterimi de yeğlenir.

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    a
                    
                      1
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      2
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\begin{bmatrix}a_{1}&a_{2}&\cdots &a_{n}\end{bmatrix}}}
  
 ya da
  
    
      
        
          a
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    a
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋯
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\begin{bmatrix}a_{1}\\a_{2}\\\cdots \\a_{n}\end{bmatrix}}}
  

Yine yaygın gösterimlerden biri birim vektör gösterimidir.

  
    
      
        
          a
        
        =
        
          a
          
            1
          
        
        
          
            i
          
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          
            i
          
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            n
          
        
        
          
            i
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} =a_{1}\mathbf {i} _{1}+a_{2}\mathbf {i} _{2}+\cdots +a_{n}\mathbf {i} _{n}}
  

ki burada

  
    
      
 

Vektör hesabı (vektör analizi, yöney hesabı veya yöney analizi de denilir), iki veya daha çok boyutlu (bazı sonuçlar — çapraz çarpımı içeren sonuçlar — sadece üç boyuta uygulanabilir) iç çarpım uzayındaki vektörlerin çok değişkenli gerçel analiziyle uğraşan bir matematik dalıdır. Fizik ve mühendislikte epey faydalı olan formül takımlarından ve problem çözme tekniklerini kapsamaktadır. Vektör hesabı köklerini kuaterniyon analizinden almaktadır ve Amerikan mühendis ve bilim insanı J. Willard Gibbs ve İngiliz mühendis Oliver Heaviside tarafından formüle edilmiştir.
Vektör hesabı bir skaleri uzaydaki her noktaya bağlayan skaler alanlarla ve bir vektörü uzaydaki her noktaya bağlayan vektör alanı ile ilgilidir. Örneğin, bir yüzme havuzunun sıcaklığı bir skaler alandır: Her noktaya skaler sıcaklık değeri verilir. Aynı havuzdaki su akışı ise bir vektör alanıdır: Her noktaya bir hız vektörü verilir.

Cebirsel (türevsel olmayan) vektör işlemlerine vektör cebiri denir. Bu işlemler bir vektör uzayı için tanımlanır ve bir vektör alanının tamamına etki eder. Temel cebirsel işlemler şunlardır:

Ayrıca aşağıdaki üçlü çarpımlar sıkça kullanılır:

Vektör hesabı genelde del veya nabla operatörü (
  
    
      
        ∇
      
    
    {\displaystyle \nabla }
  
) ile ifade edilen skaler alanlarda veya vektör alanlarında tanımlı diferansiyel operatörleri incelemektedir. Vektör hesabındaki en önemli 4 işlem  ise şunlardır.

Jacobi adı verilen bir nicelik ise, fonksiyonların tanım ve değer kümesinin her ikisinin de çok değişkenli olduğu zaman, integral almada değişken değiştirme gibi fonksiyonların incelendiği alanlarda çok yararlıdır.

Benzer bir şekilde, bu operatörlere ilişkin, hesabın temel teoremini daha yüksek boyutlara genelleyen çeşitli önemli teoremler mevcuttur:

Vektör hesabının kullanımı koordinat sistemine "eli olma" kuralı getirilmesini gerektirebilir (Çapraz çarpıma bakınız.). Birçok analitik sonuç, genel bağlamda, vektör hesabının bir altkümesini oluşturduğu diferansiyel geometri ile daha kolay bir şekilde anlaşılabilir.

Vektör hesabı özdeşlikleri

Michael J. Crowe (1994), A History of Vector Analysis : The Evolution of the Idea of a Vectorial System, Dover Publications; Reprint edition, ISBN 0-486-67910-1  (Summary)
H. M. Schey (2005), Div Grad Curl and all that: An informal text on vector calculus, W. W. Norton & Company, ISBN 0-393-92516-1 
J.E. Marsden (1976), Vector Calculus, W. H. Freeman & Company, ISBN 0-7167-0462-5 
Chen-To Tai (1995). Vektör analizinin tarihsel bir çalışması25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Teknik Rapor RL 915, Radyasyon Laboratuvarı, University of Michigan.

Vektör hesabını dik olmayan bir uzaya genişletmek
Vektör Hesabı:21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Matematik ve Fizik öğrencilerinin kullanımı için bir ders kitabı, (Willard Gibbs'in derslerine dayanılmıştır) Edwin Bidwell Wilson tarafından, 1902'de yayınlanmıştır.

Vektör uzayı veya Yöney uzayı, matematikte ölçeklenebilir ve eklenebilir bir nesnelerin (vektörlerin) uzayına verilen isimdir. Daha resmî bir tanımla, bir vektör uzayı, iki elemanı arasında vektör toplamasının ve skaler denilen sayılarla çarpımın tanımlı olduğu ve bunların bazı aksiyomları sağladığı kümedir. Skalerler, rasyonal veya reel sayılar kümesinden gelebilir, ama herhangi bir cisim üzerinden bir vektör uzayı oluşturmak mümkündür. Vektör uzayları, skalerlerin geldiği cisme göre reel vektör uzayı, kompleks vektör uzayı veya genel bir cisim üzerinden K vektör uzayı şeklinde adlandırılır.
Vektör uzayları, geometride ve fizikte kullanılan ve bir yönü ve büyüklüğü olan Öklid Vektörlerinin bir genelleştirmesidir. Vektör uzayları Lineer Cebrin temelini oluşturur ve sadece yönü ve büyüklüğü olan vektörleri tasvir etmekle kalmayıp lineer denklem sistemlerinin çözümü, fonksiyon analizi, kuantum fiziği, bilgisayar bilimi, rölativite ve iktisat gibi bir sürü alanda kullanımlara sahiptir.
Bir vektör uzayı, boyut denilen bir nicelik ile karakterize edilir. Boyutu ve tanımlandığı cismi aynı olan iki vektör uzayı birbirine izomorftur. Boyutu bir doğal sayı olan vektör uzaylarına sonlu boyutlu denir. Sonsuz boyutlu vektör uzaylarının boyutu ise bir kardinaldir. Sonsuz boyutlu vektör uzayları özellikle fonksiyonal analizde çok kullanılır.
Toplama ve skaler çarpımı dışında yapılara sahip olan genişletilmiş vektör uzayları da mevcuttur. İki vektör arasında çarpımın tanımlı olduğu vektör uzaylarına cebir denir.

K bir cisim olsun. Boş olmayan bir V kümesi, bir K vektör uzayı ise V üzerinde iki işlemin tanımlı olması gerekir:

Vektör toplaması işlemi, V kümesinin keyfî iki elemanı olan u ve v vektörlerini alır ve sonuç olarak yine V kümesinin bir elemanı olan u + v'yi verir.
Skaler çarpımı işlemi, K cisminden herhangi bir λ elemanını, V kümesinden de herhangi bir v elemanını alır ve karşılığında yine V kümesinin bir elemanı olan λv elemanını verir.
K'nın elemanlarına skaler, V'nin elemanlarına ise vektör denir. Bu iki işlem, aynı zamanda birtakım aksiyomları sağlar:

Eğer skalerler reel sayılardan geliyorsa buna bir reel vektör uzayı, kompleks sayılardan geliyorsa da kompleks vektör uzayı denir. Ancak skalerler herhangi bir cisimden gelmesi mümkündür. Bu aksiyomlar doğrudan aşağıdaki özelliklere sebep olur:

  
    
      
        0
        
          v
        
        =
        
          0
        
      
    
    {\displaystyle 0\mathbf {v} =\mathbf {0} }
  

  
    
      
        λ
        
          0
        
        =
        
          0
        
      
    
    {\displaystyle \lambda \mathbf {0} =\mathbf {0} }
  

  
    
      
        (
        −
        1
        )
        
          v
        
        =
        −
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle (-1)\mathbf {v} =-\mathbf {v} }
  

  
    
      
        λ
        
          v
        
        =
        
          0
        
      
    
    {\displaystyle \lambda \mathbf {v} =\mathbf {0} }
  
 ise ya 
  
    
      
        λ
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \lambda =0}
  
 ya da 
  
    
      
        
          v
        
        =
        
          0
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} =\mathbf {0} }
  

Altuzay Eğer U, V'nin bir altkümesi ise ve U kendi içinde bir vektör uzayı ise U'ya V'nin bir altuzayı denir.
Lineer Kombinasyon Birtakım 
  
    
      
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...}
  
 vektörleri ve 
  
    
      
        
          
            λ
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            λ
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            λ
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {\lambda } _{1},\mathbf {\lambda } _{2},\mathbf {\lambda } _{3},...}
  
 skalerleri için 
  
    
      
        
          λ
          
            1
          
        
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        +
        
          λ
          
            2
          
        
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        +
        
          λ
          
            3
          
        
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        +
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \lambda _{1}\mathbf {v} _{1}+\lambda _{2}\mathbf {v} _{2}+\lambda _{3}\mathbf {v} _{3}+...}
  
 toplamına, o vektörlerin bir lineer kombinasyonu denir.
Lineer Bağımsızlık Eğer verilen birtakım 
  
    
      
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...}
  
 vektörleri arasından birisi, diğerlerinin lineer kombinasyonu olarak yazılabiliyorsa bu vektörlere lineer bağımlı denir. Eğer bu vektörlerin hiçbiri diğerleri cinsinden yazılamıyorsa bu vektörler kümesi lineer bağımsızdır. Lineer bağımsız vektörler lineer cebirde önemlidir, çünkü eğer bir vektörü birtakım lineer bağımsız vektörün lineer kombinasyonu olarak göstermek mümkünse, aynı zamanda bu gösterim biriciktir.
Span 
  
    
      
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...}
  
 vektörlerinin span'i, bu vektörleri içeren tüm altuzayların kesişimine denir. Buna eşdeğer bir tanım ise, bu vektörlerin mümkün olan tüm lineer kombinasyonlarından oluşan vektör uzayına da 
  
    
      
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...}
  
'nin span'i demektir. Bu, 
  
    
      
        ⟨
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ⟩
      
    
    {\displaystyle \langle \mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...\rangle }
  
 şeklinde gösterilir.
Üretici küme 
  
    
      
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...}
  
 vektörlerinin span'i, tüm vektör uzayı V'yi kapsıyorsa bu vektörler, V'nin üreticileridir.
Baz 
  
    
      
        
          
            B
          
        
        =
        {
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            2
          
        
        ,
        
          
            v
          
          
            3
          
        
        ,
        .
        .
        .
        }
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {B}}=\{\mathbf {v} _{1},\mathbf {v} _{2},\mathbf {v} _{3},...\}}
  
 kümesi, hem lineer bağımsız, hem de bir üretici küme ise 
  
    
      
        
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {B}}}
  
'ye bir baz denir. Bir vektör uzayının bazı biricik değildir, ancak V için akla gelebilecek tüm baz kümelerin eleman sayısı eşittir.
Boyut V bir vektör uzayı olsun. V için bulunabilen tüm baz kümelerinin eleman sayısı eşit olduğundan, bu sayıya vektör uzayının boyutu ismi verilir. Bir vektör uzayında birbirinden lineer bağımsız en fazla o vektör uzayının boyutu kadar vektör bulunabilir. Aynı şekilde, bir vektör uzayını üreten tüm kümelerin eleman sayısı en az o vektör uzayının boyutu kadardır. Dolayısıyla hem lineer bağımsız hem de üretici bir kümede tamı tamına boyut kadar vektör bulunur.

Kartezyen düzlemde bulunan oklar üzerinden bir reel vektör uzayı tanımlamak mümkündür. Vektör toplamı, iki oku uç uca yerleştirip, birinin başından diğerinin ucuna çizilmesiyle bulunur. Skaler çarpımı ise, bir vektörü alıp uzunluğunu skaler kadar gererek hesaplanır. Negatif bir sayıyla çarpım ise vektörün yön değiştirip uzunluğunun sayının mutlak değeriyle çarpıması vasıtasıyla tanımlanır. Bu tanımlar altında oklar bir reel vektör uzayı teşkil eder.
Bu vektör uzayının boyutu 2'dir. Aynı doğrultuda bulunmayan herhangi iki vektör ise bir baz teşkil eder. Bu uzayın alt uzayları ise; uza

Eğer 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 bir kümeyse, 
  
    
      
        X
        ×
        X
      
    
    {\displaystyle X\times X}
  
 kümesinden 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesine giden bir fonksiyona 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesi üzerine ikili işlem denir. İkili işlemi 
  
    
      
        f
        :
        X
        ×
        X
        ⟶
        X
      
    
    {\displaystyle f:X\times X\longrightarrow X}
  
 olarak gösterirsek, 
  
    
      
        f
        (
        x
        ,
        y
        )
      
    
    {\displaystyle f(x,y)}
  
 yerine genellikle 
  
    
      
        x
        +
        y
      
    
    {\displaystyle x+y}
  
, 
  
    
      
        x
        ×
        y
      
    
    {\displaystyle x\times y}
  
, 
  
    
      
        x
        ⋆
        y
      
    
    {\displaystyle x\star y}
  
 ya da daha yaygın olarak 
  
    
      
        x
        y
      
    
    {\displaystyle xy}
  
 yazmak bir gelenek halini almıştır. Burada önemli olan, her 
  
    
      
        x
        ,
        y
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x,y\in X}
  
 için, işlemin sonucu olan 
  
    
      
        x
        ⋆
        y
      
    
    {\displaystyle x\star y}
  
 elemanının yine 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesinde olmasıdır, yoksa ikili bir işlemden söz edemeyiz. Örneğin, 
  
    
      
        X
        =
        N
      
    
    {\displaystyle X=N}
  
 (doğal sayılar kümesi) ise, 
  
    
      
        x
        −
        y
      
    
    {\displaystyle x-y}
  
 işlemi bu küme üzerinde ikili bir işlem değildir. Örneğin, 
  
    
      
        5
        −
        7
        =
        −
        2
      
    
    {\displaystyle 5-7=-2}
  
 bir doğal sayı değildir. Öte yandan 
  
    
      
        x
        ⋆
        y
        =
        3
        +
        x
        y
        +
        x
        +
        y
      
    
    {\displaystyle x\star y=3+xy+x+y}
  
 olarak tanımlanan işlem doğal sayılar kümesi üzerine ikili bir işlemdir.
İkili işlem yerine kısaca "işlem" denildiği de olur.

  
    
      
        x
        +
        y
      
    
    {\displaystyle x+y}
  
 yazılımı sadece işlem değişmeli olduğunda, yani kümedeki her 
  
    
      
        x
        ,
        
        y
      
    
    {\displaystyle x,\,y}
  
 için 
  
    
      
        x
        ⋆
        y
        =
        y
        ⋆
        x
      
    
    {\displaystyle x\star y=y\star x}
  
 olduğunda kullanılır.
İşlemlerde genellikle her 
  
    
      
        x
        ,
        
        y
        ,
        
        z
      
    
    {\displaystyle x,\,y,\,z}
  
 elemanı için 
  
    
      
        (
        x
        ⋆
        y
        )
        ⋆
        z
        =
        x
        ⋆
        (
        y
        ⋆
        z
        )
      
    
    {\displaystyle (x\star y)\star z=x\star (y\star z)}
  
 eşitliği aranır, örneğin 
  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{3}}
  
 elemanından rahatça (yani özel bir tanıma gerek kalmadan) söz edebilmek için 
  
    
      
        x
        ⋆
        (
        x
        ⋆
        x
        )
        =
        (
        x
        ⋆
        x
        )
        ⋆
        x
      
    
    {\displaystyle x\star (x\star x)=(x\star x)\star x}
  
 eşitliği geçerli olmalıdır. Bu özelliğe birleşme özelliği adı verilir.
Eğer her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 için ex = x eşitliğini sağlayan bir 
  
    
      
        e
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle e\in X}
  
 elemanı varsa, e'ye işlemin soldan etkisiz elemanı adı verilir. Sağdan etkisiz eleman benzer biçimde tanımlanır. Soldan ve sağdan etkisiz elemanlar eşit olmak zorundadırlar, nitekim eğer e soldan, f de sağdan etkisizse 
  
    
      
        e
        =
        e
        f
        =
        f
      
    
    {\displaystyle e=ef=f}
  
 olur. Öte yandan bir işlemde sağdan etkisiz eleman yoksa birden fazla soldan etkisiz eleman olabilir. Örneğin 
  
    
      
        x
        ⋆
        y
        =
        y
      
    
    {\displaystyle x\star y=y}
  
 olarak tanımlanan işlemde her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 soldan etkisizdir; ve eğer kümede birden fazla eleman varsa bu işlemin sağdan etkisiz elemanı yoktur. Sağdan ve soldan etkisiz olan elemana kısaca etkisiz eleman denir.
Eğer her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 için ax = a ise a'ya soldan yutan eleman denir. Sağdan yutan eleman benzer biçimde tanımlanır. Soldan ve sağdan yutan elemanlar - olduklarında - eşittirler, çünkü eğer a soldan, b de sağdan yutansa, o zaman 
  
    
      
        a
        =
        a
        b
        =
        b
      
    
    {\displaystyle a=ab=b}
  
 olur.
Matematiğin en önemli işlemlerinden biri fonksiyonların bileşke işlemidir. Eğer X bir kümeyse, Fonk(X, X), X kümesinden X kümesine giden fonksiyonlar kümesi olsun. Eğer 
  
    
      
        f
        ,
        
        g
        ∈
      
    
    {\displaystyle f,\,g\in }
  
 Fonk(X, X) ise, gene X kümesinden X kümesine giden ve adına "f ile g fonksiyonlarının bileşkesi" denilen f o g fonksiyonunu şöyle tanımlayalım: Her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 için, (f o g)(x) = f(g(x)) olsun. Bu, Fonk(X, X) kümesi üzerine bir işlemdir. Bu işlemin birleşme özelliği vardır ama değişmeli değildir ve ayrıca etkisiz elemanı Id
  
    
      
        
          
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle _{X}}
  
 olarak gösterilen özdeşlik fonksiyonudur.

İşlem
Grup (matematik)
Halka
Cisim (cebir)
Soyut cebir

Bir teldeki titreşim, bir dalgadır. İlk bozulma (örneğin, telin koparılması veya vurulması), titreşen telin sabit frekanslı, yani sabit perdeli bir ses üretmesine neden olur. Bu frekans seçme sürecinin doğası, sonlu uzunluğa sahip gerilmiş bir telde gerçekleşir; bu da, bu telde yalnızca belirli frekansların varlığını sürdürebileceği anlamına gelir. Telin uzunluğu, gerginliği ve doğrusal yoğunluğu (örneğin, kalınlığı veya malzeme seçimi) doğru şekilde belirlenirse, üretilen ses bir müzik tonu olur. Titreşen teller, gitar, çello ve piyano gibi telli çalgıların temelini oluşturur. Homojen bir tel için hareket, dalga denklemi ile verilir.

Bir dizedeki dalganın yayılma hızı (b) ipin gerilim kuvvetinin (
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
) kare köküyle orantılıdır  ve doğrusal yoğunluğun kareköküyle(
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
) ters orantılıdır:

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              T
              μ
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle v={\sqrt {T \over \mu }}.}
  

Bu ilişki 1500'lerin sonlarında Vincenzo Galilei tarafından keşfedildi.

  
    
      
        Δ
        x
      
    
    {\displaystyle \Delta x}
  
 bir ip parçasının uzunluğu olsun, 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 onun kütlesi ve 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
 ise doğrusal yoğunluğu olsun. Eğer 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 Ve beta küçükse, her iki taraftaki gerilimin yatay bileşenlerinin her ikisi de sabit bir değerle yaklaşık olarak tahmin edilebilir. 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 net yatay kuvvetin sıfır olduğu yer. Buna göre, küçük açı yaklaşımı kullanılarak tel parçasının her iki tarafına etki eden yatay gerilimler şu förmul ile verilmesi mümkün olanlardan sayılabilir:

  
    
      
        
          T
          
            1
            x
          
        
        =
        
          T
          
            1
          
        
        cos
        ⁡
        (
        α
        )
        ≈
        T
        .
      
    
    {\displaystyle T_{1x}=T_{1}\cos(\alpha )\approx T.}
  

  
    
      
        
          T
          
            2
            x
          
        
        =
        
          T
          
            2
          
        
        cos
        ⁡
        (
        β
        )
        ≈
        T
        .
      
    
    {\displaystyle T_{2x}=T_{2}\cos(\beta )\approx T.}
  

Newton'un dikey bileşene ilişkin ikinci yasasından, bu parçanın kütlesi (doğrusal yoğunluğunun ve uzunluğunun çarpımı olan) ivmesinin çarpımı, 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
, parça üzerindeki net kuvvete eşit olacaktır:

  
    
      
        Σ
        
          F
          
            y
          
        
        =
        
          T
          
            1
            y
          
        
        −
        
          T
          
            2
            y
          
        
        =
        −
        
          T
          
            2
          
        
        sin
        ⁡
        (
        β
        )
        +
        
          T
          
            1
          
        
        sin
        ⁡
        (
        α
        )
        =
        Δ
        m
        a
        ≈
        μ
        Δ
        x
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              y
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \Sigma F_{y}=T_{1y}-T_{2y}=-T_{2}\sin(\beta )+T_{1}\sin(\alpha )=\Delta ma\approx \mu \Delta x{\frac {\partial ^{2}y}{\partial t^{2}}}.}
  

Bu ifadeyi 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 ile bölmek ve birinci ve ikinci denklemleri değiştirmek surreti ile elde ederiz (bunun için birinci veya ikinci denklem tercih edilebiliyor), böylece her birini eşleşen açıyla seçmek mümkün 
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 Ve 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
)

  
    
      
        −
        
          
            
              
                T
                
                  2
                
              
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              
                T
                
                  2
                
              
              cos
              ⁡
              (
              β
              )
            
          
        
        +
        
          
            
              
                T
                
                  1
                
              
              sin
              ⁡
              (
              α
              )
            
            
              
                T
                
                  1
                
              
              cos
              ⁡
              (
              α
              )
            
          
        
        =
        −
        tan
        ⁡
        (
        β
        )
        +
        tan
        ⁡
        (
        α
        )
        =
        
          
            
              μ
              Δ
              x
            
            T
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              y
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle -{\frac {T_{2}\sin(\beta )}{T_{2}\cos(\beta )}}+{\frac {T_{1}\sin(\alpha )}{T_{1}\cos(\alpha )}}=-\tan(\beta )+\tan(\alpha )={\frac {\mu \Delta x}{T}}{\frac {\partial ^{2}y}{\partial t^{2}}}.}
  

Küçük açı yaklaşımına göre; tel parçasının uçlarındaki açıların teğetleri, uçlardaki eğimlere eşittir ve tanımından dolayı ek bir eksi işareti vardır. Bu gerçeği kullanmak ve yeniden düzenlemek şunları sağlar:

  
    
      
        
          
            1
            
              Δ
              x
            
          
        
        
          (
          
            
              
                
                
                  
                    
                      ∂
                      y
                    
                    
                      ∂
                      x
                    
                  
                
                |
              
              
                x
                +
                Δ
                x
              
            
            −
            
              
                
                
                  
                    
                      ∂
                      y
                    
                    
                      ∂
                      x
                    
                  
                
                |
              
              
                x
              
            
          
          )
        
        =
        
          
            μ
            T
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              y
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{\Delta x}}\left(\left.{\frac {\partial y}{\partial x}}\right|^{x+\Delta x}-\left.{\frac {\partial y}{\partial x}}\right|^{x}\right)={\frac {\mu }{T}}{\frac {\partial ^{2}y}{\partial t^{2}}}.}
  

Bu sınırda 
  
    
      
        Δ
        x
      
    
    {\displaystyle \Delta x}
  
 sıfıra yaklaşırken sol taraf ynin ikinci türevinin tanımıdır:

  
    
      
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              y
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            μ
            T
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              y
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial ^{2}y}{\partial x^{2}}}={\frac {\mu }{T}}{\frac {\partial ^{2}y}{\partial t^{2}}}.}
  

Bu dalga denklemidir 
  
    
      
        y
        (
        x
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle y(x,t)}
  
 ve ikinci zamana göre türev teriminin katsayısı şuna eşittir: 
  
    
      
        
          
            1
            
              v
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{v^{2}}}}
  
; Böylece

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              T
              μ
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle v={\sqrt {T \over \mu }},}
  

  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
 dalganın ipteki yayılma hızıdır (bununla ilgili daha fazla bilgi için dalga denklemi hakkındaki makaleye bakın).Yatay gerilimler iyi bir şekilde tahmin edilemez

Fizikte duran dalgalar, zamana göre salınım yapmasına rağmen belli bir bölgede sabit duran dalgalardır. Bu dalgaların uzayda herhangi bir noktadaki maksimum genliği zamana göre sabittir ve salınımları eş fazdadır. Bir duran dalgada genliğin minimum kaldığı noktalar düğüm (node), maksimum olduğu noktalar ise anti-düğüm (anti-node) olarak bilinir.
Duran dalgalar birbiri ile ters yönlerde hareket eden iki dalganın girişimi veya dalganın hareket ettiği ortamın dalgaya ters yönde hareket etmesi ile oluşabilir. Duran dalgalar rezonans prensibinin temelini oluşturur: bir sistemde rezonans frekansında yansıma yapan dalgaların yapıcı girişimi ile duran dalgalar oluşur. Eş genlikte ve ters yönde hareket eden iki dalganın girişiminde ortalama net enerji akısı sıfırdır. Aynı genliğe sahip olmayan dalgaların yarattığı duran dalgalarda ise düğümlerde dalgalar tamamen sıfırlanmayıp minimum bir değer alır. Duran dalgaların kayıba yol açtığı sistemlerde bu duran dalga oranı (SWR) ile ifade edilir.
Duran dalgalar ilk kez Michael Faraday tarafından 1831 yılında keşfedilmiştir; Faraday, duran dalgaları ilk kez titreşen bir konteynerdaki su yüzeyinde gözlemlemiştir. "Duran dalga" (Almanca: stehende Welle ya da Stehwelle) ismi ise ilk kez Franz Melde tarafından 1860 yılında verilmiş ve Melde bu dalgaları titreşen bir ipin üzerinde göstermiştir. Duran dalgalar, elektromanyetik dalgalar, ses ve su dalgaları gibi birçok dalga türünde gözlemlenebilir.

Ters yönlerde salınım yapan eş genlikli, açısal frekanslı (
  
    
      
        
          ω
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega _{t}}
  
) ve dalga vektörlü (
  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
) iki dalga,

  
    
      
        
          E
          
            1
          
        
        =
        
          E
          
            0
          
        
        s
        i
        n
        (
        ω
        t
        +
        k
        x
        )
      
    
    {\displaystyle E_{1}=E_{0}sin(\omega t+kx)}
  

  
    
      
        
          E
          
            2
          
        
        =
        
          E
          
            0
          
        
        s
        i
        n
        (
        ω
        t
        −
        k
        x
        −
        
          ϕ
          
            r
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle E_{2}=E_{0}sin(\omega t-kx-\phi _{r})}
  

şeklinde ifade edilebilir. Dalga vektörünün işareti dolayısıyla E1 x-ekseninde sola, E2 ise x-ekseninde sağa doğru hareket eder. İki dalga arasındaki yansıma ve benzeri durumlardan kaynaklı olası bir faz farkı ise 
  
    
      
        
          ϕ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \phi _{r}}
  
 ile ifade edilir. Bu dalgaların toplam girişimi ise,

  
    
      
        
          E
          
            R
          
        
        =
        
          E
          
            1
          
        
        +
        
          E
          
            2
          
        
        =
        
          E
          
            0
          
        
        
          [
          
            s
            i
            n
            (
            ω
            t
            +
            k
            x
            )
            +
            s
            i
            n
            (
            ω
            t
            −
            k
            x
            −
            
              ϕ
              
                r
              
            
            )
          
          ]
        
      
    
    {\displaystyle E_{R}=E_{1}+E_{2}=E_{0}\left[sin(\omega t+kx)+sin(\omega t-kx-\phi _{r})\right]}
  

şeklinde yazılır. Sinüslerin içi 
  
    
      
        
          β
          
            +
          
        
        =
        ω
        t
        +
        k
        x
      
    
    {\displaystyle \beta _{+}=\omega t+kx}
  
 ile 
  
    
      
        
          β
          
            −
          
        
        =
        ω
        t
        −
        k
        x
        −
        
          ϕ
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{-}=\omega t-kx-\phi _{r}}
  
 şeklinde yeniden tanımlanır ve

  
    
      
        s
        i
        n
        
          β
          
            +
          
        
        +
        s
        i
        n
        
          β
          
            −
          
        
        =
        2
        s
        i
        n
        
          
            1
            2
          
        
        
          (
          
            
              β
              
                +
              
            
            +
            
              β
              
                −
              
            
          
          )
        
        c
        o
        s
        
          
            1
            2
          
        
        
          (
          
            
              β
              
                +
              
            
            −
            
              β
              
                −
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle sin\beta _{+}+sin\beta _{-}=2sin{\frac {1}{2}}\left(\beta _{+}+\beta _{-}\right)cos{\frac {1}{2}}\left(\beta _{+}-\beta _{-}\right)}
  

trigonometrik dönüşümü kullanılırsa,

  
    
      
        
          E
          
            R
          
        
        =
        2
        
          E
          
            0
          
        
        c
        o
        s
        
          (
          
            k
            x
            +
            
              
                
                  ϕ
                  
                    r
                  
                
                2
              
            
          
          )
        
        s
        i
        n
        
          (
          
            ω
            t
            −
            
              
                
                  ϕ
                  
                    r
                  
                
                2
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle E_{R}=2E_{0}cos\left(kx+{\frac {\phi _{r}}{2}}\right)sin\left(\omega t-{\frac {\phi _{r}}{2}}\right)}
  

elde edilir. Yansıma ve benzeri durumlarda iki dalga arasında 
  
    
      
        
          ϕ
          
            r
          
        
        =
        π
      
    
    {\displaystyle \phi _{r}=\pi }
  
 kadar faz farkı bulunur; bu durumda formül

  
    
      
        
          E
          
            R
          
        
        =
        2
        
          E
          
            0
          
        
        s
        i
        n
        (
        k
        x
        )
        c
        o
        s
        (
        ω
        t
        )
      
    
    {\displaystyle E_{R}=2E_{0}sin(kx)cos(\omega t)}
  

şeklinde yazılabilir. Bu formül, dalganın zamana göre salınım yaptığını ama uzaya göre yer değiştirmediğini ifade eder. kx'in 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
'nin tam katları olduğu yerlerde dalganın düğümlerine rastlanır; bu, dalga vektörünün dalga boyu (
  
    
      
        λ
      
    
    {\displaystyle \lambda }
  
) ile arasında olan 
  
    
      
        k
        =
        
          
            
              2
              π
            
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle k={\frac {2\pi }{\lambda }}}
  
 bağlantısı ile

  
    
      
        x
        =
        m
        
          
            λ
            2
          
        
        ,
        
        m
        =
        0
        ,
        ±
        1
        ,
        ±
        2
        ,
        …
      
    
    {\displaystyle x=m{\frac {\lambda }{2}},\;m=0,\pm 1,\pm 2,\ldots }
  

şeklinde yazılabilir.

Yansıma (elektronik)
Seş

Fonetikte formant, insan ses yolunun akustik rezonansından kaynaklanan geniş frekans bölgesidir. Akustikte, bir formant genellikle spektrumdaki geniş bir zirve veya yerel maksimum olarak tanımlanır. Harmonik sesler için, bu tanıma göre formant frekansı, rezonans tarafından en çok güçlendirilen harmoniğin frekansı olarak kabul edilebilir. Bu iki tanım arasındaki fark, "formantların" bir sesin üretim şeklini mi yoksa üretilen sesi mi belirttiğidir. Pratikte, bir spektral tepe frekansı, ilişkili rezonans frekansından biraz farklı olabilir, sadece harmonikler şans eseri rezonans frekansıyla hizalandığında aynı olabilir.
Bir odanın rezonansları, yani sesin duvarlarından ve nesnelerinden yansıması nedeniyle o odaya özgü formant özelliklerine sahip olduğu söylenebilir. Bu nitelikteki oda formantları, örneğin Alvin Lucier tarafından I Am Sitting in a Room adlı eserinde kullanıldığı gibi, belirli frekansları vurgulayarak ve diğelerini de özümseyerek kendilerini pekiştirirler.
Hem konuşmada hem de odalarda formantlar, mekanın rezonanslarının karakteristik özellikleridir. Ses gibi akustik kaynaklar tarafından heyecanlandıkları ve kaynakların seslerini şekillendirdikleri (filtreledikleri) söylenir, ancak kendileri kaynak değildir.

Gürültü, yaygın olarak, istenmeyen ses veya ses kirliliği anlamıyla kullanılır. Elektronik alanında gürültü; pre amplifikatör, televizyon gibi ses veya görüntünün çevrilmesini sağlayan sistemlere etki eden, iletilmek istenen bilgi sinyaline karışan parazitlerdir. Analog veya dijital sinyallerin işlenmesi veya veri işleme sırasında sinyale karışan, uygulanan işlemlerin istenmeyen ve belli anlama gelmeyen yan ürünü olarak da tanımlanabilir. Daha geniş anlamda, bir plaktan gelen cızırtı veya bir internet sayfasındaki reklam gürültü olarak nitelendirilebilir.

Gürültü, insanlar veya elektronik cihazlar arası iletişimi, gönderilmekte olan iletiyi engelleyerek, iletinin anlamını değiştirerek ve hatta çarpıtarak zorlaştırabilir veya imkânsız hale getirebilir.

Gürültü, ses olarak düşünüldüğünde, genellikle bir anlam ifade etmeyen, belli bir yüksekliği aşan seviyeler için kullanılır. Bu şekilde yaklaşıldığında, yüksek seviyeye ulaşmış herhangi bir ses gürültüdür. Diğer yandan, örneğin iki kişi arasında geçen bir diyaloğu, konuşmaya katılmayan üçüncü bir kişi "gürültü" olarak algılayabilir. Köpek havlaması, komşunun çaldığı yüksek sesli müzik, yoldan gelen araç sesleri veya kırsal bir bölgede duyulan uçak sesi de aynı şekilde "gürültü" olarak değerlendirilebilir.

Hermann von Helmholtz (31 Ağustos 1821 - 8 Eylül 1894) Alman fizyolog ve fizikçi. Çok yönlü ilgi alanları ve çalışmalarıyla, özellikle de sinir iletimi, işitme ve görme üzerine yaptığı klasikleşmiş araştırmalarla yaşadığı dönemde "fiziğin başbakanı" olarak adlandırılan araştırmacı.

Helmholtz babasının lise öğretmeni olarak çalıştığı Potsdam'da doğdu. Sağlık durumu elvermediği için ilk eğitimini önce evde gördü. 17 yaşında Berlin'de Friedrich Wilhelm Enstitüsü'nde tıp eğitimine başladı. Tıp eğitiminden sonra 1843'ten başlayarak orduda doktor olarak çalıştı. Bu süre boyunca çok sayıda bilimsel makale yayımladı. Enerjinin korunumu kanununu matematiksel olarak gösterdi.
1848'de ordudan terhis edildikten sonra önce Berlin Sanat Akademisi'nde anatomi dersleri verdi. Sonra 1849 yılında Königsberg Üniversitesi'nde fizyoloji profesörü olarak çalışmaya başladı. Daha sonra 1855'te Bonn ve 1858'de Heidelberg'de fizyoloji, 1871'de Berlin'de fizik alanlarında profesörlük elde ederek çalışmalarda bulundu. 1870'te Prusya Bilimler Akademisi'ne seçildi.

Fizyolojik optikler üzerine yaptığı çalışma sırasında gözün retina tabakasını incelemek için kullanılacak optitalmoskop adında bir alet geliştirdi. 1856-1866 yılları arasında yayımladığı Fizyolojik Optikler adlı üç ciltlik çalışması önemli bir etki yarattı. 1863 yılındaki Ses Duyumları Üzerine çalışmasında da akustik bulgularını yayımladı. Bu konuda özellikle bileşik ses algısı ve harmoni üzerine önemli çalışmalar yaptı.
Özellikle sinir akımlarının hızı, görme ve duyma araştırmaları psikolojiye önemli bir katkı sağladı. Helmholtz sinir boyunca sinir iletim hızını ölçme teşebbüsünde bulunan ilk kişidir. Bilim adamları önceleri bu iletimin tellerde ortaya çıkan iletimle aynı olduğuna inandılar (yaklaşık ışık hızında). Helmholtz sinir iletim hızının daha yavaş olduğunu buldu. Sinir akımının sanılanın aksine ölçülemeyecek kadar hızlı olmadığını kurbağa bacağında yaptığı deneyle ortaya koydu. Sinir hızının ortalama olarak saniyede 83 metre olduğunu bulguladı. Bu bulgulara dayanarak insan bireylerinin duyu organlarının uyarılmasına verdiği motor tepki süresini ölçmeye çalıştı. Ancak hem bireysel farklılıklar hem de aynı bireyin farklı zamanlarda farklı performanslar sergilemesi üzerine bu deneylerinden vazgeçti.
Dış ve iç göz kaslarının göz merceğinin odaklanması üzerine etkisini araştırdı ve 1802'de Thomas Young tarafından yayımlanan görme gücü teorisini geliştirdi.

John William Strutt (12 Kasım 1842 Essex  - 30 Haziran 1919), İngiliz bir matematikçi ve fizikçiydi.
William Ramsay'le birlikte argon elementini keşfetmiş ve 1904 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır.  Rayleigh saçılımı olarak bilinen kavramın da kâşifidir. 

Çocukluğu ve gençliğinde zayıf bir beden yapısı vardı.  Eğitimi sürekli hastalıklarla kesildi. Erişkinliğe erişebilmesi zor gibi görünüyordu. Eton'da 10 yaşındayken kısa bir süre geçirip sonra, üç yıl Wimbledon'da özel bir okulda okudu. Biraz Harrow'da kalıp, sonraki dört yılını George Townsend Warner ile geçirdi.
1861'de Cambridge Trinity College'e matematik okumak için girdi. Başlangıçta yaşıtlarıyla aynı başarıyı elde edemediyse de, daha sonra özel yetenekleri sayesinde rakiplerini geçti. 1865'te Mathematical Tripos'dan mezun oldu. 1866'dan 1871'e kadar sürdüreceği Trinity üyesi oldu.  1872'de romatizmal ağrıları yüzünden kışı Mısır ve Yunanistan'da geçirdi. Döndükten kısa bir süre 1873'te babası öldü.
John William Strutt, 3. Lord Rayleigh Baronluk rütbesi aldı.  Daha sonra ailesinin oturduğu, Witham, Essex'deki Terling Place'a yerleşti. Buradaki zamanının bir kısmıyla arazilerinin bakımıyla ilgilenmek zorunda kaldı. Bilimsel kültürü, tarımdaki bilgisi ve hızlı kavrama yeteneği sayesinde tarla işlerinde çok deneyim kazandı. Ancak 1876 yılında arazi işlerini küçük kardeşine bıraktı ve bütün zamanını bilime ayırdı.
1879'da, deneysel fizik profesörü ve Cavendish Laboratuvarı başkanı James Clerk Maxwell'in asistanı olarak atandı. 1884'te Essex'de deneysel çalışmalarını sürdürmek için Cambridge'den ayrıldı. 1887'den 1905'e kadar Royal Institution of Great Britain'de felsefe profesörü olarak çalıştı. Daha sonra altı yıl Government Committee on Explosives'e başkanlık yaptı.

 
John William Strutt Rayleigh'in ilk bilimsel çalışmaları optikle ilgi matematik konuları üzerineydi. Fakat daha sonraki çalışmaları fiziğin bütün alanlarını kapsadı. Bunlar arasında ses, dalga teorisi, renk görünümü, elektrodinamik, elektromagnetizm, ışığın yayılımı, sıvı akışkanlığı, hidrodinamik, gazların yoğunluğu, akmazlık, esneklik ve fotoğrafçılık sayılabilir. Sabırlı ve duyarlı deneyleri ile direnç akım ve elektromotive kuvveti'nin standartlarını belirledi. Sonraki çalışmalarını ise elektrik ve manyetizma üzerine yoğunlaştırdı.
Rayleigh çok iyi bir eğitmendi. Etkili danışmanlığı ile Cambridge'de deneysel fiziğin sistematik kuralları geliştirildi. "Theory of Sound" adlı yayımı 1877-1878 yıllarında iki cilt olarak yayımlandı. Diğer çalışmaları 1889-1920 yıllarında basılan altı ciltlik bilimsel yayımlarda basıldı. Ayrıca Britannica Ansiklopedisi'ne katkıda bulundu. Yayımlarında anlaşılması güç konularda bile akıcı bir dili vardı. Tellafuzuyla yalınlık ve sadelik te bir model olarak gösterilir. 
Rayleigh, Royal Society'nin bir üyesiydi. 1885'ten 1896'ya kadar sekreterya görevini yürüttü. 1905 - 1908 yılları arasında ise başkanlığını yaptı. 1902'de Order of Merit sahibi oldu. Royal Society'nin Copley, Royal ve Rumford Madalyaları ile ödüllendirildi.

Kraliyet Madalyası (1882)
Matteucci Madalyası (1894)
Copley Madalyası (1899)
Nobel Fizik Ödülü (1904)
Rumford Madalyası (1914)

The theory of sound Vol. I (Londra: Macmillan, 1877) PDF kopyası Bibliothèque Nationale de France18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The theory of sound Vol. II (Londra: Macmillan, 1877) PDF kopyası Bibliothèque Nationale de France18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Becquerel rays and the properties of radium (Londra, E. Arnold, 1904)
Scientific papers (Vol. 2: 1881-1887) (Cambridge: University Press, 1899-1920)
Scientific papers (Vol. 3: 1887-1892) (Cambridge: University Press, 1899-1920)
Scientific papers (Vol. 4: 1892-1901) (Cambridge: University Press, 1899-1920)
Scientific papers (Vol. 5: 1902-1910) (Cambridge: University Press, 1899-1920)
Scientific papers (Vol. 6: 1911-1919) (Cambridge: University Press, 1899-1920) PDF/DjVu Internet Archive

Nobel biyografisi Rayleigh3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John William Strutt hakkında18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Marin Mersenne, Marin Mersennus veya le Père Mersenne (d. 8 Eylül 1588 – ö. 1 Eylül 1648) Fransız teolog, filozof, matematikçi ve akustiğin babası olarak anılan müzik teorisyeni ve rahip.

8 Eylül 1588 tarihinde Maine İlçesi (bugünkü Sarthe, Fransa) Oizé yakınlarında yaşayan köylü Julien Mersenne'in karısı Jeanne Moulière'den doğdu. Le Mans'ta ve La Flèche Cizvit Koleji'nde eğitim gördü. 17 Temmuz 1611 tarihinde Minim Friars'a katıldı ve Paris'te teoloji ve İbranice okuduktan sonra 1613 yılında rahip olarak atandı.
1614 ve 1618 yılları arasında Nevers'de teoloji ve felsefe öğretti, ancak Paris'e döndü ve 1620'de L'Annonciade manastırına yerleşti. Orada matematik ve müzik okudu ve René Descartes, Étienne Pascal gibi diğer akraba ruhlarla tanıştı. Pierre Petit, Gilles de Roberval, Thomas Hobbes ve Nicolas-Claude Fabri de Peiresc. Giovanni Doni, Jacques Alexandre Le Tenneur, Constantijn Huygens, Galileo Galilei ve İtalya, İngiltere ve Hollanda Cumhuriyeti'ndeki diğer bilim adamları ile yazıştı. Galileo'nun sadık bir savunucusuydu ve bazı mekanik eserlerinin çevirilerinde ona yardımcı oldu.
Dört yıl boyunca, Mersenne kendini tamamen felsefi ve teolojik yazıya adadı ve Quaestiones celeberrimae'yi Genesim'de (Yaratılış Kitabı Üzerine Kutlanan Sorular) (1623) yayımladı; L'Impieté des déistes (Deistlerin Dinsizliği) (1624); La Vérité des sciences (Scepticlere Karşı Bilimlerin Gerçeği, 1624). Bazen yanlış bir şekilde onun bir Cizvit olduğu belirtilir. Cizvitler tarafından eğitildi, ancak asla İsa Cemiyeti'ne katılmadı. Nevers ve Paris'te teoloji ve felsefe dersleri verdi.
1635'te astronomlar, filozoflar ve matematikçiler de dahil olmak üzere yaklaşık 140 muhabiri olan ve Jean-Baptiste Colbert tarafından 1666'da kurulan Bilimler Akademisi'nin öncüsü olan gayri resmi Académie Parisienne'i (Académie Parisiensis) kurdu. Descartes ile Pierre de Fermat ve Jean de Beaugrand arasındaki anlaşmazlıklar da dahil olmak üzere, görüşlerini karşılaştırmak için bilgin arkadaşları arasında anlaşmazlıklara neden olmaktan korkmuyordu. Peter L. Bernstein, Against the Gods: The Remarkable Story of Risk adlı kitabında şöyle yazıyordu:"
1635'te Mersenne, Tommaso Campanella ile bir araya geldi, ancak "bilimlerde hiçbir şey öğretemeyeceği ama yine de iyi bir hafızası ve verimli bir hayal gücü olduğu" sonucuna vardı. Mersenne, Descartes'ın Campanella'nın onunla buluşmak için Hollanda'ya gelmesini isteyip istemediğini sordu, ancak Descartes reddetti. 1640, 1641 ve 1645'te İtalya'yı on beş kez ziyaret etti. 1643-1644'te Mersenne, Pierre Gassendi'nin Kopernik fikirleri hakkında Alman Socinian Marcin Ruar ile de yazıştı ve Ruar'ın Gassendi'nin konumunun zaten bir destekçisi olduğunu gördü.[8] Muhabirleri arasında Descartes, Galileo, Roberval, Pascal, Beeckman ve diğer bilim adamları vardı.
1 Eylül 1648'de akciğer apsesinden kaynaklanan komplikasyonlardan öldü.

Genesim'deki Quaestiones celeberrimae, Yaratılış Kitabı üzerine bir tefsir olarak yazılmıştır ve bu kitabın ilk üç bölümünden ayetlerin başını çektiği düzensiz bölümlerden oluşmaktadır. İlk bakışta kitap, çeşitli çeşitli konulardaki risalelerin bir koleksiyonu gibi görünmektedir. Ancak Robert Lenoble, eserdeki birlik ilkesinin büyü ve kehanet sanatlarına, kabalizme, animistik ve panteist felsefelere karşı bir polemik olduğunu göstermiştir. resimler ve karakterler. Astral büyü ve astrolojiyi ve Rönesans neo-platonistleri arasında popüler bir kavram olan anima mundi'yi kınıyor. Kabala'nın mistik bir yorumuna izin verirken, onun büyüsel uygulamasını, özellikle melekbilimi tüm kalbiyle kınadı. Ayrıca ana hedefi olan Pico della Mirandola, Cornelius Agrippa, Francesco Giorgio ve Robert Fludd'ı da eleştiriyor. Fludd, Gül Haçlarla olan ilişkisini tartıştığı Sophia cum moria certamen (1626) ile yanıt verdi. Mersenne'in bir başka eleştirisi olan anonim Summum bonum (1629), Gül Haç temalı bir metindir. Kabalist Jacques Gaffarel, Fludd'ın tarafına katılırken, Pierre Gassendi Mersenne'i savundu.
Harmonie evrenlle belki de Mersenne'in en etkili eseridir. Müzik teorisi üzerine kapsamlı ilk çalışmalardan biridir ve çok çeşitli müzikal kavramlara ve özellikle müzikle ilgili matematiksel ilişkilere değinir. Çalışma, gerilen bir ipin salınım sıklığını tanımlayan Mersenne yasaları olarak bilinen şeyin en eski formülasyonunu içeriyor. Bu frekans:
İpin uzunluğuyla ters orantılıdır (bu, eskiler tarafından biliniyordu; genellikle Pisagor'a atfedilir) Germe kuvvetinin kareköküyle orantılı ve Birim uzunluk başına kütlenin karekökü ile ters orantılıdır. En düşük frekans için formül

  
    
      
        f
        =
        
          
            1
            
              2
              L
            
          
        
        
          
            
              F
              μ
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle f={\frac {1}{2L}}{\sqrt {\frac {F}{\mu }}},}
  

burada f frekans [Hz], L uzunluk [m], F kuvvet [N] ve μ birim uzunluk başına kütle [kg/m].
Bu kitapta Mersenne, modern yansıtmalı teleskopların temeli olarak kabul edilebilecek birkaç yenilikçi kavramı da tanıttı:
Laurent Cassegrain'den çok daha önce, iki aynalı teleskop kombinasyonunun temel düzenini, dışbükey bir ikincil aynayla ilişkili içbükey bir birincil aynayı buldu ve teleskopları yansıtmada kritik olan telefoto etkisini keşfetti, ancak her şeyi anlamaktan çok uzaktı. bu keşfin sonuçları. Mersenne, birçok çok aynalı teleskop tasarımında yararlı olan afokal teleskopu ve ışın kompresörünü icat etti. Ayrıca, asferik aynalar kullanarak teleskobun küresel sapmasını düzeltebileceğini ve afokal düzenlemenin özel durumunda, bir hiperboloid gerekli olmasına rağmen, bu düzeltmeyi iki parabolik ayna kullanarak yapabileceğini fark etti. Karşılaştığı, özellikle Descartes'tan gelen eleştiriler nedeniyle, Mersenne kendi teleskopunu yapmak için hiçbir girişimde bulunmadı.
Mersenne, Mersenne asal sayılarıyla olan ilişkisi sayesinde bugün de anılmaktadır. Mersenne asal sayıları için adlandırılan Mersenne Twister, bilgisayar mühendisliğinde ve kriptografi gibi ilgili alanlarda sıklıkla kullanılır.
Ancak, Mersenne öncelikle bir matematikçi değildi; müzik teorisi ve diğer konular hakkında yazdı. Öklid, Apollonius, Arşimet ve diğer Yunan matematikçilerin eserlerini düzenledi. Ama belki de öğrenmenin ilerlemesine en önemli katkısı, birçok ülkede matematikçiler ve diğer bilim adamlarıyla yaptığı kapsamlı yazışmalar (Latince) idi. Bilimsel derginin henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde Mersenne, bilgi alışverişi ağının merkeziydi.
Mersenne'in matematik uzmanlığının eksikliğini, basılı dünyayla bağlarını, yasal zekasını ve Fransız matematikçi ve filozof René Descartes (1596-1650) ile olan dostluğunu uluslararası matematikçi ağını ortaya koymak için kullandığı iddia edilmiştir.
Mersenne'in felsefi eserleri, geniş bilginlik ve en dar teolojik ortodoksi ile karakterize edilir. Felsefeye en büyük hizmeti, Paris'te temsilcisi olduğu ve Hollanda'da sürgünde ziyaret ettiği Descartes'ı coşkuyla savunmasıydı. Çeşitli seçkin Parisli düşünürlere İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar'ın bir el yazması kopyasını sundu ve onun ortodoksluğunu çok sayıda din adamı eleştirmene karşı savundu.
Daha sonraki yaşamında spekülatif düşünceden vazgeçerek özellikle matematik, fizik ve astronomi alanlarında bilimsel araştırmalara yöneldi. Bu bağlamda, onun en bilinen eseri, müzik ve müzik aletleri teorisi ile ilgilenen 1636 tarihli Harmonie Universelle'dir. 17. yüzyıl müziği, özellikle Fransız müziği ve müzisyenleri hakkında Pietro Cerone'nin eserlerine bile rakip olacak bir bilgi kaynağı olarak kabul edilmektedir.
Müzikal akort teorisine yaptığı birçok katkıdan biri,

  
    
      
        
          
            
              2
              
                3
                −
                
                  
                    2
                  
                
              
            
            
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{4}]{\frac {2}{3-{\sqrt {2}}}}}}
  

eşit temperli yarım ton oranı olarak (
  
    
      
        
          
            2
            
              12
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{12}]{2}}}
  
). Vincenzo Galilei'nin 18/17'sinden (1.05 cent düz) daha doğruydu (0.44 cent keskin) ve cetvel ve pergel kullanılarak inşa edilebilirdi. Mersenne'in 1636 Harmonie Universelle'de işitilebilir bir tonun (84 Hz'de) frekansının ilk mutlak belirlenmesine ilişkin açıklaması, bir müzik tonu ve onun oktavını yayan iki titreşen telin mutlak frekans oranının, 1: 2. Bu tür iki notanın algılanan uyumu (ünsüz), hava salınım frekanslarının oranı da 1: 2 ise açıklanabilir, bu da kaynak-hava-hareket-frekans-eşdeğerlik hipotezi ile tutarlıdır.
Ayrıca, 1644'te Cogitata Physico-Mathematica'sında rapor edilen sarkaçların sallanmasıyla karşılaştırarak düşen nesnelerin ivmesini belirlemek için kapsamlı deneyler yaptı. Saniye sarkacın uzunluğunu ölçen ilk kişiydi, yani salınımı olan bir sarkaç. bir saniye sürer ve ilki bir sarkacın salınımlarının Galileo'nun düşündüğü gibi eşzamanlı olmadığını, ancak büyük salınımların küçük salınımlardan daha uzun sürdüğünü gözlemler.

1614-15'te Avrupa'da dolaşan iki Alman broşürü, Fama fraternitatis ve Confessio Fraternitatis, Rosicrucians Kardeşliği olarak adlandırılan son derece seçkin, gizli bir simyager ve bilge topluluğunun manifestoları olduğunu iddia etti. Kitaplar alegorilerdi, ancak belli ki günün bilimleri hakkında makul derecede bilgili küçük bir grup tarafından yazılmıştı ve ana temaları eğitim reformunu teşvik etmekti (bunlar Aristoteles karşıtıydı). Bu broşürler aynı zamanda Paracels felsefesi, neo-Platonizm, Christian Cabala ve Hermetizm unsurlarını içeren gizli bir bilim görüşünü de teşvik etti. Aslında, Hristiyanlık öncesi bazı unsurlarla yeni bir bilimsel din biçimi oluşturmaya çalıştılar.
Mersenne, bu fikirlerin, özellikle de Johannes Kepler ile ömür boyu sürecek bir söz savaşı yaşayan Rosicrucian

Mel ölçeği Stevens, Volkman ve Newman tarafından 1937'de önerilmiş, birbirinden eş uzaklıkta bulunan dinleyiciler tarafından müzikteki perdelere karar verilen kavramsal bir ölçektir. Normal frekans ölçeği ve bu ölçek arasındaki referans noktası 1000 Hz tonu, dinleyici eşiğinden 40 db yukarıda 1000 mellik perdeye eşitleyerek elde edilir. Yaklaşık 500 Hz'in yukarısında daha da büyük aralıklar dinleyiciler tarafından aynı perde artışı olarak algılanır. Sonç olarak Hertz ölçeğinde 500 Hz üzerindeki dört oktav, mel ölçeğinde iki oktava karşılık gelir. Mel adı melodiden gelmektedir ve ölçeğin perde karşılaştırmasına dayandığını gösterir.

        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 Hertz'i 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 Mel'e çevirmek için yaygın bir formül, O'Shaughnessy (1987)'in 10luk tabandaki 2595'li formülüdür. 1127 katsayısıyla kullanılan doğal logaritmalı formül günümüzde daha çok kullanılır. Daha eski yayınlar genellikle 700 Hz yerine 1000 Hz'lik kırılma frekansını kullanır.

  
    
      
        m
        =
        2595
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        
          (
          
            
              
                f
                700
              
            
            +
            1
          
          )
        
        =
        1127
        
          log
          
            e
          
        
        ⁡
        
          (
          
            
              
                f
                700
              
            
            +
            1
          
          )
        
         
      
    
    {\displaystyle m=2595\log _{10}\left({\frac {f}{700}}+1\right)=1127\log _{e}\left({\frac {f}{700}}+1\right)\ }
  

Ve tersi:

  
    
      
        f
        =
        700
        (
        
          10
          
            m
            
              /
            
            2595
          
        
        −
        1
        )
        =
        700
        (
        
          e
          
            m
            
              /
            
            1127
          
        
        −
        1
        )
         
      
    
    {\displaystyle f=700(10^{m/2595}-1)=700(e^{m/1127}-1)\ }
  

Alternatif bir formül, logaritma tabanının seçiminden bağımsızdır ve Fant (1968)'te gösterilmiştir:

  
    
      
        m
        =
        (
        1000
        
          /
        
        log
        ⁡
        (
        2
        )
        )
        (
        log
        ⁡
        (
        f
        
          /
        
        1000
        +
        1
        )
        )
         
      
    
    {\displaystyle m=(1000/\log(2))(\log(f/1000+1))\ }
  

Bu formüllerin çıkarıldığı veriler Beranek (1949)'da tablolanmıştır. 
Diğer formüller Lindsay & Norman (1977)'dadır

1956'da yapılan Mel ölçeği deneylerinde çalışmış olan ve aynı zamanda Stevens'in öğrencisi olan Donald D. Greenwood, deneyleri kusurlu bulduğunu dile getirmiştir. 2009 yılında e-posta listesine attığı bir yazıda, kusurlu deneylere dayandığını düşündüğü Mel ölçeğinin yerine yeni ve tarafsız deneylere dayanan bir ölçek kullanılmasını önermiştir.

Beranek, Leo L. (1949). Acoustic measurements. New York: McGraw-Hill.
Fant, Gunnar. (1968). Analysis and synthesis of speech processes. In B. Malmberg (Ed.), Manual of phonetics (pp. 173–177). Amsterdam: North-Holland.
Lindsay, Peter H.; & Norman, Donald A. (1977). Human information processing: An introduction to psychology (2nd ed.). New York: Academic Press.
Douglas O'Shaughnessy (1987). Speech communication: human and machine. Addison-Wesley. s. 150. ISBN 9780201165203. 19 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Şubat 2011. 
Stevens, Stanley Smith; Volkman; John; & Newman, Edwin. (1937). A scale for the measurement of the psychological magnitude of pitch. Journal of the Acoustical Society of America, 8 (3), 185–190.

Hz/mel, mel/Hz dönüşümü25 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Stevens & Volkman denklemlerini kullanır)
J. Acoust. Soc. Am. table of contents
Handbook for Acoustic Ecology12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bark ölçeği
Mel frekansı sepstrumu
Fletcher–Munson eğrileri

Perde, bir müzik parçasını oluşturan seslerden her birinin kalınlık veya incelik derecesi. Perde, bir notanın frekans değeriyle ilişkilidir. Bu nedenle zaman zaman perde ve nota sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılır. Perde sözcüğü aynı zamanda telli çalgılardaki fret kısmını belirtmek için de kullanılır.
Müzikte perde, bir sesin, tüm ses yelpazesi (aralığı) üzerindeki konumunu belirtir. Bir sesin perdesi, o sesi oluşturan ses dalgalarının titreşimlerinin frekansına bağlıdır. Örneğin; 880 Hz'lik bir ses yüksek perdeli, 55 Hz'lik bir ses alçak perdeli kabul edilir. Günümüz Batı müziğinde genellikle C' üzerindeki A' notası referans kabul edilir. A' notasının perdesi 440 Hz'dir. Bu değer tarih boyunca değişikliklere uğramış, Avrupa genelinde perdelerin gitgide yükselmesi nedeniyle 1939'da standart hâle getirilmiştir.

İnsan sesi, nefes alıp-verme esnasında akciğerlerden gelen havanın, ses tellerini titreştirmesi sonucu oluşur. Bu titreşimlerin frekansı, sesin perdesini belirler.
Kadınlarda ve çocuklarda ses telleri kısa ve incedir. Bu nedenle kadın ve çocuk sesleri erkeklere nazaran daha yüksek perdedendir.

Oktav

Ses yalıtımı, belirli bir ses kaynağına ve alıcısına göre ses basıncını düşürmenin herhangi bir yoludur.
Sesi azaltmak için birkaç temel yaklaşım vardır: kaynak ve alıcı arasındaki mesafeyi artırmak, ses dalgalarının enerjisini yansıtmak veya sesi emmek için gürültü bariyerleri kullanmak, ses perdeleri gibi sönümleme yapıları kullanmak veya aktif aktif gürültü kontrol ses üreteçleri kullanmak.
Ses azaltmada 5 unsur vardır (soğurma, sönümleme, ayrıştırma, mesafe ve kütle ekleme). Ses yalıtımındaki emilim yönü, akustik çözümlerde kullanılan ses emici panellerle karıştırılmamalıdır. Bu anlamda soğurma (absorpsiyon), yalnızca duvarlar, tavanlar veya zeminler arasına yalıtım yerleştirilerek bir boşluktaki rezonans frekansının azaltılması anlamındadır. Akustik paneller, ancak duvarlar, tavanlar ve zeminler ses geçirmez hale getirildikten sonra, kaynak odadaki genel sesi daha yüksek yapan yansımaları azaltarak çözümde rol oynayabilir.
Akustik çözümler tasarlanırken iki farklı ses geçirmezlik probleminin göz önünde bulundurulması gerekebilir - bir oda içindeki sesi iyileştirmek (yankıya bakınız) ve bitişik odalara veya dışarıdaki ses sızıntısını azaltmak (bkz. ses iletim sınıfı ve ses azaltma indeksi).
İstenmeyen gürültüyü sınırlamak için akustik susturma ve gürültü kontrolü kullanılabilir. Ses yalıtımı, yankılara neden olan yansımalar ve yankılanmaya neden olan rezonanslar gibi istenmeyen dolaylı ses dalgalarını bastırabilir. Ses yalıtımı, ses yolundaki mesafe ve araya giren nesnelerin kullanılması yoluyla kaynaktan istenmeyen doğrudan ses dalgalarının iletilmesini azaltabilir.

Ses emici malzeme, bir boşluk, muhafaza veya oda içindeki yankılanan ses basınç seviyelerini kontrol eder. Sentetik Emilim malzemeleri gözeneklidir, açık hücreli köpüğe (akustik köpük, ses geçirmez köpük) atıfta bulunur. Selüloz, mineral yün, fiberglas, koyun yünü gibi lifli emilim malzemeleri, daha yaygın olarak bir boşluk (duvar, zemin veya tavan yalıtımı) içindeki rezonans frekanslarını azaltmak için kullanılır ve ısı yalıtım özellikleri için ikili amaca hizmet eder. Hem lifli hem de gözenekli emilim malzemesi, bir odadaki ses yansımasını emen ve konuşma anlaşılırlığını artıran akustik paneller oluşturmak için kullanılır.

Gözenekli emiciler, tipik olarak açık hücreli kauçuk köpükler veya melamin süngerler, hücre yapısı içindeki sürtünme ile gürültüyü emer. Gözenekli açık hücreli köpükler, geniş bir orta-yüksek frekans aralığında oldukça etkili gürültü emicilerdir. Performans, daha düşük frekanslarda daha az etkileyici olabilir.
Gözenekli bir açık hücreli köpüğün tam absorpsiyon profili, aşağıdakileri içeren bir dizi faktör tarafından belirlenir:

Hücre boyutu
Bükülme
Gözeneklilik
Malzeme kalınlığı
Malzeme yoğunluğu

Rezonant paneller, Helmholtz rezonatörleri ve diğer rezonans emiciler, bir ses dalgasını yansıtırken sönümleyerek çalışır. Gözenekli soğurucuların aksine, rezonant soğurucular en çok düşük-orta frekanslarda etkilidir ve rezonant soğurucular her zaman dar bir frekans aralığıyla eşleştirilir.

Sönümleme, soğurma veya yeniden yönlendirme (yansıma veya yayılma) yoluyla odadaki rezonansı azaltmak anlamına gelir. Absorpsiyon, genel ses seviyesini azaltırken, yeniden yönlendirme, tutarlılığı azaltarak istenmeyen sesleri zararsız ve hatta faydalı hale getirir. Sönümleme, havadaki akustik rezonansı veya odanın yapısındaki veya odadaki şeylerdeki mekanik rezonansı azaltabilir.

Bir ses kaynağı ile herhangi bir bitişik kütle biçimi arasında ayrım oluşturarak ses aktarımı için doğrudan yolu engeller.
Bir duvarın ayrıştırılması, Esnek Yalıtım Kliplerinin veya Ses Sönümleme Pedlerinin kullanılmasını içerir. Klipler, ses aktarımı için daha az yol oluşturmak için takıldığında (diğer her bir saplama) kademeli olmalıdır. Esnek İzolasyon Kanalı, Esnek Klipslere kolayca oturarak saplama ile alçıpan arasında 1 5/8" boşluk oluşturur. Alçıpanı Esnek Kanala vidalamak için ince dişli vidalar kullanılır. Bir saplamayı delmemek için vidalar doğru uzunlukta olmalıdır, bu, ayrılmış duvarın verimliliğini tehlikeye atar.

Ses dalgalarının enerji yoğunluğu, birbirlerinden uzaklaştıkça azalır, böylece alıcı ile kaynak arasındaki mesafenin artması alıcıda giderek daha az ses yoğunluğu ile sonuçlanır. Bir nokta kaynağı ve nokta alıcısı olan normal bir üç boyutlu ortamda, ses dalgalarının yoğunluğu, kaynaktan uzaklığın ters karesine göre azaltılacaktır.

Çözüme yoğun malzeme eklemek, ses dalgalarının kaynak duvar, tavan veya zeminden çıkmasını durdurmaya yardımcı olur. Malzemeler, kütle yüklü vinil, alçıpan, ses geçirmez levha, kontrplak, lif levha, beton veya kauçuk içerir. Ses yalıtım malzemesindeki farklı genişlikler ve yoğunluklar, sesi değişken frekans aralığında azaltır. Birden fazla malzeme katmanının kullanılması, herhangi bir çalışmada başarı için esastır.

Ses dalgaları bir ortama çarptığında, o sesin yansıması, temas ettiği yüzeylerin farklılığına bağlıdır. Beton bir yüzeye çarpan ses, cam elyafı gibi daha yumuşak bir ortama çarptığından çok daha farklı bir yansıma ile sonuçlanacaktır. Otoyol mühendisliği gibi bir dış ortamda, bentler veya paneller genellikle sesi yukarı doğru gökyüzüne yansıtmak için kullanılır.

Sert düz bir yüzeyden gelen aynasal bir yansıma sorunlu bir eko veriyorsa, yüzeye akustik bir difüzör uygulanabilir. Sesi her yöne dağıtır. Bu, bir odadaki gürültü ceplerini ortadan kaldırmak için etkilidir.

Aktif gürültü kontrolü için gürültü engelleme üreteçleri nispeten modern bir yeniliktir. Daha sonra bir bilgisayar tarafından analiz edilen sesi almak için bir mikrofon kullanılır; daha sonra, zıt polariteye sahip ses dalgaları (tüm frekanslarda 180° faz) bir hoparlörden çıkar, yıkıcı parazite neden olur ve gürültünün çoğunu iptal eder.

Konut Ses Programları, dış gürültünün etkilerini azaltmayı veya ortadan kaldırmayı amaçlar. Mevcut yapılarda konut ses programının ana odak noktası pencere ve kapılardır. Masif ahşap kapılar, içi boş kapılardan daha iyi bir ses bariyeridir. Perdeler, ya ağır malzemeler kullanılarak ya da bal peteği olarak bilinen hava bölmeleri kullanılarak sesi azaltmak için kullanılabilir. Tek, çift ve üçlü petek tasarımları nispeten daha yüksek ses sönümleme derecesi sağlar. Perdelerin birincil ses geçirmezlik sınırı, perdenin kenarında bir conta olmamasıdır, ancak bu, cırt cırtlı tutturucu, yapıştırıcı, mıknatıslar veya diğer malzemeler gibi sızdırmazlık özelliklerinin kullanılmasıyla hafifletilebilir. Ses kaçağı teşhisinde camın kalınlığı rol oynar. Çift camlı pencereler, pencere çerçevesinin ve duvarın açıklığına iyi kapatıldığında, tek camlı pencerelerden biraz daha fazla sese sönümleme sağlar.
İkinci bir iç pencere takılarak da önemli miktarda gürültü azaltılabilir. Bu durumda, aynı duvar açıklıklarına bir sürgü veya asma pencere takılırken dış pencere yerinde kalır.
ABD'de FAA, ortalama desibel seviyesinin 65 desibel olduğu bir gürültü konturu içinde kalan evler için ses azaltma sunar. Bu, Konut Ses Yalıtım Programının bir parçasıdır. Program, masif ahşap giriş kapıları artı pencereler ve fırtına kapıları sağlar.

Akustik kalafat veya sprey köpük kullanarak elektrik kabloları, su boruları ve kanallar etrafındaki boşlukları ve çatlakları kapatmak, tavan ses yalıtımı için bir ön adım olarak istenmeyen gürültüyü önemli ölçüde azaltır.
Mineral yün yalıtımı, yoğunluğu ve diğer ses yalıtım malzemelerine kıyasla düşük maliyeti nedeniyle ses yalıtımında en yaygın olarak kullanılır. Sprey köpük yalıtımı, mineral yün döşenmeden önce yalnızca boşlukları ve çatlakları doldurmak için veya 1-2 inçlik bir tabaka olarak kullanılmalıdır. Kürlenmiş sprey köpük ve diğer kapalı hücreli köpükler ses iletkeni olabilir. Sprey köpük sesi emecek kadar gözenekli değildir, ayrıca sesi durduracak kadar yoğun değildir.
Darbe gürültüsünü azaltmak için etkili bir yöntem, esnek izolasyon kanalıdır . Kanallar, alçıpanı kirişlerden ayırarak titreşim transferini azaltır. Vidalar, diğer tüm kirişleri şaşırtarak kanalları tavan kirişine sabitler. Kanallar, Esnek İzolasyon Klipsleri veya kauçuk bir sönümleme pedi kullanarak kirişten 1/2" uzakta durur. Kurulumdan sonra, darbe titreşimi, kanallardan yeni alçıpan kurulumuna aktarmak için minimum yollara sahiptir.
Tavanı bitirirken, işlemi daha da sızdırmaz hale getirmek için duvarın çevresi boyunca ve tüm armatürlerin ve kanal kayıtlarının çevresinde akustik kalafat kullanılmalıdır. Tavanda büyük delikler gerektiren gömme ışıklardan veya armatürlerden kaçının. Küçük bir delik, tüm tedavinin etkinliğini tehlikeye atabilir.

Prizler, ışık anahtarları ve elektrik kutuları, herhangi bir ses yalıtımı uygulamasında zayıf noktalardır. Elektrik kutuları kil veya macunla sarılmalı ve MLV ile desteklenmelidir. Anahtar plakaları, çıkış kapakları ve ışıklar takıldıktan sonra plakaların veya armatürlerin çevresine akustik kalafatlama uygulanmalıdır.
Sesi durdurmanın tek yolu kütledir. Kütle, alçıpan, kontrplak veya beton demektir. KYV (Kütle Yüklü Vinil), kütle katmanları arasındaki ses dalgalarını sönümlemek için kullanılır. Viskoelastik Sönümleme Bileşiği  veya KYV'nin kullanılması, ses dalgalarını ısıya dönüştürüp bir sonraki kütle katmanına ulaşmadan önce dalgaları zayıflatır.
Duvarlar mineral yün yalıtımıyla doldurulur. Arzu edilen işlem seviyesine bağlı olarak 2 kat yalıtım gerekebilir. Esnek izolasyon klipslerinin kullanılması, hem duvar hem de tavan ses yalıtımı işlemleri için ayırmaya yardım eder. Klipsler yüklendikten sonra, Esnek İzolasyon Kanalı klipslere kolay takılır.
Daha yüksek STC değeri için ses geçirmez alçıpan takılması önerilir. Ses geçirmez alçıpan, viskoelastik bir bileşimle birlikte STC 60+ gürültü azaltma sağlayabilir. Herhangi bir ses yalıtımı işlemini optimize etmek için farklı genişlik ve yoğunlukta birden fazla kütle katmanı kullanmak önemlidir.

Kiriş ve alt zemin kontrplak arasında boşluk bırakmak ses geçirmez döşemenin en etkili yoludur. Neopren ya da Epdm kiriş bandı veya U-şekilli kauçuk ara parçalar alt zemini kirişten ayırmaya yardım eder. Viskoelastik bir bileşik ile ek kontrp

Güç spektrumunun  
  
    
      
        
          S
          
            x
            x
          
        
        (
        f
        )
      
    
    {\displaystyle S_{xx}(f)}
  
 zaman serileri 
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  
 bu sinyale sebep olan frekans bileşenlerinin dağılımını tanımlar. Fourier analizine göre herhangi  bir fiziksel sinyal, farklı frekanslara ayrışabilir ya da devamlı bir sıra boyunca frekans spektrumlarına dönüşebilir. Belirli bir sinyal veya herhangi bir sinyal çeşitlerinin (gürültü de dahil) istatistiksel ortalaması içerdiği frekans bileşenlerine göre analiz edilir.Buna da spektrum denir.
Sinyalin enerjisi bir sınırlı bir zaman aralığında yoğunlaştırıldığında özellikle de toplam enerjisini sınırlıysa bunun spektral enerji yoğunluğu ölçülebilir. Daha sık kullanılan ismiyle spektral güç yoğunluğu (kısaca güç spektrumu) sinyaller varolduğu sürece uygulanır veya belli bir zaman dilimi boyunca yüksek miktarda (özellikle heplama süresince) sınırsız zaman dilimi boyunca uygulanır. Spektral güç yoğunluğu (PSD) spektral enerji dağılımıyla ilgilidir ve her bir birim zamanda bulunabilir. Çünkü böyle bir sinyalin toplam enerjisi tüm zaman boyunca genelde sonsuzdur. Spektral bileşenlerin toplam gücünün (fiziksel süreç için) veya varyansın (istatistiksel süreç için) toplamı ya da integrasyonu, 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x^{2}(t)}
  
‘nin zaman aralığındaki integrasyonundan elde edilecek değere eşdeğerdir, tıpkı Parseval Teorisi'nin belirttiği gibi.
Bir fiziksel sürecin spektrumu  
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  
, genellikle 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
'in doğasıyla ilgili gerekli bilgi taşır. Örnek olarak, bir müzikal enstrümanın perdesi (bir müzik parçasını oluşturan seslerden her birinin kalınlık veya incelik derecesi) spektral analiz yöntemiyle anında tespit edilebilir. Işık kaynağının rengi elektromanyetik dalgaların elektrik alanının  
  
    
      
        E
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle E(t)}
  
 aşırı yüksek frekansta dalgalanmasıyla belirlenebilir. Fourier dönüşümündeki gibi zaman serilerinden spektrum elde etmek ve Fourier analizine dayalı genellemelerle elde edilir. Çoğu durumlarda zaman değerleri spesifik olarak kullanılmaz. Örneğin ışık ayrıştırıcı prizma, ışık spektrumu elde etmek için spektografide kullanılır veya bir ses iç kulağın işitsel algı reseptörleri (her biri belirli bir frekansa karşı duyarlıdır)  tarafından algılandığı zaman bu reseptörler boyunca bir etki oluşturur.
Fakat bu makale zaman serilerinin bilindiği (en az istatistiksel algı) veya doğrudan ölçülebilen durumlar üzerinde durmaktadır (herhangi bir bilgisayarın mikrofunu gibi). Güç spektrumu, fizik ve mühendislik branşlarında olduğu kadar  istatistiksel sinyal sürecinde ve istatistiksel çalışmada çok önemlidir. Tipik olarak bu süreç zamana bağlı bir işlemdir fakat uzamsal frekanslara ayrılmış uzamsal veriler tartışılabilir.

Genlik olarak gösterilebilecek her sinyal zamana bağlı olarak değişir ve buna uygun bir frekans spectrumu vardır.Bunlar günlük hayattan aşina olduğumuz görülebilen ışık (renk olarak algılanan), müzikal notlar (perde olarak algılanan), radyo/televizyon (frekansları tarafından belirlenen veya bazen dalga boylarıyla) ve hatta Dünya'nın düzenli dönüşü bile olabilir. Bu sinyaller frekans spektrum formu olarak incelendiğinde alınan sinyallerin belirli yönleri veya sürecin altında yatan üretimle açıpa çıkarılırlar. Bazı durumlarda frekans spekturumunun içerdiği belirgin zirveleri sinüs dalga bileşenine karşılık gelebilir.Ek olarak bazı dalgalar harmonik hareketin temel zirvelerine karşılık gelebilir.Bu belirtmiş olduğu periyodik sinyal sinüs eğrisi şeklinde olmayabilir.Devamlı bir spektrum olduşka gelişmiş  dar frekans aralığı gösterebilir ki bu da rezonansa tekabül eder veya frekans aralıkları çeltik filtresinde üretildiği gibi çoğunlukla sıfır güç bulundururlar.
Fizikte, sinyal elektromanyetik bir dalga, akustik bir dalga veya bir mekanizmanın titreşimi gibi bir çeşit dalga olabilir. Bir sinyalin spektral güç yoğunluğu(PSD), gücü sinyal olarak frekans fonksiyonun birim başına frekansı olarak tanımlar. Spektral güç yoğunluğu hertz başına watt olarak ifade edilir (W/Hz).
Bir sinyal sadece voltaj cinsinden ifade edildiğinde bu durumda belirli bir şiddete bağlı herhangi özgün bir güç olmaz. Güç basit olarak sinyalin karesiyle hesaplanır. Çünkü bu her zaman sinyalin empedansa verdiği asıl verilen güçle orantılıdır. Belirtilmiş herhangi bir güç veya enerji olmamasına rağmen biri spektral güç yoğunluğu için birim olarak V2 Hz−1 (Voltajın karesi kere frekans) kullanırken diğeri spektral enerji yoğunluğu için V2 s Hz−1 (voltajın karesi kere süre(saniye) kere frekans) kullanır.
Bazen biri spektral şiddet yoğunluğuyla karşılaşabilir ki bu spektral güç yoğunluğunun kare köküne eşittir. Voltaj sinyalinin spektral şiddet yoğunluğunun birimi  V Hz−1/2(voltaj kere frekansın karekökü) olarak kullanılır. Eğer spektrumun şekli sabitse bu kullanışlıdır.Çünkü spektral şiddet yoğunluğundaki  (ASD)  çeşitlilikler sinyal seviyesindeki çeşitliliklerle doğru orantılı olacaktır.Fakat matematiksel olarak spektral güç yoğunluğu tercih edilir çünkü sadece bu durumda grafik altındaki alan asıl gücün bütünüyle frekans ya da belirtilmiş bant aralığında kullanıldığında anlamlı olur.
Rastgele yapılan titreşim analizlerinde spektral güç yoğunluğunın ivmelenmesi için sıklıkla 2 Hz−1 (yerçekimi ivmesinin karesi kere frekans) formülü kullanılır.
Matematiksel olarak sinyal veya bağımsız değişkenler için fiziksel boyutların kullanılmasına gerek yoktur. İlerleyen tartışmalarda x(t)'in anlamını belirtilmemiş kalacak.Fakat bağımsız değişken, zaman o olarak kabul edilecektir.

Spektral enerji yoğunluğu, sinyalin veya zaman serilerinin enerjisinin frekansla nasıl dağıtıldığını açıklar. Burada enerji terimi genelleştirilmiş sinyal sürecinin algısında kullanılır. Buna göre sinyalin enerjisi 
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  
 ;

  
    
      
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        
          |
        
        x
        (
        t
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        
        d
        t
        .
      
    
    {\displaystyle \int \limits _{-\infty }^{\infty }|x(t)|^{2}\,dt.}
  
 ‘ile gösterilir.
Spektral enerji yoğunluğu geçici olaylar için uygundur.Örneğin,toplam enerjisi sınırlı olan sinyal gibi titreşimler.Bu olayda Parseval’ın Teorisi, sinyalin enerjisi için bize Fourier dönüşümü cinsinden yeni bir ifade verir.

  
    
      
        
          
            
              x
              ^
            
          
        
        (
        f
        )
        =
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        
          e
          
            −
            2
            π
            i
            f
            t
          
        
        x
        (
        t
        )
        d
        t
        .
      
    
    {\displaystyle {\hat {x}}(f)=\int \limits _{-\infty }^{\infty }e^{-2\pi ift}x(t)dt.}
  

  
    
      
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        
          |
        
        x
        (
        t
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        
        d
        t
        =
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        
          |
        
        
          
            
              x
              ^
            
          
        
        (
        f
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        
        d
        f
        .
      
    
    {\displaystyle \int \limits _{-\infty }^{\infty }|x(t)|^{2}\,dt=\int \limits _{-\infty }^{\infty }|{\hat {x}}(f)|^{2}\,df.}
  

Buradaki 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 Hz(Hertz) ‘ yi ifade eder, saniyede yapılan devir sayısı.Genelde kullanılan cinsi açısal hızlı olanıdır 
  
    
      
        ω
        =
        2
        π
        f
      
    
    {\displaystyle \omega =2\pi f}
  
.Sağ tarafın integrali bize sinyalin enerjisini verir.
  
    
      
        
          |
        
        
          
            
              x
              ^
            
          
        
        (
        f
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle |{\hat {x}}(f)|^{2}}
  
‘in intregralinin alınmış hali sinyalin birim frekanstaki enerjisini tanımlayan yoğunluk fonksiyonu olarak yorumlanabilir.Bunun ışığında bir sinyalin spektral enerji yoğunluğu 
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  

  
    
      
        
          S
          
            x
            x
          
        
        (
        f
        )
        =
        
          |
        
        
          
            
              x
              ^
            
          
        
        (
        f
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{xx}(f)=|{\hat {x}}(f)|^{2}}
  

Fiziksel bir örnek olarak bir sinyalin spektral enerji yoğunluğunu ele alırsak, elektriksel darbenin potansiyeli  
  
    
      
        V
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle V(t)}
  
 em

Spektrogram, zamana göre değiştiği için bir sinyalin frekans spektrumunun görsel bir gösterimidir. Bir ses sinyaline uygulandığında, spektrogram'lara bazen sonograflar, ses baskıları veya ses birimleri denir. Veriler bir 3D çizimde temsil edildiğinde şelaleler olarak adlandırılabilir.
Spektrogram'lar müzik, dilbilim, sonar, radar, konuşma işleme, sismoloji ve diğerleri alanlarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Ses spektrogram'ları, konuşulan kelimeleri fonetik olarak tanımlamak ve hayvanların çeşitli çağrılarını analiz etmek için kullanılabilir.
Spektrogram, bir optik spektrometre, bant geçiş filtreleri bankası, Fourier dönüşümü veya dalgacık dönüşümü (bu durumda ölçekogramı veya ölçekleme olarak da bilinir) tarafından oluşturulabilir.
Spektrogram genellikle bir ısı haritası (Heat map), yani, renk veya parlaklığı değiştirerek gösterilen yoğunluğa sahip bir görüntü olarak tasvir edilir.

Su altı akustiği, suyun altında sesin yayılmasını ve bu sesin çeşitli özelliklerini inceleyen bir bilim dalıdır. Su altı akustiği, temel olarak su içerisinde ses dalgasının doğrusal ve doğrusal olmayan yayılmasını inceler ve buna dayalı pratik uygulama alanları geliştiren bir akustik dalıdır.
Gemilere takılı olan sonarlar veya balıkçıların kullanmakta oldukları sonarlar buna en somut örneklerdir. Laboratuvar ortamında yapılabilen çalışmalarda ise lineer olmayan akustik dalgaların su içerisinde yayılması incelenerek, dalga direnci su ortamına en yakın ortamlar için genelleştirilerek medikal aletler dizayn edilir. Bunun için önce dalga denklemi su için çözülür, vücut ortamına genelleştirilir ve elektronikçiler bu verilere dayanarak ultrasonik medikal cihazları dizayn ederler.
Su altında sesin yayılması şu prensiplere göre olmaktadır. Su, havadan daha yoğun bir madde olduğu için sesin yayılma hızı, sudaki yoğunluğa ve sıcaklık, tuzluluk gibi faktörlere bağlı olarak değişir. Suyun akustik özellikleri, derinlik ve çevresel koşullara göre farklılık gösterir. Sesin yayılma hızı deniz suyu için genellikle 1500–1600 m/s civarındadır, ancak bu değer suyun sıcaklığı ve tuzluluğuna göre değişkenlik gösterir.
Su altı akustiğinde önemli bir parametre de sesin frekansıdır. Yüksek frekanslı ses dalgaları, suyun yüzeyine yakın mesafelerde daha iyi iletilirken, düşük frekanslı ses dalgaları daha uzun mesafelere ulaşabilir. Bu özellik, deniz altı araştırmalarında ve denizaltı iletişimi uygulamalarında kullanılır. Örneğin, sonar sistemleri genellikle düşük frekanslı ses dalgaları kullanır, çünkü bu dalgalar daha uzun mesafelerde etkin bir şekilde yayılabilir.
Su altı akustik özelliklerinden hareketle Sonar (Sound Navigation and Ranging) geliştirilmiştir. Sonar su altındaki nesneleri tespit etmek ve mesafe ölçümü yapmak için kullanılan bir teknolojidir. Sonar sistemleri, su altındaki objeleri tespit etmek için yüksek frekanslı ses dalgalarını gönderir ve bu dalgaların geri dönüş süresini ölçer. Bu geri dönüş süresi, obje ile olan mesafeyi belirler. Sonar teknolojisi, denizaltı savaşları, deniz haritalama ve balina popülasyonu izleme gibi alanlarda kullanılır.
Su altı iletişimi için akustik yöntemler tercih edilir. Su altı sesli iletişimi, ses dalgaları ile gerçekleştirilir. Elektronik iletişim yöntemleri su altında verimli değildir, çünkü elektromanyetik dalgalar su altında kısa mesafelerde bile etkisiz hale gelir. Deniz canlıları da, özellikle balinalar, yunuslar ve diğer deniz memelileri, akustik iletişim kullanır.

Su altı akustiği- Scribd22 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Thomas Young (13 Haziran 1773; Milverton, Summersetshire - 10 Mayıs 1829, Londra), İngiliz bilgin, fizikçi, fizyolog, filolog. Görme alanları, ışık, katı mekaniği, enerji, fizyoloji, dil, müzikal armoni ve Mısırbilim alanlarında önemli bilimsel katkılarda bulundu, "Özgün ve anlaşılır yenilikler" yaptı. Mısır hiyerogliflerinin, özellikle de Rosetta Taşı'nın deşifresindeki çalışmaları Jean-François Champollion'un çalışmalarının önünü açtı. William Herschel, Hermann von Helmholtz, James Clerk Maxwell ve Albert Einstein tarafından çalışmaları dile getirilen bir bilim adamıdır.

Young 1773 yılında on çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olarak Milverton, Somerset'de dünyaya geldi. Ailesi Quaker mezhebine mensuptu. 16 yaşına geldiğinde Latince ve Yunancayı öğrenmiş, Fransızca, İtalyanca, İbranice, Almanca, Keldanice, Süryanice, Sümerce, Arapça, Farsça, Türkçe ve diğer dillerle yakından ilgilenmişti.
Young, tıp okumak üzere 1792'de Londra'ya, 1794'te Edinburg'a gitti. 1795'te Almanya'nın Aşağı Saksonya bölgesindeki Göttingen Üniversitesine başladı ve bir yıl sonra fizik doktoru derecesini elde etti. 1797 yılında Cambridge Üniversitesine bağlı Emmanuel College’da çalışmaya başladı. Aynı yıl dayısı Richard Brocklesby’den miras olarak kalan emlak nedeniyle mali açıdan bağımsız hâle geldi ve 1799’da Londra’da hekim olarak çalışmak üzere kendi muayenehanesini açtı. İlk akademik makalelerini hekimlikle ilgili olarak yayınladı. 1801 yılında Kraliyet Enstitüsünde doğa felsefesi profesörü oldu; iki yıl içinde 91 ders verdi. 1802’de doğa bilimlerinin geliştirilmesi için kurulmuş olan Royal Society’de yabancılar sekreterliğine getirildi. Görevinin tıp çalışmalarına engel olacağı kaygısıyla 1803 yılında profesörlükten istifa etti. Üniversitede verdiği doğa felsefesi derslerinin notları 1807’de basıldı ve daha sonraki teorik çalışmaları için birer öngörü oldu. Young, 1811’de St. George Hastanesinde hekimlik yapmaya başladı ve 1814'te Londra'da gazla aydınlanan yerlerdeki tehlikelerle ilgili çalışan bir komitede hizmet verdi. 1818 yılında Boylam Kuruluna sekreter oldu. ardından HM Denizcilik Almanak Ofisi’nde yöneticiliğe getirildi. 
Ölümünden birkaç yıl önce hayat sigortası ile ilgilenmeye başladı. 1827 yılında Fransız Bilimler Akademisi’ne seçilen sekizinci yabancı oldu. 1828 yılında İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin fahri üyesi seçildi.
Thomas Young 10 Mayıs 1829 tarihinde Londra'da öldü ve Kent bölgesindeki Farnborough’da bulunan St Giles Kilisesi'nin mezarlığına defnedildi. Hudson Gurney tarafından Westminster Abbey Kilisesi’ne anısını yaşatmak için mermerden sembolik bir mezar taşı konuldu.
Young kendi alanındakilerce biliniyor olsa da toplum tarafından bilinen bir bilgin değildi. Sonradan gelen akademisyen ve bilim adamları Young’ın çalışmalarını övmüşlerdir. Çağdaşı Sir John Herschel "gerçekten orijinal deha" olduğunu vurgulamış, Albert Einstein, Newton’un 1931’de yeniden basımı yapılan ‘’“Opticks”’’ eseri için yazdığı önsözde Young’ı övmüştür. Fizikçi Lord Rayleigh ve Nobel ödüllü Philip Anderson, Young’ın hayranlarıdır. Thomas Young ismi, malzeme teorisi ve simülasyon yapan akademik araştırma gruplarının birliğine verilmiştir. Thomas Young Merkezi (Thomas Young Center), araştırma grupları arasında iş birliğini oluşturmak için lisans üstü çalışmalara kaynak sağlamaktadır.

Young’ın başarılarının en önemlisi Işığın Dalga Teorisi’ni kurmak olmuştur. 19. yüzyılın başlarında Young, 17. ve 18. yüzyılda ışığın yayılma modeli olarak kabul edilen, ışığın parçacık teorisini test ederek ışığın dalga teorisini oluşturan birtakım nedenleri ortaya koymak ve bu bakış açısını desteklemek için iki deney geliştirdi. Dalgalanma tankı ile su dalgalarının bağlamında girişim fikrini gösterdi. Çift Yarık Deneyi ile de dalga ışık bağlamında girişimi gösterdi. Deneylerindeki “girişim” sayesinde ışığın dalga boyunu ölçmüştür.
Young tarihî deneyini ve vardığı sonuçları 24 Kasım 1803'te Royal Society'de açıkladı. Konuşması ertesi yıl Philosophical Transactions’da yayınlandı. Günümüzdeki basımı okunacak bir klasiktir.
1804 yılında yayınlanan “Deneyler ve Fiziksel Optik Göreli Hesaplamalar” çalışmasında “Işık demeti” ile oynayarak yaptığı bir deneyi açıklar. Bu deney “ışık dalgalardan oluşmaktadır” savını destekler. Ayrıca lif ve uzun dar şeritler kullanarak iki önemli kırılma deneyi daha yapar. 1807'de “Doğal Felsefe ve Mekanik Sanatlar Teorisi” kursu verir. Sonraki on yılda Young çalışmalarını çoğaltmış ve daha sonra çalışmalar Fresnel tarafından devam ettirilmiştir.

Young, 1807 yılında “Doğal Felsefe ve Mekanik Sanatlar Teorisi” kursunda zamanla Young modülü olarak bilinir hâle gelen çalışmasında elastisite karakterizasyonunu tarif etmektedir. Ancak kavramı ilk ele alan ve deneyleyen, 1782 yılında Giordano Riccati olmuştur. Dahası fikir Leonhard Euler tarafından 1727 yılında yayınlanan çalışmaya kadar geri izlenebilmektedir. Young katsayısı farklı zorlanmalara bağlı olarak değişen farklı gerilmelerin oranı olarak tanımlanır.

Young Fizyolojik optiğin kurucusu olarak da bilinir. 1793 yılında gözdeki lensin eğriliğindeki değişikliklere bağlı olarak farklı mesafelerde gözün aldığı durumu açıkladı. 1801 yılında ise astigmatizmayı ilk tanımlayan oldu ve sonradan Hermann von Helmholtz tarafından geliştirilen görme algısının retinadaki üç çeşit sinir lifinin varlığına bağlı olduğu hipotezini sundu.

Young, 1804'te yüzey gerilimi ilkesinde kılcal fenomen teorisini geliştirdi. Ayrıca katı yüzey ile sıvının temas açısının sabitliğini de gözlemlemiştir. Kılcal eylem olgularını anlamak için bu iki ilkenin nasıl olduğunu gösterdi.
1805'te Fransız filozof Pierre-Simon Laplace kılcal hareket ile ilgili olarak bir tarafı içbükey diğeri dışbükey merceklerin yarıçaplarının önemini keşfetti.
1830'da Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss bu iki bilim adamının çalışmalarını birleştirerek iki statik akışkan arasındaki arabirimde sürekli kılcal basınç farkını açıklayan formülünü üretmek için Young-Laplace denklemini kullandı.
Young, modern anlamda enerji dönemini tanımlayan ilk kişi oldu.

Young'ın denklemi, düz bir katı yüzey üzerinde bir sıvı damlanın temas açısı yüzey serbest enerjinin bir fonksiyonu gibi arayüzey serbest enerjisi ve sıvının yüzey gerilimini açıklar. Young'ın denklemi yaklaşık 60 yıl sonra Dupré tarafından termodinamik etkileri hesaba katarak daha da geliştirildi. Bu denklem Young-Dupré denklemi olarak bilinir.

1808 yılında "Kalp ve Damar Fonksiyonları" üzerine verdiği konferansta fizyolojide hemodinamikler için önemli bir katkı yaptı. Nabız dalgası hızı için bir formül üretti. “Tıp Literatürüne Bir Giriş”, Pratik Burunoloji Sistemi (1913) ve Veremin Pratik ve Tarihsel Risalesi (1915) adlı tıp yazıları vardır.
Young, çocuklarda ilaç dozu belirlemek için de pratik bir kural geliştirmiştir.

Göttingen Üniversitesinde verdiği tezin ekinde Fransızca ve İngilizce çekilen 16 "saf" ünlü sembollerini, burun ünlülerini, çeşitli ünsüzleri ve bunların örneklerini içeren evrensel bir fonetik alfabe öneren dört sayfa vardır. Britannica Ansiklopedisi’ne yazdığı "Diller" makalesinde Young, 400 dili gramer ve sözcük bakımından karşılaştırmıştır. 1813 yılında Hint-Avrupa Dilleri terimini tanıtmıştır.

Young 1802 yılında Johan David Åkerblad tarafından düşünülen 29 harflik (14 tanesinin yanlış olduğu ortaya çıktı) bir demotik alfabe yardımıyla Mısır hiyerogliflerini deşifre etmeye çalışan ilk kişilerdendi. Rosetta taşındaki hiyeroglifleri tercüme etmeyi başardı. Sonrasında Mısır hiyeroglif alfabesi üzerinde çalıştıysa da başaramadı.
Fransız dilbilimci Jean-François Champollion 1822 yılında hiyerogliflerin çevirisi ve gramer sisteminin anahtarını yayınladığı zaman Young ve diğerleri çalışmaları övmüşlerdi. 1823'te Champollion'un sisteminin temel olarak tanınması için "Eski Mısır Eserleri ve Hiyeroglif Yazısındaki Yeni Keşiflerin Önemi"ni yayınladı. Young altı işaretin ses değerini bulduğunu, ancak dilin grameri ile ilgili sonuca varamadığını belirtti. Bulgularının çoğunu 1816’da yayınladığını ve Paris’e gönderdiğini açıkça belirtti. Champollion, paylaşma konusunda isteksizdi. Bunu takip eden o zamanın siyasi gerilimleri ile motive olan hizipleşmelerde İngilizlerin şampiyonu Young, Fransızların şampiyonu Champollion’du. Hiyeroglif grameri için ortaya koyduğu bakış Young tarafından yapılan hataların aynını göstermesine rağmen Champollion yalnızca kendisinin hiyeroglifleri deşifre ettiğini ileri sürüyordu. 1826’dan sonra Louvre Müzesi'nin müdürü de olan Champollion, Young’ın hiyeroglif el yazmalara erişimine izin vermedi.

Young, müzik aletlerinin ayarlanması için “Young akordu” adı verilen bir yöntem geliştirmiştir.

Daha sonra bilim adamları, Young'ın çalışmalarını övdüler, ancak onu yalnızca kendi alanlarında elde ettiği başarılardan tanıyor olabilirler. Çağdaş Sir John Herschel ona "gerçekten orijinal bir dâhi" dedi. Albert Einstein, Isaac Newton'un Opticks adlı kitabının 1931 tarihli önsözünde onu övdü. Diğer hayranlar arasında fizikçi Lord Rayleigh ve Nobel ödüllü Philip Anderson bulunmaktadır.
Thomas Young'ın adı, malzemelerin teorisi ve simülasyonu ile uğraşan akademik araştırma gruplarının bir ittifakı olan Londra merkezli Thomas Young Center'ın adı olarak kabul edilmiştir.
William Scoresby (1789-1857) tarafından 1822 yılında, Grönland'da bulunan fiyortlardan birine Young onuruna Young Sound adı verildi.

"A Course of Lectures on Natural Philosophy and the Mechanical Arts". Thoemmes Press. 2002 [1807]. 26 Haziran 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
John Murray, (Ed.) (2003) [1855]. "Miscellaneous Works of the Late Thomas Young, M.D., F.R.S.". Thoemmes Press. 26 Haziran 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 3 cilt 

"Thomas young the founder of  wave theory". 19 Ağustos 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ağustos 2022. 
Works by Thomas Young at Biodiversity Heritage Library 
Açık Kütüphane'de Thomas Young çalışmaları
Internet Archive'daki Thomas Young tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
"ABC Radio International program 

Ultrason, 20 kilohertz'den daha yüksek frekanslara sahip sestir. Bu frekans, sağlıklı genç yetişkinlerde insan işitmesinin yaklaşık üst duyulabilir sınırıdır. Akustik dalgaların fiziksel prensipleri, ultrason dahil olmak üzere herhangi bir frekans aralığına uygulanır. Ultrasonik cihazlar, 20 kHz'den birkaç gigahertz'e kadar frekanslarda çalışır.
Ultrason birçok farklı alanda kullanılır. Ultrasonik cihazlar nesneleri tespit etmek ve mesafeleri ölçmek için kullanılır. Ultrason görüntüleme veya sonografi genellikle tıpta kullanılır. Ürünlerin ve yapıların tahribatsız testinde, ultrason görünmez kusurları tespit etmek için kullanılır. Endüstriyel olarak, ultrason kimyasal süreçleri temizlemek, karıştırmak ve hızlandırmak için kullanılır. Yarasa ve yunus gibi hayvanlar avlarını ve engelleri bulmak için ultrason kullanır.

Sesi inceleyen bilimin, yani akustiğin geçmişi, MÖ 6. yüzyılda telli çalgıların matematiksel özellikleri hakkında yazan Pisagor'a kadar uzanır.
Yarasalarda yankılama, yarasaların görme yoluyla değil, duyulamayan ses yoluyla avlandığını ve yön bulduğunu gösteren Lazzaro Spallanzani tarafından 1794'te keşfedildi.
Francis Galton, 1893'te, insanların ve diğer hayvanların işitme aralığını ölçmek için kullandığı, ayarlı bir düdük olan Galton düdüğünü icat etti ve birçok hayvanın insanların işitme aralığının üzerindeki sesleri duyabildiğini gösterdi.
Ultrasonun tarihiyle ilgili ilk makale 1948'de yazılmıştır. Yazarına göre, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Chilowski adlı bir Rus mühendis Fransız Hükûmetine denizaltı tespiti için bir fikir sundu. Hükûmet, o zamanlar Paris'teki Fizik ve Kimya Okulu Müdürü olan Paul Langevin'i bu fikri değerlendirmesi için davet etti. Chilowski'nin önerisi, yaklaşık 100 kHz'de yüksek frekanslı bir Poulsen arkı ile silindirik bir mika kondansatörünü uyarmak ve böylece su altındaki nesneleri tespit etmek için ultrason ışını oluşturmaktı. Su altı engellerini tespit etme fikri daha önce Titanic felaketinin ardından L. F. Richardson tarafından önerilmişti. Richardson, bir aynanın odağına yüksek frekanslı bir hidrolik düdük yerleştirmeyi ve ışını su altındaki seyir tehlikelerini tespit etmek için kullanmayı önermişti. Buhar türbininin mucidi Sir Charles Parsons tarafından bir prototip yapıldı, ancak cihazın bu amaç için uygun olmadığı görüldü. Langevin'in cihazı, Jacques ve Pierre Curie'nin laboratuvarında öğrenciyken aşina olduğu piezoelektrik etkiden yararlanıyordu. Langevin, iki çelik levha arasına sıkıştırılmış ince kuvars bir levhadan oluşan bir ultrason dönüştürücüsü hesapladı ve yaptı. Langevin, ultrasondan kaynaklanan kavitasyonla ilgili biyolojik etkileri bildiren ilk kişiydi.

Ultrason, Amerikan Ulusal Standartlar Enstitüsü (ANSI/ASA S1.1-2013) tarafından "20 kHz'den daha yüksek frekanslardaki ses" olarak tanımlanır. Atmosferik basınçtaki havada, ultrasonik dalgaların dalga boyları 1,9 cm veya daha azdır.
Ses maddeler arası iletilen bir dalga türüdür ve cisimlerin titreşimi sonucunda meydana gelir. X ışınlarının tersine ses elektromanyetik değildir. Ultrases, katı, sıvı veya gaz ortamda akustik bir dalgadır. Ses dalgalarının yayılma hızı, ortamın yoğunluğuna bağlıdır.
Ses dalgaları üçe ayrılır. 

Sesötesi: Frekansı 20 Hertz veya altındaki sestir.
İşitilebilir ses: Frekansı 20-20.000 Hertz arasında olan ve insanların işitilebildiği sestir.
Ultrason: 20.000 Hertz üzerinde 2 ilâ 15 MHz frekansa sahip işitilemeyen sestir.

Ultrasonik frekanslarda belli bir ortamdaki ses hızı sabit olduğu için Hız = Frekans× Dalga boyu denklemine göre frekans artınca sesin dalga boyu kısalmaktadır. Aradaki ilişki ters orantılı olduğu için sert dokuda ses frekansı 888 MHz'den 3 MHz'ye çıkınca dalga boyu da 0,5 mm'den 1 mm'ye çıkar. Ses şiddeti Watt/cm² birimi ile ölçülür. Pratikte ses şiddeti Bel ile ölçülür (1 B = 10 dB).

Ultrasonografi, yankı temeline dayanması nedeniyle röntgen, tomografi ve manyetik rezonansla aynıdır. Ultrason, farklı akustik yoğunluklu yumuşak doku yapıları arasındaki ara yüzeyleri ayırdedebilir. Yansıyan ekoların yoğunluğu akustik ara yüzeye ve ses demetinin çarptığı açıya bağlıdır. Ses demetinin geliş açısı dik açıya ne kadar yakın ise o kadar az ses yansıması olur. Dik açıdan üç dereceden fazla sapma olması durumunda algılayıcı sensör, yansıyan sesi yakalayamamaktadır.
Ultrason, organlardan ve yumuşak dokulardan iyi bir şekilde geçerken dalaktan ve gastrointestinal sistem gibi hava içeren organlarda da nakledilemez. Kemikler de ultrasonu geçirmediklerinden kemiklerin etrafında çevrelenen organlar ultrason ile incelenir. Ultrason dalgasının yoğunluğu absorbsiyon, refleksiyon ve dağılmayla azalır. Doku absorbsiyonu ultrason dalgasının frekansının artmasıyla artar. Ultrason demeti, belli akustik özellikli bir dokudan farklı akustik özellikli bir dokuya geçtiği zaman ses demetinin bir bölümü yansır. Refleksiyon açısı, genellikle gelme açısına eşittir. Yansıma, ses demetinin dalga boyundan daha büyük ve düz bir düzey gerektirmemelidir. Örneğin diyaframa damar duvarları ve birçok eşyaların sınırları bu özellikteki yüzeylerdir.

Biyomedikal Mühendisliği 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Isı iletimi ya da kondüksiyon, madde veya cismin bir tarafından diğer tarafına ısının iletilmesi ile oluşan ısı transferinin bir çeşididir.
Isı transferi daima yüksek sıcaklıktan, düşük sıcaklığa doğrudur. Yoğun maddeler genelde iyi iletkendirler; örneğin metaller çok iyi iletkenlerdir.
Isı iletim kanunu, Fourier kanunu olarak da bilinir, birim zamanda bir tabaka boyunca olan ısı akısı miktarının, sıcaklık farkının gradyanına olan oranıdır. Bu kanunla kapalı bir şekilde ortaya çıkan orantı sabiti ise ısı iletim katsayısı(k) adını alır.

              Δ
              Q
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        ∼
        −
        k
        A
        
          
            
              Δ
              T
            
            
              Δ
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\Delta Q}{\Delta t}}\sim -kA{\frac {\Delta T}{\Delta x}}}
  

Buna göre birim zamanda kondüksiyonla ısı transfer miktarı

  
    
      
        
          
            
              Δ
              Q
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        ∼
        k
        A
        
          
            
              Δ
              T
            
            
              Δ
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\Delta Q}{\Delta t}}\sim kA{\frac {\Delta T}{\Delta x}}}
  
 şeklinde formüle edilebilir.
Fourier Denkleminde görülen (-) işareti ise Termodinamiğin 0.Kanunu'ndan faydalanılarak kullanılmıştır. Burada (-) işareti ısının, sıcaklığı yüksek olan yerden alçak olan yere doğru aktığını ifade etmektedir.
A yüzey kesit alanı, 
  
    
      
        Δ
        x
      
    
    {\displaystyle \Delta x}
  
 maddenin ısı geçiş bölgesi kalınlığı, k malzeme cinsi ve sıcaklığına bağlı olan ısı iletim katsayısı ve 
  
    
      
        Δ
        T
      
    
    {\displaystyle \Delta T}
  
 sıcaklık farkıdır. Bu kanun, ısı denkleminin temelini oluşturur. R değeri, iki taraf arasındaki ısı direncini belirtir. Ohm kanunu, Fourier kanunu'nun elektrikteki karşılığıdır.

        U
        =
        
          
            k
            
              Δ
              x
            
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle U={\frac {k}{\Delta x}},\quad }
  
 yazılıp,
Fourier kanunu denkleminde yerine koyulursa;

  
    
      
        Q
        =
        U
        A
        
        Δ
        T
        
      
    
    {\displaystyle Q=UA\,\Delta T\quad }
  
 elde edilir.
Burada U, ısıl iletkenliktir. Bir taraftan diğer tarafa olan iletkenlik, direnci verir.

  
    
      
        
          
            
              A
              
              Δ
              T
            
            Q
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {A\,\Delta T}{Q}},\quad }
  

Buradan her katmanda A ve Q değerleri aynı olacağından, çoklu katmanlar için şu denklem yazılır:

  
    
      
        
          
            1
            U
          
        
        =
        
          
            1
            
              U
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              U
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              U
              
                3
              
            
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{U}}={\frac {1}{U_{1}}}+{\frac {1}{U_{2}}}+{\frac {1}{U_{3}}}+\cdots }
  

Buna bağlı olarak çoklu katmanlar için genelde şu denklem kullanılır.

  
    
      
        Q
        =
        
          
            
              A
              
              Δ
              T
            
            
              
                
                  
                    
                      Δ
                      
                        1
                      
                    
                    x
                  
                  
                    K
                    
                      1
                    
                  
                
              
              +
              
                
                  
                    
                      Δ
                      
                        2
                      
                    
                    x
                  
                  
                    K
                    
                      2
                    
                  
                
              
              +
              
                
                  
                    
                      Δ
                      
                        3
                      
                    
                    x
                  
                  
                    K
                    
                      3
                    
                  
                
              
              +
              ⋯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Q={\frac {A\,\Delta T}{{\frac {\Delta _{1}x}{K_{1}}}+{\frac {\Delta _{2}x}{K_{2}}}+{\frac {\Delta _{3}x}{K_{3}}}+\cdots }}}
  

Isı bir akışkandan bir diğerine, bir duvar boyunca iletildiğinde, çoğu zaman akışkanın ince film tabakasının iletkenliğinin belirlenmesi önemlidir. Bu ince film tabakası, ölçülmesi zor olan karakteristikleri viskozite ve türbülansın karışık şartlarına bağlı bir tabakadır.

Newton'un soğuma kanunu, maddenin ısı kaybı miktarının, çevre ve madde sıcaklıkları arasındaki farka oranıdır. Bununla beraber, ısı kaybı prensibinin bu ifadesi, tam doğru bir ifade değildir. Daha doğru bir formülasyon için homojen olmayan ortamlarda, ısı akışının analizine ihtiyaç vardır. Bu ifadenin genel uygulanması, Biot sayısı ile karakterize edilir.
Bununla birlikte, bir maddenin sıcaklığının e üzeri ifadesi, bu prensipten türetilebilir. 
Eğer, T, maddenin sıcaklığı ise;

  
    
      
        
          
            
              d
              T
              (
              t
              )
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        −
        r
        (
        T
        −
        
          T
          
            
              c
              e
              v
            
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {dT(t)}{dt}}=-r(T-T_{\mathrm {cev} })}
  

Burada r pozitif bir sabittir.

  
    
      
        T
        (
        t
        )
        =
        
          T
          
            
              c
              e
              v
            
          
        
        +
        (
        T
        (
        0
        )
        −
        
          T
          
            
              c
              e
              v
            
          
        
        )
         
        
          e
          
            −
            r
            t
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle T(t)=T_{\mathrm {cev} }+(T(0)-T_{\mathrm {cev} })\ e^{-rt}.\quad }
  

Örneğin; basit soğutma modellerinde, Newtonyen soğuma kullanılabilir.

Prof. Dr. Ahmet AYDIN - Yrd. Doç. Dr. Metin HASDEMİR, (2006)-Isı Transferi/Esasları, Aktif Yayıncılık. ISBN 9944-448-00-1

İnfrason ya da düşük frekanslı ses, insan kulağının "normal" işitme sınırı olan 20 Hz'den (Hertz) düşük frekanslı seslerdir. Sesin frekansı düştükçe işitme zorlaşır, dolayısıyla insanların infrasonu algılayabilmeleri için ses basıncının yeteri kadar yüksek olması gerekir. İnfrasonu algılayan ana organ kulaktır. Ancak, yüksek şiddetlerde vücudun değişik kısımlarıyla da infrason algılanabilir.
İnfrason bilim dalı 20 Hz ile 0,0001 Hz arası ses dalgalarını inceler. Bu ses frekansı aralığı depremleri izlemek, yeraltında bulunan kaya ve petrol formasyonlarını haritalamak ve kalbin mekaniğini incelemek için balistokardiyografi ya da sismokardiyografide kullanılır. İnfrason uzun mesafeler katedebilir ve engellerin çevresinden genliği çok azalarak dolanabilir.
İnfrasonik sesler pek çok hayvanın duyamadığı kadar düşüktür ve bu hayvanlara insan da dahildir; ancak İnsanlar doğduğunda yaklaşık 10 Hz-20.000 Hz arasındadır, 1 haftalık oluncaya kadar 20 Hz Ve 20.000 Hz aralığına dönerler.

Infrason ağır topların uygun yerleşimini bulmak için itilaf devletleri tarafından I. Dünya Savaşı'nda kullanıldı. İnfrasonik araştırma öncülerinden biri Fransız bilim insanı Vladimir Gavreau oldu. İnfrasonik dalgalar ilgisi ilk olarak, 1960'larda yaptığı laboratuvarda deneyleri sırasında, yardımcılarıyla kulak zarlarında ağrıyı ve laboratuvar ekipmanlarında titreşimi algılayıp mikrofonda duyulabilir hiçbir ses yakalamayınca fark etti. Büyük bir fan ve mekanik borularının yol açtığına hükmettiği ses sonrası laboratuvarında testler hazırlamaya başladı. Onun deneylerinden biri bir infrasonik düdük, bir diğeri büyük boy bir org borusudur.

Akışkanlar mekaniğinin tarihi, fizik ve mühendislik tarihinin temel bir koludur. Akışkanların (sıvılar ve gazlar) hareketi ve onlara etki eden kuvvetlerin incelenmesi tarih öncesine kadar uzanmaktadır. İnsanın suya bağımlılığı, meteorolojik koşullar ve iç biyolojik süreçler nedeniyle sürekli bir evrim geçirmiştir.
İlk uygarlıkların başarısı, deniz taşımacılığının yanı sıra su dağıtımı ve çiftlik sulama için kanal ve su kemerlerinin inşasına olanak tanıyan su dinamikleri anlayışındaki gelişmelere atfedilebilir. Kavramsal karmaşıklığı nedeniyle, bu alandaki keşiflerin çoğu, en azından diferansiyel denklemler ve hesaplamalı yöntemlerin ileri düzeyde anlaşılmasının geliştirilmesine kadar neredeyse tamamen deneylere dayanıyordu. Akışkanlar mekaniğini tanımlamak için temel denklemleri geliştiren Arşimet, Johann Bernoulli ve oğlu Daniel Bernoulli, Leonhard Euler, Claude-Louis Navier ve George Gabriel Stokes gibi önemli kişiler tarafından önemli teorik katkılar yapılmıştır. Deneysel ve hesaplamalı yöntemlerdeki gelişmeler, alanı daha da ileriye taşımış ve havacılıktan çevre mühendisliğine kadar daha uzmanlaşmış endüstrilerde pratik uygulamalara yol açmıştır. Akışkanlar mekaniği, astronomik cisimlerin ve galaksilerin dinamiğinin incelenmesi için de önemli olmuştur.

Antik medeniyetlerde ok, mızrak, gemi tasarımı ve sulama, taşma gibi genel olarak hidrolik mühendisliği içeren, bilimsel değilse bile pragmatik bilgiler elde edilmişti. En erken insan medeniyetlerinin nehir kıyılarında kurulması su bilimi, hidrolik ve hidrolik mühendisliğinin başlangıcına sebep oldu.

Özgül ağırlık ve kaldırma kuvveti gözlemleri eski Çin filozofları tarafından kaydedildi. M.Ö. 4. yüzyılda Mensiyüs altının ağırlığının tüylerle eşdeğer olduğunu anlatır. MS 3. yüzyılda Cao Chong, farklı ağırlıklarla yüklü teknelerin yer değiştirmesini gözlemleyerek filin tartılmasının öyküsünü anlatmaktadır.

Hidrostatik'in temel prensibi Arşimet tarafından “Yüzen cisimler üzerine” çalışmasında MÖ 250 yılında verilmiştir. Bu çalışmada Arşimet, Arşimet prensibi olarak da bilinen batmazlık yasasını geliştirir. Bu prensip, akışkana batırılan cismin, taşırdığı akışkanın ağırlığına eşit miktarda bir kaldırma kuvvetine maruz kalacağını belirtir. Arşimet, dengede olan bir akışkanın her yönden eşit miktarda bastırıldığını ve bu akışkanda yüzen cismin de denge pozisyonunda olacağını söyler.

İskenderiye'deki Batlamyus'un desteği ile gelişen Yunan okulunda hidrolik makine yapımı için çalışmalar yapıldı. MÖ 120 yılı civarinda Ktesibios ve Heron tarafından tazyikli su çeşmesi, sifon ve piston pompası (forcing-pump) icat edildi.
Sifon oldukça basit bir araçken pompa, hidroliğin bebeklik döneminden beklenilemeyecek kadar karmaşıktır. Pompa, muhtemelen o zamanlar yaygın olan birkaç toprak çömleği bir tekerlek tarafından döndüren güzel bir çeşit zincir pompa (chain pump) olan Mısır tekerleği veya Noria'dan esinlenildi. Bunlardan bazılarında çömleklerin alt kısmında fazla dirence maruz kalmadan alçalarak tekerlek üzerindeki yükü büyük ölçüde azaltan bir vana bulunuyordu. Eğer bu vananın Ktesibios zamanı gibi çok eski bir zamanda tanıtıldığını farz edersek böyle bir makinenin pompa (forcing-pump) gibi karmaşık bir makinenin icadına yol açmasını anlamak çok da zor olmayacaktır.

İskenderiye okulundaki bu icatlara rağmen dikkatlerin akışkanların hareketine yönlenmediği görülüyor. Bu konuyu incelemek için ilk çaba Roma'nın Nerva ve Trajan dönemindeki halk çeşmelerini denetleyen Sextus Julius Frontinus tarafından verilmiştir. De aquaeductibus urbis Romae commentaries adlı çalışmasında o dönemlerde tüplerden boşaltılan suyun miktarını ölçmede kullanılan yöntemler ve su kemerlerindeki ve çeşmelerdeki suyun dağıtılışını inceler. Suyun menfezden akışının sadece deliğin büyüklügüne değil rezervuardaki suyun yüksekliğine de bağlı olduğunu; ve sukemerinden su çekmek için koyulan bir borunun, aşağı-yukarı suyun akışının yönünde koyulması gerektiğini gözlemledi. Ancak menfezin derinliğine bağlı olarak suyun ivmesi yasalarıyla tanışmadığı için sonuçlarındaki kesinlik isteği şaşırtıcı değildir.

İslam coğrafyası bilim adamları, özellikle Abu Rayhan Biruni (973-1048) ve sonradan Al-Khazini (1115-1130) bilimsel metotları akışkan mekaniğine deneylerle uygulayan ilk bilim adamlarındandır. özellikle spesifik ağırlığı belirlemede kullanılan akışkan statiği. Matematikteki oranlar teorisini ve son derece az teknikleri uyguladı. Cebir ve ince hesaplama tekniklerini akışkan statiği alanına tanıtmıştır. Akışkan statiğinde Biruni objenin spesifik yerçekimi ve suyun hacmi arasında bir orantı olduğunu keşfetti. Ayrıca deneyler sırasında testleri kontrol etme metodunu tanıttı ve değişik sıvıların özağırlıklarını ölçtü. Tatlı ve tuzlu su, sıcak ve soğuk su arasındaki ağırlık farkını da kaydetti. Akışkan mekaniği üzerine deneyleri suresince cismin havadaki ağırlığı ile yerini aldığı suyun ağırlığı arasındaki oranı bulmak için Biruni konik ölçüyü (conical measure) icat etti.“The Book of the Balance of Wisdom (1121)” kitabında Al-Khazini hidrostatik dengeyi icat ettiğini yazmıştır.

9. yüzyılda Banu Musa Kardeşler'in ‘Book of Ingenious Devices' kitabı ilk dönemlerde akışkan mekaniğin otomatik kontrolünü tanımlamıştır. İlk kontrollerden biri olan 2-adımlı akışkan kontrolü Banu Musa kardeşler tarafından geliştirilmiştir. Ayrıca akışkanlar için geri beslemeli kontrolü de tanımlamışlardır. Donald Routledge Hill'e'e göre, Banu Musa kardeşler hidrostatik basınç ve akışkan sistemlerdeki “in-line” konik vana kullanımındaki “küçük varyasyonlardan istifade etme" ustalarıdır. Plug vana, Şamandıralı vana, musluk gibi diğer vanaların kullanımı da tanımlamışlardır. Banu Musa Kardeşler ayrıca “küçük miktarlarda sıvıyı tekrar tekrar alabilmeyi sağlayan fakat yüksek miktarda alınırsa daha ileri ekstraksiyonun mümkün olmadığı” .emniyet mekanizması geliştirmişlerdir. Antik Yunan çalışmalarında görülmeyen çift-konsentrik sifon ve değişik sıvıların dökülmesinde kullanılan eğik uçlu huni de Banu Musa'nın orijinal icatlarındandır. Yine çalışmalarında diğer mekanizmalardan yüzen depo ve diferansiyel basıncı da tanımlamaktadırlar.
1206'da el-Cezerî’nin “Book of knowledge of ingenious mechanical devices” kitabı birçok hidrolik makineyi tanımlamıştır. Su yükseltme pompası ayrıca önem taşımaktadır. Zincir pompada ilk kez kullanılan krank mili el-Cezerî’nin saqiyah makinesinde de kullanılmıştır. Periyodik çalışmayı en aza indirgeme konsepti de saqiyahzincir pompasının verimini maksimize etmek amacıyla ilk olarak bu makinede uygulanmıştır. El-Cezerî ayrıca ilk emme borularını içeren ikiz-silindirli vargel (reciprocating) pistonu emme pompası, emme pompalama, çift-etki pompalamayı icat etmiş ve vanalar ile krank mili biyel mekanizmalarını ilk defa kullanmıştır. Bu pompa üç nedenden dolayı oldukça etkileyicidir;

Gerçek bir emme borusunun (akışkanı kısmi bir vakuma emen) bir pompada bilinen ilk kullanımı,
Çift işlev prensibinin ilk uygulaması
Krank mili biyel kolu mekanizmasını kullanarak devir hareketinin aşağı yukarı harekete çevrimi.

Galileo'nun öğrencileri Benedetto Castelli ve Evangelista Torricelli, Galileo'nun prensiplerini hidrodinamiğe uygulamışlardır. Castelli 1628'te akışkanların nehirlerde ve kanallardaki hareketini başarıyla açıklarken, Torricelli, Magiotti'nin deneylerinde ispat ettiği üzere, bir jet içerisinde bir deliğe rastlayan suyun geldiği rezervuardaki yüksekliğe çıktığını gözlemleyip bunun enerjetiğini açıklamıştır.

Pascal’ın ellerinde hidrostatik bir bilim olarak değer kazanırken, ölümünden sonra el yazmaları arasında bulunan ve 1663'te yayınlanan sıvıların dengesi üzerine olan bir incelemede, sıvıların dengesi yasaları en basit şekilde gösterildi ve deneylerle fazlasıyla doğrulanmıştır.

Ölümünden sonra yaptığı deneylerin sonucu yayınlanan Edme Mariotte (1620-1684), Torricelli'nin kuramının gözlenmesi ile uğraşmıştır. Gözlemleri yüzeysel olsa dahi, deney ve kuram arasındaki çelişkiyi suyun hızının sürtünmeden kaynaklı yavaşlamasına bağlamasını keşfetmiştir. Bologna'daki nehir ve kanalların denetçisi Domenico Guglielmini (1655-1710), nehirlerdeki hız kaybını nehrin dibindeki eşitsizliklerden kaynaklanan enine hareketlerle ilişkilendirmiştir. Fakat Mariotte aynı yavaşlamayı cam borularda dahi gözlemlediğinden, Guglielmini'nin kuramı temelsiz görülmüştür. Buna paralel, İtalya doğumlu Fransız filozof, bu yavaşlamayı sürtünmeye bağlamıştır. Suyun filamentlerinin boruya sürtünürken hızından kaybettiğini, bunlara bitişik filamentlerinse daha yüksek hıza sahip olduklarından köşedeki filamentleri sürtündüğünü ve bu yüzden yavaşladığını savlamıştır.

Akan suyun hızındaki yavaşlamaya sürtünme ve viskozitenin etkisi Newton’ın Principia'sında yer almaktadır. Kartezyen girdap sisteminin evrensel olarak geçerli olduğu bir zamanda, bu hipotezi araştırmayı gerekli buldu ve araştırmaları sırasında girdabın herhangi bir katmanının hızının, bu katmanların hızları arasında aritmetik bir ortalama olduğunu göstermiştir. Bundan açıkça şu sonuç çıkıyor ki, bir boru içinde hareket eden bir su filamanının hızı, onu çevreleyen filamanların hızları arasındaki aritmetik bir ortalamadır. Bu sonuçlardan yararlanan İtalya doğumlu Fransız mühendis Henri Pitot sürtünme kaynaklı yavaşlamanın sıvının aktığı boruların çapıyla ters orantılı olduğunu göstermiştir.

Newton'un dikkati aynı zamanda suyun kapların dibindeki ağızlardan akışına odaklanmıştır. İçi su dolu silindirik alanın iki parçadan oluştuğunu kabul edip bu parçaların kısım kısım hareket analizini yapmıştır. Bu ikiye bölümden çıkan hiperboloid katmanın yatay katmanının her an hareket halindeyken, suyun kalanının durma halinde olduğunu varsayıp ortadaki kısmın bir tür katarakt halinde olduğunu savlamıştır. Kuramının tahmin ettiği dökülen su miktarı deneylerle karşılaştırıldığında, Newton ağızdan dökülen suyun hızının suyun rezervuardaki yüksekliğinin yarısından dökülen bir cismin hızına eşit olduğunu hesaplamıştır. Fakat bu hesap suyun rezervuardaki yüksekliğine yükseldiği şeklindeki gözlemle 

Apeiron (ἄπειρον), Antik Yunancada "sınırlı olmayan" anlamına gelir. Sözcüğün başındaki "a" eki olumsuzluk ekidir. Etimolojik olarak "sınırlı olmayan" anlamına gelse de, apeiron ifadesi sadece niceliksel bir anlam taşımaz; aynı zamanda "belirlenemez olan" anlamında da anlaşılmalıdır.

Apeiron Anaksimandros'un arkhesidir. Anaksimandros tarafından bir arke olarak ortaya atılma nedeni, Anaksimandros'un çağdaşı olan Thales'in "su" arkesini yetersiz bulmasıdır. Anaksimandros'a göre, "adalet"in sağlanabilmesi için toprak, ateş, hava ve su arasında sürekli birbirlerinin var oluşuna ve yok oluşuna sebep olan bir denge olması gerekir. Arkenin toprak, ateş, hava ya da su elementlerinden birisi olması halinde, arke olarak belirlenen element dengeyi kendinden yana bozacaktır ve mevcudiyeti sağlayan çatışmalı denge bozulacaktır. Ancak mevcudiyetin sürekliliği gözlemlenebilir açık bir gerçek olduğuna göre arkenin bu dört maddeden biri olması mümkün değildir. Ayrıca Anaksimandros'a göre arkenin somut olarak belirlenemez; "dünyada olmayan" olması da gereklidir.
Apeiron Anaksimandros'un fragmanlarından da bilindiği kadarıyla her şeyin kendisinden doğduğu ve kendisinde yok olduğu "burada olmayan" tanımlanamaz, belirlenemez, sınırsız olandır.

Aristoteles fiziği veya Aristo fiziği, Yunan filozof Aristoteles'in eserlerinde tanımladığı doğa bilimlerin bir biçimidir (MÖ 384-322). Fizik kitabında Aristoteles, fizikte değişimin genel prensiplerini belirler: yaşayan ve ölü, ilahi ve dünyevi, tüm hareketlilikleri içeren, mekana göre ve boyut ya da miktara göre değişen, bir türün niteliksel değişikliği; ve olmak (var olmak, 'nesil') ve yok olmak (artık var olmayan, 'bozulma').
Aristoteles'e göre "fizik" zihin felsefesi, algısal deneyim, hafıza, anatomi ve biyoloji gibi konuları içeren genel bir alandır. Fizik, onun çalışmalarının altında yatan düşüncelerin temelini oluşturur.

Genel insan deneyimleri süregelirken, Aristoteles'in ilkeleri sürekliliğe değil sayısal deneylere dayanıyordu. Bu yüzden doğanın birçok özelliğini genel olarak açıklayabilmektedirler. Evrenimizi kesin ölçülerle açıklamazlar, sayısal veriler şimdi bilimden bekleniyor. Aristarkus gibi Aristoteles'in yaşıtları günmerkezlilik bakımından bu prensipleri reddetti fakat onların düşünceleri geniş ölçüde kabul edilmedi. Aristoteles'in hipotezleri çürütülmek günlük gözlemler için zordu. Fakat sonra bilimsel metotların gelişmesi onun gözlemlerine gelişen teknolojinin avantajlarını (teleskop, vakum pompası) kullanarak deneyler ve hassas ölçülerle meydan okudu.

Sonsuz ve değişmez göksel etherin aksine, her biri iki elemente dönüşme yeteneğinde, soğuk ve ıslak (su), sıcak ve ıslağa (hava) ya da soğuk ve kuruya (toprak), sıcak ve kuru (ateş) olan aslında iki adım yöntemine dönüşebilme özelliklerini paylaşan dört karasal elementtir. Bu özellikler ısıtma - soğutma ve kurutma veya nemlendirme işlerinin mümkün olduğu gerçek bir maddeye göre esas alınır. Bu dört element sadece bu kapasiteyle ve bazı potansiyel işlerle ilgili olmasına göre oluşur. Göksel elementler sonsuzdur ve değişmezdir, bu yüzden sadece 4 karasal elementin hesabı için 'gelecek' ve 'ölüm' ya da Aristoteles'in tabirince De Generatione et Corruptione (Περὶ γενέσεως καὶ φθορᾶς), "nesil" ve "usulsüzlük"tür.

Aristoteles'e göre, karasal kürelerden oluşan öğeler, göksel kürelerden oluşan öğelerden farklıdır. Aristoteles Ay'ın altındaki her şeyin dört elementten oluştuduna inanıyordu, örneğin karasal olan her şey: dünya, hava, ateş ve su. Aristoteles aynı zamanda şunu bekliyordu; cennet ağırlıksız ve bozulmaz (değiştirilemez) olan ether denilen maddeden yapılmıştı. Ether'e aynı zamanda tam anlamıyla beşinci madde olan öz madde de denir.

Aristoteles demir ve dünyayı oluşturan elementlerden oluşan diğer metalleri, küçük miktardaki diğer üç karasal elementlerin ağır metaller olduğunu göz önünde bulunduruyordu. Diğer yandan, daha hafif nesnelerin daha az toprak içeren diğer üç elementin bileşimiyle ilgili olduğuna inandı.

Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar sabit oranla sonsuza dek dönen mükemmel eş merkezli göksel kürelerde gömülüdür. Göksel küreler rotasyon dışında herhangi bir değişiklik yapmadığından karasal ateş küresi, yıldız ışığı, ateş ve zaman zaman göktaşları için katmalısınız. Ay küre aslında dönerken alt kısmı boyunca seyreltilmiş yangın ve hava sürükleyerek, ay yörüngesini çevreleyen değişken, karasal madde ile temas eden tek gök küredir. Homeros'un æthere (αἰθήρ) - Olimpos Dağı'nın 'temiz havası'- ölümlü varlıklar tarafından solunan havanın benzeriydi. Göksel küreler özel element ether, değişmez ve sonsuz, belirli bir orandaki düzgün doğrusal hareketin özelliğinden oluşur.
Konsantrik, etherimsi, güneş, ay ve yıldızları taşıyan dip dibe 'kristal küreler' düzgün doğrusal hareket ile sonsuza kadar hareket eder. Küreler 'gezgin yıldızlar' (güneşle karşılaştırıldığında gezegenler, ay ve yıldızlar, kararsız hareket gösteren) olarak adlandırılan kürelerin içine gömülüdür. Daha sonra düşünüldü ki tüm küreler ıssız Ptolemios, yörünge ve dış çember modelde eşmerkezlidir. Aristoteles astronomların hesaplamalarına, kürelerin toplam sayılarına ve çeşit sayılarına ilişkin rakamı 50 küre civarında vererek sunar. Sabit bir taşıyıcı, 'ana işletici' içeren her sabit yıldızlı küre olarak kabul edilir. Sabit taşıyıcılar küreleri itemezler fakat kürelerin hareketlerinin asıl nedenidir, örneğin; onlar bunu 'ruh güzellik yoluyla taşınır'ın açıklamasına benzer bir yolla açıklarlar.

Aristoteles'e göre, aitia'yı ya da değişimin sebebini tanımlamak için dört yol vardır. Ve şöyle devam eder ki "bir şeyin neden olduğunu kavrayana kadar o şeyin sebebine dair bir bilgimiz yoktur."
Aristoteles sadece dört çeşit sebep olduğu fikrine kanaat getirmiştir.

Bir şeyin maddi nedeni, yapıldığı malzemedir. Bir masa için bu ahşap olabilir; bir heykel için ise bronz veya mermer olabilir.

"Bir bakıma aition'un, var olan şeyden bir şeyin ortaya çıkmasına neden olan şey olduğunu söyleriz; heykel için bronz, şişe için gümüş ve bunların türleri gibi" (194b2 3-6). Aristoteles "türler" ile maddeyi sınıflandırmanın daha genel yollarını (örneğin "metal"; "madde") kastediyor ve bu önemli hale gelecek. Biraz sonra, maddi nedenin kapsamını harfleri (hecelerin), ateşi ve diğer unsurları (fiziksel cisimlerin), parçaları (bütünlerin) ve hatta önermeleri (sonuçların) içerecek şekilde genişletiyor (Aristoteles bu iddiayı biraz farklı terimlerle An. Post II. 11'de tekrarlıyor).

Bir şeyin biçimsel nedeni, onu Öz yapan temel özelliğidir. Aristoteles, Metafizik adlı eserinin A Kitabında, biçimin Öz ve tanım ile yakından ilişkili olduğunu vurgular. Örneğin, 2:1 oranının ve genel olarak sayının oktavın nedeni olduğunu söyler.

"Başka bir [neden] ise biçim ve örnektir: bu, özün formülü (logos) ve onun türleridir, örneğin oktavın 2:1 oranı" (Phys 11.3 194b26—8)... Biçim sadece şekil değildir... Biz (ve bu, özellikle kanonik Aristotelesçi formülasyonunda özle olan bağlantıdır) bir şey olmanın ne olduğunu soruyoruz. Ve bu, müzikal armonilerin bir özelliğidir (ilk olarak Pisagorcular tarafından fark edilmiş ve hayrete düşülmüştür), bu tür aralıklar gerçekten de onları oluşturmak için kullanılan enstrümanlarda (boruların, tellerin uzunluğu vb.) bir biçimde bu oranı sergiler. Bir bakıma, oran tüm aralıkların ortak noktasını, neden aynı sonuç verdiğini açıklar.

Bir şeyin etkin nedeni onun şeklini aldığı birincil kuruluştur. Örneğin; bir bebeğin etkin nedeni aynı türden ata ve bu tabloda masanın şeklini bilen bir marangoz vardır. Fizik 2 de (1929-32), Aristoteles şöyle yazıyor; 'şu da vardır ki değişimin ilk yaratıcısı ve onun durdurucusu sorumlu olan kişidir."

Sonuncu neden şudur ki, bir şey yer alması, onun amacı ve teknolojinin amacı: çimlenen bir tohum için, rampanın üzerindeki bir top için yetişkin bir bitkidir, altta geri kalanı geliyor, bir göz için görülüyor, bir bıçak için kesiliyor.

Aristoteles'e göre yaşayan şeylerin bilime getirileri, her bir hayvan türlerine ait tüm gözlemleri toplayarak, onları cinsler ve türlerinin içinde organize ederek (hayvanların farklılaşan gelişimlerinde) ve nedenlerinin çalışmalarını sürdürmekle olur (hayvanların bazılarında ve onların jenerasyonunda, onların üç temek biyolojik organlarında).

Dört element değişmeyen maddelerden oluşur, örn; kan, et ve kemik, bunlar vücudun düzensiz organları için yaratılmış (örn; kalp, karaciğer ve eller) 'sırasıyla, kısımlar olarak, bütün olarak vücut fonksiyonları için önemlidir (PA II. 1 646a 13—24)".

Aristoteles'e göre algılama ve düşünme benzerdir, tamamen aynı olmamalarına rağmen algılama yalnızca harici objelerle ilgilidir ki bu verilmiş herhangi bir zamanda kendi duyu organlarını temsil eder. Halbuki, biz seçtiğimiz herhangi bir şey hakkında düşünebiliriz. Düşünce evrensel biçimler hakkındadır, şimdiye kadar başarıyla anlaşılmış olan doğrudan bu biçimlerin örneklerine sahip olan hafızamıza dayandırılır.

Yerçekiminin Aristocu açıklaması tüm yapılar kendilerine doğru ilerlerler. Su ve Dünya elementleri için bu yer evrenin merkezidir, (geosantrizm) ; suyun doğal yeri eşmerkezli bir dünya kabuğu etrafıdır. O suya gömülüdür. Havanın doğal yeri aynı şekilde eşmerkezli bir kabuk etrafını çevreler; suda kabarcıklar yükselir. Son olarak, ateşin doğal yeri havanınkinden daha yüksektir fakat en içteki gök kürenin altındadır (Ay'ı taşıyarak).
Aristoteles fiziğinin bir kitabı Delta'da(IV.5) Aristoteles mekanları iki bölüm açısından tanımlar, bir tanesi diğerini içerir: bir 'yer' ki, geçmişin iç yüzeyi (yapıyı içerir) diğerinin (yapıyı içeren) dış yüzeyiyle temas halindedir. Bu tanım 17. yüzyılın başlangıcına kadar baskın kaldı, hatta filozoflar tarafından sorgulanmış ve tartışma konusu olmuştu. önemli eleştiri geometri açısından 11. yüzyıl Arap hezârfen İbn-i Heysem tarafından onun söylevinde yapılmıştı.

Karasal nesneler yükselir ya da alçalırlar, daha fazla ya da daha az yüksekliğe doğru, kendiliğinden oluşmuş 4 elementin hızına göre. Örneğin, dünya en ağır elementtir ve su evrenin merkezine doğru düşer; bu nedenle dünya ve onun en önemli parçası olan okyanuslar, çoktan oraya yerleşmişlerdir. Tam tersi, en hafif elementler, su ve özellikle ateş merkezden yükselir ve giderler.
Aristoteles'in teorisine (ya da kelimenin modern anlamıyla) göre elementler madde değildirler. Buna karşılık olarak, onlar aralarındaki ilişki açısından soyutturlar.
Hareket ve değişim Aristoteles fiziğiyle yakından ilgiliydi. Hareket, Aristoteles'e göre, gerçeklikten olasılığa doğru bir değişim içeriyordu. O bu değişime dört örnek verdi.
Aristoteles şunu önerdi; sürat iki özdeş şekilli objede gömülüyken ya da düşerken ağırlığıyla doğru orantılı bir şekilde ve öz kütleyle ters orantılı bir şekilde yol boyunca taşınırlardı. Aynı zamanda, Aristoteles belki atomların düşüş hızının bir boşluk boyunca karşılaştırıldığını öngörmeliydi (onlar kesin olmayan bir şekilde hızlı hareket edebilirler çünkü muhtemelen boşlukta belirli olmayan bir yere yerleştiler). Fakat şimdi anlaşıldı ki, herhangi bir zamanda elde edilen düşüş hızı dirençsiz hava gibi görelidir, iki objeden beklenen yaklaşık olarak eşdeğer hızlardır çünkü ikisi de kütleleriyle aynı oranda bir yer çekimi kuvvetine maruz kalıyorlar ve böylece aynı oranda hızlanmış oluyorlar. Bu özellikle 18. yüzyılda gö

Augustin Jean Fresnel, (d. 10 Mayıs 1788, Broglie - ö. 14 Temmuz 1827, Ville-d'Avray) Fransız fizikçidir. Çağdaş optik biliminin kurucusudur. Bütün optik olayların, ışığın dalga teorisi ile açıklanabileceğini önermiştir. Harekete duyarlı PIR (passive infrared sensor) sensörlerin önlerine monte edilen yarım daire şeklinde cama benzer yansıtıcının mucididir. En yaygın kullanım alanı harekete duyarlı lambalar ve alarm hareket algılayıcılarıdır.

Bir mimarın oğlu olan Augustin Fresnel, Eure'da Broglie' de doğdu. 13 yaşındayken Caen'da ortaokula gitti. Daha sonra 16,5 yaşında Ecole Polytechnique'te öğrenim gördü. 1809'da üyesi olduğu Fransa Ulusal Köprüler ve Yollar Okulu'nda deniz fenerlerinden sorumlu oldu. 1823'te Bilimler Akademisi'ne ve "Académie Royale"'ye üye oldu. 1824'te Académie Royale'ce kendisine Rumford madalyası verildi ve bir sonraki yıl yabancı üye olarak atandı.
Kariyerine Fransa Ulusal Köprüler ve Yollar Okulu'nda 1809'da başladı. 1815'te Napolyon'un Elbe Adası'ndan dönüşüne karşı çıktı. (Fresnel kralcı bir eğitim almıştır.) İmparatorluk polisince evinde göz hapsine alındı. Paris'te bulunduğu zaman Arago ile tanıştı ve bilimsel kariyerine başladı. Young'dan bağımsız olarak, ışığın enterferansları üzerinde sayısız deneyler yaptı. Böylece dalga boyu kavramını ortaya çıkardı. Fresnel integrallerini hesapladı. Farklı düzlemlerdeki iki polarize ışık demetinin hiçbir enterferans etkisi olmadığını ilk kez ispatladı. Bu deney ile, polarize ışığın dalga hareketinin kendisinde önce zannedildiği gibi boyuna değil, (ses dalgalarında olduğu gibi) enine yönde olduğunu gösterdi.
Dairesel polarize bir ışığı ilk elde eden kişidir. Işık kırılması ile ilgili Fresnel adıyla bilinen formülleri halen kullanılmaktadır. Uygulamalı optik alanında Fresnel, deniz fenerlerinin aydınlatma gücünü artırmak için kademeli merceği icat etti. Paris yakınlarında Ville-d'Avray'de 1827'de tüberkülozdan öldü.

Sir Benjamin Thompson, Kont Rumford, FRS (Almanca: Reichsgraf von Rumford; 26 Mart 1753 - 21 Ağustos 1814), Colonial Massachusetts'te doğmuş İngiliz fizikçi ve mucittir. Termodinamik alanında, döneminin hakim fizik teorisine meydan okumaları termodinamikte 19. yüzyıl bilimsel devriminin önemli bir parçası kabul edilir.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz "Kralcı" kuvvetlerin bir parçası olan King's American Dragons'ta yarbay olarak görev yapmıştır. Savaşın bitiminden sonra Londra'ya taşındı; burada idari yetenekleriyle öne çıkarak albay rütbesine yükseldi ve 1784 yılında III. George tarafından şövalye ilan edilmiştir. Üretken bir tasarımcı olan Thompson, savaş gemisi tasarımları çizmiştir. İlerleyen süreçte Bavyera'ya taşınmış ve orada hükûmet hizmetine girmiştir. Bavyera Ordu Bakanı atanan Thompson, orduyu yeniden organize etmiş ve 1792'de Kutsal Roma İmparatorluğu Kontu ilan edilmiştir.

Thompson, 26 Mart 1753'te Massachusetts Körfezi Eyaleti'nde yer alan Woburn kırsalında doğmuştur. Doğum yeri günümüzde müzeleştirilmiş ve koruma altına alınmıştır. Eğitimini ağırlıklı olarak köy okulunda tamamlayan Thompson, gençliğinde, Harvard Koleji'nden Profesör John Winthrop'un derslerine katılmak amacıyla (bazen yaşlı Loammi Baldwin ile birlikte) Cambridge'e yaklaşık on mil (yaklaşık 16 km) yürümüştür. 13 yaşına geldiğinde, Salem yakınlarında tüccarlık yapan John Appleton'a çıraklık yapmıştır. Thompson, ticarette başarılı olmuş ve iyi eğitimli insanlarla iletişime geçmiştir. Bu yıllarda bilime ilgi duymaya başlayan Thompson, çevresinden çokça beceri edinmiştir. 1769'da Woburn'da bir yaralanma sonrası iyileşirken, ısının doğasıyla ilgili deneyler yapmış ve Loammi Baldwin gibi isimlerle araştırma konusu üzerine yazışmaya başlamıştır. Aynı yılın ilerleyen dönemlerinde, Boston'daki bir dükkan sahibi için birkaç ay çalışmış ve ardından Woburn'da bir doktorun yanında kısa bir süreliğine ve başarısızlıkla sonuçlanan bir çıraklık yapmıştır.
Thompson'ın 1772'ye kadar belirsiz olan geleceği, o yıl aniden değişmiştir. Zengin ve güçlü bağlantıları olan bir varis olan Sarah Rolfe (doğumdaki soyadı Walker) ile tanışmış, ondan etkilenmiş ve evlenmiştir. Kadının babası bir bakandır ve ölen kocası, New Hampshire Eyaleti'nin modern Concord şehri yakınlarında bulunan Rumford'daki mülkünü ona bırakmıştır. Portsmouth'a taşınmışlar ve Thompson, karısının vali üzerindeki etkisi sayesinde New Hampshire Milislerine binbaşı olarak atanmıştır. Çocukları (Sarah) 1774 yılında doğmuştur.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladığında, Thompson  New England'da yaşayan, mülk sahibi bir adamdır ve isyana karşı olmaktadır. İsyancılara karşı durmak amacıyla krala sadık olanlara iş olanağı sağlamaktadır. Bu, ona popüler partinin düşmanlığını kazandırmış ve Thompson'ın evinin saldırıya uğramasına yol açmıştır. Sonradan anlaşılacağı üzere karısını kalıcı olarak terk ederek İngiliz hatlarına kaçmıştır. Thompson, Amerikan kuvvetleri hakkında değerli bilgiler verdiği İngilizler tarafından memnuniyetle karşılanmış ve hem General Gage'in hem de Lord George Germain'in danışmanı olmuştur.
Amerika'daki İngiliz ordularıyla çalışırken barutun gücünü ölçmek için deneyler yapmış ve sonuçları 1781'de Philosophical Transactions Royal Society'de yayınlandığında büyük beğeni toplamıştır. Bunun etkisiyle, savaşın sonunda bir bilim adamı olarak ün kazanarak Londra'ya gelmiştir.

1785'te, Prens seçmeni Charles Theodore'un yardımcısı olduğu Bavyera'ya taşınmıştır. Orduyu yeniden düzenleyerek ve yoksullar için çalışma evleri kurarak Bavyera'da on bir yıl geçirmiştir. Ayrıca fakirler için bir çorba olan Rumford's Soup'u icat etmiş ve Bavyera'da patates ekimini düzenlemiştir. Balmumu mumlarının, donyağı mumlarının ve kandillerin nispi maliyetleri ve verimlilikleri dahil olmak üzere pişirme, ısıtma ve aydınlatma yöntemlerini incelemiştir. Prens Charles adına 1789'da Münih'te Englischer Garten'ı kurmuştur; bu park bugün de dünyanın en büyük şehir parklarından biri olarak bilinmektedir. 1789'da Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'nin Yabancı Onursal Üyesi seçilmiştir.
Çabaları için, 1791'de Thompson, Kutsal Roma İmparatorluğu Kontu yapılmış ve Reichsgraf von Rumford (Türkçe: Rumford İmparatorluk Kontu) olmuştur. "Rumford" adını, evlendiği Concord'un eski adı olan New Hampshire, Rumford kasabasından almıştır.

Topçuluk ve patlayıcılar üzerine yaptığı deneyler, ısıya ilgi duymasına yol açmıştır. Katı bir maddenin özgül ısısını ölçmek için bir yöntem geliştirmiş, ancak Johan Wilcke paralel keşfini daha erken yayınladığında hayal kırıklığına uğramıştır.
Thompson daha sonra kürk, yün ve tüy gibi çeşitli malzemelerin yalıtım özelliklerini araştırmıştır. Bu doğal malzemelerin yalıtım özelliklerinin, havanın taşınımını engellemelerinden kaynaklandığını doğru bir şekilde tespit etmiştir. Daha sonra, havanın ve aslında tüm gazların ısıyı mükemmel şekilde iletmediği şeklindeki biraz pervasızca ve yanlış bir çıkarım yapmıştır. Ayrıca bunu, ilahi takdirin hayvanların kürkünü onların rahatını garanti edecek şekilde ayarladığını iddia ederek, tasarım argümanının  kanıtı olarak görmüştür.
1797'de iletken olmama konusundaki iddiasını sıvılara da genişletmiştir.  Bu fikir, bilimsel kuruluştan önemli itirazlar getirmiş, John Dalton ve John Leslie özellikle açık sözlü saldırılar yapmışlardır. Thompson'ın iddiasını doğrulamak için doğruluk ve hassasiyet açısından mevcut olan her şeyi aşan enstrümantasyona ihtiyaç duyulacaktır. Yine teolojik inançlarından etkilenmiş gibi görünüyordur ve suya insan yaşamının düzenlenmesinde ayrıcalıklı ve ihtiyati bir statü vermek istemesi muhtemel görünüyordur.
Koyun omzu ile yaptığı deney sayesinde sous-vide yemek hazırlama yönteminin kurucusu olarak kabul edilmiştir. Bu yöntemi denemelerinden birinde anlatmıştır.

Rumford'un en önemli bilimsel çalışması Münih'te gerçekleşmiş ve "Sürtünmeden Oluşan Isının Kaynağına İlişkin Deneysel Bir İnceleme" (1798) adlı eserinde o zamanın geçerli bilimsel teorisindeki gibi kalorifik olmaktan ziyade bir hareket biçimi olduğunu iddia ettiği ısının doğasına odaklanmıştır. Rumford, Münih'teki cephanelikte delici topun ürettiği sürtünme ısısını gözlemlemiştir. Rumford bir top namlusunu suya daldırmış ve özel olarak köreltilmiş bir delme aleti ayarlamıştır. Suyun kabaca iki buçuk saat içinde kaynatılabileceğini ve sürtünme ısısı kaynağının görünüşte tükenmez olduğunu göstermiştir. Rumford, işlenen ve kalan malzemenin özgül ısılarını karşılaştırarak topun malzemesinde herhangi bir fiziksel değişiklik olmadığını doğrulamıştır.
Rumford, görünüşte belirsiz ısı üretiminin kalori teorisiyle bağdaşmadığını savunmuştur. Namluya iletilen tek şeyin hareket olduğunu iddia etmiştir.
Rumford, üretilen ısıyı daha fazla ölçmek veya ısının mekanik eşdeğerini ölçmek için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Bu çalışma düşmanca karşılansa da, daha sonra 19. yüzyılın sonlarında enerjinin korunumu yasalarının oluşturulmasında önemli olmuştur.

Pictet'in soğuğun yansımasını gösteren deneyini, tüm cisimlerin eterik sıvıda görünmez ışınlar, dalgalanmalar yaydığını varsayarak açıklamıştır. Isıl ve frigorifik radyasyon teorilerini desteklemek için deneyler yapmış ve ısı iletişiminin, kalorifik (sıcak) ışınların ve frigorifik (soğuk) ışınların ve nesne tarafından yayılan ışınların net etkisi olduğunu söylemiştir. Bir cisim daha sıcak bir cisimden radyasyon emdiğinde (kalorifik ışınlar) sıcaklığı yükselmekte ve daha soğuk bir cisimden radyasyon emdiğinde (frigorifik ışınlar) sıcaklığı düşmektedir.

Thompson aktif ve üretken bir mucittir; bacalar, şömineler ve endüstriyel fırınlar için iyileştirmeler geliştirmenin yanı sıra çift kazanı, bir mutfak ocağını ve bir damla kahve demliğini icat etmiştir. Bavyera Ordusu'nda askerlerin beslenmesini ve kıyafetlerini iyileştirdiği öncü çalışmasının ardından bir süzmeli cezve icat etmiştir.
Rumford şöminesi, bir odayı ısıtmanın önceki şöminelere göre çok daha verimli bir yolu olan yukarı hava akımını artırmak için baca açıklığını kısıtlama fikrini ortaya attığında Londra'da bir sansasyon yaratmıştır. O ve çalışanları, yan duvarları açılı hale getirmek için ocağa tuğlalar yerleştirerek şömineleri değiştirmişler ve bacadan yukarı çıkan havanın hızını artırmak için bacaya bir tıkaç eklemişlerdir. Tıkacın etkisi, aerodinamik bir hava akışı üretmektedir, böylece tüm duman dolanıp odaya girmek yerine bacaya gidecektir. Aynı zamanda ateşin verimini artırma etkisine sahiptir ve ister odun ister kömür olsun, yakıtın yanma hızı üzerinde ekstra kontrol sağlamıştır. Pek çok şık Londra evi, onun talimatlarına göre değiştirilmiş ve dumansız hale gelmiştir.
Thompson, başarısının haberi yayıldığında ünlü olmuştur. Çalışmaları da çok karlı ve bacaların çalışma şekline ilişkin analizini yayınladığında çokça taklit edilmiştir. Birçok yönden, yeni bir soba türü icat eden Benjamin Franklin'e benzemekteydi.
Termal iç çamaşırın icadıyla da anıldığı için, ısının tutulması çalışmalarında tekrar eden bir temaydı.

Thompson ayrıca sönmemiş kireç üretmek için kullanılan fırınların tasarımını da önemli ölçüde geliştirmiş ve Rumford fırınları kısa süre sonra Avrupa çapında inşa edilmeye başlanmıştır. Kilit yenilik, yanan yakıtı kireç taşından ayırmayı içeriyordur, böylece fırının ısısıyla üretilen kirecin ateşten çıkan külle kirlenmemesi sağlanmıştır.

Rumford, ışığın ölçümü olan fotometri alanında çalışmıştır. Bir fotometre yapmış ve bir ışık şiddeti birimi olarak kandelanın atası olan standart mumunu tanıtmıştır. Standart mumu, bir ispermeçet balinasının yağından, katı spesifikasyonlara göre yapılmıştır. Ayrıca biri beyaz diğeri renkli iki ışığın yarattığı gölgelerin neden olduğu "yanıltıcı" veya öznel tamamlayıcı renkler üzerine çalışmalar yayınlamış; bu gözlemler, Michel-Eugène Chevreul tarafından "eş zamanlı renk kontrastı yasası" olarak alıntılanmış ve genelleştirilmiştir.

1799'dan sonra zamanını Fransa ve İngiltere arasında paylaştırmıştır. Sör Joseph Banks ile birlikte 1799'da Büyük Britanya Kraliyet Enstitüsü'nü kurmuştur. İkili, ilk öğretim göre

Bessel fonksiyonları ilk önce Daniel Bernoulli tarafından tanımlanmış ve Friedrich Bessel tarafından genelleştirilmiş

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              y
            
            
              d
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        x
        
          
            
              d
              y
            
            
              d
              x
            
          
        
        +
        (
        
          x
          
            2
          
        
        −
        
          α
          
            2
          
        
        )
        y
        =
        0
      
    
    {\displaystyle x^{2}{\frac {d^{2}y}{dx^{2}}}+x{\frac {dy}{dx}}+(x^{2}-\alpha ^{2})y=0}
  

diferansiyel denkleminin kanonik çözümleridir.

Bessel fonksiyonları Helmholtz denklemi'nin silindirik koordinatlardaki ayrıştırılabilir çözümleridir. Bunun sonucu olarak özellikle dalga yayılım problemleriyle ilişkilidirler, örnek olarak

Silindirik dalga kılavuzu içerisinde dalga yayılımı
Silindirik cisimlerden dalga saçılması
Frekans modülasyonu

          J
          
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle J_{\alpha }}
  

I0

          Y
          
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle Y_{\alpha }}
  

Neumann fonksiyonu olarak da adlandırılır. 
  
    
      
        α
        ∈
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \alpha \in \mathbb {N} }
  
 olması durumunda 
  
    
      
        
          J
          
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle J_{\alpha }}
  
 ve 
  
    
      
        
          J
          
            −
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle J_{-\alpha }}
  
 doğrusal bağımlı olacağından, doğrusal bağımlı olmayan ikinci türden bir çözüme ihtiyaç duyulmuştur.

          H
          
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle H_{\alpha }}
  

Özellikle dalga yayılım problemleriyle ilişkili olarak tanımlanırlar.

  
    
      
        
          H
          
            α
          
          
            (
            1
            )
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          J
          
            α
          
        
        (
        x
        )
        +
        i
        
          Y
          
            α
          
        
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle H_{\alpha }^{(1)}(x)=J_{\alpha }(x)+iY_{\alpha }(x)}
  

  
    
      
        
          H
          
            α
          
          
            (
            2
            )
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          J
          
            α
          
        
        (
        x
        )
        −
        i
        
          Y
          
            α
          
        
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle H_{\alpha }^{(2)}(x)=J_{\alpha }(x)-iY_{\alpha }(x)}

Bohr–Einstein tartışmaları, kuantum mekaniği hakkında Albert Einstein ile Niels Bohr arasında süregelen tartışmadır.
Tartışmaları, kuantum fiziğine olan katkılarına ek olarak bilim felsefesine de katkı sağladığı için günümüzde hâlâ önemini korumaktadır. Bu tartışmalar hakkında yapılan ilk kapsamlı çalışma Bohr tarafından yayımlanan "Einstein ile Atom Fiziği'ndeki Epistemolojik Problemler Üzerine Sohbetler" kitabıyla yapıldı. Einstein ile Bohr arasındaki düşünce farklılığı büyüktü ancak dostlukları yaşamlarının sonuna kadar sürdü.
Bu tartışmalar yirminci yüzyılın ilk yarısında bilimsel araştırma yöntemleri konusunda yapılan en kapsamlı çalışmalardan biri olma özelliğini taşıdı çünkü  yirminci yüzyılın ilk yarısında kuantum mekaniği bir dal olarak ortaya çıkmamış ve insanların atom fiziğinin ilerlediği yerler hakkında bilinci yeteri kadar gelişmemişti. Yıllar sonra çoğu fizikçi tarafından kuantum fiziğinin yapısı hakkında yapılan bu ilk tartışmada Niels Bohr'un  haklı olduğu düşünüldü ve sonrasında da birçok güçlü kanıt Bohr'un bakış açısının, kuantum mekaniğinde temel yapı taşı olmasını sağladı.

Max Planck'ın çeşitli deneyler ile keşfettiği (h) sabiti ve kuantum kavramının, o dönemde bilinen fiziğin yeniden yazılması anlamına geldiğinin farkına ilk varan kişi Albert Einstein'dı. Bu durumu açıklamaya çalışan Einstein 1905 yılında yazdığı makalede geçen yüzyılda yapılan deneylerin bir kısmında ışığın bazen bir parçacık gibi hareket edebildiğini ve bu parçacığa foton adı verilebileceğini önerdi (bkz. Dalga parçacık ikiliği). Bununla birlikte bu konu hakkında araştırmalar yapan Bohr, foton kavramının en büyük karşıtlarından biriydi ve 1925 yılına kadar foton kavramını kabul etmedi. Foton kavramı Einstein'a çekici gelmekteydi çünkü parçacık gibi davranan bir ışığın birçok fiziksel özelliği açıklanabilirdi. Bohr bu durumdan hoşnut değildi çünkü bu parçacık olan ışığı açıklamak için yeni bir matematik oluşturulması demekti. Ona göre bir bilim insanı iki denklem arasında seçim yapmamalıydı.
Einstein'ın ve ışığı parçacık olarak düşünen bilim insanlarının makaleleri üzerine Niels Bohr, 1913 yılında Bohr Atom Modeli'ni yayınladı. Bu model sayesinde kuantum ikililiği kavramı belirli atomlar için çözüme kavuşuyordu. Einstein ilk önce şüpheci yaklaştı, ancak sonrasında modelin belirli sınırlar altında işe yaradığını görünce Bohr'un düşüncelerine katıldı.

1920'lere gelindiğinde atom çekirdeği hakkında yapılan birçok araştırma ve deney, Einstein ve Bohr'un fikirleri etrafında şekillenen bir kuantum devrimine yol açtı. Devrimi başlatan ilk şok Werner Heisenberg'ın çıkardığı bir makaledeki uzay zaman denklemlerinde Newton'dan beri değişmeyen ve "gerçeklik" olarak bahsedilen yapıtaşlarını çıkartmasıyla var oldu. Sonraki dalga da 1926'da Max Born'un yaptığı araştırmalar sonrası, Atom altı çalışmalara inildiğinde matematikteki olasılık teorisiyle orantılı sonuçlar bulduğunu tespit etmesi ile geldi.
Einstein, deneylerin bu şekilde yorumlanmaması gerektiğini düşündü ve bu düşünceyi reddettiğiini söyledi. Max Born'a attığı bir mektupta Einstein, "Hiçbir zaman, hiçbir koşulda, beni onun (tanrının) zar attığına ikna edemezsiniz." diye yazdı.
1927 yılında yapılan Beşinci Solvay Konferansı Heisenberg ve Bohr, yeni bir çağın başladığı sonucuna vardıklarını söylediler, bu koşullar kuantum mekaniğinin temellerini atacağını ve artık pek değişmeyeceği sonucuna vardıklarını belirttiler. Bu konuşma duyulduğu anda zaten bu düşünce biçimine eleştirel bir şekilde bakan Einstein, dehşet içinde kalır. Ona göre bu işi yalnızca olasılık ile yorumlayıp üstünü kapatmak yanlıştır ve kuantum maddelerinin özelliklerinin daha iyi incelenmesi gerekir.
Einstein devrimin bittiğini düşünmüyor ve atom modelinin daha fazla geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bir parçacığın uzay ve zamanda hızı ile konumunun aynı anda bilinemeyeceğini, ancak istatistiksel olarak orbitaller aracılığıyla tahmin edilebileceğini kabul ediyordu (bakınız Belirsizlik İlkesi). Einstein' göre bu istatistiksel sistem tamamıyla rastgele olmuş olamazdı, arkasında mutlaka bir model, bir plan var olmalıydı. Kendini istatistiksel düşünen biri olarak tanımlasa bile Einstein, bu belirsizliğin yalnızca rastgelelik ile çözüleceğini düşünmüyordu. Niels Bohr'a göre ise bu durum fiziğin tamamlayıcılık ilkesiyle gayet tutarlıydı. Ona göre bu rastgeleliği kabul etmeyiş, eski moda determinist görüşlerin gelenek haline gelmesinden kaynaklanıyordu.

Yukarıda bahsedildiği gibi, Einstein'ın 1900'lerin başındaki katı görüşleri, yeni gelen bilimsel kanıtlar ile değişikliklere uğradı. Einstein ilk önce kuantum kavramının tespit edilemezliğini reddetmişti, arkasında bir model ya da bilimsel çalışma yapılabileceğini ddüşünüyordu, suggesting ingenious  atom teorisini ve dalga parçacık ikililiği gibi o dönemde yeni olan kavramların, yaratıcı düşünce deneyleri aracılığıyla açıklanabileceğini düşünüyordu.
Enstein'den gelen ilk saldırı Solvay Konferansında Einstein gibi düşünenlere 1927 yılında elektronlar and fotonlar hakkında yapılan geleneksel yorumlardan dolayı "Ortodoks" kavramının yöneltilmesiyle oldu. Einstein evrensel olarak kabul edilmiş Enerjinin Korunumu Yasası, (momentum) ve itme gibi kavramları tamamen yoksayarak yalnızca dalga özellikleri ile belirsizlik ilkesinin açıklanmayacağını, fotonun da genel özelliklerinin açıklanmayacağını belirtmiştir. Bu tür bir yaklaşımın hiçbir şekilde Tamamlayıcılık ile uyuşmayacağını söylemiştir.

S2'de bulunan iki yarıktan geçen ışık, ışığın bir dalga gibi davranıyor olmasıyla açıklanabilmekte. Aslında, bu süperpozisyon durumu kesin bir şekilde ışığın dalga ve parçacık ikililiğive interfazını gösteriyor. Bu durum gelecekte yorumlandığında, parçacığa sanki "yol gösteren" bir dalga olduğu yorumlaması yapılmıştır (bu da ışığın yalnızca dalga gibi davrandığını geçersiz kılıyor). Çift yarıktan geçen "Tanecik" S2deki işlemden geçtikten sonra dalganın yönün değiştiriyor olmalı, ancak tanecik kuramı iki kırınımdan oluşacak ve o dönemki bilimsel bilgi olan iki konsantre nokta oluşmasını öngörür ve bu yüzden bu da tek başına açıklayamaz.
Bu durumdan sonra Einstein, tartışmaları süren ikinci aşamayı öne sürer: klasik fizikle uyumlu olmayan pek çok parçacığın(pratikte) S1'e dik olan bir hızı vardır. Işığın, yarık ile yaptığı tek etkileşimin yayılım olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sistemdeki tüm itmelerin toplamının korunduğunduğu belirten İtmenin korunumu kavramına göre eğer bir parçacık bir yöne doğru sapmış ise, ters yöne doğru bir tepme olacaktır. Gerçek durumlarda ışığın çarptığı levha etkilenmeden kalmalıdır. Ancak Çift yarık deneyi örneğindeki prensipte, levha çok küçük miktarda sarsıntılar geçirir. Bu durum da bir yönde hareket eden parçacığın itmesini ölçmeyi sağlayabilir. Bu geri tepmelerden dolayı, iki ana görüntü oluşmaz; bunun aksine geri tepmelerin yönlerine bağlı olarak değişen girişim desenleri görülür.
Bohr'un, Einstein tarafından yapılan bu iddialara verdiği yanıt için Figür C'deki deney düzlemini yarattı. Bohr deney sonucunda farkına vardı ki levhada var olan titreme, Einstein'ın düşüncelerindeki temel varsayım olan fotonu kanıtlıyordu. Ancak bu tespit bize parçacıkların hızını tam olarak belirlememize yine imkân tanımıyordu. Bununla birlikte, Bohr daha net tespitler yapmayı amaçlayan yeni levhalar ile deneyi tekrarladı ancak X yönünde yapılan bir hareketin hızını ve konumunu aynı anda tespit etmeyi başaramadı. Daha deney başlamadan levha mutlaka bir şekilde oluşan dış kuvvetlerin etkisiyle hareket halinde oluyordu ve bu da deneylerden net bir yargı çıkarmayı engelliyordu. Olması gereken deney düzleminde S1 üzerindeki tüm olası konum vektörlerinin ortalaması alınmalı ve bu konum vektörü bizeF  levhasının orta noktasını verecektir. Ancak bu ortalama hesaplamlara göre aynı zamanda F levhasında var olan ortalama rengin de gri olması beklenir (bu ortalama yöntemi dire dalgalarda iş yaramaktadır). Bir kere daha çift yarıktaki kırınımları yalnızca dalga sistemi ile yorumlamak işe yaramamıştır.

Kuantum mekaniğindeki bu fenomenleri anlayabilmek için Bohr, farkına vardığı bir durumdan bahseder: "Şu bir gerçek ki, ölçme aletlerinden çıkarılan sonuçlara aykırı hareket eden bu cisimler, eski yöntemlerle incelenemez ve yeni yöntemler de derinlemesine araştırılmalıdır. Bu yapıların oluşturulması kuantum mekaniğinin biçimlenmesi için ön şarttır. Bunun esaslarından biri de bütün deney sonuçlarının ve cihazın etkilerinin de sisteme dahil edilmesidir. Bunlarla birlikte deney düzlemine ayna gibi yeni cihazlar eklemek, "parçacığın" yeni davranışlarıyla tanışmamızı sağlayabilir...",Hatta Bohr, bu belirsizlikleri çözüme kavuşturmak için duruma daha uzaktan, makroskopik boyutlardan, bakmayı bile önerir:

Özellikle, şu açıkça belirtilmelidir ki... Uzay-zaman kavramlarında atomik fenomenin kesin bir biçimde kullanımı, gözlemlerin vereceği sonuçlar doğrultusunda sınırlandırılmalıdır. Bu gözlemler fotoğrafik lens, ya da karanlık bir odada damla su yardımıyla gelen ışığı büyütmek ile olabilir.
Bohr, yaptığı çalışmalar sonucunda Einstein'ın önerdiği ve belirsizlik ilkesini kıracak bir deney aleti oluşturulamayacığı görüşünü belirtti. Einstein'e göre kuantum mekaniğini şekillendiren rastgeleliğin arkasında bir yasa ya da teori var olmalıydı. Öteki taraftan, sürekli olarak gerçekliğin mikroskobik hallerini gösterebilmek için yalnızca yakınlaştırmanın yeteceğini düşünüyordu. Bohr'a göre molekülelri klasik optik yakınlaştırma yöntemleri ilerlediğinde gözlemlenilebilecekti. Bu düşünce biçimi sonraları kuantum fiziğinde ölçüm sorunu olarak adlandırılacaktı.
Yakın zamanlarda Bohr'un bu fikrinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ölçmek amacıyla bir deney uygulandı. Deney serbest halde ve moleküler düzeyde yaratılan bir çift yarık deneyiydi. Deney sonuçları, sanılanın aksine Einstein'ın çift yarık deneyi hakkındaki açıklama yönteminin daha tutarlı olduğunu gösterdi. Atomik seviyelerde bile çift yarık sistemindeki momentum korunmuştu.

Birçok ders kitabında kuantum mekaniği hakkında verilen popü

Brook Taylor  (18 Ağustos 1685 – 29 Aralık 1731), en çok Taylor teoremini ve matematiksel analizde kullanımları için önemli olan Taylor serisini yaratmasıyla tanınan İngiliz bir matematikçiydi.
Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Saint John Koleji'nde eğitim gördü. 1712 yılında Royal Society'e üye seçildi. Aynı yıl daha sonraki yıllarda Isaac Newton ile Gottfried Leibniz arasındaki sürtüşmeyi inceleyen komiteye seçildi. 13 Ocak 1714'ten 21 Ekim 1718'e kadar Royal Society sekreterliğini yürüttü.

Brook Taylor, Edmonton'da (eski Middlesex) doğdu. Taylor Patrixbourne, Kent'in milletvekili John Taylor ve Durham Baroneti Sir Nicholas Tempest'in kızı Olivia Tempest'in oğluydu.
1701'de Cambridge'deki St John's Koleji'ne fellow-commoner olarak girdi, 1709'da LL.B. ve 1714'te LL.D. derecesini aldı. Taylor, John Machin ve John Keill'in yanında matematik eğitimi aldı ve Taylor'ın " salınım merkezi " problemine bir çözüm bulmasına yol açtı. Taylor'un çözümü, Johann Bernoulli'nin öncelik iddiasına itiraz ettiği Mayıs 1714'e kadar yayınlanmadı.
Taylor'un Methodus Incrementorum Directa ve Inversa (1715) ("Doğrudan ve Dolaylı Arttırma Yöntemleri", "Direct and Indirect Methods of Incrementation"), yüksek matematiğe "sonlu farklar hesabı" adı verilen yeni bir dal ekledi. Taylor bu gelişmeyi, titreşen tellerdeki hareket biçimini belirlemek için kullandı. Taylor ayrıca astronomik kırılmanın ilk tatmin edici araştırmasını yazdı. Aynı çalışma, Joseph-Louis Lagrange'in yararlılığını fark ettiği ve onu "diferansiyel hesabın ana temeli" olarak adlandırdığı 1772 yılına kadar önemi bilinmeyen, tanınmış Taylor teoremini içermektedir.
Taylor'ın 1715 tarihli Linear Perspective adlı makalesinde, Taylor perspektifin ilkelerini daha anlaşılır bir biçimde ortaya koydu, ancak çalışma yazılarının çoğunu rahatsız eden kısalık ve belirsizlik sorunlarından mustaripti, bu da makalenin Joshua Kirby'nin (1754) ve Daniel Fournier'in (1761) incelemelerinde daha fazla açıklama gerektirdiği anlamına geliyor.
Taylor, 1712'de Kraliyet Cemiyeti'ne üye olarak seçildi. Aynı yıl Taylor, Sir Isaac Newton ve Gottfried Leibniz'in iddialarını karara bağlamak için komiteye katıldı. 13 Ocak 1714-21 Ekim 1718 arasında dernek sekreteri olarak görev yaptı.
Taylor'ın çalışmaları 1715'ten itibaren felsefi ve dini bir eğilime girdi. Comte de Montmort ile Nicholas Malebranche'ın ilkeleri konusunda yazışmıştır. Aix-la-Chapelle'den 1719'da dönüşü üzerine yazılan bitmemiş eserler, On the Jewish Sacrifices ve On the Lawfulness of Blood, daha sonra makaleleri arasında bulundu.
Taylor, Bernoulli'lere sahip çıkabilen Isaac Newton ve Roger Cotes ile birlikte birkaç İngiliz matematikçiden biriydi, ancak netlik eksikliği gösterimlerinin büyük bir bölümünü etkiledi ve Taylor fikirlerini tam ve net ifade edemediği için özü kaybetti.
Yıllarca süren yoğun çalışmanın ardından 1717'de sağlığı bozulmaya başladı.
Taylor, 1721'de Wallington, Surrey'den Bayan Brydges ile babasının onayı olmadan evlendi. Taylor'ın karısı bir erkek çocuk doğururken doğum sırasında öldükten sonra 1723'te evliliği babasıyla bir yabancılaşmaya yol açmaya başladı. Taylor'ın oğlu da hayatta kalmadı.
Sonraki iki yılı ailesiyle birlikte Bifrons'ta geçirdi ve 1725'te babasının onayıyla evlendi. Taylor, 1730'da doğum sırasında ölen Kent Olantigh'den Sabetta Sawbridge ile evlendi. Ancak, tek kızı Elizabeth hayatta kaldı.
Taylor'un babası 1729'da öldü ve Taylor'ı Bifrons arazisini miras bıraktı.
Taylor, 29 Aralık 1731'de Londra'daki Somerset House'da 46 yaşında öldü.

Taylor'un torunu Sir William Young, 1793'te özel tirajlı Contemplatio Philosophica adlı bir ölüm sonrası eseri yayınladı (2 Bart., 10 Ocak 1815). Çalışmanın önünde bir biyografi vardı ve Bolingbroke, Bossuet ve sayısız başka kişi tarafından kendisine gönderilen mektupları içeren bir ek vardı.
Taylor tarafından Phil. Trans. Cilt. xxvii'den xxxii'ye, manyetizma ve kılcal çekicilik deneylerinin hesaplarını içeren birkaç kısa makale yayınlandı. 1719'da Brook, perspektif üzerine çalışmasının iyileştirilmiş bir versiyonunu, 1749'da John Colson tarafından revize edilen New Principles of Linear Perspective yayınladı. Bir Fransızca çevirisi 1757'de yayınlandı. 1811'de bir portre ve kısa biyografi ile yeniden basıldı.

Taylor, Brook (1715a), Methodus Incrementorum Directa et Inversa, Londra: William Innys .
Ian Bruce tarafından açıklamalı İngilizce çevirisi 28 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Taylor, Brook (1715b), Linear Perspective: Or, a New Method of Representing Justly All Manner of Objects as They Appear to the Eye in All Situations, Londra: R. Knaplock, 11 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi  .

Taylor, 1935'te Brook Taylor onuruna isimlendirilmiş Ay'da bulunan bir çarpma krateridir.

Andersen, Kirsti (1992). Brook Taylor's Work on Linear Perspective. Springer Science & Business Media. ISBN 978-1-4612-0935-5. 
Anderson, Marlow; Katz, Victor; Wilson, Robin (2004). Sherlock Holmes in Babylon: And Other Tales of Mathematical History. Mathematical Association of America. s. 309. ISBN 978-0-88385-546-1. 
Carlyle, Edward Irving (1898). "Taylor, Brook".  Lee, Sidney (Ed.). Dictionary of National Biography. 55. Londra: Smith, Elder & Co. 
Feigenbaum, Lenore (1985). "Brook Taylor and the Method of Increments". Archive for History of Exact Sciences. 34 (1–2): 1–140. doi:10.1007/BF00329903. 

 Wikimedia Commons'ta Brook Taylor ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Brook Taylor", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Beningbrough Hall'da John Closterman tarafından yapılmış olan Taylor'un erkek ve kız kardeşleri ile birlikte yaklaşık 12 yaşında bir tablosu vardır. Ayrıca bakınız NPG 5320: Bifrons Park'tan John Taylor'un Çocukları 24 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John Nichols (1831). Illustrations of the Literary History of the Eighteenth Century: Consisting of Authentic Memoirs and Original Letters of Eminent Persons; and Intended as a Sequel to the Literary Anecdotes. 6. Oxford Üniversitesi. Brook Taylor'ın soyağacı 
Mathematics Genealogy Project'te Brook Taylor

Johann Christian Andreas Doppler (/ˈdɒplər/; 29 Kasım 1803 – 17 Mart 1853), Avusturyalı bir matematikçi ve fizikçi olup, ününü özellikle günümüzde Doppler Etkisi olarak bilinen, radyo dalgası yayan herhangi bir cismin gözlemciye yaklaşıp uzaklaştıkça frekansının değişiyormuş gibi gözlemlenmesi hipotezini ortaya atarak kazanmıştır.

Christian Doppler, Avusturya'nın Salzburg kentinde oldukça yetenekli bir duvar ustasının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ancak vücudu zayıf ve genellikle hasta olduğu için çoğu zaman babası ile çalışamamıştır. Salzburg'da lise öğrenimini tamamladıktan sonra Viyana'da astronomi ve matematik üzerine ciddi çalışmalar yapan Doppler, 1841 yılından itibaren Çek Teknik Üniversitesi'nde (daha önce Prag Politeknik Okulu olarak biliniyordu) matematik ve fizik profesörü olarak görev yapmıştır.
Sadece bir sene sonra, 39 yaşında, en önemli buluşu olan Doppler Etkisi üzerine bir makale yazıp, Prag'daki profesörlük kariyeri boyunca matematik, fizik ve astronomi üzerine 50'den fazla bilimsel çalışma yayınlamıştır.
Prag'daki araştırma kariyeri, burada 1848'de yaşanan devrimci olaylar dolayısıyla yarıda kalmış ve Viyana'ya kaçmak zorunda kalmıştır. 1850 yılında Viyana Üniversitesi bünyesinde bulunan Deneysel Fizik Enstitüsü'ne başkanlık yapmaya başlamıştır.
1853 yılında 50 yaşındayken Venedik'te akciğer hastalığı sebebiyle ölmüştür.

Doppler Etkisi

Peter M. Schuster: Moving the Stars - Christian Doppler: His Life, His Works and Principle, and the World After. - Pöllauberg, Austria: Living Edition, 2005. - ISBN 3-901585-05-2 (translated by Lily Wilmes; Webpage28 Eylül 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of the author)

Christian Doppler ve Salzburg'daki evi12 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Colin Maclaurin (1 Şubat 1698, Kilmodan - 14 Haziran 1746, Edinburgh), İskoçyalı matematikçidir.

Colin, 11 yaşında Glasgow Üniversitesine girdi. 19 yaşında iken Marischal College'de matematik profesörü oldu. 1719'da Lana'daki Rage Society'nin üyeliğine seçildi. Bu sırada Newton ile tanıştı. Newton'un tavsiyesiyle 1725'te Edinburgh Üniversitesi'nde matematik profesörlüğüne getirildi. Fransız Bilimler Akademisi'nin 1740'ta gelgit hadisesi konusunda açtığı deneme yarışmasını Leonard Euler ve Daniel Bernoulli ile birlikte kazandı. Jakosbusçuların 1745'te Edinburgh'u kuşatmaları ve şehri ele geçirmeleri üzerine İngiltere'ye kaçtı. Ertesi sene tekrar Edinburgh'a döndü ve birkaç ay sonra hastalanarak öldü.
Maclaurin, 1720'de yazmış olduğu Geometria Organica (Organik Geometri) ve Genel Eğitimlerin Tanımlanması adlı eserinde; Newton'un Tabiat felsefesinin Matematik İlkeleri kitabındaki teoremlere benzer teoremler ortaya koydu. Kendi ismiyle anılan, üreten konikler yönetimini geliştirdi. Üçüncü ve dördüncü dereceden bazı eğri türlerinin iki hareketli açının kesişimiyle çizilebileceğini gösterdi. Diğer taraftan bazı eleştirileri cevaplandırmak için yazdığı Fluksiyonların İncelenmesi (Treatise on Fluxions) adlı eserinde, dönmekte olan homojen bir sıvı kütlesinin alabileceği kararlı biçimlerin dönen elipsoitler olduğunu ispatladı. Bu elipsoitler günümüzde Maclaurin elipsoitleri olarak isimlendirilir. Yine bu eserinde maksimumlar ve minimumların ayırt edilmesi ile ilgili teoriyi ilk olarak ortaya koydu.

Daniel Bernoulli (8 Şubat 1700 – 17 Mart 1782) İsviçreli matematikçi ve fizikçidir. Bernoulli ailesindeki ünlü matematikçilerdendir. Özellikle matematiği akışkan mekaniği alanına uyarlamasıyla bilinir. Olasılık ve istatistik alanındaki çalışmalarıyla bu alanların gelişimine öncülük etmiştir. İsmi, 20. yüzyılın iki önemli teknolojisinin çalışmasının altında yatan matematiği tanımlayan Bernoulli İlkesi ile bütünleşmiştir. Bahsi geçen bu iki önemli teknoloji karbüratör ve uçak kanadıdır.

Daniel Bernoulli, Groningen, Hollanda'da matematikçileri ile ünlü bir ailede dünyaya geldi. Bernoulli ailesinin kökenleri o zamanlar İspanyol Flemenki sınırları içinde kalan Antwerp'e dayanmaktadır ancak buradan İspanyolların Huguenot zulmünden kaçmak için göç etmişlerdir. Kısa bir süre Frankfurt'ta yaşadıktan sonra İsviçre'nin Basel kentine yerleşmişlerdir.
Daniel, Johann Bernoulli'nin oğlu (kalkülüsün ilk geliştiricilerindendir) ve Jakob Bernoulli'nin yeğeniydi (olasılık teorisini ilk keşfeden kişidir). Niklaus ve Johann II adında iki kardeşi vardı. Daniel Bernoulli, W. W. Rouse Ball tarafından "Genç Bernoulliler arasında en yetenekli olanıdır" şeklinde tanıtılmıştı. Babası Johann ile arasında kötü bir ilişkisi olduğu söylenmekteydi. Baba ve oğlunun bilimsel bir yarışmada birinciliği paylaşmaları üzerine Johann oğluyla eşit tutulmanın "utancına" dayanamamış ve oğlunu evden atmıştı. Johann Bernoulli ayrıca Daniel'in Hydrodynamica adlı eserinden bazı fikirleri çalmış ve tarihini Hyrodynamica'nın yayım tarihinden önce gösterdiği Hydraulica adlı eserinde yayımlamıştı. Daniel'in uzlaşma çabalarına rağmen babası bu kininden ölümüne dek vazgeçmemişti.
Daniel yedi yaşındayken kardeşi Johann II Bernoulli doğdu. Okul çağına geldiğinde babası Johann Bernoulli ona işletme okuması yönünde tavsiyede bulundu. Ancak Daniel babasının bu teklifini reddetti çünkü o matematik alanında eğitim almak istiyordu. Daha sonra babasının isteğini de yerine getirerek işletme eğitimi de aldı, ardından babası Johann Bernoulli oğluna tıp eğitimi alması yönünde istekte bulundu ve Daniel bu isteği ancak babasının ona özel olarak matematik öğretmesi koşuluyla kabul etti. Daniel; Basel, Heidelberg ve Strasbourg şehirlerinde tıp eğitimi aldı. 1721 yılında anatomi ve botanik alanında doktora derecesini elde etti.
Bernoulli, matematikçi Leonhard Euler ile yakın arkadaştı. 1724 yılında matematik profesörü olarak Sankt Petersburg'a gitti ama burada mutlu olamadı ve geçirdiği bir hastalık 1733 yılında oradan ayrılmasına neden oldu. Daha sonra tıp, metafizik ve doğa felsefesi alanlarında ölümüne dek oldukça başarılı bir hayat sürdüğü Basel Üniversitesi'ne döndü.

Bernoulli'nin ilk matematiksel çalışması Exercitationes (Alıştırmalar) 1724 yılında Goldbach'ın yardımı ile yayımlanmıştır. İki yıl sonra, bileşke devinimin dönüş devinimi ve öteleme devinimi biçiminde ayrılarak çözümlenmesi konusunda ilk çalışmalara imza attı. Başlıca eseri olan Hydrodynamica, 1738 yılında yayımlanmıştır. Bu eser, tüm sonuçların tek bir ilkeye bağlı olarak ayarlanması ile Joseph Louis Langrange'ın Méchanique Analytique (Çözümlemeli Mekanik) adlı eseri ile benzerlikler taşır. Tüm sonuçların bağlandığı bu tek ilke enerjinin korunumu ilkesidir. Bu eseri, gelgitler kuramı üzerine Euler ve Colin Maclaurin'in raporları ile birleşik bir rapor izledi. Daniel, bu rapor üzerine Fransız Akademisi tarafından ödüle layık görüldü. Bu üç rapor Isaac Newton'ın Philosophiae Naturalis Principia Mathematica'sı ve Pierre-Simon Laplace'ın araştırmaları arasında kalan sürede bu konuda yapılan tüm çalışmaları içeriyordu. Bernoulli ayrıca başta titreşen telleri içerenler olmak üzere çeşitli mekanik sorunlar üzerine makaleler yayımladı.
Bernoulli ve Euler beraber çalışarak sıvıların akışı hakkında daha çok keşifte bulunmaya çalıştılar. İkili, özellikle kanın akış hızı ve basıncı arasındaki ilişki üzerine yoğunlaştılar. Bu ilişkiyi gözlemlemek için Daniel, ucu açık bir pipetle yüzeyi delinmiş bir boru kullandı ve pipetteki sıvının yüksekliğinin sıvının borudaki basıncı ile ilişkili olduğunu ortaya çıkardı.
Bu keşfin ardından tüm Avrupa'daki hekimler hastalarının kan basıncını sivri uçlu tüpleri hastanın damarlarına batırarak ölçmeye başladı. Bu yöntem İtalyan bir doktorun daha acısız bir yöntem keşfetmesine dek 170 yıl boyunca kullanıldı. Ancak, Bernoulli'nin basınç ölçme yöntemi uçağın üzerinden geçen havanın hızını ölçmek için modern havacılıkta hâlâ kullanılmaktadır.
Daniel, keşiflerini daha ileriye taşımak için enerjinin korunumu üzerine yaptığı ilk çalışmalara geri döndü. Devinen bir cisim kütle kazandıkça kinetik enerjisini (devinimden kaynaklı enerji) potansiyel enerji ile değiştirir. Daniel benzer bir şekilde devinen eden bir sıvının kinetik enerjisini basınç ile değiştirdiğini fark etti. Matematiksel olarak bu kural:

  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        ρ
        
          u
          
            2
          
        
        +
        P
        =
        
          constant
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}\rho u^{2}+P={\text{constant}}}
  

olarak gösterilir. Formülde P basıncı, ρ sıvının yoğunluğunu, u ise hızını simgeler. Bu kuraldan, "eğer bir akışkanın hızı artarsa basıncı azalır" sonucu çıkmaktadır. Bu kural, hava taşıtlarının kanatları tasarlanırken kullanılmıştır. Kanat üst bölümde havanın hızlanmasını ve bu nedenle basıncının azalmasını sağlayacak bir alana sahip olarak üretilir. Bu basınç farkı sayesinde kanat yukarı doğru yükselir.

Daniel Bernoulli ayrıca 1738 yılında yayımlanan Specimen theoriae novae de mensura sortis (Yeni Bir Teorinin Risk Ölçümü Altında Açıklaması) eserin de yazarıdır.
Sansürlü bilgi içeren istatistiksel problemlerin analizine yönelik ilk çalışmalar 1766 yılında çiçek hastalığı ve ölüm oranı bilgileri analiz edilerek aşının faydasının gösterilmesi amacıyla Bernoulli tarafından yapılmıştır.

Hydrodaynamica (1738) adlı eserinde gazlar için kinetik teorinin temellerini atmış ve bu fikri Boyle yasasını açıklamak için kullanmıştır.
Euler ile esneklik üzerinde çalışmış ve Euler-Bernoulli ışın eşitliğini oluşturmuşlardır. Bunların yanı sıra Bernoulli ilkesi aerodinamik alanında büyük bir öneme sahiptir.

Denis Papin FRS (Fransızca telaffuz: [dəni papɛ̃]; 22 Ağustos 1647 - 26 Ağustos 1713), Fransız fizikçi. 1681'de düdüklü tencereyi icat eden Fransız bilim insanı. İçindeki basıncı bilmek için bir supap yerleştirmiş, basıncı bir ağırlıkla dengelemişti. Bu gerçek bir "güvenlik süpabı"ydı ve kapsamı tencerenin yararını çok aşıyordu.

Chitenay'de doğan Papin, orada bir cizvit okuluna gitti. 1661'de Angers Üniversitesi'ne girdi ve 1669'da tıp diplomasıyla mezun oldu.

1673'te Papin, Paris'te Christiaan Huygens ve Gottfried Leibniz ile çalıştı ve güdü gücü oluşturmak için bir vakum kullanmakla ilgilenmeye başladı.
1675'te ilk olarak 1676'dan 1679'a kadar Robert Boyle ile çalıştığı Londra'yı ziyaret etti ve eserinin bir kaydını Yeni Deneylerin Devamında (1680) yayınladı. Bu dönemde Papin, emniyet valfli bir tür düdüklü tencere olan buharlı çürütücüyü icat etti. İlk olarak 1679'da sindiricisi konusunda Kraliyet Cemiyeti'ne hitap etti ve çoğunlukla Londra'da kaldı. Bir Huguenot olarak Papin, kendisini Fransa Kralı XIV. Louis tarafından Protestanlara uygulanan artan kısıtlamalardan ve Kral'ın 1685'te Nantes Fermanı'nı nihai olarak iptal etmesinden büyük ölçüde etkilendiğini fark etti.
Almanya'da, Fransa'daki Huguenot sürgünleriyle birlikte yaşadı. 1687'de Almanya'da akademik bir göreve başlamak için ayrıldı.
1689'da Papin, bir kuvvet pompasının veya körüğün bir dalış çanı içindeki basıncı ve temiz havayı koruyabileceğini öne sürdü. (Mühendis John Smeaton bu tasarımı 1789'da kullandı.)
Papin, 1690'da Marburg'dayken, atmosferik basıncın mekanik gücünü "çürütücü" üzerinde gözlemleyerek, türünün ilk örneği olan bir pistonlu buhar motoru modeli yaptı. 1705'te Marburg Üniversitesi'nde matematik öğretirken, Gottfried Leibniz'in yardımıyla Thomas Savery'nin bir icatına dayanan ikinci bir buhar makinesi geliştirdi, ancak bu, atmosferik basınçtan ziyade buhar basıncını kullandı. Motorun detayları 1707'de yayınlandı.
1705'te Papin, elle kranklı küreklerle çalışan bir gemi inşa etti. 1851'de Louis Figuire tarafından ortaya atılan uydurma bir hikâye, bu geminin elle değil buharla çalıştığını ve bu nedenle herhangi bir türdeki ilk buharla çalışan araç olduğunu iddia etti. Efsane, 1880 gibi erken bir tarihte Ernst Gerland tarafından çürütüldü, ancak yine de bazı çağdaş bilimsel çalışmalarda güvenilir bir ifade buluyor.
Daha sonra  Veckerhagen'deki (şimdi Reinhardshagen) demir dökümhanesinde dünyanın ilk buhar silindirini yaptı.
1707'de Papin, karısını Almanya'da bırakarak Londra'ya döndü. Makalelerinin birçoğu 1707 ile 1712 yılları arasında Kraliyet Cemiyeti'nin önüne koydu. Papin'in fikirleri, Papin'in ölüm yılı olduğu düşünülen 1712'de Thomas Newcomen tarafından inşa edilen ve kullanıma sunulan 1690 atmosferik buhar motorunun bir tanımını içeriyordu.

Papin'in nerede olduğuna dair hayatta kalan son kanıt, 23 Ocak 1712 tarihli bir mektupta geldi. O sırada muhtaçtı ("Üzücü bir durumdayım") [Royal Society Archives, 1894, Cilt. 7, 74] ve o yıl öldüğüne ve Londra'da işaretsiz bir mezara gömüldüğüne inanılıyor.
Aslen Londra'daki St Bride's Church, Fleet Street'ten gelen, ancak 2016 itibarıyla Londra Metropolitan Arşivlerinde saklanan 18. yüzyıl Evlilikler ve Cenaze Kayıtlarında Denys Papin'in gömülmesine yönelik bir kayıt bulunmaktadır. Kayıt, Denys Papin'in 26 Ağustos 1713'te - 66. doğum gününden sadece birkaç gün sonra - St Bride's'a gömüldüğünü ve o sırada kiliseye ait iki mezar alanından biri olan Aşağı Zemin'e gömüldüğünü belirtiyor.

Carcassonne'daki Denis Papin Bulvarı, Saint-Michel, Montreal'deki bir caddenin yanı sıra onun adını almıştır. Escalier Denis Papin'in bir merdivenin tepesinde, Blois'te buluşu olan bir Papin heykeli de var.

Nouvelle manière pour lever l'eau par la force du feu ... par m. D. Papin. A Cassel: pour Jacob Estienne libraire de la cour : par Jean Gaspard Voguel imprimeur. 1707. 

Diğer
Porezag, Karsten (Aug 2020). "Denis Papin (1647-1713) in Marburg und Kassel - Erfinder des Prinzips der atmosphärischen Kolbendampfmaschine und des Dampfschiff-Antriebes" [Denis Papin (1647-1713) in Marburg and Kassel - inventor of the principle of the atmospheric piston steam engine and the steamship propulsion]. Hessische Heimat [Hessian homeland]. Hessische Heimat Zeitschrift für Kunst, Kultur und Denkmalpflege (Almanca) (1/2 bas.). Gesellschaft für Kultur- und Denkmalpflege. ISSN 0178-3173. 

 Vikisöz'de Denis Papin ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Denis Papin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Denis Papin", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
 Vikikaynak'ta Denis Papin  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar
Denis Papin çalışmaları – Gutenberg Projesi
Açık Kütüphane'de Denis Papin çalışmaları

Elektrik mühendisliği tarihi, elektrik kullanımının günümüze gelirken geçirdiği dönüşümleri, yaşam ve teknolojinin gelişimine etkilerini ve bu gelişime katkıda bulunan bilim insanlarını anlatan tarihtir.
Doğa belli kurallar çerçevesinde işler ve insanlar doğada yaşarken bu kuralları çözerek yaşamlarını kolaylaştırmaya, doğanın kurallarını keşfederek dünyayı kontrol etmeye çalışırlar. Öyle ki, teknoloji ve bilim zamanla insanların elinde büyük bir güç haline gelmiştir. Dünya yaşamını kolaylaştıran ve onu kontrol eden topluluklar, diğer topluluklar karşısında prestij ve saygınlık kazanmış; onlara hükmetme yöntemi olarak teknolojilerini kullanmışlardır.
Elektrik ve manyetizma (mıknatıslık), eski çağlardan beri bilinen gerçeklikler olmasına rağmen, mekanik ve hidrolikteki bilimsel gelişmelerin tamamlanmaması, malzeme konusunda karşılaşılan zorluklar ve bu konuya ilginin oldukça düşük bir şekilde sadece manyetizmayla kısıtlı kalması sebebiyle elektrik kullanımını gelişimi, 16. yüzyıla kadar gecikmiştir. Gelişmeye başlayan elektrik teknolojisi dünyada köklü değişikliklere yol açmış ve insan yaşamını bütünüyle değiştirecek etkilere yol açmıştır.

Antik Yunancada kehribar anlamına gelen ēlektron sözcüğü, Yeni Latincede kehribar gücü anlamına gelen electrica kelimesi olarak kullanım alanı bulmuştu. 1600'lerde William Gilbert tarafından kullanılan ve "kehribar gibi" anlamına gelen electricus kelimesi, Sir Thomas Browne (1605 - 1682) adlı İngiliz yazar tarafından 1646 yılında yayımladığı Pseudodoxia Epidemica adlı İngilizce eserinde electric şeklinde ilk defa yazılı olarak geçmiştir. Sırasıyla İngilizce ve Fransızcaya geçen kelime dilimize de elektrik olarak kazandırıldı. Elektrik sözcüğü, hemen hemen tüm dünya dillerine aynı şekilde girmiş ve evrensel özellik kazanmıştır.

Eski Yunan toplumunda barışın sağlanıp belli bir refah düzeyine erişilmesiyle birlikte, insanlar bilimle ilgilenmeye başlamıştı. Bilim insanları doğayı inceliyor, onun işleyiş kurallarını çözüp insanların yaşamını kolaylaştırmaya çalışıyorlardı. Eski Yunan döneminde Milet'te (Anadolu, Aydın civarında eski yerleşim yeri) yaşayan Thales (MÖ 624-MÖ 546) de doğayla ilgili araştırmalar yaparken kehribarın yünle ovulduğunda tüy ve saman gibi hafif maddeleri kendine çektiğini, uzun süreli ovmalarda ise insan vücuduna yaklaştırıldığında küçük kıvılcımlar çıkardığını fark edip bazı araştırmalarda bulunmuştu. Deneyleri sonucunda hasır ve buna benzer maddelerin de aynı özelliği gösterdiğini gözlemledi. Thales'in incelediği şey bugünkü statik elektrikti ve insanlık tarihinde statik elektrikten ilk söz edilmesi, Thales'in yaşadığı Eski Yunan dönemine rast gelmektedir.
Eski çağ tarih kayıtlarında elektriğin bundan sonraki ilk anılması Miletli Thales'ten 300 yıl kadar sonrasına (MÖ 4. yüzyıl) rastlamaktadır. Theophrastos, kendi zamanında lyncurium olarak adlandırılan ve günümüzde turmalin olduğu düşünülen kıymetli şeffaf bir taşın küçük kütleleri kendine çektiğini gözlemlemiş ve kayda geçirmişti.
Yaşlı Plinius, torpido adlı temas edildiğinde şok etkisi yapan balıktan söz etmişti, ancak bu etkinin kehribar veya turmalin maddelerinin etkisiyle aynı olduğu fark edilememişti. 5. yüzyıl'da yaşamış olan Eustathius, Tiberius'un azad edilmiş bir kölesinde bulunan gut hastalığının bu balık sayesinde tedavi edildiğinden bahseder. Elektriğin tıbbi amaçlarla ilk kullanımı da bu olaya dayanmaktadır.

Orta Çağ'da Avrupa'da bilim büyük bir sekteye uğramıştı. Uzun süren savaşlar, yönetimde din etkisinin aşırı derecede artması, bilimin dine karşı çıkmak olarak algılanacağı korkusu gibi nedenlerden dolayı bilim tarihi karanlık çağa girmişti. Bu çağda bilimin her dalında görülen durgunluk elektrik dalında da görülür. Bu çağda gerçekleşen tek yenilik elektrik ile manyetizmanın arasındaki benzerlik ve farkların açıklanmasıydı. Manyetizma, elektrikten daha uzun bir geçmişe sahiptir. MÖ 900'lü yıllarda efsaneye göre bir çoban, farklı bir taş türünün demiri kendisine çektiği keşfetti. Bugünkü ismiyle mıknatısın gücü tamamen kehribarın çekme gücüne benzediğinden, eski çağlarda elektrik ile manyetizma sık sık birbirine karıştırılıyordu.
2. yüzyılda Çinliler tarafından mıknatısın şerit haline getirilip serbest bir şekilde dönmeye bırakıldığında kuzey - güney yönünde sabit kaldığı keşfedildi. Mıknatısiyetin bu yön bulma kabiliyeti sayesinde Çinliler manyetik pusulayı icat etmişlerdi. Manyetizma ve bu pusulalardan Avrupa'da ise ilk defa 1180 yılında Alexander Neckam (1157 - 1217) bahsetmişti. Bu gelişmenin ardından denizciliğin önündeki en büyük engellerden biri olan yön bulma sorunu tarihe karışmış oldu. 

Manyetik pusulanın Avrupa'ya gelmesiyle birlikte bu konudaki araştırmalarda bir kıpırdanma oldu. Fransız bir bilgin ve askeri mühendis olan Peter Peregrinus (Petrus Peregrinus de Maricourt veya Hacı Petrus) Sicilya Ordusuna mensuptu ve bir kuşatma sırasında arkadaşına mıknatıslarla ilgili, adı Maricourt'lu Hacı Petrus'un Foucaucourt'lu Asker Syergus'a Mıknatıs Hakkında Yazdığı Mektup olan 1269 tarihli bir mektup yazdı. Peregrinus bu mektubunda, manyetik kutuplardan (manyetik kuvvetin en yüksek olduğu bölge), aynı kutupların birbirini itip farklı kutupların birbirini çektiğinden, mıknatısın kuzey - güney kutuplarının nasıl belirlenebileceğinden bahsetti. Manyetik kutup tanımının ilk defa yapıldığı mektupta ayrıca mıknatısların bölünmesiyle yeni kutup ve iki ayrı mıknatıs oluşması da açıklanmıştı. Ayrıca manyetik devre kullanılarak sürekli hareket elde edilmesi hakkında çalışmalar da mevcuttu.
Bu çalışmalar elektrik ve manyetizma için bir kıvılcım çaksa da bu konular hakkında Rönesans'a kadar hiçbir çalışma yapılmadı ve hiçbir şey yazılmadı. Ancak bu çalışmalarla birlikte elektrikle manyetizma arasındaki benzerlikler ve farklılıklar hakkında bir görüş oluşmuştu. Manyetik devrelerle sürekli hareket etme çalışmaları Yakın Çağda gerçekleşen elektrik makineleri devrimine mantık olarak oldukça benzemekteydi. 300 yıl kadar yeni bir durgunluk çağına giren elektrik çalışmaları, Rönesans'la birlikte büyük bir ivme kazandı ve tüm dünyayı derinden etkileyecek gelişmelerin önü açılmış oldu.

Avrupa'da matbaanın icat edilmesiyle birlikte basılı yayınlar yaygınlaşmış, bilgiye daha çok kişi kolayca ulaşmış, insanlar ve bilim üzerinde kilise baskısı giderek azalmıştır. Bu gelişmelerin ardından rönesans ve reform hareketleri başlamış, dünyanın kaderini değiştirecek teknolojik gelişmeler büyük ivme kazanmıştır. Günümüzdeki elektrik - elektronik bilimlerinin gelişmişliği yeni çağdaki çalışmaların bir ürünüdür.

Rönesans manyetizma alanında yazılmış en kapsamlı kitaptı. Gilbert bu eserinde yerküreden esinlenerek büyük bir mıknatıs parçasını küre haline getirdi ve Dünya'nın büyük bir mıknatıs olduğunu ortaya attı. Bu deneyi sayesinde kürenin manyetik kutuplarını buldu, pusulaların neden kuzeye yöneldiğini açıkladı ve pusula iğnesinin manyetik eğilmesine bilimsel açıklama getirdi. William Gilbert, tam olarak isimlendirmese de kehribarın çekim gücü elektrostatik çekim ile manyetik çekim arasında bir ayrım olduğuna hükmetti. Her bir mıknatısın görünmez bir etki alanı içinde bulunduğunu ve demir parçalarını nasıl çektiğini söyledi. Mıknatıslar hakkında yaptığı çalışmalar, statik elektrik konusunun önemsiz bir konu olduğu sonucuna varmasına neden oldu ancak eski çağlarda karıştırılan elektrik ve manyetizma arasındaki farklar, Gilbert'in manyetizmayı açıklamasıyla birlikte belirginleşmeye başlamıştır.

1672: Otto von Guericke (1602 – 1686), Kükürt bir küreyi döndüren bir aygıt yaptı. Yün parçasını dönen küreye tutarak bir kıvılcım üretti. Bu aygıt, sürtünme yoluyla elektrik üreten ilk üreteçtir.
1729: İngiliz Stephen Gray (1696 – 1736), metallerin iletken, ametallerin yalıtkan olduğunu keşfetti.
1745: Hollandalı Peter Van Musschenbroek elektrik depo edebilen, su dolu cam kavanoza batırılmış metal çubuktan ibaret Leyden Şişesi'ni yaptı ki bu tarihin ilk sığacıdır. (kondansatör).
1746: Benjamin Franklin (1706 – 1790) Elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keşfederek elektriğin korunumu ilkesini ortaya attı
1752: Benjamin Franklin gök gürültülü havada bir uçurtma uçurarak ipek bir ip ile yüklü buluttan Leyden şişesini doldurmayı başardı. Böylece şimşek ile elektrik arasında bağıntı kurdu. Bu deney yıldırımsavarın (paratoner) bulunmasına yol gösterdi.
1759: Franz Maria Aepinus (1724-1802) Paralel plakalı sığacı yaptı.
1770'ler: Henry Cavendish (1731-1810) Potansiyel fark, sıfır referans nokta, toprak gibi kuramları ortaya atarak, kendisinden sonra Coulomb ve Ohm'un çalışmalarına ışık tuttu.
1777: Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb (1736 - 1802), yüklü iki metal küre ya da iki mıknatıs kutbu arasındaki itme veya çekme kuvvetini ölçebilen burulmalı tartı aygıtını gerçekleştirdi;
1785: Coulomb bulduğu tartı aygıtını kullanarak iki yük arasındaki itme veya çekme kuvvetinin, yüklerin çarpımı ile doğru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu deneysel olarak gösterdi. Coulomb yasası, Newton'un kütleçekimi yasasının elektrikteki karşılığıdır (Kütleçekimyasasından farklı olarak elektrikte iki yük arasında itme kuvvetinin varlığı da söz konusudur).

1794: İtalyan fizikçi Alessandro Volta (1745–1827), çinko ve gümüş plakalar arasına tuz karışımlı sıvı koyarak elektrik akımı elde etmiş oldu. Burada çinko ve gümüş elektrotlar, tuzlu su elektrolittir ve aralarındaki kimyasal tepkime sonucu elektrik üretiliyordu. Bundan önceki insan yapımı tüm elektrik kaynakları statik idi.
1796: John Frederick Daniell (1790-1845) Elektrot yapımında farklı gereçler kullanarak günümüzün pillerine temel olan tasarımlarda bulundu.
1800: Volta'nın tasarımını geliştirilerek ilk ticari piller üretildi. Bilim insanları, kimyasal değişikliklerin elektrik, elektriğin de kimyasal değişiklik yarattığını anladılar.
1800: İngiliz William Nicholson, (1753-1815), elektrik akımı kullanarak suyu hidrojen ve oksijen gazlarına ayrıştırdı.

1807: Humphry Davy (1778 – 1829) Özel olarak yapılmış güçlü bir Volta pilini kullanarak bileşikler içinden 

Elektromanyetik kuramın tarihi özellikle aydınlatma alanındaki atmosferik elektrik ile ilişkilendirilmiş eski ölçümlerle başlar. İnsanlar elektrik hakkında çok az bilgiye sahipti ve bilimsel olarak bu doğa olaylarını açıklayamıyorlardı. 19. yüzyılda elektrik kuramının tarihi ve manyetizma kuramının tarihi kesişti. Elektriğin hareket halinde olduğu her yerde manyetizmanın varlığından da söz edilebileceği için elektriğin manyetizma ile birlikte ele alınması gerektiği çok açıktı. Manyetizma, manyetik indüksiyon düşüncesi geliştirilmeden tam olarak açıklanamadı. Elektrik, elektrik yük düşüncesi geliştirilmeden tam olarak açıklanmadı.

Statik elektriğin bilgisi en eski medeniyetlere dayanır, fakat milenyumda onun davranışını açıklamak için kuram olmaksızın statik elektrik çok az ilgi çekici ve gizemli olarak kaldı ve manyetizma ile kafalar karıştı. Eskiler ilginç özelliklere sahip, kehribar (Grekçe: ἤλεκτρον, elektron) ve manyetik demir filizi (Yunanca: Μάγνης λίθος, Magnes lithos, "manyetik taş, mıknatıs taşı") adındaki iki mineral tarafından bilgilendirilirlerdi. Kehribar sürünüldüğünü zaman hafif vücutları çeker; manyetik demir filizi demiri çekme gücüne sahip. 

.
Amerikan astronot John Carlos, Central Amerika'da bulunan ilk insanların yaptığı Olmec Hematit adındaki sanat eseri 1000 BC'den daha erken keşfedilmiş ve jeomanyetik mıknatıs taş pusulası olarak kullanılabilmiş olabileceği görüşünü destekliyor. Eğer bu doğruysa, jeomanyetik taş pusulasının keşfinin bir milenyumdan çok daha öncesine dayanıyor. Carlos, Olmek'sin astrolojik, falcılık gibi yönsel bir araç olarak benzer sanat eserleri kullanılmış olabileceği yönünde tahminler ileri sürdü. En eski Çin literatörü manyetizmaya referans olarak MÖ 4. yüzyılda Book of the Devil Valley Master adındaki kitapta; ‘mıknatıs taşı demirleri bir araya getirir veya mıknatıs taşını demire çeker.’ ifadesi yer alır.

 
Elektromanyetizmanın varlığının bilinmesinden çok öncesinde insanlar elektrikin etkilerinin varlığından haberdarlardı. Işık ve St. Elmos'un ateşi gibi diğer açıkça görülen şeyler eski zamanlarda biliniyordu fakat bu doğa olaylarının ortak bir orjinde olduğu tam olarak bilinmiyordu. Eski Mısırlılar elektrik balığı (örneğin; elektrik kedi balığı) veya diğer hayvanlar (örneğin; elektrik yılan balığı ile etkileşim içine girdiklerinde şokun farkındalardı. İlk insanlar hayvanlarla temas halinde oldukları için hayvanlardan gelen şokları incelemek belirgindi. Eski Mısırlılar bu balıklara esip gürleyen balıklar anlamına gelen ifadeler kullanırlardı ve bu balıkların diğer balıkları koruma görevini üstlendikleri algısı vardı. Işığın ve elektriğin diğer kaynaklardan keşfinin nasıl olduğuna dair diğer bir olasılık,15. yüzyıl öncesinde ışık ve torpil balığı için aynı Arapça kelimeyi kullanan Araplara dayandırılıyor.
Miletoslu Thales'i MÖ 600'lerde yazdığı yazıda kehribar gibi çeşitli maddelerin kürk ile sürtünmesi onların toz zerreleri ve diğer ışık objeleri ile etkileşim halinde olmalarına neden olduğunu belirtiyor. Thales statik elektriği olarak bilinen etkiler üzerine yazı yazdı. Yunanların da postların yeteri kadar uzun bir süre kehribar üzerinde sürtüldüğü takdirde, elektrik kıvılcımının elde edilebileceğinin mümkün olduğuna dair notlar mevcut.
Elektrik olgusu daha sonra tekrar Roman ve Arap doğa bilimciler be fizikçiler tarafından göz ininde bulunduruldu. Yaşlı Plinius ve Scribonius Largus gibi çeşitli eski yazılarda torbido ışıkları ve yayın balığından tespit edilen elektrik şoklarının etkileri açıklandı. Eskiler şokları iletken objeler boyunca ilerleyen şey olarak görürlerdi. Damla hastalığı veya baş ağrısı hastalıkları gibi sıkıntıları olan ebeveynler güçlü elektrik şokunun onları iyileştirebilecekleri umuduyla elektrik balığına dokunmalarına yönlendirilirlerdi.
1938'de Irak'ta bulunan objelerden biri Bağdat pili adındaki bir galvonik pil ile benzeyen ve bazı kişiler tarafından elektrik kaplama için kullanıldığına inanılan nesneydi. İlk insanlar tarafından yapılan sanat eserlerinin kullanımına yönelik destekçi kuramlar ve kanıtlar yüzünden bu tip idealar tartışmalıydı. Sonuç olarak, bu nesnelerin doğalı söylentilere dayandırıldığı için bu nesnelerin işlevleri şüphe içinde kalmaya devam ediyor.

Manyetik çekim ilk kez Aristo ve Thales tarafından maddenin özü üzerine çalışılırken açıklandı.

11. yüzyılda, Çinli bilim insanı Shen Kuo (1031-1095) manyetik pusula ibresini yazan ve navigasyonun doğruluğunu gerçek kuzeyin astronomik kavramını çalıştırarak kanıtladı (Dream Pool Essays, AD 1088) ve 12. yüzyılda navigasyon için doğa mıknatıs pusulasını kullanan Çinli olarak tanındı. Alexander Neckam 1187'de Avrupa da pusulayı ve pusulanın navigasyon için kullanımını tanımlayan ilk kişiydi.
Manyetizma Orta Çağ Avrupa'sında sürdürülen birkaç bilim dalından biriydi; 13. yüzyılda Peter Peregrinuz, Picardy deki Maricourt yerlisi, temel etkinin keşfini yaptı. 13. yüzyılın Fransız bilim insanları manyetizma üzerine deneyler yaptı ve manyetleri ve pusula iğnesinin bağlı olduğu özellikleri tanımlayan günümüze ulaşan ilk ilmi eserleri yazdılar. Kuru pusula 1300 civarında İtalyan mucit Flavio Gioja tarafından icat edildi.
Selanik başpiskoposu Eustathius, 12. yüzyıl Yunan bilim insanı ve yazar, Gotların kralının vücudunun etrafından kıvılcımlar saçabildiğini aktarıyor. Aynı yazar bir filozofun giyinirken giysilerinden kıvılcımlar saçtığını belirtiyor, sonuç olarak Robert Symmer ın ipek çorap deneylerinde elde ettiği sonuç yakın görünse de, dikkatli açıklamalar ‘Philosophical Transactions’ta (1759) bulunabilir.
İtalyan fizikçi Gerolamo Cardano De Subtilitate'de (1550) belki de ilk kez elektriksel ve manyetik kuvvetler arasındaki ayrımı yazdı.
16. yüzyılın sonuna doğru, Kraliçe Eliabeth'in zamanından bir doktor, William Gilbert, De Magnete adlı eserinde, Cardano'nun çalışmasını genişletti ve Yunanca ‘amber’ sözünden Yeni Latince elektrik sözünü icat etti(elektrondan). Gilbert, bir Colchester yerlisi, St John Koleji'nin üyesi, Cambridge ve bir süreliğine College of Physicians'ın başkanı, olan en eski ve seçkin bilim insanlarından biriydi-Galileo'nun gıpta edeceği kadar büyük bir işi olan bir adam. O Fizik ve Kimya'daki özgün araştırmalarını belirlemesi için düzenli bir maaş bağlanan mahkemece atanmış bir doktordu.
Gilbert amberden başka mesela sülfür, vaks, cam gibi çoğu maddenin elektriksel özellikleri gösterebilmesi üzerine önemli sayıda deneyler üstlendi. Gilbert ısıtılan cismin elektriğini kaybettiğini ve nemin tüm cisimlerde, iyi bilinen, nemin bu cisimlerin yalıtımını bozması gerçeğinden yola çıkarak elektriklenmeyi önlediğini de keşfetti. O elektriklenen cisimler diğer tüm maddeleri rastgele çekiyorken, aksine mangetin yalnızca demiri çektiğini de fark etti. Bu doğadaki pek çok keşfi Gilbert'a elektrik bilimi kurucusu unvanını kazandırdı. Bir noktada dengelenen hafif metalik bir iğne üzerindeki kuvvetler araştırılarak, elektriksel cisimler listesini genişletti ve metaller ve doğal manyetikleri de içeren pek çok maddenin sürttüğünde çekici kuvvet göstermediğini de buldu. Kuzey veya doğu rüzgarının olduğu kuru havanın elektrik fenomenlerinin sergilenebilmesi için en uygun atmosfer koşulu olduğunu fark etti-iletken ve yalıtkan arasındaki fark anlaşılana dek yanlış anlaşılmaya meyilli bir gözlem.

Gilbert in çalışması ‘’Kimyanın babası ve Mantar Tıpası Kontunun amcası’' olarak tanımlanan ünlü doğa filozofu Robert Boyle (1627-1691) tarafından izlendi. Boyle özel olarak Oxford la birleştirildiğinde Kraliyet Topluluğu'nun kurucularından biriydi ve 1663'te Topluluk ikinci Charles bünyesinde birleştirildikten sonra Konsey in bir üyesi oldu. Sıklıkla yeni elektrik bilimi üzerinde çalıştı ve Gilbert'in elektrik listesine bazı cisimler ekledi. Araştırmacılarına Elektriğin Orijini Üzerine Deneyler başlığı altında detaylı bir açıklama bıraktı. Boyle 1675'te elektrik çekim ve itmesinin vakumu geçmek gibi davranabileceğini belirtti. Önemli keşiflerinden biri elektriklenen cisimlerin vakumda hafif cisimleri çektiğiydi, bu elektriksel etkinin maddesel olarak havaya bağlı olmadığını belirtiyor. Daha sonra bilinen elektrik listesine reçineyi de ekledi.
Bu 1660'ta, ilkel elekrostatik jeneratörü icat eden Otto von Guericke tarafından izlendi. 17. yüzyılın sonlarında, araştırmacılar bir elektrostatik jeneratörle sürtünmeyle elektrik üretmeyi pratik anlamda geliştirdiler, ama yeni elektrik bilimi çalışmaları için enstrüman olduklarında, asıl elektrostatik makinelerin gelişmesi 18. yüzyıla kadar başlamamıştı.
Elektrik kelimesinin ilk kullanımı Sir Thomas Browne'un 1646'daki Pseudodoxia Epidemica adlı metnindedir.
Elektromanyetizma kelimesi ise ilk kez Cizvit aydın Athanasius Kircher'ın 1641 tarihli Magnes adlı eserinde kullanılmıştır. Eserdeki bölüm başlıklarından biri şu şekildedir: ἠλεκτρο-μαγνητισμός id est sive De Magnetismo electri, seu electricis attractionibus earumque causis.

Elektrik makinesi Francis Hauksbee, Litzendorf ve Prof. Georg Matthias Bose tarafından yaklaşık 1750'lerde geliştirildi.Christian August Hausen için çalışan Litzendorf, Guericke'in sülfür topu yerine cam top kullandı. Bose, belli makinelerin içindeki ana iletken üzerine çalışan ilk kişiydi.1746'da Ingenhousz cam levhadan oluşmuş elektrik makineleri icat etti. Elektrik makinelerinin her iki tarafının kalay kağıdı ile kaplanması, elektrik yüklerinin biriktirilmesi, elektromotor kuvvet kaynakları ile bağlantı kurulması gibi elektrik makinelerle yapılan deneylerin çoğunluğunda cam levhanın niteliklerinin keşfi yardımcı oldu. Elektrik makinesi son zamanlarda Erfurt'da profesör olan Andrew Gordon tarafından geliştirildi. Andrew küresel cam yerine silindirik cam kullandı ve buna Giessing of Lipzing, yün yastık materyalinde oluşmuş kauçuk ekledi. Yaklaşık 1746 yıllarında, akım çıkış noktasına Benjamin Wilson tarafından makine eklendi. 1762'de John Canton (ilk sünger-doku elektroskobun icatçısı) kauçuğun yüzeyine malgamanın kalayları serpilerek elektrik makinelerinin verimliliğini geliştirdi.

1729'da Stephen Gray iletken ve yalıtkan

Elektromanyetizma ve klasik optik konusundaki gelişmelerin kronolojisi.

MÖ 5. yüzyıl — Aristophanes Bulutlar adlı eserinde cam kullanarak kağıt yakmaktan bahseder. (Seneca ne kadar bulanık ya da küçük olursa olsun harflerin okunabileceğini söyledi.)
MÖ 4. yüzyıl — Mo Di ilk kamera obscuradan bahsetti.
MÖ 3. yüzyıl — Euklides yansıma ve kırılma ve hakkında ilk kez yazdı ve ışık seyahatleri ve düz çizgileri belirtti.
MS 130 — Claudius Ptolemy (kendi Optik eserinde) birkaç medya için yansıma, kırılma, renk ve kırılma tablo açıları da dahil olmak üzere ışığın özellikleri hakkında yazdı
1021 — Ibn al-Haytham (Alhazen) görüşü inceleyen Optiğin Kitabı'nı yazdı.
1088 — Shen Kuo manyetik sapmayı ilk kez tanıdı.
1187 — Alexander Neckham ilk olarak Avrupa'da manyetik pusulayı ve onun navigasyonda kullanımını tanımladı.
1269 — Pierre de Maricourt izole manyetik kutupların yokluğunu, manyetik kutupları ve açıklamalarını belirtti.
1305 — Dietrich von Freiberg birincil ve ikincil gökkuşağı nedeni ve yağmur damlaları içinde yansıma ve kırılma incelemek için su dolu kristal küreler ve matara kullandı.
1550 — Gerolamo Cardano De Subtilitate adlı eserinde elektrikten bahseder ve belki de tarihte ilk kez elektrik kuvvetle manyetik kuvvet ayrımından bahseder.

1600 — Hollandalı Sacharias Jansen icat bir tek mercekli mikroskop.
1600 — William Gilbert, onun defteri de Magnete, yazdığı sistematik deneylerde elektrik ve manyetizma; anlaşılan bu Dünya dev bir mıknatıs.
1604 — Johannes Kepler açıklar nasıl göz duruluyor ışık
1604 — Johannes Kepler belirtir yasaları doğrusal yayılımı ışık
1611 — Marko Dominis anlatılır gökkuşağının içinde De Radiis Visus Lucis et
1611 — Johannes Kepler keşfeder toplam iç yansıma, bir küçük açılı kırılma Kanunu ve ince lens optik,
1621 — Willebrord van Roijen Snell Devletleri onun Snell Yasası kırılma
1630 — Cabaeus bulduğu iki tür elektrik yükleri
1637 — René Descartes kantitatif türeyen açılar birincil ve ikincil gökkuşağı olur görmüş saygı duymak açının Güneş'in yükselmesine
1646 — Sir Thomas Browne ilk kullandığı kelime elektrik var içinde onun iş Pseudodoxia Epidemica.
1657 — Pierre de Fermat olarak tanıtır prensibi, en azından bir süre içine optik
1660 — Otto von Guericke icat bir erken elektrostatik jeneratör.
1665 — Francesco Maria Grimaldi vurgular olayın kırınım
1673 — İgnace Pardies sağlar bir dalga açıklaması için kırılma ışık
1675 — Robert Boyle keşfeder elektrik cazibe ve itme olabilir hareket arasında bir vakum ve bağlı hava gibi bir ortam. Ekler reçine için bilinen liste "elektrik."
1675 — Isaac Newton sunar onun teorisinin ışık
1676 — Olaus Roemer önlemler hız ışık tarafından gözlem Jüpiter'in uyduları
1678 — Christiaan Huygens Devletleri onun prensibi olan wavefront kaynakları gösteriyor, kırılma ve kırınım ışık ışınları.

1704 — Isaac Newton yayınlamaktadır Opticks, bir parçacık teorisinin ışık ve renk
1728 — James Bradley bulur sapma starlight ve kullandığı için belirleyen hız ışık hakkında 283.000 km/s
1729 — Stephen Gray gösterir farkı arasındaki iletkenler ve non-iletken (izolatörler).
1732 — C. F. du Fay Gösteren tüm nesneler hariç metaller, hayvanlar, sıvılar, elektrikli olması ile onları sürtünme ve madenler, hayvanlar ve sıvı olabilir elektrikli yoluyla bir elektrostatik jeneratörler
1737 — C. F. du Fay ve Francis Hauksbee genç bağımsız olarak keşfetmek iki türlü sürtünme elektrik: üretilen cam ovalama, diğer sürtünme reçine (daha sonra tespit olarak pozitif ve negatif elektrik yükleri).
1740 — Jean le Rond d'alembert, Mémoire sur la réfraction des corps solides, açıklar sürecinin kırılma.
1745 — Pieter van Musschenbroek icat Leyden kavanoz, bir tür kondansatör.
1198 — Leonhard Euler geliştirir dalga teorisi, ışığın kırılma ve dağılma
1747 — William Watson ise deneme yanılma ile bir Leyden kavanoz, gözlemlediği bir akıntı neden olur statik elektrik, elektrik akımının akışını ve geliştirir kavramının bir elektrik potansiyeli (gerilim).
1752 — Benjamin Franklin gösteren Yıldırım ise elektrik. Ayrıca alacak olan Sözleşmenin kullanarak "olumsuz" ve "olumlu" göstermek için bir elektrik yükü ya da olası.
1767 — Joseph Priestley elektrik ters-Kare Yasası önerdi.
1784 — Henry Cavendish tanımlar indüktif kapasitesi olan dielektrik (yalıtkan) ve önlemler belirgin indüktif kapasite çeşitli maddeler ile karşılaştırma ile bir hava yoğunlaştırıcı.
1785 — Charles Coulomb tanıtır ters-Kare Yasası elektrostatik
1786 — Luigi Galvani keşfeder "hayvan elektriği" ve önermeleri hayvan organları depoları elektrik. Onun buluş galvanik hücre neden elektrik pil etti.

1800 — William Herschel Güneşten gelen kızılötesi radyasyonu keşfetti.
1800 — William Nicholson ve Johann Ritter elektroliz işlemiyle birçok diğer elementlerin keşfine yol açtı, keşfetme, hidrojen ve oksijen içine su ayrıştırmak için elektrik kullandılar.
1800 — Alessandro Volta Galvani hayvan elektrik teorisini çürütmek için, özellikle, voltaik kazık veya "pilin" icat etti.
 1801 — Johann Ritter Güneş'ten gelen ultraviyole radyasyon keşfetti.
1801 — Thomas Young ışığın dalga doğasını ve parazit ilkesini gösterdi.
1802 — Gian Domenico Romagnosi yakındaki bir volta pili manyetik iğne saptırarak belirtti. Onun hesabı büyük ölçüde göz ardı edildi.
1803 — Thomas Young Çift-yarık deneyi geliştirir ve parazit etkisini gösterdi.
1806 — Alessandro Volta aha önce bilinmeyen bir metal, potasyum ve sodyumu oksitlerdir gösteren, potasyum ve sodyum ayrıştırılması için bir volta yığın kullandı. Bu deneyler elektrokimyanın başlangıcı idi.
1808 — Étienne-Louis Malus yansıma kutuplaşmayı keşfetti.
1809 — Étienne-Louis Malus iki polarizasyon yaprak tarafından iletilen ışık yoğunluğunu tahmin Malus yasasını yayınladı.
1809 — Humphry Davy ilk halka elektrik ark ışığı gösterdi.
1811 — François Jean Dominique Arago bazı kuvars kristalleri sürekli ışığın elektrik vektör döndürmek olduğunu keşfetti.
1816 — David Brewster stres birefrenjans keşfetti.
1818 — Siméon Poisson dairesel opak engel gölgesinde merkezinde Poisson Arago parlak nokta tahmin etti.
1818 — François Jean Dominique Arago parlak nokta varlığını doğruladı.
1820 — Hans Christian Ørsted bir tel bir akım elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi gösteren bir pusula iğnesini saptırmak olduğunu fark etti.
1821 — André-Marie Ampère bir akım başka üzerine uyguladığı kuvvet tahmin, elektrodinamik kuramını açıkladı.
1821 — Thomas Johann Seebeck termoelektrik etki keşfetti.
1821 — Augustin-Jean Fresnel ışık tamamen enine ise polarizasyon hiçbir boyuna titreşim ile sadece açıklanabilir bir matematiksel gösteri türetmiştir.
1825 — Augustin Fresnel fenomenolojik dairesel refle getirerek optik aktivite açıkladı.
1826 — Georg Simon Ohm elektrik direncini Ohm kanununda belirtti.
1831 — Michael Faraday indüksiyon onun kanununu belirtti.
1831 — Macedonio Melloni kızılötesi radyasyon tespit etmek için bir ısıpil kullandı.
1833 — Heinrich Lenz kapalı bir iletken döngüde bir indüklenen akım onu üretilen değişikliği (Lenz yasası) karşı böyle bir yönde görüneceğini belirtti.
1833 — Michael Faraday elektrokimyasal eşdeğer onun kanununu açıkladı.
1834 — Heinrich Lenz elektromanyetik indüksiyon kaynaklanan kaynaklı elektromotor kuvveti (emk) ve akım yönünü belirledi. Lenz kanunu indüklenmiş emk ve akı değişimi zıt işaretlere sahip olduğunu belirten, indüksiyon (1831) Faraday yasası işareti seçimi fiziksel yorumunu sağladı.
1834 — Jean-Charles Peltier ısıtma ve iki farklı metalin kavşağında bir elektrik akımı ile Peltier etkisini keşfetti.
1838 — Michael Faraday katot ışınları keşfetmek için Volta'nın pil kullandı.
1839 — Alexandre Edmond Becquerel ışığa maruz iletken bir çözelti içinde bir elektrotla fotoelektrik etkiyi gözlemledi.
1845 — Michael Faraday bir malzemede ışık yayılma dış manyetik alanlarla (Faraday etkisi) etkilemiş olabilir keşfetti.
1849 — Hippolyte Fizeau ve Jean-Bernard Foucault yaklaşık 298.000 km / s olarak ışığın hızını ölçtü.

1852 — George Gabriel Stokes Stokes parametreleri kutuplaşmasını tanımladı.
1852 — Edward Frankland kimyasal değerlik teorisini geliştirdi.
1864 — James Clerk Maxwell yayınlamaktadır onun kağıtları ile dinamik teorisi elektromanyetik alan teorisi dinamiğini kendi kağıtlarında yayınladı.
1869 — William Crookes Crookes tüpünü icat etti.
1873 — Willoughby Smith fotoelektrik olayın bir metalde değil, çözeltide olduğunu buldu. (örneğin, selenyum).
1871 — Lord Rayleigh mavi gökyüzü ve gün batımı kanunu buldu. (Rayleigh saçılması)
1873 — James Clerk Maxwell ışık bir elektromanyetik fenomeni bildirdi.
1875 — John Kerr elektrik kaynaklı mineral bazı sıvılar buldu.
1879 — Jožef Stefan Stefan-Boltzmann Yasası radyasyon bir kara cisim ve kullandığı hesaplamak için ilk makul değeri sıcaklık Güneş'in yüzey için 5700 K buldu.
1886 — Oliver Heaviside i
1887 — Heinrich Hertz bir cihaz için elektromanyetik (EM) radyo dalgalar üreten onun alıcısı oluşan bir bobin ile bir kıvılcım boşluğu icat etti.
1888 — Heinrich Hertz radyo dalgaları keşfetti.
1893 — Victor Schumann vakum ultraviyole spektrum buldu.
1895 — Wilhelm Conrad Röntgen X-ışınları keşfetti.
1895 — Jagadis Chandra Bose elektromanyetik dalgaların ilk kamu gösterimini verdi.
1896 — Arnold Sommerfelde yarı düzlem kırınım sorununu çözdü.

1900 — Liénard–Wiechert potansiyelleri zamana bağlı (engelli) elektrodinamik potansiyelleri olarak tanıtıldı.
1905 — Albert Einstein eğer özel görelilik ile dikkate alınırsa Maxwell denklemlerinin elektromanyetik radyasyon açıklamak için gerekli olmadığını gösterdi.
1919 — Albert A. Michelson Albert Abraham Michelson Mount Wilson Gözlemevi'nde yıldız çapları ilk interferometrik ölçümlerini yaptı. (astronomik interferometriye tarihini bakınız)
1946 — Martin Ryle ve Vonberg ilk iki eleman astronomik bir radyo interferometre inşa etti. (astronomik interferometriye tarihini bakınız)
1953 — Charles H. Townes, James P. Gordon, and Herbert J. Zeiger ilk maseri üretti.
1956 — R. Hanbury-Brown and R.Q. Twiss korelasyon interferometresini tamamladı.
1960 — Theodore Maiman ilk çalışan lazeri üretti.
1966 — Jefimenko,

Evangelista Torricelli (15 Ekim 1608 - 25 Ekim 1647), İtalyan bir fizikçi ve matematikçidir. Barometreyi bulmasıyla ünlüdür ancak optik alanında yaptığı önemli çalışmalarla da bilinmektedir.

Torricelli 15 Ekim 1608 tarihinde Gaspare Torricelli ve Caterina Angetti çiftinin ilk çocukları olarak o yıllarda Papalık Devleti topraklarında olan Faenza kentinde dünyaya geldi. Babası tekstil işçisiydi ve ailesi oldukça fakirdi. Torricelli'nin yeteneklerini fark ettiklerinde ailesi onu temel eğitimini alması için bir Camaldolese rahibi olan amcası Jacobo'nun yanına gönderdi. Daha sonra 1624 yılında amcası genç Torricelli'yi matematik ve felsefe eğitimi alması için babasının öldüğü 1626 yılına kadar büyük ihtimalle Faenza'da tek olan Civzit yüksekokuluna gönderdi. İlerleyen yıllarda amcası Torricelli'yi, Collegio della Sapienza'da matematik profesörlüğü yapmakta olan bir Benediktin Tarikatı rahibi ve Galileo Galilei'nin öğrencisi olan Benedetto Castelli'nin yanına Roma'ya gönderdi. “ Benedetto Castelli akan sular üzerinde deneyler yaptı (1628) ve Papa Urban VIII tarafından hidrolik alanındaki çalışmalar ona bırakıldı.” Bu sayede Torricelli Papa Urban VIII tarafından mali açıdan desteklenen deneylerde yer aldı. Roma'da yaşadığı süre içerisinde daha sonradan çok iyi dost olacakları dönemin en parlak matematikçilerinden olan Bonaventura Cavalieri’nin de öğrencisi oldu.

1632'de, Galileo’nun Dialogues of the New Science  adlı eserinin yayımlanmasından kısa süre sonra Torricelli, Galileo’ya Kopernikçi görüşü savunduğunu belirten bilinen tek kanıt olarak sayılan bir mektup yazdı.
Birkaç mektup haricinde Castelli’nin, Torricelli’nin projektillerin gidiş yolunu anlattığı monografisini Galileo’ya gönderdiği döneme denk gelen 1632 ve 1641 yılları arasında Torricelli’nin neler yaptığı ile ilgili pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Galilo’nun Torricelli’yi acilen yanına davet etmesine rağmen, Evangelista bu daveti Galileo’nun ölümüne üç ay kalana dek kabul etmedi. Bu durumun sebebi Torricelli’nin annesi Caterina Angetti’nin ölümüydü. Galileo’nun 8 Ocak 1642 tarihli ölümünden sonra Grandük Ferdinando II de’ Medici Toricelli'ye grandükal matematikçi olarak Galileo'nun yerini almasını ve Pisa Üniversitesi'nde görev yapmasını teklif etti. Anlaşma yapıldıktan kısa süre sonra Torricelli, Floransa kentinde kendisi için bir şey kalmadığı gerekçesiyle Roma'ya geri dönmeyi düşünmekteydi. Görevini yaptığı süre içerisinde bir çember eğrisinin alanı ve ağırlık merkezini bulmak gibi o zamanın çok önemli matematik problemlerinden bazılarını çözdü. Bu çalışmalarının sonucu olarak Opera Geometrica adında, 1644 yılında yayımlanan ve çalışmalarını anlattığı bir kitap yazdı. Torricelli'nin bu görevi kabul ettikten sonra geometri alanındaki çalışmaları hakkında çok fazla bir bilgi bulunmamaktadır ancak Opera Geometrica ‘yı yazdıktan iki yıl sonra geometri alanında saygıdeğer bir isim oldu. Bunların yanı sıra optik ile de ilgileniyordu ve mikroskobik lenslerin çok kolay bir şekilde bir ışıtaç kullanarak camdan üretilmesini sağlayacak bir yöntem keşfetti. Keşfinin ardından üstlerine isminin kazındığı ve günümüzde Floransa'da korunmakta olan birçok teleskop ve basit mikroskop, büyük lens tasarladı ve üretti. 11 Haziran 1644 tarihinde Michelangelo Ricci'ye ünlü mektubunu yazdı:

Viviamo sommersi nel fondo d'un pelago d'aria. (Bir hava okyanusunun dibine batmış şekilde yaşıyoruz.)

Torricelli, 25 Ekim 1647 tarihinde tifo nedeniyle Floransa'da öldü. Mezarı Basilica of San Lorenzo'da bulunmaktadır. Göktaşı 7437 Torricelli'ye ismi verilmiştir. Göktaşının yanı sıra ayda bulunan bir kratere de ismi verilmiştir. Tüm mal varlığını oğlu Alessandro'ya bırakmıştır. Çalışmalarının büyük kısmı Viviani tarafından bir araya getirilmiştir. Faenza kentine Torricelli'nin, kısa ömründe bilime yaptığı katkılara bir teşekkür amacıyla 1868 yılında heykeli dikilmiştir.

Galileo'nun  Two New Sciences (1638) adlı eseri üzerinde yaptığı incelemeler Torricelli'ye mekanik alanına yönelmesi konusunda ilham kaynağı oldu.

Torricelli'nin en ünlü icadı cıvalı barometredir. Bu aletin adı havanın ağırlığının cıvanın ağırlığına karşılık ölçülmesi sebebiyle iki ağırlık ölçüsünü belirten yunanca iki kelimeden oluşmaktadır. Barometrenin icadı bir pratik probleminin çözümü üzerine yapılan çalışmalar sonucunda gerçekleşmiştir. Tuscany Grandükü'nün pompa üreticileri suyu 12 metreden fazla mesafelere yükseltmeyi denediler ancak emme tulumba ile bu sınırın 10 metre olduğunu keşfettiler. Torricelli sudan 14 kat daha yoğun olan cıvayı kullandı. 1643'te yaklaşık bir metre uzunluğunda, ucu kapalı ve içi cıva dolu bir boru üretti ve bu boruyu dikey doğrultuda cıva dolu bir leğene yerleştirdi. Borunun içindeki cıva seviyesi 76 cm'e kadar indi ve yukarıdaki kısımda Torricelli vakumu adı verilen boşluğu bıraktı. Bilindiği üzere borudaki cıvanın yüksekliği atmosfer basıncına göre değişir. Bu, tarihteki ilk barometredir. Barometrenin keşfi Torricelli'nin şöhretini ebedi kıldı. Bir basınç ölçüm birimi olan torr'a, Torricelli'nin anısına bu isim verilmiştir. “ Fransız filozof Descartes, 1601 yılında aynı gözlemleri yapmıştır ancak bu gözlemlerin sonuçlarını yayımlamamıştır.”

Torricelli ayrıca daha sonradan Bernoulli yasasının temelini oluşturacak olan, bir açıklıktan akan akışkanın hızı ile ilgili olan Torricelli yasasını bulmuştur. Torricelli, bir kabın alt kısmına açılan bir delikten akan suyun hızının suyun derinliğinin karesi ile orantılı olduğunu bulmuştur. Yani eğer suyun içinde bulunan kap, alt kısmı delik bir dik silindir ise ve y, t anındaki su derinliğini belirtiyorsa, herhangi bir sıfırdan büyük sabit k değeri için,

  
    
      
        
          
            
              d
              y
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        −
        k
        
          
            u
            (
            y
            )
            y
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dy}{dt}}=-k{\sqrt {u(y)y}}}
  

dir.

Torricelli, atış hareketleri ve cisimlerin havada nasıl hareket ettiğine dair birçok çalışmalar yaptı. Atışlar mekaniği alanındaki en önemli katkısı, dış kabuk fikrini ortaya atmasıdır. Bu fikre göre aynı açı ve hızla bütün yönlerden atılan projektillerin doğrultuları ortak bir parabole teğet oluşturmaktadır. Bu dış kabuk, parabola di sicurezza olarak bilinmektedir.

Torricelli, rüzgârların oluşmasına ilk bilimsel açıklamayı getirmiştir.

…rüzgârlar Dünya’nın farklı bölgelerindeki hava sıcaklığı ve hava yoğunluğu nedeniyle oluşmaktadır. 

Torricelli ayrıca alanı sonsuz ancak hacmi sonlu bir değer alan Torricelli trompeti'ni (Daha çok Gabriel’s Horn olarak bilinir) keşfiyle de ünlüdür. Bu, o tarihlerde, Torricelli'nin kendisi de dahil birçokları tarafından “inanılmaz” bir özçelişki olarak görülmüştür ve sonsuzluğun doğasına dair, taraflar arasında filozof Hobbes'u da barındıran şiddetli bir anlaşmazlığa yol açmıştır. Torricelli sonsuz diziler alanında bir öncüydü. 1644 yılında De dimensione parabolae adıyla yayımlanan eserinde Torricelli, azalan pozitif terimlerden oluşan 
  
    
      
        
          a
          
            0
          
        
        ,
        
          a
          
            1
          
        
        ,
        
          a
          
            2
          
        
        ⋯
      
    
    {\displaystyle a_{0},a_{1},a_{2}\cdots }
  
 bir diziyi ele almış ve buna karşılık gelen ve zorunlu olarak L ‘nin dizi limiti olarak görüldüğü 
  
    
      
        
          a
          
            0
          
        
        −
        L
      
    
    {\displaystyle a_{0}-L}
  
 değerine yakınsayan iç içe dizileri 
  
    
      
        (
        
          a
          
            0
          
        
        −
        
          a
          
            1
          
        
        )
        +
        (
        
          a
          
            1
          
        
        −
        
          a
          
            2
          
        
        )
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle (a_{0}-a_{1})+(a_{1}-a_{2})+\cdots }
  
 göstermiştir. Bu sayede geometrik dizilerin toplamı için kullanılan formüle bir ispat geliştirmiştir.

Birçok İtalyan Deniz Kuvvetleri denizaltısına anısını yaşatmak amacıyla Torricelli adı verilmiştir:

Micca  sınıfı denizaltı, yapılış tarihi: 1918
Archimede sınıfı denizaltı (1934), 1937 yılında İspanya'ya gönderilmiş ve adı General Mola olarak değiştirilmiştir.
Benedetto Brin sınıfı denizaltı (1937), 1940 yılında İngiliz Deniz Kuvvetleri tarafından Kızıl Deniz'de batırılmıştır.
Evangelista Torricelli, önceki adı: USS Lizardfish, 1960 yılında İtalya'ya gönderilmiştir.

Torricelli'nin çalışmaları ve el yazmaları İtalya'nın Floransa kentinde muhafaza edilmektedir. Aşağıdaki liste basılı eserlerini göstermektedir:

Trattato del moto (1641'den önce)
Opera geometrica (1644)
Lezioni accademiche (1715 yılında basıldı)
Esperienza dell'argento vivo (Berlin, 1897).

Bu bir fizikçiler listesidir. Bu liste başarıları ile öne çıkan fizikçileri listelemektedir. Yer olarak akademik çalışma yaptıkları yerler yazılmıştır.

Jules Aarons - Amerika Birleşik Devletleri (1921-2008)
Ernst Karl Abbe - Almanya (1840-1905)
Derek Abbott - Avustralya (d. 1960)
Aleksey Alekseyeviç Abrikosov - Sovyetler Birliği, Rusya (d. 1928) Nobel ödülü sahibi
Robert Adler - Amerika Birleşik Devletleri (1913-2007)
Stephen L. Adler - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1939)
Franz Aepinus - Rostock
Ronald Ernest Aitchison - Avustralya (1921-1996)
David Z. Albert, Amerika Birleşik Devletleri
Miguel Alcubierre - Meksika (d. 1964)
Zhores İvanoviç Alferov - Rusya (d. 1930) Nobel ödülü sahibi
Hannes Olof Gösta Alfvén - İsveç (1908-1995) Nobel ödülü sahibi
Alhazen - Basra, Irak (965-1040)
Artem Alikhanyan - Moskova
Abram Alihanov - Sovyetler Birliği (1904-1970)
William Allis - Amerika Birleşik Devletleri (1901-1999)
Samuel King Allison - Amerika Birleşik Devletleri (1900-1965)
Yakov Lvovich Alpert - Rusya, Amerika Birleşik Devletleri (1911-2010)
Ralph Asher Alpher - Amerika Birleşik Devletleri (1921-2007)
Semen Altshuler - Vitebsk
Luis Walter Alvarez - Amerika Birleşik Devletleri (1911-1988) Nobel ödülü sahibi
Viktor Ambartsumyan - Sovyetler Birliği, Ermenistan (1908-1996)
André-Marie Ampère - Fransa (1775-1836)
Anja Cetti Andersen - Danimarka (d. 1965)
Hans Henrik Andersen - Danimarka (d. 1937)
Philip Warren Anderson - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1923) Nobel ödülü sahibi
Carl David Anderson - Amerika Birleşik Devletleri (1905-1991) Nobel ödülü sahibi
Herbert L. Anderson - Amerika Birleşik Devletleri (1914-1988)
Anders Jonas Ångström - İsveç (1814-1874)
Alexander Animalu, Nijerya (d. 1938)
Edward Victor Appleton - Birleşik Krallık (1892-1965) Nobel ödülü sahibi
François Jean Dominique Arago - Fransa (1786-1853)
Arşimet - Siraküsa, Yunanistan (ca. MÖ 287-212)
Manfred von Ardenne - Almanya (1907-1997)
Sisamlı Aristarkus - Sisam, Yunanistan (MÖ 310–ca. 230)
Aristoteles - Atina, Yunanistan (MÖ 384-322)
Nima Arkani-Hamed - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1972)
Lev Artsimovich - Moskova
Aryabhata - Pataliputra, Hindistan (476-550)
Neil Ashby - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1934)
Gurgen Askaryan - Sovyetler Birliği (1928-1997)
Mete Atatüre - Türkiye (d. 1975)
İbn-i Sina - Buhara (980-1037)
Amedeo Avogadro - İtalya (1776-1856)
David Awschalom - Amerika Birleşik Devletleri

Mani Lal Bhaumik - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1931)
Tom Baehr-Jones - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1980)
Aiyalam Parameswaran Balachandran - Hindistan (d. 1938)
V Balakrishnan - Hindistan (d. 1943)
Milla Baldo-Ceolin - İtalya (d. 1924)
Johann Jakob Balmer - İsviçre (1825-1898)
Tom Banks - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1949)
Riccardo Barbieri - İtalya (d. 1944)
Marcia Barbosa - Brezilya
John Bardeen - Amerika Birleşik Devletleri (1908-1991) çifte Nobel ödülü sahibi
William A. Bardeen - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1941)
Charles Glover Barkla - Birleşik Krallık (1877-1944) Nobel ödülü sahibi
Boyd Bartlett - Amerika Birleşik Devletleri (1897-1965)
Asım Orhan Barut - Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri (1926-1994)
Heinz Barwich - Almanya (1911-1966)
Nikolay Basov - Rusya (1922-2001) Nobel ödülü sahibi
Laura Bassi - İtalya (1711-1778)
Zoltán Lajos Bay - Macaristan (1900-1992)
Karl Bechert - Almanya (1901-1981)
Henri Becquerel - Fransa (1852-1908) Nobel ödülü sahibi
Johannes Georg Bednorz - Almanya (d. 1950) Nobel ödülü sahibi
Isaac Beeckman - Hollanda (1588-1637)
Alexander Graham Bell - Birleşik Krallık (1847-1922)
John Stewart Bell - Birleşik Krallık (1928-1990)
Jocelyn Bell Burnell - Kuzey İrlanda(d. 1943)
Carl M. Bender - Amerika Birleşik Devletleri
Abraham Bennet - İngiltere (1749-1799)
Daniel Bernoulli - İsviçre (1700-1782)
Traude Bernert - Avusturya (1915-1998)
Hans Bethe - Almanya, Amerika Birleşik Devletleri (1906-2005) Nobel ödülü sahibi
Homi J. Bhabha - Hindistan (1909-1966)
James Binney - İngiltere (d. 1950)
Gerd Binnig - Almanya (d. 1947) Nobel ödülü sahibi
Jean-Baptiste Biot - Fransa (1774-1862)
Raymond T. Birge - Amerika Birleşik Devletleri (1887-1980)
Birûni - Harezm, Gazne, Hindistan (973-1048)
Vilhelm Bjerknes - Norveç (1862-1951)
James Bjorken - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1934)
Patrick Blackett - Birleşik Krallık (1897-1974) Nobel ödülü sahibi
Felix Bloch - İsviçre (1905-1983) Nobel ödülü sahibi
Nicolaas Bloembergen - Hollanda, Amerika Birleşik Devletleri (d. 1920) Nobel ödülü sahibi
Nikolay Bogolyubov - Sovyetler Birliği, Rusya (1909-1992)
David Bohm - Amerika Birleşik Devletleri (1917-1992)
Aage Bohr - Danimarka (1922-2009) Nobel ödülü sahibi
Niels Bohr - Danimarka (1885-1962) Nobel ödülü sahibi
Ludwig Boltzmann - Avusturya(1844-1906)
Eugene T. Booth – Amerika Birleşik Devletleri (1912-2004)
Max Born - Almanya, Birleşik Krallık (1882-1970) Nobel ödülü sahibi
Rudjer Josip Boscovich - Hırvatistan (1711-1787)
Jagadish Chandra Bose - Hindistan (1858-1937)
Margrete Heiberg Bose - Danimarka (1866-1952)
Satyendra Nath Bose - Hindistan (1894-1974)
Johannes Bosscha - Hollanda (1831-1911)
Walther Bothe - Almanya (1891-1957) Nobel ödülü sahibi
Edward Bouchet - Amerika Birleşik Devletleri (1852-1918)
Robert Boyle - İrlanda, İngiltere (1627-1691)
Willard S. Boyle - Kanada, Amerika Birleşik Devletleri (1924-2011) Nobel ödülü sahibi
William Henry Bragg - Birleşik Krallık (1862-1942) Nobel ödülü sahibi
William Lawrence Bragg - Avustralya (1890-1971) Nobel ödülü sahibi
Tycho Brahe - Danimarka (1546-1601)
Walter Houser Brattain - Amerika Birleşik Devletleri (1902-1987) Nobel ödülü sahibi
Karl Ferdinand Braun - Almanya (1850-1918) Nobel ödülü sahibi
David Brewster - Birleşik Krallık (1781-1868)
Percy Williams Bridgman - Amerika Birleşik Devletleri (1882-1961) Nobel ödülü sahibi
Léon Nicolas Brillouin - Fransa (1889-1969)
Marcel Brillouin - Fransa (1854-1948)
Bertram Brockhouse - Kanada (1918-2003) Nobel ödülü sahibi
Louis-Victor de Broglie - Fransa (1892-1987) Nobel ödülü sahibi
Ernst Brüche - Almanya (1900-1985)
Hermann Brück - Almanya (1905-2000)
Ari Brynjolfsson - İzlanda (1927-2013)
Hans Buchdahl - Almanya, Australia (1918-2010)
Gersh Budker - Sovyetler Birliği (1918-1977)
Johannes Martinus Burgers - Hollanda (1895-1981)
Friedrich Burmeister - Almanya (1890-1969)
Bimla Buti - Hindistan (d. 1933)
Christophorus Buys Ballot - Hollanda (1817-1890)

Nicola Cabibbo - İtalya (1935-2010)
Nicolás Cabrera - İspanya (1913-1989)
Curtis Callan - (d. 1942)
Fritjof Capra - Avusturya, Amerika Birleşik Devletleri (d. 1939)
Marcela Carena - Arjantin (d. 1962)
Nicolas Léonard Sadi Carnot - Fransa (1796-1832)
David Carroll - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1963)
Brandon Carter - Avustralya (d. 1942)
Hendrik Casimir - Hollanda (1909-2000)
Henry Cavendish - Birleşik Krallık (1731-1810)
James Chadwick - Birleşik Krallık (1891-1974) Nobel ödülü sahibi
Owen Chamberlain - Amerika Birleşik Devletleri (1920-2006) Nobel ödülü sahibi
Moses H. W. Chan - Hong Kong
Subrahmanyan Chandrasekhar - Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri (1910-1995) Nobel ödülü sahibi
Georges Charpak - Fransa (1924-2010) Nobel ödülü sahibi
Swapan Chattopadhyay - Hindistan (d. 1951)
Pavel Alekseyevich Cherenkov - Sovyet Rusya (1904-1990) Nobel ödülü sahibi
Maxim Chernodub - Rusya, Fransa (d. 1973)
Geoffrey Chew - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1924)
Boris Chirikov - Sovyet Rusya (1928-2008)
Ernst Chladni - Almanya (1756-1827)
Steven Chu - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1948) Nobel ödülü sahibi
Giovanni Ciccotti - İtalya (d. 1943)
Benoît Clapeyron - Fransa (1799-1864)
George W. Clark
Rudolf Clausius - Almanya (1822-1888)
Gerald B. Cleaver - Amerika Birleşik Devletleri
John Cockcroft - Birleşik Krallık (1897-1967) Nobel ödülü sahibi
Claude Cohen-Tannoudji - Fransa (d. 1933) Nobel ödülü sahibi
Arthur Compton - Amerika Birleşik Devletleri (1892-1962) Nobel ödülü sahibi
Karl Compton - Amerika Birleşik Devletleri (1887-1954)
Edward Condon - Amerika Birleşik Devletleri (1902-1974)
Leon Cooper - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1930) Nobel ödülü sahibi
Alejandro Corichi - Meksika (d. 1967)
Gaspard-Gustave Coriolis - Fransa (1792-1843)
Allan McLeod Cormack - Güney Afrika, Amerika Birleşik Devletleri (1924-1998)
Eric Allin Cornell - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1961) Nobel ödülü sahibi
Marie Alfred Cornu - Fransa (1841-1902)
Charles-Augustin de Coulomb - Fransa (1736-1806)
Ernest Courant - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1920)
Brian Cox - Birleşik Krallık (d. 1968)
Charles Critchfield - Amerika Birleşik Devletleri (1910-1994)
James Cronin - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1931) Nobel ödülü sahibi
William Crookes - Birleşik Krallık (1832-1919)
Marie Curie - Polonya, Fransa (1867-1934) Nobel ödülü sahibi
Pierre Curie - Fransa (1859-1906) Nobel ödülü sahibi
Predrag Cvitanović - Hırvatistan (d. 1946)

Jean le Rond d'Alembert - Fransa (1717-1783)
Gustaf Dalén - İsveç (1869-1937) Nobel ödülü sahibi
Jean Dalibard - Fransa (d. 1958)
Richard Dalitz - Birleşik Krallık (1925-2006)
John Dalton - Birleşik Krallık (1766-1844)
Ranjan Roy Daniel - Hindistan (1923-2005)
Charles Galton Darwin - Birleşik Krallık (1887-1962)
Ashok Das - Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri (d. 1953)
Paul Davies - Avustralya (d. 1946)
Raymond Davis, Jr. - Amerika Birleşik Devletleri (1914-2006) Nobel ödülü sahibi
Clinton Davisson - Amerika Birleşik Devletleri (1881-1958) Nobel ödülü sahibi
Peter Debije - Hollanda (1884-1966)
Hans Georg Dehmelt - Almanya, Amerika Birleşik Devletleri (d. 1922) Nobel ödülü sahibi
Max Delbrück - Almanya, Amerika Birleşik Devletleri (1906-1981)
Demokritos - Abdera (ca. 460-360 BC)
David M. Dennison - Amerika Birleşik Devletleri (1900-1976)
David Deutsch - İsrail, Birleşik Krallık (d. 1953)
Michel Devoret - Fransa, Amerika Birleşik Devletleri (d. 1953)
James Dewar - Birleşik Krallık (1842-1923)
Robbert Dijkgraaf - Hollanda (d. 1960)
Savas Dimopoulos - Amerika Birleşik Devletleri (d. 1952)
Paul Dirac - Birleşik Krallık (1902-1984) Nobel ödülü sahibi
Revaz Dogonadze - Sovyet Rusya, Gürcistan (1931-198

Fiziğin altın çağı, fizik bilimlerindeki ilerlemeleri ve kozmoloji ve astronomideki şu anki ve önceki gelişmeleri kapsayan belirli dönemlerini tanımlamak için kullanılır. Her bir “altın çağ” teorik ve deneysel önemli gelişmeleri ortaya çıkarır. Mekaniğin Galileo (1564-1642) ve Newton (1642-1727) sayesindeki gelişimi “altın çağ” oluşturan zaman dilimlerine elle tutulur örnektir. Altın çağ olarak görülen diğer küçük önemli zaman dilimi ise 19. Yüzyılın diğer önemli isimlerinden olan Faraday, Maxwell sayesinde elektriğin birleşmesi, manyetizma ve optiktir.
Teleskobun bulunması ve evrensel kütle çekiminin fark edilmesini de içeren, deney ve gözlemlerde önemli gelişmeler gök mekanik için tanıştırıldı. Mekaniği deneysel sonuçlara dayandırmak süreyi ölçen aletler ve mesafeyi ölçen araçlarla mümkün oldu. Elektromanyetizmadaki gelişmeler 19. yüzyıl fizikçilerini o kadar etkiledi ki, başka bir “altın çağ” kapandı, bu fizikçilerde daha fazla ilerleme göstermek için bir isteksizlik oluşturdu. Bu nedenle, “altın çağ” olarak adlandırılan, bir dönemin gelişimi fiziğin bir bilim olarak tamamlanması münasebetiyle ortaya çıkmıştır. Ancak bu algının yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, Stephen Hawking, 1980'lerde teorik fiziğin 20 yıl içinde sona ereceğini tahmin etmişti. 2001 yılında, yaptığı tahminini yirmi yıl daha değiştirmiştir. Steven Weinberg 2050 yılında birleşmiş fiziği öngörmektedir. 2001 yılı kitabının yazarları Tadeusz Lulek, Barbara Lulek ve A. Wal ise kendilerini “fiziğin altın çağı”nın başlangıcında olarak görmektedirler.
Paul Davies birçok yaşlı bilim adamı 20. Yüzyılın ilk 30 yılını fiziğin altınçağı olarak görebilirler ancak tarihçiler bunun yerine bu yılları “ Yeni Fiziğin” gün doğumu olarak göreceklerini söylemektedir.
Fiziğin altın çağı 19. yüzyılda gerçekleşti. Emilio Segrè'ya göre Alessandro Volta'dan sonra 18. Yüzyılda İtalya'da fizik bir sona gelmişti. Otobiyografisinde yazdıklarına göre Enrico Fermi'ni fiziğin bir sona yaklaştığını 1933 yılında hissetmişti. Fiziğin bir altınçağı, 19. Yüzyıl ortalarında enerjinin korunumu ilkesinin eşzamanlı keşfi ile başladı. Fiziğin bir altın çağı 1925'ten 1927 ye kadar olan yıllardı. Doğrusal olmayan fiziğin altın çağı Fermi-Pasta-Ulam problemi ve diğerlerini kapsayan 1950'den 1970'e kadar olan bir zaman dilimiydi. 1930'un ortalarından 1950 yılının ortalarına kadar devam eden yirmi yılık süreyi kapsayan nükleer fiziğin altın çağını izledi. Fiziğin bir başka altın çağı 1920'lerin sonunda başladı.
Fizik kabinlerinin altın çağı ise, yeni fizik aletlerinin dersleri için icat eden John Keill, John Theophilus Desaguliers ve William Whiston gibi öğretim üyesi göstericilerin artması sayesinde 18. Yüzyıl idi.

Genel Göreliliğin Tarihi

Amaldi, Edoardo (1998). "The Case of Physics".  Giovanni Battimelli and Giovanni Paoloni (Ed.). 20th century physics: essays and recollections : a selection of historical writings. World Scientific. ISBN 978-981-02-2369-4. 
Brenni, Paolo (2002). "Jean Antoine Nollet and Physics Instruments".  Lewis Pyenson and Jean-François Gauvin (Ed.). The art of teaching physics: the eighteenth-century demonstration apparatus of Jean Antoine Nollet. Les éditions du Septentrion. ISBN 978-2-89448-320-6. 
Cook, Norman D. (2006). Models of the atomic nucleus: with interactive software. 1. Birkhäuser. ISBN 978-3-540-28569-4. 
Davies, Paul (1992). The new physics. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-43831-5. 
Mitra, Asoke Nath (2009). India in the world of physics: then and now. History of science, philosophy, and culture in Indian civilization: Theories of natural and life sciences. 1. Pearson Education India. ISBN 978-81-317-1579-6. 
Prigogine, Ilya; Stengers, Isabelle (1984). Order out of chaos: man's new dialogue with nature. 2. Bantam Books. ISBN 978-0-553-34082-2. 
Sandbothe, Mike (2001). The temporalization of time: basic tendencies in modern debate on time in philosophy and science. Rowman & Littlefield. ISBN 978-0-7425-1290-0. 
Segrè, Emilio (1993). A mind always in motion: the autobiography of Emilio Segrè. University of California Press. ISBN 978-0-520-07627-3. 
Van Name, F. W. (1962). "The Golden Age of Physics". Modern physics (2.2yayıncı = Prentice-Hall bas.). 
Wilhelm, I (2008). "The Ethics of Research: The Responsibility of the Researcher".  S. Gunn, A. William, and Michele Masellis (Ed.). Concepts and Practice of Humanitarian Medicine. Springer. ISBN 978-0-387-72263-4. KB1 bakım: Birden fazla ad: editör listesi (link) 
Lulek, Tadeusz; Lulek, Barbara, and Wal, A. (Mayıs 2001). Symmetry and Structural Properties of Condensed Matter, Proceedings of the Sixth's  International School of Theoretical Physics. World Scientific Publishing Company, Inc. ss. 13 to 23 (Chap. 1). ISBN 978-981-02-4569-6. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link)  Download available from Google Books.

Gaspard-Gustave de Coriolis (Fransızca telaffuz: [ɡaspaʁ ɡystav də kɔʁjɔlis]; 21 Mayıs 1792, Paris – 19 Eylül 1843, Paris), bir Fransız matematikçi, makine mühendisi ve fizikçidir. En çok, dönen bir referans çerçevesinde tespit edilen ve Coriolis etkisi'ne yol açan tamamlayıcı kuvvetler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Bir mesafe boyunca hareket eden bir kuvvet tarafından enerjinin aktarılması için "travail" ("iş" olarak çevrilmiştir) terimini ilk kullanan oydu.

Coriolis 1792'de Paris'te doğdu. 1808'de giriş sınavına girdi ve o yıl giren tüm öğrenciler arasında ikinci oldu ve 1816'da Ecole Polytechnique'de öğretmen oldu. Sürtünme ve hidrolik üzerinde deneyler yaptı.

1829'da Coriolis, mekaniği endüstrisi tarafından kolayca uygulanabilecek bir şekilde sunan  Calcul de l'Effet des Machines ("Makinelerin Etkisinin Hesaplanması", "Calculation of the Effect of Machines") adlı bir ders kitabı yayınladı. Bu dönemde kinetik enerji, 
  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        m
        
          v
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}mv^{2}}
  
 için doğru ifade ve mekanik iş ile olan ilişkisi kuruldu.
Sonraki yıllarda Coriolis, kinetik enerji kavramlarını genişletmeyi amaçladı ve dönen sistemler üzerine yaptığı çalışmalara devam etti. Makalelerinden ilki, Sur le principe des force vives dans les mouvements relatifs des machine ("Makinelerde bağıl harekette kinetik enerji ilkesi üzerine", "On the principle of kinetic energy in the relative motion in machines"), Académie des Sciences'a sunuldu (Coriolis 1832). Üç yıl sonra, adını duyuracak ve kendisini daha ünlü yapacak olan Sur les équations du mouvement relatif des systèmes de corps ("Bir cisimler sisteminin göreli hareketinin denklemleri üzerine", "On the equations of relative motion of a system of bodies") adlı makalesi yayımlandı. Coriolis'in makaleleri atmosferle ve hatta Dünya'nın dönüşüyle değil, su çarkları gibi dönen sistemlerdeki enerji aktarımıyla ilgilenir. Coriolis, dönen bir referans çerçevesinde tespit edilen tamamlayıcı kuvvetleri tartıştı ve bu kuvvetleri iki kategoriye ayırdı. İkinci kategori, sonunda onun adını taşıyacak gücü içeriyordu. Ayrıntılı bir tartışma Dugas'ın eserinde bulunabilir.
1835'te kürelerin çarpışması üzerine, bu konuda bir klasik olarak kabul edilen Théorie Mathématique des Effets du Jeu de Billard adlı matematiksel bir çalışma yayınladı.
Coriolis'in adı 19. yüzyılın sonunda meteoroloji literatüründe görünmeye başladı, ancak Coriolis kuvveti terimi 20. yüzyılın başına kadar kullanılmadı. Bugün Coriolis adı meteoroloji ile güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir, ancak genel dolaşım ve basınç ile rüzgar alanları arasındaki ilişki hakkındaki tüm büyük keşifler Gaspard Gustave Coriolis hakkında bilgi olmadan yapıldı.
Coriolis, 1829'da École Centrale des Arts et Manufacturers'da mekanik profesörü oldu. Claude-Louis Navier'in 1836'da ölümü üzerine, Coriolis, École Nationale des Ponts et Chaussées'de uygulamalı mekanik başkanlığında ve Académie des Sciences'da Navier'in yerine geçti. 1838'de Ecole Polytechnique'de "Directeur des études" (çalışmalar müdürü) olarak görevini Dulong'a devretti.
1843'te Paris'te 51 yaşında öldü. Adı Eyfel Kulesi'nde yazılı 72 isimden biridir.

Persson, A. (1998), "How do we understand the Coriolis Force?" (PDF), Bull. Amer. Meteor. Soc., cilt 79, ss. 1373-1385, 1 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)1 Eylül 2022 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Gaspard-Gustave Coriolis", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Sur les équations du mouvement relatif des systèmes de corps" (Coriolis, 1831 & 1835), online and analyzed on BibNum 1 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce versiyonu için 'à télécharger'a tıklayın
"Sur le bruit du tonnerre" (Coriolis, 1833), online and analyzed on BibNum 1 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce versiyonu için 'à télécharger'a tıklayın

Genel görelilik, Albert Einstein tarafından 1907-1915 yılları arasında geliştirilmiş ve 1915'ten sonra da genel göreliliğe pek çok kişi tarafından katkıda bulunulmuştur. Genel göreliliğe göre, kütleler arasında gözlemlenen kütlesel çekim kuvveti, bu kuvvetlerin uzay  ve zamanı bükmesinden kaynaklanmaktaydı.
Genel göreliliğin bulunmasından önce, Isaac Newton'ın kütleçekim kanunu iki bin yıldan daha uzun bir süre boyunca kütleler arasındaki çekim için geçerli bir açıklama olarak kabul edildi. Ancak Newton'ın kendisi bile teoriyi kütleçekimin son basamağı olarak görmüyordu. Newton'ın formülüyle geçen bir yüzyıl içinde, detaylı astronomik ölçümler, gözlemler ve teori arasında açıklanamayacak derecede farklılıklar olduğunu ortaya çıkarttı. Newton'ın modelinde, kütleçekim iki büyük madde arasındaki kuvvetten kaynaklanıyordu. Newton bile bu kuvvetin bilinmez doğasından rahatsız olmuş olsa da, bu basit taslak hareketi açıklamakta oldukça başarılıydı.
Fakat, gözlemler ve deneyler Einstein'ın teorisinin, Newton'ın açıklayamadığı Merkür'ün ve diğer gezegenlerin yörüngelerinde meydana gelen dakika anormallikleri gibi pek çok etkiyi açıklayabildiği görüldü. Genel görelilik aynı zamanda kütleçekim kuvvetinin, kütleçekimsel dalgalar, kütleçekimsel mercek ve kütleçekimsel zaman kayması olarak bilinen olayları da öngörmüştür. Bu öngörülerin pek çoğu deneyler tarafından kanıtlandı fakat bazıları hala araştırılıyor. Örneğin, kütleçekimsel dalgaların varlığına yönelik dolaylı kanıtlara sahip olsak da, direkt kanıtlar için LIGO ve GEO 600 projelerinde bilim adamlarından oluşun takımlar hala araştırmalarına devam ediyorlar.
Genel görelilik, modern astrofizik için vazgeçilmez bir metot haline gelmiştir. Işığın dahi kaçamayacağı güçteki kütleçekim kuvvetlerinin olduğu karadeliklerin anlaşılmasına olanak sağlamaktadır. Karadeliklerin güçlü çekim kuvvetinin  belli astronomik objeler tarafından yayılmış yoğun radyasyondan kaynaklandığı düşünülmektedir. Genel görelilik aynı zamanda kozmolojinin standart Big Bang modelinin de iskeletini oluşturur.

Einstein daha sonra genel göreliliği keşfetmesinin nedeninin özel görelilikteki eylemsizlik olduğunu açıkladı. İvmelenen cisimlerin dahi eylemsizliğe olan eğilimi gibi bir teori ona daha mantıklı gelmişti. 1907'de patent ofisinde çalışırken, daha sonraları en mutlu düşüncem diyeceği bir fikir aklına geldi. Einstein, genel görelilik ilkelerinin, kütleçekimsel olaylarda da kullanılabileceğini fark etti.
Bu nedenle, 1907 yılında özel görelilikte ivme ile ilgili bir makale yazdı ve 1908'de yayınlandı. Bu makalede, serbest düşme hareketinin eylemsizlik olduğunu  ve bu yüzden serbest düşme yapan bir gözlemcinin özel görelilik kurallarını uygulaması gerektiğini ileri sürdü. Bu makale Eşdeğerlik Prensibi olarak bilinir. Aynı makalede, Einstein kütleçekimsel zaman kayması olayını da öngörmüştür
1911'de, Einstein 1907'de yayınladığı makalenin daha detaylı bir hali yayınladı. Bu makalede, yer çekimsel ortamda olmayan sabit ivmeli bir kutu düşündü. Bu kutunun, yer çekimsel ortamda sabit duran bir kutudan hiçbir farkı olmadığını söyledi. Kutunun yukarıya doğru ivmelenen ucundaki saatlerin vuruş sayısının, kutunun aşağısındaki saatlerin vuruş sayısından daha fazla olacağını özel görelilik ile açıkladı. Saatlerin vuruş sayıları yerçekimsel ortamdaki yerlerine bağlıydı ve vuruş sayısındaki bu farklılık yerçekiminin yoğunluyla orantılıydı.
Aynı zamanda, ışığın büyük nesneler tarafından bükülmesini de öngörmüştü. Tahminleri eksik olsa da, bu öngörü ile Einstein, bükülmenin sıfıra eşit olmadığını bulabildi. Alman Astronom Erwin Finlay-Freudlich, Einstein'ın bu iddiasını dünyadaki bütün bilim adamlarına duyurdu. Bu bilim insanlarını bükülmeyi bir güneş tutulması esnasında belirlemeye  ve Gunnar Nordström tarafından sunulan yönsüz yerçekim teorisinin yanlış olduğuna dair güven vermeye itti. Fakat, onun bükülme için hesapladığı esas değer çok küçüktü. Çünkü kullanılan yaklaşım ışık hızına yakın hızda hareket eden şeyler için uygun değildi. Einstein, özel görelilik teorisini tamamen bitirdiğinde bu hatayı düzeltmiş ve Güneş tarafından bükülen ışığın miktarını doğru hesaplamış olacaktı.
Einstein'ın, kütleçekim alanı hakkında kayda değer bir başka düşünce deneyi ise aynı zamanda bir çeşit Ehrenfest paradoksu olan döner disktir. Einstein, dönen bir disk üzerinde deneyler yapan bir gözlemci hayal etti. Diskin üstündeki gözlemcinin, Öklit geometrisince öngörülenden daha farklı bir sabit π değeri bulacağını söyledi. Bunun nedeni, çemberin radyan değeri bükülmeyen bir şerit metre ile ölçülmüş olacaktı fakat özel göreliliğe göre, çemberin çevresi olduğundan daha uzun gibi görünecekti çünkü şerit metre aslında bükülmüş olacaktı. Einstein, fiziğin yasalarının yerel olduğunu ve yerel olan her alanda işlediğine inandığı için, uzayzamanın da yerel olarak bükülebileceğini düşündü. Bu ona, Riemmannian geometrisi denen ve genel göreliliği de formüle ettiği bir alanda çalışmasına olanak sağladı.

1912'de, Kendisinin de mezunu olduğu İsviçre'deki Eidgenössiche Technische Hochschule Zurich (ETH) üniversitesinde profesörlük yapmayı kabul etti. Zurich' e döner dönmez, eski bir sınıf arkadaşı, aynı zamanda da matematik profesörü olan Marcel Grossmann'ı ziyaret etti. Böylece Riemmanninan geometrisi ya da daha genel bir deyiş ile diferansiyel geometri ile tanışmış oldu. İtalyan matematikçi Tullio Levi Civita’nın ısrarı üzerine Einstein kütçekim teorisi için genel ortak değişke ( özellikle genişlik sağlamak adına) üzerinde çalışmaya başladı. Bir süre için Einstein bu yaklaşımda problemler olduğunu düşündü fakat sonraları tekrar aynı yaklaşıma döndü ve 1915’in sonuna doğru Genel Görelilik Teorisi’nin bugünkü kullanılan halini yayınladı. Bu teori kütleçekimi, uzayzamanın madde tarafından bükülmesi ve diğer maddenin eylemsizliğinietkilemesini açıklıyordu.
Birinci Dünya Savaşı esnasında, ulusal güvenlik nedeniyle Central Power bilim insanlarının çalışmaları sadece Central Power akademisyenlerinin ulaşımına açıktı. Einstein’ın bazı çalışmaları, Avustralyalı  Paul Ehrenfest, Hollanda’daki fizikçiler, özellikle 1902 yılında Nobel Ödülü kazanan Hendrik Lorentz ve Leiden Üniversitesinden Willem de Sitter’in çabalarıyla İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar ulaştı. Savaş bittikten sonra, Einstein, Leiden Üniversitesi ile bağlarını kopartmadı ve "Extraordinary Professor" olarak 1920'den 1930'a kadar 10 yıl boyunca Hollanda'ya düzenli olarak gidip, derslere girdi.
1917' de, bazı astronomlar Einstein'ın 1911 yılında Prag'tayken yaptığı meydan okumayı kabul etti. Kaliforniya'daki Mount Wilson Observatory herhangi bir şekilde yer.ekiminden dolayı kızıla kayma göstermeyen solar bir spektroskopi analizi yayınladı. 1918'de, Kaliforniya'daki Lick Observatory, bulguları yayınlamamasına rağmen bunun Einstein'ın tahmininin yanlış olduğunu kanıtladığını söyledi.
Fakat Mayıs 1919'da, İngiliz astronom Arthur Stanley Eddington tarafından yönetilen bir grup, Brezilya'nın kuzeyindeki Sobran ve Principe' de yapılan çift gözlemlerde güneş tutulmasının fotoğraflarken ışık üzerindeki kütleçekimsel bükülme tahminini doğruladıklarını söyledi. Nobel sahibi Max Born Genel Göreliliği “ İnsan beyninin doğa adına yaptığı en büyük başarı” olarak överken, bir başka Nobel sahibi Paul Dirac' ta “ Genel görelilik muhtemelen bilimin yaptığı en harika keşiftir. “ demiştir. Böylece Einstein uluslararası alanda ün kazanmış oldu.
Eddington keşifinde çekilen fotoğrafların dikkatli incelenmesi hakkındaki iddialar, bu heyetin gösterdiği deneysel belirsizlik kadar büyük bir etki gösterdi. 1962'de İngiliz keşif heyeti uygulanan yönetimin kesinlikle güvenilmez olduğunu söyledi. Güneş tutulması esnasında ışığın bükülmesi ile ilgili olay sonraları yapılan daha doğru gözlemlerle doğrulandı. Özellikle dişe dokunur kısmı Alman fizikçilerden oluşan bir kısım, yeni gelen'in ününden rahatsız oldu ve Alman Fizik (Deutsche Physik) hareketini başlattı.

1912 yılında, Einstein, kütleçekimi geometrik bir şekilde açıklayabilecek bir teori bulmak için harıl harıl çalışıyordu. Tullio Levi-Civita'nın da ısrarlarıyla Einstein kütleçekimsel teoriyi açıklayan genel ortak değişkeni keşfetti. Fakat, 1913'te Einstein bu yaklaşımdan “ Hole Argument” e uymadığı gerekçesiyle vazgeçti. 1914 ve genellikle 1915'te, Einstein eşitlikleri başka bir yaklaşımla kurmaya çalışıyordu. Bu yaklaşımın tutarsızlığı kanıtlanınca, Einstein ortak Değişken fikrine geri döndü ve “Hole Argument “ fikrinin kusurlu olduğuna karar verdi.

Einstein genel ortak değişkenin aslında savunulabilir olduğunu fark ettiğinde, ardından kendi adıyla anılan denklemlerin gelişimini tamamladı. Fakat, eşitliklerinde yeni anlaşılan bir hata yaptı. 

  
    
      
        
          R
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          T
          
            μ
            ν
          
        
        
      
    
    {\displaystyle R_{\mu \nu }=T_{\mu \nu }\,}
  
,
Ricci tensörü =  enerji-momentum  tensörüydü. Bu tahmin Newton'ın Merkür için yaptığı günberi deviniminden farklıydı bu nedenle Einstein çok heyecanlandı. Fakat sonra fark etti ki, evren sabit bir kütle-enerji-momentum yoğunluğuna sahip olmadıkça, enerji-momentum korunumunda geçersizlerdi. Diğer bir deyişle, hava, kaya ve hatta uzay boşluğu aynı yoğunluğa sahip olmalıydı. Bu tutarsızlık Einstein'ı denklemini tekrar gözden geçirmeye itti. Fakat, çözüm bitmiş ve kesin sayılırdı ve 25 Kasım 1915'te Einstein esas Einstein Denklemi’ni Prussian Academy of Science'da açıkladı.  

  
    
      
        
          R
          
            μ
            ν
          
        
        −
        
          
            1
            2
          
        
        R
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          T
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{\mu \nu }-{1 \over 2}Rg_{\mu \nu }=T_{\mu \nu }}
  
,
 
  
    
      
        R
      
    
    {

Genlik, periyodik harekette maksimum düzey olarak tanımlanabilir. Genlik, bir dalganın tepesinden çukuruna kadar olan düşey uzaklığın yarısıdır. Genlik kavramı ışık, elektrik, radyo dalgaları gibi konuları da kapsayan fen bilimleri alanında kullanılır.

Periyodik hareketin genel denklemi aşağıda gösterilmiştir.

  
    
      
        y
        (
        t
        )
        =
        A
        ⋅
        sin
        ⁡
        (
        ω
        t
        +
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle y(t)=A\cdot \sin(\omega t+\phi )}
  

Burada A maksimum değer, ω açısal frekans, φ de faz açısı ve t de zaman değişkenidir.
Periyodik hareket daima bir sinüs dalgası olmayabilir. Ama hareket periyodik oldukça, daima bir sinüs dalgaları toplamı olarak ifade edilebilir. Bu yüzden periyodik hareket sin, cos ya da exp j fonksiyonlarından biriyle gösterilir.

Yukardaki denklem bir elektrik devresinde gerilim için şu şekilde kullanılır:

  
    
      
        v
        (
        t
        )
        =
        V
        ⋅
        sin
        ⁡
        (
        ω
        t
        +
        ϕ
        )
      
    
    {\displaystyle v(t)=V\cdot \sin(\omega t+\phi )}
  

Bu denklemde

  
    
      
        
          V
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {V} }
  
 (birimi Volt'tur) katsayısı tepe genlik (Vt veya Vp) olarak,

  
    
      
        
          2
          ⋅
          V
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {2\cdot V} }
  

tepeden tepeye genlik (Vtt veya Vpp) olarak bilinir.
Ancak, elektrikte esas önemli olan etkin genliktir. (Ve veya Vrms) Efektif veya rms gerilim de denilir.
Reaktif bileşeni olmayan bir devrede gerilim ve güç şu şekilde verilebilir:

  
    
      
        v
        (
        t
        )
        =
        V
        ⋅
        sin
        ⁡
        (
        ω
        t
        )
      
    
    {\displaystyle v(t)=V\cdot \sin(\omega t)}
  

  
    
      
        p
        (
        t
        )
        =
        
          
            1
            
              R
              ⋅
              T
            
          
        
        ∫
        
          V
          
            2
          
        
        ⋅
        
          sin
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        ω
        t
        )
        d
        t
      
    
    {\displaystyle p(t)={\frac {1}{R\cdot T}}\int V^{2}\cdot \sin ^{2}(\omega t)dt}
  

İntegral T süresince alındığına göre,

  
    
      
        P
        =
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              2
              ⋅
              R
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {V^{2}}{2\cdot R}}}
  

Aynı güç bir doğru akım devresinde de elde edilebilir. (U parametresi doğru akım genliğidir.)

  
    
      
        P
        =
        
          
            
              U
              
                2
              
            
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {U^{2}}{R}}}
  

Aynı gücü sağlayan doğru akım gerilimi ve alternatif akım gerilimi karşılaştırılırsa,

  
    
      
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              2
              ⋅
              R
            
          
        
        =
        
          
            
              U
              
                2
              
            
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {V^{2}}{2\cdot R}}={\frac {U^{2}}{R}}}
  

  
    
      
        U
        =
        
          
            
              2
            
            2
          
        
        ⋅
        V
      
    
    {\displaystyle U={\frac {\sqrt {2}}{2}}\cdot V}
  

  
    
      
        
          V
          
            e
          
        
        =
        
          
            
              2
            
            2
          
        
        ⋅
        V
      
    
    {\displaystyle V_{e}={\frac {\sqrt {2}}{2}}\cdot V}
  
 etkin (efektif, rms) genliktir. Güç hesabı efektif gerilim ile yapılır.

        v
        (
        t
        )
        =
        20
        ⋅
        sin
        ⁡
        (
        ω
        t
        )
      
    
    {\displaystyle v(t)=20\cdot \sin(\omega t)}
  

ise 

  
    
      
        
          
            V
            
              t
            
          
        
        =
        20
        
           volt
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {V_{t}} =20{\text{ volt}}}
  

  
    
      
        
          
            V
            
              t
              t
            
          
        
        =
        40
        
           volt
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {V_{tt}} =40{\text{ volt}}}
  

  
    
      
        
          
            V
            
              e
            
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  2
                
              
              ⋅
              20
            
            2
          
        
        =
        14.14
        
           volt
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {V_{e}} ={\frac {{\sqrt {2}}\cdot 20}{2}}=14.14{\text{ volt}}}

Glasgow Üniversitesi, İskoçya'nın Glasgow şehrinde bulunan, Birleşik Krallık'taki en eski ve en prestijli araştırma üniversitelerinden biridir.
İskoçya Kralı II. James'in isteği üzerine Glasgow'da bir üniversite kurmak için Papa V. Nicolaus'un resmi rızası ile 1451 yılında kurulmuştur. Böylece, Glasgow Üniversitesi, İskoçya Krallığı'ndaki en eski ikinci, Britanya İmparatorluğu'ndaki dördüncü en eski üniversite oldu. Tarihsel olarak, Üniversite, İskoç Aydınlanması'nın entelektüel potansiyelini sağlayan kilit kurumlardan biri olarak öne çıkmıştır. Şu anda 140 ülkeden, 9 enstitü ve 4 kolej olmak üzere 3 kampüste bulunan 33 akademik birimde 30.805 lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi bulunmaktadır.
Times Higher Education dergisine göre, üniversite belli göstergelerde 2020 yılının en iyi yükseköğretim kurumu seçilmiştir. 2022'de yarattığı bilimsel etki nedeniyle dünyanın en iyi 20 üniversitesi arasında yer aldı. Her yıl düzenli olarak uluslararası sıralamalarda en iyi ilk 100 üniversite arasında bulunan Glasgow Üniversitesi, 2020 CWTS Leiden Sıralamasında küresel olarak 53. ve QS Dünya Üniversite Sıralamasında 60. sırada yer almaktadır. Buna ek olarak, Birleşik Krallık'taki ulusal yüksek öğretim kurumları sıralamada ilk onda yer almaktadır. The Times gazetesi 2022'de Glasgow Üniversitesini İskoçya'da "Yılın üniversitesi" ilan etmiştir.
Glasgow Üniversitesi, Britanya'nın en etkili araştırma üniversitelerinin üye olduğu Russell Group'un ve dünyanın önde gelen araştırma üniversitelerinden oluşan uluslararası bir üniversite şebekesi olan Universitas 21'in kurucu üyesidir. Üniversitede araştırma süreci, "Araştırma Mükemmelliği Çerçevesi" tarafından tanımlanan özel standartlara göre düzenlenir ve araştırmanın %81'i "Dünya ölçekli" olarak nitelendirilmektedir.
Üniversite, altı başbakanın yanı sıra yüzlerce bakan, parlamenter, bürokrat ve diplomat yetiştirmiştir. Mezunlar arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucularından James Wilson, kapitalizmin babası Adam Smith, Sanayi Devrimi'ne büyük katkılarda bulunan James Watt, Strathclyde Üniversitesi'nin kurucusu John Anderson, Magnezyum elementini keşfeden ve karbondioksit kavramını tanıtan kimyacı Joseph Black, dünyanın ilk üniversite dereceli Afro-Amerikan doktoru James McCune Smith ve dünyanın ilk siyahi futbolcusu Andrew Watson da vardır. Ayrıca, Glasgow Üniversitesi'nin 8 mezunu Nobel Ödülü sahibidir.

Glasgow Üniversitesinin akademik yapısı 4 esas fakülte bünyesinde bulunan 33 birimden oluşuyor:

Sanat Fakültesi
Tıp, Veterinerlik ve Yaşam Bilimleri Fakültesi
Bilim ve Mühendislik Fakültesi
Sosyal Bilimler Fakültesi

Harvard Bilgisayarları  (Canlı Bilgisayarlar) Harvard Üniversitesi gözlem evinde  19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında görev yapan bir grup kadın araştırmacıya verilen addır.
1877-1918 yılları arasında Amerika'da Harvard Üniversitesi Gözlemevi müdürü olan Charles Pickering yıldız fotoğraflarını incelemek için kadın asistanları görevlendirmeye karar verdi. Bu proje yıldız fotoğrafçılığının öncüsü olarak bilinen amatör astronom Henry Drapper'in ölümünden sonra onun işlerini devam ettirmek isteyen eşi Mary Anne Draper'in teşvikiyle geliştirildi. O tarihte günümüzün olanakları olmadığından binlerce yıldıza ait fotoğraflar tek tek inceleniyordu. Bu iş  kadın asistanlar tarafından yapılıyordu. Asistanların ücreti saatte 25 sentti. Bu asistanlara Harvard Computers (“Harvard Bilgisarları”) deniliyordu

Bu asistanlar ekibinin görevi bilim insanlarının kullanacağı bilgileri derlemekti. Ancak içlerinden bazıları kendileri büyük keşifler yaparak bilim tarihine geçtiler:

Williamina Fleming (1857-1911): 1890'da bir grup asistanla birlikte onbinlerce yıldızın spektrumunu derleyip yayınladı.
Annie Jump Cannon (1863-1941): Yıldız sınıflandırma sisteminin esaslarını saptadı.
Antonio Mauri (1866-1952): 1897'de daha sonra ortaya çıkacak olan Hertzsprung-Russell diyagramına esas olacak verileri derledi
Henrietta Swan Leavitt (1868-1921): 1913'te kendi adıyla bilinen Sefe değişkeni dönem-büyüklük ilişkisini buldu ki, bu yıldızların uzaklığının saptanması açısından son derece önemli bir keşifti.

Cecilia Payne-Gaposchkin
Evelyn Leland
Muriel Mussells Seyfert

Henry Cavendish (10 Ekim 1731 - 24 Şubat 1810), İngiliz kimyager ve fizikçi. Çok çeşitli alanlarda gerçekleştirdiği deneylerle, havanın bileşimi, hidrojenin niteliği ve özellikleri, bazı cisimlerin özgül ısıları, suyun bileşimi ve elektriğin çeşitli özellikleri gibi konularda buluşlar yapmıştır. Cavendish deneyi olarak adlandırılan bir yöntemle Dünya'nın kütlesini ve yoğunluğunu ölçmüştür.
1749-1753 arasında Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Peterhouse College'a devam ettiyse de burayı bitiremedi. Londra yakınlarında bir laboratuvar kurarak, bilimsel toplantılar dışında hiç kimseyle özel yakınlık ve dostluk kurmaksızın içine kapanık bir yaşam süren, ailesiyle bile çok ender görüşen, çekingen ve az konuşan bir bilim insanı olarak tanındı. Çalışmalarını yayımlama gereği bile duymayacak kadar laboratuvarına kapanmasına, elli yıla yakın bilimsel çalışma yaşamında yalnızca yirmi kadar inceleme yayımlamasına karşın, 1803'te Fransa'nın sekiz yabancı üyesinden biriydi, adı çağının en büyük bilim insanları arasında anılıyordu. İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nde, öğretim üyesi arasına katılmayan, hatta diploma bile almayan bu ünlü öğrencisinin adını sonradan Cavendish Laboratuvarı'na vererek ölümsüzleştirdi. 1766'da çeşitli gazların elde edilmesine ilişkin üç bölümlük makalesinden başlayarak yayımlamak amacıyla yazdıkları olduysa da pek çok tamamlanmış araştırmasının ayrıntılarını yayımlamadı.
Cavendish, elektrik yüklü iki cismin arasındaki kuvvetin, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu ortaya attı. Elektrostatiğin bu temel yasası daha sonra Fransız fizikçi C.A. Coulomb tarafından geliştirilerek onun adını almıştır. Cavendish bir sığacın (kondansatör) sığasının, sığacı oluşturan levhaların arasına yerleştirilen maddenin cinsine bağlı olduğunu da Michael Faraday'dan önce gösterdi. Matematikte çok iyi bilinen ama, o güne değin elektrik deneylerine ilişkin olarak hiç kullanılmayan potansiyel kavramını özgürce kullandı. Cavendish potansiyel kavramına dayanarak iyi bir iletkenin yüzeyindeki bütün noktaların ortak bir referans noktasına (yer) göre aynı potansiyele sahip oldukları görüşünü geliştirdi. Değişik iletkenlerle yaptığı bir dizi deney sonucunda, iletkenin uçları arasındaki potansiyel farkının, içinden geçen akımla doğru orantılı olduğunu saptayarak bu alanda Alman fizikçi George Simon Ohm'un 1827'de ortaya koyduğu yasayı daha önce bulmuş oldu. Elektrik akımını ölçme olanağı bulunmadığından, kendi vücudunu ölçü aracı olarak kullanıyor, akım şiddetini kestirebilmek için elektrotların uçlarını elleriyle tutarak, elektrik şokunu parmaklarında mı, bileklerine kadar mı, yoksa dirseklerine kadar mı duyduğuna bakıyordu. Yüz yıl kadar sonra, Cavendish'in defterleri ve el yazısı notları bulununca, bütün bu araştırmalar İskoçyalı büyük matematiksel fizikçi James Clerk Maxwell tarafından yinelendi.

Cavendish'in bu alanda yaptığı çalışmaları özellikle sığa, elektrostatik ve yalıtkanlar üzerineydi. Yaptığı çalışmaların deneysel olarak da ispatına önem veren Cavendish, bu çalışmalarını yayınlama, paylaşma taraftarı değildi. Cavendish'in bu çalışmaları ölümünden yüz yıl sonra matematiksel fizikçi James Clerk Maxwell tarafından yinelenmiş ve dönemin bilim adamlarına önemli kaynaklar haline gelmiştir.
Cavendish, elektrik yüklü iki cismin arasındaki kuvvetin, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu ortaya atan ilk bilim insanıdır. Cavendish'in bu çalışması daha sonra Coulomb tarafından geliştirilerek yasa haline gelmiştir. Cavendish tarafından temeli oluşturulan bu çalışma Coulomb Ters Kare Yasası olarak bilinir ve elektrostatiğin temelini oluşturur. Bunu yanı sıra Cavendish, bir kondansatörün sığasının o kondansatörü oluşturan levhaların arasında bulunan maddenin cinsine bağlı olduğunu, Micheal Faraday'dan önce göstermiştir. Yani  di elektrik katsayısından bahseden ilk bilim insanıdır. Elektrik alanında yaptığı çalışmalarla birçok bilim insanına ışık tutan Cavendish, aynı zamanda elektrikte potansiyel kavramını kullanan ilk bilim insanıdır. O dönemlerde elektriğin ölçümü, elektrometre ile yapılmaktaydı. Elektrometre içinde bulunan iki altın yaprağın, elektrikle yüklendiklerinde birbirlerini itmeleri sonucunda aralarında oluşan açıya bakılarak saptanır ve buna elektriklenme derecesi denirdi.
Cavendish, iyi bir iletkenin yüzeyindeki bütün noktaların ortak bir referans noktasına göre aynı potansiyele sahip oldukları görüşüyle potansiyel fark kavramını kullanan ilk bilim insanıdır. Daha sonra iletkenler üzerindeki çalışmalarını devam ettiren Cavendish, değişik iletkenlerle yaptığı deneyler sonucunda, iletkenin uçları arasındaki potansiyel farkın, içinden geçen akım miktarı ile doğru orantılı olduğunu saptamıştır.

Henry Cavendish'in bu alanda yaptığı en önemli çalışma su bileşimi üzerinedir. Cavendish o dönemde suyun bir element olmadığını oksijen ve hidrojenin sentezinden meydana geldiğini ispatlamıştır. Cavendish'in kimya alanındaki çalışmalarının büyük çoğunluğu gazlar üzerineydi. Özellikle hidrojenin yapısıyla yakından ilgilenen Cavendish, makalelerinde asitlerle metallerin tepkimesinden hidrojen gazının oluştuğunu belirtti ve bunu yanar hava olarak adlandırdı. Daha sonrasında hava üzerine yaptığı çalışmalarda havada oksijen ve azotun yanı sıra başka gazlarında olduğunu söyledi. Onun bu tezi yüz yıl sonra aragon ve diğer soygazların bulunmasını kolaylaştırdı.

Cavendish'in en önemli deneyi kütleçekim üzerine yapmış olduğu deneydir. Bu deneyde Cavendish'in ilk amacı büyük kürelerin küçük küreler üzerinde yarattığı kütleçekim etkisini bulabilmekti. Çünkü bu sayede kütleçekim kuvveti sabitini (G) bulabilir, buradan da yerkürenin kütlesine ulaşabilirdi. Madenden yapılmış bir çubuğu tam ortasından ince bir telle astı. Sonra çubuğun 2 ucuna kurşundan yapılmış iki küçük küreyi taktı. Çubuğun iki ucunda bulunan bu iki küreye büyük kurşun küreleri yaklaştırdı. Büyük ve küçük küreler  arasında oluşan çekim kuvveti sonucu çubuk dönmeye başladı ve bu dönme sonucu teldeki burkulmayı ölçerek çekim kuvvetini ölçtü.  Bilim için bütün imkanlarını kullanmaktan kaçınmayan Cavendish, bu deney için evinin bir odasına bu düzenekleri kurdu ve çok hassas ölçümler olduğu için yan odadan teleskop aracılığı ile bu deneyi gözlemledi çünkü odada hiçbir gürültü dahi olmamalıydı. 17 tane hassas ölçüm sonucunda Newton'un çekim kuvveti denklemlerinden de yararlanarak Yerküre'nin ağırlığının 6 septilyon tona yakın olduğunu açıkladı. Günümüzde ise dünyanın kütlesinin 5.9 septilyon civarında olduğu tahmin ediliyor. 1797 yılında dönemin imkanlarıyla yapılan bu deneyin sonucunun böylesine yakın olması oldukça şaşırtıcı.

II. Elizabeth (Elizabeth Alexandra Mary Windsor; 21 Nisan 1926 - 8 Eylül 2022), Birleşik Krallık ve aralarında Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın da olduğu İngiliz Milletler Topluluğu üyesi 14 ülkenin 1952-2022 yılları arasındaki kraliçesi. Aynı zamanda İngiliz Milletler Topluluğu başkanı ve İngiltere Kilisesi yüksek valisi olarak görev aldı. 70 yıl 214 günlük saltanatı ile Kraliçe Victoria'nın saltanatını geride bırakarak Birleşik Krallık'ın en uzun süre tahtta kalan hükümdarı, Fransa Kralı XIV. Louis'den sonra dünyanın en uzun süre tahtta kalan hükümdarı ve tarihte en uzun süre hüküm süren kadın hükümdar unvanlarını aldı.
6 Şubat 1952 tarihinde tahta çıktığında Topluluk Başkanı ve yedi ülkenin (Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Pakistan ve Seylan) kraliçesi oldu. Bir sonraki yıl gerçekleşen taç giyme töreninin televizyonda gösterilmesiyle bir ilk gerçekleştirildi. 1956 yılından 1992 yılına kadar bölgelerin bağımsızlık kazanması ve bazı krallıkların cumhuriyet olmasıyla krallıkların sayısı değişti. Öldüğü zaman, yukarıda sayılan ülkelerin ilk dördüne ek olarak Jamaika, Bahamalar, Grenada, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları, Tuvalu, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Belize, Antigua ve Barbuda ile Saint Kitts ve Nevis'in kraliçesiydi.
Elizabeth, Kral VI. George ve Kraliçe Elizabeth olacak olan York Dükü ve Düşesi'nin büyük kızı olarak Londra'da doğdu. Çocukluğu boyunca evde özel eğitim gördü. Babası, ağabeyi VIII. Edward'ın tahttan çekilmesiyle 1936'da kral oldu ve kendisi de o tarihten itibaren vâris konumuna geldi. II. Dünya Savaşı sırasında orduda görev almaya başladı. 1947 yılında Philip Mountbatten ile evlendi ve Charles, Anne, Andrew ve Edward adlarını verdikleri dört çocukları oldu. 8 Eylül 2022 tarihinde Balmoral Kalesi'nde 96 yaşında öldü ve yerine en büyük oğlu III. Charles geçti.

Elizabeth Kral VI. George'un ve Kraliçe Elizabeth'in ilk çocuğudur. VI. George ise kral V. George'un ikinci çocuğudur. Kraliçe 21 Nisan 1926'da Londra'da babasının 17. Bruton-Street adresinde bulunan evinde doğdu. 29 Mayıs tarihinde ise Buckingham Sarayı'nda bulunan küçük kilisede Başpiskopos Kosmo Long tarafından vaftiz edildi. Onun haç babaları, babasının yanında dedesi ve büyükannesi, ayrıca teyzesi, halası, amcası ve dayıları da olmuşlardır. Çocuklukta onu Lilibet diye çağırırlardı. 1929 yılında kral V. George'un ağır hastalığı sırasında Elizabeth'in sık sık onun yanına gelmesi onun moralini iyi bir biçimde etkiliyordu.
Elizabeth'in 1930 yılında doğan Margaret adlı kız kardeşi de vardı. İki kız kardeş annesinin ve dadıları Marion Krouford'un sayesinde iyi aile eğitimi almışlardır. 1950 yılında dadıları Krouford Küçük Prensler adlı anılar kitabını yazdı. Kitapta küçük Elizabeth'in atlara ve köpeklere ilgisi, onun davranışları, işe sorumluluğu hakkında bilgiler veriliyor. Ancak kitabın yayımı kral ailesinin hoşuna gitmemiştir. Elizabeth hakkında olumlu görüşleri sonradan başkaları da söylüyordu. Winston Churchill gelecek kraliçeyi karakterli ve çevik çocuk olarak düşünüyordu. Amcasının kızı Margaret Rods ise onun hakkında: "Neşeli ve aynı zamanda akıllı bir kız" derdi.

Taht ve tacı alabilecek kişiler: amcası VIII. Edward, babası VI. George ve Elizabeth'ti. Elizabeth kral ailesinin üyesi olarak toplumda ilgi doğursa da, o kraliçe olmayı aklına getirmiyordu. 1936 yılında büyükbabası, kral V. George vefat edince amcası Prens Edward VIII. Edward unvanı ile kral ilan oldu ve Kral VIII. Edward tahttan feragat ettikten sonra babası Prens Albert VI. George olarak tahta geçti.
Elizabeth, erkek veliaht olmadığından babasından sonra ikinci veliaht konumundaydı. Hükûmetin ve İngiltere Kilisesi'nin güçlü tutumundan sonra amcası evliliği tercih ederek krallıktan vazgeçti. Elizabeth'in babası kral ilan edilir, kendi ise veliaht olarak Kraliyet Altesleri Prenses Elizabeth unvanını aldı.
Elizabeth, bir yandan Eton College'nin Başkan rektörü Henry Marten'dan anayasa tarihine ilişkin dersler alır ve bir yandan da dadısı ile konuşmak için Fransızca öğrenmeye başladı. Sonradan o özel okulun öğrencisi olur. Bu okul özel olarak onun kendi yaşıtları ile temasta olması için oluşturulmuştu.
1939 yılında Elizabeth'in ebeveynleri Kanada ve ABD'ye resmî ziyaret yaparlar. Elizabeth ebeveynlerinin 1927 yılında Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yaptığı yolculuktaki yine gibi Londra'da kalır. Zira kral olan babası, Elizabeth'in yolculuklar için henüz çok küçük olduğunu düşünüyorduu. Gelgelelim, Elizabeth ebeveynlerini gözyaşlarıyla uğurlamıştı. Londra'da kalan Elizabeth ailesi ile mektupla iletişimini sağlıyordu. Fakat 18 Mayıs tarihinde ailesi onun için birinci kral Transatlantik Telefon Hattı yaptırdı.

Elizabeth küçük kız kardeşi Margaret ile birlikte II. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939 yılının Eylül ayından aralık ayına kadar İskoçya'da kalır, oradan Norfolk'a gider. 1940 şubatında mayıs ayına kadar Royal-Lodge denilen yerde yaşarlar. Londra'ya geri dönmekle beraber tam beş yıl Windsor Sarayı'nda yaşarlar. Lord Douglas McGarel Hogg "Savaş döneminde iki prensesin Kanada'da yaşaması" teklifine Elizabeth'in annesi "Çocuklar bensiz, ben ise kralsız hiçbir yere gitmeyeceğiz. Kral ise burayı asla terk etmeyecek." cevabını vermişti. Windsor Sarayı'nda kalmayı tercih ettiler. Yeni yıl gecesinde ise pandomim düzenleyerek biriken malzemeyi "Kraliçenin askeri giysiler için yün toplayan fon"una geçirdiler. 14 yaşındaki Elizabeth 13 Ekim 1940 tarihinde BBC'nin Çocuk saati programında bir konuşma yaparak askerlere destek verdi.
1945 Şubat'ında kadın yardımcı hizmetine kabul edilir. Sürücülük ve mekanik mesleğine yönelir ve askeri kamyon da sürer. Sonradan beş aylık süreliğine fahri küçük komutanlığa tayin edilir. Elizabeth II. Dünya Savaşı'nda askeri hizmete katılan tek devlet başkanıydı.
Savaş döneminde krala yakın siyasi çevrelerce Elizabeth'in Galler bölgesi ile yoğun ilişkileri aracılığıyla Galler milliyetçiliğini zayıflatmak için planları olduğu ileri sürülmüştür.
Elizabeth 18 yaşına geldiğinde ona Galler prensesi unvanını vermek için teklif öne sürüldü. Teklif o dönemin İçişleri Bakanı Herbert Morrison'a aitti. Ancak teklife Elizabeth'in babası, VI. George itiraz etmiştir. İtirazının nedeni bu unvanın veliaht olan erkek prenslerin eşlerine verilmesidir. Elizabeth ise sadece veliahttır ve VI. George'un hâlen veliaht olabilecek bir erkek çocuğu olabilir.
Savaşın bitmesi haberinden sonra Elizabeth kız kardeşi Margaret ile birlikte Londra sokaklarına çıkarak coşkulu kalabalığa katılır. Sonradan şöyle der: "Biz ailemizden, dışarıdan bilinmeden insanlara bakmaya izin istedik. Aynı zamanda korkuyorduk ki, bizi tanırlar diye... Hatırlıyorum, tanımadığımız insanların ellerinden tutarak Whitehall Sokağı ile gidiyorduk. Sevinç duygusu bizi sarmıştı". İki yıl sonra ailesini Güney Afrika ziyaretinde yolcu etti. 21 yaşında, 21 Nisan 1947 tarihinde, o Güney Afrika'dan İngiliz Milletler Topluluğu'na başvurarak "Ben karşınızda söz veriyorum ki, bütün hayatım boyunca, kısa veya uzun olmasına bakılmaksızın, sizlere ve hepinizin üyesi olduğumuz büyük imparator ailesine hizmet etmeye gayret göstereceğim."

Kocasıyla birlikte çıktığı bir yolculukta, Kenya'nın Sagana kentinde bulundukları sırada, 6 Şubat 1952'de babasının öldüğü ve yerine kendinin geçtiği haberini alır. İlk Parlamento açış konuşmasını 4 Kasım 1952'de yapar. 1953 yılında resmî olarak taç giyer ve gerçekleştirilen tören tarihte ilk kez televizyonda yayınlanır. Aynı zamanda babasının yerine İngiliz Milletler Topluluğu'nun başkanı seçilir. Kendisinin 63 yıllık iktidarı döneminde İngiliz Milletler Topluluğu'na dahil olan 25 ülkenin devlet başkanı olur. 1956 yılından 1992 yılına kadar onun başkanı olduğu devletlerin yaklaşık yarısı İngiliz Milletler Topluluğu'nun üyesi olarak kalsalar da cumhuriyet yönetim biçimini seçtiler. (örneğin, Güney Afrika, Pakistan, Sri Lanka).
Kraliçe Elizabeth devlet başkanı gibi temsilcilik rolü oynasa da, kendi şahsi otoritesi ile ülkenin politikasını belli miktar etkileyebiliyor. Yönetiminin ilk yıllarında hakim partide kabul edilen lider olmayınca o başbakanın kimliği konusunda da rol oynuyordu. Kraliçe Elizabeth tüm başbakanlarla diplomatik ilişki içerisindedir. Ancak, Margaret Thatcher iktidarı döneminde biraz gergin ilişkileri bulunmaktaydı.

1992 yılı II. Elizabeth için ağır bir yıl oldu. Kraliçe'nin ailesinin otoritesine Prens Charles'ın, Prenses Anne'nın ve Prens Andrew'ün ailelerindeki söylenti ve her üçünün boşanma süreçleri ciddi etkiledi. Ayrıca, büyük yangın Windsor Sarayı'nın bir bölümünü yok etti. Onun Prenses Diana'nın 1997 Ağustos'unda trajik ölümüne sakin yaklaşımı ve beş gün milli yas günlerinde kral ailesinin saraydan dışarı çıkmaması Büyük Britanyalıların çoğunluğunun hoşuna gitmedi. Aile kamuoyu karşısına Diana'nın ölümünden bir gün önce çıktı, ancak bununla birlikte Britanya basınının keskin eleştirisine maruz kaldı.Buna rağmen, Elizabeth'in sosyal yorumda otoritesi yine de büyük kalmıştır. Onun tahta çıkmasının gümüş ve altın yıl dönümünün 1977 ve 2002 yıllarında hem Birleşik Krallık'ta hem de dünyada tören ile kaydedilmiştir. 2012 yılındaki 60 yıllık yıl dönümüne ciddi hazırlıklar yapıldı. Elizabeth, nisan ayında doğmasına rağmen geleneğe uygun olarak doğum günü haziran ayının üçüncü cumartesi gününde kutlanmaktadır.
Muhafazakar Parti içinde bir lider seçmek için resmi bir mekanizmanın yokluğu, Eden'in istifasını takiben, hükûmeti kurmak için kimin görevlendirileceğine karar vermenin Kraliçe'ye düştüğü anlamına geliyordu. Eden, Konseyin Lord Başkanı Lord Salisbury'ye danışmasını tavsiye etti. Lord Salisbury ve Lord Şansölye Lord Kilmuir, İngiliz Kabinesine, Churchill'e ve 1922 Backbench Komitesi Başkanı'na danışarak Kraliçe'nin önerilen adaylarını atamasıyla sonuçlandı: Harold Macmillan, Süveyş krizi ve Cennet'in halefinin seçimi 1957'de Kraliçe'nin ilk büyük kişisel eleştirisine yol açtı. Sahibi ve editörlüğünü yaptığı bir dergide, Lord Altrincham onu "temasta bulunmamakla" suçladı. Altrincham, tanınmış kişiler tarafından kı

ABET ("Accreditation Board for Engineering and Technology, Inc.), yükseköğretim kurumlarının uygulamalı bilim, mühendislik, teknoloji ve bilişim alanlarındaki programlarını akredite eden ve sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösteren bir oluşumdur.

Türkiye'den ODTÜ (KKTC kampüsü dahil), İTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, MEF Üniversitesi ve İstanbul Gelişim Üniversitesi'nden birçok program ABET akreditasyonuna sahiptir. Ayrıca KKTC'den Doğu Akdeniz Üniversitesi'nin de birçok bölümü ABET akreditasyonuna sahiptir.
ABET akreditasyon sistemine ilk başvuruda bulunan Türk üniversitesi ODTÜ'dür. Bu başvuru ile ABET akreditasyonu Türkiye'de tanınmaya başlamıştır.
ABET akreditasyonuna sahip en çok program İTÜ'dedir. İTÜ, 26 programına birden akreditasyon alarak ABET rekoru kırmıştır. Ayrıca öğretim dili %100 İngilizce olmadığı halde akreditasyon almış ilk üniversite ve İstanbul Gelişim Üniversitesi ile birlikte iki üniversiteden biridir. Üniversitenin başvuru şartını yerine getiren tüm programları akreditasyon almıştır.
Türkiye'de tüm mühendislik programları akredite olan üniversiteler ise Boğaziçi Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi ve ODTÜ'dür. Hacettepe Üniversitesi'nin Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümü 2016 itibarıyla akreditasyona sahiptir.
Türkiye'de şu an itibarıyla 74 program bu akreditasyona sahiptir:

Fizik, fiziksel kimya ve mühendislikte akışkanlar dinamiği, akışkanların (sıvılar ve gazlar) akışını tanımlayan akışkanlar mekaniğinin bir alt disiplinidir. Aerodinamik (hareket halindeki hava ve diğer gazların incelenmesi) ve hidrodinamik (hareket halindeki sıvıların incelenmesi) dahil olmak üzere çeşitli alt disiplinleri vardır. Akışkanlar dinamiğinin, uçaklardaki kuvvetlerin ve momentlerin hesaplanması, boru hatları boyunca petrolün Kütle akış hızının belirlenmesi, hava durumu modellerinin tahmin edilmesi, uzaydaki bulutsuların anlaşılması ve fisyon silahı patlamasının modellenmesi dahil olmak üzere geniş bir uygulama yelpazesi vardır.
Akışkanlar dinamiği, akış ölçümlerinden türetilen ve pratik problemleri çözmek için kullanılan deneysel ve yarı-deneysel yasaları birleştirerek sistematik bir yapı sunar. Bir akışkanlar dinamiği probleminin çözümü, tipik olarak, akışkanın hız, basınç, yoğunluk ve sıcaklık gibi çeşitli özelliklerini uzay ve zaman fonksiyonları olarak hesaplamayı içerir.
Yirminci yüzyıldan önce, hidrodinamik akışkan dinamiği ile eş anlamlı olarak kullanılıyordu. Bu yüzden günümüzde akışkanlar dinamiğinin bazı konuları, gazlar için de uygulanabilir olmalarına rağmen hâlâ hidrodinamik ismiyle anılmaktadır. Buna manyetik hidrodinamik ve hidrodinamik stabilite örnek olarak verilebilir.

Akışkanlar dinamiğinin kurucu aksiyomları korunum yasalarıdır. Bunlar; kütlenin korunumu, momentumun korunumu (Newton'un İkinci Hareket Kanunu) ve enerjinin korunumudur (Termodinamiğin Birinci Yasası). Bu yasalar klasik mekaniğe dayanır, kuantum mekaniğinde ve genel izafiyette modifiye edilirler. Yasaları akışkanlar mekaniğinde daha kullanışlı şekilde ifade etmek için Reynolds transport teoremi kullanılır.
Akışkanlar aslında birbiriyle çarpışan moleküllerden oluşur; ancak akışkanlar dinamiğinde akışkanların sürekli ortamda oldukları varsayılır. Buna göre akışkanların yoğunluk, basınç, sıcaklık ve hız gibi özellikleri uzayda sonsuz küçük noktalarda süreklilik içinde her zaman tanımlıdır. Böylece akışkanların ayrık moleküllerden oluştuğu ihmal edilir.
Süreklilikte olduğu varsayılabilecek kadar yoğun, ışık hızına göre düşük akış hızına sahip ve iyonize olmamış Newton tipi akışkanlar için momentum denklemleri Navier-Stokes denklemleridir. Bu denklemler, doğrusal olmayan diferansiyel denklem sistemi oluşturur ve sadeleştirilmemiş genel kapalı formda çözümü yoktur. Bu yüzden hesaplamalı akışkanlar dinamiği kullanılarak çözülürler. Denklemler, yalnızca bazı basit akışkanlar dinamiği problemlerinde sadeleştirilip kapalı formda analitik olarak çözülebilir.
Bir problemi tam olarak tanımlayabilmek için, kütle, momentum ve enerji korunum denklemlerine ek olarak, basıncı diğer termodinamik özelliklerin fonksiyonu olarak veren bir termodinamik hâl denklemi gereklidir. İdeal gaz denklemi buna örnek olarak gösterilebilir:
p basınç, ρ yoğunluk, T sıcaklık, Ru gaz sabiti ve M mol kütlesi olmak üzere

  
    
      
        p
        =
        
          
            
              ρ
              
                R
                
                  u
                
              
              T
            
            M
          
        
      
    
    {\displaystyle p={\frac {\rho R_{u}T}{M}}}
  

Akışkanlar dinamiği problemlerini çözmek için üç korunum yasası kullanılır. Bunlar, integral veya diferansiyel formda yazılabilir. Korunum yasaları kontrol hacmi denilen bir akış bölgesine uygulanabilir. Kontrol hacmi, uzayda akış analizi için seçilmiş ve yüzeylerinden akışın giriş/çıkış yapabildiği ayrık hacimdir. Korunum yasalarının integral formülasyonu bütün olarak kontrol hacmi içindeki kütle, momentum ve enerji değişimlerini tanımlar. Korunum yasalarının diferansiyel formülasyonunda ise akış alanı boyunca art arda ve birbiri üstüne istiflenmiş sonsuz küçük kontrol hacimleri analiz edilir. Limit durumunda bu sonsuz küçük hacimler birer nokta olacağından korunum denklemleri akış içindeki her yerde geçerli bir kısmi diferansiyel denklem sistemine dönüşür.

Kütlenin sürekliliği (kütlenin korunumu): Bir kontrol hacmi sınırları içerisindeki akışkan kütlesinin değişme hızı, kontrol hacmine giren net kütlesel debiye eşittir. Bu, fiziksel olarak kontrol hacmi içinde kütlenin yokken var, varken yok edilemeyeceğini gerektirir ve süreklilik denkleminin integral formuyla ifade edilebilir:

  
    
      
        
          
            ∂
            
              ∂
              t
            
          
        
        
          ∭
          
            V
          
        
        ρ
        
        d
        V
        =
        −
        
        

        
      
    
    {\displaystyle {\partial  \over \partial t}\iiint _{V}\rho \,dV=-\,{}}
  
  
  
    
      
        
          
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle {\scriptstyle S}}
  
 
  
    
      
        

        
        
        ρ
        
          u
        
        ⋅
        d
        
          S
        
      
    
    {\displaystyle {}\,\rho \mathbf {u} \cdot d\mathbf {S} }
  

Yukarıda 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 akışkanın yoğunluğunu, u akış hız vektörünü ve t zamanı temsil etmektedir. Denklemin sol tarafı kontrol hacmi içindeki kütle değişim hızını gösterir ve kontrol hacmi üzerinde üç katlı bir integral içerir. Denklemin sağ tarafında ise denklemin yüzeyinden net kütle geçişini temsil eden bir integral vardır. Süreklilik denkleminin diferansiyel formülasyonu diverjans teoremi kullanılarak bulunabilir:

  
    
      
         
        
          
            
              ∂
              ρ
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        ∇
        ⋅
        (
        ρ
        
          u
        
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \ {\partial \rho  \over \partial t}+\nabla \cdot (\rho \mathbf {u} )=0}
  

Momentumun korunumu: Bu denklem, bir kontrol hacmi içindeki havanın ivme herhangi bir değişiklik hacmine hava net akışı ve hava dış kuvvetlerin etkisine bağlı olmasını gerektiren, kontrol hacmine Newton'un hareket kanunu uygular ikinci hacmi içinde. Bu denklemin integral formülasyonu olarak, burada vücut kuvvetleri, f vücut tarafından birim kütle başına vücut kuvvetini temsil edilmektedir. Böyle viskoz kuvvetler gibi yüzey kuvvetleri, nedeniyle kontrol hacmi yüzeyinde gerilimlere Fnet kuvvet ile temsil edilir.

  
    
      
        
          
            ∂
            
              ∂
              t
            
          
        
        
          ∭
          
            
              V
            
          
        
        ρ
        
          u
        
        
        d
        V
        =
        −
        
        

        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial }{\partial t}}\iiint _{\scriptstyle V}\rho \mathbf {u} \,dV=-\,{}}
  
  
  
    
      
        
          
          
            
              S
            
          
        
      
    
    {\displaystyle _{\scriptstyle S}}
  
  
  
    
      
        (
        ρ
        
          u
        
        ⋅
        d
        
          S
        
        )
        
          u
        
        −
        

        
      
    
    {\displaystyle (\rho \mathbf {u} \cdot d\mathbf {S} )\mathbf {u} -{}}
  
  
  
    
      
        
          
            S
          
        
      
    
    {\displaystyle {\scriptstyle S}}
  
 
  
    
      
        

        
        
        p
        
        d
        
          S
        
      
    
    {\displaystyle {}\,p\,d\mathbf {S} }
  
 
  
    
      
        
          

          
          +
          
            ∭
            
              
                V
              
            
          
          ρ
          
            
              f
            
            
              body
            
          
          
          d
          V
          +
          
            
              F
            
            
              surf
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle {}+\iiint _{\scriptstyle V}\rho \mathbf {f} _{\text{body}}\,dV+\mathbf {F} _{\text{surf}}}
  

Aşağıdaki gibi momentumun korunumu denklemi diferansiyel şeklidir. Tek toplam kuvvet, F. Örneğin, F bir iç akış üzerinde etkili sürtünme ve yerçekimi kuvvetleri için bir ifade haline genişletilebilir burada, hem yüzey ve cisim kuvvetleri muhasebeleştirilmektedir.

  
    
      
         
        
          
            
              D
              
                u
              
            
            
              D
              t
            
          
        
        =
        
          F
        
        −
        
          
            
              ∇
              p
            
            ρ
          
        
      
    
    {\displaystyle \ {D\mathbf {u}  \over Dt}=\mathbf {F} -{\nabla p \over \rho }}
  

Aerodinamik hava (nedeniyle iç sürtünme kuvvetlerine) kesme stresi arasındaki doğrusal bir ilişki öne süren bir Newton tipi sıvı ve sıvı gerinme oranı olarak kabul edilir. Yukarıdaki denkleme göre bir vektör denklemi: üç boyutlu akışta, üç skaler denklem şu şekilde ifade edilebilir. Sıkıştırılabilir, viskoz akış durumu için momentum denklemlerinin korunumu Navier-Stokes denklemleri denir.
Enerji korunumu: enerjinin bir formdan dönüştürülebilir, ancak, belirli bir kapalı bir sistem içinde, toplam enerji sabit kalır.

  
    
      
         
        ρ
        
          
            
              D
              h
            
            
              D
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              D
              p
            
            
              D
              t
            
          
        
        +
        ∇
        ⋅
        
          (
          
            k
            ∇
            T
          
          )
        
        +
        Φ
      
  

Bhopal felaketi, 3 Aralık 1984 günü, ABD kökenli Union Carbide firmasının Hindistan'da Bhopal'de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan 40 ton metil izosiyanat sızıntısı 18.000 kişinin ölümüne, 150.000'den fazla insanın zehirlenmesine neden oldu.
Çevresel etkileri Çernobil faciasından bile kapsamlı olan bu kaza sonrasında, Bhopal eyaleti doğal afet bölgesi ilan edildi.
Union Carbide'ın böylesine bakımsız ve kontrolsüz bir fabrikayı ABD'de kurmasının mümkün olmadığı, fabrikanın yetersiz teknolojiyle açılmış olduğu iddia edildi. 18.000 insanın ölümüne, 150 binden fazla insanınsa ömürlerinin geri kalan kısmını sakat ve hasta geçirmesine yol açan facia sonrasında, Union Carbide firması bir "ticari sır" olduğu gerekçesiyle toksik maddenin adını bile açıklamaktan kaçındı. Bu durum, zehirlenenlere bir tanı konmasını imkânsız kılarken, hastanelerde ölümlerin artmasına yol açtı.
Birkaç yıl sonra açılan davada Union Carbide firması mağdurlara ve yakınlarına 470 milyon dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Ancak Hindistan devletine ödenen paranın çok azı gerçek mağdurlara dağıtılabildi. Bu miktar hayatta kalanlar tarafından paylaşıldığında, kişi başına 500 dolar civarı para düştü.
Union Carbide firmasını satın alan ve burada üretime devam eden Dow Chemical Company ise kazazedelerle iletişime bile girmeyi reddetmektedir.

Bu felaketin ardından açılan dava da ancak 7 Haziran 2010 tarihinde sonuçlandı. Felaketin sorumlusu olarak gösterilen Union Carbide firmasının üst düzey yöneticileri sadece 2 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Davanın bu şekilde ve olaydan ancak 26 yıl sonra sonuçlanabilmesi bu felaketten etkilenenler ve onların temsilcilerinden oldukça sert tepki gördü. Cezaya çarptırılanların kaza olduğu günlerde, fabrika genel müdürü Keshub Mahindra dahil olmak üzere, fabrikada üst düzey yöneticiler oldukları belirtildi. Hapis cezasına çarptırılanlar hapis cezasına ek olarak 100,000 Hindistan rupisi (yani 1,400 İngiliz Sterlini) para cezasına da çarptırıldılar. Cezalandırılan yöneticiler:

Keshub Mahindra
V.P. Gokhale
Kishore Kamdar
J. Mukund
S.P. Chowdhury
K.V. Shetty
S.I. Qureshi
Bu davaya ek olarak Union Carbide'nin genel müdürü olan Warren Anderson hakkında açılmış ikinci bir dava da halen devam ediyor. Warren Anderson'un kaza olduğu tarihten beri ABD'de yaşadığı ve de Hindistan'a bir daha gelmediği belirtildi.

Kimya mühendisliğinde ve ilgili alanlarında, ünite operasyonu (veya birim işlem) bir prosesin her bir temel adımına verilen isimdir. Ünite operasyonları ayırma, kristallendirme, buharlaştırma, polimerizasyon, izomerizasyon gibi birçok fiziksel veya kimyasal dönüşümü kapsar. Örneğin sütü işlerken kullanılan homojenizasyon, pastörizasyon ve ambalajlama proseslerinin her biri birer ünite operasyonudur ve hepsi birlikte prosesin bütününü meydana getirirler. Bir proseste, istenilen ürünü başlangıçtaki malzemelerden veya ham maddeden elde etmek için birçok ünite operasyonu gerekebilir. Ünite operasyonları bazı kimyasal değişimleri bünyesinde barındırıyor olsa da, büyük çoğunlukla sadece fiziksel değişimlerin gerçekleştiği durumlar için kullanılan bir ifadedir. Kimyasal dönüşümleri kapsayan süreçlere ise ünite prosesi adı verilir.

Tarihte farklı kimya endüstrileri, farklı ilkelere sahip, farklı endüstriyel prosesler olarak görülmüştür. Arthur Dehon Little, 1916'da endüstriyel kimya proseslerini açıklamak için "ünite operasyonları" kavramını öne sürdü. 1923'e gelindiğindeyse, William H. Walker, Warren K. Lewis ve William H. McAdams, "Kimya Mühendisliğinin İlkeleri" adlı kitabı yazdılar ve çeşitli kimya endüstrilerinin aynı fiziksel kanunlara uyan proseslere sahip olduğunu açıkladılar. Bu benzer prosesleri de ünite operasyonu kavramı altında topladılar. Her bir ünite operasyonu aynı fiziksel kanunlara uyar ve ilgili kimya endüstrilerinde kullanılabilir. Örneğin kullanımı, pazarı ve üreticileri birbirinden çok farklı olsa bile bir napalm veya bir yulaf lapasını hazırlamak için kullanılacak olan karıştırıcıyı tasarlamak için aynı mühendislik bilgisi gerekebilir. Ünite operasyonları, kimya mühendisliğinin temel ilkelerinden biridir.

Kimya mühendisliği ünite operasyonları beş çeşitten oluşur:

Akışkan akış prosesleri (akışkanların taşınımı, filtrasyon ve katıların akışkanlaştırılması)
Isı aktarımı prosesleri (evaporasyon ve ısı değişimi)
Kütle aktarımı prosesleri (gaz absorpsiyonu, distilasyon, ekstraksiyon, adsorpsiyon ve kurutma)
Termodinamik prosesler (gaz sıvılaştırma ve soğutma)
Mekanik prosesler (katıların taşınımı, kırma ve tozlaştırma, ayıklama ve eleme)
Kimya mühendisliği ünite operasyonları aynı zamanda aşağıdaki gibi de sınıflandırılabilir. Aşağıdaki sınıfların her birinde, yukarıda sayılan çeşitlerin bir veya birden fazla unsuru bulunur:

Birleştirme (karıştırma)
Ayırma (distilasyon, kristalizasyon)
Reaksiyon (kimyasal reaksiyon)
Hatta bu kategorileri bile birleştiren reaktif distilasyon, tam karışımlı reaktör gibi ünite işlemleri vardır. Bir ünite operasyonu esasen fiziksel bir taşınım prosesidir ancak karmaşık prosesler için hem fiziksel taşınmanın (örneğin difüzyon) hem de kimyasal reaksiyonun modellenmesi gerekebilir. Bu genelde katalitik reaksiyonların modellenmesinde gerekli olan bir durumdur ve kimyasal reaksiyon mühendisliği adı verilen ayrı bir disiplin altında incelenir.
Kimya mühendisliği ünite operasyonları ve kimya mühendisliği ünite prosesleri, her kimya endüstrisinin temel ilkelerindendir ve kullanılan kimyasal tesislerin, fabrikaların ve ekipmanların tasarımının temelini oluştururlar. Bu iki kavramın bir arada kullanılmasıyla ortaya çıkan üretim süreçlerine kimyasal proses adı verilir.
Ünite operasyonlarının tasarımı, genel olarak her bir temel bileşen için taşınan miktara ait (sonsuz küçük bir miktar da olabilir) dengeleri eşitlikler halinde yazıp, bu eşitlikleri tasarım parametrelerine göre çözdükten sonra ortaya çıkan birkaç çözümden en uygun olanını seçip fiziki ekipmanı tasarlanması ile gerçekleştirilir. Örneğin bir raflı distilasyon kolonunda öncelikle her bir raf için kütle dengesi yazılır. Her raf için bilinmekte olan giriş ve çıkış akımları, sıvı-buhar dengesi ve raf randımanı gibi özellikler toplam kütle akışını verir ve bu yolla kütle dengesi kurulur. Her raf için dengeler birleştirilirse tüm kolona ait bir kütle denkliğine ulaşılır. Bileşen ve enerji dengeleri de kurularak kolonun tasarımı gerçekleştirilmiş olur. Yüksek bir geri akış oranı daha az raf kullanılmasına olanak tanırken, tam tersi durumda daha çok raf kullanmak gerekebilir. Bu sebeple de distilasyon kolonu tasarımında tek bir çözüm yerine bir dizi çözüme ulaşılır. Mühendisler bu aşamadan sonra kolonun kaldırabileceği maksimum hacim miktarı, yüksekliği ve inşaat maliyeti açısından en uygun çözümü bulmak için analiz yapar.

Biyomoleküler mühendislik, biyolojik kökenli moleküllerin çeşitli amaçlar uğruna manipülasyonuna mühendislik ilke ve uygulamalarının uygulanmasıdır. Biyomoleküler mühendisler, çevre, tarım, enerji, sanayi, gıda üretimi, biyoteknoloji ve tıp ile ilgili yaşam bilimlerindeki sorunlara moleküler düzeyde çözümlere odaklanmak için biyolojik işlem bilgisini kimya mühendisliğinin temel bilgisiyle bütünleştirir.

Biyomimetik
Biopreparatlar
Biyoproses mühendisliği
Biyomoleküllerin listesi
Moleküler mühendislik

Arayüzlerde biyomoleküler mühendislik 5 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (makale)
Biyomoleküler Mühendislikte Son Gelişmeler 4 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyomoleküler sensörler 074840791X    (alk. Kağıt)

AIChE International Conference on Biomolecular Engineering 20 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyoproses mühendisliği, kimya mühendisliği veya biyolojik mühendisliğin bir uzmanlığıdır. Tarım, gıda, yem, ilaç, nutrasötikler, kimyasallar ve polimerler ve biyolojik malzemelerden kağıt ve atık su arıtımı gibi ürünlerin üretimi için ekipman ve süreçlerin tasarımı ve geliştirilmesi ile ilgilenir. Biyoproses mühendisliği, matematik, biyoloji ve endüstriyel tasarımın bir birleşimidir ve biyoreaktörlerin tasarımı, fermentörlerin incelenmesi (işlem modu vb.) gibi çeşitli spektrumlardan oluşur. Ayrıca, son üründe verimi ve nihai ürünün kalitesini optimize etmek için biyolojik ürünün büyük ölçekli üretimi için endüstrilerde kullanılan çeşitli biyoteknolojik süreçlerin incelenmesiyle de ilgilenir. Biyoproses mühendisliği, mekanik, elektrik ve endüstri mühendislerinin kendi disiplinlerinin ilkelerini, canlı hücreler veya bu tür hücrelerin alt bileşenlerini kullanmaya dayalı işlemlere uygulamak için çalışmalarını içerebilir.

DDT (diklorodifeniltrikloroetan), renksiz, tatsız ve neredeyse kokusuz kristallerdir. Başlangıçta bir böcek ilacı olarak geliştirildi, çevresel etkileri nedeniyle ünlü oldu. DDT ilk olarak 1874 yılında Avusturyalı kimyager Othmar Zeidler tarafından sentezlendi. DDT'nin böcek öldürücü etkisi, 1939'da İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller tarafından keşfedildi. DDT, II. Dünya Savaşı'nın ikinci yarısında böceklerden kaynaklanan hastalıklar olan sıtma ve tifüsün siviller ve askerler arasında yayılmasını sınırlamak için kullanıldı. Müller, 1948'de "DDT'nin birkaç eklembacaklıya karşı bir temas zehiri olarak yüksek etkinliğini keşfettiği için" Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü.
Kolayca vücut dokusundaki yağlarda çözülür ve gıda zincirinde birikmeye başlar. 1939 yılında keşfedilen DDT, dünyada en yaygın biçimde kullanılan böcek ilacıydı. Balıklar ve kuşlar için çok öldürücü olduğu anlaşıldı. Kuşların yumurtalarının kabuklarını zayıflattığı ve üremelerini sonuçsuz bıraktığı için az kalan birçok türün soyunun tükenmesine yol açacaktı. 1970'li yıllarda ABD ve Avrupa'da yasaklandı. DDT'nin zararlı olduğu Rachel Carson tarafından bulunmuştur. Ayrıca Türkiye'de de yasaklanmıştır.

DDT doğal olarak oluşmaz. DDT, Kloral ve iki eşdeğer Klorobenzen arasındaki asidik bir katalizör varlığında ardışık Friedel-Crafts reaksiyonları ile sentezlenir.

DDT ilk kez 1874 yılında Adolf von Baeyer'in gözetiminde Othmar Zeidler tarafından sentezlendi. Zeidler bileşiğe dimonochlorphenyltrichloräthan (dimonoklorofeniltrilkloroetan) adını verdi.
Daha ayrıntılı olarak 1929'da W. Bausch'un bir tezinde ve 1930'da sonraki iki yazısında anlatılmıştır.
"En az bir triklorometil grubuna sahip çoklu klorlu alifatik veya yağ-aromatik alkollerin" böcek öldürücü özellikleri, 1934 yılında Wolfgang von Leuthold tarafından bir patentte açıklanmıştır. Ancak DDT'nin böcek öldürücü özellikleri, çabaları nedeniyle 1948 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görülen İsviçreli bilim adamı Paul Hermann Müller tarafından 1939 yılına kadar keşfedilmemişti.
DDT, 1940'lı ve 1950'li yıllarda kullanılan klor içeren pestisitlerin en iyi bilinenidir. Bu süre zarfında DDT kullanımı, Amerikan askerlerinin tropik bölgelerdeki hastalıklardan korunmasına yönelikti. Hem İngiliz hem de Amerikalı bilim insanları, özellikle piretrumun çoğunlukla Japonya'dan gelmesi nedeniyle erişimin daha zor olduğunu göz önünde bulundurarak, denizaşırı askerler arasında sıtma, tifüs, dizanteri ve tifo ateşinin yayılmasını kontrol etmek için onu kullanmayı umuyorlardı. DDT'nin gücünden dolayı, Amerikan Savaş Üretim Kurulunun onu 1942 ve 1943'teki askerî tedarik listelerine yerleştirmesi ve yurtdışında kullanım için üretimini teşvik etmesi çok uzun sürmedi. DDT heyecanı, Amerikan hükûmetinin, Amerikalıları Mihver güçleriyle ve böceklerle savaşırken tasvir eden posterler içeren reklam kampanyaları ve DDT'nin askerî kullanımlarını öven medya yayınları aracılığıyla açıkça ortaya çıktı.
Güney Pasifik'te sıtma ve dang humması kontrolü için muhteşem etkilerle havadan püskürtüldü. DDT'nin kimyasal ve böcek öldürücü özellikleri bu zaferlerde önemli faktörler olsa da, uygulama ekipmanlarındaki ilerlemeler ile yetkin organizasyon ve yeterli insan gücü de bu programların başarısı için hayatî önem taşıyordu.
1945 yılında DDT, tarımsal bir böcek ilacı olarak çiftçilerin kullanımına sunuldu ve Avrupa ve Kuzey Amerika'da sıtmanın ortadan kaldırılmasında rol oynadı. Bilim topluluklarındaki endişelere ve araştırma eksikliğine rağmen FDA, gıdada milyonda 7 parçaya kadar güvenli olduğunu belirtti. Hastalıkları kontrol altına almak ve gıda üretimini artırmak için DDT'yi piyasaya sürüp çiftçilere, hükûmetlere ve bireylere satmaya yönelik büyük bir ekonomik teşvik vardı.
DDT aynı zamanda Amerikan nüfuzunun, DDT püskürtme kampanyaları yoluyla yurt dışına çıkmasının bir yoluydu. Life dergisinin 1944 sayısında, İtalyan programıyla ilgili olarak, İtalyan ailelerin üzerine DDT sıkan üniformalı Amerikalı halk sağlığı görevlilerinin resimlerini gösteren bir haber vardı.
1955 yılında Dünya Sağlık Örgütü, dünya çapında düşük ila orta düzeyde bulaşma oranlarına sahip ülkelerde sıtmayı ortadan kaldırmak için bir program başlattı; bu program, sivrisinek kontrolü için büyük ölçüde DDT'ye ve bulaşmayı azaltmak için hızlı teşhis ve tedaviye dayanıyordu. Program, Kuzey Amerika, Avrupa, eski Sovyetler Birliği ve Tayvan, Karayipler'in çoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika'nın bazı kısımları, Avustralya'nın kuzey bölgesi ve Avustralya'nın büyük bir kısmında" hastalığı ortadan kaldırdı. Güney Pasifik ve Sri Lanka ve Hindistan'daki ölüm oranlarını önemli ölçüde azalttı.

Ekim 1945'e gelindiğinde, DDT, Amerika Birleşik Devletleri'nde halka açık satışa sunuldu ve hem tarımsal pestisit hem de ev tipi böcek ilacı olarak kullanıldı. Kullanımı hükûmet ve tarım endüstrisi tarafından desteklense de, FDA farmakoloğu Herbert O. Calvery gibi ABD'li bilim adamları, 1944 gibi erken bir tarihte DDT ile ilişkili olası tehlikelere ilişkin endişelerini dile getirdiler.
Üretimi ve kullanımı arttıkça halkın tepkisi karışık oldu. DDT'nin "yarının dünyası"nın bir parçası olarak kabul edilmesiyle aynı zamanda, onun zararsız ve faydalı böcekleri (özellikle polen taşıyıcıları), kuşları, balıkları ve nihayetinde insanları öldürme potansiyeline ilişkin endişeler dile getirildi. Kısmen DDT'nin etkilerinin türden türe değişmesi ve kısmen de art arda maruz kalmanın birikerek büyük dozlarla karşılaştırılabilir hasara neden olabilmesi nedeniyle toksisite sorunu karmaşıktı. Bazı eyaletler DDT üzerine düzenlemeler getirmeye çalıştı. 1950'lerde federal hükûmet, kullanımıyla ilgili düzenlemeleri sıkılaştırmaya başladı.
1957'de The New York Times, New York'ta DDT kullanımını kısıtlamaya yönelik başarısız bir mücadeleyi bildirdi ve bu konu, popüler doğa bilimci-yazar Rachel Carson'un dikkatini çekti. The New Yorker'ın editörü William Shawn, onu konu hakkında bir yazı yazmaya teşvik etti ve bu makale 1962'de Silent Spring adlı kitabına dönüştü. Kitapta, DDT de dâhil olmak üzere pestisitlerin hem yaban hayatını hem de çevreyi zehirlediği ve insan sağlığını tehlikeye attığı öne sürüldü. Silent Spring, en çok satanlardandı ve halkın buna tepkisi Amerika Birleşik Devletleri'nde modern çevrecilik hareketini başlattı. Ortaya çıktıktan bir yıl sonra, Başkan John F. Kennedy, Bilim Danışma Komitesine Carson'un iddialarını araştırmasını emretti.
1965 yılında ABD ordusu, vücut bitlerinin DDT'ye karşı kısmî direnç geliştirmesi nedeniyle DDT'yi askerî tedarik sisteminden çıkardı; onun yerini lindan aldı.
DDT, büyüyen kimyasal ve pestisit karşıtı hareketlerin ana hedefi hâline geldi ve 1967'de bir grup bilim adamı ve avukat, DDT'yi yasaklamak gibi özel bir hedefle "Çevre Savunması Fonu"nu (Environmental Defense Fund, EDF) kurdu. EDF, kimyasala karşı yürüttüğü kampanyada hükûmete yasaklama için dilekçe verdi ve dava açtı. Bu sıralarda toksikolog David Peakall alaca şahinlerin ve Kaliforniya akbabalarının yumurtalarındaki DDE düzeylerini ölçüyor ve artan düzeylerin daha ince yumurta kabuklarına sebep olduğunu buluyordu.
EPA, 1971-1972'de yedi ay boyunca bilim adamlarının DDT lehinde ve aleyhinde kanıtlar sunduğu duruşmalar düzenledi. 1972 yazında, DDT'nin çoğu kullanımının iptal edildiğini ve bazı koşullar altında halk sağlığı kullanımlarının muaf tutulduğunu duyuruldu.
1970'lerin sonlarında Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı, kimyasal olarak DDT'ye benzeyen pestisitler olan organoklorürleri de yasaklamaya başladı. Bunlar arasında aldrin, dieldrin, klordan, heptaklor, teksafen ve mireks yer alıyordu.
DDT'nin bazı kullanımları halk sağlığı muafiyeti kapsamında devam etti. Örneğin, Haziran 1979'da Kaliforniya Sağlık Hizmetleri Bakanlığı'na, hıyarcıklı vebanın pire vektörlerini baskılamak için DDT kullanmasına izin verildi. DDT, 300 tonun üzerinde ihracat yapılan 1985 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri'nde dış pazarlar için üretilmeye devam etti.

1970'lerde ve 1980'lerde, 1968'de Macaristan'dan başlayarak çoğu gelişmiş ülkede tarımsal kullanım yasaklandı - ancak pratikte 1970 yılına kadar kullanılmaya devam etti. Bunu 1970'te Norveç ve İsveç, 1972'de Batı Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri izledi, ancak 1984'e kadar Birleşik Krallık, DDT'yi yasaklamadı.
Batı Almanya'nın aksine, Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde 1988 yılına kadar DDT kullanıldı. Özellikle 1982-1984 yılları arasında ormancılıkta büyük ölçekli uygulamalar önemliydi. Sonuç olarak, doğu Almanya orman topraklarındaki DDT konsantrasyonları, eski Batı Almanya eyaletlerindeki topraklarla karşılaştırıldığında hâlâ önemli ölçüde yüksektir.
1991 yılına gelindiğinde en az 26 ülkede hastalık kontrolü de dâhil olmak üzere toplam yasaklar uygulanıyordu; örneğin 1970'te Küba, 1980'lerde ABD, 1984'te Singapur, 1985'te Şili ve 1986'da Kore Cumhuriyeti.
2004 yılında yürürlüğe giren Kalıcı Organik Kirleticilere İlişkin Stockholm Sözleşmesi, çeşitli kalıcı organik kirleticilere küresel bir yasak getirmiş ve vektör kontrolü için DDT kullanımını kısıtlamıştır. Sözleşme 170'ten fazla ülke tarafından onaylandı. Sıtmaya yatkın pek çok ülkede, uygun maliyetli/etkili alternatiflerin bulunmaması nedeniyle tamamen ortadan kaldırılmasının şu anda mümkün olmadığını kabul eden sözleşme, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) yönergeleri kapsamında halk sağlığı kullanımını yasaktan muaf tutuyor. Dünya Sağlık Asamblesi'nin 60.18 sayılı Kararı, DSÖ'nün Stockholm Sözleşmesi'nin DDT'yi azaltma ve nihai olarak ortadan kaldırma amacına bağlılığını taahhüt etmektedir.
Dünya çapındaki yasağa rağmen Hindistan'da,  Kuzey Kore'de ve muhtemelen başka yerlerde de tarımsal kullanım devam etti. 2013 yılı itibarıyla, hastalık vektörlerinin kontrolü için tahminen 3.000 ila 4.000 ton DDT üretildi; bunların 2.786 tonu Hindistan'daydı.

Türkiye'de DDT kullanımı, tarımsal zararlılarla mücadele ve sıtma gibi vektör kaynaklı hastalıkların yok edilmesi amacıyla 1950'li yıllardan itibaren yaygınlaştı. İlacın doğada bozunmaması, besin zincirinde birikmesi (biyoakümül

Damıtma kolonu, uçuculuklardaki farklılıklara dayalı olarak karışımı bileşen parçalarına veya fraksiyonlarına ayırmak için sıvı karışımların damıtılmasında kullanılan bir kolondur. Damıtma kolonları, küçük ölçekli laboratuvar damıtmalarının yanı sıra büyük ölçekli endüstriyel damıtmalarda kullanılır.

Use of distillation columns in Oil & Gas
More drawings of glassware including Vigreux columns
Distillation Theory 6 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Ivar J. Halvorsen and Sigurd Skogestad, Norwegian University of Science and Technology, Norway
Distillation, An Introduction by Ming Tham, Newcastle University, UK
Distillation 13 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by the Distillation Group, USA
Distillation simulation software 9 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fractional Distillation Explained for High School Students

Danışmanlık ya da müşavirlik, danışman ya da müşavir sıfatındaki kişilerin yapmakta oldukları meslektir. Finansal, ticari, yasal, teknolojik, teknik ve uzmanlık faaliyetleri alanında çok çeşitli konularda yöneticiler ve başkanlar için uzman faaliyetleridir. Özel olarak danışmanlık firması mevcuttur. Danışmanlığın amacı, belirtilen hedeflere ulaşmada işletme sistemine (yönetim) yardımcı olmaktır.
Başka bir deyişle: danışmanlık - yönetim danışmanlığı, belirli bir sorunu çözmek için dış danışmanlar tarafından sağlanan finansal, yasal, teknolojik, teknik, uzmanlık faaliyetlerinde geniş bir yelpazede konularda danışmanlık yapar. Danışmanlık şirketleri belli faaliyet alanlarında uzmanlaşmıştır (örneğin finansal, personel, hukuk, pazarlama, organizasyon, stratejik vb.). 
Danışmanın ana görevi, konu alanını ve müşterinin sorunlarını göz önünde bulundurarak bilimsel, teknik ve organizasyonel-ekonomik çözümlerin geliştirilmesi ve kullanılması için umutları analiz etmek, kanıtlamaktır. Belirli bir konu hakkında uzman olan ve kendisine fikir danışılan kişiye danışman denmektedir. Her yıl 23 Kasım bütün Dünya'da danışmanlık günü olarak kutlanır.
Psikolojik danışmanlıktan yönetim danışmanlığına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan bu meslek grubu hem fertlere, hem de kurumlara yönelik sorulara ya da taleplere cevap verilmesi esasına dayanmaktadır.

Bilgi teknolojisi danışmanlığı
İşletme danışmanlığı
Yönetim danışmanlığı
Operasyon danışmanlığı
Strateji danışmanlığı
Yasal danışmanlık
Vergi danışmanlığı
Finans danışmanlığı
Kariyer danışmanlığı
Doktora danışmanı
Yangın danışmanı
İnsan kaynakları danışmanlığı
Araştırma etiği danışmanlığı
Eğitim danışmanlığı
Akademik danışmanlık
Psikolojik danışmanlık ve rehberlik
Performans danışmanlığı
Profesyonel hizmetler
Proje danışmanlığı
Derece (danışmanlık)
Yas danışmanlığı
Pazarlama danışmanlığı
Çevre danışmanlığı
Toplum danışmanlığı
Uyumluluk danışmanlığı
Halkla ilişkiler danışmanlığı
Uzman hizmeti
Mühendislik danışmanlığı

Danışmanlık firmaları listesi

Doğal gaz işleme, saf doğalgazları, çeşitli metan olmayan hidrokarbonları ve sıvıları, boru hattı kalitesinde kuru doğalgaz olarak adlandırmak üzere ayırarak, ham doğalgazı temizlemek için tasarlanmış karmaşık bir endüstriyel işlemdir.
Doğalgaz işleme, kuyu başında başlar. Üretim kuyularından çıkarılan ham doğalgazın bileşimi, yeraltı birikintisinin tipine, derinliğine, konumuna ve alanın jeolojisine bağlıdır. Petrol ve doğal gaz genellikle aynı rezervuarda birlikte bulunur. Petrol kuyularından üretilen doğal gaz, genellikle ilişkili-çözünmüş olarak sınıflandırılır, yani doğal gaz, ham petrol ile ilişkilendirilmiş veya çözünmüştür. Ham petrol ile herhangi bir ilişki bulunmayan doğalgaz üretimi, “ilişkisiz” olarak sınıflandırılmıştır. ABD, 2009 yılında doğal gaz üretiminin yüzde 89'u ilişkili değildir.
Doğalgaz işleme tesisleri, su, karbondioksit (CO2) ve hidrojen sülfür (H2S) gibi yaygın kirleticileri gidererek ham doğal gazı arındırır. Doğalgazı kirleten bazı maddeler ekonomik değere sahiptir ve ayrıca işlenir veya satılır. Tamamen operasyonel bir tesis, konut, ticari ve endüstriyel tüketiciler tarafından yakıt olarak kullanılabilen boru hattı kalitesinde kuru doğalgaz sağlar.

Doğalgaz fiyatları
Petrol çıkarma
Petrol rafinerisi

Simulate natural gas processing using Aspen HYSYS
Natural Gas Processing Principles and Technology 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (an extensive and detailed course text by Dr. A.H. Younger, University of Calgary, Alberta, Canada).
Processing Natural Gas, Website of the Natural Gas Supply Association (NGSA).

Haring, H.W. (2008). Industrial Gases Processing. Weinheim, Germany: WILEY-VCH Verlag Gmbh & CO. KGaA
Kohl, A., & Nielsen, R. (1997). Gas Purification. 5TH Edition. Houston, Texas: Gulf Publishing Company

George Edward Davis (1850–1907), kimya mühendisliği disiplininin kurucusudur.

Davis 27 Temmuz 1850'de Eton'da doğdu. Bir kitap satıcısı olan babası George Davis'in en büyük oğluydu. 14 yaşındayken bir ciltçinin yanına çırak olarak verildi ancak bu işi kimyaya olan ilgisinden dolayı iki sene sonra bıraktı. Davis Slough Mekanik Enstitüsü'nde (Slough Mechanics Institute) eğitim görürken bir yandan da yerel gazhanede çalşmaktaydı. Sonrasındaysa şimdi Imperial College London'ın bir parçası olan Royal School of Mines'ta (Kraliyet Maden Okulu) bir sene eğitim gördü. Eğitimini, Manchester'daki kimya sanayisinde çalışmak üzere bıraktı. O dönemde Manchester Birleşik Krallık'taki kimya endüstrisinin merkeziydi.
Davis Brearley and Sons'ta 3 sene boyunca kimyager olarak çalıştı. Aynı zamanda 1863 tarihli Alkali Yasası için denetçi olarak çalıştı. Bu yasa, soda üreticilerinin fabrikalarından atmosfere saldıkları gaz formundaki hidroklorik asitin azaltılmasını gerektirdiğinden en eski çevre mevzuatlarından biri olarak sayılabilir. 1872'de Staffordshire'daki Lichfield Kimyasal Şirketi'nde yönetici olarak işe başladı. Bu işte çalışırken yenilik yapma yeteneği gelişti. Çalışmalarından biri de o dönem 61 metre yüksekliği ile Birleşik Krallık'taki en büyük bacanın yapılmasıydı.
10 Aralık 1878'de Laura Frances Miller ile evlendi, bu evlilikten bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Kimya endüstrisinde kardeşi Alfred ile ortaklaşa danışman olarak çalıştı. Chemical Trade Journal'ı (Kimyasal Ticareti Dergisi) kurdu ve 67 patent almasının yanı sıra bilimsel makaleler yayınladı.
Davis aynı zamanda Kimya Endüstrisi Derneği'nin (Society of Chemical Industry) kurulmasında aracı olmuştur. Davis derneğin adının Kimya Mühendisliği Derneği olmasını istemişti ve bu derneğin ilk sekreteriydi. Ayrıca mikroskopla incelemeler yapmakla da ilgileniyordu, 1881'de Northern Microscopist adlı dergiyi yayınlamaya başladı. Practical Microscopy (Pratik Mikroskopi) adlı bir ders kitabı yazmıştır.
20 Nisan 1907'de Batı Dulwich'te ölmüştür.

Davis, kimyasal fabrikalarının birçok ortak özelliğini belirledi. Kimya mühendisliği disiplini üzerine etkili olmuş Bir Kimya Mühendisliği El Kitabı'nın yazarıdır. Ayrıca 1888'de Manchester Teknik Okulu'nda (daha sonra Manchester Üniversitesi'nin bir parçası haline gelecekti) 12 dersten oluşan, o dönemde ün kazanmış bir eğitim verdi. Bu dersler kimya mühendisliğinin bir disiplin olarak belirlenmesini sağlamıştır.
Dersleri sıradan teknik bilgiler olması sebebiyle eleştirilmişti çünkü bu dersler İngiliz kimyasal endüstrisinin işletme uygulamaları çerçevesinde tasarlanmıştı. Fakat bu dersler aynı tarihlerde ABD'deki kimya endüstrisinde yeni düşüncelerin ortaya çıkmasını ve birkaç üniversitede kimya mühendisliği programının açılmasının yolunu açtı.

Davis, George E. (1904). A Handbook Of Chemical Engineering (2nd ed.). Manchester: Davis Bros. Cilt I ve II
Davis, George E. (1907). Practical Microscopy. London: D. Bogue. [1] [2]

TCE March 2012 52–4 "Meet the Daddy"

Güç sistemleri mühendisliği  olarak da adlandırılan güç mühendisliği, elektrik gücünün üretimi, aktarımı, dağıtımı ve kullanımı ile bu tür sistemlere bağlı elektrikli aparatlarla ilgilenen elektrik mühendisliğinin bir anabilim dalıdır. Her ne kadar alanın büyük bir kısmı üç fazlı AC gücünün (modern dünyada büyük ölçekli güç iletimi ve dağıtımının standardı) sorunlarıyla ilgili olsa da, alanın önemli bir kısmı AC ve DC gücü arasındaki dönüşüm ve uçaklarda veya elektrikli demiryolu ağlarında kullanılanlar gibi özel güç sistemlerinin geliştirilmesiyle ilgilidir. Enerji mühendisliği teorik temelinin çoğunu elektrik mühendisliği ve makine mühendisliğinden alır.

Güç Mühendisliği, elektriğin üretimi, iletimi, dağıtımı ve kullanımının yanı sıra birçok ilgili cihazın tasarımıyla da ilgilenir. Bunlara transformatörler, elektrik jeneratörleri, elektrik motorları ve güç elektroniği dahildir.
Enerji mühendisleri şebekeye bağlanmayan sistemler üzerinde de çalışabilirler. Bu sistemlere şebekeden bağımsız güç sistemleri denir ve çeşitli nedenlerden dolayı şebekeye bağlı sistemlere tercih edilerek kullanılabilir. Örneğin, uzak yerlerde bir madenin şebekeye bağlantı için ödeme yapmak yerine kendi elektriğini üretmesi daha ucuz olabilir ve çoğu mobil uygulamada şebekeye bağlantı kesinlikle pratik değildir.

Gıda mühendisliği, bilimsel bilgiler ve mühendislik bilgileri yardımıyla gıdaların güvenilir bir şekilde üretimini, hazırlanmasını, işlenmesini, paketlenmesini, dağıtılmasını ve gıdalardan uygun bir şekilde yararlanılmasını sağlayan mühendislik dalıdır. Temel amacı insanların sağlıklı beslenmesidir.

Gıda Bilimleri Dalı: Gıda kimyası, gıda mikrobiyolojisi, gıda kalite kontrolü ve beslenme bilim dalları olarak kendi arasında ayrılır.
Gıda Teknolojileri Bilim Dalı: Gıda mühendisliği temel işlemleri, yağ teknolojisi, meyve-sebze teknolojisi, hububat teknolojisi, süt teknolojisi, et teknolojisi, gıda maddelerinin ambalajlanması, biyoteknoloji, gıda ekonomisi ve endüstrisi işletmeciliği bilim dalları olarak kendi arasında ayrılır.

Gıda mühendisliği bölümlerinin eğitim süresi 4 veya 5 (hazırlık sınıfı olan okullarda) yıldır. Eğitimin ilk yıllarında matematik, fizik, kimya ağırlıklı dersler ile birlikte ekonomi, biyoloji ve temel mühendislik dersleri okutulmakta, eğitim ilerledikçe gıda mühendisliği alanına özgü olan yağ teknolojisi, meyve-sebze teknolojisi, hububat teknolojisi, süt teknolojisi, et teknolojisi, gıda maddelerinin ambalajlanması, duyusal analiz, temel işlemler, moleküler biyoloji, mikrobiyoloji, fizikokimya, organik kimya, akışkanlar mekaniği, kütle aktarımı, ısı aktarımı, mühendislik termodinamiği, gıda katkı maddeleri gibi derslere yoğunlaşılmaktadır. Öğrencilere ayrıca gıda sanayisini tanıması, uygulama bilgileri edinmesi ve beceri kazanması amacıyla endüstride staj yaptırılmaktadır.

Gıda mühendisliği, dünya nüfusunun artmasıyla birlikte karşılanması zorlaşan beslenme ihtiyaçlarının giderilmesi için teknolojik altyapılar sağlayabilecek bir bilim dalı olarak görülmektedir. Bu nedenle, doğa bilimlerindeki yöntemleri, demografi ve ekonomi gibi sosyal bilimlerle birlikte değerlendirebileceği düşünülmektedir. Gıda mühendisliği, üretim maliyetlerinin azaltılması alanında otomasyon ve robotların kullanımı, enerji kaynakları ve doğal koşulların şartları doğrultusunda yeni politikaların belirlenmesi, lojistik ve biyoteknolojik uygulamaların optimizasyonu gibi çalışmalar gerçekleştirmektedir.
3D gıda baskısı gibi yenilikçi denemelerin yanı sıra hal değişimleri, enzimler ve bitkisel proteinler başta olmak üzere birçok alan üzerine araştırmalarda bulunulmaktadır. Gıdaların kullanım ömürlerinin uzatılması ve kalitelerinin artırılması amacıyla yüksek sıcaklık, yüksek basınç ve pastörizasyon işlemleri yapılmaktadır. Bu doğrultuda, gıda mühendisliği tarafından fizik, organik kimya, analitik kimya, mikrobiyoloji, biyokimya ve belirli bir dereceye kadar tıp disiplinleriyle ortak çalışmalar gerçekleştirilmektedir.

Gıda mühendisliğinin tarihsel gelişiminde, tarım devriminin yaşanması ve ilkel besin saklama yöntemlerinin gelişmesi önemli bir yer tutmaktadır. Nicolas Appert'ın konserveleme ve Louis Pasteur'ün pastörizasyonu keşfetmesi, modern anlamda gıda mühendisliğinin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. 1900'lü yıllardan itibaren, genetiği değiştirilmiş organizmalar yöntemi kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde ise nanoteknoloji, biyosensörler ve yapay zeka tabanında yeni gıda mühendisliği teknolojileri geliştirilmektedir.

Gıda mühendisliği bölümüne girmek isteyen bir kimsenin matematik, biyoloji, fizik ve özellikle kimya ve ekonomi ile ilgili olması gerekir. Ayrıca, gıda mühendisliği temelde disiplinlerarası bir yapı gösterdiğinden bu bölümü tercih eden kişilerin okumayı seven, araştırmaya yönelik çalışmalar yapabilecek, sürekli çalışmayı göze alabilecek ve yenilikleri izleyebilecek bir yapıda olmaları beklenir.

Mezunlar, mezun olduklarında doğrudan gıda mühendisi unvanını almaktadır. Gıda mühendisliği esas itibarıyla ne sadece bir üretici mühendislik dalıdır ne de denetçi dalıdır. Gıdanın üretimiyle "tarladan çatala" (farm to fork) kadar ilgilenebilme, düzeltme, araştırma geliştirme ve toksikolojik risk analizi konularında yetki sahibidir. Bu süreç dahilinde, mühendis, hammadde kabulü analiz sonuçlarıyla yorumlama, hammaddenin üretime dahili, üretim sırasında ve sonrasındaki çıkabilecek sorunların ortadan kaldırılması buna rağmen vuku bulan sorunları çözmek, depolama koşulu ve süresi belirlenmesi, pazarlama, satış ve kalite düzeyi temini, araştırma ve geliştirme (Ar-ge), ürün geliştirme (Ür-ge) gibi bölümlerde yönlendirici, teknik bir yönetici görevi üstlenir. Diğer bir deyişle gıda mühendisliği; kimya mühendisliği, ziraat mühendisliğinin gıda sanayisi alanındaki uygulamalarını karşılayan bir mühendisliktir. Bunların yanı sıra, aldığı mühendislik ve ekonomi eğitimiyle, minimum maliyetle maksimum kar koşullarının optimizasyonunu sağlayabilir.

Hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD), nümerik analiz ve veri yapıları kullanarak akışkan akışı problemlerini analiz eden ve çözmeye çalışan akışkanlar mekaniğinin bir dalıdır. Akışkanın akışını ve sınır değerlerince tanımlanmış yüzey ile olan etkileşimlerini hesaplamak için bilgisayarları kullanılır.

HAD; aerodinamik, hava tahmini, havacılık ve uzay mühendisliği, doğal bilimler, çevre mühendisliği, endüstriyel sistem tasarımı ve analizi, ısı transferi, yanma analizi gibi birçok alanda kullanılmaktadır.

Hemen hemen tüm HAD problemlerinin temel dayanağı Navier-Stokes denklemleridir(Bu denklemler tek fazlı -gaz ya da sıvı ikisi birden değil- akışkan akışlarını açıklar). Navier-Stokes denklemlerinden viskozite sonucu oluşan terimlerin çıkartılması ile Euler denklemleri elde edilir. Bazı farklı terimlerin de çıkartılması sonucu tam potansiyel denklemleri elde edilir. Son olarak sesten yavaş ve hızlı akışlarındaki(transonik veya hipersonik olmayan) küçük pertübasyonlar lineerleştirilip doğrusallaşmış potansiyel denklemlerine ulaşılır.

Tarihsel olarak, yöntemler ilk olarak doğrusallaşmış potansiyel denklemlerini çözmek için geliştirilmiştir. Modern HAD'a benzeyen(Sonlu fark kullanılıp fiziksel bölgenin hücrelere ayırılması) en eski hesaplamalar Lewis Fry Richardson tarafından yapılmıştır. Tahminler fazlasıyla tutarsız olsa da verilere Richardson'un kitabı Weather Prediction by Numerical Process 'da yer verilmiştir.
Gelişen teknoloji ile bilgisayarların artan hesap güçleri üç boyutlu yöntemlere ön ayak oldu. Navier-Stokes denklemlerini kullanarak akışkanları modellemeye çalışan ilk çalışmanın Los Alamos Ulusal Laboratuvarı tarafından yapıldığı düşünülmektedir .

Ön işleme sırasında
Problemin geometrisi ve fiziksel sınır değerleri bilgisayar destekli tasarım(CAD) kullanarak tanımlanabilir. Sonrasında veri temizlenip akışkan hacmi elde edilir.
Akışkan tarafından kaplanan hacim hücrelere bölünür ve ızgara(Mesh) oluşturulur.
Fiziksel model tanımlanır mesela: akışkan hareket yasaları + radyasyon + tür korunumu.
Sınır değerleri tanımlanır.
Simülasyon başlatılır ve denklemler tekrarlı bir şekilde çözülür.
Son olarak analiz için sonuçlar görselleştirlir.

Hidrojeoloji mühendisliği, yer altı suyu kaynaklarının keşfi, yönetimi ve korunmasıyla ilgilenen bir mühendislik dalıdır. Bu alanda çalışan profesyoneller, yer altı suyu hareketleri, su kirliliği, su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve yer altı suyu rezervuarlarının değerlendirilmesi gibi konularla ilgilenirler.

Başlıca çalışma alanlarından birisi de baraj ve regülatör gibi su yapılarında ortaya çıkabilecek su kaçaklarının araştırılması ve engellenmesine yönelik mühendislik önlemlerinin belirlenmesidir. Hidrojeoloji mühendisleri, istenilen miktar ve kalitede yeraltı suyunun sağlanması, yeraltı su kaynaklarının korunması ve gerektiğinde yeraltı suyundan kaynaklanan drenaj problemlerinin çözümlenmesi amacıyla ilgili kamu kuruluşlarında (DSİ, MTA, Köy Hizmetleri, İller Bankası, Tarım ve Orman Bakanlığı, belediyeler vb..) bu konularda danışmanlık ve müteahhitlik hizmetleri veren ulusal ve uluslararası kuruluşlarda da görev alabilir. 
Hidrojeoloji mühendisliği programının amacı, içme, kullanma, sulama, hidroterapi, hidrolik ve jeotermal enerji üretimi amacıyla istenilen miktar ve kalitede yeraltı suyunun sağlanması, sağlanan suyun kirletici etkilerden korunması konularında çalışacak teknik insangücünü yetiştirmek ve araştırma yapmaktır.

Hidrojeoloji mühendisliği programını bitirenler "Hidrojeoloji Mühendisi" unvanını almaya hak kazanırlar. Hidrojeoloji mühendisi evde, tarımda ve endüstride ihtiyaç duyulan miktar ve kalitede yeraltı suyunun aranması, bulunması, ekonomik bir biçimde kullanıma sunulması ve kirletici etkilerden korunması amacıyla araştırmalar yapar. Hidrojeoloji mühendisinin başlıca çalışma alanlarından biri de baraj ve regülatör gibi su yapılarında ortaya çıkabilecek su kaçaklarının araştırılması ve engellenmesine yönelik mühendislik önlemlerinin belirlenmesidir.

Hidrolik mühendisliği veya su mühendisliği, inşaat mühendisliğinin bir alt kolu olarak sıvıların, özellikle su ve kanalizasyonun akışı ve taşınması ile ilgilenen bir mühendislik dalıdır. Bu sistemlerin bir özelliği, akışkanların hareketine neden olmak için itici kuvvet olarak yerçekiminin yoğun kullanımıdır. Su mühendisliği, köprülerin, barajların, kanalların ve su setlerin tasarımı ve hem sıhhi hem de çevre mühendisliği ile yakından ilgilidir.

Vincent J. Zipparro, Hans Hasen (Eds), Davis' Handbook of Applied Hydraulics, Mcgraw-Hill, 4th Edition (1992), 0070730024, at Amazon.com 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Classification of Organics in Secondary Effluents. M. Rebhun, J. Manka. Environmental Science and Technology, 5, pp. 606–610, (1971). 25.

International Association of Hydraulic Engineering and Research
Hydraulic Engineering in Prehistoric Mexico 30 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hydrologic Engineering Center 8 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chanson, H. (2007). Hydraulic Engineering in the 21st Century : Where to ? 9 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Journal of Hydraulic Research, IAHR, Vol. 45, No. 3, pp. 291–301 (ISSN 0022-1686).

Jeoloji Mühendisliği, yerkürenin başlangıcından günümüze kadar geçirdiği yapısal değişmeleri, yerkabuğunun yüzeyinin ve altının bugünkü durumunu inceleyen, yerleşim alanlarının ve her türlü mühendislik yapılarının yer seçimi çalışmalarının yürütülmesiyle ilgili eğitim verilen mühendislik dalıdır.
Günümüzdeki teknolojik gelişmelere dayalı olarak Jeoloji Mühendisliği hizmet yelpazesi önemli oranda genişlemiştir. Başta doğal kaynak, çevre ve afet yönetim süreçleriyle ilgili olarak metalik madenler, endüstriyel hammaddeler, enerji hammaddelerinin ve sıcak ve soğuk su kaynaklarının aranması ve ekonomik kullanımı kararlarında; deprem, heyelan, kaya düşmesi, sıvılaşma, su baskını afet tehlike ve risk değerlendirmeleri; arazi kullanım planlarının hazırlanması; yer seçimi kararları, kütle hareketleri tanımlama, sınıflama, izleme, duraylılık analizleri ve stabilizasyon önlemlerinin belirlenmesi için jeolojik - geoteknik etütlerde; yer altı suyu ve toprak kirliliği, atık depolama vb çevresel sorunların çözümünde; Baraj, tünel, kara yolu, demiryolu, boru hattı, enerji santralleri gibi mühendislik yapıları ve binalar için jeolojik - geoteknik etütlerde; Kentsel projelerin ihtiyaç duyabileceği temel parametrelerin (zeminin kazılabilirliği, yer altı suyunun derinliği, agrega malzeme, afet tehlike potansiyeli vb) belirlenmesinde jeoloji mühendisleri aktif görevler üstlenmektedir.
Yukarıda sayılan hizmetler dışında toplum sağlığı için risk oluşturan radon gazı ile asbest, arsenik, zeolit minerallerine ve etkilerine yönelik tıbbi jeoloji (jeo–sağlık / medikal jeoloji) ve jeolojik sit olarak kabul edilen oluşumlar (fosil zonları, taşlaşmış ağaçlar, yeryüzü şekilleri) ile ilgili araştırmalar da, jeoloji mühendisleri tarafından gerçekleştirilmektedir.

Jeoloji biliminin veri, teknik ve ilkelerini her türlü mühendislik kullanıma sunmak üzere, proje alanının 4 boyutlu jeolojik modelini hazırlamak ve jeolojik verileri yorumlamak; yeraltısuyu ortam ve hareketleri ile kaya ve zemin özelliklerine ilişkin kavramsal modelleri ortaya koymak; mühendisliğin sanat ve bilime dayalı tanımı çerçevesinde, yerkabuğunu oluşturan malzeme özelliklerini incelemek, tanımlamak, sorunları önceden belirlemek ve sorunlara karşı mühendislik çözümlerini geliştirmek olan mühendislik dalıdır.

Jeoloji biliminin kuramsal verilerini, ölçülebilen (sayısallaştırılmış) ve mühendislik işlerine etkilerine göre tasnif edilmiş (sınıflandırılmış) verilere, kavramsal modellere ve tasarımsal değerlendirmelere dönüştürecek mesleki derinliğe sahip olan mühendisdir.

Jeoloji biliminin ilk ortaya çıkışında insanlığın dünyayı tanıma ve yorumlama ihtiyacına yanıt verdiği ve o dönemlerden bugüne kadar geçerliliğini koruyan bilimsel kabulün sonucu olarak 5 temel bilim (biyoloji, fizik, kimya, matematik ve jeoloji) arasındaki yerini aldığı bilinmektedir. Ancak zamanla, özellikle kapitalist ekonominin gelişme sürecinde, doğayı “tanımlama ve yorumlama” yeteneğini doğayı “dönüştürme” becerisi ile zenginleştirdiği ve jeoloji biliminin Jeoloji Mühendisleri eliyle uygulamaya aktarıldığı görülmektedir.Jeoloji ve Jeoloji Mühendisliği, tarihsel gelişim süreci içinde değişime uğramış, dinamik bir seyir izleyen olgulardır. Geçmişten bugünlere ulaşan mesleki bilgi ve pratik birikim üzerinde Jeoloji Mühendisliğini ve Jeoloji Mühendisini özetleyen çağdaş tanımlamalara ulaşılmıştır.

Türkiye'de jeoloji  eğitimi İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde başlamıştır. Günümüzde 30'dan fazla üniversitede jeoloji mühendisliği bölümü vardır ve jeoloji mühendisleri Jeoloji Mühendisleri Odası'na bağlıdır.
Ayrıca;
Sözel içeriği fazla olduğu için okuması en zor mühendislik dallarından biridir. Eğitim süresi 4 yıldır. Jeoloji Mühendisliği okumak isteyen kişilerin diğer fen bilimlerinde başarılı, doğa ile barışık, fiziksel olarak dayanıklı olmaları gerekmektedir.

Bugün Çevre ve Orman, Enerji, Ulaştırma Bakanlıkları ile TOKİ, MTA, TPAO, DSİ, TKİ, BOTAŞ, Türkiye Taşkömürü Kurumu, Karayolları, Afet İşleri, Yapı İşleri, İLBANK A.Ş., Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Maden İşleri Genel Müdürlükleri ve Yerel Yönetim (Belediyeler ve İl Özel İdareleri) birimlerinde; madencilik, çimento ve inşaat sektöründeki değişik özel sektör kurum ve kuruluşlarında; Jeoloji Mühendisleri Odası'na “Serbest Meslek Uygulaması Yapan Büroların Tanımı Ve Tescil Yönetmeliği” kapsamında tescil yaptırmış Serbest Jeoloji Mühendisliği kuruluşlarında çok sayıda Jeoloji Mühendisi çalışmaktadır.

http://www.jmo.org.tr11 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kimya Mühendisleri Odası (KMO), 27 Ocak 1954 tarihinde 6235 sayılı TMMOB yasası uyarınca kurulmuştur. TMMOB'un 23 odasından biridir.
Türkiye'de mühendislik ve mimarlık mesleklerini icra etmek isteyen her kişi uygun bir odaya kaydolmak ve üyeliğini korumak zorundadır (7303 Sayılı Yasa Ve 66 İle 85 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle Değişik 6235 Sayılı TMMOB Kanunu, Madde 33). Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan mühendis ve mimarların odaya kaydolmaları isteğe bağlıdır.
15.07.2008 tarihli KMO yazısına göre odanın amacı: "...ülkenin ve kamunun çıkarlarının gözetilmesinde, yurdun yeraltı ve yer üstü doğal kaynaklarının bulunması, korunması ve işletilmesinde, tarımsal ve sınai üretimin arttırılmasında, ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik kalkınmasında, çevrenin ve tüketicinin korunmasında, kimya mühendisliği mesleğinin gelişmesinde, mesleğin ülke, toplum ve üyelerinin yararları doğrultusunda uygulanması ve geliştirilmesinde, üyelerinin mesleki çıkar, hak ve yetki, onur ve ortak çıkarlarının korunmasında ve emeklerinin değerlendirilmesinde, üyeleri arasında dayanışmanın sağlanmasında, diğer meslek odaları üyeleri ve halkla ilişkilerinde dürüstlüğün ve ahlakın korunmasında, haksız rekabetin önlenmesinde, uzmanlık alanında ülkenin ve üyenin çıkarlarına uygun politikalar üretilmesinde, oda etkinliklerini ilgilendiren yasa, tüzük ve yönetmeliklerin hazırlanması, geliştirilmesi, değerlendirilmesinde, gerekli önlemleri almak, yurt içinde ve yurt dışında üyelerini temsil etmek ve başlıca aşağıdaki amaçların gerçekleştirilmesini sağlamaktır."
27-30 Mayıs 2004'te TMMOB 38. Olağan Genel Kurulunda biyomühendislerin Kimya Mühendisleri Odası (KMO)'na kaydolmalarına ilişkin karar alınmıştır. Bu kararla birlikte biyomühendisler, KMO çatısı altında meslek örgütlenmelerine başlamışlardır. 2009 yılında, TMMOB KMO Ege Bölge Şubesi'nde Biyomühendislik Çalışma Grubu kurulmuştur.

Resmi sayfası 6 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimya Mühendisliği Dergisi 29 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kimya mühendisi, kimya endüstrisinde hammaddeleri çeşitli ürünlere çevirme konusunda çalışan, tesis ve ekipmanların tasarımı ve işletimi ile uğraşan ve tüm bunları gerçekleştirirken kimya mühendisliği bilgilerini kullanan kişilerin mesleki ünvanıdır. Kısaca, kimya mühendisi kimya mühendisliği ilkelerini ilgili uygulama alanlarında kullanan ve hayata geçiren kişidir. Bu alanlar şu şekilde sıralanabilir:

Endüstride çeşitli kimyasal proseslere ait tesis ve makinelerinin tasarımı, üretimi ve işletimi (kimyasal proses mühendisleri).
Gıda, içecek, kozmetik, temizlik malzemeleri ve ilaç gibi pek çok üründe kullanılan kimyasalların geliştirilmesi (kimyasal ürün mühendisleri).
Yakıt hücreleri, hidrojen enerjisi ve nanoteknoloji gibi pek çok yeni teknolojinin geliştirilmesi.
Tamamen ya da kısmen kimya mühendisliğinden türemiş malzeme bilimi, polimer mühendisliği ve biyomedikal mühendisliği gibi alanlar.

Ana başlık: Kimya mühendisliği tarihi

Kimya Mühendisleri Enstitüsü başkanı, başkanlık nutkunda "Birçoğumuzun Edward Charles Howard'ı mevkii fark etmeksizin ilk kimya mühendisi olduğunda hemfikir olduğunu düşünüyorum." demiştir. Ancak başkaları da başlıca endüstriyel asitlerin üretim proseslerini geliştirmesinden dolayı Johann Rudolf Glauber'in ilk kimya mühendisi olduğunu öne sürmektedirler.
Kimya mühendisi teriminden 1839 tarihli bir yayında bahsedilmektedir ancak içeriğine bakıldığında kimya mühendisini, kimya endüstrisinde çalışan ve makine mühendisliği bilgilerine sahip kişi olarak tanımladığı görünmektedir. 1880'de George E. Davis, Chemical News'a gönderdiği mektupta şu satırları yazmıştı: "Bir Kimya Mühendisi, kimyasal ve mekanik bilgiye sahip ve bu bilgileri üretimde, kimyasal işlemlerin kullanımına uygulayan kişidir." Kimya Mühendisliği Derneği adı ile kurmak istediği derneğin adı Kimya Endüstrisi Derneği olmuştu. Derneğin 1882'deki ilk genel toplantısında 300 üyesinden sadece 15'i kendini bir kimya mühendisi olarak tanıtmıştı ancak 1918'de dernekte kurulan Kimya Mühendisliği Grubu 400 üyenin ilgisini görmüştür.
ABD'de 1905 yılında Kimya Mühendisi adlı bir yayın çıkartılmaya başlandı. 1908'de de Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE) kuruldu. 1924'te Kimya Mühendisleri Enstitüsü şu tanımı benimsemiştir: "Bir kimya mühendisi, maddenin hâl ve bileşiminin değiştiği tesislerin tasarımı, inşaatı ve işletiminde deneyimli profesyoneldir."
Sonraki tanımlarla görüldüğü üzere, meslek alanı sadece kimya endüstrisiyle sınırlı kalmamış, tüm proses endüstrisini ve karmaşık fiziksel/kimyasal proseslerin idare edileceği tüm durumlara kadar genişlemiştir.
Birleşik Krallık'ta 1956'da çıkarılmaya başlanan Kimya Mühendisi (The Chemical Engineer) dergisinde "Dünyayı Değiştirmiş Kimya Mühendisleri" (Chemical Engineers who Changed the World) başlıklı bir biyografi serisi vardır.

Kimya mühendisliği tarihsel olarak esasen proses mühendisliği ile ilgilenmiştir. Proses mühendisliği genellikle birbirini tamamlayıcı iki alana ayrılmaktadır: Kimyasal reaksiyon mühendisliği ve ayırma işlemleri. Ancak günümüzde kimya mühendisliğinin modern disiplini proses mühendisliğinden çok daha geniş bir alanı kapsamı altına almaktadır. Günümüzde kimya mühendisleri çok çeşitli ürünleri geliştirilmesi ve üretiminde rol almaktadırlar. Genel, ticari kimyasallarda olduğu kadar özel üretim kimyasallarda da kimya mühendisleri bu rolü üstlenirler. Bu ürünler içinde askeri uygulamalarda, biyomedikal, çevre, havacılık ve uzay, elektronik, otomotiv uygulamalarında kullanılan yüksek performanslı malzemeler de bulunmaktadır. Bu malzemelere örnek olarak ultra-güçlü iplikler, yapışkanlar, kumaşlar ve araçlar için kompozit malzemeler, implant ve protezler için gerekli biyouyumlu malzemeler, tıbbi uygulamalarda gerekli jeller, ilaçlar ve optoelektronik cihazlar için özel dielektrik, spektroskopik ve optik özelliklere sahip filmler örnek gösterilebilir. Tüm bunlara ek olarak kimya mühendisliği aynı zamanda biyoloji ve biyomedikal mühendislikle iç içedir. Pek çok kimya mühendisi biyopolimerleri (proteinler) anlamak, insan genomunun haritasını çıkarmak gibi biyolojik projelerde çalışmaktadırlar.

Akışkanlar dinamiği
Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE)
Damıtma
Isı aktarımı
Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IChemE)
Kimya mühendisleri listesi
Kimya mühendisliği dernekleri listesi
Kimya mühendisliği tarihi
Proses kontrol
Proses küçültme
Proses mühendisliği
Proses tasarımı
TMMOB Kimya Mühendisleri Odası
Ünite operasyonları

Bu liste dünyadaki kimya mühendisliği derneklerinin listesidir. Listedeki dernekler kıtalara göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Ulusal veya uluslararası topluluklar listede yer almaktadır. Belli bir üniversite veya kurumla sınırlı dernekler ve öğrenci toplulukları listede bulunmamaktadır.

Etiyopya Kimya Mühendisleri Derneği (ESChE), Etiyopya [1]
Güney Afrika Kimya Mühendisleri Enstitüsü (SAIChE), Güney Afrika [2] 22 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nijerya Kimya Mühendisleri Derneği [3] 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asya Pasifik Kimya Mühendisliği Konfederasyonu (APCChE) [4] 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Filipin Kimya Mühendisleri Enstitüsü (PIChE), Filipinler [5] 18 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İran Kimya Mühendisliği Derneği (IAChE), İran [6] 29 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İsrail Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IIChe), İsrail [7] 3 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hindistan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IIChe), Hindistan [8] 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimya Mühendisleri Derneği, Japonya (SCEJ), Japonya [9] 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kore Kimya Mühendisleri Enstitüsü (KIChE), Kore [10] 30 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nepal Kimya Mühendisleri Derneği, Katmandu, Nepal [11]
Pakistan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (PICHE), Pakistan [12] 27 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tayland Kimya Mühendisliği ve Uygulamalı Kimya Enstitüsü (TIChE), Tayland [13] 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tayvan Kimya Mühendisliği Enstitüsü (TwIChE), Tayvan [14] 21 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Kimya Mühendisliği Federasyonu (EFCE) (çatı kuruluş) [15] 18 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DECHEMA, Almanya [16] 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İtalyan Kimya Mühendisliği Derneği  (AIDIC), İtalya [17] 7 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IChemE), İngiltere [18] 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimya Mühendisleri Odası, Türkiye [19] 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fransa Proses Mühendisleri Derneği (SFGP), Fransa [20] 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arjantin Kimya Mühendisleri Derneği, Arjantin [21] 4 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brezilya Kimya Mühendisliği Derneği, Brezilya [22] 21 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kolombiya Kimya Mühendisliği Derneği, Kolombiya [23] 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uruguay Kimya Mühendisleri Derneği, Uruguay [24] 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerikan Kimya Derneği (ACS) [25] 30 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE) [26] 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Enerji Mühendisleri Derneği (AEE) [27] 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanada Kimya Mühendisliği Derneği (CSChE) [28] 18 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siyahi Kimyagerler ve Kimya Mühendislerinin Profesyonel Gelişimi için Ulusal Organizasyon (NOBCChE) [29] 15 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Meksika Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IMIQ), Meksika [30]

Avustralya ve Yeni Zelanda Kimya Mühendisleri Federasyonu (ANZFChE) [31] 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Engineers Australia - Kimya Koleji, Avustralya [32] 20 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni Zelanda Kimya Mühendisleri Derneği [33]

Kimya mühendisliği, 19. yüzyılda "endüstri kimyası" ile uğraşanlar tarafından geliştirilmiş bir disiplindir. Sanayi Devrimi'nin öncesinde, endüstri kimyasalları ve tüketici malları (örneğin sabun) ağırlıklı olarak kesikli üretim yöntemiyle üretiliyordu. Kesikli üretim emek yoğun bir işlemdir. Bunun başlıca sebebi kesikli üretim yöntemi kullanan üretim tesislerinde bulunan pek çok ünite operasyonunun manüel kullanım gerektirmesi ve sonuç olarak iş gücüne ihtiyaç duyulmasıdır. Kesikli üretim boyu gerçekleştirilen fiziksel ve kimyasal işlemlerin sonunda satılabilir bir ürün sağlamak için elde edilen ürün izole edilebilir, saflaştırılabilir ve test edilebilir. Kesikli üretim işlemleri iş ve ekipman kullanımında verimsiz olmasına rağmen bugün hâlâ farmasötikal ara ürünler gibi değerli ürünlerin, parfüm ve boya gibi özel ve formüle edilmiş ürünlerin üretiminde kullanılmakta ve kâr elde edilebilmektedir. Kimya mühendisliği tekniklerinin üretim prosesi geliştirmesi üzerine uygulanması ile kimyasallar artık sürekli bir üretim hattında kimyasal işlemler ile daha büyük miktarlarda imal edilebilmektedir. Sanayi Devrimi, kesikli üretimden sürekli üretime geçişin başladığı dönemde ortaya çıkmıştı. Bugün ticari kimyasallar ve petrokimyasallar büyük çoğunlukla sürekli üretim prosesleri ile imal edilirken, özel kimyasallar, ince kimyasallar ve ilaçlar kesikli üretim yöntemleri ile üretilmektedir.

Sanayi Devrimi, soda külü gibi dökme kimyasallarda hem miktar hem de kalite bakımından talepte büyük bir yükselişe yol açtı. Bu iki anlama geliyordu:

Faaliyetin büyüklüğü ve operasyonun etkinliği artırılmalıydı.
Devamlı üretim işlemi gibi, kesikli üretime alternatif operasyonların incelenmesi gerekiyordu.

Endüstriyel kimya 1800'lerde uygulanmaktaydı ve İngiltere'deki üniversitelerdeki çalışmalar, 1848'de Friedrich Ludwig Knapp, Edmund Ronalds ve Thomas Richardson'ın Kimyasal Teknoloji adlı kitabı ile başladı. 1800'de kimyasal işlemleri kontrol etmek için kullanılması gereken mühendislik ilkeleri ayrı bir mesleki faaliyet olarak tanınmıştı. Kimya mühendisliği ilk olarak Manchester Üniversitesi'nde George E. Davis'in 1887'de endüstriyel kimya uygulamalarını çeşitli yönlerini ele aldığı on iki derslik kimya mühendisliği eğitim kursu ile bir meslek olarak kurulmuştur. Bugün ise kimya mühendisliği bir ana mühendislik dalıdır ve çeşitli endüstrilerde kimya mühendisleri kilit rol oynamaktadır. Tecrübeli kimya mühendisleri National Society of Professional Engineers'ın desteğiyle ABD'de lisanslı "Profesyonel Mühendis" olabilirler veya Birleşik Krallık'ta kurulmuş Kimya Mühendisleri Enstitüsü aracılığıyla "sözleşmeli" kimya mühendisi statüsü kazanabilirler.

Türkiye'de kimya mühendisliğinin kurulması ve gelişimi 1900'lü yılların başlarına dayanır.
Elmacı'ya göre "Modern kimya Türkiye’ye mühendislik ve tıp eğitiminin kurumsallaşmasına paralel olarak girmiştir." Osmanlı döneminde, 1917 senesine kadar kimya eğitimi mühendislik ve tıp eğitimi içerisinde sürdürülmüştür. Kimyager Derviş Paşa’nın Usul-ı Kimya (1848), Kırımlı Aziz’in Kimyâ-i Tıbbî (1868-1871), Tıbbiye hocalarından Ali Rıza’nın Kimya-i Uzvi (1901) adlı kitapları, Osmanlı'da kimya alanında yayınlamış ilk kitaplardandır. Türkiye'de düzenli kimya eğitimine geçilmesi 1915 yılındaki reformlar ile gerçekleşmiştir. 1913 ile 1915 yılları arasında, Darülfünun'daki reform sonucunda 1917 yılında Almanya’dan üç profesör getirtilmiştir. Bu üç bilim insanı Fritz Arndt, Kurt Hoesch ve Gustav Fester'di. Almanya'dan getirilen profesörler tarafından kurulan Kimya Enstitüsü'nün kuruluş amacı “Endüstri Kimyageri” yetiştirmekti. Bu tarihlerde hem dünyada hem Türkiye'de, kimya mühendisliği henüz bir ana mühendislik dalı olarak esaslı yerini almamıştı. Bu reformlarda kimya dersleri için Dârülfünun'da ayrı bir bina ayrılmıştır ve burada kurulan yeni enstitüye “Yerebatan Kimya Darülmesaisi” adı verilmiştir. Türk hocalar ve Fritz Arndt gibi pek çok Alman hoca bu enstitüde organik kimya, inorganik kimya ve sınai kimya dersleri vermişlerdir. Ancak kimya eğitiminin sistematikleşmesi 1917 yılında kurulan "Kimya Enstitüsü" ile gerçekleşmiştir. 1917'den 1933'e Dârülfünun'da, 1933'ten 1935'e İstanbul Üniversitesi’nde “Kimyager Diploması” verilmiştir.
Üniversite reformu sonrasında kimya mühendisliği bölümü Türkiye'de esaslı yerini almıştır. 1958 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde açılan, 1957 yılında Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu'nda kurulup, 1971'de millileştirilip Boğaziçi Üniversitesi'ne aktarılan kimya mühendisliği bölümleri, Türkiye'de kimya mühendisliğinin gelişmesinde ve bilinmesinde öncü kurumlar olmuşlardır. 1954 yılında, TMMOB'ye bağlı olarak Kimya Mühendisleri Odası kurulmuştur. Türkiye'de kimya mühendisliğine geçişin dönüm noktası ise, 25 Nisan 1935 tarihli Fen Fakültesi Meclisi toplantısında alınan karar olmuştur." Alınan karar ile üç yıllık kimyagerlik öğretimi dört yıllık kimya mühendisliği öğretimine dönüştürülmüştür.

Üniversite reformu ile beraber 1935 yılına gelindiğinde, İstanbul Üniversitesi'nden belli sertifikaları alan ve sınavları geçen öğrencilere kimya mühendisliği diploması verilmesini sağlayan Fen Fakültesi Kimya Mühendislik Tedrisat ve İmtihan Talimatnamesi hayata geçmiştir. Uzun yıllar kimya mühendisliğinde Alman usulünü izleyen üniversiteler, 1950'li yıllardan itibaren Amerikan usulünü esas aldılar. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Kimya Mühendisliği eğitimi, 4 yıllık lisans programı şeklinde 1958 yılında İTÜ Teknik Okulu Kimya Şubesinde başlamış, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde de Kimya Mühendisliği Bölümü aynı tarihte açılmıştır. Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu'nda kurulan kimya mühendisliği bölümü de 1971'de millileştirilip Boğaziçi Üniversitesi'ne aktarılmıştır.

Kimya mühendisliğinin Türkiye'de gelişiminde, petrokimya endüstrisinin kurulması rol oynamıştır. 1954 tarihinde, kamu adına hidrokarbon arama, sondaj, üretim, rafineri ve pazarlama faaliyetlerinde bulunmak amacıyla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kurulmuştur. TPAO'nun öncülüğünde 1965 yılında PETKİM, 1974 yılında Boru Hatları İle Petrol Taşıma Anonim Şirketi (BOTAŞ), 1983 yılında TÜPRAŞ kurulmuştur. Petrokimya alanındaki yatırımlar ve ilerlemeler ve 80'lerden itibaren özel girişimler ile Türkiye'de gelişen kimya sanayisi kimya mühendisliği istihdamını ve ihtiyacını artırmıştır. Bu sektörde yoğun olarak distilasyon kolonları, reaktörler ve ısı değiştriciler gibi ekipmanlar kullanıldığından bu süreçler hakkında bilgi sahibi olan kimya mühendislerine ihtiyaç duyulmaktadır.
Türkiye'de petrol ve petrokimya girişimlerinden sonra gelişen kimya, gıda (yağ ve şeker fabrikaları), ilaç, plastik, çimento ve yapı malzemeleri, boya, cam ve seramik, kozmetik, hızlı tüketim malları, tarım ilaçları ve gübre, endüstriyel gazlar ve diğer birçok endüstri de kimya mühendisliğine ihtiyacı artırmıştır. 2008 yılında Türkiye'nin kimya sektöründe toplam 200.303, 2010 yılında 229.221, 2011'de ise 230.629 kişi istihdam edilmiştir. 1935'te kurulan Türkiye Şeker Fabrikaları, çeşitli tarihlerde yerli ve yabancı özel girişimler ile kurulan ilaç fabrikaları da kimya mühendisine ihtiyaç duymaktadır. Kimya ve üretim sektöründeki kimya mühendisi istihdamı 2004'ten 2011'e genel olarak artış göstermiştir.
2000 yılından sonra Türkiye'de devlet eliyle kurulan ve kimya mühendislerinin istihdam merkezlerinin dönemin hükümeti tarafından özelleştirmesi gerçekleştirilmiştir. PETKİM 2008 yılında Azerbaycan devletine ait SOCAR'a, TÜPRAŞ 2006 yılında Koç-Shell konsorsiyumuna devredilmiştir. Türkiye Şeker Fabrikaları'nın özelleştirme işlemlerinin süresi ise 2023'e uzatılmıştır.
Türkiye'deki genel işsizlik sorunu nedeniyle KMO 2015 yılında "Kimya Mühendislerinin İşsizlik Sorunu Çözülmelidir" başlıklı bir basın açıklaması yayınlamış, 2018 yılında da bir "Üniversite Yerleştirme Sonuçları Kimya Mühendisliği Raporu" hazırlamıştır. Bu raporlar ve açıklamalarda kimya mühendislerinin Türkiye'deki işsizlik sebepleri detaylı bir biçimde incelenmiş, çözüm önerileri sunulmuştur. 2018-19 Türkiye döviz ve borç krizi ve ekonomik küçülme ile Türkiye genelinde artan işsizlik kimya sektöründe de etkilerini göstermiştir. Ancak kimya sektörünün firmalarının ihracat gerçekleştiren ve cari açığı kapatan firmalar olmaları, kimya mühendislerine geçmişte olduğu gibi şimdi de çeşitli olanaklar ve iş imkânları tanımaktadır.

İlk girişim 1880'de, Londra'da bir "Kimya Mühendisliği Derneği" oluşturmak içindi. George E. Davis bir Kimya Mühendisliği Derneği kurmaya çalışmıştı ancak bunun yerine derneğin ismi Kimya Endüstrisi Derneği olmuştu, kendisi de derneğin ilk sekreteriydi. 1908'de Amerikan Kimya Mühendisleri Enstitüsü (AIChE), 1922'de İngiltere merkezli Kimya Mühendisleri Enstitüsü (IChemE) kuruldu. Bu iki kuruluşun da uluslararasında önemli üyeliği vardır. Türkiye'de 1954 yılında, TMMOB'a bağlı olarak Kimya Mühendisleri Odası kurulmuştur.

Kimyasal değişim, bütün maddeler atom veya molekül dediğimiz küçük taneciklerden oluşur. Maddelerin atom veya molekül yapılarıyla ilgili özelliklere kimyasal özellikler denir. Yanma, çürüme, paslanma, bileşik yapma gibi özellikler kimyasal özelliklerdir. Kimyasal değişimde maddenin aynı zamanda molekül yapısı da değişir. Kimyasal değişimde maddenin geri dönüşümü olmaz. Buna bağlı olarak bu özelliklerde meydana gelen değişmelere de kimyasal değişmeler denir. Kısaca maddenin iç yapısında meydana gelen değişmeler kimyasal değişmelerdir. Kimyasal değişimin ardından maddenin hem iç yapısı hem de dış yapısı değişir.
Örnekler:

Kağıdın yanması
Ekmeğin küflenmesi
Sütün ekşimesi
Yumurtanın bozulup çürümesi
Demirin paslanması
Fotosentez olayı,
Sütten yoğurt yapılması
Solunum olayı
Hamurun mayalanması
Mumun yanması (fitilin yanması kimyasaldır, mumun erimesi ise fizikseldir)
Odunun yanması
Ekmeğin kabarması
Meyvelerin çürümesi
Sindirim olayı
Kimyasal değişime uğrayan madde, kimyasal özelliklerini kaybedip yeni özellikler kazanır.
Bütün yanma olayları kimyasal değişimdir.
Kimyasal değişim geçiren bir madde tekrar eski haline getirilemez.

Fiziksel değişim

Bilimsel açıdan kimyasal proses (veya kimyasal süreç), bir veya birden fazla kimyasalın veya kimyasal bileşiğin farklı biçimlere dönüştürüldüğü süreçlere verilen isimdir. Kimyasal prosesler kendiliğinden veya dış etkiler yoluyla gerçekleşebilir. Çoğu kimyasal proseste kimyasal reaksiyon aşamaları bulunur. Teknik açıdan bakıldığında bir kimyasal proses, istenilen kimyasallar ve materyallerin kimyasal tesislerinde üretimi ve imalatında kullanılan süreçler bütünü olarak açıklanabilir.
Bu iki tanım da bir kimyasal sürecin tam olarak ne olduğunu ifade etmekte yetersiz kalmaktadır. Bunun başlıca sebebi de bir kimyasal prosesin teoride tam olarak ne olduğunun söylenmesinin güç olmasından dolayı, tanımların pratikte gerçekleşenler üzerinden yapılmasıdır. Bilim insanları kimyasal proses terimini ya genel bir tanım olarak kullanırlar ya da mühendislik açısından değerlendirirler. Genel tanımı dışında, mühendislik açısından bakıldığında kimya mühendisliği ve proses mühendisliğinde kimyasal proses terimi çokça kullanılmaktadır.

Mühendislikte kimyasal prosesin yeri sanayideki uygulamalar ve gelişen teknoloji ile birlikte önem kazanmıştır. Kimya mühendisliği ve proses mühendisliğinde önemli bir yere sahip olan kimyasal prosesleri daha iyi açıklamak için ünite operasyonu ve ünite prosesleri terimleri kullanılmaktadır. Ünite operasyonları terimi endüstriyel alanda kullanılan kimyasalların fiziksel değişimlerini ifade ederken, ünite prosesleri de yine endüstride kullanılan materyallerin kimyasal değişimine verilen genel isimdir. Kimyasal proses terimi, bir kimyasal tesisinde ünite operasyonlarının ve ünite proseslerinin eş zamanlı veya birbirinden ayrı şekilde, kimya mühendislerinin yönetimindeki kalifiye işçiler tarafından gerekli donanım ve ekipmanlar yardımıyla gerçekleştirilmesidir.

Endüstriyel proses
Kimyasal tesisi
Proses

Kimyasal proses modelleme kimya mühendisliği tasarımında kullanılan bir bilgisayar destekli modelleme tekniğidir. Bu teknikte kullanım amacına yönelik hazırlanmış yazılımlar kullanılarak istenilen proses birbirine bağlı üniteler hâlinde tasarlanır ve yazılım yardımıyla simüle edilerek sistemin yatışkın hâl veya dinamik davranışı tahmin edilebilir. Sistemdeki üniteler ve bağlantılar bir proses akış şeması şeklinde gösterilir. Simülasyonlar bir tankta iki maddeyi karıştırmak kadar basit olabileceği gibi, bir biyodizel tesisinin, petrol rafinerisinin, alüminyum oksit rafinerisinin, doğal gaz işleme tesisinin veya bir biyoetanol saflaştırma ünitesinin tasarım ve kontrolü kadar karmaşık olabilir.
Kimyasal proses modelleme, simülasyonda kullanılan kimyasalların özelliklerinin bilinmesini gerekli kıldığı kadar, sistemdeki tank, pompa, boru ve distilasyon kolonu gibi bileşenlerin fiziksel özellikleri ve niteliklerinin de bilinmesini gerektirmektedir.

Kimyasal proses simülatörleri listesi
Proses optimizasyonu
Proses mühendisliği
Proses simülasyonu
Proses tasarımı
Üretim süreci yönetimi

YouTube üzerinde LearnChemE tarafından yayınlanmış proses tasarımı eğitim videoları 12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tesis simülasyonu, proses modelleme ve kimya mühendisliği konularından oluşan kapsamlı bir rehber - Kimmo Klemola, Dr. Tech. (Kimya Müh.), Lappeentanta, Finlandiya. Başka rehberler de içermektedir.
PottersWheel - MATLAB ile kimyasal reaksiyonları modellemek için kullanılan bir araç çubuğu.

Bu liste kimyasal proses tesislerinin kütle ve enerji dengelerini simüle etmek için kullanılan yazılımların bir listesidir. Bu simülasyon yazılımları ile yapılabilen uygulamalar arasında tasarım çalışmaları, mühendislik çalışmaları, tasarım denetimleri, darboğaz giderme çalışmaları, kontrol sistemi doğrulanması, proses tasarımı, proses modelleme, proses simülasyonu, dinamik simülasyon, operatör eğitim simülatörleri, boru hattı yönetim sistemleri, üretim yönetim sistemleri ve dijital ikizler gibi çeşitli çalışmalar bulunmaktadır.

Kimya mühendisliği
Proses simülasyonu
Proses mühendisliği

Seader, J.D., Seider, W.D. and Pauls, A.C.: Flowtran Simulation – An Introduction, 2nd Edition, CACHE (1977).
Douglas, J.M.: Conceptual Design of Chemical Processes, McGraw-Hill, NY, USA (1988).
Smith, R., Chemical process Design and Integration, Wiley, Chichester, UK (2005).
Seider, W.D., Seader, J.D., Lewin, D.R. and Widagdo, S. Product and Process Design Principles: Synthesis, Analysis and Design, 3rd Ed., Wiley, Hoboken, NJ, USA (2015)

Kimyasal reaksiyon mühendisliği (sadece reaksiyon mühendisliği veya reaktör mühendisliği olarak da adlandırılır), kimya mühendisliği ve endüstriyel kimya alanında kullanılan kimyasal reaktörler ve tepkime kinetiği ile ilgilenen bir uzmanlık alanıdır. Tepkime kinetiği ve reaktör tasarımını birleştiren kimyasal reaksiyon mühendisliği, birçok endüstriyel kimyasalın üretimi için gerekli temel bir unsurdur. Kimyasal reaksiyon mühendisliği disiplininin günlük hayatta pek çok uygulama alanı bulunur. Kimyasal üretimi, ilaç üretimi ve atık arıtımı faaliyetlerinde reaksiyon mühendisliği kullanılır. Enzim kinetiği, farmakokinetik, ısı etkileri, ani reaksiyonlar ve tesis güvenliği gibi konularda da kimyasal reaksiyon mühendisliği disiplininden faydalanılır. Kimyasal reaksiyon mühendisliği ilk kez 1940'lar ve 1950'lerde hızla büyüyen kimya ve petrokimya sanayisinin ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkmış ve günümüze kadar plastiklerin, kimyasalların, ilaçların ve diğer pek çok maddenin üretim süreçlerinde kullanılan bir yöntem olmuştur.
Homojen veya heterojen katalizörlerin kullanıldığı katalitik reaksiyonların gerçekleştiği reaktör sistemlerinde kimyasal reaksiyon mühendisliği ilkeleri sıklıkla kullanılır. Kimyasal reaktörler her zaman tek başına bir ünite prosesi halinde bulunmazlar. Bir kimyasal prosese entegre hâlde de kullanılabilirler. Reaktif distilasyon kolonları içinde, yakıt hücrelerinde ve fotokatalitik yüzeylerde de reaktörler bulunabilir ve kullanılabilir.

Kimyasal reaksiyon mühendisliğinin bir disiplin olarak ortaya çıkması 1950'lerin sonuna doğru gerçekleşmiştir. Kenneth Marshall Watson ve Olaf Andreas Hougen'in 1947 yılında yayınladığı "Kimyasal Proses İlkeleri (Chemical Process Principles)" kitabı ile Amerikan kimya mühendisliği ekolü, odağını yüksek sıcaklıktaki reaktörler ve yüzey katalizi mekanizmaları üzerine yoğunlaşan petrol işleme alanına kaydırmıştır. Bundan on yıl sonra, 1957'de Amsterdam'da Birinci Avrupa Kimyasal Reaksiyon Mühendisliği Sempozyumu gerçekleştirilmiştir. Bu sempozyumda kimyasal reaksiyon mühendisliği ilk kez bir disiplin olarak tanımlanmıştır.

Kimyasal reaksiyon mühendisliği, doğal kaynaklardan elde edilen materyallerin günlük hayatta kullanılan ürünlere dönüştürülmesi için gereken tüm kimyasal değişimleri inceler. Ekonomik, çevreye karşı duyarlı ve enerji kullanımı açısından verimli prosesleri tasarlamak kimya mühendislerinin iş kapsamındadır. Tüm bunların sağlanması için doğru kimyasal değişim, katalizör ve uygun reaktör tipi seçilmelidir. Reaktör performansının besleme bileşimi ve işletme koşullarına göre optimize edilmesinde taşınım olayları, kütle aktarımı, ısı aktarımı ve reaksiyon kinetiğinin etkileşimleri oldukça önemlidir. İlk olarak petrol ve petrokimya endüstrilerinde kullanılmış olsa da tepkime kimyası ile kimya mühendisliği kavramlarını birleştiriyor oluşu, modelleme ve reaksiyon mühendisliği gereken pek çok kimya endüstrisine uygulanmasını mümkün kılmıştır.

The Engineering of Chemical Reactions (2nd Edition), Lanny Schmidt, 2004, Oxford University Press, ISBN 0195169255
Chemical Reaction Engineering (3rd Edition), Octave Levenspiel, 1999, John Wiley & Sons, ISBN 9971512416, ISBN 9789971512415
Elements of Chemical Reaction Engineering (4th Edition), H. Scott Fogler, 2005, Prentice Hall, ISBN 0130473944, ISBN 9780130473943
Chemical Reactor Analysis and Design (2nd Edition), Gilbert F. Froment and Kenneth B. Bischoff, 1990, John Wiley & Sons, ISBN 0471510440, ISBN 9780471510444
Fundamentals of Chemical Reaction Engineering (1st Edition), Mark E. Davis and Robert J. Davis, 2003, The McGraw-Hill Companies, Inc., ISBN 007245007X, ISBN 9780072450071

Uluslarlarası Kimyasal Reaksiyon Mühendisliği Sempozyumları (ISCRE)23 Ağustos 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. alandaki en önemli sempozyumlardan biridir. Bu üç gün süren konferanslar Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya-Pasifik bölgeleri arasında dönüşümlü olarak iki senede bir gerçekleştirilmektedir. Konferanslar bu çok yönlü alanda uluslararası seçkin reaksiyon mühendisliği araştırmacıları, endüstriden önde gelen isimleri ve yeni araştırmacılar ile öğrenciler bir araya getirmektedir. ISCRE reaksiyon mühendisleri için araştırmalardan elde edilenlerin pekiştirildiği ve alanda yeniliklerin öğrenilebileceği önemli bir toplantı yeridir. Sempozyumda reaksiyon mühendisliğinin çeşitli alt disiplinlerinin son yenilikleri güncel bir şekilde ele alınmakta ve yeni araştırma girişimleri tartışılmaktadır.

ISCRE Kurulu her üç senede bir kıdemli ve kıdemsiz araştırmacılar için iki ödül vermektedir.

1996'da ISCRE Yönetim Kurulu Neal R. Amundson Kimyasal Reaksiyon Mühendisliğinde Üstün Başarı Ödülü'nü oluşturdu. Bu ödül, özgünlük, yaratıcılık ve ortaya koyduğu kavram ya da uygulamanın yeniliği ile kimyasal reaksiyon mühendisliğinin teori veya uygulanmasında büyük etkileri olan, alanında öncü kişilere verilmektedir. Üç senede bir her ISCRE buluşmasında ödül kazanan kişilere bir plaket ile beş bin dolarlık bir çek takdim edilir. Amundson Ödülü'ne ExxonMobil sponsorluk etmektedir. Kazananların listesi:

1996: Neal Amundson, Profesör - Minnesota Üniversitesi, Houston Üniversitesi
1998: Rutherford Aris, Profesör - Minnesota Üniversitesi
2001: Octave Levenspiel, Profesör - Oregon State Üniversitesi
2004: Vern Weekman, Mobil
2007: Gilbert Froment, Profesör - Gent Üniversitesi, Teksas A&M Üniversitesi
2010: Dan Luss, Profesör - Minnesota Üniversitesi
2013: Lanny Schmidt, Profesör - Minnesota Üniversitesi
2016: Milorad P. Dudukovic, Profesör - Washington Üniversitesi
2019: W. Harmon Ray, Profesör - Wisconsin Üniversitesi
2022: NASCRE-5'te açıklanacak

2016 yılında ISCRE Yönetim Kurulu ilk Rutherford Aris Kimyasal Reaksiyon Mühendisliğinde Genç Araştırmacı Ödülü'nü vermiştir. Bu ödül deneysel veya teorik kimyasal reaksiyon mühendisliği araştırmalarına önemli katkılarda bulunan, kariyerlerinin başındaki araştırmacılara verilmektedir. Ödülü alacak kişi ödülün verileceği yıl sonuna kadar 40 yaşını geçmemiş olmalıdır. Aris Ödülü'ne Honeywell şirketine ait UOP, L.L.C. sponsorluk etmektedir. Kazanan kişiye bir plaket ve üç bin dolar para ödülü verilmektedir. ISCRE/NASCRE konferansına katılabilmesi ve UOP'de bir konferans vermesi için de iki bin dolarlık seyahat yardımı yapılmaktadır. Bu ödül ISCRE'nin diğer büyük ödülü olan Neal R. Amundson Ödülü'nü tamamlayıcısı niteliğindedir. Kazananlar listesi:

2016: Paul J. Dauenhauer, Profesör - Minnesota Üniversitesi, ABD
2019: Yuriy Roman-Leschkov, Profesör, MIT, ABD
2022: NASCRE-5'te açıklanacak

LearnChemE tarafından YouTube üzerinde hazırlanmış kimyasal kinetik ve reaktör tasarımı oynatma listeleri
ISCRE sitesi23 Ağustos 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michigan Üniversitesi tarafından H. Scott Fogler'ın kitapları ve sorularını içeren eğitim sitesi 20 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kimyasal reaktörler bir kimyasal reaksiyonun gerçekleştirildiği proses ekipmanlarıdır. Kimya mühendisliğinde proses tasarımı ve analizinde sık kullanılan klasik bir ünite prosesidir. Bir kimyasal reaktörün tasarımı, kimya mühendisliğinin birden fazla unsurunun kullanılmasını gerektirir. Reaktörler proseste ham maddelerin ürünlere dönüştüğü oldukça temel bir ekipman olduğundan proses tasarımı açısından büyük önem arz eder. Kimya mühendisleri bir reaksiyonun net bugünkü değerini en üst düzeye çıkarmak için reaktörler tasarlar. Tasarımcılar satın alma ve işletme maliyetini en düşük seviyelerde tutarken bir yandan da üretilen ürün miktarını en yüksek seviyede tutmak için reaksiyonun ürünler yönünde mümkün olan en yüksek verimle devamlılığını sağlarlar. Enerji girişi, enerji çıkışı, ham madde maliyetleri, işçilik vb. işletme giderlerine örnek olarak verilebilir. Isıtma, soğutma, basıncı artırmak için pompalama, sürtünmeden kaynaklı basınç düşüşü ve çöktürme gibi durumlar da enerji değişimlerine birer örnektir.
Kimyasal reaktörlerin tasarımı ve reaksiyon kinetiğinin incelenmesi, üretim süreçleri için önemli bir konudur. Kimyasal reaksiyon mühendisliği, kimyasal reaktörlerin tasarımı ve özellikle de kimyasal kinetiğin endüstriyel sistemlere uygulanmasıyla ilgilenen bir kimya mühendisliği dalıdır.

En sık kullanılan temel kimyasal reaktör çeşitleri tank ve boru (laminer akışlı ve piston akışlı reaktörler) tipi reaktörlerdir.
İki çeşit de hem sürekli hem de kesikli reaktör olarak kullanılabilir ve bir veya birden fazla katı madde içerebilir (reaktanlar, katalizörler veya diğer inert maddeler). Ancak reaktanlar ve ürünler büyük çoğunlukla sıvı veya gaz hâldeki akışkanlardır. Sürekli proseslerde reaktörler genellikle yatışkın hâlde çalıştırılırken, kesikli proseslerde geçiş hâlinde çalıştırılmalıdırlar. Bir reaktör ilk kez çalıştırılacağı veya kapatılacağı zaman geçiş halindedir ve ana proses değişkenleri zamanla değişir.
Çeşitli kimyasal reaktörlerin en önemli proses değişkenlerinin tahmin edilebilmesi için kullanılan üç idealleştirilmiş temel model vardır:

Kesikli reaktör modeli,
Sürekli karıştırmalı tank reaktör modeli (CSTR),
Piston akışlı reaktör modeli (PFR).
Pek çok reaktör bu üç temel reaktör çeşidinin farklı tasarımları veya bir arada kullanımı ile modellenebilir.
Ana proses değişkenleri şunlardır:

Kalma süresi (τ, Yunanca küçük tau harfi)
Hacim (V)
Sıcaklık (T)
Basınç (P)
Kimyasal maddelerin derişimleri (C1, C2, C3, ... Cn)
Isı iletim katsayıları (h, U)
Borusal reaktörler (örneğin piston akışlı reaktör) sıklıkla dolgulu yatağa sahiptirler. Bu durumda söz konusu boru veya kanalda katı partiküller veya peletler halinde bir katalizör bulunur. Sıvı veya gaz hâldeki reaktanlar katalizör yatağı boyunca pompalanır. Bu tipe örnek olarak dolgu yataklı reaktörler örnek verilebilir. Bir kimyasal reaktör aynı zamanda akışkan yataklı da olabilir (bkz: Akışkan yataklı reaktör).
Bir reaktörde gerçekleşen kimyasal tepkimeler ısı yayan, yani ekzotermik veya ısı alan, yani endotermik olabilir. Bir tank reaktörün içinde bulunan maddeleri ısıtmak veya soğutmak için reaktörde bir ceket veya reaktör etrafına sarılı borular bulunabilir. Boru tipi reaktörler ise eğer gerçekleşen reaksiyon oldukça ekzotermikse bir ısı değiştirici veya oldukça endotermikse bir endüstriyel fırın gibi tasarlanabilir.

Reaktörler birçok değişkene göre sınıflandırılabilirler. Reaktörlerin sınıflandırılmasında net ayrımlar bulunmadığından birkaç duruma göre çeşitlere ayrılabilirler.

Kimyasal reaktörler çalışma prensiplerine göre sınıflandırıldığında üç ana gruba ayrılırlar. Bunlar kesikli, yarı kesikli ve sürekli reaktörlerdir.

Kesikli reaktörler en temel reaktör çeşididir. Kesikli reaktörler genelde küçük ölçekli üretim faaliyetlerinde ve geliştirilmekte olan yeni proseslerin test edilmesinde kullanılmaktadır. Aynı zamanda pahalı ürünlerin üretiminde ve sürekli operasyona çevrilmesi zor olan proseslerde de kullanılırlar. Pigment, boyar madde, polimer üretimi; süt sanayisi, içecek endüstrisi ve ilaç endüstrisi kesikli reaktörün kullanıldığı alanlardan bazılarıdır.
Kesikli reaktörler yatışkın olmayan hâlde çalışırlar. Reaksiyonun gerçekleştiği süre boyunca reaktöre herhangi bir ürün giriş çıkışı yoktur. Ham maddeler (reaktanlar) reaktöre beslenerek reaksiyon başlatılır ve ürünün alınması için belli bir süre beklenir. Sıcaklık ve basıncın kontrol edilmesi, kesikli reaktörler için önemlidir. Gerekli ham maddeler reaktöre tepesinden boşaltılarak istenilen ürün elde edilebilir. Reaksiyon devam ettikçe sıcaklık ve basınçta değişiklik yapılabilir ve yeni maddeler reaktöre eklenebilir.
Kesikli reaktörlerin çeşitli avantajları ve dezavantajları vardır. Reaktanlar kesikli reaktörde uzun süreler boyu bekletilebilir ve bu sayede yüksek ürün dönüşümü elde edilir. Henüz test aşamasında olan ürünlerin üretiminde ve küçük ölçekli faaliyetlerde temizlenmesi ve bakımı kolaydır. Laboratuvar ölçeğinde kullanımında aynı anda birden fazla parametrenin (sıcaklık, basınç vs.) ölçümünün kolaylığı, kesikli reaktörlere kullanım avantajı sağlar. Ancak reaktörün temizlenmesi ve bakımı için ayrılan süreler üretimi kesintiye uğratır ve büyük ölçekte kullanımında bakımı zordur. Her bir parti ürün için gereken işçilik masrafı fazladır.

Yarı kesikli reaktörlerin çalışma prensibi hem kesikli hem sürekli reaktörlere benzer. Yarı kesikli bir reaktöre sürekli ham madde beslenirken oluşan ürün sürekli alınmak yerine kesikli bir şekilde alınabilir. Ham madde belli aralıklarla kesikli bir biçimde beslenirken, ürünün sürekli alındığı durum da yarı kesikli bir işlemdir. Yarı kesikli reaktörlerin en önemli kullanım alanlarından birisi, reaksiyonlardaki seçiciliği artırmaktır. Sıvı fazda gerçekleşen birden fazla reaksiyonda istenmeyen ürünler oluşabilir. İstenmeyen ürünün oluşmasının engellenmesi için ham madde beslemesi değiştirilebilir; bir reaktan sürekli beslenirken bir diğer reaktanın da kesikli bir şekilde sisteme beslenmesi sağlanabilir.
Yarı kesikli reaktörler genellikle tank şeklindedir ve görünüm açısından kesikli reaktörler veya sürekli karıştırmalı tank reaktörlere benzerler. Sıcaklık kontrolünün çok iyi sağlanması ve birden fazla sayıda gerçekleşen reaksiyonlarda istenmeyen yan ürünlerin oluşumunun engellenebilmesinden dolayı kullanıma elverişli bir reaktör çeşididir. Ancak büyük ölçekli üretime elverişsiz olması, yüksek işçilik maliyetleri ve reaksiyon analizinin zor olması yarı kesikli reaktörlerin kullanımını sınırlandırmaktadır.

Sürekli çalışmakta olan reaktörler neredeyse her zaman yatışkın hâl koşullarında kesinti olmaksızın çalışır. Sürekli ham madde girişi ve ürün çıkışı olduğundan ve sabit operasyon koşullarında (sıcaklık, basınç vs.) tutulduğundan sürekli reaktörler büyük ölçekli endüstriyel üretimlerde kullanıma uygundur. Temel olarak iki tip sürekli reaktör vardır. Bunlar sırasıyla sürekli karıştırmalı tank reaktör ve piston akışlı reaktördür. Dolgu yataklı reaktörler prensip olarak piston akışlı reaktörlerle aynıdırlar, temel fark katalizör bulundurmalarıdır.

Sürekli karıştırmalı tank reaktörler (continuous stirred tank reactor), sürekli ham madde girişi ve ürün çıkışının olduğu ve reaksiyonun bir tank içerisinde gerçekleştirildiği reaktör çeşididir. Genelde sıvı hâlde gerçekleşen reaksiyonlar için kullanılırlar. Reaksiyonun reaktörün içinde her yerde eşit düzeyde gerçekleşebilmesi için bir karıştırıcıya sahiptirler. Sürekli karıştırmalı tank reaktörler yatışkın hâlde çalıştırıldığından ve karıştırıcıyla "tam" karışımın sağlandığı kabulü yapıldığından, reaksiyon hızının, sıcaklığın ve derişimin zamana ve mekâna bağlı olmadığı kabulleri de yapılarak tasarım eşitlikleri reaktör hacmine bağlı olarak türetilir.
Sürekli karıştırmalı reaktörler endüstrinin pek çok alanında kullanılmaktadırlar. Yağların sabunlaştırılmasında, stiren gibi birçok polimerin üretiminde, biyogaz, biyohidrojen ve biyodizel üretiminde, fermantasyonda ve diğer pek çok endüstriyel uygulamada kullanılırlar.
Sürekli karıştırmalı tank reaktörlerin kullanımında belli avantaj ve dezavantajlar vardır.
Avantajları şu şekilde sıralanabilir:

Sürekli karıştırma sayesinde sıcaklık içerideki sıvıda eşit dağıldığından sıcaklığın kontrolü kolaydır.
Karıştırmadan dolayı ekzotermik reaksiyonlarda sıvı içinde belli noktalarda aşırı sıcaklık artışı olasılığı düşer.
Büyük ölçekli üretim faaliyetlerinde ekonomiktir.
Birbirlerine paralel bağlı kullanıldıklarında düşük mertebeli reaksiyonlar için kullanışlılardır.
Öte yandan dezavantajları da aşağıda sıralandığı gibidir:

Karıştırma için gerekli enerji, tank reaktörlere ek işletme maliyeti getirir.
Diğer sürekli çalışan reaktörlere kıyasla reaktörün birim hacmi başına düşen ürün dönüşümü daha azdır.
İstenen operasyon koşulları için hacimlerinin büyük olması gerekebilir.
Eğer çıkış akımının boru hattı reaktörde doğru konumlandırılmamışsa ürünün içine reaktan karışabilir.

Piston akışlı reaktörler (plug flow reactor) bir boru boyunca sürekli akışın olduğu reaktör çeşididir. Yatışkın hâlde çalışan piston akışlı reaktörlerde reaksiyon silindir boru boyunca gerçekleşmektedir. Piston akışlı reaktöre beslenen reaktanlar reaktör boyunca tüketilerek ürünü oluştururlar. Reaktan ve ürünlerin derişimi, piston akışlı reaktörün uzunluğu boyunca değişim gösterir. Reaktörün başında reaktanların derişimi yüksekken, reaktör çıkışına doğru gidildikçe ürünlerin derişimi yükselir. Bu tip reaktörler genelde gaz tepkimelerinde kullanılırlar ancak bazı durumlarda sıvılarda da kullanılmaktadır.
Piston akışlı reaktörlerin tasarımında da çeşitli kabuller yapılarak tasarım eşitlikleri türetilir. Reaktörün yatışkın hâlde olduğu, derişimin sadece reaktör uzunluğu boyunca ve maddelerin reaktörde kalma süresiyle değiştiği gibi kabuller yapılarak piston akışlı reaktörün uzunluğuna göre tasarım eşitlikleri oluşturulur.
Piston akışlı reaktörler sanayide sıklıkla kullanılan reaktör çeşitlerindendir. Benzin üretimi, Haber prosesi ile amonyak üretimi, kükürt dioksitin oksitlenerek kükürt trioksite dönüştürülme

Kimyasal savaş, kimyasal silahların kullanıldığı saldırılara verilen isimdir.
Kimyasal silahlar, insan üzerinde fiziksel ya da psikolojik tahrip etkisi yapmak üzere kimyevi maddelerin zehirleyici özelliklerinden yararlanılarak üretilmiş olan maddelerdir. Bu maddeler, cansız olmaları nedeniyle, çoğalmaları veya insandan insana veya diğer canlılara bulaşmaları söz konusu değildir. Ancak içerdikleri kimyevi maddeler nedeniyle insan üzerinde tahrip edici etkileri vardır.

Kimyasal savaş maddelerinin savaş alanında kullanımı, ilk defa I. Dünya Savaşı sırasındadır. Almanlar tarafından Klor gazının bulunduğu bidonların kapaklarının açılması ve rüzgara bırakılarak gazın dağılması yöntemi ile Kimyasal savaş başlamıştır. Hemen arkasından Fransızlar 1915'te Fosgen gazını cephane içinde Alman mevzilerine atmışlardır. Bu kullanım, sonrasında, kimyasal silahların kullanımına temel oluşturmuştur.

Haziran 1917'de ise yine bir ilk olarak Almanlar, kusturucu bir gaz olan Difenilkloroarsin (DA) maddesini Hardal gazı ile eşzamanlı olarak kullandı. Difenilkloroarsinin Hardal gazı ile birlikte kullanılmasının sebebi olarak; bu gazın, gaz maskesinin çıkarmasına neden olması ve dolayısıyla Hardal gazının daha etkili olmasını sağlaması gösterilmektedir. I. Dünya Savaşı süresince bu gazlar, her iki tarafın da çok önemli kayıplar vermesine neden olmuştur.
1925 yılında imzalanan Cenevre Protokolü ile Kimyasal Gazların savaş sırasında kullanılması yasaklandı. Bu anlaşmada, içinde Amerika Birleşik Devletleri'nin de bulunduğu bazı ülkeler, kendisine karşı Gaz kullanılması durumunda misilleme hakkını kullanmak üzere çekince koydular. Cenevre Protokolü'nü imzalamalarına rağmen, İtalya, Etiyopya'da ve Japonya, Mançurya ve Çin'de kimyasal savaş maddesi kullandı. II. Dünya Savaşı süresince her iki tarafın elinde büyük miktarda bulunmasına rağmen kimyasal silah kullanılmamıştır.
Sinir gazları, Almanlar tarafından 1930 yılında bulunmuş ve II. Dünya Savaşı esnasında geliştirilmiştir. 1936'da Alman Kimyageri Gerhad Schrader, böcek ilacı üzerinde çalışırken tabun (GA) gazını buldu. Gerhad Schrader iki yıl sonra daha da zehirli olan Sarin (GB) gazını keşfetti. Almanların elinde çok büyük miktarda Tabun doldurulmuş cephane bulunmasına rağmen bunları kullanmak yolunu seçmemişlerdir.
Galipler, II. Dünya Savaşı'nın ardından sinir gazları ile ilgilendiler. İngilizler özellikle bir miktar Sarin (GB) gazını ele geçirdi ve bunu inceleme olanağı buldu. Sovyetler ise Almanların Sarin (GB) üretim fabrikalarından birini ülkelerine taşıdı. ABD, Sarin (GB)'nin parçacıklı bomba ile kullanımını ve bunun cephaneye uyarlanmasını tasarladı. Topçu roketleri, mermiler ve püskürtme tankları üretildi.
Fransa, İngiltere ve Kanada, Sarin (GB)'nin test amaçlı üretimine başladılar. ABD Sarin (GB) için büyük ölçekli üretime girdi. Sovyetler ABD'ye göre daha küçük ölçekte aynı tip üretime girişti. Ruslar, Soman (GD) üretimine de başladılar. 1950'lerde, İngiliz bilim adamları sinir gazının diğer bir kategorisini oluşturan V gazını buldular. ABD ve İngiltere değişik işlemlerle V maddesinin diğer formu olan VX'i üretti.
1960'larda ise toplum hareketlerini önlemeye yönelik, ancak öldürücü olmayan gazların geliştirilmesine devam edildi. CS ile tanımlanan göz yaşartıcı bu maddeler, mukozaya yüksek derecede zarar veren maddelerdir. CS maddesi ilk defa İngiltere tarafından üretilmiş ve kullanılmıştır. Aynı yıllarda öldürücü olmayan bir diğer madde olarak uyuşturucu maddeler ortaya çıktı. Bunların standart tipi BZ olarak tanımlanmıştır.
Yakın tarihte kimyasal silahların kullanımını, 1982-1987 yılları arasında İran-Irak Savaşı sırasında, Irak'ın güney bölgesinde İran kuvvetlerine karşı görülmüştür. Irak ayrıca kimyasal silahlarını Halepçe'de sivil Kürt halkına karşı da kullanmıştır. Japonya'da Aum Shinrikyo adlı mezhebin Tokyo metrosuna karşı giriştiği saldırı ise, kimyasal silahların terörist amaçla kullanımına yakın tarihimizden bir örnektir.

Kullanılan kimyasal savaş maddelerini mümkün olan en kısa sürede saptayarak, kişisel korunma önlemlerini zamanında alabilmek amacıyla, sinir gazları ve yakıcı gazları için tespit cihazları geliştirilmiştir.
Kişisel korunma; gaz maskeleri, özel elbiseler, botlar, eldivenler, Atropin iğne ve koruyucu merhem gibi kişisel tedaviler ile sağlanmaktadır. Dekontaminasyon hizmetleri, kimyasal savaş maddeleri ile kirlenmiş elbise, malzeme ve araçların temizlenmesi için son derece önemli bir işlemdir.

Kimyasal silah antlaşmaları

Savunma ve Havacılık 2001/88
Federation of American Scientists
Military Technology - 8/2001 sayısı

Kimyasal tesisi, genellikle büyük ölçekte kimyasallar üreten bir endüstriyel proses tesisidir. Bir kimyasal tesisinin genel amacı, maddelerin kimyasal veya biyolojik dönüşümü ve birbirlerinden ayrılması yoluyla maddi zenginlik yaratmaktır. Kimyasal tesisleri üretim sürecinde özel ekipmanlar, üniteler ve teknolojiler kullanırlar. Polimer, ilaç, gıda, bazı içecek üretim tesisleri, enerji santralleri, petrol rafinerileri veya diğer rafineri çeşitleri, doğal gaz işleme ve biyokimya tesisleri, su ve atık su arıtım tesisleri, kirlilik kontrol ekipmanları gibi diğer tesis çeşitlerinin hepsi, akışkan sistemleri ve kimyasal reaktör sistemleri gibi kimyasal tesis teknolojilerine benzer teknolojiler kullanmaktadır. Bazı kaynaklar bir petrol rafinerisinin, bir ilaç veya bir polimer üreticisinin de bir kimyasal tesisi olarak kabul etmektedir.
Petrokimya tesisleri (petrolü veya petrolden elde edilen türevleri ham madde olarak kullanan tesisler) rafinerilerden aldıkları ürünlerin nakliye maliyetlerini en aza indirmek amacıyla genelde rafinerilerin hemen bitişiğine kurulur. Özel kimyasal ve ince kimyasal üreten tesisler genelde boyut olarak çok daha küçüktür ve kurulacakları konumdan ekonomik olarak fazla etkilenmezler. Temel proje maliyetlerini bir coğrafi konumdan bir diğerine dönüştürmek için çeşitli birçok araç geliştirilmiştir.

Kimyasal tesisleri, kimyasal ham maddeleri ürünlere dönüştürmek için ayrıntılı ve endüstriyel ölçekteki yöntemler olan kimyasal prosesleri kullanır. Bir kimyasal proses, üretim kapasiteleri farklı olacak şekilde birden fazla tesiste kullanılabilir. Ayrıca bir kimyasal tesisi, birden fazla ürün üretebilmek için yine birden fazla kimyasal prosesi kullanacak şekilde inşa edilebilir. 
Bir kimyasal tesisinde ünite veya hat adı verilen büyük tanklar ve bölümler bulunur. Üniteler birbirlerine materyal akışı sağlayabilen borular ve materyali hareket ettirebilecek çeşitli ekipmanlar ile bağlıdır. Söz konusu materyal akımları akışkanlar (boru hatlarıyla taşınan gazlar ve sıvılar) ve bazen de katılar veya sulu karışımlardan oluşur. Bir kimyasal prosesin tümü genellikle ayrı ünitelerde gerçekleşen ve ünite operasyonları adı verilen adımlardan oluşur. Bir ürüne dönüştürülmesi için bir kimyasal prosese veya kimyasal tesise giren ham maddelere genellikle ham madde beslemesi veya kısaca besleme adı verilir. Bütün tesisin işleyeceği ham madde beslemelerine ek olarak, tek bir ünitede işlenecek giriş akımı veya materyal de o ünite için besleme olarak değerlendirilebilir. Tesisin tümünden en son çıkan akımlar nihai ürün ve her bir üniteden çıkan akımlar da ara ürün olarak düşünülebilir. Bununla beraber, bir tesiste elde edilen nihai ürünler, başka bir tesisin ham maddesi olabilir. Örneğin, bir petrol rafinerisinden elde edilen ürünler petrokimya tesislerinde ham madde olarak kullanılabilir ve petrokimya tesislerinden elde edilen ürünler de ilaç fabrikaları için birer ham madde olabilir.
Ham maddeler ve ürünler, tek başına birer bileşik veya karışım olabilirler. Karışımlardaki bileşenleri tamamen birbirinden ayırmak genelde zahmete değer bir işlem değildir, bu sebeple ürünün saflık seviyesi ürün gereksinimlerine ve proses ekonomisine göre belirlenir.

Kimyasal prosesler sürekli veya kesikli operasyonlarla gerçekleştirilebilirler.

Kesikli operasyonda üretim zamansal olarak sıralanmış partilerle gerçekleşir. Bir ham madde partisi öncelikle proses ünitesine beslenir (veya boşaltılır). Kimyasal proses ünitede gerçekleştirildikten sonra da elde edilen ürün veya ürünler üniteden alınır. Bu tür kesikli üretimler her yeni gelen ham madde partisiyle tekrar tekrar gerçekleştirilebilir. Kesikli operasyon, esnekliği kadar kolay izlenebildiğinden dolayı ilaç ve özel kimyasallar üretiminde sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Kesikli üretim tesisleri özel kimyasalların, ince kimyasalların ve ilaç etken maddelerinin (API) üretiminde daha yaygınken, sürekli üretim yapan tesisler genelde ticari kimyasalların veya petrokimyasalların üretiminde kullanılır.

Sürekli operasyonda tüm üretim adımları zaman içinde sürekli olarak devam etmektedir. Normal bir sürekli operasyonda devamlı hareket halindeki materyaller olan besleme ve ürün akışları ile üretim prosesinin kendisi de aynı anda sürekli gerçekleşir. Sürekli operasyon gerçekleştiren kimyasal tesisleri ve üniteler genellikle ya yatışkın hâldedir ya da yatışkın hâle yakın çalışır. Yatışkın hâl, prosesle alakalı değerlerin zamanla değişmediği, operasyon boyunca sabit kaldığı anlamına gelmektedir. Bu sabit değerler akış debileri, ısıtma veya soğutma hızları, sıcaklıklar, basınçlar ve herhangi bir noktadaki kimyasal bileşim gibi niceliklerdir. Petrol rafinerileri gibi birçok büyük ölçekli işletmede sürekli operasyon daha verimli bir işlemdir. Kimyasal tesislerindeki bazı üniteler sürekli çalışırken bazılarının da kesikli çalışabilmesi mümkündür. Örnek olarak sürekli distilasyon ve kesikli distilasyona bakılabilir. Bir tesis veya bir ünitenin birim zamanda ürettiği ürün veya işleyebildiği ham madde miktarına söz konusu tesis veya ünitenin kapasitesi adı verilir. Örneğin bir petrol rafinerisinin kapasitesi günde arıtılan ham petrol varili cinsinden verilebilir; bir kimyasal tesisinin kapasitesi de günde üretilen ürünün tonu cinsinden verilebilir. Gerçekte bir tesis (veya bir ünite) günlük işletiminde tam kapasitesinin belli bir yüzdesinde çalışır. Mühendisler ağırlıklı olarak akışkanlarla çalışan tesisler için genelde %90, ağırlıklı olarak katılarla çalışan tesisler için de genelde %80 çalışma kapasitesi kabulü yapmaktadırlar.

Belli ünite operasyonları, yine belli ünitelerde gerçekleştirilir. Bazı üniteler ortam sıcaklığı ve basıncında çalışsalar da, birçok ünite daha yüksek veya alçak sıcaklık ve basınçlarda çalışmaktadır. Kimyasal tesislerindeki tanklar genellikle yüksek basınç veya vakuma dayanıklı, yuvarlatılmış uçlara sahip silindirlerdir. Kimyasal reaktörlerde gerçekleşen reaksiyonlar yoluyla belli bileşikler başka bileşiklere çevrilebilirler. Kimyasal reaktörler reaksiyona girecek akışkanların üzerinden akacağı katı heterojen katalizörlere sahip dolgulu yataklar olabileceği gibi, reaksiyonların gerçekleştiği basit karıştırmalı tanklar biçiminde de olabilirler. Katı heterojen katalizörler bazen kok gibi tortul maddelerden dolayı "zehirlenebildiklerinden" yenilenmeleri gerekli olabilir. İyi bir karıştırma sağlamak için bazı durumlarda akışkan yataklar da kullanılabilir. Ayrıca çözdürme de dahil olmak üzere karıştırma, ayırma, ısıtma, soğutma veya bu sayılan süreçlerin çeşitli şekillerde birleştirildiği üniteler de kimyasal tesislerinde bulunabilir. Örneğin kimyasal reaktörler genellikle içindeki sıvıları karıştırmak için karıştırıcı sistemlere, karışım sıcaklığını belli bir noktada tutabilmek için de ısıtma ve soğutma sistemlerine sahiptir. Tesisler büyük ölçekte tasarlanırken, kimyasal reaksiyonlarla üretilen veya absorbe edilen ısı dikkate alınmalıdır. Bazı tesislerde fermantasyon veya enzim üretimi gibi biyokimyasal işlemler için canlı (çoğunlukla bakteri) kültürlerine sahip üniteler bulunabilir. 

Filtrasyon, çöktürme, ekstraksiyon (özütleme veya liçing olarak da adlandırılır), distilasyon, rekristalizasyon (yeniden kristallendirme), ters osmoz, kurutma, absorpsiyon ve adsorpsiyon gibi ayırma işlemleri kimyasal tesislerinde kullanılan çeşitli yöntemlerdir. Isı değiştiriciler kaynatma ve yoğuşturma işlemlerinin yanı sıra, ısıtma ve soğutma işlemleri için kullanılır. Çoğu zaman distilasyon kuleleri gibi ünitelere bağlı bir şekilde kullanılırlar. Ham maddeleri, ara ürünleri, nihai ürünleri ve atıkları depolamak için kullanılan depolama tankları da tesiste mevcut olabilir. Depolama tanklarında genellikle ne kadar dolu olduklarını gösteren bir seviye göstergesi bulunur. Bazı durumlarda oldukça büyük üniteleri ve ilgili ekipmanları taşıyan veya destekleyen yapılar bulunur. Çalışanların denetleme ve bakım yapabilmeleri, numune alabilmeleri için ünitelerde merdivenler, katlar ve çeşitli basamaklar bulunur. Özellikle petrol terminallerinde çok sayıda depolama tankı bulunduran bir tesis veya fabrika sahası, tank çiftliği olarak adlandırılabilir.
Çeşitli çaplarda boru hatları, akışı kontrol etmek veya durdurmak için çeşitli vana tipleri, sıvıları hareket ettirmek veya basıncını artırmak için pompalar ve yine gazları hareket ettirmek ve basıncını artırmak için kompresörler, sıvı ve gazları tesis boyunca taşımak için kullanılan akışkan sistemleridir. Tanklar, boru hatları, yüksek veya çok düşük sıcaklıklarda çalışan diğer ekipmanlar, genellikle çalışanların güvenliğini sağlamak ve ekipman içindeki sıcaklığı korumak için yalıtım malzemeleriyle kaplanabilir. Bir tesisteki üniteler ve akışkan sistemlerinde belirli konumlarda sıcaklık ölçerler, basınç sensörleri ve akış ölçüm cihazları gibi ölçüm aletleri vardır. Kimyasal veya fiziksel özelliklerin analizi için çevrimiçi analiz ediciler günümüzde daha yaygın hale gelmiştir. Reaktanların veya tesiste ekstrakte edilen katı maddelerin çözdürülmesinde, kimyasal reaksiyonlar için uygun sıvı ortamın sağlanması veya katıların çözünmesini sağlanarak sıvılaştırılmalarında çözücüler kullanılabilir.

Günümüzde kimyasal tesislerin tasarımı kimya mühendisleri tarafından yapılmaktadır. Tarihsel olarak bu durum her zaman bu şekilde olmamakla beraber kimya mühendisliği bir disiplin olarak kurulmadan önce birçok kimyasal tesisi gelişigüzel bir şekilde inşa edilmiştir. Kimya mühendisliği ilk kez 1887 yılında, Manchester Üniversitesi'nde George E. Davis tarafından endüstriyel kimya uygulamalarının çeşitli yönlerini kapsayan ve on iki dersten oluşan kimya mühendisliği kursunun verilmesi ile bir meslek olarak kurulmuştur. Bunun sonucu olarak George E. Davis günümüzde dünyanın ilk kimya mühendisi olarak kabul edilmektedir. Günümüzde de kimya mühendisliği bir meslektir ve tecrübeli kimya mühendisleri Kimya Mühendisleri Enstitüsü aracılığıyla "yetkili" mühendis statüsü kazanabilmektedirler. Türkiye'de 6235 Sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu'nun 33. madde

Kontrol Mühendisliği mekanik, elektrik, elektronik ve bilgisayar tabanlı tüm endüstriyel üretim sistemlerinin ve hizmet sektörünün amaçlanan ve planlanan biçimde çalışmasını sağlayan bilgi ve teknolojileri üreten ve uygulayan bir mühendislik dalıdır. Gelişen bilgisayar araçları ile büyük bir ivme kazanmış ve özellikle otomasyon alanında gerçekleştirilen projelerle adından sıkça söz ettirmeyi başarmıştır. Maksimum verim almayı hedefleyen girişimciler projelerinde kontrol teorisine dayanan pratikleri kullanmayı göz ardı etmemişlerdir. Büyük ölçekte hesaplar yapıldığında bir kontrol mühendisinin gerçekleştirdiği sistem, manuel yapılandırılmış deneysel ölçümlere dayanan sistemlere göre uzun vadede büyük kazanç sağlamış ve iş verimi maksimuma ulaşmıştır. Kontrol mühendislerinin çalışmaları ayrıca HMI, SCADA gibi monitoring(izlenebilirlik) sistemlerinin gelişmesine imkân tanımıştır. Bu sistemlerle çok büyük fabrikaların bile üretim istatistiklerinden, sistem yönetimine kadar tüm üretim mekanizması kolaylaştırılmıştır.
Kontrol Mühendisleri, kontrol sistemlerini tasarlayan ve üreten, küçük ve orta ölçekli işletmelerde araştırma, tasarım ve üretim mühendisi olarak çalışabilirler. Bu mühendisler, çeşitli fabrikalarda ve endüstriyel işletmelerde bakım, onarım işlerinde ya da hizmet sektörünün otomasyon işlerinde çalışabilirler.
Bu programı bitiren öğrenciler küçük bir sermaye ile otomasyon ve bilişim sektörüne ilişkin kendi işlerini kurma olanağını da elde ederler.

Kontrol Mühendisliği'nin gelişimi, İTÜ Elektrik Fakültesi, Elektriğin Endüstride Tatbikatı Kürsüsü Doçenti Dr. M. Münir Ülgür 'ün 1950'li yılların başında vermeye başladığı "Servomekanizma" dersi ile başlayan, 40 yıla yakın bir süreci kapsar. Bu gelişim ile İTÜ Dünya üniversiteleri arasında, Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden sonra programında Servomekanizma dersi bulunan ikinci üniversite olmuştur. Daha sonra otomasyon ile iç içe olan “Lojik Kumanda Devreleri” dersi Prof. Emin Ünalan tarafından verilmeye başlanmıştır.
1957 yılında dünyadaki bilimsel gelişmelere uygun olarak Servomekanizma yerine “Otomatik Kontrol” terimi kullanılmaya başlanmış ve Uluslararası Otomatik Kontrol Federasyonu'na (IFAC) üye olmak üzere Otomatik Kontrol Türk Milli Komitesi (TOK) İTÜ bünyesinde kurulmuş ve bu kuruluşta konunun gelişimine katkı sağlayan ulusal ve uluslararası sempozyum ve konferans gibi çeşitli etkinlikler düzenlemiştir. İTÜ Bilgisayar ve Kontrol Mühendisliği bölümü, öğretim üyelerinin eğitim programında bilgisayar (electrical engineering and computer science) ve kontrol (control) disiplinlerinin ağırlıklandırılmasında ortaya çıkan anlaşmazlklar sonucu blgisayar ve kontrol şeklinde bir ayrışma yaşanmıştır.
Ayrıca 2011 yılında, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği bölümü de lisans düzeyinde eğitime başlamıştır.

Kayan kipli kontrol
Kontrol Kuramı
Kontrol sistemi
Otomatik kontrol
Otomatik Kontrol Türk Milli Komitesi
Robotik kontrol

Kristalleştirme veya kristalizasyon, katı bir maddenin uygun bir çözücü içinde çözünmesi sonrasında çöktürülmesi yoluyla katı ve sıvı fazlarının birbirinden ayrılmasını sağlayan işlem.

Önce uygun çözücü seçilir. Bu amaç için kullanılacak ideal bir çözücü soğukta az, sıcakta çok çözüyor olmalıdır. Maddeyi çözebilmeli safsızlıkları çözmemelidir. Madde ile reaksiyon vermemelidir.
Saflaştırılacak madde çözücü içinde ısıtılarak tamamen çözülmesi sağlanır. Çözücü su ise ısıtma işlemi için bek ya da elektrikli ısıtıcı; çözücü organik bir madde ise kaynama noktasına göre su banyosu kullanılmalıdır. Organik maddeler hiçbir suretle bek veya elektrikli ısıtıcıda ısıtılmamalıdır.
Daha sonra süzme işlemine geçilir. Süzme işlemi içinse, süzgeç kağıdı huninin tepesinden 0,5 cm. aşağıda kalacak şekilde kesilmeli, büyüklüğü huni kadar olmalıdır. Bir erlenin içine birkaç damla çözücü konup, üzerine süzgeç kâğıtlı huni yerleştirilir. Su banyosuna bırakılır. Böylece çıkan çözücü buharlarının huniyi ve süzgeç kağıdını ıslatması sağlanır. Maddenin daha hızlı süzülmesi için süzgeç kağıdı pilelendirilebilir. Beherden huniye madde aktarılırken cam baget kullanılır. Süzme işlemi sonunda üstte safsızlık, altta çözücü içinde saf madde kalır.
Madde renkli safsızlıklar içeriyorsa süzmeden önce bu safsızlıkların adsorblanması gerekir. Bunun için sıcak çözelti ısıtıcıdan uzaklaştırılır, biraz soğuduktan sonra çok az miktarda aktif kömür katılır, karıştırılır, birkaç dakika kaynatılır. Aktif kömür büyük moleküllü safsızlıkları adsorblayarak uzaklaştırır. Daha sonra sıcak çözelti süzülerek aktif kömürden ayrılır.
Süzme işlemi sonunda altta toplanan süzüntü üzeri saat camı ile kapatılarak soğumaya (kristallenmeye) bırakılır. Maddeyi, kristallenme sırasında karıştırmak çok ince kristaller oluşmasına sebep olur ve bunlar safsızlıkları tutarlar. Bu yüzden süzüntü oda sıcaklığında kendi halinde bırakılarak soğutulmalıdır.
Bir süre beklendikten sonra kristallenme başlamamışsa şu yöntemlere başvurulmalıdır:

Çözücü ısıtılarak buharlaştırılmalı, böylece maddenin çözeltideki derişimi artırılmalıdır.
Çözelti aşırı doygun olmuşsa kristallenmeyi başlatmak için aşılama yapılmalıdır.
Aşılama iki şekilde olur:

Cam baget kristallenmeyen çözeltiye daldırılıp çıkarılır. Bagete üflendiğinde yine kristallenme görülmezse çözücüyü uçurup, derişimi artırmak gerekir.
Çözeltiye bir miktar benzoik asit katılır ve kristallenme görülür.
Kristallenme tamamlandıktan sonra çözücüyü ortamdan çekmek için Nuçe erleni ve Büchner hunisi kullanılır. Bu süzme işlemi için de önce süzgeç kağıdı yanlardan taşmayacak şekilde huninin ölçüsüne göre kesilir. Bir miktar çözücü ile ıslatılır. Çözelti huniye dökülür. Damlama bittikten sonra erlendeki çözücü başka bir kaba aktarılır ve madde içinde çözücü kalmaması için erlen trompa bağlanır. Vakum uygulanır. Maddenin içinde çözücü kalması kurutma süresini uzatır ve safsızlık oluşturur.
Kristalleri üzerinde bulunduran süzgeç kağıdı spatül ile huni üzerinden alınır ve üzerinde süzgeç kâğıtları bulunan saat camı üzerinde kurutulur. Kurutma işleminde etüv kullanılır. Etüvün sıcaklığı, maddenin erime noktasına göre ayarlanmalıdır.
İşlem bitiminde saflık kontrolü yapılır. Bu kontrol katı maddeler için; kromatografi, erime noktası veya kırılma indisi tayini ile olabilmektedir.

Kütle aktarımı, genellikle buhar, faz, fraksiyon ya da bir bileşen olarak tanımlanan kütlenin bir yerden başka bir yere net hareketidir. Kütle aktarımı absorpsiyon, buharlaşma, kurutma, çökeltme, membran filtrasyonu ve damıtma gibi birçok işlemde gerçekleşmektedir. Kütle aktarımı  farklı bilim dalları tarafından farklı işlem ve mekanizmalar için kullanılmaktadır. Kütle aktarımı ifadesi mühendislikte genellikle kimyasal türlerin fiziksel sistemler içinde difüz ve konvektif taşınımını kapsayan fiziksel işlemler için kullanılır.
Suyun bir havuzdan atmosfere buharlaştırılması, böbreklerde ve karaciğerde kanın arıtılması ve alkolün damıtılması genel kütle aktarımı işlemlerinden bazılarıdır. Endüstriyel işlemlerde kütle aktarımı işlemleri, kimyasal bileşenlerin distilasyon kolonlarında ayrılması, yıkama kuleleri ve sıyırıcılar gibi absorplayıcılar, aktif karbon yatakları ve sıvı-sıvı ekstraksiyonu gibi adsorplayıcılar endüstriyel işlemlerde kullanılan kütle aktarımı operasyonlarından bazılarıdır. Endüstriyel soğutma kulelerinde olduğu gibi, kütle aktarımı sıklıkla bir ek taşınım prosesi ile birleştirilir. Bu kulelerde sıcak suyun havayla temas halinde akışı sağlanır ve bu sayede ısı aktarımı ile kütle aktarımı beraber kullanılmış olur. Sıcak suyun bir kısmı su buharı şeklinde dışarı çıkartılarak soğutulur.

Astrofizikte kütle aktarımı, yerçekimsel olarak bir cisme (genellikle bir yıldız) bağlanmış bir maddenin Roche lobunu doldurması ile genellikle yoğun ikinci bir cisme (beyaz cüce, nötron yıldızı veya kara delik) bağlanıp üstüne birikmesi sürecidir. Çift sistemlerde bu yaygın görülen bir olaydır ve çeşitli süpernova ile pulsarlarda önemli bir rol oynayabilir.

Kimya mühendisliği problemlerinde kütle aktarımının geniş uygulama alanı vardır. Reaksiyon mühendisliğinde, ayırma mühendisliğinde, ısı aktarımı mühendisliğinde ve elektrokimya mühendisliği gibi kimya mühendisliğinin diğer birçok alt disiplininde kullanılmaktadır.
Kütle aktarımı için itici güç genellikle kimyasal potansiyelde gerçekleşen farktır, ancak diğer bazı termodinamik değişimler de kütle akışına eşlik edebilir ve akışı sürdürebilir. Bir kimyasal tür, yüksek kimyasal potansiyeli olan alandan, düşük kimyasal potansiyeli olan alana doğru hareket eder. Böylece belirli bir kütle aktarımı işleminin maksimum teorik kapsamı, kimyasal potansiyelin tek biçimli olduğu nokta ile belirlenir. Tek fazlı sistemler için bu genel olarak faz boyunca düzgün bir konsantrasyon anlamına gelirken, çok fazlı sistemlerde ise sıvı-sıvı ekstraksiyonunda olduğu gibi, kimyasal türler genellikle diğer fazlar yerine tek bir faz seçer ve yalnızca kimyasal türlerin çoğu tercih edilen faza emildiğinde düzgün bir kimyasal potansiyele ulaşır.
Termodinamik denge, belirli bir kütle aktarımı işleminin teorik kapsamını belirlerken, gerçek kütle aktarım hızı sistem içindeki akış profilleri ve her bir fazdaki kimyasal türlerin yayılma güçleri gibi ek unsurlara bağlıdır. Bu oran, bir prosesin tamamı için kütle aktarımı katsayılarının hesaplanması ve uygulanmasıyla belirlenebilir. Kütle aktarımı katsayıları Péclet sayısı, Reynolds sayısı, Sherwood sayısı ve Schmidt sayısı gibi boyutsuz sayılardır.

Momentum, ısı ve kütle aktarımı için yaygın olarak kullanılan yaklaşık diferansiyel denklemlerde kayda değer benzerlikler vardır. Söz konusu aktarımlar korunumlu büyüklüklerin bir akış alanı içinde taşınımına lineer yaklaşımlar sunmaktadır. Bu sebepten ötürü akışkan akışında düşük Reynolds sayılarında (Stokes akışı) Newton kanunu, Fourier'in ısı kanunu ve Fick'in difüzyon kanunu birbirlerine oldukça benzerdir.
Navier-Stokes denkleminin doğrusal olmaması nedeniyle (ya da esasen genel momentum korunumu denklemi) yüksek Reynolds değerlerinde kütle, ısı ve momentum aktarımı arasındaki benzerliğin kullanışlılığının azalmasına karşın, ısı ve kütle aktarımı arasındaki benzerlik kullanışlılığını sürdürür. Bu üç aktarım süreci arasında benzerlikler geliştirerek, ilgili aktarımlardan herhangi bir tanesinden bir diğerinin tahminini mümkün kılmak için önemli derecede çaba harcanmıştır.

Kütle aktarımı gerek endüstriyel gerek deneysel pek çok uygulamada gerçekleşen bir olaydır. Damıtma, absorpsiyon (soğurma), adsorpsiyon, kurutma, iyon değişimi, kristallendirme, membran prosesleri ve sıvı-sıvı ekstraksiyon gibi pek çok süreçte kütle aktarımı mekanizmaları gözlenebilir. Söz konusu kütlenin katı, sıvı veya gaz hâlde olmasından bağımsız olarak, gerçekleşen mekanizma esasen aynıdır.

Momentum, ısı ve kütle aktarımı süreçlerinin hepsi temelde aynı olan bir eşitlik ile ifade edilmektedir:
Aktarım hızı = İtici güç/direnç

Bu genel formül tüm aktarım süreçlerinde tekrarlanan bir modeldir. Momentum ve ısı aktarım eşitliklerinde bu benzerlik görülebilir. Aynı benzerlik kütle aktarımı için de geçerlidir. Fick kanunu bir kütlenin bir başka yere moleküler taşınımını ifade eden bir denklemdir:

  
    
      
        
          J
          
            A
            x
          
        
        =
        −
        
          D
          
            A
            B
          
        
        
          
            
              ∂
              C
              a
            
            
              ∂
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle J_{Ax}=-D_{AB}{\partial Ca \over \partial x}}
  

JAx: Moleküler difüzyondan kaynaklı A maddesinin x yönündeki akısı (kg mol A/s.m2)
DAB: Difüzyon katsayısı veya diğer bir deyişle A'nın B içine yayılma gücü (m2/s)
Ca: A maddesinin derişimi (kg mol/m3)
x: Difüzyon mesafesi (m)

Ayırma işlemleri
Yığılma (astrofizik)
Buhar-sıvı dengesi
Çift yıldız
Fick kanunları
Isı aktarımı
Kristal büyümesi
McCabe-Thiele metodu
Sıvı-sıvı ekstraksiyonu
Termodifüzyon
Tip Ia süpernova

YouTube üzerinde LearnChemE tarafından yayınlanmış ayırma ve kütle aktarımı serisi

Maliyet muhasebesi, "ticari malların üretimi ve hizmetlerin gerçekleştirilmesi için yapılan maliyet ölçümlerinin kayıt altına alınması ve raporlanması için sistematik bir prosedür dizisi olarak tanımlanır. Maliyet muhasebesi, maliyetlerin tanınması, sınıflandırılması, tahsis edilmesi, toplanması, raporlanması ve bunların standart maliyetlerle karşılaştırılması için gerekli yöntemleri kapsar." (IMA) Genellikle yönetim muhasebesinin bir alt kümesi olarak kabul edilen maliyet muhasebesinin nihai hedefi, yönetime maliyet verimliliği ve kabiliyetine dayalı olarak iş uygulamalarının ve süreçlerinin nasıl optimize edileceği hakkında tavsiyelerde bulunmaktır. Maliyet muhasebesi, yönetimin mevcut operasyonları kontrol etmesi ve gelecek planlaması için ihtiyaç duyduğu ayrıntılı maliyet bilgilerini sağlar.
Maliyet muhasebesi bilgileri finansal muhasebede de yaygın olarak kullanılmaktadır ancak bu bilgilerin birincil işlevi, yöneticilerin karar vermelerine olanak sağlamaktır.

Muhasebecilik
Yönetim muhasebesi

Maher, Lanen and Rahan, Fundamentals of Cost Accounting, 1st Edition (McGraw-Hill 2005).
Horngren, Datar and Foster, Cost Accounting - A Managerial Emphasis, 11th edition (Prentice Hall 2003).
Kaplan, Robert S. and Bruns, W. Accounting and Management: A Field Study Perspective (Harvard Business School Press, 1987) 0-87584-186-4
Nicholson, Jerome Lee, and John Francis Deems Rohrbach. Cost accounting. New York: Ronald Press, 1919.
Blocher, Stout, Juras and Cokins,Cost Management - A Strategic Emphasis, 7th Edition (McGraw-Hill 2016).

Accounting Systems, introduction to Cost Accounting, ethics and relationship to GAAP. 7 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Manchester Üniversitesi, 22 Ekim 2004 tarihinde The Victoria University of Manchester ve The University of Manchester Institute of Science and Technology (UMIST) üniversitelerinin birleşmesiyle oluşturulan bir kurumdur. Bu birleşme ile Manchester'ın en büyük üniversitesi olan okulun kampüsü bütün şehre yayılmıştır. İki üniversitenin birleşimi Büyük Britanya kraliçesi II. Elizabeth tarafından da onaylanmıştır. Kraliçe bizzat bunun için şehre gelmiş ve üniversitenin açılışına katılmıştır. Çok sık rastlanmayan bu tür bir ziyaret üniversiteye İngilizler gözünde büyük prestij kazandırmıştır. Manchester Üniversitesi İngiltere'nin ve dünyanın en iyi araştırma üniversitelerinden biridir.

Üniversitenin tarihi The University of Manchester olarak sadece 2004'e kadar gitmektedir. Ama birleşen üniversitelerin tarihlerinden en eski olanı, yani 1824 (UMIST), resmi kuruluş olarak kabul edilmiştir.

The Victoria University of Manchester 1851 yılında, erkek öğrencilere laik eğitim vermesi amacıyla tekstil tüccarı John Owens tarafından Owens College olarak kurulmuştur. Daha sonra 1880'de kraliyete teslim edilerek İngiltere'nin ilk sivil üniversitesi olmuş ve Victoria adını almıştır. UMIST'le gerçekleşen birleşmeyle, Manchester Üniversitesi'nin sanat, edebiyat ve sosyal bilimler tabanını oluşturmaktadır.
Atomun ilk defa Rutherford tarafından parçalanması; ilk programlanabilir kompüter, radyo astronomi bilimi kurulması bu üniversitede olmuştur. Kampüs "Oxford Road" civarındadır. Bu yolun bir tarafında yeni modern mimarili "Misafir Merkezi" ve diğer tarafında eski mimarili idare binası ve "Manchester Müzesi" bulunmaktadır. Rylands Kütüphanesi (John Rylands Library): Deansgate sokağında. 19 yüzyılda "dik-gotik" adı verilen mimarı stilde yapımlı. İçinde çok kıymetli eski yazma eserler ve basım eserleri bulunur. Manchester Üniversitesi tarafından idare edilir ve belirli zamanlarda turist gezisi için halka açıktır.

The University of Manchester Institute of Science and Technology (UMIST), ilk olarak 1824 yılında Mechanics' Institute olarak kurulmuştur. 20. yüzyılın başlarında teknoloji fakültesi olarak bir süre Victoria Manchester ile birlikte çalışan mekanik enstitüsü 1955'te UMIST olarak özerk hale gelmiştir. Şu anki Manchester Üniversitesi'nin bilim dallarını bünyesinde bulundurmaktadır.

Times ve Guardian'ın ortaklaşa 1990 yılından bu yana düzenli olarak belirlediği THE–QS Dünya Üniversite Sıralamaları'nda 2009 yılında dünyanın en iyi 26. üniversitesi seçildi.
Her yıl dünyanın ilk 500 üniversitesini belirleyen Shanghai Jiao Tong Ranking of the World's Top 500 Universities sıralamasında 2008'de Dünya' nın en iyi 40. üniversitesi olarak belirlendi.
İngiliz hükûmetinin düzenli olarak İngiliz Üniversitelerinin araştırma güçlerini karşılaştırdığı The Research Assessment Exercise (RAE) sıralamasında 2008 yılında Oxford ve Cambridge Üniversitelerinin  ardından 3. sırada yer aldı.

Resmî site

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (İngilizce: Massachusetts Institute of Technology, MIT, [ˈɛm ˈaɪ ˈtiː]), Cambridge, Massachusetts'te bulunan özel bir araştırma üniversitesi. Enstitü, Charles Nehri boyunca bir milden (1,6 km) daha fazla, kentsel bir kampüse ve bir kara hibe, bir deniz hibe ve uzay hibesine sahiptir. Enstitü ayrıca MIT Lincoln Laboratuvarı, Bates Merkezi ve Haystack Gözlemevi gibi bir dizi büyük, kampüs dışı tesisin yanı sıra Broad ve Whitehead Enstitüleri gibi kendine bağlı laboratuvarları da içerir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin yükselen sanayileşmesinin etkisiyle 1861'de kurulan MIT, bir Avrupa politeknik üniversite modelini benimsedi; uygulamalı bilim ve mühendislikte ilerlemek için laboratuvarlı eğitimine çok önem verdi. O zamanlardan beri Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, modern bilim, mühendislik, matematik ve teknolojinin birçok yönünün geliştirilmesinde kilit bir rol oynamıştır. Günümüzde yenilikçiliği ve akademik başarıları ile tanınan üniversite, teknoloji ile mühendislik alanlarında dünyanın en iyi üniversitesi seçilmiştir. Ağustos 2018 itibarıyla, mezunları, öğretim üyeleri ya da araştırmacıları tarafından 91 Nobel Ödülü, 25 Turing Ödülü, 8 Fields madalyası kazanılmıştır. QS Dünya Üniversite Sıralamaları'na göre 2022 yılında dünyadaki en iyi üniversite seçilmiştir.
Ekim 2019 itibarıyla 96 Nobel Ödülü sahibi, 26 Turing Ödülü sahibi ve 8 Fields Madalyası sahibi öğretim üyesi ve araştırmacı, MIT'in bünyesinde çalışmıştır. Ayrıca MIT, 58 Ulusal Bilim Madalyası sahibi, 29 Ulusal Teknoloji ve Yenilik Madalyası sahibi, 50 MacArthur Fellows üyesi, 73 Marshall akademisyeni, 48 Rhodes akademisyeni, 41 astronot, ve 16 ABD Hava Kuvvetleri'ne bağlı MIT Baş Bilimcisini de bünyesinde çalıştırmaktadır. Okulun aynı zamanda güçlü bir girişimci kültürü vardır. MIT, Amerikan Üniversiteleri Birliği'nin bir üyesidir.

MIT, 1861'de kuruldu ve 1865'te, Boston kentinin merkezinde kiralık bir binada eğitime başladı. 1916 yılında Boston şehrinin ortasından geçen Charles nehrinin karşı yakasında bulunan Cambridge semtinde bulunan şimdiki kampüsüne yerleşti. 1900 yılında aynı şehirde bulunan dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi'yle birleşmesi düşünüldü fakat bu öneri MIT mezunlarından gördüğü tepki üzerine gerçekleşmedi. Enstitünün önemi özellikle II. Dünya Savaşı sırasında yaptığı bilimsel ve askeri buluşlar dolayısıyla arttı. Soğuk Savaş yıllarında ABD hükûmetinden aldığı fonlarla araştırmaların hızını artırdı. 21. yüzyıla girerken hem kendi içinde yapılan buluşlarla, hem de mezunlarının kurduğu bilim ve teknolojiye dayanan başarılı firmalarla önemini korumaya devam etmektedir.

MIT, içinde 26 bölüm bulunduran beş fakülteye (school) ve bir koleje (college) ayrılır:

Mimarlık ve Planlama Okulu (School of Architecture and Planning): Mimarlık (Architecture), Yayımcılık Bilim ve Sanatları (Media Arts and Sciences), Kentleşme Bilimi ve Planlama (Urban Studies and Planning)
Mühendislik Okulu (School of Engineering): Uçak ve Uzay Bilimleri (Aeronautics and Astronautics), Biyoloji Mühendisliği (Biological Engineering Division), Sayısal ve Sistem biyolojisi (Computational and Systems Biology), Kimya Mühendisliği (Chemical Engineering), İnşaat ve Çevre Mühendisliği (Civil and Environmental Engineering), Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği (Electrical Engineering and Computer Science), Mühendislik Sistemleri Bölümü (Engineering Systems Division), Malzeme Bilimleri ve Malzeme Mühendisliği (Materials Science and Engineering), Makine Mühendisliği (Mechanical Engineering), Nükleer enerji mühendisliği (Nuclear Engineering)
Edebiyat, Sanat ve Sosyal Bilimler Okulu (School of Humanities, Arts, and Social Sciences): Antropoloji (Anthropology), Karşılaştırmalı Yayımcılık Bilimleri (Comparative Media Studies), Ekonomi (Economics), Yabancı Diller ve Edebiyat (Foreign Languages and Literatures), Tarih (History), İnsan Bilimleri(Humanities), Dil bilim ve Felsefe (Linguistics and Philosophy), Edebiyat (Literature), Müzik ve Tiyatro (Music and Theatre Arts), Siyasal Bilimler (Political Science), Bilim, Teknoloji ve Toplum (Science, Technology, and Society), Yazı ve İnsan Bilimleri (Writing and Humanistic Studies)
İşletme (Business) Okulu (Alfred P. Sloan School of Management)
Doğa Bilimleri Okulu (School of Science): Biyoloji (Biology), Beyin ve Algılama Bilimleri (Brain and Cognitive Sciences), Kimya (Chemistry), Yer, Atmosfer ve Gezegen Bilimleri - Jeoloji (Earth, Atmospheric, and Planetary Sciences), Matematik (Mathematics), Fizik (Physics)
Sağlık Bilimleri ve Teknolojisi Koleji (The Whitaker College of Health Sciences and Technology): Ayrıca Harvard MIT Sağlık Bilimleri ve Teknolojisi Bölümü (Harvard-MIT Division of Health Sciences and Technology) olarak da bilinir.

Evrensel web standartlarını oluşturan ve sürümlerini gerçekleştiren World Wide Web Consortium'un merkezi bu üniversitenin kampüsü içerisinde faaliyet göstermektedir.

1862 : William Barton Rogers
1870 : John Daniel Runkle
1879 : William Barton Rogers
1881 : Francis Amasa Walker
1897 : James Crafts
1900 : Henry Smith Pritchett
1907 : Arthur Amos Noyes
1909 : Richard Cockburn Maclaurin
1920 : Elihu Thomson
1921 : Ernest Fox Nichols
1922 : Elihu Thomson
1923 : Samuel Wesley Stratton
1930 : Karl Taylor Compton
1948 : James Rhyne Killian
1959 : Julius Adams Stratton
1966 : Howard Wesley Johnson
1971 : Jerome Wiesner
1980 : Paul E. Gray
1990 : Charles M. Vest
2004 : Susan Hockfield
2012 : L. Rafael Reif
2023 : Sally Kornbluth

M.I.T20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ana sayfa

Matematik mühendisliği, matematik, mühendislik ve hesaplamalı bilimleri birleştiren disiplinlerarası akademik ve profesyonel bir alandır. Mühendislik, endüstri, finans ve teknoloji alanlarındaki gerçek dünya problemlerini modellemek, analiz etmek ve çözmek için gelişmiş matematiksel yöntemler kullanır. Matematik mühendisleri karmaşık sistemler için algoritmalar, simülasyonlar ve tahmin modelleri geliştirir.

Matematik mühendisliği, pratik problemleri çözmek için matematiksel modellerin ve hesaplamalı tekniklerin geliştirilmesi ve uygulanmasına odaklanır. Uygulamalı ve hesaplamalı matematik ile mühendislik arasında köprü kurar. Yaygın olarak çalışılan konular şunlardır:

Mühendislik matematiği
Finansal matematik
Mühendislik tasarımı ve simülasyonları
Sayısal yöntemler
Veri analizi ve makine öğrenmesi
Yapay zekâ uygulamaları
Endüstriyel sistemlerin matematiksel modellemesi
Matematik mühendisliği programlarından mezun olanlar; finans, telekomünikasyon, yazılım geliştirme, enerji sistemleri, biyomedikal mühendislik ve araştırma-geliştirme gibi çok çeşitli sektörlerde çalışmaya hazırdırlar.

Bu disiplin, giderek karmaşıklaşan sistemleri hem derin matematiksel kavrayış hem de mühendislik sezgisiyle ele alabilecek profesyonellere olan ihtiyacın artması sonucu ortaya çıkmıştır. Matematik, uzun yıllardır mühendislikte merkezi bir rol oynasa da Matematik Mühendisliği bu ilişkiyi özel akademik programlarla sistematik hale getirmiştir.

Dünya genelinde birçok üniversite matematik mühendisliği alanında lisans ve lisansüstü dereceler sunmaktadır. Programlar teorik odaklı olabileceği gibi, hesaplamalı veya endüstriyel uygulamalara öncelik veren yapıda da olabilir.

Matematik mühendisleri çeşitli alanlarda çalışabilirler:

Finans (nicel analiz, risk modelleme)
Mühendislik tasarımı ve simülasyonları
Veri bilimi ve yapay zekâ
Operasyon araştırması (Yöneylem)
Kriptografi ve siber güvenlik
Bilimsel araştırma ve akademi
Onların problem çözme, analitik modelleme ve verimli algoritmalar geliştirme becerileri özellikle bu alanlarda yüksek değer taşır.

Uygulamalı matematik
Yöneylem araştırması
Sistem mühendisliği
Kontrol teorisi

Engineering mathematics (ilgili konu)

Mekatronik, mekanik ve elektronik kelimelerinin uygun bir şekilde birleştirilmesinden oluşmuştur ve ilk kez 1969 yılında Japon Yasukawa Elektrik Şirketi'nden bir mühendis makine ve elektronik mühendisliği alanlarının birleşmesi anlamında "mekatronik" kelimesini kullanmıştır.Mekatronik kelimesi aynı zamanda Avrupa Kıtası'nda da yıllardır kullanılmaktadır. Her ne kadar Amerika ve İngiltere'de ayrı bir çalışma ve uygulama alanı olarak kabulü yavaş gerçekleşse de, lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde açılmakta olan ders sayısındaki artış, mekatroniğin bütün dünyada ayrı bir disiplin olarak kabul edildiğinin bir göstergesidir. Mekatronik, makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliğine dayanan, çok kontrollü bir mühendislik dalıdır. Gelişen teknolojiye bağlı olarak birçok alan ve sektörle bağlantılı olan mekatronik hemen her evin içinde kullanılan elektronik cihazların üretiminde kullanılmaktadır.
Mekanik ve elektronik bileşenlerden oluşan, verileri algılayıcıları (sensörler) yardımıyla çevre ortamdan algılayan, toplamış olduğu bu verileri kontrol donanımları (mikroişlemciler vs.) ve hafızasındaki yazılımlar marifetiyle yorumlayan ve gerekli kararları alabilen, tahrik elemanları (aktüatörler) ile de gerekli tepkileri veren tüm makineler, cihazlar ve sistemler birer mekatronik sistemlerdir.
Algılayabilen, ölçebilen, karar verebilen ve bu karar yönünde hareket edebilen otomatik makineler (yani mekatronik sistemler) savunma sanayiinde, güvenlik sistemlerinde, makine sanayinde, endüstriyel otomasyon sistemlerinde, tıpta, tarımda, bankacılıkta, madencilikte ve birçok alanda kullanılmakta ve her geçen gün kullanım alanı artmaktadır.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan CNC makineler, gece görüş sistemleri, mayın tarama robotları, otomatik stoklama sistemleri, fotoğraf makineleri, videolar, bankamatikler gibi sistemler ve ürünler birer mekatronik sistemlerdir.

Modelleme ve dizayn
Sistem entegrasyonu
Tahrik elemanları ve sensörler
Akıllı kontrol
Yazılım
Robotik
Üretim
Hareket kontrol
Titreşim ve gürültü kontrol
Mikro cihaz ve optoelektronik sistemler
Otomotiv sistemleri ve diğer uygulamalar
Programlama
Otomatlar
Fabrika otomasyonları

Biyomekatronik
Otomasyon
Elektromekanik

IEEE/ASME Transactions on Mechatronics. 10 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mechatronics Journal 16 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Elsevier
mechatronic applications and realisation 2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. List of publications concerning examples
Institution of Mechanical Engineers - Mechatronics, Informatics and Control Group (MICG) 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NF E 01-010 2008 – AFNOR (French standard NF E 01-010 23 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
XP E 01-013 2009 – AFNOR (French standard NF E 01-013)

Meteoroloji mühendisliğinin temel konusu atmosfer olayları ve atmosferdeki olayların yeryüzündeki etkileri üzerine araştırma ve eğitim yapmaktır. Meteoroloji mühendisleri çalıştığı kurumlarda geniş coğrafi alanlarda sıcaklık, yağış, basınç, nem, don vb. yönlerden meydana gelen değişmeleri inceler, bölgelerin sıcaklık, yağış, basınç, nem, uçuş, haritalarını hazırlarlar. Hava değişikliklerini önceden kestirmeye çalışır; atmosferdeki elektrik ve nem mekanizması üzerinde incelemeler yapar. Meteoroloji mühendislerinin uçuş hareket uzmanlığı, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi konularda özel sektörde çalışma imkânları giderek artmakta ve şu an hem özel sektör, hem de kamu kurum ve kuruluşlarında önemli miktarda meteoroloji mühendisi açığı bulunmaktadır.

Meteoroloji mühendisliği programının birinci yılında, fen bilimleri, matematik, bilgisayar gibi temel mühendislik ve bilim dersleri okutulur. Öğretimin diğer yıllarında ise meteoroloji, iklim, iklim modellemesi, hava kirliliği, hidroloji, güneş ve rüzgâr enerjisi, vb. çeşitli uzmanlık alanlarında dersler verilir.
Özellikle "dinamik meteoroloji" meteoroloji mühendisleri için son derece önemlidir.

Meteoroloji programını bitirenlere "Meteoroloji Mühendisi" unvanı verilir. Meteoroloji mühendisi çalıştığı kurumda geniş coğrafi alanlarda sıcaklık, yağış, elektrik basınç, nem, don vb. yönlerden meydana gelen değişmeleri inceler; bölgenin sıcaklık, yağış, basınç, nem haritalarını hazırlar, hava değişikliklerini önceden kestirmeye çalışır. Meteoroloji teknik bir alan olup meteoroloji mühendisleri çeşitli dallarda uzmanlaşabilmektedirler. Örneğin sinoptik meteoroloji bir uzmanlık alanı olup dünyanın çeşitli meteoroloji istasyonlarından gelen gözlem raporlarının yorumlanması, belli bir bölge için kısa ve uzun vadeli hava tahminleri yapılması ile ilgilidir. Klimatolog belli bir bölgenin uzunca bir süre sıcaklık, güneş ışığı, yağış miktarı, bağlı nem ve yağmur durumuna ilişkin geçmiş kayıtlarını toplar, değerlendirir ve tarım, hayvancılık, ticaret vb. alanlarda kullanılmak üzere hava tahmin raporları hazırlar. Dinamik meteorologlar hava ve akımlarına ilişkin fiziksel kanunları incelerler. Fiziksel meteorolog atmosferin kimyasal bileşimini, elektrik, ses ve ışık özelliklerini inceler. Endüstriyel meteorologlar ise hava kirlenmesi ve duman kontrolü üzerinde çalışırlar. Meteoroloji mühendislerinin hava tahmin merkezlerinde çalışanları, atmosferdeki değişiklikleri doğru ve ayrıntılı bir biçimde saptayabilmek için günün 24 saatinde çalışma halindedir. Bu nedenle meteoroloji mühendisleri bulunduğu yere göre nöbetleşerek görev yaparlar. Gece ve hafta sonu nöbetleri de olabilir.

Meteoroloji mühendisliği mezunlarının en çok aşağıdaki özel sektör ve devlet kuruluşlarında görev aldıkları belirlenmiştir:
Meteoroloji Genel Müdürlüğü (DMİ), Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve İl Çevre Müdürlükleri, Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Üniversiteler, Türkiye Elektrik Dağıtım Kurumu, Tarım Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Havacılık ve Uzay Ajansları, Türk Silahlı Kuvvetleri, Devlet Oseanografi Dairesi, Türk Hava Yolları, Kitle İletişim Kurumları, Özel Televizyon Kanalları, Hidrolik, Rüzgâr ve Güneş Enerji ile ilişkili özel sektör ve devlet kuruluşları.

Modelleme, gerçeğe benzer görüntüler yapmaktır. Farklı modelleme yöntemleri ve programları vardır. Günümüzde sanal ortamda en yaygın olarak kullanılan modelleme şekli nurbs (doğal) ve polygon (çokgen) modellemedir.
İnsanlar, bilimsel yöntemin henüz tanımlanmadığı ilk çağlardan bu yana karşılaştıkları problemlerle başa çıkma, evreni anlama ve doğaya hakim olma, daha rahat ve güvenli yaşama isteği doğrultusunda, ya sistemin kendisi üzerinde ya da soyut/somut bir modeli üzerinde deneyler yapma ihtiyacı hissetmişlerdir. Modeller bizim mekanizmasını bilmediğimiz olayları anlamamıza, kurguladığımız
hipotezleri test etmemize yardımcı olurlar. Bu nedenle bilim alanında model kullanımı kaçınılmazdır.
Ancak, bu çalışmalardan elde edilen verilerin çok büyük bir titizlikle değerlendirilmesi gerekir. Model seçiminde, bulguların genelleştirilebilme ve insana uyarlanabilme özelliği de mutlaka göz önüne alınmalıdır.

Model mühendisliği
Model teorisi
Model kontrolü
Simülasyon
Kavram
Maket
Modül
Model

Momentum aktarımı (veya momentum transferi), akışkanlar mekaniği, parçacık fiziği, dalga mekaniği ve optik gibi alanlarda bir parçacığın bir diğerine aktardığı momentum miktarı olarak ifade edilir.
Newton'un ikinci yasasına göre bir parçacık üzerine etkiyen kuvvet, o parçacığın momentumunun zamanla değişimiyle orantılıdır. Basınç ve kayma gerilmesine bağlı olarak akışkana etki eden kuvvetler momentum aktarımından kaynaklıdır. Momentum aktarımı tarihsel olarak akışkanlar mekaniği kapsamında incelenmiş bir taşınım olayıdır.

Momentum aktarımı bir akışkanın her bir molekülünün rastgele hareketi veya difüzyonu sonucu oluşur. Momentuma, kütleye ve ısı enerjisine sahip moleküllerin hareketi, bu özelliklerin hareket ettikleri her yöne taşınmasını sağlar. Hareket eden moleküller, hareket ettikleri yöne göre bir momentum akısı oluşturur.
Bir akışkan katı bir yüzeye paralel olarak x yönünde akarken hızın vx olduğu bir hız gradyanı oluşur. vx'in birimi metre/saniye'dir ve x yönüne dik olan y yönünde ilerlendikçe bu hız azalır. x yönünde akan bu akışkanın y yönünde değişim gösteren bir momentumu vardır. Momentumun yoğunluğu vx.ρ ifadesi ile gösterilir, burada ρ akışkanın yoğunluğudur ve birimi kg/m3'tür. Moleküllerin rastgele hareket etmesinden kaynaklı olarak +y ve -y yönü boyunca bir momentum aktarımı gerçekleşir. Akışkanın hızlı hareket eden katmanından yavaş hareket eden katmanına doğru y yönü boyunca gerçekleşen bu momentum aktarımı, Newton'un Viskozite Kanunu ile açıklanır:

  
    
      
        
          τ
          
            y
            x
          
        
        =
        −
        ν
        
          
            
              ∂
              ρ
              
                υ
                
                  x
                
              
            
            
              ∂
              y
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau _{yx}=-\nu {\frac {\partial \rho \upsilon _{x}}{\partial y}}}
  

Burada τyx, x yönünde akan akışkanın y yönü boyunca oluşan momentum akısıdır. Kayma gerilmesi olarak da adlandırılır. ν kinematik viskozitedir ve μ/ρ olarak da ifade edilir. y taşınım veya difüzyonun gerçekleştiği mesafedir. ρ yoğunluk ve μ da dinamik viskozitedir.

Mühendislik Yönetimi, mühendislik ilkelerinin iş dünyasına ve örgütsel pratiklere uygulanmasıyla ilgili çok disiplinli bir alandır.
Mühendislik Yönetimi, mühendisliğin teknolojik problem çözme becerisini ve kompleks işletmeleri fikirden sonuca götürmek için yönetimin organizasyonel, yönetimsel ve planlama becerilerini bir araya getiren bir meslektir. Mühendislik yönetimi yüksek lisansı bazen mühendislik yönetimi alanında kariyer yapmak isteyen ve nitelik kazanmak isteyen profesyoneller tarafından İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı (MBA) ile karşılaştırılır.
Mühendislik yönetimi Endüstri Mühendisliği / Sistem Mühendisliği tekniğinden ve araçlarından faydalanır. Başarılı mühendislik yöneticileri olmak için genel olarak iş, yönetim ve mühendislikte eğitim ve tecrübe gerekir. Teknik olarak beceriksiz yöneticiler teknik ekiplerinin desteğinden mahrum olma, ticari olmayan yöneticiler ise piyasa ekonomisinde ticari sezgiden yoksun olma eğilimindedirler. Mühendislik yöneticileri büyük ölçüde girişimcilik ruhu olmayan mühendisleri yönetirler, bu nedenle mühendislik yöneticilerinin koçluk, rehberlik ve teknik uzmanları motive eden beceriye ihtiyaçları vardır. İmalat firmalarına katılan mühendislik uzmanları bir süre sonra kendiliğinden mühendislik yöneticileri haline gelirler. Yönetim becerilerini geliştirmede genellikle etkili olmayan bir yol olsa da, mühendislik yöneticileri göreve geldiklerinde nasıl yöneteceklerini öğrenirler.

1908 yılında işletme mühendisliği okulu olarak kurulan Stevens_Institute_of_Technology 14 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ’nin mühendislik yönetimi bölümü olan en eski okul olduğuna inanılır. Bu bölüm daha sonra Mühendislik Yönetimi (BEEM) programı Mühendislik Lisansı (Bachelor of Engineering in Engineering Management)(BEEM) olarak anıldı ve Sistemler ve İşletmeler Okuluna (School of Systems and Enterprises) taşındı. 
Syracuse Üniversitesi ABD'de ilk olarak 1957'de sunulan ilk lisansüstü mühendislik yönetimi derecesini kurdu.
1967'de "Mühendislik Yönetimi" başlıklı ilk üniversite bölümü Missouri Bilim ve Teknoloji Üniversitesi 'nde (Missouri S&T eski adıyla Missouri-Rolla Üniversitesi, Missouri Maden Okulu) kuruldu.
1959'da Western Michigan Üniversitesi modern mühendislik yönetimi lisans derecesinin ("Endüstriyel Denetim" başlıklı) selefini sunmaya başladı ve 1977'de WMU İmalat Yönetimi alanında yüksek lisans derecesine başladı ve daha sonra Mühendislik Yönetimi olarak yeniden adlandırıldı.
ABD dışında Almanya'da Mühendislik Yönetimi üzerine yoğunlaşan ilk bölüm 1927'de Berlin'de kuruldu.
Türkiye'de İstanbul Teknik Üniversitesi 1982 yılında kurulan İşletme Mühendisliği bölümüne sahiptir ve İşletme Mühendisliği alanında lisans ve yüksek lisans programları sunar.
University of Warwick'te (İngiltere) Mühendislik İş Yönetimi yüksek lisans programı sunan ve özel bir bölüm olan WMG (Warwick Manufacturing Group) 1980 yılında kurulmuştur.
Michigan Technological Üniversitesi 2012 Sonbaharında İşletme ve Ekonomi Fakültesi'nde Mühendislik Yönetimi programına başladı.
Kanada'daki Memorial University of Newfoundland Mühendislik Yönetimi Yüksek Lisans programına başladı.
Danimarka'da Technical University of Denmak Mühendislik Yönetimi Yüksek Lisans Programını İngilizce olarak başlattı.
Pakistan'da (UET) Mühendislik ve Teknoloji Üniversitesi, Taxila Mühendislik ve Teknoloji Üniversitesi, Lahor ve Ulusal Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (NUST) Mühendislik Yönetimi alanında hem yüksek lisans hem de doktora programları sunmaktadır. Capital University of Science & Technology (CUST) NED University of Engineering & Technology, Karachi ve Ghulam Ishaq Khan Institute of Engineering Sciences and Technology ise Mühendislik Yönetimi alanında yüksek lisans (M.S.) programları sunar. Bu programın bir benzeri de Kalite Yönetimi içindedir. COMSATS (CIIT) kampüs içi / kampüs dışı öğrencisi olarak Yerel ve Yurtdışı Pakistanlılarına Proje Yönetimi MSc Yüksek Lisans programı sunmaktadır.
İtalya'daki Politecnico di Milano aynı lise sonrası akademik dereceler sınıflandırmasına ait diğer birçok kamu veya özel (ve resmen onaylanmış) üniversitenin yanı sıra Yönetim Mühendisliği alanında dereceler sunmaktadır.
Rusya'da 2014'ten beri Rusya Devlet Başkanlığı Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi (RANEPA) Mühendislik Yönetimi Fakültesi Mühendislik Yönetimi alanında lisans ve yüksek lisans dereceleri sunar.
Fransa'da EPF 5 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ocak 2018'den itibaren 5 yıllık Mühendislik yüksek lisans derecesinin 4. ve 5. yılları için İngilizcede 2 yıllık bir Mühendislik ve Yönetim bölümü sunar. Son 2 yılı başka bir yerde mühendislik lisans derecesini tamamlayan öğrencilere açıktır.

Mühendislik Yönetimi geniş bir alandır ve çok çeşitli teknik ve yönetimsel konuları kapsayabilir. Önemli bir kaynak Mühendislik Yönetimi Bilgi Kütüğüdür (EMBoK). Aşağıdaki konular alandaki tipik konuları temsil eder.

Liderlik ve organizasyon yönetimi teknik organizasyonların olumlu yönünü ve çalışanların motivasyonunu içeren becerilerle ilgilenir.

Operasyon Yönetimi üretim sürecinin tasarlanması ve kontrol edilmesi ve malların veya hizmetlerin üretiminde işletme operasyonlarının yeniden tasarlanması ile ilgilidir.
Yöneylem araştırması karmaşık operasyonların sayısal modellerini ele alır ve bu modelleri herhangi bir endüstri sektöründe veya kamu hizmetlerinde karar vermeyi desteklemek için kullanır.
Tedarik zinciri yönetimi başlangıç noktasından tüketim noktasına kadar malların, hizmetlerin ve ilgili bilgilerin akışını planlama, uygulama ve yönetme sürecidir.

Teknoloji Yönetimi (MOT İngilizce: Management of Technology) konusu muhasebe, finans, ekonomi, organizasyonel davranış ve organizasyonel tasarımdaki yönetim konularının temeli üzerine kurulmuştur. Bu konudaki dersler yenilik yönetimi ve teknolojik değişimle ilgili operasyonel ve organizasyonel konuları ele alır.

Bilişim teknolojileri konusu, teknolojinin etkin karar vermeyi desteklemek için nasıl tasarlandığı ve yönetildiği üzerine odaklanır. Yazılım tasarım ve geliştirme, veri madenciliği ve telekomünikasyon teknik uygulamaları yanı sıra, bilgi teknolojilerinin kullanımı ile ilgili örgütsel ve sosyal konularda irdelenir. Mühendislik yönetimi sistemlerini destekleyen temel Bilişim Teknolojileri Bilgisayar Destekli Mühendislik (Computer Aided Engineering - CAE), Bilgisayar Destekli Tasarım (Computer Aided Design -CAD), Bbilgisayar Destekli Üüretim (Computer Aided Manufacturing - CAM) ve Bilgi Tabanlı Mühendislik (Knowledge Based Engineering - KBE) konularını içerir.

Karar mühendisliği kendi başına mühendislik eseri olarak gördüğü bir kararın oluşturulmasında mühendislik ilkelerini kullanmayı amaçlamaktadır. Bu bakış açısına göre, bir kararın oluşturulması, hedefleri kabul etmek, ayrıntılı bir tanımlama geliştirmek ve daha sonra, karar ortamının önemli neden sonuç unsurlarını yakalayan, tüm sistem yerine belirli bir karara odaklanan (aksi halde çok zor olabilir) karar modeli geliştirmeyi (sistem düşüncesi yaklaşımı ile) içerir.
Diğer mühendislik eserlerinde olduğu gibi karar modeli Kalite Güvencesi incelemesine tabi olabilir ve belgelendiği sürece zamanla süreç gelişime bağlı olarak iyileştirilebilir. Karar mühendisliği modelleri kararı destekleyen veriler için yukarıda açıklanan bilişim teknolojilerinden yola çıkmaktadır; ancak, sadece destekleyen bilgilerin yanında kararı da modellediğinden Bilişim Teknolojilerinden ayrılmaktadır.

Yeni ürün geliştirme (NPD) (İngilizce: New Product Development- NPD) piyasaya yeni bir ürün getirme sürecinin tümüdür.
Ürün mühendisliği bazı üretim üretim süreçleri aracılığıyla satış için bir öğe olarak üretilecek şekilde bir cihaz, montaj veya sistem tasarlama ve geliştirme sürecini ifade eder. 
Ürün mühendisliği genellikle maliyet, üretilebilirlik, kalite, performans, güvenilirlik, kullanılabilirlik, kullanım ömrü ve kullanıcı özellikleri gibi konuları ele alan faaliyeti gerektirir.
Proje Yönetimi teknikleri ürün geliştirme sürecinde faz-kapı modeli kullanarak tasarım ve geliştirme sürecini yönetmek için kullanılır.
Üretilebilirlik için tasarım (bazen imalat için tasarım veya DFM olarak da bilinir), ürünleri üretimi kolay olacak şekilde tasarlamanın genel mühendislik sanatıdır.

Sistem mühendisliği karmaşık sistemlerin yaşam döngüleri boyunca nasıl tasarlanıp yönetileceğine odaklanan, disiplinlerarası bir mühendislik ve mühendislik yönetimi alanıdır.

Endüstri mühendisliği karmaşık süreçlerin, sistemlerin veya organizasyonların optimizasyonu ile ilgilenen bir mühendislik dalıdır. Endüstri mühendisleri, zaman, para, malzeme, çalışma saatleri, makine zamanı, enerji ve değer üretmeyen diğer kaynak israfını ortadan kaldırmak için çalışır.

Yönetim bilimi bir kuruluşun en uygun veya optimal seviyeye yakın ulaşarak akılcı ve anlamlı yönetim kararları alma yeteneğini geliştirmek için matematiksel modelleme, istatistikler ve sayısal algoritmalar dahil olmak üzere çeşitli bilimsel araştırma tabanlı ilkeler, stratejiler ve analitik yöntemleri kullanır, karmaşık karar verme problemlerini çözer.

Mühendislik tasarım yönetimi verimli bir mühendislik tasarım süreci elde etme niyetiyle geleneksel yönetim uygulamalarının uyarlanmasını ve uygulanmasını temsil eder. 
Mühendislik tasarım yönetimi öncelikle tasarım ekiplerinin faaliyetlerinin, çıktılarının ve etkilerinin planlandığı, yönlendirildiği, izlendiği ve kontrol edildiği mühendislik tasarım ekipleri bağlamında uygulanır.

Mühendislik Yönetimi programları genelde muhasebe, ekonomi, finans, proje yönetimi, sistem mühendisliği, matematiksel modelleme ve optimizasyon, yönetim bilgi sistemleri, kalite kontrol ve altı sigma, yöneylem araştırmaları, insan kaynakları yönetimi, endüstriyel psikoloji, emniyet ve sağlık konularındaki talimatlarını içerir.
Mühendislik derecesi (veya bilgisayar bilimi, matematik veya bilim derecesi) ve işletme derecesi temel şart olsa da mühendislik yönetimine girmek için birçok seçenek vardır.
Lisans Dereceleri
American Society for Engineeri

Mühendislik bilim dalı ve meslektir. Güvenlik, insan faktörleri, fiziksel yasalari, düzenlemeleri, teknolojik çözümler tasarlamak, oluşturmak ve analiz etmek için bilimsel teorileri, matematiksel yöntemleri ve ampirik kanıtları uygular.

Uygulamalı mühendislik
Matematik mühendisliği
Ambalaj mühendisliği
Biyomühendislik
Ziraat mühendisliği
Biyonik
Genetik mühendisliği
Biyomedikal mühendisliği
Metabolik mühendislik
Nöromühendislik
Doku mühendisliği
İnşaat mühendisliği
Sistem mühendisliği
Çevre mühendisliği
Yapı mühendisliği
İnşaat mühendisliği
Jeoteknik
Ulaştırma mühendisliği
Hidrolik mühendisliği
Mimari mühendislik
Sivil mühendislik
Belediye veya şehir mühendisliği
Mimarlık
Kimya mühendisliği (Kimya mühendisliğinin ana hatları)
Kimya mühendisi
Uçuş mühendisi
Malzeme mühendisliği
Moleküler mühendislik
Proses mühendisliği
Elektrik mühendisliği (Elektrik mühendisliğinin ana hatları)
Yayın mühendisliği
Bilgisayar mühendisliği (anahat)
Yazılım mühendisliği
Güç sistemleri mühendisliği
Telekomünikasyon mühendisliği
Elektronik mühendisliği (mikro elektronik mühendisliği, mikro elektronik ve yarı iletken mühendisliğini içerir)
Elektronik ve haberleşme mühendisliği
Optik mühendisliği
Elektromekanik mühendisliği
Kontrol mühendisliği (Kontrol mühendisliğinin ana hatları)
Mekatronik
Elektromekanik
Enstrümantasyon mühendisliği
Adli mühendislik
Jeoloji mühendisliği
Maden mühendisliği
Endüstri mühendisliği
Mühendislik psikolojisi
Ergonomi
Tesis mühendisliği
Lojistik mühendisliği
Performans mühendisliği
Proses mühendisliği
Kalite mühendisliği
Su ürünleri mühendisliği
Emniyet mühendisliği
Güvenlik mühendisliği
Destek mühendisliği
Bilgi mühendisliği
Malzeme mühendisliği
Amorf metal
Biyomalzeme mühendisliği
Döküm
Seramik mühendisliği
Kompozit malzemeler
Korozyon mühendisliği
Kristal mühendisliği
Elektronik malzemeler
Adli malzeme mühendisliği
Adli yazılım mühendisliği
Adli elektrik mühendisliği
Metal şekillendirme
Metalurji mühendisliği
Metalürji ve malzeme mühendisliği
Nanomalzemeler
Nanomühendislik
Plastik mühendisliği
Yüzey mühendisliği
Vitreus malzemeler (cam)
Kaynak (imalat)
Deri mühendisliği
Gıda mühendisliği
Spor mühendisliği
Sıhhi mühendislik
Özel mühendislik
Makine mühendisliği
Akustik mühendisliği
Uzay mühendisliği
İmalat mühendisliği
Kağıt mühendisliği
Geomatik mühendisliği
Havacılık mühendisliği
Havacılık ve uzay mühendisliği
Uzay mühendisliği – Dünya atmosferinin dışında çalışan araçlarla ilgilenir
Otomotiv mühendisliği (otomotiv sistemleri mühendisliği)
Üretim mühendisliği
Gemi inşaatı ve gemi makineleri mühendisliği
Termal mühendisliği
Spor mühendisliği
Vakum mühendisliği
Askeri mühendislik
Savaş mühendisliği
Askeri mühendislik
Polimer mühendisliği
Petrol ve doğalgaz mühendisliği
Rehabilitasyon mühendisliği
Amerikan Madencilik, Metalurji ve Petrol Mühendisleri Enstitüsü
Petrol Mühendisleri Derneği
Sondaj mühendisliği
Yeraltı mühendisliği
Güvenilirlik mühendisliği
Petrol jeolojisi
Ağaç İşleri Endüstri Mühendisliği
Petrol üretim mühendisliği
Rezervuar mühendisliği
İyi günlüğe kaydetme
Kuyu testi
Radyasyon mühendisliği
Nükleer enerji mühendisliği
Radyasyondan korunma mühendisliği
Gezegen mühendisliği
Sürdürülebilir mühendislik
Rüzgar mühendisliği
Kablosuz mühendisliği
Vakum mühendisliği
İklim mühendisliği (jeomühendislik)
Harita mühendisliği
Yazılım mühendisliği
Bilgisayar destekli mühendislik
Bilgi mühendisliği
Dil mühendisliği
Sürüm mühendisliği
Teletrafik mühendisliği
Kullanılabilirlik mühendisliği
Sistem mühendisliği
Kalite mühendisliği
Kuantum mühendisliği
Proje mühendisliği
Süreç mühendisliği
Ürün mühendisliği
Enerji santrali mühendisliği
Yöntem mühendisliği
Pazarlama mühendisliği
Deniz teknolojisi mühendisliği
Gemi mühendisliği
Gemi makineleri işletme mühendisliği
Deniz teknolojisi mühendisliği
Bakım mühendisliği
Lojistik mühendisliği
Kansei mühendisliği
Endüstri ve üretim mühendisliği
Sağlık mühendisliği
Sağlık sistemleri mühendisliği
Jeoloji mühendisliği
Genetik mühendisliği
Finans mühendisliği
Tesis mühendisliği
Keşif mühendisliği
Çevre mühendisliği bilimi
Mühendislik bilimi ve mekaniği
Enerji sistemleri mühendisliği
Ekolojik mühendislik
Deprem mühendisliği
Ayrıntılı mühendislik
Maliyet mühendisliği
Korozyon mühendisliği
Kontrol mühendisliği
Bilgisayar destekli üretim mühendisliği
Bilgisayar destekli mühendislik
İşbirlikçi mühendislik
Bulut bilişim mühendisliği
Yayın mühendisliği
Biyolojik kaynak mühendisliği
Biyomekanik mühendisliği
Uçak mühendisliği
Otomasyon mühendisliği
Atom mühendisliği
Su ve çevre mühendisliği
Su ürünleri mühendisliği
Ziraat mühendisliği

Mühendislik tarihi
20. Yüzyılın En Büyük Mühendislik Başarıları
Kimya mühendisliği tarihi
Elektrik mühendisliği tarihi
Makine mühendisliği tarihi
Yazılım mühendisliği tarihi
Yapı mühendisliği tarihi
Antik Roma mühendisliği
Roma askeri mühendisliği

Tazminat
Tasarım (Tasarım anahattı)
Çizim
Bilgisayar destekli grafik-tasarım (CAD)
Teknik çizim
Mühendislik tasarım süreci
Toprak işleri
Ekolojik mühendislik yöntemleri
Mühendislik, tedarik ve inşaat
Mühendislik ekonomisi
Maliyet
Üretim maliyeti
Değer odaklı tasarım
Mühendislik ek yükü
Mühendislik topluluğu
Keşif mühendisliği
Bağdaştırıcı
Esneklik
Dondur
Kapı
İyi mühendislik uygulaması
El aletleri
Takım tezgâhı
Punch
İdarecilik
Planlama
Takım çalışması
Malzeme
Aşınma
Kristalleştirme
Malzeme bilimi
Ölçme
Demiryolu mühendisliği
Model mühendisliği
Nanoteknoloji (anahat)
Tekrarlanmayan mühendislik
Kişiselleştirme
Süreç
Kalite
Kalite kontrolü
Onaylama
Tersine mühendislik
Risk analizi
Yapısal eleman
Yapı statiği
Kiriş
Dikme
Bağ
Sistem mühendisliği süreci
Mühendislik toleransı
Çekiş
Verim

Mühendislik eğitimi

Mühendislik lisansı
Uygulamalı Bilim'de lisans mezunu
Teknoloji Lisans
Biyomedikal Mühendisliği Lisans Derecesi
Bilgisayar Bilimleri Mezunu
Elektrik Mühendisliği Lisansı
Yazılım Mühendisliği Lisansı
Mühendislik Yüksek Lisansı
Mühendislik Yüksek Lisansı
Teknoloji Yüksek Lisansı
Diplôme d'Ingénieur
Uygulamalı Bilimler Yüksek Lisansı
İşletme Mühendisliği Yüksek Lisansı
Mühendislik Yönetimi Yüksek Lisansı
Mühendislik doktorası
Mühendislik derecesi
Mühendislik bilimi ve mekanik
Mühendislikte düzenleme ve lisans
Sertifikalı Mühendislik Teknologu
Mühendisliğin Temelleri sınavı
Mühendislik Sınavı İlkeleri ve Uygulaması
Mühendislikte Lisansüstü Yetenek Testi

Akademi Bilim ve Teknik Ödülleri
Yapısal Mühendislikte Başarı Ödülü
İngiliz İnşaat Endüstrisi Ödülleri
İngiliz Mühendislik Mükemmellik Ödülleri
Charles Stark Draper Ödülü
Mühendislik Mirası Ödülleri
Mühendislik Liderliği Ödülü
Yılın Federal Mühendisi Ödülü
Gordon Ödülü
IEEE Denetim Sistemleri Ödülü
Louis Schwitzer Ödülü
Mondiologo Mühendislik Ödülü
Havacılık Mühendisliğinde NAS Ödülü
Percy Nicholls Ödülü
Russ Ödülü
Seymour Cray Bilgisayar Mühendisliği Ödülü
Yazılım Süreci Başarı Ödülü
Teknoloji ve Mühendislik Emmy Ödülü
Yılın Bilim, Mühendislik ve Teknoloji Öğrencisi Ödülleri

Mühendislik dergileri ve dergileri listesi
IEEE Transactions on Antennas and Propagation
Artı İvme Dergisi

Mühendisler listesi

Mühendislik dalları listesi
Mimari ana hatları
İnşaat ana hatları
Bilim ana hatları
Teknoloji ana hatları

Nanomühendislik nanoboyutla ilgilenen bir mühendislik dalıdır. Adı metrenin milyarda birinin ölçüm birimi olan nanometre sözcüğünden türemektedir
Nanomühendislik genel olarak nanoteknolojinin eş anlamlısıdır, ancak alanın bilim kısmından ziyade araç geliştirme kısmını vurgulamaktadır.

Dünyadaki ilk nanomühendislik bölümü Toronto Üniversitesinde Mühendislik Bilimi bölümü öğretiminin son yıllarında seçilebilen bir anadal olarak kurulmuştur. 2003 yılında, Lund Teknoloji Enstitüsü bir Nanomühendislik bölümü kurmuştur. 2005 yılında, Waterloo Üniversitesi Nanomühendislikte tam lisans eğitimi veren bir bölüm kurmuştur. Louisiana Teknik Üniversitesi Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk bölümü 2005 yılında kurmuştur. 2006 yılında Duisburg-Essen Üniversitesi Nanomühendislikte Lisans ve Yüksek Lisans öğretimini başlatmıştır. University of California, San Diego ise 2007 yılında kendi nanomühendislik birimini kurmuştur.

Scanning tunneling microscope (STM) - Bir atom boyutundaki yapıları görüntülemek ve işlemek için kullanılır.
Molecular self-assembly -

Nanoteknoloji
Nanofotonik

Nanomühendislik (İngilizce)29 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fraunhofer Topluluğu (İngilizce)13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Optik mühendisliği, fizik mühendisliğinin alan, sektör ve/veya alt dallarından biridir. Diğer kimi alanlarda da kısmen ve çok sınırlı optik ya da optik bağıntılı eğitimler veriliyor olsa da, bunlardan hareketle bir optik mühendisliğinin çıkması olanaklı değildir. Optik kelimesi genel olarak göze ve görmeye aittir.Hem buradan hem de genel olarak fizik ve fizik mühendisliği bilgilerinden kolayca yakalanmalıdır ki söz konusu olan iki unsur EM (elektromanyetik) radyasyon (özelde görünür bölge olmak üzere ve bu bölgenin her iki tarafındaki komşu ultraviyole ile infrared bölgeleri) ile materyal ortam 'dır. Bu iki unsur görme işinde de vardır; ışık ile görülen şey ya da ışık ile göz. Dolayısı ile optik mühendisliği açısından sadece ışık ya da EM bilgisi tümü ile yetersiz olup ama aynı zamanda atomik-moleküler ve nükleer düzeyde malzeme bilgisi zorunluluktur. Materyal ortam bilgisi sadece EM radyasyon ile etkileşim noktasında gerekli değildir, materyal ortam aynı zamanda EM radyasyonun kaynağı olarak ele alınmak zorundadır. Çünkü ışık ve diğer tür radyasyonlar malzemelerin ya da ortamların yüklü parçacıklarının ivmeli hareketlerinden kaynaklanmaktadır. Yani ışığı elde edebilmek için ve hatta onu çeşitli modifikasyonlara uğratıp mühendisçe kullanabilmek için malzeme bilgisi zorunluluktur.
Sanılanın aksine, optik mühendisliği çok güçlüdür. Enstrümantasyon ve teknolojide en azından günümüz ve yakın gelecek insanlığı için ufuk noktasındakilerden biridir.
En popüler örneği olarak spektroskopi verilebilirdir. Sıradan bir spektrometre/spektrofotometre hem ışığın bir materyal ortamdan nasıl elde edileceği bilgisini, hem elde edildikten sonra nasıl modifiye ve kontrol edileceği bilgisini ve hem de malzeme/ortamın ışık ile olan etkileşimi bilgisini içermekte olması itibarı ile optik mühendisliği ürünleri arasında saygın bir yer edinmeyi hak etmektedir. Yine aynı bilgilerin kullanımı ile var olabilen lazer ise bir başka ünlü örnek olarak verilebilirdir. Diğer birçok gelişkin cihaz/sistem ise aslında optik mühendisliği ürünü gibi görünmemesine rağmen optik kullanmadan var olabilir değildirler.

Uluslararası Optik Komisyonu
Fizikçiler ve Fizik Mühendisleri Uluslararası Birliği8 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Optik Komitesi
Fizik Mühendisleri Odası2 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziantep Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü Sayfaları6 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziantep Üniversitesi Optik Ve Akustik Mühendisliği Bölümü2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İTÜ Fizik Mühendisliği Bölümü Sayfaları25 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü Sayfaları21 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü Sayfaları

Otomotiv mühendisliği, taşıt mühendisliğinin bir koludur, makine mühendisliği, elektrik mühendisliği, elektronik mühendisliği, yazılım mühendisliği ve güvenlik mühendisliği dallarının tasarımda ve üretimde ortak olarak çalışmasıyla yapılır. Motosikletler, otomobiller, otobüsler ve kamyonlar otomotiv mühendisliğinin ana uğraş alanlarıdır.

Otomotiv Mühendisleri arabaların ve kamyonların neredeyse bütün tasarım süreci boyunca çalışmada bulunurlar, küçük parçalardan üretimine kadar tüm işlem ile ilgilenir ve çalışırlar.
Genel olarak, otomotiv mühendisleri üç ana dala ayrılmıştır: ürün mühendisliği, ar-ge mühendisliği ve üretim mühendisliği.

Ürün Mühendisi (Tasarım Mühendisi olarak da kullanılır), parça ve sistemleri tasarlar (örnek fren mühendisi ve pil mühendisi). Bu mühendisler belirli parçaları tek tek tasarlar ve test ederler, bütün yeterlilikleri sağlayıp sağlamadıklarına bakarlar (Ör: Amortisör), gerektiği gibi çalışıyor mu, malzeme gerekli şartlara dayanıklı mı?. Eğer tasarım testi geçerse ar-ge'de yerini alır.
Ar-ge Mühendisi, tasarlanan parçaları daha verimli daha kullanışlı hale getirirler. Bu mühendisler tasarım mühendisinden örnek olarak istediği yay sıkışma oranını söyleyerek arabanın istenen yol karakteristiğini sağlamasını denetler.
Üretim Mühendisi, Aracın nasıl ve hangi sırayla üretileceğini tasarlar.
Servis Mühendisi, Araçların nasıl servis olacağını ve serviste servisin teknik kontrolünü sağlar.
Örnek olarak Toyota'da, üretim mühendisliği tasarım ve geliştirme mühendisliğinden daha prestijli kabul edilir. Bu BMW ve Audi gibi Alman firmalarında tam tersidir. Buna daha çok şirket işleyişine göre karar verilir. Toyota daha çok araç üretmek isterken BMW ve Audi daha iyi araçlar üretmek istemektedir.

Başka tür otomotiv mühendisleri de bulunmaktadır:

Aerodinamik mühendisleri tasarım bölümüne tasarım aşamasında rehberlik eder böylece yapılan tasarım etkileyici olduğu kadar aerodinamik bir yapıda gerçekleştirilir.
Gövde mühendisleri tasarım bölümüne tasarımın gövde ve parçalarının ne şekilde olursa daha rahat üretilebileceği konusunda rehberlik eder.
Servis Mühendisleri servis bölümünde tamir aşamasında servis görevlilerine "Foreman, Teknisyen vb." rehberlik eder böylece yapılan tamirin doğru yapıldığını kontrol eder ve onaylar.

Otomobil
Motosiklet
Kamyon
Mühendislik
Tasarım

The Toyota Product Development System - James M. Morgan, Jeffrey K. Liker
The GT-Servis Service Department - Ing. Serkan Ozsavasci [1]
Automotive Industry Action Group, [2]
Society of Automotive Engineers, [3]26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WSE Workshop Service Engineering, [4]

Penisilinler (P, PCN veya PEN) aslen Penicillium küflerinden, özellikle de P. chrysogenum ve P. rubens'ten elde edilen bir grup β-laktam antibiyotiktir. Klinik kullanımdaki penisilinlerin çoğu P. chrysogenum tarafından derin tank fermantasyonu kullanılarak sentezlenir ve daha sonra saflaştırılır. Bir dizi doğal penisilin keşfedilmiştir, ancak sadece iki saflaştırılmış bileşik klinik kullanımdadır: penisilin G (intramüsküler veya intravenöz kullanım) ve penisilin V (ağız yoluyla verilir). Penisilinler, stafilokok ve streptokokların neden olduğu birçok bakteriyel enfeksiyona karşı etkili olan ilk ilaçlar arasındaydı. Günümüzde farklı bakteriyel enfeksiyonlar için hala yaygın olarak kullanılmaktadırlar, ancak birçok bakteri türü yoğun kullanımın ardından direnç geliştirmiştir.
Nüfusun %10'u penisilin alerjisi olduğunu iddia etmektedir, ancak pozitif deri testi sonuçlarının sıklığı kaçınılan her yıl %10 oranında azaldığından, bu hastaların %90'ı sonunda penisilini tolere edebilmektedir. Ayrıca, penisilin alerjisi olanlar genellikle sefalosporinleri (başka bir β-laktam grubu) tolere edebilirler çünkü immünoglobulin E (IgE) çapraz reaktivitesi sadece %3'tür.
Penisilin 1928 yılında İskoç bilim adamı Alexander Fleming tarafından P. rubens'in ham bir özü olarak keşfedilmiştir. Fleming'in öğrencisi Cecil George Paine, 1930 yılında penisilini göz enfeksiyonunu (yenidoğan konjonktiviti) tedavi etmek için başarıyla kullanan ilk kişi oldu. Saflaştırılmış bileşik (penisilin F) 1940 yılında Oxford Üniversitesinde Howard Florey ve Ernst Boris Chain liderliğindeki bir araştırma ekibi tarafından izole edildi. Fleming saflaştırılmış penisilini ilk kez 1942 yılında streptokok menenjitini tedavi etmek için kullandı. 1945 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü Chain, Fleming ve Florey tarafından paylaşıldı.
Bazı yarı sentetik penisilinler daha geniş bir bakteri spektrumuna karşı etkilidir: bunlar antistafilokokal penisilinler, aminopenisilinler ve antipsödomonal penisilinleri içerir.

"Penisilin" terimi, Penicillium küfünün antimikrobiyal aktiviteye sahip doğal ürünü olarak tanımlanmaktadır. Alexander Fleming tarafından 7 Mart 1929 tarihinde Penicillium rubens'in antibakteriyel özelliğini keşfettiğinde ortaya atılmıştır. Fleming, 1929 yılında British Journal of Experimental Pathology'de yayınlanan makalesinde "oldukça külfetli olan 'Küf suyu süzüntüsü' ifadesinin tekrarından kaçınmak için 'penisilin' adının kullanılacağını" açıklamıştır. Dolayısıyla bu isim, Fleming'in 1945'teki Nobel konferansında tanımladığı şekliyle küfün bilimsel ismine atıfta bulunmaktadır:Bana sık sık "Penisilin" ismini neden icat ettiğim soruluyor. Ben sadece tamamen ortodoks çizgiyi takip ettim ve penisilin maddesinin Penicillium cinsi bir bitkiden türetildiğini açıklayan bir kelime icat ettim, tıpkı yıllar önce Digitalis bitkisinden türetilen bir madde için "Digitalin" kelimesinin icat edildiği gibi.Modern kullanımda penisilin terimi, β-laktam çekirdeğine kaynaşmış bir tiyazolidin halkası içeren ve doğal bir ürün olabilen veya olamayan herhangi bir β-laktam antimikrobiyalini ifade etmek için daha geniş bir şekilde kullanılmaktadır. Çoğu doğal ürün gibi penisilin de Penicillium küflerinde aktif bileşenlerin bir karışımı olarak bulunur (gentamisin, aktif bileşenlerin tanımlanmamış bir karışımı olan doğal ürünlere bir başka örnektir). Penicillium'un başlıca aktif bileşenleri aşağıdaki tabloda listelenmiştir:

Penicillium'un diğer minör aktif bileşenleri arasında penisilin O, penisilin U1 ve penisilin U6 bulunur. Penisilin A gibi doğal Penicillium'un diğer adlandırılmış bileşenlerinin daha sonra antibiyotik aktiviteye sahip olmadığı ve antibiyotik penisilinlerle kimyasal olarak ilişkili olmadığı bulunmuştur.
Elde edilen penisilinin kesin yapısı, kullanılan Penicillium küfü türüne ve küfü kültürlemek için kullanılan besleyici ortama bağlıdır. Fleming'in orijinal Penicillium rubens türü, esas olarak Fleming'in adıyla anılan penisilin F'yi üretir. Ancak penisilin F kararsızdır, izole edilmesi zordur ve küf tarafından küçük miktarlarda üretilir.
Penicillium chrysogenum'un başlıca ticari suşu (Peoria suşu), kültür ortamı olarak mısır dik likörü kullanıldığında ana bileşen olarak penisilin G üretir. Kültür ortamına fenoksietanol veya fenoksiasetik asit eklendiğinde, küf bunun yerine ana penisilin olarak penisilin V üretir.
6-Aminopenicillanic acid (6-APA), penisilin G'den türetilen bir bileşiktir. 6-APA, penisilin G'nin beta-laktam çekirdeğini içerir, ancak yan zincirleri çıkarılmıştır; 6-APA, diğer penisilinlerin üretimi için yararlı bir öncüdür. 6-APA'dan türetilen birçok yarı sentetik penisilin vardır ve bunlar üç grupta toplanır: antistafilokokal penisilinler, geniş spektrumlu penisilinler ve antipseudomonal penisilinler. Yarı sentetik penisilinlerin hepsi penisilin olarak adlandırılır çünkü hepsi sonuçta penisilin G'den türetilmiştir.

Bir birim penisilin G sodyum 0,600 mikrogram olarak tanımlanır. Bu nedenle, 2 milyon ünite (2 megaünite) penisilin G 1,2 g'dır.
Bir birim penisilin V potasyum 0,625 mikrogram olarak tanımlanır. Bu nedenle 400.000 ünite penisilin V 250 mg'dır.
Penisilin reçetelemek için birimlerin kullanılması tarihsel bir kazadır ve ABD dışında büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Orijinal penisilin, aktif bileşiklerin iyi tanımlanmamış bir karışımı (amorf sarı bir toz) olduğundan, her bir penisilin partisinin gücü partiden partiye değişmekteydi. Bu nedenle 1 g penisilin reçete etmek imkansızdı çünkü bir partiden alınan 1 g penisilinin aktivitesi başka bir partinin aktivitesinden farklı olacaktı. Üretimden sonra, her bir penisilin partisinin bilinen bir penisilin birimine göre standardize edilmesi gerekiyordu: her bir cam şişe daha sonra gerekli birim sayısı ile dolduruluyordu. 1940'larda 5.000 Oxford birimlik bir şişe standarttı, ancak partiye bağlı olarak 15 mg ila 20 mg penisilin içerebilirdi. Daha sonra, 1.000.000 uluslararası ünitelik bir flakon standart hale geldi ve bu 2,5 g ila 3 g doğal penisilin (penisilin I, II, III ve IV ile doğal safsızlıkların bir karışımı) içerebiliyordu. Saf penisilin G preparatlarının (beyaz kristal toz) ortaya çıkmasıyla, penisilini ünite olarak reçete etmek için çok az neden kalmıştır.
Penisilin "birimi" daha önce üç kez tanımlanmış ve her bir tanım bir öncekine kabaca eşdeğer olarak seçilmiştir.

Oxford veya Florey birimi (1941). Bu başlangıçta, standart bir Staphylococcus aureus suşunun (Oxford Staphylococcus) büyümesini engelleyecek 50 ml et özütünde çözünmüş minimum penisilin miktarı olarak tanımlanmıştır. Referans standart, Oxford'da tutulan büyük bir saf olmayan penisilin partisiydi. Tahlil daha sonra Florey'in grubu tarafından daha tekrarlanabilir bir "kap tahlili" olarak değiştirildi: bu tahlilde, bir katı agar plakası üzerindeki bir "kap" içine yerleştirilen 339 mikrolitre çözelti Oxford Staphylococcus'un büyümesini 24 milimetrelik bir inhibisyon bölgesi oluşturduğunda, bir penisilin çözeltisinin bir birim/ml penisilin içerdiği tanımlandı.
İlk Uluslararası Standart (1944). 8 gramlık tek bir saf kristal penisilin G sodyum partisi Londra'daki Mill Hill'de bulunan Ulusal Tıbbi Araştırma Enstitüsünde (Uluslararası Standart) depolanmıştır. Bir penisilin birimi, Uluslararası Standart'ın 0,6 mikrogramı olarak tanımlanmıştır. Saf olmayan bir "çalışma standardı" da tanımlandı ve dünya çapında dağıtılan çok daha büyük miktarlarda mevcuttu: çalışma standardının bir birimi 2,7 mikrogramdı (safsızlık nedeniyle birim başına miktar çok daha büyüktü). Aynı zamanda, 24 mm'lik bir zon çapı belirtmek yerine, potens hakkında bir okuma sağlamak için zon boyutunun bir referans eğrisine karşı çizildiği kap tahlili rafine edildi.
İkinci Uluslararası Standart (1953). Tek bir 30 gramlık saf kristal penisilin G sodyum partisi elde edilmiştir: bu da Mill Hill'de depolanmıştır. Bir penisilin birimi, İkinci Uluslararası Standardın 0,5988 mikrogramı olarak tanımlanmıştır.
Penisilin V için mevcut penisilin V birimine eşdeğer olmayan eski bir birim vardır. Bunun nedeni, ABD FDA'nın yanlışlıkla penisilin V'nin gücünün penisilin G ile aynı mol-mol olduğunu varsaymasıdır. Aslında penisilin V, penisilin G'den daha az güçlüdür ve mevcut penisilin V birimi bu gerçeği yansıtmaktadır.

İlk uluslararası penisilin V birimi (1959). Bir birim penisilin V, Londra'daki Mill Hill'de tutulan bir referans standardının 0,590 mikrogramı olarak tanımlanmıştır. Bu birim artık kullanılmamaktadır.
Benzer bir standart penisilin K için de oluşturulmuştur.

Penisilin G (benzilpenisilin) ilk olarak doğada bulunan bir penicillium mantarından üretilmiştir. Günümüzde penisilin G üretimi için kullanılan mantar türü, üretim sürecindeki verimi artırmak için genetik mühendisliği ile oluşturulmuştur. Diğer doğal penisilinlerin (F, K, N, X, O, U1 veya U6) hiçbiri şu anda klinik kullanımda değildir.

Penisilin V (fenoksimetilpenisilin), penicillium mantarının genetik olarak değiştirilmiş bir suşunun kültürlendiği ortama öncül fenoksiasetik asit eklenerek üretilir.

Penisilinlerle ilişkili diğer yarı sentetik antibiyotiklerin üç ana grubu vardır. Bunlar penisilin G'den izole edilen 6-APA öncülüne çeşitli yan zincirler eklenerek sentezlenir. Bunlar antistafilokokal antibiyotikler, geniş spektrumlu antibiyotikler ve antipseudomonal antibiyotiklerdir.

Kloksasilin (ağızdan veya enjeksiyon yoluyla)
Dikloksasilin (ağızdan veya enjeksiyon yoluyla)
Flukloksasilin (ağızdan veya enjeksiyon yoluyla)
Metisilin (sadece enjeksiyon)
Nafsilin (sadece enjeksiyon)
Oksasilin (ağızdan veya enjeksiyon yoluyla)
Antistafilokokal antibiyotikler, stafilokokal penisilinaz tarafından parçalanmaya dirençli oldukları için böyle adlandırılırlar. Bu nedenle penisilinaza dirençli olarak da adlandırılırlar.

Bu antibiyotik grubu, penisilinin uygun olmadığı Escherichia coli ve Salmonella typhi gibi çok çeşitli Gram-negatif bakterilere karşı aktif oldukları için "geniş spektrumlu" olarak adlandırılır. Ancak, bu organizmalarda direnç artık yaygındır.

Ampisilin
Amoksisilin
Var olan birçok ampisilin öncüsü vardı

Fourier analizi, tabiattaki bütün periyodik fonksiyonları birbirine dik iki farklı periodik fonksiyonun artan frekanslardaki değerlerinin dik toplamı şeklinde gösterilebilir. Fourier, bu toplamı sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanarak göstermiştir. Günümüzde Euler bağıntısı kullanılarak sinüs ve kosinüs fonksiyonları yerine kompleks üslü sayılar kullanılmaktadır. Fonksiyonların kompleks üslü sayıların toplamı olarak gösterilmesine Fourier serisi gösterimi denir. Fourier açılımı sayesinde fonksiyonların frekansı kolaylıkla belirlenebilir. Bu yaklaşım farklı periyotlarda girdiye maruz kalan sistemlerin çıktısını ve çıktısının frekansını belirlemekte kolaylık sağlar. 
Fourier, söz konusu seri açılımını iki farklı yüzeyi farklı ısılarda olan katı bir cismin sıcaklık dağılımını hesaplamak için kullanmıştır. Bu yaklaşım, yoğun bir işlem çabası gerektirdiğinden ve sonuçta yaklaşık sonuç verdiğinden kullanılmamaktadır. Günümüzde Fourier analizi bilgi ve sinyal işleme ve titreşim analizinde kullanılmaktadır.

Fourier dönüşümü

Hamilton mekaniği klasik mekaniğin tekrar formüle edilmesiyle geliştirilmiş ve Hamilton olmayan klasik mekanik ile aynı sonuçları öngörmüş bir teoridir. Teoriye daha soyut bir bakış açısı kazandıran Hamilton mekaniği klasik mekaniğe kıyasla farklı bir matematiksel formülasyon kullanmaktadır. Tarihi açıdan önemli bir çalışma olan Hamilton mekaniği ileriki yıllarda istatistiksel mekanik ve kuantum mekaniği konularının da geliştirilmesine önemli katkılarda bulunmuştur.
Hamilton mekaniği ilk olarak William Rowan Hamilton tarafından 1833 yılında, klasik mekanik Lagranjiyen mekaniği'nden itibaren ele alınarak tekrar formüle edilmiştir. Lagranjiyen mekaniği ise klasik mekaniğin önceki önemli formülasyonlarından birisidir ve Joseph Louis Lagrange tarafından 1788 yılında geliştirilmiştir.

Hamilton mekaniğinde klasik bir sistem kanonik koordinatlar r = (q, p) ile ifade edilir. Koordinatdaki her bir bileşen qi, pi sistemin referans noktasını göstermektedir.
Sistemin zaman içindeki değişimi Hamilton denklemi tarafından özgün biçimde aşağıdaki gibi tanımlanmaktadır;

  
    
      
        
          
            
              
                d
              
              
                p
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        −
        
          
            
              ∂
              
                
                  H
                
              
            
            
              ∂
              
                q
              
            
          
        
        
        ,
        
        
          
            
              
                d
              
              
                q
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        +
        
          
            
              ∂
              
                
                  H
                
              
            
            
              ∂
              
                p
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {p}}}{\mathrm {d} t}}=-{\frac {\partial {\mathcal {H}}}{\partial {\boldsymbol {q}}}}\quad ,\quad {\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {q}}}{\mathrm {d} t}}=+{\frac {\partial {\mathcal {H}}}{\partial {\boldsymbol {p}}}}}
  

ve denklem içerisindeki 
  
    
      
        
          H
        
        =
        
          H
        
      
    
    {\displaystyle {H}={H}}
  
(q, p, t) Hamiltonyen'ı ifade etmektedir. Hamiltonyen genelde sistemin toplam enerjisine eşittir ancak bunun geçerli olmadığı durumlar da vardır. Kapalı bir sistemde Hamiltonyen H sistemin kinetik ve potansiyel enerjisinin toplamına eşittir.
Newton mekaniğinde, zamandaki değişim sistem içerisindeki her parçacığa etki eden toplam kuvvet hesaplanarak elde edilir ve Newton'ın ikinci yasası kullanılarak hem hızın hem de pozisyonun zaman içindeki değişimi hesaplanır. Buna karşın Hamilton mekaniğinde zamandaki değişim, sistemin Hamiltonyen'ı genel koordinatlarda hesaplandıktan sonra Hamilton denklemine yerleştirilerek elde edilir. Bu yöntem Lagranjiyen mekaniğinde kullanılan yöntem ile aynıdır. Aşağıda da gösterildiği üzere, Hamiltonyen aslında q ve t değerlerinin sabit tutulup p 'yi iki değişkeli bir eleman olarak tanımlayan bir Lagranjiyen Legendre dönüşümüdür. Buna bağlı olarak her iki yaklaşım da aynı genelleştirilmiş momentum değerleri için aynı denklemleri verir. Lagranjiyen mekaniği yerine Hamilton mekaniği kullanılmasının temel nedeni ise Hamiltonyen sistemlerin simplektik (symplectic structure) yapısından kaynaklanmaktadır.
Hamilton mekaniği zıplayan bir top, bir sarkac veya salınım yapan bir yay gibi basit sistemlerin hareketini açıklamak için kullanılabilir. Bu basit sistemlerdeki enerji, kinetik enerji ve potansiyel enerji arasında zamanla değişime uğrayarak birbirine dönüşür. Buna ek olarak Hamilton mekaniğinin gücünün asıl görüldüğü nokta daha karmaşık dinamik sistemlerdir. Gezegenlerin yörünge hareketleri, gök mekaniği gibi alanlar buna birer örnektir. Sistemin hareket eksenlerindeki özgürlük arttıkça, sistemin zamana bağlı değişkelerinin hesaplanması zorlaşır. Çoğu durumda ise bu sistemler kaotik davranışlar gösterir.

Hamilton mekaniğinin en temel yorumlarından birisi, 1 boyutta hareket eden mv kütleli bir cisme uygulanan Hamiltonyen'dır. Hamiltonyen, sistemin toplam enerjisini yani kinetik ve potansiyel enerjisinin toplamını ifade etmektedir. Geleneksel olarak kinetik enerji T ve potansiyel enerji V ile gösterilir. Denklemlerde görünen q pozisyonu ifade eden koordinat iken p ise momentumu ifade etmektedir. Böylece;

  
    
      
        
          
            H
          
        
        =
        T
        +
        V
        
        ,
        
        T
        =
        
          
            
              p
              
                2
              
            
            
              2
              m
            
          
        
        
        ,
        
        V
        =
        V
        (
        q
        )
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {H}}=T+V\quad ,\quad T={\frac {p^{2}}{2m}}\quad ,\quad V=V(q)}
  

T'nin sadece p'ye bağlı bir fonksiyon, V'nin ise sadece q'ya bağlı bir fonksiyon olduğu açıkça görülmektedir.
Bu örnekte, p'nin zamana bağlı türevi Newtonyan kuvvete eşittir. Buda birinci Hamiltonyen denkleminin ifade ettiği gibi kuvvet, potansiyel enerjinin negatif gradyanına eşittir. q'nun zamana bağlı türevi ise hıza eşittir. Buda ikinci Hamiltonyen denkleminin ifade ettiği gibi parçacığın hızı, kinetik enerjinin momentuma bağlı türevine eşittir.

Genel koordinatlar qi ve genel hızlar q̇i ve zaman cinsinden verilen bir Lagranjiyen
Lagranjiyenin genel hızlara göre türevi alınarak momentum hesaplanır:

  
    
      
        
          p
          
            i
          
        
        (
        
          q
          
            i
          
        
        ,
        
          
            
              
                q
                ˙
              
            
          
          
            i
          
        
        ,
        t
        )
        =
        
          
            
              ∂
              
                
                  L
                
              
            
            
              ∂
              
                
                  
                    
                      q
                      ˙
                    
                  
                
                
                  i
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{i}(q^{i},{\dot {q}}^{i},t)={\frac {\partial {\mathcal {L}}}{\partial {\dot {q}}^{i}}}}
  

Önceki ifade de değişkenlerin yerleri değiştirilerek genel hızlar q̇i genel momentum 
  
    
      
        
          p
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{i}}
  
 cinsinden tanımlanır.
H'ın genel tanımı olan L'in Legendre dönüşümü kullanılarak Hamiltonyen hesaplanır:

  
    
      
        
          
            H
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          
            
              
                q
                ˙
              
            
          
          
            i
          
        
        
          
            
              ∂
              
                
                  L
                
              
            
            
              ∂
              
                
                  
                    
                      q
                      ˙
                    
                  
                
                
                  i
                
              
            
          
        
        −
        
          
            L
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          
            
              
                q
                ˙
              
            
          
          
            i
          
        
        
          p
          
            i
          
        
        −
        
          
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {H}}=\sum _{i}{\dot {q}}^{i}{\frac {\partial {\mathcal {L}}}{\partial {\dot {q}}^{i}}}-{\mathcal {L}}=\sum _{i}{\dot {q}}^{i}p_{i}-{\mathcal {L}}}
  

Sonrasında ise hızlar yukarıdaki denklemde yerlerine yazılır.

Hamilton denklemleri; Lagranjiyenin zamana, genel koordinatlara qi ve genel hızlara q̇i göre toplam türevine bakılarak elde edilir.

  
    
      
        
          d
        
        
          
            L
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          (
          
            
              
                
                  ∂
                  
                    
                      L
                    
                  
                
                
                  ∂
                  
                    q
                    
                      i
                    
                  
                
              
            
            
              d
            
            
              q
              
                i
              
            
            +
            
              
                
                  ∂
                  
                    
                      L
                    
                  
                
                
                  ∂
                  
                    
                      
                        
                          q
                          ˙
                        
                      
                    
                    
        

Lagrange mekaniği, klasik mekaniğin yeniden formüle edilmesidir. İtalyan-Fransız matematikçi ve astronom Joseph-Louis Lagrange tarafından 1788'de geliştirilmiştir.
Lagrange mekaniğinde, parçacıkların ve parçacık sistemlerinin hareketleri ve gezingeleri Lagrange denklemlerinin iki formundan birinin çözülmesiyle bulunur. Birinci tip Lagrange denklemleri, parçacıkların hareketlerindeki kısıtlamaların, Lagrange'in kalkülüste de sık kullanılan Lagrange çarpanı yöntemi kullanılarak ifade edilmesidir. İkinci tip Lagrange denklemlerinde ise hareket kısıtlarını, sistemin yapısına uyacak makul genelleştirilmiş koordinat seçimi ile direkt olarak sistem denklemlerine dahil etmek üzerine kuruludur. İki durumda da matematiksel bir fonksiyon olarak tanımlanan, Lagrange'in sistem hakkında verdiği bilgilerden faydalanılır. Lagrangian, genelleştirilmiş koordinatların, onların türevlerinin (genelleştirilmiş hızlar) ve zamanın bir fonksiyonudur.
Lagrange mekaniğinde dikkat edilmesi gereken husus; yeni bir fiziğin ortaya atılmıyor oluşudur. Keza, Lagrange mekaniği Newton mekaniğinden daha sığ bir kapsama sahiptir çünkü Newton mekaniği korunumlu olmayan sürtünme gibi kuvvetleri de içerir. Ancak bu tip kuvvetlerin doğru ifade edilmesi için hareketi kısıtlayan kuvvetlerin de sistem denklemlerinde ifade edilmesi gerekir ve kartezyen koordinat sistemi haricindeki koordinatlar bu yönteme pek uygun değildir. Ancak, Lagrange mekaniğindeki yöntemler ile kısıtlayıcı kuvvetlerin ve korunumsuz kuvvetlerin ekstra karmaşık denklemler yaratması önlenebilir. Lagrange mekaniği bu açıdan, korunumlu kuvvetlerin etki ettiği ve iç kuvvetler ile ilgilenmediğimiz sistemlerde çok etkilidir ve kartezyen koordinat harici istediğimiz koordinat sistemini kullanmamızda bize kolaylık sağlar. Ayrıca bazı korunumsuz kuvvetleri de göz ardı etmemize olanak tanıyabilir. Dolayısıyla, kontak noktalarındaki ve yapısal sistemlerle ilgilenilmeyen ve sadece genel dinamiğin ve hareketin önemli olduğu sistemlerde Lagrange mekaniği kullanımı çok etkilidir.
Genelleştirilmiş koordinatlar sistemin serbestlik derecesine göre istenildiği gibi seçilebilir. Ancak Lagrange mekaniğinin kolaylıklarından etkin bir şekilde faydalanmak için, sistemdeki simetrileri ve geometrik kısıtları ve özellikleri dikkate alarak uygun seçimler yapmak gerekir. Böylece matematiksel model ve denklemler önemli oranda basitleşir.
Lagrange mekaniği uygulama açısından kolaylıklarının yanında, teorik olarak doğadaki korunum yasaları yani fiziksel işleyiş hakkında da bize önemli bilgiler verir. Korunan her fiziksel değişken ve onların simetrisi üzerine kurulu olan bu bilgi Noether teoremi ile daha da genelleştirilmiştir. Bu teori aynı zamanda minimum eylem prensibi ile de yakından ilişkilidir. Yine, Lagrange mekaniği, sadece denge (dinamik-statik-kaotik) problemlerine odaklandığından daha sığ kalmaktadır.  Ayrıca, Lagrange mekaniği, sadece holonomik kısıtları olan sistemlere uygulanabilmektedir çünkü formülasyon holonomik olmayan kısıtlar için çalışmamaktadır. Örneğin, integrallenebilir olmayan kısıtlayıcı denklemler (hareket kısıtları hakkındaki denklemler), Coulomb sürtünmesi gibi doğrusal olmayan karmaşık korunumsuz kuvvetler ve aralıklar ile eşitsizliklerle tanımlanmış hareket kısıtlarını tanımlayan denklemlere sahip sistemlerde Lagrange mekaniği etkin olamamaktadır. Holonomik olmayan sınırlamalar özel analiz gerekmektedir. Bu durumlarda Newton mekaniği veya başka yöntemler kullanılabilir zira bu durumlarda Lagrangian'in temelini oluşturan enerji terimlerinin ifadelerinde sıkıntılar yaşanmaktadır. Çünkü bu terimler kuvvet ve yola bağlı terimlerin integralleri ile ifade edilmektedir.
Daha önce de bahsedildiği gibi, Lagrange formülasyonu pratikteki uygulama kolaylıklarının yanı sıra, mekanik fiziği ve doğanın mekanik davranışını anlamamızda bize derin bir bakış açısı sağlar. Kuantum mekaniğinde, Planck sabiti ile ilişkili olan etki ve kuantum fazlarda, minimum eylem prensibi dalga yayılımı ve dalga yayılım denklemleri ile anlaşılabilmekte ve benzer mekanik yaklaşımlar bu gibi apayrı alanlarda da türetilebilmektedir. Lagrangian eğer simetri altında değişmez ise, sonuçta ortaya çıkan hareket denklemi de simetri altında değişmezdir. Bu karakteristik de özel görelilik ve genel görelilik teorisindeki açıklamalar için çok önemlidir. Minimum eylem prensibi, Lagrange formülasyonları gibi konular Noether teoremi ile yakından ilişkilidir ve bu teorilerin sonucunda daha önce sadece gözleme veya basit derivasyonlara dayalı kalmış olan korunum yasaları ve korunan nicelikler; inceleme altındaki fiziksel sistemin sürekli simetrileri ile ilişkilendirilebilmiştir. Dolayısıyla, bu algı; momentum, kütle gibi temel korunum sahibi niceliklerin ötesinde her sistem için farklı ve daha genel korunum ifadeleri yazabileceğimizi ortaya atmış ve bunların nasıl türetileceği, hangi durumlar altında kullanılabileceği hakkında bize bilgi vermiştir. Lagrange mekaniği ve Noether teoremi ayrıca komutatörleri içeren birinci kuantizasyonlar için doğal bir biçimcilik ortaya koymuştur ve bunu belli terimler ile Lagrangian ile türetilmiş hareket denklemleri arasında göstermiştir.
Lagrange mekaniği, Newton mekaniğinin uygun olmadığı, çok vakit aldığı veya etkili sonuç çıkartamadığı yerlerde hem teorik fizikte hem de pratik mekanik uygulamalarda çok etkilidir. Ayrıca minimum eylem prensibi ile yakından ilişkili olduğundan optimizasyon problemlerinde de kullanılabilmektedir. Mekanik biliminde, ikinci tip Lagrange denklemleri birinci tipe göre çok daha sık kullanılmaktadır.

Lagrange mekaniğinin gücü, hareketi kısıtlanmış mekanik sistemlerde, bu kısıtları etkili ifade ederek sistem çözümüne dahil edebilmesinden gelir. Aşağıdaki örnekler, konseptleri ve terminolojiyi anlamada etkili olacaktır.
Rijit bir eğimli yolu ifade eden bir telde hareket eden bir küreyi düşündüğümüzde, ağırlığın etkili olduğu 2 boyutlu uzayda; hareket kısıtları f(r) = 0 formunda ifade edilebilir. Burada kürenin hareketi r = (x(s), y(s)) olarak yazılabilir ve s eğrisel uzunluk olarak tanımlanır (her eğri, yay parçaları olarak ifade edilebileceğinden, dsi diferansiyel yay uzunluğu, si de yay boyuncaki koordinat olarak tanımlayabiliriz). Eğride her noktadaki x ve y birbirine bağımlı olduğundan, aslında x ve y gibi iki koordinat tanımlamak yerine tek bir s koordinatı hareketimizi tanımlamamıza ve kısıtlarımızı ifade etmemize yetecektir. Çünkü hareket kısıtlarını ifade eden denklemler x ve y arasında bir bağıntı vermekte ve serbestlik derecesini düşürmektedir. Böylece x ve y den biri bilindiğinde öbürü bulunabilir.
Hareket kısıtlarının bir sonucu olan kısıtlayıcı kuvvetler ise, hareketin kısıtlandığı yönde uygulanan kuvvetlerdir veya başka bir açıdan, kürenin istenilen yolda kalmasını sağlayan kuvvetlerdir. Ayrıca ağırlık da, kısıtlayıcı olmayan bir kuvvet olarak küreye etki etmektedir.
Eğer telin şekli zamanla değişiyorsa (örneğin esneme ile), o zaman kısıtlayıcı denklemler ve pozisyon zamana bağlı olarak da değişmeye başlar. Çünkü koordinatlar zamanla değişmektedir. Zaman, koordinat tanımlarında örtülü olarak kalırken, kısıtlayıcı denklemlerde açık olarak gelir.

  
    
      
        f
        (
        
          r
        
        ,
        t
        )
        =
        0
        
        ,
        
        
          r
        
        =
        (
        x
        (
        s
        ,
        t
        )
        ,
        y
        (
        s
        ,
        t
        )
        )
      
    
    {\displaystyle f(\mathbf {r} ,t)=0\,,\quad \mathbf {r} =(x(s,t),y(s,t))}
  

Başka bir ilginç 2 boyutlu örnek ise kaotik/düzensiz bir dinamiğe sahip olan çift sarkaçtır (yine yer çekimi altında). Bir sarkaçın uzunluğu L1 ve diğerinin uzunluğu ise L2 olsun. Her bir kütle hareketlerinin kısıtlanmasını ifade eden denklemlere sahiptir.
Her sarkacın kısıtlayıcı denklemi vardır,

  
    
      
        f
        (
        
          
            r
          
          
            1
          
        
        )
        =
        
          x
          
            1
          
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            1
          
          
            2
          
        
        −
        
          L
          
            1
          
          
            2
          
        
        =
        0
        
        ,
        
        f
        (
        
          
            r
          
          
            2
          
        
        )
        =
        
          x
          
            2
          
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
          
            2
          
        
        −
        
          L
          
            2
          
          
            2
          
        
        =
        0
        
        ,
      
    
    {\displaystyle f(\mathbf {r} _{1})=x_{1}^{2}+y_{1}^{2}-L_{1}^{2}=0\,,\quad f(\mathbf {r} _{2})=x_{2}^{2}+y_{2}^{2}-L_{2}^{2}=0\,,}
  

Kütlelerin pozisyonları ise,

  
    
      
        
          
            r
          
          
            1
          
        
        =
        (
        
          x
          
            1
          
        
        (
        
          θ
          
            1
          
        
        )
        ,
        
          y
          
            1
          
        
        (
        
          θ
          
            1
          
        
        )
        )
        
        ,
        
        
          
            r
          
          
            2
          
        
        =
        (
        
          x
          
            2
          
        
        (
        
          θ
          
            2
          
        
        )
        ,
        
          y
          
            2
          
        
        (
        
          θ
          
            2
          
        
        )
        )
        
        ,
      
    
    {\dis

Manyetizma, manyetik alanların aracılık ettiği fiziksel olguların genel adıdır. Elektrik akımları veya temel parçacıkların manyetik momentleri bir manyetik alan oluşturabilir ve bu alan, diğer akımlar ile manyetik momentler üzerinde itme veya çekme kuvveti yaratır.
Manyetik alanlar, tüm maddeleri belirli bir düzeyde etkilemektedir. Bunun en bilinen örneği, kalıcı mıknatısların sergilediği güçlü çekim veya itme kuvvetidir. Kalıcı mıknatıslar, ferromanyetizma adı verilen özellik sayesinde kalıcı manyetik momentlere sahip olurlar. «Ferromanyetizma» terimindeki «ferro» ön eki, Latince demir (ferrum) kelimesinden türetilmiştir; zira manyetizma olgusu tarihsel olarak ilk defa demir barındıran doğal bir mineral olan manyetit (Fe3O4) taşlarında gözlemlenmiştir.
Maddelerin büyük bir kısmı kalıcı manyetik momente sahip değildir. Ancak dış bir manyetik alana maruz kaldıklarında farklı tepkiler verirler: Manyetik alan tarafından zayıfça çekilen maddeler paramanyetik, zayıfça itilenler ise diyamanyetik olarak adlandırılır. Bazı maddeler ise manyetik alan altında antiferromanyetizma veya spin camı (spin glass) gibi çok daha karmaşık manyetik davranışlar sergileyebilir.
Manyetik alanlardan günlük yaşamda fark edilemeyecek kadar az etkilenen maddelere genellikle "manyetik olmayan maddeler" denir (örneğin plastikler, tahta veya bazı gazlar). Bununla birlikte, hassas ölçümlerde alüminyum paramanyetik, bakır ise diyamanyetik özellik taşır. Ayrıca, oda sıcaklığında gaz halinde olan saf oksijen, sıvılaştırıldığında belirgin bir paramanyetik çekim özelliği gösterir.
Bir maddenin manyetik durumu; sıcaklık, basınç ve uygulanan dış manyetik alanın şiddeti gibi termodinamik faktörlere bağlıdır. Bu koşullar değiştiğinde, bir madde farklı manyetizma evrelerine geçiş yapabilir. Örneğin ferromanyetik bir maddenin, Curie sıcaklığının üzerine ısıtıldığında paramanyetik özellik göstermeye başlaması bu durumun bir göstergesidir.

Aristoteles'e göre, manyetik taşın özelliklerini ilk inceleyen kişilerden biri, MÖ 7. yüzyılda Antik Yunan'daki Milet kentinde yaşamış olan Thales'tir. Thales'in doğal mıknatısları demiri çekme özelliğini gözlemlediği aktarılmaktadır. Benzer dönemlerde, Antik Hindistan'da yaşamış olan hekim Suştura'nın, mıknatısları cerrahi uygulamalarda - özellikle vücuda saplanmış metal parçaların çıkarılmasında - kullanıldığına dair kayıtlar bulunmaktadır. 
Eski Çin'de, manyetizmanın adının geçtiği ilk eser olan The Master of Demon Valley kitabı milattan önce 4. Yüzyıla aittir. Milattan önce 2. yüzyılda yazılmış Lüshi Chunqiu metninde ise şöyle bir not vardır: “Mıknatıs taşı demiri kendisine yaklaştırıyor ya da uzaklaştırıyor”. Bir iğnenin çekimi ile ilgili ilk çalışma 1. Yüzyılda yaşamış Lunheng'e aittir: “Bir mıknatıs taşı iğneyi çekiyor”. 11. yüzyılda yaşamış Çinli bilim adamı Shen Kuo manyetik pusula iğnesi ve bunun kuzeyi gösteren doğruluğunu geliştirme üzerine Dream Pool Essay kitabını yazan ilk kişidir. 12. yüzyıla gelindiğinde, Çinliler, yön bulma amacıyla mıknatıs taşı pusulası kullanan bir millet olarak biliniyordu. Çinliler aynı zamanda mıknatıs taşından bir kaşık yaptılar ve kaşığın sapının her zaman güneyi göstermesini sağladılar.
Avrupa kıtasında pusulayı ve bunun yön tayini için kullanımını tanıtan kişi Alexander Neckam'dır (1187). Maricourtlu Peter'in 1269 yılında mıknatısın özelliklerini tanımladığı Epistola de magnete kitabı manyetizma üzerine yazılıp kaybolmamış ilk eserdir. 1282 yılında ise Yemenli fizikçi, astronom, coğrafyacı Al-Ashraf kuru pusula ve mıknatısın özelliklerini ilk tartışan bilim insanlarındandı.

1600 yılında William Gilbert De Magnete, Magneticisque Corporibus, et de Magno Magnete Tellure ("Mıknatıs, Manyetik Cisim ve Büyük Bir Mıknatıs, Dünya") adlı kitabını yayımladı. Bu kitabında, terella adı verilen dünya modeli üzerine yaptığı deneysel çalışmalarını tanıttı. Çalışmalarından çıkardığı sonuç şu oldu: "Dünyanın bizzat kendisi manyetikti ve pusula iğnesinin kuzeyi göstermesinin nedeni buydu”. (Daha önceleri bazı insanlar pusula iğnesinin kuzeyi göstermesinin nedenini Kuzey Yıldızı'nda ya da Kuzey Kutbu'ndaki manyetik bir adada görüyordu).
Elektrik ve manyetizma arasındaki ilişki Kopenhag Üniversitesi'nde profesör olan Hans Christian Ørsted'in çalışmalarıyla anlaşılmaya başlandı. Ørsted tesadüf eseri bir elektrik akımının pusula iğnesini etkilediğini gördü. Bu işaret deneyi Ørsted deneyi olarak bilinir. Bu olay birçok başka deneye yol açtı. Andre-Marie Ampere 1820 yılında kapalı çembersel bir yol boyunca ölçülen manyetik alanın, yolun çevresi boyunca bulunan akım ile ilgili olduğunu keşfetti. Carl Friedrich Gauss, Jean-Baptiste Biot ve Felix Savart akım taşıyan telin çevresindeki manyetik alanı hesaplamayı sağlayan Biot-Savart kuralı denklemini verdiler. Michael Faraday, değişen manyetik alanın telin ilmekleri üzerinde indüklenmiş voltaj oluşturduğunu gördü (1831). Başka bilim insanları da elektrik ile manyetizma arasında ilişki olduğunu saptadılar. James Clerk Maxwell bu yaklaşımları Maxwell denklemleri olarak sentezledi ve genişletti. Bu denklemler elektrik, manyetizma ve optiğin birleştirilip elektromanyetizma alanına uygulanmasını içeren denklemlerdir. 1905 yılında ise Einstein bu kuralları kendi teorisi olan özel göreliliği açıklamada yardımcı olmak için kullandı. Özel görelilik, bu kuralların bütün eylemsiz referans çerçevesinde doğru olduğunu belirtir.
Elektromanyetizma alanıyla ilgili ilerleyici çalışmalar 21.yüzyılda da Gauge teorisi, kuantum elektrodinamiği, elektrozayıf kuvvet ve son olarak standart model gibi temel teoriler içerisinde devam ediyor.

Manyetizma, temelde, iki kaynaktan ortaya çıkar:

Elektrik akımı
Temel yüklerin spin manyetik momentleri: Atom çekirdeğinin manyetik momenti bir elektronun manyetik momentinden binlerce kez düşüktür. Bundan dolayı atom çekirdeğindeki maddelerin manyetizmaya katkısı ihmal edilebilir. Çekirdeğin manyetik momenti daha çok başka durumlarda, özellikle çekirdek manyetik rezonansı ve manyetik rezonans görüntülemede önemlidir.
Bir maddedeki çok sayıdaki elektron birbirlerinin manyetik momentlerini yok edecek şekilde dizayn edilir. Bundan dolayı elektronlar Pauli dışlama ilkesine göre çiftler oluşturacak şekilde kombine edilirler (elektron dağılımı sayfasına bakınız). Bu durumda bir elektron diğer elektronun manyetik momentinin kesinlikle yok eder. Ayrıca, elektron dağılımı eşleşmemiş elektronlar ve/veya doldurulmamış alt kabuklar içerecek şekilde olsa bile, katı içerisindeki çeşitli elektronların genellikle manyetik momente farklı yönlerdeki katkılarından dolayı madde manyetik özelliğinden mahrum kalır.
Fakat bazen –ya da eşzamanlı olarak dış bir manyetik alan uygulandığında- her bir elektronun manyetik momenti ortalama bir değerde sıralanır. Böylelikle maddenin potansiyel olarak çok güçlü net bir manyetik alan yarattığı görülür.
Bir maddenin manyetik davranışı onun yapısına bağlıdır. Özellikle o maddenin elektron dağılımı manyetik davranışını belirler. Ayrıca yukarıda da bahsettiğimiz nedenler ve sıcaklık da manyetik davranışını etkiler. Yüksek sıcaklıklardaki rastgele ısı hareketi, elektronların belirli bir hizaya gelmesini imkânsız yapar.

Diyamanyetizma bütün maddelerde görülebilir. Diyamanyetizma maddenin uygulanan manyetik alana karşı gelmesini sağlayan bir durumdur. Bundan dolayı manyetik alan tarafından itilirler. Fakat paramanyetik özelliği olan maddelerde (yani uygulanan manyetik alanı yükseltme eğilimi olan maddeler) paramanyetik davranışlar üstün gelir. Diyamanyetizma evrensel bir olay olmasına rağmen diyamanyetik davranış yalnızca saf diyamanyetik maddelerde görülebilir. Diyamanyetik maddelerde eşleşmemiş elekton yoktur. Dolayısıyla var olan elektrik moment herhangi bir etkide bulunmaz. Bu gibi durumlarda manyetizma elektronların orbital hareketlerinden dolayı oluşabilir. Bu klasik olarak şöyle anlaşılabilir

Bir madde manyetik alana bırakıldığında, çekirdeğin etrafında dolanan elektronlar bundan etkilenir. Hem çekirdek tarafından Coloumb çekme kuvvetine hem de manyetik alan tarafından uygulanan Lorentz kuvvetine maruz kalırlar. Manyetik alan tarafından uygulanan Lorentz kuvveti elektronun merkezcil kuvvetini arttırabilir veya azaltabilir. Arttırdığı takdirde bu kuvvet elektronları çekirdeğe doğru iter, azalttığı takdirde ise bu kuvvet elektronları çekirdekten uzağa doğru iter. Elektronun orbital yönünü belirleyen şey bu olur. Manyetik momentin manyetik alan vektörüne karşıt bir hizada olması orbital manyetik momentin artmasına neden olur. Manyetik alana paralel olduğunda ise momenti düşer. (Lenz yasasına göre) Bu da manyetik alana karşı düşük yoğunluklu bir manyetik moment ile sonuçlanır. 
Belirtilmeli ki bu tanım yalnızca sezgiseldir. Daha doğru anlamak için kuantum mekaniği tanımına ihtiyaç vardır.
Bütün maddeler bu orbital etkisine maruz kalırlar. Fakat diyamanyetik ve paramanyetik maddelerde, diyamanyetik etki, eşleşmemiş elektronların neden olduğu çok daha güçlü etkiler tarafından bastırılır.

Paramanyetik maddelerde eşlenmemiş elektronlar vardır. Yani yalnızca bir elektronun olduğu atom ya da molekül orbitallerine sahiptirler. Eşlenmiş elektron çiftleri Pauli dışlama ilkesi gereği zıt yönde manyetik momentlere sahiptir. Bundan dolayı zıt yönlü bu manyetik moment vektörleri birbirini yok eder. Fakat eşlenmemiş bir elektron manyetik moment yönünü belirlemede serbesttir. Bu elektrona dış manyetik alan uygulandığında, elektronun manyetik momentinin yönü uygulanan manyetik alanla aynı yönde olmaya eğilim gösterecektir. Böylelikle bu manyetik alanı destekleyecek bir etkide bulunacaktır.

Ferromanyetik maddeler de paramanyetik maddeler gibi eşlenmemiş elektronlara sahiptir. Fakat bu elektronların manyetik momentlerinin uygulanan manyetik alana paralel olma eğilimlerinin yanı sıra, manyetik momentler düşük enerji durumunu korumak için birbirlerine paralel hale gelmeye çalışırlar. Bundan dolayı herhangi bir dış manyetik etki olmadığında dahi maddenin manyetik momentleri kendiliğinden birbirine paralel olarak sıralanır.
Her ferromanye

Noether('in birinci) teoremi, bir fiziksel sistemde ayırt edilebilir her kesintisiz düzgün simetrinin oluşturacağı etkiye ilişkin bir korunum yasası olduğunu belirtir. Fiziksel bir sistemin etkisi, bir Lagrangian fonksiyonunun tümlevi olup buna göre sistemin tutumu en az eylem prensibine göre belirlenebilir. Yeni ufuklar açan bu teoremi Emmy Noether 1915'te kanıtlanmış olup 1918'de yayınlanmıştır.

Lagrangian zamandan bağımsızsa (zaman değişiminden etkilenmiyorsa) bu sistemde enerji korunuyor demektir.
Lagrangian uzayda yer değişiminden etkilenmiyorsa bu sistemde momentum korunuyor demektir.
Lagrangian uzay içinde dönüşten etkilenmiyorsa bu sistemde açısal momentum korunuyor demektir.
Lagrangian'da Gauge bakışım varsa bu bakışımdan doğan korunan bir "yük" olması gerekir. Örnegin elektriksel yük elektromanyetik gauge bakışım'dan doğan bir yüktür.

Sürekli ortamlar mekaniği, ayrı parçacıklar yerine tam bir kütle olarak modellenen maddelerin mekanik davranışları ve kinematiğin analizi ile ilgilenen mekaniğin bir dalıdır. Fransız matematikçi Augustin-Louis Cauchy, 19. yüzyılda bu modelleri formüle dökmüştür, fakat bu alandaki araştırmalar günümüzde devam etmektedir.

Sürekli ortam olarak modellenen cisim boşlukları tamamen kendi maddesi ile dolduran cisimler olarak farz edilir. Bu modelleme, maddenin atomdan yapıldığını inkâr etmiş olur, bu yüzden sürekli değildir. Ancak uzun ölçeklerinde atomlar arası mesafelerden daha büyüktür, bazı modeller doğrudur. Esas fizik kurallarında mesela kütlenin korunumu, momentum korunumu ve enerji korunumu, bazı objelerin davranışlarının açıklayan diferansiyel denklemlerin türetilmesi için bazı modeller ve yapıcı ilişkiler yolu ile eklenen belirli malzeme çalışmaları hakkındaki bazı bilgiler için uygulanabilirler.
Sürekli ortamlar mekaniği, herhangi bir koordinat sisteminin gözleminden bağımsız olan katı ve sıvıların fiziksel özellikleri ile uzlaşır. Bu özellikler daha sonra tansörler ile tanımlanır ki tansörler, koordinat sisteminden bağımsız olmanın özelliğini gerektiren matematiksel nesnelerdir. Bu tansörler hesaplamalı kolaylık için koordinat sisteminde ifade edilebilir.

Malzemeler, örneğin katı, sıvı ve gaz, boş bir alanda dağılmış moleküllerin oluşumudur. Mikroskobik ölçeklerde, malzemeler çatlaklara sahiptirler ve süreksizdirler. Lakin kesin fiziksel olgular, maddelerin sürekli ortam gibi var olduğunu farz ederek modellenebilirler, yani cismin içindeki madde, sürekli olarak boşluğun içindeki tüm alanlara dağılmış ve doldurmuştur. Bir sürekli ortam, dökme malzemeler olan özellikler ile sonsuz elementlere bölünerek oluşabilecek bir gövdedir.
Sürekli varsayımın geçerliliği, ya istatistiksel homojeniklik ve mikro varoluşun ergodikliği ya da bazı açık frekanslar ile tanımlanabilen teorik analizler tarafından doğrulanabilir. Spesifik olarak, süreklilik hipotezi, tipik hacim elamanlarının kavramları(RVE) üzerinde ve Hill-Mandel koşullarına göre ölçeklerin ayrılmasına dayanak oluşturur. Bu koşullar, mikro yapının mekânsal ve istatistiksel ortalamasındaki yol gibi yapıcı denklemler üzerindeki deneyciler ile teorikçilerin bakış açısı arasında bağlantı sağlar.
Ölçeklerin ayrılması muhafaza edilmediği zaman ya da biri tipik hacim elemanlarının boyutundan daha ince bir çözünürlüğün bir sürekliliğini kurmak istediği zaman, biri, bir istatistiksel hacim elemanı(SVE) kullanır ki bu rastgele sürekli ortamlara yol açar. İkincisi, stokastik sonlu elemanlar için bir mikro mekanik temel sağlar. Tipik hacim elemanı ve istatistiksel hacim elemanının seviyelerine göre, istatistiksel mekaniğe sürekli mekanik bağlantılıdır. Kurucu tepki, mekânsal homojen olduğu zaman, RVE deneysel test yolu ile sınırlı bir şekilde değerlendirilir.
Özellikle sıvılar için, Knodsen sayısı, ne derece süreklilik yaklaşımı yapılabileceğini değerlendirilebilir.

Basitlik için tek bir şeritte --- bir karayolu üzerinde araç trafiğini göz önünde bulundurun. Şaşırtıcı bir şekilde, etkileyici bir övgü içinde, süreklilik mekaniği kısmi diferansiyel yolu(PDE) ile araçların hareketlerini araç yoğunluğu için etkili bir şekilde tasarlar. Bu durumun benzerliği, sürekli modelleme altında yatan sürekli-ayrık ikiliğin biraz anlaşılmasında bizi güçlendirir.
Modellemeye başlamak için bunları tanımlarsak: 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 karayolu boyunca mesafeyi ölçmek (km cinsinden); 
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
 zaman (dakika cinsinden); 
  
    
      
        ρ
        (
        x
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle \rho (x,t)}
  
 karayollarındaki araba yoğunluğu (arabalar/km) 
  
    
      
        u
        (
        x
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle u(x,t)}
  
, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 konumundaki araçların ortalama hızları..

Araçlar belirir ve belirmezler. Herhangi bir grup aracı ele alalım 
  
    
      
        x
        =
        a
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x=a(t)}
  
 nin arkasında konumlanan özel arabalar ve 
  
    
      
        x
        =
        b
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x=b(t)}
  
 önünde konumundaki arabalar. Bu gruptaki toplam arabaların sayısı 
  
    
      
        N
        =
        
          ∫
          
            a
            (
            t
            )
          
          
            b
            (
            t
            )
          
        
        ρ
        (
        x
        ,
        t
        )
        
        d
        x
      
    
    {\displaystyle N=\int _{a(t)}^{b(t)}\rho (x,t)\,dx}
  
.
Arabalar istikrarlı haldeyken 
  
    
      
        d
        N
        
          /
        
        d
        t
        =
        0
      
    
    {\displaystyle dN/dt=0}
  
.
Fakat matematiğin temel teoremi aracılığı ile
Bu integral 
  
    
      
        [
        a
        ,
        b
        ]
      
    
    {\displaystyle [a,b]}
  
.
aralığı içerisinde tüm gruplar için sıfırdır. İntegralin bütün aralıklarda sıfır olabilmesi için integrandın bütün 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 değerlerinde sıfır olması gerek. Sonuç olarak, koruma, birinci dereceden doğru olmayan PDE muhafazasını türetir
karayolunun bütün konumları için.
PDE'nin bu korunumu, sadece araba trafiğine değil, aynı zamanda sıvıların, katıların, kalabalıklar, hayvanlar, bitkiler, Orman yangınları, finansal tüccarlar içinde geçerlidir.

Bu PDE, iki bilinmeyen içindeki tek denklemdir, bu yüzden sorunu iyi pozisyona getirebilmek için başka bir denkleme ihtiyacımız var. Bu gibi ilave bir denklem, tipik olarak deneyden gelen ve sürekli mekanik içinde benzer bir ihtiyaçtır. Araç trafiği için, bu genellikle araçların yoğunluğuna bağlı bir hızda seyahat etmesi için iyi bir kurgudur, 
  
    
      
        u
        =
        V
        (
        ρ
        )
      
    
    {\displaystyle u=V(\rho )}
  
 bazı deneysel fonksiyonların açıklanmasında 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 yoğunluğun azalan fonksiyonudur. Örneğin, Lincoln tünelindeki deney, güzel bir uyum bulunmuştur New York'ta. 
  
    
      
        u
        =
        V
        (
        ρ
        )
        =
        27.5
        ln
        ⁡
        (
        142
        
          /
        
        ρ
        )
      
    
    {\displaystyle u=V(\rho )=27.5\ln(142/\rho )}
  
(km/saatteki arabaların yoğunluğu/km).
Böylece araç trafiği için basit süreklilik modeli PDEdir.

  
    
      
        ρ
        (
        x
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle \rho (x,t)}
  
 için.

Sürekli mekanik modeller, malzeme cismi 
  
    
      
        
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {B}}}
  
 modellemeye üç boyutlu Euclidean uzayda belirlenen bir bölge tarafından başlar. Bu bölgedeki noktaya malzeme noktası veya parçacık denir. Cismin farklı yapılandırmaları veya durumları, Euclidean boşlukta farklı bölgelere karşılık gelir. 
  
    
      
         
        t
      
    
    {\displaystyle \ t}
  
 zamandaki cismin yapılandırmasına karşılık gelen bölgede işaretlenir 
  
    
      
         
        
          κ
          
            t
          
        
        (
        
          
            B
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \ \kappa _{t}({\mathcal {B}})}
  
.
zamandaki cismin yapılandırmasına karşılık gelen bölgede işaretlenir

  
    
      
        
          
            e
          
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {e} _{i}}
  
 problemler için seçilen bazı referans çerçevesinde koordinat vektörüdür. Bu vektör, bazı referans yapılandırmaları içindeki konum parçacığının fonksiyonu 
  
    
      
        
          X
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {X} }
  
 olarak ifade edilir. bu yüzden
bu fonksiyonun çeşitli özelliklerinin olması gerekiyor bu yüzden modeller fiziksel anlam oluştururlar. 
  
    
      
        
          κ
          
            t
          
        
        (
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle \kappa _{t}(\cdot )}
  
 

Zaman içinde sürekli, bu yüzden cisim gerçekçi bir şekilde değişir. 
Her zaman küresel ters çevirme, bu yüzden cisim kendini kesmez.
Oryantasyon koruyucu, doğada mümkün olmayan ayna yansımaları üreten dönüşümler. 
Modellerin matematiksel formülleri için, 
  
    
      
         
        
          κ
          
            t
          
        
        (
        ⋅
        )
      
    
    {\displaystyle \ \kappa _{t}(\cdot )}
  
 de iki kez türevlenebilir olduğu varsayılabilir, bu yüzden hareketi açıklayan diferansiyel denklemler formüllenebilir.

Sürekli ortamlar mekaniği, katı cisimlerin tersine deforme cisimler ile uyuşur. Bir katı, makaslama kuvvetine sahip deforme cisimdir, öyle ki bir katı makaslama kuvvetini destekleyebilir. Sıvılar, diğer yandan, makaslama kuvveti bulundurmaz. Katı ve sıvıların mekanik davranış çalışmaları için, kabul edilebilir sürekli cisimler olmalıdır ki bunun anlamı da, boşluğu barındıran tüm bölgeler madde ile doludur ki bu madde atomlardan oluşmasına rağmen, boşluklara sahip ve kesiklidir. Bundan dolayı, sürekli ortamlar mekaniği, bir noktaya veya bir atomik parça ya da atomlar arası boşluğun içindeki bir noktayı tanımlamayan sürekli bir cisimdeki parçacığa değindiği zaman, bu noktayı işgal eden bir cismin idealleştirilen bir parçası değildir.
Newton ve Euler'in klasik dinamiğine takiben, bir kütlesel cismin hareketi, harici hareketin uyguladığı iki türlü olduğu varsayılan kuvvetler tarafından sağlanır; yüzeysel kuvvet 
  
    
      
        
          
            F
          
          
            C
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} _{C}}

Temel Bilimler fizik, kimya, biyoloji'den oluşur. Diğer tüm bilimsel sahalar, Temel Bilimler'in alt dalları olarak ele alınır. Matematik, Temel Bilimler'in dili, verimli bir yöntem olarak kabul edilir ama temel bilimlerle aynı tutulmaz. Fizik, uzay-zamanda enerji ve hareketini; Kimya, maddelerin değişim dönüşüm süreçlerini; Biyoloji, canlıları inceler. Bu üç temel saha arasında keskin bir ayrım yoktur. Aksine, birbiri arasındaki sınır belirsizdir. Üçünün arasında en temel olanın, enerji ve hareket yani fizik olduğu varsayılır. 21. yy ile birlikte, özellikle kuantum fiziğinin etkisiyle bu üç temel bilim sahası birbirine geçmiş durumdadır. Her biri de araştırmalarda sıklıkla birbirinin kullandığı yöntemlere, ilkelere, kuramlara ihtiyaç duyar.
Temel bilimler insanlık tarafından binlerce yıldır meşgul olunmuş temel sahalardır. Binlerce yıldır değişim dönüşüm yaşayıp günümüzdeki halini almıştır.

Uygulamalı fizik, belirli bir teknolojik veya pratik kullanım için tasarlanmış fizik. Genellikle fizikle mühendislik arasındaki bağlantı olarak düşünülür.
"Uygulamalı" sözcüğü, araştırmacıların motivasyonu ve tutumu ile işten etkilenebilecek teknoloji veya bilim arasındaki ilişkinin doğası gibi faktörlerin ince bir bileşimi ile "teorik"ten ayırt edilir. Uygulamalı Fizik, fiziksel bilimlerin temel gerçekleri ve temel kavramlarına dayalıdır ama pratik cihazlar ve sistemlerde bilimsel ilkelerin kullanılması ve fizik biliminin diğer alanlarında uygulanması ile ilgilidir.
Uygulamalı bir fizikçi, özellikle bir şey tasarlamıyor olabilir. Aksine, yeni teknolojiler geliştirmek ya da bir mühendislik problemini çözmek amacıyla fizik kullanır ve fiziksel araştırma yaptığından mühendislikten ayrılır. Bu açıdan uygulamalı matematiğe benzer.
Başka bir deyişle uygulamalı fizik, fizik bilimlerinin temel gerçekleri ve temel kavramlarına dayalıdır. Ancak bu, bilimsel ilkelerin pratik cihaz ve sistemlerde kullanılması ile ilgilidir.
Uygulamalı fizikçiler, bilimsel araştırma için fizik kullanımı ile de ilgilenebilir. Örneğin, hızlandırıcı fiziğin alanı yüksek enerjili çarpışmaların tasarımını ve yapımını sağlayan mühendislerle çalışarak teorik fizikte araştırmaya katkıda bulunabilir.

1947 yılında fizikçiler John Bardeen, Walter Brattain ve William Shockley tarafından icat edilen transistör
Dikey kavitede yüzeyi yayan lazerler
Fotonik kristaller ve kuantum optiği
Manyetik rezonans görüntüleme
Mikroskopi
Yarı iletkenler
Hızlandırıcı fiziği
Kuantum bilgi bilimi
Kuantum teknolojisi
Astrodinamik
Elektromanyetik itme
Gözlenebilir düşük teknoloji
Nükleer enerji mühendisliği
Fizik mühendisliği
Elektronik
Sonar
Radar
LIDAR

Atomik absorpsiyon spektroskopisi (Atomic absorption spectroscopy-AAS) kimyasal elementlerin kantitatif olarak belirlenmesi amaçlı gaz halindeki serbest atomların optik radyasyoun (ışık) soğurmasından faydalanan bir spektroanalitik prosedür. Atomik absorpsiyon spektroskopisi  serbest metalik iyonların ışığı soğurması üzerine dayanır.
Analitik kimyada bu teknik hedef bir elementin (analitin) analiz edilen numunedeki konsantrasyonunun belirlenmesi için kullanılır. AAS solusyandaki veya direkt olarak katı numunelerdeki 70' in üzerinde farklı elementi elektrotermal buharlaşma yolu ile belirleyebilir ve farmakoloji, biyofizik ve toksikoloji araştırmalarında kullanılır.
AAS ilk defa bir analitik teknik olarak metodun altında yatan prensipleri 19. yüzyılda tarafından Robert Wilhelm Bunsen ve Gustav Robert Kirchhoff, ikisi de University of Heidelberg Üniversitesi, Almanya' da profeesör, belirlenmiştir.

AAS' nin modern formu büyük ölçekte 1950' li yıllar boyunca bir Avusturalyalı kimyacı ekibi tarafından geliştirldi. Sir Alan Walsh, Milletler Topluluğu Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonu (Commonwealth Scientific and Industrial Research Organization-CSIRO), Kimyasal Fizik Bölümü, Melbourne, Avustralya.
AAS' nin kimyanın, tüm kan, plazma, üre, tükürük, beyin dokusu, karaciğer, saç, kas dokusu, semendeki klinik analizler, bazı farmasötik üretim işlemleri, final ilaç ürününde kalan ufak miktarlardaki katalistin belirlenmesi ve suyun metal içeriğinin analiz edilmesi gibi farklı alanlarında kullanımı vardır. 

B. Welz, M. Sperling (1999), Atomic Absorption Spectrometry, Wiley-VCH, Weinheim, Germany, 3-527-28571-73-527-28571-7.
A. Walsh (1955), The application of atomic absorption spectra to chemical analysis, Spectrochim. Acta 7: 108–117.
J.A.C. Broekaert (1998), Analytical Atomic Spectrometry with Flames and Plasmas, 3rd Edition, Wiley-VCH, Weinheim, Germany.
B.V. L'vov (1984), Twenty-five years of furnace atomic absorption spectroscopy, Spectrochim. Acta Part B, 39: 149–157.
B.V. L'vov (2005), Fifty years of atomic absorption spectrometry; J. Anal. Chem., 60: 382–392.
H. Massmann (1968), Vergleich von Atomabsorption und Atomfluoreszenz in der Graphitküvette, Spectrochim. Acta Part B, 23: 215–226.
W. Slavin, D.C. Manning, G.R. Carnrick (1981), The stabilized temperature platform furnace, At. Spectrosc. 2: 137–145.
B. Welz, H. Becker-Ross, S. Florek, U. Heitmann (2005), High-resolution Continuum Source AAS, Wiley-VCH, Weinheim, Germany, 3-527-30736-23-527-30736-2.
H. Becker-Ross, S. Florek, U. Heitmann, R. Weisse (1996), Influence of the spectral bandwidth of the spectrometer on the sensitivity using continuum source AAS, Fresenius J. Anal. Chem. 355: 300–303.
J.M. Harnly (1986), Multi element atomic absorption with a continuum source, Anal. Chem. 58: 933A-943A.
Skoog, Douglas (2007). Principles of Instrumental Analysis (6th ed.). Canada: Thomson Brooks/Cole. 0-495-01201-70-495-01201-7.

Hint yağı bitkisi (Ricinus communis), anavatanı Hindistan olan, sütleğengiller familyasından bir bitki türü. İngilizcesi Castor Oil olarak geçmektedir ve yaygın olarak ambalajlanırken bu adla etiketlenir.
Akdeniz iklimin görüldüğü yerlerde doğal olarak yetişir veya kültürü yapılır. Tohumlarında bulunan risin maddesi zehirlidir.
Tohumlarından elde edilen yağ, renksiz-soluk sarı renkli, hafif kokulu bir yağdır. Alkolde kolaylıkla çözünür. Yağın hazmı zor olduğu için yemeklik yağ olarak kullanılmaz. Tıpta kullanımı yaygındır. Yağın bileşimini özellikle Risinoleik asit oluşturur. Yağın ince bağırsaklar üzerinde müshil etkisi vardır. 15-30 gramlık miktarı kuvvetli müshil etkisi yapar. Zor ısındığından motor yağı olarak da kullanılır. Sanayide sabun ve boya yapımında, dericilikte, mürekkep yapımında, issiz yanması ve beyaz alev vermesi nedeniyle kandillerde de bol miktarda kullanılmıştır. Bebekler için pişik önleyici kremlerde de katkı maddesi olarak bulunur.
Hint yağı tohumu yanlışlıkla alındığında çocukları ve yetişkinleri zehirler. Bu tip bir durumda özellikle kusma ve ağrılı ishal görüldüğünde hemen doktora gidilmelidir.

RDX, gerçek adı siklotrimetilen-trinitramin olup saf RDX 204 °C'de eriyen ve 1.816 g/cm³ yoğunlukta olan bir patlayıcıdır. Bu patlayıcı için kullanılan RDX kısaltması, İngiliz menşeli olduğundan Royal Demolition Explosive (Kraliyet Yıkım Patlayıcısı) kelimelerini ifade etmektedir. Patlayıcıların kısaltma halindeki isimleri genellikle kimyasal içeriklerinin kısaltması veya baş harfleri kullanılarak oluşturulmakla birlikte, II. Dünya Savaşı'nda patlayıcının kompozisyonunun Almanlar tarafından deşifre edilememesi için İngilizler tarafından bu şekilde kısaltılmıştır.
Daha yüksek yoğunlukta döküm ya da presleme ile elde edilebilir. RDX'in sentezlenebilmesi için ilk önce Hekzamin'in Nitrik Asit ile nitratlanarak Hekzamin Dinitrat'a dönüştürülmesi gerekir. Hekzamin Dinitrat ve Amonyum Nitrat karşımı belli aşamalardan geçtikten sonra, tekrar Nitrik Asit ile belirli işlemlerden de geçerek en son RDX kristalleri elde edilir. RDX ancak ileri seviyede kimya bilgisi olanlar tarafından sentezlenebilir. Diğer patlayıcılarla bir miktarda kombinasyon halinde kullanılabilir. Higroskopik değildir ve suda çok az çözünür. Saf halde ıslak olarak yüklenebilir. Patlama hızı 27500 ft/s'dir. Yalnız kullanımında zehirli özellik gösterebilmesi ve çabuk reaksiyona girmesi sebebiyle genelde katışık olarak kullanılır.
Hekzogen, siklonit, T 4 Trimetilentrinitriamin isimleri ile de bilinir.
RDX, C-4'ün yapımında da kullanılır ve C-4'ün ağırlığının %91'ini oluşturur. RDX aynı zamanda fünye yapımında da kullanılır.

Kirli beyazdan sarı renge kadar olabilen bu tür patlayıcılar TNT (%60), RDX (%40) veya TNT, RDX ve balmumu karışımıdır. Ateşleme hızı 7800 m/sn dir bu patlayıcı TNT yerine de kullanılmaktadır.

Patlayıcıların patlama hızlarının listesi

Risin (İngilizce: Ricin), hint yağı bitkisi'nin (Ricinus communis) tohumlarında doğal olarak sentezlenen, karbonhidrat bağlama yeteneğine sahip yüksek derecede toksik bir lektin glikoproteinidir. Ribozom inaktive edici proteinler (RIP) ailesinin Tip II sınıfına ait olan bu makromolekül, bilinen en ölümcül doğal toksinlerden biridir. 
Fareler üzerinde yapılan deneylerde, ortanca öldürücü doz (LD50) değerleri maruz kalma yoluna göre dramatik değişiklikler gösterir; intraperitoneal veya intravenöz enjeksiyon yoluyla vücut ağırlığının kilogramı başına yaklaşık 22 mikrogram iken, inhalasyon (soluma) yoluyla bu doz çok daha düşüktür. Risine oral (ağız) yoluyla maruziyet, gastrointestinal sistemdeki enzimatik bariyerler ve emilim kısıtlılıkları nedeniyle nispeten daha az toksiktir; ancak insanlarda tahmini ölümcül oral dozun vücut ağırlığının kilogramı başına 1 ila 20 miligram arasında olduğu hesaplanmaktadır.

Risin, bilim dünyası tarafından ilk kez 1888 yılında Eston farmakolog Peter Hermann Stillmark tarafından, Tartu Üniversitesi'nde (o dönemki Dorpat Üniversitesi) yürüttüğü doktora tezi çalışmaları sırasında izole edilmiştir. Stillmark, hint yağı bitkisinin tohum ekstraktlarının kırmızı kan hücrelerini aglutine ettiğini (kümeleyip çökerttiğini) fark etmiş ve bu hemaglütinasyon yapıcı ajana "risin" adını vermiştir. Bu çalışma, modern immünolojinin ve bitki lektinleri biliminin başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.
1890'ların başında, modern immünolojinin kurucularından Paul Ehrlich, fareleri düşük dozda risine maruz bırakarak hayvanda toksine karşı spesifik bir direnç (bağışıklık) geliştiğini kanıtlamıştır. Ehrlich'in risin ve benzer bir toksin olan abrin kullanarak yaptığı bu deneyler, antikor kavramının, hümoral bağışıklığın ve "akıllı mermi" (toksin-antikor kompleksi) teorisinin doğmasını sağlamıştır.

Risin proteini, Ricinus communis genomunda tek bir açık okuma çerçevesi (ORF) tarafından kodlanan bir prepro-polipeptit olarak sentezlenir. Risin gen ailesi, hint yağı bitkisinde yaklaşık 7 ila 8 üyeden oluşan bir multigen ailesidir; ancak bunlardan sadece birkaçı fonksiyonel ve tam toksik proteini üretir.

Bitki hücresinin sitoplazmasındaki ribozomlarda başlayan sentez süreci şu aşamalardan geçer:

Prepro-risin Sentezi: İlk olarak 576 amino asit uzunluğunda bir öncül molekül sentezlenir. Bu molekülün N-terminalinde 35 amino asitlik bir sinyal peptidi bulunur.
Endoplazmik Retikulum (ER) Translokasyonu: Sinyal peptidi, büyüyen zinciri endoplazmik retikulum lümenine yönlendirir ve burada sinyal peptidaz enzimi tarafından kesilir; böylece "pro-risin" molekülü oluşur. ER içinde proteindeki özgül asparjin kalıntılarına oligosakkarit zincirleri eklenerek yüksek mannoz tipi glikosilasyon gerçekleştirilir.
Disülfit Köprüsü Oluşumu: ER lümeninde protein katlanırken, ileride A ve B zincirlerini oluşturacak segmentler arasında kimyasal bir disülfit bağı ($Cys_{259}$-RTA ile $Cys_{4}$-RTB arasında) kurulur.
Vakuoler Kesilme: Glikosile olmuş pro-risin, Golgi aygıtı üzerinden bitki hücresinin depolayıcı vakuollerine (protein cisimcikleri) taşınır. Burada vakuoler işleyici enzimler (VPE / endopeptidazlar), A ve B zincirlerini birbirine bağlayan 12 amino asit uzunluğundaki esnek bir "bağlayıcı (linker) peptit" dizisini keserek uzaklaştırır. Bu proteolitik kesim sonucunda kovalent olarak sadece tek bir disülfit bağıyla bağlı olan nihai, aktif heterodimerik olgun risin proteini meydana gelir. Bitkinin bu karmaşık sentez yolunu kullanma sebebi, aktif toksinin kendi bitkisel ribozomlarına ulaşmasını engelleme stratejisidir.

Olgun risin, yaklaşık 60.000 ila 65.000 kiloDalton (kDa) moleküler ağırlığa sahip, küresel (globüler) yapıda bir glikoproteindir. İki bağımsız fonksiyonel polipeptit zincirinden meydana gelir:

Ağırlık ve Amino Asit Dizilimi: Yaklaşık 32 kDa ağırlığında, 267 amino asitten oluşan bir enzimdir.
Yapısal Özellikleri: RTA, yapısal olarak 8 adet $\alpha$-helis ve 8 adet $\beta$-tabakasından oluşan katlanmış bir çekirdeğe sahiptir. Molekülün ortasında, substrat molekülünü kabul eden derin bir yarık (aktif bölge) bulunur.
Katalitik Kalıntılar: Aktif bölgede yer alan $Tyr_{80}$, $Tyr_{123}$, $Asn_{209}$ ve özellikle $Glu_{177}$ ile $Arg_{180}$ amino asitleri, toksinin enzim aktivitesinden doğrudan sorumludur. RTA, tek başına bir Tip I RIP gibi davranır; ancak hücre zarlarını geçme yeteneği olmadığından dışarıdan uygulandığında hücreler için tek başına yüksek düzeyde toksik değildir.

Ağırlık ve Amino Asit Dizilimi: Yaklaşık 34 kDa ağırlığında, 262 amino asitten oluşan bir lektindir.
Yapısal Özellikleri: Gen duplikasyonu sonucu oluşmuş, birbirine çok benzeyen iki küresel dümenden (Domain 1 ve Domain 2) oluşur. Her iki dümen de merkezinde birer adet kalsiyum bağımlı karbonhidrat bağlama cebi barındırır.
Spesifisite: RTB, hücre zarlarında bol miktarda bulunan $\beta$-D-galaktopiranoz ve N-asetilgalaktozamin içeren glikolipid ve glikoprotein yapılarına son derece yüksek afinite ile bağlanır. Görevi, toksik A zincirini hücre yüzeyine sabitlemek ve hücre içine taşınmasını tetiklemektir.

Risin, memeli hücrelerine girmek ve sitoplazmaya ulaşmak için hücrenin kendi endositik ve sekretuar mekanizmalarını tersine çalıştıran karmaşık bir retrograd (geriye doğru) taşıma rotası izler:

Hücre Yüzeyine Bağlanma: RTB, hedef hücre membranındaki galaktoz kalıntılarına tutunur. Bir memeli hücresinin yüzeyinde yaklaşık $10^6$ ila $10^8$ arasında risin bağlanma alanı bulunur.
İçselleştirme (Endositoz): Bağlanmanın ardından risin; klatrin kaplı veziküller, kaveolalar ya da makropinositoz gibi hem klatrin bağımlı hem de klatrin bağımsız tüm aktif endositoz yollarıyla hücre içine alınır.
Sıralama ve Golgiye Geçiş: Endositi veziküller erken endozomlarla birleşir. Hücre içine alınan risinin %90-95'i lizozomlara yönlendirilerek hidrolitik enzimlerce parçalanır. Ancak şanslı bir %5'lik kısım, endozomal sıralama mekanizmalarından kaçarak Trans-Golgi Ağına (TGN) ulaşır.
Endoplazmik Retikuluma (ER) Ulaşım: Toksin, Golgi'den retrograd olarak endoplazmik retikuluma taşınır. Risinin yapısında ER'de kalmayı sağlayan spesifik KDEL sinyal dizisi bulunmamasına rağmen, RTB'nin ER zarı proteinlerine tutunarak bu bölgeye yerleştiği bilinmektedir.
Zincirlerin Ayrılması ve Translokasyon: ER lümeninde, protein disülfit izomeraz (PDI) adı verilen bir şaperon enzimi, A ve B zincirlerini bir arada tutan disülfit bağını indirgeyerek koparır. Serbest kalan RTA zinciri, ER lümenindeki termal instabilite nedeniyle kısmen denatüre olur (açılır). Bu durum, hücre tarafından "yanlış katlanmış kusurlu protein" olarak algılanmasına yol açar.
ERAD Yolundan Kaçış: Hücre, bu proteini yok etmek amacıyla ERAD (Endoplazmik Retikulum İlişkili Parçalanma) sistemini devreye sokar ve RTA'yı Sec61 protein translokon kanalı üzerinden sitoplazmaya fırlatır. Normal şartlar altında sitoplazmaya atılan bu proteinlerin ubiquitinlenip proteazomlarda yakılması gerekir. Ancak RTA zinciri, evrimsel olarak yapısındaki neredeyse tüm Lizin kalıntılarını (ubiquitin bağlanma bölgeleri) kaybetmiş olduğu için ubiquitinlenemez ve proteazomal yıkımdan tamamen kaçarak sitoplazmada aktif bir şekilde kalır.

Sitoplazmada doğal yapısına geri dönerek aktifleşen Risin A Zinciri (RTA), fonksiyonel olarak bir **RNA N-glikosidaz** (EC 3.2.2.22) enzimidir. 
Target olarak ökaryotik hücrelerin protein fabrikası olan ribozomları seçer. RTA, ribozomun büyük alt biriminde (büyük ökaryotik ribozom birimi olan 60S) yer alan ve evrimsel olarak mantarlardan insanlara kadar son derece sıkı korunmuş olan **28S rRNA** molekülünü hedefler. 

RTA, 28S rRNA zinciri üzerindeki "sarcin-ricin döngüsü" (SRL) adı verilen kritik bir ilmekte yer alan **Adenin-4324 ($A_{4324}$)** bazını tanır.
Bu adenin bazının riboz halkasına bağlı olduğu N-glikosidik bağı hidrolize ederek koparır. Bu reaksiyon sonucunda adenin bazı halkadan tamamen uzaklaştırılır (depürinasyon).
Adenin-4324'ün kaybı, ribozomun uzama faktörleri (özellikle Uzama Faktörü 2 - EF-2) ile etkileşime girme yeteneğini tamamen yok eder. EF-2 ribozoma bağlanamadığı için, t-RNA'ların amino asitleri taşıyarak peptit zincirini uzattığı translasyon aşaması kalıcı olarak bloke olur.
Katalitik gücü inanılmaz derecede yüksektir; sitoplazmaya girmeyi başaran **tek bir risin A zinciri molekülü, dakikada yaklaşık 1.500 ila 2.000 ribozomu kalıcı olarak inaktive edebilir.** Hücre içi protein sentezi dakikalar içinde durur. Protein sentezinin kesilmesiyle hücresel homeostaz bozulur, hücre stres sinyalleri aktive olur ve hücre hızla apoptoz (programlanmış hücre ölümü) döngüsüne girerek imha olur.

Risinin patolojik etkileri hücresel nekroz, vasküler sızıntı sendromu ve şiddetli lokal/sistemik enflamasyonun bir kombinasyonudur. Toksin endotel hücrelerine doğrudan zarar vererek kılcal damar geçirgenliğini artırır. Klinik tablo, maruz kalma moduna göre üç ana grupta incelenir:

Soluma: Havadan solunan risin partikülleri doğrudan alveolar makrofajlara ve akciğer epitel hücrelerine bağlanır. Akciğer kılcal damarlarında sıvı sızıntısı başlar. Klinik muayenede raller duyulur, siyanoz gelişir ve akciğer grafilerinde yaygın bilateral infiltrasyon (sıvı birikimi) gözlenir. Ölüm genellikle 72 saat içinde terminal hipoksi ile gerçekleşir.
Gastrointestinal: Genellikle hint yağı tohumlarının kazaen çiğnenmesi sonucu oluşur. Tohumun dış kabuğu sert bir keratin benzeri yapıya sahip olduğundan, tohumlar çiğnenmeden bütün olarak yutulursa toksin salınmaz ve dışkıyla zarar vermeden atılır. Ancak tohum çiğnendiğinde açığa çıkan risin, intestinal mukoza hücrelerini hızla öldürür. Hastada kanlı kusma (hematemez) ve kanlı ishal (melena) görülür. Sıvı kaybı kontrol edilemez boyutlara ulaşarak vasküler kollapsa ve ardından akut böbrek yetmezliğine yol açar.

Risin maruziyetinin teşhisi zordur çünkü ilk semptomlar non-spesifik viral enfeksiyonları veya influenza tablolarını andırır.

Klinik Örnekler: Kan, idrar veya doku örneklerinde risinin kendisi veya metabolitleri ELISA (Enzime Bağlı İmmünosorbent Dene

Toksikoloji ya da ağı bilimi (Zehir bilimi), kimyasallar ile biyolojik sistem arasındaki etkileşimleri, zararlı sonuçları yönünden inceleyen ya da kimyasalların zararsızlık limitlerini belirleyen bilim dalıdır.

Hemen hemen herkes, uygun kullanılmadığında zararlı olacak kimyevi maddelerle temas halindedir. Pek çok ölüm ve belki bunun yüz katı kadar fazla kaza kimyevi maddelerin dikkatsiz kullanılması sonucu meydana gelmektedir.
Toksikoloji (ağıbilim) üç ana alt dala sahiptir: Bunlardan sanayi toksikolojisi, hava ve sudaki kimyevi kirleticilerin zararlı etkilerini inceler. Bunun yanında çalışma ve ev ortamında mevcut olanları da konu alır. Ekonomik toksikoloji ise ilaçlarda, yiyeceklere ilave edilen maddelerde, kozmetik, gübre ve veteriner ilaçlarındaki kimyevi maddelerle meşgul olur. Adli toksikoloji de özellikle ölüm veya ciddi yaralanmayla sonuçlanan vakaların tıbbi yönüyle meşgul olur.
Her kimyevi madde, toksik etkisine (toksiklik, toksisite ya da ağılılık) bağlı olarak altı sınıftan birinde mütalaa edilir. Çok fazla toksik (ağılı), çok toksik, orta derecede toksik, az toksik, oldukça toksik olmayan ve oldukça zararsız.
Zehir, çok fazla veya çok toksik olan kimyevi maddelere verilen isimdir. Bunların az miktarları ciddi zarara veya ölüme sebep olur. Deney hayvanının her kilogramı için 50 miligram ağızdan verildiğinde, 48 saat içinde, bu hayvanların en az % 50'sinin ölümüne sebep olan maddeye kimyevi olarak zehir etiketi konulur. İnsanlar için bu miktar yaklaşık olarak bir çay kaşığı dolusu kadardır.
Toksikoloji, hayvanlar üzerinde deney yaparak, kimyevi maddelerin toksisite derecesini belirlemeye çalışır. Bu maksatla pek çok hayvan kullanılır. Fareler bu iş için kullanılan küçük; maymun ve çiftlik hayvanları büyük hayvanlar arasındadır. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin tamamlanmasından ve sonucun insanlar üzerindeki etkisi tahmin edildikten sonra sınırlı sayıda deneyin insan üzerinde yapılmasıyla makul bir emniyet elde edilir. Buna kimyevi maddelerin insan derisi üzerinde etkisinin araştırılması misal gösterilebilir.
Eğer kimyevi maddelerin hastalık veya ölüme sebebiyet verdiği zannedilirse, ölünün kanı, idrarı ve kas parçaları adli toksikolojiye analiz için verilir. Yapılan deneylerle, zararlı kimyevi maddeler ve miktarları tespit edilebilir.

Toksikoloji denilince akla ilk olarak Paracelsus gelir. 16. yüzyılda Paracelsus'un (1493-1541) zehiri tanımlarken kullandığı "Her madde zehirdir. Zehir olmayan madde yoktur; zehir ile ilacı ayıran dozdur" şeklindeki ifade, bugünkü modern toksikolojinin de çıkış noktasıdır.

Tanımlayıcı toksikoloji
Klinik toksikoloji
Çevre toksikolojisi
Endüstri toksikolojisi
Adli toksikoloji
Analitik toksikoloji
Ekotoksikoloji
Mesleki Toksikoloji
Davranış toksikolojisi
Farmasötik toksikoloji

Her kimyasalın doza bağımlı olarak toksik etki gösterebilmesi gerçeği, toksikolojinin uğraş konularını;

ilaç
kozmetik
pestisit
gıda katkısı
ev temizlik malzemesi
endüstriyel kimyasallar olarak çok geniş bir alana yaymaktadır.
Bütün bu kimyasallara, organizmaya yabancı anlamına gelen "zenobiyotik" yahut "ksenobiyotik" adı da verilmektedir.

Toksikolojinin Temel Kavramları, Bölüm 1.7, Prof.Dr. Ali Esat Karakaya
Farmakoloji Ders Kitabı (editörler: T.Arda Bökesoy, İclâl Çakıcı, Mehmet Melli), Gazi Kitabevi, 2000. ISBN 975-7313-61-0

Türk Toksikoloji Derneği 27 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
9 Eylül Üniversitesi - İlaç ve Zehir Danışma Merkezi 10 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Uyuşturucu veya Narkotik (Yunanca: Narkotikos), kişisel zevk veya tıbbi amaçlı kullanılan beyindeki dopamin salınımını dolaylı ya da doğrudan olmak üzere etkileyen ve bunun vesilesi ile bağımlılık potansiyeline sahip psikoaktif maddelere verilen ortak isim.

Günümüzde uyuşturucu amacıyla kullanılan maddelerin bir kısmı normal tıbbî kullanımı olan ilaçlardır. Bu ilaçlara hidrokodon, kodein, metadon, morfin, afyon örnek olarak gösterilebilir.

Esrar, eroin, amfetamin-metamfetamin, kokain, kubar, haşhaş, afyon, bonzai (sentetik kenevir) gibi isimlerle tanınırlar ve genellikle bitkisel kaynaklı maddelerden elde edilirler. çoğu sağlık açısından zararlıdırlar. Dünyada hızla yayılmaya başlamıştır ve günümüzde daha çok gençler arasında yaygındır. Bazı uyuşturucular önlenmediği sürece ölüme kadar götürebilmektedir. Psikiyatri ve Adli Psikiyatri uygulamalarında bu maddelere yönelik bağımlılık "toksik madde bağımlılığı" ya da "madde bağımlılığı" olarak nitelendirilir. Bu tür maddeler tıp disiplini açısından 4 ana grupta toplanırlar:

Uyarıcı maddeler (kokain, amfetaminler, kafein, nikotin, ekstazi metamfetamin),
Uyutucu/uyuşturucu maddeler (opium alkaloidleri, Alkol, barbitüratlar, benzodiazepinler),
Halüsinojenler (esrar, liserjik asit dietilamid-LSD, fensiklidin-PCP, Dimetiltriptamin-DMT),
Uçucular (tiner ve benzerleri).

Uyuşturucu maddeler çoğu ülkede yasa dışı olmakla birlikte, bu durum maddenin tipine göre ve ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Örneğin esrar, Amerika'nın bazı eyaletlerinde yasal durumdadır.
Alman bilim insanı Christian Rätsch, uyuşturucunun kullanımı üzerine çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Uyuşturucunun yasallaşması gerektiğini ileri süren Rätsch'ın en önemli gerekçelerinden biri uyuşturucu tüketiminin hukuksal bir hak olduğu düşüncesidir. Bunun dışında uyuşturucunun yasak olduğu bir ortamda tüketiminin de doğru yapılamayacağını, çok fazla alındığı takdirde her maddenin ölüme götürebileceğini ileri sürmüştür. Ona göre devlet uyuşturucuyu yasallaştırırsa, karaborsa maddeler piyasada olmayacak ve böylece denetimli tüketim sağlanıp, ölümlerin önüne geçilebilecektir.

2014 yılında 29 milyon insanda uyuşturucu bağımlılığı saptanmıştır. Teşhis konulan her altı uyuşturucu bağımlısından sadece biri tedaviye başvurmaktadır. Dünyada en fazla afyon üretimi ise Afganistan'da yapılmaktadır. Birleşmiş Milletler yaptığı bir açıklama ile Avrupa ülkelerinin en büyük uyuşturucu pazarları arasında olduğu belirtildi.
Birleşmiş Milletler 2016 raporuna göre hayatında en az bir kere uyuşturucu kullananların sayısı 2013'te 246 milyon, 2015 yılında ise 247 milyon olarak açıklandı. Uyuşturucu kategorisinde en fazla Esrar üretimi yapılmaktadır. Esrar 129 ülkede yasadışı yollarla üretilmektedir. Dünyada esrar kullananların sayısı ise 182 milyon civarındadır.

Alfred R. Lindesmith, “Addiction and Opiates”
Ashley Montagu, “Refelections”
Edward M. Brecher “Licit and Illicit Drugs”

Afganistan'da afyon üretimi
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi
Uyuşturucu içeren filmler listesi
Uyuşturucu ticareti
Uyuşturucu baronu
Seks ve uyuşturucu
Uyuşturucu ticareti suçu için ölüm cezası
Aşırı doz uyuşturucu madde alımından ölenler listesi
Uyuşturucuyla savaş
Bağımlılık
Joaquín Guzmán
Pablo Escobar

Quaregna ve Cerrato Kontu Lorenzo Romano Amedeo Carlo Avogadro (9 Ağustos 1776 - 9 Temmuz 1856), İtalyan kimyager ve bilim insanıdır. Günümüzde, adı, derişim teorisi ve moleküler ağırlık alanındaki katkılarıyla anılır.

Amedeo Avogadro, Torino, İtalya'da, köklü ve asil bir aile olan Piedmont ailesinin bir üyesi olarak dünyaya geldi. 20 yaşında, kilise eğitimini bitirip çalışmaya başladı. Ancak kısa bir süre sonra kendini fizik ve matematik alanındaki çalışmalara adadı. 1809'da bu dalları, Vercelli'deki bir lisede (liceo) öğretmeye başladı.
Çok düzgün ve dinine uygun bir hayat sürmüşe benzeyen Avogadro'nun özel hayatı ve politik yaşamı hakkında çok az şey bilinmektedir. Felicita Mazzé'yle evliydi ve altı çocukları oldu. Bazı tarihi çalışmalar, Sardinya'da, son anda önlenen bir ayaklanmayı maddi açıdan desteklediğini savunmaktadır. Ancak bu konuda çok az bilgi olduğundan, iddialar ancak kuşku olarak kalmıştır. Avogadro, istatistik, meteoroloji ve ölçü sistemlerinde önemli rollar oynamıştır. Aynı zamanda Halk Bilgilendirilmesi Kraliyet Üstün Konseyi'nin de bir üyesiydi.
Avogadro'nun molarite ve moleküler ağırlık konusundaki çalışmalarının anısına, bir mol, Avogadro sayısı olarak adlandırılmıştır. Bunun değeri yaklaşık olarak 6.02214199 × 1023'tür. Johann Josef Loschmidt, Avogadro sayısını ilk hesaplayandır ki, sabit, hâlâ Loschmidt sayısı olarak da anılır. Avogadro sayısı, genellikle kimyasal tepkimelerinin sonuçlarını ölçmede kullanılır ve kimyagerlerin, maddelerin tam olarak hangi oranda tepkimede bulunduklarını belirlemelerine yardımcı olur.

Bu notu, De Lamétherie'nin Journal de Physique, de Chimie et d'Histoire naturelle'e  (Fizik, Kimya ve Doğa Tarihi Dergisi) yolladı ve 14 Temmuz, 1811'de, Essai d'une manière de déterminer les masses relatives des molecules élémentaires des corps, et les proportions selon lesquelles elles entrent dans ces combinaisons (Ana moleküllerin göreceli kütlelerini ve tepkimeye girdikleri oranları belirlemeye dair bir deneme) başlığıyla yayınlandı.
Avogadro yasasına göre, değişik gazların aynı hacimlerinin kütlelerinin arasındaki ilişki, aralarındaki moleküler ağırlık farklarıyla doğrudan ilişkiliydi. Bu nedenle de değişik moleküler ağırlıkların gaz örneklerinin kütlelerinden hesaplanabileceğini söylemiştir.
Avogadro, bu fikrini, 1808'te yayınladığı yasasının ardından öne sürmüştür. Avogadro'nun en zorlandığı şey, zamanın bilim insanlarının, atomlar ve moleküller hakkındaki kesin fikirlerinin tam oluşmamasıydı. Nitekim ki Avogadro'nun en büyük katkılarından biri, molekülle atom kavramlarını birbirinden ayırmada basit parçaların da moleküllerden oluştuğunu ve bunların atomlardan oluşabileceğini göstermesidir. Mesela, John Dalton bu olasılığı göz önünde bulundurmamıştır. Avogadro, aslında "atom" kelimesini kullanmamıştır; çünkü hem "atom", hem de "molekül" kelimeleri aynı anlamda kullanılıyordu. Onun yerine, Avogadro, üç çeşit "molekül" olduğunu ve bunlardan birinin de "ana molekül" (bizim kullanımımızla "atom") olduğunu savunmuştur. Aynı zamanda kütleyle ağırlık kavramlarını ayırmaya özellikle önem vermiştir.
Avogadro, 1814'te, Mémoire sur les masses relatives des molécules des corps simples, ou densités présumées de leur gaz, et sur la constitution de quelques-uns de leur composés, pour servir de suite à l'Essai sur le même sujet, publié dans le Journal de Physique, juillet 1811'u (Fizik Dergisi'nde 1811 Temmuz'unda yayınlanan aynı konudaki bir denemeyle uyuşması için moleküllerin göreceli kütleleri ya da gazların yoğunlukları ve oluşturdukları yapılar üzerine birkaç not) yayınladı.
1821'de, kısa süre arayla iki tane daha yayınladı: Nouvelles considérations sur la théorie des proportions déterminées dans les combinaisons, et sur la détermination des masses des molécules des corps (Tepkimelerdeki sabit oranlar teorisi ve molekül kütlelerinin belirlenmesi üzerine yeni değerlendirmeler) ve Mémoire sur la manière de ramener les composès organiques aux lois ordinaires des proportions déterminées (Organik yapıları, belirlenmiş oranlar yasasına göre geri getirme üzerine gözlem).
1841'de, tüm çalışmalarını tamamlayarak, dört cilt halinde, Fisica dei corpi ponderabili, ossia Trattato della costituzione materiale de' corpi'de bastı.
Bilim dünyası, Avogadro'nun teorisine çok önem vermediğinden, teori hemen kabul edilmedi. André-Marie Ampère, üç yıl sonra farklı yöntemlerle aynı sonuçları bulunca da bir şey değişmedi.
Ancak; Charles Frédéric Gerhardt, Auguste Laurent ve Williamson'ın organik kimya üzerinde yaptığı araştırmaların sonucunda teorinin doğrulu test edilebildi.
Ne yazık ki, yapılan bazı deneylerde, bazı anorganik maddeler yasanın dışına çıktı. Bu konudaki kesinlik ancak 1860'ta, Avogadro'nun ölümünden dört yıl sonra yaratıldı; Stanislao Cannizzaro, bu eksepsiyonların, bazı gazların moleküllerinin belirli sıcaklıklarda bağlantısızlık yaşamasından kaynaklandığını açıkladı. Ayrıca, Avogadro yasasının sadece moleküler kütlenin değil, atomik kütlenin de bulunmasını sağladığını savundu.
Rudolf Clausius'un kinetik teorisi, Avogadro'nun yasasını destekleyen başka bir kanıt sundu. Çok süre geçmeden, J. H. van 't Hoff'un sıvılarla gazların davranışlarının benzerlikleri üzerine yaptığı çalışmalar, Avogadro'nun kanununu son kez onayladı. O zamandan beri de, Amedeo Avogadro, atomik teorinin babası olarak kabul edilir.

"Avogadro, Amedeo". Lexico UK English Dictionary. Oxford University Press. Archived from the original on 2022-08-24.

Avogadro sayısı veya Avogadro sabiti, bir elementin bir molündeki atom sayısı ya da bir bileşiğin bir molündeki molekül sayısıdır. 1 mol yani 12 gr karbon12 elementindeki atom sayısı deneysel olarak hesaplanarak 6,02214199x1023  bulunmuştur. Sayı, bu alandaki katkılarından dolayı İtalyan bir bilim insanı Amedeo Avogadro'nun (1776–1856) adı ile anılır.

1811 yılında Avogadro, aynı sıcaklık ve basınç koşulları altında eşit hacimdeki gazların, türleri ne olursa olsun aynı sayıda molekül içereceğini keşfetti. Bu, atomların büyüklüğünü ve ağırlığını isabetli bir şekilde ölçmeyi sağlıyordu.
Herhangi bir maddedeki molekül sayısı ilk kez, Avusturyalı lise öğretmeni Johann Josef Loschmidt (1821–1895) tarafından hesaplanmıştır. Loschmidt 1865 yılında, o zamanlar çok yeni olan kinetik moleküler teori yardımıyla, 1 cm³ gaz içerisinde normal sıcaklık ve basınç şartlarında yaklaşık 2,6x1019 molekül olduğunu hesaplamıştır. Bu değer Loschmidt sabiti olarak bilinir.
Daha sonra, herhangi bir maddedeki molekül sayısının hesaplanışı ile ilgili çeşitli yöntemler ortaya atılmıştır. Örneğin; Einstein, mikroskobik parçacıkların mükemmel koşullar altında (sabit sıcaklık ve basınç değerlerinde) dahi sürekli hareket hâlinde oluşunun sebebi olan, parçacıklar üzerinde sıvının kendi moleküllerinin uyguladığı şoklar konusunda matematiksel bir teoriyi ortaya atmıştır. Bu konudaki ilk deneysel kanıt Alman fizikçi Seddig tarafından yapılmıştır. Bundan sonra bu problemi ele alan iki bilim insanından Perrin (diğeri Svedberg'dir.) araştırmaları sonucunda Einstein'ın teorisinin deneyle mükemmel bir şekilde uyuştuğunu göstermiştir.
Jean Baptiste Jean Perrin (1926 Nobel adayı), Avogadro sayısı terimini 1909 yılında bir makalesinde kullanmış. İlgili insan ilgili terimi ilk kez kullanan insandır.

Gaz yasaları, gazlardaki termodinamik sıcaklık (T), basınç (P) ve hacim (V) aralarındaki ilişkileri açıklayan bir takım kanundur. Rönesans'ın geç dönemleriyle 19. yüzyıl arasındaki dönemde bulunmuş birkaç yasadan oluşur.

Bir gaz karışımının hacminin, karışımı oluşturan gazların aynı koşullarda ayrı ayrı kaplayacakları hacimlerin toplamına eşit olduğunu açıklar.

H2: 
  
    
      
        
          
            18
            
              2
              +
              4
              +
              3
            
          
        
        ⋅
        2
        =
        4
        L
      
    
    {\displaystyle {18 \over 2+4+3}\cdot 2=4L}
  

He: 
  
    
      
        
          
            18
            
              2
              +
              4
              +
              3
            
          
        
        ⋅
        4
        =
        8
        L
      
    
    {\displaystyle {18 \over 2+4+3}\cdot 4=8L}
  

Ar: 
  
    
      
        
          
            18
            
              2
              +
              4
              +
              3
            
          
        
        ⋅
        3
        =
        6
        L
      
    
    {\displaystyle {18 \over 2+4+3}\cdot 3=6L}
  

Gazların hacimlerinin basınçla ters orantılı olduğunu anlatan yasadır.

  
    
      
        
          P
          
            1
          
        
        
          V
          
            1
          
        
        =
        
          P
          
            2
          
        
        
          V
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle P_{1}V_{1}=P_{2}V_{2}\,}
  

Bu yasa gazların hacminin sıcaklıkla doğru orantılı olduğunu açıklar.

  
    
      
        
          
            
              V
              
                1
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              V
              
                2
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {V_{1}}{T_{1}}}={\frac {V_{2}}{T_{2}}}\,}
  

En baştaki gaz yasaları - Boyle yasası (1662), Charles yasası (1787-1802) ve Gay-Lussac yasası (1809) - birleşip, toplam gaz yasasını oluştururlar:

  
    
      
        
          
            
              
                P
                
                  1
                
              
              
                V
                
                  1
                
              
            
            
              T
              
                1
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                P
                
                  2
                
              
              
                V
                
                  2
                
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {P_{1}V_{1}}{T_{1}}}={\frac {P_{2}V_{2}}{T_{2}}}}
  

Daha sonra Avogadro yasasının da eklenmesiyle ideal gaz yasası oluşmuştur:

  
    
      
        
        
        P
        V
        =
        n
        R
        T
      
    
    {\displaystyle \qquad \qquad PV=nRT}
  

P paskal olarak basınç,
V kübik metre olarak hacim,
n gazın mol sayısı,
R gaz sabiti (8.3145 J/(mol K))
T de Kelvin olarak sıcaklıktır.
(Yukardakiler SI birimleridir. Yasa, her birimle çalışmaktadır, ancak gaz sabiti buna göre çevrilmeli ve sıcaklığın da mutlak sıfırda tam sıfır olduğu bir sistem kullanılmalıdır)
Diğer önemli gaz yasaları olan Dalton yasası, kinetik teori ve Graham yasası da gazların basınç, hacim ve sıcaklığa göre nasıl davrandıklarını açıklar.
Bu yasaların tamı tamına geçerli olduğu tüm gazlara, ideal gaz denir. İdeal bir gaz yoktur ancak bazı gazlar, bu yasalara daha çok uyabilir.

Kinetik teori veya gazların kinetik teorisi, gazların basınç, sıcaklık, hacim gibi makroskobik özelliklerini moleküler bileşim ve hareketlerine bağlı olarak açıklayan teoridir. Esas olarak, teori Isaac Newton'un kanısının tersine basıncın moleküller arası statik itmeden kaynaklanmadığını, bunun yerine belli hızlarda hareket eden moleküller arası çarpışmalardan kaynaklandığını söyler. Kinetik teori aynı zamanda kinetik-moleküler teori veya çarpışma teorisi olarak da bilinir.
MÖ 50 civarında, Romalı filozof Lucretius, görünüşte statik olan makroskopik cisimlerin, birbirlerinden sekerek hareket eden hızlı atomlardan oluştuğunu öne sürdü.

Bir ideal gazın moleküler modeli, bir gazın içinde bulunduğu kabın duvarlarına uyguladığı basıncın, gaz moleküllerinin bu duvarlara çarpmalarından ortaya çıktığını kabul eder. Bu modeli geliştirmek için aşağıdaki yaklaşımlar yapılır:

Gazlar, birbirinden bağımsız her yönde gelişigüzel hareket eden taneciklerden (soy gazlar atomlardan, diğer gazlar moleküllerden) oluşur. Bir gaz, moleküllerin yaptığı doğrusal ya da zikzaklı hareketlerin (Brown hareketi) sonucu bulunduğu kabı tamamen doldurur. Aynı nedenle bir gaz başka bir gaz içine konulduğunda, tüm kaba dağılarak homojen karışım oluşturur. Onun için bir gazın hacmi, içinde bulunduğu kabın hacmine eşittir.
Gaz molekülleri arasında büyük boşluklar bulunur. Moleküllerin gerçek (öz) hacimleri toplamı, gazın hacmi yanında ihmal edilebilir. Örneğin; normal koşullarda O2 gazının hacminin % 99,6'sı boşluktur. Bu nedenle gazlar kolaylıkla sıkıştırılabilir.
Gaz molekülleri arasında ve moleküllerle kabın iç yüzeyi arasında çekim kuvveti yoktur.
Gaz taneciklerinin kendi aralarında ve bulundukları kabın iç yüzeyi ile yaptıkları çarpışmalar tamamen esnektir. Çarpışma sırasında moleküllerden biri enerji kaybederken diğeri enerji kazanabilir. Ancak moleküllerin toplam enerjisi değişmez.
Herhangi bir anda bir gazın tüm moleküllerinin hızları birbirine eşit değildir. Moleküllerin çoğu birbirine yakın hızlara sahip iken çok az kısmı düşük, çok az kısmı da daha yüksek hızla hareket eder. Gaz moleküllerinin hızları mutlak sıcaklıkla doğru orantılıdır. Sıcaklık arttıkça moleküllerin hızları da artar.
Moleküller arasında sürekli esnek çarpışmalar olduğundan moleküllerin hızları, dolayısıyla kinetik enerjileri sürekli değişir. Bu bakımdan moleküllerin ortalama hızından ya da ortalama kinetik enerjisinden söz etmek daha anlamlıdır. Kinetik teoriye göre, aynı sıcaklıkta bütün gazların ortalama kinetik enerjileri birbirine eşittir.

İdeal bir gazın moleküllerinin, içinde bulunduğu kabın(küp) duvarlarına uyguladığı kuvvet

  
    
      
        F
        =
        
          
            
              N
              m
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  ¯
                
              
            
            
              3
              L
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F={\frac {Nm{\overline {v^{2}}}}{3L}}}
  

N: Molekül sayısı
m: Bir molekülün kütlesi

  
    
      
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {v^{2}}}}
  
: Moleküllerin hızlarının ortalaması
L: Küp şeklindeki bir kabın ayrıtının uzunluğu
Basınç, birim alana uygulanan kuvvet olduğundan

  
    
      
        P
        =
        
          
            F
            
              L
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              N
              m
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  ¯
                
              
            
            
              3
              V
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P={\frac {F}{L^{2}}}={\frac {Nm{\overline {v^{2}}}}{3V}}}
  

Bu eşitlikte kap, küp olduğundan V=L3
Bu sonuç gösteriyor ki basınç, birim hacimdeki molekül sayısı ve moleküllerin ortalama öteleme kinetik enerjisiyle doğru orantılıdır. Yani bir kaptaki gazın basıncını arttırmanın bir yolu, kaptaki birim hacimdeki molekül sayısını artırmaktır. Tıpkı arabanın lastik basıncını artırmak için ona hava basmamız gibi.

Gazların kinetik teorisine göre

  
    
      
        
          T
          =
          
            
              2
              3
            
          
          
            
              K
              
                N
                
                  k
                  
                    B
                  
                
              
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle T={\frac {2}{3}}{\frac {K}{Nk_{B}}}.}
  

  
    
      
        
          k
          
            B
          
        
      
    
    {\displaystyle k_{B}}
  
: Boltzmann sabiti
K: Moleküllerin toplam kinetik enerjisi
Bu eşitlikte sıcaklığın, ortalama moleküler kinetik enerjinin doğrudan bir ölçüsü olduğu görülebilir. Ayrıca bu eşitlik bir ideal gazın iç enerjisinin yalnızca sıcaklığa bağlı olduğunu ifade eder.

v2 'nin kare köküne, moleküllerin hızlarının karelerinin ortalamasının kare kökü (rms) denir. Kök hızı için aşağıdaki eşitlik vardır:

  
    
      
        
          v
          
            r
            m
            s
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              3
              R
              T
            
            
              molar kütle
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{rms}^{2}={\frac {3RT}{\mbox{molar kütle}}}}
  

v: m/s
T: kelvin
R: gaz sabiti
molar kütle: kg/mol
Kök hızına ait bu eşitlik, belirli bir sıcaklıkta, genel olarak; daha hafif moleküllerin, ağır moleküllere göre daha hızlı hareket ettiğini gösterir. Örneğin molekül ağırlığı 2x10−3 kg/mol olan hidrojen, molekül ağırlığı 32x10−3 kg/mol olan oksijene göre 4 kat hızlı hareket eder. Aşağıda bazı moleküllerin 20°C da kök hızları listelenmiştir.

Atomlararası potansiyel
Bogoliubov-Born-Green-Kirkwood-Yvon hiyerarşisi
Gaz yasaları
Isı
Kritik nokta
Manyetik hidrodinamik
Maxwell–Boltzmann dağılımı
Termodinamik
Vlasov eşitliği

Avogadro sayısı (
  
    
      
        6
        ,
        02
        ×
        
          10
          
            23
          
        
      
    
    {\displaystyle 6,02\times 10^{23}}
  
) kadar atom ya da molekül içeren maddeye 1 mol denir. Mol, hiçbir zaman belli bir kütleyi ifade etmez.
"Mol" terimi, 20. yüzyılın başında Alman kimyager Wilhelm Ostwald tarafından kimya literatürüne kazandırılmıştır. Ostwald, molü bir maddenin moleküler veya atomik ölçeklerdeki temel yapı taşlarının sayısını ifade eden bir birim olarak tanımlamıştır. 
Mol, kimyasal madde miktarının birimidir. Bir mol, bir maddenin moleküler veya atomik ölçeğindeki temel yapı taşlarının sayısını ifade eder. Bir mol, Avogadro sayısı olarak bilinen 6,02 x 10^23 adet yapı taşı içerir.
Örneğin, bir mol suyun molekülleri, iki mol hidrojen atomu ve bir mol oksijen atomu içerir. Bir mol karbon dioksit gazı molekülleri, bir mol karbon atomu ve iki mol oksijen atomu içerir.
Mol, birçok kimyasal hesaplamada ve ölçümlerde kullanılır. Örneğin, bir kimyasal reaksiyonun verimliliğinin hesaplanmasında veya bir çözeltinin konsantrasyonunun belirlenmesinde kullanılabilir. Mol, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "mol" ile gösterilir.

1 mol hidrojen (H) atomunun kütlesi = 1 g
1 mol oksijen (O) atomunun kütlesi = 16 g
1 mol su (H2 + ½O2) molekülünün kütlesi = 18 g
1 tane su molekülünün kütlesi = 
  
    
      
        
          
            18
            
              6
              ,
              02
              ×
              
                10
                
                  23
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {18}{6,02\times 10^{23}}}}
  
'dir.
Bir diğer ifade ile mol; 12 g C elementindeki atom sayısı kadar tanecik içeren sistemdir. 0 derece ortam sıcaklığı ve 1 Atmosfer basınç altında bir mol gaz 22,4 litre hacim kaplar Aynı basınç altında atomlar aynı miktar atom molekül içerir.

  
    
      
        
          
            
              
                n
              
              
                :
              
              
                
                  Mol sayısı
                
              
            
            
              
                N
              
              
                :
              
              
                
                  Tanecik sayısı
                
              
            
            
              
                
                  N
                  
                    a
                  
                
              
              
                :
              
              
                
                  Avogadro sayısı
                
              
            
            
              
                m
              
              
                :
              
              
                
                  Kütle
                
              
            
            
              
                
                  M
                  
                    a
                  
                
              
              
                :
              
              
                
                  Mol ağırlığı
                
              
            
            
              
                V
              
              
                :
              
              
                
                  Hacim
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{array}{lcl}n&:&{\text{Mol sayısı}}\\N&:&{\text{Tanecik sayısı}}\\N_{a}&:&{\text{Avogadro sayısı}}\\m&:&{\text{Kütle}}\\M_{a}&:&{\text{Mol ağırlığı}}\\V&:&{\text{Hacim}}\end{array}}}
  

olmak üzere aşağıdaki formüller ile mol hesaplanabilir:

  
    
      
        
          
            
              
                n
                =
                
                  
                    N
                    
                      N
                      
                        a
                      
                    
                  
                
              
            
            
              
            
            
              
                n
                =
                
                  
                    m
                    
                      M
                      
                        a
                      
                    
                  
                
              
            
            
              
            
            
              
                n
                =
                
                  
                    V
                    
                      22
                      ,
                      4
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{array}{l}n={\frac {N}{N_{a}}}\\\\n={\frac {m}{M_{a}}}\\\\n={\frac {V}{22,4}}\end{array}}}

İdeal gaz yasası, sadece teoride olan ideal gazların durumları hakkında denklemler sağlayan bir yasadır. Bir miktar gazın durumu; basıncı, hacmi ve sıcaklığına göre belli olur. Bu denklem aşağıdaki gibidir:

  
    
      
         
        p
        V
        =
        n
        R
        T
      
    
    {\displaystyle \ pV=nRT}
  

P paskal olarak basınç,
V kübik metre olarak hacim,
n gazın mol sayısı,
R gaz sabiti (8.3145 J/(mol K))
T Kelvin olarak sıcaklık
İdeal gaz sabiti (R), kullanılan birimlere göre değişir. Yukarıda verilen değer (8.3145), SI birimleri için, yani paskal-kübik metre-molar-kelvin için hesaplanmıştır.
İdeal gaz yasası, en çok monatomik gazlar için geçerlidir ve yüksek sıcaklık, alçak basınçlarda daha iyi sonuçlar verir. Bu formül, her gaz molekülünün boyutunu ya da moleküller arası bağları dikkate almadığından, bunları da dikkate alan van der Waals denklemi daha iyi sonuçlar verir.

Mol sayısı (n), kütle olarak da verilebileceği için, bazen bu denklemin alternatif hali daha kullanışlı olabilir. Bu özellikle bilinen bir gaz sorulduğunda kolaylık sağlar.
Mol sayısının (n), kütlenin (m) molar kütleye (M) bölünmesine eşit olduğunu düşünün:

  
    
      
        n
        =
        
          
            m
            M
          
        
      
    
    {\displaystyle n={\frac {m}{M}}}
  

Bunu, n ile yer değiştirirsek:

  
    
      
         
        p
        V
        =
        
          
            
              m
              R
              T
            
            M
          
        
      
    
    {\displaystyle \ pV={\frac {mRT}{M}}}
  

Termodinamik ve fizik alanlarında, bir şey spesifik olması gerekiyorsa, bu değerlerin birim başına düşen kütle halinde verilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu durumda spesifik gaz sabiti (r), gaz sabitinin (R) molar kütleye (M) bölünmesi anlamına gelir:

  
    
      
        r
        =
        
          
            R
            M
          
        
      
    
    {\displaystyle r={\frac {R}{M}}}
  
 ya da 
  
    
      
         
        R
        =
        r
        M
      
    
    {\displaystyle \ R=rM}
  

Bu durumda, yukardaki formüle r eklenmek istense, aşağıdaki formül ortaya çıkar:

  
    
      
         
        p
        V
        =
        m
        r
        T
      
    
    {\displaystyle \ pV=mrT}
  

Yoğunluk (ρ) kütlenin hacme oranı olduğundan, hacim kütleyle yer değiştirirse (V = g/ρ), benzer bir formül yazılabilir.

İdeal gaz yasası, Boyle yasası, Charles yasası ve Gay-Lussac yasası kullanılarak kanıtlanılabilir.
Herhangi bir hacimde (V) bir gaz düşünülürse, hali aşağıdaki gibi belirtilebilir:

  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{0}}
  
 = 100 kPa

  
    
      
        
          t
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{0}}
  
 = 290 K
Öncelikle, gaz izobarik bir işleme uğrarsa, son hacmi aşağıdaki gibi olur:

  
    
      
        
          v
          ′
        
        =
        
          v
          
            0
          
        
        (
        1
        +
        α
        t
        )
        
      
    
    {\displaystyle v'=v_{0}(1+\alpha t)\,}
  

ve de sıcaklığı 
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
 olur.
İkinci olarak, daha sonra izotermik bir işleme uğrarsa, hali aşağıdaki gibi olur:

  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
        
          v
          ′
        
        =
        p
        v
        
      
    
    {\displaystyle p_{0}v'=pv\,}
  

Sonuç olarak:

  
    
      
        p
        v
        =
        
          p
          
            0
          
        
        
          v
          ′
        
        
      
    
    {\displaystyle pv=p_{0}v'\,}
  
;

  
    
      
        p
        v
        =
        
          p
          
            0
          
        
        
          v
          
            0
          
        
        (
        1
        +
        α
        t
        )
        
      
    
    {\displaystyle pv=p_{0}v_{0}(1+\alpha t)\,}
  
;

  
    
      
        p
        v
        =
        
          
            
              
                p
                
                  0
                
              
              
                v
                
                  0
                
              
            
            
              290
               
              
                K
              
            
          
        
        T
      
    
    {\displaystyle pv={\frac {p_{0}v_{0}}{290\ \mathrm {K} }}T}
  
;
Burada, 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 adı verilen 
  
    
      
        
          
            
              
                p
                
                  0
                
              
              
                v
                
                  0
                
              
            
            
              290
               
              
                K
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {p_{0}v_{0}}{290\ \mathrm {K} }}}
  
, evrensel gaz sabitidir. Bunu kullanarak:

  
    
      
        p
        v
        =
        R
        T
        
      
    
    {\displaystyle pv=RT\,}
  

Ve denklemin iki kısmını da n (mol sayısı) ile çarparsak:

  
    
      
        p
        n
        v
        =
        n
        R
        T
        
      
    
    {\displaystyle pnv=nRT\,}
  

  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
 sembolünü, 
  
    
      
        n
        v
      
    
    {\displaystyle nv}
  
 için kısaltma olarak kullanırsak aşağıdaki sonucu elde ederiz:

  
    
      
        p
        V
        =
        n
        R
        T
        
      
    
    {\displaystyle pV=nRT\,}
  

İdeal gaz yasası, ayrıca, kinetik teoriyi kullanarak kanıtlanılabilir. Bunda, durumu basitleştirmek için bazı varsayımların yapıldığı unutulmamalıdır. Bunların arasında en önemlisi şudur: Bir gazın molekülleri ya da atomları bir kütleye sahip olsalar da yok sayılabilirler.

Alaşımlı çelik, mekanik özelliklerini geliştirmek için ağırlıkça % 1.0 ila % 50 arasında toplam miktarlarda çeşitli elementlerle alaşımlanan çeliktir.
Çelik, demir, karbon, az miktarda fosfor, silikon, sülfür ve % 1.5'u geçmeyecek oranda manganez içerir. Bu tip çeliklere "sade karbonlu çelikler" denilir. "Alaşım çelikler" ise % 1'den az karbon içeren çelikler olup, çeliğin özelliklerini değiştirmek için diğer metallerden yeterli miktarlarda çeliğe ilave edilir. En önemli alaşım elementleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Alüminyum ; alaşımlı çeliklerde % 1'e kadar alüminyum ilavesi alaşıma sertlik verir. Nitrürleme işlemi ile dış kısımlarda aşınmaya dayanım kazandırılır.
Krom ; küçük miktarlardaki krom, sert karpitlerin oluşumunu dengeler ve çeliklerin ısıl işlem hassasiyetini geliştirir. Alaşımlara krom katkısı ile tane oluşumu artmaktadır. Büyük miktarlarda krom ilavesi ısı ve korozyon direncini geliştirir.
Kobalt ; çeliğin ısıl-işlem dönüşümünün yavaşlamasına neden olurken, takım çeliklerinin yumuşatma olmaksızın yüksek sıcaklıklarda çalışabilme kabiliyetini geliştirir. Kobalt süper hava çelikleri için çok önemli bir alaşım elementidir.
Bakır ; alaşıma % 0.5'e kadar bakır ilavesi, alaşım çeliklerinin korozyon direncini geliştirmektedir.
Kurşun ; alaşıma % 0.2'e kadar kurşun ilavesi, çeliğin işlenebilme kabiliyetini artırırken, dayanımını azaltmaktadır.
Manganez ; çelik içinde manganez daima bulunur. Manganez ergitme işleminden sonra arta kalan sülfürle birleşerek demir sülfür oluşturur ve çeliğin sünekliğini arttırır.
Molibden ; çelik alaşımlarında, yüksek sıcaklıklarda sünme dayanımını yükseltir, karpiti dengeler, kesici takımların kızıl derece sertliğini geliştirir. Nikel-Krom çeliklerinde temper kırılganlığını azaltır.
Nikel ; tane ıslahı yaparak dayanımı artırır. Korozyon direncini geliştirir. Olumsuz tarafı, yapı içindeki karpitlerin dengesini olumsuz etkiler.
Fosfor ; ergitme işleminin bir artık elementedir. Çelikte zayıflığa neden olur ve genelde miktarının %0.05'in altında olması için büyük önem gösterilir. Bununla beraber alaşımın işleme özelliğini geliştirir.
Silisyum ; % 0.3'e kadar silikon fosforla birlikte alaşımın mekanik özelliklerini düşürmeden akıcılığını artırır. Alaşıma % 1'e kadar silikon ilavesi çeliklerin ısı direncini geliştirir.
Kükürt ; ergitme işleminin bir artık elementedir. Çeliğin dayanım ve tokluğunu azalttığından, giderilmesi için her türlü çaba gösterilir. Alaşımın işlenebilirliklerini geliştirmek için bir miktar kükürt ilave edilir.
Tungsten ; alaşım çeliklerinin çok sert karbit oluşturmalarına yardımcı olurken, ısıl işlemlerin dönüşümünde ise gecikmeye neden olmaktadır. Bu durum çeliklerin yüksek sıcaklıklarda sertliklerini korumalarına imkân sağlar.
Titanyum: En sağlıklı çelik alaşımlarından biridir.
Vanadyum ; alaşım çelikleri içindeki bu elementin alaşımının özelliklerine çok ve çeşitli etkileri vardır. Bunlar;
Karpit oluşumuna yardımcı olur.
Martenziti dengeli hale getirerek, malzemenin sertleştirilme özelliğini geliştirir.
Tane oluşumunu azaltır.
Takım ve kalıp çeliklerin kızıl sertlik derecesine erişmelerine imkân verir.
Çeliklerin yorulma dayanımlarını geliştirir.

Alaşım elementlerinin çeliklere iki önemli etkisi vardır; bunlar:

Alaşım elementleri esas metalle katı bir çözelti oluşturabilirler ve bu çözelti genelde tok fakat sünektir.
Ana metalle (birbirleri ile) bileşim oluştururlar, bileşim kırılganlığı, sertliği iyileştirir.
Alaşımlı çeliklerde kullanılan elementlerin çoğu birbirinin yerine geçecek katı çözeltiler oluştururlar. Yani kafes hücresindeki bir veya daha fazla atom yer değiştirebilir. Bu durum alaşımın vuruş ve çekme dayanımını artırır. Düşük karbonlu çelikler ferrit fazında ise, malzemenin sünekliğinde hiçbir azalma olmaksızın dayanımı artar. Süneklikte kayıp olmadan dayanım ve toklukta iyileştirme imkânları vermesi alaşım elementlerinin, çeliklere ilavelerinin en önemli etkilerinden biridir.
Alaşım elementleri, demir-karbon termal denge diyagramında dönüşüm sıcaklıklarını da değiştirir. Elementlerin çoğu oda sıcaklığında östenit olduklarından, yüzey merkezli kübik kristalleri etkilemektedirler. Elementler birbiri içinde çözünerek, yüzey merkezli kafes yapısına sahip olurlar. Böylece alaşım elementleri YMK (gama) fazından, HMK (α-ferrit) fazına ters yönde dönüşüm yaparlar. Alaşım elementleri östeniti dengeleyip, mevcut sıcaklık aralığını arttıracaklardır. Bundan dolayı elementlerin çoğunda denge oluştuğundan, östenit karbid oluşturmak için mevcut karbon ile reaksiyona girmez. Karbon östenit içinde katı çözelti olarak kalmaya meyillidir. Bu durum A3 dönüşüm sıcaklığındaki baskıyı daha ileri seviyeye götürmeye yardım eder. Alaşımlarda yeterli miktarda alaşım elementleri mevcut olduğu takdirde, gama fazı oda sıcaklığında dengeli hale gelebilir.

Geniş aralıklarla üretilen alaşımlı çeliklerin en verimli şekilde sınıflandırılması; çeliklerin önce uygulama alanlarına göre, daha sonra ise alaşım elementlerinin özelliklerine göre alt gruplara ayrılması ile sağlanır.

1.	Yapı çelikleri
a.	Manganez çelikleri
b.	Nikel çelikleri
c.	Nikel-kromlu çelikler
d.	Nikel-krom-molibden çelikleri
e.	Nikel-krom-vanadyum çelikleri
f.	Molibden çelikleri
g.	Krom-Molibden çelikleri
h.	Krom çelikleri
i.	Silisyum çelikleri
2.	Aşınmaya dirençli çelikler
a.	Nikel çelikleri
b.	Krom-molibden çelikleri
c.	Paslanmaz çelikler
3.	Isıya dirençli çelikler
4.	Mıknatıs çelikleri
5.	Kalıp çelikleri

Allotrop (Yunanca'da "diğer" anlamına gelen ἄλλος (allos) sözcüğü ile biçim anlamına gelen τρόπος (tropos) sözcüklerininden oluşur), aynı elementin uzayda farklı şekilde dizilerek farklı geometrik şekillerdeki kristallerine denir. Örneğin; grafit - elmas, beyaz fosfor (P4) - kırmızı fosfor (P8), rombik allotrop kükürt (S4) - monoklinik kükürt (S8), ozon (O3) -oksijen (O2), kireç taşı - mermer, gri (alfa) kalay - beyaz (beta) kalay birbirinin allotropudur.
Karbon elementinin allotropları olan grafitin karbon bağları zayıf, elmasınkiler ise çok güçlüdür.
Allotrop moleküllerin hem kimyasal özelliklerinin birçoğu hem de fiziksel özelliklerinin tümü birbirinden farklıdır. Sadece aynı maddeyle tepkimeye girdiklerinde oluşturacakları bileşikler aynıdır. Ancak reaksiyona girme aktiviteleri farklıdır.

C(elmas) + O2 → CO2 (Yavaş gerçekleşir)
C(grafit) + O2 → CO2 (Hızlı gerçekleşir)

Amfoter, oksit ve hidroksitleri asidik ve bazik karakterleri bir arada taşıyan element veya bileşikler. Amfoter maddeler hem asitlerle hem de bazlarla tepkimeye girerler. Metal ve yarı metallerin bir kısmı, aminoasitler ve proteinler amfoterik özellik gösterirler.
Bir elementin oksit veya hidroksitinin amfoterliği, elektronegatiflik şiddeti ve dolayısıyla periyodik cetveldeki yeri ile ilgilidir. Elektronegatifliği en düşük olan IA ve IIA gruplarının element oksit ve hidroksitleri kuvvetli bazik özellik gösterir: NaOH (Sodyum hidroksit), Ca(OH)2 (Kalsiyum hidroksit), K2O (Potasyum oksit), MgO (Magnezyum oksit) vb.
Periyodik cetvelin orta kısmında kalan elementlerin ortalama bir elektronegatifliğe sahip olmaları bunların; oksit, hidroksit, hatta bazılarının sülfitlerinin amfoter özellik göstermelerindendir.
Amfoter özellik taşıyan elementler: Zn, Cr, Al, Sn, Pb, Be, Ga'dur. Ayrıca bu elementlerin oksitleri de amfoter özellik taşır.
Zn(OH)2 + 2 OH- → [Zn(OH)4]2- (1)
Zn(OH)2 + 2 H+ → Zn2+ + 2H2O (2)
Zn(OH)2 (çinko hidroksit), birinci tepkimede baza karşı asidik, ikinci tepkimede aside karşı bazik özellik göstermiştir.

Berilyum Hidroksit
         o Asidik ortamda: Be(OH)2 + 2HCl → BeCl2 + 2H2O
         o bazik ortamda: Be(OH)2 + 2NaOH → Na2Be(OH)4

   * Kurşun Oksit
         o Asidik ortamda: PbO + 2HCl → PbCl2 + H2O
         o Bazik ortamda: PbO + Ca(OH)2 +H2O → Ca2+[Pb(OH)4]2-

Amfoter, Yunanca “her ikisi” anlamına gelen amphoteroi (ἀμφότεροι) kelimesinden türetilmiştir. Asit-baz kimyasındaki ilgili kelimeler amfikromatik ve amfikroiktir, her ikisi de bir asitle reaksiyona girdiğinde bir renk, bir baz ile reaksiyona girdiğinde başka bir renk veren asit-baz indikatörleri gibi maddeleri tanımlar.

Atom yarıçapı, küre şeklinde olduğu düşünülen atomların büyüklüklerini ölçmekte kullanılan bir niceliktir. Bu nicelik bir atomun çekirdeği ile elektron bulutu arasındaki uzaklığı ifade eder.
Kuantum atom kuramına göre bir atomun büyüklüğünden kesin olarak bahsedilemez. Başka atomlarla etkileşmeyen bir atomun büyüklüğünden bahsetmek anlamsızdır. Sadece bağ yapan atomlar arasındaki uzaklık hesaplanabilir. Örneğin, katı hâldeki bakır elementinde iki atom arasındaki uzaklık 256 pm'dir. Dolayısıyla tek bir bakır atomunun yarıçapı 128 pm'dir.
Elementlerin atom yarıçapı taşıdığı enerji katmanı (enerji seviyesi) sayısı arttıkça büyür, çekirdek yükü arttığında ise küçülür.
O hâlde periyodik tabloda:

Bir grupta yukarıdan aşağıya inildiğinde; yörünge (periyot sayısı) artar. Yörünge sayısının artması atom çapının artması anlamına gelir.
Bir periyotta soldan sağa doğru ilerledikçe; elektronlar hep aynı yörüngeye birer birer yerleşirler. Bu sırada çekirdekteki proton sayısı da artar. Proton sayısının artması aynı yörüngeye uygulanan çekim kuvvetinin artmasına ve atom çapının azalmasına neden olur.
Atomların çaplarının karşılaştırılması
Önce periyoda bakılır. Periyot numarası büyük olanın çapı büyüktür.
Eğer element aynı periyotta ise grup numarasına bakılır. Elementin grup numarası arttıkça çap küçülür.
Aynı elementin farklı iyonlarının çapları
Elektronu fazla olan iyonun çapı büyüktür.

Kovalent yarıçap:iki atom arasındaki kovalent bağın uzunluğu, kovalent yarıçapların toplamı olarak verilir, R(AB) = r(A) + r(B). Kovalent yarıçaplar ve kovalent bağ arasındaki bu ilişki kesin olmayıp, atomun büyüklüğü oluşturduğu kimyasal bağlara göre değişiklik gösterdiği için, farklılıklar gösterebilir
Van der Waals yarıçapı:Ametallerin kovalent bağ ile tutunmasıyla oluşan moleküllerde atomların çekirdekleri arasındaki mesafenin yarısına kovalent yarıçap denir. Fiziksel durumu katı olan soygazların yarıçapına Van der Waals yarıçapı denir
İyon yarıçapı:İyon yarıçapı, bir atomun elektron alışverişi sonrasında nötr halden anyon ya da katyon hale geçtiğinde sahip olduğu atom yarıçapıdır

Bozunma ürünü, yavru ürün, yavru izotop, radyoyavru veya yavru nüklit, radyoaktif bozunma sonrasında arta kalan nüklittir. Radyoaktif bozunma genellikle bir dizi adımlar halinde ilerler ve bu adımların bütünü bozunma zinciri olarak adlandırılır. 238U'nun 234Th'ye bozunması ardından 234mPa ve ardından 206Pb'ye bozunmalar, bozunma zincirine bir örnektir.

  
    
      
        
          
            U
            
            
            
            
            238
          
          ⟶
        
        
          
            
              
                
                  
                    
                      
                        Th
                        
                        
                        
                        
                        234
                      
                      ⏟
                    
                  
                  
                    daughter
                     
                    of
                    
                       
                      
                        238
                      
                    
                    U
                  
                
                
                  ⟶
                
                
                  
                    
                      
                        Pa
                        
                        
                        
                        
                        
                          234
                          
                          
                          m
                        
                      
                      ⏟
                    
                  
                  
                    granddaughter
                     
                    of
                    
                       
                      
                        238
                      
                    
                    U
                  
                
                
                  ⟶
                  ⋯
                  ⟶
                  
                    
                      Pb
                      
                      
                      
                      
                      206
                    
                  
                
              
              ⏞
            
          
          
            decay
             
            products
             
            of
            
               
              
                238
              
            
            U
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {^{238}U->}}\overbrace {\underbrace {\ce {^{234}Th}} _{\ce {daughter~of~^{238}U}}{\ce {->}}\underbrace {\ce {^{234\!m}Pa}} _{\ce {granddaughter~of~^{238}U}}{\ce {->\cdots ->{^{206}Pb}}}} ^{\ce {decay~products~of~^{238}U}}}
  

234Th, 234mPa,…,206Pb ürünleri 238U' in bozunma ürünleridir.
234Th, 238U ebeveyninin yavrusudur.
234mPa (234 metakararlı) ise 238U' in torunudur.
Bunlar aynı zamanda 238U' in yavru ürünleri olarak ifade edilebilirler.
Bozunma ürünleri, radyoaktivitenin anlaşılmasında ve radyoaktif atık yönetiminde öneme sahiptir.

Brinell sertlik ölçeği, çapı bilinen çelik veya tungsten karbürden yapılmış bir bilyenin belirli bir yük ve süre ile malzeme yüzeyine bastırılarak malzeme yüzeyinde oluşan izin çapının ölçülmesine dayanan bir sertlik ölçme yöntemidir.
Brinell sertlik deneyi 150 MPa'dan düşük çekme mukavemetine sahip malzemelere uygulanan ve malzeme sertlik deneylerinden biridir. bilye, test numunesi ile yüzeye dik bir yönde temas ettirilir ve test kuvveti uygulanır. Test kuvveti belirli bir bekleme süresi boyunca tutulur ve daha sonra çıkarılır. Girintinin çapı birbirine dik en az iki yönde ölçülür. Brinell sertlik değeri, çap ölçümlerinin ortalamasından elde edilir.

1900 yılında İsveçli mühendis Johan August Brinell tarafından önerilen bu test, mühendislik ve metalurjide yaygın olarak kullanılan ve standartlaştırılmış ilk sertlik testidir. Girintinin büyüklüğü ve test parçasına gelebilecek olası hasar, kullanışlılığını sınırlar. Bununla birlikte, sertlik değerinin ikiye bölünmesiyle çelikler için ksi cinsinden yaklaşık nihai çekme dayanımını vermesi de yararlı bir özelliğe sahipti. Bu özellik, rakip sertlik testlerine göre erken benimsenmesine katkıda bulunmuştur.

Tipik test, bir çelik bilye ile malzemenin yüzeyine 3000 kgf kuvvete maruz bırakılarak 10 mm (6,614 inç) çapında bir iz oluşturulur. Daha yumuşak malzemeler için daha küçük bir kuvvet kullanılır; Daha sert malzemeler için, çelik bilye yerine bir tungsten karbür top ikame edilir. İz çapı birbirine dik en az iki yönde ölçülür ve sertlik şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        
          B
          H
          N
        
        =
        
          
            
              2
              
                P
              
            
            
              π
              
                D
              
              
                
                  (
                
              
              
                D
              
              −
              
                
                  
                    
                      D
                      
                        2
                      
                    
                  
                  −
                  
                    
                      d
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  )
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {BHN} ={\frac {2\mathrm {P} }{\pi \mathrm {D} {\Bigl (}\mathrm {D} -{\sqrt {\mathrm {D^{2}} -\mathrm {d^{2}} }}{\Bigr )}}}}
  

BHN = Brinell Sertlik Sayısı (kgf/mm2))
P = kilogram kuvvet (kgf) cinsinden uygulanan yük
D = bilye çapı (mm)
d = iz çapı (mm)
Brinell sertliği bazen megapaskal (MPa) ile hesaplanır; Brinell sertlik sayısı, megapaskala (MPa) dönüştürmek için yerçekimi nedeniyle ivmelenme olan 9.80665 m / s2 ile çarpılır. BHN, nihai çekme mukavemetine (UTS) dönüştürülebilir, ancak ilişki malzemeye bağlıdır ve bu nedenle ampirik olarak belirlenir. İlişki, Meyer yasasından Meyer'in indeksine (n) dayanmaktadır. Meyer'in endeksi 2.2'den düşükse, Nihai çekme mukavemetinin BHN'ye oranı 0.36'dır. Meyer'in endeksi 2.2'den büyükse, oran artar.
BHN, en yaygın kullanılan test standartları (ASTM E10-14 ve ISO 6506–1:2005) tarafından HBW (sertlikten (hardness) H, brinell'den B ve girinti, tungsten (Wolfram) karbür malzemesinden W) olarak belirlenmiştir. Eski standartlarda HB veya HBS, çelik indenterlerle yapılan ölçümleri ifade etmek için kullanılıyordu.
HBW, her iki standartta da SI birimleri kullanılarak şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        
          H
          B
          W
        
        =
        0.102
        
          
            
              2
              
                F
              
            
            
              π
              
                D
              
              
                
                  (
                
              
              
                D
              
              −
              
                
                  
                    
                      D
                      
                        2
                      
                    
                  
                  −
                  
                    
                      d
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  )
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {HBW} =0.102{\frac {2\mathrm {F} }{\pi \mathrm {D} {\Bigl (}\mathrm {D} -{\sqrt {\mathrm {D^{2}} -\mathrm {d^{2}} }}{\Bigr )}}}}
  

F = uygulanan yük (Newton)
D = bilye çapı (mm)
d = iz çapı (mm)

Bir Brinell sertlik numarası (BHN veya daha yaygın olarak HB) verilirken, numarayı elde etmek için kullanılan testin koşulları belirtilmelidir. Testleri belirtmek için standart format, "HBW 10/3000" örneğinde görülebilir. "HBW", sertleştirilmiş bir çelik bilye anlamına gelen "HBS" yerine bir tungsten (Wolfram) karbürün bilye ucunun kullanıldığı anlamına gelir. "10" milimetre cinsinden top çapıdır. "3000", kilogram cinsinden kuvvettir.
Sertlik XXX HB YYD2 olarak da gösterilebilir. XXX, YY tipi bir malzemeye (alüminyum alaşımları için 5, bakır alaşımları için 10, çelikler için 30) uygulanan kuvvettir (kgf cinsinden). Böylece tipik bir çelik sertliği şu şekilde yazılabilir: 250 HB 30D2. Maksimum veya minimum olabilir.

Uluslararası (ISO) ve Avrupa (CEN) Standartları
"EN ISO 6506-1:2014: Metallic materials – Brinell hardness test – Part 1: test method". 9 Temmuz 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"EN ISO 6506-2:2017: Metallic materials – Brinell hardness test – Part 2: verification and calibration of testing machine". 28 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"EN ISO 6506-3:2014: Metallic materials – Brinell hardness test – Part 3: calibration of reference blocks". 28 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"EN ISO 6506-4:2014: Metallic materials – Brinell hardness test – Part 4: Table of hardness values". 9 Temmuz 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
ABD standartları (ASTM International)
"ASTM E10-14: Standard method for Brinell hardness of metallic materials". 21 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Temmuz 2023. 

Rockwell sertlik deneyi
Vickers sertlik deneyi
Knoop sertlik deneyi
Mohs sertlik ölçeği

Demir (II) sülfat veya demir sülfat  FeSO4•xH2O formülüne sahip bir dizi tuz anlamına gelir. Bu bileşikler en yaygın olarak heptahidrat (x = 7) olarak bulunursa da x için birkaç değer bilinmektedir. Hidratlı form tıp alanında demir eksikliğini tedavi etmek ve ayrıca endüstriyel uygulamalar için kullanılır. Antik çağlardan beri, Zaç-ı Kıbrıs ve yeşil vitriyol (vitriyol, sülfat için eski bir isimdir) olarak bilinen, mavi-yeşil heptahidrat (7 molekül su içeren hidrat) bu maddenin en yaygın şeklidir. Tüm demir (II) sülfatlar suda çözünerek  oktahedral moleküler geometriye sahip ve paramanyetik olan aynı akua kompleksi [Fe(H2O)6]2+ verir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. 2019 yılında, 6 milyondan fazla reçeteyle Amerika Birleşik Devletler'nde en sık reçete edilen 103. ilaç oldu.

Endüstriyel olarak, demir sülfat esas olarak diğer demir bileşiklerinin öncüsü olarak kullanılır. Bir indirgeyici madde olması nedeniyle çimentodaki kromatın daha az zehirli Cr(III) bileşiklerine indirgenmesi için yararlıdır. Tarihsel olarak demir sülfat, tekstil endüstrisinde bir boya sabitleyicisi olarak yüzyıllardır kullanılmışır. Tarihsel olarak deriyi karartmak için ve demir mazı mürekkebinin bir bileşeni olarak kullanılır. Yeşil vitriyolün (Demir (II) sülfat) damıtılmasıyla sülfürik asitin (' vitriyol yağı, zaç yağı') hazırlanması en az 700 yıldır bilinmektedir.

Demir (II) sülfat, bitkilerin toprağın besin maddelerine erişebilmeleri için yüksek alkali bir toprağın pH'ını düşürmek için bir toprak düzenleyicisi olarak demir sülfat adıyla satılmaktadır.
Bahçe tarımında demir klorozu tedavi etmek için kullanılır. Ferrik EDTA kadar hızlı hareket etmese de etkileri daha uzun sürelidir. Kompostla karıştırılabilir ve yıllarca bir stok gübre olarak çalışması için toprağın içine gömülebilir. Demir sülfat, çim düzenleyicisi olarak kullanılabilir. Golf sahasında simli iplik yosununu yok etmek için de kullanılabilir.

Demir sülfat, betonu ve bazı kireçtaşlarını ve kumtaşlarını sarımsı pas rengine boyamak için kullanılabilir.
Ağaç işçileri, akçaağaç ahşabına gümüşi bir görünüm vermek için demir sülfat çözeltileri kullanır.
Yeşil vitriyol, mantarların tanımlanmasında da faydalı bir reaktiftir.

Demir sülfat, mürekkeplerin, özellikle de orta çağlardan 18. yüzyılın sonuna kadar kullanılan demir mazı mürekkebinin üretiminde kullanılmıştır. Lakiş mektupları (y.  M:Ö. 588-586) üzerinde yapılan kimyasal testler, olası demir varlığını gösterdi. Bu harflerin üzerindeki mürekkebin yapımında meşe mazısı ve yeşil vitriyolün kullanılmış olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, yün boyamada mordan olarak kullanım alanı bulmuştur. 17. Yüzyıldan beri kakmacılık ve parkecilikte kullanılan sert akçaağaç ahşapları demir sülfat kullanılarak yapılır.
18. yüzyılda İngiltere'de indigo boyanın doğrudan uygulanması için iki farklı yöntem geliştirildi ve 19. yüzyıla kadar kullanımda kaldı. Çin mavisi olarak bilinen bunlardan biri demir (II) sülfat içeriyordu. Kumaş üzerine çözünmeyen bir çivit formu bastıktan sonra, çivit, bir dizi demir sülfat banyosunda löko-indigoya indirgendi (daldırmalar arasında havada çivit mavisine yeniden oksitlenme ile). Çin mavisi işlemi keskin tasarımlar yapabilir, ancak diğer yöntemlerin koyu tonlarını üretemezdi.
1850'lerin ikinci yarısında, kollodyon işlemi görüntüleri için bir fotoğraf geliştiricisi olarak demir sülfat kullanıldı.

Demir (II) sülfat, çeşitli hidrasyon durumlarında bulunabilir ve bu formların birçoğu doğada bulunur.

FeSO4•H2O (mineral: szomolnokit, nispeten az rastlanır)
FeSO4•4H2O (mineral: rozenit, beyaz, nispeten yaygın, melanteritin dehidrasyon ürünü olabilir)
FeSO4•5H2O (mineral: siderotil, nispeten az rastlanır)
FeSO4•6H2O (mineral: ferrohekzahidrit, nispeten az rastlanır)
FeSO4•7H2O (mineral: melanterit, mavi-yeşil, nispeten yaygın)

Sulu çözeltilerin sıcaklığı 56.6 °C'ye ulaştığında tetrahidrat stabilize edilir. 64.8 °C'de bu çözeltiler hem tetrahidrat hem de monohidrat oluşturur.
Mineral formlar, demir içeren cevher yataklarının oksidasyon bölgelerinde bulunur; pirit, markasit, kalkopirit, v.b. Kömür yangın sahaları gibi ilgili ortamlarda da bulunurlar. Birçoğu hızla kurur ve bazen oksitlenir. Çok sayıda başka, daha karmaşık (ya bazik, hidratlı ve/veya ilave katyonlar içeren) Fe(II)-taşıyan sülfatlar bu tür ortamlarda bulunur ve bunun yaygın bir örneği kopiapittir.

Kaplama veya kaplamadan önce çeliğin finisajında, çelik levha veya çubuk, sülfürik asitli dekapaj banyolarından geçirilir. Bu işlem, yan ürün olarak büyük miktarlarda demir (II) sülfat üretir. Fe + H2SO4 → FeSO4 + H2
Büyük miktarlardaki bir başka kaynak, sülfat işlemi yoluyla ilmenitten titanyum dioksitin üretilmesinden meydana gelmektedir.
Demir sülfat ayrıca ticari olarak piritin oksidasyonu ile hazırlanır: 2 FeS2 + 7 O2 + 2 H2O → 2 FeSO4 + 2 H2SO4
Demirden daha az reaktif olan metallerin sülfat çözeltilerinden yer değiştirmesiyle üretilebilir:

CuSO4 + Fe → FeSO4 + Cu

Suda çözündükten sonra, demir sülfatlar, neredeyse renksiz, paramanyetik bir iyon olan metal akuo kompleksi [Fe(H2O)6]2+ oluşturur.
Demir (II) sülfat ısıtıldığında, önce  kristalleşme suyunu kaybeder ve orijinal yeşil kristaller beyaz susuz bir katıya dönüştürülür. Daha fazla ısıtıldığında, susuz madde kükürt dioksit ve kükürt trioksite ayrışır ve geriye kırmızımsı kahverengi bir demir(III) oksit bırakır. Demir (II) sülfatın  termolizi yaklaşık 680 °C'de başlar. 

  
    
      
        
          2
          
          
            FeSO
            
              4
            
            
              
            
          
          
            
              →
              
                Δ
              
            
          
          
            Fe
            
              2
            
            
              
            
          
          
            O
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          
            SO
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          
            SO
            
              3
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2FeSO_4->[\Delta]Fe_2O_3 + SO_2 + SO_3}}}
  

Diğer demir (II) tuzları gibi, demir (II) sülfat da bir indirgeyici maddedir. Örneğin, nitrik asiti azot monoksite ve kloru  klorüre indirger. 

6 FeSO4 + 3 H2SO4 + 2 HNO3 → 3 Fe2(SO4)3 + 4 H2O + 2 NO
6 FeSO4 + 3 Cl2 → 2 Fe2(SO4)3 + 2 FeCl3
Hafif indirgeme gücü organik sentezde değerlidir. Fenton reaktifinin demir katalizör bileşeni olarak kullanılır.

Demir(III) sülfat (ferrik sülfat), diğer yaygın basit demir sülfat.
Bakır(II) sülfat
Amonyum demir(II) sülfat, Mohr tuzu olarak da bilinen, amonyum sülfatın demir (II) sülfatla oluşturduğu çift tuz.

"Ferrous sulfate". Drug Information Portal. U.S. National Library of Medicine. 16 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Demir (III) fosfat (ayrıca ferrik fosfat), FePO4 formülüne sahip inorganik bir bileşiktir. FePO4'ün dört polimorfu ve dihidrat FePO4·(H2O)2'nin iki polimorfu dahil olmak üzere birkaç ilgili materyal bilinmektedir.

FePO4'ün en yaygın biçimi α-kuvars yapısını benimser. Bu nedenle P ve Fe tetrahedral moleküler geometriye sahiptir. Yüksek basınçlarda, oktahedral Fe merkezleri ile daha yoğun bir yapıya faz değişimi oluşur. Dihidratın iki polimorfunda, Fe merkezi iki karşılıklı cis su ligandları ile oktahedraldir.

Demir(III) fosfat, organik tarım uygulamasında kullanım için onaylanmış birkaç mollussisitten biridir.
Çelik ve metal imalat süreçlerinde kullanılabilir. Metal bir yüzeye bağlandığında, demir fosfat metalin daha fazla oksidasyonunu önler.
Demir fosfat kaplamalar, temel olarak, demir veya çelik alt tabakaya yapışmayı artırmak veya boyamak için taban kaplamaları olarak da kullanılır ve çoğunlukla paslanmaya karşı da kullanılır. Aynı zamanda bu yüzeylere kumaş, ahşap ve diğer malzemelerin yapıştırılmasında da kullanılabilir. Demir fosfat kaplamalar genellikle bir boyama veya toz kaplama işleminin bir parçası olarak uygulanır.
Demir fosfat, düşük bir elektronik iletkenliğine sahip olmasına rağmen lityum iyon pilde bir interkalasyon elektrodu olarak da kullanılabilir. Bununla birlikte, son yıllarda, bir elektrot malzemesi olarak kullanımı, malzeme mühendislerinin elektronik iletkenlik sorununu aştığı için giderek daha yaygın hale gelmiştir. FePO4, termal stabilitesi ve iyi şarj döngüsü sayesinde elektrikli araçlardaki aküler için ideal bir elektrot malzemesidir.

Avrupa Birliği'nde gıda katkı maddesi olarak demir(III) fosfata izin verilmez. 2007 yılında 2002/46 / EC direktifinde izin verilen maddeler listesinden geri çekilmiştir.

Memelilerde demir fosfat göz, deri ve solunum yolu tahrişine neden olabilir ve yutulursa zararlı olabilir.

Organik pestisit olarak kullanımı tartışmalıdır. Demir (III) fosfat içeren tuzak salyangoz yemleri, bahçecilikte oldukça yenidir ve tehlikeleri henüz tam olarak araştırılmamış veya anlaşılmamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, demir fosfat içeren ürünlere belirtilmemiş EDTA (etilen-diamin-tetraasetik asit) ilavesi toksisiteyi büyük ölçüde artırmaktadır.
Bu ürünlerin 2006 yılında İsviçre organik sertifikasyon kuruluşu (FiBL) tarafından gözden geçirilmesi, EDTA içerdiklerini keşfetti. Belirtilen ürünlerin metaldehit yemlerinden daha güvenli olmadıkları söylenmektedir.

Dökme demirler, %2'den fazla karbon oranı içeren demir-karbon alaşımlarıdır. İçindeki karbonun grafit şeklinde olanlarına gri dökme demir, sementit şeklinde olanlara ise beyaz dökme demir denir. 1150 °C derece olan erime sıcaklığı çeliğinkinden düşüktür.
Mutfak eşyası üretiminde tercih edilen maddelerden biridir. Çünkü zehirli madde içermez, yüksek derecedeki ısıya dayanıklıdır, ısıyı çok iyi bir şekilde iletir ve dağıtır, şekil verilmesi kolaydır.
Dökme demir mutfak eşyaları ya ham olarak bırakılmış veya koruyucu tabaka ile kaplanmıştır.

Ham dökme demirler, diğer adıyla pik döküm, dökme demir ve çelik üretim safhasından önceki ilk üründür ve mukavemeti oldukça düşük olan ham (pik) Sfero dökme demir, kupol ocakları, endüksiyon ergitme ocaklarında yapılarındaki karbonun %4'ün altına düşürülmesi ve sülfür, fosfor gibi istenmeyen empürütelerin giderilmesinin ardından dökme demir elde edilir, pik döküme göre mukavemeti ve çekme kabiliyeti ham dökümden daha yüksektir. Yüksek ısı dayanımları, darbe ve yük altında çalışabilme kabiliyetleri sayesinde sanayide çeşitli amaçlarla kullanım alanı elde etmişlerdir.
Örneğin ham dökme demir yiyeceklerin pişirilmesinde yüzyıllardır kullanılmaktadır. Yüksek ısıya dayanıklı olması nedeniyle kızartma, sote yapmak için çok uygundur. Ayrıca ısıyı uzun süre muhafaza etmesi ve eşit bir şekilde tüm yüzeye dağıtması nedeniyle yavaş ve uzun süreli pişirme gerektiren yemekler (baklagiller, etli yemekler vb.) için idealdir.
Dökme demirden üretilmiş tava ve tencereler hem ocak üzerinde hem de fırında kullanılabildiği için bazı tarifler için mükemmel bir tercihtir. Örneğin önce ocak üzerinde dış yüzeyi kahverengileştirildikten sonra fırında pişirilen biftek ve pirzola veya meyveli alt-üst keki gibi.
Dökme demirden yapılmış demlikler ise ısıyı uzun süre koruması ve eşit dağıtması nedeniyle mükemmel şekilde demlenmiş eşsiz bir çay içebilmenizi sağlar.
Ham dökme demir mutfak eşyalarının bakımı zordur ve bulaşık makinesinde yıkanamaz. Elde ılık su ile yıkanmalı ve her yıkamadan sonra mutlaka sıvı yağ ile yağlanmalı ve hep kuru tutulmalıdır. Aksi hâlde hemen paslanır.

Ham dökme demirin kullanımı, bakımı ve temizlenmesi sırasında karşılaşılan zorlukları ortadan kaldıran enameled işlemi dökme demir mutfak eşyalarının kullanımını kolaylaştırmış ve bu malzemenin tercih edilip yaygınlaşmasını sağlamıştır.19.yy sonu-20.yy ortalarında uygulanmaya başlanan bu teknik sayesinde koruyucu emaye ile kaplanmış, canlı renklerdeki dökme demir tencere ve tavalar popülerleşmiştir.
Koruyucu tabaka paslanmayı önler, her yıkamadan sonra yağlama ve kurulama zorunluluğunu ortadan kaldırır.Ayrıca gerektiğinde bulaşık makinesinde yıkanabilmesini de mümkün kılar.
Koruyucu tabaka bir tür püskürtülmüş camımsı yüzey olduğu için yüksek ısıda bile canlılığını kaybetmeyen gözalıcı güzellikteki renklerin kullanılmasını da sağlamaktadır. Koruyucu tabaka iç ve dış yüzeyleri kaplamakta ancak her iki yüzeyin birleştiği sınırlarda ham dökme demir görülebilmektedir. Bu nedenle mutfak eşyasının dökme demir olup olmadığını bu detaylara bakarak anlayabilirsiniz.
Enameled dökme demirden üretilen mutfak eşyaları bulaşık makinesinde yıkanabilse de çok sıklıkla bulaşık makinesinde yıkanması tavsiye edilmez. Çünkü ham dökme demirin göründüğü yerler zarar görebilir ayrıca koruyucu tabaka kimyasal deterjan nedeniyle zamanla yıpranabilir.
Birçok ünlü şef ve aşçı dökme demir mutfak eşyaları kullanarak yemek pişirmeyi tercih etmektedir. Paul Bocuse, Martha Stewart, Emeril lagasse, Rachael Ray vb

Elektriksel iletkenlik iletken bir malzemeye uygulanan elektriksel alan etkisinde yük taşıyıcılarının uzak mesafeli hareketleri sonucu oluşur. Dört tür yük taşıyıcısı vardır. 

Elektronlar
Yayınan katyon
Yayınan anyon
Elektron deliği
Metallerde serbest elektronlar eksi kutuptan artı kutba doğru hareket eden negatif yük taşıyıcılarıdır.
Kovalent bağlı bazı malzemelerde (silisyum gibi) bağdan kopan elektronlar artı kutba giderek eksi yük taşıyıcısı olur. Ancak arkasında bıraktığı delikte diğer bir elektron tarafından doldurulunca eksi yönde başka bir delik oluşur. Bunun yarattığı hareket sonucu elektron deliği de bir yük taşıyıcısı ama pozitif bir taşıyıcıdır.
Genelde sıvı eriyiklerde görülen iyonsal iletkenlikte ise pozitif yüklü anyonlar ve negatif katyonlar (bunlar elektron değil molekül veya atomdur) elektriksel alan etkisi altında ortamda hareket ederek iletkenliği sağlarlar.
Bir elektronun taşıdığı birim yük 1,6 x 10−19 coulombdur. (q = 1,6 x 10−19C) Elektron deliği +q yük taşır. İyonların ise iyonlaşma derecesine göre değişir. Na+1 için +q ve SO4−2 için -2q yük taşınır.
l (cm) boyunda A (cm²) kesitli iletken için Ohm kanunu gereği
V = I x R
Burada gerilim V (volt) ve akım A (amp) birbirlerine bir orantık katsayısı direnç R (ohm) ile bağlıdır. Ve ortamın iletkenliğini belirler. Burada
R = ρ . l/A
olur. ρ ortama göre değişen bir katsayıdır. Birimi ohm.cm dir.

Avrupyum ve Avrupyum (Eu), atom numarası 63 olan kimyasal elementtir.
İlk olarak 1901 yılında Eugene-Anatole Demarçay tarafından bulunan, nadir toprak elementleri arasındaki en nadir elementlerden biridir. Element gümüş rengindedir. Renkli televizyonlarda ve floresan lambalarda evropiyum oksit (Eu2O3) kırmızı fosfor olarak, kırmızı ışık vermesi için kullanılır.

Atomik ağırlığı: 151.964
Erime sıcaklığı: 822.0 °C
Kaynama sıcaklığı: 1597.0 °C
Nötron sayısı: 89
Sınıfı: seyrek toprak
Kristal yapısı: kubik
Özkütle: 293k(g/cm³): 5.259

Televizyon (kırmızımsı-turuncu) ve enerji tasarruflu floresan ışıkları (kırmızımsı- turuncu ve mavi) kullanılan fosforlarda,
Yitriyumla oluşturduğu alaşım, renkli televizyonlarda kırmızı renk eldesinde,
Lazerlerin yapımında,
Evropiyum oksit fosforsan özelliği Euro ve diğer paraların sahtelerinden ayırt edilmesinde,
Evropiyum bileşikleri, nükleer reaktörlerde kontrol çubuğu olarak kullanılır. En yüksek nötron yakalama tesir kesitlerinden birine sahip olan kararlı Evropiyum-151 çekirdeği nötron yakalayarak, sırasıyla Evropiyum-152, Evropiyum-153, Evropiyum-154 ve Evropiyum-155 izotoplarına dönüşür. Evropiyum'un nötron yakalama zinciri onu aşırı uzun ömürlü bir nötron zehri yapmaktadır. Ayrıca bu özellikleri onu termonükleer tehditlerin durdurulmasında kullanılmak için favori elementlerden biri yapar.

Fleroviyum, 4a metal grubundan, 114 atom numaralı kimyasal elementtir. Sembolü Fl 'dir (önceden Uuq). 1999 yılında Rusya'daki Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsünde bulunmuştur. Geçici olarak ununkuadyum (< un: bir, quadro: dört) biçiminde kullanılan elementin adı IUPAC tarafından 30 Mayıs 2012 tarihinde kalıcı biçimde fleroviyum olarak değiştirilmiştir. Sovyet nükleer fizikçisi Giorgi Flyorov'un adına ithafen fleroviyum denmiştir.
Bağıl atom kütlesi 289'dur. Erime noktası, kaynama noktası, yoğunluğu, atom çapı, elektronegatifliği, elektron dizilimi veya yükseltgenme basamağı henüz bilinmiyor. Bilinmemesinin sebebi nükleer reaktörlerde tepkime sonucu ortaya çıkması ve çok kısa bir an için kararlı halini korumasıdır. Çabucak bozunduğu için gözlemlenememektedir.
Radyoizotopları yoktur.

Fleroviyum izotopları

Flor (Fransızca: fluor), atom numarası 9, atom ağırlığı 19, yoğunluğu 1,265 olan, kokusu ozonu andıran, kahverengimsi sarı renkte, halojenler grubunun ilk elementidir (simgesi F). 1529 yılında Georgius Agricola, kalsiyum florür bileşiğini tanımlamıştır. İlk defa 1886 yılında Henri Moissan tarafından izole edilmiştir.

En önemli minerali fluorit veya florspar denilen CaF2 dir. Florun saf olarak eldesi (1:2) oranında sıcak erimiş KF, HF bileşiklerinin elektrolizi ile gerçekleşir.
Flor en reaktif element olup argon, neon ve helyum hariç tüm elementlerle tepkimeye girer. Fazla reaktif olmasının nedeni F-F bağının kolay kopması yani dissosiyasyon enerjisinin az olmasıdır. Sadece (-1) oksidasyon sayısına sahiptir, yani tek bağ yapabilir. Fakat ortaklanmamış elektronları sayesinde metallerle –F şeklinde köprülü bileşikler yapabilir. Bir içme suyunda 1 ppm'den fazla flor olursa dişlerde sarı plaklar olur. Ayrıca Flor asal gazlardan Ksenonla bile tepkimeye girmiştir. 
Halojenler arasında en az polarize olabilen elementtir.

TDK

Flotasyon veya yüzdürme yöntemi, üretilecek cevherin suya yatkınlığı (hidrofilik) ve suya karşıtlığı (hidrofobik) özelliklerini kullanarak sıvı içerisinde kabarcık oluşturarak suda yüzmesi veya batması ile diğer malzemelerden ayrılmasını sağlayan bir zenginleştirme yöntemidir.

Genelde sülfür cevherlerin ayrıştırılmasında kullanılır. Dünyada flotasyon özellikle bakır, kurşun ve çinko cevherlerinin zenginleştirme yöntemlerinden biridir. Örnek: porfirik bakır cevherlerinde (hem oksitli hem sülfürlü) flotasyon ile sülfürlü ve oksitli olarak ayırmak mümkündür.
Yüzdürme işlemi sadece suyla yapılamadığından flotasyon için malzeme içine reaktifler eklenir. Bunlar sırası ile pH ayarlayıcı, bastırıcı, canlandırıcı, toplayıcı (kollektör), köpürtücüdür. Bu zenginleştirme yöntemi gravite ile yapılamayan zenginleştirme için uygulanır. Madencilik sektöründe önemli bir zenginleştirme yöntemidir.
Flotasyon ile zenginleştirmede verimli bir proses için, tane iriliğinin en fazla 45 mesh olması gerekmektedir. Flotasyonun uygulanabilmesi için aşağıdaki şartların aynı anda oluşması gerekmektedir:

Cevherdeki minerallerden birisi havaya karşı yüzey gerilime sahip olmalıdır.
Hidrofobik mineraller hava kabarcıklarıyla taşınabilmelidirler.
Flotasyon sıvısı, yüzey gerilimini aktif yapan maddeler içermelidir.

Hidrofobi ve hidrofili tanımları, flotasyon için en önemli özelliklerdir. Flotasyonda kolay yüzen taneciklere hidrofobik (su sevmeyen) denir. Eğer mineral taneciği hidrofobik değilse ve yine de yüzdürülmek isteniyorsa, yüzey kimyasının reaktiflerle değiştirilmesi gerekir. Bu taneciklerinin yüzmesinin sebebi; yüzey kimyasının doğal özelliği sayesinde, hava kabarcıklarına kolayca tutunması ve yüzeye çıkmasıdır. Bu da, tanecik ile kabarcık arasındaki adhezyon kuvvetinden kaynaklanır. Hidrofilik özellikteki minerallerde ise, hava ile tanecik arasında adhezyon kuvveti çok düşük olduğundan veya hiç olmadığından, tanecik kabarcığa tutunamamakta ve sonuç olarak batmaktadır.

Toplayıcılar (Kollektörler)
Düzenleyiciler
pH Düzenleyiciler
Aktifleştiriciler
Bastırıcılar
Koruyucular
Kuvvetlendiriciler
Köpürtücüler

Kollektörlerin esas görevi, minerali hidrofobik yapmaktır. İki grupta toplanabilirler:

Anyon Aktif Grubu
Katyon Aktif Grubu
Temel olarak; anyon aktif grubu sülfür flotasyonunda, katyon aktif grubu ise oksit flotasyonunda kullanılır.

Ksantatlar genelde sülfürlü minerallerin flotasyonunda kullanılır. Ksantatlar asidik ortamda hidrolize olur ve bu nedenle alkali ortamda etkili olur. Ticari isimlerinden bazıları: KEX, SEX, NaIPX, KAX.

Ksantatların kullanıldığı cevher tiplerinde tercih edilir. Bu toplayıcı ksantatlarla beraber kullanılırsa, flotasyon veriminde artış sağlanabilir. Ksantatların aksine, asidik ortamda kullanılabilir. Sıvı hâlde satılır.

Endüstriyel hammaddelerin (metalik olmayan) flotasyonunda tercih edilir.

Flotasyonun ortamının pH'ını değiştirmek amacıyla kullanılır. Minerallerin yüzdürülüp batırılmasında pH önemli bir değişken olduğundan, flotasyon işlemi boyunca kontrol edilmeli ve düzenlenmelidir. pH'ı düşürmek için genelde sülfürik asit (H2SO4), yükseltmede ise sodyum hidroksit tercih edilir.

Bazı durumlarda, kollektörler mineral taneciklerinin yüzeyini değiştirmek için yeterli olmaz. Bu gibi durumlarda, mineral kazanım verimini artırmak için aktifleştiriciler kullanılır.

Bu tür reaktifler, belli minerallerin yüzey kimyasını değiştirmek için kullanılır. En önemli pasifleştiricilerden biri siyanürdür.

Belirli bir süre için pasifleştirilmiş mineralleri yeniden kazanmada kullanılır. Aktifleştiricilere göre daha zayıftır.

Flotasyonda temel olan köpük, sadece su ile elde edilememektedir. Köpük için köpürtücülerin kullanılması şarttır. Esas görevleri yüzey gerilimini azaltmaktır. Bu şekilde, oluşan kabarcıklar bozulmadan, istenilen tanecikleri yukarı taşıyacak ve birikecektir. En önemli köpürtücülerden birisi çam yağıdır.

Flotasyon teknolojisindeki en önemli gelişme, şüphesiz ki kolon flotasyonudur. Bu kolonların verimliliği, klasik flotasyondan hücresine göre çok daha yüksektir ve bu sebeple, endüstride kullanım alanı bulmuştur. Kolonlar temel olarak iki bölümden oluşmaktadırlar. Kabarcıklar üretilip kolonun altından beslenir. Malzeme ise, genelde kolonun yüksekliğinin 2/3'nden kolona beslenir. Malzeme ile taneciklerin karşılaştığı bölge, toplama bölgesidir. Kolonun altından gelen kabarcıklar orta bir bölgede bu taneciklerle buluşurlar. Bu noktada yüzey kimyası uygun olan tanecikler, kabarcıklarla yüzeye taşınırken, kabarcıklara tutunamayan tanecikler, kolonun altına çöker. İkinci bölge ise; kolonun üstünde, köpüğün biriktiği köpük bölgesidir. Köpük bölgesi sürekli olarak, ters akımlı olarak yıkanır. Bu şekilde, köpüklerle ile beraber yükselmiş gang mineralleri yıkanarak uzaklaştırılır.
Flotasyon kolonlarını, klasik flotasyon hücrelerinden ayıran en önemli özellikler: 

Köpük bölgesindeki yıkama suyu
Mekanik karıştırmanın olmaması
Kabarcık üretici bir sistemin varlığı
Avantajları ise şu şekildedir:

Klasik flotasyon hücrelerine göre verimi daha yüksektir.
Düşük yatırım maliyeti
Düşük işletme maliyeti
Basit tasarım sayesinde kararlı çalışma
Tesiste az yer işgal etmesi
Dezavantajları:

Yüksekliğinin tesislerde sorun çıkarması
Kabarcık üreticinin bakımı
Yıkama suyu maliyeti

Fransiyum (keşfedilmeden önceki teorik adıyla eka-sezyum veya aktinyum K), sembolü Fr ve atom numarası 87 olan kimyasal element. Bilinen elementler içinde en az elektronegatifliğe sahip olan ve astatinden sonra doğada en az bulunan elementtir. Astatin, radyum ve radona bozunan fransiyumun radyoaktivitesi son derece yüksektir. Bir alkali metal olarak bir tane değerlik elektronuna sahiptir.
Fransiyum, Marguerite Perey tarafından 1939'da ismini aldığı Fransa'da keşfedildi. Sentezlenmeden doğada keşfedilen son elementtir. Fransiyum laboratuvar dışında son derece az bulunur, fransiyum-223 izotopunun devamlı olarak oluşup bozunduğu uranyum ve toryum cevherlerinde eser miktardadır. Herhangi bir zamanda yerkabuğunda bu izotoptan 30 gram (1 ons) gibi az bir miktarda bulunur; diğer izotopların tamamı yapay olarak elde edilir. Şimdiye kadar herhangi bir izotoptan toplanan en büyük miktar 1997'de Stony Brook Üniversitesi'nde ultra soğuk gaz olarak yaratılan 10.000 fransiyum-210 atomunun oluşturduğu, yani yaklaşık 3.5x10−18 gramlık kümedir.

Fransiyum, 106 atom numaralı seaborgiyumdan hafif olan elementler içinde en kararsız olanıdır; fransiyumun en kararlı izotopu 22 dakikadan daha kısa yarı ömrü olan fransiyum-223'tür. Doğal olarak bulunan elementler içinde kararsızlıkta ikinci sırada bulunan astatinin en kararlı izotopunun yarı ömrü 8,3 saattir. Fransiyumun bütün izotopları astatin, radyum ya da radona bozunabilirler.
Fransiyumun kimyasal özellikleri diğer alkali metaller arasından en çok sezyumunkine benzer. Oldukça ağırdır ve eşdeğer ağırlığı en yüksek elementtir. Bilinen elementler içinde (pauling ölçeğine göre) 0,7 değeri ile en düşük elektronegatifliğe sahip elementtir; sezyum 0,79 ile ikinci en düşük elektronegatifliğe sahiptir. Eğer elde edilebilseydi sıvı fransiyumun erime noktasındaki yüzey gerilimi 0,05092 N/m olurdu. Fransiyum birkaç sezyum tuzu ile kopresipitasyon (beraber çökeltme) gerçekleştirebilir. Örneğin sezyum perklorat ile gerçekleşen kopresipitasyonun sonucu az miktarda fransiyum perklorattır. Bu kopresipitasyon, Glendenin ve Nelson'ın radyosezyum kopresipitasyon metodunun adapte edilmesiyle fransiyumun izole edilebilmesi için kullanılabilir. Fransiyum ek olarak iyodat, pikrat, tartarat (rubidyum tartarat), platinklorür ve silikotungsten gibi diğer birçok sezyum tuzu ile de kopresipitasyon gerçekleştirebilecektir. Element ayrıca, farklı bir ayrıştırma metodu sağlayan, taşıyıcı herhangi bir alkali metal olmadan tungosilik asit ve perklorik asit ile de kopresipitasyon gerçekleştirebilir. Neredeyse bütün fransiyum tuzları suda çözünebilirler.

Fransiyum, kararsızlığı ve nadir bulunuşu nedeniyle ticari amaçlı kullanılmaz. Element biyoloji ve atomik yapı alanlarında araştırma amaçlı kullanılır. Fransiyumun kanserle ilişkili hastalıkların teşhisinde kullanılabileceği düşünülüyordu, buna rağmen sonrasında varılan sonuç bu uygulamanın pratik olmadığı yönündedir.
Sentezlenebilmesi, tuzaklanabilmesi, soğutulabilmesi ve görece basit atomik yapısı ile fransiyum gelişmiş spektroskopi deneylerinde kullanılır. Bu deneyler enerji seviyeleri hakkındaki özel bilgilerin ve atom altı parçacıklar arasındaki eşleşme sabitinin elde edilmesini sağladı. Lazerle tuzaklanan fransiyum iyonları üzerindeki çalışmalar atomik enerji seviyeleri arasındaki geçişler hakkında kuantum teorisinin öngörüsüne benzer şekilde kesin bilgiler sağladı.

1870'lerde kimyagerler sezyumun ötesinde 87 atom numaralı bir alkali metal olması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu element eka-sezyum olan geçici bir isimle anıldı. Araştırma ekipleri bu kayıp elementi saptayıp izole etmeyi denediler. Gerçek bir keşif yapılmadan önce, en az dört kez elementin bulunduğuna dair yanlış iddia ortaya atıldı.

Rus kimyager D. K. Dobroserdov eka-sezyum ya da fransiyumu keşfettiğini iddia eden ilk bilim insanıydı. 1925'te, başka bir alkali metal olan potasyumun bir numunesinde zayıf radyoaktivite gözlemledi. Buradan eka-sezyumun örnekte radyoaktif kontaminasyona (radyoaktif kirlenme) sebep olduğu sonucunu çıkardı. Sonrasında kendi ülkesine atfen russium adını verdiği eka-sezyumun özellikleri ile ilgili öngörülerini içeren bir tez yayımladı. Kısa bir süre sonra Odessa Dobroserdov Politeknik Enstitüsü'ndeki öğretmenlik kariyerine odaklanıp elementle ilgili çalışmalarını daha fazla devam ettirmedi.
Takip eden yılda İngiliz kimyagerler Gerald J. F. Druce ve Frederick H. Loring, mangan(II) sülfat fotoğraflarının x-ışını analizini yaptılar. Druce ve Loring eka-sezyuma ait olabileceğini öngördükleri spektral çizgileri gözlemlediler. Sonrasında element 87'yi keşfettiklerini açıkladılar ve en ağır alkali metal olan bu element için alkalinium ismini teklif ettiler.
1930'da Alabama Politeknik Enstitüsü'nden Fred Allison, manyeto optik makinesiyle polüsit ve lepidolit minerallerini incelerken element 87'yi keşfettiğini iddia etti. Elemente kendi eyaleti Virginia'ya atfen virginium isminin verilmesini ve sembol olarak da Vi veya Vm'yi önerdi. 1934'te UC Berkeley'den H.G. MacPherson, Allison'un kullandığı yöntemin geçerliliğini ve keşfin doğruluğunu çürüttü.
1936'da Rumen kimyager Horia Hulubei ve Fransız meslektaşı Yvette Cauchois de polüsit incelemesi yaptı. İnceleme bu kez yüksek çözünürlüklü X-ray cihazı ile yapıldı. İnceleme sırasında element 87'ye ait olduğunu sandıkları birçok emisyon çizgisi gözlemlediler. Hulubei ve Cauchois keşiflerini rapor ettiler ve element için çalışmalarını tamamladıkları Romanya'nın Moldavia iline atfen moldavium ismini ve Ml sembolünü önerdiler. 1937'de Hulubei'in araştırma metodunu reddeden Amerikalı fizikçi F. H. Hirsh Jr. çalışmayı eleştirdi. Eka-sezyumun doğal olarak bulunamayacağından emin olan Hirsh, Hulubei'in cıva veya bizmut atomunun x-ışını çizgilerini gözlemlemiş olabileceğini söyledi. Ancak Hulubei kullandığı x-ışını cihazının böyle bir hata yapamayacak kadar hassas olduğu konusunda ısrar etti. Nobel Ödülü sahibi ve Hulubei'in akıl hocası olan Jean Baptiste Perrin, Marguerite Perey'nin yeni keşfi fransiyuma karşı gerçek eka-sezyum olarak moldaviumu destekledi. Perey, kendisinin element 87'nin tek kaşifi olduğu onaylanıncaya kadar Hulubei'in çalışmasını eleştirmeye devam etti.

Eka-sezyum 1939'da Paris, Fransa'daki Curie Enstitüsü'nde Marguerite Perey tarafından, bozunma enerjisi 220 keV olarak rapor edilen aktinyum-227'nin saflaştırılması sırasında keşfedildi. Yine de Perey enerji seviyesi 80 keV'in altında bulunan bozunum parçacıkları olduğunu fark etti. Perey bu bozunum aktivitesine daha önce tanımlanmamış bir bozunum ürününün sebep olabileceğini düşündü. Bu ürün saflaştırma esnasında ayrılıyor ama saf aktinyum-227'nin dışında tekrar ortaya çıkıyordu. Yapılan çeşitli testler bilinmeyen elementin toryum, radyum, kurşun, bizmut veya talyum olma olasılığını ortadan kaldırdı. Yeni ürün alkali metallerin kimyasal özelliklerini gösteriyordu. Bu özellik Perey'nin bu ürünün aktinyum-227'nin alfa bozunumu yapması sonucu ortaya çıkan element 87 olduğuna inanmasına yol açtı. Perey daha sonra aktinyum-227'nin beta bozunumunun alfa bozunumuna oranını belirlemeyi denedi. Onun yaptığı ilk test alfa bozunumunun %0,6'ya uzandığını gösterdi, daha sonraki inceleme %1 sonucunu verdi.
Perey yeni izotopu aktinyum-K (fransiyum-223) olarak isimlendirdi. Ardından 1946'da en elektropozitif katyon olduğuna inandığı bu element için catium ismini önerdi. Perey'nin danışmanlarından biri olan Nobel Ödülü sahibi bilim insanı Irène Joliot-Curie katyondan (cation) daha çok kediyi (cat) çağrıştırdığını söyleyerek bu isme karşı çıktı. Sonrasında Perey Fransa'ya atfen fransiyum ismini teklif etti. Galyumdan sonra ismi Fransa'ya atfedilen ikinci element olan fransiyum 1946'da Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (International Union of Pure and Applied Chemistry - IUPAC) tarafından resmen benimsendi. Simge olarak Fa seçildi kısa bir süre sonra da Bertrand Goldschmidt'in önerisi ile simge Fr olarak değiştirildi. Fransiyum doğal olarak bulunan elementler içinde en son keşfedilendir. Fransiyumun yapısı ile ilgili daha sonraki araştırmaları 1970'lerde ve 1980'lerde CERN'de Sylvain Lieberman ve ekibi yaptı.

Fransiyum-223, aktinyum-227'nin alfa bozunumu yapması sonucu oluşur ve toryum ile uranyum minerallerinde eser miktarda bulunur. Verilen bir uranyum numunesinde her 1×1018 uranyum atomuna karşın yaklaşık olarak sadece 1 tane fransiyum atomu vardır. Ayrıca yeryüzü üzerinde herhangi bir anda toplam olarak en fazla 30 g kadar fransiyum bulunduğu hesaplanmıştır. Bu özelliği ile fransiyum astatinden sonra yer kabuğunda en nadir bulunan elementtir.

Fransiyum 197Au + 18O → 210Fr + 5n nükleer reaksiyonunda sentezlenebilir. Bu işlem
209, 210 ve 211 kütleli fransiyum izotopu ürünleriyle Stony Brook Physics'de geliştirildi. Ardından ürünler manyeto optik tuzak (MOT) tarafından izole edildi. Diğer sentezleme metodları ise radyumun nötron ile bombardıman edilmesi ve toryumun proton, döteronlar ya da helyum iyonları ile bombardıman edilmesidir. 2006 itibarı ile henüz tartılabilinecek yeterlilikte fransiyum sentezlenemedi.

Hartree-Fock-Bogoliubov (HFB-14) kütle modeline göre Fransiyumun atomik kütleleri 193 ile 231 arasında değişen 35 tane izotopu bulunmaktadır ve 40 izotopunun daha bulunduğu tahmin edilmektedir. Sadece fransiyum-223 ve fransiyum-221 doğada bulunur.
Fransiyum-223, 21,8 dakikalık yarı ömrü ile en kararlı izotoptur, daha uzun yarı ömre sahip bir fransiyum izotopunun keşfedilmesi veya sentezlenmesi olası görünmüyor. Aktinyum 227'nin kız ürünü olan fransiyum-223 aktinyum bozunma serisinin beşinci ürünüdür. Fransiyum-223 beta bozunumu sonucunda radyum-223'e dönüşür (1149 keV bozunma enerjisi), küçük (%0,006) bir alfa bozunumu ile astatin-219'a dönüşür (5,4 MeV bozunma enerjisi).
Fransiyum-221, 4,8 dakikalık bir yarı ömre sahiptir. Aktinyum-225'in kız ürünü olarak fransiyum-221 neptünyum bozunma serisinin dokuzuncu ürünüdür. Fransiyum-221 alfa bozunumu (6,457 MeV bozunum enerjisi) yolu ile astatin-217'ye dönüşür.
En az kararlı temel düzey izotopu 0,12 μs'lik yarı ömrü

Galyum, kimyasal sembolü Ga, atom numarası 31 olan kimyasal elementtir. Oda sıcaklığında katı halde bulunur, yine oda sıcaklığında insan ile temasında erir. Boksit ve çinkonun saflaştırılması sırasında alüminyumla beraber elde edilir. En çok kullanılan bileşikleri galyum nitrit ve galyum arseniktir. Yarı iletkenlerin yapımında ve kızılötesi alıcılarında kullanılır.

Galyum metali doğada saf halde bulunmaz. Ancak çok kolay elde edilir. Saf bir galyum, parlak, gümüş renkli cam parçalarına benzer. Metal konteynerlarda ya da cam konteynerlarda dondurularak depo edilir. Doğada %60.11 oranında 69Ga izotopu, %39.89 oranında 71Ga izotopu bulunur.

Galyum (Latince: Gallia, anlamı Galya, Fransa) ve (Gallus anlamı horoz) ilk olarak Lecoq de Boisbaudran tarafından 1875'te keşfedilmiştir. Daha sonra Dimitri Mendeleyev tarafından da periyodik tablodaki yeri belirlenmiştir. Boisbaudran elemente kendi ismini vermek yerine o zamanın kelime oyunundan yararlanarak Fransa'ya verilen latince isim olan galya ya atfen bu ismi vermiş ancak gallusta Lecoq un soyadının Latincesidir ve horoz anlamına gelmektedir.

Organogalyum kimyası

Gotland, İsveç'in en büyük adası olup nüfusun çoğunluğu Visby'de yaşar. İlçe, ülkenin yüzölçümünün yüzde birinden azını oluşturur ve sürüş mesafesi yaklaşık 170 km'dir.
Gotland, İsveç'e tamamen entegre bir parça olup tarihsel olarak Gutça konuşulan bir adayken, zamanla İsveççe yaygınlaşmış ve adanın popülerliğini yaz aylarında güneşli iklim ve turistik etkinlikler artırmıştır.
Gotland'da yaklaşık M.Ö. 7200 yılından beri yerleşim bulunmaktadır. Adanın ana gelir kaynakları tarım, gıda işleme, turizm, bilgi teknolojisi hizmetleri, tasarım ve yerel olarak çıkarılan kireç taşından beton üretimi gibi bazı ağır sanayidir. Askeri açıdan bakıldığında, Baltık Denizi'nin merkezinde stratejik bir konuma sahiptir ve 2018 yılında yeniden kurulan Gotland Alayı'na ev sahipliği yapmaktadır.

Baltık Denizi'ndeki adaların listesi

Antimadde, karşı madde veya karşıt madde, maddenin ters ikizi. Paul Dirac denklemiyle ortaya çıkarılmış ve daha sonraki gözlemlerle de varlığı doğrulanmıştır. Antimadde en basit hâliyle normal maddenin zıddıdır. Antimaddenin atomaltı parçacıkları, normal maddeye göre zıt özellikler taşımaktadır. Bu atomaltı parçacıkların elektrik yükleri, normal maddenin atomaltı parçacıklarının tam tersidir. Antimadde, Büyük Patlama'dan sonra normal maddeyle birlikte oluşmuştur; fakat sebebinin ne olduğunu bilim insanları tam anlamıyla bilemeseler de evrende oldukça nadir bulunmaktadır.

Karşıt madde tarihi Paul Dirac adlı genç bir fizikçinin matematiksel denkleminin garip çıkarımıyla başlar.
20. yüzyılın başlarında iki önemli teori olan kuantum mekaniği ve görelilik kuramı fiziği temellerinden sarsıyordu. 1905 yılında Albert Einstein'ın meydana çıkardığı özel görelilik kuramı uzay-zaman ve kütle-enerji arasındaki ilişkiyi açıklıyordu. Bu sırada yapılan deneyler ışığın bazen dalga, bazen de küçük parçacık akımları hâlinde davrandığını gösteriyordu. Max Planck'ın önerdiği teoriye göre ışık dalgaları "kuanta" adı verilen küçük paketçikler hâlinde yayılıyordu, bu ışığın hem dalga hem parçacık hâlinde yayılması anlamına geliyordu.
1920'lerde fizikçiler atom ve bileşenlerine aynı kavramı uygulamaya çalışıyorlardı. 1920'lerin sonunda Erwin Schrödinger ve Werner Heisenberg yeni kuantum teorisini keşfettiler. Bundaki tek sorun teorinin görecelik teorisine uygulanabilir olmayışı yani sadece yavaş hızlardaki parçacıklar için geçerli olup ışık hızına yakın hareket edenler için sonuç vermemesiydi.
1928'de Paul Dirac problemi çözdü. Elektron davranışını tanımlamak için özel göreliliği ve kuantum teorisini bir araya getiren bir denklem yazdı. Dirac'ın denklemi, ona 1933 Nobel Fizik Ödülü'nü getirdi, aynı zamanda başka bir problem yarattı: x2=4 denkleminin iki çözümü olduğu gibi (x= -2, x=2), Dirac denkleminin de biri pozitif enerjili diğeri negatif enerjili elektronlar için olmak üzere iki çözümü vardı. Fakat klasik fiziğe göre bir parçacığın enerjisi daima pozitif bir sayı olmalıydı.
Dirac bunun, her parçacığın kendisiyle tıpatıp aynı ama yükü zıt olan bir karşıt parçacığı olacağı anlamına geleceğini açıkladı. Örneğin elektron için her yönüyle aynı ama pozitif yük içeren bir karşıt elektron olmalıydı. Nobel konferansında karşıt maddeden oluşan tamamen yeni bir evrenin varlığını kurgulamıştı.

1930'da gizemli karşıt parçacık avı başladı. O yüzyılın daha öncesinde, 1936 Nobel Fizik Ödülü sahibi Victor Hess yüksek enerjili parçacıkların bir kaynağını keşfetmişti: kozmik ışınlar. Kozmik ışınlar, dış uzaydan gelen çok yüksek enerjili parçacıklardır. Dünya atmosferine çarptıklarında muazzam bir düşük enerjili parçacık sağanağı yaratırlar ki bunun fizikçiler için çok kullanışlı olduğu ispatlanmıştır.
1932'de Carl Anderson ve CalTech'ten genç bir profesör, kozmik parçacık sağanağı hakkında çalışırken, pozitif yüklü ve elektronla aynı kütleli bir parçacığın bıraktığı izi gördü. Bir yıllık çalışma ve gözlemler sonucu, izlerin gerçekten karşıt elektron olduğuna ve her birinin kozmik ışınların etkisiyle kendi yanına bir elektron ürettiklerine karar verdi. Karşıt elektronlara pozitif yüklerinden dolayı "pozitron" adını verdi. Doğrulama kısa bir süre içinde Occhialini ve Blackett'ten geldi, böylece bu çalışma Anderson'a 1936 Nobel Fizik Ödülü'nü getirdi ve Dirac'ın öngörüsü doğrulanmış oldu.
Uzun yıllar kozmik ışınlar, yüksek enerjili parçacıkların tek kaynağı olarak kaldılar. Keşiflerin akışı durmadı ama beklenen karşıt parçacığın, karşıt protonun keşfi için fizikçiler 22 yıl beklemek zorunda kaldılar.

Karşıt proton araştırmaları 1940'larda ve 1950'lerde laboratuvar deneylerinin o zamana kadarki en yüksek enerjili seviyelere çıkmasıyla kızıştı.
1930'da, 1939 Nobel Fizik Ödülü sahibi Ernest Orlando Lawrence "siklotron" denen proton gibi bir parçacığı onlarca MeV enerjiye çıkartan parçacık hızlandırıcıyı icat etti. Hemen ardından, karşıt protonun bulunması için harcanan efordan dolayı hızlandırıcılar çağı başlamış oldu. Ve yeni bir bilim dalı olarak parçacık fiziği doğdu.
Berkeley'deki Betatron'u 1954 yılında inşa eden yine Lawrence idi (o zamanlar BeV idi, şimdi GeV denilmekte.). Betatron, 2 elektronu karşıt proton üretmek için en uygun yüzey olarak öngörülen 6,2 GeV'luk enerjide çarpıştırabiliyordu. Aynı zamanda başlarında Emilio Segre olan diğer bir fizikçi grubu, karşıt protonları saptamak için yeni bir makine tasarladı ve yaptı.
Ekim 1955'te büyük haber New York Times'ın ön sayfasından duyuruluyordu: "Yeni Atom Parçacığı Bulundu, Negatif Proton!" Karşıt protonun keşfiyle Segre ve takımı (O. Chamberlain, C. Wiengand ve T. Ypsilantis) doğanın temel simetrilerinden birinin kanıtında başarılı olmuş oldular: madde ve karşıt madde.
Segre ve Chamberlain 1959 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldüler. Sadece bir yıl sonra, Betatron'da çalışan ikinci takım (B. Cork, O. Piccione, W. Wenzel ve G. Lambertson) karşıt nötronu bulduklarını duyurdular.

O zamana kadar atomu oluşturan 3 parçacığın da birer karşıt parçacığı olduğu biliniyordu. Yani, eğer parçacıklar atomda birbirlerine bağlanıp maddenin en küçük yapı birimini 1965'te karşıt döteryumun (ağır hidrojen), bir karşıt madde çekirdeğinin bir karşıt proton ve bir karşıt nötrondan oluşmuş hâli (tıpkı döteryumun bir proton ve bir nötrondan oluşması gibi), bulunmasıyla geldi. Hedef, eşzamanlı olarak iki takım tarafından bulunmuştu: biri Antonino Zichichi önderliğinde CERN'deki Proton Synchrotron'u kullanmıştı, diğerleri ise Leon Max Lederman başkanlığında New York'taki Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nın Alternating Gradient Synchrotron (AGS) hızlandırıcısını kullanarak başarmışlardı.

Karşıt çekirdek yaptıktan sonraki soru, "Karşıt elektronlar karşıt çekirdekle karşıt maddeyi oluşturacak bağları yapabilir mi?" idi.
Cevap oldukça sonra çok özel bir makine, CERN'ün eşsiz Düşük Enerji Karşıt Proton Çemberi (LEAR) sayesinde geldi. Hızlandırıcıların aksine LEAR aslında karşıt protonları yavaşlatıyordu. Fizikçiler bundan sonra bir pozitronu yani karşıt elektronu karşıt protonla bağ kurup gerçek bir karşıt hidrojen, gerçek bir karşıt madde atomu oluşturması için denemelere başladılar.
1995'in sonlarına doğru bu şekildeki ilk karşıt atomlar Alman ve İtalyan fizikçilerden oluşan bir takım tarafından CERN'de elde edildi. Sadece 9 karşıt atom üretilmesine karşın, haber tüm dünya gazetelerinin ön sayfasına çıkacak kadar heyecan uyandırıcıydı.
Başarı, karşıt hidrojen atomlarının karşıt dünya üzerindeki çalışmalarda, hidrojenin bilim tarihinde son asırda oynadığı role benzer bir rol oynayabileceğini söylüyordu. Hidrojen evrenimizin üç çeyreğini oluşturuyor ve kâinat hakkında bildiklerimizin çoğu sıradan hidrojen hakkındaki araştırmalardan elde edilmişti.
Fakat akıllarda bir soru kalmıştı: karşıt hidrojen tamamen sıradan hidrojen gibi mi davranıyor? Bu soruyu cevaplamak için CERN yeni bir deney tesisi yapmaya karar verdi: Karşıt Proton Yavaşlatıcısı.

Ernest Lawrance'ın siklotronu icadından sonra fizikçilerin maddenin yapısında derinlere inmeleri için hızlandırıcıların en iyi yol olduğu anlaşılmış oldu.
Hemen sonra ABD yolu gösterdi. Böylesi makineler herhangi bir Avrupa ülkesinin tek başına yapması için çok büyük ve pahalıydı. Fakat 1954'te Avrupalı fizikçiler Cenevre'de merkezî bir laboratuvar kurmaya karar verdiler ve böylece CERN kurulmuş oldu. Bu tarihten sonra CERN yüksek enerji fiziğindeki teknik ve bilimsel gelişmelerde başrolü oynamaya başladı.
Protonları ve elektronları onlarca MeV enerjilere hızlandıran ilk tek mıknatıslı siklotronlardan ve betatronlardan sonra, yeni simit şekilli ("doughnut-shaped") iki türlü parçacığı da GeV'luk enerjilere hızlandırabilen senkrotronlar geliştirildi. 1950'lerden itibaren yeni odaklama teknikleriyle makineler 30 GeV'luk hâle getirildi.
1970'lerin başlarına kadar maddenin yapısı hakkındaki araştırmalarda birkaç önemli adım daha atıldı. Bulunan yeni parçacıkların sayısı çığ gibi arttı, tabii bu CERN'deki 28 GeV Proton Synchrotron'un, Brookhaven'daki 33 GeV Alternating Gradient Synchrotron'un ve yeni ve etkili parçacık dedektörü "bubble chamber"ın (kabarcık odası) başarılı bütünleşmeleri sayesinde elde edildi.

Büyük hızlandırıcılar macerasının başlamasından hemen sonra fizikçiler fark ettiler ki hızlandırılmış bir parçacık demeti sabit bir hedefe çarptığında, enerjinin çoğu hedefin geri tepmesinde harcanıyor ki asıl amaç olan parçacık çalışmaları ve parçacıkların etkileşim araştırmaları için geriye sadece küçük bir yüzde kalıyor. Bunun yerine eğer iki parçacık demeti birbiriyle kafa kafaya çarpıştırılırsa geri tepme için hiç enerji harcanmayacak, tüm enerji deneye kalacaktı.
Diğer laboratuvarlar elektronları çarpıştırmaya yoğunlaşırlarken, CERN protonlar üstünde çalışıyordu. Fikre göre, protonlar PS'den alınıp yeni bir makinenin birbirine bağlı iki çemberinde hızlandırılıp çarpışmalarını sağlamaktı. Yeni makinenin adı The 31+31 GeV Intersecting Storage Rings idi ve birçok teknolojik zorluğun üstesinden geldikten sonra ilk proton-proton çarpışması 1971 yılında gerçekleşti.
Aynı zamanda parçacık detektörleri de yeni gelişmeler göstermekteydi ve eski "bubble-chamber" yerini daha çok sayıda ve büyüklükte etkileşimleri gösteren daha hızlı ve teknolojik aletlere bıraktı. Fakat ana gelişmelerden biri ancak 1980'lerde gerçekleşti: etkili soğutma teknikleriyle karşıt maddenin oyuna girmesi sağlandı ve hemen oyuna hâkim bir pozisyon kazandı.
İki paralel yol, hızlandırıcıların gelişmesinde etkili oldu. Biri fizikçilerin maddenin temel bileşenlerini öğrenme hakkındaki meraklarını gidermekte karşıt parçacıkları kullanmaya devam ederek bizi yüksek enerji bilgilerimizin sınırlarının ötesine taşımasıydı. Diğeri ise karşıt parçacıkların çalışmanın ana konusu hâline gelmesiyle düşük enerjilere yavaşlatılması ve karşıt maddenin özelliklerinin keşfi için izole edilmesiydi.

İlk önce, 1960'larda elektron-pozitron çarpışmasıyla gündeme geldiler. Anderson'ın pozitronu keşfinden sonra, fizikçiler nasıl yükse

ATM aşağıdaki anlamlara gelebilir:

ATM (Asynchronous Transfer Mode-Eşzamansız Aktarım Modu), 1980'lerin sonunda bulunan bu teknoloji standardı sayesinde network üzerinde her tür data (tv sinyali, telefon hattı, veri vb.) network donanımları yardımıyla önce parçalanıp sonra bütünleşme sayesinde çok daha hızlı taşınabilinir olmuştur.
ATM (İngilizce Automated Teller Machine), Bankamatik olarak da bilinen otomatik vezne makinesi.
Atmosfer (birim) ("atm"), atmosfer basıncı birimi.
Mayınlar
Not: ATM (Anti Tank Mine), "Anti tank mayını" sözcüklerinin baş harflerinden oluşur.

ATM-6 ve ATM-7 mayını, Avusturya yapımı anti-tank mayını.
ATM 2000E, Avusturya yapımı anti-araç mayını.
ATM 96 mayını, Avusturya yapımı tanksavar mayın.
ATM-72 mayını, Kuzey Kore yapımı tanksavar mayın.
ATM-74 mayını, Kuzey Kore yapımı tanksavar mayın.
ATM, 2012 yapımı ABD korku ve gerilim filmi.

Kırağılaşma, biriktirme veya desüblimleşme, gazların katılara dönüşmesidir. Kırağılaşmanın tersine ise süblimleşme denir.
Kırağılaşmanın bir örneği ise, donma sıcaklığı altındaki havada, su buharının öncelikle sıvı hale gelmeden doğrudan buz kristalleri halinde katılaşmasıdır. Kar ve don bulutlarda böyle oluşur; daha sonra kristallerin üzerine su buharının birikmeye devam etmesi sonucu kar kristalleri büyür ve birbirine yakınlaşıp zayıf bağlar kurarak kar taneleri olarak havada çökelirler.
Fiziksel kırağılaşmanın bir diğer örneği de fiziksel buhar kırağılaşmasının yapay işlemidir. Çeşitli malzemelerin ince filmlerini çeşitli yüzeylerde biriktirmekte kullanılır. Fiziksel buhar biriktirme, kimyasal buhar biriktirme ve katalizli kimsayasal buhar biriktirme gibi işlemler endüstride sıkça kullanılan yöntemlerdir.

National Science Digital Library - Deposition
Physicshypertextbook - Phase Changes

Yoz madde veya dejenere madde Pauli dışlama ilkesinin termal basınca ek olarak veya termal basınç yerine önemli bir basınç uyguladığı oldukça yoğun bir fermiyonik madde halidir. Tanım; elektronlar, protonlar, nötronlar veya diğer fermiyonlardan oluşan maddeler için geçerlidir. Terim esas olarak astrofizikte, yerçekimi basıncının kuantum mekanik etkilerinin önemli olduğu kadar aşırı olduğu yoğun yıldız nesnelerine atıfta bulunmak için kullanılır. Bu tür madde, termal basıncın tek başına yerçekimi çökmesini önlemek için yeterli olmadığı beyaz cüceler ve nötron yıldızları gibi son yıldız evrim hallerinde yıldızlarda doğal olarak bulunur.
Dejenere madde genellikle etkileşmeyen fermiyonların bir topluluğu olan ideal bir Fermi gazı olarak modellenir. Kuantum mekaniği tanımında, sonlu bir hacimle sınırlı parçacıklar, yalnızca kuantum halleri adı verilen ayrı bir enerji kümesi alabilir. Pauli dışlama ilkesi, özdeş fermiyonların aynı kuantum durumunu işgal etmesini engeller. En düşük toplam enerjide (parçacıkların termal enerjisi önemsiz olduğunda) tüm en düşük enerji kuantum durumları doldurulur ve bu duruma tam dejenerasyon denir. Bu yozlaşma basıncı, mutlak sıfır sıcaklığında bile sıfır değildir. Parçacık eklemek veya hacmi azaltmak parçacıkları daha yüksek enerjili kuantum hallerine çıkmaya zorlar. Bu durumda bir sıkıştırma kuvveti gereklidir ve bu bir basınç olarak kendini gösterir. Anahtar özellik, bu yozlaşma basıncının sıcaklığa değil, sadece fermiyonların yoğunluğuna bağlı olmasıdır. Yozlaşma basıncı, yıldızın termal yapısından bağımsız olarak yoğun yıldızları dengede tutar.
Fermiyonları ışık hızına yakın hızlara sahip (parçacık kinetik enerjisi, durgun kütle enerjisinden daha büyük) olan dejenere bir kütleye göreli dejenere madde denir.

Dejenere enerji seviyeleri
Fermi sıvı teorisi
Yerçekimi zaman genişlemesi
Madde dalgası
Metalik hidrojen
Nükleer makarna

Dejenere gazların ayrıntılı matematiksel açıklaması 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dejenere yıldız türlerinin kütle yarıçapı diyagramı 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Donma, bir maddenin sıvı halden katı hale geçmesine denir. Donmanın meydana geldiği sıcaklığa da donma sıcaklığı denir. Donma, erimenin tersi olarak da ifade edilebilir. Örneğin, su 0 derece Celsius'ta donar. Çoğunlukla maddelerin donma ve erime noktaları aynı olmaktadır.
Donma olayı cisimlerin hacimlerinde de bir değişmeye neden olur. Donan cisimlerin hacmi genellikle küçülür. Bizmut, antimon ve su ise donma sırasında genleşirler ve hacimleri büyür. Kışın soğuk havalarda su borularının, otomobil radyatörlerinin, testilerin çatlamasının nedeni, suyun donarken hacminin büyümesidir.
Donma noktası, cismin saf olması ile ilgili olduğu gibi, basınç ile de ilgilidir. Su gibi donma sırasında genleşen cisimlerin üzerindeki basınç artarsa donma noktası düşer. Tersine, donma sırasında hacmi küçülen cisimlerin üzerindeki basınç azalırsa donma noktası yükselir.
Canlı dokuların aşırı soğuk maruziyetinde donmasına soğuk ısırması denmektedir.

Mpemba etkisi

Egzotik madde, fizik alanında normlardan gelen bir sapma yaratan ve egzotik özelliklere sahip bir madde olarak tanımlanmıştır.

Egzotik maddenin birçok türleri vardır:

Egzotik fiziksel özelliklere sahip kuramsal parçacıklar. Bu parçacıklar fiziğin temel kurallarına aykırıdır. Örneğin bu parçacıkların negatif kütleye sahip olması.
Henüz keşfedilmeyen kuramsal parçacıklar, örneğin egzotik baryonlar. Fakat eğer keşfedilirse özelliklerinin fizik kurallarına aykırı olmayacağı düşünülüyor.
Çok sık karşılaşılmayan maddenin halleri, örneğin Bose-Einstein yoğunlaşması ve kuark-gluon plazma. Bu tür fiziğin genel kurallarıyla bayağı örtüşüyor.
Çok iyi anlaşılamayan maddenin halleri, örneğin karanlık madde.
Yüksek basınç altında yer alan sıra dışı maddeler.

Negatif kütle çok garip özelliklere sahiptir. Örneğin kendisine uygulanan kuvvetin ters yönünde ivmelenebilir. Daha iyi açıklamak gerekirse, negatif eylemsiz kütle ve pozitif elektrik yüklü bir madde diğer maddelerden ters yönde ve negatif yükle ivmelenebilir ve aynı zamanda diğer maddelere pozitif yükle yaklaşabilir. Fakat, fizikte normalde zıt yükler birbirini çeker ve benzer yükler birbirini iter. Bu davranış garip sonuçlara yol açabilir: örneğin, pozitif ve negatif yüklü maddelerden oluşan bir gaz karışımının pozitif madde kısmının sıcaklığı bağ yapmadan bile artış gösterebilir. Fakat, negatif madde kısmı aynı derecede negatif sıcaklık kazanıp birbirini dengelemek zorundadır.
"Normal" madde ile sürekli çelişkiye düşen negatif kütle matematiksel olarak var ve hatta momentum veya enerjinin korunumu yasasıyla çelişmemektedir. Bu madde aynı zamanda "wormhole" oluşumu gibi bazı spekülatif teorilerde de yer almaktadır. Egzotik maddenin gerçeğe en yakın karşılığı Casimir etkisi tarafından oluşturulan pseudo-negative-pressure yoğunluğu bölgesinde görülmektedir.

Hayali kütleye sahip bir kuramsal parçacık daima ışıktan daha hızlı hareket eder. Bu parçacıklar "takyon" diye adlandırılır. Fakat, bu parçacıkların varlığı henüz kanıtlanamamıştır.

  
    
      
        E
        =
        
          
            
              m
              ⋅
              
                c
                
                  2
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    
                      |
                      
                        v
                      
                      |
                    
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle E={\frac {m\cdot c^{2}}{\sqrt {1-{\frac {\left|\mathbf {v} \right|^{2}}{c^{2}}}}}}}
  

Eğer kalan kütle 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 hayali ise buda paydanın da hayali olduğunu kanıtlıyor. Çünkü total enerji ölçülebilir ve gerçek olmak zorunda. Sonuç olarak kök içinde yalan değer negatif olmak zorunda. Bu da sadece v c'den daha büyük değerlere sahip olduğunda gerçekleşiyor. Gregory Benford'un da gösterdiği gibi, özel göreliliğe göre takyonlar eğer var iseler zamanda geriye yolculuk için kullanılabilir. Zamanda yolculuk fiziksel olmayan bir etkinlik olarak görüldüğünden dolayı, fizikçiler bu maddenin ya var olmadığını ya da var olsa bile normal madde ile iletişime geçemeyeceğini düşünüyor.
Kuantum alan teorisinde, hayali kütle takyon yoğunlaşmasına neden olur.

Yüksek basınçta, klasik kimyaya göre NaCl ve arta kalan klorin veya sodyum ile "yasaklı" bileşikler oluşturur, örneğin Na3Cl ve NaCl3. Kuantum mekanik teorisi hesaplamaları başka bileşiklerinde oluşabileceğini ön görüyor, örneğin NaCl7, Na3Cl2, Na2Cl ve Na3Cl. Bu maddeler termodinamiksel olarak yüksek basınçta stabil durumdalar. Sonuç olarak derin okyanuslar gibi yüksek basınç alanlarında doğal çevrede bulunabilme ihtimalleri var.
Bu maddeler ayrıca potansiyel olarak çok işe yarar özelliklere sahiptir. Örneğin, Na3Cl iki boyutlu bir metal, saf sodyum ve tuz tabakasına sahiptir yani elektriği iyi iletir. Sodyum tabakası iletken olarak davranırken tuz tabakası izolatör olarak davranır.

Ferromanyetik maddeler, bağıl manyetik geçirgenlikleri 1'den çok büyük olan maddelerdir. Sadece demir, nikel ve kobalt oda sıcaklığında ferromanyetiktir. Bunları içeren alaşımların çoğu da ferromanyetik davranış sergiler (Ör: Alnico, Sm-Co, Sm-Fe, NdFeB). Bu maddeler, Curie sıcaklığından (TC) sonra ferromanyetik özelliklerini kaybederler ve paramanyetik özellik kazanırlar.
Ferromanyetik maddeler, herhangi bir mıknatısın manyetik alanı içerisindeyken o mıktanısın manyetik alan çizgileri ile aynı yönde mıknatıslanabilen Demir, Kobalt, Nikel, Çelik, Alnico gibi maddelerdir. Ferromanyetik maddeler, kendisini mıknatıslaştıran cisim tarafından çekilirler. İleri derecede duyarlı olan maddeler de vardır. Bu maddeler, zayıf manyetik alan içerisinde dahi mıknatıs özelliği sergileyebilmektedir ve manyetik alan etkisinden çıkarılsalar dahi bu mıknatıslık özelliği belli bir süre daha devam etmektedir.
Bu tür maddeler mıknatıs, elektrik motoru, jeneratör, trafo ve sabit disk gibi araçların yapımında kullanılır.

Hâl denklemi, fizik ve termodinamikte hâl değişkenleri arasındaki bir ilişkidir. Daha spesifik olarak hâl denklemi belirli fiziksel koşullar altında bir maddenin hâlini belirten termodinamik bir denklemdir. Maddenin sıcaklık, basınç, hacim ve iç enerjisiyle alakalı iki veya daha fazla hâl fonksiyonu arasında bağ kuran yapıcı bir denklemdir. Hâl denklemleri sıvıların, sıvı karışımlarının, katıların ve hatta yıldızların içlerini açıklamada da kullanılır.
Van der Waals hâl denklemi (1873)

  
    
      
        
          (
          
            P
            +
            a
            
              
                1
                
                  V
                  
                    m
                  
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
        (
        
          V
          
            m
          
        
        −
        b
        )
        =
        R
        T
      
    
    {\displaystyle \left(P+a{\frac {1}{V_{m}^{2}}}\right)(V_{m}-b)=RT}

Hâl değişimi, bir maddenin moleküller arası potansiyel enerjisinin ısı alarak ya da vererek değişmesi sonucu meydana gelen olay.
Madde, genel olarak 4 hâldedir: 

Katı Madde
Sıvı
Gaz
Plazma
Bunun dışında, madde farklı hâllerde de bulunabilir. Bu farklı hâlleriyle birlikte madde evrende (alt dallanmalarıyla birlikte) 20 farklı hâlde bulunabilir. Ancak maddenin bu hâlleri doğal olarak bulunamaz. Deney ortamında denenebilir veya uzaydaki varlığı saptanabilir.
Maddeler ısı etkisi ile hâl değiştirebilirler. Su yeterince soğuduğunda donar, buz hâlini alır. Buz suyun katı hâlidir. Çeşmeden akan su, dereler, göller ve denizler suyun sıvı hâline örnektir. Kaynamakta olan çaydanlıktaki sudan çıkan su buharı ise suyun gaz hâlidir. Dondurma ve çikolata sıcağın etkisi ile erimeye başlar.
Maddeler hâl değişimi sırasında çevreden ısı alır ya da çevreye ısı verirler. Çevreden ısı alarak katı hâlden sıvı hâle geçmeye erime, sıvı hâlden gaz hâle geçmeye ise buharlaşma adı verilir.
Çevreye ısı vererek gaz hâlden sıvı hâle geçmeye yoğunlaşma, sıvı hâlden katı hâle geçmeye ise donma adı verilir.
Gaz hâldeki su buharının ani sıcaklık değişiminin etkisiyle çevresine ısı verip sıvı hâle geçmeden direkt katı hâle geçmesine kırağılaşma, katı hâldeki maddenin ise çevreden ısı alıp sıvı hâle geçmeden direkt gaz hâle geçmesine de süblimleşme denir.

Katı maddenin ısı alarak sıvı hâle gelmesine erime denir. Erime ve donma birbirinin tersidir. Katı hâldeki çikolatayı ısı etkisi ile eritip kalıplara döktüğümüzde çikolata ısı kaybeder, donar ve tekrar katı hâle gelir.

Sıvı bir maddenin ısı etkisiyle gaz hâline gelmesine buharlaşma denir. Çaydanlıkta kaynayan sudan çıkan buhar suyun gaz hâline iyi bir örnektir. Gaz hâlindeki bir maddenin ısı kaybederek tekrar sıvı hâle gelmesine ise yoğunlaşma denir. Çaydanlıktan çıkan su buharına soğuk tencere kapağını tuttuğumuzda su buharı tencere buharında ısı kaybeder ve su damlacıkları oluşur.

Buharlaşma her sıcaklıkta ve sıvının sadece yüzeyinde gerçekleşen bir hâl değişimi olayıdır. Buharlaşma hızı sıcaklığa bağlı olduğundan sıcaklık arttıkça buharlaşma hızı da artar. Buharlaşmanın en yoğun ve hızlı gerçekleştiği anda ise kaynama başlar. Kaynama sadece belirli sıcaklıklarda, sıvının iç basıncı, dış basınca eşitlendiğinde başlar ve sıvının her tarafında gözlemlenir.
İyonizasyon ve Deiyonizasyon
Gaz maddenin ısı alarak plazma hâle geçmesine iyonizasyon denir.
Deiyonizasyon ise plazma ısı vererek gaz hâle geçmesine denir.

Yeryüzündeki sular yerle gök arasında durmadan devam eden bir döngü içindedir. Bunun nedeni suyun hâlden hâle geçmesidir. Güneşin etkisiyle buharlaşan su gökyüzünde bulutları oluşturur. Bulutlar çok küçük su damlacıklarından oluşur. Soğuk bir hava tabakasına rastlayınca ısı kaybettikleri için bulutlardan yoğunlaşma çoğalır. Yoğunlaşmayla ağırlaşan su damlacıkları yeryüzüne doğru düşmeye başlar. Buna yağmur denir. Bazen soğuk hava tabakası buluttaki su damlacıklarını doldurur. Bu durum kar yağmasına neden olur. Dolu ise yağmur damlalarının daha soğuk bir hava tabakasına rastlayarak donması sonucu oluşur. Yeryüzüne yağışlarla tekrar dönen su yine Güneş'in etkisiyle buharlaşarak gökyüzüne yükselir. Böylece yeryüzündeki su, dengesi sürekli olarak korunmuş olur.

Kritik nokta, termodinamikte bir faz denge eğrisinin son noktasıdır. Bunun en bilinen örneklerinden biri, bir sıvı ile buharının birlikte var olabildiği koşulları gösteren basınç–sıcaklık eğrisinin son noktası olan sıvı–buhar kritik noktasıdır. Daha yüksek sıcaklıklarda gaz, süperkritik faza geçer ve bu nedenle yalnızca basınç uygulanarak sıvılaştırılamaz. Kritik sıcaklık (Tc) ve kritik basınç (pc) ile tanımlanan kritik noktada faz sınırları ortadan kalkar. Diğer örnekler arasında karışımlardaki sıvı–sıvı kritik noktaları ile, dış bir manyetik alanın bulunmadığı durumda gözlenen ferromanyetik–paramanyetik geçiş (Curie sıcaklığı) yer alır.

Kritik noktanın varlığı ilk kez 1822 yılında Charles Cagniard de la Tour tarafından keşfedildi. Daha sonra bu olguya 1860 yılında Dmitri Mendeleev ve 1869 yılında Thomas Andrews tarafından “kritik nokta” adı verildi. Cagniard de la Tour, karbondioksitin (CO₂) 73 atm basınç altında 31 °C'de sıvılaştırılabildiğini gösterdi. Ancak sıcaklık bu değerin biraz üzerine çıktığında, basınç 3000 atm gibi son derece yüksek değerlere çıkarılsa bile CO₂'nin sıvılaştırılamadığını gözlemledi. Bu deney, her maddenin üzerinde sıvı ve gaz fazları arasındaki ayrımın ortadan kalktığı bir kritik sıcaklığa sahip olduğunu ortaya koydu. Bu sıcaklığın üzerinde madde artık yalnızca basınç uygulanarak sıvılaştırılamaz ve süperkritik akışkan davranışı gösterir.

Yukarıdaki 
  
    
      
        (
        ∂
        p
        
          /
        
        ∂
        V
        
          )
          
            T
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle (\partial p/\partial V)_{T}=0}
  
 koşulu Van der Waals denklemi için çözüldüğünde, kritik noktanın koordinatları şu şekilde elde edilir:

  
    
      
        
          T
          
            c
          
        
        =
        
          
            
              8
              a
            
            
              27
              R
              b
            
          
        
        ,
        
        
          V
          
            c
          
        
        =
        3
        n
        b
        ,
        
        
          p
          
            c
          
        
        =
        
          
            a
            
              27
              
                b
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle T_{\text{c}}={\frac {8a}{27Rb}},\quad V_{\text{c}}=3nb,\quad p_{\text{c}}={\frac {a}{27b^{2}}}.}
  

Bununla birlikte, ortalama alan teorisine (mean-field theory) dayanan Van der Waals denklemi kritik noktanın yakınlarında geçerliliğini yitirir. Özellikle, sistemin kritik bölgedeki davranışını tanımlayan üstel yasalarını doğru biçimde öngöremez.

"Critical points for some common solvents". ProSciTech. 31 Ocak 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Eylül 2017. 
"Critical Temperature and Pressure". Department of Chemistry. Purdue University. 6 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Eylül 2017.

Kuantum Hall etkisi, Hall etkisinin kuantum mekaniği sürümüdür. Birbirine dik elektriksel ve manyetik alan içerisindeki bir iletken veya yarı iletkenden hem elektriksel alan yönünde hem de elektriksel ve manyetik alana dik yönde akım geçer. Geçen akıma göre her iki doğrultuda da iletkenlik ölçüldüğünde iletkenliğin manyetik alanının tersiyle doğru orantılı olduğu görülür. B=10 Tesla gibi yüksek manyetik alanlarda ise bu orantı doğrusallıktan sapar ve doldurma çarpanının belirli katlarında enine iletkenlikte düz bölgeler gözlenir. Bu bölgeler doldurma çarpanının tam sayı katlarında gözlenirse tam sayı kuantum Hall etkisi, kesirli katlarında gözlenirse kesirli kuantum Hall etkisi denir. Bu düzlüklerdeki iletkenlik değeri evrensel sabitler olan elektron yükünün karesinin, Planck sabitine bölümünün tam veya kesirli katları cinsinden gözlenir. Bu oran ince yapı sabitinin hassas olarak belirlenmesinde kullanılmaktadır. Öte yandan boyuna iletkenlik, enine iletkenlikteki manyetik alanın tersine bağlı düzlüklerin bir sonraki düzlüğe geçtiği bölgede sonlu değerler alırken düzlük bölgesinde sıfırdır.

Yennie, D. R. (1987). "Integral quantum Hall effect for nonspecialists". Rev. Mod. Phys. (İngilizce). 59 (3). ss. 781-824. Bibcode:1987RvMP...59..781Y. doi:10.1103/RevModPhys.59.781. 
Hsieh, D.; Qian, D.; Wray, L.; Xia, Y.; Hor, Y. S.; Cava, R. J.; Hasan, M. Z. (2008). "A topological Dirac insulator in a quantum spin Hall phase". Nature (İngilizce). 452 (7190). ss. 970-974. arXiv:0902.1356 . Bibcode:2008Natur.452..970H. doi:10.1038/nature06843. PMID 18432240. 
Avron, Joseph E.; Osadchy, Daniel; Seiler, Ruedi (2003). "A Topological Look at the Quantum Hall Effect". Physics Today (İngilizce). 56 (8). s. 38. Bibcode:2003PhT....56h..38A. doi:10.1063/1.1611351. 
Ezawa, Zyun F. (2008). Quantum Hall Effects - Field Theoretical Approach and Related Topics (İngilizce). Singapur: World Scientific. ISBN 978-981-270-032-2. 19 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Mart 2019. 
Sarma, Sankar D.; Pinczuk, Aron (2004). Perspectives in Quantum Hall Effects (İngilizce). Weinheim: Wiley-VCH. ISBN 978-0-471-11216-7. 
Baumgartner, A.; Ihn, T.; Ensslin, K.; Maranowski, K.; Gossard, A. (2007). "Quantum Hall effect transition in scanning gate experiments". Phys. Rev. B (İngilizce). 76 (8). s. 085316. Bibcode:2007PhRvB..76h5316B. doi:10.1103/PhysRevB.76.085316. 
Rashba, Emmanuel; Timofeev, V. B. (1986). "Quantum Hall Effect". Sov. Phys. - Semiconductors, 20. ss. 617-647.

Kuark-gluon plazması veya kuark çorbası yüksek sıcaklıklarda ve/veya yüksek yoğunlukta var olan kuantum renk dinamiğinde, maddenin bir hali.

The Relativistic Heavy Ion Collider3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Brookhaven National Laboratory13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Alice Experiment2 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at CERN26 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Indian Lattice Gauge Theory Initiative8 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Quark matter reviews: 2004 theory, 2004 experiment
Quark-Gluon Plasma reviews: 2011 theory
Lattice reviews: 2003, 2005
BBC article mentioning Brookhaven results (2005)17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Physics News Update article on the quark-gluon liquid, with links to preprints
Read for free : "Hadrons and Quark-Gluon Plasma" 26 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Jean Letessier and Johann Rafelski Cambridge University Press (2002) 0-521-38536-9, Cambridge, UK;

Leidenfrost etkisi, 1756 yılında Alman Bilim insanı Johann Gottlob Leidenfrost tarafından keşfedilen ve A Tract About Some Qualities of Common Water kitabında konu edindiği, sıvıların yüzeyleri ile temas ettiklerinde oluşan ve sıvının hızlı buharlaşması sonucu yüzeyde bir buhar tabakası oluşmasına neden olan fiziksel bir fenomendir. Bu buhar tabakası, sıvının yüzeyinde oluşan bir yalıtkan tabaka görevi görür ve bu sayede sıvının yüzeyine dokunulduğunda, sıvı damlacıklarının hoplayarak hareket etmesine ve hatta bazen buharlaşarak tamamen kaybolmasına neden olur. Bu etki, sıvıların yüzeylerindeki buharlaşma hızı ile sıvının sıcaklığı, yüzey gerilimi ve çevresel koşullar gibi faktörlerden etkilenir.

Leidenfrost eşiği, sabit film kaynatmanın başlangıcını gösterir. Kaynama eğrisinde ısı akısı minimuma ulaşır ve yüzey tamamen bir buhar örtüsü tarafından kaplanır. Yüzeyden sıvıya ısı transferi, buhar aracılığıyla iletkenlik ve radyasyon yoluyla gerçekleşir. Leidenfrost noktası, sıvının karakteristik özelliklerine ve yüzey sıcaklığına bağlı olarak değişir. Leidenfrost eşiğinin aşılması, yüzey sıcaklığındaki ani bir artışa ve sıvı üzerindeki buhar örtüsünün çökmesine neden olur. 1756 yılında Leidenfrost, sıcak yüzeyde hareket ederken buhar tabakası tarafından desteklenen su damlacıklarının yavaş yavaş buharlaştığını gözlemledi. Yüzey sıcaklığı arttıkça, buhar tabakası üzerinden radyasyon daha önemli hale gelir ve fazla sıcaklık arttıkça ısı akısı da artar.
Bir büyük yatay plaka için minimum ısı akısı Zuber denkleminden türetilebilir:
  
    
      
        
          
            
              
                q
                A
              
            
            
              m
              i
              n
            
          
        
        =
        C
        
          
            
              h
            
            
              f
              g
            
          
        
        
          
            
              ρ
            
            
              v
            
          
        
        
          
            
              
                [
                
                  
                    
                      σ
                      g
                      
                        (
                        
                          
                            
                              
                                ρ
                              
                              
                                L
                              
                            
                          
                          −
                          
                            
                              
                                ρ
                              
                              
                                v
                              
                            
                          
                        
                        )
                      
                    
                    
                      
                        
                          (
                          
                            
                              
                                
                                  ρ
                                
                                
                                  L
                                
                              
                            
                            +
                            
                              
                                
                                  ρ
                                
                                
                                  v
                                
                              
                            
                          
                          )
                        
                      
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                ]
              
            
            
              
                

                
                
                  1
                
              
              
              
              ╱
              
              
              
                

                
                
                  4
                
              
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {{\frac {q}{A}}_{min}}=C{{h}_{fg}}{{\rho }_{v}}{{\left[{\frac {\sigma g\left({{\rho }_{L}}-{{\rho }_{v}}\right)}{{\left({{\rho }_{L}}+{{\rho }_{v}}\right)}^{2}}}\right]}^{{}^{1}\!\!\diagup \!\!{}_{4}\;}}}
  
Burada özellikler doygunluk sıcaklığında değerlendirilir. Zuber sabiti, 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 ortalama basınçlarda çoğu akışkan için yaklaşık olarak 0,09'dur.

Leidenfrost etkisi, günlük hayatta çeşitli şekillerde görülmektedir. Örneğin:

Mutfakta: Sıcak tavaların yüzeyindeki su damlacıkları, Leidenfrost etkisi sayesinde buharlaşır ve tavanın üzerinde kalır. Bu nedenle, tavayı daha kolay tutabilir ve yemek daha rahat karıştırılabilir.
Temizlikte: Buhar temizleyicileri, Leidenfrost etkisi yoluyla suyu ısıtarak ve buharlaştırarak çalışır. Bu sayede, yüzeylerdeki kir ve lekeleri daha kolay temizlenebilir hale getirmektedir.
Endüstride: Leidenfrost etkisi, yüksek sıcaklıklarda malzeme işlemede ve ısı transferinde kullanılır. Örneğin, endüstriyel fırınlarda kullanılan pişirme bantları, yüksek sıcaklıklarda ürünleri taşırken Leidenfrost etkisinden yararlanır.
Soğutma sistemlerinde: Leidenfrost etkisi, soğutma sistemlerinde de kullanılır. Örneğin, su soğutma kuleleri, suyun Leidenfrost etkisi yoluyla buharlaşarak soğumasını sağlar.
Havacılıkta: Leidenfrost etkisi, uzay araçlarının yüzeylerindeki ısı transferini kontrol etmek için kullanılır. Özellikle, aracın yüzeyindeki sıcaklığı azaltmak için Leidenfrost etkisi kullanılır.

Yüzey gerilimi
Su bilimi
Maddenin hâlleri
Buharlaşma entalpisi

Mpemba etkisi, bazı özel koşullarda, "sıcak" suyun "soğuk" sudan daha hızlı donmasıdır.
Olay ismini, iddiayı tekrar gündeme getiren, Tanzanyalı Erasto B. Mpemba'dan almaktadır. Mpemba, olayı ilk 1963'te lise öğrencisi iken sıcak dondurmanin donması sırasında fark etti ve 1969'da Dr. Denis G. Osborne ile bu sonuçları yayınladı.
Olay ilk başta termodinamik kanunlarına aykırı olarak gözükmekle birlikte bu konudaki uzmanların birçoğu Mpemba etkisi'nin standart fizik kanunları ile açıklanabileceğine inanmaktadır. Deneyin yapılış şekline bağlı olarak birçok değişken bu olaya etki edebilir:

Donmanın tanımı, yüzeyin buz tutması mı yoksa tüm hacminin katılaşması mı?
Buharlaşma, donan kütle hacmini azaltmaktadır.
Konveksiyon, ısı transferini hızlandırmaktadır.
Don tutmasının sağladığı termal izolasyon.
Kaynamış suda azalan çözülmüş gazların yarattığı etki.
"Süper soğuma" ile soğuk su donmadan kalırken sıcak suyun donması.
Sudaki kalsium karbonat ve magnezyum karbonat gibi çözünmüş maddelerin donmaya etkileri.

En Wikipedia 11 Şubat 2007 sürümü
Ball, P. (2006) "Does hot water freeze first?"27 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Physics World, 19(4), April, 19-21

David Auerbach, Supercooling and the Mpemba effect: when hot water freezes quicker than cold, American Journal of Physics, 63(10), 1995. Auerbach attributes the Mpemba effect to differences in the behaviour of supercooled formerly hot water and formerly cold water.
Can hot water freeze faster than cold water?24 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nov, 1998 by Monwhea Jeng (Momo), Department of Physics, University of California
The Straight Dope: Which freezes faster, hot water or cold water?16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Cecil Adams, The Straight Dope, Chicago Reader Inc.
HyperPhysics: The Mpemba Effect28 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles A. Knight, The MPEMBA effect: The freezing times of hot and cold water, American Journal of Physics—May 1996—Volume 64, Issue 5, p. 524
The Mpemba Effect: Hot Water Freezes before Cold5 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Other citations15 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. to the Mpemba Effect.
Monwhea Jeng, 2006. "The Mpemba effect: When can hot water freeze faster than cold?" American Journal of Physics, volume 74, number 6, page 514. preprint4 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Why water freezes faster after heating25 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (New Scientist)

Süblimleşme, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hâl olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi. Süblimleşme endotermik faz değişimidir. Faz diyagramındaki üçlü noktanın altında gerçekleşir. Süblimleşme sürecinin zıddı olan sürece ise kırağılaşma (desüblimasyon) denir.
Normal basınç altında çoğu kimyasal bileşikler ve elementler değişik sıcaklıklarda üç farklı özellik gösterirler. Bu durumlarda katı hâlden gaz hâle geçiş için ara bir hâl olan sıvı hâl gereklidir. Burada bahsedilen basınç maddenin kısmi basıncıdır, tüm sistemin basıncı (atmosfer basıncını vs. kapsar) değildir. Gereken buharlaşma basıncına belli bir sıcaklıkta sahip olan bütün katılar genellikle süblimleşebilir. Karbon, arsenik gibi bazı maddelerin üçlü noktalarının yüksek olması dolayısıyla süblimleşmesi, eriyip buharlaşmasından daha kolaydır.
Süblimleşme endotermik bir hâl değişimi olduğundan dışarıdan enerji absorbe eder. Süblimleşme entalpisi, füzyon entalpisi ve buharlaşma entalpisinin toplamı olarak hesaplanabilir.

Karbondioksit
Katı karbondioksit -78,5 °C'de atmosferik basınç altında süblimleşir. Sıvı karbondioksit ise üçlü noktanın üzerinde sıcaklık ve basınç değerlerinde elde edilebilir (5,2 atm, -56,4 °C).

Su
Kar ve buz erime noktasının altında çok yavaşça süblimleşebilir. Bu durum ıslak çamasırların dondurucu sıcaklıkta asılıp sonradan kuru olarak alınmasını sağlayabilir.

Diğer

Kuru buz
Naftalin
Arsenik
İyot

King, R. B. Organometallic Syntheses. Volume 1 Transition-Metal Compounds; Academic Press: New York, 1965. ISBN 0-444-42607-8.
Laurence M. Harwood, Christopher J. Moody. Experimental organic chemistry: Principles and Practice (Illustrated edition ed.). pp. 154–155.

Süperiletkenlik, süperiletken adı verilen maddelerin karakteristik bir kritik sıcaklığın (Tc) altında derecelere soğutulmasıyla ortaya çıkan, maddenin elektriksel direncinin sıfır olması ve manyetik değişim alanlarının ortadan kalkması şeklinde görülen bir fenomendir. 8 Nisan 1911 tarihinde Hollandalı fizikçi Heike Kamerlingh Onnes tarafından keşfedilmiştir. Ferromanyetizma ve atomik spektrumlar gibi, süperiletkenlik kuantum mekaniğine girer. Karakteristik özelliklerini Meissner efektinden alır; süperiletken, süperiletkenlik durumuna geçerken bütün manyetik alan çizgilerini içeriden dışarıya atar. Meissner efektinin görülmesi de süperiletkenliğin klasik fizik tarafından mükemmel iletkenlik olarak tasvir edilmesini olanaksız hale getirir.
Sıcaklığı düşürülen metal bir iletken sıcaklık düşüşüyle orantılı olarak elektriksel direncini kaybetmeye başlar. Bakır ve gümüş gibi sıradan iletkenlerde bu özellik saf olmama ve başka bozukluklar sebebiyle sınırlıdır, mutlak sıfıra yakınken bile bir miktar direnç gösterirler. Süperiletkenlerde ise, maddenin sıcaklığı kritik sıcaklığının altına indiğinde direnci sıfır olur. Süperiletken telden yapılmış bir halkadan geçen elektrik akımı, güç kaynağına ihtiyaç duymadan sürekli akıma devam edebilir.
1986'da bazı cuprate (anyon bakır kompleksleri taşıyan bileşikler) ve perovskite (kalsiyum titanyum oksit bileşiğiyle aynı kristal yapıya sahip herhangi bir bileşik) seramiklerinin 90 Kelvin'den (-183 oC) yukarıda bir kritik sıcaklığa sahip olduğu keşfedildi. Teorik olarak, bilinen süperiletkenler (BCS teorisiyle bulunabilen süperiletkenler) için bu kadar yüksek bir değişim ısısı imkânsız olduğu için bunlara yüksek ısı süperiletkenleri denildi. Kolayca bulunabilen bir soğutucu olan sıvı azot 77 K'de kaynar, bu yüzden bu sıcaklığın üzerinde gerçekleşen süperiletkenlikler daha düşük ısılarda pratik olmayan deneyleri kolaylaştırır.

Süperiletkenliğin sınıflandırılmasında kullanılan en yaygın kriterler:

Bir süperiletken 1. Tip, yani bir adet kritik alana sahip olabilir; ya da 2. Tip, yani iki adet kritik alana sahip olabilir.

BCS teorisiyle açıklanabiliyorsa bilinen bir süperiletken, açıklanamıyorsa bilinmeyen (alışık olunmayan) bir süperiletkendir.

Eğer bir süperiletken kritik sıcaklığına erişmek için sıvı azotla soğutulabiliyorsa yüksek ısılı, daha etkili soğutma yöntemlerine ihtiyaç duyuyorsa düşük ısılı bir süperiletkendir.

Süperiletken maddelerin arasında kimyasal elementler (ör: cıva veya kurşun), alaşımlar, seramikler (ör: magnezyum diborit), demir bazlı süperiletkenler ve organik süperiletkenler vardır.

Isı kapasitesi, kritik sıcaklık, kritik alan ve süperiletkenliğin yok edildiği kritik akım yoğunluğu gibi özellikler sayesinde çoğu süperiletkenin fiziksel özellikleri farklılık gösterir.
Ancak yine de hepsinde ortak olarak bulunan bazı özellikler mevcuttur. Örneğin manyetik alanın bulunmadığı veya kritik bir noktayı aşmadığı hafif elektrik akımlarda hepsi sıfır direnç gösterir. Bu “evrensel” özelliklerin bulunması süperiletkenliğin termodinamik bir evre olduğunu ve mikroskobik detaylardan bağımsız olan belirleyici özelliklerinin bulunduğunu gösterir.

Bir maddenin direnci R = V/I  kuralıyla bulunur. Eğer voltaj sıfırsa, direnç de sıfırdır.
Süperiletkenler de uygulanan bir voltaj olmadan elektrik akımı barındırabilir, bu özellik süperiletken elektromıktanıslar ile sağlanır. (Ör: MR makineleri) Deneyler, bir elektrik akımının süperiletken bir bobinde yıllarca, herhangi bir azalma olmadan devam edebildiğini göstermiştir. (Yaklaşık 100,000 yıl olarak tahmin edilmektedir.) Teorik kanıtlar ise evrenin ömründen bile uzun bir zaman sürebileceğini ileri sürer.
Normal bir iletkende bir elektrik akımı, iyonik bir örgü içerisinde hareket eden elektron yığını olarak düşünülebilir. Elektronlar örgüdeki iyonlarda sürekli çarpışma halindedir ve her çarpışmayla elektrik akımının taşıdığı enerjinin bir kısmı örgü tarafından emilir ve ısıya dönüştürülür ki bu da iyon örgüdeki titreşimsel kinetik enerjiyi oluşturur. Sonuç olarak, akımın taşıdığı enerji sürekli dağılmaktadır. Bu dağılım elektriksel direnç ve Joule ısınmasını oluşturur.
Bu durum bir süperiletkende farklıdır. Bilinen bir süperiletkende, elektron yığını ayrı elektronlara dağılamaz. Bunun yerine, Cooper eşleri adı verilen eşler halinde bulunurlar. Bu eşlenmenin sebebi elektronlar arasında fonon alışverişi sonucunda oluşan çekim kuvvetidir. Kuantum mekaniği sebebiyle, bu Cooper eşlerinin enerji spektrumunda bir enerji boşluğu bulunur, yani yığını uyarılmış hale getirmek için ihtiyaç duyulan enerji değişimi minimumdur. Eğer bu enerji değişimi örgünün termal enerjisinden daha büyükse, kT formülünden hareketle (k, Boltzmann sabiti; T, sıcaklık) elektron yığını örgü tarafından parçalanmayacaktır. Cooper eşleri yığını bu sebepten dolayı bir süperakışkandır, elektron kaybı olmadan hareket edebilir.
Süperiletkenliğe geçmek için ihtiyaç duyulan sıcaklığın fazla altında olmayan ortamlarda, oluşum sebebini akımın kendisinden de alabilecek bir manyetik alan ve bir elektrik akımı uygulandığında 2. Tip süperiletkenler aşırı derecede az bir direnç gösterir. Bunun sebebi elektronik süperakışkanda bulunan manyetik vortekslerin hareketidir. Bu vorteksler elektrik akımının enerjisinin bir kısmını azaltır. Eğer elektrik akımı çok azsa, vorteksler yerleşik hal alır ve direnç ortadan kalkar. Bu efektle oluşan direnç, süperiletken olmayan maddelerin oluşturacağı dirençten çok daha azdır ancak hassas deneylerde gözden çıkarılmamalıdır. Buna rağmen sıcaklık, süperiletkenliğe geçiş sıcaklığının çok altına inerse manyetik vorteksler düzensiz ama yerleşik bir konuma sabitlenebilir, bu konumda maddenin direnci tamamen sıfırlanır.

Süperiletken maddelerde karakteristik özellikler maddenin sıcaklığının kritik sıcaklığın altına inmesiyle görülmeye başlar. Bu kritik sıcaklığın değeri maddeden maddeye değişir. Bilinen süperiletkenlerin kritik sıcaklıkları genelde 20 Kelvin ile 1 Kelvin arasında değişir. Örneğin katı cıvanın kritik sıcaklığı 4,2 Kelvin'dir. 2009'daki bir ölçüme göre, bilinen bir süperiletken için en yüksek kritik sıcaklık, 39 Kelvin ile magnezyum diborit'e aittir ancak bu maddenin bazı egzotik özellikleri onun bilinen bir süperiletken olarak sınıflandırılması konusunda şüphe uyandırmaktadır. Cuprate süperiletkenlerin kritik sıcaklıkları çok daha yüksektir, örneğin YBa2Cu3O7 ‘nin kritik sıcaklığı 92 Kelvin'dir; cıva bazlı cuprate maddelerin kritik sıcaklığı da 130 Kelvin'i geçebilir. Bu yüksek kritik sıcaklıklar için henüz bir açıklama yoktur. Foton alışverişiyle meydana gelen elektron eşleşmeleri bilinen süperiletkenlerdeki süperiletkenliği açıklayabilmektedir ancak yeni keşfedilen ve yüksek kritik sıcaklığı olan süperiletkenlikleri açıklayamamaktadır.
Benzer olarak, kritik sıcaklığın altında sabit bir sıcaklıkta dışarıdan uygulanan ve kritik manyetik alandan daha güçlü olan bir manyetik alanda süperiletkenler, süperiletkenliği bırakmaktadır. Bunun sebebi süperiletkenlik halinin Gibbs serbest enerjisinin, manyetik alanla birlikte ikinci dereceden artması iken normal halin serbest enerjisinin manyetik alandan zar zor bağımsız olmasıdır. Eğer bir madde, manyetik bir alan olmadan süperiletkenlik gösterirse süperiletkenlik halinin serbest enerjisi, normal halin serbest enerjisinden daha az demektir. Manyetik alan için sonlu bir değerde (bu değer sıfır manyetik alanda serbest enerjilerin farkının kareköküne orantılı olmalıdır) iki serbest enerji birbirine eşit olacaktır ve normal hale geçiş gözlenecektir. Genel olarak, daha yüksek bir sıcaklık ve daha güçlü bir manyetik alan, süperiletkenlikte bulunan elektronların daha az olması ve harici manyetik alan ile akımların London nüfuz derinliğinin daha fazla olmasına sebep olacaktır. Nüfuz derinliği hal değişiminde mutlak hale gelir.
Süperiletkenliğin başlangıcı, çeşitli fiziksel özelliklerde ani değişimlerle birlikte gelir ki bu, hal değişiminin karakteristik bir özelliğidir. Örneğin elektronik ısı kapasitesi, normal (süperiletken olmayan) bir sistemdeki sıcaklıkla orantılıdır. Süperiletkenliğe geçişte kesikli bir sıçrama gösterir ve sonrasında doğrusal olmayı bırakır. Düşük sıcaklıklarda e−α/T  şeklinde ifade edilir (α, bir sabit). Bu üstel davranış, enerji boşluğunun varlığına kanıttır.
Süperiletkenliğe geçişin hal değişimleri arasındaki türü uzun süren bir tartışma konusuydu. Deneyler, hal değişiminin ikinci tür (gizli ısı olmayan) olduğunu gösterdi. Ancak bir manyetik alanın varlığında gizli ısı vardır çünkü süperiletkenlik hali, kritik sıcaklığın altında normal halden daha düşük bir entropiye sahiptir. Deneylerle gösterilmiştir ki bunun sonucunda, manyetik alanın gücü kritik alandan büyük olduğunda gerçekleşen hal değişimi süperiletken maddenin sıcaklığında düşüşe sebep olur.
1970'li yıllarda yapılan ölçümler süperiletkenliğe geçişin, elektromanyetik alanda sebep olduğu uzun menzilli dalgalanmalar yüzünden eser miktarda birinci tür bir hal değişimi olabileceğini gösteriyordu. 1980'lerde, süperiletkenin vorteks çizgilerinin büyük rol oynadığı Bozukluk Alanı Teorisi'nin yardımıyla 2. Tip süperiletkenliğe ikinci tür hal değişimi, 1. Tip süperiletkenliğe ise birinci tür hal değişiminin (gizli ısının var olduğu değişimler) sebep olduğu ve bu iki durumun bir trikritik nokta (bir maddenin üç halinin bir arada bulunması) ile birbirinden ayrıldığı teorize edildi. Bu sonuçlar Monte Carlo bilgisayar simülasyonlarıyla da desteklendi.

Bir süperiletken zayıf bir harici manyetik alana koyulduğunda ve hal değiştirme ısısının altında bir sıcaklığa soğutulduğunda manyetik alanın etkisi ortadan kalkar. Meissner efekti manyetik alanın tamamen yok olmasının yerine, süperiletkene çok az nüfuz etmesini sağlar ve maddenin içerisinde üstel bozunmayla sıfırlanır. Bu nüfuz süperiletkene olan etkinin parametresidir, λ ile gösterilir ve adı da London nüfuz derinliğidir. Meissner efekti, süperiletkenlik için tanımlayıcı bir karakteristik özelliktir. Süperiletkenlerin çoğunda London nüfuz derinliği 100 nm'dir.
Meissner efekti çoğu z

Süperakışkanlık maddenin sıfır akmazlığa sahip bir akışkan gibi davrandığı hâlidir. Bu fenomen ilk olarak sıvı helyum ile keşfedildiyse de yalnızca sıvı helyum teorisinde değil aynı zamanda astrofizik, yüksek enerji fiziği ve kuantum kütleçekimi teorilerinde de uygulama alanına girmiştir. Bu fenomen Bose-Einstein yoğunlaşması ile bağıntılıdır ancak özdeş değildir: Bütün Bose-Einstein yoğuşukları süperakışkan olmadığı gibi bütün süperakışkanlar da Bose-Einstein yoğuşuğu değildir.

Sıvı helyumda süperakışkanlık etkisi Pyotr Kapitsa ve John F. Allen tarafından keşfedilmiştir. Bulunuşundan beri görüngüler ve mikroskopik teorilerle tanımlanmıştır. Helyum-4'te süperakışkanlık, helyum-3'te oluştuğundan daha yüksek sıcaklıklarda meydana gelir. Helyum-4'ün her atomu sıfır dönüsü nedeniyle bir bozon parçacığıdır. Bir helyum-3 atomu ise fermiyon parçacığıdır ve ancak çift olarak daha düşük sıcaklıklarda bozon parçacıkları oluşturabilir. Bu süreç süperiletkenlikte olan elektron çiftleşmesi ile benzerdir.

Ultrasoğuk fermiyonik gazlarda süperkışkanlık 2005 yılının Nisan ayında MIT'de ekibiyle birlikte 50 nK sıcaklığında 6Li kullanarak kuantum girdaplarının oluştuğunu gözlemleyen Wolfgang Ketterle tarafından deneysel olarak kanıtlanmıştır. Benzer girdaplar daha önce ultrasoğuk bozonik gazlarda 2000 yılında 87Rb üzerinde ve daha sonra iki boyutlu gazlarda gözlemlenmiştir. 1999 yılında Lene Hau benzer yoğuşuğu sodyum atomları kullanarak oluşturmuş ve ışığı yavaşlatarak tamamen durdurmuştur. Ekibi daha sonradan bu sıkıştırılmış ışık sistemini kullanarak şok dalgaları ve tornadoların süperakışkan analoglarını yaratmıştır.

Nötron yıldızlarının içinde süperakışkanlık bulunduğu fikri ilk olarak Arkadi Migdal tarafından öne sürülmüştür. Süperiletkenlerin içindeki elektronların, elektron örgüsü etkileşimi ile Cooper çiftleri oluşturmasına benzer şekilde, nötron yıldızının içinde yeterli derecede yüksek yoğunluğa ve düşük sıcaklığa sahip olan nükleonların Cooper çiftleri oluşturması ve süperakışkanlık ve süperiletkenliğin görülmesi beklenmelidir.

Süperakışkan vakum teorisi, kuramsal fizik ve kuantum mekaniğinde fiziksel vakumun süperakışkan olarak kabul edildiği bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın ana amacı bilinen dört temel etkileşimin üçünü tanımlayan kuantum mekaniği ile kütleçekimi birleştiren bir bilimsel model geliştirebilmektir. Bu teori kuantum kütleçekimi teorisini açıklamak ve Standart Model'e eklenmek için bir adaydır. Bu teorinin geliştirilmesi sonucunda tüm temel etkileşimlerin tek bir modelde birleştirilmesi ve bilinen tüm etkileşimler ile temel parçacıkların süperakışkan vakumun değişik görünümleri olduğunun tanımlanmasının önü açılabilecektir.

Makroskopik kuantum fenomeni
Bose–Einstein yoğunlaşması
Süperakışkan helyum-4
Süperiletken
Süperkatı
Kuantum hidrodinamiği
Süperakışkan vakum
Yavaş ışık

Süperkritik akışkan, belirgin sıvı ve gaz fazının olmadığı kritik noktanın üzerinde basınç ve sıcaklığa sahip madde. Katıların içinde gaz gibi dağılabilir ve maddeleri sıvı gibi çözebilir. Ayrıca süperkritik akışkanın kritik noktasına yakın durumlarda, sıcaklık ve basınçtaki küçük değişimler, yoğunlukta büyük değişimlere sebep olabilir bu da süperkritik akışkanın birçok özelliğinin üzerinde ince ayar yapılabilmesini sağlar.

Hidrotermal sirkülasyon, sıvının ısındığı ve konveksiyona başladığı yerkabuğunda meydana gelir. Bu akışkanların, porfir bakır yataklarının oluşumu veya deniz tabanında deniz suyunun yüksek sıcaklıkta sirkülasyonu gibi bir dizi farklı ortamda süper kritik koşullara ulaştığı düşünülmektedir. Okyanus ortası sırtlarında, bu sirkülasyon en çok "kara baca" olarak bilinen hidrotermal menfezlerin ortaya çıkmasıyla kendini gösterir. Bunlar, 400 °C'ye kadar sıvıları boşaltan sülfit ve sülfat minerallerinin metrelerce yükseklikteki bacalarıdır. Akışkanlar, akışkandaki çözünmüş metallerin çökelmesi nedeniyle büyük siyah dalgalı duman bulutları gibi görünür. Bu havalandırma alanlarının birçoğunun derinlikte kritik üstü koşullara ulaşması muhtemeldir ancak çoğu deniz tabanına ulaştıklarında kritik altı olmak için soğur. Belirli bir havalandırma sahası olan Turtle Pits, havalandırma sahasında kısa süper kritiklik dönemi gösterdi. Cayman Çukuru'ndaki başka bir yer olan Beebe'nin havalandırma deliğinde sürekli süper kritiklik gösterdiği düşünülmektedir.

Venüs'ün atmosferi %96,5 karbondioksit ve %3,5 azottur. Yüzey basıncı 9,3 MPa (93 bar) ve yüzey sıcaklığı 735 K olup, her iki bileşenin kritik noktasının üstündedir. Bu değerler  nedeniyle yüzey atmosferi süper kritik akışkandır.
Güneş sistemi gaz devi gezegenlerinin iç atmosferleri, kritik noktalarının çok üstündeki sıcaklıkta hidrojen ve helyumdur. Jüpiter ve Satürn'ün dış gaz atmosferleri, yoğun sıvı halindeki iç kısma sorunsuzca geçebilirken, Neptün ve Uranüs geçiş bölgelerinin doğası bilinmemektedir.
Ötegezegen Gliese 876 d'nin teorik modelleri, dibinde katı yüksek basınçlı su buz tabakasını basınçlı, süper kritik akışkan su okyanusuna yerleştirdi.

Sıvı kristaller, sıvıların ve katı kristallerin özellikleri arasında özelliklere sahip olan kimyasal maddelerdir. Örneğin, bir sıvı kristal (SK) bir sıvı gibi akar ama molekülleri bir kristalinki gibi yönlüdür. Çeşitli sıvı kristal fazları vardır, bunlar çiftkırılım gibi optik özellikleri ile tanımlanırlar. Polarize ışıkla mikroskop altında incelendiklerinde farklı sıvı kristal fazları farklı kristal dokular gösterir. Bunlar SK moleküllerinin farklı yönlü oldukları bölgelere karşılık gelir. Bu bölgelerin her birinde moleküller aynı doğrultuya sahiptirler. SK malzemeler her zaman sıvı kristallik göstermezler (suyun her zaman buz fazında olmaması gibi).
Sıvı kristaller termotropik, liyotropik, ve metalotropik fazlar olarak sınıflanırlar. Termotropik ve liyotropik olanlar organik moleküllerden oluşur. Termotropik sıvı kristaller, sıcaklık değişirken sıvı kristal faza bir faz değişikliği yaparlar. Liyotropik sıvı kristallerin faz değişikliği SK moleküllerin solventteki konsantrasyonuna ve sıcaklığına bağlıdır. Metalotropik SK'ler hem organik hem inorganik maddelerin karışımıdırlar; faz değişiklikleri sıcaklık ve konsantrasyonun yanı sıra inorganik-organik konsantrasyon oranına da bağlıdır.
Sıvı kristaller hem doğada hem de teknolojik uygulamalarda mevcuttur. Çoğu modern elektronik göstergeler sıvı kristallidir. Liyotropik sıvı kristaller canlı sistemlerde çok yaygındır. Örneğin hücre zarı ve bazı proteinler sıvı kristaldir. Diğer iyi bilinen SK örnekleri sabun ve deterjan köpükleri ve tütün mozaik virüsüdür.
Sıvı kristaller kabul edilen (konvensiyonel) sıvı ve katı kristalin sahip olduğu özellikler arasındaki halde bulunan bir maddedir. Örneğin, sıvı kristal bir sıvı gibi akabilir, fakat molekülleri kristalimsi bir şekilde yönlendirilebilir. Sıvı-kristal seviyelerinin çok farklı türleri vardır, ki bunlar kendi farklı optik özellikleri ile fark edilirler. Mikroskop altında polarize ışık kaynağı kullanılarak izlendiklerinde, farklı sıvı kristal seviyelerinin farklı dokulara sahip oldukları görülecektir. Dokulardaki zıt alanlar sıvı-kristal moleküllerinin farklı yönlere yönlendirildiği alanları gösterir. Yine de bir bölgecik içinde moleküller çok düzenlidir. SK (Sıvı Kristal) maddeler her zaman sıvı-kristal seviyelerde bulunmayabilir (suyun buz ya da buhara dönmesi gibi).
Sıvı kristaller termotropik, lyotropik ve metalotropik seviyerde gruplandırılabilir. Termotropik ve lyotropik sıvı kristaller organik moleküllerden oluşur. Termotropik sıvı kristaller sıcaklık değiştirildiğinde sıvı kristal seviyesine seviye geçişi gösterirler. Lyotropik sıvı kristaller hem sıcaklık hem de sıvı kristal moleküllerinin çözücü içinde (genellikle su) yoğunluğu olarak seviye geçişi gösterirler. Metalotropik kristaller hem organik hem de inorganik moleküllerden oluşur. Bunların sıvı-kristal geçişleri sadece sıcaklık ve yoğunluğa bağlı olmayıp inorganik-organik bileşim oranına da bağlıdır. 
Sıvı kristal örnekleri hem doğal dünyada hem de teknolojik uygulamalarda bulunabilir. En gelişmiş elektronik ekranlar sıvı kristalleri kullanırlar. Lyotropik sıvı kristal seviyeleri canlı sistemlerde bol miktarda bulunur. Örneğin, birçok protein ve hücre zarları sıvı kristaldir. Diğer iyi bilinen sıvı kristal örnekleri sabun ve çeşitli deterjanlarla ilişkili solüsyonlar olup, bunlar arasında ayrıca tütün de bulunur.

1888’de, Karl-Ferdinands Üniversitesinde çalışan Avusturyalı botanik fizyolojisti Friedrich Reinitzer kolesterik sıvı kristaller olarak bilinen maddeler sınıfına ait olan kolesterolün çeşitli türevlerinin fizyo-kimyasal özelliklerini incelemiştir. Daha önceleri ise, diğer araştırmacılar kolesterol türevlerinin donma noktasının hemen üzerinde soğutulduklarında farklı renk efektlerini gözlemlemişlerdir, fakat bunu yeni bir olgu ile bağdaştırmamışlardır. Reinitzer türev kolesteril benzoatlardaki renk değişikliklerinin en belirgin özellik olmadığının farkına varmıştır.
Kolesteril benozatların diğer bileşiklerde olduğu gibi erimediğini, fakat iri erime noktası olduğunu bulmuştur. 145.5 °C (293.9 °F)’de bulutumsu bir sıvı şekline eriyerek dönüşür ve 178.5 °C (353.3 °F)’de ise tekrar erir ve bulutumsu sıvı berraklaşır. Bu olgu tersine de döndürülebilir. Bir fizikçiden yardım istemek amacıyla 14 Mart 1888 tarihinde Almanya’nın Aken kentinde üniversite öğretim üyesi Otto Lehmann’a yazar. Mektupları ve numuneleri / örnekleri aralarında değişirler. Lehmann orta seviye bulutumsu akışkanı inceler ve kristalcikler gördüğünü belirtir. Reinitzer’in Viyanalı meslekdaşı Von Zepharovich de orta seviye “akışkanın” kristalcik olduğuna işaret etmiştir. Mektupların Lehmann ile karşılıklı gönderilmesi birçok cevaplanmamış soruyla 24 Nisan’da sona erer. Reinitzer kendi sonuçlarını, Lehmann ve Von Zepharich’in katkılarından saygı ile bahsederek, Viyana Kimya Derneğinin 3 Mayıs 1888’deki toplantısında sunar.
O zamana kadar, Reinitzer kolesterik sıvı kristallerin (bu isim Otto Lehmann tarafından 1904’te konulmuştur) üç önemli özelliğini bulmuş ve tanımlamıştır: iki erime noktasının varlığı, dairesel olarak polarize ışık yansıması ve ışığın polarizasyon yönünün döndürülebilirliği.
Tesadüfi keşfinden sonra, Reinitzer sıvı kristaller üzerindeki çalışmalarını daha ileriye götürmemiştir. Araştırma yeni bir olgu ile karşılaştığının farkına varan ve bunu iyice araştırabilecek pozisyonunda olan Lehmann tarafından sürdürülmüştür. Post-doktora yıllarında kristalograpfi ve mikroskopi alanlarında uzmanlık kazanmıştır. Lehmann sistematik çalışmalarına ilk önce kolesteril benzoat ve daha sonra ilişkili bileşiklerden çift-erime olgusunu gösterenleri inceleyerek başlamıştır. Polarize ışıkta gözlemlerini yapabilmiştir ve mikroskopu yüksek sıcaklık gözlemlerini yapma imkanını veren sıcak bir satıh (ısıtıcı ile donatılmış numune / örnek tutucu) ile donatılmıştır. Orta seviye bulutumsu safha / seviye açıkça akışı sürdürmüştür, fakat diğer özellikler, bilhassa mikroskop altındaki bu olay Lehmann’ı bir katı ile uğraştığına ikna etmiştir. 1889 Ağustos ayının sonuna kadar sonuçlarını Zeitschrift für Physikalische Chemie’da yayımlamıştır. 

Lehmann’ın çalışması 20. yüzyılın başından 1935’te emekliliğine kadar bilinen sıvı kristallerin çoğunu sentez etmiş Alman kimyacı Daniel Vorländer tarafından sürdürülmüş ve önemli bir şekilde geliştirilmiştir. Bununla birlikte, sıvı kristaller bilim insanları arasında popüler olmamış ve madde yaklaşık 80 yıl boyunca sadece bilimsel bir merak olarak kalmıştır. 
İkinci Dünya Savaşından sonra, sıvı kristallerin sentez edilmesi üzerindeki çalışma Avrupa’daki üniversite araştırma laboratuvarlarında tekrar başlatılmıştır. Sıvı kristallerin önde gelen araştırmacılarından George William Gray bu maddeleri 1940’lı yılların sonlarında İngiltere’de araştırmaya başlamıştır. Grubu sıvı kristal hali göstermiş birçok yeni maddeler sentez etmiş ve bu hali gösteren moleküllerin nasıl dizayn edilebileceğinin daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Moleküler Yapı ve Sıvı Kristallerin Özellikleri adlı kitabı bu konuda bir rehber kitap olmuştur. Amerikalı kimyacılardan sıvı kristalleri ilk çalışanlardan olan Glenn H. Brown 1953'te çalışmalarına Cincinnati Üniversitesinde başlamış ve daha sonra Kent State Üniversitesinde devam etmiştir. 1965 yılında sıvı kristaller hakkındaki ilk uluslararası konferansı Kent, Ohio’da dünyanın en önde gelen yaklaşık 100 bilim insanının katılımıyla düzenlemiştir. Bu konferans, bu eşsiz maddelerin pratik uygulamalarının geliştirilmesine yol açacak bu alandaki araştırmaların dünya çapında bir gayretle yürütülmesinin başlangıcı olmuştur.
Sıvı kristal maddeler RCA Laboratuvarlarında 1962 yılında düz panelli elektronik ekranların geliştirilmesindeki araştırmaların konusu olmuştur. Fizik kimyacısı Richard Williams elektrik alanını 125 °C’de nematik sıvı kristalin ince bir tabakasına uyguladığında, “Bölgecik” adını verdiği (şimdi Williams Bölgecikleri olarak biliniyor) düzenli bir şeklin formasyonu gözlemlemiştir. Bu meslektaşı George H. Heilmeier’in televizyonlarda kullanılan katot ışınlı vaküm tüpün yerine kullanılabilecek sıvı kristal tabanlı düz panel ekran üzerinde araştırma yapmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, Williams ve Heilmeier’in kullandığı para-Azoxyanisole sadece 116 °C’nin üzerinde nematik sıvı kristal hali göstermiştir, bu da bunun ticari ekran / gösterge ürünlerde kullanılmasının pratik olmadığını göstermiştir çünkü oda sıcaklığında çalışabilecek bir maddeye açıkça ihtiyaç duyuluyordu.
1966 yılında RCA’da Heilmeier grubunda araştırmacı kimyacılar olan Joel E. Goldmacher ve Joseph A. Castellano nematik bileşiklerden özellikle yapılan karışımların sadece karbon atomlarının sayılarında oda sıcaklığına sahip nematik sıvı kristaller ortaya çıkarabilen en son taraf halkalarda farklılık göstermekte olduğunu keşfetti. Schiff bazlı bileşiklerin üçlü karışımı 22–105 °C nematik aralığına sahip bir maddenin ortaya çıkması ile sonuçlandı. Oda sıcaklığında işlem ilk kullanılabilir ekranlı cihazın yapılmasını sağladı. Çalışma takımı daha sonra çoğu çok daha düşük erime noktalarına sahip nematik bileşiklerin sayısız karışımlarını hazırlamaya devam etti. Nematik bileşiklerin karıştırılması tekniği daha sonra sanayi standardı haline gelen çalışabilir sıcaklık aralığı elde etmeyi sağladı ve günümüzde spesifik uygulamaları karşılayacak maddelerin hazırlanabilmesi maksadıyla kullanılmaktadır.
[File:MBBA.svg|küçükresim|Chemical structure of N-(4-Methoxybenzylidene)-4-butylaniline (MBBA) molecule]
1969 yılında, Hans Kelker oda sıcaklığında nematik safhaya sahip bir cismin sentezini sağlamayı başardı, MBBA, ki bu da sıvı kristal araştırmalarının en popüler konularından birini oluşturur. Sıvı kristal ekranların ticarileştirilmesi olan sonraki aşama George Gray tarafından düşük erime sıcaklıklı kimyasal olarak daha stabil cisimlerin (cyanobiphenyls) sentezinin yapılmasıydı. Ken Harrison ve İngiliz MOD (RRE Malvern) ile 1973’te yürüyen bu iş elektronik ürünler içinde küçük alanlı LCD’lerin hızlı benimsenmesiyle sonuçlanan yeni maddelerin dizaynına yol açtı. 
1991 yılın

Kimyada, uçuculuk bir maddenin ne kolaylıkta buharlaştığını tanımlayan bir özelliktir. Belirli bir sıcaklık ve basınçta, yüksek uçuculuğa sahip bir maddenin buhar olarak bulunma olasılığı daha yüksekken, düşük uçuculuğa sahip bir maddenin sıvı ya da katı olma olasılığı daha yüksektir. Uçuculuk, bir buharın sıvı veya katı hâline yoğunlaşma eğilimini de tarif edebilir; daha az uçucu madde, yüksek uçucu maddelere göre buhardan daha kolay yoğunlaşacaktır. Uçuculuktaki farklılıklar, bir madde grubunun atmosfere açık olduğunda ne kadar hızlı buharlaştığını (veya katıysa süblimleştiğini) karşılaştırarak görülebilir. İspirto (izopropil alkol) gibi yüksek derecede uçucu bir madde hızlı bir şekilde buharlaşırken, bitkisel yağ gibi düşük uçuculuğa sahip bir madde yoğuşmuş kalacaktır. Genel olarak, katılar sıvılardan daha az uçucudur, ancak bazı istisnalar da vardır. Kuru buz (katı karbondioksit) veya iyot gibi süblimleşen (katıdan doğrudan buhara dönüşen) katı maddeler standart koşullar altında bazı sıvılarla aynı oranda buharlaşabilir.

Uçuculuğun kendisinin tanımlanmış bir sayısal değeri yoktur, ancak genellikle buhar basınçları veya kaynama noktaları (sıvılar için) kullanılarak tanımlanır. Yüksek buhar basınçları yüksek uçuculuk gösterirken, yüksek kaynama noktaları düşük uçuculuk gösterir. Buhar basınçları ve kaynama noktaları, ilgilenilen kimyasal maddeleri karşılaştırmak için kullanılabilecek tablo ve çizelgelerde sunulmaktadır. Uçuculuk verileri tipik olarak bir dizi sıcaklık ve basınç üzerinde yapılan deneylerde bulunur.

Buhar basıncı, yoğunlaştırılmış bir fazın verilen bir sıcaklıkta nasıl buhar oluşturduğunun bir ölçüsüdür. Başlangıçta vakum altında (içinde hava olmadan) bulunan kapalı bir kaba konulan bir madde, boş bir alanı buharla hızla dolduracaktır. Sistem dengeye ulaştıktan sonra, daha fazla buhar oluşmadığında, bu buhar basıncı ölçülebilir. Sıcaklığın arttırılması, oluşan buhar miktarını ve dolayısıyla buhar basıncını arttırır. Bir karışımda, her bir madde karışımın genel buhar basıncına katkıda bulunur, uçucu bileşikler daha büyük katkı yapar.

Kaynama noktası, bir sıvının buhar basıncının çevre basıncına eşit olduğu ve sıvının hızlı bir şekilde buharlaşmasına veya kaynamasına neden olan sıcaklıktır. Buhar basıncı ile yakından ilgilidir, ancak basınca bağlıdır. Normal kaynama noktası, atmosferik basınçtaki kaynama noktasıdır, ancak daha yüksek ve düşük basınçlarda da gözlemlenebilir.

Bir maddenin uçuculuğunu etkileyen önemli bir faktör, molekülleri arasındaki etkileşimlerin gücüdür. Moleküller arasındaki çekici kuvvetler, malzemeleri bir arada tutar ve çoğu katı gibi moleküller arası kuvvetlere sahip malzemeler tipik olarak çok uçucu değildir. Etanol ve dimetil eter, aynı formüle sahip iki kimyasal (C2H6O) olmasına rağmen molekülleri arasında meydana gelen farklı etkileşimler sebebiyle sıvı fazında farklı uçuculuklara sahiplerdir: etanol molekülleri hidrojen bağı yapabilirken dimetil eter molekülleri yapamaz. Sonuç olarak, etanol molekülleri arasında genel olarak daha güçlü bir çekici kuvvet elde edilir, bu da ikisinin daha az uçucu maddesi olmasını sağlar.

Maddenin yapısı ve polaritesi gibi diğer faktörler uçuculukta önemli bir rol oynasa da, genel olarak uçuculuk artan moleküler kütle ile azalma eğilimindedir. Moleküler kütlenin etkisi, benzer yapıdaki kimyasalların (yani esterler, alkanlar, vs.) karşılaştırılmasıyla kısmen izole edilebilir). Örneğin, doğrusal alkanlar, zincirdeki karbon sayısı arttıkça uçuculuğu azaltır.

Uçuculuk bilgisi, bileşenlerin bir karışımdan ayrılmasında genellikle kullanışlıdır. Farklı uçuculuk seviyelerine sahip çok sayıda madde içeren yoğunlaşmış bir karışım, sıcaklığı ve basıncı değiştirerek ayrıştırılabilir. Daha az uçucu maddeler sıvı veya katı fazda kalırken, daha uçucu bileşenlerin buhara dönüşür ve toplanır. Yeni oluşturulan buhar daha sonra atılabilir veya ayrı bir kapta yoğunlaştırılabilir. Buharlar toplandığında, bu işlem damıtma olarak bilinir. 

Petrolün rafine edilmesi işleminde, değişken uçuculuğa sahip çeşitli kimyasalların tek bir adımda ayrılmasını sağlayan, fraksiyonel damıtma olarak bilinen bir teknik kullanır. Rafineriye giren ham petrol, ayrılması gereken faydalı kimyasal maddelerden oluşur. Ham yağ bir damıtma kulesine akar ve ısıtılır, bu da bütan ve kerosen gibi daha uçucu bileşenlerin buharlaşmasını sağlar. Bu buharlar kuleyi yukarı doğru hareket ettirir ve sonunda soğuk yüzeylerle temas eder ve bu da yoğunlaşmalarına ve toplanmalarına neden olur. En uçucu kimyasallar sütunun en üstünde yoğunlaşırken en az uçucu kimyasallar en düşük kısımda yoğunlaşarak buharlaşır.
Su ve etanol arasındaki uçuculuk farkı geleneksel olarak içilebilir alkolün rafine edilmesinde kullanılmıştır. Üründeki etanol konsantrasyonunu artırmak için, alkol yapıcılar, başlangıçtaki alkol karışımını, etanolün çoğunun buharlaştığı bir sıcaklığa kadar ısıtırken, suyun çoğu sıvı kalır. Etanol buharı daha sonra toplanır ve ayrı bir kapta yoğunlaştırılır, bu da daha konsantre bir ürün elde edilmesini sağlar.

Uçuculuk parfüm üretirken önemli bir husustur. Aromatik buharlar burun içindeki reseptörlerle temas ettiğinde insanlar koku tespit eder. Uygulandıktan sonra hızla buharlaşan bileşenler, yağlar buharlaşmadan önce kısa bir süre için hoş kokulu buharlar üretecektir. Yavaş buharlaşan bileşenler cilt üzerinde haftalarca hatta aylarca kalabilir, ancak güçlü bir aroma üretmek için yeterli buhar üretmeyebilir. Bu sorunları önlemek için, parfüm tasarımcıları, esansiyel yağların ve diğer bileşenlerin parfümlerindeki uçuculuğu dikkatle değerlendirir. Uygun buharlaşma oranları, kullanılan yüksek uçucu ve uçucu olmayan bileşenlerin miktarının değiştirilmesiyle elde edilir.

Clausius-Clapeyron ilişkisi
Damıtma
Kademeli damıtma
Kısmi basıncı
Raoult kanunu
Bağıl uçuculuk

ilpi.com'dan Volatilite 26 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uçucu tanımı Vikisözlük sitesinden

Vitrifikasyon, bir sıvının soğuma sırasında moleküler düzenlemede veya termodinamik durum değişkenlerinde herhangi bir önemli değişiklik olmaksızın katı gibi davranmaya başladığı bir süreçtir.
Sıvı maddelerin vitrifikasyonu, sıvının kinetik viskozitesi, yüzey gerilimi ve sıcaklık gibi faktörlerin kullanımını gerektirir. Kinetik viskozite, moleküllerin hareketliliği ve akışkanlığı hakkında bir ölçüdür. Yüzey gerilimi, bir sıvının yüzeyindeki moleküllerin birbirine nasıl bağlandığına ve yüzeyin gerilimine bağlıdır. Sıcaklık ise, moleküllerin hareketliliği ve enerji seviyeleri hakkında bilgi verir.
Vitrifikasyon süreci, sıvı maddenin donma noktasının altına düşürülmesiyle başlar. Bu, sıvı maddeyi daha yoğun hale getirir ve kristalleşme eğilimini azaltır. Daha sonra, sıvı madde çok hızlı bir şekilde soğutulur, böylece moleküller kristalleşmeye fırsat bulamazlar ve sıvı cam haline gelir.
Sıvı maddenin vitrifikasyonu, genellikle çabuk soğutma yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilir. Bu yöntemler arasında sıvıyı çok hızlı bir şekilde soğutan sıvı nitrojen veya helyum kullanmak, lazer ışınları ile ısıyı hızlıca almak, elektron ışınları ile soğutmak ya da sıvı maddeyi ince film şeklinde yayarak hızlı bir şekilde soğutmak gibi yöntemler bulunur.

Üçlü nokta, termodinamikte bir maddenin üç fazının (gaz, sıvı ve katı) termodinamik dengede bir arada var olduğu sıcaklık ve basınçtır. Süblimleşme eğrisi, erime eğrisi ve buharlaşma eğrisi bu noktada buluşurlar.
Katı, sıvı ve gaz fazlarına ek olarak, üçlü noktada birden fazla katı faz bulunabilir. Helyum-4, iki farklı sıvı fazı içeren bir üçlü noktaya sahip olan özel bir durumdur (lambda noktası).
Suyun üçlü noktası, Uluslararası Birimler Sisteminde (SI) termodinamik sıcaklığın temel birimi olan kelvini tanımlamak için kullanılıyordu. Suyun üçlü noktasının değeri ölçülmek yerine tanımlanarak sabitlenmişti, ancak bu durum SI temel birimlerinin 2019 yılında yeniden tanımlanmasıyla değişti. ITS-90 uluslararası sıcaklık ölçeğinde hidrojenin üçlü noktasından (13.8033 K) suyun üçlü noktasına (273.16 K, 0.01 °C veya 32.018 °F) kadar değişen birden fazla maddenin üçlü noktası kullanılır.
"Üçlü nokta" terimi, ilk olarak 1873 yılında William Thomson'ın kardeşi James Thomson tarafından kullanıldı.

Bu tablo çeşitli maddelerin üçlü noktalarını listeler. Veriler, ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nden gelmektedir.

 * Not: Normal şartlar altında, atmosferik basınç 101.325 kPa'dır. (1 atm)

Kritik nokta (termodinamik)

 Wikimedia Commons'ta üçlü nokta ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Moleküler dinamik (MD), atomların ve moleküllerin fiziksel hareketlerini incelemek için bir bilgisayar simülasyon yöntemidir. Atomların ve moleküllerin sabit bir süre boyunca etkileşime girmesine izin verilir ve bu da sistemin dinamik evrimi hakkında bilgi verir. En yaygın versiyonda, atomların ve moleküllerin yörüngeleri, parçacıklar ve bunların potansiyel enerjileri arasındaki kuvvetlerin çoğu zaman atomlararası potansiyeller veya moleküler mekanik kuvvet alanları kullanılarak hesaplandığı, etkileşen parçacıkların bir sistemi için Newton'un hareket denklemlerinin sayısal olarak çözülmesiyle belirlenir. Metot ilk olarak 1950'lerin sonunda teorik fizik alanında geliştirildi, ancak günümüzde çoğunlukla kimyasal fizik, malzeme bilimi ve biyomoleküllerin modellenmesinde uygulanmaktadır.
Moleküler sistemler tipik olarak çok sayıda parçacıktan oluştuğundan, bu tür karmaşık sistemlerin özelliklerini analitik olarak belirlemek mümkün değildir; MD simülasyonu, sayısal yöntemleri kullanarak bu sorunu çözmektedir. Bununla birlikte, uzun MD simülasyonları matematiksel olarak kötü koşullandırılmıştırlar (yüksek koşul sayısına sahiptir), yani sayısal entegrasyonda uygun algoritma ve parametrelerin seçimi ile minimize edilebilecek, ancak tamamen ortadan kalkamayan kümülatif hatalar oluştururlar.
Ergodik hipoteze uyan sistemler için, bir moleküler dinamik simülasyonunun evrimi, sistemin makroskopik termodinamik özelliklerini belirlemek için kullanılabilir: bir ergodik sistemin zaman ortalamaları, mikrokanonik topluluk ortalamalarına karşılık gelir. MD, aynı zamanda doğanın kuvvetlerini canlandırarak ve atomik bir ölçekte moleküler hareketi inceleme şansı sağlayarak "sayılarla istatistiksel mekanik" ve " Laplace'in Newton mekaniğinin vizyonu" olarak da adlandırılmıştır.

Monte Carlo simülasyonlarının önceki başarılarından sonra, yöntem ilk kez 1950'lerin ortalarında Fermi, Pasta, Ulam ve Tsingou tarafından geliştirilmiştir. 1957'de Alder ve Wainwright, sert küreler arasında mükemmel elastik çarpışmaları simüle etmek için bir IBM 704 bilgisayarı kullandı. 1960 yılında Gibson ve ark. yapışkan bir yüzey kuvveti ile birlikte Born-Mayer tipi itici etkileşimi kullanarak katı bakırın radyasyon hasarını simüle etti. 1964 yılında, Rahman, bir Lennard-Jones potansiyeli kullanan, sıvı argonun dönüm noktası simülasyonlarını yayınladı. Kendi kendine yayılma katsayısı gibi sistem özelliklerinin hesaplanması deneysel verilerle deneysel verilerle iyi karşılaştırıldı.
Moleküler dinamikleri bilgisayarlarla simüle etmek mümkün olmadan önce bazı insanlar atom hareketinin fiziksel modeller (örneğin makroskopik küreler) oluşturarak modellenmesi için yoğun bir çalışma üstlendi. Amaç, bu küreleri bir sıvının yapısını taklit edecek şekilde düzenlemek ve davranışını incelemek için kullanmaktı. JD Bernal, 1962'de şunları söyledi: “ ... Çok sayıda lastik top aldım ve bunları 2.75 ila 4 inç arasında değişen farklı uzunluklardaki çubuklarla bir araya getirdim. Bunu ilk etapta mümkün olduğunca rastgele yapmayı denedim, kendi ofisimde çalışıyor, her beş dakikada bir rahatsız ediliyor ve rahatsız edilmeden önce ne yaptığımı hatırlamıyordum. ”

İlk olarak teorik fizikte kullanılan MD yöntemi, malzeme biliminde kısa süre sonra popülerlik kazanmıştır ve 1970'lerden beri biyokimya ve biyofizikte de yaygındır. MD, X ışını kristalografisi veya NMR spektroskopisinden elde edilen deneysel kısıtlamalara dayanarak proteinlerin ve diğer makromoleküllerin 3 boyutlu yapılarını geliştirmek/daha iyi hale getirmek için sıklıkla kullanılır. Fizikte, MD, ince film büyümesi ve iyon alt ekimi gibi doğrudan gözlemlenemeyen atomik seviye fenomenlerin dinamiklerini incelemek ve ayrıca henüz yaratılmayan veya henüz yaratılamayan nanoteknolojik cihazların fiziksel özelliklerini incelemek için kullanılır. Biyofizik ve yapısal biyolojide, bu yöntem proteinler ve nükleik asitler gibi makromoleküllerin hareketlerini incelemek için sıkça uygulanır. Buradan elde edilecek veri ligand yerleştirme gibi biyofiziksel deneylerin sonuçlarını yorumlamak ve diğer moleküller ile etkileşimleri modellemek için faydalı olabilir. Prensipte MD, polipeptit zincirinin rastgele katlanmasını simüle ederek protein yapısının ab initio tahmini için kullanılabilir.

Moleküler dinamikler birçok bilim dalında kullanılmaktadır.

Basitleştirilmiş bir biyolojik katlama işleminin ilk MD simülasyonu 1975'te yayınlandı. Nature'da yayınlanan simülasyon, modern bilgisayarlı protein katlamanın alanının yolunu açtı.
Bir biyolojik sürecin ilk MD simülasyonu 1976'da yayınlandı. Nature'da yayınlanan simülasyonu, protein hareketini sadece yardımcı bir faktör olarak değil de bir temel işlev olarak gerekli görmenin yolunu açtı.
MD, enerjik nötron ve iyon ışınlanmasının katı ve katı yüzeyler üzerindeki etkileri gibi ısı sivri uç rejimindeki (heat spike regime) çarpışma basamaklarını (çarpışma şelalelerini) ele almak için standart bir yöntemdir.
Gaucher Hastalığına neden olan en yaygın protein mutasyonu N370S'in moleküler temelini tahmin etmek için MD simülasyonları başarıyla uygulandı. Bunu takip eden daha sonraki bağımsız olarak yayınlanan yayında ise, bu kör tahminlerin aynı mutant üzerindeki deneysel çalışma ile yüksek bir korelasyon gösterdiği gösterilmiştir.
Yüzey yüklerinin ince su filmlerinin metal yüzeyler üzerindeki ayrışma basıncı üzerindeki etkisini araştırmak için MD simülasyonları kullanılmıştır.
MD simülasyonları transmisyon elektron mikroskobu görüntüsünün özelliklerini anlamak için çok kesitli görüntü simülasyonları ile birlikte kullanılır
Hamiltonian-ikilemi algoritmaları ile birleştirilmiş MD hesaplamaları, DNA çift iplikçiklerinin hidrofobik ve hidrofilik tek duvarlı karbon nanotüpler üzerine kapsülleme termodinamiklerini araştırmak için kullanılmıştır.
Aşağıdaki biyofiziksel örnekler, çok büyük boyutta bir sistem (bir virüsün tamamı) veya çok uzun simülasyon sürelerde (1.112 milisaniyeye varan süreler) simülasyonları üretmek için kayda değer çabaları göstermektedir:

Uydu tütün mozaik virüsünün tamamının MD simülasyonu (STMV) (2006, Boyut: 1 milyon atom, Simülasyon süresi: 50 ns, program: NAMD ): Bu virüs, Tütün Mozaik Virüsü (TMV) enfeksiyonunun belirtilerini kötüleştiren küçük, ikosahedral bitki virüsüdür. Viral düzeneğin mekanizmalarını araştırmak için moleküler dinamik simülasyonlar kullanılmıştır. STMV partikülünün tamamı, viral kapsidi (kaplama) oluşturan bir proteinin 60 özdeş kopyasından ve bir 1063 nükleotidli tek zincirli RNA genomundan oluşur . Bir anahtar bulgu, kapsidin içinde RNA olmadığında çok dengesiz olmasıdır. Simülasyonun tamamlanması 2006 model bir masaüstü bilgisayarda yaklaşık 35 yıl alacaktır. Bundan dolayı, görev birçok paralel işlemci ile aralarında sürekli iletişim oluşturarak yapıldı.
Villin Başlığının tüm atom detaylarında katlanması simülasyonları (2006, Boyut: 20.000 atom; Simülasyon süresi: 500 =s = 500.000 ns, Program: Folding@home ) Bu simülasyon, dünya genelinde 200.000 CPU'nun katıldığı kişisel bilgisayarlarda yürütülmüştür. Bu bilgisayarlarda, Viford Pande tarafından Stanford Üniversitesi'nde koordine edilen geniş çaplı bir dağıtılmış hesaplama çalışması olan Folding @ home programı kuruldu. Villin Başlık proteininin kinetik özellikleri sürekli gerçek zamanlı iletişimden yoksun CPU'lar tarafından birçok bağımsız kısa yörünge (trajectories) kullanılarak araştırılmıştır. Kullanılan bir yöntem de, belirli bir başlangıç konformasyonunun açılmasından önce katlanma olasılığını ölçen Pfold değer analiziydi. Pfold geçiş durumu yapıları ve katlama yolağı boyuncaki konformasyon sırası hakkında bilgi verir. Pfold hesaplamasındaki her bir yörünge nispeten kısa olabilir, ancak birçok bağımsız yörüngeye ihtiyaç duyulur.
Bu moleküler simülasyonlar, malzeme çıkarma mekanizmalarını, araç geometrisinin etkilerini, sıcaklık ve kesme hızı ve kesme kuvvetleri gibi işlem parametrelerini anlamak için kullanılmıştır.

Korunmuş Coulomb Potansiyelleri Örtük Solvent Modeli

Simplektik entegratör
Verlet-Stoermer entegrasyonu
Runge–Kutta entegrasyonu
Beeman algoritması
Kısıtlama algoritmaları (kısıtlı sistemler için)

Hücre listeleri
Verlet listesi
Bağlı etkileşimler

Ewald toplamı
Parçacık ağı Ewald toplamı (PME)
Parçacık - partikül - partikül ağı (P3M )
Kaydırılmış kuvvet yöntemi

Etki alanı ayrıştırma yöntemi (Paralel hesaplama için sistem verilerinin dağıtımı)

Car–Parrinello moleküler dinamiği

Anton - MD simülasyonlarını yürütmek için tasarlanmış uzman, devasa paralel bir süper bilgisayar
MDGRAPE - Özellikle protein yapı tahmini için oluşturulmuş özel amaçlı bir moleküler dinamik simülasyonları sistemi

GPU'da moleküler modelleme

GPUGRID.net Projesi23 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (GPUGRID.net )
Mavi Gen Projesi (IBM ) JawBreakers.org
Malzeme modelleme ve bilgisayar simülasyon kodları25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moleküler dinamiği hakkında birkaç ipucu26 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MD su simülasyonu filmi (Youtube)23 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saniyede 1 kare görüntülenen canlı moleküler dinamik simülasyonu19 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moleküller arası kuvvet, komşu parçacıklar (atomlar, moleküller veya iyonlar) arasında etkili çekim veya itme kuvvetidir. Molekülleri bir arada tutan iç kuvvetlere kıyasla daha zayıftır. Örneğin HCI moleküllerinin içinde bulunan kovalent bağ, birbirine yeterince yakın komşu moleküller arasında mevcut olan kuvvetlerden daha güçlüdür.
Çekici moleküller arası kuvvetler şunlardır:

Hidrojen bağı
İyon-dipol kuvvetleri
Van der Waals kuvvetleri (Keesom kuvveti, Debye kuvveti ve London dağılım kuvveti)
(IMFs) komşu parçacıklar (atomlar, moleküller veya iyonlar) arasında hareket halindeki çekim ve itme kuvvetleridir. Bir molekülü bir arada tutan molekül içi kuvvetlerle karşılaştırıldığında, bu kuvvetler zayıftır. Örneğin, atomlar arası elektron çiflerinin elektron paylaşımını içeren kovalent bağ komşu moleküller arasında var olan kuvvetlerden daha güçlüdür. Bunlar moleküler mekanizmalarında sıklıkla kullanıan kuvvetl alanlarının önemli bir parçasıdır.
Moleküllerarası kuvvetler hakkındaki araştırmalar moleküler seviyede kuvvetlerin olması ve hareketine dikkat çeken iri ölçekli gözlemlerden başlar. Bu gözlemler virial faktörleri, buhar basıncını, vizkoziteyi, yüzeysel gerilim ve emilim verileri tarafından yansıtılan ideal olmayan gaz davranışını içerir. Mikroskopik kuvvetlere ilk referans Alexis Clairaut'un çalışması Theorie de la Figure de la Terre 'de değinilmiştir. Mikroskopik kuvvetlerin araştırmasına katkıda bulunan diğer bilim adamları: Laplace, Gauss, Maxwell ve Boltzmann'dır.
Aşağıdaki türler ile düşünülen çekici moleküllerarası kuvvetler:

İyon uyarılmış dipol (iki kutuplu) etkileşimi
İyon dipol etkileşimi
van der Waals kuvvetleri (Keesom kuvveti, Debye j kuvveti ve London dağılım kuvveti)
Moleküllerarası kuvvetler hakkındaki bilgi vizkozite, PVT verisi gibi özelliklerin büyük ölçekli ölçümleri ile elde edilir. Mikroskopik etkenler için bağlantılar virial faktörlerle ve Lennard-Jones potansiyelleri tarafından verilir.

Dipol-dipol etkileşimleri moleküller içinde kalıcı dipoller arasındaki elektrostatik etkileşimlerdir. Bu etkileşimler çekimi artırmak için molekülleri sıralamaya meyillidirler (potansiyel enerji azalır). Dipol-dipol etkileşimine bir örnek hidrojen klorür (HCl) molekülünde görülebilir: polar bir molekülün pozitif sonu diğer molekülün negatif sonunu çekecektir ve pozisyonunu etkileyecektir. Polar moleküller arasında net bir çekim vardır. Polar moleküllere örnekler hidrojen klorür (HCl) ve kloroform (CHCl3) verilebilir.

Dipol dipol polar yapılı moleküller üzerinde meydana gelen bir kimyasal reaksiyondur. Moleküllerin zıt kutupları arasında meydana gelen elektrostatik çekim kuvvetine dipol dipol denir. Bu bağlamda molekül içi bağlar polar kovalent bağ olarak ifade edilir. Bu bağlamda Molekülün polar karakteri sebebiyle arasında dipol dipol etkileşimi meydana gelmektedir. Yani molekülünün zıt kutup kısımları elektrostatik çekim ile beraber güçlü bir etkileşim meydana getirir. Bu etkileşim neticesinde çekim meydana gelir ve dipol dipol kuvveti oluşmaktadır.
Kimyasal türlerde içinde barındırmış oldukları yapılar sebebi ile anlık değişimlerin olmadığı ve sürekliliğin olduğu moleküller kalıcı dipol olarak adlandırılmaktadır. Polar olan moleküllerde görülen dipoller kalıcı dipol olarak isimlendirilmektedir. Polar moleküllerde yükler simetrik bir şekilde dağılım göstermez. Bu nedenle de bileşke kuvvet sıfır değildir. Moleküllerde negatif ya da pozitif olmak üzere yük yoğunlukları bulunmaktadır. Moleküller içinde meydana gelen kutuplaşmalar süreklilik göstermeleri nedeni ile polar moleküllerde kalıcı dipoller oluşmaktadır. NH, HF, NH3, C2H5OH, H2O kalıcı dipole örnek olarak gösterilebilmektedir.
Bazen moleküller iki kutuplu gruplar içerebilir, fakat toplam dipol momente sahip değildir. Bu durum molekül içinde bir simetri olduğunda, dipollerin birbirini yok etmesine neden olur. Tetrakloromethan ve karbondioksit gibi moleküller için bu geçerlidir. Iki ayrı atom arasında dipol-dipol etkileşiminin sıfır olduğunu not edin, çünkü atomlar nadiren kalıcı bir dipole sahip olurlar. İyon-dipol ve iyon-uyarılmış dipol kuvvetleri   İyon-dipol ve iyon-uyarılmış dipol kuvvetleri dipol-dipol ve uyarılmış dipol etkileşimleri aynıdır, fakat sadece polar ve nonpolar moleküller yerine iyonları içerir. İyon-dipol ve iyon-uyarılmış dipol kuvvetleri dipol-dipol etkileşimlerinden daha güçlüdür, çünkü herhangi bir iyonun yükü bir dipol momentin yükünden daha büyüktür. Iyon-dipol bağları H bağından daha güçlüdür.[kaynak belirt]  Bir iyon-dipol kuvveti bir iyon ve bir polar molekülün etkileşimini içerir. Maksimum etkileşime izin vermek için, pozitif ve negatif gruplar yan yana gelir. Bir iyon-uyarılmış dipol kuvveti bir iyon ve nonpolar(polar olmayan bir molekül) bir molekülün etkileşimini içerir. Dipol-uyarılmış dipol kuvveti gibi, iyon yükü nonpolar molekül üzerindeki elektron bulutunun bozulmasına neden olur. Hidrojen bağı[edit]  Ana makale: Hidrojen bağı  H bağı elektronegatif bir atomun eşleşmemiş elektronları ve azot, oksijen ve florin atomuna bağlı bir H atomu arasındaki çekimdir. H bağı genellikle güçlü bir elektrostatik dipol-dipol etkileşimidir. Ancak, kovalent bağın bazı özelliklerini taşır: yönlüdür, van der Waals etkileşimlerinden güçlüdür, van der Waals çapının toplamından daha kısa bir atom içi uzaklık yaratır ve genellikle değerlik türü gibi yorumlanabilen sınırlı sayıdaki etkileşen grupları içerir.
Moleküllerarası H bağı, H bağına sahip olmayan diğer Grup 16 hidritleriyle karşılaştırıldıklarında, suyun neden yüksek bir sıcaklıkta (100 °C) kaynadığını gösterir. Molekül içi oksijen hidrojen bağı, proteinlerin ve nükleik asitlerin ikincil, üçüncül, dördüncül yapılarından kısmen sorumludur. Ayrıca sentetik ve doğal polymerlerin yapısında da önemli bir rol oynar. Van der Waals kuvvetleri  Ana makale: van der Waals kuvveti  Van der Waals kuvvetleri, yüksüz atom veya moleküller arasındaki etkileşimden doğar. Sıkışmış fazların kohezyonu ve gazların fiziksel adsorpsiyonu gibi olaylara neden olur, fakat büyük ölçekli hacimler arası evrensel bir çekim gücü yaratır. Keesom (kalıcı-kalıcı dipoller) etkileşimi  Van der Waals kuvvetlerine ilk katkı, yükler arasındaki (moleküler iyonlarda) elektrostatik etkileşimler, dipoller (polar moleküller için), dörtlüler (simetrik tüm moleküller) ve kalıcı çok kutuplulardan gelir. Bu etkileşim Keesom etkileşimidir (Willem Hendrik Keesom'dan sonra isimlendirilmiştir.). Bu kuvvetler kalıcı dipoller (dipolar moleküller) arasındaki çekimlerdir ve sıcaklığa bağlıdırlar. Bunlar dipoller arası çekici etkileşimlerden oluşur ve dipollerin farklı dönme hareketlerinin ortalama olarak toplamıdır. Moleküllerin sürekli döndüğü ve bir yerde sabit kalmadığı varsayılır. Keesom etkileşimi enerjisi; uzaklığın üçüncü kuvvetinin tersine bağlı olan uzaysal sabit iki dipolün etkileşim enerjisinden farklı olarak, uzaklığın altıncı kuvvetinin tersine bağlıdır. Keesom etkileşimi sadece moleküller arasında olur, aynı zamanda iki polar molekül olarak da bilinen kalıcı dipol momentlere sahiptir. Keesom etkileşimleri çok zayıf van der Waals etkileşimleridir ve elektrolit içeren sulu çözeltilerde görülmez. Aşağıdaki denklemde ortalama açı etkileşimi verilmiştir:

  
    
      
        
          
            
              −
              2
              
                m
                
                  1
                
                
                  2
                
              
              
                m
                
                  2
                
                
                  2
                
              
            
            
              48
              
                π
                
                  2
                
              
              
                ε
                
                  o
                
                
                  2
                
              
              
                ε
                
                  r
                
                
                  2
                
              
              
                k
                
                  b
                
              
              T
              
                r
                
                  6
                
              
            
          
        
        =
        V
      
    
    {\displaystyle {\frac {-2m_{1}^{2}m_{2}^{2}}{48\pi ^{2}\varepsilon _{o}^{2}\varepsilon _{r}^{2}k_{b}Tr^{6}}}=V}
  
  m = her uzunluk için yük, = boş uzayın elektriksel geçirgenliği, = ortamdaki diğer malzemenin dielektrik sabiti, T = sıcaklık, = Boltzmann sabiti ve r = moleküller arası uzaklık  Debye (kalıcı-uyarılmış dipoller) kuvveti   Ikinci katkı indüksiyon (polarizasyon-kutuplaşma olarak da bilinir) veya Debye kuvvetidir. Dönen kalıcı dipoller arasındaki etkileşimlerden ve atomlar ya da moleküllerin (kutuplaşmış dipoller) kutuplaşabilirliğinden oluşur. Bu kutuplaşmış dipoller kalıcı dipole sahip diğer moleküllerin elektronlarını itmelerinden oluşur. Kalıcı dipole sahip bir molekül benzer komşu moleküllerde çift kutup oluşturur ve ortak bir çekime neden olur. Debye kuvvetleri atomlar arasında oluşmaz. Kutuplaşmış ve kalıcı dipoller arasındaki kuvvetler Keesom etkileşimleri gibi sıcaklığa bağlı değildir, çünkü kutuplaşmış dipol yer değiştirebilir ve nonpolar bir molekülün çevresinde döner. Debye kutuplaşma etkileri ve Keesom yönelim etkileri polar etkileşimler olarak sayılır. Kutuplaşmış dipol kuvvetleri bir moleküldeki kalıcı çoklu kutup ile diğer moleküldeki kutuplaşmış çoklu kutup arasındaki çekim etkisinden oluşan kutuplanmadan (polarizasyon olarak da bilinir) ortaya çıkar. Bu etkileşim Debye kuvveti olarak adlandırılır, Peter J.W. Debye'den sonmra isimlendirilmiştir. Kalıcı dipol ve uyarılmış dipol arasındaki endüksiyon-etkileşimin bir örneği HCl ve Ar arasındaki etkileşimdir. Bu sistemde, Ar'nun elektronları çekilir (HCl'nin H tarafına) ya da HCl tarafından(Cl tarafından) itilir ve bir dipol oluşur. Ortalama açı etkileşimi aşağıdaki denklem

Biyokimya ve yapısal biyolojide ikincil yapı, protein veya nükleik asit (DNA/RNA) gibi biyopolimerlerin yerel parçalarının genel, üç boyutlu  biçimleridir. Buna karşın, atomlarının üç boyutlu uzaydaki konumları üçüncül yapı tanımlamasına girer.
İkincil yapının resmî tanımı, bir biyopolimerin hidrojen bağı yapıları ile tanımlanabilir; bunlar atomik çözünürlüklü bir yapı aracılığıyla ile belirlenir. Proteinler durumunda, ikincil yapı, protein omurgasındaki amit ve karboksil grupları arasındaki hidrojen bağlarının örüntüsü ile tanımlanır. Nükleik asitlerde, ikincil yapı azolu bazlar arasındaki hidrojen bağlarının örüntüsü ile tanımlanır. Bazen hidrojen bağı örüntülerinde önemli distosiyon olabilir, böyle durumlarda ikincil yapının otomatik öngörüsü zor olabilir.
Proteinlerde ikincil yapı Ramachandran grafiğininin belli bir bölgesindeki omurga dihedral açılar örüntüsüne bağlı olarak da tanımlanabilir. Yani, bu dihedral açılara sahip bir amino asit kalıntılarından oluşan bir protein parçası, sarmal (heliks) olarak adlandırılabilir, gerçekten doğru hidrojen bağlarına sahip olup olmadığına bakılmaksızın. Genelde, yapısı çözülmüş bir proteinin PDB dosyasında onun ikincil yapısı da belirtilir.
Bir biyopolimerin ikincil yapı içeriği (örneğin "bu protein %40 α-sarmal ve %20 β-yapraktır" demek gibi) çoğu zaman spektroskopik olarak kestirilebilir. Proteinler için yaygın bir yöntem, uzak mor-ötesi (170-250 nm) dairesel dikroizmdir. 208 ve 222 nm'de belirgin bir çifte minimum, α-sarmal yapıya işaret eder, buna karşın 204 nm veya 217 nm'de tek bir minimum, sırasıyla, rastgele sarım veya β-yaprak yapının işaretidir. Daha ender kullanılan bir yöntem, kizilötesi spektrodkopisidir, bununla hidrojen bağlanmasına duyarlı olan amit gruplarının osilasyonlarına bakılır. İkincil yapı içeriğini hassas şekilde kestirmek için kullanılan bir diğer yöntem de, Nükleer manyetik rezonans spektrumundaki bazı kimyasal kaymalara bakmaktır.
ikincil yapı terimi 1952'de Stanford Universitesi'nde bulunan Kaj Ulrik Linderstrøm-Lang tarafından türetilmiştir.

Proteinlerde ikincil yapı, amino asit kalıntıları arasındaki hidrojen bağları tarafından belirlenir. En yaygın ikincil yapılar alfa sarmal ve beta yapraktır. Başka sarmal tipleri, 310 helix ve π sarmalın da enerjetik bakımdan uygun hidrojen bağı örüntüleri olduğu hesaplanmıştır; ancak doğal proteinlerde bu tip sarmallar genelde ancak alfa-sarmalların uçlarında görülür, uygunusuz istiflenmeden dolayı ortalarda görülmezler. Poliprolin sarmal ve alfa yaprak gibi uzun veya geniş yapılar doğal proteinlerde ender bulunur ama bu yapıların protein katlanma sürecinde önemli oldukları hipotezlenir. "Normal" ikincil yapı elemanları arasında sıkı dönüşler ve gevşek, esnek ilmikler bulunur. Rastgele sarmal gerçek bir ikincil yapı elemanı değildir, düzenli bir ikincil yapının yokluğuna karşılık gelen konformasyonlar kümesidir.
Amino asitler ikincil yapı elemanları oluşturma yetenekleri bakımından çeşitlilik gösterir. Prolin ve glisin bazen "sarmal kırıcı" olarak bilinir, çünkü α-sarmal omurga yapısının düzenliliğini bozarlar. Ancak, bunların ikisinin de olağandışı özellikleri vardır ve bu yüzden dönüşlerde sık bulunurlar. Sarmal bir konformasyon edinmeyi tercih eden amino asitler arasında lizin, glutamat, metyonin, alanin ve lösin bulunur. Buna karşın, büyük aromatik kalıntılar (triptofan, tirozin ve fenilalanin) ve 
  
    
      
        
          
            C
            
              β
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {C^{\beta }} }
  
-dallı amino asitler (izolösin, valin ve treonin) beta yaprak konformasyonunu tercih ederler. Ne var ki bu tercihler çok güçlü değildir, bu yüzden sadece protein dizisine dayanarak ikincil yapıyı öngörmek güvenilir değildir.
Protein ikincil yapısını tanımlamak için birkaç yöntem vardır (örneğin, DEFINE, DSSP, STRIDE (protein)).

Protein İkincil Yapılar Sözlüğü (İngilizce Dictionary of Protein Secondary Structure, kısaca DSSP olarak bilinir) protein ikincil yapılarını tek harfli kodlar ile betimler. İkincil yapı, hidrojen bağı örüntülerine dayanarak tayin edilir. Bu hidrojen bağı örüntüleri Pauling ve arkadaşları tarafından 1951'de, deneysel olarak herhangi bir protein yapısı daha çözülmeden, önerilmişti. DSSP sekiz tip ikincil yapı tanımlar:

G = 3-dönmeli sarmal (310 sarmal). Asgari uzunluk 3 kalıntıdır.
H = 4-dönmeli sarmal (α sarmal). Asgari uzunluk 4 residues.
I = 5-dönmeli sarmal (π sarmal)). Asgari uzunluk 5 residues.
T = hidrojen bağlı dönüş (3, 4 or 5 dönmeli)
E = paralel veya anti-paralel β-yaprak konformasyonlu uzun şeritler. Asgari uzunluk 2 kalıntıdır.
B = izole bir β-köprüye ait bir kalıntı (tek bir çift β-yaprak hidrojen bağı oluşumu)
S = kıvrım (hidrojen bağına dayanmayana tek tanımlama).
Yukarıdaki konformasyonlardan birinde olmayan amino asit kalıntıları, sekizinci bir tip sayılan 'sarım' (İngilizce 'coil') olarak tasnif edilirler: çoğu zaman ' ' (boşluk), c (coil, yani sarım) veya '-' (tire). Sarmallar (G,H ve I) ve yaprak konformasyonlarının makul bir uzunluğa sahip olmak zorundadır. Bu demektir ki, birincil yapıdaki iki yan yana kalıntı aynı hidrojen bağı örüntüsünü oluşturmalıdır. Eğer sarmal ve hidrojen bağlanma örüntüsü çok kısaysa, (sırasıyla) T veya B olarak tanımlanırlar. Kalıntıları başka protein ikincil yapı kategorilerine de  (keskin dönüş, Omega ilmik, vb.) atamak mümkündür ama bunlar daha ender kullanılır.

İkincil yapı hidrojen bağlanması ile tanımlanır, dolayısıyla bir hidrojen bağının kesin tanımı esastır. İkincil yapı için standart H-bağı tanımı, DSSP'nin tanımıdır, bu da tamamen elektrostatik bir modele dayalıdır. Bu model, karbonil karbonu ve oksijene, 
  
    
      
        ±
        
          q
          
            1
          
        
        ≡
        0.42
        e
      
    
    {\displaystyle \pm q_{1}\equiv 0.42e}
  
 yükleri, amit azotu ve hidrojene de, 
  
    
      
        ±
        
          q
          
            2
          
        
        ≡
        0.20
        e
      
    
    {\displaystyle \pm q_{2}\equiv 0.20e}
  
 yükleri belirler. Elektrostatik enerji değeri şudur:

  
    
      
        E
        =
        
          q
          
            1
          
        
        
          q
          
            2
          
        
        
          [
          
            
              
                1
                
                  r
                  
                    O
                    N
                  
                
              
            
            +
            
              
                1
                
                  r
                  
                    C
                    H
                  
                
              
            
            −
            
              
                1
                
                  r
                  
                    O
                    H
                  
                
              
            
            −
            
              
                1
                
                  r
                  
                    C
                    N
                  
                
              
            
          
          ]
        
        ⋅
        332
         
        
          k
          c
          a
          l
          
            /
          
          m
          o
          l
        
        .
      
    
    {\displaystyle E=q_{1}q_{2}\left[{\frac {1}{r_{ON}}}+{\frac {1}{r_{CH}}}-{\frac {1}{r_{OH}}}-{\frac {1}{r_{CN}}}\right]\cdot 332\ \mathrm {kcal/mol} .}
  

DSSP'ye göre, eğer ve sadece eğer (ancak ve ancak) 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 -0.5 kcal/mol'den küçük olursa bir H-bağı olabilir. DSSP formülü, fiziksel H-bağı enerjisinin nispeten kaba bir yaklaştırımı olsa da, ikincil yapıyı tanımlamakta genel kabul görmüş bir araçtır.

Protein üçüncül yapısını sadece amino asit dizisine dayanarak öngörmek çok zorlu bir problemdir (bakınız protein yapı öngörüsü), ama basit ikincil yapı tanımlamalarını kullanmak daha çözümlenebilir bir problemdir ve uzun zamandır bir araştırma konusu olmuştur.
8-halli DSSP şifresi, bir proteindeki hidrojen bağlanma örüntülerindeki çeşitliliğin bir sadeleştirmesidir. Buna rağmen, ikincil yapı öngörü yöntemlerinin çoğu, daha da ileri giderek, bunları üç ana hâle indirgerler: Sarmal, Yaprak ve Sarım. 8 halden 3 hale dönüşümün nasıl yapıldığı yöntemden yönteme değişir. İkincil yapı öngürüsünün ilk geliştirilen yöntemleri, her bir amino asitin sarmal veya yaprak oluşturma eğilimine dayanıyordu; bazen buna ek olarak, ikincil yapı elemanlarının oluşum serbest enerjisini kestirmek için kurallar da dahi ediliyordu. Bu yöntemler, bir amino asit kalıntısının üç hâlden (sarmal/yaprak/sarım) hangisini benimseyeceğini öngörmekte %60 oranında başarılıydı. Daha sonraları, çoklu dizi hizalamasından yararlanılarak doğruluk oranında önemli bir artış elde edildi (%80'e). Evrimsel olarak birbiriyle ilişkili olan proteinlerin belli bir pozisyonda (ve onun civarında, tipik olarak her iki tarafındaki 7 pozisyonda) yer alabilecek tüm amino asit kalıntılarının dağılımını bilmek, o konum yakınındaki yapısal eğilimler hakkında çok daha iyi bir fikir verir. Örneğin, bir proteinin belli bir konumundan bir glisin olması, orada bir rastgele sarım olduğunu ima edebilir. Ancak, çoklu dizi hizalaması kullanılarak, bir milyar yıllık evrimsel mesafe ile birbirine akraba olan proteinler incelendiğinde, bu proteinlerin %95'inde, o konumda (ve yakın pozisyonlarda) sarmal tercih eden amino asitlerin bulunduğu görülebilir. Üstelik, o ve yakınındaki konumlardaki ortalama hidrofobisite, aynı dizi hizalaması ile incelendiğinde, kalıntıların solvent erişilirliğinin bir α-sarmal yapı ile tutarlılık gösterdiği görülebilir. Bu bilgiler toplu olarak değerlendirildiğinde, söz konusu proteindeki glisinin rastgele sarım değil, α-sarmal bir yapıya ait olması muhtemel bulunur. Mevcut tüm verileri katıştırarak 3-hâ

Moleküler fizik ve kimyada Van der Waals kuvveti veya Van der Waals etkileşimi, atomlar veya moleküller arasındaki mesafeye bağlı bir etkileşimdir. İyonik veya kovalent bağların aksine, bu çekimler kimyasal elektronik bir bağdan kaynaklanmaz; nispeten zayıftırlar ve bu nedenle bozulmaya daha duyarlıdırlar. Van der Waals kuvveti, etkileşen moleküller arasındaki uzak mesafelerde hızla yok olur.
Adını Hollandalı fizikçi Johannes Diderik van der Waals’den alan van der Waals kuvveti, supramoleküler kimya, yapısal biyoloji, polimer bilimi, nanoteknoloji, yüzey bilimi ve yoğun madde fiziği gibi çok çeşitli alanlarda temel rol oynar. Ayrıca organik bileşiklerin ve moleküler katıların kutupsal ve kutupsal olmayan ortamlardaki çözünürlükleri de dahil olmak üzere birçok özelliğinin temelini oluşturur.
Başka bir kuvvet yoksa, atomlar birbirine yaklaştıkça kuvvetin çekici olmaktan ziyade itici hale geldiği atomlar arasındaki mesafeye Van der Waals temas mesafesi denir; bu olay atomların elektron bulutları arasındaki karşılıklı itmeden kaynaklanır.
Van der Waals kuvvetleri genellikle "anlık olarak indüklenen dipoller" arasındaki London dağılım kuvvetlerinin, kalıcı dipoller ile indüklenen dipoller arasındaki Debye kuvvetlerinin ve zaman içinde dönme yönelimlerinin dinamik olarak ortalaması alınan kalıcı moleküler dipoller arasındaki Keesom kuvvetinin bileşimi olarak tanımlanır.
Van der Waals kuvveti, fiziksel kimyada kovalent bağlar, hidrojen bağları ve iyonların birbiriyle, nötr veya elektrik yüklü moleküllerle elektrostatik etkileşimi hariç olmak üzere, moleküller arasındaki çekme veya itme kuvvetlerinin toplamıdır.
Kutupsal hidroksil grubunun hidrojen bağlama özellikleri, az molekül ağırlıklı alkollerde zayıf Van der Waals etkileşimlerine hakim olurlar. Daha çok molekül ağırlıklı alkollerde, kutupsal olmayan hidrokarbon zincir (ler)inin özellikleri hakim olur ve çözünürlüğü tanımlar. Van der Waals kuvvetleri, etkileşen moleküller arasında daha uzun mesafelerde hızla kaybolurlar.
Van der Walls bağları moleküller arasında olup fiziksel bir etkileşimdir. Bu nedenle moleküller arası olduğu için zayıf etkileşim olarak adlandırılır. Dipol - dipol, iyon - dipol ve indüklenmiş dipol (geçici) olmak üzere üçe ayrılır. Aynı zamanda indüklenmiş dipol (geçici) de kendi arasında; iyon - indüklenmiş dipol, dipol - indüklenmiş dipol ve indüklenmiş dipol - indüklenmiş dipol (London) olmak üzere üçe ayrılır.
2012 yılında, atomik kuvvet mikroskobu ile metal yüzeye bağlı tek bir organik molekülde, Van der Waals kuvvetlerinin doğrudan ilk ölçümleri yapıldı ve yoğunluk fonksiyonel hesaplamaları ile doğrulandı.

Van der Waals kuvvetleri atomlar, moleküller ve ayrıca diğer moleküller arası kuvvetler arasındaki çekme ve itme kuvvetlerini içerir. Yakın parçacıkların dalgalanan kutuplanabilirlik ortak ilişkilerinden kaynaklanmaları nedeniyle kovalent ve iyonik bağlardan farklıdırlar (kuantum dinamiğinin bir sonucudur).

Van der Waals etkileşimi oldukça zayıftır, sadece atomlar ya da moleküller birbirine çok yakın olduğunda gerçekleşir. Fakat bu şekilde çokça etkileşimin bir anda oluşması oldukça güçlü bir bağ oluşturabilir.
Gecko kertenkelesi Van der Waals bağları yardımıyla dik yüzeyleri tırmanabilmektedir. Gecko kertenkelesinin ayaklarındaki çok sayıdaki minuskul boyuttaki saçımsı çıkıntılar ve güçlü tendonlar sayesinde yüzeyle ayaklar arasında maksimum temas ve sertlik sağlanır. Ayaktaki moleküller ve duvar yüzeyi arasında oluşan çok sayıdaki Van der Waals etkileşimi birlikte oldukça güçlü bağ oluşturur ve Gecko'nun vücut ağırlığını dengeler. Bu örnekten etkilenilerek Geckskin isimli yapıştırıcı ABD'de bulunan Massachussetts Üniversitesi tarafından icat edilmiştir.

Tek ayak parmağını kullanarak cam bir yüzeye asılabilen kertenkelelerin dik yüzeylere tırmanma yeteneği, uzun yıllar boyunca esas olarak bu yüzeyler ve spatula veya ayak tabanlarındaki saç benzeri kılları kaplayan mikroskobik çıkıntılar arasındaki Van der Waals kuvvetlerine atfedilmiştir.
2008'de bu etkiden yararlanan kuru bir tutkal yaratma çabaları vardı ve 2011'de benzer dayanaklarla (yani van der Waals kuvvetlerine dayalı) yapışkan bant oluşturma konusunda başarı kazanıldı. 2011 yılında, hem cırt cırtlı tüylerin etkisi hem de geko ayak izlerindeki lipitlerin varlığıyla ilgili bir makale yayınlandı.
Daha sonraki bir çalışma, kılcal damar yapışmasının bir rol oynayabileceğini öne sürdü, ancak bu hipotez daha yeni çalışmalar tarafından reddedildi.
2014 yılında yapılan bir çalışma, geko'nun pürüzsüz Teflon ve polidimetilsiloksan yüzeylere yapışmasının van der Waals veya kılcal kuvvetler tarafından değil, esas olarak elektrostatik etkileşim (temas elektriklenmesinin neden olduğu) tarafından belirlendiğini göstermiştir.
Eklem bacaklılar arasında, bazı örümceklerin skopulalarında veya skapula pedlerinde benzer kıllar bulunur, bu da onların cam veya porselen gibi son derece pürüzsüz yüzeylere tırmanmasına veya baş aşağı asılmasına olanak tanır.

Yün bazı memeli hayvanlardan (özellikle koyun, keçi, deve, lama, ada tavşanı) elde edilen hayvansal kıl kökenli doğal bir elyaf türü. Sıcak tuttuğu için battaniye ve kışlık giysilerin üretiminde kullanılır. Yün elyafı koyundan genellikle canlı hayvanlardan kırkılmak suretiyle olmak üzere değişik yöntemlerle elde edilir. Bu tür yüne kırkım yünü denir. Bu yünün ticari değeri diğer yöntemlerle elde edilenlerinkinden yüksektir. Kasaplık hayvanların kesildikten sonra derilerinin işlenmesi ile elde edilen yüne ise tabak yünü veya kasapbaşı yünü denir. Herhangi bir nedenle ölmüş hayvanın postundan elde edilen yün ise post yapağısı adını alır. Tabak yünü veya post yapağısı (yapak) deriden yolunarak alınmışsa kıl köklerini de içerdiğinden kırkım yününe göre daha düşük kalitelidir.
Canlı hayvandan kırkım işi genellikle el makası veya bu iş için geliştirilmiş motorlu aletlerle yapılır. Yün elyafı genellikle dağıtılmadan bir bütün olarak kırkılır ve toplanır. Buna yörelere göre (tulup, gömlek, dulup veya tulum gibi) adlar verilir.

Hayvandan alınan tulupun omuz bölgelerinde en ince, but bölgesinde ise en kaba lifler vardır. Çeşitli koyun ırklarından farklı tipte yün elde edilir. Bu yün tipleri genel olarak 5 sınıfa ayrılır:

İnce yün (Merinos yünü) tipi
Orta (vasat) yün tipi
Uzun yün tipi
Crossbred (melez) yün tipi (Merinos koyunları ile İngiliz koyunlarının melezinden elde edilir.)
Halı yünü tipi

Yün elyafı kıl kesesinin dibine gömülmüş köklerinden büyüyen,

Epiderm tabakası
Korteks (kortex, kabuk)
Medüla (kıl özü) adlı bölümlerden oluşmuş kıllardır.

Epiderm veya kütikül tabaka elyafın en dış yüzeyidir. Balık pulları ve damdaki kiremitlere benzer görünüştedir. Bu tırtıklı görünüm mikroskop altında kolayca incelenebilir ve yün elyafın tanınmasında karakteristiktir. Bu pulların serbest uçları dışa doğru çıkıntılar yapar. Bu pullu epiderm elyafın esas kısmının korunmasına yardım eder ve ona bir miktar sertlik verir.
Yün elyafın üzerindeki bu pulların şekli ve dizilişleri, elyafın temel özelliklerine etki eder. İnce yünde tek bir pul elyafın bütün etrafını sarar. Kalın yünde ise yani elyafın çapı arttıkça pulların sayısı da artar. Pulların bu durumu ile parlaklığı arasında da bir bağıntı vardır. Parlaklık bir düz yüzeyden ışığın yansımasıdır. Yün elyaftaki pullar elyafı tamamen kapatacak şekilde ve daha az çıkıntılı ise daha parlak olur. Uzun ve kaba yünlerde (Lincoln ve Leicester tipi) böyledir.

Korteks, yün elyafın ana parçasıdır. Uzun kat kat iplik şeklinde hücrelerden ibarettir. Yünün esnekliği ve dayanıklılığı ile boyanma özelliğini elyaftaki bu korteks bölgesi tayin eder. İnce yünlerde korteks üniform olarak gelişmemiştir. Öyle ki elyafın bir yüzeyinde korteks hücrelerindeki bu az gelişme yüzünden bir bükülme olur. Hücrelerdeki bu düzensiz yapıdan dolayı yün; eğirme kalitesinde önemli bir etmen olan kıvrımlı yapıya sahip olur. 1 cm'deki kıvrım sayısı yünün yarıçapı ile orantılı olarak değişir. İnce yünlerde cm'de 10, orta kalınlıktaki yünlerde 4-8, kaba yünlerde ise 1-2 kıvrım bulunur.

Medüla, elyaf boyunca uzanan ve farklı şekillerdeki medüla hücreleri ile gevşek olarak doldurulmuş bulunan dar bir kanaldır. İnce elyafta bu bir tek kanal halinde, kaba yünlerde ise birbirine paralel şekilde birkaç kanal halindedir. Gevşek şekilde bulunan hücrelerin arasında likidin geçebileceği kanallar vardır. Yün boyandığı zaman, pullar su geçirmediğinden boya çözeltisi ancak pulların elyafla birleştiği yerlerden nüfuz eder ve medüla içerisine girer. Bu da boyanmış yünün uzunlamasına görünümünün enine kesitinden farklı olmasına sebep olur.

Deri içerisinde teşekkül eden kıl kökünün yanında yağ ve ter bezleri bulunur. Ter bezleri deri yüzeyine salgı yapar. Yağ bezleri ise kıl köküne yağ salgılar. Bu yüzden yün ve kıl değişik miktarlarda ter tuzları ve yağ içerir. Bunun yanında hayvanın yaşadığı ortamdan ileri gelen ot, toprak, dışkı artıkları vb. kirler de vardır. Bu bakımdan işlenmemiş yün elyafın (yapağının) yapısındaki maddeler % olarak şöyle sıralanabilir:

%33 keratin (yün proteini)
%28 ter tuzları
%26 kir
%12 yün yağı
%1 inorganik maddeler
Bu kirler yüzünden yıkandığı zaman yapak ağırlığında bir azalma görülür. Kaba elyaf ağırlığının üçte birini, ince elyaf ise yarısından fazlasını kaybeder. Yapağının yıkanmasından sonra ağırlığının azalmasına teknikte çekim adı verilir. Genellikle kaba elyaf yerine düşük çekimli yün, ince elyaf yerine ise yüksek çekimli yün denilir.

Keratin, yün proteinidir. Proteinler amino asidlerin peptid bağları ile birleşmesi sonucu oluşmuş polimer bileşiklerdir. Keratinin yapısına giren amino asidler; alanin, arginin, serin, sistin, glutamik asid ve leucindir. Kaba formülünün kimyasal bileşimi ise;

%50 karbon,
%22-25 oksijen,
%16-17 azot,
%3-4 kükürt,
%7 hidrojendir.
Bir protein olan keratinin yapısında üç tür bağ vardır. Bunlardan biri peptid bağlarıdır. Diğerleri ise tuz ve sistin bağlarıdır.
Özet olarak yün proteini olan keratin elyaf boyunca hemen hemen paralel bir şekilde uzanan ve aminoasidlerin kondenzasyonu ile oluşmuş polipeptid zincirleri ile bu ana zincir arasında uzanan yan zincirler ve yine bu yan zincirlerdeki amino ve karboksil gruplarının nötralleşmesi ile meydana gelmiş tuz bağları ve ayrıca sistin bağlarından ibarettir. Yün keratini, kovalent ve iyonik bağların bir arada bulunduğu karmaşık bir polipeptid şebekesi olarak da düşünülebilir. Yapısındaki bu üç farklı bağ ve dolayısıyla yapı şekli, yünün fiziksel ve kimyasal özelliklerine etki eder.

Ham yünden sulu ekstraksiyon sonucu ayrılabilen maddelere ter tuzları denir. Oleik ve stearik asid gibi yağ asidlerinin potasyum tuzları ve K2CO3'tan ibarettir. Bunların yanında 6 karbonluya kadar küçük moleküllü asetik, laktik, valerik, kaprilik asidler de hem serbest halde hem de K tuzları halinde bulunur. Bunların yanında leucin, glycin, tirosin de görülmüştür. Bu yüzden ter tuzlarının bileşimi karmaşıktır.

Doğal haldeki yün elyafı önemli ölçüde dıştan gelen kirleri içerir. Bu kirler yün yağının yapışkan olması nedeniyle yün üzerinde tutulur ve bunlar ancak yıkama ve karbonize etme işlemleri ile giderilebilir.

Doğal yağların çoğu, yağ asidlerinin bir trialkol olan gliserinle yapmış olduğu esterlerdir. Yün yağının bileşimi ise biraz daha farklı olup yağ asidlerinin monohidroksilli bir alkol olan kolesterol ve isokolesterol esterleridir. Gerçek yağlar, gliserin esterleri olduğundan kolesterol gibi büyük moleküllü bir alkolün yağ asidleri ile yaptığı bu esterler, yani yün yağı, bir vaks gibi kabul edilebilir.
Yün yağı sarımsı beyaz renkte, vaksa benzeyen ve organik çözücülerde çözünen bir maddedir. Zor sabunlaşması yüzünden pamuk vaksına ve diğer vaksalara benzer. Alkollü KOH ile uzun zaman ısıtılmakla bile güç sabunlaşır. Yün yağı, yapağının yıkanması sırasında yıkama banyosuna emülsiyon oluşturarak geçer. Yıkama banyosundan yeniden kazanılan yağın pazarlama değeri yüksektir. Yıkama banyosundan ilk ayrıldığında kirli sarı renkte ve hayvan kokusunda olan yağ, temizlendikten sonra kokusuz, açık sarı renkte E.N. 38-44 oC olan bir madde haline geçer. Bu şekilde temizlenmiş olan yün yağı yaklaşık %20 su ile karışık halde lanolin adı altında kozmetiklerin yapımında kullanılır.

Yünde doğal olarak bulunan anorganik maddeler %1,5'u geçmez. Bileşimleri hayvanın yetiştiği yere ve yetişme koşullarına göre değişir. Genellikle sodyum, potasyum, kalsiyum tuzları ve kükürt bileşikleri içerir.

Yün elyafı sahip olduğu özellikler ve bunun yanında üretiminin tüketiminden az olması nedeniyle ticari açıdan pahalı bir elyaf türüdür. İnceliği, yumuşaklığı, eğrilme yeteneği ve esnekliği sebebiyle çok aranan bir tekstil hammaddesidir. En sıcak tutan elyaftır.

Bir tutam elyafın sıkıştırıldıktan sonra basıncın düşürülmesi ile eski şeklini almasına yaylanma yeteneği denir. Halı, döşemelik ve yatak yapılacak yün elyafta bu özellik aranır. Yumuşak yünlerde bu yetenek azdır. Sert ve karışık lifler bu amaç için en uygunudur.

Yünün esnekliği ve uzama yeteneği onun en önemli özelliğidir. Devamlı kullanılma sonucu buruşan yünlü kumaşlardan yapılmış giysiler bu özelliğinden dolayı bir müddet askıda durmakla yeniden düzelir. Pamuk, ipek ve viskoz rayonu ile karşılaştırıldığında bu özellik en fazla yünde görülür.

Yün ve diğer kıl kökenli hayvansal elyafın gösterdiği bu özellik bitkisel ve kimyasal liflerde görülmez. Yün elyafın üstündeki pullar; sıcaklık, basınç ve alkali veya asid çözeltilerinin etkisi ile mekaniksel hareketler sonucu dışa doğru kıvrılır. Sıcaklık ve nem yün liflerini şişirir. Korteks tabakasında epiderm tabakasına nazaran bir çekme görülür. Bütün bunlar elyaf yüzeyini kapayan pulların açılmasına ve geriye doğru kıvrılmasına sebep olur. Örtü hücreleri birbirlerine kenetlenir ve lifler birbiri üzerine dolanır, düğümlenir. Bu olaya yünün keçeleşmesi denir. Keçeleşme özelliği daha çok ince yünlerde kendini gösterir. Battaniye, serj kumaşları, fötr şapkalar yünlü kumaşların keçeleştirilmesi ile yapılır.

Yün en fazla nem çeken elyaftır. Kendi ağırlığının yarısı kadar nem çekebilir. Bu nedenle ticari bakımdan yünün ihtiva edeceği nem miktarı belirlenmiştir. Bu oran %16-18 arasındadır. Yün üzerine bağlanan su iki türlüdür:

Yün üzerinde fiziksel olarak tutulmuştur. Elyaf 100 oC civarında ısıtılacak olursa bu su tamamen buharlaşır. Nemli havada durmakla yeniden bağlanan su higroskopik sudur.

Bu şekildeki su, kimyasal olarak bağlanmıştır. Yün aşırı ısıtıldığı takdirde bu suyu da kaybeder, fakat bu sırada yün zayıflar, nemli havaya bırakıldığında yeniden su absorplamaz ve eski özelliklerini kazanmaz. Bu yüzden yün kurutulurken çok yüksek sıcaklıklara ısıtılmamaya dikkat edilmelidir. Yün elyafı ıslatıldığında dayanıklılığının bir kısmını kaybeder, ancak gerilme kabiliyetinde artma olur.

Yün elyafı, sıcaklık ve nem yanında basınç altında tutulursa istenilen şekli alır. Sıcakta ve buharla yapılan bu şekil verme işlemine fikse etme (fiksaj, dekatür) denir. Yünde fikse etme işlemi bir kimyasal reaksiyon sonucudur. Sıcakta su buharı ile yün proteinindeki tuz bağları 

İyonik bağ, zıt yüklü iyonlar arasındaki elektrostatik kuvvetlere dayanan bir kimyasal bağ türüdür.

En dıştaki yörüngeleri dolu olan atomlar oldukça kararlı durumdadırlar, başka atomlarla bileşik oluşturma eğilimi göstermezler. Sadece soygazların yörüngeleri tamamen doludur, diğer grupların dış kabuklarında eksik ya da fazla elektron bulunmaktadır. Oysa atom, tüm yörüngelerinin dolu olması yönelimindedir ve eğer dolu değilse bunu sağlamaya yönelecektir. Bu konumda atomun başına iki farklı olay gelebilir, dış kabuktaki elektronlardan kurtularak zaten dolu olan bir alttaki kabuğu son kabuk haline getirmek ya da dış kabuğu dışarıdan elektron alarak tamamlamak.
Elektron verme eğiliminde olan bir atomla elektron alma eğilimindeki bir atom reaksiyon alanına girdiklerinde, aralarında bir elektron alışverişi olur. Bunun sonucunda elektron alan atom negatif iyon (anyon), elektron veren atom ise pozitif iyon (katyon) haline gelecektir. Bu şekilde aralarında elektrostatik çekme kuvveti oluşan atomlar iyonik bağlı bir bileşik oluştururlar.
İyonik bağ oluşumunda, metal, düşük elektronegatifliği nedeniyle bir elektron vererek pozitif bir iyon (katyon) oluşturur. Normal sofra tuzunda, sodyum ile klor iyonları birbirlerine iyonik bağ ile bağlıdır. İyonik bağ genellikle metallerle ametaller arasında gerçekleşir. Ametal atomlarının elektronegatifliği yüksektir ve kolayca elektron alıp negatif iyon (anyon) oluşturabilirler. Dolayısıyla, iki veya daha fazla iyon, elektrostatik kuvvetlerin etkisiyle birbirlerini çekerler. Bu tür bağlar, hidrojen bağından daha kuvvetli fakat kovalent bağ ile hemen hemen aynı kuvvettedir.

Katı halde genellikle elektriği iletmezler fakat sulu çözeltilerinde ve erimiş halde iyonlarına ayrıştıkları için elektrik akımını iletirler.
Sert ve kırılgandırlar, tel ve levha haline getirilemezler, herhangi bir zorlamada kırılırlar.
İyonik bileşiklerin formülünü yazarken katyon başa gelir.
Elektroliz edilebilirler
İyonik bileşikler oda sıcaklığında genellikle katı halde ve kristal yapıda bulunur.
İyonik bağlanma yalnızca, bağlanmış atomlar serbest olanlardan daha düşük enerjiye sahip olduklarında ve reaksiyonun toplam enerji değişimi, reaksiyonun gerçekleşmesi yönünde ise meydana gelir. Toplam enerji değişimi ne kadar büyükse, bağ o kadar güçlüdür. Tüm iyonik bağlar bir tür kovalent ya da metalik bağ özelliği taşırlar. İki atom arasındaki elektronegatiflik farkı ne kadar büyükse bağ da o kadar iyoniktir.

İyonik bağın sağlamlığı iki şeye bağlıdır:

İyonların yüklerinin çarpımının mutlak değerine,
İyon yarıçapına
Çünkü Coulomb yasasına göre çekim kuvveti yüklerin büyüklüğüyle doğru orantılı, yükler arası uzaklığın karesiyle ters orantılıdır. İyonik bağın sağlamlığı bileşiğin erime noktasına bakılarak anlaşılabilir. Erime noktası yüksek olan bileşiklerin iyonik bağı da kuvvetlidir.
Örneğin Ca2+ ve Ba2+ iyonları O2- ile iyonik bağ yapınca yükler eşit olmasına rağmen Ca2+ nun iyon yarıçapı daha küçük olduğundan CaO daha sağlamdır ve erime noktası daha yüksektir, yandaki tabloda da görülebilir.

İyonik bileşiklerin kristal yapısı içindeki iyonlar küreseldir fakat eğer artı iyon küçük ve/veya yüksek oranda yüklüyse, eksi iyonun elektron bulutunu bozar. Eksi iyonun bu şekilde kutuplaşması, iki atomun çekirdekleri arasında ilave yük birikimine yol açar ki bu da kısmi kovalent bağ demektir. Boyutça büyük eksi iyonlar daha kolaylıkla polarize olurlar. Fakat bu durum, yalnızca 3+ değerlikli artı iyon (örneğin, Al3+) söz konusu olduğunda önemlidir (örneğin, saf AlCl3 kovalent bir moleküldür). Öte yandan, 2+ yüklü iyonlar (Be2+) hatta 1+ yüklü iyonlar (Li+) dahi, boyutları çok küçük olduğu için bir miktar kutuplaştırma (polarize etme) gücüne sahiptirler (örneğin, LiI iyoniktir fakat bazı kovalent özellikler gösterir). "Kutuplaştırma gücü", iyonun yükü ile boyutu arasındaki orana bağlı olup yük yoğunluğu olarak adlandırılır.
Sodyum ve klor atomlarının sodyum klorür oluşturmak üzere iyonik bağla bağlanışı. Sodyum en dıştaki elektronunu kaybeder ve asal gaz elektron konfigürasyonuna sahip olur. Bu elektron egzotermik olarak klor atomuna girer. Ardından, zıt yüklü iyonlar birbirini çeker ve iyonik bağ oluşur.
Klor atomunun, sodyum atomunun son katmanındaki bir elektronu alarak negatif yükle yüklenir. Böylece klor anyonu oluşur. Sodyum atomu ise  bir elektronu eksildiği için pozitif yükle yüklenerek sodyum katyonunu oluşturur. Oluşan anyon ve katyon zıt yüklere sahip oldukları için birbirini çeker. Anyon ve katyon arasındaki bu çekim kuvvetli bir kimyasal bağdır ve bu kimyasal bağ iyonik bağ olarak adlandırılır.

İyonik bir bağ durumunda atomlar, zıt yüklü iyonların çekimi ile birbirine bağlı iken, kovalent bağ durumunda atomlar, elektron paylaşımı yoluyla bağlanırlar. Kovalent bağ durumunda, her atomun etrafındaki moleküler geometri, VSEPR kuralları ile belirlenirken, iyonik malzemelerde geometri, maksimum sıkıpaket kurallarını takip eder. Dolayısıyla bir bileşiğin iyonik ya da kovalent olarak sınıflandırılması vardır.

Kimyasal bağ
Kovalent bağ
Metalik bağ
Hidrojen bağı

İyonik bağ el kitabı I (İng.) 18 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İyonik bağ el kitabı II (İng.)

Adolph Strecker (21 Ekim 1822 - 7 Kasım 1871) esas olarak amino asitler üzerindeki çalışmalarıyla tanınan bir Alman kimyacı.

Strecker, Darmstadt'ta, Hessen grandükü için çalışan bir arşivci olan Friedrich Ludwig Strecker ve Henriette Amalie Johannette Koch'un oğlu olarak doğdu. Adolph Strecker, 1838'de daha yüksek Gewerbeschule'ye geçene kadar Darmstadt'ta okudu. 1840'ta abitur derecesini aldıktan sonra Strecker, Justus Liebig'in profesör olduğu Giessen Üniversitesi'nde fen bilimleri okumaya başladı. Ağustos 1842'de doktora derecesini aldı ve Darmstadt'taki bir Realschule'de ders vermeye başladı. Liebig için çalışma teklifini reddetti, ancak 1846'da bir başkasını kabul etti ve Giessen Üniversitesi'nde Liebig'in özel asistanı oldu. Strecker, 1848'de habilitasyon eğitimini tamamladı ve üniversitede öğretim görevlisi oldu.
Strecker, Giessen'de bulunduğu süre boyunca hem organik hem de inorganik kimyadaki çok çeşitli problemleri araştırdı. Örnek olarak gümüş ve karbonun molekül kütleleri, laktik asidin reaksiyonları, hippurik asidin nitrik asitle ayrışması ve kobalt ve nikelin ayrılması verilebilir.
Strecker, Berlin Üniversitesi'nde bir pozisyon için Giessen'den ayrılmak istedi, ancak Norveç'teki Christiania Üniversitesi'nde açık bir pozisyon olduğunu duyunca başvuruda bulundu ve 1851'de orada profesör oldu. Norveç'teyken Strecker, organometalik kimyadan doğal ürünlere kadar geniş bir yelpazedeki konuları kapsayan organik kimyaya odaklandı.
Strecker, 1860'ta Christian Gottlob Gmelin'in ölümü üzerine Norveç'ten ayrılarak onun Tübingen Üniversitesi'ndeki pozisyonunu kabul etti. Orada guanin, ksantin, kafein ve teobromin ile sağlığına ciddi şekilde zarar veren çok zehirli talyum oksitler üzerine araştırmalar yaptı. 1870'te Würzburg Üniversitesi'ne geçti, ancak ilk dönemi 1870-1871 Fransa-Prusya Savaşı nedeniyle kesintiye uğradı. Savaş sırasında subay olan Strecker, savaştan sonra üniversiteye geri döndü ve son dönemine burada başladı. 1871 yazında Bavyera eyaletinin Berchtesgaden kentinde bir tatile çıktı, ancak sağlığı bozulmaya başladı. Strecker, Würzburg'da öldü ve Hauptfriedhof'a gömüldü.

Strecker amino asit sentezi, alfa amino asit oluşturmak için potasyum siyanür, amonyum klorür ve bir aldehitin reaksiyonunu içerir. Reaksiyon ayrıca amonyak, hidrojen siyanür ve bir aldehit ile de yapılabilir.

Tepkime maddelerinin göreceli basitliği nedeniyle Strecker sentezi, hem yaşamın kökenini hem de meteorik amino asitleri inceleyenler tarafından başvurulan bir yöntemdir.

Alanin (Ala, A) (HO2CCH(NH2)CH3) aynı zamanda 2-aminopropanoik asit olarak adlandırılır. En sık kullanılan aminoasittir. Proteinlerin yaklaşık olarak %7.8'i alanin yapıtaşlarından oluşmaktadır. D-alanin, bazı bakterilerin hücre duvarlarında ve peptid antibiyotiklerin yapılarında da bulunmaktadır.
Diğer birçok amino asitte olduğu gibi bu amino asitinde hem L- hem de D- isomeri vardır. Aber aktiv olan diğer bir deyişle doğada var olan isomeri L- Alanin'dir. Bu yazıda ya da bilimsel makalelerde Alanin L- ya da D olarak hiçbir ön ek almayarak sadece Alanin diye bahsedilmişse, burada bahsi geçen L- Alanin'dir.

Bu amino asit ilk olarak 1850 yılında Adolph Strecker tarafından sentezlenmiş ve adlandırılmıştır. L-Alanin ilk defa T. Weyl tarafından 1888 yılında proteinlerin bir parçası oluğu ipeğin elyaflarının incelenmesiyle ortaya koymuştur. Protein zincirinde kullanılan amino asitlerin % 29,7' si L-Alanin'den oluşmaktadır.

Alanin, moleküler yapısı en basit olan alifatik amino asitlerden biridir. Alaninin yapısında bulunan alfa-karbon atomu yan zincir olarak bir metil(-CH3) grubuna bağlanmıştır.

Alanin, tememetabolizmasında (glikoliz, glukoneogenez, Krebs döngüsü) önemli bir yere sahiptir

GCU(Guanin-Sitozin-Urasil)
GCC(Guanin-Sitozin-Sitozin)
GCA(Guanin-Sitozin-Adenin)
GCG(Guanin-Sitozin-Guanin)

Alanindeki metil grubu kimyasal olarak oldukça inaktif olması nedeniyle protein fonksiyonunda ancak dolaylı olarak katkıda bulunabilir. Buna rağmen, özellikle karbon gibi atomlarla hidrofobik bağlar yapabilmesi sebebiyle, alanin substrat tanınmasında ve enzim-substrat ilişkisinin özgül olmasında rol oynayabilmektedir. ALT (Alanin Aminotransferaz) için substrattır.

Hemen hemen tüm proteinler alanin içermektedirler. Dolayısıyla protein içeren et, süt, yumurta gibi genel besinler aynı zamanda zengin birer alanin kaynağıdır.

Aldehitler, yapılarında karbonil grubuna bağlı bir hidrojenin olduğu organik bileşiklerdir. Düşük karbonlu aldehitler polar moleküller olup düşük ve yoğun fazlarda hidrojen bağı içermezler. Aynı karbon sayılı ketonlara göre kaynama noktası aldehitlerde daha düşüktür.

IUPAC Sisteminde, alfatik aldehitler, ilgili alkanın sonuna –al eki getirilerek adlandırılır.
Örneğin: HCHO ilgili alkanı metan olduğu için metanal, CH3CH2CH2CHO ise ilgili alkanı bütan olduğu için bütanal olarak adlandırılır.
Karbonil grubu (-CHO) bir halka sistemine bağlı olan aldehitler karbaldehit son eki ilave edilerek adlandırılır.
Aldehit grubunun karbon atomlarının zincirinin ucunda olması gerekir. Bu nedenle yerini ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Başka sübstitüentler varsa, karbonil grubuna 1 rakamı verilir.
Birçok aldehitin ayrıca yaygın adları da vardır ve bunlardan bazıları IUPAC tarafından kabul edilebilir adlar olarak belirlenmiştir. Örneğin: Metanal – Formaldehit, Etanal – Asetaldehit, Benzenkarbaldehit – Benzaldehit olarak sıkça kullanılır.

Aldehitler genel olarak yüksek sıcaklıklarda alkollerin dehidrojenasyonundan elde edilebilir, aldehit adı da buradan gelmektedir. Birincil alkollerin yükseltgenmesi veya primer alkollerin 300 °C'de zorunlu tepkimesi ile (entalpi > 0) aldehit oluşturulabilir. C-X2 formülündeki alkil dihalejanürün, NaOH veya KOH ile tepkimesinden de aldehit elde edilebilir. Tollens ve Fehling ayracı ile tepkime verebilir.
Tollens ayıracı: Amonyaklı AgNO3 ile tepkimeye giren aldehit, Ag+1 iyonu ile yükseltgenir. İndirgenen gümüş iyonu, çökelti oluşturur. Oluşan çökelti, gümüş aynasıdır.
Fehling ayıracı: aldehitler, yüksek sıcaklıkta, Cu+2 (bakır) iyonları içeren çözeltide karboksilik aside yükseltgenirken, Cu+2 => Cu+1 indirgenir. Çözeltinin rengi maviden kırmızıya dönüşür. Sebebi ise oluşan Cu2O (bakır (I)oksit) bileşiğidir.
Aldehitler yapılarındaki karbonil grubu sebebiyle birçok reaksiyona kolaylıkla katılabilir. Kolayca yükseltgenerek karboksilik asitleri, indirgenerek alkolleri oluşturur. Formaldehit ve asetaldehit gibi aldehitler kolayca polimerleşir. Bu basit aldehitler, birbirine bağlanarak on binlerce molekül içeren ve polimer adı verilen uzun makromolekül zincirleri oluşturur.

Polimerlerin bileşeni, plastiklerin, boyaların, ilaçların, çözücülerin ve parfümlerin hammaddesi olan aldehitlerin çoğu sanayide büyük miktarda üretilmektedir. Formaldehit, proteince zengin maddelerin bozulmasını önlediği için gıda sanayiinde katkı maddesi olarak kullanılır. En çok kullanılan plastik maddeler, bir aldehit (özellikle formaldehit) ile başka türden moleküllerin polimerleşmesiyle elde edilmiştir. Örneğin, formaldehit ile fenolün polimerleşme ürünü bakalit, formaldehit ile ürenin polimerleşme ürünü ise formikadır.
Formaldehitin %40'lık sulu çözeltisine formalin adı verilir. Bir formaldehit polimeri olan paraformaldehit, antiseptik ve böcek öldürücü olarak kullanılmaktadır.

Birçok aromatik aldehit doğada bol miktarda görülür: Benzaldehit bademde, vanilin vanilyada, sinnamaldehit tarçında bulunmaktadır. Bunların kendilerine has özel kokuları vardır.
Aldehitlerin çoğunun fizyolojik etkileri de vardır. Mesela aldehit grubu içeren fizyolojik bileşiklerden retinen, A1 vitamininin yükseltgenmesiyle oluşur ve görme olayında önemli rol oynar. B6 vitamini grubundan olan pridoksal fosfat ise temel yaşamsal olaylara katılan aldehitli bir koenzimdir. Glikoz gibi basit şekerlerin (aldozlar ya da aldoheksozlar) ve steroit yapısındaki doğal veya yapay hormonların çoğunda bir aldehit grubu bulunur.

Kimyada amid sözcüğü iki anlama sahiptir:
- Birinci anlamıyla amid, bir azot atomuna (N) bağlı bir karbonil grubu bulunduran bir organik fonksiyonel grup veya bu gruba sahip bir bileşiktir.
- İkinci anlamıyla amid, bir azot anyonudur.
Birinci anlamıyla amid, bir amin türevidir. Genelde R1(CO)NR2R3 formülü ile gösterilir, burada R2 ve R3'ten biri veya ikisi birden hidrojen olabilir. Başka bir bakış açısıyla amidler bir karboksilik asit türevi olarak da sayılabilirler, hidroksil grubu bir amin veya amonyakla yer değiştirmiştir.
Amid sözcüğünün ikinci bir anlamı, amonyak (NH3) veya bir aminin protonsuz hâli olan amid anyonudur. Genelde [R1NR2]- formülü ile gösterilir. Çok zayıf bir bazdır, çünkü amonyak ve türevleri, Brønsted asitleri olarak çok zayıftırlar.
Bir amin veya amonyaktaki azotun üzerindeki bir hidrojen atomunun bir metal katyonu ile değişmiş olduğu bileşikler de amid olarak bilinirler, bunlara azanid de denir.
Bu maddenin kalan kısmı amid sözcüğünün karbonil-azot anlamı hakkındadır. Anyonik amidlere örnek olarak Sodyum amid ve lityum diizopropilamid maddelerine bakınız.

Amidler genel olarak karboksilik asidin bir aminle tepkimesi ile oluşurlar. Amino asitler arasında peptit bağlarını oluşturan bu tepkimedir. Bu amidler hidrojen bağı alıcısı ve vericisi olarak hidrojen bağları oluşturabilirler ama sulu çözeltilerde iyonlaşmazlar, oysa onları meydana getiren asit ve aminler nötral pH'de tamamen suda çözünürler. Amid oluşumu bazı yoğunlaşma polimerlerinin sentezinde rol oynar, örneğin naylon ve Aramid (Kevlar) gibi.

Halkalı amidler Beckman düzenlenmesi ile oksimlerden sentezlenir.
Amidler Willgerodt-Kindler reaksiyonunda aril alkil ketonlar, kükürt ve morfolinlerden hazırlanabilirler.
Diğer amid oluşturan tepkimeler arasında Passerini tepkimesi ve Ugi tepkimesi bulunur.

Amidler amid hidrolizi yoluyla parçalanabilirler.
Vilmeier-Haack tepkimesinde bir amid bir imine dönüşebilir.
Hofmann düzenlenmesiyle birincil amidler birincil aminlere dönüşürler.
Amidler karbonil fonksiyonel gruplarının en kararlısıdır. Rezonans stabilizasyonu nedeniyle amidler fizyolojik şartlarda benzer esterlerden dâhi tepkisizdirler. Buna rağmen, amidler gene de tepkimeye girebilirler, genelde eğer karbonil atomuna bir elektronegatif atom saldırınca karbonil çift bağı kırılır ve tetrahedral bir ara bileşik oluşur. Amide saldıran fonksiyonel grup bir tiol, hidroksil veya amin olursa meydana gelen molekül bir siklol olarak veya daha özel olarak, sırasıyla, tiasiklol, oksasiklol veya azasiklol olarak adlandırılır.
Normal şartlarda amidin protonu ayrışmaz: pKa'sı genelde 15'in üzerindedir. Ancak, aşırı asit şartlarda karbonik oksijen yaklaşık pKa= -1 ile protonlaşabilir.

Amid bağı kinetik olarak hidroliz olmaz. Ancak hem kaynayan alkalide, hem de kuvvetli asit şartlarda hidrolize olabilir. Biyokimyada amid bağlarına peptit bağı denir. Amid bağları proteinin tanımlayıcı özelliklerinden biridir, proteinlerin ikincil yapıları kısmen amidlerin hidrojen bağı kurma özelliğine bağlıdır.
Aminlere kıyasla amidler zayıf bazlardir. Bir aminin eşlenik asidinin pKa'sı 9.5 dolayındayken, bir amidin eşlenik asidinin pKa'sı -0.5'tir. Dolayısıyla amidlerin suda pek belirgin asit-baz özellikleri yoktur. Bu bazlık noksanlığı karbonil grubunun elektron çekici özelliği ile açıklanır. Azottaki yalnız elektron çifti rezonans sonucu karbonil grubuna delokalize olur, karbonille bir çift bağ oluşturarak oksijende bir eksi yük oluşmasına neden olur. Öte yandan amidler karboksilik asitlere, esterlere, aldehitlere ve ketonlara kıyasla çok daha güçlü bazlardır, (eşlenik asit pKa'sı -6 ile -10 arasındadır).

Amidler, elektronegatif oksijen ve azot atomları ile elektro-nötr karbon atomları arasında kovalent bağlanmadan meydana gelen karbonil (C=O) ve eter (N-C) dipollerine sahiptir. Birincil ve ikincil amidler de, sırasıyla, iki ve bir N-H dipole sahiptirler. Karbonilin pi-bağlanma düzeninden ve oksijenin daha yüksek olan elektronegatifliği nedeniyle, karbonil (C=O) dipolu N-C dipolünden daha güçlüdür. C=O dipolünün varlığı ve N-C dipolünün de daha düşük oranda katkısı, amidlerin H-bağı alıcısı olmalarını sağlar. Dolayısıyla amidler su ve diğer protik çözücülerle hidrojen bağı kurabilir. Oksijen ve azot atomları sudan hidrojen bağları alırlar, N-H hidrojen atomarı da H-bağları verirler. Bu etkileşimler sayesinde amidlerin suda çözünürlükleri benzer hidrokarbonlardan daha yüksektir.
Hidrojen bağları hidrokarbonlara kıyasla amidleri suda daha çok çözünür yapsa da, tipik olarak amidlerin suda çözünürlüğü az sayılır. Benzer alkol ve karboksilik asitlere kıyasla daha az çözünürler çünkü 1) iyonlaşmazlar, 2) polar olmayan hidrokarbon kısımları vardır ve 3) üçüncül amidler suya hidrojen bağı veremezler (ancak hidrojen bağı alıcısı olabilirler). Bu yüzden amidlerin suda çözünürlükleri esterlerinkine benzer. Genelde amidler benzer amin ve karboksilik asitlerden daha az çözünürler, çünkü bu bileşikler hem hidrojen bağı verici hem de alıcısıdırlar ve uygun pH'lerde iyonlaşarak çözünürlüklerini daha da artırablirler.

Sülfonamidlerde oksijene çift bağ yapan atom kabon değil kükürttür.
Halkalı amidlere laktam denir.

CH3CONH2 asetamid veya etanamid olarak adlandırılır.
Başka örnekler: propan-1-amid, N, N-dimetilpropanamid, akrilamid

IUPAC kimya terminoloji özeti [1]24 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Amit sayfası [2] 21 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kimyada hidrofobi, bir molekülün sudan kaçınma özelliğidir.
Hidrofobik moleküller genelde apolardır ve bu yüzden diğer nötr moleküller ve apolar çözücüler ile etkileşimleri termodinamik olarak daha kararlıdır. Suda bulunan hidrofobik moleküller genelde kümelenirler. Hidrofobik bir yüzeyin üzerinde bulunan suyun temas açısı yüksek olur. Bu nedenle ıslanabilirlikleri çok az veya yoktur.
Hidrofobik moleküllerin örnekleri arasında alkanlar ve yağlar sayılabilir.

Hidrofobi sözcüğü, Antik Yunancada "su" anlamına gelen hidros ve "korku" anlamında gelen fobos sözcüklerinden türetilmiştir. Hidrofobi insanların sudan korkma veya kaçma eylemi bulunmakta. Bu kişiler yüzmeden korkmaktadırlar. Hatta bu kişiler banyo yapmak, musluktan su akmasından, su içmekten bile korkmaktadırlar.

Hidrofili
Lipofobi
Lipofili
Fobiler listesi

Asetaldehit (Acetaldehyde) CH3CHO formülüne sahip organik bir kimyasal bileşiktir ve bazen MeCHO (Me = metil) olarak kısaltılır. Doğada yaygın olarak bulunan ve endüstride büyük ölçekte üretilen en önemli aldehitlerden biridir. Asetaldehit kahve, ekmek ve olgun meyvelerde doğal olarak bulunur ve bitkiler tarafından üretilir. Ayrıca etanolün karaciğer enzimi alkol dehidrojenaz tarafından kısmî oksidasyonu ile üretilir ve alkol tüketiminden sonra akşamdan kalmanın katkıda bulunan bir nedenidir. Maruz kalma yolları hava, su, kara veya yeraltı suyunun yanı sıra içki ve dumanı içerir. Disülfiram tüketimi, asetaldehit metabolizmasından sorumlu enzim olan asetaldehit dehidrojenazı inhibe ederek vücutta birikmesine neden olur.
Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), asetaldehiti 1. Grup kanserojen olarak listelemiştir. Asetaldehit "milyonda birden fazla kanser riski ile en sık bulunan hava toksinlerinden biridir".

2003 yılında, küresel üretim yaklaşık 1 milyon tondu. 1962'den önce, asetaldehitin ana kaynakları etanol ve asetilendi. O zamandan beri, etilen baskın hammaddedir.
Ana üretim yöntemi, etilenin homojen bir paladyum/bakır sistemi kullanılarak oksidasyonunu içeren Wacker işlemi ile etilenin oksidasyonudur:

2 CH2=CH2  +  O2   →   2 CH3CHO
1970'lerde Wacker-Hoechst doğrudan oksidasyon prosesinin dünya kapasitesi yılda 2 milyon tonu aştı.
Ekzotermik bir reaksiyonda etanolün kısmi oksidasyonu ile daha küçük miktarlar hazırlanabilir. Bu işlem tipik olarak yaklaşık 500–650 °C'de bir gümüş katalizör üzerinde gerçekleştirilir.

CH3CH2OH  +  1⁄2 O2   →   CH3CHO  +  H2O
Bu yöntem, asetaldehitin endüstriyel olarak hazırlanması için en eski yollardan biridir.

Asetaldehit, cilt, gözler, mukoza zarları, boğaz ve solunum yollarının tahriş edicisidir. Bu, 1000 ppm kadar düşük konsantrasyonlarda meydana gelir. Bu bileşiğe maruz kalmanın belirtileri arasında mide bulantısı, kusma ve baş ağrısı bulunur. Bu belirtiler hemen ortaya çıkmayabilir. Havadaki asetaldehit için algı eşiği 0,07 ile 0,25 ppm arasındadır. Bu konsantrasyonlarda, asetaldehitin meyvemsi kokusu belirgindir. 25 ve 50 ppm konsantrasyonlarına 15 dakikalık maruziyetten sonra konjonktival tahrişler gözlemlenmiştir, ancak 200 ppm asetaldehite 15 dakika maruziyetten sonra geçici konjonktivit ve solunum yolu tahrişi bildirilmiştir.

Asetaldehit insanlar için kanserojendir. 1988 yılında Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, "Deney hayvanlarında asetaldehitin (etanolün başlıca metaboliti) kanserojen olduğuna dair yeterli kanıt bulunmaktadır" ifadesini kullanmıştır. Ekim 2009'da Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı, alkollü içeceklerde bulunan ve bu içeceklerden endojen olarak üretilen asetaldehitin Grup I insan kanserojeni olduğunu belirterek asetaldehit sınıflandırmasını güncelledi.
Ek olarak, asetaldehit DNA'ya zarar verir ve proteinlere bağlandığı için anormal kas gelişimine neden olur.

Asetilasyon (veya IUPAC adlandırma sistemi ile etanoylasyon), organik bir bileşiğe bir asetil fonksiyonel grubu eklenme tepkimesidir. Deasetilasyon ise asetil grubunun çıkartılmasıdır.
Bir diğer deyişle, asetilasyon bir bileşiğe bir asetil grubu eklenmesi, yani bir hidrojen grubu yerine bir asetil grubunun substitusyonudur. Bunun sonucundan bir asetoksi grubu meydana gelir. Bir hidroksit grubundaki hidrojen yerine bir asetil grubunun (CH3CO) gelmesi bir ester tipi olan asetatı meydana getirir. Asetik anhidrit serbest hidroksil grupları ile tepkimek için kullanılan yaygın kullanılan bir asetilasyon reaktifidir. Örneğin aspirin sentezinde kullanılır.

Hücrelerde asetilasyon hem çevrimle eşzamanlı hem de çevrim sonrası bir değişim olarak meydana gelir. Asetilasyona uğrayan proteinler arasında histonlar, p53 ve tübülin sayılabilir.

Proteinlerin N-ucundaki alfa amin grubunun asetilasyonu ökaryotlarda çok yaygın görülen bir modifikasyondur. Maya proteinlerinin %40-50'si ve insan proteinlerinin %80-90'ı bu şekilde değişime uğrar ve modifikasyonun şekli evrimsel olarak korunmuştur. Bu değişim N-alfa-asetiltransferazlar (NAT'lar) tarafından yapılır. NAT'lar, asetiltransferaz üst ailesi GNAT'ların bir alt ailesidir. GNAT'lar asetil-koenzim A'dan amin grubuna bir asetil grubu aktarırlar. NAT'lar en çok mayada çalışılmışlardır. Bu canlıda üç NAT kompleksi, NatA, B ve C
çoğu N-alfa-uç asetilasyonunu gerçekleştirir. Substratlarının dizileri için spesifiteleri vardır. Bu enzimlerin ribozomlarla ilişkili olduğu ve sentezlenen yeni peptitleri çevrim ile eşzamanlı olarak asetile ettikleri düşünülmektedir.
İnsanlarda, insan NatA ve NatB kompleksler tespit edilmiş ve karakterize edilmiştir. NatA kompleksinin altbirimlerinin kanserle ilişkili süreçlerde yer aldığı bulunmuştur: hipoksia tepkisi ve beta katenin yolu gibi. NatA'nın papiler tiroid karsinom ve nöroblastomada aşırı ifadesi gözlemlenmiştir. İnsan NatB kompleksi hücre döngüsü ile ilişkilidir. NatB kompleksinin Nat3 altbirimi bazı kanserlerde yüksek düzeyde ifade edilmektedir.
Korunmuş ve yaygın bir modifikasyon olmasına rağmen, N-alfa-uç asetilasyonunun biyolojik rolü bilinmemektedir. Aktin ve tropomiyosin proteinlerinin, düzgün aktin filamanları oluşturmak için NatB asetilasyonuna muhtaç oldukları bulunmuştur. Halen asetilasyonun biyolojik önemini gösteren başka örnekler bilinmemektedir.

Histon asetilasyonu ve deasetilasyonunda, histonlar N-uçlarındaki lizin kalıntılarında asetile ve deasetile olurlar, bu süreç gen düzenlemesi ile ilişkilidir. Tipik olarak bunu "histon asetiltransferaz" ve "histon deasetilaz" etkinliği olan enzimler yapar, ama bu enzimler histon olmayan proteinleri de modifiye edebilir.
Transkripsiyon faktörleri, efektör proteinler, moleküler şaperonlar ve hücre iskeleti proteinlerinin asetilasyon / deasetilasyon yoluyla düzenlenmesi, çevrim sonrası değişim yoluyla gerçekleşen önemli mekanizmalardan biridir. Bu bakımdan kinaz ve fosfatazlar tarafından gerçekleştirilen fosforilasyon ve defosforilasyon değişimlerine benzemektedir. Bir proteinin asetilasyon durumu onun etkinliğini belirlemektedir. Bu çevrim sonrası değişim, diğer değişimlerle (fosforilasyon, metilasyon, ubikuitinasyon, sumoylasyon ve diğerleriyle) etkileşerek hücre sinyalizasyonunun dinamik kontrolüne sağlamaktadır.
Tübülin asetilasyon ve deasetilasyon sistemi Chlamydomonas'da iyi anlaşılmıştır. Aksonemin ucunda yer alan bir tübülin asetiltransferaz, bütünleşmiş mikrotübülinde α-tübülin altbirimindeki belli bir lizin kalıntısını asetiller. Mikrotübülin ayrıştıktan sonra bu asetilasyon sitozolda bulunan spesifik bir deasetilaz tarafından çıkartılır. Bu iki enzimin etkinliklerinin sonucu, aksonemal mikrotübüllerdeki α-tübülin'in yarı ömrü uzun olması, sitozolik mikrotübüllerdekinin ise kısa ömürlü olmasıdır.

Asetoksi grubu
Asilasyon
Organik sentez

Asparajin (Asn, N) proteinleri oluşturan 20 aminoasitten biridir. Yan zincirinde karboksamit grubu içerir. Polar özelliktedir, ancak fizyolojik pH'da yüksüzdür. L-Asparajin, merkezi sinir sisteminin dengesinin korunması için gereklidir. Aşırı sinir ve asabiyet oluşumunu engeller, teskin edici özelliği vardır.
Diğer birçok amino asitte olduğu gibi bu amino asitinde hem L- hem de D- isomeri vardır. Aber aktiv olan diğer bir deyişle doğada var olan isomeri L Asparajin'dir. Bu yazıda ya da bilimsel makalelerde Asparajin L- ya da D olarak hiçbir ön ek almayarak sadece Asparajin diye bahsedilmişse, burada bahsi geçen L- Asparajin'dir.

L-Asparajin baklagillerin fidanlarında ve kuşkonmaz bitkisinde rastlanmaktadır. Kuşkonmaz bitkisinin çorbalarda kullanılan türünün latince ismi olan Asparagus officinalis bakıldığında Asparajin'in adını bu bitkiden aldığı kolayca anlaşılır. Bunun dışında patates, sığır eti, yumurta, mandıra gibi besinlerde de bulunmaktadır.

19. yüzyılın sonlarında yapılan araştırmalr sonucunda iki  izomeriden bir olan D-Asparajin tatlı bir tadı olduğu ve buna karşılık L-Asparajin'in ise acı bir tadı olduğu ortaya konulmuştur.

Aspartik asit (Asp, D) proteinlerin yapısında bulunan 20 standart aminoasitten biridir. Anyonik formunun adıyla aspartat olarak da bilinir.
Vücuttan zararlı amonyağın atılmasına yardımcı olur. Amonyak dolaşım sistemine girdiği zaman toksik bir madde olarak hareket eder ve merkezi sinir sistemine zarar verebilir. İncelemeler, aspartik asitin dayanıklılığı ve yorgunluğa direnci artırabileceğini göstermiştir.
Diğer birçok amino asitte olduğu gibi bu amino asitin de hem L- hem de D- isomeri vardır. Aber aktiv olan diğer bir deyişle doğada var olan isomeri L- Aspartik asit'dir. Bu yazıda ya da bilimsel makalelerde Aspartik asit L- ya da D- olarak hiçbir ön ek almayarak sadece Aspartik asit diye bahsedilmişse, burada bahsi geçen L- Aspartik asit'dir. 

Adından anlaşılabileceği gibi, aspartat, asparajinin karboksilik asit analoğudur. İnsan vücudu ihtiyacı olan aspartatı sentezleyebildiği için dışarıdan besinlerle alınması hayati önem taşımaz. Proteinlerin yapıtaşı olmak dışında, aspartat beyinde nörotransmiter olarak da kullanılabilir ve üre döngüsünde ve glukoneogenez esnasında metabolit olarak rol alabilir. Nörotransmiter olarak kullanılan aspartatın yorulmaya karşı direnç sağlayarak dayanıklılığı artırabildiği hipotezi öne sürülmüştür, fakat destekleyen deneysel kayıtlar çok güçlü değildir.

Türevleri
N-Asetilaspartat

Dallı zincirli amino asit (BCAA), dallı (üç veya daha fazla karbon atomuna bağlı bir merkezi karbon atomu) bir alifatik yan zincire sahip olan bir amino asittir. Vücut tarafından sentezlenemediği için besin yoluyla alınması zorunludur, bu nedenle elzem (esansiyel) olarak sınıflandırılır. Proteinojenik amino asitler arasında üç BCAA vardır: lösin, izolösin ve valin. Proteinojenik olmayan BCAA'lar ise 2-aminoizobütirik asidi ve alloizolösini içerir.
Üç BCAA, kas proteinlerindeki temel amino asitlerin yaklaşık %35'ini ve memelilerin ihtiyaç duyduğu önceden oluşturulmuş amino asitlerin %40'ını oluşturan 12 elzem amino asit arasındadır. Bitkilerde BCAA sentezi, metabolik yoldaki enzimleri kodlayan mRNA'ların varlığıyla belirlendiği üzere, hücrenin plastitleri içinde gerçekleşir.

BCAA'ların metabolizması, diğer amino asitlerden farklı olarak karaciğerde değil, büyük ölçüde iskelet kaslarında başlar. Karaciğerde BCAA'ları parçalayacak "dallı zincirli aminotransferaz" (BCAT) enzim aktivitesi oldukça düşüktür; bu durum, diyetle alınan BCAA'ların karaciğeri "bypass" ederek doğrudan dolaşıma katılmasına ve kas dokusuna ulaşmasına olanak tanır.
Kas dokusunda BCAA katabolizması iki ana enzimatik adımda gerçekleşir:

Transaminasyon: BCAT enzimi, BCAA'ları karşılık gelen dallı zincirli alfa-ketoasitlere (BCKA) dönüştürür.
Oksidatif Dekarboksilasyon: Hız kısıtlayıcı enzim olan "dallı zincirli alfa-ketoasit dehidrojenaz" (BCKDH) kompleksi, bu ketoasitleri Asetil-CoA veya süksinil-CoA türevlerine çevirerek Krebs döngüsüne sokar.

BCAA'lar, özellikle lösin, kas protein sentezini (MPS) uyaran en güçlü besin sinyallerinden biridir. Lösin, hücre büyümesini ve çoğalmasını düzenleyen merkezi bir kinaz olan mTORC1 (memeli rapamisin hedefi kompleksi 1) yolunu aktive eder. Bu aktivasyon, Rag GTPazlar ve Sestrin2 gibi sensör proteinler aracılığıyla gerçekleşir ve sonuçta protein translasyonunu başlatır. Ancak, tam bir kas hipertrofisi (büyümesi) için sadece BCAA yeterli değildir; diğer tüm elzem amino asitlerin de ortamda bulunması gereklidir.

Egzersiz sırasında kandaki BCAA seviyeleri düşerken, serbest yağ asitlerinin artmasıyla triptofanın beyne geçişi kolaylaşır. Beyinde triptofan, yorgunluk hissi veren serotonine dönüşür. BCAA takviyesinin, kan-beyin bariyerinde triptofan ile yarıştığı ve beyne triptofan girişini azaltarak "merkezi yorgunluğu" geciktirebileceği hipotezi öne sürülmüştür.

Son yıllarda yapılan metabolomik çalışmalar, kanda yüksek seviyede dolaşan BCAA'ların insülin direnci ve Tip 2 diyabet için güçlü bir biyobelirteç olduğunu ortaya koymuştur. Bu duruma "BCAA paradoksu" adı verilir. Obezite ve diyabetik bireylerde BCAA katabolizmasının bozulduğu ve biriken metabolitlerin (örneğin valin kaynaklı 3-hidroksiizobütirat) kas dokusunda yağ asidi birikimini artırarak insülin direncini tetikleyebileceği düşünülmektedir.

İleri evre karaciğer sirozunda ve hepatik ensefalopatide (karaciğer koması), plazma BCAA seviyeleri düşerken aromatik amino asitlerin (AAA) seviyesi artar. Bu dengesizlik beyin fonksiyonlarını olumsuz etkiler. BCAA takviyeleri, kas dokusunda amonyak detoksifikasyonunu (glutamin sentezi yoluyla) destekleyerek ve Fischer oranını (BCAA/AAA) düzelterek hepatik ensefalopati semptomlarını hafifletmek için klinik beslenmede kullanılır.

Yaşlı bireylerde kas kütlesi ve gücünün kaybı (sarkopeni) ile mücadelede BCAA'ların rolü araştırılmaktadır. 2024 ve 2025 tarihli çalışmalar, yaşlılarda BCAA metabolizmasındaki bozulmaların (BCAT2 enziminin azalması) sarkopeni gelişiminde nedensel bir faktör olabileceğini göstermektedir. Egzersiz ile kombine edilen BCAA takviyesinin yaşlılarda kas fonksiyonunu ve yaşam kalitesini artırabileceğine dair kanıtlar bulunmaktadır.

Deaminasyon bir molekülden bir amino grubunun çıkarılması. Bu reaksiyonu katalizleyen enzimler deaminaz olarak adlandırılır.
İnsan vücudunda deaminasyon başlıca karaciğerde olur, ancak glutamat ayrıca böbrekler de deamine olur. Aşırı protein alındığında amino asitler deaminasyon yoluyla yıkıma uğrar. Amino asitten amino grubu çıkartıldıktan sonra amonyağa dönüşür. Amino asidin geriye kalanı başlıca karbon ve hidrojenden oluşur veya başka bir moleküle dönüştürülür veya enerji için oksitlenir. Amonyak aşırı miktarda hücrelere zehirli olduğu için üre döngüsü içinde enzimler ona karbondioksit ekleyerek onu üre veya ürik asite dönüştürürler. Üre ve ürik asit kana kolaylıkla geçip idrarla atılabilir.

Spontan demainasyon, sitozin'in hidroliz yoluyla urasil'e dönüşmesi ve bu süreçte amonyak salmasıdır. 
DNA'da bu spontan (kendiliğinden olan) deaminasyon, meydana gelen urasil'in çıkartılması ile düzeltilir. Urasil normalde DNA'da bulunmayan bir baz olduğu için urasil-DNA glikosilaz enzimi tarafından çıkartılır. DNA zinciirnin o noktasındaki şeker grubunda bir baz takılı olmaması bir AP endonükleaz tarafından fark edilir, fosfodiester bağı orada kesilir. Meydana gelen hasar oraya bir diğer sitozin eklenmesiyle tamir edilir. A ailesi üyesi bir DNA polimeraz bu değişikliği yapar, bu işlem sırasında 3'-->5' eksonükleaz etkinliği ile DNA'da "çentik" olan yerden bir nükleotit çıkarır, sonra polimeraz etkinliği ile boşluğu gerekli olan nükleotit ile doldurur. DNA ligaz zincirdeki kopukluğu kapatmak için fosfodiester bağını yeniden oluşturur.
Deaminasyon reaksiyonu laboratuvar ortamında bisülfit kullanılarak da meydana getirilebilir. Bisülfit sitozin'in deamine olmasını sağlar ama  5-metilsitozin'e etki etmez. Bu özellikten yararlanılarak metillenmiş DNA'nın dizilemesinde metillenmemiş sitozin (urasil olarak belirir) ile metillenmiş sitozin (değişime uğramaz) ayırdedilebilir.

5-metilsitozin'in spontan deaminasyonu sonucu timin ve amonyak meydana gelir. Bu, en yaygın olan tek nükleotitli mutasyondur. DNA'da bu reaksiyon tamir edilemez çünkü tamir mekanizması timin bazını (urasil gibi) bir hata sonucu olmuş olarak algılayamaz. Eğer mutasyon bir genin fonksiyonunu etkileyip hücrenin (veya organizmanın) ölümüne yol açmazsa, varlığı devam eder. Tamir mekanizmasının bu yetersizliği, ökaryotik genomlarda CpG konumlarının ender olmasının nedenlerinden biridir.

Guanin'in deaminasyonu sonucu ksantin oluşur. Ksantin, guanin'in enol totomerine benzer şekilde, sitozin yerine timin ile baz eşleşmesi yapar. Bunun sonucu, ikileşme sonrası br transisyon mutasyonudur, orijinal G-C baz çifti bir A-T baz çiftine dönüşür. Bu mutasyonun düzeltilmesi için baz çıkarma tamiri (baz eksizyon tamiri) sırasında bir alkiladenin glikosilaz enziminin katılımı gerekir.

Adenin'in deaminasyonu sonucu hipoksantin oluşur. Hipoksantin, adenin'in imin totomerine benzer şekilde timin yerine sitozin ile baz eşleşmesi yapar. Bunun sonucu, ikileşme sonrası br transisyon mutasyonudur, orijinal A-T baz çifti bir G-C  baz çiftine dönüşür

RNA biçimleme (RNA editing) enzimleri bazı mesajcı RNA moleküllerindeki spesifik bazları deamine ederek protein kodlayıcı dizilerini değiştirirler. Örneğin APOBEC geninin ürünü enzim, apolipoprotein B'nin mRNA'sında belli bir sitozin'i urasil'e dönüştürür. ADAR geni tarafında kodlanan Adenozin deaminaz, RNA-spesifik enzimi, çift iplikli RNA moleküllerinde adenozinleri inosin'e dönüştürür. Bazı tRNA moleküllerinde antikodon bölgesindeki bir Adenin inosin'e dönüştürülür.

Elias James "E.J." Corey (12 Temmuz 1928) Amerikalı organik kimyacı. 1990 yılında "organik sentez üzerine geliştirdiği teori ve metodolojilerden dolayı Nobel Kimya Ödülü'nü kazanmıştır. Yaşayan en büyük kimyagerlerden biridir. Çok sayıda sentetik reaktifler, metodolojiler geliştirmiş ve organik sentez biliminin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

E.J. Corey, Methuen, Massachusett'ta Lübnan göçmeni Hristiyan bir ailelenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. 18 aylıkken babasının ölümü üzerine annesi babasının anısına ismini "Elias" olarak değiştirmiştir. Onun dul annesi, erkek kardeşi, iki kız kardeşi, teyzesi ve amcası, geniş bir evde birlikte yaşıyorlardı. Katolik İlköğretim Okulu'nda eğitime başladı ve daha sonra Lawrence Lise'sini bitirdi.
1945 senesinde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü(MIT)'ne girdi. MIT'tekn 1948 senesinde mezun oldu ve 22 yaşında doktorasını burada tamamladı. Mezun olduğu bölüm ve doktorası kimya üzerineydi. Bunun hemen ardından Illinois Üniversitesinde çalışmaya başladı ve 1956 senesinde 27 yaşındayken Kimya Profesörü oldu. 1959'de Harvard'da çalışmaya başladı ve hâlen burada emekli kimya profesörü olarak çalışmaktadır. Organik kimyanın "kendi iç güzelliği ve insan sağlığıyla alakası" onun çalışmalarının daha çok bu alanda olmasını sağlamıştır.
50 senedir Pfizer'e danışmanlık yapmıştır.
1961'de eşi Clair ile evlenmiştir. David, John ve Susan adında üç çocuğu ve iki tane de torunları vardır. Şu anda eşi Clair'le birlikte Cambridge, Massachusetts'ta yaşamaktadır.
1988 yılında, National Medal of Science/Ulusal Bilim Madalyasını almıştır. 2004 senesinde ise Amerikan Kimya Topluluğunun en onurlu ödülü olan Priestley Madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

Corey birkaç yeni sentetik reaktifler geliştirmiştir:

PCC (pyridinium chlorochromate)
t-Butyldimethylsilyl (TBDMS)
Bor tabanlı heterosikller

Corey laboratuvarında geliştirilen çeşitli reaksiyonlar modern sentetik organik kimyada olağan hale gelmiştir. 1950 senesinde beri Corey'nin Grubu tarafından en az 302 yöntem geliştirilmiştir.

Corey-Itsuno reduction
Corey-Fuchs reaction
Corey–Kim oxidation
Corey-Winter olefin synthesis
Corey-House-Posner-Whitesides reaction
Johnson-Corey-Chaykovsky reaction
Corey-Seebach reaction

EJ Corey ve araştırma grubu birçok toplam sentez  tamamlamışlardır. En az 265 molekül 1950'den beri Corey ve araştırma grubu tarafından sentezlenmiştir.
Bazı prostaglandinlerin  genel sentezi Corey'in klasikleri olarak kabul edilir.

.
Diğer önemli sentezleri:

Longifolene
Ginkgolides A ve B
Lactacystin
Miroestrol
Ecteinascidin 743
Salinosporamide A

E.J. Corey'in 1000'den fazla yayınlanmış çalışması vardır.
2002 yılında, American Chemical Society/Amerikan Kimya Birliği onu "Kimya'da En Atıfta Bulunulan Yazar" olarak kabul etmiştir.
E.J. Corey kitapları şunlardır:

E.J. Corey and Laszlo Kurti, Enantioselective Chemical Synthesis: Methods, Logic, and Practice, Direct Book Publishing LLC, 2010, ISBN 978-0-615-39515-9
Elias James Corey, Xue-Min Cheng. The logic of chemical synthesis. Wiley-Interscience, 1995, ISBN 0-471-11594-0.
E. J. Corey, Barbara Czako, Laszlo Kurti. Molecules and Medicine John Wiley & Sons, 2008.
Name reactions in heterocyclic chemistry / edited by Jie-Jack Li; scientific editor, E.J. Corey. Hoboken, N.J.: Wiley-Interscience, c2005.
Name reactions for functional group transformations / edited by Jie Jack Li, E.J. Corey. Hoboken, N.J.: Wiley-Interscience, c2007.

2010 itibarıyla, yaklaşık 700 kişi Corey Grubuna üye olmuştur. Temmuz 2008'de Dr.Corey'nin 80. doğum günü için 580 eski  ve mevcut üyelikler için bir veritabanı hazırlanmıştır.

E.J. Corey'in Harvard'daki derlenmiş çalışmaları 1 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E.J. Corey'in  derlenmiş çalışmaları  12 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elias James Corey 9 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elias James Corey Nobel Ödülü 4 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)

Kimyada enterkalasyon bir molekül (veya grubun) iki molekül (veya grubun) arasına tersinir şekilde girmesidir. DNA enterkalasyonu ve grafit enterkalasyonu bunun örneklerindendir.

Kimyasal bileşikler DNA ile birkaç şekilde etkileşebilir. Moleküller DNA ile kovalent veya elektrostatik olarak veya enterkalasyon yoluyla bağlanabilir. Molekül eğer uygun şekilde ve kimyasal yapıda olursa DNA'daki baz çiftleri arasına girebilirler. Bu moleküller tersinir bağlandıkları için onlara ligand demek uygundur. Ligandlar çoğunlukla çok halkalı, aromatik ve düzlemseldir ve bu yüzden laboratuvarda nükleik asitlerin boyamakta iyi işlev görürler. Üzerlerinde çok çalışılmış olan DNA enterkalatörleri arasında etidyum bromür (EtBr), proflavin, daunomisin, doksorubisin ve talidomit sayılabilir.

Leonard Lerman ilk defa 1961'de, katyonik, düzlemsel, çokhalkalı aromatik sistemler arasında etkileşimin mekanizması olarak enterkalasyonu önermiştir. Enterkalasyonun bir çalışma biçimi şöyledir: sulu bir çözeltide katyonik enterkalatör, elektrostatik olarak polinayonik olan DNA tarafından çekilir. Enterkalatör iyon, DNA'ya her zaman bağlı durumda olan bir sodyum veya magnezyum katyonu ile yer değiştirir ve DNA'nın dış yüzeyi ile zayıf bir elektrostatik bağ kurar. Ligand, sonra bu hidrofilik konumdan baz çiftleri arasındaki hidrofobik ortamın içine kayabilir. DNA molekülünün çözeltideki moleküllerle çarpışmalardan absorpladığı enerji, baz çiftlerinin kısa süreli olarak açılmalarını sağlar, geçici bir aralanma sırasında enterkalatör oluşan boşluğa girebilir.
Bir enterkalatörün baz çiftleri arasına girebilmesi için DNA'nın kısmen çözülerek baz çiftleri arasında yer açması gerekir. Çözülmenin derecesi enterkalatöre bağlıdır, örneğin etidyum katyonu (sulu çözeltide etidyum bromürün iyonik şekli) DNA'yı 26° burarak açar, buna karşın, proflavin onu 17° bir açıyla burgusunu açar. Bu açılma baz çiftlerinin ayrılmalarına veya bir baz çiftinin öbürüne göreceli olarak "yükselmesine" neden olur, öyle ki DNA'da 0,34 nm (3.4 Å)'lik bir aralık oluşur. Bu açılma DNA molekülünde yerel yapısal değişikliklere neden olur, DNA ikili sarmalının uzaması veya baz çiftlerinin burulması gibi.

DNA molekülün pozitif süpersarımlı olması halinde enterkalatörlerin DNA'yı açıp baz çiftleri arasına girmeleri daha zordur, buna karşın negatif süpersarımlı DNA'ya ise bağlanması daha kolaydır. Dairesel plazmitin süpersarım derecesi ona ne kadar miktarda enterkalatör bağlanabileceğini belirler.

Enterkalatör bağlanmasından kaynaklanan DNA'daki yapısal değişim işlevsel değişimlere yol açar. Çoğu zaman, transkripsiyon, DNA ikileşmesi ve DNA tamir işlemleri engellenir, bu yüzden DNA enterkalatörleri etkili mutajenler arasında yer alırlar. Mutajen olmalarından dolayı DNA enterkalatörleri genelde kanserojendir, örneğin aflatoksin B1'in 8,9 ekso ama (endo değil) epoksiti, proflavin veya kuinakrin gibi akridinler veya etidyum bromür.
DNA enterkalatörleri bu nedenle kemoterapide, hızla büyüyen kanser hücrelerinde DNA ikileşmesini engellemekte kullanılır. Bunlara örnek olarak, doksorubisin (adriamisin) ve daunorubisin (Hodgkin lymphomasında kullanılır); ve daktinomisin (Wilm tumörü, Ewing Sarkoması ve rabdomiyosarkoma'da kullanılır) belirtilebilir.
Bir plazmit DNA'sının kesikli mi, kovalent kapalı olduğuna bağlı olarak ona farklı miktarda etidyum bromür bağlanır. Bundan dolayı, laboratuvar uygulamalarında, Etidyum bromür içinde elektroforez veya santrifügasyon teknikleri ile gevşek ve farklı derecede süpersarımlı plazmitleri ayırmak mümkündür.

İstiflenme
Moleküler cımbız
Grafit interkalasyon bileşiği
DNA süpersarımı

A vitamini, göz problemlerini ve körlüğü önler. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek cilt sorunlarını engeller. Ayrıca sindirim sisteminde oluşan ülserleri tedavi eder; soğuk algınlığına ve böbreklerde, mesanede, akciğerlerde ve mukus zarlarında enfeksiyonlara karşı vücudu korur. Eksikliğinde gece körlüklerine benzer hastalıklar görülür.
A vitamini dokuların bakım ve onarımı, yeni hücrelerin gelişmesi, kemiklerin ve dişlerin oluşumu için de önemlidir. Antioksidan olarak faaliyet yaparak hücreleri kansere ve diğer hastalıklara karşı korur, yaşlanma sürecini yavaşlatır, yağ depolanmasına yardımcı olur. A vitamininin vücut açısından diğer bir önemi, proteinlerin A vitamini olmadan kullanılamamasıdır.
A vitamininin iki formu vardır:

Hayvansal ürünlerde bulunan önceden oluşturulmuş A vitamini (retinol, retinal ve retinoik asit bileşikleri)
Bitkisel gıdalarda bulunan provitamin A karotenoidleri (alfa-karoten, beta-karoten)
A vitamini içeren besinler

A vitamini içeren hayvansal besinler: Peynir, süt, yoğurt, yumurta, karaciğer ürünleri, yağlı balıklar, havyar.
Beta-karoten içeren bitkisel besinler: Sarı, kırmızı ve yeşil (yapraklı) sebzeler (Ispanak, brokoli, lahana, pazı, kırmızı biber, domates, havuç, şalgam, tatlı patates, bal kabağı vb.), sarı meyveler (mango, greyfurt, kavun, kayısı vb.)
A vitamini eksikliği neden olur?

Uzun süre boyunca A vitamini içeren besinlerden tüketmemek,
Bağırsak veya pankreas ameliyatı,
Karaciğer bozuklukları (A vitamininin çoğu karaciğerde depolanır),
Bağırsakların yağ emilimini ve dolayısıyla A vitamini emilimini bozan hastalıklar (Çölyak hastalığı, kronik ishal, safra kanallarının tıkanması, bazı pankreas bozuklukları, kistik fibrozis vb.),
Uzun süredir yaşanan şiddetli protein ve kalori eksikliği A vitamini eksikliğine neden olabilir.
A vitamini eksikliği belirtileri
A vitamini eksikliği çok sık görülmemekle birlikte, eksikliğinde derinin pullanması, akne gibi cilt sorunları, iskelet gelişiminin duraklamasını içeren büyüme eksikliği, kornea ile ilgili sorunlar ve körlük görülebilir. Ayrıca A vitamini eksikliğinde bağışıklık sistemi ve vücut direnci azaldığından, vücut enfeksiyona daha açık hale gelir ve daha kolay hastalanır.
Retinol, A vitamininin besin olarak alınan haline denir.

A Vitamini ve Eksikliği
A Vitamini nedir? Hangi besinlerde bulunur? 15 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Barbekü veya barbekü ızgarası bir et pişirme yöntemidir, bir yemek tarzı ve bu tarz yemeklerin pişirildiği ve servis edildiği bir yemek ya da aktivitedir. Mangal, kebap, biftek, steak ile benzer özellikleri vardır. Barbekü sosu, sebze, baharat gibi ürünler de eklenebilir.
Barbekü, pişirme yöntemine, bu şekilde pişirilen ete, kullanılan pişirme aparatına / makineye ("mangal ızgarası" veya basitçe "mangal") veya bu pişirme tipini içeren bir sosyal olaya atıfta bulunabilir. Barbekü, genellikle füme et ve diğer tür etleri odun veya odun kömürü üzerinde pişirerek dışarıda yapılır. Barbekü restoranında, büyük, özel tasarım tuğla veya metal fırınlarda pişirilebilir. Barbekü dünyanın birçok yerinde uygulanmaktadır ve çok sayıda bölgesel farklılıklar vardır.
Barbekü teknikleri arasında sigara, tütsüleme, kızartma veya pişirme, kavurma ve ızgara yapma vardır. Adı verilen teknik, düşük sıcaklıklarda duman kullanarak ve uzun pişirme sürelerinde (birkaç saat) pişirmeyi içerir. Pişirme, yaklaşık bir saatlik bir ortalama pişirme süresi boyunca pişirmeyi orta sıcaklıkta konveksiyon yapmak için bir fırın kullanır. Tavalar, nemli ısı için et suyuyla doldurulmuş bir kap ile nervürlü bir yüzey üzerinde doğrudan kuru kömürü birleştirir. Izgara, doğrudan ve kuru ateşte, genellikle birkaç dakika boyunca sıcak ateşte yapılır.

Barbekü yemekleri listesi
Barbekü bölgesel varyasyonları

Benzen, aren veya aromatik hidrokarbonlar olarak adlandırılan organik bileşikler sınıfının en basit üyesidir. Renksiz, yanıcı, kaynama noktası 80,1 °C, erime noktası 5,5 °C olan bir sıvıdır. Moleküler formülü C6H6'dır. Benzen, endüstriyel bakımdan değerli olduğu gibi yapısı bakımından da kimya çalışmalarında önemlidir. Merkezî sinir sistemini etkileyen benzen, ayrıca kanserojen (kanser yapıcı) bileşikler arasına girer. Benzen, her yerde kullanılan benzin ve hidrokarbon yakıtlarında oldukça fazla olduğundan, insanların benzene maruz kalması küresel bir sağlık sorunudur. Benzen; karaciğeri, böbreği, akciğeri, kalbi ve beyni merkezî sinir sistemini hedef alır ve DNA zinciri kırılmalarına ve kromozom hasarına neden olabilir, dolayısıyla teratojenik ve mutajeniktir. Benzen, insanlar da dâhil olmak üzere hayvanlarda kansere neden olur.

Eskiden balina yağının ısı etkisiyle bozunmasından elde edilen gaz, basınçla evlere gönderilir ve aydınlatmada kullanılırdı. Benzen, 1825 yılında Michael Faraday tarafından bu gazdan kalan yağımsı bölümde keşfedildi.
Yaklaşık sekiz sene sonra, Eilhard Mitscherlich gibi başka araştırmacılar aynı maddeyi benzoik asidin kireçle yükseltgenmesinden elde ettiler. 1845'te August Wilhelm von Hofmann ve asistanı Charles Blachford Mansfield, benzen diye adlandırdığı aynı maddeyi elde etmek için kömür katranı kullandı.

Benzen, karbon atomlarının düzlemde düzgün altıgen biçiminde dizilmesinden oluşur. Karbonlar arasındaki uzaklık 1397 angströmdür. Köşelerde bulunan her karbon atomuna bir hidrojen atomu bağlıdır. Ayrıca değişik yapılarda bulunabilir. Uzaysal olarak şekli düzlemsel şekline oranla oldukça farklıdır.

Benzenin yapısının kimyasal tepkimelere ne şekilde bir tepki gösterdiği üzerine yapılan çalışmaların, organik kimya teorilerinin gelişmesinde önemi büyük olmuştur. Hidrojen atomlarının karbon atomlarına oranının böyle düşük olduğu bir bileşikten umulan katılma tepkimeleri benzende olmaz. Benzenin gösterdiği tipik tepkimelerden biri, substitüsyon tepkimeleridir. Bu tepkime bir aktif grubun benzendeki bir hidrojeni çıkarıp onun yerine geçmesi şeklinde gerçekleşir. Bu davranışı izah etmek altı elektronun (benzende varmış gibi gösterilen 3 tane çifte bağdan ileri gelen) belli karbonlarda değil bütün benzen karbonlarına dağılmış olduğunu düşünmekle mümkün olur. Elektronların böyle dağılmış olması (belli karbonlarda olmaması) molekülün kararlı olmasını sağlar ve yine bu molekülün fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirler.

Benzenin yer değiştirme tepkimeleri oldukça önemlidir. Çünkü, aromatik bileşiklerin pek çoğu bu tepkimelerle oluşturulur. II. Dünya Savaşı'ndan önce benzenin önemli kaynağı maden kömüründen elde edilen katran idi. İkinci Dünya Savaşı sırasında benzen ve bununla ilgili aromatik hidrokarbonlara (toluen, ksilen vb.) duyulan büyük gereksinimle başka kaynaklar aranmaya başlandı. Bugün Amerika'da üretilen benzenin %75'i petrolden olup toluenin (C6H5-CH3) ya da toluen içeren petrolün dealkilizasyonu işlemi ile yapılmaktadır. Bu işlem hidrojen kullanmayı, yüksek sıcaklığı, basıncı ve bir de katalizörü gerektirmektedir. İkinci bir yöntem naftence zengin petrolün hidrojenlerinin yüksek sıcaklık ve basınçta koparılmasıdır (dehidrojenasyon). Benzen, fenolün indirgenmesiyle ve asetilenin trimerleşmesiyle elde edilir.

Benzen, sanayide plastik imalinde kullanılan stiren ve fenolün sentezinde başlangıç maddesi olarak, naylon bileşenlerinde, sentetik deterjan üretiminde kullanılır. Uçak benzinlerinde, boya yapmaya yarayan anilinin başlangıç maddesi ve böcek öldürücü olarak da benzen kullanılır. Benzen aynı zamanda iyi bir çözücüdür.

Anilin, DDT, DDB, Maleik anhidrit, Stiren, Diklorobenzen ve Siklohekzan gibi kimyasal maddelerin üretiminde yer almaktadır. Benzenden türeyen aromatik hidrokarbonlar sınıfı genel olarak arenler ismiyle tanınır.

Benzen, kanser ve diğer hastalıkların riskini artıran bir kanserojen olarak sınıflandırılır ve aynı zamanda kemik iliği yetmezliğinin bilinen bir nedenidir. Önemli miktarda epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar verisi benzeni aplastik anemi, akut lösemi, kemik iliği anomalileri ve kardiyovasküler hastalıkla ilişkilendirir. Benzenin ilişkili olduğu spesifik hematolojik maligniteler şunlardır: akut miyeloid lösemi (AML), aplastik anemi, miyelodisplastik sendrom (MDS), akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve kronik miyeloid lösemi (KML).
Benzenin kanserojenliği, İsveçli farmakolog C. G. Santesson tarafından 1897'de bir lastik fabrikasının kadın işçilerinde keşfedildi. Amerikan Petrol Enstitüsü (API) 1948 yılında "benzen için kabul edilen kesinlikle güvenli tek konsantrasyon sıfırdır" ifadesini kullanmıştır.

Birkaç test benzene maruziyeti belirleyebilir. Benzen nefes, kan veya idrarda ölçülebilir, ancak bu tür testler genellikle kimyasalın ekshalasyon veya biyotransformasyon yoluyla nispeten hızlı bir şekilde atılması nedeniyle maruziyetten sonraki ilk 24 saatle sınırlıdır. Gelişmiş ülkelerdeki çoğu insanın kanında ölçülebilir bazal benzen ve diğer aromatik petrol hidrokarbonları seviyeleri vardır. Vücutta benzen, mukonik asit, fenilmerkaptürik asit, fenol, katekol, hidrokinon ve 1,2,4-trihidroksibenzen dâhil olmak üzere bir dizi oksidasyon ürününe enzimatik olarak dönüştürülür. Bu metabolitlerin çoğu, maruziyetin derecesi ve süresiyle orantılı olarak idrarda biriktikleri ve maruziyet sona erdikten sonra bile birkaç gün daha mevcut olabildikleri için, insan maruziyetinin biyobelirteci olarak bir miktar değere sahiptir.

Benzenin toksikolojik değerlendirmesinin paradigması, temel biyolojik mekanizmaların daha iyi bir şekilde anlaşılmasına olanak tanıdığı için moleküler toksikoloji alanına doğru kaymaktadır. Glutatyon, benzen kaynaklı DNA kırılmalarına karşı koruma sağlayarak önemli bir rol oynuyor gibi görünmektedir ve maruziyet ve etki için yeni bir biyobelirteç olarak tanımlanmaktadır. Benzen, periferik kan lökositlerinde ve kemik iliğinde kromozomal sapmalara neden olur ve bu da kronik maruziyetin neden olduğu lösemi ve multipl miyelomun daha yüksek insidansını açıklar. Bu sapmalar, hematotoksisite belirteçleri olarak hematolojik testlerle birlikte benzenin etkilerini değerlendirmek için DNA probları ile floresan in situ hibridizasyon (FISH) kullanılarak izlenebilir.

Benzenin kanserojen etkilerini anlamanın bir yolu biyolojik oksidasyon ürünlerini incelemektir. Örneğin saf benzen vücutta oksitlenerek kolayca atılmayan ve DNA ile etkileşime girerek zararlı mutasyonlar üretebilen bir epoksit, benzen oksit üretir.

Toksik Maddeler ve Hastalık Kayıt Ajansı'na (ATSDR) (2007) göre benzen, volkanik patlamalar, orman yangınları, fenol gibi kimyasalların sentezi, sentetik elyaf üretimi ve kauçuk, yağlayıcı, pestisit, ilaç ve boya imalatı gibi süreçlerden hem sentetik olarak üretilen hem de doğal olarak oluşan bir kimyasaldır. Benzen maruziyetinin başlıca kaynakları tütün dumanı, otomobil servis istasyonları, motorlu taşıtların egzozu ve endüstriyel emisyonlardır; ancak benzenin yutulması ve deri yoluyla emilmesi benzen ile kirlenmiş suyla temas yoluyla da meydana gelebilir. Benzen karaciğerde metabolize edilir ve idrarla atılır. Hava ve su benzen seviyelerinin ölçümü, aktif kömür tüpleri aracılığıyla toplama yoluyla gerçekleştirilir ve daha sonra bir gaz kromatografisi ile analiz edilir. İnsanlarda benzen ölçümü idrar, kan ve nefes testleri ile gerçekleştirilebilir; ancak bunların hepsinin sınırlamaları vardır çünkü benzen insan vücudunda hızla metabolize edilir.

Açık havada, otomobil servis istasyonlarından, odun ve tütün dumanından, benzinin taşınmasından, motorlu taşıt egzozundan ve endüstriyel emisyonlardan kaynaklanan düşük seviyelerde benzen bulunabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde benzene maruziyetin yaklaşık %50'si tütün içmekten veya tütün dumanına maruz kalmaktan kaynaklanmaktadır. Günde 32 sigara içtikten sonra, sigara içen kişi yaklaşık 1,8 miligram (mg) benzen alır. Bu miktar, sigara içmeyenlerin günlük ortalama benzen alımının yaklaşık 10 katıdır.

Belirli koşullar altında ve diğer kimyasalların varlığında benzoik asit (bir koruyucu) ve askorbik asit (C vitamini) tepkimeye girerek benzen üretebilir. Mart 2006'da Birleşik Krallık'taki resmî Gıda Standartları Ajansı 150 meşrubat markasıyla ilgili bir anket gerçekleştirdi. Dördünün Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen sınırlarının üzerinde benzen seviyeleri içerdiğini buldu. Etkilenen partiler satıştan kaldırıldı. Benzer sorunlar ABD'de FDA tarafından bildirildi.

Benzenin özellikleri şunlardır:

Renksiz ve saydamdır.
Işığı kıran, hoş kokulu, alevlenebilen bir sıvıdır.
Benzende bulunan bütün karbonlar sp2 hibritleşmesi yapmıştır.
Kaynama noktası 80,1 °C ve erime noktası 5,5 °C'dir.
Moleküler formülü C6H6'dır.
Kan hücrelerini öldürme etkisi olduğundan kanser yapan bileşikler arasına girer.
Alkenlerin katılma tepkimesi verdiği koşullarda benzen, katılma tepkimesine girmez.
Kararlı bir yapıda olduğu için tepkimeye girmeye çok istekli değildir ancak yüksek sıcaklık ve basıncın etkisiyle hidrojen ile çok yavaş bir şekilde tepkime verebilmektedir.
Yer değiştirme tepkimesi verebilmektedirler. Böylece benzene Cl, NO2, CH3 gibi moleküller bağlanabilir.

Toluen
Ksilen
Naftalin
Anilin

Biftek (İngilizce beef steak ve Fransızcalaştırılmış muadili bifteckten), dana etinden dilim şeklinde kesilmiş, genellikle ızgara veya kızartma amacıyla hazırlanan et parçalarına verilen isimdir.
Biftek başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere Türkiye'nin de dahil olduğu birçok ülkelerde yaygındır. Bonfile veya antrikot gibi dana etinin yumuşak kısımlarından yapılan biftekler tercih edilir. Biftek kolay yenebilmesi için genellikle etin liflerine dik açıda kesilerek hazırlanır. Pişirildikten sonra soğumasına fırsat vermeden haşlanmış, kızartılmış veya püre edilmiş patatesle birlikte servis edilir.

ABD'de steakhouse adı verilen lokantalar tamamen biftek üzerinde ihtisaslaşmışlardır. ABD'de biftek genellikle 2–3 cm kalınlığında hazırlanır. Türkiye'de ise biftek genellikle 1 cm veya daha ince olarak kesilir. Etin pişirilmeden önce dövülmemesi gerekmektedir. Fransa'da bifteğin üzerine çeşitli soslar konur. Örneğin Chateaubriand dana etinin bonfile kısmından yapılmış üzerine şarap ve sote edilmiş soğandan yapılmış bir sosla servis edilen bir çeşit biftektir. Steak au poivre ise Fransız mutfağında karabiberli bir sosla hazırlanan bir biftek çeşididir.

Mazot veya motorin, dizel motorlarda kullanılan, ham petrolün damıtma ürünlerinden biridir.
Ham petrolün damıtılması sırasında 200-300 °C kaynama aralığında alınan üçüncü ana ürün motorindir. Motorin dizel motoru yakıtıdır.
Yanma ısısını mekanik güce çevirmek için en yeterli mekanizma olan dizel makinesi, benzin ve gaz makinelerinden takriben 30 yıl kadar sonra 1892'de Rudolf Diesel tarafından keşfedildi. Yüksek kompresyonlu bir makinenin geliştirilmesinin sebeplerinden biri, daha ucuz yakıtların kullanılabilme arzusundan dolayı idi. Termik verim bakımından dizel makinesi gaz ve benzin makinelerinden daha verimlidir. Çünkü daha yüksek bir sıkıştırma oranı ile çalışır, ilk imal edilen dizeller ağır devirli ve büyük silindirli olduklarından piyasaya arz edilen benzinlerin silindire püskürtülerek yanma suretiyle kullanılmaları mümkün oluyordu. Fakat zamanla dizel imalatçıları makine ebatlarını küçültüp devir adedini artırarak daha fazla güç üretimi yoluna gidince bu ihtiyaca cevap verecek yakıtların yapılması zaruret haline geldi. Çeşitli makine imalatçıları değişik tip motorlar imal ettiklerinden bunların her biri için ayrı bir dizel yakıtı imalinin imkansızlığı karşısında ASTM de bunları bir sınıflandırmaya tabi tutmak mecburiyetinde kaldı.

Biyodizel

Enterkalasyon, bazı takvim yıllarına fazladan bir gün, hafta veya ay ekleyerek, takvimin mevsimler ve ayın dönemlerini izlemesini sağlamaktır. Ay-gün takvimleri (İng. lunisolar calenders) hem gün ve ayların eklenmesini gerektirebilir.
Sözcük, Latince inter ("arasına") ve calare ("resmen ilan etmek")'den gelir, takvime bir gün vb. eklenme ilanına değinmek için kullanılmıştır. Bu anlam sonra genelleşmiş, bir dizinin elemanlarından ikisi arasına bir ekleme yapmak anlamında da kullanılmaya başlamıştır, örneğin DNA enterkalasyonu, jeolojik katman enterkalasyonu gibi.
Güneş yılındaki gün sayısı (yaklaşık 365,24) tam sayı değildir, ama bir takvim yılındaki gün sayısı tam olmak zorundadır. Bu ikisini uzlaştırmanın tek yolu takvim yılındaki gün sayısını değişken yapmaktır.
Güneş takvimlerinde bunun yöntemi, 365 günlük olan normal yıla yaklaşık her dört yılda bir bir ek gün (artık gün) eklemektir. Böylece bir artık yıl 366 gün sürer.
Firavun Ptoleme III tarafından ilan edilen Kanopus Fermanı ilk defa güneş takviminde ekli gün sistemini uygulamaya koymuştur.
Jülyen Takvimi ve onun geliştirilmiş hali olan Gregoryen Takvimi'de, enterkalasyon, ekli yıllarda şubat ayına bir gün eklenerek yapılır. 100'e bölünebilen yıllar, ama 400'e bölünebilenler değil, bu kuralın istisnasıdır, hata oranını azaltmak için. Örneğin 2000 bir ekli yıldı, ama 1700, 1800 ve 1900 değildiler.
Güneş yılı tam sayıda ay ayına (kamerî aya) sahip değildir (yaklaşık 12,37 ay dönmesine karşılık gelir). Dolayısıyla bir ay-gün takvimindeki ay sayısı değişken zorundadır. Genelde 12 ay vardır ama her iki veya üç yılda bir 13. ay eklenir (buna ekli ay denir, Batı dillerinde enterkaler veya embolizmik ay denir). Çin, İbrani ve Hindu takvimlerinde bu uygulama vardır. İslam takvimi de kamerî aya dayalıdır ama takvime ay eklenmesi (Tevbe suresinde) yasaklanmıştır.
ISO 8601, 52 haftalık bir yıl için spesifikasyon içerir. 53 perşembesi olan bir yılın 53 haftası olduğu kabul edilir, bu tanıma göre 53. haftanın enterkaler olduğu söylenebilir.
Bir yılın enterkalasyonlu olup olmadığı hesaplanabilir (Jülyen, Gregoryen ve İbrani takvimlerinde) veya gözlemle belirlenebilir (İran takvimi).
Uluslararası Dünya Dönme ve Referans Sistemleri Servisi yılda en fazla iki kere takvime saniye ekleyebilir veya çıkarabilir. Bu saniyeler enterkaler olarak bazen tarif edilse de, teknik olarak enterkaler terimi 24 saatlik zaman periyodu için geçerlidir.

Bahai takvimi ve Ayyam-i-Ha
Çin takvimi
Koptik takvimi
Mısır takvimi
İbrani takvimi
Hindu takvimi
İslam'da enterkalasyon yasağı
Iran takvimi
Tai ay takvimi
Bengali takvimi
Etiyopya takvimi

IUPAC adlandırma sistemi, kimyasal bileşiklerin adlandırması ve genelde kimya bilimini tanımlamakta kullanılan bir sistemdir. Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (İngilizce International Union of Pure and Applied Chemistry veya IUPAC) tarafından oluşturulmuştur ve bakılmaktadır.
Organik ve inorganik bileşiklerin adlandırılmasına dair kurallar Mavi Kitap (Blue Book ) ve Kırmızı Kitap (Red Book) olarak bilinen iki yayında bulunur. Yeşil Kitap (Green Book) olarak bilinen üçüncü bir yayın (IUPAP'ın ortaklığıyla) fiziksel nicelikler için kullanılacak sembolleri tarif eder. Altın Kitap (Gold Book,) adlı bir dördüncüsü ise kimyada geçen çok sayıda teknik terimin tanımlarını içerir. Bunlara benzer özetlemeler biyokimya (IUBMB ortaklığıyla), analitik kimya  ve makromoleküler kimya  için de hazırlanmıştır. Özel durumlar için bu kitaplara zaman zaman Pure and Applied Chemistry adlı bilimsel dergide yayımlanan daha kısa önerilerle ilaveler yapılır.

^ Nomenclature of Organic Chemistry, Oxford:Pergamon Press, 1979; A Guide to IUPAC Nomenclature of Organic Compounds, Recommendations 1993, Oxford:Blackwell Scientific Publications, 1993. (ISBN 3-540-41138-0)
^ Nomenclature of Inorganic Chemistry, Recommendations 1990, Oxford:Blackwell Scientific Publications. (1990)  (ISBN 0-85404-487-6, 2nd ed)
^ Quantities, Units and Symbols in Physical Chemistry (2nd Edn.), Oxford:Blackwell Scientific Publications. (1993)
^ Compendium of Chemical Terminology, IUPAC Recommendations (2nd Edn.), Oxford:Blackwell Scientific Publications. (1997)
^ Biochemical Nomenclature and Related Documents, London:Portland Press, 1992.
^ Compendium of Analytical Nomenclature, Definitive Rules 1997 (3rd Edn.), Oxford:Blackwell Scientific Publications, 1998.
^ Compendium of Macromolecular Nomenclature, Oxford:Blackwell Scientific Publications, 1991.

Kanserojen, kanserin gelişimini teşvik eden herhangi bir maddedir. Kanserojenler arasında sentetik kimyasallar, doğal olarak oluşan maddeler, iyonlaştırıcı ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon gibi fiziksel maddeler, virüsler ve bakteriler gibi biyolojik maddeler bulunabilir. Çoğu kanserojen, DNA'da mutasyonlar oluşturarak hücrenin büyümeyi düzenleyen normal süreçlerini bozar ve kontrolsüz hücre çoğalmasına yol açar. Bu, hücrenin DNA onarım süreçleri DNA hasarını tespit edemediğinde ve bu kusurun yavru hücrelere aktarılmasına izin verdiğinde meydana gelir. Hasar zamanla birikir. Bu, genellikle hücrenin içindeki düzenleyici mekanizmaların kademeli olarak ortadan kaldırılması ve kontrolsüz hücre bölünmesine izin verilmesi ile gerçekleşen çok aşamalı bir süreçtir.
Kanserojen aktivitenin spesifik mekanizmaları, her ajan ve hücre tipine özgüdür. Ancak kanserojenler, ajanın DNA ile doğrudan etkileşime girme kabiliyetiyle ilişkili olarak, aktivasyon bağımlı ve aktivasyon bağımsız olarak genel olarak sınıflandırılabilir. Aktivasyon bağımlı ajanlar, orijinal hallerinde nispeten inertdir ancak vücutta biyoaktif hale gelerek insan DNA'sına zarar verebilen metabolitlere veya ara maddelere dönüşürler. Bunlar “dolaylı etki gösteren” kanserojenler olarak da bilinir. Aktivasyon bağımlı kanserojenlere örnek olarak polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH'lar), heterosiklik aromatik aminler ve mikotoksinler verilebilir. Aktivasyon bağımsız kanserojenler veya “doğrudan etkili” kanserojenler, moleküler yapıları değiştirilmeden DNA'ya doğrudan zarar verebilen maddelerdir. Bu ajanlar genellikle DNA moleküllerinin net negatif yüküyle kolayca reaksiyona giren elektrofilik gruplar içerir. Aktivasyon bağımsız kanserojenlere örnek olarak ultraviyole ışık, iyonlaştırıcı radyasyon ve alkilleyici ajanlar verilebilir.
Bir dizi kuruluş, belirli maddelerin potansiyel kanserojenliği ile ilgili birikmiş bilimsel kanıtları inceler ve değerlendirir. Bunların başında Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) gelir. IARC, belirli maddelerin insanlara potansiyel kanserojenliği açısından değerlendirildiği ve ardından dört gruptan birine sınıflandırıldığı monografları düzenli olarak yayınlar: 

Grup 1: İnsanlar için kanserojen
Grup 2A: İnsanlar için muhtemelen kanserojen
Grup 2B: İnsanlar için muhtemelen kanserojen
Grup 3: İnsanlar için kanserojenliği sınıflandırılamayan.
Kanserojen maddelere maruz kalmanın birçok kaynağı vardır. Bunlar arasında güneşten gelen ultraviyole radyasyon, konutların bodrum katlarında yayılan radon gazı, klordekon gibi çevresel kirleticiler, sigara dumanı ve alkol ve işlenmiş et gibi bazı gıdaların tüketimi sayılabilir. Mesleki maruziyet, kanserojen maddelerin önemli bir kaynağıdır ve dünya çapında her yıl yaklaşık 666.000 kişinin iş ile ilgili kanserlerden öldüğü tahmin edilmektedir.

CERCLA, yayılan radyasyonun niteliği (alfa, beta, gama veya nötron ve radyoaktif güç), bunun sonucunda dokularda iyonizasyona neden olma kapasitesi ve radyasyona maruz kalma derecesi potansiyel tehlikeyi belirlemesine rağmen, tüm radyonüklitleri kanserojen olarak tanımlamaktadır. Radyasyonun kanserojenliği, radyasyonun türüne, maruz kalma türüne ve penetrasyona bağlıdır. Örneğin, alfa radyasyonu penetrasyonu düşüktür ve vücut dışında tehlike oluşturmaz, ancak yayıcılar solunduğunda veya yutulduğunda kanserojendir. Düşük seviyeli iyonlaştırıcı radyasyon, onarılamaz DNA hasarına (neoplazi için gerekli olan replikasyon ve transkripsiyon hatalarına yol açabilir veya viral etkileşimleri tetikleyebilir) neden olarak erken yaşlanma ve kansere yol açabilir.

Tüm elektromanyetik radyasyon türleri kanserojen değildir. Radyo dalgaları, mikrodalgalar, kızılötesi radyasyon ve görünür ışık dahil olmak üzere elektromanyetik spektrumdaki düşük enerjili dalgaların, kimyasal bağları koparmak için yeterli enerjiye sahip olmadıklarından dolayı kanserojen olmadığı düşünülmektedir. İyonize olmayan radyasyonun kanserojen etkilerine dair kanıtlar genellikle kesin değildir ancak uzun süre yüksek düzeyde maruz kalan radar teknisyenlerinde kanser vakalarının önemli ölçüde daha yüksek olduğu bazı belgelenmiş vakalar bulunmaktadır.
Ultraviyole radyasyon (güneş ışığında bulunan) dahil olmak üzere yüksek enerjili radyasyon, yeterli dozda alındığında genellikle kanserojendir. Çoğu insan için, güneş ışığından gelen ultraviyole radyasyonlar cilt kanserinin en yaygın nedenidir. Soluk tenli insanların genellikle güçlü güneş ışığına maruz kaldığı Avustralya'da, melanom 15-44 yaş arası insanlarda en sık teşhis edilen kanser türüdür.
Elektronlar veya elektromanyetik radyasyon (mikrodalga, X-ışını veya gama ışını gibi) ile ışınlanmış maddeler veya gıdalar kanserojen değildir. Buna karşın, nükleer reaktörlerin içinde üretilen elektromanyetik olmayan nötron radyasyonu, nükleer dönüşüm yoluyla ikincil radyasyon üretebilir.

Alkol; baş ve boyun, yemek borusu, karaciğer, kolon ve rektum ile meme kanserine neden olan bir maddedir. Baş ve boyun kanserlerinin gelişiminde tütün dumanı ile sinerjik bir etkiye sahiptir.

Bazı markaların sucuk, sosis ve salam gibi işlenmiş ve kurutulmuş etlerde kullanılan kimyasallar kanserojen madde üretebilir. Örneğin, etlerde gıda koruyucu olarak kullanılan nitritlerin de kolon (kalın bağırsak) kanseriyle demografik bağlantıları olduğu ancak nedensel bir ilişkisi olmadığı belirtilmiştir.

Eti ızgara veya barbeküde pişirmek gibi yiyecekleri yüksek sıcaklıkta pişirmek, sigara dumanında bulunanlara benzer (yani benzo[a]piren) birçok güçlü kanserojen maddenin çok küçük miktarlarda oluşmasına da neden olabilir. Yiyeceklerin kömürleşmesi, koklaşmaya ve tütün pirolizine benzer ve kanserojen maddeler üretir. Polinükleer aromatik hidrokarbonlar gibi, insan enzimleri tarafından DNA'ya kalıcı olarak bağlanan epoksitlere dönüştürülen birkaç kanserojen piroliz ürünü vardır. Izgara yapmadan önce eti mikrodalga fırında 2-3 dakika önceden pişirmek; sıcak tavada pişirme süresini kısaltır ve heterosiklik amin (HCA) öncüllerini ortadan kaldırır, bu da bu kanserojenlerin oluşumunu en aza indirmeye yardımcı olabilir.

Yüksek sıcaklıkta, özellikle nişastalı gıdaları kızartmak, ızgara yapmak veya fırında pişirmek, kızarmış bir kabuk oluşana kadar akrilamid oluşumuna neden olur. 2002 yılında yapılan bu keşif, uluslararası sağlık endişelerine yol açmıştır. Ancak daha sonraki araştırmalar, yanmış veya iyi pişirilmiş gıdalardaki akrilamidlerin insanlarda kansere neden olma olasılığının düşük olduğunu ortaya koymuştur. İngiltere Kanser Araştırması kurumu, yanmış gıdaların kansere neden olduğu fikrini bir “efsane” olarak sınıflandırmaktadır.

Birçok biyolojik ajan kanserojen olarak bilinmektedir.
Depolanan tahıllar ve kuru yemişlerde yaygın olarak bulunan bir kontaminant olan Aspergillus flavus mantarı tarafından üretilen aflatoksin B1, hepatosellüler kanserin bilinen bir nedenidir. H. Pylori bakterisinin mide kanseri ve MALT lenfomasına neden olduğu bilinmektedir. Hepatit B ve Hepatit C, hepatosellüler kanserin gelişimi ile ilişkilidir. HPV, rahim ağzı kanserinin birincil nedenidir.

Tütün dumanı en az 70 bilinen kanserojen madde içerir ve akciğer, gırtlak, yemek borusu, mide, böbrek, pankreas, karaciğer, mesane, rahim ağzı, kolon, rektum ve kan kanseri dahil olmak üzere birçok kanser türünün gelişiminde rol oynar. Sigara dumanında bulunan güçlü kanserojenler arasında polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH, örneğin benzo(a)piren), benzen ve nitrozamin bulunur.

İşçi nüfusunun normal gündelik yaşamda nadiren karşılaşılan kimyasallara sürekli ve genellikle yüksek düzeyde maruz kalma olasılığı daha yüksek olduğu göz önüne alındığında, belirli maddelerin kanserojenliği ile ilgili kanıtların çoğu işçiler üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilmiştir.
Seçilen kanserojenler

Benzin (aromatikler içerir)
Kurşun ve bileşikleri
Alkilatıcı antineoplastik ajanlar
Stiren
Diğer alkilasyon ajanları (örnek: dimetil sülfat)
Güneşten ve UV lambalarından gelen ultraviyole radyasyon
Diğer iyonlaştırıcı radyasyonlar (X ışınları, gama ışınları vb.)
Düşük rafine veya rafine edilmemiş mineral yağlar

Kanserojenler genotoksik veya non-genotoksik olarak sınıflandırılabilir. Genotoksinler, DNA'ya bağlanarak geri dönüşü olmayan genetik hasara veya mutasyonlara neden olur. Genotoksinler arasında ultraviyole ışık ve iyonlaştırıcı radyasyon gibi maddeler bulunur. Bazı virüsler de DNA ile etkileşime girerek kanserojen olarak işlev görebilir.
Nongenotoksinler DNA'yı doğrudan etkilemezler ancak büyümeyi teşvik etmek için başka yollarla etki ederler. Bunlar arasında hormonlar ve bazı organik bileşikler bulunur.

Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC), 1965 yılında kurulan ve Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü'nün bir parçası olan hükümetlerarası bir ajanstır. Merkezi Fransa'nın Lyon kentindedir. 1971 yılından bu yana, olası kanserojenlerin sınıflandırılmasında büyük etkisi olan İnsanlar İçin Kanserojen Risklerin Değerlendirilmesi üzerine bir dizi monografi yayınlamıştır.

Grup 1: Bu madde (karışım) insanlar için kanserojendir. Maruz kalma koşulları, insanlar için kanserojen olan maruz kalmaları gerektirir.
Grup 2A: Bu madde (karışım) büyük olasılıkla (ürün yüksek olasılıkla) insanlar için kanserojendir. Maruz kalma koşulları, insanlar için muhtemelen kanserojen olan maruz kalmaları içermektedir.
Grup 2B: Bu madde (karışım) insanlara kanserojen olabilir (ürünün kanserojen olma olasılığı vardır). Maruz kalma koşulları, insanlara kanserojen olabilecek maruz kalmaları içerir.
Grup 3: Bu madde (karışım veya maruz kalma koşulu), insanlara için kanserojenlik açısından sınıflandırılamaz.
Grup 4: Bu madde (karışım) büyük olasılıkla insanlar için kanserojen değildir.

IARC Kanserojen Ajanlar Listesi

Kalın bağırsak kanseri veya kolorektal kanser kalın bağırsak, rektum ve apandiste görülen kanserli büyümeleri kapsar. Batı dünyasında en sık rastlanan üçüncü kanser tipi ve ölüme yol açan kanserler arasında ikinci sıradadır. Çoğunlukla kalın bağırsakta meydana gelen adenom poliplerden ortaya çıkar.
Kalın bağırsak kanseri her yaşta görülmesine karşın, hastaların % 90'ından fazlası, kırk yaş ve üzerindedir. Bu yaştan itibaren her on yılda risk yaklaşık iki katına çıkar. Ailesinde kalın bağırsak kanseri veya kalın bağırsak polipi bulunanlar ve ülseratif kolit hastalığı olanlarda risk artar.
Polipler ve kanserin erken aşamaları, genellikle belirti vermezler. Bu yüzden kırk yaşından itibaren mutlaka, rektal muayene, sigmoidoskopi ve dışkıda gizli kan testi yapılmalıdır.
Rektal muayene, yani makattan parmakla yapılan muayene ile kalın bağırsak poliplerinin en az % 80'ine tanı konulabilir. Sigmoidoskopi uygulamasında, özel alet ile makattan rektum bölgesine girilir ve ışık kaynağı yardımıyla bölge ayrıntılı olarak incelenir. 
Dışkıda gizli kan testi, belirti vermeyen ve sinsice kanama yapan poliplerin tanınmasında kullanılır.
Erken dönemde tanı koyulan kanserlerde iyileşme oranı % 80-90 arasındadır. İyi huylu poliplerin, yani et parçalarının zamanla kanserleşmesiyle oluşan kalın bağırsak kanserinin önlenmesi için, poliplerin kanserleşmeden tanınması ve cerrahi yöntemlerle çıkarılması gerekmektedir.

Makattan gelen kanama ve dışkılama alışkanlıklarının değişmesi (kabızlık veya ishal),
Karın ağrısı, gaz sancıları,
Karında kitle,
Dışkıda kanama,
Dışkının incelmesi,
Kansızlık, kendini aşırı yorgun hissetme,
Bulantı ve kusma
Kilo kaybı.

Yapılacak rektal muayene
Laboratuvarda dışkıda gizli kan incelenmesi
Kontrastlı kolon grafisi, bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik tetkikler
Tam kan sayımı, biyokimyasal araştırmalar
Rektoskopi, sigmoidoskopi ya da kolonoskopi gibi endoskopik araştırmalar
Biyopsi

Kalın bağırsak kanseri, cerrahi yöntemle tedavi edilir: kanseri oluşturan tümör ve çevresindeki bir miktar sağlam doku alınır. Evre durumuna göre kemoterapi ve adjuvan kemoterapi uygulanır. Anüse çok yakın tümörlerde anüs iptal edilerek kolostomi torbaları ile (karından) dışkılamaya geçilir. Metastaz (diğer organlara yayılma) görülen hastalarda metastazektominin yanı sıra kemoterapi ve radyoterapi de uygulanarak hastanın yaşam süresi uzatılmaya çalışılır.

Her yıl dışkıda gizli kan araştırması, beş yılda bir rektal muayene ve rektosigmoidoskopi
Her 10 yılda bir rektal muayene ve tam kolonoskopi
Her 5-10 yılda bir çift kontrastlı kolon grafisi ve rektal muayene önerilir.

Tıbbi Onkoloji Derneği'nin tanıtımı 2 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nükleer manyetik rezonans (NMR) atom çekirdeklerinin manyetik özelliklerine bağlı bir fiziksel olgudur. Tek sayılı nükleon içeren tüm çekirdekler ve çift sayılı olan bazı diğer çekirdeklerin bir manyetik momenti vardır. En yaygın kullanılan çekirdekler hidrojen-1 ve karbon-13'tür, ancak çoğu başka elementin de bazı izotopları da gözlemlenebilir. NMR, bir manyetik çekirdeği incelemek için onun manyetik momentini dışarıdan uygulanan kuvvetli bir manyetik alan ile aynı doğrultuya sokar, sonra momentlerin yönlenmesi bir elektromanyetik dalganın etkisiyle bozulur.
Manyetik alan tarafından yönlendirilmiş olan çekirdeğin momenti yer alabileceği iki enerji seviyesı vardır, biri manyetik alanla aynı yönde olan düşük enerjili bir seviye, öbürü manyetik alana ters yönde olan, yüksek enerjili bir seviye. Bu iki seviye arasındaki enerji farkına karşılık gelen frekansta bir foton soğurulursa moment bir an için yön değiştirir, dolayısıyla o frekansta bir rezonans gözlemlenir.
Bu rezonans, nükleer manyetik rezonans spektroskopisi ve manyetik rezonans görüntülemede kullanılır. NMR spektroskopisi bir molekül hakkında fiziksel, kimyasal ve yapısal bilgi edinmek için kullanılan başlıca tekniklerden biridir. Biyolojik moleküllerin çözelti içinde üç boyutlu yapıları hakkında ayrıntılı bilgi veren tek yöntemdir. Ayrıca, nükleer manyetik rezonans, basit kuantum bilgisayarlar oluşturmak için kullanılan tekniklerden biridir.
Terimde kullanılan "nükleer" sözcüğü atomun çekirdeğine değinmektedir, radyoaktivite ile hiçbir ilgisi yoktur.

Alman fizikçiler Otto Stern ve Walther Gerlach, 1922 yılında gümüş buharıyla yaptıkları deneyde atomların manyetik alanda saptırıldıklarını gösterdiler. Bu deney daha sonradan Stern-Gerlach Deneyi olarak anılmış ve kuantum fiziğinin temellerinden kabul edilmiştir. Deney sonucu gerek elektron ve proton gibi parçacıkların gerekse bazı atomların içsel manyetik momente sahip oldukları gösterilmiş oldu. Yani bir başka deyişle bu parçacıklar küçük birer mıknatıs gibi davranıyorlardı. Deney üzerindeki - gümüş atomları kullanılmasından kaynaklanan - ufak çaplı şüpheler, 1927 yılında T.E. Phipps ve J.B. Taylor'un deney sonuçlarını hidrojen atomları kullanarak tekrar elde edebilmesiyle dağılmış oldu  Stern bu deney sayesinde 1943 Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi oldu. Gerlach ise Nazi Almanyası'yla işbirliği yaptığı gerekçesiyle bu ödülden mahrum bırakıldı.
Manyetik momenti olan bir parçacık, manyetik alan içerisine bırakıldığı takdirde alan yönünde hizalanma eğilimindedir. Manyetik alana dik, kuvvetli ikinci bir manyetik alanın kısa bir süreliğine açılıp kapatıldığını düşünelim. Manyetik moment iki alanın bileşeni yönüne dönecek, ikinci alan kapatıldıktan sonra ise sabit olan ilk alan yönüne geri gelmeye çalışacaktır. Ancak bu geri gelme doğrudan değil ama presesyon denilen sabit manyetik alan etrafında döne döne olacaktır. Presesyon hareketi tıpkı bir topacın dönme ekseninden hafifçe saptırılıp bırakıldığında eksen etrafında dolanması gibidir. Zaten manyetik moment tabiri de dönme momentine izafeten ortaya atılmıştır. Topaç örneğinde görülen dönme momenti etrafındaki presesyon hareketinin, belli periyoda sahip olduğu – sözgelimi dakikada bir tur gibi - gözlemlenecektir. Bu periyod ya da diğer bir deyişle dönme sıklığı (frekansı) topacın şekli ve yerçekimi ivmesi – dolayısıyla topacın ağırlığına – bağlı bir sabittir. Manyetik momentin manyetik alan etrafındaki presesyonu da tıpkı böyle belli bir frekansa sahiptir. Bu frekansa Larmor frekansı denmektedir. Larmor frekansı manyetik alanın şiddetiyle doğru orantılıdır. Orantı sabiti manyetojirik oran (γ) olarak tanımlanmaktadır. Yani Larmor frekansı ile manyetik alan şiddeti (Bo) arasındaki ilişki şöyledir: ω= γBo
Manyetojirik oran ve manyetik alan şiddetine bağlı olan Larmor frekansı sistemin manyetik rezonans frekansıdır. Bunun nedenle manyetik momentleri saptırmak için asıl manyetik alana eşdeğer ikinci bir manyetik alan değil, rezonans frekansa sahip çok zayıf bir radyo frekans sinyali dahi manyetik momentleri saptırmaya yetmektedir. Rezonans frekansa denk gelen herhangi radyo frekans sinyali (RF) derhal soğrulmaktadır. Örneğin proton için 2 Tesla civarında bir manyetik alan için rezonansı 20 MHz'lik bir RF dalgası sağlamaktadır.
NMR'ı 1938 yılında kimyasal maddelerin ayrıştırılmasında kullanarak bilim dünyasına kazandıran Amerikalı fizikçi Isidor Isaac Rabi olmuştur. Rabi bu çalışmalarından ötürü 1944 yılında Fizik Dalında Nobel Ödülüne layık bulunmuştur. Daha sonra Nükleer manyetik rezonans 1946'da Felix Bloch ve Edward Mills Purcell tarafından birbirlerinden bağımsız olarak keşfedilmiş ve bu keşifleri için ikisi 1952 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmışlardır.
Rezonans frekansının manyetik alan şiddetiyle doğru orantılı olması NMR tekniğinin tıbbî görüntülemede kullanılmasının anahtarıdır. Tekdüze olmayan bir manyetik alana konulan bir numunenin farklı bölgeleri farklı rezonans frekansına sahip olacaktır. 1950 yılında Herman Carr tek eksende monoton değişen manyetik alan kullanarak bir boyutlu manyetik rezonans görüntülemeyi başarmıştır. 1973 yılında Paul Lauterbur, karmaşık bir radyo frekans darbe düzeni ve manyetik alanı ana eksenden anlık olarak hafifçe saptıran manyetik gradyan darbeler kullanarak Nükleer Manyetik Rezonans Görüntülemeyi başarmıştır. O tarihten itibaren tıp alanında kullanılmaya başlayan bu görüntüleme tekniği, nükleer kelimesinin yanlış çağrışımlarından dolayı olacak yalnızca “Manyetik Rezonans Görüntüleme” ya da yaygın şekliyle kısaca MR diye anılmaya başlanmıştır. İngilizcede ise “Magnetic Resonance Imaging” ya da MRI şeklinde anılmaktadır. Lauterbur tıp tarihini değiştiren buluşundan tam otuz yıl sonra 2003'te Sir Peter Mansfield ile birlikte Tıp Alanında Nobel ödülüne layık görülmüştür. Bu ödül aynı dönemlerde MR üzerinde benzer çalışmaları bulunan ve kendisinin de bu ödülü paylaşması gerektiği düşünülen Ermeni asıllı Amerikalı fizikçi Raymond Vahan Damadian'ın (Damatyan) sert eleştirilerinin hedefi olmuştur.

Nükleobazlar (veya nükleotit bazları), RNA ve DNA'daki şekerlere bağlı olan, azotlu kimyasal moleküldür. Bunlara adenin, guanin, sitozin, (yalnızca DNA'da bulunan) timin ve (yalnızca RNA'da bulunan) urasil dahildir. Bunlar sırasıyla A, G, C, T ve U olarak kısaltılır. Genetikte bunlara genelde baz olarak değinilir.
Bir DNA dizisi RNA'ya kopyalandığında timinin yerini urasil alır. Bu iki baz birbirine çok benzer, timinin 5' konumundaki metil grubu urasilde eksiktir. Adenin ve guanin, pürin olarak adlandırılan çift halkalı bazlar sınıfına; sitozin, timin ve urasil ise pirimidin olarak adlandırılan tek halkalı bazlar sınıfına aittir. DNA ve RNA dizilerinde pürinler R, pirimidinler Y harfi ile gösterilebilir.
Bir riboz veya deoksiriboz şekerinin 1' karbonuna bağlı bir baz nükleozit olarak adlandırılır. Bir nükleozitin 5' karbonuna bir veya daha fazla fosfat grubu bağlanmış hali nükleotit olarak adlandırılır.
Adenin (A), guanin (G), sitozin (C), timin (T) ve urasil (U) bazlarını taşıyan nükleozitler, sırası ile, adenozin, guanozin, sitidin, timidin ve uridin olarak adlandırılır.
DNA ve RNA sentezlendikten sonra yukarıda sayılan bazların bazıları, belli enzimlerin etkisiyle kimyasal değişime uğrayabilir. DNA'da bulunan tek değişik baz, 5-metilsitozin (m5C)'dir. RNA'da pek çok değişim görmüş baz vardır, bu bazların ait oldukları nükleozitler ların arasında psödouridin (Ψ), dihidrouridin (D), inosin (I), ribotimidin (rT) ve 7-metilguanozin (m7G) sayılabilir.
Hipoksantin ve ksantin, mutagen etkisiyle meydana gelen pek çok bazdan ikisidir, her ikisi de deaminasyon (bir amin grubunun hidroksil grubu ile değişmesi) ürünüdür. Hipoksantin adeninden, ksantin ise guaninden meydana gelir. Benzer şekilde, sitozinin deaminasyonundan urasil oluşur.

Adenin ve guanin bir pürin iskeletine sahiptir, bu yüzden pürin baz olarak adlandırılırlar.
Sitozin, urasil ve timin bir pirimidin iskelete sahiptir, dolayısıyla bunlara pirimidin baz denir.

Bunlar DNA veya RNA sentezi sırasında uzayan zincire dahil edilirler.

Bunlar değişime uğramış adenozin veya guanozine örnektir:

Bunlar sitidin, timidin ve uridinin değişime uğramış hallerine örnektir:

Çok sayıda suni nükleobaz türevi mevcuttur.
En yaygın kullanım alanı fluoresan problardır. bunlar rRNA veya cDNA'nın mikrodizi (mikroarray)'lerde işaretlenmesinde kullanılır.
Bazı araştırma grupları genetik kodu genişletmek için isoguanin veya isositozin gibi fazladan bazları kullanmaya çalışmaktadır. Bazı gruplar ise aynı amaçla 2-amino-6-(2-tienil)pürin ve pirrol-2-karbaldehit gibi fluoresan bazları denemektedir.
Tıpta çeşitli nükleozit türevleri antikanser veya antiviral ilaç olarak kullanılmaktadır. Bu nükleozitler hücre içine alındıktan sonra nükleotitlere dönüşürler, viral polimeraz bu bazları viral nükleik aside dahil edince zincirin uzaması durur, virüs artık kendini çoğaltamaz.

Nükleozit
Nükleotit
DNA
RNA

DNA çift sarmalında hidrojen bağları ile baz eşleşmesi

Ayraç ya da parantez, bir noktalama işareti. Yay, köşeli ve çengelli parantez olmak üzere başlıca 3 çeşidi vardır. Bunun haricinde yatık V şeklinde parantezlere de rastlanır. Türkçede parantez sözcüğüyle çoğunlukla yay parantez kastedilir.

Cümle içinde, cümlenin yapısı ile doğrudan ilgili olmayan açıklamalar yapılması amacı ile kullanılır. Cümle içinde bir sözcük ya da cümleden sonra yapılması uygun görülen açıklamalar ayraç içine alınır.

Frank Capra (1897-1991) Amerikalı bir film yönetmenidir. / Dolmabahçe Sarayı yapılana dek (1853) bütün Osmanlı Padişahları Topkapı Sarayı'nda oturmuştur.
Eşanlamdaki sözcükler, eş değerdeki tarihler ve rakamlar ayraç içinde gösterilir.

İnsan ikrarından (sözünden), hayvan yularından tutulur. / Ormana ulaşmak için 45 mil (75 kilometre) daha gitmelisiniz.
Tiyatro yapıtları ve senaryolarda sahnede yapılacak hareketler ve ek açıklamalar ayraç içinde kullanılır.

Ali - (silahını arkasında gizleyerek) Buyrun, nasıl yardımcı olabilirim? / Anahtar nerede? (Kilitte tıkırtılar)
Alıntı yapılan eser ve yazarları belirtmek amacı ile kullanılır.

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. (M. Kemal Atatürk)
Alıntılarda, orijinal metinde belirtilmemiş sözcük veya bölümler eklenirken kullanılır.

O (Ahmet) bizimle birlikteydi.
Bir söze alay veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır:

Elbette sen korkusuz (!) birisin.
Bir bilginin şüphe ile karşılanan veya kesin olmadığını göstermek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır:

Onun çok deneyimli (?) bir kişi olduğunu hepimiz biliriz elbette.
Bir konunun anlatımı sırasında maddeler sıralanırken rakam ve harflerden sonra yarım ayraç kullanılır. Örnek:

1) Basit önermeler
2) Bileşik önermeler
Ayraç, matematikte işlem sırasını veya büyüklükleri belirtmek için kullanılır.

(2x2)+3=7
Matematikte fonksiyonlarda kullanılır.

f(x) - Fonksiyon f'nin değişken x'e uygulanmasını ifade eder.

Ünlem, soru, nokta, virgül gibi noktalama işaretleri tırnak işaretinin içine, ayracın ise dışına (ayraçtan sonra) konulur.

Köpeksiz sürüye kurt girer (iner).
Kurda "Neden boynun kalın?" demişler: "İşimi kendim görürüm de ondan." demiş.
Ayraç ile tırnak işaretinin kullanılacağı yerlerin birbirine karıştırılması halinde anlama bakılır. Tırnak işareti içindeki sözcük ve cümleler çıkartıldığında anlam bozulurken ayraç içindeki sözcük ve cümleler çıkartıldığında anlam bozulmaz:

Hatasız (kusursuz) kul olmaz. - Kusursuz kelimesi çıkartıldığında cümle anlam kaybına uğramaz.
Cahit Sıtkı'nın "Otuzbeş Yaş" adlı şiirini ilk kez ortaokulda okumuştum. -Otuzbeş Yaş kelime öbeği çıkartıldığında cümle anlamsızlaşmaktadır.

İngilizcede yay ayraç cümle içinde, cümlenin yapısı ile doğrudan ilgili olmayan açıklamalar yapılması amacı ile kullanılır.

John Lennard (in "The exploitation of parentheses in English printed verse") usefully coined the term lunula to refer specifically to the opening curved bracket, the closing curved bracket and the textual contents between.
Senator Kennedy (Massachusetts) spoke at length.
Fransızcada çift ok ayraç (guillemet) alıntılarda tırnak işareti yerine kullanılır:

« Quand je regarde l'Histoire, j'y vois des heures de liberté et des siècles de servitude. » (Joseph Joubert)

Köşeli ayraç
Parantez cümlesi

Yazım Kuralları Türk Dil Kurumu
Türkçe Dilbilgisi, Mehmet Hengirmen, 2005
Türk Dilbilgisi, Göksun Haydar, 1993
Tahir Nejat Gencan, Dilbilgisi, 1979

İngilizce simplified molecular input line entry specification deyiminin kısaltması olan SMILES molekül yapılarının kısa ASCII dizileri şeklinde kesin olarak tanımlanabilmesi için geliştirilmiş bir sistemdir. Çoğu kimyasal çizim programı SMILES dizilerini okuyup bunları iki boyutlu çizimlere veya üç boyutlu modellere dönüştürebilirler.

Atomlar elementlerin standart kısaltmaları ile temsil edilirler, örneğin altın için [Au]. B, C, N, O, P, S, F, Cl, Br ve I@dan oluşan "organik altgrup" için köşeli parantezler kullanılmayabilir, diğer elementler için kullanılır. Eğer köşeli parantez kullanılmamışsa yeterli sayıda hidrojen atomunun bulunduğu varsayılır, örneğin su için SMILES kodu O'dur, etanol için CCO'dur.
Çift bağlı karbon dioksit O=C=O, üçlü bağlı hidrojen siyanür ise C#N olarak gösterilir.
Dallar parantezlerle gösterilir, propionik asit için CCC(=O)O ve fluoroform için C(F)(F)F (veya FC(F)F olarak da) gibi.
Sikloheksan C1CCCCC1 olarak gösterilir, burada '1 numara'nın molekülde aynı konumu işaretlediği anlaşılır, böylece 6 arbonlu bir halka oluşur. Burada kullanılan işaret numaradır (bu örnekte 1), 'C1' bileşimi değildir.
Aromatik C, O, S ve N atomları küçük harfli olarak, 'c', 'o', 's' ve 'n' olarak gösterilir. Böylece benzen c1ccccc1'dir.

Çift bağların etrafındaki atomların konumlarını belirtmek için "/" ve "\" karakterleri kullanılır. Örneğin F/C=C/F
trans-difluoroeten'i temsil eder, F'ler çift bağın zıt taraflarındadır. F'lerin çift bağın aynı tarafında olduğu cis-difluoroeten için F/C=C\F kullanılabilir.

SMILES'dan türetilmiş olan SMARTS genel arama karakteri ve bağların tanımlanmasına olanak sağlar. Kimyasal veritabanı araması yaparken aranılan yapıların tanımlanmasına yarar.

Sitokrom P450 (CYP), monooksigenaz olarak işlev gören ve hemleri kofaktör olarak içeren enzimlerin oluşturduğu bir protein süperfamilyasıdır. Memelilerde bu proteinler steroidleri, yağ asitlerini ve ksenobiyotikleri okside eder ve çeşitli bileşiklerin klirensinde olduğu kadar hormon sentezinde ve çözümünde önemli yer tutarlar. Bitkilerde ise bu proteinler savunma bileşikleri, yağ asitleri ve hormonların biyosentezi için önemlidir.
CYP enzimleri, hayvanlar, bitkiler, mantarlar, protistler, bakteriler ve arkea gibi canlıların tüm âlemlerinde olduğu gibi aynı zamanda virüslerde de tanımlanmıştır. Ancak tüm organizmalarda bulunmazlar, örneğin Escherichia coli bakterisinde bulunmamışlardır. 50.000'den fazla farklı CYP proteini bilinmektedir.
CYPler genel olarak P450 içeren sistemler olarak tanımlanan elektron transferi zincirlerinde terminal oksidaz enzimlerdir. "P450" terimi, enzimin indirgenmiş hâlde ve karbon monoksit ile birleşmiş durumdayken absorpsiyon maksimum dalga boyundaki spektrofotometrik tepe noktası olan 450 nm'den ve tepe noktası anlamına gelen İngilizce "peak" kelimesinden gelmektedir. CYPlerin çoğu demiri ve sonuç olarak da oksijeni indirgeyebilmek için bir ya da daha fazla elektronu aktarabilecek bir eş proteine gerek duyar.

Sitozol veya hücre içi sıvı, hücrelerin içinde bulunan sıvıdır. Sitoplazmanın sıvı ve sıvıda çözülmüş maddelerinin olduğu kısımdır. Memabranlar ile bölmelere ayrılır. Örneğin; mitokondriyal matris, mitokondriyi birçok bölmeye ayırmaktadır.
Sİtozol çözünmüş iyonlar, küçük moleküller ve proteinler içermektedir. Hücre boyunca heterojendir. Protein kompleksleri ve hücre iskeleti ona yapıyı vermektedir. Bununla birlikte Metabolitleri taşımakta ve hücre içinde sinyalleşmede yer almaktadır.
Sudaki birçok iyon, küçük molekül ve makromolekülden oluşmaktadır. Ancak bu sıvı homojen bir çözelti değildir. Sitozolün yaklaşık %70’i sudur. İnsanlarda pH değeri 7,0 ile 7,4 arasındadır. Hücre büyürken pH seviyesi daha yüksektir. Sitozolde çözünen iyonlar arasında K+, Na+, Cı-, Mg2+, Ca2+ ve bikarbonat bulunmaktadır. Ayrıca amino asitler, proteinler, protein kinaz C ve kalmodulin gibi ozmolarite düzenleyici moleküller içermektedir.

Wheatley, Denys N.; Pollack, Gerald H.; Cameron, Ivan L. (2006). Water and the Cell. Berlin: Springer. ISBN 1-4020-4926-9. OCLC 71298997.

Testis torbası veya skrotum, erkek memelilerde penisle birleşik olarak, penis ile anüsün arasında, temel amacı testislerde sıcaklık dengesini korumak olan örtü sistemi ve torbadır. Skrotum, dış spermatik fasya, iç spermatik fasya, dartos, testisler, epididimis ve vas deferens'i içerir. Perinenin şişmesidir ve testiküler arter, testiküler ven ve pampiniform pleksus dahil olmak üzere bazı karın dokularını boşluğuna taşır.  Perineal rafe, altında skrotal septumun bulunduğu küçük, dikey, hafifçe kalkık bir skrotal cilt sırtıdır. Kremasterik fasya, testis torbasında bir fasyadır. Anüsten perine yoluyla skrotuma uzanan perine rafesi bulunur. Skrotal septum dikey lifli doku tabakasıdır.
Soğukta veya cinsel istek olduğu zaman kremaster kas kasılır, böylece testisler vücuda daha yakın olarak yukarıda dururlar. Sıcakta ya da cinsel istek olmadığı zaman ise tam tersi olarak testis torbası diğer durumuna göre sarkık olur.

Sıcaklık ve basınç için standart koşullar ya da normal şartlar farklı veri setleri arasında karşılaştırma oluşturmaya izin vermek için kurulmuş olan deneysel ölçümler için standart koşullardır. En çok kullanılan International Union of Pure and Applied Chemistry (Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği) (IUPAC) ve National Institute of Standards and Technology (NIST) standartlarıdır. Bunlar tüm dünya tarafında kabul edilmese de en çok kullanılar standart setlerdir. Diğer organizasyonlar kendi standartları için çeşitli alternatifler bulmuşlardır.
Bu standartlara uygun deneyler sıklıkla NŞA (normal şartlar altında) kısaltmasıyla belirtilir.
Kimyada, IUPAC standart sıcaklık ve mutlak basıncı, 273.15 K (0 °C, 32 °F) ve 101.325 kPa (14.7 psi, 1.00 atm, 1.01325 bar) olarak belirlemiştir.  Resmi olmayan fakat sıkça kullanılan standart oda sıcaklığı standartıdır. Sıcaklık 298.15 K (25 °C, 77 °F) ve mutlak basınç ise 100.0 kPa (14.504 psi, 0.987 atm) dir. 
NIST sıcaklığı 20 °C (313.15 K, 68 °F) olarak ve mutlak basıncı da 101.325 kPa (14.696 psi, 1 atm) olarak kullanır. Doğal gazlar ve benzer akışkanlar için uluslararası metrik koşullar  288.15 K (15.00 °C, 59.00 °F) ve 101.325 kPa dır.
Endüstride ve ticarette, sıcaklık ve basınç için koşullar gazların ve sıvıların hacimleri ve buna benzer nicelikleri (debi gibi ) açıklamak için standart referans koşullara ihtiyaç duyar. Fakat birçok teknik yayınlar (kitaplar, gazeteler, reklamlar) ayrıntılarını belirtmeden standart koşulları basitçe belirtir bu da sık sık hatalara ve karışıklığa yol açar. 
İyi bir iş için, basınç ve sıcaklık için standart koşulları işe dahil etmek gerekir.

Son elli, altmış yıl içerisinde profesyoneller ve bilim adamları gaz hacimlerini açıklamak için sıcaklık ve basınç için standart referans koşullarını, birimlerin metrik sistemlerini kullanarak tanımlıyorlardı 15 °C (288.15 K, 59.00 °F) ve 101.325 kPa (1.00 atm; 760 Torr). Aynı yıllar içerisinde, insanların en fazla kullandığı standart koşullar İngiliz ölçü birimleri ve ABD geleneksel birimleriydi ve sıcaklık 60 °F (15.56 °C, 288.71 K) ve basınç da 14.696 psi (1 atm) idi. Bunun sebebi dünya çapındaki endüstrinin çoğu gaz ve petrol olmasıydı. 

Birçok farklı standart referans koşulları günümüzde tüm organizasyonlar tarafından kullanılmaktadır. Bazı organizasyonlar eskiden kullanılan koşullardan farklı olanları kullanmaktadır. Mesela IUPAC 1982'den beri 0 °C ve 100 kPa (1 bar) olarak belirlediği standart koşulları kullanmaktadır. Daha eskisindeyse 0 °C ve 101.325 kPa (1 atm) olarak kullanılırdı.
Avrupa ve Güney Amerika'daki doğal gaz kampanyaları kendilerinin standart gaz hacimleri referans koşulları için 15 °C (59 °F) ve 101.325 kPa (14.696 psi) yı benimsediler. Ayrıca, ISO  (International Organization for Standardization), EPA (Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı) ve NIST  çeşitli standartları ve ayarları için birden fazla standart referans koşulları vardır. 
Rusya'da bir organizasyon standart koşullarını 20 °C (293.15 K), 760 mmHg (101325 N/m2) ve sıfır nem olarak belirlemiştir. 

Havacılık ve uzay mühendsiliğinde ve akışkan dinamiğinde Uluslararası Standart Atmosfer basınç, sıcaklık, özkütle, her bir irtifada ses hızı için bir ayrıntılı tanımlamadır. Uluslararası Standart Atmosfer orta enlemlerde bir atmosferik koşul örneiğidir. Amerika'da bu bilgi Amerika Standart Atmosfer olarak özelleştirilmiştir ve Uluslararası Standart Koşullara benzemektedir. 

Basınç ve sıcaklık için standart koşulların birçok tanımı standart laboratuvar koşullarından farklı olmasına rağmen sık sık standart laboratuvar koşullarına referans göstermektedir. Basınç ve sıcaklık için standart laboratuvar koşulları, dünyanın farklı yerlerinde değişim göstermektedir iklim ve irtifa açısından. Mesela Yeni Güney Galler’deki okullar, Avustralya 100 kPa da 25 °C sıcaklık standart laboratuvar koşullarıdır.

Bir gazın molar hacmini belirtmek, sıcaklık ve basıncın standart referans koşulunun uygulanabilirlğini belirtmek kadar önemlidir. Bir gazın molar hacmini, sıcaklık ve basınç için standart referans koşulunu göstermeden belirtmek karışıklığa neden olabilir.
Gazın molar hacmini ideal gaz kanununu kullanarak sıcaklık ve basınç için standart koşulu çerçevesi içerisinde hesaplamak bize doğru sonuç verir. İdeal gazın molar hacmi, çeşitli standart referans koşulları içinde hesaplanması aşağıda verilmiştir.

Vm = 8.3145 × 273.15 / 101.325 = 22.414 dm³/mol 0 °C ve 101.325 kPa’ da
Vm = 8.3145 × 273.15 / 100.000 = 22.711 dm³mol 0 °C ve 100 kPa' da
Vm = 8.3145 × 298.15 / 101.325 = 24.466 dm³/mol 25 °C ve 101.325 kPa'da
Vm = 8.3145 × 298.15 / 100.000 = 24.790 dm³/mol 25 °C ve 100 kPa'da
Vm = 10.7316 × 519.67 / 14.696 = 379.48 ft³/lbmol 60 °F ve 14.696 psi'de
Vm = 10.7316 × 519.67 / 14.730 = 378.61 ft³/lbmol 60 °F ve 14.73 psi'de
Birçok kişi ideal gaz sabitini R ya da özel gaz sabitini Rs açıklamada sorun yaşayabiliyor. İki sabit arasındaki ilişki Rs = R / M, M dediğimiz gazın moleküler ağırlığıdır.

Dünya atmosferi

Transkripsiyon, yazılma veya yazılım, DNA'yı oluşturan nükleotit dizisinin RNA polimeraz enzimi tarafından bir RNA dizisi olarak kopyalanması sürecidir. Başka bir deyişle, DNA'dan RNA'ya genetik bilginin aktarımıdır. Protein kodlayan DNA durumunda, transkripsiyon, DNA'da bulunan genetik bilginin (bir mesajcı RNA aracılığıyla) bir protein veya peptit dizisine çevirisinin ilk aşamasıdır. RNA'ya yazılan bir DNA parçasına "transkripsiyon birimi" denir. Transkripsiyonda hata kontrol mekanizmaları vardır, ama bunlar DNA çoğalmasındakinden daha az sayıda ve etkindirler; dolayısıyla transkripsiyon DNA çoğalması kadar aslına sadık değildir.
Başlama noktasından önceki diziler upstream, sonraki diziler downstream olarak adlandırılır.
DNA sentezinde olduğu gibi transkripsiyonda da RNA sentezi 5' → 3'doğrultusunda ilerler. Yani, upstream'dan downstream'e doğru ilerler
DNA'da bulunan bilgi işlevsel protein veya RNA ürünlerinin sentezini sağlar. Bu işlevsel ürünleri kodlayan DNA dizilerine gen, bunların oluşumuna da "gen ifadesi" denir. DNA'daki bilginin RNA olarak yazılmış haline "transkript" denir. Ribozomların protein sentezi yapmak için okuduğu RNA molekülü mesajcı RNA'dır (messenger RNA). Prokaryotlarda RNA polimerazın ürettiği RNA ile ribozomların okuduğu mRNA aynı moleküldür. Ökaryotlarda ise transkript bir takım işlemlerden geçtikten sonra olgun mRNA olur. Bu bakımdan, işlem görmemiş mRNA'ya "öncül mRNA", "prekürsör mRNA" veya "pre-mRNA" da denir.
Aşağıda ökaryotik ve prokaryotik organizmalardaki transkripsiyonun benzer ve farklı yönleri ele alınarak konuya genel bir bakış verilmektedir. Arkelerin transkripsiyon mekanizması ökaryotlarınkine benzer. Ayrıntılar için prokaryotik transkripsiyon ve ökaryotik transkripsiyon maddelerine bakınız.

Bir genin okunmaya başlandığı noktanın hemen yukarısındaki bölgenin adı "promotör"dür ("Yukarı" ve "aşağı" terimleri transkripsiyon yönüne bağlı olarak kullanılır: transkripsiyon yönü aşağıdır, transkripsiyon yönünün tersi yukarıdır.). Promotör bölgesinde genlerin ifadesini kontrol eden DNA dizileri yer alır. Ökaryotlarda promotör bölgelerden başka, "hızlandırıcı" (İngilizce enhancer) adı verilen DNA bölgeleri de gen ifadesine etki eder. Bu hızlandırıcılar transkripsiyon başlama noktasından çok uzakta olsalar da üç boyutlu uzayda ona yakındırlar. Promotörlere ve hızlandırıcılara bağlanan bazı transkripsiyon faktörleri RNA polimerazla etkileşerek onun çalışmasını engeller veya onu uyarırlar.

Ökaryotik transkripsiyonda üç farklı RNA polimeraz vardır, bunlar farklı sınıf genleri okumaktan sorumludur.

Prokaryotik transkripsiyonda bütün genler tek bir RNA polimeraz tarafından okunur. Arkelerin de bir RNA polimerazı vardır ama çalışma mekanizması ökaryotik RNA polimerazlarınki gibidir. Çok alt birimli olan bu RNA polimerazların yanı sıra SP67 ve T7 gibi fajların ve mitokondrilerin kendilerine has, tek alt birimli RNA polimerazları vardır.
Prokaryot polimerazı dört alt birimden (α2, β, β' ve ω) oluşur. "Sigma (σ)" olarak adlandırılan bir diğer protein ise RNA polimerazın belli promotörlere bağlanmasını sağlar ama RNA'nın sentezi için gerekli değildir. Sigmanın birkaç çeşidi vardır ve hangi genin okunacağı RNA polimeraza bağlı olan sigma alt biriminin türüne bağlıdır. Ökaryotik polimerazların daha fazla sayıda alt birimi vardır.
Bir prokaryot olan E. coli'nin RNA polimerazı en çok ökaryot RNA polimeraz II'ye benzer ve bunların evrimsel olarak ortak bir geçmişe sahip oldukları muhtemel görülür.
RNA polimeraza yardımcı olan çeşitli kofaktör proteinler vardır. Tüm promotörlerden yapılan yazılmada rol oynayan bu proteinlere genel transkripsiyon faktörleri denir. Bunların hata kontrolü veya DNA tamiri gibi yardımcı işlevleri vardır. Diğer kofaktörler RNA polimerazın belli bazı genleri ifade edip etmeyeceğini belirler; bunlara sadece transkripsiyon faktörü denir. Gen ifadesini engelleyici transkripsiyon faktörlerine "represör", kolaylaştırıcı olanlara "aktivatör" denir. Bu sayede bir genin farklı metabolik şartlarda veya farklı dokularda uygun düzeyde ifadelenmesi mümkün olur.

Prokaryot ve ökaryotlarda transkripsiyon mekanizmalarının ayrıntıları farklılık gösterir. Prokaryotların çekirdek zarları olmadığı için, oluşmakta olan RNA'nın aynı anda ribozomlar tarafından da okunup çevrimi yapılabilir. Oysa ökaryotlarda, RNA çekirdek içinde oluştuktan sonra ribozomların bulunduğu sitoplazma ve endoplazmik retikuluma taşınır. Dolayısıyla transkripsiyon ve translasyon farklı mekân ve zamanlarda gerçekleşir.
Transkripsiyon üç aşamadan oluşur: başlama, uzama ve sonlanma. Buna ek olarak ökaryotlarda bir işlenme aşaması vardır.

Sitoplazmada translasyonun başlaması için gerekli genetik şifre mRna aracılığı ile çekirdek zarından geçerek sitoplazmaya varır. Başlangıç kodonu olarak adlandırılan (AUG) dizilimi ile tRna lar aminoasit taşımına başlar. Başlangıç kodonu ile metiyonin aminoasidi eşleşir.
Prokaryotlar:
Prokaryot promotörlerinde iki önemli DNA dizisi vardır: biri, transkripsiyon başlama noktasından 10 nükleotit yukarıda (-10 konumunda) olan TATAAT dizisi; öbürü de -35'te bulunan TTGACA dizisi.
Prokaryotlarda RNA polimeraz DNA'ya bağlanır, sonra bir promotör bulana kadar onun üzerinde ilerler. Sigma altbirimi -35 dizisini tanıyıp RNA polimerazın daha sıkı bağlanmasını sağlar. Sonra sigma ayrılır ve geriye dört alt birimli çekirdek enzimi birakır. A-T baz çiftleri G-C baz çiftlerine kıyasla daha zayıf oldukları için -10 dizisinde DNA zincirleri birbirlerinden ayrılırlar. İki DNA zincirinin birbirinden ayrıldığı bölge "transkripsiyon kabarcığı" olarak tabir edilir. RNA polimeraz uygun noktadan itibaren RNA sentezine başlar.
Ökaryotlar:
Ökaryotlarda -30'da TATAAA veya benzeri bir dizi (TATA kutusu) ve -80 civarında bulunan GGCCAATCT dizisi (CCAAT kutusu) vardır.
Ökaryotlardaki TATA kutusuna önce TATA Bağlanma Proteini (TBP) bağlanır. Bu başlama kompleksi RNA polimerazı promotöre seferber eder ve oradan transkripsiyon sürecini başlatmasını sağlar. Bu proteinler temel düzeyde bir transkripsiyon için yeterlidirler. Daha yüksek seviyede transkripsiyon elde etmek için başka transkripsiyon faktörleri gereklidir.
Promotör ve ökaryotlarda hızlandırıcılara bağlanan düzenleyici proteinler, RNA polimerazın DNA'ya bağlanmasına engel olarak veya bağlanmasını kolaylaştırarak transkripsiyonun seviyesini düzenlerler.

Uzama, prokaryot ve ökaryotlarda benzer şekilde gerçekleşir. Uzayan RNA zincirinin 3' ucuna nükleotitler eklenir. Yani, gelen nükleotidin 5' fosfat grubu ile RNA zincirindeki 3' hidroksil grubu arasında bir fosfodiester bağı oluşur. İki DNA zincirinden sadece biri, kendisini tümleyici bir RNA ipliğinin sentezi için kullanılır; buna "şablon zincir" denir. Sentez sırasında geçici bir DNA-RNA ikilisi oluşur ama sonra RNA DNA'dan ayrışır ve ilerleyen enzimin gerisinden DNA tekrar kapanıp normal çift sarmallı haline geri döner.

Prokaryotlar:
RNA polimeraz bir sonlanma sinyaline rastlayınca RNA sentezi sona erer. Prokaryotik genlerde iki tip sonlanma vardır: "ro" adı verilen sonlanma proteininin gerekli olup olmadığına göre, ro'ya bağlı ve ro'dan bağımsız sonlanma. Bunların sinyalleri farklıdır. Ro'dan bağımsız sonlanmada sık G/C nükleotitli bir bölgeyi izleyen sık A/T'li bir bölge bulunur. G/C'li kısım RNA'ya yazılınca, oradaki nükleotitler firkete görünümlü bir şekil alırlar ve bu RNA polimerazı yavaşlatır. Bunu izleyen sık A/T'li kısımda ise polimeraz duraklar ve DNA'dan kopar.
Ro'ya bağlı sonlanmada ise DNA'da sık C'li bir bölge olur. Transkripsiyon sırasında ro proteini büyümekte olan RNA'ya bağlanıp, onun üzerinden polimeraza doğru ilerlemeye başlar. Polimeraz sık C'li bölgeye gelince duraklar, bu sayede ro polimeraza yetişir ve yeni sentezlenmiş RNA'yı ondan kopartır.
Ökaryotlar:
Ökaryotlarda prokaryotlardaki gibi belirgin sonlanma sinyalleri yoktur. RNA polimeraz mRNA'nın biteceği yerden 1000-2000 nükleotit daha ileriye kadar okumaya devam eder. Bu RNA sonradan işlenerek fazla uzamış kısmı çıkartılır.

Prokaryot RNAlar sentezlendikten sonra herhangi bir işlemden geçmeden ribozomlar tarafından okunarak protein sentezinde kullanılırlar; hatta bir RNA'nın sentezi bitmeden bir ribozom onun çevirisini yapmaya başlar.
Ökaryotlarda en son mRNA'nın oluşması için sınıf II RNA polimeraz okumaları (transkriptleri) bir takım işlemlerden geçer. Bu işlemler arasında başlık takılması (İngilizce capping), poliadenilasyon ve intron çıkarılması (uç birleştirme; İngilizce splicing) vardır. Ribozomal ve taşıyıcı RNAlar da işlenir, ama ne başlık alırlar ne de poliadenile olurlar.
Başlık RNA'nın 5' ucunda olur. RNA'ya 5'-5' fosfodiester bağlantısı ile metilli bir guanin nükleotidi eklenir. Bu "başlık", mRNA'nın çeviri sırasında ribozomlar tarafından tanınması için önemlidir.
Poliadenilasyonda RNA'nın ucu kesilerek doğru olan 3' uç ortaya çıkar ve buna bir dizi adenin nükleotiti eklenir. 3' ucun konumu RNA içinde bulunan bir nükleotit dizisi tarafından belirlenir. Bu dizi, AAUAAA, poliadenilasyon sinyali olarak adlandırılır. Gerekli enzimler bu diziyi tanıyınca RNA bu sinyalden 10 - 30 nükleotit aşağıda kesilir ve sonra ona bir dizi adenin eklenir. Bu adeninlerin eklenmesinde bir şablon kullanılmaz; A'lar sadece peşpeşe RNA'nın 3' ucuna eklenir. Bu poli(A) kuyruğu ortalama 200 nükleotit uzunluğunda olur ve RNA'yı yıkımdan korur.
İntronlar, uçbirleştirme (ing. splicing) işlemi sonucu prekürsör RNA'dan çıkartılan bölümlerdir, kalan kısımlar ekson olarak adlandırılır. Çıkartılma mekanizmasına bağlı olarak iki tip introndan söz edilir. Tip I intronlarda RNA'nın katalizör özelliği vardır; kendi kendini kesip birleştirme yeteneğine sahiptir. Tip II intronlarda bu işlemden sorumlu olan splisozom (İngilizce spliceosome) adlı büyük bir RNA/protein kompleksi vardır. Splisozom, intron-ekson sınırını tanıyıp RNA'yı o noktada keser, sonra da bitişik eksonları birleştirerek ergin mRNA'yı meydana getirir.

Bazı virüsler (örneğin AIDS hastalığına neden olan HIV) RNA'yı DNA'ya yazar. Bu tür yazılma ters transkriptaz adlı enzim tarafından ge

Moleküler biyolojide bir transkripsiyon faktörü genlerin transkripsiyonunu düzenlemek için DNA üzerinde belli bir diziye bağlanabilen bir proteindir. Bunlar diziye-özgün DNA bağlanma proteini olarak da adlandırılır. Transkripsiyon faktörleri tek başına veya bir komplekste yer alan başka proteinlerle beraber, RNA polimeraz tarafından bir genin transkripsiyonunu ya (bir aktivatör olarak) kolaylaştırırlar veya (bir represör olarak) engeller.

Transkripsiyon faktörleri DNA'daki genetik bilgiyi okuyup yorumlayan protein gruplarından biridir. DNA'ya bağlanırlar ve gen transkripsiyonunun artması veya azalmasına yol açarlar. Bu bakımdan pek çok önemli hücresel süreçte hayatî bir konuma sahiptirler. Transkripsiyon faktörlerinin ilişkili olduğu bazı önemli fonksiyonlar aşağıdadır:

Bazal transkripsiyon düzenlemesi Ökaryotlarda transkripsiyonun gerçekleşmesi için "genel transkripsiyon faktörü" diye adlandırılan önemli bir transkripsiyon faktörü sınıfının üyeleri gereklidir. Bu faktörlerin çoğu doğrudan DNA'ya bağlı değildir, ama RNA polimeraz ile doğrudan etkileşirler. Bunların en önemlileri TFIIA, TFIIB, TFIID (ayrıca bakınız TATA bağlanma proteini), TFIIE, TFIIF ve TFIIH'dir.
Gelişme Çok hücreli canlıların gelişmesinde pek çok transkripsiyon faktörü rol oynar. Uyarılara tepki veren bu transkripsiyon faktörleri, ilgili genleri çalıştırırlar veya durdururlar, bu da hücre morfolojisinde, hücre kaderi belirlenmesinde ve hücresel başkalaşımda gerekli olan değişiklikleri mümkün kılar. Örneğin, Hox transkripsiyon faktör ailesi sirke sineğinden insana kadar pek çok canlıda vücut biçiminin oluşması için önemlidir. Bir diğer örnek, insanlarda cinsiyetin belirlenmesinde rol oynayan SRY genidir.
Hücreler arası sinyallere tepki Hücreler, sinyal molekülleri salgılayarak birbirleriyle haberleşirler, bu moleküller alıcı hücrelerde sinyal silsileleri (ing. cascade) başlatır. Eğer sinyal, alıcı hücredeki genlerin ifadesinin değişmesini gerektiriyorsa sinyal silsilesinin akışaşağısında (ing. downstream) genelde bir transkripsiyon faktörü bulunur. Basit bir örnek olarak estrojen sinyallemesi verilebilir: estrojen, plasenta ve yumurtalık gibi dokular tarafından salgılanır, alıcı hücrenin hücre zarından geçip sitoplazmasındaki estrojen reseptörüne bağlanır; sonra estrojen reseptörü çekirdeğe gidip kendi DNA bağlanma yerine bağlanır, bu da ilgili genlerin transkripsiyon denetimini değiştirir.
Çevreye tepki vermek Transkripsiyon faktörleri çevresel uyaranların doğurduğu sinyal silsilelerinin ucunda da yer alabilirler. Buna örnekler, yüksek sıcaklıkta canlı kalmayı sağlayan ısı şoku faktörü (ing., heat shock factor; HSF), düşük oksijenli ortamda yaşamı sağlayan hipoksiya indüklenebilir faktör (ing. hypoxia inducible factor; HIF) ve hücre içindeki lipit seviyelerini düzenleyen sterol düzenleyici elemana bağlanıcı protein (ing., sterol regulatory element binding protein; SREBP) olarak sayılabilir.
Hücre döngüsü kontrolü Çoğu transkripsiyon faktörü, özellikle onkogen veya tümör bastırıcıları hücre döngüsünü düzenlerler, dolayısıyla bir hücrenin ne kadar büyeyeceğine ve ne zaman bölüneceğini belirler. Bunun bir örneği hücre büyümesi ve apoptozda önemli rol oynayan Myc oncogenidir.

Biyolojik süreçlerin genelde birden çok kontrol ve düzenleme katmanı vardır. Bu, transkripsiyon faktörleri için de geçerlidir: bir gen ürününün miktarı transkripsiyon seviyesi tarafından belirlendiği gibi, transkripsiyon sürecinin kendi de denetime tâbidir. Aşağıda, bir transkripsiyon faktörünün denetlenme yollarının bazıları sıralanmıştır: 

Transkripsiyon faktör sentezi Transkripsiyon faktörlerinin sentezinde bir gen RNA'ya çevriyazılır (ing. transcribe), RNA da proteine çevrilir. Bu adımların her birinin denetimi bir transkripsiyon faktörünün seviyesine etki eder. Transkripsiyon faktörleri kendi kendilerini de denetleyebilirler: Örneğin, transkripsiyon faktörünün kendi represörü olması bir geri besleme döngüsü meydana getirir; transkripsiyon faktörü kendi geninin promotörüne bağlanarak kendi üretimini aşağı ayarlar (ing. downregulate), böylece transkripsiyon faktörünün hücre içindeki seviyesi düşük kalmış olur.
Çekirdeğe taşınma Ökaryotlarda transkripsiyon faktörleri (çoğu protein gibi) çekirdekte okunur ama sonra sitoplazmaya taşınır, oysa işlev yerleri çekirdektir. Çekirdekte aktif olan proteinler çekirdeğe gitmelerini sağlayan bir çekirdek lokalizasyon sinyaline sahiptirler ama transkripsiyon faktörleri durumunda bu lokalizasyon otomatik olmaz, bu süreç onların denetiminin önemli bir noktasıdır. Çekirdek reseptörleri gibi bazı transkripsiyon faktörleri sitoplazmadan çekirdeğe geçebilmek için önce bir liganda bağlanmak zorundadırlar.
Kimyasal modifikasyon veya ligand bağlanması ile etkinleşme Ligandlar bir transkripsiyon faktörünün nerede bulunduğunu belirlemekten başka, onun etkin halde olmasını ve DNA'ya veya başka kofaktörlere bağlanabilir olmasına da etki ederler. Transkripsiyon faktörünün kimyasal değişimi de onu etkinleştirebilir. Örneğin, STAT proteinleri gibi transkripsiyon faktörlerinin DNA'ya bağlanmaları için fosforile olmaları gerekir.
DNA bağlanma yerinin erişilebilirliği Ökaryotlarda aktif olarak çevriyazılmayan genler heterokromatinde yer alır. Heterokromatin, kromozomun tıkız (kompakt) olduğu bölgeleridir; bu bölgelerde DNA'nın histonlara sıkıca sarılmasıyla oluşan kromatin iplikleri vardır. Bu sıkışıklık yüzünden heterokromatindeki DNA'ya çoğu transkripsiyon faktörü tafarından erişilemez. Transkripsiyon faktörünün DNA'ya bağlanabilmesi için heterokromatinin histon değişimleri (modifikasyonları) yoluyla daha gevşek yapılı olan ökromatine dönüştürülmesi gerekir. Bir transkripsiyon faktörünün DNA'ya bağlanamamasının bir nedeni de bağlanma yerinin başka bir transkripsiyon faktörü tarafında işgal edilmiş olmasıdır. Bir genin denetiminde iki transkripsiyon faktörü (bir aktivatör ve bir represör) bu şekilde birbirine zıtlık yaratabilirler.
Bir kompleksin oluşumu için gereken diğer kofaktörler veya transkripsiyon faktörleri Çoğu transkripsiyon faktörü tek başına çalışmaz. Genelde transkripsiyonun olması için birkaç transkripsiyon faktörünün DNA düzenleyici dizilerine bağlanması gerekir. Bu transkripsiyon faktörleri de ardından transkripsiyon kofaktörlerini seferber ederek başlama öncesi kopmpleks ve RNA polimerazın bağlanmasını sağlarlar. Dolayısıyla tek bir transkripsiyon faktörünün transkripsiyonu başlatabilmesi için bu diğer proteinlerin hepsinin yerinde olması ve transkripsiyon faktörünün kendisin de onlara bağlanabilecek bir durumda olması gerekir.

Transkripsiyon faktörlerinin yapıları modülerdir ve şu bölgelerden:

DNA bağlanma bölgesi (DBB) düzenlenen genin bitişiğindeki promotör bölgesindeki veya daha uzağındaki hızlandırıcı (ing. enhancer) DNA dizilerine bağlanır.
Trans-aktivasyon bölgesi (TAB) transkripsiyon eşdüzenleyici (co-regulator) başka proteinler için bağlanma yerlerine sahiptir.
Bazen bulunan bir sinyal algılama bölgesi, örneğin bir ligand bağlanma bölgesi, moleküler sinyalleri algılayıp transkripsiyon kompleksinin geri kalanına ileterek genin aşağı veya yukarı ayarlamasını yapar. Bazen DNA bağlanma bölgesi ve sinyal algılama bölgesi, transkripsiyon kompleksini oluşturan farklı proteinlerde yer alırlar.

Transkripsiyon faktörleri çoğu zaman DNA bağlanma bölgelerindeki benzerliğe göre sınıflandırılırlar:
DNA'ya bağlanan başlıca transkripsiyon faktörü/DNA bağlanma bölgesi sınıfları aşağıda listelenmiştir:

Lambda repressörü-gibi (SCOP 47413) (InterPro: IPR010982)
(SCOP 46894) İki parçalı tepki düzenleyicilerinin (ing. bipartite response regulators) C-uç efektör bölgesi (InterPro: IPR001789)
Serum tepki faktörü (ing. serum response factor; srf)-gibi (SCOP 55455) (InterPro: IPR002100)
Bazik-sarmal-halka-sarmal (SCOP 47460) (InterPro: IPR001092)
GCC kutusu (SCOP 54175)
Zn2/Cys6 (SCOP 57701)
winged helix (SCOP 46785)
Zn2/Cys8 çekirdek reseptorü çinko parmağı (SCOP 57716)
homeobölge proteinleri - Başka transkripsiyon faktörlerinin promotörlerinde yer alan homeokutuları DNA dizilerine bağlanırlar. Homeobölgeli (homeodomain) proteinler gelişimin denetlenmesinde önemli rol oynarlar. (SCOP 46689)
Çoklu bölgeli Cys2His2 çinko parmaklılar (SCOP 57667) (InterPro: IPR007087)
bazik-lösin fermuarlı (ing. basic leucine zipper, bZIP) proteinler (SCOP 57959)
Daha çok ayrıntı için Transkripsiyon faktör sınıfları listesi'ne bakınız.
Transkripsiyon denetiminde önemli rol oynayan başka proteinler de vardır ama bunlar DNA'ya bağlanmadıkları için transkripsiyon faktörü olarak sayılmazlar. Örneğin, koaktivatörler, kromatin biçimlendiriciler, histon asetilazlar ve deasetilazlar, kinazlar ve metilazlar.

Transkripsiyon faktörleri kendilerine has nükleotit dizilerinde DNA'ya bağlanırlar. Bu bağlanma yerleri ile etkileşirken kimyasal olarak hidrojen bağları ve Van der Waals bağları kullanırlar. Bir bağlanma yerindeki bu etkileşimlerden bazıları diğerlerinden daha zayıftır. Bu yüzden transkripsiyon faktörleri tek bir diziye değil, birbiriyle yakın ilişkili bir grup dizye bağlanabilirler, her biriyle farklı güçte olmak üzere.
Örneğin, TATA bağlanma proteininin (TBP) konsensus bağlanma dizisi
TATAAAA
olmakla beraber TBP transkripsiyon faktörü buna benzer olan
TATATAT veya TATATAA
dizilerine de bağlanabilir.
Transkripsiyon faktörleri benzer dizilere bağlanabildikleri ve bunların kısa diziler olduğu için, yeterince uzun bir DNA zincirinde bir bağlanma yeri tesadüfen de bulunabilir. Buna rağmen bir transkripsiyon faktörü genomda bulunan kendisiyle uyumlu her bağlanma yerine bağlanmaz; çünkü DNA'ya erişilebilirlik ve kendisi için gerekli kofaktörlerin mevcudiyeti sınırlamalar getirir. Bu yüzden bir transkripsiyon faktörünün bağlanma yerini bilmek, bir canlı hücrede onun gerçekten nereye bağlandığını öngörmeye yetmez.

Transkripsiyon faktörlerinin mekanizmalarına göre üç sınıfı vardır:
Genel transkripsiyon faktörleri, transkripsiyon başlangıç öncesi kompleks oluşumuyla ilişkilidir. En yaygın olanlarının adları TFIIA, TFIIB, TFIID, TFIIE, TFIIF, and TFIIH olarak kısaltılır. H

Kendiliğinden oluşum, canlıların cansız maddelerden ortaya çıkabileceğini ve bu tür süreçlerin olağan ve düzenli olduğunu savunan, geçerliliğini yitirmiş bilimsel bir teoridir. Pire gibi bazı canlı türlerinin toz gibi cansız maddelerden ya da kurtçukların ölü etten ortaya çıkabileceği varsayılmıştır. Kendiliğinden oluşum doktrini, daha önceki doğa filozoflarının çalışmalarını ve organizmaların ortaya çıkışına ilişkin çeşitli antik açıklamaları derleyip genişleten Yunan filozof ve doğa bilimci Aristoteles tarafından tutarlı bir şekilde sentezlenmiştir. Kendiliğinden oluşum iki bin yıl boyunca bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmiştir. İtalyan biyologlar Francesco Redi ve Lazzaro Spallanzani'nin deneyleriyle 17. ve 18. yüzyıllarda sorgulanmasına rağmen, 19. yüzyılın ortalarında Fransız kimyager Louis Pasteur ve İrlandalı fizikçi John Tyndall'ın çalışmalarına kadar gözden düşmemiştir.
Kendiliğinden oluşumun reddi biyologlar arasında artık tartışmalı değildir. 19. yüzyılın ortalarında Pasteur ve diğerlerinin yaptığı deneylerin geleneksel kendiliğinden oluşum teorisini çürüttüğü düşünülüyordu. Tüm yaşam yaklaşık dört milyar yıl önce tek bir formdan evrimleşmiş gibi göründüğünden, dikkatler bunun yerine yaşamın kökenine çevrilmiştir.

"Kendiliğinden" oluşum hem farklı yaşam türlerinin tohum, yumurta veya ebeveyn dışındaki belirli kaynaklardan tekrar tekrar ortaya çıkabileceği varsayılan süreçler, hem de bu tür olguları desteklemek için sunulan teorik ilkeler anlamına gelir. Bu doktrin için önemli olan, yaşamın yaşam olmayandan geldiği ve ebeveyn gibi nedensel bir etkene ihtiyaç duyulmadığı fikirleridir. Farelerin ve diğer hayvanların Nil'in çamurundan mevsimsel olarak oluşması, pirelerin toz gibi cansız maddelerden ortaya çıkması ya da ölü etinde kurtçukların görülmesi gibi örnekler ileri sürülmüştür. Bu tür fikirlerin, yaşamın yaklaşık dört milyar yıl önce, milyonlarca yıllık bir zaman dilimi içinde cansız maddelerden ortaya çıktığını ve daha sonra şu anda var olan tüm formlara çeşitlendiğini iddia eden modern yaşamın kökeni hipoteziyle ortak bir yanı vardır.
Bazen heterogenez veya ksenogenez olarak da bilinen eşdeğer oluşum terimi, bir yaşam formunun, konakçılarının vücutlarından tenyalar gibi farklı, ilgisiz bir formdan ortaya çıktığı varsayılan süreci tanımlar.

M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda aktif olan ve antik dönemde physiologoi (Yunanca: φυσιολόγοι; Türkçede fiziksel ya da doğal filozoflar) olarak adlandırılan erken dönem Yunan filozofları, daha önce tanrılara atfedilen olgulara doğal açıklamalar getirmeye çalışmışlardır. Physiologoi'ler dış dünyanın rasyonel birliğini vurgulayarak ve teolojik ya da mitolojik açıklamaları reddederek şeylerin maddi ilkesini ya da arkhe'sini (Yunanca: ἀρχή) aramışlardır.
Her şeyin evrenin temel doğasından, apeiron'dan (ἄπειρον) ya da "sınırsız" veya "sonsuz"dan kaynaklandığına inanan Anaksimandros, muhtemelen yaşamın cansız maddeden kendiliğinden geliştiğini öne süren ilk batılı düşünürdü. Sonsuza dek hareket halinde olan apeiron'un ilkel kaosu, temel zıtlıkların (örneğin ıslak ve kuru, sıcak ve soğuk) dünyadaki çok sayıda ve çeşitli şeyleri oluşturduğu ve şekillendirdiği bir platform görevi görmüştür. MS üçüncü yüzyılda Romalı Hipolit'e göre, Anaksimandros balıkların ya da balık benzeri yaratıkların ilk olarak güneşin ısısının etkisiyle "ıslak" ortamda oluştuğunu ve bu suda yaşayan yaratıkların insanları meydana getirdiğini iddia etmiştir. Romalı yazar Censorinus, 3. yüzyılda şunu yazmıştır:

Miletli Anaksimandros ısınan su ve topraktan balıkların ya da tamamen balık benzeri hayvanların ortaya çıktığını düşünüyordu. Bu hayvanların içinde erkekler şekilleniyor ve embriyolar ergenliğe kadar tutsak kalıyordu; ancak o zaman, bu hayvanlar patlayıp açıldıktan sonra, artık kendi kendilerini besleyebilen erkekler ve kadınlar dışarı çıkabiliyordu.
Anaksimandros'un öğrencisi olan Yunan filozof Anaksimenes, havanın yaşam veren ve canlılara hareket ve düşünce kazandıran unsur olduğunu düşünüyordu. İnsan da dahil olmak üzere bitki ve hayvanların, güneşin ısısıyla birleşen toprak ve su karışımı olan ilkel bir karasal balçıktan ortaya çıktığını öne sürmüştür. Filozof Anaksagoras da yaşamın karasal bir balçıktan ortaya çıktığına inanıyordu. Ancak Anaksimenes, bitkilerin tohumlarının başlangıçtan beri havada, hayvanların tohumlarının ise esîrde var olduğunu savunmuştur. Bir başka filozof olan Ksenofanes, insanın kökenini, Güneş'in etkisi altında Dünya'nın akışkan aşaması ile karanın oluşumu arasındaki geçiş dönemine kadar götürmüştür.
Empedokles, zaman zaman doğal seçilim kavramının bir öncülü olarak görülen bir şekilde, yaşamın kendiliğinden oluştuğunu kabul etmiş, ancak parçaların farklı kombinasyonlarından oluşan farklı formların deneme yanılma yoluyla kendiliğinden ortaya çıktığını savunmuştur: başarılı kombinasyonlar gözlemcinin yaşamı boyunca mevcut olan bireyleri oluştururken, başarısız formlar üremede başarısız olmuştur.

Doğa filozofu Aristoteles biyolojik çalışmalarında çeşitli hayvanların eşeyli, partenogenetik ya da kendiliğinden üreme yoluyla üremesini kapsamlı bir şekilde teorize etmiştir. Her fiziksel varlığın madde ve formun bir bileşimi olduğunu savunan temel hilomorfizm teorisine uygun olarak, Aristoteles'in temel eşeyli üreme teorisi, erkeğin tohumunun dişi tarafından sağlanan "madde" (adet kanı) üzerine yavrulara aktarılan özellikler kümesi olan formu empoze ettiğini iddia etmiştir. Dolayısıyla dişi madde neslin maddi nedenidir - yavruyu oluşturacak maddeyi sağlar - erkek spermi ise etkin nedendir, bir şeyin varoluşunu başlatan ve tasvir eden faktördür. Yine de Aristoteles Hayvanların Tarihi Üzerine'de birçok canlının cinsel süreçler yoluyla değil, kendiliğinden oluşum yoluyla meydana geldiğini öne sürmüştür:
Günümüzde hayvanların bitkilerle ortak bir özelliği olduğu görülmüştür. Çünkü bazı bitkiler bitkilerin tohumlarından meydana gelirken, diğer bitkiler tohuma benzer bazı temel ilkelerin oluşmasıyla kendi kendilerini üretirler ve bu sonuncu bitkilerden bazıları besinlerini topraktan alırken, diğerleri diğer bitkilerin içinde büyürler ... Hayvanlarda da bazıları türlerine göre ebeveyn hayvanlardan kaynaklanırken, diğerleri türdeşlerinden değil, kendiliğinden büyür ve bu kendiliğinden oluşum örneklerinden bazıları, bir dizi böcekte olduğu gibi, çürüyen topraktan veya bitkisel maddeden gelirken, diğerleri hayvanların içinde çeşitli organlarının salgılarından kendiliğinden oluşur.
Bu teoriye göre canlılar, eşeyli üremede görülen "dişi maddenin erkek tohumun aracılığı ile biçimlendirilmesine" kabaca benzer bir şekilde cansızlardan meydana gelebilir. Cansız maddeler, cinsel üremede bulunan seminal sıvı gibi, pneuma (πνεῦμα, "nefes") ya da "yaşamsal ısı" içerir. Aristoteles'e göre, pneuma normal havadan daha fazla "ısıya" sahipti ve bu ısı maddeye belirli yaşamsal özellikler kazandırıyordu:

Her ruhun gücü, sözde [dört] unsurdan farklı ve daha ilahi bir bedende paylaşılmış gibi görünmektedir ... Her [hayvan] için, tohumu üretken kılan şey tohumda içkindir ve onun "ısısı" olarak adlandırılır. Ancak bu ateş ya da benzeri bir güç değil, tohumun ve köpüklü maddenin içinde bulunan pneuma'dır, bu da yıldızların elementine benzer. Bu nedenle ateş hiçbir hayvanı üretmez ... ama güneşin ısısı ve hayvanların ısısı üretir, sadece tohumu dolduran ısı değil, aynı zamanda [hayvanın] doğasının benzer şekilde var olabilecek diğer kalıntıları da bu hayati ilkeye sahiptir.
Aristoteles, doğada bulunan "köpüklü madde" (τὸ ἀφρῶδες, to aphrodes) ile bir hayvanın "tohumu" arasında bir analoji kurar ve bunu bir tür köpük olarak görür (olduğu gibi, su ve pneuma karışımından oluşur). Aristoteles'e göre, erkek ve dişi hayvanların üreme materyalleri (meni ve adet sıvısı) esasen erkek ve dişi bedenler tarafından, kendi ısı oranlarına göre, toprak ve su elementlerinin bir yan ürünü olan yutulmuş gıdalardan yapılan arıtmalardı. Dolayısıyla, ister ebeveynlerden cinsel yolla ister yaşamsal ısı ve temel maddenin etkileşimiyle kendiliğinden oluşsun, her yaratık Aristoteles'in her şeyi oluşturduğuna inandığı pneuma ve çeşitli unsurların oranlarına bağlıydı. Aristoteles birçok canlının çürüyen maddeden ortaya çıktığını kabul etmekle birlikte, çürümenin yaşamın kaynağı değil, "tatlı" su elementinin etkisinin bir yan ürünü olduğuna işaret etmiştir.

Hayvanlar ve bitkiler toprakta ve sıvıda meydana gelirler çünkü toprakta su, suda hava vardır ve tüm havanın içinde yaşamsal ısı vardır, böylece bir anlamda her şey ruhla doludur. Bu nedenle, bu hava ve yaşamsal ısı herhangi bir şeyin içine girdiğinde canlılar hızla oluşur. Bu şekilde kapandıklarında, cismani sıvılar ısınır ve köpüklü bir kabarcık ortaya çıkar.
Aristoteles, değişen derecelerde gözlemsel güvenle, farklı türdeki cansız maddelerden bir dizi canlının kendiliğinden oluştuğunu teorize etmiştir. Örneğin testaslılar (Aristoteles için çift kabukluları ve salyangozları içeren bir cins), çamurdan kendiliğinden oluşma ile karakterize edilmiş, ancak içinde büyüdükleri kesin malzemeye göre farklılık göstermiştir - örneğin, kumda istiridye ve tarak, balçıkta istiridye ve kayaların oyuklarında midye ve limpet.

MÖ 1. yüzyılda yaşamış Romalı bir mimar ve yazar olan Vitruvius, kütüphanelerin sabah ışığından faydalanmak için doğuya bakacak şekilde yerleştirilmesini, ancak rüzgarlar kitap kurtları ürettiğinden güneye veya batıya doğru yerleştirilmemesini tavsiye etmiştir.
Aristoteles'ten daha sonra yazan yazarlar, yılan balıklarının solucanlardan ortaya çıktığı ve cinsiyet, süt, yumurtlama ve bunlar için geçitlerden yoksun olduğu iddialarına katılmamışlardır. Daha sonraki yazarlar da karşı çıkmıştır. Romalı yazar ve doğa tarihçisi Yaşlı Plinius yılan balıklarının anatomik sınırlarına karşı çıkmamış, ancak yılan balıklarının tomurcuklanarak, kendilerini kayalara sürterek ve yılan balığı haline gelen parçacıkları serbest bırakarak çoğaldığını belirtmiştir. Yunan yazar Athenaeus yılanbalıklarını, çamurun üzerine yerleşerek yaşam oluşturan bir sıvıyı sarmalayıp boşaltmak olarak 

Biosfer 2 (Biosphere 2), John Polk Allen tarafından Oracle, Arizona'da kurulmuş suni bir kapalı ekosistemdir. 1987-1989 arası insanoğlunun kapalı bir biyosferde nasıl yaşayacaklarını test etmek üzere kurulmuştur. Uzay kolonizasyonu için kapalı ekosistemlerin kullanım imkânlarını ve dünyaya zarar vermeden biyosfere yapılabilecekleri araştırma olanağı vermiştir. İsim ilk biyosfer olan dünyadan esinlenmiştir. 200 milyon $'lık proje Edward Bass tarafından desteklenmiştir. Yankı uyandırması beklenen deney, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Beklenenin aksine ortamda bulunan canlıların çoğu can vermiş, deneyin içinde yer alan ikisi kadın, ikisi erkek toplam dört kişi de uykularından nefes darlığı, oksijen yetersizliği gibi sorunlarla uyanmıştır.

Biyosfer
Biyosfer 3

Resmi sayfası
Biyosfer 2 ilgi sayfa (İngilizce) 13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kitap "The Human Experiment: Two Years and Twenty Minutes Inside Biosphere 2" (İngilizce) 19 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adenokarsinom, bezsel dokularda ortaya çıkan bir karsinom türü. Adenokarsinom olarak sınıflandırılabilmesi için hücrelerin bir beze ait olması gerekmez, salgılayıcı özelliklere sahip olabilmeleri yeterlidir. Başta adenom olarak oluşabilir.
İnsanlar haricinde diğer yüksek memelilerde de ortaya çıkabilir.

Şu gibi kanserlerle sıklıkla ilişkilidir:

Göğüs kanseri
Kolon kanseri
Akciğer kanseri
Prostat kanseri
Mide kanseri
Pankreas kanseri
Serviks kanseri

^ Fauquier, D.A., Gulland, F.M.D., (Marine Mammal Center), Haulena, M., Spraker, T., ‘’Billary adenocarcinoma in a stranded Northern elephant seal (Mirounga angustirortsis)", of Wildlife Diseases 39(3):723-726 (2003)

Adenom
Karsinom

Adenocarcinoma.co.uk (İngilizce)
eMedicine med/413 8 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
NIH'te bir tasviri (illustrasyonu) 14 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Aftöz stomatit veya tekrarlayan aftöz stomatit (RAS), sağlıklı bireylerde tekrarlayan iyi huylu ve bulaşıcı olmayan ağız ülserlerinin oluşumu ile karakterize yaygın bir durumdur. Nedeni tam olarak anlaşılamamıştır ancak beslenme yetersizlikleri, bölgesel travma, stres, hormonal etkiler, alerjiler, genetik yatkınlıkAlerji, belirli gıdalar, dehidrasyon, bazı gıda katkı maddeleri veya SDS gibi bazı hijyenik kimyasal katkı maddeleri (diş macununda yaygın olarak bulunur) gibi çeşitli faktörler tarafından tetiklenen bir T hücresi aracılı bağışıklık yanıtı olabilir.
Bu ülserler periyodik olarak ortaya çıkar ve ataklar arasında tamamen iyileşir. Vakaların çoğunda, bireysel ülserler yaklaşık 7-10 gün sürer ve ülserasyon atakları yılda 3-6 kez meydana gelir. Çoğu, ağızdaki keratinize olmayan epitel yüzeylerinde –yani yapışık diş eti, sert damak ve dilin dorsumu dışında herhangi bir yerde– görülür, ancak daha az yaygın olan daha şiddetli formlar keratinize epitel yüzeylerini de içerebilir. Semptomlar küçük bir rahatsızlıktan yeme ve içmeye müdahale etmeye kadar değişir. Şiddetli formları zayıflatıcı olabilir, hatta yetersiz beslenme nedeniyle kilo kaybına neden olabilir.
Durum çok yaygındır ve genel nüfusun yaklaşık %20'sini bir dereceye kadar etkiler. Başlangıç genellikle çocukluk veya ergenlik dönemindedir ve durum yavaş yavaş kaybolmadan önce genellikle birkaç yıl sürer. Tedavisi yoktur ve kortikosteroidler gibi tedaviler ağrıyı kontrol altına almayı, iyileşme süresini kısaltmayı ve ülserasyon ataklarının sıklığını azaltmayı amaçlar.

Blister
Herpes simpleks
Herpes

Akne; yüz, omuzlar, sırt ve göğüsteki yağ bezleriyle ilgili bir deri hastalığı. Fransızca kökenli olduğu belirtilen akne sözcüğü Türkçede sivilce ve sızanak olarak da ifade edilmektedir.
Dünya nüfusunun %9,4'ünü etkileyen, Amerikan Dermatoloji Akademisi'ne (AAD) göre, Amerika Birleşik Devletleri'nde akne en yaygın cilt rahatsızlığıdır.
En çok 14-20 yaşlar arasında görülür ve bu hastalığın tipik belirtileri olan siyah noktalar, sivilceler, gençlerin en hassas döneminde genellikle psikolojik rahatsızlıklara yol açar.
Yağ bezlerinin kanalında bir tıkaç oluşur ve bu tıkacın başı sertleşip siyahlaşır. Bazen, kanal tıkalı olduğu halde, bez, yağ salgılamaya devam eder ve böylece içi yağ dolu bir kist oluşur.
Bu da siyah ya da beyaz renkte noktalara yani tıpta komedon adı verilen pütürlere neden olur.
Genetik yatkınlık, stres, yağlı kozmetik ürünler, hiperandrojenizm, çevresel kirlilik, sağlıksız beslenme risk faktörleri arasında sayılır. Bunlara ek olarak ergenlik veya hamileliğin neden olduğu hormonal değişiklikler, doğum kontrol hapları veya kortikosteroidler gibi bazı ilaçlar ve yanlış akne tedavileri de cilt üzerinde hasara ve bakteriyel durumlara neden olabilir.
Komedon oluştuktan sonra, normalde de cildimizde bulunan propionibacterium acnes adlı bakteri buraya yerleşir ve akne oluşumuna katkıda bulunur.

Ana yerleşim yeri yüz olmakla birlikte sırt ve göğüste de görülür. Ana lezyonlar inflamatuar olmayan komedon ve inflamatuar lezyonlar olan papül, püstül, nodül ve kisttir. Kistik ve nodüler lezyonlar iz bırakarak geriler.
Papüller, iltihaplı veya enfekte saç foliküllerinin neden olduğu küçük, kırmızı, kabarık şişliklerdir. Püstüller, uçlarında irin olan küçük kırmızı sivilcelerdir. Nodüller, cildinizin yüzeyinin altında katı, genellikle ağrılı topaklardır. Kistler, cildinizin altında irin içeren ve genellikle ağrılı olan büyük topaklardır.

Cilt bariyerini korurken akneye yönelik aktif içeriklerin doğru kombinasyonunu kullanmak tedavinin etkinliğini artırmaktadır.

Benzoyl peroxide
Yüz maskeleri
Antibiyotikler: Eritromisin, klindamisin, tetrasiklin, minosiklin, doksisiklin, azitromisin
Hormonlar
Topikal retinoidler: Tretinoin (Retin-A), adapalen (Differin), tazaroten (Tazorac)
Oral retinoidler: İzotretinoin (ticari isimleri; Roaccutane, Accutane, Amnesteem, Sotret, Claravis, Clarus)
Anti-inflamatuarlar:
Kükürtlü sabun ve Zeytinyağlı sabun
Gül Suyu Tonikleri
AHA Asitleri İçeren Ürünler: AHA Asitlerinin cilde en büyük faydası cildi ölü deriden arındırır, daha canlı ve sağlıklı cildin ortaya çıkmasına yardımcı olur. Doğrudan kullanılmaz, dermokozmetik ürünlerin içerisinde yer alır. Toplamda bilinen 7 tür AHA asitleri vardır. Bunlar Glikolik Asit, Laktik Asit, Sitrik Asit, Malik Asit, Tartarik Asit, Fitik Asit ve Mandelik Asit. Cilt güneşe hassas hale gelebileceğinden AHA asitleri içeren ürünler sonrasında güneş kremi kullanılması gerekmektedir.
BHA Asitleri İçeren Ürünler: BHA Asitleri yağlanmaya bağlı oluşan cilt sorunlarına ve ölü derinin oluşması ile birlikte ciltteki pürüzlü görüntünün azalmasına yardımcı olur. BHA asitleri gözeneklere nüfuz ederek gözeneklerin küçülmesine, cildin daha sıkı görünmesine ve gözenek nedenli oluşan cilt yağlanmasını engeller. BHA asit türleri 4 çeşittir. Bunlar Salisilik Asit, Linoleik Asit ve Oleik Asit'tir. Cilt güneşe hassas hale gelebileceğinden BHA asitleri içeren ürünler sonrasında güneş kremi kullanılması gerekmektedir.
Azelaik Asit İçeren Ürünler: Azelaik asit arpa, çavdar ve buğdayda doğal olarak meydana gelen gözeneklerin derinlerine kadar inerek ciltte peeling etkisi oluşturan bir asittir. Aynı zamanda bakterileri azaltmada ve ciltte oluşan iltihapların geçirilmesinde etkin bir içeriktir. Kızarıkları giderir, akne sonrası oluşan sivilce izlerini geçirir. Aynı zaman pigmentasyon sorunlu renk düzensizliklerini eşitler.

Kükürtlü sabun ve zeytinyağlı sabun, akne hastalığının tedavisinde doğal yöntemlerdendir ancak doğal yöntemlerin kullanımı bırakıldığında cildinizi eskisinden daha cok akneye maruz bırakabilirsiniz. Bunun nedeni ise cildinizdeki yağ oranının aniden azalması ve dengesizleşmesi sebebiyle gözlenir. Eski Çin Tıbbı'na göre vücutta çıkan sivilcelerin iç organlarla bağlantısına ilişkin birtakım bilgiler vardır.

A Vitamini içerikli tedaviler hem akne hem de yaşlanma karşıtı cilt sağlığı için birçok cilt problemlerinde tercih edilir. 1980'lerden beri A vitamini akne, sedef, egzama ve yaşlanma karşıtı tedavilerde kullanılıyor olup vitamin yağda çözünen bir vitamindir. A vitamini; görme sisteminin normal fonksiyonları, bağışıklık fonksiyonu, kemik büyümesi, solunum, mide- bağırsak yollarının epitel bütünlüğü için gereklidir. Genellikle, bir antioksidan olarak çalışır. Yukarıda yer alan Retinoidler terimi, A vitamininden türetilen çeşitli bileşiklerdir. Oral Retinoidler doktor tavsiyesi altında kullanılan bu tedavi yöntemi 4 ayda aknenin %95'e kadarında başarı elde etmiş olup yine A vitamini yoğunluklu bir tedavidir. Bununla birlikte A vitamini türevleri ile tedavi, UV kaynaklı hasarı önleyebilir, cildi pürüzsüzleştirir ve hasarlı dokuları onarır. Bu tip her tedavinin alanında uzman, dermatolog onaylı ve takibinde ilerlemesi gerekir.

Aktinik keratoz (AK), güneş keratozu olarak da adlandırılan, skuamöz hücreli deri kanserine dönüşebilen veya tedavi edilmeden iyileşebilen kanser öncesi bir deri lezyonudur. Genellikle başın, kolların ve elllerin üstlerinin güneşe maruz kalan kısımlarında gruplar halinde ortaya çıkarlar. Belirgin; kırmızı, ten rengi veya pigmentli; sert veya siğil benzeri; pürüzsüz, parlak veya pullu papüllerdir. Bireysel lezyonların boyutları tipik olarak 0,2 cm ile 1 cm arasında değişmektedir. Hipertrofik tipte boynuzlar oluşabilir. Genellikle belirti göstermeseler de çizildiklerinde kanayabilirler.
Uzun süreli ultraviyole (UV) ışığına maruz kaldıkan sonra oluşan sorunun risk faktörleri arasında açık tenli olmak, daha fazla güneş ışığına maruz kalmak, zayıf bağışıklık fonksiyonu ve arsenik maruziyeti yer almaktadır. Temel mekanizma, UV ışığının DNA'ya verdiği hasar olarak açıklanabilir. Teşhis genellikle gözle muayene sonucu konulur; ancak belirsiz vakalarda biyopsi veya histolojik inceleme ile eksizyon kullanılabilir. Benzer görünebilecek diğer durumlar arasında lupus, pemfigus foliaceus, kafa derisinin erozif püstüler dermatozu ve bazal hücreli karsinom yer almaktadır.
Birden fazla tedavi seçeneği mevcuttur. Kriyoterapi, yaklaşık %75'lik iyileşme oranlarıyla sıklıkla kullanılmaktadır; ancak istenmeyen cilt rengi açılmasına neden olabilir. 5-fluorouracil veya imiquimod gibi topikal kremler, geniş lezyon alanları için tedavide daha iyi olabilir. Fotodinamik terapi (PDT), bir cilt bölgesindeki çok sayıda lezyon için başka bir seçenek olarak kullanılır. Tedavi edilmezse %8-20'si skuamöz hücreli deri kanserine dönüşür.
Aktinik keratoz yaygındır. Erkekler kadınlardan daha sık etkilenir. Yaş ilerledikçe daha yaygın hale gelirler ve genellikle 50 yaş üstü kişilerde ortaya çıkarlar. Diğer faktörler eşit olduğunda, ekvatora yakın bölgelerde daha sık görülür. Bu durum 1896'da William Dubreuilh tarafından tanımlanmıştır. Mevcut isim 1958'de Pinkus tarafından verilmiştir.

Akut pulmoner histoplazmozis (APH) veya diğer adı ile Mağara hastalığı (Cave Disease), Histoplasma capsulatum isimli mantara ait sporların solunma yoluyla alınması sonucunda meydana gelen bir mantar hastalığı (mikozis)'dır.

Hastalık etkeni bir mantar olan H. capsulatum'dur. Hastalık Orta ve Batı Birleşik Devletler, Batı Kanada, Meksika, Orta Amerika, Güney Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya gibi yaygın bir coğrafyada görülmektedir.
Etkenlere sıklıkla vadi nehirlerinin yakınlarında bulunan topraklarda rastlanır. Bu topraklara özellikle kuşlar ve yarasaların dışkılarının bulaşması, etkenlerin yayılması açısından oldukça önemlidir.
Hastalığın meydana gelmesi için kişinin, mantar sporlarını soluması gerekir. Dünya üzerinde her yıl binlerce insan bu hastalığa yakalanmaktadır. Ancak ciddi düzeyde hastalık tablosu nadiren gelişir. Hatta birçok hasta ya herhangi bir belirti göstermez ya da grip, nezle benzeri belirtiler gösterir. Bazı hastalarda tedavi uygulamaksızın iyileşme mümkündür.
APH, aynı bölgede yaşayan insanlarda yaygın bir hastalık olarak ortaya çıkabilir (epidemi). Bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde APH, HIV enfeksiyonlarına benzer ağır bir seyir gösterebilir.
Hastalığa ilişkin bazı risk grupları:

Orta-Batı Birleşik Devletler, Ohio yakınları ve Missisippi nehri vadileri gibi yerlerde yaşayanlar veya bu bölgelere seyahat edenler.
Bölgedeki kuşların veya yarasaların dışkılarına maruz kalanlar.
Mağaralarda vakit geçiren veya eski evlerde yaşayan kişiler (eski evler mantarların üremeleri için daha uygundur).

Zayıf düşmüş bir bağışıklık sistemi, beraberinde artan risk faktörlerini ve tekrar eden enfeksiyonları getirir.
Birçok hastada görülen başlıca APH belirtileri şunlardır:

Göğüs ağrısı
Öksürük, nefes darlığı
Ateş
Üşüme
Bölgesel kızarıklıklar (erythema nodusum)
Eklem ağrıları ve tutulmaları
Kas ağrıları (myalji) ve tutulmaları
Hastalığın ağrı forumda ise belirtiler daha tehlikeli ve yaygındır:

Kalp çevresi dokusunda yangısal reaksiyonlar (Pericarditis)
Şiddetli akciğer lezyonları
Yaygın eklem ağrıları

Hastalığın teşhisi için etkenlerin hastadaki varlığının ortaya konması gerekmektedir. Tanı için başlıca şu metotlar kullanılabilir:

Serolojik testler
Biyopsi
Bronkoskopi
Tam kan sayımı (CBC); ayırıcı tanıda gereklidir.
Göğüs röntgeni ve hatta göğüs bilgisayarlı tomografisi
Kültür ekimi ve etken izolasyonu; kişi enfeksiyona yakalanmış olsa bile genellikle sonuçları negatif çıkar. Bunun nedeni mantarların ekim ortamında üretilmelerinin bakterilere göre daha zor olmasıdır.
İdrarda H. capsulatum antijeni arama; bu metot, yaygın hastalık belirtisi gösteren hastalarda kullanışlıdır.

Kauffman CA, Histoplasmosis. In: Goldman L, Ausiello D, eds. Cecil Medicine. 23rd ed. Philadelphia, PA: Saunders Elsevier; 2007: chap 353
Waht LJ, Freifeld AG, Kleiman MB, et al. Clinical practice guidelines for the management of patients with histoplasmosis: 2007 update by the Infectious Diseases Society of America. Clin. Infect Dis. 2007;45(7):807-8025

Alopesi areata (Latince: Alopecia areata) veya halk arasındaki adıyla saçkıran ya da kılkıran hastalığı; saçlı deri, sakal bölgesi, kaşlar, kirpikler ve diğer vücut kıllarının, belli bir belirti olmaksızın tüm vücuda yayılmış bir biçimde dökülmesiyle kendini gösteren bir hastalıktır.
Hastalığın sık yinelemesi ve nasıl seyredeceğinin bilinmemesi nedeniyle hastaların yaşam kalitelerini etkilemesi olasıdır. Hastalığın nedenleri olarak genetik, psikolojik stresler, hücresel ve humoral bağışıklık, endokrin, bulaşıcı ve sinirsel etkenlerin rolü olduğu öne sürülmekle birlikte, altta yatan neden tam olarak bilinmemektedir.
Özellikle stres altında, otoimmün hastalıklarda veya androjen, testosteron benzeri hormonların baskılaması sonucunda agresifleşen bağışıklık sistemi kendi hücrelerini yabancı olarak görüp bu hücrelerle savaşmaya başlar. Bu durumda kıl kökleri etrafında bulunan lenfosit denen hücreler sitokin diye adlandırılan kimyasallar salgılarlar ve bu da saçlarda dökülmeye neden olur.

Tüm dünyada sıklıkla görülen bir hastalıktır. Normal nüfusta %0.1 oranında gözlenirken, dermatoloji polikliniğine başvuran hastaların yaklaşık %1-2'sinde görülür. Kadın ve erkekte eşit oranda görülebilir. Irk, cins ve yaş ayırımı yapmadan herkeste görülebilir. Ancak hastalar çoğunlukla genç erişkinlerdir. Hastaların %60'ı ilk atağı 20 yaş altında geçirirler.

Hastalıkta saçlar dökülür, çünkü etkilenen bireylerin kıl folikülleri, bağışıklık sistemi tarafından
hastanın kendisinin olarak tanınmaz ve yabancı olarak algılanarak reddedilir (özbağışıklık). Bunun neden olduğu, neden yalnızca belli bölgelerin etkilendiği ve kılların yeniden neden büyüdüğü bilinmemektedir.
Alopesi areatalı bir hastada tiroid hastalığı, şeker hastalığı, vitiligo (deride beyaz yamalar) ve Addison hastalığı gibi öbür özbağışıklık hastalıklarının gelişimi sağlıklı birine göre daha yüksek orandadır.
Hastalık bulaşıcı değildir, vitamin eksikliği ile ya da beslenme alışkanlıklarıyla ilgili değildir. Gerilim, stres, özellikle matem, ayrılma ve kazalar gibi olaylar bazen hastalık için tetikleyici olabilir.

Alopesi areataída tedavinin planlanmasında her hasta için uygun tedavinin saptanması, öncelikli olarak söz konusu bu hastalığa ait özgeçmişinin, hastalığın tedavili veya tedavisiz olarak nasıl bir seyir göstermekte olduğunun ve özellikle tiroid hastalığı, atopik yapı ve doğumsal anomaliler (Down sendromu) gibi olumsuz prognostik parametrelerin eşlik edip etmediğinin dikkate alınmasıyla mümkündür. İkinci aşamada en uygun semptomatik uygulamanın seçilmesi söz konusudur ki burada klinik kaybın niteliği (alopecia areata reticularis, diffusa ve niceliğinin saçlı derinin %50'sinden az veya fazla kayıp olması) saptanmasıyla hastalığın evresinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi yer alır.
Hastalığın hafif derecede seyrettiği erken dönemdeki hastalarda tedaviye gerek yoktur, onların saçları herhangi bir şey yapmadan tekrar geri gelir.
Hastalığın seyrini değiştiremese de bazı tedaviler saç büyümesini artırabilir. Hastalığın kendisi fiziksel sağlığı kötü yönde etkilemezken ciddi riskler taşıyan tedavilerden kaçınılmalıdır.

Uygulanan tedavi yöntemleri şunlardır

Steroid kremler ve saçlı deri uygulamaları: Kel alanlara, genellikle günde iki kez, sınırlı bir süre için sürülerek uygulanır.
Lokal steroid enjeksiyonları: Kafa derisinde ve kaşlarda uygulanır ve saç kaybının küçük yamalar şeklinde olanlarında en etkili tedavi yaklaşımı olduğu söylenmektedir.
Steroid tabletler: Steroid tabletlerinin yüksek dozu saçların yeniden büyümesini sağlayabilir, fakat tedavi sonlandırıldığında alopesi çoğu kez tekrarlar.
Ditranol krem: Bu krem psoriasis olarak adlandırılan başka bir deri hastalığının tedavisinde kullanılır, derinin irritasyonuna sebep olur ve bazen kel alanlara uygulandığında saç büyümesini uyarır.
Kontakt duyarlandırıcı tedavisi: Hastada kimyasal bir madde ile alerji oluşturmayı kapsar (genellikle difensipron(DPCP) veya SADBE olarak adlandırılan kimyasallar ) ve kel alana bu kimyasalın çok düşük konsantrasyonu uygulanır, genellikle haftada bir kez uygulama hafif derecede inflamasyonu devam ettirmeye yeter.
Ultraviyole ışık tedavisi: Burada alınan bir tablet veya uygulanan bir krem ile deri ışığa hassas hale getirilir, sonra kel alanlar haftada iki veya üç kez, birkaç ay boyunca ultraviyole ışığa maruz bırakılır.
Minoksidil losyon: Kel alanlara uygulama saç büyümesine kozmetik olarak faydalı olmakla beraber bazı hastalara yardımcı olabilir.

Amelanotik melanom, hücrelerin hiç melanin üretmediği bir deri kanseri türüdür. Bu tümörler pembe, kırmızı, mor veya normal ten rengine sahip olabilir ve bu nedenle bu tümörlere doğru teşhis konulması zordur. Bu tümörler normal melanom gibi vücudun herhangi bir yerinde oluşabilir.
Amelanotik melanomlar genellikle dermatit gibi benign lezyonlar, benign neoplastik durumlar veya bazal hücreli karsinom veya skuamöz hücre karsinomu gibi diğer malign durumlarla karıştırılır. Amelanotik lezyonlar kötü prognozla ilişkilidir, bunun nedenlerinden birisi tanı koymadaki zorluktur; ancak metastatik amelanotik melanom diğer alt türlerden daha kötü prognoza sahiptir.
Amelanotik melanom tanısından sonra hayatta kalma oranının, 2014'te 7 yıl boyunca 3000 hasta üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda pigmentli melanomdan daha düşük olduğu tespit edilmiştir; bunun nedeni olarak muhtemelen tanı koymadaki zorluktan kaynaklanan kanser evresinin teşhisten sonra daha ileride olması gösterilmiştir. Ayrıca bu çalışma, amelanotik melanomların pigmentli melanomlardan daha hızlı büyüyebileceğine işaret etmiştir.

Melanom
Kutanöz durumlar listesi

Amelanotic melanoma 25 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. entry in the public domain NCI Dictionary of Cancer Terms

Androgenetik alopesi, erkek tipi kellik olarak da bilinen, genetik ve hormonal faktörlere bağlı olarak gelişen saç dökülmesi türüdür. Hem erkekleri hem de kadınları etkileyebilir, ancak erkeklerde daha yaygın ve belirgin bir şekilde görülür.

Androgenetik alopesi, genetik yatkınlık ve androjen hormonları ile ilişkilidir. Başlıca nedenleri şunlardır:

Genetik Faktörler: Ailede kellik öyküsü olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.
Dihidrotestosteron (DHT): Testosterondan türeyen DHT hormonu, saç köklerini zamanla küçülterek saç tellerinin incelmesine ve dökülmesine neden olur.

Androgenetik alopesi, genellikle belirli bir yaş aralığında başlar ve zamanla ilerler. Erkeklerde ve kadınlarda farklı şekillerde ortaya çıkabilir:

Erkeklerde: Alın çizgisinin gerilemesi ve tepe bölgesinde seyrelme ile başlar. İleri safhalarda tam kellik oluşabilir.
Kadınlarda: Daha çok genel seyrelme şeklinde görülür, ancak genellikle tam kellik gelişmez.

Teşhis, dermatolojik muayene ve bazı durumlarda trikoskopi gibi saç analiz yöntemleri ile konulur. Aile öyküsü ve klinik belirtiler teşhiste önemli rol oynar.

Androgenetik alopesi tamamen önlenemese de, ilerlemesini yavaşlatan veya yeni saç büyümesini teşvik eden bazı tedavi yöntemleri mevcuttur:

İlaç Tedavisi
Minoksidil: Saç büyümesini teşvik eden topikal bir çözümdür.
Finasterid: DHT seviyelerini düşürerek saç dökülmesini azaltan bir oral ilaçtır.
Saç Ekimi
Genellikle ileri aşamalardaki kellik için uygulanır. FUE (Foliküler Ünite Ekstraksiyonu) ve FUT (Foliküler Ünite Transplantasyonu) en yaygın tekniklerdir.
PRP (Platelet Rich Plasma) Tedavisi
Kişinin kendi kanından elde edilen trombositler saç köklerine enjekte edilerek saç büyümesi desteklenir.
Saç Mezoterapisi
Vitamin, mineral ve büyüme faktörlerinin saç derisine enjekte edilmesiyle saç köklerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

Sağlıklı ve dengeli beslenmek
Saç derisine zarar veren kimyasallardan kaçınmak
Stresi kontrol altına almak
Doktor önerisiyle uygun takviyeler kullanmak
Androgenetik alopesi, erken müdahale edildiğinde yavaşlatılabilir ve kontrol altına alınabilir. Ancak, kalıcı bir çözüm bulunmadığından tedavilerin düzenli uygulanması önemlidir.

Atrofi ya da körelme, normal büyüklükteki bir organın sonradan küçülmesidir; edinsel bir olgudur. İrileşim ve aşırı gelişim (hiperplazi), körelmenin karşıtı olan olgulardır.
Körelme kavramını organ küçüklüğü ile ilgili başkaca kavramlarla karıştırmamalıyız:

Körelme/Atrofi, normal büyüklükteki bir organın sonradan küçülmesidir (edinseldir).
Doğuştan yokluk/Agenezi, bir organın doğumsal yokluğudur (organın taslağı bile oluşmamıştır).
Gelişmezlik/Aplazi, bir organın doğumsal yokluğudur (organın taslağı oluşmamıştır ya da oldukça küçük ve bozuk yapıdadır).
Az gelişim/Hipoplazi, bir organın yetersiz gelişme nedeniyle doğumsal olarak küçük kalmasıdır. Organ, tüm anatomik özelliklerini taşır, fizyolojik işlevlerini yapabilir.
Eksik gelişim/Displazi, iki anlamlıdır. (i) bir dokunun/organın doğumsal biçim bozukluğudur; (ii) bir dokuda kanser öncüsü olabilen anormal hücrelerin varlığıdır.

Atrofi normale dönebilir (reversibldir).
Yeterli sayıda hücrenin etkilenmesiyle birlikte tüm doku/organ küçülür
Basit atrofideki hücre küçülmesi, metabolizmanın yavaşlaması sonucunda ortaya çıkan sitoplazma niceliği ve organel sayısı azalmasına bağlıdır
Dejenere olan organellerin parçacıkları lizozomal vakuoller içine alınır ve enzimlerle eritilir (otofaji)
Organellerden arta kalan membran parçacıkları sitoplazma içinde birikirler. Mikroskopik incelemede kahverengi granüller biçiminde görülen organel artıklarına lipofuscin pigmenti ya da yıpranma pigmenti adı verilir. Yeterince lipofuscin pigmenti içeren atrofik bir doku kahverengidir (kahverengi atrofi)

Basit atrofi: hücrelerindeki madde kaybı nedeniyle ortaya çıkan organ küçülmesi,
Nümerik atrofi: hücrelerinin sayısındaki azalma nedeniyle ortaya çıkan organ küçülmesi.

Yerel (bölgesel) atrofiler,
Sistemik atrofiler.

Yerel atrofiler arasında inaktivite atrofisi, denervasyon (innervasyon kaybı) atrofisi, vasküler atrofi, genetik atrofi, endokrin atrofi ve basınç atrofisi bulunur.

İskelet kasında ve kemikte hareketsizlik sonrasında ortaya çıkan atrofidir. Kemik kırığı nedeniyle alçıya alınan bir ekstremite yerel inaktivite atrofisinin en iyi örneğidir.

İskelet kası atrofisi: inaktivite ile birlikte kısa sürede başlar. Yerel inaktivite atrofileri basit atrofi niteliğindedir; normale dönebilir (reversibldir).
Kemik atrofisi: kemik rezorpsiyonunun yapımından önde olduğu izlenir. Kemik trabekülleri incelir, kemik kütlesi azalır. 6 hafta süreyle çalışmayan kemiklerdeki mineral içeriği %90 oranında yitirilir. Reversibldir. Alçıdan sonraki aktiviteyle birlikte kas hücreleri ve ekstremitenin hacmi normale döner.

İskelet kaslarının varlığı ve işlevsel gücü innervasyonu ile sağlanır. Alt motor nöronun zarar gördüğü olgularda sinir iletisi bozulan kas hücrelerinde hızla atrofi gelişir. Nedenler: Polio, sinir kesileri, distrofik kas hastalıkları.

En önemli nedeni, kan debisinde arter patolojisine bağlı azalma (hipoksi) sonucunda oluşan progresif hücre kaybıdır. Örnek; ateroskleroza bağlı serebrovasküler hastalıklarda nöron kaybıyla birlikte oluşan beyin atrofisi.

Beyin atrofisi saptanan çoğu kalıtsal olan sendromlardır. Alzheimer hastalığı (70%), Huntington hastalığı ve Frontotemporal demans (serebral atrofi, nöron kaybı) örnek teşkil eder.

Dokular üzerindeki uzun süreli basılar etkilenen bölgede atrofiye neden olur.  Örnekler:

Columna vertebralis'e bası yapan tümör (etkilenen vertebralarda ve omurilikte atrofi)
Ekzokrin bez kanalının tıkanması sonucu tükürük bezi atrofisi
Uzun süren idrar yolları tıkanmasına bağlı idrar retansiyonu (hidronefroz)

Seks hormonları salgılayan bezlerin uyarılmasındaki azalmaya bağlı atrofilerdir. Örnekler:

Menopoz: ovaryumlardaki östrojen üretiminin azalması sonucudur. Bu süreçte endometrium, vagina mukozası ve memelerde atrofi başlar.
Hipofiz kökenli trofik hormonlarda azalma: endokrin bezlerde (tiroid, sürrenaller, gonadlar) atrofi
Doping (anabolik steroid kullanılması): erkek sporcularda testislerin endokrin uyarılmasındaki gerilemeye bağlı atrofisi
Yüksek doz ve uzun süreli kortikosteroid tedavisi: adrenokortikotrop hormon (ACTH) salgılanmasının azalması sonucunda adrenal glandların atrofisi (Addison hastalığı)

Sistematik atrofiler arasında sistemik inaktivite atrofisi, açlık atrofisi, senilite (yaşlanma) ve katabolizma artışı ve infeksiyon hastalıkları bulunur.

Uzun süreli hareketsizlik sonucunda ortaya çıkar. Yaşlılardaki (senilitede) osteoporozun ve boy kısalmasının en önemli nedenlerinden biri hareketsiz yaşamdır. Uzun süre yatalak kalanlarda, başlangıçta basit atrofi vardır, uzun süreli hareketsizlik olgularında tabloya nümerik atrofi de eklenir.

Ateroskleroza bağlı dolaşım bozukluğu: sistemik hipoksiye bağlı genel atrofidir. Yaşlanmayla birlikte boy kısalması ve organ küçülmeleri başlar. Özellikle beyin ve kalp etkilenmesi önemlidir.

Güçlü protein-kalori malnütrisyonu (marasmus): tüm kaslarda belirgin atrofi.
Açlık: yoksulluk, doğal afetler, savaşlar, göçler, sindirim kanalı (GIS) patolojisi (kronik ülseratif hastalıklar).

Kaşeksi (cachexia): tüm dokularda erimesidir. 2 olguda sıkça karşılaşılır:

Kanserler: yaygın metastazlar ve toksik madde üretiminin sonucudur.
İnfeksiyonlar: AIDS'teki yaygın apoptozis ile tüberkülozdaki toksik ürünlere bağlıdır.

WebPath: Pathology images and text for medical education3 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maksillofasiyal Sendromlar 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Balina, yaşamını tamamen suda sürdüren ve yaygın olarak dünya okyanuslarında bulunan farklı çok sayıda türden oluşan plasentalı deniz memelileridir. Cetacea infra takımı içinde genellikle yunusları ve musurları hariç tutarak oluşturulmuş formel olmayan bir gruplamada yer alırlar. Balinalar, yunuslar ve musurlar çift toynaklılarla birlikte Cetartiodactyla takımında yer alırlar. En yakın akrabaları olan su aygırlarından 55 milyon yıl kadar önce ayrılmışlardır. Balinaların iki parvo takımı dişsiz balinalar (Mysticeti) ve dişli balinalar (Odontoceti) birbirlerinden yaklaşık 34 milyon yıl kadar önce ayrılmışlardır. Yaşayan ve balina olarak kabul edilen familyalar şunlardır: Balaenopteridae (oluklu balinagiller), Balaenidae (gerçek balinagiller), Cetotheriidae (cüce gerçek balina), Eschrichtiidae (gri balina), Monodontidae (beyaz balinagiller), Physeteridae (ispermeçet balinasıgiller), Kogiidae (cüce ispermeçet balinasıgiller) ve Ziphiidae (gagalı balinagiller).
Balinalar açık denizlerin yaratıklarıdır; denizde beslenirler, çiftleşirler, doğururlar, yavrularını denizde emzirir ve büyütürler. Yaşamları denizde yaşamaya öyle çok uyum sağlamıştır ki karada hayatta kalamazlar. Boyutları 2,6 m'lik boya ve 135 kg'lık ağırlığa sahip cüce ispermeçet balinasından 29,9 m'lik boya ve 190 ton ağırlığa sahip olan ve dünyanın yaşamış en büyük hayvanı olan mavi balinaya kadar değişir. İspermeçet balinası dünya üzerindeki en büyük dişli avcıdır. Balina türlerinin bazılarında eşeysel dimorfizm görülür ve bunların dişileri erkeklerinden daha büyüktür. Dişsiz balinaların adı üstünde dişleri yoktur bunun yerine beslenirken ağızlarında kril ve planktonları tutup suyu dışarıya atmaya yarayan balina çubuğu denen yapılar vardır. Boğazlarında bulunan kıvrımlardan faydalanarak ağızlarını çok büyük şekilde açarak deniz suyunu ağızlarına alırlar. Gerçek balinaların kafaları gövdelerinin %40 kütlesine sahiptir. Dişli balinaların ise balık ve kalamar yakalamak üzere özelleşmiş konik dişleri vardır. Dişsiz balinaların koku alma duyuları çok gelişmiş iken dişli balinaları işitme duyuları çok gelişmiştir. Hem hava hem de suda çok iyi duyabilen dişli balinaların işitme duyuları o kadar iyi gelişmiştir ki kör olsalar bile yaşamlarını sürdürebilmektedirler. İspermeçet balinası gibi bazı türler çok derin sulara dalıp kalamar ya da diğer favori avları yakalamak için uyum sağlamışlardır.
Balinalar karada yaşayan hayvanlardan evrimleşmişlerdir. Sualtında uzun süre kalabilseler de hava solumak için su yüzeyine düzenli olarak çıkmak zorundadırlar. Değişiklik geçirmiş burun delikleri olan solunum delikleri kafalarının tepesinde yer alır. Solunum delikleri sayesinde nefes alır ve dışarı subuharı şeklinde nefes verirler. Sıcakkanlı hayvanlardır ve derilerinin altında yağ tabakası bulunur. Aerodinamik gövde şekilleri ve yan yüzgeçlere dönüşmüş ön uzuvlarıyla balinalar su içinde 20 knot hız yapabilirler ancak yüzgeçayaklılar kadar esnek ya da çevik değildirler. Balinalar çok çeşitli vokalizasyonlara sahiptir ve bunların arasında en tanınmışları kambur balinaların şarkılarıdır. Her ne kadar tüm dünya okyanuslarına yayılmış olsalar da türlerin çoğu Kuzey ve Güney Yarımküre'nin daha soğuk sularını tercih ederler ve doğurmak için ekvator sularına göç ederler. Kambur balina ve mavi balina gibi bazı türleri beslenmeden binlerce mil yol alabilir. Erkek balinalar her yıl birden fazla dişi ile çiftleşirken dişiler yalnızca iki ila üç yılda bir çiftleşirler. Yavrular genellikle bahar ya da yaz aylarında doğarlar ve anne balinalar yavrularını büyütmekten tek başlarına sorumludurlar. Bazı türlerin anneleri yavrularını görece çok uzun zaman boyunca beslerler ve bu sürede kendileri beslenmezler.
Bir zamanlar ürünleri için acımasızca avlana balinalar artık uluslararası yasalarla koruma altındadırlar. Buzul balinasının soyu yirminci yüzyılda tükenecek duruma gelmiş ve populasyonları 450'ye kadar düşmüştür. Balina avcılığının yanı sıra yanlışlıkla balık ağlarına takılmak ve deniz kirliliği diğer karşılaştıkları tehditler arasındadır. Etleri, yağları ve balina çubuğu geleneksel olarak Arktik bölgesinin yerel halkları tarafından kullanılmıştır. Balinalar dünya çapında farklı kültürler tarafından tasvir edilmişlerdir; özellikle Inuitler ve bazen balina cenaze töreni düzenleyen Vietnam ve Gana'nın sahillerde yaşayan halkları sayılabilir. Balinalar edebiyat ve filmlerde de yer bulurlar, örnek olarak Herman Melville'in Moby Dick adlı eserindeki büyük beyaz balina verilebilir. Beyaz balinalar gibi küçük balinalar bazen esâret altında tutularak çeşitli oyunlar yapmaları öğretilir ancak bu hayvanların üreme şansı çok düşüktür ve çoğu yakalandıktan birkaç ay sonra ölürler. Balina izleme dünya çapında favori bir turizm şekli hâline gelmiştir.

Balinalar büyük kara memelileri kladı Laurasiatheria'nın bir parçasıdırlar. Balinalar tek başlarına bir klâd ya da takım oluşturmazlar. Cetacea infra takımı içerisinde balina sayılmayan yunuslar ve musurlar da yer alır. Günümüz balinalarını oluşturan atalar 34 milyon yıl önce iki parvo takıma ayrılmışlardır (Odontoceti,Mysticeti). Bu iki parvo takıma dahil olmayan balinalar Archaeoceti adlı grupta sınıflandırılır. Bu grup hem günümüz balinaların atalarını hem de yan taksonlarını içeren, soyu tükenmiş bir kladdır. Gruba dahil olan en eski canlılar Pakicetidae ve Ambulocetidae familyalarına aittir.

Balinalar yeşil ile gösterilmiştir
A=Artiofabula
C=Cetruminantia
W=Whippomorpha
Cetacea infra takımı iki parvo takıma bölünür: daha büyük olan parvo takım Mysticeti (dişsiz balinalar) üst çenelerinde suyun içinden planktonu süzmeye yaran balina çubuğu adlı yapının varlığı ile ayrılır; Odontoceti (dişli balinalar) ise avlanma için keskin dişlere sahip olmaları ile ayrılırlar.
Cetacea ve Artiodactyla artık Cetartiodactyla takımında sınıflandırılmaktadır. Su aygırları ve cüce su aygırları balinaların karada yaşayan en yakın akrabalarıdır.

Dişsiz balinaların yan yana bir çift solunum deliği vardır ve büyük av yakalamalarını olanaksız kılacak şekilde dişleri yoktur. Dişler yerine ağızlarına aldıkları su içinden kril ile planktonları tutarak suyu süzmeye yarayan üst çenelerinde keratinden balina çubuğu adı verilent elek tarzı yapılara sahiptirler. Bu nedenle kril ve plankton göçlerini takip ederler. Kambur balina gibi bazı türleri kutup bölgelerinde yaşar ve buralarda bulunan kril ile balık sürüleri gibi güvenilir besin kaynakları ile beslenirler. Bu hayvanlar suyun içinde hareket etmek için iyi gelişmiş yan yüzgeçleri ile kuyruklarını kullanırlar. Yan yüzgeçlerini ve kuyruklarını yukarı aşağı hareket ettirerek yüzerler. Balinaların kaburgaları sırt omurları ile proksimal uçta gevşekçe bağlıdır ve katı bir göğüs kafesleri yoktur. Bu adaptasyon sayesinde derin dalışlarda basıncın artmasıyla göğüslerinin sıkışmasına olanak sağlanır. Dişsiz balinalar dört familyaya ayrılır: oluklu balinagiller, cüce gerçek balina, gerçek balinagiller ve gri balina.
Dişsiz balina familyaları arasındaki ana farklılık beslenme adaptasyonları ve bundan dolayı oluşan davranışlarıdır. Oluklu balinalar ve cüce gerçek balina boğazlarında bulunan deri katmanları sayesinde beslenirken ağızlarını çok büyük açarak çok miktarda su alırlar. Boğaz olukları ağızdan karın bölgesine kadar uzanır ve daha çok sayıda küçük hayvanı ağza alabilmek için ağzın çok açılmasını sağlarlar. Oluklu balinalar iki cins içerisinde dokuz türde sınıflandırılırlar.
Gerçek balinaların kafaları çok büyüktür ve vücut kütlelerinin %40'ı kafalarından oluşur. Kafalarının büyük kısmı da ağızlarıdır. Bu sayede ağızlarına çok büyük miktarda aldıkları su ve içindeki küçük canlılar sayesinde oldukça etkin olarak beslenirler.
Gri balina familyasında yaşayan tek türdür. Deniz tabanında genellikle kabukluları ve bentik omurgasızları yiyerek beslenirler. Deniz tabanında yana dönerek sediment ile karışık suyu ağızlarına alırlar ve balina çubuğu sayesinde suyu süzerek dışarı atarlar; avları da ağızlarında kalır. Etkili bir beslenme yöntemi olan bu tarz için balina ile rekâbet hâlinde olan başka bir canlı yoktur.

Özel

Genel
Gatesy, J. (1997). "More DNA support for a Cetacea/Hippopotamidae clade: the blood-clotting protein gene gamma-fibrinogen". Molecular Biology and Evolution. 14 (5): 537-543. doi:10.1093/oxfordjournals.molbev.a025790. PMID 9159931. 
Goldbogen, Jeremy A. (2010). "The Ultimate Mouthful: Lunge Feeding in Rorqual Whales". American Scientist. 98 (2): 124-131. doi:10.1511/2010.83.124. 28 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Eylül 2021. 

Froias, Gustin (2012). "Balaenidae". New Bedford Whaling Museum. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2015. 
Jefferson, T.A.; Leatherwood, S.; Webber, M.A. "Gray whale (Family Eschrichtiidae)". Marine Species Identification Portal. 12 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2015. 
Jefferson, T.A.; Leatherwood, S.; Webber, M.A. "Narwhal and White Whale (Family Monodontidae)". Marine Species Identification Portal. 12 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2015. 
Jefferson, T.A.; Leatherwood, S.; Webber, M.A. "Sperm Whale (Family Physeteridae)". Marine Species Identification Portal. 12 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2015. 
Jefferson, T.A.; Leatherwood, S.; Webber, M.A. "Beaked Whales (Family Ziphiidae)". Marine Species Identification Portal. 12 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ağustos 2015.

Bazal zar ya da bazal membran; epitel hücrelerinin bazal kısımlarını döşeyerek epiteli altındaki bağ dokudan ayıran, düz kas, iskelet kası, kalp kası, sinir hücreleri ve yağ hücrelerinin etrafını kaplayan, çeşitli fibrillerden ve hücrelerarası maddeden oluşan ince tabaka. Bazal lamina ve retiküler lamina olmak üzere iki katmanı vardır.

Bazal zar ait olduğu hücreler tarafından sentezlenir. Epitel hücrelerinin bağ dokusuna bakan yüzeylerindeki hücre zarlarının altında uzanır. Kalınlığı 400-700 Ao arasında değişir. Glikoprotein yapısındadır.

Bazal lamina 2 katmandan oluşur. Daha az yoğunlukta ve hücre zarına yakın olan katmana, lamina rara, (lamina lucida); fazla yoğun ve bağ dokusu tarafında yer alan katmana ise, lamina densa denilmektedir. Her iki tabakanın kalınlığı 400-600 Ao kadardır.

Bazal membran, bazal laminanı yanı sıra bu laminanın altında yer alan başka bir katmanı da ihtiva eder. Bazı dokularda bağ dokusu tarafında bulunan üçüncü katmana lamina reticularis (retiküler laminayı) denilir. Çok katlı epitelin altında iyi gelişmiş olarak bulunur. Burada retiküler lifler yoğunlaşıp retiküler laminayı oluşturur.

Epitel
Epitel doku
Dokular

"Bazal membran"22 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cilt beyazlatma, cilt rengini açmak için derideki melanin  konsantrasyonu azaltacak kimyasal maddelerin kullanıldığı uygulamalardır. Bazı kimyasalların cilt rengini açmada etkili olduğu görülmüşken, bazılarının toksik veya güvensiz olduğu kanıtlanmıştır. Cıva içeren cilt beyazlatıcılar, nörolojik sorunlara ve böbrek sorunlarına sebep olabilir.
Afrika ülkelerinde, kadınların %25 ila %80'i düzenli olarak cilt beyazlatıcı ürünler kullanmaktadır. Asya ülkelerinde bu oran %40 civarındadır. Özellikle Hindistan'da satılan cilt bakım ürünlerinin yarısından fazlası cilt beyazlatıcıdır.
Asya'da cilt rengini açma çabaları 1500'lü yıllara uzanmaktadır. Avrupa'da kozmetikte kojik asit ve alfa hidroksi asit gibi cilt beyazlatıcı maddelere izin verilirken, hidrokinon ve tretinoin gibi maddelerin satışı yasaktır. Bazı ülkelerde cıva içeren kozmetik ürünlerinin satışına izin verilmezken, diğer ülkelerde cıvalı kozmetik ürünlerin çevrimiçi satışı dahi yapılmaktadır.

Anal ağartma
Albinizm

Deri değiştirme (ecdysis), Ecdysozoa soyunun birçok omurgasızında kütikülün dökülmesidir. Bu hayvanların kütikülleri tipik olarak büyük ölçüde esnek olmayan bir dış iskelet oluşturduğundan büyüme sırasında dökülür ve yeni, daha büyük bir örtü meydana gelir. Eski ve boş dış iskeletin kalıntılarına exuviae denir.
Tüy dökümü sonra eklembacaklı teneral bir callow olarak tarif edilmektedir; "taze", soluk ve yumuşak gövdelidir. Deri üretimine benzer bir tabaklama işleminin ardından bir veya iki saat içinde kütikül sertleşir ve koyulaşır. Bu kısa aşamada hayvanın hacmi artar, çünkü aksi takdirde büyüme dış iskeletin sertliği ile sınırlanır. Normalde sert dış iskelet ile kaplanan uzuvların ve diğer parçaların büyümesi, yeni cilt sertleşmeden önce yumuşak kısımlardan vücut sıvılarının aktarılmasıyla sağlanır. Karnı küçük olan bir örümcek yetersiz beslenmiş olabilir, ancak daha büyük olasılıkla son zamanlarda deri değiştirmeye uğramıştır. Bazı eklembacaklılar, özellikle trakeal solunumu olan büyük böcekler, yeni dış iskeletlerini yutarak veya başka bir şekilde hava alarak genişletirler. Yeni dış iskeletin yapısının olgunlaşması ve renklenmesi uzun ömürlü bir böcekte günler veya haftalar sürebilir; bu, yakın zamanda deri değiştirmeye uğramış bir bireyi tanımlamayı zorlaştırabilir.
Deri değiştirme hasarlı doku ve bacaklarda eksik sağlar rejenere ya da esas olarak şekillendirilmiş yeniden. Tam rejenerasyon, bir dizi tüy dökümü gerektirebilir; güdük, normal veya normale yakın bir boyuta gelene kadar her tüy dökümü ile biraz daha büyük hale gelir.

Ekdiz için hazırlanırken, eklembacaklılar bir süre hareketsiz halde kalır, eski dış iskeletin altta yatan epidermal hücrelerden ayrılmasına veya ayrılmasına uğrar. Çoğu organizma için dinlenme dönemi, epidermal tabakanın tüylenme bezlerinden sıvının salgılanmasının ve kütikülün alt kısmının gevşemesinin meydana geldiği bir hazırlık aşamasıdır. Eski manikür epidermisten ayrıldıktan sonra, aralarındaki boşluğa bir sindirim sıvısı salgılanır. Ancak bu sıvı, yeni kütikülün üst kısmı oluşana kadar inaktif kalır. Sonra, sürünen hareketlerle organizma, sırtını ikiye bölen ve hayvanın ortaya çıkmasını sağlayan eski bütünleşik kabukta ileri doğru iter. Çoğunlukla, bu ilk çatlak, vücuttaki hareket ve kan basıncındaki artışın bir kombinasyonundan kaynaklanır ve dış iskeleti boyunca genişlemeye zorlanır ve bu da örümcekler gibi bazı organizmaların kendilerini kurtarmasına izin veren nihai bir çatlamaya yol açar. Eski kütikül sindirilirken yeni katman salgılanır. Dış iskeletin iç kısımları da dahil olmak üzere tüm kütikül yapıları deri değiştirmede dökülür, bunlar beslenme yolunun ve varsa trakenin son astarlarını içerir.

Dolama veya paronişi, el ya da ayak tırnağının tabanında veya yanında tırnak ve deride görülen el veya ayağın sıklıkla duyarlı olduğu bakteri veya mantar enfeksiyonu olan bir tırnak enfeksiyonudur. Enfeksiyon birden (akut paronişi) veya yavaş yavaş (kronik paronişi) başlayabilir. "Paronişi" sözcüğü; Yunanca παρωνυχία sözcüğünden gelmekte olup para "çevre" ile onyx "tırnak" sözcüklerinin birleşiminden ve soyut adlara gelen -ia son ekinin birleşiminden gelmektedir.

Deri tipik olarak yoğun ağrı ile birlikte kırmızı, kaşıntılı ve sıcak olarak kendini gösterir. İrin genellikle, tırnak plağının aşamalı kalınlaşması ve kahverengileşmesi ile birlikte bulunur.

Akut paronişi genellikle bakterilerden kaynaklanır. Dolama genellikle topikal, oral veya her ikisinin de birleşimi olacak biçimde antibiyotiklerle tedavi edilir. Kronik paronişi çoğunlukla tırnak çevresindeki yumuşak dokuların maya enfeksiyonundan kaynaklanır, ancak aynı zamanda bakteriyel bir enfeksiyon da izlenebilir. Enfeksiyon sürekli ise neden genellikle mantardır ve tedavi edilmesi için antifungal krem veya boyaya gereksinim vardır.
Risk faktörleri arasında ellerin çok sık olarak yıkanması ve yine çok sık olarak tırnak yemeden kaynaklanabilecek kütikül travması bulunmaktadır. Barmenlik mesleğinin yaygın olduğu ülkelerde bu enfeksiyon, bar çürüğü olarak da bilinir.
Prosektörün paronişisi, örnekleri diseksiyon için hazırlayan kişiler olan prosektörlerle ilişkisi kurulduğundan dolayı bu adı alan, deri ve tırnakların tüberkülozunun birincil aşılanmasıdır (inokülasyonudur).
Kulak, burun, parmak ve ayak parmaklarının pullu, eritematöz, keratotik döküntüsü (papüller ve plaklar) ile ilişkili ağrılı paronişi; larinksin skuamöz hücreli karsinomu ile ilişkili akrokeratoz paraneoplastikanın bir göstergesi olabilir.
Paronişi; diyabet, ilaca bağlı immünosupresyon veya pemfigus gibi sistemik hastalıklarla ortaya çıkabilir.

Paronişi şu biçimde ayrılabilir:

Akut paronişi; bir parmağın tırnağını veya daha az yaygın olarak da ayak parmağını çevreleyen doku kıvrımlarının altı haftadan az süren bir enfeksiyonudur. Enfeksiyon genellikle yerel kızarıklık, şişme ve ağrı ile tırnağın kenarındaki paronişyumun içinde başlar. Akut paronişi genellikle kütikül veya tırnak kıvrımına doğrudan veya dolaylı travmadan kaynaklanır ve bulaşık yıkama, kıymık veya diken batması, tırnak yeme, şeytan tırnağını yeme veya koparma, parmak emme, manikür veya tırnak batması gibi göreceli olarak küçük olaylardan kaynaklanabilir.
Kronik paronişi; bir parmağın tırnağını veya daha az yaygın olarak da bir ayak parmağının tırnağını çevreleyen doku kıvrımlarının altı haftadan fazla süren bir enfeksiyondur. Elleri veya ayaklarının nemli ortamlara maruz kalması ve sıklıkla kontakt dermatitten dolayı bireylerde yaygın olarak görülen bir tırnak hastalığıdır. Kronik paronişide kütikül tırnak plağından ayrılır ve proksimal tırnak kıvrımı ile tırnak plağı arasındaki bölgeyi enfeksiyona karşı savunmasız bırakır. Bulaşık yıkama, parmak emme, kütikülleri agresif bir biçimde kesme veya kimyasallarla (hafif alkaliler, asitler vb.) sıkça temas etme buna neden olabilir.
Başka bir seçenek olarak, paronişi şu biçimde de ayrılabilir:

Kandidal paronişi, Candida albicans tarafından üretilen tırnak kıvrımının iltihaplanmasıdır.
Piyojenik paronişi veya irinli dolama, bakterilerin neden olduğu, tırnağı çevreleyen deri kıvrımlarının iltihaplanmasıdır. Genellikle akut paronişi, sıklıkla bakteriyel bir enfeksiyondan kaynaklandığı için piyojenik bir paronişidir.

Herhangi bir irin bulunmadığında, kullanımını destekleyecek kanıt eksikliğine karşın, akut paronişi için sıcak suda parmak bekletme uygulaması mantıklıdır. Hafif olgular için mupirosin [Bactroban], gentamisin, basitrasin/neomisin/polimiksin B [Neosporin] gibi topikal antibiyotiklerle basit bir tedavi yeterli olabilir. Klindamisin veya sefaleksin gibi antibiyotikler de sıklıkla kullanılır; klindamisin, MRSA'nın yaygın olduğu bölgelerde daha etkilidir. Bir apse belirtisi varsa (irin varlığı) drenaj önerilir.
Kronik paronişi, buna neden olan şeyden, topikal antifungal ve topikal steroidden kaçınılarak tedavi edilir. Bu önlemlerin ardından düzelmeyenlerde oral antifungal ve steroid kullanılabilir veya tırnak kıvrımı cerrahi olarak çıkarılabilir.

"Paronychia Nail Infection". Dermatologic Disease Database. American Osteopathic College of Dermatology. 30 Mart 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2006.

Eflornitin (α-difluorometilornitin ya da  DFMO) Sanofi-Aventis tarafından üretilen birçok kullanımı olan bir ilaçtır. İlk olarak kanser tedavisine kullanımı düşünülmüşse de sonradan Afrika tripanozomiazisinde (Uyku hastalığı) oldukça etkili olduğu ortaya çıkarılmıştır. Özellikle Batı Afrika formunda (Tripanosoma brucei gambiense) etkilidir. ABD'de Ornidyl müstahzar adıyla bilinmektedir. 2008'de yapılan güncel bir çalışma ) sulindak ile kombine kullanıldığında rekürren Kolorektal polip tedavisinde de etkili olduğunu göstermiştir.
Molekül, DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Eflornitin ornitin dekarboksilaz (EC 4.1.1.17) enziminin intihar inhibitörü olarak etki gösterip  trypanosoma'ya zarar vermektedir çünkü bu enzim poliamin biyosentezinde ilk adımı katalizleyerek hücre bölünmesi üzerine düzenleyici etkiler yapmaktadır. İnsanlarda çok hızlı parçalandığı için insana belirgin bir zararı yoktur ama parazit için aynı durum söz konusu değildir yani etken maddenin selektif toksisitesi vardır.
Eflornitinin Trypanosoma brucei gambiense  üzerine etkileri tesadüfen bulunmuştur ve hastaları komadan çıkardığı için "Diriltici İlaç" olarak da bilinmektedir.
Eflornitinin melarsoprol adlı daha toksik olan bir ilacın yerini alması umulmaktadır.

2001'de, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün (Médecins Sans Frontières), ("Doctors Without Borders") Dünya Sağlık Örgütünde yaptığı lobi faaliyeti sonrasında, eflornitin, melarsoprol ve pentamidinin en azından gereksinimi karşılayacak kadar üretilmesine karar verilmiştir. Bu 5 yıllık sürecçte ilacın dağıtımını da MSF yapmıştır. Aventis her yıl 5 milyon $ değerinde ilacı bağışlamıştır. Ayrıca vaniqa'nın üreticisi olan Bristol-Myers Squibb de maddi katkıda bulunmuştur.5 yıllık anlaşma 2006'da son bulmuştur. Uyku hastalığı için üretilen eflornitinin müstahzar adı Ornidyldir.
Beş yıllık süreç bittiğinde, Sanofi-Aventis ilacı üretmek isteyen diğer farmasötik firmalarına teknoloji aktarımı ve teknik destekte bulunacağını açıklamıştır.
Eylül 2005'te yapılan WHO açıklamasına göre India Institute of Chemical Technology ve Texas firması olan ILEX Onkoloji eflornitin üretiminin daha ucuz yollarını araştırmaktadırlar. ILEX ilacın kanser tedavisinde kullanılması için de çaba harcamaktadır.

Uyku hastalığı için kullanılırken 14 gün boyunca her 6 saatte bir 50 mg/kg olarak intravenöz olarak verilir.

Eflornitin kıl büyümesini durdurucu etken madde olarak da etkilidir. Topikal uygulandığında, birçok hastada etkili olduğu gösterilmiştir. Efficacy data submitted to Food and Drug Administration (FDA) observed about 58% of women using it on facial hair had improvement. Postmenopozal kadınlarda da etkili olabileceği düşünülmektedir. Nadir görülen yan etkiler akne, folikül irritasyonu, kaşınma ve kuruluktur.  Olguların %2'sinde kullanımı bıraktıracak yan etkiler oluşabilmektedir. Preparat kıllı bölgeye günde iki kez uygulanır. Etkisi genellikle 4-8 haftada ortaya çıkar. Etkisi, tedavi kesiminden sonraki sekiz haftaya kadar devam edebilir. Etki reversibldir ve bir süre sonra başlangıç şekline döner.

HairFacts: Vaniqa overview and medical data
WHO Eflornithine page11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ektoderm. Gastrulasyon sırasında, hücreler aktif ve pasif olarak yer değiştirirler. Bu yer değiştirmeler sonucunda hücreler Gastrula boşluğuna göre dışta, ortada ve içte olmak üzere sıralanırlar. Süngerler, Taraklılar ve Knidliler takımlarında orta tabaka bulunmaz ve diğer iki tabaka hayvanın tüm dokularını oluşturur. Buna diploblastik gelişim denir. Derisidikenliler ve Kordalılar gibi diğer yüksek hayvanlarda ise ektoderm ve endoderm arasında mezoderm denen üçüncü bir tabaka oluşur ki bu olaya triploblastik gelişim denir. Bu hücre tabakaları görünüm ve genetik aktivite yönünden birbirlerinden farklıdırlar. Bu hücre sıralarının en dıştakine ektoderm denir.
Ektoderm, yetişkin canlıdaki deri, tırnaklar, saç ve dişlerin yanı sıra merkezi sinir sistemi, beyin ve ekzokrin bezleri de oluşturur.
Bazı hayvan takımlarında (örneğin Yumuşakçalar ve Halkalısolucanlar) bazı hücrelerin kaderleri bu gibi erken safhalarda belirlenir ve hatta bazen döllenmeden önce bile sabitlenmiş olabilir.

Embriyonik gelişim

Epidermis, deriyi oluşturan üç tabakadan en dışta olanıdır. Daha içteki tabakalar dermis ve hipodermistir. Epidermis tabakası çevresel patojenlerden kaynaklanabilecek enfeksiyonalara karşı bir bariyer sağlar. Ayrıca transepidermal sıvı kaybı yoluyla vücuttan atmosfere verilen su miktarını düzenler. Epidermis, bir baz tabakanın üzerine dizi hücre tabakalarından oluşur.
Bu tabakaların en dışındaki olan korun tabakası ölü ve yassı hücrelerden oluşur. Bunlar kepek ve tırnak oluşumunda etkilidir. Korun tabakasını oluşturan hücrelerin içerisinde sert ve lifli proteinler (keratin) birikmiştir. Keratinli hücreler deriyi vurma, çarpma gibi mekanik etkilerden ve mikroorganizmalardan korur. Korun altında canlı ve çok katlı yassı epitel hücrelerden oluşan malpighi tabakası bulunur. Bu tabakanın hücrelerinde Melanosit pigment bulunur ve deriye rengini verir. Malpighi tabakasındaki canlı hücrelerin bölünerek yeni hücreler vermesiyle korun tabakası sürekli olarak yenilenir. Vücudu ısı ve soğuktan korur.
Alt deri (dermis): Duyu hücreleri, ter bezleri, sinir uçları, kılcal kan damarları, kıl kökleri, dokunma cisimcikleri bulunur. Pacini cisimciği, basıncı ve gerilme duygusunu algılar. Meissner cisimciği kılsız yerlerde ve merkel diskleri kıllı bölgelerde dokunma duyusunu algılar. Krause cisimciği soğuğu, ruffini cisimciği sıcağı algılamakta görevlidir. Alt derinin görevleri başlıca: Vücudun ısı, ter, su dengesini sağlamak, dış etkilerden korumak dokunma, basınç, acı duyularını algılamaktır. Duyu cisimcikleri dokunma, ağrı, basınç, sıcaklık gibi duyuları algılar. Sinirlerle beynin ilgili bölgelerine aktarılır. Sevinç, korku, heyecan, soğuk hava etkisi ile deri sinirleri kıl kaslarının kasılmasını ve kılların dikleşmesini sağlar.

Epidermis esas olarak keratinositlerden oluşur.

Epidermal hücreler, dış ortama karşı sıkı bir bariyer görevi görmek için birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Epidermal hücreler arasındaki bağlantılar, kaderin adı verilen transmembran proteinlerin oluşturduğu adherens (yapışık) bağlantı tipindedir. Hücrenin içinde kaderinler aktin filamentlerine bağlıdır.

Epidermis, incelenen cilt bölgesine bağlı olarak 4 veya 5 katmandan oluşur. Bu katmanlar dışarıdan içeriye doğru sırasıyla:

Kornifiye tabaka da denir.

Bu dar tabaka sadece avuç içlerinde ve ayak tabanlarında bulunur.

Keratinositler çekirdeklerini kaybeder ve sitoplazmaları granüler görünür.

Keratinositler, desmozomlar aracılığıyla bağlanır ve Golgi'nin içinden polar lipidler, glikosfingolipidler, serbest steroller, fosfolipidler ve katabolik enzimler açısından zengin lamelli gövdeler üretir.

“Bazal tabaka.” En derindeki katmandır. Tek tabakalı, prizmatik veya kübik bazal hücreleri bulundurur. Bu bazal hücreler birbirlerine ve bir üst katmandaki stratum spinozum hücrelerine desmozomlar ve hemidesmozomlar ile bağlıdır. Bu hücrelerin çekirdeği büyük ve oval olup hücrenin çoğunu kaplar. Bazal hücreler, bölünerek stratum spinozum katmanındaki keratinositleri oluşturur. Sürekli üretilen yeni hücreler, yavaş yavaş cildin üst tabakalarına doğru ilerler. Bu katmanın altındaki kan damarlarının varlığından dolayı aktif olarak büyürler. Yaklaşık 14. günde artık canlılıklarını kaybederek en üst katmanda birikmeleriyle stratum korneum (boynuzsu tabaka) oluşur. Bölünme ve yeni hücreler oluşturma özelliğiyle kök hücre gibi işlev gösterebilen hücrelere ‘bazal keratinosit kök hücreleri’ denir. Kılsız deri epidermisini ve fazla bölünen (hiper proliferatif) epidermisi, deri hastalıkları durumunda, bir arada tutan diğer hücreler de vardır. Bunlar, melanositler (pigment üreten hücreler) ve Merkel hücreleridir (dokunma reseptörleri).

Stratum bazale ve stratum spinosum'u kapsayan katmandır. İkisini aynı anda ifade etmek için kullanılır.

Epidermis, alttaki dokusu olan dermisten bir bazal membran ile ayrılır.

Fasya, ak zar veya fascia (Latince: tek. fascia, çoğ. fasciae; "bant"), cilt altında yer alan, kasları ve diğer iç organları birbirine bağlayan, stabilize eden, çevreleyen ve ayıran, öncelikle kolajenden oluşan bir bağ doku katmanıdır. Fasya, yüzeyel fasya, derin fasya ve visseral fasya olarak katmanlarına göre veya fonksiyon ve anatomik konumuna göre sınıflandırılır.
Ligamentler, aponeurozlar ve tendonlar gibi fasya da, çekme yönüne paralel bir dalgalı düzende yönlendirilmiş, yakın paketlenmiş kolajen elyaf demetleri içeren fibröz bağ dokudan oluşur. Bu nedenle fasya esnektir ve dalgalı liflerin çekme kuvveti tarafından düzleştirilmesine kadar büyük tek yönlü gerilme kuvvetlerine dayanabilir. Bu kolajen lifleri, fasya içinde yer alan fibroblastlar tarafından üretilir.
Fasya, ana bileşen olarak kolajene sahip olduğundan ötürü ligament ve tendonlara benzer, ancak konum ve fonksiyon bakımından farklılıklar gösterir. Ligamentler bir kemiği başka bir kemiğe, tendonlar kasları kemiklere bağlar, fasya ise kasları ve diğer yapıları çevreler.

Hücrelerarası madde

Fasya Araştırması8 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Finasterid, bir antiandrojen olup testosteronu dihidrotestosterona(DHT) çeviren tip2 5-alfa redüktaz enziminin inhibitörüdür. Düşük dozlarda benign prostat hiperplazisi (BPH) tedavisinde, yüksek dozlarda prostat kanseri tedavisinde kullanılır. Mayıs 2008'de yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre finasterid, prostat kanseri riskini %30 azaltmaktadır (aşağıya bakınız). BPH ilerlemesini durdurmak için doksazosin ile kombine olarak kullanılmaktadır. Ayrıca birçok ülkede androjenik alopesi yani erkek tipi kellik tedavisi için onayı bulunmaktadır.
Finasterid ilk olarak 1992'de prostat büyümesini önleyici ilaç olarak 1 mg dozda Proscar® adıyla onaylanmıştır. 22 Aralık 1997'de FDA finasteridin erkek tipi kellik tedavisinde kullanımını da onaylamıştır.
2005'te yapılan Prostat Kanseri Önleme Denemelerinde (PCPT) 5 mg dozda kullanıldığında prostat kanseri riskini %25 azalttığı gösterilmiştir. Ayrıca Gleason skoru artışı sağlamış ve prostat kanseri tanısında özgüllük ve seçicilğin artmasını sağlamıştır.2008'de yapılan bir çalışma  prostat kanseri riskini %30 azalttığını göstermiştir. Biyopsiyle yapılan incelemelerde kanserli alanlarda gerileme olduğu gösterilmişir.Ayrıca High-Grade prostat kanseri riskini artırmamaktadır.
Kullananların yaklaşık %1'inde gözlenen yan etkiler şunlardır: erektil disfonksiyon, daha az sıklıkla  jinekomasti. (meme bezi büyümesi).[1] 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tedavi kesildiğinde yan etkiler de durmaktadır.

Finasterid kadınlar için endike değildir.
Finasterid'in gebelik kategorisi X'tir çünkü doğum defektleri sebebidir. Özellikle erkek fetus gelişimini olumsuz etkilemektedir. Ciltten emilimi de olabileceği için kadınların ilaca dokunmaları bile önlenmelidir.
Finasteridin anne sütüne geçip geçmediği bilinmemektedir, bu yüzden emziren kadınlarda alınması önerilmez.
Finasterid erkek semenine geçebilmektedir ama Merck® bunun çok da önemli olmadığını söylemektedir.
Finasterid depresyonla ilişkilendirilmiştir İlaç aynı zamanda allopregnanolon (potent endojen GABA-A reseptör modulatörü) düzeylerini azaltmaktadır.
Birçok spor organizasyonu finasterid kullanımını yasaklamıştır çünkü bu ilaç doping olarak alınan steroid düzeylerini maskelemektedir! 2005 itibarıyla, finasterid Dünya Anti-Doping Ajansı yasak listesine alınmıştır. Şu ana dek finasterid kullanımı nedeniyle yasaklanmış sporcular şunlardır: atletler Zach Lund, Sebastien Gattuso, buz hokeyi kalecisi Jose Theodore
Finasterid'in cinsel davranışlara etkisi olup olmadığı İsveç Medikal ürünler Ajansı tarafından araştırılmaktadır.

Hafif ve orta derecede saç kaybı olan erkeklerle yapılan 5 yıllık bir çalışmada, Propecia® (finasterid 1 mg) ile tedavi edilen deneklerin %48'inde saç büyümesi olduğu, %42'sinde yeni saç kaybı olmadığı saptanmıştır. Propecia yalnızca sürekli kullanımda etkilidir, tedavi bırakılırsa 6-12 ay içinde ilaca bazı saç folikül düzelmeleri kaybolur. Minoksidil  gibi bu da özellikle kafanın en tepe merkez bölgesinde etkisini maksimum olarak gösterir.
Bazı kullanıcılar maddi tasarruf sağlama umuduyla Propecia yerine Proscar® satın alırlar ve Propecia®'ya benzemesi için tabletleri üç ila beş parçaya bölerler. Eğer evde gebe bir kadın varsa bu çok zararlı bir eylemdir çünkü erkek fetusta ufak derişimlerde bile doğum defektlerine yol açmaktadır! Özellikle erkek genital sistem gelişimini olumsuz etkilemektedir. Gebeler ilaçtan havaya saçılan tozdan bile uzak tutulmalıdırlar!
Propecia®'nın kadınlarda saç kaybını önelemede bir yararlılığı gösterilmemiştir. Ama ilacın üreticileri ilacın östrojenin azalıp testosteron salınımının arttığı postmenopozal kadınlarda etkili olabileceğini savunmaktadırlar. Postmenopozal kadınlara birçok doktor tarafından yazılmakta olan bu ilaç, kadının hamile kalabilme olasılığı olduğunda asla yazılmamalıdır!

UC Berkeley Wellness Letter tarafından ilk kez Mart 2003'te ilacın uzun süreli kullanımı ile oluşabilecek sorunlarla ilgili bir çalışma başlatılmıştır. Ayrıca ilacın dozunun çok fazla olduğu öne sürülmüştür. Bu iddia FDA'nın ilaca onay vermeden önce yaptığı çalışmalarla desteklenmektedir çünkü bu çalışmalarda ilacın 1 mg ve 0,2 mg kullanımları arasında büyük bir tedavi farkı olmadığı gösterilmiştir. Bazı kişiler FDA'yı ilaç dozlarının düzeltilmesi konusunda uyarmış fakat bir sonuç alınamamıştır. Oysa FDA ilacın 0,2 mg ve 1 mg dozlarıyla yapılan tedavi arasında bir fark olmadığını kabul etmiş  ama 1 mg dozun yan etkileri artırmadığını söylemiştir. Yapılan başka bir çalışmada da 0,01 mg dozun tedavide başarısız olduğu gösterilmiştir.
Prostat Kanseri Önleme Denemeleri'nde (PCPT), ilacı kullananlarda prostat kanseri gelişme riskinin %25 azaldığı gösterilmiştir. Ama prostat kanseri gelişmiş olanlarda ilacın kullanımına devam edildiğinde yayılmayı hızlandırdığı bildirlmiştir.

DHT, testosteron türevi bir hormon olup saç folüküllerinde bozulmaya ve erkek tipi kelliğe yol açtığı gösterilmiştir. DHT, tıpkı testosteron gibi bir steroid hormondur ama androjen almaçlarına daha yüksek affinite göstermektedir. Bundan dolayı testosteronun DHT'ye dönüşmesinin erkek tipi kelliği tetiklediği bilinmektedir. Ancak erkekte saçın dökülmesine neden olan tek faktör DHT değildir. Testosteron ve dehidroandrosteron gibi diğer androjen hormonlar da erkeklerde saçı dökmektedir fakat içlerinde saçı en çok dejenere eden DHT olduğu için saçın dökülmesine yol açan tek hormon DHT sanılmaktadır. Bu yüzden DHT'yi belli oranda azaltan finasterid'in saça olan etkisi sınırlıdır. Diğer 5 alfa redüktaz inhibitörleri gibi finasterid'in de etki sahası vertex bölgesi ile sınırlıdır.
DHT'nin saça ne şekilde zarar verdiği bilinmemekle birlikte, DHT'nin saç folikül hücrelerinin sitoplazmalarında androjen reseptörlerine bağlandığı gösterilmiştir. Oluşan reseptör-hormon dimeri daha sonra çekirdeğe giderek saç proteinlerini sentezleyen genlerin ekspresyonunu baskılamaktadır. (Şubat 2007)
Oysa, DHT beyin işlevleri için de önemlidir, ayrıca testis, prostat, kas dokusu gelişiminde de payı büyüktür. DHT fiziksel güçten, cinsel güçten ve pozitif konsantrasyondan sorumludur. Araştırmalara göre DHT, ruh ve beyin sağlığı açısından da öneme sahiptir. Finasterid, DHT'yi tamamen yok etmediğinden net bir tehdit oluşturmaz erkekler için ancak kimi erkekler, zamanla finasterid'den çok olumsuz olarak etkilenebilmektedir.

Finasterid içeren diğer ilaçlar kan testosteron düzeylerini yükseltmektedir, çünkü testosteronun DHT'ye dönüşümü azalmaktadır.Serumda sürekli testosteron yüksekliği olumsuz etkilere yol açabilir.
Ayrıca yapay olarak düşürülen DHT derişimleri de bazı istenmeyen sorunlara yol açabilmektedir. DHT bir östrojen antagonistidir. Erkekler de böbreküstü bezleri ile östrojen üretmektedirler, ama bu kadın ovaryumlarında üretilenin onda biri kadardır. DHT'nin azalması ile erkeklerde östrojenin etkisi artarak jinekomasti gelişebilir.
Östrojen yağ ile DHT ise kas ile alakalıdır genelde. DHT'nin azalması ile artan östrojen zamanla kilo almaya ve metobolik yağlanmaya neden olabilir.Çünkü daha çok östrojen daha çok yağ, daha çok yağ ise daha çok östrojen demektir.Östrojen'i dengeleyen ve azaltarak kas kütlesi-yağ kütlesi dengesini koruyan DHT artık azaldığından, erkek vücudu östrojen'e karşı savunmasız kalmıştır bir anlamda.
Finasterid ve dutasterid BPH tedavisi için geliştirilmiş olmakla birlikte, bazı araştırmacılar finasteridin genç insanlarda kullanımının prostatı olumsuz etkileyebileceğini söylemektedirler. Bir araştırmacı, Patrick Arnold, diyor ki “Yaşlı adamlarda sık gördüğümüz östrojen/androjen oranı BPH'ın gerçek nedenidir.”[Şubat 2007)

DHT, erkek vücudundaki en güçlü androjen hormondur. DHT temel olarak fetus döneminde cinsel organların oluşmasından ve beyinde erkeksi kimliğin oturmasından ve ergenlik çağında sekonder seks karakterlerinin (sakal, bıyık çıkması, ses kalınlaşması vs.) oluşumundan sorumludur. Ancak ergenlik döneminin sona ermesi ile DHT'nin görevi bitmemekte, gerek erkek beyninde, gerekse cinsel fonksiyonlar üzerinde etkisini bir ömür boyu sürdürmektedir. Yapılan araştırmalar, testosteron'un birçok dokuda DHT'ye dönüşmeden etki edemediğini ve testosteron'un etki sağlayabilmesi için 5 alfa redüktaz enzimi ile DHT'ye dönüşmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. DHT, testosterona göre çok daha etkili bir androjendir. Androjen reseptörlerine bağlanma oranı çok daha fazladır testosterona göre. Ayrıca testosteron, aramotase isimli bir enzimle belli oranda estrogen hormononuna dönerken DHT, hiçbir şekilde estrogene dönmez ve aromatase olmaz. Bu bağlamda, erkek metabolizmasında en güçlü erkeklik hormonu olduğu rahatlıkla söylenebilir. DHT, aynı zamanda estrogen'in istenmeyen yanetkilerine karşı da erkeği korur.
DHT azaldığı zaman ortaya empotans (iktidarsızlık), libido azalması, sperm sayısında azalma, orgazmın tatmin ediciliğinde düşüş, meni hacminde azalma gibi yanetkiler çıkmaktadır. Her ne kadar bu yanetkilerin geri dönüşümlü olduğu söylense de, serum DHT oranları labortuar ortamında azaltılan hayvanların, dişileri hamile bırakma oranları son derece düşmüş ve ilişki sırasında süreklilik sağlayamamış ve ilişkiye konsantre olamamışlardır.
Ergenlik dönemi sekonder seks karakterlerinin tam olarak oturması ile erkekte son bulmaktadır. Ancak sekonder seks karakterlerinin tam olarak oturması bazen 18 yaşını fazlası ile aşmakta ve 20 hatta 25 yaşına kadar süren bir zamana yayılmaktadır. Sakal ve bıyığın tam bir biçimde gür olarak çıkması, sesin tam olarak erkeksi ton alması, kas ve yağ kitlesinin tam olarak gelişmesi bazen uzun zamanlar almaktadır. Bu yüzden ergenlik dönemi takvim yaşından ziyade organik yaşla alakalı olan hormonal ve biyokimyasal bir süreçtir. Ne zaman biteceği kişiden kişiye farklılık gösterir. Kimi insanda 18 yaşında sona ererken kimi insanda 25 yaşına kadar sürebilir ergenliğin bitişi.

DHT'nin yol açtığı erkeksi farklılaşma meydana gelmeyecektir. Sakal-bıyık ya hiç çıkmayacak ya da tam olarak gür biçimde çıkmayacak ve genç erkek ömür boyu seyrek sakallı/bıyıklı ya da köse olarak kalacaktır.
Vücut kılla

Frengi (sifilis; sifiliz), spiroket bakterisi Treponema pallidum alttürünün sebep olduğu cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyondur. Cinsel yolla bulaşmanın yanı sıra kan transfüzyonlarıyla da bulaşabildiği gösterilmiştir. Aynı zamanda anneden fetüse, hamilelik ya da doğum sırasında bulaşabilir (konjenital sifilis). Treponema pallidum ile alakalı olarak insanlarda görülen diğer hastalıklar arasında veremdutu (pertenue alttürü), pinta (carateum alttürü) ve endemik frengi (endemicum alttürü) bulunmaktadır.
Frenginin bulgu ve belirtileri, ortaya koyduğu dört aşamaya (birincil, ikincil, latent ve üçüncül) göre değişkenlik gösterir. Hastalığın ilk aşamasında klasik olarak şankr/çıban (sert, ağrısız, kaşıntısız bir deri ülseri) ortaya çıkar. İkincil frengide çoğu zaman avuç içleri ve ayak tabanlarında yayılmış döküntü görülür. Latent frengi az belirti gösterir ya da hiç göstermez. Üçüncül frengi ise frengi kabarcıkları, nörolojik veya kardiyolojik belirtiler sergiler. Fakat bu hastalık sıklıkla görülen atipik görüntüler ortaya koyduğu için “büyük kopyacı” olarak da bilinmektedir. Teşhis genellikle kan testleri yoluyla konulur; ancak bakteriler mikroskop altında da görülebilir. Frengi, antibiyotikler ile etkili bir şekilde tedavi edilebilir. Özellikle kas içi penisilin G (nörosifiliz için damar içi olarak verilen) tercih edilir, yoksa seftriakson kullanılır. Penisiline karşı şiddetli alerjisi olanlarda ise oral doksisiklin ya da azitromisin uygulanır.
Frenginin 1999 yılında dünya çapında 12 milyon insana bulaştığına inanılmaktadır ve vakaların %90'dan fazlası gelişmekte olan ülkelerde görülmüştür. 1940'larda penisilinin yaygın bir şekilde bulunması sayesinde çarpıcı biçimde azalan hastalık oranları, milenyumun başında insan bağışıklık eksikliği virüsü (HIV) ile kombinasyon halinde birçok ülkede artmıştır. HIV infeksiyonunun (AIDS) gölgesinde kalmış gibi görünse de, frengi cinsel yolla bulaşan hastalıkların ilk üçünden ikincisidir. ABD'de 1950'li yıllardaki sifilis patlaması beyazperdede de etkisini göstermiş, W. Somerset Maugham'ın romanından esinlenerek, Kim Novak ile Laurence Harvey'in başrolleri paylaştığı "Of Human Bondage (1964)” yapıtında hastalığın tüm evreleri ve özellikle 3. evrenin akıl hastanesinde sonlanması başarılı bir biçimde vurgulanmıştır. Penisilinin başarısı, günümüzde hastalığın 1. ya da 2. evrede tedavisine olanak vermekte, 3. hastalarına rastlanmamaktadır. Olumlu gibi görünen verilere karşın, ABD, İngiltere ve Rusya sifilis-AIDS kompleksi'nin en yoğun görüldüğü ülkelerdir. Bu artış, erkeklerle veya kadınlarla seks yapan erkekler, kadınlarla veya erkeklerle seks yapan kadınlar arasındaki korunmasız cinsel uygulamalar, artan rastgele cinsel ilişkide bulunma, fuhuş ve bariyer yöntemleriyle korunmanın azalması ile ilişkilendirilir. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar arasında bulaşma gücü en yüksek olan "bel soğukluğudur (gonore)"; sifilis ikinci sırada yer alır.

Frengi, Edinsel sifilis ve Konjenital sifilis olarak 2 ana gruba ayrılır; edinsel sifilis erişkinlerde, konjenital sifilis gebeliği sırasında sifilisin 1. ya da 2. evresinde olan annelerin çocuklarında görülür.
Frengi, dört farklı aşamadan birinde kendini gösterebilir: birincil, ikincil, latent ve üçüncül, dahası ırsi de olabilir. Frengi, kendini farklı görüntülerle ortaya koyduğu için Sir William Osler tarafından “büyük kopyacı” olarak adlandırılmıştır.

4 evresi vardır:

Birincil frengi genellikle başka bir kişinin bulaşıcı lezyonları ile cinsel temas yoluyla bulaşır. İlk bulaştan yaklaşık olarak 3 ila 90 gün sonra (ortalama 21 gün), temas noktasında önce bir papül belirir. Papül yüzeyinin ülserleşmesi ile şankr (çıban) olarak nitelendirilen bir deri lezyonu ortaya çıkar. Bu, klasik olarak (%40 oranda), sağlam tabanlı ve 0,3 ila 3,0 cm boyutlarında keskin sınırları olan tek, katı (katı şankr), zımbayla delinmiş gibi, ağrısız ve kaşıntısız bir deri ülseridir. Ancak lezyon hemen hemen her şekli alabilir. Tipik şeklinde, makülden papüle evrim geçirir ve nihayetinde aşınma ya da ülsere dönüşür. Zaman zaman, birden fazla lezyon olabilir (~%40), birden fazla lezyon, HIV ile birlikte bulaştığında daha yaygın olur. Lezyonlar ağrılı ya da hassas olabilir (%30), ve genital organların dışında meydana gelebilir (%2–7). En yaygın görülen yer kadınlarda rahim boynu (%44), heteroseksüel erkeklerde penis (%99) ve nispeten yaygın olarak erkeklerle seks yapan erkeklerde anal yolla ve rektaldir (%34). Bu evrede, enfekte olan alanın etrafında sıklıkla Lenf bezi büyümesi görülür (reaktif hiperplazi; %80), ve şankr oluşumundan 7 ila 10 gün sonra meydana gelir. lezyon tedavi edilmeden üç ila 6 hafta kadar sürebilir.
Treponema pallidum, gebe annelerden plasenta ile fetüse, enfekte kanın transfüzyonu ile alıcıya bulaşabilmektedir (bu tür bulaşmalarda şankr görülmez, hastalık doğrudan 2.evre belirtileriyle başlar). Şankrlar, olguların %10'unda ekstragenitaldir. Ekstragenital şankrların lokalizasyonu cinsel ilişkinin kurgusuna göre değişebilir (dudak, dil, damak, perianal bölge, parmak). Şankr kendiliğinden iyileşir ve bu nedenle sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda genellikle önemsenmez ve önlem alınmadığı için hastalığın 2. evresi gelişir.

Şankrın iyileşmesinden sonra kısa bir latent bir dönem geçiren sifilis, 4-8 hafta sonra gripal infeksiyon ve saçlarda dökülme bulgularıyla 2. evreye girer. En yaygın belirtileri arasında deri, muköz membranlar ve lenf düğümleri bulunmaktadır. Gövdede, el ve ayaklarda, avuç içi ve ayak tabanları da dahil olmak üzere, simetrik, kırmızımsı pembe ve kaşıntısız döküntü olabilir. Döküntü, makülopapüler ya da pustular hale gelebilir. Deri ve mukozalardaki bazı papüller reaktif epitel hiperplazileri sonucunda 2–3 cm çapında kahverengimsi-kırmızı plaklara dönüşür; tümöre benzeyen ve oldukça enfeksiyöz olan bu plaklara condyloma lata adı verilir 1.evrede saptanan lenfadenopatiler (reaktif hiperplazi) alevlenir.
Ağız mukozasındaki lezyonlara "sifilitik stomatit" adı verilir; salyangoz izine benzeyen beyaz renkli plakların bir bölümü ülserleşir. Dilde papüller ve ağrılı çatlaklar oluşur, bazı hastalarda makroglossi vardır. Hastada güçlü bir spiroketemi vardır; deri ve mukoza lezyonları ile genital sıvılarda ve tükürükte bol spiroket bulunur; hastalığın en bulaştırıcı (enfeksiyöz) evresidir.
Diğer semptomlar arasında ateş, boğaz ağrısı, halsizlik, kilo kaybı, saç kaybı ve baş ağrısı yer alır. Hepatit, böbrek hastalığı, eklem iltihabı, periostit, optik nörit, üveit ve interstisyel keratit nadir görülen belirtiler arasındadır. Akut semptomlar genellikle üç ila altı hafta sonra ortadan kalkar ve latent evre başlar. Ancak, hastaların %25'inde ikincil belirtiler tekrar görülebilir. İkincil frengisi olan birçok kişide (kadınların %40-85'i, erkeklerin %20-65'i) daha önce tipik birincil frengi şankrı rapor edilmemiştir.

Latent frengi, hastalık belirtileri olmadan serolojik enfeksiyon bulgusu olarak tanımlanır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde, erken (ikincil frengiden sonra 1 yıldan az) ya da geç (ikincil frengiden sonra 1 yıldan fazla) olarak tanımlanmıştır. Birleşik Krallık, erken ve geç latent frengi için iki yıllık bir geçirim kullanır. Erken latent frengide bazı semptomlar yineleyebilir. Geç latent frengi semptomsuzdur ve erken latent frengi kadar bulaşıcı değildir; spiroket yoktur ya da çok azdır; ancak antijenleri vardır.
En önemli bulgu nekrozdur; frenginin 3. evresinde görülen özgün nekrozlara "gom (gumma)" adı verilir.

Üçüncü evre frengi bulguları ilk bulaşmadan sonra yaklaşık 3 ila 15 yıl sonra belirir. Spiroket antijenlerine ile bunlara karşı oluşan antikorların yaptığı immun kompleksler organizmanın çeşitli bölgelerinde önemli defektlerin oluşmasına yol açar. Bu evredeki etkileri üç farklı şekilde sınıflandırılabilir: frengi kabarcığına benzeyen gomlar içeren frengi (%15), geç nörosifiliz (%6,5) ve kardiyovasküler frengi (%10). Tedavi olmadan, enfekte kişilerin 1/3'ünde üçüncü evre gelişir. Bu evrede spiroket yoktur, hastalık bulaşıcı değildir
Frengiye özgü bir nekroz türü olan gom (frengi kabarcığı) içeren üçüncü evre genellikle ilk bulaşmadan 1 ila 46 yıl sonra, ortalama 15 yılda, oluşur. Deride görülen kabarcıklar (gomlar) yumuşak, boyutları değişkenlik gösteren, tümöre benzer nekrozlu kitlelerdir. Kemik ve karaciğeri etkiler ancak her yerde oluşabilir. Aort başlangıcı, kardiyovasküler gomların en sevdiği lokalizasyondur (mesaortitis syphilitica); bu tabloda, aortun lezyon bölgesinde oluşan anevrizmanın yırtılması (kalp tamponadı) ile ansızın ölüm olur. Santral sinir sistemi etkilenmeleri (nörosifilis), önemli kişilik değişikliklerine ve psikiyatrik hastalıklara yol açar (genel parezi); hastaların çoğu yaşamlarının kalan bölümünü akıl hastanelerinde geçirir. Meningovasküler etkilenmeler hidrosefalusla sonlanır. M.spinalis bozuklukları, tabes dorsalis tablosuna yol açar. Beyin dokusundaki gomlar, tümör gibi davranır. Karaciğer gomları deformasyonlara neden olur (hepar lobatum). Deri gomları geniş sikatrisler bırakır. Gözlerde koroidi ve retinayı etkileyen yangı gelişir. Bu evreye özgü ağız lezyonları dilde ve damakta görülür. Dilde meydana gelen atrofik glossit (luetic glossitis) zemininden lökoplaki ve skuamöz hücreli karsinom gelişebilir. Sert damak gomları perforasyonla sonlanır.

Spiroketlerin plasenta aracılığıyla bulaşması nedeniyle 1. evre görülmez (doğum sırasındaki bulaşmalarda, bebek intrauterin dönemde enfekte olmadığı ve bulaş doğum sırasında gerçekleştiği için "edinsel sifilis" grubunda sayılır). Konjenital (doğumsal) sifilisli bebeklerin bir bölümü herhangi bir semptom göstermez. Semptom saptanan yenidoğandaki ilk bulgu pneumonia alba'dır, pnömonili bebeklerin çoğu

birkaç saat içinde ölür. Yaşayabilen çocuklarda, edinsel sifilisin 2. evresine ilişkin klinik bulguların yanı sıra bazı özgün belirtiler vardır. Konjenital sifilis olgularının 2 evresi vardır:

Deri ve mukozalarda vezikülobüllöz lezyonlar, ülserler oluşur. Ağız mukozasında saptanan iki taraflı-simetrik plaklar çok sayıda spiroket içerirler. Burun tıkan

Gevşek bağ doku, embriyo gelişmesine devam ederken diğer dokular oluştuktan sonra kalan mezenşimden meydana gelir. Diğer dokuların aralarını dolduran, deriyi organlara bağlayan, kas aralarındaki boşlukları dolduran, epiteli içerdiği kan damarlarıyla besleyen ve solunum ve sindirim sistemindeki muköz zarları oluşturan dokudur. Seröz zarların yapısında bulunur. Yapısında en çok fibroblast hücreleri bulunmakla beraber, mezenşimden farklılaşan ya da kandan geçen makrofajlar, mast hücreleri, yağ hücreleri ve plazma hücreleri de yapısında yer alır. Süngerimsi bir yapıda olan dokuda içlerinde az miktarda zemin maddesi bulunan boşluklar vardır. Bu boşluklara areola, boşluklu dokuya ise, areolar doku denir. Areolar doku, gevşek bağ dokusu ile aynı anlamda kullanılabilmektedir. Kollajen, elastik fibriller daha yoğun olmakla beraber, retiküler fibriller de zemin maddesinde bulunmaktadır.

Bağ doku
Embriyonik bağ dokusu
Mezenşimal bağ doku
Muköz bağ doku
Erişkin bağ dokusu
Genel bağ doku
Gevşek bağ dokusu
Sıkı bağ dokusu
Düzenli sıkı bağ dokusu
Düzensiz sıkı bağ dokusu
Özel bağ doku
Elastik bağ doku
Retiküler bağ doku
Pigment doku
Yağ doku

Gorlin sendromu (Basal cell nevi; Nevoid basal cell carcinoma; Gorlin-Goltz sendromu),  otosomal dominant yolla aktarılan, deride tümörler ve kistler, çene kemiklerinde odontojen keratokistik tümörler, dudak ve damak yarığı, beyin zarında kireçlenmeler, avuçlarda ve tabanlarda çukurcuklar, çeşitli tümörler, mezanter kistleri ve kemik malformasyonları içeren kalıtsal bir sendromdur.
Frontal ve temporal kemikler makrosefali izlenimi verecek kadar geniş ve çıkıntılıdır (pagetoid görünüm). Beyinde, 20 yaş öncesi yapılan radyolojik incelemelerde, beyin zarlarının birleştiği yerlerde (falx cerebri) plaklar yapan kireçlenme alanları saptanır. Yayvan bir burun sırtı vardır, paranazal sinüsler geniştir. Strabismus, konjunktiva kistleri, glokom ve iris defekti (koloboma) vardır.
Çenelerde multipl keratokistik odontojen tümörler, yarık dudak ve yarık damak ile altçenede prognatizm saptanır. Altçenedeki kistik tümörler paresteziye neden olabilir.

Akciğerlerde kistik boşluklar olabilir. Kostalar yeterince gelişememiştir; yarık ya da kaynaşmış olabilirler. Bağırsaklar çevresinde mezanter kisti (lenfosel) gelişir. Vertebralarda kaynaşmalar, spina bifida, skolyoz ve kifoz (kifoskolyoz), kısa parmaklar iskelet sistemindeki önemli malformasyonlardır.
Deride multipl bazal hücreli karsinomlar vardır; tanı için 20 yaşından küçüklerde tek tümörün bulunması yeterlidir. Derialtı dokularda küçük kireçlenmelere rastlanır.
Tümör riski yüksektir. Ovaryum ve uterus fibromaları, ovaryum karsinomu, rabdomyoma, çenelerde ameloblastoma ve fibrosarkoma, çocuklarda medulloblastoma olası tümörlerin başlıcalarıdır. Leiomyoma ve Wilms tümörü içeren olgular da bildirilmiştir.
Yukarıdakilere kıyasla daha seyrek saptanan bulgular da vardır; hipertelorizm, mikroftalmi, katarakt, retina anomalileri, kalp anomalileri, polidaktili, plevral kistler seyrek görülen bulgulardır.

Delikliler (Foraminifera), protistler (Protista) âleminin ameboid harekete sahip canlılar içeren bir şubesidir.
Çoğunlukla denizde, birkaç türü tatlısularda yaşayan kabuklu canlılardır. Dallanan ve yer yer birbirleri ile birleşen ince uzun yalancı ayakları ile diğer kökbacaklılardan ayrılırlar. İlkel gruplarda kabuklar; jelatin gibi bir salgı maddesi içine gömülmüş olan kum taneleri, sünger spikülleri ya da bunlar gibi yabancı cisimlerden oluşur. Gelişmiş gruplarda ise; kabuk kalsiyum karbonattan oluşur. Bazılarında kabuğun dışarı açılan büyük bir deliği vardır. Yalancı ayaklar bu delikten dışarı çıkar. Tek delikli kabuklulara İmperforat denir. Çoğunda büyük delikle birlikte birçok küçük delik de vardır. Bu kabuklulara ise; Perforat denir. Kabukluların deniz diplerinde birikmesi, değişik jeolojik zamanlaraki tebeşir ve kalker oluşumlarını sağlamıştır. Yalancı ayak olarak retikülopodlar görülür. Bunlar kabuktaki delikten dışarı çıkarak, besin yakalamada yardımcı olurlar. Besin olarak, algler, diyatomlar, bazı protistler ve kopepotlarla beslenirler. Çoğalmaları, çoğa bölünme ve döl değişimi ile olur. Fosiller iyi korunmuştur ve denizlerdeki çökeltilerin oluşumuna önemli katkısı vardır. Petrolün toplanması için ana kayaçları delikliler oluştururlar.
Türkiye'de bulunan 150 milimetre boyutunda dünyanın en büyük Foraminifera fosili Guinnes Rekorlar Kitabına girmiştir.

Modern foraminifer öncelikli olarak deniz organizmalarıdır, ancak yaşayan canlılar tuzlu, tatlı suda ve hatta karasal habitatlarda bulunmuştur. Türlerin çoğunluğu bentiktir ve başka 40 morfospes planktoniktir. Bununla birlikte, bu sayı, gerçek çeşitliliğin yalnızca bir kısmını temsil edebilir, zira birçok genetik olarak birbirinden farklı türler morfolojik olarak ayırt edilemez olabilir.

Foraminiferler, bilinen en derin kısım olan Challenger Deep'i de dahil olmak üzere, Mariana Çukuru gibi okyanusun en derin kısımlarında bulunur. Karbonat tazminat derinliğinin altında olan bu derinliklerde, testlerin kalsiyum karbonatları aşırı basınçtan dolayı su içerisinde çözünebilir. Derin Çukurlarda bulunan foraminiferlerin karbonat testleri yoktur, bunun yerine organik maddelerden bir tanesi vardır.

Challenger Deep'de bulunan dört tane tür, okyanuslardaki herhangi bir yerden bilinmiyor; bunlardan biri bölgeye özgü endemik bir cinsi temsil ediyor. Resigella laevis ve R. bilocularis, Nodellum aculeata ve Conicotheca nigrans'tır (eşsiz cins). Çoğunlukla şeffaf organik materyalden oluşan, kil gibi görünen küçük (yaklaşık 100 nm) tabak içeren testler var.                                       

Ölmekte olan planktonik foraminiferler sürekli olarak deniz tabanında yağışlar, mineralize testleri biriken tortuda fosil olarak korunmuştur. 1960'lı yıllardan başlayarak ve büyük ölçüde Derin Deniz Sondajı, Okyanus Sondajı ve Uluslararası Okyanus Sondaj Programlarının himayesinde ve petrol arama gayelerinin amaçları doğrultusunda gelişmiş derin deniz sondaj teknikleri, foraminifer fosillerini taşıyan tortul çekirdeklerini ortaya çıkarıyor. Bu fosil testlerinin etkin sınırsız kaynağı ve çekirdekler için nispeten yüksek hassasiyetli yaş kontrol modelleri, Juras ortasında uzanan evrim süreci son derece yüksek kaliteli planktonik foraminifera fosili kaydını üretti ve bilim adamları için sınama ve belgeleme için eşsiz bir kayıt sunuyor. Fosil kayıtlarının istisnai kalitesi, fosiller temelinde geliştirilecek türler arası ilişkilerin etkileyici detaylı bir resmini sağlarken, birçok durumda daha sonra mevcut örnekler üzerindeki moleküler genetik çalışmalarla bağımsız olarak geçerlilik kazanmıştır Karmaşık kabuk yapısına sahip daha büyük bentik foraminiferler, farklı bentik çevrelere karşı oldukça spesifik bir şekilde reaksiyona girer ve bu nedenle, toplulukların bileşimi ve belirli türlerin dağılım modelleri aynı anda alt tipleri ve ışık gradyanını yansıtır. Dünya tarihi boyunca, daha geniş Foraminiferler sıklıkla değiştirilir. Özellikle, belirli sığ su fasiyesi türlerini karakterize eden Foraminifer birlikleri ölüyor ve belirli bir zaman aralığının ardından, yeni bir evrimsel adaptasyon sürecinden çıkan aynı kabuk morfolojisi yapısına sahip yeni birlikler tarafından değiştiriliyor. Bu evrimsel süreçler, daha büyük Foraminifer'i Permien, Jura, Kretase ve Senozoik için indeks fosilleri olarak yararlı kılar.

Çeşitliliği, bolluğu ve karmaşık morfolojileri nedeniyle fosil foraminifer toplulukları, biyostratigrafi için yararlıdır ve 1920'de Alva C. Ellisor tarafından keşfedildiği gibi, tortul kayaçlara göre doğru tarihler verebilir. Petrol endüstrisi, potansiyel hidrokarbon yatakları bulmak için foram gibi mikrofosillere çok güveniyor.
Kalkerli fosil foraminifer, yaşadıkları eski denizlerde bulunan elementlerden oluşur. Bu nedenle, paleoklimatoloji ve paleoceanografide çok yararlıdırlar. Kararlı izotop oranlarını ve kabukların eser element içeriğini (testleri) inceleyerek geçmiş iklimin yeniden yapılandırılması için kullanılabilirler.Küresel sıcaklık ve buz hacmi, karbonun kararlı izotop oranlarını inceleyerek, oksijen izotopları ve karbon döngüsünün geçmişi ve okyanusal verimlilik ile açığa çıkabilir. Planktonik foramların fosil kayıtlarında görülen coğrafi desenler eski okyanus akımlarını yeniden yapılandırmak için de kullanılır.Bazı foraminifer türleri sadece belirli ortamlarda bulunur, çünkü eski denizel tortulların çökeldiği ortamı belirlemek için kullanılabilirler.
Canlı foraminifer toplulukları faydalı biyostratigrafi belirteçleri yapmak için aynı nedenlerle mercan resifinin göstergeleri de dahil olmak üzere kıyı ortamlarında biyoindikatör olarak kullanılmaktadır. Kalsiyum karbonat asidik koşullarda çözülmeye duyarlı olduğu için foraminifer, iklim ve okyanus asitlenmesinden dolayı özellikle etkilenebilir.
Foraminifer petrol araştırmalarında kullanılır ve petrol kuyularındaki sedimenter tabakaların yaş ve paleo-ortamlarını rutin olarak yorumlamak için kullanılır. Aglütinasyonlu fosil: Sedimanter havzalarda derin bir biçimde gömülü olan foraminifer, petrol üretiminde önemli bir faktör olan termal olgunluğun tahmininde kullanılabilir. Foraminiferal Colouration Index (FCI) renk değişikliklerini ölçmek ve gömü sıcaklığını hesaplamak için kullanılmaktadır. FCI verileri özellikle petrol üretiminin ilk aşamalarında (yaklaşık 100 °C) yararlıdır.

Foraminifera arkeolojide bazı taş hammadde tiplerinin kanıtlanmasında da kullanılabilir. Kireç taşı gibi bazı taş türleri, yaygın olarak fosilleşmiş foraminifer içerdiği bulunmuştur. Bir taş örneği içindeki bu fosillerin çeşitleri ve konsantrasyonları, bu numuneyi aynı "fosil imza" ı içeren bir kaynak ile eşleştirmek için kullanılabilir.

California Paleontoloji Müzesi
Foraminiferler6 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
star*sand project Foraminifer projesi
Tarih müzesi
Foraminifera çeşitleri

Kartopu Dünya hipotezi, 650 milyon yıl önce gerçekleşen bir buzul çağında, tüm Dünya yüzünün en az bir defa olmak üzere, tamamen ya da neredeyse bütünüyle buz tabakalarıyla örtülüp donduğunu ve bir kartopuna dönüştürdüğünü öne sürer. 'Kartopu Dünya' olarak adlandırılan bu dönemde yeryüzü, okyanuslar da dahil olmak üzere tamamen kar ve buzla örtülüydü. Jeoloji bilim topluluğu, genelde buzul kökenli olarak kabul edilen tropikal enlemlerdeki tarih öncesi dönemlere ait tortul sedimentleri ve jeolojik kayıtlardaki diğer gizemli özellikleri en iyi şekilde açıkladığı için genel olarak bu hipotezi kabul eder. Bu modele karşıt görüş bildiren uzmanlar ise küresel buzullaşmaya dair jeolojik kanıtların etkilerinin buz veya sulu karlı bir okyanusun jeolojik fizibilitesine imkân vermediğini ve bu denli donmuş koşullardan bir çıkışın da pek mümkün olmayacağını öne sürerler. Dünyanın tam bir kartopu olup olmadığı veya ince bir ekvatoral çizgide suların, en azından mevsimlere bağlı olarak olsa da açık kalabildiği bir sulu kar (İng: slush) görünümünde mi olduğu gibi henüz birçok cevaplanmamış sorular mevcuttur.
Kartopu dünya olarak adlandırılan bu buzul çağın, Dünya üzerindeki biyo-çeşitliliğin birdenbire zirve yaptığı Kambriyen patlaması öncesinde gerçekleştiği göz önüne alındığında, Kartopu Dünya döneminin dünyadaki çok hücreli yaşamın evrimini tetiklemiş olduğu da düşünülebilir. Daha önce olmuş ve daha uzun sürmüş başka bir Kartopu Dünya olayı, yani 2.4 ile 2.1 milyar yıl önceki Huronian Buzul Çağı ise oksijen felaketi tarafından tetiklenmiş olabilir.

Douglas Mawson (1882–1958), Avustralyalı yerbilimci ve Antarktik kaşifi, kariyerinin büyük bir kısmını kalın ve geniş buzul çökeltilerin olduğu Güney Avustralya'nın Neoproterozoyik katmanları üzerinde çalışarak geçirmiştir ve kariyerinin sonlarına doğru küresel buzullaşma olasılığı üzerine spekülasyonlarda bulunmuştur.
Ancak Mawson'un küresel buzullaşmaya dair fikirleri, Avustralya'nın ve az kapsamlı buzul yataklarının bulunduğu diğer kıtaların coğrafi konumunun zaman içinde sabit kaldığı ve değişmediği gibi yanlış bir varsayıma dayanıyordu. Kıtasal sürüklenme hipotezin ilerlemesi ve sonunda levha tektoniği kuramı ile birlikte, buzul kökenli tortul sedimentler için, bunların kıtaların daha yüksek enlemlerde bulundukları bir dönemde, bir noktada toplanmış olduklarına dair daha kolay bir açıklama bulunabildi.

Kimberella, Edikara faunasına (635-542 milyon yıl önce) ait olan nesli tükenmiş bir hayvan cinsidir. Kimberella'nın sistematikteki sınıflandırılması belirsiz olup tam olarak kesilik kazanmamıştır. Bu cins sadece "Kimberella quadrata" isimli tek bir türü içermektedir. 1959'da bulunan ilk fosillere Avustralya kıtasında Ediacara tepelerinde rastlanıldığı için bu bölge jeolojik bir dönem olan Edikara'ya ismini vermiştir (İngilizce: Ediacarium). Bulunan bu örneklerin radyometrik ölçümlerle yaşlarını kesin olarak tespit etmek şimdiye kadar mümkün olamamışsa bile 1997'de Rusya'da Barents Denizinde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan fosillerin yaşları kesin olarak tespit edilebilmiştir. Yapılan ölçümler Rusya'da bulunan bu fosillerin 558 ile 555 milyon yıl öncesine ait olduğunu göstermektedir.
Kimberella başlangıçta coelenterate grubuna ait bir denizanası olarak sınıflandırılmıştır. Daha sonra 1997'de bulunan fosil örnekte, bilateral simetrili hayvanlarda görülen bazı özelliklere rastlandığı ve Radula'larda da görülen törpülü dil yapısına sahip olabileceği anlaşılınca yumuşakçalar grubunun bazal bir temsilcisi olarak yeniden sınıflandırıldı. Fosil kalıntıların yumuşakçalar grubuna ait olup olmadığı veya yeni bulunan fosillerde görülen izlerin törpülü dil olarak yorumlanıp yorumlanamayacağı tartışma konusuyken palaentologlar, Kimberella'nın bilateral simetrili hayvanları kapsayan Bilateria grubuna ait olduğunda hemfikirler.

Rusya'da Onega Nehri'nin Barents Denizi (veya bu denizin bir parçası olan Beyazdeniz) ile birleştiği deltada her yaş grubundan ve büyüklükte yaklaşık 1000 adet Kimberella fosili bulunmuştur. Bulunan Kimberella fosilleri genellikle ölçü olarak 15 cm uzunluğunda ve 5–7 cm genişliğinde bir büyüklüğe sahip olsa da 3–4 cm olan daha küçük örnekleri de bulunmaktadır. Bunun yanında sadece 2–3 mm uzunluktaki örnekleri de tespit edilebilmiştir. Rusya'da bulunan fosiller ve Kimberella'nın geride bıraktığı izler kenarları fırfırlı bir yapıya sahip olan bu canlının ilerlemelerini sağlayacak organlara ve uzantılara sahip olduğunu, hareket edebildiğini göstermektedir.

Kimberella'nın sistematiği, canlılığın Kambriyen Patlaması'ndaki ani yayılışını ve gelişimini anlamak adına önemlidir. Kambriyen Patlaması Kuramı'na göre bugün yaşayan canlıların yapı planları günümüzden 543 ile 518 milyon yıl önce ortaya çıktı. Kimberella'nın çift simetrili ve bilateral bir hayvan olarak yorumlanması ise hayvan türlerindeki çeşitlenmenin halihazırda Kambriyen Öncesi bir dönemde başlamış olduğunu düşündürmektedir. Eğer Kimberella'nın gerçekten Yumuşakçalar grubuna ve böylece Birincil ağızlılar'a (Protostomia) ait olduğu tespit edilebilirse, bu durumda sadece birincil ağızlı hayvanlar (Protostomia) ile ikincil ağızlı (Deuterstomia) hayvanlar grubunun günümüzden yaklaşık 555 milyon yıl önce, yani Kambriyen döneminin başlangıcında evrimsel olarak birbirlerinden ayrıştıklarına işaret etmekle kalmaz, aynı zamanda şu an kardeş grup olarak yorumlanan Yumuşakçalar ile Annelida/Arthropoda soylarının da bu dönemde birbirlerinden ayrılmış olduklarını da gösterir.

Kolesterol, hayvanların vücut dokularındaki hücre zarlarında bulunan ve kan plazmasında taşınan bir sterol, yani bir steroid ve alkol birleşimidir. Daha düşük miktarlarda bitkilerde de bulunur. İlk defa 1754'te safra taşlarında kolesterol bulunduğu için bu maddenin ismi Yunanca chole- (safra) ve steros (katı) sözcükleri ile kimyadaki -ol ekinden türetilmiştir.
Kolesterol, özellikle hayvansal gıdalarda bulunur ama vücuttaki kolesterolun ancak ufak bir kısmı gıda kaynaklıdır; çoğu vücut tarafından sentezlenir. Vücudun her hücresinde bulunmakla beraber, onun sentezlendiği veya hücre zarlarının daha çok olduğu organ ve dokularda, örneğin karaciğer, omurilik ve beyinde, ayrıca ateromlarda, kolesterolun yoğunluğu daha yüksektir. Kolesterol kanda normalden fazla bulunması halinde damarlarda birikerek damar sertleşmesine (ateroskleroz) yol açar. Bazen de safra pigmentleri ile birleşerek safra taşlarının oluşumunda rol oynar.
Kolesterol pek çok biyokimyasal reaksiyonda yer almasına rağmen özellikle lipoproteinlerin kolesterolü taşıma biçimleri ve kandaki kolesterol düzeyleriyle kalp hastalıkları arasındaki bağlantıdan dolayı bilinir. Vücut, kolesterolü kullanarak hormonlar (kortizol, üreme hormonları), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir.
Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa kan damarlarında birikir ve sertleşmeye ve daralmaya (ateroskleroz veya arteriyoskleroz) yol açar. Aterosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum gibi maddeler de birikir. Ateroskleroza halk arasında damar sertliği, damar kireçlenmesi de denir. Yüksek kan kolesterolünün zararlarından bahsedilirken söz konusu olan "kötü kolesterol", yani düşük yoğunluklu lipoprotein (İngilizce low density lipoproteins LDL) tarafından taşınan kolesterol düzeyidir. Yüksek yoğunluklu lipoprotein (İngilizce high density lipoproteins HDL) tarafından taşınan kolesterole "iyi kolesterol" denir.

Kolesterol hücre zarlarının (membranlarının) inşası ve bakımı için gereklidir. Kolesterol içeren membranlar daha geniş sıcaklık aralığında akışkanlıklarını korurlar. Kolesterol, yağların sindirimine yarayan safranın sentezlenmesinde kullanılır. Ayrıca aralarında yağda çözünen vitaminlerin (A,D, E ve K vitaminleri gibi) metabolizmasında rolü önemlidir. Aldosteron, testosteron, östrojen ve projesteron gibi steroid hormonlarının ve kortizolun sentezlerinde yer alır. Başka araştırmalar kolesterolün sinir hücreleri arasındaki sinapslarda ve bağışıklık sistemi hücrelerinin işlevlerinde rol oynadığını gösterir. Hücre membranının yapısına etkisi sonucunda hücre sinyal iletimine ve membranlardaki iyon ve proton geçirgenliğine de etki eder.

Kolesterol suda çok az çözündüğünden kanın sulu kısmında taşınamaz. Kolesterolün kanda taşınması, suda çözünebilen ve kolesterol ve diğer yağ türevlerini taşıyabilen lipoproteinler aracılığıyla olur. Bu lipoproteinlerin yüzeyinde yer alan proteinler, kolesterolün hangi hücrelerden alınıp hangi hücrelere taşınacağını belirler.

Vücuttaki kolesterolün çoğu vücut tarafından sentezlenir. Günlük üretimin %20-25'i karaciğerde gerçekleşir, ayrıca, ince bağırsak, adrenal bezleri ve üreme organlarındaki sentezlenme miktarı diğer dokulara kıyasla daha yüksektir. Yaklaşık 70 kg ağırlığındaki bir kişinin vücudunda toplam 35 g kolesterol vardır. Günlük dahili üretim miktarı 1 g, besin yoluyla alınan miktar ise 200–300 mg'dır. Bağırsaklara (safra ve besin yoluyla) giren 1.200-1.300 mg'ın yarısı kana geçer.
Kolesterol çoğu hücre ve dokuda HMG-KoA Redüktaz enziminin başlattığı mevalonat yolu adlı reaksiyon zinciri ile sentezlenir (sağdaki şekle bakınız). Konrad Bloch ve Feodor Lynen 1964 Nobel Tıp ve Fizyoloji ödülünü, kolesterol ve yağ asidi metabolizmasının mekanizması ve denetimi ile ilgili çalışmalarıyla kazandılar.

Şilomikronlar kolesterol ve trigliseritleri ince bağırsaktan karaciğere taşır. Bu kolesterolün bir kısmı besin yoluyla edinilmiştir, bir kısmı ise vücudun sentezleyip karaciğerden salgıladığı safradan kaynaklanır. Şilomikronlar taşıdıkları lipitlerin bir kısmını vücuttaki dokulara bırakıp sonra karaciğer tarafından alınırlar. Şilomikronların kalmadığı yemek arası zamanlarda ise kolesterolün başlıca kaynağı karaciğerdir. Karaciğerde üretilen kolesterol ve diğer lipitlerin vücuttaki diğer dokulara ulaştırılması için çok düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (VLDL) içinde kana salgılanır. VLDL'de bulunan trigliserit ve kolesterol hücrelere aktarıldıkça VLDL'in yapısı ve yoğunluğu değişir, önce IDL, sonra da LDL'ye dönüşür. Bu sürecin sonunda arta kalan kolesterolü içeren LDL karaciğer tarafından geri alınır. Kandaki LDL miktarının yüksek olması bu lipoproteinlerin arter damarlarının çeperlerinde birikmesine yol açar, bu da aterosklerozun ilk aşamasıdır. Yüksek yoğunluklu lipoproteinler (HDL) ise vücut hücrelerinde sentezlenen kolesterolü vücuttan atılması için karaciğere taşır. (ayrıntılar için lipoprotein maddesine bakınız).

Kolesterol biyosentezi, mevcut kolesterol seviyesine bağlıdır, ancak bunu sağlayan homeostatik mekanizma henüz bilinmemektedir. Besin yoluyla gelen girdideki bir artış, dahili üretimin azalmasına yol açar, besinden gelen miktarın azalması da karşıt sonucu doğurur. En önemli düzenleme mekanizması, hücre içinde endoplazmik retikulumdaki kolesterol miktarının SREBP1 ve 2 (İngilizce Sterol Regulatory Element Binding Protein, sterol düzenleme elemanına bağlanan protein 1 ve 2) tarafından algılanması ile gerçekleşir. Kolesterol bulunduğu zaman 
SREBP1 2 proteine bağlanır: SCAP (SREBP-cleavage activating Protein) ve Insig 1. Kolesterol seviyesi azaldığı zaman Insig1, SREBP-SCAP kompleksinden ayrışır, bu kompleks Golgi aygıtına geçer ve orada S1P ve S2P (İngilizce Site 1 Protease ve Site 2 Protease) tarafından kesilir (bu iki proteaz kolesterol seviyesi düştüğü zaman SCAP tarafından aktive olurlar). Kısalıp bir transkripsiyon faktörüne dönüşen SREBP hücre çekirdeğine girer ve orada bir takım genlerin önünde yer alan SRE'ye (Sterol Regulatory Element) bağlanarak bu genlerın transkripsiyonunu artırır. Bu genler arasında HMG-CoA redüktaz ve LDL reseptörü genleri vardır. HMG-CoA redüktaz hücre içi kolesterol üretiminin artmasına neden olur, LDL reseptörü ise kanda dolaşan LDL'in hücrelere bağlanıp taşımakta olduğu kolesterolü hücrelere vermesini sağlar.
Kanda aşırı miktarda kolesterol olması halinde bu kolesterol damarların çeperlerini oluşturan hücrelerde birikir. Bu birikmeyle başlayan ateroskleroz sonucunda damar tıkanabilir ve tıkanan damarın bulunduğu organa bağlı olarak, kalp krizi veya inme meydana gelebilir.
Yukarıda özetlenen mekanizmanın büyük bölümü Michael Brown ve Joseph L. Goldstein tarafından açığa çıkartıldı. Bu çalışmalarından dolayı Brown ve Goldstein 1985 Nobel Tıp ve Fizyoloji ödülünü kazandılar.

Kolesterol karaciğerden safra aracılığıyla atılır ve bir kısmı ince bağırsak tarafından geri alınır. Safra kesesi içinde, konsantrasyonunun yüksek olması nedeniyle kristalleşebilir ve bu durumda safra taşı oluşumuna yol açabilir (ancak daha ender olarak lesitin veya bilirübinden oluşmuş safra taşları da görülebilir).

Kolesterol ve esterleri hücre membranları ile yağda eriyebilen hormonların sentezinin temel ögesidir. Üretimi, kullanımı ve yıkımı sıkı bir denetin altında olsa da hücrelerde birikebilmektedir. Birikme türlerinin başlıcaları şunlardır:

Ateroskleroz: bu olgudaki intrasellüler birikmeler arter/arteriol duvarlarındaki düz kas hücrelerinde ve makrofajlarda görülür.
Hücre-dışı (ekstrasellüler) birikmeler: hücre yıkımının yoğun olduğu patolojilerde (dejenerasyon, nekroz, vd) rastlanır.
Ksantoma (xanthoma): kalıtsal ya da edinsel hiperlipidemilerde saptanan oluşumlardır. Sitoplazmalarında lipid yığılmaları bulunan makrofaj kümelerinden oluşurlar.
Kolesterolozis (cholesterolosis): safra kesesinin lamina propria'sında kolesterol fagosite etmiş makrofaj kümeleri saptanır.
Niemann-Pick hastalığı (C tipi): kolesterol katabolizmasında etkili bir enzimin mutasyonu nedeniyle ortaya çıkan lizozomal depo hastalığıdır.

Oksitlenmiş kolesterol içeren küçük boyutlu LDL taneciklerinin yüksek düzeyde olduğu hallerde bu LDL damar çeperlerinde aterom denen birikmelere yol açar, bu duruma ateroskleroz denir. Ateromlar hangi organın damarında birikirse o organa ait hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin, kalbi besleyen atardamarlarda (koroner arterler) aterom koroner arter hastalığı'na, böbrek damarlarında yüksek tansiyona ve böbrek yetmezliğine, beyin damarlarında ise inmeye yol açabilir.
HDL tanecikleri, özellikle büyük boyutlu HDL, ateromalardaki kolesterolü karaciğere geri taşıyabilir. Bu yüzden yüksek HDL ile aterosklerozun yavaşlaması hatta gerilemesi ile ilişkilidir. Aralarında LDL, IDL ve VLDL bulunan diğer lipoprotein türleri ateroskleroza yol açar. Bu lipoproteinlerde bulunan kolesterol miktarı ile aterosklerozun ilerlemesi ilişkili bulunmuştur. Bu yüzden toplam kolesterol seviyesine değil bu kolesterolün ne kadarının hangi tür lipoproteinlerde bulunduğuna bakılmalıdır.
Amerikan Kardiyoloji Derneği (American Heart Association) kolesterol düzeyleri hakkında aşağıdaki kılavuzu hazırlamıştır:

Ancak günümüzdeki laboratuvar testleri LDL ve HDL kolesterolünü ayrı ayrı belirleyebildiği için, bu basit kılavuz artık biraz demode kalmıştır. Arzulanan LDL düzeyi 100 mg/dL'dir (2,6 Mol/L), yakın zamanlarda elde edilen yeni bulguların ışığında yüksek riskli kişilerde hedef <70 mg/dL düşünülebilir. Toplam kolesterolün HDL kolesterola oranının 5:1 olması daha da sağlıklı sayılabilir.
LDL ölçüm teknikleri aslında LDL'yi doğrudan ölçmez; ekonomik nedenlerden dolayı LDL değeri şu formüle göre hesaplanır:

hesaplanan LDL değeri = toplam kolesterol - toplam-HDL - trigliserit değerinin %20'si

Kolesterolü azaltmak için kişilerin hayat tarzlarında değişiklik yapmaları gerekir. Amerikan Millî Kolesterol Eğitim Programı'nın bu konuda yaptığı öneriler şöyledir:

Kalp hastası olmayan bir kişide yüksek kolesterol bu

Kırmızı algler ya da Rhodophyta, (Yunanca'da rhodos ve phytos = kırmızı bitki); deniz alglerinin büyük bir kısmını oluşturan bir Protista alemi şubesidir.
Klorofil a ve fikobilinler olarak bilinen kırmızı pigmentleri taşırlar. Yaprak, kök ve gövde şeklinde farklılaşmalar görülmez. Alg gövdesi jelatinimsi maddeyle sarılmıştır. Fotosentez yaparak, karbonhidratları özel bir tip nişasta olan "floridean" şeklinde depolarlar. Karmaşık yaşam döngülerinin hiçbir evresinde hareketli hücreler ve taşıyıcı hücreler görülmez. Bilinen yaklaşık 4.100 kadar türün 200 kadarı tatlısularda yaşar.

Öglenalar
Altınsarısı algler
Ateşrengi algler
Yeşil algler
Kahverengi algler

AlgaeBase: Rhodophyta11 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seaweed Site: Rhodophyta9 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tree of Life: Rhodophyta 2 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Monterey Bay Flora

Likenler ya da Lichenes; başlı başına birer organizma değildirler. Mantarlar ve fotosentetik alglerden meydana gelen simbiyotik birlikteliklerdir.
Şekil ve yaşayış bakımından kendilerini oluşturan alg ve mantarlardan tamamen ayrı bir yapı gösterirler. Renksiz bir mantar hifinden oluşan tallusun yapısına katılan fotosentetik canlı (fotobiyont), genellikle yeşil alg ya da bir siyanobakteridir; fakat bazı sarı-yeşil alglerden ve kahverengi alglerden de oluştukları bilinir. En çok Cyanophyta ve Chlorophyta'ya ait cinsler ve Xanthophyta ve Phaeophyta'dan bazı alg türleri görülür. Mantarlarda ise genellikle Ascomycetes (Asklı Mantarlar) ve az olarak Basidiomycetes'e (Bazidli Mantarlar) ait cinsler görülür.
Alg ve mantarın birbirleri ile birleşmeleri farklı şekillerde olabilir. Eğer alg ve mantar dağılımı homojen tek bir tabaka şekildeyse bu likenler; "Homeomerik liken", heterojen bir dağılım ve farklı tabakalar varsa "Heteromerik liken" olarak isimlendirilirler.
Homeomerik likenlerde, alg ve mantar ayrı bir katman oluşturmadan birleşir, tallus jelatini andıran müsilajımsı yapıdadır.
Heteromerik likenlerde, üst kabuk katmanı (korteks) ile orta kısım arasında algler bulunur, diğer kısımlar sıkı ya da gevşek dizilmiş mantar hiflerinden oluşur. Çoğu liken bu grupta yer alır.
Likenler, birçok yerde bulunabilen organizmalardır. Morfolojilerine veya dış görünüşlerine göre;

Kabuksu likenler, genellikle kayalar üzerinde gelişen likenlerdir. Tallus kaya yüzeyiyle kısmen kaynaşmış kabuk biçimindedir. Kabuksu likenleri substrattan (ortam) bozulmadan ayırmak neredeyse imkânsızdır. Bazı liken türlerinin kayaları eritebilen enzimleri kullanarak kayanın içine doğru birkaç mm yol aldıkları da gözlenebilir. Bu grup likenlere "Endolitik likenler" de denir. Kabuksu likenlere verilecek en yaygın örnek Protoparmeliopsis muralis 24 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. türüdür. Endolitik likenlere ise bazı Verrucaria 24 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. türleri örnek verilebilir.
Yapraksı likenler, tallusları loblar hâlinde olan ve genellikle rozetler oluşturan likenlerdir.
Dalsı likenler, ağaçlar bazen de kayalar üzerinde gelişen, oldukça büyük talluslu, sık dallanma gösteren likenlerdir.

Likenler eşeysiz ve eşeyli olarak çoğalabilen bir canlı grubudur.

Bu çoğalma tipi "Sored" denilen mantar hifleri ile çevrili birkaç alg hücresinden oluşan tallus parçacıkları ile gerçekleştirilir. Soredler tallusun korteksinin parçalanması ile serbeste hâle geçerek toz gibi çevreye dağılırlar, ulaştıkları yerlerde tutunarak, yeni bireyleri oluştururlar.

Likenlerin yalnızca mantarlarında görülür. Alg bu yapının içinde vejetatif olarak çoğalır. Mantarların meydana getirdiği fruktifikasyonlar serbest yaşayan mantarlarınkinden oldukça farklıdır. Liken yapısındaki mantarın cinsine göre oluşturulan fruktifikasyonlar farklılık gösterir.

Likenleri oluşturan alg ve mantarlar arasında bazı fizyolojik iş bölümleri vardır. Simbiyotik organizmalardan alg, klorofil taşıdığından fotosentez yapar ve birliğin karbonhidrat gereksinimini karşılar. Mantar ise su ve madensel maddelerin alınmasında görev alır.
Likenlerde metabolik aktivite su, ısı ve ışıkla değişkenlik gösterir. Su içeriği %65-90 arasında olduğunda fotosentez oranı artar, 15-20 °C fotosentez için en uygun sıcaklıktır. Depo maddesi olarak nişasta bulunur. Likenlerin metabolizmaları sonucu ekonomik öneme sahip bazı maddeler oluşur. Bunlar tıpta, boya sanayinde ve besin olarak kullanılan maddelerdir.
Tıpta; öksürük ve göğüs hastalıklarında, diyabette, nefrit, nezle de ve iştah açıcı olarak kullanım alanları mevcuttur. İnsanlarca Lecanora esculenta ve ren geyiklerince Cladonia rangiferina besin olarak kullanılır.

Dünyada geniş bir yayılım alanına sahip ve denizlerden yüksek dağlara, sıcak bölgelerden kutuplara kadar yerleşim yerlerinde ve zor koşullarda bulunurlar. Tallus yavaş gelişir, ağaç, toprak ve kayalar üzerinde bulunurlar. Üzerinde bulunduğu kayaları parçalayarak toprak oluşumuna katkı sağlarlar. Bununla birlikte çevresel faktörlerden özellikle de hava kirliliğinden olumsuz etkilenirler. Kalabalık şehir merkezlerinde atmosferik kirleticilere bağlı olarak bazı likenler ortadan kaybolurlar. Böyle ortamlara "Liken Çölü" denir.

Türk Liken Topluluğu Ana Sayfası
Belçika, Lüksemburg ve Kuzey Fransa'da likenler 15 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Norveç'ten bazı liken cinsleri 22 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA Uzay Ortamında Hayatta Kalabilen Likenler hakkında26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Likenler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Lichenes ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Namibya ya da resmî adıyla Namibya Cumhuriyeti (İngilizce: Republic of Namibia; Almanca: Republik Namibia; Afrikaans: Republiek van Namibië), eski adıyla Güney Batı Afrika, batı sınırı Atlantik Okyanusu olan güney Afrika'da bir ülkedir. Kuzeyinde Zambiya ve Angola, doğusunda Botsvana, güney ve doğusunda Güney Afrika Cumhuriyeti ile sınır paylaşmaktadır.
Zimbabve ile sınırı olmamasına rağmen, Zambezi Nehri'nin 200 metreden daha az bir kısmı iki ülkeyi en yakın noktalarında ayırır. Namibya Kurtuluş Savaşı sonrasında, 21 Mart 1990 tarihinde Güney Afrika Cumhuriyeti'nden bağımsızlığını kazandı. Başkenti ve en büyük şehri Windhoek'tir. Namibya Birleşmiş Milletler (BM), Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC), Afrika Birliği (AU) ve İngiliz Milletler Topluluğu'na üye bir devlettir.
Namibya'nın kuru toprakları, erken çağlardan beri San (Buşman), Damara ve Namaka halkları, yaklaşık 14 yüzyıldan bu yana da Bantu göçmenlerince iskan edildi. Topraklarının çoğu 1884 yılında Alman İmparatorluğu himayesine girdi ve I. Dünya Savaşı sonuna kadar Alman sömürgesi olarak kaldı. Milletler Cemiyeti, 1920 yılında ülkeyi Güney Afrika'nın manda yönetimine bırakı. Güney Afrika, Namibya topraklarında kendi yasalarını ve 1948 yılından sonra apartheid politikasını uyguladı. 1878 yılına kadar Britanya kraliyeti altında Cape Kolonisi tarafından ilhak edilen Walvis Bay limanı ve denizaşırı Penguen Adaları, 1910 yılında kurulan yeni Güney Afrika Birliği'nin ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Afrikalı liderlerin isyanları ve talepleri, Birleşmiş Milletler'in Namibya toprakları üzerinde doğrudan sorumluluk üstlenmesine yol açtı. BM, 1973 yılında Güney Batı Afrika Halk Örgütü'nü (SWAPO) Namibya halkının resmî temsilcisi olarak tanıdı. Ancak Namibya, bu dönemde Güney Batı Afrika olarak Güney Afrika yönetimi altında kaldı. Güney Afrika, meydana gelen iç şiddetten dolayı 1985 yılında Namibya'da geçici bir yönetim kurdu. Namibya, 1990 yılında Güney Afrika'dan (1994 yılına kadar Güney Afrika kontrolü altında kalan Walvis Bay ve Penguin Adaları hariç) tam bağımsızlık elde etti.
Namibya 3,1 milyon nüfusu olan, istikrarlı çok partili bir parlamenter demokrasidir. Tarım, hayvancılık, turizm ve mücevher elması, uranyum, altın, gümüş ve baz metaller dahil olmak üzere madencilik, Namibya ekonomisinin temellerini oluşturmaktadır. Kurak Namib Çölü'nün varlığı göz önüne alındığında, dünyada en az yoğunluklu nüfusa sahip ülkelerden biridir.

Ülke ismini ülke topraklarının büyük bir bölümünü kaplayan Namib çölünden almaktadır. Ülke bağımsızlığını kazandığı dönem, ülke içerisinde yaşayan birçok etnik grup arasında ayrıma, dışlanmaya neden olmaması adına ülkenin tarafsızlığını yansıtacak bir isim olması yönünde fikirler beyan edilmiş, sonucunda Namib çölünden yola çıkarak bu isimde karar kılınmıştır. Ülke yine aynı gerekçelerle bağımsızlığı kazandığında ülkenin resmi dilini İngilizce olarak belirlemiştir.

Ülke konum itibarıyla 17,87° ve 29,9808° güney enleminde, 12° ve 25° doğu boylamında yer almaktadır. Ülke kuzeyde Angola ve Zambiya, doğuda Botsvana, güneyde ise tamamı Oranj nehri ile oluşturulan Güney Afrika Cumhuriyeti devleti ile komşu konumundadır. Ülkenin kuzey bölümünde uzun ince bir şerit halinde uzanan Caprivi ucu ülkenin Angola, Zambiya ve Botsvana olan sınırının bir bölümünü oluştururken, 100 m'lik bir sınır olduğu söylenen Zimbabve sınırı tartışmalı bir durumdadır. Ülkenin batısı tamamen Atlas Okyanusu kıyı şeridinden oluşmakta olup 1.350 km'yi bulmaktadır. Ülkede sınır oluşturan Oranj nehri dışında birçok nehir bulunmaktadır, ancak Caprivi bölgesinde bulunan Kwando ve Kavango nehri dışında yıl boyu tamamen su ile dolan ve akan nehir yoktur. Bu iki nehir dışındaki nehirler kuraklık nedeniyle su bulundurmamaktadır ve nehir yatakları yılın büyük bir bölümü tamamen gözükmektedir. Ülke topraklarının büyük bir bölümünü çöller oluşturmaktadır. Ülkenin batısında bulunan ve ülkeye ismini veren Namib Çölü'nün yanı sıra doğu bölümünde de Kalahari Çölü bulunmaktadır.

Ülke genel olarak sıcak ve kuru bir iklime sahiptir. Subtropikal iklime sahip olan Namibya'nın çöl bölgelerinde yıl boyu sıcaklıklar hakim olmaktadır. Kış aylarında bile 25 °C ve üzeri sıcaklıklar ölçülebilen çöl bölgelerinde en sıcak aylar olan Aralık ve Ocak aylarında sıcaklıklar çok az yağış almaktadır 30 °C'ye kadar çıkmaktadır. Gün içerisinde sıcaklık değerleri bu seviyede seyrederken, geceleri sıcaklık donma noktasına kadar düşebilmektedir. Ülkenin her iki çöl arasında kalan yaylalarında iklim çöl bölgesine göre sıcaklık oranları daha düşüktür. Bu bölgelere kış aylarında kar yağabilmekte ve don oluşabilmektedir. Ülkenin Caprivi ucu diğer bölgelere nazaran yıl içerisinde bol yağış almaktadır. Yağışların etkisiyle oluşan ve sürekli su bulunduran nehirler ve tropik ormanlar ülkenin diğer bölgelerine göre daha nemli bir ortam oluşturmaktadır. Ülke genelinde yağan az ama öz sağanak yağmurlar genellikle Kasım ve Nisan aylarında yağmaktadır. Ülkede hakim olan iklim koşulları toprakların tarımsal kullanımını kısıtlamakta, yağışların az olduğu güney bölgelerde daha çok hayvancılık, yağışların daha çok olduğu kuzey bölgelerinde ise çiftçilik ile geçim sağlanmaktadır.
Namib çöl bölgesinde oluşan kumullar 200 m yüksekliğe ulaşması ve bu alanda dünyanın en büyük kumulları olma özelliği ile Sossusvlei bölgesine önem katmaktadır. Bu bölgenin çekiciliği kumulların oluşturduğu yüksekliğin yanı sıra var olan yüksek orandaki nem ve güneşin oluşturduğu renkli ortamdır.

Ülke toprakları geniş olmasına rağmen seyrek oranda bir yerleşim nüfusuna sahiptir. Namibya nüfusunun büyük bir bölümü az olan şehirlerde ve güneye göre daha verimli topraklara sahip olan kuzey bölgelerde yaşamaktadır. Ülke nüfusunun %44'ü Omusati, Oshana, Ohangwena ve Oshikoto bölgelerinde yaşamını sürdürmektedir. Namibyalıların üçte birlik bölümü ülkenin başkentininde bulunduğu orta kısımlarda yaşamakta olup, ülkenin güney topraklarında nüfusun sadece %7'si ikamet etmektedir. Ülkenin liman şehirleri hariç batısı ve Namib çölü civarlarında yaşayan nüfus neredeyse yok denecek kadar azdır.
Namibya nüfusu 2011 Human Development raporuna göre Afrika kıtası içerisinde yaşam kalitesi en yüksek sekizinci ülke konumundayken, dünya sıralamasında 120. sırada yer almaktadır.
Namibya genç bir nüfusa sahip olup, 2028 tahmini verilerine göre %55,95'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,90'ı 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %35.68 (erkek 473,937/kadın 464,453) 15-24 yaş: %20.27 (erkek 267,106/kadın 265,882) 25-54 yaş: %35.47 (erkek 449,132/kadın 483,811) 55-64 yaş: %4.68 (erkek 54,589/kadın 68,619) 65 yaş ve üzeri: %3.90 (erkek 43,596/kadın 58,948)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %54 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %1,82 düzeyindedir.

Namibya ekonomisi Güney Afrika ile ortak tarihleri nedeniyle iç içedir. Namibya'da büyük ekonomik sektörler tarım (%5,0), madencilik (%10,4), üretim (%13,5) ve turizmdir. Ayrıca Namibya'da gelişmiş bir bankacılık altyapısı vardır.

Ülkede dünyadaki en yüksek gelir eşitsizliği oranı ve düşük GSYİH bulunduğundan dolayı nüfusun büyük bölümü kırsal alanlarda yaşamakta ve kırsalda yaşayan nüfusun büyük bölümü tarımla uğraşmaktadır. Ülkenin sadece yüzde 1'lik bölümü tarıma uygun olmasına rağmen nüfusunun yaklaşık yarısı geçimini sağlamak için tarım yapmakta ve buna rağmen Namibya tarımı kendi kendisine yetememekte, bazı ürünler ithal edilmektedir.

Ülkede Almanya sömürge döneminde yıllar içerisinde yürütülen misyonerlik faaliyetleri nedeniyle nüfusun %87'lik bir kısmı Hristiyan inancını benimsemektedir. Bu oran Afrika kıtası içerisinde var olan ortalamanın çok üstündedir. Ülke nüfusunun geri kalan %13'lük kısmının neredeyse tamamı yerel dinlere inanırken, İslam dini Namibya'da yok denecek kadar azdır. İslamiyeti inanç olarak benimseyen, tahmini olarak 3.000-5.000 arası sayılarla ifade edilen nüfusun merkezi başkent Windhoek'ta bulunan Quba camisidir. Ülke genelinde altısı başkentte olmak üzere sadece 12 cami bulunmaktadır.

2011 nüfus sayımına göre, en yaygın anadiller ülkenin kuzey bölgelerinde konuşulan Oshiwambo (hanelerin % 49'u için en çok konuşulan dil), iç bölgelerde konuşulan Khoekhoegowab (% 11,3), Afrikaans (% 10,4), Otjiherero (% 9) ve RuKwangali (% 9)'dir.
En yaygın olarak anlaşılan ulusal dil, ülkenin lingua franca'sı olan Afrikaans'tır. Hem Afrikaans hem de İngilizce, esas olarak halkla iletişim için ayrılmış ikinci bir dil olarak kullanılır.
Beyaz nüfusun çoğu ya Almanca ya da Afrikaanca konuşur. Alman sömürge döneminin sona ermesinden 106 yıl sonra bile bugün hala Almanca, ticari bir dil olarak rol oynar. Beyaz topluluğun % 60'ı, Almanca % 32'si, İngilizce % 7'si Portekizce ve Afrikaanca % 4-5'i tarafından konuşulmaktadır. Portekizce konuşulan Angola'ya coğrafi yakınlık, Portekizce konuşanların nispeten yüksek sayısını açıklar.

Namibya tarihinde ilk yerleşimciler 17. yüzyılda bölgeye yerleşen Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleri olmuştur. Elverişli olmayan coğrafi şartlar ve iklim nedeniyle bundan önceki bir yerleşim belgelenememiştir. Avrupalıların, özellikle Portekiz, İngiltere ve Almanya'dan gelen göçmenlerin bölgeyi keşfi ve yerleşimi ise 19. yüzyılda başlamıştır. 1884/85 yıllarına kadar ülke, İngiliz hakimiyeti altında bulunan Walvis Körfezi hariç tümüyle Almanya İmparatorluğu himayesi altına girmiş ve Alman Güneybatı Afrikası sömürge sisteminin bir parçası haline girmiştir. 1885 yılının mayıs ayında bölgeye gelen ilk Alman toplulukları bölgede hakimiyet kurmak adına yerel kabilelerden olan Hererolar ile anlaşarak, onlardan kendilerini diğer düşman kabilelere karşı korumak vaadi ile kendilerine genel olarak yardım etmelerini, Alman ticaret gemilerine sorun yaşatmamalarını ve Almanya'nın bilgisi ve onayı olmadan başka kişilere toprak satmamalarını talep etmişlerdir. Bu anlaşma, Almanya'nın kendileri üzerinde bir koruma oluşturmadığı gerekçesiyle kabile lideri tarafından iptal edilerek Almanlar bölgeden gönderilmiştir. Bu gelişme üzerine Almanya bölge

Nature, İngiltere'nin Londra şehrinde kurulan ve merkezi bulunan, haftalık bir bilimsel araştırma dergisidir. Çok disiplinli bir yayın olarak Nature, öncelikle olarak bilim ve teknoloji alanlarında, çeşitli akademik disiplinlerden hakemli araştırmaları içerir. Springer Nature, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Asya'da çekirdek editöryel ofislere sahiptir. Nature, 2022 Dergi Atıf Raporları'nın Bilim Baskısı tarafından dünyanın en çok atıf yapılan bilimsel dergilerinden biri olarak belirtilmiştir bununla birlikte dünyanın en çok okunan ve en prestijli akademik dergilerinden biri olarak kabul edilmektedir. 2012 itibarıyla, aylık yaklaşık üç milyon benzersiz okuyucuya online erişimi olduğunu düşünülmektedir.
1869 sonbaharında kurulan Nature, Norman Lockyer ve Alexander MacMillan tarafından bilimsel yenilikler için bir kamu forumu olarak yayına başlamıştır. 1980'lerin sonları ve 1990'ların başları, Birleşik Krallık dışında bir dizi editöryel ofisin kurulmasını ve on yeni ek, alt uzmanlık yayınlarının (örn. Nature Materials) kurulmasını gördü. 2000'lerin sonlarından itibaren, haftalık olarak özel editöryel ve güncel olaylar köşeleri oluşturulmaktadır. Derginin birincil kaynağı araştırmacı bilim insanlarıdır; düzenleme standartları esas olarak teknik okunabilirlikle ilgilidir. Her sayı, bilimsel topluluğun genel ilgisini çeken makaleler de içerir, özellikle iş dünyası, finansman, bilimsel etik ve araştırma buluşları. Kitaplar, sanat ve kısa bilimkurgu hikâyeleri hakkında bölümler de bulunmaktadır.
Nature'da yayımlanan araştırmalar, çoğunlukla hafifçe düzenlenmiş formda makalelerden ve mektuplardan oluşmaktadır. Yazıların yüksek teknik içerikli ve yoğunluğu sebebiyle oluşan metin sınırlamaları nedeniyle, genellikle daha büyük çalışmaların özetlerini içermektedir. Bilimsel veya teknolojik alandaki yenilikler veya buluşlar, dergide ya mektuplar ya da haber makaleleri olarak öne çıkarılır. Bununla birlikte, derginin maruz kaldığı durumlar nedeniyle, akademik dürüstlük, bilimsel yöntem ve haber kapsamı konularında çeşitli zamanlarda tartışmalara konu olmuştur. Gönderilen makalelerin %8'den azı yayımlanmak üzere kabul edilmektedir. 2007'de, Nature (Science ile birlikte) İletişim ve İnsanlık için Asturias Prenslik Ödülü'nü aldı.

Nature dergisi, birçok bilim dalında alt yayınlar yayınlamaktadır. Bu yayınlar:

Communications Biology
Communications Chemistry
Communications Earth & Environment
Communications Engineering
Communications Materials
Communications Medicine
Communications Physics
Communications Psychology

X-ışınları - W. C. Röntgen (1896). On a new kind of rays. Nature 53: 274-276.
Parçacıkların Dalgasal Doğası - C. Davisson and L. H. Germer (1927). The scattering of electrons by a single crystal of nickel. Nature 119: 558–560.
Nötron - J. Chadwick (1932). Possible existence of a neutron. Nature 129: 312.
Nükleer Fisyon - L. Meitner and O. R. Frisch (1939). Disintegration of uranium by neutrons: a new type of nuclear reaction. Nature 143: 239–240.
DNA'nın yapısı - J. D. Watson and F. H. C. Crick (1953). A structure for deoxyribose nucleic acid. Nature 171: 737–738.
Ozon deliği - J. C. Farman, B. G. Gardiner and J. D. Shanklin (1985). Large losses of total ozone in Antarctica reveal seasonal ClOx/NOx interaction. Nature 315: 207−210.
İlk Memelinin Klonlanması (Dolly the Sheep) - I. Wilmut, A. E. Schnieke, J. McWhir, A. J. Kind and K. H. S. Campbell (1997). Viable offspring derived from fetal and adult mammalian cells. Nature 385: 810-813.
İnsan Genom Projesi - International Human Genome Sequencing Consortium (2001). Initial sequencing and analysis of the human genome. Nature 409: 860-921.

Nature internet sayfası6 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Primatlar veya iri beyinli yüksek memeliler (Latince: Primates), memeliler sınıfının Euarchontoglires üst takımına ait bir takımdır. Maymun adı kimi zaman bütün primatları kapsarken yalnızca simiyenler için de kullanılabilir. Primatları inceleyen bilim dalı primatolojidir.
Primatlar, ıslak burunlu primatlar (Strepsirrhini) ve kuru burunlu primatlar (Haplorrhini) olmak üzere iki alt gruba ayrılır. Kuru burunlu primatlar insanı da içerir. Terim Latince kökenlidir ve "ilk", "en asil" gibi anlamına gelen prīmās kelimesinden türemiştir.
Goril, orangutan, şempanze, gibon, makak ve insan gibi maymunların yanında, makimsiler, galagolar, cadı makigiller ve lorigilleri de içerir. Primatların kökenleri 80 ila 55 milyon yıl önce tropikal ormanların ağaçlarında yaşamaya adapte olmaya başlayan eteneli memelilerden gelir. 16 familyada sınıflandırılan 430'dan fazla primat türü vardır. Büyük beyinler, görme keskinliği, renk görme, omuz kuşağı gibi birçok primat özelliği, bu zorlu ortamlara adaptasyonları ile oluşmuştur. Primatlar çevik ve hızlı canlılardır. Çoğunluğu ağaçlarda yaşar. Tüm primatlar ellere, ele benzer ayaklara (insan hariç) ve ileri bakan gözlere sahiptir.

Primatlar, ağaçtaki yaşama uyum sağlamak için genel olarak dört ellidir, bunun yanında kuyruklarını denge ve fazladan tutunma için kullanan türleri bulunur. Elleri çok büyük hareket olanağı sağlar. Diğer etenelilerden ayrı olarak yalnızca primatlarda başparmak ve işaret parmağı cisimleri kavramaya izin veren ve birbirine kenetlenebilen yapıda evrimleşmiştir.
Primatların kafatasının ön tarafında öne bakan gözleri vardır; iki gözlü (dürbün) görüş, tüm büyük insansı maymunların kollara ayrılan ataları için yararlı olan doğru mesafe algılamasına olanak tanır. Göz yuvalarının üzerindeki kemikli bir çıkıntı, çiğneme sırasında zorlanan yüzdeki daha zayıf kemikleri güçlendirir. Nemli burunlu maymunlar, gözlerini korumak için göz yuvasının etrafında bir kemik olan postorbital bir bara sahiptir; aksine, kuru burunlu maymunlar, tamamen kapalı yuvalar geliştirmiştir.

Primat kafatası, özellikle antropoidlerde belirgin olan büyük ve kubbeli bir şekle sahiptir. Kafatası, bu grubun ayırt edici bir özelliği olan büyük beyni korur. Endokraniyal hacim (kafatasındaki hacim), insanlarda en büyük insan olmayan primattan üç kat daha büyüktür ve daha büyük bir beyin boyutunu yansıtır. Ortalama endokraniyal hacim insanlarda 1.201 cc, gorillerde 469 cc, şempanzelerde 400 cc ve orangutanlarda 397 cc'dir. Primatların birincil evrimsel eğilimi, beynin, özellikle de duyusal algı, motor komutların üretilmesi, uzaysal akıl yürütme, bilinçli düşünce ve insanlarda dil ile ilgili neokorteksin (serebral korteksin bir parçası) detaylandırılması olmuştur. Diğer memeliler büyük ölçüde koku alma duyularına güvenirken, primatların ağaç yaşamı, dokunsal, görsel olarak baskın bir duyu sistemine, beynin koku alma bölgesinde bir azalmaya ve giderek daha karmaşık sosyal davranışlara yol açmıştır.

Primatlar, memelilerin en zekilerinden biridir. Hayatta kalma mücadelesinde aşırı hız veya güç gibi sivrilmiş fiziksel avantajları bulunmamasına rağmen, zekâlarının getirmiş olduğu kurnazlık, yaratıcılık ve alet kullanma gibi avantajlarla başarılı olurlar.

Yeni Dünya maymunları; kuyruklarını, sarılma, kavrama, sallanma, tırmanma ve yiyecek toplamada üçüncü bir el gibi kullanırlar. Düşen yavrularını kurtarmada ve bir ağaçtan diğerine geçmede kuyruklarından maharetle istifade ederler. Bunun için bir ağacı elleriyle kavrarken diğerini de ayakları ve kuyruğuyla kavrayarak bir köprü kurarlar. Yavrular da buradan koşarak geçerler. Bazı türlerin kuyruk uzunluğu boylarından fazladır. İki beyin yarı küresinden biri kuyruğu ötekisi de diğer vücut olaylarını yönetir.
Eski Dünya maymunları hafif ve ufak bedenlidir. Beyinleri daha büyük ve karmaşık olduğundan Yeni Dünya maymunlarından üstündür. Çok az kuyrukları vardır. Kuyruklarının sarılma ve kavrama özellikleri yoktur. Fakat kuyrukları dengelerini sağlamada, duruş vaziyetlerinde ve hatta haberleşmede rol oynar. Maymunun kuyruğunu tutuş vaziyeti, onun sosyal ve hissi durumunu belirtir. Maymunların ayak, taban ve yüzlerinin dışında vücutları tüylüdür. Kaba etleri kılsız olanlar da vardır. Kılsız yerleri kırmızımsı veya mavi renktedir. Büyüklükleri çok değişiktir. Boyları 12–13 cm olan makilerle sahibinin cebine veya bir bardağa rahatça sığabilen minik marmosetten 300 kg ağırlığı olan gorile kadar farklı birçok türü vardır.
Koku alma duyuları çok zayıf olmasına rağmen, görme ve işitmeleri güçlüdür. Çoğunlukla gündüz faaldirler. Çoğunlukla otçul memelilerdir. Ağaç filizleri, yaprak, çiçek, tohum ve meyveler başlıca yiyecekleridir. Bunun yanında böcek, yumurta, leşle beslenip daha iri hayvanların etiyle de beslenen omnivorlar da vardır. Çoğu gruplar halinde tecrübeli bir erkeğin başkanlığında yaşar. Birkaç dişi ve yavrulardan meydana gelen tek erkekli gruplar da vardır. Hamilelik devreleri türlerde farklıdır.
Doğu Brezilya'da yaşayan kuyruğu beyaz halkalı kuisiti (veya ipek maymuncuk) nin gebelik süresi 3,5 aydır. Dişiler yavrularını göğüslerinde veya sırtlarında taşır. Aşırı derecede sevgi gösterirler. Tehlike karşısında erkek sürüyü kahramanca savunur. Primatların vücutları tırmanmaya, sıçramaya, el ve ayakları da kavramaya uygundur. El ve ayaklar beş parmaklıdır. Baş parmak diğer parmakların karşısına geldiğinden, cisimleri mengene gibi rahatça kavrarlar. Kanca tırnaklı birkaç türün dışında çoğunun el parmakları yassı tırnaklıdır. Colobus ve Ateles gibi cinslerde başparmak bulunmaz. Yiyeceklerini ağızlarına götürmek için ellerini kullanırlar. Ellerini kullanmakta çok mahirdirler. Bir kısmı küçük yiyeceklerin tohumlarını çıkarmak için baş ve işaret parmaklarını rahatça kullanırlar.

Primatlar tüm dünyaya yayılmışlardır. İnsan dışındaki primatlar başlıca Güney ve Orta Amerika'da, Afrika'da ve Asya'nın güneyinde bulunurlar. Bazı türlerin yaşadıkları alanlar, Amerika kıtasında Meksika'nın güneyi ile Asya'da Japonya'nın kuzeyi kadar kuzey bölgelere ulaşır.
Ekvator'un 40° kuzey ve 40° güney enlemleri arasında rastlanırlar. Avrupa'da yalnız Cebelitarık kıyılarında bulunurlar (Berberi şebeği). Bunların da Afrika'dan geldikleri sanılmaktadır.

Genel olarak kabul gören Euarchontoglires kladogramı aşağıda gösterilmiştir:

Diğer yorumlar, Dermoptera ve Scandentia'yı, primatların kardeş grubu olarak "Sundatheria" adlı bir grupta birbirine bağlar. Bazı yeni araştırmalar, Scandentia'yı Glires kardeş taksonu olarak kabul ederek Euarchonta'yı geçersiz kılıyor.
En güncel filogenetik analizlere göre oluşturulmuş kladogram:

Tüm primatların son ortak atasının yaklaşık 74-77 milyon yıl önce yaşadığı bilgisi moleküler genetik çalışmaların bir sonucudur. Bu da nemli burunlu maymunlar (Strepsirrhini) ile kuru burunlu maymunların (Haplorrhini) yaklaşık olarak bu dönemde birbirinden ayrılması gerektiğini savunur; ancak fosil buluntuları bunu biraz daha ileriye taşır. Fosil buluntularına göre ilk gerçek primatlar (Euprimates, öprimat) 55 milyon yıl önce (Paleosen-Eosen sınırı) ortaya çıkmıştır. 

Plesiadapiformlar (Plesiadapiformes), primatlara öncül olan, ağaçsıl adaptasyonlara sahip, bazı üyelerinin böcek, bazılarının ise meyve veya bitkilerle beslendiği öne sürülen plasentalı memelilerdir. Bunlar 65 milyon yıl önce (Purgatorius ve Ursolestes) ortaya çıkıp 40 ila 50 milyon yıl önce (prosimiyenlerin ortaya çıkışıyla) yok olmuşlardır.

İlk gerçek primatlar, Eosen devresinde Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika'da bulundu. Bu erken primatlar, makiler gibi günümüzün prosimiyenlerine benziyordu. Bu erken primatlarda, daha büyük beyinler, gözler ve daha küçük ağızlıkların yaygınlaştığı evrimsel değişiklikler devam etti. Eosen'in sonunda, erken prosimiyen türlerinin çoğu, daha soğuk sıcaklıklar veya ilk maymunlardan (Anthropoidea) gelen rekabet nedeniyle yok oldu.
Mevcut nemli burunlu primatlar, muhtemelen orta Eosen'de adapiformlardan türedi. Bir popülasyon kısa süre sonra (~40 myö) Madagaskar'a göç etti ve günümüz makimsilerine yol açtı.
Mevcut tek tarsiiformlar olan cadı makiler, muhtemelen Erken ila Orta Eosen'de maymunların atalarından ayrıldı. Omomyoidlerin cadı makilerin doğrudan ataları olduğu kabul edilir; ancak maymunların ataları olup olmadıkları belirsizdir.

İlk olarak orta Eosen'de (40-45 myö) muhtemelen Asya'da ortaya çıkan maymunlar (bkz. Eosimiidae), daha sonra Afrika'ya göç ettiler; Eosen'in sonunda (yaklaşık 33-35 myö) bir grubun Güney Amerika'ya göç etmesiyle iki ana gruba ayrıldılar: Yeni Dünya maymunları (Platyrrhini) ve Eski Dünya maymunları (Catarrhini).
Oligosen'de (~ 25 myö) Eski Dünya maymunlarından köpeksi maymunlar (Cercopithecidae) ile insansı maymunların (Hominoidea) soyları birbirinden ayrıldı. En erken köpeksi maymunlara Orta Miyosen'de (~ 16 myö) rastlanırken, insansı maymunların fosil kaydı Alt Miyosen (~ 23 myö) ile başlar.
Miyosen'de çeşitlenen insansı maymunlardan en erken ayrılan dal (~ 16 myö) gibonlara (Hylobatiidae), daha sonra orta Miyosen'de ayrılan Ponginae grubu ise orangutanlara (Pongo) yol açtı. Birlikte Homininae alt familyasını oluşturan goril, insan ve şempanzelerin son ortak atasının yaklaşık 10 milyon yıl önce yaşadığı düşünülürken; şempanzelerle (Pan cinsi; bonobo ve bayağı şempanze) insanların (Homo) son ortak atalasının 6.5 ila 9.3 milyon yıl önce yaşadığı düşünülür. Goril ve şempanzelerle ilgili fosil kayıtları çok azdır, bu nedenle evrimsel tarihleri ile ilgili bilinenler genellikle genetik kanıtlara dayanmaktadır; insanlarla ilişkili avustralopitesinlerin ise birçok Pliyosen ve Pleyistosen (5.3–0.012 myö) fosili bilinmektedir.

Primatlar takımı uzun süre Önmaymunlar, Yeni Dünya maymunları ve Eski Dünya maymunları olarak üç alt takıma ayrılmıştır. En güncel sınıflandırmalara göre nemli burunlular ve kuru burunlular olarak iki alt takıma ayrılırlar.
Aşağıdaki diyagram, yaşamakta olan primatların muhtemel bir sınıflandırmasını göstermekte olup ortak isimler taşıyan gruplar sağda gösterilmiştir.

Primatlar
Strepsirrhini
Lemuriformes
Lemuroidea
Ch

Proterozoyik (IPA /ˌproʊtərəˈzoʊɪk, prɒt-, -əroʊ-, -trə-, -troʊ-/), günümüzden 2500 milyon yıl öncesinden 538,8 milyon yıl öncesine kadarlık süreyi kapsayan bir jeolojik üst zamandır. Prekambriyen "süper üst zamanının" en son bölümüdür. Yerkürenin jeolojik zaman cetvelinin en uzun üst zamanıdır ve (en eskiden en yeniye doğru)  Paleoproterozoyik, Mezoproterozoyik ve Neoproterozoyik olarak üç jeolojik zamana bölünmüştür.
Proterozoyik, Dünya atmosferinde oksijenin ilk kez ortaya çıkışından, Dünya üzerinde kompleks yaşamın (trilobitler veya korallar gibi) çoğalmasından hemen öncesine kadar geçen zamanı kapsar. Proterozoyik adı, tamamen Grekçe kökenli iki sözcüğün birleşiminden oluşur: Protero- "eski, daha önceki" ve -zoyik eki de "yaşamın" anlamına gelir.
Paleoproterozoyik sırasında oksijenli bir atmosferin oluşumu; ökaryotların evrimi; Geç Neoproterozoyik Zaman'daki Kriyojeniyen Dönemi'nde Kartopu Dünya'ya sebep olan birkaç buzullaşma ve bol miktarda yumuşak gövdeli, çok hücreli canlıların evrimi ile karakterize edilen ve Dünya'daki yaşamın ilk bariz fosil kanıtını sağlayan Ediyakaran Dönemi (635-538.8 myö) bu üst zamanın iyi tanımlanmış olaylarıdır.

Proterozoyik Üst Zaman'ın jeolojik kaydı, bir öncesinde gelen Arkeen Üst Zaman'dan daha eksiksizdir. Arkeen'ın derin su birikintilerinin aksine, Proterozoyik, geniş ve sığ epikontinental denizlerde saklı birçok tabakaya sahiptir. Ayrıca bu kayaçların birçoğu Arkeen kayaçlarından daha az başkalaşıma uğramış ve birçoğu değişmemiştir. Bu kayaçlar üzerinde yapılan araştırmalar, geç Arkeen Üst Zaman'da başlamış olan devasa kıtasal yığılmanın, Proterozoyik'te de sürdüğünü göstermiştir. Proterozoyik'te aynı zamanda ilk kesin süperkıta döngüleri ve modern dağ oluşum faaliyetleri (orojenez) vardı.
Bilinen ilk buzullaşmaların Proterozoyik sırasında meydana geldiğine dair kanıtlar bulunmaktadır. İlki, Proterozoyik'in başlangıcından kısa bir süre sonra başladı. Proterozoyik'in son alt bölümü olan Neoproterozoyik'te en az dört kez buzullaşma olduğuna dair kanıtlar vardır ve bunlar tahminen Sturtiyen ve Marinoan buzullaşmalarının meydana getirdiği varsayımsal Kartopu Dünya ile doruk noktasına ulaştı.

Palaeos.com: Proterozoic eon
Proterozoic (chronostratigraphy scale) 18 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Son evrensel ortak ata (kısaca SEOA veya İngilizce kısaltması olan LUCA ile anılır), şu anda Dünya üzerinde yaşayan tüm organizmaların ortak bir atayı paylaştığı en son popülasyondur ve Dünya üzerindeki tüm mevcut yaşamın en yakın ortak atasıdır. Bu mevcut yaşama tüm hücresel organizmalar dahildir; virüslerin kökenleri belirsizdir ancak aynı genetik kodu paylaşırlar. SEOA muhtemelen çeşitli virüsleri de barındırıyordu. SEOA, Dünya üzerindeki ilk yaşam değildir fakat var olan tüm canlıların atalarının en son biçimidir.
SEOA'nın belirli bir fosil kanıtı bulunmamakla birlikte, mevcut tüm canlıların ayrıntılı biyokimyasal benzerliği varlığını doğrulamaktadır. SEOA'nın özellikleri, modern genomların ortak özelliklerinden çıkarılabilir. Bu genler, bilgileri DNA'dan, RNA'ya ve proteinlere dönüştürmek için transkripsiyon ve translasyon mekanizmaları dahil birçok birlikte adapte olmuş özelliğe sahip karmaşık bir yaşam formunun varlığını işaret eder. SEOA, muhtemelen yaklaşık 4 milyar yıl önce, okyanus tabanındaki magma akıntılarının yakınında bulunan derin deniz bacalarının yüksek sıcaklıktaki sularında yaşadı.

Bir filogenetik ağaç, evrim fikrini canlıların tek bir atadan türediğini göstererek doğrudan tasvir eder. Yaşam ağacının ilk örneklerinden biri, Jean-Baptiste Lamarck tarafından 1809'da Philosophie zoologique adlı eserinde kendisi tarafından çizildi. Charles Darwin, 1859'da yazdığı Türlerin Kökeni Üzerine adlı kitabında, evrensel ortak ata teorisinin evrimsel bir süreçle ortaya çıktığını ünlü sözleriyle açıkladı: "Bu nedenle, benzerlikten yola çıkarak muhtemelen bu dünyada yaşamış olan tüm organik varlıkların, yaşamın ilk kez Yaratıcı tarafından üflenmiş tek bir ilkel biçimden türediği sonucunu çıkarmalıyım." Kitabın son cümlesi, hipotezin yeniden ifade edilmesiyle başlar: "Yaratıcı tarafından başlangıçta birkaç veya tek bir forma üflenmiş çeşitli güçlere sahip olduğunu anlayan; ve bu gezegen sabit kütleçekim yasasına göre dönmeyi sürdürürken, böylesine basit bir başlangıçtan, sınırsız sayıda en güzel ve en şaşırtıcı formun evrimleşmiş ve evrimleşmekte olduğunu kavrayan bu görüşte ihtişam vardır." "Son evrensel ortak ata" veya kısaca "SEOA" terimi ilk kez 1990'larda böyle bir ilkel organizma için kullanıldı.

Lane, Nick (2016). The Vital Question. Londra: Profile Books. ISBN 978-1781250372. 

 Wikimedia Commons'ta Son evrensel ortak ata ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Stratigrafi, katmanbilim ya da tabakabilim. Yerkabuğunun kısımları olarak ele alınan tabakalı kayaların formasyonlardan, bileşimlerden, istiflenmelerden ve korelasyonlarından söz açan jeoloji koludur. Bir alan veya bölgedeki kayaların nitelik, kalınlık, istiflenme, yaş ve korelasyon yönlerinden ele alan tasvirci jeoloji bölümüdür.

Nicholas Steno, De Solido adlı kitabında bu üç prensibe yer vererek konuyu başlatmıştır.

Süperpozisyon: Üst tabakalar alt tabakalardan sonra oluşmuştur.
Orijinal Yataylık: Tabakalar depolandığında yatay pozisyondadır.
Yanal Devamlılık: Her tabaka bir engel onu durdurana kadar yatay olarak genişler.
William Smith, stratigrafiyi ilk 1790'lı yıllarda ve 19. yüzyıl başlarında pratik amaçlı kullanmıştır. Tabaka Smith adıyla anılan Smith, İngiltere'nin ilk jeolojik haritasını çizmiştir. Aynı tabakaların değişik yerlerde olduğunu fosiller ile anlaşılabileceğini göstermiştir. Örnekleri alarak, tabaka pozisyonlarını haritalayıp, tabakaların dikey genişlemelerini not alarak, kesit ve tablolarını çıkarmıştır.
Smith incelediği tabakalardan büyük bir miktar fosil koleksiyonu oluşturmuştur. En önemli buluşu, 
Fauna Ardalanması Kuralı: Sedimanter kayaçlardaki fosillerin varlığına 
dayanan bir kuraldır. Sedimanter kayaç tabakaları fosilleşmiş flora ve fauna barındırır. Bu fosiller birbirini dikey olarak belirli ve güvenilir bir şekilde takip ederek geniş yatay uzaklıktan görülebilir.
Canlılar aynı zaman periyodunda dünya çapında yer aldıklarından, bunların varlığı veya yokluğu içinde bulundukları kayaçların göreli olarak yaşlandırılmasında kullanılabilir. Fosilleşmenin tam olarak belirlenememesi, fosil tiplerinin yanal olarak değişim sunması ve tüm fosillerin aynı zaman içinde dünya çapında bulunmaması bu kuralın zorluklarındandır. 

Litostratigrafi, kayaçların fiziksel çeşitleri ve yer yer değişimlerini ele alır. Kayaçlardaki değişim, çevredeki çökellere etki eder.
Stratigrafinin temel kavramlarından biri de Süperpozisyon kanununda derlenip bozulmamış stratigrafik sırada en yaşlı tabakanın bu dizinin tabanında oluştuğunu söyler.

Çökel kayaçların hayvan ve bitki fosilleri kullanılarak yaşlandırma ve karşılaştırmaları olarak tanımlanır. Kuvaterner sırasında karasal bitki ve hayvanların neredeyse sürekli değişmesi gerçeği, stratigrafik istifin karşılaştırılabilmesi, biyostratigrafik yaşlandırmaya iyi bir temel sağlamaktadır. Ancak, biyostratigrafi göreceli bir yaşlandırma yöntemidir ve biyostratigrafik zonlara veya olaylara sayısal yaş verilmeden önce bağımsız olarak sayısız tarifleme yöntemleriyle kalibre edilmelidir.

Kronostratigrafi, kayaç kütlelerinin göreceli yaş ilişkilerini ele alan stratigrafinin bir parçasıdır ve birimi jeolojik zamanın belirli bir aralığında oluşan bir kayaç kütlesidir.
Kronostratigrafi'nin en büyük amacı, kayaçların yer değişiminin sırasını ve bütün kayaçların yer değişim zamanını belli jeolojik bölge ve dünyanın jeolojik geçmişinde ayarlamaktır.

Manyetostratigrafi, manyetik kutup terslenmelerinden yola çıkarak çökel ve volkanik istiflerin karşılaştırılmasında kullanılan bir yöntemdir. Yöntem, kesit boyunca ölçülen aralıklara yönelik örnekler toplayarak çalışmaktadır. Tortullar, dünyanın o zamandaki manyetik alanın polaritesine göre çökeldiğinden, örneklerin kendi karakteristik mıknatıslanmalarını belirlemek için analiz etmektedir. Volkanik kayaçlar sıcaklık mıknatıslanması kazanırken, çökeller ise çökelme mıknatıslanması kazanır ve her ikisi de oluşumları sırasında yeryüzünün manyetik alan yönünü yansıtır.

Stratigrafinin bu özelliği kuvaterner çalışmalarında yaşamsal öneme sahip olmasına karşın birçok stratigrafi komitesi tarafından göz ardı edilmiştir. İklim stratigrafisinin birimleri kuvaternerin en bölgesel birimidir. Temel birim jeolojik-iklim birimidir. Kuvaternerin yaşlı çökel istifleri özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika'daki buzul çökelleri sayesinde iklimsel değişimlerin temelinde Fanerozoik'in diğer bölümlerine göre daha iyi kurgulanmıştır. Bu yaklaşım, önceki çalışmacılar tarafından karasal çökeller için uyarlanmıştır.

Christopherson, R. W., 2008. Geosystems: An Introduction to Physical Geography, 7th ed., New York: Pearson Prentice-Hall. ISBN 978-0-13-600598-8

Tafonomi çürüyen organizmaların (fosilleşmişlerse) nasıl fosilleştiklerini inceler. Tafonomi terimi (Yunanca taphos - τάφος gömülme ve nomos - νόμος kural kelimelerinden türemiştir.) Rus bilim insanı İvan Efremov'un 1940 yılında organizmaların kalıntılarının, parçalarının ya da dışkılarının biyosferden litosfere geçişi üzerine yaptığı çalışmaları belirtmesi üzerine Paleontoloji ile tanışmıştır. Yani fosil kümelerinin yaratılışı.

Ölüm pozu

The Shelf and Slope Experimental Taphonomy Initiative is the first long-term large-scale deployment and re-collection of organism remains on the sea floor.
The Journal of Taphonomy27 Temmuz 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wooster Üniversitesi'nin biyoerozyon web sayfası
Comprehensive bioerosion bibliography compiled by Mark A. Wilson
Taphonomy 11 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tetrapoda (/ˈtɛtrəˌpɒd/; Grekçe τετρα- (tetra-) 'dört' ve πούς (poús) 'ayak' kelimelerinden), diğer adıyla dört üyeliler Tetrapoda üst sınıfına ait dört uzuvlu herhangi bir omurgalı hayvana verilen addır. Gnathostomata infraşubesine bağlı bir hayvan üstsınıfıdır. Tetrapodlar, yaşayan ve soyu tükenmiş tüm amfibileri ve amniyotları kapsar. Amniyotlar, iki ana klada evrimleşmiştir: Sauropsidler (sürüngenler, dinozorlar ve dolayısıyla kuşlar dahil) ve sinapsitler (soyu tükenmiş pelikozorlar, terapsitler ve insanlar da dahil olmak üzere yaşayan tüm memeliler). Hox geni mutasyonları, bazı tetrapodların uzuvlarını kaybetmesine (yılanlar, bacaksız kertenkeleler ve kör yılanlar gibi) veya iki uzuvlu hale gelmesine (deniz memelileri, moalar ve bazı kertenkeleler) yol açmıştır. Buna karşın, bu uzuvsuz gruplar atalarının dört uzuvlu olması nedeniyle hala tetrapod olarak sınıflandırılır ve bazılarında arka uzuvlara ait körelmiş mahmuza benzer bacak bulunur.

Tetrapoda altşubesine bağlı taksonlar (Hildebrand ve Goslow, 2001):

Üst sınıf Tetrapoda – dört üyeli omurgalılar
Sınıf Amphibia – iki yaşamlılar
Alt sınıf Ichthyostegalia – erken balık benzeri iki yaşamlılar (parafiletik grup)
Alt sınıf Anthracosauria – sürüngen benzeri reptiliomorflar (amniyotların ataları oldukları düşünülür)
Alt sınıf Temnospondyli – büyük başlı Paleozoyik ve Mezozoyik iki yaşamlıları
Alt sınıf Lissamphibia – çağdaş iki yaşamlılar
Sınıf Reptilia – sürüngenler
Alt sınıf Diapsida – diyapsidler: timsahlar, dinozorlar (kuşları içerir), kelerler, yılanlar ve kaplumbağalar
Alt sınıf Euryapsida – öryapsitler
Alt sınıf Synapsida – sinapsitler, memeli benzeri sürüngenler (memelilerin ataları oldukları düşünülür)
Alt sınıf Anapsida – anapsitler
Sınıf Mammalia – memeliler
Alt sınıf Prototheria – yumurtlayan memeliler
Alt sınıf Allotheria – çokyumrulular
Alt sınıf Theria – doğurgan memeliler (eteneliler ve keseliler)

 Wikimedia Commons'ta Tetrapoda ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Tetrapoda ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Leicester Üniversitesi (İngilizce: University of Leicester) Leicester, İngiltere'de kurulu bir araştırma üniversitesidir. Ana kampüsü Leicester şehrinin güneyinde bulunan "Victoria Parkı" yanındadır.

Leicester Üniversitesi 1921'de Leicestershire ve Rutland Üniversite Koleji adı ile kuruldu. Günümüzde üniversitenin ana kampüsünün bulunduğu araziler bu kuruma yerel tekstil fabrikaları sahibi Thomas Fielding Johnson tarafından hibe edilmiştir. Bu kişi bu kurumun I. Dünya Savaşı'nda savaşan Britanyalı askerleri ve ölülerinin anısına bir yaşayan anıt olmasını sağlamak için verdiğini belirtmiştir. Bu hedef üniversitenin Latince parolası olan Ut Vitam Habeant (Türkçe tercümesi Böylece yeniden hayat kazanırlar) da yansımaktadır. Bu koleji ilk defa öğrenciler 1921'de alınmışlardır. 1927'de bu kolej "University College, Leicester" adını almış ve Londra Üniversitesi'nin diploma derslerini verip imtihanları kendisi yapıp; ama Londra Üniversitesi "dıştan (external)" diplomasını veren bir yüksek öğretim kurumu olmuştur. 1957'de Leicester Üniversitesi'ne Kraliyet Beratı verilmiş ve üniversite kendi ismi ile üniversite diploma ve derecelerini veren bağımsız bir üniversite statüsünü kazanmıştır.
Leicester Üniversitesi'nin ana kampüsü Leicester şehir merkezinin yaklaşık 1,5 km güneyinde büyük bir çimlik mera parkı olan "Victoria Parkı"'nin bir kenarında olup Leicester'in tanınmış ikinci derece okullarından olan "Wyggeston and Queen Elizabeth I College"'in komşusudur.
Leicester Üniversitesi kampüsünde bulunan akademik binalar birbirlerine yakındır. Bu kampüste üniversitenin idari merkezini ihtiva eden ve ayrıca içinde "Hukuk Okulu" bulunan "Fielding Johnson Building" binası bulunmaktadır. Bu bina 1837'de eski "Leicester ve Rutland Timarhanesi" olarak yapılmıştır. Yanındaki ek tuğladan yapılmış binalarla birlikte Leicester Üniversitesi'ne devredilmişlerdir. 1952'de üniversite olarak berat aldığından bu üniversitenin tuğladan olan binalarına atıfla diğer benzer tuğladan mimarili 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl ilk yarısında açılmış ve açıldığında Londra Üniversitesi dıştan (external) derece diploması veren İngiltere üniversiteleri ile birlikte "Redbrick University (Kırmızı Tuğladan Üniversite)" olarak sınıflandırılmıştır. 1960'lı ve 1970'li yıllarda ve sonradan yapılan üniversite binalarının mimari stilleri ise yaygın olarak 20. yüzyıl mimari akımlarını yansıtmaktadır. Fielding Johnson Building'in karşısında "İktisat Okulu"'nun binası olan "Astley Clarke Building" ve "Üniversite Spor Merkezi" vardır. Fielding Johnson Building yanında "İşletme Okulu"'nu ihtiva eden "Ken Edwards Building" 1995'te yapılmıştır. 1995'te yapılmış ve Kraliçe II. Elizabeth tarafından Mayıs 1995'te açılmış olan "Percy Lee Building"'de öğrenciler için yemekhaneler, toplantı salonları ve diğer sosyal hizmetler sağlayan ve büyük bir kısmi öğrenciler tarafından idare edilen "Leicester Üniversitesi Öğrenci Cemiyeti" bulunur. Bu bina 2010'da yeniden restore edilip genişletilmiştir. "David Wilson Kütüphanesi" de 2008'de yeniden £32 milyon harcama ile iki misli genişletilip açılmıştır. Üniversite kampüsünde 1960'li ve 1970'li yıllarda "Brütalist" mimarî akımına uyarak betonarmeden ve sıva ile kaplanmamış tuğladan yapılmış ve mimarî ödüller almış çok katlı binalar bulunmaktadır. Bunlardan "Mühendislik Binası" ve "Charles Wilson Binası" özel olarak II. derecede yapı koruma listesine alınmıştır. Bunlara benzeyen diğer bir bina içinde "Sosyal Bilimler Koleji" bulunan ve içi yenilenmiş olan 18 katlı "Attenborough Kulesi"'dir. Charles Wilson binası ilerisinde "Bennett Binası", "Fizik ve Astronomi Binası", "Kimya Binası" ve "Adrian Binası" bulunmaktadır. Yakındaki "University Road" ilerisinde ise Leicester Üniversitesi Tıp Okulu'nun bulunduğu "Maurice Shock Binası" ve "Hogkin Binası" vardır. "University Road" adlı üniversiteye giden yolun ilerinde "Salisbury Road" ve "Regents Road" üzerinde "Frazer Nobel Binası" ve "Eğitim Okulu" binası bulunur.
Leicester Üniversitesi'nin öğrenci yurtları şehrin güney varoşlarında (hemen hepsi "Oadby" varoş köyünde) olup 1900'lü yıllarının başlarında Leicester'in güneybatısında yaşayan zengin sanayicilerin o yüzyıl başında yaptırdıkları büyük evlerden ve yanlarında ek olarak geliştirilen öğrenci yatak odaları binalarından oluşmaktadır.

Leicester Üniversitesi'nde toplam kayıtlı öğrenci sayısı (2009 itibarıyla) 17.055 öğrenci olup bunlardan 11.095 kayıtlı öğrenci üniversite diploması öğrencileri ve 5.960 tanesi ise lisansüstü öğrencisi olarak kayıtlılardır. Leicester Üniversitesi'nde çalışanlardan 2.030 kişi akademik alanda görev yapmakta ve 2.495 kişi idari görevlerde bulunmaktadır.
Leicester Üniversitesi akademik okulları ve fakülteleri 2009'a kadar 5 fakülte olarak organize edilmişti. 2009'da yapılan bir işletme yenilemesi egzersizi sonucunda üniversite 4 akademik "Kolej" ve bunlara idari destek sağlayan "Kurum Hizmetleri" olarak kurumlaştırılmıştır. Akademik dallar, bölümler ve okullar su dört "Kolej" içinde toplanmışlardır:

Edebiyat Bilgileri ve Hukuk Koleji
Tıp, Biyolojik Bilimler ve Psikoloji Koleji
Bilim ve Mühendislik Koleji
Sosyal Bilim Koleji

Üniversitesi websitesi (İngilizce)
[1] 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nisan 1926'da o zaman Leicester Üniversite Koleji (modern Leicester Üniversitesi) kampüsünün havadan fotoğrafı

Yumuşakçalar (Latince: Mollusca), ilkin ağızlılar (Protostomia) kladı, Lophotrochozoa üst şubesinden bir hayvan şubesidir. Ahtapot, kalamar gibi kafadan ayaklılar, salyangoz ve sümüklü böcek gibi karından ayaklılar, midyeler ve kitonlar bu şubedendir. Çizgili kas ilk defa bu sınıfta ortaya çıkmıştır. Yaklaşık 85.000 yaşayan türü bulunur.

Vücutları yumuşak ve genelde kabukludur. Kabuklarının altında "manto" adı verilen ince bir doku tabakası vardır.
Segmentleri yoktur.
Beyin ve sinir kordonu bulunur.
Dokunma, kimyasal tepkime gibi etkenlere duyarlı yapıları/gözleri vardır.
İç organları gelişmiştir.
Çoğu denizde, bazıları ise tatlısularda ve karada yaşar.
Bilateral simetri (çifte simetri) görülür.
Vücutları üç ana kısımdan oluşur:
Hareket, toprağı kazma, avlarını yakalama için kullanılan kaslı ayak,
Organların bulunduğu iç kitle,
İç organları örtüp kabuğu salgılayan manto
Ağızlarında, radula adı verilen diş benzeri çıkıntılar bulunur.
Kabukları, kalsiyum karbonat bazlıdır.
Suda yaşayanlar solungaç solunumu yapar ve sudaki organik maddeleri süzerek beslenir.
Karada yaşayanların manto boşluğu akciğer görevi görür.
İki ucu açık sindirim kanallarından oluşan bir sindirim sistemleri vardır.
Genelde ayrı eşeylidirler, ancak bazı gastropodlar hermafrodittir.
Otobur, etobur, parazit olabilirler.
Açık dolaşım görülür. Fakat bir alt sınıfı olan Kafadan Bacaklılarda kapalı dolaşım görülür.

Türkiye yumuşakçalar listesi
Yumuşakçaların evrimi
Yumuşakça kabuğu
Ahtapot
Midye
Salyangoz
Sümüklü böcek

Çok hücreli canlı, tek hücreli bir canlının aksine birden fazla hücreden oluşan bir canlıdır.
Tüm hayvan türleri, kara bitkileri ve çoğu mantar, tıpkı birçok alg gibi çok hücrelidir. Ancak cıvık mantarlar ve Dictyostelium cinsi sosyal amipler gibi bazı canlılar kısmen tek veya kısmen çok hücrelidir.
Çok hücreli canlılar, hücre bölünmesi veya birçok tek hücrenin toplanması gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Koloniler, bir koloni oluşturmak için bir araya gelen birçok özdeş bireyden meydana gelir. Bununla birlikte, koloni hâlindeki protistleri gerçek çok hücreli canlılardan ayırmak genellikle zordur çünkü iki kavram birbirinden çok farklı değildir. Bu yüzden koloni hâlindeki protistlere "çok hücreli" yerine "çoğul hücreli" olarak adlandırılmıştır. Ayrıca çok çekirdekli, ancak teknik olarak tek hücreli olan makroskobik organizmalar da vardır. Buna örnek olarak 20 cm'ye kadar büyüyebileyen ksenofiforea verilebilir.

Embriyogenez

Yaşam Ağacı - Ökaryotlar 29 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnsansılar veya insansı maymunlar (Hominoidea), Eski Dünya maymunlarından bir primat üst familyası. İnsansılar üst familyası iki familyaya bölünür: Gibongiller veya küçük insansı maymunlar (Hylobatidae) ve insangiller veya büyük insansı maymunlar (Hominidae).

İnsansılar üst familyası, primatlar takımının en büyük türlerini içine alır. En küçükleri (bazı küçük gibon türleri) 4 kiloya, en büyükleri olan erkek goriller ise 200 kiloya kadar varır. Omuz eklemleri diğer maymunlarda olduğundan daha geride yer alır. Köprücük kemiği daha uzundur ve kürek kemiği arkadadır - böylece kolların hareket alanı daha da geniştir ve omuzları tamamen dönebilme özelliğine sahiptir. Diğer maymunlardan farklı olarak - insanın dışında - tüm insansılarda kollar bacaklardan daha uzundur. Kuyrukları yoktur.
Kafatası iri ve beyin gayet büyüktür. Özellikle insangiller oldukça gelişmiş bir beyne ve soyut düşünme kabiliyetine sahiptirler. Bazı türleri esaret altındayken ya da vahşi doğada basit aletler yapabilme yetisine sahiptirler. İnsangiller, afalina ile birlikte aynada kendisini tanıyabilen yegane canlılardır. Bütün Eski Dünya maymunlarında olduğu gibi insansıların da 32 dişi vardır.

İnsanın dışında bütün insansılar sırf Afrika'da ve Güneydoğu Asya'nın tropik ormanlarında yaşar, sadece bayağı şempanze kısmen savanda da yaşar. Hepsi gündüz faaldir ve insan ile goril hariç hepsi zamanlarının çoğunu ağaçlarda geçirir. Gibonlar ağaç dallarına asılarak ve sallanarak dolaşırlar. Bir zamanlar tüm insansıların bu şekilde hareket ettiği düşünülmekte.
Çeşitli iyi gelişmiş sosyal davranışlar gösterirler. Diğer maymunlardan farklı olarak, grupları birbiri ile yakın akraba olmayan dişilerin etrafına kurulurdur. İnsansılar genelde sırf bitkisel beslenir, sadece şempanze ve insan hepçildir.

İnsansılar, akraba olmalarına rağmen İngilizcede monkey ("maymun") kabul edilmezler. Ancak Türkçede İngilizce ape kelimesini karşılamak için oluşturulmuş "insansı maymun" terimi yerleşmektedir. İnsansılar halk arasında genellikle maymun olarak anılmaya devam ederler. Aslında, insan dışındaki primatları monkey ve ape olarak iki ayrı terimle adlandırma yalnızca İngilizcede yapılır. Diğer dillerde bu ayrım yoktur ve geri kalan primatlar maymun ortak adıyla anılır.

İnsangiller (Hominidae) ve gibongiller (Hylobatidae) birbirlerinden 16-20 milyon yıl önce ayrıldılar. İnsansıların evrimsel tarihinde birçok soyu tükenmiş türü bulunur (Bakınız: Hominini). „Miyosen devrinin Doğu Afrikası insansıların beşiğidir.“, ancak erken Miyosen devrinde yaşamış bu türlere „ilkel“ veya „Kök-Hominoidea“ denir.
Bilinen en eski anthropoid kalıntıları 36.6 milyon yıl öncesine aittir ve Mısır'da bulunmuştur. Bu fosiller Catopithecus ve Aegyptopithecus cinslerine aittir ve insansılar ile köpeksi maymunların ortak ataları oldukları düşünülmektedir. Daha sonra bulunan fosiller önceleri gibonun atası sanılan ancak çok daha ilkel olduğu anlaşılan Pliopithecusa aittir. Modern insansılarla akraba olduğu düşünülen türler Proconsul, Afropithecus, Dryopithecus ve orangutanın atası olduğu düşünülen Sivapithecustur. Bunların yanında Morotopithecus, Turkanapithecus, Equatorius, Nacholapithecus, Otavipithecus, Pierolapithecus, Griphopithecus, Lufengpithecus, Ramapithecus, Chororapithecus, Nakalipithecus, Hispanopithecus, Oreopithecus, Khoratpithecus, Samburupithecus ve Ouranopithecus cinsleri tanılır. Bu cinslere ait bulgular çoğu kez sadece ufak fosil parçalarından ibarettir. Bundan dolayı aralarındaki akrabalık derecelerini ayrıntılı şekilde tespit edip soy ağaçlarını çizmek zordur.

İnsansıların kardeş grubu köpeksi maymunlardır (Cercopithecoidea) ve birlikte Eski Dünya maymunları grubunu oluştururlar.

Üst familya: İnsansılar - (Hominoidea)
Familya: İnsangiller veya büyük insansı maymunlar - (Hominidae)
Alt familya: Homininae
Cins: goril - (Gorilla)
Cins: İnsan - (Homo)
Cins: şempanze - (Pan)
Alt familya: Ponginae
Cins: orangutan - (Pongo)
Familya: Gibongiller veya küçük insansı maymunlar - (Hylobatidae)
Cins Symphalangus
Cins Nomascus
Cins Hoolock
Cins Hylobates

İnsan dışındaki bütün insansı türleri, yok olma tehdidi altındadır. Bunun en büyük nedeni tropik yağmur ormanlarının yok olması ve kaçak avlanmadır.

Gibon-insan son ortak ata
Orangutan-insan son ortak ata
Proconsulidae

Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003, "ape"
WINSTON, Human, the Definitive Visual Guide

 Wikimedia Commons'ta İnsansılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bir iz fosili ya da iknofosil (Yunanca: ἴχνος ikhnos "iz" sözcüğünden gelir), biyolojik faaliyetin kanıtı olarak sayılan fakat bir bitkinin veya hayvanın kendisinin asıl kalıntıları olmayan bir fosil türüdür. İz fosilleri; organizmaların vücutlarının geriye kalan parçaları genellikle kimyasal aktivite veya mineralizasyon yoluyla fosilleşince oluşan vücut fosilleri ile çelişki içerisindedirler. İknoloji iz fosillerini araştıran bilim dalına verilen addır ve bu alanda çalışanlara iknolog adı verilir.

İz fosillerinin belli bir faile atanması genellikle zor veya imkansızdır. Çok nadir durumlarda geride kalan izlerle birlikte bu izleri bırakan canlılar da bulunmaktadır. Fakat, tamamen farklı organizmalar aynı izleri de bırakabilirler. Bu sebeple, geleneksel taksonomi bu durumda uygulanamaz ve daha farklı bir taksonomi tercih edilir. Sınıflandırmanın en üst basamağında beş davranış tipi tanınmaktadır:

Domichnia, belli bir organizma tarafından oluşturulan ve o organizmanın yaşam biçimi hakkında fikir veren yaşanılan yapılar.
Fodinichnia, detritivorlar gibi peşlerinde atık bırakan hayvanlar tarafından bırakılan üç boyutlu yapılar
Pascichnia, yumuşak bir sedimanın veya mineral bir tabakanın üzerinde bulunan yemek izleri;
Cubichnia, yumuşak bir sedimanın üzerinde bir organizma tarafından bırakılan bir etki biçiminde dinlenme izleri;
Repichnia, yüzeylerdeki emekleme ve sürünme izleri.
Fosiller daha sonra belli cinsler altında sınıflandırılabilirler, hatta bazıları "tür" seviyesinde de ayrıştırılabilir. Sınıflandırmaları şekillerine, biçimlerine ve davranışlarına göre değişir.

İz fosilleri hakkında ansiklopedik bir makale
İknocins görüntüleri
Chuck D. Howell'ın İknocins Fotoğrafları 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İkonoloji Terimleri Sözlüğü 7 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ametal, metal özelliği göstermeyen elementlerdir. Isıyı ve elektrik akımını iletmek gibi metallere özgü özellikleri göstermezler. Ayrıca kendi aralarındaki ortak özellikleri yok denecek kadar azdır. Genellikle karbon, azot, fosfor, oksijen, kükürt, selenyum, flor, klor, brom, iyot ve soy gaz elementlerine ametal denir.
Oda sıcaklığında katı, sıvı ve gaz halde bulunan ametaller vardır. Örneğin Oksijen, Azot, Hidrojen, Klor gibi elementler saf halde iken oda sıcaklığında gaz halinde bulunur. Brom sıvı bir ametaldir. Karbon, Fosfor, Kükürt, İyot ise oda sıcaklığında katı halde bulunur. Ametallere şekil verilemez. Çünkü katı olanlar kırılgandır, dövülerek işlenemezler. Mattırlar, ışığı yansıtmazlar. Grafit ve Fulleren hariç elektriği ve ısıyı iletmezler. Erime, kaynama noktaları düşüktür. Kendi aralarında kovalent bileşikleri, metallerle de iyonik bileşikleri oluştururlar. Genellikle moleküler halde bulunurlar. Oksijenli bileşiklerinin sulu çözeltileri asit karakterlidir. Son enerji düzeyinde 5,6 ve 7 elektron bulunur.
Metaller çözeltilerde katyonları (pozitif yüklü iyonları) oluştururken, ametaller anyon (negatif yüklü iyonları) oluşturma eğilimindedir. Metallerin aksine iyi iletken değillerdir ve elektronegatiflikleri çok yüksektir. Metaller ve ametaller arasında özellikler gösteren bazı yarı iletken elementler, "metaloidler" olarak da adlandırılır. Halojenler ve soygazlar da ametal doğadadır.
Hidrojen metal ya da ametal olarak kabul edilmez. Diğer ametaller grubunda incelenir.

Isı ve elektriği iletmezler. (Fulleren ve grafit hariç) (fiziksel)
Yüzeyleri mattır. (fiziksel)
Kırılgandırlar, tel ve levha haline dönüştürülemezler. (fiziksel)
Bileşiklerinde hem pozitif hem de negatif değerlikte olabilirler. (kimyasal)
Oda koşullarında katı, sıvı veya gaz hallerinde bulunabilirler. (fiziksel)
Elektron almaya isteklidirler çünkü son yörüngelerinde 5,6 ve 7 elektron barındırabilirler. (kimyasal)
Erime noktaları, kaynama noktaları ve yoğunlukları düşüktür. (fiziksel)
Kendi aralarında kovalent bağlı bileşik oluştururlar. (kimyasal)
Metallerle iyonik bağlı bileşik oluştururlar. (kimyasal)
Oksijenli bileşikleri asidik özellik gösterir. (kimyasal)
Doğada moleküler halde bulunurlar. (kimyasal)
1A grubunda sadece hidrojen ametaldir. (kimyasal)
Çok küçük cisimlerdir. (fiziksel)

Metal
Metaloid
Periyodik cetvel
Soy gaz
Yarı metal

Atom ağırlığı (sembol: Ar) ya da bağıl atom kütlesi, belirli bir örnekteki bir elementin atomlarının ortalama kütlesinin atomik kütle sabitine oranı olarak tanımlanan boyutsuz bir fiziksel niceliktir. Atomik kütle sabiti (sembol: mu), bir karbon-12 atomunun kütlesinin 1/12'si olarak tanımlanır. Orandaki her iki miktar da kütle olduğundan, ortaya çıkan değer boyutsuzdur; dolayısıyla değerin göreceli (bağıl) olduğu ifade edilir.
Verilen tek bir örnek için, belirli bir elementin bağıl atom kütlesi, örnekte bulunan her bir atomun (izotopları dahil) kütlelerinin ağırlıklı aritmetik ortalamasıdır. Bu miktar, örnekler arasında önemli ölçüde değişkenlik gösterebilir çünkü örneğin kaynağı (ve dolayısıyla radyoaktif geçmişi veya difüzyon geçmişi) benzersiz izotopik bolluk kombinasyonları üretmiş olabilir. Örneğin, kararlı karbon-12 ve karbon-13 izotoplarının farklı bir karışımı nedeniyle, volkanik metandan elde edilen bir karbon elementi örneği, bitki veya hayvan dokularından toplanan karbon elementinden farklı bir nispi atomik kütleye sahip olacaktır.
Standart atom ağırlığı (Ar, standard) olarak bilinen daha yaygın ve daha spesifik miktar, birçok farklı örnekten elde edilen bağıl atomik kütle değerlerinin bir uygulamasıdır. Bazen, tüm karasal kaynaklardan belirli bir elementin atomları için göreceli atomik kütle değerlerinin beklenen aralığı olarak yorumlanır ve çeşitli kaynaklar Dünya'dan alınır. "Atom ağırlığı" genellikle esnek ve yanlış bir şekilde standart atom ağırlığının eş anlamlısı olarak kullanılır (yanlıştır, çünkü standart atomik ağırlıklar tek bir örnekten oluşmaz). Standart atom ağırlığı yine de en çok yayınlanan bağıl atomik kütle çeşididir.
Buna ek olarak, "atom ağırlığı" teriminin (herhangi bir element için) "bağıl atom kütlesi" yerine sürekli kullanımı, en azından 1960'lardan beri, esas olarak fizikteki ağırlık ve kütle arasındaki teknik farklılık nedeniyle, önemli tartışmalara yol açtı. Yine de, her iki terim de IUPAC tarafından resmi olarak onaylanmıştır. "Bağıl atom kütlesi" terimi, "standart atom ağırlığı" terimi (daha doğrusu "standart bağıl atom kütlesinin" aksine) kullanılmaya devam etmesine rağmen, artık tercih edilen terim olarak "atom ağırlığı"nın yerini alıyor gibi görünmektedir.

Bağıl atom kütlesi, ortalama atom kütlesi veya belirli bir örnekte bulunan belirli bir kimyasal elementin tüm atomlarının atomik kütlelerinin ağırlıklı ortalaması ile belirlenir ve daha sonra karbon-12'nin atomik kütlesi ile karşılaştırılır. Bu karşılaştırma, değeri boyutsuz hale getiren (birim eklenmemiş) iki ağırlığın bölümüdür. Bu bölüm aynı zamanda bağıl kelimesini de açıklar: örnek kütle değeri karbon-12'ye göre kabul edilir.
Bağıl izotopik kütle ile karıştırılmamasına rağmen, atom ağırlığı ile eş anlamlıdır. Bağıl atom kütlesi de sıklıkla standart atom ağırlığının eş anlamlısı olarak kullanılır ve kullanılan bağıl atom kütlesi, bu miktarlar, belirli koşullar altında Dünya'dan gelen bir element için kullanılan göreceli atomik kütle ise, örtüşen değerlere sahip olabilir. Bununla birlikte, bağıl atomik kütle (atom ağırlığı), yalnızca tek bir örnekten elde edilen atomlara uygulanması nedeniyle hala teknik olarak standart atom ağırlığından farklıdır; aynı zamanda karasal örneklerle sınırlı değildir, oysa standart atom ağırlığı birden fazla örneğin ortalamasını alır, ancak yalnızca karasal kaynaklardan alınır. Dolayısıyla bağıl atom kütlesi, Dünya ortalamasından önemli ölçüde farklı olabilen veya farklı kesinlik derecelerini yansıtan (örneğin önemli rakamların sayısı) karasal olmayan ortamlardan veya oldukça spesifik karasal ortamlardan alınan örnekleri daha geniş bir şekilde ifade edebilen daha genel bir terimdir.

Geçerli IUPAC tanımları ("Altın Kitap"tan alınmıştır):

atom ağırlığı - Bakınız: bağıl atom kütlesi
ve

bağıl atom kütlesi (atom ağırlığı) - Atomun ortalama kütlesinin birleşik atom kütlesi birimine oranı.
Burada "birleşik atom kütlesi birimi" asıl durumundan 12C atom kütlesinin 1⁄12'lik bir oranına karşılık gelir.
Bağıl atom kütlesinin IUPAC tanımı şöyledir:

Belirli bir kaynaktan bir elementin atom ağırlığı (bağıl atom kütlesi), elementin atom başına ortalama kütlesinin 12C'lik bir atomun kütlesinin 1/12'sine oranıdır.
Tanım, bir elementin kaynağa bağlı olarak farklı bağıl atom kütlelerine sahip olacağından, kasıtlı olarak "Bir atom ağırlığı..." şeklinde ifade edilmiştir. Örneğin, Türkiye'de elde edilen bor farklı izotopik bileşimi nedeniyle Kaliforniya'da elde edilen gelen bor kütlesinden daha düşük bir bağıl atom kütlesine sahiptir. Bununla birlikte, izotop analizinin maliyeti ve zorluğu göz önüne alındığında, bunun yerine, kimyasal laboratuvarlarda yaygın bir şekilde bulunan ve IUPAC'ın İzotopik Çokluklar ve Atom Ağırlıkları Komisyonu (CIAAW) tarafından iki yılda bir revize edilen standart atom ağırlıklarının tablolanmış değerlerinin yerine kullanılması yaygın bir uygulamadır.

Atomik kütle birimine (sembol: a.m.u veya amu) dayalı eski (1961 öncesi) tarihsel bağıl ölçekler, referans için oksijen-16 bağıl izotop kütlesini veya oksijen göreli atom kütlesini (yani atom ağırlığını) kullandı.

IUPAC komisyonu CIAAW, Dünya üzerindeki göreli atomik kütle (veya atom ağırlığı) için standart atom ağırlığı olarak adlandırılan bir beklenti aralığı değeri belirlemiştir. Standart atom ağırlığı, kaynakların radyoaktivite açısından karasal, doğal ve kararlı olmasını gerektirir. Ayrıca araştırma süreci için gereklilikler vardır. 84 kararlı element için CIAAW bu standart atom ağırlığını belirlemiştir. Bu değerler geniş çapta yayınlanır ve genel olarak farmasötik ve ticari amaçlar için gerçek hayatta kullanılan maddeler için elementlerin atom ağırlığı olarak adlandırılır.
Ayrıca, CIAAW kısaltılmış (yuvarlanmış) değerler ve basitleştirilmiş değerler (Dünyevi kaynaklar sistematik olarak değiştiğinde) yayınlamıştır.

Atom kütlesi (ma), Da veya u (dalton) birimi ile ifade edilir ve tek bir atomun kütlesidir. Bağıl atom kütlesinin belirlenmesi için bir girdi değeri olan belirli bir izotopun kütlesini tanımlar. Üç silisyum izotopu için bir örnek aşağıda verilmiştir.
Bağıl izotopik kütle, özellikle tek bir atomun kütlesinin birleşik bir atomik kütle biriminin kütlesine oranıdır. Bu değer de görecelidir ve bu nedenle boyutsuzdur.

Modern bağıl atomik kütleler (belirli bir element örneğine özgü bir terim) ölçülen atomik kütle değerlerinden (her nüklit için) ve bir örneğin izotopik bileşiminden hesaplanır. Neredeyse tüm radyoaktif olmayan nüklitler için son derece hassas atomik kütleler mevcuttur, ancak izotopik bileşimlerin yüksek hassasiyette ölçülmesi daha zordur ve daha çok örnekler arasında varyasyona tabidir. Bu nedenle, 22 mononüklidik elementin nispi atomik kütlelerinin (bu elementlerin doğal olarak oluşan tekli çekirdeklerin her biri için izotopik kütlelerle aynıdır) özellikle yüksek doğrulukta olduğu bilinmektedir. Örneğin, bağıl atomik flor kütlesi için 38 milyonda bir belirsizlik vardır, bu kesinlik Avogadro sabiti için mevcut en iyi değerden (20 milyonda bir) daha büyüktür.

Hesaplama, bağıl atomik kütlesi metrolojide özellikle önemli olan silisyum için örneklenmiştir. Silisyum, doğada üç izotopun bir karışımı olarak bulunur: 28Si, 29Si ve 30Si. Bu çekirdeklerin atomik kütleleri, 28Si için 14 milyarda bir kısım ve diğerleri için bir milyarda yaklaşık bir kısım kesin olarak bilinir. Bununla birlikte, izotoplar için doğal bolluk aralığı, standart bolluğun yalnızca yaklaşık %0,001 olarak verilebileceği şekildedir (tabloya bakınız).
Hesaplama aşağıdaki gibidir:

Ar(Si) = (27,97693 × 0.922297) + (28,97649 × 0.046832) + (29,97377 × 0.030872) = 28.0854
Belirsizliğin tahmini karmaşıktır, özellikle örnek dağılımı mutlaka simetrik olmadığından: IUPAC standart bağıl atom kütleleri tahmini simetrik belirsizliklerle kote edilmiştir ve silisyumun değeri 28.0855'tir (3). Bu değerdeki bağıl standart belirsizlik 1 ×10–5 veya 10 ppm'dir.
Bu ölçüm belirsizliğinin dışında, bazı unsurların kaynaklar üzerinde farklılıkları vardır. Yani, farklı kaynaklar (okyanus suyu, kayalar) farklı bir radyoaktif geçmişe ve çok farklı izotopik bileşime sahiptir. Bu doğal değişkenliği yansıtmak için IUPAC, 2010 yılında 10 elementin standart bağıl atom kütlelerini sabit bir sayı yerine bir aralık olarak listeleme kararını verdi.

"Interpreting and propagating the uncertainty of the standard atomic weights (IUPAC Technical Report)". 4 Ocak 2018. 24 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Şubat 2019. 
Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC)

IUPAC İzotopik Bolluklar ve Atom Ağırlıkları Komisyonu 8 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tüm izotopların NIST bağıl atom kütleleri ve elementlerin standart atom ağırlıkları 31 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Standart Atom Ağırlıkları 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yüksek ekonomik değere sahip nadir rastlanan metalik kimyasal elementlere kıymetli metal adı verilir. Kimyasal olarak kıymetli metaller diğer elementlerden daha az reaktivite özelliğine sahip olup, parlaklığı (luster/lustre) ve erime noktaları daha yüksektir. Kıymetli metaller tarihte para kadar öneme sahiptiler, fakat günümüzde daha çok bir yatırım aracı olarak görünürler ya da endüstri amaçlı kullanılırlar. Altın, gümüş, platin ve paladyumun ISO 4217 belgeleri vardır.
En çok bilinen kıymetli metaller altın ve gümüştür. Endüstriyel kullanımının yanı sıra daha çok kuyumculukta kullanılırlar. Platin grubu (PGM) içindeki diğer kıymetli metalleri şöyle sıralayabiliriz: rutenyum, rodyum, paladyum, osmiyum, iridyum ve platin.

Bir metal, nadir olması durumunda "değerli" olarak kabul edilir. Yeni cevher kaynaklarının keşfi veya madencilik veya arıtma süreçlerindeki iyileştirmeler, değerli bir metalin değerinin düşmesine neden olabilir. Bir metalin "değerli" statüsü, yüksek talep veya piyasa değeri ile de belirlenebilir. Toplu haldeki değerli metaller "külçe" olarak bilinir ve uluslararası külçe piyasalarında işlem görür. 
Külçe metaller, külçe haline dökülebilir veya madenî para olarak basılabilir. Külçenin belirleyici özelliği, para gibi nominal değer ile değil, kütlesi ve saflığı ile değerlenmesidir.

(18.04.2017 - 9.15 / New York)

Element simgesi veya kimyasal sembol, her elemente ait bir ya da iki harften oluşan simgelerin, uluslararası geçerliliği vardır.
Çok az sayıda elementin bilindiği zamanlarda, elementler, Platon'un Antik Yunanların kullandığı toprak-hava-su ve ateş sembollerinden yaptığı uyarlamalarla simgeleniyordu. Daha sonra yeni elementler keşfedildikçe, tüm elementlerin eninde sonunda "altın"a dönüşeceği düşüncesinden yola çıkan simyacılar tarafından, güneş (altın) merkezli sistemdeki her gezegenin adı, bir elemente verildi. O dönemde bilinen elementlerin bazılarının "simya" sembolleri kullanılıyordu.
Atom kuramıyla tanıdığı John Dalton, elementlerin simgelenmesi konusunda, çemberlerden oluşan sembollerin kullanılmasını önerdi. En sonunda, 1813 yılında, Jon Jakob Berzelius isimli araştırmacı, elementlerin adları temel alınarak simgelenmesi fikrini ortaya attı. Hâlâ kullanılmakta olan bu yönteme göre:

Her element, 1 ya da 2 harften oluşan bir simgeyle ifade ediliyor ve bu simgenin ilk harfi her zaman büyük yazılıyor.
Simgelerde sıklıkla, elementin İngilizce adının ilk harfi kullanılıyor. Örneğin: H (Hidrojen: Hydrogen), C (Karbon: Carbon), N (Azot: Nitrogen)
Eğer elementin baş harfiyle simgelenen başka bir element varsa, bu elementin simgesinde baş harfin yanına, İngilizce adının ikinci harfi de ekleniyor. Örneğin: He (Helyum, Helium), Ca (Kalsiyum: Calcium), Ne (Neon: Neon)
Eğer elementin İngilizce adının ilk 2 harfi, bir diğer elementle aynıysa, simgesinde baş harfin yanına, bu kez baş harften sonraki ilk ortak olmayan sessiz harf getiriliyor. Örneğin: Cl (Klor: Chlorine) ve Cr (Krom: Chromium)
Bazı elementlerin simgelerinde de, bu elementlerin Latince ya da eski dillerdeki adları temel alınmış. Bu 11 elementin simgeleri ve adları şöyle:
Na (Sodyum: Natrium)
K (Potasyum: Kalium)
Fe (Demir: Ferrum)
Cu (Bakır: Cuprum)
Ag (Gümüş: Argentum)
Sn (Kalay: Stannum)
Sb (Antimon: Stibium)
W (Tungsten: Wolfram)
Au (Altın: Aurum)
Hg (Cıva: Hydrargyrum)
Pb (Kurşun: Plumbum)
Rn (Radon:
Çoğu yapay olarak sentezlenen yeni elementlerin simgeleriyse, atom numaralarına karşılık gelen Latince rakamlar esas alınarak veriliyor.Örneğin: atom numarası 116 olan Ununheksiyum elementinin simgesi olan "Uuh", 1: uni - 1: uni - 6: hexa kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor.
Not: Sadece birinci harf büyük yazılır:
Co: Kobalt'ın simgesi
CO: (Karbon monoksit) renksiz kokusuz tatsız zehirli bir gazdır.

TÜBİTAK: Element Simgeleri

Tüm ısı değerleri aksi belirtilmedikçe 25 °C ve termodinamiksel açıdan standart durumdadır.
CRC değerlerine göre "100 kPa (1 bar veya 0.987 standart atmosfer)"dir. Lange, dolaylı da olsa standart basıncı "1 atm (101325 Pa)" olarak tanımlar. Bunun tam olarak "ortam basıncı" anlamına geldiği varsayılmaktadır.

David R. Lide (ed), CRC Handbook of Chemistry and Physics, 84th Edition. CRC Press. Boca Raton, Florida, 2003; Section 4, Properties of the Elements and Inorganic Compounds; Heat Capacity of the Elements at 25 °C

http://www.webelements.com/ 4 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kaynağında bahsedildiği üzere:

R.H. Schumm, D.D. Wagman, S. Bailey, W.H. Evans, and V.B. Parker in National Bureau of Standards (USA) Technical Notes 270–1 to 270–8, 1973.
J.D. Cox, DD., Wagman, and V.A. Medvedev, CODATA Key Values for Thermodynamics, Hemisphere Publishing Corp., New York, USA, 1989.

J.A. Dean (ed), Lange's Handbook of Chemistry (15th Edition), McGraw-Hill, 1999; Section 6, Thermodynamic Properties; Table 6.3, Enthalpies and Gibbs Energies of Formation, Entropies, and Heat Capacities of the Elements and Inorganic Compounds

Genişletilmiş periyodik tablo, atom numarası 118'den büyük olan kimyasal elementlerin periyodik tabloya kaydedilebilmesini sağlar. Bu tablo 8'inci ve (sonuç olarak) 9'uncu periyotları kapsar. Böyle bir tablo 1969'da Glenn T. Seaborg tarafından önerilmiştir. Standart periyodik tablonun, keşfedilmemiş elementleri kapsamak için ortaya konmuş bir uzantısıdır. Yeni periyotlar tam olarak 7. periyodun "kopyaları" değil, içinde bir de g orbitali ile eklenen 18 elementi kapsayan bir de "g blokuna" sahiptirler.
Bu kısımdaki yeni elementlerin hiçbiri henüz sentezlenmemiş ya da doğada keşfedilmemiştir. (Nisan 2008'de element 122'nin doğada var olduğu söylenmiş fakat genel olarak hatalı bulunmuştur.) İlk g bloku elementinin atom numarası büyük ihtimalle 121 ve sistematik ismi unbiyunyumdur. Bu bölgedeki elementler büyük ihtimalle radyoaktif açıdan çok dengesizdir.

Elektron dağılımı

Periyodik tabloda sütunlara grup denir. Aynı grupta olan elementlerin kimyasal özellikleri benzerdir. Yukarı doğru dikeyce çıktıkça özellik yoğunlaşır ve belirginleşir. Bir A grubuna ait elementin son katmanında kaç elektron varsa grup sıralaması da odur. Örneğin, berilyum (Be) atomunun son katmanında 2 elektron vardır ve bu atom 2A grubunun elementi olur.
Bir gruptaki elementlerde yukarıdan aşağıya doğru inildiğinde Atom yarıçapı artar, iyonlaşma enerjisi ve elektronegatiflik ise azalır.
Periyodik tabloda 8 tane A 10 tane de B grubu vardır. A grubu elementlerine baş grup elementleri de denir. Bazı grupların özel adları şöyledir.

1A grubu Alkali metal'ler denir. Hidrojen hariç hepsi metaldir.
2A grubu Toprak alkali metalleri denir. Hepsi metaldir. He=elementi 2 elektronla bitmesine rağmen 2A grubunda değil 8A grubuna aittir .(İstisnadır)
3A grubu Toprak metalleri (ya da Bor grubu) olarak adlandırılır.
4A Karbon grubu olarak adlandırılır.
5A Azot grubu (ya da nitrojen grubu) olarak adlandırılır.
6A Oksijen (ya da Kalkojen) grubu olarak adlandırılır.
7A grubu Halojenler olarak adlandırılır.
8A grubu Soygazlar bu grupta yer alır.
B grubu elementlerinin tamamı metaldir. B grubu elementlerine geçiş metalleri de denir. B grubunun 2 ilginç özelliği vardır. 2A grubu ile 3A grubu arasında yer alır.
1B'den başlamaz. 3B ile başlar. (3B nin değerlik elektron sayısı 3 olduğundan) 2B ile biter. (2B den sonra 3A gelir).
8B grubu yan yana 3'lü element gruplarından oluşur. 8B grubunda dikey benzerlikler yatay benzerliklerden daha önemlidir.

Grupları numaralandırmanın üç yolu vardır. İlk kullanım Hindu-Arap Rakamlarını kullanmak, diğer iki yöntem ise Roma rakamlarıdır.
Avrupa ve Amerika'da kullanılan sisteme göre periyodik tablo grupları:

1. Grup (IA, IA): alkali metaller, hidrojen ya da lityum ailesi
2. Grup (IIA, IIA): toprak alkali metaller ya da berilyum ailesi
3. Grup (IIIA, IIIB): skandiyum ailesi
4. Grup (IVA, IVB): titanyum ailesi
5. Grup (VA, VB): vanadyum ailesi
6. Grup (VIA, VIB): krom ailesi
7. Grup (VIIA, VIIB): manganez ailesi
8. Grup (VIII): demir ailesi
9. Grup (VIII): kobalt ailesi
10. Grup (VIII): nikel ailesi
11. Grup (IB, IB): bakır ailesi
12. Grup (IIB, IIB): çinko ailesi
13. Grup (IIIB, IIIA): toprak metalleri ya da bor ailesi
14. Grup (IVB, IVA): karbon ailesi
15. Grup (VB, VA): pentels ya da azot ailesi
16.Grup (VIB, VIA): kalkojen ya da oksijen ailesi
17. Grup (VIIB, VIIA): halojen ya da flor ailesi
18. Grup (Grup 0): soygaz ya da helyum ailesi

Lityum, sembolü Li atom numarası 3 olan kimyasal elementtir. Periyodik tabloda 1. grupta alkali metal olarak bulunur ve yoğunluğu en düşük olan metaldir. Lityum, yüksek reaktifliğinden dolayı doğada saf hâlde bulunmaz. Yumuşak ve gümüşümsü beyaz metaldir. Havada bulunan oksijenle reaksiyona giren lityum, lityum oksit (Li2O) oluşturur. Bu oksitlenme reaksiyonunu engellemek için yağ içinde saklanır. Hava ve su tarafından hızlı bir şekilde oksitlenip kararır ve lekelenir. Lityum metali doldurulabilir pillerde (örnek olarak cep telefonu ve kamera pili) ve ağırlığa yüksek direniş göstermesi sebebiyle alaşım olarak hava taşıtlarında kullanılır. Li+ iyonunun nörolojik etkilerinden dolayı, lityumlu bileşikler farmakolojik olarak özellikle bipolar duygudurum bozukluğunun tedavisinde duygudurum düzenleyici olarak kullanılır.

Birinci grup elementi olmasına rağmen, lityum aynı zamanda 2. grubun toprak alkali özelliklerini de gösterir. Bütün alkali metaller gibi bir tane değerlik elektronu bulunur ve bu elektronu hemen kaybederek pozitif iyon haline geçer. Bu sebeplerden dolayı lityum su ile çok kısa sürede reaksiyona girer ve doğada doğal halinde bulunmaz. Ancak kendisiyle benzer kimyasal özellikler taşıyan sodyum elementi lityuma göre daha aktiftir ve daha çok insanların midelerinde yer alır
Lityum bıçakla kesilebilir ancak sodyumdan biraz daha sert olduğu için onu kesmek veya bölmek çok daha zordur. Reaksiyona girmemiş Lityum gümüşi bir renge sahiptir, ancak kısa sürede rengi kararır. Düşük yoğunluğu sayesinde hidrokarbonlar üzerinde batmadan durabilir.
Alev üzerine konulduğunda lityumda göz alıcı bir kırmızı renk gözlenir, ancak yanmaya başladığında parlak beyaz bir alev gözlemlenir. Lityum suda ve su buharında bulunan oksijen ile tutuşur ve yanma reaksiyonu gösterir. Oda sıcaklığında azot ile reaksiyona giren tek metaldir. Yüksek özgül ısısı, 3582 J/(kg·K) ve sıvı haldeki geniş sıcaklık değerleri lityumu kullanışlı hale getirmektedir.
Lityum hava ve su ile yanması ve potansiyel patlama tehlikesine rağmen diğer alkali metallere göre daha az tehlikelidir. Oda sıcaklığındaki Lityum-Su reaksiyonu aktif ve çabuk gerçekleşen bir reaksiyon olmasına rağmen çok tehlikeli bir reaksiyon değildir. Lityum alevlerini söndürmek zordur ve bunun için özel kimyasallardan oluşan söndürücüler kullanılır.
Lityum, ten ile temasını engellemek için özel koruma gerektirir. Lityumu toz olarak ya da alkalinli bileşimlerinin solunması, burun yollarında ve boğaz da tahriş ve zarara neden olur.

Petalit (LiAlSi4O10) 1800 yılında Brezilyalı kimyager ve devlet adamı José Bonifácio de Andrada e Silva tarafından İsveç'teki Utö adasındaki bir madende keşfedildi. Ancak 1817 yılına kadar Johan August Arfwedson, o zamanlar kimyager Jöns Jakob Berzelius'un laboratuvarında çalışırken, Petalit cevherini analizinde yeni bir elementin varlığını tespit etti.
Karbonat ve hidroksit daha az suda çözünür ve daha az alkali olmasına rağmen bu element, sodyum ve potasyum'a benzer bileşikler oluşturdu. Bitki küllerinde keşfedilen potasyum ve kısmen hayvan kanındaki bolluğuyla bilinen sodyumun aksine keşfini katı bir mineralde yansıtmak için Berzelius, alkali malzemeye Yunanca λιθoς ("taş" anlamına gelen lithos olarak çevrilmiştir) kelimesinden "lithion/lithina" adını verdi.
Arfwedson daha sonra aynı elementin spodumen ve Lepidolit minerallerinde bulunduğunu gösterdi. 1818'de Christian Gmelin, lityum tuzlarının aleve parlak kırmızı bir renk verdiğini ilk gözlemleyen kişiydi. Bununla birlikte, hem Arfwedson hem de Gmelin, saf elementi tuzlarından ayırmaya çalıştılar ve başaramadılar. Daha önce kimyager Sir Humphry Davy tarafından alkali metaller potasyum ve sodyumu izole etmede kullandığı elektroliz süreciyle, lityum oksit William Thomas Brande'nin elde ettiği 1821 yılına kadar izole edilmemişti. Brande ayrıca klorür gibi bazı saf lityum tuzlarını tanımladı ve lithia'nın (lityum oksit) yaklaşık %55 metal içerdiğini tahmin ederek, lityumun atom ağırlığının yaklaşık 9,8 g/mol (modern değer ~6.94 g/mol) olduğunu tahmin etti. 1855'te, Robert Bunsen ve Augustus Matthiessen tarafından lityum klorürün elektrolizi yoluyla daha büyük miktarlarda lityum üretildi. Bu yöntemin bulunması 1923'te sıvı lityum klorür ve potasyum klorür karışımının elektrolizini yapan Alman Metallgesellschaft AG şirketi tarafından ticari lityum üretimine yol açtı.
Avustralyalı psikiyatr John Cade, 1949'da mani tedavisinde lityum kullanımını yeniden tanıtması ve yaygınlaştırmasıyla tanınır. Kısa bir süre sonra, 20. yüzyılın ortaları boyunca, lityumun mani ve depresyon Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yükselişe geçti.
Lityum üretimi ve kullanımı, tarihte birkaç ciddi değişikliğe uğradı. Lityumun ilk büyük uygulaması, uçak motorları için yüksek-sıcaklık lityum gresleri ve II. Dünya Savaşı'nda ve kısa bir süre sonraki benzer uygulamalardı. Lityum bazlı sabunların diğer alkali sabunlara göre daha yüksek erime noktasına sahip olması ve kalsiyum bazlı sabunlara göre daha az aşındırıcı olması bu kullanımı desteklemiştir. Lityum sabunlarına ve yağlama greslerine olan az talep, çoğu ABD'de olmak üzere birkaç küçük madencilik operasyonuyla desteklendi.
Nükleer füzyon silahları üretimiyle Soğuk Savaş sırasında lityuma olan talep önemli ölçüde arttı. Hem lityum-6 hem de lityum-7, nötronlar tarafından ışınlandığında trityum üretir ve bu nedenle, kendi başına trityum üretiminin yanı sıra lityum döterid şeklinde hidrojen bombalarında kullanılan bir katı füzyon yakıtı biçimi için yararlıdır. ABD, 1950'lerin sonları ile 1980'lerin ortaları arasında başlıca lityum üreticisi haline geldi. Sonunda, lityum stoğu kabaca 42.000 ton lityum hidroksit idi. Depolanan lityum, birçok standartlaştırılmış kimyasalda lityumun ölçülen atomik ağırlığını ve hatta izotop ayırma tesislerinden boşaltılan ve yer altı sularına karışan lityum tuzları tarafından "kontamine olmuş" bazı "doğal kaynaklar"daki lityumun atom ağırlığını etkilemek için yeterli olan lityum-6'da %75 oranında tükendi.

Lityum, camın erime sıcaklığını düşürmek ve Hall-Héroult işlemi'nde alüminyum oksit'in erime davranışını iyileştirmek için kullanılır. Bu iki kullanım, 1990'ların ortalarına kadar pazara hakim oldu. nükleer silahlanma yarışı sona erdikten sonra, lityuma olan talep azaldı ve enerji stoklarının açık piyasada satılması fiyatları daha da düşürdü. 1990'ların ortalarında, birçok şirket lityumu tuzlu su yeraltı veya açık ocak madenciliğinden daha ucuz bir seçenek olduğunu kanıtladı. Madenlerin çoğu kapandı veya odaklarını diğer malzemelere kaydırdı, çünkü yalnızca bölgelere ayrılmış pegmatitlerden elde edilen cevher rekabetçi bir fiyatla çıkarılabiliyordu. Örneğin, Kuzey Karolina, Kings Mountain yakınlarındaki ABD madenleri 21. yüzyılın başlangıcından önce kapandı.
Lityum iyon pillerin geliştirilmesi, lityum talebini artırdı ve 2007'de baskın kullanım haline geldi. 2000'li yıllarda pillerdeki lityum talebinin artmasıyla birlikte, yeni şirketler artan talebi karşılamak için tuzlu su izolasyonu çalışmalarını büyüttüler.
Yenilenebilir enerjiyle çalışan ve pillere bağımlı bir dünyada lityumun jeopolitik rekabetin ana nesnelerinden biri olacağı tartışıldı, ancak bu bakış açısı, artırılmış üretim için ekonomik teşviklerin gücünü hafife aldığı için de eleştirildi.
Spodumen cevheri, LiAl(SiO3)2, Lityum içeriği nedeniyle ticari olarak çok önemlidir. Öncelikle 1100 °C’ de a formu ısıtılarak daha yumuşak b formuna dönüştürülür. b formu sıcak sülfürik asit ile reaksiyona sokularak Li2SO4L2So4H5rt5 elde edilir. Elde edilen bu çökelek çözeltiden ayrılarak Na3CO3 ile yıkanır. Böylece suda çözünmeyen Li2CO3 elde edilir. Manik depresif tedavisinde ve pillerde kullanılır.
Li2SO3 + Na2CO3 → Na2SO4 + Li2CO3 (katı)
Elde edilen Li2CO3 çökeleği HCl ile reaksiyona sokularak LiCl elde edilir.
Li2CO3 + 2 HCl → 2 LiCl + CO2 + H2O
LiCl erime noktası 600 °C den fazla olduğu için elektroliz ile saflaştırılması zor olduğundan LiCl (55%) ve KCl (45%) karışımı kullanılarak erime noktası 430 °C'ye düşürülür. Bu karışımın elektrolizi ile Li saf olarak elde edilir.

Katot: Li+ (s) + e- → Li (s)
Anot: Cl- (s) → ½ Cl2 (g) + e-

1990 yılında, ABD'nin Texas eyaletinin 28 idari bölümünde (county) içme sularındaki lityum miktarı üzerine bir araştırma yayımlanmıştır. Bu araştırma, içme suyundaki lityum miktarıyla intihar, cinayet ve tecavüz vakalarının negatif korelasyon gösterdiğini destekler veriler sunmuştur. Çalışmaya dahil edilen zaman aralığında, suyundaki lityum miktarı en yüksek bölgelerde, en düşük olan bölgelere kıyasla %40 daha az intihar vakası görülmüştür.
2009 yılında Japonya'da, 1 milyon insanın yaşadığı 18 şehri ve 5 senelik bir zaman dilimini kapsayan bir araştırma bu sonuçları desteklemiş. Bunu takiple Avustralya ve Yunanistan'da da bu iddiaları destekler sonuçların elde edildiği araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmanın sahibi araştırmacılar, çok düşük miktarlarda lityuma maruz kalmanın sinir sistemini koruyucu, hatta sinir hücresi gelişimini destekleyici etkilerinin olabileceği fikrini öne sürmüşlerdir.
Bu araştırmada kullanılan verilerin tekrar analiziyle yayımlanan ikinci bir araştırmada, içme suyundaki lityum miktarındaki artışın, çalışmada gözlenen ölüm oranlarıyla negatif korelasyon gösterdiği bulgulanmıştır.
Bu süreçte, İngiltere'de yapılan bir araştırma, yukarıda anlatılanlara aykırı bir sonuç vermiştir. Fakat bu araştırmaya konu olan bölgede içme sularındaki lityum miktarının, öteki çalışmalara ve ilgili bölgelere kıyasla çok daha düşüktür.

2021'de çoğu lityum, elektrikli otomobil'ler ve mobil cihazlar için lityum iyon pil yapmak için kullanıldı.

Lityum oksit, silika işlemek için malzemenin erime noktası ve viskozitesini azaltarak akı olarak yaygın kullanılır ve düşük termal genleşme katsayıları dahil olmak üzere iyileştirilmiş fiziksel özelliklere sahip sırlar elde edilmesini sağlar. Dünya çapında bu, lityum bileşikleri için en büyük kullanımlardan biridir. Fırın kapları için lityum oksit içeren sırlar kullanılır. Lityum karbonat (Li2CO3) genellikle bu uygulamada ku

Metreküp (sembolü: m³), SI'dan türetilen hacim birimidir. Bir kenar uzunluğu bir metre olan küpün hacmidir. Diğer adı, özellikle marangozlukta kullanılan metrik önekli ster idi. Diğer alternatif adı ise kilolitredir.

1 metreküp eşittir:

1000 litre (tam olarak);
~35,3 ayakküp (ak) (yaklaşık olarak)
1 cu ft (ak) = 0,028.316.846.592 m³
~1.31 yardaküp (yaklaşık olarak)
1 cu yd = 0,764.554.857.984 m³
~6,29 yağ varili (bbl) (yaklaşık olarak)
1 oil bbl = 0,158.987.294.928 m³
Maksimum yoğunluk (3,98 °C) ve standart atmosfer basıncı (101,325 kPa) altındaki sıcaklıkta bir metreküplük saf su, 1000 kg'lık kütleye sahiptir veya bir tondur. Suyun donma noktası olan 0 °C'de daha hafiftir ve 999,972 kilogram gelir.
Bazen, üstindis ve altindis karakterleri veya işaretleme kullanılamadığında  cu m, m³, m^3 veya m**3 olarak kısaltılır (örn, Usenet haber gruplarında daktilo ile yazılan bazı belgeler ve mektuplarda).
Kargo taşımacılığındaki CBM kısaltması ve uluslararası ticaretteki MTQ (veya sayısal 49 kodu).

Diğer birimlerle karşılaştırma için 1 E-3 m³ bakınız.

Dekametreküp
kenar uzunluğu bir dekametre (10 m) olan bir küpün hacmi
bir megalitreye eşittir
1 dam³ = 1.000 m³ = 1 ML
Hektometreküp
kenar uzunluğu bir hektometre (100 m) olan bir küpün hacmi
bir gigalitreye eşittir
1 hm³ = 1.000.000 m³ = 1 GL
Kilometreküp
kenar uzunluğu bir kilometre (1.000 m) olan bir küpün hacmi
bir teralitreye eşittir
1 km³ = 1.000.000.000 m³ = 1 TL

Desimetreküp
kenar uzunluğu bir desimetre (0,1 m) olan bir küpün hacmi
bir litreye eşittir
1 dm³ = 0,001 m³ = 1 L
Santimetreküp
kenar uzunluğu bir santimetre (0,01 m) olan bir küpün hacmi
bir mililitreye eşittir
1 cm³ = 0,000.001 m³ = 1 mL
Milimetreküp
kenar uzunluğu bir milimetre (0,001 m) olan bir küpün hacmi
bir mikrolitreye eşittir
1 mm³ = 0,000.000.001 m³ = 1 µL

Nadir toprak elementleri ya da kısaca NTE, lantanitlerle birlikte itriyum ve skandiyum elementlerinin oluşturduğu bir grubu kapsamaktadır. Lantanitler atom numaraları 57'den 71'e kadar olan ve kimyasal olarak benzer elementlerin oluşturduğu bir gruptur. Atom numarası 39 olan itriyum ve atom numarası 21 olan skandiyum da lantanitlerle benzer kimyasal özellikleri nadir toprak elementlerinin içine dâhil edilmiştir. Yerkabuğunda diğer minerallere oranla daha fazla bulunmadıkları sanıldığından dolayı bu ismi almışlardır.

İlk keşfedilen nadir toprak elementi, Carl Axel Arrhenius tarafından 1787 yılında İsveç'in Ytterby köyünde keşfedilmiştir. Bulunduğu yerden dolayı bu siyah mineral iterbiyum adını almıştır.

Ana yatakları alkali kayaç kompleksleri, karbonatitler ve plaserlere bağlıdır. Ayrıca ikinci derecede pegmatitler ile çeşitli metamorfik kayaçların yapısında da yer alırlar. Nadir toprak elementleri genellikle birlikte cevherleşmiştir.

Genellikle nadir toprak elementleri hafif nadir toprak elementleri ve ağır nadir toprak elementleri olarak kategorize edilmiştir. Lantan, seryum, praseodim, neodimyum, prometyum ve samaryum hafif nadir toprak elementleri olarak kabul edilirken itriyum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, holmiyum, erbium, tulyum, iterbiyum ve lutesyumu ağır nadir toprak elementleri olarak kabul edilmiştir. Nadir toprak elementleri kararlı bileşiklerinde +3 değerliklidir. Seryum, terbiyum ve praseodim +4; samaryum, evropiyum, tulyum ve iterbiyum +2 değerlik de alabilir.

Nadir toprak elementleri nabit halde bulunmazlar. Prometyum hariç tamamı bileşik halde bulunmaktadır. Prometyuma da yerküre de az rastlanmakta ve ekonomik bir önemi bulunmamaktadır.
Nadir toprak elementleri yerkürde düşük konsantrasyonlarda geniş bir alana yayılmış durumdadırlar. 160'tan fazla mineralde bulunmaktadır. Ekonomik işlenebilir mineral sayısı ise oldukça azdır. Dünya genelinde üretiminin %95'i bastnazit, monazit ve ksenotim olmak üzere üç mineralden sağlanmaktadır.

Nadir toprak elementleri 1948 yılına kadar Hindistan ve Brezilya’daki plaser yataklarından elde edilmekteydi. 1950’lerde Güney Afrika’da keşfedilen büyük monazit damarıyla dünyanın nadir toprak elementleri kaynağı burası haline geldi. 1965 ile 1985 yılları arasında ise Mountain Pass madeninden elde edildi. 1985 yılından sonra da Çin’deki bastnazit ve monazit yataklarından elde edilmiştir. Çin'deki en büyük nadir toprak elementleri madeni İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin Baotou şehrinin 120 km güneyinde bulunan Bayan Obo madenidir.

Nadir toprak elementleri cam ve seramik sanayi, metalürji sanayi, lazer üretimi, mıknatıs üretimi, petrol katalizörü ve ileri teknoloji cihazların üretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. Nadir toprak elementleri günümüzde hibrid arabalarını, elektrikli taşıt araçlarını, rüzgâr türbinlerini, güneş enerjisi panellerini, MR makinelerini ve birçok temiz enerji teknolojisini hayata geçirmektedir. Nadir toprak elementleri birçok yeşil enerji teknolojilerinde gerekli olmalarından dolayı yeşil elementler olarak da bilinmektedir.

Lantanitler
Skandiyum grubu

"Nadir toprak elementleri: 2011'in petrolü mü?". NATO Dergisi:2011'de güvenlik konusunda tahminler. 25 Aralık 2010. 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Aralık 2013.

Periyodik tablo, periyodik cetvel ya da mendeleyev cetveli, kimyasal elementlerin sınıflandırılması için geliştirilmiş tablodur. Bu tablo bilinen bütün elementlerin artan atom numaralarına (buna proton sayısı da denir) göre sıralanışıdır. Periyodik cetvelden önce de bu yönde çalışmalar yapılmış olmakla birlikte, mucidi genelde Dmitri Mendeleyev kabul edilir. 1869'da Mendeleyev atomları artan atom ağırlığına göre sıraladığında belli özelliklerin tekrarlandığını fark etti. Özellikleri tekrarlanan elementleri alt alta yerleştirdi ve buna grup adını verdi.

Bir atom çekirdeğindeki proton sayısı, o atomun farklı özelliklere sahip olmasına yol açar. Çekirdeğinde farklı proton sayısına sahip olan atomlar, farklı elementlerin ortaya çıkmasına yol açar. Çekirdekteki proton sayıları, her bir elementin atom numarasına (Z) denk gelir. Elementlerin belli bir düzene göre sıralandığı ve sınıflandırılmasıyla periyodik tablo oluşur. Her bir element, bir ya da iki harften oluşan birer simgeye sahiptir. Çekirdeklerindeki nötronlar, atomların kimyasal özelliklerini etkilemezken kütlesini değiştirirler. Proton sayısı aynı, nötron sayısı farklı atomlar, aynı elementin izotopudur. Doğada oluşan elementler genellikle, her birinin farklı bolluğa sahip olmasından ötürü farklı izotoplarının karışımı şeklinde görülür.
Standart periyodik tabloda elementler, atom numarası az olandan çok olana doğru sıralanır. Periyot olarak adlandırılan yatay sıraların her biri, yeni bir elektron kabuğunun ilk elektronuna sahip olmasıyla başlar. Grup olarak adlandırılan sütunlar, atomların elektron dağılımlarına göre belirlenir ve belli bir kabukta aynı sayıda elektrona sahip elementler, aynı grupta yer alır. Benzer kimyasal özelliklere sahip elementler genellikle aynı grupta yer alsa da, bazı periyotlardaki elementler benzer özellikler gösterir. Elementlerin, değerlik yörüngelerinin türüne göre gruplandığı periyodik tablo kısımları ise blok olarak adlandırılır.
Keşfedilen 118 elementten ilk 94'ü, Dünya'da doğal olarak mevcuttur. 95 atom numaralı amerikyum ile 118 atom numaralı oganesson arasındaki kalan 24 element, yalnızca laboratuvarlarda sentezlenen yapay elementlerdir. Doğada meydana gelen 94 elementten 83'ü ilksel, 11'i ise yalnızca ilksel elementlerin bozunma zincirinde ortaya çıkar. Bu 11 elementten teknesyum (43. element), prometyum (61. element), astatin (85. element), neptünyum (93. element) ve plütonyum (94. element); doğada bulunmalarından önce laboratuvarda sentezlenmiş ve bunların daha sonra doğada var oldukları tespit edilmiştir. Aynştaynyumdan (99. element) ağır elementlerin hiçbiri ile astatin (85. element), makroskopik niceliklerde saf hâlde gözlemlenmemişken fransiyum (87. element) ise yalnızca mikroskobik niceliklerde yalnızca ışık yayan hâliyle fotoğraflanmıştır. Doğal elementlerin sekizinin kararlı birer, birinin (bizmut) neredeyse kararlı (evrenin yaşından bir milyardan fazla kata tekabül eden 2,01×1019 yıllık yarı ömre sahip) bir izotopu vardır. Toryum ile uranyumun da, Dünya'nın yaşıyla kıyaslanabilecek yarı ömürlere sahip izotopları bulunur. Kararlı elementlere ek olarak bizmut, toryum ve uranyum, Dünya'nın oluşumundan beri var olan 83 ilksel elementtir.

Periyodik cetveldeki gruplar, soldan başlayarak 1'den 18'e kadar numaralandırılmıştır. F blokundaki gruplar, numaralandırmaya dahil edilmemiştir. Gruplar, aynı zamanda ilk elementlerinin adıyla da anılır.
Gruplar, daha önceleri Roma rakamlarıyla adlandırılıyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nde, s ya da p blokunda yer alan gruplar için Roma rakamlarından sonra "A", d blokunda yer alanlar için de "B" harfi ekleniyordu. Avrupa'da ise 1'den 7'ye kadar olan gruplarda "A", 11'den 17'ye kadar olan gruplarda "B" kullanılıyordu. Her iki sistemde de 8, 9 ve 10. gruplar tek bir grup olarak kabul edilerek VIII şeklinde numaralandırılmıştı. 1988'de, IUPAC tarafından günümüzde kullanılan grup numaralandırma sisteminin kabul edilmesiyle birlikte önceki kullanımlar terk edildi.

Periyodik tablo, daha az yer kaplamasından ötürü genelde f blok elementlerinin olması gerektiği yerden kesilip tablonun ana gövdesinin altına yerleştirildiği bir biçimde gösterilir. Bu sayede sütun sayısı 32'den 18'e iner. F blokunun ana gövdeye dahil olduğu kullanım biçimi, 32 sütunlu ya da uzun biçim; bu blokun ana gövdenin altına yerleştirildiği biçim ise 18 sütunlu ya da orta-uzun biçim olarak adlandırılır. Her iki biçim de doğru olup bilimsel açıdan herhangi bir fark olduğu anlamı taşımaz.

Periyodik tablo, elementlerin özellikleri ile atom yapılarının, atom numaralarının birer periyodik fonksiyonu olduğunu söyleyen periyodik kanunun grafiksel bir gösterimidir. Elementlerin periyodik tablodaki konumları, elektron dağılımlarına göre belirlenir Bu dağılımlardaki periyodik tekrarlar, elementlerin periyodik tabloda gözlemlenen eğilimlerini belirler.

Atomik yörünge, elektronun atomun çevresindeki belirli bir bölgede bulunma olasılığını tanımlar. Elektronların enerjileri kuantumlanmıştır ve bundan ötürü yalnızca belirli enerji değerlerini alabilirler. Bununla birlikte Pauli dışarlama ilkesine gereğince farklı elektronlar her zaman farklı kuantum durumlarında bulunmak zorundadır. Bu durum, elektronun alabileceği olası durumların, kabuk adı verilen enerji seviyelerine göre sınıflandırılabilmesini sağlar. Her kabuk, bir ya da birden fazla yörünge içeren alt kabuklara ayrılır. Her yörünge, genellikle "yukarı" ya da "aşağı" olarak adlandırılan ve spin adı verilen bir nicelikle ayırt edilen en fazla iki elektron barındırabilir. Soğuk, yani temel durumda bulunan bir atomda elektronlar, toplam enerjilerini en aza indirecek biçimde, mümkün olan en düşük enerjili yörüngeleri dolduracak şekilde düzenlenirler. Sadece en dıştaki elektronlar, yani değerlik elektronlar, çekirdekten kurtularak diğer atomlarla reaksiyona girebilecek enerjiye sahiptir. Diğer elektronlar ise çekirdek elektronları olarak adlandırılır.
Keşfedilmiş en yüksek atom numaralı element olan oganessonun ilk yedi kabuğu doludur. Elementlerin ilk kabukları bir yörünge, küre şeklindeki bir s yörüngesi içerir. Bu yörünge birinci kabukta bulunduğu için 1s yörüngesi olarak adlandırılır ve en fazla iki elektron barındırabilir. İkinci kabukta da 2s olarak adlandırılan bir s yörüngesinin yanı sıra üç adet dambıl biçimli 2p yörüngesi vardır. Bundan ötürü ikinci kabukta en fazla sekiz elektron bulunabilir (2×1 + 2×3 = 8). Bir 3s, üç 3p ve beş 3d yörüngesi içeren üçüncü kabuğun bulundurabileceği en fazla elektron sayısı 18'dir (2×1 + 2×3 + 2×5 = 18). Dördüncü kabukta bir 4s, üç 4p, beş 4d ve yedi 4f yörüngesi bulunur, dolayısıyla bu kabuğun toplam elektron kapasitesi 32'dir (2×1 + 2×3 + 2×5 + 2×7 = 32). Daha yüksek sayıdaki kabuklar bu düzeni sürdürerek daha fazla türde yörünge içerse de bilinen elementlerin temel durumlarında bu yörüngeler dolu değildir.
Alt kabuk türleri kuantum sayıları ile tanımlanır. Bir atomdaki bir yörüngeyi tam olarak tanımlamak için; baş kuantum sayısı (n), açısal momentum kuantum sayısı (ℓ), yörüngesel manyetik kuantum sayısı mℓ ve spin manyetik kuantum sayısı ms olmak üzere dört kuantum sayısı kullanılır.

Alt kabukların dolma düzeni genellikle Aufbau ilkesine uygun olarak şu şekilde gerçekleşir:

1s ≪ 2s < 2p ≪ 3s < 3p ≪ 4s < 3d < 4p ≪ 5s < 4d < 5p ≪ 6s < 4f < 5d < 6p ≪ 7s < 5f < 6d < 7p ≪ ...
Buradaki ≪ işareti, "çok daha küçük" anlamına gelir ve "küçüktür" anlamındaki < işaretinden farklıdır. Yani elektronlar, yörüngelere artan n + ℓ değerine göre yerleşirler. Eğer iki yörüngenin n + ℓ değeri aynıysa, n değeri daha küçük olan yörünge önce dolar. Genel olarak, aynı n + ℓ değerine sahip yörüngelerin enerjileri birbirine yakın olsa da, s yörüngeleri (ℓ = 0 iken) için kuantum etkileri bu yörüngelerin enerjisini biraz yükseltir ve onları bir sonraki n + ℓ grubuna yaklaştırır. Bundan ötürü periyodik tablodaki her bir satır, genellikle yeni bir s yörüngesinin dolmasıyla, yani yeni bir kabuğa geçilmesiyle başlar. Dolayısıyla, ilk satır dışındaki her periyot uzunluğu iki kez tekrarlanır:

2, 8, 8, 18, 18, 32, 32, ...
D yörüngeleri devreye girdiğinde enerji düzeyleri arasındaki üst üste binmeler oldukça yakın hâle gelir. Bu durumda alt kabuklardaki elektron düzeni, atom numarası ve atomun yüküne bağlı olarak değişiklik gösterebilir.
Bu yaklaşım sayesinde, en basit atomdan başlayarak atom numarasına göre tek tek ilerlenerek periyodik tablo oluşturulur. Hidrojen atomunda var olan tek elektron, en düşük enerjili yörünge olan 1s yörüngesine yerleşmek zorundadır. Bu elektron dağılımı 1s1 şeklinde gösterilir. Buradaki üstyazı (1), alt kabuktaki elektron sayısını gösterir. İki elektron içeren helyumda ikinci elektron da 1s yörüngesine yerleşir. Bu durumda birinci kabuk tamamen dolar ve elementin elektron dağılımı 1s2 şeklinde gösterilir.
Üçüncü element olan lityumun birinci kabuğu tamamen doludur. Bu nedenle lityum atomundaki üçüncü elektron 2s yörüngesinde yer alır ve 1s2 2s1 dağılımını oluşturur. 2s elektronu, 1s alt kabuğu artık çekirdeğe çok sıkı bağlı olduğundan ve diğer atomlarla yapılacak kimyasal bağlara katılamayacağından dolayı lityumun tek değerlik elektronudur. Bu tür kabuklar çekirdek kabuğu olarak adlandırılır. 1s alt kabuğu, lityumdan sonraki tüm elementlerde çekirdek kabuğudur. 2s alt kabuğu, 1s2 2s2 elektron dağılımına sahip bir sonraki element olan berilyum ile tamamen dolar. Sonraki elementler ise 2p alt kabuğunu doldurmaya başlar. 1s2 2s2 2p1 elektron dağılımlı bordaki yeni elektron 2p yörüngesine yerleşirken 1s2 2s2 2p2 dağılımlı karbon ikinci bir 2p yönergesini öndoldurur. 1s2 2s2 2p3 dağılımlı azotun üç 2p yörüngesinin her birinde birer elektron bulunur. Bu durum, aynı tür yörüngelerin her birinin önce tek bir elektron barındırması, ardından da ikinci elektronun eklenmesini söyleyen Hund kuralları ile açıklanır. 1s2 2s2 2p4 dağılımına sahip oksijen, 1s2 2s2 2p5 dağılımına sahip flor ve 1s2 2s2 2p6 dağılımına sahip neon ise daha önce tek tek doldurulmuş 2p yörüngelerini sırasıyla tamamlar ve bunlardan neon, ikinci kabuğu tamamen doldurur.


Periyodik tablo, kimyasal elementlerin atom numarası, elektron konfigürasyonu ve yinelenen kimyasal özelliklerini baz alarak hazırlanmış bir düzenlemedir. Elementler artan atom numarasına göre sıralanmıştır. Tablonun standart formunda sistematik bir şekilde gösterilen  elementlerle birlikte periyot adı verilen sıralar ve grup olarak adlandırılmış sütunlar bulunmaktadır.
Periyodik tablonun tarihi, bir asırdan uzun süredir devam eden kimyasal özellikleri anlamadaki gelişimi yansıtmaktadır. Tarihindeki en önemli olay, 1869 yılında Dimitri Mendeleyev’in  tabloyu yayınlamasıyla gerçekleşmiştir. Kendisi, daha önceden Antoine-Laurent de Lavoisier ve John Newlands gibi bilim adamları tarafından yapılmış olan keşiflerin üstüne yapmış olduğu katkılara rağmen, tablonun gelişiminde tek hak sahibi kişi olarak anılmaktadır.
Doğal formlarında bulunabilmeleri ve ilkel aletlerle kolay bir şekilde çıkarılabilmelerinden ötürü, birkaç fiziksel element (altın, gümüş ve bakır), eski uygarlık kalıntılarından anlaşıldığı üzere eskiden beri bilinmektedir.  Fakat, M.Ö. 330 yılı civarında var olan her şeyin belirli sayıda elementten meydana geldiği düşüncesi oluşmuş, ilk olarak Sicilyalı filozof Empedokles tarafından öne sürülmüş olan ve Yunan filozofu Aristoteles tarafından var olan her maddenin bir veya birden fazla kökün karışımından meydana geldiği düşüncesiyle desteklenmiştir. Bahsedilen kökler dört tane ve sonradan Platon tarafından element olarak nitelendirilmiş olan toprak, su, hava ve ateştir. Aristoteles ve Platon element konseptini oluşturmuş olsalar da, fikirleri maddenin doğasını anlama konusundaki gelişmelere katkı sağlamamıştır.

Periyodik tablonun tarihi aynı zamanda kimyasal elementlerin keşfinin de bir tarihidir. Tarihte ilk kez yeni bir element keşfeden kişi, aynı zamanda iflas etmiş bir tüccar olan Alman Hennig Brand’dır. Brand, efsanevi bir madde olan ve adi metalleri altına çevirdiği inanılan felsefe taşını keşfetmeye çalışmıştır. 1649 yılında, damıtılmış insan idrarıyla yaptığı deneyler sonucunda elde ettiği parlak beyaz maddeye fosfor ismini vermiştir. Brand, yaptığı buluşu 1680 yılına kadar sır olarak saklamış, Robert Boyle fosforu yeniden keşfetmiş ve bulgularını yayınlamıştır. Fosforun keşfi, bir maddenin element olmasının ne anlama geldiği sorusunun açığa çıkmasına yardımcı olmuştur.
1661 yılında, Boyle bir elementi, “Bir kimyasal reaksiyonla kendinden daha basit bir malzemeye indirgenemeyen madde” olarak tanımlamıştır. Bu basit tanım atomaltı parçacıkların keşfine kadar, yaklaşık üç yüz yıl boyunca geçerli kabul edilmiş ve kullanılmıştır.

Antoine Lavoisier'nin 1789 yılında yazdığı Traité Élémentaire de Chimie (Kimya'nın Temel Bilimsel Eseri), kimya alanında yazılmış ilk modern ders kitabı olarak kabul edilmiştir. Kitabın içeriğinde Lavoisier'in daha küçük parçalara indirgenemeyeceğini düşündüğü ve günümüzde  kullanılan element listesinin temelini oluşturan oksijen, nitrojen, hidrojen, fosfor, cıva, çinko ve sülfür listelenmiştir. Lavoisier'in listesi bahsedilen elementlerin yanı sıra, yaşadığı devirde madde olduğuna inanılan ışık ve ısıyı da kapsamaktadır. Lavoisier, maddeleri metal ve ametal olarak sınıflara ayırmıştır. Çoğu önde gelen kimyagerler, Lavoisier'in yeniliklerine karşı çıkmasına rağmen, the Elementary Treatise, genç nesli ikna edebilecek nitelikte yazılmış bir eserdir. Fakat, Lavoisier'in element tanımlamaları, elementleri sadece metaller ve ametaller olarak sınıflandırmasından ötürü eksik kabul edilir.

1817 yılında, Johann Wolfgang Döbereiner elementleri sınıflandırma konusunda yapılan ilk denemelerden birini formüle etmeye çalışmıştır. 1829 yılında, bazı benzer özellikleri taşıyan elementleri üçerli gruplar halinde ayırabileceğini anlamıştır. Bu gruplara üçlüler adını vermiştir. Döbereiner tarafından tanımlanan üçlülerin bazıları aşağıdaki gibidir;

klor, brom ve iyot
kalsiyum, stronsiyum ve baryum
sülfür, selenyum ve tellür
lityum, sodyum ve potasyum
Bütün üçlülerde, ortada bulunan elementin atom ağırlığı diğer iki elementin atom ağırlıklarının ortalamasına neredeyse eşittir.

Bir Fransız jeoloğu olan Alexandre-Émile Béguyer de Chancourtois, elementlerin periyodikliğini fark eden ilk kişiydi (Atom ağırlıklarına göre sıralandığında benzer özellikleri taşıyan elementlerin düzenli aralıklarla bulunması). 1862 yılında, Tellür elementinden esinlenerek oluşturduğu ve periyodik tablonun ilk formlarından sayılan VisTellurique (Tellür Sarmalı) adını verdiği tabloyu tasarladı.  Elementlerin artan atom ağırlıklarına göre spiral bir eğilimde bir silindir üzerinde bulunduğu bu sistemde, de Chancourtois benzer özellik taşıyan elementlerin dikey bir sırada yerleştiğini gözlemledi. Kendisinin 1863 yılındaki yayınında yer alan bir tablo elementlere ek olarak iyonları ve bileşikleri de kapsadı, fakat asıl olarak yayımladığı Comptes rendus de l'Académie des sciences (Bilim Akademisi Tutanakları) adlı makalesinde kimyasal terimlerden ziyade jeolojik terimleri kullandı ve bir diyagram kullanmadı. Sonuç olarak, de Chancourtois'in düşünceleri Dimitri Mendeleyev'in çalışmaları yayımlanana kadar dikkat çekmedi.

1864 yılında, İngiliz kimyager John Newlands bilinen 62 tane elementi fiziksel özelliklerine göre 7 farklı gruba ayırmıştır.
Newlands birçok benzer elementin çiftler halinde bulunduğunu ve bunların kütle numaralarında 8'in katlarıyla farklılık gösterdiğini belirtmiş, elementlere ilk defa atom numaraları atayan bilim insanı olmuştur. Chemisty News dergisinde yayınlanan, sekizlerin periyodikliğini müzikteki gamlara benzettiği ve adını “Oktavların Yasası” koyduğu çalışması dönemin bazı çağdaşları tarafından ciddiye alınmamıştır. 1 Mart 1866 tarihinde Chemistry Society (Kimya Topluluğu)’deki dersi yayımlanmamış, Topluluk ise buna neden olarak bu tarz teorik konuların tartışmaya açık olmasını göstermiştir.
Newlands’ın yaptığı analizler Chemistry Society (Kimya Topluluğu) tarafından ancak Mendeleyev’in çalışmaları fark edildikten sonra, altın madalya ile ödüllendirilmiştir. Sekizlerin periyodikliğinin öneminin kabulü ancak bir sonraki yüzyılda, Gilbert N.Lewis’in Değerlik Bağı Kuramı (1916) ve Langmuir’in Kimyasal Bağların Oktet Teorisi (1919) ile gerçekleşmiştir. Newlands’in bilime olan katkısı 2008 yılında The Royal Chemistry Society (Kraliyet Kimya Topluluğu) tarafından “Kimyasal elementler için periyodik kanun’un kaşifi” sıfatıyla evine asılan mavi bir plaket ile kabul edilmiştir.

Mendeleyev ile tanışmamış olan Lothar Meyer'in de periyodik tablo konusunda çalışmaları olmuştur. Her ne kadar 1864'te Mendeleyev'den bağımsız hazırladığı çalışması yayımlanmış olsa da, az sayıda tarihçi Lothar Meyer'i periyodik tablonun ortak yaratıcılarından birisi olarak kabul etmektedir. Meyer'in tablosu, toplamda sadece 28 element içermiş ve elementleri atom numaralarına göre değil, değerliklerine göre sıralamıştır. Dolayısıyla, yeni elementleri tahmin etme ve atom ağırlıklarını düzeltme konusunda yetersiz kalmıştır. Mendeleyev'in bilinen elementlerden oluşan tabloyla beraber tabloyu tamamlamak adına yeni elementlerin varlığını tahmin etmesi ve bazı elementlerin atom ağırlıklarını düzeltmesini yayımlamasından yaklaşık 3 ay sonra, Meyer neredeyse aynı özelliklere sahip bir periyodik tablo yayımlamıştır.
Bazı bilim tarihçilerine göre, Mendeleyev ve Meyer'in periyodik tablonun ortak yaratıcısı olarak kabul edilmesi gerektiği belirtilirken, Mendeleyev'in keşfedilmemiş elementler konusundaki hassas tahminleri kendisinin periyodik tablonun keşfinde daha büyük bir pay sahibi olarak anılmasına sebebiyet vermiştir.

Rus kimyager Dimitri Mendeleyev günümüzde kullanılana en çok benzeyen periyodik tabloyu oluşturan ilk bilim adamıydı. Mendeleyev, elementleri atom numaralarının göreceli olarak molar ağırlıklarına karşılık gelecek şekilde sıraladı. Söylentilere göre, uzun tren yolculukları sırasında üzerlerinde bilinen elementlerle ilgili bilgiler bulunan kartlarla ‘Kimyasal iskambil oyunu’ oynamıştır. 6 Mart 1869'da, Rus Kimyasal Topluluğu'na Elementlerin Atom Numaraları Özellikleri Arasındaki İlişki başlıklı resmi bir sunum yapıldı. Tablo, 1869 yılında ünlü olmayan bir Rus dergisinde yayımlanmış, ardından Zeitschrift für Chemie (Kimya Dergisi) adında bir Alman dergisinde yeniden yayımlanmıştır.  İçeriğinde Mendeleyev;

Eğer elementler atom ağırlıklarına göre sıralanırsa özellikleri periyodik bir eğilim gösterir.
Eğer elementlerin kimyasal özellikleri baz alınır ise, atom numaralarının birbirine yakın (Örn. Platin, İridyum, Osmiyum) veya düzenli aralıklarla artacak şekilde (Örn. K, Rb, Cs) olduğu gözlenir.
Elementler veya element grupları atom ağırlıklarına göre sıralandığında, bahsedilen değerliklerine ve bir dereceye kadar ayırt edici kimyasal özelliklerine göre de sıralanmış olur; bu dizilim Li, Be, B, C, N, O ve F dizilerinde gözlenebilir.
En geniş yayılma yüzeyine sahip olan elementler genellikle küçük atom ağırlıklarına sahiptirler.
Molekül büyüklüğünün bir bileşiğin karakterini belirlediği gibi, atom ağırlığı da elementin karakterini belirler.
Bilinmeyen bir sürü elementin keşfedileceğini düşünmeliyiz. Örneğin, atom ağırlıkları 65 ile 75 arasında olan ve alüminyum ile silikaya benzerlik gösterenler.
Bazen, bir elementin atom ağırlığı sıralamada kendisiyle yan yana bulunan elementlerin varlığıyla düzeltilebilir. Dolayısıyla, tellürün atom ağırlığı 123 ile 126 arasında bulunmalı ve 128 olmamalıdır.
Atom ağırlıkları baz alınarak bazı elementlerin karakteristik özellikleri tahmin edilebilir.
Mendeleyev'in Tablosu'nun Bilimsel Faydaları

Mendeleyev'in yeni elementlerin keşfedileceğini tahmin etmesini sağladı ve keşfedilecek olan eka-silikon (germanyum), eka-alüminyum (galyum) ve eka-boron (skandiyum) için tabloda boşluklar bıraktı. Dolayısıyla, periyodik tablonun düzeni bozulmamış oldu.
Mendeleyev'in, tabloyu kullanarak, o zamanlar doğru kabul edilen bazı atom ağırlıklarının yanlış olduğuna dikkat çekmesine olanak verdi.
Atom ağırlığına göre sıralamada değişime olanak sağladı.
Mendeleyev'in Tablosu'nun Eksiklikleri

Tablo, soygazların v

Sezyum (sembol: Cs), atom numarası 55 olan, alkali metaller grubuna ait bir kimyasal element. Element oda sıcaklığında katı olsa da 28 °C'de erimektedir. Sezyuma doğada ender rastlanır. Gümüşümsü altın renklidir ve metalik yapıdadır. Element, Robert Wilhelm Bunsen ve Gustav Kirchoff tarafından 1860 yılında mineral suyunda keşfedildi.
Sezyum uzayabilen ve çok yumuşak bir metaldir (Sertlik 0,2). Sezyum soy olmayan, tepkimeye çok istekli bir metaldir ve hemen hemen bütün elementlerle şiddetle veya alev çıkartarak tepkimeye girer. Metal havada hızlı bir şekilde kırmızı-mor alevle yandığı için vakumda saklanır. Suyla bilinen en güçlü baz olan sezyum hidroksiti (CsOH) oluşturur.
Sezyum-133 izotopu atom saatlerinin çalışmasında da kullanılır. Sezyum-133 izotopunun belirli bir zaman aralığında titreşmesi 9.192.631.770 hesaplanmış ve saniye olarak tanımlanmıştır.

Sezyum'un saf olarak eldesi bilinen sıradan sodyum eldesi gibi değildir. Sıvı sezyum klorürün elektrolizi ile oluşan sezyum metalinin eriyik tuz içerisinde çözünürlüğü fazladır.

Katot : Cs+(s) + e- → Cs (s)
Anot : Cl- (s) → ½ Cl2 (g) + e-
Bunun yerine sıcak sezyum klorür eriyiğinin metalik sodyum ile reaksiyonundan elde edilir.
Na + CsCl → Cs + NaCl

Soy gaz veya asal gaz, standart şartlar altında her biri, diğer elementlere kıyasla daha düşük kimyasal reaktifliğe sahip, kokusuz, renksiz, tek atomlu gaz olan kimyasal element grubudur. Helyum (He), neon (Ne), argon (Ar), kripton (Kr), ksenon (Xe) ve radon (Rn) doğal olarak bulunan altı soy gazdır ve tamamı ametaldir. Her biri periyodik tablonun sırasıyla ilk altı periyodunda, 18. grubunda (8A) yer alır. Grupta yer alan oganesson (Og) için ise önceleri soy gaz olabileceği ihtimali üzerinde durulsa da günümüzde metalik görünümlü reaktif bir katı olduğu öngörülmektedir.
Soy gazlar, belirli ekstrem şartlar haricinde çok düşük reaktifliğe sahiptir. Bu inert yapıları sayesinde, kimyasal reaksiyon istenmeyen durumlarda kullanılmaya uygundur. Soy gazların özellikleri, atom yapısının modern teorileri ile açıklanmaktadır. En dış elektron kabukları tamamen değerlik elektronlarla dolu olduğundan dolayı reaksiyona girme eğilimleri düşüktür ve bu nedenle birkaç yüz soy gaz bileşiği elde edilebilmiştir. Her bir soy gazın erime ve kaynama noktaları birbirine en fazla 10 °C (18 °F) yakın olduğundan, bu gazlar yalnızca bu sıcaklık aralığında sıvı hâlde bulunur.
Neon, argon, kripton ve ksenon; bir hava ayırma ünitesi yardımıyla, gazların sıvılaştırılması ve ayrımsal damıtma yöntemleri kullanılarak havadan; helyum, yüksek yoğunlukta bulunduğu doğalgazdan, kriyojenik gaz ayırma teknikleri kullanılarak; radon ise genellikle çözünmüş radyum, toryum ya da uranyum bileşiklerinin radyoaktif bozunumundan izole edilerek elde edilir. Soy gazlar; aydınlatmada, dalgıçlıkta, eksimer lazerlerde, gaz balonlarında, kriyojenikte, tıpta ve diğer bilimsel araştırmalarda kullanılır.

Türkçedeki "soy gaz" veya diğer kullanımıyla "asal gaz" ifadesi Almanca Edelgas sözcüğünün çevirisi olup bu terim ilk kez 1898'de ilgili elementlerin kimyasal reaksiyona girme eğilimlerinin düşüklüğüne işaret etme adına Hugo Erdmann tarafından kullanıldı. Soy gazlar geçmişte inert gazlar (atıl, durgun ya da ölü gaz) olarak da anılmış ancak birçok soy gaz bileşiğinin tespit edilmesinden sonra bu tanımlama uygun bulunmadığından kullanılmamaya başlamıştır. Daha önceleri bu elementleri tanımlayan diğer bir terim olan "nadir gazlar" ise radyoaktif potasyum-40'ın bozunması sebebiyle argonun, Dünya atmosferinin hacimce %0,94'ünü, kütlece %1,3'ünü oluşturmasından ötürü nadir olmadığının tespit edilmesi sonrasında kullanılmamaktadır.

Helyumun varlığına dair ilk gözlem 18 Ağustos 1868'de, Güneş'in kromosferinin emisyon spektrumunda 587,49 nanometre dalga boyuna sahip sarı bir çizgi gören Pierre Janssen tarafından gerçekleştirilse de o dönem bu çizginin sodyum olduğu düşünüldü. Aynı yılın 20 Ekim günü, Güneş spektrumunda sarı bir çizgi gözlemleyen Norman Lockyer; çizgiyi, hâlihazırda bilinen sodyumun D1 ve D2 Fraunhofer çizgilerinin yanında olacak şekilde D3 olarak adlandırdı ve buna, Güneş'te var olsa da Dünya'da varlığı bilinmeyen bir elementin yol açtığı kanısına vardı. Lockyer ile Edward Frankland bu elemente, Yunancada Güneş anlamına gelen "ήλιος" (ilios) sözcüğünden esinlenerek helyum (İngilizce helium) adını verdiler. Argonun varlığına dair ilk bulgulara 1784'te Henry Cavendish'in; havanın, azottan daha az reaktif ve daha az oranda bir madde içerdiğini tespit etmesiyle ulaşıldı. 1894'te John William Strutt ile William Ramsay yaptıkları deneyle havadaki azot, oksijen, karbondioksit ve suyu ayırması sonrasında bu şekilde elde ettikleri azot yoğunluğunun, kimyasal reaksiyonlar sonucunda oluşan azot yoğunluğundan farklı olduğunu keşfetti ve havadan elde edilen azotun başka bir gaz ile karışık olduğu kanısına vardılar. Ardından yaptıkları deneyde izole etmeyi başardıkları yeni elemente Yunancada "tembel" anlamına gelen "αργός" (argos) sözcüğünden yola çıkılarak argon ismini verdiler. Bu keşifle birlikte periyodik tabloda bir gaz sınıfının tamamen eksik olduğunu fark ettiler. Bu dönemde argon üzerindeki çalışmalarını sürdüren Ramsay, bir taraftan da kleveyit mineralini ısıtması sonucunda helyumu ilk kez izole etmeyi başardı. 1902'de helyum ve argon elementleri için kanıtların kabul edilmesiyle Dmitri Mendeleyev bu gazları, daha sonra periyodik tablo olacak olan element dağılımına 0. grupta yer alacak şekilde yerleştirdi.

Ramsay, bu gazlar üzerindeki çalışmalarına Morris Travers ile birlikte, sıvı havayı çeşitli bileşene ayırdığı ayrımsal damıtma yöntemini kullanarak devam etti. 1898'de ikili; kripton, ksenon ve neon elementlerini keşfederek elementlere sırasıyla Yunancada "gizli" anlamına gelen "κρυπτός" (kriptos), "yabancı" anlamına gelen "ξένος" (ksenos) ve "yeni" anlamına gelen "νέος" (néos) isimlerini verdi. Radon, ilk kez Friedrich Ernst Dorn tarafından 1898'de tanımlandı ve radyum emanasyonu olarak adlandırıldı. Ancak özelliklerinin diğer soy gazlara benzediğinin William Ramsay tarafından 1904 yılında tespit edilmesine dek soy gaz olarak kabul edilmedi. Strutt ve Ramsay 1904'te, soy gazların keşfinden ötürü sırasıyla fizik ve kimya dallarında Nobel Ödülü kazandılar.
1962'de Neil Bartlett, ilk soy gaz bileşiği ksenon hekzafloroplatinatı keşfetti. Devamında diğer soy gaz bileşiklerinin de keşifleri gerçekleşti. 1962'de radon diflorür, 1963'te kripton diflorür (KrF2) keşfedildi. 40 K (-233 °C; -387,4 °F) sıcaklık altında oluşturulan argonun ilk kararlı bileşiği argon florohidrürün varlığına 2000 yılında ulaşıldı.
Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsündeki bilim insanları, 1998'de plütonyum (Pu) elementine kalsiyum (Ca) bombardımanı uygulayarak tek atomlu 114. element olan flerovyum (Fl) elementini elde etti. Başlangıç deneyleri bu elementin periyodik tablonun 14. grubunda yer almasına karşın anormal soy gaz benzeri yapıya sahip olan ilk süper ağır element olabileceğini gösterse de elementin soy gaz olup olmadığı bilinmemektedir. 2006'da Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsü ve Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'ndaki bilim insanları, kaliforniyum (Cf) elementine kalsiyum-48 bombardımanı yaparak oganesson (Og) adlı 18. gruptaki yedinci elementi yapay olarak elde ettiler. Oganessonun yapısı kesin olarak bilinmese de; önceki beklentilerin aksine bir soy gaz değil, metalik görünümlü reaktif bir katı ve bir yarı iletken (muhtemelen yarı metal) ya da bir zayıf metal olduğu öngörülmektedir.

Soy gazlar, diğer elementlere kıyasla sahip oldukları zayıf atomlar arası kuvvet nedeniyle daha düşük erime ve kaynama noktalarına sahiptir. Normalde katı olan elementlerin çoğundan daha büyük atom kütlesine sahip olanlar da dâhil olmak üzere soy gazların tamamı standart şartlar altında tek atomlu gazlardır. Helyum, bilinen diğer tüm kimyasal maddelerden daha düşük erime ve kaynama noktasına sahip olması, süperakışkanlık gösteren ve standart şartlar altında soğutularak katılaştırılamayan tek element olması (helyumu katılaştırmak için 25 standart atmosfer (2.500 kPa; 370 psi) basınç, 0,95 K (-272,05 °C; -457,69 °F) sıcaklıkta uygulanmalıdır) bakımından diğer elementlere göre birtakım eşsiz özelliklere sahiptir. Ksenona kadarki soy gazların birden çok kararlı izotopu bulunmaktadır. Radonun ise kararlı izotopu bulunmamakla birlikte en uzun ömürlü izotopu olan 222Rn'nin yarı ömrü 3,8 gün olup önce helyum ve polonyuma, nihayetinde de kurşuna bozunur.

Elektron sayısındaki artışa bağlı olarak periyot arttıkça soy gaz atomlarının atom yarıçapı yükselir. Atom yarıçapının artması, değerlik elektronların atom çekirdeğinden daha uzakta olmasına yol açacağından iyonlaşma enerjisi azalmasıyla sonuçlanır. Soy gazların her biri, kendi periyodundaki elementler arasında en büyük iyonlaşma enerjisine sahiptir. Bu durum, onların elektron dağılımlarının kararlılığını gösterir ve soy gazların kimyasal tepkimeye girme eğilimlerinin diğer elementlere kıyasla daha düşük olmasına yol açar. Yine de bazı ağır soy gazlar, diğer elementler ve moleküllerle karşılaştırılmalarına yetecek kadar küçük iyonlaşma enerjisine sahiptir. Ksenonun iyonlaşma enerjisinin oksijen molekülününki ile benzer olduğunu fark eden Neil Bartlett, oksijenle yeterince güçlü bir şekilde reaksiyona girdiği bilinen bir yükseltgen madde olan platin hekzaflorür kullanarak ksenonu yükseltme denemesinde bulunmuştur. Ancak negatif elektron ilgisine sahip olan soy gazlar, kararlı anyonlar oluşturacak bir elektronu kabul edemez yapıdadırlar.
Soy gazların makroskobik fiziksel özelliklerinde, atomlar arasındaki van der Waals kuvvetleri hâkimdir. Kutuplanabilirlikteki artış ve iyonlaşma enerjisindeki düşüşün sonucu olarak atomun boyutu ve çekici kuvvet artar. Sistematik bir biçimde, 18. gruptan aşağı gidilirken atom yarıçapı ile atomlar arası kuvvetler artarak erime ve kaynama noktaları, buharlaşma entalpisi ve çözünürlüğün de yükselmesine yol açar. Atom kütlesinin artmasıyla yoğunluk da artar.

Soy gazlar; standart şartlar altında renksiz, kokusuz, tatsız ve yanmazdır. Bu elementler eskiden, sıfır değerliğe sahip olduklarına ve bu sebepten ötürü diğer elementlerle bileşik oluşturamayacakları düşünüldüğünden periyodik tabloda 0. grup olarak sınıflandırılmaktaydı. Ancak zaman içinde bazılarının bileşik oluşturabildiği tespit edildi ve bu sınıflandırma kullanımdan kaldırıldı.

Diğer gruplar gibi bu gruptaki elementler de elektron dağılımlarında belli bir şablon taşımaktadır ve özellikle en dıştaki elektron kabukları, elementlerin kimyasal davranıştaki eğilimlerini belirleyicidir. Soy gazların her biri, tamamen dolu değerlik elektron kabuğuna sahiptir. Değerlik elektronlar bir atomun en dış elektronları olduğundan kimyasal bağa iştirak eden yegâne elektronlardır, dolayısıyla tamamen dolu değerlik elektron kabuğuna sahip atomlar kararlıdır ve bu yüzden kimyasal bağ oluşturma eğilimi göstermedikleri gibi elektron kaybetmeye ya da kazanmaya daha az meyillidirler. Ancak radon gibi daha ağır soy gazlarda elektromanyetik kuvvet, helyum gibi daha hafif soy gazlara oranla elektronları daha zayıf bir şekilde bir arada tutar. Bu nedenle daha ağır soy gazların en dış elektronlarının çıkarılması daha kolaydır.
Dolu kabuğun sonucu olarak, soy gazlar, elektron dağılımı gösteri

Isı iletkenlik ya da termal iletkenlik, fizikte malzemenin ısı iletim kabiliyetini anlatan bir özelliktir. k harfi ile ifade edilir.
Isı miktarı Q ile tanımlandığında, malzemenin kalınlığı L ve birim zaman t, ısı geçişinin olduğu yüzey alanı A ve ısı geçişine sebep olan sıcaklık farkı ΔT ile ifade edilirse, sürekli rejim şartları altında ve ısı transferi sadece sıcaklık gradyenine bağlı olduğunda;

Isıl iletkenlik = ısı akış oranı × mesafe / (alan × sıcaklık farkı)

  
    
      
        k
        =
        
          
            Q
            t
          
        
        ×
        
          
            L
            
              A
              ×
              Δ
              T
            
          
        
      
    
    {\displaystyle k={\frac {Q}{t}}\times {\frac {L}{A\times \Delta T}}}
  

olarak ifade edilir.

Çoğu malzemenin ısı iletkenliği ile elektrik iletkenliği arasında bir bağ yoktur. Örneğin, çok yüksek elektriksel iletkenliği olan gümüşün ısıl iletkenliği, elektriksel yönden bir yarı-iletken olan elmasdan daha düşüktür. Bunun sebebi elektronlar değil, fononlardır. Fonon kristal yapıdaki titreşim düzeni ile ilgilidir. Metallerde, ısıl iletkenlik, yaklaşık olarak elektriksel iletkenliği izler, metallerde serbest hareketli elektronlar yalnızca elektriği değil, ısı enerjisini de iletir.
Isıl iletkenlik, basit bir özellik değildir. Detaylı olarak maddenin yapısına ve sıcaklığa bağlıdır.

Özağırlık (veya Özgül ağırlık veya Birim hacmin ağırlığı), bir maddenin birim hacminin ağırlığına denir. Ağırlık birimi olarak genelde gr-ağırlık seçilir. O zaman özgül ağırlık birimi de gr-ağırlık/cm³ olur; bu kısaca gr/cm³ biçiminde de yazılır. γ (gama) sembolü ile gösterilir.
Dünya üzerindeki suyun özgül ağırlığı 5 °C 'de 62.43 lbf/ft3 veya 9807 N/m³.

        γ
        =
        ρ
        ⋅
        
        g
      
    
    {\displaystyle \gamma =\rho \cdot \,g}
  

Burada;

  
    
      
        γ
        
      
    
    {\displaystyle \gamma \,}
  
: Özağırlık, 
  
    
      
        
          
            N
            
              m
              
                3
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {N}{m^{3}}}}
  

  
    
      
        ρ
        
      
    
    {\displaystyle \rho \,}
  
: Özkütle, 
  
    
      
        
          
            
              k
              g
            
            
              m
              
                3
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {kg}{m^{3}}}}
  

  
    
      
        g
        
      
    
    {\displaystyle g\,}
  
: Yerçekimi ivmesi, 
  
    
      
        
          
            m
            
              s
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {m}{s^{2}}}}
  
 biriminde.

Aaldert Hendrik Wapstra (24 Nisan 1923 - 2 Aralık 2006, Naarden) Hollandalı fizikçidir.

A.H. Wapstra (1955). "Isotopic Masses I. A < 34". Physica. 21 (6–10). s. 367. Bibcode:1955Phy....21..796W. doi:10.1016/S0031-8914(55)92065-6. 
A.H. Wapstra (1955). "Isotopic Masses II. 33 < A < 202". Physica. 21 (6–10). s. 385. Bibcode:1955Phy....21..796W. doi:10.1016/S0031-8914(55)92065-6. 
F. Everling, L. A. König, J. H. E. Mattauch, and A. H. Wapstra. Relative Nuclidic Masses. Nucl. Phys. 18, 529 (1960).
A.H. Wapstra and K. Bos (1977). "The 1977 atomic mass evaluation : in four parts". Atomic Data and Nuclear Data Tables. 19 (3). s. 175. Bibcode:1977ADNDT..19..175W. doi:10.1016/0092-640X(77)90019-5. 
G. Audi and A.H. Wapstra (1995). "The 1995 Update to the Atomic Mass Evaluation". Nuclear Physics A. 595 (4). s. 409. Bibcode:1995NuPhA.595..409A. doi:10.1016/0375-9474(95)00445-9. 
G. Audi, O. Bersillon, J. Blachot and A.H. Wapstra (1997). "The NUBASE evaluation of nuclear and decay properties". Nuclear Physics A. Cilt 624. s. 1 1. Bibcode:1997NuPhA.624....1A. doi:10.1016/S0375-9474(97)00482-X. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
A.H. Wapstra, G. Audi, and C. Thibault (2003). "The AME2003 atomic mass evaluation (I). Evaluation of input data, adjustment procedures". Nuclear Physics A. Cilt 729. s. 129. Bibcode:2003NuPhA.729..129W. doi:10.1016/j.nuclphysa.2003.11.002. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
G. Audi, A.H. Wapstra, and C. Thibault (2003). "The AME2003 atomic mass evaluation (II). Tables, graphs, and references". Nuclear Physics A. Cilt 729. s. 337. Bibcode:2003NuPhA.729..337A. doi:10.1016/j.nuclphysa.2003.11.003. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
G. Audi, M. Wang, A.H. Wapstra, F.G. Kondev, M. MacCormick, X. Xu, and B. Pfeiffer. The AME2012 atomic mass evaluation (I). Evaluation of input data, adjustment procedures. Chinese Physics C36, 1287 (2012).
M. Wang, G. Audi, A.H. Wapstra, F.G. Kondev, M. MacCormick, X. Xu, and B. Pfeiffer. The AME2012 atomic mass evaluation (II). Tables, graphs and references. Chinese Physics C36, 1603 (2012).

Alfa bozunumu veya α bozunumu (İngilizce: alpha decay veya α-decay), atomun alfa parçacığı saçarak fazla enerjisinden kurtulmasıdır. Alfa saçılması radyoaktif saçılmadır. Saçılma durumunda atom numarası 2, kütle numarası ise 4 azalır. Örneğin uranyum-238 alfa bozunması geçirerek toryum-234 elementine dönüşür.

  
    
      
        
          
             
            
              92
            
            
              238
            
          
          U
        
        →
        
          
             
            
              90
            
            
              234
            
          
          T
          h
        
        +
        
          α
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {~_{92}^{238}U} \rightarrow \mathrm {~_{90}^{234}Th} +{\alpha }}
  

Alfa taneciği helyum-4 çekirdeğidir, yani 2 nötron ve 2 protondan oluşur. Bu yüzden formüle şu şekilde yazabiliriz:

  
    
      
        
          
             
            
              92
            
            
              238
            
          
          U
        
        →
        
          
             
            
              90
            
            
              234
            
          
          T
          h
        
        +
        
          
             
            
              2
            
            
              4
            
          
          H
          e
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {~_{92}^{238}U} \rightarrow \mathrm {~_{90}^{234}Th} +\mathrm {~_{2}^{4}He} }
  

Denklem yazılırken dikkat edilmesi gereken şey, nükleer reaksiyona giren kısım sola, reaksiyonda oluşan kısım ise sağa yazılır. Alfa parçacığı +2 yüke sahip olmasına rağmen denklemde bu gösterilmez. Nükleer reaksiyonlar elektron değişimi ile ilgilenmez.

Analyst, analitik kimya, biyoanaliz ve bilimsel tespitlerin tüm yönlerini kapsayan, iki haftada bir yayınlanan hakemli bilimsel dergidir. Royal Society of Chemistry tarafından yayınlanmaktadır ve baş editörü Duncan Graham'dır (Strathclyde Üniversitesi). Dergi, Analist olarak Analitik Kimya Derneği tarafından 1876 yılında kurulmuş ve 2009 yılında bugünkü adını almıştır.

Dergi, MEDLINE ve Analitik Bildirilerde özetlenmiş ve indekslenmektedir. Journal Citation Reports'a göre derginin 2017 etki faktörü 3,864'tür.

1999 yılında Royal Society of Chemistry Analytical Communications adlı dergiyi kapattı. Zira Analyst dergisinin bu kapsamdaki bütün bilgileri de içereceği düşünüldü. Analytical Communications'ın öncülü dergiler: Proceedings of the Society for Analytical Chemistry, 1964–1974; Proceedings of the Analytical Division of the Chemical Society, 1975–1979; Analytical Proceedings, 1980–1993; Analytical Proceedings including Analytical Communications, 1994–1995.

Resmî site

Auburn Üniversitesi (AU veya Auburn), Amerika Birleşik Devletleri'nin Alabama eyaletindeki Auburn kentinde bulunan devlet üniversitesidir. 24100'den fazla öğrencisi ve 1,200 personeli ile Alabama'nın en büyük üniversitesidir. Auburn 1 Şubat 1856'da Methodist Episcopal Church, South'a bağlı East Alabama Male College (Doğu Alabama Erkek Koleji) adıyla liberal art okulu olarak  kuruldu. Kolej 1872'de Alabama eyaletine bağışlandı ve adı Agricultural and Mechanical College of Alabama (Alabama Tarımsal ve Mekanik Koleji) olarak değiştirildi. 1892'de eyaletin ilk dört yıllık karma eğitim veren okulu oldu. 1899'da okulun ismi Alabama Polytechnic Institute (API) (Alabama Politeknik Enstitüsü) olarak değiştirildi. 1960'ta ismi resmen Auburn Üniversitesi olarak değiştirildi; üniversite yıllardır Auburn olarak bilinir.

Azot oksit, oksijen ve azotun ikili bir bileşiğini veya bu tür bileşiklerin bir karışımını ifade edebilir:

Azot monoksit (NO), nitrik oksit veya azot(II) oksit
Azot dioksit (NO2), azot(IV) oksit
Azot trioksit (NO3) veya nitrat kökü, azot(VI) oksit
Nitröz oksit (N2O), azot(0,II) oksit
Diazot dioksit (N2O2), azot(II) oksit Dimer
Diazot trioksit (N2O3), azot(II,IV) oksit
Azot tetraoksit (N2O4), azot(IV) oksit Dimer
Azot pentaoksit (N2O5), azot(V) oksit veya nitronyum nitrat [NO2]+[NO3]−
Nitrosilazid (N4O), azot(−I,0,I,II) oksit
Oksatetrazol (N4O)
Trinitramid (N(NO2)3 veya N4O6), azot(0,IV) oksit

Nitroksit (NO−)
Nitrit (NO-2)
Nitrat (NO-3)
Peroksinitrit (ONO-2)
Peroksinitrat (ONO-3)
Ortonitrat (NO3-4)
Hiponitrit (N2O2-2)
Trioksodinitrat (N2O2-3) veya hiponitrat
Nitroksilat (N2O4-4)
Dinitramid (N(NO2)-2 ya da N3O-4)

Nitrozonyum (NO+)
Nitronyum (NO+2)

Atmosfer kimyasında:

NOx (ya da NOx) NO ve NO2 toplamını ifade eder.
NOy (ya da NOy) = oksitlenmiş atmosferik tek-azot türlerinin hepsinin toplamı (örnk. NOx + HNO3 + HNO2 + vs.)
NOz (ya da NOz) = NOy − NOx

Berta Karlik (24 Ocak 1904, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu - 4 Şubat 1990, Viyana, Avusturya), Avusturyalı fizikçidir. 

Viyana Üniversitesi'nde çalıştı ve sonunda enstitüdeki ilk kadın profesör oldu. Ernst Foyn ile çalışırken deniz suyunun radyoaktivitesi hakkında bir makale yayımladı. 85 atom numaralı astatin elementinin doğal bozunma süreçlerinin bir ürünü olduğunu keşfetti. Element ilk olarak 1940 yılında Dale R. Corson, K.R. MacKenzie ve Emilio Segrè tarafından sentezlendi. Boşuna birkaç bilim insanı radyoaktif minerallerde aradı.
Berta Karlik, Viyana'da üst sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve ilkokul eğitimini evde aldı. Evdeki eğitimi sırasında piyano çalmayı, Fransızca, Felemenkçe ve İngilizce konuşmayı ve yazmayı öğrendi. 1919'dan 1923'e kadar Reform-Realgymnasium'a devam etti ve 1923'te mezun olduktan sonra doktora derecesini 1928'de Viyana Üniversitesi Felsefe Fakültesinden aldı.
Berta Karlik, 1956'da Viyana Üniversitesi'nde profesör ("ordentliche Professur") olan ilk kadındı. 1973'te emekli oldu; ancak 1990'da ölümüne kadar enstitüde çalıştı.

Primer Beyin Tümörü:Klinik Özellikler, Tedavi ve Bakım

 Beyin Tümörü Olan Hastalarda Semptom Yönetimine İlişkin Güncel Yaklaşımlar

Beyin tümörleri, kafatası içerisinde büyüyerek beyin üzerine baskı yaparlar. Bulundukları bölgeye ve baskı altında tuttukları beyin alanına göre belirtiler verirler. Ancak kafa içinde yer kaplayan bütün vakalarda olduğu gibi öncelikle kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtileri gösterirler.
Tümör düzensiz bir şekilde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde beyin üzerine baskı yapmaya başlar.

Tümör kötü huylu olduğu takdirde vücutta başka türlü hastalıklara da yol açabilir. Tümör ameliyat ile alınacağı gibi eğer iyi huyluysa ışınla da alınabilir

Baş ağrısı
Epilepsi benzeri bayılmalar
Vücudun bazı bölgelerinde kısmi felçler
Şiddetli kusmalar
Bazı fiziksel yeteneklerimizin kaybı
Kişilik bozuklukları
Beyin tümörleri genellikle birincil ya da ikincil olarak sınıflandırılırlar ve bunlar (genellikle) vücudun herhangi bir yerinde başlayıp beyne metastaz yapanlar ve beyinde oluşanlardır. 9 yaş altı ve 55 yaş üstü daha sıklıkla görülen beyin kanserlerine, beyaz ırkta ve erkeklerde daha çok rastlanır.

Başağrısı
Kusma
Sara tarzında bayılma nöbetleri
İlerlemiş dönemlerde (Beyinde yerleştiği yere göre) vücudun bazı bölgelerinde felç belirtileri
Kişilik bozuklukları, bazı yeteneklerde (hesap yapma yazı yazma gibi) bozulma
Yukarıdaki belirtiler görüldüğünde kafa içi basıncın artmasından şüphelenilir

İyi huylu tümörler: Yavaş üreme hızına sahiptirler. Ayrıca beyin dokusundan kolaylıkla ayrılabilirler ve tümü veya tümüne yakın kısmı çıkarılabilir. Bu nedenle ameliyat sonrası sonuçları çok iyidir. Bazen iyi huylu tümörlerin hepsi çıkarılamadığı takdirde bölgesel ışın tedavisi uygulanabilir.

Anormal veya hızla büyüyen beyin tümörleri olup hızla büyüdüğünden sağlıklı beyin hücrelerinin içerisine yayılırlar. Bu tümörlerin tedavi sonuçları tümörün yerleşimine, genişliğine, beraberindeki risk faktörlerine bağlı olarak değişmekle birlikte yaşam süresi uzatılmaktadır.

Beyin tümörlerinin tedavisi cerrahidir. İster iyi huylu, ister kötü huylu olsun, tüm tümörler cerrahi olarak tedavi edilirler. Ancak bazı durumlarda cerrahi uygulamak mümkün olmayabilir. Şayet tümör beynin çok hassas olan bazı hayati bölgelerine yerleşmişse bu bölgelere dokunmak hayati tehlike yarattığından tümör yerinde bırakılabilir. Bu durumda sadece ışın tedavisi ve ilaç tedavisi (kemoterapi) uygulaması yapılabilir.
Vücudun diğer bölümlerinde oluşan daha sonra beyine sıçrayan tümörlere, metastaz denilmektedir. Özellikle akciğer kanseri beyine yayılabilir ve kötü huylu tümörlerdendir. Cerrahi müdahale yapılsa bile sonuçlar yüz güldürücü değildir. Hatta bazı vakalarda birkaç tane odak halinde yayılma varsa cerrahi bile uygulanmayabilir. Hasta kemoterapi ve ışın tedavisine alınır.

EDTA, Etilendiamintetraasetik asit'in kısaltmasıdır. EDTA polyaminokarboksilik asit bileşiğidir. Genel formülü; [CH2N(CH2COOH)2]2 şeklindedir. 

EDTA ilk olarak Ferdinand Munz tarafından tanımlanmıştır. Munz, EDTA'nın keşfini etilendiamin ve klorasetik asit çözeltilerinden elde etmiştir.
H2NCH2CH2NH2  +  4 CH2O  +  4 NaCN  +  4 H2O   →  (NaO2CCH2)2NCH2CH2N(CH2CO2Na)2  +  4 NH3
(NaO2CCH2)2NCH2CH2N(CH2CO2Na)2  +  4 HCl  →  (HO2CCH2)2NCH2CH2N(CH2CO2H)2  +  4 NaCl
Poliamino karboksilik asit grubundan olan EDTA'nın kimyasal yapısında 2 amino 4 karboksil ligandı vardır. EDTA metal iyonlarına karşı yüksek çekim gösterir.
[Fe(H2O)6]3+ + H4EDTA  
  
    
      
        ⇌
      
    
    {\displaystyle \rightleftharpoons }
  
  [Fe(EDTA)]−+ 6 H2O + 4 H+ (Keq = 1025.1)

EDTA laboratuvarda metal iyonlarını tutmak için kullanılır. Biyokimya ve moleküler biyoloji iyon tüketici olarak enzimlere karşı kullanılır. Analitik kimya da kompleksometrik titrasyon, Su sertliği maskeleyici ajanlar analizelerinde kullanılır.

Matematikte, ekstrapolasyon bilinen veri noktalarının ayrık kümesi dışında yeni veri noktaları oluşturma işlemidir.

Doğrusal ekstrapolasyon bilinen verilerin sonunda bir teget doğrusu yaratıp bu doğruyu bu sınırdan daha ileriye uzatmak suretiyle elde edilir. Doğrusal ektrapolasyonun iyi sonuçlar vermesi şartları 
bilinen verilerin yaklaşık olarak doğrusal değişmeleri ve ektrapolasyonun bilinen verilerden cok daha uzak olmamasıdır.
Eğer ektrapolasyonu yapılacak 
  
    
      
        
          x
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{*}}
  
 noktasına en yakın olan iki veri noktası 

  
    
      
        (
        
          x
          
            k
            −
            1
          
        
        ,
        
          y
          
            k
            −
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{k-1},y_{k-1})}
  
 ve 
  
    
      
        (
        
          x
          
            k
          
        
        ,
        
          y
          
            k
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{k},y_{k})}
  

ise doğrusal ektrapolasyon şu fonksiyon ile verilir:

  
    
      
        y
        (
        
          x
          
            ∗
          
        
        )
        =
        
          y
          
            k
            −
            1
          
        
        +
        
          
            
              
                x
                
                  ∗
                
              
              −
              
                x
                
                  k
                  −
                  1
                
              
            
            
              
                x
                
                  k
                
              
              −
              
                x
                
                  k
                  −
                  1
                
              
            
          
        
        (
        
          y
          
            k
          
        
        −
        
          y
          
            k
            −
            1
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle y(x_{*})=y_{k-1}+{\frac {x_{*}-x_{k-1}}{x_{k}-x_{k-1}}}(y_{k}-y_{k-1}).}
  

Eğer 
  
    
      
        
          x
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{*}}
  
 noktası bu iki veri noktası arasında ise (yani 
  
    
      
        
          x
          
            k
            −
            1
          
        
        <
        
          x
          
            ∗
          
        
        <
        
          x
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{k-1}<x_{*}<x_{k}}
  
)),
doğrusal interpolasyon da aynı formül ile tanımlanır.
İkiden fazla veri noktasından da doğrusal ektrapolasyon mümkündür. Bu halde, regresyon ve benzeri teknikler kullanarak, seçilen veri noktalarından interpolasyon ile bir doğru bulmak için doğrunun eğiminin ortalaması bulunur. Bu doğru eğim tahmini ektrapolasyon için kullanılır. Bu bir doğrusal tahmin etmeye benzer.

"Ekstrapolasyon Metotları: Teori ve Pratik - Extrapolation Methods. Theory and Practice" C. Brezinski ve M. Redivo Zaglia, 1991.

Lineer regresyon
İnterpolasyon

Elektron göçü, iletken elektronlar ve dağılmış metal atomları arasındaki momentum transferinden dolayı iletkendeki iyonların aşamalı hareketinden kaynaklanan materyalin taşınmasıdır. Bu etki, mikroelektronikler ve ilgili yapılar gibi yüksek doğru akım yoğunluklarının kullanıldığı uygulamalarda çok önemlidir. Mikroçipler gibi elektroniklerde boyut azaldıkça, bu etkinin pratik önemi artıyor.

Fransız bilim adamı Gerardin tarafından bulunan elektron göçü 100 yıllardır biliniyor. Bu konu 1966 yılında mikroçipler ticari olarak uygun hale geldiğinde pratik ilgili kazanmıştır. İnce filmlerdeki elektron göçünün ilk gözlemi I. Blech tarafından yapılmıştır. Bu alandaki araştırma, yarı iletken sanayisindeki bir grup araştırmacı tarafından başlatılmıştır. En önemli mühendislik çalışmalarından biri daha sonra da Black'in eşitliğine adını veren Motorola'dan Jim Black tarafından yapılmıştır. Bu zamanda, mikroçiplerdeki metal bağları yaklaşık 10 mikrometre genişliğinde idi. Günümüzde bağlantılar elektron göçünün artan önemi ile yapılan araştırmlara sonucu sadece 100 – 10 nanometre genişliğindedir.

Elektron göçü mikroçiplerin güvenilirliğini azaltır. Bu devrenin hatasına veya bağlantıların kaybına neden olur. Uzay yolculuğu, askeri amaçlar, ABS fren sistemi, tıbbi cihazlar ve hatta kişisel bilgisayar veya ev eğlence sistemi için güvenilirlik çok önemli olduğu için, mikroçiplerin güvenilirliği araştırmaların ana odak noktasıdır.
Gerçek şartlar altında test etmek zor olduğundan, tümleşik devrenin yaşam döngüsünü tahmin etmek için Black'in eşitliği kullanılır. Balck'in eşitliğini kullanmak için, bileşen yüksek sıcaklıkta test edilen yaşam (HTOL) testine konulur. Gerçek şartlar altında bileşenin beklenen yaşam döngüsü, test boyunca elde edilen verilerden tahmin ediliyor.
Electron göçü hasarı etkilenen mikroçiplerde hataya neden olmasına rağmen, ilk belirtiler görüntü bozukluğudur ve düzeltmesi çok uğraştırıcıdır. Diğerlerinden önce bazı bağlar çalışmadığı için, devre diğer mekanik hatalardan ayrılamayan rastgele hatalar gösterir. Laboratuvar koşullarında, elektron göçü hatası elektron mikroskobu ile önceden gözlemlenmiştir.
Artan minyatürlerle, VLSI ve ULSI devrelerinde güç yoğunluğu ve akım yoğunluğu arttığından dolayı elektron göçü arttığı için hatanın olasılığı artar. Özel olarak, hat genişlikleri, kablonun kesit alanında olduğu gibi zamanla azaltmak için devam edecek. Akımlar da, çünkü voltajı ve çeken direnci düzeltmek için azaltılacak. Fakat, artan frekanslardan dolayı akım azalması sınırlanacağı için, kesit alanlarda daha fazla işaretli azalma mikroçiplerde akım yoğunluğunu artırmak için devam edecektir.
Gelişmiş yarı iletken üretim süreçlerinde, bakır bağlantı materyali için bir seçenek olarak alüminyum ile yer değiştirdi. Sanayi süreçlerinde yüksek kırılganlığı olmasına rağmen, bakır çok iyi iletkenlik gösterdiği için tercih ediliyor. Aynı zamanda elektron göçüne daha az duyarlıdır. Fakat, elektron göçü cihaz sanayisinde mücadele etmeye devam edecektir ve böylelikle bakır bağlantılar için elektron göçü araştırmaları da devam edecektir.
Modern tüketici elektronik cihazlarında, mikroçipler elektron göçü etkilerinden dolayı başarısızlığa uğradı. Bunun nedeni, doğru yarı iletken dizayn pratikleri mikroçiplerin yerleşim alanlarındaki elektron göçü etkileri ile birleşir. Neredeyse tüm mikroçip dizayn evleri, transiztörlerdeki elektron göçü problemlerini kontrol etmek ve düzenlemek için otomatik EDA araçları kullanır. Belli sıcaklık ve voltaj aralığında çalışıldığında, doğru şekilde dizayn edilen mikroçip cihazları diğer (çevresel) nedenlerden dolayı başarısız olabilir.
Ancak, elektron göçünden dolayı ürün hataları ile ilgili birçok belgelenmiş çalışma bulunmaktadır. 80'lerin sonunda, Western Digitals'ın masaüstü sürücülerinin bir hattı, alan kullanımından 12-18 ay sonra tahmin edilen hatalardan zarar gördü.
Elektron göçü, düşük voltajlı güç MOSFETleri gibi güç yarı iletken cihazlarında bozulmalara neden olabilir. Aluminyum tabakasındaki bu bozulma iletken durumdaki direncin artmasına neden olur ve tamamen başarısızlığa dahi öncülük edebilir.

Metal bağlantıların materyal özellikleri yaşam döngüsünde güçlü bir etkiye sahiptir. Özellikleri metal alaşımın bileşenleri ve iletkenin boyutlarıdır. İletkenin yapısı, metalde tanelerin kristal yapıda uyumlandırılması, tabaka için süreçler, ısı muamelesi veya tavlama, pasivasyon özellikleri ve diğer metallerin arayüzü de bağlantıların dayanıklılığını etkiler. Aynı zamanda zamana bağlı akım ile ciddi farklar vardır.: doğru akım veya farklı alternatif akım dalga formları farklı etkilere neden olur.

İletkendeki iyonize atomlara iki tane kuvvet etki eder: 1) Elektrik alanıyla aynı yönde olan elektrik alanının sonucu olarakdirekt elktrostatik kuvvet Fe, 2) elektrik alanının yönüyle zıt yönde olan yük taşıyıcılarının akımı doğrultusunda diğer yük taşıyanlarla momentum değişiminden kaynaklanan kuvvet, Fp. Metalik iletkenlerde, Fp “elektron rüzgarı” veya “iyon rüzgarı” diye adlandırılanlardan dolayı oluşur. Elektriksel alandaki iyonları aktifleştrien net kuvvet, Fres:

  
    
      
        
          F
          
            r
            e
            s
          
        
        =
        
          F
          
            e
          
        
        −
        
          F
          
            p
          
        
        =
        q
        ⋅
        
          Z
          
            ∗
          
        
        ⋅
        E
        =
        q
        ⋅
        
          Z
          
            ∗
          
        
        ⋅
        j
        ⋅
        ρ
      
    
    {\displaystyle F_{res}=F_{e}-F_{p}=q\cdot Z^{*}\cdot E=q\cdot Z^{*}\cdot j\cdot \rho }
  

Elektron göçü, bazı hareket eden elektronlaın momentum yanında aktif haldeki iyona transfer ettiği zaman meydana gelir. Bu da iyonun Orijinal pozisyonundan başka bir yere hareket etmesine neden olur. Zamanla, bu kuvvet önemli sayıdaki atomları kendi Orijinal pozisyonlarından daha uzağa götürür. Ara veya boşluk elektrik akımını engelleyen iletken materyalde gelişebilir. Dar bağlantı iletkenleri açık devredeki iç hata olarak da bilinir. Elektron göçü aynı zamanda iletkenin atomların yığılmasına ve istemeden yapılan kısa devre diye bilinen elektriksel bağlantı yaratarak yanındaki diğer iletkene gitmesine neden olur.Her iki durumda devrenin fonksiyonunda bozulmaya yol açar.

Homojen kristal yapıda, metal iyonlarının kafes yapısından dolayı, iletken elektronlar ile metal iyonları arasındaki momentum transferi zordur. Fakat, bu simetri tane sınırlarında ve materyal arayüzlerinde bulunmaz ve bu yüzden momentum transferi daha çok enerji enerji gerektirir. Bu bölgedeki metal iyonları normal kristal kafestekinden daha zayıf bağlandığı için, elektron rüzgarı kesin bir kuvvete ulaştığında, atomlar tane sınırlarından ayrılır ve akımın yönünde taşınırlar. Bu yön, atomlar sınır boyunca hareket etmeye meyilli olduğu için sınırın kendisinden de etkilenir.
Elektron göçünden kaynaklanan difüzyon süreçleri sınır difüzyonu, kütle difüzyonu ve yüzey difüzyonu olarak ayrılabilirler. Genellikle, yüzey difüzyonu bakır bağlantılarda baskın olmasına rağmen sınır difüzyonu aluminyum kablolarda başlıca elektron göçüdür.

Atomların mükemmel kafes yapısında dizildiği ideal iletkende, elektronlar bir çarpışma olmadan ve elektron göçü meydana gelmeden hareket ederler. Gerçek iletkenlerde, kafes yapısındaki bozukluklar ve atomların kendi pozisyonlarındaki rastgele termal titreşimleri elektronların atomlarla çarpışmasına neden olur. Normalde, kısmi düşük kütleli elektronların verildiği momentum miktarı atomların kalıcı yer değiştirmeleri için yeterli değildir. Fakat, yüksek güç olan durumlarda, eğer çoğu elektron yeterli kuvvetle atomları bombalıyorsa, bu elektron göçü sürecini ivmeler. Yüksek akım yoğunluğu, iletkenin atomlarına karşı saçılan elektron sayısını arttırır ve yer değişen atomların hızı da artmış olur.
Tümleşik devrelerde, elektron göçü yarı iletkenlerde meydana gelmez.
Elektron göçü yüksek akım yoğunluğu ve iletkenin Joule ısısı tarafından şiddetlenir ve elektriksel bileşenlerin hatalarına öncülük eder.

Bazı bağlantı parçaları boyunca atom konsantrasyonlarının değerlendirilmesini tanımlayan eşitlik geleneksel kütle dengesi eşitliğidir.

  
    
      
        
          
            
              ∂
              N
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        ∇
        ⋅
        
          
            
              J
              →
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial N}{\partial t}}+\nabla \cdot {\vec {J}}=0}
  

  
    
      
        N
        (
        
          
            
              x
              →
            
          
        
        ,
        t
        )
      
    
    {\displaystyle N({\vec {x}},t)}
  
 koordinatlarında bulunan atom konsantrasyonu, 
  
    
      
        
          
            
              x
              →
            
          
        
        =
        (
        x
        ,
        y
        ,
        z
        )
      
    
    {\displaystyle {\vec {x}}=(x,y,z)}
  
 t zamanında 
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
 ve 
  
    
      
        J
      
    
    {\displaystyle J}
  
 toplam atomik akış. 
  
    
      
        J
      
    
    {\displaystyle J}
  
 J toplam atomik akış farklı atomların göç kuvvetlerinden kaynaklanan akışların bileşimidir. Ana kuvvet elektrik akımı, sıcaklık eğimi, mekanik stres ve konsantrasyon tarafından indüklenir. 
  
    
      
        
          
            
              J
              →
            
          
        
        =
        
          
            
              
                J
                →
              
            
          
          
            c
          
        
        +
        
          
            
              
                J
                →
           

Elektron ilgisi, genel olarak değerlik elektron sayıları 5, 6 ve 7 olan atomların elektron alarak s2p6 kararlı elektron düzenine ulaşmaları sırasında bir atomun diğer atoma ne kadar sağlam bağlandığını gösterir ve bağlanma esnasında ortaya çıkan enerjidir. Bu ekzotermik olayda dışarıya verilen enerji, mesela gaz hâlindeki yüksüz bir atomun elektron kazanarak (-1) yüklü iyon (anyon) hâle gelmesi sırasında açığa çıkar.
Genel olarak iyonlaşma enerjisi yüksek olan elementlerin elektron ilgileri de yüksektir. Bu sebeple elektron ilgisi periyodik cetvelde iyonlaşma enerjisindeki değişmeye paralel bir değişim gösterir. Ancak metal ve soy gazların elektron ilgileri yoktur. Soygazlar hariç elektron ilgisi, periyodik cetvelde soldan sağa doğru artar, yukarıdan aşağıya doğru ise azalır.
Bu enerji değeri en yüksek olarak klor elementinde sağlanır.

Emilio Gino Segrè (d. 1 Şubat 1905 - ö. 22 Nisan 1989), İtalyan fizikçidir.
1959'da, Owen Chamberlain ile birlikte bir atomaltı antiparçacık olan antiprotonları keşfinden ötürü Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. 1938 yılında İtalyan ırkçılık kanunları nedeniyle ABD'ye göç etti. Segrè, 1944 yılında Amerikan vatandaşı olmuştur.

Segrè, E; et.al. “Formation of the 50-Year Element 94 from Deuteron Bombardment of U{sup 238}”, (June 1942)1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Argonne Ulusal Laboratuvarı, Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (through predecessor agency the Atomic Energy Commission).
Segrè, E. “Spontaneous Fission”, (November 22, 1950)1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Radiation Laboratory, Lawrence Berkeley National Laboratory, Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (through predecessor agency the Atomic Energy Commission).
E. Segrè (1953) Experimental Nuclear Physics.
Segrè, E; et.al. “Observation of Antiprotons”, (October 19, 1955)1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Radiation Laboratory, Lawrence Berkeley National Laboratory, Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (through predecessor agency the Atomic Energy Commission).
Segrè, E; et.al. “Antiprotons”, (November 29, 1955)1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Radiation Laboratory, Lawrence Berkeley National Laboratory, Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (through predecessor agency the Atomic Energy Commission).
Segrè, E; et.al. “The Antiproton-Nucleon Annihilation Process (Antiproton Collaboration Experiment)”, (September 10, 1956)1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Radiation Laboratory, Lawrence Berkeley National Laboratory, Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (through predecessor agency the Atomic Energy Commission).
Segrè, E; et.al. “Experiments on Antiprotons: Antiproton-Nucleon Cross Sections”, (July 22, 1957)1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Radiation Laboratory, Lawrence Berkeley National Laboratory,Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (through predecessor agency the Atomic Energy Commission).
E. Segrè (1964) Nuclei and Particles
E. Segrè (1970) Enrico Fermi, Physicist, University Of Chicago Press.
E. Segrè (1980) From X-rays to Quarks: Modern Physicists and Their Discoveries (Dover Classics of Science & Mathematics), Dover Publications.
E. Segrè (1984) From Falling Bodies to Radio Waves: Classical Physicists and Their Discoveries.
Segrè, Emilio (1993). A Mind Always in Motion: the Autobiography of Emilio Segrè. Berkeley, California: University of California Press. ISBN 0520076273. OCLC 25629433. 

Biography and Bibliographic Resources18 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Academy of Sciences biography6 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1959 Nobel Prize in Physics12 Temmuz 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emilio G. Segrè8 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Annotated bibliography for Emilio Segre from the Alsos Digital Library for Nuclear Issues
Oral History interview transcript with Emilio G. Segre 13 February 1967, American Institute of Physics, Niels Bohr Library and Archives26 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı (İngilizce: United States Department of Energy, DOE), ABD federal hükûmetinin nükleer enerji ve nükleer enerjinin güvenli kullanımı konularında politikalarını yürüten kurumudur.
Sorumlulukları arasında ülkenin nükleer silah programı, ABD Deniz Kuvvetleri için nükleer reaktör üretimi, enerji tasarrufu, enerji ile ilgili araştırmalar, radyoaktif atıkların imhası ve yerli enerji üretimi gibi konular bulunmaktadır. Ayrıca İnsan Genom Projesi kapsamında yapılan genomik araştırmaları yönlendirmektedir.
Bakanlık merkezi Washington, DC'nin güneybatısında bulunan James V. Forrestal Binasındadır.

1942 yılında II. Dünya Savaşı sürerken Amerika Birleşik Devletleri, Kara Kuvvetleri mühendislerinin gözetimi altında atom bombası üretmek için yılında Manhattan Projesinin başlatmıştır. Savaşın ardından 1946 yılında projenin geleceğini kontrol etmek için Atom Enerjisi Komisyonu (AEC) kurulmuştur.
1973 Petrol Kriziyle birlikte ABD'de enerji politikaları önem kazandı. 4 Ağustos 1977'de Jimmy Carter'ın imzaladığı yasayla bakanlık kuruldu.

 Wikimedia Commons'ta Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmî site

İlk kez uygulamalı matematik biliminin bir alt kategorisi olan Sayısal Analiz yöntemlerinde tanımlanan ve elde var olan (bilinen) değer noktalarından yola çıkarak bu noktalar arasında, farklı bir yerde ve değeri bilinmeyen bir noktadaki olası değeri bulmaya/tahmin etmeye yarayan yöntemlerin tümüne verilen genel isimdir. En basit tanımı ile "var olan sayısal değerleri kullanarak, boş noktalardaki değerlerin tahmin edilmesi" olarak açıklanmaktadır. Türkçede bazen kolaylık olsun diye "interpolasyon" sözcüğü yerine yalnızca "tahmin" de kullanılmaktadır.
İnterpolasyon genelde mühendislik ve deneylere/ölçümlere dayalı benzeri bilim dallarında, toplanan verilerin bir fonksiyon eğrisine uydurulması amacıyla kullanılmaktadır. Elde toplanan verinin dağınık ve özellikle aşırı heterojen olduğu durumlarda interpolasyon ile boş alanlardaki değerlerin bulunması önem kazanmaktadır.
Ekstrapolasyon bilinen noktaların dışındaki bir alanda da tahmin yapmak için kullanılır.

Lineer İnterpolasyon
Bilineer interpolasyon
Polinom İnterpolasyonu
Bağ İnterpolasyonu (Spline)
Trigonometrik İnterpolasyon

Fizikte, Faraday etkisi (ya da Faraday devri) ışığın ve manyetik alanın bir ortam içindeki ilişkisini ele alan bir manyeto-optik olgudur. Faraday etkisi, yayınım yönündeki manyetik alan bileşenine neredeyse dik olan bir polarize levhanın dönmesine neden olur.
1845'te Michael Faraday tarafından bulunan Faraday etkisi, ışığın ve elektromanyetizmanın birbiriyle ilişkili olduğunu gösteren ilk deneysel bulgudur. Elektromanyetik radyasyonun teorik temelleri 1860 ve 1870'lerde James Clerk Maxwell tarafından atılmıştı. Faraday etkisi, manyetik alanlar tarafından etkilenen çoğu transparan dielektrik materyalde (sıvılar dahil) gözlenir.
Faraday etkisi, dairesel çiftkırılım olarak da adlandırılan, sol ve sağ dairesel polarize olmuş dalgaların çok az bir hız farkıyla yayınımlarına neden olur. Lineer polarize olmuş bir dalga, dairesel polarize iki dalgaya ayrışabileceğinden, aralarında Faraday etkisi tarafından meydan gelen faz farkı dalganın polarizasyon eksenini döndürür.
Faraday etkisinin ölçüm cihazları üzerinde birkaç uygulaması vardır. Örneğin, Faraday etkisi optik rotasyonlu güç ölçümü için ve manyetik dalgaların uzaktan algılanmasında kullanılıyor. Ayrıca, spintronik araştırmalarında yarıiletkenlerdeki elektron spinlerinin polarizasyonunu tetkikte de kullanılıyor. Faraday rotatörleri ışığın genlik ayarlamalarında ve optik telekomünikasyon ile lazer uygulamalarında oldukça önemli bileşenler olan optik yalıtkanlar ile optik sirkülatörde kullanılıyor.

Polarizasyonun açısal rotasyonu ve transparan bir maddedeki manyetik alan arasında ilişki şu şekilde ifade edilebilir:

  
    
      
        β
        =
        
          
            V
          
        
        B
        d
      
    
    {\displaystyle \beta ={\mathcal {V}}Bd}
  

Faraday etkisinden dolayı oluşan polarizasyon rotasyonu
	β, rotasyon açısı (birimi radyan)
	B, yayılım yönündeki manyetik akı yoğunluğu (birimi Tesla)
	d, ışık ve manyetik alanın etkileştiği yolun uzunluğu (birimi metre)
	
  
    
      
        
          
            V
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {V}}}
  
 materyalin Verdet sabiti. Ampirik olarak bulunmuş olan bu orantı sabiti dalga boyu ve sıcaklık ile değişkendir ve değişik materyaller için değerleri tablolaştırılmıştır.
Positif Verdet sabiti, yayılım yönü manyetik alana paralel ise  L-rotasyonuna (saat yönünün tersine), yayılım yönü manyetik alana anti-paralel ise R-rotasyonuna (saat yönü) karşılık gelir. Yani, eğer ışın hüzmesi materyalden geçerse ve tekrar içerisinden geri yansırsa, rotasyon iki katına çıkar.
Terbiyum, galyum, grena (TGG) gibi bazı materyaller oldukça yüksek Verdat sabitlerine sahiptir (≈ −40 rad T−1 m−1). Bu materyallerden bir çubuğu güçlü bir manyetik alan içine yerleştirirsek, 0.78 radyandan (45 derece) fazla Faraday rotasyon açısı elde edilebilir. Bu olay, ışığı tek yönde ileten Faraday yalıtkanlarının temel bileşenlerinden olan Faraday döngenlerinin yapılabilmesine olanak sağlar.
Manyetik alan içine yerleştirilen ferrit çubuklar kullanarak benzer yalıtkanlar yapılmıştır.

Başlangıç noktasından Dünya üzerine gelene kadar yıldızlararası ortamdan  yayılım yapan ışık Faraday etkisine maruz kalır. Burada, etkiye serbest elektronlar neden olur ve bu etki iki çembersel polarizasyon modunun kırıcılık indisleri arasındaki farktan oluşurmuşcasına karakterize edilebilinir. Yani, katı ya da sıvı cisimlerdeki Faraday etkisinin aksine, yıldızlararası Faraday rotasyonu basit bir şekilde ışığın dalgaboyu (λ) ile ilişkilidir:

  
    
      
        β
        =
        
          R
          M
        
        
          λ
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \beta =\mathrm {RM} \lambda ^{2}\,}
  

etkinin ortalama gücü RM (Rotasyon Miktarı) ile karakterize edilmiştir. Bu miktar, yıldızlararası manyetik alanın eksenel bileşenine, B|| ve elektronların sayısal yoğunluğuna, ne, bağlıdır. Bu bağımlılıkların her ikisi de yayılım yolu boyunca değişir. CGS birimleri ile, rotasyon miktarı şu şekilde verilir:

  
    
      
        
          R
          M
        
        =
        
          
            
              e
              
                3
              
            
            
              2
              π
              
                m
                
                  2
                
              
              
                c
                
                  4
                
              
            
          
        
        
          ∫
          
            0
          
          
            d
          
        
        
          n
          
            e
          
        
        (
        s
        )
        
          B
          
            
              |
            
            
              |
            
          
        
        (
        s
        )
        
        
          d
        
        s
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathrm {RM} ={\frac {e^{3}}{2\pi m^{2}c^{4}}}\int _{0}^{d}n_{e}(s)B_{||}(s)\;\mathrm {d} s,}
  

Ya da SI birimleri ile:

  
    
      
        
          R
          M
        
        =
        
          
            
              e
              
                3
              
            
            
              8
              
                π
                
                  2
                
              
              
                ε
                
                  0
                
              
              
                m
                
                  2
                
              
              
                c
                
                  3
                
              
            
          
        
        
          ∫
          
            0
          
          
            d
          
        
        
          n
          
            e
          
        
        (
        s
        )
        
          B
          
            
              |
            
            
              |
            
          
        
        (
        s
        )
        
        
          d
        
        s
        ≈
        (
        2.62
        ×
        
          10
          
            −
            13
          
        
        
        
          T
          
            −
            1
          
        
        )
        
        
          ∫
          
            0
          
          
            d
          
        
        
          n
          
            e
          
        
        (
        s
        )
        
          B
          
            
              |
            
            
              |
            
          
        
        (
        s
        )
        
        
          d
        
        s
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathrm {RM} ={\frac {e^{3}}{8\pi ^{2}\varepsilon _{0}m^{2}c^{3}}}\int _{0}^{d}n_{e}(s)B_{||}(s)\;\mathrm {d} s\approx (2.62\times 10^{-13}\,T^{-1})\,\int _{0}^{d}n_{e}(s)B_{||}(s)\;\mathrm {d} s,}
  

ne(s)  elektronların yol üzerindeki her noktada olan yoğunluğu
B||(s) yıldızlararası manyetik alanın yol üzerindeki her noktadaki, s, yayılım yönündeki bileşeni
e elektronun yükü
c vakumdaki ışık hızı
m elektronun kütlesi

  
    
      
        
          ϵ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon _{0}}
  
' vakum dielektrik sabiti
Yukarıdaki integral, kaynaktan gözlemciye kadar olan bütün yol üzerinden alınır.
Faraday rotasyonu, manyetik alanların ölçümü açısından astronomide önemli bir araçtır. Manyetik alanlar, elektron yoğunluğu bilindiği takdirde rotasyon miktarı ile tahmin edilebilinir. Radyo pulsarlarında, bu elektronların neden olduğu dağılım, farklı dalgaboylarında alınan sinyallerin arasında zaman farkı olmasına neden olur. Bu fark, elektronların sütun yoğunluklarıyla ya da  dağılım miktarıyla ölçülebilinir. Dağılım ve rotasyon miktarlarının her ikisinin de ölçümü görüş mesafesindeki manyetik alanın ağırlıklı ortalamasını verir. Aynı bilgi, eğer yayılım ve rotasyon miktarları yayılım yolunun uzunluğu ve tipik elektron yoğunluklarının mantıklı tahminleriyle pulsarlardan başka cisimlerle de elde edilebilir. Güneş tacı tarafından gizlenmiş galaksi dışı kaynaklardan gelen polarize radyo sinyallerinin Faraday rotasyon miktarları, güneş tacındaki plazmanın elektron yoğunluğunu ve oluşturduğu manyetik alanının gücünü ve yönünü tahmin etmekte kullanılabilinir.

Dünya'nın iyonosferinden geçen radyo dalgaları da benzer şekilde Faraday etkisine maruz kalır. Positif iyonların aksine iyonosferdeki plazmada bulunan serbest elektronlar, yukarıdaki denkleme göre Faraday rotasyonuna katkıda bulunur. Positif iyonlar görece ağır olduklarından çok az etkileri olur. Dünya'nın manyetik alanına bağlı olarak, sonuç olarak radyo dalgalarının polarizasyonlarının rotasyonları vuku bulur. Güneş lekesinin çevriminden dolayı iyonosferdeki elektronların yoğunlukları günlük olarak çok değişken olduğundan, etkinin büyüklüğü değişir. Buna rağmen, etki her zaman dalga boyunun karesi ile orantılıdır ve, UHF televizyon frekansında bile (500 MHz (λ= 60 cm)) polarizasyon ekseninin tam rotasyonu birden fazla kez olabilir. Sonuç olarak, çoğu radyo vericisi antenler dikey ya da yatay polarize olsalar da, ortamın ya da kısa dalgaboylu sinyallerin iyonosferden yansıdıktan sonraki polarizasyonları tahmin edilemezdir. Fakat, serbest elektronlar tarafından oluşan Faraday etkisi frekans arttıkça (dalga boyu azaldıkça) hızla azaldığından, uydu iletişimlerinde mikrodalga frekansları kullanılır ve iletilen polarizasyon yerde ve uyduda aynı şekilde elde edilebilinir.

Fiziksel buhar biriktirme.
PVD (Physical Vapor Deposition) kaplama teknolojisi 1800lü yıllardan beri bilinmekte, ancak son 50 senedir kendisine endüstride bir yer bulabilmiş, ince film kaplama tekniğidir. Günümüze kadar geliştirilen farklı kaplama işlemleri ile uygulanan bu tekniğin mekanizması basitçe şöyledir. Vakumlu ortamda, bir ısıtıcı(rezistans, lazer, elektron bombardımanı vb.) ile buharlaştırılan kaplayıcı malzeme, kaplanacak olan malzeme üzerinde ince bir film katmanı halinde biriktirilir. PVD'nin, Türkçedeki karşılığı “fiziksel buhar biriktirme” olarak tanımlanmıştır. 
PVD kaplama tekniği; katı haldeki ham maddenin yüksek enerji ile plazma haline getirilerek, kontrollü olarak, kaplanacak malzemenin üzerine yapıştırılması işlemi olarak özetlenebilir. Bilimsel anlamda ilk olarak 19. yüzyıl sonlarında çalışmalara başlanmış, vakum teknolojisindeki gelişmeler ile bu çalışmalar hız kazanmıştır. Özellikle sanayileşmenin artması ile birlikte aşınma dayanımı ciddi anlamda bir ihtiyaç haline gelmiş ve 1960'lı yıllarda günümüzde kullanılan sistemlerin ilk adımları atılmıştır.
PVD kaplama tekniğinde; kaplanacak malzeme yüksek vakumlu bir kabine yerleştirilir ve yüksek enerji ile iyonlaştırılmış ve reaktif gazlarla oluşturulmuş plazma ile kaplanır. Kaplamanın homojen olabilmesi için kaplanacak malzemeye maksimum hareket kazandırılır.
[Yarı iletken] endüstrisinin gelişimi ile kendine endüstride yer bulabilen PVD tekniği, günümüzde pek çok farklı alanda kullanılmaktadır. Mikroelektronik, tıp, dekoratif amaçlı, korozyona karşı direnç gerektiren uygulamalar vb. alanlarında kullanılmaktadır. Gittikçe büyüyen pazar payları PVD kaplamanın yaygınlaştığının bir göstergesidir.
1999 yılında PVD sert kaplamaların pazar boyutu, çok büyük bir kısmı kesici takımlar olmak üzere 750 milyon dolar civarında olmuştur. Diğer önemli uygulamalar; şekillendirme takımları, plastik kalıplama takımları, makine parçaları, dişli parçaları ve dekoratif parçalara uygulanan kaplamalardır. Son yirmi yılda pazarın büyüme hızı % 15 olmuştur ve önümüzdeki on yıl içinde de bu seviye kalacaktır. En yüksek büyüme hızı makine ve dişli parçaların kaplamaları için beklenirken, takım kaplamaları için büyüme % 10 olacaktır. Seramik kaplı malzemelerin hitap ettiği temel endüstri sektörleri; güç makineleri, gemi makineleri, kimya endüstrisi, tekstil sanayi, savunma sanayi, makine imalat sanayi, havacılık ve uzay sanayi ve otomotiv endüstrisidir.
CVD'ye göre daha büyük hızı büyümektedir. Metal şekillendirmede (delme, şekillendirme takımları, kalıplar) PVD teknolojisinin uygulanması, CVD'ye göre daha azdır ancak her ikisi de diğer yüzey sertleştirme tekniklerine göre daha başlangıç aşamasındadırlar. Bunun nedeni birbirleriyle fiyat konusunda rekabet edememeleridir. Kaplamalar için hala yer değiştirebilecekleri çok büyük bir kaplamasız pay vardır. Takım pazarında yıllık toplam %3 büyüme tahmin edilirken, takım kaplama endüstrisinde yıllık %10 büyüme beklenmektedir.
Son yirmi yılda sert kaplama teknolojisinde en önemli gelişme sertmetal ve yüksek hız çeliği takımlarının kullanıldığı kesici takım endüstrisinde olmuştur. Sert kaplamalar, endüstriyel olarak etkili tribolojik korunma için bir yüzey modifikasyonudur. Gelişme, kimyasal buhar depozisyonu (CVD) ile başlamış fiziksel buhar depozisyonu (PVD) ve türevleri ile devam etmiştir.
PVD teknolojisinin CVD'ye göre en büyük avantajı sertmetal ve yüksek hız çeliklerinin özelliklerini etkilemeden düşük sıcaklıklarda kaplama yapılabilmesidir. CVD'de gerekli olan yüksek kaplama sıcaklıkları(850-1000 C), normalde çeliklerin temperlenme sıcaklıklarını aşmaktadır, bu nedenle takım çeliklerinde CVD kullanmak imkânsızdır. Sertmetal altlıkların, özellikle tokluk gibi özellikleri sıcaklıklarında süreye bağlı olarak düşmektedir. Diğer yandan PVD teknolojisin kaplama, 200-500 C aralığında gerçekleştirilir. Bu sıcaklık aralığı takım uygulamalarında kullanılan altlıkların özelliklerine etkimez. PVD ile sert metal takım ve belirli kaplama uygulamalarında sıfırdan başlayarak büyümekte olan bir pazar kazanmıştır ve belirli uygulamalarda CVD ile rekabet halindedir. PVD uygulamalarında en geniş olarak kullanılan kaplama TiN katmanlardır. Takım uygulamaları için yeterli sertlikleri, çatlak yayılmasına karşı etkili olan basma-kalıntı gerilmeleri, kaplama-altlık arasında yapışma özellikleri, kesme işlemi esnasında sağladıkları uygun arayüzey geometrileri ve çok ilginç olarak altına benzeyen renkleri, bu kaplamaların her zaman tercih edilmesini sağlamıştır. Ancak sürekli gelişen teknoloji sürekli bir değişimide beraberinde getirmektedir. Bu nedenle takım endüstrisindeki kaplama araştırmalarında TiN kaplamalara alternatif arayışlar devam etmektedir. Geçiş metallerinin oluşturduğu nitrür1er (TiN, TiAlN, CrN, ZrN vb.) halen çeşitli uygulamalarda kullanılmaktadırlar. NbN kaplamalar da yıllardır elektronik endüstrisinde kullanılmalarına rağmen tribolojik özellikleri yeni fark edilmiştir.

İnce Film Kaplama Teknikleri:

Termal Buharlaştırma Biriktirme
Saçtırma Biriktirme
Katodik-Ark Biriktirme
İyon Kaplama
Lazer Biriktirme (PLD)
Elektron Demeti (EBPVD)
PVD yöntemi ile yapılan kaplama türleri:

TiN: Titanyum Nitrür Kaplamalar
NbN: Niobyum nitrür kaplamalar
CrN: Krom Nitrür Kaplamalar
TiAlN:Titanyum-Alüminyum Nitrür Kaplamalar
Daha fazla bilgi için,

İnce film kaplama teknikleri

Mattox, Donald M. Handbook of Physical Vapor Deposition (PVD) Processing: Film Formation, Adhesion, Surface Preparation and Contamination Control.. Westwood, N.J.: Noyes Publications, 1998. ISBN 0-8155-1422-0.
Mattox, Donald M. The Foundations of Vacuum Coating Technology. Norwich, N.Y.: Noyes Publications/William Andrew Pub., 2003. ISBN 0-8155-1495-6.

Society of Vacuum Coaters8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PVD kaplı kapı kolları üreticisi5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PVD kaplama üreticisi28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PVD kaplamalar hakkında bilgiler23 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Süperyalıtkanlar (PVD kaplama ile üretilmiş)26 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geiger-Nuttall kanunu veya Geiger-Nuttall kuralı, radyoaktif izotopların yarı ömürleri kısaldıkça daha yüksek enerjili alfa parçacıkları yayacaklarını ifade eden kanundur. 1911 yılında Hans Geiger ile John Mitchell Nuttall tarafından formüllendirilmiştir:

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        λ
        =
        −
        
          a
          
            1
          
        
        
          
            Z
            
              E
            
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \log _{10}\lambda =-a_{1}{\frac {Z}{\sqrt {E}}}+a_{2}}
  

Buradaki λ ile bozunma sabiti (λ = ln2/yarı ömür), Z ile atom numarası, E ile toplam kinetik enerji (alfa parçacığı ile ortaya çıkan atom çekirdeğinin toplamı), a1 ve a2 ile sabitler ifade edilir.

12 saatlik zaman, günün geceden geceye akışını belirleyen bir zamanın düzeni. 24 saatten oluşan günü ö.ö. (Latincede öğleden önce anlamına gelen ante meridiem, kısaca a.m.) ve ö.s. (Latincede öğleden sonra anlamına gelen post meridiem, kısaca p.m.) olarak iki periyota böler. Her periyot; 12 (sıfırı gösterir), 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 ve 11 sayılarından oluşur. 24 saatlik zaman döngüsü gece yarısı 12'de (genel kullanımı 12 a.m.) başlar, öğlen 12'yi geçer (genel kullanımı 12 p.m.) ve günün sonundaki gece yarısına kadar devam eder. 12 saatlik zaman, MÖ 2. binyılın ortalarından MS 16. yüzyıla kadar geliştirilmiştir.
12 saatlik zaman, birçok İngilizce konuşulan ülkede ve eski İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi birkaç ülkede de yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bir takvim gününün doğal gece ve gündüz bölüşümü, her günün iki döngüye ayrılmasının temel dayanağını oluşturur. Başlangıçta, Güneş'in konumuyla izlenebilen bir döngü (gündüz) ve ardından Ay ve yıldızlar tarafından izlenebilen bir döngü (gece) olmak üzere iki döngü vardı. Bu iki döngü günümüzde geceyarısı ve öğle saatlerinde başlayan 12 saatlik iki periyota dönüştü. Öğle, İngilizce konuşulan ülkelerde günümüzde nadiren M olarak kısaltılmaktadır.
12 saatlik zamanın tarihi Mezopotamya ve Antik Mısır'a dayanmaktaydı.
Firavun I. Amenhotep'in mezarında gündüz kullanım için Mısır Güneş saati, gece kullanım içinse Mısır su saati bulunmaktaydı.
MÖ 1500'lerden itibaren bu saatler kullanılarak günü on ikişer saatlere bölündü.
Romalılar, gün ışığını 12 eşit saate bölerek (yıl boyunca değişen uzunluklara sahipti) geceyi dört saate ayıran 12 saatlik bir sistem kullandı.
14. yüzyılda ilk mekanik saat, Astronomların usturlap ve güneş saatine olan aşinalığıyla Dünya'nın Güneş etrafında dönüşünü model alan 24 saati gösteren kadranlı analog saatti. Kuzey Avrupa'da genel olarak Roma rakamları ile gösterilen 12 kadranlı saatler kullanılıyordu.
Avrupa ülkelerinden özellikle İtalya'da İtalyan tarzı saatlerin sayımını gösteren 24 saatlik sistem (I - XXIV) kullanılırken, Britanya İmparatorluğu'nda 12 saatlik zaman kullanılıyordu.
15 ve 16. yüzyıllarda 12 saatlik analog kadran ve saat sistemi Kuzey Avrupa genelinde kullanıldı. 24 saatlik olan daha çok astronomik saatler ve kronometreler için kullanılıyordu.

12 saatlik zaman genel olarak özellikle yazımda Britanya İmparatorluğu'ndan ayrılan ülkelerde (Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Hindistan vb.) kullanılırken birkaç ülkede daha (Meksika, Mısır ve Malezya) kullanılmaktadır. Ancak çoğu ülkede özellikle yazım olarak 24 saatlik zaman kullanılmaktadır. Bazı ülkeler 12 saatlik zaman dilimini konuşma dilinde tercih ederken, 24 saatlik zaman dilimini yazılı ve resmî baülamlarda kullanmaktadır. Bazı Avrupa ülkeleri ve Latin Amerika iki saati bu şekilde kullanmaktadır.
Konuşma sırasında 12 saatlik zaman dilimine göre saati belirtirken sabah, öğleden sonra, akşam,  ve gece sözcükleri kullanılmaktadır. İngilizce konuşulan ülkeler dışında a.m. ve p.m. kullanımı oldukça nadirdir. İngiltere'de betimleyici ifadeler nispeten yakın zaman kadar evrenseldir. Örneğin; 1795 yılında Londra'da yayınlanan Rider's British Merlin almanağı  bu ifadeleri kullanırken 1773 yılındaki benzer almanaklarda da kullanılmıştır.

Çoğu ülkede bilgisayarlar varsayılan olarak 24 saatlik dilimi kullanmaktadır. Microsoft Windows ve Unix benzeri sistemlerde olduğu gibi Linux ve macOS gibi çoğu işletim sisteminde sınırlı sayıda dil ve bölge için varsayılan olarak 12 saatlik zaman dilimi ayarlıdır. İşletim sistemlerini kullanan kullanıcılar ayarlarda saat sistemini isteklerine göre değiştirebilmektedirler.

Latince olan a.m. ve p.m. (sıklıkla "am" ve "pm", "AM" ve "PM" veya "A.M." ve "P.M." olarak yazılır) kısaltmaları İngilizce ve İspanyolcada kullanılmaktadır. Bunlara eşdeğer olarak Yunancada Yunanca: π.µ. ve Yunanca: µ.µ. ve Seylancada Seylanca: පෙ.ව. (pe.va.) for Seylanca: පෙරවරු (peravaru, Seylanca: පෙර pera - önce) ve Seylanca: ප.ව. (pa.va.) for Seylanca: පස්වරු (pasvaru, Seylanca: පස්සේ passē - sonra) ifadeleri kullanılmaktadır. Bununla birlikte öğle, bu dillerin herhangi birinde kısaltılır, normalde öğle tam olarak yazılır. Portekizcede ikisi de 21:45 pm: 21h45, 21h45min (resmî), 21:45 ve 9:45 p.m. ifadeleriyle kullanılmaktadır.
Diğer dillerin çoğunda "öğleden önce" ve "öğleden sonra"yı belirten kısaltmalar bulunmamaktadır ve 12 saatlik sistem sadece sözlü olarak kullanılmaktadır.

Latince ante meridiem (öğleden önce) ve post meridiem (öğleden sonra) terimlerinin kısaltması olarak "a.m." ve "p.m." ifadeleri kullanılmaktadır. "a.m." ve "p.m." kısaltmaları; küçük büyük harflerle ("am" ve "pm"), noktasız büyük harflerle ("AM" and "PM"), noktalı olarak ve küçük harflerle ("am" ve "pm" veya sıklıkla "a.m." and "p.m.") olarak kaynaklarda kullanıma göre değişmektedir.
Bazı yazım rehberlerinde kısaltmalarla beraber kullanılan saatler yazıya geçirilirken arada boşluk bırakılması gerektiğini önerirken, çoğu yazım kılavuzları öğleden önce ve sonrasını anlatmasına rağmen saatten önce kısaltmaların kullanmasını önermez.
Saat ve dakika ayırıcıları ülkeler arasında da değişmektedir. Bazı ülkelerde saatleri belirtirken arada iki nokta (Örneğin 2:30) kullanılırken, bazı ülkelerde nokta (örneğin 2.30) kullanılmaktadır. Bazı ülkeler h harfiyle ayırmaktadır (2h30). 24 saatlik sitemin kullanıldığı çoğu durumlarda saat ve dakika arasında bir ayırıcı yoktur (0800, İngilizcede de yazıldığı gibi "oh-eight-hundred" (sıfır sekiz yüz) şeklinde okunur).

Unicode'da şu simgeler bulunmaktadır:

"a.m." U+33C2 ㏂ (HTML &#13250;) ve
"p.m." U+33D8 ㏘ (HTML &#13272;).
Bunlar, Çince karakterler ile aynı yeri kaplayan Çince-Japonca-Korece karakter kümeleriyle kullanılmak üzere tasarlanmıştır.

Konuşma dilinde bir saati en yakın beş dakikaya yuvarlamak ve saati ifade ederken dakikaların kullanımında yaygındır (5:05 için "beşi beş geçiyor", resmî olarak bazı BK kaynaklarında 5.5 olarak yazılır veya 5:55 için "altıya beş var"). Bir saati 15 dakika geçtikten sonra "çeyrek" (5:15 için "beşi çeyrek geçiyor") ve 30 dakika geçtikten sonra "buçuk" (5:30 için "beş buçuk") ifadeleri kullanılmaktadır. Eğer saat 8:45 ise "dokuza çeyrek var" denilerek saatin dokuz olmasına 15 dakika kaldığı belirtilir. Dahası, ilgili saatin olduğu veya yakın tarihte anıldığı durumlarda, konuşmacılar, özellikle resmî olmayan konuşmalarda detaylı cümleler kullanmaktan kaçınmak için "buçuk" ve "çeyrek" terimlerini kullanabilir. Bu terimler çoğu zaman bir saat aralıklarla çoklu zaman dilimlerini kapsayan televizyon ve radyo yayınlarında kullanılır.

NIST Saat hakkında SSS16 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japonya'da öğle 12am12 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Artık saniye, Dünya'nın Güneş etrafındaki turunu çeşitli nedenlerle yavaş ya da hızlı gerçekleştirmesi sonucu yıl sonunda meydana gelen fazlalık.
Okyanuslarda yaşanan gelgitler de artık saniyeyi oluşturan etmenler arasındadır. Artık saniye 1999 yılından bu yana dünyanın dönme süresinin toplam 0.9 saniye gecikmesi nedeniyle uygulanmıştır. İlk artık saniye 30 Haziran 1972'de gerçekleşmişti. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Kurumu'ndan yapılan açıklamada, atomik saatlerin gece yarısında 00:00:00'ı göstermeden önce 23:59:60'ı göstereceği belirtildi. Değişiklik “Eşgüdümlü Evrensel Zaman” esasına göre atom saatlerinin ayarlanmasıyla gerçekleşti ve Londra'da kış saatine göre gece yarısına denk geldi.
İlk artık saniyenin tespit edildiği 1972 yılından sonra 26. saniye 30 Haziran 2015 yılına eklenecektir. Dünyanın çevresinde dönen ve çekim kuvveti uygulayan Ay dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünü 1,4 milisaniye yavaşlatmaktadır. İnsanların günlük hayatını fazla etkilemeyen bu olay, bilgisayar ve internet gibi alanlarda sorun oluşturmaktadır.

Artık yıl, Miladî takvimde (Gregoryen takvim) 365 yerine 366 günü olan yıl. Bu fazladan gün (artık gün), normalde 28 gün olan Şubat ayına 29 Şubat'ın eklenmesi ile elde edilir. Dört yılda bir yapılan bu uygulamanın nedeni Dünya'nın Güneş çevresinde dönme süresinin (astronomik yıl), Güneş'in aynı meridyenden iki kez geçişi arasındaki ortalama zamanın (gün) tam katı olmamasıdır. Bir astronomik yıl yaklaşık olarak 365,242 gün olmasına rağmen normal bir takvim yılı 365 gündür. (Bakınız Sothik dönem)
Artık yıl uygulaması ilk olarak MÖ 46 yılında, Jülyen Takvimi'nde uygulanmıştır.

Genel bir kural olarak, artık yıllar 4 rakamının katı olan yıllardır:

1980, 1984, 1988, 1992, 1996, 2000, 2004, 2008, 2012, 2016, 2020, 2024, 2028, 2032, 2036, 2040, 2044, 2048, 2052, 2056, 2060, 2064, 2068 vb.
Ancak bu kuralın iki istisnası vardır:
1. 100'ün katı olan yıllardan sadece 400'e kalansız olarak bölünebilenler artık yıldır:

Örneğin 1600 ve 2000 yılları artık yıldır ancak 1800 ve 1900 artık yıl değildir.
Sadece 400'e tam olarak bölünebilenlerin artık yıl kabul edilmesinin nedeni, bir astronomik yılın 365,25 gün değil, yaklaşık olarak 365,242 gün olmasından kaynaklanan hatayı gidermektir.
2. Hesabı daha da hassas hâle getirmek için -400'e kalansız bölünebildiği halde- 4000'e kalansız olarak bölünebilen yıllar artık yıl kabul edilmez:

Örneğin 4000, 8000 ve 12000 yılları 400'e tam bölünebildiği halde artık yıl kabul edilmeyecektir.

Jülyen, geliştirilmiş Jülyen ve İran takvimlerinde de benzer kurallarla belirlenen artık yıllar vardır.

29 Şubat

29 Şubat hakkında bilmeniz gereken 10 şey 19 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BBC.co.uk (İngilizce)

Astraryum, ayrıca diğer adıyla planetaryum, astronomik cisimlerin döngüsel niteliğini mekanik olarak temsil eden astronomik saat.

İlk astrarya mekanik cihazlardan oluşuyordu. Arşimet, güneş, ay ve gezegenlerin konumlarını tahmin eden ilkel bir versiyon kullandığı söylenmiştir. 17 Mayıs 1902 tarihinde Valerios Stais adlı bir arkeolog, Antikythera yakınlarındaki bir gemi kazasından kurtarılan ve içinde dişli çarklardan oluşan bir mekanizma bulunduran bir miktar oksitlenmiş malzeme keşfetti. Parçaların X ışınları kullanılarak kapsamlı bir şekilde incelenmesi, araştırmacıların orijinal cihazın kısmî kopyalarını oluşturmak için yeterli ayrıntıları (dişliler, çarklar ve kol) ortaya çıkarmıştır. Büyük dişlilere kazınan gezegen isimleri (Venüs gibi); mekanizmanın amacı hakkında şüphe bırakmamıştır. Ancak, Roma İmparatorluğu'nun sonuna gelindiğinde, bu saat parçasının arkasındaki bilgi birikimi ve bilim kayboldu.

Belgelenen ilk modern astraryum saati 1364 yılında astronomi ve zaman ölçme birimi ile ilgilenen Orta Çağ bilim adamlarından Giovanni de' Dondi (1318-1388) tarafından tamamlandı. 1630 yılında Mantua'nın görevden alınması sırasında kaybedildiği tahmin edilen ilk saat 107 teker ve çarktan oluşuyordu. Ancak de' Dondi, saat hakkında kalan ayrıntılı açıklamaları kullanarak saati yeniden yapılandırdı. Saatte ortalama güneş saati, yıldız, zaman, güneş ve ayın hareketleri ile o zamana kadar bilinen beş gezegen Venüs, Mars, Satürn, Merkür ve Jüpiter'in hareketleri gösteriliyordu. Gezegenlerin hareketlerinin görünümü, Batlamyus'un güneş sistemi anlayışına göre tasarlanmıştı. De' Dondi, 1344 yılında babası Piazzi dei Signori, Padua'da astronomik saati tasarlayan Jacopo'dan ilham aldı.
İlerleyen dönemlerde daha fazla astrarya yapıldı. Bunun en çok bilinen örneği 1774 yılında Dronrijp, Friesland, Hollanda'da Eise Eisinga tarafından yapılan bir versiyonuydu. Bu versiyonda tüm gezegenler gösteriliyordu ve hâlâ ziyaret edilebilen Franeker'deki bir evde tabana sabitlendi.
Modern zamanlarda astraryum, IMAX tiyatrolarında sergilenen, ticari olarak sömürülen bir planetaryum olarak turistik bir cazibe hâline geldi.

Planetaryum

Annosphere16 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dünya/güneş ilişkisinin elektromekanik modeli.
Science and Society 31 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sitesinde dünyanın ilk astronomik saati De Dondi'nin "Astrarium"un resmi, 1364.
de Dondi'nin 14. yüzyıl tarzı Astraryum yüksek teknoloji ürünü
Het Eise Eisinga Planetarium 21 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ay, yılda 12 tane bulunan zaman birimidir.
Ay'ın Yer çevresindeki dolanımını tamamlaması için geçen süre.
Bir kavuşum ayının, yani Ay'ın Yer'den görünen tüm evrelerini içeren tam bir çevriminin süresi 29,530588 ortalama güneş günüdür (29 gün 12 saat 44 dakika ve 3 saniye).
Bir yıldız ayı ise, Ay'ın bir yıldızla art arda iki kavuşumu (yıldıza göre aynı konuma gelmesi) arasındaki zaman süresidir ve 27,321661 gün sürer (27 gün 7 saat 43 dakika ve 12 saniye).
Bu ortalama süreler J2000.0 dönemi (1 Ocak 2000) için hesaplanmış mean değerlerdir. Ay'ın eliptik yörüngesi (eksantriklik 0,0549) ve Güneş'in perturbasyon etkileri nedeniyle gerçek kavuşum ayı uzunluğu bir yıl içinde ortalama değerden yaklaşık ±7 saat sapma gösterebilir (en kısa ~29,27 gün, en uzun ~29,83 gün; 5000 yıllık katalogda toplam varyasyon ~13 saat 48 dakika). Daha kesin ortalama değer, Jean Chapront ve Michelle Chapront-Touzé'nin 1988 ay teorisine göre şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        29,530
        5888531
        +
        0,000
        00021621
        ×
        T
        −
        3
        
          ,
        
        64
        ×
        
          10
          
            −
            10
          
        
        ×
        
          T
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 29{,}5305888531+0{,}00000021621\times T-3{,}64\times 10^{-10}\times T^{2}}
  
 gün
Burada T = (JD − 2451545,0)/36525 (JD: Julian günü numarası, T Julian yüzyıl cinsinden).
Benzer varyasyonlar yıldız ayı için de geçerlidir. Bu değerler NASA ephemeris hesaplamaları ve JPL Lunar Constants modeline dayanır.
Modern takvimlerde ay 365 ve 366 gün süren bir yılın 12'de biri olarak kabul edilir.
Türkiye'de takvimler değiştikçe, ayların adları da buna bağlı olarak değişmiştir. 19. yüzyıla kadar daha çok Hicri takvime göre düzenlenmiş Arabi aylar kullanılıyordu: Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahır, Cemazielevvel, Cemaziyelahır, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce. 19. yüzyıl ortalarından başlayarak Hicri takvimin yanı sıra Jülyen takvimine dayanan Rumi ya da mali takvim de geniş bir kullanım alanı buldu.
1 Ocak 1926'dan bu yana yürürlükte olan ve Gregoryen takvimine dayanan miladi takvimdeki ay adları büyük ölçüde Rumi takvimden alınmıştır. Yalnız, 1944 sonuna değin teşrinievvel, teşrinisani, kânunıevvel ve kânunısani biçiminde kullanılan dört ayın adı, 10 Ocak 1945'te kabul edilen 4696 sayılı yasayla ekim, kasım, aralık ve ocak olarak Türkçeleştirilmiştir.

Başlangıç meridyeni, boylamı 0° olarak tanımlanan, başlangıç meridyenidir.
Başlangıç meridyeni ve onun karşıt meridyeni (antimeridiyen) olan 180. meridyen (180° boylamı) dünyayı tümüyle saran hayalî bir çember oluştururlar ve bu çemberin doğusunda kalan bölge Doğu Yarımküre, batısında kalan bölge Batı Yarımküre olarak adlandırılır. Başlangıç meridyeni için günümüzde kabul edilen yaygın kanı Londra'nın Greenwich kasabasından geçtiği yönündedir. Uluslararası meridyen ya da Greenwich meridyeni gibi adlarla da anılır.

Kuzey Kutbu'ndan başlayarak Güney Kutbu'na ulaşan baş meridyen aşağıdaki yerlerden geçer:

İlk çağda Batlamyus haritasında başlangıç meridyeni olarak Kanarya Adaları tehcih edilmiştir. 6. yy haritalarında İskenderiye, Bağdat bazen de Yeşil Burun Adaları'ndan geçirilmiştir. 17. yüzyılda  Ferro Adası'ndan (Kanarya Adalarının en batısında) geçen meridyen, baş meridyen kabul edilmiştir. Okyanus içindeki adadan boylam farkını bulmak zor olduğundan pek çok ülke kendi başkentinden geçen meridyeni baş meridyen kabul etmiştir. Almanya Berlin, İngiltere Greenwich (Londra yakınlarında), Fransa Paris'ten geçen meridyeni esas almıştır.
Uluğ Bey başlangıç olarak Kamçatka Yarımadası meridyenini kullanmıştır. Osmanlı muvakkitlerinden Mustafa ibn-i Ali Kanarya Adalarını başalangıç kabul etmiştir.
1884 yılında aralarında Osmanlı Devleti'nin de bulunduğu 25 ülkeden 41 temsilci Washington'da "Uluslararası Meridyen Konferansı" için toplanmıştır. Bu toplantıda 22 oy ile Greenwich 0 meridyeni olarak seçilmiştir. Osmanlı temsilcisi uluslararası ilişkilerde kullanmak şartı ile ortak saatin kabulu yönünde oy kullanmıştır. O zamanlarda dünya denizcilerinin %70'inin Greenwich zaman dilimini kullanması, burasının baş meridyen seçilmesinde etkili olmuştur.
Bizans zamanında Ayasofya'nın karşısında, Sultan Ahmet Meydanında bulunan Milyon taşı baş meridyen kabul edilirdi. Bu taş Konstantinopolis'e gelen tüm yolların başlangıç noktası, diğer şehirlere uzaklığın hesaplandığı sıfır noktası idi.
Osmanlılar yüzyıllar boyunca Ayasofya üzerinden geçen meridyeni Arz-ı İstanbul veya Arz-ı Halife nitelemesiyle baş meridyen kabul etmiştir. Ortak meridyen seçildikten sonra haritalar Greenwich  merkezli çizilmeye başlanmış fakat Osmanlı topraklarını gösteren haritalarda Ayasofya meridyeni esas alınmaya devam edilmiştir. 1932 yılındaki Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik inkılabı ile Greenwich merkez alınmaya başlanmıştır.

Devinme, Dünya ekseninin 26.000 yılda bir tamamladığı 360 derecelik dönüşe verilen isimdir.
Devinme, yatık yapıda olan Dünya'nın büyük oranda Güneş'in biraz da Ay'ın çekim etkisi nedeniyle ekliptiğini Ekvator'a doğru çeken kuvvetleri karşılamasından dolayı gerçekleşmektedir. Bir topacın dönüşü sırasında yaptığı devinim gibidir.
Tam küre olmayan veya küresellikten uzaklaşan her gök cisminin dönüşü aynı zamanda devinme hareketini de beraberinde taşır. Bu hareket, "tam küre olmayan bir topaçta dönmenin sonlanmaya başladığında gözlemlediğimiz kafa sallaması hareketinde olduğu gibi" şeklinde tanımlanabilir.
Günümüzde gökyüzünde kuzey noktasının çok yakınında bulunan α Ursae Minoris yıldızı Kutup Yıldızı (Polaris) olarak bilinmektedir. Bu yıldız pusulanın kullanılmaya başlanmasından önce gemicilerin kuzeyi bulmaları için kullandıkları en önemli işaretti. Ne var ki, Dünya'nın devinmesi sebebiyle bu yıldız zamanla kuzey noktasında görünmeyecektir. Günümüzden yaklaşık olarak 13000 yıl sonra Çalgı takımyıldızındaki Vega yıldızı kuzey noktasında görünecek ve Kutup Yıldızı olarak adlandırılacaktır.

Greenwich Ortalama Zamanı (İngilizce: Greenwich Mean Time), Greenwich Saati veya kısaltmasıyla GMT, başlangıç meridyeni üzerinde ortalama güneş zamanı. GMT, Britanya Adaları'nın standart zaman dilimidir. Adını Londra'nın güneydoğusundaki Greenwich banliyösünden alır. Burada bulunan rasathanenin üzerinde bulunduğu kabul edilen meridyen, baş meridyen (0°) kabul edilir.
Atomik olarak hesaplanan ve GMT'den daha hassas olan UTC kullanılmaya başlanmadan önce dünyadaki saat ayarlamaları Greenwich'ten geçen meridyene göre yapılmaktaydı. Her boylam derecesi arası 4 dakikadır. Bu nedenle 15 derecelik her meridyen dilimi bir saate eşittir. Böylece 12 saat doğuda, 12 saat batıda olmak üzere, yeryüzü 24 saat dilimine bölünmüştür. Greenwich meridyeninden doğuya doğru gidildikçe saatler ileri (+), batıya doğru gidildikçe geri (-) gider.
Osmanlı Devleti'nde saatleri, Ayasofya'nın kubbesinden geçtiği varsayılan ve Arz-ı Halife veya Arz-ı İstanbul olarak adlandırdıkları meridyene göre ayar ederlerdi. 1925'te 697 sayılı Günün Yirmi Dört Saate Taksimine Dair Kanun ile birlikte, saat diliminde de uluslararası bir standart haline gelmiş olan GMT sistemi kabul edilmiştir.

UTC
Boylam

GMT resmi Sitesi 20 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gün, günlük kullanımda yirmi dört saate karşılık gelen bir zaman birimidir. Bu süre yaklaşık olarak Güneş'in belli bir noktadaki meridyenden iki geçişi arasındaki zamanın yıl içerisindeki ortalamasıdır. Dünyanın uzak yıldızlara göre kendi ekseni etrafında bir tam tur yapması için gereken süreye yıldız günü denir, gözlemevlerinde kullanılan bu zaman birimi 23 saat 56 dakikadır.
Bir takvim günü, gece saat 24.00'dan (12.00 veya 00.00 olarak da adlandırılır) ertesi gece 24.00'a kadar olan saat dilimidir. Bununla birlikte 'gün' tabiri ile bazen, gündoğumundan ertesi gündoğumuna kadar olan zaman veya sadece gündüz kastedilir.
Bir haftada yedi gün vardır. Bunlar, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar olarak adlandırılırlar. Haftanın günleri gece yarısı 24.00'da başlar ve ertesi gece aynı vakitte sona erer.
Bir yıl içerisinde 365 tam gün vardır. Bir ay içerisinde 28, 29, 30 veya 31 gün vardır.

30 gün süren aylar: Nisan, Haziran, Eylül, Kasım.
31 gün süren aylar: Ocak, Mart, Mayıs, Temmuz, Ağustos, Ekim, Aralık.
Not: Şubat ayı 28 gündür. 4 yılda bir Şubat ayı 29 gündür. Dün olarak bugünden bir önceki günü, yarın ise bugünden bir sonraki günü gösterir.

Güneş saati, zamanı Güneş'in konumuna göre ölçmeye yarayan alettir. Basita ve Mikat olarak da isimlendirilir.
Bilinen ilk güneş saatini Mısırlılar yapmıştır. Genel olarak rastlanan yatay güneş saati tasarımlarında dikey olarak yerleştirilmiş bir çubuğun gölgesi, yatay yerleştirilmiş bir yüzeyde günün saatlerini gösteren kadrana düşer. Güneş gökyüzünde ilerledikçe çubuğun ucunun saat üzerinde bıraktığı gölge, farklı saat çizgilerine denk gelecek şekilde hareket eder. Bu tasarımlarda çubuğun Dünya'nın dönme eksenine hizâlanması gerekir. Dolayısıyla bu tür güneş saatinin doğru zamanı göstermesi için çubuğun manyetik kuzeyi değil, coğrafi kuzeyi gösteriyor olması gereklidir. Ayrıca çubuğun yatay düzlemle yapacağı açı, saatin bulunduğu coğrafî enleme eşit olmalıdır. Yine de bu iki özelliğe sahip olmayıp farklı ilkeler çerçevesinde çalışan güneş saatleri de tasarlanabilir. Bu saatler bir dairenin ortasına çubuk konularak ve pusula yardımı ile (her yerde kuzey'i göstermesi lazım) her saat gölgenin düştüğü yere işaret konularak yapılabilir. Ama bulutlu günler, gece gibi etkenler bu saat türünü kullanışsız kılacaktır.

Osmanlı döneminde inşa edilen güneş saatleri listesi

Güneş yılı veya dönence yılı, Güneş'in (Dünya'dan veya Güneş Sistemi'ndeki başka bir gök cisminden bakıldığında) gökyüzündeki aynı konuma dönerek mevsimlerin tam bir döngüsünü tamamladığı süredir. Örneğin bu süre, bir ilkbahar ekinoksundan sonraki ilkbahar ekinoksuna veya bir yaz gündönümünden sonraki yaz gündönümüne kadar geçen zamandır. Güneş yılı, mevsimleri temel alan takvimlerin esasıdır.
Güneş yılı, belirli bir yörünge periyoduna sahip astronomik yıl türlerinden biridir. Bir diğer tür olan yıldız yılı ise Dünya'nın Güneş etrafındaki bir tam yörüngesini sabit yıldızlara göre tamamlaması için geçen süreyi ifade eder. Bu süre, ekinoksların yalpalaması (presesyon) nedeniyle, mevsimleri temel alan güneş yılından yaklaşık 20 dakika daha uzundur.
Antik çağlardan beri gökbilimciler, güneş yılı tanımını giderek daha da hassaslaştırmışlardır. Astronomical Almanac Online Glossary (Astronomi Almanağı Çevrimiçi Sözlüğü), "year, tropical" maddesinde şu tanımı yapar:

Güneş'in ekliptik boylamının 360 derece artması için geçen zaman dilimi. Güneş'in ekliptik boylamı ekinoksa göre ölçüldüğünden, güneş yılı (tropik yıl) tam bir mevsim döngüsünü kapsar ve uzunluğu, sivil (Gregoryen) takvim tarafından uzun vadede yaklaşık olarak alınır. Ortalama tropik yıl, yaklaşık olarak 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 45 saniyedir.
Buna eşdeğer ve daha açıklayıcı bir tanım ise şöyledir: "Geçen tropik yılları hesaplamanın doğal temeli, yalpalama hareketi yapan ekinokstan (dinamik ekinoks veya anlık ekinoks) itibaren hesaplanan Güneş'in ortalama boylamıdır. Boylam 360 derecenin katlarına her ulaştığında, ortalama Güneş'in ilkbahar ekinoksu noktasını kestiği an yeni bir tropik yıl başlar".
2000 yılındaki ortalama güneş yılı 365,24219 efemeris günüdür ve her efemeris günü 86.400 SI saniye sürmektedir. Bu süre, 365,24217 ortalama güneş gününe eşittir. Bu nedenle takvim yılı, güneş yılını temel alır: Milâdî takvim (Gregoryen takvimi), artık gün kurallarıyla takvim yılını düzenli aralıklarla güneş yılıyla yeniden senkronize etmek (eşzamanlı kılmak) için tasarlanmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Güneş yılı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Horoloji'de komplikasyon mekanik saatte saat, dakika ve saniye gösteriminin ötesindeki herhangi bir ek özelliğidir. Yalnızca saat, dakika ve saniye gösteren saat, basit hareket (ing: movement) olarak bilinir. Sık karşılaşılan komplikasyonlar arasında tarih veya haftanın günü göstergeleri, alarmlar, kronograflar (kronometreler) ve otomatik kurma mekanizmaları bulunur. Komplikasyonlar herhangi bir mekanik saatte bulunabilir ancak bunlar en çok, küçük boyutların tasarım ve montajını zorlaştırdığı mekanik saatler'de göze çarpar. Tipik tarih göstergeli bir kronografın 250'ye kadar parçaya sahip olabilirken, özellikle karmaşık bir saatin 1000 veya daha çok parçası olabilir. Çeşitli komplikasyonları olan saatlere “grandes komplikasyonları” denir.

Kronometre fonksiyonu olarak durdurulup başlatılabilen ikinci ibreli kronograf
Çift kronograf veya  rattrapante, bölünmüş saniye için çoklu saniye ibresi, tur zamanlaması veya çoklu olayları zamanlama
Flyback kronograf, çalışırken kronografın hızlı şekilde sıfırlanmasını sağlar
Sayaç kronografı
Bağımsız saniye-ibreli kronograf
Saniye ibreli kronograf atlama
Basit takvim
Hızlı tarih ayarı
Ölü saniye (saniye kolu, genel mekanik hareketlerde olduğu gibi salınım başına bir kez yerine saniyede bir kez hareket eder)
Foudroyante (veya "uçan saniyeler" - bir saniyenin kesirlerini gösteren tam bir dönüşü bir saniyede tamamlayan özel ibre)
24-saatlik saat (on iki yerine 24 bölmeyi süpüren akrep ile)

Otomatik kurma, enerjiyi yeniden depolamak için bilek ve kol hareketlerini kullanır
Güç rezervi veya réserve de marche
Tourbillon, yerçekiminin bir saatin çalışması üzerindeki etkilerini azaltan eşapmanda mekanik iyileştirme

Yıllık takvim
Sürekli takvim
Zaman denklemi
Gün batımı zamanı
Gün doğumu zamanı
Paskalya Tarihi
Burç işareti
Ayın evreleri
Mekanik yıldız haritası
Usturlab kadranı
Planetaryum kadranı
Zaman denklemi yıl içindeki değişim
Bölgenin güneş saati gösterimi (standart saat'in aksine)
Gerçek yerel güneş zamanı gösterimi
Yıldız zamanı gösterimi
Zaman dilimlerinin gösterimi

Alarm
Geçme vuruşu (çınlama saati)
Dakika tekrarlayıcı
Beş dakikalık tekrarlayıcı
Yarım çeyrek tekrarlayıcı
Çeyrek tekrarlayıcı

Bazı tanımlara göre saat gösterimi, saatle ilgisi olmasa bile bir komplikasyon olabilir. Bazı saat bilimciler, saat bilgisi olmayan özellikleri (kurma sınırlama mekanizmaları veya güç rezervleri gibi zaman işleyişine teğet olanlar bile) gerçek komplikasyonlar olarak değerlendirir.
Örnekleri şunlardır:

Termometre
Barometre
Pusula
Altimetre

"Grand(e) komplikasyonu", çeşitli komplikasyonlara sahip saattir, "haute horlogerie"nin en karmaşık başarıları veya kaliteli saatçiliğidir. Resmi bir tanımı olmamasına rağmen, ortak kriter, saatin en az bir (görünür) zamanlama komplikasyonu, bir astronomik komplikasyon ve bir vurmalı komplikasyon içermesidir.
Bazıları benzersiz aletler olarak yapılmış Ultra-karmaşık saatler kesinlikle sınırlı sayıda üretilir. Ultra-karmaşık saatler yapmalarıyla tanınan bazı saat yapım şirketleri Breguet, Patek Philippe ve Vacheron Constantin'dir. İlk "ultra karmaşık" saatler, saat yapımcılarının çok sayıda işlevi tek bir saat kasasında birleştirme konusundaki iddialı girişimleri nedeniyle ortaya çıktı. Astronomik göstergeler de dahil olmak üzere çok çeşitli fonksiyonları olan mekanik saatler, ilk cep saatlerinin geliştiricilerine fikir verdi. Sonuç olarak, daha 16. yüzyılda saat bilimi dünyası çok sayıda karmaşık ve hatta ultra-karmaşık saatlerin ortaya çıkmasına tanık oldu.
Kasım 2018 itibarıyla, şimdiye kadar yapılmış en karmaşık dört mekanik saat sırasıyla Vacheron Constantin ve Patek Philippe SA tarafından üretilir. Özellikle, Patek Philippe Henry Graves Supercomplication" halen 24 milyon ABD doları (23,237,000 İsviçre frangı) ile şimdiye kadar satılan en pahalı ikinci saat unvanına sahiptir. 11 Kasım 2014'te Cenevre'de satıldı. 5 milyon ABD dolarının üzerinde son fiyatlarıyla  iki Patek Philippe Calibre 89’ da halen açık artırmada satılan en pahalı saatler listesinde ilk 10 arasındadır.

Vacheron Constantin Reference 57260 artık dünyanın en karmaşık saati olarak kabul edilir. Vacheron Constantin tarafından 2015 yılında tanıtılan 57 komplikasyonlu mekanik bir cep saatidir. Şirket, şimdiye kadar yapılmış en karmaşık mekanik cep saati olduğunu iddia etmektedir. Reference 57260'ın montajı sekiz yıl sürdü ve 2,826 parça ve 31 koldan oluşur. 957 gram ağırlığında ve 98 mm genişliğindedir.
Patek Philippe Calibre 89 toplam 1,728 parça kullanan 33 komplikasyona sahiptir. Şirketin 150. yıldönümünü anmak için 1989'da piyasaya sürüldü. Komplikasyonlar arasında Paskalya tarihi, yıldız zamanı ve 2,800 yıldızlı bir gök haritası yer alıyor.
1933'te Henry Graves, Jr.'a teslim edilen Patek Philippe Henry Graves Süper Komplikasyonu 24 komplikasyonludur. Saatin, Graves ve James Ward Packard arasındaki bir saat silahlanma yarışının doruk noktası olduğu bildirildi. Süper-komplikasyonun tasarlanması üç yıl ve yapımı beş yıl sürdü ve Graves'in New York'taki evinde gece gökyüzünün grafiğini yayınladı. Bilgisayarların yardımı olmadan yapılan en karmaşık saat (920 parça) olmaya devam ediyor.
Star Calibre 2000'nin 21 komplikasyonu vardır. Bunlara gün doğumu ve gün batımı saatleri ve ay yörüngesi dahildir ve (Londra'daki Parlamento Evleri’nin saat kulesi Big Ben'den) Westminster quarters melodisini çalabilir.
Franck Muller Aeternitas Mega 4 dünyanın en karmaşık kol saatidir. 25'i görünür olmak üzere 36 komplikasyona, 1,483 parçaya ve 1000 yıllık takvime sahiptir.
Hybris Mechanica Grande Sonnerie, dünyanın en karmaşık ikinci kol saatidir. 27 komplikasyon ve 1,300'den fazla parça ile Jaeger LeCoultre Calibre 182 hareketi ile güçlendirilmiştir. Hareket, 44 mm'ye 15 mm 18 ayar beyaz altın kasaya yerleştirilmiştir.

Akıllı saatlerdeki komplikasyonlar, yazılımda uygulanan zaman göstergesinden başka özelliklerdir.

Perez, Carlos (10 Haziran 2001). "Of the Blood Royal". Carlos' Journal. TimeZone.com. 26 Şubat 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Nisan 2008.

Kronolojik tarihleme ya da kısaca tarihleme, bir nesne ya da olaya geçmişte bir tarih atfederek, söz konusu nesne ya da olayın önceden belirlenmiş bir kronoloji içinde yer almasını sağlama sürecidir. Bu işlem genellikle “tarihlendirme veya tarihleme yöntemi” (İngilizce: "dating method") olarak bilinen bir yöntem gerektirir. Farklı kriterlere ve tekniklere bağlı olarak çeşitli tarihleme yöntemleri mevcuttur ve bu tür teknikleri kullanan disiplinlerin çok iyi bilinen bazı örnekleri, örneğin tarih, arkeoloji, jeoloji, paleontoloji, astronomi ve hatta adli tıp, çünkü sonuncusunda bazen bir kadavra ölümünün geçmişte hangi anda gerçekleştiğini araştırmak gerekir. Bu yöntemler genel olarak, belirli bir tarih veya tarih aralığını içeren mutlak tarihleme veya eserler ile olayları diğer olaylara ve/veya eserlere göre bir zaman çizelgesine yerleştiren tarihlendirmeyi ifade eden göreceli tarihleme olarak tanımlanır. Yakın dönem aralığındaki yazılar ve stratigrafik işaretler gibi diğer belirteçler de bir eserin veya olayın kronolojiye yerleştirilmesine yardımcı olabilir.

Tarihlendirme yöntemleri en yaygın olarak iki kritere göre sınıflandırılır: göreceli tarihleme ve mutlak tarihleme.

Göreceli tarihleme yöntemleri bir nesnenin veya olayın mutlak yaşını belirleyemez, ancak belirli bir olayın mutlak tarihi iyi bilinen başka bir olaydan önce veya sonra gerçekleşmesinin imkansızlığını belirleyebilir. Bu göreceli tarihleme yönteminde, Latince terimler ante quem ve post quem genellikle sırasıyla bir olayın meydana geldiği veya bir eserin bir tabaka içinde bırakıldığı olası en son ve en eski anları belirtmek için kullanılır. Ancak bu yöntem diğer birçok disiplinde de kullanışlıdır. Örneğin tarihçiler Shakespeare'in Henry V oyununun 1587'den önce yazılmadığını bilirler çünkü Shakespeare'in oyununu yazmak için kullandığı birincil kaynak Raphael Holinshed'in Chronicles kitabının 1587'ye kadar yayınlanmamış olan ikinci baskısıydı. Dolayısıyla, 1587 yılı Shakespeare'in "V. Henry" oyununun "post quem" tarihidir. Bu da oyunun mutlaka 1587'den sonra (Latincede "post") yazıldığı anlamına gelmektedir.
Aynı tümevarım mekanizması arkeoloji, jeoloji ve paleontolojide de birçok şekilde uygulanmaktadır. Örneğin, mutlak tarihlendirme için zorluklar veya belirsizlikler arz eden bir tabakada, paleopalinoloji tabakada bulunan polenlerin incelenmesi yoluyla göreceli bir referans olarak kullanılabilir. Bu, soyu tükenmiş olsun ya da olmasın bazı botanik türlerin zaman ölçeğinde belirli bir konuma ait olduğunun iyi bilinmesi gibi basit bir nedenden dolayı kabul edilmektedir.
Jeoloji, paleontoloji veya arkeolojide kullanılan göreceli tarihlendirme yöntemleri ve göreceli tarihlendirme uygulamalarının kapsamlı olmayan bir listesi aşağıda yer almaktadır:

Kesişen ilişkiler 
Flor emilim tarihlemesi 
Harris matrisi
Dahil edilen parçalar kanunu 
Süperpozisyon yasası
Likenometri 
Oksijen izotop oranı döngüsü  temelinde deniz izotop aşamaları 
Eriyik kapanımları
Morfoloji (arkeoloji)
Azot tarihleme
Palinoloji, arkeolojik tabakaların göreceli olarak tarihlendirilmesi için modern tarihli polenlerin incelenmesi, ayrıca adli palinolojide de kullanılır.
Paleomanyetizma
Paleopalinoloji, ayrıca "Palaeopalinoloji" olarak da yazılır, jeolojik tabakaların göreceli tarihlendirilmesi için fosilleşmiş polenlerin incelenmesi.
Orijinal yataylık prensibi 
Yanal süreklilik ilkesi 
Faunal ardışıklık ilkesi 
Serileştirme (arkeoloji) 
Sekans tarihleme  (bir tür seri tarihleme)
Tefrokronoloji 
Tipoloji (arkeoloji) 
Uranyum-kurşun tarihleme  Kurşun korozyon tarihlemesi (sadece arkeolojide kullanılır)
Vernik mikrolaminasyon 
Tarla faresi saati 

Mutlak tarihleme yöntemleri, bir nesnenin ortaya çıktığı veya bir olayın gerçekleştiği belirli bir zamanı belirlemeye çalışır. Bu tekniklerin sonuçları bilim camiasında büyük ölçüde kabul görse de, örnekleme hataları ve jeolojik bozulmalar da dahil olmak üzere doğru mutlak tarihlemenin keşfini engelleyebilecek çeşitli faktörler vardır. Bu tür kronolojik tarihlendirme, başta Radyometrik tarihleme yöntemleri olmak üzere mutlak referans kriterlerini kullanır. Maddi kalıntılar, kalıntıları oluşturan organik malzemeler incelenerek kesin olarak tarihlendirilebilir. Örneğin, tuğla parçaları içeren kalıntılar, malzemenin yaklaşık olarak kaç yıl önce pişirildiğini belirlemek için termolüminesans (TL) tarihleme sürecinden geçebilir. Bu teknik, sökülen tuğlaların termolüminesansını test ederek Toruń'daki Aziz James Kilisesi'nin tarihini keşfetmek için kullanıldı. Bu örnekte, kilisenin tarihsel bilgisindeki bir boşluğu dolduran kesin bir tarih belirlenmiştir.
Bu teknikler başka birçok alanda da kullanılmaktadır. Örneğin jeologlar, köken dönemlerini keşfetmek için kaya tortularına mutlak tarihleme yöntemleri uygularlar.
Hem radyometrik hem de radyometrik olmayan mutlak tarihleme yöntemlerine bazı örnekler aşağıda verilmiştir:

Amino asit tarihleme 
Arkeomanyetik tarihleme 
Argon-argon tarihleme 
Astronomik kronoloji 
Karbon tarihleme: Radyokarbon tarihleme olarak da bilinen bu yöntem, insan ve hayvan kalıntılarının yanı sıra eserlerdeki organik malzemenin yaşını da ortaya çıkarabilir. Bu süreç yaklaşık 50.000 yıl öncesine kadar olan tarihleri güvenilir bir şekilde ölçebilir.
Sementokronoloji, bu yöntem zaman ölçeğinde kesin bir anı değil, ölü bir bireyin ölüm yaşını belirler.
Datestone (sadece arkeolojide kullanılır)
Dendrokronoloji
Elektron spin rezonans tarihlemesi 
Fizyon iz tarihlendirmesi 
Jeokronoloji 
Herbkronoloji 
İyot-ksenon tarihleme 
Potasyum-argon tarihleme 
Kurşun-kurşun tarihleme 
Lüminesans tarihleme 
Termolüminesans tarihleme 
Optik olarak uyarılmış lüminesans 
Optik olarak uyarılmış lüminesans termokronometrisi 
Moleküler saat  (çoğunlukla filogenetik ve evrimsel biyoloji alanlarında kullanılır)
Obsidyen hidrasyon tarihlemesi  (yalnızca arkeolojide kullanılır)
Oksitlenebilir karbon oranı tarihlemesi 
Rehidroksilasyon tarihlemesi 
Rubidyum-stronsiyum tarihlemesi 
Samaryum-neodimyum tarihleme 
Tefrokronoloji 
Uranyum-kurşun tarihleme 
Uranyum-toryum tarihlemesi 
Uranyum-uranyum tarihlendirme, günümüzden yaklaşık 10.000 ila 2 milyon yıl önce (BP - Before Present) veya 234U'nun yarı ömrünün yaklaşık sekiz katına kadar olan örneklerin tarihlendirilmesinde yararlıdır.
Kıpırdanma eşleştirme 

Tıpkı jeologlar veya paleontologlar gibi, arkeologlar da hem eski hem de yeni insanların yaşını belirlemek için getirilirler. Dolayısıyla, arkeolojik olarak değerlendirilebilmesi için, tarihlendirilecek kalıntıların, nesnelerin veya eserlerin insan faaliyetleriyle ilgili olması gerekir. Tarihlendirilecek kalıntılar veya unsurlar insan türünden daha eskiyse, bunları inceleyen disiplinlerin jeoloji veya paleontoloji gibi bilimler olduğu varsayılır.
Bununla birlikte, arkeolojik tarihlendirmedeki zaman aralığı, tek bir insanın ortalama ömrüne kıyasla çok büyük olabilir. Örnek olarak Güney Afrika'nın güney kıyısındaki Pinnacle Point mağaraları, 170.000 yıl öncesinden itibaren deniz kaynaklarının (kabuklu deniz ürünleri) insanlar tarafından düzenli olarak kullanıldığına dair kanıtlar sağlamıştır. Öte yandan, yüz yıl kadar yeni kalıntılar da arkeolojik tarihleme yöntemlerinin hedefi olabilmektedir. Bu, 1992 yılında Güney Carolina'da (Amerika Birleşik Devletleri) kazı yapılan 18. yüzyıldan kalma bir yelkenli örneğidir. Dolayısıyla, en eskisinden en gencine kadar, tüm arkeolojik sitlerin uygun bir yöntemle tarihlendirilmesi muhtemeldir.
Arkeolojik kayıtlardan çıkarılan malzemenin tarihlendirilmesi, bir eser üzerinde doğrudan çalışılarak yapılabilir veya ilişkilendirme ile bağlam içinde bulunan malzemelerle çıkarılabilir veya sekans içinde tarihlendirilebilir bağlamlara göre keşfedildiği noktadan çıkarılabilir. Tarihleme esas olarak kazı sonrası gerçekleştirilir, ancak iyi uygulamayı desteklemek için “nokta tarihleme” adı verilen bazı ön tarihleme çalışmaları genellikle kazı ile birlikte yürütülür. Tarihlendirme, arkeolojide geçmişin modellerini oluşturmak için çok önemlidir, çünkü tarihlendirilebilir nesnelerin ve örneklerin bütünlüğüne dayanır. Birçok arkeoloji bilimi disiplini, tarihleme kanıtlarıyla ilgilenir, ancak pratikte bazı durumlarda birkaç farklı tarihleme tekniği uygulanmalıdır, bu nedenle kazı sırasında kaydedilen bir arkeolojik dizinin çoğu için tarihleme kanıtı, stratigrafik ilişkiler üzerine dikkatli bir çalışma ile bilinen mutlak veya bazı ilişkili adımlardan gelen bilgilerin eşleştirilmesini gerektirir.
Buna ek olarak, geçmişteki insan varlığı veya geçmişteki insan faaliyetleriyle olan özel ilişkisi nedeniyle arkeoloji, diğer bilimlerle paylaştığı neredeyse tüm tarihleme yöntemlerini kullanır, ancak aşağıdakiler gibi bazı özel varyasyonlar da vardır:

Epigrafi - yazıtların analizi, harflerin tanımlanması, anlamlarının açıklığa kavuşturulması, kullanımlarının tarihlere ve kültürel bağlamlara göre sınıflandırılması ve yazı ve yazarlar hakkında sonuçlar çıkarılması yoluyla.
Nümismatik - birçok sikkenin üzerinde üretim tarihi yazılıdır veya kullanımları tarihsel kayıtlarda belirtilmiştir.
Paleografi - tarihi el yazmalarının deşifre edilmesi, okunması ve tarihlendirilmesi de dahil olmak üzere eski yazıların incelenmesi.

Serileme göreceli bir tarihleme yöntemidir (bkz. yukarıda göreceli tarihleme yöntemleri listesi). Sıralamanın pratik bir uygulamasına örnek olarak, taş alet veya çanak çömlek gibi eserlerin bilinen stil karşılaştırması verilebilir.

Paleomanyetizma (göreceli bir tarihleme yöntemi, bkz. yukarıdaki ilgili liste)
Oksijen izotop oranı döngüsüne dayalı deniz izotop aşaması (göreceli bir tarihleme yöntemi, yukarıdaki ilgili listeye bakınız)
Tefrokronoloji (mutlak bir tarihleme yöntemi, bkz. yukarıdaki ilgili liste)

Bir arkeolojik alanın stratigrafi, o alandaki belirli faaliyetleri (“bağlamlar”) tarihlendirmek veya tarihini kesinleştirmek için kullanılabilir. Örneğin, bir kontekst tarihi bilinen diğer iki kontekst arasında mühürlenmişse, ortadaki kontekstin bu tarihler arasına tarihlenmesi gerektiği sonucuna varılabilir.

Astronomik krono

Süreölçer ya da kronometre, zamanı hassas bir şekilde ölçmeye yarayan sayaç.
Kronometre denizcilikte uzun süre geminin hangi boylam üzerinde olduğunu belirlemek için kullanılmıştır.
İlk kronometreler İngiliz parlamentosunun 1700'lü yıllarda gemilerin dünya üzerindeki yerlerini doğu batı yönünde kolayca ve hassas hesaplayabilmelerini sağlamak amacıyla geçirdiği bir mükafat kanunuyla başlayan 40 yıllık bir yarış sonucu, daha önce tahta saat kulesi yapan marangoz John Harrison tarafından geliştirilmiştir. Harrison'un katkıları sürtünme, merkezkaç kuvvetleri ve ısının sarkaç salınımına etkilerini önleme yönlerinde olmuştur. Bu ilk aletler hâlâ Greenwich rasathanesinde sergilenmektedir. İlk gemi ile seyre çıkan kronometre kaptan James Cook tarafından 1769-70 de Yeni Zelanda'ya kadar götürülüp bölgeyi haritalamada kullanılmış, daha sonra 1790 yılında bir seferde Denizde İsyan (Mutiny on the Bounty) filmlerine konu olan isyancılarla birlikte Pitcairn Adalarında kalmış, adaya uzun süre sonra uğrayan balina avcılarınca geri getirilmiştir.
Boylam (kitap) bu ilkleri anlatır. Kronometrenin icadı ile, denizlerdeki boylam problemi olarak bilinen sorun çözülmüş, gemilerin doğu batı yönündeki tam konumu düşük bir hata oranı ile hesaplanmıştır. Sıcaklık, basınç veya nemden etkilenmeyen; saati, dakikayı, saniyeyi ve geçen gün sayısını gösteren John Harrison'un geliştirdiği bu kronometreler, İngiliz devletine denizcilikte (açık denizde kıyı görmeden, rüzgâr ve akıntıları hesaba katmadan nerede olduğunu kesin bilebilme olanağı sayesinde) bir süre için çok büyük üstünlük sağlamıştır.

Kum saatleri içinde kum olan, altı üstü geniş, beli ince, bir sıvının ya da çok ince taneli bir katının bir delikten geçerken daima aynı zamana ihtiyaç göstereceği ilkesine dayanarak çalışan zaman ölçme aracıdır.
Akış hızının sabit olmayıp, işlemin toplam süresinin sabit oluşu bu saatlerin dezavantajıdır. Saatlerde kumun yanında, zaman zaman pudra haline getirilmiş yumurta kabuğu, cıva ya da ince toz siyah mermer de kullanılmıştır. Kum saati, Avrupa'da ilk kez 8. yüzyılda bir papazın buluşuyla kullanılmaya başlanmıştır. Camcılık becerisi geliştikçe, kumun doldurulduğu ağız da eritilerek kapatılmış ve nemlenerek akışın zorlaşmaması sağlanmıştır.
16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için değil, belirli bir sürenin başlangıcını ve bitişini göstermek için kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde tayfaların nöbet süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi amacıyla da kullanılmıştır. Günümüzde oyun vs. benzeri yerlerde de kullanılmaktadır.
Soğuk iklimlerde su saatine göre daha yaygın kullanımı olduğu halde, kum saati gün boyunca zaman ölçümü için çok uygun bir gereç değildi. Bunun için, ya çok büyük yapılması ya da başında her an birinin beklemesi gerekiyordu. Bazı kum saatlerinde bulunan kadrandaki gösterge, saatin her baş aşağı edilişinde bir saat ileri alınıyordu. Yine de kum saati uzun bir dönem boyunca küçük zaman aralıklarının ölçülmesinde başarıyla kullanılmıştır.

Kütleçekimsel zaman genişlemesi, bir cismin kütleçekimi alanına girdiğinde boşluktaki birinin onu daha yavaş görmesidir. Mesela, bir kişi boşlukta bir kişi ise bir kara deliğin çekim alanına kapılmış olup kara deliğin çekim alanındaki kişi için geçen 1 yıl, boşluktaki kişi için 10 yıl olur. Bu değerlerin gerçek orantısı kara deliğin ne kadar güçlü çektiğine bağlıdır.
Daha yüksek bir yerçekimi potansiyelinde zamanın daha yavaş çalıştığı bir olgudur. Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi için alan denklemi çok karmaşıkken, zaman genişlemesi için denklem çok daha basittir ve nispi hareket için zaman genişlemesi denklemine belirli bir benzerlik gösterir. Einstein'ın Genel Görelilik Teorisi, yerçekimi alanlarındaki saatlerin yerçekimi alanındaki olmayan saatlere kıyasla daha yavaş çalıştığını ve yerçekimi alanı ne kadar güçlü olursa saatin o oranda daha yavaş çalıştığını tahmin eder.

Metroloji (ya da ölçüm bilimi), çalışma konusu ölçüm olan bilim dalı olup 20 Mayıs 1875'te Paris'te Metre Konvansiyonu'nun imzalanmasından sonra bir bilim dalı olarak kabul görmeye başlamıştır. (Bugün "Dünya metroloji günü" olarak kutlanmaktadır".)
Bu tarihten sonra diğer temel birimler de (kütle temel birimi - kilogram, zaman temel birimi - saniye, sıcaklık temel birimi - kelvin, elektrik akımı temel birimi - amper, aydınlatma şiddeti temel birimi - candela ve madde miktarı temel birimi - mol ) tanımlanarak uluslararası birim sistemi SI oluşturulmuştur. Diğer ölçüm büyüklüklerinin birimleri ise bu yedi temel birimden türetilmiş olduklarından "türetilmiş ölçüm birimleri" olarak tanımlanırlar (mesela kuvvet büyüklüğü SI ölçüm birimi newton olup 
  
    
      
        N
        =
        k
        g
        ⋅
        m
        
          /
        
        
          s
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle N=kg\cdot m/s^{2}}
  
 şeklinde temel birimler cinsinden ifade edilir).
Temel birimlerin tanımları belirli aralıklarla yapılan "Uluslararası Ölçüler ve Ağırlıklar Genel Konferansları"nda (Fr. Fransızca: CGPM: Conférence Générale de Poids et Mesures) yeniden gözden geçirilir ve bilim ve teknolojideki gelişmelere paralel olarak değiştirilmeleri gerekebilir.

Uluslararası Ölçüm Sistemi

http://www.bipm.org/en/si/5 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Birimler Yönetmeliği
Ulusal Metroloji Enstitüsü 25 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aslen Sir Isaac Newton tarafından Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri adlı kitabında tanıtılan mutlak zaman ve mekan kavramları Newton mekaniğini kolaylaştıran teorik bir temel sağlamıştır. Newton'a göre, mutlak zaman ve mekan sırasıyla nesnel gerçekliğin bağımsız yönleridir. Mutlak, gerçek ve matematiksel zaman, kendisi ve kendi doğası gereği değişmeyen ve değiştirilmeyen şekilde akar ve diğer bir deyişle ‘süre' denir; göreceli, görünür ve genel zaman, hareketle ifade edilen sürenin makul ve dış (ister hassas, ister değiştirilemeyen) ölçüsüdür ki bu da genellikle ‘gerçek zaman' olarak adlandırılır.
Newton'a göre, mutlak zaman herhangi bir algılayıcı olmadan var olur ve evrende tutarlı adımlarla ilerler. Newton, göreceli zamanın aksine, mutlak zaman algılanamaz olduğuna ve sadece matematiksel olarak anlaşılabilir olduğuna inanıyordu. Newton'a göre, insanlar sadece, hareketi hissedilen nesnelerin (ay ya da güneş gibi) bir ölçüsü olan göreceli zamanı algılama yeteneğine sahiptir. Biz bu hareketlerden, zamanın geçtiğini anlarız.
Newton'dan tekrar alıntı yapmak gerekirse; Mutlak uzay, kendi doğasında, dış şeylere bakılmaksızın, her zaman ayrımsız ve taşınmaz kalır. Göreceli uzay mutlak alanların biraz hareketli boyutu ya da ölçüsüdür; ki bunu da duyularımız cisimlerin konumuna göre belirler ve kabaca taşınmaz uzay sanılır... Mutlak hareket bir cismin mutlak bir yerden bir diğerine nakledilmesi, göreceli hareket ise, bir cismin göreceli bir yerden bir diğerine nakledilmesidir.
Bu kavramlar mutlak uzay ve zamanın fiziksel olaylara bağlı olmadığını fakat fiziksel olayların ortaya çıktığı zemin ve sahne dekorasyonu olduğunu ima eder. Dolayısıyla, her nesnenin mutlak uzaya göreceli hareket eden mutlak durumu vardır, yani nesnenin ya mutlak bir durgunluğa sahip olması gerekir veya mutlak bir hızda hareket etmesi gerekir. Newton görüşlerini desteklemek için kurama dayanmayan bazı örnekler vermiştir: Newton'a göre tek başına dönen bir küre, ekvatorunun şişkinliği gözlenerek, mutlak uzayda kendi ekseni etrafında döndüğü ifade edilebilir ve bir iple bağlanmış bir çift küre, bağlı oldukları ipin gerilimi gözlemlenerek, ağırlık merkezleri etrafında mutlak dönüşte oldukları ifade edilebilir.
Mutlak zaman ve uzay klasik mekanikte kullanılmaya devam etmektedir, ancak Walter Noll ve Clifford Truesdell gibi yazarların modern formülasyonları, lineer olmayan alan teorileri için topoloji ve fonksiyonel analizi kullanmak üzere elastik modüllerin lineer cebirinin ötesine geçer.

Newton'un zamanından şimdiye kadar geçen zaman içinde, mutlak uzay fikrinin belirgin şekilde tartışmalı olduğu kanıtlanmıştır. Örneğin, Leibniz'in düşüncesine göre, uzay, cisimlerin göreceli konumu dışında hiçbir mana ifade etmiyordu ve zaman da cisimlerin göreceli hareketi gibi dışında hiçbir anlam ifade etmiyordu. Piskopos Berkeley herhangi dayanaktan yoksun bir şekilde, boş olmayan bir evrende bir kürenin döndüğünün izah edilemeyeceğini ve bir çift kürenin de bir diğerine göre döndüğünün izah edilebileceğini, ama ağırlık merkezleri etrafında dönmeleriyle izah edilemeyeceğini ileri sürdü. Bu itirazların daha yeni bir şekli Ernst Mach tarafından yapılmıştır. Mach prensibi, mekanik'in tamamen cisimlerin nispi bir hareketi olduğunu, özellikle de, kütlenin böyle bir bağıl hareketin ifadesi olduğunu önermektedir. Dolayısıyla, örneğin, evrendeki tek bir parçacık kendisinden başka hiçbir cisim olmasa kütlesi sıfır olurdu. Mach'a göre, Newton'un örnekleri sadece kürelerin nispi dönüşünü ve evrenin bütününü göstermektedir.
Buna göre, uzaydaki bir cismin yönünü ve hızını değişmeden koruduğunu söylediğimizde, bizim iddiamız aşağı-yukarı tüm evrene kısaltılmış bir gönderme yapmaktan başka bir şey değildir.
Mutlak uzay ve zaman karşıtı bu görüşler, modern bir bakış açısıyla, uzay ve zaman için eylemsel tanımları tanıtmak için bir girişim olarak, özel görecelilik kuramında açıklık getiren bir perspektif olarak görülebilirler.
Hatta Newton mekaniğinin kapsamında, modern görüş mutlak uzayın gereksiz olduğu yönündedir. Bunun yerine, referansın eylemsizlik çerçevesi kavramı, yani, birbirine göre eşit hareket eden bir dizi tercih edilen referans çerçeveleri, öncelik almıştır. Galilean göreceliliğine göre fizik kanunları, bir eylemsizlik çerçevesinden diğerine dönüşürler, bu durum Milutin Blagojeviç tarafından belirtildiği gibi mutlak uzaya karşı aşağıdaki itirazlara yol açmaktadır:

Mutlak uzayın varlığı klasik mekaniğin iç mantığı çelişmektedir bu nedenle, Galilean görecelilik ilkesine göre hiçbir eylemsizlik çerçevesi seçilemez.
Mutlak uzay eylemsizlik kuvvetlerini açıklamaz çünkü onlar herhangi bir eylemsizlik çerçevesine göre ivmelenmeyle ilişkilendirilirler.
Bunlar eylemsiz herhangi birine göre hızlanma ile ilgili olduğundan mutlak alan eylemsizlik kuvvetlerini açıklamaz.
Mutlak uzay fiziksel nesnelerle dayanarak ve onların ivmeye karşı direncini uyararak davranır ama üzerine tesir edilemez.
Newton kendi kendine eylemsizlik çerçevelerinin rolünü tanıdı.
Belirli bir uzay içerisinde bulunan cisimlerin hareketleri kendi aralarında aynıdır, ister o uzay durgun olsun ister düz bir çizgi üzerinde düzgün şekilde ilerlesin.
Pratik bir mesele olarak, eylemsiz çerçeveler genellikle sabit yıldızlara göre düzgün hareket eden çerçeveler olarak kabul edilirler. Bu konuda daha fazla tartışma için ‘Koordinatların eylemsiz çerçevesi' ne bakın.
1903 yılında Bertrand Russell ‘Matematik İlkeleri' isimli kitabında mutlak uzay ve zamanı savunan bir yazı yazdı, (sayfa 465) mantıklı dinamikler analizinde bunu ‘Öklid dışı geometri gibi Newton'lu olmayan dinamikleri, bizim için Ortodoks sistemi kadar dikkate değer olmalı' şeklindeki ifadeyle ortaya koydu.

Uzay ve zaman kavramları özel görecelilik kuramının ortaya çıkmasından önce fiziksel kuramda ayrıydı, özel görecelilik kuramı ikisini birleştirdi ve ikisinin de gözlemcinin hareket durumuna bağlı olduğunu gösterdi. Einstein'ın teorilerinde, mutlak zaman ve uzay fikirlerinin yerini özel görecelilikte uzayzaman kavramı ve genel görecelilikte ise dinamik olarak kavisli uzayzaman almıştır.
Görecelilik kuramı, mutlak eşzamanlılığın var olmaması nedeniyle mutlak zamanın varlığına izin vermez. Mutlak eşzamanlılık iki farklı olayın evrendeki tüm gözlemcilerin uzlaşacağı şekilde uzayda farklı konumlardaki aynı zamanda çakışmasının deneysel olarak sağlanması anlamına gelir. Görecelilik kuramı bilgilerin iletimi için maksimum hızın ışık hızı olduğunu varsayar ve
sonuçlarından biri, ayrı konumlardaki eşzamanlılığın gözlemci için her zaman göreceli olmasıdır.

Sonraki yazılarının bazılarında (özellikle 1920 ve 1924), Einstein ether'in (eter, gökyüzü) yeni bir tanımını "uzayın özellikleri" ile ifade ederek verdi. Einstein aynı zamanda genel görecelilikte "aether"in yerçekimi alanı gibi artık mutlak olmadığını söyledi ve bundan dolayı da uzayzamanın yapısının maddenin varlığına bağlı olduğunu belirtti.
(Aynı zamanda Einstein'ın terminolojisinin (yani ether = uzayın özellikleri) bilim çevreleri tarafından kabul edilmediğini de söylemek gerekir.)
1920 : Ether'i inkâr etmek sonuçta boş uzayın ne olursa olsun hiçbir fiziksel niteliğe sahip olmadığını varsaymaktır. Mekaniğinin temel gerçekleri bu görüşle uyum göstermemektedir. Boş uzayda serbestçe asılı duran bir cisimsel sistemin mekanik davranışı sadece göreceli konumlara (mesafelere) ve göreceli hızlara değil aynı zamanda onun dönme durumuna bağlıdır ki bu da, fiziksel olarak kendi içindeki sisteme ait olmayan bir karakteristik olarak kabul edilebilir.
Sistemin dönüşüne bakabilmek için, en azından usulüne uygun şekilde gerçek bir şey gibi, Newton uzayı nesneleştirir. Kendi mutlak uzayını gerçek şeylerle beraber sınıflandırdığı için, ona göre mutlak uzaya göreceli dönüş de gerçek olan bir şeydir. Newton pekala mutlak uzayını "Eter" olarak adlandırmış olabilir; tamamen gerekli olan şey şudur, gözlemlenebilir cisimlerin yanı sıra, algılanamayan başka bir şey, ivmelenmeyi ve dönüşü gerçek gösterecek bir şeye gerçek gözüyle bakılmalıdır.
1924: Ether'deki farklı konumlardaki eşzamanlı durumlar hakkında herhangi bir mutlak manada konuşmak artık mümkün olmadığından, ether daha önce olduğu gibi dört boyutlu hale geldi, çünkü, durumlarını sadece zamana göre sıralarken nesnel bir yol yoktu. Özel göreceliliğe göre de, ether mutlaktır, çünkü onun eylemsizlik üzerindeki ve ışığın yayılması üzerindeki etkisinin fiziksel etkiden kendisinin bağımsız olduğu düşünülür. Görecelilik kuramı bu problemi elektriksel nötr nokta-kütlenin davranışını küresel doğru kanunu ile tesis ederek çözmüştür ki buna göre de eylemsizlik ve yerçekimi etkilerinin artık ayrı olarak kabul edilmemektedir. Böyle yapmakla, noktadan noktaya değişen karakteristiklerini materyal noktaların metrik ve dinamik davranışlarını belirleyerek ether'e ekledi ve fiziksel faktörlere yani kütle/enerji dağılımına göre onları sırasıyla saptadı. Böylece genel göreceliliğin ether'i klasik mekanikten ve özel görecelilikten ‘mutlak' olmayan ama lokal değişken karakteristikleriyle saptanan şekliyle anlamlı bir biçimde farklılaşır.

Onyıl, 10 yıllık dönemlere verilen ad.

On yılın herhangi bir periyodu on yıl olmasına rağmen, kullanışlı ve sıkça başvurulan aralık, bir takvim yılının on basamağına dayanır. Miladi takvimin ilk yılı 1 olduğu için ilk tam onyıl, 10 yılının sonuna kadardır. Örneğin 1960'ların kapsadığı yıllar 1960-1969 iken 197. onyıl, 1961-1970 arasını ifade etmektedir.
"1960'lar" tabiri örneğinde 1960'tan 1969'a kadar olan on yıl kastedilmektedir. Hangi yüzyılın olduğu belirsiz kalsa da genellikle on yıllık kısım (60'lar ya da altmışlar) söylenmektedir. Bu kullanış genellikle o on yıla hakim olmuş popüler kültürün ya da bir fenomeni kastetmek amacıyla kullanılmaktadır.
On yıllık bir zaman, keyfi olarak on yıllık bir süreyi ifade edebilir. Örneğin, "son on yılında Mozart, o sırada nadir bulunan renk eşitliğini keşfetti." ifadesi, hangi takvim yıllarının kapsamına girdiğini belirtmeden sadece Mozart'ın hayatının son on yılını belirtiyor.
20. yüzyılda 'on yıl' terimi sadece 10 yıllık bir periyodu değil on yıl civarı bir dönemi de kastedilmektedir. Örneğin altmışlar 1964 ile 1972 arasında meydana gelmiş ve o dönemde meydana gelmiş olan kültürel çatışmalar, büyük protestolar ve dünya siyasetini kastetmektedir.

Onyıllar listesi
Yüzyıl
Binyıl

Definition28 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Etymology Online

Fizikte Planck zamanı (tP), Planck birimleri olarak bilinen doğal birimler sisteminde zaman birimidir. Işığın bir vakumda bir Planck uzunluğu mesafesini kat ettiği süredir. Birim, onu ilk kullanan Max Planck'ten sonra adlandırılmıştır.
Planck zamanı şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          t
          
            P
          
        
        ≡
        
          
            
              
                ℏ
                G
              
              
                c
                
                  5
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle t_{P}\equiv {\sqrt {\frac {\hbar G}{c^{5}}}}}
  
 ≈ 5,39106(32) × 10−44 s
Burada:

  
    
      
        ℏ
        =
        h
        
          /
        
        2
        π
      
    
    {\displaystyle \hbar =h/2\pi }
  
 Planck sabiti (bazen ifadede 
  
    
      
        ℏ
      
    
    {\displaystyle \hbar }
  
 yerine 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 kullanılır)
G = yerçekimi sabiti
c = bir vakumdaki ışık hızı
s, zamanın SI birimi olan saniye.
Parantezler arasındaki iki rakam (yani 32 sayısı), yaklaşık değerin standart hatasını ifade eder.

Bir Planck zamanı, ışık hızında hareket eden bir fotonun, bir Planck uzunluğundaki mesafeyi kat edeceği süredir. Teorik olarak bu ölçümü asla mümkün olmayan en küçük süredir ve değeri yaklaşık olarak 10−43 saniyedir. Bugün anlaşılan fizik kanunlarına göre bir Planck zamanından daha küçük süreleri ne ölçebiliriz ne de değişimlerini anlayabiliriz.
2010 Mayıs itibarıyla, kesin olmamakla birlikte doğrudan ölçülen en kısa süre, 12 attosaniyedir (1,2 × 10−17 saniye), yaklaşık 3,7 × 1026 Planck zamanı.
Planck zamanı, boyut analizi olarak bilinen ve ölçü birimleri ile fiziksel sabitleri inceleyen matematiksel fiziğin bir alanında ortaya çıkar. Planck zamanı, G yerçekimi sabiti, c görelilik sabiti ve h kuantum sabitinin eşsiz kombinasyonu sonucu oluşan sabit bir zaman birimidir. Bir Planck zamanından daha küçük bir t süresinde oluşan süreçler için tP / t boyutsuz niceliği birden büyüktür. Boyut analizinde hem kuantum mekaniği hem de kütleçekim etkisi, bu şartlar altında önem arz eder ve bir kuantum kütleçekimi teorisini gerektirir. Tüm bilimsel ve kişisel tecrübeler için milyar kere milyar Planck zamanından daha fazla süre geçmiştir. Planck ölçeğinde meydana gelen bir olayı algılamak zordur.

Planck enerjisi
Planck uzunluğu
Planck birimleri

Saat, zamanı ölçmeye yarayan alettir. İki farklı zaman arasındaki farkı insanlar tarafından oluşturulan ölçüler dahilinde ölçmeyi sağlar. Saatin rakamları arasındaki açılar 30 derecedir.

Saat, ilk defa MÖ 4000'lerde Mısır'da kullanılmaya başlanmıştır. Mısırlılar, Güneş'in her gün belirli bir düzende doğup battığını keşfetmişti. Bundan yararlanarak güneş saatini icat etmeyi başardılar. Bu saat çeşidinde dik duran bir cismin Güneş'in geliş açısına göre oluşturduğu gölge boyuna bakılarak saat hesaplanıyordu. Ancak güneş saatinin bir eksikliği vardı. Geceleri güneş olmadığından dolayı çalışamıyordu. Bunun üzerine Antik Mısırlılar kum saati ve su saatini icat ettiler.

1524 tarihi, kurmalı saatlerin yapıldığı ilk tarih olarak tarihe geçti. Alman kilit ustası Peter Henlien, tarihte bilinen ilk kurmalı saati üretti.
1550'lerde ise dünyada mekanik saatlerin sayısı büyük bir artışa geçmişti, kurmalı saatler yerini mekanik saatlere bırakmıştı. Üretilen saatlerin büyük kısmı Alman ve Fransız üretimiydi. 1575'te İsveç ve İngiliz üreticiler ortaya çıktı. Ancak o zamanlarda saatler bir aksesuar aleti olarak görülüyordu. Yani saatler, saat anlamıyla gelişmesi dışında bir moda girişimiydi.
1600'den sonraki değişiklikler de esasen bu moda ve aksesuar görüşünü değiştirmedi. Artık saatler tamamen bir takı olarak görünüyordu ve mücevher değerinde idi.
1656'da ilk sarkaçlı saat Christiaan Huygens tarafından geliştirildi.
1704'te Dullier adında bir üretici, pirinç parçalarının bazılarını mücevherlerle değiştirmeyi denedi.
1721'de George Graham'in yaptığı sarkaçlı saat, dakikliği ile çığır açtı. Bu sarkaçlı saat günde sadece 1 saniye geri kalıyordu.
1761'de John Harrison'ın [Boylam_(kitap) boylam] problemine çözüm olarak yaptığı gemilerde kullanılacak deniz kronometresi o zamana kadar yapılmış saatler içerisinde şaşım oranı en düşük olan saatti. Günde sadece 0,02 saniye şaşıyordu, bu saatin yapımcısı John Harrison'a para ödülü verildi. İngiltere parlamentosunun bir donanma faciası yüzünden çıkardığı kanunla söz verdiği ödül, 10 milyon dolar değerinde idi.
1800'de ilk kez bir cep kronometresi yapıldı, yani saniye ilk kez cebe girdi.
1850'de Amerika'da ilk kez büyük çapta bir saat fabrikası açıldı ve ilk kez seri üretim başladı.
1952'de ilk kez pilli saatler üretilmeye başlandı, bu saatler pil ile çalışıyor ve hiçbir kurmalı saatin ulaşamadığı sağlamlık ve dakikliğe ulaşıyordu.
1970'te ise tarihin ilk elektronik saatleri piyasalarda görülmeye başlandı.
1980 sonrası on-yıllarda gittikçe daha karmaşık yazılım ve iletişim teknolojileri içeren akıllı saat çeşitleri piyasaya sürülür oldu.

Astronomik saat
Astraryum
Atomik saat
Kuantum saati
Kuvars saati
Deniz kronometresi
Kol saati
Su geçirmez kol saati
Analog saat
Trenç saat
Güneş enerjili saat
Dalış saati
Cep saati
Braille saati
Mekanik saat
Otomatik saat
Kronometre
Su saati
Guguklu saat
Sarkaçlı saat
Dijital saat
Alaturka saat
Ateş saati
Elektronik saat
Gerçek zamanlı saat
Kıyamet Günü Saati
Köstekli saat
Oyun saati
Tourbillon
Zamanlayıcı
Taret saati
Zaman saati
Gelgit saati
Konuşan saat
Çalar saat
Petrol lambalı saat
Kimyasal saat
Sokak saati
Burulma sarkaçlı saat
Renk değiştiren saat
Yuvarlanan top saati
Nürnberg saati
Şömine saati
Müzikli saat
Fenerli saat
Deniz feneri saati
Çevirme saati
Uçan sarkaçlı saat
Taşıma saati
Kartel saati
Braket saati
İkili saat
Banjo saati
Balon saat
Otomat saati
Japon saati
Amerikan saati
Uzun kasalı saat
Akıllı bileklik

Saat (zaman)
Saat kulesi
Kıyamet Günü Saati
Nüfus Saati
Saatçi
Zaman çizelgesi
Biyolojik Saat

Timeanddate.com - Yerel saatler ve zaman dilimleri23 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Saeculum, kabaca bir insanın olası yaşam süresini ya da bir insan neslinin tamamen yenilenme süresini anlatan bir zaman uzunluğudur. Terim, ilk olarak Etrüskler tarafından kullanılmıştır. Aslında tam olarak bir şeyin olduğu zamandan (örneğin bir şehrin kuruluşu) o ana şahitlik etmiş olan tüm insanların öldüğü zamana kadar olan süreyi vurgular. Bu noktada yeni saeculum başlar. Söylenceye göre, Tanrılar her kişi ya da uygarlık için kesin bir saecula belirlemiş olup örneğin Etrüskler için belirlenen miktar on saecula'dır.
M.Ö. 2. yüzyıl'dan itibaren Romalı tarihçiler saeculum' terimini tarihi kayıtları ve iz bırakan savaşları dönemselleştirmek için kullandılar. 
İmparator Augustus'un yönetimi sırasında, bir saeculumun 110 yıl olduğuna karar verildi. Augustus tarafından M.Ö. 17 yılında Roma'nın beşinci saeculum'unu kutlamak için Ludi saeculares oyunları ('yüzyıl-oyunları') organize edildi. Claudius ve Septimius Severus gibi daha sonraki imparatorlar, saecula geçişini düzensiz aralıklarda kutlamaya devam ettiler. 248 yılında İmparator Arap Philip Ludi saeculares ve Roma'nın kuruluşunun 'ab urbe condita' 1000'nci yıldönümü törenlerini birleştirdi. Roma'nın girdiği yeni milenyum, Saeculum Novum terimi ile adlandırıldı ve terim Hristiyanlıkta dünyevi çağı kasteden metafiziksel bir çağrışım içerir.
Bir saeculum aslında belirli bir zamana sabitlenmemiş olup genel kullanımına göre yaklaşık 90 yıllık bir süreye denk gelir. 22 şer yıllık dört döneme bölünmüş olabilir ve her bir dönem sırasıyla çcukluktan gençliğe, yetişkinliğe, orta yaşa ve yaşlılığa geçişi simgeler.
Sözcük Latin dillerinde "yüzyıl" anlamında gelişmiştir.

Strauss, William and Howe, Neil, The Fourth Turning, Broadway, 1997. Details the saecula in the past 600 years of Anglo-American history, from the Protestant Reformation to a forecast of the Millennial generation entering adulthood in the 2010s.

Nesil
Yüzyıl
Sosyal döngü teorisi
Strauss-Howe kuşak teorisi
In saecula saeculorum

Saniye, Uluslararası Birimler Sistemine (SI) (Fransızca: Système International d'unités) göre en düşük enerji seviyesindeki (ground state) Sezyum-133 atomunun (133 Cs atom çekirdeği) iki hyperfine seviye arasındaki geçiş radyasyonunun 9.192.631.770 periyoduna karşılık gelen süredir, (13. CGPM, 1967).
1997 deki CIPM toplantısında bu tanımın durağan ve 0 K termodinamik sıcaklıkta Sezyum atomu için geçerli olduğu onaylandı.
Değişkendir.
Saniye, zaman ölçüsü birimidir ve uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır. Saniye, bir dakikanın 60, bir saatin ise 3600 eşit parçaya bölünmesiyle elde edilir.
Saniyenin tanımı, 1967 yılında kabul edilmiştir ve Cesium-133 atomunun iki hiperfein seviyesi arasındaki geçiş süresi esas alınarak yapılmıştır. Bu süre, "saniye" olarak tanımlanmıştır ve uluslararası standart saniye olarak kullanılmaktadır.
Saniye, zamana ilişkin birçok ölçüm ve hesaplama yapmak için kullanılır. Örneğin, fizikte ve astronomide, zaman dilimleri, hareketlerin süreleri, ışık hızı gibi birçok kavram saniye cinsinden ifade edilir. Saniye ayrıca, atomik saatler ve diğer zaman ölçüm cihazları gibi birçok teknolojik araçta da kullanılır.

Sözcük, kökenini Arapça "iki" sayısı olan "isnân"dan almaktadır. Bunun nedeni ise Biruni'nin zaman birimlerini adlandırırken sayısal sıralamalar kullanmasıdır (örneğin, "salise" de "üç" anlamındaki "selâse"den gelmektedir). Saniyenin eş anlamlısı olan ket sözcüğü de aynı zamanda ikinci anlamına gelmektedir.

Salise

Sinodik ay Ay evrelerinin kendini tekrar etmesi için geçen süredir. Ay takviminin esas aldığı ay da sinodik aydır. Bu süre iki sürenin toplamıdır:

Ay'ın Dünya çevresinde 3600 derecelik bir tam dönüş süresi (yıldızlara göre ay süresi)
Bu süre içinde Dünya Güneş çevresinde yer değiştirdiği için Güneş'e göre açı değişikliğinden ileri gelen süre
Ay Dünya çevresindeki dönüşünü  27 gün 7 saat 43 dakika 11.6 saniyede tamamlar. Ancak aynı süre içinde Dünya'nın Güneş'e göre açısı da değişmiştir. Bu sebepten Ay'ın Güneş'e göre aynı konuma gelmesi için ortalama olarak 2.3 gün daha geçmesi gerekir. Bu iki sürenin toplamı ortalama olarak  29 gün 12 saat 44 dakika 2.8 saniyedir. Ancak bu süre uzun süreli ortalamadır. Çünkü Ay'ın Dünya çevresindeki yörüngesi eliptiktir ve Kepler'in 2. yasasına göre Ay'ın elips üzerindeki sürati de değişkendir. En kısa sinodik ay 29 gün 4 saat 19 dakika ve en uzun sinodik ay da 29 gün 22 saat 19 dakikadır. Yandaki şekilde 2000-2018 yılları arasında sinodik ay süreleri gösterilmiştir. (Bu şekilde noktadan sonra gelen sayı saat değil, ondalık kesirdir)
Ay evreleri hesaplanırken, esas alınan süre sinodik aydır.

Sinodik ay animasyonu 13 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilgisayar bilimi ve bilgisayar programlamasında sistem zamanı, bir bilgisayar sisteminin zaman geçişi kavramını temsil eder. Bu anlamda, zaman, takvim üzerinde gün geçişi de içerir.
Sistem saati, bir çağrı adı verilen bazı keyfi başlangıç tarihlerinden bu yana gerçekleşen kenelerin sayısının basit bir sayımı olarak uygulanan bir sistem saatiyle ölçülür. For example, Unix and POSIX-compliant systems encode system time ("Unix time") as the number of seconds elapsed since the start of the Unix epoch at 1 January 1970 00:00:00 UT, with exceptions for leap seconds. Systems that implement the 32-bit and 64-bit versions of the Windows API, such as Windows 9x and Windows NT, provide the system time as both SYSTEMTIME, represented as a year/month/day/hour/minute/second/milliseconds value, and FILETIME, represented as a count of the number of 100-nanosecond ticks since 1 January 1601 00:00:00 UT as reckoned in the proleptic Gregorian calendar.
Sistem saati, insanların anlaması için daha uygun bir form olan takvim süresine dönüştürülebilir. Örneğin, çağın başlangıcından bu yana 1.000.000.000 saniyelik Unix sistem saati, 9 Eylül 2001 01:46:40 UT takvim süresine çevrilir. Bu tür işlemleri gerçekleştiren kitaplık altprogramları, saat dilimleri, gün ışığından yararlanma saati (DST), sıçrama saniyeleri ve kullanıcının yerel ayarları için yapılan ayarlamalarla da ilgilenebilir. Takvim zamanlarını sistem zamanlarına dönüştüren kitaplık rutinleri de genellikle sağlanmaktadır.

Sistem zamanı ile yakından ilişkili olan süreç zamanı, yürütmekte olan bir işlem tarafından tüketilen toplam işlemci saatinin bir sayısıdır. Sırasıyla, kullanıcı kodu ve sistem çekirdeği kodunu gerçekleştirmek için harcanan süreyi temsil eden kullanıcı ve sistem CPU süresine bölünebilir. İşlem süreleri, CPU talimatlarının veya saat çevrimlerinin bir toplamıdır ve genellikle duvar zamanı ile doğrudan bir bağıntıya sahip değildir.
Dosya sistemleri, her bir dosya ve dizinin dosya denetim bloğuna (veya inode'una) zaman damgalarını depolayarak, dosyaların oluşturulduğu, değiştirildiği ve / veya erişildiği süreleri tutar.

Sistem saati, periyodik olarak CPU'yu kesen ve daha sonra bir zamanlayıcı kesme servisi rutini yürütmeye başlayan programlanabilir bir zaman sayacı olarak uygulanır. Bu rutin sistem saatine bir kron ekler (basit bir sayaç) ve kesintiden önce CPU'nun yaptıklarına geri dönmeden önce diğer periyodik temizlik görevlerini (önleme vs.) gerçekleştirir.

Aşağıdaki tablolar, çeşitli işletim sistemlerinde, programlama dillerinde ve uygulamalarda sistem saatini alma yöntemlerini göstermektedir. (*) Ile işaretlenmiş değerler sisteme bağlıdır ve uygulamalar arasında farklılık gösterebilir. Tüm tarihler Gregoryen veya Gregoryen takvimi olarak verilmiştir.
Bir uygulamanın zaman ölçümünün çözünürlüğünün bu ölçümlerin aynı doğruluğunu ima etmediğini unutmayın. Örneğin, bir sistem, geçerli saati mikrosaniye cinsinden ölçülen bir değer olarak geri getirebilir, ancak aslında sadece 100 Hz (10 ms) frekanslı tek tek saat işaretlerini ayırt edebilecek durumdadır.

Critical and Significant Dates15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., J. R. Stockton (retrieved 3 December 2015)
The Boost Date/Time Library5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (C++)
The Boost Chrono Library (C++)
The Chronos Date/Time Library5 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Smalltalk)
Joda Time14 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Joda Date/Time Library (Java)
The Perl DateTime Project 19 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Perl)
The Ruby Date/Time Library  (Ruby)

Uluslararası gün çizgisi ya da tarih değiştirme çizgisi, başlangıç meridyeninin 180° doğusunda ya da batısında bulunan meridyen dairesine verilen addır.
Bu hat yaklaşık olarak 180° meridyenini takip eder ama Sibirya'yı bölmemek için önce Bering Boğazı boyunca doğuya, sonra Aleut Adaları ve Alaska'yı kapsayacak biçimde batıya, Ekvator'un güneyinde de bazı ada gruplarının Yeni Zelanda ile aynı günde olmalarını sağlamak üzere gene doğuya doğru sapar.
180. meridyeninin doğu tarafında batı meridyenleri, batı tarafında ise doğu meridyenleri bulunmaktadır. Dolayısıyla doğu meridyenlerinin olduğu batısında bir gün ileri, batı meridyenlerinin olduğu doğusunda ise bir gün geridir.
Örneğin, 7 Şubat Perşembe günü Doğu yarımküreden Batı yarımküreye geçilecek olursa tarih ve gün 6 Şubat Çarşamba şeklinde 1 gün geri alınır. Eğer Batı yarımküreden Doğu yarımküreye geçilirse tarih ve gün ileri alınır.
Bu çizgi tam olarak küçük diomede ve büyük diomede adalarının arasından geçer. Bu adaların arasında yaklaşık olarak 4 km vardır. Çizgi nedeniyle bu iki adanın arasında 21 saat zaman farkı vardır.

Uluslararası Atom Saati, Dünya'nın geoid şekli üzerindeki uygun zamanın kavramsal geçişine dayanan yüksek hassasiyetli bir atomik koordinat zaman standardı.  
Dünyadaki yerel saatleri belirlemek için kullanılan zaman ölçeği olan Eşgüdümlü Evrensel Zamanın (UTC) ana bileşenlerinden biridir ve saatlerin hangi hızda geçmesi gerektiğini gösterir.

Uluslararası Atom Saati (TAI), SI saniyesinin en iyi gerçekleştirilmelerine dayanan sürekli bir zaman skalasıdır. BIPM (Bureau International des Poids et Mesures), dünya genelindeki katkı sağlayan laboratuvarların atomik saat verilerini ağırlıklı ortalama ile birleştirerek TAI'yi üretir.

TAI, dünya çapında yüzlerce atomik saatin verilerinin birleştirilmesiyle elde edilir; BIPM aylık olarak Circular T yayınlarıyla TAI hesaplamalarını ve TAI frekans doğruluğu tahminlerini açıklar.

Uygulamada sivil zaman olarak kullanılan UTC, TAI'ye dayanır ancak Dünya dönüşündeki değişimleri telafi etmek için artık saniyeler (leap seconds) uygulanır; bu yüzden UTC, TAI'den tam bir tam sayı saniye farkıyla geride kalır.

TAI tanımı ve onun uluslararası koordinasyonu, 1970'lerden itibaren CGPM ve BIPM kararları ile şekillenmiştir; TAI, TT ile bağlantılı olarak da tanımlanır (ör. TT − TAI = 32.184 s sabiti üzerinden verilen eşlemler çerçevesinde).

TAI, SI saniyesinin pratiğe dökülmüş hâlidir; SI saniyesi sezyum-133 atomunun belirli hiperince ayrışma geçişine dayanan tanımıyla ilişkilidir ve ulusal ölçü laboratuvarlarının birinci ve ikinci seviyedeki frekans standartları TAI realizasyonunda kritik rol oynar.

Son yıllarda optik frekans standartları (optik saatler) sezyum tabanlı saatlardan çok daha yüksek göreli kararlılık ve doğruluk elde etmiştir; bu gelişmeler SI saniyesinin daha hassas temsilcileri ve TAI'nin gelecekteki iyileştirilmesi açısından önem taşır.

Yüksek hassasiyetli atomik ve optik saatlar, yerçekimi potansiyeline bağlı frekans kaymalarını ölçerek jeodezik uygulamalarda (yükseklik/jeopotansiyel farklarının belirlenmesi, yeraltı yapı değişikliklerinin izlenmesi vb.) yeni imkânlar sunar; bu alandaki teorik ve deneysel çalışmalar mevcuttur.

Atom saati
Sezyum

Uluslararası Yer Dönme ve Referans Sistemleri Servisi, (İngilizce: International Earth Rotation and Reference Systems Service, IERS), özellikle Dünya Yönlendirme Parametresi (EOP) ve Uluslararası Göksel Referans Sistemi (ICRS) grupları aracılığıyla evrensel zaman ve referans çerçeve standartlarını sürdürmekten sorumlu organdır.

IERS, 1987 yılında Uluslararası Astronomi Birliği ve Uluslararası Jeodezi ve Jeofizik Birliği tarafından, daha önceki Uluslararası Polar Hareket Hizmeti'nin (IPMS) ve Bureau International de l'Heure'un (BIH) Yer Dönme bölümünün yerini alarak, bugünkü haliyle kurulmuştur. Çalışmalarına 1 Ocak 1988'de başlamıştır. IERS, kuruluşundan bu yana, 1990'da GPS Koordinasyon Merkezi, 1994'te DORIS Koordinasyon Merkezi ve 1998'de GGF Koordinasyon Merkezi dahil olmak üzere yeni bürolar kurdu. Kuruluş, eski adını Uluslararası Dünya Rotasyon Servisi olarak bilinen 2003 yılına kadar, adını resmi olarak bugünkü biçimine değiştirdi ve kuruluş IERS kısaltmasını korumayı seçti.

IERS, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Avustralya'da bulunan çeşitli bileşenlere sahiptir. Diğer işlevlerinin yanı sıra, IERS artık saniyeleri duyurmaktan da sorumludur.
Amerika Birleşik Devletleri Deniz Gözlemevi'nde bulunan IERS'in Hızlı Servis ve Dünya Yönlendirme Parametrelerinin Tahminleri Alt Bürosu, Dünya'nın dönüşünü izler. Görevinin bir kısmı, Dünya'nın mevcut dönüş hızına dayalı bir zaman ölçeğinin belirlenmesini içerir. IERS'in diğer hizmetleri ise Paris Gözlemevi'ndedir.
UT1, Dünya'nın dönüşüne bağlı olarak tanımlanan tek tip olmayan zamandır.
IERS Referans Meridyeni, Uluslararası Yersel Referans Sistemi (ITRS) ve ardından Uluslararası Karasal Referans Çerçevelerini (ITRF) tanımladı. İlgili koordinat sistemleri, GPS ve Galileo: WGS84 ve GTRF gibi uydu navigasyon sistemleri tarafından kullanılır. ITRF, ICRF ve EOP arasındaki tanımlar ve ilişkiler, IERS sözleşmeleri standartları tarafından oluşturulur.

IERS'in bir misyonu, yeryüzü yönlendirme bilgisini daha büyük jeodezi topluluğuna bültenler şeklinde sağlamaktır:

Bülten A, mevcut EOP'yi sağlamak için hızlı bir geri dönüş hizmeti ve gelecekte bir yıla kadar EOP için bir tahmin modeli sağlar. Haftalık olarak yayınlandı.
Bülten B, EOP'nin son ölçümlerini sağlar ve aylık olarak yayınlanır.
Bülten C, artık saniye duyurularını gerçekleştirir.
Bülten D, DUT1 = (UT1 - UTC)'yi 0,1 saniyelik bir hassasiyetle sağlar.

Astrometri
Eşgüdümlü Evrensel Zaman
Günlük hareket
ΔT

Vakanüvis, Arapça vak'a ve Farsça nuvіs kelimelerinden gelen, zuhur eden olay, hadise ve durumları yazan manasına gelen ifadedir. Bazı söylem farklılıklarında ufak değişiklikle vākayinüvis olarak da geçer. Şehnâmeci ya da şehnâmenüvis de aynı manada kullanılan bir tabirken zamanla müesseseleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda devrin olaylarını yazmakla görevlendirilen resmî devlet tarihçisine vakanüvis denmiştir.

Osmanlı'da resmî tarih yazıcılığı devlet politikası doğrultusunda 18. yüzyılın başlarında tesis edilmiş ve devletin çöküşüne kadar devam etmiştir. Tarih yazıcılığında başlıca amaç devletin başarılarını gelecek nesillere aktarmaktır. İlk örnekleri daha çok şehnâme yazımları olarak tanımlanır. Vakanüvislik ile şehnâmecilik resmî tarih yazımının iki farklı sureti olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle vakanüvislik, ilk olarak Fatih devrinde ortaya çıkan ve I. Süleyman devrinde asli bir şekil alarak devamlı bir memuriyet niteliği kazanan ve 17. yüzyılın başlarına kadar süren şehnâmeciliğin devamıdır. Şehnâme deneyimleri İran tarih yazıcılığının etkisiydi. II. Mehmed Şehdî'yi tarihi olayları yazması için görevlendirmiş fakat onun ilk şehnâme deneyimi başarıya erememişti. II. Bayezid devrinde ise bu işi İdris-i Bitlisî ve Kemalpaşazâde Türkçe ve Farsça vermişti. Bitlisî'nin Heşt Bihişt'inde ilk sekiz Osmanlı sultanı Farsça anlatılırken Vassaf ve Cüveynî tarihleri bu eserin yazımında referans olmuştu. Ağdalı bir dille yazılan bu eserde Osmanlı siyasi tarihinin erken devirleri hakkında fazla orijinal bilgi bulunmamaktadır. Kemalpaşazâde ise Osmanlı tarih yazımında bir kırılma noktasıdır. Türkçe yazdığı eserinde ilk on padişahı 10 cilde sığdırırken tarihi olaylar arasında nedensellik zinciri kurabilmiştir. Şehnâmeciliğin en görünür olduğu aralık ise I. Süleyman devri olup, Arifî Fethullah Çelebi ise beş ciltten oluşan 60 bin beytlik Şehnâme-i Âl-i Osmân'iyi kaleme almıştır. Görevini uzun süre ifa eden ve en meşhur şehnâmecilerden olan Lokman bin Hüseyin (ö. 1601) ise Hünernâme ve Şehnâme-i Selim gibi eserler bırakmıştır. Şehnâmeciliğin örnekleri II. Osman ve IV. Murad devirlerinde de bulunmakta idi.

İlk Osmanlı vakanüvisi olarak IV. Mehmed devrini yazan Abdurrahman Abdi Paşa ismini verenler olsa da genel kabul olarak ilk resmî Osmanlı vakanüvisü Târîh-i Naîmâ'nın yazarı olan Naîmâ Efendi (ö. 1716) gösterilmektedir. 16. yüzyılda tarih yazıcılığı vakanüvislik olarak görülse de Dîvân-ı Hümâyun'a bağlı olan ve devamlılığı bulunan bir vakanüvislik memuriyeti ilk defa bürokrasi kökenli Naîmâ Efendi ile tesis edildi. Bu memuriyete daha sonra müderrislikten gelen Mehmed Râşid (ö. 1735) ve Küçük Çelebizâde Asım (ö. 1760) gibi isimler de gelmiştir. Enverî Sadullah (ö. 1794) 18. yüzyılda beş defa bu memuriyete tayin edilmiş ve onun eserleri Vâsıf Tarihi için kaynak teşkil etmiştir. Tanınmış vakanüvislerden Ahmed Vâsıf Efendi ise bu göreve dört defa tayin olmuş; Hâkim, Çeşmizâde, Musazâde, Enverî, Edib ve Nuri gibi meslektaşlarının neşirlerini derleyerek verdiği eserlerinde tarihsel bir bütünlüğü amaçlamış, günümüzde bazı nüshaları kayıp olan Vâsıf Tarihi'ni neşretmiştir. Esad Tarihi'ni yazan vakanüvis Sahaflar Şeyhizâde Mehmed Esad Efendi (ö. 1848) ise Tanzimat modernleşmesi arifesinde meşhur bir ilim ehliydi. Üss-i Zafer’de ise Yeniçerilerin ilgasının resmî bir propagandasını yapmıştı.
Vakanüvisliğin en tanınmışları arasında Ahmed Cevdet Paşa yer alır. 12 ciltten oluşan Târîh-i Cevdet olayları neden sonuç zincirine oturtabilmiş, devrinin ileri gelen ricâlinden yaşananları dinlemiş, çağdaş kaynaklar ile muhtelif efemera ve tarihleri kullanmıştı. Cevdet Paşa Tanzimat asrının yenilikçi, Avrupai yönünü değil Muhafazakârlığını temsil ediyordu. Fransızca biliyordu ve Hammer Tarihi'ni okumuştu. Devlet prestiji için kendi kalemine sansür bile uygulamıştı. Onun müverrihliği, vakanüvisliğin ilerisinde ancak çağdaş tarihçiliğinin gerisindeydi. Tarihe belirli bir metodolojiden bakıyor ve sosyolojik bir yaklaşım katıyordu. Tezâkir'ini teslim ettiği Ahmed Lütfi Efendi döneminde ise ülkede matbûat alemi gelişme göstermiş ve sınırlı da olsa Osmanlı ülkesinde bir kamuoyu doğmuştu. Bu nedenle yazdığı tarihinde Takvîm-i Vekâyi'den epey faydalanmıştı.
Son vakanüvis ise 1909’dan saltanatın kaldırılmasına kadar olan sürede memurluk eden Abdurrahman Şeref idi.

Vakanüvis kronikleri Osmanlı tarih yazımında resmî tarihin parçası olarak "devletin pozisyonunu" anlamak için ilk elden kayda değer bilgiler içermektedir. Müellifinin ve devrin özelliklerine göre kendi içinde ayrışmaktadır. Vakanüvislerin bıraktığı kronikler, Saray’da resmî bir makam tutan müverrihlerin Osmanlı tarihi ve devletin iktidar anlayışı ile müellifinin dünya görüşünü yansıtmaktadır. 14. yüzyılı takip eden birkaç asırda bu resmî tarih yazımı devletin başarıları ve padişah ekseninde şekillenen siyasî ve askerî bir temayla yazılıyordu. Bu kayıtlar devletin tarihsel varlığını ve ileriye dönük emelleri için dayanaklar olacaktı. 18. yüzyıla kadar ülkede tarih yazıcılığı hadiseler hakkındaki habarın (bilginin) aktarımı ve yansıması olarak görülüyordu.
Vakanüvislerin memur olmaları sebebiyle, toplum ve devletin ihtiyaçlarını hatta resmî ideolojiyi yansıtmışlardır. Memurluk aidiyetleri istedikleri her belgeye erişebilecekleri manasına gelmiyordu ve yazımlarda ricâlin anlatıları sıklıkla not ediliyordu. Vakanüvisler halef-selef durumlarında tarihsel bir bütünlüğü sağlamak için eski ve yarım kalmış notlardan da yararlanabiliyorlardı. İlmî anlayışlarında Tanzimat’a kadar İslâm tarih yazıcılığı geleneği etkiliydi. 18. yüzyıl başında Dîvân-ı Hümâyun kalemleri arasında sonrasında ise Bâbıâli’de Sadâret mektupçuluğu ve Amedî kalemleri çatısına giren memuriyette II. Meşrutiyet arifesi ve sonrasında daha çağdaş yazımların verilmesi söz konusuydu. Memuriyete olan ilginin azalmasında basın-yayın faaliyetleri ile Osmanlı entelektüel yaşantısının Batı sahasına girişle beraber çeşitlenmesi etkili olmuştu.

II. Meşrutiyet dönemiyle birlikte Batı'daki yöntem ve yaklaşımlar Türk tarihçiliğinde de etkili olmaya başlamış; Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Atatürk'ün öncülüğünde "yeni tarih" anlayışı ortaya çıkmış, kronolojik tarih anlayışından kurtulmak amaçlanmıştır. Atatürk, Türk tarihinin yalnızca İslam ve Osmanlı tarihinden ve kronolojiden ibaret olmadığını belirterek Türk tarihinin araştırılması amacıyla 1931 yılında "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti"ni (Türk Tarih Kurumu) kurdurmuştur.

Yaz saati uygulaması (YSU), herhangi bir ülkede veya bölgede gün ışığından, sabahları daha az, öğleden sonra daha çok yararlanmak üzere, periyodik olarak, saatlerin belirli bir miktarda değiştirilmesidir. Genellikle, bu uygulama kapsamında saatler ilkbahar başlangıcında bir saat ileri, sonbaharda ise bir saat geri alınır. Çağdaş yaz saati uygulaması ilk defa 1895 yılında Yeni Zelandalı bir böcekbilimci olan George Vernon Hudson tarafından önerildi. O günden sonra birçok ülke bu uygulamayı benimseyerek kullanmaya başladı. Bununla birlikte, yaz saati uygulamaları ülkeler arasında farklılık gösterebilir.
Yaz saati uygulaması tartışmalıdır. Gün ışığından daha çok yararlanmak için gündüz saatlerine bir saat eklenmesi satış, spor ve iş saatlerine bağlı çeşitli etkinlikleri olumlu yönde etkilerken tarım, gece eğlenceleri gibi güneş ışığıyla beraber biten etkinliklere olumsuz etki yapar. Öte yandan, öğle saatlerine bir saat daha eklemek, trafik kazalarından kaynaklanan ölüm oranlarını da azaltmaktadır. Ne var ki, uygulamanın sağlık ve suç oranları üzerindeki etkisi daha az belirgindir. Her ne kadar uygulamanın ilk hedeflerinden biri akşam saatlerindeki aydınlatma enerjisi tüketimini kısmak olsa da, günümüzde çağdaş ısıtıcı ve serinletici cihazların yaygınlaşmasıyla birlikte bu amacından sapmaya başladı. Öyle ki, 20. yüzyıl başlarında elektrik temel olarak aydınlatmada kullanılıyordu. Teknolojik gelişmeler yeni elektrik kullanım alanları yaratınca buradan elde edilen tasarruf azaldı. Bu bakımdan bu uygulamanın kullanılması çelişkili ve tutarsız bir hâl almaya başladı.
YSU'da ara sıra meydana gelen kaymalar başka zorlukları da beraberinde getirir. Bundan dolayı, zaman kaydetmede ve görüşmelerle yolculukların ayarlanmasında, faturalandırma, arşivcilik gibi işlerde, tıbbi cihazların ve iş makinelerinin kullanımı ile uyku düzeninde sorunlar meydana gelir. Yazılımlar genellikle bilgisayarların saatlerini otomatik olarak ayarlar. Ne var ki, bunun sınırları vardır ve özellikle YSU kuralları değiştiğinde hata olasılığı artar.

Her ne kadar günümüzde kullanılmasa da, birçok antik medeniyet günlük çizelgelerini gün doğuşu ve batışına odaklayarak çağdaş YSU'dan daha esnek ve dakik zaman ayarlamaları kullanıyorlardı. Gündüzü, tüm günün uzunluğunu değiştirmeyecek şekilde on iki eşit parçaya bölerek yaz aylarında saatlerin daha uzun olmalarını sağlarlardı. Örneğin, Antik Roma'daki su saatleri yılın farklı ayları için farklı ölçekler barındırmaktaydı: kışın yaşanan gündönümü sırasında Roma'nın bulunduğu enlemde gün doğumundan sonraki üçüncü saat hora tertia, çağdaş saat sisteminde 09:02'ye karşılık gelmekte olup 44 dakika sürmekteydi. Aynı saat, yazın yaşanan gündönümü sırasında ise 06.58'e karşılık gelmekte olup 75 dakika sürmekteydi. Antik dönemden sonra, eşit uzunluklu standart saatlerin kullanımı yavaş yavaş eşit olmayan uzunluktaki saatlerin yerini almaya başladı. Böylelikle günlük zaman mevsimlere göre değişiklik göstermiyordu. Eşit olmayan uzunluktaki saatlerin kullanımı Aynoroz'daki manastırlarda ve bazı Yahudi kutlamalarında olduğu gibi, kimi yerlerde hâlen geleneksel olarak kullanılmaktadır.
"Erken yatıp erken kalkmak, kişiyi sağlıklı, zengin ve akıllı yapar" özdeyişinin sahibi olan Benjamin Franklin, Amerika Birleşik Devletleri'nden Fransa'ya elçi olarak yollandığı sırada, Paris halkının mum israfını önlemesi ve gün ışığından daha çok yararlanması için imzasız bir mektup yayımladı. Bu 1784 yergisi, panjurları vergilemek, mumları karneye bağlamak ve insanları gün doğumu sırasında kilise çanları ve top ateşiyle beraber uyandırmak gibi öneriler içermekteydi. Franklin, YSU'yu önermedi; antik Roma'da olduğu gibi 18. yüzyıl Avrupası da kesin bir zaman çizelgesi tutmamayı sürdürdü. Ancak bu, Franklin'in döneminde standart bir hal almaya başlayan demiryolu ve iletişim hatlarının gelmesiyle değişmeye başladı.
Çağdaş YSU ilk defa Yeni Zelandalı bir böcekbilimci olan George Vernon Hudson tarafından önerildi. Vardiyalı bir işte çalışan Hudson, böcek toplamak için yeterli zaman bulmaktaydı. Öyle ki, bu onu gün batımından önceki son saatlerin önemini sorgulamaya itti. 1895 yılında Hudson, Wellington Felsefî Topluluğu'na bir bildiri yollayarak iki saatlik bir değişimi kapsayan yaz saati uygulamasını önerdi. Bu öneriye Christchurch çevresinden hatrı sayılır bir ilgi belirdi. Bunun ardından Hudson, benzer bir bildiriyi 1898 yılında bir kere daha yolladı. Pek çok yayın, yanlış bir biçimde YSU'nun mucidi olarak ünlü bir İngiliz müteahhit olan William Willett'ı gösterdi. Willett da Hudson'dan bağımsız olarak 1905 yılında kahvaltıdan önce çıktığı bir gezintide Londra'daki insanların pek çoğunun yaz günlerinin ilk saatlerinde uyuyor olduklarını keşfederek benzer bir uygulama tasarladı. Ayrıca, hırslı bir golfçü olan Willett, akşam karanlığının çabucak çökerek golf oynamasına engel olmasından da rahatsızlık duyuyordu. Onun çözümü de yaz aylarında saatleri ileri almak oldu. Bu önerisi Hudson'un önerisinden iki yıl sonra gerçekleşti.
Aşağıda yer alan Siyaset başlığında anlatıldığı üzere, Willett'ın bu önerisi 1915 yılında ölümüne kadar Birleşik Krallık'ta ilgi çekmedi. Ancak I. Dünya Savaşı'nda Almanya, müttefikleri ile beraber elinde bulunan topraklarda 30 Nisan 1916 tarihinden itibaren bu uygulamayı benimseyerek Avrupa'da bu uygulamayı kullanan ilk devlet oldu. Uygulamanın ilk kullanım amacı savaş sırasındaki kömür kullanımından tasarruf etmekti. Daha sonraları Birleşik Krallık, müttefikleri ve Avrupa'da savaşta yer almayan birçok devlet bu uygulamayı benimsemeye başladı. Rusya ve diğer başka ülkeler bir yıl sonra bu uygulamayı kullanmaya başlarken Amerika Birleşik Devletleri bunu 1918 yılında kullanmaya başladı. Bu zamandan sonra birçok ülkede uygulamalar konusunda yeni kanun ve düzenlemeler yürürlüğe kondu.

Tipik bir saatlik uygulamada ilkbahar aylarında bir bölgedeki yerel zaman dilimi 2.00 iken, saatler bir saat ileri alınarak 03.00'a ilerletilir. Böylelikle o gün yirmi üç saat olur. Aynı şekilde, sonbahar aylarında saat ilerletilmiş halde iken 02.00'ı gösterdiğinde, saatler bir saat geri alınarak 01.00'ı gösterecek biçimde ayarlanır. Bu geri dönüşten sonraki gün yirmi beş saattir. Dijital göstergeli uygulamada yaz saati 02:00'yi tam olarak okumaz. Saat 01:59:59.9'a geldiği anda ya ileriye 03:00:00.0'e gider ya da geriye 01:00:00.0'e döner. Örneğin, Eşgüdümlü Evrensel Zaman'daki standart yerel saat YSU'da UTC+11.00 olurken standart UTC−10 yerel saat, YSU'da UTC−9 olur.
Saat değiştirme hafta sonu gecesi uygulanarak gün içindeki iş akışının bozulmasının önüne geçilir. Genelde değişiklik bir saat yapılmakla birlikte Avustralya'nın Lord Howe Adası yarım saat uygulamaktadır. Geçmişte yirmi dakikadan iki saate kadar değişen yaz saati uygulamaları yapılmıştır.
Değişiklik yapılacağı zaman komşu ülkeler arasındaki koordinasyonlar değişiklik gösterir. Avrupa Birliği üyelerinin hepsi aynı anda, saat 01:00 UTC'de değişikliğe giderler. Böylece, DAS her zaman OAS'nın bir saat önünde kalmış olur. Farklı zaman dilimlerinde yer alan komşu ülkeler farklı bir yol izlediklerinde geçici olarak bir iki saat için başka bir zaman diliminin ötesine veya dilimine geçebilir. Kuzey Amerika genel olarak yerel saat 02:00'da saatleri değiştirir, böylece örneğin, Sıradağlar Zaman Dilimi geçici olarak Pasifik Zaman Dilimi ile aynı zamanda yer alır veya onun 2 saat önüne geçer. Avustralya eyaletlerinin bir standardı yoktur. Hatta tarih olarak bile anlaşamazlar. Örneğin, 2008'e YSU uyumlu eyaletler 5 Ekim'de saatlerini değiştirirken Batı Avustralya 26 Ekim'de, yani 21 gün sonra saati değiştirmiştir.
Başlangıç ve bitiş tarihleri konuma ve yıla bağlı olarak değişir. 1996'dan beri Avrupa Yaz Saati, mart ayının son pazar gününden ekim ayının son pazarına kadar uygulanmaktadır. Önceleri Avrupa Birliği'nde kurallar tam olarak oturmamıştı. 2007'den başlayarak, Birleşik Devletler'in büyük bölümü ile Kanada'da YSU, martın ikinci pazarından kasımın ilk pazarına kadar, hemen hemen yılın üçte ikisinde uygulanmaktadır. 2007'de ABD'deki değişiklik 2005 Enerji Politikası Yasası'nın bir parçasıydı. 1987'den 2006'ya kadar, başlangıç ve bitiş tarihleri nisanın ilk pazarı ile ekimin son pazarıydı ve Amerika Kongresi önceki tarihlerdeki uygulamayı devam ettirdi. Şimdi ise, bir enerji tüketim çalışması yapıldı.

Güney Yarımküre'de başlangıç ve bitiş tarihleri terstir. Örneğin, Şili anakarasında YSU saati ekimin ikinci cumartesinden martın ikinci cumartesine kadar ve 24:00 yerel saatlik değişimlerledir. Bu yüzden, Birleşik Krallık ve Şili anakarası arasındaki saat farkı, yıla bağlı olarak dört veya beş saat olabilir.

Şili'nin batısı, İzlanda ve diğer alanların zaman dilimlerindeki sapmalar, YSU'nun yıllık dönüşümünün etkisiyle batıya doğrudur. Bu etkiler saat uygulamasından bağımsızdır. Örneğin, Saskatoon ve Saskatchewan'da, 106° 39′ W boylamında, ideal Dağ Zaman Dilimi (105° W) merkezinin az batısındadır. Saskatchewan'da saat, Amerikan Merkezi Saat Diliminin (90° W) yıllık dönüşümündedir. Bu yüzden, Saskatoon daima güneş saatinin 67 dakika ilerisindeyken Hindistan'ın güneydoğusu ve diğer birkaç alanda saat dilimindeki sapmalar doğuya doğrudur. Bu da, YSU'nun zararınadır. Birleşik Krallık İrlanda, YSU'yu 1968'den 1971'e kadar uyguladı. Fakat kullanışlı olmamasından dolayı, özellikle kuzey bölgelerde artık uygulamadan vazgeçti.
Fransa'nın batısı, İspanya ve diğer alanların yaz saati dilimlerindeki sapmalar YSU'nun kış saati uygulamasının etkisiyle bir saat artar. Örneğin, Alaska'daki Nome şehri 165° 24′ W boylamında ve ideal Samoa Zaman Dilimi (165° W) merkezinin batısındadır. Fakat Nome, Alaska Saat Dilimini (135° W) YSU ile uygular. Bu yüzden Some güneşten, kışın yaklaşık iki saat, yazın ise yaklaşık üç saat ileridir. Çifte yaz saati uygulaması nadiren, bazı özel durumlarda benimsenir. Örneğin, Britanya bu tarz bir uygulamayı II. Dünya Savaşı sırasında kullanmıştır.
YSU, güneş doğuş saatinin neredeyse hiç değişmediği ekvator yakınında genellikle uygulanmaz. Bazı ülkelerin ise sadece bazı bölge

Yeni Kronoloji Anatoli Fomenko ile Gleb Nosovski'nin öne sürdüğü sözdehistorik teorinin adı. Bu teoriye göre, günümüzde kabul gören kronoloji tamamıyle hatalı ve yanlış düzenlenmiştir. Fomenko'nun bu çalışmasının ilham kaynağı, şair, bilim insanı ve devrimci Nikolay Aleksandroviç Morozov'un astronomik eserleridir. Anatoli Fomenko'nun adı ile anılan yeni kronolojiye, Gleb Nosovski (d. 1958) ile Vladimir Kalaşnikov (1942-2001) gibi başka Rus matematikçiler de katkıda bulunmuşlardır.
Fomenko grubunun temel tezi, günümüzde 'gerçek' diye bilinen tarihi olaylarla kişilerin aslında düş ürünü olduğu varsayımına dayanıyor. Bu tez, Firavunlardan'dan Büyük İskender'e tarihteki çok sayıda kahramanla onların döneminde geçtiği sanılan olayların başka kişilerle başka olayların 'yazınsal kopyaları' olduğunu ileri sürüyor. Fomenko, olaylar ve kişilerle ilgili ayrıntılı bilgiler edinilen tarihi belgelerin ait oldukları dönemin belirlenmesinde kullanılan 'karbon 14 yöntemini' de güvenilir bulmuyor. Grup üyeleri, binlerce tarihi belgeyi içeren araştırmaları sırasında, ayrı zaman dilimlerinde birbirine çok benzeyen olaylarla karşılaşıyor ve bunları 'tek bir doğrunun uzantıları' olarak yorumluyor.

Yeni kronoloji günümüzde bilinen kronolojiden daha kısadır. Fomenko'ya göre; en eski tarih 800'lü yıllara gitmektedir. 800 - 1000 yılları arasında yaşanan olaylar hakkında sağlıklı herhangi bir bilgi mevcut değildir. Klasik kronolojinin tarihlediği en eski olayların 1000 - 1500'lü yıllar arasında cereyan ettiğini öne süren Fomenko, İsa'nın doğumunun 1152 yılı olduğunu iddia etmektedir.
Klasik kronoloji hakkında benzer görüşler, Orta Çağ bilim adamlarından Jean Hardouin (1646-1729) tarafından da öne sürülmüştür. Hardouin de bilinen eski tarihlerin aslında o kadar eski olmadığını, inanılan tarihin aslında çok daha yakın bir zaman olduğunu öne sürmüştür.
1685 yılında Hardouin, klasik kronolojının önemli kaynakları arasında yer alan ve Romalı doğal filozof ve asker olan Gaius Plinius Secundus (d:79) tarafından yazılan Doğal Tarih isimli kitaptaki Roma ve Eski Yunan’a dair bölümlerin Benedikten papazları tarafından değiştirildiğini öne sürmüştür.
Fomenko, Nikolay Morozov’un ortaya koyduğu şüphe uyandıran iddialarla 1973 yılında ilgilenmeye başlamıştır. 1980 yılında diğer matematikçi arkadaşlarıyla birlikte Moskova Devlet Üniversitesi’nde araştırmalar yapan Fomenko, tarihle ilgili yeni matematiksel metotlar üzerine yazılar yayımlamaya başlamıştır.

Yeni Kronoloji'nin ortaya koyduğu iddialardan bazıları şu şekilde sıralanabilir.

Bildiğimiz evrensel anlamda kabul edilen kronoloji yanlıştır.
Sözdebilimsel hesaplamalara dayalı kronoloji Josef Jüst Skaliger, Dionisius Petavius ve Sethus Calvisius tarafından uydurulmuş ve Batılı tarihçiler arasında yaygınlaştırılmıştır.
Arkeolojik tarih saptama yöntemleri ve arkeometrik yöntemler hatalıdır, buna karbon testi de dahildir.
11. yüzyıl öncesine ait inanılabilirliği olan tek bir belge bulunmamaktadır.
Eski Roma, Yunan ve Mısırlılara ait bilgiler Rönesans döneminde rahipler tarafından oluşturulmuştur.
İsa, 1152 yılları civarında doğmuş ve 1185 yılında Yuşâ Tepesi'nde çarmıha gerilmiştir. İsa olarak tanınan kişiyle Basileios ve I. Andronikos aynı kişidir. İsa, Bizans imparatoru I. Andronikos olarak 1183-1185 yılları arasında Yoros Kalesi'nde saltanat sürmüştür.
Batılılar haçlı seferi için 1000 yıl beklememiş, İsa'nın katlinden hemen 30 yıl sonra ilk haçlı seferini gerçekleştirmişlerdir. Truva Savaşı ve haçlı seferi gerçekte aynı olaydır ve hepsi Yoros Kalesi'nde gerçekleşmiştir.
İncil ve Eski Ahit, Orta Çağ olaylarının anlatımıdır. Yoros Kalesi, İncil'deki Yeruşalim (12-13 yüzyıllar arasında) ve Truva aslında aynı yerlerdir. Fomenko ve Nosovski'ye göre; Konstantinopolis ve Eski Ahit'teki Yeruşalim (14-16 yüzyılları arasında) aslında aynı yerlerdir.
Ayasofya aslında Kanuni Sultan Süleyman ile aynı kişi olan Süleyman'ın tapınağıdır.
Romanov Hanedanı ve Batılı tarihçiler sahte bir Rus tarihi yazdılar (Yemelyan Pugaçov'nun "isyanı" 1773-1775 yy. içine alarak). Ruslar, Orta Çağ'daki Moğollar ve Türklerle aynı ırktan gelmektedir.

Yalancı Türk tarihini 19. yüzyılda Yunanlar, İngilizler ve Fransızlar yazdılar.
Türklerle Ruslar uzun süre Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'yı birlikte yönetti, Mısır piramitleri de bu imparatorluk döneminde yapıldı.
Mısır piramitleri Türkler tarafından yaptırılmıştır.

Bir matematikçi olan Fomenko'nun görüşleri pek çok tarihçi tarafından kabul görmemekle birlikte geniş kitlelerin ilgisini çekmektedir. Rusya özel okulları dizisinde yeni kronoloji okutmaktadır. Fomenko'yla Nosovski'nin kitapları İngilizce, Sırpça ve Bulgarcaya çevrilmiştir. Bulgaristan Bilimler Akademisinin üyesi olan Yordan Tabov matematiksel kronoloji kullanılarak Balkan tarihi seçenek versiyonunu öne sürmüştür.
1999-2001 yılları arasında ünlü satranç oyuncusu Garri Kasparov'da yeni kronolojinin önemli destekçilerinden biriydi. Mesela Kasparov, Büyük Tartarya Devleti'nin 1616-1776 civarında Sibirya, Uzak Doğu ve Kuzey Amerika'nın topraklarında varolduğu iddiasını propaganda yaptı. Fakat sonradan Garri Kasparov, yeni kronolojinin varsayımsal bölümünü kabul etmemesi bahanesiyle Anatoli Fomenko ve Gleb Nosovski ile işbirliğini kesti.

Yeni Kronoloji Projesi Resmi Sitesi / Официальный Cайт Проекта Новая Хронология 19 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Anatoli Fomenko’nun Tarih Tezleri

bölüm Знаем ли мы свою Историю? (Tarihimizi biliyor muyuz?) (52:46 245,78Mb)
bölüm На чём основана История (Tarihin temelini ne oluşturuyor?) (52:04 241,88Mb)
bölüm Истину можно вычислить (Gerçek hesabı mümkündür) (52:10 240,13Mb)
bölüm Алхимия пирамид или как строили в древнем Египте (Eski Mısır'daki piramitler nasıl inşa edildi?) (52:11 245,09Mb)
bölüm Тайна египетских зодиаков (Mısır Zodyakları'nın Sırrı) (54:01 252,32Mb)
bölüm Господин Великий Новгород, кто ты? (Gospodin Velikiy Novgorod, kimsin?) (52:06 242,15Mb)
bölüm Куликово поле. Битва за Москву (Kulikovo tarlası. Moskova Meydan Muharebesi) (52:32 247,21Mb)
bölüm Русь-Орда (Rusya Orda Devleti) (53:02 248,13Mb)
bölüm В каком веке жил Христос? (İsa hangi yüzyılda yaşadı?) (55:38 260,93Mb)
bölüm Забытый Иерусалим (Unutulmuş Yeruşalim) (53:21 249,87Mb)
bölüm Московский Кремль (Kremlin) (51:15 238,03Mb)
bölüm Реконструкция истории (Evrensel Tarihin Yeniden Düzenlenmesi) (57:50 272,54Mb)

Yeniden düzenlenmiş Jülyen takvimi ya da Geliştirilmiş Jülyen Takvimi, 1923'te Sırp bilim insanı Milutin Milanković tarafından hem Jülyen hem de Gregoryen takvimlerine daha doğru bir alternatif olarak önerilen bir takvimdir.
Her dairede üç yüz altmış derece ve her derece üçer menzil mesafedir. Fırdolayı bütün dünya bin seksen menzil olur
Cisim ışık hızına yaklaştıkça zamanı iyice yavaşlatır ve ışık hızına ulaşıldığı noktada zamanda bükülme gerçekleşir. Teorik olarak ve gerekli hesaplamaları yaptığımızda uzayın her noktasında aynı zaman algısına sahip olmadığımız anlaşılabilir.
v=hız (ışık hızı cinsinden)
Denklemde c'ye 1 dersek o zaman v'ye 0,999 diyoruz. t'ye ise gözlemci 1 saat seyahat edeceği için 1 diyoruz (dakika cinsinden 60 da yazabilirsin o zaman sonucu da dakika cinsinden elde edersin) ve çözümlediğimizde sonuç 22,36 saat çıkıyor. Yani ışık hızının yüzde 99,9'u kadarlık bir hız ile 1 saat boyunca hareket edersek dünyadakiler için 22,36 saat (neredeyse 1 gün) geçiyor.
Işık hızı Genellikle c sembolüyle gösterilir. Tam değeri saniyede 299.792.458 metredir. (Yaklaşık olarak 300.000 km/s olduğu söylenir.) Metrenin uzunluğu bu sabitten ve uluslararası zaman standardından hesaplanmıştır.

Işık saniyesi:	1 Ls	300.000 km
Işık dakikası:	1 Lm	18 milyon km
Işık saati:	1 Lh	1,1 milyar km
Işık günü:	1 Ld	26 milyar km
Işık yılı:	1 Ly	9,5 trilyon km
Attosaniye cinsinden ifade edilebilecek zamanlar:

1 attosaniye: ışığın iki hidrojen atomunun uzunluğunu taşıması için geçen süre
24 attosaniye: zamanın atomik birimi
43 attosaniye: henüz oluşturulmamış en kısa lazer ışını darbeleri
53 attosaniye: oluşturulan lazer ışığının en kısa ikinci darbeleri
100 attosaniye: moleküler hareketin en hızlı görüntüsü
200 attosaniye (yaklaşık): berilyum-8'in yarılanma süresi, yıldızlarda karbon ve daha ağır elementlerin sentezi için üçlü alfa süreci için en fazla süre
320 attosaniye: elektronların atomlar arasında aktarılması için geçen tahminî süre

Yüzyıl veya asır kelime anlamı olarak arka arkaya gelen yüz yılı anlatmak için kullanılır. Ancak aslında yüzyıl terimi yüz tane yıldan oluşmak zorunda değildir. 0 yılı ile başlar ve 99 yılı ile biterler. 0 başlangıç kabul edilir ve takip eden an 1. yıldır. 0 milat kabul edilmesi tarihçiler tarafından yapıldığı için tarih hesaplamalarında 0-99 olarak yüzyıl 0-24 1. çeyrek 25-49 2. çeyrek 50-74 3. çeyrek 75-99 4. çeyrek olarak kullanılmaktadır.
Pratikte bazı yüzyıllar 100 yıldan daha kısa, bazıları daha uzun sürmüştür. Hatta farklı milletlerde veya bölgelerde aynı zaman dilimi içinde farklı yüzyılların yaşanması mümkündür. Örnek olarak, modern tarih çözümlemelerinde; Osmanlı Devleti için 19. yüzyıl, Avrupa gibi 1789'da Fransız İhtilali ile birlikte başlamış ve 1914'te I. Dünya Savaşının başlamasıyla bitmiş kabul edilir.

Yıldız günü, Dünya'nın kendi çevresinde tam bir dönüş yaptığı süredir. Bu süre 23 saat 56 dakikadır.

Dünya'nın çeşitli hareketleri varsa da, gün uzunluğunu denetleyen iki hareket vardır.

Dünya'nın kendi çevresindeki hareketi
Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi
Her iki hareket de batıdan doğuya doğrudur. Bu sebepten, bir gün içinde Dünya hem kendi çevresinde doğuya doğru döner, hem de Güneş çevresinde doğuya doğru döner.
Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi eliptiktir. Fakat elipsin dışmerkezliği çok az (0,017) olduğundan hareket çembersel sayılabilir. Çember iç açısının 360 derece, bir yıl uzunluğunun da yaklaşık olarak 365 gün olduğu göz önüne alınırsa, Dünya'nın Güneşi çevresindeki yörüngesinde her gün Güneş'e göre, yaklaşık olarak 1 derece hareket ettiği ortaya çıkar.

Günlük hayatta gün olarak belirtilen 24 saatlik zaman, yukarıda verilen iki hareketin toplamından oluşur. Bu hareketler Dünya'nın kendi çevresindeki 360 derecelik dönüşü ile, Güneş çevresinde yaklaşık 1 derecelik dönüşüdür. Bir başka deyiş ile, Dünya üzerinde bir noktanın tepe noktasında bulunan Güneş'in yeniden aynı noktaya gelmesi için Dünya'nın kendi çevresinde 360 değil, yaklaşık 361 derece dönmesi gerekir. Bu sebeple günlük hayattaki 24 saatlik gün gerçekte Dünya'nın kendi çevresindeki dönüş süresinden daha uzun bir süredir.
Sağdaki şekilde bu durum gösterilmiştir. Birinci gün, Güneş Dünya'daki a olarak işaretlenmiş bölgenin tepe noktasındadır. İkinci gün, Dünya kendi çevresinde 360 derecelik tam bir dönüş yapmış, fakat Güneş a bölgesinin tepe noktasına gelememiştir. Güneş'in tepe noktasına varması için, Dünya dönüş hareketinin θ açısı kadar daha devam etmesi gerekmektedir. (Şekildeki büyüklük ve açılar abartılıdır.)
Güneş'in tepe noktasına varması için Dünya'nın yaptığı yaklaşık 361 derecelik dönüş süresine Güneş günü, Dünya'nın kendi çevresinde yaptığı 360 derecelik dönüş süresine ise yıldız günü (sideral day) denir. Buna karşılık Yıldızların her gece gökyüzünde aynı konuma gelmeleri için ise 360 derecelik dönüş yeterlidir. (Günlük hayatta kullanılan gün Güneş günüdür. Bilimde ise genellikle yıldız günü daha önemlidir.)

Yaklaşık değer verilerek söylenirse, bir yılda 365 gün ve 6 saat (365,25 gün) vardır. Gerçekte ise yapılan duyarlı ölçümlere göre (noktadan sonra altı hane ile) yıl uzunluğu 365,242190 gündür (ya da 31.556.925 saniye). Burada gün sözü ile Güneş günü kastedilmektedir.
Yıldız günü iki yolla bulunabilir:

Dünya kendi çevresini olan 360 dereceyi döndükten sonra Güneş'in gökte değişen konumunu yakalamak için bir θ açısı daha dönmektedir. Her gün fazladan dönülen bu açıların toplamı bir yıl içinde 360 derece olacaktır. Şu halde bir gün içinde fazladan dönülen açı;

  
    
      
        ϕ
        =
        
          
            360
            
              365
              ,
              242190
            
          
        
        =
        0
        ,
        9856473
      
    
    {\displaystyle \phi ={\frac {360}{365,242190}}=0,9856473}
  

Bu Dünya'nın her Güneş gününde 360,9856473 derece döndüğü anlamına gelir. Bu süreye biz 24 saat ya da (24•3.600=) 86.400 saniye deriz. Şu halde 360 derecelik yıldız gününün süresini bulmak için bir orantı kurmak yeterlidir.

  
    
      
        
          
            
              T
              
                y
              
            
            
              T
              
                g
              
            
          
        
        =
        
          
            360
            
              360
              ,
              9856473
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {T_{y}}{T_{g}}}={\frac {360}{360,9856473}}}
  

Burada Ty yıldız gününün süresi ve Tg de Güneş gününü süresidir. (86.400 sn)

  
    
      
        
          T
          
            y
          
        
        =
        
          
            
              86.400
              ⋅
              360
            
            
              360
              ,
              9856473
            
          
        
        ≈
        86.164
        ,
        1
      
    
    {\displaystyle T_{y}={\frac {86.400\cdot 360}{360,9856473}}\approx 86.164,1}
  

Aynı hesap bir yıllık süre göz önüne alınarak da yapılabilir. Güneş gününe göre bir yıl 365,242190 gündür. Aynı süre yıldız gününe göre bundan bir gün uzundur. (Aradaki bir günlük fark Dünya'nın fazladan döndüğü açının karşılığıdır.) Dolayısıyla, yıldız gününe göre bir yıl 366,242190 gündür. Gün sayıları arasındaki orana Z denirse,

  
    
      
        Z
        =
        
          
            
              366
              ,
              242190
            
            
              365
              ,
              242190
            
          
        
        ≈
        1
        ,
        002737909
      
    
    {\displaystyle Z={\frac {366,242190}{365,242190}}\approx 1,002737909}
  

Gün sayısındaki artış gün süresi ile ters orantılı olduğundan,

  
    
      
        
          T
          
            y
          
        
        =
        
          
            
              T
              
                g
              
            
            Z
          
        
        =
        
          
            86.400
            
              1
              ,
              002737909
            
          
        
        ≈
        86.164
        ,
        1
      
    
    {\displaystyle T_{y}={\frac {T_{g}}{Z}}={\frac {86.400}{1,002737909}}\approx 86.164,1}
  

Her iki yolla da bulunduğu gibi bir yıldız gününün süresi

Aslında gün boyunca kullanılan bütün ölçüler Güneş gününe göredir. Ama gece boyunca gözlem yapanlar yıldız gününün farkını da saptayabilirler.
İki gece üst üste yıldız gözlemi yapan bir gözlemci yıldızların her gün bir önceki geceye göre, yaklaşık olarak 4 dakika kadar erken doğduğunu görecektir. Bu durum (karmaşık hareketi olan Güneş sistemi cisimleri bir tarafa bırakılırsa) gökteki bütün cisimler için geçerlidir. Böylelikle, her gün bir gün öncesine göre erken doğan yıldızlar mevsimden mevsime gökyüzünde yer değiştirirler. Sonuçta, yıldızlar tam bir yıl sonra gökyüzünde aynı noktaya dönmüş olurlar.
Zaten astrolojide  Güneş'in her ay farklı bir zodyak burcuna girdiği inanışının sebebi de budur.

12. yüzyıl, 1101'den 1200'e kadar sürmüş yüzyıldır.

1107 - I. Kılıç Arslan öldü.
1107 - Melikşah tahta çıktı.

1113 - II. Kılıç Arslan doğdu.

1125: 11 Haziran'da Kudüs Kralı II. Baldwin komutasındaki Haçlı ordusu, Azez Muharebesi'nde Selçukluları yendi.

1131 - II. Mahmud öldü
1131 - Ahmed Sencer tahta çıktı.
1134 - Danişment beyliği hükümdarı Melik Gazi öldü.
1138: 11 Ekim'de meydana gelen 1138 Halep depremi, Suriye'nin kuzeyinin büyük bölümünü harap etti.

1144 - Urfa'nın İmadeddin Zengi tarafından fethi. Bu olay sonucu I. Haçlı seferi sonunda kurulan Urfa Kontluğu yıkıldı.

1153 - Ahmed Sencer Oğuzlar'a esir düştü.
1156 - I. Rükneddin Mesud öldü.
1156 - Ahmet Yesevi öldü.
1156 - II. Kılıç Arslan tahta çıktı.
1157 - Büyük Selçuklu Devleti yıkıldı.
1157 - Ahmet Sencer öldü

1167 - Cengiz Han doğdu.

1171 - Ahi Evren doğdu.
1171 - Selahaddin Eyyubi, Fatımi halifeliğine ve Fatımiler Devleti'ne son verdi.
1176 - Miryokefalon Savaşı
1178 - Süleyman Şah'ın doğumu

1182 - I. Aleksios'un doğumu
1187 - Hıttin'de Selahaddin Eyyubi, Haçlıları ve Kudüs Krallığı'nı bozguna uğrattı.
1187 - Kudüs'ün Selahaddin Eyyubi tarafından fethi.

1192 - II. Kılıç Arslan'ın ölümü
1198 - Ertuğrul Gazi'nin doğumu

13. yüzyıl, 1201'den 1300'e kadar sürmüş yüzyıldır.

1202: Fibonacci'nin Liber Abaci'yi tanıtması.
1202: 27 Temmuz'da Gürcistan Krallığı ile Selçuklular arasında Basian Muharebesi gerçekleşti.
1200-1204 - IV. Haçlı Seferi
1201- Nasirüddin Tusi'nin doğumu
1202 - Saltukluların yıkılışı
1205 - I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ikinci kez tahta çıkışı
1206 - Cengiz Han, Moğolların Büyük Hanı ilan edildi.
1206: Memlüklüler yönetiminde Kuzey Hindistan'da Delhi Sultanlığı kuruldu.
1207 - Mevlâna Celâleddin-i Rumi'nin doğumu
1208 - Nasreddin Hoca'nın doğumu
1209 - Hacı Bektaş-ı Veli'nin doğumu (mutasavvıf)

1215 - Magna Carta'nın kabulü
1217-1221 - 5. Haçlı Seferi

1228-1229 - 6. Haçlı Seferi
1227 - Cengiz Han'ın ölümü

1230 - Yassıçemen Muharebesi
1231 - Harzemşahlar Devleti yıkıldı
1234 - Artukoğulları'nın Harput kolunun yıkılışı. Buranın Selçuklu Hanedanına geçişi.
1234 - İlhanlılar'ın hükümdarı Abaka Han'ın doğumu
1236 - Süleyman Şah'ın ölümü.
1238 - Yunus Emre'nin doğumu (mutasavvıf ve şair)

1243 - Kösedağ Savaşı
1248-1254 - 7. Haçlı Seferi

1254 - Marco Polo'nun doğumu (kaşif)
1256 - İlhanlılar'ın kuruluşu
1258 - I. Osman'ın doğumu (Osmanlı Devleti'nin kurucusu)

1260 - Ayn Calut Muharebesi Sultan Seyfeddin Kutuz, Moğollara ilk mağlubiyeti tattırdı.
1261 - 2. beylikler döneminin başlangıcı
1265 - Abaka Han'ın İlhanlılar'a hükümdar olarak gelmesi

1270-1272 - 8. Haçlı Seferi
1270 - William Wallace'ın doğumu (ünlü İskoçya liderı)
1273 - Mevlâna Celâleddin-i Rumi'nin ölümü
1274 - Nasirüddin Tusi'nin ölümü
1277 - Karamanoğulları'nda Türkçenin resmi dil olması

1280 - Karamanoğlu Mehmet Bey'in ölümü
1281 - Orhan Bey'in doğumu (Osmanlı Devleti'nin 2. sultanı)
1281 - Ertuğrul Gazi'nin ölümü
1282 - Abaka Han'ın ölümü
1284 - Nasreddin Hoca'nın ölümü
1287- Saru Batu Savcı Bey (Osman Gazi'nin Ağabeyi)nin ölümü.
1289 - X. Louis'in doğumu (Fransa kralı)

1292 - VI. İoannis'in doğumu
1299- Gündüz Bey (Osman Gazi'nin Ağabeyi)'nin İnegöl Savaşında Şehit olması.
1299 - Osmanlı Devleti'nin kuruluşu

Şeyh Edebali
Osman Gazi
Yunus Emre
Orhan Gazi
Tapduk Emre
I. Alaeddin Keykubad
II. Alaeddin Keykubad
III. Alaeddin Keykubad
El-Cezeri
Şemseddin Semerkandi
Abdullah bin Ahmed el-Baytar
Nasîrüddin Tûsî
Zekeriyya ibn Mahmud el-Kazvinî
İbn Nefis
Şemseddin Şehrezuri
El-Dimeşkî
Mevlana

Miladi 6. yüzyıl, 501'den 600'e kadar sürmüş yüzyıldır.

511: Frank Kralı olan I. Clovis'in ölümü.
1 Ağustos 527: Doğu Roma imparatoru I. Justinianus tahta çıktı.
533: Vandallar, Bizans İmparatorluğu tarafından yıkıldı.
537: Camlann Savaşı'nda Kral Arthur zafer kazandı.
550 - 558: Prokopius (tarihçi) tarafından Gizli Tarih yazıldı.
552: Kök Türk Devleti'nin Bumin Kağan tarafından kurulması.
14 Kasım 565: Doğu Roma imparatoru I. Justinianus'un imparatorluğu sona erdi.
568: Lombardlar, İtalya'yı ele geçirdi.
571: Muhammed'in doğumu.
580: Slavlar, Tuna'nın güneyine yerleşmeye başladı.
582: Kök Türklerin doğu ve batı şeklinde ikiye bölünmesi.
589: Vizigot Kralı I. Recaredo, Katolik oldu.
Glendalough manastırı, Kevin tarafından kurulmuştur.
Zen Budistleri Vietnam'a Çin'den giriş yaparlar.
Budist Jataka hikâyeleri Zerdüşti kral Khosrau'nun emriyle Farsçaya çevrilmiştir.
Budizm Japonya'ya giriş yaptı.
Ambazuces öldü.

Dionysius Exiguus Anno Domini sistemini geliştirir.
Tavla (nard), İran'da Burzoe tarafından icat edilir.
Satranç, İran'a Hindistan'dan giriş yapar ve değiştirilir.

Archaeoceti veya arkaik balinalar ("eski balinalar"; eski kaynaklarda zeuglodontlar), Erken Eosen ila Geç Oligosen dönemleri arasında yaşamış, parafiletik bir ilkel balina kladıdır. En erken balina radyasyonunu temsil eden bu balinalar, balina evrimindeki ilk ikiyaşamlı (amfibi) aşamaları içerir; bu nedenle Archeoceti, çağdaş balina grupları olan Mysticeti (çubuklu balinalar) ve Odontoceti'nin (dişli balinalar) de atalarıdır. Bu ilk evrimsel radyasyon, Hindistan ve Asya'yı ayıran sığ sularda meydana geldi (Eosen); su yaşamına iyi uyarlanmış türlerin  çeşitlenmesi ve çağdaş balinaların en erken örneklerinin görülmeye başlanması ise Oligosen'e dayanır.
İlk arkaik balinaların İpresiyen'de  (56-47,8 milyon yıl önce) ve Lütesiyen'de (47,8-41,3 milyon yıl önce) Hindistan-Pakistan yakınlarında yaşadığı bilinmektedir, Bartoniyen (41,3-38,0 milyon yıl önce) ve Priaboniyen'de ise (38,0-33,9 milyon yıl önce)  Kuzey Amerika, Mısır, Yeni Zelanda ve Avrupa'da bulunmuş birçok fosili vardır. Lutesiyen'in sonlarında balinalarım hareket tarzına ilişkin bir fikir birliği olmamasına rağmen, yaşayan balinalar kadar açık okyanusa iyi uyarlanmış olma olasılıkları çok düşüktür. Muhtemelen Afrika çevresinden Güney Amerika'ya ya da daha büyük olasılıkla Tetis Okyanusu üzerinsen (Avrasya ile Afrika arasında), Avrupa, Grönland ve Kuzey Amerika kıyı suları boyunca  Amerika'ya kadar ulaştılar.

West (1980), tarafından balina olarak tanımlanan pakicetidler, en erken balinalar olup uzun, ince bacaklara ve uzun, dar bir kuyruğa sahipti ve modern bir kurt boyutuna ulaşabiliyordu. Sadece kuzeybatı Hindistan ve kuzey Pakistan'daki tatlı su akıntılarındaki  çökeltilerde bulunmuşlardır ve muhtemelen yüzücüden ziyade dalgıçlardı.

Balinaların bir sonraki evrimleşmiş familyası olan Ambulocetidae pakicetidlere göre büyüktü ve sadece suda yaşıyordu. Görünüşü büyük ayakları ve güçlü bir kuyruğu olan timsah gibiydi. Tortular, kıyı bölgelerinde yaşadıklarını ve kompakt kemikleri, hızlı avcılardan ziyade pusuya düşürüldüklerini gösteriyor. Sadece Pakistan ve Hindistan'dan da bilinen ambulocetidler, ailenin geri kalanından 4 milyon yıl daha yaşlı olduğuna inanılan bilinen en eski balina Himalayacetus'u da içeriyor. 

Remingtonocetidlerin'nin kısa bacakları, düzleştirilmiş omurları ve güçlü bir kuyruğu vardı. Uzun burunları, minik gözleri ve kulak morfolojileri, görüşlerinin zayıf olduğunu ve işitme duyusunun baskın duyuları olduğunu gösteriyor. Onlar da sadece Pakistan ve Hindistan'da bulundu ve tortular, kıyı bölgelerindeki sığ sularda yaşadıklarını gösteriyor. Muhtemelen karaya çıkabiliyorlardı ve kuyruklarını yüzmek için kullanıyorlardı.

Hem Afrika hem de Amerika'da kalıntıları bulunmuş Protocetidae, arka bacakları ve güçlü bir kuyruğu olan suya daha iyi adapte olmuş ve oldukça fazla türleşmiş bir aileydi, kemikleri ise resifler gibi sığ ve sıcak okyanusları kolonileştiren güçlü yüzücüler olduklarını gösteriyordu. Deniz memelilerinin evrimini büyük ölçüde etkilediler (Geç Eosen), çünkü Dünya okyanuslarına yayıldılar. Uzun burunları, büyük gözleri ve daha önceki archaeoceti'lerden başın daha yukarısında bulunan bir burun açıklığı vardı.Bu da, modern deniz memelilerine benzer şekilde başlarını yatay olarak tutarak nefes alabilecekleri öne sürüyor. Dişleri farklıydı ve modern deniz memelilerinin çiğnemeyen dişlerine doğru gelişmeye başladı, muhtemelen aktif avcılardı. Karada hareket etme yetenekleri değişken görünmektedir: Rodhocetus ve Peregocetus'ta karada hareket edebileceklerini gösteren sakroiliak eklem vardır. Diğer cinslerde (Georgiacetus ve Aegicetus), pelvis vertebral kolona bağlı değildi, bu da arka bacakların vücut ağırlığını destekleyemeyeceğini gösterdi. Bazı cinslerin (Rodhocetus) büyük kürekleri oluşturan büyük arka ayakları vardı, oysa Aegicetus'un kendini suda ilerletmek için kuyruğunu daha çok kullandığı düşünülüyor.

Küçük arka bacakları ve kanat şeklindeki ön bacakları olan Basilosauridler, zorunlu olarak suda yaşıyorlardı ve okyanuslara hükmetmeye başladılar. Modern odontoceti ve mysticeti'nin ekolokasyon ve balenlerinden hâlâ yoksundular. Basilosaurineler ve dorudontineler, tüm iskeletin bulunduğu en eski zorunlu deniz memelileridir. Daha önceki archaeocetilerde bulunmayan bir dizi sucul adaptasyon sahiplerdi. Omur kolonundaki boyun omurları kısadır, torasik ve lomber omurlar benzer uzunluktadır, sakral omurlar kaynaşmaz, sakroiliak eklemler yoktur ve kısa kuyruğun bir top omuru vardır. Kürek kemiği geniş ve yelpaze şeklindedir, ön akromiyonlar ve küçük supraspinöz fossaları vardır. Dirsek kemikleri büyüktür ve enine düz olekranonlara sahiptir, bilekler ve distal önkollar ellerin düzleminde düzleşmiştir ve arka ayakları küçüktür.

Archaeoceti beş köklü aile içerir: Kekenodontidae'nin sınıflandırması ise  hala tartışmalıdır ve aile ya Archaeoceti, Mysticeti grubuna dahil edilmektedir, hatta bazı çalışmalar onu Delphinoidea'ya yerleştirilmiştir.

Cetartiodactyla
Archaeoceti
Pakicetidae (Thewissen, Madar & Hussain 1996)
Pakicetus (Gingerich & Russell 1981)
Nalacetus (Thewissen & Hussain 1998)
Ichthyolestes (Dehm & Oettingen-Spielberg 1958)
Ambulocetidae (Thewissen, Madar & Hussain 1996)
Ambulocetus (Thewissen, Madar & Hussain 1996)
Gandakasia (Dehm & Oettingen-Spielberg 1958)
Himalayacetus (Bajpai & Gingerich 1998)
Remingtonocetidae (Kumar & Sahni 1986)
Andrewsiphius (Sahni & Mishra 1975)
Attockicetus (Thewissen & Hussain 2000)
Dalanistes (Gingerich, Arif & Clyde 1995)
Kutchicetus (Bajpai & Thewissen 2000)
Remingtonocetus (Kumar & Sahni 1986)
Protocetidae (Stromer 1908)
Georgiacetinae (Gingerich et al. 2005)
Aegicetus (Gingerich et.al. 2019)
Babiacetus (Trivedy & Satsangi 1984)
Carolinacetus (Geisler, Sanders & Luo 2005)
Georgiacetus (Hulbert, Jr et al. 1998)
Natchitochia (Uhen 1998)
Pappocetus (Andrews 1919)
Pontobasileus
Makaracetinae (Gingerich et al. 2005)
Makaracetus (Gingerich et al. 2005)
Protocetinae (Gingerich et al. 2005)
Aegyptocetus (Bianucci & Gingerich 2011)
Artiocetus (Gingerich et al. 2001)
Crenatocetus (McLeod & Barnes 2008)
Dhedacetus
Gaviacetus (Gingerich, Arif & Clyde 1995)
Indocetus (Sahni & Mishra 1975)
Maiacetus (Gingerich et al. 2009)
Peregocetus
Protocetus (Fraas 1904)
Qaisracetus (Gingerich et al. 2001)
Rodhocetus (Gingerich et al. 1994)
Takracetus (Gingerich, Arif & Clyde 1995)
Togocetus (Gingerich & Cappetta 2014)
Basilosauridae
Basilosaurinae
Basilosaurus (Harlan 1834)
Basiloterus (Gingerich et al. 1997)
Eocetus (Fraas 1904)
Platyosphys
Dorudontinae
Ancalecetus (Gingerich & Uhen 1996)
Basilotritus (Goldin & Zvonok 2013)
Chrysocetus (Uhen & Gingerich 2001)
Cynthiacetus (Uhen 2005)
Dorudon (Gibbes 1845)
Masracetus (Gingerich 2007)
Ocucajea (Uhen et al. 2011)
Pontogeneus
Saghacetus (Gingerich 1992)
Stromerius (Gingerich 2007)
Supayacetus (Uhen et al. 2011)
Zygorhiza (True 1908)
Kekenodontidae
Kekenodon (Hector 1881)

Boynuzlugiller (Bovidae), gevişgetiren bir çift toynaklı familyası.
Bu 140 türden oluşan büyük familya sığır, koyun, keçi, manda, bizon, antilop ve ceylan gibi insanların uzun zamandır av ve ev hayvanı olarak faydalandığı birçok türü içermektedir.

En büyükleri olan ve 1000 kg ağırlığa varan bizondan en ufakları olan ve 5 kg ağırlığa varan dikdike kadar familyanın tüm 140 türünün ortak özelliği boynuzlara sahip olmalarıdır: Dört boynuzlu antilobun haricinde tüm boynuzlugillerin 2 adet boynuzu vardır. Bazı türlerde boynuzların boyu 1,50 m'yi bulur. Çoğu türde yalnızca erkeklerin boynuzları olur, dişilerin yoktur. Bu boynuzlar doğrudan kafatasına bağlı kemiktendir ve etrafları boynuz dokusu ile kaplıdır. Boynuzlugillerin boynuzları asla geyikgillerde ya da çatal boynuzlu antilopta olduğu gibi çatallı olmaz.
Boynuzlugillerin büyük çoğunluğu açık alanlarda yaşar ama ormanlarda veya dağlık alanlarda yaşayan türler de vardır.

Evrim açısından boynuzlugiller çok genç bir familyadır. Kesin olarak boynuzlugillere ait olduğu tespit edilebilmiş en eski kalıntılar, Miyosen çağında yaşamış olan Eotragus cinsinden kalmadır. Bu hayvanlar bugünkü Cephalophinae familyasına ait antiloplara benzemiş, çok küçük boynuzları olmuş ve asla bir ceylandan daha büyük olmamışlardır. Daha ancak Miyosen çağında şekillenmeye başlayan familyanın bugün tanıdığımız en mühim kolları Pliyosen çağında gelişmiştir. Miyosen çağında yalnızca Avrupa, Asya ve Afrika'da yayılım göstermiş olan boynuzlugiller familyası Pleistosen çağının buzul devrinde Kuzey Amerika'ya da dağılmıştır. Güney Amerika ve Avustralya'da da hiçbir zaman yabani boynuzlugiller yaşamamıştır. Günümüzde evcil boynuzlugiller dünyanın her ülkesinde bulunmaktadır.

Bu sınıflandırmada kullanılan kaynak: C. D. Simpson (Artiodactyls, in Anderson und Jones: Orders and families of recent mammals of the world, 1984).

Alt familya Cephalophinae
Cins Cephalophus
Cephalophus spadix
Cephalophus adersi
Cephalophus dorsalis
Cephalophus niger
Cephalophus nigrifrons
Cephalophus monticola
Cephalophus harveyi
Cephalophus jentinki
Cephalophus maxwellii
Cephalophus natalensis
Cephalophus ogilbyi
Cephalophus callipygus
Cephalophus natalensis
Cephalophus rufilatus
Cephalophus rubidis
Cephalophus weynsi
Cephalophus leucogaster
Cephalophus sylvicultor
Cephalophus zebra
Cins Sylvicapra
Sylvicapra grimmia
Alt familya Neotraginae
Cins Pelea
Pelea capreolus
Cins Oreotragus
Oreotragus oreotragus
Cins Ourebia
Ourebia ourebi
Cins Raphicerus
Raphicerus campestris
Raphicerus melanotis
Raphicerus sharpei
Cins Neotragus
Neotragus pygmaeus
Neotragus batesi
Neotragus moschatus
Cins Madoqua
Madoqua saltiana
Madoqua piacentinii
Madoqua guentheri
Madoqua kirki
Cins Dorcatragus
Dorcatragus megalotis
Alt familya Tragelaphinae
Cins Tragelaphus
Tragelaphus angasi
Tragelaphus buxtoni
Tragelaphus spekei
Tragelaphus scriptus
Tragelaphus strepsiceros
Tragelaphus imberbis
Tragelaphus eurycerus
Cins Taurotragus
Taurotragus oryx
Taurotragus derbianus
Cins Boselaphus
Boselaphus tragocamelus
Alt familya Alcelaphinae
Cins Damaliscus
Damaliscus hunteri
Damaliscus pygargus
Damaliscus lunatus
Cins Alcelaphus
Alcelaphus buselaphus
Cins Sigmoceros
Sigmoceros lichtensteinii
Cins Connochaetes
Connochaetes gnou
Connochaetes taurinus
Alt familya Hippotraginae
Cins Hippotragus
Hippotragus leucophaeus
Hippotragus equinus
Hippotragus niger
Hippotragus niger variani
Cins Oryx
Oryx dammah
Oryx leucoryx
Oryx gazella
Cins Addax
Addax nasomaculatus
Alt familya Reduncinae
Cins Kobus
Kobus ellipsiprymnus
Kobus megaceros
Kobus leche
Kobus kob
Kobus vardonii
Kobus vardonii
Cins Redunca
Redunca redunca
Redunca arundinum
Redunca fulvorufula
Alt familya Aepycerotinae
Cins Aepyceros - İmpala
Aepyceros melampus
Alt familya Antilopinae
Cins Antilope
Antilope cervicapra
Cins Ammodorcas
Ammodorcas clarkei
Cins Litocranius
Litocranius walleri
Cins Gazella
Gazella dorcas
Gazella saudiya
Gazella bennettii
Gazella gazella - Dağ ceylanı
Gazella bilkis
Gazella arabica
Gazella spekei
Gazella cuvieri
Gazella rufifrons
Gazella thomsonii
Gazella rufina
Gazella subgutturosa
Gazella leptoceros
Gazella dama
Gazella soemmeringii
Gazella granti
Cins Antidorcas
Antidorcas marsupialis
Cins Procapra
Procapra picticaudata
Procapra przewalskii
Procapra gutturosa
Cins Pseudonovibos
Pseudonovibos spiralis
Cins Sayga
Saiga tatarica
Alt familya Bovinae
Cins Tetracerus
Tetracerus quadricornis
Cins Pseudoryx
Pseudoryx nghetinhensis
Cins Bubalus
Bubalus bubalis
Bubalus mindorensis
Bubalus depressicornis
Bubalus quarlesi
Cins Syncerus
Syncerus caffer
Cins Bos
Bos taurus
Bos sauveli
Bos javanicus
Bos gaurus
Bos primigenius - Yaban öküzü
Bos primigenius indicus
Bos grunniens
Bos aegyptiacus
Cins Bison
Bison bison
Bison bonasus
Alt familya Caprinae
Cins Pantholops
Pantholops hodgsoni
Cins Capricornis
Capricornis sumatraensis
Capricornis swinhoei
Capricornis crispus
Naemorhedus
Naemorhedus goral
Naemorhedus baileyi
Naemorhedus caudatus
Cins Oreamnos
Oreamnos americanus
Cins Rupicapra
Rupicapra rupicapra - Çengel boynuzlu dağ keçisi
Rupicapra pyrenaica
Cins Myotragus]]
Myotragus balearicus
Cins Budorcas
Budorcas taxicolor
Cins Ovibos
Ovibos moschatus
Cins Hemitragus
Hemitragus jemlahicus
Hemitragus jayakiri
Hemitragus hylocrius
Cins Capra
Capra aegagrus
Capra ibex
Capra walie
Capra caucasica
Capra cylindricornis
Capra pyrenaica
Capra falconeri
Cins Pseudois
Pseudois nayaur
Pseudois schaeferi
Cins Ammotragus
Ammotragus lervia
Cins Ovis - Koyun
Ovis aries - Evcil koyun
Ovis orientalis
Ovis orientalis anatolica - Anadolu dağ koyunu, Türkiye.
Ovis vignei
Ovis vignei cycloceros
Ovis vignei punjabiensis
Ovis vignei cycloceros
Ovis ammon
Ovis ammon hodgsonii
Ovis ammon polii
Ovis nivicola
Ovis nivicola nivicola
Ovis nivicola lydekkeri
Ovis nivicola alleni
Ovis nivicola borealis
Ovis dalli
Ovis canadensis
Ovis canadensis canadensis
Ovis canadensis sierrae
Ovis canadensis nelsoni)
Ovis musimon
Yukarıda kaynak olarak gösterilen kitabın basımı sırasında Pseudoryx ve Pseudonovibos cinsleri tanınmamaktaydı. Bu yüzden sonradan eklenmiştir. Ayrıca Sayga antilobu modern bilim dikkate alınarak keçi ve ceylanların arasına konulmuşdur.
Antiloplar belli bir gruba dahil değildir. Boynuzlugiller familyası içerisinde birçok uzun boynuzlu, zarif yapılı, tropik türler, akrabalıkları dikkate alınmadan antilop olarak adlandırılır.

Wilson'un Mammal Species of the World (1993) başlıklı kitabında, Ceylan antilobu ilk kez keçicikler grubundan çıkarılıp Peleinae adlı ayrı bir alt familyaya konulmuştur. Bu tür Zoologların görüşüne göre boynuzlugillerin yaşayan en ilkel türüdür. Ayrıca bu kitapta Çiru ve Sayga keçimsilere değil ceylanımsılara ait olarak gösterilmiştir.
Diğer bir sınıflandırma deneyimi Gentry'nin The subfamilies and tribes of the family Bovidae (1992) başlıklı kitabında yapılmıştır. Gentry kladistik analizlerinden ve 112 türün iskelet özelliklerini araştırdıktan sonra Duiker ve sığırların farklılıklarına rağmen yakın akraba olduklarını ve birlikte Bovinae alt familyasına yerleştirilmeleri gerektiği sonucuna varmıştır. Ayrıca impala'yı sığır antilopları'na, ceylan antilobu ile saygayıda ceylanımsılara eklemiştir.

Boynuzlugillerin kladogramı şu şekilde yapılır:

Bovidae
 |-- N.N.
 |    |-- Neotraginae
 |    '-- Antilopinae
 '—N.N.
      |-- N.N.
      |    |-- N.N.
      |    |    |-- N.N.
      |    |    |    |-- Cephalophinae
      |    |    |    '-- N.N.
      |    |    |         |-- Alcelaphinae
      |    |    |         '—Aepycerotinae
      |    |    '-- N.N.
      |    |         |-- Hippotraginae
      |    |         '—Reduncinae
      |    '-- N.N.
      |         |-- Tragelaphinae
      |         '—Bovinae
      '-- Caprinae

Yukarıda da açıklandığı gibi birden fazla sınıflandırma yöntemi vardır. Bu kladogram da bu farklı görüşlerin arasından yalnızca birini göstermektedir.

Kondilartlar (Condylarthra), öncelikle Paleosen ve Eosen dönemlerinden bilinen, soyu tükenmiş plasentalı memelilerin resmi olmayan bir grubudur - daha önce bir takım olarak kabul edilmiştir. Erken, ilkel toynaklılar olarak kabul edilirler. Artık, Perissodactyla veya Cetartiodactyla'nın bir parçası olarak açıkça belirlenmemiş olan toynaklıları sınıflandırmak için bir çöplük olarak hizmet eden ve bu nedenle birçok ilgisiz soydan oluşan bir çöp sepeti taksonu olarak kabul edilmektedir.

Condylarthra her zaman sorunlu bir gruptu. Cope 1881 tarafından ilk kez tanımlandığında, Phenacodontidae, buradaki tip ve tek aileydi. Ancak Cope 1885, Condylarthra'yı bir takıma yükseltti ve genelleştirilmiş dişlere ve postkraniyal iskeletlere sahip çok çeşitli plasentaları içeriyordu. Daha yeni araştırmacılar (yani 2. Dünya Savaşı sonrası) daha kısıtlayıcı olmuştur; ya sadece sınırlı sayıda takson içerir ya da terimin tamamen terk edilmesini önerir. İlkel özelliklerinden dolayı condylarth'lar, yaşayan Artiodactyla, Cetacea, Perissodactyla, Hyracoidea, Sirenia ve Proboscidea'nın yanı sıra soyu tükenmiş Desmostylia, Embrithopoda, Litopterna, Notoungulata ve Astrapotheria dahil olmak üzere birçok toynaklı takımının ataları olarak kabul edilmiştir.
Prothero, Manning & Fischer 1988, aşağıdaki karakterlere sahip olan, ancak daha türetilmiş düzenlerde mevcut olan uzmanlıklardan yoksun olan condylarth'ları sınırlandırdı:

stapedial arterin superior ramusu petrozale kaymış veya kaybolmuş
mastoid foramen kayıp
bül varsa ektotimpanik oluşur
Düşük tüberkül kabartmalı nispeten bunodont dişler
ön-arka kısaltılmış alt azı dişlerinin trigonidleri
M 3'te (alt üçüncü molar) büyük, arkaya doğru çıkıntı yapan hipokonülid
astragalus'un başı kısa ve sağlamdır

Dinozorların ortadan kaybolması, büyük memeli otçulları için ekolojik bir niş açtı. Bazı condylarths nişi doldurmak için gelişti, diğerleri ise böcek öldürücü olarak kaldı. Bu, Paleosen boyunca gözlemleyebildiğimiz, condylarthlara muazzam evrimsel radyasyonunu kısmen açıklayabilir, bu da karadaki çoğu Cenozoik hayvan topluluğunda baskın otçulları oluşturan farklı toynaklılar (veya "toynaklı memeliler") ile sonuçlanır. Avustralya'nın ada kıtasında.
Mevcut memeliler arasında, Paenungulata (kır fareleri, filler ve deniz inekleri), Perissodactyla (atlar, gergedanlar ve tapirler), Artiodactyla (domuzlar, geyikler, antiloplar, inekler, develer, su aygırları ve akrabaları), Cetacea (balinalar) ve Tubulidentata (ardvark) geleneksel olarak Ungulata'nın üyeleri olarak kabul edilir. Bunların yanı sıra, soyu tükenmiş birkaç hayvan da, özellikle endemik Güney Amerika toynaklı takımları (Meridiungulata) bu gruba aittir. Birçok toynaklı hayvanın toynakları olmasına rağmen, bu özellik Ungulata'yı tanımlamaz. Gerçekten de, bazı condylarth'ların ayaklarında küçük toynaklar vardı, ancak en ilkel formlar pençelidir.
Son moleküler ve DNA araştırmaları, memeli evriminin resmini yeniden düzenledi. Paenungulatlar ve tubulidentatlar, afrotherianlar olarak görülür ve artık laurasiatherian perissodactyler, artiodactyller ve cetaceanlarla yakından ilişkili olarak görülmez, toynakların, bir kez Afrotheria'da ve bir kez Laurasiatheria'da olmak üzere en az iki farklı memeli soyu tarafından bağımsız olarak edinildiğini (yani benzer olduğunu) ima eder. Condylarthra'nın kendisi bu nedenle polifiletiktir: birkaç condylarth grubu birbiriyle yakından ilişkili değildir. Gerçekten de, Condylarthra bazen bir 'çöp sepeti' taksonu olarak kabul edilir. Gerçek ilişkiler çoğu durumda çözülmemiş kalır.
Meridiungulatlar ve yaşayan toynaklılara ek olarak, Mesonychia ve Dinocerata dahil olmak üzere soyu tükenmiş diğer birçok memeli grubunun condylarthran ataları olduğu önerilmiştir.

Memelilerin evrimi
Tarih öncesi memelilerin listesi

Denizcilik, deniz ile bağlantısı olan tüm uğraşlara genel olarak verilen isim. Genelde, deniz taşıtlarında sefer yapmak, gemi işletmeciliği ve deniz sporlarına yönelik kullanılır.

Refik Akdoğan, Türkçe İngilizce Türkçe Açıklamalı Ansiklopedik Denizcilik Sözlüğü, İstanbul Yayunları (Günlük Ticaret Gazetesi Tesisleri) 1988.
Münip Baş, Denizcilik Sözlüğü, İstanbul, Akademi Denizcilik, 2011.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Denizcilik Sözlüğü, Ankara, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Basımevi, 1991
İsmail Hakkı, Gemicilik Fenni. İstanbul: Mekteb-i Fünun-i Bahriye-i Şahane Hurufat Matbaası, 1874
Fahrettin Küçükşahin, ansiklopedik Bilimsel ve Teknik Denizcilik Sözlüğü: Türkçe/İngilizce. İstanbul, Akademi Denizcilik, 2003
Süleyman Nutki, Istılahat-ı Bahriye, İstanbul: Matbaa-i Bahriye, 1905
Kamus-i Bahri. Matbaa-i Bahriye. 1917. (Çev. Mustafa Pultar, Kamus-i Bahri: Deniz Sözlüğü) Türkiye İş Bankası Yayınları, 2011
Mustafa Pulter, Deniz Balıkları Sözlüğü, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2012

Korsanlık tarihi

Devegiller (Camelidae), çift toynaklılar takımı içerisinde topuktabanlılar (Tylopoda) alt takımındaki tek hayatta olan familya.
Kendi aralarında Eski Dünya develeri (Camelus cinsi) ve Yeni Dünya develeri (Lama ve Vicugna cinsleri) olarak ikiye ayrılabilirler.

Develer genelde, küçük kafaları, ince uzun boyunları ve uzun bacakları olan büyük hayvanlardır. Sadece 35–150 kg ağırlığa ulaşan Yeni Dünya develeri ve 300–700 kg ağırlığa ulaşabilen Eski Dünya develerinin dış görünüş ve ölçülerinde farklar vardır.

Devegiller, diğer çift toynaklılardan farklı olan ayak yapıları yüzünden topuktabanlılar alt takımına koyulurlar: Diğer çift toynaklılar ön parmaklarının toynaklaşmış kısımları ile yere dokunurken devegiller toynaklaşmamış olan son iki parmakları ile yere dokunurlar. Toynaklaşmış olan ön parmakları sadece ayaklarının ön kısmını korur ama ağırlıklarını taşımaz. Ayaklarının tabanı elastik bir doku ile kaplıdır ve geniş bir topuk oluşturur. Devegillerin yürüyüş şekilleri de diğer çift toynaklılarınkinden farklıdır: devegiller yürürken hep bir tarafın (sağ ya da sol) bacak çiftini birlikte hareket ederek ilerler.
Devegillerin kafatası uzun ve yassı olur ve boynuzları olmaz. Üst dudakları ikiye bölüktür. Burun deliklerini kapatıp açabilirler. Türden türe 30 ya da 34 dişleri olur. Ön dişleri daima kazmaya benzer şekilde yassı ve uzundur.

Devegiller gevişgetirenlerden sayılmasalar da, onların midelerine benzeyen çok odalı bir mide yapıları vardır. Ancak devegillerin mideleri gevişgetirenlerden farklı olduğu için, onlardan bağımsız şekilde gelişmiş olduğu kabul edilir. Devegillerin mideleri 3 odalı olur (gevişgetirenlerde 4) ve her bölümünde bezeler bulunur.

Devegiller kurak bölgelerde yaşadıkları için suyla tasarruf etmek için birçok özellikler geliştirmişlerdir. Az sıvı ile çalışabilen böbrekler, diğer memelilerde olanlardan çok daha katı bir dışkı. Alyuvarlarının diğerleri gibi yuvarlak değil elips şeklinde olması çok kısa zamanda çok fazla su alabilmelerini mümkün kılar (15 dakikada 200 litre). Yeni Dünya develerinde alyuvarların şekli ayrıca az oksijen bulunan 5000 metre kadar yükseklerde bile yeterince oksijen alabilmelerini sağlar. Devegillerin vücut ısıları diğer memelilerde olduğundan daha fazla oynama payı vardır ve normalinden 6 - 8 ° farklı olabilir. Bu özellikleri sayesinde çok daha az terler ve fazla su kaybetmezler. Eski Dünya develerinin hörgüçlerinde eskiden düşünüldüğü gibi su değil yağ depolanır. Hörgüçlerin kalın ve dik durduğundan devenin iyi besili olduğu, zayıf ve yana yatık durduğundan yetersiz beslenmiş olduğu anlaşılır.

Eski Dünya develerinin memleketi Asya kıtasıdır, tek hörgüçlü deve Arap Yarımadası'ndan ve çift hörgüçlü deve Orta Asya'dan gelmektedir. Çok faydalı ev hayvanları oldukları için, insanlar tarafından geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır; özellikle Kuzey Afrika ve Avustralya'da yaygındırlar. Avustralya'da çok sayıda, insan elinden kaçan yabani olarak yaşamaya başlamış deve sürüleri vardır.
Doğal yaşam alanları çöller, yarı çöller ve diğer kurak bölgelerdir. Yeni Dünya develeri Güney Amerika'nın batısında ve güneyinde, 5700 metre yüksekliğe kadar varan kurak ve açık alanlarda yaşar.

Devegiller gündüz aktif olan hayvanlardır. Çoğunlukla bir erkek deve, onun çok sayıda dişileri ve bunların yavrularından oluşan bir sürü şeklinde yaşarlar. Olgunlaşan erkek develer sürüden kovulur ve kendi aralarında bir bekar sürüsü oluştururlar. Bir dişi grubunun başına geçmek için iki erkek deve birbirleri ile çok şiddetli kavgalar yaparlar.
Devegiller yalnızca bitki ile beslenen tipik otobur hayvanlardır. Özellikle Eski Dünya develeri çok dikenli ve tuzlu bitkileri de değerlendirebilirler.

360 - 440 gün süren bir gebelikten sonra dünyaya tek bir yavru getirirler. Yavru deve çok kısa süre içinde ayağa kalkıp annesini takip edebilir. Bir yıla kadar emzirilir ve 2-3 yıl sonra ergenleşir. Yeni Dünya develerinde kanıtlanabilen en uzun ömür 28 yıldır. Eski Dünya develeri ise 40-50 yaşına varabilirler.

Devegiller gevişgetirenler ve domuzumsular ile birlikte çift toynaklılar takımına koyulurlar. Kladistik bir bakış açısınca balinalarda dikkate alınması gerekir. Devegiller eski sınıflandırmalarda gevişgetirenler grubuna konulmuşlardır. Ancak daha yeni zamanlarda yapılan moleküler genetik araştırmalar Cetartiodactyla (çift toynaklılar ve balinaların ortak taksonu) ait olduklarını göstermiştir:

Cetartiodactyla (Çift toynaklılar ve balinalar)
 |--Devegiller/Topuktabanlılar (Tylopoda)
 |--N.N.
     |--Suoidea (Domuzgiller ve Pekarigiller)
     |--N.N.
         |--Gevişgetirenler (Ruminantia)
         |--Cetancodonta
              |--Su aygırıgiller (Hippopotamidae)
              |--Balinalar (Cetacea)

Topuktabanlılara ait olan en eski kalıntılar Kuzey Amerika'da bulunmuş ve 40-50 milyon yaşındadırlar. İlk topuktabanlıların yalnızca Amerika kıtasında yaşamış oldukları kabul edilir. Örneğin Miozen çağında yaşamış olan Aepycamelus cinsi fosillerden tanılır. Denizlerin su seviyesi alçaldığı ve Amerika'nın Asya ile bağlanmasını sağladığı bazı dönemlerde Asya kıtasına ulaşıp orada da yayılmışlardır. Kuzey Amerika'nın en son deve cinsi Camelops ancak 10.000 yıl evvel ortadan kaybolmuştur ve devegiller sadece Güney Amerika'da, Asya'da ve Afrika'da kalmışlardır. Devegillerin Kuzey Amerika'da tükenmesinin nedenleri iklimsel değişiklikler mi yoksa Asya'dan göç eden yerlilerin aşırı av yapmasından mı kaynaklandığı (Overkill-Hipotezi) olduğu hala tartışılmaktadır.

Günümüzde yaşayan devegiller 3 cinse dağılan 4 ya da 6 türden oluşurlar:

Eski Dünya develeri (Camelus)
Tek hörgüçlü deve (C. dromedarius)
Çift hörgüçlü deve (C. bactrianus)
Lamalar (Lama)
Guanako (L. guanicoe)
Lama (L. glama)
Alpaka (L. pacos)
Vikunyalar (Vicugna)
Vikunya (V. vicugna)

Lama cinsinin 3 türe bölünmesi konusunda tüm bilimciler aynı fikirde değildir. Yabani yaşayan guanako ve guanakodan türetilmiş olan evcil lama ve alpaka türlerinin tek bir tür olduğunu savunan bilimciler de vardır. Çünkü bu üç türün arasında birçok karışmalardan oluşan melezler bulunur.
Ama Eski Dünya develeri hakkında da farklı görüşlere rastlanılabilir. Tek hörgüçlü deve bazı zoologlar tarafından evcil bir tür (Camelus bactrianus) ve yabani bir tür (C. ferus) olarak 2 türe ayrılır.

Hem Eski Dünya hem de Yeni Dünya develerinde melezler vardır. Tek ve Çift hörgüçlü develer birbirleri ile üreyebilirler ve hatta ortaya çıkan yavrular da kendilerince üretken olurlar. Bu Tulu veya Buht denilen melezlerin ya tek bir uzun hörgücü ya da biri uzun diğeri kısa olan iki hörgücü olur. Yeni Dünya develeri de aynı şekilde birbirleri ile üreyebilir ve üretken verimli yavrular dünyaya getirebilirler.
Bilimciler suni dölleme ile Eski ve Yeni Dünya develeri arasında da karışım oluşturmayı başarmışlardır. Bu melezlere "Dema" adı verilmiştir.

Hem Asya'da hem de Amerika'da devegillerin 5000 yıl evvel çoktan evcilleştirilmiş oldukları kabul edilir. Devegiller hem yük ve binek hayvanları, hem de yün, et ve süt elde etmek için evcilleştirilmiş ve günümüze kadar hala bu sebeplerden tutulmaktadırlar.
Lama ve alpaka insanların elinde guanako türünden geliştirilmiş olan türlerdir. Tek hörgüçlü deve, Avustralya'daki evcil kökenli yabani sürüler haricinde, günümüzde artık sadece evcil hayvan olarak mevcuttur. En son yabani olarak yaşayanların 2000 yıl evvel yok olduğu tahmin edilir. Çift hörgüçlü devenin yabani olarak yaşayan son birkaç sürüleri Çin'de ve Moğolistan'da bulunur.

Bernhard Grzimek: Grzimeks Tierleben. Enzyklopädie des Tierreichs. Bechtermünz 2001. ISBN 3-8289-1603-1
Ronald M. Nowak: Walker's Mammals of the World. Johns Hopkins University Press, Baltimore 1999. ISBN 0-8018-5789-9
D. E. Wilson & D. M. Reeder: Mammal Species of the World. Johns Hopkins University Press, 2005. ISBN 0-8018-8221-4

 Wikimedia Commons'ta Devegiller ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de category:Camelidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Kladogramm in Mikko's Phylogeny Archive
Übersicht zur Systematik, den Kamelarten sowie Wissenswertes zu Anatomie und Lebensraum 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kamelseite
CNN - "Scientists produce first cross between camel and llama" 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doğuran memeliler ("kabuklu yumurta olmadan doğuranlar"; Yunanca: Theria, anlamı: "vahşi canavar") keselileri ve etenelileri içeren memeli alt sınıfıdır. Dış kulaklara ve memelere sahiptirler. Therianlar çoğunlukla diş yapısı ile sınıflandırılırlar. Yaşayan memelilerden, ekidneler familyasına ait türler ve Ornithorhynchus anatinus (ornitorenk) dışındaki tüm türler, bu gruptandır.

Bilinen en eski therian memeli fosili, Çin'in Geç Jura (Oksfordiyen aşaması) dönemine ait Juramaia sinensis'tir. Bununla birlikte, moleküler veriler, therianların geç Jura döneminden daha erken bir dönemde ortaya çıkmış olabileceğini düşündürmektedir.

Özel
 
Genel
Vaughan, Terry A., James M. Ryan, and Nicholas J. Czaplewski. 2000. Mammalogy: Fourth Edition. Saunders College Publishing, 565 sayfa. ISBN 0-03-025034-X

 Wikimedia Commons'ta Doğuran memeliler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Entelodontlar, batı bölgelerinde doğudan daha yaygın olmalarına ve geç Eosen'den erken Miyosen dönemlerine (37.2-19 milyon yıl önce) Avrasya'da daha yaygın olmalarına rağmen, Kuzey Amerika ormanlarında ve ovalarında yaşamış, domuz benzeri hepçil çift toynaklı ailesidir.

Entelodontlar, hantal gövdeli, ince bacaklı ve uzun ağızlı, domuz benzeri omnivor toynaklı memelilerden oluşan soyu tükenmiş bir gruptur. Tüm iskeleti bilinen en büyük entelodont, omuzda 2,1 metre yüksekliğinde olan, Kuzey Amerikalı Daeodon shoshonensis'ti. Çoğunlukla dişler ve çeneler tarafından bilinen Avrasya'lı Paraentelodon intermedium, Daeodon'a benzer boyuttaydı.

Russell, Loris S. (1980). Tertiary mammals of Saskatchewan, Part V : the Oligocene Entelodonts. Toronto: Royal Ontario Museum. ISBN 0-88854-254-2. OCLC 7437855. 

"Museum display of Entelodont skeleton: Geoscience Slides". Iowa Üniversitesi. Entelodont Skeleton. 18 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Goril (Gorilla), yaşayan en büyük insansı ve primat cinsi. Diğer çoğu primatın aksine yerde yaşar. Otçuldur ve Ekvator Afrikası'nın yağmur ormanlarında yaşar. Gorilla cinsinin iki türü vardır. Goril DNA'sının ~%98.4'ü insan DNA'sı ile aynıdır. Bu da onu şempanzeden (bonobo dahil) sonra insanın yaşayan ikinci en yakın akrabası yapar.

Primatların en irisi olan goril; güçlü, sert göğüslü ve çıkık karınlı bir hayvandır. Derisi ve kılları siyahtır. İri burun delikleri ve kabarık bir kaş hattı vardır. Gövdesi çok iridir.
Erkek goril 180–200 cm boyunda ve 200 kg ağırlığındadır. Nadiren 300 kg ağırlığa ve 250 cm boy uzunluğuna ulaşır. Dişisi daha küçük olup ağırlığı en fazla 100 kg olur. Dağ gorili, ova goriline göre daha büyüktür. Sürü halinde yaşarlar. Kolları dizlerine kadar gelir. Göğüs kafesi çok gelişmiş, gözleri yuvalarına gömük ve burnu basıktır. Dişleri çok keskindir. Ova gorilinin alnı kızıl kahverengi tüylerle kaplı iken dağ gorilinin alnı siyahtır. Bütün alttürlerin erkeğinin sırtı gümüş beyazı, kalan tüyleri siyahtır. Rahatsız edilmedikçe insana saldırmaz. Fakat tehlikeli bir hayvan olarak bilinir.
Goril yumruklarına basarak yürür. İşaret parmağı ile kavuşan başparmakları sayesinde nesneleri rahatça kavrar. Ağaç üzerinde dolaşırken tutunacağı dalın vücut ağırlığını çekip çekemeyeceğini uzun kollarıyla deneyip anlamadan üzerine atlamaz ve yavrularına çok bağımlıdır.

Goril genellikle sakin ve çok az gıda ile doyduğu zaman bile kendini rahat hisseden bir hayvandır. Tek doğal düşmanı leopardır. Hemcinsleri ile kavga etmez. Goriller genelde küçük aile grupları halinde yaşarlar. Grup, erkek bir lider, 4-5 dişi ile yavrulardan meydana gelir. Grup lideri en az on yaşında olur. Gümüş beyazı sırtı sayesinde hemen tanınır. Zaten bu sebepten dolayı erkek gorillere "gümüşsırt" denir. Grubun hareketi lider tarafından yönetilir. Erkek goril, bazen sürüsünde otoriteyi sağlamak için iki ayağı üzerine dikilerek kızgın vaziyette göğsünü yumruklar. Yan yan yürüyerek sinirli kükremeleriyle çevresine gözdağı verir.
Goriller; filiz, yaprak ve meyvelerle beslenirler. Beslenmek için gündüzleri her yerde dolaşırlar. Göçebe olanları her gece bir yerde kamp kurar. Dişi ve yavrular ağaçların orta yükseklikteki dallarında yuva kurarak orada yatarlar. İri gövdeli erkeklerse ağaç dibinde dallardan yaptıkları basit yataklarda sırtlarını ağaca yaslamak suretiyle oturarak uyurlar. Goriller yuvalarını her gün yeniden tertipleyerek döşerler.
Goriller sadece Afrika'da yaşarlar. Dağ gorillerinin başında uzun bir saç perçemi bulunur. Ova gorillerinde bu yoktur. Gorillerin nesli, kaçak avcılar yüzünden tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dağ gorilinin nesli tükenmek üzere olup sadece Ruanda, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Uganda'da yaşar. Doğada sadece 280-300 dağ gorili kalmıştır. Ova gorili ise Kongo, Gabon, Kamerun, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyetinde yaşar. Ova gorilinden ise doğada 15.000-30.000 adet kalmıştır. Rakamlar tahminidir.

Gorillerin yaşayan en yakın akrabaları insanlar ve şempanzelerdir. İnsanların (ayrıca şempanzelerin) ve gorillerin son ortak atasının yaklaşık 7 milyon yıl önce yaşadığı düşünülüyor.

Crustacea veya Kabuklular, Arthropoda şubesine bağlı bir hayvan altşubesidir. Çoğu deniz ve tatlı sularda, az bir miktarı ise karaların nemli bölgelerinde yaşar. Hepsi kanatsızdır. Kabuklu dış iskeletleri, yarık ayak şekilli bacakları, iki çift antenleri ve solungaç solunumları karakteristiktir. Böceklerde bir çift anten bulunur. Akrep ve örümcekler ise antensizdir.
Vücutları baş, göğüs ve karın bölmelerinden meydana gelir. Bazılarında baş ve göğüs kaynaşmıştır. Bunlara, başlıgöğüs (sefalotoraks) denir. Vücut, kitinden bir kabukla örtülüdür. Deri hücrelerinin salgısı olan bu kutikula, dış iskelet vazifesini görür. Bu kabuklar, vücudu dış etkilerden korur, kaslara tutunma yeri sağlar ve su kaybını önler. Büyümeye mani olduğundan zaman zaman atılarak değiştirilir. Bazılarında CaCO3 ve SiO2'in birikmesiyle direncini artırır. Kabuk, vücudun her tarafında aynı kalınlıkta değildir. Oynak yerlerde incelerek hareketi kolaylaştırır.
Çoğu ayrı eşeyli, iri yapılıdır. Türlere göre bacak sayıları farklılık gösterir. Bazı kabuklularda, göğüs bacaklarının dibine bağlı olan ve dışarı doğru sarkan solungaçları, kabuğun yanlarında bulunan birer odacık içinde yer alır. Bazı türlerde ise, düzleşmiş karın bacakları solungaç görevini ifa eder. Küçük türlerde ise hiç solungaç bulunmaz, bunlar vücutlarının bütün yüzeyiyle solunum yaparlar. Tespih böcekleri, kütükler veya taşlar altında ve çürümüş bitkisel yiyecekler üstünde bulunur. Havanın oksijenini alabilen hassas solungaçlarının nemli kalması için rutubetli yerlerde yaşamak zorundadırlar.

 Wikimedia Commons'ta Kabuklular ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Kabuklular ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kemikli balıklar (Latince: Osteichthyes), iskeletleri kemik yapıda ve dentin kökenli elemanlar bulunan balıkları içeren bir omurgalı üst sınıf. Vücutları çeşitli şekillerde olabilir. Vücutları üzerindeki pullar sikloid, ktenoid veya ganoid tiptedir. Kuyruk yüzgeçleri genellikle homoserk yapıdadır, ancak çeşitli gruplarda farklılık gösterebilir. Yine farklı gruplarda, diğer yüzgeçlerde görülen yapısal değişiklikler, sistematik açıdan önem taşır.

Ağızları üst veya uç konumludur. Hareketli çenelerinde çeşitli yapıda dişler bulunur. Bazı gruplarda ayrıca, yedinci solungaç yayı üzerinde farinks dişleri görülür. solungaçların üzeri "operkulum" adı verilen kapakçıkla örtülüdür. Mide ve bağırsaklar arasında "pilorik kapakçıklar" bulunur. Kalpleri bir karıncık ve bir de kulakçık olmak üzere, iki bölümden oluşur. Değişken vücut sıcaklıklı (poikilotherm) canlılardır. Kapalı dolaşım sistemi görülür. Yüzme keseleri bulunur. Bu kese, suyun farklı seviyelerindeki basınç miktarlarına karşı dayanıklılık sağlamada, solunumda, ses çıkarmada ve ses işitmede yardımcıdır. Akciğerli balıklarda (Dipnoi) ise, akciğer görevindedir.
Beyinlerinden 10 çift sinir çıkar. Her kulakta 3 yarım daire kanalı bulunur. İç kulakta bulunan kulak taşları dengenin sağlanmasından sorumludur ve bu tağların halkalarından yağ tayini yapılır. "Yanal çizgi", duyu alımından sorumlu olan temel elemandır. Bazılarında bulunan bıyıklar, zeminde besin bulmaya yardımcıdır.
Böbrekleri mezonefroz (gelişmiş böbrek tipi) tiptedir. Kloakları yoktur. Çift halde gonadlar bulunur. Döllenme vücut dışında gerçekleşir ve üreme tipi genellikle ovipar (yumurtasını vücut dışına bırakarak çoğalan)dır.

Denizlerde ve tatlı sularda, birçok farklı ortamda dağılım gösterirler. Tatlı sularda yaşayanlarda, vücuttaki su kaybını önlemek amacıyla çeşitli adaptasyonlar gelişmiştir. Vücuda su girişini önlemek için, vücut yüzeyi mukusla kaplanmıştır, gözde yağımsı yapıda bir göz kapağı bulunur. Böbrekler ve kas sistemi daha gelişmiştir.

Sınıf: Sarcopterygii - Et yüzgeçliler, kas yüzgeçliler
Altsınıf: Tetrapodomorpha -
Altsınıf: Coelacanthimorpha - Mavi balık
Altsınıf: Dipnoi - Akciğerli Balıklar
Sınıf : Actinopterygii - Işınsal yüzgeçliler
Altsınıf:  Chondrostei -
Altsınıf:  Neopterygii

 Wikimedia Commons'ta Kemikli balıklar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kürdistan Bölgesi veya Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak'a bağlı, anayasal düzeyde varlığı olan özerk bir bölgedir. Yaklaşık 40.000 km2den oluşan idari birim; batıda Suriye, doğuda İran, kuzeyde ise Türkiye ile komşudur. Bölgesel yönetimin başkenti Erbil'dir. Kürdistan Parlamentosu Erbil'de yer almaktadır, ancak Kürdistan Bölgesi anayasası tartışmalı Kerkük kentini Kürdistan Bölgesi'nin başkenti olarak tanımaktadır. Bölgenin nüfusu, 2023 itibarıyla 6.556.752'dir. Resmî dilleri Kürtçe ve Arapça'dır.
Irak'taki Kürtler, 20. yüzyıl boyunca özerklik veya bağımsızlık için hareketlerde bulundular. Bunun sonucunda Irak Kürtleri, Saddam yönetimindeki Irak tarafından Araplaştırma politikasına ve, Halepçe Katliamı gibi, katliamlara maruz kaldılar. Molla Mustafa Barzani ve Saddam Hüseyin arasında 1970 yılında yapılan anlaşma sonucu özerk yönetim kuruldu. 1974'te Saddam Hüseyin tarafından özerklik kaldırıldı ve Kürtler tekrar isyan etti. 1991 yılında tekrar, Kürtler tarafından bölgede tek taraflı özerklik ilan edildi ve Bağdat hükûmeti, Kürdistan Bölgesi'nin özerkliğini Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra, 2005'te yeni bir Irak anayasası ile tanıdı.

Bölge Osmanlı Kontrolü altındayken 400 yıla yakın bir süre boyunca Kürt Soran Emirliği ve Baban Prensliği yönetimindeydi. Iraklı Kürtler Osmanlı'nın yıkılış döneminde, Eylül 1922 yılında, Şeyh Mahmut Berzenci önderliğinde Kürdistan Krallığı'nı kurdular, ancak bölgeyi mandası altına alan Birleşik Krallık, bölgeye geniş çaplı bir saldırı başlattı ve iki yıl süren saldırılar sonucunda 1924 yılında Kürdistan Krallığı işgal edildi.
Daha sonraki süreçte Mustafa Barzani önderliğinde Kürt milliyetçiliği ivme kazandı ve onlarca yıl sürecek çatışmalar başladı. 1943'te Kürt lider Mustafa Barzani Kürdistan'daki Irak polis karakollarına baskın yapmaya başladı. Bunun sonucunda Bağdat hükûmeti bölgeye 30.000 asker gönderdi ve bölgede hakimiyet sağladı. Iraklı Kürt liderler İran'a sığındı.
Mustafa Barzani İran'da Kürdistan Demokratik Partisi'ni kurdu ve İran ile, Sovyetler Birliği'nin desteğini almayı başardı. Sonraki süreçte başarılı bir diplomasi yürüten Barzani, 1960'ların başında İsrailin de desteğini almayı başardı. 1961'den 1970'e kadar Kürtler, Irak hükûmeti ile savaştı, bunun sonucunda Irak Hükûmeti ile özerklik konusunda anlaşıldı.
Irak'ın kuzeyinde bulunan bölge 11 Mart 1970'te Saddam Hüseyin ve Mustafa Barzani arasında yapılan anlaşma sonucu kuruldu. Özerklik anlaşmasına göre Irak'ın kuzeyindeki üç il, yaklaşık 37.000 km²'lik bir bölge, Erbil'de kurulacak bir yerel parlamento tarafından yönetilecekti. Bunun yanı sıra Irak Meclisinde 5 bakan ve başbakan vekili Kürt olacaktı. Kürtçe, ülke genelinde Arapçanın yanı sıra ikinci resmî dil olacaktı.
İran-Irak Savaşı (1980-1988) sırasında bu bölge, merkezî hükûmetin kontrolünden çıkmış, İran saflarında Saddam Hüseyin'e karşı yer almıştı. Saddam Hüseyin savaştan önce anlaşmayı kaldırmış ve 1974'te Kürt bakanları meclisten çıkarmıştı. Bu durum üzerine Kürtler isyan etmişlerdi. Bu durum Irak için çıkan savaşı kötü etkiledi, çünkü Saddam Hüseyin'e karşı Kuzey, İran ile ittifak etmişti.
Birinci Körfez Savaşı (1991) öncesi ve savaş sırasında on binlerce Kürt Mülteci, Türkiye'ye sığındı. Türkiye tarafından kurulan kamplarda Kürt mültecilere sağlık, barınma ve giyim yardımları yapıldı. Saddam Hüseyin devrilip Kürt liderler yeni dönemde söz sahibi olana kadar yurt dışına Türk Pasaportu ile çıktılar.
İkinci Körfez Savaşı (2003) sonrasında Irak'ta Saddam Hüseyin liderliğindeki Baas yönetimi devrilmiş ve Irak federal bir devlete dönüşmüştür. 2005'te halk oylaması ile kabul edilen yeni Irak Anayasası'na göre, Kürdistan Bölgesi federal Irak devleti içinde federe bir Devlet olarak tanınmıştır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Ocak 2016'da meclisteki parti temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, bağımsızlık için referandum komisyonu kurulmasını kararlaştırdıklarını belirtti. Yapılacak referandumun 2016 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçiminden önce yapılması planlanmaktaydı. Ancak IŞİD'in Musul ve Kerkük'e saldırıları, PKK'nin Sincar bölgesinde faaliyetlerde bulunması, PKK'nın bağımsızlık karşıtı olduğuna dair çıkan haberler, Goran Partisi ve bazı muhalefet partileriyle KDP arasındaki siyasi anlaşmazlıklar referandum sürecini erteletti. Gerek Kürdistan Bölgesi Güvenlik Konseyi Müsteşarı Mesrur Barzani'nin "Kürdistan'ın bağımsızlığı önünde artık bir engel kalmadı" şeklindeki açıklaması gerekse KYB ve GORAN'ın KDP ile görüşmelere sıcak baktıklarını açıklaması bağımsızlık sürecinin yakın zamanda yeniden ilerleyebileceğini gösterdi.

Mesud Barzani, 25 Eylül 2017'de referandumun yapılacağını açıkladı. Bu açıklama sonrası Irak Başbakanı Haydar el-Abadi olası bir referandumda toprak bütünlüğünü korumak için askerî müdahaleye hazır olduklarını açıkladı.
25 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirilen referandum sonucunda "Kürdistan Bölgesi ve Kürdistan Bölgesi dışında kalan Kürt yerleşimlerinin bağımsız bir devlet olmasını istiyor musunuz?" sorusuna seçmenlerin %92.73'ü Evet yanıtını verdiler.

Haziran 2014'te Irak ve Şam İslam Devleti'nin Musul'a saldırmasıyla fiili olarak Bölgesel Kürt Yönetimi de savaşa girmiş; bunun sonucunda Şengal, Kerkük ve Hanekin gibi pek çok şehri IŞİD'den kurtararak ele geçirmiştir.
Ancak Irak ordusu daha sonra bu bölgeleri geri almıştır. Mevcut durumda Irak ve Kürdistan Hükûmeti arasında Tartışmalı olarak kabul edilen, Kerkük, Hanekin, Musul, Diyala, Selahaddin gibi illere Peşmergenin dönüşü kararlaştırılmıştır.

Bölgenin arması, kanatlarında güneş tutan bir kartaldır. Güneş Kürt bayrağını temsil etmek amacıyla kırmızı, sarı ve yeşil olmak üzere üç renkten oluşur. Kelime "Kürdistan Bölgesel Yönetimi" Kürtçe, Arapça ve İngilizce dillerinde (yukarıdan aşağıya) içinde yazılır.

İran ve Türkiye sınırı tarafında dağlık bir coğrafi yapı hakimdir. Güneye doğru gidildikçe düzlük ve çöl bir arazi yapısı hakimdir. İran ve Türkiye sınırı boyunca uzanan kuzeydeki dağlık bölgeler, yoğun kar yağışı altındadır.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin iklim şartları, kuzeydeki topoğrafik ve dağlık yapısı nedeniyle, bölgede bitki örtüsü olarak bozkır ve orman bulunur. Bölgenin kuzeyindeki dağlık bölgede ve tüm İran sınırında kavak, söğüt ve meşe, alıç, kiraz eriği, kuşburnu, dağ elması, ahlat, üvez vb. yabanî ağaçlar ve çayır otları bulunur. Güneyinde ise genelde çöl ağaçları olan hurma ve palmiye ağaçları vardır.

Kürdistan Meclisinde 111 adet sandalye bulunmakta ve seçimlere 29 parti katılmaktadır. Bu sandalyelerden 11'i seçim sonuçlarını gözetmeksizin azınlıklara dağıtılmıştır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak'ın dört ilini (Arapça: محافظة, Muhafaza; Kürtçe: پارێزگا, Parêzga) kontrol altına almaktadır. Bu İllerin her biri toplam 26 olmak üzere ilçelere ve ilçelerde bucaklara ayrılır.

Bölgesel Yönetimin kontrolü altındaki iller:
1. Süleymaniye
2. Erbil
3. Duhok
4. Halepçe
Büyük Nüfusa Sahip yerleşim yerleri;
1. Zaho
2. Amediye
3. Simele
4. Koysancak
5. Çemçemal
Irak Kürdistan Bölgesi, bu dört ilin yanı sıra, şu anda Irak merkezi hükûmetinin hukuki bir parçası olan Ninova, Kerkük ve Diyala illeri üzerinde de hak iddia etmektedir. Irak ve Şam İslam Devleti'nin Kuzey Irak Taarruzu sonrası Irak ordusunun çekilmesi üzerine Kerkük ve Diyala illerinin kontrolü Kürdistan Bölgesel Yönetiminin Kontrolüne geçmiştir.

Kürdistan, Irak'taki en düşük yoksulluk oranlarına sahiptir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin ekonomisini tarım, turizm, alışveriş ve petrol ihracatı oluşturur. Kişi başına düşen millî gelir 7.700 dolardır. Bölgede 2.83 trilyon metreküp Doğalgaz yatağı, 45 milyar varil ise Petrol rezervi bulunmaktadır. Başlıca petrol ihracat ortakları arasında İsrail, İtalya, Fransa ve Yunanistan bulunmaktadır.
Kürdistan'da faaliyet gösteren önemli şirketler arasında Exxon, Total, Chevron, Talisman Energy, DNO, MOL Group, Genel Energy, Hunt Oil, Gulf Keystone Petroleum ve Marathon Oil bulunmaktadır.
Kürdistan Bölgesi'nde buğday, arpa, tütün, pamuk ve meyve yetiştirilir. Bölgede ayrıca çimento, mermer, demir, nikel, kömür, bakır, altın, kireç üretimi yapılmaktadır. Erbil'de dünyanın en büyük kaya kükürdü yatağı bulunur.

Erbil'deki Erbil Havalimanı ve Süleymaniye'deki Süleymaniye Havalimanı olmak üzere bölgede iki uluslararası havalimanı vardır. Buradan Viyana, Frankfurt, Stockholm, Amsterdam, Dubai, Umman, Ankara ve İstanbul gibi birçok dünya şehrine, haftada 80'den fazla doğrudan uçak seferleri düzenlenmektedir.

Bölge halkının çoğu Müslüman'dır ve Sünni mezhebindendir. Bölgede Katolik, Ortodoks, Süryani, Ermeni ve Keldani kiliselerine bağlı Hristiyan azınlık ve sayıları on binlere ulaşan Yezidi ve Ehl-i Hak dini mensupları mevcuttur.
Bölgede resmî düzeyde Kürtçe ve Arapçanın yanı sıra Kürtçenin farklı lehçeleri, Türkçe, Süryanice ve Ermenice dilleri de konuşulmaktadır. Bölgesel Yönetim sınırları içerisinde İngilizce ve Fransızca da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Kürdistan Parlamentosu 17 Kasım'ı Türkmen Dili ve Kültürü Günü ilan etmiştir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin kültürü Mezopotamya kültürü, İslam dini ve geleneksel Arap ve Kürt kültürü etrafında biçimlenmiştir. Buna karşın, Bölge çeşitlilikler içinde yüksek bir kozmopolit toplum ve canlı bir kültüre sahiptir. İslam etkisi Arap ve Kürt kültürünün mimari, müzik, giyim, mutfak ve yaşam tarzında görülebilmektedir.

Kürt kültüründe müzik ve dans çok önemli bir yer teşkil etmekte, özellikle Kürtler arasında yaygın olan dinî inançların ibadet ve kutlama şekillerinde müzik ve dans temel bir rol oynamaktadır. Örneğin Kürt kökenli bir inanç olan Ehl-i Hakk'ın temel ibadeti sırasında müzik ve yüksek sesle söylenen dua ve ilahîler çok önemli bir yer tutarken, zikirleri sırasında da müzik ve dans temeldir. Kürt dinî müziğinde özellikle def ve tambur enstrüman olarak önemli bir yer tutar.
Kürt kültüründe dinî karakterde olmayan dans ve müzik de mevcut ve yaygındır. Bayramlar, düğünler gibi her türlü kutlama ve şenlikte Kürtler dans eder ve şarkı söylerler. Kür

Kıkırdaklı balıklar (Latince: Chondrichthyes), karmaşık yapılı çiftleşme organları ve pulları olan balıklardır.
İskelet birbiriyle birleşmiş omurlara sahiptir. Vücutları su damlası/füze (fusiform) şeklinde ya da yanlardan basık (dorso-ventral) şekilde yassılaşmış balıklardır. Vücut sıcaklıkları çevreye bağlı olarak değişen (poikloterm) canlılardır. Deri sert, plakoid pullarla kaplı ve bol miktarda mukus bezi içermektedir. Tek ve çift yüzgeçleri var olup, ventral yüzgeçler erkeklerde değişikliğe uğrayarak, kopulasyon organına dönüşmüştür. Kuyruk (kaudal) yüzgeci çatallı biçimdedir. Kalpleri bir kulakçık ve karıncık olmak üzere iki gözlüdür. Alyuvarları çekirdekli ve oval yapıdadır. Solungaçları 5-7 çifttir. Hava keseleri bulunmaz. Ağızlarında çok sayıda diş vardır.

Ayrı eşeylidirler. Döllenme vücut içerisinde gerçekleşir. Çiftleşme sırasında erkekler spermaların bir kopulasyon organı yardımıyla dişinin kloakına verir. Büyük yapılı yumurtalar segmentasyondan sonra yavaş yavaş gelişir. Bu gelişme süresi 9-25 ay arasında değişir. Bazıları yumurtalarını suya bırakırken bazıları yavrularını doğurur.

Alt sınıf Elasmobranchii - Yassısolungaçlılar
Üst takım Batoidea - Vatozlar ve tırpana balıkları
Takım : Myliobatiformes -
Takım : Pristiformes -
Takım : Rajiformes -
Takım : Torpediniformes
Üst takım Selachimorpha - Köpekbalıkları
Takım : Hexanchiformes -
Takım : Squaliformes -
Takım : Pristiophoriformes -
Takım : Squatiniformes -
Takım : Heterodontiformes -
Takım : Orectolobiformes -
Takım : Carcharhiniformes -
Takım : Lamniformes -
Takım : †Xenacanthida -
Takım : †Symmoriida -
Takım : †Cladoselachiformes -
Takım : †Eugeneodontida
Alt sınıf Holocephali - Tümbaşlılar
Takım : Chimaeriformes -
Familya: Chimaeridae - Denizkedisigiller.

Haichance, Kıkırdaklıbalıkların koruması
Köpekbalığı resimleri13 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Smilodon (Grekçe: smile "keskin" ve Grekçe: odon "diş"), Kılıç dişli kedi, soyu tükenmiş bir kedigil cinsidir. En iyi bilinen kılıç dişli yırtıcılardan ve tarih öncesi memelilerden biridir. Genellikle kılıç dişli kaplan olarak bilinmesine rağmen, kaplan veya diğer modern kedilerle yakın bir akrabalığı yoktur. Soyu tükenmiş Machairodontinae alt familyasına aittir ve yaşayan kedilerin atalarından yaklaşık 20 milyon yıl önce ayrıldığı tahmin edilmektedir. Smilodon, Homotherium ile birlikte hayatta kalan son machairodontlardan biriydi. Smilodon, Pleistosen'den Holosen'in başlarına kadar (2,5 milyon yıl önce - en geç 8.200 yıl önce) Amerika kıtasında yaşadı. Cins, 1842 yılında Brezilya'da bulunan fosillere dayanarak adlandırıldı; cins adı, “neşter” veya “iki kenarlı bıçak” ile “diş” kelimelerinin birleşiminden oluşur. Günümüzde üç tür tanınmaktadır: S. gracilis, S. fatalis ve S. populator. Son iki tür muhtemelen S. gracilis'ten türemiştir ve S. gracilis de muhtemelen Megantereon'dan evrimleşmiştir. Los Angeles'taki La Brea Katran Çukurları'ndan elde edilen yüzlerce örnek, Smilodon fosillerinin en büyük koleksiyonunu oluşturmaktadır.

1830'larda Danimarkalı Peter Wilhelm Lund ve yardımcıları, Lagoa Santa, Minas Gerais'deki kireçtaşı mağaralarında birtakım fosiller topladılar. Bunların arasından bir sırtlana ait olduğunu düşündüğü yanak dişlerini fark eden Lund, bu dişleri 1839 yılında Hyaena neogaea adlı bir türe atadı. Daha fazla fosil materyal bulununca Lund, fosillerin aslında sırtlanlara geçiş aşamasında olan, farklı bir kedi cinsine ait olduğu sonucuna vardı. Bu türün, boyut olarak günümüzün en büyük yırtıcı hayvanlarıyla eşdeğer olduğunu ve günümüz kedilerinden daha sağlam yapılı olduğunu belirtti. Lund, yeni türe başlangıçta Hyaenodon adını vermek istemişti, ancak bu adın kısa süre önce başka bir tarih öncesi yırtıcıya verildiğini fark edince, 1842'de ona Smilodon populator adını verdi. Kılıç biçimindeki köpek dişleri 1846'ya kadar bulunamadı, Lund bu tarihte farklı bireylerden gelen kemiklerle neredeyse eksiksiz bir Smilodon fosili elde etti. İlerleyen yıllarda farklı kişilerce daha fazla fosil örnek toplandı. Daha sonraları kimi yazarlar, populator yerine Lund'un orijinal tür adı olan neogaea'yı kullanmış olsalar da, bu ad uygun bir tanımla birlikte kullanılmadığı ve tip örnekleri belirlenmediği için artık geçersiz bir nomen nudum olarak kabul edilmektedir. Bazı Güney Amerika örnekleri, Smilodontidion riggii, Smilodon (Prosmilodon) ensenadensis ve S. bonaeriensis gibi diğer cinslere, alt cinslere, türlere ve alt türlere atıfta bulunulmuştur, ancak bunların artık S. populator'un genç sinonimleri olduğu düşünülmektedir. 
Smilodon fosilleri, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Amerika'da keşfedilmiştir. 1869 yılında, Amerikalı paleontolog Joseph Leidy, Teksas'ın Hardin County bölgesinde bir petrol yatağında keşfedilen, azı dişi içeren bir üst çene kemiği parçasını tanımladı. Bu örneği Felis cinsine (o zamanlar yaşayan ve soyu tükenmiş çoğu kedi için kullanılan isim) atfetti, ancak örnekte yapısal farklılıklar gözlemlediği için F. (Trucifelis) fatalis olarak bir alt cins oluşturdu. Türün adı “ölümcül” anlamına gelir. 1880 yılında soyu tükenmiş Amerikan kedileri hakkında yazdığı bir makalede, Amerikalı paleontolog Edward Drinker Cope, F. fatalis azı dişinin Smilodon'unkine tıpatıp benzediğini belirtti ve yeni bir kombinasyon olan S. fatalis'i önerdi. Los Angeles'taki La Brea Katran Çukurları'nda kazılar başlayana kadar Kuzey Amerika'da bulunan örnekler oldukça azdı, ancak 1875'ten bu yana bu bölgede yüzlerce S. fatalis örneği bulundu. S. fatalis'in; S. mercerii, S. floridanus ve S. californicus gibi genç sinonimleri vardır. Amerikalı paleontolog Annalisa Berta, S. fatalis'in holotipini yeterli bir tip örnek olamayacak kadar eksik buldu, öte yandan bu türün bazen S. populator'un genç sinonimi olduğu öne sürüldü. İskandinav paleontologlar Björn Kurtén ve Lars Werdelin, 1990 yılında yayınlanan bir makalede bu iki türün farklı olduğunu savundu.

Smilodon, modern büyük kedilerle yaklaşık olarak aynı büyüklükteydi, ancak daha sağlam bir yapıya sahipti. Bel bölgesi küçüktü, omuzları yüksekti, kuyruğu kısaydı ve görece kısa ayakları olan kalın uzuvları vardı. Smilodon, görece uzun köpek dişleriyle ünlüdür ve kılıç dişli kediler arasındaki en uzun dişler bunlardır. Cinsin en büyük türü olan S. populator yaklaşık 28 cm uzunluğunda köpek dişlerine sahiptir. Bu köpek dişleri ince olup ön ve arka taraflarında ince tırtıklar vardı. Kafatası dengeli oranlara sahipti ve burun bölgesi kısa ve genişti. Elmacık kemikleri (zygomata) derin ve geniş kavisliydi, sagital tepe belirgindi ve ön bölge hafif dışbükeydi. Alt çene kemiğinin ön tarafının her iki yanında bir flanş vardı. Üst kesici dişler büyük, keskin ve öne doğru eğimliydi. Alt çenenin kesici dişleri ile azı dişleri arasında diastema (boşluk) vardı. Alt kesici dişler geniş, kıvrımlı ve düz bir çizgi halinde dizilmişti. Alt çenenin p3 premolar dişi çoğu erken örnekte mevcuttu, ancak sonraki örneklerde kaybolmuştu; La Brea örneğinin sadece %6'sında mevcuttu. Smilodon'un eşeysel dimorfizm gösterip göstermediği konusunda bazı tartışmalar vardır. S. fatalis fosilleri üzerine yapılan bazı çalışmalarda cinsiyetler arasında çok az fark olduğu bulunmuştur. Buna karşılık, 2012 yılında yapılan bir çalışmada, S. fatalis fosillerinin modern Panthera'ya göre bireyler arasında boyut açısından daha az varyasyon gösterdiği, ancak kimi özellikler açısından cinsiyetler arasında Panthera'daki gibi farklar gösterdiği bulunmuştur.
S. gracilis, kabaca jaguar büyüklüğünde, ağırlığı 55 ila 100 kg arasında değişen, en küçük türdü. Aynı büyüklükteki atası Megantereon'a benziyordu, ancak diş yapısı ve kafatası daha gelişmişti ve S. fatalis'e yakındı.
S. fatalis, S. gracilis ile S. populator arasında bir büyüklüğe sahipti. Ağırlığı 160 ile 280 kg arasında değişiyordu ve omuz yüksekliği 100 cm, uzunluğu ise 175 cm'di. S. fatalis'in büyüklüğü iklime göre değişiyordu ve tür, daha sıcak dönemlerde daha büyük boyutlara ulaşıyordu. Florida'da, S. fatalis, Illinoian döneminden Wisconsin dönemine kadar boyut olarak büyümüştür. Boyutları aslana benzerdi, ancak daha sağlam ve kaslıydı ve bu nedenle daha ağırdı. Kafatası da Megantereon'unkine benziyordu, ancak daha iriydi ve daha büyük köpek dişleri vardı. S. populator, bilinen en büyük kedigillerden biriydi, omuz yüksekliği 120 cm ve tipik ağırlığı 220 kg ile 400 kg arasında değişir ve bir tahmine göre 470 kg ağırlığa ulaşabilirdi. Uruguay'da bulunan, 39,2 cm uzunluğundaki özellikle büyük bir S. populator kafatası, bu bireyin 436 kg ağırlığında olabileceğini göstermektedir.
Buna karşılık, S. populator'un bilinen en küçük histolojik olarak yetişkin örneği (MCC-868V) 157–171 kg ağırlığındaydı. Bu durum, seçici baskıdan ya da belki yeni bir tür veya alt türü temsil etmesinden kaynaklanıyor olabilir.
Smilodon ve diğer kılıç dişli kediler, düz renkli kürklerle veya benekli desenlerle (kedigillerin atalarının özelliği gibi görünüyor) yeniden canlandırıldı ve her iki özellik de olası kabul edilmektedir. Modern kedi türleri üzerine yapılan araştırmalar, açık alanda yaşayan türlerin genellikle tek tip kürkleri olduğunu, bitki örtüsü daha gür olan habitatlarda yaşayanların ise, bazı istisnalar dışında, daha fazla beneklere sahip olduğunu ortaya koydu. Erkek aslanların yeleleri veya kaplanların çizgileri gibi bazı kürk özellikleriyse fosillerden kestirilemeyecek kadar sıra dışıdır.

Bir tepe yırtıcı olan Smilodon, çoğunlukla büyük memelileri avlardı. La Brea Katran Çukurları'ndaki S. fatalis kemiklerinde korunmuş izotoplar, bu kedilerin en çok bizon (modern Amerikan bizonundan çok daha büyük olan Bison antiquus) ve deve (Camelops) gibi geviş getiren hayvanları avladığını ortaya koymaktadır. Smilodon fatalis, Arizona'daki Pleistosen tortullarından çıkarılan genç bir Glyptotherium texanum'un kafatasına göre, zaman zaman Glyptotherium'u da avlamış olabilir. Bu kafatasında, Smilodon'un dişlerinin bıraktığı izlerle karakteristik benzerlik gösteren eliptik delik izleri bulunmakta olup bu da avcının gliptodontun zırhlı kafatası kalkanını başarıyla ısırarak kafatasına ulaştığını göstermektedir. Ayrıca, Florida'daki S. gracilis örneklerinin diş minesinde korunmuş izotoplar, bu türün pekari Platygonus ve lama benzeri Hemiauchenia ile beslendiğini belirtti. Florida'daki S. gracilis kalıntılarının kararlı karbon izotop ölçümleri, bölgeden bölgeye önemli ölçüde farklılık gösterdi ve bu türün beslenme alışkanlıklarının esnek olduğunu ortaya koydu. Mikro diş aşınmaları, S. gracilis'in buzul dönemlerinde, buzullar arası dönemlere kıyasla daha sert ve daha dayanıklı avlar tükettiğini işaret ediyor. Bu bulgu, S. gracilis'in buzul dönemlerinde, yumuşak derili otçulların daha yaygın olduğu buzullar arası dönemlerin aksine, daha sert derili büyük avları daha yoğun bir şekilde avladığını göstermektedir.
Ulukurt ve Amerika aslanı kemiklerinin izotop çalışmaları, S. fatalis ile avlarında bir örtüşme olduğunu gösterdi, bu da onların benzer ekolojik nişlerde rakip olduklarını düşündürdü.
Smilodon'un beyni, modern kedilerinkine benzer sulkal desenlere sahipti, bu da işitme, görme ve uzuvların koordinasyonunu kontrol eden bölgelerin karmaşıklığının arttığını göstermektedir. Kılıç dişliler, genel olarak görece küçük gözlere sahipti. Modern kediler ağaçlarda hareket etmelerine yardımcı olan güçlü bir binoküler görüşe sahipken kılıç dişli kedilerin gözleri onlar kadar öne dönük değildi. Smilodon, uzuv oranları modern orman kedileriyle benzer olduğundan ve kısa kuyruğu koşarken dengede kalmasına yardımcı olmadığından, muhtemelen yoğun bitki örtüsünde kendini gizleyen bir pusu avcısıydı. En azından biraz tırmanıcı olan ve bu nedenle ağaçlara tırmanabilen atası Megantereon'un aksine, Smilodon belki daha büyük ağırlığı ve tırmanma adaptasyonlarının olmaması nedeniyle tamamen yerde yaşıyordu. 2019 yılında Arjantin'de Felipeda miramarensis olarak adlandırılan izler Smilodon tarafından bırakılmış ola

Prozostrodontia, mammaliaformları ve bunların Tritheledontidae ve Tritylodontidae gibi en yakın akrabalarını içeren bir sinodont kladıdır. Liu ve Olsen (2010) tarafından düğüm tabanlı bir takson olarak dikildi ve Prozostrodon brasiliensis, Tritylodon langaevus, Pachygenelus monus ve Mus musculus'u (ev faresi) içeren en az kapsayıcı klad olarak tanımlandı.

Prozostrodontia, aşağıdakiler de dahil olmak üzere birkaç karakterle teşhis edilir:

Azaltılmış prefrontal ve postorbital kemikler, göz yuvasını temporal bölgeden ayıran postorbital çubuk adı verilen bir kemik desteğinin azalması veya kaybolması.
Alt çenede bağlantısız diş kemikleri.
Kafatasında sfenopalatin foramen adı verilen küçük bir deliğin varlığı.
Kafatasının üst kısmı boyunca uzanan ve kafatasının arkasında lambdoidal bir tepe ile bağlanan bir sagital tepe.
Sırt omurlarının sinirsel dikenleri geriye doğru açılıdır.
Kalçada dışbükey şekilli bir iliak kret ve azaltılmış posterior iliak omurga.
İschium üzerinde bir asetabular çentik (kalça soketinde bir oluk).
Küçük trokanter adı verilen küçük bir çıkıntının femur başına yakın konumu.

Prozostrodontia, geleneksel olarak daha ilkel sinodont grubu Cynognathia'ya uzak memeli akrabaları olarak yerleştirilmiş olan tritylodontidleri içerir. Ayrıca, uzun süredir memelilerin yakınına yerleştirilmiş olan Tritheledontidae'yi de içerir. Önceki çalışmaların çoğu, Tritheledontidae'yi geçerli bir monofiletik gruplandırma olarak kabul etti, yani tek bir ortak atadan gelen tüm torunları içeren gerçek bir daldı, ancak Liu ve Olsen (2010), Tritheledontidae'nin parafiletik bir bazal prozostrodont kladı olduğunu buldu.

Aşağıda, Prozostrodontia'nın filogenetik konumunu gösteren, Liu ve Olsen (2010) tarafından oluşturulmuş bir kladogram bulunmaktadır:

Mamut (Mammuthus), filgiller (Elephantidae) familyasının nesli tükenmiş bir cinsi. Son buzul çağında (Pleyistosen) Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika'da birçok farklı türleri ile yayılım göstermiştir. 4,5 m boy ve 8 ton ağırlığa kadar varan bu cinsin son üyeleri yaklaşık 4000 yıl önce yani ilk çağda yaşamıştır.
Bilimsel adı Mammuthus'un, Mammut cinsi ile karıştırılmaması gerekir. Mammut sadece Amerika kıtasında yaşamış olan ve mamutlarla uzaktan akraba olan mastodonlar (Mammutidae) familyasının bir cinsidir. Bu hortumluların, her zaman 4 adet uzun dişleri olmuş ve onların da mamutlarda olduğu gibi buzul çağında uzun kıllı türleri ortaya çıkmıştır.

Mamutlar Pliyosen çağının ortalarında Afrika kıtasında ortaya çıkmış ve oradan Avrasya'ya ve Kuzey Amerika'ya yayılmışlardır. Zamanla soğuğa ayak uydurmuşlardır. Bulunan en eski mamut kalıntıları 4 milyon yaşındadır ve Etiyopya'nın Afar bölgesinde bulunmuşlardır. Bu Mammuthus subplanifrons türüne ait olan kalıntılar Kenya ve Güney Afrika'da da bulunmuştur. Bu tür yaklaşık 3 milyon yıl var olmuş ve peşinden Kuzey Afrika'da Mamuthus africanavus türü ortaya çıkmıştır. Bu türden hiçbir başka tür gelişmeden ortadan kaybolmuş ya da bu türden Güney fili gelişmiş olabilir. Güney filinden 750.000 yıl evvel step mamudu ve step mamudundan yünlü mamut gelişmiştir. Kuzey Amerika'da yaşamış olan preri mamudu da yaklaşık 1,5 milyon yıl evvel Kuzey Amerika'ya kadar yayılmış olan güney filinden gelişmiş olduğu tahmin edilir.

Pleistosen çağının geç dönemlerinde yünlü mamut insanların av hayvanlarından biriydi. Bunun kanıtı birçok mağaralarda bulunan duvar resimlerinde görülmektedir. Ortadan kaybolmalarının nedeni fazla avlanmış olmaları mı, yoksa buzul çağının sonundaki büyük iklimsel değişiklikler mi olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Kuzey Amerika'daki ânî yok olmalarının nedeni olarak bir Meteorit grubunun Dünya'ya çarpması olabileceği, bunun da «Genç Drias»'ın başlangıcını açıklayabileceği, bir ABD araştırmacı grubu tarafından önerildi. MÖ 8000 yıl evvel mamutlar Avrupa'da ve Asya'da ortadan kaybolmuşlardır. Aynı dönemde Homo sapiens de (modern insanlar) güneyden beri bu bölgelere doğru yayılmışlardır. Sadece doğu Sibirya'nın Wrangel Adası'nda ufak mamut popülasyonları MÖ 1700'e kadar hayatta kalabilmişlerdir.

Rusya'nın Asya'da kalan kısmında hala günümüze kadar buzun içinde bütün şekilde muhafaza edilmiş mamut bedenleri bulunmaktadır. Bu mamut cesetleri hep etrafında bulunan buzun erimeye başlaması ile kilometrelerce uzaklara kadar yayılan çürüme kokuları sayesinde bulunmuşlardır. Bu bin yıl kadar buzun içinde muhafaza edilmiş bedenler buzun dışında kaldıklarında çürüyerek ve leş yiyicilere yem olarak birkaç hafta içerisinde yok olur.
Mamut araştırmacılığı açısından en önemli olan kazılar Rancho La Brea'da bulunan katran çukurlarında yapılmıştır. Diğer mühim bir kaynak Bechan Cave de bulunan bir mağaradır. Bu mağara 1.500 yıl boyunca preri mamutları tarafından kullanılmıştır.
Yeni Sibirya Adaları'nda da çok sayıda kalıntılar bulunmuştur. Bu adalar, mamut fildişleri arayan Rus tüccarları tarafından keşfedilmiştir.

Sibirya'da doğaya bağlı yaşam şekli sürdüren Dolganlar ve Yakutlar gibi bazı Türk halkları'nın mitolojilerinde mamutların yeraltı aleminde yaşayıp Erlik Han'a hizmetçilik ettikleri anlatılır. Yeraltı aleminin efendisi Erlik Han mamutları ceza olarak yeraltına almıştır. Eğer mamutlar oradan kaçıp yeryüzüne çıkmaya çalışırlarsa derhal buz kesilip ölürler. Sibirya'nın doğal yerlileri Tundra ikliminin binyıldır çözülmemiş toprağından dışarıya dikilir şekilde buldukları bu garip dev hayvanların dişleri ile çadırlarını süslemiş, postlarını ısınmak için kullanmış ve hatta donmuş etini eritip yemişlerdir. Günümüze kadar Dolganlar'da hâlâ mamutların fildişiyle yapılmış ev eşyaları ve süsler bulunmaktadır.
Bugün Dolganlar mamut bedenleri bulduklarında bunu bilim insanlarına bildirmekte ve mamut araştırmacılığına katkıda bulunmaktadırlar.

Garutt, W. E.: Das Mammut, Westarp Wissenschaften, 2004. ISBN 3-89432-171-7
Lister, Adrian und Bahn, Paul: Mammuts - Riesen der Eiszeit, Thorbecke Verlag, Sigmaringen 1997. ISBN 3-7995-9050-1
Stone, Richard: Mammut - Rückkehr der Giganten?, Franckh-Kosmos, Stuttgart 2003. ISBN 3-440-09520-7
Ward, Peter D.: Ausgerottet oder ausgestorben? Warum die Mammuts die Eiszeit nicht überleben konnten?, Birkhäuser Verlag, Basel 1998. ISBN 3-7643-5915-3
Probst, Ernst: Deutschland in der Urzeit, C. Bertelsmann, 1986
Ziegler, Reinhard (1994): Das Mammut (Mammuthus primigenius BLUMENBACH) von Siegsdorf bei Traunstein (Bayern) und seine Begleitfauna, Münchner Geowissenschaftliche Abhandlungen, 26, Seite 49-80, Verlag Dr.Friedrich Pfeil, München

Mamuteyum
Mamut müzesi 25 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Naturkundemuseum 12 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The role of human of the stone age in the death of the mammoth faunal complex29 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mesonychia ("orta pençeler"), erken Paleosen ila Oligosen dönemleri arasında yaşamış arkaik toynaklı memelileri kapsayan bir etçil memeli grubudur.

Mesonychianlar, basitleştirilmiş bir üst diş ve özel bir alt diş yapısına sahiplerdir. Dişleri etobur bir diyet için evrimleşmiştir. Ancak karnasiyaller sadece Etçillerde (Carnivora takımı) ve Creodontlarda bulunmaktadır. Uzun yıllar boyunca mezonikidlerin, deniz memelillerinin ataları veya kardeş taksonları olduğu düşünülüyordu. Ancak mesonychidlerin artık balinaların ataları değil, kardeş taksonu olduğu veya benzerliklerin yakınsak evrimden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Thewissen vd. (2001) tarafından oluşturulmuş kladogram. Mesonychianlar ilkel toynaklılar olarak kabul edilir.

Bununla birlikte moleküler genetik çalışmalar, balinaların, su aygırlarının kardeş grubu olarak sınıflandırılması gerektiğini göstermiştir.
Morfolojik veriler, domuzumsular ve su aygırları arasında bir kardeş grup ilişkisi olan bir monofiletik Artiodactyla'yı destekler, ancak moleküler genetik veriler genellikle balinalar, su aygırları ve geviş getiren artiodaktilanlar (boynuzlular, zürafalar ve yakın akrabaları) arasında yakın bir ilişki ile parafiletik bir Artiodactyla'yı tercih eder. Mesonychianlardan moleküler genetik veriler toplanmadığından (bu hayvanların soyu yaklaşık 35 milyon yıl önce tükenmiştir), mevcut paraxonian taksonlara göre yerleşimleri belirsizdir.
O'Leary vd. (2003) tarafından bir dergide yayınlanmış, morfolojik analizlere dayalı kladogram.

Spaulding vd. (2009) tarafından oluşturulmuş, genel olarak kabul gören kladogram'da Mesonychianlar toynaklılar dışında sınıflandırılır.

Tabuce vd. (2011), Mesonychianlar ve Triisodontidleri "Acreodi" adlı grupta birleştirdi.
Halliday vd. (2014) tarafından 177 eutherian taksonunun morfolojik analizi ile oluşturulmuş kladogramda, Mesonychianlar Carnivoramorflarla ilişkili olarak sınıflandırıldı.

Mum (Farsça:موم), parafin, donyağı ya da bunlara benzer, yavaş yanan bir maddenin, genellikle pamuktan yapılan bir fitilin üzerine döküldükten sonra katılaştırılması yöntemiyle hazırlanan, genellikle silindir biçimindeki ışık kaynağıdır. Mumları tutmak için şamdanlar veya mumluklar, avizeler, fanus ve aplikler gibi çeşitli cihazlar kullanılabilir. Mum yapan kişiye geleneksel olarak mumcu denir.

Mısır ve Girit'te bulunmuş en az 5000 yıllık şamdanlardan anlaşılabileceği üzere, avus, Antik Çağ'ın ilk buluşları arasındadır. Orta Çağ'da ise Avrupa'da kullanılan mumlar, donyağından yapılmaktaydı. 1292 yılına ait bir vergi listesine göre ise, Paris'te 71 tane mum yapımcısı yaşamaktaydı.
1800'lü yıllarda Fransız kimyacı Michel-Eugène Chevreul, yağdaki gliserinden yağ asidini ayırarak daha kaliteli mumların yapımında kullanılan stearik asidi üretmiştir. Daha sonraları ise mum malzemesi yapmakta yeni işlemler öğrenilmiştir. Stearik asitten ayrı, iki önemli malzeme daha bulunmuştur: İspermeçet balinasının kafa boşluğundan elde edilen ispermeçet ve petrolün bir yan ürünü olan parafin. Bu buluşlardan sonra, parafin ve stearik asitle hazırlanan karışım, mumun temel malzemesi hâline gelmiştir. Ancak günümüzde mum olarak anılan yani stearik ve ham parafinle karıştırılmış olan karışım kabaca mum olarak nitelendirilse de gerçekte bu ikisinin karışımı mum olarak yeterli bir kalite için eksiktir. Bu karışımın içine yüzde üç oranında serezin, yüzde 5 oranında sertleştirici wax katılırsa karışım tam bir kıvamı yakalayarak daha saydam ve sert olacaktır. Yanışta ise mum sertleşerek yanış süresi diğer karışımlara oranla yüzde otuz daha uzun olacaktır. Önglü mumlarda ise bu karışım net bir önglenme ve mermerimsi görüntüyle olması gerektiği gibi öngde ve sertlikte olacaktır. Ayrıca bu karışım yaz sıcaklarındaki 40 derecelerde diğer karışımlarda olduğu gibi çok çabuk yumuşamadan sertliğini koruyacaktır. Bu karışımları birçok kişi bir arada kullanmaz. Gerek duymaz. Mum yanarken, alevden çıkan ısı, fitilin dibindeki katı mumu sıvılaştırır. Bu eriyik, kılcal hareket sonucu fitilden yukarı doğru çıkar, sonra da ısı nedeniyle buharlaşır. Bir mumun fitili kesinlikle pamuk ipliği olmak zorundadır. Mum buharının yanmasıyla da alev oluşur. Bu böyle bir döngü hâlinde, avus bitene dek devam eder. Günümüzde mum artık bilindik kalıpların çok dışında ve çok değişik yerlerde kullanılmaktadır. Bunun için mumlar ihtiyaç durumuna göre sınıflara ayrılmıştır: tüketilen mumlar, dekoratif mumlar. Ham maddenin içeriği hiçbir şekilde değişmezken katkılarından dolayı yanış süresi, yanış şekli ve malzemenin sertliği farklılıklar gösterir. Parafinin içine katılan stearik asit ve diğer yan malzemelerle bunun kalitesini artırmak mümkündür. Mum ne kadar yumuşak olursa o mumun yanış süresi de o kadar kısa olacaktır. Mumun yanış süresi ve kalitesi tamamen malzemenin sertliği ve içindeki katkılarıyla doğru orantılıdır. Mumun yakılma alanları mutlaka rüzgârsız ve cereyansız alanlar olmalıdır. Mumun yanış sırasında fitilindeki ateşin kesinlikle sağa ve sola sallanmadan dimdik olarak yanması gerekir. Ola ki aksi bir durum olursa avusun yakıldığı ortamda görünmeyen isler olacaktır. Mumdaki yağ oranı parafine dokunarak anlaşılabilir. Bunun içinde parafini elle ezerek ve dokunarak sürtünme yoluyla ele gelen yağ ile ölçebilirsiniz. Eğer bu dokunuşla mumun yağı elinize gelir ise bu mumun yağının fazla olmasının bir işaretidir. Bu durum ise avusun yanışı ve mekân sıcaklıklarında çok tercih edilmeyen bir malzeme olarak nitelendirilir. Avusun yapılışıyla ilgili olarak detayları çok iyi okuyup doğru uygulamak gerekir. Bu nedenle de ev ortamında mum yapmak tehlikelidir. Çok risklidir. Karışımların yapıldıktan sonra mum ateş üzerinde uzun süre bırakılırsa bir süre sonra kaynar ve buharı alev alabilir. Bu nedenle parafinin ısıtılarak ateş üzerinde bırakmak çok tehlikelidir.

Elektriğin icadından önce, mumlar, gaz lambalarıyla birlikte aydınlanmanın en önemli araçlarından olmuşlardır. 21. yüzyılda ise mumlar daha çok süs eşyası konumundadırlar. Doğum günü pastalarının üzerinde, şık görünmesi istenen yemek masalarında, yumuşak, ılık bir ambiyans yaratılmak istenen her yerde mumlara rastlanmaktadır. Mumlar geçmişten bugüne, pek çok dinde ve dinsel ayinlerde kullanılmaktadır.

Camilerde Osmanlı zamanında akşam ve yatsı namazlarında aydınlatma görevi gören, mihrab'ın sağında ve solunda genellikle bakır mumluk üzerinde birer büyük mum bulunurdu.

Yahudilikte genellikle, cuma akşamları, Şabat başlangıçlarında yapılan Havdalah ritüeli esnasında mum yakılır.

Budistler meditasyon sırasında rahatlamak ve gevşemek için mum kullanırlar.

Hinduizm'de mum, ruhsal aydınlanmanın ve başarının sembolü olarak pek çok ritüelde kullanılmaktadır.

Hümanizmde mum, mantığın ve akılcılığın sembolüdür.

Vikalıkta mum, dört temel element ateş, toprak, su, havanın geçtiği büyü törenlerinde ve diğer genel maji ayinlerinde kullanılır.

İlk olarak Çin'de yapılan ve sonra tüm dünyaya yayılan mum güngelleri, zamanın belirlenmesinde kullanılır. Aynı zamanda çok zor yanan mum takvimleri, günün belli olmasında da kullanılırlar. Bu takvimler, bir yıl boyunca yanabilen mumlardır.

Citronella yağı içeren bir mum türü etrafa böcekleri rahatsız edici bir koku yayarak haşerelerin uzaklaşmasını sağlar. Mum, ayrıca resim yapımında ve terzilikte de kullanılır. (bkz. Mum boyası)

Mum (birim)
Epikutiküler mum
Mum makası
Paskalya mumu
Soya mumu
Mum boyası
Balmumu
Kandil

MÖ 1. yüzyıl, 1 Ocak MÖ 100 tarihinde başlayıp, 31 Aralık MÖ 1 tarihinde biter. Bu yüzyıl için alternatif bir isim ise MÖ son yüzyıldır. Bu MS/MÖ gösterimi 0 yılını içermez. Fakat bilimsel gösterim içerir ve eksi işaretini kullanır. Böylese 'MÖ 2' bilimsel gösterimde 'yıl -1' olur.

MÖ 27 Roma İmparatorluğu kuruldu.
MÖ 6-4 Nasıriyeli İsa'nın doğumu.
MÖ 73 - MÖ 71 - III. Köle Savaşı, Gladyatör Savaşı veya Spartaküs Savaşı olarak da bilinen savaş
MÖ 57'de güneydoğu Kore'de Silla kuruldu (Samguk Sagi'ye göre geleneksel tarih).
MÖ 53 Partlar Crassus'un komutası altındaki Romalılar'ı Carrhae Savaşı'nda yendi.
MÖ 44 Julius Caesar öldürüldü.
MÖ 37 Goguryeo güney Mançurya'da kuruldu (Samguk Sagi'ye göre geleneksel tarih).
MÖ 31 Roma İç Savaşı: Aktium Muharebesi - Yunanistan'ın batı kıyılarında, Octavian'ın güçleri Marcus Antonius ve Kleopatra'nın altındaki güçleri yendi.
MÖ 18 Baekje batı Kore'de kuruldu (Samguk Sagi'ye göre geleneksel tarih).

Caesar Augustus, Roma imparatoru
Cicero, Romalı politikacı ve yazar
VII. Kleopatra, Mısırlı hükümdar
Horatius, Romalı şair
Julius Caesar, Romalı politikacı
Livius, Romalı tarihçi
Lucretius, Romalı filozof
Marcus Antonius, Romalı politikacı
Marcus Junius Brutus, Julius Caesar'ın, söylendiğine göre onu öldürdüğü, evlatlık oğlu
Marcus Vipsanius Agrippa, Romalı devlet adamı ve general
Ovidius, Romalı şair
Vergilius, Romalı şair
Spartacus, gladyatör
Büyük Tigranes, Ermenistan kralı

MÖ 11. yüzyıl, MÖ 1100 ile MÖ 1001 yılları arasındaki zaman dilimini kapsar.

Atina Krallığı
MÖ.1089 - Atina'nın efsanevi kralı Melantus 37 yıllık hükümdarlığının ardından öldü ve yerine oğlu Kodrus geçti.
MÖ 1068 - 21 yıllık hükümdarlığının ardından Atina Kralı Kodrus, Dor istilacılarıyla yaptığı bir savaşta öldü. Atina geleneklerine göre mutlak güce sahip son kral olarak görülür. Yerien oğlu Medon geçer. Modern tarihçiler Kodrus'u Yunan Mitolojisinin bir parçası olan son kral olarak görürler.
MÖ. 1048 - Atina Kralı Medon 20 yıllık hükümdarlığının ardından ölür ve yerine oğlu Akastus geçer.
MÖ.1012 - 36 yıllık hükümdarlığının ardından Atina Kralı Akastus ölür ve yerine oğlu Arçipus geçer.
21.Mısır Hanedanlığı
MÖ.1069  - 11.Ramses'in ölmesiyle Mısırdaki 20.Hanedan sonlanır. Yerine 21.Hanedanın ilk temsilcisi 1.Smendes geçer.
MÖ.1044 - 25 yıllık hükümdarlığının ardından Mısır Kralı 1.Smendes ölür ve yerine iki vekil geçer. Bunlar önce 4 yıllık hükümdar olan Neferkare Amenemnisu ardından da 3. hükümdar olarak yaklaşık 40 yıllık hüküm süren 1.Psusennes'tir.
İsrail Krallığı
MÖ 1050 - (Yaklaşık Tarih ) Filistin Halkı İsrail ile yaptığı savaşta Ahit Sandığını (İsrail halkı için en kutsal emanettir.) ele geçirmişlerdir.
MÖ.1040 - İsrail Kralı Davut'un doğduğu yıldır.
MÖ.1026 - Eski Ahit'e göre İsrail Krallığı'nın ilk Kralı Saul olur.
MÖ:1000 Davut İsrail Devletinin başına geçti. İşboşet'e suikast yapıldığı anlatılıyor. İşboşet Saul'un oğlu 2 yıl tahta kalmıştır.
Çin Krallığı - Zhou Hanedanı
MÖ.1046 - Zhou Kralı Wu, Muye Savaşı ile Shang Hanedanlığını yıkar ve Zhou Hanedanlığının ilk kralı olur. (Zhou Hanedanlığı MÖ.1046 - MÖ.256 arasında 790 yıl hüküm sürmüş bir hanedandır.) Wu Çin tarihinde Büyük Yu ve Sarı İmparatordan sonraki en büyük kahramanlardan biridir.
MÖ.1042 - Zhou Kralı Wu ölür ve yerine oğlu Cheng geçer.
MÖ.1020 - Zhou Kralı Cheng'in yerine Kang geçer.
Diğer Olaylar
MÖ.1000 li yıllarda Kenya Platolarında tarım yapılmıştır.
MÖ.1000 li yıllarda Fenike Alfabesi icat edildi.
MÖ.1000 - Latinler İtalya'ya geldi.

MÖ 1361 Çinli gök bilimciler ilk kez ay tutulmasını kaydettiler.

MÖ 14 Mart 190 : Güneş Tutulması Roma'da kaydedildi.
MÖ 175 : IV. Antiokhos Epifanis, Suriye tahtını ele geçirdi.
MÖ 168 : Pidna Muharebesi - Makedonya, Romalılara yenildi.
MÖ 21 Haziran 168 : Ay Tutulması Roma'da kaydedildi.
MÖ 164, 25 Kislev: Judas Makkabi, Kudüs'teki tapınağı onardı. Olaylar her yıl Hanuka Bayramı olarak kutlandı.
MÖ 147 : Haşmonayim Hanedanı Kudüs'ün özerkliğini geri kazandı.
MÖ 148: Roma, Makedonya'yi fethetti.
MÖ 146: Roma, Kartaca şehrini yerle bir etti. (Üçüncü Pön Savaşı)
Roma Korinth'i fethetti.
MÖ 133 : Tiberius Gracchus suikastı.
MÖ 129 : Seleukos İmparatorluğu'nun çöküşü.
MÖ 121: Gaius Gracchus suikastı.
MÖ 108: Gojoseon-Han Savaşı-Han Hanedanı nihayet Gojoseon'un başkenti Wanggeom-seong'u, yıktı. Böylece Han Hanedanı, Gojoseon'u yönetmek için Dört Komutanlığı kurdu.
MÖ 107: Romalı konsül Gaius Marius, Marius Reformlarını hayata geçirdi ve Roma ordusuna katılmak için gereken tüm mülkiyet kısıtlamalarını kaldırdı.
MÖ 113  – 101 : Cimbri ve Tötonların göçü, Aquae Sextiae ve Vercellae Savaşları ile engellendi.
Venerable Mahinda, Theravada Budizmi Sri Lanka'ya resmen tanıttı.
Porta Augusta, Perugia, inşa edildi.
Vettii Hanedanı, Pompeii, kuruldu.
MÖ Geç 2. yüzyıl – Forum Boarium, Roma, inşa edildi.
MÖ 100'den biraz önce – İskitler Part İmparatorluğunu istila etti.
Segesta, Romalılar tarafından saldırıya uğradı

Jül Sezar, Roma İmparatoru (MÖ 100 - MÖ 44)
Andriscus, Son Makedonya İmparatoru
IV. Antiokhos Epifanis, Etkili olan son Seleukos İmparatoru
VII. Antiokus Sidetes, Son Birleşik Seleukos İmparatoru
Pergeli Apollonius, Yunan Matematikçi
Appius Claudius Pulcher, Roma Konsülü
Boiorix, Cimbri Kralı
Cicero, Roma Oratoru ve Devlet Adamı
Flaccus, Besteci
Hipparchus, Astronomi Gözlemcisi

MÖ 7. yüzyıl, MÖ 700'ün ilk günü başlamış ve MÖ 601'in son günü bitmiştir.

Med İmparatorluğu kuruldu.
Orta Asya ve Güney Rusya'dan göç etmiş İskitler tarafından, Karadeniz'in kuzeyi Ukrayna'da Kabileler İmparatorluğu kuruldu.
Kabileler İmparatorluğunu kuran İskitler, Yunan dünyasıyla ticarete girişti.
Miletli Thales'in Doğumu
Frigyalıların yıkılmasından sonra, Lidyalılar tarafından, Kral Giges zamanında bağımsız bir devlet kuruldu.
Anaksimandros, Yunan filozofun doğumu.
Sakalar'ın başbuğu Alp Er Tunga (Afrasyab)'nın öldürülmesi
Asur kralı Asurbanipal'in ölümü.
Lidya Kralı Gyges, Asur Kralı Asurbanipal ile birleşerek yapılan savaşta Kimmerleri büyük bir yenilgiye uğrattı.
Asur kralı Asurbanipal, babasının başlattığı Mısır seferini ilerletti ve Memphis'i ele geçirdi.
Byzantion (günümüzde İstanbul) kuruldu.
Asurbanipal, Asur kralı oldu. İmparatorluğun başkenti Ninova dünyanın en büyük yerleşim birimi durumuna geldi.
Tullus Hostilius Roma'nın kralı oldu.
Kimmerler Frigya'nın başkenti Gordion'u ele geçirdiler.

Miletli Thales
Alp Er Tunga
Anaksimandros
Asurbanipal

Mısırlıların, gemiyle 3 yılda Afrika'nın çevresini dolaşmaları.

MÖ 8. yüzyıl, MÖ 800'ün ilk günü başlamış ve MÖ 701'in son günü bitmiştir.

Bu yüzyıl boyunca büyük uygarlık değişmeleri yaşanmıştır.
Mısır'da, 23 ve 24. hanedanlık yaşanmıştır.
Asurlular gücünün zirvesine erişmiştir bununla beraber İsrail'i ve çevresini almıştır.
Antik Yunanistan ise kolonilere geçmiştir.
Hindistan'da Demir çağı bitmiştir.

MÖ 797 — I. Ardysus, Lidya kralı oldu.
MÖ 783 — IV. Şalmanezer, babası III. Adad-nirari yerine Asur kralı oldu.
MÖ 782 — Erebuni (Էրեբունի)'nin kuruluşu.
MÖ 782 — Zhou Hanedanlığı (MÖ 1122 — MÖ 256) kralı Zhou kralı Xuan'in ölümü.
MÖ 781 — Zhou kralı You Zhou Hanedanlığı kralı oldu.
MÖ 780 — İlk tarihi Güneş tutulması Çin'de kaydedildi.
MÖ 778 — Atina kralı Agamestor 17 yıllık saltanat sonunda öldü.
MÖ 776 — Olimpiyatlar ilk kez düzenlendi.
MÖ 774 — Tyre kralı Pygmalion'un hükmü sona erdi.
MÖ 773 — III. Şeşonk'un ölümü.
MÖ 773 — III. Ashur-Dan, ağabeyi IV. Şalmanezer yerine Asur kralı oldu.
MÖ 771 — Batı Zhou Hanedanlığı'nın sonu.
MÖ 770 — Doğu Zhou Hanedanlığı'nın başlangıcı.
Asurlular, Şam ve Semiriya'yı ele geçirdi.
MÖ 756 — Kyzikos'un kuruluşu.
MÖ 755 — V. Ashur-nirari, III. Ashur-Dan yerine Asur kralı oldu.
27 Nisan MÖ 753 — Romulus ve Remus, Roma şehrini kurdu
26 Şubat MÖ 747 — Nabonassar, Asur kralı oldu.
MÖ 747 — Meles, Lidya kralı oldu.
MÖ 740 — III. Tiglat-Pileser, Suriye'deki Arpad'ı iki yıllık kuşatma ardından ele geçirdi.
MÖ 740 — Ahaz'ın Judah'taki saltanatı başladı.
MÖ 739 — II. Hiram, Tyre kralı oldu.
MÖ 738 — Asur kralı III. Tiglat-Pileser, İsrail'i istila etti ve vergi ödemeye mahkûm etti.
MÖ 734 — Sicilya'daki Naxus koloni olarak kuruldu.
MÖ 732 — Hoshea, son İsrail kralı oldu.
MÖ 730 — IV. Osorkon, IV. Şeşonk yerine 22. Mısır hanedanı oldu.
MÖ 730'lar — Piye, babası Kashta yerine Nubiya krallığı Napata'ta kral oldu.
MÖ 730'lar — II. Mattan, II. Hiram yerine Tyre kral oldu.
MÖ 727 — Babilliler, Asurlular'dan bağımsızlıklarını elde etti.
MÖ 724 — Asurlular Tyre 4 yıl boyunca elde tuttu.
MÖ 722 — İsrail, Asurlularca ele geçirildi.
MÖ 718 — Gyges, Lidya'yı ele geçirdi.
MÖ 713 — Numa Pompilius Roma takvimini başlattı.
MÖ 705 — Sennacherib, ağabeyi V. Şalmanezer yerine Asur kralı oldu.

MÖ 760'lar — Urartu'nun I. Argishtis öldü.
MÖ 760'lar — Judah'ın Amaziah'sı öldü.
MÖ 760'lar — Sparta kralı Archelaus öldü.
22. dönem Mısır firavunu V. Şeşonk (MÖ 767–MÖ 730)
23. dönem Mısır firavunu III. Osorkon (MÖ 787–MÖ 759)
23. dönem Mısır firavunu III. Takelot (MÖ 764–MÖ 757)
23. dönem Mısır firavunu Rudamun (MÖ 757–MÖ 754)
23. dönem Mısır firavunu Iuput (MÖ 754–MÖ 715)
Libya kralı Niumateped (MÖ 775–MÖ 758)
Libya kralı Titaru (MÖ 758–MÖ 750)
Libya kralı Ker (MÖ 750–MÖ 745)
Midas (Frigya kralı)
Judah'ın Hezekiah'sı (MÖ 715–MÖ 687 arası hüküm sürdü.)
Asur kralı ve Babil fatihi Sennacherib (MÖ 705–MÖ 681)
MÖ 740'lar — Romulus ve Remus
MÖ 725 — Bakenranef, babası Tefnakhte yerine 24. dönem Mısır kralı oldu.
Judah kralı Ahaz (MÖ 735–MÖ 715)
MÖ 723 — Asur kralı V. Şalmanezer öldü.
MÖ 723 — II. Sargon, V. Şalmanezer'i Asur kralı yaptı.
MÖ 721 — Shabaka, babası Piye'nin yerine Mısır'ın 25. dönemi kralı oldu.
MÖ 720 — Shabaka, Bakenranef'i öldürdü, böylece Mısır'ın 24. dönemi sona erdi.
MÖ 720 — Çin'in Zhou Hanedanlığı kralı "Zhou ping wang" öldü.
MÖ 715 — IV. Osorkon öldü ve Mısır'ın 22. dönemi sona erdi.
MÖ 713 — Yarı efsanevi Zamolxis, Daçya'da ortaya çıktı.

MÖ 750'ler Ayın evrelerine dayalı ilk almanaklar Babilli gök bilimciler tarafından yaratıldı.
Çin'de güneş tutulması yaşandı.
Demotik yazı, Antik Mısır'da görülmeye başlandı.

Oligosen, 33,9 milyon yıl öncesi ile 23,01 milyon yıl öncesi arası yaklaşık 10 milyon yıl süren, son Paleojen devresi. İklimdeki soğuma, deniz seviyesindeki düşme ve dolayısıyla kuraklık, dönemin belirgin özellikleridir.
Avustralya ve Güney Amerika'nın Antarktika'dan ayrılmasıyla, dev kıta Gondvana'nın son kalıntısı da tarihe karışır. Hindistan'ın Asya ile çarpışmasıyla, tektonik ve volkanik etkinlikte artış olur.
Oligosen'de, iklimde görülen belirgin soğuma devreye damgasını vurur. Pek çok hayvan ve yaşam alanı soğumadan etkilenir. Himalayalar'ın yükselmeye başlamasının bu soğumaya neden olduğu ya da soğumayı hızlandırdığı düşünülüyor. Soğumayla birlikte Senozoyik boyunca ilk kez Antarktika üzerinde buzullar oluşur. Düşen deniz seviyesi, plankton sayısında ve çeşitliliğinde bir düşüşe ve kıtalar üzerinde kuraklığa neden olur. Tropik ormanlar ekvatora doğru çekilirken, yerlerini yaprağını döken ılıman iklim ormanlarına bırakır. Oligosen'de çiçekli bitkilerin modern biçimlerinin çoğu ortaya çıkıp yaygınlaşır. Yeni ortaya çıkan çiçekli bitkilerden en önemlisi otlardır. Asya'nın kurak iç kesimlerinden başlayarak yayılan otlarla, ilk otlak alanlar oluşur.
Gelişmiş sindirim sistemine sahip ilk çift toynaklılar ancak Oligosen'de ortaya çıkar. Bu sindirim sistemi onlara lifli ve sindirimi zor otlarla beslenmede büyük avantaj sağlar.
Güney Amerika'da, eteneli memelilerin yokluğunda, tamamen farklı bir memeli faunası evrilir. Kıtada tembel hayvanlar, armadillolar gibi dünyanın geri kalanından tamamen farklı otçullar ve keseli yırtıcılar yaşıyordu.
Eosen'in en büyük hayvanları tek toynaklılardı. Bu dönemde yaşayan, Orta Asya'nın dev rhinocerotoidi Paraceratherium, yaşamış en büyük karasal memelidir; Mezozoyik'in kimi sauropodlarıyla denk olan, bu 25 ton ağırlığındaki devler, Orta Miyosene kadar Asya'da varlıklarını sürdürdüler. Bu arada Afrika'da, fillerin ataları ve gergedan benzeri hayvanlar dev boyutlara ulaşır. Asya ve Kuzey Amerika'da, dev Brontotherler ve dev domuzlar olan Archaeotheriumlar vardı. Kuzey kıtaları arasındaki bağlantılar, hayvanların kıtalar arasında serbestçe dolaşmasını sağlıyordu. Kendine özgü keseli faunasıyla Avustralya'da da bu dönemde memeli çeşitliliği artar.
Bu alışılmadık memelilerin yanı sıra kedigiller, köpekgiller, geyikler, atgiller, gergedanlar, domuzgiller ve devegiller Oligosen'de çeşitlenir.

Jeolojik devirler

Orangutan (Pongo), Primates (primatlar) takımının Hominidae (büyük insansı maymunlar) familyasına dahil olan bir cinstir ve şu üç türü içerir: 

Pongo abelii (Sumatra orangutanı); Endonezya'nın Sumatra adasına özgü, daha ufak yapılı ve doğadaki sayısı çok daha az (doğada 7,000-7,500 birey) olan tür.
Pongo pygmaeus (Borneo orangutanı); Borneo adasına özgü, daha iri yapılı ve doğadaki sayısı daha çok (doğada yaklaşık 50,000 birey) olan tür.
Tapanuli orangutanı (Pongo tapanuliensis) Sumatra'daki Toba gölünün güneyinde yaşayan, yaklaşık 800 bireyden oluşan tür.

"Orangutan" adının kökeni, Malezya ve Endonezya dillerine özgü olan ve "orman adamı" anlamına gelen "orang hutan" ifadesidir. Orangutan, Malezya'nın Sabah eyaletinin resmi simgesidir.

Pongo (Orangutan) cinsi, Hominidae familyasının, insan, şempanze ve gorili barındıran Homininae ile birlikte iki alt familyasından biri olan Ponginae alt familyasını soyu tükenmiş bazı cinslerle birlikte (örn. atası olabilecek Sivapithecus ve dev maymun Gigantopithecus) paylaşır. Orangutanların genomunun %97'si insanlarınkiyle aynıdır – bu, şempanze ile insanın benzerliğinden (%99) daha azdır.
Günümüzde Borneo ve Sumatra'ya özgü olsalar da Cava, Vietnam ve Çin'de fosillerine rastlanmıştır. Uzun kolları ve kırmızımsı kahverengi kılları ile dikkat çeken orangutanlar, büyük insansı maymunların ağaçta en çok yaşayanıdır. Bu canlılar, zamanlarının neredeyse tamamını Borneo ve Sumatra'nın yağmur ormanlarındaki ağaçların üstünde geçirirler ve her gece ağaçlarda yeni yuvalar yaparlar. Erişkin erkeklerin boyu ortalama 1.4 metredir ve ağırlıkları ise 82 kilograma kadar çıkabilir.
Orangutanların başlıca besin kaynağı yapraklar ve meyvelerdir. Ağaçlarda dal parçalarından hazırladıkları düz bir yuvada uyur, aynı yuvayı günlerce kullanabilirler.

Orangutan-insan son ortak ata
Ponginae

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 149-150. ISBN 978-605-100-090-9. 
A.Ş., Encyclopaedia Britannica, inc. Ana Yayıncılık (1992-1993). Temel Britannica : temel eğitim ve kültür ansiklopedisi. 13. Hürriyet. s. 192. OCLC 850759052.

Orta Taş Çağı, Orta Taş Devri veya Mezolitik dönem, M.Ö. 22.000-10.000.
Paleolitik ve Neolitik arası bir geçiş dönemidir. Taştan aletler daha çeşitlidir. Köpek ilk evcil hayvan olarak görülür. Gıda birikimine de başlanır. Mağara resimleriyle ilk resim sanatı ortaya çıkmıştır. Önemli bazı merkezler Samsun Tekkeköy, Karain ve Beldibi'dir.
Mezolitik dönem, Avrupa ve Batı Asya'daki avcı-toplayıcı kültürlerin Son Buzul Maksimumunun sonu ile Neolitik Devrim arasındaki son aşamasını ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Büyük hayvanların grup halinde avlanmasının azalması ve daha küçük, daha sofistike alet ve silahların geliştirilmesi ile karakterize edilir. Bölgeye bağlı olarak, Mezolitik yerleşimlerde bir miktar çanak çömlek ve tekstil kullanımı bulunabilir, ancak tarımın varlığı tipik olarak Neolitik döneme geçişin işareti olarak görülür. Mezolitik dönem Avrupa'da yaklaşık MÖ 15.000 ila 5.000 yılları arasını, Güneybatı Asya'da (Epipaleolitik Yakın Doğu) ise yaklaşık MÖ 20.000 ila 10.000 yılları arasını kapsamaktadır. Bu terim Kuzey Avrupa dışındaki diğer bölgelerde daha az kullanılmakta, Avrasya ve Kuzey Afrika dışında ise hiç kullanılmamaktadır. Mezolitik toplumların çok karmaşık olmadığı düşünülmektedir ve Neolitik dönemin karakteristik özelliği olan görkemli mezar höyüklerinin aksine gömüler tipik olarak basittir. Bu dönemde kalıcı yerleşimler deniz ya da iç sular gibi besin kaynaklarına yakın olma eğilimindedir.
Neolitik yaşam tarzı (çiftçilik, çobanlık, cilalı taş baltalar, ahşap uzun evler ve çömlekçiliği içeren) Avrupa'ya yayıldıkça, Mezolitik yaşam biçiminin yavaş yavaş yerini aldı ve sonunda yok oldu. Mezolitik döneme ait sanat eserleri, önceki Üst Paleolitik ve sonraki Neolitik döneme kıyasla nispeten daha az iyi korunmuştur.

"Paleolitik" ve "Neolitik" terimleri ilk kez John Lubbock tarafından 1865 yılında Pre-historic Times adlı kitabında ortaya atılmıştır. Ancak bu iki çağ arasında bir geçiş dönemi olup olmadığı konusunda tartışmalar vardı. Hodder Westropp 1866'da bir ara dönem olarak ek "Mezolitik" kategorisini önermiş, ancak bu öneri tartışmalarla karşılanmıştır. John Evans gibi bazı akademisyenler çağların sorunsuz bir şekilde birbirine karıştığına inanırken, Gabriel de Mortillet gibi diğerleri aralarında açık bir boşluk olduğuna inanıyordu.

Edouard Piette ve Knut Stjerna da tartışmaya katılmış, Piette geçiş dönemi olarak Azilian Kültürü'nü, Stjerna ise Paleolitik Çağ'ın son aşaması olarak "Epipaleolitik" dönemi önermiştir.
Vere Gordon Childe'ın 1947'de Avrupa'nın Şafağı adlı kitabı yayımlandığında, Paleolitik ve Neolitik arasında bir geçiş dönemi kavramını destekleyecek yeterli veri toplanmıştı. Bununla birlikte, "Mezolitik" ve "Epipaleolitik" terimlerinin kullanımı ve anlamları konusunda hala tartışmalar sürmekte olup, bu terimlerin kullanımı bölgelere ve disiplinlere göre değişiklik göstermektedir. Kuzey Avrupa'da "Mezolitik" terimi yaygın olarak kullanılırken diğer bölgelerde "Epipaleolitik" tercih edilebilmektedir. Yeni Dünya'da ise her iki terim de kullanılmamaktadır. Buna ek olarak, bazı yazarlar tarımla geçişi olmayan avcı-toplayıcı kültürler için "Epipaleolitik", Neolitik Devrimle geçişi açık olan kültürler için ise "Mezolitik" terimini kullanmaktadır.

Paleozoyik veya Paleozoyik Dönemi, Fanerozoyik Üst Zaman'ın üç jeolojik zamanından en eskisidir. Paleozoyik (IPA /ˌpæli.əˈzoʊ.ɪk, -i.oʊ-, ˌpeɪ-/ pal-ee-ə-ZOH-ik, -⁠ee-oh-, pay-;) adı İngiliz jeolog Adam Sedgwick tarafından 1838'de Yunanca palaiós (παλαιός), "eski" ve zōḗ (ζωή), "yaşam" (birleştirilince "eski yaşam") anlamına gelen sözcükleri birleştirilerek oluşturulmuştur.

538,8 myö ile 251,902 myö aralığında gerçekleşmiştir. Fanerozoyik zamanlarından en uzun olanıdır ve aşağıda en eskiden en yeniye sıralanmış altı jeolojik döneme bölünmüştür:
Paleozoyik, Proterozoyik Üst Zaman'ın bir alt bölümü olan Neoproterozoyik Zaman'dan sonra gelir ve Paleozoyik'ten sonra da Mezozoyik Zaman gelir.
Paleozoyik, jeolojik, iklimsel ve evrimsel açıdan dramatik değişimlerin görüldüğü bir zamandı. Kambriyen'de, Kambriyen patlaması olarak bilinen, modern şubelerin çoğunun ilk kez ortaya çıktığı, yerküre tarihindeki en hızlı gerçekleşen ve yaygın görülen canlı çeşitliliği meydana geldi. Eklem bacaklılar, yumuşakçalar, balıklar, amfibiler, sürüngenler ve sinapsitler, Paleozoyik sırasında evrimleşmiştir. Yaşam okyanusta başlamıştır ancak sonunda karaya çıktı. Geç Paleozoyik'te kıtalar, günümüzde  çoğu Avrupa ve Kuzey Amerika'nın doğusundaki kömür yataklarını oluşturan büyük ve ilkel bitki ormanlarıyla kaplandı. Bu jeolojik zamanın sonlarına doğru ilk modern bitkiler (kozalaklı ağaçlar) ortaya çıktı ve büyük, sofistike sinapsitlerle diapsitler baskın hâle geldi.
Paleozoyik Zaman, Fanerozoyik Üst Zaman'ın en büyük yok oluşu olan Permiyen-Triyas yok oluşuyla sona erdi. Bu felaketin etkileri o kadar yıkıcıydı ki, karadaki yaşamın toparlanması Mezozoyik Çağ'a kadar (yani 30 milyon yıl) sürdü. Denizdeki yaşamın toparlanması ise çok daha hızlı olmuş olabilir.

Paleozoyik Zaman, süperkıta Panotya'nın parçalanmasıyla başladı ve Pangea'nın oluşmaya başlamasıyla sona erdi. Panotya'nın parçalanması, Iapetus Okyanusu'nun ve diğer Kambriyen denizlerinin oluşumuyla başladı ve deniz seviyelerinin dramatik bir şekilde yükselmesiyle aynı zamana denk geldi. Paleoiklim çalışmaları ve buzullara ilişkin kanıtlar, Orta Afrika'nın erken Paleozoyik sırasında büyük olasılıkla kutup bölgelerinde bulunduğunu göstermektedir. Panotya'nın parçalanmasından sonra, süperkıta Gondvana (510 milyon yıl önce) oluştu. Paleozoyik'in ortalarında Kuzey Amerika ve Avrupa'nın çarpışmasıyla Akadiyen-Kaledoniyen yükselimleri gerçekleşirken, bir batma levhası da Doğu Avustralya'yı yükseltti. Geç Paleozoyik'teki kıtasal çarpışmalar, Pangea süperkıtasını meydana getirdi ve Apalaş Dağları, Ural Dağları ve Tazmanya'daki dağlar dahil büyük sıradağların oluşumuna sebep oldu.

Jeolojik zaman cetveli - Jeolojik katmanları zamanla ilişkilendiren sistem
Pre-Kambriyen - Yerkürenin 4600 milyon yıl öncesinden 539 milyon yıl öncesine kadarlık kısmını kapsayan tarihi
Senozoyik - Fanerozoyik Üst Zaman'ın üçüncü zamanı (66 myö - günümüz)
Mezozoyik - Fanerozoyik Üst Zaman'ın ikinci zamanı (~252-66 myö)
Fanerozoyik - Jeolojik zaman cetvelindeki dördüncü ve şu anki üst zaman

Paleozoyik'te yaşayan Foraminifera'nın 60'tan fazla görseli 2 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paleozoyik (kronostratigrafi ölçeğinde) 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paleozoik/index.htm Paleozoyik - Biltek Tübitak

Pelikozorlar (Pelycosauria), yalnızca bazal veya ilkel Geç Paleozoyik sinapsitlerinden oluşan ve bazen "memeli benzeri sürüngenler" olarak adlandırılan gayri resmi bir gruptur. Terapsitler ve onların soyundan gelenler hariç tüm sinapsitleri kapsarlar.
Daha gelişmiş sinapsit grubu olan Therapsida, doğrudan pelikozorlardan evrimleştiği için, Pelycosauria kladı parafiletiktir. Böylece, "memeli benzeri sürüngenler" terimine benzeyen "pelycosaurlar" adı, 21. yüzyılda bilim adamları arasında gözden düşmüştü. Ancak modern bilim literatüründe hâla gayri resmi olarak kullanılmaktadır.

Pelikozorlar, memelilerle doğrudan atasal bağları olan, farklı dişlere ve gelişen sert bir damağa sahip bir sinapsit grubu olarak görünmektedir. Pelikozorlar; Geç Karbonifer döneminde ortaya çıktılar, doruk noktalarına Permiyen'in erken kesimlerinde ulaştılar ve yaklaşık 40 milyon yıl boyunca baskın kara hayvanları olarak kaldılar. Birkaçı Kapitaniyen'e kadar yaşadı. Daha sonra kendilerinden evrimleşmiş terapsitler onların yerini aldı.

Kladın kimi türleri oldukça büyüktü ve 3 metre (10 ft) veya daha fazla uzunluğa erişebiliyordu. Ancak genel olarak küçük türlerden oluşmaktaydı. Bulunmuş büyük pelikozor cinsleri arasında; Dimetrodon, Sphenacodon, Edaphosaurus ve Ophiacodon yer alıyor.
Pelikozor fosilleri Rusya ve Güney Afrika'dan bazı küçük, geç hayatta kalan formlar bilinmesine rağmen, esasen Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunmuştur.

1940 yılında, grup ayrıntılı olarak gözden geçirildi ve o sırada bilinen her tür, Alfred Sherwood Romer ve Llewellyn Price tarafından yazılan önemli bir monografta, birçoğu resmedilmiş olarak açıklandı.
Aşağıdaki sınıflandırma 2004 yılında Benton tarafından sunulmuştur.

Takım Pelycosauria
Aile Eothyrididae
Aile Caseidae
Aile Varanopidae
Aile Ophiacodontidae
Aile Edaphosauridae
Aile Sphenacodontidae
Takım Therapsida

Memelilerin evrimi
Therapsida

Önmaymunlar ya da prosimiyenler (Prosimii), çağdaş zooloji'de artık kabul edilmeyen bir sınıflandırmaya göre primatlar (Primates) takımının bir alt takımı. Makimsileri, lorisleri, galagoları, ay-ayları ve cadı makileri kapsar. Parafiletik bir grup olan önmaymunlar, kladistik sınıflandırmaya göre insansıları ve maymunları (simiyenler) da kapsar. Simiyenlere göre daha ilkel özelliklere sahiplerdir.

Prosimiyen, Eski Yunancada ön, öncesi gibi anlamlara gelen prodome sözcüğünün ilk hecesiyle, Latince maymun anlamına gelen simia sözcüğünden oluşturulmuş bir kelimedir.

Önmaymunların çoğunluğu Sahraaltı Afrika'da (özellikle Madagaskar), bir kısmı ise Güney ve Güneydoğu Asya'da yaşar.

Prosimiyenler gece yaşamaya ve ağaç yaşamına uyum sağlamış primatlardır. Gözleri iri olmakla beraber renkli göremezler. 
Diğer primatlar başlarını 90 derece çevirebilirken prosimiyenler 180 derece çevirebilirler. Bunun nedeni gece yaşamları ve gözlerini antropoidler gibi oynatamıyor olmalarıdır.

Tarsiyerler hariç önmaymunların hepsi Strepsirrhini alt takımına dahildir. Soyu tükenmiş olan Adapiformes de büyük bir olasılıkla önmaymun grubuna dahildiler. Adapiformes strepsirrhinlere oldukça yakın canlılardı. Omomyidler de çok büyük ihtimalle önmaymun grubunun soyu tükenmiş elemanlarındandır. Tarsiyerlere oldukça yakın canlılar olan omomyidlerin haplorrhine oldukları düşünülmektedir.

Takım Primatlar
Alttakım Strepsirrhini: tarsier olmayan prosimiyenlee
İnfratkım †Adapiformes: soyu tükenmiş lemur benzeri primatlar
İnfratakım Lemuriformes: lemurlar, lorisler ve galagolar
Alttakım Haplorrhini: tarsierler, maymunlar ve insansı maymunlar
İnfratakım †Omomyiformes: soyu tükenmiş tarsier benzeri primatlar
İnfratakım Tarsiiformes: tarsierler
İnfratakım Simiiformes: maymunlar ve insansı maymunlar

Rose, K. D. (2006). The Beginning of the Age of Mammals. Johns Hopkins University Press. ISBN 978-0-8018-8472-6. 
Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003, Prosimian maddesi

Anaerkillik, toplumda kadının, özellikle "ana"nın etkin (baskın-başat) olma hâlidir. Matriarka veya maderşahilik olarak da adlandırılan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir. Bu düzenin temelini kadının üstünlüğü fikri oluşturur; soy kadınlar tarafından belirlenir, hakimiyet kadınlarındır. Bu toplumlarda kadınlara erkeklerden daha çok saygı gösterilir. Bu kadın üstünlüğü ilkesi etrafında, toplumun kültürü, adetleri, inancı ve mitolojisi, ataerkil düzenli toplumunkinden farklı bir biçim oluşturur.
Anaerkillik kelimesi Türkçe kökenlidir. Türkçeye Fransızcadan geçmiş olan ve batı dillerinde anaerkillik manasında kullanılan matriarka kelimesi ise Latince mater (anne) ve Yunanca achein (hükmetmek) kelimelerinden türemiştir. Anaerkilliğe dayanan, ana erki temelli olan oluşumlara "anaerkil", "maderşahi" veya "matriarkal" denir.
Çoğu zaman anaerkillik ile karıştırılan çeşitli terimler vardır; jinekokrasi (kadınların yönetimi) ve matrilokalite (evlilikte kadın veya anne tarafına yerleşme) bu terimlerden bazılarıdır.
Modern dünyada, anaerkilliğin hâkim olduğu toplumlar çok azdır. Bazı tarihçilere göre ataerkillik (partiyarka) dünya toplumlarına egemen olmadan önce anaerkil toplumlara daha sık rastlamak mümkündü.

Anasoyluluk
Ataerkillik

Czaplicka, Marie Antoinette, Aboriginal Siberia, a Study in Social Anthropology (Oxford: Clarendon Press, 1914)
Finley, M.I., The World of Odysseus (London: Pelican Books, 1962)
Goldberg, Steven, Why Men Rule: A Theory of Male Dominance (rev. ed. 1993 (ISBN 0-8126-9237-3))
Hutton, Ronald, The Pagan Religions of the Ancient British Isles (1993 (ISBN 0-631-18946-7))
Lapatin, Kenneth, Mysteries of the Snake Goddess: Art, Desire, and the Forging of History (2002 (ISBN 0-306-81328-9))
Lerner, Gerda, The Creation of Feminist Consciousness: From the Middle Ages to Eighteen-Seventy (Oxford: Oxford Univ. Press, 1993 (ISBN 0-19-509060-8))
Lerner, Gerda, The Creation of Patriarchy (Oxford: Oxford Univ. Press, 1986 (ISBN 0-19-505185-8))
Shorrocks, Bryan, The Biology of African Savannahs (Oxford Univ. Press, 2007 (ISBN 0-19-857066-X))
Stearns, Peter N., Gender in World History (N.Y.: Routledge, 2000 (ISBN 0-415-22310-5))
Raman, Sukumar, A Brief Review of the Status, Distribution and Biology of Wild Asian Elephants Elephas Maximus, in International Zoo Yearbook, vol. 40, no. 1 (2006), pp. 1–8
Yoshamya, Mitjel, & Zyelimer Yoshamya, Gan-Veyan: Neo-Liburnic Glossary, Grammar, Culture, Genom, in Old-Croatian Archidioms (Zagreb: Scientific Society For Ethnogenesis Studies (Monograph I), 2005), p. 1–1224

Irk, toplum tarafından genellikle farklı görülen biyolojik, fiziksel ve sosyal niteliklere göre insanların gruplandırılmasıdır. Terim öncelikle ortak bir dil konuşanları ve sonrasında belirli milliyetten insanları anlatmak için kullanılmıştır. On yedinci yüzyıl itibarıyla bu terim fiziksel (fenotipik) özellikleri işaret etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Modern bilim ırk terimini sosyal bir inşa olarak görmektedir. Sosyal inşa bireyin toplum tarafından koyulmuş kurallara dayanan kimliğidir. Her ne kadar kısmen gruplar arasındaki fiziksel benzerliklere bağlı olsa da ırk terimi fiziksel ya da biyolojik bir anlam taşımamaktadır.
Sosyal konseptler ve ırkların gruplandırılması zaman içerisinde çeşitlilik göstermiştir. Bu gruplandırmalardan biri olan halk sınıflandırması veya halk taksonomisi bireylerin gözlenen özelliklerine göre başlıca tipler halinde sınıflandırılmasıdır. Bilim insanları biyolojik özcülüğü artık kullanmamakta ve fiziksel ve davranışsal özelliklere dayanarak insanların toplu şekilde farklı gruplara ayrılması ile yapılan ırk tanımlamalarını genellikle desteklememektedir.
Her ne kadar ırk teriminin özcü ve topolojik olarak kavramsallaştırılmasının savunulmaz olduğu konusunda bilimsel görüş birliği olsa da dünyanın her yanından bilim insanları ırkı farklı şekillerde kavramsallaştırmaktadır ki bu görüşlerin bazılarında özcü çıkarımlar da bulunmaktadır. Kimi bilim insanları ırk kavramını davranıştaki gözlenebilir farkları veya özellikleri içeren bulanık kümede ayrımlar yapmak için kullanırken kimileri ırk fikrinin saf veya basit bir anlamda kullanıldığını öne sürmekte ve tüm yaşayan insanların aynı türe, Homo sapiens'e, ait olduğunu işaret ederek insanlar arasında ırkın herhangi bir taksonomik öneminin olmadığını savunmaktadır.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra bilimsel ırkçılığa ait teoriler ve ideolojilerin ırk kavramı ile ilişkilendirilmesi ırkın bilimsel olmayan bir sınıflandırma sistemi olarak görülmesine yol açtı. Hala genel bağlamlarda kullanılsa da ırk kelimesi yerine bağlama bağlı olarak nüfus, insanlar, etnik grup veya topluluk gibi daha belirsiz ve hafif anlama sahip kelimeler seçilir.
İnsan popülasyonları arasındaki ortalama genetik Fst uzaklığı yaklaşık olarak 0.125'tir. Lewontin (1972), bunun küçük bir ırksal farkı temsil ettiğini savundu. Öte yandan, Harpending (2002), böyle bir uzaklığın, rastgele eşleşen bir popülasyondaki yarı-kardeşler arasındaki akrabalıkla eşdeğer olduğunu ve belirli bir popülasyonun bir bireyinin, karma ırktan yarı-kardeşine göre aynı popülasyondaki bir yabancı bireye genetik olarak daha yakın olduğunu iddia etti.

Özgürlük Heykeli (İngilizce: Statue of Liberty) ya da resmî adıyla Dünyayı Aydınlatan Özgürlük, ABD'nin New York şehrindeki Liberty (Özgürlük) adası üzerinde, inşa edildiği 1886 yılından bu yana Amerika'nın simgesi olan anıtsal heykeli ve gözlem kulesidir. Dünyanın en tanınan anıtlarından biridir.
Bakırdan yapılan Özgürlük Heykeli, Fransa tarafından kuruluşunun 100. yılı nedeniyle ABD'ye hediye edilmiştir. 1884-1886 yılları arasında inşa edilmiştir. ABD'nin New York şehrindeki Özgürlük Adası'nda yer alır.
Heykel, sağ elinde bir meşale, sol elinde ise bir kitabe tutar. Tabletin üstünde 4 Temmuz 1776 tarihi (Bağımsızlık Bildirgesi'nin tarihi) yazılıdır. Heykelin başındaki taç'ın 7 sivri ucu 7 kıtayı veya 7 denizi simgeler. Heykelin yüksekliği 46 metre, kaidesi ile beraber 93 metredir. Ziyaretçiler heykelin içinden meşaleye kadar 168 basamaklı bir merdivenden çıkabilirler. Heykelin meşale tutan sağ elinin yüksekliği 13 metredir. Meşalenin etrafındaki dehlizde 15 kişi bir arada dolaşabilir. Heykelin başının genişliği 2 metre, yüksekliği ise tacı ile birlikte 5 metredir.

Özgürlük Heykeli ziyaretçilere açıktır. Heykeli görmek isteyenler, adaya feribotla ulaşabilir; merdivenleri tırmanarak meşaleye çıkabilir ve New York Limanı'nı seyredebilirler.
Heykele Singer dikiş makinelerinin kurucusu Isaac Singer'ın dul eşi Isabelle Eugenie Boyer modellik etmiştir. Özgürlük Heykeli 1884 yılında Fransa'da tamamlandıktan 1 yıl sonra 350 parçaya bölünüp 214 sandık içinde New York limanına ulaştırılmıştır. Parçalar, 4 ay içinde kaidenin üzerinde yeniden birleştirilmiş ve 28 Ekim 1886 tarihinde binlerce izleyicinin önünde açılışı gerçekleşmiştir.
Özgürlük Heykeli, 1984'ten beri UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.
Heykelin daha küçük boyutlarda bir kopyası Paris'tedir ve Atlas Okyanusu'na doğru bakar. Dünyanın başka çeşitli yerlerinde de (Osaka, Priştine, Pekin, Nevada, Güney Dakota, Bordeaux, Poitiers gibi) küçük kopyaları bulunmaktadır.

Heykelin, Süveyş Kanalı'nın Akdeniz'e açıldığı yere dikilmek üzere Mısır Hidivi Said Paşa'nın siparişi üzerine yapıldığı ve masrafların bir kısmının Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından ödendiği iddia edilmiştir. 2004 yılında gazeteci Murat Bardakçı tarafından ortaya konan söz konusu iddiaya göre sipariş edilen heykel tamamlanmış ancak böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin Müslüman halkta rahatsızlık yaratacağı endişesiyle Mısır'a dikilmesinden vazgeçilmiştir ve heykel yıllarca Fransa'da bir depoda bekledikten sonra 1884'te ABD'ye hediye edilmiştir.

Hükümdar, hünkâr ya da monark, bir monarşinin, yani normalde ömür boyu ya da makamından vazgeçene dek bir ülkenin başında durduğu ve genellikle makamına verasetle geçtiği bir sistemle yönetilen bir ülkenin başındaki kişidir. Hükümdarlar, mutlak monarşilerdeki gibi otokrat da olabilir, çoğu meşrutiyette (ya da anayasal monarşide) olduğu gibi gerçek otoritenin yasama organının ya da bakanlar kurulunun elinde olduğu, kendilerinin sadece kısıtlı yetkilerle ya da sıfır yetkiyle hareket ettiği sembolik liderler de olabilir. Çoğu durumda hükümdar, bir devlet diniyle de bağlantılıdır. Çoğu devlette bir seferde sadece bir hükümdar olur. Ancak bir naip (hükümdar vekili), hükümdar küçükken, yokken ya da yönetme ehliyetinden yoksunken onun yerine ülkeyi yönetebilir. İki hükümdarın tek bir ülkeyi aynı anda yönettiği Andorra'daki gibi sistemlere "eş prenslik" denir.
Siyasi ve sosyokültürel araştırmalarda hükümdar kelimesi normalde kalıtsal monarşiyle özdeşleştirilir; zira çoğu tarihi ve çağdaş monarşide hükümdarlık ebeveynlerden çocuklara geçmiştir. 
Verasetin kime geçeceği, kan bağı yakınlığı, ilk doğan payı ve baba soylu payı gibi çeşitli formüllerle belirlenir.
Ancak bazı monarşiler kalıtsal değildir ve onlarda hükümdar seçimle belirlenir; Malezya tahtı bunun çağdaş bir örneğidir. Bu sistemler, alışıldık monarşi tanımına aykırı olmakla beraber taşıdıkları bir takım ortak özellikler sebebiyle yine de monarşi sayılırlar. Birçok sistem ırsiyet ve seçim sistemlerini karma bir şekilde kullanır ki bunlarda selefliğe aday olma ya da seçilme payı sadece hükümdarlık kanı taşıyanların olabilecektir.

Hükümdar sözcüğü, Arapça hükm sözcüğü ve Farsça -dar ekinden türetilmiştir.
Monark sözcüğü Yunanca mono' (tek) archos (baş, yönetici) sözcüklerinden türetilmiştir.
Hükümdarların ayırt edici soyluluk unvanları vardır ve onlara farklı bir üslupta hitap edilir ki bunlar genellikle gelenek tarafından belirlenen ve bir devletin anayasasında düzenlenen durumlardır. Hükümdarlar, imparator, imparatoriçe, padişah, kral, kraliçe, çar, çariçe, han, hakan, şah, prens, prenses ve sultan gibi unvanlara sahip olabilirler. Türkçede adlarından önce gelen Roma rakamlarıyla akraba ve adaş hükümdarlar birbirlerinden ayrılır. Belli bir hükümdardan önce gelen kişi onun "halef"i, sonra gelen kişiyse onun "selef"idir.

Oligarşi

Monarşi, bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Saltanatın bir başka adıdır. Genellikle seçim dışı yöntemler kullanılır. Bu hükümdar, Türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kağan, hakan, han gibi çeşitli adlar alabilir. Monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Hükümdar öldükten sonra onun soyundan biri gelir (oğlu, kızı, kardeşi gibi). Yani yetki genellikle babadan oğula geçer. Demokrasilerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir. “Monarşi” sözcüğü Türkçeye Fransızca monarchie sözcüğünden geçmiştir. Cezalandırma ve bağışlama yetkileri sadece hükümdarın elindedir.
Otoritenin bir kralın veya bir imparatorun elinde olduğu yönetim türüdür.
Etimolojik anlamına bakılırsa monarşi bir kişinin yönettiği bir dev­let düzenidir. Bu terim, iktidarın aynı soyda kaldığı, monarşinin en yaygın şekli olan kalıtsal monarşiyi de ta­nımlamakta kullanılabilir. Bununla birlikte, seçimli monarşiler de vardır.
Monarşi, yüzyıllar boyu, dünyada en yaygın yönetim biçimiydi. Bunlar çoğu zaman, geleneksel tanı­ma en yakın, tanrısal hakka dayanan monarşilerdi: prens, iktidarı tek ba­şına elinde tutardı ve Tanrı'dan başka kimseye hesap vermek zorunda de­ğildi, çünkü otoritesini Tanrı'dan aldığına inanılıyordu. Aslında, bu tip yönetim hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanamadı. Gerçekten, en müstebit hükümdarlar bile, uyruklarının bazıları­nı (zengin ve güçlü soylular, etkili din adamları gibi) kollamak zorundaydı­lar; üstelik ulaşım ve haberleşme araçlarının yavaşlığı da onları, uzak bölgelerdeki topraklarını başkaları eliyle yönetmeye zorluyordu. Bunun­la birlikte otorite, kralın ve­ya danışmanlarının elinde toplan­mıştı ve halk alınan kararlara karışamıyordu. 
Birçok ülkede toplumsal ve siyasal gelişim, özellikle XVIII. yüzyıl sonların­da, Meşrutîyet adı verilen yeni bir tür monarşinin doğmasına yol açtı: buna göre hükümdarın yetkileri, yazılı bir anayasa ile tanımlandı ve sınırlan­dı. Bu monarşi genellikle parlamenterdir ve demokratik bir rejimdir: kral, devletin sim­gesi olarak kalır, ancak yürütme yet­kisini bir hükûmete bırakır. Hükûmet de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uymak zorundadır. Söz gelimi Hollanda, Danimarka, Birleşik Krallık, İspanya, İsveç, Japonya ve Belçika'da bugünkü durum böyledir.

Tüm toplumlar, tarihlerinin şu veya bu evresinde monarşiyi yaşamış ve ona kutsal bir nitelik vermiştir. Her eylemin bir ayin görünümüne büründüğü kalıcı bir dini ortam içinde yaşanılan bir dünyada, kral, ancak tanrının (İbranilerde) veya tanrıların seçtiği bir kişi, hatta mısır firavunları gibi tanrının kendi de olabilirdi. Monarşilerin bu ağırlıklı dini niteliği bu yönetim biçiminin ortadan kalkmasından sonra bile varlığını korudu: Mesela, Atina'da demokratik dönem içinde, yargıç kral, sitenin tüm dini hayatını denetimi altında tutuyordu. Tanrılar ve insanlar arasında aracılık görevini üstlenen hükümdar, kendini destekleyenlerin ve iktidarını kabul ettirmek için gerekli olan kişilerin gücünün, kendi iktidarını sınırladığını görüyordu. Mısır'da kral, defalarca rahiplerin engellemesiyle karşılaştı ve onlarla uzlaşmak zorunda kaldı; yine mikenai dönemi Yunanistan'ında krallık gücü, ayrıntılı ve bürokratik bir saray yönetimine dayanıyordu. Kral, aynı zamanda ordunun başıydı ve savaşlarda kendine eşlik eden savaşçılar sınıfını göz önünde bulundurmak zorundaydı.
Monarşilerin en mutlak nitelik kazandığı ve en uzun süre varlığını koruduğu bölgeler, tarımın sulamaya dayandığı ve karmaşık bir örgütlenme gerektirdiği yerlerdi (Nil Vadisi ve Mezopotamya deltası). Atina, Sparta veya Roma gibi başka yerlerde, oligarşi kısa süre içinde kralın yetkisi yerine kendi yetkisini kabul ettirdi. Bununla birlikte, İskender'in fethi sonucunda, Yunanistan'da doğu monarşilerinin kutsal niteliğinden geniş ölçüde esinlenen bir monarşi türü ortaya çıktı.

Kıta Avrupası'nda monarşi, Fransız İhtilali'ne kadar sürmüştür. 1789 Fransız İhtilalinden günümüze kadar olan süreçte modern devlet anlayışının ikinci aşaması yaşanmıştır. Bu aşamada egemenlik topluma verilmiştir. Egemenliğin yetkilerinin sınırlı olarak kullanılması gerektiğinin düşünülmesi gibi gelişmelerin yaşanmasının ardından, mutlak egemenlikten farklı olarak sınırlı bir egemenlik ortaya çıkmıştır. Egemenliğin sınırlandırıldığı dönemin siyasal iktidar tipi ulus devlet olmuştur.
Rönesans'ın etkisiyle 16. yy başlarından itibaren toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel ölçüleri değişikliğe uğramaya başlamıştır. Bu dönemde kent uygarlığının gelişmesi ve açık ekonomi düzenine geçilmesiyle sermaye, ulusal alanda ağırlığını daha fazla duyurmuştu. Burjuvazi sınıfı, niteliğini değiştirme ve üretken bir sınıf olma yolunda ilerlemekteydi. Ticarete ve el sanatlarına dayalı sermaye, giderek artış göstermekteydi. Ticaret burjuvazisinin korunması gerektiğini düşünen dönemin kralları, ticareti içte ve dışta korumaya yönelik önlemler alma yoluna girdiler. Ekonomiye egemen olan burjuvazi sınıfı, tüm yetkilerin kralda toplanmasıyla kazancını her bakımdan garantiye alabilecekleri düşüncesini taşımaktaydılar. Ayrıca kilise de kralın yönetimine girdi ve yönetimdeki ağırlığı ciddi oranda bir kayba uğramış oldu. Burada krallığın burjuvazi sınıfıyla kolaylıkla uyuşmasının bir nedeni de soylularla olan ve kökleri tarihte çok eskilere dayanan bir anlaşmazlık içinde oluşlarıdır. Krallar ve soylular tüm tarih boyunca birbirlerinin yetkilerini sınırlandırmak için uğraş vermişlerdir. Bu iki taraf arasındaki çatışmanın bir örneği de Magna Carta olarak gösterilebilir. "Özgürlük" terimi burjuvazi sınıfının temel statüsü haline gelecektir. Yeni dönem hukuku, genellik ve kesinlik karakterine sahip "modern" bir hukuk olacaktır.
Niccolò Machiavelli'ye göre; ahlakın kökenini toplum oluşturmaktadır. İnsanı evrensel bencil olarak tanımlamaktadır. Prensi ahlak dışı tutar ve toplumda düzeni sağlayacağına inanır. Ahlakın temel ilkesinin sevgi olduğu görüşündedir. Din, birleştirici olmalıdır. Bunun için de din, devlete bağlı durumda olmalıdır. Machiavelli, bu şekilde laikliği gerçekleştirmiş olur.
Jean Bodin ise, vicdan özgürlüğünü savunur. Machiavelli ile ortak yönleri; dinsel hoşgörüyü ülkenin düzeni için bir araç olarak görüyor oluşudur. Bodin'e göre kral, Tanrının vekili konumundadır ve gücünü ondan alır. Farklı dinlerde insanların birbirlerine hoşgörüyle yaklaşımında din birliğinin sağlanabileceği görüşündedir.
Thomas Hobbes da Machiavelli gibi kiliseyi devlete bağımlı kılar. Aslında hepsinin amacı; barış ve birliğin korunmasıdır. Fakat bu amaca, Bodin hoşgörüyle ulaşmayı amaçlarken Machiavelli ve Hobbes toplumu güderek ve zor kullanılarak bu ulaşmayı amaçlar. Üç düşünürün de benimseyip savunduğu yönetim biçimi mutlak egemenliktir. Üçü de görüşlerinde objektif ve tarihsel bir metot kullanmıştır.

Osmanlı Saltanatı veya Padişahlık, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan monarşiye verilen addır. Yönetim şekli Osmanlı Hanedanı mensubu padişahın görünüşte mutlak egemen olmasına dayalıdır.
Saltanatın bazı dönemlerinde, padişahın yetkin olmamasından dolayı, Haseki sultanlar veya Valide sultanlar (hatta Mihrimah Sultan örneğinde görüldüğü gibi, padişah kızı) devlet yönetimine müdahale etmişler, hatta zaman zaman bizzat devleti yönetmişlerdir. Bu dönem Kadınlar saltanatı olarak bilinir. Dönem büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama dönemine denk gelir. Kanuni Sultan Süleyman'ın yaşlılık döneminde (1550 civarı) başlamış, 1656 yılında Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazam oluşuna kadar devam etmiştir.

1876 yılında II. Abdülhamid tarafından Birinci Meşrutiyet ilan edildi. 3 Ocak 1877'de Osmanlı'da ilk seçim yapıldı. Rusya da bundan memnun değildi. 20 Nisan 1877'de Rusya, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Savaştan dolayı II. Abdülhamid 13 Şubat 1878'de parlamentoyu feshetti. 30 yıl askıda kalmasından sonra yine İkinci Meşrutiyet ilan edildi. Bununla birlikte Osmanlılar Trablusgarp Savaşı ve I. Dünya Savaşı'nda savaştı. Osmanlı'nın I. Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle Meclis-i Mebusan 23 Nisan 1920'ya kadar açık kaldı. 28 Ocak 1920'de Son Osmanlı Meclisi Misak-ı Milli'yi kabul etti. 23 Nisan 1920'de yerini Türkiye Büyük Millet Meclisine bırakmıştır.

Saltanat, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)'nin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği "Osmanlı İmparatorluğu'nun münkariz olduğuna dair" 308 numaralı kararname ile kaldırılmıştır. Kararname, ilga hükmünü geriye yürüterek "İstanbul'daki şekl-i hükûmetin 16 Mart 1336'da (1920) tarihe intikal ettiğini" bildirmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla Türk tarihinin en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı Devleti'nin 623 yıllık ömrü resmen sona ermiştir. 17 Kasım 1922'de son padişah VI. Mehmed Vahdettin, Osmanlı'nın sonu olduğunu anlamış ve tahtından çekildiğini açıklamıştır. Aynı zamanda TBMM'ye de tahtından çekildiğini bildirmiştir. Saltanatın kaldırılmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Veraset yasası

 Vikisözlük'te Monarşi ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Mutlak monarşi, yasama ve yürütme kuvvetlerinin hükümdarda toplandığı bir hükûmet sistemidir. Bu sistemde, devlet içinde tek ve en büyük otorite sahibi hükümdardır. Yasama, yürütme ve hatta yargı yetkisinin sahibi 'hükümdar'dır (monark, kral, padişah...). Mutlak monarşiyi meşruti monarşi ile karıştırmamak gerekir. Meşruti monarşi bir kuvvetler ayrılığı sistemidir. Mutlak monarşi ise kuvvetler birliğini esas alır. Yani mutlak monarşi, devletin tek bir kişi tarafından hiçbir sınırlamaya bağımlı olmayarak yönetildiği rejim türüdür. Merkezi krallık anlamına ya da padişahın tek elden kendi kararlarıyla yönetimine denir.
Mutlak monarşiler Avrupa'da ilk defa Kara Ölüm ve Rönesans’ı takip eden beyliklerin yıkılması gibi siyasi ve sosyal değişimler ile Orta Çağ toplumunun hükûmeti dengeleyici güçlerine karşı olarak hükümdarların merkezi bir devlet kurma çabaları sonucunda çıkmıştır. Başlangıçta Burgonya Düklüğü'nde görülmüş ve sonrasında İspanya ve Fransa Krallıkları'nın çeşitli topraklarını merkezileştirmek için bir model olarak yayılmıştır.
Mutlakiyetçi hükûmet sistemi, 16. yüzyılın sonları ve 17. yüzyılda, Fransa Kralı 14. Louis ve İspanya Kralı II. Felipe gibi daha otokratik bir yönetim biçimiyle ilişkilendirilen figürler altında en tepe noktasını gördü. Mutlakiyetçi bir hükûmet kurmaya çalışan I. Charles parlamentoyu gereksiz olarak gördü ve bu sonrasında İngiliz İç Savaşı’na ve takiben idamına yol açtı.
Mutlakiyetçilik ilk olarak Fransız Devrimi’nin ardından ve sonrasında I. Dünya Savaşı'nın bitişiyle büyük ölçüde geriledi. Her iki olay da halkın egemenliği temelli hükûmet sisteminin halk arasında yaygınlaşmasına yol açtı. Fakat, 19. yüzyılın başlarında Meşruiyetçilik ve Karlizm gibi liberal demokrasiye karşı çıkan yeni siyasi hareketler ile 20. yüzyılın başlarında çıkan bütüncül milliyetçilik için bir temel sağlamıştır.
Günümüzde Mutlak monarşiyle yönetilen ülkeler arasında, Brunei, Esvatini, Umman, Suudi Arabistan, Vatikan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni oluşturan emirlikler vardır.

Papaz, Hristiyan din adamları için kullanılan sözcük. Türkçeye 1300'lü yıllarda Rumca papas sözcüğünden geçmiştir. Türkçede rahip sözcüğü de bazen papaz anlamında kullanılır ancak her rahip bir papaz değildir. Rahip sözcüğü zaman zaman İslam dışındaki dinlerdeki din adamları için de kullanılır. Rahip sözcüğü Arapça kökenlidir. Farsça kökenli peder sözcüğü de Türkçede zaman zaman papaz anlamında kullanılır.
Papaz kelimesinin diğer dillerdeki kökü Yunanca büyük, ileri gelen mânâsındaki presbus'tan gelir. Rahip sözcüğü Arapça rahab (korku, hürmet) kökünden gelir. Peder sözcüğü ise "baba" anlamına gelir.
Papaz bazı Hristiyan kiliselerinde episkopos ile diyakoz arasında yer alan din adamıdır. Temel görevleri sakramentleri idare etmektir.

Ortodoks Kilisesi'nde papaz, kutsal merasimleri ya da ibadetleri yerine getiren kişidir. Kutsal Yağ Sürme ayini, nişan töreni veya klasik ayinleri gerçekleştirir. Episkoposun aksine papaz, diyakozlar gibi evlenebilir ancak evlilik papaz olarak atanmasından önce gerçekleşmelidir. Ortodoks Kilisesinde papazlar sonradan evlenemezler.

Roma Katolik Kilisesi'nde papazlar 6-7 yıllık bir eğitimden sonra episkopos tarafından bu rütbeye çıkarılırlar. Papazlığa adım atma ayini ile beraber bu kişi vaaz etme ve sakramentleri yönetme yetkisini alır. En önemli görevlerden birisi ayin sırasında  Efkaristiyayı yerine getirmektir. Katolik inanca göre Efkaristiya, İsa'nın gerçek bedeni ve gerçek kanıdır. Ayin sırasında şarap, kana ve ekmek de bedene dönüşür.
Papazlığın Ahit'te yer almasına karşın bunun tamamıyla ifade bulması 2. yüzyılı bulmuştur. O zamana kadar bütün cemaatler bir episkopos veya presbiter (ileri gelen, rahip) tarafından yönlendirilmiştir. Cemaatler büyüyüp daha çok ruhbana ihtiyaç duyunca episkoposlar daha yüksek seviyeli ruhbanlar haline gelerek yanlarına her şehirde birden fazla cemaatle yapılan Efkaristya sırasında yardım eden yardımcı rahipler (papazlar) almışlardır. Diyakoz (hizmetli) da kiliselere ait varlıkları ve yoksullara yardım işlerini idare eden kişiler olarak zaman içinde bu şekilde ortaya çıkmıştır.

İmam (İslâm)
Rabbi

Sekülerite veya sekülerlik, dinle ilişkisiz veya dine karşı tarafsız olma durumudur. Latince saecularis, "dünyevi" veya "geçici"  anlamına gelmekte olup devlet ve dinin ayrı olması veya özellikle bir dine bağlı veya karşı olmama anlamını taşır. Sıfat hali sekülerdir.
Örneğin, yemek, içmek ve banyo yapmak gibi işler gündelik hayata ilişkin dünyevi/seküler işler olarak örneklendirilirken ibadet etmek ve dinsel tavsiyelere uymak gibi hareketler dinsel işler olarak örneklendirilmektedir. Bununla birlikte hem yemek hem de banyo yapmak bazı dinsel kaynak  ve geleneklerde o bakış açısına göre ibadetlerden bir parça olarak kabul edilebilmektedir. Bir dinsel söylem veya doktrinden elde edilmiş bir duayı söylemek, bir dinin içeriği bağlamında açıklanan biçimde tapınmak ve bir dinsel okula devam etmek dinsel (dünyevi veya seküler olmayan) edimlerden olarak değerlendirilmektedir. Dinsel olan ile dinsel olmayanın içeriğini tespit etmek örneklendirmelerde açıklandığı üzere bazen net olabilirken bazı durumlarda ise karmaşık bir durum alabilmektedir. Ancak bununla birlikte laik hukuk anlayışının çizgilerine göre bakıldığında siyasal açıdan devlet yönetiminde ve yasama işlemlerinde dinsel öğretilerin kaynak alınmaması, din ve devlet iş ve kurumlarının birbirinden ayrı olmasıyla birlikte bir diğerine hükmetme çabası içinde bulunmamaları olarak netleştirilmektedir.
Sekülerizm, seküleritenin devlet kurumları ve kuruluşları ile devleti temsil etme durumunu taşıyan yapıların dinsel kurumlardan, dinsel inanışlardan ve dinsel rütbe veya konum taşıyan kişilerden ayrı ve bağımsız bulunmasıdır. ABD'deki bütün devlet üniversiteleri (özellikle de Haklar Senedi-Bill of Rights) tashihi gereğince bu anlamda seküler kurumlardır. Sekülerizm, Latince çağ anlamına gelen saeculumdan İngilizceye geçmiş olan sözcük genel olarak din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrı olmalarını ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Sekülerizm ateizm demek değildir. Sekülerizm başlıca iki temel önermeyi içermektedir: Birincisi devletin dinsel kurumlardan kesin bir biçimde ayrı olmasıdır. İkincisi ise farklı din ve inanışlardan olan kişilerin kanun önünde eşit olarak değerlendirilmeleridir.
Bununla birlikte bazı üniversiteler ise Kilise veya İbrani organizasyonlara bağlıdır. Bunların arasında bulunan pek çoğundan bazıları; Baylor Üniversitesi, Brigham Young Üniversitesi, Boston Koleji, Emory Üniversitesi, Notre Dame Üniversitesi, Duquesne Üniversitesi, Teksas Hristiyan Üniversitesi, Güney Metodist Üniversitesi ve Yeshiva Koleji'dir.
Bazı devletlerde birincil veya ikincil derecede devlet desteği sağlanan dinsel okullar bulunmakla birlikte Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada ve Japonya'da bulunan kamu üniversiteleri de devlete bağlı ve seküler okullardır.

Seküler ve sekülerite Latince 'bir kuşağa/bir jenerasyona' ait, 'bir çağa ait olan' anlamlarına gelen saecularis sözcüğünden elde edilmiştir. Hristiyanlık doktrinine göre Tanrı sonsuz olup zamanın dışında kabul edildiğinden Orta Çağ Batı kültüründe  Seküler sözcüğü dinsel işlemlerden ayrılığı ve geçici olanı ifade etmek üzere kullanılmıştır.
Birçok dinsel oluşum kendilerini seküler olarak gördüğünden ve sekülerizmin en çok sayıdaki biçimleri dinsizlik olarak tanımlanmadığından dolayı sekülerizmin en doğru anlaşılan biçimi, din karşıtı olmak değildir ancak dinsel tarafsızlığa sahip olmaktır.

Seküler teriminin kullanıldığı durumlara örnekler:

Seküler otorite/kurum: Kamu kurum ve kuruluşları.
Seküler din adamları: Roma Katolik Kilisesi'nde, düzenli manastır ruhban hayatı yaşamayan kişiler. Bir bakışa göre, bunların daha dünyevi/seküler bir yaşam sürdürdükleri öne sürülmektedir.
Seküler eğitim: Yerel kiliseye, sinagoglara, İslami otoritelere veya diğer dinsel organizasyonlara bağlı bulunmayan eğitim ve öğretim kurumları.
Seküler devlet(ler): Seküler yönetimlere sahip olmakla birlikte lâik hukuk aracılığı ile idare olunan, şeriat fıkhı, Katolik doktrin, kanonik yasa veya İbrani Halakha hukukundan bağımsız ve özellikle belirlenmiş bir dinin taraflısı veya karşıtı olmaktan uzak bir yasal dizgeye sahip devletler seküler devletler olarak kabul edilir.
Seküler İbrani kültürü: Yahudiliğe ait dinsel olmayan kültürel manifestolardır.
Secular market, longer-term trends in financial markets (viz.: secular bear market, secular bull market) that subsume brief periods of contrary movement.
Seküler müzik: Bir kilise veya başkaca bir dinsel oluşum için bestelenmiş bir ilahiden farklı  olarak yazılmış ve bestelenmiş eserler. 17. yüzyılda, kilise kullanımı amacı dışında bestelenmiş eserler (muhtemelen daha önceleri besteler ekseriyetle kilise için yapılıyor olmasından dolayı) buna örnek olarak verilmektedir.
Çağdaş seküler toplum: Kilise, cami, sinagog veya başka bir tapınakla (üyelik) bağlılığı bulunmayan toplum/topluluk olarak tanımlanıyor. (Bazı ülkelerde özerk yapılı ve bütçeli tapınaklara üyelik sistemi bulunduğundan olsa gerek.)
Seküler toplum: Toplumun cami, kilise, sinagog veya tapınağa bağlı olmayan yönlerini ifade eder.
Seküler maneviyat: Bir kiliseyle, bir Müslüman cemaatiyle veya başka bir dini örgütlenmeyle resmi bir ilişkiye girmeden maneviyatın peşinde koşmak ya da özellikle geçici olaylar bağlamında maneviyat peşinde olmak.

Laïcité: Fransa'da din ve devlet ayrılığı ile ilgili olarak kullanılan Fransızca terimdir. Bazen aynı kökten gelen "laicity" teriminin İngilizcedeki karşılığı olarak kullanılmakta ve "Secularity / Secularization" olarak da İngilizce diline çevrilmektedir. Laïcité terimi bazı durumlarda İngilizce karşılığı olarak verilen Sécularisme sözcüğü ile birebir eşit anlam örtüşmesi sağlamaktadır.
Sekülerizm: Dinsel konuların siyasetin temeli olmayacağı yönünde  bir doğrulama, garanti verme, savunum veya bir ideal biçimidir ve buna ek olarak kamusal (devlete ait) işlerde dinsel görüşlerin yer tutmayacağına dair idealleri ilerletme hareketidir. Sekülarist organizasyonlar; salt seküler olanlardan kendilerine ait seküler duruşlarını belirten bir siyasal taraf olma biçimleriyle ayırt edilmektedir.
Laïcisme: Sécularisme'in Fransızcadaki en çok benzeri olan terimdir. Fransızcada Radikal Sécularisme anlamında kullanılır. Özellikle, Roma Katolik Kilisesi tarafından algılandığı bir biçim olarak; laïcisme; sözde karşıtı olarak belirtilmekte olan laïcité'den biraz daha yumuşak bulunan bir kavramdır. Fransızcadaki Laïcisme'e tekabül eden "Laicism", İngilizcede bazen "sekülerizm"e eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Iain Benson:"Notes Towards a (Re)Definition of the 'Secular'"21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., University of British Columbia Law Review, Vol. 33, p. 520, 2000
Research Project: Multiple Secularities12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Americans United for Separation of Church and State
U.K. National Secular Societry22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Freedom from Religion Foundation2 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Secularism.org.uk, What Is Secularism?19 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC, Should U.K. Become a Secular State?2 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Church Society, Is Britain A Secular State?
CFR-Council on Foreign Relations, Islam: Governing Under Sheria26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Qantara.de, The Future of the Sharia Is The Secular State?12 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gate Stone Institute, Sharia Law, Secular Law and Rabbinical Courts4 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Monitor (Middle East), Is Turkey Headed for Sharia Rule?15 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Star Gazete, Sekülerizmin farklı soy kütükleri8 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Nilüfer Göle
Lâiklik Konusunda Kavram Kargaşası, Prof. Dr. M. Sadık Acar31 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sparta (Dor Grekçesi: Σπάρτα, Spártā Attika Grekçesi: Σπάρτη, Spártē) Antik Yunanistan'ın Lakonya bölgesindeki öne çıkan bir şehir devletiydi. Söz konusu şehir devleti, antik dönemde Lakedemon (Λακεδαίμων, Lakedaímōn) olarak bilinirken Sparta ismi Peloponez'in (diğer adıyla Mora Yarımadası) güneydoğusunda bulunan Lakonya bölgesindeki Evrotas Nehri'nin kıyısındaki ana yerleşim bölgesi için kullanılan bir isimdi. Sparta, MÖ 650'lerde Antik Yunanistan'daki baskın askerî kara kuvveti hâline gelmiştir.
Sparta, askerî üstünlüğü göz önüne bulundurulduğunda, Pers-Yunan Savaşları sırasında birleşik Yunan ordusunun önde gelen gücü olarak tanındı. Bu savaşta Sparta aynı safta çarpıştığı Atina'nın yükselen deniz gücüyle rekabet hâlindeydi. Sparta, Peloponez Savaşı sırasında (MÖ 431 ile 404 arası) Atina'nın başlıca düşmanıydı ve bu savaştan zaferle çıktı. Sparta şehir devleti siyasi bağımsızlığını MÖ 146'da Roma'nın Yunanistan'ı fethine kadar sürdürmesine rağmen, MÖ 371'de gerçekleşmiş Leuctra Muharebesi, Sparta hegemonyasını sona erdirdi. Sparta, Roma İmparatorluğu'nun bölünmesinden sonra, özellikle de vatandaşlarının birçoğunun Mistra'ya taşındığı Orta Çağ'da uzun bir gerileme dönemi geçirdi. Modern Sparta, güney Yunanistan bölgesi Lakonya'nın başkenti olup bir narenciye ve zeytin işleme merkezidir.

Sparta, güneydoğuda Peloponnese, Laconia bölgesindedir. Antik Sparta, Laconia'nın en büyük nehri olan Eurotas nehri'nin kıyısına inşa edilmişti ve ona bir tatlı su kaynağı sağlıyordu. Eurotas vadisi, batıda Taygetus dağı (2,407 m) ve doğuda Parnon dağı (1,935 m). Kuzeyde Laconia, Arkadya'dan 1000 m yüksekliğe ulaşan tepelik yaylalarla ayrılır. Bu doğal savunmalar Sparta'nın avantajına çalıştı ve onu görevden almaktan ve istiladan korudu. Karayla çevrili olmasına rağmen, Sparta'nın Laconian Körfezi üzerinde bir vasal limanı Gytheio vardı.

MÖ 9. yüzyıl sonunda Pitana, Meson, Limnai ve Kynosura isimli dört köy birleşti. Ancak şehir hiçbir zaman sur içine alınmadı. MÖ 8. yüzyılda Eurotas vadisi yakın dağlar ve kıyı ovası da şehrin topraklarına katıldı. Zengin eyalet Messinia ele geçirildi. İç savaşlarında yaşandığı dönemde şehirde örgütlenmeler başladı. Kurumlar Lykurgos tarafından kuruldu. Bir tür anayasa ilan edildi. Lakedaimonların sitesi tüm haklara sahip vatandaşlardan oluşuyor; eşitler olarak adlandırılan bu yurttaşlar devletten, Heiloslar tarafından işlenen toprak hissesi (kleros) alıyorlardı. Heiloslar bazen aşağılanıyor ve ülkede huzuru sağlamak için gerekli görülen terör dönemlerinde öldürülüyorlardı. Perioikoslar ise kendi geleneklerine göre yaşıyorlardı. Orduyu iki kral komuta ediyor, siyasal yaşamı ise Gerusialar yönetiyordu. Sparta'daki yaşam bu dönemde çok parlaktı. Ancak ülkede gerginlik artmaya başladı. Argos ile yapılan savaşta yenildiler. Sistem katılaştı. Katı bir eğitim sistemi kabul edildi. Her türlü lüks yasaklandı. MÖ 550'ye doğru, Khilon'un dönemindeki Sparta, elindekileri korumakla yetinen, kendi içine kapanık bir şehir oldu.

Thermopylae Muharebesi
I. Leonidas
Helot
Agiad

ÖzelGenel

 Wikimedia Commons'ta Sparta ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
GTP—Sparta5 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GTP—Ancient Sparta4 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sparta'nın tekrar gözden geçirilmiş tarihi, Antik Sparta'nın inanaçları ve kültürü
Journal of Laconian Studies—A peer-review open source Journal for the study of Laconian history
Sparta & Yunan tarihi21 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antik Tarih Kaynak Kitabı: 11. Brittanica: Sparta7 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antik Sparta'nın tarihi10 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sparta gerçekleri18 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sparta Tarihi

İmparator, kralların da kendisine bağlı olduğu en yüksek hükümdar. Bir imparatorluğun erkek hükümdarına İmparator, imparatorluğun kadın hükümdarına '''imparatoriçe''' denir. Latince imperator (askeri kumandan) kelimesinden gelir. Rütbe ve mevkii olarak kralların üzerinde bulunan çok büyük bir devletin yöneticisine denir.

Monarşi ile yönetilen devletlerin hükümdarları değişik unvanlarla anılırlar. En yaygın olarak kullanılanları kral ve imparatordur. Net bir ayrım olmamakla beraber, tarihçilerin yaptığı tercüme ve yorumlara bakılarak farklılıklar şu şekilde listelenebilirler:

İmparator, bilfiil veya hükmen diğer hükümdarları boyunduruğu altında toplar, ancak bu hükümdarlar unvanlarını muhafaza edebilirler.
İmparator geçmişte bağımsız olan birkaç ülkeyi yönetir. Bu anlamda etno-kültürel bir devletin hükümdarıdır.
İmparator ilahi veya diğer yüksek seviyeden dini özellikler veya karakteristiklere sahip olduğunu iddia edebilir.
Bununla beraber bu ayrımlar daha çok kral ve imparator için geçerlidir. Dünya üzerindeki değişik monarşilerin hükümdarları padişah, halife, han, kağan, hakan, şah gibi isimlerle anıldığı gibi birbirinden farklı yetki ve özelliklere de sahip olabilirler.

Oxford İngilizce Sözlük, emperor maddesi

The ASEAN Way (Türkçe: ASEAN Yolu), Güneydoğu Asya Uluslar Birliği'nin (ASEAN) resmî marşıdır. Sözleri Payom Valaiphatchra tarafından yazılan marş, Kittikhun Sodprasert ve Sampow Tri-udom tarafından bestelenmiştir. Marş, 2008 yılında ASEAN tarafından düzenlenen ve on üye ülkenin katıldığı 99 finalist arasından seçilmiştir.

2008 yılında, birkaç üye ülke tarafından zevk ve tutkudan yoksun olduğu düşünülen eski de factomarş olan ASEAN Hymn'inin yerini alacak resmî bir marş bulmak amacıyla ASEAN'ın tüm üye devletlerinde bir yarışma başlatıldı ve duyuruldu. Yarışma, ASEAN üyesi devletlerin tüm vatandaşlarına açıktı ve üye devlet başına 20 katılımla sınırlıydı. Kazanan güfte, 20.000 ABD dolarının üzerinde ödül aldı ve Güneydoğu Asya'nın resmi bölgesel marşı olarak ilan edildi. Jüriler, 20 Kasım 2008'deki son turda oy birliğiyle "ASEAN Way"i Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği'nin resmî bölgesel marşı olarak seçti.

Aşırı milliyetçilik veya ultramilliyetçilik, bir ülkenin kendi özel çıkarlarını takip etmek için diğer uluslar üzerinde hegemonya, üstünlük veya şiddet içeren zorlama yoluyla diğer kontrol biçimlerini uygulamakta haklı olduğunu iddia ettiği veya sürdürdüğü aşırı bir milliyetçilik biçimidir. Aşırı milliyetçi oluşumlar, barış zamanlarında bile siyasi şiddet eylemleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu inanç sistemi, uluslararası çatışmalar bağlamında örgütlü toplu katliamlara ilham kaynağı olarak gösterilmiştir; bunun bir örneği olarak Kamboçya soykırımı sıklıkla referans olarak kullanılmıştır.
İdeolojik terimlerle ifade edildiğinde, İngiliz siyasi teorisyeni Roger Griffin gibi akademisyenler, aşırı milliyetçiliğin modern ulus-devletleri doğrudan fiziksel insanlara benzeten bir bakış açısını ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Çünkü bu devletler yozlaşabilir, büyüyebilir, ölebilir ve ek olarak yeniden yapılandırılabilirler. Mitolojik bir bakış açısıyla, siyasi kampanyacılar toplumları, algılanan şekliyle 'aşağılık' ve 'kültürel kaderi büyük olan' toplumlar olarak ikiye ayırmışlardır. Aşırı milliyetçilik, faşizmin bir yönüdür ve Faşist İtalya ve Nazi Almanyası gibi tarihsel hükûmetler, aşırı milliyetçi temellere dayanarak yaygın yeniden yapılanma iddiaları için özel planlar kullanmışlardır.
Kurgusal medyanın çeşitli eserlerinde popüler beğeni toplayan aşırı milliyetçi karakterler, kötü karakterler olarak tasvir edilmiştir. Örnekler arasında aksiyon filmleri Air Force One ve Incitement bulunmaktadır.

İngiliz siyasi teorisyeni Roger Griffin, aşırı milliyetçiliğin özünde, sözde meşruiyeti "geçmiş kültürel veya siyasi dönemlerin mitolojikleştirilmiş anlatıları veya iddia edilen düşmanlara karşı ödenmemiş hesaplar" şeklinde bulan bir şekilde zenofobiye dayandığını belirtmiştir. Griffin'e göre, aşırı milliyetçilik, antropoloji ve genetik gibi doğa bilimlerinin farklı yönlerinin "yozlaştırılmış formlarını" da kullanabilir, özellikle egemenin rol oynadığı öjenik, "milli üstünlük ve kader, dejenerasyon ve aşağılık insanlık" fikirlerini "milli devletin modern bir canlı organizma olduğu" şeklinde görme eğilimindedir. Griffin, aşırı milliyetçiliğin temelini atan örneklerden birinin Nazi Almanyası olduğunu öne sürmüştür.
Aşırı milliyetçi aktivizm, halk arasındaki tarihi geleneklere karşı çeşitli tutumlar benimseyebilir. Örneğin, Birleşik Krallık'taki İngiliz Faşistler Birliği, algılanan teknolojik ilerlemeye odaklanan seküler bir platform benimsemiştir. Bununla karşılaştırıldığında, Romanya'daki Demir Muhafızlar, ulusun aşırı milliyetçileri arasında kararlılık uyandırmak için mistisizmle beslenen bir dini sert bir şekilde kullanmıştır. Bununla birlikte, genellikle bu hareketlerin psikolojik çerçevesini etnik ve diğer bölünmeler üzerindeki takıntılı görüşler ve siyaseti fedakarlık motifleriyle bağlantılı hale getirme eğilimindedir.
Amerikalı bilim adamı Janusz Bugajski'ye göre, doktrini pratikte özetleyerek, "en aşırı veya gelişmiş formlarında, aşırı milliyetçilik, diğer uluslara karşı yabancı düşmanlığı, totaliterliğe varan otoriter siyasi düzenlere destek ve karizmatik lider kültü, organizasyonel olarak belirsiz bir hareket tipi parti ve ulus arasındaki 'organik bir birlik' üzerine mitolojik vurguya sahip olan faşizmi anımsatır." Bugajski, sivil milliyetçilik ve vatanseverlik kavramının her ikisinin de zaman zaman ulusal felaketler sırasında ortak sosyal iyiliğe önemli ölçüde katkıda bulunabilen olumlu unsurlar içerebileceğine inanmaktadır. Bu doktrinler, ona göre, daha irrasyonel eylemlere sahip bazı ideolojilerin aşırı yaklaşımına karşı bir kontrast oluşturur.

Amerikalı tarihçi Walter Skya, "Japonya'nın Kutsal Savaşı: Radikal Şinto Aşırı Milliyetçiliğinin İdeolojisi" adlı eserinde, Japonya'daki aşırı milliyetçiliğin, geleneksel Şinto ruhsal inançlarına ve ulusun ırksal kimliği konusundaki militaristik tutumlara dayandığını yazmıştır. Skya'ya göre, bu etnik milliyetçilik ve dini milliyetçiliğin birleşiminden kaynaklanan fanatizm, yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde demokratik yönetimlere karşı direnişe ve Japon toprak genişlemesine destek vermeye neden olmuştur. Skya, eserinde özellikle aşırı milliyetçilik ile siyasi şiddet arasındaki bağlantıyı vurgulayarak, 1921 ile 1936 arasında Japonya'nın beş Başbakanı'nın suikaste uğradığını belirtmiştir. 1930'ların ve 1940'ların totaliter Japon hükûmeti sadece ülkenin askeri tarafından teşvik edilmiş değildi; aynı zamanda geniş bir halk desteği de görmüştü.
Kamboçyalı tarihçi Sambo Manara, bu inanç sisteminin uluslararası ilişkiler bağlamında bir üstünlük vizyonu ortaya koyduğunu ve zenofobinin veya yabancılara karşı aşırı düzeydeki nefretin toplumsal ayrılık ve ayrımcılık politikalarına yol açtığını bulmuştur. Pratiğe uygulandığında bu ideolojinin bir örneği olan Kamboçya soykırımını incelediğinde, "Açıkça, bu, aşırı milliyetçilik, komünizmde sınıf mücadelesi kavramı ve bir grup politikacının, yaklaşık üç milyon yaşam talep eden acımasız bir rejimin olan Demokratik Kamboçya'nın kurulmasına yol açtığı" sonucuna varmıştır. Manara'ya göre, "bu, dar görüşlü bir doktrini göz önüne almadan tüm kayıpları düşünmeksizin, sonunda 'neredeyse tüm ülkelerle diplomatik ve ekonomik ilişkileri kesmeye' karar veren savaşçı liderlerin neden olduğu etkili bir şekilde ulusu yok etmiştir."
Romanya lideri Nikolay Çavuşesku'nun mutlak diktatörlüğü, Haaretz'e göre komünizmin aşırı milliyetçi bir yaklaşım benimsemesinin bir örneği olarak da tanımlanmıştır. İsrailli yayın, diktatörün Holokost'u tarihsel inkâr gibi eylemleri bağlamında antisemitizmini öne sürdü. Ceaușescu ayrıca Yahudi kökenli Romanyalıları siyasi otoritenin pozisyonlarından temizleme çabalarında bulundu.
Haaretz, Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ı otoriter yönetim ve ırksal kimlik görüşleri nedeniyle aşırı milliyetçi olarak etiketlemiştir, özellikle de Orban'ın "ırk karışımı"nı halka açık bir şekilde kınaması nedeniyle. Orban, liberal demokrasiye karşı çıkması sebebiyle Amerikan haber ajansı NPR tarafından da aşırı milliyetçi olarak adlandırılmıştır.
2015'in sonlarında İsrailli siyasi gazeteci Gideon Levy, İsrail-Filistin çatışmasının İsrail içindeki sivil toplumun çürümesine yol açtığını ve "gücünü nefret kışkırtısına dayandıran" ve "folklorik din"i kullanarak yıllar içinde güç kazanan aşırı milliyetçi bir hareketin yer aldığını yazdı.

"Onlar, kolektif bir hedef için savaşmaya istekli olan tek kişilerdi. Hiçbir yöntemi dışlamadılar. Hükümetin zayıflıklarını, laik kamptaki suçluluk duygularını ve karışıklıklarını şantaj yoluyla sömürdüler ve kazandılar. Bunu sistematik ve akıllıca yaptılar: İlk olarak varlıklarının temelini attılar, yerleşim girişimi. Hedeflerine ulaştıktan sonra - diplomatik bir anlaşmanın ortadan kaldırılması ve iki devletli çözümün yok edilmesi - sıradaki hedeflerine geçebildiler: İsrail'deki kamu tartışmasını kontrol altına almak ve güç yapısını, karakterini ve içeriğini değiştirmek yolunda."

Rus irredantizmi, mevcut uluslararası sınırlara saygı göstermeksizin hem Asya hem de Avrupa üzerine uzanan militarist bir imparatorluk devletini öne süren bir konsept olarak, ABD yayını Los Angeles Times tarafından aşırı milliyetçilik olarak tanımlanmıştır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in agresif eylemleri, geçmişte birçok figür tarafından dile getirilen siyasi argümanların evrimi olarak kabul edilmiştir. Bu figürler arasında Nikolai Berdyaev, Aleksandr Dugin (1997 yapımı Geopolitics: The Geopolitical Future of Russia kitabının yazarı), Lev Gumilyov ve Ivan Ilyin bulunmaktadır. Gazete, 2022 Rusya'nın Ukrayna'yı işgali gerekçelerini vurgulayarak, Putin'in, ABD'nin Rusya'yı boğmak isteğini meşrulaştırmak için oluşturduğu "yalan imparatorluğu" ile askeri mücadele etmesi gerektiğini ilan ettiği sözlerine yer verdi.
2021 yılında, iş odaklı yayın yapan Bloomberg News, Çin'deki aşırı milliyetçi görüşlerin yükselişinin, özellikle sosyal medyada aşırılıkları savunanların, ülkenin mevcut hükûmetine doğrudan bir meydan okuma oluşturduğunu belirtti. Genel Sekreter Xi Jinping'in sera gazlarına ilişkin iklim değişikliği ekonomik reformlarına yönelik girişimlerine karşı direnişle karşılaştığını ifade etti. Çinli siyasi aktivistler, reformların, bireysel Çinlilerin aleyhine yabancı çıkarlara teslim olma biçiminde bir tür ödün olduğu yönünde bir komplo teorisi ileri sürdüler. Çin'de çevreci politikalar, birçok kişi arasında karmaşık görüşlere maruz kalarak karmaşık bir şekilde ortaya çıktı.

Aşağıdaki siyasi partiler bazı kaynaklar tarafından aşırı milliyetçi olarak nitelendirildi.

Aşağıdaki siyasi partilerin aşırı milliyetçi eğilimlere ve alt gruplara sahip olduğu iddia edildi:

 Brezilya: Liberal Parti
 Macaristan: Fidesz
 Hindistan: Bharatiya Janata Party
 Endonezya: Gerindra
 İtalya: Lega
 Japonya: Liberal Demokrat Parti
 Polonya: Hukuk ve Adalet
 Rusya: Birleşik Rusya
 Türkiye: Zafer Partisi

Aşağıdaki siyasi partiler tarihsel olarak aşırı milliyetçi eğilimlere veya hiziplere sahipti:

 Bosna-Hersek: Sırp Demokrat Partisi
 Macaristan: Jobbik
 Lübnan: Ketaib Partisi
 Endonezya: Golkar
 İsrail: İsrail Evimiz
 Çin: Kuomintang
 Malezya: Birleşik Malay Ulusal Örgütü
 Kuzey Makedonya: VMRO-DPMNE
 Sırbistan: Sırp Yenileme Hareketi
 Suriye: Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi
 Türkiye: İYİ Parti

Otarşi
Aşırı sağ
Global Times
Putinizm
Totaliterizm
Uyoku dantai

Banal milliyetçilik, insanlar arasında ulusal aidiyet duygusunu paylaşan milletin günlük tasvirlerini ifade eder. Terim, Michael Billig'in 1995'te yayımlanan aynı adlı kitabından türetilmiştir ve eleştirel olarak anlaşılması amaçlanmıştır. Konsept, özellikle siyasi coğrafya disiplini içerisinde, 1990'larda yayınlanmasından bu yana akademik görüşlerin sürmesi ile son derece etkili olmuştur. Günümüzde bu terim öncelikle kimlik oluşumu ve jeopolitik akademik tartışmalarda kullanılmaktadır.
Banal milliyetçilik örnekleri, günlük bağlamlarda bayraklar, spor karşılaşmaları, ulusal marşlar, para sembolleri, popüler ifadeler ve ifade cümleleri, yurtsever kulüpler, ulusal basında ima edilen birlikteliklerin kullanılması, örneğin, başbakan, hava durumu, ekip ve bölünmeler gibi terimlerin "yerli" ve "uluslararası" haberlere dönüştürülmesi. Bu sembollerin çoğu, sürekli tekrarlı oldukları ve neredeyse hiç bilinçaltında yerleri olmadığı için daha etkilidir. Banal milliyetçilik genellikle okullar gibi devlet kurumları aracılığıyla yaratılmaktadır.

Burjuva milliyetçiliği, Marksist teoride, egemen kapitalist sınıfın , ulusal birliğe başvurarak proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesini aşmayı amaçlayan ideolojisidir. Sınıf mücadelesine katılmaktan alıkoyan ve kapitalist çıkarları "ulusal çıkarlar" olarak inşa ederek kapitalistlerin çıkarlarını proletaryaya dayatma girişimi olarak görülmektedir.. Uluslararası alanda, farklı uluslardan emekçilerin arasında düşmanlık yaratmayı hedefler ve bir böl ve yönet stratejisi olarak hizmet eder. Burjuva milliyetçiliği, sol milliyetçilik ve proleter enternasyonalizmine karşıdır.

Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevikler milliyet politikasını Marksizmin ilkelerine dayandırdı. Bu ilkelere göre tüm ulusların zamanla yok olması gerekiyordu ve milliyetçilik burjuva ideolojisi olarak görülüyordu. 1930'ların ortalarına gelindiğinde bu politikalar yerini Sovyetleştirme ve Ruslaştırma politikaları aldı. Terim ayrım gözetmeksizin merkeziyetçiliğe karşı çıkan ulusal grupları karalamak için de kullanıldı.
Leonid Brejnev, SSCB'nin kuruluşunun 50. yıldönümüne ilişkin raporunda şunları vurguladı: "Bu nedenle Komünistler ve tüm sosyalizm savaşçıları, ulusal sorunun temel yönünün, ulusal kökenleri ne olursa olsun emekçi halkın her türlü zulme karşı ortak mücadele ve emekçi halkın sömürülmesini ortadan kaldıracak yeni bir toplumsal sistem için birleştirilmesi olduğuna inanmaktadır." 
Sovyetler Birliği'nde varlığı boyunca bu terim genellikle Ukrayna, Estonya, Letonya, Ermeni, Kazak ve Sovyetler Birliği'nin Rus olmayan azınlıkları tarafından propaganda edilen diğer milliyetçilik türlerini ifade etmektedir. Sovyet yönetimi, bağımsızlık mücadelelerini SSCB'nin tüm varlığını tehdit eden bir unsur olarak görüyordu.

Burjuva milliyetçiliği bir kavram olarak Çin Devlet Başkanı Liu Shaoqi tarafından şu şekilde söylenmiştir:

Ücretli emeğin sömürülmesi, rekabet, kapitalistlerin kendi aralarındaki rakiplerini ezmesi, bastırması ve sindirmesi, savaşa ve hatta dünya savaşına başvurması, kendi ülkesinde ve tüm dünyada tekel pozisyonunu güvence altına almak için her türlü aracı kullanması - kâr peşinde koşan burjuvazi işte böyle bir karaktere sahiptir. Burjuva milliyetçiliğinin ve tüm burjuva ideolojilerinin sınıfsal temeli budur. [...]
Burjuva milliyetçiliğinin gelişiminin en vahşi tezahürleri, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin emperyalist güçler tarafından köleleştirilmesi, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler ve Mussolini ile Japon derebeylerinin saldırganlığı ve Amerikan emperyalizminin başını çektiği uluslararası emperyalist kampın tüm dünyayı köleleştirme planlarıdır.

1949'da ABD Komünist Partisi, Siyonist hareketin bir tür "Yahudi burjuva milliyetçiliği" olduğunu ilan etmiştir.
People's World için yazan solcu aktivist John Gilman, Yahudi burjuva milliyetçiliğinin Yahudi asimilasyonu ve Siyonizm de dahil olmak üzere birçok çeşidi olduğundan bahsetmiştir.

Sınıf işbirliği
Koreleşme
Sivil milliyetçilik
Proleter enternasyonalizmi (burjuva milliyetçiliğinin zıt anlamlısı)
Ruslaştırma
Sosyal yurtseverlik
Sosyalist yurtseverlik
Sovyetleştirme

Enternasyonalizm ve Milliyetçilik Liu Shaoqi
Marksizm ve Milliyetçilik   kaydeden Tom Lewis

Bütünleşik milliyetçilik, Risorgimento milliyetçiliğine karşı bir milliyetçilik tipidir. Her ne kadar Risorgimento milliyetçiliği bir milletin liberal bir devlet kurma arayışına (örneğin İtalya'da Risorgimento ve 19. yüzyılda Yunanistan, Almanya ve Polonya'daki benzer hareketlerde veya liberal milliyetçilikte ör. Amerikan milliyetçiliği olduğu gibi) karşılık gelse de bütünleşik milliyetçilik bir ulus bağımsızlık kazandıktan ve halihazırda bir devlet kurduktan sonra ortaya çıkar. Nazi Almanyası ve Faşist İtalya, Alter ve Brown'a göre, bütünleşik milliyetçilik örnekleriydiler. Bütünleşik milliyetçilik karakteri gösteren bazı özellikler bireycilik karşıtlığı, devletçilik (birkaç ideolojinin planları), radikal ekstremizm ve agresif yayılmacı militarizmdir.
Bütünleşik milliyetçilik, bağımsızlık mücadelesi yoluyla güçlü askeri değerlerin yerleştiği ve bağımsızlık kazanıldıktan sonra güçlü askeriyenin yeni devletin güvenliği ve bekası için elzem olduğu düşünülen ülkelerde ortaya çıkar. Ayrıca bu tür bir bağımsızlık mücadelesinin başarısı aşırı milliyetçiliğe yol açabilecek ulusal üstünlük duygularının oluşmasında etkili olabilir.
Bütünleşik devletler totaliterdir ve hükûmet veya devlet toplumun bütün yönlerini baskı altında tutar. Mussolini'nin İtalyası böyle bir toplumun ilk örneği olabilir. Bütünleşik milliyetçilik genellikle faşizmin olduğu yerlerde görülür.
Bütünleşik milliyetçilik Fransız milliyetçisi yazar Charles Maurras'ın "Gerçek bir milliyetçi kendi ülkesini her şeyin üstünde tutar" sözüyle ortaya attığı nationalisme intégral ifadesinden gelir.

Şovenizm
Yayılmacı milliyetçilik
Bütünleştirmecilik

Peter Alter's "Nationalism" at Amazon.com

Dayanışma, solidarizm veya solidarite; bir topluluğu oluşturan gruplar veya sınıflar arasında psikolojik bir birlik duygusu yaratan duygu, düşünce ve ortak çıkarlarla birbirlerine karşılıklı olarak bağlanmasıdır. Sınıf işbirliği savunur ve sınıf çatışmasını reddeder. Kolektivizmden farklı olarak dayanışmacılık, bireyleri reddetmez ve bireyleri toplumun temeli olarak görür. Toplum içindeki sosyal ilişkilerden yararlanarak insanların birbirlerine bağlı olduğunu savunur. Terim sosyal bilimlerde, özellikle sosyolojide ve psikolojide yaygın olarak kullanılır.

Dayanışma, Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'nin 6 koşulundan 4. olanıdır. Her 20 Aralık, Uluslararası İnsani Dayanışma Günü olarak kutlanır. Biyoetik ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 13.maddesi dayanışmaya ayrılmıştır.

Dayanışmanın ortaya çıkış biçimleri toplumdan topluma değişiklik gösterir. İlkel toplumlarda kan bağı ve akrabalık ilişkileri üzerine kurulu iken, daha gelişmiş ve karmaşık toplumlarda sosyal dayanışmanın birçok değişik kaynağı olabilir.

Emile Durkeim'e göre iş bölümü bir toplum içinde düzenlemeyi ve istikrarı sağlayan bir işleve sahiptir. İş bölümünün gerçek işlevi iki ya da daha fazla kişi arasında bir dayanışma duygusu yaratmaktır ve görevler ve sorumluluklarda bir uzmanlaşma gerektirdiği için maddi nitelikte bir toplumsal olgudur.
Dayanışma toplumsal dayanışmanın biçimi toplumların özelliklerine göre değişir. Durkheim, toplumsal dayanışmanın gelişmemiş toplumlarda "mekanik dayanışma", gelişmiş toplumlarda ise "organik dayanışma" şeklinde ortaya çıktığını belirtir.

İş bölümünün oldukça sınırlı ve farklılaşmanın fazla olmadığı geleneksel ve sanayi öncesi toplumlarda görülür. Bu tür toplumlarda bireyler birbirlerinden çok farklılaşmamışlardır. Aynı değerlere sahip oldukları, aynı duyguları paylaştıkları, aynı kutsal inancı paylaştıkları için toplumsal yapıları kendi içinde tutarlıdır. Bireyler benzer etkinliklerde bulundukları için bireysel eylem kendiliğinden kolektif kimliğe dönüşür. Bu toplumlarda kolektif bilinç egemendir. Bu kolektif bilinç Durkheim'e göre o toplumda yaşayanların ortak inanç ve duygularına karşılık gelir ve toplumun ahlaki bir temelde kavranmasını sağlar. Bu kolektif bilincin içeriğini önemli ölçüde dinsel fikirler oluşturur.
Durkheim'a göre mekanik dayanışmaya dayalı toplumlarda cezalandırıcı hukuk uygulanır. Herkesin kabul ettiği ortak değer sistemine karşı yapılan bir davranış, ortak ahlaka karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilip şiddetle cezalandırılır. Örneğin Tanrıya veya tanrılara karşı yapılan bir saygısızlık kişinin dilinin kesilmesi ile cezalandırılır.

Durkheim'e göre işbölümünün ve farklılaşmanın gelişmiş olduğu modern toplumlarda organik dayanışma ortaya çıkar. Bu toplumların sanayisi gelişmiştir ve nüfusları da yüksektir. Geleneksel toplumlardaki benzerliğe dayalı dayanışmanın yerini, farklılaşmaya dayanan organik dayanışma alır. Bireyler benzer değildir ve farklı oldukları için bir konsensüs oluşturmak zorunda kalırlar. Geleneksel bir toplumda bir aile kendi kendine yetebilirken, modern bir toplumda varlığını sürdürebilmek için fırıncı, kasap, öğretmen, doktor, polis vb. birçok uzmanlaşmış hizmete ihtiyaç duyar. Bu yüzden de toplumun bütünlüğü insanların uzmanlaşması ve diğer uzmanlık hizmetlerine ihtiyaç duymaları ile sağlanır.
Durkheim'e göre bu toplumlarda kolektif bilinç geleneksel toplumlardaki önemini sürdüremez. Bireyler kolektif bilincin kıskacından kurtulur ve bireyselliğini ve kişiliğini daha rahat ortaya koyar. Modern toplumlarda insanlar daha çok bir araya gelir, ama bunun nedeni kolektif bilinç değil, birbirlerine duydukları ihtiyaçlarıdır.
Organik dayanışmanın olduğu toplumlarda hukuk da değişir ve onarıcı ve iade edici hukuk gelişir. Bu toplumlarda ortak değerlere karşı işlenen suçlar şiddetle cezalandırılmaz. Kişinin verdiği zararı karşılaması, yani tazmin etmesi istenir. Organik dayanışmalı toplumlarda ortak ahlaki değerler sınırlı olduğu için işlenen suça toplumdan duygusal bir tepki vermesi beklenmez. İşlenen suça karşı hukuk uygulanmasından tüm toplum değil, mahkemeler, güvenlik güçleri ve iade edici kurumlar sorumludur. Toplumdaki artan uzmanlaşma ile tutarlı şekilde toplumsal hukuk da uzmanlaşır.

Dayanışmacılık, Atatürk İlkelerine "halkçılık" olarak geçmiştir. Halkçılık, Mustafa Kemal tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi'nin programında şu şekilde tanımlanmıştır: "Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit muamele görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz." Fakat kolektivizm ile karıştırılmamalıdır, Atatürk'ün burada bahsettiği "halkçılık", sol ülkelerin kullandığı toplumcu bir ideoloji değildir ve bireycilik ile ters değildir. Atatürk'ün halkçılığı, 1935 CHP programında ve Atatürk'ün Medeni Bilgiler kitabında bahsedildiği üzere sınıfların ortak dayanışması üzerine kurulu solidarizmi ve toplumsal ayrımcılığın (din, dil, ırk vb.) bitirildiği egaliteryenizmi savunur.
Atatürk aynı zamanda solidarite (dayanışma) için şunları söylemiştir: "Bütün insanlar, bir sosyal bedenin üyeleridir ve bu sebeple birbirine bağlıdırlar. Bu karşılıklı bağ, herkesi diğerinin yükümlülüğüne de karıştırır."

Dil emperyalizmi, baskın bir dilin diğer dillere kıyasla toplumlar ve ülkeler üzerinde hakim olmasıdır. Bu tek taraflı dil dayatması emperyalizm sayesinde gerçekleşir ve milletlerin kimliklerini zayıflatmak için kullanılan bir sömürü şeklidir.
Dil emperyalizmi, gücün bir göstergesi olarak kabul edilir. Dil ile birlikte baskın kültür unsurları da transfer edilir. Mekânsal açıdan, yerel diller Avrasya'da resmi devlet dili işlevinde kullanılırken, "Dünyanın Geri Kalanı"nda yalnızca yerli olmayan emperyal Avrupa dilleri kullanılmaktadır. Başka bir deyişle dil emperyalizmi, ulus devletlerin bir dili, bir toplum veya ülkeyi ayrıştırma veya yok etme amacıyla bir araç olarak kullanmasıdır.

Dil emperyalizmi, egemen/baskıcı dile ve bu dili konuşanlara fayda sağlayan ve güç veren bir dilsel ayrımcılık biçimidir. Dilbilimciler Heath Rose ve John Conama tarafından özetlendiği gibi, Dr. Phillipson dilbilimsel emperyalizmin tanımlayıcı özelliklerinin şunlar olduğunu savunmaktadır:

Bir dilcilik biçimi olarak, ırkçılık ve cinsiyetçilik ile benzer çizgide baskın dili diğerine tercih etme şeklinde tezahür eder.
Baskın dile daha fazla kaynak ve altyapı verilir, yapısal olarak tezahür eden bir fikir olur.
İdeolojik olarak, baskın dil biçiminin diğerlerinden daha prestijli olduğuna dair inançlar teşvik edilir. Bu fikirler hegemoniktir ve içselleştirilir; "normal" olarak doğallaştırılır.
Kültür, eğitim, medya ve siyasi emperyalizmle iç içedir.
Egemen dili kullananlar ile kullanmayanlar arasında adaletsizliğe ve eşitsizliğe neden olan sömürücü bir öz ortaya çıkar.
Dil emperyalizmine yol açan belirli politikaların niyetlerini belirlemek kolay olmasa da, bazı akademisyenler, diğer dillerin toplumdilbilimsel, sosyolojik, psikolojik, politik ve eğitimsel zararlarının farkına varıldıktan sonra emperyalist uygulamaların devam edip etmediğini gözlemleyerek niyetin kanıtlanabileceğine inanmaktadır.

Sömürgeleştirmenin dilsel gelenekler üzerindeki etkileri, deneyimlenen sömürgecilik türüne bağlı olarak farklılık gösterir: ticaret, yerleşimci veya sömürü temelli. Kongolu-Amerikalı dilbilimci Salikoko Mufwene, ticaret sömürgeciliğini Avrupa'nın en erken sömürgecilik biçimlerinden biri olarak tanımlar. Afrika'nın batı kıyısı ve Amerika gibi bölgelerde, Avrupalı sömürgeciler ile yerli halklar arasındaki ticari ilişkiler, pidgin dillerinin gelişmesine yol açmıştır. Bu dillerden bazıları, Delaware Pidgin ve Mobilian Jargon gibi Kızılderili dillerine dayanırken diğerleri Nijerya Pidgin'i ve Kamerun Pidgin'i gibi Avrupa dillerine dayanmaktaydı. Ticaret sömürgeciliği büyük ölçüde bu melez diller aracılığıyla, sömürgecilerin dilleri yerine yerel diller üzerinden ilerlediğinden, Mufwene gibi akademisyenler bunun yerli diller için büyük bir tehdit oluşturmadığını savunmaktadır.

Ticaret sömürgeciliğini genellikle yerleşimci sömürgecilik takip etmiş ve bu süreçte Avrupalı sömürgeciler, yeni evler inşa etmek için bu kolonilere yerleşmiştir. Meksikalı dilbilimci Hamel, yerleşimci sömürgecilerin yerli kültürlerle etkileşimde bulunurken "ayrım" ve "entegrasyon" olmak üzere iki temel yol izlediğini savunur. Uruguay, Brezilya, Arjantin ve Karayipler'deki ülkelerde ayrımcılık ve soykırım, yerli toplumları yok etmiştir. Savaş ve hastalıklar nedeniyle meydana gelen yaygın ölümler, birçok yerli nüfusun yerli dillerini kaybetmesine yol açmıştır.
Buna karşın, Meksika, Guatemala ve And ülkeleri gibi "entegrasyon" politikalarını benimseyen ülkelerde yerli kültürler, yerli kabilelerin sömürgecilerle karışması sonucu kaybolmuştur. Bu ülkelerde, yeni Avrupa düzenlerinin kurulması, yönetim ve sanayide sömürge dillerinin benimsenmesine neden olmuştur. Ayrıca, Avrupalı sömürgeciler, yerli toplumların ve geleneklerin ortadan kaldırılmasını, birleşik bir ulus devletin gelişimi için gerekli görmüşlerdir. Bu da kabile dillerini ve kültürlerini yok etme çabalarına yol açmıştır. Örneğin, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yerli çocuklar, Albay Richard Pratt'ın Carlisle Kızılderili Endüstriyel Okulu gibi yatılı okullara gönderilmiştir. Günümüzde, bir zamanlar yerleşimci koloniler olan Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya gibi ülkelerde, yerli diller yalnızca küçük bir azınlık tarafından konuşulmaktadır.

Mufwene ayrıca yerleşimci koloniler ile sömürü kolonileri arasında bir ayrım yapar. Sömürü kolonilerinde sömürgeleştirme süreci, Avrupa'da ihtiyaç duyulan ham maddelerin çıkarılmasına odaklanmıştır. Bu nedenle, Avrupalılar sömürü kolonilerine daha az yatırım yapmış ve az sayıda sömürgeci bu kolonilerde ev inşa etmeyi planlamıştır. Sonuç olarak, yerli diller, sömürü kolonilerinde yerleşimci kolonilere kıyasla daha fazla hayatta kalma şansı bulmuştur.
Sömürü kolonilerinde, sömürge dilleri genellikle yalnızca küçük bir yerel elit gruba öğretilmiştir. Örneğin, Britanya'nın Hindistan'daki yönetimi döneminde, Lord Macaulay, ünlü "Macaulay Dakikaları"nda şunları vurgulamıştır: "... bizimle yönettiğimiz milyonlar arasında tercümanlık yapabilecek bir sınıf; kana ve rengine göre Hint, ancak zevk, fikir, ahlak ve zeka bakımından İngiliz." Bu ifadeler, 1835 İngiliz Eğitim Yasasını desteklemek için yazılmıştır.
Yerel elit ile diğer yerel halklar arasındaki dilsel farklılıklar, sınıfsal tabakalaşmayı derinleştirmiş ve sömürge sonrası devletlerde eğitim, sanayi ve sivil toplum erişiminde eşitsizlikleri artırmıştır.

Robert Henry Phillipson, Linguistic Imperialism adlı eserinde, İngiliz dilsel emperyalizmini, "İngilizcenin... yapısal ve kültürel eşitsizliklerin kurulması ve sürekli yeniden yapılandırılmasıyla diğer dillere karşı üstünlük iddiasında bulunması ve bu üstünlüğü sürdürmesi" olarak tanımlar. İngilizce sıklıkla dünya çapında bir "lingua franca" olarak adlandırılsa da Phillipson, bu hâkimiyetin bir dil cinayetine yol açtığı durumlarda, İngilizcenin daha uygun bir şekilde "lingua frankensteinia" olarak adlandırılabileceğini öne sürer.
Phillipson'ın teorisi, İngilizcenin uluslararası bir dil olarak tarihsel yayılımını ve bu dilin, özellikle sömürgecilik sonrası bağlamlarda (ör. Galler, İskoçya, İrlanda, Hindistan, Pakistan, Uganda, Zimbabve vb.) ve giderek artan bir şekilde "yeni-sömürgeci" bağlamlarda (ör. kıta Avrupasında) devam eden hâkimiyetini desteklemektedir. Bu teori, ağırlıklı olarak Johan Galtung'un emperyalizm teorisi, Antonio Gramsci'nin teorisi ve özellikle onun kültürel hegemonya kavramına dayanır.
Phillipson'ın teorisinin merkezi bir teması, günümüzde İngilizcenin üstünlüğünü sürdüren karmaşık hegemonik süreçlerdir. Kitabı, British Council'in İngilizceyi teşvik etmek için kullandığı retoriği analiz eder ve İngiliz uygulamalı dilbilim ve İngilizce öğretim yöntemlerinin temel ilkelerini tartışır. Bu ilkeler şunlardır:

İngilizce en iyi şekilde tek dilli olarak öğretilir ("tek-dillilik yanılgısı");
İdeal öğretmen bir ana dil konuşurudur ("ana dil konuşuru yanılgısı");
İngilizce ne kadar erken öğretilirse, sonuçlar o kadar iyi olur ("erken başlangıç yanılgısı");
İngilizce ne kadar çok öğretilirse, sonuçlar o kadar iyi olur ("maksimum maruz kalma yanılgısı");
Diğer diller ne kadar çok kullanılırsa, İngilizce standartları o kadar düşer ("azaltıcı yanılgı").
Phillipson'a göre İngilizceyi teşvik edenler —British Council, IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar ve İngilizce dil okulu işletmecileri gibi bireyler— üç tür argüman kullanır:

Doğal argümanlar: İngilizceyi "ilahi", "zengin", "soylu" ve "ilginç" olarak tanımlar. Bu tür argümanlar, genellikle İngilizcenin ne olduğunu ve diğer dillerin ne olmadığını ileri sürer.
Dışsal argümanlar: İngilizcenin iyi kurulmuş olduğunu, birçok konuşucusu bulunduğunu, eğitimli öğretmenler ve bol miktarda öğretim materyali olduğunu vurgular.
Fonksiyonel argümanlar: İngilizcenin dünyaya bir geçit olarak faydasını öne çıkarır.
Diğer argümanlar şunlardır:

Ekonomik fayda: Teknolojilere erişim sağlar.
İdeolojik işlev: Moderniteyi temsil ettiği söylenir.
Statü sembolü: Maddi ilerleme ve verimliliğin sembolü olarak görülebilir.
Phillipson'ın eserlerinde bir diğer tema ise "linguisizm"dir —önyargının bir türü olup, tehlike altındaki dillerin İngilizcenin yükselişi ve rekabetçi üstünlüğü nedeniyle yerel önemini kaybetmesine ya da tamamen yok olmasına neden olabilir.

Dinî milliyetçilik, milliyetçiliğin belli bir dini inanç veya dogma ile olan ilişkisidir. Bu ilişki iki yöne ayrılabilir: din siyaseti ve dinin siyaset üzerindeki etkisi.
Paylaşılan bir din, ulus vatandaşları arasında ortak bir bağ olan birlik duygusuna katkıda bulunur. Dinin diğer bir siyasi yanı, paylaşılan etnisite, dil veya kültür gibi ulusal bir kimliğin desteklenmesidir. Dinin siyasette etkisi, dini fikirlerin günümüzde yorumlanmasının siyasi aktivizme ve harekete ilham veren daha ideolojik; Örneğin, daha katı dini bağlılığın sağlanması amacıyla kanunlar çıkarılmıştır.

Hristiyan milliyetçiler, Hristiyanlık görüşlerini yansıtan yasaları geçmek gibi iç siyasete daha fazla odaklanırlar. Birleşik Devletlerde Hristiyan milliyetçiliği muhafazakâr olma eğilimindedir. 20. yüzyılın ilk yarısındaki savaş döneminde özel olarak çeşitli Avrupa ülkelerinde siyasi yelpazenin sağında dinsel milliyetçiliğin veya din milliyetçiliğinin (clero-milliyetçilik veya kretizm-milliyetçiliğin) belirgin radikalleşmiş biçimleri ortaya çıkıyordu.
Polonya'da milliyetçilik her zaman Katolik Kilisesi'ne bağlılık olarak nitelendirildi. Polonya Ulusal Canlandırması gibi gruplar, Wielka Polska Katolicka (Büyük Katolik Polonya) gibi sloganlar kullanıyorlar ve gay evliliklerinin ve kürtajın yasallaştırılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Radyo Maryja ile bağlantılı muhafazakâr dini gruplar, çoğunlukla milliyetçi ve antisemitik tutumlardan dolayı suçlanmaktadır. 
Doğu Ortodoks ve ulusal Ortodoks Kiliselerine ortak olarak bağlılık ile karakterize edilen dinsel milliyetçilik, birçok Doğu Avrupa ülkesinde ve Rusya Federasyonu'nda bulunur. Rus Ulusal Birliği gibi birçok Rus Neo-Faşist ve Neo-Nazi grup, Rus Ortodoks Kilisesi için artan bir rol çağrısında bulundu.

Pakistan milliyetçiliği, İki Millet Teorisinde tanımlanan Müslüman mirasıyla, İslam diniyle ve pan-İslamcılıkla yakından ilişkilidir. Aynı zamanda, milli bilinci şekillendirmeye yardımcı olan dini ve etnik etkilerin bilinci ve ifadesine değinmektedir.

Dini Siyonizm, Siyonizm ve gözlemci Yahudiliği birleştiren bir ideolojidir. İsrail Devleti'nin kurulmasından önce Dinsel Siyonistler, İsrail topraklarında Yahudi bir devlet kurma çabalarını destekleyen Yahudilerdi. Dinsel Siyonist hareket İsrail milliyetçiliğiyle bütünleşti ve ideolojisi üç sütun etrafında dönen Neo-Siyonizm hâline geldi: İsrail Toprağı, İsrail Halkı ve İsrail Tevrat'ı.

Hint nüfusunun kapsamlı dilsel, dini ve etnik çeşitliliği göz önüne alındığında, Hindistan'daki milliyetçilik genel olarak milliyetçilik olarak değerlendirilemez. Hint vatandaşları sivil, kültürel veya üçüncü dünya milliyetçiliğini tanımlayabilir. Bazı yorumcular, Hintlerin çoğunluğunun Hindu olmamasına rağmen Hindistan'da çağdaş bir Hindu milliyetçiliğini destekleyen Bhareti Janata Partisi ve Rashtriya Swayamsevak Sangh partisinin desteklendiğini belirtiyor.

Ekonomik milliyetçilik, ekonominin, emeğin ve sermaye oluşumunun ülke içinde kontrolü gibi politikalarla, emeğin, malların ve sermayenin hareketine gümrük vergisi ve diğer kısıtlamaların uygulanmasını gerektirip gerektirmediği de dahil olmak üzere, devlet müdahaleciliğini diğer piyasa mekanizmalarına tercih eden bir ideolojidir. Ekonomik milliyetçiliğin temel inancı, ekonominin milliyetçi hedeflere hizmet etmesi gerektiğidir.
Ekonomik milliyetçiler küreselleşmeye karşı çıkarlar veya en azından sınırsız serbest ticaretin faydalarını sorgularlar. Korumacılığı destekler ve kendi kendine yeterliliği savunurlar. Ekonomik milliyetçilere göre, piyasalar devlete tabi olmalı ve devletin çıkarlarına (ulusal güvenliği sağlamak ve askerî güç biriktirmek gibi) hizmet etmelidir. Merkantilizm doktrini, ekonomik milliyetçiliğin önde gelen bir çeşididir. Ekonomik milliyetçiler, amacın (karşılıklı kazançların aksine) göreli kazançlar elde etmek olduğu uluslararası ticareti sıfır kazanç olarak görme eğilimindedir.

Ekonomik milliyetçilik, sanayinin ekonominin geri kalanı üzerinde olumlu yayılma etkilerine sahip olduğu, ülkenin kendi kendine yeterliliğini ve siyasi özerkliğini geliştirdiği ve askerî güç inşa etmekte çok önemli bir yönü olduğu inancı nedeniyle sanayileşmeyi (ve genellikle devlet desteğiyle sanayilere yardım ederek) vurgulama eğilimindedir.

Enternasyonal (Türkçe: Uluslararası, İngilizce: The Internationale, Fransızca: L'Internationale, Rusça: Интернационал) çeşitli anarşist, komünist, sosyalist, demokratik sosyalist ve sosyal demokrat hareketlerin marşı olarak benimsenmiş uluslararası bir marştır. İkinci Enternasyonal'in onu resmi marşı olarak kabul ettiği on dokuzuncu yüzyılın sonlarından bu yana sosyalist hareketin bir standardı olmuştur. Ünvanı, 1864'te bir kongre düzenleyen işçi ittifakı olan Birinci Enternasyonal'den geliyor. Bu kongreye katılıp marşın sözlerinin yazan anarşist Eugène Pottier  metni daha sonra Marksist Pierre De Geyter tarafından bestelenen orijinal bir melodiye göre düzenlendi. Marş tarihte en çok tercüme edilen marşlardan biridir.
Orijinal Fransızca sözler Haziran 1871'de önceden Paris Komünü üyesi olan Eugène Pottier tarafından yazılmıştı ve başlangıçta La Marseillaise melodisiyle söylenmesi amaçlanmıştı.  Ancak genellikle söylendiği melodi, 1888 yılında Pierre De Geyter tarafından Fransız İşçi Partisi'nin memleketi Lille'deki "La Lyre des Travailleurs" korosu için bestelendi ve ilki o yılın Temmuz ayında çalındı.  
Rusça versiyonu ilk olarak 1902'de Arkady Kots tarafından tercüme edildi ve Londra'da bir Rus göçmen dergisi olan Zhizn'de basıldı. İlk Rusça versiyonda, orijinalin 1, 2 ve 6. kıtalarına ve nakarata dayalı olarak yalnızca üç kıta vardı. Rusya'daki Bolşevik Devrimi'nden sonra, özellikle nakarat gelecek zaman şimdiki zamanla değiştirildi ve birinci çoğul şahıs iyelik zamiri eklenerek yeniden yazıldı. 1918'de İzvestia'nın baş editörü Yuri Steklov, Rus yazarlardan diğer üç kıtayı tercüme etmeleri için çağrıda bulundu ve bu da sonunda gerçekleşti. Marş, 1918-1944 yılları arasında Sovyetler Birliği'nin millî marşı olmuştur. Şarkı aynı zamanda Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin de resmi marşıdır.

Enternasyonal Özel Bölüm
Enternasyonal'in Türkçe versiyonu
83 Dilde Enternasyonal
30 dilde şarkının indirilebilir formatı
Şarkı hakkında belgesel film 5 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sheffield Socialist Choir (mms://mayday.nodong.net/2001/music/Internationale-SheffieldSocialistChoir.wma)
Erkin Özalp tarafından yapılan sözcüğü sözcüğüne (literal) çeviri 11 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://focusonbelgium.be/en/facts/did-you-know-composer-internationale-was-belgian 12 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.welt.de/vermischtes/prominente/article127084943/Ich-habe-die-Kommunisten-bezahlen-lassen.html 5 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.marxists.org/history/etol/writers/gluckstein/2008/xx/internationale.html 9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.lemonde.fr/cinema/article/2005/04/08/siffloter-l-internationale-peut-couter-cher_636777_3476.html 5 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://books.google.com.tr/books?id=OiGMPBfoqN8C&redir_esc=y
http://www.sovmusic.ru/english/list.php?gold=no&category=inter&part=1 14 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://feb-web.ru/feb/litenc/encyclop/le4/le4-5401.htm 1 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etnik milliyetçilik, etno-milliyetçilik ya da mikro milliyetçilik, milliyetin etnisite açısından tanımlandığı bir milliyetçilik biçimidir. Millî kimliği oluşturan, kültür, tarih ve ülkü birliği gibi hakim kültürel unsurların oluşturduğu millî şuur yerine; boy, aşiret, kabile, mezhep ve etniklik gibi dar kapsamlı bir şuuru benimseyen etnosentrik milliyetçilik görüşüdür.
Etnik milliyetçilik, etnik grupların, millî kültürün temelini oluşturan hakim kültürü reddederek, "milletlerin, genellikle ortak bir dil, ortak bir inanç ve ortak bir etnik soy içeren ortak bir mirasla tanımlandığı" milliyetçilik biçimidir. O ülkenin vatandaşı olsanız dahi, bu durumlarda eğer etnisiteniz farklıysa 2.sınıf vatandaş durumuna düşebilmeniz bile mümkündür.

Millî devlet yapısının hayati unsurlarından biri, ülke sınırları içinde tek millî kültürün var olmasıdır. Ulus devletlerde hâkim millî kültürün dışında kalanlar desteklenmez ve aynı zamanda zorla da ortadan kaldırılamazlar. Millî kültür ile kaynaşmazlık halinde ötekileşen kültürler ana milletten kopmaya kadar gidebilirler. Ernest Gellner’e göre merkezi rejimden başkalaşan kültürlerin iki seçeneği vardır: Asimilasyon veya kendi milliyetçiliğini oluşturmak. Çoğu azınlıklarda yaygın karşılaşılan durum asimilasyondur ancak gitgide artan oranlarda bazıları millî devlet içinde hukuki bir yapı edinme amacıyla söylem geliştirmeye başlamışlardır. Tek kültürlü millî devletlerde bir azınlık kültürü hâkim millî kültürü reddederse ayrı bir millet olma isteğini ortaya koyar. İskoçya ve Katalonya örneğine karşı Bask örneğinde olduğu gibi eğer tarihte ayrı bir devlet var olmadıysa bölücü taleplerin hukukiliği etnik, kültürel veya dil farklılıklarına dayandırılır.
Bölücü talepler geçerli nedenlere dayandırılsa bile ana ülkenin yeni bir millî devlete bölünmesiyle dünyadaki gerçek etnik ve kültürel bölümlemeyi yansıtan bir çözüme ulaşılamaz. Millî devletlerin siyasi sınırlarının tersine, sosyal gruplarınki düzensizdir. Kültür ve dil sabit ve durağan yapıda değildir. Kültürler, lisanlar, dinler, mezhepler akışkan bir yapıda olduğu halde millî devletlerin katı ve değişmez sınırları öyle değildir.
Bu kültürel sınırlar durağan olsa bile bu bölümlemeleri hukuki bir anayasal kavram içinde tanımlayabilmek imkânsızdır. İnsanlar, etnikliğe, konuşulan lisan ve lehçelere, kültürlere ve dinlere göre muntazam bölümlenmiş bölgelere ayrılmış birimler halinde yaşamazlar. Yeryüzündeki hiçbir sınır, kültür, inanç ve var olan kimlikleri yansıtmaz. Herhangi bir bölümleme girişimi daima mutsu bir kitleyi de bölünen kısım içinde bırakır. Eğer Bask bölgelerine bağımsızlık verilmiş olsaydı bile bu bölgelerde yaşayan çok fazla sayıda Fransızca ve İspanyolca konuşanlar muhtemelen hoşnutsuz olacaklardır.
“Katı sınırlar”' filozofisinin trajik sonuçları eski Yugoslavya'da meydana gelen şiddet hadiselerinde görülebilir. Radikal fanatik mikro milliyetçilerin her biri kendi millî devletlerini veya öz ülkelerini talep ettiler. Aslında isteklerine uygun bölümlemeler toprak üzerinde hiç olmamıştı. Mikro milliyetçi radikallerin kendilerince millî devlet değerler dizisi bağlamında ulaştıkları rasyonel sonuç karşı etniklikten olanları sürmekti. Eski Yugoslavya'da patlak veren olaylar tek değildir. Bask bölgesi Euskadi'de ETA, öz Bask ülkesi talebi uğrunda hâlen İspanya devletine karşı savaş vermektedir. Kuzey İrlanda'da iki kültür senelerce savaştı. Fransa'nın Korsika ve Bretonya bölgesinde ayrılıkçılar Fransa'ya karşı geçen 30 yıl boyunca mücadele etti.

Etnik grubun tanımını John Milton Yinger üç içeriğe göre tanımlandırmıştır. 

Grup, toplumdaki başkaları tarafından dilleri, dinleri, soyları ve geçmişte yaşadıkları bölge gibi bazı hasletlerin birleşimine dayanan farklılıklara göre ayırt edilir.
Grubun üyeleri de kendilerini farklı aidiyete tabi addederler.
Kendi gerçek veya mitolojik ortak kültür ve kökenleri etrafında inşa edilmiş paylaşılan aktivitelere iştirak ederler.
Bu üç kıstas gruplarda ve bireylerde değişkenlik gösterir ve ölçütleri karşıladığı oranda etniklikleri ölçülür. Ayrıca belirlenen üç kıstasın birleşimleri kişiden kişiye farklı değerlendirilir değiştiğinden nesnelliğe sahip değil özneldir.

1992 Maastricht Anlaşması ile birlikte kültürel çeşitliliğin korunması, AB'nin bir ilkesine dönüşmüş ve bölgesel yönetimler teşvik etmiştir. Avrupa birliğindeki yeni devlet anlayışı ve ulus üstücülük paralelindeki değişim, ulusal azınlık ve özerk bölge hareketlerini yeni bir sistem oluşturmaya zorlamaktadır.

Küreselleşme
Postmodernizm
Etnosentrizm
Irkçılık

Etnosentrizm (Yunanca ethnos halk ve centre merkez kelimelerinden Fransızca:éthnocentrisme) ya da Etnik merkezcilik; bir aşirete, kabileye, boya ve benzeri etnik gruba bağlılık ile tarif edilen, bir kimsenin kendi kültürünü temel olarak alması ve diğer kültürleri kendi kültürü açısından değerlendirmesi ile tarif edilen duygu.
Etnosentrik bireyler diğer sosyal toplulukları kendi sahip olduğu belirli etnik grup veya kültüre göre özellikle dil, yaşayış, adet ve dine göre değerlendirmesidir. Bu etnik ayrımlar ve alt ayrıştırmalar her bir etnikliğin kendi benzersiz kültürel kimliğinin tanımlanmasına hizmet eder. Etnosentrik görüşler uç noktalarda çatışmalara neden olabilir. Siyasi bağdaşmazlıklar, savaş, terörizm ve hatta soykırımlarla sonuçlanabilir. Yugoslavya etnik bölünmeye uğramış ve iç savaşta yüzbinlerce insan ölmüştür.
Etnosentrizm terimi William G. Sumner tarafından insanların kendi grupları ile diğerlerini ötekileştirmeleri üzerine yayınlanmıştır. Sumner, bu terimi daha çok gurur, kibir, bir grubun inançlarının diğerlerininkine üstün görme olarak kullanmıştır.

Etnik milliyetçilik
Irkçılık
Kavmiyetçilik
Barbar
Afrosentrizm
Avrupamerkezcilik
Amerikan istisnacılığı
Kültürel görelilik
Akraba evliliği

God Save the King veya hükümdar kadın ise God Save the Queen (Tanrı Kralı/Kraliçeyi Korusun), Birleşik Krallık'ın ulusal marşı. Dünyanın ilk ulusal marşı kabul edilir. Resmî olarak ulusal marş ilan edilmemiştir ancak geleneksel olarak 1745 yılından beri bu marş ulusal marş olarak kullanılmaktadır. Resmî törenlerde sadece ilk kıta söylenir. Sözler, yerine göre "Tanrı Kralı Korusun" veya "Tanrı Kraliçeyi Korusun" şeklinde değişir. Eskiden kullanılan adı (1952-2022) God Save The Queen'dir (Tanrı Kraliçeyi Korusun).
Birleşik Krallık'a bağlı pek çok ülkenin ulusal marşıdır. Ayrıca Lihtenştayn ulusal marş olarak bu marşı farklı sözlerle kullanır. Öyle ki 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri sırasında İngiltere ve Lihtenştayn takımları karşılaştığında aynı marşı iki defa çalmak gerekmiştir.
Bestesinin kime ait olduğu bilinmemekle birlikte John Bull, Henry Carey, Henry Purcell ve Joseph Haydn'a ait olduğu iddiaları ortaya atılmıştır. Bundan başka Kanada, Yeni Zelanda ve Avustralya'da da kullanmaktadır.
Kıbrıs'ın Britanya sömürgesi olduğu dönemde marşın sözleri resmî olarak Türkçeye çevrilmiş ve bu şekilde okullarda okunmuştur. "God Save the King" ifadesinin "Yaşa Kralımız" şeklinde çevrildiği marş "Yaşa kralımız, yaşa hakanımız, çok çok yaşa!" şeklinde başlamaktaydı.

Homonasyonalizm (eşcinsel milliyetçilik), milliyetçi ideoloji ile LGBT bireyler veya onların hakları arasındaki ilişkiyi tanımlayan sosyolojik ve politik bir kavramdır. Bu terim, ilk olarak 2007 yılında cinsiyet araştırmaları uzmanı Jasbir K. Puar tarafından, siyasi güçlerin (özellikle Batılı devletlerin) ırkçı, göçmen karşıtı ve yabancı düşmanı tutumlarını -özellikle İslamofobiyi- meşrulaştırmak için LGBTİ topluluğunun haklarını nasıl araçsallaştırdığını ifade etmek amacıyla ortaya atılmıştır.

Homonasyonalizm eleştirisine göre, belirli devletler LGBT haklarını savunarak kendilerini medeni, modern ve özgürlükçü olarak sunarken; göçmenleri, etnik azınlıkları ve özellikle Müslümanları "doğası gereği homofobik ve gerici" olarak damgalamaktadır. Bu durum, ırkçılığın ve sınır dışı etme politikalarının "insan hakları savunuculuğu" maskesi altında uygulanmasına olanak tanır.

Homonasyonalizm kavramı, genellikle "pembe aklama" (pinkwashing) uygulamalarıyla yakından ilişkilidir. Pembe aklama, bir devletin veya kurumun kendi bünyesindeki diğer insan hakları ihlallerini veya saldırgan politikalarını örtbas etmek için LGBT haklarındaki ilerici duruşunu ön plana çıkarmasıdır. Batılı aşırı sağcı ve milliyetçi partilerin (örneğin Fransa'daki Ulusal Cephe veya Hollanda'daki Özgürlük Partisi) son yıllarda LGBT oylarına talip olarak İslam karşıtı propagandalarını "eşcinselleri korumak" üzerinden kurgulamaları da bu duruma örnek gösterilir.

Jingoizm, bir ülkenin kendi ulusal çıkarları olarak tanımladığı şeyleri, barışçıl yöntemler yerine tehdit veya fiili güç kullanarak savunmak gibi saldırgan ve proaktif bir dış politika tercih eden milliyetçilik türüdür. Halk dilinde şovenizm, önyargılı birinin kendi ülkesini diğer ülkelerden üstün gören aşırı milliyetçiliktir.

Söz yazarı G. W. Hunt ve şarkıcı G. H. MacDermott tarafından popüler hale getirilen ve 1877-78 Rus-Türk Savaşı sırasında İngiliz barlarında ve müzik salonlarında yaygın olarak söylenen bir şarkının parçası bu terimi doğurdu. Parça şu sözleri içeriyordu:

İstanbul'un ele geçirilmesi, Karadeniz'de üslenen Rus Donanması'na İstanbul ve Çanakkale Boğazları ("Türk Boğazları" olarak da bilinir) üzerinden Akdeniz'e sınırsız erişim sağlayacağı için Rusya'nın uzun süredir devam eden stratejik bir hedefiydi; buna karşılık İngilizler de Hindistan'a olan erişimlerini korumak için Rusları engellemeye kararlıydı. Yukarıdaki şarkının bestelendiği ve söylendiği dönemde, Ruslar Ayastefanos Antlaşması yoluyla hedeflerine yaklaşmaktaydı; sonunda İngilizler diplomatik baskı ve savaş tehdidi yoluyla Rusları geri püskürtmeyi başardı.
"Jingo adına" ifadesi, "İsa adına" yerine kullanılan ve yazılı olarak tarihte nadiren rastlanan bir sözdü. Bu şarkıda kullanılan "jingoism" terimi, önde gelen İngiliz radikal George Holyoake tarafından 13 Mart 1878 tarihinde Daily News'e yazılan bir mektupta siyasi bir etiket olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır.

Franz Joseph Haydn (31 Mart 1732, Rohrau, Aşağı Avusturya - 31 Mayıs 1809, Viyana, Avusturya), Avusturyalı klasik müzik bestecisi. Hem Mozart’ı hem Beethoven’ı etkilemiştir. "Baba Haydn" olarak bilinir. En çok senfoni türündeki eserleriyle tanınır; bu türde 104 eser verdi. Kendisi gibi besteci olan Michael Haydn'ın ve tenor Johann Evangelist Haydn'ın ağabeyidir.
Profesyonel meslek hayatının büyük bir bölümünde zengin Macar Esterhazy Ailesi'nin himayesinde "baş müzisyen" olarak yaşadı. Orada kaldığı süre içerisinde birçok orkestra şefi olarak birçok konser ve opera idare etti. Diğer bestecilerden uzak ve münzevi bir yaşam sürmesi, dönemin müzikal akımlarından farklı, özgün eserler ortaya koyabilmesine yol açmıştır. Bu durumu şu sözleriyle ifade etmiştir: "Münzevi bir hayat sürdüm. Etrafımdaki hiç kimse, beni benim kadar şaşırtamaz ve hiç kimse bana benim kadar ıstırap veremez. İşte  bu yüzden farklı ve özgün olmak zorundaydım."
1797 yılında Kutsal Roma Kralı Franz II için bir beste hazırlamıştır. Yazmış olduğu besteden Avusturyalı Lorenz Leopold Haschka ilham alıp, Gott! erhalte Franz (Tanrı Franz'ı korusun) şiirini yazmıştır. Bu beste Habsburg monarşisi'nin 1918'deki yıkılışına kadar kullanılmış olup, 1. Cumhuriyet (1918 - 1919)'de de kullanılmıştır. 1841'de Alman şair August Heinrich Hoffmann von Fallersleben'in yazdığı Das Lied der Deutschen (Almanların Şarkısı)'nı bestelemiştir. 1922'de formu değiştirilerek sonradan Almanya'nın millî marşı haline gelmiştir.

31 Mart 1732'de Aşağı Avusturya'nın Rohrau köyünde doğan Haydn, 12 çocuklu yoksul bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası araba mekanikçisi Mathias Haydn ve karısı Maria Haydn. Her ne kadar ailesi müzik notası okumayı bilmese de, Haydn'in hatıratlarına göre hem ailesi hem de komşuları sık sık şarkı söylermiş. Müzikal yetenekleri daha küçükken fark edilmiş.
Ailesi onu, 6 yaşında iken bir koroya katılmak üzere Viyana'ya gönderdi. Orada Aziz Stefan Katedrali'indeki müzik yönetmeni Georg von Reutter tarafından fark edildi. Reutter Avusturya civarında çeşitli şehirleri gezerek Haydn gibi yetenekleri keşfediyordu. Sesi kalınlaştıktan sonra da Viyana'da kalarak müzisyenlik yapmaya devam etti, bestecilik dersleri aldı. 1761'de Esterházy ailesinin yanında iş buldu ve hayatının 30 yıldan fazlasını bu soylu aileye hizmet ederek geçirdi. İşi, onların istekleri ve ihtiyaçlarına uygun müzik bestelemekti. Diğer bestecilerden ve müzik çevrelerinden uzak oluşu, onun yaratıcılığını ortaya çıkardı, ününün yayılmasına ise engel olmadı. 1780'lerde besteleri tüm Avrupa'da çalınmaktaydı. Ününden ötürü çeşitli yerlere davet edilir ve davet edildiği şehirde ilk kez çalınmak üzere bir eser bestelemesi istenirdi. Bu şekilde yazdığı Paris Senfonileri ve Londra Senfonileri en çok bilinenleridir. Yaylı dörtlüleri için yazdığı eserlerde de kendinden öncekilerden farklı olarak her çalgıya eşit rol vererek yenilik getirmiş ve bu düşüncesiyle Mozart'ı etkileyerek Haydn'a adanmış altı kuartet bestelemesine neden olmuştur. Beethoven'ın ilk dönem eserlerinde de Haydn etkisi görülür. Haydn ve Mozart'ın 1781'de başlayan arkadaşlıkları yıllarca sürmüştür. Beethoven'a ise Esterházy sarayında özel ders vermiştir.
100 kadar senfoni, çok sayıda konçerto, oda müziği eserleri, 40 sonat, şarkılar, oratoryolar bestelemiştir.
Haydn, Esterházy ailesinin müziksever üyesi Prens Nikalaus öldükten sonra emekli olmuş ve daha önce Viyana'ya kadar gitmesine bile izin verilmeyen ortamdan kurtulup seyahat özgürlüğüne kavuşmuştur. 2 defa İngiltere'ye giden Haydn, Oxford Üniversitesi'nden fahri doktor unvanını aldı; ömrünün son yıllarında ise Viyana'ya yerleşerek koro ve orkestra için Yaratılış Oratoryosu, Mevsimler Oratoryosu gibi dini koro ve orkestra eserleri besteledi. 31 Mayıs 1809'da Viyana'da öldü.

Eserlerinin çoğunun hikâyesi vardır. Örneğin 45 numaralı senfonisi, Veda Senfonisi olarak bilinir. Eserin dördüncü bölümünde 2 ya da 3 müzisyen kendi bölümlerini bitirir ve müzik halâ devam ederken sahneyi terk eder; bu, sahnede şef ve tek bir kemancı kalana kadar sürer. Bu senfonide Haydn ve müzisyen arkadaşlarının kış mevsiminde şehirdeki ailelerinin yanına dönmek istediklerini Prens Esterházy'e anlatmak istedikleri hikâye edilir. Prens mesajı almış ve onlara izin vermiştir. Sürpriz Senfonisi denilen 94 numaralı senfonisini ise akşam yemeği sonrasındaki konserlerde dinleyicilerinin çoğunun uyuduğunu anladığında bestelediği söylenir. Haydn'ın çoğu senfonisi gibi canlı birinci bölümle başlayıp; yumuşak, yavaş tempolu ikinci bölümle devam eden senfoni, dinleyicilerin uykuya daldığı sırada davullar ve çok yüksek sesli telli çalgıların melodisi ile onları uyandırır. "Kafka İle Konuşmalar" kitabında Franz Kafka, Haydn'ın beste yapmadan önce özel hazırlanmış pudralı bir peruk taktığından söz etmektedir.

Franz Joseph Haydn, hayatı boyunca 800'ün üzerinde besteye imza atmış, bunların yanında 450'nin üzerinde şarkının düzenlemesini yapmış klasik müzik tarihinin en verimli sanatçılarından biridir.

Die sieben letzten Worte unseres Erlösers am Kreuz - 1796
Die Schöpfung - 1798
Die Jahreszeiten - 1780

La Canterina-1766
Eczacı (Lo speziale-1768
Ayda Dünya (Il Mondo della Luna)-1779
L'isola disabitata-1779
La fedelta premiata-1780
Armida-1783
Lé Enessé-2010

Ünlü operalar listesi
Opera bestecileri listesi

IMSLP websitesi "Haydn,_Joseph" maddesi 18 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:21.10.2010)
ChoralWiki websitesi "Franz_Joseph_Haydn" maddesi 18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WIMA: Werner Icking Music Archive "Haydyn" maddesi (İngilizce) (Erişme:21.10.2010)

Kendi kaderini tâyin hakkı (self determinasyon ya da Türk Dil Kurumu tarafından tavsiye edilen biçimiyle öz belirtim), alışılmış anlamda ulusların kendi geleceklerini belirlemesi kavramıdır. Genel olarak, milletlerin kendi siyasal durumlarını, ekonomik, sosyal ve kültürel manada izleyecekleri yolu kendi istençleriyle belirlemeleri şeklinde tarif edilir. Buna göre; kendi geleceğini belirleme hakkı yalnızca ulusun kendisine aittir; kimse ulusun hayatına zorla müdahale etme, okullarını ve diğer kurumlarını yok etme, gelenek ve göreneklerine saldırma, dilini baskı altına alma ve özgürlüklerini kısıtlama hakkına sahip değildir. Kelime İngilizce Self determination kelimesinden türetilmiştir.
Birleşmiş Milletler, devletlerin toprak bütünlüğünün self determinasyon hakkından daha önde olduğunu kabul etmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dönem sözcüsü Miroslav Lajčák; self determinasyonun temel bir hak olmakla beraber bu hakkın kullanılabilmesi için iki şart koşulduğunu ifade etmiştir;

Bu hak kullanılırken devletlerin toprak bütünlüğü ihlal edilmeyecektir.
Bu hak kullanılırken meseleye taraf olan herkes mutabakat halinde olacaktır.

Kökü bakımından Fransız ihtilali sırasında 1795 tarihinde yayınlanan insan ve vatandaş hakları demecine denk gitmektedir. Bu terimin ilk kullanımı ulus devlet kavramının şekillenmeye başladığı 18.yy.'a götürülebilirse de, kavramın modern anlamda oluşumu 20. yy başlarındaki kullanımıdır. Bu kavram Bolşevik önder Vladimir Lenin tarafından 1914 yılında dile getirilmiş, ardından I. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında ABD Başkanı Woodrow Wilson terimi sık sık kullanmıştır. Ancak terim Wilson İlkeleri olarak bilinen 14 maddelik bildirgenin hiçbir maddesinde yer almamıştır.
Bu dönemde bu ilkenin en çok ilgilendirdiği ülkeler, birçok ulusu içinde barındıran Osmanlı Devleti, Çarlık Rusyası gibi ülkelerdi. Bu devletlerde yaşayıp bu ilkeyi amaç edinen birçok halk, kendi bağımsızlık savaşlarına girişmişlerdir. Bununla birlikte diğer yandan birçok yayılmacı ülke bu oluşacak bağımsız devletlerden yararlanmak için manda ve himaye sistemini kullanmaya başlamışlardır. Lenin 1914 tarihli ünlü "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı" isimli makalesinde, ortaya çıkan durumu şu şekilde ifade etmiştir;

“Emperyalizm koşullarında yalnızca ulusların kendi kaderini tayin hakkı değil, siyasi demokrasinin bütün temel talepleri ancak kısmen uygulanabilir, üstelik çarpıtılmış ve istisnai olarak. (...) Fakat bundan, hiç de sosyal demokratların bütün bu talepler için acil ve kararlı bir mücadeleden vazgeçmeleri gerektiği sonucu çıkmaz-sosyal demokratların böylesi bir mücadeleden vazgeçmeleri sadece burjuvazi ve gericiliğin ekmeğine yağ sürecektir”

Çok sayıda devletin bir araya geleceği federal bir yapıda, doğal olarak birçok ulus olacaktır. Sovyetler Birliği'nin kurucusu Vladimir Lenin bu ulusların politik konumu konusunda Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) ilkesini öne sürerek bütün ulusların siyasal kaderinin, başka bir ulus tarafından tahakküm altına alınmadan, bağımsız bir şekilde kendi geleceğini tayin hakkını içermesi gerektiğini belirtmiştir. Bu ilkeye göre; ezilen ulusun bir diğer uluslarla arada yaşama isteği olabileceği gibi kendine ait bağımsız bir devlet ve meclisler kurma hakkı daima bulunmaktadır. Bu hak; bu şekilde açık olarak belirtilmediği sürece, hem ezen ulusun, hem de ezilen ulusun mülk sahibi egemen sınıfları (burjuvazi) tarafından çarpıtılmaya açık hale gelecektir. Bu hakkı hangi biçimde kullanacağı "ezilen ulusun" iradesine bırakılmalıdır.
1936 Sovyet Anayasası, bu ilke kaynak alınarak hazırlanmış ve halkların tam eşitliğini öngörmüştür. 25 Kasım 1936'da dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreteri Josef Stalin, anayasa taslağını açıkladığı raporunda konu hakkında "Sovyet anayasası, tüm halkların ve ırkların geçmişteki ve o anki durumundan bağımsız olarak, güçleri ve zayıflıklarından bağımsız olarak, toplumun ekonomik, sosyal, devletsel ve kültürel yaşamının her alanında aynı haklara sahip olması gereğinden hareket eder." diyerek bu konunun sovyet toplumunda son derece önemli olduğunu vurgulamıştır.
Bununla birlikte Stalin; Lenin'in ardından konuyla en çok ilgilenen sovyet liderlerinden biri olmuş ve bu ilkenin toplumlardaki önemini şu şekilde ifade etmiştir;

“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı için mücadelede, sosyal demokrasinin amacı, ulusal baskı politikasına son vermek, bu politikayı imkânsız kılmak ve böylece uluslararasındaki çekişmeyi ortadan kaldırmaktır. (...) Bu sebeple işçiler, en incesinden en kabasına kadar ulusal baskıya ve ulusları birbirlerine karşı kışkırtma politikalarının bütün biçimlerine karşı savaşırlar ve savaşmaya devam edecekler.”
Fakat Stalin'e göre bu ilke, bir ulusun her gelenek ve kuruluşunu destekleyeceği anlamına gelmez. Herhangi bir ulusun baskı altına alınmasına karşı mücadele ederken yalnızca ulusun kendi kaderini belirleme hakkını desteklenecek, aynı zamanda ulusun emekçi kesimlerinin bu ulusun zararlı gelenek ve kurumlarından kurtulmasını mümkün kılmak için ajitasyon yapacaktır.

Kozmopolitanizm, bireyin  insanlık adı verilen büyük komüniteye aitliğini savunan, yerel nitelikteki bağlılığın yerini evrensel bağlılığın aldığı, evrensel düşüncelerin benimsendiği, tüm dünyanın ülke ya da vatan olarak görüldüğü; genellikle bu görüşlerle ilgili etiksel, sosyolojik ve siyasi felsefelerin tanımlanmasında kullanılan bir kavramdır. Bu fikirleri benimseyen kişi kozmopolit veya kozmopolitan diye adlandırılır.
Kozmopolitanizm birliği ve çeşitliliği içerir. Etik ve kültürel bir tutum olarak kozmopolitanizm insanlığın birliğini, farklılıkların hoş görülmesini, tüm insanların aynı ahlak topluluğunun parçası olduğunu, bireysel kimliğin
oluşumuna farklı kültürlerin kaynaklık etmesini ve insanların birlikte yaşama eğilimini kapsar. Ayrıca kozmopolitanizm dünya toplumunu hedefler; dünya toplumu riskler, yaşama imkânları ve toplumsal ilişkiler ağı sayesinde bütünleşmiş, ortaklaşmış insanlığı ifade etmektedir.
“Dünya toplumu” ve “kozmopolitanizm” kavramları günümüze kadarki süreçte yeni anlamlar kazanarak, dünya ölçeğinde tek bir siyasal yönetimin varlığınının dışında; kamusal alanın, toplumsal ilişkilerin dünya ölçeğinde genişlemesini ve farklı yaşam biçimlerinin, farklı düzeylerdeki kimliklerin iç içe geçişini gösterir olmuştur.

Eski Yunancada “evren” ya da “dünya” anlamına gelen kosmos ile “yurttaş” anlamındaki polites’ten türetilmiş terim: “dünya yurttaşlığı” veya "evren yurttaşlığı" anlamlarına gelir.

Kozmopolitanizm kavramını çağrıştıran ilk örneklerden birisi meşhur Sinoplu filozof Diyojen’e aittir. Diyojen kısıtlayıcı nitelikteki yerel örf, adet ve uygulamalara sıkı sıkıya bağlı kalmayı reddederdi ve “ben bir dünya vatandaşıyım” derdi. Bu söz modern çağ filozoflarının kozmopolit dünya görüşleri için bir dayanak olmuştur. Kozmolojilerinde Sokrat öncesi doğa felsefesine başvuran, Platon’un aşkın tümel öğretisini reddeden stoacılar, dünya yurttaşı olmayı, insanlık adı verilen büyük komüniteye ait olmayı belirli bir kentte bağlanmaya tercih etmişlerdi. Diyojen’in negatif özellik içeren kozmopolitanlığının aksine stoacılara göre bir kişinin dünya vatandaşı olması için yerel aidiyetlerden vazgeçmesi gerekmezdi. Çünkü bunlar yaşama büyük zenginlik katardı. Stoacılar bir kişinin bu tür bağlılıklarından kaçınamayacağına da inanıyorlardı. Bunun yerine insanoğlunu iç içe daireler şeklinde sardığını tasavvur ettikleri ve insanın kendi benliği, ailesi, akrabaları, komşuları, hemşerileri, ülkesinin insanları ve nihayet bütün bunları çevreleyen insanlık ailesinden oluşan bağlılık çemberlerinin yerini değiştirilmesini, yani en dıştaki insanlık ailesini en içteki çember kadar yakınımız kılınmasını düşünüyorlardı.   Antik çağın bu gezgin entelektüelleri insanlığa bağlılığı savunarak erken bir evrenselciliği vurgular. Stoacı felsefenin odağında ‘polis’in yasalarıyla bağlı yurttaşlar yerine doğal hukukun eşitlik düzeni içinde yaşayan evrensel insan topluluğu vardı. Douzinas’ın da vurguladığı üzere, stoacılar doğal hukuku savunan ilk ütopyacı düşünürlerdi. Onlar doğayı  eşitliğin ve özgürlüğün yatağı olarak görüyorlardı. Toplumsal hayata örnek oluşturabilecek bir doğa anlayışına sahiptiler. Böylelikle, daha sonra da devletin keyfiliğine karşı bir güvence olarak savunulacak doğal haklar anlayışının temelini attılar. Doğal hukukta var olan özgürlük ideali ve insan onuru devrimci hareketlere, politik isyanlara güç verdi, direnişlere ve sivil itaatsizliğe temel oluşturdu.
Stoacı felsefenin temel metni, okulun kurucusu kabul edilen ve M.Ö. 3. yüzyılda Atina’da dersler vermiş olan Kıbrıslı Zenon’un Cumhuriyet’idir. Zenon günümüze ancak belirli bölümleri kalmış olan metinde ‘polis’in kurum ve yasalarını adalet, eşitlik kardeşlik idealleri adına eleştirir ve bunlara karşı alternatifler sunar. Kurumları eleştirmekle kalmaz, bunlardan pek çoğunun kaldırılmasını önerir. Erdemli insanlardan oluşan bir toplumda bunlara ihtiyaç olmayacağını belirtir. Adil ve erdemli davranışın yasalarla tanımlanamayacağını, yasalarının dayatmasıyla erdemli yurttaş olunamayacağını ileri vurgular. Zenon’nun Cumhuriyet’i klasik antikitenin en özgürlükçü ütopyasıdır ve bu bakımdan Platon’unki ile tam bir karşıtlık oluşturur.

Modern kozmopolitanizmi dünya barışını savunan, bunu yaparken de bir ölçüde antik çağ kozmopolitanizminden yola çıkarak insanlığın birliğini vurgulayan, devletlerin yapay ayrılıklar yarattığını ileri süren Rotterdamlı Erasmus ile başlar. Ama hemen ardından modern kozmopolitanizm düşüncesinin Kant’ın Fransız Devrimi öncesi ve sonrasını kapsayan on iki yıllık dönem içinde yazdıklarıyla geliştiğini eklemek gerekir.
Kant devletlerin aralarındaki ilişkide uluslararası hukuk kuralları ile bağlı olmalarını, karşılıklı hak ve sorumlulukları olan hukuk özneleri haline gelmelerini savundu ve daimi barış anlayışını bu düşünce üzerinde temellendirdi. Devletler, daimi barış adına gönüllü bir birlik meydana getirmeliydiler. Asıl önemlisi Kant’ın ulusal ve uluslararası hukukun ötesinde üçüncü bir hukuk düzeni, bireyi ‘dünya vatandaşı’ olarak kabullenen yeni bir kamusal hukuk önermesiydi. Kantçı düşünceye göre insanoğlu sadece kendinde nihayet bulur, insanoğlu sadece insan olduğu için bir değere sahiptir. Bu niteliği onu evrensel bir toplumun doğal üyesi yapar. kozmopolitanizmin günümüzdeki en önemli savunucularından biri olan ve insan haklarını insanın onurunu koruyan haklar olarak tanımlayan Nussbaum ve Sen, kalkınma ve refah sorununu özgürlükler sorunu olarak düşünüyor; adalet ve eşitliği refah politikalarının merkezine yerleştiriyorlar. Savundukları insan yeterlilikleri tezi kalkınma sorununa alternatif bir yaklaşımı ifade ediyor. İnsan haklarını öne çıkartıyor; gelişmeyi hakların ve özgürlüklerin genişlemesi ve gerçekleşmesi temelinde kavrıyor. Yaşam hakkı, bedensel bütünlük, düşünme yeteneğinin ve pratik aklın kullanılması, başka türlerin hayatına ve çevreye ihtimam gösterme... İnsan yeterlilikleri kavramı bunları kapsıyor. İnsanların diledikleri yaşamı seçme haklarını birinci derecede önemsiyor.
21. yüzyıl düşünürlerinden Kwame Appiah, kozmopolit kuramın iki temel ilkeye dayandığını söyler: bilginin yanılmaz olmadığına ilişkin yanılabilirlik doktrini ve çoğulculuk. Yanılabilirlik, yanılıyor olabileceğinizi ve bunun farkına varamayabileceğinizi kabullenmektir bir nevi. Çoğulculuk ise hayatın pek çok alanında karşılaşılan sorunlara birden çok doğru cevap bulunabileceğini kabul etmektir.
Jacque Fresco tarafından oluşturulan Venüs Projesi, hızla büyüyen uluslararası bir eğitim kuruluşu. İnsanları ayıran tüm yapay sınırları aşan, kozmopolit fikirleri yaymayı amaçlıyor. Venüs projesi yoksulluğun, kıtlığın, toplumdaki her türlü yozlaşmanın, suçun ve savaşların nedeninin, günümüz dünyasının toplumun yararına olan teknolojik gelişmeleri bilinçli bir şekilde yavaşlatan kâr bazlı ekonomik sistem olduğu düşüncesiyle kuruldu. Jacque Fresqo, kar bazlı ekonomik sistem tarafından teknolojinin gelişiminde kasıtlı olarak yaratılan yavaşlamanın, "kârlılık"tan kurtarıldığında daha fazla insan için daha çok kaynak bolluğu ve buna bağlı olarak daha fazla ürün sağlayacağı ve kıtlık, yoksulluk ve açlığı ortadan kaldıracağı teorisini geliştirdi. Bu yeni keşfedilmiş kaynak bolluğu, insanların bencillik, yozlaşma ve açgözlülüğe olan eğilimini azaltacak ve birbirlerine güvenme eğilimini aşılayacaktır. Fresco'ya göre, parasal ekonomik sistem ve onun sonucunda ortaya çıkan emek ve rekabet gibi süreçlerin insanları gerçek potansiyellerini ortaya koymaktan alıkoyarak toplumu geriletmektedir. Fresco, insanların daha uzun, sağlıklı ve daha anlamlı bir hayat yaşamalarının artık mümkün olduğuna inanarak bahsettiği düşüncelerin toplumdaki insanların büyük çoğunluğu için en üst düzey fayda sağlayacak fikirler olduğunu ifade etti.

Dünya vatandaşlığı
Dünya Pasaportu
Anti-milliyetçilik
Anti-yurtseverlik
Kozmopolitan demokrasi

Kurban milliyetçiliği; bir milleti, tarihte gerçekleşmiş mağduriyetlerini vurgulayarak kolektif bir şekilde masum ve suçsuz olarak sunan bir milliyetçilik türüdür. Bu düşünce türü, özellikle İrlanda ve Polonya gibi geleneksel olarak Katolik Kilisesi'ne bağlı olan ülkelerde daha belirgindir. Çin ve Kore halkının, Japon işgali döneminde işlenen savaş suçlarına dair bakış açısı da sıklıkla bunun bir örneği olarak gösterilir. Bunların yanında; kurban milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliğinin önemli bir parçasıdır. Düşünce; halk tarafından benimsenmesi durumunda diğer grupların yaşadığı mağduriyetleri kabul etmeyi zorlaştırdığı için, etnik çatışmalarda barışın sağlanması sürecini olumsuz etkileyebilir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1980'lere kadar Avusturya'nın resmî bir devlet politikası olarak benimsediği Opferthese'nin (Türkçe: Kurban Teorisi) ve Almanya'nın durumunda olduğu gibi; bu düşünce yapısı, uluslararası çatışmalarda "fail" olarak görülen ülkelerin, kendilerini çatışmadan sorumlu rejimlerin "ilk kurbanı" olarak göstermesiyle sonuçlanabilir.

Milliyetçi terörizm, milliyetçilik tarafından motive edilen bir tür terörizmdir. Milliyetçi teröristler, daha bağımsız bir özerklik kazanarak tamamen bağımsız, egemen bir devlet kurmaya kadar değişebilecek bir biçimde kendi kaderlerini tayin etmeyi amaçlarlar. Milliyetçi teröristler genellikle işgal, emperyal ya da gayri meşru güçler olarak gördükleri şeylere karşı çıkıyorlar.
Terör kavramının kendisinde olduğu gibi, “milliyetçi terörizm” terimi ve uygulaması son derece tartışmalı konulardır. Gayri meşru bir rejim teşkil eden ve böyle bir devlete karşı ne tür şiddet ve savaşın kabul edilebilir olduğu tartışmalı konulardır. Bazıları tarafından "milliyetçi teröristler" olarak tanımlanan gruplar, kendilerini ancak "asimetrik savaş" yapan "özgürlük savaşçıları" olarak kabul etme eğilimindedirler.

Millî dil veya ulusal dil, bir ulusla fiili veya hukuken bir bağlantısı bulunan dildir. Bir ülkenin topraklarında birinci dil olarak konuşulan bir veya daha fazla dil, gayri resmi olarak veya mevzuatta ülkenin ulusal dilleri olarak belirtilebilir. Ulusal diller 150'den fazla dünya anayasasında belirtilmiştir.
SPK Brann, bir yönetim biçiminde ulusal dil için birbirinden farklı dört anlam olduğunu öne sürer. Bunlar:

Belirli bir grubun bölgesel dili
"Bölgesel dil" (koro)
Bir ülke genelinde kullanılan "ortak dil veya topluluk dili"
Hükûmet tarafından kullanılan ve belki de sembolik bir değeri olan "merkezî dil"
Sonuncuya genellikle resmî dil unvanı verilir. Bazı durumlarda (örneğin, Filipinler), birkaç dil resmî olarak belirlenebilir.

"Ulusal dil" ve "resmî dil", örtüşebilecek veya kasıtlı olarak ayrılabilecek anlam aralıklarına sahip iki kavram veya yasal kategori olarak nitelendirilir. Vatansız milletler, resmî bir dili yasama konumunda değillerdir.

Azerbaycan dili Azerbaycan'ın ulusal dildir.

Bulgarca, Bulgaristan'daki tek resmî dildir.

Fransız Cumhuriyeti anayasasının 2. maddesine göre Fransızca, Fransa'nın tek resmî dilidir.

Almanya'nın resmî dili Almanca'dır ve ülke nüfusunun %95'inden fazlası bu dili ilk dili olarak konuşur.

İtalyanca, İtalya'nın yasal ve fiili resmî dilidir.

Rus dili, Rusya'nın tek ulusal dilidir ve federal resmi statüye sahiptir, ancak diğer 27 dil Rusya'nın farklı Federal bölümlerinde resmî olarak kabul edilir.

Türkçe, Türk anayasasına göre Türkiye'nin tek ulusal dilidir.

İngiliz dili (İngiliz İngilizcesi), Birleşik Krallık'ın fiili resmî dilidir ve İngiliz nüfusunun tahminen %95'inin tek dilidir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde İngilizce (Amerikan İngilizcesi), sayılarla ve tarihsel ve çağdaş çağrışımlarla yalnızca gayri resmî anlamda ulusal dildir.

Dil politikası
Standart dil
Resmî dil

Millî muhafazakârlık, millî kimlik ve kültürel kimliğin korunmasına odaklanan muhafazakârlığın milliyetçi bir çeşididir. Millî muhafazakârlar genellikle milliyetçiliği geleneksel kültürel değerleri, aile değerlerini ve göçmen karşıtlığı destekleyen muhafazakâr duruşlarla birleştirir. Millî muhafazakârlık, ulusal veya ulusçu muhafazakârlık olarak da isimlendirilir.
Üç varyasyonun koruma ve geleneğe nasıl odaklandığı göz önüne alındığında, gelenekçi muhafazakârlık ve sosyal muhafazakârlık ile aynı özellikleri paylaşıyor. Millî muhafazakârlık ulusal çıkarları korumaya çalışırken, gelenekçi muhafazakârlık sosyal düzenin korunmasını vurgular. Ek olarak, sosyal muhafazakârlık, kişinin toplumdaki geleneksel statüsünü korumak için ahlaki davranışı düzenleyen geleneksel aile değerlerini vurgular. Millî muhafazakâr partilerin kökleri, liberal-muhafazakâr partilerin daha kentsel destek tabanının aksine, genellikle kırsal, gelenekçi veya çevresel temelli ortamlarda bulunur. Avrupa'da birçok millî muhafazakâr, Avrupa şüpheciliği ve türevlerini benimsemekte.

Millî muhafazakârlık ideolojik olarak vatanseverliği, milliyetçiliği, kültürel muhafazakârlığı ve tek kültürlülüğü destekler. Aynı zamanda ayrımcılığa karşı çıkar, küreselleşmeye ve çokkültürlülüğe karşıdır. Millî muhafazakârlar, millî kimliğin ve kültürel kimliğin korunmasını vurgulayan bir tür kültürel milliyetçiliğe bağlıdır. Bu nedenle, birçok kişi baskın kültüre asimilasyonu, göçmenlik üzerindeki kısıtlamaları, sıkı düzen ve güvenlik politikalarını desteklemektedir.
Millî muhafazakâr partiler "toplumsal olarak geleneksel"dir ve geleneksel aile değerlerini, cinsiyet rollerini ve dini destekler. Avusturyalı siyaset bilimci Sieglinde Rosenberger'e göre, "millî muhafazakârlık aileyi bir yuva olarak övmekte ve kimlik, dayanışma ve gelenek merkezi olarak görmektedir". Bu nedenle, birçok millî muhafazakâr aynı zamanda toplumsal muhafazakârdır.

Farklı ülkelerdeki millî muhafazakâr partiler, ekonomi politikaları konusunda ortak bir tutum paylaşmak zorunda değildir. Görüşleri korporatizmden karma bir ekonomiye kadar veya serbest piyasa yaklaşımına kadar değişebilir. İlk ve daha yaygın durumda, millî muhafazakârlar, serbest piyasa ekonomi politikaları, düzenlemelerin azaltılması ve sıkı harcama gibi önceliklerine sahip olan liberal muhafazakârlardan ayrılabilir. Bazı yorumcular, millî ve liberal muhafazakârlık arasında giderek büyüyen bir uçurum olduğunu belirtmiştir: "Bugün Sağ partilerin çoğu, sosyal, kültürel ve millî muhafazakârları değişen derecelerde ikinci plana iten liberal muhafazakârlar tarafından yönetilmektedir."

Ulusal sembol ya da millî sembol, bir milletin veya topluluğun kimliğini ve değerlerini temsil eden bir göstergedir. Ulusal semboller yalnızca egemen devletler için değil; koloni durumunda olan ya da başka tür bağımlılıklar altında bulunan ülkeler, federal yapılar içinde yer alan topluluklar ve hatta özerkliğe sahip olmasalar bile kendilerini bir "milliyet" olarak tanımlayan etnokültürel topluluklar için de kullanılabilir.
Ulusal semboller; ulusun insanlarını, değerlerini, hedeflerini, kültürünü ve/veya tarihini görsel, sözel veya simgesel temsil biçimleriyle bir araya getirmeyi amaçlar. Bu semboller genellikle yurtseverlik kutlamalarının ve/veya bağımsızlık, özerklik ve/veya ayrılma gibi hedefler içeren milliyetçi hareketlerin bir parçası olarak etrafında toplanılan unsurlardır ve ulusal topluluğun tüm üyelerini kapsayıcı ve temsil edici olacak şekilde tasarlanırlar.

Nasyonal anarşizm, ulusal anarşizm veya milliyetçi anarşizm, ırk ayrılıkçılığı, ırksal milliyetçiliği, etnik milliyetçiliği ve ırksal saflığı savunan sağcı bir milliyetçi ideolojidir. Ulusal anarşistler, anarşist sosyal felsefeyi reddederken, esas olarak devletsiz bir toplumu destekledikleri için yeni kabile etnik milliyetçiliğini felsefi anarşizmle bağdaştırdıklarını iddia ederler. Ulusal anarşizmin ana ideolojik inovasyonu, onun devlet karşıtı palingenetik aşırı milliyetçiliğidir. Ulusal anarşistler, ulus devlet yerine homojen toplulukları savunurlar. Ulusal anarşistler, farklı etnik veya ırksal gruplardan olanların, politik olarak meritokratik olmaya, ekonomik olarak kapitalist olmayan, ekolojik olarak sürdürülebilir ve sosyal ve kültürel olarak çabalarken kendi kabile komünlerinde ayrı ayrı gelişmek için özgür olacaklarını iddia ederler.
Ulusal anarşizm teriminin geçmişi 1920'lere kadar uzansa da, çağdaş ulusal anarşist hareket, onu "sol ve sağın ötesinde" konumlandıran İngiliz siyasi aktivist Troy Southgate tarafından 1990'ların sonlarından itibaren ortaya atılmıştır. Ulusal anarşizmi inceleyen bilim adamları, onun siyasi yelpazede tamamen yeni bir boyuttan ziyade radikal sağ düşüncesinde daha ileri bir evrimi temsil ettiği sonucuna varıyorlar. Ulusal anarşizm, anarşistler tarafından faşizmin yeniden markalaşması ve anarşist antifaşizm felsefesinin doğasında var olan çelişki, hiyerarşiye muhalefet ve farklı milliyetler arasındaki evrensel eşitliği desteklemesi nedeniyle, anarşizm ve faşizmin aralarında bir sentez fikriyle bağdaşmadığı için bir oksimoron olarak kabul edilir.
Ulusal anarşizm, hem solcu hem de aşırı sağcı eleştirmenlerden şüphecilik ve düpedüz düşmanlık uyandırdı. Eleştirmenler, ulusal-anarşistleri, etnik ve ırksal ayrılıkçılığın komüniter ve ırkçı bir biçimini destekleyen ırksal veya etno-milliyetçilerden başka bir şey olmamakla suçlarken, bu tür bir iddiaya eşlik eden tarihsel ve felsefi bagaj olmadan kendilerine anarşist demenin militan şıklığını isterler. Bazı akademisyenler, ulusal anarşizmin uygulanmasının özgürlüğün genişlemesiyle sonuçlanacağına şüpheyle yaklaşıyor ve onu, yalnızca daha küçük ölçekte, otoriterlik ve baskıyla sonuçlanacak otoriter bir devlet karşıtlığı olarak tanımlıyor.

Anarko kapitalizm
Otonom milliyetçiler
Sağ liberteryenizm
Tradisyonalizm

Nasyonal sosyalizm (Almanca: Nationalsozialismus) veya Nazizm, aynı zamanda Hitlerizm (Almanca: Hitlerismus) olarak da bilinir. Totaliter, antisemitik, ırkçı, aşırı milliyetçi, völkisch, sosyal Darwinist, anti-komünist, anti-liberal ve anti-demokratik, aşırı sağ bir ideolojidir. İtalya'daki Benito Mussolini önderliğinde kurulan faşizm akımından etkilenerek ortaya çıkmıştır. Meydana gelişi Almanya'da gerçekleşen ve temel ilkeleri Adolf Hitler tarafından ortaya konan nasyonal sosyalizm, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin 30 Ocak 1933'ten Almanya'nın II. Dünya Savaşı'nda teslim olduğu 8 Mayıs 1945 tarihine kadar, 12 yıl 3 ay iktidarda olduğu dönem boyunca Almanya'nın resmî ideolojisi olarak uygulanmıştır.
Nasyonal sosyalist ideolojide sosyalizm sözcüğünün kullanımı Alman milletinin ortak refaha ulaşmasıyla alakalıydı. Hitler, komünistlerin "sosyalizm" sözcüğünü çaldığını iddia etti ve bir röportajında; "Sosyalizm ortak refahla uğraşmanın bilimidir. Komünizm, sosyalizm değildir. Marksizm, sosyalizm değildir. Marksistler terimi çalmışlar ve anlamını bozmuşlar. Sosyalizmi, onların elinden alacağım." dedi. Nasyonal sosyalist doktrinin ilanı 1898'in Mayıs ayında, ilk kez Fransız teorisyen Maurice Barrès tarafından gerçekleştirilmiştir. Sosyalist bir milliyetçilik düşüncesinin temel doktrinlerini belirleyen Barrès, dönemin Rusya merkezinden tüm dünyaya yayılan Marksist-sosyalizmi bir zehir olarak tanımlamış; Marksist-sosyalizmin "liberal bir zehir" olduğunu, ancak nasyonal bir sosyalizmin kolektif milliyetçiliği gerçekleştirmenin aracı olduğunu açıklamıştı. Barrès'ye göre, işçiler kendi uluslarındaki işverenlere karşı değil (Marksist-sosyalizm), yabancı işverenler ve "Yahudi sermayesine" karşı mücadele etmeliydi. Barrès'nin bu düşünceleri Adolf Hitler'e ilham vermiş ve nasyonal sosyalist ideolojinin oluşmasına katkı sağlamıştır. Sosyalizmden farklı olarak nasyonal sosyalizmin doğrudan "kolektif çalışan bir milliyetçilik sistemi" olduğunu empoze eden Adolf Hitler önderliğindeki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, Barrès'nin ortaya attığı düşünceleri kendilerine uyarlayarak birçok toplantıda duyurmaya başlamıştır.
Adolf Hitler "milliyetçi ve sosyalist" öğretinin fikirsel önderi olan Barrès'nin ideolojilerini halka aktarırken Alman işçilerinin klasik olarak ülke içindeki işveren sınıfı ile değil, doğrudan ülke dışındaki yabancı güçlerle savaşması gerektiğinden bahsediyordu. Adolf Hitler'in 1920-1933 yılları arasında özellikle sosyalizme eğilimli Alman işçi sınıfını nasyonal sosyalizm söylemleri ile etki altına alması, seçim arifelerinde partinin ve kuşkusuz kendisinin büyük bir desteği arkasına almasını sağlamıştır. Alman işçi sınıfının kendi ulusundan olan işverenler yerine "Yahudi kaynaklı yabancı sermayeye" karşı savaş vermesi gerektiğini söyleyen Hitler, tüm ekonomik ve sosyokültürel sorunların nedeni olarak Yahudileri suçluyordu. Barrès'nin 19. yüzyılın sonundaki düşüncelerinden ilham alan Adolf Hitler, milliyetçi bir sosyalizm öğretisini Alman halkına uyumlu bir hale getirerek, "nasyonal sosyalizm" ideolojisini ortaya çıkardı. Geleneksel politik yelpazede sağ görüşün en aşırıya kaçan hâli olarak tanımlanan ve politik pusulada otoriter sol köşede bulunan nasyonal sosyalizm, milliyetçi düşüncelerin ağırlaştırılarak sosyalizm doktrinleri ile harmanlanmış hâli olarak adlandırılır.
Alman nasyonal sosyalistlerin politik çalışmalarına başladıkları 1920 yılından itibaren nasyonal sosyalizm, Alman sosyal demokratlar ve komünistler tarafından kısaca Nazizm (Almanca: Nazismus) olarak adlandırılmıştır. Bu kısaltma, nasyonal sosyalistleri küçümsemek amacıyla ortaya çıkarılmıştır. Bunun nedeni, Güney Almanya'da Nazi veya Naczi adının (Latince Ignatius erkek adından) o dönemde aynı zamanda "aptal, beceriksiz, garip insan" anlamında da kullanılmış olmasıdır.

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin Almanca adı, Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei, kısaca NSDAP olmuştur.
"Nasyonal" sözcüğü Türkçeye Fransızcadan geçmiştir ve "ulusal" sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Nasyonal sosyalizmi benimseyen kişi ve kurumlara "nasyonal sosyalist" denilmektedir.
"Nasyonal sosyalizm"in kısaltılmış hali olan "Nazizm" sözcüğü Almanca "Nationalsozialismus" sözcüğünden türetilmiş, o dönemde Almanya'dan kaçabilmiş veya sürgün edilmiş kişiler tarafından yaygınlaştırılmıştır. Buna bağlı olarak "Nazi" kısaltması "National" sözcüğünün ilk hecesindeki "Na", "Sozialismus" sözcüğünün ise ikinci hecesindeki "zi" alınarak oluşturulmuştur.
Nasyonal sosyalizm, Türkiye'de literatüre "millî sosyalizm", "milliyetçi sosyalizm" ve "milliyetçi toplumculuk" olarak da geçmiştir ve Türk Dil Kurumu tarafından "Hitlercilik" adı da kullanılmıştır.

Nasyonal sosyalizm, başlıca dayanak noktasını ortak güç birliğini esas alan bir toplum birlikteliği fikrinin oluşturduğu halk hareketidir. Bu felsefeye sahip olan nasyonal sosyalizm, tek bir toplumu oluşturan insanların birlikteliğini de, halkı bir bütün haline getirecek ulusal dayanışmanın politik ruhu içerisinde belirlemektedir. Halk birliğini ortak bir ideolojik yoldaşlıkta ve dolayısıyla totaliter bir harekette buluşturan nasyonal sosyalizm, doktrinsel olarak faşizmden ayrı bir ideoloji olmasına karşın akademinin çoğunluğu tarafından yanlış bir biçimde faşist bir hareket olarak bilinegelmiştir. Günümüz bilimsel değerlendirmeleri tarafından geleneksel politik yelpazede aşırı sağ düşünüşe bağlı bir politik sistem olarak sınıflandırılmıştır. Aynı zamanda milliyetçi ve ırkçı görüşler ile sosyalizmi birleştirmiş olduğu için senkretik bir ideolojidir, bununla birlikte "üçüncü görüş" akımına bağlıdır.
Nasyonal sosyalizm, ekonomik olarak serbest piyasa karşıtı anti-liberal ve anti-komünist bir stratejiyle kolektif milliyetçiliği gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.
Nasyonal sosyalist hareket, radikal Alman milliyetçiliği öğelerini kullanan bir ideoloji olarak I. Dünya Savaşı sonrası komünist devrimcilere karşı savaşan Freikorps birliklerinin anti-komünist kültürüyle uyumlu bir şekilde örgütlenmiştir. Nasyonal sosyalistlerin Alman işçi sınıfını komünist fikirlerden uzaklaştırıp milliyetçi saflara çekmeyi amaçlayan anti-komünist hedeflerinin yanında Yahudi sermayesine karşı cephe aldıkları ve burjuvaziyi aşağıladıkları anti-kapitalist görüşleri, dönemin Marksist düşüncelerinin yanında bir alternatif sunmaktaydı. Nasyonal sosyalizm totaliter, şovenist, militarist ve popülisttir, tek bir ulusun yüceltilerek kendi içinde sosyoekonomik eşitliğinin sağlanması esasına dayanır. Karl Marx'ın evrensel enternasyonalist sosyalizm öğretilerinin nasyonalist (ulusal) bir modeli olduğu da söylenebilir.
Faşizm ve falanjizm gibi benzer totaliter ideolojilerde de olduğu gibi nasyonal sosyalizmde de radikalizm, anti-komünizm, anti-kapitalizm ve liderlik prensibi gibi ögeler mevcuttur ancak diğer benzer ideolojilerin aksine nasyonal sosyalizm ırkçılık içermektedir. Nasyonal sosyalist Alman ırkçılığının bazı ögeleri şunlardır:

Holokost ile sonuçlanan Yahudi karşıtlığı, yani antisemitizm.
Alman ırkının üstünlüğüne inanan, pan-Cermenist bir etnik milliyetçilik.
"Irkın hijyeni"nin sağlanması için zihinsel ve fiziksel engelliler ile eşcinsellerin yok edilmek istenmesi, öjeni.

Alman nasyonal sosyalistler, ari ırk (Aryan ırkı) olarak adledilen Alman ırkının diğer tüm ırklardan üstün olduğunu ve ari ırkın korunumunun insan medeniyeti için önemli olduğunu iddia ederek Yahudileri ari ırk için tehdit olarak kabul etmişlerdir. Nasyonal sosyalist ideolojiye göre, dünyada kapitalizme ait olan tüm kuruluşlar ve sistemler Yahudiler tarafından kurulup yönetilmekteydi ve Yahudiler diğer tüm uluslar için, özellikle de ari ırk için, bir parazit görevini görmekteydi. Nasyonal sosyalistlere göre Yahudiler çeşitli ekonomik nedenlerin yanında ırksal olarak da Alman ırkının saflığını bozmakta ve Almanlara kendi benliklerini kaybettirmekteydi. Naziler iktidardayken, Alman ırkının "melezleşmesinin önüne geçilmesi" için Almanların Yahudiler ve diğer ırklardan olan insanlarla evlenmesi yasaklanmıştır.
Nasyonal sosyalizme göre, ari ırktan olan kişiler uzun boylu, geniş omuzlu, mavi gözlü, sarışın, çevik ve atletik yapılı olup zeki ve IQ seviyesi yüksek bireylerdir.

Nasyonal sosyalistler özellikle 1920'li yıllarda kapitalizmi Alman ırkına zararlı kötü bir sistem olarak tanımladı. Kapitalizmi millî birliği sağlamak yerine bencilliğe dayalı bir sistem olarak gördüler ve Yahudilikle ilişkilendirdiler. Marksistleri ve komünistleri gerçek anti-kapitalist olarak görmeyen düşünceler de bazı Nazilerce dile getirildi. Örnek olarak, nasyonal sosyalizmin başlıca entelektüel isimlerinden biri olan Oswald Spengler, Marksizm'i "işçi sınıfının kapitalizmi" olarak adlandırdı.
1930 yılında Hitler, Almanya'nın büyük sermaye sahipleriyle anlaştı. Nasyonal sosyalist partide Otto Strasser gibi anti-kapitalist fraksiyonların başını çeken isimler partiden ayrıldı. Naziler iktidara geldiklerinde Almanya'da günümüzde bilinen anlamıyla bir ekonomik sosyalizm programı veya üretim araçlarında özel mülkiyeti kısıtlayan bir sistem uygulamadılar.
Aynı zamanda radikal bir nasyonal sosyalist olan Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels 1920'li yıllarda kapitalizm hakkında şunları söylemiştir:

Kapitalizm tamamen bir Yahudi sistemidir. Bizler sosyalistiz ama Marksizme karşıyız. Sosyalizmi, Marksizmden ibaret sananlar bizi sosyalist olmamakla suçluyor. Oysaki kapitalizm ve Marksizm aynıdır, Yahudi'ye hizmet eder. Nasyonal sosyalizm ise insanımıza hizmet eder...

Parlamenter sistem reddedilerek liberalizme, komünizme ve sosyal demokrasiye kesinlikle karşı çıkılmıştır. Hitler'e göre kesin kararlar verebilecek bir liderin yürürlüğe koyacağı uygulamalar ve hükümler, bir parlamentodaki yüzlerce parlamenterin yapacağı tartışmalardan ve bu tartışmaların sonunda varılacak kararlardan daha keskindir. Hitler, nasyonal sosyalist devlette parlamentonun oylama yapılan yerler olmayacağını, merkezî bir çalışma organı niteliği göreceğini "Kavgam" isimli kitabında belirtmiştir. Halkı gerçek anlamda t

Neomilliyetçilik veya yeni milliyetçilik, klasik milliyetçiliğin temel özellikleri üzerine inşa edilmiş bir ideoloji ve siyasi harekettir. 1980'lerdeki ikinci küreselleşme dalgası sırasında küreselleşmeyle birlikte gelen siyasi, ekonomik ve demografik değişimlere tepki olarak doğan reaksiyoner karakterli unsurları benimseyerek nihai formuna ulaşmıştır.
Neomilliyetçilik; sağ popülizm, küreselleşme karşıtlığı, nativizm (yerlicilik), korumacılık, göçmen karşıtlığı, Müslümanların çoğunlukta olmadığı ülkelerde İslamofobi ve geçerli olduğu yerlerde Avrupa şüpheciliği gibi çeşitli duruşlarla ilişkilendirilir. Küreselleşme ve tek bir ulus fikri karşısında, neomilliyetçiler aidiyet sorunlarının ve tehdit altındaki kimliklerin varlığını öne sürerler. Kültürel milliyetçilikte de yaygın olduğu üzere, sanat ve halk gelenekleri gibi sembolik mirasın korunması çağrısında bulunurlar.
Yeni milliyetçiliğin özellikle dikkat çeken dışavurumları arasında 2016 Birleşik Krallık Avrupa Birliği üyelik referandumundaki Brexit oyu ve 2016'da Donald Trump'ın Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçilmesi yer almaktadır. 2010'lar ve 2020'ler boyunca, İtalya'da Giorgia Meloni, Fransa'da Marine Le Pen, Filipinler'de Rodrigo Duterte ve Bongbong Marcos ile Brezilya'da Jair Bolsonaro da dahil olmak üzere birçok neomilliyetçi siyasetçi iktidara gelmiş veya seçimlerde güçlü bir varlık göstermiştir.

Alternatif sağ
Neomuhafazakarlık
Paleomuhafazakarlık
Panmilliyetçilik
Trumpçılık
İlliberal demokrasi

Bu madde Friedrich Schiller'in şiiriyle ilgilidir. Beethoven'ın senfonisi için 9. senfoni, Avrupa Birliği'nin resmi marşı için Avrupa Birliği marşı maddesine bakın.

Neşeye Övgü (Almanca: An die Freude, İngilizce: Ode to Joy), 1785 yılında Alman ozan, oyun yazarı ve tarihçi Friedrich Schiller tarafından yazılan kaside. Ludwig van Beethoven'ın 1824 yılında tamamladığı 9. Senfonisinin dördüncü ve sonuncu bölümlerini bu şiire uyarlamasından dolayı tanınmıştır. Türkçede Neşeye Ağıt, Özgürlüğe Ağıt biçimlerinde de adlandırılmaktadır.

Bu şiir için müzik besteleyenler ve daha az bilinen diğer müzikal uyarlamalar şunlardır:

Johann Gottlieb Naumann (1786)
Christian Gottfried Körner (1786)
Johann Friedrich Reichardt (1796)
Johann Friedrich Hugo Dalberg (1799)
Franz Schubert (1815) Ölümünden sonra, 1829'da yayınlandı.

Romantik milliyetçilik (ayrıca ulusal romantizm,organik milliyetçilik,kimlik milliyetçiliği olarak da bilinir), devletin siyasi meşruluğunu yönettiği milliyetçiliğin organik bir sonucu olarak türettiği milliyetçilik biçimidir. Bu, uygulamanın özel şekline bağlı olarak, kendi kültüründe doğanlara karşı ilkel anlamda ulus, dil, ırk, kültür, din ve gelenekleri içerir. Bu milliyetçilik biçimi, devletin üstten aşağıya doğru meşruiyetini değerlendiren, varlığını meşrulaştıran bir hükümdar ya da başka bir otoriteden gelen hanedan ya da emperyal hegemonya tepkisinde ortaya çıktı. Aşağı doğru yayılan bu güç nihayetinde bir tanrı ya da tanrıdan kaynaklanıyor olabilir (Kralların tanrısal hakkı ve Tianming'e bakın).
Romantizmin ana temaları ve en kalıcı mirası arasında, romantik milliyetçiliğin kültürel iddiası, Aydınlanma Çağı sonrası sanat ve politik felsefede merkezi olmuştur. Ulusal dillerin ve folklorun geliştirilmesine, yerel adetlerin ve geleneklerin manevi değerine odaklanarak, Avrupa'nın haritasını yeniden çizen ve milletlerin kendi kaderini tayin hakkına çağıran hareketlere, en erken heyecanlarından milliyetçilik Romantiklikte rolleri, ifadeleri ve anlamlarını belirleyen en önemli konulardan biri.
Tarihsel olarak Avrupa'da, romantik milliyetçilik için havza yılı, 1848'dir; kıtaya devrimci bir dalga yayılır; çeşitli parçalanmış bölgelerde (İtalya gibi) veya çok uluslu devletlerde (Avusturya İmparatorluğu gibi) çok sayıda milliyetçi devrim meydana geldi.

Rövanşizm (Fransızca: revanchisme ["intikamcılık"]), genellikle bir savaş veya toplumsal hareketin ardından bir ülkenin uğradığı toprak kayıplarını tersine çevirme iradesinin siyasi tezahürüdür. Bir terim olarak, rövanşizm, Fransa-Prusya Savaşı'ndaki Fransız yenilgisinin intikamını almak ve kaybedilen Alsas-Loren'i geri almak isteyen Fransa'daki Fransız milliyetçiler tarafından ortaya atıldı.
Rövanşizm düşüncesi cezalandırıcı adalet üzerine inşa edilmiştir ve ekonomik ya da jeopolitik faktörler düşüncenin oluşmasını sağlar. Aşırı intikamcı ideologlar genellikle şahin bir duruş sergiler ve istenen hedeflere başka bir savaşla ulaşılabileceğini öne sürer. Kültürel ve etnik ulusun bir kısmının, ulus-devletin sınırları dışında kurtarılmamış ve kurtarılmayı beklediğini belirten irredantizm anlayışı ile bağlantılıdır.
Rövanşist siyaset genellikle bir ulusun bir ulus devletle özdeşleşmesine dayanır, genellikle etnik milliyetçiliğin köklü duygularını harekete geçirir, etnik grubun yaşadığı devlet dışındaki bölgeleri talep eder ve bu amaçlara destek sağlamak için sert bir milliyetçilik uygular. Rövanşist gerekçelerin bazı tezleri çok eski zamanlardan beri bir bölgede yaşayan insanların atalarının kendi milletinin bir parçası tezini öne sürebilir.

Bu fikrin ortaya atıldığı yerdir. Fransa-Prusya Savaşı'ndaki Fransız yenilgisinin intikamını almak ve kaybedilen Alsas-Loren'ni geri almak isteyen Fransa'daki Fransız milliyetçiler tarafından ortaya atıldı. Almanya'ya karşı derin bir öfke, nefret ve intikam besleyen Fransız halkı da bu düşünceyi benimsedi. Alphonse-Marie-Adolphe de Neuville gibi yenilginin aşağılandığını vurgulayan resimler büyük talep gördü.

Radikal Parti'den Georges Clemenceau, Afrika mücadelesine katılmaya ve Cumhuriyeti Alsas-Loren'deki " Vosges mavi çizgisi" ile ilgili hedeflerden saptıracak diğer maceralara karşı çıktı. Jules Ferry hükûmetleri 1880'lerin başında bir dizi koloniyi takip ettikten sonra, Clemenceau, 1889'da Cumhuriyeti devirebileceği düşünülen, Général Revanche lakaplı popüler bir figür olan Georges Ernest Boulanger'e desteğini verdi. Bu aşırı milliyetçi gelenek Fransızları etkiledi. 1921'e kadar siyaset ve Fransa'nın Rus İmparatorluğu'nu etkilemek için büyük acılar çekmesinin ana nedenlerinden biriydi, Sonuçlanan Fransız-Rus İttifakı 1894 ve daha anlaşmalarının ardından, Üçlü İtilaf üç büyük Müttefik güçlerin Dünya Savaşı: Fransa, İngiltere ve Rusya.
Fransız intikamcılığı, I. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından 1919 yılındaki Versay Barış Antlaşması'nı etkiledi; Fransa, Alsas-Loren'i geri aldı ve mağlup Almanya'dan yüklü miktarda tazminat aldı. Fransa konferansta sadece İkinci Reich'ın ilanının yıldönümünde açılmakla kalmadı, Alman delegasyonu barış antlaşmasını İkinci Reich'ın ilan edildiği Aynalar Salonu'nda imzalanması gerekiyordu.

I. Dünya Savaşı'nın kayıplarına yanıt olarak gelişen Alman intikamcı hareketi savaş öncesinde Almanya'nın topraklarında yer alan ancak I. Dünya Savaşı ile birlikte kaybedilen topraklarla ve orada yaşayan Alman halklarıyla Almanya ile olan tarihsel ilişkisi nedeniyle düzenlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Hareket, Alsas-Loren, Polonya Koridoru ve Sudetenland'ın yeniden birleşmesi çağrısında bulundu Adolf Hitler tarafından desteklenen bu iddialar II. Dünya Savaşı'na yol açtı.

Büyük Litvanya, 20. yüzyılın başlarında Litvanya topraklarını Litvanya Büyük Dükalığı'na ait olan toprakların önemli bir parçasının Litvanya'ya ait olduğunu belirtir. Bu kavramda bölgede yaşayan insanların Litvanyaca konuşmasına veya kendilerini Litvanyalı olarak görmelerine bakılmaksızın, üzerlerinde yaşayan tüm insanları kapsardı. Kavram, Litvanya dilinin ezici bir şekilde konuşulduğu "dilsel Litvanya" kavramı ile tezatlık oluşturuyordu.
Büyük Litvanya kavramı, bu geniş topraklarda yaşayan insanların, özellikle de etnografik Litvanya'nın destekçilerine göre yeniden Litvanyalı hale getirilmesi gereken "Slavlaştırılmış Litvanyalılar" olan Polonyalılar ve Belarusluların kendi kaderini tayin hakkı ile çatışıyordu. Bireyler kendi etnik kökenine ve milliyetine karar veremeyeceğini ve bunun dilleriyle değil atalarıyla ilgili olduğunu savundular.

1920'lerde ve 1930'larda Polonya, Alman, Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları tarafından işgal edilmiş etnik Polonya topraklarını geri almaya çalışıyordu:
Polonya, güneyden Karadeniz'e kadar olan bölgeyi kendi hakkı olarak kabul ediyordu. Başkalarının revizyonist iddialarının kurbanı, Versay Barış Antlaşması'nda belirlenen sınırları da pek kabul etmedi. 1938'de Çek devleti Münih Antlaşması (1938)'yla parçalandığında, Polonya Prag'a ültimatom vererek Teschen bölgesinin kendilerine bırakılmasını talep etti; Çek hükûmeti buna karşı direnebilecek durumu kalmamıştı.

İsveç, Finlandiya Savaşı'yla (1808-09) Finlandiya'yı Rusya'ya kaptırdı ve yaklaşık 600 yıllık İsveç'in Finlandiya üzerindeki egemenliğini sona erdi. 1800'lerin geri kalanında Finlandiya'yı Rusya'dan geri almak hakkında düşünceler vardı, ancak ne pratik plan ve ne de bunu yapabilecek bir siyasi irade vardı. İsveç, Rusya'nın askerî gücüne karşı asla kendi başına meydan okuyamayacağı için hiçbir girişimde bulunmadı.
1853-1856 yılları arasında meydana gelen Kırım Savaşı sırasında Müttefik ülkeler, İsveç limanları üzerinden Rusya'ya karşı operasyon yapmak için İsveç ile görüşmeler başlattı. İsveç'in bu izni vermesi durumunda müttefikler, İsveç'in Finlandiya'yı geri almasına yardımcı olacaklardı. Sonunda planlar suya düştü ve İsveç asla çatışmaya dahil olmadı.

Büyük Macaristan fikri, Macaristan'ın komşu ülkelerindeki Macar nüfuslu bölgeler üzerinde kontrolü yeniden kazanmayı hedefleyen Macar irredantizmiyle ilişkilidir. Trianon Antlaşması'nın sonucu bugüne kadar Macaristan'da Trianon travması olarak anılıyor. Bir araştırmaya göre, 2020'de Macarların üçte ikisi komşu ülkelerin bazı bölümlerinin kendilerine ait olması gerektiği konusunda hemfikirdi.

Bazı Meksikalı milliyetçiler, Güneybatı Birleşik Devletler'i iade edilmesi gereken Meksika toprakları olarak görüyor. Meksika-Amerika Savaşı'nın bir sonucu olarak Teksas ilhakında (1845) ve Meksika çekilmesinde (1848) ABD'ye bırakılıncaya kadar bölge Meksika'ya aitti.

Rusya'nın Kırım'ı ilhakı birlikte Batı ve Rusya arasında ilişkilerin gerginleşmesine neden oldu. Daha sonrasında bu gerginlik Donbass Savaşı ile daha çok arttı. Batılılar Ukrayna hükûmetine destek verirken, Rusya ise ayrılıkçı hareketini destekliyor. Batı'da tanınmış medya organlarında Rusya'nın Ukrayna'da izlediği politikayı Kremlin ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in rövanşist politikası olarak değerlendirdi.
Bazı Rus milliyetçileri, Alaska'yı iade edilmesi gereken bir Rus bölgesi olarak görüyor. Alaska, 1867'de Rusya tarafından ABD'ye yasal olarak satıldı.

Arjantin, İngiliz kontrolündeki Falkland Adaları'nı Tierra del Fuego (Ateş Toprakları) Eyaleti'nin bir parçası olarak görüyor. 1982 yılında adayı işgal eden Arjantin Ordusu Falkland Savaşı'nı kaybedince adadan geri çekilmek zorunda kaldı. 1994 yılında Arjantin anayasasına bu topraklar üzerindeki iddiası eklendi.

İspanya, 1713 Utrecht Antlaşması hükümleri uyarınca Cebelitarık'ı İngiltere'ye devretti. İspanya'nın Cebelitarık üzerindeki iddiası, diktatör Francisco Franco'dan beri İspanya hükûmetlerinin ana gündemlerinden birisidir.

Sivil milliyetçilik, demokratik milliyetçilik veya liberal milliyetçilik, özgürlük, hoşgörü, eşitlik, bireysel haklar gibi geleneksel liberal değerlere bağlı olan bir milliyetçilik biçimidir ve etnosentrizme dayanmaz. Sivil milliyetçiler genellikle ulusal kimliğin değerini savunarak, bireylerin anlamlı ve otonom bir yaşam sürdürebilmeleri için onu kısmi bir paylaşılan kimlik yönü olarak (üst kimlik) ihtiyaç duyduklarını ve demokratik siyasetlerin düzgün işleyebilmesi için ulusal kimliğe gereksinim duyduğunu söyler.
Sivil milliyetçilik genellikle etnik milliyetçilikle karşılaştırılır. Tarihsel olarak, vatandaşlık temelli ulusçuluk modern anayasal ve demokratik hükûmet biçimlerinin gelişiminde belirleyici bir faktör olmuşken, etnik milliyetçilik daha çok otoriter yönetim ve hatta diktatörlükle ilişkilendirilmiştir.
"Vatandaşlık temelli ulusçuluk", devlet içinde paylaşılan vatandaşlık etrafında oluşturulan bir siyasi kimliktir. Bu nedenle, "sivil millet" kültürden ziyade siyasi kurumlar ve liberal prensipler tarafından tanımlanır ve vatandaşları bu prensiplere bağlı kalmaya söz verir. Vatandaşlık temelli ulusun üyeliği, kültür veya etnik kökene bakılmaksızın, her vatandaşa vatandaşlıkla açıktır; bu değerleri paylaşanlar ulusun üyeleri olarak kabul edilir. Örneğin, ABD vatandaşıysanız (etnik kökeniniz farklı olsa dahi) Amerikan sayılırsınız.
Teoride, bir sivil millet veya devlet, bir kültürü diğerine tercih etmeyi amaçlamaz. Alman filozof Jürgen Habermas, liberal demokratik bir devlete göçmenlerin ev sahibi kültüre asimile olması gerektiğini, ancak ülkenin anayasal ilkelerini kabul etmelerinin yeterli olduğunu savunmuştur (anayasal vatanseverlik).

Sivil milliyetçilik, rasyonalizm ve liberalizm geleneğinde yer alsa da, bir milliyetçilik biçimi olarak etnik milliyetçilikle karşılaştırılır. Ernest Renan, genellikle ilk dönem sivil milliyetçi olarak kabul edilir. Filozof Hans Kohn, 1944 tarihli "Milliyetçiliğin Fikri: Kökenleri ve Arka Planı Üzerine Bir Çalışma" adlı yayınında sivil milliyetçiliği etnik milliyetçilikten ayıran ilk kişilerden biriydi. Sivil ulusun üyeliği, "Bir Ulus Nedir?" başlıklı Renan'ın klasik tanımında olduğu gibi gönüllü olarak kabul edilir ve ulus, "birlikte yaşama iradesi" ile karakterize edilen bir "günlük referandum" olarak nitelendirilir. Sivil milliyetçi idealler, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi ülkelerde demokrasinin gelişimine etki etmiştir (1776 Amerika Bağımsızlık Bildirisi ve 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'ne bakınız).
FLNC etrafında örgütlenen Korsika milliyetçi hareketi, "kader topluluğu" olarak adlandırdığı Korsika ulusuna sivil bir tanım sunmaktadır. Bu tanım, Pasquale Paoli ve Aydınlanma düşüncelerinin mirasıyla bağlantılıdır.
İskoç Ulusal Partisi ve Plaid Cymru, kendi uluslarının Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını savunan, bireysel etnik gruplar yerine uluslarının toplumunda yaşayan insanların bağımsızlık ve halk egemenliğini savunan sivil milliyetçi partiler olduklarını ilan etmektedir.
Katalonya Cumhuriyetçi Sol Partisi, sivil bir Katalan bağımsızlıkçılığını desteklemekte ve çeşitlilik içindeki bir toplumda cumhuriyetçilik ve sivil değerlere dayalı bir Katalan Cumhuriyeti savunmaktadır.
Kıbrıslılar Birliği, ideolojisini Kıbrıs milliyetçiliği olarak tanımlamakta, Yunan ve Türk kökenli Kıbrıslıların ortak kimliklerine odaklanan bir sivil milliyetçilik anlayışını benimsemektedir. Bu yaklaşım, her iki toplumun ortak kültürü, mirası, gelenekleri ile ekonomik, siyasi ve sosyal haklarını vurgulamaktadır. Ayrıca Kıbrıs'ın yeniden birleşmesini ve Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık gibi ülkelerden gelen dış müdahalelerin sona ermesini desteklemektedir.
Avrupa dışında, sivil milliyetçilik terimi Amerika Birleşik Devletleri'ndeki İç Savaş Dönemi'nde Cumhuriyetçi Parti'yi tanımlamak için de kullanılmıştır.
Sivil milliyetçilik, Carl Hilty tarafından ortaya atılan Willensnation adlı İsviçre kavramıyla benzerlik gösterir. Willensnation, "iradeyle oluşan millet" anlamına gelen Almanca bir terimdir ve vatandaşların ortak deneyim ve bağlılığı olarak anlaşılır.
2000'li yıllarda Türkiye'nin AB üyelik sürecinde Avrupa Birliği'nin desteği ile aldığı politik reformlar çerçevesinde Türkiyeli üst kimliği gündeme gelmiştir. Ekim 2004'te Başbakanlık desteğiyle yayımlanan Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu'nda anayasada Türk yerine Türkiyeli teriminin kullanılması önerisi Türkiye'de geniş çaplı tartışmalara neden olmuştur.

Etnik milliyetçilik, sivil milliyetçiliğe yönelik temel eleştirileri yapar ve bu eleştiriye göre sivil milliyetçilik, sadece etnik milliyetçiliğe karşı kullanılmak üzere icat edilmiştir.
Yael Tamir, etnik ve sivil milliyetçilik arasındaki farkların belirsiz olduğunu savunmuştur.

Millî liberalizm
Kültürel milliyetçilik

Tournier-Sol, Karine (2015). "Reworking the Eurosceptic and Conservative Traditions into a Populist Narrative: UKIP's Winning Formula?". Journal of Common Market Studies. 53 (1): 140-56. doi:10.1111/jcms.12208. 

 Vikisözlük'te Sivil milliyetçilik ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Sosyal bilimlerde, siyasi ideoloji, belirli bir toplumsal hareketin, kurumun, sınıfın veya büyük bir grubun etik ideallerini, prensiplerini, doktrinlerini, mitlerini veya sembollerini açıklayan ve toplumun nasıl çalışması gerektiğini ve belirli bir toplumsal düzen için bazı siyasi ve kültürel bir plan sunan bir dizi fikirler bütünüdür. Siyasi ideoloji, gücün nasıl dağıtılması gerektiği ve hangi amaçlar için kullanılması gerektiği konularıyla ilgilenir. Bazı siyasi partiler belirli bir ideolojiyi sıkı bir şekilde takip ederken diğerleri genel olarak ilgili ideolojiler grubundan ilham alabilir, ancak belirli bir ideolojiyi açıkça benimsemezler. Bir ideolojinin popülaritesi, bazen çıkarları doğrultusunda hareket eden ahlaki girişimcilerin etkisiyle de ilgilidir. Siyasi ideolojilerin iki boyutu vardır: (1) hedefler: toplumun nasıl organize edilmesi gerektiği; ve (2) yöntemler: bu hedefe ulaşmanın en uygun yolu.
Bir ideoloji, fikirlerin bir koleksiyonudur. Tipik olarak, her ideoloji, en iyi hükûmet biçimini (örneğin otokrasi veya demokrasi) ve en iyi ekonomik sistemi (örneğin kapitalizm veya sosyalizm) içeren belirli fikirleri içerir. Aynı kelime bazen bir ideolojiyi ve ana fikirlerinden birini tanımlamak için kullanılır. Örneğin, sosyalizm bir ekonomik sistem olarak kullanılabilir veya bu ekonomik sistemi destekleyen bir ideolojiyi ifade edebilir. Aynı terim aynı zamanda birden fazla ideolojiyi de ifade edebilir, bu yüzden siyaset bilimciler bu terimler için genel kabul gören tanımlar bulmaya çalışırlar. Örneğin, terimler zaman zaman karıştırılmış olsa da, komünizm genellikle Sovyet tipi rejimler ve Marksist-Leninist ideolojilere atıfta bulunmak için yaygın olarak kullanılırken, sosyalizm genellikle Marxizm-Leninizm'den ayrı olan farklı ideolojilere daha geniş bir şekilde atıfta bulunmak için kullanılmıştır.
"Sosyal bilimin tamamında en kaçınılmaz kavram" olarak tanımlanan ideoloji, tartışmalı bir terimdir. İdeolojiler genellikle siyasi yelpazedeki konumlarıyla kendilerini tanımlarlar (sol, merkez veya sağ gibi), ancak siyasi stratejilerden (genellikle tanımlandığı şekliyle popülizm) ve bir parti etrafında inşa edilen tek konulardan (örneğin, sivil liberteryenizm ve Avrupa entegrasyonuna destek veya karşıtlık) ayırt edilebilir, ancak bunlar herhangi bir ideoloji için merkezi olabilir veya olmayabilir. Birçok çalışma, politik ideolojinin aile içinde kalıtsal olduğunu göstermektedir.
Siyasi ideolojiler listesi, alfabetik sıraya göre düzenlenmiştir ve siyasi pratikte kullanılan ideolojileri birkaç gruba ayırmayı amaçlamaktadır. Her grup, farklı ideolojilere sahiptir. Her gruptaki en popüler ideolojilerin isimleri başlıklara atıfta bulunmaktadır. Başlıkların isimleri, bir hiyerarşik düzenin veya bir ideolojinin diğerinden türediğini ima etmemektedir. Bunun yerine, bu ideolojilerin tarihsel, pratikte ve ideolojik olarak birbirleriyle bağlantılı olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, bir ideoloji birden fazla gruba ait olabilir ve bazen çok yakın ideolojiler arasında büyük ölçüde örtüşme olabilir. Siyasi etiketin ne anlama geldiği ülkeden ülkeye değişebilir ve siyasi partiler genellikle birden fazla ideolojiye sahiptir.

Sosyoloji, toplumların bütüncül normları, yapıları ve işleyişini inceleyen bir bilimdir. Bu alanda çeşitli disiplinlerarası araştırma teknikleri kullanılarak gözlem yapılır, elde edilen veriler analiz edilir, yorumlanır ve farklı perspektiflerden sonuçlara ulaşılır. Sosyal reaksiyonların incelenmesine özel bir vurgu yapılır; yani toplumda bir etki veya davranış kalıbına yol açan nedenler araştırılır. Aynı şekilde, çağdaş sosyal eğilimleri anlamak ve insan davranışının nasıl ortaya çıktığını geniş bir etkileşim alanı içinde anlamak amaçlanır.
Tarihte, birçok sosyolog düşünceleriyle çağdaş toplumlara iz bırakmış, politik, sosyal veya insanın doğal davranış ve eğilimleri üzerine yapılandırılmış düşünceleriyle öne çıkmıştır. Sosyologlar, toplumu her yönüyle inceleyen ve insan davranışının nedenini ve düşünce biçimini anlamaya çalışan kişilerdir.

Rousseau, 1712 yılında Cenevre'de doğmuş ve çağdaş tarih için büyük bir öneme sahiptir. Rousseau büyük bir yazar, besteci ve filozoftur. Siyasi düşünceleri Amerikan Devrimi sırasında büyük ölçüde etkili olmuş ve daha sonra Fransız Devrimi'ne de etki etmiştir. Düşünceleri tüm Avrupa ve Amerika'ya yayılmıştır. Hem çağdaşları (örneğin Kant) hem de günümüzdeki düşünürler (örneğin Derrida) üzerinde etkisi günümüzde bile devam etmektedir. Fikirleri ve düşünceleri modern politika, çağdaş sosyoloji ve eğitim düşüncesi için önemli temeller oluşturmuştur.

Rousseau'nun ünlü eseri "Toplum Sözleşmesi", özgürlük, sivil özgürlük ve toplum kavramları üzerine düşüncelerini açıklar. İnsan, özgürlükten yararlanmasına rağmen, onu esir eden farklı "görünmez" veya "hileli" zincirleri göz ardı eder. Toplumların doğal olarak ortaya çıkmadığını belirtir. Aile, insanın en eski ve doğal kurumu olup, hükümdarın halkıyla olan ilişkisine benzer bir ilişki taşır. Hak doğru güçten doğmaz ve görev zorunluluktan doğmaz. Otorite tarafından yaratılan meşru sözleşmeler, insanları gizlice esir almanın ve güç kullanmanın bir yoludur, bu nedenle bunlar insanlar üzerinde hakkı vardır. Hepimizin eşit olduğu ön kabulünden yola çıkarak, hükümdarların var olabilmesi için insanları esir almanın tek yolu "yasal" olarak olmaktır. Bir halk bir krala boyun eğmeden önce bir halktır ve aynı zamanda azınlık büyük kitlelerin kararlarına maruz kalır: Genel irade, özel irade ile karşı karşıya kalır. Genel irade, herkesin iradesi tarafından sınırlandırılır, yani çoğunluğun oluşturduğu partilerin oluşumu ile azınlığın sesi duyulmaz hale gelir. Sosyal sözleşme, ortak iyiliği ve kişilere eşit olarak verilecek hakları arayışını içerir.
Soberanı "üstün" bir varlık olarak belirler ve kuralların ona uygulanmayacağı bir kişi olarak tanımlar; aynı zamanda sosyal sözleşmenin ona uygulanmadığı bir kişidir, yani halka itaat etmeleri gerekmektedir, ancak kararları kendi takdirine dayalı olarak almalıdır. Sosyal sözleşmede insan, doğal özgürlüğünü kaybeder ve sivil özgürlüğünü kazanır. İnsan, mülkiyet üzerindeki gücü sınırlayarak, bir tür sivil özgürlük elde etmek için mülkiyeti üzerindeki gücü birine devreder; yani temel olarak, tekrar hükümdara esir olur. Bir şey elde etmek için bir şeyi feda etmek gerekir. Hükümdarın gücü bölünemez ve mutlaktır. Hükümdarın, halkı üzerinde ince olan sınırlamaları vardır. İnsan olan hükümdar, güce sahip olsa bile bir hayatı elinden almak hakkına sahip değildir.

Karl Marx, Almanya kökenli bir Yahudi filozoftur. Komünist düşüncenin temellerini atmıştır. Marx, felsefe, tarih, sosyoloji ve ekonomi alanlarında çalışmalar yapmıştır. Friedrich Engels ile birlikte, bilimsel sosyalizmin, modern komünizmin ve marksizmin öncüleri olarak bilinirler. En ünlü eserleri arasında "Komünist Parti Manifestosu" ve "Das Kapital" bulunur.

Marx'ın "Das Kapital" adlı eserinde, sınıf ayrımlarının toplum içinde nasıl belirginleştiğini açıklar. Bu fikrin sadece kapitalistlere fayda sağladığını ve işçilerin toplumda kötü muamele, yoksulluk ve eksikliklerle mücadele ettiğini söylüyor. Marx, mal ve emek için fiyat dalgalanmalarını eleştirir ve belirli bir standart veya ortalama yoktur. Ek olarak, her ürün için harcanan emeğin ürünün değerini artırmadığını iddia eder. Toplumdaki zorlukları ve acıları araştırır ve herkesin eşit olarak memnun olacağı bir komünist sistemin gerçekten mümkün olup olmadığını sorgular (teori olarak değil, pratikte).
Marx, kapitalistler ve işçi sınıfı arasındaki mücadeleyi sınıf mücadelesi olarak tanımlar. Ücretin, bir işçiye belirli bir süre boyunca verilen para miktarı olduğunu ifade eder. Ona göre, işçinin bir işverenle yaptığı iş değiş tokuşu, işçinin belirli bir süre çalışması ve karşılığında belirli bir miktar para alması anlamına gelir. Aynı şekilde, bir malın belirli bir miktar para karşılığında değiş tokuş edildiğinde, bu miktarın fiyat olarak kabul edildiğini belirtir. Sonuç olarak, ücret, işçinin emeğine atfedilen bir maliyet olarak görülür ve işçi bir mal gibi görülür.
Marx, genel olarak üretim sürecinde kullanılan makinelerin gelişimini eleştirir. Bu durumun talebi karşılamak ve ürünü daha düşük bir fiyata sunmak için kullanıldığını ve aynı zamanda işçi sınıfının iş gücüne olan ihtiyacını ortadan kaldırdığını söylemektedir. Ona göre, sermaye artışının işçi sınıfı üzerinde bir domino etkisi vardır. Bu etki, olumlu ya da olumsuz olabilir. Bir kişinin sahip olduğu para miktarı sermaye değildir; ürünleri üretmek ve satmak için gereken araç ve malzemeleri de içerir. Rekabet duygusu, arz ve talep arasındaki ilişkiyle yakından bağlantılı olarak her ürünün alım fiyatını belirler. İş saatleri ve ürünün üretim maliyeti, işçilere verilen hizmet için ödenen ücreti belirler. Marx, sosyalizm olarak bilinen anlayışın temelini atmıştır.

Hobbes, 1588 yılında İngiltere'de doğan bir sosyologdur. Ana vurgusunu siyaset felsefesine yönlendirmiştir. Leviathan adlı kitabı ise daha sonra, 1651 yılında yayımlanmıştır. Batı siyaset felsefesi için temel bir yapı oluşturmuş ve politik teoriyi sosyal sözleşme perspektifinden ele almıştır. Bu konu daha sonra birçok sosyolog tarafından da incelenmiştir. İdealleri mutlakiyetçilik ve mutlak egemenlik üzerine kurulu olsa da, bu düşünce daha sonraki liberal ideoloji için temel oluşturmuştur. Aynı zamanda, bireyin hakları, insanın doğal eşitliği ve siyasi düzen gibi diğer konuları da ele almıştır.

Thomas Hobbes, Leviathan adlı eserinde Cumhuriyet ve Egemenlik konularına odaklanmaktadır. Egemenlik kavramını, mutlak ve tartışmasız bir güce sahip olan bir hükümdarın varlığı olarak tanımlar. İnsanların eşitlik durumunun sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da bireyler arasında savaşlara yol açtığını belirtir.
Hobbes aynı zamanda Cumhuriyet kavramını kontrol ve hükmetme aracı olarak görmektedir: Hükûmetin halk üzerinde resmi bir kontrolü, korku ve endişeye neden olur. Halk, hükûmetinden korkarsa, ona meydan okumaz.
Cumhuriyet, bir grup insan arasında geri dönüşü olmayan bir b

Siyonizm (İbranice: צִיּוֹנוּת‎, romanize: Tsiyyonut), tarihî İsrail Toprakları olarak tanımlanan topraklarda bir Yahudi devletinin asırlar sonra yeniden kurulmasını destekleyen, savunan ve Yahudi milliyetçiliğini temel alan ideolojik fikir hareketidir. Modern Siyonizm, 19. yüzyılın sonlarında Orta ve Doğu Avrupa'da ulusal bir canlanma hareketi olarak hem şiddetlenen antisemitizm dalgalarına tepki olarak hem de "Yahudi Aydınlanması" olarak da bilinen Haskala'ya bir cevap olarak ortaya çıktı. Kuruluşundan çok kısa bir süre sonra varlıklı Yahudi soyluların ilgisini çeken hareket, Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrol ettiği Filistin bölgesinde sürdürülebilir bir Yahudi devletini, 1900 yıl sonra tekrar yaratmayı amaçlıyordu.
1948'e kadar Siyonizm'in öncelikli hedefleri: İsrail topraklarında, Yahudi egemenliğinin yeniden kurulması ve Yahudilerin, diasporada yaşadıkları antisemitik ayrımcılıktan ve zulümden kurtarmaktı. İsrail Devleti'nin 1948'de kurulmasından bu yana Siyonizm, öncelikle İsrail adına savunuculuk yapmayı, onun varlığına ve güvenliğine yönelik tehditleri ele almayı ve diasporadaki Yahudileri herhangi bir katliam girişimine korumayı amaçlamış durumdadır.
Dinî Siyonizm Yahudilerin, dinsel Yahudiliğe bağlı kalarak Yahudi kimliklerini sürdürmelerini ister, diğer ırklarla asimilasyonuna karşı çıkar ve kendi devletlerinde çoğunluk millet olmalarının bir yolu olarak Yahudilerin, İsrail'e geri dönmesini savunur. Ahad Ha'am tarafınca kurulan Kültürel Siyonizm, İsrail'de bir Yahudi "ruhani merkezi" seküler vizyonunu besledi. Politik Siyonizm'in kurucusu Herzl'in aksine Ahad Ha'am, kurulacak yeni devletin "sadece Yahudilerce yönetilecek bir devlet" olmasını amaçlıyordu, "sadece Yahudi ırkına özel bir devlet" olmasını değil.

Siyonizm sözcüğü, İbranicedeki Siyon (ציון‎, Tzi-yon) sözcüğünden türetilmiştir. İsmin kökeni, Kudüs yakınlarında bulunan Siyon Dağı'na veya Siyon Kalesi'ne dayatılmaktadır. Sonraları, Kral Davud döneminde, "Siyon" tüm Kudüs şehrine ve İsrail Diyarı'na atıfta bulunan bir kapsamlama hâline geldi. Tora'daki birçok sözde, İsrailoğulları'ndan "Siyon halkı", "Siyon'un oğulları / kızları" olarak bahsedilir.
Yahudi milliyetçiliğini tanımlamak için kullanılan bir terim olarak "Siyonizm", ilk milliyetçi Yahudi öğrenci hareketi Kadimah'ın kurucusu Avusturyalı Yahudi yayımcı Nathan Birnbaum tarafından, kendi çıkarttığı Selbstemanzipation adlı gazetede, 1890 yılında ortaya atılmıştır. (Birnbaum bir süre sonra siyasi Siyonizm'e sırtını dönerek ilk Haredi hareketi olan Agudat Israel'in genel sekreteri olmuştur.)
Siyonizm, Yahudi ana vatanını sadece ve sadece Eretz Israel'de kurmayı tasarlayan bir Yahudi milliyetçi hareketi olması ile Toprakçılıktan (Tertoryalizm) ayırılabilir. Siyonizm'in ilk dönemlerinde, Yahudilerin Avrupa dışına yerleştirilmesine yönelik bir dizi teklif getirilmişse de, bunlar eninde sonunda ya reddedilmiş ya da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu tekliflerin yarattığı tartışmalar ise Siyonist hareketin niteliği ve odağının tanımlanmasına katkıda bulunmuştur.

Bütün Siyonistlerin buluştuğu ortak payda, İsrail diyarının Yahudiler için millî yurt olarak tanımlanmasıdır. Bu tanımlama ve anlayış, tarihî bağların ve dinî geleneklerin Yahudileri İsrail'e bağlamasından doğar. Siyonizm standart bir ideolojiye dayanmaz ve birçok ideoloji arasındaki diyaloglara dönmüştür: Genel Siyonizm, Dinî Siyonizm, İşçi Siyonizmi, Revizyonist Siyonizm, Yeşil Siyonizm vb.
Millî bir devletleri olmaksızın, Yahudi diasporasının iki binyıl (milenyum) süren varlığından sonra, Siyonist hareket; 19. yüzyılda Laik Yahudiler tarafından kuruldu. Dreyfus meselesi ve Rusya İmparatorluğu'ndaki Yahudi pogromlarında da görülen, Avrupa'daki artan anti semitizme cevap olarak Aşkenaz Yahudilerin çoğunlukla desteklediği bir tepki olarak ortaya çıktı. Resmî olarak, hareket, Avusturya-Macaristanlı gazeteci Theodor Herzl tarafından 1897 yılında basılan Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitaptan sonra kurulmuştur. O zamanlar, hareket, Yahudilerin Osmanlı'nın bir parçası olan Filistin'e gitmelerini destekledi.
Başta diğer birçok Yahudi asimilasyonu ve antisemitizme tepki olan hareketler içinde yer almasına rağmen, Siyonizm hızlı bir şekilde büyüdü ve Yahudi politikalarında dominant bir güç hâline geldi. Hareket, sonunda başarılı oldu ve 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti Yahudilerin ülkesi olarak kuruldu. İsrail'de yaşayan Yahudilerin oranı da daimî bir şekilde arttı ve hareketin oluşmasından günümüze kadar gerçekleşen göçlerle, dünyadaki Yahudilerin yaklaşık %40'ı, İsrail'de yaşamaktadır. Bu oran dünyadaki diğer bütün ülkelerden fazladır. Bu iki sonuç Siyonizm'in diğer Yahudi politik hareketlerden daha başarılı olduğunu gösterir. Bazı akademik çalışmalarda, hem diaspora politikaları altında işlenir hem de millî kurtuluş hareketlerine örnek olarak üzerinde çalışılır.
Siyonizm aynı zamanda, modern dünyayla Yahudilerin ilişkilerine yönelik de tutum aldı. Diaspora'dan dolayı, birçok Yahudi dışlanmış kaldı ve modern çağ hakkında pek fikre sahip değillerdi. Birçok Yahudi tamamen asimile olup, inançlarını geride bırakıp modern dünyaya entegre olmak istiyordu. Asimilasyonu destekleyen radikal grup, Yahudilerin Avrupa toplumuna tamamen entegre olmalarını istedi. Böylece, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasındaki fark ortadan kalkacaktı. Bu grup homojen bir topluma kendi kimliklerinden vazgeçerek ulaşmayı amaçladı. Başka bir asimilasyon yöntemi olarak kültürel sentez, Yahudiliğe ait gelenekleri korurken, modern dünyayı kabul edip ona göre davranmayı öne sürdü. Bu fikri öne sürenler daha korumacı oldular, böylece bir yandan gelenekleri kaybetmeyip, öte yandan modern çağa ayak uydurabileceklerdi.

Dünya çapındaki çok uluslu Siyonist hareket bir temsilî demokrasi şeklinde yapılandırılmıştır. Dört yılda bir kongreler düzenlenmekte (II. Dünya Savaşı'ndan önce iki yılda bir düzenlenmekteydi) ve kongreye katılan delegeler üyeler tarafından seçilmektedir. Üyelerin, şekel adı verilen üyelik aidatını ödemesi gerekir. Kongrede, delegeler 30 kişilik icra kurulunu, bu kurul da hareketin liderini seçerdi. Kuruluşundan itibaren demokratik bir yapıya sahip olan harekette kadınlar da oy hakkını, Birleşik Krallık'ta oy hakkını kazanmadan da önce elde etmişlerdir. 1917 yılına kadar, Dünya Siyonist Örgütü devamlı küçük ölçekli göç ve Yahudi Ulusal Fonu (1901 – Yahudilerin yerleşimi için toprak satın alan bir yardım derneği) ve İngiliz-Filistin Bankası (1903 – Yahudi işletmelerine ve çiftçilere kredi sağlayan bir kuruluş) gibi oluşumların kurulması yoluyla bir ana vatan kurma stratejisini izlemiştir. 1942 yılında düzenlenen Biltmore Konferansı'nda, Siyonistler programlarını değiştirerek hareketin amacı olarak bir Yahudi devleti kurulmasını talep ettiler.
1968 yılında Kudüs'te bir araya gelen 28. Siyonist Kongresi, "Kudüs Programı"nda belirtilen beş noktayı Siyonizm'in günümüzdeki amaçları olarak kabul etmiştir. Bu noktalar şöyledir:

Yahudi halkının birliği ve İsrail'in Yahudi yaşamında sahip olduğu merkezi önem;
Yahudi halkının, tüm ülkelerden yapılacak göçler (Aliyah) yoluyla, tarihi ana vatanı olan Eretz Israel'de bir araya gelmesi;
Adalet ve barış vizyonu üzerine kurulu olan İsrail Devleti'nin güçlendirilmesi;
Yahudi ve İbrani dili eğitiminin ve Yahudi ruhani ve kültürel değerlerinin teşvik edilmesi yoluyla Yahudi halkının kimliğinin korunması;
Yahudi haklarının her yerde korunması.

İsrail'in kurulmasından bu yana, hareketin rolü önemini çok büyük ölçüde yitirmiş olsa da, hareket içindeki ideolojik farklılıklar gerek İsrail'de gerekse Yahudiler arasında yapılan siyasi tartışmaların çok önemli bir parçası olmayı sürdürmektedir.

İşçi Siyonizmi Doğu Avrupa'da doğmuştur. Sosyalist Siyonistlere göre, yüzyıllar boyunca Yahudi düşmanı toplumlar içinde gördükleri baskı yüzünden Yahudiler süklüm püklüm, aciz, umutsuz bir hâle düşmüşler, bu da Antisemitizmin daha da şiddetlenmesine davetiye çıkartmıştı. Bu grup, Yahudi ruhu ve toplumunda bir devrimin gerekli olduğunu, bu devrimin de kısmen İsrail'e göç ederek, kendilerine ait bir ülkede çiftçilik, işçilik ve askerlik yapan Yahudiler tarafından gerçekleştirilebileceğini savunuyorlardı. Çoğu Sosyalist Siyonist, geleneksel dine dayalı Yahudiliğin uygulanmasına Yahudi halkı arasında "Diaspora zihniyeti"ni devam ettirdiği gerekçesiyle karşı çıkmış ve İsrail'de "kibbutzim" adı verilen kırsal topluluklar oluşturmuştur. Her ne kadar Sosyalist Siyonizm Yahudiliğin temel değerleri ve ruhaniliğinden esinlenmiş ve felsefi olarak bu esaslar üzerine kurulmuşsa da, Yahudiliğin ifade edilmesinde benimsediği ilerici yaklaşım Ortodoks Yahudilik ile arasında karşıtlığa dayalı bir ilişkiyi beslemiştir.
Filistin'deki İngiliz Manda Yönetimi sırasında, İşçi Siyonizmi Filistin'deki Yahudi yerleşimi Yişuv'un siyasi ve ekonomik hayatında baskın güç hâline gelmiş ve İşçi Partisi'nin yenilgisi ile sonuçlanan 1977 seçimlerine kadar da İsrail'deki siyasi yapının hakim ideolojisi olmayı sürdürmüştür. Gelenek (zayıflamış olmakla birlikte) İşçi Partisi tarafından hâlen sürdürmekte, parti son yıllarda Batı Şeria ve Gazze'de bir Filistin Devleti'nin kurulmasının savunuculuğunu yapmaktadır.

Genel Siyonizm (ya da Liberal Siyonizm), başlangıçta 1897 yılında toplanan Birinci Siyonist Kongresi'nden I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde Siyonist hareket içindeki hakim eğilim olmuştu. Genel Siyonistler kendilerini Herzl ve Chaim Weizmann gibi Siyonist liderlerin gıpta ile baktığı liberal Avrupa orta sınıfı ile özdeşleştirmiştir. Liberal Siyonizm günümüzde İsrail'deki herhangi bir parti ile ilişkilendirilemese de, İsrail siyasetinde serbest piyasa ilkelerini, demokrasiyi ve insan haklarına bağlılığı savunan güçlü bir eğilim olarak varlığına devam edip sürdürmektedir.

Milliyetçi Siyonizm, Jabotinski'nin önderliğindeki Revizyonist Siyonistlerin içinden çıkmıştır. Revizyonistler, bir Yahudi devleti kurulmasının Siyonizm'in amaçlarından biri olduğunu beyan etmeyi reddederek 1935 yılında Dünya Siyonist Örgütü'nden ayrıldılar. Revizyonistler, Arap nüfusunu Yahudiler

Sol milliyetçilik, eşitliğe, halk egemenliğine ve self determinasyona dayalı bir milliyetçilik akımıdır. Kökleri Fransız Devrimi'ndeki jakobenizme dayanır. Sol milliyetçilik anti emperyalizmi benimser. Sol milliyetçilik, etnik milliyetçiliği ve faşizmi reddeder; buna rağmen sol milliyetçiliğin bazı minör formları tahammülsüzlük ve ırksal önyargıyı içerisinde barındırır.
Tarihte kayda değer sol milliyetçi akımlara, Gandi önderliğindeki Hindistan Ulusal Kongresi'nin Hindistan'ın bağımsızlığını kazandırması, Yahudi Ulusal Uyanışı'na önayak olan işçi siyonizmi, İrlanda Bağımsızlık Savaşı'nda ve Kuzey İrlanda sorununda Sinn Féin, Nelson Mandela önderliğindeki Güney Afrika Afrika Ulusal Konseyi'nin Apartheid ile olan çatışmaları örnek gösterilebilir.
Sol milliyetçilik otoriter biçimlerde ortaya çıkmıştır. Suriye'de Baas Partisi ve Irak'ta ortaya çıkmış olan Panarabizm ve devlet sosyalizmi. Eski Yugoslavya Komünist Birliği ve Yugoslavya liderleri Slobodan Milošević ve Josip Broz Tito sol milliyetçiliği desteklemişlerdir.

Marksizm, ulusu feodal sistemin çöküşünden sonra kapitalist ekonomik sistemi oluşturmak için kullanılan sosyo-ekonomik bir yapı olarak tanımlar. Klasik Marksistler, oy birliğiyle milliyetçiliği Marksizm ile ilişkisi olmayan bir burjuva olgusu olarak ilan etti. Ancak, Karl Marx'ın eserlerinin yorumlarında uluslararası sınıf mücadelesinin nihai bir sonucu olarak reddetmesine rağmen üstü kapalı bir biçimde proleter milliyetçiliği bir milletin üzerinde proleter prensiplere ulaşmada uluslararası proleter devrimin sonraki aşamalarını sağladığını söylediği iddia edilir. Marksizm, sınıf mücadelesinin çıkarına ise bazı durumlarda milliyetçiliği destekler  ama diğer milliyetçi hareketleri; işçileri, burjuvaziyi devirme hedefinden saptırıyorsa reddeder. Markistler, milletleri "gerici" ve "ilerici" milletler olmak üzere, ayrı ayrı değerlendirir. Stalin, Marx'ın sınıf mücadelesinde, enternasyonalist çerçevede proleter milliyetçiliğe göz yumulması yorumlarını desteklemiştir.

Karl Marx ve Friedrich Engels, ulusu, sosyal evrimsel ve sınıfsal indirmegeci temelde incelemiştir. Marx ve Engels, modern ulus devletinin yaratılmasının, Kapitalist üretim biçiminin  feodalizmin yerini alması sonucu ortaya çıktığını iddia eder. Kapitalizmin feodalizmin yerini almasıyla birlikte, kapitalistler ekonomiyi koordine etmek ve ortak bir dil olması açısından piyasa ekonomisine elverişli koşullar yaratmak amacıyla devlet içinde toplumların kültürünü ve dilini birleştirmek ve merkezileştirmek için devlet içinde yeterince büyük bir popülasyonu içeren işçi sınıfında iç bölünmelere yol açarak yerlerini sağlama alarak ve devlet için yeterince büyük bir alanı kaplayan canlı ekonomiyi korumak için çalıştı.
Marx, Hegel'in görüşünü takip ederek, önceleri din temelli toplum anlayışının sökülüp bireysel vicdanların serbest bırakılmasıyla devletlerin birey merkezli sivil toplumlar oluşturmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirdi. Alman İdeolojisi'nde Marx, sivil toplumun, kapitalist bir oluşum ve burjuvazi temsili olduğunu iddia etmesine rağmen, bunun proletaryaya yararlı olduğunu çünkü sivil toplumun dengesiz olduğunu ve ne devletin ne de burjuvazinin onu kontrol edebileceği fikrini savunur. Marx, Alman İdeolojisi'nde şöyle söyler:

Sivil toplum, üretici güçlerin gelişmesinin belirli bir aşamasında içindeki bireylerin bütün maddi ilişkilerini kucaklar. Bu belirli bir aşamanın bütün ticari ve endüstriyel ömrünü kapsar ve bir ölçüde, devlet ve milleti aşar. diğer taraftan da, dış ilişkilerde kendisini bir milliyetçi gibi savunmalı, içte ise kendisini bir devlet olarak organize etmelidir.

Marx ve Engels, ilerici milliyetçiliğin feodalizmin yıkılmasında, yararlı bir adım olduğunu düşünürler ancak uluslararası sınıf mücadelesinin gelişiminde, milliyetçiliği, gerici ve yok edilmesi gereken bir fikir olarak değerlendirirler. Marx ve Engels'in  Marksist evrimsel ekonomik ilerlemeye daha yatkın olan ulusların diğerlerini asimile etmesi gerektiğini söyledikleri yorumu yapılır.
Uluslar ve proletarya konusunda Komünist Manifesto'da Marx ve Engels diyor ki:

İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda değil. Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır. Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.

Genel olarak Marx, sınıf mücadelesinde uluslararasında etkileşimi ve enternasyonalizmi tercih etmiştir. Kapital'in birinci cildinin Almanca birinci baskıya önsöz bölümünde şöyle der: "Bir ulus öteki uluslardan birçok şey öğrenebilir ve öğrenmelidir de". Benzer bir şekilde, Marx ve Engels, İngiltere'deki işçi devrimini geciktirmesinden dolayı İrlanda başkaldırışını eleştirmesine rağmen, Marx ve Engels, İrlanda'nın Birleşik Krallık tarafından baskı altında tutulduğuna ve İrlanda halkının çıkarları doğrultusunda Avrupa'daki sınıf mücadelesine katılacağına inandı, Marx ve Engels, Avrupa'nın sosyalist işçilerinin İrlanda'nın tabii müttefikleri olduğunu söyledi. Ayrıca Marx ve Engels, İrlanda'nın bağımsızlığını kazanmasının, İngiliz işçi sınıfı ile elit sınıf İrlandalılara karşı birleşeceğinden, Britanya egemen sınıfının yararına olduğuna inanıyordu.

Stalin, Sovyetler  Birliği'nde "devrimci vatanseverlik" denen sivil vatanseverlik kavramını destekledi. Gençken Stalin, Gürcü milliyetçi hareketlerinde yer almıştır. Gürcü halkındaki kültürel milliyetçiliğe, materyalist kalkınmaya öncü olan devletçi ekonomiyi ve eğitim sistemini destekleyen İlia Çavçavadze'den etkilenmiştir. Stalin Gürcü Marksistlere katıldığında Gürcistan'daki Marksizm, Gürcü yurtseverliğini ve Rus İmparatorluğu'nun Gürcistan'ı kontrolüne karşı çıkışı aşılamış Noe Zhordania'dan etkilenmiştir.
Stalin 1903'te Bolşeviklere katıldıktan sonra, ulusal kültüre şiddetle karşı çıkmaya başladı. Kökeninde "zararlı alışkanlıklar ve kurumların" tutunmasına neden olan burjuvazi çağdaş milliyet kavramını kınadı. Ancak Stalin, insanların birlikte yaşadığı diğer insanlarla ortak kültürel bağları olduğuna ve bütünsel bağlarla birleştirilmesi gerektiğine inandı. Stalin ulusu "ne ırksal ne kabilesel, sadece ve sadece ortak tarihleri olan insan topluluğu" olarak tanımlar. Stalin, Abhazlar ve Tatarlar gibi "ilkel" milletlerin Gürcü ve Rus milletleri içinde asimile olmasının yararlı olduğunu düşünüyordu. Stalin, tüm ulusların yabancı değerleri özümsediğini ve bir toplum olarak milliyetlerin kapitalizmin baskısı altında ve akılcı evrensellik ile seyreldiği görüşünü savundu. 1913'te Stalin, millî kimlik kavramını bütünüyle reddetti ve evrensel kozmopolit modernliği savundu. Stalin, Rus kültürünü diğer uluslardan daha evrensel bir kimlik olarak tanımladı. Stalin'in Rusya, Almanya ve Macaristan gibi öncü devletlerin diğer ilkel saydığı devletlerden üstün olduğu düşüncesinin Friedrich Engels'in görüşleri ile bağlantılı olduğu iddia edilir.

Yugoslavya, Josip Broz Tito'nun ve Yugoslavya Komünistler Birliği'nin idaresi altında hem komünizmi hem de sol milliyetçiliği temsil etmiştir. Tito'nun Yugoslavya'sı Yugoslav uluslar birliğini yani Yugoslavya'yı, Yugoslavya'nın bağımsızlığının mücadelesine teşvik için açıkça milliyetçi bir tutum izlemiştir. Yugoslav ulusları birleştirmek için hükûmet, Yugoslav uluslararasındaki ilişkileri teşvik ederek, kültürel ve dilsel farklılıkların getirdiği sorunları kaldırmak için "Birlik ve Kardeşlik" kavramını destekledi. Yugoslav milliyetçiliği, Yugoslav monarşiden beri süregelen kültürel asimilasyona karşı çıktı. Kültürel asimilasyona karşı çok kültürlülük savunuldu. Yugoslav milliyetçiliği temsil edilirken, Yugoslav hükûmeti herhangi bir şekildeki etnik milliyetçiliğe ya da azınlık milletler üzerindeki herhangi bir baskıya kesinlikle karşı çıktı. Tito, etnik milliyetçiliği nefrete dayalı olarak kınadı ve savaş nedeni olarak saydı.Yugoslavya Komünist Birliği, Yugoslav ulusları arasındaki ayrılıkçı çatışma ve bölünmelerle ilgili olarak emperyalist devletleri suçladı. Tito iktidarında sosyalist ve milliyetçi hükûmetler olan, Cemal Abdünnasır'ın yönetimindeki Mısır ve Cevahirlal Nehru'nun yönetimindeki Hindistan gibi devletlerle güçlü ilişkiler kurdu.

Avrupa'da, sol milliyetçi hareketler, uzun ve köklü bir geçmişe sahiptir. Milliyetçilik kendine Fransız Devrimi ve Fransız Devrim Savaşları'nda geniş bir yer bulmuştur. İlk sol milliyetçiler, ulusu "demokratik halk yönetimi" ve "birlik, beraberlik" olarak olarak tanımlayan liberal milliyetçiliği desteklemiştir. Sol milliyetçilik ilk zamanlarda Almanya'dan intikam almak ve Alsas-Loren'in kontrolünü savaşarak tekrar almak isteyen "revanşizm" ile bağlantı hâlinde olmuştur. Sol milliyetçiler, Bask Bölgesi, Katalonya ve Galiçya gibi yerlerde ayrılıkçı ve otonomist akımlara liderlik etmiştir. İskoç bağımsızlık hareketi 1980'li yıllarda solun merkezi olan İskoçya Ulusal Partisi'nin öncülüğünü yaptığı çok sayıda sol görüşün fikridir.

1890'lı yıllarda; Henry Lawson, Joseph Furphy ve Banjo Paterson gibi Avustralya doğumlu roman yazarları ve şairler "Australian bushman (Avustralyalı ormancı)" arketipi üzerinden çalıştılar. Bunlar ve diğer yazarlar, sol kavramları sıklıkla içeren Avustralyalı demokratik işçi sınıfı kavramı "bush legend"i üretti. Kavram, eşitlikçilik ve anti-otoriteryenizm kavramlarını da içermekteydi ancak "milliyetçilik" ve "yurtseverlik" gibi kavramlar Britanya İmparatorluğu destekçileri tarafından da kullanılmıştır, 1920'lere kadar merkez sağ parti olarak kalan Avustralya Milliyetçi Partisi'nin 1917 yılında kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
1940'lı ver 50'li yıllarda, radikal entelektüellerin çoğu felsefi enternasyo

Sovyetler Birliği, resmî adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, kısa adlarıyla SSCB veya Sovyetler, 1922'den 1991'deki dağılışına kadar Avrasya'nın büyük bir bölümünü kapsayan kıtalararası bir ülkeydi. Var olduğu süre boyunca on bir zaman dilimine yayılan ve sınırlarını on dört ülkeyle paylaşan SSCB, ayrıca yüzölçümü bakımından en büyük ülke ve en kalabalık üçüncü ülkeydi. Rus İmparatorluğu'nun halefi ve çok çeşitli ulusları bünyesinde barındıran bir devlet olan Sovyetler Birliği, en büyüğü ve en kalabalığı Rusya SFSC olan ulusal cumhuriyetlerin federal bir birliği olarak örgütlenmişti. Hükûmeti ve ekonomisi oldukça merkezîydi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) tarafından yönetilen tek partili bir devlet olarak dünyadaki öncü komünist devletti. Aynı zamanda, varlığının büyük bölümünde bir süper güç durumundaydı. Başkenti ve en büyük şehri Moskova'ydı.
Avrupa'nın doğu kesimiyle, Asya'nın kuzey kesimi boyunca yayılan SSCB, II. Dünya Savaşı'ndan sonra 22.403.000 km²'lik yüz ölçümüyle dünyanın en büyük ülkesi konumundaydı. Nüfus bakımından da 293.047.571 (Haziran 1991) kişiyle, dünyada 3. sırada yer alıyordu. Aynı zamanda dünyanın başlıca siyasi ve askerî güçlerinden biri olan Sovyetler Birliği'nin batısında Norveç, Finlandiya, Baltık Denizi, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya, güneyinde Karadeniz, Türkiye, İran, Afganistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore yer alıyordu. Kuzey ve doğu sınırlarını ise Arktik Okyanusu ve Büyük Okyanus çiziyordu. Birliğin başkenti Moskova, para birimi ise Sovyet rublesiydi.
1917 Ekim Devrimi ile iktidara gelen Vladimir Lenin önderliğindeki Bolşevikler tarafından 1922 yılında kurulan SSCB, Soğuk Savaş sürecinde Amerika Birleşik Devletleri'nin karşısında önemli bir güç konumunda idi. 1980'li yıllarda dünya genelinde sanayi üretim hacminin %16,5'lik kısmını yaparak 2. sırada, millî gelir açısından da dünya genelinde %3,4'lük payla 7. sırada yer alıyordu. 1985 yılında iktidara gelen Mihail Gorbaçov'un başlattığı Glasnost ve Perestroyka denilen ve 6 yıl süren reformların ardından 1991'in sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağıldı. Birliğin dağılmasıyla bağımsızlığını ilan eden 15 cumhuriyetten 12'si bir araya gelerek Bağımsız Devletler Topluluğu'nu oluşturdu.

Sovyet sözcüğü, 'konsey', 'toplantı', 'tavsiye' anlamına gelen Rusça sovet (Rusça: совет ) sözcüğünden türetilmiştir (nihai olarak * vět-iti'nin ('bilgilendirmek') proto-Slav sözlü kökünden türemiştir.'), Slav věst ("haberler") ile ilgili, İngilizce bilge, ad-vis-or kökü (Fransızca aracılığıyla İngilizceye geldi) veya Hollandaca weten ("bilmek"; wetenschap 'bilim' anlamına gelir) karşılaştırın. Sovietnik sözcüğü 'meclis üyesi' anlamına gelir.совет). Rus İmparatorluğu'nda 1810'dan 1917'ye kadar görev yapan Devlet Şurası, Bakanlar Kurulu olarak anılırdı.
İşçi konseyleri olarak Sovyetler ilk olarak 1905 Rus Devrimi sırasında ortaya çıktı. İmparatorluk hükûmeti tarafından hızlıca bastırılmalarına rağmen Sovyetler, 1917 Şubat Devrimi'nden sonra ülke çapında yeniden ortaya çıktı ve Rusya Geçici Hükûmeti ile iktidarı paylaştı. Vladimir Lenin liderliğindeki Bolşevikler, Geçici Hükûmete karşı "tüm iktidar Sovyetlere" sloganını kullandılar ve 1917 Ekim Devrimi'yle iktidarı ondan aldılar. Ocak 1918'de, Üçüncü Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi'nde Lenin, Sovyetler Birliği'nin kurulduğunu ilan etti.
1922 Gürcü Olayı sırasında Lenin, RSFSR'yi ve diğer ulusal Sovyet cumhuriyetlerini, başlangıçta Avrupa ve Asya Sovyet Cumhuriyetleri Birliği olarak adlandırdığı daha büyük bir birlik oluşturmaya çağırdı (Rusça: Союз Советских Республик Европы и Азии, tr. Soyuz Sovetskikh Respublik Evropy i Azii). Josef Stalin başlangıçta Lenin'in önerisine direndi, ancak sonunda kabul etti, ancak Lenin'in anlaşmasıyla adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olarak değiştirdi, ancak tüm cumhuriyetler sosyalist sovyet olarak başladı ve 1936'ya kadar diğer düzene geçmedi. Ayrıca birçok cumhuriyetin ulusal dildeki konsey veya konsil, yalnızca oldukça geç Rus sovyetinin bir uyarlamasına dönüştürüldü ve diğerlerinde, örneğin Ukrayna SSR'sinde asla değiştirilmedi.
СССР (Latin alfabesinde: SSSR), SSCB kökenli Rus dilinin Kiril harfleriyle yazılmış kısaltmasıdır. Sovyetler bu kısaltmayı o kadar sık kullandı ki, dünya çapındaki izleyiciler onun anlamına aşina oldu. Bundan sonra, en yaygın Rusça başlatma Союз ССР'dir (harf çevirisi: Soyuz SSR), dil bilgisi farklılıklarını telafi ettikten sonra esasen İngilizcede Union of SSRs anlamına gelir. Buna ek olarak, Rusça kısa biçim adı Советский Союз (harf çevirisi: Sovetskiy Soyuz, kelimenin tam anlamıyla Sovyetler Birliği anlamına gelir) da yaygın olarak kullanılır. Büyük Vatanseverlik Savaşı'nın başlamasından bu yana, Sovyetler Birliği'nin Rusça isminin СС olarak kısaltılması (örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin ABD olarak kısaltılmasıyla aynı şekilde) tam bir tabu olmuştur, bunun nedeni СС'nin yerine bir Rus Kiril kısaltması olan SS'nin İngilizcede olduğu gibi, Nazi Almanyası'nın kötü şöhretli Schutzstaffel ile ilişkilendirilmesidir.
İngiliz medyasında devlet, Sovyetler Birliği veya SSCB olarak anılıyordu. Diğer Avrupa dillerinde, Fransızcada Union soviétique ve URSS veya Almanca'da Sowjetunion ve UdSSR gibi yerel olarak çevrilmiş kısa biçimler ve kısaltmalar genellikle kullanılır. İngilizce konuşulan dünyada, Sovyetler Birliği de gayriresmî olarak Rusya ve vatandaşları Ruslar olarak adlandırılıyordu, ancak Rusya SSCB'nin cumhuriyetlerinden yalnızca biri olduğu için bu teknik olarak yanlıştı. Rusya teriminin ve türevlerinin dilbilimsel eş değerlerinin bu tür yanlış uygulamaları diğer dillerde de yaygındı.

Miladi takvime göre 7 Kasım (Jülyen takvimine göre 25 Ekim) 1917'de Rusya'da Bolşevikler geçici hükûmeti devirerek iktidarı ele geçirdiler. 8 Kasım'da Sankt-Peterburg'da açılan Rusya İşçi ve Asker Sovyetleri II. Kongresi'nde devrim lideri Lenin, Halk Komiserleri Konseyi (hükûmet) başkanı seçildi. Lenin ilk olarak savaşan tüm hükûmetlere ilhaksız ve tazminatsız bir barış önerisinde bulundu. Barış kararnamesini toprak kararnamesi izledi. Büyük mülk sahipliği yasaklandı. Kilise ile devletin ayrılması, medeni nikâh, kadınlar ile erkekler arasında hak eşitliği, işletmeler üzerinde işçi denetimi, bankaların ulusallaştırılması, ulusal topluluk hakları vb. pek çok hak ve özgürlük getirildi. Fabrikalar işçi konseylerine devredildi. Büyük çoğunluğu Batı Avrupa devletlerince işletilen maden ocakları millîleştirildi.
Soyluluk ünvanları kaldırıldı ve herkes kanun önünde eşit kabul edildi. İşçilerin günlük çalışma süresi 8 saate indirildi. Çocuk işçi çalıştırılması yasaklandı. Çalışan herkese, çocuklara ve çalışamayacak durumda olan yaşlı ve hastalara sosyal güvence sağlandı. Hafta sonları tatil ilan edildi.

Bolşevikler eğitime çok önem veriyordu. Amaçları modern, proletkult anlayışıyla yetişmiş, milliyetçiliğe ve köhne geleneksel düzene düşman yeni bir "Sovyet insanı" yaratmaktı. Çocuk ve yetişkin herkes için eğitim seferberliği başlatıldı. Çarlık döneminde halkın sadece %20'si eğitim olanaklarından faydalanabildiği için okuryazar oranı oldukça düşüktü. Bu nedenle yetişkinler için işçi fakülteleri (rabfak) kuruldu. Bu fakültelerde işçilerin hem temel ve teorik, hem de mesleki ve pratik eğitim almaları sağlandı. Eğitim tüm toplum için ücretsiz ve mecburi hâle getirildi. Böylece 1932'de çocukların %98'i bilfiil okula gidiyor olacaktı. Bu konuda verilen çabalar Sovyetler Birliği halkını %100'lük okuma-yazma oranına ulaştırmayı başaracaktır. Tabii bu eğitim-öğretim seferberliği Sovyet halklarını ilim ve teknolojide büyük başarılara imza atan bir toplum hâline de getirecektir.
25 Ocak 1918'de toplanan III. Sovyetler Kongresi'nde Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi. Eski Rus Çarlığı toprakları özerk cumhuriyetlere ayrıldı ve her ulusa yerel yönetimlerini örgütleme hakkı tanındı.

Ülkede kısa sürede birçok reform yapılmasına karşın uluslararası ilişkilerde önemli sorunlar yaşanmaktaydı. İngiltere, Fransa ve ABD, Sovyet hükûmetinin meşrutiyetini kabul etmezken, Almanya da savaştan çekilen Sovyet hükûmetine çok ağır şartlar içeren bir barış anlaşması öneriyordu. Dışişleri Bakanı Lev Troçki Almanya'nın önerisine toprak talebinin olmadığı bir barış teklifiyle cevap verdi. Ancak bunu reddeden Almanya, Doğu Cephesi'nde Rusya üzerindeki saldırılarını artırdı. Petrograd'a saldırı tehlikesi üzerine hükûmetin güvenlik amacıyla Moskova'ya taşınmasıyla tarihî şehir yeniden başkent oldu. Bolşevik komiser Troçki, Almanya'nın dayattığı ağır barış koşullarını kabul etmeyince uzlaşma sağlanamadı. Almanya'nın saldırılarının devrimin kazanımlarını tehlikeye atması, Troçki'nin görevinden azledilmesine sebep oldu. Dışişleri Komiserliğine getirilen Litvinov, Almanya ile yeniden diplomatik görüşmelere başladı. Sovyet hükûmeti barış için Berlin'in istekleri karşısında tavizler vermek zorunda kaldı. Mart 1918'de Belarus'un batı toprakları Almanya'ya bırakılarak Brest Litovsk Anlaşması imzalandı. Almanya'da devrim olacağını uman Lenin, böylece verilen tavizlerin telafi edileceğini ifade ediyordu. 1919'da Berlin'de Sovyet hükûmetinin de desteklediği ve Lenin'in yakın arkadaşı olan Rosa Luxemburg'un öncülüğündeki devrim girişimi başarısız olsa da Almanya'nın I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması tavizleri kısmen geçersizleştirdi.
Lenin, I. Dünya Savaşı'nda Avrupa'daki sosyal demokratların çoğunun kendi hükûmetlerinin saldırgan politikalarını desteklemelerini ve hükûmetlerinin savaş bütçelerini onaylamalarını Marksizm'e ihanet olarak değerlendirdi. Bu nedenle Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin adının Komünist Parti olarak değiştirilmesini önerdi. Bolşevik liderin önerisi Mart 1918'de kabul edildi ve parti resmî olarak Rusya Komünist Partisi adını aldı.
Rusya'da devrim başarıya ulaşmasına rağmen Bolşevikler, Merkezî Rusya (Avrupa Rusyası) dışında özellikle toprak aristokratlarının yoğun olduğu kırsal bölgelerde yeterince güçlü değildi. 1918'de Çar yanlısı generaller, Birleşik Krallık, Fr

Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisini belli bir coğrafyada örtüştürür ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır.
Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır. Ayrıca ulus devlet kavramı her milletin kendi kaderini tayin ve otonomi hakkına sahip olduğu fikrini içerir. Bu özelliğiyle dünyadaki birçok milliyetçi harekete ilham kaynağı olmuştur.

Genellikle ulus devletin Fransız Devrimi sırasında tarih sahnesine çıkmış olduğu kabul edilir. Bu aynı zamanda feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini belirleyen dönemdir.
Feodal devlette egemen olan meşrutiyet anlayışına göre devletin sahibi ve meşruiyetinin kaynağı monarşi idi. Feodal sistemin zayıflamaya başlamasıyla birlikte güçlenen burjuvazi sınıfı, politik etkinliğini pekiştirmek için kitlelerin desteğini arkasına almak zorunda idi. Buradan hareketle egemenliğin kraldan alınarak halka verilmesi süreci içinde milliyetçi akımların güç kazanması, milli egemenlik fikrinin kitlelerde geniş yankı bulmasını sağlamıştır.
Ancak ulusun mu yoksa ulus devletin mi önce ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Milliyetçi görüşler genellikle ulusun önceden var olduğunu iddia ederler, ulus devlet bu ulusun egemenlik taleplerini karşılayacak bir model olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modernleşme odaklı teorilere göre ulusal kimlik daha önceden var olan devletin politikalarının bir ürünü olarak görülmektedir.
19. yüzyıl Avrupa'sında Sanayi Devrimi, yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumlaşması gibi etkenlere bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır. Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir.

Hiper ulus devlet, ulus devlet olma sürecini tamamlamış ve küresel ekonomide büyük pay sahibi olan ulus devletlerdir. Bu yapı, 1648 Vestfalya Barışı sonrası başta Avrupa olmak üzere dünya üzerindeki siyasi coğrafyanın değişime uğramasında önemli rol oynamıştır.

Küreselleşme, özellikle 1980'li yıllardan itibaren ulus devlet anlayışı üzerinde etkili olmuştur. Küreselleşme, ulus devletin ahenk ve birliğini farklı biçimlerde etkilemektedir.
Bu etkiler, ulus devletlerde;

Devletin küçülmesi ve etkinleştirilmesi,
Siyaset ve yönetim dengesinin yeniden kurulması,
Şeffaf ve dürüst yönetim,
Merkeziyetçilikten uzaklaşma eğilimi olarak sıralanabilir.

Ulus
Milliyetçilik

Ulus-Devlet ve Milliyetçilik (Birikim dergisi)
"Günümüzde Ulus Devlet" (PDF). Dergi Park. 16 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Haziran 2020.

Ulusal Bolşevizm veya Nasyonal Bolşevizm (Rusça: национал-большевизм, Almanca: Nationalbolschewismus), destekçilerine Nazbol adı verilen, aşırı milliyetçilik ve Bolşevizmin unsurlarını birleştiren politik bir hareket ve ideolojidir.
Almanya'daki Ulusal Bolşevizmin önemli savunucuları arasında Ernst Niekisch (1889-1967), Heinrich Laufenberg (1872-1932) ve Karl Otto Paetel (1906-1975) vardı. Rusya'da Nikolay Ustryalov (1890-1937) ve takipçileri olan Smenovehovtsiy terimi kullandı.
Hareketin kayda değer modern savunucuları arasında Rusya Federasyonu'nda kayıtsız ve yasaklı Nasyonal Bolşevik Parti'ye (NBP) liderlik eden Aleksandr Dugin ve Eduard Limonov yer alıyor.

Bir terim olarak Ulusal Bolşevizm ilk önce Almanya Komünist Partisi'nde (KPD) ve daha sonra Alman ordusundaki muhalif milliyetçi gruplarla direnişçi komünist hareketle müttefik olmak isteyen Almanya Komünist İşçi Partisi'nde (KAPD) bir akımı tanımlamak için kullanıldı. Versay Antlaşması'nı reddetti. Heinrich Laufenberg ve Fritz Wolffheim tarafından yönetildiler ve Hamburg'da yaşıyorlardı. KAPD'den çıkarılmaları, KAPD'nin Üçüncü Enternasyonal'in Üçüncü Kongresi'ne kabul edilmesi için Karl Radek'in gerekli olduğunu açıklayan koşullardan biriydi. Bununla birlikte, KAPD'den çekilme talepleri muhtemelen zaten olurdu. Radek, çifti Alman bağlamında ilk kez kullanan Ulusal Bolşevikler olarak reddetti.
1920'lerde bir dizi Alman entelektüel, Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi radikal milliyetçilik (tipik olarak Prusyacılık'a atıfta bulunarak) ve Bolşevizm arasında bir sentez yaratan bir diyalog başlattı. Buradaki ana figür, Widerstand dergisini düzenleyen Almanya Eski Sosyal Demokrat Partisi'nden Ernst Niekisch'ti ve takipçileri "Ulusal Bolşevikler" adını benimsedi ve Sovyetler Birliği'ne hem Rus milliyetçiliğinin hem de Prusya'nın eski devletinin devamı olarak baktı. Hareket "Sparta-Potsdam-Moskova" sloganını aldı. Muhafazakâr Devrim hareketinin küçük bir kolu olup, Linke Leute von rechts ("sağın sol kanatlıları") olarak tanımlanmıştılar. hem Völkish aşırıcılığı hem de nihilist Kulturpessimismus'ta kök salmış aşırı milliyetçi bir sosyalizmi savundular ve Alman toplumunda Batılı bir etkiyi reddettiler: liberalizm ve demokrasi, kapitalizm ve marksizm, burjuvazi ve proletarya, Hıristiyanlık ve hümanizm, tüketimcilik. Niekisch ve Ulusal Bolşevikler, kapitalist Batı'yı yok etmek için Alman komünistler ve Sovyetler Birliği ile geçici bir ittifak kurmaya bile hazırdılar. Ernst Jünger, Georg Lukács, Karl Wittfogel ve Friedrich Hielscher ile 1932'de Sovyetler Birliği'ni ziyaret ettiği ARPLAN (Rus Planlı Ekonomi Çalışması Derneği) üyesiydi. Jünger'in Ulusal Bolşevik Almanya için bir plan olarak gördüğü Der Arbeiter yayınına olumlu tepki gösterdi. Ayrıca "çökmekte olan Batı" ya da Versay Antlaşması'na karşı bir Alman-Sovyet ittifakının gerekliliğine inanıyordu. Yahudi karşıtı ve totaliter bir devlet lehine olmasına rağmen, Niekisch gerçek sosyalizmden yoksun olduğunu hissettiği Adolf Hitler'i reddetti ve Niekisch bunun yerine Josef Stalin'e ve Sovyetler Birliği'nin endüstriyel gelişimine Führerprinzip'i için bir model olarak baktı. 1958'de yazan Niekisch, Hitler'i kendisinin savunduğu elitist ruhun düşmanı olan güç takıntılı bir demagog olarak kınadı.
Karl Otto Paetel'in liderliğindeki Alman Gençlik Hareketi ile de bir Ulusal Bolşevik eğilimi vardı. Paetel, Nazi Partisi'nin (NSDAP) destekçisiydi, ancak devrimci faaliyete veya sosyalist ekonomiye gerçekten bağlı olduklarını hissetmediği için onlarla hayal kırıklığına uğradı. 1930'lu biçimli hareketi, Sosyal Devrimci Milliyetçiler Grubu, hem milliyetçiliği hem de sosyalist ekonomiyi vurgulayarak NSDAP ve KPD arasında üçüncü bir yol oluşturmaya çalıştı. Özellikle Hitler Gençliği'nin bir bölümünü kendi davası üzerine kazanmak için büyük ölçüde başarısız bir girişimde aktifti.
Her ne kadar Adolf Hitler yönetimindeki NSDAP üyeleri Niekisch'in Ulusal Bolşevik projesinde yer almamış ve Bolşevizmi bir Yahudi komplosu olarak yalnızca olumsuz terimlerle sunmuş olsa da, 1930'ların başında NSDAP içinde benzer görüşleri savunan paralel bir eğilim vardı. Bu, Strasserizm olarak bilinen şeyle temsil edildi. Hermann Ehrhardt, Otto Strasser ve Walther Stennes liderliğindeki bir grup, 1930'da, genellikle Kara Cephe olarak bilinen Devrimci Ulusal Sosyalistler Savaş Ligi'ni kurmak için ayrıldılar.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, neo-Nazi ideolojisini ABD'yi eleştiren ve partiyi finanse eden Sovyetler Birliği'ni destekleyen bir dış politika ile birleştiren Sosyalist Reich Partisi kuruldu.

Rus İç Savaşı
Rus İç Savaşı ilerledikçe, bir dizi önde gelen Beyazlar Bolşevik tarafına geçti çünkü onu Rusya'ya büyüklük kazandırmanın tek umudu olarak gördüler. Bunlar arasında, ilk başta anti-komünist olan Profesör Nikolai Ustrialov, Bolşevizmin milliyetçi amaçlara hizmet edecek şekilde değiştirilebileceğine inanmaya başladı. Takipçileri Smenovehovtsiy (1921'de yayınladığı bir dizi makaleden sonra isimlendirildi) Smena vekh (Rusça: kilometre taşlarının değişmesi) kendilerini Niekisch döneminden ödünç alarak Ulusal Bolşevikler olarak görmeye başladılar.
Benzer fikirler Evraziitsi partisi ve ayrıca monarşizm yanlısı kendisini "Çar ve Sovyetler" olarak adlandıran Mladorossi tarafından da dile getirildi. Josef Stalin'in tek ülkede sosyalizm fikri bir zafer olarak yorumlandı. Ulusal Bolşevizm terimini kullanmayan Vladimir Lenin, Smenovehovtsiy'i Rus komünizmini Rus ağırlaştırma sürecinde bir evrim olarak gören eski Anayasal Demokrat Parti eğilimi olarak tanımladı. Ayrıca sınıf düşmanları olduklarını ve müttefik olduklarına inanan komünistlere karşı uyardı.
Ulusal Bolşevizm Eş Seçeneği

Ustrialov ve Aleksey Nikolayeviç Tolstoy ve İlya Ehrenburg gibi Smenovehovtsiy davasına sempati duyan diğerleri sonunda Sovyetler Birliği'ne geri dönebildiler ve Stalin'in ve ideoloğu Andrey Jdanov milliyetçilik ortak seçeneğinin ardından parti olmayan-Bolşevikler adı altında  entelektüel elit üyeliğini aldılar. Benzer şekilde. B. D. Grekov'un Lenin'in sıkça hedeflerinden biri olan Ulusal Bolşevik tarih yazımı okulu, Stalinizmin ana ilkelerini kabul etmesine rağmen, resmen tanındı ve hatta Stalin altında tanıtıldı. Gerçekten de, Ulusal Bolşevizmin 1930'larda devlet ideolojisinin resmi bir parçası olarak vatanseverliğin yeniden canlanmasının ana itici gücü olduğu öne sürülmüştür.
Aleksandr Soljenitsin Karşısında Eduard Limonov
Ulusal Bolşevizm terimi, Aleksandr Soljenitsin ve onun anti-komünizm tarzına bazen uygulanmıştır. Bununla birlikte, Geoffrey Hosking Sovyetler Birliği Tarihi'nde Soljenitsin'in tamamen anti-Marksist ve anti-Stalinist olduğu ve Rus Ortodoks Kilisesi için daha büyük bir rol görecek bir Rus kültürünün yeniden canlanması; Rusya'nın denizaşırı rolünden çekilmesi ve uluslararası tecrit durumu istediği için Ulusal Bolşevik olarak etiketlenemeyeceğini savunuyor. Soljenitsin ve vozrojdentsiy (revivalistler) olarak bilinen takipçileri, koyu dindar olmayan (dine tamamen düşman olmasa da) ve denizaşırı katılımın Rusya'nın prestij ve gücü için önemli olduğunu hisseden Ulusal Bolşeviklerden farklıydı.
Soljenitsin ile Rusya'nın kayıt dışı Ulusal Bolşevik Parti genel başkanı Eduard Limonov arasında açık bir düşmanlık vardı. Soljenitsin, Limonov'u "pornografi yazan küçük bir böcek" olarak tanımladı ve Limonov, Soljenitsin'i, Sovyetler Birliği'nin çöküşüne katkıda bulunan vatan haini olarak nitelendirdi. Meşe ve Buzağı'nda Soljenitsin, Rusların "dünyanın en soylu" olduğu ve "çarlık ve Bolşevizmin [...] eşitçe geri alınamaz" olduğu düşüncesine açıkça saldırdı ve bunu Ulusal Bolşevizmin çekirdeği olarak tanımlayarak karşı çıktı.
Ulusal Bolşevik Parti

Mevcut Nasyonal Bolşevik Parti (NBP) 1992 yılında altı küçük grubun birleştiği Ulusal Bolşevik Cephesi olarak kuruldu. Parti her zaman Eduard Limonov tarafından yönetildi. Limonov ve Dugin, aşırı-sol ve aşırı-sağ radikalleri aynı platformda birleştirmeye çalıştılar. Dugin ulusal-bolşevikleri komünist ve faşistler arasında bir nokta olarak görüyor ve her grubun çevresinde hareket etmek zorunda kalıyor. Grubun erken politikaları ve eylemleri, Dugin'in "Marx eksi Feurbach, yani eksi evrimcilik ve bazen de atalet hümanizmi" olarak tanımladığı bir çeşit Marksizm oturuşuna rağmen, radikal milliyetçi gruplarla bir takım uyum ve sempati gösterdi. ancak 2000'lerde bunu bir ölçüde değiştiren bir bölünme meydana geldi. Bu, partinin Rusya'nın siyasi yelpazesinde daha sola gitmesine ve partinin Dugin ve grubunu faşist olarak kınamasına yol açtı. Dugin daha sonra Kremlin ile yakın bağlar geliştirdi ve üst düzey Rus yetkili Sergey Naryshkin'e danışmanlık yaptı.
Başlangıçta Vladimir Putin'e karşı olan Limonov, ilk başta NBP'yi biraz serbestleştirdi ve Garry Kasparov'un Birleşik Sivil Cephesi'nde Putin ile savaşmak için solcu ve liberal gruplarla güçlerini birleştirdi. Ancak daha sonra Ukrayna'daki 2014 Rus yanlısı huzursuzluğunun ardından Putin'in daha destekleyici görüşlerini dile getirdi.

Fransız-Belçika Parti Communautaire National-Européen, Ulusal Bolşevizmin birleşik bir Avrupa yaratma arzusunu ve NBP'nin ekonomik fikirlerinin çoğunu paylaşıyor. Fransız siyasi figürü Christian Bouchet de bu fikirden etkilenmiştir. 1944'te Hint milliyetçi lider Subhas Chandra Bose Hindistan'da kök salması için "Ulusal Sosyalizm ve komünizm arasında bir sentez" çağrısında bulundu. Aynı yıl, İsrail paramiliter örgütü Lehi'nin yeni liderliği, grubun önceki lideri Avraham Stern'in faşist bakış açısına bir ara vererek Ulusal Bolşevizme verdiği desteği açıkladı. Bazıları Sırp Radikal Partisi'ni, Bulgar Saldırı Partisi'ni, Slovenya Ulusal Partisi'ni ve Büyük Romanya Partisi'ni, ülkelerinin aşırı sağ retoriklerini sosyalleşmiş ekonomiler, anti-emperyalizm ve tarihsel komünist yönetimin savunulması gibi geleneksel sol görüşlerle birleştirdikleri için "Ulusal Bolşevik" olarak nitelendirmektedir. Özellikle Sırp Radikal Partisi, Kaddafi, Saddam Hüseyin ve şu anki Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro gibi liderlere destek verdi. Öte yandan Büyük Romanya Partisi, "Nikol

Ulusal amblem, bir ulus devletin ya da çok uluslu bir devletin o ulusu simgeleyen bir sembol olarak kullanması için ayrılmış amblemdir. Birçok ulusun ulusal bayrağının yanı sıra bir mührü veya amblemi vardır.
Ulusal kuşlar, ağaçlar, çiçekler vb. gibi diğer ulusal semboller, ulusal semboller listesinde yer almaktadır.

Bir amblemin tasarımı, arma biliminin kurallarına uyması ve bu nedenle ortasında bir kalkan (escutcheon) içermesi gereken bir armadan farklıdır. Bununla birlikte, armalarla ilgisi olmayan birçok ulusal amblem, ulusal armalarla aynı amaçlarla kullanıldıkları için halk arasında yine de ulusal arma olarak adlandırılır.
Bazı ulusal amblem tasarımları, ulusal mühür olarak aynen kullanılabilir.
Bazı ulusal amblemler, geleneksel kullanımlarının yanı sıra bir armanın veya amblemin yerine de kullanılabilen mühürlerin kopyaları olabilir. Amerika Birleşik Devletleri devlet mührünün ön yüzü genellikle bu şekilde kullanılır ve üzerinde Amerika Birleşik Devletleri arması yer alır.

Ulusal sembol
Ülke armaları listesi
Afrika armaları
Asya armaları
Avrupa armaları
Okyanusya armaları

Ulusal kimlik veya millî kimlik, bir kişinin bir veya daha fazla devlete veya bir veya daha fazla ulusa ait olma kimliği veya duygusudur. Bu, "kendine özgü gelenekleri, kültürü ve dili ile temsil edilen uyumlu bir bütün halinde ulus" hissidir.
Ulusal kimlik hem siyasi hem de kültürel unsurlardan oluşmaktadır. Kolektif bir olgu olarak, insanların günlük yaşamlarındaki ulusal semboller, dil, ulusun tarihi, ulusal bilinç ve kültürel eserler gibi ortak noktaların varlığından ortaya çıkabilmektedir. Bireysel olarak, kişinin yasal vatandaşlık statüsüne bakılmaksızın, bir ulus hakkında bir grup insanla paylaştığı ortak duygudur. Psikolojik açıdan, "farklılığın farkındalığı", "'biz' ve 'onlar'ın hissedilmesi ve tanınması" olarak tanımlanmaktadır. Ulusal kimlik, ortak bir kimlik duygusuna sahip çok etnikli devlet ve toplumların nüfusunun yanı sıra diasporayı da kapsayabilmektedir. İtalyan-Amerikan gibi hibrit etnisiteler, tek bir kişi veya varlık içinde birden fazla etnik ve ulusal kimliğin bir araya gelmesinin örnekleridir.
Uluslararası hukuk kapsamında, devletlerle ilgili ulusal kimlik terimi, devletin kimliği veya devletin egemen kimliği terimiyle ikame edilebilir. Bir devletin kimliği, uluslararası ilişkilerde hukuki bir kişilik olarak tanınmasını sağlayan ve devletin uluslararası hukuki varlığının temel unsuru olan Anayasal adıyla tanımlanır. Ulusun egemen kimliği aynı zamanda ulusal kültürün veya kültürel kimliğin tanımlanması için ortak bir paydayı temsil etmektedir ve Uluslararası Hukuk kapsamında, kültürel kimliğe veya kültürel inanç ve geleneklere yönelik herhangi bir dış müdahale kabul edilemez niteliktedir. Kültürel ulusal kimlikten herhangi bir mahrumiyet ya da bu kimliğin dışarıdan değiştirilmesi temel ortak insan haklarını ihlal etmektedir.
Bir kişinin ulusal kimliğini olumlu bir şekilde ifade etmesi, ulusal gurur ve ülkesine karşı sevgiyle karakterize edilen vatanseverliktir. Ulusal kimliğin en uç ifadesi ise, ülkesinin üstünlüğüne olan kesin inanç ve aşırı sadakati yansıtan şovenizmdir.

Kozmopolitanizm
Etnik grup
Etnosentrizm
Küreselleşme
Kimlik
Sosyal kimlik teorisi
Yurtseverlik
Milliyetçilik

Ulusal Komünizm veya diğer adıyla Galiyevizm, 1917 Ekim Devrimi'nde etkin bir rol oynayan Sultan Galiyev'in ideolojisidir.
Temel felsefesi milliyetçilik, Turancılık ve sosyalizmdir. Müslümanlara yönelik sosyalist propaganda yaparken farklı yollara gidilmesini ve din karşıtı propaganda yapılmasına karşı çıkan Galiyev, sanılanın aksine  Müslüman olmasına rağmen asla günümüzdeki dinci veya köktendinci muhafazakâr akımların tanımladığı şekilde İslâmcı biri olmamıştır. Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nde hep Müslümanlara özgü görevler alması böyle zannedilmesine sebep olmuştur. Oysa Sultan Galiyev çoğu zaman ateizme kadar yaklaşan yorumlarıyla kendini "enerjetik materyalist" olarak tanımlamıştır. Müslüman kesim diye belirttiği ve haklarını savunduğu sınıfınsa; aslında İslâm dinini kabul edenleri değil, SSCB'de Müslüman tek halk olan Türkleri kastettiği çok açıktır. Hep Müslümanlara özgü görevleri almasının sebebi ise, çok muhafazakâr ve inancına sıkı sıkıya bağlı halkının haklarını savunmanın tek yolu olarak İslâm'ı görmesinden ötürüdür. Ulusal Komünizm dinlere karşı çıkmamaktadır ve Türk milliyetçiliğini savunmaktadır.
Sultan Galiyev, sosyalizmin en çok ezilmiş ve sömürülmüş uygarlık olan Doğu'nun (Asya kıtası) işine yarayacağına, böylece Doğu'nun tüm emperyalist ve sömürgeci etkenlerden kurtulup zenginleşeceğine inanıyordu. Fakat Galiyev'e göre bu kurtuluş, milliyetçiliğin ve sosyalizmin birleşmesi ile olacaktı. Yani her halk, kendi sosyalizmi, kendi kurtuluşu için mücadele verecek, milliyetçilik sosyalizmi, sosyalizm ise milliyetçiliği tamamlayacaktı. Bu mücadeleler sonunda tüm halklar emperyalizmin etkilerinden kurtulacaktı. Ve böylece komünizm aşamasına geçilecekti. Ulusal Komünizme göre İslâm, Orta Asya halkının gördüğü belki de ilk sosyalist hareketti. Bu halk çoğu konuda hoşgörüyü bu dinde tanımış ve buna yüzyıllarca bağlılık göstermişlerdi. Bu yüzden Türkistan'da sosyalist propaganda yaparken din düşmanlığı yapılmaması hatta İslâm'la sosyalizmin aynı emelleri paylaştığının savunulmasını öneriyordu.

Sultan Galiyev, Sovyetler Birliği'nin kuruluşunda Rus olmayan, bu noktada Türk ve Müslüman unsurun ve tabi "gönüllü katılım" temsiliyetinin, katılımın şartlarını Rus olmayanın Rus ile eşit hukuku yönünde belirleme ve uygulamaya geçirme mücadelesi vermiş siyasi lideri ve kuramcısıdır.
Sultan Galiyev'in tek başına sömürge meselesi ve günümüzde adlandırıla geldiği gibi "Üçüncü Dünya" olgusunun kalıpları içinde yaptığı değerlendirmelerde daima önceliği ve hassasiyeti Türklük üzerinedir.

Avrupa'dan farklı toplumsal-ekonomik formasyona sahip ülkelerde, yani sömürgelerde kurtuluş mücadelesinin özgül koşulları üzerine düşünenlerin öncülerindendir. Fikirlerinin temeli olan düşüncesi şudur: Avrupa proletaryası kendi sömürgeci burjuvasıyla iş birliği yapmıştır. Sömürge kaynaklarını burjuvasıyla ortaklaşa paylaşmıştır. Dolayısı ile Avrupa solu, dünya sosyalizmine öncülük edemez, itici güç olamaz.
Henüz düşman sınıflara ayrılmamış olan pre-kapitalist Tatar toplumunda sosyalist sistemin inşası Rusya'dan ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerden farklı olacaktır; doğu halklarının bağımsızlık değeri ve gücü proletarya değil, doğu halklarının bağımsızlık arzusu, dini ve milli değerlerin emperyalizme karşı savaşılıp korunmasıdır. Böylece doğu uygarlığındaki her ırk, milli değerlerini koruyacak, milliyetçilik yerleşecekti.
Sosyalist devrimin başarısı ve doğuya yayılması İslam'ın kollanması ile mümkündür. İslam sosyalizminin özelliklerini vurgulayan ilk Asyalı sosyalizmdir. Marksizmi kendi ülkesinin toplumsal yapısına göre yorumlayarak özgün bir katkı getirmiştir. "Müslümanlara Yönelik Din Karşıtı Propaganda Metodları" adlı eserinde, İslamiyeti'n gerici olduğu şeklindeki düşünceleri reddetmekte ve İslamiyet'i insan ile toplum arasında dengeyi kuran bir örnek ve öğreti olarak değerlendirmekteydi. Yüz yıldır İslam dünyası batılı emperyalistler tarafından sömürülmekteydi ve İslam dini onlar tarafından bastırılıp ezilmişti. Bu sebepten İslam dini emperyalizme karşı bir din ve güç olabilirdi.
Komintern sosyalist devrimin sonraki basamağını batı proletaryasından değil, doğunun sömürülen milletlerinden beklemeli ve bu yönde çaba sarf etmelidir. Avrupa'da yaygın olan sınıf mücadelesi ile ilgili klasik marksist teoriyi değiştirmeye kalkan ve Üçüncü Dünya'ya önem veren toplumcu bir ideoloji gütmüştür. Dünya sömürü sisteminde az gelişmiş ülkelerin üretimlerini ve kimliklerini yok etmek için kültür istilası ve ulusal değerleri çürütme işlemlerinin sistemli olarak kullanıldığını ifade etmiş ve Üçüncü Dünya Ülkeleri'nde ulusal kimlikleri emekten bölüşümden yana bir düzene sokarak bu toplumlarda henüz gelişmemiş emekçi sınıfının iktidarını hazırlayacak bir mazlum milletler ittifakını savunmuştur.

Ulusal mistisizm, ulusal iddiaların okült çalışmaları, uydurma bilimsel veya uydurma tarihsel inançlarla desteklenmesine verilen isimdir.
Çeşitli kaynaklar ulusal mistisizmin en öne çıkmış şeklinin Nazi mistisizmi olduğunu belirtir.

Görüşün okültizm ve mistisizm ile ilişkisi, görüşü paylaşan ve görüşe mensup olan fikir ve iddiaların genellikle mistisizm, okültizm, ufoloji, astroloji vb. alanlarla ilgili olan veya bu alanlarda çalışan insanlar tarafından geliştirilmesi, ortaya atılması ve yayılması ile bariz hale gelir.
Ayrıca ortaya atılan iddia ve fikirlerde yoğun okültik ve mistik öğelerin bulunması ve ulusalcılık iddiasında bunların, çoğunlukla mutlak şekilde, temel alınması görüşlerin okültizm ve mistisizm ile olan ilişkisi fark edilebilir.

Bu tip fikir, inanç veya iddiaların bir milliyetçi organizasyon veya politik parti vb. kurum ve ideolojiler tarafından benimsenmesi ve yaygınlaştırılmaya çalışılması, görüşün milliyetçilik ile ilişkisini doğurur.

Güneş-Dil Teorisi
Manifest Destiny
Kutsal Macaristan Tacı doktrini

Ulusal ya da millî tanrı, etnik bir grubun (ulusun) ve o grubun liderlerinin güvenliği ve refahıyla ilgilenen koruyucu tanrılar veya tanrılar sınıfıdır.

Japonya için Amaterasu
Mısır için Amun, Amun-Ra ve Horus
Troya halkı için Apollo
Asurlular için Aşur
Saydalılar için Ashtoret
Atinalılar ve Mikenyalılar için Athena-Mykene
Tyrianlar için Baal
Moabites için Chemosh
Philistia için Dagon
Gothlar için Gaut
Tenochtitlan Aztekler için Huitzilopochtli
İnkalar için Inti
Mayalar için Itzamna
Antik Keltler için Lugh (Gaulish Mercury, Lugus, Lleu)
Babiller için Marduk
Romalılar için Mars ile Romulus-Quirinus
Elamitler için Ninsusinak
Nepalliler için Pashupatinath
Slavlar için Perun
Edomitler için Qos
Taylandlılar için Siam Devadhiraj
İrlanda için Egemenlik tanrıçası ve Ériu
Türkler ve Moğollar için Tengri
Hititler için Teşup
Awsan Krallığı için Wadd
Yehuda Krallığı ve İsrail Krallığı için Yahweh
Daçyalılar için Zalmoxis

Ulusalcılık, Kemalist ve milliyetçi bir ideolojidir. Ulusalcılık sözcüğü aynı zamanda Atatürk milliyetçiliğinin bir diğer ismi olarak da kullanılmıştır. Günümüz siyasetinde ortak bir tanımı olmayıp, çoğunlukla sol pozisyonda yer alan milliyetçi görüşe sahip Kemalistler'i tanımlamakta kullanılmıştır. Türk Dil Kurumu tarafından ise "ulusalcılık" ve "milliyetçilik" sözcükleri eş anlamlı olarak tanımlanmıştır.
Bazen Ulusalcı tanımı, CHP içerisinde Kemalist değerlere daha bağlı parti kanadını kastetmekte kullanabilmektedir. Bununla birlikte ulusalcılığın günümüzde yaygın tanım biçimlerinden biri olan sol Kemalist ideoloji, "ulusal sol" olarak da adlandırılır. Ulusal sol çizgiye göre ulusalcılık; tam bağımsızlık, ulusal sanayinin gelişimi, otarşist bir anlayışla dışa bağımlılıktan kurtulma, tam yerli üretim gibi hedefleri savunur, Cumhuriyet'in temel kuruluş ilkelerinin muhafazası, devletin üniter ulus devlet yapısının muhafazası, laiklik ve "ulusal çıkarlar"ın ön planda tutulması gerekliliklerine inanır. Bunlarla birlikte enternasyonalizmi reddeder ve sol siyaset ile Kemalizm'i sentezleyerek, 27 Mayıs İhtilali sonrası Millî Demokratik Devrim ile birlikte çıkan sol Kemalist bir siyasi görüşü ifade eder.

Kendini ulusalcı olarak niteleyenlerin çoğunluğu, kendini siyaseten solda olarak tanımlar. Farklı bir görüş olarak, CHP İzmir Milletvekili ve eski AİHM yargıcı Rıza Türmen, ulusalcılığı bir tür "aşırı Kemalist milliyetçilik" olarak ele aldı ve hem ulusalcı hem solcu olunamayacağını söyledi.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde "ulusalcılık" sözcüğünün sadece milliyetçi anlamda kullanıldığı da olmuştur. Örnek olarak; Muharrem İnce, mecliste girdiği bir tartışmada İslamcı siyasetçi Necmettin Erbakan örneğini vererek "Bizim rahmetli Erbakan'la dünya görüşlerimiz aynı değildi ama onun bir ulusalcı tarafı vardı, bir millî duruşu vardı." dedi.
Kemal Kılıçdaroğlu ise ulusalcılık sözcüğünü milliyetçilik ve vatanseverlik olarak ele almış ve 2013 yılında CHP'lilerin ulusalcı olduğunu söylemiştir. Kemal Kılıçdaroğlu başka bir konuşmasında ise, CHP'nin 2023 genel seçimleri yenilgisinde ulusalcıların da payının olduğunun ve ulusalcıların kendilerine (CHP'ye) oy vermemesi nedeniyle seçimi kaybettiklerini söyledi.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik 2012'de ODTÜ'de Erdoğan'ı protesto eden öğrenciler için "İflah olmaz ulusalcılar." demiştir.

Ulusalcılık ideolojisinin ortak bir tanımı olmamasından ötürü, Kemalist ve milliyetçi çeşitli görüşler bu ideolojide yer almıştır. 
Ulusalcıların en temel ortak noktası; Anayasa'da belirtilmiş Atatürk milliyetçiliğini savunmaları ve "Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk'tür." fikrini desteklemeleridir. Anayasa'nın 3'üncü maddesinde belirtildiği üzere laik ve sosyal bir hukuk devletini savunurlar ve tam bağımsızlıktan yanadırlar. Çoğu ulusalcı liberalizme karşıdır; bazı ulusalcılar Atatürk'ün devletçilik ilkesini planlı ekonomi olarak yorumlayıp, gerektiği zaman devlet müdahalesini savunurlar. Daha azınlıkta olan bir ulusalcı grubu ise serbest piyasa ekonomisine daha olumlu bakarken, milliyetçiliği sadece siyasi olarak savunur. Çoğu ulusalcı ekonomik milliyetçiliği savunarak yabancı sermaye ve yatırımlarına karşı çıkarlar.
Ağırlıklı olarak ulusalcılar ulus devletin üniter yapısının koruması gerektiğini, ülkeyi etnik unsurlara ayrıştırmanın ve ülkenin mozaik olduğunu söylemenin Atatürk'ün belirlediği ülkenin kuruluş ilkelerine ters olduğunu, bunun emperyalizmin ülkeyi bölmek için uyguladığı bir oyun olduğunu savunurlar. Bazı ulusalcılar Batı'dan ayrılmak isteyip Avrasyacılığı benimsemişlerdir. Bu ulusalcı grubu Yugoslavya'nın bir ulus devlet iken etnik kimliklere bölünüp ayrıştırıldığını, sonra da parçalanarak yok edildiğini örnek göstermiştir.
Bazı ulusalcılar, devletin kuruluş ilkelerinden kopmasına ve kazanılmış uluslararası haklarından tavizler verilmesine ve stratejik değeri olduğu düşünülen veya kârlı olan devlet kuruluşlarının özelleştirilmesine karşıdırlar. Devletin laik yapısının bozulduğu, eğitim birliğinin uygulanmadığı da önemli söylemler arasındadır.
Türkiye'de 2000'lerin ortalarında ulusalcı siyasi çizgideki bazı çevreler, 2002'de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde attığı adımlar ile Kıbrıs Sorunu ve Kürt sorunu konularındaki tutumlarını millî çıkarlardan taviz vermek olarak nitelemiş, Kemalizm'in altı ilkesinden biri olan milliyetçilik konusundaki hassasiyetlerini ön plana çıkarmış ve millî menfaatlerin boş verildiğini savunmuşlardır.

Ulusalcılar'ın en önemli politik eylemleri, 2007 yılında Ankara, İzmir ve İstanbul başta olmak üzere birçok kentte düzenlenen "Cumhuriyet Mitingleri" idi. Atatürkçü Düşünce Derneği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi bazı dernekler ile çeşitli siyasi partiler tarafından desteklenen mitinglere, ulusalcı görüşe sahip yüz binlerce kişilik halk kitleleri katılmıştı. Mitinglere katılanlar Türk bayrakları taşımış, meydanlara Türk bayrakları asılmıştı. "Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye", "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" gibi sloganların atıldığı mitinglerde, aynı zamanda Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olmasına da karşı çıkılmıştı.

Attilâ İlhan; siyasi görüşlerine bakmaksızın, tanıdığı gazeteci ve yazarlara "halkın uyutulduğunu, diplomaside Türkiye'ye köpek muamelesi yapıldığını" anlattığını ve görüştüğü yazarların da aynı kaygılarla dolu olduğunu belirtti. Daha sonra, İlhan'ın çağrısı ile ve onun yönetiminde Bir Millet Uyanıyor adlı kitap dizisi ortaya çıktı. Bu kitap dizisinde ulusalcı fikirler, "Millet, 1938 yılından beri uyutuluyor." görüşü temelinde anlatılmakta ve kitapların arka kapaklarındaki "Parola: Vatan, İşareti: Namus" sözü ile, millî menfaatler ile ilgili kaygıların milliyetçi yönü vurgulanmaktadır.

Attilâ İlhan, 1960 yılında İzmir'de gazetecilik yaparken Alsancak'ta bir dikili taş görür. Taşın üzerinde eski yazıyla bir şeyler yazmaktadır. İlhan yazıyı kopya ederek eski yazı bilen arkadaşlarına okutur. Taşta vatan ve namus yazmaktadır. İlhan bu taşın tarihini araştırınca 1922 yılında Fahrettin Paşa'ya bağlı süvarilerden Şerafettin Bey'e bağlı bölüğün Manisa'dan İzmir'e girerken Yunan askerlerinin pususuna düşmesi sonucu üç süvarinin öldüğünü ve bu olayı unutamayan İzmir eşrafının taşı diktirdiğini öğrenir. Bu sebeple Bir Millet Uyanıyor kitap dizisinin arkasına "Parola: Vatan, İşareti: Namus" sözü konmuştur.

18 Ekim 2005 tarihinde Fethullah Gülen, Aktüel dergisine verdiği demeçte ülkenin önünde karmaşık ve kapsamlı, aşılması gereken bir süreç bulunduğunu söyledi. Gülen, ulusal cepheyi tanımlarken, taraftarlarının fikren bir araya gelmesi mümkün olmayan farklı görüşlerden ve söylemlerden oluşan bir yapı olduğunu ve bu durumlarıyla suni bir görünüm arz ettiklerini açıkladı. Gülen; ulusalcı yapıyı, "kemiksiz ve kimliksiz, eğreti, suni ve hedefsiz manipülatif bir yapı" olarak değerlendirdi ve bu dalganın aşılacağını söyledi.
Gülen'in açıklamasından yedi gün sonra Arslan Bulut, 25 Ekim 2005 tarihindeki makalesinde Gülen'in Aktüel'deki demecinde açıkladığı görüşlere çok sert bir üslupla cevap verdi. Bulut, yazısında Türkiye'nin ekonomik, askerî ve kültürel yapısının yok edildiğini 1997 yılında fark ederek Attilâ İlhan'ın öncülüğünde yayınlar yapmaya başladığını, bu yayınların beklediklerinin ötesinde gelişerek büyüdüğünü yazdı. Arslan Bulut, Fethullah Gülen'i açıklaması dolayısıyla Kuva-yi Milliye aleyhine yazılar yazmış Said Molla'ya benzetti. Papalık'ın Mesih ve İncil'i duyurmayı hedefleyen "kurtarıcı misyonu"nu Gülen'in gönüllü olarak üstlendiğini ve "dinler arası diyalog" faaliyetlerini bu yüzden başlattığını yazdı. Arslan Bulut, Gülen'in Türkiye'de oluşan "sivil direnci" çözmekle görevlendirildiğini iddia etti. Bulut, yazısında 1997 yılında bir kıvılcımı yakarken kimseden emir almadığını söyledi ve Gülen'e dinler arası diyalog faaliyetlerini kendi arzusuyla başlatıp başlatmadığını sordu.

Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele ve Harekât Dairesi, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'a 2008 yılında verdiği terör brifinginde ulusalcılık akımını "aşırı sağ faaliyetler"den birisi olarak raporuna koydu.
Emniyet, yayımladığı raporunda yer verdiği ulusalcı akımın elliden fazla dernek ve vakıf, yüzden fazla internet sitesi ile geniş kitleleri etkileme ve örgütlemeyi amaçlayan tehlikeli bir oluşum olduğunu, bilhassa ülkenin bağımsızlığının yitirildiği ve AB sürecinde ülke egemenliğinin yok edildiği gibi söylemlerle geniş halk kitlelerinin kışkırtılmak istendiği belirtildi.

Ermeni Kırımı'nın yalan olduğunu savunan ve bu amaçla Lozan ve Berlin gibi Avrupa şehirlerinde gösteri ve yürüyüşler yapan, genel başkanlığını Rauf Denktaş'ın yaptığı "Talat Paşa Komitesi" üyesi İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 24 Temmuz 2005 tarihinde İsviçre'nin Lozan kentinde "Ermeni Soykırımı'nın yalan olduğu"nu söylediği için tutuklandığında yanında aynı hareketin üyesi eski MHP İstanbul Milletvekili ve yazar Mehmet Gül de bulunmaktaydı.

Cumhuriyet Halk Partisi
Zafer Partisi
Adalet Partisi (2015)
Yenilik Partisi
Demokratik Sol Parti
Vatan Partisi

Anadolu Partisi
Memleket Partisi
Yeni Parti

Atatürk kişi kültü
İkinci Cumhuriyet
Kemalist tarihyazımı
Sol popülizm
Türk milliyetçiliği
Yeni Osmanlıcılık

Hadi Uluengin, Hürriyet, "İki halk tek korku" (14 Mayıs 2008) 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ulusötesicilik, bireylerin veya toplulukların birden fazla ulus-devlet ile eşzamanlı ve sürekli sosyal, ekonomik, kültürel ya da siyasi ilişkiler kurduğu ve bu ilişkiler aracılığıyla kimlik, aidiyet ve yaşam pratiklerini şekillendirdiği bir toplumsal süreçtir. Kavram, küreselleşme ile artan göç hareketleri ve iletişim teknolojilerinin gelişimi bağlamında önem kazanmıştır.
Ulusötesicilik, bireylerin yalnızca göç ettikleri ülkede değil, aynı zamanda geldikleri ülkede de aktif olarak toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşama katılmalarını ifade eder. Bu durum, geleneksel göçmenlik modellerinin ötesine geçen çok yönlü bir aidiyet ve kimlik yapısını beraberinde getirir. Göçmenlerin hem ev sahibi ülkede hem de anavatanlarında seçme-seçilme hakkı kullanmaları, finansal transferlerde bulunmaları, kültürel faaliyetlere katılmaları gibi örnekler bu sürecin pratik yansımaları arasında yer alır.
Kavram, özellikle 1990'lı yıllarda Nina Glick Schiller, Linda Basch ve Cristina Blanc-Szanton gibi göç araştırmacıları tarafından geliştirilmiş ve sosyal bilimler literatüründe yaygınlık kazanmıştır. Ulusötesicilik, günümüzde diaspora çalışmaları, kimlik kuramları, vatandaşlık tartışmaları ve küresel ilişkiler bağlamında önemli bir analiz aracıdır.

Küreselleşme karşıtlığı
Komüniteryenizm
Kozmopolitanizm
Dünya vatandaşlığı
Enternasyonalizm
Ulus devlet
Milliyetçilik
Panmilliyetçilik

Ümmetçilik veya Pan-İslamizm, Müslümanları tek bir İslam devleti altında veya İslami prensiplere sahip uluslararası bir örgüt altında birleştirmeyi savunan bir siyasi harekettir. Tarihsel olarak, tüm Osmanlı vatandaşlarının birliğini amaçlayan Osmanlıcılıktan sonra Pan-İslamizm, imparatorluktaki Müslüman halkların bağımsızlık hareketlerini önlemek amacıyla Sultan II. Abdülhamid tarafından 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu'nda teşvik edilmiştir.
Pan-İslamizm, örneğin Panarabizm gibi pan-milliyetçi ideolojilerden farklılaşır; çünkü etnik köken ve ırkı birleştirici faktörler olarak görmeyerek, "ümmet"i (Müslüman toplumu) bağlılık ve harekete geçme odağı olarak görür.
Pan-İslamist hareketin önde gelen liderleri, Cemaleddin Efganî (1839-1897), Muhammed Abduh (1849-1905) ve Seyyid Raşid Rıza (1865-1935) üçlüsüydü; onlar, Avrupalıların Müslüman topraklarına yönelik penetrasyonuna karşı anti-emperyalist çabalar içinde aktif rol aldılar. Ayrıca, Müslümanların emperyalist hakimiyete karşı mobilize etmek için en güçlü kuvvetin İslami birlik olduğuna inandıkları için İslami birliği güçlendirmeye çalıştılar. İbn Suud'un Arap Yarımadası'nı fethinden sonra; pan-İslamizm İslam Dünyası genelinde güç kazandı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında; pan-İslamistler, Nasserizm ve Baasçılık gibi Arap Dünyası'ndaki solcu milliyetçi ideolojilere karşı yarıştılar. Soğuk Savaş'ın doruk noktasında, 1960'lar ve 1970'lerde, Suudi Arabistan ve Müslüman Dünyası'ndaki müttefik ülkeler, komünist ideolojinin yayılmasına karşı mücadele etmek ve yükselen Sovyet etkisini sınırlamak için Pan-İslamist mücadeleyi önderlik ettiler.

Kur'an ve İslam geleneğinde yer alan Arapça terim olan "ümmet", tarihsel olarak ırk, etnisite vb. faktörlere bakılmaksızın Müslümanları tümüyle ifade etmek için kullanılmıştır. Bu terim, klasik İslam alimleri tarafından siyasi anlamda da kullanılmıştır. Örneğin, Maverdi'nin "Ahkamü'l-Sultaniyye" adlı eserinde ümmetin imamet sözleşmesini tartışırken, "peygamberliği takip etmek üzere belirlenen" dini koruma ve dünya işlerini yönetme görevi olarak bahseder. Gazali de "Feḍâʾiḥu'l-Bâṭıniyye ve feżâʾilü'l-Müstaẓhiriyye" adlı eserinde siyasi anlamda ümmetten bahseder.
Aynı şekilde siyasi anlamda ümmetten bahseden Fahreddin el-Razi'nin şu sözü aktarılmıştır:

Dünya, bir bahçedir; su vereni hanedandır, otoritedir. Bu otoritenin koruyucusu Şeriat'tır ve Şeriat aynı zamanda krallığı koruyan politikadır; krallık ise ordunun var ettiği şehirdir. Ordu ise servetle güvence altına alınmıştır; servet ise adalet yoluyla elde edilir. Adalet ise dünyanın refahının merkezidir.
Bazı bilim insanlarına göre, ideolojinin hedefleri İslam'ın erken dönemlerini - Muhammed'in saltanatı ve erken halifelik dönemini - özellikle İslam altın çağı olarak kabul edilen yılları model almaktadır. Çünkü bu yıllarda Müslüman dünya güçlü, birleşik ve yolsuzluktan uzak olarak kabul edilmektedir.

Birçok bilim insanı, pan-İslamizm doktrinlerinin, İslam İberyası, Sicilya Emirliği, Barut İmparatorlukları (Osmanlı, Safevi ve Babür İmparatorlukları) ve birçok Müslüman sultanlık ve krallık dönemlerinde, Müslüman güçler tarafından Müslüman olmayan insanların varlığı ve istihdamıyla birlikte gözlemlenebileceğini ileri sürer. 18. yüzyılda, sıkıntısız İslami yenilenme için birden fazla hareket ortaya çıktı. Bunlar arasında Delhi'nin Shah Wali Allah'ı (1702-1763), Arap Muhammed İbn Abdülvehhab'ı (1703-1792) ve Nijeryalı Uthman dan Fodio (1755-1816) önde gelen üç dini reformcunun yeniden canlanma hareketleri, modern dönem Pan-İslamist düşüncenin öncüleri olarak geniş çapta kabul edilir. Sıkıntısız reform çağrılarına rağmen, bu hareketler Müslüman dünyanın uluslararası durumuyla politik olarak ilgilenmemişler ve Batı tehdidiyle mücadele etmek için kapsamlı pan-İslamist programlar geliştirmemişlerdir. Uluslararası bir İslam birliğinin canlanmasını talep etmedikleri için, fikirleri ve etkileri Batı Afrika, Arap Yarımadası ve Güney Asya'nın yerel bölgesel bağlamlarla sınırlı kalmıştır.
Çeşitliliklerine rağmen, 18. yüzyıl Müslüman reformcuları, ahlaki çöküşü kınayan ve kutsal metinlere dayalı dindarlığın canlandırılmasını talep eden ortak bir duruş sergilediler. Bu hareketlerden ilham alan 19. yüzyıl başındaki İslami reformcular, dönemin hızla değişen koşullarına uyum sağlamak için yeni stratejiler benimsediler. Önerdikleri yaklaşımlar, teknoloji aracılığıyla sağlanan Batı ideolojisinin toplumsal ilerleme açısından açık bir hayranlığıyla birlikte, idealize edilmiş İslam kültürünün ilahi kökenli üstünlüğü temelinde reddini de içeriyordu. Erken dönem sömürgeci Mısır'ın iki önemli bilgini olan 'Abd al-Rahman al-Jabarti (ö. 1825) ve Rifa'a al-Tahtawi (ö. 1872), bu entelektüel eğilimleri temsil ettiler. Rifa'a al-Tahtawi, birinciye örnek olarak gösterilirken, 'Abd al-Rahman al-Jabarti, ikinci, kutsal metinlere dayanan yaklaşımı temsil etti.

Modern dönemde, Pan-İslamizm, Müslüman topraklarının sömürge işgaline karşı direnmek için Müslümanlar arasında birlik arayan Cemalüddin el-Efgani tarafından savunuldu. Efgani, ulusçuluğun Müslüman dünyasını böleceğinden endişe duyuyordu ve Müslüman birliğinin etnik kimlikten daha önemli olduğuna inanıyordu. Bazıları tarafından "liberal" olarak nitelendirilse de, Efgani anayasal bir yönetimi savunmamış, sadece "yabancılara karşı gevşek veya bağlı olan bireysel hükümdarların devrilmesini ve onların yerine güçlü ve vatansever insanların gelmesini" hayal etmiştir. Biyografisine göre, Paris merkezli gazetesinin teorik makalelerinin incelenmesinde "siyasi demokrasi veya parlamentarizmi destekleyen bir şey olmadığı" belirtilmiştir.
Efganî, yukarıdan devrimi savunan biri olarak tanınırken, öğrencisi olan Abduh (aynı zamanda bir Mason olan), dini ve eğitim reformları aracılığıyla aşağıdan devrimi desteklemeyi tercih etti. Abduh, Efganî'nin büyük etkisine rağmen, sonunda siyasi yoldan uzaklaşacaktı. Bunun yerine, daha etkili reform araçları olarak gördüğü eğitim alanında kademeli çabalara odaklandı. Efganî'yi ve pan-İslamist entelektüelleri politik faaliyetleri nedeniyle eleştirdi. Efganî, Abduh ile acı tartışmalar yaşadı ve onu sürekli olarak çekingenlikle suçladı.

İslam hukukçusu Muhammed Raşid Rida aynı zamanda açık bir anti-emperyalist ve İslam'ın erken dönemlerine duyduğu özlemle ilham alan bir radikal bir aşırıcıydı. Rida'ya göre, devlet destekli alimler, Müslüman Ümmetinde erken İslam geleneğinin canlanmasını ihmal etmişti. İslam topluluğunun birleşmesinin sadece İslam hukukunu uygulayan bir İslam hilafetinin geri getirilmesiyle mümkün olacağına inanıyordu. Etkili İslami dergisi El-Manar, anti-Britanya isyanını teşvik etmenin yanı sıra Selefi'nin ilkelerine dayanan İslami canlanmayı destekledi. Kendini Efganî ve 'Abduh'un pan-İslamist faaliyetinin halefi olarak konumlandıran Rida, Araplar tarafından yönetilen İslam hilafetinin yeniden kurulmasına ve Müslümanların reforme edilmesine dayalı bir pan-İslam projesi çağrısında bulundu. 1920'lerde Rida, ünlü eseri el-Hilafa av al-İmama al-'Uzma ("Hilafet veya Yüce İmamet") adlı kapsamlı İslami devlet doktrinini formüle etti ve Müslümanları, ulusçuluk yerine imana dayalı bir siyasi sistem inşa etmeye çağırdı. Rida, Müslümanlar arasında yükselen Batı fikirlerine karşı çıktı ve sadece İslam'a dönüşün modern çağda Müslümanların hak ettiği yeri geri getireceğini savundu. Rashid Rida ve ortakları tarafından yönetilen pan-İslamcı ağlar, sonraki İslamcı hareketlerin gelişiminde merkezi bir rol oynadı. Rida'nın Salafiyya hareketi, İslami yasaların kurulmasını içeren sosyo-politik bir kampanya yürütmek için pan-İslamist dayanışma savundu. Birinci Dünya Savaşı'nı takiben, Rida ve öğrencileri sekülaristler ve ulusalcıların en büyük rakipleri haline geldi ve demokratik fikirlerin tüm biçimlerini şiddetle eleştirdi. Pan-İslamist vizyonunu ifade ederken, Rashid Rida 1902'de El-Manar'da şunları yazdı:"Özetle, İslami birlik olarak kastettiğim şey, alimler ve önde gelen kişiler arasındaki liderlerin (ahl al-Hal wal-'aqd) bir araya gelerek, köklü İlahi Kanun temellerine dayanan, zamanın ihtiyaçlarıyla uyumlu, kullanımı kolay ve anlaşmazlık içermeyen bir hüküm kitabı derlemeleridir. Ardından, Yüce İmam, Müslüman yöneticilere onu uygulamalarını emreder (al-'amal bihi)."Pan-İslamist hareketin yükselişinin önemini değerlendirmek amacıyla Lothrop Stoddard, 1921 tarihli "İslam'ın Yeni Dünyası" adlı kitabında Pan-İslamik basının büyümesini inceledi ve "1900 yılında tüm İslam dünyasında 200'den fazla propagandist dergi olmadığını" belirtirken, "1906 yılında 500'e, 1914 yılında ise 1000'den fazla dergi olduğunu" ifade etti.

1924'te Hilafetin kaldırılmasından sonra, Pan-İslamcılık, Rashid Rida'nın fikirlerinden ilham alan gelenekçi ve reformist İslam hareketlerinin Müslüman kitlelerini harekete geçirdi. Rida'nın önderlik ettiği Reformist hareketler, daha da köktenci ve kelamcı hale gelerek, Salaf döneminin idealize edilen dönemine bağlılığı vurguladı ve kaybolmuş gelenekleri canlandırmaya çalıştı. Rashid Rida'nın sosyo-politik görüşleri, reformist, Selafi ve Pan-İslamist hareketlerin doktrinlerinin birleşimini simgeliyordu. 1920'lerde Rida ve onun Selefi müridleri Genç Müslüman Erkekler Derneği (YMMA) adlı etkili bir İslamcı gençlik örgütü kurmuşlardır; bu örgüt, liberal eğilimlere ve Batı kültürüne karşı saldırıları öncülük etmiştir. Bu, çeşitli İslamcı devrimci hareketlerin büyümesi için uygun koşullar sağlamıştır.
Post-koloni dünyada erken dönem Pan-İslamcı hareketin evrimi İslamcılıkla güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir. Sayyid Kutub, Abul Ala Maududi veRuhullah Humeyni gibi önde gelen İslamcılar, İslam'ın yeniden birleşip güçlü olması için geleneksel Şeriat hukukuna dönülmesinin gerekliliğini vurgulamışlardır. Radikal İslamcılık, 7. yüzyıla, Hariciler'e kadar uzanır. Temelde politik bir konumdan hareket ederek, onları ana kol Sünni ve Şii Müslümanlardan ayıran aşırı doktrinler geliştirdiler. Hariciler, diğer Müslümanları kâfir ilan ederek onları ölümle cezalandırma yolunda radikal bir yaklaşım benimsemeleriyle öz

İrredantizm ya da kurtarımcılık, İtalyanca kökenli bir sözcük olup dil, din, soy ve kültür birlikteliği olduğu hâlde herhangi bir devletin sınırları dışında yer alan halk ile söz konusu devletin birleşmesi fikridir. Ancak köken itibarıyla negatif bir anlam boyutu vardır. Etimoloji sözlüğünde bu kavram, "yabancı ülke topraklarındaki soydaşları gerekçe ederek yayılma siyaseti" olarak belirtilmektedir. Genelde de siyasal alanda bu anlamda kullanılmaktadır. Bir devletin, kendi sınırına yakın yaşayan soydaşlarının oturduğu bölgeleri ilhak etme politikası olarak anlaşılması söz konusudur. Türk Dil Kurumu, bu kavrama Türkçe alternatif olarak "kurtarımcılık" şeklinde bir sözcük önermektedir.
Ulusal birleşme için 19. yüzyıl İtalyan hareketinden türetilmiş bir terimdir. Bu bağlamda İtalya ile kültürel ve ırk bağları olan ancak yeni İtalyan devletinin fiziki denetimi dışında kalan Trente, Dalmaçya, Trieste ve Fime'ye işaret etmektedir. Bu nedenle bu bölgeler, doğmakta olan ulusal topluluk için "yeniden ele geçirmeyi" ya da "kurtarılmayı" beklemekteydi.
Terim genel siyasi söyleme 20. yüzyılda geçmiştir. Mayall irrendantizmi, ulusal kendi kaderini tayin düşüncesinin bir revizyonizmi olarak değerlendirmektedir. Hiç kuşkusuz, bazen de kötüleyici anlamda, belirli bir bölgede hakim olan statükoyu milliyetçi ya da etnik kriterler doğrultusunda değiştirmeye çalışan politikaları nitelendirmek için geniş ölçüde kullanılmaktadır. İrredantizm, özellikle devlet tabanlı sınır bölgelerinin bir etnik grubu ayırdığı ya da böldüğü veya daha önce birleşmiş bir sistem üzerinde dış bir kontrolün (örneğin sömürgeci) dayatılmaya çalışıldığı durumlarda olasıdır. O zaman "irredantia", "kayıp topraklar" olmaktadır. Bunun bir sonucu olarak irrendantizm, uluslararası aktörler arasında potansiyel veya mevcut bir çatışma kaynağı teşkil eder. Bunun için örnekler çağdaş makropolitik sistemde boldur. Buna göre, Arjantinlilerin, Falkland üzerinde hak iddia ederken İspanyolların da Cebelitarık üzerinde hak iddia etmesi irredantizmin sömürgecilik karşıtı türevlerini temsil etmektedir. Etnik irredantizm, Somali'nin, Etiyopya ve Kenya'daki Somali halklarının Büyük Somali içinde bir araya getirilmesi talepleriyle ya da yeni bağımsızlık döneminde bazı Kıbrıslı Rumlar tarafından öne sürülen Yunanistan ile enosis ya da birlik iddiaları ile örneklenebilir.
İrredantist düşüncenin en belirgin ifade biçimlerinden biri, genelde « Büyük [Ülke/Ulus Adı] » ifadesinin kullanılmasıdır. Bu terim, mevcut ulus devletin siyasi sınırlarını aşarak tarihsel, kültürel veya demografik sebeplerle hak talep edilen daha geniş bir alanı tanımlar. Örneğin: 1990'larda Yugoslavya'nın parçalanma sürecinde meydana gelen kanlı çatışmalara önemli ölçüde destek veren 'Büyük Sırbistan' ideali ya da Yunan irredantizminin temel taşı olan 'Megali İdea' (Büyük Fikir) terimleri bu duruma tipik örneklerdir. İrredantist eylemler, sınır dışındaki bölgelerin vatanın bölünmez bir parçası olduğuna dair halk arasında iman yerleştirmeyi hedefleyen bu tip isimlendirmelere yönelir; ayrıca kendi etnik gruplar bu topraklarda sayıca üstünlük sağlasa bile tarihsel veya hayali hak iddialarını devam ettirebilirler.

Şovenizm, asıl anlamıyla abartılı, saldırgan ve düşmancıl bir vatanseverlik ve ulusal üstünlük inancıdır. Kendinden olmayanlara karşı mutlak nefret ve kin besler.
Bu kavramın kökeni 18. yüzyıl sonlarına doğru Napolyon'un ordusunda görev yaparken 17 kez ağır yaralar aldığı halde savaşmaya devam ettiği söylenen Nicolas Chauvin adlı Fransız askerdir. Tarihçiler tarafından bu kişinin hikâyesinin gerçek olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamamış olmakla birlikte, tamamen efsaneden ibaret de olsa, zaman içerisinde Napolyon'un kendisini ülkesi uğruna feda etmekten kaçınmayan askeri Chauvin'i model alan saldırgan vatanseverlik için "Şovenizm" denilmeye başlandı.
Bu kavram aynı zamanda mimari dilde de kullanılmaktadır. Şovenizm bir ulusun sahiplenmiş olduğu kültürel değerler ile ortaya çıkan mimaridir. Bir nevi "Bu benim mimarimdir" demektir.
Bunlara ek olarak, daha geniş anlamda, bir kişinin mensup olduğu herhangi bir grubun körcesine, aşırı taraftarlığını yaptığı ve özellikle de bu taraftarlığın rakip gruplara karşı üstünlük iddiası, garez ve nefret içerdiği durumları da kapsar. Bu durumlara bazı yaygın örnekler olarak, erkek şovenizmi, bölge şovenizmi, mezhep şovenizmi, spor takımı şovenizmi gibi fanatizmin çeşitli özel biçimleri sayılabilir.

Radikal milliyetçilik olarak tanımlanabilecek şovenizm, millî özgüven krizlerinin meydana geldiği durumlarda tezahür eder. Bu krizler, bir ulusun ya da toplumun siyasi, askeri ya da ekonomik olarak olağanüstü bir varoluş tehdidiyle karşı karşıya kalarak millî gururunun incinmesiyle ortaya çıkar. Millî gurur ve bilincin yeniden sağlanması amacıyla da radikal söylem ve politik eğilimler ortaya çıkar.
Şovenizmin diğer önemli bir emaresi de ulus vurgusu gibi bazı kavramları merkeze alan güçlü bir propagandaya dayanmasıdır. Şovenizmde bireysel irade yerine "ulus iradesi" ön plana çıkar. İktidarlar ve onların politik temsilcileri hedeflerine ulaşmak için radikal milliyetçi (şoven) söylemlere sık sık başvururlar. Bunun için millî bilinç ve yabancılara karşı nefret, propagandalarının merkez unsurlarından birini oluşturur.

Akmeizm veya Şairler loncası Nikolay Gumilyov ve Sergey Gorodetsky'in liderliğinde 1910'da Rusya'da ortaya çıkan geçici bir şiirsel okuldu. İdealleri biçimin kompaktlığı ve ifade netliğiydi. Terim, Yunanca bir kelime olan acme'den türetilerek "İnsanın en iyi çağı" olarak uyduruldu.
Akmeist hareket ilk olarak Mikhail Kuzmin'in "Güzelliğe Dair Açıklama" isimli denemesinde ortaya atıldı. Akmeistler Bely ve Ivanov gibi Rus simgeci şairleri tarafından yayılan "Dionysos çılgınlığı"nı Apollo'nun kusursuzluğu ile karşılaştırdı. Bu yüzden dergilerinin ismi Apollo'dur. Sembolistlerin "semboller aracılığıyla yakınmalar" ile meşgul olmalarına "görüntüler yoluyla doğrudan ifade"yi tercih ettiler.
1913'te yayımlanan "Akmeizmin sabahı" isimli manifestoda Osip Mandelstam hareketi "Dünya kültürü için bir özlem" olarak tanımladı. Modernizmin neo-klasik formunun başlıca şartının şiirsel sanat ve kültürel devamlılık olduğuna inanan bu şairler Alexander Pope, Theophile Gautier, Rudyard Kipling, Innokentiy Annensky ve onların öncüleri olan arasında Parnasçı şairlere önem verdi.
Bu okulun en büyük şairleri Nikolay Gumilyov, Anna Akhmatova, Mikhail Kuzmin, Osip Mandelstam ve Georgiy Ivanov'u kapsar. Grup başlangıçta, Sankt-Peterburg'da ünlü yazarlar ve şairlerin toplanma yeri olan 'The Stray Dog Cafede toplanıyordu. Mandelstam'ın toplama şiirlerinden oluşmuş Stone'un hareketin en iyi başarısı olduğu düşünülür.

Alain Touraine (3 Ağustos 1925, Hermanville-sur-Mer - 9 Haziran 2023, Paris), Fransız sosyologdur. École des Hautes Études en Sciences Sociales'te araştırma direktörüdür. Sanayi sonrası (post-endüstriyel) toplum kavramını oluşturmasıyla tanınır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız sosyolojisinin önemli bir ismi olarak, özellikle toplumsal hareket analizleri üzerine çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Çalışmaları Türkçede Yapı Kredi Yayınları ve Kırmızı Yayınları tarafından basılmaktadır.

Temel eğitimini Paris'teki Lycée Louis-le-Grand 'da tamamladı ve 1945'te École Normale Supérieure 'e (ENS) girdi. Macaristan'daki bir araştırma gezisi için ENS'deki çalışmalarını bıraktı ve ardından 1947-1948'de Fransa'ya döndükten sonra Valenciennes'te bir madende çalıştı. Touraine endüstriyel çevredeki çalışmalarına sosyolog Georges Friedmann'ın kavramları etrafında ENS'de devam etti.
1950 yılında, Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nde (Centre national de la recherche scientifique, CNRS) sosyoloji alanında araştırmacı oldu ve Friedmann'ın altında çalışma sosyolojisi alanında çalıştı. Touraine, Paris'teki Boulogne-Billancourt'taki Renault otomobil fabrikasında saha araştırması yaptı ve bu çalışma 1955'te yayınlanan ilk sosyolojik monografisi oldu. 1952'de Rockefeller Vakfı'ndan Harvard'da Talcott Parsons ile okumak için burs aldı. 1956'da Şili Üniversitesi'nde Çalışma Sosyolojisi Araştırma Merkezi'ni kurdu.
Touraine, 1964 yılında doktora tezini eylem sosyolojisi alanında Paris Üniversitesi'nde savundu.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk nesil Fransız sosyologları arasında olan Touraine'nin çalışmaları eylem sosyolojisi üzerine temellenir. Toplumun geleceğini yapısal mekanizmalar ve kendi sosyal mücadeleleri aracılığıyla şekilleneceğine inanır. Fransa'daki endüstriyel ortamlarda sosyolojik saha çalışmasına dayanarak, Talcott Parsons'ın işlevselciliğine alternatif olarak tasarladığı düşüncesi, bağdaşımsal olarak ifade edilir.  Touraine tarihsiciliği toplumun kendi üzerinde eylem yapabilirliği olarak tanımlar (The Self-Production of Society,1977).
Touraine, Mayıs 1968'de kampüste öğrenci hareketi patlak verdiğinde Nanterre'de sosyoloji profesörüydü. Touraine, hareketi yerinde gözlemledi ve bununla ilgili ilk çalışmalardan birini yazdı. Touraine 1969'da, Amerikalı sosyologlar Daniel Bell ve David Riesman'ın da kullandığı "post-endüstriyel toplum" kavramını dile getiren ilk kitaplardan birini yayınladı.
1980'lerin sonunda Polonya'da Solidarnosc (Dayanışma) hareketinin ortaya çıkışını gözlemledi. Polonya'dayken sosyolojik müdahale adlı araştırma metodunu geliştirdi ve bunu "The Voice and the Eye" [1981] kitabında ortaya koydu.
Kariyerinin çoğunda asıl ilgi alanı toplumsal hareketler olmuştur. Başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın farklı yerlerindeki işçi hareketleri üzerine kapsamlı çalışmalar yaptı ve yazılar yazdı.
Alain Touraine, 1968 - 1970 arasında Fransız Sosyoloji Topluluğu'nun başkanlığını ve 1974 - 1978 arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği'nin Başkan Yardımcılığını yaptı. Ayrıca Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi, Polonya Bilimler Akademisi, Avrupa Akademisi, Meksika Bilimler Akademisi ve Brezilya Edebiyat Akademisi gibi çok sayıda akademinin yabancı üyesidir.
Yakın zamanda küresel salgın ve diğer konular bağlamında hem siyasi, hem ekonomik hem de kültürel açıdan daha çok küresel sorunların hâkim olacağını düşünen Touraine, duyguyu temele oturtan bir sürecin başladığını öne sürmektedir.

2010 yılında, Zygmunt Bauman'la birlikte the Príncipe de Asturias Prize for Communication and the Humanities ödülünü kazandı.
Touraine ayrıca 2014'te kızının yönettiği Fransız Sosyal İşler Bakanlığı'ndan Légion d’Honneur ödülü aldı.

Touraine, A. (1971). The Post-Industrial Society. Tomorrow's Social History: Classes, Conflicts and Culture in the Programmed Society. New York: Random House, ISBN 9780394462578.
Touraine, A. (1977). The Self-Production of Society. Chicago: The University of Chicago Press, ISBN 9780226808581.
Touraine, A. (1981). The Voice and the Eye: An Analysis of Social Movements. Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 9780521238748.
Dubet, F., A. Touraine and M. Wieviorka (1982). “A Social Movement: Solidarity”. Telos 53 (Fall 1982).
Touraine, A. (1995). Critique of Modernity. Oxford: Blackwell, ISBN 9781557865311. (Modernliğin Eleştirisi, Çev. H. Tufan, Yapı Kredi yayınları)
Touraine, A. (1999). "Chapter 9: Society Turns Back Upon Itself." The Blackwell Reader in Contemporary Social Theory. Ed. Anthony Elliott. New York: John Wiley & Sons, Incorporated, 1999.
Touraine, A. (2000). Can We Live Together?: Equality and Difference. Stanford, Calif.: Stanford University Press, ISBN 9780745622118. (Birlikte Yaşayabilecek miyiz?, Çev. O. Kunal, Yapı Kredi Yayınları, ISBN 9789753639255)
Touraine, A. (2006). Le Monde des Femmes. Paris: Fayard. (Kadınların Dünyası, Kırmızı Yayınları, ISBN 9789759169237)
Touraine, A. (2007). New Paradigm for Understanding Today's World. Cambridge, Malden: Polity, ISBN 9780745636719 (Bugünün Dünyasını Anlamak İçin Yeni Bir Paradigma, Yapı Kredi Yayınları, ISBN 9789750813122)
Touraine, A. (2009). Thinking Differently. Cambridge, Malden: Polity, ISBN 9780745645742.

Hocaların hocası Alain Touraine'le dünyaya ve siyasete dair her şey | Özel Röportaj - 24 Aralık 2020 23 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aldo Rossi (3 Mayıs 1931, Milano, İtalya –  4 Eylül 1997, Milano, İtalya) İtalyan bir mimar ve tasarımcı. Uluslararası üne sahip bir mimar olarak dört alanda başarılı çalışmalar yaptı: mimarlık teorisi, çizimler, mimarlık projeleri ve endüstriyel tasarımlar.

Aldo Rossi, İtalya'nın Milano şehrinde 3 Mayıs 1931 tarihinde dünyaya geldi. 1949 yılında Milano Politeknik Üniversitesi'ne mimarlık eğitim almak için giren Aldo Rossi, 1959 yılında mezun oldu. Bu süre içinde 1955 yılından beri Casabelle dergisine de yazılar yazmaya başladı. Aynı dergide 1959 ile 1964 yılları arasında editörlük yaptı.

1960'lı yıllardaki ilk çalışmaları genelde teorik olan Aldo Rossi'nin en çok etkilendiği tasarımcılar 1920'li yıllardaki Modernizm akımının İtalya’daki öncülerinden Giuseppe Terragni, klasik tasarımları ile tanınmış Viyanalı mimar Adolf Loos ve ressam Giorgio de Chirico en başta gelmektedir. stalinist mimarlığı incelemek için Sovyetler Birliği’ne yaptığı ziyarette edindiği izlenimler de mimarlık kariyerinin gelişimini etkilemiştir. 
Aldo Rossi yazılarında, mevcut mimarların şehirleri anlamak için gayret göstermediğinden yakınır. Ayrıca şehirlere bir zaman dilim içinde inşa edilmiş yapılar olarak değer verilmesi ve üzerinde çalışılması gerektiğini söyler. Bu bağlamda şehirlerin geçmişlerini hatırladıklarını (collective memory) ve bizlerin bu anıları şehrin çeşitli bölgelerinde anıtlar dikmekle andığını ve bu anıtların şehre bir dayanak sağladığını da belirtir.

Aldo Rossi, La Tendenza olarak bilinen Neo-Rasyonel Hareketin kurucuları arasında sayılır. Dönemindeki Avrupa Mimarlığı’na olan katkıları Robert Venturi’nin ABD’deki mimarlık arenasında yaptığı katkılara benzerlik gösterir. Mimarlık eleştirmeni Charles Jencks, Aldo Rossi ve Robert Venturi’yi Postmodern mimarlığın en önemli iki temsilcisi olarak nitelendirir. Ancak Aldo Rossi’nin çalışmalarındaki Avrupa Urbanizm ve Modernizm etkileri Postmodern akım ile çelişmektedir.

Aldo Rossi’nin yayınladığı eserler ve teorileri özellikle 1970'li ve 80'li yıllarda oldukça popülerlik kazandı. Yayınladığı bu eserlerin en önemlilerinin başıda Şehrin Mimarisi (L'architettura della città, 1966) ve Bilimsel Bir Otobiyografi (Autobiografia scientifica, 1981) gelmektedir.
1990 yılında mimarlık alanındaki en prestijli ödüllerden birisi olan Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazandı. Mimarlık eleştirmeni ve Pritzker Mimarlık Ödülü juri üyesi Ada Louise Huxtable, Aldo Rossi hakkında “mimar olmuş bir şair” tanımını yaptı,
Aldo Rossi 4 Eylül 1997 tarihinde, İtalya’nın Milano şehrinde geçirdiği bir trafik kazası sonucu, hayata gözlerini yummuştur.

1968 - 1974: Gallaratese Quarter, Milano, İtalya (Carlo Aymonino ile birlikte)
1971: San Cataldo Mezarlığı, Modena, İtalya
1981: Carlo Felice Tiyatrosu, Cenova, İtalya
1982 - 1988: Centro direzionale, Perugia, İtalya
1986 - 1989: Palazzo Hoteli, Fukuoka, Japonya
1990 - 1994: Bonnefanten Müzesi, Maastricht, Hollanda
1994 - 1998: Quartier Schützenstrasse, Berlin, Almanya

1979 Venedik Bienali: 250 kişinin oturabileceği bir oturma bölgesi (Teatro del Mondo) tasarladı
1984 Venedik Bienali: (Sergi mekanının girişindeki bir kemer tasarladı)

1990: Pritzker Mimarlık Ödülü

Alberto Ferlenga, Aldo Rossi. Opera completa (1993–1996), Electa, 1996 (İngilizce)
G. Leoni (a cura di), Costruire sul costruito, intervista a Aldo Rossi, "Area" n.32, maggio/giugno 997, pp. 44–47 (İtalyanca)
Giovanni Polazzi, Aldo Rossi Associati - Area ex mattatoio, in "Area" n. 46, sett/ott 1999, pp. 106–110 (İtalyanca)
Nicola Berlucchi, Aldo Rossi: ricostruzione del teatro La Fenice, in "Area" n. 51 luglio-agosto 2000 (İtalyanca)
Panayotis Mario Pàgalos, "The significance of time in contemporary architecture. Technical and poetic time: the case of Aldo Rossi", Doktora Tezi, Patras Üniversitesi, Yunanistan, 2008 (İngilizce)

Alexandre Kojève (28 Nisan 1902, Moskova - 4 Temmuz 1968, Brüksel), Rus asıllı Fransız filozof ve siyasetçidir. 20. yüzyıl Fransız felsefesini etkilemiş bir Hegel yorumcusudur. Hegelci kavramları kıta felsefesine aktarmayı başarmıştır. Fransız bir siyasetçi olarak da Avrupa Birliği'nin oluşmasında etkili olmuştur.

Kojève, Aleksandr Vladimiroviç Kojevnikov olarak Rusya'nın varlıklı ve önde gelen ailelerinden birinde dünyaya gelmiştir. Amcası soyut sanatçı Vasili Kandinski'dir. Kojève, 1926'da Heidelberg Üniversitesi'ne Rus filozof Vladimir Solovyov'un dini görüşleri üzerine tezini sunmuştur.
Kojève'in ilk etkilendiği kişiler filozof Martin Heidegger ve bilim tarihçisi Alexandre Koyré'ydi. Yaşamının büyük kısmını Fransa'da harcadı ve 1933'ten 1939'a kadar Paris'te  Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in Tinin Görüngübilimi adlı eseri üzerine bir dizi konferans verdi. II. Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurulmasına önayak olan isimlerden biri olarak Fransa Ekonomi Bakanlığı görevini yürüttü.
Kojève, Sanskritçe, Çince, Tibetçe, Latince ve Antik Yunancayı çalışmalarında kullanmıştır. Aynı zamanda Fransızca, Almanca, Rusça ve İngilizceyi akıcı bir biçimde konuşabilmektedir.
Kojève, 1968'de Avrupa Ekonomik Topluluğu'nda Fransız hükûmeti adına bir konuşma yaptıktan kısa süre sonra Brüksel'de öldü.

Anthony Giddens (Baron Giddens, d. 18 Ocak 1938), İngiliz toplumbilimcidir.
Yapılandırma kuramı ve modern toplumlar üzerindeki bütünsel görüşleriyle tanınır. Sosyoloji alanındaki en önemli modern bilimcilerden biridir. 29 dilde yayımlanan 34'ten fazla kitabıyla, yılda birden fazla kitap yayımlamış bir yazardır. John Maynard Keynes'den sonra İngiltere'nin en tanınan sosyal bilimcisidir.
Akademik hayatında üç önemli aşama belirlenebilir:

İlki, klasiklerin bir yeniden yorumlanmasına dayanan, toplumbilimin kuramsal ve yöntembilimsel olarak anlaşılmasını ortaya koyan, toplumbilimin ne olduğuna dair yeni bir ufku içeren kısımdır. Bu dönemin büyük çalışmaları Kapitalizm ve Modern Toplum Kuramı (1971) ve Toplumbilimsel Yöntemin Yeni Kuralları'dır (1976).
İkinci aşamada Giddens ikisine de bir öncelik tanımadan yapılandırma kuramını geliştirdi, ajansın ve yapının çözümlemesi. Bu dönem çalışmaları, Toplum Kuramında Merkezi Sorunlar(1979) ve Toplumun Oluşumu(1984) gibi, ona toplumbilimsel arenada uluslararası bir ün getirdi.
Son dönem ise modernite, küreselleşme ve siyaset, özellikle modernitenin toplum hayatı ve birey yaşamı üzerine etkisi. Bu dönem onun postmoderniteyi eleştirmesini ve Modernitenin Sonuçları(1990), Modernite ve Kimlik(1991), İçtenliğin Dönüşümü(1992), Solun ve Sağın Ötesinde (1994) ve Üçüncü Yol: Sosyal Demokrasinin Yenilenmesi (1998)'de görülebilen, siyasette "ütopyacı gerçekçi" üçüncü yol tartışmaları ile belirginleşmektedir.

Giddens Edmonton, Londra'da doğdu, Londra Ulaşım'da çalışan bir katibin oğlu orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Ailesinde üniversiteye giden ilk kişiydi. Lisans derecesini Hull Üniversitesi'nden 1959'da aldı, daha sonra Londra Ekonomi Okulu'ndan yüksek lisans derecesini aldı, bunu 1974'te Cambridge Üniversitesi'nden alınan doktora derecesi takip etti. 1961'de toplum psikoloji öğrettiği Leicester Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. İngiliz toplumbiliminin gelişim yerlerinden biri olan Leicester'da, Norbert Elias'la tanıştı ve kendi kuramsal pozisyonunu oluşturmaya başladı. 1969'da, İktisat Fakültesi'nin bir alt bölümü olacak Toplumsal ve Siyasal Bilimler Komitesi(SPS)'nin oluşumuna yardım edeceği Cambridge Üniversitesi'nde bir pozisyona atandı.

Sosyoloji
Anthony Giddens; Yayına Hazırlayan: Cemal Güzel, Hüseyin Özel
Ayraç Yayınevi; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Bilim; 
Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 673 s. 16.5 x 24 cm. Ankara, Nisan 2000, 1. Baskı

Modernliğin Sonuçları
Anthony Giddens
Ayrıntı Yayınları; Sosyoloji; 
1994, 1. Baskı, 14x20, 178 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-539-068-5.

Mahremiyetin Dönüşümü/Modern Toplumlarda Cinsellik, Aşk ve Erotizm
Anthony Giddens; Yayıma Hazırlayan: Tuncay Birkan; Tercüme: İdris Şahin
Ayrıntı Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Bilim, Tıp-Sağlık; 
Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 186 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, Ağustos 1994 ISBN 975-539-069-3 1. Baskı

İleri Toplumların Sınıf Yapısı/Marksist Yaklaşımın Eleştirisi
Anthony Giddens; Tercüme: Ömer Baldık
Birey Yayıncılık; Sosyal Bilimler, Felsefe, Siyasal Bilim; 
Türkçe 414 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, Mart 1999 ISBN 975-8257-08-0

Retorik Hermeneutik ve Sosyal Bilimler/İnsan Bilimlerinde Retoriğe Dönüş
Hüsamettin Arslan; Yazı: Allan Megill, Anthony Giddens, Donald N. McCloskey, Gerald L. Bruns, Hans Georg Gadamer, John S. Nelson, Richard Bernstein, Richard Rorty, Steven Seidman, Zygmunt Bauman
Paradigma Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Felsefe; 
Türkçe 388 s. 1. Hamur 16.5 x 24.5 cm. İstanbul, Şubat 2002 ISBN 975-7819-27-1, 1. Baskı 

Sosyal Teorinin Temel Problemleri: Sosyal Analizde Eylem Yapı ve Çelişki
Anthony Giddens; Çeviren: Ümit Tatlıcan
Paradigma Yayınları; Toplumbilim (Sosyoloji); 
İstanbul, 2005, 603 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-00245-1-6.

Metafiziğe Giriş
Ahmet Cevizci, Anthony Giddens, Derleme, Edibe Sözen, Hakkı Hünler, Hüsamettin Arslan, John Locke, Martin Heidegger, Otto Pöggeler; Derleme: Ahmet Cevizci; Tercüme: Ahmet Cevizci, Anthony Giddens, John Locke
Paradigma Yayınları; Sosyal Bilimler, Felsefe; 
Türkçe 333 s. 1. Hamur 14 x 21.5 cm. İstanbul, Eylül 2001 ISBN 975-7819-14-X, 1. Baskı

Elimizden Kaçıp Giden Dünya
Anthony Giddens; Çeviren: Osman Akınhay
Alfa Basım Yayım Dağıtım; Siyasal Bilimler, Ekonomi ve Finans: Küreselleşme; 
İstanbul, 2000, 13,5 x 19,5 cm, 110 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-316-326-6.

Modernliği Anlamlandırmak/Anthony Giddens'la Söyleşiler
Anthony Giddens, Christopher Pierson; Tercüme: Murat Sağlam, Serhat Uyurkulak
Alfa Basım Yayın; Genel, Biyografi-Otobiyografi, Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Siyasal Bilim; 
Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 250 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, Haziran 2001 ISBN 975-316-821-7, 1. Baskı

Sosyoloji/Eleştirel Bir Yaklaşım
Anthony Giddens; Tercüme: M. Ruhi Esengün
Birey Yayıncılık; Sosyal Bilimler, Sosyoloji; 
Türkçe 160 s.13 x 19.5 cm, Erzurum, 1994 ISBN 975-7849-14-6,3. Baskı

Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi
Anthony Giddens; Tercüme: Ümit Tatlıcan
Paradigma Yayınları; Felsefe; 
2000, 1. Baskı, 13x20, 286 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-7819-16-6.

Üçüncü Yol/Sosyal Demokrasinin Yeniden Dirilişi
Anthony Giddens; Tercüme: Mehmet Özay
Birey Yayıncılık; Sosyal Bilimler, Siyasal Bilim, Politika; 
Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 174 s. 13 x 19.5 cm. İstanbul, Mayıs 2000 ISBN 975-8257-56-0, 1. Baskı

Anthony Giddens Sosyolojisi
Ali ESGİN; 
Anı Yayıncılık; Sosyoloji; 
Türkçe 483 s. Ankara, 2005, 1. Baskı

Üçüncü Yol Arayışları ve Türkiye
Alan Zuege, Anthony Giddens, Derleme, E. Fuat Keyman, Erbatur Çavuşoğlu, H. Tarık Şengül, Hasan Bülent Kahraman, Murat Cemal Yalçıntan, Sevgi Yöney, Turan Gökaltay; Hazırlayan: Anthony Giddens, E. Fuat Keyman, H. Tarık Şengül, Murat Cemal Yalçıntan, Sevgi Yöney, Turan Gökaltay
Büke Yayınları; Sosyal Bilimler, Siyasal Bilim, Politika; 
Türkçe 364 s. 13.5 x 21.5 cm. İstanbul, Kasım 2000 ISBN 975-8454-25-0, 1. Baskı

Elimizden Kaçıp Giden Dünya/Küreselleşme Hayatımızı Nasıl Yeniden Şekillendiriyor?
Anthony Giddens
Alfa Basım Yayın; Sosyoloji; 
2000, 110 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-316-326-6.

İleri Toplumların Sınıf Yapısı Marks'ın Sınıflar Teorisi, Sonraki Teoriler ve Eleştirel Değerlendirmeler
Anthony Giddens; Türkçesi: Ömer Baldık
Birey Yayıncılık;

Max Weber Düşüncesinde Siyaset ve Sosyoloji
Anthony Giddens; Tercüme: Ahmet Çiğdem
Vadi Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Siyasal Bilim; 
Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 82 s. 13.5 x 19.5 cm. Ankara, 1996 ISBN 975-7726-08-7, 1. Baskı: Nisan 1992, 2. Baskı

Modernliği Anlamlandırmak Anthony Giddens'la Söyleşiler
Anthony Giddens, Christopher Pierson; Çeviren: Serhat Uyurkulak
Alfa Basım Yayım Dağıtım; 
İstanbul, 2001, 13.5 x 19.5 cm, 250 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-316-821-7.

Sağ ve Solun Ötesinde
Anthony Giddens; Tercüme: Müge Sözen, Sabir Yücesoy
Metis Yayınları; Siyasal Bilim; 
2002, 1. Baskı, 13,5x19,5, 254 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-342-380-2.

Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori
Anthony Giddens; Tercüme: Tuncay Birkan
Metis Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji; 
Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce); ISBN 975-342-263-6; 13 x 19.5 cm; 276 s.; İstanbul Ocak 2000

Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori: Toplumsal Düşüncenin Klasik ve Çağdaş Temsilcileriyle Hesaplaşmalar
Anthony Giddens; Çeviren: Tuncay Birkan
Metis Yayınları; 
İstanbul, 2001, 13.5 x 19.5 cm, 277 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-342-263-6.

Sosyal Teorinin Temel Problemleri
Anthony Giddens; Tercüme: Ümit Tatlıcan
Paradigma Yayınları; Felsefe; 
2005, 1. Baskı, B. Boy, 604 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-00245-1-6.

Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım
Anthony Giddens; Çeviren: M. Ruhi Esengün;: İsmail Öğretir
Birey Yayıncılık; Toplumbilim (Sosyoloji); 
Erzurum, 1994, 13 x 19.5 cm, Türkçe, ISBN 975-7849-14-6.

Sosyolojik Yöntemin Yeni Kuralları
Anthony Giddens; Tercüme: Bekir Balkız, Ümit Tatlıcan
Paradigma Yayınları; 
2003, 1. Baskı, 13x20, 228 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-7819-35-2.

Söz Sizde Bay Brown: Bir Sosyal Demokrasi Manifestosu
Anthony Giddens; Çeviren: Onur Gayretli, Fol Kitap; 2023,1. Baskı, 288 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 978-625-8242-57-7. 

Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi
Anthony Giddens
Paradigma Yayınları; 
İstanbul, 2000, 15.5 x 23.5 cm, 286 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-7819-16-6.

Toplumun Kuruluşu
Anthony Giddens; Çeviren: Hüseyin Özel
Bilim ve Sanat Yayınları; Modern Batı Felsefesi; 
Ankara, 1999, 15.5 x 23.5 cm, 480 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-7298-29-8.

Ulus - Devlet ve şiddet
Anthony Giddens; Türkçeleştiren: Cumhur Atay
Devin Kitap Yayın Dağıtım; Toplumbilim (Sosyoloji); 
İstanbul, 2005, 1. baskı, 15.5 x 23.5 cm, 487 sayfa, Türkçe, karton kapak, ISBN 975-6472-12-X.

[1]
Anthony Giddens; Modernleşme Kuramı
A. Giddens’a Göre Toplumsal Değişmeyi Etkileyen Faktörler
A. Giddens ve Klasik Düşünürler (Sosyal Değişme Açısından)
•Giddens ve Klasik Düşünürler (Durkheim)

Seçki, antoloji veya güldeste bir konu ya da beğeniye göre, derlenen metinlerin bulunduğu eser. Kurgu türünde antoloji terimi tipik olarak, farklı yazarlar tarafından yazılan, her biri birbiriyle ilgisiz karakter ve ortamlar içeren ve genellikle yayınlanmak üzere tek bir ciltte toplanan kısa öykü ve kısa roman gibi kısa eser koleksiyonlarını kategorize eder. Alternatif olarak, bir yazarın seçilmiş yazılarından (kısa öyküler, şiirler vb.) oluşan bir koleksiyon da olabilir.
Divân-ı Lügati't-Türk, Türk edebiyatındaki ilk seçki olarak görülebilir. Yunanca kökenli ἀνθολογία (anthología) kelimesi anthos (çiçek) ile legein (toplamak) kelimelerinden türemiştir. İlk antolojileri Antik Yunanlar derlemişlerdir.
Bilinen ilk antoloji MÖ 2. yüzyılda derlenmiştir. Çelenk adındaki bu antolojinin derleyicisi Gadaralı Meleagros'tur.
1. yüzyılda da, Makedonyalı Philippos buna benzer bir çelenk meydana getirmiştir.
2. yüzyılda ise, Diagenianus ilk kez olarak anthologion (antoloji) adı altında bir derleme yapmıştır. Hemen hemen aynı sıralarda Sardeisli Straton da bir şiir antolojisi derledi. Bu saydığımız eserlerin çoğu bugün kaybolmuş bulunmaktadır.
9. yüzyılda Constantinus Cephalas biraz önce saydığımız eserleri de kapsayan büyük bir antoloji meydana getirdi. Bu antoloji, konulara göre sıralanmıştı. Aynı şekilde konulara göre sıralanmış bir antoloji de, 4. yüzyılın sonlarında, Agathias tarafından derlenmişti. Batılıların dikkatini çeken ilk Yunan antolojisi 1301 yılında Maximus Planudes'in hazırladığı antoloji oldu. Planudes eserinde Cephalas'ın antolojisini esas tutmuştu. Bu eser ilk olarak Floransa'da yayınlanmıştır (1494).
17. yüzyılın hemen başlarında da palatine yazması adıyla anılan bir başka Yunan antolojisi ele geçirildi. Heildelberg'de, Palatine Kütüphanesi'nde bulunan bu yazma bugünkü Yunan antolojisi eserlerinin temeli sayılır. Bu antoloji 15 kitaptan meydana gelmiştir. İçindeki eserler, 2.000 yıllık Yunan örf ve geleneklerini canlandırmaları bakımından, çok önemli sayılırlar. Latin antolojilerinin en önemlisi ise codex selmasianus adındaki eserdir. Bu antoloji 6. yüzyıla ait eserleri kapsamaktır. Tahminen 8. yüzyıl başında derlendiği sanılmaktadır. Bu şiirler, 533 yılında Antologia Latina adındaki eserde toplanmıştı. Tanzimat edebiyatında ise ilk seçki Ziya Paşa'nın Harabat adlı eseridir.

Antonio Tabucchi (d. 23 Eylül 1943, Pisa - ö. 25 Mart 2012 Lizbon), İtalyan oyun yazarı, çevirmeni ve öğretim üyesi.

Antonio Tabucchi, 23 Eylül 1943'te Pisa’da dünyaya geldi, ama Vecchiano kasabasında anneannesiyle büyükbabasının yanında büyüdü. 1969’da “Portekiz’de Gerçeküstücülük” üzerine bir tezle üniversiteden mezun olduktan sonra, 1970'li yıllarda Pisa'daki Scuola Normale Superiore'de Portekiz dili ve edebiyatı üzerine çalışmalarını sürdürdü ve 1973'te Bologna Üniversitesi'nin Portekiz Dili ve Edebiyatı kürsüsüne öğretim üyesi olarak atandı. Portekizceye ve bu dilin edebiyatına yönelmesindeki en büyük etken, Fernando Pessoa'nın yapıtına olan hayranlığı ve onu anadilinden okuma arzusu oldu. 1975'te, ilk romanı Piazza d’Italia (Milano: Bompiani) yayımlandı.
Siena Üniversitesi'nde ve New York'taki Bard College, Paris'teki Ecole des Hautes Etudes ve Collège de France gibi seçkin üniversitelerde ders verdi. Kitapları kırktan fazla dile çevrildi. Bazı romanları Roberto Faenza, Alain Courneau, Alain Taner, Fernando Topes gibi ünlü yönetmenlerce beyazperdeye; Giorgio Strehler ve Didier Bezace gibi tanınmış yönetmenlerce sahneye uyarlandı. Uluslararası Yazarlar Parlamentosu'nun kurucuları arasında yer aldı. Tabucchi'ye 2007'de Liège Üniversitesi'nce onursal doktor unvanı verildi.

Almanya
Leibniz Akademisi'nce verilen Nossack Ödülü
Avusturya
Europaeischer Staatspreis
Fransa
Prix Médicis Etranger
Prix Européen de la Littérature
Prix Méditerranée
İspanya
Hidalgo
Asturias Prensi'nce verilen basın özgürlük ödülü Francisco Cerecedo
İtalya
Pen Kulübü Ödülü
Campiello Ödülü
Viareggio Ödülü
Yunanistan
Aristeion

Notturno indiano (Palermo: Sellerio, 1984).
Hint Gece Müziği, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1994).
Il filo dell'orizzonte (Milano: Feltrinelli, 1986).
Ufuk Çizgisi, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1994).
Requiem (Milano: Feltrinelli, 1992).
Requiem Bir Sanrı, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, Ekim 1994).
Sostiene Pereira (Milano: Feltrinelli, 1994).
Pereira İddia Ediyor, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1997).
Pereira İddia Ediyor, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Can, 2005).
La testa perduta di Damasceno Monteiro (Milano: Feltrinelli, 1997).
Damasceno Monteiro’nun Kayıp Başı, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Can, 1998).
Si sta facendo sempre più tardi (Milano: Feltrinelli, 2001).
Gittikçe Geç Olmakta, çev. Neyyire Gül Işık (İstanbul: Can, 2002).
Piccoli equivoci senza importanza (Milano: Feltrinelli, 1985).
Önemi Olmayan Küçük Yanlış Anlamalar, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Can, 2006).
Tristano muore. Una vita (Milano: Feltrinelli, 2004).
Tristano muore, çev. Semin Sayıt (İstanbul: Can, 2006).
Sogni di sogni (Palermo: Sellerio, 1992).
Düşler Düşü, çev. Semin Sayıt (İstanbul: Can, 2006).
Gli ultimi tre giorni di Fernando Pessoa (Palermo: Sellerio, 1994).
Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü, çev. Münir H. Göle (İstanbul: Afa, 1994).
Viaggi e altri viaggi (Milano: Feltrinelli, 2010).
Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar, çev. Semih Sayıt (İstanbul: Can, 2016).

Asemik yazı, sözsüz açık anlamsal bir yazı şeklidir. Asemik /eɪˈsiːmɪk/ kelimesi "belirli bir anlamsal içeriği olmayan" veya "en küçük anlam birimi olmayan" anlamına gelir. Asemik yazının özgül olmamasıyla birlikte, okuyucunun doldurması ve yorumlaması için bırakılan bir anlam boşluğu ortaya çıkar. Bütün bunlar, soyut bir sanat eserinden anlam çıkarma yöntemine benzer. Asemik yazının kendisini soyut sanat gelenekleri arasında ayırdığı yer, asemik yazarın jestsel kısıtlamayı kullanması ve yazının çizgiler ve semboller gibi fiziksel özelliklerinin korunmasıdır. Asemik yazı, metin ve görüntüyü bir birlik içinde birleştiren ve ardından onu keyfi öznel yorumlara serbest bırakan melez bir sanat biçimidir. Sözel bağlam oluşturmak için yazmak yerine, serbest yazma veya kendi  için yazma ile karşılaştırılabilir. Asemik çalışmaların açık doğası, dilbilimsel anlayışta anlamın oluşmasına izin verir; asemik bir metin, okuyucunun doğal dilinden bağımsız olarak benzer bir şekilde "okunabilir". Aynı sembolizm için birden fazla anlam, asemik bir çalışma için başka bir olasılıktır, yani asemik yazı çok anlamlı olabilir veya sıfır anlama, sonsuz anlamlara sahip olabilir veya anlamı zamanla gelişebilir. Asemik eserler, asemik bir metnin nasıl çevrileceğine ve keşfedileceğine okuyucunun karar vermesine izin verir; bu anlamda okuyucu, asemik çalışmanın ortak yaratıcısı olur.

Biçimcilik yahut şekilcilik, biçim ve şekil dışında bir sanat eserinden geriye kalan bütün unsurların arka plana itildiği bir tutumu ifade eden sanat tarihsel bir kavramdır.
Resimde içerik, anlam, tarihsel veya sosyal bağlamdan ziyade renk, çizgi, şekil, doku ve diğer algısal yönler ile ilgili kompozisyon öğeleri üzerinde durur. Aynı şekilde mimarlıkta da işlev, yapı ve mekan gibi değerleri ikinci plana atarak, tasarım eylemini bütünüyle bir biçim yaratma uğraşına indirger. Postmodern mimarlık bilinçli olarak biçimci iken, modern mimarlık anlayışı çerçevesinde biçimcilik olumsuz bir anlamla yüklüdür.
Biçimcilik, bir sanat yapıtını anlamak için gereken her şeyin sanat yapıtının kendisinde yer aldığını öne sürer. Onun üretilişinin nedeni, tarihsel arka planı ve sanatçının yaşamı da dahil olmak üzere çalışmanın bağlamı, yani kavramsal yönü sanatsal ortamın kendisinin dışında ve bu nedenle ikincil öneme sahiptir.

Biçim işlevi takip eder
Op sanatı
Renk alanı resmi
Sert kenar resmi
Josef Albers
Soyut dışavurumculuk

Bruce Nauman (6 Aralık 1941, Fort Wayne, Indiana), çağdaş Amerikalı sanatçı. Heykel, fotoğraf, video, çizim ve performans alanında çalışmalar yapar.
Wisconsin-Madison Üniversitesinde matematik ve fizik, Kaliforniya, Davis Üniversitesinde ise William T. Wiley and Robert Arneson ile birlikte resim okudu. Wayne Thiebaud'ın asistanı olarak çalıştı ve 1966'da San Francisco Sanat Enstitüsü'nde ders vermeye başladı. 1968'de şarkıcı ve performans sanatçısı Meredith Monk'la tanıştı ve resim satımıyla uğraşan Leo Castelli'yle çalıştı. 1980'lerde New Mexico'ya taşındı.
1993 yılında heykeltıraş olarak seçkin eserler vermiş olması ve 20. yy. sanatına yaptığı olağanüstü katkılar nedeniyle Wolf Prize in Arts'a layık görüldü. 1999'da Venedik Bienalinde Altın Aslan ödülü kazandı. 2004'te Tate Modern'de Raw Materials adlı çalışmasını yarattı. Artfacts.net sitesi 2006 yılında Nauman'ı yaşayan sanatçılar içinde birinci sırada gösterdi. Sanatçıyı Gerhard Richter ve Robert Rauschenberg takip etti.
Nauman, en çok etkilendiği sanatçıların Samuel Beckett, Ludwig Wittgenstein, John Cage, Philip Glass, La Monte Young ve Meredith Monk olduğunu belirtir. Sanatçı, Process Art akımının üyesidir.
Sanatçı, 1989'dan beri, çağdaş ressamlardan Susan Rothenberg ile evlidir.

Biography, interviews, essays, artwork images and video clips 12 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from PBS series Art:21 -- Art in the Twenty-First Century - Season 1 (2001).
Setting a Good Corner, an interview, PBS 30 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bruce Nauman in artfacts 13 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bruce Nauman 22 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Tate Collection.

Cindy Sherman (d. 19 Ocak 1954, New Jersey), Amerikalı sanat fotoğrafçısı ve film yönetmeni.
Cindy Sherman'ın yüzlerce kendisini kullandığı kadın, hatta bazen de erkek canlandırması vardır, ancak bunların hiçbirisi Cindy Sherman'ın gerçek anlamda bir otoportresi değildir. Kendi deyişine göre Sherman fotoğrafları kadın stereotipleri ile ilgilenir, ancak bu sterotipler onun kadınları nasıl gördüğünü değil, erkeklerin kadınları nasıl gördüğünü yansıtır.
Glen Ridge, Essex County, New Jersey doğumlu Cindy Sherman, New York Eyalet Üniversitesi'nde sanat okudu. Üniversite yılarında kılık değiştirme ve makyaj ile görünüşünü değiştirerek otoportrelerini çekmeye başladı. 1977'de ulusal sanat bursu kazandıktan sonra New York'a yerleşen Sherman, 1977-1980 döneminde, filmlerde kadınlara verilen klişe rolleri sorgulayan, model olarak kendisini kullanarak fotoğrafladığı “Untitled Film Stills” (İsimsiz Film Kareleri) serisi ile sanat çevrelerinde tanındı. 1995 senesinde, bu çalışma MOMA (New York Modern Sanatlar Müzesi) tarafından bir milyon doların üzerinde bir fiyattan satın alındı, böylece Sherman'ın sanat dünyasındaki yeri de tartışmasız hale geldi. Kendisini de model olarak kullandığı daha sonraki çalışmalarında Sherman, erkek dergilerini, çocuk masallarını, moda dünyasını, sanat tarihindeki önemli imgeleri işledi. Son dönem işlerinde büyük boy renkli baskılarla vitrin mankenleri, tıbbi protezler, cinsel yardım araçları, plastik vücut parçaları, maskelerle hazırlanmış cinsel ilişki mizansenleri ya da kusmuk çöp resimleri gibi grotesk konulara yöneldi.
Sherman, fotoğrafı saf haliyle değil, bir kavramsal sanat malzemesi olarak kullanır. O bir fotoğrafçı değil, bir kavramsal sanatçı, bir gösteri sanatçısıdır. Malzemesiyse bulunduğu dönemin güncel fikir akımlarıdır. Sherman için 1970'lerin ve 1980'lerin kültürel ortamıyla biçimlenen bir uygulayıcıdır denilir. Gerçekten de yapıtlarında her zaman feminist bir söylemin varlığından bahsedebiliriz. Ancak herhangi bir dogmatik ideolojik tavra dayanan bir üretim sistemi yoktur, zira Sherman sanatının içeriğini sürekli olarak dönemin geçeli söylemlerine uydurarak güncel sanatın parçası olmayı bilmiştir. Dönemin moda kavramlarını ve akımlarını kullanmayı bilen Sherman, sürekli başvurduğu feminist izleğini feminizm anlayışındaki değişiklikler doğrultusunda yapıtlarına yansıttı. Cindy Sherman'a göre: "Cinsel organları kullanarak, sevimli ya da şok edici resimler etmek kolay... Zor olan acı keskin yine de açık seçik görüntü elde etmek.

(2004) Cindy Sherman: Centerfolds. Skarstedt Fine Art. ISBN 0-9709090-2-0.
(2003) Cindy Sherman: The Complete Untitled Film Stills. Museum of Modern Art. ISBN 0-87070-507-5.
(2002) Elisabeth Bronfen, et.al. Cindy Sherman: Photographic Works 1975-1995 (Paperback). Schirmer/Mosel. ISBN 3-88814-809-X.
(2001) Early Work of Cindy Sherman. Glenn Horowitz Bookseller. ISBN 0-9654020-3-7.
(2000) Leslie Sills, et.al. In Real Life: Six Women Photographers. Holiday House. ISBN 0-8234-1498-1.
(2000) Amanda Cruz, et.al. Cindy Sherman: Retrospective (Paperback). Thames & Hudson, ISBN 0-500-27987-X.
(1999) Essential, The: Cindy Sherman. Harry N. Abrams, Inc., ISBN 0-8109-5808-2.
(1999) Shelley Rice (ed.) Inverted Odysseys: Claude Cahun, Maya Deren, Cindy Sherman. MIT Press. ISBN 0-262-68106-4.

Claude Lévi-Strauss (d. 28 Kasım 1908; Brüksel, Belçika - ö. 30 Ekim 2009; Paris, Fransa), Fransız antropolog, etnolog ve yapısalcı antropolojinin en önemli ismi.

Claude Lévi-Strauss, Yahudi asıllı Fransız bir ailenin çocuğu olarak, 28 Kasım 1908 tarihinde Brüksel'de dünyaya geldi. Sanat eğitimi almış olan babası Raymond Lévi-Strauss, portre ressamlığı ile uğraşıyordu, annesi Emma Lévi-Strauss ise eğitimli bir ailedendi. Lévi-Strauss'un çocukluğu, Paris'te elit bir çevrede geçti. Babasının 1914 yılında I. Dünya Savaşı nedeniyle askere gidişinin sonrasında annesi ile birlikte Versay Başhahamı olan dedesi Emile Lévy ile yaşamaya başladı. Her ne kadar istemese de, Paris Sorbonne Üniversitesi'nde hukukbilimi ve felsefe okudu. O dönem Lévi-Strauss, Marx ve Freud'u keşfetti. León'da bir lisede iki yıl kadar ders verdikten sonra, 1935 yılında Sâo Paulo Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaya başladı. 1935'ten 1939'a kadar, Amozonlar'da Etnografik Elcilige el attı. II. Dünya Savaşından kısa süre önce Fransa'ya geri döndü. Gönüllü askerlik hizmetini yaptıktan sonra, New York'ta bir okulda ders vermek için, tekrar Fransa'yı terk etme kararı verdi. Burada Roman Jakobson ile tanıştı ve özellikle onun dilsel düşüncesinin etkisinde kaldı.

1944'te Fransız Dışişleri tarafından Fransa'ya çağrıldı ve ardından Fransız Konsolosluğunun Kültür Danışmanı olarak, yeni araştırmalarını tamamlayabilmesi icin New York'a gönderildi.
1949'da Paris'te Musée de l'Homme'un müdürlüğünü yaptı, 1959'dan 1982'deki emekliliğine kadar, Collège de France'da Sosyal antropoloji profesörü olarak görevde kaldı.

Descartes ve Sartre'a şiddetle karşı çıkan yapısalcılığın kurucusu ünlü Fransız antropologudur. Levi-Strauss'a göre, biz öncelikle bilinç değil de, dilin, kültürün ve eğitimin ürünü olan toplumsal yaratıklarız. Felsefeyi çokça meşgul eden özne-nesne ayrımı üzerinde hiç durmayan Levi-Strauss, yapısalcılığın bir bilim olduğunu söyler. Buna göre, yapısalcılık işe, insan etkinliğinin temel öğelerini, eylemleri ve sözleri sınıflayarak başlar ve daha sonra bu öğelerin nasıl birleştiğini inceler; yapısalcılık, bundan dolayı her tür insan etkinliğiyle ilgili nesnel yasalara ulaşmayı amaçlayan bilimsel bir araştırmadır.
Yapısalcılıkla ilgili fikirlerinin temelini Ferdinand de Saussure’un modelinden alan Levi Strauss, aynı zamanda kendisinden sonra gelen kuramcılara da önderlik etmiştir. Saussure yapısal analizi, "ezeli evrensel insan gerçeklerinin" keşfedilmesinde bir yöntem olarak sunmaktadır. Saussure Dil'i bir yapı olarak ele almakla, yani dili kendi içögelerinin işleyişi bakımdan değerlendirmekle bu yöntemi geliştirmiştir.
Levi-Strauss içinse, özellikle, evrensel insan gerçeklikleri, insan olma niteliği sayesinde bütün insanlar tarafından paylaşılır ve yapının her düzeyinde gözlemlenebilir hale gelmektedir. Levi-Strauss, kültürel alanı Saussure'ün yöntemiyle değerlendirmeye girişir. Tıpkı, bir göstergeler sistemi gibi ele alır Kültür olgusunu.
Yapının farklı düzeylerinde ele alınma biçimlerinden biri ise Levi-Strauss'un bu yapı taşları arasındaki ilişkilerin benzerlik ya da farklılık prensibi dahilinde "çift kutuplar" (binary pairs/binary oppositions) etrafında gerçekleşmesidir. Bu çiftler, farklı olmalarıyla Saussure'ün paradigmalar fikriyle ya da aynı olmalarıyla sentagmalar ile "değiştirilebilir" duruma gelmektedir. Levi Strauss'a göre üniteler ya da ögeler arasındaki ilişkiler çiftler aracılığıyla anlaşılabilir. Elmanın elma olduğunu armut ya da kavun ya da karpuz ya da çilek olmadığını bildiğiniz için söyleyebilirsiniz. Ama elmanın "ne" olduğunu elmayı bir başka ögeyle karşılaştırarak belirleyebilirsiniz. Levi Strauss için A'nın ya da B'nin ne olduğu değil, A ile B arasındaki ilişkiler önemlidir. Çünkü, yapısalcılık, bir şeyin başka bir şeyle ilişkisini temellendiren Sistemin ya da Yapı'nın kendisiyle ilgilidir esas olarak.

Les Structures élémentaires de la parenté (1949)
Race et histoire (1952) Irk ve Tarih
Tristes tropiques (1955) Hüzünlü Dönenceler
Anthropologie structurale (1958) Yapısal Antropoloji
Le Totemisme aujourdhui (1962)
La Pensée sauvage (1962) Yaban Düşünce
Mythologiques I-IV
Le Cru et le cuit, 1964
Du miel aux cendres, 1966
L'Origine des manières de table, 1968
L'Homme nu, 1971
Anthropologie structurale deux (1973)
La Voie des masques (1972)
Paroles donnés (1984)
Histoire de lynx (1991)
Regarder, écouter, lire (1993)
Myth and Meaning (1978); Mit ve Anlam, çev. Gökhan Yavuz Demir, İthaki Yayınları, Şubat 2013

 Vikisöz'de Claude Lévi-Strauss ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Claude Lévi-Strauss ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dasein, Almanca varoluş anlamına gelen ve Martin Heidegger tarafından Varlık ve Zaman adlı eserinde kullanılan bir terimdir. Heidegger'in asıl ilgi alanı "Varlığın Anlamı"dır; fakat bunun aslında özellikle insan varlığı için "Bazı varlıkların varlığının kipi" olduğunu söyler. Varlığın anlamı "Varoluş'un analizi" yoluyla keşfedilmelidir savını işler. Bu ona göre varlık konusunda Antik Yunan düşünürlerinden beri süregelen kördüğümü (bu kördüğüm hiç değilse Aristo'dan beri varlık yerine varlıkların tartışılmasından kaynaklanmaktadır) çözecek tek yoldur. Varlığa bir yaklaşım sağlayabilmek, şeylerin değil varlığın kipinin incelenmesine bağlıdır ve bize en açık olan varlık kipi kendi varlığımızdır yani varoluşumuzdur.
Terim ilk kez Alman filozof Karl Jaspers tarafından kullanılmıştır. Jaspers'e göre insan varlığının iki farklı düzeyinden birincisini, onun mekansal ve zamansal boyutunu tanımlar. Varlık veya nesneleşmiş insandır. Dasein toplum içindeki varlık, yerini başkasının alabileceği parçacıktır. Başkalarıyla ayrı durumda olma halini, kendisinde içsel yaşantının yerini dışsal kurumların ve dış düşüncelerin aldığı; kilisenin de partinin de kendisini, özgür değil, eşit yapmaya uğraştığı insan varlığını tanımlar.
Terimi kamuoyunda tanıtan ve Jaspers'in varoluş anlamına eklemeler yapan Heidegger'dir. Onun felsefesinde dasein belirli bir türden var oluştur. İnsan bireylerinin var olma tarzıdır. Heidegger'deki fark onun, varlığın kendisi için bir problem olması, var olmanın ne anlama geldiğini soran bireyin var oluşu olmasıdır. Modern çağın insanını bilinç varlığı olarak merkeze koyan özne felsefesine alternatif bir felsefenin temel kavramı olarak önermiştir. İnsan öz bilincinin ekseni etrafında dönemez; her şeye kendince bakar ve etki eder. Onu bozma gücüne sahip değildir. Daseini betimleyen üç temel vardır: 1. Olgusallık, 2. Kişinin amaçlı varlığını ve yapabileceklerini kavraması 3. İnsanın meşguliyetler içinde kendisini unutması ve bunun sonucunda has özelliklerini ve gerçek var oluşunu kaybetmesi.

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1698/18139.pdf 2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20121224195326/http://web.adu.edu.tr/user/mbal/metin_yayinlar/Heideggerin_Nazizmi_Tom_Rockmore.pdf
Heidegger'in Varoluşçu Antolojisi, Uludağ Üniversitesi 24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deneysel pop, geleneksel müzik sınırlarıyla kategorilendirilemeyen veya var olan popüler biçimleri yeni yönlere çekme gayreti gösteren bir pop müzik türüdür. Musique concrète, aleatorik müzik veya eklektizm gibi deneysel tekniklerini pop dokularıyla birleştirebilir. Sıklıkla, sesleri ve aranjmanları manipüle etmek için elektronik efektleri kullanılır ve her zaman aynı anda olmasa da kurgusunda ses-tabanlı ve nota-tabanlı çalışmaları bir araya getirebilir.
Müzik, yeni bir avangart çeşidi olarak deneysel caz ile beraber şekillendi. Bu süreçte birçok yeni müzisyen, var olan popüler müzikle beraber stüdyo bazlı kayıt girişimlerine kucak açtı. 1960'ların başında prodüktörler, söz yazarları ve mühendislerin müzik biçimleri, orkestrasyon, yapay reverb ve diğer efektlerle özgürce deneyler yapması oldukça sık görülen bir durumdu. 1960'ların sonu itibarıyla, fazlaca deneysel pop müzik veya bilinen pop müziklere entegre edilmiş deneysel tınılar genç dinleyiciler tarafından oldukça olumlu karşılandı. Bunu izleyen yıllarda, türü devam ettiren sanatçılar edebi olarak da deneysel bir geleneği sürdürdüler ve deneysellikle popülist bağıntılar arasında bir denge kurma çabası gösterdiler.

Yazar Bill Martin, "deneysel pop" teriminin kulağa "görünürde tezatlı" gelebileceğini, fakat yine de müziğini tanımlamak adına üç kriterin öne çıkarılabileceğini belirtir:

Var olan popüler biçimlerden kök salar
Bu biçimlerle denemeler yapar veya bu biçimlerin kullanımını esnetir
Bu biçimlerin sahip olduğu dinleyici kitlesini avangart tavırla bu yeni gelişmelere doğru çeker
Bazı sanatçılar musique concrète, aleatorik müzik veya eklektizm gibi deneysel tekniklerini pop normlarına entegre etme eğilimi gösterir. Sıklıkla, sesleri ve aranjmanları manipüle etmek için elektronik efektleri kullanılır. Müzikolog Leigh Landy'ye göre, deneysel pop kurguları, her zaman aynı anda olmasa da, ses bazlı ve nota bazlı çalışmaları bir araya getirir. Besteci Nico Muhly, deneysel pop dünyasını "ses dalgalarının bir araya gelişinin törenleri" olarak tanımlar.

Martin, deneysel popun deneysel caz ile hemen hemen aynı dönemde geliştiğini, ve zamanın koşullarından ve materyallerinden ilham alan "yeni bir tarz avangart" olarak ortaya çıktığını ifade eder. 1960'ların başında rock ve pop müzik alanlarında, prodüktörler, söz yazarları ve mühendislerin müzik biçimleri, orkestrasyon, yapay reverb ve diğer efektlerle özgürce deneyler yapması oldukça sık görülen bir durumdu. Bu örnekler arasında Phil Spector'un Wall of Sound'u ve Joe Meek'in The Tornados gibi oluşumlar için oluşturduğu ev yapımı elektronik ses efektleri yer almaktadır. Yazar Mark Brend'e göre, Meek'in I Hear a New World'ü (1960) birkaç yıl sonra ortaya çıkacak daha bilindik deneysel pop eserlerinin öncülüdür. Bunun yanında müzikolog Leigh Landy, Amerikalı besteci Frank Zappa'yı ilk deneysel pop müzisyenleri arasında gösterir.
Müzisyen David Grubbs, birçok genç müzisyenin "popüler müziğin sınırları içinde kaldıkları halde farklı uçlara yönelerek [John] Cage'in gölgesinden doğduklarını" belirtir. Grubbs buna ek olarak, Gallerli John Cale (daha sonra The Velvet Underground ile) ve Amerikalı Joseph Byrd'ü (daha sonra The United States of America ile) 1960'lar orasında rock grupları kurarak deneysel pop albümleri vermeye devam eden önemli avangart sanatçılar olarak addeder. Buna karşın, deneysel bestecilerle göz önündeki pop müzisyenleri arasında bir "körfez" varlığını sürdürmekteydi. Bunun kısmi sebeplerinden biri kayıt stüdyosunun üstlendiği roldü. Buna ilişkin, besteci Robert Ashley 1966'da şu demeci verdi: "Popüler müzisyenler olamayız, çünkü bu alanda oldukça heyecanlı şeyler oluyor. [...] Popüler müzik ile ilgili sevdiğim bir şey onları kaydediyor oluşlarıdır. Kaydediyorlar, kaydediyorlar, kaydediyorlar, kaydediyorlar! Kurnaz prodüktörler farklı teyplerdeki sihri kesip (gülüyor) ve onu peşi sıra dizerek bir bütün parça elde ediyor. Çok güzel, çünkü gerçekten işitsel bir sihir. [...] Bu sihrin var olmasına izin vermek adına yeni sosyal durumlar icat etmemiz gerek."

Müzik tarihçisi Lorenzo Candalaria, Amerikalı rock grubu The Beach Boys'u "1960'ların en deneysel ve yenilikçi gruplarından biri" olarak addetti. Grubun kurucusu ve lideri Brian Wilson, grup için büyük pop hitlerinden anlaşılmaz deneysel pop kompozisyonlarına kadar birçok şarkı yazıp besteledi. Yine Wilson'ın yazıp prodüktörlüğünü yaptığı 1966 teklileri "Good Vibrations", müzik listelerinin zirvesine çıkınca bir deneysel pop furyası çıktı; sanatçılar bu şarkıda olduğu gibi hızlı müzikal bağ değişiklikleri, yankı odası efektleri ve çapraşık armoniler kullanmaya başladı. Bunu yalın kayıtlardan oluşan Smiley Smile (1967) izledi. 2003'te Stylus Magazine, albümün "dönemin kibirli ve eli ağır psychedelia'sından farklı olarak dinleyicileri uyuşturucu etkisi altında bir samimiyetle kucakladığını ve bu yüzden Smiley Smile'ın halen günümüzün daha deneysel popuyla güzelce aktığını" yazdı.
Sanatçı Duggie Fields'a göre, Syd Barret önderliğindeki Pink Floyd deneysel pop dünyasındaki örneklerinden biriydi. Londra'daki yeraltı müzik mekanı UFO Club, deneysel pop grupları için bir vaha görevi üstlenmekteydi ve Pink Floyd da burada ilk önemli başarlarını elde etti. The New York Times'a göre Barrett ve daha sonraki solo albümleri "deneysel pop müzisyenleri için bir mihenktaşı" olmuştu. 1960'lar sonu itibarıyla, oldukça deneyselleşen pop müzik veya tipik pop müziği fikrini genişleten müzikler, genç dinleyiciler tarafından olumlu karşılandı. Kültür denemecisi Gerald Lyn Early, bu durumu Cream, Traffic, Blood, Sweat & Tears ve "elbette" The Beatles'a atfeder. Baterist John Densmore, ona göre "görünüşte yapılacak her şeyi yapmış" olan The Beatles albümü Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band'i (1967) dinleyene kadar The Doors'un deneysel popun en ileri seviyesinde durduğunu düşünmekteydi. Martin, The Rolling Stones'un Their Satanic Majesties Request'iyle (1967) birlikte, The Beatles'ın Sgt. Pepper albümünün deneysel pop alanında, daha sonraları Jimi Hendrix, Jethro Tull ve The Who'nun Tommy'sini (1968) içine alacak bir alan açtığını yazar. Sgt. Pepper öncesinde, Gary Usher ve Curt Boettcher, klasik müzik ve avangart sanata ilgi duyan Los Angeles bazlı iki söz yazarı/prodüktördü. Daha sonraları sunshine pop'un demirbaşı kabul edilen Present Tense (1968) için birlikte çalıştılar. Albüm, stüdyo grubu Sagittarius adlı gruba atfedilmektedir ve The A.V. Club'dan Noel Murray'e göre bu grup bir "deneysel pop grubu" idi.

Yazar Pascal Bussy'ye göre Can ve Kraftwerk gibi Alman krautrock grupları 1970'lerde deneysel ve pop müziğin arasındaki boşluğu başarıyla doldurmaktaydı. The New York Times'a göreyse Kraftwerk, Radio-Activity (1976) ve Trans-Europe Express (1977) albümleriyle bir "deneysel pop hassasiyeti" geliştirmişti. Yazar Owen Hatherley, 1970'ler ve 80'ler döneminde Birleşik Krallık'ta bir "edebi-deneysel pop geleneği"nin sürdüğünü işaret eder. Roxy Music, The Smiths, The Associates ve Pet Shop Boys gibi gruplarla kendini gösteren bu akım, "cinsellik ile edebi kültürü, gösterişli performans ile yalın dürüstlüğü, kızışmış hırs ile sınıf gücenikliğini dengede tutmaya çalışarak elde ettiklerini deneysellikle popülist bağıntı arasında bir denge kurmada kullanıyordu."

1970'lerde eski Roxy Music üyesi müzisyen Brian Eno'nun yaptığı çalışmalar, Leigh Landy tarafından "deneysel pop camiasındaki gelişmeleri uygulayarak kendine özgü bir deneysel pop nişi oluşturan ve bu bakımdan örnek teşkil eden çalışmalar" olarak tanımlanmıştır. 1973'te Roxy Music'ten ayrıldıktan sonra, Eno bir dizi solo albüm yayımlayarak kendine ait ambient, pop ve elektronik müzik fikirlerini geliştirmeyi sürdürdü. Pop müzisyeni Scott Miller'a göre Eno, zamanının "en başarılı" deneysel pop sanatçılarındandı ve onun başarısının altında sadece tuhaf veya farklı olma amacından ziyade karar noktaları arasında kurduğu bilimdi (bakınız 'Oblik Stratejiler'. Nooga dergisinden Joshua Pickard, Eno'nun Before and After Science (1977) albümünü "deneysel pop berraklığı [...] 1973 çıkışlı Here Come the Warm Jets albümünden beri Eno'nun üzerinde çalıştığı tınının zirve noktası" şeklinde tanımladı. Roxy Music üyeleri, Free, Fairport Convention, Can ve Cluster, sözü geçen albümde  stüdyo müzisyenleri olarak yer alırken Phil Collins bir parçada bateri çalıyordu. The Quietus dergisinden Gary Mills, Collins'in çıkış teklisi "In the Air Tonight"ı (1981) yayımlandığı dönemde "deneysel popun öncüsü" şeklinde tanımlayarak, şarkıyı "Brian Eno ve Peter Gabriel'in sıra dışı stüdyo tercihlerinden esinlenen acayip rock klasiği" olarak addeder. Landy, Eno ve David Byrne gibi deneysel pop müzisyenlerinin var olan kayıtlar üzerinden, farklı tarzları bir araya getirerek parçalar üretme eğiliminde olduğunu söyler. Bu teknik ikilinin 1981 albümü My Life in the Bush of Ghosts'ta görülmektedir.

The New York Times'tan Will Hermes, Laurie Anderson'ı bir deneysel pop öncüsü olarak gösterir ve sanatçının ünlü şarkısı "O Superman"i (1981) "elektronik olarak işlenmiş güfte dizesi kullanarak anaç yardımseverliği modern tüzel devletle buluşturan olağandışı bir new wave hiti" olarak tanımlar. The Guardian'daki yazısında Jason Cowley Britanyalı şarkıcı ve söz yazarı Kate Bush'u "deneysel pop müzik alanında muhteşem netlikte bir sanatçı" olarak tanımlar.  Paste Magazine, My Bloody Valentine'ın 1988 albümü Isn't Anything'i "sert, girdaplı gitar tonları ve güzel uyumsuz bozulmuşluk" yoluyla deneysel pop estetiği ortaya çıkardığını ve bunun daha sonraları shoegazing adı verilecek türe evrildiğini yazar. Martin, özellikle Public Enemy ve KRS-One gibi hip hop müzik sanatçılarının yeni bir deneysel pop biçimi olarak ortaya çıktığını belirtir. Ona göre bu sanatçılar sanatsal ve siyasi yenilikçiliği yeni bir potada erittiler.

Solo kariyerine 1990'larda başlayan İzlandalı şarkıcı Björk, The Guardian'dan Michael Cragg tarafından "deneysel popun kraliçesi" olarak adlandırılır. Evan L. Hanlon'ın Animal Collective albümü Strawberry Jam (2007) için yaptığı incelemede

Deneysel rock ya da avangart rock, rock'ın tipik elemanları üzerinde deneyselliğe gidilen bir müzik türüdür. Deneysel rock, aynı zamanda genel kompozisyon ve performans tekniklerinin sınırlarını zorlayan bir özelliğe sahiptir.
Deneysel rock müzisyenleri aynı zamanda müziklerini; geleneksel olmayan zaman ölçüleriyle, alternatif enstrüman akorlarıyla, alışılmamış harmoniler, besteleme teknikleri, deneysel sözleri, diğer müzik tarzlarından öğeler, vokal stilleri, enstrümantal efektler veya el yapımı özel deneysel enstrümanlarla özelleştirebilmektedir.
Allmusic'e göre "deneysel rock, 'verse-chorus-verse' standardı ile yazılmış müziğin tam tersidir."
The Velvet Underground'un ve Frank Zappa'nın öncülüğünü yaptığı bu müzik türü, progresif rock'ın, endüstriyel müziğin ve elektronik müziğin ortaya çıkmasına katkı sağlamış; Sonic Youth, Half Japanese, Nirvana, Pixies, Radiohead, Pere Ubu ve Deerhunter gibi birçok alternatif müzik grubunu etkilemiştir.

Deneysel rock'daki tipik özellikler arasında şunlar vardır:

Gayri geleneksel teknikler: Yenilikçi ve kimi zaman uygunsuz enstrüman çalma teknikleri.
Hazırlanmış enstrümanlar: Alternatif bir biçimde akordlanmış ya da modifiye edilmiş enstrümanlar.
Görülmemiş vokal teknikleri — Popüler müzikte genelde benzerine rastlanmayan vokal türleri. Buna örnek olarak inleme, çığlık, using brutal vokal, uluma ya da klik sesi çıkarma verilebilir.
Batı müziğine ait olmayan enstrümanların, akordların, ritmlerin ya da gamların kullanılması.
Çöp kutuları, telefon zili ya da kapı çarpmaları gibi geleneksel müzikal enstrümanlardan gelmeyen seslerin kullanılması.
Sesin yüksekliği gibi özellikleriyle bilinçli bir şekilde oynanması.
Belli bir tını yaratmak ya da mümkün teknikleri keşfetmek için yeni müzik enstrümanlarının yaratılması.
Uyumsuzluk, ahenksizlik ve gürültünün kullanılması
Deneysel rock aynı zamanda 20. yüzyıl klasik müziğinden de oldukça etkilenmiştir.

Dimitris Lyacos, (Δημήτρης Λυάκος; 19 Ekim 1966), Yunan şair ve oyun yazarıdır. Poena Damni üçlemesi, 21. yüzyıl postmodern edebiyatının en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Lyacos'un çalışmasını, türe meydan okuyan formu ve avangard  edebi gelenek temalarının ritüel, din, felsefe ve antropoloji unsurlarıyla birleşimi karakterize eder. Üçleme, Batı Kanonu'nun temel motiflerinden bazılarını yansıtan kırık bir anlatıda nesir, drama ve şiir arasında geçiş yapar. İki yüz sayfayı geçmeyen bu metnin tamamlanması otuz yıl sürmüştür - çalışmanın tamamlanması otuz yıllık bir süre aldı, bu dönemde farklı baskılarda revize edilmiş ve yeniden yayınlanmış ve günah keçisi, görev, ölülerin geri dönüşü, kurtuluş, fiziksel ıstırap, akıl hastalığı gibi kavramlar etrafında kurgulanmıştır. Lyacos'un karakterleri her zaman toplumdan bu kadar uzaktadır, [9] Z213: Exit in anlatıcısı gibi mesafelidir. Poena Damni, Gabriel Garcia Marquez ve Thomas Pynchon gibi yazarların eserleriyle birlikte anılmaktadır “mutsuzluk alegorisi” olarak yorumlanmıştır.

Resmî site
Sullivan, Shorsha. "Results for 'lyacos'". Worldcat.org. 22 Eylül 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Temmuz 2013. 
(Yunanca İngilizce altyazılı) bir video 22 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. YouTube'da

Dogma 95, 13 Mart 1995 tarihinde Danimarkalı film yönetmenleri Lars von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından başlatılmış avangart film yapım hareketidir. Bu hareket daha sonra Kristian Levring ve Søren Kragh-Jacobsen'in de katılımıyla Dogme 95 Collective veya the Dogme Brethren olarak bilinen oluşuma dönüşmüştür. Hareket 2005 yılında kurucuları tarafından feshedilmiştir.

Dogma 95 hareketi Lars von Trier ve Thomas Vinterberg tarafından yazılan bir manifesto ve ona eşlik eden bir antla başlamıştır. Manifesto François Truffaut'nun, 1954 yılında Cahiers du cinéma dergisinde kaleme aldığı "Une certaine tendance du cinéma français" adlı makaleyle açık benzerlikler taşır.
Thomas Vinterberg'in 1998 tarihli The Celebration filmi Dogma 95 hareketinin ilk filmi olarak kabul edilir.
Dogma 95 tarafından belirlenen kurallar:

Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. (Hikâye özel bir sahne donanımı gerektiriyorsa, stüdyo dışında bu donanıma uygun bir mekân seçilmelidir.)
Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. (Sahne içinde üretiliyor olmadığı sürece müzik kullanılmamalıdır.)
Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. (Film, kameranın durduğu yerde çekilmemeli; kamera filmin olduğu yerde olmalıdır.)
Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. (Eğer çekilecek olan sahnede filmin pozlandırması için çok az bir ışık söz konusuysa, sahne kesilmeli ya da tek bir lamba kameraya iliştirilmelidir.)
Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır.
Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.)
Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.)
Tür filmleri kabul edilemez.
Film formatı 35 mm (Academy standardı) olmalıdır.
Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.
Ayrıca yönetmen, kişisel adlardan sakınacağına, artık sanatçı olmadığına, anları bütünden daha önemli gördüğü gibi, bir 'iş' yaratmaktan kaçınacağına, en büyük hedefinin karakterlerinden ve ortamdan gerçeği açıkça çıkarmak olacağına ve bunu elinden geldiğince iyi tadlarla estetik faktörler pahasına yapacağına and içer.

The Celebration (Orijinal ismi "Festen", Danimarka, 1998)
The Idiots (Orijinal ismi "Idioterne", Danimarka, 1998)
Mifunes Sidste Sang (int. Mifune's Last Song) (Danimarka, 1999)
The King is Alive (Danimarka, 2000)
Lovers (Fransa, 1999)
Julien Donkey-Boy (ABD, 1999)
Interview (Kuzey Kore, 2000)
Fuckland (Arjantin, 2000)
Babylon (İsveç, 2001)
Chetzemoka's Curse (USA, 2001)
Diapason (İtalya, 2001)
Italiensk For Begyndere (Danimarka, 2000)
Amerikana (ABD, 2001)
Joy Ride (İsviçre, 2001)
Camera (film) (ABD, 2000)
Bad Actors (ABD, 2000)
Reunion (film) (ABD, 2001)
Et Rigtigt Menneske (Danimarka, 2001)
Når Nettene Blir Lange (Norveç, 2000)
Strass (Balçika, 2001)
En Kærlighedshistorie (Danimarka, 2001)
Era Outra Vez (İspanya, 2000)
Resin (film) (ABD, 2001)
Security, Colorado (ABD, 2001)
Converging With Angels (ABD, 2002)
The Sparkle Room (ABD, 2001)
Come Now (ABD)
Elsker Dig For Evigt (Danimarka, 2002)
The Bread Basket (ABD, 2002)
Dias De Boda (İspanya, 2002)
El Desenlace (İspanya, 2004)
Se Til Venstre, Der Er En Svensker (Danimarka, 2003)
Residencia (Şili, 2004)
Forbrydelser (Danimarka, 2004)
Cosi x Caso (İtalya, 2004)
Amateur Dramatics (film) (ABD/Danimarka)
Gypo (ABD, 2005)
Mere Players (ABD)
el ultimo lector (Meksika)
Lazy Sunday Afternoons (İngiltere)
Lonely Child (Kanada, 2005)
DarshaN (ABD)
11:09 (ABD)
Vince Conway (İngiltere)
Regret Regrets (ABD)
Perspective (İngiltere)
Godinne van die Grondpad (Kuzay Afrika)
Giles sucks (Lüksemburg)
Michelle, Gilles, Kim (Lüksemburg)
autobahne (Türkiye)
A Cool Day in August (ABD)
Shaolin Warrior (film) (ABD)
Chip Off the Ol' Blockbuster (ABD)
Et rigtigt menneske (Danimarka)
Picnic and a stroll (ABD)
To be announced (Avustralya)
Bugbusters (Almanya)
Carpe Diem (film) (Avustralya)
Colori (İtalya)
D. (film) (İtalya)
Evoque - Reality Show (İtalya)
A Promise (film) (ABD)
Abortion (film) (ABD)
Water Wine (Kanada)
The Smokestack Wager (Kanada)
Work all day (Kanada)
Premier (film) (Macaristan)
DOGumentario ITALIA (İtalya)
Tenderete (İspanya)
Funerale di Famiglia (İtalya)
Beauty and The Hitman (Danimarka)
Heaven and... (Danimarka)
Does it hurt? (Makedonya)
Frankie (film) (İngliltere)
The pompoulous adventures of fratases cubilotes (İspanya)
Los perritos (Meksika)
R.U.M.B.A (Kolombiya)
One of These Mornings (İskoçya)
l'interprétention (Fransa)
A Woman Under the Influence (film) (ABD)
Untitled Dogme (ABD)
Nobody Wants Your Film (ABD)
Türev (film) (Türkiye, 2005)
10?, (ABD, 2006)
Dört Sıvı: Kan (Türkiye, 2011)
Femme (Türkiye, 2012)

Resmî site
Dogme95 üzerine bir okuma sayfası
Portekizce bilgiler

Don Richard DeLillo (d. 20 Kasım 1936, New York), Amerikalı yazar. 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyılın başı Amerikan yaşamından ayrıntılı portreler çizen romanlarıyla tanınır. New York'un dışında yaşamaktadır.
New York'ta bulunan Bronx'ta İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1958'de Fordham Üniversitesi'nden mezun oldu.
Gençken pek ilgilenmediği edebiyata, bir yaz park görevlisi olarak çalıştığı sıralarda ilgi duymaya başladı. Bu dönem, araçların park etmesini bekleyerek geçirdiği uzun saatlerde kitap okumayı alışkanlık edindi. Fordham Üniversitesi'nden mezuniyetinin ardından yayın alanında iş bulamadığından, reklam sektöründe çalışmaya başladı. 5 yıl Ogilvy & Mather ajansında metin yazarlığı yaptı. Kendi deyimiyle, "yazmak için değil, yalnızca orada çalışmak istemediği için, yani ayrılmış olmak için" işinden ayrıldı.
İlk romanı Americana 1971'de basıldı ve eleştirel başarı kazandı. 1970'lerin başında birkaç yıl Yunanistan'da yaşadı, burada The Names adlı romanını yazdı. Eleştirmenlerden aldığı övgülere rağmen, 1985'te National Book Award kazanan White Noise romanının yayımlanmasına dek geniş okuyucu kitlesiyle buluşamadı. En büyük başarısını baş yapıtı sayılan ve 1997'de basılan Underworld ile elde etti.
1999'da Jerusalem Prize'ı kazandı. Yazar, modern eleştirmenlerce, edebiyatta postmodernizmin ana figürlerinden biri kabul edilir.

Americana (1971)
End Zone (1972)
Great Jones Street (1973)
Ratner's Star (1976)
Players (1977)
Running Dog (1978)
Amazons (1980) ("Cleo Birdwell" takma adıyla.)
The Names (1982)
White Noise (1985)
Libra (1988)
Mao II (1991)
Underworld (1997) (see also Pafko at the Wall, the prologue of Underworld which was published separately in 2001)
The Body Artist (2001)
Cosmopolis (2003)
Falling Man (2007)

The Day Room (first production 1986)
Valparaiso (first production 1999)
Love-Lies-Bleeding (first production 2005)
The Word for Snow (first production in 2007)

Game 6 (2005)

Bloom, Harold (ed.), Don DeLillo (Bloom's Major Novelists), Chelsea House, 2003.
Boxall, Peter, Don DeLillo: The Possibility of Fiction, Routledge, 2006.
Civello, Paul, American Literary Naturalism and its Twentieth-century Transformations: Frank Norris, Ernest Hemingway, Don DeLillo, University of Georgia Press, 1994.
Cowart, David, Don DeLillo - The Physics of Language, University of Georgia Press, 2002.
Dewey, Joseph, Beyond Grief and Nothing: A Reading of Don DeLillo, University of South Carolina Press, 2006.
Dewey, Joseph (ed.), Kellman, Steven G. (ed.), Malin, Irving (ed.), Underwords: Perspectives on Don DeLillo's Underworld, University of Delaware Press, 2002.
Duvall, John, Don DeLillo's Underworld: A Reader's Guide, Continuum International Publishing Group, 2002.
Engles, Tim (ed.), Duvall, John (ed.),Approaches to Teaching DeLillo's White Noise, Modern Language Association Press, 2006.
Halldorson, Stephanie, The Hero in Contemporary American Fiction: The Works of Saul Bellow and Don DeLillo, 2007.
Hantke, Steffen, Conspiracy and Paranoia in Contemporary American Fiction: The works of Don DeLillo and Joseph McElroy, Peter Lang Publishing, 1994.
Kavadlo, Jesse, Don DeLillo: Balance at the Edge of Belief, Peter Lang Publishing, 2004.
Keesey, Douglas, Don DeLillo, Macmillan, 1993.
LeClair, Tom In the Loop - Don DeLillo and the Systems Novel, University of Illinois Press, 1987.
Lentricchia, Frank (ed.), Introducing Don DeLillo, Duke University Press, 1991.
Lentricchia, Frank (ed.), New Essays on White Noise, Cambridge University Press, 1991.
Orr, Leonard, White Noise: A Reader's Guide Continuum International Publishing Group, 2003.
Osteen, Mark American Magic and Dread: Don DeLillo's Dialogue with Culture, University of Pennsylvania Press, 2000.
Ruppersburg, Hugh (ed.), Engles, Tim (ed.), Critical Essays on Don DeLillo, G.K. Hall, 2000.
Weinstein, Arnold, Nobody's Home: Speech, Self, and Place in American Fiction From Hawthorne to DeLillo, Oxford University Press, 1993.

Intensity of a Plot Guernica. - Bir röportajı.
Don DeLillo: An Annotated Bibliography 16 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Don DeLillo 21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The Literary Encyclopedia.

Edmund Gustav Albrecht Husserl (8 Nisan 1859 – 27 Nisan 1938), fenomenoloji okulunu kuran Yahudi kökenli Alman filozoftur. İlk çalışmalarında, mantıkta tarihselcilik ve psikolojizm hakkında yönelimsellik analizlerine dayanan eleştirel incelemelerde bulundu. Olgun dönem çalışmalarında ise, fenomenolojik indirgeme denilen sistematik bir temel bilim geliştirmeye teşebbüs etti. Transandantal bilincin, tüm olası bilginin sınırlarını belirlediğini savunan Husserl, fenomenolojiyi transandantal - idealist bir felsefe olarak yeniden tanımladı. Husserl düşüncesiyle 20. yüzyıl felsefesini derinden etkiledi ve günümüzde hâlen çağdaş felsefe ve ötesinde önemli bir figür olmaya devam ediyor.
Karl Weierstrass ve Leo Königsberger'den matematik, Franz Brentano ve Carl Stumpf'tan felsefe dersleri aldı. 1887'den itibaren Privatdotzen olarak Halle'de, 1901'den itibaren öğretim üyesi olarak önce Göttingen'de sonra 1916'dan itibaren de Freiburg, 1928'deki emekliliğine kadar felsefe hocalığı yaptı. Berlin ve Viyana'da matematik, fizik, astronomi, felsefe eğitimi aldı. 1882'de Viyana Üniversitesi'nde matematik doktorası yaptı. Emekliliğinden sonra da üretkenliğini sürdürdü. 1933'te Yahudi bir aileye doğmuş biri olarak ırkçı yasalar dolayısıyla Freiburg Üniversitesi kütüphanesinden kovuldu, birkaç ay içerisinde de Alman Akademisi'nden ayrıldı.

Bugün Çekya'da Prostějov adıyla bilinen, o dönem Avusturya İmparatorluğu'na bağlı Moravya Markgraflık'ındaki Proßnitz şehrinde Husserl, 1859'da doğdu. Dört kardeşin ikincisi olarak Yahudi bir ailede doğdu. Babası bir şapkacıydı. Husserl'in çocukluğu seküler bir ilkokulda okuduğu  Prostějov'da geçti. Sonra, Realgymnasium' da okumak için Viyana'ya, ardından Staatsgymnasium için Olomouc'a gitti.
1876'dan 1878'e kadar Leipzig Üniversitesi'nde matematik, fizik ve astronomi okudu. Orada, modern psikolojinin kurucularından olan Wilhel Wundt'un verdiği felsefe derslerinden ilham aldı. 1878'de Fredrick William Üniversitesi için Berlin'e taşındı (günümüzde Berlin Humbolt-Üniversitesi); burada Leopold Kronecker ve meşhur Karl Weiestrass altında matematik okumaya devam etti. O zamanlar Franz Brentano'nun eski bir felsefe öğrencisi olan, sonra da Çekoslavakya'nın ilk cumhurbaşkanı olacak Thomas Masaryk'i mentor olarak benimsedi. Buradayken, ayrıca, Friedrich Paulsen'in felsefe derslerine de katıldı. 1881'de, Weiestrass'ın eski bir öğrencisi olan Leo Köningsberger'in danışmanlığında matematik çalışmalarına devam etmek için Viyana Üniversitesi'ne geçti. 1883'te Viyana'da Beiträge zur Variationsrechnung (Değişim Kalkülüsüne Katkılar) isimli çalışmasıyla doktorasını aldı.
Babası Adolf 1884'te vefat etmişti. Görünüşe bakılırsa Husserl, yirmili yaşlarında Yeni Ahit ile aşina olması sebebiyle 1886'da Lutheran Kilise'de vaftiz edilmek istemiştir. Herbert Spiegelberg şöyle yazar: "Zamanının akademik dünyasındakiler gibi kendi günlük hayatında doğrudan dini bir pratik hiç bulunmamış olsa da Husserl sahih tüm diğer tecrübeler gibi din fenomenine karşı da zihnini açık tutmuştur." Bazen Husserl kendisine ahlaki bir "yenileme"yi görev bilmiştir. Her ne kadar her şeyde radikal ve rasyonel bir otonomiyi azimle savunmuş olsa da Husserl "Tanrı'nın iradesi doğrultusunda yeni felsefe ve bilim biçimleri bulmak istidadı hatta ve hatta ve görev"inden bahsedebilmektedir.
Matematik doktorasını müteakiben Husserl Karl Weiestrass'ın asistanı olarak çalışmak üzere Berlin'e geri döndü. Fakat Husserl felsefe ile uğraşmak arzusunu çoktan içinde duyuyordu. Profesör Weiestrass'ın feci derecede hastalanmasıyla Viyana'ya dönmek imkanını elde eden Husserl, orada dikkatini felsefe üzerinde yoğunlaştırdı. 1884'te Viyana Üniversitesi'nde Franz Brentano'nun felsefe ve felsefi psikoloji dersleri vesilesiyle Bernard Bolzano, Hermann Lotze, J. Stuart Mill ve David Hume'un metinleriyle tanıştı. Husserl hayatını felsefeye adama kararında Brentano'dan ciddi derecede etkilenmiştir, nitekim, mesela yönelimsellik kavramı bakımından, Brentano en tesirli figür olarak sıkça anılmıştır. İki yıl sonra, 1886'da, akademik tavsiye doğrultusunda Husserl, Brentano'nun eski öğrencisi olan Carl Stumpf'u takip ederek üniversite seviyesinde hocalık yapmak yetkisi için gereken habilitasyonu almak amacıyla Halle Üniversitesine gitti. 1887'de Stumpf'un danışmanlığında Über den Begriff der Zahl (Sayı Kavramı Üzerine) isimli tezini yazdı, nitekim bu metin Husserl'in ilk önemli çalışması olan Philosophie der Arithmetik'in (Aritmetik Felsefesi) temelini teşkil etmekteydi.
1887'de Husserl, Malvine Steinschneider ile 50 yılı aşacak bir evliliğe imza attı. 1892'de kızları Elizabeth, 93'te oğulları Gerhart ve 94'te de ikinci oğulları Wolfgang doğdu. Elizabeth 1922'de, Gerhart 1923'te evlendi; fakat Wolfgang 1. Dünya Savaşı'nda öldü. Gerhart karşılaştırmalı hukuk konusunda katkıları bulunan bir hukuk filozofu olmuş, Birleşik Devletler'de ve savaştan sonra da Avusturya'da hocalık yapmıştır.

Husserl'de her zaman felsefeye yeni bir yön çizme eğilimi olduğu belirtilebilir, çünkü onun düşüncesine göre felsefe her tür sonradan inşa edilmiş kurgusal bağıntıdan ayrı olarak kendini özsel olarak temellendirmelidir. Husserl Hegelcilik'in etkisini yitirdiği ve Yeni-Kantçılık'ın akademilerde etkili bir güç haline geldiği bir dönemde felsefeye yeni bir yön verme çabasında oldu. Felsefe içerisinde tüm metafizik spekülasyonlardan ve bilimci önyargılardan sıyrılmayı arzu eden yepyeni bir başlangıç yapmaya ve bu hayli emek isteyen başlangıca uygun, pekin bir felsefe sistematiği oluşturmaya yöneldi ve fenomenoloji olarak bilinen felsefe hareketinin temellerini attı. Göttingen Üniversitesi'inde verdiği beş dersi Türkçeye çevrilmiştir. Bu metin "Mantık Araştırmaları"  ile "İdeler" adlı eserleri arasındaki bir döneme aittir ve Husserl'in "transandantal" bir fenomenolojiye geçişini mümkün kılan anahtar kavram "indirgeme"nin(Reduktion) ilk belirdiği yazılardan biridir.
Her ne kadar başka filozoflarda da fenomenolojik kavrayışa ortak  bir takım felsefi kaygılar görmekteysek de, özgün ve özgürleştirici bir felsefi hareket olarak fenomenoloji ilk kez Husserl tarafından, felsefeyi pekin bir inceleme yöntemi olarak kurmak amacıyla kullanıldı. Husserl'ın fenomenolojisinde, çıkış noktası olarak hocası Franz Brentano'nun belirleyici bir rolü vardır. Husserl, kendi fenomenolojik yöntemini dayandırdığı "yönelimsellik" fikrini Brentano'dan alır ve onu geliştirmek suretiyle hocasında mevcut olmayan özgün bir yönelimsellik anlayışı sunar.
Husserl'in amacı her şeyden önce, felsefeyi  tabansız önyargılarından kurtarıp ayakları yere sağlam basan bir araştırma yapısına kavuşturmaktır. Bu yaklaşıma uygun olarak, kendisinden önce aynı fikre sahip olan düşünürler gibi, o da belirli bir özgül yöntemle felsefenin bağımsız bir varlık alanına sahip olduğu fikrinden hareket etti. Bu özgül varlık alanı elbette fenomenlerden oluşmaktaydı. Ki, bunlar bilinen anlamda "gerçek" nesnelerden oluşmamaktadır, yani sadece tikel deneyim ve ampirik duyu verisi ile bilinen şeyler değildir. Felsefenin görevi, fenomenler dünyasına girmek ve orada şeylerin özsel yapısını görüp anlamaktır. Fenomenolojik yöntem bu noktada devreye girer. Buna göre belirli bir varlık yorumu ışığında fiziki ve "gerçek" bir biçimde tek-yanlı kavranan nesne ve özne parantez içine alınır, yeni ve köklü bir öznellik alanına geri dönülür, onun bağlılaşığı olarak da yeni bir nesnel kutup keşfedilir. Bakış açısında gerçekleşen bu değişiklik fenomenoloji için şeylerin özüne erişim izni veren bir metodolojik başlangıç işlevi görür.
Özetle, özgül bir felsefe disiplini olarak Fenomenoloji'nin kurucusu Husserl'dir. Heidegger, Merleau-Ponty ve Sartre gibi varoluşçu felsefecileri derinden etkilemiş olmanın yanı sıra, daha sonradan Foucault ve Jacques Derrida gibi yirminci yüzyılın ikinci yarısında etkilerini hissettiren felsefecilerin düşüncesinde de önemli bir rol oynayacaktır.

Fenomenoloji Üzerine Beş Ders, E.Husserl, Bilim ve Sanat Yayınları.
Kesin Bilim Olarak Felsefe, E.Husserl, Türkiye Felsefe Kurumu.
Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe, E.Husserl, Afa Yayınları, 1994.

Edmund Husserl Felsefesinde Mantık, Ahmet İnam, Vadi yayınları.
Edmund Husserl'de Başkasının Ben'i Sorunu, Nermi Uygur, YKY.

Eklektisizm (Yun. Yunanca: ἐκλεκτός, eklektos, „seçilmiş“), farklı felsefî veya sanat sistemlerinden alınan unsurların yeni bir sistem içinde yeniden kullanılmasıdır. Sanattaki farklı çağ ve üsluplardan seçilip devşirilen unsurların yeni bir tasarım, ürün ya da düşünce akımı oluşturmak için ele alınması olgusunu ifade eder.
Eklektisizm kelimesinin kökü olan eklektik kelimesi, genellikle bir sisteme ait olan veya tek başına anlam ifade eden unsurların birden fazlasını toparlayarak meydana getirilen yeni sistem veya sistemler anlamına gelmektedir. Dinde ve sair düşünce akımlarında eklektisizmin negatif bir manası vardır. Türkçede "eklemek-takmak " anlamına gelen bu kelime, Lidya dilinde "Lidce: eklektikos" veya tam olarak "yine takmak" anlamına karşılık gelen "Lidce: eklegein" kelimelerinden türemiştir.
Eklektisizm, 19. yüzyılda çok yaygın bir biçimde görülür. Bununla birlikte eklektisizm bir üslup değil, bir davranış şekli olarak değerlendirilmelidir. Ancak farklı eklektisist üsluplardan söz edilebilir. Bu üslupların hepsinde davranış biçimi ortak olduğu hâlde şeklî malzemenin de değiştiği çağ ya da üslup ve bunların yeniden sistemleştirilişi farklıdır.

Emmanuel Levinas (12 Ocak 1906, Kovno - 25 Aralık 1995, Clichy), Yahudi felsefesi, varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Litvanya Yahudileri kökenli Fransız filozoftur.

Emmanuel Levinas, 1906 yılında o dönem Rus İmparatorluğu sınırları içerisinde bulunan, günümüzde ise Litvanya'nın bir şehri olan Kovno'da doğdu. Orta öğrenimini Litvanya ve Rusya'da tamamlayan Levinas, 1923-30 yılları arasında Fransa Strazburg'da felsefe eğitimi aldı. Buradaki eğitimi sırasında Maurice Blanchot ile tanıştı. 1928-29'da Almanya, Fribourg'da Husserl ve Heidegger'in derslerine katıldı. 1930 yılında Fransa vatandaşlığına geçen Levinas, sırasıyla Poitiers, Paris-Nanterre, Sorbonne üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı.

Levinas'ın felsefesi genel olarak iki temel kaynaktan beslenir. İlki Edmund Husserl‘in fenomenolojisi, ikincisi ise kendisinin de Yahudi kökenli olmasından ileri gelen Yahudi tarihi, Kutsal Kitap ve Talmud geleneğidir.

Endüstriyel müzik, transgresif ve kışkırtıcı temalar üzerinden yola çıkan deneysel bir müzik türüdür. İlk endüstriyel sanatçıları avangart'dan etkilenmiş, eserlerinde ses ve gürültü üzerinde deneyler yapmış ve faşizmle okültizm gibi tartışmalı konuları ele almıştır. Bu müzik türü en başta türe ismini veren Industrial Records'a bağlı performans sanatçıları ve müzisyenleri tanımlamak için kullanırken, türün yeraltı kültüründe yayılması ile çeşitli sanatçıları etkilemiştir.

Endüstriyel müzik, estetik açısından performans sanatı ve edebiyat dahil çeşitli sanatçılardan etkilenmiştir. Özellikle elektronik müzik grubu Kraftwerk'in müziğin gelişiminde önemli bir rolü olduğu söylenebilir. İlk akım endüstriyel sanatçılarından olan Genesis P-Orridge aynı zamanda The Doors'u ve Frank Zappa'yı da önemli bir ilham kaynağı olarak nitelendirmiştir. Aynı zamanda endüstriyel müzik sanatçıları, William S. Burroughs ve Friedrich Nietzsche gibi isimlerden de esinlenmiştir.
Bu türü tam anlamıyla icraa etmeye başlayan ilk gruplar Throbbing Gristle ve Cabaret Voltaire olmuştur.

Müziğe ismini veren Industrial Records, 1976 yılında bir grup İngiliz avangart sanatçısına destek vermek için kurulmuşturtur. Throbbing Gristle albümlerini ve kayıtlarını buradan yayınlamıştır.

Throbbing Gristle'dan sonra Whitehouse, SPK ve Nocturnal Emissions gibi gruplar da bu türde müzik yapmaya başlamıştır. Daha sonra dünya çapından çeşitli sanatçılar da bu türle ilgilenmeye başlamış ve endüstriyel müziği çeşitli müzik türleriyle karıştırmaya ve yeni müzik aletleri kullanmaya başlamıştır. Almanya'da Einstürzende Neubauten endüstriyel müziğinde metal perküsyonları ve gitar kullanmış; deler çekiç gibi aletleri performanslarında kullanmıştır. Kanada'da Skinny Puppy endüstriyel müziği daha fazla elektronikleştirmiş; Die Krupps ve Laibach da müziklerini heavy metal alt yapısı üzerine kurmuştur. Coil de ambient müziği endüstriyelle karıştırmaya başlamıştır.
Kimi sanatçılar da 1980'li ve 1990'lı yıllarda folk müziği, noise, dans müziği, post-punk, heavy metal ile hip-hop gibi müzik türleri ile endüstriyel müziği karıştırmışlardır. Endüstriyel rock ve endüstriyel metal bunlar arasından en başarılıları olmuştur. 80'lerde Godflesh, KMFDM ve Ministry, 90'larda Nine Inch Nails, Ministry ve Marilyn Manson müzik grupları büyük bir başarı ve hayran kitlesi kazanmış; onların başarıları da bazı diğer endüstriyel müzisyenlerinin ün kazanmasını sağlamıştır.

1901 (MCMI), 20. yüzyılın ilk yılıdır.

1 Ocak
20. yüzyıl başlamıştır.
Avustralya'nın daki Britanya kolonileri federasyonlaşarak tek bir çatı altında birleşti.
Nijerya, İngiliz himayesine girdi.
Pentakostalizm mezhebi, Topeka, Kansas'ta Bethel Bible College'de ilk ayin sonrası kurulmuş oldu.

24 Haziran - Pablo Picasso'nun eserleri ilk defa sergilendi.

14 Eylül - Amerika Birleşik Devletleri'nin 25. Başkanı William McKinley, Leon Czolgosz adlı bir terörist tarafından öldürüldü.

5 Kasım - Fransızlar, Osmanlı devletinden alacakları olan 500 bin altın ödeninceye kadar Midilli adasını işgal ettiler.
9 Kasım - Mehmed Said Paşa 6. defa sadrazam oldu.

10 Aralık
İsveç Kralı ve Norveç Parlamentosu Nobel Komitesi ilk Nobel Ödüllerini dağıttı. Kızılhaç'ın kurucusu Isviçreli Jean Henry Dunant'a Nobel Barış Ödülü verildi.
X ışınlarını keşfeden ve tıp dünyasında yeni bir çığır açan Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen Nobel Fizik Ödülüne layık görüldü.
12 Aralık - İtalyan kâşif Gugliemo Marconi, telsizle ilk bağlantıyı kurmayı başararak, Atlantik çevresinde mesaj yolladı.

3 Ocak – Ngô Đình Diệm, Güney Vietnam'ın ilk başbakanı (ö. 1963)
12 Ocak - Avrora Mardiganyan, Ermeni yazar ve oyuncu (ö. 1994)
14 Ocak - Alfred Tarski, Polonyalı matematikçi ve siyasetçi (ö. 1983)
16 Ocak
Fulgencio Batista, Kübalı siyasetci (ö. 1973)
Frank Zamboni, Amerikalı mucit (ö. 1988)

1 Şubat - Clark Gable, Amerikalı aktör (ö. 1960)
2 Şubat – Jascha Heifetz, Litvanyalı müzisyen (ö. 1987)
10 Şubat – Stella Adler, Amerikalı oyuncu (ö. 1992)
22 Şubat – Mildred Davis, Amerikalı oyuncu (ö. 1969)
28 Şubat – Linus Pauling, Amerikalı kuantum kimyageri ve biyokimyager, Nobel Kimya Ödülü ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1994)

17 Mart – Alfred Newman, Amerikalı besteci (d. 1970)
24 Mart – Ub Iwerks, Amerikalı çizer (d. 1971)
27 Mart - Eisaku Sato, Japonya Başbakanı, Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1975)

1 Nisan – Whittaker Chambers, Amerikalı casus (d. 1961)
15 Nisan – Joe Davis, İngiliz bilardo oyuncusu (d. 1978)
16 Nisan - Nikolay Pavloviç Akimov, Sovyet tasarımcı ve tiyatro yönetmeni (ö. 1968)
29 Nisan – Hirohito, Japon imparatoru (d. 1989)
30 Nisan – Simon Kuznets, Ukraynalı ekonomist, Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (d. 1985)

7 Mayıs – Gary Cooper, Amerikalı aktör (ö. 1961)
18 Mayıs – Vincent du Vigneaud, Amerikalı kimyacı, Nobel Kimya Ödülü sahibidir (ö. 1978)
20 Mayıs – Max Euwe, Hollandalı satranç oyuncusu (ö. 1981)

6 Haziran – Sukarno, Endonezya'nın ilk devlet başkanı (ö. 1970)
13 Haziran – Tage Erlander, İsveçli politikacı (sosyal demokrat), 1946-1969 yılları arasında başbakanlık yapmıştır (ö. 1985)
23 Haziran – Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk yazar (ö. 1962)
24 Haziran – Harry Partch, Amerikalı besteci (ö. 1974)

7 Temmuz – Eiji Tsuburaya, Japon yönetmen (ö. 1970)
9 Temmuz – Barbara Cartland, İngiliz roman yazarı (ö. 2000)
15 Temmuz – Nicola Abbagnano, İtalyan varoluşçu felsefeci (ö. 1990)
31 Temmuz – Jean Dubuffet, Fransız ressam (ö. 1985)

4 Ağustos – Louis Armstrong, Amerikalı müzisyen (ö. 1971)
8 Ağustos – Ernest Lawrence, Amerikalı fizikçi, Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1958)
20 Ağustos – Salvatore Quasimodo, İtalyan yazar, Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir (ö. 1968)
26 Ağustos - Maxwell Taylor, Amerikalı general (ö. 1987)

8 Eylül - Hendrik Frensch Verwoerd, Güney Afrika Başbakanı (ö. 1966)
9 Eylül - Jürgen Wagner, Alman general (ö. 1947)
22 Eylül – Charles B. Huggins, Kanada doğumlu kanser araştırmacısı, Nobel Tıp Ödülü sahibi (ö. 1997)
23 Eylül – Jaroslav Seifert, Çek yazar, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1986)
28 Eylül
Ed Sullivan, Amerikalı iş insanı (ö. 1974)
Lily Bouwmeester, Hollandalı aktris
29 Eylül - Enrico Fermi, İtalyan fizikçi, Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1954)

2 Ekim – Alice Prin, Fransız şarkıcı (ö. 1953)
10 Ekim – Alberto Giacometti, İsveeçli heykeltıraş (ö. 1966)

3 Kasım
André Malraux, Fransız romancı, sanat tarihçisi ve devlet adamı (ö. 1976)
III. Léopold, Belçika kralı (ö. 1983)
17 Kasım – Lee Strasberg, Amerikalı tiyatro yönetmeni ve aktör (ö. 1982)

5 Aralık
Walt Disney, Amerikalı iş insanı (ö. 1966)
Werner Heisenberg, Alman fizikçi, Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1976)
16 Aralık – Margaret Mead, Amerikalı cultural anthropologist (ö. 1978)
27 Aralık – Marlene Dietrich, Alman sinema oyuncusu ve şarkıcı (ö. 1992)
31 Aralık – Karl-August Fagerholm, Finlandiya başbakanı (ö. 1984)

Nadejda Alliluyeva-Stalina; Josef Stalin'in ikinci eşi (ö. 1932)

16 Ocak - Arnold Böcklin, İsveçli oyuncu (d. 1827)
21 Ocak – Elisha Gray, Amerikalı mucit (d. 1835)
22 Ocak – Kraliçe Victoria, Birleşik Krallık Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi (d. 1819)
27 Ocak – Giuseppe Verdi, İtalyan besteci (d. 1813)
31 Ocak - Peter Andreas Blix, Norveçli mimar ve mühendis (d. 1831)

13 Mart – Benjamin Harrison, 23. Amerika Birleşik Devletleri başkanı (d. 1833)

6 Temmuz – Chlodwig zu Hohenlohe-Schillingsfürst, Alman imparatorluk şansölyesi (d. 1819)
7 Temmuz – Johanna Spyri, Heidi'nin yazarı İsviçreli yazar (d. 1827)

12 Ağustos – Francesco Crispi, İtalya eski başbakanı (d. 1819)
21 Ağustos - Adolf Eugen Fick, Alman doktor ve fizyolog (d. 1829)

5 Eylül – Ignacij Klemenčič, Sloven fizikçi (d. 1853)
9 Eylül – Henri de Toulouse-Lautrec, Fransız ressam (d. 1864)
14 Eylül – William McKinley, ABD'nin 25. başkanı (d. 1843)

1 Ekim – Abdurrahman Han, Afganistan emiri (d. 1844)
10 Ekim – Lorenzo Snow, Mormon lideri (d. 1814)
29 Ekim – Leon Czolgosz, ABD eski başkanlarından William McKinley'in suikastçısı (d. 1873)

Barış – Jean Henry Dunant ve Frédéric Passy
Edebiyat – Sully Prudhomme
Fizik – Wilhelm Conrad Röntgen
Kimya – Jacobus Henricus van 't Hoff
Tıp – Emil Adolf von Behring

Appleton's Annual Cyclopedia...1901 (1902); dijital versiyon 27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1956 Macaristan ayaklanması veya Macaristan Halk Cumhuriyeti sonrası dönemle anıldığı isimle Macar Devrimi, 1956 yılında Macaristan'daki Sovyetler Birliği destekli stalinist hükûmete karşı başlatılan halk hareketidir.
Moskova'ya bağlılığıyla tanınan ve 1952'de Macaristan İşçi Partisi sekreterliğinin yanı sıra başbakanlığı da üstlenen Mátyás Rákosi, SSCB lideri Stalin'in ölümünden kısa bir süre sonra Temmuz 1953'te bu görevini İmre Nagy'ye bıraktı. Siyasi baskıları yumuşatarak bazı ekonomik reformlara girişen Nagy, Moskova'nın desteğini yitirince 1955 ilkbaharında görevden alınarak partiden atıldı. Rákosi eski konumunu elde ederek reformcu gelişmeyi durdurduysa da, Temmuz 1956'da bu kez bütün görevlerinden uzaklaştırıldı. Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in bu tutumunun temelinde daha önce Rákosi'yle sürtüşen Yugoslavya lideri Tito'yla ilişkileri düzeltme amacı yatıyordu. Rákosi'nin yerini alan Ernő Gerő ilk iş olarak reformcu çizgiye ödün verilmeyeceğini açıkladı.

Ama Nagy döneminde temelleri atılan adımlar, SSCB'de Stalin'e karşı başlatılan kampanya ve Polonya'daki gelişmeler Macarlar arasında değişim isteğini güçlendirmiş bulunuyordu. 23 Ekim 1956'da Budapeşte'de öğrencilerin yetkililere bir dilekçe sunmak üzere düzenlediği yürüyüş halktan da geniş destek gördü. Gerő'nün sert demeci üzerine polisin kalabalığa ateş açmasıyla barışçı gösteriler bir anda ayaklanmaya dönüştü. Ordu birliklerinin de ayaklanmacılara katılmasıyla halk silahlanmaya başladı. Ülkenin hemen her kentinde yerel konseyler ortaya çıktı. Köylüler kamulaştırılmış arazileri işgal etmeye girişti. Bürokrasi ve kolluk kuvvetleri hızla dağılmaya başladı. Yeniden iktidara gelen Nagy'nin üst üste verdiği ödünler, geçmişteki siyasi partilerin canlanarak neredeyse iktidara ortak olmasına yol açtı. Kilise de eski gücüne kavuştu.
Sovyet birliklerinin Macaristan'dan çekildiği sırada, Nagy 1 Kasım'da Varşova Paktı'ndan ayrılma kararını açıklayarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla büyük devletlerin korumasını istedi. Bu gelişme üzerine takviye edilerek geri döndürülen Sovyet birlikleri Budapeşte'yi işgal etti; Nagy Yugoslavya'nın Budapeşte'deki büyükelçiliğine sığınırken, reformcu önderlerin çoğu tutuklandı. Bu sırada Nagy hükûmetinde görev almış János Kádár, karşıdevrimin bastırılmasından sonra reformlara gidilmesini öngören bir programla yeni bir hükûmet kurulduğunu açıkladı. Sovyet birliklerine karşı silahlı direniş bir gecede kırıldı. İşçilerin başlattığı genel grevin sona erdirilmesi ise birkaç haftayı aldı. Düzenin sağlanmasından sonra geniş çaplı tutuklamalara girişildi. Bu arada 150 bin kadar Macar yurt dışına kaçtı. Esti Budapest gazetesi kapatıldı.
Bu olaylardan sonra, Time dergisi 1956 yılında Macar halkını, "Macar Özgürlük Savaşçıları" olarak "Yılın Adamı" seçmiştir.

1956 Macaristan ayaklanmasındaki 16 talep
Kızıl Ordu'nun Macaristan'dan çekilmesi

1968 Mayıs olayları, Fransa'nın yakın tarihinin en önemli kırılma noktalarından birini oluşturmaktadır.
1968 Mayıs ve Haziran aylarında, Fransa'da tutucu De Gaulle iktidarına karşı Nanterre Üniversitesi'nde (Université Paris-Nanterre) başlayan öğrenci hareketi, giderek büyümüş ve işçi kesimin desteğini alarak ülke çapında ayaklanmaların, fabrika işgallerinin ve genel grevin yaşanmasına yol açmıştır. Olaylar, Meclisin lağvedilerek seçimlerin yeniden yapılmasıyla sonuçlanır. De Gaulle bu seçimden eskisine göre daha güçlü bir biçimde çıkar.

1958'de Cumhurbaşkanlığına gelen İkinci Dünya Savaşı kahramanı Charles De Gaulle, 1965'te yeniden aynı göreve seçilmiştir. Fransa iktisadi açıdan, daha sonra "Görkemli 30 yıl" olarak adlandırılacak olan en rahat dönemlerinden birini yaşamaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda işsiz sayısında kayda değer artış görülmüştür. De Gaulle'ün giderek daha otoriter bir şekil alan yönetimi eleştirilmektedir. Tekel durumundaki Fransız televizyonu (ORTF-Office de la Radiodiffusion Télévision Française) tek yönlü olarak resmi söylemi aktarmaktadır.

1968 Mayıs olayları, üç aşamada meydana gelişmiştir. İlk olarak öğrenci hareketleri yaşanmış, ikinci aşamada işçiler eylemlere destek vermiş ve son olarak siyasi sonuçlar görülmüştür.

Birkaç aydır Paris'in Nanterre Üniversitesi'nde öğrenciler ve yönetim arasında süregelen anlaşmazlıklar sonucunda, Üniversite'nin dekanı Pierre Grappin 2 Mayıs 1968 günü Üniversite'nin kapatılmasına karar verdi. Bunun üzerine, 3 Mayıs günü, yaklaşık 400 öğrenci, Nanterre Üniversitesinin kapatılmasını protesto etmek için Paris Sorbonne Üniversitesinde toplandı. Göstericiler, herhangi bir uyarı yapılmadan polis tarafından dağıtıldı ve emniyet güçleri üniversiteye yerleşti. 6 Mayıs günü, Fransa Öğrencileri Ulusal Birliği'nin (UNEF-Union Nationale des Étudiants de France) çağrısı üzerine, 20.000 kadar öğrenci, üniversite hocası ve diğer destekçileri, Sorbonne'a doğru yürüyüşe geçti. Cop ve göz yaşartıcı gaz kullanan polis ile barikatlar kuran ve kaldırım taşı fırlatan göstericiler arasında çatışmalar yaşandı ve yüzlerce kişi tutuklandı. Ertesi gün, Zafer Takı'nda toplanan öğrenciler üç temel istekte bulundular: tutuklanan öğrencilere karşı suçlamaların geri alınması, polislerin üniversiteden ayrılması, Nanterre ve Sorbonne Üniversiteleri'nin yeniden açılması.

10 Mayıs günü, Üniversitelerin bulunduğu şehrin Sol Yakası'nda toplanan göstericilerin Sağ Yaka'ya geçişi Çevik Kuvvet (CRS-Compagnies Républicaines de Sécurité) tarafından engellendi. Polisin, gece saat 2.15'te göstericilere saldırmasıyla başlayan çatışmalar sabaha kadar sürdü. Bunun sonucunda yüzlerce insan tutuklandı ve yaralandı. Olaylar radyodan canlı olarak yayınlandı ve sonuçları ertesi gün televizyondan gösterildi.
Polisin aşırı güç kullanımı karşısında, şarkıcılar, şairler destek vermeye başladı. Devrimin öğrencilerden değil, işçilerden gelmesi görüşünde olan Komünist Parti, kerhen hareketi desteklemeye başladı. Başta Genel Emek Konfederasyonu (CGT-Confédération Générale du Travail) ve İşçi Kuvveti (CGT-FO-Force Ouvrière) olmak üzere sol sendikalar, 13 Mayıs günü için genel grev ve gösteri çağrısında bulundular.
13 Mayıs günü Paris'te bir milyonun üzerinde kişi yürüdü. Polis ortalıkta yoktu. Başbakan Georges Pompidou tutukluların salıverileceğini ve Sorbonne'un açılacağını ilan etti.
Ancak gerginlik azalmadı, aksine tepkiler daha da arttı. Sorbonne açılınca, öğrenciler onu işgal ederek özerk bir "Halk Üniversitesi" ilan etti. Televizyona çıkan öğrenci önderleri, amaçlarının "tüketim toplumu"nu yok etmek olduğunu ilan etti.

Devam eden günlerde, fabrika işgalleri başladı. 14 Mayıs günü birkaç fabrikada başlayan işgaller, 16 Mayıs'ta 50 fabrikanın işgal edilmesiyle devam etti. 17 Mayıs günü 200.000, 18 Mayıs günü 2 milyon işçi grev yaptı. Bir hafta sonra grev yapan işçi sayısı işgücünün yaklaşık üçte ikisine denk gelen 10 milyona ulaştı.
Grev hareketi sendikaların denetiminden çıktı. İşçiler, maaş artışı ile yetinmemekte, Cumhurbaşkanı De Gaulle ve Hükümetin istifa etmesi ve fabrikalarını kendilerine devredilmesini istemekteydi.
Hükûmet, sendikalar ve işverenler arasında yapılan müzakereler sonucunda 27 Mayıs günü mutabakata varılan Grenelle Anlaşmaları ile asgari ücretin %35, ortalama ücretin de %10 artmasını öngörmekteydi. Ancak Anlaşmalar, işçi tabanı tarafından reddedildi.
27 Mayıs günü, UNEF önderliğinde Paris'in Sebastian Charléty stadyumunda 30.000-50.000 kişi toplandı. Söz alanlar hükûmetin istifa etmesini ve seçimlerin yapılmasını talep etti.

29 Mayıs günü, De Gaulle o gün için öngörülen Bakanlar Kurulu'nu erteledi. Damadına, "Onlara Elysée (Cumhurbaşkanlığı) Sarayı'na saldırma fırsatı vermek istemiyorum. Beni savunmak için kan dökülürse üzücü olur. Gitmeye karar verdim: kimse boş bir Saraya saldırmaz" dedi. Helikopterle Paris'ten ayrıldı.
De Gaulle, Almanya'nın Baden-Baden kentindeki Fransız askeri üssünde, General Jacques Massu ile görüştü. Ordunun desteğine sahip olduğunu düşünen De Gaulle, memleketi olan Colombey-les-Deux-Églises'e döndü.
30 Mayıs günü, CGT sendikası önderliğinde 400.000-500.000 arası gösterici Paris'te yürüyerek "Elveda De Gaulle" sloganları attı. Devrim olasılığı had safhadaydı. Bununla birlikte, Komünist Parti sokak temelli devrime destek vermedi, kamu binaları işgal edilmedi ve hazır durumda tutulan ordunun kullanılmasına gerek kalmadı.
30 Mayıs günü, saat 14.30'da Pompidou istifa tehdidiyle De Gaulle'ü Meclisi lağvetmeye ve seçimlerin düzenlenmesine ikna edildi. Saat 16.30'da De Gaulle, görevine devam edeceğini, bununla birlikte seçimlerin 23 Haziran'da düzenleneceğini, işçilerin eylemlerini bırakmaması durumunda olağanüstü hâlin ilan edileceğini ifade etti. Konuşmadan sonra, 800.000 De Gaulle destekçisi, Fransız bayrağını dalgalandırarak Şanzelize Caddesi'nde yürüdü.

Bundan sonra öğrenci ve işçi eylemlerinin hızı azaldı. Polis, 16 Haziran günü Sorbonne'a girdi. De Gaulle'ün korktuğunun aksine, 23 ve 30 Haziran'da düzenlenen seçimlerden partisi galip geldi. Bu çerçevede Cumhuriyeti Savunma Birliği (UDR-Union pour la Défense de la République) 487 sandalyeli Meclis'te 354, Sosyalistler 57, Komünistler 34 sandalye kazandı.
Bununla birlikte, De Gaulle'ün siyasi zaferi kısa süreli oldu. 27 Nisan 1969'da Merkezî otoritenin bölgelere dağılması ve Senatoya üye olma kriterlerini yeniden düzenlemeye yönelik referandumun arkasına siyasi ağırlığını koydu, ancak "hayır"ın %52,41 ile galip gelmesi sonucu görevinden ayrıldı.
Ama siyasî sonuçlarının ötesinde, 1968 Mayıs olayların etkisi, kültürel, toplumsal ve ekonomik alanlarda yoğun olarak hissedildi.
Toplumda geleneksel kuralların reddedilmesi ve otoritenin sorgulanmasına yol açan "özerklik", "kişisel gelişim", "yaratıcılık" ve "bireye önem verilmesi" gibi yeni değerler ortaya çıktı.
Olayların sonrasında, özellikle 1970-1975 yıllarında, ahlakî kurallar tartışmaya açıldı. Bu bağlamda cinsel özgürlük ve feminizm gelişti.
Komünizme inanç azaldı ve solcu çevrelerde kötümserlik ağırlık kazandı.
Eğitim alanında gelişmeler görüldü. Öğrenci artık bir "çırak" olarak değil, kendi eğitimi konusunda söz hakkı olan bir "birey" halini aldı. Eğitimde ifade özgürlüğüne, tartışmaya daha çok yer verildi. Öğrenci ve ebeveynler okul meclislerine dahil oldu.
Kilise de sarsıldı. Bundan sonra, dinin gereklerini yerine getirenlerin sayısında kayda değer azalma görüldü.

Eylemler sırasında atılan ve duvarlara yazılan sloganların bazıları aşağıdadır:

Yasaklamak yasaktır.
Her iktidar bozar. Mutlak iktidar mutlaka bozar.
Kurumların halka hizmet etmesini istiyoruz, halkın kurumlara değil.
Devrim komitelere (partilere, kuruluşlara) değil size aittir.
Devrimsiz geçen tek bir hafta sonu bir ay süren devrimden daha kanlıdır.
Tahayyül edemeyenler nelerden mahrum kaldıklarını bilemezler.
Hepimizin içinde bir polis uyur. Onu öldürmeliyiz. Kafandaki polisten kurtul.
Kapitalizmin bekçileri ya da hizmetçileri olmak istemiyoruz.
Git çalış, gel uyu.
Kaldırım taşlarının altında plaj vardır.
Hayal gücü eksik olanların neyin eksik olduğunu hayal edemez.
Kapitalizmin koruma köpeği ya da hizmetkarı olmak istemiyoruz.
Gerçekçi olun, imkânsızı isteyin.
Mutluluğunu satın alıyorlar. Onu geri çal.
Anlatılan senin hikâyendir!

Yugoslavya'da 1968 öğrenci gösterileri

Abbot Howard "Abbie" Hoffman (30 Kasım 1936 - 12 Nisan 1989) sosyal ve politik aktivist. ABD'de Uluslararası Gençlik Partisi kurucularındandır. Kokain dağıtmakla suçlandıktan sonra kanun kaçağı olup, takma isimler altında yaşadı ve çevreci eylemlere katıldı. 1968'de Demokrat Parti kongresinde polisle tartışamaları sonrası tutuklanıp isyana teşvik suçuyla Jerry Rubin, David Dellinger, Tom Hayden, Rennie Davis, John Froines, Lee Weiner ve Bobby Seale ile tutuklandı. Şikago Sekizlisi adlı bu grup, Seale'in davasının ayrılmasıyla "Şikago Yedilisi" olarak bilindi.
1960'larda protestolarıyla ünlenen Hoffman, aktivizme 1970'lerde de devam etti ve günümüzde de dönemin gençlik hareketi ve protestoları konusunda bir sembol oldu.

Hoffman, Yahudi kökenli John Hoffman ve Florence Schamberg'in oğlu olarak Worcester, Massachusetts'te doğdu. 3 çocuğun en büyüğüydü. 3 Haziran 1954'te, 17 yaşındaki Hoffmand, ehliyetsiz araba kullanmaktan ilk tutuklanmasını yaşadı. Bu tutuklanma nedeniyle devlet lisesinden atıldı ve Worcester Akademisi'ne geçti. 1955'te mezun oldu. Brandeis Üniversitesi'nde Amerika kültürü okudu. 1959'da üniversiteyi bitirdi. Üniversitede Abraham Maslow gibi ünlü profesörlerden ders aldı. Lisans üstü eğitimini Kaliforniya Üniversitesi'nde psikoloji üzerine yaptı.

İlerideki görüşlerine zıt bir şekilde Hoffman "Öğrenci Pasif Koordinasyon Komitesi"ne katıldı ve Güney ABD'deki Afrikan Amerikan sivil haklar hareketini destekleyen ürünler satan "Özgürlük Evi"ni organize etti. Vietnam Savaşı süresince savaş karşıtı gösterilerde yer aldı. En önemlisi 50.000 kişinin psişik enerji ile Pentagon'u kaldırıp, titreşip, turuncuya dönmesi ve aynı anda savaşın son ermesi gibi komik ve tiyatro tarzı taktikler kullanıyordu. Hoffman'ın sembolik gösterileri birçok genç insanın politika konusunda ilgilenmesini sağladı.
Hoffman'ın en ünlü protestolarından biri 24 Ağustos 1967'de Wall Street'te oldu. Protestocular aşağıdaki borsacılara para attılar. Bazıları yuhalarken, bazıları da hızlı bir şekilde paraları toplamaya çalışıyorlardı. Hoffman bununla beraber sembolik olarak borsacıların gerçekte ne yaptıklarını gösterdiğini iddia etti. Hoffman, basını çağırmamış olsa da kısa süre içinde haber tüm dünyaya yayıldı. Olaydan sonra, borsa 20.000 dolarını, galeriyi kurşun geçirmeyen camla kaplamaya harcadı.

Hoffman 1968'de Şikago'daki Demokrat Parti kongresinde sert bir polis karşılığı aldıklarları bir Vietnam Savaşı karşıtı protestosu nedeniyle, isyankar olduğu ve komplo teorileri kurduğu için tutuklandı. Şikago Yedilisi adı verilen grubun içinde yer aldı. Julius Hoffman (Abbie Hoffman ile bir akrabalığı yoktu) tarafından yönetilen davada Hoffman'ın davranışlar birçok kez manşet oldu. Bir gün Hoffman ve Jerry Rubin ile yargıç kaftanlarıyla mahkemeye geldi, başka bir gün ise Hoffman tanık olarak yemin ederken bir yandan da hareket çekiyordu. Yargıç Hoffman, Şikago Yedilisi'nin ana hedefiydi ve sık sık kendisine hareket ediliyordu.
Hoffman ve 4 kişi daha, eyalet sınırlarını aşarak isyan başlatmaya teşvikten suçlu bulundu. Hoffman, hüküm sırasında yargıça LSD denemesini önerdi ve mahkeme sonrası yargıcın Florida'ya gideceğini bildiği için Florida'da tanıdığı bir uyuşturucu satıcısıyla tanıştırmayı teklif etti. Her biri 5 yıllık hapis cezasıne ve 5,000 dolar para cezasına çarptırıldı ancak cezalar yargıtay tarafından kabul edilmedi.

1969'da Woodstock Festivali'nde Hoffman, Amerikan Beyaz Panter Partisi mensubu John Sinclair'in hapse atılmasını protesto etmek üzere bir konuşma yapmak için The Who'nun performansını böldü. Bu sırada grubun gitaristi Pete Townshend Gibson gitarı ile Hoffman'ın sırtına vurdu. Hoffman konuşmayı kesip, acıdan kıvranırken Townshend elini Hoffman'ın yüzüne koyarak onu sahne arkasına doğru itti. Grubun geri kalanı ne yapacağını bilemedi. Townshend, performansının bölünmesinden dolayı sinirli bir şekilde, hızlıca sonraki şarkıya girdi. Şarkıdan sonra Townshend, sahnenin sağında yer çökmüş Hoffman'a gidip bir şeyler söyledi. Townshead daha sonra Hoffman'a Sinclair'in tutuklanması konusunda katıldığını ancak mesajı ne olursa olsun "sahnenin kutsallığı" nedeniyle, şovla alakasız bir şekilde performansları kesildiği için onu sahneden attığını söyledi. Olay, kamera değişikliği nedeniyle kayda alınmasa da bu olayın ses kaydı The Who'nun box-set'i "Thirty Years of Maximum R&B"de "Abbie Hoffman Incident" kaydında yer almaktadır.

1971'de Hoffman, para harcamadan nasıl yaşanabileceğini önerdiği "Steal This Book" (Bu Kitabı Çal) kitabını bastı. Birçok okur Hoffman'ın önerisini takip edip kitabı çaldı. Bu yüzden birçok kitap dükkânı kitabı bulundurmayı reddetti. 1973'te kokain satıp dağıtmak suçlaması ile tutuklandı. Hoffman her zaman polislerin onu tuzağa düşürüp, ofisine çantalarca kokain yerleştirdiğini iddia etti. Hoffman kefaleti ödemeyerek yıllarca otoritelerden saklandı.
Hayatının o döneminde saklanıyor olsa da, "Barry Freed" adıyla saklandığı dönemde Saint Lawrence Nehri'ni koruma kampanyasının düzenlenmesinde yardım etti. 1980'de yakalanıp bir yıllık hapse mahkûm edildi. 1987'de Jonathan Silvers ile "Steal this Urine Test" (Bu Üre Testini Çal) kitabını yazdı. Bu kitapta uyuşturucu karşıtı savaştaki çelişkileri anlattı. Örneğin çalışanlarına yetki vermeleri ile başarılı bulunan FedEx'in aslında çalışanlarına rastgele uyuşturucu testi yaptırıp, pozitif sonuçlulara başka test ya da itiraz kabul etmeden işten kovduklarını, FedEx'in laboratuvarının birçok kez yanlış sonuç verdiğinin raporlarını anlattı.

Kasım 1986'da Hoffman, eski başkan Jimmy Carter'ın kızı Amy Carter'ın da içinde bulunduğu 14 kişi ile Massachusetts Amherst'te tutuklandı. Suçlamalar üniversite kampüsünde CIA'in bulunmasını protesto etmekti. Üniversitenin talimatnamesinde bu tip organizasyonların belli sınırlar içinde bulunmasını öne sürerek Hoffman, CIA'yi yasadışı aktiviteler yapmakla suçladı. Birçok tanık tarafından 20 yıldan fazla bir sürede CIA'in yasa dışı ve genellik vahşi aktivitelerde bulunduğu öne sürüldü. Son savunmasında kendi avukatlığını yapan Hoffman, kendi hareketlerini Amerikan sivil itaatsizlikleri geleneğinin içine yerleştirdi. Thomas Paine'den alıntı yapan Hoffman, "Ülkemiz doğru ise, doğruluğunu koru; ama yanlış ise, o yanlışları doğruya çevir" dedi. 15 Nisan 1987'de Hoffman ve diğerleri suçsuz bulundu.
Bu karar sonrası Hoffman Oliver Stone'un Vietnam savaşı karşıtı filmi "Born on the Fourth of July" filminde kısa bir rolde kendini oynadı. Film Hoffman'ın 12 Nisan 1989'daki intiharından sekiz ay sonra yayınlandı. Ölümü sırasında Hoffman, toplum içindeki geri dönüşünün en üst noktalarındaydı ve ana medyanın her türünde dikkat çeken az 60 kuşağı radikallerinden biriydi. Verdiği birçok konferansta intihar süsü verilmiş CIA cinayetleri konusunda dinleyicilerini bilgilendirdi.

1960'ta Hoffman Sheila Karklin ile evlendi ve 60 doğumlu Andrew ve 62 doğumlu daha sonra Ilya adını kullanacak Amy doğdu. 1966'de çift ayrıldı. 1967'de ise Hoffman, Anita Kushner ile evlendi. Tek çocuklarının adı daha sonra Alan adını alacak america Hoffman'dı. Bilerek küçük harf kullandığı bu isim ile vatanseverlik ve aşırı milliyetçilik karşıtlığını göstermek istedi. 1973'te Abbie Hoffman'ın kaçak hayatı yaşaması ile ikili ilişkilerini bitirdiler. Bu sırada Hoffman 1974'te Johanna Lawrenson'a aşık oldu. 1980'de Abbie ve Anita boşandı.
Özel hayatı FBI'ın özel incelemesine alınmıştı. Onun hakkında 13,262 sayfalık bir rapor hazırlamışlardı.

Hoffman 150 Fenobarbital tablet yutarak 52 yaşında 12 Nisan 1989'da intihar etti. 1980'de kendisine Bipolar bozukluk teşhisi konmuştu. Cesedinin yanında kendi el yazısıyla yazılmış 200 sayfalık, genel olarak moral durumundan bahseden sayfalar vardı. Ölümü resmi olarak intihar dense de, onu tanıyan birçok kişi aşırı dozun kazara olduğunu iddia etti.

Hoffman'ın hayatı 2000 yılı filmi Steal This Movie ile sinemaya uyarlandı. Hoffman'ı Vincent D'Onofrio oynadı.
Televizyon filmi "Conspiracy: The Trial of the Chicago 8", Hoffman'ı Michael Lembeck oynadı.
Forrest Gump filminde bir protesto gösterisinde gösterilen Hoffman'ı Richard D'Alessandro oynadı.
Chicago 10 animasyon filminde Hoffman'ı Hank Azaria seslendirdi.
The Trial of the Chicago Seven adlı Aaron Sorkin filminde Hoffman'ı Sacha Baron Cohen oynadı.

Abdullah Öcalan (d. 4 Nisan 1949, Halfeti) veya zaman zaman kullanılan kısa adıyla Apo, çeşitli uluslararası kuruluşlar ve ülkeler tarafından terör örgütü olarak tanımlanan ayrılıkçı örgüt PKK'nın kurucusudur.
1978'den yakalandığı 1999 yılına kadar, lideri olduğu PKK tarafından gerçekleştirilen şiddet içeren olaylar sonucunda 4.472 sivil, 3.874 asker, 1.225 köy korucusu ve 247 polis ölmüş; 6.036 silahlı saldırı, 3.071 bombalı saldırı, 388 silahlı soygun gerçekleşmiş ve 1.046 insan kaçırılmıştır. Öcalan gerçekleştirilen saldırı ve ölümlerin verilen sayılardan daha yüksek olduğunu iddia etmiştir. Bu yaşananların PKK tarafından yürütülen silahlı mücadelenin bir parçası olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, bu saldırıların kendi emri doğrultusunda gerçekleştirildiğini ve bunları gerçekleştiren örgütün birinci derecede sorumlusunun kendisi olduğunu açıklamıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü, 1992 ve 1995 yılları arasında, Öcalan'ın yönettiği PKK tarafından; çoğunluğu devlet memuru, öğretmen ve sivil olmak üzere en az 768 kişinin yargısız infaz edildiğine ve aynı zaman aralığı içerisinde örgütün gerillaları tarafından gerçekleştirilen 25 farklı katliamda 39 kadın ve 76 çocuk dâhil toplam 360 sivilin katledildiğine inanmıştır. Çok sayıda Kürt köylü, Öcalan'ın emri ile işbirlikçi veya muhbir oldukları şüphesiyle kaçırılmış ve öldürülmüştür. 1995 ve 1999 yılları arasında, örgütün çoğunlukla kadınlardan oluşan "intihar timleri" tarafından Türkiye genelinde 21 farklı intihar saldırısı gerçekleştirilmiştir. 1980'li yıllardan 1998 yılına kadar PKK mensupları tarafından özellikle sivillere ve esirlere karşı işlenen insan hakları ihlallerini kınayan Uluslararası Af Örgütü; işlenen bu suçlardan dolayı Öcalan'ın adil bir şekilde yargılanmasını istemiştir. İnsan Hakları İzleme Örgütü de insanlığa karşı suç işlediği düşünülen Öcalan'ın sığınma talebinin hiçbir ülke tarafından kabul edilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Öcalan, yakalandığı zaman sivillere karşı yapılan eylemleri desteklemediğini beyan etmesine rağmen, yakalanmadan önce sivillere yönelik yapılan hiçbir saldırıyı kamuoyunun önünde yazılı veya sözlü olarak kınamamış hatta 1995 ve 1996 yıllarında örgütün yurt içi ve yurt dışındaki belirli sivil hedeflere yönelik bombalı saldırıları yoğunlaştırması gerektiğini belirtmiştir.
2 Şubat 1999 tarihinde, Yunan Ulusal İstihbarat Teşkilatı mensupları ile Kenya, Nairobi'de bulunan Yunan Konsolosluğu'na özel bir uçakla getirildi. 15 Şubat 1999'da, üst düzey Yunan yetkililerin baskısı sonucu konsolosluktan çıkartıldı ve götürüldüğü Nairobi Havalimanı'na operasyon düzenleyen Türk güvenlik güçlerince yakalanıp, Türkiye'ye getirildi. Türkiye, Öcalan'ın yakalandığını 16 Şubat 1999'da Başbakan Bülent Ecevit'in yaptığı, "Abdullah Öcalan Türkiye'dedir" açıklamasıyla öğrendi. 30.000 kişinin ölümünden sorumlu olmakla suçlandı. 28 Nisan 1999'da, Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesine göre vatana ihanet suçu gereğince hakkında idam cezası istendi. "Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek" suçuyla 29 Haziran 1999'da idama mahkûm edildi. Avrupa Birliği'ne uyum yasaları gereğince cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi. O günden bu yana İmralı Cezaevi'nde hapis yatmaktadır.

Babası Ömer Öcalan Kürt'tür. Annesi Üveyş Öcalan ise baba tarafından Kürt, anne tarafından Türkmen'dir. Abdullah Öcalan yakalandığında, "Ben Türkleri severim. Benim annem de Türk'tü," demiştir. Ancak kardeşi Osman Öcalan, annelerinin Türk olduğu iddiasını reddetmiştir. Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesi Ömerli (Amara) köyünde Ömer Öcalan (1907-1975) ve Üveyş Öcalan (1922-1993) çiftinin altı çocuğundan üçüncüsü olarak 4 Nisan 1949'da doğdu. Mehmet ve Osman adında iki erkek, Havva, Fatma ve Ayni adında üç kız kardeşi vardır. Asıl doğum yılı 1947 veya 1948'dir fakat üniversite yıllarında kendisine verilen kartta 1951 yazmaktadır. Türkçeyi ilkokulda öğrenmiştir. Çocukluk yıllarında Türk askeri olmak istedi. Fakat askerî lise sınavını kazanamayınca 1966-69 döneminde Ankara'da bulunan Anadolu Tapu ve Kadastro Meslek Lisesi'nde okudu ve buradan mezun oldu. Lise yıllarında Öcalan; sıklıkla Maltepe Camii'ne gidip namaz kılmış, anti-komünist aktivitelere katılmış, Necip Fazıl Kısakürek'in toplantılarına ve Komünizmle Mücadele Derneğinin düzenlediği Refik Korkut'un toplantılarına gitmiştir. 1969 yılının Temmuz ayında 1970 yılının Ekim ayına kadar Diyarbakır'da kadastro memurluğu yaptı. Diyarbakır'daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğüne atanıp İstanbul'a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine yatay geçiş yaptı.
Üniversite yıllarıyla beraber komünist görüşlere karşı ilgi duymaya başladı. Bundan dolayı; 1970 yılında İstanbul'da Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) şubesi üyesi olarak politik faaliyetlere başladı, 1971 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne (SBF) kayıt yaptırdı, yine bu yıllarda Mahir Çayan çizgisindeki THKP/C ile ilgilendi ve SBF'de kendisini Çayancı olarak adlandıran grup içerisinde yer aldı. Çevresindekilere, "Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan'ın gerilla yöntemlerini birleştirmek gerektiğini" söyledi. 31 Mart 1972 tarihinde, Doğu Perinçek liderliğindeki Türkiye İhtilalci Komünist Partisi tarafından yayınlanan Şafak Bildirisi'ni SBF'de dağıttı. Bu bildiriyi dağıtmak suçuyla Nisan 1972 tarihinde gözaltına alındı ve yedi ay Mamak Askeri Cezaevinde tutuklu kaldı. 1973 yılında Ankara'da arkadaşlarıyla kiraladığı bir evde siyaset toplantıları düzenlemeye başladı, 1974 yılında bir grup öğrenci ile birlikte Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneğini kurdu. Ankara'da kurulan dernek, kısa bir süre içinde Güneydoğu Anadolu'ya taşınmış ve bölgedeki gençler arasında propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur. Derneğin kurucuları arasında, şu an KCK Yürütme Kurulunda bulunan ve PKK'nın kurucu isimlerinden olan Cemil Bayık, Duran Kalkan, Rıza Altun, Mustafa Karasu ve ölen kuruculardan olan Kemal Pir, Mazlum Doğan, Haki Karer, Mehmet Hayri Durmuş gibi isimler bulunmaktaydı. Dernek 1975'te komünizm propagandası yapması sebebiyle kapatıldı.
Daha önce bir arkadaşı ile nişanlı olan Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara'da evlendi. 1980'lerin başında ayrıldılar. 1988'de Atina'da PKK için çalışan Yıldırım, Öcalan'ı devirme girişiminde başarısız olduktan sonra ortadan kayboldu. Susması karşılığı öldürülmeyerek kendisine maaş bağlandığı iddia edilir. 1988 yılında boşandıkları veya resmî olarak hiç boşanmadıklarına ilişkin iddialar bulunmaktadır.

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis köyünde Kürdistan İşçi Partisi (PKK)'nin kurucuları arasında yer aldı. Toplantıya 22 kişi katıldı, iki kişi ise katılacağını belirttiği hâlde gelmedi. Öcalan, yedi kişilik parti yönetiminin genel sekreteri ve lideri seçildi. Katılan veya katılacağını belirten 22 kişiden yedisinin ilerleyen dönemde Öcalan'ın talimatıyla öldürüldüğü, eşi Kesire Yıldırım dâhil olmak üzere beşinin hain ilan edildiği ancak kaçmayı başardığı, beşinin yönetim tarafından sorgulandığı, ikisinin hapishanede intihar ettiği, birinin ise Celal Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği tarafından öldürüldüğü çeşitli kaynaklarda yer aldı.

Türk kolluk güçlerinin Mayıs 1979'da Elazığ'da PKK üyelerini tutuklaması üzerine Öcalan, bir kaçakçının yardımıyla sınırı yürüyerek Temmuz 1979'da Suriye'ye geçti. 1980 yazında Öcalan, haber göndererek militanların Suriye'de kendine katılmasını istedi ve örgütün eylemlerini buradan yönetmeye başladı. PKK, bu dönemde zayıf iç bağları olan bir organizasyondu, bazı örgüt üyelerinin Öcalan'ın kaçışından 1980'e dek haberi olmamıştı. PKK, Haziran 1981'de Türkiye'deki 300 kişilik gücünü Suriye kontrolü altında bulunan Lübnan'a çekti. Lübnan'da Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi, El-Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi örgütlerle görüşen Öcalan, PKK'nın Filistinlilerden eğitim almasını sağladı. PKK, 1982'de İsrail'in Lübnan'ı işgalinin ardından da bölgede kalmaya devam etti. Öcalan'a göre 1994'e dek 15 binden fazla PKK mensubu tahsis edilen kamplarda eğitim görmüştür. Öcalan, bu dönemde Sovyet desteği almak için Bulgaristan'ı ziyaret etti, Suriye'de bir eve yerleşti.
1980'lerde Öcalan, örgüt içindeki gücünü konsolide etmek için çalışmaya başladı. Kasım 1985'te Öcalan'ın liderliğine itirazları olan ve örgütün kurucuları arasında yer alan Semir kod adlı Çetin Güngör, Stockholm'de bir toplantıda öldürüldü. 1983 ile 1985 yılları arasında Öcalan'ın doğrudan emri veya tavsiyesi ile PKK'da üst düzeyde yer almış Semir de dâhil en az 11 kişi öldürüldü.
Ekim 1986'daki PKK'nın üçüncü kongre sürecinde Selahattin Çelik, Duran Kalkan, Ali Omurcan, Öcalan'ın eşi Kesire Yıldırım gibi bir dizi yönetici, silahları alınarak alıkonuldu ve utandırıcı konuşmalar yapmaya zorlandıkları ve eşinin alıkonulma sebebinin Öcalan'ın başka bir kadınla ilişkisi olduğu iddia edildi. Bunların bir kısmı kongre sonrasında farklı rollere verildi. Öcalan, kongrenin ardından PKK üzerinde kontrolü tam olarak ele geçirdi.
Öcalan'ın liderliği altında 1980'ler ve 90'larda bölgedeki fiziki altyapıyı, devlet imkanlarını ve devlet görevlilerini hedef alan çok sayıda eylem düzenlendi. 1989'da Öcalan, örgüt yöneticilerine gönderdiği bir emirde örgüte yeni katılanlar arasında ajanlar olabileceğini ve dikkatli olunması gerektiğini söyledi. 1989-1990 yıllarında Türkiye, Irak ve Bekaa Vadisi'ndeki kamplarda en az 24, tahminlere göre ise 50 ile 100 arası yeni katılımcı örgüt tarafından infaz edildi. Bir gözlemciye göre Öcalan, yeni katılanlardan 20'sinin ölümünü doğrudan emretti veya onayladı. Öcalan 1990'ın başlarında yeni gelenlerin öldürülmesinin PKK için iyi olmadığını fark etti. Öcalan, köyünden çocukluk arkadaşı Hasan Bindal'ın Bekaa Vadisi'nde silahlı eğitim esnasında kazayla ölmesinin ardından kamp yöneticisi Sahin Baliç'i tüm yeni gelen ölümlerinin sorumlusu ilan etti. Şahin Baliç kurşuna dizilerek öldürüldü.
1990'da Körfez Savaşı'nın ardından Kuzey Irak'ta gerçekleşen otorite boşluğu ve 

Adolph Fischer, (1858 –  11 Kasım 1887), Alman asıllı Amerikalı anarşist ve işçi birliği aktivisti. Haymarket Ayaklanması'ndan sonra idam edildi.

Adolph Fischer, Almanya'nın Bremen kentinde doğdu ve 8 yıllık ilkokul eğitimini burada aldı. Babası sık sık sosyalist mitinglere katılırdı. Fakat Fischer, okulda sosyalizmin sağlıksız bir yaşam tarzı olduğunu düşünürdü. Bununla birlikte Almanaya'daki çalışma şartlarını gözlemleyerek zıt bir sonuca ulaştı.
1873'te 15 yaşındayken ABD'ye göçtü. Little Rock - Arkansas'ta bir basımevinde çırak dizgici olarak çalışmaya başladı. Sonra 1879'ta, Alman Tipografi Birliği'ne katıldığı St. Louis-Missouri'ye göçtü. 1881'de Johanna Pfauntz ile evlendi. Bu evliliğinden biri kız üç çocukları oldu. 1881'de karısı Johanna ile birlikte Nashville-Tennessee'ye, Alman göçmenler için yayınlanan bir gazete olan Anzeiger Südens'in çıkarılmasında dizgici olarak kardeşine yardım ettiği yere göçtüler.
1883'te ailesiyle birlikte, August Spies ve Michael Schwab tarafından çalıştırılan bir işçi gazetesi olan Arbeiter-Zeitung'da dizgici olarak çalıştığı Chicago'ya göç etti. İşçilere kendilerini savunmalarını öğretmek için oluşturulmuş radikal bir yan kuruluş olan Working Person's Association ve Lehr-und-Wehr Verein'e katıldı.

3 Mayıs 1886'da McCormick Biçerdöver Fabrikası'nda birkaç işçinin öldürüldüğü ayaklanmadan sonra Fischer, bir karşılık oluşturmak için Lake Caddesinde Greif's Hall'de bir toplantıya katıldı. Bu; ertesi günkü bombalamaların önceden bilindiğinin kanıtlanması için savcılığın kullandığı, adı kötüye çıkmış "Pazartesi Gecesi Komplosu" idi. Toplantıya başkanlık eden ve daha sonra dokunulmazlık karşılığında eyalet adına tanıklık eden George Engel ve Godfried Waller da katılımcılar arasındaydı.
(Bombalamalardan sonra Waller da yakalandı.)
Toplantı, bir sonraki gece Haymarket'de bir toplantı planlanmasıyla sonuçlandı. Fischer, toplantıyı bildiren el ilanlarının basılmasıyla görevlendirildi. İngilizce ve Almanca basılan ilk el ilanları "İşçiler; kendinizi silahlandırın ve tam güç için ortaya çıkın." ifadesini içeriyordu. Toplantıda konuşmaları için davet edilen Spies, bu ifade çıkarılana kadar katılımı reddetti ve Fischer istenmeyen ifadenin olmadığı başka bir ilan hazırladı.

Fischer, ertesi geceki Haymarket toplantısına katıldı ve Albert Parsons ve Samuel Fielden adlı casusların yaptığı konuşmayı dinledi. Fielden'in konuşmasının sonuna doğru, bombalamanın ve ayaklanmanın meydana geldiği anda bulunduğu Zepf's Hall adlı yerel bir salona gitti. Karışıklıktan sonra da evine gitti. Bir sonraki gün yakalandı. Polise göre yakalandığı sırada eşyaları da üzerindeydi: doldurulmuş bir tüfek, keskinleştirilmiş bir eğe ve bombaları tetiklemede kullanılan bir ateşleme kapsülü.

Duruşmada Fischer'e karşı sürülen deliller genel olarak "Pazartesi Gecesi Komplosu"daki rolü ve Haymarket ilanlarının basılmasındaki rolüydü. Lehr und Wehr Verein'deki üyeliğinin de üzerinde duruldu. Waller; Fischer'in Haymarket toplantısını planlayanlardan biri olduğu (Fischer de, o kişinin Waller olduğunu iddia etti) ve orada polise saldırı için hazır olunarak herhangi bir faciaya
yol açılabilineceği şeklinde tanıklık yaptı. Waller, ayrıca Fischer'in kendisine bir önceki yıl polise karşı kullanmak için bir bomba verdiği şeklinde de tanıklık yaptı. Başka bir tanık da, Fischer'in bombalamaların olduğu anda, bomba atıcıyla birlikte bulunduğu şeklinde tanıklık yaptı.

Adolph'un ölümünden sonra, karısı Johanna ve çocukları; St. Louis-Missouri'nin bir banliyösü olan Maplewood'da kardeşi Rudolph Pfountz'un yakınına, St. Louis bölgesine döndüler.

Dyer Lum

Autobiography of Adolph Fischer 7 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Accused the Accusers: The Famous Speeches of the Chicago Anarchists in Court: On October 7th, 8th, and 9th, 1886, Chicago, Illinois. Chicago: Socialistic Publishing Society, n.d. [1886].

David, Henry. The History of the Haymarket Affair. New York: Collier Books, 1963.

Agorizm, insanlar arasındaki tüm ilişkilerin karşılıklı rızaya dayalı alışverişlerden oluştuğu bir serbest pazar dünyasını amaçlayan, Samuel Edward Konkin III tarafından ve J. Neil Schulman'ın da katkılarıyla kurulmuş bir politik felsefedir.
Agoristler kendilerini piyasa anarşistleri olarak düşünürler. Genel olarak agoristler siyasi adaylar ve siyasi reform için oy kullanımına karşıdır. Bunun yerine özgür bir topluma ulaşmak amacıyla alternatif stratejiler izlenir. Agoristler eğitim, doğrudan eylem, alternatif para, girişimcilik, öz yeterlilik ve en önemlisi karşı ekonomi gibi yöntemler kullanarak daha kolay ve çabuk bir özgür toplum yaratılacağını savunmaktadır.

Agorizm sözcüğü antik yunan şehir devletlerindeki toplantı ve pazaryeri meydanlarını adından gelmektedir. Bu terim ideolojik olarak devrimci bir serbest pazar anarşizmini ifade eder. Vergisiz çalışan gri piyasalar ile karaborsa faaliyetlerinin savunulduğu bir karşı-ekonomi fikri Konkin'in liberteryen felsefesine Schulman'ın bir katkısı olarak ortaya çıkmıştır.

Devletçi toplum düzenlerine alternatif olarak tasarlanan düzende adalet ve güvenlik siyasi kuruluşlar yerine piyasa kurumları tarafından sağlanmaktadır. Bu kurumlar (siyasi reformlarla ortaya çıkmaları mümkün olmadığı için) ancak piyasa süreçleri sonucunda ortaya çıkabilecektir.
Agoristlere göre hükûmet şiddet kullanma tekeli üzerine yapılandırılmış haydutluğun rafine bir şekli olduğuna göre ondan mutlaka kurtulmak gerekir. Devrimin nihai noktası Hükûmetin piyasadaki adalet ve güvenlik sağlayıcılar tarafından sindirilip yok edilmesi ile olur. Böyle bir rejim ancak piyasaya talebin çok artması ve hükûmetin kendi işlerine karışmasından açıkça kaçınan (karşı ekonomi, kayıtsız ekonomi – ya da karaborsa ve gri piyasalar – olarak tanımlanabilecek) bir sektörün ekonomik bakımdan yeterince gelişmesinin sonucunda ortaya çıkabilir.
Konkin'in Agorizm'i anlatan ve “”Yeni Liberteryen Manifesto”" adıyla ele aldığı eser ilk olarak 1980 yılında basılmıştır. Daha önce bu felsefe J. Neil Schulman’ın “Alongside Night” isimli bilimkurgu eserinde 1979 yılında yayınlanmıştı. Aslında, Schulman da bu eserinde Ayn Rand’ın Atlas Shrugged (Atlas Silkindi) isimli eserinde sunduğu fikirlerden esinlenmiştir.

Konkin girişimciler, devletçi olmayan kapitalistler ve devletçi kapitalistleri içeren bir sınıf teorisi geliştirmiştir.

Aleksandr İvanoviç Herzen (Rusça: Алекса́ндр Ива́нович Ге́рцен; 6 Nisan [E.U. 25 Mart] 1812 – 21 Ocak [E.U. 9 Ocak] 1870), Rus yazar ve düşünür.

Zengin bir toprak sahibi olan İvan Yakovlev ile Alman bir Protestan olan Stuttgartlı Henriette Wilhelmina Luisa Haag'ın evlilik dışı çocuğu olarak 1812'de Moskova'da doğdu.
Herzen 1847'de Çarlık yönetiminin baskılarından dolayı bir daha geri dönmemek üzere Rusya'dan ayrıldı ve Paris'e yerleşti. Narodizm adıyla bilinen ilk devrimci hareketin kurucusu Aleksandr Herzen'di. 1848 devrimlerine tanık olan, Avrupa devrimciliğinin başkenti Paris'te ve İtalya'da sürgünken 1850'lerde Giuseppe Mazzini ile yazışan Herzen, Londra'daki Rus sürgünlerin lideri konumundaydı.

"Rus sosyalizminin babası" olarak anılan Herzen, tarımcılık temelli popülizm olan Narodnik hareketinin önemli isimlerinden ve öncü ideologlarından birisidir. Ayrıca Sosyalist Devrimci Parti'yi, Trudovikleri ve ABD'deki tarımcı Halk Partisi'ni ideolojik açıdan etkilemiştir. Karl Marx'ın liberal ve ihtiraslı biri olarak tanımladığı Herzen ile fikir ayrılığı yaşadığı bilinmektedir. 1852'de Londra'ya gelen Mihail Bakunin ile ise birlikte çalışmıştır. Rus İmparatorluğu'nun kötü idaresini ve yozlaşmışlığını eleştiren Herzen, eleştirileri yayma amacıyla Kolokol (Çan) adlı dergiyi çıkartmaya başlamıştır. Görüşlerinde batı karşıtlığı yer almaktadır. Özellikle Joseph Stalin'in, onun görüşlerinden etkilendiği söylenebilir. 1861'de serflere haklar verilmesi için uygun siyasi ortamı hazırlayan isimlerden birisidir. Geçmişim ve Düşüncelerim adlı otobiyografisi dönemin önemli Rus edebiyatı eserleri arasındadır.

Efsane (Легенда, 1836)
Elena (Елена, 1838)
Genç Adamın Notları (1840)
Bilimde Heves (1843)
Doğanın incelenmesi üzerine mektuplar (1845)
Suçlu kim? (Кто виноват?, 1846)
Mimoezdom (Мимоездом, 1846)
Dr. Krupa (Доктор Крупов, 1847)
Thieving Magpie (Сорока-воровка, 1848)
Rus Halkı ve Sosyalizm (Русский народ и социализм, 1848)
Öteki kıyıdan (1848–1850)
Fransa ve İtalya'dan Mektuplar (1852)
Geçmişim ve Düşüncelerim

Aleksandros Grigoropulos  (Yunanca: Αλέξανδρος Γρηγορόπουλος), (1993 - 6 Aralık 2008, Atina), Atina'da polis kurşunu ile vurularak ölmesi sonucu 2008 Yunanistan ayaklanmalarını başlatan Yunan çocuktur.

Bir polis memuru tarafından Atina'da 6 Aralık 2008'de vurulan 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropolos hastaneye kaldırılırken ölmüş ve ölümüne tepki olarak Yunanistan’ın birçok şehrinde iki hafta süren ayaklanmalar gerçekleşmiştir. Olayın gerçekleştiği günün ertesi günü (7 Aralık) Yunanistan Eğitim Bakanlığı tarafından "yas" ilan edilip tüm okullar kapatılmış; Atina'nın güneyindeki Paleo Faliro semti mezarlığında 9 Aralık'ta yapılan cenaze törenine binlerce kişi katılmıştır.

Ekim 2010'da, Aleksandros'u vuran polis memuru ömür boyu hapse, devriye arkadaşı ise 10 yıl hapse mahkûm edildi.Ancak polis memuru Epaminondas Korkoneas, 2019 yılında serbest bırakılmıştır.

6 Aralık 2008'de saat 21.10 sularında, Atina merkezinde, anarşist protestocuların toplandığı Eksarhia meydanı çevresinde devriye sırasında iki polisin çevredeki gençlerle münakaşa etmesinden sonra içlerinden Epaminondas Korkoneas adlı polis memurunun silahını çekerek 3 el ateş etmesi sonucu göğsünden vurulan Aleksandros Grigoropulos, Evangelismos Hastahanesi'ne kaldırılırken öldü.
Grigoropoulos'un vefatı 1985 yılındaki Atina 17 Kasım Protestolarında öldürülen 15 yaşındaki Michalis Kaltezas'ın ölümü ile mukayese edilmektedir.

Olaydan sonra birkaç saat içinde Atina şehir merkezi birçok isyana ve protestoya sahne oldu; polis karakollarına ve bankalara saldırılar gerçekleştirildi. İsyan, önce Selanik'e sonra diğer şehirlere sıçradı.

 Wikimedia Commons'ta Aleksandros Grigoropulos ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

YouTube'da Vurulma anının cep telefonu kamerası ile çekilmiş videosu

Amadeo Bordiga (13 Haziran 1889, Campania - 23 Temmuz 1970, Lazio), İtalyan Marksist, komünist ideolojiye katkıda bulunan, İtalyan Komünist Partisi'nin kurucusu, Üçüncü Enternasyonal'ın lideri ve daha sonra Uluslararası Komünist Partisi'nin önde gelen isimlerinden biriydi. Bordiga aslen İtalya Komünist Partisi ile ilişkiliydi, ancak Troçkizm ile suçlandıktan sonra 1930'da kovuldu.
Daha sonraları II. Dünya Savaşı'nı gözlemleyen Bordiga, daha açık bir şekilde sol komünist konumu benimsedi ve bu eğilimin Batı Avrupa temsilcilerinden biriydi.

Bordiga, 13 Haziran 1889'da Campania, İtalya Krallığı'nda doğdu. Komintern’in ilk döneminde sol komünizmi benimseyen Bordiga, Komintern’in İkinci Kongresi’nde parlamenterizm konusunda Vladimir Lenin ve Nikolay Buharin’in savunduğu görüşlere karşı gelmiş, sonrasında Bordiga ve sol komünist yoldaşları, Josef Stalin’in desteğiyle partinin başına getirilen Gramsci – Togliatti grubu tarafından partiden atılmıştır. Bu bölünme sonrası gruplaşmalar oluşmuştur.
Bordiga, 1930 ve 1943 yıllarında sürgüne gönderildi ve siyasi kariyerine ara verdi. Daha sonraları sol komünizm çalışmalarına geri dönmüştür. 23 Temmuz 1970'te Lazio'da öldü.

The International Library of the Communist Left - Bordiga Page10 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Bordiga Archive 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Marxists.org.
Archives of "Sinistra comunista 'italiana'" - Hundreds texts of Bordiga9 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at "n+1" Review.
Libertarian Communist Library Amadeo Bordiga archive 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

19. yüzyılda ilk kez ortaya çıkan ve isimlendirilen Anarko-feminizm veya Anarka-feminizm, anarşizm ile feminizmi bir araya getirir ve ataerkilliği hiyerarşinin ve dolayısıyla da toplumun temel problemlerinden biri olarak değerlendirir. Anarko-feministler ataerkillik ve maşizm ile savaşın sınıf çatışmalarının ve devlete yönelik anarşist mücadelenin bütünleyici bir parçası olduğuna inanırlar. Özünde, bu felsefe anarşist mücadeleyi feminist mücadelenin gerekli bir bileşeni olarak görür. Feminizmi de anarşist felsefenin gerekli bir bileşeni olarak görür. L. Susan Brown, "Anarşizm, tüm güç ilişkilerine karşı çıkan bir siyaset felsefesi olduğundan, doğası gereği feministtir" iddiasında bulunur.
Anarko-feminizm, cinsiyetler arasında "eşit bir zemin" yaratmayı amaçlayan, anti otoriter, antikapitalist, baskı karşıtı bir felsefedir. Anarko-feminizm, diğer gruplara, partilere veya otoritelere ihtiyaç duymadan cinsiyetlerarası sosyal ve ekonomik özgürlüğünü savunur.

Anarşist düşünür Mihail Bakunin patriyarkiye karşı çıkmıştır. Anarşizm, köken itibarıyla her türlü otoriteye karşıdır. Patriyarki ya da ataerkil sistem de bir otorite olduğundan birçok anarşist aynı zamanda feministtir.
Anarko-feminizm, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Anarşist feministler Emma Goldman, Voltairine de Cleyre ve Lucy Parsons gibi yazarlar ve teorisyenler tarafından desteklendi.

Mujeres Libres (çev. 'Özgür Kadınlar') Katalonya Devrimi sırasında İspanya'da işçi sınıfı kadınlarını güçlendirmeyi amaçlayan anarşist bir kadın örgütüydü. 1936 yılında Lucía Sánchez Saornil, Mercedes Comaposada ve Amparo Poch y Gascón tarafından kuruldu ve yaklaşık 30.000 üyesi vardı.

Örgüt ayrıca, amaçlarını tanıtmak için radyo, gezici kütüphaneler ve propaganda turları aracılığıyla propaganda yaptı. Organizatörler ve aktivistler, kırsal kolektifler kurmak ve kadınları desteklemek için İspanya'nın kırsal bölgelerini dolaştı. Kadınları anarşist harekette liderlik rollerine hazırlamak için okullar, yalnızca kadınlara yönelik sosyal gruplar ve kadınlara özel bir gazete düzenlediler; böylece kadınların özgüven kazanmalarına, yeteneklerine güven duymalarına ve siyasi bilinçlerini geliştirmek için birbirleriyle ağ kurmalarına yardımcı oldular. İspanya'daki kadın işçilerin çoğu okuma yazma bilmiyordu ve Mujeres Libres onları okuryazarlık programları, teknik odaklı sınıflar ve sosyal bilgiler sınıfları aracılığıyla eğitmeye çalıştı. Acil tıp kliniklerinde yaralılara yardım edecek hemşireler yetiştirmek için okullar da oluşturuldu. Ayrıca tıp okullarında kadınlara cinsel sağlık ve doğum öncesi ve doğum sonrası bakım hakkında bilgi verildi.

Asi Zapatista Özerk Belediyeleri'nin ordusu olan Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu'nda kadınlar büyük bir rol almıştır.

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu'nda kadınlar
Comandanta Ramona
Radikal feminizm

Anarşizm.org5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Feminizm ve Anarşizm
Anarko Feminist Bildiri1 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anarşist Kadınlar

Anarko-ilkelcilik ya da anarko-primitivizm uygarlığın kökeni ve gelişimini anarşist bakış açısı ile inceleyen düşünce biçimleridir. Tarım devriminin insanlığa getirmiş olduğu yerleşik düzeni ve bu düzenin sistemli şekilde yürütülmesini sağladığını iddia eden yönetim erklerinin karşısında yer almaktadır. Tarım öncesi dünyada ekoloji ile barışık bir şekilde yaşamlarını devam ettirmiş olan avcı-toplayıcı bireyleri, toplulukları, sürüleri ve kabileleri incelemekte ve insanlığın nihai çıkışını burada görmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde anarşizm, esas olarak Henry David Thoreau'nun yazılarında ekolojik bir görüşe sahip olmaya başladı. Walden (1854) adlı kitabında, endüstriyel uygarlığın ilerlemesine karşı doğal çevrede basit yaşamayı ve kendi kendine yeterliliği savunur. "Birçok kişi Thoreau'da bugün John Zerzan tarafından temsil edilen ekolojizm ve anarko-primitivizmin öncülerinden birini gördü . George Woodcock'a göre bu tutum, ilerlemeye karşı direniş fikri ve artan ekonomik materyalizmin reddi tarafından da motive edilebilir.19. yüzyılın ortalarında Kuzey Amerika toplumunu karakterize eden şey." Zerzan, Thoreau'nun "Geziler" (1863) metnini, Medeniyete Karşı: 1999'dan Okumalar ve Düşünceler adlı medeniyet karşıtı yazıların editörlü derlemesine dahil etti.
19. yüzyılın sonlarında, anarko-naturizm, anarşizm ve doğacılık felsefelerin birliği olarak ortaya çıktı. Esasen İspanya, Fransa, ve Portekiz'deki anarko-bireyci çevreler için önemliydi. İçindeki önemli etkiler Henry David Thoreau  Lev Tolstoy  ve Élisée Reclus idi.
Anarko-naturizm, modernitenin endüstriyel kitle toplumunun yapaylığından kaçınmanın bir yolu olarak ekolojik bir dünya görüşünü, küçük ekoköyleri ve en belirgin şekilde çıplaklığı teşvik etti. Natürist bireyci anarşistler, bireyi biyolojik, fiziksel ve psikolojik yönleriyle gördüler ve toplumsal belirlenimlerden kaçındılar ve bunları ortadan kaldırmaya çalıştılar. Fikirleri, Federico Urales'in (Joan Montseny'nin takma adı ) La Revista Blanca'da (1898-1905) Gravelle ve Zisly'nin fikirlerini desteklediği Fransa ve İspanya'daki bireyci anarşist çevrelerde önemliydi.
Bu eğilim, İspanya'daki CNT – FAI'nin dikkatini çekecek kadar güçlüydü. Daniel Guérin, Anarchism: From Theory to Pratiğe adlı kitabında, "İspanyol anarko-sendikalizminin uzun süredir " yakınlık grupları " dediği şeyin özerkliğini korumakla ilgilendiğini bildiriyor. Üyeleri arasında, özellikle de güneyin fakir köylüleri var. Her iki yaşam biçimi de, insanın vatansız bir topluma hazırlanarak dönüştürülmesine uygun görüldü. Zaragoza kongresinde üyeler, "sanayileşmeye uygun olmayan" naturistler ve çıplaklar gruplarının kaderini düşünmeyi unutmadılar. Bu gruplar kendi ihtiyaçlarının tamamını karşılayamayacakları için Kongre, komünler Konfederasyonu toplantılarına katılacak delegelerinin diğer tarım ve sanayi komünleriyle özel ekonomik anlaşmalar müzakere edebileceklerini öngördü. Geniş, kanlı bir toplumsal dönüşümün arifesinde, CNT, bireysel insanların sonsuz çeşitlilikteki özlemlerini karşılamaya çalışmanın aptalca olduğunu düşünmedi."

Anarşistler, eşitlikçi ilişkiler için çabalayarak ve karşılıklı yardıma dayalı toplulukları teşvik ederek, tüm soyut güce temel düzeyde meydan okuyan anti-otoriter bir baskıya katkıda bulundular. Bununla birlikte, Primitivistler, geleneksel anarşistlerin analizinin ötesine geçerek, tahakkümsüzlük fikirlerini yalnızca insan yaşamını değil, tüm yaşamı kapsayacak şekilde genişletirler. Antropologların çalışmalarını kullanan primitivistler, neyle karşı karşıya olduklarını ve yön değişikliğini bildirmek için mevcut toplumun nasıl oluştuğunu anlamak için medeniyetin kökenlerine bakarlar. Ludditler'den ilham alan primitivistler, teknoloji karşıtı bir yönelimi yeniden alevlendiriyor. İsyancılar, eleştirilerin ince ayarını beklemeye inanmaz, bunun yerine uygarlığın mevcut kurumlarına kendiliğinden saldırırlar.
Primitivistler, durumculara ve onların Gösteri Toplumu'ndaki fikirlere ve meta temelli bir toplumdan yabancılaşmaya yönelik eleştirilerine çok şey borçlu olabilir. Derin ekoloji, ilkelci bakış açısını, tüm yaşamın refahının, ekonomik değerinden bağımsız olarak, insan olmayan dünyanın içsel değerinin ve içsel değerinin farkındalığına bağlı olduğu anlayışıyla bilgilendirir. Primitivistler, derin ekolojinin yaşamın zenginliği ve çeşitliliğine yönelik takdirinin, insan olmayan dünyayla mevcut insan müdahalesinin zorlayıcı ve aşırı olduğunun farkına varılmasına katkıda bulunduğunu görürler.
Biyobölgeciler, kişinin kendi biyobölgesinde yaşama ve biyobölgelerinin toprak, su, iklim, bitkiler, hayvanlar ve genel kalıplarıyla yakından bağlantılı olma perspektifini getirir.
Bazı primitivistler, çeşitli yerli kültürlerden etkilenmiştir. Primitivistler, hayatta kalmak için sürdürülebilir teknikleri ve yaşamla daha sağlıklı etkileşim kurmanın yollarını öğrenmeye ve dahil etmeye çalışırlar. Bazıları, insanların evcilleştirmeyi bırakıp kendilerini vahşi doğayla yeniden bütünleştirdikleri vahşi alt kültürden de ilham alıyor.
Bazı teorisyenler, anarko-primitivizmin politik bir ideoloji olarak bu kadar uzun süredir tutarlı bir şekilde var olduğu gerçeğinin, medeniyetten memnuniyetsizliğe ve kültürler ve nesiller boyunca hissedilen doğaya dönüş arzusuna işaret ettiğini öne sürüyorlar. Uygarlık ve doğa arasındaki ayrımın genişliğinin ya da algısının, uygarlığı yok etme arzusunu besleyen bir faktör olduğunu ve buna bağlı olarak anarko-primitivist düşüncenin devam eden geçerliliğini desteklediğini öne sürüyorlar.

İnsanlık tarihi akışının ilerleyişine etki eden birkaç büyük olay yaşamıştır. Bunlardan ilki tarımın keşfi olmuştur. Tahılların topraktan bitişi fark edilmiş, zaman içinde ekilmiş, gözlenmiş evcilleştirilmiş ve toprağın işlenilmesinin öğrenilmesiyle farklı bir boyut kazanmıştır. Yaşamlarını eskiden gezerek ve avlanarak geçiren insan şimdi tarlalarının başında, ilkel barınaklarını inşa etmiştir. Ürünler depolanmış ve diğer gezgin kabilelerin saldırılarından korunulmaya çalışılmıştır. Farklı besin türlerinde beslenen avcı-toplayıcıların tarım toplumuna geçiş ile birlikte besin çeşitlilikleri azalmış ve bu bir takım hastalıkların doğmasına neden olmuştur. Depolanan besinin korunma zorunluluğu örgütlenmeyi beraberinde getirmiştir. Erkek baskın rol olarak yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve hegemonyasını kadın üzerinde sergilemeye bu dönemde başlamaktadır. Yerleşik düzenin doğumlar üzerinde etkisi vardır. Barınılacak bir yer vardır ve burası kendileri tarafından kurulan ve yavaş yavaş örgütlenmeye başlayan bir yerdir.

Bazı anarko-ilkelciler, tarımın ortaya çıkmasından önce insanların sosyal, politik ve ekonomik olarak eşitlikçi olan küçük, göçebe  gruplar halinde yaşadığını belirtirler . Hiyerarşiden yoksun oldukları için bu gruplar bazen anarşizmin bir formunu somutlaştırıyor olarak görülür.
İlkelciler, tarımın ortaya çıkışının ardından, büyüyen insanlık kitlelerinin teknolojiye  ve iş bölümü ve hiyerarşiden kaynaklanan soyut güç yapılarına her zaman daha fazla bağımlı hale geldiğine savunuyorlar.İlkelciler, anarşist bir toplumda bahçeciliğin ne dereceye kadar mevcut olabileceği konusunda hemfikir değiller, bazıları permakültürün bir rolü olabileceğini öne sürerken diğerleri kesinlikle avcı-toplayıcı geçimini savunuyor.

Anarko-ilkelciler, birkaç antropolojik referansa dayanarak, avcı-toplayıcı toplumların savaşa, şiddete ve hastalığa daha az duyarlı olduğunu belirtiyorlar.
Bununla birlikte, Lawrence Keely gibi bazıları, kabile temelli birçok insanın gelişmiş devletlerden daha fazla şiddete eğilimli olduğunu öne sürerek buna itiraz ediyor.

John Zerzan gibi anarko-ilkelciler evcilleştirmeyi "hayvanlara ve bitkilere hükmetme isteği" olarak tanımlarlar ve evcilleştirmenin "medeniyetin tanımlayıcı temeli" olduğunu iddia ederler.
Aynı zamanda, böyle bir geçiş yapmayan diğer ilk insan gruplarının yok edilmesini, köleleştirilmesini veya asimilasyonunu da içeriyordu.
Anarko-İlkelcilere göre evcilleştirme, hem evcilleştirilmiş türleri hem de evcilleştiricileri köleleştirir. Psikoloji, antropoloji ve sosyoloji alanlarındaki ilerlemeler, insanların kendileri de meta haline gelene kadar kendilerini ölçmelerine ve nesnelleştirmelerine olanak tanır.

Brian Sheppard, anarko-primitivizmin bir anarşizm biçimi olmadığını iddia ediyor. Anarşizm vs. Primitivizm'de şöyle diyor: " Son yıllarda, yarı-dini mistik grupları savundukları ilkelciliği (bilimin, rasyonalitenin ve teknolojinin reddi genellikle "teknoloji" genel bir terim altında toplanır) anarşizmle eşit tutmaya başladılar. Gerçekte, ikisinin birbiriyle hiçbir ilgisi yok.
Andrew Flood bu iddiaya katılıyor ve ilkelciliğin anarşizmin temel hedefi olarak tanımladığı şeyle çatıştığına işaret ediyor: "özgür bir kitle toplumu yaratmak".
Primitivistler bir " kitle toplumunun özgür olabileceğine inanmazlar. Sanayi ve tarımın kaçınılmaz olarak hiyerarşiye ve yabancılaşmaya yol açtığına inanıyorlar. Tekno-endüstriyel toplumların işlemesi için gerekli olan işbölümünün, insanları yiyecek, giyecek, barınak ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için fabrikalara ve diğer uzmanların emeğine güvenmeye zorladığını ve bu bağımlılığın onları bu toplumun bir parçası olmaya zorladığını öne sürüyorlar.

Sembolik kültür eleştirilerini dilin kendisine kadar genişleten ilkelcilerle ilgili olarak, Georgetown Üniversitesi profesörü Mark Lance, bu özel ilkelcilik teorisini "kutunun içinde kutuyu yok etmek için bir araç yaratmak için uygun iletişim gerektiğinden, kelimenin tam anlamıyla çılgınca" olarak tanımlıyor.

Anarko-primitivizmin dikkate değer eleştirmenleri arasında, post-sol anarşistler Wolfi Landstreicher  ve Jason McQuinn  Theodore Kaczynski ("Unabomber"),  ve özellikle liberter sosyalist Murray Bookchin yer alır.

Aktivist yazar Derrick Jensen, Walking on Water'da kendisinin genellikle " Luddite " ve "anarko-primitivist" olarak sınıflandırıldığını yazdı. Sanırım bu etiketlerin her ikisi de yeterince uyuyor. Başkaları da eserini ikinci terimle belirlemiştir;

Yaygın bir eleştiri, ikiyüzlülüktür, yani medeniyeti

Anarko-komünizm, komünist anarşizm, anarşist komünizm ya da liberter komünizm; kapitalizmin ancak toplumsal bir devrimle ortadan kalkacağını ve bunun da sınıf eksenli bir mücadeleyle gerçekleşeceğini, sosyalist akımların aksine komünal hayat düzenine erişebilmek için sosyalist devrimi ve devletin proletarya tarafından ele geçirilmesini değil, doğrudan komün hayata geçilmesi gerektiğini savunan ideoloji. Marksistlerden farklı olarak devrimden sonra iktidarın devletin tekelinde toplanmasına karşı çıkar. Bunun devlet iktidarına sahip olanlar ve olmayanlar arasında ayrışmaya yol açacağını, iktidara sahip olanların yozlaşacağını ve toplumun çıkarına göre davranmak yerine iktidarlarını koruma, kuvvetlendirme yoluna gideceklerini savunur. Anarşist komünistler bunun yerine tüm kararların toplumun tamamının katılımıyla alınmasını savunur.
Aynı zamanda devrimci örgütlenme modeli konusunda da Marksist ve burjuva partilerden farklılaşır. Toplumun tabandan örgütlenmesini savunduğu gibi devrime giden süreçte anarşist komünizmi savunan bir örgütün de hiyerarşik olmaması, içinde herhangi bir otorite barındırmamasını savunur.

Anarşist komünizm fikri 1870'lerde, kolektivist modelin eleştiri süreciyle beraber gelişti.
Anarşizm, Uluslararası Emekçiler Birliği (IWPA veya I. Enternasyonal, 1864-72) içinde doğmuş ve gelişmiştir. İlk anarşistler genelde kolektivistlerdi; Enternasyonal içinde Marx tarafından savunulan biçimiyle “komünizme” karşıydılar. Kolektivizm, bir iş yerinde çalışan işçilerin üretim araçlarını ele geçirmesi ve onları beraberce idare etmesini öngörüyordu.
Anarşist komünizm, sadece emek araçlarının ortaklaştırılmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda emeğin ürünlerinin de toplumun tamamı için ortaklaştırılması ve “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesi doğrultusunda dağıtılması gerektiğini vurguluyordu.
1880'de, Jura Federasyonu konferansında, (temel olarak Fransızca konuşan İsviçre Jura'sının anti-otoriter emekçiler federasyonu), ilk defa anarşist bir konferans ekonomik örgütlülük olarak komünizme sıcak bakılmış oldu. İtalyan devrimci Carlo Cafiero bu konferansta komünist tezleri şöyle savunmuştur: “Bir kimse komünist olmadan anarşist olamaz. Gerçekten de, sınırlamaya dair en ufak bir ipucu, otoriterliğin tohumlarını taşıyacaktır. Ve bunu seri bir şekilde türeyen kanunlar, mahkemeler ve jandarma olmaksızın düşünemeyiz. Komünist olmak durumundayız çünkü kolektivist safsatayı anlayamayan insanlar, Reclus ve Kropotkin arkadaşların da belirttiği gibi komünizmi kusursuz bir şekilde kavrayıp benimseyebilirler. Komünist olmak zorundayız çünkü bizler anarşistiz, çünkü anarşi ve komünizm devrimin iki asıl ilkesidir.”
Komünizm, hem üretimi ve dağıtımı hem de toplumsal olarak üretilen serveti ortaklaştırmamız gerektiğini söyleyen öğretidir. Komünizm, yerine dünya çapında sınıfsız bir toplumun alacağı sınıflı sistemin ve ücretli köleliğin kaldırılmasını hedefler. Anarşist komünistlerin düşüncelerine göre, gerçek komünizmin tek hedefi devletin yıkılmasıdır; çünkü devlet, egemenlik ve sınıf hükümdarlığı üzerine kurulu politik örgüttür.

Peter Kropotkin
Nestor Makhno
Errico Malatesta
Carlo Cafiero
Emma Goldman
Buenaventura Durruti

About Anarchism, Nicolas Walter, Freedom Press.
Carlo Cafiero, Anarchy and Communism (report to the Jura Federation's Congress of 1880).
Anarşizm - Anarşiden Anarşizme (MS.300-1939), Robert Graham, Versus Kitap, Mayıs 2007
Anarşizm Bir Düşünce ve Hareketin Tarihi, George Woodcock, Kaos Yay., Ocak 1997

Anarşist Komünist dergi Proleter Teori A29 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Toprak ve Özgürlük Kooperatifi
Anarşizm.org5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nestor Mahno ve Ukrayna İsyanı4 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anarşist Komünizm4 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devrimci Hareketin İnşaası6 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devrimci Anarşist Faaliyet14 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lise Anarşist Faaliyet14 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anarko-sendikalizm, 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış bir düşünce ve ilkeler akımıdır.
Bazı Latin Avrupa ülkeleriyle birlikte Amerika'daki 'Dünya Sanayi İşçileri' (Industrial Workers of the World) örgütüne bağlı işçilere özgü bir akım olan anarko-sendikalizm, Anglosakson trade-union hareketine karşıydı. Anarko sendikalistler için grevler, bir halk arayışı olmaktan çok işçi sınıfını mücadeleye yönelten hareketlerdi. Amaç genel greve giderek eski düzeni yıkmak ve sendikaları toplumun temel taşı haline getirmekti. Bu yaklaşım şiddete başvurmayı meşru sayıyor ve işleri idare etmek için ihtiyaç duyulan sendikaların eğitimine özel bir önem verilmesini istiyordu. Devleti yıkmak kararı, siyasi partilerle her türlü ilişkinin yasaklanması ve merkezileşmeye kuşkuyla bakılması sonucunu doğuruyor, militanların sayısından çok değerini önemseyen seyrek bir örgüt yapısı benimseniyordu.
Bu anlayış Fransa'da Eylül 1895'te 175 sendikalının bir araya geldiği Limogez Kongresi'yle Genel İş Konfederasyonu'nun (CGT) 1906'da kabul etti. 1905 Amiens Şartnamesiyle iyice yerleşti. Bununla birlikte kısa süre sonra, sosyal yasalara duyulan hoşnutsuzluk azalacak ve örgüt güç kazanmak için çoğalma çabasına girecekti. Anarko-sendikalist düşüncenin ve eylemin en yüksek olduğu yer İspanya olmuş ve iç savaş boyunca ülkenin birçok yerinde komünler ve kooperatifler kurarak Franco faşizmine karşı savaşmışlardır.1936 sonrasi birçok anarko-sendikalist ispanyol militan Fransa'ya geçerek CNT (Ulusal Emek Konfederasyonu'nu) kurar. Bugün İspanya'da CGT ve CNT, Fransa'da CNT ve CNT-Ait Almanya'da FAU (Özgür İşçiler Sendikası), İsveç'te SAC, İrlanda'da ORGANISE, Amerika'da IWW Anarko-sendikalist mücadele vermektedirler.
Şu temel özelliklere sahiptir:

Şu anki çıkarlarını savunmak ve yaşam standartlarında iyileşmeler elde etmek için, dünya emekçilerinin organize edilmesi hedefi. Bunu başarmak için birlikler oluşturulması.
Liderlerin ve yöneticilerin olmadığı bir yapının yaratılması.
Toplumun radikal bir şekilde dönüştürülmesi arzusu -bu dönüşüm Toplumsal Devrim aracılığı ile olacaktır. Bu dönüştürme hedefi olmadan, anarko-sendikalizm var olamaz.
Anarko-sendikalizmin bir diğer adı da devrimci sendikacılıktır.

Anarko-sendikalizm, toplum tarafından üretilen refaha el koyan ve ayrıcalıklarını şiddet aracılığı ile koruyan bir azınlığın komutasına veren; boyun eğmiş çoğunluğa ise sadece yaşayabileceği (fiziksel olarak sürdürmesine yetecek) kadarını veren ve azınlığın şiddetine maruz kalmasına yol açan, toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin nedenlerinin güce, otorite (tahakküm) ilkesine dayandığını inancına sahiptir. Bunun sonucunda, anarko-sendikalizm adaletsizliği engellemek için, otorite ilkesine, elitlerin karar-almasına ve gücün nihai temsiliyetine, yani Devlet'e karşı çıkar.
Hiyerarşik Organizasyonun ve Devlet-Kapital otoritenin ve de onun baskıcı araçlarının aksine, anarko-sendikalizm onun Anti-Organizasyonuna sahiptir. Bu ise, kararların tabanda alındığı, insanların katıldığı, liderliğin olmadığı (ya da çok kısıtlı olarak var olduğu), baskının olmadığı ve fikirlerin, görüşlerin ve teşebbüslerin özgür ve eşitçe tartışılabildiği bir süreci içermektedir. Anarko-sendikalist organizasyon Devlet-Kapital'in haiz olduğu görüngülerden mümkün olduğunca en azını barındırır. Bu nedenle, bugün var olan otoriter modelle karşılaştırıldığında, bir anti-organizasyondur.
Anarkosendikalizmin temel fikri, katılımcılarının kendileri tarafından yönetilen kitlesel örgütlenmeler-özellikle de üretim noktasındaki mücadelede kökü bulunan örgütlenmeler-geliştirerek, işçi sınıfının kendisini sömürücü sınıfın boyunduruğundan kurtarabilmesini sağlayacak kendinden eylemliliğini, kendine güvenini, birliğini ve özörgütlenmesini geliştireceğidir. Hareketin kendinden yönetimi, hareketin devrimci amacı olan üretimin işgücü tarafından yönetiminden önce gelir ve onu canlandırır.

Anarşizm
Ulusal Emek Konfederasyonu
İşçilerin Özyönetimi

Anarko punk (veya anarşist punk), anarşizmi destekleyen punk müziğidir. "Anarko punk" terimi bazen sadece 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başlarında Birleşik Krallık'taki orijinal anarko punk hareketinin bir parçası olan gruplara uygulanır. Bazıları ise sözsel açıdan anarşist içeriğe sahip crust punk, hardcore punk ve folk punk grupları için de bu terimi kullanır.

1960'ların sonunda, Alman blues rock grubu Ton Steine Scherben ile Hawkwind, Pink Fairies, The Deviants ve Edgar Broughton Band gibi İngiliz proto-punk gruplarında anarşist üyeler bulunmaktaydı. Bu gruplar, Detroitli MC5 ile birlikte, radikal politikaların rock müziğiyle birleştirilmesinde emsal teşkil etmiş ve rock müziğin toplum bilincinde sosyal ve politik değişim ile ilişkilendirilmesini sağlamışlardır. Fluxus, Dada ve Beat kuşağı gibi politik hareketler, avangart sanat, gerçeküstücü bazlı Durumcu Enternasyonel, Paris'teki Mayıs 1968 isyanı ve CND anarko punk hareketinin öncüllerini oluşturmuşlardır.

Anarşizme duyulan ilgi, 1970'lerde Birleşik Krallık'ta punk rock'ın doğması ile artmıştır. Bununla birlikte, erken punk sahnesi anarşizmi esas olarak şok ya da komedi değeri için ya da en iyi ihtimalle hedonist kişisel özgürlük arzusu olarak nitelendirirken,Poison Girls ve Crass ciddi olarak anarşizmi savunmuş ilk punk gruplarındandır. Anarko punk kavramı (ve estetiği) Flux of Pink Indians, Subhumans, Chumbawamba ve Conflict gibi gruplar arasında hızla yayıldı.

Hardcore punk
Crust punk

Anarşizm (Önadsız), tarihçi George Richard Esenwein'in cümleleriyle "anarşizmin bir sıfatla tanımlanmamış formudur, yani komünist, kollektivist, mutualist veya bireyci gibi belirleyici sıfatların olmadığı bir düşünce akımı. Diğerleri için ... Anarşizm (önadsız) sadece, farklı anarşist ekollerin bir arada varolmasına tolerans gösteren bir tutumu ifade eder." Bu düşünce farklı anarşist ekoller arasında ortak noktaları vurgular ve bunları anti otoriter inançlar çevresinde birleştimeyi amaçlar. İfade Küba doğumlu Fernando Tarrido del Mármol tarafından 1889 kasım ayında, farklı anarşist hareketler arasında şiddetli tartışmaların yaşandığı bir dönemde, tarafları uzlaşmaya çağrısı sırasında kullanılmıştır.
Voltairine de Cleyre (başlangıçta kendini bireyci anarşist olarak ifade etmiş sonra ise çağdaş herhangi bir ekolle kendini tanımlamamakla birlikte anarşizmin kollektivist eğilimlerine yaklaşmış) anarşizm (önadsız) akımın bir temsilcisidir. Cleyre'e göre "sosyalizm ve komünizm her ikisi de belirli bir düzeyde ortak eylemi ve yönetim organını gerektirir ki bu anarşizm idealiyle tam anamıyla tutarlı olmayan yeni yönetimsel düzenlemeleri doğurur." ayrıca Cleyre  "Mülkiyete dayanan bireycilik ve mutualizm benim özgürlük anlayışıma uyuşmayan bir özel polisin gelişimini içerir."  sözleriyle diğer akımlarla arasındaki ayrışma noktalarını vurgular, ancak sözlerini bu hareketleri anarşist olmayan hareketler olarak tanımlamaya kadar götürmemiştir.
Ekolün diğer bir temsilcisi Errico Maletesta, anarşistlerin hipotezler üzerine çatışmaya girişmek gibi bir lüksünün olmadığını söyleyerek anarşizmi (önadsız) bütünleştirici bir hareket olarak savunmuştur.  Ekolün çağdaş temsilcisi olarak Fred Woodworth kabul edilir.

Anarşizm mi? Sosyalizm mi?, Josef Stalin'in Aralık 1906 - Ocak 1907 tarihleri arasında kaleme aldığı, anarşizmi Marksist metotlarla tahlil ettiği eserdir. Eserde Friedrich Engels'in Otorite Üzerine adlı eserindeki görüşlere atıflar bulunur. Türkçe baskısı ilk kez 1974 yılında Sol Yayınları tarafından yapılmıştır.
Stalin eserde yer alan makalelerde savunduğu tezlerden birinden daha sonra vazgeçmiştir. Stalin, o zamanlar sosyalist devrimin başlıca ön koşullarından birinin işçi sınıfının nüfusun çoğunluğunu oluşturması olduğunu savunuyordu. O sıralarda Marksistler tarafından savunulan bu teze göre, yetersiz kapitalist gelişme nedeniyle, işçi sınıfının nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığı ülkelerde sosyalizmin zaferinin olanaksız olduğu kabul ediliyordu. Bu tez hem Bolşevikler hem de diğer ülkelerin Marksist partileri tarafından benimsenmişti. Ancak Avrupa ve Amerika'da kapitalizmin daha sonraki gelişmesi, emperyalizm öncesi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş ve Vladimir Lenin tarafından ortaya konulan kapitalizmin eşit olmayan gelişme yasası bu tezin artık yeni koşullara uygun düşmediğini gösterdi. Kapitalizmin gelişmesinin tam olmadığı ve işçi sınıfının nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığı, ancak kapitalizmin zayıf olduğu tek tek ülkelerde sosyalizmin zaferinin tümüyle olanaklı olduğu ortaya çıktı. Stalin'in eserleri Marx-Engels-Lenin Enstitüsü tarafından toplu olarak basılırken, Stalin'in kendisi bu konuya ilişkin açıklamasını Ocak 1946'da, 1. Cildin önsözünde yapmıştır.

1905-06 kışında, Prens Pyotr Kropotkin'in izleyicilerinden olan Gürcistan'daki bir grup anarşist, Kafkasya'da, Marksistlere karşı şiddetli bir ideolojik kampanyaya girişmiştir. Bu grup Tiflis'te birkaç gazete yayınlamışlardır. Stalin'e göre anarşistler, işçi sınıfı arasında hiçbir desteğe sahip değillerdi, fakat işçiler dışında ve küçük burjuva gruplar arasında bazı başarılar elde etmişlerdir.
Stalin, bu anarşistlere karşı "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" genel başlığı altında, Gürcüce bir dizi makale yazmış ve anarşistlerin Marksistlere eleştirilerine bu yazılarında yanıt vermiştir. Temel amacı özellikle Kafkasya'da artan anarşistlerin Marksistlere yönelik iddia ve karalamalarını çürütmek idi. Bu eser söz konusu makalelerden oluşmaktadır.
İlk dört makale, Haziran-Temmuz 1906'da (20 Hazirandan 14 Temmuza kadar), Tiflis'te, Stalin'in (sayfa 7) yönetimi altında yayınlanan günlük Bolşevik gazetesi Akhali Çovreba'da ("Yeni Yaşam") orijinal haliyle yayınlanmıştır. Gazete yetkili makamlarca kapatıldığından dizi devam edememiştir. Makaleler, Aralık 1906 ve Ocak 1907'de, biraz düzeltilmiş bir biçimde, 14 Kasım 1906'dan, Tiflis valisinin emriyle 8 Ocak 1907'de kapatılana kadar Tiflis'te yayınlanan haftalık bir sendika dergisi olan Akhali Droyeba'da ("Yeni Zamanlar") yayınlanmıştır. Editöre ait bir açıklamada şöyle denmiştir;

"Geçenlerde, Hizmet İşçileri Sendikası bize bir mektup yazarak, sosyalizm, anarşizm ve benzeri sorunlar üzerine makaleler yayınlamamızı önerdi. ... Diğer bazı yoldaşlar da aynı istekte bulunmuşlardı. Bu istekleri hoşnutlukla karşılıyor ve makaleleri yayınlıyoruz. Bu makalelere gelince, bazılarının, Gürcistan basınında zaten yayınlanmış olduğunu belirtmemiz gerekiyor, (ama yazarın elinde olmayan nedenlerden ötürü bunlar tamamlanmamışlardır). Gene de, bütün makalelerin tamamını yayınlamayı gerekli gördük ve yazardan, onları halkın daha iyi anlayacağı bir biçimde, yeniden yazmasını istedik ve o da bunu severek yaptı."
Tiflis Bolşevik günlük basınında dizilerin yayını sürdürülmüştür: Bunlar, Şubat 1907'den "aşırı eğilimi" yüzünden 6 Mart 1907'de kapatılmasına kadar Çıveni Çovreba'da ("Yaşamımız") ve sonra da Nisan 1907'de Dro'da ("Zaman") yayınlanmıştır. Ancak, dizi hiçbir zaman tamamlanamamıştır. 1907 ortalarında Stalin, Bakü'ye gitmek üzere Tiflis'ten ayrılmış, birkaç ay sonra da orada tutuklanmıştır. Eşyaları aranırken son bölümlere ait notları kaybolmuştur.

Anarşist komünizm
Marksizm-Leninizm
Mihail Bakunin
Vladimir Lenin bibliyografyası

Googlebook - Anarşizm mi? Sosyalizm mi?22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
«Анархизм или социализм?» (Rusça)

Anarşistler geleneksel olarak örgütlü dine şüpheyle yaklaşmış ya da şiddetle karşı çıkmışlardır. Yine de bazı anarşistler, devleti yüceltmenin günahkâr bir putperestlik biçimi olduğu fikri de dâhil olmak üzere, anarşizme dini açıdan yorumlar ve bakış açıları getirmişlerdir.

Bedevi göçebeler olan Haricîler İslam'ın ilk mezhebidir. İslam devletindeki yeni iktidar merkezileşmesine, kabilelerinin özgürlüğüne engel olduğu gerekçesiyle karşı çıktılar.

Jacques Ellul, Yargıçlar Kitabı'nın sonunda (Yargıçlar 21:25) İsrail'de kral olmadığını ve herkesin uygun gördüğü gibi davrandığını anlatır. Daha sonra ilk Samuel Kitabında (1 Samuel 8) İsrail halkı bir kralın diğer uluslar gibi olmasını istedi. Tanrı, halkın onu kralları olarak reddettiğini ilan etti. Bir insan kralın militarizme, zorunlu askerliğe ve vergilendirmeye yol açacağı ve kralın taleplerinden merhamet dilemelerinin cevapsız kalacağı konusunda uyardı. Samuel, Tanrı'nın uyarısını İsrailoğullarına iletti ama onlar onu dikkate almadılar ve kralları olarak Saul'u seçtiler. Sonraki Tanah'ın çoğu, onların bu kararla yaşamaya çalıştıklarını anlatıyor.
Pek çok Yahudi anarşist dinsiz veya bazen şiddetle din karşıtı olsa da, çağdaş radikal fikirleri geleneksel Yahudilikle birleştiren birkaç dindar anarşist ve anarşist yanlısı düşünür de vardı. Abba Gordin ve Erich Fromm gibi bazı seküler anti-otoriterler de anarşizm ile birçok Kabalistik fikir arasında, özellikle Hasidik yorumlarında dikkate değer benzerlikler fark ettiler. Bazı Yahudi mistik gruplar, Christian Quakers ve Dukhobors'a biraz benzeyen, anti-otoriter ilkelere dayanıyordu. Son derece dindar bir filozof olan Martin Buber, sık sık Hasidik geleneğe atıfta bulunmuştur.[kaynak belirtilmeli]
Ortodoks Kabalist haham Yehuda Aşlag, fedakar komünizm olarak adlandırdığı Kabala ilkelerine dayanan, özgürlükçü komünizmin dini bir versiyonuna inanıyordu. Aşlag, Kibbutz hareketini destekledi ve sonunda "herkes kendi gözünde doğru olanı yaptığı için kaba kuvvet rejimini tamamen ortadan kaldıracak", kendi kendini yöneten enternasyonalist komünlerden oluşan bir ağ kurmayı vaaz etti. Bir kişi için kaba kuvvet hükûmeti altında olmaktan daha küçük düşürücü ve aşağılayıcı bir şey yoktur".

Bir İngiliz Ortodoks haham olan Yankev-Meyer Zalkind, bir anarko-komünistti ve çok aktif bir anti-militaristti. Rudolf Rocker'ın yakın arkadaşı olan Haham Zalkind, üretken bir Yidiş yazar ve önde gelen bir Tevrat bilginiydi. Talmud etiğinin, gerektiği gibi anlaşılması halinde, anarşizm ile yakından ilişkili olduğunu savundu.
Geçtiğimiz on yılda, Jewdas ve Pink Peacock (İngiltere) gibi örgütlerin ve Treyf podcast (Kanada) gibi medya kuruluşlarının büyümesi nedeniyle Yahudi anarşizmine yeniden ilgi duyuldu. Kenyon Zimmer'in Devlete Karşı Göçmenleri gibi konuyla ilgili yeni kitapların yayınlanması ve Fraye Arbeter Shtime'ın son günlerini ayrıntılarıyla anlatan The Free Voice of Labor[31] gibi belgesellerin yeniden yayınlanması bu ilgiye yardımcı oldu. . Ocak 2019'da YIVO Yahudi Araştırma Enstitüsü, New York'ta Yidiş anarşizmi üzerine 450'den fazla kişinin katıldığı özel bir konferans düzenledi.
Yahudi anarşist gazeteler arasında Arbeter Fraynd, Burevestnik, Chernoe Znamja (Kara Bayrak), Dos Fraye Vort, Freie Arbeiter Stimme, Germinal ve Kagenna Magazine yer alır.
Emma Goldman, Alexander Berkman, Paul Goodman, Murray Bookchin, Volin, Gustav Landauer, David Graeber ve Noam Chomsky gibi birçok Yahudi kökenli insan anarşizm tarihinde rol oynamıştır. Bununla birlikte, Yahudi kökenli bu anarşistlerin yanı sıra, Doğu ve Orta Avrupa'daki Yidce konuşan topluluklar ve göç ettikleri Batı şehirleri içinde, on dokuzuncu yüzyılın sonlarından İkinci Dünya'ya kadar özellikle Yahudi anarşist hareketler de olmuştur. Savaş. 1903'te Białystok'ta kurulan Rus İmparatorluğu'ndaki ilk anarşist grubun tüm üyeleri Yahudiydi.
Farklı anarşist grupların Siyonizm ve Yahudi sorunu hakkında farklı görüşleri vardı. Bernard Lazare, hem Fransız anarşist hareketinde hem de erken Siyonist harekette önemli bir figürdü. Daha sonraki Bölgeselci hareket, özellikle Isaac Nachman Steinberg liderliğindeki Freeland League, anarşizme çok yakındı. Martin Buber ve Gershom Scholem gibi diğerleri, Siyonizmin milliyetçi olmayan biçimlerini savundular ve Filistin'de iki uluslu bir Yahudi-Arap federasyonu yaratma fikrini desteklediler. Pek çok çağdaş anarşist, "devletsiz çözüm" olarak adlandırılan fikri destekliyor. Noam Chomsky, bir anarşist olarak nihayetinde devletsiz bir çözümü desteklediğini, ancak kısa vadede mevcut çatışmadan çıkmanın en iyi yolunun iki devletli bir çözüm olduğunu düşündüğünü söyledi.

Kendilerini Budist olarak adlandıran birçok Batılı, diğer birçok dünya inancının aksine, Budist geleneği teist olmayan, hümanist ve deneyime dayalı olarak görüyor. Çoğu Budist okulu, Buda'yı istisnasız herkes için aşkınlığın ve nihai mutluluğun mümkün olduğunun somut kanıtı olarak gördüklerine dikkat çekiyorlar.
İngiliz egemenliğini alt kıtadan kovmaya çalışan Marx ve Bakunin'den çok etkilenen Hint devrimci ve kendini ateist ilan eden Har Dayal, 20. yüzyılın başlarında anarşist ve Budist fikirleri sentezlemeye çalışan birinin çarpıcı bir örneğiydi. 1912'de Amerika Birleşik Devletleri'ne taşınarak, Oakland'da "anarşizmin ilk manastırı" olarak tanımladığı California Bakunin Enstitüsü'nü kuracak kadar ileri gitti.
Zen rahibi ve eleştirmeni Hakugen Ichikawa, Budistlerin Asya'daki Japon emperyalizmine verdiği desteği kınarken, bir keresinde şu sonuca vardı: "Eğer Budizm toplumsal düşünceye sahip olacaksa, B-A-C, Budizm-Anarşizm-Komünizm biçimini alması gerekecek." Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde, bu pozisyona geri döndü ve onu "Śūnya-anarşizm-komünizm" (空 - 無政府 - 共同体論) olarak yeniden çerçevelendirdi; burada Śūnya, "hem sosyal devrimle uğraşan öznelliğin dikey temeli hem de bu öznelliğin temel tercihlerinden, dogmatizmden, mutlakiyetçilikten ve güç istencinden arınmış alçakgönüllü ve açık ruh." Nihayetinde Hakugen, bunun "yatay boyutta devlet iktidarını olumsuzlamakla sonuçlandığını; politik olarak bunun anarşizmi oluşturduğunu ... Felsefi vicdanın (arzuları kontrol etmek) hesaba katılması aracılığıyla ve sosyal-bilimsel muhakeme yoluyla ve sosyal-bilimsel muhakeme yoluyla sonuçlandığını öne sürdü. praksis, kapitalist özel mülkiyet sistemini olumsuzlar ve insan emek gücünün metalaşmasının toplumsal temelini ortadan kaldırır; ekonomik olarak bu, komünizm anlamına gelir." Hakugen için Śūnya, "dikey, varoluşsal bir özgürlüğü temsil ederken, anarşizm ve komünizm yatay özgürlüğe aittir ve 'köken', özgürlüğün iki boyutunun kesiştiği noktadır.

Anarşizm ve sanat, birbirleriyle iş birliği içerisinde bulunmuş ve bulunmaktadır. Anarşizm özellikle 19.yüzyılda Fransız sembolizmi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Pierre-Joseph Proudhon
Peter Kropotkin
Herbert Read
Alex Comfort
George Woodcock
David Goodway
Allan Antliff
Cindy Milstein
gibi yazarlar anarşizm ve sanat arasındaki ilişki üzerine yazılar yazmışlardır. 

Bir anarşist dünya...bir sürrealist dünya:ikisi aynı şey.-André BretonAnarşizm, 19.yüzyıl realizmi, empresyonizm, neo-empresyonizm, sürrealizm, kübizm, fütürizm, modernizm ve dadaizm gibi pek çok akımda etkisini gösterdi.

Modern şehirlerde otobüslerin içlerine sivri bir aletle kazınan yazılardan sokak duvarlarına sprey boyayla çizilen resimlere kadar pek çok uygulama grafitinin kapsamına girmektedir. Kimi çevrelerce bir sanat dalı olarak kabul edilirken, bir başka bakış açısı da, grafitiyi vandalizm olarak değerlendirmekte ve suçla ilişkilendirmektedir.
II. Dünya Savaşı'nda propaganda aracı olarak kullanılan grafiti, günümüzdeki anlamıyla 1960'lı yıllarda Amerika'da, özellikle New York'ta politik eylemciler ve sokak çeteler seslerini duyurmak ve kendi çetelerinin sınırlarını belirlemek için benimsenen bir yöntem olarak ortaya çıktı. 1970'li yıllarda ortaya çıkan rap ve hip-hop kültürü, grafitinin dünyada yaygınlaşmasını sağladı.
Dünya üzerindeki mevcut neoliberal politikalar ve devletlerin doğaya karşı yok edici tutumu birçok insanı olduğu gibi sanatçıları da gitgide doğaya karşı duyarlı bir hale getirmiş, “Eko graffiti” ya da “Yeşil graffiti” olarak da isimlendirilen yeni akım ilk olarak Anna Garforth isimli İngiliz graffiti sanatçısının çalışmalarında yeni bir malzeme arayışına girmesiyle ortaya çıkmıştır. Malzeme olarak yosunu seçen Garforth, zaten kısmen anarşist bir sanat olan graffitiye doğanın direnişini de eklemiştir.

Adil yargılanmadıkları kanıtlarla ortada iken, ibret olsun diye idam edilen İtalyan anarşistleri Sacco ve Vanzetti'nin, pek çok esere konu olarak destanlaşan, trajik hikâyesini anlatan Giuliano Montaldo'nun yönetmenliğini yaptığı 1971, İtalyan yapımı film. Bu dava, ABD hukuk sisteminin utanç verici bir sayfası olarak da hatırlanır.
Filmin müziklerinde Joan Baez ve Ennio Morricone'nin imzası vardır.

Bir Yunan soyguncunun bir grup Britanyalı aristokratı, köylülerin toprak sahiplerini alaşağı ettiği ve toprak ağalığı sistemi yerine komün kurdukları bir dağ köyüne götürmek üzere rehberlik edişini anlatan 1980 Yunan yapımı bir Theo Angelopoulos filmi.

Chuck Palahniuk tarafından yazılmış olan aynı isimli roman üzerinden çekilen 1999 yapımı kült filmdir.

Her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeç. Bırak ne olacaksa olsun. Bırak olsun. 
Yuva yapma içgüdülerine tutsak düşen tek ben değildim… Hepimizde Johanneshov markalı koltuktan var, yeşil çizgili Strinne deseniyle kaplı… Hepimizde Rislampa/Har markalı aynı kâğıt lambadan var… Benimki artık bir konfeti… Çelik üstüne çinko kaplama Vild marka ayaklı saaatim. Tanrım ona sahip olmasam ölürüm… Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe…Sonra hayalinizdeki yatak. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra o güzel yuvanıza kısılıp kalırsınız. Bir zaman sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.

Alan Moore'un yazıp David Lloyd'un çizdiği DC in yayınladığı aynı isimli çizgi romandan Wachowski kardeşlerin sinemaya uyarlayıp yapımcılığını üstlendiği film.

Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var! Ve fikirler kurşun geçirmez. ” (V)
Toplumlar, kendi devletlerinden korkmamalı. Devletler, kendi toplumlarından korkmalı. Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür. Sembollere anlam kazandıran insanlardır. Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir. (V)

Anarşist stratejiler içerisinde pasif direniş, sivil itaatsizlik olduğu gibi ‘eylem ile propaganda’nın da yer aldığını ifade etmek gerekir. Filmde Joker’in mevcut toplumsal düzenle açıkça bir derdi vardır. Batman’in düzen arzusu karşısında, Joker kaosu yüceltmektedir. Çalmak için onca zahmete girdiği bir depo dolusu parayı yakması da bu sebepten kaynaklanmaktadır. Kendi ifadesiyle “mesele para değil, bir mesaj vermektir”. Joker, "ya tam ahlaklı olun, ya da yok olun" demektedir.
The Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor) filminin Temmuz 2012'de ABD'deki galasında, James Holmes adında bir doktora öğrencisinin sinema salonundaki seyircilerin üzerine ateş açması sonucu 14 kişinin öldüğü trajedi, kimilerince ikinci filmin fazlaca şiddet içerdiği ve Joker karakteri üzerinden özendirildiği biçiminde yorumlanarak, yapımcı şirkete yönelik eleştirilere yol açtı. 

"Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak..." -Mülksüzler, Ursula K. Le Guin"Öğrencilerin anarşist olmamalarını mı bekliyorlar?" dedi. "Gençler başka ne olabilirler ki? En alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin." -Mülksüzler, Ursula K. Le Guin

Müzikte anarşizm kendini özellikle anarko punk ile göstermiştir. Birçok anarko punk grubu hayvan haklarını destekler, globalleşme, savaş karşıtıdır ve bu tür faaliyetlere destek verirler. İngiliz Crass grubu bu türün en bilinen temsilcisidir. Terence McKenna, Nikolas Asimos,Tom Morello, Ian "Lemmy" Kilmister, Angela Gossow, Georges Brassens gibi müzisyenler de diğer anarşist müzisyenler arasında sayılabilir.

Anarşizm ve şiddet, eylemli propaganda nedeniyle popüler düşüncede birbirlerine yakın kavramlar. Anarşist düşünce şiddet sorusuna oldukça çeşitli cevaplar vermiştir. Bakunin, anarşizm “burjuvaziyi oluşturan bireylerin ölümü demek değildir, siyasi ve toplumsal varlık olarak ekonomik açıdan işçi sınıfından ayrı farklı [bağımsız] olan burjuvazinin ölümü demektir.” diyerek; Kropotkin “yüzlerce yıllık bir tarihe dayanan bir yapıyı birkaç kilo patlayıcıyla tahrip edemezsiniz.” diyerek toplumsal ilişkilerin havaya uçurulamayacağını ve anarşizmin bireye karşı olamayacağını belirtmişlerdir. Rus Devrimi tarihi, Kropotkin'in “eğer yalnızca terörle kazanılırsa gelecek devrim çok üzücü olacaktır” öngörüsünü onaylar. Emma Goldmann ise “Anarşist hareketle aşina olan hemen hemen herkesçe bilinen bir gerçektir ki; Anarşistlerin cezasını çektiği terörist eylemlerin büyük bir kısmı ya kapitalist medya tarafından uydurulmuştur veyahut –eğer doğrudan [kendileri tarafından] yapılmadıysa– polis tarafından kışkırtılmıştır.” demektedir. Tüm bunlar anarşistlerin şiddet eylemleri yapmadıkları anlamına gelmez.

Terörizmin ve şiddetin anarşizmle ilişkilendirilmesindeki en önemli sebep, anarşist hareketin “eylemli propaganda” [propaganda by deed] dönemidir. 19.yüzyılın sonlarını kapsayan bu dönem, bazı bireysel anarşistlerce yönetici sınıf (kraliyet ailesi, siyasetçiler ve benzeri) üyelerine suikastler düzenlenmiş, burjuvazi üyelerinin sıklıkla uğradığı tiyatro ve dükkanlar hedef alınmıştır. Bu eylemlere “eylemli propaganda” denmiştir. Özellikle bu konuda Ravachol bu protestoların ilk örnekleri vermiştir. Anarşistlerin bu taktiğe yönelik destekleri, 1881'de Çar II. Aleksandr’ın Rus Popülistleri tarafından suikast sonucu öldürülmesiyle daha da artmıştır. 1894 Sante Geronimo Caserio'nun Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot'ı öldürmesiyle arşa çıkmıştır.
Faşizme karşı savaşlarında Hitler ve Mussolini'ye suikast düzenlemeye çalıştılar.
1970'lerin sonlarından günümüze, bazı anarşist gruplar yükselen neo-faşizme karşı mücadelenin bir parçası oldular, Almanya ve Birleşik Krallık'ta bazı anarşistler, militan anti-faşist gruplarla ve Marksistlerle birlikte savaştılar. Anarşistler, faşizmle mücadelede devletin müdahalesine bel bağlamak yerine doğrudan eyleme ve güce dayalı mücadeleyi savundu. Buna paralel olarak 20 Temmuz 2001'de İtalya'da Carlo Giuliani polis kurşunu ile öldürülmesi İtalya'da ve 06.12.2008'de Yunanistan'ın başkenti Atina'da, Aleksandros Grigoropulos'un polis kurşunu ile öldürülmesi sonucunda başlayan anarşist toplumsal eylemler (2008 Yunanistan ayaklanmaları) ve çatışma süreci 6 gün içerisinde Yunanistan'da Kostas Karamanlis başkanlığındaki Yeni Demokrasi Partisi hükûmetini istifaya davet eden bir genel grev halini almıştır.
Anarşistlerin büyük kısmı eylemli propaganda taktiğini desteklemedi. Eylemli propagandayı desteklemeseler de anarşistlerin pek azı bunu terörizm olarak nitelendirir.

Pasif direniş ve sivil itaatsizlik; şiddet içermemesi, vicdani değerleri esas alması, devletin değil insanın üstünlüğü düşüncesi ile kendiliğinden başlayan ve gönüllülük esası ile devam eden pasif eylem biçimidir. Alışılagelmiş düşünceleri eleştirir ve muhafazakâr düşüncenin bütün pratiklerini ve tedbirlerini geçersiz kılmaya, karşısındaki statükoyu kendini yenilemeye muhtaç bırakır. Çevreci, anarşist düşünür Henry David Thoreau "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi ile bu terminolojiyi tanıttı. Thoreau'ya göre "kişi ülkenin yasasına bile bile karşı geliyorsa, bu eylemin bütün sonuçlarını göze almayı istiyor olmalıdır, hapishaneye kapatılmayı bile!" Bu düşünce Tolstoy'u ve anarşist olmasalar da Gandhi, Martin Luther King, Malcolm X gibi pek çok önemli ismi etkiledi. Tolstoy ise Thoreau ile birlikte toplumsal değişim mücadelesi için şiddet kullanımını reddeden anarşist hareket olan anarko-pasifizmi savundu.

Bu liste anarşizmle veya anarşist hareketlerle ilgili ya da anarşist temaya sahip kurgusal ve kurgusal olmayan filmleri içerir.

Anarchists (film)
The Anarchist Cookbook (film)
The Anarchist's Wife
Behold a Pale Horse (film)
Born in Flames
Butterfly's Tongue
Eros Plus Massacre
La estrategia del caracol
Fight Club
Gus and the Anarchists
Homotopia
Human Resources (film)
Land and Freedom
Libertarias
Love and Anarchy
Rebellion in Patagonia
Reds (film)
Sacco e Vanzetti
Salvador (Puig Antich)
Slacker (film)
Sweet Movie
This Revolution
Tout Va Bien
V for Vendetta (film)
What to Do in Case of Fire?
Zero for Conduct
Protesto (film)
Joker (film, 2019)

Ácratas
Anarchism in America (film)
Breaking the Spell (film)
CrimethInc. Guerilla Film Series, Volume One
The Diary of Sacco and Vanzetti
Emma Goldman: The Anarchist Guest
The Free Voice of Labor
Manufacturing Consent: Noam Chomsky and the Media
Sacco and Vanzetti (film)
El Sopar
The Take (2004 film)
There Is No Authority But Yourself

"Anarchism and Film". A database created by Santiago Juan-Navarro and hosted by ChristieBooks24 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"A revolution in cinema?"15 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Duncan Campbell in The Guardian. An article dealing with anarchist films
"Anarchist films"16 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Anarcho. An article on the subject which includes the trailers of some important films

Andiçme, birçok parlamento sisteminde kullanılan, bir siyasi parti liderinin veya bir parti adayının, bir yasama organına seçilmesi durumunda, lider veya aday olarak görev yapacak kişinin anayasaya bağlılığını teyit etmek için kullanılan bir terimdir. Genellikle, başbakanlık gibi hükûmetin başı olma pozisyonuna aday olan parti lideri, seçildiğinde genellikle milletvekili olur. Hükûmet kurulduğunda, siyasi partilerin milletvekilleri andiçme için kürsüye davet edilir.

Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve milletvekillerinin Anayasa'nın 81'inci maddesinde yer alan metni kürsüden yüksek sesle okumasıdır. TBMM Genel Kurulunun, milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulunca TRT kanallarında ilanını takip eden üçüncü gün saat 14.00'te çağrısız olarak yapılan ilk toplantısında milletvekillerinin andiçme töreni yapılır. Andiçme töreninde bulunmayan milletvekilleri ve ara seçimde milletvekili seçilenler, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Andiçme; milletvekillerinin seçim çevresi, soyadı ve adlarının alfabetik sırasına göre yapılır (İçt. m. 3). Ayrıca, Cumhurbaşkanı (Any. md. 103) ve Kamu Başdenetçisi (6328 sayılı Kn. m. 13) de göreve başlarken TBMM Genel Kurulunda andiçerler.

Andiçme 1982 anayasası 3. Kısım I. Bölümde yer almaktadır:“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”

Anayasa Madde 103, Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer:"Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim."

André Breton (d. 19 Şubat 1896 – ö. 28 Eylül 1966), Fransız yazar, şair ve gerçeküstücü kuramcı, Gerçeküstücülüğün babası olarak tanınır. 1924 yılında yayınlanan Gerçeküstücü Manifesto'su ile psikolojik çözümlemeler içeren otonom yazı tekniğini edebiyat dünyasına tanıtmıştır.

Normandiya'da doğdu, tıp ve psikiyatri okudu. Genç yaşlarda Alfred Jarry'nin yaşamına ve eserlerine ilgi duydu, bu eserler onda temel oluşturdu .I. Dünya Savaşı sırasında bir nöroloji koğuşunda çalıştı, burada antisosyal davranışlarıyla geleneksel sanat anlayışlarına karşı çıkan Jacques Vaché ile tanıştı. Onların düşüncelerinden etkilendi. Sanatın bir aptallık olduğunu savunan Jacques Vaché savaştan döndüğünde girdiği bunalımların etkisinden çıkamayarak 24 yaşında yüksek dozdan intihar etti. Vaché'nin savaş sırasında Breton ve başkalarına yazdığı mektuplar Savaş Mektupları adı altında 1919'da yayınlandı. Bu kitap üzerine Breton'un yazdığı dört adet deneme bulunmaktadır. Hatta Breton eserlerinde ''Ne Rimbaud ne Alfred Jarry ne Apollinaire ne de Lautréamont. En çok etkilendiğim ilham aldığım sadece borçlu olduğum Vache'dir.'' demiştir.
1919 yılında Louis Aragon ve Philippe Soupault ile birlikte Edebiyat(Littérature) adlı dergiyi kurdu. Bu yıllarda Dadaist Tristan Tzara ile bağlantıya geçti. 1924 yılında Gerçeküstücü Araştırma Bürosunu'nun kurucu öncülerinden oldu.
Manyetik Çayırlar (Les Champs Magnétiques) kitabı ile otomatik yazı tekniği'ni pratiğe döktü. 1924 yılında Gerçeküstücü Manifesto'yu yazdı ve Gerçeküstü Devrim dergisinin editörü oldu. Etrafında, Philippe Soupault, Louis Aragon, Paul Éluard, René Crevel, Michel Leiris, Benjamin Peret, Antonin Artaud ve Robert Desnos gibi genç yazarlardan bir topluluk oluşması zaman almadı.
Arthur Rimbaud'nun özgür sanat anlayışını ve Karl Marx'ın politik düşüncelerini birleştirmek için sabırsızlanan Breton 1927'de Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. 1933'te partiden atıldı. Bu süre içerisinde geçimini kendi sanat galerisinde sattığı tablolarla sağladı.
Breton'un öncülüğünde gerçeküstücülük tüm Avrupa'da ses getiren bir sanat anlayışı oldu ve döneminin tüm sanat dallarını etkiledi. Bu dönemin ürünü olan eserlerde insanın algısının kökenleri ve insanın etrafındaki olaylara bakış açısı sorgulandı.
1938 yılında Fransız hükûmetinden aldığı kültürel komisyon ile Meksika'ya gitti. Bu Breton'a Troçki ile tanışma fırsatı sağladı. Beraber Devrimci, Özgür Bir Sanat İçin (Pour un art révolutionnaire indépendent) adlı manifestoyu yazdılar. Manifesto Breton ve Diego Rivera'nın isimleriyle yayınlandı ve o dönemlerde imkânsız gibi gözüken sanatta tam özgürlük çağrısı yapıldı.
Fransız hükûmetinin çalışmalarından memnun olmayan Breton 1941'de Amerika Birleşik Devletleri'ne ve Karayip'e sığındı. Burada yazar Aimé Césaire ile tanıştı. Césaire'in Memleket'e Dönüş Defteri(Cahier d'un retour au pays natal) adlı kitabının 1947 baskısının özsözünü yazdı. Breton Paris'e 1946'de geri döndü ve Fransız sömürgeciliğine karşı 121'in Manifestosu'nu yazdı. Bu manifestoda Cezayir Kurtuluş Savaşı'nı ele aldı ve bu konuda çalışmalarını ölene kadar sürdürdü. 1961-1965 yılları arasında ikinci bir gerçeküstücü grubun öncüsü olarak çeşitli sergi ve incelemelerde bulundu. 1959 yılında İspanya'da Gerçeküstücülüğe Saygı adlı bir sergi düzenledi. Bu sergide Salvador Dalí, Joan Miró, Enrique Tábara ve Eugenio Granell gibi ünlü sanatçıların eserlerine yer verildi.
Kitapları arasında durum öyküleri olan Nadja (1928) ve Çılgın Aşk (L'Amour Fou) (1937) bulunmaktadır.
Breton üç kere evlendi; 

İlk eşi Simone Kahn.
İkinci eşi Jacqueline Lamba.
Üçüncü ve son eşi Elisa Claro.
André Breton 1966'da, 70 yaşındayken öldü. Mezarı Paris'teki Batignolles Mezarlığı'ndadır.

André Gorz (gerçek ismi: Gerhart Hirsch; Şubat 1923; Viyana, Avusturya - 22 Eylül 2007; Vosnon, Aube, Fransa), Fransız filozof ve gazeteci.
Yazılarında kullandığı takma ismi olan Michel Bosquet olarak da bilinir. Viyana doğumlu Fransız filozoftur. Aynı zamanda gazeteci de olan Gorz, 1964 yılında haftalık olarak çıkan Le Nouvel Observateur gazetesinin de kurucusudur. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Jean-Paul Sartre'ın varoluşçuluğunu Marksizm ile birleştirmiş ve savunucusu olmuştur. Mayıs 1968 olaylarından sonra politik ekolojiye ilgi duymaya başlamıştır. 1960'lar ve 1970'lerde yeni sol hareket içinde yer almıştır.

Yahudi bir babanın ve Katolik bir annenin çocuğu olarak 1923'te Viyana'da dünyaya geldi. Ailesinin çok güçlü dini ve milli kimlik duyguları olmamasına rağmen; dönemin antisemitizm akımı, 1930'da babasının Katolik olmasına neden oldu. İkinci Dünya Savaşı başladığında alman militarizminden korumak amacıyla annesi, Katolik enstitüsüne yolladı. 1945'te École Polytechnique Fédérale de Lausanne (Lozan Federal Teknik Okulu)'ndan mezun oldu kimya mühendisi olarak mezun oldu.
1946'da Jean-Paul Sartre ile tanıştı.Varoluşçuluk ve fenomenoloji (görüngübilim) felsefelerinden oldukça etkilendi. Gazeteci olarak çalıştığı dönemlerde Jean-Paul Sartre'a çok yakın olmuş ve varoluşçuluk ve marksizmi birleştirdi.

Fransız yazar Andre Gorz'un sevgilisi, hayat arkadaşı, hayatının anlamı Dorine'e yazmış olduğu Son Mektup bir âşığın hikâyesini yeniden kurmak adına yapılmış en anlamlı çabalardan biridir. Andre Gorz'un ‘Son Mektup’u ömür boyu sürmüş olan bir sözleşmenin metni gibidir. Üzüntüleri ve sıkıntılarıyla elli sekiz yıllık bir aşkın hüzünlü hikâyesidir anlatılan. Gorz ve Dorine birlikte yazmışlar, birlikte yaşamışlar ve birlikte var olmuşlardır. Karı-koca, Dorine’in uzun süren hastalığı sırasında inanılmaz bir karar alırlar. Birisi ölürse hiç ayrılmamak için diğeri de aynı şekilde son yolculuğa katılacaktır. Ve böylece diğerinin yokluğunda yaşama zorunluluğuna katlanılmayacaktır. Her şey gibi aşk kavramının da içinin boşaltıldığı, tüketim nesnesine dönüştüğü bir çağda umut, hatta bir isyan çığlığı gibi karşımıza çıkıyor Gorz’un ‘Son Mektup’u. İnsanların yüreğine işleyen bir çığlık.
Hüzünlü bir aşk hikâyesi olan Son Mektup şu satırlarla başlıyor:
“Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum.”
Gorz bu yakıcı sözleriyle kahredici bir boşluk taşıyordu göğsünün tam ortasında. Sevgilisine olan bağlılığın, yaşama arzusuyla dolmasına fırsat veren bir dönüm noktası olduğunu gösteren belgedir “Son Mektup”. Gorz'u büyüleyen şey neydi, bunu anlaması uzun yıllarını almıştı. Gorz bunu şöyle açıklıyor:
“Biz birbirimizi anlamak için yaratılmışız.”
Gorz hayatını yaşamış olmadığının, ona hep belli mesafeden baktığının, sadece tek bir yanını geliştirdiğinin ve insan olarak yoksul kalmış olduğu duygusunun ıstıraplarıyla boğuşmuştu bir ömür boyu. Bu ise sevgilisine doyamamış olduğunu gösteriyordu. Georges Bataille’ın formülü uyarınca, “hayatı sonraya ertelemek” istemiyordu Gorz. İlk zamanlardaki gibi Dorine'in mevcudiyetine ihtiyaç duyuyordu. “Geceleri bazen, boş bir yolda ve ıssız bir manzarada bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adamın karaltısını görüyorum. O adam benim.” Olmaz ya eğer ikinci bir şans verilseydi, o hayatı da birlikte geçirmek isterdi Gorz ve Dorine. Ayrıntı yayınlarından çıkan “Son Mektup” hüzünlü bir aşk hikâyesini anlatıyor. Hemen belirtelim; Dorine ölünce 2007 Eylül'ünde Gorz da aynı gün intihar ediyor.
“Son Mektup” için söylenebilecek daha çok söz var. Gorz, uzun yıllar Les Temps Modernes dergisinde Jean Paul Sartre'ın çevresinde oluşan ekipte exsiztansiyalist bir düşünce içinde yer almıştır. Hayat O'nu varoluş sancısından ezoterik (Batıni) bir düşünceye sürüklemiştir. Bu satırları defterime karalarken Edirne'ye pamuk gibi bir kar yağıyor. Lapa lapa yağmakta olan karı seyrederken Gorz'un, “Bir düş kadar güzeldin...” sözü kulaklarımda çınlamakta.
Bir düş kadar güzel sevgilinin varlığı ümidiyle... (Bu yazı Beyaz Arif Akbaş'ın AYGAZETE'de yayımlanan aynı isimli metninden alınmıştır.)adres açıklaması 9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

La morale de l'histoire (Seuil, 1959)
Stratégie ouvrière et néocapitalisme (Seuil, 1964)
Le traître (Le Seuil, 1957, Jean-Paul Sartre'ın Önsözüyle)
Le socialisme difficile (Seuil, 1967)
Réforme et révolution (Seuil, 1969)
Critique du capitalisme quotidien (Galilée, 1973)
Critique de la division du travail (Seuil, 1973. Ouvrage collectif)
Écologie et politique (Galilée, 1975)
Écologie et liberté (Galilée, 1977)
Fondements pour une morale (Galilée, 1977)
Adieux au prolétariat (Galilée et Le Seuil, 1980) - Elvede Proletarya (çev: Hülya Tufan, 1986)
Les Chemins du Paradis (Galilée, 1983) - Cennetin Yolları (çev: Turhan Ilgaz, 1985)
Métamorphoses du travail-Quête du sens-Critique de la raison économique (Galilée, 1988 et Folio Essais, 2004) -İktisadi Aklın Eleştirisi-Çalışmanın Dönüşümleri-Anlam Arayışı(çev: Işık Ergüden, 1995)
Capitalisme Socialisme Écologie/Désorientations-Orientations (Galilée, 1991) - Kapitalizm, Sosyalizm, Ekoloji/Yönelim Bozuklukları, Arayışlar (çev: Işık Ergüden, 1993)
Misères du présent, richesse du possible (Galilée, 1997) - Yaşadığımız Sefalet, Kurtuluş Çareleri (çev: Nilgün Tutal, 2001)
L'immatériel (Galilée, 2003)
Lettre à D. Histoire d'un amour (Galilée, 2006) - Son Mektup, Bir Aşk Hikâyesi (çev: Alev Özgüner, 2007)
Ecologica (Galilée, 2008)
Le fil rouge de l'écologie. Entretiens inédits en français, Willy Gianinazzi (ed.) (Ed. de l'EHESS, 2015) - Ekolojinin Kızıl Hattı. Mülakatlar (çev: Nihan Özyıldırım; Sel Yayıncılık, 2017)

Willy Gianinazzi, André Gorz. Une vie (La Découverte), 2016 / André Gorz: A life (Seagull Books), 2022.

Anselmo Lorenzo (1841, Toledo - 1914, Barselona), “İspanyol anarşistlerin büyükbabası” kabul edilen ilk İspanyol anarşistlerdendir.
1868'de İtalyan devrimci anarşist Giuseppe Fanelli ile tanışmasından sonra 1914'te ölümüne kadar anarşist hareket içinde çok aktif rol oynadı.
1871 yılında Francisco Mora ve González Morango ile birlikte Birinci Enternasyonal'e İspanya seksiyonu olarak katıldı.
Montjuic davası nedeniyle Paris'e iltica etti, dönüşünde Francisco Ferrer Guardia ile birlikte Escuela Moderna'nın (Francisco Ferrer Guardia'nın kurduğu işçi sınıfı eğitimini amaç edinen okul) yayınlarına katkılarda bulundu. 1910 yılında 114 işçi örgütünün dahil olduğu kongrede bulundu ve burada Ulusal Emek Konfederasyonu'nun (CNT) kuruluşuna katıldı.
Günümüzde Anselmo Lorenzo ismi, CNT'nin onun ismiyle kurduğu vakıfta yaşatılmaktadır.

Anarşi ya da Cumhuriyet (1886)
Politika Dışarı (1886)
Justo Vives (1893)
Devlet (1895)
Hayat Şöleni (1905)
Militan İşçi (1901-1910)
Özgürlükçü Düstur (1902)
Halk (1910)
Anarşist Hayat (1912)
Kurtuluşa Doğru (1913)
Proleter Değişim (1914)

Anselmo Lorenzo Özgürlükçü Araştırmalar Vakfı (İspanyolca) 24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ulusal Emek Konfederasyonu
Anarşizm

Anti-anarşizm veya Anarşizm karşıtlığı anarşizme karşıt düşünceyi ifade eder; bir düzen ve otorite savunuculuğunu içeren bir tutumdur. Anarşizm, genellikle devletin veya otoritenin yokluğunu, bireysel özgürlükleri ve toplumsal eşitliği vurgular. Anti-anarşistler ise genellikle devletin veya otoritenin toplum düzenini sağlamada önemli bir rol oynaması gerektiğini savunur.
6 Eylül 1901'de, kendini anarşist ilan eden Leon Czolgosz'un, New York'taki Pan-Amerikan Sergisinde Başkan William McKinley'i ölümcül bir şekilde vurmasıyla birlikte anti-anarşizm faaliyetler başlamış; "dünyayı şok eden saldırı" olarak anılan bu olayın ardından anarşistlerin bastırılması ve yabancıların dışlanıp sınır dışı edilmesi gibi uluslararası anti-anarşist olaylar yaşanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nde ise 1980 yılında 12 Eylül Darbesi ile halk, ordunun baskısı ile anti-anarşizmi benimsemeye başladı.

Devletin güvenlik rolü: Anti-anarşistler, devletin toplumda düzeni ve güvenliği sağlamak için kritik bir rol oynaması gerektiğini düşünürler. Anarşizmin savunduğu devletsiz toplum modelinin, suç, şiddet ve kaosu artırabileceğini savunurlar. Örneğin, polis teşkilatlarının varlığını savunarak, suçla mücadelede devletin rolünü vurgularlar.
Hukuk ve adalet sistemi: Anti-anarşistler, bir hukuk ve adalet sisteminin varlığının, toplumda adil bir düzenin sürdürülmesi için önemli olduğunu savunurlar. Anarşist sistemlerin, hukukun olmaması veya zayıf olması durumunda, bireylerin haklarının çiğnenmesine ve toplumsal düzensizliğe yol açabileceğini düşünerek, güçlü bir yasal çerçevenin gerekliliğini vurgularlar.
Toplumsal altyapı ve hizmetler: Anti-anarşistler, devletin toplumsal altyapıyı kurma ve bakımını üstlenmesi gerektiğini savunurlar. Anarşizmin savunduğu devletsiz toplum modelinde, kamu hizmetlerinin sağlanmasının zorluğu ve etkinliğinin azalabileceği endişesiyle, devletin bu alandaki rolünü vurgularlar.
Ekonomik düzen ve regülasyon: Anti-anarşistler, ekonomik faaliyetlerin düzenlenmesi ve denetlenmesi gerektiğini savunurlar. Anarşizmin önerdiği serbest piyasa modelinin, istikrarlı bir ekonomik ortamı sağlama konusunda yetersiz olabileceğini düşünerek, devletin ekonomiyi regüle etme rolünü desteklerler.
Anti-Anarşizm; Anarko-komünizm, anarşizm, komünizm ve sosyalizmi reddeder.

Antikapitalizm ya da kapitalizm karşıtlığı, bugüne kadar genel veya özel bir isim almamışsa da, genellikle sosyalist ya da anarşist politik görüşlü insanların istediği düzen biçiminin bir parçasıdır.
Bu düşünce biçiminde işletme ve fabrikaların ana kaynağı olarak görülen sermayeye karşı çıkılır ve patron olmadan bir iş bölümünün olması ve herkese emeği için daha adaletli ücret dağıtımı yapılması öngörülür. Ayrıca bu akım, başka ülkelerin sermayelerinin desteğini gören ülkelerde (kısaca serbest piyasa ekonomisi olan hemen hemen her ülkede) bağımsız ekonomi isteyen her insanın düşüncesi olan ilk akım anti-kapitalizmdir.

Sosyalizm, kamu veya doğrudan işçi mülkiyetini ve üretim araçlarının yönetimini ve kaynakların tahsisini ve eşitlikçi bir tazminat yöntemiyle tüm bireylerin kaynaklara eşit erişimi ile karakterize edilen bir toplumu savunur.

Üretim araçlarının işçiler veya bir bütün olarak topluluk tarafından sahiplenilmesini ve demokratik kontrolünü ve herkesin çıkarına olacak şekilde yönetimini veya dağıtımını amaçlayan veya savunan bir toplumsal örgütlenme teorisi veya politikası.
Sosyalistler, bir işçi kooperatifi/topluluk ekonomisini veya ekonominin hakim yüksekliklerini savunurlar. Bazı demokratik olmayan felsefeler olmasına rağmen, devlet üzerinde halkın demokratik kontrolü ile. 'Devlet' veya 'işçi kooperatifi' mülkiyeti, kapitalizmin tanımlayıcı bir özelliği olan üretim araçlarının 'özel' mülkiyetine temelden zıttır. Sosyalistlerin çoğu, kapitalizmin gücü, serveti ve kârı, sermayeyi kontrol eden ve servetini sömürü yoluyla elde eden toplumun küçük bir kesimi arasında haksız bir şekilde yoğunlaştırdığını iddia eder.
Sosyalistler, sermaye birikiminin maliyetli düzeltici düzenleyici önlemler gerektiren dışsallıklar yoluyla israf yarattığını öne sürüyorlar. Ayrıca, bu sürecin, yalnızca karla satılacak ürünler için yeterli talep oluşturmak için var olan (yüksek basınçlı reklam gibi) savurgan endüstriler ve uygulamalar ürettiğine de dikkat çekiyorlar; böylece ekonomik talebi karşılamak yerine yaratır.
Sosyalistler, kapitalizmin, meta ihtiyacı olan bireylere kârla satılamasa bile, tüketim için değil, daha sonraki bir zamanda fiyatları değerlendiğinde satmak için meta satın almak gibi irrasyonel faaliyetlerden oluştuğunu iddia ederler; para kazanmanın ya da sermaye birikiminin talebin karşılanmasına tekabül etmediğini öne sürüyorlar.
Özel mülkiyet, planlamaya kısıtlamalar getirerek, ahlaksız üretime, işsizliğe ve aşırı üretim krizi sırasında muazzam maddi kaynak israfına neden olan erişilemez ekonomik kararlara yol açar. Sosyalistlere göre, üretim araçlarındaki özel mülkiyet, kapitalistin rolü gereksiz hale gelene kadar, gelirin özel tahsisine (ancak ortak çalışmaya ve girdilerin tahsisinde dahili planlamaya dayalı) dayalı merkezi, toplumsallaşmış kurumlara yoğunlaştığında, modası geçmiş hale gelir. Sermaye birikimine ve bir sahipler sınıfına ihtiyaç duymayan üretim araçlarındaki özel mülkiyet, yerini bu toplumsallaştırılmış varlıkların kamuya veya ortak mülkiyete dayalı bireylerin özgür birliğine bırakması gereken modası geçmiş bir ekonomik örgütlenme biçimi olarak algılanıyor. Sosyalistler, özel mülkiyet ilişkilerini ekonomideki üretici güçlerin potansiyelini sınırlayıcı olarak görüyorlar.
İlk sosyalistler (Ütopyacı sosyalistler ve Ricardocu sosyalistler), kapitalizmi gücü ve zenginliği toplumun küçük bir bölümünde yoğunlaştırmakla eleştirdiler. ve mevcut teknoloji ve kaynakları halkın çıkarları doğrultusunda maksimum potansiyelinde kullanmamak.

Karl Marx, kapitalizmi bir zamanlar ilerici olan ancak sonunda iç çelişkiler nedeniyle durgunlaşacak ve sonunda sosyalizm tarafından takip edilecek olan tarihsel bir aşama olarak gördü. Marx, kapitalizmin, sınıfsız toplumu kucaklamadan önce siyasi bir devrimle karşılaşacak olan insanın ilerlemesi için gerekli bir atlama taşından başka bir şey olmadığını iddia etti.

Almanya'da Marksist düşünceden esinlenen Frankfurt Okulu, üstyapıyı incelemek amacıyla 1923 yılında kurulmuştur. Marx, üstyapıyı, kapitalizmin ekonomik temelini yansıtan toplumsal tabakalaşma ve adetler olarak tanımlamıştır. 1930'lar boyunca, Herbert Marcuse ve Max Horkheimer gibi düşünürlerin liderliğindeki Frankfurt Okulu, Eleştirel Teori'nin felsefi hareketini yarattı. Daha sonra, Eleştirel teorisyen Jürgen Habermas, modern dünya görüşlerinin evrenselliğinin, batı rasyonalitesi dışındaki marjinal bakış açıları için bir tehdit oluşturduğunu belirtti. Eleştirel Teori, insanlığı özgürleştirme niyetiyle kapitalizmden kaynaklanan toplumsal sorunları vurgularken, doğrudan alternatif bir ekonomik model sunmadı. Bunun yerine analizi, dikkati mevcut güç dinamiklerinin devlet idaresi ve suç ortağı bir vatandaşlık yoluyla güçlendirilmesine kaydırdı.
Buna karşılık, Eleştirel Teori, Michel Foucault gibi postmodern filozoflara, sosyal etkileşim yoluyla kimlikleri nasıl oluşturduğumuzu kavramsallaştırma konusunda ilham verdi. 1960'lar ve 1970'ler boyunca, Yeni Sol adlı küresel siyasi hareket, bu kimlikler adına sosyal aktivizm yoluyla özgürlüğün neyi gerektirdiğini araştırdı. Bu nedenle, kapitalizmi eleştiren sosyalist özdeşleşme hareketleri, erişim alanlarını tamamen ekonomik kaygıların ötesine genişletti ve savaş karşıtı ve sivil haklar hareketlerine dahil oldu. Daha sonra, etnik köken, cinsiyet, yönelim ve ırkla ilgili kimlikler etrafında odaklanan bu postmodern aktivizm, daha doğrudan antikapitalist hareketleri etkileyecekti.
Kapitalizmin yeni eleştirileri de modern kaygılara uygun olarak gelişti. Küreselleşme karşıtı ve alternatif küreselleşme, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından uluslararası ölçekte yayılan, geniş kapsamlı neoliberal ve şirket yanlısı kapitalizm olarak gördükleri şeye karşı çıkıyor. Özellikle IMF, DTÖ ve serbest ticaret anlaşmaları gibi uluslararası finans kurumlarını ve düzenlemelerini eleştiriyor. Buna cevaben, egemen insanların özerkliğini ve çevresel kaygıların önemini uluslararası pazar katılımına göre öncelik olarak teşvik ederler. Çağdaş küreselleşme karşıtı hareketlerin dikkate değer örnekleri arasında Meksika'daki EZLN yer alır. 2002'de başlayan Dünya Sosyal Forumu, katılımcı kuruluşların ağ oluşturması yoluyla kapitalist küreselleşmeye karşı koymaya adanmış yıllık bir uluslararası etkinliktir.

Tarihçi Gary Gerstle'ye göre, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve kapitalizmin küreselleşmesiyle ABD'de anti-kapitalizm için ideolojik alan önemli ölçüde daraldı ve solu, ağırlıklı olarak çok kültürlülüğe odaklanarak 'radikalizmini alternatif terimlerle yeniden tanımlamaya' zorladı. 'kapitalist sistemin daha az değil, daha çok kolayca yönetebileceği sorunlar olduğu ortaya çıkan' partizan kültür savaşı sorunları. Filozof Mark Fisher, bu fenomene kapitalist gerçekçilik adını verdi: 'Kapitalizmin yalnızca uygulanabilir siyasi ve ekonomik sistem olduğu değil, aynı zamanda ona tutarlı bir alternatif hayal etmenin artık imkansız olduğu yönündeki yaygın algı.'

Antimilitarizm (anti-militarizm olarak da yazılır), savaşa karşı çıkan bir doktrindir. Büyük ölçüde emperyalizmi eleştiren teorik bir temele dayanan anti-militarizm, Birinci ve İkinci Enternasyonal'in açık hedefleri olmuştur. Pasifizm, ihtilafların (özellikle ülkeler arasındaki) şiddete başvurmadan çözülmesi gerektiği doktrini iken, Paul B. Miller anti-militarizmi "ordunun sivil gücünü ve nihayetinde uluslararası savaşları azaltmak" olarak tanımlıyor. Cynthia Cockburn, anti-militarist bir hareketi "askerî yönetime, yüksek askerî harcamalara veya ülkelere yabancı üsler dayatılmasına" karşı çıkan bir hareket olarak tanımlar. Martin Ceadel, anti-militarizmin bazen pasifizmle, yani barış amacını ilerletmek için gücün gerekli görüldüğü durumlar dışında, savaşa veya şiddete genel muhalefetle eş tutulduğuna işaret ediyor.

Ayşe Gül Altınay
Hümanizm

Anton Szandor LaVey (doğum adı Howard Stanton Levey; 11 Nisan 1930 – 29 Ekim 1997), Amerikalı yazar, müzisyen ve LaVeyan Satanisttir. Şeytan Kilisesi'nin, LaVeyan Satanizm felsefesinin ve Satanizm kavramının kurucusudur. The Satanic Bible, The Satanic Rituals, The Satanic Witch, The Devil's Notebook ve Satan Speaks! dahil olmak üzere birçok kitap yazmıştır. Ayrıca The Satanic Mass, Satan Takes a Holiday ve Strange Music dahil üç albüm yayınlamıştır. 1975 yapımı The Devil's Rain filminde küçük bir rol oynamış ve teknik danışmanlık yapmış, Nick Bougas'ın 1989 tarihli mondo filmi Death Scenes'in sunuculuğunu ve anlatıcılığını yapmıştır.
Satanizm tarihçisi Gareth J. Medway, LaVey'i "doğuştan gösterici" olarak tanımlamıştır, antropolog Jean La Fontaine ise onu "kişisel cazibesi oldukça yüksek renkli bir figür" olarak tanımlamıştır. Satanizm üzerine akademik akademisyenler Per Faxneld ve Jesper Aagaard Petersen, LaVey'i "şeytani ortamda en ikonik figür" olarak tanımlamışlardır. LaVey, gazeteciler, dini karşıtlar ve Satanistler tarafından "Satanizmin Babası", Satanizmin "Aziz Pavlusu", "Kara Papa" ve "dünyanın en kötü adamı" olarak da etiketlenmiştir.

LaVey, 11 Nisan 1930'da Chicago, Illinois'da Howard Stanton Levey olarak doğdu. Babası Michael Joseph Levey (1903–1992), LaVey'in annesi Gertrude Augusta ile evlendi. Ailesi, müzikle olan ilgisini destekliyordu, birçok enstrümanı denedi; en sevdikleri piyano ve akordeon gibi klavyeli çalgılardı. Anton, çocukken bir Baptist kilisesinde piyano çaldı ve lisede obua çaldı. Tamalpais Lisesi'nde Mill Valley, California'da 16 yaşına kadar okudu. LaVey, 16 yaşında okulu bıraktığını ve Clyde Beatty Circus'a katıldığını, ardından büyük kedilere yönelik bir gösteride kafes çocuk ve carnivallarda müzisyen olarak çalıştığını iddia etti. "Harlem Nocturne" gibi parçalar çaldı. LaVey, aynı erkeklerin cumartesi gecesi şovlarına ve pazar sabahı çadır ayinlerine katıldığını görerek din hakkındaki giderek daha olumsuz hale gelen bakış açısının güçlendiğini iddia etti. The Satanic Bible'ın Almanca baskısının önsözünde, bunu Hristiyan dinine, bildiği şekliyle meydan okumak için bir itici güç olarak neden gösterdi. Church of Satan kitabında neden kilise müdavimlerinin ahlaki ikiyüzlülükler sergilediklerini açıklar. Ancak gazeteci Lawrence Wright, LaVey'in geçmişini araştırdı ve LaVey'in bir sirkte müzisyen veya kafes çocuğu olarak çalıştığına dair bir kanıt bulamadı.
1948 kışında, LaVey barlarda, salonlarda ve gece kulüplerinde organist olarak çalışmaya başladı. Klavyedeki "dâhiliği" ona birçok gig kazandırdı. Los Angeles'taki burlesk evlerinde organ çalarken o zamanlar tanınmamış Marilyn Monroe ile kısa bir ilişki yaşadığını iddia etti, bu sırada onun Mayan Theatre'da dansçı olduğunu belirtti. Bu iddia, Monroe'yu o zamanlar tanıyanlar ve Mayan'ın yöneticisi Paul Valentine tarafından meydan okundu; Monroe'nun hiç dansçılarından biri olmadığını ve tiyatronun hiç burlesk evi olarak kullanılmadığını söylediler.
Biyografisine göre, LaVey San Francisco'ya geri taşındı. LaVey, Carole Lansing ile 1950'de tanıştı ve Lansing on beş yaşındayken ertesi yıl evlendi. Lansing, 1952 doğumlu LaVey'in ilk kızı Karla LaVey'i doğurdu. Kore Savaşı celbini önlemek için, San Francisco City College'da kriminaloji okudu. LaVey, daha sonra San Francisco Polis Departmanı (SFPD) için fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı, burada üç yıl çalıştı. (Wright, LaVey'in bu meslekle ilgili de kanıt bulamadı.) LaVey, kendisine SFPD tarafından yönlendirilen "800 çağrıyı" inceleyip, çiftçi olarak çalıştığını iddia etti. Daha sonraki biyografi yazarları LaVey'in gerçekten SFPD ile çalışıp çalışmadığını sorguladılar, çünkü bu iddiayı doğrulayacak hiçbir kayıt yoktur.
Bu dönemde, LaVey Weird Tales dergisiyle ilişkili bazı yazarlarla arkadaş olduğu; George Haas, Robert Barbour Johnson ve Clark Ashton Smith ile çekilmiş bir resmi Blanche Barton'ın biyografisi The Secret Life of a Satanistte geçmektedir.
1960 yılında, LaVey, Diane Hegarty ile ilişki kurduktan sonra Carole'den boşandı. Hegarty ve LaVey hiç evlenmedi, ancak 24 yıl boyunca onunla birlikteydi ve ikinci kızı Zeena Galatea Schreck (née LaVey)'i (1963 doğumlu) doğurdu. İlişkinin sonunda, Hegarty nafaka için dava açtı.

Anton LaVey, paranormal araştırmaları ve Lost Weekend kokteyl salonunda Wurlitzer çalma gibi organist performansları ile San Francisco'da yerel bir ünlü hâline geldi. Kamuoyunda dikkat çeken bir figür olarak, şehirde bir adli tabip minibüsünü sürdü ve Zoltan adında siyah leoparını gezdirirdi. Partilerine San Francisco'nun tanınmış isimlerini çekti. Misafirleri arasında Carin de Plessin, Michael Harner, Chester A. Arthur III, Forrest J Ackerman, Fritz Leiber, Cecil E. Nixon ve Kenneth Anger yer aldı. LaVey, daha sonra Şeytan Kilisesi'nin yönetim organı hâline dönüşen Trapezoid Düzeni adlı bir grup oluşturdu. Faxneld ve Petersen'a göre Şeytan Kilisesi, "uyumlu bir Şeytani söylemi öne süren ilk kamuya açık, oldukça belirgin ve uzun ömürlü örgüt" olarak tanımlandı.LaVey, cuma geceleri okült ve ritüeller üzerine dersler vermeye başladı. Bu çevreden biri, yeni bir dinin temellerine sahip olduğunu öne sürdü. LaVey'e göre, Walpurgisnacht'da, 30 Nisan 1966'da, başını tıraş ederek ritüelistik olarak Şeytan Kilisesi'nin kurulduğunu ve 1966 yılını "Yıl Bir" olarak "Anno Satanas" ilan ettiğini duyurdu. LaVey'in imajı "Mefistofelyan" olarak tanımlandı ve belki de 25 Mart 1966'da yayımlanan ve Don Rickles'ın Asmodeus adında kötü büyücü ve Şeytani tarikat lideri olarak yer aldığı The Wild Wild West televizyon dizisinin "The Night of the Druid's Blood" adlı okült temalı bölümünden ilham almış olabilir. Ardından gazeteci John Raymond ve New York sosyalisti Judith Case'in Şeytani düğün töreninin dikkat çekmesiyle medya ilgisi yoğunlaştı. Los Angeles Times ve San Francisco Chronicle gibi gazeteler, LaVey'i "Kara Papa" olarak adlandıran makaleler yayımladı. LaVey, Şeytani vaftiz törenleri gerçekleştirdi (tarihteki ilk Şeytani vaftiz olarak üç yaşındaki kızı Zeena için Şeytana ve Sol El Yolu'na adandı, bu da dünya çapında duyuldu ve "The Satanic Mass" adlı plakta kaydedildi).
1960'ların sonları ve 1970'lerin başlarında LaVey, Friedrich Nietzsche, Ayn Rand, H. L. Mencken ve sosyal Darwinizm gibi isimlerin ideolojik etkilerini, Şeytan Kilisesi'nin ideolojisi ve ritüel uygulamalarıyla harmanladı. Ragnar Redbeard'in Might Is Right adlı eserinden yeniden düzenlenmiş bölümlerle tanıtılan ve John Dee'nin Enochian Keys üzerindeki "Şeytanlaşmış" versiyonlarıyla sonuçlanan denemeler yazdı ve The Complete Witch (1989'da The Satanic Witch olarak yeniden yayımlandı) ve The Satanic Rituals gibi kitaplar oluşturdu. Son kitap ayrıca H. P. Lovecraft'ın çalışmalarından esinlenerek ritüeller içeriyordu. Might is Right kullanımı hakkında itirafta bulunan LaVey, bunu kendisine derinden etki eden bir yazarın "ölümsüzleştirilmesi" amacıyla yaptığını belirtti.
1972'de LaVey'in San Francisco, Black House'dakı kamuya açık çalışmaları durduruldu ve çalışmalar, yetkili bölgesel "mağaralar" aracılığıyla devam etti. 1975 başlarında, LaVey, daha yüksek seviyedeki inisiyasyonların maddi katkı karşılığında verilebileceğini açıkladı. Haziran 1975'te, Kilise'nin bülteni editörü Michael Aquino, Şeytan Kilisesi'nden ayrılarak teistik Temple of Set'i kurdu, yanına belirsiz sayıda muhalifi de aldığı iddia ediliyor. Kilise, bu politika duyurusunun, Şeytani felsefeyi anlamayan üyeleri "temizlemek" amacıyla yapıldığını savunmaktadır.

1980 yılında, FBI, Ted Kennedy'yi öldürmeyi planladıkları iddiasıyla ilgili olarak LaVey'i sorguladı. LaVey, ajanlara, kilise takipçilerinin çoğunun "fanatikler, tarikat üyeleri ve tuhaflar" olduğunu söyledi. Ajanlar, LaVey'in "Şeytan Kilisesi'ne ilgisinin tamamen maddi açıdan olduğunu" ve "çoğu zamanını röportaj vererek, yazı materyali hazırlayarak ve son zamanlarda fotoğrafçılıkla ilgilenerek geçirdiğini" bildirdi.
Temmuz 1984'te, Hegarty LaVey'e karşı bir uzaklaştırma emri çıkardı, ancak LaVey bunu kabul etmedi. LaVey'in üçüncü ve son eşi Blanche Barton oldu. 1 Kasım 1993'te Barton, Satan Xerxes Carnacki LaVey adlı oğlunu doğurdu. Barton, LaVey'in ölümünden sonra kilisenin başına geçti ve daha sonra bu görevi bırakarak Magus Peter H. Gilmore'a devretti.
Ailesine göre, Anton LaVey, 29 Ekim 1997'de San Francisco'daki St. Mary's Medical Center'da pulmoner ödem nedeniyle öldü; Ancak ölüm belgesi, 31 Ekim 1997'yi listeliyor. En yakın hastane olması nedeniyle St. Mary's adlı bir Katolik hastanesine götürüldü. Sadece davetlilerle bir gizli şeytani cenaze töreni Colma'da yapıldı ve LaVey'in cesedi yakıldı.
2 Şubat 1998'de, ayrılmış kızı Zeena Schreck ve o zamanki kocası Nikolas Schreck, itibar edilmemiş biyografisi hakkında dokuz sayfalık bir "bilgi formu" yayımladılar, burada Wright'ın önceki iddialarını desteklediler ve LaVey'in hayatıyla ilgili daha birçok hikâyesinin yanlış olduğunu iddia ettiler.

LaVey, yazılarında çeşitli ezoterik ve dini gruplara referanslarda bulunarak, örneğin Yezidiler ve Tapınak Şövalyeleri'nin yirminci yüzyıla kadar aktarılan bir Şeytani geleneğin taşıyıcıları olduğunu iddia etmiştir. Satanizm araştırmacısı Per Faxneld, bu referansların kasıtlı olarak şaka yollu ve ironik olduğunu düşünse de, LaVey'in yazılarını okuyan birçok Satanistin bunları geçmişe dair gerçek tarihsel iddialar olarak aldığına dikkat çekmiştir. Eski ezoteristleri sık sık alaya almasına rağmen, LaVey onların çalışmalarına da güvenmiş; örneğin, The Satanic Bible da John Dee'nin Enochian sistemini kullanmıştır. Bu nedenle Faxneld, LaVey'in düşüncesinde, saygın Şeytani öncüler yaratma arzusu ile ilk gerçek Şeytani toplumu kurduğunu gösterme arzusu arasında bir gerilim olduğunu savunmuştur.
Dyrendel, LaVey'in yaşlandıkça komplo kültürüne katıldığını ve modern toplumun bireysel özerklik üzerindeki etkisi konusunda büyük etkilenmeler yaşadığını savunmuştur. LaVey, hukuk ve düzen konularında muhafazakâr bir tavır sergileyen biri olup, Kilisenin tüm eylemlerinde devlet yasalarına uymasını istemiştir. Öjenik 

Arditi del Popolo (Halkın Cesurları), Haziran 1921'in sonunda Benito Mussolini'nin Ulusal Faşist Partisi'nin yükselişine ve Kara Gömlekliler adlı paramiliter güçlerinin şiddetine direnmek için kurulan İtalyan militan anti-faşist bir gruptur. Giuseppe Mingrino, Argo Secondari tarafından ortaklaşa kurulan grup, anarko-sendikalistleri, sosyalistleri, komünistleri, anarşistleri, cumhuriyetçileri, anti-kapitalistleri ve bazı eski subayları bir araya getirdi.
Kısa süre sonra, faşistler ve devlet güvenlik güçlerinin suç ortaklığıyla, 1924'te tamamen tasfiye edilen anti-faşist hareketin liderlerinin çoğuna suikast düzenledi ve onları tutukladı.
Birçok Arditi del Popolo daha sonra İspanya İç Savaşı (1936–39) sırasında Uluslararası Tugaylara katıldı. İsim, II. Dünya Savaşı sırasında İtalyan direniş hareketi tarafından yeniden kullanıldı.

Westminster ve diğer parlamenter sistemlerde, bir backbencher, hükûmette görev yapmayan ve Muhalefet'te ön sıra sözcüsü olmayan bir milletvekili veya yasama organı üyesidir ve sadece "sıradan üye" olarak kabul edilir.
Terim, 1855 yılına kadar uzanır. Terim, Avamlar Kamarasında ki ön sıranın arkasında fiziksel olarak oturan milletvekillerinden kaynaklanır. Bir backbencher, henüz yüksek bir görev almayan yeni bir parlamento üyesi, hükûmetten düşürülen bir üst düzey figür, hükûmette oturmak için seçilmeyen veya (varsa) bir muhalefet sözcüsü (örneğin gölgeli bir kabine) olan biri veya arka planda etkili olmayı tercih eden bir kişi olabilir.
Çoğu parlamenter sistemde, bireysel arka sıranın hükûmet politikalarını etkileme güçleri sınırlıdır. Bununla birlikte, yasama organının çalışmasında daha büyük bir rol oynarlar; örneğin, yasama işlerinin zamanının yeterli olmadığı durumlarda yasama organı komitelerinde görev alarak, yasa tasarıları incelenir ve ayrıntılı parlamento çalışması yapılır. Ayrıca, arka sıradakiler genellikle hükûmet milletvekillerinin büyük çoğunluğunu oluşturur ve hatta hükûmet üyeleri eş zamanlı olarak milletvekili olarak görev yapamadığı çiftçi parlamenter sistemlerde toplu olarak bazen önemli bir güç kullanabilirler, özellikle hükûmet politikaları popüler değilse veya bir hükûmet partisi veya koalisyonu içten bölünmüşse. Arka sıradakiler, hükûmet çoğunluğunun küçük olduğu durumlarda önemli bir etkiye sahiptirler.
Bazı yasama organlarında, meclisin arka sıralarında oturmak, küçük bir rolü olan anlamına gelmez. İsviçre'de, kıdemli yetkililer, daha iyi bir genel bakışa sahip olmak ve plen dışında yapılan görüşmeler için kapılara daha yakın olmak amacıyla arka sıralarda otururlar. Almanya'da ise parti liderleri ön sırada otururken diğer kıdemli yetkililer için belirlenmiş yerler bulunmamaktadır. Bu nedenle, backbencher'lar ("Hinterbänkler") terimi, nerede oturduklarına bakılmaksızın, genellikle etkisi olmayan tanınmamış milletvekillerini ifade eder. Önceleri, liderler için ön sıraların önemi, mikrofonların kullanılmadığı dönemlerde sıklıkla yetersiz akustiklerle ilgiliydi. Önde gelen veya simgesel siyasi figürler de backbench rolü oynayabilir, Myanmar'daki askeri yönetim karşıtı muhalefetin lideri Aung San Suu Kyi'nin durumu buna bir örnektir: Myanmar'da 2012'de milletvekili seçilen ancak yasama çalışmalarına sınırlı düzeyde katılan bir siyasi figürdü.
"Backbencher" terimi, Westminster sisteminin katı ön sıra/arka sıra ayrımını paylaşmayan başkanlık sistemleri gibi yasama sistemleri dışında da benimsenmiştir, örneğin Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nde olduğu gibi. Başkanlık sistemlerinde yasama organları, sıkı ön sıra/arka sıra ayrımına sahip olmasa da, terim genellikle yasama organındaki genç yasama organları veya parti liderliği içinde olmayan yasama organları için kullanılmaktadır.

En önemli arka sıra görevi, bir seçim bölgesi temsilcisi olmaktır; seçmenler, temsilcilerinin onları parlamentoda temsil etmesini ve endişelerinin duyulmasını sağlamak için büyük ölçüde temsilcilerine güvenirler, seçtiğleri temsilci olup olmadıklarına bakılmaksızın. Seçmenler, temsilcilerine e-posta göndererek ve onlarla görüşerek hükûmetin duymasını istedikleri konuları ve endişeleri dile getirebilirler. Arka sıra milletvekilleri, Seçilmişlerin Soruları'nda doğrudan başbakanın önüne seçmenlerinin endişelerini dile getirme önemli bir fırsata sahiptir.
Arka sıra milletvekilleri ayrıca gayri resmi bir gündem belirleme gücüne sahiptir. Muhalefet Günü tartışmaları, milletvekillerinin özel tasarıları ve Seçilmişlerin Soruları gibi olanaklar, hükûmet için zor durumda olan konuları parlamento gündemine yerleştirmek için kullanılabilir. İngiltere'de yapılan Wright Komitesi reformları, arka sıra milletvekillerine komitelerde çok daha fazla güç verdi, Parlamentoya gündemini daha fazla kontrol etme imkanı sağladı ve arka sıra milletvekili üyeliklerini büyük ölçüde artırdı.
Ayrıca, 2010 yılında çok parti destekli olarak Kurumsal Arka Sıra İşleri Komitesi oluşturuldu. Bu komite, hükûmetin zamanında muhtemelen tartışılmayacak konuları ele alır ve her karar resmi olarak oylamaya sunulur. 2010 koalisyon hükümetinin sonuna kadar 300'den fazla tartışma gerçekleştirmiş ve bu tartışmalar, mahkûmların oy kullanma haklarından Hillsborough faciasına kadar çeşitli konuları kapsamıştır. Ayrıca, arka sıra milletvekilleri komitelere üye olduklarında yukarıda bahsedilen etkiye sahiptir; bu komiteler, arka sıra milletvekillerinin yasama sürecinde seslerini duyurma fırsatını sağlar. Bu faaliyetlere katılmayan arka sıra milletvekilleri genellikle yasama sürecine doğrudan katılım sağlamakta zorluk yaşarlar.

Ön sıra
Birleşik Krallık Avam Kamarası

BBC'nin 'arka sıra' tanımı 7 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
'Arka sıra'ın makalesi/tanımı (İngilizce)

Auguste Vaillant,  (d. 27 Aralık 1861 - ö. 5 Şubat 1894), Fransız anarşist ve aktivist. Parlamento binasına yaptığı bombalı saldırıyla büyük sükse yapmıştır.
1893 yılında Parlamento binasına girerek el yapımı bombanın pimini çekip milletvekillerinin bulunduğu bölgeye attı. Kaçma girişimini gerçekleştiremeden tutuklandı. Şans eseri bomba beklenildiği kadar büyük bir patlamaya neden olmadı. Yirmi milletvekili hafif yaralandı. Paris'te başlayan duruşmalarda Fernand Labori tarafından savunuldu.
Vaillant amacının kimseyi öldürmek ya da yaralamak olmadığını sadece kısa bir süre önce idam edilen ünlü Fransız anarşist Ravachol anısına yapılan bir tepki olduğunu açıkladı. Buna rağmen Vaillant, mahkeme tarafından 3 Şubat 1894'te idam cezasına çarptırıldı. Kararın temyize götürülmesi planlanırken Vaillant apar topar hücresinden alınıp idama götürüldü. Vaillant'ın intikamını almak için birçok aktivist eylemler yaptı.
Bunlardan yakın arkadaşı olan Emile Henry kısa bir süre sonra bombalama eylemi gerçekleştirdi. Vaillant'ın intikamını almak isteyen başka bir aktivist İtalyan Sante Geronimo Caserio'da idam kararını veren Fransa Cumhurbaşkanı François Sadi Carnot'ı öldürdü. Caserio'nun da idam edilmesi üzerine ölümünden sonra da birçok aktivist polisle çatışmıştır. Tarihçilere göre bu dönem Fransa'nın en karışık dönemlerinden biridir. Olayları kontrol altına almak isteyen hükûmet Jean Casimir-Perier önderliğinde sosyalist ve anarşistlere karşı önlemler alan Lois scélérates (caniyane yasalar) olarak adlandırılan bir dizi yasalar geçirtti.
Olaylardan yaklaşık 15 sene sonra Hint, Bhagat Singh'de intikam adına Hindistan'da eylemler gerçekleştirmiştir.
Vaillant'ın idamından önceki son sözleri Kahrolsun Burjuvazi, Yaşasın Anarşi oldu. Vaillant, Fransa'da belli kesimler içerisinde hala rağbet görmektedir.

Azınlık hükûmeti, parlamenter sistemde meclis çoğunluğu olmayan partinin veya partilerin oluşturduğu hükûmeti ifade eder. Hükûmetin meclis çoğunluğu bulunmadığı için diğer partiler tarafından desteklenmesi ve güvenoyu alması şarttır.

Türkiye'de 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu ile birlikte Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi uygulanmaya başlandı. Cumhurbaşkanı seçilen kişinin hükûmeti kurma yetkisi ve güvenoyu alma ihtiyacı olmadığından günümüzde azınlık hükûmeti kurulma ihtimali bulunmamaktadır. Türkiye siyasi tarihinde azınlık hükûmetleri şunlardır:

28. Türkiye Hükûmeti (X. İnönü Hükûmeti) 25 Aralık 1963 - 20 Şubat 1965
38. Türkiye Hükûmeti (Irmak Hükûmeti)  17 Kasım 1974 - 31 Mart 1975
40. Türkiye Hükûmeti (II. Ecevit Hükûmeti) 21 Haziran - 21 Temmuz 1977
43. Türkiye Hükûmeti (VI. Demirel Hükûmeti veya Kerhen Milliyetçi Cephe Hükûmeti) 12 Kasım 1979 - 12 Eylül 1980
51. Türkiye Hükûmeti (II. Çiller Hükûmeti) 5 - 31 Ekim 1995
53. Türkiye Hükûmeti (II. Yılmaz Hükûmeti veya ANAYOL Hükûmeti) 6 Mart - 28 Haziran 1996
56. Türkiye Hükûmeti (IV. Ecevit Hükûmeti) 11 Ocak - 28 Mayıs 1999

Çoğunluk hükûmeti

Açık liste, bir partinin adaylarının seçilme sırası üzerinde seçmenlerin en azından bir miktar etkiye sahip olduğu parti listesi nisbî temsilinin herhangi bir çeşidini tanımlar. Seçmen, yalnızca tercih ettikleri partiye değil aynı zamanda o parti içerisinde tercih ettikleri adaya da oy verebilmektedir. Açık listeli sistemlerin çoğunda aday tercihi opsiyoneldir ve seçmenlerin büyük çoğunluğu yalnızca partilere oy verdiğinden, aday seçme tercihi genellikle sınırlı etkiye sahip olmaktadır. Öte yandan, örneğin İsveç'te seçmenlerin yaklaşık %25'i düzenli olarak aynı zamanda aday tercihinde de bulunmakta ve listenin kapalı olması halinde seçilemeyecek bazı isimler bu şekilde seçilme imkânı kazanmaktadır.
Seçmenlerin listelerin üzerindeki etkisi, ülkeden ülkeye değişiyor. Seçmenin seçimine tercihli oy da denir; seçmenlere genellikle açık liste adaylarına bir veya daha fazla tercihli oy verilir.
Listedeki adaylarının sırasını yalnızca aktif üyelerin, parti yetkililerinin veya danışmanların belirlemesine izin veren ve seçmenin parti listesindeki adayların konumu üzerinde hiçbir etkisi olmayan sisteme kapalı liste denir.

Brezilya'da seçmenler oylarını ya bir adaya ya da bir partiye vermek durumundadır. Buna karşın Finlandiya'da seçmenler yalnızca adaylara oy verebilmektedir. Partilerin sandalye dağılımı ise adaylarının aldığı toplam oy miktarınca belirlenmektedir. Aynı partiden kimlerin seçileceğini ise adayların aldıkları oy miktarına göre oluşturulan sıralama belirlemektedir. Bu durum bir taraftan seçmenlere aday seçmeleri konusunda geniş bir özgürlük tanırken diğer yandan da aynı parti içerisindeki adayların birbirleri ile rekabetleri sonucu parti içi çatışma ve ayrışmalara da sebep olabilmektedir. Böylesi bir sistem aynı zamanda aday listelerini çeşitlendirmeye çalışan partilere dezavantaj oluşturabilmektedir. Örneğin Sri Lanka’da önde gelen Sinhala (Sri Lanka’da çoğunluğu oluşturan etnik grup) partilerinin azınlık mensubu Tamil adaylarını kazanabilir yerlerden aday gösterme çabası açık liste yöntemi sebebiyle başarısız olmuş; çünkü pek çok seçmen düşük profilli olsalar dahi Sinhala adaylara oy vermeyi tercih etmiştir. Kapalı listeden açık listeye geçen Kosova’da ise açık listeli seçimlerde aşırılık yanlısı adaylar seçilmiştir. Özellikle ataerkilliğin hâkim olduğu toplumlarda açık listeler kadınların daha az temsil edilmesine sebep olurken örneğin Polonya’da seçmenler, açık liste usulünde daha fazla kadın adayı seçmiştir.

Nispeten kapalı bir açık liste sistemi, bir adayın bir sandalye kazanacağından emin olmak için kendi başına seçim kotasını aşması gereken sistemdir. (Genel olarak bu kota, kullanılan toplam oy sayısının doldurulacak koltuk sayısına bölünmesiyle elde edilir. Genellikle gereken sayı Hare kotasıdır, ancak Droop kotası da kullanılabilir.)

Daha açık bir liste sisteminde, aşılması gerekn seçim kontenjanı daha düşüktür. Bir partinin adayları, partinin kazandığı toplam sandalye sayısından daha fazlasının bu kotayı elde etmesi mümkündür. Bu nedenle, bu durumda liste sıralamasının mı yoksa mutlak oyların mı öncelikli olduğu önceden açıklığa kavuşturulmalıdır. Bireyler için kota genellikle ya parti listesi kotasının yüzdesi olarak ya da partinin aldığı toplam oyların yüzdesi olarak belirtilir.
Örnek: Kota 1000 oydur ve açık liste barajı kotanın %25'i yani 250 oy olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, 5000 oy alan bir parti, listedeki adaylarına aşağıdaki şekilde verilen beş sandalye tahsis edilir:

Listedeki birinci, yedinci ve dördüncü adayları kotanın %25'ini (250 tercih oyu veya daha fazla) elde etti. Partinin kazandığı beş sandalyenin ilk üçünü alıyorlar. Diğer iki sandalye, parti listesinde kalan en yüksek iki adaya verilir (örnekte 2. sıra adayı ve 3. sıra adayı). Listedeki 5. aday beşinci olmasına rağmen ve 2. adaydan daha fazla tercih oyu almasına rağmen seçilmediği anlamına gelir.
Uygulamada, bu kadar katı bir barajla, gerekli oy sayısı çok yüksek olduğundan, yalnızca çok az sayıda aday listelerinde öne geçmeyi başarıyor. Eşiğin daha düşük olduğu yerlerde (örneğin, Çek parlamento seçimlerinde, toplam parti oyunlarının %5'i gerekli), orijinal liste düzenine meydan okuyan sonuçlar çok daha yaygındır.
Partiler genellikle adayların tercihli oy istemesine izin verir, ancak listedeki diğer adaylara karşı olumsuz bir kampanya yürütmez.

Bu ülkelerden bazıları açık listeye ek olarak başka sistemler de kullanabilir. Örneğin, açık bir liste yalnızca üst meclis yasama seçimlerine karar verebilirken, alt meclis seçimleri için başka bir seçim sistemi kullanılabilir.

Aşırılık veya ekstremizm, bir görüş, kanı ya da tutumun en uç biçimiyle benimsenme durumudur.
Terim, esas olarak, toplumun anaakım tutumlarının çok dışında olduğu düşünülen bir ideolojiye atıfta bulunmak için politik veya dini anlamda kullanılır. Terim, aynı zamanda konomik bağlamda da kullanılabilir. Bu terim genellikle küçümseyici olup bununla birlikte, daha akademik, tamamen açıklayıcı, kınamayan bir anlamda da kullanılabilir.
Aşırılıkçı görüşler tipik olarak ılımlı görüşlerle karşılaştırılır. Örneğin Batılı ülkelerde, İslam ya da İslami siyasi hareketler üzerine çağdaş söylemlerde, aşırı ve ılımlı Müslümanlar arasındaki ayrım yaygın olarak vurgulanmaktadır.
Aşırılıkçı olarak algılanan politik gündemler arasında radikalizm, gericilik, köktendincilik ve fanatizm olduğu kadar aşırı sol siyaset veya aşırı sağ siyaset içinde de yer alır.

Nawaz, Maajid. Radical: My Journey out of Islamist Extremism (Lyons Press, 2013)
Bibi van Ginkel, Engaging Civil Society in Countering Violent Extremism (ICCT – The Hague, 2012)2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The M and S Collection29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Library of Congress contains materials on Extremist Movements.

Bayes teoremi, olasılık kuramı içinde incelenen önemli bir konudur. Bu teorem bir rassal değişken için olasılık dağılımı içinde koşullu olasılıklar ile marjinal olasılıklar arasındaki ilişkiyi gösterir. Bu şekli ile Bayes teoremi bütün istatistikçiler için kabul edilir bir ilişkiyi açıklar. Bu kavram için Bayes kuralı veya Bayes savı veya Bayes kanunu adları da kullanılır.
Olasılık teorisinde, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 ön koşullu 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 olayı için olasılık değeri, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ön koşullu 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 olayı için olasılık değerinden farklıdır. Ancak bu olasılık arasında belirli bir ilişki vardır ve bu ilişkiye, ilk açıklayan istatistikçi İngiliz Thomas Bayes (1702–1761)'in adına atfen Bayes Teoremi denilmektedir.
Bayes teoreminin birçok uygulaması vardır. Öncelikle açıklayıcı basit bir örnek ele alalım: eğer bir kişide belli bir sağlık sorununa rastlama olasılığı yaş ile artıyorsa, bir kişinin yaşını bilme koşuluyla onun sağlık durumunu değerlendirmek, bu yaş bilgisi olmadan aynı durumu değerlendirmeye kıyasla daha tutarlı sonuçlar verir. Bayes teoremi sayesinde, bu tür yaklaşımları temel oran safsatasına girmeden, daha tutarlı çıkarımlar yapılabilir.
Bu teoremin daha teknik bir uygulaması, çıkarımsal istatiğin en temel yaklaşımlarından biri olan Bayes çıkarımıdır. Bu teknik, ele alınan bir sistemin gözlem modelinden (yani bir olabilirlik işlevi) ve önsel sistem durumu olasılığından (önsel olasılık) yola çıkarak, gözlemlerin olasılığının tersini alarak sistem modelinin durumunun sonsal olasılığını kestirmeyi sağlar.

Bayes teoremi bir stokastik süreç sırasında ortaya çıkan bir rastgele olay 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ile bir diğer rastgele olay 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 (eğer 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 için kaybolmamış olasılık varsa, yani 
  
    
      
        P
        (
        B
        )
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle P(B)\neq 0}
  
 ise) için koşullu olasılıkları ve marjinal olasılıkları arasındaki ilişkidir, yani

  
    
      
        P
        (
        A
        
          |
        
        B
        )
        =
        
          
            
              P
              (
              B
              
                |
              
              A
              )
              
              P
              (
              A
              )
            
            
              P
              (
              B
              )
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle P(A|B)={\frac {P(B|A)\,P(A)}{P(B)}}.}
  

Bayes teoremi formülü içinde bulunan her bir terime özel isimler verilmektedir:

  
    
      
        P
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle P(A)}
  
 terimine 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 için marjinal olasılık adı verilir, ayrıca Bayes teoremi çerçevesinde önsel olasılık rolünü oynar. Bu önseldir, çünkü B olayı hakkında önceden herhangi bir bilgiyi içermemektedir.

  
    
      
        P
        (
        B
        |
        A
        )
      
    
    {\displaystyle P(B\vert A)}
  
 terimi, verilmiş 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 için 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
'nin koşullu olasılığıdır ve Bayes teoreminde bir olabilirlik işlevi rolü oynar.

  
    
      
        P
        (
        A
        |
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(A\vert B)}
  
 terimi, verilmiş 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 için 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
'nın koşullu olasılığıdır ve Bayes teoreminde bir sonsal olasılıkrolü oynar.

  
    
      
        P
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(B)}
  
 terimi, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 olayının marjinal olasılığıdır ve Bayes teoremindeki matematiksel rolü 
  
    
      
        P
        (
        B
        
          |
        
        A
        )
        P
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle P(B|A)P(A)}
  
'yi 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 için normalize eden bir sabittir.
Bu şekildeki Bayes teoremini, fazla matematiksel olmadan, sezgiye dayanarak şöyle açıklayabiliriz: Bayes teoremi eğer 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 gözlemlenmiş ise, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 gözlemi hakkındaki inançların ne şekilde güncelleştirilebileceğini ortaya çıkartır.

Formel bir teorem olarak Bayes teoremi, olasılık kavramını inceleyen tüm istatistikçi tarafından kabul edilir.
Ancak olasılığı objektif bir değer olarak gören ve bağıl çoğulluk olarak tayin eden frekansçı (frequentist) ekolüne bağlı olan istatistikçiler ile sübjektivist (veya Bayes tipi) ekolüne bağlı olan istatistikçiler arasında bu teoremin pratikte nasıl kullanılabileceği hakkında büyük bir fikir ayrılığı bulunmaktadır. Frekansçı ekolüne dahil olanlar olasılık değerlerini rastgele olaylarda meydana çıkma çokluluğuna göre veya ana kütlenin alt kümelerinin tam ana kütleye orantısı olarak saptanması gerekeceğini kabul etmektedirler. Bunlara göre yeni kanıtlar karşısında olasılık değerinin değişme imkânı yoktur. Bu nedenle frekansçı ekolü için Bayes teoremi sadece koşulluluklar arasında ilişkiyi gösterir ve bunun pratikte kullanılma gücü küçüktür. Hâlbuki sübjektivist ekolüne göre olasılık gözlemcinin sübjektif belirsizlik ifadesidir. Bu nedenle olasılık değeri sübjektif olup, yeni kanıtlar geldikçe değiştirilebileceğine inanmakta ve böylece Bayes teoremini istatistik bir incelemenin temel taşı saymaktadırlar.

Bayes teoremi olabilirlilik terimleri ile de şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        P
        (
        A
        
          |
        
        B
        )
        ∝
        L
        (
        A
        
          |
        
        b
        )
        
        P
        (
        A
        )
        .
      
    
    {\displaystyle P(A|B)\propto L(A|b)\,P(A).}
  

Burada L(A|b) terimi verilmiş sabit b için A'nın olabilirliğidir ve L(A|B)/P(B) orantısına bazen standardize edilmiş olabilirlilik veya normalize edilmiş olabilirlilik adı da verilir. Böylece;

  
    
      
        P
        (
        B
        
          |
        
        A
        )
        ∝
        L
        (
        A
        
          |
        
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(B|A)\propto L(A|B)}
  

ilişkisini kullanarak Bayes teoremi ortaya çıkartılır. Bu sonucu sözcüklerle şöyle de yazabiliriz:

  
    
      
        
          
            sonsal
          
        
        =
        
          
            
              normalize olabilirlilik
            
          
          ×
          
            
              önsel
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{sonsal}}={{\mbox{normalize olabilirlilik}}\times {\mbox{önsel}}.}}
  

Daha uygun sözcüklerle 

Sonsal olasılık önsel olasılık ile olabilirlilik çarpımına orantılıdır.

Bu teoremi ispat etmek için koşullu olasılık tanımından başlanır. 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 olayı bilinirse 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 olayının olasılığı şöyle verilir:

  
    
      
        P
        (
        A
        
          |
        
        B
        )
        =
        
          
            
              P
              (
              A
              ∩
              B
              )
            
            
              P
              (
              B
              )
            
          
        
        
        
          eğer
        
        
        P
        (
        B
        )
        ≠
        0.
      
    
    {\displaystyle P(A|B)={\frac {P(A\cap B)}{P(B)}}\quad {\text{eğer}}\,P(B)\neq 0.}
  

Aynı şekilde 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 olayı verilmiş ise 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 olayının olasılığı şudur:

  
    
      
        P
        (
        B
        
          |
        
        A
        )
        =
        
          
            
              P
              (
              A
              ∩
              B
              )
            
            
              P
              (
              A
              )
            
          
        
        
        
          eğer
        
        
        P
        (
        A
        )
        ≠
        0.
        
      
    
    {\displaystyle P(B|A)={\frac {P(A\cap B)}{P(A)}}\quad {\text{eğer}}\,P(A)\neq 0.\!}
  

Bu iki denklem yeniden düzenlenip, 
  
    
      
        A
        ∩
        B
      
    
    {\displaystyle A\cap B}
  
 olayını kullanarak birbirlerine birleştirilirse,

  
    
      
        P
        (
        A
        
          |
        
        B
        )
        
        P
        (
        B
        )
        =
        P
        (
        A
        ∩
        B
        )
        =
        P
        (
        B
        
          |
        
        A
        )
        
        P
        (
        A
        )
        
      
    
    {\displaystyle P(A|B)\,P(B)=P(A\cap B)=P(B|A)\,P(A)\!}
  

ifadesi bulunur. Bu lemma, bazen olasılıklar için çarpım kuralı olarak anılmaktadır.
Her iki taraf da 
  
    
      
        P
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(B)}
  
 ile bölünürse (eğer 
  
    
      
        P
        (
        B
        )
        ≠
        0
      
    
    {\displaystyle P(B)\neq 0}
  
), ortaya çıkan şu ifade Bayes teoremidir:

  
    
      
        P
        (
        A
  

Olasılık kuramı bilim dalında matematiksel beklenti veya beklenen değer veya ortalama birçok defa tekrarlanan ve her tekrarda mümkün tüm olasılıklarını değiştirmeyen rastgele deneyler sonuçlarından beklenen ortalama değeri temsil eder. Bir ayrık rassal değişkennin alabileceği bütün sonuç değerlerin (bazen ödemelerin) olasılıklarıyla çarpılması ve bu işlemin bütün değerler üzerinden toplanmasıyla elde edilen değerdir. Bir sürekli rassal değişken için rassal değişken ile olasılık yoğunluk fonksiyonunun çarpımının aralığı belirsiz integralidir. Fakat dikkat edilmelidir ki bu değerin genel pratik anlamla rasyonel olarak beklenmesi pek uygun olmayabilir, çünkü matematiksel beklentiin olasılığı çok düşük belki sıfıra çok yakın olabilir ve hatta pratikte matematiksel beklenti bulunmaz. Ağırlıklı ortalama olarak da düşünülebilir ki değerler ağırlık katsayıları verilen olasılık kütle fonksiyonu veya olasılık yoğunluk fonksiyonudur.

Matematiksel beklenti, beklenen değer işlemcisi E ile gösterilir. Hileli/ yanlı olmayan bir altı-yüzlü zar atılırsa mümkün değerler (1 2 3 ...6) olup her bir değerin olasılığı (1/6) olur. Böylece tek bir zar atımı için matematiksel beklenti 

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        
          
            
              1
              +
              2
              +
              3
              +
              4
              +
              5
              +
              6
            
            6
          
        
        =
        3
        ,
        5
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)={\frac {1+2+3+4+5+6}{6}}=3,5}
  

olur. Dikkat edilirse bu beklenen değer kesirsel olup gerçekte mümkün olan bir sonuç değildir.
Matematiksel beklenti kavramının pratikte çok kullanıldığı bir alan kumar oyunlarıdır. Bir Amerikan tipi rulet oyunu tekerleğinde dönen ufak topun her birine aynı olasılıkla girip kalabileceği numara verilmiş 38 küçük delik vardır. Eğer topun gireceği deliğin numarası için bahse girilirse ve bu bahiste doğru bilişte kazanç bahis-olasılığı ile 35-te-1 olur; yani sonuç bahisin 36 misli olup koyulan para kaybedilmeyip 35 misli daha kazanç sağlanır. Her bir sonuça bahis için iki mümkün olay kaybetme veya kazanma ve bu iki mümkün olay için (kumar için çok kere bahis-olasılığı ile ifade edilen) olasılık vardır. Toplam mümkün 38 tane sonuç olabileceğine göre, tek bir numaraya 1TL konulursa kazancın beklenen değerini bulmak için önce kaybetme para değeri ile kaybetme bahis-olasılığı çarpımı; sonra kazanma para değeri ile kazanma bahis-olasılığı çarpımı bulunup bu ikisinin toplamı alınır; yani

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        
          (
          
            −
            1
            T
            L
            ×
            
              
                37
                38
              
            
          
          )
        
        +
        
          (
          
            35
            T
            L
            ×
            
              
                1
                38
              
            
          
          )
        
        ≈
        −
        0.0526
        T
        L
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)=\left(-1TL\times {\frac {37}{38}}\right)+\left(35TL\times {\frac {1}{38}}\right)\approx -0.0526TL.}
  

1TL bahis için mali durumdaki değişme, kaybedince -1TL ve kazanınca 35TL olur. Böylece, ortalama olarak, her yapılan 1TL değerde bahis için zarar 5 kuruşu biraz geçecektir ve 1TLlik bahsin matematiksel beklentisi 0,9474TL olacaktır. Kumar oyunlarında, bir oyun için beklenen değer bahse koyulan değere eşitse (yani kumar oynayanın beklenen değeri 0 ise) o kumar oyunu "adil oyun" diye isimlendirilir.

Genel olarak, eğer 
  
    
      
        X
        
      
    
    {\displaystyle X\,}
  
 
  
    
      
        (
        Ω
        ,
        Σ
        ,
        P
        )
        
      
    
    {\displaystyle (\Omega ,\Sigma ,P)\,}
  
 olan bir olasılık uzayı içinde bir rassal değişken ise, o halde 
  
    
      
        X
        
      
    
    {\displaystyle X\,}
  
in matematiksel beklentisi, notasyon olarak değer işlemcisi E kullanarak, 
  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)\,}
  
 veya bazen
  
    
      
        ⟨
        X
        ⟩
      
    
    {\displaystyle \langle X\rangle }
  
 veya 
  
    
      
        
          E
        
        (
        X
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbb {E} (X)}
  
 olarak yazılır ve şöyle tanımlanır:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        X
        
        d
        ⁡
        P
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)=\int _{\Omega }X\,\operatorname {d} P}
  

Burada Lebesgue entegrasyonu uygulanmıştır. Dikkat edilmelidir ki bütün rassal değişkenler için matematiksel beklenti değeri bulunmaz; bu entegral bulunmayıp anlamsız ise (örneğin Cauchy dağılımı için) o halde beklenen değer de tanımlanamaz ve anlamsızdır. Ayni olasılık dağılımı gösteren iki rassal değişken için matematiksel beklenti aynıdır. 
Eğer 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 bir olasılık kütle fonksiyonu 
  
    
      
        p
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle p(x)}
  
 olan bir ayrık rassal değişken ise, o halde beklenen değer şu olur:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          x
          
            i
          
        
        p
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)=\sum _{i}x_{i}p(x_{i})\,}
  

Eğer 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 bir sürekli rassal değişken olup olasılık yoğunluk fonksiyonu 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 ise, o halde matematiksel beklenti veya beklenen değer şöyle bulunur:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        x
        f
        (
        x
        )
        
        d
        ⁡
        x
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)=\int _{-\infty }^{\infty }xf(x)\,\operatorname {d} x.}
  

Olasılık yoğunluk fonksiyonu f(x) olan rassal değişken X için herhangi bir rastgele seçilmiş fonksiyon g(X) için matematiksel beklenti veya beklenen değer şöyle verilir:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        g
        (
        X
        )
        )
        =
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            ∞
          
        
        g
        (
        x
        )
        f
        (
        x
        )
        
        d
        ⁡
        x
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (g(X))=\int _{-\infty }^{\infty }g(x)f(x)\,\operatorname {d} x.}
  

Bir sabit k için matematiksel beklenti veya beklenen değer sabitin kendi değerine eşittir:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        k
        )
        =
        k
        :
        k
        ∈
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (k)=k:k\in \mathbb {R} }
  

Eğer X ve Y iki rassal değişken ve 
  
    
      
        X
        ≤
        Y
      
    
    {\displaystyle X\leq Y}
  
 geçerli ise, o halde 

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        ≤
        E
        ⁡
        (
        Y
        )
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)\leq \operatorname {E} (Y)}
  
.
olur.

Beklenen değer işlemcisi
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} }
  
 şu anlamlarda doğrusal olur:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        +
        c
        )
        =
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        +
        c
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X+c)=\operatorname {E} (X)+c\,}
  
;

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        +
        Y
        )
        =
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        +
        E
        ⁡
        (
        Y
        )
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X+Y)=\operatorname {E} (X)+\operatorname {E} (Y)\,}
  
;

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        a
        X
        )
        =
        a
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (aX)=a\operatorname {E} (X)\,}
  

Bu üç denklem sonuçları birleştirilirse şu ifadeler bulunur:

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        a
        X
        +
        b
        )
        =
        a
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        +
        b
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (aX+b)=a\operatorname {E} (X)+b\,}
  

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        a
        X
        +
        b
        Y
        )
        =
        a
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        +
        b
        E
        ⁡
        (
        Y
        )
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (aX+bY)=a\operatorname {E} (X)+b\operatorname {E} (Y)\,}
  

Burada 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 ile 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 aynı olasılık uzayında bulunan rassal değişkenler ve 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ile 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 reel sayılardır.

Herhangi iki ayrık rass

Bernoulli dağılımı olasılık kuramı ve istatistik  bilim dallarında, p olasılıkla başarı ile 1 değeri alan ve 
  
    
      
        q
        =
        1
        −
        p
      
    
    {\displaystyle q=1-p}
  
 olasılıkla başarısızlık ile 0 değeri alan
bir ayrık olasılık dağılımıdır. İsmi ilk açıklamayı yapan İsviçreli bilim insanı Jakob Bernoulli anısına verilmiştir.
Eğer X Bernoulli dağılımı gösteren bir rassal değişken ise;

  
    
      
        Pr
        (
        X
        =
        1
        )
        =
        1
        −
        Pr
        (
        X
        =
        0
        )
        =
        1
        −
        q
        =
        p
        .
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(X=1)=1-\Pr(X=0)=1-q=p.\!}
  

Bu dağılımın  olasılık kütle fonksiyonu f şöyle ifade edilir:

  
    
      
        f
        (
        k
        ;
        p
        )
        =
        
          {
          
            
              
                
                  p
                
                
                  
                    
                      eger 
                    
                  
                  k
                  =
                  1
                  ,
                
              
              
                
                  1
                  −
                  p
                
                
                  
                    
                       eger 
                    
                  
                  k
                  =
                  0
                  ,
                
              
              
                
                  0
                
                
                  
                    
                      diger hallerde.
                    
                  
                
              
            
          
          
        
      
    
    {\displaystyle f(k;p)=\left\{{\begin{matrix}p&{\mbox{eger }}k=1,\\1-p&{\mbox{ eger }}k=0,\\0&{\mbox{diger hallerde.}}\end{matrix}}\right.}
  

Bir Bernoulli rassal değişkeni X için beklenen değer

  
    
      
        E
        
          (
          X
          )
        
        =
        p
      
    
    {\displaystyle E\left(X\right)=p}
  
,
ve varyans

  
    
      
        
          
            var
          
        
        
          (
          X
          )
        
        =
        p
        
          (
          
            1
            −
            p
          
          )
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle {\textrm {var}}\left(X\right)=p\left(1-p\right).\,}
  

olur.
Bernoulli dağılımı için yüksek veya düşük p değerlerinde basıklık ölçüsü sonsuzluğa yaklaşır. Fakat 
  
    
      
        p
        =
        1
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle p=1/2}
  
  için basıklık derecesi ölçümü -2 olup, bu değer diğer bütün olasılık dağılımlar için basıklık ölçüleri ile karşılaştırıldığında bunun en küçük olduğu görülür.
Bernoulli dağılımı üstel ailesi içinde bulunan  bir dağılımdır.

Eger 
  
    
      
        
          X
          
            1
          
        
        ,
        …
        ,
        
          X
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{1},\dots ,X_{n}}
  
  bağımsız fakat aynen dağılım gösteren ve her biri p başarı olasılığı ile Bernoulli dağılımı gösteren rassal değişkenler olurlarsa,

  
    
      
        Y
        =
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          X
          
            k
          
        
        ∼
        
          B
        
        (
        n
        ,
        p
        )
      
    
    {\displaystyle Y=\sum _{k=1}^{n}X_{k}\sim \mathrm {B} (n,p)}
  

yani bir binom dağılımdir.

Kategorik dağılım herhangi bir sabit sayıda aralıklı değerler alan değiskenler ile Bernoulli dağılımının bir genelleştirilmesidir.
Beta dağılımının eşlenik önseli Bernoulli dağılımıdır.

Bernoulli denemesi
Bernoulli süreci
Bernoulli örneklemesi
Örneklem büyüklüğü

Bernoulli deneyi, olasılık teorisi ve istatistik alanında önemli bir konsepttir. Bu deney, iki sonuçlu bir olayın tekrarlanan denemelerini ifade eder. Her denemede iki sonuçtan sadece biri gerçekleşir ve sonuçlar birbirinden bağımsızdır.

Bernoulli deneyi, İsviçreli matematikçi ve fizikçi olan Jacob Bernoulli tarafından 18. yüzyılda ortaya atılmıştır. Bernoulli, bu deneyi sırasıyla başarı ve başarısızlık olarak adlandırdığı iki sonuçlu olayların tekrarlanması olarak tanımlamıştır. Bernoulli ailesi, olasılık teorisi ve istatistik alanında önemli çalışmalara imza atmıştır ve bu deney onların temel katkılarından biridir.

Bernoulli deneyi, aşağıdaki özellikleri taşır:

Her denemede sadece iki sonuç vardır: başarı ve başarısızlık.
Her deneme birbirinden bağımsızdır, yani bir denemenin sonucu diğer denemeleri etkilemez.
Başarı ve başarısızlık olasılıkları sabittir. Başarı olasılığı p, başarısızlık olasılığı ise 1-p'dir

Bernoulli deneyi için olasılık dağılımı Bernoulli dağılımı olarak adlandırılır. Bu dağılım, başarı ve başarısızlık olasılıklarını kullanarak denemenin sonucunun olasılığını hesaplamamıza olanak tanır. Bernoulli dağılımı aşağıdaki formülle ifade edilir:
P(X=k) = p^k * (1-p)^(1-k)
Burada X, denemenin sonucunu temsil eden rastgele değişken, k ise başarının gerçekleşme durumunu ifade eder.

Bernoulli deneyi, istatistik ve olasılık teorisinin birçok alanında kullanılır. Bazı uygulama alanları şunlardır:

Reklam kampanyalarının etkililiğinin değerlendirilmesi.
İlaç testlerindeki başarı oranlarının analizi.
Finansal piyasalarda yatırım kararlarının değerlendirilmesi.
Kalite kontrol süreçlerinin analizi.
Bu uygulama alanları, Bernoulli deneyinin temel prensiplerini kullanarak sonuçları analiz etmeyi ve kararlar vermeyi mümkün kılar.

Bernoulli deneyi, olasılık teorisi ve istatistik alanında önemli bir kavramdır. İki sonuçlu denemelerin bağımsız olarak tekrarlanması üzerine kurulu olan bu deney, birçok uygulama alanında kullanılır. Bernoulli deneyi ve Bernoulli dağılımı, olasılıkların hesaplanması ve sonuçların analiz edilmesi için temel bir araçtır.

Olasılık kuramı ve istatistik bilim kollarında, binom dağılımı n sayıda iki kategori (yani başarı/başarısızlık, evet / hayır, 1/0 vb) sonucu veren denemelere uygulanır. Araştırıcının ilgi gösterdiği kategori başarı olarak adlandırılır. Bu türlü her bir deneyde, bağımsız olarak, başarı (=evet=1) olasılığının p olduğu (ve yalnızca iki kategori sonuç mümkün olduğu için başarısızlık olasılığının 1 - p olduğu) bilinir. Bu türlü bağımsız n sayıda denemeler serisi içinde elde edilen başarı sayısının ayrık olasılık dağılımı binom dağılım olarak tanımlanır. Bir binom dağılım sadece iki parametre ile, yani n ve p ile tam olarak tanımlanır. Matematik notasyon olarak bir rassal değişken X binom dağılım gösterirse şöyle ifade edilir:

X ~ B(n,p)
Bu şekilde başarı/başarısızlık sonucu veren her bir deneme Bernoulli denemesi olarak da anılır. Eğer n=1 olursa, bu binom dağılım, yani B(1, p), gerçekte bir Bernoulli dağılımı ile aynıdır. Binom dağılımı çıkarımsal istatistik analiz ve pratik problem çözüm çabaları içinde çok popüler olan kullanılan binom testi için temel teoriyi ortaya çıkarır.

Binom dağılımı için en basit örnek bir zarın 10 defa atılıp kaç tane 6 elde edildiğinin sayılmasıdır. Bu rassal sayının (yani 10 deneyde kaç tane 6 elde edilmesi) dağılımı, n=10 ve p=1/6 parametreleri olan bir binom dağılımdır.
Diğer bir örnek, çok büyük bir halk kitlesinin içinde yeşil gözlü olanların incelenmesinden ortaya çıkar. Araştırmamız yeşil gözlüler hakkında olduğu için başarı kategorisi yeşil gözlü kişi gözlemi için kullanılır ve başarısızlık kategorisi yeşil gözlü olmayan kişi gözlemi karşılığı olarak ele alınır. Bu halk kitlesi içindeki yeşil gözlüler oranının, (yani başarı olasılığının) %5 olduğu bilinsin. 100 kişiyi kapsayan bir basit rastgele örneklem seçelim ve örneklem içinde bulunan her bir kişinin göz rengini gözleyelim. Bu işlemin binom dağılım açıklamasına göre karşılığı 100 tane bağımsız deneme yapılmasıdır yani n=100 dur. Bu örnekte içinde gözlemi yapılan yeşil gözlü kişi sayısı, 0 ile 100 arasında değerler alabilen, X rassal değişken olarak kabul edilsin. X için olasılık n=100 ve p=0.05 parametreleri olan bir binom dağılım ile bulunur.

Genel olarak, eğer bir rassal değişken K n ve p parametresi olan bir binom dağılım gösterirse, şöyle ifade edilir:

K ~ B(n, p).
Tam k sayıda başarı elde etmek için olasılık şu olasılık kütle fonksiyonu ile açıklanır:

  
    
      
        f
        (
        k
        ;
        n
        ,
        p
        )
        =
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        
          p
          
            k
          
        
        (
        1
        −
        p
        
          )
          
            n
            −
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle f(k;n,p)={n \choose k}p^{k}(1-p)^{n-k}}
  

burada k = 0, 1, 2, ..., n ve

  
    
      
        
          
            
              (
            
            
              n
              k
            
            
              )
            
          
        
        =
        
          
            
              n
              !
            
            
              k
              !
              (
              n
              −
              k
              )
              !
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {n \choose k}={\frac {n!}{k!(n-k)!}}}
  

terimi binom katsayısıdır yani "n'nin k'li kombinasyonu" olur. Bunun değişik bir ifadesi

C(n, k) veya nCk
olarak verilebilir. Böylece dağılımın adının nereden ortaya çıkartıldığı görülmektedir. Bu formülün biraz daha detaylı açıklanması şöyle yapılabilir. k sayıda başarı (pk) ve n - k sayıda başarısızlık (1 - p)n - k istemekteyiz. Ancak, k sayıda başarı n sayıda denemenin belirli olmayan her bir tarafında ortaya çıkabilir. n deneme sayısı içinde k başarı sayısı C(n,k) değişik şekilde yerleştirilebilir.
Binom dağılıma uyan problemlerde olasılık bulmak için hazırlanmış referans tablosu bir sıra alt-tablodan oluşur ve her bir alt-tablo n/2 sayıya kadar değerle ile doldurulur. k>n/2 olduğu için olasılık değeri şu formülün uygulaması ile

  
    
      
        f
        (
        k
        ;
        n
        ,
        p
        )
        =
        f
        (
        n
        −
        k
        ;
        n
        ,
        1
        −
        p
        )
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle f(k;n,p)=f(n-k;n,1-p).\,\!}
  

bulunur. Böylece aranan olasılık değeri (binom genellikle simetrik olmadığı için) tablolarda gösterilen değişik değerde k ve değişik değerde p kullanarak bulunur.

Yığmalı dağılım fonksiyonu bir tanzim edilmiş tam olmayan beta fonksiyonu kullanılması ile şöyle ifade edilebilir:

  
    
      
        F
        (
        k
        ;
        n
        ,
        p
        )
        =
        Pr
        (
        X
        ≤
        k
        )
        =
        
          I
          
            1
            −
            p
          
        
        (
        n
        −
        k
        ,
        k
        +
        1
        )
        
      
    
    {\displaystyle F(k;n,p)=\Pr(X\leq k)=I_{1-p}(n-k,k+1)\!}
  

Ancak k 'in kesirsiz bir tam sayı ve

0 ≤ k ≤ n
olması gereklidir.
Eğer x gerçek bir tam sayı değilse veya pozitif değerde değilse, bu ifade şu alternatif şekle getirilebilir

  
    
      
        F
        (
        x
        ;
        n
        ,
        p
        )
        =
        Pr
        (
        X
        ≤
        x
        )
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            0
          
          
            Floor
            ⁡
            (
            x
            )
          
        
        
          
            
              (
            
            
              n
              j
            
            
              )
            
          
        
        
          p
          
            j
          
        
        (
        1
        −
        p
        
          )
          
            n
            −
            j
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle F(x;n,p)=\Pr(X\leq x)=\sum _{j=0}^{\operatorname {Floor} (x)}{n \choose j}p^{j}(1-p)^{n-j}.}
  

Eğer k ≤ np ise dağılım fonksiyonun aşağı kuyruk tarafı için yukarı sınırlar değerleri ortaya çıkartılabilir. Özellikle, önce Hoeffding'in eşitsizliği kullanılarak sınır değeri şöyle bulunur:

  
    
      
        F
        (
        k
        ;
        n
        ,
        p
        )
        ≤
        exp
        ⁡
        
          (
          
            −
            2
            
              
                
                  (
                  n
                  p
                  −
                  k
                  
                    )
                    
                      2
                    
                  
                
                n
              
            
          
          )
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle F(k;n,p)\leq \exp \left(-2{\frac {(np-k)^{2}}{n}}\right),\!}
  

ve sonra Chernoff'un eşitsizliği kullanılarak şu sınır ortaya çıkartılır:

  
    
      
        F
        (
        k
        ;
        n
        ,
        p
        )
        ≤
        exp
        ⁡
        
          (
          
            −
            
              
                1
                
                  2
                  
                  p
                
              
            
            
              
                
                  (
                  n
                  p
                  −
                  k
                  
                    )
                    
                      2
                    
                  
                
                n
              
            
          
          )
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle F(k;n,p)\leq \exp \left(-{\frac {1}{2\,p}}{\frac {(np-k)^{2}}{n}}\right).\!}
  

Eğer X binom dağılım gösteren bir rassal değişken ise, bu gerçek şöyle ifade edilir. X ~ B(n,p) ise, X in beklenen değeri

  
    
      
        E
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        n
        p
        
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {E} (X)=np\,\!}
  

olur ve varyans değeri ise

  
    
      
        Var
        ⁡
        (
        X
        )
        =
        n
        p
        (
        1
        −
        p
        )
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {Var} (X)=np(1-p).\,\!}
  

olur.
Bu gerçeğin ispatı şöyle yapılabilir: Önce yalnız tek bir Bernoulli denemesi incelensin. Bunun sonucu ya 1 (başarı) veya 0 olabilir; bunların olasılıkları sırasıyla p ve 1 - p olur. Bu deneyin ortalamasının μ = p olduğu bilinmektedir. Varyans ise tanımına göre

  
    
      
        
          σ
          
            2
          
        
        =
        
          
            (
            
              1
              −
              p
            
            )
          
          
            2
          
        
        p
        +
        (
        0
        −
        p
        
          )
          
            2
          
        
        (
        1
        −
        p
        )
        =
        p
        (
        1
        −
        p
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \sigma ^{2}=\left(1-p\right)^{2}p+(0-p)^{2}(1-p)=p(1-p).}
  

olur. Şimdi n sayıda Bernoulli denemesi (yani genel bir binom dağılımı) ele alındığı kabul edilsin. Eğer denemelerin her biri bağımsız ise, her bir denemenin varyansı diğer deneme varyanslarıyla birlikte toplamları alınırsa şu ifadeyi elde edilir:

  
    
      
        
          σ
          
            n
          
          
            2
          
        
        =
        
          ∑
   

Büyük Sayılar Kanunu ya da Büyük Sayılar Yasası, olasılık kuramında bir rassal değişkenin örneklem ortalamasının, örneklem büyüklüğü arttıkça beklenen değerine yaklaşacağını ifade eden temel bir teoremdir.
Sonlu bir beklenen değere sahip, birbirinden bağımsız ve özdeş dağılıma sahip rassal değişkenlerden oluşan bir örneklemde, örneklem ortalaması gözlem sayısı arttıkça gerçek beklenen değere yakınsar.
Büyük Sayılar Kanunu bir zarın peş peşe atılması ile örneklenebilir. Öyle ki, multinom dağılımı sonucunda 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 sayılarının gelme olasılığı eşittir. Bu sonuçların aritmetik ortalaması (ya da "beklenen değeri"),
Bir zar sonsuz kere atıldığında her bir yüzün gelme olasılığı eşittir. Yani 1, 2, 3, 4, 5, 6'nın her biri için olasılık 1/6'dır. Beklenen değer:

(1+2+3+4+5+6)/6=3.5 olur.
Yukarıdaki grafik, bir zar atma deneyinin sonuçlarını göstermektedir. Bu deneyde, zar atışlarının ortalamasının başlangıçta oldukça dalgalandığını gözlemliyoruz. Büyük Sayılar Yasası'nın öngördüğü gibi, gözlem sayısı arttıkça ortalama, beklenen değer olan 3,5'in etrafında dengelenmektedir.
Bir madeni para peş peşe atıldığında, yazı (veya tura) oranı gözlem sayısı arttıkça %50'ye yaklaşır. Ancak, yazı ve tura sayıları arasındaki mutlak fark, atış sayısı arttıkça artar. Örneğin,
1.000 atış: 520 yazı (%52)
10.000 atış: 5.096 yazı (%50,96)
Bu, oran %50'ye yaklaşsa da mutlak farkın (40 → 192) arttığını gösterir.
Büyük Sayılar Kanunu büyük bir önem taşır, çünkü rastgele olaylardan kararlı uzun-vadeli sonuçlar alınacağını "garanti eder". Örneğin, bir gazino tek bir Amerikan Rulet oyununda para kaybedebilir. Ancak binlerce oyundan sonra, toplam paranın yaklaşık %5,3'ünü kazanacağı neredeyse kesindir. Büyük sayılar yasasının büyük sayıda gözlem yapıldığı zaman etkili olacağı unutulmamalıdır. Bu yasa küçük örneklemler için geçerli değildir. Az sayıda gözlemde beklenen değere yakın sonuçlar beklemek doğru olmaz. Bu yanlış beklentiye “Monte Carlo Yanılgısı” ya da “Kumarbaz Aldanması” denir.
Büyük Sayılar Kanunu İlk kez Jacob Bernoulli tarafından tanımlanmış ve "Altın Teorem" olarak adlandırılmıştır. 1713'te Ars Conjectandi (Varsayımın Sanatı) adlı eserinde yayınlanan yeterli derecede titiz bir kanıtı geliştirebilmesi 20 yılına mâl olmuştur. Jacob Bernoulli, bu bulguyu "Altın Teoremi" olarak adlandırmış, fakat sonradan yaygın olarak "Bernoulli'nin Kuramı" olarak kullanılmıştır (Bernoulli Kuramı fizik kuramıyla karıştırılmaması gerekir). 1835'te S.D. Poisson, bu yasayı "La Loi Des Grands Nombres" (Büyük sayılar yasası) olarak adlandırmıştır. İki isimde de anılan bu yasa için "Büyük sayılar yasası" terimi daha sık kullanılmaktadır.
Bernoulli ve Poisson kendi çalışmalarını yayımladıktan sonra, Chebyshev, Markov, Borel, Cantelli ve Kolmogorov'un da aralarında yer aldığı diğer matematikçiler de yasanın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu çalışmalar yasanın iki belirgin biçiminin ortaya konulmasında etkili olmuştur. Bu biçimlerden biri "zayıf" yasa, diğeri de "güçlü" yasa olarak adlandırılır. Bu biçimler farklı yasaları tanımlamamaktadır, sadece ölçülmüş olasılığın, gerçek olasılığa yakınsamasını tanımlamanın farklı yollarıdır ve büyük olan küçüğü içerir.

X1, X2,... şeklinde, E(X1) = E(X2) =... = µ < ∞ biçiminde ifade edilebilecek sonlu bir beklenen değere  sahip, sonsuz sayıda i.i.d. (bağımsız ve özdeş dağılmış rastgele değişken) rastgele değişken serisi verildiğinde, örneklemin ortalamasının yakınsadığı değeri arıyoruz:

  
    
      
        
          
            
              X
              ¯
            
          
          
            n
          
        
        =
        
          
            
              1
              n
            
          
        
        (
        
          X
          
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          X
          
            n
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle {\overline {X}}_{n}={\tfrac {1}{n}}(X_{1}+\cdots +X_{n}).}
  

 

Teorem: 
  
    
      
        
          
            
              X
              ¯
            
          
          
            n
          
        
        
        
          
            →
            
              P
            
          
        
        
        μ
        
        
          
            for
          
        
        
        n
        →
        ∞
        .
      
    
    {\displaystyle {\overline {X}}_{n}\,{\xrightarrow {P}}\,\mu \qquad {\textrm {for}}\qquad n\to \infty .}
  

Bu kanıt veryansın sonlu olduğu varsayımına dayanır: 
  
    
      
        Var
        ⁡
        (
        
          X
          
            i
          
        
        )
        =
        
          σ
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {Var} (X_{i})=\sigma ^{2}}
  
 (tüm
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
  değerleri için). Rastgele değişkenlerin bağımsız olması, aralarında herhangi bir korelasyon olmadığını belirtir ve ayrıca

  
    
      
        Var
        ⁡
        (
        
          
            
              X
              ¯
            
          
          
            n
          
        
        )
        =
        
          
            
              n
              
                σ
                
                  2
                
              
            
            
              n
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              σ
              
                2
              
            
            n
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {Var} ({\overline {X}}_{n})={\frac {n\sigma ^{2}}{n^{2}}}={\frac {\sigma ^{2}}{n}}.}
  

Serinin genel ortalaması μ, örneklemin ortalamasıdır:

  
    
      
        E
        (
        
          
            
              X
              ¯
            
          
          
            n
          
        
        )
        =
        μ
        .
      
    
    {\displaystyle E({\overline {X}}_{n})=\mu .}
  

Chebyshev'in eşitsizliğini 
  
    
      
        
          
            
              X
              ¯
            
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {X}}_{n}}
  
 üzerinde kullanarak

  
    
      
        P
        ⁡
        (
        
          |
          
            
              
                
                  X
                  ¯
                
              
              
                n
              
            
            −
            μ
          
          |
        
        ≥
        ε
        )
        ≤
        
          
            
              σ
              
                2
              
            
            
              n
              
                ε
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {P} (\left|{\overline {X}}_{n}-\mu \right|\geq \varepsilon )\leq {\frac {\sigma ^{2}}{n\varepsilon ^{2}}}.}
  

elde edilebilir. Bu, aşağıdakini elde etmek için kullanılabilir:

  
    
      
        P
        ⁡
        (
        
          |
          
            
              
                
                  X
                  ¯
                
              
              
                n
              
            
            −
            μ
          
          |
        
        <
        ε
        )
        =
        1
        −
        P
        ⁡
        (
        
          |
          
            
              
                
                  X
                  ¯
                
              
              
                n
              
            
            −
            μ
          
          |
        
        ≥
        ε
        )
        ≥
        1
        −
        
          
            
              σ
              
                2
              
            
            
              n
              
                ε
                
                  2
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {P} (\left|{\overline {X}}_{n}-\mu \right|<\varepsilon )=1-\operatorname {P} (\left|{\overline {X}}_{n}-\mu \right|\geq \varepsilon )\geq 1-{\frac {\sigma ^{2}}{n\varepsilon ^{2}}}.}
  

n sonsuza gittikçe, ifadenin değeri 1'e yaklaşır. Olasılıktaki yakınsama tanımı (bkz. Rastgele değişkenlerin yakınsaması) gereği,

  
    
      
        
          
            
              X
              ¯
            
          
          
            n
          
        
        
        
          
            →
            
              P
            
          
        
        
        μ
        
        
          
            for
          
        
        
        n
        →
        ∞
        .
      
    
    {\displaystyle {\overline {X}}_{n}\,{\xrightarrow {P}}\,\mu \qquad {\textrm {for}}\qquad n\to \infty .}
  

sonucu elde edilir.

Karmaşık fonksiyonlardaki Taylor'un teoremi gereğince herhangi bir rastgele değişkenin karakteristik fonksiyonu, X, μ sonlu ortalamasıyla, aşağıdaki şekilde yazılabilir:

  
    
      
        
          φ
          
            X
          
        
        (
        t
        )
        =
        1
        +
        i
        t
        μ
        +
        o
        (
        t
        )
        ,
        
        t
        →
        0.
      
    
    {\displaystyle \varphi _{X}(t)=1+it\mu +o(t),\quad t\rightarrow 0.}
  

Tüm X1, X2,... değişkenleri aynı karakteristik fonksiyona sahiptir, böylece bunu φX ile belirtebiliriz.
Karakteristik fonksiyonların basit özelliklerini kullanarak

  
    
      
        
          φ
          
            
              
                1
                n
              
   

Deterministik sistem matematik ve fizikte, deterministik bir sistem, sistemin gelecekteki durumlarının gelişmesinde rastgelelik bulunmayan bir sistemdir. Belirli bir model bu nedenle her zaman belirli bir başlangıç koşulundan veya başlangıç durumundan aynı çıktı üretir.

Diferansiyel denklemler tarafından tanımlanan fiziksel kanunlar belirli bir noktadaki sistemin durumu açıkça tanımlanmasının zor olmasına rağmen deterministik sistemleri temsil eder.
Kuantum mekaniğinde, bir sistemin dalga fonksiyonunun sürekli evrimi tanımlayan Schrödinger denklemi deterministiktir. Bununla birlikte, bir sistemin dalga fonksiyonu ile sistemin gözlenebilir özellikleri arasındaki ilişki belirsizdir.
Kaos teorisinde incelenen sistemler deterministiktir. Başlangıç durumu tam olarak biliniyorsa, böyle bir sistemin gelecekteki durumu teorik olarak öngörülebilirdi. Bununla birlikte, pratikte, gelecek durumla ilgili bilgi, başlangıç durumunun ölçülebildiği hassaslık ile sınırlıdır ve kaotik sistemler, başlangıç koşullarına güçlü bir bağımlılık ile karakterizedir.
Markov zincirleri ve diğer rastgele yürüyüşler deterministik sistemler değildir, çünkü gelişimleri rastgele seçmelere bağlıdır.
Bir sözde rastgele sayı üreteci, deterministik bir algoritma olmakla birlikte, evrimi bilinçli olarak önceden tahmin edilmesi zorlaştırılmıştır. Bununla birlikte, bir donanım rastgele sayı üreteci, deterministik olmayabilir.

Olasılık teorisinde Kolmogorov aksiyomları, temel üç aksiyomdur. Belirli bir E olayı için P olasılığı varken matematik notasyonla 
  
    
      
        P
        (
        E
        )
      
    
    {\displaystyle P(E)}
  
 olarak ifade edilirken Kolmogorov aksiyomlarını tatmin etmesi temeline bağlanmıştır. Bu aksiyomlar, ilk defa 20. yüzyılda Rus istatistikçisi Andrey Kolmogorov tarafından ortaya atılmıştır.
Bu aksiyomları açıklamak için matematiksel şekilde ve notasyonla şu kavramların varsayılması gereklidir: (Ω, F, P) ifadesi bir ölçüm uzayı olsun ve burada P(Ω) = 1 olduğu kabul edilsin. Bu hâlde (Ω, F, P) bir olasılık uzayıdır ve Ω örneklem uzayı, F olay uzayı ve P olasılık ölçüsü olarak tanımlanırlar.

Bir olayın olasılığı bir negatif-olmayan reel sayıdır ve bu sayı şöyle ifade edilir:

  
    
      
        P
        (
        E
        )
        ≥
        0
        
        ∀
        E
        ⊆
        F
      
    
    {\displaystyle P(E)\geq 0\qquad \forall E\subseteq F}
  

Burada 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 olay uzayıdır.

Bu birim-ölçüsü varsayımıdır:
Örnekleme uzayının tümünü kapsayan bir basit olay ortaya çıkması için olasılık 1dir. Daha belirli bir şekilde ifadeyle; Örneklem uzayını taşan hiçbir basit olay mümkün değildir:

  
    
      
        P
        (
        Ω
        )
        =
        1.
        
      
    
    {\displaystyle P(\Omega )=1.\,}
  

Bu aksiyom bazı hatalı olasılık hesaplamalarında çok kere temel bir hatanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Eğer tüm örneklem uzayı kesinlikle tanımlanamıyorsa bunun herhangi bir alt setinin tanımlanması da imkânsızdır.

Bu σ-toplanabilirlik varsayımıdir. Herhangi bir ikişerli bağlantısız ortaya çıkan sayılabilir olaylar dizisi, 
  
    
      
        
          E
          
            1
          
        
        ,
        
          E
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle E_{1},E_{2},...}
  
 şu eşitliği tatmin eder:

  
    
      
        P
        (
        
          E
          
            1
          
        
        ∪
        
          E
          
            2
          
        
        ∪
        ⋯
        )
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        P
        (
        
          E
          
            i
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle P(E_{1}\cup E_{2}\cup \cdots )=\sum _{i}P(E_{i}).}
  

Bazı yazarlar sadece sonsuz olmayan-toplanabilir olasılık uzaylarını ele alırlar. Bu hâlde yalnızca setler cebiri kullanmak yeterlidir ama aksiyomun daha genel olamasi için σ-cebiri gereklidir.

Kolmogorov aksiyomları kullanılarak olasılıkların hesaplanması için diğer kullanışlı kurallar ortaya çıkartılabilir. Bunlardan en önemlisi

  
    
      
        P
        (
        A
        ∪
        B
        )
        =
        P
        (
        A
        )
        +
        P
        (
        B
        )
        −
        P
        (
        A
        ∩
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(A\cup B)=P(A)+P(B)-P(A\cap B)}
  

Bu kurala toplama kuralı veya olasılık için toplama yasası adı verilir. Buna gore bir A olayi veya bir B olayının olması olasılığı A olayı için olasılık artı B olayı için olasılık eksi hem A hem de B olayının birlikte olasılığına eşittir.
Bu yasadan Kapsama-dışlama prensibi adı verilen şu sonuç çıkartılır:

  
    
      
        P
        (
        Ω
        ∖
        E
        )
        =
        1
        −
        P
        (
        E
        )
      
    
    {\displaystyle P(\Omega \setminus E)=1-P(E)}
  

Bir başka deyimle herhangi bir olayın olmama olasılığı 1 eksi olayın olma (ortaya çıkma) olasılığıdır.

Cox'un teoremi
Koşullu olasılık
Kümeler teorisi

Andrei Nikolaevich Kolmogorov'in Mirası Kolmogorov'un biyografi ve kısa özgeçmişi. Kolmogorov ekolü. Doktora öğrencileri ve akrabaları. A.N. Kolmogorov eserleri: kitapları, makaleleri. Fotograf ve portreleri (İngilizce)
Kolmogorov, A. N. (1933) "Grundbegriffe der Wahrscheinlichtkeitsrechnung" Yeni basım: Grattan-Guinness, I (ed.) (2005), Landmark Writings in Western Mathematics. Elsevier: 960-69. (İngilizce)

Koşullu olasılık kavramı, bir olayın gerçekleşme olasılığının hesaplanmasında ek bilginin kullanılmasına olanak tanır. Örneğin bir kişinin iki çocuğu olduğunu düşünürsek, her ikisinin de kız olma olasılığı 1/4 olur. Ancak birinin kız olduğunu önceden bilirsek, bu olasılık 1/3 olarak değişir. Ama herhangi biri değil de birincisi (yaşça büyük olan) kız olduğu biliniyorsa olasılık 1/2 olur. Yani bu iki durumda, her iki çocuğun da kız olma olasılığı, birinin kız olması koşullu olarak hesaplanır.

Olasılık kuramında, A olayının, bir diğer B olayına koşullu olasılığı (veya B biliniyorken A'nın olasılığı), P(A | B) olarak tanımlanır;

  
    
      
        P
        (
        A
        ∣
        B
        )
         
        =
         
        
          
            
              P
              (
              A
              ∩
              B
              )
            
            
              P
              (
              B
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle P(A\mid B)\ =\ {\frac {P(A\cap B)}{P(B)}}}
  

Aynı kavramı ifade etmek için PB(A) hali de kullanılabilir. Bu tanımda 
  
    
      
        P
        (
        A
        ∩
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(A\cap B)}
  
 veya P(A,B), A ile B olaylarının ortak olasılıklarını, yani her ikisinin de gerçekleşme olasılığını ifade eder.

A ve B olayları birbirlerinden bağımsız olduklarında, birinin gerçekleştiğini bilmek doğal olarak diğerinın olasılık hesabına etki etmez. Bu durumda ortak olasılıkları basit bir çarpım halini alır:

  
    
      
        P
        (
        A
        ∩
        B
        )
         
        =
         
        P
        (
        A
        )
        P
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(A\cap B)\ =\ P(A)P(B)}
  

dolayısıyla:

  
    
      
        P
        (
        A
        ∣
        B
        )
         
        =
         
        P
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle P(A\mid B)\ =\ P(A)}
  

ve

  
    
      
        P
        (
        B
        ∣
        A
        )
         
        =
         
        P
        (
        B
        )
      
    
    {\displaystyle P(B\mid A)\ =\ P(B)}
  

Bu durumda, her iki olayın birlikte gerçekleşme olasılığı sıfırlanır. Yani

  
    
      
        P
        (
        A
        )
         
        ≠
         
        0
        ∧
        P
        (
        B
        )
         
        ≠
         
        0
        ⇒
        P
        (
        A
        ∩
        B
        )
         
        =
         
        0
      
    
    {\displaystyle P(A)\ \neq \ 0\wedge P(B)\ \neq \ 0\Rightarrow P(A\cap B)\ =\ 0}
  

Dolayısıyla:

  
    
      
        P
        (
        A
        ∣
        B
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle P(A\mid B)=0}
  

ve

  
    
      
        P
        (
        B
        ∣
        A
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle P(B\mid A)=0}
  

Olasılık kuramı
Bayes teoremi
Ortak olasılık

Matematikte, Markov Zinciri (Andrey Markov'un adına atfen), Markov özelliğine sahip bir stokastik süreçtir. Markov özelliğine sahip olmak, mevcut durum verildiğinde, gelecek durumların geçmiş durumlardan bağımsız olması anlamına gelir. Bir başka deyişle, mevcut durumun  açıklaması, sürecin gelecekteki evrimini etkileyebilecek tüm bilgiyi kapsar. Gelecek durumlara belirli bir şekilde değil, olasılıksal bir süreçle ulaşılacaktır.
Her bir anda sistem belirli bir olasılık dağılımına bağlı olarak kendi durumunundan başka bir duruma geçebilir yahut aynı durumda kalabilir. Durumda olan değişiklikler geçiş olarak bilinir ve çeşitli durum değişmeleriyle ilişkili olasılıklar da geçiş olasılıkları olarak adlandırılır.
Markov zincirine bir örnek basit rastgele yürüyüş olur. Basit rastgele yürüyüş için durum uzayı bir gösterim üstünde bir grup köşeler halindedir. Geçiş aşamaları ise (yürüyüşün geçmişinde ne olmuş olursa olsun) cari köşeden herhangi bir komşu köşeye gitmeyi kapsar. Cari köşeden herhangi bir komşu köşeye gitme olasılığı hep aynı olup birbirine eşittir.

Markov zincir Markov özelliğini taşıyan, yani mevcut durum verilmiş olursa geçmiş ve gelecek durumların bağımsız olduğu, ardı ardına gelen, X1, X2, X3, ... ile ifade edilen, bir seri rassal değişkendir. Matematiksel biçimle

  
    
      
        Pr
        (
        
          X
          
            n
            +
            1
          
        
        =
        x
        
          |
        
        
          X
          
            n
          
        
        =
        
          x
          
            n
          
        
        ,
        …
        ,
        
          X
          
            1
          
        
        =
        
          x
          
            1
          
        
        )
        =
        Pr
        (
        
          X
          
            n
            +
            1
          
        
        =
        x
        
          |
        
        
          X
          
            n
          
        
        =
        
          x
          
            n
          
        
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(X_{n+1}=x|X_{n}=x_{n},\ldots ,X_{1}=x_{1})=\Pr(X_{n+1}=x|X_{n}=x_{n}).\,}
  

Xi'in mümkün değerleri, S olarak ifade edilen ve zincirin durum uzayı adı verilen sayılabilir bir set oluşturur.
Çok kere Markov zincirleri bir yönlendirilmiş gösterim ile tanımlanmaktadır ve bu gösterimde kenar doğrular bir  durumdan diğer bir duruma geçiş olasılıkları ile tanıtılmaktadır.

Sürekli-zaman Markov sürecinin sürekli bir endeksi bulunur.
Zaman içinde homojen Markov zincirleri zamana göre homojen olan geçiş olasılıkları bulunan Markov zincirleridir ve tüm n değerleri için

  
    
      
        Pr
        (
        
          X
          
            n
            +
            1
          
        
        =
        x
        
          |
        
        
          X
          
            n
          
        
        =
        y
        )
        =
        Pr
        (
        
          X
          
            n
          
        
        =
        x
        
          |
        
        
          X
          
            n
            −
            1
          
        
        =
        y
        )
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(X_{n+1}=x|X_{n}=y)=\Pr(X_{n}=x|X_{n-1}=y)\,}
  

olan süreçlerdir.
m sonlu bir sayı ise, bir  m dereceli bir Markov zinciri (yani m bellekli bir Markov zinciri) için tüm n değerleri için şu ifadeler verilebilir:

  
    
      
        Pr
        (
        
          X
          
            n
          
        
        =
        
          x
          
            n
          
        
        
          |
        
        
          X
          
            n
            −
            1
          
        
        =
        
          x
          
            n
            −
            1
          
        
        ,
        
          X
          
            n
            −
            2
          
        
        =
        
          x
          
            n
            −
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        
          X
          
            1
          
        
        =
        
          x
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \Pr(X_{n}=x_{n}|X_{n-1}=x_{n-1},X_{n-2}=x_{n-2},\dots ,X_{1}=x_{1})}
  

  
    
      
        =
        Pr
        (
        
          X
          
            n
          
        
        =
        
          x
          
            n
          
        
        
          |
        
        
          X
          
            n
            −
            1
          
        
        =
        
          x
          
            n
            −
            1
          
        
        ,
        
          X
          
            n
            −
            2
          
        
        =
        
          x
          
            n
            −
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        
          X
          
            n
            −
            m
          
        
        =
        
          x
          
            n
            −
            m
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle =\Pr(X_{n}=x_{n}|X_{n-1}=x_{n-1},X_{n-2}=x_{n-2},\dots ,X_{n-m}=x_{n-m})}
  

'Klasik' Markov özelliği olan (Xn)den yeni bir (Yn) zincirinin şöyle kurulması mümkündür: Yn sıralamalı m-boyutlu X değerlerinden şöyle kurulsun: 

Yn = (Xn, Xn-1, ..., Xn-m+1)
O zaman Yn, durum uzayı  Sm olan ve klasik Markov özelliği bulunan bir Markov zinciri olur.

Eğer i durumdan başladığımız bilindiği halde, i  durumuna hiçbir zaman dönme imkânı yaratmayan bir sıfıra eşit olamayan olasılık bulunuyorsa i durumu geçiş durum olarak nitelendirilir. Daha matematik biçimle ve notasyonla bir rassal değişken olan Ti i durumuna ilk geri dönüş zamanı (vurma zamanı') olsun; yani

  
    
      
        
          T
          
            i
          
        
        =
        inf
        {
        n
        :
        
          X
          
            n
          
        
        =
        i
        
          |
        
        
          X
          
            0
          
        
        =
        i
        }
      
    
    {\displaystyle T_{i}=\inf\{n:X_{n}=i|X_{0}=i\}}
  

Bu halde i durumu geçişli olması için ancak ve ancak 

  
    
      
        Pr
        (
        
          T
          
            i
          
        
        =
        
          ∞
        
        )
        >
        0.
      
    
    {\displaystyle \Pr(T_{i}={\infty })>0.}
  

olmalıdır. 
Eğer bir durum i geçişli değilse (yani 1 olasılıkla bir sonlu olan vurma zamanına sahipse), o halde i durumu yinelenen veya ısrarlı durum olarak adlandırılır. Vurma zamanı sonlu olmakla beraber bir sonlu beklenen değeri bulunması gerekmez. Mi beklenen geri dönüş zamanı, yani

  
    
      
        
          M
          
            i
          
        
        =
        E
        [
        
          T
          
            i
          
        
        ]
        .
        
      
    
    {\displaystyle M_{i}=E[T_{i}].\,}
  

olsun. O halde eğer Mi sonlu ise i durumu da pozitif yinelenen olur; aksi halde i durumu sıfır yinelenen olacaktır; bu durumlara aynı sırayla sıfır olmayan ısrarlı veya sıfır ısrarlı durum adları da verilir.
Bir durumun yinelenen olması ancak ve sadece ancak

  
    
      
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          p
          
            i
            i
          
          
            (
            n
            )
          
        
        =
        ∞
      
    
    {\displaystyle \sum _{n=0}^{\infty }p_{ii}^{(n)}=\infty }
  

ifadesi gerçekse ortaya çıkacağı ispatlanamıştır.
Eger durum i yi girdikten sonra hiçbir zaman o durumdan çıkmak mümkün değilse, i durumu yutan durum olarak adlandırılır. Bu halde i durumu yutan durum olması için ancak ve sadece ancak şu koşulu sağlaması gerekir;

  
    
      
        
          p
          
            i
            i
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle p_{ii}=1}
  
 and 
  
    
      
        
          p
          
            i
            j
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle p_{ij}=0}
  
 for 
  
    
      
        i
        ≠
        j
        .
      
    
    {\displaystyle i\not =j.}
  

P geçiş matrisinde tüm durumlar birbirleri arasında geçiş sağlayabiliyorsa bu zincire ergodik markov zinciri denir.

üstteki P matrisi ergodik bir markov zinciridir.

üstteki P matrisi ise ergodik bir markov zinciri değildir. Sebebi ise 4. duruma hiçbir şekilde varılamamaktadır.

Google'in kullandığı internet sayfalarının PageRank'i Markov zinciri ile tanımlanmaktadır. Markov zincirinde durağan dağılımda tüm bilinen internet sayfaları arasından 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 sayfasında bulunma olasılığıdır. Eğer 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 bilinen internet sayfaları ise ve 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 sayfası 
  
    
      
        k
        i
      
    
    {\displaystyle ki}
  
 bağlantısına sahip ise, o zaman bağlantılı olduğu tüm sayfalar için 
  
    
      
        
          
            
              1
              −
              q
            
            
              k
              i
            
          
        
        +
        
          
            q
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1-q}{ki}}+{\frac {q}{N}}}
  
 ve bağlantısı olmadığı tüm sayfalar için 
  
    
      
        
          
            q
            N
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {q}{N}}}
  
 geçiş olasılığına sahipti

Normal dağılım, aynı zamanda Gauss dağılımı veya Gauss tipi dağılım olarak isimlendirilen, birçok alanda pratik uygulaması olan, çok önemli bir sürekli olasılık dağılım ailesidir.
Bu dağılım ailesinin her bir üyesi sadece iki parametreyle tam olarak tanımlanabilir: Bunlar konum gösteren ortalama (μ, aritmetik ortalama) ve ölçek gösteren varyans (σ2, "yayılım")dır.
Standart normal dağılım, ortalama değeri 0 ve varyans değeri 1 olan normal dağılım ailesinin tek bir elemanıdır. Carl Friedrich Gauss bu dağılımlar grubu ile, astronomik verileri analiz etmekte iken, ilgilenmiş ve bu dağılım için olasılık yoğunluk fonksiyonunu ilk defa tanımlamıştır. Bu olasılık fonksiyonunun grafiği, bir çana benzediği için çoğu kez çan eğrisi olarak da anılmaktadır.
Doğa ve davranış bilimleri içinde bulunan birçok fenomenin niceliksel modeli yapılmasında normal dağılımın kullanılmasına neden merkezsel limit teoreminin uygulanmasından doğmaktadır. Birçok psikolojik ölçümler ve fiziksel fenomen normal dağılım kullanılarak çok iyi yaklaşık olarak açıklanmaktadır. Bu fenomenlerin altında yatan mekanizmalar çoğu zaman bilinmemekte fakat normal dağılım modelinin açıklamada uygulanmaktadır. Bunun pratik yaklaşımın teorik olarak savunması ise her bir reel gözlemin oluşması için geri planda çok sayıda birbirinden bağımsız etkilerin ayrı ayrı toplam olarak katkıda bulundukları varsayımıdır.
Normal dağılım istatistik biliminin birçok alanında kullanılmaktadır. Örneğin örneklem ortalaması için örnek dağılımı, örneğin kaynağı olan anakütle için dağılımın normal olmadığı gayet açık olsa bile, yaklaşık olarak normal dağılım göstermektedir. Bunun yanında, değerleri bilinen ortalaması ve varyansı olan bütün dağılımlar içinde enformasyon entropisini maksimum yapan dağılımın normal olduğu ispat edilmiştir. Böylece örnek ortalaması ve varyansı ile özetlenen her veri için bilinmeyen kaynak dağılımı olarak normal dağılımı kullanmak gayet doğal bir yaklaşım olması çok uygun bir davranıştır. İstatistikte kullanılan dağılımlar aileleri arasında normal dağılım pratikte en çok kullanılanıdır ve birçok istatistiksel test, normal dağılımın varolduğu varsayımına dayanılarak geliştirilmiştir ve kullanılmaktadır. Olasılık kuramı içinde birkaç sürekli olasılık dağılımları ve ayrık olasılık dağılımlarının limite giden dağılımları yani rassal değişkenlerin yakınsama analizinde kullanılmaktadır.

İstatistik ve olasılığın önemli dağılımlarından biri olan normal dağılım, ilk olarak 1733'te Abraham de Moivre tarafından yayınlanan bir yazıda ilk ortaya çıkartılmıştır ve 1738'de yayınlanan The Doctrine of Chances (Şanslar Doktrini) adlı kitabının ikinci baskısında p değişmemek koşuluyla n değerinin artısıyla binom dağılımının limit şekli yaklaşım olarak gösterilmiştir. De Moivre'in bu sonucu Laplace tarafından 1812'de bastırılan Analytical Theory of Probabilities (Olasılıklar İçin Analitik Teori) geliştirilmiştir ve bu sonuç şimdi de Moivre-Laplace teoremi olarak isimlendirilmektedir.
Laplace normal dağılımı incelemekte olduğu deneylemelerde hataların analizi konusunda uygulamıştır. 1805'te Legendre çok önemli olan en küçük kareler yöntemini ortaya atmıştır. Gauss, bu yöntemi1794'ten beri kullandığını iddia etmiştir ama en kesin surette hataların normal dağılımı varsayımı ile birlikte yayınladığı eser 1809'dadır.
Çan eğrisi teriminin ilk kullanılışı Jouffret tarafından 1875'te bir bağımsız parçalardan oluşan ikideğişirli normal hakkında yazıda çan yüzeyi teriminin kullanmasına kadar götürülebilir. Normal dağılım sözcüğü iseCharles S. Peirce, Francis Galton ve Wilhelm Lexis tarafından ayrı ayrı 1875 civarlarında ortaya atılmıştır.
Bu dağılıma normal adı vermek bazen hatalı görülmektedir; çünkü bazı hallerde diğer dağılımlar pratiğe çok daha uygunluk göstermektedirler.

Bir olasılık dağılımını çeşitli şekilde matematiksel ifadelerle karakterize etmek mümkündür. Bunlar arasında göze en iyi hitap edeni olasılık yoğunluk fonksiyonu ile olur. Dağılımın özellikleri ayrıca birikimli dağılım fonksiyonu,momentler, kümülantlar, karakteristik fonksiyon, moment üreten fonksiyon, kümülant üreten fonksiyon ve Maxwell'in teoremi vasıtasıyla da belirtilebilir. Bu kavramların ayrıntıları için olasılık dağılımları maddesine bakınız.
Matematiksel notasyon kullanılması ile, X rassal değeri için ortalama değeri μ ve varyansı σ² ≥ 0, olan bir normal dağılımın bulunduğu şöyle ifade edilir:

  
    
      
        X
        ∼
        N
        (
        μ
        ,
        
          σ
          
            2
          
        
        )
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle X\sim N(\mu ,\sigma ^{2}).\,\!}
  

Normal dağılım için fazla kullanılmayan bir değişik parametreleme şekli de bulunmaktadır. Bu (bir üssü varyans yani 1/ σ²), değerine eşit olan kesinlik parametresi τ kullanılarak yapılır. Bunun avantajı sıfır değerine çok yakın varyans (σ²)  değerlerinin böler olmalarından doğan limit problemlerinden ayrılma imkânı sağlaması ve normal dağılımı bir üstel ailesi bireyi olarak kullanılması gerektiği halde ortaya çıkar.
Bazı merkezsel limit teoremleri için (örneğin kestirimlerin asimtotik normalliği) Gauss tipi süreçler teorisi kullanışlı olmakla beraber, tüm olasılığı μ etrafında konsantre eden  ve bir normal dağılıma benzer olarak ortalama μ ve varyans σ² = 0 değerleri bulunan Dirac ölçümü bir normal dağılım olarak kabul edilmemektedir; buna matematiksel açıklama bu ölçümde Lebesque ölçümü kurallarına göre gereken yoğunluğun bulunmamasıdır.

Normal dağılım için sürekli olasılık yoğunluk fonksiyonu şu Gauss-tipi fonksiyondur:

  
    
      
        
          φ
          
            μ
            ,
            
              σ
              
                2
              
            
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          
            1
            
              σ
              
                
                  2
                  π
                
              
            
          
        
        
        
          e
          
            −
            
              
                
                  (
                  x
                  −
                  μ
                  
                    )
                    
                      2
                    
                  
                
                
                  2
                  
                    σ
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            σ
          
        
        φ
        
          (
          
            
              
                x
                −
                μ
              
              σ
            
          
          )
        
        ,
        
        x
        ∈
        
          R
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varphi _{\mu ,\sigma ^{2}}(x)={\frac {1}{\sigma {\sqrt {2\pi }}}}\,e^{-{\frac {(x-\mu )^{2}}{2\sigma ^{2}}}}={\frac {1}{\sigma }}\varphi \left({\frac {x-\mu }{\sigma }}\right),\quad x\in \mathbb {R} ,}
  

Burada σ > 0  standart sapmadır; bir reel parametre olan μ beklenen değerdir; ve

  
    
      
        φ
        (
        x
        )
        =
        
          φ
          
            0
            ,
            1
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          
            1
            
              2
              π
              
            
          
        
        
        
          e
          
            −
            
              
                
                  x
                  
                    2
                  
                
                2
              
            
          
        
        ,
        
        x
        ∈
        
          R
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varphi (x)=\varphi _{0,1}(x)={\frac {1}{\sqrt {2\pi \,}}}\,e^{-{\frac {x^{2}}{2}}},\quad x\in \mathbb {R} ,}
  

ifadesi standart normal dağılım için yoğunluk fonksiyonudur. Standart normal dağılım μ = 0 ve σ = 1 parametreleri olan bir normal dağılımdır.

  
    
      
        
          φ
          
            μ
            ,
            
              σ
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \varphi _{\mu ,\sigma ^{2}}}
  

ifadesinin reel doğru üzerindeki integral değeridir. (Ayrıntıları için Gauss-tipi entegral maddesine bakınız.)

Olasılık yoğunluk fonksiyonunun özellikleri arasında şunlar başta gelenlerdir:

ortalama değer μ etrafında simetrik olma;
hem modun  hem de medyanın ortalama μ değerine eşit olması;
yoğunluk eğrisinin üzerindeki, ortalamadan birer standart sapma altında ve üstündeki noktalar arasında (yani μ - σ ve μ+σ noktalarında) bir ''enfleksyon'' noktası bulunması.

Bir olasılık dağılımı için birikimli dağılım fonksiyonu, bir rassal değişken X için olay olasılığının dağılımının x sayısına eşit veya daha düşük olmasına kadar değerlendirilmesinden ortaya çıkar. Normal dağılım için birikimli dağılım fonksiyonu (yoğunluk fonksiyonunda kullanılan ayn terimlerle) şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  Φ
                  
                    μ
                    ,
                    
                      σ
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                (
                x
                )
              
              
                
                

                
                =
                
                  ∫
                  
                    −
                    ∞
                  
                  
                    x
                  
                
                
                  φ
                  
                    μ
                   

Bir olasılık dağılımı bir rassal olayın ortaya çıkabilmesi için değerleri ve olasılıkları tanımlar. Değerler olay için mümkün olan tüm sonuçları kapsamalıdır ve olasılıkların toplamı bire eşit olmalıdır. Örneğin, bir rassal olay olarak madeni paranın tek bir defa havaya atılıp yere düşmesi ele alınsın; değerler 'yazı' veya 'tura' veya bunlar isimsel değişken ölçeğinde ifade edilirse 0 (yazı) veya 1 (tura) olur; olasılıklar ise her iki değer için ½ olacaktır. Böylece madeni bir paranın tek bir defa atılma olayı için iki değer ve ilişkili iki olasılık bu rassal olayın olasılık dağılımı olur. Bu dağılım ayrık olasılık dağılımıdır; çünkü sayılabilir şekilde ayrı ayrı sonuçlar ve bunlara bağlı olan pozitif olasılıklar vardır.
Bir sürekli olasılık dağılımı değerleri bir sürekli olan açıklıkta tanımlar ve tek bir değer için olasılık sıfıra eşittir. Örneğin bir okçuluk sahasında atılan bir okun hedef tahtasında tek bir noktaya düşmesi olasılığı sıfırdır; çünkü geometri kuramına göre bir noktanın ne eni ne de boyu bulunmaktadır ve hedef üzerindeki varsayılan nokta sonsuz küçüklüktedir. Buna karşılık, atılan okun hedef üzerinde belli bir alana düşmesi olasılığı bulunabilir. Böylece hedefe ok atma olayında hedef tahtasının her bir alanına okun düşme olasılığını tanımlayan bir düzgün fonksiyon olasılık yoğunluk fonksiyonu (ODF), bu olayın olasılık dağılımını tanımlar. Olasılık dağılım fonksiyonun altında kalan alan (yani integrali), hedef tahtasının tümünü (belki de yakınındaki bir duvar parçasını da) kaplayan alanı kapsadığı için, bire eşit olacaktır; çünkü atılan okun mutlaka bir alana gitmesi gerekmektedir.
Olasılık dağılımı ve tanımladığı rassal değişkenler matematik biliminin ana bölümünün alt dalları olan olasılık kuramı ve istatistik bilim kollarının içerdikleri önemli alt bölümleridir. Olasılık dağılımları olasılık incelemesi ve olayların olasılığının tanımlanması için kullanılan modellerdir. Ancak olasılık dağılımlarını kullanmak için matematik işlemler yapılırken ortaya çok önemli matematiksel zorluklar çıkmaktadır; çünkü birçok standart aritmetiksel ve cebirsel işlemlerinin olasılık dağılımları için uygulanması mümkün olmamaktadır.

Olasılık kuramına göre, her bir rassal değişkene durum uzayında, bir olasılık dağılımı olarak tanımlanan, bir fonksiyon bağlanmıştır. Bu olasılık fonksiyonu her durum uzayındaki her alt-sete (daha ince tarifle her ölçülebilen alt-sete) olasılık aksiyomlarına uygun olacak bir şekilde, bir olasılık belirlemiştir. Böylelikle olasılık dağılımları olasılık ölçülerinin (örneklem uzayında değil) durum uzayında ifadeleridir. Bir rassal değişken böylece örnek uzayında bir olasılık ölçüsünü, örnek uzayının bir alt-setine durum uzayının ters görüntü olasılığını belirtmek suretiyle tanımlar. Diğer bir ifade ile, bir rassal değişken için olasılık dağılımı, durum uzayında olasılık dağılımını ileriye itme ölçüsüdür.

Bir reel doğru üzerinde gösterebilinen bir olasılık dağılımı, Pr, olasılığın yarım-açık olan bir aralıkla

Pr(a, b]
belirlendiği için, bir reel değerli rassal değişken X, tümüyle bir yığmalı dağılım fonksiyonu olan

  
    
      
        F
        (
        x
        )
        =
        Pr
        
          [
          
            X
            ≤
            x
          
          ]
        
        
        ∀
        x
        ∈
        
          R
        
        .
      
    
    {\displaystyle F(x)=\Pr \left[X\leq x\right]\qquad \forall x\in \mathbb {R} .}
  

ifadesiyle ile karakterize edilir.

Eğer bir olasılık dağılımının yığmalı dağılım fonksiyonu ancak aralıklı zıplamalarla artış gösterebiliyorsa, bir ayrık olasılık dağılımı olarak tanımlanır.
Bir ayrık rassal değişken için sıfır olasılığı olmayan bütün değerleri kapsayan küme ya sonlu veya sayılabilinir sonsuz küme olur. Çünkü sayılamayan kadar büyük sayıda pozitif sayıların toplamı (ki tüm sonlu bölümsel toplamlar setinin en küçük yukarı sınırı olurlar)  her halde sonsuzluğa doğru uzaklaşma gösterir. Tipik olarak, mümkün değerlerin tümünü kapsayan set topoloji görüş açısından ayrıktır; yani setin bütün noktaları ayrılmış tek nokta halindedir. Fakat şunu da söylemek gerekir ki birkaç ender ayrık rassal değişken için bu türlü sayılabilinir set, reel doğru üzerinde yoğun set olarak bulunur.
Ayrık dağılımların niceliksel özellik kazanmaları, bir olasılık kütle fonksiyonunun ifade edilmesi suretiyle yapılır; bu fonksiyon içinde 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 şu ifadeye uyar

  
    
      
        F
        (
        x
        )
        =
        Pr
        
          [
          
            X
            ≤
            x
          
          ]
        
        =
        
          ∑
          
            
              x
              
                i
              
            
            ≤
            x
          
        
        p
        (
        
          x
          
            i
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle F(x)=\Pr \left[X\leq x\right]=\sum _{x_{i}\leq x}p(x_{i}).}
  

Bir matematiksel kullanış şekline  göre, bir olasılık dağılımı, eğer yığmalı dağılım fonksiyonu  bir sürekli fonksiyon ise (yani bağlı olduğu rassal değişken X için R içinde tüm x için  Pr[ X = x ] = 0 ise) sürekli olasılık dağılımı olarak tanımlanır.
Diğer bir matematiksel kullanış şekline göre sürekli olasılık dağılımı terimi sadece mutlak olarak sürekli dağılımlar için ayrılıklı olarak kullanir. Bu çeşit dağılımlar için bir olasılık yoğunluk fonksiyonu bulunmakta yani reel sayılar üzerinde bir negatif olmayan Lebesgue integrali bulunan şu 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
  fonksiyonu

  
    
      
        F
        (
        x
        )
        =
        Pr
        
          [
          
            X
            ≤
            x
          
          ]
        
        =
        
          ∫
          
            −
            ∞
          
          
            x
          
        
        f
        (
        t
        )
        
        d
        t
      
    
    {\displaystyle F(x)=\Pr \left[X\leq x\right]=\int _{-\infty }^{x}f(t)\,dt}
  

uygulanabilmektedir.
Ayrık dağılımlara ve bazı (bir kısım istatistikçinin kullanışına göre) sürekli olan (özellikle şeytan merdiveni tipte) sürekli dağılımlar için bu fonksiyon uygulanamaz.

Bir dağılım için destek, tamamlayıcı seti sıfır olasılığı olan en küçük kapalı set olarak tanımlanır.
İki bağımsız rassal değişkenin olasılık dağılımlarının toplamı, onların her dağılımının konvolüsyonu olarak anılır.
İki rassal değişkenin birbirinden çıkarılması ile elde edilen fark için olasılık dağılımı her birinin olasılık dağılımının arasındaki çapraz korelasyon olur.
Bir ayrık rassal değişken için olasılık dağılımı ayrık olasılık dağılım olarak anılır ve benzer şekilde sürekli bir rassal değişken için olasılık dağılımı sürekli olasılık dağılımı olur.

Olasılık kuramı içinde bazı rassal değişkenler pek çok defa pratikte ortaya çıkmaktadır; buna neden bazı hallerde birçok doğasal veya fiziksel süreçler için kullanılabilmeleri ve diğer hallerde (merkezsel limit teoremi, Poisson limit teoremi veya belleksiz süreçler veya diğer matematiksel özellikleri açıklamak için)  matematiksel kuramların kuruluşu için gerekli olmalarıdır. Bu çeşit özel önemi olan rassal değişkenlerin modelleştirilmesi olasılık dağılım teorisini ortaya çıkartılmasına neden olmuştur.

Bernoulli dağılımı: 1 değeri için p olasılığı ve 0 değeri için q = 1 - p olasılığı alır.
Rademacher dağılımı: 1 değeri için 1/2 olasılık ve -1 için 1/2 olasılık alır.
Binom dağılım: Bir seri bağımsız Evet/Hayır (Başarılı/Başarısız) sonuçlu deneylerdeki başarılılık sayısını tanımlar.
Bozulmuş dağılım: Sadece x0da bulunur. Burada X mutlaka hiç olasılıksız x0 değeri alır. Bu rassal gibi gözükmez ama matematikte verilen rassal değişken tanımlamasına uygunluk gösterir. Bu dağılım belirli deterministik değişkenler ile rassal değişkenlerinin ayni matematiksel biçimde incelenmesine imkân verir.
Ayrık tekdüze dağılım: Bir sonlu set içinde bulunan tüm elemanlar aynı eşit olabilirliktedirler. Bu teorik olarak bir hilesiz madeni para, bir kusursuz zar, bir kumarhane rulet tekerleği veya iyice karılmış iskambil kâğıtları için uygun olan olasılık dağılımıdır. Kuantum durumları da teorik olarak tekdüze rassal değişken olarak kullanılabilir. Ancak bu mekanik veya fiziksel aletlerin tümü gerçekte yanlı veya pürüzlü veya hatalı veya karışıklık eğimli oldukları için, pratikte görülen hareket ve davranışlar, dolayısıyla tekdüze dağılım, ancak bir yaklaşım olarak bu tip aletlerle uygulanabilmektedir. Bilgisayarların yaygın olarak kullanılması sonucu özel veya genel işlerde kullanılan  bilgisayarlar sözde-rassal-sayı üreticiler olarak kullanılıp ayrık tekdüze rassal değişken sayıları üretilmektedir.
Hipergeometrik dağılım: Eğer toplam başarılılık sayısı bilinirse, n tane  bağımsız Evet/Hayir (Başarılı/Başarısız) deneylerde ilk m sayıda başarılılık olasılığını tanımlar.
Zipf'in savı  or Zipf dağılımı: Bir ayrık-güç dağılımıdır. En tanınmış örneği İngilizce dilinde bulunan sözcüklerin sıklığını tanımlamada kullanılışıdır.
Zipf-Mandelbrot savı: Bir ayrık güç kuralı dağılımı olup Zipf dağılımının genelleştirilmesidir.

Boltzmann dağılımı: İstatistiksel fizik dalında önemi olan bir ayrık dağılımdır. Bu dağılım termik sıcaklık dengesi bulunan bir sistemin değişik aralıklı enerji seviyelerini tanımlar. Buna analog bir sürekli dağılım da bulunmaktadır. Şu dağılımlar özel halleridir:
Gibbs dağılımı
Maxwell-Boltzmann dağılımı
Bose-Einstein dağılımı
Fermi-Dirac dağılımı
Geometrik dağılım: Bir seri Evet/Hayır sonuçlu denemelerde birinci başarıyı elde etmek için gerekli deneme sayısının olasılığını açıklar.

Logaritmik dağılım
Negatif binom dağılımı: Geometrik dağılımının genelleştirilmesi olup ninci başarıyı elde etmenin açıklamasıdır.
Parabolik fraktal dağılımı
Poisson dağılımı: Belli bir zaman aralığında teker teker, az olabilirlikli olarak ortaya çıkan çok büyük sayıda olayları tanıml

Rasgele değişken kavramının geliştirilmesi ile, sezgi yoluyla anlaşılan şans kavramı, soyutlaştırarak teorik matematik analiz alanına sokulmuş ve bu geliştirilen matematik kavram ile olasılık kuramı ve matematiksel istatistiğin temeli kurulmuştur.
Son birkaç yüzyılda olasılıkla ilgili matematiksel fikirler geliştirilirken rasgele değişkenlerlerle ilişkili teori ve kullanım matematik kuramı biçimlerine konulmuştur. Rasgele değişkenleri modern matematik görüşle tam olarak anlamak için, daha yakın zamanlarda matematikçiler tarafından geliştirilmiş olan ölçüm kuramı hakkında geniş bilginin kazanılması gerekmektedir. Rasgele değişken kavramı, bu kuram içinde tüm özellikleri ile arka planda kalmakla beraber, kuramın içeriğinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Bununla beraber, rasgele değişkenler kavramının matematiksel teoride değişik ileri seviyelerde fazla teori gerektirmeyen çok daha az ileri matematiksel bilgisi ile de anlaşılması mümkündür. Böylece rasgele değişkenler hakkında temel bilgileri anlamak için sadece küme kuramı ve değişkenler hesabının bilinmesi yeterli olmaktadır.
Geniş bir tanımlama ile, bir rasgele değişken, değerleri rasgele olan ve bu değerler için bir olasılık dağılımı saptamak imkânı olan bir sayıdır. Daha matematiksel biçimde, bir rasgele değişken bir örneklem uzayından değişkenin mümkün değerlerinden oluşan ölçülebilir uzaya değişimi gösterir. rasgele değiskenlerin bu formel tanımlanması reel değerli sonuçlar veren deneyleri çok sıkı bir surette matematiksel ölçüm kuramı çerçevesi içine sokmakta ve reel değerli rasgele değişkenler için dağılım fonksiyonu kurulmasına imkân sağlamaktadır.

Genellikle bir rasgele değişken sayı şeklinde değerler alır. Ama bu her zaman doğru değildir; çünkü vektör, karmaşık sayılar, sıralamalar veya fonksiyonlardan oluşan rasgele değişkenler bulunmaktadır. Eğer değişkenler reel-değerli iseler o zaman bir rasrasgele al değişken her ele alınıp incelendiği zaman değer değiştirebilen bir bilinmez sayı olarak düşünülebilir. Böylece bir rasgele değişken bir rastgele sürecinin örnek uzayını bir sayı setine eşlemesini yapan bir fonksiyon olarak görülebilir. Bunu daha göze çarpar bir şekilde şu örneğinlerle gösterebiliriz:

Hileli olmayan bir metal parayı havaya atma ve hangi yüzü geleceğini ele alma deneyini önce ele alalım. Tek bir deney için mümkün sonuç olaylar ya "yazı" ya da "tura" olur. Birkaç defa para atılması ve bunlardan kaç tane yazı geleceği şu rasgele değişken ile ifade edilebilir:

  
    
      
        X
        =
        
          
            {
            
              
                
                  y
                  a
                  z
                  i
                  ,
                
              
              
                
                  t
                  u
                  r
                  a
                  .
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle X={\begin{cases}yazi,\\tura.\end{cases}}}
  

ve eğer metal para için bu iki sonuç eşit olabilirlikli ise o zaman bu rasgele değişken için bir olasılık kütle fonksiyonu bulunur ve şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          ρ
          
            X
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          
            {
            
              
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                  ,
                
                
                  
                    if 
                  
                  x
                  =
                  y
                  a
                  z
                  i
                  ,
                
              
              
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                  ,
                
                
                  
                    if 
                  
                  x
                  =
                  t
                  u
                  r
                  a
                  .
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho _{X}(x)={\begin{cases}{\frac {1}{2}},&{\text{if }}x=yazi,\\{\frac {1}{2}},&{\text{if }}x=tura.\end{cases}}}
  

Bazen daha kolaylık sağlamak için bu haldeki değerler olarak ("yazı" veya "tura" kategorileri yerine) sayılar şeklinde olan bir rasgele değişken tanımlanabilir. Bunu 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 reel rasgele değişkenini kullanarak ve bunu şu şekilde tanımlayarak yapabiliriz:

  
    
      
        Y
        =
        
          
            {
            
              
                
                  1
                  ,
                
                
                  
                    eğer yazı ise 
                  
                  ,
                
              
              
                
                  0
                  ,
                
                
                  
                    eğer tura ise
                  
                  .
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Y={\begin{cases}1,&{\text{eğer yazı ise }},\\0,&{\text{eğer tura ise}}.\end{cases}}}
  

ve eğer metal para için bu iki sonuç için her iki taraf eşit olabilirlikli ise o zaman olasılık kütle fonksiyonu şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          ρ
          
            Y
          
        
        (
        y
        )
        =
        
          
            {
            
              
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                  ,
                
                
                  
                    eğer 
                  
                  y
                  =
                  0
                  ,
                
              
              
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                  ,
                
                
                  
                    if 
                  
                  y
                  =
                  1
                  ,
                
              
              
                
                  0
                  ,
                
                
                  
                    aksi halde
                  
                  .
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho _{Y}(y)={\begin{cases}{\frac {1}{2}},&{\text{eğer }}y=0,\\{\frac {1}{2}},&{\text{if }}y=1,\\0,&{\text{aksi halde}}.\end{cases}}}
  

Bir rasgele ayrık rasgele değişken kavramı kullanılması için diğer bir örneğin, hileli olmayan bir zar atılması ve düşen zarda üste gelen nokta sayısını görme şeklindeki deneyidir. Bu halde en basit açıklama, olası sonuçlar olan {1, 2, 3, 4, 5, 6} sayıları setinin "örnek uzayı" ve zar atınca gelen sayı X'in de rasgele değişken şeklinde yapılabilir. Bu halde

  
    
      
        X
        =
        
          
            {
            
              
                
                  1
                  ,
                
                
                  
                    eğer 1 gelirse
                  
                  ,
                
              
              
                
                  2
                  ,
                
                
                  
                    eğer 2 gelirse
                  
                  ,
                
              
              
                
                  3
                  ,
                
                
                  
                    eğer 3 gelirse
                  
                  ,
                
              
              
                
                  4
                  ,
                
                
                  
                    eğer 4 gelirse
                  
                  ,
                
              
              
                
                  5
                  ,
                
                
                  
                    eğer 5 gelirse
                  
                  ,
                
              
              
                
                  6
                  ,
                
                
                  
                    eğer 6 gelirse
                  
                  .
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle X={\begin{cases}1,&{\text{eğer 1 gelirse}},\\2,&{\text{eğer 2 gelirse}},\\3,&{\text{eğer 3 gelirse}},\\4,&{\text{eğer 4 gelirse}},\\5,&{\text{eğer 5 gelirse}},\\6,&{\text{eğer 6 gelirse}}.\end{cases}}}
  

  
    
      
        
          ρ
          
            X
          
        
        (
        x
        )
        =
        
          
            {
            
              
                
                  
                    
                      1
                      6
                    
                  
                  ,
                
                
                  
                    eğer 
                  
                  x
                  =
                  1
                  ,
                  2
                  ,
                  3
                  ,
                  4
                  ,
                  5
                  ,
                  6
                  ,
                
              
              
                
                  0
                  ,
                
                
                  
                    aksi halde
      

Rasgele yürüyüş (ya da rasgele yürüyüş) matematiksel bir nesne olup, bir stokastik veya rasgele süreç olarak bilinir. Bu süreç, herhangi bir matematiksel uzayda –örneğin tamsayılar uzayı–atılan rasgele adımların toplamından oluşan patikayı tanımlamaya yöneliktir. Örneğin, bir molekülün sıvı veya gaz içerisinde izlediği yol, hayvanların yem arayışında takip ettiği patika, değişkenlik gösteren hisse fiyatları ve de bir borsa oyuncusunun finansal durumu rasgele yürüyüş modelleri ile tahmin edilebilir; ancak gerçekte tamamen rastlantısal olmama ihtimalleri de vardır. Bu örneklerin de gösterdiği gibi, rasgele yürüyüş modelinin birçok bilim dalında uygulama alanı mevcuttur; ekoloji, psikoloji, bilgisayar bilimleri, fizik, kimya, biyoloji ve ekonomi bunlara örnektir.
Rasgele yürüyüş bahsi geçen alanlarda gözlenen birçok süreci açıklamakla beraber kaydedilmiş stokastik aktiviteyi açıklamak için de temel bir model sunar. Daha matematiksel bir uygulama olarak ise pi sayısına, ajan tabanlı modelleme çerçevesinde, rasgele yürüyüş kullanılarak yapılan yaklaşım örnek olarak verilebilir. Rasgele Yürüyüş ilk defa 1905 senesinde Karl Pearson tarafından ortaya konmuştur.
Rasgele yürüyüşler, ilginçtir ki, çeşitli şekillerde farklılık gösterebilirler. Rasgele yürüyüş teriminin kendisi genelde Markov zincirlerinin veya Markov süreçlerinin özel bir kategorisini belirtir, ancak zamana bağımlı rasgele yürüyüş süreçlerinin birçoğu özelliklerini belirten bir niteleyici ile birlikte anılır. Rasgele yürüyüş (Markov olsun ya da olmasın) çeşitli uzaylarda yer alabilir: yaygın olarak incelenenler arasında graf (çizge), tam sayılar ya da gerçek doğru, düzlem ya da yüksek boyutlu vektör uzayları, eğimli yüzeyler ya da daha yüksek boyutlu Riemann manifoldları ve sonlu, sonlu üretilmiş veya Lie grupları verilebilir. Ayrıca zaman parametresi de manipüle edilebilir. En basit bağlamda yürüyüş, ayrık zamanda doğal sayılar üzerinde indislenmiş rasgele değişkenlerin sıralanışıdır 
  
    
      
        (
        
          X
          
            t
          
        
        )
        =
        (
        
          X
          
            1
          
        
        ,
        
          X
          
            2
          
        
        ,
        .
        .
        )
      
    
    {\displaystyle (X_{t})=(X_{1},X_{2},..)}
  
. Bununla birlikte adımların rasgele zamanlarda atıldığı rasgele yürüyüşler tanımlamak da mümkündür ve bu durumda 
  
    
      
        
          X
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{t}}
  
 her zaman t ∈ [0,+∞) olarak tanımlanmalıdır. Lévy uçuşu, Brown hareketi ve difüzyon modelleri özel durumlar ya da limitler içeren rasgele yürüyüş modelleridir.
rasgele yürüyüş, Markov süreçlerini anlamak için bilinmesi gereken temel modeldir.

Örgü üzerinde gerçekleşen rasgele yürüyüş en bilindik modellerden birisi olup düzenli bir örgüde her adım belirli bir olasılık dağılımına göre atılır. Basit bir rasgele yürüyüşte adımlar ancak bulunulan bölgeden içinde bulunulan örgüyü oluşturan komşu bölgelere atlanarak oluşturulabilir. Yerel olarak sonlu bir örgüde gerçekleştirilen basit simetrik bir rasgele yürüyüşte, bulunulan bölgeden komşulardan herhangi birine geçiş olasılığı aynıdır. En iyi incelenmiş rasgele yürüyüş örneği d-boyutlu tam sayı örgüsündedir (bazen hiperkübik kafes olarak da adlandırılır) 
  
    
      
        
          
            Z
          
          
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} ^{d}}
  
.
Eğer durum uzayı sonlu boyutlarla sınırlıysa, rasgele yürüyüş modeli basit sınırlandırılmış simetrik rasgele yürüyüş olarak adlandırılır ve geçiş olasılıkları uzayın konumuna bağlıdır, çünkü kenarlar ve köşe noktalarında hareket sınırlıdır.

Tam sayılar kümesinde tanımlı 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 bir sayı doğrusu üzerinde 0'dan başlayarak her aşamada +1 veya -1 eşit olasılıkla gerçekleştirilen hareket rasgele yürüyüşün basit bir örneğidir.
Bu yürüyüş aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi tasvir edilebilir. Bir gösterge sayı doğrusunda sıfıra yerleştirilir ve hilesiz madeni para çevrilir. Tura gelirse gösterge bir birim sağa taşınır. Yazı gelirse gösterge bir birim sola hareket ettirilir. Beş atıştan sonra gösterge artık 1, -1, 3, -3, 5 veya -5'te olabilir. Beş atıştan üçünün tura ve ikisinin yazı gelişi, sıradan bağımsız olarak, göstergeyi 1'e getirir. Toplamda 1'e ulaşmanın 10 farklı (üç tura ve iki yazı ) -1'e ulaşmanın 10 farklı (üç yazı  iki tura), 3'e ulaşmanın 5 farklı (dört tura ve bir yazı) -3'e ulaşmanın 5 (dört yazı ve bir tura) 5'e ulaşmanın 1 (beş tura) ve -5'e ulaşmanın 1 yolu vardır (beş yazı). 5 atışın olası sonuçlarını gösteren illüstrasyon için aşağıdaki şekle bakınız.

Bu yürüyüşü resmi olarak tanımlamak için birbirinden bağımsız değişkenler alın. 
  
    
      
        
          Z
          
            1
          
        
        ,
        
          Z
          
            2
          
        
        ,
        …
      
    
    {\displaystyle Z_{1},Z_{2},\dots }
  
. Bu değişkenlerden her birisi eşit %50 olasılığa sahip olan 1 ya da -1 değerlerinden oluşsun. 
  
    
      
        
          S
          
            0
          
        
        =
        0
        
        
      
    
    {\displaystyle S_{0}=0\,\!}
  
 olsun ve 
  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          Z
          
            j
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle S_{n}=\sum _{j=1}^{n}Z_{j}.}
  
 şeklinde tanımlansın. {
  
    
      
        {
        
          S
          
            n
          
        
        }
        
        
      
    
    {\displaystyle \{S_{n}\}\,\!}
  
} serisi 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 üzerinde tanımlı basit bir rastsal yürüyüşü ifade edecektir. Bu seri -1 ve 1 değerlerinden oluşan ve adım büyüklüklerinin bire eşit olduğu toplam sonucu verecektir. 
  
    
      
        E
        (
        
          S
          
            n
          
        
        )
        
        
      
    
    {\displaystyle E(S_{n})\,\!}
  
 Olasılığında 
  
    
      
        
          S
          
            n
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle S_{n}\,\!}
  
 sıfırdır. Bu, yazı-tura atışları arttıkça ortalamanın sıfıra yaklaştığını anlatır. Buna göre sonlu eklenme özelliği:

  
    
      
        E
        (
        
          S
          
            n
          
        
        )
        =
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        E
        (
        
          Z
          
            j
          
        
        )
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle E(S_{n})=\sum _{j=1}^{n}E(Z_{j})=0.}
  
 ile gösterilir.
Bağımsız rastsal değişkenler kullanılarak ve 
  
    
      
        E
        (
        
          Z
          
            n
          
          
            2
          
        
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle E(Z_{n}^{2})=1}
  
 kabulü yapılarak benzer bir hesaplama :

  
    
      
        E
        (
        
          S
          
            n
          
          
            2
          
        
        )
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          ∑
          
            j
            =
            1
          
          
            n
          
        
        E
        (
        
          Z
          
            j
          
        
        
          Z
          
            i
          
        
        )
        =
        n
        .
      
    
    {\displaystyle E(S_{n}^{2})=\sum _{i=1}^{n}\sum _{j=1}^{n}E(Z_{j}Z_{i})=n.}
  
 ile gösterilir.

  
    
      
        E
        (
        
          |
        
        
          S
          
            n
          
        
        
          |
        
        )
        
        
      
    
    {\displaystyle E(|S_{n}|)\,\!}
  
 sonucuna göre n adım sonrasında beklenen ötelenme miktarı 
  
    
      
        
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {n}}}
  
 mertebesinde olmalı ve:

  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            
              E
              (
              
                |
              
              
                S
                
                  n
                
              
              
                |
              
              )
            
            
              n
            
          
        
        =
        
          
            
              2
              π
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }{\frac {E(|S_{n}|)}{\sqrt {n}}}={\sqrt {\frac {2}{\pi }}}.}
  

Bu sonuç şunu göstermektedir: karma durumlarda yayılım büyük 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 değerleri için etkisizdir.
Sonsuza kadar gitmesine izin verildiği takdirde bir rasgele yürüyüşün kaç kere sınır çizgisinden geçmesi beklenir? 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \mathbb {Z} }
  
 içindeki basit bir rasgele yürüyüş her noktadan sonsuz defa geçer. Bu sonuç kesişen seviyeler fenomeni (level-crossing phenomenon) ve sarhoş yürüyüşü(gambler's ruin) gibi birçok isimle anılır. Sarhoş yürüyüşü isminin verilme nedeni ise basitçe kumarbazın (gambler) cebinde bulunan kısıtlı para ile bu paraya kıyasla sonsuz miktarda f

Stokastik süreç, Stokastik işlemi (veya rastgele süreç), zaman veya mekana göre değişen/evrilen olguları tanımlamak için kullanılan bir olasılık modelidir. Daha kapsamlı olarak, olasılık teorisinde, stokastik süreç, değişimi rastgele bir varyasyona bağlı olan bir değişken tarafından temsil edilen bazı sistemlerin gelişimini yansıtan bir zaman dizisidir. Bu, belirleyici süreç anlamına gelen deterministik sürecin (veya deterministik sistemin) olasılıkçı muadilidir. Sadece tek yönlü olarak değişebilen bir süreci tasvir etmek yerine (örneğin, sıradan bir diferansiyel denklemin çözümünde olduğu gibi) bir stokastik veya rastgele süreçte, bazı belirsizlikler vardır. Hatta başlangıçtaki durum (veya başlangıç noktası) biliniyor olsa dahi sürecin gelişebileceği/değişebileceği bazı (çoğunlukla sonsuz) yönler vardır. Birçok stokastik süreçte, bir sonraki duruma veya konuma geçiş, yalnızca mevcut duruma bağlıdır ve işlemin önceki durumlarından veya değerlerinden bağımsızdır.
Ayrık zamanın basit formunda, sürekli zamanın aksine, stokastik süreç rastgele değişkenlerin bir dizilimidir. (Örneğin, ayrık zamanlı Markov zinciri olarak da bilinen Markov zincirine bakın.) Çeşitli zamanlara karşılık gelen rastgele değişkenler tamamen farklı olabilir, tek şart bu farklı rastgele niceliklerin hepsinin aynı uzayda değerler almasıdır (fonksiyonun değer kümesi). Bu rastgele değişkenleri bir veya birkaç deterministik argüman argümanın rastgele fonksiyonları olarak modellemek bir yaklaşım olabilir (çoğu durumda, zaman parametresi). Bir stokastik sürecin farklı zamanlardaki rastgele değerleri bağımsız rastgele değişken olabilse de, birçok genel olarak kabul görmüş durumda karmaşık istatistiksel bağımlılık sergiler.
Stokastik süreçlerin tanıdık örnekleri arasında borsa ve döviz kuru dalgalanmaları; Konuşma gibi sinyaller; Ses ve video; Bir hastanın EKG, EEG, kan basıncı ya da sıcaklığı gibi tıbbi veriler; ve Brown hareketi veya rastgele yürüyüşler gibi rastgele hareketi sayabiliriz.
Bir genelleme yaparsak, rastgele alan, değişkenlerin zaman yerine bir topolojik uzayın terimleri ile parametrelenmesine izin verilerek tanımlanır. Rastgele alanlara örnek olarak statik görüntüler, rastgele arazi (peyzaj), rüzgâr dalgaları ve heterojen bir malzemenin bileşim varyasyonları gösterilebilir.

Verilen bir olasılık kümesi 
  
    
      
        (
        Ω
        ,
        
          
            F
          
        
        ,
        P
        )
      
    
    {\displaystyle (\Omega ,{\mathcal {F}},P)}
  
 ve ölçümlenebilir bir kümede 
  
    
      
        (
        S
        ,
        Σ
        )
      
    
    {\displaystyle (S,\Sigma )}
  
 (S,değerli bir stokastik süreç, 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 ’daki S değerli rastgele değişkenlerin toplamı, tamamen T("zaman") ile endekslenmiş toplamıdır. Bir stokastik X süreci,

  
    
      
        {
        
          X
          
            t
          
        
        :
        t
        ∈
        T
        }
      
    
    {\displaystyle \{X_{t}:t\in T\}}
  

her 
  
    
      
        
          X
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{t}}
  
 'nin 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 içinde S değerli bir rastgele değişken olduğu bir toplamdır. S kümesi bundan sonra işlemin durum kümesi olarak adlandırılır.

X, S değerli bir stokastik süreç olsun. Her sonlu sıralamada, 
  
    
      
        
          T
          ′
        
        =
        (
        
          t
          
            1
          
        
        ,
        …
        ,
        
          t
          
            k
          
        
        )
        ∈
        
          T
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle T'=(t_{1},\ldots ,t_{k})\in T^{k}}
  
, k değişkenler grubu 
  
    
      
        
          X
          
            
              T
              ′
            
          
        
        =
        (
        
          X
          
            
              t
              
                1
              
            
          
        
        ,
        
          X
          
            
              t
              
                2
              
            
          
        
        ,
        …
        ,
        
          X
          
            
              t
              
                k
              
            
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle X_{T'}=(X_{t_{1}},X_{t_{2}},\ldots ,X_{t_{k}})}
  
 
  
    
      
        
          
            P
          
          
            
              T
              ′
            
          
        
        (
        ⋅
        )
        =
        
          P
        
        (
        
          X
          
            
              T
              ′
            
          
          
            −
            1
          
        
        (
        ⋅
        )
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbb {P} _{T'}(\cdot )=\mathbb {P} (X_{T'}^{-1}(\cdot ))}
  
   
  
    
      
        
          S
          
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle S^{k}}
  
 daki değerleri alan bir rastgele değişkendir. Buna, X 'in sonlu boyutsal dağılımı denir.
Uygun topolojik kısıtlamalar altında, bir stokastik süreci tanımlamak için uygun "tutarlı" sonlu boyutlu dağılım koleksiyonu kullanılabilir ("Yapı" bölümünde Kolmogorov eklentisine bakın).

Stokastik süreçler, ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında finansal piyasalar ve Brown hareketini anlamaya yardımcı olmak için titizlikle incelenmiştir. Brown hareketinin matematiksel temelini ilk defa Thorvald N. Thiele, 1880'de yayınlanan en küçük kareler metodu üzerine yazdığı bir yazıda tanımlamıştır. Bunu, 1900'de diğer çalışmadan bağımsız olarak Louis Bachelier tarafından yazılan, hisse senedi ve opsiyon piyasalarının stokastik analizini sunduğu "Spekülasyon teorisi" doktora tezi izlemiştir. Bilgisayar destekli finansal karar alma modellerinin yaygınlaşmasıyla birlikte stokastik süreçler finansal piyasalarda en önemli çalışma alanı haline gelmiştir. Temelde brown hareketinin ya da random walk'ın statik analizi finansal kararlar için yetersizdir. Fiyatın nereye gideceği bilgisi portföy ve risk optimizasyonuna ilişkin bir bilgi vermez çünkü portföy riskleri birden fazla alım-satımın oluşturduğu birleşik bir süreçtir ve istatistiğin süreç disiplini olan stokastik analiz yöntemleriyle incelenebilir. Albert Einstein (1905 tarihli bir çalışmasında) ve Marian Smoluchowski (1906), sorunun çözümünü, atomlar ve moleküllerin varlığını dolaylı olarak doğrulamak için bir yol olarak fizikçilerin dikkatine sundular. Brown hareketini tanımlayan denklemleri daha sonra Jean Baptiste Perrin'in 1908'deki deneysel çalışmasıyla doğrulanmıştır. Einstein'ın makalesinden bir alıntı, bir stokastik modelin temellerini açıklıyor:
"Her partikülün diğer tüm parçacıkların hareketlerinden bağımsız bir hareketi gerçekleştirdiği açıkça görülmelidir; aynı zamanda, farklı zaman aralıklarında bir ve aynı parçacığın hareketleri zaman aralıkları çok küçük seçilmedikçe bağımsız hareketlerdir."
Gözlemlenebilir zaman aralıklarına kıyasla çok küçük olan bir zaman aralığı τ tanıtıyoruz, ancak yine de o kadar büyük ki, iki ardışık τ zaman aralığında, parçacık tarafından yürütülen hareketler birbirinden bağımsız olan olaylar olarak düşünülebilir ".

Ölçüm teorisi aracılığıyla olasılık teorisinin sıradan aksiyomazisyonunda sorun, tüm işlemlerin uzantısının ölçülebilir kısmının sigma cebirini inşa etmek ve sonra üstüne kesin bir ölçü koymaktır. Bu amaç için geleneksel bir şekilde kullanılan yöntem Kolmogorov uzantısı'dır.

Kolmogorov uzantısı, aşağıdaki dizinler boyunca sürmektedir. Bütün işlemlerin uzantısı üstüne olasılık ölçümünü kabul edersek; 
  
    
      
        f
        :
        X
        →
        Y
      
    
    {\displaystyle f:X\to Y}
  
 var olur, sonra  kesin boyutsal olasılığının rastgele çeşitlere  bağlantısını özelleştirmek için 
  
    
      
        f
        (
        
          x
          
            1
          
        
        )
        ,
        …
        ,
        f
        (
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle f(x_{1}),\dots ,f(x_{n})}
  
 kullanılır. Şimdi n-boyutsal katkısından, 
  
    
      
        f
        (
        
          x
          
            1
          
        
        )
        ,
        …
        ,
        f
        (
        
          x
          
            n
            −
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle f(x_{1}),\dots ,f(x_{n-1})}
  
 için (n-1) boyutsal marjinal boyutsal katkısını çıkarabiliriz. Açıkça işleyebilirlik boyutuna dikkat edelim ki, ismen, bu marjinal olasılık katkısı tam şişimiş stokastik süreçten gelen olarak aynı sınıftadır, bir gereksinim değildir. Eğer stokastik süreç Wiener süreciyse (ki olay alan marjinaller artış sınıfının tüm gaussça  katkılarıdır) ama bütün stokastik süreçler için genel değildir, sadece bu gibi koşullarda elde dilir. Bu koşul, olasılık yoğunluğu açısından açıklandığında sonuç Chapman−Kolmogorov eşitliği olarak adlandırılır.
Kolmogorov uzantı teoremleri, Chapman−Kolmogorov işleyeblirlik koşulunu tatmin eden kesin boyutsal olasılık dağılımları verilen ailesi ile stokastik sürecin var oluşuna garanti eder.

Kolmogorov aksiomatizasyonunu hatırlarsak ölçüm setleri olasılık olan setlerdir ya da bir başka deyişle olasılıksal cevapları olan sorulara evet /hayır cevabı veren setlerdir. Kolmogorov uzantısı, 
  
    
      
        
          Y
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle Y_{n}}
  
'nin ölçülebilir kısımlarında yatmaya kısıtlanan kesin birçok koordinatın bulunduğu yerde 
  
    
      
        [
        f
        (
        
          x
          
            1
          
        
        )
       

Olasılık kuramı içinde, toplam olasılık yasası şöyle ifade edilir:

A için önsel (marjinal) olasılık, A' nın sonsal (koşullu) olasılığının beklenen değerine eşittir
Yani herhangi bir rassal değişken olan N için

  
    
      
        Pr
        (
        A
        )
        =
        E
        [
        Pr
        (
        A
        ∣
        N
        )
        ]
      
    
    {\displaystyle \Pr(A)=E[\Pr(A\mid N)]}
  

olur. Burada 
  
    
      
        
          
            Pr
            (
            A
            ∣
            N
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle {\Pr(A\mid N)}}
  
 terimi, N nin bilinmesi durumunda A' nın gerçekleşme olasılığını verir.

Bazen alternatifler yasası terimi, toplam olasılık yasası anlamına eşit bir şekilde kullanılmaktadır. Aslında alternatifler yasası sadece aralıklı rassal değişkenlere uygulanan toplam olasılık yasasının özel bir halidir. Alternatifler yasası için öneri, eğer bir olasılık uzayında {Bn:n=1,2,3,...} yani sonlu veya sayılabilir sonsuzun bir kısmı ise ve her B n seti ölçülebilir ise, o halde herhangi bir A olayı için 

  
    
      
        Pr
        (
        A
        )
        =
        
          ∑
          
            n
          
        
        Pr
        (
        A
        ∩
        
          B
          
            n
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(A)=\sum _{n}\Pr(A\cap B_{n})\,}
  

olduğu veya alternatif şekilde

  
    
      
        Pr
        (
        A
        )
        =
        
          ∑
          
            n
          
        
        Pr
        (
        A
        ∣
        
          B
          
            n
          
        
        )
        Pr
        (
        
          B
          
            n
          
        
        )
        .
        
      
    
    {\displaystyle \Pr(A)=\sum _{n}\Pr(A\mid B_{n})\Pr(B_{n}).\,}
  

olduğudur.

Toplam beklenti yasası
Toplam varyans yasası
Toplam cumulant yasası

W.Mendenhall, R.J.Beaver ve B.M.Beaver (2005) Introduction to Probability and Statistics Thomson Brooks/Cole, say. 159.
M.J.Schervish (1995) Theory of Statistics, Springer.
D.Schiller, S.Lipschutz ve S.Kokosca (2000) CRC Standard Probability and Statistics Tables and Formulae, by Daniel Zwillinger and Stephen Kokoska, CRC Press, say. 31.
J.J.Schiller, S.Lipschutz ve R.A.Srinivisan (2005) Schaum's Outline of Theory and Problems of Beginning Finite Mathematics, say. 116.
H.C.Tijms (1995) A First Course in Stochastic Models, John Wiley and Sons, say. 431–432.
A.Gut (1995), An Intermediate Course in Probability, Springer, say. 5–6.

Örnek uzayı, bir deneyin tüm olabilir sonuçlarının kümesidir. (S) ile gösterilir. Örnek uzayın bir elemanına örnek  veya örnek nokta denir. Deneme, birden fazla sonucun mümkün olduğu süreç ve prosedürdür. Örnek uzayı, bir denemenin S sembolü ile gösterilir. Örnek uzay, olası mümkün olan tüm deney sonuçlarından oluşan bir küme düzeneğidir. Deney, teorik olarak belirli koşullar altında sonsuz defa ve birden fazla tekrarlanabilen, her tekrarında farklı sonuçlar elde edilebilen ve olası sonuçların iyi tanımlandığı bir süreçten oluşur. Deney sonuçlarından her birine veya bir kısım özellikleri taşıyan deney sonuçları kümesine de olay adı verilir.Örnek uzayın her bir alt kümesine olay adı verilir. Alt küme olan örnek uzaya kesin olay, boş kümeye ise olanaksız olay denir. Eleman sayısı sonluysa “sonlu örnek uzay” denir. S uzayında olaya karşı gelen sayı bu sayıların toplamı 1'e eşitse ve eksi değilse S'ye “sonlu uzay” denir. S uzayında sayıların tümü eşit ise  “eş olumlu örnek uzay” denir. Eş olumlu örnek uzayın olma olasılığı, uygun sonuçların sayısına oranıdır.

Bir zarın atılmasında, çift sayı gelme olasılığı
{çift sayı}={2,4,6}
İki para atma denemesinde,
S={YY, YT, TY, TT}

Özgür irade, hür irade veya erkin irade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. Kişinin belli eylem ya da eylemleri gerçekleştirmede sergilediği kararlılık; belli bir durum karşısında, gerçekleştirilecek olan fiil, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksızın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyleme neden olan eylemi başlatabilen yetidir. İnsanın liberteryen mânâda bir özgür iradeye sahip olup olmadığı hâlen bir tartışma konusudur.

Antik Yunan felsefe literatüründe serbest irade problemi tanımlanmıştır. Uyumlu serbest irade anlayışı hem Aristoteles'e (MÖ 4. yüzyıl) hem de Epiktetos'a (MS 1. yüzyıl) atfedilmiştir: "Bizi bir şey yapmaktan veya seçmekten alıkoyan hiçbir şeyin olmaması, bu şeyler üzerinde kontrol sahibi olmamızı sağlıyordu". Susanne Bobzien'e göre, uyumsuz serbest irade anlayışı belki de ilk kez Alexander of Aphrodisias'ın (MS 3. yüzyıl) eserlerinde tanımlanmıştır: "Bir şeyler üzerinde kontrol sahibi olmamızı sağlayan şey, kararımızda nedensel olarak belirlenmemiş olmamız ve böylece bunları yapmak/seçmek veya yapmamak/seçmemek arasında serbestçe karar verebilmemizdir".
"Özgür irade" terimi (liberum arbitrium), Hristiyan felsefesi tarafından (MS 4. yüzyıl) tanıtılmıştır. Geleneksel olarak (Aydınlanma Çağının aydınları kendi anlamlarını önerene kadar) insan iradesinde zorunluluk eksikliği anlamına gelmiştir, böylece "irade serbesttir" ifadesi "irade olduğu gibi olmak zorunda değildir" anlamına gelmiştir. Bu gereklilik hem uyumsuzlar hem de uyumcular tarafından evrensel olarak benimsenmiştir.

Bilim, serbest irade problemine en az üç şekilde katkıda bulunmuştur. İlk olarak, fizik doğanın deterministik olup olmadığı sorusunu ele almıştır ki bu, uyumsuzlar (uyumcular ise bunu önemsiz görür) tarafından hayati olarak görülmektedir. İkinci olarak, özgür irade çeşitli şekillerde tanımlanabilse de, bunların hepsi insanların kararlarını nasıl aldıkları ve eylemleri nasıl başlattıkları ile ilgili yönleri içerir ki bunlar nörobilimciler kapsamlı olarak incelemiştir. Üçüncüsü, psikologlar sıradan insanların serbest irade hakkında ve ahlaki sorumluluk atfetmedeki rolü hakkında ne düşündüklerini incelemiştir.
Antropolojik bir bakış açısından, serbest irade, toplum tarafından yaptırılan ödül ve ceza sistemini haklı çıkaran bir insan davranışı açıklaması olarak kabul edilebilir. Bu tanımlama altında, serbest irade bir politik ideoloji olarak tanımlanabilir. İnsanların serbest iradeye sahip olduklarına inanmaları gerektiği öğretilen bir toplumda, serbest irade bir politik doktrin olarak tanımlanabilir.

Erken dönem bilimsel düşünce, genellikle evreni deterministik olarak tasvir etmiştir - örneğin, Demokritos'un veya Cārvākanların düşüncelerinde olduğu gibi - ve bazı düşünürler, yeterli bilgi toplamaya yönelik basit sürecin gelecekteki olayları mükemmel bir doğrulukla öngörmelerini sağlayacağını iddia etmişlerdir. Öte yandan, modern bilim deterministik ve stokastik teorilerin bir karışımıdır. Kuantum mekaniği olayları yalnızca olasılıklara göre tahmin eder ve evrensel durum vektörünün evrimi tamamen deterministik olmasına rağmen evrenin deterministik olup olmadığı konusunda şüphe uyandırır. Güncel fizik teorileri, her şeyin potansiyel teorisi olmaktan çok uzak olması ve birçok farklı yoruma açık olması nedeniyle determinizmin dünya için doğru olup olmadığı sorusunu çözememektedir.
Kuantum mekaniğinin indeterministik yorumunun doğru olduğunu varsayarak, bu tür bir indeterministikliğin tüm pratik amaçlar açısından mikroskobik olgularla sınırlı olduğu itirazı yapılabilir. Ancak bu her zaman geçerli değildir: birçok makroskopik fenomen, kuantum etkilerine dayanır. Örneğin, bazı rastgele sayı üreten donanımlar, kuantum etkilerini pratikte kullanılabilir sinyallere yükselterek çalışır. Daha önemli bir mesele, kuantum mekaniğinin indeterminizminin, özgür iradenin geleneksel düşüncesine (özgür irade algısına dayanarak) izin verip vermediğidir. Ancak bir kişinin eylemi, tamamen kuantum rastgeleliğinin bir sonucuysa, deneyimlenen zihinsel süreçlerin olasılıksal sonuçlar (örneğin irade) üzerinde bir etkisi yoktur. Birçok yoruma göre, indeterminizm özgür iradenin var olmasına olanak tanırken, bazıları bunun tam tersini savunur (çünkü eylem, özgür iradeye sahip olduğunu iddia eden fiziksel varlık tarafından kontrol edilememektedir).

Fizikçiler gibi biyologlar da sık sık özgür irade ile ilgili soruları ele almışlardır. Biyolojideki en hararetli tartışmalardan biri, insan davranışında genetik ve biyolojinin kültür ve çevreye kıyasla göreceli önemi üzerine olan "doğa mı yetiştirme mı" tartışmasıdır. Birçok araştırmacının görüşü, birçok insan davranışının insanların beyinleri, genleri ve evrimsel geçmişleri açısından açıklanabileceğidir. Bu bakış açısı, böyle bir atfın, başkalarını eylemlerinden sorumlu tutmayı imkansız hale getirdiği korkusunu uyandırır. Steven Pinker'ın görüşü, "genetik" ve "evrim" bağlamında determinizm korkusunun bir hata olduğu, bu durumun "açıklamanın aklama ile karıştırılması" olduğu yönündedir. Davranış övgüye ve suçlamaya yanıt verdiği sürece, sorumluluk davranışın sebepsiz olmasını gerektirmez. Üstelik çevresel belirlemenin özgür iradeyi genetik belirlemeden daha az tehdit ettiği de kesin değildir.

Yaşayan beyni incelemek mümkün hale geldi ve araştırmacılar artık beynin karar verme sürecini çalışırken izleyebiliyor. Bu alandaki öncü bir deney, 1980'lerde Benjamin Libet tarafından gerçekleştirildi; Libet, her katılımcıdan bileklerini çevirecekleri rastgele bir an seçmelerini istedi, bu esnada beyinlerindeki ilişkili aktiviteyi, özellikle hazır olma potansiyeli denilen elektrik sinyali birikimini (Bereitschaftspotential olarak adlandırılan ve 1965'te Kornhuber & Deecke tarafından keşfedilen elektrik sinyali birikimi) ölçtü. Hazır olma potansiyelinin güvenilir bir şekilde fiziksel eylemden önce geldiği iyi bilinmesine rağmen Libet, bilinçli hareket etme niyetinden önce bunun kaydedilip kaydedilemeyeceğini sordu. Katılımcıların hareket etme niyetini ne zaman hissettiklerini belirlemek için, onlardan bir saatin saniye ibresini izlemelerini istedi. Bir hareket yaptıktan sonra, gönüllü, bilinçli hareket etme niyetini ilk hissettiği saati rapor etti; bu Libet'in W zamanı olarak bilinmeye başlandı.
Libet, deneklerin hareketlerine yol açan hazır olma potansiyeline ilişkin bilinçdışı beyin aktivitesinin, deneğin bilinçli bir hareket etme niyetinin farkına varmasından yaklaşık yarım saniye önce başladığını buldu.
Eylemler ile bilinçli karar arasındaki zamanlamaya ilişkin bu çalışmalar, beynin özgür iradeyi anlamadaki rolüyle ilgilidir. Bir deneğin parmağını hareket ettirme niyetinin beyanı, beyin eylemi uygulamaya başladıktan sonra ortaya çıkar; bu, bazılarına beynin bilinçli zihinsel eylemden önce bilinçsizce karar verdiğini düşündürür. Bazıları bunun, özgür iradenin karara dahil olmadığı ve bir yanılsama olduğu anlamına geldiğine inanıyor. Bu deneylerden ilki, hareketin başlamasından yaklaşık 0,2 saniye önce beyinde hareketle ilgili aktivitenin kaydedildiğini bildirdi. Ancak bu yazarlar aynı zamanda eylem farkındalığının, hareketin altında yatan kastaki aktivitenin öncüsü olduğunu da bulmuşlardır; Eylemle sonuçlanan tüm süreç, beyin aktivitesinin başlangıcından daha fazla adımı içerir. Bu sonuçların özgür irade kavramlarıyla ilişkisi karmaşık görünmektedir.
O zamandan bu yana daha fazla araştırma yapıldı; bunlardan bazıları şunları yapmaya çalışıyor:

Libet'in orijinal bulgularını desteklemeye çalışmak,
Bir eylemin iptal edilmesinin veya "veto edilmesinin" ilk önce bilinçaltında ortaya çıkabileceğini öne sürmek,
İlgili beyin yapılarını açıklamak,
Bilinçli niyet ile eylem arasındaki ilişkiyi açıklayan modelleri önermek.
Benjamin Libet'in sonuçları epifenomenalizm lehine alıntılanıyor, ancak o, hazır olma potansiyeli her zaman bir eyleme yol açmadığından deneklerin hala "bilinçli veto" hakkına sahip olduğuna inanıyordu. Freedom Evolves kitabında, Daniel Dennett, özgür irade olmadığı sonucunun, bilincin konumuna dair kuşkulu varsayımlara dayandığını ve ayrıca Libet'in sonuçlarının doğruluğunu ve yorumunu sorguladığını savunuyor. Kornhuber ve Deecke, erken Bereitschaftspotential (BP1 olarak adlandırılır) sırasında bilinçli iradenin yokluğunun, özgür iradenin var olmadığının bir kanıtı olmadığını, aynı zamanda bilinçsiz gündemlerin özgür ve deterministik olmayabileceğinin altını çiziyor. Onların önerisine göre insan, hem bilinçli hem de bilinçsiz (panensefalik) süreçleri içeren kasıtlı seçimlerle artırılabilen veya azaltılabilen göreceli bir özgürlüğe, yani derece cinsinden özgürlüğe sahiptir.
Diğerleri, Bereitschaftspotential gibi verilerin epifenomenalizmi zayıflattığını iddia etmişlerdir, çünkü bu tür deneyler, bir deneycinin bir bilinç deneyiminin ne zaman meydana geldiğini bildirmesine dayanır, bu da bir deneycinin bilinçli bir eylemi bilinçli bir şekilde gerçekleştirebilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu yetenek, Huxley'e göre bilincin "tamamen hiçbir güce sahip olmayan... bir lokomotif motorunun çalışmasına eşlik eden buhar düdüğü gibi makine üzerinde hiçbir etkisi olmaması" şeklindeki geniş iddia olan erken epifenomenalizme ile çelişiyor gibi görünmektedir.
Adrian G. Guggisberg ve Annaïs Mottaz da bu bulgulara karşı çıkmıştır.
Aaron Schurger ve meslektaşlarının Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan bir çalışması, hazır olma potansiyelinin kendisinin neden-sonuç doğasına dair varsayımları sorgulamış (ve genel olarak sinirsel aktivitenin "hareket öncesi birikimi"ni) ve Libet ve Fried'inki gibi çalışmalardan elde edilen sonuçlara şüphe düşürmüştür.
Kasıtlı ve keyfi kararları karşılaştıran bir çalışma, kasıtlı kararlarda erken karar belirtilerinin bulunmadığını ortaya çıkarmıştır.
Beyinle ilgili çeşitli durumlarda bireylerin kendi eylemlerini tamamen kontrol edemedikleri gösterilmiştir, ancak bu tür koşulların varlığı doğrudan özgür iradenin varlığını çürütmez. Nörobilimsel çalışmalar, insanların özgür iradeyi nasıl 

Bedia Akarsu (27 Ocak 1921, İstanbul - 26 Şubat 2016, İstanbul), Türk filozof ve akademisyendir.
Çapa İlkokulu ve Çapa Ortaokulu'ndan sonra İstiklâl Lisesi'ni bitirdi. Yükseköğrenimini 1943 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yaptı. Aynı bölümde Ernst von Aster'in yönetiminde başladığı doktora çalışmalarını Joachim Ritter'in yanında “Wilhelm von Humboldt’da Dil-Kültür Bağlantısı” konulu tezle tamamladı (1954). Arnold Gehlen ve Hans Freyer'in İstanbul Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansı ve Ritter'in derslerini Türkçeye çevirdi.

1956 - 1958 yıllarında Almanya'ya giderek Heidelberg Üniversitesi'nde Gadamer'in fenomenoloji seminerlerine katıldı ve Scheler üzerine araştırmalar yaptı. 1960 yılında "Max Scheler'de Kişilik Problemi" adlı çalışmasıyla doçent oldu. 1968'de Felsefe Tarihi Kürsüsü'nde profesörlüğe yükseltildi. Bölümde Ahlâk Felsefesi, Çağdaş Felsefe Akımları, Felsefe Tarihi Semineri gibi dersler verdi. Felsefe Bölümü başkanlığı yaptı. 1963 - 1983 yıllarında Türk Dil Kurumu yönetim kurulu üyeliğinde bulundu ve felsefe terimlerinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında Macit Gökberk'le birlikte etkin rol aldı. Ardından 1984 yılında emekliye ayrıldı.
1988 - 1989'da Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde Felsefe Grubu Öğretmenliği Bölümü'nün kurucusu olarak görev aldı. 1990 - 1996 yılları arasında ise İstanbul Üniversitesi Atatürk Enstitüsü'nde doktora dersleri verdi.
İstanbul Üniversitesi'nde Takiyettin Mengüşoğlu'nun başlattığı fenomenoloji ve felsefi antropoloji geleneği Nermi Uygur'la gelişirken, Bedia Akarsu, Ernst von Aster'in de etkisiyle daha çok dil, kültür ve ahlâk felsefelerine eğildi. Doktora çalışmasında gerek yöntem gerekse yaklaşım açısından hocası Alman felsefe tarihçisi Ritter'in oldukça etkisinde kaldı. Öğrenciliği sırasında izlediği Mengüşoğlu'nun felsefi antropoloji seminerleri ve daha sonra Heidelberg Üniversitesi'nde katıldığı Gadamer'in fenomenoloji seminerleri ise onun Scheler üzerine çalışmasını olumlu yönde etkilemiştir.
Bedia Akarsu'nun Kant ahlâkına yönelmesiyle, 1933 Üniversite Reformu'ndan sonra Türkiye'de egemen konuma gelen Alman felsefe eğiliminin temelinde yer alan Kant, Mengüşoğlu'ndan sonra bir kez daha öne çıkmıştır. Akarsu, “Çağdaş Felsefe Akımları” adlı eserinde de daha çok Alman felsefe akımlarını ve filozoflarını tanıtır.

Akarsu'nun eserleri arasında aşağıdakiler bulunur:

W. von Humboldt'ta Dil-Kültür Bağlantısı (1955)
Max Scheler'de Kişilik Problemi (1962)
Modern Toplumda Kadın (1963)
Mutluluk Ahlakı (1965)
Kant'ın Ahlak Felsefesi (1968)
Atatürk Devrimi ve Yorumları (1969)
Felsefe Terimleri Sözlüğü (1975)
Çağdaş Felsefe (1979)

Özel

Genel
Altuğ, Taylan (2003). "Felsefe Ansiklopedisi" cilt 1. ed. Ahmet Cevizci. Etik Yayınları. s. 181. ISBN 975-8565-11-7

Andrey Korotayev (Rusça: Андрей Витальевич Коротаев; d. 17 Şubat 1961), Rus iktisatçı  ve tarihçi. Rus evrimcilik temsilcilerinden biri. Onun asıl başarıları matematiksel modelleme ile ilgilidir. 
Ayrıca, sosyal evrim teorisine yaptığı katkılarla tanınıyor. Ayrıca İslam'ın kökenlerini inceleyen önemli bir katkı yaptı.
Korotayev'in mikroekonomi teorisine sayısız katkısının yanı sıra, Korotayev birçok politik aktivitide bulundu.
Onun kitapları ve makaleleri Türkiye, 
Almanya, Avustralya, 
Avusturya, Belçika, 
İspanya, ABD, 
Fransa, Macaristan, 
İngiltere, 
İtalya, 
Yeni Zelanda, 
İsveç, Çin, 
Japonya, 
Mısır, 
Yemen, 
Ukrayna, 
Rusya 
ve diğer ülkelerde yayımlanmıştır.

Andrey Korotayev. Ancient Yemen. Oxford: Oxford University Press, 1995. ISBN 0-19-922237-1.
Andrey Korotayev. Pre-Islamic Yemen. Wiesbaden: Harrassowitz Verlag, 1996. ISBN 3-447-03679-6.
Andrey Korotayev, Alexander Kazankov. "Regions Based on Social Structure: A Reconsideration". Current Anthropology. 2000. Vol. 41. #5. P. 668-690.
Andrey Korotayev. World Religions and Social Evolution of the Old World Oikumene Civilizations: A Cross-cultural Perspective20 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. New York: Edwin Mellen Press, 2004.
Korotayev A., Malkov A., Khaltourina D. Introduction to Social Macrodynamics: Compact Macromodels of the World System Growth. Moscow: URSS, 2006 [1]5 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Korotayev A., Malkov A., Khaltourina D. Introduction to Social Macrodynamics: Secular Cycles and Millennial Trends. Moscow: URSS, 2006 [2]11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Korotayev A. & Khaltourina D. Introduction to Social Macrodynamics: Secular Cycles and Millennial Trends in Africa. Moscow: URSS, 2006 [3]1 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Alexander V. Markov, and Andrey V. Korotayev (2007) "Phanerozoic marine biodiversity follows a hyperbolic trend" Palaeoworld 16(4): pp. 311-31816 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Korotayev, Andrey V., & Tsirel, Sergey V. (2010). A Spectral Analysis of World GDP Dynamics: Kondratieff Waves, Kuznets Swings, Juglar and Kitchin Cycles in Global Economic Development, and the 2008–2009 Economic Crisis15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Structure and Dynamics. Vol.4. #1. P.3-57.
Andrey Korotayev, Julia Zinkina. Egyptian Revolution: A Demographic Structural Analysis. Entelequia. Revista Interdisciplinar 13 (2011): 139-165.27 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrey Korotayev, Leonid Grinin. (2014). [4]20 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Globalization Shuffles Cards of the World Pack: In Which Direction is the Global Economic-Political Balance Shifting? World Futures, 70: 515–545
Great Divergence and Great Convergence. A Global Perspective24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (New York: Springer, 2015).

Таксим: взгляд с Тахрира2 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

"En iyinin hayatta kalması", Darwinci evrim kuramının en temel mekanizması olan doğal seçilimi anlatmak için kullanılan bir tümcedir. Burada, hayatta kalan "iyiler" ifadesi, çevreye olan uyumları göz önünde bulundurularak nesillerini devam ettirebilenlere gönderimde bulunur.
Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabını okuduktan sonra Herbert Spencer, kendi ekonomik kuramları ile Darwin'in biyolojik kuramları arasında bir paralellik bulduğu Biyolojinin İlkeleri başlıklı kitabında şunları yazmıştır: "Burada mekanik terimlerle ifade etmeye çalıştığım en iyinin hayatta kalması, Darwin Beyefendi'nin 'doğal seçilim' veya yaşam mücadelesinde tercih edilen ırkların korunması dediği şeydir."
Darwin, Alfred Russel Wallace'ın Spencer'in "en iyinin hayatta kalması" ifadesini "doğal seçilim"in yerine koyma önerisine olumlu yanıt vermiştir. 1868'de yayımlanan kitabında Darwin ifadeyi benimsemiştir. Türlerin Kökeni'nin 1869'da yayımlanan beşinci baskısında ifadeyi bizzat kullanmış ve "yakın bir çevre için çok iyi tanımlanmış" diyerek övmüştür.

Evrimin kanıtları ve canlıların ortak atadan geldiği, bilim insanlarının uzun yıllar boyunca çeşitli alanlar ve disiplinlerde canlıların akrabalık derecesi ve ortak kökenine dair çalışmalarda ortaya çıkarılmış olup bu kanıtlar, evrimsel süreçlerin meydana geldiğini göstererek evrimin bir olgu olarak gerçekliğini doğrulamış ve Dünya üzerindeki yaşamın türlülük ve çeşitliliğine neden olan doğal süreçler hakkında bir bilgi zenginliği sağlamıştır. Bu kanıtlar, yaşamın zaman içinde nasıl ve neden değiştiğini açıklayan ve bilimsel bir kuram olan modern evrimsel sentezi desteklemektedir. Evrimsel biyologlar, test edilebilir varsayımlarda bulunup hipotezleri test ederek ve nedenlerini açıklayan ve gösteren kuramlar geliştirerek ortak atayı belgelerler.
Organizmaların DNA dizilerinin karşılaştırması, filogenetik olarak birbirlerine yakın olan organizmaların filogenetik olarak birbirlerine uzak olan organizmalara kıyasla gen dizilerinde daha yüksek derecelerde benzerlikler gösterdiklerini ortaya koymuştur. Ortak ataya dair daha fazla kanıt, psödogenler gibi kalıcı bir dejenerasyona uğrayarak işlevlerini yitirmiş genlerin çalışmayan evrimsel akrabaları olan ve organizmaların yakın akrabalarında da bulunan DNA bölgelerindeki gen kalıntılarından gelir.
Evrimsel süreçler hem doğada hem de laboratuvar ortamında birçok defa gözlemlenmiş olup yakın zamanda gerçekleşen yeni türleşme olayları da tespit edilmiştir. Canlı türlerinde yeni özelliklerin gelişimi ve ortaya çıkması rastlantısal oluşan mutasyonlar aracılığıyla açıklanmıştır. Tür içi ve türler arası düzeyde oluşan evrim gerçeği, deneysel olarak da kanıtlanmış olup türleşme süreçleri doğada da gözlemlenmektedir.
Fosiller canlıların jeolojik devirlerdeki evrimsel gelişmelerini gösterdiği için önemli olup paleontologlar yaşamın evrimsel tarihi hakkında bilgi edinmek için fosilleri inceler. Modern türler arasındaki benzerlik derecesi canlı organizmaların yapılarının, genomlarının ve embriyo gelişimlerinin karşılaştırılmasıyla tespit edilir. Evrime dair ek veriler, biyocoğrafya alanındaki bitki ve hayvanlar ile onların coğrafi dağılım kurallarının incelenmesiyle elde edilir. Tüm bu veriler toplanarak tek bir resim halinde evrimsel hayat ağacını oluşturur.

Yaşamın evrimsel tarihi
Evrim zaman çizelgesi

Biological science. Oxford. 2002. 
Clegg, C.J. (1998). Genetics & evolution. Londra: J. Murray. ISBN 978-0-7195-7552-5. 
Coyne, Jerry A. (2009). Why Evolution is True. New York: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-923084-6. 
Darwin, Charles 24 November 1859. On the Origin of Species by means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life. London: John Murray, Albemarle Street. 502 pages. Reprinted: Gramercy (22 May 1995). 0-517-12320-7
Dawkins, Richard (2009). The Greatest Show on Earth: The Evidence for Evolution. Bantam Press. ISBN 978-1-4165-9478-9. 
Endler, John A. (1986). Natural selection in the wild. New Jersey: Princeton University Press. ISBN 978-0-691-08387-2. 
Fitzhugh, Kirk (2006). "-1-'Evidence' For Evolution Versus 'Evidence' For Intelligent Design: Parallel Confusions". Natural History Museum of Los Angeles County. 12 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Grant, Peter R.; Grant, B. Rosemary (2014). 40 Years of Evolution: Darwin's Finches on Daphne Major Island. Princeton University Press. s. 432. ISBN 978-0691160467. 
Hill, A.; Behrensmeyer, A. K. (1980). Fossils in the making: vertebrate taphonomy and paleoecology. Chicago: University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-04169-8. 
Kluge, Arnold G. (1999). "The Science of Phylogenetic Systematics: Explanation, Prediction and Test". Cladistics. 15 (4): 429-436. doi:10.1111/j.1096-0031.1999.tb00279.x. hdl:2027.42/73926 . 
Laurin, Michel (2000). "Early tetrapod evolution" (PDF). Tree. 15 (3): 118-123. doi:10.1016/s0169-5347(99)01780-2. PMID 10675932. 22 Temmuz 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi10 Kasım 2017. 
Mayr, Ernst (2001). What evolution is. New York: Basic Books. ISBN 978-0-465-04426-9. 
Paul, C.R.C.; Donovan, S.K. (1998). The adequacy of the fossil record. New York: John Wiley. ISBN 978-0-471-96988-4. 
Prothero, Donald (2007). Evolution: What the Fossils Say and Why it Matters. Columbia University Press. ISBN 978-0231139625. 
Shubin, Neil (2008). Your Inner Fish:A Journey Into the 3.5 Billion-Year History of the Human Body. Random House. ISBN 978-0-375-42447-2. 
Sober, Elliott (2008). Evidence and Evolution: The logic behind the science. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-87188-4.

Genetik varyasyon, genetikte popülasyon içinde ya da popülasyonlar arasında ortaya çıkabilen, tür içerisinde veya gen alellerinde gözlemlenen farklılıklardır. Genetik varyasyon, doğal seçilim için "hammadde" sağladığından önem taşır. Genetik varyasyon, bir genin dizilimlerinde meydana gelen değişimler olan mutasyon sebebiyle meydana gelirler. Poliploidi veya poliploitlik kromozomlarda oluşan mutasyona bir örnek olarak verilebilir. Poliploidi, bir hücrenin ya da organizmanın, her bir kromozomununun ikiden fazla kopyasına sahip olması durumudur. Organizmalar çoğunlukla diploit olmakla birlikte, hücre bölünmesinin olması gerektiği gibi gerçekleşmemesi sonucu, poliploit hücre ve organizmalar ortaya çıkabilir.

Popülasyon içindeki bireyler arasında var olan bir genetik varyasyon çeşitli düzeylerde kendini gösterebilir. Hem fenotipik varyasyon hem de nicel (kantitatif) özellikler (çoklu genler tarafından kodlanan ve sürekli değişken olabilen özellikler, örneğin köpeklerde bacak uzunluğu) ile ayrık özellikler (farklı kategorilere giren ve bir veya iki gen tarafından şifrelenen özellikler, örneğin bazı bitkilerde beyaz, pembe veya kırmızı renkli taç yaprak oluşumu) gözlemlenerek genetik varyasyonları tespit etmek mümkündür.
Genetik varyasyon aynı zamanda protein elektroforezi sürecini kullanarak enzimler düzeyindeki değişimlerin incelenmesiyle de tespit edilebilir. Polimorfik genler (çok biçimli), her lokusta birden fazla alele sahiptirler. Böcek ve bitkilerde enzimleri kodlayan genlerin yarısı polimorfik olabilirken omurgalılarda ise polimorfizme daha az yaygın olarak rastlanır. Sonuçta genetik varyasyon, genlerdeki nükleotit baz çiftlerin sıralamalarındaki değişimler nedeniyle oluşur. Yeni teknolojik yöntemler, daha fazla genetik varyasyonlar tespit etmek ve DNA dizilerini doğrudan sıralamak için bilim insanlarına daha önce kullanılan protein elektroforezinden artık daha çok kolaylıklar sağlamaktadır.
Eğer DNA dizisindeki nükleotit sıralamasında ortaya çıkan bir değişim aynı DNA dizisi tarafından kodlanan amino asitlerin sıralamalarında başka bir değişikliğe yol açarsa bu durumda değişen amino asit peptit dizisi enzimleri de etkileyecek ve genetik varyasyon fenotipik varyasyon olarak sonuçlanacaktır.

Genler arasındaki coğrafi varyasyon farklılıkları çoğu kez farklı yerlerde yaşayan populasyonlar arasında oluşur. Coğrafi varyasyon, seçici baskıların farklılıkları ya da genetik sürüklenme nedeniyle olabilir.

Popülasyon içindeki genetik varyasyon, yaygın polimorfik gen lokusların yüzdesi veya heterozigot olan bireylerde gen lokusların yüzdesi üzerinden hesaplanır.

Mutasyonlar, DNA nükleotit çiftlerin dizilim sıralamasını değiştirdiği için genetik varyasyonların temel kaynağıdır. Mutasyonlar nadir olarak görülür ve çoğu mutasyon nötral ya da zararlı etkilere sahiptir, ancak yeni bir alel doğal seçilim tarafından tercih de edilebilir.
Genetik varyasyon aynı zamanda, allellerin ayrışım prensibi veya bağımsız ayrışım prensibi denilen ve eşeyli üreme sırasında oluşan kromozom rekombinasyonları tarafından da üretilebilir.
Mayoz bölünme sırasında görülen Krosover ve rastgele ayrışma, yeni allellerin ya da yeni alel kombinasyonlarının oluşmasına neden olabilir. Ayrıca, rastgele gübreleme değişimi için de katkı sağlamaktadır. Bunun yanında, rastlantısal döllenme de varyasyon oluşumlarına katkı sağlamaktadır.

Genetik çeşitlilik (biyoloji)

McGinley, Mark (Lead Author); J. Emmett Duffy (Topic Editor). 2008. "Genetic variation." In: Encyclopedia of Earth. Eds. Cutler J. Cleveland (Washington, D.C.: Environmental Information Coalition, National Council for Science and the Environment). [First published in the Encyclopedia of Earth February 6, 2007; Last revised January 4, 2008; Retrieved July 8, 2009]. <http://www.eoearth.org/article/Genetic_variation10 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.>
"Genetic Variation"24 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in Griffiths, A.J.F. Modern Genetic Analysis, Vol 2., p. 7
"How is Genetic Variation Maintained in Populations"20 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in Sadava, D. et al. Life: The Science of Biology, p. 456
H. Robert Horton et al.: Biochemie. Pearson Studium, 2008, ISBN 978-3-8273-7312-0, S. 849.
Beyer u.a.: Natura. Biologie für Gymnasien, Oberstufe, 1. Aufl. Stuttgart, Düsseldorf, Leipzig 2008, ISBN 3-12-045300-5

Berkeley Üniversitesi, Genetik varyasyon maddesi4 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Advaita Vedanta, Devanagari अद्वैत वेदान्त, Hint felsefesi dizgelerinden Vedanta'nın "ikicisizlik" öğretisinin Sanskritçe karşılığı.
Advaita öğretisine göre gerçek, "Atman" ile "Brahman"ın iki ayrı benliğinde bölünmüş değil, "Atman"ın "Brahman"la son safhada özdeşleşecek olan tek benliğindedir. "İkicisizlik" öğretisi, Vedanta'nın iki temel ekolünden biridir ve en önemli düşünürü Şankara'dır.
Vedanta Vedaların sonu anlamında Sanskritçe bir kelimedir ve Hindu dharshanalarından (felsefi okul) biridir. Diğer vedanta okulları; Dvaita, Vishishtadvaita ve Bhedābhedadır. Advaita kelimesi ise "ikiliksiz" demektir ve monist bir sistemdir. Advaita kelimesi bu bağlamda Benlik (Atman) ile Evrensel İlke'nin (Brahman) özdeşliğini ifade eder. Brahman üçlü tanrı sistemi Brahma, Vişni, Şiva'daki Brahma ile karıştırılmamalıdır.
Tüm Vedanta okullarının temel kutsal metinleri Upanişadlar, Bhagavad Gita ve Vedanta Sutraları diye de bilinen ve Upanişadlar ile Gita'daki öğretileri sistematik hale getiren Brahma Sutralarıdır.

Adi Şankara ve diğer Advatinlere göre Advaita Vedanta felsefesini izlemek isteyen kişi bir Guru'nun (ruhsal yolda öğretmen) rehberliği altına girmelidir.
Guru'nun taşıması gereken nitelikler ise Mundaka Upanişad 1.1.12'de geçmektedir:

.Śrotriya — Vedik kutsal metinler ve sampradaya (dini gelenek) üzerine eğitim görmüş olmalı
.Brahmaniṣṭha — Kendisi ve diğer her şeyde Brihman'ın birliğini idrak etmiş olmalı.
Talip Guru'suna hizmet etmeli ve ona tevazuyla yaklaşarak şüphelerini giderecek sorular yöneltmelidir. Talip böylelikle doğum ve ölüm çarkından kurtuluşa (mokşa) erecektir.

Herhangi bir mumukṣu (mokshaya talip olan kişi) dört sampattiye (nitelikler), toplu olarak called Sādhana Chatuṣṭaya Sampatti (dörtlü nitelik) denilen özelliklere sahip olmalıdır:

Nityānitya vastu viveka — Ebedi öz Brahman ile geçici varoluş (anitya) arasındaki farkı ayırt etme (viveka) kabiliyeti.
Ihāmutrārtha phala bhoga virāga — Bu dünyadaki haz veren nesnelere (artha phala bhoga) ve öte dünyada cennetteki haz veren şeylere (amutra) yönelik zühd (virāga).
Śamādi ṣatka sampatti — altı katlı kontrol (śama) antahkaraṇa'nın kontrolü. Vedantik literatürde antahkaraṇa (dahili organ) dört kısımdan müteşekkildir: a) Manas (zihin) — Sankalpa'yı (ira veya kararlılık) yöneten meleke b)Buddhi (entelekt) — karar vermeyi kontrol eden meleke c) Chitta (hafıza) — hatıırlama veya unutma ile ilgili d) Ahamkāra (ego) — Atman'ı (Öz Benlik) bedenle özdeşleştiren meleke 'Ben', dama (harici duyu organlarının kontrolü), uparati (eylemden kaçınıp meditasyon üzerine yoğunlaşma), dört ıstıraba tāpatraya karşı kayıtsızlık titikṣa, śraddha (Guru'ya Vedalara inanç), samādhāna (zihnin Tanrı ve Guru üzerine yoğunlaşması).
4. Mumukṣutva — Dünyanın doğasının ıstırap olduğuna kesin şekilde kanaat getirme ve kurtuluşa (mokşa) yönelik yoğun arzu.
Adi Shankara Tattva bodha (1.2)'de moksha veya kurtuluşun yalnızca yukarıdaki dört niteliği taşıyan kişilerce ulaşılabileceğini söylemektedir. Advaita Vedanta'yı bir maneviyat üstadı ile çalışmak isteyen bir talip bu niteliklere sahip olmalıdır.

Mahavakya veya "önemli cümleler", Brahman ile Atman'ın birliğini ifade eder. Vedalarda benzeri pek çok cümle bulunur fakat genellikle her vedadan bir cümle seçilmiştir. Bunlar aşağıda sıralanmıştır:

Hint felsefesi
Hinduizm
Budizm
Ramana Maharshi
Vedanta
Neo-Advaita
Atman
Brahman
Brahmanizm
Sankara

Advaita Vedanta Kütüphanesi
Adi Shankara'nın tüm eserleri12 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vedanta Sutraları 4 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ramana Maharshi'nin kitapları
Advaita - A Presentation for Beginners
Shankara's arguments against Buddhism
The Dangers of Pseudo-advaita

Ahmedîlik (Urduca: احمدیہ) veya resmî olarak Müslüman Ahmediye Cemaati (Urduca: جماعت احمدیہ مسلمہ), Mirza Gulâm Ahmed tarafından Hindistan'ın Pencap eyâleti sınırlarında kalan Kadıyan kasabasında kurulan dinî hareket. 
Ahmedîliğe, kurucusu Mirzâ Gulam Ahmed'in adına izâfetle “Mirzâiyye” ya da ortaya çıktığı yere nispetle “Kadıyâniyye” adları da verilmektedir. Gulam Ahmed, 4 Kasım 1900'de bir bildiri yayımlayıp kurduğu hareketin adını Muhammed'in isimlerinden biri olan "Ahmed"e işâret ederek “Ahmediye” olarak ilân etti. 1908'den beri dünyanın geri kalanı da cemaatin resmen benimsediği “Ahmediye” ismini yaygın olarak kullanmaktadır. Ana akım Müslümanlar ise, Müslüman âlimlerin "Ahmediye" isminin İslâmî telakkîye uygun olmadığı hususunda görüş birliğinde olmalarına dayanarak İslâmî anlayışa daha uygun buldukları “Kadıyâniyye” ismini tercih etmişlerdir. Yakın döneme âit hemen hemen bütün İslâm kaynaklarında da bu isim kullanılmaktadır.
Ahmedîler, İslâm'ın temel kaynakları olan Kur'an, sünnet ve hadisi tam olarak kabul ederler. Mirza Gulam Ahmed'in düşünceleri, fikirleri ve kendisine ilham olunduğuna da önem atfetmektedirler.

Gulam Ahmed, Hindistan'ın Pencap eyaletinin Gurdaspür bölgesinde Kadıyan kasabasında, kendi ifâdesiyle 1839 yılında doğdu. Ailesi, Babürlüler devletinin kurucusu Babür Şah döneminde Hindistan'a göç etti. Halk hekimi olan dedesi ve babası, İngiliz idaresine bağlılıklarından dolayı elde ettikleri topraklarda tarımla uğraşırlardı. Gulam Ahmed, küçük yaştan itibaren Kur'an, Arapça ve Farsça öğrendi. Daha sonra mantık ve felsefe dersleri de aldı. Âilesinde de hekimlik ve geleneksel tıp hakkında bilgi edindi.

Babası Ahmed'in hukukçu olmasını istiyordu. 1864'te onu hukuk eğitimi almak üzere Siyalküt kentine gönderdi. Memur olarak bu kente giden Gulam, hukuk imtihanında başarılı olamadı. 1868'de Kadıyan'a geri döndü ve inzivaya çekildi. Kendi kendine "vahiy" dediği bazı sesler duyduğunu ileri sürmesi de bu dönemde başladı.1876 yılından itibaren Gulam Ahmed'in Hindular ve Hristiyanlara karşı kaleme aldığı yazıları gazetelerde yayımlanmaya başladı. 1857'de tamamen İngiliz hakimiyeti altına giren Hindistan'da Hindular, Hristiyanlar ve Müslümanların birbirleriyle karşı karşıya geldiği bir dönemde, İslam'ı ve Müslümanları savunmak amacıyla kaleme alınan bu yazılar, dikkat çekti. Gulam Ahmed ismi de bu yazılar neticesinde duyuldu. Yavaş yavaş şöhret kazanmaya başlayan Gulam Ahmed, Hindu ve Hristiyanlara karşı elli ciltlik bir reddiye yazacağını iddia ederek para toplamaya başladı. “Berahin-i Ahmediyye” adını verdiği eserinin ilk cildi 1880'de neşredildi. Eser, Hint Müslümanları tarafından ilgiyle karşılandı ve 1884'e kadar 3 cilt daha yayımlandı. Bu arada Gulam Ahmed, kendisine ilham geldiğini, kerametler görüldüğünü iddia etmeye başladı. Kaleme aldığı eserinde vahyin sona ermediğini, Muhammed ile bağ kurabilen kişilerin ona bahşedilen zahirî ve batınî bilgilerle donatılacağını da iddia etti. Gulam Ahmed, diğer yandan da İngiliz hükûmetini övüyor, silahlı mücadeleyi yeriyor, “cihad” çağrılarına karşı çıkıyordu.
1885 yılında Gulam Ahmed, kendisinin 19'uncu yüzyılın “müceddîd”i olduğunu ilân etti. 1888'de, Allah'ın kendisine taraftarlarından biat almasını ve ayrı bir cemaat oluşturmasını emrettiğini duyurdu. 1891'de daha da ileri giderek vahiy aldığını, Allah'ın kendisini Hristiyanların ve Müslümanların beklediği mesih ve mehdi olarak görevlendirdiğini açıkladı. Bu konulardaki görüşlerini de 1891'de peş peşe yazdığı “Feth-i İslâm”, “Tavzih -i Merâm” ve “İzale-i Evham” ismini verdiği kitaplarda savundu.
Bu aşırı iddialarından dolayı Müslümanlar ve Hristiyanlar gibi, yine aynı dönemde Hindistan'da ortaya çıkmış “arya samac” mezhebinin mensupları da Gulâm Ahmed'e şiddetle karşı çıktılar. Önceleri Gulam Ahmed'i ve eseri “Berâhîn-i Aĥmediyye”yi metheden isimler ve çevreler dahi artık onun küfre saptığını söylemeye başladılar.
Gulam Ahmed ise 1893'te yazdığı “Kerâmâtü’s-Sâdıķîn” “Hamâmetü’l-büşrâ” ve 1894'te yazdığı “Nûrü’l-Hakk” ve “Sırrü’l-Hilâfe” başlıklı eserlerinde iddialarını sürdürdü. Kendisine karşı gelenlerin başlarına gelecek felâketler ve hatta ölümleri ilgili kehânetlerde bulundu. 1899'da da “Tuhfe-i Kayzeriyye” ve “Sitâre-i Kayzeriyye” adlı kitaplar yayımlandı. Bu eserlerinde İngiliz idaresini ve kraliçeyi methediyor ve kendilerine dua ediyordu.
11 Nisan 1900 günü, kurban bayramı namazında Arapça bir hutbe okudu. İlk defa bu hutbeden sonra kendisine “nebî” ve “resul” şeklinde hitap edilmeye başlandı. Gulam Ahmed de yeni bir kitap getirmediğini fakat Allah'ın seçilmiş bir kulu olarak Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu ilan etti. Bu konudaki itirazlara yönelik 1902'de "Tuhfetü’n Nedve" ve 1907'de "Hakîkatü’l Vahy" adıyla iki risâle yayımladı.
Gulam Ahmed, 26 Mayıs 1908'de Lahor'da beklenmedik bir şekilde vefât etti. Ertesi gün memleketi Kadıyan'da taraftarları için ayrılan “Bihiştî Makbere”ye defnedildi. Gulam Ahmed, 1905'te ilân ettiği vasiyetinde ardından hareketin başına kimin, ne şekilde getirilmesi gerektiğini bildirmişti. Cenaze namazının öncesinde vasiyeti gereğince cemaatin ileri gelenleri arasında yapılan seçim sonucunda, Hakim Nûreddin, “mesîhin ilk halifesi” unvânıyla hareketin başına getirildi.

Hakim Nûreddîn, 1841'de Pencap'ın Sargoda bölgesinin Biheyre şehrinde doğdu. 1880'de "Tasdîk-i Berâhîn-i Ahmediyye" adıyla bir kitap yazdı ve daha sonra Gulâm Ahmed ile aralarında sağlam bir dostluk başladı. Hakim Nûreddîn, Gulâm Ahmed'e nazaran daha iyi bir eğitim gördü. Hem Arapça ve Farsça bilgisiyle, hem de dinî ilimlerdeki bilgisiyle Ahmedîler arasında ön plana çıktı.
Hakîm Nûreddin döneminde Ahmedîlik içinde, 1913'te yaşanan Kanpûr Camii ayaklanması hariç, bir bölünme olmamıştır. Hakîm Nûreddin, 13 Mart 1914'te ölümünden önce yerine halîfe olarak Gulam Ahmed'in oğlu Mirza Beşîrüddîn Mahmud Ahmed'i aday göstermişti. Bu arada Mevlânâ Muhammed Ali adındaki bir kişi ve takımı da Gulâm Ahmed'in vasiyeti gereğince halife yerine mezhebin işlerini "Sadr-ı Encümen-i Ahmediyye"nin yürütmesi gerektiği fikrini ileri sürdü. Ancak yaklaşık 1500-2000 kadar olduğu tahmin edilen Hakîm Nûreddîn taraftarları ağır bastı ve Mahmud Ahmed "mesîhin ikinci halifesi" unvânıyla halifeliğe getirildi. Mevlânâ Muhammed Ali ve beraberindeki 50 kadar taraftarı da Kadıyân'ı terk ederek Lahor'a yerleştiler. Böylece Ahmedîlik, iki gruba ayrıldı.

Bugün halifelik ve Mirza Beşîrüddîn Mahmud Ahmed taraftarları, "Müslüman Ahmediye Cemaati" adında bir teşkilat oluşturmuşlardır. Teşkilatın başı 1984'ten beri Londra'da olan "halîfe"dir, teşkilat merkezi ise Kadıyân'dır. Müslüman Ahmediye Cemaati'ni 2003 yılında göreve getirilen Mirza Masrur Ahmed idâre etmektedir. Ahmedîliğin Türkiye şubesi de bu kola bağlıdır. İnanışlarına göre Mirza Masrur Ahmed, Ahmedîler tarafından "Mesih'in Beşinci Halifesi" olarak kabul edilmektedir. "Halife" sıfatıyla Avrupa Parlamentosu'na davet edilmiş ve 4 Aralık 2012'de parlamento huzurunda bir konuşma yapmıştır.
Müslüman Ahmediye Cemaati, İsa'nın Musa ümmetine geldiği inancı gibi Gulâm Ahmed'in Muhammed'e bağlı gelmiş bir peygamber olduğuna imân etmiştir. Bunu kabul etmeyenlere hiçbir zaman kafir dememişler, gayri Ahmedi Müslümanlar olarak kabul etmiş ve saygı göstermişlerdir. "Mesih'in halîfesi"nin bütün dünyanın halifesi sayıldığına inanırlar. 1947'de Pakistan kurulduktan sonra Kadıyân Hindistan sınırları içinde kalmış, cemaat de merkezini Pakistan’da yeni kurulan Rabvah şehrine taşımıştır. 1965'te ölen Mahmud Ahmed'in yaklaşık 50 yıllık idâresinde genel eğitim öğretim, propaganda ve tanıtım, iç ve dış işleri, maliye, ağırlama ve yerleştirme, basın yayın ve kutlu-mezarlık gibi birtakım teşkilâtlar kurulmuştur. 1902'den itibaren aylık olarak "Review of Religions", 1913'ten itibaren Urduca "el-Fazl", Amerika Birleşik Devletleri'nde "The Muslim Sunrise" ve Londra'da aylık "The Muslim Herald" isimli dergiler yayımlanmaktadır.
1969'da Gulam Ferid, Kur'an'ı İngilizceye tercüme etmiştir. Bu tercüme de çeşitli Avrupa ve Afrika dillerine tercüme edilmiştir.

"Sadr-ı Encümen-i Ahmediyye" ve Mevlânâ Muhammed Ali taraftarları ise "Lahor Ahmediye Cemaati" olarak "Ahmadiyya Anjuman Ischat-i-Islam Lahore" adı altında örgütlenmişlerdir. Ahmediye'nin bu kolunun merkezi Lahor'dur. Lahor Cemaati'nin takipçileri, Mirza Gulam Ahmed'ı bir Müceddid olarak görür ve onun vadedilmiş Mesih ve Mehdi olduğunu kabul ederler. Ancak, onun peygamber olduğunu kabul etmezler. Cemaatin başında hâlen 2002'den beri "emir" unvânıyla görev yapan Abdülkerim Saîd Paşa bulunmaktadır.

Gulam Ahmed'den nakledildiği şekilde Ahmedîler, İsa'nın çarmıhta ölmediğine, öldü sanılarak mezara konduktan sonra kendine geldiğine, yaralarını "merhem-i İsa" denen bir ilaçla iyileştirip İncil'i yaymak ve özellikle kayıp "on İsrail koyunu"nu aramak üzere Keşmir'e geldiğine, Keşmir'de yaklaşık olarak 120 yaşında öldüğüne, Srinagar'da gömüldüğüne inanmaktadırlar. Âhir zamanda gelmesi beklenen Mesih Meryemoğlu İsa değil, yaratılış bakımından ona benzeyen fakat Muhammed ümmetinden bir kimse olacaktır. Müslümanların beklediği "mesih" ile "mehdî" aynı kişi olup bu da bizzât Mirza Gulam Ahmed'in kendisidir.
Ahmedî inanışına göre, Gulam Ahmed, hem Muhammed'in, hem de İsa'nın ruhunu taşıdığı için barışçıdır. Barıştan yana olduğu için, "cihad"ını kılıçla değil tebliğle yaparak İslam'ı yayacaktır. Gulam Ahmed, Allah tarafından görevlendirildiğini kerâmetleri, kendisine indirilen vahiy ve kendisine bahşedilen mucizeler ile ispatlamıştır. Ona imân etmek farzdır.
Bu konudaki itirazlara Gulam Ahmed henüz sağlığında "Tuhfetü’n-nedve" ve "Hakîkatü’l-vahy" adlı eserleriyle cevap vermiştir. Gulâm Ahmed'in bu yorumlarından sonra, kendisinden sonra ikiye ayrılan taraftarları arasında ciddi tartışmalara sebep oldu. Müslüman Ahmediye Cemaati, onun gerçek anlamda nebîliğini ileri sürerken, Lahor Ahmediye Hareketi ise Muhammed'in son peygamber olduğunu, ondan sonra hiçbir nebînin gelmeyeceğini, Gulâm Ahmed'in sadece müceddid yahut mesîh ve mehdî olduğuna imân eder.

Ahmediye Halifel

Budist felsefede anatta (Pāli) ya da anātman (Sanskritçe) "bensizlik" veya "ayrı bir benliğin yokluğu" olarak tanımlanan kavramdır. Geçicilik (anicca) ve ızdırap (dukkha) ile birlikte olgular dünyasının üç özelliğinden biridir. Kimi araştırmacılara göre, "bensizlik, insanlarda ve nesnelerde kısıtlayıcı ben kimliğinin yokluğu" anlamına gelmektedir. Buda'nın açıkça reddettiği yeniden doğumdan sonra varlığını sürdüren bir ruh ya da Ben'in varlığı anlamına gelen atta (Pāli) ya da ātman (Sanskrit) kavramının tam karşıtıdır.

Ruh kelimesi, kişiye ait, çevresinden apayrı, bağımsız bir varlığı olan, hiç değişmeden kalan bir olguyu, varlığı çağrıştırır. Oysaki Budizme göre her şey derin bir şekilde birbirine bağımlıdır, bir şey, diğerleri olmadan var olamaz, bu da demektir ki hiçbir şeyin, geri kalan diğer şeylerden ayrı bir varlığı yoktur, Hiçbir şey geri kalan diğer şeylerden ayrı olmadığı gibi, sonsuza dek de var olmaz, her an bir değişime tabiidir. Bir şey, sadece geçici bir süre için bir "şey"dir, bir süre sonra başka bir "şey" olacaktır. Hiçbir şey sonsuza dek değişmeden kalmaz. Yani çevreden apayrı, sonsuza dek değişmeden kalacak bir varlık yoktur. Fakat kişi kendisini her şeyden ayrıymış gibi düşünür, kendisini çevresinden kopartarak dünyaya “ben ve geri kalan diğer şeyler” gözüyle bakar. Oysaki dalganın, denizin sadece bir parçacığı olması gibi kişi de o olmadığını varsaydığı şeylerin bir parçasıdır, bir sonucudur. Dalga denilen şey, denizdeki geçici bir şekle verilen isimdir. Yani dalga bir kavramdır, bir düşüncedir, dalga sadece kişinin zihninde vardır. "Ben" denilen şey de evrendeki geçici bir kavrama verilen isimdir, "Ben" bir kavramdır, bir düşüncedir, bu düşünce kişinin yalnızca kendi zihninde vardır. İşte bu düşünceyi gerçeklik varsaymak, Budizme göre kişinin kendisini anlamak yolunda düştüğü en büyük yanılgıdır. İnsan kendinden hareketle evreni ve Tanrı'yı da yorumlamaya kalktığında, kendisi hakkındaki varsayımları yanlış olunca evren ve Tanrı varsayımları da yanlış olur. Dolayısıyla Budizm, her şeyden önce kendini tanımaya vurgu yapar. Budizme göre insanın kendisinin gerçekte ne olduğunu bilmesi onu korkutabilir, insan sonsuza dek var olmak ister, çünkü var olmamayı kabullenmesi zor gelir. Oysaki tam da bu nedenle, yani insanın gerçekliği reddetmesi nedeniyle Budizm insanların acı ve sıkıntılar çekmekte olduğunu öğretir. Budizm, “Gerçekliği olduğu gibi kabullenebilmeyi öğrendiğimizde aslında yaşamın ne kadar mucizevi olduğunu hisseder ve huzur buluruz,” der.
Önemli bir Budist metni Milinda Panha'nın birinci bölümünde Grek kralı, Budist usta Nagasena'ya seslenir:
"Efendim, adınız nedir?" "Bana Nagasena derler fakat bu yalnızca bir isim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik/ruh yok. Bir ad, bir lakap, yalın bir sözcükten başka bir şey değil" Bu cevap üzerine kral yanındaki Yunanlara şaşkınlığını ifade eder sonra tekrar usta Magasena'ya döner ve sorar "O zaman Nagasena, dünyada katil de yok iyilik yapan da yok kötülük yapan da yok çalan da yok öğretmen de yok usta da yok...Sen 'Nagasena' olduğunu söylüyorsun!
"Nagasena bu saçlar mıdır?” “Hayır büyük kral”, “Duygu ve coşkular mıdır?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnizca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten başka bir işe yaramayan boş bir sözcükten başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim...(vücudun 32 bölümü, bunlara beyin de dahil, sayılır) ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim (bu sayılanlar 5 Skandha'ya, "Five aggregates" de denir, dahildir) bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik/ruh söz konusu değil, nasil arabanın beş bölümü bir araya gelince 'araba' diyorlarsa, beş Skandha da bir araya gelince bir 'benlik'ten bir özneden söz ediliyor."

Budizmde yeniden doğumu tanımlamak için "reenkarnasyon" ifadesi çoğunlukla kullanılmamaktadır; çünkü bu ifade sabit her şeyden apayrı bir varlığı olan ruhu çağrıştırır, “ruh göçü” (transmigration of soul) anlamına gelir bu nedenle eğer ifade kelimenin tam manasıyla alınacaksa, “Budizmde reenkarnasyon yoktur “denilebilir. "Reenkarnasyon" ifadesini Caynistler ve Hindular kullanır, Budizmde ise insanın kendinden tamamen ayrı bir varlığı olan, değişmeyen bir ruh inancı yoktur. Budistler "reenkarnasyon" yerine basitçe "Rebirth"(yeniden doğum) demeyi tercih ederler. Bir bilardo topu kendinin aynı olan başka bir bilardo topuna çarpar ve durur... Ancak ikinci top ilk toptan aktarılan enerjiyle harekete geçer ve devinim devam eder. Buna benzer şekilde öldükten sonra kammic (karmik) nitelikler yeniden doğan kişiye aktarılır. Bu yeniden doğan kişi eskisiyle ne tamamen aynıdır ne de farklıdır.
Budistler zaman zaman "dalga" örneğini de verirler. İnsan "Dalga" deyince, zihinde çevresinden apayrı bir dalga fikri uyanır. Fakat bu tek dalganın kendi başına apayrı bir varlığı yoktur, sadece denizin yüzeyindeki geçici bir şekil değişimidir ve kısa bir süre sonra da denize geri dönecektir. Ne var ki bu dalga yok olup gittiğinde, (daha doğrusu; denize geri döndüğünde) arkasında bir etki, bir "itici kuvvet" bırakır, işte bu kuvvet ikinci bir dalganın oluşumuna neden olur. İlk dalgadan ikincisine geçmiş olan bir şey vardır. Denilebilir ki dalga denize döndüğünde geride kalan bir hareket enerjisi vardır ve bu enerji, dışarıdaki diğer hareket enerjileri ile (rüzgar gibi) birleşerek ikinci bir dalganın oluşumuna neden olur.
Budizmde de benzer şekilde, insanların yaşamları boyunca peşinde koştukları arzuları istekleri, kişiyle elde edemediği şeyler arasında bir bağ yaratır. Bu, arzulanan şeyi elde etmek için kişiyi harekete iten bir bağdır, arzular insanlarda bir hareket enerjisi yaratır. Ölümle birlikte hareket biter, beden yok olur (“denize geri dönme” örneğine benzer şekilde) ama daha önce yaratılmış olan potansiyel hareket enerjisi, gerçek harekete donüşme imkânı bulamadan ortada kalmıştır. Enerji ortada öylece durmaz, var olan enerji yok da olmaz, ama dönüşür. İste bu ortada kalmış olan hareket enerjisi, hareketine devam edebileceği yeni doğmakta olan gibi ikinci bir bedene doğru, tıpkı bir mıknatısın demiri çekmesi gibi, çekilir ve sonuçta bir önceki yaşamdaki arzu ve tutkular, eğilimler tarafından yaratılmış olan bu enerji yeni bir bedenin hareketlerini yönlendirmeye devam eder. (Yeni doğan kişinin içerisinde yaşadığı çevresi, yetiştirildiği aile gibi pek çok etmene de bağlı olarak...)
Aslında kişi her saniye yeniden doğmaktadır, 5 dakika önce var olan kişi aslında 5 dakika sonra var olan kişiyle "aynı" değildir, başka mental nitelikler kazanmıştır. Her saniye kazanmaktadır ve aslında her an yeniden doğmaktadır.
Budistlere göre gerçekliğin çeşitli boyutları/yüzleri vardır ve değişik kavramlar farklı konsantrasyon seviyelerinde farklı anlamlara gelir. Yeniden doğum konusunda biraz daha derine inilirse aslında ortada "Ben", "Sen", "O" yoktur. Budizme göre en başta “ben” düşüncesi yanlış bir düşüncedir, bir yanılsamadır. "Ben" hiçbir zaman doğmadı ki "ben" hiçbir zaman var olmadı ki ölsün veya öldükten sonra yeniden doğsun. Gerçekte yeniden doğacak bir "ben" yoktur. Yeniden doğan özde "Ben" değildir karmik birikimler, yeni bir vücutta meydana gelecek olan çeşitli eğilimler, karmik niteliklerdir. Dolayısıyla an itibarıyla kişinin sahip olduğu "benlik","ben" düşüncesi yerini başka "ben"lerle değiştirecek ama asla şu anki "ben" olmayacaktır aynı kişinin geçmişteki veya "bir önceki hayatındaki" "ben" olmaması gibi. Kişinin 6 yaşındaki "ben" bilinciyle 70 yaşındaki "ben" bilinci dahi farklıdır bu benlikler dahi aynı "ben" değildirler. Bu öğreti de Buda'nın "ruh yok" doktrini sonucudur.
"Yeniden doğum” ile ilgili en ayrıntılı ve açık anlatım çok önemli bir budist Pali metni olan MÖ. 100 yılında yazıya geçirildiği sanılan Milinda Panha'da bulunur.

Anekāntavāda (Sanskritçe: अनेकान्तवाद, "çok yönlülük", Tamilce: பல்லுரை), antik Hindistan'da ortaya çıkan metafizik gerçekler hakkındaki Jain doktrinidir. Nihai gerçek ve realitenin karmaşık olduğunu ve birden fazla yönü ve bakış açısına sahip olduğunu belirtir.
Caynizm'e göre, varoluşun doğasını ve mutlak gerçeği tek bir, belirli ifade tanımlayamaz. Bu bilgi (Kevala Cnana), yalnızca Arihantlar tarafından kavranabilir. Diğer varlıklar ve onların mutlak gerçek hakkındaki ifadeleri eksiktir ve en iyi ihtimalle bile sadece kısmi bir gerçektir. Anekāntavāda, Jainizm'in temel öğretilerinden biridir.
Anekāntavāda'nın kökenleri, 24. Cayn Tirtankarası olan Mahāvīra'nın (MÖ 599-527) ve selefi tirtankaraların öğretilerine kadar geriye gider. Syādvāda ("koşullu bakış açıları") ve nayavāda ("kısmi bakış açıları") diyalektik kavramları, Orta Çağ döneminde anekāntavāda'dan ortaya çıkarak açıklanmış ve örneklendirilmiş olup, Caynizm'in daha ayrıntılı bir mantıksal yapıya sahip olmasını sağlamıştır. Doktrinin ayrıntıları, Caynizm'de MS 1. binyılda Cayn, Budist ve Vedik felsefe okullarının bilginleri arasındaki tartışmalardan sonra ortaya çıkmıştır.

Anekāntavāda kelimesi, iki Sanskritçe kelime olan anekānta ve vāda'nın birleşiminden oluşur. Anekānta kelimesi, "an" (değil), "eka" (bir) ve "anta" (uç, taraf, yüz, yön) olmak üzere üç kök kelimeden oluşur ve birlikte "bir uçlu değil", "çok taraflılık" veya "çok katlılık" anlamına gelir. Vāda kelimesi ise "doktrin, yol, konuşma, tez" anlamına gelir. Anekāntavāda terimi, bilim insanları tarafından "çok taraflılık", "tek taraflı olmama" veya "çok uçluluk" doktrini olarak tercüme edilir.

Bernardo Bertolucci (16 Mart 1941, Parma - 26 Kasım 2018, Roma), İtalyan film yönetmenidir. "Paris'te Son Tango" (Ultimo Tango a Parigi) adlı filmiyle ün yapmıştır.

Bernardo Bertolucci, 16 Mart 1941'de İtalya'nın Parma kentinde, şair Attilio Bertolucci ve öğretmen Ninetta Giovanardi'nin oğlu olarak dünyaya geldi. Giuseppe adında bir kardeşi vardı. Dedesi Giovanni Bertolucci sinema yapımcısıydı ve bu sayede sinema dünyasıyla erken yaşta tanıştı. Kardeşi Giuseppe Bertolucci de yönetmen ve tiyatrocu olarak tanındı.
Genç yaşta ailesiyle birlikte Roma'ya taşındı. Roma'daki Sapienza Üniversitesi'nde modern edebiyat eğitimi aldı. Henüz 20 yaşındayken şairlik kariyerine başladı ve bir şiir kitabı yayımladı.

Bernardo Bertolucci'nin sinemaya adımı, aile dostu ve komşusu olan yönetmen Pier Paolo Pasolini sayesinde oldu. Pasolini'nin ilk filmi Accattone (1961) için yönetmen yardımcılığı yaptı. Bu deneyimden sonra şiiri bırakarak sinemaya yöneldi.
İlk uzun metrajlı filmi olan La commare seccayı 1962 yılında yönetti. 1970 yapımı Il conformista (Konformist), İtalyan Komünist Partisi'ne olan ilgisini yansıtan politik temalarıyla dikkat çekti. 1972 tarihli Paris'te Son Tango (Last Tango in Paris) filmi, Marlon Brando ve Maria Schneider'ın başrollerinde yer aldığı, tartışmalı sahneleriyle dünya çapında ses getiren bir yapım oldu. Film, İtalya'da yasaklandı ve Bertolucci beş yıl süreyle yurttaşlık haklarından mahrum bırakıldı.
Bu filmdeki tartışmalı tecavüz sahnesinin, oyuncu Maria Schneider'in haberi olmadan çekildiği daha sonra Bertolucci tarafından itiraf edilmiştir. Bu durum, yıllar sonra etik tartışmalara yol açmıştır.
1976 yılında, başrollerinde Robert De Niro, Gérard Depardieu ve Burt Lancaster'ın yer aldığı yaklaşık 5 saatlik epik film Novecento (1900)yu yönetti.
1987 yılında çektiği Son İmparator (The Last Emperor) filmiyle, hem En İyi Yönetmen hem de En İyi Film dallarında Oscar kazanan tek İtalyan yönetmen oldu. Film, toplam 9 dalda Oscar kazandı. Bertolucci, bu film için Çin’in başkenti Pekin’deki Yasak Şehir’de çekim yapma izni alan ilk Batılı yönetmen oldu.
Son filmi, 2012 yapımı Io e te (Ben ve Sen) oldu.

Bernardo Bertolucci, 1967 yılında Maria Paola Maino ile evlendi, 1972 yılında boşandılar. 1978 yılında yönetmen ve senarist Clare Peploe ile evlendi; çift Bertolucci'nin ölümüne dek birlikteydi.
2003 yılında geçirdiği bir ameliyat sonrası tekerlekli sandalye kullanmaya başladı. Roma'nın tarihi Trastevere bölgesindeki engebeli sokaklardan şikâyet eden yönetmen, bu konuyu 2013 yapımı kısa metrajlı Scarpette Rosse (Kırmızı Ayakkabılar) adlı filmine konu etti.

1987 – Son İmparator ile En İyi Yönetmen Akademi Ödülü
1987 – Son İmparator ile En İyi Film Akademi Ödülü
1990 – Cannes Film Festivali jüri başkanı
1983, 2013 – Venedik Film Festivali jüri başkanı
David di Donatello ve Altın Küre Ödülleri dahil birçok ulusal ve uluslararası ödül

Bernardo Bertolucci, 26 Kasım 2018 tarihinde Roma’da akciğer kanseri nedeniyle 77 yaşında hayatını kaybetti.

La Commare secca, 1962 (Korkunç Orakçı)
Prima della rivoluzione, 1962 (Devrimden Önce)
Il Canale, 1966
Partner, 1968
Amore e rabbia, 1969
La Strategia del ragno, 1970 (Örümceğin Stratejisi)
Il Conformista, 1971 (Konformist)
Ultimo tango a Parigi, 1973 (Paris'te Son Tango)
Novecento 1900, 1976 (1900/Bin Dokuz Yüz)
La Luna, 1979 (Ay)
La Tragedia di un uomo ridicolo, 1982
L'Ultimo Imperatore, 1987 (Son İmparator)
The Sheltering Sky, 1990 (Çölde Çay)
Il piccolo Buddha, 1993 (Küçük Buda)
Io ballo da sola, 1996 (Çalınmış Güzellik)
L'Assedio, 1998 (Teslimiyet)
Ten Minutes Older: The Cello, 2002
I Sognatori, (Düşler, Tutkular & Suçlar)2003
Me and You, 2012 (Ben ve Sen)

Yeres, Artun (derleyen) (2004). "Göstermenin Sorumluluğu". İstanbul: Donkişot Yayınları. s. 59. ISBN 975-6511-25-7

Bhagavad Gita, kısaca Gita (Sanskrit: भगवद्गीता, Bhagavad Gītā, "Rabbin Ezgisi"), kutsal bir Hindu metnidir. Gita, edebiyat tarihindeki ve felsefedeki en önemli metinlerden biri kabul edilir. Bhagavad Gita'da 700 vecize vardır ve Mahabharata destanının bir parçasıdır. Bhagavad Gita'daki öğretmen, Hindularca Tanrı'nın tezahürü olarak görülen ve Bhagavan olarak hitap edilen Krişna'dır.

Gita'nın içeriği, Kurukşetra Savaşının başlangıcından önceki savaş meydanında, Krişna ve Arjuna arasında geçen bir sohbettir. Arjuna'nın kendi kuzenlerine karşı savaşmadaki kafa karışıklığı ve ahlaki ikilemlerine karşılık, Krişna bir savaşçı ve prens olarak vazifesiyle, farklı yoga ve Vedantik felsefeleri örnekler ve analojilerle açıklamıştır. Bu, Gita'nın çoğunlukla Hindu teolojisine kati bir kaynak olarak gösterilmesini ve ayrıca yaşamla ilgili pratik ve tüm gerekli bilgiyi içeren bir kaynak olarak görülmesine yol açar. Bu konuşma sırasında, Krişna kendi kimliğini Yüce Varlık (Svayam Bhagavan) olarak göstererek, Arjuna'yı kendi ilahi evrensel biçiminin ihtişamlı görüşüyle kutsar. 
Bhagavad Gita'ya, Upanishad, yani Vedantik metin statüsü verildiğini ima eden Gītopaniṣad ismi de verilir. Her bir bölümün sonu kitabı Gita Mahabarata'dan alındığı için, aynı zamanda Smṛiti metni olarak bilinir. Ancak, Upanişad ismini veren Hinduizmin branşları Bhagavat Gita'yı aynı zamanda śruti veya "ifşa edilmiş" metin olarak düşünür. 
Upanişadik öğretilerin özetini temsil eden olarak bilindiğinden, aynı zamanda "Upanişad'laın Upanişad'ı" da denir. Bir başka isim de mokṣaśāstra veya "Özgürleşme'nin Şastrası"dır.
Mahabharatta destanının bir bölümünü oluşturan "kutsal kitap"tır. Hinduizmin "vaishnavism" ve "smartism" mezheplerince kabul edilir, Şaivizm ve Şaktizm mezheplerine mensup pek çok Hindu da Gita'ya derin saygı gösterir ama bu kutsal kitabı "smriti" kategorisinde görürler, Şaktaların Bhagavad Gita'ya çok benzeyen Devi Gita isimli kutsal kitapları vardır, Bhagavad Gita,"En yüce olanın/Tanrı'nın şarkısı" anlamına gelmektedir.
Vaishnava mezhebinin ana Tanrısı, İşwarası olan Vişnu'nun avatarı Krişna tarafından Arjuna'ya öğretildiğine/vahyedildiğine inanılır. Hindu rişisi veya peygamberi olan Vyasa bu öğretiyi uzaktan dinleyen Sancaya'ya görme yeteneği kazandırmıştır ve Sancaya da kral Dhritaraştra'ya anlatmıştır.
Bhagavad Gita upanişad özellikleri gösteren bir kutsal metindir bu nedenle bazen "Gitopanishad" da denir. İçinde mitolojik öğeler son derece azdır, kitap felsefi ve mistik yapıdadır, yoga felsefelerini de kısaca açıklar.

İnanışa göre 5000 yıl önce MÖ 3000 yılında "dünya savaşı" denebilecek büyüklükte bir savaş meydana gelir. Bu savaş iyilerle kötüler arasındadır iyi tarafta olan Arjuna, Krişna'dan yardım ister. Arjuna savaşmak istemez ve bunalıma girer. En sonunda "Bütün bu krallıklar, zenginlikler aslında geçici" der ve silahını elinden bırakarak Krişna'nın tavsiyelerini dinlemeye koyulur. Krişna da ona ebedi hakikatleri tanrısal sırları, hayatın anlamını anlatmaya başlar.
Mahatma Gandhi gibi bazı Hindular Bhagavad Gita'da anlatılan bu savaşın, savaş arabalarının, savaş atlarının, aslında "sembolik" olduğunu düşünürler. Arabacı "bilinç"tir, atlar kamçılanan isteklerdir, savaş yaşamdır, tekerlek zamandır araba "beden" ve arabanın sahibi ise "ben"dir. Bu savaşın tarihte gerçekten "yaşandığını" düşünen Hindular da ayetlerin ayrıca "sembolik" anlamlar içerdiğini reddetmez.
Krişna Gita'da "Her şeyde beni ve bende her şeyi gören biri için ben asla kaybolmam. O kişi de benim için kaybolmaz. Benim bütün yaratıklarda bulunan varlığıma saygı gösteren bilge yaşam biçimi ne olursa olsun bende var olur" der.
"Gizli bilgi" bölümünde Krişna Tanrısal bir hakikati Arjuna'ya şöyle açıklar: "Ben tezahür etmemiş halimle içine giriştiğim kozmik evrendeki tüm yaratıkları ve canlıları kapsarım ama onlar beni kapsayamazlar. Ancak buna rağmen bütün yaratılış ve evren benim içimde bulunmaz. Benim akıl almaz mistik gücümü anlamaya çalış. Tüm canlılara hayat verdiğim halde her yerde olduğum halde kozmik evrenin ifade şekillerinin bir parçası değilim. Benim benliğim yaratılışın özüdür yaratılmış tüm varlıklar bendedirler, anlamaya gayret et"
Gita'ya göre Krişna maddesel yasaları kanunları yaratmıştır. Ama bu kanunlar yaratıldıktan sonra esaslarına uygun olarak kendi kendine işler. Bu nedenle de genel olarak Hindu dini ve Hindu kitaplarının evrim teorisi ile uyumlu olduğu söylenebilir.
Bir yerde Krişna şöyle der:
"Tüm kozmik düzenin kendi kendine yaratılmasını sağlarım, Maddesel doğa Benim gözetimimde faaliyet gösterir hareketli ve hareketsiz varlıkları yaratır. Bu düzen yine onun yasalarına uygun olarak durmadan yeniden yaratılır ve yok edilir" Krişna Gita'da ateizmi de eleştirmiştir. "Günahın tepkisini üzerine çekenler Dünyanın dayanağının bulunmadığını, dünyanın ve evrenin kendi kendine hiçbir Tanrı olmadan, Tanrı'nın gözetimi olmadan oluştuğunu, ona hükmeden bir tanrı'nın bulunmadığını söylerler. Doğumlarının "cinsel istek"ten başka bir nedeni ve amacının olmadığını sadece bu yolla ve bu yol nedeniyle dünyaya geldiklerini düşünürler"
Bu eserin tam olarak ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. İnançlı Vaishnava lar Gita'nın MÖ 3000 yılında oluşturulduğunu söylerler. Bilim insanları ise bu tarihlere katılmaz. Çeşitli bilim insanları dilsel ve edebi özelliklere bakarak Bhagavad Gita'nın MÖ 400 ile MÖ 100 yılları arasında yazıldığını söyler. Gita dünyada, son zamanlarda da batıda son derece popüler bir kitap haline gelmiştir. Hatta bazılarınca popülarite konusunda İncil'i bile geçtiği iddia edilir. Hint gizemciliği dendiğinde Upanişadlar ve Ashtavakra Gita ile beraber akla ilk gelen kitaptır. Hindistan'da pek çok Hindu rahibi tarafından ezbere bilinmektedir. Bhagavad Gita; mistisizmi, ayetlerdeki derinliği ve söz güzelliği nedeniyle bütün Hindularca ayrıca Hindu olmayan ancak doğu felsefesine ilgi duyan batılı araştırmacılarca "bir spiritüelite başyapıtı" olarak nitelendirilmektedir.
Hintlerin kutsal destanlarından olan Mahabharata'nın içinde yer alan, adeta ayrı duran kutsal bir metindir. Hindu dinine ait tüm idraki doktrinleri kapsayan ve özümsemiş olan Bhagavad-Gita günümüzde bile ezoterik metinler arasında en etkileyici ve okuyucuya doğrudan hitap edenidir. Yazım tarihi hakkında kesin bir bilgi yoksa da İsa'dan birkaç yüz yıl önce kimliği bilinmez birisi tarafından kaleme alınmıştır. Destan, kendi akrabalarıyla savaşmak zorunda kalan Arcuna adlı prens kahraman ile ona bu savaşın gerçekte nefsi ile mücadelesinin bir tecellisi olduğunu fark ettirmeye çalışan O'nun en yüksekkişiliği Rab Krişna arasında geçen diyaloglara dayanmaktadır.
Gerçekte Arcuna'nın bölünmüş krallıktaki hakkı için meşru bir savaşın içinde olmasına rağmen içine dolan bencil merhamet onu bu savaştan alıkoymak istemekte, Rab Krişna ise savaştan kaçmasının hakikatten kaçması demek olduğunu, ruhunu arındırmak için nefsinin bencil arzu ve tutkularından sıyrılması gerektiğini sürekli vurgulamaktadır. Bu yönüyle nefse karşı bir savaşa dönük ezoterik doktrinleri olabildiğine alegorik bir üslup ile anlatmaktadır.

Hinduizm
Kutsal Metinler
Krişna
Japamala

http://www.bhagavad-gita.org/14 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.asitis.com/ 4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.gitamrta.org/ 17 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.gita-society.com/ 4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orijinal metin
Mahabharata 6.23 29 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.–6.40 8 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce Mahabarata Destanı - sacred-texts.com)
GRETIL etext of MBh 6 (İngilizce Bhagavat gita 06,023'te başlamaktadır)
mor'a doğru: Bhagavad-Gita'da seçme İfadeler

Bodhisattva (Pali: bodhisatta; Çince: 菩薩; pinyin: púsà; Japonca: 菩薩 bosatsu; Korece: 보살 bosal ; Tibetçe changchub sempa (byang-chub sems-dpa'); Vietnamca: Bồ Tát; Eski Uygur Türkçesi: Bodisatav), Budist düşüncede kendini tüm duyarlı canlıların Budalığa ulaşmasına yardımcı olmaya adamış kişidir. Sanskrit Bodhisattva kelimesi "aydınlanma ('bodhi') ve gerçek ('sattva')" kelimelerinden oluşmuştur.
Tibet Budizminin büyük ustalarından Tsongkhapa Lamrim metinlerinde Bodhisattva'ların diğer insanların mutluluğu için uğraştıklarını belirtir. Svatantrika okulunun kurucusu Bhavaviveka (Bhavya) ise, Bodhisattvalar'ın varoluştaki yanlışlıkları gördükleri ve başka insanlarla ilgilendikleri için Nirvana’ya ulaşma çabaları olmadığını söyler. İnsanların ihtiyaçlarını yerine getirmek için ızdırap döngüsünde kalmayı tercih etmişlerdir. Diğer canlıların acılardan kurtulması ve aydınlığa ulaşmaları için çabalarlar ve Bodhisattva yemini ederler.

Dört Yüce Gerçekte öne çıkan (Dharma Çarkının ilk evresi) acıların anlaşılmasına bağlı olarak, Mahayana yandaşları acılardan tamamen kurtulmayı arzular ve bunu diğer insanlara yayar. Bu acılar Mahayana’nın odak noktasıdır ve istisnasız bütün canlılar için geçerlidir. Bir annenin yegâne varlığı çocuğuna hissettiği aşk gibi bir bağlılığa ulaşıncaya dek acılar devamlı yayılır.
Mahayana öğretilerinin amacı, evrendeki tüm canlıların Buda’nın kusursuz enginliğine ulaşıp aydınlanmalarına yardımcı olmaktır. Bodhicitta’ya “Aydınlanma Ruhu” denilmektedir. Bu ruh iki (birincil ve ikincil) arzudan oluşmaktadır:

Başkalarına yardım etmek
Aydınlanmaya ulaşmak
Öğrenciler bu arzuları yerine getirmek için, dini törende Bodhisattva yemini ederler. Bu andan itibaren, Buda eylemlerinden altı mükemmellik ilkesini uygulamaya başlarlar; bunlar ibadet, ahlak, sabır, hırs, ruhsal enginlik ve bilgeliktir. Uygulamada izinden gidilen Buda yoluna, üç evreden oluşan Bodhisattva denmektedir.
Bodhisattva olarak bilinen Buda yolu sadece Mahayana Sutralarında değil, aynı zamanda Jutaka tarihinde Pali derlemelerinde yer almaktadır. Pali derlemeleri, Theravada yandaşları tarafından kabul edilmektedir.
Bodhicitta bir tür motivasyondur. “Citta” zihin anlamına gelir. Bodhicitta'nın 22 çeşidi vardır. Genel olarak Bodi'ler birbirinden farklıdır; örneğin, bir krala benzetilir (bu Bodhisattva önce kendi aydınlığa ulaşacak sonra başkalarına yardım edecektir); bazen ise bir kayıkçıya benzetilir (bu tür, diğer canlılarla beraber aydınlığı arayacak ve hep beraber aydınlığa ulaşacaklardır). Bir çobana da benzetildiği olur (Bu tür ise diğer canlılar aydınlığa ulaşana kadar, kendi aydınlanmasını sonraya bırakır.)

Theravada Budizminde bodhisattva yolunu kabul etse de, zor olduğu ve gerçekleştirilmesi uzun zaman gerektirdiği gerekçesiyle herkese tavsiye edilmez. Theravada Budizminde bodhisattva, aydınlanmayı arayan, aydınlanmaya ulaştıktan sonra edindiği bilgelikle diğer canlıların yardımına koşan kişi olarak kabul edilir. Gautama Buddha'nın Budalığa erişmeden önceki bodhisattva yaşamı  Jataka metinlerinde anlatılmaktadır. Gautama, Budalığa erişmeden önceki yaşamından bahsederken de, ‘ben henüz bir bodhisattva iken’ deyimini kullanmıştır. Theravada'nın kabul ettiği Pali yazmalarında bahsi geçen tek bodhisattva, geleceğin Buddhası Maitreya'dır.

Mahayana Budizminde bodhisattva merhametli bir kararlılık içinde tam aydınlanmaya, Budalığa ulaşmak isteyen tüm canlılara yardım eden biridir. Bu tür bir motivasyon bodhicitta ('citta' zihin anlamına gelir) olarak adlandırılır. Yenidendoğum dünyasında (samsara) kalmayı kabul eden Bodhisattva, Budalığa bir an önce ulaşmak ve böylelikle tüm canlılar aydınlanmaya ulaşana dek Dharma'yı öğretebilmek amacıyla Bodhisattva yeminini eder.
Mahayana Budizmi'nde sekiz büyük Bodhisattva'nın üzerinde durulmaktadır: Avalokiteshvara (ya da Guan Yin), Manjusri, Vajrapani, Ksitigarbha, Samantabhadra, Akhashagharba, Sarvanivaranaviskambini ve Maitreya.

Guan Yin
Mahayana
İsa

Various versions of the Bodhisattva Vow8 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hundreds of free buddhist talks and huge forum.17 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Bodhisattva Vows as practiced in Tibetan Buddhism
The Bodhisattva Ideal - Buddhism and the Aesthetics of Selflessness10 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The group of Eight Great Bodhisattvas at Candi Mendut
Thousand-hand Bodhisattva Dance
What A Bodhisattva Does: Thirty-Seven Practices by Ngulchu Thogme
Images of Buddha, worldwide submitted photos

Brahma (Sanskrit: ब्रह्मा), Hindu dininde yaratılışın tanrısıdır. Vişnu ve Şiva ile birlikte Trimurti denilen tanrı üçlemesini teşkil eder. Brahma Purana'ya göre Manu'nun babasıdır. Manu, kendisinden bütün insanların türediği kişidir. Ramayana'da ve Mahabharata'da Brahma bütün insanların ilk ceddi olarak geçer. Brahma, Hindu Vedanta felsefesinde bütün varlıkları kapsayıcı üstün ruh olarak kabul edilen ve cinsiyetten münezzeh Brahman ile karıştırılmamalıdır. Brahma'nın eşi Saraswati'dir, ayrıca Sávitri veya Gáyatri adıyla da anılır. Saraswati, Vedaların Annesi anlamında Vedamáta denilen vedik tanrıçadır. Brahma ise vedik tanrı Pracápati ile özdeşleştirilir. Vák Devi (Hitabet Tanrıçası) olarak bilinen Saraswati'nin eşi olmakla Brahma, Vágiş (Hitabet ve Ses Tanrısı) olarak da anılır.

Kırmızı elbiselerle sarılıdır. Brahma geleneksel olarak dört başlı, dört elli, dört yüzü olan ve dört tane kolu olan şekilde tasvir edilir. Her başı, dört vedadan birini ezberden okumaya devam eder. Özellikle Kuzey Hindistan'da çoğunlukla ak sakallı olarak tasvir edilir, bu sembol onun neredeyse sonsuz olan varlığını anlatır. Diğer Hindu tanrılarından farklı olarak Brahma silah taşımaz. Dört elinden birisinde asa, birisinde kitap, bir diğerinde ”aksamálá” (gözlerden yapılmış çelenk) denilen bir tespih vardır, bu tespihle evrenin zamanını takip eder. Brahma, elinde vedaları tutuyor olarak da tasvir edilir.
Puranalarda Brahma'nın zamanla öneminin azalmasından bahseden birçok hikâye geçer. Hindu dininin bağlıları, Brahma'nın ve Sarasvati'nin nimetlerini kaybetmeye insanların dayanamayacağına inanırlar. Bu yoksunluğun halkın yaratıcılığını kısıtlayacağına insanların üzüntülerini gidermeyi sağlayacak bilgiden mahrum bırakacağına inanırlar.

Dört yüz – Dört vedayı simgeler.
Dört el – Dört kolu, dört yönü simgeler: doğu, batı, güney, kuzey.
Tespih – Yaratılış sürecinde kullanılan maddeleri simgeler.
Kitap – Bilgidir.
Altın – Bir iş üzere olmasıdır. Brahma'nın altın yüzü onun kainatı yaratmada aktif olarak var olduğu inancını sembolize eder.
Kuğu – Merhameti ve anlayışı.
Taç – Üstün yetkisi.
Lotus (Nilüfer) – Tabiat ve kainattaki bütün canlıların ve diğer varlıkların hayattar özü.
Sakal – Siyah ya da beyaz sakalı, Brahma'nın bilgeliğini ve yaratılışın sonsuz döngüsünü simgeler.
Vedalar – Onun dört çehresini, kafalarını ve kollarını simgeler.

Brahma'nın bineği váhana denilen hamsadır (Bir tür kaz olduğu düşünülen bir su kuşu).

İbrahim

Muhtelif Budist terim ve kavramların asıl terimin bütün derinliğiyle kapsayacak Türkçe tercümeleri yoktur. Aşağıda birçok mühim Budist terim, kısa tanımlar ve hangi dilde kullandıkları sıralanmıştır. Bu listede terimleri asıl şekline göre düzenlemek ve başka dillerdeki tercüme ve eş anlamlı kelimeleri vermeye çalıştık.
Burada üstesinden gelmeye çalıştığımız diller ve gelenekler şunlardır:

İngilizce (İng.)
Pāli: Theravāda Budizmi
Sanskrit (veya Budist Karışık Sanskrit): öncelikle Mahāyāna Budizmi
Birmanca (Bir): Birman Budizmi
Kmerce: Theravāda Budizmi
Monca (Mon): Theravāda Budizmi
Moğolca (Mn): Moğol Budizmi
Şanca (Şan): Theravāda Budizmi
Tibetçe (Tib): Tibet Budizmi
Tayca: Theravāda Budizmi
CJKV dilleri
Çince (Cn): Çin Budizmi
Japonca (Jp): Japon Budizmi
Korece (Ko): Kore Budizmi
Vietnamca (Vi): Vietnam Budizmi

Budizm
Japon Budizmi kavramları
Kutsal Budist yazılar

Pali Text Society Dictionary26 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Be sure to check the "Unicode font" option, and to have one; also, if looking for a word, choose "words that match")
Monier-Williams Sanskrit-English Dictionary13 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Digital Dictionary of Buddhism 19 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Login with userid "guest")
Kadampa Glossary of Buddhist Terms 22 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MÖ 563: Daha sonra Buda olarak anılacak olan Siddhārtha Gautama, günümüzde Nepal sınırları içinde yer alan Lumbini'de soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.
MÖ 534: Prens Siddhartha ilk defa sarayın dışına çıkar ve Dört görüntü ile karşılaşır: yaşlı bir adam, hasta bir adam, çürümüş bir ceset ve çileci bir derviş görür; ilk üç görüntüyle şaşkınlığa düşen prens dördüncü görüntüdeki dervişten ilham alarak servetini bırakır ve saraydan ayrılır. Bundan sonra çileci dervişlere katılır.
MÖ 528: Siddhartha günümüz Bodh Gaya'sında aydınlanmaya ulaşır, Hindistan'a Sarnath bölgesine seyahat eder (Varanasi yakınları) ve Dharma yaymaya başlar.
MÖ 528: Efsaneye göre, Trapusha ve Bhallika adındaki Okkala'lı (günümüzde Yangon) iki tüccar kardeş, Gautama'ya aydınlanmasından sonraki ilk yemeğini verir. Buda iki kardeşe saçından 8 tel verir; saç Burma'ya getirilmiş ve Shwedagon Pagodası'nda saklanmıştır. Bu nedenle Shwedagon Pagodası'nın bu tarihte yapıldığı söylenir.
c. MÖ 490-410: Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Buda bu tarihler arasında yaşamıştır.
c. MÖ 483: Gautama Buddha'nın Hindistan Kusinara'da (günümüzdeki ismi Kushinagar), ölümü ('parinibbana ulaşması'). Ölümünden üç ay sonra Birinci Budist Konsey toplanır.
MÖ 383: İkinci Budist Konsey Kral Kalasoka tarafından Vaisali'de toplandı.
MÖ 250: İmparator Ashoka tarafından, Moggaliputta Tissa başkanlığında toplanan  Üçüncü Budist Konsey, Kathavatthu derlemesini yapar ve bazı mezheplerdeki görüşleri öğreti dışı olarak tanımlar. Ashoka krallığının Budızme desteği hakkında bir dizi ferman yayımlar.
MÖ 250: İmparator Ashoka Çin ve Hellenistic krallıklar gibi pek çok uzak ülkeye Budist misyonerler gönderdi.
MÖ 220: Theravada Budizmi Hindistan imparatoru Ashoka'nın oğlu Mahinda tarafında resmen Kral Devanampiya Tissa döneminde Sri Lanka'ya tanıtıldı.
MÖ 185: Brahman general Pusyamitra Sunga Mauryan hanedanını devirdi ve Sunga hanedanını kurdu. Budizme karşı baskı dalgası başlatıldı.
MÖ 180: Greko-Baktriya kralı Demetrius Pataliputra'ya kadar Hindistan'ı ele geçirdi ve Budizmin gelişme imkânı bulduğu Hint-Grek krallığını (MÖ 180-MÖ 10) kurdu.
MÖ 150: Milinda Panha'nın yazdığına göre, Hint-Grek kralı Menander I bilge Nāgasena'nın iknasıyla Budizmi kabul etti.
MÖ 120: Çinli imparator Han Wudi (MÖ 156- MÖ 87) Dunhuang'daki Mogao mağaralarındaki yazıtlarda belirtildiği üzere, hediye edilen iki altın Buda kabul etti.
MÖ 1. yüzyıl: Hint-Grek valisi Theodorus Buda'nın kutsal emanetleri için mabed yaptırdı.
MÖ 29: Sri Lanka kayıtlarına göre, Pali Derlemesi Kral Vattagamini (MÖ 29- MÖ 17) döneminde yazıldı.
MÖ 2: Hou Hanshu kayıtlarına göre Yuezhi elçisi Çin başkentini ziyarete geldi; burada Budist sutralar hakkında konuşmalar yaptı.

Derviş, bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi.

Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibarıyla "muhtaç, fakir" anlamlarına gelir, Tasavvufi mana itibarıyla Allah fakiri, Allah'a muhtaç olduğunu hisseden, Allah'ı talep eden, Ehl-i Suffa (Peygamberin en yakın arkadaşları) anlamında derviş sıfat olarak kullanılmıştır. Dervişân da derviş kelimesinin çoğuludur.Muhammedi şeriatta biat edilen evliyayı Allah'a vesile kabul edip, İslam'ın esaslarını yerine getirmek için söz veren sadakat ve samimiyeti esas kabul edip Allah'a bağlanan, zamana göre bağlı olduğu mürşidinin tasavvufi ögretisi üzere yaşamaya çalışan, Allah adamı, ehl-i hal olarak da anılır. Allah'a giden yol olarak kabul edilen tarikatler, dervişlerin üniversitesi olmuştur. Derviş mürşidinin tasarrufatı altında adedini mürşidin belirlediği Allah'ın zikri ile meşgul olup nefsindeki kötülüklerden arınıp insan olabilme, Allah'a kulluk yapabilme gayretiyle yaşar. Mutasavvifi en büyük derviş olarak Muhammed'i kabul eder.

Akılcı dinden felsefe, nakilden tasavvuf, hakikat zuhur eder. Akılcı dinden mürteci yetişir. Nakli yaşayan, derviş sıfatının tecelli ettiği bahtiyar toplumlarda irtica-i hal kesinlikle olmaz. Dervişin anayasası kulluk vazifesini yerine getirmektir. Teslimiyete ne kadar sadık kalırsa o kadar makamı rızadan nasip alır. Pir-i Galibi
Derviş mürşidinin manevi vazifesinde peygamberine biat eder. Söz Allah'a verilir, biat peygambere yapılır. Yaşadığı zamana yetişemedin ise her zaman bu türlü rahmet-i ilahi mevcuttur. Noksan değildir. Veraset taşıyan, izin ve icazet sahibi mürşide biat edilir. Mürşitten gayrısı kendi ismine biat alamaz. Pir-i Galibi
"Dervişlik hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez." (Abdulkadir Geylani)
"Dervişlik olsaydı tâc ile hırka / Biz dahi alırdık otuza kırka". - Yunus Emre

Farsça “der” (kapı) ve “viş” (eşik) kelimelerinin birleşmesinden oluşan derviş (درويش), sözlükte “kapı eşiğinde duran, kapı kapı dolaşan, yoksul” anlamlarına gelir. Tasavvuf terminolojisinde ise, bir mürşide bağlanarak manevi yolculuğa çıkan, dünya malından el çeken, kendini Hakk'a adayan kişiyi ifade eder.

https://web.archive.org/web/20160304110348/http://www.hbvdergisi.gazi.edu.tr/index.php/TKHBVD/article/viewFile/417/409

 Vikisöz'de Derviş ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta derviş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Din adamı, herhangi bir organize dinde çeşitli dinî görevleri yerine getiren kişi. Değişik dinlerdeki karşılığı farklılık göstermekle birlikte genellikle dini ayinlerin yönetilmesi işlerini vazife edinmiş ve bu konuda bilgili kişiler için kullanılan bir tabirdir. Çoğu din adamı bu ünvanlarını yerel ve resmî bir otoritenin onayıyla alır.

Nadiren din konusunda akademik ünvan sahibi teologların da din adamı diye nitelendirildiği olur. Bunun sebebi birçok teologoun aynı zamanda mensup olduğu dinin otoriteleri tarafından yetkilendirilmiş olmasıdır.
Din adamı ünvanı veren bazı resmî kurumlar;

Birçok İslam ülkesinde, resmî kurumlar
ABD'de ve birçok Hristiyan çoğunluğun yaşadığı ülkede, yerel dini otorite (Kilise)

Gayriresmî olarak din adamı ünvanı kazanılması da mümkündür. Bütün dinler mezhep ve tarikâtlara ayrılmış durumdadır. Mezheplerin ve tarikatların önde gelenleri genelde hayatlarını bu işe adamış insanlardır. Bu durum bu kişilerin, mezhebin mensupları tarafından gayriresmî olsa dahi, din adamı olarak görülmesine sebep olur.

Din adamı kabul edilebilecek kişilerin kullandığı resmî ve gayriresmî ünvanlardan bazıları: İmam, hoca, vâiz (hatip), müftü, şeyh, derviş, molla, ayetullah, şeyhülislam, mutasavvıf, pir, dede, evliya, şaman, rahip, rahibe, haham, peder, aziz, azize, kardinal, patrik, papaz, papa, başpiskopos.

Din adamı olarak kabul edilemeyecek fakat din konusunda akademiksel olarak veya kendini yetiştirip uzmanlaşarak herhangi bir yetiye sahip olunduğunu ifade eden ünvanlardan bazıları: Hâfız, müezzin, muhaddis, müfessir, fâkih, teolog (ilâhiyatçı).

Dvaita Vedānta (Sanskrit: द्वैत वेदान्त; IAST: Dvaita Vedānta) veya özgün adıyla Tattvavāda (IAST: Tattvavāda), Vedanta geleneği içinde düalist bir Hindu felsefesi ekolüdür. 13. yüzyılda Güney Hindistan’da Madhvacharya tarafından sistemleştirilmiştir. Dvaita’ya göre Brahman (en yüce gerçeklik) ile ruhlar (jīva) ve madde (jaḍa/prakṛti) birbirinden farklı gerçekliklerdir; bu farklılıklar hiçbir bağlamda ortadan kalkmaz. Ekol, özellikle Advaita’nın nondualist yorumuna ve Vişiştadvaita’nın “ayrımlı nondualist” yorumuna karşı konumlanır.

Madhva ekolü kendisini sıklıkla Tattvavāda (“gerçeklik öğretisi”) olarak adlandırır; modern literatürde ise yaygın olarak Dvaita Vedānta (“ikicilik Vedāntası”) diye anılır. Her iki ifade de Sanskrit diline aittir.

Dvaita ontolojisi, varlığı başlıca iki olgu olarak kavrar: (1) bağımsız gerçeklik (svatantra, yalnızca Viṣṇu/Brahman), (2) bağımlı gerçeklik (paratantra), yani ruhlar (jīva) ve cansız/maddî varlık (jaḍa/prakṛti). Bu bağımlılık, ruh ve maddenin gerçekliğini ortadan kaldırmaz; aksine onların Tanrı’dan ontolojik olarak farklı olduklarını vurgular.

Dvaita’nın en ayırt edici öğretisi pañcabheda (“beşli fark”) doktrinidir. Buna göre gerçeklik daima şu beş farkı içerir:
Viṣṇu ile ruh (īśvara–jīva),
Viṣṇu ile madde (īśvara–jaḍa/prakṛti),
ruh ile madde (jīva–jaḍa),
bir ruh ile başka bir ruh (jīva–jīva),
bir madde türü ile başka bir madde türü (jaḍa–jaḍa). Bu beşli fark ezelî ve ebedîdir, kurtuluş sonrasında da ruhların bireyselliği korunur.

Dvaita’da Brahman doğrudan Vişnu ile özdeşleştirilir; Viṣṇu ezelî-ebedî, her şeyi bilen ve kuşatan, niteliği olan (saguṇa) Tanrıdır. Ruhlar bilinçli ve ebedîdir; madde ise bilinçsizdir. Ruhlar ve madde Tanrı’ya ontolojik olarak bağımlıdır, fakat gerçeklikleri inkâr edilmez (satkārya).

Madhva, algı ve çıkarımı baştan geçerli (prāmāṇya) kabul eden realist bir bilgi anlayışından hareket eder; bu nedenle Advaita’nın farklılıkları nihai düzeyde māyā/avidyā olarak yorumlayan yaklaşımına karşı çıkmaktadır. Kutsal metinler (Upanişadlar, Bhagavad Gita, Brahma Sutraları) günlük deneyimin sunduğu çokluk algısıyla çelişmeyecek şekilde yorumlanmalıdır.

Kurtuluş, ruhun Tanrı’ya mutlak bağımlılığının bilinmesiyle ve bhakti (Tanrı'ya aşk) aracılığıyla, Tanrı’nın lütfuna mazhar olarak gerçekleşir. Bilgi (jñāna) gerekli olmakla birlikte lütuf (anugraha) esastır. kurtuluşta ruh Tanrı ile özdeş olmaz, bireyselliğini korur.

Advaita, ātman ile Brahman’ın nihai özdeşliğini savunur ve çokluğu illüzyon sayar; Dvaita ise çokluğu ve farklılığı nihai düzeyde gerçek kabul eder, Tanrı’yı nitelikli ve kişisel olarak yorumlar ve ruh–Tanrı özdeşliğini reddeder.

Vişiştadvaita ruhların bireyselliğini korurken onları Brahman’ın “nitelikleri/bedeni” bağlamında açıklar; Dvaita’ya göre Tanrı–dünya ilişkisi “ruh–beden” değil, “egemen neden–etki” ilişkisidir ve iki tarafın ontolojik farklılığı baki kalır.

Madhva’nın Vedānta yorumu; Upanişadlar, Bhagavadgītā ve Brahmasūtra üzerine kapsamlı şerhler ile sistematik risalelerden oluşur. Ekolün Madhva'nın ardılı olan önemli âlimleri arasında Jayatirtha ve Vyasatirtha anılır. Gelenek günümüzde özellikle Udupi merkezli Madhva sampradaya içinde sürmektedir.

Sharma, B. N. K. (1962). Philosophy of Sri Madhvacharya (İngilizce). Motilal Banarsidass. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2025. 
Sarma, Deepak (2005). Epistemologies and the Limitations of Philosophical Inquiry: Doctrine in Madhva Vedanta. RoutledgeCurzon. ISBN 978-1138384163. 
Stoker, Valerie. "Madhva (1238–1317)". Internet Encyclopedia of Philosophy. 12 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2025. 
Dalal, Neil (2021). "Śaṅkara". Stanford Encyclopedia of Philosophy. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2025. 
"Dvaita". Encyclopaedia Britannica. 13 Ağustos 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2025. 
"Indian philosophy – Madhva, Dvaita, Vedanta". Encyclopaedia Britannica. 29 Temmuz 2025. 28 Nisan 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2025. 
"Dvaita Vedanta". Uttaradi Math. 27 Ağustos 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2025. 

Madhvacharya
Vedanta
Advaita Vedanta
Vişiştadvaita

Encyclopedia of Philosophy – Madhva 
Britannica – Dvaita

Dört Yüce Gerçek, (Pali: cattāri ariyasāccani, Sanskritçe: catvāri āryasatyāni, चत्वारि आर्यसत्यानि), Gotama Buda’nın aydınlanmaya ulaştıktan sonra öğrettiği ilk öğretidir. Tüm Budist öğretinin temelini oluşturan bir anlayışı ifade eder. Dört Yüce Gerçek öğretisi Pali Derlemesi'nde Samyutta Nikaya yazmaları içerisinde yer almaktadır. Bu dört gerçek şunlardır: 

Dukkha - Yaşam acı doludur.
Samudaya - Acıların sebebi cehalet, açgözlülük ve öfkedir. 
Nirodha - Sebeplerin ortadan kalkması, acıların ortadan kalkmasını getirir.
Magga - Acıların sona ermesinin yolunu Sekiz Katlı Asil Yol gösterir.
"Dört Yüce Gerçek" en temel Budist öğretilerden biridir; Theravada okulunda dört yüce gerçeğin öğretilmesi için Dhamma Cakka Pavattana Sutta (Dharma Çarkını Döndürme Üstüne Vaaz) kullanılırken, Mahayana ve Vajrayana okullarında Abhisamayalamkara  gibi Mahayana metinlerinden yararlanılmıştır. Dolayısıyla yorumlarında küçük farklılıklar bulunsa da, tüm okullar için kritik öneme sahip bir öğretidir.

Pali Derlemesinde yaşamın tüm evrelerinde acıların var olduğu görüşü yer almaktadır:Doğum acıdır, yaşlanmak acıdır, hastalık acıdır; ölüm acıdır; hoşlanmadığın ile bir araya gelmek acıdır; hoşlandığından uzak kalmak acıdır; istediğine ulaşamamak acıdır; kısaca, beş olgulara bağlanmak acıdır."Dukkha kelimesinin farklı kaynaklarda “acı”, "ızdırap", "endişe", "rahatsızlık" veya "tatminsizlik" olarak çevrildiğini görürüz. Majjhima Nikaya 149:3 dukkha'nın kısa bir tarifini yapmaktadır:Kişi arzular tarafından kışkırtılmış, zincire vurulmuş, tutkuyla bağlanmış, zevk arayışına düşmüşse, kişinin bedensel ve zihinsel sıkıntıları artar, kişinin bedensel ve zihinsel acısı artar, kişinin bedensel ve zihinsel ateşi çıkar ve kişi bedensel ve zihinsel ızdırap deneyimler.Budist okullarının büyük çoğunluğu acıların temelini, cahilliğin oluşturduğunu öne sürerler. Bu anlayış oluşumun ikinci zincirinde yer almaktadır. Cahillik, her şeye körü körüne bağlanarak, gerçeği anlayamama ve yanlış davranışlarda bulunmaktır. Gerçeği anlayamamak, insanın, kendini ve nefsini yanlış bilmesi, evrenin nesnelerden ibaret olduğunu düşünmesidir.

Pali Kanon kaynaklarında Samudaya ile ilgili, acıların sebeplerini; nefret, pisboğazlık ve cahilliğin oluşturduğu görüşü yer almaktadır. En bilindik anlamda genel tanımı ise yeniden doğum isteği, acı veren açgözlülüktür. Kişi kendini birtakım düşüncelerle oyalar:
1.Altı duyunun hazlarına yönelik açlık (kama-tanha)
2.Varoluş isteği (bhava-tanha)
3.Yok olma isteği (vibhava-tanha)
Bu istekler, bağımlılıklar, açgözlülük; farklı durumlardan meydana gelmektedir. Tanha, dukkha'nın oluşumundaki ilk ve tek sebep değildir. Arzular kendiliğinden oluşmaz, onları tetikleyen bir şeyler elbette vardır.
Arzular sadece insanı mutlu eden zenginlik, güç gibi durumları içermez, aynı zamanda inanış, öğreti, anlayış gibi durumları da içermektedir. Buda’ya göre tartışmalar, en küçük birim olan ailede başlar, daha sonra halkın içine, oradan da ülkelere savaş olarak yayılır. Bunun temelindeki tek sebep arzularımıza yenik düşmemizdir.

İsteklerin ve arzuların sona ermesi, acıları da ortadan kaldırır. Ruha acı veren duygulardan arınılmalıdır.

Acıları sona erdirmek mümkündür. Bu da ancak “Sekiz Aşamalı Asil Yol” sayesinde olmaktadır: doğru düşünce, doğru amaç, doğru söz, doğru anlayış, namuslu kazanç, doğru eylem, uyanıklık ve doğru odaklanma.

Dāna veya Daan (Pāli, Sanskrit: दान dāna) cömertlik veya bağışlama anlamına gelir. Hinduizm ve Budizm'de, cömertlik geliştirme uygulamasıdır. Budizmde altı mükemmellikten (pāramitā) biri olarak sayılır: cömertlik mükemmelliği - dāna-pāramitā. Takıntısız ve koşulsuz cömertlik, verme ve vazgeçme olarak ifade edilir.
Budist düşünceye göre dānanın bağışta bulunanın zihnini arındırma ve dönüştürme etkisi vardır. Ayrıca açgözlülüğün ilacı olarak tanımlanır. Karşılık beklemeden bağışta bulunmanın kişiye ruhani zenginlik vereceğine inanılır.
Cömertlik uygulaması verilenin niteliğine bağlı olarak üçe ayrılır: servet hediyesi, Dharma hediyesi ve korkusuzluğun verilmesi. Servet hediyesi, kişinin maddi servetini, zamanını, bilgisini veya güç ve enerjini bağışlaması anlamına gelir. Dharma hediyesi, kişinin Budist öğretiler konusunda geliştirdiği anlayışı diğerleriyle paylaşmasıdır. Korkusuzluk hediyesi ise, diğerlerinin korkularını bilgelik ve şefkat yoluyla hafifletmek olarak tanımlanır.

Ehl-i Kitâp, Müslümanların Yahudileri ve Hristiyanları değerlendirme şekli. İslâm, başka inançların varlığını kabul etmekle beraber onların hepsini ayrı kategori içine dahil etmemiştir. Onlardan putperest olanlara çok şiddetli karşı çıkarken Ehl-i Kitâp kabul ettiği Yahudiler ve Hristiyanları menşe itibarıyla daha farklı değerlendirmiştir. Bunlardan dolayı Müslüman erkeklerin Ehl-i Kitâp hanımlarla evlenmelerine izin verilmiştir. (Ancak Müslüman hanımlar Ehl-i Kitâp erkeklerle evlenemez.) Müslümanlara Yahudilerin kestiği hayvanların etleri aynı sebepten helâl kılınmıştır.

Şüphesiz, iman edenler; Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîler’den de Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.
İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler ve Hristiyanlar, (bunlardan) Allah’a ve âhiret gününe inanıp dünyaya ve âhirete yararlı işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.
Ehl-i kitap’tan öyleleri vardır ki hem Allah’a hem size indirilene hem de kendilerine indirilmiş olana inanırlar, Allah’a karşı saygı duyup Allah’ın âyetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah hesap görmekte çok çabuktur.

Ganj Nehri (गंगा Hindu dilinde Ganga), Hindistan ve Bangladeş'ten geçen, Asya'nın sınır ötesi bir nehridir. 2.525 kilometre (1.569 mil) uzunluğundaki nehir, Hindistan'ın Uttarakhand eyaletindeki batı Himalayalar'da doğar. Kuzey Hindistan'ın Ganj Ovası'ndan güneye ve doğuya doğru akar ve batı Hindistan Himalayaları'nda doğan sağ kıyı kolu Yamuna'yı ve Nepal'den gelen ve akışının büyük kısmını oluşturan birkaç sol kıyı kolunu alır. Hindistan'ın Batı Bengal bölgesinde, sağ kıyısından ayrılan bir besleme kanalı, akışının yarısını güneye yönlendirerek onu yapay olarak Hooghly Nehri'ne bağlar. Ganj, Bangladeş'e doğru akar ve adı Padma olarak değişir. Daha sonra Jamuna, Brahmaputra'nın alt kolu ve sonunda Meghna ile birleşerek Ganj Deltası'nın ana haliçini oluşturur ve Bengal Körfezi'ne dökülür. Ganges–Brahmaputra–Meghna sistemi, debi bakımından yeryüzündeki ikinci büyük nehirdir.
Ganges'in ana kolu, uzunluğu nedeniyle hidrolojide kaynak akarsu olarak kabul edilen Alaknanda ve Hindu mitolojisinde kaynak akarsu olarak kabul edilen Bhagirathi'nin birleştiği Devprayag kasabasında başlar.
Ganj, havzasında yaşayan ve günlük ihtiyaçları için ona bağımlı olan yüz milyonlarca insan için bir can damarıdır. Tarihsel olarak önemli olmuş, Pataliputra, Kannauj, Sonargaon, Dakka, Bikrampur, Kara, Munger, Kashi, Patna, Hajipur, Kanpur, Delhi, Bhagalpur, Murshidabad, Baharampur, Kampilya ve Kalküta gibi birçok eski eyalet veya imparatorluk başkenti nehrin kıyılarında veya kollarının ve bağlantılı su yollarının kıyılarında yer almıştır. Nehir, yaklaşık 140 balık türüne, 90 amfibi türüne ve ayrıca timsah ve Güney Asya nehir yunusu gibi kritik derecede tehlike altındaki türler de dahil olmak üzere sürüngen ve memelilere ev sahipliği yapmaktadır. Ganj, Hindular için en kutsal nehirdir. Hinduizmde tanrıça Ganga olarak tapılır. 
Ganj, ciddi kirlilik tehdidi altındadır. Bu sadece insanlar için değil, birçok hayvan türü için de tehlike oluşturmaktadır. Varanasi yakınlarındaki nehirde insan atıklarından (dışkı ve idrar) kaynaklanan fekal koliform bakteri seviyeleri, Hindistan hükümetinin resmi limitinin 100 katından fazladır. Nehri temizlemek için bir çevre girişimi olan Ganga Eylem Planı, çeşitli nedenlerle başarısız olarak değerlendirilmiştir; bu başarısızlık, hükümetin ilgisizliğine, yetersiz teknik uzmanlığa, yetersiz çevre planlamasına ve dini otoritelerden destek eksikliğine bağlanmaktadır.

Ganj, yüksek Himalaya yaylalarındaki Bhagirathi ve Alakmanda akarsularının birleşmesinden doğar. Dar ve sarp boğazlarla Siwalik tepeleri ve küçük bir ticaret şehrinin bulunduğu Hardvar Ovası boyunca akar. Geniş bir kavis çizerek Kuzey Hindistan'ın büyük alüvyal ovasında, Kanpur'dan Allahabad'a doğru iner; burada Jumna Irmağı ile birleşir. Doğuya doğru ilerler ve Varanasi'den 200 mil kadar sonra sol tarafından Gogra ve Gandak adlı iki akarsuyu, sağ tarafında da Patna'yı geçtikten hemen sonra, Deccan yaylalarında birleştiği tek akarsuyu, Son'u alır.
Ganj Vadisi'nin en önemli endüstri bölgesi, delta üzerinde kurulu olan, bankaların ve endüstriyel yatırımların bulunduğu, Kalküta ve Howrah'dır. Bu bölgede en büyük jüt endüstrisi kuruludur. Ayrıca makine, kimya, kâğıt ve tüketim maddeleri endüstrisi de önemli yer tutar. Himalaya Dağları ile Deccan yaylaları arasında bulunan Ganj Vadisi, kesif tarımı, çeşitli endüstrisi, kalabalık şehirleri ve sıkışık trafiği ile Hindistan'ın kalbidir. Ayrıca Hindular, ölüleri yakarak küllerini Ganj Nehri'ne dökerler.

Hinduizm inancında ne olursa olsun Ganj Nehri'nin kirlenemeyeceği inancı vardır. Bu nedenle yıllarca kirlilik için önlem alınmamış, birçok kanalizasyon hattı ve fabrika atıkları nehre boşaltılmıştır. Aşırı kirlilik yaratan deri sanayii ile birlikte nehre lağım akmaktadır. Devlet şimdiden arıtma ve engelleme çalışmaları için 33 milyon dolar harcamışsa da bugün Ganj, dünyanın en kirli su kütlelerinden biridir. Fakat Hindular bunu kabul etmemekte ve her kutsal âyinde nehre girmeyi sürdürmektedir. Üstelik bu suda yıkanmanın yanı sıra içenler de olduğundan sarılık, tifo gibi pek çok hastalık kapılmaktadır.

Ganj Nehri, Hinduizm inancına göre kutsaldır. Hindular nehri Tanrıça Ganga'nın kişileştirilmiş formu olarak kabul ederler ve bu nedenle insanlar nehre taparlar. İnançlara göre belirli günlerde nehirde yıkanmak günahların affedilmesi ve tövbelerin kabul görmesini sağlar. Hinduizm'deki ölü yakma geleneği nedeni ile birçok insan Hindistan gibi büyük bir ülkede binlerce kilometre yol katederek yakınlarının küllerini bu nehre serperler.
Hindu inançlarına göre nehrin suyu da kutsaldır ve insanlar için kurtuluş yoludur. İnanışa göre bu sudan bir yudum bile içmeden ölmek tamamlanmamış bir hayattır. Bunun ile birlikte ölüm döşeğinde bir hastaya son nefesinde nehrin suyundan içirmek cennete gitmesinin garantisidir. Bu nedenle birçok Hindu evinde ağzı kapalı kaplarda, gerekli zamanlarda kullanmak için sular bulundurur. Nehrin çevresinde Ganj suyu satan birçok satıcı vardır.
Hinduizm'deki birçok dinî gün ve festival Ganj'ın kıyılarında kutlanır, dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan'da yapılan bu tür kutlamalara milyonlarca insan katılır. Bugüne dek dünya üzerinde toplanmış bir gün için en büyük kalabalık, 2010'lu yıllara kadar, 20 milyon kişi ile Ganj Nehri kıyısında, Kumb Mela festivalinde toplanmıştır. 2013 yılında iki aylık bir süreçte 120 milyon kişi toplanmıştır. 2013 yılı Kumb Mela festivali kapsamında 10 Şubat günü 30 milyon insan toplanmıştır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Gomukh to Ganga Sagar, Virtual Tour 28 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sacred Ganga 29 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bibliography on Water Resources and International Law 28 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ganga Arati Video Quicktime streaming video of worship of the Ganges in Hardwar (15 minutes)
Various Aspects Of Ganges 3 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Friends of Ganges
Toxin-Phage Bacteriocide as an Antibiotic Therapy 5 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gomukh to Ganga Sagar, Virtual Tour with all Details 28 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gauḍapāda (Sanskritçe : गौडपाद; fl. y. 6. yy ),  ayrıca Gauḍapādācārya ("Öğretmen Gauḍapāda") olarak da anılan  erken Orta Çağ dönemi Hindu filozofu ve Hindu felsefesinin Advaita Vedanta okulunun bilginiydi.  Biyografisi belirsiz olsa da fikirleri ona Paramaguru (en yüksek öğretmen) diyen Adi Şankara gibi başkalarına ilham verdi.  
Gaudapada, Gaudapada Karika olarak da bilinen Māṇḍukya Kārikā yazarı veya derleyicisiydi.  Metin dört bölümden oluşmaktadır (dört kitap olarak da adlandırılır  ) ve Dördüncü Bölümde Budist terminolojisini kullanır ve böylece Budizmden etkilendiğini gösterir. Bununla birlikte, doktrinsel olarak çalışması Budist değil Vedantiktir.    Gaudapada'nın metninin ilk üç bölümü Advaita Vedanta geleneğinde etkili olmuştur. İlk bölümün Mandukya Upanishad'ı içeren bölümleri, Vedanta'nın Dvaita ve Vishistadvaita okulları tarafından kutsal yazılara dayalı geçerli bir kaynak olarak kabul edildi.

The Mandukya Upanishad/Karika, Shankara’s Commentary and Anandagiri’s Tika 4 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaudapada Karika 24 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
advaita-vedanta.org, Gaudapada 26 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mandukya Upanishad with Gaudapada's Karika 20 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
P.J. Mazumdar, Gaudapada's Karika on the Mandukya Upanishad 16 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Guimet Müzesi (Fransızca: Musée Guimet) veya resmi adıyla Ulusal Asya Sanatları Müzesi (Fransızca: Musée national des Arts asiatiques - Guimet), Fransa'nın Paris kentinde yer alan bir sanat müzesidir. Asya kıtası dışındaki en büyük ve en kapsamlı Asya sanatı koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan müzede; Kamboçya, Tayland, Vietnam, Tibet, Hindistan ve Nepal başta olmak üzere birçok ülkeye ait tarihi eserler sergilenmektedir.

19. yüzyılın sonlarında kurulan müze, Paris'in 16. bölgesindeki 6, Place d'Iéna adresinde yer almaktadır.

Fransız endüstriyeci ve gezgin Émile Étienne Guimet tarafından kurulan müze, ilk olarak 1879 yılında Lyon şehrinde kapılarını açmış, ancak daha sonra Paris'e taşınarak 1889 yılında Place d'Iéna'daki mevcut binasında resmi olarak açılışını yapmıştır. Seyahat etmeye büyük bir tutku besleyen Guimet, 1876 yılında Fransa Kamu Öğretim Bakanı tarafından Uzak Doğu dinlerini incelemekle görevlendirilmiştir. Müze, bu araştırma gezisinden elde edilen pek çok eseri barındırmaktadır. Bunlar arasında geniş bir Çin ve Japon porselen koleksiyonunun yanı sıra sadece Doğu dinleriyle sınırlı kalmayıp antik Mısır, Yunanistan ve Roma dinlerine ait objeler de bulunmaktadır. Müzenin kanatlarından biri olan Panthéon Bouddhique, özellikle Budist sanat eserlerine ayrılmıştır. Müzede yer alan Kamboçya menşeli bazı eserler, Khmer heykeltıraşlığına ilgi duyan ilk akademisyenlerden Louis Delaporte ve Etienne Aymonier'nin yürüttüğü çalışmalarla doğrudan bağlantılıdır. Bu araştırmacılar, Güneydoğu Asya'da henüz müzelerin bulunmadığı bir dönemde, antik Khmer kültürünün ulaştığı yüksek seviyeyi Avrupa'ya göstermek amacıyla, Kamboçya Kralı'nın da onayıyla Khmer sanatına ait örnekleri Fransa'ya göndermişlerdir. Aralık 2006 ile Nisan 2007 tarihleri arasında Guimet Müzesi, Kabil Müzesi'ne ait koleksiyonlara da geçici olarak ev sahipliği yapmıştır. Bu sergide, Greko-Baktriya şehri Ay Hanım'dan (Ai-Khanoum) çıkarılan arkeolojik parçalar ve İndo-İskit dönemine ait Tillya Tepe hazinesi ziyaretçilerle buluşturulmuştur.

2024 yılının başlarında, Merkezi Tibet Yönetimi Parlamentosu, 3 Eylül'de Le Monde gazetesinde ortak bir bildiri yayımlayan bir grup Asyalı akademisyen ve Fransa Senatosu Tibet Destek Grubu; müze katalogları ve sergilerinden "Tibet" kelimesini çıkardığı gerekçesiyle Guimet Müzesi'ni sert bir dille eleştirmiştir. Guimet Müzesi, Tibet ismini "Himalaya Dünyası" (Fransızca: Monde himalayen) olarak değiştirmiştir. Müze ayrıca, Çin'e komşu diğer bölgeler modern isimleriyle anılırken, Tibet'i uygunsuz kabul edilen ve Çince kökenli bir isim olan "Tubo" şeklinde adlandırdığı için de eleştirilere maruz kalmıştır. Milletvekili Charles de Courson'un Mart 2025'te konuylay ilgili yönelttiği soru önergesi üzerine Fransa Kültür Bakanı Rachida Dati müzeyi savunmuştur. Dati, "Himalaya dünyası" ifadesinin çok uzun zamandır kullanıldığını; Metropolitan Sanat Müzesi (Met) ve Smithsonian Amerikan Sanat Müzesi gibi diğer saygın kurumların da benzer bir kategorizasyon tercih ettiğini belirtmiştir. Temmuz 2025'te dört sivil toplum kuruluşu, Guimet Müzesi'ni Tibet ile ilgili etiketleri yeniden yazmaya zorlamak amacıyla idare mahkemesine dava açmıştır. Dernekler, müzenin yasal misyonunun kültür ve bilgiyi yaymak olduğunu, Tibet'e yapılan tüm atıfların kaldırılmasının ise bu misyona aykırı düştüğünü savunmuştur. Fransa-Tibet Derneği'ne göre bu tartışma, Çin'in Guimet Müzesi üzerindeki siyasi ve kültürel nüfuzunu açıkça gözler önüne sermektedir. Temmuz 2025'te Le Figaro gazetesinde yayımlanan bir fikir yazısında Guimet Müzesi yönetimi bu suçlamaları reddetmiş; durumu "kültürel ve bilimsel olmaktan ziyade siyasi argümanlara dayanan, asılsız bir saldırı" olarak nitelendirmiştir.

Louvre Müzesi

Resmi Web Sitesi

Jaimini, Hint felsefe okulu Mimansa'nın büyük filozoflarından Hint bilge. Rishi Parashara'nın oğlu büyük bilge Veda Vyasa'nın müridi idi.

Purva Mimamsa Sutras, Jaimini'nin Vedalar'ın doğasını inceleyen bilinen en büyük bilimsel eseridir. Bu bilimsel eser üzerine  Antik Hint felsefe okulu Purva-Mimamsa kurulmuştur. Purva-Mimamsa altı Antik Hint felsefe okulundan biridir.
Milattan önce 3. yüzyıla dayanan bu yazıtlar 3000 civarında özdeyiş ve Mimamsa okulunun kuruluş yazılarını içerir. Yazıt ritüel bir pratik olan Karma felsefesi ve dini bir vazife olan Dharma ile birlikte Vedalar'ın bir tefsiri olmayı hedefler. Jaimini'nin Mimamsa'sı mistik Vedanta akımlarına karşı ayin ve ritüellere önem veren bir hareketti.

Jaimini aynı zamanda epik bir eser olan ve Mahabharata'nın bir versiyonunu temsil eden Jaimini Bharata'nın da yazarı olarak bilinir.

Jaimini özdeyişleri veya Upadesha özdeyişleri, Jaimini'nin klasik eserlerinden biridir.

Bilge Veda Vyasa antik Vedik ilahilerini kurban ayinlerinde kullanımlarına göre Paila, Vaisampayana, Jaimini ve Sumantu gibi dörde bölünce Samaveda'yı Jaimini'ye aktardı.

En büyük Hint mitlerinden biri olan Markandeya miti, iki bilge Markandeya ile Jaimini'nin diyalogları şekilde sunulur.

Samaveda

Jaimini Sutraları 16 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Purva Mimamsa 15 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kama Sutra (/ˈkɑːmə ˈsuːtrə/; Sanskritçe: कामसूत्र, Kamasutra, Hinduizm'deki Puruṣārtha kavramını kabul eder ve arzuyu, cinselliği ve duygusal tatmini yaşamın en mühim amaçlarından birisi olarak aktarır. Metin, kur yapmayı, ilgi çekici olmayı, partner bulmayı, flört etmeyi, evlilik hayatında ilişkileri olumlu tutmayı, ne zaman ve nasıl zina yapılacağını, seks pozisyonlarını ve daha pek çok konuyu ele alır. Temel olarak aşkın felsefesi ve teorisi, arzuyu tetikleyen ve sürdüren etkenler ve bunun ne zaman iyi ve kötü olduğunu ele alır.
Metin, Kama Shastra üzerine yazılmış birçok Hint metninden biridir. 4. yüzyıldan başlayarak pek çok ikincil metne ilham kaynağı olmuş ve eski Hindu tapınaklarındaki Kama ile ilgili kabartmalar ve heykellerle örneklenen Hint sanatını etkilemiştir. Bunlardan birisi olan Madhya Pradesh'teki Khajuraho, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde bulunmaktadır. Bu tapınaklardan birisi olan Rajastan'daki tapınakta, Kamasutra'daki esas bölümleri ve tasvir edilen tüm seks pozisyonlarını heykel olarak sergilenmektedir.

Kanada (Sanskritçe: कणाद, Kaṇāda) (aynı zamanda Kaşyapa, Ulūka, Kananda veya Kanabhuk) İlk Çağ'da yaşamış Hint doğa bilimci ve filozoftur. Hint felsefesi tarihinde Vaisesika okulunun kurucusu olarak kabul edilen Kanada, aynı zamanda Hint bilim tarihindeki ilk fizikçilerden birisi olarak da kabul edilmektedir.
M.Ö. 6.-2. yy. arasında yaşadığı tahmin edilen Kanada'nın hayatıyla ilgili çok az şey bilinmektedir. Kanada ismi Sanskrtiçe'de “atom yiyen” anlamından gelmektedir. Kanada'nın en ünlü yapıtı olan Vaiśeṣika Sūtra metinlerinde, fizik ve felsefe bilimine atomculuk yaklaşımı kullanma kavramının temellerini atmıştır. Hint felsefesinin Kanada okulu, evrenin yaratılışı ve varlığını mantık ve gerçekçilik çerçevesinde, atomculuk bakış açısıyla incelemiştir. Okul bu açıdan, insanlık tarihinde bilinen ilk sistematik ve gerçekçi ontoloji türlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Kanada'nın felsefi bakış açısına göre evrende bilinen her şey bölünebilir bir yapıdadır. Ancak bölünme süreci sonsuza kadar süremez. Bu bölünme süreci ancak, "parmanu" olarak isimlendirilmiş parçalara kadar devam edebilir. Parmanu denen bu parçacıklar bölünemez niteliktedir. Söz konusu parmanu, madde ve cisimlerin oluşması için farklı şekillerde bir araya gelen benzersiz kimliğe sahip parçacıklar olarak açıklanmıştır. Kanada bu yaklaşımı Atman (varlık, öz) ile birleştirerek, Mokşa (ölüm ve yeniden doğum çemberinden kurtuluş) kavramına tanrısal olmayan bir bakış geliştirmek için kullanmıştır. Kanada'nın görüşleri, diğer Hinduizm okullarını oldukça fazla etkilemiştir. Hatta fikirleri, bugün Hinduizmin en önemli 6 okulunda biri sayılan Nyaya okulu ile birlikte anılmaktadır.
Kanada, evrendeki her şeyi açıklamak için "padārthas" olarak nitelendirilen 6 maddenin yeterli olduğunu belirtir.  Bu 6 madde;

Dravya (özlülük),
Guna (nitelik, özellik),
Karman (hareket, eylem),
Samanya (zaman),
Visesa (öznellik),
Samavaya (doğallık).
Ayrıca bu maddeler, toplamda 9 sınıfa ayrılır. Bu sınıfların bir kısmı "atomik", bir kısmı "atomik olmayan" ve geri kalanları da "her yeri (evreni) kaplar" niteliktedir.

Atomculuk
Leukippos

Keşiş, Hristiyanlık'ta evlenmemiş, manastırda yaşayan rahip ve rahibe.

Türkçe keşiş sözcüğü Arapça كشيش (kaşīş) sözcüğünden gelmektedir.
Keşişler Hristiyanlığı içlerinde en yoğun şekliyle yaşamaya gayret eden, bunun için inzivaya çekilip günlerce tanrısal meditasyon yapan, manastırda yaşayıp hayatını Hristiyanlığa göre şekillendiren kişilerdir. Eski dilde manastırlara "keşişhane" denirdi.
Fransisken, dominiken, cizvit keşişleri gibi tarikatlarına göre ayrılırlar.
Keşişlik, dünyadan elini eteğini çekme anlamına gelmektedir. Keşişler manastırda yaşarlar, burada meditasyon yaparak dünyadan uzak bir yaşam sürerler. İçki içmezler, oruç tutarlar ve cinsellikten uzak dururlar.
Bireysel olarak yapılan keşişlikle grup keşişliği birbirinden farklıdır. Örneğin; İslamiyet’te Ramazan boyunca herkes oruç tutar. Bireysel keşişlikte ise; bir şeyi yapıp yapmamakta herkes özgürdür.
Keşişlikte, saflık (cinsellik anlamında) çok önemlidir. Bunun karşıtı olarak da “libertinaj” (özgürlük mekanı) adıyla özgür aşkın idealini savunma anlayışı söz konusudur.

Meksikalı yazar Octavio Paz’a göre keşişlik; toplumun çoğu tarafından normal karşılanan şeyleri terk etme anlamına gelmektedir. Toplumun belirlediği ahlaki değerleri reddedip uç noktalarda yaşayan insanlar gibi keşişler de toplumda sosyal bir azınlıktır.
Bir diğer bakış açısı da şu şekildedir: Keşişler, o kültürde yapılmasına izin verilmeyen, hoş olmayan durumları terk ederler. Örneğin; İsrail’de domuz eti yiyen, Suudi Arabistan’da içki içen bir keşiş yoktur.

Keşişlikte yapılan her şeyin somut bir amacı vardır. Örneğin; keşişler oruç tutarlar. Böylece dünyevi zevklerden kurtulurlar. Bir başka örnek, keşişlikte bir dayanışma vardır. Oruç zamanı toplanan paralar, fakirlere yardım amacıyla bir kuruma bağışlanır.
Arınma amaçlı ibadet ve oruç dünyaya ve insanın kendi şahsına yönelik ve mevcut doğal haline karşı bir itiraz olarak olumsuz bakışla bağıntılıdır. Bir keşiş dünyayı düzeltmeyi, iyi hale getirmeyi hedefler. Bazı dinlerde tamamen kusursuzlaştırmayı amaçlar.
Diğer yandan zevke ve sevince karşı olmayan keşişlik de vardır. Bu durumda da orucun arkasındaki amaç, zevk düşkünü ve bağımlısı olmamak ve zevki olağan hale getirmemektir. Filozof Theresa von Avila, "Hindi ise hindi, oruç ise oruç" diyerek buna bir açıklık getirmiştir.

Keşişlik, bazı dini ve etik sistemlere yabancı bir durumdur. Örneğin; Zerdüştçülük ya da Konfüçyüsçülük’te bu durum söz konusudur.

Keşişlikte uygulanan en eski sistemin Hinduizm’den geldiği tahmin edilmektedir. Indus Vadisi Uygarlığı, keşişleri tanıyordu. Bu keşişler; yogacılar, Sadhular ya da Sannyasinler’dir (gezgin dervişler). Kısmen de olsa Tantrizm’e mensupturlar. Jainizm’in unsurlarından biri oruç tutmaktır. Hatta bir Hindu olan Mahatma Gandhi de oruç tutmuştur.
Budizm’de de keşişlik vardı ve hala da vardır. Bunu Buda’nın hayatından ve kurduğu Budist Keşişler Topluluğu’ndan anlayabiliriz. Oruç odaklı somut eylemler, günde sadece bir öğün yemekten başlayıp, açık havada oturma pozisyonunda uykudan, Vietnam savaşı sırasında keşişlerin kendi kendilerini yakmasına kadar birçok örnek yol anılabilir. Ancak Budizm, normal durumlar için aşırı çilecilik hayatını reddeder. Budizm’de keşişlik için yaşam tarzını bırakmaya ya da tövbekar olmaya gerek yoktur. Sadece aşırılıktan uzak durmayı ve pragmatik bir tutumu gerektirir.

Keşişlik kavramının Antik Yunan ve Roma’daki karşılığı antrenman yapmaktır. Yunan askerlerinin talim yapmaları olarak anlaşılmaktadır. Daha doğrusu sporcuların yaşam biçimidir. Kinizm felsefesinde benimsenen yaşam tarzı –irade, fakirlik ve evsiz olma- keşişliğin özelliklerini göstermektedir. Ancak, kinizm taraftarları bu feragâtlerde dolaysız olarak bir haz artışı ve yerleşik yapıların kırılmasını gördükleri için buna tam anlamıyla "keşişlik orucu" demek de olanaklı değildir.
Keşişlik, MÖ 1. yüzyıldan itibaren Gnostisizm'in ve Neoplatonculuk'un feragât ve dünyayı yok saymayla ilgili görüşlerini reddeder. Gnostisizm, mensuplarına ya köktenci mütevazı bir yaşam emreder ya da onlara geniş cinsel özgürlükler verir. Karanlık ve aydınlık gibi bir ikilem üzerine kurulmuş Mani dininde keşişlik şu şekildedir: Dünyaya ulaşmak için her şeyden vazgeçmek gerekir. Mani dininde keşişler için üç yasak vardır:

Et ve balık yiyemez, içki içemezler.
Mastürbasyon, iş ve meslek yasağı
Evlenemezler.
Yunan ve Roma kültüründe oruç tutmak ve cinsellikten uzak durmak dini kuralların bir parçası olarak görülmektedir. Böylece tanrıları etkileyebileceklerini düşünürler (bkz. Eleusis Gizemleri). Bu nedenle, bu bağlamda Yunan ve Roma kültüründe keşişlikten tam olarak söz edilemez.
Felsefe okullarında ise; bu durum şu şekildedir: Saflık, yeme-içme ve davranışlar için düzenlenen birtakım kurallar vardır. Mezhebe üye olanların bu kurallara uymaları zorunludur. Stoa felsefesi, keşişlik kavramının tam merkeziydi. Ancak kelimenin orijinal anlamı, tutku ve arzulardan kurtulmak için sürekli çalışmaktır.

Birçok dünya dini, keşişliği bütün toplumda mümkün kılmak istemiştir. Bunun için bir dizi keşişlik biçimi oluşturmuştur. Böylece belirli dönemlerde tövbe için oruç ya da yas tutulmaya başlanmıştır.

Dünyanın onayladığı bir din olan Yahudilik, keşişlik özelliklerine sahiptir. Özellikle kutsal metin çalışma konusunda bu durum söz konusudur. Yahudiler, Tövbe Günü (Yom Kippur) oruç tutarlar.
Yahudiler için oruç tutmak manevi bir hazırlıktır ya da tanrıya bir konu hakkında ne kadar ciddi olduklarını göstermektir. Nasırlılar, Tevrat’ı incelerlerken birtakım ihtiyaçlarını ertelerlerdi. Örneğin; o dönemde şarap içmezler ve saçlarını kestirmezlerdi. Bu süre, yaşamları boyunca ya da belirli bir dönem, bu şekilde devam ederdi. Eski Ahit’te Nasırlıların sabit bir evlerinin olmadığından bahsedilmektedir.

İslami yaşam tarzında bazı keşişlik özellikleri görülmektedir. Keşişlik, Arapça bir kelime olan cihatla (kutsal savaş, çaba) aynı anlama gelmektedir. Asıl mücadele eylemini kapsayan “küçük cihat” kavramı, Sufiler tarafından "büyük cihat"a dönüştürülmektedir; büyük cihat, insanın, beşeri dünyada dünyevi cazibelere karşı koyabilmek uğruna kendi ham güdüsel dürtülerine karşı mücadele ve savaşı hedef alır (bkz. nefs).
İslamiyet'te keşişlik gruplar halinde olmaktadır. Bunun için 12. yy.dan bu yana değişik tarikatlar kurulmuştur. Tarikata kabul edilen kişiye mürit denilmektedir. Bu kişiler, tasavvuf eğitiminden geçirilirler. Her tarikatın Allah'a ulaşmak için geliştirdikleri yöntemler farklıdır.
Sufiler, günlük düzenli olarak zikir çekerler. Allah'ın adını anarlar. Sürekli öbür dünya için çalışırlar. Nefislerine yenik düşmezler.

Keşişlik, en çok Hristiyanlıkta görülmektedir. Bir Hristiyan keşişliği vardır. Ancak Hristiyanlıktaki keşişlik Hinduizmdeki gibi değildir. Hristiyanlık, keşişlikle ilgili çeşitli geleneklere sahiptir. Bu geleneklerle şekillenmiş ve gelişmiştir. Diğer yandan bu gelenekleri de eleştiren bir dindir.
Yeni Ahit'te adı geçen en bilindik keşiş, Yahya Peygamberdir. Yahya Peygamber ve onun müritleri mülkiyet, ikamet vb. şeylerden feragât etmişlerdir. Yine Esseniler, dindar Yahudilerin oluşturduğu keşiş bir topluluktur ve kişisel eşyalarından vazgeçmişlerdir.
İsa'nın kendisi de bir süreliğine oruç tutmuştur; ancak keşişlikle ilgili genel bir kural çıkarmamıştır. Karşıtları arasında bazıları onun pekala dünyevi duyusallık dolu bir hayat sürdüğünü iddia etmektedir. Ayrıca keşişlikle ilgili eleştirilerini açıkça dile getirmiştir.

İsa'nın kendisi de bir keşiştir. İsa ve onun talimatları, Katolik Kilisesi'nde keşişler için bir yaşam kılavuzu olarak yorumlanmaktadır. Ayrıca kişisel eşyalardan vazgeçme, cinselliği terk etme ve bir şeyi kişinin kendi iradesiyle bırakması gibi durumlar kural olarak sayılmamaktadır. Yoksulluk, bekaret ve itaat gibi Protestan öğütleri kurtuluş için gerekli değildir; ancak dindar bir yaşam için faydalı durumlardır.
Katolik Kilisesi'nde keşişlik yoluyla ahlaki ve dini mükemmelliğe ulaşmak isteyenler için şunlar yapılmaktadır:

İbadet edilir ve meditasyon yapılır. Bunların yanında keşişlikle ilgili dini edebiyat ya da sanat eserleri sunulur.
İncil okumaları yapılır.
Dua edilir.
Beraber ibadet edilir, nefs terbiye edilir ve toplantılar yapılır.
Kutsal törenler (Sakrament) düzenlenir.
Manastırlarda feragât kurallarında gevşeme olunca, Orta Çağ'da kilisede ve toplulukta yeni keşişlik hareketleri ortaya çıkmıştır. Fransisken Tarikatı'nın kurucusu Assisili Francesco, fakirlere yardım konusunda kiliseyle dayanışma içinde olmak istemiştir. Bunun için uzun bir süre kiliseyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ancak kilise dışında sapkın hareketler ortaya çıkmıştır. Diğer gruplar, dini yaşamı değiştirmeye çalışmışlardır (Katharlar ve Waldensian gibi yeni dini gruplar ortaya çıkmıştır.) Keşişler, Orta Çağ'da bu olanlardan çok etkilenmişlerdir. Bedenlerine kasıtlı olarak işkence yapmaya başlamışlardır.
Cizvit Tarikatı'nın kurucusu Ignatius de Loyola, yoğun ruhsal egzersizler yaptıran ve katı keşişlik kurallarını içeren otuz günlük bir program tasarlamıştır. Bu program, Protestanlığın reformist hareketlerine karşı oluşturulmuştur.
Katolik Kilisesi'nde cuma günleri et yemek yasaktır. Bu durum Orta Çağ'dan 20. yüzyıla kadar bu şekilde devam etmiştir. Katolikler, cuma günleri şükran orucu tutarlar.

Ortodoksların 40 gün süren oruçları vardır. Bu oruç, yıl içerisinde kilise takvimine göre ayarlanır. Ortodokslarda oruç zamanı batıya oranla daha sıkıdır. Et yemek, şarap içmek ve yağ kullanmak kesinlikle yasaktır. Bu durum, yapılan yoğun ibadetle alakalıdır.
Ortodoks kiliselerinde keşişlik, Katolik kilisesindeki gibi değildir. Keşişler, günahları için kefaret ödemek zorunda değildirler. Kişi, keşişlik uygulamaları sayesinde önceliklidir ve tanrı ile manevi birlik arasında özgürdür.

Protestan Kilisesi (Martin Luther), Katolik Kilisesi'nin keşişliğe uygun olduğu düşüncesini reddetmiştir. Çünkü inançlar yasallaştırıldığında durumun daha da kötüye gittiğini görmüştür.

İsviçre'de (Zürih) Reform hareketleri Ulrich Zwingli tarafından başlatılmıştır. Reform hareketleri sonucu Kalvenizm 

Kubbe, binaların üstünü örtmek için kullanılan yarım küre şeklindeki mimarî unsur.
Kubbe kelimesi batı dillerine Müslümanların Endülüsteki hakimiyetleri sırasında İspanyolca aracılığı ile girdi.

Kubbe, mimarî alanda eski dönemlerden beri uygulanan bir unsurdur. Tarihî gelişim süreci içinde boyutları büyüdü. Kubbe, zamanla cami mimarisinin vazgeçilmez bir unsuru haline geldi. 1300 sonrası, neredeyse iki yüzyıl boyunca, erken dönem Osmanlı binaları Osmanlı kültürünün ve yerli mimarisinin harmanı olarak inşa olmuş ve pandantifli kubbe imparatorluk boyunca kullanılmıştır. Başlangıçta küçük boyutlu kubbeler inşa eden Türk mimarlar, özellikle İstanbul'un fethinden sonra büyük kubbeli eserler yapmaya başladılar. Mimar Sinan'ın Edirne'de Padişah II. Selim adına inşa ettiği Selimiye Camii'nin kubbe çapı 31, 25 metredir.
Günümüzde Türkiye'de inşa edilen camilerin kubbe tarzı büyük ölçüde Osmanlı tarzının devamı niteliğindedir.

Kuşinagar (कुशीनगर), Kusinagar veya Kusinara Hindistan'ın Nepal sınırı yakınlarındaki Uttar Pradeş eyaletine bağlı bir kasabadır. Gautama Buddha burada nirvana ulaştığı için, Budistler için önemli bir hac merkezi olarak kabul edilir.

Kusinagar, Ramayana destanında Ayodhya'nın ünlü kralı Ram'ın oğlu Kusha'nın şehri olarak anılmaktadır. Antik Hindistan'da Malla krallığının merkezi olmuştur.
Sonraki dönemlerde Budistler için dört önemli hac merkezinden biri olarak kabul edilmiştir. Diğer önemli hac yerleri Lumbini, Bodh Gaya ve Sarnath'dır. Yediği bir mantarla hastalanan Gautama Buddha, burada Hiranyavati Irmağı yakınlarında Parinirvana'ya (ya da 'Son Nirvana') ulaşmıştır. Daha sonra şehre getirilen bedeni doğu kapısının dışındaki Makutabandhana'da yakılmıştır.
MÖ 3. yüzyıl - MS 5. yüzyıl arasında en parlak dönemini yaşayan şehirde, bu döneme ait pek çok stupa ve vihara kalıntıları bulunmaktadır. Maurya imparatoru Asoka da burada pek çok eser yaptırmıştır.

Pali derlemesinde Kusinara (Kuşinagar) üzerine alıntılar30 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuşinagar'dan fotoğraflar7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Küçük Buda  1993 ABD, İngiltere, Fransa ortak yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Little Buddha olan ve İngilizce çekilen bu uluslararası yapım yönetmenin anavatanı İtalya'da Piccolo Buddha adı ile gösterime sunulmuştu.
Bernardo Bertolucci'nin yönettiği filmin senaryosunu yine Bertolucci'nin bir hikâyesinden Rudy Wurlitzer ve Mark Peploe beraber yazmışlardır. Filmin önemli rollerinde Keanu Reeves, Bridget Fonda, Ruocheng Ying ve Chris Isaak oynamışlardır. Sinemadan çok müzik dünyasında tanınan Chris Isaak bu filmdeki rolü için "en kötü aktör" Ahududu Ödülü'ne (Razzie Awards) aday gösterilmişti
Filmlerinde görsel ihtişama verdiği önemle tanınan İtalyan yönetmen Bertolucci'nin ülkesi dışında yaptığı ve farklı kültürleri irdelediği bir dizi filmden biri olan "Küçük Buda" da yönetmen bu kez Budizm felsefesini, Buda'nın öyküsünü ve öğretilerini mistik bir dille ve batı insanının anlayacağı şekilde anlatır. (Daha önceki filmlerinden Çölde Çay'da (1990) Kuzey Afrika'ya, Son İmparator'da (1987) ise yakın Çin tarihi ve kültürüne eğilmişti).
Bu Hagiografik (kutsal kişilerin hayat öyküsünü konu eden) film, ölmüş olan büyük ruhani liderlerinin bir çocuğun vücudunda tekrar dünyaya gelmiş olduğu (Reenkarnasyon) inancıyla hareket eden bir grup Budist rahibin Bhutan'dan ABD'nin Seattle kentine gelerek bu ruhu taşıdığına inandıkları Amerikalı küçük Jesse ve ailesini Bhutan'a davet etmeleriyle başlar. Bu arada rahiplerin küçük çocuğa hediye ettikleri kitap aracılığı ile de Budizmin kurucusu olan Hint ruhani lider Siddhartha'nin mistik öyküsü büyüleyici görüntüler eşliğinde anlatılır.
Siddhartha'nın öyküsünün anlatıldığı bu bölümler Todd-AO geniş perde sistemiyle büyük formatlı filme (65 mm) çekilirken Seattle'da geçen diğer bölümler 35 mm Panavision sistemle çekilmiştir. Görüntü yönetmeni Vittorio Storaro'dur.
Ryuichi Sakamoto  tarafından yapılan filmin özgün müziği Grammy ödülüne aday gösterilmişti.

Keanu Reeves	 ... 	Siddhartha
Ruocheng Ying	... 	Lama Norbu
Chris Isaak	... 	Dean Conrad
Bridget Fonda	... 	Lisa Conrad
Alex Wiesendanger	... 	Jesse Conrad
Raju Lal	... 	Raju
Greishma Makar Singh	... 	Gita
Sogyal Rinpoche	... 	Kenpo Tenzin
Ven. Khyongla Rato Rinpoche	... 	Abbot
Ven. Geshe Tsultim Gyelsen	... 	Lama Dorje
Jo Champa	... 	Maria
Jigme Kunsang	... 	Champa
Thubtem Jampa	... 	Punzo
Surehka Sikri	... 	Sonali
T.K. Lama	... 	Sanjay

IMDb'de Küçük Buda

Lumbinī (Sanskrit: Sanskrit: लुम्बिनी, "sevimli") Nepal'de Hindistan sınırı yakınlarındaki Rupandehi bölgesinde bir Budist hac merkezidir. Kraliçe Mayadevi'nin sonradan Buda olarak anılacak olan Siddhartha Gautama'yı burada doğurmuştur. Lumbini, Kushinagar, Bodh Gaya ve Sarnath ile birlikte Buda'nın hayatında önemli yer tutan dört yerden biri olarak kabul edilir.
Lumbini, Himalayalar'ın eteklerinde, Buda'nın 29 yaşına kadar yaşadığı Kapilavastu şehrinin 25 km doğusunda yer alır. Birçok tapınak ve arkeolojik kalıntıya ev sahipliği yapar. Bunlar arasında Puskarini (Kutsal Havuz), Asoka Sütunu vb. sayılabilir.
1997 Lumbini, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesi listesine dahil edilmiştir.

Video guide to Lumbini Nepal
WorldHeritageSite.org/Lumbini4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World-Heritage-Tour.org 360° wraparound photos of Lumbini

Madhvacharya (IAST: Madhvācārya ; Sanskritçe okunuş: [mɐdʱʋaːˈtɕaːɽjɐ]; 1199-1278 veya 1238-1317  ) bazen Madhva Acharya olarak İngilizceleştirilir ve Purna Prajna ve Ānanda Tīrtha olarak da bilinir, Hint filozof, ilahiyatçı ve Vedanta'nın Dvaita (düalizm) ekolünün baş savunucusudur.   Madhva, felsefesini "gerçekçi bir bakış açısından argümanlar" anlamına gelen Tattvavāda olarak adlandırdı. 

Curlie'de Madhvacharya (DMOZ tabanlı)
Bibliography of Madhvacharya's works, Item 751 13 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
"Madhva" 12 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. article in the Internet Encyclopedia of Philosophy
Madhvacharya 24 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Encyclopædia Britannica
A Note on the date of Madhvacharya 17 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by S. Srikanta Sastri

Mahasanghika (Büyük Cemaat), eski bir Budizm okulunun adıdır. Siddhartha Gautama’nın ölümünden 140 yıl sonra Pataliputra tarafından üçüncü konseyde (MS. 253) oluşturulmuştur. Bu konseyde Mâhadeva adlı keşiş diğer birçok keşişin de gözleminden kaçmayan bir gerçeği dile getirmiştir, bu gözleme göre bazı Arhat’lar ruhani bağlamda diğerlerine göre daha üstündü. Bu düşünceye keşişlerin çoğu katılmış; ama azınlık kabul etmemiş. Bu yüzden bu grup konseyden ayrılmış ve kendilerine Sthaviravadin (eski yol) adını vermişlerdir. Keşişlerin geri kalan kısmı ise; Büyük Sangha’nın bir teorisini öğrettikleri için Mahasanghika adını almışlardır.
Her iki okulun kuralları sonra değişmiştir. Bazı yazarlar bunu şu şekilde yorumlar: Okullarda yapılan bu değişiklik, aynı zamanda Laienler (herhangi bir manastır tarikatından olmayıp; ama Budizm’e inananlar) için çok büyük fırsatlar sunmuştur.
Daha sonra bu şekilde farklı fikirleri olan 18 okul daha oluşturulmuştur. Bugün bile bu okulların hangi gruba ait oldukları belli değildir. Mahasanghika, dört Shravaka okullarından biri olarak kabul edilmiştir (Sthaviravada, Mahasanghika, Sammitiya ve Sarvastivada).
Aradaki fark, somut hayatta belirgin sonuçlar doğurmamıştır, zira çeşitli gelenklerden gelen budist keşişler pekala birbiriyle görüşür, buluşurlardı. Örneğin Mahasanghika Atisha, başka bir çizgiye sahip olan Vikramalashila manastırının kütüphanecisiydi. Aynı kişi öğretiler arasında, yine başka bir ekole ve geleneğe ait olan Sumatra Guru’sunu (Suvarnadvipi) en çok benimserdi.

Mahasanghika (Büyük cemaat), Budizm’in eski bir okulunun adıdır. Siddharta Gautama’nın ölümünden (Nirvana’ya ulaşmasından) 140 yıl sonra Patliputra’daki 3. Konsey’de (MÖ 253) kurulmuştur. Bu konseyde keşiş Mahedeva, diğer pek çok keşişin de gözlemlediği gibi Bazi Arhatların ruhani anlamda diğerlerinden daha üstün olduğunu ortaya koymuştur. Pek çoğu bu gözleme katılmış; ancak bir kısmı bu ’yeniliği’ reddetmiştir. Bunun üzerine bir grup, keşiş konseyinden ayrılmış ve kendilerini Sthaviravadin (eski yolu benimseyenler) olarak tanıtmışlardır. Diğer keşişler Büyük Sangha'nın kuramlarını öğrettikleri için Mahasanghika adını almışlardır.
Her iki okul sırayla Kanon’larını değiştirmiştir. Bazı yazarlar, Mahasanghika’nın değiştirilmesinin uzman olmayanlar (manastırdan olmayanlar) için büyük olanaklar sağladığını vurgulamıştır.
Daha sonra, bugün nereye ait olduğu tam olarak bilinmeyen farklı düşünce sistemine sahip 18 okul yapılmıştır.
Mahasanghika, dört Shravaka Okulu’ndan (sadık dinleyiciler) biri olarak kabul edilmiştir. Sthaviravada, Mahasanghika, Sammitiya, Sarvastivada.
Aradaki fark günlük hayatta mutlak bir sonuç doğurmamıştır. Budist keşişlerin farklı geleneklerle fazlasıyla ilşikisi olmuştur. Örneğin Mahasanghika Atisha, başka bir görüşe sahip olan Vikramalashila Manastırı’nın kütüphanecisidir. Başka bir okula ait olan Sumatra’nın (Suvarnadvipi) en büyük gurusu, onun öğretilerine saygı duymaktadır.
Theravada Okulu’nun (Sthaviravada) amacı ayrıca ’Arhatcılık’ diye bilinirken, bu değişimin sonucu olarak Mahasanghika Okulu Boddhisatva yolunun tasarımını geliştirmiştir. Kral Ashoka, Theravada Okulu'ndan bir öğretmen almıştır. Gerçi Mhasanghika manastırını da desteklemektedir, ama yine de bir Theravada keşişini Sri Lanka'ya göndermiştir. Bu gelenek Sri Lanka'dan Güney Asya'ya kadar yayılmıştır. Orada bu gelenek kısmen de olsa Mahasanghika geleneği ile (örneğin Tayland'da) iç içe girmiştir.
Sarvastivada Okulu (Mahayana, tahminen Mahasanghika ekolü) ise kral tarafından hoş karşılanmamış ve sırayla kral sarayından uzak olan Kuzey Hindistan'a, Kaşmir'e ve batıya (Barmiyan) odaklanılmıştır. Bu sayede İpek Yolu (Hotan, Tunhuang) Çin'e, oradan Kore, Japonya ve Vietnam'a kadar ilerlemiştir. Kısa bir süre önce ve Müslüman fatihlerin Budizm kültürünü yıkması sonucunda Tibet, önce Orta Asyalı, sonra Kaşmir'li ve en sonunda da hepsi Mahasanghika Okulu'ndan (Sarvastivada) olan Kuzey Hindistanlı Budist'ler ile bağlantı kurmuştur.
Bu okullar, Sans. Hinayana ve Mahayana olan ’küçük yol’, ’büyük yol’ arasındaki farkı tespit etmiştir. Küçük yolun motivasyonu (kendi huzuru için aydınlanma) teoride kalırken, insanlar 'büyük yol'a (bütün canlıların huzuru için aydınlanma) motive olmaya çalışmaktadırlar. Bu fark, Theravada Okulu'na Hinayana demek için, daha sonra (Avrupalılar tarafından) benimsenmiştir.

Mahāyāna, (Sanskrit महायान mahāyāna, kelime olarak  ‘Büyük Taşıt’ (“Maha” “büyük”, “yana” ise “taşıt”) anlamına gelir; Çince: 大乘, Dàchéng; Japonca: 大乗, Daijō; Vietnamca: Đại Thừa; Korece: 대승, Dae-seung; Thai: มหายาน, Maha Yan) Budizm’in üç ana kolundan biridir. Kaynağı Hint yarımadasıdır. Budizm’i Hinayana ve Mahayana olarak sınıflandırır. Vajrayana ise Mahayana Budizm’inin bir uzantısıdır. MS 1. yüzyılda Orta Asya ve Çin’e geçmiş, buradan da Doğu Asya’ya yayılmıştır. Günümüze hâlen uygulanmakta olduğu yerler Hindistan, Çin, Tibet, Japonya, Kore, Vietnam ve Tayvan’dır.

Mahayana’nın ayrı bir okul olarak ortaya çıkışı MÖ 1. yüzyılda Kuşan İmparatorluğu (günümüzde Pakistan içinde bir bölge) sınırları içinde gerçekleşmiştir. Burada bir hayli geliştirildikten sonra yaklaşık MS 2. yüzyıl civarında Çin’de yayılmaya başlamıştır. Mahayana Budizminin kökeni kesin olarak bilinemese de, kimi araştırmacılar tarafından Ekavyavaharika, Lokottaravadin ve Sautranika gibi eski okullarla arasında benzerlikler kurulmaktadır. Ancak 2. yüzyılda Nagarjuna tarafından kurulan Madhyamika okulu ilk Mahayana Budist okul olarak kabul edilir.

Mahayana yolunu benimseyenler, Budizm’in daha ortodoks kolu olan Theravada’yı (eskilerin yolu) biraz da küçümseyici bir ifadeyle Hinayana (küçük taşıt) olarak adlandırır. Günümüzde Sri Lanka, Myanmar, Tayland, Laos ve Kamboçya’da yaygın olan Theravada Budizmi ile Mahayana arasındaki temel ayrım Buda’nın doğası ve Budizm’de izlenmesi gereken ideal konularında ortaya çıkar. Theravada’da Buda’nın yolunu izleyip nirvanaya ulaşan kişiye arhat adı verilir. Mahayanacılar ise arhat idealini dar ve bencil bir amaç sayarlar ve karşılık olarak bodhisattva idealini savunurlar. Bodhisattva aydınlanmaya erişmiş, ancak Buda olmayı erteleyerek dünya üzerindeki tüm duyarlı canlılar Budalığa erişmedikçe doğum ölüm döngüsünden (samsara) ayrılmayı reddeden, yardıma ihtiyacı olanın yardımına koşan kişidir. Dolayısıyla bodhissatva’nın en önemli erdemi şefkat (karuna), Theravada’nın bilgelik erdeminden daha üstün sayılır.

Hinayana sözcük olarak “ küçük araba” ya da “ küçük yol” anlamına gelmektedir. Hina, yani “küçük” kelimesi, ruhu harekete geçirmeyi ifade etmektedir. Dört Yüce Gerçekten birincisi olan, acıların kavranması, edinilmiş davranışlarla acılardan kurtuluşu hedefler. Her kim bu söz konusu ruhsal enginliğe ulaşırsa (feragat olarak da adlandırılır) Mahayana'dan Hinayana'ya geçer. Bu arzular insan denilen canlı için bir nevi ufak güdülemedir. Her kim acılardan kurtulmak isterse, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeli ki büyük ruh enginliğine ulaşsın ve Mahayana'ya geçebilsin. Mahayana Budizminde acılardan kurtulma isteği her bir kişi için, daha doğrusu bütün canlılar için geçerlidir. Bir kişinin huzuru bütün insanlığın huzuru anlamına gelmektedir.

Yunan ve Roma kültüründe ortaya çıkmış Yeni Platonculuk (Neoplatonizm) ve Mahayana Budizminin Hristiyanlık üzerinde önemli etkileri vardır. Bu birçok kültürü ve dini birbirine bağlayan bir köprü görevi görür. Örneğin bugün birçok İslam ülkeleri vaktiyle Yunan ve Budizm kültüründen etkilenmiştir; ancak Mahayana Budizminde bu konuda güvenli olarak yeterli bilginin mevcut olmadığını göstermektedir. 
Yeni Platonculuk (insanların ruhlarını kapladığı görülen derin dinsel ilgi) Yunan akılcılığının içinde felsefi olarak ele alınır.

Büyük araba ya da büyük yol anlamına gelir ve amacı Samsara'dan bütün dünyevi zevklerden kurtulmaktır. Dharma çarkının ikinci evresinin öğretileri Buda aracılığıyla, Nagarjuna (Budist düşünür) ve Asanga (Budist topluluğu) tarafından ortaya konulmuştur. Bu bilgilere Buda'nın ölümünden yaklaşık 500 yıl sonra ulaşılmıştır. Mahayana Budizminin iki yolu vardır: Esas yol olan Nagarjuna ve geniş yol denilen Asanga. Birincisi yani Nagarjuna boşluk (Shunyata)
Asanga ise kendi yararından çok başkalarının yararını düşünen (özgeci) Bodhisattva davranışları üzerinde durmaktadır. Mahayana yandaşları, bu öğretilerin saklı kaldığı için yayılma imkânı bulamadığını belirtiyorlar. Nagarjuna Nagas'ın tantrik güçleri aracılığıyla boşluğa giden öğretileri oluşturur. Asanga ise inziva hayatından 12 yıl sonra ortaya çıkmış ve acıları etkilemiştir. Bunun sonucunda Buda Maitraya'nın öğretilerini elde etmiştir.
Bu düşünceye göre Buda ölmeden önce öğrencilerine yüksek düzeyde bir eğitim vermiştir ve geri kalan öğretileri Dharma çarkının ikinci evresini oluşturmaktadır. Bu evre daha sonralarda  Mahayana geleneğinden (Küçük yol) etkilenmiş olan  Dharma çarkının ilk evre öğretileri, aynı zamanda Mahayana'nın da bölümlerindendir ve bireysel kurtuluşa hizmet etmektedir. Mahayana yandaşları tarafından uygulanmaktadır. Çarkın üçüncü evresinin öğretileri (evrelerden oluştuğu için çark olarak nitelendirilir). Vajrayana Budizmine aittir. Elmas araba -Elmas Yol anlamına gelmektedir ve Buda Doğası, Utara-Tantra- Shastra metinlerinde yer almaktadır.

Başkalarına yardımı esas alan Mahayana öğretisinin bir sonucu, öğrenci öğretmen uyumudur. Örneğin, Buda Amida'ya aşırı güvenmek, buna örnek olarak gösterilebilir. Buda Amida içimizdeki öğretmen anlamına gelir. Kişinin kendi acılarıdır. İyi bir Bodhisattva olan öğretmen, Prajnaparamita’yı (Sutra) anlayıp öğrenendir. Ancak bilinmesi gereken en önemli şey; Mahayana okulunda öğretmenin kendi yolundan, bağımlılık yaratmadan öğrenciyi aydınlığa ulaştırmasıdır. Aydınlığa giden yola, kişinin gücü ve motivasyonuyla çıkılır. Mahayana öğretmenleri, Bodhisattva’ları harekete geçirir ve on kuralı oluştururlar. Öğrencilere, Buda’nın öğretilerini öğreterek ve bunları uygulamaya sokarak yardım ederler ve onları aydınlığa ulaştırırlar. Bu nedenle Mahayana okulundaki öğretmenler “Buda” gibi kabul görürler. Öğrencinin bu duruma muktedir olması ve gerçekten bir motivasyonla kendini geliştirmesi gerekmektedir.

Hint Budist üstat Arjadeva'ya göre bir öğrenci şu özellikleri barındırmalıdır: tarafsız, zeki, istekli ve öğretmeye hevesli. Ayrıca hem iyi bir dinleyici hem de iyi bir öğretici özelliklerine sahip olabilmelidir. Öğrenci, bir mezhep yandaşı olmamalıdır (örneğin geleneğe ya da bir dine bağlı taraf tutmaması gerekir). İyi ve kötüye giden yolun ayrımını yapabilecek beceriye sahip olması gerekmektedir. Son olarak, öğrenci hakiki, özgeci bir motivasyonu barındıran kişi olmalıdır.

Yine üstat olan Asanga'ya göre, geleceğin Budası Maitreya’nın açıklamasına bakılırsa, bir öğretmen şu özelliklere sahip olmalıdır: Bir Mahayana öğreticisi olarak kendine güvenmeli, disiplinli olmalı ve öğretilerin sonucunda etkileyici bir sükûnete kavuşmuş olmalıdır. Öğrencilerden üstün olan, azimli, insanlara huzur veren, yazılı kaynakları iyi bilen, işine şevkle bağlı özelliklere sahip olmalıdır. Çıkarsız hizmet verebilmelidir. Bir öğretmen, boşluğu ifade eden Shunyata gibi gerçekliğin etkileyici bilgisine sahiptir ve öğrencilere bunları öğretebilme yeteneğine sahiptir. Öğrencilerin üzerlerinden korkaklık duygusunu atmalarını sağlar, onları yormadan, her birine devamlı cesaret verir.

Buda öğretisinin ilk evresi, dört yüce gerçekle özetlenebilir. Dört Yüce Gerçekten, ilki yaşamın bütünüyle acı çekmek olduğu üzerinde durur. Amaç; açgözlülük, kin, cahillik gibi ruha acı veren kirlerden (Kleshas) arınarak acılardan kurtulup, özgürlüğe kavuşmaktır. Bu acılar, insan psikolojisinin temelini oluşturur. Kişi, ruhun bu zehirlerinden arınmayla ikinci gerçek olan acıların nedenlerini sorgulamaya geçer ve dördüncü gerçek olan sekiz aşamalı yolu pratik bir şekilde hayata geçirmesiyle Nirvana’ya ulaşır. Acılardan kesin kurtuluş olan Nirvana’ya ulaşmak ancak üçüncü gerçeklik aşamasında, Buda’nın onayıyla mümkündür. Budizm’e göre acılardan kurtulmuş, Nirvana’ya ulaşmış kişi artık iç huzura ermiş demektir. Gelişimin bu evresini tamamlamış, Nirvana’ya ulaşmış kişilere “Arhat” adı verilir. Ancak, Mahayana Budizm’ine göre bu kurtuluş ya da aydınlanma ile (Arhat ideali) kişi Buda unvanı alır. Bu bilgelik, Buda olmayı ve dünya üzerindeki bütün canlılara yardım edebilmeyi sağlar. Mahayana’ya göre bir Buda, kişinin geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki bütün Karmalarını bilir ve böylelikle bir Arhat olarak bencillikten uzaklaşıp başkalarına daha iyi yardımlarda bulunabilir. Öğrencilerin (Shravakas), Prateyabuddhas’ların (hiçbir öğreti yardımı almadan, kendi kendine aydınlığa ulaşmış kişilerin aydınlığa erişmesi ile Buda aydınlığı birbirinden farklıdır. Bu nedenle Buda’nın aydınlanması Mahayana Budizm’inde “Tam Aydınlık” olarak adlandırılır. Bu üç tür aydınlanmaya ulaşmak için bazı yollar vardır. Tam Aydınlığa giden yol Mahayana'da yer almaktadır ve Shravakas'ların izlemesi gereken sekiz aşamalı yolu içermektedir. Mahayana Budizmini takip eden bir kişi Bodhisattva'nın ilk seviyesini aştığı zaman Nirvana'ya ulaşabilir.

Mahayana metinleri muhtemelen MÖ 1. yüzyılda yazılmaya başlandı. Prajna-Paramita sutralarında olduğu gibi kimi sutralar, Buda'nın saklı kalmış vaazları olarak tanıtılır. Kimilerinin ise diğer sutralarla birlikte kulaktan kulağa aktarıldığı, sonradan yazıya geçirildiği iddia edilmektedir. Kimi kaynaklar ise bu sutraların Buda döneminden sonra saklandığını, ancak daha sonraları mitolojik yollarla tekrar ortaya çıktığını savunur. Sutralara ek olarak yorumlardan oluşan çeşitli Mahayana metinleri de bulunmaktadır.
Tarihsel olarak en eski olduğu ispatlanan Mahayana metinleri, Prajna-Paramita Sutraları, Avatamsaka Sutra, Lotus Sutra, Vimalakīrti Sutra ve Nirvana Sutra’dır.
Mahayana Budistler kimi zaman Shakyamuni Buddha'nın öğretilerini üç genel kategoriye ayırır; buna "dharma çarkının evreleri" adı verilir: Hinayana, Prajna Paramita ve Tathagatagarbha öğretileri.
Budizm Çin ve Tibet'e yayıldıktan sonra Mahayana metinleri buralarda çevrilmiş ve Platform Sutra ve Sutra of Perfect Enlightenment gibi yeni metinler de eklenmiştir. Chan ustası Linji’ye ait Linji Lu’da daha sonradan eklenenler arasındadır. Budizmin Doğu Asya’da gelişimine paralel olarak Kore ve Japonya’da değişik metinler Mahayana metinlerine dahil edilmiştir. Örneğin, Kore’de Jinul yazmaları, Japonya’da Dogen'nin Shobogenzo’su gibi.

Mahayana sutraları geniş bir kapsamı olan, Mahayana Budistleri tarafından Buda'nın orijinal öğretisini temsil ettiği kabul edilen sutralar, yani yazılardır. "Mahayana"'dan bahseden ilk sutra, muhtemelen ilk defa 1. yüzyılda derlenen Lotus Sutra'dır.

Genel olarak tarihçiler, kimileri kaynağını MÖ 1. yüzyıla ait başka yazılardan alan Mahayana yazılarının Gautama Buddha'dan 5. yüzyıl sonra, MS 1. yüzyıldan itibaren oluşturulduğunu kabul ederler. Bu nedenle Mahayana sutraları ne daha eski olan Agamalara, ne de Theravada geleneğindeki Sutta Pitakalara dahil edilmezler.
Tüm Mahayana sutraları Pali derlemesindekilere birçok yönden benzerlikler gösterse de, kimi araştırmacılar bunların çoğunlukla Hindistan'ın güneyinde derlenmeye başladığını, sonradan yazım işinin Hindistan'ın doğusuna ve kuzeyine aktarıldığını savunmaktadır.
Mahayana Budistler geleneksel olarak, Çin meşeili olanlar hariç, Mahayana sutralarının Buda'nın otantik yaşam öyküsü ve öğretileri olduğuna inanır. Bu sutraların her biri farklı Mahayana okulları için temel teşkil etmiş, takipçileri tarafından Buda'nın gerçek öğretisi olarak tanımlanmıştır. Ancak Theravada dahil olmak üzere, daha eski Budist okullar Mahayana sutralarını Buda'dan sonra yazıldığını söyleyerek, öğreti dışı olarak tanımlamışlardır. İddialara göre Mahayana sutraları yalanlar ve saptırmalar içermekte, bu nedenle de tarihsel Gautama Buddha'yı temsil etmemektedir. Bu anlaşmazlıklar kimi Budist cemaatlerde (Sangha) ayrılığa neden olmuştur.

Mahayana Budizminin, MÖ 1. yüzyılda yazılmış olan Prajnaparamita metinlerinde boşluk kavramı üzerinde durulmuştur. Bu da beraberinde anlamsal değişikliği getirmiştir. İnsanın hayatı boyunca, sadece tüm deneyimlerini içeren varoluş etmenleri anlamsız değil; aynı zamanda kendin olma ifadesi de anlamsızdır. Böylece tüm varlıkların anlamsız olduğu görüşü evrensel bir boyuta ulaşır. Prajna’nın merkezindeki görüş, Samsara ve Nirvana, mutlak ve muğlâk, gerçek ve gerçek olmayan, benzerlik ve farklılık arasında hiçbir fark olmadığıdır.
Bütün bunlar düalist (İkicilik- İki karşıt ilkenin varlığını ileri sürme) kavramlardır. Bir varlığın hem varlığını hem yokluğunu ileri süren bir görüştür. Burada Mahayana Budizm’inde bir araya gelen görüş (prajna) ve bilgi (jana) kavramları giderek önemli hal alır. Çünkü tüm varlıklar zaten kendi boşluğunda potansiyel olarak yer almaktadır ve amaç yalnızca bu gerçeği bilmekle sınırlıdır.

Mahayana Budizm’inde, Nagarjuna’nın Orta Yol görüşünün temelinde ortaya çıkmış bir Mahayana okuludur. Nagarjuna Prajnaparamita metinlerini tutarlı bir şekilde incelemiş ve Buda’nın öğretilerine dayanarak araştırmalarını temellendirmiştir. Böylece Budist okullarında varoluş gerçekliği ve boşluk üzerine tartışmalar iyice kızışmıştır. Nagarjuna Budizm’deki var olma (bhava) ve var olmama (abhava) görüşleri sayesinde öğretici bir yol bulmuştur. Nagarjuna’ya göre “boşluk” ne soyut ne de olgu çokluğudur. Bu yöntemle “bağımsız varlık” kavramını işaret etmiştir. Boşluk dünyanın ardında yatan “gerçekliği” temsil etmektedir. Hatta Nagarjuna, boşluğu gerçeklik kavramından ayrılmaz bir ifade olarak açıklamaktadır. Gerçeklik, ardında devamlı gizli bir gerçek olduğundan net bir şekilde ifade edilemez. Yüce Gerçek yalnızca, en yüksek bilgelik sayesinde, boşluk olarak gösterilebilir. Nagarjuna'nın yönteminin amacı, uygulayıcıları boşluğa doğru yakınlaştırmaktı; bu anlamda da yıkıcı ve parçalayıcı bir yol sayılmaktadır. Bu yöntem, insanın ilkesel bir yalanlama ve olumsuzlama tekniği ile herhangi içeriksel bir görüşe bağlılıktan koruyup uzak tutmaya çalışırken „yakalama“ (Upadana) eğiliminin tüm besin yollarını tıkamayı sağlamak üzere oluşturulmuştur.

Yogacara Okulu ise boşluk kavramını olumlu şekilde anlaşılır hale getirmek için inceleme yapmıştır. Kusursuz bilge kişi, böylesilik (Evrenin tüm zihinsel koşullanmalar, sınırlamalar ve sınıflamalar aşıldıktan sonra görülebilen gerçek durumu), gerçek öz, mutlak Dharma âlemi gibi kavramlar geliştirmişlerdir. Bu okulda Samsara ve Nirvana'nın temelini oluşturan ruh ön plandadır. Meditasyon yaparak Samsara'dan kurtulup Nirvana'ya ulaşılır ve meditasyon sonunda bu tam olarak gerçekleşir.

Hindistan ya da Orta Asya kökenli metinler
Ananta-nirdesa Sutra (Sayısız Anlam Sutrası)
Lalitavistara Sutra
Lankavatara Sutra
Lotus Sutra
Prajñāpāramitā sutraları (Erdemin Mükemmeliyeti sutraları)
Pañcaviṃśatisāhasrikā-prajñāpāramitā sutra
Elmas Sutra
Kalp Sutra
On Aşama Sutra
Vimalakirti-nirdesa Sutra
Çin kökenli metinler
Mükemmel Aydınlanma Sutra
Platform Sutra
Diğer metinler
Amitabha Sutra
Avatamsaka Sutra
Kandaraka Sutra
Mahaparinirvana Sutra
Sanghata Sutra
Shurangama Sutra
Ullambana Sutra

Lankavatara Sutra Mahayana Budizminin en önemli sutrasıdır. Bugünkü Sri Lanka'da ortaya çıkmıştır. Buda'nın öğretilerini ve sözlerini içeren metinlerdir.

Sutra'nın içeriğini Çin, Japon ve Tibet Budizmi oluşturmaktadır. Sutra, Faxiang gibi Yogacara okulunun altı Ortodoks yazıtlarına aittir ve ayrıca Çin, Japon ve Zen Budizminin temelini de oluşturmaktadır. 15. yy'ın sonlarında Bodhidharma tarafından önce Çin'e getirilmiş, ardından 18. yy da Japonya'ya ulaşmıştır. Şu anda ise Tibet'te bulunmaktadır. İngilizce ve Japoncaya çevrileri yapılmış, 1995 yılından beri de Almancaya çevirileri yapılmaktadır.

Lankavatara Sutra, Hint felsefesinde Brahman okullarıyla ters düşerken Mahayana Budizminin görüşleriyle uygunluk göstermektedir. Tathagartagarbha (Kusursuz bilge kişi) Buda'nın doktrinlerinin (öğreti) yanı sıra Yogacara’nın karakteristik konularını ve bilginin sekiz modeli konularını içermektedir. Sutra’nın temel öğretisi, kişisel psikoloji ve nesnel madde olgularının hepsini niteleyen “Cittamatra” ifadesidir. Cittamatra “Bireysel bilinç” anlamına gelmektedir. Sutra'nın bu ifadesi, dini tecrübeyi destekleyen bir öğretidir. Her şey sadece manevi ve tek bencilik değil, tüm evrenin bizim bilincimizde var olduğunu bilmektir.
Bilinç, özne ve nesne ayrımını yapabilme ve sonunda Samsar'ın acı veren döngüsünden kurtulmak için vardır.

Kalp Sutra

Mahayana Sutraları8 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sutralar ve yorumlar8 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Farklı dillerde Budist yazılar
İngilizce Mahayana Budist Sutralar
Pek çok Mahayana Budizmi metninin İngilizce çevirileri
BuddhaNet's eBook Library14 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce pdf'ler)
Başlıca Tathagatagarbha sutralarının İngilizce çevirileri15 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bhadra-kalpika Sūtra [1]21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [2]21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [3]21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [4]21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lotus Sutra sesli dosyaları
Lotus Sutra'dan Çince-Japonca pasajlar, İngilizce, Arapça, Italyanca ve diğer dillerde
BudizmTürkçe: Budizm'in temel metinlerinin Türkçe çevirileri Son güncelleme 30.01.2010

Maniheizm (/ˌmænɪˈkiːɪzəm/; Farsça: آئین مانی Āʾīn-ī Mānī; Çince: 摩尼教; pinyin: Móníjiào), MS 3. yüzyılda Partlı peygamber Mani (MS 216–274) tarafından Sasani İmparatorluğu'nda kurulan, eski bir büyük dünya diniydi.
Maniheizm, iyi, ruhani bir ışık dünyası ile kötü, maddi bir karanlık dünyası arasındaki mücadeleyi betimleyen ayrıntılı bir düalist kozmoloji öğretir. İnsanlık tarihinde yer alan süregelen bir süreçle, ışık kademeli olarak madde aleminden alınıp ait olduğu ışık alemine iade edilir. Mani'nin öğretisi, Platonculuk, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Budizm, Markionizm, Helenistik ve Rabinik Yahudilik, Gnostik akımlar, Antik Yunan dini, Babil ve diğer Mezopotamya dinleri ile gizem kültlerinin öğretilerini "birleştirmeyi", onların yerine geçmeyi ve onları aşmayı amaçlıyordu. Maniheizm, Mani'yi Zerdüşt, Buda ve İsa'dan sonraki son peygamber olarak kabul eder.
Maniheizm hızla başarılı oldu ve Aramice konuşulan bölgelerde geniş çapta yayıldı. Üçüncü ve yedinci yüzyıllar arasında gelişti ve en parlak döneminde dünyanın en yaygın dinlerinden biriydi. Maniheist kiliseleri ve kutsal metinleri doğuda Çin'e kadar ve batıda Roma İmparatorluğu'na kadar uzanıyordu. İslam'ın yayılmasından önce, klasik politeizmin yerini alma rekabetinde kısa bir süreliğine erken dönem Hristiyanlığının ana rakibiydi. Roma'nın Dominatus yönetimi altında, Maniheizm Roma devleti tarafından zulüm gördü ve sonunda Roma İmparatorluğu'nda ortadan kaldırıldı.
Maniheizm doğuda, batıda olduğundan daha uzun süre hayatta kaldı. Din, 10. yüzyılda Abbâsî Halifeliği dönemine kadar Batı Asya'da varlığını sürdürdü. Tang Hanedanlığı dönemindeki giderek artan katı yasaklamalara rağmen Çin'de de mevcuttu ve 830'daki yıkılışına kadar Uygur Kağanlığı'nın resmi diniydi. 13. ve 14. yüzyıllarda Moğol Yuan Hanedanlığı altında bir canlanma yaşadı, ancak daha sonra Çin imparatorları tarafından yasaklandı ve oradaki Maniheizm Budizm ve Taoizm içinde eridi. Jinjiang, Fujian'daki Cao'an tapınağı da dahil olmak üzere Çin'de bazı tarihi Maniheist alanlar hala mevcuttur ve din, Pavlusçuluk, Bogomilizm ve Katarcılık dahil olmak üzere Avrupa'daki sonraki akımları etkilemiş olabilir.
Maniheizmin orijinal yazılarının çoğu kaybolmuş olsa da, çok sayıda çeviri ve parçalı metin günümüze ulaşmıştır.
Maniheizmin bir takipçisine Maniheist veya Manici denir.

Mani, 14 Nisan 216 tarihinde Part İmparatorluğu'nun Tizpon kentinde dünyaya geldi. Fakat güçlü dinsel eğilimlere sahip bir kişi olmalıydı, zira bir süre sonra Ekbatan'ı terk ederek, Güney Babilonya'da bulunan "Menakkede" (Arapça Mugtasıla) adlı bir Mandeen tarîkatine katıldı ve küçük oğlunu bu inançlara göre yetiştirdi. Mani'nin babası da, din reformu taraftarı olarak önemli etkinliklerde bulunmuş ve adeta oğluna öncülük etmiştir. Mani dinsel eğitiminin yanı sıra gençlik yıllarını nakkaşlık öğrenerek geçirmiştir.
Mani'nin içinde büyüdüğü bu tarîkat hakkında pek ayrıntılı bir bilgi mevcut değildir. Bir tür su ile arınma yani "vaftiz" uygulamasına sadık oldukları biliniyor. Tarîkat üyeleri, günahlarından arınmak için her gün abdest alıyorlar ve yiyeceklerini de su ile temizliyorlardı. Ayrıca, et yemiyorlar ve şarap içmiyorlardı. Her üye kendine ayrılmış bulunan tarlada çalışmak zorundaydı. Tarîkat'in yerleşik ve tarımsal görünümü bir Yahudi tarîkati olan Esseneler'i andırıyor. Bu benzeşimi güçlendiren diğer bir öğe de, kendi dinsel inançlarını tıpkı Esseneler gibi "Yasa" (Nomos) olarak adlandırmalarıdır. Diğer önemli bir unsur da, bu tarîkatin, bir Yahudi uygulaması olan "Sabbat" gününe riayet etmesidir.
Mani, Sasani İmparatorluğu'nun I. Şâpûr (h. 242-273) egemenliği altındaki döneminde, öğretilerini çok başarılı olarak halk arasında yayabilmiştir. Ancak I. Şâpûr'un ardından tahta çıkan hükümdar I. Behram (ya da II. Behram) onu Magerlerin bir şikayeti üzerine tutuklatıp idam ettirmiştir. Maniciler, Mani'nin bir haça çakılarak (İsa'daki gibi) idam edildiğini kayıt etmiş olsalar da, bunda bazı şüpheler vardır. Mani dini Antik Çağın sonlarında, 3. ve 4. yüzyıllarda Sasani İmparatorluğu ve çevresinde yayılmıştır. Kral I. Şapur'in bir kardeşi Mani dini'ni kabul etmiş; ancak Şapur'dan sonra gelen Fars kralları Manicilerin düşmanı olmuşlardır. 4. yüzyılda Roma İmparatorluğuna kadar yayılmış olan Mani dini, etkili misyoner uygulamaları sayesinde daha da ilerleyip Çin'e ve İspanya'ya kadar yayılmıştır. Mani dini en parlak dönemini Uygur hükümdarı Bögü Kağan'ın hüküm sürdüğü 762 yılında devlet dini olarak ilan etmesi ile yaşamıştır. Mani dini'nin misyoner uygulamalarının nasıl bu kadar başarılı olduğu sorusu günümüzün birçok tarihçilerini meşgul etmiştir: Dini yaymak için kullanılan dini ifadelerin doğuda Budizm'e ve batıda Hristiyanlığa yaklaştırılmış olması; ama buna rağmen dinin yöresel olarak ana hatlarından sapmaması buna neden olarak görülmektedir. Mani dini 5. yüzyılda özellikle Roma İmparatorluğunda hızla yayılan Hristiyanlığa ciddi bir rakip olmuş, bu yüzden Romalılar bu dinin yayılmasını önlemek için çaba göstermişlerdir. Mani dini Çin'de 14. yüzyılda ortadan kaybolmuş, ama Çin'in Ming döneminin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır (Ming aydınlık ya da ışık anlamına gelir). Mani dini sonunda Avrasyada birçok dinin içine işlenmiş ve böylece başka dinlerin yeni kollarının ve tarikatlarının doğmasını sağlamıştır.

İran'ın Ortodoks dininin Mazdeizm olmasına rağmen “heterodoks” bütün inançlar İslâm'dan önce de sonra da mücadele etmekteydiler. Sasânîler’den sonra çok daha müsamahakâr olan İslâmîyet yönetimi altında Mâniler bir nebze özgürlük kazanmışlardı. Mâni dini vâsi bir edebiyâta sahiptir. Bizzât Mâni, eserlerinin büyük bir kısmını Süryanî dilinde yazmış ve hemen âkabinde bu eserler Pehlevî diline tercüme edilmişti. İkinci Hicrî asırda bu eserlerin Arapça’ya tercüme edilmeleriyse Mâniliğin yayılmasına büyük ölçüde hizmet etti.

“Hişam İbn-i Abd’ûl-Melik” devrinde Mâniler’in önderlerine Mihr adı verilmekteydi. Mâni reislerinden olan Zâd Hürmüzd ise ayrı bir Mâni tarikâtı kurmak amacıyla “Medain” şehrine gitti. Orada karşılaştığı Haccac’ın kâtibi Miklas’ı “Danaveryan” adı verilen tarikâtın başına geçirdi. Miklas'ın ölümünden sonra ise yerine Afrika'dan gelen “Ebû Hilâl’ûd-Deyhûrî” geçti. Me’mûn ve Mu’tâsım devirlerindeki reisleri “Ebû Ali Sâid” ve sonra da “Nâsır bin Hürmüz’ûs-Semerkandî” idi. Me’mûn devrinde Rey şehrinde ikâmet etmekte olan “Yezdân-ı Baht” Mâniler'den ayrılarak kendi mezhebini oluşturdu.

Mâniler'e Sasânîler Devri'nde “Zandik” adı veriliyordu. “Mes’ûdî”, Zandikler'i Zerdüşt’ün kitabı Avesta’dan ayrılarak onun tefsiri olan “Zend” kitabına bağlanan topluluk olarak tanımlamaktadır. Yani tefsiri kabul ederek asıl metni reddedenler anlamında kendilerine “Zandik” adı verilmişti. İslâm devirlerinde önce Mâniler, daha sonra da Mezdekîler ayni şekilde “Zandik” (Zindik) olarak adlandırılmışlardı. Emevîler devrinde Zindik olarak adlandırılanlar nispeten azınlıktaydı. Me’mûn Horasan’a ilk geldiğinde “Mübid Mûbidân” halifenin veziri Fazl İbn-i Sehl'in yanında bulunmaktaydı. Me’mûn Zındıklar’a ve Mübidler’e karşı son derece müsamahakâr davranan bir halife olarak tanınmaktaydı.

Mani, insanlığın dinsel kurtuluşunun tarihsel bir akış içinde en önemli aşamalarını sıralarken, kendi öncülleri arasında Enoch'u, Nuh'un oğlu Sam'ı, Buda'yı, Zerdüşt'ü ve İsa'yı saymıştır. Mani, bu yazılarda, İsa'nın yaşamının belli başlı olaylarını özetlemiş, Havariler'in çabalarını, Paul'un misyonunu, Hristiyan Kilisesi'nin yaşadığı krizi ve dünyayı düzeltmek için uğraş vermiş olan Markion ve Bardesanes gibi gnostikleri anlatmıştır Nihayet, İsa'nın müjdelemiş olduğu "Paracletos"un, yani bizzat Mani'nin döneminin geldiğini ilân etmiştir.
"Paracletos" sözcüğü, Ruhulkudüs'e verilen bir isim olarak Yuhanna İncili'nde geçmektedir. "Paracletos"un din dışı anlamı "şefaat eden, aracı, arabulucu" biçimindedir. Özellikle, İsa'nın veda konuşmalarında "Avutucu, Gerçek Ruh ve Kutsal Ruh" adı altında sıkça yer almaktadır. (Yuhanna XIV/16,26 - XV/26 - XVI/7)
Manicilik'te gerçek gizem, köktenci ve evrensel düalizmdir. Manici inanca göre bu gizem, Mani'nin ruhsal ikizi olan Paracletos tarafından Mani'ye aktarılmış ve Mani de bu gizemi öğretmekle görevlendirilmiştir. Mani, on iki yaşındayken ilk kez göksel bir ziyarete tanık olduğunu ve ilk ilâhi açıklamaları aldığını ileri sürer. Arap tarihçisi en-Nedîm'e göre bu ziyareti yapan "et-Taum" (ikiz anlamına gelen Nebatîce bir sözcük) adlı bir melektir. Bu melek Mani'nin ikizi ya da ruhsal eşi olup, onu eğitip görevine hazırlayacak olan Paracletos'tur.
Mani'ye göre Zerdüşt, Buddha ve hatta İsa'nın başarılı olamamalarının nedeni, kendi öğretilerini yazıya geçirmemiş olmalarında aranmalıdır. Bu düşünce ile Mani, herkesçe anlaşılabilen basit bir dil kullanarak kendi öğretisini yazıya dökmüştür. Manici yazıların halktan gördüğü yoğun ilgi, Maniciliğin karşısında olanların ve özellikle Hristiyan Kilisesi'nin neden bu yazıları yok etmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. 279 Yılında, Roma İmparatoru Diocletianus, İskenderiye kentinde tüm Manici yazıların yakılmasını buyurmuştur. Buna benzer yok etme çabaları yüzyıllarca sürdürülmüştür. Halbuki, İsa'dan sonra II. yüzyılın ortalarında İran'da doğan Manicilik inancı, henüz ilk yüzyılını tamamlamadan Doğu ve Batı'ya yayılmayı başarmıştı ve doğal olarak karşısındaki en büyük rakip Hristiyanlıktı. Manicilik ile Hristiyanlık arasında uzun ve sert bir kavga cereyan etti. Hristiyanlık bu kez karşısında, akılcı yöntemleri ve başarılı diyalektik çözümlemeleri olan, Hristiyan Kilisesi modeline uygun örgütlenen ciddi bir hasım bulmuştu. Her geçen gün, Manicilik karşıtı kilise kuralları, devlet buyrukları ve düalist öğretileri kötüleyen yapıtlar çoğalıyordu. Hristiyan Kilisesi, Manicilik karşısında geçirdiği korkuyu bir daha asla unutamayacak, yüzyıllar boyunca karşılaştığı her düalist hareketi Maniciliğin bir devamı ya da hortlaması olarak kabul edecekti. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın Vaudoislar, Katharlar, Tampliyeler Manicilik ile suçlanacaktı. Artık, Hristiyan Kilisesi'nin gözünde her

Meditasyon ya da dalınç, Latince meditatio kelimesinden türetilmiş, sözcük anlamıyla birçok Batı dilinde "derin düşünme" anlamına gelmekte olan bir terim olup, sözlüklerde, "kişinin iç huzuru, sükûnet, değişik şuur halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad" olarak tanımlanır. Meditasyon tekniklerine, ait oldukları, Budizm (Hindistan), Taoizm (Çin), Bön (Tibet), Zen (Japonya) ve İslamiyet'te (tefekkür) gibi inanç sistemlerine göre ve izledikleri yöntemlere göre değişik adlar verilmiştir. Ayrıca günümüzde mevcut farklı inanç sistemleri, mezhepler ve ekoller meditasyonu farklı olarak yorumlamakta ve farklı şekillerde uygulamaktadırlar. Bu bakımdan standart ya da tek biçimli bir meditasyondan söz etmek olanaksızdır.
Meditasyon, birçok kültürde ve dinde uygulanan manevi bir arınma tekniğidir. Uyanıklık ve konsantrasyon çalışmalarıyla kişi kendini toplar ve zihnini, ruhunu dinlendirir. Doğu kültürlerinde meditasyon, köklü ve bilinç açıcı bir teknik olarak kabul edilir. Söz konusu olan bilinç açma durumu, her inanışa göre farklı adlandırılır. Bunlar; boşluk, farkındalık, tek olma, burada ve şimdide olma, düşüncedeki özgürlük olarak tanımlanabilir. Transandantal Meditasyon(TM)için: "Biz meditasyonu tanımlarken onun çok dinlendirici, sakin ama artmış bir uyanıklığın da olduğu ve genellikle iç mutluluğu yaşatan öznel bir deneyimi kazanmak amacıyla tekrar tekrar yapılan zihinsel bir teknik olarak tanımlarız" denilmektedir."

Meditasyon yapmak; genel inanışa göre sessiz, sakin olmak ve farkındalığı artırmak için, bilinçli olmayan, sadece zihni izleme amaçlı bir çaba gibi görünmektedir. Ancak bu terim standart ya da tek biçimli olmayan çok sayıdaki farklı uygulamaların genel adıdır. Oldukça hareketli olan, açık bilinçli düzeyde yapılan veya fiziksel sağlık ve tedavi amacıyla yapılan meditasyonlar da mevcuttur. Dinî inançlardan bağımsız olarak meditasyon bir başka düzeydeki gerçekliği algılamayı sağlayabilir. Meditasyon ister bir dua, ister derin, mistik bir düşünce ve bilinç durumu veya fiziksel ve psikolojik sağlık kazanma arayışı olarak yapılsın, bu başka düzeydeki gerçeklik farkındalığı kişisel olgunlaşma ve gelişim olarak tezahür eder. Varlığı hissetmekle, insanın içinde ve çevresinde olan bitenlerle yoğun bir biçimde ilişkiye geçmektir.

Meditasyon teknikleri, belli başlı gruplarda toplanamayacak kadar çeşitlilik gösterir. Bu söz konusu teknikler dinsel kökenli geleneklere göre, her birinin kendine özgü öğretileri olan dini okullara ya da dini yönelişlere göre farklı olabilir. Birçok okul değişen meditasyon tekniklerine bağlı kalmıştır. Meditasyon teknikleri bunun yanı sıra, özellikle 20.yy.ın 50'li yıllarından itibaren batı öğretilerine ve uzak doğu öğretilerinin bir kısmına ilham vermiştir. Meditasyon teknikleri gereksinimlere göre batı öğretilerine uyarlanmıştır.
Tüm meditasyon teknikleri, gündelik bilinç halinin gerçek farkındalığa dönüştürülmesini sağlayan manevi bir aracı yöntem olarak adlandırılabilir. Bu yöntem vasıtasıyla, şimdiye kadar yaşanmış olan şeyler geride bırakılır, kişi özellikle beklentilerden, geçmişteki öznel anlam yüklü yaşanmışlıklardan ve gelecekle ilgili planlardan meditasyon sayesinde arınır. Çoğu meditasyon tekniği, gerçek farkındalığı ve kökten rahatlamayı eşzamanlı mümkün kılarak bilinçli olma durumuna ulaşılmasını sağlar. 
Meditasyon teknikleri başlıca iki grupta toplanabilir:

Sakin oturma teknikleriyle uygulanan pasif (sadece zihinsel anlamda) olan meditasyon teknikleri
Sesli konuşmalar ve müzik eşliğinde dikkati toplamayı sağlayan, bedensel hareketlerle yapılan aktif meditasyon teknikleri
Her iki meditasyon tekniği de hem aktif olarak dikkat toplamayı hem de pasif olarak gevşemeyi, pasif olma durumunu kapsar.
Genellikle meditasyon denilince akla pasif meditasyon şekli gelir. Bu formun kullanımı daha yaygındır.

Bununla birlikte, en genel anlamda ele alınırsa, başlıca üç çeşit meditasyon yöntemi vardır:
1- Konsantrasyon ve kontemplasyon yöntemi: Dikkatin tek bir noktada toplanmasına dayanır. Zihnin konsantre olduğu bu nokta, soyut bir düşünce, bir mandala, bir yantra (bir geometrik biçim), bir koan (bilmecemsi Zen soruları), bir mantra (bir ses, sözcük, cümle veya şarkı), bir mum alevi, solunum kontrolü veya bir başka şey olabilir. Konsantre olunan şey hangi düşünce ya da hangi konuysa, dış uyaranlardan etkilenmemeyi becererek ve zihne girmeye çalışan konu-dışı fikirleri geri göndererek o konu üzerinde derin ve ayrıntılı bir biçimde ve zorlanmadan düşünmek söz konusudur. Bununla birlikte konuyla ilgili bilinmesi gerekli noktalar varsa, bunların zihinde biçimlenmesine izin verilir. Bu şekilde, tek konudan ilham alınarak yeni şeyler öğrenilebilir. Düşünce kendi konusunun dışına kaçmak eğilimini gösterir göstermez, derhal müdahale edilerek, sükunetle, ilk konuya yeniden dönülür. Esas olan, konuyla ilgili yeni sezgileri alabilmektir, henüz bilinmeyen hakikat ve kavramların zihin alanında yer bulabilmelerini sağlamaktır.
Meditasyon sırasında gözlerin kapalı bulunmasının daha iyi sonuç verdiği bilinmektedir. Bir ses, bir sözcük, bir cümle veya bir şarkı biçimindeki mantraların tekrarının, özellikle meditasyonun sürekliliğini sağlayan monoton bir uyaran olması bakımından yararı bulunmaktadır. Ayrıca, kimilerine göre, bazı mantralar ses titreşimleri yoluyla yaratılan birtakım tesirlerle de meditasyoncuya yararlı olmaktadırlar. Mantralar dinlere göre ve bir üstadın öğrencisi hakkındaki kişisel belirlemelerine göre değişirler. Meditasyoncu, düşünürken aklına başka şeyler gelirse, sükunetle mantrasını tekrar eder ve ana konuya geri döner. Kısaca, meditasyonda mantra bir anahtar gibi kullanılır.
2- "Bilinç ayrışması" olarak adlandırılan ikinci yöntem ise, ne olup bittiğini tarafsız bir gözlemle izleme yöntemi olarak açıklanabilir. Bu yöntemin en tanınmış şekli Zen'deki shikantaza denilen bir zazen uygulamasıdır. Kelime olarak "sadece oturma" anlamına gelen shikantaza, uygulayıcının dikkatini herhangi bir nesneye yönlendirmediği, nesnesiz bir meditasyondur. Daha önce elde edilen konsantrasyon gücü, şu anda meydana gelen tüm olguların tam olarak farkında olmak için kullanılır.
Bu ikinci yöntemin Uzak Doğu'da kullanılan bir başka biçimi de şöyle açıklanır: Önceden kararlaştırılmış, konsantre olunacak herhangi bir konu yoktur, zihnin düşüncesiz kalması, boş tutulması gerekir. Meditasyon ilerledikçe zihni boş tutabilme süresi de uzar. Zihnin sükunetle boş bırakılmasının amacı içte sezgisel olarak belirebilecek bu tesirlere yer ayırmaktır. Bu tür sezgiler insana diğer zamanlarda da gelmekle birlikte, meditasyon halinde daha kolay, daha açık, daha güçlü ve daha özgün halde gelirler.
3- Transandantal Meditasyon(TM) tekniği, diğer iki yöntemden farklı olarak tamamen dikey işleyen doğrudan içe dalış tekniğidir. TM'de zihin yüzeyde gezinmeden düşüncenin kaynağına çabasız bir dalış gerçekleştirir. Derin iç mutluluk bilinci olarak adlandırılan bu sınırsız bilinç haline zihin kendi doğal eğilimiyle ulaşır ki diğer tekniklerden farkı burada yatar. O nedenle transandantal meditasyon için doğal bir teknik denmektedir; uygulama sırasında hiçbir şekilde  konsantrasyon, hayal kurma, zihinde bir şeyler canlandırma veya felsefi kavramlar üzerinde düşünceye dalmak söz konusu değildir. Bilincin en yalın, en sade uyanıklık biçimi kazanılır ki Maharishi bunu ağacın kökünden beslenmesine benzetir.

Hristiyan geleneklerinde, farklı meditasyon, düşünme teknikleri ve öğretileri bulunmaktadır. “Tanrıya ulaşma” genellikle yazılı öğretilerle (lectio) ve sözlü ya da düşünsel boyuttaki dualarla (oratio) yapılır. Bu söz konusu eylem, belli bir sürecin başlangıcıdır.
Bunu çok nadir de olsa inzivaya çekilerek yapılan ya da belli düşüncelerin tekrarıyla oluşan (meditatio) somut davranış teknikleri takip eder. Devamda ise, Hiççiliği esas alarak sakin düşünme (contemplatio) dua etme tekniği yer alır. 
Tüm bu yapılanların amacı, en sonunda düşünsel farkındalığı ve gündelik bilinçli olma durumunu eşzamanlı yaşatmaktır. Vita activa (eylemsel yaşam) ve vita contemplativa (içsel, ruhsal, düşünsel yaşam) arasında hiçbir fark yoktur.

Vipassane ve Zazen, Batı'nın Uzakdoğu geleneklerinden esinlenerek oluşturduğu en bilinen pasif meditasyon şeklidir. Her iki tekniğin de birçok benzer özellikleri bulunmaktadır. Meditasyon yapanlar, gevşeme ve gerilme hareketlerinin uyumuyla harmanlanmış faydalı davranışlarda bulunmaya özen gösterirler.
Meditasyon okullarında uygulanan farklı meditasyon tarzlarındaki çalışmaların özünü ruhsal, duygusal ve bedensel anlamda şimdiyi gözeterek edinilen tam uyanıklık oluşturur. Söz konusu iki meditasyon tarzının da amacı; düşünmeden, hissetmeden, kayıtsızca burada - şimdide olma farkındalığını öğretmek değildir. Meditasyonun amacı; Herz-Sutra'daki ikiliği yok etmek gibi duyular-üstü manevi tecrübelerdir.

Ruhu sakinleştiren meditasyon olarak da bilinen Samatha Meditasyon'da bir objeye konsantre olunur. Örneğin bu obje; belirgin bir şekilde alınıp verilen nefes, hayali bir resim, tek bir düşünce ya da Mantra (nağmelerle tekrar edilen şiir) olabilir. Konsantre olunarak sağlanan düşüncenin nesneler üzerinde yok etme gibi etkisi bile vardır. Gündelik düşünme tarzının yerini insan ruhunda sükûnet bulma düşünesi alır.
Samatha Meditasyon ve Vipassana Meditasyon bazen birbirinden bağımsız iki teknik olarak algılanır. Samatha Meditasyon genellikle Vipassana Meditasyon'a giriş olarak bilinir.
Konsantrasyon sağlanarak yapılan meditasyonun önemli şekillerinden birisi de isim duasıdır. Bu tip meditasyonda tanrı isimleri şiir gibi ya da şiirsel bir ezgiyle kullanılır.

Düşünceyi aşma meditasyonu olarak da adlandırılabilecek TM, Hint bilge Maharishi Mahesh Yogi (1918-2008) tarafından dünyaya yeniden kazandırılan kolay ve doğal(çabasız) bir meditasyon tekniği olarak bilinir. Bu otantik meditasyon tekniğini Maharishi Mahesh Yogi, kendi öğretmeni olan Guru Dev Brahmanda Saraswati'nin hazinesinden bulduğunu belirtir ve 1955 yılından itibaren onu bütün dünyayla 

Muhammed Hamidullah (19 Şubat 1908 - 17 Aralık 2002), İslam dünyasında tanınmış son dönem avukat ve din bilgini. 22 dili akıcı konuşabilen Hamidullah, 84 yaşında Tayca öğreniyordu.
İlk öğrenimini Haydarabad'da tamamladıktan sonra, yine bu kentteki hukuk fakültesini bitirdi. Fakat İslami bilimlere özellikle de siyer ilmine olan merakından dolayı 1936'da Paris Üniversitesi'nde bu konuda eğitim aldı. Daha sonra Almanya'nın Tübingen Üniversitesi'ne kaydolarak "devletlerarası İslam hukuku" alanında ikinci bir doktora çalışması daha yaptı.
1947'de Paris'e yerleşerek ders vermeye başladı. Akademik çevrelerdeki ünü giderek arttı ve ders vermek için Fransa dışındaki ülkelere gitmeye başladı. 1950'li yıllarda Türkiye'ye gelerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve Hukuk fakültelerinde ve İzmir, Ankara, Konya üniversitelerinde dersler verdi.

Hamidullah'ın Türkçeye çevrilerek yayımlanan başlıca eserleri şunlardır: 

İslam'a Giriş (1961)
Hz. Peygamber'in Savaşları (1962)
İslâm'ın Hukuk İlmine Yardımları (1962)
İslâm'da Devlet İdaresi (1963)
İmam-ı Azam ve Eseri (1963)
Modern İktisat ve İslâm (1963)
İslâm Fıkhı ve Roma Hukuku (1964)
Kur'an-ı Kerim Tarihi (1965)
İslâm Peygamberi (1966, 2 cilt)
Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahifa-i Hemmam b. Münebbih (1967)
Resulullah Muhammed (1973)
İslâm Hukuku Etüdleri (1984)
İslâm Müesseselerine Giriş (1984)
İslâm, Bilim ve Felsefe (1990)
İlk İslâm Devleti (1992)
İslâm'ın Doğuşu (1997)
Hz. Peygamberin Altı Orijinal Diplomatik Mektubu (1998)
İslâm Anayasa Hukuku (1998)
El Vesaiku's-Siyasiyye (1998)
İslâm Tarihine Giriş (1999)

Nagarjuna, MS 2. yüzyılda yaşamış ve değilleme mantığıyla ün kazanmış olan ünlü Budist düşünür. Dünyayı anlama, yorumlama ve varlığın gizini çözme girişimlerinin zorunlu olarak sınırlarla karşılaşacağını ve eşyanın boş olduğunu öne süren Nagarjuna, yalnızca bilge kişinin, varlıkla ilgili olarak var mı yok mu sorusuna takılmadan, "ne var, ne yok" diyeceğini, her şeye tepeden bakacağını ve tartışmadan susacağını savunmuştur.
Mahayana Budizmi'nin kaynaklarına göre Nagarjuna, tarihin önemli kişiliklerindendir. Nagarjuna felsefesinin temelini “Orta Yol” (Madhyamika) öğretimi oluşturmaktadır ve bu konuyla ilgili Budist filozoflar birçok eser bırakmıştır. Nagarjuna'nın ana düşüncesi bir nevi Buda öğretilerinin tekrar ortaya çıkarılmasıdır. Bu skolâstik düşünce bir keresinde Hinayana okulunda tehlike yaratmıştır ve bir süre sonra yok olmuştur. Bu zamana kadar var olan bütün bakış açılarını değiştirmiş bu yöntemin amacı, mantıklı bir yol olarak, Budist öğretilerini anlaşılır hale getirmekti. Bu yol, özellikle sonsuzluk ve yok etme gibi eylemleri anlaşılır duruma getirdi ve sonunda bunlar terk edildi. Bu fikirlerin amacı, yaygınlaşan eğitim fikrini korumak ve sürdürmekti. Boşluğun tanımı, ayrıntılı bir şekilde varoluş kavramı ile birlikte kaleme alınmıştır. Nagarjuna da bunu, gerçeğin ikiliği olarak ele almıştır. Vajrayana ve Zen Budizminin geleneklerinde var olan her şey Hindistanlı Budist düşünürleri etkilemiştir.

Nagarjuna hakkında var olan bilgiler, Çin ve Tibet dilinde Paramārtha (499–569) ve Xuanzang (603–664) tarafından yazılmış eserlerde güçlü efsaneler şeklinde yer almaktadır. Bilgilerin gerçekliği kanıtlanabilir olmadığı için bilgiler güvenilir değildir. Bu efsaneler nesilden nesle aktarılmıştır. Örneğin, çevirmen Kumārajīva'nın (344–413) kaleme aldığı bir eserde Nagarjuna, görünmez olabilen bir büyücü olarak ele alınmıştır. Eserde kralın cariyesi, erkek arkadaşıyla beraber olup kralı kandırır. Nagarjuna ve iki arkadaşı saraya gizlice girerler ve planlarını uygularlar. Dönüşte bu iki arkadaşı sihirli sözler sayesinde affedilince, Nagarjuna ortadan kaybolur. Fakat sevgili olan bu çift idam edilir. Bu kötü olay Nagarjuna'nın acıyla yüzleşmesine neden olmuştur ve bundan sonra Nagarjuna kendini Buda’nın yoluna adamıştır.
Başka bir efsaneye göre Nagarjuna’nın ejder yılanı olduğu söylenmektedir. İnsanlar onu denizin derinliklerinden çağırarak iletişim kurarlar. Nagarjuna'nın adı “Beyaz Yılan” anlamına gelmektedir. Hint mitolojisinde beyaz, saflığı, yılan ise bilgeliği simgelemektedir. Başka bir efsanede ise Nagarjuna'nın çocuklukta çaresiz bir hastalığa yakalandığı ve bundan dolayı kendini bir manastıra kapattığı söylenir. Efsaneye göre, bu manastırda Budist yazılarını okuyarak hastalığını yenmiş ve ölümsüzlüğe ulaşmıştır. Ayrıca çoğu efsanede Nagarjuna'nın, zamanında bir böcek öldürdüğü ve bu böceğin daha sonra canlanarak Nagarjuna'nın düşmanı olduğu anlatılmaktadır.
Bu efsanelerin dışında Nagarjuna'nın gerçek hayatı hakkındaki bilgiler de çok aydınlatıcı değildir. Nagarjuna 2. yüzyılda Brahman bir ailenin oğlu olarak Vidharba'da dünyaya gelmiştir. Yaşamını sürdürdüğü Güney Hindistan'da bir manastır kurmuştur ve orada eğitim vermiştir. Bu üniversite tarzı olan Nalânda manastırı ile ilgili bilgiler yine efsanelerde yer almıştır. Başka kaynaklarda, Nagarjuna'nın, Śātavāhana hanedanı olan arkadaşına yazdığı mektuplarda Budizm ile ilgili görüşlerini vurguladığı görülmektedir. Nagarjuna'nın eserlerinin geneli Sanskritçedir. Bunun nedeni Nagarjuna'nın Brahman olmasından kaynaklanmaktadır. En önemli dini inceleme yazısı 27 bölümden oluşmaktadır ve orta yolun temel öğretilerini içeren dörtlükler şeklinde yazılmıştır. Bunun yanında daha birçok araştırma yazıları bulunmaktadır ve bunlar Nagarjuna'nın sağlam, doğru eserleri arasında yer almaktadır.Kaynak2 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hint felsefesinin en parlak dönemini oluşturan Nagarjuna felsefesi, farklı Budist okullarının ve Budist olmayan okulların bakış açılarından dolayı, karşı karşıya gelmeleriyle ortaya çıkmıştır. Hint felsefesi MÖ 1. yüzyılda başlamış ve farklı kültürlerden etkilenmiştir. Yazılı dönemde Sutralar ve buna ek olarak açıklamalı yorumlar ortaya çıkmıştır. Bu felsefi yarış ortamında Budizm ilk kez Budist olmayan kişiler tarafından sorgulanmış ve böylece çeşitli konuları, tartışmaları, soruları, cevapları beraberinde getirmiştir. Örneğin, gerçeği bulmanın mümkün olup olmadığı, yeniden doğumun sona ermesinin ardından tekrar ortaya çıkan açıklama gereksinimini ve gerçekliğin var olup olmadığı gibi bilgi kuramı soruları ortaya çıkmıştır. Bu sorular doğrudan karma yasasına bağlı olduğu için nedensellik kuramı ortaya çıkar. Nagarjuna, uzman, güvenilir olan Vedalar'da iki model geliştirmiştir:

Samkhya Öğretisi (neden- sonuç bağlantısının uyumu)
Veişya Öğretisi: Samkhya'nın tamamen zıt bir görüşüdür. Sonuçların nedenlerle hiçbir ilişkisinin olmadığını belirtir. (Neden-Sonuç farklılığı)
Budist olmayan okullarda başka nedensellik modelleri de geliştirilmiştir. Bunlar:

Jainist anlayışa göre, eylemlerin sonucu kişiden kaynaklanır. Jainist felsefe, sonuçların nasıl ortaya çıktığını sorgular. Sonuçlar da eylemler gibi kişinin özgür iradesine bağlıdır. Jainistler daha sonra Samkhya öğretisini savunmuşlardır.
Kaderci yaklaşım; sıkı, ahlaki, etik kuralları olan Determinizm'e (Gerekircilik/belirlemecilik) karşı olarak ortaya çıkmıştır. İnsanın, yeniden doğum döngüsünden kurtulması için hiçbir şansı yoktur. Kurtuluş eylemlere bağlıdır. İnsan yaptığı eylemlerle yüzleşecektir.
Materyalist (Maddecilik) anlayış, Hint düşünürlerin genel ilkelerini reddeder. Ne yeniden doğum döngüsünü ne de Karma'ları kabul ederler. Onlar için yaşam bedenin ölmesiyle son bulacaktır. Dünya herhangi bir yasaya bağlı kalmadan tesadüfen oluşmuştur. Dünyanın ve tüm varlıkların, dört elementin (ateş, hava, su ve toprak) birleşmesinden meydana geldiğini savunurlar. Bu görüşleriyle Hedonizm'e (Hazcılık) karşı çıkmışlardır.
Bu farklı görüşlere 18 Hinayana okulundan sadece iki tanesi katılmıştır. Sarvastiva ve Sautrantika Okulu gerçeklik ve varoluş öğelerinin temellerini sorgulamışlardır. Bu konular üzerinde şiddetli tartışmalar olmuş ve bu iki okul farklı görüşler ortaya koymuştur.
Sarvastivad'lar, geçmişin, bugünün ve geleceğin bir bütün olduğunu, bunların birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini savunurlar. Hepsinin etki tepki olduğunu vurgularlar. Sarvastivad'lar gerçeklik etmenlerini “varoluş” olarak nitelendirirler. Bu anlayış Sautrantika'ların görüşüne karşıdır. Sautrantika'lara göre, varoluş tamamen gerçek değildir. Nagarjuna, bütün bu genelgeçer nedensellik modellerini kitabının ilk bölümünde dörtlükler şeklinde vermiştir. Aşağıda Nagarjuna'nın “orta yol” öğretilerinin temel görüşü yer almaktadır.
Nagarjuna felsefesi Sarvastivad'ların görüşüne benzemektedir. Onlara göre varoluş etmenleri sonsuzdur. Sautrantika'lar ise varoluş etmenlerinin sonsuz olmadığını ve bir boşluğa bağlı olduğunu savunurlar. Bu anlayışı Nagarjuna şu cümlelerle belirtmiştir:
“Varoluş bir boşluktur. İnsan bu boşlukla orta yolu bulur.”

Nagarjuna'nın amacı, Buda'nın ikinci evre öğretileri doğrultusunda, Sarvastivadin ve Sautrantika'ların görüşlerine yeni bir anlayış getirmekti. Nagarjuna bu yönüyle hem yeni okulun hem de Mayahana Budizminin kurucusu olmuştur. Önemli Budist konularını, varoluş ve “Boşluk” eşdeğerliliği bakış açısıyla incelemiştir. Böylece “Orta Yol” öğretilerinin temellerini atmış, buna da şu sekiz kavramı reddederek başlamıştır:
Ölmeyen, oluşmayan, terk etmeyen, devam etmeyen, birlik olmayan, yalnız olmayan, görselleşmeyen, yok olmayan
Sarvastivadin'ler ve Sautrantika'lar, Nagarjuna'nın görüşlerini aşırı tutucu bulduklarından benimsemezler. Örneğin Sarvastivadin'lere göre sonsuzluk vardır, Sautrantika'lara göre ise sonsuzluk kavramı yoktur. Bu her iki okul da görüşlerinden dolayı Buda'nın esas öğreti mantığından uzaklaşmıştır. Buda'nın görüşü şu kısa cümleyle açıklanabilir: “Ben sadece bir tek şeyi öğretirim: Acı ve acının yok edilmesi.”
Nagarjuna'ya göre, bilgisizlik acının kaynağıdır ve acıdan kurtulmak için bilgisizliği en aza indirmek gerekmektedir. Onun görüşleri tamamıyla pratik yarar sağlayan, mantıklı, güvenilir bilgiler ortaya koyar. Nagarjuna görüşlerinin tümü Prajnaparamita (Mahayana) metinlerinde yer almaktadır.
İçeriksizlik kavramına gelince, Nagarjuna tüm fanilik olgularını, en ince ayrıntısına kadar incelemiştir. Olguların, var olup yok olabildikleri için içeriksiz olup olmadıklarını sorgulamıştır. Acılardan kurtulmanın “Dört Yüce Gerçek ve Sekiz Aşamalı Yol” ile mümkün olduğunu vurgulamış ve bu nedenle, varoluş ile ölümün anlamsız olduğunu belirtmiştir. Ona göre olgular içeriksiz olmasaydı, hiç gelişemez, her şey durağan, değişmez, oldukça donuk olurdu. Nesneler de hareketsiz olurlardı. Sonuç olarak, Nagarjuna nesnelerin belirli bir yerde bulunmadıklarını ortaya koymuştur.
Örneğin bir ağaç; dal, gövde, kök, yapraklar, beslenme, rüzgâr, yağmur, güneş ışığı gibi farklı etmenlere bağlıdır. Tüm evren de tıpkı bir ağaç gibi başka etmenlerden bağımsız değildir. Eğer ağaç, bu etmenlerden bağımsız olsaydı yetişemez, gelişemezdi ve varoluş – ölüm döngüsüne bağımlı olmaz, ölümsüz olurdu.
Nesnelerin tek başına içeriği yoktur, birtakım etmenlere bağımlı olduklarından hiçbir zaman tek başlarına var olamazlar. “Kendi başına var olma” ya da “kendin olma” kavramları Hint felsefesinde bilim olarak incelenmiştir. Hiçbir desteğe ihtiyacı olmadan, tek başına var olmak demektir. Nagarjuna, bu görüşü reddeder, çünkü ona göre her şey bir etmene, kurala bağlıdır. Nagarjuna'ya göre evren sürekli var olmaz. Nesnelerin farklı farklı şekilleri yoktur, aynı şekilde devam ederler. Fanilik ve ölüm bağımlılık ve anlamsızlıktır:
Fanilik ve ölümsüzlük sana hoş gelebilir. Ancak gördüğün sadece yanılsamadan ibarettir. 
Fanîlik ve ölümsüzlük ile ilgili bu farklı iki görüşe göre ise oluşum evresindeki her şey özünde kalıcılığa sahip olmadığından ne sürer (sonsuzluk), ne de sonlanır (yok oluş), ne bir'di

Hikmet Arif Dino (1892, İstanbul - 30 Mart 1957, İstanbul), Türk ressam ve şair.

Sanatçı bir ailenin fertlerinden biridir. Abidin Dino'nun abisidir. Ailesinde çok sayıda yazar, ressam, karikatürist ve gazeteci vardı. Öğrenimini yurt dışında yaptı. Birçok meslekte çalışmıştır.
Çoğunlukla şiirleriyle ve desenleriyle bilinen Dino, yaşamı boyunca sergi açmamıştır. Kahve telvesini resim yüzeyine kibrit çöpüyle uygulayan ve yoğun renk kullanımından kaçınan Dino "Mağara Ressamı" olarak adlandırılmıştır.
1929'da İstanbul'a döndü. 1942'de Alman faşizmine karşı çıktıkları için kardeşi Abidin Dino ile birlikte sürgüne gönderildi. 1951'de döndüğü İstanbul'da 6 yıl sonra öldü.
Fransızca yazdığı şiirlerini Abidin Dino, Rasih Nuri İleri ve Hür Yumer Türkçeye çevirdi. Tüm şiirleri, desenleri ve ardından yazılanlar Adam Yayınları tarafından bir kitapta bir araya getirilerek neşredildi.

Âsaf Hâlet Çelebi (Doğum adı: Mehmet Ali Âsaf, 27 Aralık 1907, İstanbul - 15 Ekim 1958, İstanbul), Türk şair ve yazar.
İlhamını Asya, tasavvuf ve dinler tarihinin ünlü kişilerinden, eski Doğu medeniyet ve masallarından alan egzotik şiirleriyle tanınmış cumhuriyet devri şairidir. Türk şiirinde modern-gelenekçi anlayışın temsilcisi kabul edilir. Kendisinden sonra gelen nesli soyut şiir anlayışının Türk Edebiyatı'ndaki ilk tanımlarını yaparak etkilemiştir. Divan ve Fars edebiyatı ile ilgili inceleme ve çevirileri vardır. Türk sanat müziği konusunda derin bir bilgisi olan sanatçı resim, müzik, tasavvuf, mistisizm ve bilimle ilgili makaleler, biyografiler ve inceleme kitapları da yayımlamıştır.

1907'de İstanbul'un Cihangir semtinde dünyaya geldi. Nüfustaki adı “Mehmet Ali Asaf”tır. Babası Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi Müdürü Mehmet Sait Halet Bey'dir. Mevlana’ya duyduğu sevgi nedeniyle “Çelebi” soyadını almıştır.
Galatasaray Lisesi'nde 8 yıl eğitim gördü. Dini ve tasavvufi edebiyatla yakından ilgilenen babasından Fransızca ve Farsça, Mevlevi Şeyhi Ahmet Remzi Dede ile Rauf Yekta Bey'den musiki ve nota dersleri aldı. Kısa bir süre kaldığı Fransa'dan dönüşünde, üç yıl Sanayi-i Nefise Mektebi'nde öğrenim gördü. Adliye Meslek Mektebi'nden mezun oldu.
Eğitimini tamamladıktan sonra Üsküdar Adliyesi Ceza Mahkemesi zabıt kâtipliği yaptı. Osmanlı Bankası, Devlet Deniz Yolları İşletmesi'nde çalıştı. 1945 yılında dayısının kızı Nermin Çelebiler ile evlendi; bu evlilikten Ömer Halet adında bir oğlu oldu. Yaşamını İstanbul’un Beylerbeyi semtindeki köşkünde sürdürdü. 1946 Türkiye genel seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı oldu ancak seçimi kazanamadı. Uzun süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü kitaplığında kütüphane memurluğu yaptı. 15 Ekim 1958’de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Mezarı İstanbul'un Anadolu yakasında, Üsküdar ilçesi, Beylerbeyi mahallesinde bulunan Küplüce Mezarlığı'ndadır.

Gençlik yıllarında divan edebiyatından etkilendi. On sekiz yaşlarına kadar aruz vezniyle klasik divan şiiri tarzında rubai ve gazeller yazdı; ancak bu şiirlerle o günkü edebiyat anlayışında bir yenilik yapılamayacağını anlayarak bundan vazgeçti. 1937'den sonra serbest ölçü kullanmaya ve Batı şiirinin tekniklerine yönelmeye başladı.

Yeni şiir akımının önde gelen dergilerinden Ses, Hamle, Sokak, Servet-i Fünun-Uyanış'ta ve Gün gazetesinde 1938-1941 yılları arasında ilk şiirleri yayınlandı. Bu şiirlerinde ergenlik çağına ait duygular, çocukluk, masallar ve tekerlemelerin gerçeküstü dünyası gibi temaları kullandı; soyut şiirin o dönemdeki tek temsilcisi oldu. İlk defa 1939 yılından itibaren yayımladığı ve kapalı garip ifadesiyle devrin şiir okuyucusunu yadırgatan yeni şiirleriyle edebiyat çevrelerinin dikkatini çekti. Şair, mensur şiir ya da şiirsel düz yazı olarak adlandırılabilecek bir tarzda da kalem denemelerine girişmiştir. İlk örneğini 1938 yılında yayımlanan "Kasap" ile verdiği bu tarzda sekiz metin yazdı.Çelebi, 1940'tan sonraki Türk şiirine daha çok ses yankılanmaları yoluyla, İslam tasavvufu ile eski Doğu din ve kültürlerinden aldığı yeni tem ve motiflerle değişik bir söyleyiş getirdi. Bütün bir insanlık tarihinden izler taşıyan ve tadına varmak için ilgili tüm kültürlerden haberdar olmayı gerektiren şiirler yazdı. Hırsız, Trilobit ve Cüneyd adlı şiirlerinin Fransızca çevirileriyle birlikte 45 şiirin bulunduğu He'nin (1942) ardından aynı çizgide on şiirin yer aldığı Lamelif'i (1945) yayımladı.
1940'larda liberal hatta sosyalist kimlikli yayın organlarında yazıları yayımlanan Çelebi, özellikle haftalık Gün gazetesindeki yazılarında, dönemin başlıca tartışma konusu olan eski-yeni meselesini işledi; eski kuşakları oldukça sert ifadelerle yerdi. Doğulu sanatçılara yönelik incelemeleri ve kitap tanıtma yazıları yazdı. 1940-1942 yıllan arasında resim, müzik ve bilimle ilgili yazılar da kaleme aldı. 1942-1949 arasında yazılarına ara veren sanatçı, 1949’dan itibaren muhafazakâr dergilerde adını duyurmaya yöneldi. İlgisi Hint edebiyatı’na yöneldi ve işlediği konulara İslami cepheden bakmaya başladı.
Bütün şiirlerini topladığı ve daha önceki kitaplarında yer almayan sekiz şiiri içeren Om Mani Padme Hum (1953), 1953’te yayımlandı. Yeditepe (1950), İstanbul (1954-1956) ve Türk sanatı (1958) dergilerinde şiirlerini yayımlamayı sürdüren Asaf Halet, İstanbul dergisinde yayımladığı Benim Gözümle Şiir Davası (Temmuz-Aralık 1954) adlı altı makalede poetikasını açıkladı. Ses, imge, anlam ve düşünce olarak kültürler arası ve metinler arası bir nitelik taşıyan şiirleriyle Asaf Hâlet, Türk şiirinde "modern-gelenekçi" tavrın temsilcisi oldu.
İlk dönem eserlerinin ardından, şiirlerinde dinlerden, ideolojilerden, toplumsal olaylardan çok Anadolu-İran-Hindistan çizgisi üzerinde uzanan bir yaşamın görünümlerini sesler aracılığıyla dile getiren şair, şiirin tıpkı hayatta olduğu gibi soyut araçlarla soyut bir dünya yarattığına inandı. Kendisinden sonra gelen nesli soyut şiir anlayışının Türk Edebiyatı'ndaki ilk tanımlarını yaparak etkiledi. Şiire bakış açısını "Mesela esasen, müşahhas malzeme ile mücerret olan hayali yaşatabilmektir. Yani mücerret şiir, bilakis mücerret mefhumlu kelimelerden mümkün mertebe soyunmuş olan ve toplu bir halde mücerret bir mana anlatan ve bize o ihtisası veren ruh anının ifadesini taşıyan şiirdir." diyerek açıkladı.
Şiirlerinin yanı sıra eski edebiyat ile ilgili çalışmalarıyla da tanınan Çelebi, Hint ve Fars Edebiyatları üzerine yaptığı çalışmaları dergilerde ve kitaplarda yayınladı. Bu konuda yazdığı makalelerden biri 1949 tarihli Şadırvan Dergisi'nde bulunabilir. Ayrıca, çeşitli dergilerde yayınlanan düz yazıları ve Hint edebiyatı üzerine makalelerini Semih Güngör, Asaf Halet Çelebi incelemesiyle birlikte yayınladı.

Kısa ömrü boyunca çeşitli rahatsızlıklar geçiren Asaf Hâlet Çelebi’nin ölümüne sebep olan rahatsızlıkları 1955 yılının sonuna doğru ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk önce İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Hastanesinde şeker hastalığı ve buna bağlı safra kesesi hastalığı teşhisi konulmuştur. Sonrasında mevcut hastalıklarına koroner arter hastalığı da eklenir. 
Eşi Nermin Hanım, kendisiyle yapılan söyleşide Asaf Hâlet’i rahatsızlandığı zaman Haseki Hastanesi’ne götürdüğünü belirtir. Daha sonra eşinin yakın dostu felsefe doçenti İsmail Beye haber verir. Asaf Hâlet’in ölümü esnasında yanında eşi ile İsmail Bey bulunmaktadır. Nermin Hanım, bu esnada eşinin konuşmaya çalıştığını; ama bunu yapamadığını söyler. Asaf Hâlet Çelebi, 15 Ekim 1958 Çarşamba günü saat 16.00 sıralarında krizi atlatamayarak vefat eder. 
Cenazesi, 16 Ekim 1958 Perşembe günü, Beylerbeyi Camii’nde kılınan ikindi namazını müteakip Küplüce Mezarlığı’na defnedilir. Gayet sade ve garip bir şekilde son yolculuğuna uğurlanır. Bazı akrabalarının kabrinin de bulunduğu mezarlıkta, Asaf Hâlet Çelebi’nin kabri de kendisi gibi mütevazidir. Kabrinin etrafı birkaç sıra briketle çevrilir. Küçük bir mermerden ibaret olan mezar taşına da “Şair Asaf Hâlet Çelebi” yazılıdır.

Şairin şiirinde ve zihninde yarattığı putlara ve yokuşlara bir nazire niteliğinde Üsküdar ilçesinin Beylerbeyi mahallesinde bir yokuşa adı verilmiştir (Şair Asaf Halet Çelebi Sokak).

İbrahim
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı

Dekonstrüktivizm ya da yapısal analiz, 1980'lerin sonlarında ortaya çıkan postmodern mimari akımıdır. Yapıyı oluşturan mimari unsurların bütünlüğünün parçalanması, yüzeylerle yapılan oyunlar, dış cephe gibi mimari unsurların dikaçılı olmayan köşelerle yamultulması ve kaydırılması gibi yöntemlere dayanır. Dekonstrüktivist tarza sahip binalar bakanlara belirsizlik ve kargaşa hissi verir.
Dekonstrüktivist mimarlar başlangıçta Fransız filozof Jacques Derrida'nın fikirlerinden etkilendiler. Her ne kadar Peter Eisenman ile Jacques Derrida birbirlerine oldukça yakın olsalar da Eisenman'ın mimariye yaklaşımı, tanışmalarından ve dekonstrüktivist olmasından çok önce gelişti. Peter Eisenman'a göre dekonstrüktivizm, radikal şekilciliğe ilgisinin bir uzantısı olarak ele alınmalıdır. Dekonstrüktivizmin bazı uygulayıcıları, konstrüktivizmin geometrik dengesizlikleri ve biçimsel deneylerinden de etkilenmişlerdir.
Dekonstrüktivizm hareketinin tarihinin erken dönemlerinde olan ve de gelişimini etkilemiş önemli üç olay vardır. Bunlardan ilki, 1982 yılına ait Parc de la Villette mimari tasarım yarışmasıdır. Özellikle Jacques Derrida ve Peter Eisenman'in tasarımları ile Bernard Tschumi'nin ödül alan tasarımı, dekonstrüktivizm akımına önemli etkileri olmuştur. İkinci önemli olay olan Modern Sanatlar Müzesi'nin; 1988'de, Philip Johnson ve Mark Wigley tarafından düzenlediği New York Dekonstrüktivist Mimarlığı sergisi hem bu akımın tanınması hem de bu akımla özdeşleşdirilecek mimarların ortaya çıkması bağlamında dönüm noktası olan etkinliklerden birisidir. Modern Sanatlar Müzesi'nin New York sergisi; Frank Gehry, Daniel Libeskind, Rem Koolhaas, Peter Eisenman, Zaha Hadid, Coop Himmelb(l)au, Paul Pogbave Bernard Tschumi tarafından yapılan çalışmaları sergilemiştir. Bu sergiden sonra dekonstrüktivizim akımı ile özdeşleştirilmiş birçok mimar bu kavrama mesafe koymuştur. Fakat bu terim genel olarak kabul görmüş ve bugünün mimarisinde yaygın kullanılan bir akım olarak kendine yer bulmuştur. Bu akıma önemli katkısı olmuş üçüncü olay da ABD'nin Ohio eyaletindeki Columbus şehrinde yer alan Peter Eisenman tarafından tasarlanmış Wexner Sanat Merkezi'nin, 1989 yılında tamamlanıp hizmete sunulmasıdır.
Dekonstrüktivizm akımında modernizm-postmodernizm karşılıklı etkileşimi; dışavurumculuk, kübizm, minimalizm ve çağdaş sanat gibi diğer 20. yüzyıl hareketlerine de referans olmuştur. Dekonstrüktivizmin uygulamacılarının "biçim işlevi takip eder", "biçimin saflığı" ve "malzemelere dürüstlük" gibi prensipleri daraltıcı modernizm "kuralları" olarak görür ve mimariyi bu kavramlardan uzaklaşmayı amaçlar.

Günümüzdeki çağdaş mimaride dekonstrüktivizm akımı, düzenli ve rasyonel olan modernizm akımının karşı tarafında yer almaktadır. Benzer şekilde postmodernizm ile de genel olarak karşıt kutuplarda bulunur. Her ne kadar postmodern kuramcılar ile henüz fikirleri olgunlaşmamış ilk dekonstrüktivistler Oppositions dergisinde birlikte yazılar yazmış olsalar da; bu yazıların içeriği incelendiğinde, aslında bu iki akımın kesin olarak birbirinden ayrılmaya başlamasının işaretleri de gözlemlenebilmektedir. Dekonstrüksyon, mimarlık ve mimarlık tarihine son derece asi bir şekilde karşı çıkarken; mimariyi parçalamayı ve yeniden bir araya getirmeyi amaçlar. Postmodernizm ise modernizm akımının uzak durmaya çalıştığı ve dekonstrüktivizim akımının tamamen reddettiği tarihi mimari referansları, biraz çelişkili ve gizlice de olsa benimsemeye çalışır. Postmodernizmin dekonstrüktivizm akımından bir başka farkı da süslemenin, sonradan düşünülen veya bir dekorasyon olduğu fikrini de reddetmesidir.
Oppositions 'taki yazılara ek olarak dekonstrüktivizm akımını modernizm ve postmodernizmden ayıran başka bir yayın da 1966 yılında Robert Venturi tarafından yazılan Mimaride Karmaşa ve Çelişki (İngilizce: Complexity and Contradiction in Architecture) adlı basımdır. Bu yayımda modernizmin ana unsurlarından olan saflık, netlik ve basitlik kavramları eleştirilir ki bu kavramların eleştirilmesi hem postmodern hem de dekonstrüktivist akımın başlangıç nedenlerindendir. Yine aynı yayın ile modernizmin alt dallarından ikisi olan fonksiyonalizm ve rasyonalizm akımları olumsuz paradigmalar olarak nitelendirilmiştir. Kendisi de postmodernist olan Robert Venturi'nin yazılarında mimarlık ürünlerine tarihsel süsler eklemek yoluyla modernizmin mimarlığa zenginlik kazandırdığı belirtilmektedir. Bazı postmodern mimarlar, süslemeyi ekonomik ve minimal yapılara dahi uygulamaya çabalamışlardır. Bu teşebbüs, Robert Venturi tarafından "dekore edilmiş ahır" ifadesiyle açıklanır. Bu kavrama göre tasarımın rasyonel olması şart değildir; fakat yapının işlevselliği hâlen önemlidir. Bu bakış açısı Robert Venturi'nin bir sonraki önemli yapıtının ana tezine çok yakındır. Bu teze göre bazı semboller ve süsler uygulamacı olan mimariye uygulanabilir ve semiyolojinin karmaşık felsefesi ile uyum içindedir.

Robert Venturi tarafından yazılan Mimaride Karmaşa ve Çelişki adlı yayımındaki dekonstrüktivizm yorumu oldukça farklıdır. İşlev ve süslemeyi ayırmak yerine Robert Venturi gibi postmodernistler yapıların işlevsel yanları sorgulanmıştır. Postmodernistler için süsleme ne ise geometri de dekonstrüktivistler için de oydu. Karmaşanın konusu ve geometrinin kendine has kaotik yapısı dekonstrüktivist yapıların işlevsel, yapısal ve uzaysal boyutlarına yansıtılmıştır. Dekonstrüktivist karmaşa ile tasarlanmış örnekler arasında Frank Gehry'nin tasarladığı ve Almanya'nın Weil-am-Rhein şehrinde yer alan Vitra Design Museum gösterilebilir. Bu müzede Frank Gehry, kübizm ve soyut dışavurumculuğu kullanarak tipik beyaz küplerden oluşan modern sanat galeri parçalara ayrılıp, yeniden bir araya getirilmiştir. Bu bakış açısı, basit modernist bakış açısının işlevsellik kavramını tamamen göz ardı ederken; beyaz stükko kaplaması ile özellikle uluslararası üslup başta olmak üzere modernizm stiline gönderme yapmaktadır. Dekonstrüktivist eser Mimaride Karmaşa ve Çelişki 'de verilen başka bir örnek de Peter Eisenman'ın tasarladığı Wexner Sanat Merkezi'dir. Wexner Sanat Merkezi'nde tasarımında kale şeklinde bir formdan yola çıkılmış; daha sonra bu form birçok kesinti ve form değişikliği ile daha da karmaşık bir forma bürünmüştür. Üç boyutlu iskelet taşıyıcı sistemi yapı içinde gelişigüzel olarak uzanmaktadır. Modernist bir tasarım olan iskelet sistem antik bir Orta Çağ tasarımı olan kale yapısı ile çarpışmaktadır. İskelet sistemde yer alan bazı kolonlar özellikle yere değmeyerek ve merdivenlerin arasından dolaşarak nevrotik bir kaygı hissi yaratmayı amaçlarlar. Wexner Sanat Merkezi bir kale örneğinin parçalanıp yeniden bir araya gelmesiyle oluşan bir tasarım olup; boşlukların ve yapının çelişki ve farklılık ile bir araya gelmesinin sağlamayı amaçlamıştır.

Dekonstrüktivist felsefenin mimarlık teorisine yansıması Peter Eisenman'nın filozof Jacques Derrida'nın görüşlerinden etkilenmesiyle başlamıştır. Peter Eisenman bu hususta görüşlerini oluştururken yapısöküm düşünce hareketini felsefi bir başlangıç noktası olarak kabul etmiş ve Jacques Derrida ile Parc de la Villette projesinin yarışması dahil olmak üzere pratik alanda çalışmalar yürütmüştür. Yürütülen tüm bu çalışmalar Chora L Works adlı bir kitapta toplandı. Jacques Derrida ve Peter Eisenman'a ek olarak Daniel Libeskind de “bulunuş metafiziği” konusuna ilgi duyuyorlardı ki bu kavram dekonstrüktivist felsefenin mimari teori ile açıklanmasının en önemli ve ana konusudur. Mimarlığın dil felsefesinin metotları kullanarak iletişim kurma kapasitesine sahip bir dil olduğu kabul edilmektedir. Varlık ve yokluğun veya doluluk ve boşluğun diyalektiği kavramları Peter Eisenman'ın uygulama fırsatı bulan veya bulmayan tüm tasarımlarında yer alan kavramlardır. Hem Jacques Derrida hem de Peter Eisenman bulunulan mekânının mimarlık olduğu ve de var olmak ile yok olmak diyaletiklerinin hem inşaat (İngilizce: construction) hem de dekonstrüksiyon (İngilizce: deconstruction) kavramlarından bulunduğu görüşünü benimsemektedir.
Jacques Derrida'ya göre metinlerin anlaşılması en kolay klasik açıklamalar ile mümkün olabilir. Bu bağlamda bakıldığında dekonstrüksiyon stilinde tasarlanmış herhangi bir mimarlık eseri de var olabilmesi için son derece köklü bir geçmişten gelen geleneksel bir yapının varlığına ihtiyaç duyar; böylece o yapının varlığına karşı esnek bir tasarım olduğunu ortaya koyabilir.
Frank Gehry'nin 1978 yılında Santa Monica'da kendisi için tasarladığı konut projesi dekonstrüktivist stilde tasarlanmış örnek bir yapı olarak nitelendirilmektedir. Bu yapının tasarımında başlangıç noktası olarak tipik bir banliyö evi ve o evin sahip olması beklenen tipik sosyal anlamlardan yola çıkılmıştır. Daha sonra Frank Gehry bu yapının kütlesini, üç boyutlu biçimini ve diğer tasarım unsurlarını adeta bir oyuncak ile oynar gibi parçalamış ve yapıyı yeniden inşa etmiştir.
Jacques Derrida oluşturduğu ve sıklıkla kullandığı bulunuş metafiziği ve dekonstrüksiyon kavramlarına ek olarak söküme almak (under erasure veya sous rature) kavramlarını de mimarlıkla ilgili yazılarına yansıtmış ve dekonstrüksivist düşünce yapısına katkıda bulunmuştur. Daniel Libeskind mimarlık kariyerindeki ilk tasarımlarını adeta bir yazı şekli şeklinde yarattığını belirtmiş ve bir inşaat malzemesi olan betonu bir nevi şiir gibi tasarımlarına yansıttığını söylemiştir. Tasarımlarını oluştururken kitapları mimari şekiller gibi tasvir etmiş ve yazı biçimlerini bu yapı kütlelerinin üzerine uygulamış ve bu şekilde mimarlık stilini edebiyata gönderme yapmıştır. Bu bağlamda Daniel Libeskind'in söküme almak (under erasure veya sous rature) ve iz sürme (trace) kavramlarına özellikle Berlin Yahudi Müzesi tasarımında yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Holokost dönemini hatırlatması amaçlanan bu yapıda olduğu gibi Maya Lin'in Vietnam Şehitleri Anıtı veya Peter Eisenman'ın Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı projeleri de söküme almak ve iz kavramlarının uygulamaya yansıtıldığı örneklerdir.

Dekonstrüktivizmi mimari stil olarak benimseyen bir grup mimar da 20. yüzy

Jacques Derrida (15 Temmuz 1930; El-Biar, Cezayir - 8 Ekim 2004, Paris), Fransız filozof, edebiyat eleştirmeni ve yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur.

Cezayir'in El Biar kentindeki bir yazlık evde doğdu. Babası Haïm Aaron Prosper Derrida (1896–1970) şarap imalatçısıydı. Annesi Georgette Sultana Esther'in (1901–1991) terziydi. Ailesi Sefarad Yahudisiydi. Derrida, beş çocuğun üçüncüsüydü. Derrida küçük yaştayken ağabeyi Paul Moïse öldü. 1942'de Cezayir'deki Fransız yöneticiler - Vichy hükümeti tarafından belirlenen antisemitizm kotalarını uygulayarak Derrida'yı lisesinden kovdular. Okulda yasakladı olduğu dönemde Derrida, Rousseau, Nietzsche, Albert Camus, Sartre, Henri Bergson ve André Gide gibi kişilerin eserlerini okuyarak ve topluma karşı bir isyancı oldu. 1949'da Paris'e taşındı. 1952 yılında École normale supérieure kaydoldu. Buradaki ilk günlerinde öğrenci Louis Althusser ile tanıştı. Claude Lévi-Straussve Jean Hyppolite'ten dersler aldı. Derrida, Harvard Üniversitesi'nde eğitim için bir burs aldı ve 1956–57 akademik yılını Widener Kütüphanesi'nde James Joyce'un Ulysses'ini okuyarak geçirdi. 1960'tan 1964'e kadar Sorbonne Üniversitesi'de felsefe öğretti. Burada Georges Canguilhem, Jean Wahl ve Paul Ricoeur gibi isimlerin asistanlığını yaptı.
Derrida'nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmamıştı. Özellikle, 1960'lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde ırkçılık karşıtı hareketlerde yer aldığı, Fransa'daki Cezayirli mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslovakya'sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir.
Körfez Savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas'la birlikte Frankfurter Allgemeine'de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD'nin Irak'a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa'nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.
1970'lerden itibaren Paris ve ABD'deki Johns Hopkins, Yale, Harvard, Kaliforniya üniversitelerinde akademik kariyerini sürdürdü. Geliştirdiği yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye bütün düşünsel alanlarda etkisini gösterdi ve sarsıcı sonuçlara yol açtı.
Michel Foucault, Gilles Deleuze ve Félix Guattari gibi ünlü postyapısalcı felsefenin ya da başka bir deyişle yapısalcılık-sonrası-teorinin kurucu öncülerinden biridir.
1960'lı yıllardan itibaren geniş bir entelektüel kesimin dikkatini çekmeye başladı, özellikle düşünce tarihine yönelttiği köktenci eleştiriler ve yazmanın (yazının) doğasıyla ilgili teorik önermeleri önemsendi. Bu yönelim sonrasında, sürekli felsefenin ve düşüncenin kıyılarında dolanacak, düşünce tarihi içinde geri alınması ya da yok sayılması olanaksız müdahaleler gerçekleştirecektir.
Yapısökümcülük denilen Derridacı yöntem, yani metnin derin yapılarını ayrıştırmayı hedefleyen yöntemsel yaklaşım edebiyat kuramı, dilbilim, felsefe, hukuk, sosyoloji, kültür kuramı, mimarlık gibi disiplinler başta olmak üzere birçok alanda yeni açılımlar getirdi. Onun çalışmaları köktenci bir şekilde, Platon'dan günümüze çeşitli ve karşıt eğilimlerle gelmiş olan metafizik felsefenin sorgulanması ve böyle bir sorgulama ışığında örneğin Marx, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin yeniden değerlendirilmesi olanağını sağladı.

Derrida, Dil’i yeniden sorunsallaştırır. Dolayısıyla yapısalcılığı özellikle Saussure'ü ve Levi-Strauss'u da kendi sınırlılığı çerçevesinde sorunsallaştırır. Ona göre, dil, yapısalcıların sandığı ve gösterdiklerinden çok daha fazla oynak ve belirsiz bir şeydir. Anlam, karşıtlık içinde başka bir anlama gönderme yapmaksızın doğamaz ve anlamın sınırları Dil'in tarihselliği içerisinde sürekli yer değiştirir; çünkü göstergeler her zaman başka anlam bağlamlarından geçerler, başka anlamlara gelirler, asla kapatılamazlar. Bağlamdan bağlama değişen göstergeler zincirinde anlam, dolayısıyla durmadan değişen bir nitelik arz eder. Derrida bağımsız bir gösterilenler alanının olamayacağını ileri sürer. Burada iki önerme belirginleşir: Birincisi, bağımsız bir gösterilenler alanının olanaksızlığı ve ikincisi, hiçbir şekilde ya da herhangi bir şekilde bir gösterge dizgesinden kaçılamayacağı.

De la grammatologie 1967’de yayınlandı. O dönem yayınlanan, yazı üzerine diğer iki ayrı çalışmasıyla birlikte bunlar Derrida'nın çizgisinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu metinler fenomenoloji (ve Edmund Husserl’i), dilbilimi (ve Ferdinand de Saussure’ü), psikanalizi (ve Jacques Lacan’ı), yapısalcılığı (ve Levi-Strauss’u) eleştiriye aldığı temel ve öncü çalışmalardır. Yapısalcılığı ve fenomenolojiyi, bir yapısalcının ve fenomenoloğun yapamayacağı şekilde kendi içinde mantıksal sonuçlarına götürerek dilin ve yapı'nın merkeziliğini sorunsallaştırdı. Buna bağlı olarak yapıların tarafsızlığı önermesini bu düzlemde geçersiz kıldı.
Yapısalcılık iç-ögelerinin ayrımı olarak yapıyı tanımlamakla geleneksel felsefedeki " merkez " anlayışını yerinden etmişti. Derrida, bu noktada yapıların merkeziliğine yönelik eleştirisiyle devreye girer ve yapısökümcülüğü oluşturarak yapısalcılığı yerinden eder. Yapısöküm, burada, Deconstruction’un Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Başka yerlerde bunun yapıbozum ya da yapıçözüm olarak karşılandığı da görülür.
Derrida’nın yapısalcı Dil anlayışına itirazı, kendisinin asıl temel sorgulama konusu olan mevcudiyet metafiziği (başka bazı çevirilerde "bulunuş metafiziği" olarak çevrilir) dediği geleneksel düşünce yapısına karşı itirazının temelini oluşturur. Mevcudiyet metafiziği, Platon’dan Husserl’e ve yapısalcılığa kadar uzanmaktadır ve sonuçta hepsi bağımsız bir mevcudiyet ya da varlık alanının olduğu varsayımından hareket ederler; oysa Derrida, göstergelerin (ya da işaretlerin) işaret ettiği ve bu göstergelerden tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar.
Buna göre, anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam alanının olamayacağı gösterilmiş olunur, yani hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin söz konusu olamayacağı belirtilir. Şu-anda-bulunuş, dil bağlamında söz konusu olamaz. Çünkü " aşkın bir gösterilen yoktur ". Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet değil anlama kaynaklık eden " gösterge zincirleri "dir. Böylece "anlam oyunu" sonsuz/ bitimsiz bir oyuna dönüşür.

Derrida’nın sesmerkezcilik’i ve sözmerkezcilik’i reddedişi de tam bu noktaya ilişkindir. Bunların yapılarını sökerek Derrida, mevcudiyet metafiziğinin örtülerini kaldırır. Idea, Tanrı, Akıl ya da Madde gibi merkezlerin başka nosyonlara dayanak olmaları söz konusu olamaz Derrida'ya göre. Çünkü "aşkın bir göstergenin yokluğu" söz konusudur. Dolayısıyla, yazı karşısında ses’e ve söz’e öncelik ve ayrıcalık verilmesi de anlamsızdır. Söz-yazı ayrımının kendisi bizzat, bu metafiziksel düşüncenin ürünüdür, yani belirli bir merkez üzerinde ikili karşıtlıklarla işleyen felsefe geleneğinin bir sonucudur. Her tür metafiziksel düşünce Derrida'ya göre ikili karşıtlıklarla taşınır. Madan Sarup bunları şöyle belirtir: gösteren /gösterilen, duyulur/ düşünülür, konuşma /yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik. Ayrıca bunlara daha ideolojik kullanımları olan ikilikleri de ekler: madde/tin, özne/nesne, yanlışlık/doğruluk, beden/ruh, temsil/mevcudiyet, görünüş/öz, içsel/dışsal gibi. Derrida, yapısalcıların bu ikilikleri fazla sorgulamadan kabul ettiklerini söyler. Bu karşıt terimlerin her biri ancak diğerinin var olmasıyla birlikte var olurlar. Derrida bunu anlamanın yöntemsel araçlarını geliştirir yapısökümcülüğü ile.
Söz-yazı ayrımı, metafiziğin en gizli ve güçlü argümanının kalbidir ve kabul edilemezdir; çünkü Derrida’ya göre, geleneksel düşüncede konuşmanın birincil konuma çıkarılmasının gerisinde "bulunuş metafiziği"nin temel mantığı yatmaktadır. Buna göre konuşmada, konuşan kişi ürettiği sözle eş-anlı bulunmakta yani sözüyle arasında zamansal ya da uzamsal bir uzaklık olmamaktadır. Bu doğrudanlık, konuşmada, dolayısıyla ses ve söz'de, konuşan kişinin ürettiği söz ve o söz aracılığıyla anlatmaya çalıştığı şey arasında bir örtüşme (özdeşlik) olduğunu varsayar. Başka bir deyişle, anlamın söz'de içkin olduğunu kabul edilir burada. Derrida bunun böyle olamayacağını gösterir. Şimdi-burada-varoluş, söz’ün içinden belirlenebilecek bir şey değildir. Yazı için geçerli olan söz için de geçerlidir; her söz söyleyenin ve söylenenin yokluğunda söylenmiştir, dil’e gelen aşkın bir gösterilene asla işaret edemez.

Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarla, klasik felsefenin, yani Derrida'ya göre mevcudiyet metafiziğinin bilinçdışı kaynaklarını ortaya koymaya çalışmış, metnin yapısındaki ikili karşıtlıkları sorunsallaştırmış ve böylece mevcut düşünüş yapısını sökmeyi denemiştir. Bir "merkez" ve "dışarısı" olduğu varsayımına karşı, Derrida'nın ünlü argümanı ve sav sözü şöyledir:

Metnin dışında hiçbir şey yoktur.
Bu noktada, Derrida, nın çalışmasında Logos'a yönelik temelli itirazların geliştirildiği görülür. Batı felsefesi'nde hem söz hem de akıl anlamına gelir Logos. Derrida'nın eleştirisinin tam da bu hedeflere yöneldiği açıktır. Burada metafizik bir varlık görüşü gizlidir çünkü ve Derrida, bir yandan akıl'ın konumunu sorunsallaştırarak bir yandan da söz-merkezcilik'in yapısını deşifre ederek, mevcudiyet metafiziğinin ardındaki temel dayanak olan Logos'un sökümünü gerçekleştirir. Bunun sonucunda özne'nin metafizik mevcudiyet fikrinin merkezindeki konumu sona edilir. Söz ve akıl sahibi özne artık metafizik mevcudiyetin merkezi dayanak noktası değildir.

De la Grammatologie (Gramatoloji), 1967
La Dissemination (Yayılım),1972
Marges de la philosophie (Felsefenin Kıyıları),1972
La verite en peinture (Resim olarak gerçek), 1978
La cartepostale (Kartpostal), 1980
Psyche, inventions de l'autre (Psyche, Ötekinin icatları),1987
Du Droit a la philosophie (Felsefe Hakkı Üzerine), 19

Nâzım Hikmet Ran (15 Ocak 1902, Selanik - 3 Haziran 1963, Moskova), Türk şair ve yazardır. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.
Komünist düşünceleri ve yasaklı Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyeliği nedeniyle defalarca tutuklanmış ve yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiş; Türkiye'de 11 ayrı davadan yargılanarak İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre hapis yatmıştır. Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. 1951 yılında Türkiye'den ayrılması sonrasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmış; bu karar ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihinde iptal edilmiştir.
Doğum adı Mehmet Nâzım olup, resmî olarak, 1935'te yürürlüğe giren Soyadı Kanunu gereği Ran soyadını, 1951'de vatandaşlıktan çıkarılması üzerine Polonya vatandaşlığına geçince ise, dedesinden dolayı Borzecki soyadını almakla birlikte, kendi soyadı yerine babasının adını kullanarak hep Nâzım Hikmet ismini daha çok kullanmıştır.
1963 yılında Moskova'da kalp krizi sonucu ölmüştür. Mezarı hâlen Moskova'dadır.

Babası, Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmış olan Hikmet Nâzım Bey'dir (1876-1932). Hikmet Bey; Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas gibi illerde valilikler yapmış olan Mehmet Nâzım Paşa'nın (ö. 1926) oğludur. Mevlevi tarikatından olan ve özgürlükçü fikirlere sahip Nâzım Paşa, Selanik'in son valisidir.
Annesi Ayşe Celile Hanım (1880-1956), dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa ile Leyla Hanım'ın kızıdır; piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Hasan Enver Paşa Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki'nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 - ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa, Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan Les Turcs anciens et modernes (Eski ve Yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım'ın annesi Leyla Hanım ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa'nın, yani Ludwig Karl Friedrich Detroit'in kızıdır. Celile Hanım'ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat'ın annesidir. Oğlu Nâzım tarafından "Alman, Polonyalı, Gürcü, Çerkes ve Fransız kökenli" olarak tarif edilen Celile Hanım, 3/8 Çerkes, 2/8 Leh, 1/8 Sırp, 1/8 Alman, 1/8 Fransız (Huguenot) kökenliydi.
Nâzım Hikmet'in babası Hikmet Nâzım Bey ile annesi Ayşe Celile Hanım 1901 Şubat ayında evlendiler.

Nâzım Hikmet, Mehmet Nâzım adıyla 15 Ocak 1902 tarihinde Selanik'te doğdu. O sırada Hariciye Nezareti memuru olarak Selanik'te çalışan Hikmet Bey, Nâzım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrıldı ve ailesiyle birlikte, Halep'te bulunan babasının yanına gitti. Burada bulundukları sırada Hikmet-Celile çiftinin biri Ali İbrahim, diğeri Samiye adında iki çocuğu oldu, fakat Ali İbrahim dizanteriye yakalanıp öldü. Nâzım Paşa'nın Diyarbakır'a atanmasıyla birlikte, Hikmet Bey ve ailesi de Diyarbakır'a taşındı. Ancak burada bunalan Hikmet Bey, ailesiyle birlikte İstanbul'a taşındı. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenince memuriyet hayatına geri döndü. Fransızca bildiği için 28 Şubat 1914'te Matbuat-ı Umumiye çevirmenliğine atandı. Bu sırada 1910 yılında emekli olan Nâzım Paşa da İstanbul'a, oğlunun yanına taşındı.
Nâzım Hikmet, ilk öğrenimini Göztepe Taş Mektebinde tamamladı. İlk şiiri Feryad-ı Vatan'ı 3 Temmuz 1913'te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultanide ortaokula başladı, fakat bu okulun pahalı olması nedeniyle Nişantaşı Sultanisine geçti.
Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya okuyunca Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi. 25 Eylül 1915'te Heybeliada Bahriye Mektebine girdi. O sırada Yahya Kemal de bu okulda öğretmenlik yapmaktaydı. Yahya Kemal'in, Nâzım'ın annesi Celile Hanım'la ilişkisi olduğu söylentileri, Hikmet-Celile çiftinin arasını bozdu ve çift, bir süre sonra boşandı. Hikmet Bey daha sonra Cavide Hanım'la evlendi, ondan Metin ve Fatma (Melda) adlarında iki çocuğu oldu; 1918-1922 yılları arasında Hamburg Başkonsolosu olarak görev yaptı. Celile Hanım ise resim dalında eğitim almak için Paris'e gitti.
Nâzım'ın Mehmet Nâzım imzasıyla yazdığı ve ilk yayımlanan şiiri olan Hala Servilerde Ağlıyorlar mı? 3 Ekim 1918'de Yeni Mecmua dergisinde çıktı. Nâzım aynı yıl 26 kişi içinden 8. olarak Bahriye Mektebinden mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan ve ahlaki tavırları iyi bir öğrenci olmakla birlikte, elbisesine özen göstermediği ve sinirli olduğu belirtilmektedir. Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye gemisine güverte stajyer subayı olarak atandı. 1919 kışında zatülcenp hastalığına yakalandı, birkaç ay süren tedavisi sırasında sağlık kurulu 1920 Mayıs ayında Nâzım'ı askerlikten çürüğe çıkardı.

Millî Mücadelenin ilk yılını hasta olarak geçiren Nâzım Hikmet, 19 yaşındayken, 1921 Ocak ayında arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Kurtuluş Savaşına katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu'ya geçti. İnebolu'ya vardığında Anadolu halkının, özellikle köylünün çileli yaşayışını yakından gördü. Bu sırada Spartakistlerden Sadık Ahi (Mehmet Eti) adlı bir sosyalistle tanıştı ve ondan yeni fikirler öğrendi. Yedi günlük yaya yolculuk sonrasında Ankara'ya ulaştı. Cepheye gönderilmedi, Tedrisat-ı Taliye Müdürü Kâzım Nâmi'nin (Duru) yardımıyla 14 Haziran 1921'de Bolu Sultanisi kısm-ı iptidai muallimliğine atandı. Burada bir süre öğretmenlik yaptı, çevrenin tutucu olması nedeniyle zorlandı, hatta Milli Mücadeleye karşı padişahı destekleyen kişilerin düşmanlığını kazandı.
Ağustos 1921'de Bolu'dan ayrıldı. Düzce, Akçakoca, Zonguldak ve Trabzon'dan geçerek 30 Eylül'de Batum'a ulaştı. Burada bir süre yaşadı, yolculuğunda kendine eşlik eden Vâlâ Nureddin'in yanı sıra Batum'da tanıştığı Ahmet Cevat (Emre) ve Şevket Süreyya (Aydemir) ile Temmuz 1922'de Tiflis'ten Moskova'ya gitti.

Nâzım Hikmet Temmuz 1922'de Moskova'ya vardığında Ekim Devrimi sonrasında başlamış olan Rus İç Savaşının son ayları yaşanıyordu. Nâzım Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde felsefe, siyasal bilimler ve iktisat dallarından oluşan Marksizm-Leninizm eğitimi aldı.
Moskova'da SSCB'nin ilk yıllarına tanık oldu. Rus avangart şiirini inceledi; Bagritski, Mayakovski, Selvinski, İnber, Panov gibi edebiyatçıların eserlerini tanıdı. Rus fütüristleri ve konstrüktivistlerinden esinlendiği bu dönemde klasik biçimden sıyrılarak yeni bir biçim geliştirmeye başladı. 1923 Ocak ayında Mayerhold Tiyatrosunda düzenlenen Uluslararası Sanat Gösterisinde Yeni Sanat başlıklı şiirini okudu. 1924'te yayınlanan ve Türkiye Komünist Partisinin (TKP) kurucularından Mustafa Suphi ve 14 arkadaşının 28-29 Ocak 1921'de Trabzon açıklarından boğularak katledilmelerini anlatan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani Moskova'da sahnelendi.
Ekim Devriminin lideri Lenin'in 24 Ocak 1924 günü ölmesi üzerine Nâzım, Lenin'in mezarında beş dakika nöbet tuttu.
Nâzım Hikmet Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinden mezun olup 1924 Aralık ayında Türkiye Komünist Partisinin ülke içindeki faaliyetlerine katılmak üzere yurda döndü fakat sadece yedi ay kalabildi. Bir yandan babasının çıkardığı Sinema Postası dergisinin teknik işlerine yardım etti, bir yandan da Türkiye Komünist Partisinin legal yayın çalışmalarında görev aldı. Bunlardan Aydınlık dergisine yazılar ve şiirler yazdı, 21 Ocak 1925 tarihinde yayımlanmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesine de yazdı, bu gazeteyi sokaklarda sattı. Polis takibine takılması üzerine gizlice İzmir'e gitti.
1925 Mart ayında çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu aracılığıyla liberal, sosyalist her türlü muhalif kuruluşlar ve yayın organları kapatıldı, birçok yazar tutuklandı. Nâzım Hikmet aranmasına rağmen bulunamadı, İstiklal Mahkemesinde gıyaben yargılandı ve 12 Ağustos 1925 tarihinde gizli komünist partisi üyeliğinden 15 yıl kürek mahkûmiyetine çarptırıldı. Ay sonunda gizlice İstanbul'a gitti, annesinin yanına uğradı ve bir takaya binerek dönemin TKP lideri Şefik Hüsnü ile birlikte yurt dışına çıkıp TKP'nin 1926 Viyana Konferansına katıldı ve yeniden Moskova'ya gitti.

1 Mart 1926 tarihinde kabul edilen Türk Ceza Kanunu uyarınca bir yıl önce aldığı 15 yıllık hapis cezası 1 yıla inince, Nâzım Hikmet yurda dönmek için Türkiye Büyükelçiliğine birkaç kez başvurdu fakat olumlu sonuç alamadı. Bunun üzerine Temmuz 1928'de partili yoldaşı Laz İsmail (1970'lerde TKP genel sekreteri olan, Marat kod adlı İsmail Bilen) ile birlikte ülkeye sahte pasaportla girdikten sonra Hopa'da yakalanıp burada iki ay tutuklu kaldıktan sonra Rize'ye, oradan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya sevk edildiler. Burada Nâzım'ın 1925 İstiklal Mahkemesi mahkûmiyet hükmü kaldırıldı, ikisine sahte pasaport kullanmaktan üç ay ceza verildi, fakat tutukluluk süreleri mahkûmiyet süresini aşmış bulunduğu için serbest bırakıldılar.
Nâzım, Ankara'da eski TKP yöneticilerinden olup 1927 Tevkifatı sonrası Kemalizm ile uzlaşmayı tercih eden Şevket Süreyya Aydemir ve başkaları tarafından ya da onlar aracılığıyla kendine yapılan Halkevi bünyesinde çalışma teklifini geri çevirip İstanbul'a gitti ve 1929'da Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel'in çıkardığı Resimli Ay dergisinin kadrosuna katıldı. Bu arada Muhsin Ertuğrul, Cemal Reşit Rey, Peyami Safa gibi ünlü isimlerle de çalıştı. Kısa sürede ülke çapında tanınan bir şaire ve düşünce adamına dönüştü.
835 Satır adlı şiir kitabı edebiyat çevrelerinde geniş yankı uyandırdı; Ahmet Haşim gibi şairlerin övgüsüyle karşılaştı. Fakat bu süreçte Nâzım Hikmet'in Putları Yıkıyoruz başlığı altındaki yazı dizisinde eski edebiyatı yıkmak ve yeninin temellerini atmak yönündeki fikirleri, dönemin önde gelen edebiyatçılarının tepkisini çekti.
1+1=1, 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U

Seyhan Kurt, (d. 16 Aralık 1971, Bourgoin-Jallieu), Türk - Fransız şair, sosyolog ve antropolog.

Fransa'nın Grenoble kentinin Bourgoin-Jallieu komününde doğdu. Lyon'da École de Jean Jaurès'te okudu. Fransa'da resim eğitimi, İzmir'de dramaturji ve sanat tarihi dersleri aldı.
1992 ve 1993'te soyut tarzda ve yağlı boya tekniğiyle yaptığı resimleri Mersin Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde iki kişisel sergide topladı. Fransız Dili ve Edebiyatı, Sosyoloji ve Antropoloji öğrenimi gördü. İtalya ve Yunanistan'da mimarî ve kent kültürü üzerine araştırmalarda bulundu. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji Anabilim dalında yüksek lisans derecesi aldı. 2020 yılında, uzun yıllardır basılmayan Falih Rıfkı Atay'ın İngiltere ve Avrupa gezilerindeki gözlemlerinin siyasal, sosyolojik ve antropolojik analizlerini içeren Taymis Kıyıları (1934) adlı eserinin editörlüğünü üstlendi.
2021 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan Haneden Ev Haline kitabında, "Türk evi" kavramını ele alırken yalnızca mimarinin değil, gündelik pratikler, düzenlemeler ve tüketim olgusunu inceleyen antropoloji ve sosyoloji gibi disiplinlerin de önemli olduğuna dikkat çekmiştir. Çalışmasında Türk sinemasından sözlü kültüre kadar farklı alanlardan yararlanarak disiplinler arası bir yöntem benimsemiştir.
1990 - 2017 yılları arasında yazdığı şiirlerinin bazıları Fransızca, İngilizce, Almanca, Yunanca ve Estoncaya çevrildi. İlhan Berk'in hazırladığı Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi (Varlık Yayınları, 2003) seçkisinde yer aldı.

Haneden Ev Haline: "Türk Evi"nde Mimari, Düzenleme, Pratik, İstanbul, İletişim Yayınları, 2021.

Kapa Gözlerini (1993)
Destinos (1995)
Hüznün Sözyitimleri (1998)
El İlanı (2002)
Bizden Geçen Sular (2004)
Seyyah (2012)
Herkese ve Hiç Kimseye (2017)

Taymis Kıyıları, Falih Rıfkı Atay, Pozitif Yayıncılık, 2020

Alienation of The Individual Due To His Conflict With Modernity : Seyhan Kurt's "Speechlessness", Faculty of Sciences and Humanities, English Language and Literature - Konya, 2002, by İ.E.Dagli, Ass. Prof.Dr.Gulbun Onur

The House: Beyond Residing, On the Book by Seyhan Kurt From Household to Home State: Architecture, Arrangement and Practice in "Turkish House", Ahmet Testici, The Review of Life Studies, Volume 13 (July 2022):12-15, College of Humanities and Social Science, Osaka Prefecture University, Osaka - Japonya.
Speechlessness of Sadness, Jeff Iverson, Artfinder, 2017, Illinois - ABD.
Seyhan Kurt, Haneden Ev Haline: “Türk Evi”nde Mimari, Düzenleme, Pratik. Kitap değerlendirmesi, Hanife Sümeyye Taşdelen, İnsan & Toplum, 2022.
"Komşunun Tavuğu 6: Haneden Ev Haline", Cem Erciyes, Okumak İyi Gelir, 5 Temmuz 2021
Haneden yuvaya, "yuva"dan dört duvar arasına dönüşen evler, Kerem Gürel, Gazete Pencere Pazar, 25 Nisan 2021
Sedirden L koltuğa, tandırdan mikrodalga fırına, avludan balkona: değişen ev hayatımız, Yağız Gönüler, Ruhuna Kitap, Mart 2021
"Haneden Ev Haline: "Türk Evi"nde Mimari, Düzenleme, Pratik" hakkında, Büşra Uyar, Kitaplar, K24, 2021
Sanatsal Sayıklama ve İmkânın Poetikası, Polat Alpman, Sosyologos S.6, Konya, 2004
Rüzgârın Göğe Savurduğu, Feyza Hepçilingirler, Everest Yayınları, İstanbul, 2008
Cumhuriyet Ankara, 3 Mayıs 2012, s.2, Ankara
Cumhuriyet Kitap Eki, 6 Mayıs 2010, s.35, İstanbul
Seyhan Kurt: Poete Maudit- Bizden Geçen Sular Üstüne bir Deneme, Dr. Hüseyin Pala, Ayraç Dergisi S.15, İstanbul, 2011
El İlanı, Yasemin Şen, Sabah Gazetesi- Sabah ile Akdeniz, 10 Kasım 2005, İstanbul
Türkçe Günlükleri: 24 Eylül 2007, Feyza Hepçilingirler, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 11 Ekim 2007
Hector Berlioz Sokağı 93 Numara, Ayşe Çetin, Mavi Yeşil S.94, Rize, 2015
Seyhan Kurt'un Seyyah Kitabı Üzerine, Sincan İstasyonu, S.55, Ankara, 2012
Ev: İkametten Ötesi, Seyhan Kurt’un Haneden Ev Haline, “Türk Evi”nde Mimari, Düzenleme, Pratik kitabı üzerine, Ahmet Testici, Hece Dergisi, S.314, Şubat, 2023.

"I felt like a 'prisoner of language', Interview with Seyhan Kurt/ Mehmet Tekin, (Translation by Beyza Şen), The Review of Life Studies, Volume 15 (March 2024): 1-19, College of Humanities and Social Science, Osaka Prefecture University, Osaka - Japonya.
"Artık Evlerimizin Bireyselliğimizi Paylaşabileceğimiz Bir Temsiliyet Alanı Olması Gerektiği Düşüncesine İhtiyaç Duymuyoruz", Seyhan Kurt ile Ev, Hane, Barınma ve Yerleşiklik Üzerine, Latif Yılmaz, Birikim Dergisi, 19 Kasım 2023
Seyhan Kurt: “Bizde evin bitmek bilmeyen ‘inşası’ ve dönüşümü gündelik hayatın adeta bir parçasıdır.”, Havva Yılmaz, Bisavblog, 11 Ocak 2022
“Ev, Zihinsel ve Duygusal İnşası Hiç Bitmeyen Bir Yerdir”, Aynur Kulak, Artful Living, 07 Mayıs 2021
Ev artık yuva değil, bir otel, hapishane – Seyhan Kurt ile söyleşi, İpek İzci, Hürriyet Pazar, 28 Mart 2021
Haneden Ev Haline: Türk Evi’nde Mimari, Düzenleme, Pratik – Seyhan Kurt ile söyleşi, Işın Eliçin, Medyascope, 21 Mart 2021
Seyhan Kurt ile Söyleşi, Prof.Dr. Mehmet Tekin, Ayraç Dergisi S.19, İstanbul, 2011
Seyhan Kurt'la Hüznün Sözyitimleri ve Modern Dünyanın Ahlakı Üstüne, Dr.Ahmet Gögercin, Kurgu Düşün Sanat Edebiyat S.10, Mart-Nisan, 2012, Ankara
Seyhan Kurt'la Söyleşi, Ertuğrul Rast, Üçüncü Mevki, S.4, Ankara, Eylül 2012

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp 29 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.galerisoyut.com.tr/mahmut-ozdemir-2019/#basin-bulteni-tab24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080720162937/http://www.bonjourlafrance.net/france-city/grenoble-france/grenoble.htm
https://web.archive.org/web/20160303223849/http://www.pen.org.tr/en/uyeler/seyhan.kurt
http://jeunespop38grenoble.over-blog.net/article-10648023-6.html
http://mersin-targovishte.blogspot.com/2007_10_01_archive.html19 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.erzincannostalji.com/2017/01/16/erzincan-icin-prelud-seyhan-kurt/
https://iletisim.com.tr/kitap/haneden-ev-haline/10001 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://medyascope.tv/2021/03/21/haneden-ev-haline-turk-evinde-mimari-duzenleme-pratik-seyhan-kurt-ile-soylesi/ 21 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/ev-artik-yuva-degil-bir-otel-hapishane-41773472 28 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://t24.com.tr/k24/kitap/haneden-ev-haline-turk-evi-nde-mimari-duzenleme-pratik,585 8 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.gazetepencere.com/gzt-pencere-pazar-10 25 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yusuf Bal (d. 1975, Sivas), Türk şair.
1975 yılında Sivas'ta doğdu. 1999 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji Öğretmenliği bölümünden mezun oldu.
Poyraz Edebiyat Dergisinin editörlüğünü yürüttü (20 Sayı, 2009-2012). Şiirleri ve yazıları Poyraz, Ayvakti, Akpınar, Ayna İnsan, Berceste, Edebiyat Ortamı, Erciyes, Eliz, Göç, Ihlamur, Hayal Bilgisi, Habis, Hürriyet Gösteri Sanat, Kurşun Kalem, Kuyu, Külliye, Mavi-Yeşil, Mortaka, Mühür, Müsvedde, Nif, Papirüs, Sınır, Sunak, Şiir Vakti, TabutMag, Temren, Temrin, Varlık, Yolcu dergilerinde yayınlandı.
Deneysel ve görsel biçimleri dahil ettiği şiirleriyle özgün bir tarz oluşturan şairin şiirleri dergiler dışında çeşitli şiir yıllıklarında ve antolojilerde de yer aldı. Farklı tasarımlara sahip şiirleriyle adından bahsettiren şair görsel ve deneysel şiirleriyle farklı seslere öncülük etmektedir
2011 yılında “Ücra İşlem” isimli kitabı Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı. 2013'te "Gözkuşağı", 2017'de DA isimli eseri okurlarla buluştu. Deneysel ve görsel şiirleri ile dikkat çeken  şairin şiirleri çeşitli şiir yıllıklarında ve antolojilerde yer aldı.

Bir Düşün Ayak İzleri, Sivas, 2004
Ücra İşlem, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Kasım 2011
Gözkuşağı, ŞiirVakti Yayınları, Kayseri, Nisan 2013
Da, Ferfir Yayınları, İstanbul, 2017

Biyografisi 3 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kemal Tahir, asıl adıyla İsmail Kemalettin Demir (13 Mart 1910, İstanbul - 21 Nisan 1973, İstanbul), Türk romancı, yazar ve senaristtir.
Türk edebiyatının en üretken roman yazarlarından birisidir. Sol dünya görüşüne sahip olan yazar, Marksizm'i Türk toplum yapısına uyarlamak için toplumu anlamaya çalışmış, edindiği bilgileri romanları yoluyla okuyucularına aktarmıştır.

13 Mart 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi. Gerçek adı İsmail Kemalettin Demir'dir. Babası, II. Abdülhamit'in yaverlerinden Yüzbaşı Tahir Bey; annesi, Osmanlı sarayında Abdülhamit'in kızı Nâile Sultan'ın hizmetinde bulunan Nuriye Hanım'dır. (Saraydaki adı “Hubser” idi). Kemal, ailenin ilk çocuğuydu.
Babasının görevleri nedeniyle ilk öğrenimini imparatorluğun değişik yerlerinde sürdürdü. Ailenin 1923'te İstanbul'a yerleşmesinden sonra eğitimine Mekteb-î Sultânî'de devam etti. Annesinin 1926 yılında veremden ölümü ve babasının ikinci bir evlilik yapması üzerine öğrenimini 10. sınıfta iken bıraktı. Önce İstanbul'da avukat kâtipliği, sonra Zonguldak'taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yaptı.

1932'de İstanbul’a döndü. Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde röportaj yazarı, çevirmen, düzeltmen olarak çalıştı. 1933'te Kenan Şahabettin, İdris Ahmet, Ziya İlhan, Yakup Kadri, Nuri Tahir, Ertuğrul Şevket, Fakih Özden ve Arif Nihat Asya gibi yazar ve şairlerle “Geçit” adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Geçit dergisi kadrosundan Ertuğrul Şevket (Avaroğlu) ve Babıali’de tanıştığı Kerim Sadi, Türkiye Komünist Partisi üyesi olan komşusu “Sarı” Mustafa Börklüce ve onun aracılığı ile tanıştığı şair Nâzım Hikmet gibi sosyalist aydınlarla arkadaşlığı sonucu sosyalist fikirler ile tanıştı. 1934 ile 1936 arasında Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik yaptı. Varlık ve Ses dergilerinde takma adlarla şiirler yayımladı, Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan'da yazı işleri müdürlüğü yaptı.

İlk kitabı, 1936'da yayımladığı “Namık Kemal için diyorlar ki” adlı kitapçık oldu. Kitapçık, Namık Kemal hakkında yaptığı yedi soruluk ankete çeşitli şair ve yazarlar tarafından verilen yanıtlardan oluşmaktaydı. Falih Rıfkı Atay, Vâlâ Nureddin, Hüseyin Cahit Yalçın, Peyami Safa, Ercüment Ekrem Talu, Sadettin Nüzhet Ergun, Kerim Sadi Cerrahoğlu, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni Şanda ve Suat Derviş’in yanıtlarını ve Kemal Tahir’in onlar hakkındaki saptamalarını içeren kitapçık, edebiyat dünyasında geniş yankı buldu. 1937’de ikinci kitabı olan “Bir Çalgıcının Seyahatı” adlı romanı yayınlandı.
Suat Derviş'in 1937 yılında Tan gazetesinde tefrika edilmesi için yazmaya başladığı Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır isimli çalışmasını Kemal Tahir bitirmiştir. Tan gazetesi Suat Derviş’i muhabir olarak Sovyetler Birliği'ne gönderdiğinde romanı yarım kalmış, Derviş hazırladığı taslakları Kemal Tahir’e bırakmış, yolculuğu sırasında iki defter ile romanın devamını yazdıysa da gazete, tefrikanın yeterince ilgi görmediğini söyleyerek Kemal Tahir romanın sonunu yazmasını istemiştir. Son kısmını Kemal Tahir tamamladığı roman 81 yıl sonra İthaki Yayınları tarafından kitap olarak basılmıştır.

İstanbul’un tanınmış gazetecileri arasına giren Kemal Tahir, 1937’de İzmir’de öğretmenlik yapan Fatma İrfan Akersin ile ilk evliliğini yaptı. Bu evlilik, Kemal Tahir’in 1938’de hapse girmesi nedeniyle devam etmedi ve 1940 yılında boşanma ile sonlandı. Kemal Tahir, ikinci evliliğini ise 1950 yılında Semiha Sıdıka Hanım ile yapmıştır. Bu evlilik, Kemal Tahir’in vefatına kadar sürmüştür.

Kemal Tahir, bahriyede görevli kardeşi Nuri Tahir, Nâzım Hikmet, Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün'le beraber “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlaması ile 13 Haziran 1938'de tutuklandı.
Tutuklanma gerekçesi, astsubay olan kardeşi Nuri Tahir'e Sabahattin Ali’nin bir kitabını vermek idi. “Donanma Davası” veya “Bahriye Olayı” diye adlandırılan bu dava nedeniyle askerî mahkemede yargılandı, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya cezaevlerinde 12 yıl hapis yattı. Hapishanedeki yıllarını okuyarak ve “sarı defterine” yazarak gecirdi. Takma isimle mizah öyküleri ve polisiye romanlar kaleme alan yazar, 1954 yılına kadar “Kemal Tahir” adını eserlerinde kullanamadı. "Göl İnsanları"’na alacağı iki öyküsünü hapisteyken Cemalettin "Mahir" takma adıyla Tan'da yayımladı.
Hapishane yıllarında Fatma İrfan Hanım’a yazdığı mektuplar, “Kemal Tahir'den Fatma İrfan'a Mektuplar” adıyla; Nazım Hikmet’in kendisine yazdığı mektuplar da “Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar” adıyla basıldı. 

Yazar, 1950’de çıkan aftan yararlanıp serbest kaldı. Cezaevinden çıkar çıkmaz ikinci eşi Semiha Sıdıka Hanım ile evlendi. Çiftin evliliği, Kemal Tahir’in 1973’teki vefatına kadar sürdü; çocukları olmadı. 1950’li yıllarda Körduman, Bedri Eser, Samim Aşkın, F. M. İkinci, Nurettin Demir, Ali Gıcırlı gibi müstear isimlerle kitaplar yayımlamayı sürdüren Kemal Tahir’in Amerikalı yazar Mickey Spillane'den çevirdiği “Mayk Hammer” dizisi büyük ilgi gördü. Kemal Tahir'in F. M. İkinci takma adıyla tercüme ettiği Kanun Benim isimli roman 1954 yılında Çağlayan Yayınları tarafından yayınlanmış ve 100 binin üzerinde satış yapmıştır. Kemal Tahir, Mayk Hammer'in orijinal kitapların tamamını çevirdikten sonra "Mayk Hammer'in Yeni Maceraları"'nı yazmaya devam etti; böylece Kemal Tahir’in kaleminden dört yeni Mayk Hammer romanı ortaya çıktı. Kemal Tahir'in F. M. İkinci ismiyle yazdığı Mayk Hammer romanları şunlardır: Derini Yüzeceğim, Ecel Saati, Kara Nara ve Kıran Kırana.
Kemal Tahir 6-7 Eylül olayları'nın ertesinde, "Rum ve Ermeni azınlığa yönelik saldırıları komünistlerin tertiplediği iddiası" ile Aziz Nesin, Hasan İzzettin Dinamo ve Asım Bezirci'nin de aralarında bulunduğu 60 şair, yazar ve aydın ile birlikte bir kez daha tutuklandı, Harbiye Cezaevi'nde 6 ay yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra, 14 ay kadar Aziz Nesin ile birlikte kurdukları Düşün Yayınevi'ni yönetti. Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz ile senaryo çalışmaları yaptı.
Kemal Tahir'in ilk önemli eseri olan 4 bölümlük Göl İnsanları başlıklı uzun öykü, Tan gazetesinde tefrika olarak yayınlandı. Eser 1955'te de kitap olarak neşredildi. Bu eserde yıllar sonra ilk defa kendi adını kullandı.

Göl İnsanları'nı yayımladığı 1955 yılında bir köy romanı olan Sağırdere yayımlandı. Sağırdere ve onun devamı olan Körduman’da (1957) Çankırı'nın Yamören köyünden Mustafa’nın serüvenini merkez alarak köylünün sorunlarını, etik değerlerini, köyün ekonomik yapısını, tarih içindeki bağlarından koparmadan sergiledi.
Mütareke dönemi İstanbul’unu konu alan Esir Şehrin İnsanları’ndan (1956) sonra yayımlanmış olan Körduman'ı, eşkıyalık olgusuna eğildiği Rahmet Yolları Kesti (1957), Çorum bölgesi insanlarını anlatan roman üçlemesinin ilk iki kitabı Yediçınar Yaylası (1958) ve Köyün Kamburu (1959) izledi. Üçlemenin son kitabı, 1970'te yayımlanan Büyük Mal adlı romandır.
1960’tan sonra tüm dikkatini Osmanlı tarihi ve toplum yapısına yönelterek, devlet, Doğu-Batı çatışması, Batılılaşma ve mülkiyet gibi sorunları derinden kavramaya uğraştı. Araştırmaları sonucu resmî tarih söyleminin karşısında, Osmanlı Devleti'nin kültürel ve siyasî mirasını sahiplenen bir romancı haline geldi.
Kemal Tahir’in kendisiyle, Osmanlı Devleti, cumhuriyet ve batılılaşma ile hesaplaşmasının sonucu olarak, 1965 yılında Yorgun Savaşçı adlı roman ortaya çıktı. Resmî tarih söylemine aykırı görüşler içeren bu eser, tarihi çarpıtmakla eleştirildi. 1979 yılında romanın TRT tarafından filme çekilmesi ile yeniden gündeme gelen eleştiriler, 1983’te filmin başbakan Bülent Ulusu’nun emri ile yakılmasına yol açtı.

1965 yılının nisan ayında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen "Bozkırdaki Çekirdek" romanı, Kemal Tahir'in çok tartışılan eserlerinden birisi oldu. Bu eserde Köy enstitüleri'nin tepeden inmeci bir yaklaşımla kuruluşunu eleştirerek iktidarla ters düştü.
1967'de en önemli eserlerinden birisi olan "Devlet Ana" yayımlandı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ele aldığı bu romanda “kerîm devlet” kavramını ortaya attı. Batılılaşmayı eleştirdi. Yerli bir sosyalizm oluşturmaya çalışarak marksistlerin tepkisini çekti.
1968'de "Yorgun Savaşçı" ile Yunus Nadi Ödülü’nü, "Devlet Ana" ile Türk Dil Kurumu roman ödülünü kazandı.
Kemal Tahir, 1968'de aldığı davet üzerine SSCB'ye gitti. 1970'te akciğer ameliyatı geçirdi. Akciğerinin bir kısmı alındı.

Tahir, 21 Nisan 1973'te geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul'da öldü. Naaşı, Sahrayıcedîd Mezarlığı’na defnedildi. Yazar Hulusi Dosdoğru’nun aktarımına göre Mehmet Barlas 20 Nisan 1973 tarihinde evinde bir yemek organize eder birkaç kişiyle beraber Kemal Tahir’i de çağırır. Tahir yemekteyken genç akademisyen Mete Tunçay’ın sert ağır eleştirelerine maruz kalmış ve yemekten erken ayrılmıştır. Sabahınaysa Kemal Tahir’in vefat haberi gelir.

Yazarın “Namuscular”, “Karılar Koğuşu”, “Hür Şehrin İnsanları”, “Dam Ağası”, “Bir Mülkiyet Kalesi” romanları ölümünden sonra yayımlandı.
Kemal Tahir kitaplarının yayının devam etmesi için ölümünden sonra eşi tarafından "Kemal Tahir Vakfı" kuruldu. Kadıköy’deki hayatının son yıllarını geçirdiği ev, müze hâline getirilerek ziyarete açıldı.
Yazarın kitapları, Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler tarafından sinemaya aktarıldı.

Düşüncelerindeki çıkış noktası marksizm ile Türkiye gerçeği arasındaki bağlantı sorunuydu. Siyâsî eylemlere de katılmış bir yazar olarak, Türkiye'de kendi algıladığı siyasal, sosyal, kültürel yapı ile marksizmin sunduğu çözüm arasında bir çelişki görüyordu. Türk toplum yaşamına uymadığına inandığı batılılaşmaya ilişkin yargısı da marksizmi yetersiz bulmasına bağlıydı. Çünkü marksizm, "Türkiye'de 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin siyasal ve kültürel uygulamalarını bir ticaret burjuvazisi devriminin sonucu" olarak değerlendiriyordu. Kemal Tahir ise böyle bir sınıfın varlığından kuşkuluydu. Böylece hem marksizmin, hem de batılılaşmanın ürünü olan cumhuriyet dönemi resmi tarih görüşünün aşılması düşüncelerinin temel noktası

Kutsal metin, herhangi bir din veya mezhepte kutsal kabul edilen ve genellikle merkezî bir önemi haiz olan yazı.

Kutsal metinlerin tanrı veya tanrılar tarafından doğrudan gönderildiğine, nebilere vahyedildiğe veya yazarlarına ilham verildiğine inanılır. Kağıt, deri, tablet veya benzeri malzemeler üzerine yazılmış olabilir; Yahudilikteki Tora gibi rulolar halinde olabilir veya Kitâb-ı Mukaddes ve Kur'an'da görüldüğü gibi kitap haline getirilmiş olabilir.
Birçok dinin metinleri inananlarınca kutsal olarak görülür. Birçok din ve inanç hareketi kendi kutsal metinlerinin ilahi ya da inançla ilham alınmış olarak görmektedir. Tek Tanrı'ya inanan dinler ise genelde bu metinleri Tanrı'nın sözü olarak görmektedirler ve bu metinlerin Tanrı'dan ilham aldığına inanırlar. İnanmayanlar bile, kutsal yazılardan bahsederken saygı ve gelenek açısından büyük harfle yazmaktadırlar. Başka bir bakış açısı da "Tanrı'nın sözü"nün Tanrı'nın verdiği söz gücü ile Cennet ve Dünya'nın varoluşuna gelmiştir ve bu güç dengeyi tutmaktadır. Bu konsept Yunan Logos ve Çin Tao felsefelerinde de mevcuttur.

Hinduizm'in RigVeda'sı MÖ 1500 ila MÖ 1300 yıllarında yazılmış, tarihin de en eski kutsal metinlerinden biri olmuştur. Zerdüştlüğün Avesta'sı ise sözel olarak yazı öncesinde kullanılmıştır. Avesta dili ise, araştırmacılar tarafından MÖ 1000 civarlarında yerleştiği öngörülmüştür.
İlk basılıp halka topluca dağıtılan metin ise, MÖ 868 yılında yazılan Budizm'in kutsal metni Sutra (ya da Diamond Sutra)'dır.

Şiirsel Eda
Genç Eda

Akilattirattu Ammanai
Arul Nool

Kitab-ı Akdes
İkan Kitabı
Saklı Sözler
Kurdun Oğlu Risalesi

Kutsal Prensip
Wolli Hesul
Wolli Kangron

Sutra
Tipitaka

Pyrgi Tabletleri
Tabula Cortonensis
Liber Linteus
Cippus Perusinus

Zhuan Falun

Sruti
Vedalar
RigVeda
SamaVeda
YajurVeda
AtharvaVeda
Bramanalar
Aranyakalar
Upanişad
Smitri
İtihasas
Mahabharata
Bhagavad Gita
Ramayana
Puranalar
Tantralar
Sutralar
Stotralar
Ashtavakra Gita
Gherand Samhita
Gita Govinda
Hatha Yoga Pradipika

Kitâb-ı Mukaddes
Apokrifa (Deutero Kanonik) (İkinci Derecede Esin Kitaplar)
Mormon Kitabı (Mormonlar için)
Öğreti ve Antlaşmalar Kitabı (Mormonlar için)
Çok Değerli İnci (Mormonlar için)
Adem'in Sonu (Gnostikler için)
Yahuda'nın Müjdesi (Gnostikler için) (Gnostikler için toplamda 53 adet incil mevcuttur)

Kur'an
Hadisler

Kitâb-ı Mukaddes
Emanuel Swedenborg'un yazıları

Tattvartha Sutra

Arzhang

Tanah
Talmud
Zohar
Humaş
Mişna

Kitâb-ı Mukaddes
Kutsal Piby
Kebra Negast
Haile Selassie'nin konuşmaları

Ruh Kitabı
Cennet ve Cehennem
Ruhçuluğa Göre Yaradılış

Ginza Rabba

Samarit Tevratı

Guru Granth Sahib
Dasam Granth Sahib

Kojiki
Nihonşoki ya da Nihongi

Tao-te-ching
I Ching
Chuang Tzu

Liber Al vel Legis başta olmak üzere Telema kutsal kitapları

Düşlerin Yolu
Tanrı ile Konuşmalar
Oahspe
Urantia Kitabı
Mucizelerin Yönü

Katha
Avesta
Yasna
Visparad
Yashtlar
Vendidad
Denkard
Bundahizn
Mainog-i-Kirad
Arda Viraf Namak
Zartushtnamah
Sad-dar (Yüz Kapı)
Rivayetler
Zend
Korde Avesta

Pavlus (Latince: Paulus; Grekçe: Παῦλος, romanize: Paulos; Kıptîce: ⲡⲁⲩⲗⲟⲥ) veya Tarsuslu Saul (İbranice: שאול התרסי, romanize: Ša'ūl haTarsī; Grekçe: Σαῦλος Ταρσεύς, Saũlos Tarseús; y. MS 5 - MS 64/65), İsa'nın vaazlarını ve öğretilerini 1. yüzyıl dünyasında pagan inanışındaki Roma dünyasına öğreten bir Hristiyan elçi. Hristiyan olmadan önce tutuculuklarıyla tanınan Ferisilerden biriydi.
Pavlus, Hristiyanlığı Yahudi topraklarının dışına yaymaya çalışmış ve bu çabalarının sonucu olarak günümüz Avrupasının Hristiyanlaşmasını sağlamıştır. Bu yüzden tarihçiler arasında Havariler Çağı'nın en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir. MS 30 ile MS 50 yılları arasında Anadolu Yarımadası'nda ve Güney Avrupa'da birçok Hristiyan cemaatleri kurdu.

Yeni Ahitʼte yer alan bilgilere göre İbrani asıllı bir Roma vatandaşı olan Pavlus, Saul olarak da tanınıyordu. Kendisini Hristiyanları ve Hristiyanlığı yok etmeye adamıştı. Hristiyan olmadan önce Hristiyanlara şiddetli zulümler yaptığını Pavlus kendisi itiraf etmektedir. İstefanos'un infazını bizzat onaylamıştı.

Pavlus, Hristiyanları tutuklamak amacıyla Şam'a yolculuk ederken İsa kendisine göründü ve Pavlus bu vakada görme kabiliyetini kaybetti. Üç gün sonra Şamlı Hananya, Pavlus'un gözlerinin tekrar şifa bulmasına vesile oldu. Pavlus, bu yolculukta Hristiyan oldu ve bunun sebebi olarak, Şam yolculuğunda, Meryem oğlu İsa'nın kendisine göründüğünü dile getirdi.

O günden itibaren Pavlus, Nasıralı İsa'nın İsrailoğullarının beklediği Mesih ve aynı zamanda da Tanrı'nın Oğlu olduğunu insanlara vaaz etmeye başladı. Elçilerin İşleri kitabının yaklaşık yarısı Pavlus'un hayatından bahseder. Pavlus Hristiyanlığın Yahudilikten ayrı müstakil bir din haline gelmesi konusunda en önemli rolü üstlenmiştir.

Pavlus'un Hristiyanlık üzerindeki etkisi diğer bütün Hristiyan önderlerinden daha fazla oldu. Pavlus, İsa'nın dinî hukukun sonu olduğunu ve Hristiyan Kilisesi'nin İsa'nın bedeni olduğunu öğretiledi, Kilise kurumu dışında kalan dünyayı yargılanacaklar olarak sınıflandırdı. Pavlus'un yazıları, Son Akşam Yemeği'nden bahsedilen eldeki en eski kaynaktır. Son Akşam Yemeği'nin, Rabbin Sofrası'nın kökenindeki vaka olduğu kabul edilir. Pavlus'un Romalılara mektubunun 9. babında bahsi geçen seçilmişlik unsurunu Doğu kiliseleri Tanrı'nın kader bilgisi olarak yorumlar. Bununla birlikte aynı babın Cebrilik akidesi şeklinde algılanışı Batı kiliselerinin ilahiyatında görülür. Augustinus'un Kitâb-ı Mukaddes'i Tanrı'nın lütfu (rahmeti); ahlâkı Ruh'un hayatı olarak görmesi; determinizm inancı ve aslî günah akîdesi tamâmen Pavlus'un mektuplarına, özellikle Romalılar mektubuna dayanarak inşa edilmiş öğretilerdir.
Bazı tanrıbilimciler, Pavlus'un öğretilerinin, İsa'nın kanonik incillerdeki öğretilerinden oldukça farklı olduğunu vurgulamaktadır. Bu tanrıbilimcilerden Barrie Wilson, Pavlus'un öğretilerinin İsa'nın öğretilerinden mesajının kökeni, öğretileri ve ameller açısından ayrılık gösterdiğini vurgular. Pavlus ve İsa'nın arasındaki bu köklü ayrılıktan dolayı, bazıları İsa'nın, Hristiyanlığın birinci kurucusu iken, Pavlus'un Hristiyanlığın ikinci kurucusu olduğunu dile getirirler.
Doğu kiliselerinde olduğu gibi, günümüzde Batılı hümanistler de Romalılar 9'daki seçilmişlik unsurunu, Batılı kiliselerin aksine belirlenimcilik olarak değil, tanrısal kader bilgisi olarak anlam verirler.

Pavlus, Yahudi dünyasında uzun zaman açıkça hiç dile getirilmeyen bir din adamıydı. Talmud'da ve diğer Yahudi sözel geleneğinde Pavlus'tan açıkça bahsedilmez. Ancak Orta Çağ Avrupa'sında ortaya çıkan İsa'nın yaşam öyküsü Toledot Yeşu'da Pavlus'tan bahsedilir. Toledot Yeşu'da Pavlus'un, Hristiyanlığı tahrif etmek için görevlendirilmiş bir Yahudi ajanı olduğu anlatılır. Günümüzde Yahudi otoriteleri Toledot Yeşu'yu bağlayıcı ve itibarlı bir bilgi kaynağı olarak kabul etmezler. İbrani kökenli Pavlus'un Hristiyanlıktaki konumu ve Hristiyanlığa getirdiği yenilikler, Yahudilerin Hristiyanlarla dinlerarası ilişkilerinde Pavlus'a önemli bir yer vermelerine sebep olmaktadır. Yahudi-Hristiyan dinlerarası ilişkisinde Pavlus, iki din arasında bir sınır (mesela Heinrich Graetz ve Martin Buber tarafından) veya köprü (mesela Isaac Mayer Wise ve Claude G. Montefiore tarafından) olarak ya da Yahudiler arası münazaralarda Yahudiliğin hakikiliğinin delillerinin ne olduğu ile ilgili bir kaynak olarak kullanılır (mesela Richard L. Rubenstein ve Daniel Boyarin tarafından). Yahudilerin Pavlus'a olan ilgileri günümüzde ilk zamanlardan daha fazladır. O, Yahudi yapımı -Felix Mendelssohn'un eseri- bir oratoryoda, -Ludwig Meidner'in eseri- bir tabloda ve -Franz Werfel'in eseri- bir tiyatro oyununda konu edildi. Onun hakkında Yahudilerin yazdığı romanlar da mevcuttur (örneğin Şalom Aş ve Samuel Sandmel'in eserleri). Batı düşünce sisteminde Pavlus'un büyük yeri olduğunu kabul eden -Baruch Spinoza, Lev Şestov ve Jacob Taubes gibi- Yahudi filozoflar ve -Sigmund Freud ve Hanns Sachs gibi- psikoanalistler vardır. Hagner'in (1980), Meissner'in (1996)  ve Langton'ın (2010, 2011), Yahudilerin Pavlus'a yaklaşımını ele alan akademik çalışmaları vardır.

İslamın ana kaynağı Kur'an'da Pavlus'tan açıkça bahsedilmemekle birlikte, İbn Kesir, Yasin Suresi'nin 13 ilâ 21. ayetlerinde ad, zaman ve mekan belirtilmeden anlatılan öyküde bahsi geçen üç elçiden ilk ikisinin Şem'un-u Safa (Simun Petrus) ve Yuhanna, üçüncüsünün Bulus (Pavlus) ve mekanın ise Antakya olduğunu belirtir. Abdullah Yusuf Ali, suredeki öyküde anlatılanlarla Elçilerin İşleri'nde anlatılanlar arasında paralellik kurar ve üç elçinin Pavlus, Barnabas ve Yuhanna olduğunu belirtir. Kutsal Kitap'ın Elçilerin İşleri kitabının 13. ve 14. bölümlerinde anlatılan birkaç olay Kur'an'ın Yasin Suresi'nde tek bir olaymış gibi kısaltılarak ad, zaman ve mekan belirtilmeden ve değiştirilerek anlatılmıştır.
Pavlus'un savunduğu dinî akidelerin ve amellerin bir kısmı Kur'an'ın getirdiği akideler ve amellerle açıkça reddedilmektedir. Bunların başında, kefaret akidesi (İsa'nın kendisine tabi olan herkesin günahlarına kefaret olmak için çarmıhta öldürüldüğü) ve İsa'nın elçilerinin incil kayıtlarında yer alan, dolayısıyla Pavlus'un da savunduğu ve İslam'da biyolojik bir oğulluk olarak anlaşılan, İsa'nın “kutsallık ruhu açısından” Tanrı'nın Oğlu olduğu inancı gelmektedir. Ameller bakımından ise en belirgin zıtlık, Pavlus'un her türlü yiyeceğin insanlara helâl olduğunu savunmasına karşılık, Kur'an'da domuz eti ve içkinin açıkça haram olduğunun beyan edilmesi gösterilebilir. Muhammed'in hadislerinde Pavlus'un adı açıkça zikredilmemekle birlikte, İbrahim'in sünnet olma geleneğini (hitan) Pavlus'un ilga etmesine karşılık Muhammed'in bu ameli ihya etmesi ikisi arasındaki karşıtlıklara örnek gösterilebilir.
İbn-i Teymiyye, Pavlus'u, peygamberlerin getirmiş olduğu tevhit inancı ile putperestlerin inancını sentez yaparak bir din icat etmekle suçlamaktadır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevi-yi Manevi'de dile getirdiği tarihsel hikâye Taassup Yüzünden Hristiyanları Öldüren Yahudi Padişahın Hikâyesi'nde bahsi geçen, Hristiyanların arasına bid'at ve tefrika aşılayan Yahudi vezirin Pavlus olup olmadığı Mesnevî şârihlerinin ihtilaf ettiği bir konu olmuştur. 20. asır Mesnevî şârihlerinden Şefik Can, bu hikâyenin kaynağının Kısas-ı Enbiyâ kültürü ve Eski Ahit olduğunu ve Mesnevî şârihlerinin çoğunluğunun görüşünün, anlatılan hilekâr vezirin Pavlus olduğu konusunda baskın olduğunu belirtmekle beraber, kendisi bu konudaki reyinde tarafsızdır.

Nietzsche, Deccal isimli eserinde, Pavlus'u -1. Korintliler mektubundan dolayı- korkunç dolandırıcı ve intikam havarilerinin en büyüğü olarak vasfetmektedir. Bunun dışında Nietzsche, Pavlus'un yaydığı Hristiyanlık inancını "yalan" ile ve öğrettiği Tanrı'yı da "Pavlus'un kendi arzusu" ile özdeşleştirmektedir.

Luka'nın anlattıkları Pavlus'un iki yıl boyunca Roma'da ev hapsinde olduğunun söylemesiyle bitiyor. Birçok kişiye göre Pavlus'un hayatı bu noktada biter, ancak iki gerçek Pavlus'un ölümünün aslında daha sonra gerçekleştiğine işaret eder. Güvenilir olan birtakım erken dönem kilise bilgilerine göre Pavlus'un ölümü Neron'un Hristiyanlara zulmettiği dönem ile bağdaştırılır. Ancak Pavlus'un Roma'da kaldığı iki yılın sonunda bu tarife ulaşılması pek olası değildir. İkinci olarak Önderlik Mektupları'nda, Elçilerin İşleri 28:30-31'de söz edilen Roma'daki tutuklanmasından sonraki bir dönemde Pavlus'un Doğu Akdeniz'de hizmet ettiği rivayet edilir. Dolayısıyla Pavlus'un Roma'daki hapsinden özgür kılındığı ve bir süreliğine hizmete devam ettiği olasıdır. Pavlus hedeflediği üzere İspanya'ya gidip gitmediği ise belirsizdir.
Pavlus Roma'ya yolculuğuna 59 yılının sonbaharında başladı. Roma'ya da 60 yılının baharında ulaştı. Luka'nın Elçilerin İşleri 28:30-31 ayetlerinde bahsettiği iki yıllık sürecin sonunda Pavlus'un serbest bırakıldığını varsayıldığında, doğudaki ve Girit'teki hizmetini 62-64 yılları arasında gerçekleştirmiştir. Pavlus Neron'un zulmü sırasında yeniden tutuklanmış ve bundan kısa bir süre sonra 64-65 yıllarında idam edilmiştir.

Rûmî, Mevlânâ Celâleddin (2005).  Can, Şefik (Ed.). Konularına Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi. Ötüken Yayınları. ISBN 975-437-229-2. 
Langton, Daniel (2010). The Apostle Paul in the Jewish Imagination: A Study in Modern Jewish-Christian Relations. Cambridge University Press. ISBN 978-1139486323.

Wystan Hugh Auden, adının çok kere eserlerinde imza adı olarak kullandığı biçimiyle W. H. Auden (21 Şubat 1907, York, Birleşik Krallık –  29 Eylül 1973, Viyana, Avusturya), Birleşik Krallık doğumlu ve sonradan ABD vatandaşı olan bir şair ve edebiyat kritiği. 20. yüzyıl İngilizce edebiyatı üzerinde çok büyük etkisi olan ve önemli sayılan bir yazardır. Hayatının ilk yarısını Birleşik Krallık'ta geçirmiş, 1939'da Amerika Birleşik Devletleri'ne göç edip orada yaşamış ve 1946'da Amerikan vatandaşlığına geçmiştir.

W. H. Auden 400'den fazla şiir, 400 kadar deneme yazısı; birçok tiyatro oyunu ve birkaç opera librettosu yazmıştır. Şiirlerinin ana temaları sevgi, politika ve yurttaşlık, din ve ahlak ve tek insan varlığı ile gayrişahsi doğa dünyası arasındaki bağlantı konularında olmuştur.

Poems (Şiirler), 1930
The Dance of Death (Ölüm Dansı), 1933
The Dog Beneath the Skin (Dersia Altında Köpek), 1933
The Ascent of F.6 (F.6.'ya Tırmanma), 1936
Look, Stranger! (Bak, Yabancı!), 1936
Spain (İspanya), 1937
Journey to a War (Bir Savaşa Doğru Gezi), 1939
Another Time (Başka Bir Zaman), 1940
The Double Man (Çifte Adam), 1941
For the Time Being (Şimdilik), 1944
Nones, 1951
The Shield of Achilles (Akhilleus'un Kalkanı), 1955
Homage to Clio (Clio'ya Hürmet), 1960
Collected Longer Poems (Derlenmiş Uzunca Şiirleri), 1969
Forewords and Afterwords (Önsözler ve Bittikten Sonra Sözler), 1973
Collected Shorter Pöems 1927-1957 (Derlenmiş Kısa Şiirleri 1927-1957), 1966
Last Poems (Son Şiirleri), 1974
Collected Poems (Derlenmiş Şiirleri) (1976, yeni ed. 1991, 2007)
The English Auden: Poems, Essays, and Dramatic Writings (İngiliz Auden: Şiirler, Denemeler ve Dramatik Yazılar), 1927-1939 (1977)
Plays and Other Dramatic Writings (Tiyatro Eserleri ve Dramatik Yazılar), 1927-1938 (1989)
Libretti and Other Dramatic Writings (Librettolar ve Diğer Tiyatro Yazıları), 1939-1973 (1993)
Tell Me the Truth About Love: Ten Poems  (Sevgi Hakkında Gerçeği Şöyle: On Şiir) (1994)
Juvenilia: Poems 1922-1928 (Çocukluk: Şiirler) (1994)
Prose and Travel Books in Prose and Verse: Volume I, 1926-1938 (Düz Yazılar, Düz Yazı ile ve Şiir Olarak Seyahat Kitapları: Cilt I, 1926-1938) (1997)
Prose, Volume II  1939-1948 (Düz Yazılar Cilt II: 1939-1948) (2002)

Night Mail (Gece Postası) (1936, belgesel film sözleri)
Paul Bunyan (1941, Benjamin Britten opereti librettosu
The Rake's Progress (Hovarda'nın Hayatının Gelişmesi) (Chester Kalman) ile (1951). İgor Stravinski operası için librettosu.
Elegy for Young Lovers ((Genç Sevgililer İçin Mersiye)  (Chester Kalman) ile (1961), Hans Werner Henze operası librettosu.
The Bassarids  (Chester Kalman) ile (1961), Hans Werner Henze operası librettosu. Evripides, Bacchae'den uyarlama. 
Aşkın Çabası Boşuna'(Opera) (Chester Kalman) ile  (1973) Nicolas Nabokov operası librettosu. William Shakespeare, Aşkın Çabası Boşuna piyesinden uyarlama.

W.H. Auden Society websitesi9 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
"Guardian Books" websitesi yazarlar kismi hayati ve eserlerinden parcalar 15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
BBC raportajlari audio25 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Yeni Ahit veya Yeni Antlaşma (arkaik tabirle "Ahd-i Cedid"), Kitâb-ı Mukaddes'in Eski Ahit'in ardından gelen ve Koini Grekçesi ile kaleme alınmış olan ikinci kısmına Hristiyanların verdiği isimdir. İnançlı Yahudilerce "Yeni Ahit" kabul edilmez. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen 27 kitapçıktan oluşan bir kitap bütünüdür.
Kutsal Kitap'ın bu ikinci kısmı değişik kavramlarla anılmaktadır:

1. Türkçe: Ahd-i Cedid, Yeni Ahit, Yeni Antlaşma
2. Latinceden etkilenmiş olan dillerde: New Testament (İngilizce), Neues Testament (Almanca), Nuveau Testament (Fransızca), Nuovo Testamento (İtalyanca)
Testament ve Ahit / Antlaşma
Bu kavramlar 2. Korintoslular 3:14'te bulunan Yunanca bir ifadenin karşılığıdır.

•"Fakat onların fikirleri körleşti; çünkü Mesih'te iptal olunduğu onlara keşfolunmayarak, aynı peçe eski ahdin okunmasında bugünkü güne dek duruyor." (2. Korintoslular 3:14; Kitabı Mukaddes, 2004)
•"İsrailoğulları'nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar." (2. Korintoslular 3:14; Kutsal Kitap, 2001)
•"But their minds were blinded: for until this day remaineth the same vail untaken away in the reading of the old testament; which vail is done away in Christ." (2. Korintoslular 3:14; King James Version, 1769)
•"Aber ihr Sinn wurde verstockt. Denn bis zum heutigen Tag liegt diese Decke über der Verlesung des alten Testaments und wird nicht aufgedeckt, weil sie nur in Christus beseitigt wird." (2. Korintoslular 3:14; Luther tercümesi, 1975)
2. Korintoslular 3:14'teki Yunanca ifade diathḗké'dir.
MS 200 civarında İlk olarak Tertullianus Yunanca diathḗké Latince testamentum ile çevirdi. Bugün Avrupa'daki dillerde kullanılan "Testament" kavramı Latince testamentum (=vasiyetname) ve Yunanca διαϑήκης (diathḗké) sözcüğünün hatalı bir tercümesidir.
Latince testamentum sözçüğünün anlamı Essays in Biblical Greek eserinde şunu okuyabiliriz: "Umumi Latincenin filolojisi tanınmadığı için eskiden ... 'testamentum' kelimesinin "Testament" [vasiyetname] ya da "son istek" anlamına geldiği düşünüldü; halbuki yalnız "ahit" anlamına gelir."
2. Korintoslular 3:14'teki diathḗké sözcüğü aslında "ahit" ya da "antlaşma" demektir.
Temel bir eser olan Theologische Realenzyklopädie 2. Korintoslular 3:14 hakkında eski diathḗké'de okumak gelecek ayette belirtildiği gibi Musa'yı okumakla bir olduğunu yazar. Devamen, eski diathḗké Musa'nın kanununu, olsa olsa Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) kastettiğini anlatır.
Yunanca diathḗké sözcüğü kesinlikle İbranicede yazılan 39 (Başlangıç'tan Malaki'ye kadar) yazılarını kastetmez. Pavlus 2. Korintoslular 3:14'teki sözlerle bu 39 kitapların küçük bir kısmına değinir. O, Musa'dan Pentatök içinde kaydedilen Kanun Ahdinden (Kanun Antlaşmasından) söz etti. Kanun Ahdi Sina Dağında Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan bir antlaşmadır. Tanrı'nın bu ahitte dile getirdiği iradesi havra (Yunanca: synagōgē) ibadetlerinde okundu. Pavlus, Eski Ahdin İsa aracılığıyla gerçekleştirilip böylece inananların zihinlerinden simgesel bir peçe kaldırıldığını açıkladı. Bu, diathḗké'nin asıl anlamıyla uyum içindedir.
Hristiyanlık-Yahudilik karşıtlığında, ahit kelimesinden önce kullanılan eski; niteliği eskimiş, iptal edilmiş ve geçerli olmayan olarak yorumlandı. Bu yorum Yahudiliğin değerden düşürülmesine hizmet etti. Fakat İsa Mesih ve takipçileri Kutsal Kitabın bir kısmının güncelliğini kaybettiğini ya da eski olduğunu ima etmektense, bu kayıtlardan "Kutsal Yazılar" olarak söz ettiler (Matta 21:42; Romalılar 1:2). Onlar o zamanki Yahudilik gibi aynı ya da benzeyen kavramlar kullandılar.
O nedenle, Eski Ahitten ya da Eski Antlaşma'dan İbrani Kutsal Yazıları ya da İbrani Kutsal Kitabı olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitabın bu kısmının büyük bir bölümü orijinal İbranice yazılmıştır ve genel olarak İbrani halkı ile doğrudan ilişkilidir.

Yeni Ahit, Müslümanların İncil olarak adlandırdıkları kitabı içinde barındırır. İncil adı Grekçe euaggélion kelimesinden türemiştir ve "iyi haber" anlamına gelir. İsa'nın hayatını anlatan dört rapor (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) için kullanılır. Fakat Türk kültüründe İncil adı daha geniş bir anlamda Grekçede yazılmış olan tüm 27 kitabı da (Yeni Ahit) kasteder.
Müslümanların kutsal kitabı Kur'an şöyle yazıyor:
"O peygamberlerin izleri üzerinde Meryem oğlu Îsâ'yı, kendisinden önceki Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdik. Ona; kendisinden önceki Tevrat'ın tasdikçisi ve müttakilere bir hidayet ve öğüt olmak üzere içinde hidayet ve aydınlık bulunan İncil'i verdik. İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler!" (5.Mâide Sûresi 46. ve 47. ayetleri)
İslamiyet'te İncil hakkında başlıca dört görüş vardır:
- İncil'in değiştirildiğine dair ne Kur'an'da ne hadislerde açık bir ifade vardır.
- Bugünkü İnciller İsa Mesih'e verilen İncil'in aynısı değildir.
- İncil bir bütün olarak tamamen değiştirilmemiş olsa bile 'ilk günah', 'İsa'nın tanrılığı', 'Tanrı oğlu' gibi konularda eklemeler yapılmıştır.
- Kur'an, Tevrat ve Zebur gibi İncil'in de hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.

Yunan dilinde klasik dönem MÖ dokuzuncu yüzyıldan MÖ dördüncü yüzyıla dek sürdü. MÖ dördüncü yüzyıldan MS altıncı yüzyıla dek süren dönem Koine, yani ortak Yunanca dönemi olarak bilinir. Bu dilin gelişiminde, Büyük İskender'in yaptığı askerî harekâtların önemli etkisi olmuştu. İskender'in ordusu Yunanistan'ın çeşitli yerlerinden toplanan askerlerden oluşuyordu. Bu askerlerin konuştuğu farklı lehçelerin kaynaşmasıyla ortak bir lehçe olan Koine oluştu ve yaygın olarak kullanılmaya başlandı. İskender'in Mısır'ı ve Hindistan'a kadar olan Asya topraklarını fethetmesiyle Koine birçok halk arasında yayıldı. Böylece uluslararası bir dil haline geldi ve bu özelliğini yüzyıllarca korudu.
Koine, İsa ve elçilerinin döneminde Roma topraklarında konuşulan uluslararası dildi. Bunun için Yeni Ahit'in özgün metinleri Koini Grekçesi ile kaleme alındı.

Yeni Ahit 27 kitapçıktan oluşur. İlk dört kitapçık İncillerdir. Ardından Elçilerin İşleri ve Pavlus'un on dört mektubu gelir. Son olarak belirli bir kişiye ya da cemaate yazılmayan yedi "umumi" mektubu ve Yuhanna'nın kaleme aldığı kabul edilen ve Vahiy olarak da bilinen Apokalips gelir.

Kutsal Yazılara ait olan kitapların tümü Hieronymus (MÖ 347-420) tarafından Latince Bibliotheca Divina, yani Tanrısal Kütüphane olarak adlandırılmıştır. Bu kütüphanenin bir kataloğu, yani içindeki yayınların resmi bir listesi vardır.
Bu liste bazı dillerde "kanon" olarak adlandırılır. Yunanca kanon sözcüğünün İbranice karşılığı kaneh'tir. Geçmişte bu sözcük ölçme çubuğu olan bir kamış için kullanılırdı. Dolayısıyla "kanonik" (Kutsal Metinler dizisine ait) kitaplar, doğru inançların, öğretilerin ve davranışların saptanmasında güvenilir bir ölçü olarak kullanılacak değerde olan gerçek kitaplardır.
Matta'dan Titus'a kadar olan kitaplar aşağıda sıralanan tüm kanon dizilerinde kayıtlıdır. Diğer kitapçıklar bazı dizilerde bulunmaz (not: k = kanonik olarak kabul edildi; k- = bazı bölgelerde şüphelendi).

MS ikinci ve üçüncü yüzyılda Hristiyan yazılardan Kutsal Kitap sayılmayan mektup ve kitapçıklar kaleme alındı. Onlar 'apokrif' (Yun.: apókryphos) yazılar olarak adlandırılır. Yunanca apókryphos sözcüğü "gizlenmiş" yazılar için kullanılır. Bu terim kanonik kitaplara ait olduğuna ilişkin kanıt içermeyen ve asıl kaynağı hakkında kuşku uyandıran kitaplar için kullanılır. Geçmişte bu kitaplar ayrı tutulur ve topluluk önünde okunmazdı. Bu nedenle bu kitaplara "gizlenmiş" anlamı taşıyan bir isim verilmişti.
Daha sonra bu terim "sahte, kanonik olmayan" anlamını alıp Roma Katolik Kilise tarafından Trient konsilinde (MS 1546) Kutsal Metinler dizisine eklenmiş olan yazılar için kullanıldı. Katolik dilde bu kitaplar protokanonik (ilk diziye ait) yazılar sayılmaz, fakat deuterokanonik (ikinci diziye ait) yazılar olarak adlandırılır.
Kanonik (Yeni Ahit'e ait olan) kitaplar ile apokrif yazılar arasındaki net ayrımın kanıtları bizzat apokriflerin içeriğinden görülür. Apokrif kitapların anlatım düzeyi düşüktür; içeriği de genellikle hayali ve çocuksudur. Çoğu kez doğru olmayan bilgiler içerirler. Kutsal Metinler dizisine ait olmayan bu kitaplarla ilgili bazı din bilginleri şunları söylüyor:

• "Bu kitapları kimin Yeni Ahdin dışında bıraktığını sormaya gerek bile yok. Onlar zaten kendi kendini dışarıda bırakır."
• "Yeni Ahitteki kitapları bu tür başka kitaplarla karşılaştırmak, aradaki uçurumun büyüklüğünü görmek için yeterlidir. Sık sık söylendiği gibi, bu listenin dışındaki İnciller, aslında hangi kitapların Kutsal Metinler dizisine ait olduğuna ilişkin en güzel kanıtı oluşturur."
• "Kilisenin ilk döneminden günümüze dek korunmuş ve Kutsal Metinler dizisinin dışında olup, bu listeye eklenmesi yerinde olabilecek tek bir eser bile yoktur."
İkinci yüzyıldan beri Tanrı'nın ilhamıyla yazıldığını iddia eden sayısız yazılar çıktı. Yazarlar kanonik yazıları taklit etmeye ve tanınmış bir kişinin (örneğin bir elçinin) adında yazmaya çalıştılar. Bu eserler psödo-epigrafik (Yunanca: pseudos = yanlış, sahte, taşlanmış; graphikós = yazı ile ilgili) yazılar olarak tanınır. Yazarlar İsa'nın öğretilerini onun elçilerinden daha iyi kavramış olduklarını iddia ederler. Bu yazıların çoğu sadece fragmanlar olarak ya da diğer apokriflerde bulunan alıntılardan tanınıyor.
Diğer taraftan apokrif adlandırılan bazı yazılar Kutsal Kitabın metinler dizisine ait olduğunu ya da İsa'nın bir elçiden yazıldığını iddia etmezler. Bunlar tarihsel bir değere sahiptirler. Bu yazılar arasında Clemens'in Korintoslulara birinci mektubu, İgnatios'un bazı yazıları, Polikarpos'un Filipililere mektubu ve Hermas'ın Çobanı adlı kitaplar bulunur.
Apokrif yazıların çoğu şunlardır:

Bu grupta bulunan metinlerin hepsi İsa'nın hayatı ve davranışlarından bahsetmezler. Bu listede özel anlamdaki İncillerin (= İsa'nın hayatı ve işleri) yanında değişik sebeplerden dolayı yazarlarından 'İncil' olarak nitelenen metinler de bulunur.

• Çocukluk İncili (Tomas'a göre) (2. yüzyıl)
• Tomas

Ziya Osman Saba (30 Mart 1910, İstanbul - 29 Ocak 1957, İstanbul), cumhuriyet dönemi şair ve yazarı. Yedi Meşaleciler Hareketi'nin kurucularındandır. Şair olarak ün kazanan edebiyatçı, küçük hikâye türünde de eserler verdi.

30 Mart 1910 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Binbaşı Osman Bey, Paris Askerî ataşesi idi. Sekiz yaşında iken annesini kaybetti. Bu kaybın hüznünü hep hissetti ve eserlerine yansıttı. Ziya Osman, dokuz yaşında yatılı öğrenci olarak kaydedildiği Galatasaray Lisesi'nden 1931'de mezun oldu.
İlk şiiri 1927'de, lise öğrencisi iken Servet-i Fünûn dergisinde Ziya imzasıyla yayınlandı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca bir alt sınıftaki Cahit Sıtkı ile tanışma fırsatı bulması, edebiyat dünyasında ender görülen bir dostluğun oluşmasını sağladı. Dostu Cahit Sıtkı'nın öğrencilik yıllarından itibaren kendisine yazdığı mektupları bir araya getirmesi ile ilk basımı 1957'de yapılan Ziya'ya Mektuplar adlı ünlü kitap oluşmuştur.
1928'de altı arkadaşı ile birlikte (Yaşar Nabi, Sabri Esat, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Kenan Hulusi) Yedi Meşale isimli ortak kitap yayımladılar. Ziya Osman, kitabın başarısı üzerine Yusuf Ziya'nın desteğiyle çıkarılan ve yayımı sekiz ay süren aynı isimdeki derginin kurucu yazarları arasında yer aldı. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci oldu. Derginin kapanmasından sonra şiirlerini Milliyet ve İçtihat'ta yayımlattı. Varlık dergisinin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başladı.
Sinir hastası olan kuzenine aşık olan Ziya Osman, ailesinin itirazlarına rağmen liseyi bitirdiği yıl onunla evlendi. 12 yıl süren bu evlilik mutsuz ve karamsar olmasına yol açtı. Yüksek öğrenimini 1936'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı, aynı yıl İstanbul'da askerliğini yaptı.
Hukuk eğitimi sırasında bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman Saba, çalışma hayatına 1938 yılında girdiği Emlak ve Eytam Bankası'nda uzun yıllar devam etti. 1943 yılında ilk eşinden ayrıldı. Aynı yıl, Yedi Meşale'den sonra ilk kitabı olan Sebil ve Güvercinler adlı kitabı yayımlandı. ABC Kitabevi'nin yayımladığı kitapta 66 şiiri yer almaktaydı. Ertesi yıl, çalıştığı bankada tanıştığı Rezzan Hanım ile evlenerek yavaş yavaş karamsarlığından kurtuldu. Bu evlilikten Orhan ve Osman isimli iki oğlu oldu.
Ziya Osman Saba, bankası tarafından Ankara'ya tayin edilmesi üzerine bir süre bu kentte yaşadıysa da İstanbul özlemi nedeniyle 1945 yılında bankadaki görevinden ayrıldı. İstanbul'da Millî Eğitim Bakanlığı Basımevi'nde tashih şefi (düzeltmen) olarak çalıştı. 1947'de ikinci kitabı Geçen Zaman yayımlandı. Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap, şairin "Sebil ve Güvercinler" kitabındaki şiirlerle 1943-1946 arasında yazdığı şiirlerin bir araya getirilmesinden oluşuyordu. 1950'de geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle bu işi de bırakmak zorunda kalan Saba, yaşamının geri kalanında arkadaşı Yaşar Nabi'nin sahibi olduğu Varlık Yayınları'nın kitaplarını evinde basıma hazırlayarak geçimini sağladı.
İlk hikâye kitabı Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952'de yayımlandı. 29 Ocak 1957 günü İstanbul'da bir kalp krizi sonucu Kadıköy'deki evinde hayatını kaybeden şairin Nefes Almak adlı şiir kitabı ile Değişen İstanbul adlı hikâye kitabı ölümünden sonra basıldı.
Eyüp Sultan'daki aile mezarına defnedilmiştir; ancak mezar bugün kayıptır.

Mustafa Miyasoğlu, Ziya Osman Saba adlı kitapta şiirlerini, yazılarını ve kendisiyle yapılan konuşmaları yayınladı (1987). Mehmet Nuri Yardım, Ziya Osman Saba kitabını yazdı (1998) ve yazarın hakkında yazılanları Ziya Osman Saba Sevgisi kitabında topladı (2004). Mektupları, sohbetleri, yazıları Tahsin Yıldırım tarafından hazırlanan Konuşanlar Bir Hüzünle Sesinde (2004) adlı kitapta bir araya getirildi. Ziya Osman Saba'nın Meşale ile Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanmış, ancak kitaplarında yer verilmemiş şiirlerini içeren Bıraktığım İstanbul başlıklı kitap, 2005 yılında Konur Ertop'un derlemesi ve eklemeleriyle Alkım Yayımevi tarafından yayımlandı.

Şiirlerinde çocukluk ve ilkgençlik anılarına bağlılık, yaşamın küçük mutluluklarından duyulan sevinç, acıma duygusu, iyilik düşüncesi, İstanbul sevgisi, Allah'a şükran, ölüm gerçeğini kabulleniş gibi konuları, gözlemci ve dışavurumcu bir tarzla genellikle hece ölçüsüyle, ama kimi zaman serbest ölçüyü de kullanarak işlemiştir.

1928: Yedi Meşale (ortak kitap)
1943: Sebil ve Güvercinler
1947: Geçen Zaman
1957: Nefes Almak

1952: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi
1957: Değişen İstanbul

MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Doç. Dr. Olcay Önertoy, Ziya Osman Saba'nın Küçük Hikâyeciliği, Türkoloji Dergisi, 1979, Cilt 8 3 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilge Yükel, Ziya Osman Saba ve Dergilerde Saklı Kalmış Şiirleri, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, 17.12.2007 11 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altıncı His, M. Night Shyamalan'ın yazıp yönettiği, 1999 yapımı psikolojik korku filmidir. IMDb internet sitesinde en iyi 250 film arasındadır.

Film, ölüleri görebildiğini ve onlarla konuşabildiğini iddia eden sorunlu, içine kapanık bir çocuk (Haley Joel Osment) ve ona yardım etmeye çalışan eşit derecede sorunlu bir çocuk psikoloğunun (Bruce Willis) hikâyesini anlatır. Çocuk etrafında sürekli ölü insanlar gördüğünü, ölülerin ölü olduklarını bilmediklerini, birbirlerini göremediklerini ve onlardan korktuğunu söyler. Ancak psikolog Malcolm Crove ona inanmamaktadır. Bir gün çektikleri bir kaseti dinleyince arkada sesler duyar ve inanmaya başlar. Aynı zamanda bir gün doğum günü partisinde çocuklar Cole adlı ölüleri gören çocuğu karanlık bir odaya kilitler. Sonra Cole çığlıklar atmaya başlar ve odadan çıktığında kollarında çizikler vardır. Bu arada Psikolog Crowe eşinin başka biriyle olan ilişkisini görmekte ve buna anlam verememektedir. Dr. Crowe sonunda çocuğa gördüğü o ölü insanların belki onunla konuşmak istediğini ondan yapmalarını istedikleri şeyler olabileceğini söyler. Çocuk sonunda bir gece odasında gördüğü bir kız çocuğunun hayaletiyle konuşmaya cesaret eder. Kız ona gerçek ölüm sebebini babasına bildirmesini ister.Daha sonra çocuk içinde bulunduğu duruma alışır ve ölülerle konuşmaya başlar. Ve sonunda bu sırrı annesine de açar ve onu inandırır. Dr. Crowe'nin görevi bitmiştir. Sıra eşiyle olan kötü ilişkisini düzeltmeye gelmiştir.

Gizli Dosyalar (The X-Files), Chris Carter tarafından yaratılmış bir Amerikan bilimkurgu dizisi. Orijinal bölümler 10 Eylül 1993 - 19 Mayıs 2002 yılları arasında yayımlanmıştır. Ardından, 24 Ocak 2016 tarihinde 6 bölümden oluşan kısa bir 10. sezon yayınlanmıştır. Yeni sezonun başarılı olmasıyla Nisan 2017'de televizyon ekranlarına geri dönmüştür. Televizyon dizilerinin yanı sıra, iki tane de sinema filmi bulunmaktadır. 1998 yapımı film, dizinin 5 ile 6. sezonlarının arasındaki olayları anlatmaktadır. 2008'deki film ise ana diziden sonra gerçekleşen olayları anlatmaktadır.
Dizi, Fox Mulder (David Duchovny) ve Dana Scully (Gillian Anderson) isimli iki FBI ajanının maceralarını konu almaktadır. Dizide, Ajan Fox Mulder ve Dana Scully FBI'ın X-Files (Gizli Dosyalar) departmanına atanmış iki ajandır, bu departman çözülemeyen, tuhaf ve paranormal olaylarla ilişkisi bulunan dosyalardan sorumludur. Ajan Fox Mulder, paranormal olaylara ve uzaylı komplosuna "inanan" bir bakış açısı ile yaklaşırken, Ajan Dana Scully ise hem bir bilim insanı hem de bir doktor olduğundan dolayı olaylara bilimi rehber alan kuşkucu bir tavırla yaklaşmaktadır. Mulder ve Scully, dizi ilerledikçe, devletin uzaylı yaşamının varlığını saklı tutmaya çalıştığını öğrenirler. Bu iki ajanın ilişkisi dizinin başlarında platonik olarak ilerlerken dizinin sonlarında doğru romantik bir ilişkiye dönüşmüştür.

Dizideki bölümleri iki çeşittir: ilki, mitoloji bölümü adıyla nitelendirilen uzaylı komplosunu ele alan ve devamlı bir hikâye örgüsüne sahip olan bölümler, ikincisi her biri kendi içinde bağımsız bir hikâye örgüsü olan, paranormal dosyaları konu edinen stand-alone ya da "monster of the week" adıyla anılan bölümlerdir.
Dizinin, 1998 yılında 5. sezonun sonunda, The X Files - Fight The Future adında bir de sinema filmi çekilmiştir. Dizinin 9. sezonunda David Duchovny diziden ayrılmış ve başrol oyuncuları Gillian Anderson, Robert Patrick (John Doggett) olmuştur. Diziye 8. sezonun son bölümlerinde katılan Annabeth Gish (Monica Reyes), dizinin 9. sezonunda Gillian Anderson ve Robert Patrick ile başrolü paylaşmıştır.
Dizinin Türkiye'de önce ilk 6 sezonu TGRT'de sonra, ilk sezondan itibaren bütün bölümleri CNBC-E'de yayınlanmış; 22 Nisan 2007 tarihinde dizinin final bölümü (The Truth) gösterilmiş ve dizi Türkiye'de de sonlanmıştır. 10 Aralık 2007 tarihinde dizinin The X-Files: İnanmak İstiyorum (The X-Files: I Want to Believe ) adlı, 2. filminin çekimlerine başlanmıştır. Başrolleri yine David Duchovny (Fox Mulder ) ve Gillian Anderson (Dana Scully )'nin üstlendiği filmde, Amanda Peet Ajan Dakota Whitney, Xzibit Ajan Mosley Drummy ve Bill Connolly Peder Joseph Crissman (Peder Joe) karakterlerini canlandırmıştır. Filmde, dizide de rol alan Mitch Pileggi yine Walter Skinner rolünü üstlenmiştir. 25 Temmuz 2008 tarihinde dünyanın birçok ülkesinde vizyona giren film, 12 Eylül 2008 tarihinde Türkiye'de de vizyona girmiştir. Dizi 2016 yılında tekrar ekranlara dönmüştür. Şu anda dizinin 11. sezonu yayınlanmaktadır.

 Vikisöz'de Gizli Dosyalar ile ilgili sözler mevcuttur.
The X-Files Wiki 3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The X-Files Türkiye 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karanlık Şehir (Özgün adı: Dark City); Lem Dobbs, David S. Goyer ve Alex Proyas tarafından kaleme alınmış ve Alex Proyas tarafından yönetilmiş 1998 yapımı bir bilimkurgu-gerilim-suç filmi. Başrolde Rufus Sewell yer almaktadır. Film ABD'de 27 Şubat 1998'de gösterime girmiştir.

John Murdock, bir sabah nasıl geldiğini bilmediği yabancı bir otel odasında uyanır ve vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak arandığını fark eder. Hafızasını kaybetmiş olduğu için cinayetleri işleyip işlemediğini dahi hatırlayamamaktadır. Dedektif Burmstead tarafından aranan Murdock, gerçekte kim olduğunu öğrenmek ve karşılaştığı bu korkunç bilmeceyi çözmek için büyük bir mücadeleye başlar. Kısa sürede de çözüme ulaşır ve bir gün yer altında yaşayan garip canlılarla karşılaşır. The Strangers olarak tanımlanan, zamanı durdurma ve dünyanın fiziksel yapısını değiştirme gücüne sahip olan bu yaratıklar, direkt olarak insan beynine hâkim olabilmekte ve olayları istedikleri şekilde yönlendirebilmektedirler. Bu yaratıkların bir şekilde yok edilmesi gerekmektedir ve bunu yapabilecek tek kişi de Murdock'tur. Esrarengiz Dr. Schreber'in yardımıyla bir adım ileri giderek çocukluğundan ve karısı Emma ile ilgili anılarından bazılarını hatırlamaya başlayan Murdock, bu anılar sayesinde suçlandığı cinayetlerle ilgili kendisine yardımcı olacak birtakım ipuçları elde etmeyi başarır.

Resmi Dark City sitesi 19 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Distopik filmler listesi

Korku, bir ya da birçok belirsizlik karşısında çeşitli tehdit algıları ile tetiklenen, rahatsız edici ve olumsuz bir histir. Kaygının gelecekte olabilecek kötü bir durumla ilgili bir kuşkuyu kapsamasından farklı olarak korku hem şimdiki zamandaki hem de gelecek zamandaki bir ya da daha çok kötülüğün oluşabilecek olmasından duyulan olumsuz ve yıpratıcı bir duygudur.
Korku belirli bir ağrı veya tehdit olarak algılanan bir olay sonucunda, uyarıcı bir tepki olarak ortaya çıkan yaşamsal bir tepkidir. Korku görünüşte evrensel bir duygudur. Herkes bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde çeşitli korkulara kapılabilir. Tehlike ile karşılaşan bir kişi korkar ve bu korku sonucunda kaçmak için bir tepki oluşturur (bu, aynı zamanda "kaç ya da savaş" tepkisi olarak da bilinir). Ancak aşırıya kaçan durumlarda (nefret ve terör gibi) korkan bir kişi donup kalabilir veya felç tepkisi vermesi de mümkün olabilir. John B. Watson, Robert Plutchik ve Paul Ekman gibi bazı psikologlar korkunun temel ya da doğuştan gelen küçük duygu dizilerinden birisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu dizi aynı zamanda sevinç, üzüntü ve öfke gibi duyguları da içerir. Korku, kişide herhangi bir belirli türde duygusal durum veya anlık bir dış tehdit oluşmadan meydana geldiği takdirde anksiyete olarak teşhiş edilmelidir.

Manoj Nelliyattu Shyamalan (d. 6 Ağustos 1970, Mahé, Pondicherry), BAFTA, Altın Küre ve Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiş Hint-Amerikalı yönetmen, film yapımcısı, yazar ve oyuncu. Bu dünya ile öteki dünya arasında gidip gelen kahramanların korku ve gerilim öyküleriyle ünlenen M. Night Shyamalan, Alfred Hitchcock'un yeni nesil varisi olarak kabul edilmektedir. Milyonlarca dolarlık gişe başarıları elde ettiği Altıncı His, Köy ve İşaretler filmlerinin yönetmenliğini yapmış, ayrıca yönettiği her filmin senaryosunu da kendisi yazıp, yapımcılığını üstlenmiştir. Ayrıca her filminde de kendisine ufak bir rol vermekte ve bu sayede her filminde görünmektedir.

IMDb'de M. Night Shyamalan 
M. Night Shyamalan: Resmi Sitesi
M. Night Shyamalan Online21 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M. Night Fanları3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2006 M. Night Shyamalan interview10 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Interview with Jon Niccum)
Interview with Rajeev Masand on CNN-IBN/ibnlive.com8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paranoya romanı, edebiyatta bir roman türü. XX. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır.
Paranoya romanları bazen gerçekliğin özel doğasını araştırıyor. Bu tür romanlarda insan yapısının bir parçası olan paranoya en önemli konumdadır. "Paranoya romanları" terimi iktidara güçler tarafından nasıl manipüle edilebilmesi ile ilgili olan edebiyat eserleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bu güçler, totaliter bir hükûmet gibi harici olabilir. Ya da bir karakterin dünyanı olduğu gibi kabul etmeyib, reddetmesi olabilir. Bu roman karakterleri aşırı endişe veya korkuyla karakterize edilir. Onlar sıkça mantıksız kuruntularla bilinen rahatsızlıklar yaratıyorlar.

Paranoya romanı öğeleri 20. yüzyılın ilk yarısı kadar olan eserlerde görülebilir. Özellikle Franz Kafka'nın eserlerinde bunu görmek olur.
Modern paranoid kurgu atası olarak ise Amerikalı bilimkurgu roman ve kısa hikâye yazarı Philip K. Dick görülüyor. Onun eserleri tam anlamıyla paranoya ve halüsinasyondan ibarettir.
Howard Phillips Lovecraft ise kendi deliliklerinden ilhamlanarak çok önemli paranoya romanları yazmıştır. O, eserlerinde bilimkurgu ile korkuyu birleştiren ilk yazardır.

William S. Burroughs
Philip K. Dick
Howard Phillips Lovecraft
Thomas Pynchon
Stephen R. Donaldson
Robert Anton Wilson

XX. yüzyılda paranoya romanıları en önemli film konularından biri olmuştur. Esasen Amerikan filmlerinde bu konuya daha çok rastlanmaktadır.

Plan veya plot, neden sonuç etkisiyle veya tesadüfi bir şekilde her kısımda birbirleriyle ilişkisi olan ve toplamda hikayeyi yaratan olayların dizilimi için kullanılan bir edebiyat terimdir. Genellikle bu olaylar diziminin ne derece sanatsal ve duygusal etki yaratacağı ile ilgilenir. Karışık ve karmaşadan oluşan planlara anlaşmazlık denir fakat geleneksel türkülerde olduğu gibi en basit ifadelerden oluşan planlar bile bazen birden fazla çıkarımlar içerebilir.

Aristo'nun şiirlerinde karakter teriminden daha önemli olmak üzere mitos diye adlandırmış olduğu plan en önemli unsurdur. Aristo'ya göre bir planın başlangıç gelişme ve sonuç olmak üzere üç ana kısmı bulunmalı ve her plan birbiri ile gerektiğinde ya da rastlantısal şekilde ilişkili olmalıdır.
Aristo için son derece önemli olan seyircinin ruhunda duygu uyandırmak için güzel bir plan kurma yeteneğidir. Trajedilerde uygun duygu olan korku ve acıma duygularını Retorik'de tercihen kullanmıştır. (Komedi üzerine çalışmaları günümüze ulaşamamıştır.)

Gustav Freytag'a bir anlatı'yı beş ana bölüme ayırmaktadır. Bu bölümler Serim, Yükselen aksiyon, Zirve, Düşen aksiyon ve Sonuç kısımlarından oluşur.

Plot twist, bir kurgu eserde planda yapılan radikal bir  değişiklik içeren edebi tekniktir. Hikâyenin sonuna yakın olduğunda sürpriz son olarak bilinir. İzleyicinin önceki olaylara ilişkin algısını değiştirebilir veya onu farklı bir bağlama yerleştiren yeni bir çatışma ortaya çıkarabilir. İzleyiciyi belli bir duruma hazırlamak amacıyla olay örgüsünün habercisi olarak kulllanılabilir. İzleyiciden bilgi saklama veya belirsiz veya yanlış bilgilerle onu yanıltma gibi olay örgüsünü değiştirmek için kullanılan çeşitli yöntemler vardır.
Bir olay örgüsündeki plot twisti okuyuculara veya izleyicilere önceden açıklamak, genellikle "spoiler" olarak kabul edilir, çünkü bir olay örgüsünün etkisi genellikle seyircinin bunu beklememesine bağlıdır. Bir eserin plot twist içerdiği gerçeğini – özellikle de sonunda – söylemek bile, izleyicinin beklentilerini değiştirdiği için tartışmalı olabilir. Ancak, en az bir çalışma, bunun kurgudan alınan zevki etkilemediğini öne sürer.

Plot twistin romantizm türünde ilk örneği Binbir Gece Masalları’ndaki "Üç Elma"  idi. Hikaye bir balıkçının kilitli bir sandığı keşfetmesiyle başlar. İlk twist, sandık açıldığında ve içinde bir ceset bulunduğunda meydana gelir. Katil için yapılan ilk arama başarısız olur ve ayrı ayrı katil olduğunu iddia eden iki adam ortaya çıktığında bir twist daha meydana gelir. Karmaşık bir olaylar zinciri sonunda katilin araştırmacının kendi kölesi olduğu ortaya çıkar.

Edebi analistler, nasıl uygulandıklarına bağlı olarak, birkaç yaygın olay örgüsü kategorisi belirlediler.

Anagnorisis veya keşif, kahramanın kendisinin veya başka bir karakterin gerçek kimliğini veya doğasını aniden keşfetmesidir. Bu teknik sayesinde daha önce öngörülemeyen karakter bilgileri ortaya çıkar. Anagnorisis'in kayda değer bir örneği Oedipus Rex'te görülür: Oidipus babasını öldürür ve annesiyle bilmeden evlenir, gerçeği ise ancak oyunun doruk noktasına doğru öğrenir. Bu tekniğin bir twist olarak ilk kullanımı, bir ortaçağ Binbir Gece Masalı olan "Üç Elma"daydı; Baş kahraman Ja'far ibn Yahya, hikâyenin sonuna doğru ortaya çıkan önemli bir öğeyi tesadüfen keşfetti. Cinayetin arkasındaki suçlu baştan beri kendi kölesiydi.
1977'deki Yıldız Savaşları: Bölüm IV'ün devamı olan 1980 yapımı The Empire Strikes Back filminde, hikâyenin doruk noktası, kötü adam Darth Vader'ın kahraman Luke Skywalker'ın babası olduğunun ortaya çıkmasıdır. M. Night Shyamalan'ın 1999 yapımı Altıncı His filminde baş karakter, filmin başlarında bir hasta tarafından vurulan ve ardından hayaletlerle iletişim kurduğuna inanan bir çocuğu tedavi etmeye çalışan, ancak hayatta olmadığını keşfeden bir danışmandır. Kendisi vurulma olayından aslında kurtulamamıştır ve hayaletlerden biridir. 2001 yapımı Diğerleri filminde, bir anne evinin perili olduğuna ikna olmuştur; filmin sonunda ise kendisinin ve çocuklarının hayalet olduğunu öğrenir. Dövüş Kulübü'nde Edward Norton'ın karakteri, Brad Pitt'in canlandırdığı karakterin kendi alternatif kişiliği olduğunun farkına varır. Korku filmi  Koğuş'da bir akıl hastası, konuştuğu üç kişinin aslında kendisi olduğunu ortaya çıkarır. 2011 yapımı Shutter Island filminde, akıl hastanesindeki bir cinayeti araştıran bir dedektif olan ana karakter, aslında kendisinin bir hasta olduğunu keşfeder. Bazen seyirciler, Layer Cake veya V for Vendetta ve The Day of the Jackal'daki isimsiz suikastçılar gibi bir karakterin gerçek kimliğinin aslında bilinmediğini keşfedebilir.

Flashback veya analepsis, geçmiş bir olaya dönüşü ifade eder. Bu şekilde daha önce bilinmeyen bir bilgi ile bir gizemi çözülebilir, bir karaktere farklı bir ışık tutulabilir veya daha önce açıklanamayan bir eylemin nedenini ortaya çıkarılabilir. Alfred Hitchcock filmi Hırsız Kız bu tür bir sürpriz son kullanır. Bazen bu, yukarıdaki kategoriyle birleştirilir, çünkü geçmişe dönüş, karakterlerden birinin gerçek kimliğini veya kahramanın kötü adamın geçmişteki kurbanlarından biriyle ilgili olduğunu ortaya çıkarabilir. Batıda Kan Var  filminde Sergio Leone'nin Charles Bronson'ın  karakteriyle yaptığı buna örnektir.

Bir cliffhanger kurgudaki bir ana karakterin tehlikeli ya da zor bir ikilemde yer aldığı ya da kurgunun sonunda şok edici bir şekilde gerçekle karşı karşıya kaldığı bir olay örgüsüdür. Cliffhanger ile seyirciyi karakterlerin ikilemi nasıl çözdüğünü görmek için geri dönmeye teşvik etmesi umulmaktadır.

Güvenilmez bir anlatıcı, neredeyse her zaman anlatının sonunda, anlatıcının önceki hikâyeyi manipüle ettiğini veya uydurduğunu ortaya koyarak sonu çarpıtır, böylece okuyucuyu metinle ilgili önceki varsayımlarını sorgulamaya zorlar. Bu motif genellikle kara filmlerde ve filmlerde, özellikle de Olağan Şüpheliler filminde kullanılır. Agatha Christie'nin  Roger Ackroyd'un Cinayeti isimli romanı güvenilmez bir anlatıcı motifi  kullanır ve eleştirmenler tarafından okuyucuyu bu kadar manipülatif bir şekilde kandırmanın adaletsiz olduğu iddiası nedeniyle eleştirilir Güvenilmez anlatımın bir başka örneği de deli olduğu ortaya çıkan ve bu nedenle izleyicinin önceki anlatıyı sorgulamasına neden olan bir karakterdir; Bunun dikkate değer örnekleri Terry Gilliam'ın Brezilya filmi, Chuck Palahniuk'un Dövüş Kulübü (ve David Fincher'ın film uyarlaması), Sıradışı, 1920 yapımı Alman sessiz korku filmi  Dr. Caligari'nin Muayenehanesi ve Zindan Adası‘dır.

Peripeteia, kahramanın kaderinin, iyi ya da kötü, karakterin koşulları nedeniyle doğal olarak ortaya çıkan bir durumla ani bir şekilde tersine çevrilmesidir. Deus ex machina aygıtından farklı olarak, peripeteia hikaye çerçevesinde mantıklı olmalıdır. Aeschylus'un Oresteia'sında Agamemnon'un karısı Clytemnestra tarafından aniden öldürülmesi veya Kate Hudson'ın karakterinin The Skeleton Key'in sonunda kendini içinde bulduğu kaçınılmaz durum, planın tersine çevrilmesine bir örnek olabilir.

Deus ex machina, "makineden gelen tanrı" anlamına gelen Latince bir terimdir. Bir sorunu çözmek veya bir olay örgüsünü açıklamak için bir kurgu eserinde aniden ortaya çıkan beklenmedik, yapay veya olası olmayan bir karakter, cihaz veya olaya atıfta bulunur. Antik Yunan tiyatrosunda, "deus ex machina" ('ἀπὸ μηχανῆς θεός'), kelimenin tam anlamıyla bir vinç (μηχανῆς - mechanes) aracılığıyla sahneye getirilen bir Yunan tanrısı karakteriydi, ardından çözülemez görünen bir problem tatmin edici bir şekilde Tanrı'nın iradesiyle çözülürdü. Terim şimdi, bir yazarın bir oyun ya da romandaki olay örgüsünün karmaşıklıklarını çözdüğü ve önceki eylemde ikna edici bir şekilde hazırlanmamış olan her türlü olanaksız ya da beklenmedik düzenek için aşağılayıcı bir biçimde kullanılmaktadır; Kayıp bir vasiyetin keşfi, Viktorya dönemi romancılarının gözdesiydi.

Kırmızı bir ringa, araştırmacıları yanlış bir çözüme yönlendirmeyi amaçlayan yanlış bir ipucudur. Bu araç genellikle dedektif romanlarında ve gizem kurgularında görülür. Kırmızı ringa balığı bir tür yanlış yönlendirmedir.
Başkahramanın dikkatini dağıtmayı amaçlayan bir araçtır ve dolaylı olarak okuyucuyu da doğru cevaptan veya ilgili ipuçlarından veya eylem alanından uzaklaştırır. Hint cinayet gizem filmi Gupt: The Hidden Truth, önceki Hint filmlerinde genellikle kötü roller oynayan birçok usta oyuncuyu bu filmde kırmızı ringa balığı olarak kullandı ve izleyiciyi onlardan şüphelenmesi için kandırdı. Çok satan roman Da Vinci Şifresi'nde, "Bishop Aringarosa" adlı kilit bir karakterin kötülükleri, dikkatleri gerçek usta kötü adamdan uzaklaştırır ("Aringarosa", kelimenin tam anlamıyla "pembe ringa balığı" olarak tercüme edilir). William Diehl romanı Primal Fear'da (filme de uyarlanmıştır), Aaron Stampler adlı bir sanık, Chicago Başpiskoposunu vahşice öldürmekle suçlanır. Onun çoklu kişilik bozukluğu olduğu ortaya çıkar ve delilik iddiasıyla idam edilmez. Sonlara doğru, Aaron'un avukatı, ölüm cezasından kaçınmak için deli numarası yaptığını keşfeder. Agatha Christie klasiği olan On Kişiydiler başka bir ünlü örnektir. Kurbanların içlerinden birinin bir ihanet eylemiyle öldürüleceğini tahmin etmeleri amacıyla yapılan bir cinayet planında da içerir. Kırmızı bir ringa balığı aynı zamanda bir yanlış haber verme biçimi olarak da kullanılabilir.

Sahte bir kahraman, hikâyenin başında ana karakter olarak sunulan, ancak daha sonra elden çıkarılan, genellikle geri dönmeyeceklerini vurgulamak için öldürülen bir karakterdir. Bir örnek, aksiyon yıldızı Steven Seagal tarafından oynanan özel kuvvetler ekip liderinin görev başladıktan kısa bir süre sonra öldürüldüğü Executive Decision filmidir. Başka örneğidir Psycho’da Marion Crane  (Janet Leigh tarafından canlandırıldı) karakteridir. Literatürdeki bir diğer örnek, A Game of Thrones'taki Ned Stark'tır, Odakta olmasına rağmen ilk kitap bitmeden önce öldürülür.

Doğrusal olmayan bir anlatı, olay örgüsünü ve karakteri kronolojik olmayan bir sırayla ortaya koyarak yapılır. Bu teknik, okuyucunun hikayeyi tam olarak anlamak için zaman çizelgesini bir araya getirmeye çalışmasını gerektirir. Doruğa kadar tutulan ve karakterleri veya olayları farklı bir perspektife yerleştiren bilgilerin bir sonucu olarak bir twist ile bitebilir. Doğrusal olmayan hikaye anlatımının bilinen en eski kullanımlarından bazıları, büyük ölçüde anlatıcı Odysseus aracılığıyla geri dönüşlerde anlatılan The Odyssey'de gerçekleşir. Bir başka epik şiir olan Aeneid de benzer bir yaklaşım kullanır; Ana kahraman Aeneas'ın Truva Savaşı'nın sonu ve Kartaca kraliçesi Dido'ya yolculuğunun ilk yarısı hakkında hikayeler anlatması ile başlar. Mulholland Drive, Sin City, Premonition, Arrival, Pulp Fiction, Memento, Babel gibi filmlerde, Lost, How To Get Away with Murder, How I Met Your Mother gibi dizilerde doğrusal olmayan yaklaşım kullanılmıştır.

Ters kronoloji, olay örgüsünü ters sırada, yani son olaydan ilk olaya kadar ortaya çıkararak yapılır. Nihai bir sonuca ulaşmadan önce sebepler arasında ilerleyen kronolojik hikayelerin aksine, ters kronolojik hikayeler, ona yol açan sebeplerin izini sürmeden önce nihai sonucu ortaya çıkarır; bu nedenle, ilk neden bir "twist finali" temsil eder. Bu tekniği kulla

Polisiye, suç ve suçlularla ilgili edebiyata verilen genel addır. Başlangıç olarak kimilerince Gaston Leroux tarafından yazılan Sarı Odanın Esrarı adlı kitap, kimilerince de Edgar Allan Poe tarafından yazılan Morg Sokağı Cinayeti kabul edilir. İlk polisiye roman olarak ise "Charles Felix" takma adıyla 1862-63 yıllarında yayımlanmış olan The Notting Hill Mystery kabul edilir. Halk arasındaki popüler kimliğini, Sir Arthur Conan Doyle tarafından yazılarak, gazetelerde tefrika halinde yayımlanan Sherlock Holmes ile kazanmıştır. Endüstriyel devrim ve modernizmin en etkili şekilde yaşandığı İngiltere, bu doğuma kaynaklık etmiş sayılsa da, Avrupası kıtasından ve Amerika'dan türe yeni açılımlar kazandırılmış ve yepyeni alt türler eklenmiştir.
Özellikle Büyük Bunalım dönemleri, polisiye yazınında Altın Çağ diye tabir edilen dönemle kesişmektedir. Bu dönem, polisiyede özellikle "Kim Yaptı?" (Whodunit? veya Whodonit?) ve "Kapalı Oda Esrarı" tarzıyla öne çıkar. Bu türün en tanınmış yazarları Agatha Christie ve John Dickson Carr'dır (aka Carter Dickson). Okuyucuya en başta bir cinayet, yani bir esrar ve bu cinayeti işlemesi muhtemel kişiler, yazarın okuyucuyu kendisiyle eşitlemek için verdiği ipuçlarıyla beraber sunulur. Olaylar ve olayların sürükleyiciliği her zaman karakter derinliğinin önünde gider. Bu tarz polisiyelerde suç genelde bireyseldir ve bir dedektif veya amatör bir meraklı tarafından cinayetin çözülmesinin ardından, suçlu yakalanıp cezalandırılır ve toplum yaşantısına devam eder; suçun derinliği veya toplumsal nedenleri konu edilmez. Bir diğer özellik de bu tür polisiyede genellikle üst orta sınıf yaşantısının konu edilmesidir.
Bu tarz polisiye 1950'lerden sonra yerini, sadece suçlunun yaptıklarını değil, suçu ve onu ortaya çıkaran sebepleri de konu olan yeni tarzlara bırakmıştır. Bu alanda bahsedilmesi gereken en önemli isim şüphesiz Belçikalı Georges Simenon'dur.
Bugün ise polisiye inanılmaz sayıda çok alt türe sahiptir ve diğer türlerde yazılan romanları da kurgu yapısıyla etkilemekte ve böylece romanlara polisiyenin okumayı kolaylaştıran sürükleyici öğeleri eklenmektedir; örnek olarak Umberto Eco'nun Gülün Adı veya Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı'sı verilebilir.

Protagonist (Yunanca πρωταγωνιστής, protagonistés, Ana- veya ilk - hareket eden, πρώτος, prótos ilk ve άγω, ágo "harekete geçiyorum, hareket ediyorum, yönetiyorum" kelimelerinden türemiştir), birinci şahıs ya da eksen karakter olarak da bilinir. Hikâyenin ana kahramanıdır. Hikâyeye yön verecek önemli kararları alır, en çok engelle karşılan karakterdir ve hikâyeyi ileriye doğru hareket ettirir. Bir hikâyenin içinde altplan varsa ya da anlatı birden fazla her hikâyeden oluşuyorsa her hikâyenin kendi protagonisti olabilir.
Protagonist, izleyicinin ya da okuyucunun hikâyesini en yakından takip ettiği karakterdir ve karşısında antagonist karakter olur. Antagonist, engeller yaratır, protagonisti test etmek için çatışmalar üretir, olayları karmaşıklaştırır. Protagonistin karakterinin güçlü ve zayıf yanlarının ortaya çıkmasını sağlar.

Yunan tragedyasinda ilk, ana rolü canlandıran kişiye verilen isimdir. İkinci ve üçüncü rol anlamında kullanılan terimler ise Deuteragonist ve Tritagonisttir.
Günümüzde „Protagonist“ denilince, edebiyat ve filmlerdeki başrol oyuncusu; bir romanın, anlatının veya diğer bir edebî ya da filmsel yapıtın kahramanı anlaşılır. Yani çok genel anlamıyla protagonist, bir olay ya da olaylar dizisinin ana icracısı olarak tanımlanabilir. Protagonistin, yapıtın başlığındaki figürle birebir aynı olması gerekli olmasa da pratikte bu, sık karşılaşılan bir durumdur.
Bir protagonistin karşı oyuncusu da Antagonist (Yunancı: ανταγωνιστής, antagonistís kelime anlamıyla "-e karşı hareket eden") olarak adlandırılır.

Saga, Orta Çağ'da Viking, Cermen ve İzlanda edebiyatında düz yazı anlatım türlerinden biridir. Geniş olarak ele alındığında "saga" terimi, her türlü düzyazı öykü veya tarihî anlatıyı (azizlerin yaşamları, diğer dillerden yapılmış çeviriler ya da başka din dışı hikâyeler) kapsar. Daha dar anlamda ise yazarın, geçmişte yaşanan olayları, hayâl gücüyle yeniden kurguladığı ve okuyucularına estetik bir şekilde aktardığı tarihsel öykülerdir.
Çağımız araştırmacıları sagaları pek çok alt gruba ayırır. Bunlardan bazıları, İskandinav hükümdarlarının yaşamlarını ele alan "kral sagaları", mitolojik ve efsanevî olaylardan bahseden sagalar ve "aile sagaları" adıyla da bilinen "İzlanda sagaları" olarak sayılabilir. Bunlar arasında en çok bilinen ve edebî olarak üstün tutulanlar İzlanda sagalarıdır. Daha ziyade soyluları ele alan sagalardan farklı olarak İzlanda sagaları genellikle çiftçilerin başına gelen olaylardan bahseder. Ana karakterler çiftçi olmasalar bile saga okuyucularından daha üst sınıfta değildirler. Tahminen 930-1050 yılları arasındaki dönemin "Sagalar Çağı" olarak anılmasını sağlayan bu sagalar yaklaşık olarak 1190-1320 yılları arasında yazıya geçirilmiştir.
İzlandacada "söylemek" anlamına gelen "segja" eyleminden türeyen "saga" sözcüğü, sözlük anlamı olarak "söylenen, söylenmiş şey" anlamlarına gelir. Bu türetme dahi başlı başına İzlanda edebiyatında sözlü anlatımın ne denli önemli yer tuttuğunun bir kanıtı niteliğindedir. Bu durum, günümüz edebiyat tarihçileri ve araştırmacılarına sagaların tarihsel olaylar ve gerçeklerden ziyade sanatsal güzellikler yansıtmak amaçlı olduklarını düşündürtse de, bir toplumun gelenek, görenek ve yaşayışlarını ele almaları bakımından sagalar eşsiz kaynaklardır. Ayrıca sagalarda, İzlanda'da Hristiyanlık öncesi Pagan döneme dair bir önemli bilgilere de rastlanmaktadır.
Sagalarda kahramanlıklar ve sadakat gibi erdemler ön plandadır. İntikam duygusu ve özellikle kan davaları sıkça işlenen konulardır. Günümüz hikâye ve romanlarından farklı olarak karakterlerin ve tiplerin davranışlarını yönlendiren iç düşüncelerine ya da yazarın kişisel bakış açısına yer verilmez.

Toplam otuz ya da kırk kadar İzlanda sagası bulunmaktadır. Bunların içinde en tanınmışları, en ünlü Orta Çağ yazarlarından Snorri Sturluson'a ait olduğu sanılan "Egils saga" (Egill'in sagası), bir kanun kaçağını konu alan "Gísla saga" (Gísli'nin sagası), sevdiği erkeğin ölümüne sebebiyet veren Gudrun'ün ve ailesinin diğer üyelerinin trajik öykülerini anlatan "Laxdæla saga" (Laxárdal [Hanesinin/Halkının] sagası) ve önemli bir kesim tarafından en iyi saga olarak kabul edilen kahraman Gunnarr ve bilge Njáll ile oğullarının öykülerinin anlatıldığı "Njáls saga" (Njáll'ın sagası) olarak sayılabilir. 13. yüzyılda bulunan Möðruvallabók adlı bir el yazmasında on bir adet İzlanda sagası bulunmaktadır.
13. yüzyıla doğru, konularını efsanelerden alan sagalar giderek yaygınlaşmıştır. Tarihsel gerçeklere bağlı kalmamakla birlikte doğaüstü öğelerle süslü olan bu sagalar İzlanda'nın keşfinden önceki İskandinav tarihini anlatır. Genellikle epey eski olayları ululaştırarak anlatan ve "Fornaldar saga" (Antik Çağ sagası) olarak bilinen bu sagaların en ünlülerinden biri Nibelungen efsanelerinin anlatıldığı 1270 tarihinde yazılan "Völsunga saga"dır.
İzlandacanın geçmişten günümüze dek çok az değişmesinin sonucu olarak sagalar, hâlen ilk yazıldıkları hâlleriyle, çeviriye gerek olmaksızın İzlandaca konuşan kişiler tarafından rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Senaryo (Fransızca: Scénario, İngilizce: Screenplay, Almanca: Szenarium) Tiyatro oyunu, piyes, dizi, film, video oyunu gibi eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metinlere verilen isimdir.

Tiyatro ve film senaryoları bu genel tanımın dışında, birbirlerinden ayrı özellikleri olan metinlerdir. Bu ayrımın en belirleyici unsuru sinema ve tiyatronun oluşum biçimleridir. Tiyatroda olay örgüsü sahnede, seyirci önünde gerçekleşirken sinemada, seyirci ile oyuncu arasında kamera vardır. Tiyatroda esas olan senaryo iken sinemada bu durum yönetmenin tasarrufu söz konusudur. Bu sebeple tiyatro eserleri senaristleriyle, sinema çalışmaları ise yönetmenleri ile anılır, çünkü bir filmde asıl anlamı olay örgüsünün yanı sıra görüntüyü de düzenleyen kişi verir. Yönetmen senaryo üzerinde istediği gibi oynayabilir.
Senaryo, görüntü ve sese dönüşecek bir düşüncenin, bir olayın metinleştirilmiş halidir. Bu tür bir metni oluşturabilmek için görüntü bilgisi, sahne deneyimi, kamera açıları, görüntüsel geçişler ve harekete dair terminolojiye hakimiyet ve anlatıya ilişkin bilgi birikimi gereklidir.

Senaryo yazımı Amerikan ve Fransız tarzı olarak iki farklı biçimde gerçekleştirilir. Amerikan tarzında her sahne için altı çizili biçimde bir künye (üstbaşlık) oluşturulur. Künyede sahne numarası, karakterler, mekân, iç-dış ve gece-gündüz ayrımları belirtilir. Fransız tarzı senaryonun sahneler ikiye ayrılmış sayfada solda görünecekler, sağda repliklerin yazılmasıyla oluşturulur.
Senaryoda sadece eylemler ve diyaloglar bulunur. Teknik detaylara yer verilmez. Evrensel senaryo formatında bir sayfa 1- 1,5 dakikaya denk gelmektedir.

Bir filmin ön çalışmasında ilk aşamasını oluşturur. Hikâyeyi ilk olarak yazıya dökmek, genel hatlarıyla konsepti belirlemek için kullanılır.

Bir filmde, hangi sahnenin nasıl anlatılması gerektiğini anlatan ayrıntıların yazıldığı senaryonun ilk aşamalarından biridir.

Ayrımlama senaryo, Tretman ile çekim senaryosu arasında yer alan, senaristin bireysel çalışmasının bittiği, her şeyin sonuçlandığı üçüncü aşamadır. Ayrımlama senaryo, senaryonun geliştirme evresinde genişletilen öykünün, birçok biçimsel öğenin bileşimi ile sinema tekniğine ve gereklerine göre, dış yapısı oluşturularak, çekim senaryosu olmaya hazır metin durumuna getirilmesidir.

Ortaya çıkışı
Ayrımlama senaryo ilk defa James Cameron tarafından, Örümcek Adam serisinin geliştirildiği dönemde ortaya çıkarılmıştır. Cameron, 1984 yılındaki Terminatör filmindeki başarısından sonra Örümcek Adam için senarist David Koepp ile birlikte 57 sayfalık ilk ayrımlama senaryoyu yazdı.
Cameron, Titanik filmi için 131 sayfa ayrımlama senaryo yazmıştır.

Ayrımlama senaryo hazırlık aşamasında biçimsel parçalara bölünür.

Bölüm, öykünün dramatik gelişiminin başı ve sonu olan bölümlerin birleşmesiyle öykünün tümü ortaya çıkar. 90 dakikalık olağan uzunluktaki bir filmde ortalama 7-8 bölüm bulunur. Filmdeki her bir bölüm, bir romanın, bir tiyatro oyununun bir bölümüne veya perdesine eşdeğerdir.

Tiyatrodan sinemaya aktarılan sahnenin iki tanımı vardır. Birincisi, oyun alanına bir oyuncunun her bir girişi yeni bir sahnenin başlangıcı ve her bir çıkışı o sahnenin sonudur. Buna Fransız sahnesi denilir. Bir diğeri ise olayların gerçekleşeceği yeri ya da dekoru tanımlar. Bu nedenle tiyatro oyunları; günlük hayattan farklı olay akışı, seçilmiş ve ayıklanmış olaylar, bölünmüş çeşitli sahneler, değişik ortam ve zamanlardan oluşur.
Sinemada sahne, film içinde, dekorun ve kamera açılarının değiştiği yerlerdeki tamamlanan bir durumu belirtir. Buna Çekim Sahnesi denir. Başka bir deyişle sahne, aynı kişiler ve aynı dekor içinde geçen, sürekli bir olayı gösteren bir ya da daha çok çekimden oluşan görüntüler dizisidir. Kısaca sahne, aynı kişilerin aynı dekor veya mekan içinde, aynı anda yer aldıkları çekimler bütünüdür ve tamamlanan bir durumu belirtir. Sinemada sahne, yazarı rahatlatan "vurgu" olarak adlandırılır. Sahne içinde olay örgüsünü ortaya koyan devinimin, birbirini izleyen çekimler boyunca uyumlu olması gerekir.

Bölümler içinde yer alan ayrım, öykülemeyi oluşturan, olayın içinde gelişip sonuçlandığı kendi içinde bir bütünlüğü olan sahneler dizisidir. Ayrım tek ya da değişik yerlerde geçebilir. Olağan uzunluktaki filmde ortalama 25-30 ayrım bulunur.

Çekim, filmi oluşturan dramatik yapının en küçük birimidir. Kameranın hiç ara vermeksizin, durduruluncaya değin, sürekli olarak bir görüntüyü filme kaydetmesidir. Çekim, bir sahne içindeki belirli kişi ya da nesneye odağın değiştiğini gösteren bildirimdir. Çekimlerin, kurguyla bir araya getirilmesiyle sahne oluşur.

Sahne başlığı
Görsel anlatım (oyuncu hareketleri)
Kişi adı
Ayraç
Konuşma örgüsü (diyalog); ikili konuşma örgüsü (ikili diyalog)
Genişleme
Çekim
Geçişler

Çekim senaryosu, senaryonun son aşamasıdır. Yönetmen tarafından alınmış teknik notlar, çekim detayları, üzerinde yapılacak değişikler ile film öyküsünün planlara ve kameranın çekim açılarına bölünmüş, diyalog ve mizansenlerin belirginleşmiş, en detaylı halidir.
Ayrımlamanın hazırlanmasından sonra, yazar ile yönetmen ya da yalnızca yönetmen, çekim senaryosunu oluşturmaya başlar. Filme dönüşecek metnin çekilmesine temel olacak tüm bilgiler, bu evrede çekim senaryosunda yer alır. Çekim senaryosu henüz çekilmeyen filmin, bittiği zaman alacağı biçimin, önceden en küçük ayrıntılarına kadar kâğıt üzerinde belirtildiği, senaryonun film çevirmeye hazır durumdaki en son aşaması ve biçimidir.

Çekim, sahne, ayrım ve bölüm bilgileri
Bu bilgiler şunlardır;

Çekim numarası: Hem sinemada, hem de televizyonda çekim senaryosu en küçük birim olan çekimlere ayrılır. Bu çekimler her iki senaryoda da 1'den başlayarak numaralanır. Numaralama filmin sonuna kadar sürdürülür.
Çekim ölçekleri: Çekimi yapılacak sahnenin genel, baş, göğüs, ayrıntı gibi planlarının yazıldığı bölümdür.
Kamera hareketi: Çekim sırasında kameranın yapacağı sağ, sol veya zoom gibi hareketlerin ve kameranın alacağı göz düzeyi dışında kalan alt, üst, tepe açılarının yazıldığı bölümdür.
Oyuncu hareketi: Çekim sırasında oyuncuların gerçekleştireceği hareketlerin yazıldığı bölümdür.
Geçişler: Sahneler arası geçişlerde kesme dışında kalan zincirleme, açılma, kararma ve silinme gibi geçişlerin yazıldığı bölümdür.
Kamera optik ve mekanik hareket bilgileri
Kamera devinimleri ile konunun beklenmedik yönleri, değişik açılardan, farklı görüş noktalarından izleyiciye gösterilir. Kamera devinimi durağan doğayı, devinimsiz varlıkları devinime geçirir, canlılık kazandırır. Görüntünün yalnız fizikî canlılığını artırmakla kalmaz, değişik görüş noktalarına ve kamera açılarına geçerek, konu ile uzaklığı değiştirerek, konuyu izleyiciye başka bir görünüşte sunar.

Kullanılacak kurgu ve geçiş yöntemi bilgileri
Geçişlerden amaç, bir bütünlük oluşturmak için filmin parçalarını birbirine bağlamak, izleyicinin dikkat ve ilgisinin çekilmesi gereken noktaları en kısa zamanda ve en kısa yoldan vurgulamak, filme estetik bir bütünlük kazandırmaktır. Geçiş yöntemi seçilirken; “Bir sahneden başka öykü anlatan, diğer bir sahneye geçmek durumundayım. Bu geçişi nasıl yapmalıyım?” sorusu sorulmalıdır. Geçiş yöntemi gelişigüzel seçilmemeli; istenilen etkiyi elde etmeye yardımcı olmasına dikkat edilmelidir. Senaryoda tüm yaşam akışı bire bir verilmez; zamanda sıçramalar yapılarak ileriye veya geriye gidilebilir. Bu akış içinde, farklı sahneler geçiş yöntemleriyle birleştirilir. Geçişlerle izleyiciye başka bir sahneye veya çekime gidildiği belirtilir. Geçişler senaryoda büyük harflerle yazılır.

Serim (İngilizce: Exposition); Oyun, roman, hikâye, masal, senaryo vb. anlatı türlerinde kişilerin ve çevrenin tanıtıldığı, konunun, olayın anlatılmaya başlandığı bölümdür.
Mevcut Anlatı türünde; kim, nerede ve nasıl bir ortamda bulunuyor sorularına yanıt verilen bölümdür. Bu bölüm mutlaka bir beklenti içerir. Bu bölümde mekan, zaman, kahramanlar ve onların durumları sergilenir. Bu bölümde olaylar ve kahramanlıklar henüz bir dramatik anlaşmazlık oluşturacak seviyeye gelmez. Lakin izleyici söz konusu anlatı türünün trajik, dramatik ya da komik mi olduğunu anlayabilir.
Serim kısmı anlatı türünün izleyici ya da okuyu tarafından devam edilip edilmeyeceğini belirler. Bu yüzden serim bölümü  uzatılmamalı ve içinde çeşitli açılardan gelişmeye açık birçok olayın tohumlarını içermelidir. Serim bölümü olayın gelişimini hazırlayacak belirtiler veya tasvirlerle başlamalıdır. Ve izleyicinin merakını uyandırıcak birçok "bilinmeyen" ile dolu olmalıdır. Sergilemenin en karakteristik özelliklerinden biri dramatik anlaşmazlıkları oluşturacak güçler arasındaki çözümün birçok çeşidini içermesidir. Ama serim bölümünün bu sorunlardan herhangi birinin çözümünü içermesi yapıttaki önemli bir bozukluğu haber verir.

Süper kahraman romanları, edebiyatta bir roman türüdür.

Süper kahraman romanlarında esas kahraman Süper kahramandır. Onlar en çok Amerikan çizgi romanlarında karşıya çıkıyor. Süper kahramanları bu romanlarda adeta beklenmedik yerlerde görebilmek mümkün.
Devamlı kötüler ile ve kötülüklerle mücadele eden süper kahraman mazlumlar için en güvenilir varlıklardan biridir. Onlar inanılmaz bir süper güç′e, süper hız′a, süper zeka′ya sahipler. Aynı zamanda onların mücadele ettiği kötüler de hiç de zayıf değildir. Süper kötülükler yapabilen kötüler devamlı sorunlar yaratıyorlar. Zaman-zaman Süper kahraman′dan üstün olmayı başaran Süper kötüler, romanın sonunda adeta yenik duruma düşüyor.

Altın Çağı 1930'lardan başlayarak, 1950'lerin ortasında sona eren dönem Süper kahramanların ilk örneklerinin yaratıldığı Amerikan çizgi romancılığında yaratıldığı çağdır.

Altın Çağı'ndan sonra Gümüş Çağı başlamıştır. Gümüş Çağı 1950'lerin ortasından başlayarak, 1970'lerin ilk yıllarına kadar uzanan bir dönemi kapsar.

Gümüş Çağı'ndan sonra Bronz Çağı başlamıştır. Bronz Çağı 1970'lerden başlayarak, 1985'e kadar uzanan bir dönemi kapsar.

Bronz Çağı'ndan sonra Modern Çağı başlamıştır. Modern Çağı 1980'lerin sonlarından başlayarak, günümüze kadar uzanan bir dönemi kapsar.

Süper kahraman romanları 1940'lı yıllardan filmlere dönüşmeye başlamıştır. Çocuklara yönelik yapılan bu filmler Amerika′da Cumartesi film dizi olarak başladı. "Superman", "Batman", "Blade", "X-Men", "Spider-Man" isimli filmler bu romanlar esasında yapılmış en başarılı filmlerdir. Günümüzde böyle filmlerin yapımı hızla artmaktadır. En son teknolojilerin kullanılması ile bu tür filmlere yapılmasına büyük katkı sağlamıştır.

 Aşağıdaki listedeki kişiler yüksek bir kalite düzeyine sahip romanları yazmış kişilerdir.
Arnold Drake
Alan Moore
Al Feldstein
Al Williamson
Archie Goodwin
Bill Everett
Bill Finger
Bob Kane
Bob Haney
Brian Michael Bendis
Carl Burgos
Chris Claremont
David Michelinie
Darwyn Cooke
Dan Jurgens
Dennis O'Neil
Doug Moench
Gary Friedrich
Garth Ennis
Gerry Conway
Grant Morrison
Frank Godwin
Frank Miller
Ed Brubaker
Edmond Hamilton
Jack Cole
Jack Davis
Jack Kirby
Jeff Smith
Jerry Siegel
Jeph Loeb
Joe Kubert
Joe Orlando
Joe Simon
Joe Shuster
Joe Gill
John Broome
Johnny Craig
Jim Mooney
Jim Steranko
Jim Shooter
Jim Starlin
Kurt Busiek
Harvey Kurtzman
H.G. Peter
Otto Binder
Max Gaines
Marv Wolfman
Mark Evanier
Mark Millar
Mark Waid
Mike Mignola
Neil Gaiman
Peter David
Robert Kanigher
Roy Thomas
Scott McCloud
Stan Lee
Steve Engelhart
Steve Gerber
Sheldon Moldoff
Lew Sayre Schwartz
Len Wein
Wally Wood
Warren Ellis
William Moulton Marston

Lichtenfeld, Eric (2007). Action Speaks Louder: Violence, Spectacle, and the American Action. Wesleyan University Press.
The Staff and Friends of Scarecrow (2003). The Scarecrow Video Movie Guide. Sasquatch Books.

British Superheroes: The Forites 19 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Roman (edebiyat)

Tanrısal anlatıcı, bir öykünün, öyküdeki tüm detayları bilen bir üçüncü şahıs tarafından anlatıldığını belirten bir edebiyat terimidir. Anlatıcı tüm karakterlerin duygu ve düşüncelerini bilen, "tanrı gibi" bir kişidir.
Tanrısal anlatıcının bir avantajı öyküdeki tarafsız olmaları, karakterlerin duygularından etkilenmemeleri ve güvenilir olmalarıdır. Öyküdeki bir karakter olmadıklarından dolayı bakış açıları belli bir karakterin gördükleriyle sınırlı değildir. Bu tür bir anlatıcı "her karakterin aklının içini görebilir". Bir diğer avantajı ise geçmiş ve gelecek hakkında diğer anlatım biçimlerinden daha serbest bir biçimde konuşabilmesidir.
Tanrısal anlatıcı, sınırlı üçüncü şahıs anlatıcıya göre kısa bir metinde daha çok olay anlatabilir. Bazen bakış açısı değiştirilen bir sınırlı üçüncü şahıs anlatıcı ile tanrısal şahıs anlatıcının okuyucu üzerindeki etkileri aynı olabilir.
Bu tür bir anlatıcı olaylar üzerine kendi yorumunu da söyleyebilir. Bu günümüzde pek tercih edilmese de 19. yüzyılda yaygın bir yazım biçimiydi.
Tanrısal anlatıcının bir örneği Nadine Gordimer'in Once Upon A Time (Bir Zamanlar) adlı kitabından alınmış aşağıdaki kesittir:

Bir zamanlar bir şehirde birbirlerini çok seven bir karı-koca vardı ve yaşantıları çok mutluydu. Küçük bir oğlan çocukları vardı, onu da çok severdiler. Bir kedi ve bir de köpekleri vardı, çocuk onları çok severdi. Tatiller için bir karavanları ve çocuğun içine düşmemesi için etrafı çitle çevrilmiş bir havuzları vardı. Oldukça güvenilir bir hizmetçileri ve komşuların çok beğendiği bir bahçıvanları vardı.
Bu tür anlatıcıya bir diğer örnek ise İncil'dir.

Jane Austen - Northanger Abbey
Charles Dickens - Bleak House
George Eliot - Middlemarch
Gordon Kent - Peacemaker

Tezat karakter kurguda, diğer karakterlerin (genellikle kahramanın), karakter özelliklerini vurgulayabilmek adına, kendi tezat özelliklerininden sıkça bahsedilen ve diğer karakterlere ters düşen karakter özelliğine denir.
Bir tezat karakter için tamamlayıcı rol olarak diğerlerinden farklı olan fiziksel bir özellik ele alınmış olabilir. Genellikle tezat karakter diğer karakterlerden büyük ölçüde farklılık gösterir. Mesela Cervantes'in Don Kişot romanında  hayalci ve beceriksiz olan Don Kişot çok zayıfken O'nun yol arkadaşı Sancho Panza gayet gerçekçi, pratik ve şişmandır. Başka popüler kurgusal karakter olan Sherlock Holmes uzun boylu ve zayıf bir karakterken, O'nun sağ kolu Doctor Watson çoğu kez orta boylu ve yapılı vücutlu şeklinde bahsedilmiştir.
Bazı durumlarda arakurgu içerisinde bir tezat karakter oluşturabilir. Bu aynı zamanda öykü içinde öykü motifini geliştirir.

Protagonist
Antagonist
Hatalı başkahraman

Tip, Türk edebiyatında da görülen, günlük yaşantının izlerini taşıyan ve tek bir özellikle (korkak, cimri, kötü ve iyi) karşımıza çıkan tiyatro ve roman kişisidir. Tip bireysel özellikler taşımaz, bulunduğu toplumun ve dönemin özelliklerini yansıtır. Hikâyenin tümünde tek bir özellikle tanınır ve olayın akışına yön verir.
Tip, modern edebiyatta anlatmaya bağlı metinlerin içinde bulunan tiyatro ve hikâye kişisidir. Romanda görülen tipler ile toplumsal tabaka içinde yer etmiş olan gerçek kişiler arasında büyük benzerlikler bulunur ve bundan dolayı eser, okuyucuda gerçeklik duygusu uyandırır. Alıcı, metni okuyunca, yazarın, çevresindeki kişileri anlattığını sanır. Örneğin, Molière'in cimrisi tiptir. Çünkü öncelikle ve yalnızca cimrilik özelliği ön plandadır ve okuyucuya sadece bu özelliği tanıtılmaktadır. Ancak ne zaman onunla ilgili özel bir olgu öğrenirsek karakterleşmeye başlar.

Tek bir özellik taşır
Bulunduğu toplumun izlerini ve özelliklerini taşırlar
Dramatik aksiyona etki eder
Dramatik aksiyondan ya da çatışmalardan etkilenmez
Değişmez ve gelişemezler, tüm hikâyede aynı görevi üstlenirler

Birçok özelliği ve boyutları vardır
Kendine özeldir
Dramatik aksiyonun en önemli öğesidir
Dramatik aksiyon ve çatışmalardan etkilenir
Tip ile karakterin en önemli farkı temsil gücünde görülür; çünkü tip, toplumsal boyutu ile karşımıza çıkar ve ait olduğu sosyal durum, olay veya olgu onun üzerinden işlenir. Oysa karakter birey olarak ele alınır; çelişkileri, acıları, mutlulukları, çıkmazları sadece kendisine aittir ve kendisiyle sınırlandırılmıştır.

Tip benzerlerine başka eserlerde de rastlanabilen karakter ise sadece o esere mahsus olan kişiliktir.
Tip geneldir, genel özellikler taşır. Bütün bu özellikler çok belirginse karakter olur.

Tip karakter ilk olarak Aristoteles'in öğrencisi Theophrastus'un tarafından tasarlandı. Antik Yunan'da tiyatro halk tarafından sevildiği gibi Aristo'nun döneminde büyük gelişmeler gösterdi. Aşağıda bazı bilinen tarihi tipler şunlardır:

Yazar, fikirleri iletmek, hisleri ve duyguları uyandırmak veya eğlendirmek için farklı yazı stilleri, türleri ve teknikleriyle yazılı kelimeler kullanan kişidir. Yazarlar; romanlar, kısa öyküler, monografiler, seyahatnameler, oyunlar, senaryolar, televizyon oyunları, şarkılar ve denemeler gibi farklı yazı biçimlerinin yanı sıra genel halkın ilgisini çekebilecek raporlar, eğitim materyalleri ve haber makaleleri geliştirebilirler. Yazarların eserleri günümüzde çok çeşitli medyalarda yayınlanmaktadır. Fikri iyi ifade etmek için dili kullanabilen yetenekli yazarlar, genellikle bir toplumun kültürel içeriğine önemli ölçüde katkıda bulunurlar.
Terim, söz yazarı veya senaryo yazarı gibi sanat ve müzikte başka yerlerde de kullanılır. "Yazar" kendi başına, genellikle öncelikli olarak okunması amaçlanan yazılı dilin yaratılmasını ifade eder. Bazı yazarlar, yazılı olandan önce gelebilen sözlü bir gelenekten çalışırlar.
Yazarlar, kurgusal veya kurgusal olmayan çeşitli türlerde materyal üretebilirler. Diğer yazarlar, fikirlerinin iletişimini geliştirmek için grafik veya çizim gibi birden fazla medya kullanırlar. Sivil ve hükûmet okuyucuları tarafından, becerileri pratik veya bilimsel türde anlaşılır, yorumlayıcı belgeler oluşturan kurgusal olmayan teknik yazarların çalışmalarına yönelik bir başka talep daha yaratılmıştır. Bazı yazarlar, yazılarını zenginleştirmek için görseller (çizim, boyama, grafik) veya multimedya kullanabilirler. Nadir durumlarda, yaratıcı yazarlar fikirlerini müzik ve kelimeler aracılığıyla iletebilirler.
Yazarlar kendi yazılı eserlerini üretmenin yanı sıra, sıklıkla nasıl yazdıkları (yazma süreçleri); neden yazdıkları (yani motivasyonları); hakkında yazarlar ve ayrıca diğer yazarların çalışmaları hakkında yorum yaparlar (eleştiri). Yazarlar profesyonel veya profesyonel olmayan bir şekilde, yani ücretli veya ücretsiz çalışırlar ve önceden, kabul üzerine veya yalnızca çalışmaları yayınlandıktan sonra ödeme alabilirler. Ödeme, yazarların motivasyonlarından yalnızca biridir ve çoğuna çalışmaları için ödeme yapılmaz.
Yazar terimi, yazarın eşanlamlısı olarak kullanılmıştır, ancak ikinci terim biraz daha geniş bir anlama sahiptir ve bir yazı parçası için, kompozisyonu anonim, bilinmeyen veya işbirlikçi olsa bile, yasal sorumluluğu iletmek için kullanılır. Yazar genellikle bir kitabın yazarını ifade eder.

Yazar listeleri

 Wikimedia Commons'ta yazar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çok kısa öyküler, kısa kısa öykü ya da küçürek öykü, uzunluğu oldukça kısa olan bir yazım türüdür. Bu türün genel bir tanımı yoktur. Bazı kaynaklar bu tür öykülerin uzunluğunun üç yüz kelime kadar kısa olabileceğini belirtir. Bin kelime kadar uzun öyküleri de bu kategoriye sokanlar vardır. Bu kavram için ayrıca kısa kısa öykü, kıpkısa öykü, küçürek öykü, mini-kurmaca ya da minimal öykü isimlendirmeleri de kullanılmıştır.
New Times adlı yayının editörü olan Steve Moss'a göre bu tür için gereken uzunluk tam 55 kelimedir. Bir diğer görüş ise öykünün başlığının yedi kelimeden uzun olamayacağı yönündedir. Tirelerin kelime sayısını etkilemediği var sayılmaktadır; ancak İngilizce gibi dillerde tire ile iki parçaya ayrılmış olan birleşik kelimeler iki kelime olarak sayılır.

Türün tarihi Ezop Masalları'na kadar uzanır. Bu türün yazarları arasında Sadi, Bolesław Prus, Anton Çehov, O. Henry, Franz Kafka, H.P. Lovecraft, Ernest Hemingway, Julio Cortázar, Arthur C. Clarke, Ray Bradbury, Kurt Vonnegut, Jr., Fredric Brown ve Lydia Davis vardır. İnternetle birlikte gelen kısa ve öz öyküler için istek, bu tür öyküleri daha da yaygınlaştırmıştır. E-dergiler ve hipermetin siteleri (ia(¶) gibi) bu tür öyküler yazmaları için yazarları teşvik etmişlerdir. Buna rağmen pek çok basılı dergi de çok kısa öyküler yayımlamaktadır. Bunların arasında İngilizce yayın yapan SmokeLong Quarterly, Flash Fiction Online, ve Vestal Review. sayılabilir. Her gün birçok kısa öykü yayımlama amaçlı projeler de mevcuttur. Micro Ödülü sadece bu tür eserler için kurulmuş olan ilk ödüldür.
Çok kısa öykülerin kelime sayısına dayanan türleri vardır. Bunun örnekleri "Nanofiction", Drabble ve 69'luktur. "Nanofiction" olarak bilinen öyküler en az bir karakter ve bir konuyla birlikte tamamlanmış öykülerdir; ancak tam 55 kelimeye sahiptirler. Drabble ise başlık dışında tam yüz kelimeden oluşur. 69'luk adlı tür ise yine başlık hariç olmak üzere 69 kelimedir. 69'luk bir Kanada dergisi olan NFG'nin düzenli olarak yayımladığı bir türdü, dergi her hafta bu tür bir öykü yayımlıyordu. Çok kısa öykü yazarı Bruce Holland Rogers bir başlık ve üç tane 69'luktan oluşan "369" diye adlandırdığı öyküler yazmıştır.

Ütopya; aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum.
Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır. Köken olarak Yunanca "yok/olmayan" anlamındaki ou, "mükemmel olan" anlamındaki eu ve "yer/toprak/ülke" anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Kullanımı Thomas More'un 1516'da yazdığı De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia veya kısaca Utopia isimli kitabıyla yaygınlaşmıştır. Terimin kökeni; genellikle Yunanca ou-topos ("olmayan yer") ve eu-topos ("iyi yer") sözcükleriyle ilişkilendirilmektedir.
Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır. Ütopyanın karşıtı olarak, baskıcı veya istenmeyen toplum tasarımlarını ifade eden "distopya" kavramı kullanılmaktadır.

Ütopya olumlu tasarımdır. Mükemmel ama kurgusal değildir. More'un ütopyası birçok açıdan Platon'un Devlet'ine dayanır. Sefiller ve fakirler toplumdan ayıklanır. Çok az yasa vardır ve avukat yoktur, çok az savaş vardır. Toplum bütün dinlere hoşgörülüdür. Bazı okuyucular bu hayali topluma sıcak bakmazken, bazıları millet için gerçekçi bir plan olarak görmüştür. Bazıları da More'un ütopyasını bir ideal toplum arayışından çok İngiliz toplumu için bir taşlama olarak algılamıştır.

Distopya olumsuz ütopyadır. Totaliter ve baskıcı toplumları ifade eder. Jack London'nın The Iron Heel'i, George Orwell'in 1984'i; Aldous Huxley'in Brave New World'u; Anthony Burgess's A Clockwork Orange; Alan Moore's V for Vendetta; Margaret Atwood's The Handmaid'ın Tale; Evgenii Zamiatin'nın We'si; Ayn Rand'nin Anthem'i; Lois Lowry'in The Giver'ı; Samuel Butler'ın Erewhon'ı; Chuck Palahniuk'un Rant'ı; Cormac McCarthy'ın The Road'ı; Suzanne Collins'in Panem'i gibi örnekler yer almaktadır.

Bu tür ütopyalar, ideal toplum ve devlet tasarımlarıdır. Bu konuda eserler oluşturmuş bazı yazarlar ve eserleri aşağıdadır:

Platon: Devlet ve Yasalar
Thomas More: Ütopya
Etienne Cabet: Icaria'ya Yolculuk
Campanella: Güneş Ülkesi
Edward Bellamy: Geçmişe Bakış
William Morris: Olmayan Yerden Haberler
Charlotte Perkins Gilman: Kadın Ülkesi
Francis Bacon: Yeni Atlantis
Farabi: El-Medinet'ül Fazıla

Platon, "Devlet" adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler(bilginler özellikle filozoflar). İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir.
Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkar olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir.
Platon'un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî'de görmekteyiz.

Farabi erdemli toplum ile ilgili El-Medinetü'l Fazıla kitabını yazmıştır. Bu kitapta erdemli bir toplumun özelliklerini yöneticilerin özelliklerini anlatmıştır. Adaleti sağlayacak kanunların olmasını istemiştir. Adaleti engelleyenlere ceza vermek toplumun erdemli olması için bir gerekliliktir çünkü topluma karşı yapılmıştır.
Erdemli bir toplumu erdemli yöneticilerin yönetmesini istemiştir. Erdemli şehrin reisi, sıradan herhangi bir insan olamaz, çünkü erdemli bir toplum erdemli yönetici ile mümkündür. Yöneticiler filozof ve halkına gerçek mutluluğu vermektir. Zenginlik ve zorbalıkla yönetmek, erdemli yönetimin özelliklerinden değildir.

Sağlam bir beden.
Sözü anlama kudreti.
Güçlü bir hafıza.
En küçük kanıtı değerlendirecek bir zekâ.
Düşündüklerini açıklayabilecek kıvraklıkta bir dil.
Öğretmeyi ve öğrenmeyi sevmek.
Yemeye, içmeye ve kadınlara düşkün olmamak.
Doğruluğu ve doğruları sevmek, yalandan nefret etmek.
Altın ve gümüşün değil, yüceliğin peşinde koşmak.
Adaleti sevmek, zulümden nefret etmek.
Adalet isteyenlere karşı ılımlı, kötülere karşı sert bir mizaç.
Doğruları korkmadan cesaretle hayata geçirebilecek bir azim ve irade.
Ve en önemlisi de bilgelik.

Thomas More, roman tarzında yazdığı "Utopia" adlı eserinde ütopik bir devlet tasarımı ortaya koyar. Bu devlette özel mülkiyet yoktur ve yasaktır. Herkes devlet adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler. Yöneticiler, tıpkı Platon'un ideal devletinde olduğu gibi, çok sıkı bir eğitimle yetiştirilir.

"Güneş Devleti" adlı eserinde ütopik bir devlet tasarımı yaparken, o da Platon'un etkisi altında kalır. Güneş kentte her şey ortaktır. Aile yoktur. Eşlerin seçimi yönetimce yapılır. Kent bir rahip tarafından adilce yönetilir. Herkes dört saat çalışır. Geri kalan zamanda sanat, eğlence, okuma, beden ve ruhları eğitme gibi zevk veren işlere ayrılır. Yöneticinin yetkisi mutlaktır. Adları "Güç", "Akıl", " Sevgi" anlamına gelen üç yardımcısı vardır.

"Yeni Atlantis" adlı eserinde ütopik devletini tanıtır. "Ben Salen" adlı adada sağlam bir ahlâk anlayışı egemendir. Özel bir örgüt, halkın bu yüksek bilgi ve kültürünü planlar ve yürütür. Buna göre "Yeni Atlantis" bir bilgi devleti olarak tasarlanmıştır.

Günümüzde de distopyalar yazılmaktadır. Ancak, bunların ortak bir niteliği vardır, o da toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike, bir yandan makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir. Bu distopyaların amacı, insanları bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadır.

"Cesur Yeni Dünya" adlı eseri bir bilimkurgu özelliği taşır. "Yeni Dünya" da teknoloji çok gelişmiştir. İnsanlar suni yoldan üremektedir. Evlilik yoktur. İnsanlar çalışır ve eğlenirler. Hastalanma ve yaşlanma yoktur. Geçmiş, tüm değerleriyle yok edildiği için, geçmişi düşünme ve özlem duyma yoktur. Bu distopya, doğal yaşamdan kopmayı dile getirme açısından geleceğe ilişkin bir korku distopyasıdır.

George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı eserinde despotizmin (zorbalık) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yaşam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir.
Orwell bu eserinde, gelecek üzerine korkularını dile getirmiştir. İnsanları, modern dünyayı etkileyebilecek sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek istemiştir.

Bu ütopyalar ekonomik temellidir. Ekonomik ütopyalar 19. yüzyıl ın zor ekonomik koşullarına bir çözüm olarak oluşturuldu.
19. yüzyıl başlarındaki sosyal karmaşa ticaretin ve kapitalizmin gelişmesine neden oldu ve bunlara çözüm olarak birçok ütopya oluşturuldu. Bu ütopyalar malların eşit dağıtılması, paranın kaldırılması, insanların sevdikleri ve topluma yararlı işlerde çalışması ve onlara bilim ve sanatla ilgilenebilecek zaman ayırması gibi özelliklerinden dolayı genellikle ‘sosyal ütopyacılar' hareketi içinde gruplandı. Bu klasik ütopyalardan biri Edward Bellamy'ın Looking Backward adlı ütopyasıdır. Diğer sosyalist ütopya da William Morris'in Bellamy'ın eserindeki bürokrasiye yanıt olarak yazdığı ve eleştirdiği News from Nowhere (Hiçbir Yerden Haberler)'dir. Ancak sosyalist hareket gelişemeye başladığında ütopyadan ayrıldı; Marx eski sosyalizmin eleştiri konusu oldu ve ütopyacı olarak tanımlandı. Ayrıca Eric Frank Russell'ın eseri The Great Explosion'nun (1963) son bölümü de ekonomik ve sosyal ütopyayla alakalı bilgiler içerir.Bu eserler Yerel Takas Ticari Sistemlerinin ilk vurgulandığı eserlerdir. Ayrıca ütopyalar siyasi görüşün karşıtı olarak görüldü. Örneğin, Robert A. Heinlein The Moon Is a Harsh Mistress adlı eserinde bireysel ve liberal ütopyayı tanımlar. Bu türün kapitalist ütopyaları genellikle devlet baskısı olmadan yapılan özel kuruluşlar ve bireysel girişimler toplum ve bireyler için büyük başarılar ve gelişme sağlayan serbest piyasa ekonomisine dayanıyordu. Diğer bir görüş ise kapitalist ütopyalar, sosyalist ütopyaların başarısızlık planları kadar borsa düşüklüğüyle ilgilenmiyordu. Sosyalizmin ve kapitalizmin harmanlanması bazıları tarafından ekonomik ütopya olarak görülüyordu. Bu küçük toplumların kapitalist ekonomiyle iş yerleri çalıştırmasından bahsediyor..

Politik ütopyalar hükûmetin mükemmel toplum yaratma çabasının yer aldığı ütopyalardır. Dünya barışının küresel ütopyası genellikle tarihin muhtemel dayanılmaz sonu olarak görülür. Sparta Lycurgus tarafından oluşturulan militaristlik bir ütopyaydı. Özellikle Atinalılar bunu bir distopya olarak gördüler). Sparta, Tebler tarafından Leuctra Muharebesi'nde yenilgiye uğratılana kadar önemli bir Yunan gücüydü.

Bu ütopyalar dini temellidir ve insanlığın başından beri vardır. Üyeleri ütopyayı oluşturan bir dini geleneklere inanmak ve izleme ihtiyacı duyar. Yahudilik ve Hristiyanlıktaki Adem'in Bahçesi ve Cennet hakkındaki farklı görüşleri özellikle geleneksel din anlayışı açısından  ütopya olarak değerlendirilebilir. Böyle ütopyalar varlığın sıkıntılardan uzak olduğu saadet ve aydınlanma yeri olan ‘zevk bahçesi' olarak tanımlanır. Varlığı günahtan, acıdan, yoksulluktan  ve ölümden ayrı olarak hayal ederler ve bazen melekler ve huriler olduğunu iddia ederler. Benzer şekilde Hindulardaki Moksha ve Budistlerdeki Nirvana kavramları da bir çeşit ütopya olarak kabul edilebilir. Hinduizm ve Budizm'de ütopya yer değil aklın halidir. Eğer düşüncelerden bağımsız meditasyon yaparlarsa aydınlığa ulaşabileceklerini düşünürler. Bu aydınlanma ütopya kavramıyla alakalı olarak ölüm ve yaşam çemberinden çıkmayı vadeder.
Ancak alışılagelmiş insa

Tritagonist ya da üçüncü oyuncu, yazında protagonist ve ikincil oyuncudan sonraki en önemli karakterdir.
Üçüncü oyuncunun temel işlevi ana karakteri kışkırtmak ve onun zararına çalışmaktır. Tritagonist, oyunun en itici karakterlerinden birini oluşturmasına karşın ana karakter için acıma ve beğeni duygularının oluşmasına yardımcı olmaktadır.
Tritagonistin ortaya çıkışı iki oyunculu eski dönem oyunlarına uzanmaktadır. Ana karakterin düşmanıyla öne çıktığı bu tür oyunlar, üçüncü oyuncunun "düşmanlık" özelliğini üstüne almasıyla ikincil oyuncunun oyun içindeki konumunu rahatlatmış; onun ana karaktere yakın özelliklerini öne çıkarmasını sağlamıştır. Antik Yunan tiyatrosunun baskın ögelerinden olan ezgisel tarz, tritagonistin bas tonuyla konuşmasına, buna karşılık protagonistin tenor, ikincil oyuncunun ise bariton bir sese sahip olmasına neden olmuştur. Cicero, Divinatio in Caecilium adlı yapıtında, tritagonistin ana karakterden fiziksel olarak daha güçlü olduğu durumlarda sesini alçaltarak konuştuğunu belirtmektedir.
Aeschines adlı hatip ve Eshilos'un oyunlarında yer alan Myniscus bu rolde boy gösteren Antik Yunan oyunculardır.
Bazı Antik Yunan oyunlarında tritagonistin sahneye soldan giriş yaptığı da bilinmektedir.

İkincil oyuncu veya Deuteragonist (Yunanca: δευτεραγωνιστής, deuteragonistes, ikinci aktör), edebiyatta üçüncü aktör olan tritagonistten önce gelen ikinci en önemli karakterdir. Deuteragonist kurgudaki komplo ve uyuşmazlıklara göre ana karakter olan protagonistten yana veya karşıt durumda rol alabilir. Kurguyu geliştirebilmek için başvurulan ikinci en önemli karakterdir.

Aristoteles eseri Poetika'da şöyle söylemektedir;

Καὶ τό τε τῶν ὑποκριτῶν πλῆθος ἐξ ἑνὸς εἰς δύο πρῶτος Αἰσχύλος ἤγαγε καὶ τὰ τοῦ χοροῦ ἠλάττωσε καὶ τὸν λόγον πρωταγωνιστεῖν παρεσκεύασεν (1449a15).

Yunan Draması sadece bir aktör (protagonist) ve dansçıların korosu ile başladı. Oyun yazarı Eshilos deuteragonist'u tanıttı.

Böylece ilk defa bir oyunda aktörlerin sayısını birken ikiye çıkartan kişi Eshilos olmuştur. Ayrıca oyunun (1449a15). kısmında koronun rolünü kısıtlayarak diyolog hakkını başrole vermiştir.
Eshilos'un çabaları, karakterler arasındaki etkileşim ve diyologları ön plana çıkartmıştır ve Sofokles ve Euripides gibi çağın diğer önemli oyun yazarlarına öncü olarak sembolleşmiş oyunların çıkartılmasını sağlamıştır..

Eski Yunan draması sadece üç aktör (protagonist, deuteragonist ve tritagonist) ve ilave olarak bir korodan oluştuğu için, oyunlarda her oyuncu genellikle birkaç parça birden oynadı. Örneğin, Sofokles'in Kral Oedipus oyununda, protagonist en çok rol alan Kral Oedipus'dur. Deuteragonist ise Jocasta rolüyle Kral'ın annesi ve karısı rolünde olduğu kadar çoban ve mesajcı rollerini de oynar. Oidipus'un birçok kez karşısında yer aldığı ve hikâyenin orta kısmını dolduran bir oyunculuk sergilediği için Jocasta bu oyunda kesinlikle temel rollerden birisidir. Jocasta'nın arka planda kaldığı vakitler ise çoban ve mesajcı sahnededir ve bu iki rol de aynı aktör tarafından canlandırılabilir..

Edebi olarak, ikincil oyuncu genellikle protagonist için "yardımcı" rolünü üstlenir. Huckleberry Finn'in Maceraları romanında, Huckleberry Finn, protagonist (ana karakter)'ken, O'na sürekli eşlik eden karakter Jim'dir. Bu hikâyede Tom Sawyer, tritagonist (üçüncül karakterdir). Bazen de deuteragonist, Harry Potter ve Felsefe Taşı'ndaki Profesör Quirrell'ın, Voldemort'u gizlemesinde olduğu gibi, gerçek karşıt kişiyi gizleyen karşıt kişi olarak rol alabilir.

Pek çok film ve televizyon dizileri, ikincil oyuncu karakterini, daha karmaşık bir komplo örmek ve ana karakterizasyonun ilerleyebilmesi için kullanırlar. Alias dizisinden Michael Vaughn, Avatar: Son Havabükücü filminde Prens Zuko, Fullmetal Alchemist mangasında Alphonse Elric ve Code Geass animesinde Suzaku Kururugi bunlara örnek olarak verilebilir.

Villain
Antagonist

Şimdiki zaman, Türkçe dilbilgisinde şu an yaşanan veya süreklilik arzeden bir olayı veya durumu anlatan zaman yapısı. -yor ya da -mekte eki ile bir haber kipi olan şimdiki zaman kipi oluşturulur.

Türkçede şimdiki zamanlı bir tümce kurabilmek için eylem kökünün sonuna “-yor” eki getirilir. Türkiye Türkçesinde şimdiki zaman ekinin (-yor) kullanımlarında damak uyumuyla birlikte dudak uyumu bozulur. Geniş Türkçe coğrafyası içinde yalnızca Türkiye Türkçesinde bulunan bu ek, tarihî nedenlerden ötürü tek şekillidir (-yor): 

geliyor, bakıyor, düşüyor, soruyor vb.
Bu ek Eski Türkçedeki "yörü-" eyleminden gelir. Örneğin "geliyorum" demek için Eski Türkçede "kel yörür men" denirdi. Burada "kel-", "gel-" anlamında "men" ise "ben" anlamındadır. Zaman için çok kullanılan bu yapı Türkçenin sondan eklemeli olması nedeniyle ekleşmiştir. Ancak her zaman "-yor" biçiminde kalır (ses uyumlarına uyacak şekilde değişiklik göstermez).

-yor ekinin Türkçede üç temel kullanımı vardır. Birincil kullanımı bir süre önce başlamış ve "şu anda gerçekleşen" eylemler için kullanımıdır:

Kardeşim içeride uyuyor.
Çocuklar sabahtan beri bahçede oynuyorlar.
Yükleme geniş zaman anlamı katar. Kesintilere uğramakla birlikte anlam olarak "sürekli" eylemler için kullanılır:

Bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışıyorum.
Her gün akşam yemeğini saat altı civarında yiyoruz.
Yükleme gelecek zaman anlamı katar. Bu kullanımda eylemin "şu an" gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaz:

Önümüzdeki hafta sonu bizim takımın maçına geliyor musun?
Yarın İstanbul'a gidiyorum.
NOT: Bu yapı genellikle gayrıresmî konuşmalarda kullanılır.
“-yor” eki, ünsüzle biten fiillere eklendiğine ek ile eylem arasına, büyük ve küçük ünlü uyumuna uyacak şekilde dar ünlülerden bir yardımcı ses alır: 

gel-i-yor, dur-u-yor, gör-ü-yor, al-ı-yor vb.
Ünlü ile biten eylemlerde, yardımcı sese gerek kalmaz. Bu durumda geniş ünlü daralır. 

de-yor > di-yor, başla-yor > başlı-yor vb.
Bu ünlü daralması olumsuzluk eki -me için de geçerlidir:

gel-mi-yor, dur-mu-yor, gör-mü-yor, al-mı-yor vb.

Türkçede -mekte -makta ekleri de tümceye şimdiki zaman anlamını kazandırır:

Ders çalışmaktayım.
Seni düşünmekteyim.
Bu ek aynı zamanda fıkra ve hikâye anlatırken geniş zaman ve bazen de geçmiş zaman anlamında kullanılır:

Sıcak bir yaz günüdür. Çocuklar pilajda oynamaktadırlar. Birden gökyüzünde ışıltılar saçan, kocaman bir uzay gemisi belirir.
Bu ek, -yor ekinden farklı olarak, gelecek zaman anlamında kullanılmaz.

NOT: Parantez içindeki -dir ve -dır eklerinin kullanımı zorunlu değildir.

Şimdiki zaman kipinin olumsuz hâli şimdiki zaman eklerinden önce olumsuzluk eki -me'nin eklenmesi ile oluşturulur. -yor ekinden önce gelen -me/-ma ekleri -mi, -mü, -mı veya -mu'ya dönüşür.

Sizi pek iyi duymuyorum.

Luke Skywalker, Yıldız Savaşları filminde yer alan ve Mark Hamill tarafından canlandırılan kurgusal karakter. Jedi Şövalyesi Anakin Skywalker ile Naboo Senatörü Padme Amidala'nın oğlu, Leia Organa Solo'nun ikiz kardeşi ve Ben Solo'nun dayısıdır. Skywalker pek çok ünlüden daha ünlü bir pilot, lider ve efsanevi jedi olmuştur. Skywalker, İlk Ölüm Yıldızı'nı yok etmiş; İmparator Palpatine'i öldüren Darth Vader'i kurtarmayı başarıp Galaktik İmparatorluk'u devirmiş Asi Birliği'nin büyük kahramanı haline gelmiştir. Bir süre sonra general rütbesine terfi edip. Yeni Cumhuriyet'te sözü geçen bir üye ve önemli bir Jedi Efendisi olduktan sonra ordudan ayrılmayı uygun bulmuştur.

Büyük Jedi Temizliği  başladıktan ve Galaktik İmparatorluk kurulduktan kısa bir süre sonra asteroid kolonisi olan Polis Massa'da Padme Amidala Luke'u ve ikiz kızkardeşi Leia'ı doğurduktan sonra  öldü. Her iki çocuk da öksüz kaldı.
Obi-Wan Kenobi ve Yoda çocukların bilinmemesi için sahip oldukları güç ile İmparator ve düşmüş babalarından korumaya çalıştılar. Bunun için en iyi yolun çocukları ayırmak olduğuna karar veren iki Jedi Efendisi erkek bebeği, babasının üvey erkek kardeşi; Owen Lars ve eşi Beru'nun yanına Tatooine'e gönderilecek, Leia ise evlat edinebileceğini öneren Senatör Bail Organa ve eşi Breha Organa tarafından büyütülecekti.
Kenobi  bebeği de yanına alarak Tatooine gitti ve burada ilk yolculuğu Soulless One ile Nar Shadda'ya yaptılar. Lars ailesinin yaşadığı yere gidebilmek için şehrin pazar yerinde yıldız gemisini satmak zorunda kaldı. Kenobi, Skywalker'in eğitimini yakından izlemek ve çocuğun yanında olabilmek için Tatooine'de saklanmayı seçti.
Sürgünde geçirdiği ilk zamanlar Obi-wan, Larsların çiftlik evine her gün gitti. Aslında Owen ve Beru yu düzenli olarak ziyarete geldiğinde, Luke'u uzaktan izlemekteydi.

Sith'in İntikamı'nın sonlarına doğru doğan Luke ve Leia kardeşler babalarından ve İmparatorluktan saklanmaları için daha doğumlarında sonra birbirlerinden ayrıdılar. Leia Alderaan senatörü Bail Organa'ya verilirken Luke ise amcası ve yengesi ile beraber çöllerle kaplı Tatooine gezegeninde yaşamaya başladı. Kendisini korumak ve yeri geldiğinde eğitmek için aynı gezegende bulunan Jedi ustası Obi-Wan Kenobi'nin gizli gözetiminde 20 yaşına kadar normal bir hayat yaşadı. Ancak yaşadığı hayattan çok da memnun değildi. Amcasının düşüncesinin aksine bir çiftçi değil Pilot olmak istemekteydi.
20 yaşındayken bir gün C-3PO ve R2-D2 isimli 2 robotu satın aldılar. Luke onları temizlerken R2-D2'nun belleğine yazılmış hologram bir mesaj kaşfetti. Mesajın sahibi genç kız Obi-Wan Kenobi isimli birinden umutsuzca yardım istemekteydi. Bu kişinin tanıdığı Yaşlı Ben ile  ilgisi olup olmadığı kafasında soru işareti halinde iken o gece R2-D2 ortadan kayboldu. Onu aramaya çıkan Luke Tuskenların saldırısına uğradı ve uyandığında eski dostu yaşlı Ben'i karşısında buldu. Ben, uzun zamandır Obi-Wan ismini kullanmadığından söz etti. Luke R2-D2'nun kendisi için kayıtlı mesajını olduğunu söyledi. Beraber Obi-Wan'ın evine gittiler. Obi-Wan mesajın tam metnini izledi ve İmparatorluktan önceki eski zamanlardan, kendisi gibi bir jedi olan babasını bahsetti. Ona ait olan ışın kılıcını verdi. Dahası gücün karanlık tarafını seçen Darth Vader isminde bir hain tarafından öldürüldüğünü söyledi. Luke tüm bunları ilgiyle dinledi. Artk zamanın daraldığı düşüncesiyle olsa gerek Ben, Luke kendisiyle beraber gelmesini önerdi. Luke buna gönüllü gözükmedi. Bu arada İmparatorluk birlikleri iki robotu aramak üzere gezegene inmiş bulunuyorlardı. Eve döndüğünde genç adam amcası ve yengesinin yanmış cesetleriyle karşılaştı. Artık kendisini Tatooine'de tutacak bağı da kalmamıştı. Obi-Wan'la gitmeye ve babası gibi bir jedi olmaya karar verdi. Gezegenden çıkmanın yolu uzay gemisi kiralamaktan geçiyordu. Millenium Falcon adlı geminin sahibi kumarbaz ve kaçakçı Han Solo ile anlaştılar. Han Solo ve yardımcı pilotu Wookiee ırkından Chewbacca ile Han Solo'nun gemisiyle Alderaan gezegenine doğru yola çıktılar. Luke yolculuk sırasında Jedi eğitimine başladı. Bu esnada Ölüm Yıldızında bulunan Prenses Leia'ya gizli asi üssünün yerini söylemesi için Darth Vader tarafından işkence yapıldı ve tehdit edildi. Göz korkutmak amacıyla da Leia'nın vatanı olan Alderaan gezegeni Ölüm Yıldızı tarafından yok edildi. Luke ve Obi-Wan Alderaan'a vardıklarında enkazdan başka bir şey bulamadılar. Ne yapacaklarına karar vermeye çalışırlarken bilinmeyen bir çekim alanına girdiler. Bu çekim alanını yaratan  Ölüm Yıldızıydı.
Han İmparatorluk filosuna sızmayı başardı. Anca giriş çıkış kadar kolay değildi. Obi-Wan Kenobi kalkanları kaldırmak üzere diğerlerinden ayrıldı. R2-D2'nun tarayıcıları tutsak prensesin gemide olduğunu tespit edince Han'ın itirazına rağmen Luke O'nu kurtarmaya karar verdi. Aralarında uygulamaya koydukları basit bir planla prensesi hücresinden kaçırdı.
Kalkanları kaldırmayı başaran Kenobi eski öğrencisi ile yüzleştiği sırada Luke'da bu mücadeleye ve yaşlı dostunun ölümüne tanık oldu. Klon askerlerin çapraz ateşinden zorlukla kurtularak gemilerine binmeyi başardılar. Luke Ben'in ölümüyle fazlasıyla sarsıldı. Ölüm Yıldızına ait gizli planı asilere ulaştırdıklarında Han kalıp savaşmak yerine aldığı ücretle dönmeyi seçip onları hayal kırıklığına uğrattı. Luke ise hayalini kurduğu üzere Ölüm Yıldızı'na düzenlenecek saldırı birliğinde pilot olarak yer aldı ve Ölüm Yıldızı'nı patlattı.

Ancak imparatorluk karanlık tarafını gösterdi ve Ölüm Yıldızı II doğdu. Aynı zamanda Luke, Leia ve Han önderliğinde Soğuk Hoth gezegeninde bir üs kuruldu. Luke bir Wampa'nın saldırısına uğradı ve kaçtı. Sonrasında Hoth Savaşı başladı ve Luke'un önderliğinde avcı uçakları saldırıya başladı. Düşman çok güçlüydü ve Luke'un gemisi düştü. Ve bu sırada boş durmayıp bir AT-AT'ı patlatmayı başardı. Ancak düşman ilerledi ve üs yok oldu. Luke'un ve diğer arkadaşlarının yolu ayrıldı. Han, Leia ve diğerleri Lando Calrissian'ın üssüne gider. Luke ve R2-D2 Üstat Yoda'nın yaşadığı gezegene, Dagobah'a gider. Eğitiminin yarısını tamamlar. onları kurtarmak için Bespin'e gider, sadece bir tuzağa çekilir. Darth Vader ile ışın kılıcı düello yapar. Sith Lordu Luke'a üstün gelir ve sağ elini koparır. Vader daha sonra Luke'un babası olduğunu ortaya çıkarır ve ona Gücün karanlık tarafına dönme ve galaksiyi onun yanında yönetme şansı sunar. Dehşete kapılmışken, Luke kendini derin bir reaktör uçurumuna atar. Hayatta kalır, ancak Cloud City'nin alt kısmına bir çöp oluğuna çekilir ve bir kanatlı çubuğa tehlikeli bir şekilde asılır. Millennium Falcon'daki Bulut Şehrinden uzaklaşan Leia, Luke'un tehlikesini algılar ve onu kurtarmak için gemiyi döndürür. Gemide, Vader'in telepatik olarak ona karanlık tarafa katılmanın kaderi olduğunu söylediğini duyar. Luke'un kopmuş eli yerine biyomekanik bir el geçer.

Luke Dagobah'a geri döner ve ölmekte olan bir Yoda'dan Vader'in gerçekten babası olduğunu öğrenir. Luke daha sonra Obi-Wan'ın ruhundan, Leia olduğunu hemen anladığı ikiz bir kız kardeşi olduğunu öğrenir. Yoda Luke'a eğitimini bitirmek ve galaksiyi kurtarmak için tekrar Vader ile yüzleşmesi gerektiğini söyler. Bir Asi komando ekibinin bir parçası olarak Endor'a gelen Luke, babasını Güç'ün karanlık tarafından geri getirmek için Vader'e teslim olur. Vader Luke'u, efendisi İmparator'un Luke'u karanlık tarafa çekmeye çalıştığı Endor'un etrafında dönen ikinci Ölüm Yıldızına getiriyor. Luke, ışın kılıcıyla İmparator'a geçici olarak saldırır, ancak Vader gengeller ve baba ve oğul bir kez daha birbirlerine karşı düello yapar. Luke, Vader'i yakalar ve acımasızca yener, babasının mekanik sağ elini keser. İmparator Luke'a Vader'i öldürmesini ve yerini almasını emreder. Luke kendi biyonik eline bakar ve babasının kaderini çekmenin eşiğinde olduğunu fark eder. Işın kılıcını bir kenara bırakarak kendini bir Jedi ilan eder. Öfkeli, İmparator Luke'a Yıldırımıyla işkence eder. Acı içinde Luke yardım için babasına seslenir; oğlunun ölmesine izin vermek istemeyen Vader, İmparator'u bir reaktör şaftına atar, ancak İmparatorun süreçteki yıldırım gücü tarafından ölümcül bir şekilde elektriğe maruz kalır. Rebel savaşçıları Ölüm Yıldızının ana reaktörüne doğru ilerlerken Luke Anakin'in maskesini kaldırır ve ilk ve son kez babasının gerçek yüzüne bakar. Kurtarılan Anakin Skywalker, Luke'a ölmeden önce içinde iyilik olduğunu söyler. Endor'da Luke, babasının cesedini yakar. Asilerin Endor'daki zafer kutlamaları sırasında Luke, babasının ruhunu Obi-Wan ve Yoda'nın yanında görür.

Filmin sonunda, Direniş, tapınağın yerini İmparatorluğun arşivlerinden bulunduğu yere kadar izleyen bir haritayı yeniden inşa etmeyi başardı ve daha sonra Ahch-To gezegeninde, sunan genç hurdacı Rey tarafından bulundu. daha önce hem Luke hem de babası tarafından mavi ışın kılıcını Luke'a uzattı.

Son Jedi'da (2017), Luke ışın kılıcını Rey tarafından verildikten sonra atar. Daha sonra Rey ile konuşmayı reddederek kendini evinde mühürler. Ancak, Han Solo olmadan Chewbacca'yı gördüğünde ve Rey Millennium Falcon'a geldiğinde, neler olup bittiğini soruyor. Rey, Luke'u Solo'nun Kylo Ren'in elindeki ölümü ve İlk Düzenin galaksiyi yönetmek için yükseldiğini bildirir. Rey, Luke'dan onu Kuvvet yollarıyla eğitmesini ister. Luke başlangıçta Rey'i eğitmek konusunda isteksizdir ve ona Jedi Tarikatı'nın sona erme zamanının geldiğini söyler. Direniş İlk Düzene karşı bir çekişme yaparken Crait gezegeninde ortaya çıkar ve Ren'in karanlık tarafa düşmesine izin verdiği için Leia'dan özür diler. Luke, İlk Düzen topçularının önüne geçer ve beklenmedik bir şekilde Ren tarafından emredilen bir blaster ateşi saldırısında hayatta kalır. Ren, Luke'a el ele savaşında suçlanır, görünüşte onu ışın kılıcıyla ikiye böler, ancak Luke yaralanmadan kalır; Hala Ahch-To'da olan Luke, Gücü kullanarak bir projeksiyon gönderdi. Bu dikkat dağıtıcı şey Direniş'in gezegenden kaçmasına izin veriyor. Luke Kylo'ya, projeksiyonu kaybolmadan önce son Jedi olmayacağını söyler. Ahch-To'da Luke çöker ve sonra Gezegenin iki güneşinin Güç ile birleşme

Saul Stacey Williams (d. 29 Şubat 1972) Amerikalı şair, yazar, oyuncu ve müzisyen. Şiiri ve alternatif hip hopu birleştiren müzik tarzı ve 1998'da çekilen bağımsız film "Slam"'daki başrolü ile tanınmaktadır.

1995 yılından beri slam şairliği yapan ve bu alanda çeşitl, ödüller de kazanan Saul Williams, Newburg, New York'ta doğmuştur.
Williams 1998 filmi "Slam"'de başrolü oynamıştır. Williams filmde oyunculük dışında senaryo yazarlığı da yapmıştır. Film, Sundance Festival Büyük Jüri Ödülü'nü ve Cannes Camera D'Or (Altın Kamera) ödülünü de almıştır. Bu başarı, Williams'ın uluslararısı bir kitleye ulaşmasında önemli bir katkı sağlamıştır.
Williams bu süre zafında müzik de yapmaya başlamıştır. Nas, The Fugees, Christian Alvarez, Blackalicious, Erykah Badu, KRS-One, Zack De La Rocha, De La Soul ve DJ Krust gibi müzisyenlerle ve Allen Ginsberg ile Sonia Sanchez gibi şairlerle işbirliği içine girmiştir. Bir dizi EP'den sonra, 2001 yılında Rick Rubin'in yapımcılığını yaptığı Amethyst Rock Star adlı LP'sini yayımlamıştır. 2004 Eylül'ünde çıkan kendi adındaki albüm daha büyük bir kritik başarıya ulaşmıştır. Williams, Nine Inch Nails'e 2005'teki Avrupa yaz turunda eşlik etmiş ve The Mars Volta'ya da destek olmuştur.
Williams ayrıca 2005 yazındaki Lollapalooza müzik festivaline davet edilmiştir. Chicago sahnesi Williams'ın daha geniş bir dinleyici kitlesini çekmesini sağlamıştır. Aynı zamanda NIN'in albümü "Year Zero"'da konuk sanatçı olmuş ve grubun 2006'daki Kuzey Amerika turuna katulmıştır. Turda Williams, Trent Reznor'in bir sonraki albümünde yapımcılık yapacağını belirtmiştir.
Bu işbirliği 2007 albümü The Inevitable Rise and Liberation of NiggyTardust! ile sonuçlandı. Bu albüm, CD olarak yayınlanmadan önce sadece Williams'ın resmi sitesinde bulunuyordu. CD yayını ise daha farklı bir kapak resmi ve yeni parçalar içermekteydi. İlk 100,000 müşteriye ise albümü düşük kalitede bedava olarak indirme hakkı tanındı. Diğer seçenek ise sanatçıya destek olarak $5 ödenmesi ve karşılığında daha yüksek kaliteli MP3 versiyonunun ya da FLAC versiyonunun indirilebilmesiydi. Albümün yapımcılığını Trent Reznor ve miksajını da Alan Moulder yapmıştı. Albümün bağımsız bir biçimde piyasaya sürülmesi, daha önce plak şirketleri ile ciddi sorunlar yaşamış Reznor'un fikriydi.
The New York Times, Esquire, Bomb Magazine ve African Voices gibi dergi ve gazetelerde yazıları çıkan Saul Williams'ın dört tane şiir koleksiyonu bulunmaktadır. Williams dünya çapında turlar yapmış ve çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir. Aynı zamanda Williams, Irak Savaşı ve Afganistan Savaşı başta olmak üzere ABD'nin Terörizmle Savaş politikasını sıkı bir şekilde eleştirmektedir; "Not In My Name" ve "Act III Scene 2 (Shakespeare) gibi savaş karşıtı eserler yazmıştır.
Günümüzde Paris, Fransa'da yaşayan Williams'ın en son albümü Volcanic Sunlight, 11 Kasım 2011'de yayımlanmıştır.

Penny for a Thought / Purple Pigeons (2000)
Amethyst Rock Star (2001)
Not in My Name (2003)
Saul Williams (2004)
The Inevitable Rise and Liberation of NiggyTardust! (2007)
NGH WHT – The Dead Emcee Scrolls with The Arditti Quartet (2009)
Volcanic Sunlight (2011)

"Twice the First Time" - Eargasms – Crucialpoetics Vol. 1 (1997)
"Elohim (1972)" - Black Whole Styles (1998)
"Ohm" - Lyricist Lounge, Volume One (1999)
"Coded Language" - Coded Language (DJ Krust) (1999)
"Release" - Lyrics Born ile Zack De La Rocha "Blazing Arrow" da (Blackalicious) (2002)
"Time (Jungle) (Temple Of Soul Mix)" - Nublu Sessions, Wax Poetic tarafından miksajlandı (2003)
"Sent from Sandy Shores" (Sacajawea ile) - Dreams of Water Themes, Adventure Time tarafından (2003)
"Wake up Show Freestyles" - Sway and King Tech (2004)
"Three Fingers" - Enter the Chicken, Buckethead & Friends tarafından (2005)
"Sea Lion (Uzatılmış)" (Will Oldham ile) - "Sea Lion" by Sage Francis (2005)
"Mr. Nichols" - Sound Mirrors, Coldcut tarafından (2006)
"April Showers, April Tears" - ¿What, Stuart Davis tarafından (2006)
",said the shotgun to the head" - Thomas Kessler, Thomas Kessler tarafından (2006)
"Survivalism" ve "Me, I'm Not" - Year Zero, Nine Inch Nails tarafından (2007)
"Gunshots By Computer" ve "Survivalism" - Y34RZ3R0R3M1X3D, Nine Inch Nails tarafından (2007)
"Lyrical Gunplay" - Thru, Thavius Beck tarafından
"Dance Of The Dead" - The Unbound Project, Vol. 1, Mumia Abu-Jamal için bir toplama albümü
"List Of Demands" - Nike Sparq reklamı
"Black Stacy Remix" ft. Nas
"U Can Do It" (Maeckes ile) on "KIDS", Maeckes tarafından(2010)
"Dance or Die" - The ArchAndroid, Janelle Monáe tarafından (2010)

The Seventh Octave, 1998, Moore Black Press ISBN 0-9658308-1-0
She, 1999, MTV/Pocketbooks ISBN 0-671-03977-6
Said the Shotgun to the Head, 2003, MTV/Pocketbooks ISBN 0-7434-7079-6
The Dead Emcee Scrolls, 2006, MTV/Pocketbooks ISBN 1-4165-1632-8
Chorus, 2012, MTV Books ISBN 1-4516-4983-5 

Downtown 81 (voice) (1981/2000)
Underground Voices (1996)
Slam (1998)
SlamNation (1998)
I'll Make Me a World (1999)
King Of The Korner (2000)
K-PAX (2001)
The N Word (2004)
Lackawanna Blues (2005)

Nota, müzikal sesleri simgeleyen işaretlerdir. Nota (veya not) sözcüğü, bir fikri daha sonra hatırlamak için işaretler ile bir yere o fikri temsil edecek biçimde yazıya dökmek manasına gelir. Müzik notası da, bir sesi temsil etmek üzere porte (dizek) üstündeki yerine konulan bir işaret, bir kayıttır. Müziği yazılı olarak ifade etmede kullanılan her bir nota, müzikteki belli bir sese karşılık gelir. Notalar seslerin zaman içindeki uzunluğunu ve temel frekansını gösterirler. Bir başka deyişle nota, müziğin okunup yazıya dökülmesini sağlayan şekillere ve o şekillerin temsil ettikleri temel frekanslara verilen addır.
Yazıda kullanılan harflerin adları olduğu gibi, notaların da adları vardır. Notaları adlandırmak için iki temel sistem kullanılmıştır. Bu sistemlerden ilki daha çok Fransa, İtalya, İspanya ve Türkiye gibi Akdeniz ülkelerinde kullanılanı Aziz Iohanne Battista ilahisinin ilk hecelerinden isimlerini alan do-re-mi sistemidir. İkincisi ise İngiltere, Almanya gibi kuzey ülkelerinde kullanılan A-B-C sistemidir.

Aşağıdaki grafik notaların farklı ülkelerde aldığı adları listeler. Notaların sembolleri parantez içinde gösterilmiştir. Ayrıca Almanca ile İngilizcedeki gösterim farkı kalın olarak işaretlenmiştir. İngilizce ile Felemenkçede gösterim aynı olmakla birlikte adlar farklıdır.

Notaların porte (dizek) üzerindeki yerleri notaların frekanslarını ve notaların biçimleri de zamansal değerlerini belirtir. Notalar beş çizgili porte (dizek) üzerinde çizgilere ve aralıklara yazılırlar. Frekansları porte (dizeğin) sınırlarını aşan notalar ek çizgilerin üzerine ve bunların aralıklarına yazılırlar. Notaların süresi notaların yazıldığı ritmik değer ile belirlenir. Bu ritmik değerler kendi içlerinde orantılı bir hiyerarşiyle belirgindir. Bugün kullanılan yaygın nota sisteminde en uzun nota çift birliktir. Birlik nota bunun yarı değerindedir, ikilik nota birliğin yarı değerinde, dörtlük nota ikiliğin yarı değerinde, sekizlik nota dörtlüğün, onaltılık nota da sekizliğin yarı değerindedir. Bu yöntem ile altmışdörtlük değere kadar notalar yazılabilir. Müzik yazısında bu notalardan herhangi biri temel alınarak ona belirli bir süre atanır ve diğer bütün değerler ona oran ile zaman içine yerleşirler. Mesela dörtlük notaya bir saniyelik zaman birimini atanırsa dörtlük notanın iki katı olan ikilik nota iki saniye, yarısı değerinde olan sekizlik nota yarım saniye değerinde olacaktır. Bu notaların her birinin değerine eşit olan es karşılıkları da bulunur ve esler müzikteki sessizliği sembolize eden susulacak notalardır.

Nota değerleri gibi esler de çeşitlidir ve portedeki yerleri bazen değişiklik gösterir.
Birlik es, portede daima dördüncü çizginin altındadır. İkilik es, portede üçüncü çizgi üstüne konur. Dörtlük es, portenin ikinci çizgisi ile dördüncü çizgisi arasına yazılır. Yalnız, bunun alt ve üst kuyrukları aşağıdan birinci aralığın içine ve yukarıdan dördüncü aralığın içine biraz girmiş bulunur. Sekizlik, onaltılık ve otuzikilik eslerdeki çengelli uçlar üstten portenin üçüncü aralığına yazılırlar. Sekizlik esin bacağı portenin ikinci çizgisine, onaltılık bacağı birinci çizgiye, otuzikilik olanın bacağı da birinci çizginin az altına uzatılır. Altmışdörtlük este, çengelli uç dördüncü aralıkta olmak üzere, bacağı otuzikilik es yerine kadar indirilir.

R. Gazimihal, Mûsikî Sözlüğü. Millî Eğitim Basımevi, İstanbul - 1961. s.177-183.
Say, Ahmet, Müzik Ansiklopedisi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları. Eylül, 2005.
Saygun, A. A. Musiki Nazariyatı. Maarif Basımevi. İstanbul, 1958.

EDM olarak da bilinen Elektronik dans müziği, bir müzik kategorisidir. Elektronik ses cihazları ile sadece dans etme amaçlı üretilen müzik türlerinin toplandığı çatıdır denilebilir. Elektronik dans müzik (EDM) kategorisi kendi içerisinde 4 gruba ayrılır.
Bunlar;

Down Tempo (Düşük Tempo)
Dance Tempo (Dans Temposu)
Trance
Hard
olarak sıralanmaktadır. Bu 4 grup da kendi içerisinde birçok alt dallarda ele alınabilir. Bu grupları kendi içerisinde açacak olursak bunlar;

Minimal
House
Deep
Tech
Club
Commercial
Electro
Progressive
Trance
HardStyle
HardCore
olmak üzere 11 müzik türüyle ortaya konulabilir. Ortaya konulabilen bu 11 müzik türüde yine kendi içerisinde alt dallara ayrılır.
Elektronik dans müziği (EDM) altındaki müzik türleri, avrupa ülkelerinde doğmuş ve özellikle Hollanda'da gelişmiştir. Türkiye'de de son yıllarda hızla gelişmekte ve yaygınlaşmaktadır. Türk müzik prodüktörleri, özellikle Electro House, Bigroom ve Commerical tarzlarında müzik üretimi yapmaktadır. Trance müzik tarzı pek tutulmasa da en gelişmiş tarzlardan birisidir.

Hewitt, Michael. Music Theory for Computer Musicians. 1st Ed. U.S. Cengage Learning, 2008. ISBN 978-1-59863-503-4
Electronic dance music glossary 5 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Moby for USA Today published December 13, 2011

Elektro gitar, sesini manyetikleri aracılığı ile elektrik akımına dönüştüren ve bir amplifikatör ile bu akımdan ses elde edilmesine olanak tanıyan gitar türüdür.
Oluşturduğu sinyalin değiştirilebilir olması ve zamanında bir devrim niteliği taşıyan yükseklikte bir sese sahip olması nedeniyle, kullanım alanı çok genişlemiş bir gitar türüdür.
Elektronikteki gelişmeler ile tonal olarak sınırları 1960'lı yıllardan özellikleri ve çeşidi artan elektro gitarlar, özellikle 1980'li yılların başlarından itibaren üretilen süperstrat modeller başta olmak üzere günümüzün en bilindik enstrümanlardan biri haline gelmiştir.

Boş gövdeli gitarlar, aynı zamanda kıvrımlı üst yüzeyleri ile Archtop adını da alır, bir yükselticiye gereksinim duymadan, sesin gitardaki boşlukta yankılanarak zengin bir ton çıkarmasıyla çalınan gitarlardır. Her ne kadar bu özelliğe sahip olsalar dahi, bu gitarlar da manyetiklerle kullanılabilmektedir. Üst ve alt ağaç plakaları bir parçadan oyulmuş, yahut ısı ile preslenmiş ağaçlar olabilir. Bu tip gövdelerde keman ailesindeki gibi f delikleri bulunabilir. Bu tarz gövdeyi 1890'da tasarlayan ve dünyaya tanıtan Gibson firmasıdır. Tam olarak 60 hz -250 hz desibel ortaya çıkarabilir.

Katı gövdeli gitarlar; masif gövdeye sahip, sesin doğal yollardan yükselmesine izin vermeyen tipte gövdelere sahip gitarlardır. Yüksek çıkış gücü olan ses kaynaklarının olduğu yerlerde geri beslemeyi en aza indirgeyen gövde türüdür. Fender firması, Stratocaster ve Telecaster modelleri ile bu tip gövde yapımına katkıda bulunmuştur. Gibson firmasının katı gövdeli Les Paul modeli gitarlarının çoğunda da Archtop özelliği bulunur.

Adam'S
B.C. Rich
Danelectro
DBZ
Dean
Epiphone
Extreme
Fender
Gibson
Hamer
Jackson
Jay Turser
Kramer
Musicman
PRS
Schecter
Squier
Washburn

Aria
ESP
Greco
Fernandes
FGN Fujigen
Ibanez
MD
Teisco
Yamaha
Zemaitis

Cort
Sire

Eastwood Guitars
Godin Guitars

Eko

Framus & Warwick
Gretsch
Höfner
Steinberger
Duesenberg

Ashton
Crafter

Czerny
Tatra

Stagg

Christie's müzayede evi, David Gilmour'un Pink Floyd'un altı albümünde kullandığı bir gitarın rekor bir fiyat olan 14,6 milyon dolara (10,9 milyon sterlin) satıldığını ve böylece şimdiye kadar satılan en pahalı gitar olduğunu açıkladı.
Gilmour, 1970 ile 1983 yılları arasında İngiliz rock grubunun The Dark Side of the Moon, Wish You Were Here ve The Wall gibi tüm albümlerinde 'Black Strat' lakaplı 1969 model Fender Stratocaster gitarını kullandı.

Gitar
Bas gitar

Cem Öcek Elektrogitar İstanbul: Pan Yayıncılık, 1997 975-7652-51-2

Synthesizer (sentezleyici, kısaca synth), farklı türde bir müzik yaratmak ve elektriksel sinyaller üretmek için kullanılan bir elektronik müzik aletidir. Üretilen sinyaller bir enstrüman amfisi, hoparlör ya da kulaklık aracılığıyla sese dönüştürülüp duyulur hale gelir. Synthesizer ile var olan çalgı (piyano, flüt vb.) ve doğadaki sesleri (kuş, rüzgâr, dalga) yeniden üretmek mümkün olduğu gibi, tamamen özgün yeni sesler yaratmak da mümkündür.
Synthesizerlar elektriksel sinyaller yaratmak için çeşitli teknoloji ve programlanmış algoritmalar kullanır. Genellikle piyano benzeri klavye aracılığı ile kontrol edilir. İçerisinde yerleşik olarak kontroller bulunmayan synthesizerler MIDI veya CV/Gate metodu ile kontrol edilir.

Klavye temelli elektrikli enstrümanlar arasında ilk örneklerden biri olan Musical Telegraph 1876 yılında Elisha Gray tarafından yapılmıştır. Thaddeus Cahill tarafından üretilen Telharmonium ve Leon Theremin imzalı Theremin de yine synthesizer tarihinde önemli yer tutan enstrümanlar arasındadır. Tüm zamanların en başarılı elektronik çalgılarından biri ise 1935'te Laurens Hammond tarafından üretilen Hammond organ'dır. İnsan konuşmasını taklit eden ilk elektronik synthesizer ise 1937'de Vocoder adıyla Homer W. Dudley tarafından geliştirilmiştir.

1955'te Harry F. Olson ve Herbert Belar tarafından üretilen RCA Synthesizer, elektronik müzikteki gelişmeyi bir üst basamağa taşımıştır. Peşine gelen RCA Mark II Sound Synthesizer ise Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi'ne kurulmuş ve bu stüdyoda çalışan önemli besteciler tarafından kullanılmıştır.

Bu dönemde voltaj kontrollü synthesizer örnekleri ortaya çıkmıştır. Sesin perdesini ve performans işlevlerini voltaj değişimleriyle kontrol eden bu cihazlara verilebilecek ilk örnekler Buchla, Synket ve Robert Moog imzalı ünlü Moog synthesizer'dır.

Synthesizer'lar, basitçe donanım ve yazılım synthesizer'lar olarak iki ana kategoride incelenebilir. Donanım olanları analog ve sayısal tip olarak ikiye ayrılırken, Yazılım olanları da tek başına çalışan bağımsız uygulamalar ve ana programlar altında çalışan eklentilerdir. Eklentiler RTAS, AU, VST vb formatlardadır.
Sentezlemenin türüne göre de sınıflandırma yapılabilir. En sık rastlanan sentezleme teknikleri artırmalı (additive) ve eksiltmeli (subtractive) sentezlerdir. Artırmalı sentezde sese, genellikle harmonik açıdan ilişkili yeni dalga şekilleri eklenir ve ulaşılmak istenen ses elde edilir. Telharmonium ve Hammond organ artırmalı senteze örnek olarak verilebilir. Eksiltmeli sentezde ise zengin içerikli bir dalga formuna filtreleme işlemi uygulanarak, istenmeyen frekanslar elenir ve sese son şekli verilmiş olunur. Moog synthesizer eksiltmeli sentez kullanılan bir enstrümandır. Frekans modülasyonu (FM synthesis) da sık rastlanan bir diğer sentez tekniğidir. 1983-1989 arası üretilen Yamaha DX7 modeli, FM tekniği üzerine inşa edilmiş ve büyük ticari başarı yakalamış bir synthesizer örneğidir. Yamaha firmasının 2015'te ürettiği Reface serisine ait DX modeli, FM sentezine dayanan DX7 modelinin küçük ölçekte yeniden-üretimi sayılabilir.

Erken dönem synthesizer'ların tamamı analog yapıya sahipken, günümüzde DSP ve analog donanımın birleştirildiği modern synthlere sıkça rastlanmaktadır. Bunun yanı sıra tamamen dijital teknolojiye dayanan yazılım synthesizerlar da mevcuttur.
Standart bir synthesizer'da ses üreten en az bir osilatör, sesin genel tınısını şekillendirmede kullanılan filtre, ses seviyesini ayarlamada kullanılan amplifikatör ve alçak frekans üreten LFO adlı birimler bulunur. Osilatörler periyodik ses dalgası üretirler. Bu dalgalar arasında en yaygın olanları sinüs dalga, kare dalga, üçgen dalga, testere dişi (sawtooth) ve darbe (pulse) olarak sıralanabilir.
ADSR zarfı da önemli bir parametredir. Belli bir zaman ekseninde, sesin volümü ve harmonik içeriğini şekillendirmede kullanılan bu devre attack, decay, sustain ve release işlevlerini içerir.

Popüler müzikte synthesizer'ın yaygınlaşması, The Beatles'ın Abbey Road (1969) ve The Who'nun Who's Next (1971) albümleri ile başlamıştır.
Keith Emerson (ELP), Rick Wakeman (Yes), Brian Eno (Roxy Music) ve Rick Wright (Pink Floyd) gibi progresif rock icra eden klavyeciler, özellikle analog temelli synthesizer üzerindeki hakimiyetleri ile ön plana çıkmışlardır. Ancak synthesizer'ı müziklerinin merkezine ilk alanlar Can, Neu! ve Kraftwerk gibi krautrock grupları olmuştur.
1970'lerin sonlarında Jean Michel Jarre ve Vangelis gibi ambient müzik icra eden müzisyenlerin synthesizer temelli albümlerinin başarısı yanında David Bowie'nin krautrock etkili "Berlin üçlemesi" (Low, "Heroes" ve Lodger) synthesizer bazlı müziklerin yaygınlaşmasında daha önemli rol sahibi olmuştur. 70'lerin sonları ve 80'lerde popülerleşen Talking Heads, The Police, XTC ve Joy Division gibi new wave ve post punk gruplarının yanı sıra Duran Duran, Depeche Mode ve Pet Shop Boys gibi synthpop gruplarında da synthesizer kullanımının oldukça yaygın olduğu görülebilir.

2012-2013 Mısır protestoları: Devrim sonrasında Mısır genelinde 22 Kasım 2012 tarihinde başlamış, Devlet Başkanı Muhammed Mursi ve hükûmet karşıtı protestolardır. Daha sonra askeri darbe olarak sonuçlanmış ve ordu yönetimi ele almıştır.
Muhalifler, başta başkent Kahire'nin ünlü Tahrir Meydanı olmak üzere, ülkenin dört bir tarafında büyük miting ve gösteriler düzenlemiştir. Milyonlarca insan sokaklara çıkmıştır. Özellikle 2013 yılının Temmuz ayı başlarında protestolar büyümüş ve orduyu yönetime müdahale etmeye zorlamıştır. Olaylar 3 Temmuz 2013 tarihinde, Mısır Silahlı Kuvvetleri'nin darbe yaparak devlet başkanı Muhammed Mursi'yi devirmesi ve yönetime el koymasıyla sonuçlanmıştır. Darbe olmadan önce kabine üyesi 4 bakan da istifa etmiştir.
Olaylarda ölü ve yaralı sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bazı iddialara göre genel olarak yüzlerce kişi ölmüş ve binden fazla kişi yaralanmıştır. Darbe sonrası Muhammed Mursi yandaşları orduya karşı direnişe başlamıştır.
Protestolar sebebiyle ülkedeki organizasyonların bazıları yapılamamıştır. Mısır Futbol Federasyonu ülkedeki protestolar nedeniyle yapılamayan lig maçlarından sonra Süper Kupa organizasyonunun da iptal edildiğini açıklamıştır.

Mısır'da seçimle iktidara gelmiş olan Muhammed Mursi'nin darbe ile indirilmesi sonucu halkın, darbeye karşılık başlattığı pasif direnişine karşı, 16 Ağustos 2013 tarihinde darbeyi yapan Abdülfettah el Sisi önderliğindeki ordunun katliamları sonucunda ortaya çıkan özgürlük sembolüdür.
Direnişte Winston Churchill'e ait olan V işareti kullanılmadığı, bunun yerine direnişin başlangıç yerinin Rabiatul Adeviye meydanı olması ve "Rabia" kelime manasının 4 olması sebebiyle bu işaretin kullanıldığı belirtilmektedir.
.

Darbe karşıtlarının özgürlük sembolü haline gelmiştir.
2013 Mısır askerî darbesi ile Mısır'da başlayan ve 16 Ağustos 2013 Mısır katliamı ile devam eden süreçte, hem Mısır'da, hem de Türkiye başta olmak üzere diğer ülkelerde birçok gösteriler ve protestolar düzenlendi.
Mısır'daki protestoların merkezi durumunda olan Rabiatü'l Adeviyye meydanındaki insanlar, hem meydanın ismini çağrıştırdığı için, hem de Tahrir Meydanı'nda toplanan kalabalıktan ayrı olduklarını belli etmek için, dört parmaklarını kaldırarak bir işaret yapmaya başladılar.

Arap Baharı
2011 Mısır Devrimi
2013 Mısır askerî darbesi
2013 Mısır katliamı
Rabiatü'l Adeviyye

YouTube'da مصر من الهليكوبتر.. الملايين ضد مرسي

Abdülkadir Süleyman İnan, (Rusça: Абдулкадир Инан; Başkurtça: Әбделҡадир Инан, Äbdelqadir İnan; 26 Eylül 1889, Çıgay - 1 Ekim 1976, Ankara), Başkurt tarihçisi, halkbilimci, dilbilimci ve öğretim üyesi. Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve bütün Türk lehçelerini bilmekteydi. Türk folkloru, Türk tarihi, Türk inançları, Türk lehçeleri ve Türk edebiyatı üzerine araştırmalar yapmış, bu konularda 350 kadar bilimsel makale ve kitap yayımlamıştır.

1889'da Yekaterinburg yakınlarındaki Çıgay (Şıgay) köyünde doğdu. Asıl adı Fethulkadir'dir. Babası Çelebi çevresi Başkurtlarından Ulukatay boyunun Kazbörü kolundan Süleyman Efendi oğlu İmam Musaffa (Mustafa) Efendi, annesi Zekiye Hanım'dır. İlköğrenimini Çıgay'da açılan usûl-i cedide mekteplerinde yaptı. Troitski'deki Resüliye Medresesi'ni bitirdi ve 1914 yılında Yüksek Muallimler Mektebi'nden mezun oldu. 1915 yılında Mahkeme-i Şer'iyye kurulu önünde din ilimlerinden imtihan vererek müderris unvanı ve diplomasını aldı. Çeşitli Başkurt ortaokullarında öğretmenlik yaptı. Öğretmenliği sırasında başlatılan Başkurdistan millî mücadelesine katıldı. Başkurt hükûmetinin Başkurt gazetesinde editör olarak çalıştı. Başkurt Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulunca Eğitim Bakanlığında Fen Bölümü başkanlığı görevine getirildi. Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra 1919 yılına kadar Moskova ve St. Petersburg'da kaldı ve kütüphanelerde çalıştı. Birçok değerli eseri Başkurt kütüphanelerine taşıdı. 1919'da Ufa'da Başkir mirası ve folkloru araştırmaları için bir topluluk kurdu. Daha sonra Taşkent'e gitti. Bir süre Yese'de tarih öğretmeni olarak çalıştı. 1923'te Aşkabat, İran, Afganistan ve Hindistan üzerinden Sovyetler Birliği'nden ayrılarak Paris ve Berlin'e giderek kütüphanelerde çalıştı. 1925 yılında İstanbul'a geldi ve Türkiyat Enstitüsü'ne asistan olarak girdi. 1933'te Türk Dil Kurumu'nun daveti üzerine Ankara'ya yerleşti.

İlk yazılarını 1908'de Orenburg'da yayınlanan Vakit gazetesinde çıkardı. 1914 yılında Zeki Velidi Togan'ın tavsiyesiyle Başkurtların ve çevredeki diğer Türk halklarının folklor ve etnografya materyallerini toplamaya başladı. Türk destanları (özellikle Kırgızlar'ın Manas Destanı) ve Şaman inançları üzerine özgün çalışmalar ortaya koydu. 1916-1917 yılları arası Şûra dergisinde Başkurt Yaylasında, İlk İçin, Kaçkın, Ölet adlı hikâyeler yazdı. 1917'de Zeki Velidi Togan'ın kurduğu Çilebinsk Halk Komitesi'ne katıldı. Aynı yıl Moskova'da toplanan Sovyet kongresine Başkurt delegesi olarak katıldı. 1920'de Türkistan bölgesindeki Basmacı hareketine katıldı. O yıllarda Taşkent'de Abdülkadir Cılkıbay adıyla öğretmenlik yaptı. Akyol gazetesinde Kazakistan ve Başkurdistan hakkında tarih, etnografya ve folklorla ilgili makaleler yazdı. Sovyet baskısından dolayı İran, Afganistan, Hindistan, Fransa ve Almanya'ya giden İnan, 1925'te Türkiye'ye geldi. İnan'ın Almanya'da iken hazırlamış olduğu Dede Korkut Kitabı Hakkında incelemesini beğenen Mehmet Fuad Köprülü tarafından Türkiyat Enstitüsü'ne asistan olarak atandı. 1927'de Zeki Velidi Togan ile Yeni Türkistan dergisini basmaya başladı. 1928-1932 yılları arası Türkiye Halk Bilgisi Derneği'nin ilmi komisyon üyesi oldu. 1929 yılında bu derneğin verdiği görevle Erzurum, Erzincan, Hasankale ve bu çevrelerde halk bilgisine dâir folklor malzemesi topladı. Buradaki incelemelerini Birinci İlmi Seyahate Ait Rapor adıyle yayımlandı. Bu eserin basımı sırasında 1930 yılında Gaziantep ve civarında folklor çalışmaları ile meşgul oldu. Buradaki incelemelerini Halk Bilgisi Haberleri dergisinde yayımladı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türkoloji asistanlığı yaptığı sırada 1933 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti genel sekreteri Ruşen Eşref ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından Ankara'ya çağırıldı. Atatürk tarafından kabul edildi ve takdir gördü. Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin Lengüistik-Filoloji ve Etimoloji kollarında üye olarak yer aldı. Kara Kırgız lehçesindeki Manas destanını Türkçeye çevirdi. Kurum içerisinde Rus dilbilimci ve türkologlara ait kitap, araştırma ve çalışmaların Türkçe tercümelerini gerçekleştirdi. Terim Tarama komisyonu içerisinde 1500 bitki adından oluşan 300 sayfalık Türkçe Bitki Adları kitabının hazırlanmasında katkıda bulundu. Her daim Köşk'e çağırılan Dil Kurumu üyeleri arasında yer alan İnan, geniş bilgisi ve hizmet etme gücü sayesinde Atatürk tarafından Türk Dil Kurumu başuzmanı olarak görevlendirildi. 1934 yılında Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu çalışmalarına dahil edildi ve 1935 yılına kadar Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin yerine Öz Türkçe karşılıklar bulmaya ve türetmeye çalıştı. Diplomasını Rusya'da kaybetmesine rağmen 1935'te Atatürk tarafından o yıl kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne profesör olması için çağrıldı. 1936-1938 yılları arasında yürütülen Güneş Dil Teorisi çalışmalarında yer aldı. III. Türk Dil Kurultayı'nda "(V.+K.) Eki Kanunu" isimli bildirisini sundu.
1944'te Irkçılık-Turancılık Davasında yargılanmadı ama Turancı olduğu için dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından profesörlük unvanı kaldırıldı ve görevinden alındı. Fakülteye kısa bir süre sonra okutman olarak geri döndü. 1955'te bu görevine son verildi ve emeklilik hakları elinden alındı. Aynı yıl Türk Dil Kurumundaki başuzmanlık görevi de sonlandırıldı. 1961'de Diyanet İşleri Başkanlığı'nda ve 1964'te Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nde çalışmaları oldu.

Abdülkadir İnan 1 Ekim 1976'da Ankara'da vefat etti. Kabri Ankara Karşıyaka Mezarlığı'ndadır.

Birinci İlmî Seyahata Dair Rapor (1930)
Türk Edebiyatı (1934)
Türkoloji Ders Hulâsaları (1936)
Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders notları Türkoloji II (1936)
Türkoloji Ansiklopedisi Üzerine Bir Kalem Deneyi (1. Forma, M. Şakir Ülkütaşır ile, 1938)
Tarihte ve Bugün Şamanizm (1954)
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Tercemeleri Üzerinde Bir İnceleme (1961)
Hurafeler ve Menşeleri (1962)
Makaleler ve İncelemeler I (1968)
Eski Türk Dînî Tarihi (1976)

Türkistan Sanatkârları Risalesi (Samoyloviç, 1929)
Moğolların İçtimaî Teşkilâtı (B. Y. Vladımirtsov, 1944)
Türkmen Tarihi (Barîhold, 1972)
Manas Destanı (1972)

Agop Dilâçar (asıl adı Hagop Martayan, Ermenice: Յակոբ Մարթաեան, 22 Mayıs 1895, İstanbul – 12 Eylül 1979, İstanbul), Türk dilleri üzerine uzmanlaşmış Ermeni asıllı Türk dilbilimcidir.
Türk dilinin eski dönemleri ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü 1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "Dilâçar" soyadı verildi. Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Fransızca, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bilmekteydi.

Vahan isimli Kayserili bir babadan ve Eugenie isimli Yozgatlı bir anneden dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenimini İngilizce eğitim veren bir Amerikan okulunda tamamladı. 1915 yılında Robert Koleji'nden “New York Bilim Ödülü” alarak mezun oldu. I. Dünya Savaşı'nda Diyarbakır'daki 2. Orduya yedek subay olarak askere alındı, Kafkasya ve Sina ve Filistin cephesinde görev aldı. Sina ve Filistin cephesinde görevli iken Şam’da bulunan Yıldırım Orduları Grubu 7. ordu kumandanı Mustafa Kemal ile tanıştı. Savaştan sonra Beyrut'ta bir Ermeni okulunun müdürlüğünü yaptı. Beyrut'ta Ermenice yayımlanan ilk gazete olan Luys'un (լույս; Türkçe: Işık) genel yayın yönetmenliğini üstlendi. 1919 yılında İstanbul’a dönen Dilâçar, Robert Koleji'nde İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. 1922 yılında Méliné Martayan ile evlendi. Eşi ile birlikte gittiği Sofya'da Eski Türkçe ve Eski Uygur Türkçesi dersleri veren Dilâçar, ilk kitabını da burada yayımladı. 26 Eylül - 5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı'nda, Mustafa Kemal Atatürk'ün başkanlığında gerçekleştirilen I. Türk Dil Kurultayı'na davet edildi ve kurultayda "Türk, Sümer ve Hint-Avrupa Dilleri Arasındaki Rabıtalar" isimli bildirisini sundu. 1933'te Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin Lengüistik-Filoloji ve Etimoloji kollarında üye olarak yer aldı. 18 - 23 Ağustos 1934 tarihleri arasında gerçekleştirilen II. Türk Dil Kurultayı'nda "Türk Paleo Etimolojisi" bildirisini sundu. Türk dilinin Hint-Avrupa, Sami ve Ural-Altay dilleriyle olan kök ilişkisinin araştırılması için oluşturulan Dil Karşılaştırmaları komisyonunda yer aldı. 1934'te kabul edilen Soyadı Kanunu'na dek kullandığı Martayan soyadının yerine, Türk dilinin eski dönemleri üzerine yaptığı araştırmalardan dolayı Atatürk'ün önerdiği "Dilâçar" soyadını kullandı. 1936-1938 yılları arasında yürütülen Güneş Dil Teorisi çalışmalarında uzman üye olarak yer aldı. 1936-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesinde dil-tarih ve Türkoloji dersleri verdi ve Türkçe üzerine önemli çalışmalar yaptı. 1938'de Türk Dil Kurumu garp dilleri başuzmanı oldu. 1942 yılında Türk Ansiklopedisi’nin danışmanlığını yapmaya başladı, 1958 yılından sonra da ansiklopedinin başredaktörü oldu. Çalışmalarını Türkçenin ve Türk lehçelerinin tarihsel gelişmesi üzerinde yoğunlaştıran Dilâçar, 1972 yılında Kutadgu Bilig İncelemesi adlı eserini yayımladı. Türk Dil Kurumundaki görevini ve dil çalışmalarını 1979'daki ölümüne değin sürdürdü.

1979 yılında TRT'de yayımlanan Atatürk'ten Anılar adlı programın 32. bölümüne konuk olan Dilâçar, Mustafa Kemal Paşa'ya Atatürk soyadı verilmesi teklifinin Konya milletvekili Naim Onat'tan geldiğini söylemiş ve sağlığında Atatürk soyadı ile ilgili kendisine dair bir iddiada bulunmamıştır. Fakat Dilâçar'ın ölümünden iki yıl sonra Aytunç Altındal 1981 tarihli Süreç dergisinin beşinci sayısında Dilâçar için "Mustafa Kemal'e, Türklerin Babası anlamında kullanılması kaydıyla Atatürk adının verilmesini öneren üç kişiden biri, hatta birincisi olarak tanınır." ifadelerini kullanarak Mustafa Kemal'e Atatürk soyadı verilmesi önerisinin Agop Dilâçar'dan geldiğini iddia etmiştir. Altındal'ın bu iddiası daha sonra 1994'te Dzadur Ağayan'ın Türkiye'de Ermeniler ve 1998'de Türkiye Ermenileri Cemaati tarafından yayımlanan 75. Yılda Türkiye Ermenileri kitaplarında, 26 Eylül 2005 tarihli Aksiyon ve Ekim 2006 sayılı Esquire dergilerinde, 3 Nisan 2011 tarihli İrfan Özfatura'ın Türkiye gazetesi, 27 Ocak 2012 tarihli Yalçın Bayer'in Hürriyet gazetesi ve 21 Eylül 2012 tarihli Levent Özata'nın Agos gazetesindeki köşe yazılarında tekrarlanmıştır. Araştırmacı Cengiz Özakıncı Atatürk soyadının Agop Dilâçar tarafından önerildiği iddiasının hiçbir kaynağa dayanmadığını ve gerçek dışı olduğunu söylemiş; Atatürk soyadının ilk defa dönemin Türk Dili Tetkik Cemiyeti Başkanı Saffet Arıkan'ın 26 Eylül 1934 tarihinde 2. Dil Bayramı açılış konuşmasında dile getirdiği "Ulu Önderimiz Ata Türk Mustafa Kemal" hitabının Atatürk soyadına esin kaynağı olduğunu belirtmiştir. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Mehmet Alkan Atatürk soyadını Dilâçar'ın yanı sıra, Konya Milletvekilli Naim Onat'ın bulduğu iddialarına da karşı çıkmıştır. Naim Onat da 3 Aralık 1949 tarihli Ulus gazetesindeki yazısında Atatürk soyadının Saffet Arıkan'ın armağanı olduğunu yazmıştır.

1979 yılının yaz ayında dinlenmek için gittiği Büyükdere'de rahatsızlanarak Cerrahpaşa Hastanesine kaldırılan Dilâçar, 12 Eylül 1979'da 84 yaşındayken ölmüştür.

Les bases Bio-Psychologiques de la Théorie Güneş Dil (Güneş Dil Teorisi'nin Biyopsikolojik Kökenleri) (1936)
Azeri Türkçesi (1950)
Batı Türkçesi (1953)
Lehçelerin Yazılma Tarzı
Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi (1954)
Devlet Dili Olarak Türkçe (1962)
Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü (1963)
Türk Diline Genel Bir Bakış (1964)
Türkiye'de Dil Özleşmesi (1965)
Dil, Diller ve Dilcilik (1968)
Kutadgu Bilig İncelemesi (1972)
Anadili İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Uygulamalar (1978)

Kaya Türkay, A.Dilâçar, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1982, 266s.

Hüseyin Agâh Levent (1893 - 28 Ekim 1978), Cumhuriyet dönemi edebiyat tarihçisi, siyasetçi [(26.03.1939 ve 08.03.1943) genel seçimlerinde, VI. Dönem -Ara Seçim- ve VII. Aydın Milletvekili], yazar, eğitimci, dilci.

Hüseyin Agâh Levent, Mehmet Sırrı Bey ve Ragıbe Hanım'ın oğludur. ve 28 Ekim 1978, Ankara'da hayatını kaybetti. Evli ve 1 çocuk babasıdır.

Hüseyin Agâh Levent, Darülfünun Edebiyat Şubesi mezunudur. Fransızca biliyor.

Hüseyin Agâh Levent, 1919'da İsmet (1897-1982) Hanım'la evlendi. 20 yıl süren bu evlilikten, Sevim (Yasin/1920) adlı bir kızı vardır.
Hüseyin Agâh Levent'in İkinci evliliğini, 1950'de Hatice Nahide (1911-1997) Hanım'la yaptı.
Ahmet Levendoğlu, Agâh Sırrı Levend'in torunudur.

Hüseyin Agâh Levent, İstiklâl Sultânîsi kurucu müdürlüğü ve edebiyat öğretmenliği, İstanbul Erkek Lisesi Edebiyat Öğretmenliği, Eminönü Kazası İdare Heyeti Azalığı, Eminönü Halkevi Reisliği, Yazarlık, Konya Babalık Gazetesi Yazarlığı, Felsefe ve İçtimâiyyât Dergisi sahipliği, Yeni Türk Dergisi Yöneticiliği, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Öğretmenliği, İnönü Ansiklopedisi Genel Sekreterliği, TBMM  VI. (Ara Seçim) ve VII. Dönem Milletvekilliği (26.03.1939 ve 08.03.1943 genel seçimlerinde CHP’den VI. Dönem (Ara Seçim) ve VII. Aydın Milletvekili seçilerek 05.08.1946 tarihine kadar TBMM’de (1940-yasama çalışmalarına katıldı.), Türk Dil Kurumu'nda 1951-1960 yılları arası genel sekreterlik, 1963-1966 yılları arası başkanlık yapmıştır.
Birçok dergide eğitim, sosyoloji gibi konularda yazılar yazdı.
Emekli olduktan sonra Türk Dil Kurumunda Genel Yazmanlık (1951-60) ve Başkanlık (1963-66) görevlerinde bulundu.

Divan Edebiyatı,
Nabi'nin Surnamesi
Türk Dilinin Gelişme ve Sadeleşme Evreleri
Türk Edebiyatında Şehrengizler
Tarih Boyunca Türk Dili
Türk Edebiyatında Manzum Atasözleri ve Deyimler
Türk Edebiyatı Tarihi-I
Maarifimiz ve Millî Terbiyemiz (1940)
Dönemin edebiyatı için bakınız: Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı

Roman
Acılar (1928)

Edebiyat Tarihi Dersleri
(I. Cilt: Tanzimat'a Kadar, 1931,
II. Cilt: Tanzimat Edebiyatı, 1934,
III. Cilt: Servet-i Fünûn Edebiyatı, 1938),
Maarifimiz ve Millî Terbiyemiz (1940),
Eserler ve Şahsiyetler (inceleme-eleştirme, 1940),
Halk Kürsüsünden Akisler (1941),
Divan Edebiyatı (kelimeler, semboller, kavramlar, 1941),
Nabi'nin Surnamesi (inceleme-metin, 1944), Profesör Ferid Kam, Hayatı ve Eserleri (1946), Atâî'nin Hilyetü'l-Efkâr'ı (inceleme-metin, 1948),
Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları (1949; Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri adıyla, 1969),
Türk Edebiyatı (Lise II. Sınıflar için, 1950), Mantıku't-Tayr (önsöz-inceleme, tıpkı basım, 1955),
Gazavatâmeler ve Mihaloğlu Ali Bey'in Gazavatnâmesi (inceleme-metin-1956),
Türk Edebiyatında Şehrengizler ve Şehrengizlerde İstanbul (1958),
Arap Fars ve Türk Edebiyatlarında Leyla ve Mecnun Hikâyesi (1959),
Tarih Boyunca Türk Dili (1961),
Ümmet Çağı Türk Edebiyatı (1962),
Tarih Edebiyatında Manzum Atasözleri ve Deyimler (1962),
Hüseyin Rahmi Gürpınar (1965-68),
Şemsettin Sami (1969),
Türk Edebiyatı Tarihi 1 (Giriş, 1973),
Dil Üstüne Yazılar (1973).

Mehmet Zeki / Türkiye Teracimi Ahval Ansiklopedisi (c. II, 1929),
Sadettin Nüzhet Ergun / Türk Şairleri (c. 1, s. 19, 1936),
Mehmet Behçet Yazar / Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı (s. 19-36, 1938),
İbrahim Kutluk / Agâh Sırrı Levend (1963),
İ. Ulçugür / Agâh Sırrı Levend (1982),
Seyit Kemal Karaalioğlu / Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü (2. bas. 1982),
İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998)
Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004)
Encyclopedia of Turkish Authors (2005)
Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007),
Mehmet Behçet Yazar / Edebiyatçılar Alemi - Edebiyatımızın Unutulan Simaları (yay. haz. Mustafa Everdi, 1999),
Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999),
Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999),
M. Uyguner / “Levend, Agâh Sırrı” (TDE Ansiklopedisi, 2001, c. 6), TBE Ansiklopedisi (2001), TBMM Albümü 1920-2013 (1. cilt, 2010).

Ahmet Tevfik İleri (1911, Hemşin, Rize - 31 Aralık 1961), Türk siyasetçi.

Babası Hafız Celal Efendi, annesi Fatma Hanım'dır. "İmamoğulları" adıyla bilinen bir aileye mensuptur. Ailesi, doğumdan birkaç yıl sonra İstanbul'a göçmüştü. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da Gelenbevi Ortaokulu'nda yaptıktan sonra 1933 yılında İTÜ Yüksek Mühendislik Okulu'nu bitirdi. Aynı yıl Vasfiye Hanım ile evlendi. Çiftin Cahide, Cahit, Ayşe adlarında üç çocukları oldu.
Öğrenciliğinin son yılında Millî Türk Talebe Birliği başkanlığını yaptı. Tevfik İleri, öğrencilik yıllarından itibaren hareketli bir hayat sürmüştü; öğrenciliğinde Bulgar gençleri tarafından Razgrad Türk mezarlığının tahribinin protestosu, Türkçenin daha yaygın bir şekilde kullanılması, yerli malına gerekli önemin verilmesi gibi amaçlarla miting ve gösterilerin yapılmasına öncülük etti. İstiklâl Marşı çalınırken ayağa kalkılması, 18 Mart günleri Çanakkale Şehitleri'nin anılması gibi gelenekler onun bu dönemdeki öncülüğünde başladı.
Mezuniyetten sonra 1933-1937 yılları arasında Erzurum'da karayolları mühendisliği, 1937- 1942 yıllarında Çanakkale'de, 1942- 1950 yılları arasında Samsun'da bayındırlık müdürlüğü yaptı. Samsun Karayolları 7. Bölge'nin ilk müdürüdür. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti milletvekili olarak TBMM'ye girdi.
IX., X., XI. Dönem Samsun Milletvekilliği yapan İleri, meclise girişinin hemen ardından bakan olmuş ve uzun süre bakanlık yapmıştır. Ulaştırma (1950'de çok kısa bir süre), Millî Eğitim (1950-1953 ve 1957), Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı (1957-1958) ve Bayındırlık Bakanlığı (1958-1960) görevlerinde bulunmuştur; 1953-1955 yılları arasında TBMM başkanvekilliği yapmıştır.
Bakanlıkları döneminde gerçekleştirdiği icraatların bazıları şunlardır: Din derslerini ilkokul programlarına soktu; din derslerinin okutulup okutulmama kararını velilerin seçimine bıraktı; 1930 yılında kapatılan İmam Hatip Liseleri'nin yirmi yıl sonra yeniden açılmasına öncülük etti. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nü kurdu. Köy Enstitüleri'ni yeniden düzenleyerek öğretmen okullarıyla birleştirdi. Atatürk ve Orta Doğu Teknik üniversitelerinin açılışını gerçekleştirdi. İlk Boğaz Köprüsü projesi onun zamanında ihale seviyesine kadar geldi, ancak 60 ihtilali nedeniyle proje 10 yıl sonra gerçekleşebildi.

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada mahkemelerinde ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Yargılamanın ardından Kayseri bölge cezaevine yollanan İleri, hastalanması üzerine Ankara Hastanesine kaldırıldı ve 31 Aralık 1961 günü öldü.
Anısına isminin verildiği birçok okul ve cadde bulunmaktadır. Pursaklar'daki bir mahalle de adını Tevfik İleri'den almıştır.

Yavuz Donat'ın bir yazısı
Tevfik İleri Hakkında Röportaj 6 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkevleri veya Halkevleri Derneği, Türkiye genelinde  barınma, sağlık, eğitim, çevre, kadın ve engelli haklarının savunulması ve genişletilmesi için faaliyet gösteren ve "Kamu Yararına Çalışan Dernek" statüsünde olan bir sivil toplum kuruluşudur.
Mustafa Kemal Atatürk'ün ülkedeki sorunları yerinde gözlemlemek üzere çıktığı yurt gezisi Halkevlerinin temellerini oluşturmuştur. Çekoslovakya, Macaristan, Rusya ve İtalya gibi ülkelerde başarılı örnekleri bulunan halk eğitimi kurumları incelenmiş, Türkiye'nin ihtiyaçlarına ve yapısına uygun olarak Halkevlerinin kurulmasına karar verilmiştir. Benzer bir amaçla kurulan Türk Ocakları 10 Nisan 1931'de toplanan olağanüstü kongre ile CHP'ye katılma kararı almış, 1931'de yapılan CHP'nin üçüncü büyük kongresinde Halkevlerinin açılması kararlaştırılmıştır. Cumhuriyet döneminde ülkenin sosyal ve kültürel kalkınmasında, Cumhuriyet'in getirdiği değerlerin geniş halk kitlelerine ulaşması için 19 Şubat 1932 günü başta Ankara olmak üzere 14 il merkezinde Halkevleri açılmış, zaman içerisinde bu sayı büyük bir artış göstermiştir. 14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleşen seçim ertesinde, iktidara gelen Demokrat Partinin girişimi ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde 8 Ağustos 1951 tarihinde kabul edilen ve 11 Ağustos 1951 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5830 sayılı kanun ile Türkiye genelindeki bütün Halkevleri kapatılarak malları hazineye devredilmiştir.
27 Mayıs 1960'ta gerçekleşen askerî darbe sonrasında Halkevleri 21 Nisan 1963 tarihinde bir dernek statüsünde, bağımsız bir demokratik kitle örgütü olarak tekrar kurulmuştur. Bu dönemde bini aşan sayısı ile Halkevleri toplumsal muhalefetin önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Ancak, 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen askerî darbe ile Halkevleri yeniden kapatılmış, bir kez daha bütün varlıklarına el konulmuştur. Yedi yıllık yargılanma sürecinin ardından, Halkevleri ve üyeleri beraat etmiş, 1987 yılında toplam 24 şubede tekrar faaliyete geçmiştir.
16 Haziran 2012 tarihinde gerçekleştirilen Halkevleri 22. Olağan Genel Kurulunda Avukat Oya Ersoy Genel Başkanlığa seçilmiş ve 2018 yılına kadar bu görevi üstlenmiştir. 28 Ocak 2018 tarihinde yapılan Olağanüstü Genel Kurul'da Oya Ersoy aday olmamıştır. Yeni dönemde Eş Başkanlıklara Dilşat Aktaş ve Nuri Günay, Genel Sekreterliğe Özge Ozan seçilmiştir.
Halkevleri 2015 seçimlerinde, barajı geçip AKP'yi geriletmesi için, HDP'ye gereken desteği vereceğini ilan etmiştir. 24 Haziran 2018'de yapılan genel seçimlerde ise Halkevleri eski Genel Başkanı Oya Ersoy, HDP'den İstanbul milletvekili adayı olarak milletvekili seçilmiştir.
13 Eylül 2020'de Ankara'da delege toplantısı yapılıp yeni Genel Başkan olarak Nebiye Merttürk seçilmiştir.
6 Haziran 2026'da 29. Olağan Genel Kurul toplantısında Genel Başkan olarak Linda Sevinç Hocaoğulları seçilmiştir.
Genel Merkezi Ankara'dadır ve Türkiye'nin 25 şehrinde toplamda 73 Halkevi ve 1 Halkodası bulunmaktadır.

10-18 Mayıs 1931 tarihleri arasında gerçekleştirilen Cumhuriyet Halk Fırkasının üçüncü olağan kurultayında altı okun tüzüğe alınması ve partinin siyasal ana niteliklerinin belirlenmesinin ardından, Halkevleri, partinin halkçılık ilkesinin uygulanması ve halkla bütünleşmenin kuruluşları olarak tasarlandı. Dr. Reşit Galip Halkevlerini kurma görevini üstlendi ve 1932 yılı başında Halkevlerinin kuruluşuyla ilgili hazırlıklar tamamlandı. 19 Şubat 1932 günü başta Ankara olmak üzere 14 il merkezinde Halkevleri açıldı.
Bu dönemde Halkevleri, bir siyasal kurum olarak düşünülmemekle beraber, Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine bitişik bir kurum olarak tasarlanmıştır. Parti, Halkevlerinin kuruluşunu ve amacını şu sözlerle açıklamıştır:

Cumhuriyet Halk Partisinin Halkevleri ile takip ettiği gaye, milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilatlandırmaktır.
Halkevlerinin temel amacı Cumhuriyet'in getirdiği değerlerin laik ve çağdaş bir toplum kurulması ve örgütlenmesi için halka anlatılması ve benimsetilmesi olarak görülmüştür. Açılışını takiben, yüzbinlerce kişi Halkevleri okuyucusu olmuş ve oradaki toplantılara katılmıştır. 1950 yılına gelindiğinde, Türkiye genelinde 478 tane Halkevi, 4322 tane Halkodası bulunmaktaydı. Demokrat Partinin iktidara gelmesi ve 14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleşen seçim ertesinde, TBMM'de 8 Ağustos 1951 tarihinde kabul edilen ve 11 Ağustos 1951 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5830 sayılı kanun ile Türkiye genelindeki bütün Halkevleri kapatılarak malları hazineye devredilmiştir.

27 Mayıs 1960'ta gerçekleşen askerî darbe sonrasında Halkevleri, Türk Kültür Derneği adıyla, bir dernek statüsünde faaliyete geçirilmiş, derneğin adı 21 Nisan 1963'teki Olağanüstü Tüzük Kurultayı'nda Halkevlerine dönüştürülmüştür.
Bu dönemde Halkevleri, devlet desteği olmaksızın aydınlar ve emekçiler tarafından bağımsız demokratik bir kitle örgütü olarak Türkiye'nin genelinde yeniden kurulmuştur. 1960'lı yılların sonundan itibaren gelişmeye başlayan işçi ve öğrenci hareketleri ile birlikte, Halkevleri toplumsal muhalefetin örgütlendiği, halkla bütünleşilen önemli merkezler haline gelmiştir. Kent merkezlerinden, mahallelere taşınan Halkevi şubeleri emekçi halkın özgücünden beslenen ve toplumun derinliklerine kök salan merkezlere dönüşmüştür. Bütün döneme damgasını vuran bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde, Halkevleri devrimci hareketlerin, emekçi yığınların ve halk kitlelerinin ortak bir zeminde hareket etmesini sağlayan bir kuruluş olmuştur. Özellikle 1970'lerin ortasından itibaren, Türkiye solu tarihinin en kitlesel örgütü olmayı başaran Devrimci Yol, Halkevleri şubelerinde çalışmalar yürütmüştür.
1977 yılındaki kurultaya giderken Halkevlerinin şube sayısı %113 artarak 529'a ulaşmıştır. Halkevleri, 1963-1980 arası sayıları bini bulan Halkevi şubesi ve 333 Halkodasına sahipti.
Halkevlerinin, bu ikinci dönemi 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbeyle son bulmuş, yurt düzeyinde Halkevleri kapatılmış ve Genel Başkanı Ahmet Yıldız tutuklanmıştır. Halkevleri ve üyeleri hakkında çeşitli davalar açılmıştır.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 numaralı Askeri Mahkemesinde görülen Halkevleri davası sonucunda mahkeme, 11 Nisan 1984 tarihinde tüm sanıkların beraatine karar vermiştir. Askerî Yargıtay ise, mahkemenin vermiş olduğu 1984/480 esas, 1984/445 numaralı kararın 17 Ekim 1984 tarihinde onaylamıştır. Bunun üzerine Halkevleri Yönetim Kurulu, Ankara Sulh Hukuk Yargıçlığına başvurarak, Halkevlerinin yeniden açılmasını talep etmiş ve bu talep 23 Haziran 1987 tarihinde kabul edilmiştir. 31 Ekim 1988 tarihinde Ankara'da toplanan 10. Kurultay ile Halkevlerinin üçüncü dönemi, ikincisinin bir devamı olarak başlamıştır.
Halkevleri 1987 yılında İstanbul'da 18, Ankara'da 6 şube olmak üzere toplam 24 şube ile çalışmalarına başlamış ve 1987-1990 dönemi Halkevleri için 12 Eylül darbesinin izlerini silme, hazineye devredilerek alıkonan malvarlıklarının geri alma mücadelesi ile geçmiştir. Fakat bu tam anlamıyla başarılı olamamıştır.
1990'larda Halkevleri, ülkenin içinde bulunduğu yükselen kirli savaş ortamında ve kontrgerilla gerçeğinin ortaya gerilmesi sürecinde kendisini demokrasi cephesinin bir bileşeni olarak konumlandırmıştır. Bu dönemde, ilk olarak Turgut Özal hükûmetleri, sonrasın da koalisyon hükûmetleri döneminde uygulanan neoliberal dönüşüme karşı “Parasız Eğitim, Parasız Sağlık” kampanyalarını başlatarak, “halkın hak mücadelesinin yükseltilmesi” ve dayanışma ilişkilerinin geliştirilmesi için çalışmalar yürütmüştür. Halkevleri, bu dönemde kendisi “Halkın Muhalefet Evleri” olarak tanımlamış, “neoliberalizm tarafından gasp edilen ve piyasalaştırılan halkın temel haklarını savunmaya ve genişletmeye yönelik” siyasi faaliyetler yürütmüştür.
Halkevleri, 2000'lerin ortasında itibaren Halkın Hakları Mücadelesi olarak adlandırılan mücadele çizgisini eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, doğanın gasp edilmesine karşı ve bu hakların kamusal bir biçimde sağlanmasını talep etmek için geliştirmiştir. Bu dönemde, ulaşım zamlarına ve ulaşım hakkı gasplarına, Doğu Karadeniz'de ve Türkiye'nin diğer bölgelerinde kurulan HES'lere ve doğanın rant için talanına, yoksul mahallerde yaşanan barınma sorunlarına ve barınma hakkı ihlallerine, kadın cinayetlerine, hükûmetin kadın politikalarına ve giderek artan iş güvenliği sorunlarına ve işçi cinayetlerine karşı mücadele etmiştir.
Halkevleri'nin 2006 ve sonrasındaki önemli faaliyetlerinden birisi Uluslararası İşçi Filmleri Festivali olmuştur. Her yıl mayıs ayı başında başlayan festival, başta sendika.org ve Sine-Sen olmak üzere değişik kurumlarla birlikte organize edilmekte, yıl içinde değişik illerde ve farklı kurumların katılımıyla gerçekleştirilmektedir. 
Günümüzde Halkevleri, Türkiye'nin 25 ilinde 73 Halkevi ve 1 Halkodası ile faaliyet göstermektedir.

Halkevleri, sağlığın özelleştirilmesine karşı herkese eşit, parasız ve nitelikli kamusal sağlık hizmeti sağlanmasını savunmaktadır ve bunun için mücadele etmektedir. Bu amaç ile, sağlık meslek örgütleri ve sağlık çalışanları ile birlikte mahallelerde eğitim ve bilgilendirme toplantıları sürdürmektedir. Sağlık emekçilerinin güvenceli çalışma hakkı ve halkın sağlık hakkı mücadelesinin ortak bir mücadele olduğun düşüncesiyle çeşitli organlar oluşturmuştur. 11 Mart 2012 tarihinde, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde sağlık hakkı mücadelesi verenler, Türkiye Büyük Sağlık Hakkı Meclisini kurmuşlardır.

Ulaşımın tamamen parasız hale getirilmesi, herkesin işe ve okula gidiş saatlerinde ulaşım hizmetlerinden parasız yararlanması ve nitelikli toplu ulaşım hizmetinin verilmesi, Halkevlerinin temel hedefleri arasındadır. Ulaşım hakkı mücadelesinde, çeşitli illerde Halkevleri üyeleri ulaşım zamlarını protesto etmek için turnikelerden atlama, para ödemeden otobüslere binme gibi çeşitli fiili eylemler gerçekleştirmişlerdir.

Kentsel rant hedefli, TOKİ gibi kurumsal saldırı biçimleriyle ilerletilen kentsel dönüşüm süreçlerine, emekçilerin evlerinin başlarına yıkılmasına, kentin dışlarına sürülmele

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türkiye Anayasası'nın 134. maddesine göre, Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk Kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla 1983 yılında kuruldu.
Kurumun yasal varlığı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvenceye alınmıştır:
Anayasa: Madde 134- Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk Kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla; Atatürk'ün manevi himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Cumhurbaşkanının görevlendireceği bakana bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığından oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" kurulur.
2876 Sayılı Kanun ile de kurum çalışanlarının görev tanımları ve özlük hakları düzenlenir.

Kurum aşağıda belirtilen alt kurumların denetlenmesiyle görevlendirilmiştir:

Türk Tarih Kurumu
Türk Dil Kurumu
Atatürk Araştırma Merkezi
Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı

Atatürk Uluslararası Barış Ödülü

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Resmi Sitesi 18 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hüseyin Avni Başman (1887, İstanbul - 19 Mart 1965), Türk siyasetçidir.
İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. Posta Umuru Müdüriyeti Kalemi Kâtipliği, Darüşşafaka Öğretmenliği, Maraş Dâru'l-Muallimîn Müdür Muavinliği ve Tarih, Coğrafya Öğretmenliği, Antalya Öğretmen Okulu Müdür Yardımcılığı ve Terbiye ve Ruhiyat Öğretmenliği, Denizli, Eskişehir Maârif Müdürlükleri, Kayseri Darüleytam Başöğretmenliği, Millî Eğitim Bakanlığı Müfettişliği, Millî Eğitim Bakanlığı İhsâiyyât Dairesi Müdürlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı 1. Sınıf Müdürlüğü ve Orta Öğretim Genel Müdürlüğü, Talim ve Terbiye Üyeliği, Teftiş Heyeti Başkanlığı, Yükseköğretim Dairesi Genel Müdür Vekilliği, Bakanlık Müfettişliği, Berlin, Paris Talebe Müfettişlikleri, İstanbul Millî Eğitim Başmüfettişliği, Yazarlık, TBMM IX. Dönem İzmir Milletvekilliği, Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilciliği (11 Ocak 1961 – 25 Ekim 1961), IX. Dönem Millî Eğitim Komisyonu Başkanlığı ve 19. Hükûmette Millî Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Behçet Kemal Çağlar (23 Temmuz 1908, Erzincan - 24 Ekim 1969, İstanbul), Türk şair ve siyasetçi. Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte Onuncu Yıl Marşı'nı yazmıştır.

Cumhuriyet döneminin ünlü şairlerinden Behçet Kemal Çağlar, Kayseri'nin Şabanbeyzadeler namıyla bilinen ünlü bir ailesinden Şaban Hamdi Bey'in oğludur. Babasının memuriyeti sırasında bulunduğu Erzincan'ın Tepecik köyünde 1908 yılında doğdu. Babası Kayseri'nin Bünyan Çağlayanı kıyısında yerleşmiş Burunguz isimli Türkmen oymağındandır, annesi Balıkesir Çepnilerinden Kolağası Ahmet Ağa'nın kızıdır. Behçet ismi babasının amcasının ismi olarak, Kemal'de hürriyet kahramanı Namık Kemal'e izafetle verilmiştir.
1913 senesinde Behçet Kemal, Bolu'da İmaret İlkokuluna başlamıştır. İlkokul yıllarında bile dedesinden kendisine geçen yeteneğiyle şiir ezberlemeye ve okumaya meraklı olan Behçet Kemal'e öğretmenleri okulun bahçesinde yüksek bir yere çıkararak babasının ezberlettiği şiirleri okuturlardı.
Normal tahsiline 1915 yılında Konya'da başlamış, ilk olarak Mevlana türbesinin arkasındaki Numune Mektebi'ne devam etmiş, ertesi yıl, Konya Sultanisi'nin ilk kısmına devama başlamıştır. 
1916 senesinin sonbaharında babası Kudüs Ziraat Müdürlüğü'ne tayin edildiğinden birkaç ay Kudüs'te kalmıştır.
Kudüs'ten Kayseri'ye gelen Behçet Kemal, ilk, orta ve lise tahsilini Kayseri'de yapmıştır. 1925 senesinde sınavla Zonguldak Maden Mühendis mektebine girmiş ve 1929 senesinde yüksek maden mühendisi olarak birincilikle bu mektepten mezun olmuştur. Maden Tarama Enstitüsü merkez mühendisi olarak Ankara'da göreve başlamıştır.
Halkevlerinin açılışında yazdığı ve şahsen rol aldığı Çoban Piyesi ve ardından yazdığı ve oynadığı Ergenekon Piyesi dolayısıyla Atatürk'ün dikkatini çekmiştir. Değerli, ünlü yazarlar ve politikacılar ile yakın münasebetler kurmuş, ancak kişisel hiçbir karşılık beklemeyen derin vatan ve Atatürk devrimleri hayranlığıyla hepsinin sevgi ve takdirini kazanmıştır. Bu sebeple edebiyat tarihinde "devrim şairi", "sofra şairi" ve "Atatürk şairi" olarak anılmıştır. 1935'te Halkevleri müfettişi olarak görevlendirilmiş, bu görev ile yurdun her tarafını dolaşmış; halk şiirleri ve halk sanatı ile yakından ilgilenmek fırsatını bulmuştur.
Öncelikle Atatürk ve millî şiir temasında tanınmış, derin yurt sevgisi olan bir insandı. Haftalık dergiler ve günlük gazetelerde bu konularda makaleler yazmıştır. Atatürk'ün ölümü Behçet Kemal'in ruhunda derin bir acı yaratmış, memleketin ve milletin kurtulmasında Atatürk'ün başarılarının hayranı olarak, kendisini Atatürk'e ve onun devrimlerine adamasına sebep olmuştur.
TBMM VII.ve VIII. Dönem Erzincan milletvekili hizmet etmiştir. 15 Ocak 1949'da Şemsettin Günaltay'ın başbakanlığa atanmasının ardından Atatürk devrimlerinden ödün verildiği gerekçesiyle 24 Ocak 1949'da Cumhuriyet Halk Partisi'nden ve milletvekilliğinden istifa etmiştir. 1950-1959 yılları arası Robert Koleji'nde öğretmenlik yapmış, 27 Mayıs 1960 Darbesiyle işbaşına gelen askeri yönetimin seçtiği kurucu meclis üyeleri arasında yer almıştır. Daha sonra Türk Dil Kurumu Genel Sekreterlik, TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı, Akbank Neşriyat Müdürlüğü ve TRT Program Uzmanlığı görevlerinde bulundu.

Kendi dilinden yaşamını 1966 yılında şöyle anlatmıştır: Babamın çeşitli bölgelerdeki memurluğu, benim bütün memleketi kapsayan Halkevleri Müfettişliğim ve Doğu sınırlarında geçen askerliğim sayesinde Anayurdu köşe bucak dolaşabildim. Anayurt gibi Atatürk'ü de yakından tanımak talihim var; bazı mısraları sofrasında yazdığım oldu. Zonguldak Yüksek Maden Mühendis Mektebi'nden diplomalıyım ama ilk günden beri Anadolu'nun insan cevheri ile haşır neşirim. Faruk Nafiz Çamlıbel, Eflatun Cem Güney edebiyat hocalarımdı. Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın sohbetlerinden yıllarca feyzaldım. Doğuda tanışıp kaynaştığım halk ozanları bana halkımı bir kat daha tanıtıp sevdirdiler. 1948 başlarında laiklik ve devletçilik ilkelerinde Atatürk'ün yolundan çıktığını gördüğüm için saflarından ayrılmaya karar verdiğim partinin bana sağladığı milletvekilliğini, Meclis kürsüsünden istifa etmek suretiyle bıraktım. Başka bir parti aday gösterdi, noter marifetiyle reddettim. Temsilciler Meclisi'ne çağrıldım, umutla katıldım. Cumhurbaşkanlığı kontenjanından  senatör olmam istendi. Günlük politikadan tiksindiğim için kabul etmedim. O gün bu gündür yazarlık ve öğretmenlik yapıyorum.
1942 yılına 34 yaşındayken Kayseri'de yazdığı bir şiirinde ise kendini şöyle tanımlıyordu:

Behçet Kemal, sanat yolculuğuna nasıl bir düşünce ve inançla çıktığını 1935'te Yücel Dergisi'nde şöyle belirtiyordu: Benim ruhum denizin, Ada camlarının, Boğaziçi mehtabının işlediği bir dantela değildir. Ben 20 yaşıma kadar büyük şehir ve deniz görmedim. Fakat acunun en büyük, en temiz ve en derin halkı içinde yetiştim. Anadolu'da doğdum ve büyüdüm. Daha 15 yaşındayken saçımda ak, ciğerimde verem tahayyül ederek yazmaya heveslendiğim zamanlar oldu zannetmeyiniz. Ben edebiyata ağlayarak değil, haykırarak; şüphelenerek değil, inanarak başladım. Haykıracağım ve inandığım şeyi yazmaktan başka bir şeyi yapmaya niyetim yok...
İlk şiiri arkadaşlarıyla çıkardıkları Hep Gençlik dergisinde yayımlanan Behçet Kemal, daha sonra Türk Yurdu ve Hayat (1927) dergilerinde göründü. Ulus'ta yayımlanan kimi şiirlerinde "Ankaralı Aşık Ömer" adını kullanmış, 1949'da Şadırvan dergisini çıkarmıştır. İstanbul Radyosu'nda, 27 Mayıs'tan önce ve sonra, aralıklı olarak Şiir dünyamız programını yönetmiştir.
Behçet Kemal'in şiiri biçim ve öz olarak iki kaynaktan beslenir: Halk şiiri ve Kemalizm. Giderek ulusal duyguları dile getiren deyişleri ve yurt güzellikleri bile bu özle belirlenir. Hecenin olanaklarını, en yüksek sesi verebilmek için zorlar. Birey için değil, kalabalıklar içindir şiiri.

Erciyas'tan Kopan Çığ (şiir, 1933)
Burda Bir Kalp Çarpıyor (şiir, 1933)
Atatürk: Şiirler (şiir, 1965)
Benden İçeri (bütün şiirleri, 1966)
Kur'an-ı Kerim'den İlhamlar (şiir, 1966)
Behçet Kemal Son Şiirleri (1970,ö.s.)

Çoban (1933),
Atilla (1935),
Göklerin Fethi (1937)

Halkevler (inceleme 1935),
Hasan Ali Yücel ve Eserleri (1937),
Hür Mavilikte Gezi (1947),
Dolmabahçe'den Anıtkabir'e Kadar (Gözlemler 1955),
Atatürk Deniz'inden Damlalar (antoloji 1967),
Battal Gazi Destanı (1968),
Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri (1969).
Yeğeni Selcan Cağlar tarafından yayına hazırlanan 4 adet eseri Destanlar (1997), Bitmez Tükenmez Anadolu (1994) Benden İçeri (1994)ve Kuran'ı Kerim'den İlhamlar (1995) Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından basılmıştır.

Belleten, Türk Tarih Kurumu tarafından, Ocak 1937'den bu yana dört ayda bir Türkçe olarak yayımlanmakta olan, arkeoloji ve tarih konulu makalelere yer veren bir dergidir.
Dergi, 1910'da yayınlanmaya başlayan Tarih-i Osmani Encümeni mecmuasının devamıdır. 1931'de 101. sayısından sonra Türk Tarih Encümeni Mecmuası olarak adı değişen dergiye, 1937'de Mustafa Kemal Atatürk tarafından Belleten adı verilmiştir. (Atatürk'ün ismini koyduğu ve gördüğü son eser) Türkiye'nin en eski dergilerden biri olan Belleten, Latin alfabesi ile yayınlanan ilk tarih dergisidir.
2016 yılında, derginin 1937'de yayımlanmış ilk sayısından itibaren yayımlanan tüm sayıları Türk Tarih Kurumunun resmi internet sitesinde erişime açılmıştır.

Türkiye'de yayımlanmış tarih dergileri

Aktürk, Habibe (2021). "Belleten Dergisi'nin Türk Tarihçiliğindeki Yeri ve Önemi". Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi. 4 (8). ss. 163-180. 

Resmî site 20 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beşşaru Hafızı'l-Esed veya kısaca Beşşaru'l-Esed (Arapça: بَشَّارُ ٱلْأَسَدِ; d. 11 Eylül 1965), Türk medyasındaki adıyla Beşşar Esad veya Beşşar Esed, Temmuz 2000'den Aralık 2024'te devrilene kadar Suriye'nin 18. cumhurbaşkanı olarak görev yapan Suriyeli siyasetçi, ordu mensubu ve eski diktatördür. Cumhurbaşkanı olarak Esad, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanlığını ve Arap Sosyalist Baas Partisi'nin Merkez Komutanlığı'nın genel sekreterliğini yapmıştır. Esad, 1971'den 2000'deki ölümüne kadar cumhurbaşkanlığı yapan Hafız Esad'ın oğluydu.
1965'te Şam'da Arap Alevi inancına mensup bir ailede dünyaya gelen Esad, Şam Üniversitesi'nde tıp eğitimi aldı. 1988'de tıp fakültesinden mezun olmasının ardından askerî tabip olarak Suriye ordusunda görev yaptı. Daha sonra İngiltere'ye gitti ve Londra'da oftalmoloji ihtisasını tamamladı. Abisi Basil Esad'ın 1994'te yaşamını yitirmesinin sonrasında, Esad ailesinin en büyük oğlu olarak Suriye'ye döndü. Bu dönemde eğitimle ilgili çeşitli toplumsal sorumluluk projelerini örgütledi. 2000 yılında üst düzey bankacı Esma Ahras'la evlendi. Aynı yıl babasının ölümüyle boşalan cumhurbaşkanlığı makamına seçildi. Asıl mesleği ve uzmanlık alanı göz doktorluğudur.
Akademisyenler ve analistler, Esad'ın cumhurbaşkanlığını, Suriye'yi totaliter bir polis devleti olarak yöneten ve çok sayıda insan hakları ihlali ve şiddetli baskı ile karakterize edilen son derece şahsileştirilen bir diktatörlük olarak nitelendirdi. Esad rejimi kendisini seküler olarak tanımlasa da, çeşitli siyaset bilimciler ve gözlemciler, Esad rejiminin ülkedeki mezhepsel gerilimleri istismar ettiğini belirtmektedir. İktidardaki ilk on yılına yoğun sansür, yargısız infazlar, zorla kaybetmeler, etnik azınlıklara karşı ayrımcılık ve Baasçı gizli polisin kitleleri kapsamlı gözetimi damgasını vurdu.
2011 yılında Suriye İç Savaşı'na yol açan Suriye devrimi olayları sırasında Arap Baharı protestocularına yönelik baskıların ardından Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin çoğunluğu Esad'a istifa çağrısında bulundu. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne göre, Esad yanlısı güçler bu sivil ölümlerin %90'ından fazlasına neden oldu; iç savaş, en az 580.000 kişinin ölümüne neden oldu. Esad rejimi, Suriye İç Savaşı boyunca çok sayıda savaş suçu işledi ve Esad'ın ordusu, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri de kimyasal silahlarla birçok saldırı gerçekleştirdi. En ölümcül kimyasal saldırı 21 Ağustos 2013 tarihinde Guta'da gerçekleştirilen ve 281 ila 1.729 kişinin ölümüne yol açan sarin gazı saldırısıdır.
Aralık 2013'te Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay, BM tarafından yürütülen bir soruşturmadan elde edilen bulguların Esad'ın savaş suçlarıyla ilişkisini açığa çıkardığını ifade etti. OPCW-BM Ortak Soruşturma Mekanizması ve OPCW-BM IIT tarafından yürütülen soruşturmalar, sırasıyla, Esad rejiminin 2017 Han Şeyhun sarin saldırısı ve 2018 Duma kimyasal saldırısından sorumlu olduğu sonucuna vardı. Haziran 2014'te Amerika'daki Suriye Sorumluluk Projesi, Esad'ı rejimi yetkililerinin savaş suçları iddianamesi listesine dâhil etti ve listeyi Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne gönderdi. 2023 yılında Kanada ve Hollanda, Esad hükûmetini BM İşkenceye Karşı Sözleşmeyi ihlal etmekle suçlayarak Uluslararası Adalet Divanı'nda ortak bir dava açtı. 15 Kasım 2023 tarihinde Fransa, Suriye'de sivillere karşı yasaklı kimyasal silahların kullanılması nedeniyle Esad hakkında tutuklama emri çıkardı. Ancak, Esad bu suçlamaları reddetti ve başta ABD olmak üzere yabancı ülkeleri rejim değişikliği girişiminde bulunmakla suçladı.
Kasım 2024'te Suriyeli muhaliflerden oluşan bir koalisyon, Esad'ı devirmek amacıyla ülkeye karşı çeşitli saldırılar düzenledi. Muhalif birlikler, 8 Aralık'ta Şam'a girerken Esad, Moskova'ya kaçtı ve Rusya hükûmeti tarafından kendisine siyasi sığınma hakkı verildi. Aynı günün ilerleyen saatlerinde Şam, muhalif güçlerin eline geçti ve Esad rejimi çöktü.

Beşşar Esad, 11 Eylül 1965 tarihinde Şam'da Enise Mahluf ve Hafız Esad'ın ikinci oğlu ve üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. "el-Esed" Arapçada ‘aslan' anlamına gelmektedir. Esad'ın baba tarafından büyükbabası Ali Süleyman Esad, statüsünü köylülükten etraflıya çevirmeyi başarmış ve bunu yansıtmak için 1927'de "Vahşi" anlamına gelen "Vahş" olan aile adını "Esed" olarak değiştirmişti.
Esad'ın babası Hafız Esad, Alevi kökenli yoksul bir kırsal ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Baas Partisi saflarında yükselerek Düzeltici Hareket olarak bilinen darbe ile partinin Suriye kolunun kontrolünü ele geçirdi ve Suriye cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi. Hafız, çoğu Alevi kökenli olan Baas Partisi içindeki destekçilerini ön plana çıkardı. Darbe sonrasında Sünniler, Dürziler ve İsmaililer ordudan ve Baas partisinden uzaklaştırılırken Alevi liderler göreve getirildi. Hafız Esad'ın 30 yıllık askeri yönetimi Suriye'nin bir aile diktatörlüğüne dönüşmesine neden oldu. Yeni siyasi sistem, Esad ailesine hararetle sadık olan ve orduyu, güvenlik güçlerini ve gizli polisi kontrol eden Alevilerin hakim olduğu Baas partisi elitleri tarafından yönetiliyordu.
Beşşar Esad'ın beş kardeşi vardı ve bunlardan üçü vefat etti. Büşra adında bir kız kardeşi bebekken ölmüştür. Esad'ın en küçük kardeşi Mecd, kamuoyunda tanınan bir kişi değildi ve zihinsel engelli olduğu ve 2009 yılında "uzun bir hastalıktan" sonra öldüğü dışında hakkında çok az şey bilinmektedir.
Kardeşleri Basil ve Mahir'in ve yine Büşra adındaki ikinci kız kardeşinin aksine Beşşar sessiz, içine kapanık ve siyaset ya da orduyla ilgilenmeyen biriydi. Esad'ın çocuklarının babalarını nadiren gördükleri bildirildi ve Beşşar daha sonra babasının cumhurbaşkanlığı sırasında sadece bir kez ofisine girdiğini belirtti. Bir üniversite arkadaşına göre "yumuşak huylu" olarak tanımlanıyordu ve çekingendi, göz temasından kaçınıyor ve alçak sesle konuşuyordu.
Esad ilk ve orta öğrenimini Şam'daki Arap-Fransız el-Hurriye Okulu'nda tamamladı. 1982 yılında liseden mezun oldu ve ardından Şam Üniversitesi'nde tıp eğitimi aldı.

1988 yılında tıp fakültesinden mezun olan Esad, Şam'ın dış mahallelerindeki Tişrin Askeri Hastanesi'nde ordu doktoru olarak çalışmaya başladı. Dört yıl sonra, Western Eye Hospital'da oftalmoloji alanında lisansüstü eğitime başlamak üzere Londra'ya yerleşti. Londra'da geçirdiği süre boyunca " asosyal bir teknoloji adamı" olarak tanımlanmıştır. Beşşar'ın çok az siyasi beklentisi vardı ve babası Beşşar'ın ağabeyi Basil'i geleceğin cumhurbaşkanı olarak yetiştiriyordu. Ancak 1994 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybetti ve Beşar kısa bir süre sonra Suriye Arap Ordusu'na geri çağrıldı. Devlet propagandası kısa süre içinde Beşşar'ın imajını "kitlelerin umudu" olarak yükseltmeye başladı ve onu Esad rejiminin yönetimini sürdürmek üzere Suriye'nin başındaki bir sonraki kişi olarak olarak hazırladı.
Basil'in ölümünden kısa bir süre sonra Hafız Esad, Beşar'ı yeni veliaht yapmaya karar verdi. Sonraki altı buçuk yıl boyunca, 2000 yılındaki ölümüne kadar Hafız, Beşşar'ı iktidarı devralmaya hazırladı. Savunma Şirketlerinde görevli bir subay olan General Behçet Süleyman, yumuşak bir geçiş için üç düzeyde yapılan hazırlıkları denetlemekle görevlendirildi. Birincisi, Beşşar için askeri ve güvenlik aygıtlarında destek oluşturuldu. İkincisi, Beşşar'ın halk nezdindeki imajı oluşturuldu. Son olarak da Beşşar ülkeyi yönetme mekanizmalarına alıştırıldı.
Beşşar orduda kendini kanıtlamak için 1994 yılında Humus'taki askeri akademiye girdi ve Ocak 1999'da Cumhuriyet Muhafızları'nda albay rütbesine yükseldi. Orduda Beşşar'a bir güç tabanı oluşturmak için eski tümen komutanları emekliliğe sevk edildi ve yerlerine ona sadakatle bağlı yeni, genç, Alevi subaylar getirildi.
Beşşar 1998'de, 1970'lerden bu yana Suriye'nin Lübnan dosyasını, o zamana kadar potansiyel bir cumhurbaşkanı adayı olan Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'dan üstlendi. Beşşar, Lübnan'daki Suriye işlerinin sorumluluğunu üstlenerek Haddam'ı kenara itmeyi ve Lübnan'da kendi güç tabanını kurmayı başardı. Aynı yıl Beşşar, Lübnanlı siyasetçilerle yaptığı küçük bir istişarenin ardından, sadık bir müttefiki olan Emil Lahud'un Lübnan Cumhurbaşkanı olmasını destekledi ve eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin başbakan olarak aday gösterilmesine siyasi ağırlığını koymayarak onu bir kenara itti. Lübnan'daki eski Suriye düzenini daha da zayıflatmak için Beşşar, uzun süredir görevde olan Suriye'nin Lübnan Yüksek Komiseri Gazi Kenan'ın yerine Rüstem Gazali'yi getirdi.
Beşşar, askeri kariyerine paralel olarak kamu işleriyle de uğraştı. Kendisine geniş yetkiler verildi ve vatandaşların şikayet ve başvurularını alan büronun başına geçti ve yolsuzluğa karşı bir kampanya başlattı. Bu kampanyanın sonucunda Beşşar'ın cumhurbaşkanlığı için potansiyel rakiplerinin çoğu yolsuzluktan yargılandı. Beşşar aynı zamanda Suriye Bilgisayar Derneği Başkanı oldu ve internetin Suriye'ye girmesine yardımcı olarak modernleştirici ve reformcu imajını destekledi. Parti, ordu ve Alevi mezhebindeki Baas yanlıları Beşşar Esad'ı destekleyerek babasının halefi olmasını sağladı.

Hafız Esad'ın 10 Haziran 2000'de ölümünden sonra Suriye Anayasası değiştirildi. Cumhurbaşkanlığı için asgari yaş şartı 40'tan 34'e indirildi ki bu yaş Beşşar'ın o zamanki yaşıydı. Tek aday olarak yarışan Esad, 10 Temmuz 2000 tarihinde %97.29'luk bir oy oranıyla cumhurbaşkanı seçildi. Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevine paralel olarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığı ve Baas Partisi Bölge Sekreterliği görevlerine de getirilmiştir. O zamandan bu yana her yedi yılda bir düzenli olarak Esad'ın ezici bir çoğunlukla kazandığı bir dizi devlet seçimleri yapıldı. Seçimler bağımsız gözlemciler tarafından oybirliğiyle sahte bir süreç olarak değerlendirilmekte ve muhalefetin seçimlere katılmasına izin verilmemektedir. 2014'te ve 2021'de yapılan son iki seçim, ülkede devam eden iç savaş sırasında sadece Suriye hükûmeti tarafından kontrol edilen bölgelerde gerçekleştirilmiş ve Birleşmiş Milletler tarafından kınanmıştır.

Göreve g

Mahmut Cahit Külebi (20 Aralık 1917, Tokat - 20 Haziran 1997, Ankara), Türk şairdir.
Halk şiirinden, türkülerden yararlanarak çağdaş bir şiir oluşturmuş, konu olarak yurt, insan ve doğa sevgisini işlemiştir. Şiirlerinde tema olarak çocukluğunun ve gençlik yıllarının geçtiği yörelerden izlenimlerini yansıtmıştır.

20 Aralık 1917'de Tokat'ın Zile ilçesinde doğdu. Ailesi soyadı yasası çıktıktan sonra Erencan soyadını almış, şair ise takma Külebi soyadını sonradan tescil ettirmiştir. İlk ve ortaokulu Tokat'ta tamamlayan Cahit Külebi, Sivas Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Öğretmen okulundayken Reşit Rahmeti Arat desteğiyle Almanya'ya ve Fransa'ya gidip dil eğitimleri almıştır. Öğretmen okulundayken Behçet Necatigil ile aynı sınıfta okumuşlardır. Antalya Lisesinde stajyer Edebiyat öğretmenliği; Ankara Devlet Konservatuvarında, Ankara Gazi Lisesinde ise edebiyat öğretmenliği yaptı. Sonraki yıllarda Millî Eğitim müfettişi oldu.
Öğretmen okulunda öğrenim görürken Müdür Fuat Köprülü'nün kendisine şiir yazdığı için kızacağını düşündüğünden Külebi mahlasını ilk kez bu yıllarda kullanmaya başlamıştır. Okulda Ahmet Hamdi Tanpınar da hocalığını yapmıştır.
İsviçre’ye kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi olarak atandı. Yurda dönünce Millî Eğitim Bakanlığı Başmüfettişliği ve Kültür müsteşar yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1973'te kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. 1983 yılına kadar Türk Dil Kurumunda çalıştı. 1976'dan sonraki dönemde Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı’ydı.
İlk şiirleri "Nazmi Cahit" takma ismiyle 1938'de Gençlik dergisinde yayımlandı. Daha sonra Varlık dergisinde yayımlanan şiirlerinde de aynı imzayı kullandı. 1950-1954 arasında Sokak, İnsan, Türk Dili, Yaratış, Kültür Dünyası gibi dergilerde çıkan şiirleriyle ünlendi. İlk şiir kitabı "Adamın Biri" 1946'da yayımlandı. 1949'da çıkan ikinci kitabı "Rüzgâr"da Orhan Veli şiirine yaklaştığı dikkat çekti. "Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda" adlı eseri, Nevit Kodallı'nın "Atatürk Oratoryosu"na temel oluşturdu. 1940 sonrasında başlayan şiirimizin yenileşmesi hareketinde kendine özgü bir yeri vardır.

Orhan Veli Ülkü dergisine yazdığı bir yazıda "Şiirden her şeyi attım ama Külebi'nin şiirlerine bayılıyorum. Çünkü o halkın teşbihleri ile çok değişik bir havada yazıyor" demiştir.
80'lerde TRT'ye verdiği bir röportajda "Benim şiirim sanıyorum bir tür gerçekçi şiirdir bir yönden ise bir tür yeni romantik şiir ile tepki şiiridir." demiştir. Şiirleri İngilizce, Fransızca dahil olmak üzere toplamda 21 dile tercüme edilmiştir.
Diğer şiir toplulukları ile ilgili görüşleri Millî Edebiyat, Beş Hececiler batıya tam bir uyum sağlanmadığı. Batının görüşünde değiller de geleneksel halk şiirine de fazla uyum sağlayamadığını, İkinci Yeni'nin ise tavırlarını bozup şiiri çetrefilleştirdiklerini düşünür. Külebi 90'larda İtalya'da yapılan geniş kapsamlı bir şiir yarışmasına tek onur konuğu olarak çağrılmıştır.
Verdiği bir röportajda en sevdiği şairin Ahmet Muhip Dıranas olduğunu söyler. Divan edebiyatı da ise en çok Baki'yi sonra Fuzûlî kısmen de Nef'i ve Şeyh Galip sevdiğini dile getirir. Aynı röportajda politika ile hemen hemen niçin hiç aktif olmadığı sorulması üzerine '' Ben böyle şeylerden hoşlanmıyorum, bir şair yurttaşlık görevini yerine getirebilir ancak şairin hiçbir bağlantısı olmamalı.'' demiştir.
Türk Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk üzerine yazdığı Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı manzum yapıtı sonrasında Atatürk Oratoryosu'na temel oluşturdu.
Ankara'da toprağa verilen şairin naaşı 2010 yılında ailesinin istediği üzerine Niksara taşınarak şair Erzurumlu Emrah Türbesi'nin yanına defnedildi.

Anı
İçi Sevda Dolu Yolculuk (1986)
Düz yazı;
Şiir Her Zaman (1985)

1955: Türk Dil Kurumu Sanat Ödülü (Yeşeren Otlar)
1981: Yeditepe Şiir Ödülü (Yangın)
1996: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü

MEB 100 Türk Edebiyatçısı

 Vikisöz'de Cahit Külebi ile ilgili sözler mevcuttur.

Atatürk silüeti, bir doğa olayı ile her yıl Ardahan ilinin Damal ilçesinin Ata Mahallesi'nde Karadağlar'ın eteğine her yıl beliren ünlü silüet. Atatürk silüeti Ardahan'ın Karadağlar'ın eteğine yanındaki tepenin gölgesinin düşmesiyle oluşuyor. Her yıl haziran ayının 15'i ile temmuz ayının 15'ine kadar saat 18 sıralarında Karadağ sırtlarında Atatürk'ün bu silüeti net olarak yaklaşık 20 dakika izlenmektedir.

Bu silüet ilk kez 1954 yılında Yukarıgündeş köyünde çobanlık yapan Adıgüzel Kırmızıgül tarafından fark edilmiştir. 1975'te Erdoğan Kumru'nun çektiği silüet fotoğrafını Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı'na göndermesiyle bu doğa olayı tüm Türkiye'de duyuldu.

Atatürk silüeti Karadağlar eteğinde özellikle haziranda başlayarak temmuz sonuna kadar havanın bulutsuz olduğu günlerde 17.50-18.10 saatlerinde izlenebilir ama bazen farklı tarihte görülebilir. Örneğin, 2017 yılında yaklaşık iki hafta önceden görülmeye başlandı.

Atatürk silüetinin oluşumu, 1995 yılından itibaren her yıl temmuz ayında düzenlenen "Atatürk'ün İzinde ve Gölgesinde Damal Şenlikleri" ile kutlanıyor.

Dil Derneği, başlangıçta özerk bir kurum olan Türk Dil Kurumu'nun 1982 Anayasası ile devletleştirilmesi üzerine örgütlenen dilde özleştirme yanlıları tarafından 1987'de kurulan dernektir.
Türkçenin özleşmesi ve gelişmesi için çalışmak üzere kurulmuştur. Merkezi Ankara'dadır. Kamu yararına çalışan dernek statüsündedir.
Türkçe Sözlük ve Yazım Kılavuzu gibi başvuru kaynakları; Çağdaş Türk Dili Dergisi  adlı aylık dergi gibi süreli yayınlar; dil ve dil bilimi sorunları, dil devrimi ve özleşme hakkında yapıtlar  yayımlar. Her yıl farklı tarihlerde  Ömer Asım Aksoy, Beşir Göğüş, Emin Özdemir, Metin Uca anısına çeşitli alanlarda ödüller vermektedir.

Türk Dil Kurumunun 1982 Anayasası ile  özerk bir kurum olmaktan çıkarılıp hükûmete bağlı bir birim durumuna getirilmesinden sonran dilde özleştirme yanlıları dernek kurmak üzere örgütlenmişlerdir. Kurum dışı kalan eski üyeler, 1985'ten başlayarak Mülkiyeliler Birliği'nin çatısı altında toplanarak Dil Bayramı'nı kutlamaya, Atatürk'ün kurduğu  kurumlara haksızlık yapıldığını türlü etkinliklerle topluma anlatmaya giriştiler. Dernek kuruluş başvurusu 22 Nisan 1987'de yapıldı.
Derneğin amacı, kuruluş bildirgesinde, "Türkçenin özleşmesini, bütün bilim, teknik, sanat kavramlarını karşılayacak yolda gelişmesini devrimci bir anlayışla ve bilimsel yöntemleri uygulayarak sağlamaya çalışmak" olarak açıklanmıştır. Sevgi Özel, Bahriye Üçok, Mustafa Ekmekçi, Gülten Akın, Talip Apaydın ve Ali Püsküllüoğlu 34 kişilik Kurucular Kurulunda yer alan isimlerdendir. Dernek, kuruluş başvurusuna verilen cevapta "kurulması yasak derneklerden" sayılmış, faaliyetleri Valilik tarafından durdurulmuş, kurucuları için savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştur. Ancak yasal yollara başvurularak yürütmeyi durdurma ve kurucular için takipsizlik kararı verildi.
Dernek, "Türkçe Sözlük" ve "Yazım Kılavuzu" gibi başvuru kaynaklarının yanı sıra dil ve dil bilimi sorunları, dil devrimi ve özleşme konusunda da yapıtlar yayımlamıştır. Laik/ulusalcı bir çizgide yayın yapmaktadır. Bakanlar Kurulunun 24 Temmuz 2002 günlü 2002-4812 sayılı kararıyla kamu yararına çalışan derneklerden sayılmıştır.
Dernek, 2007 yılındaki çok tartışmalı geçen ve uzun süren cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde 4 Kasım 2006'da ilki yapılan ve Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da desteklenen Cumhuriyet Mitinglerinden birini Manisa'da düzenlemiştir.
Derneğin kurucularından Sevgi Özel, 2025 itibarıyla dernek başkanlığını sürdürür.

Dil Derneği tarafından aşağıdaki ödüller verilmektedir:

1995'ten beri her yıl  "Ömer Asım Aksoy Ödülü". Ödül töreni  Dil Bayramının kutlandığı 26 Eylül'de yapılır.
2000 yılından beri  her yıl "Beşir Göğüş Türk Dilini ve Çocuk Edebiyatını Geliştirme Ödülü". Ödül töreni, Beşir Göğüş'ün doğum günü olan 12 Şubat'ta gerçekleşir.
2018'den beri her yıl "Emin Özdemir Ödülü". Ödül töreni, Harf Devrimi'nin yıldönümü olan 1 Kasım'da gerçekleşir.
2025'te verilmeye başlayan "Metin Uca Oyun Yazarlığı Ödülü". Metin Uca’nın doğum günü olan 13 Kasım'da verilir.

1998'den itibaren Çağdaş Türk Dili Dergisi adlı aylık dil ve ekin dergisi, Mayıs 2008'den itibaren insan bilimi alanında bilimsel araştırmaların yayımlandığı Dil ve Yaratıcılık adlı hakemli dergiyi yayılar.  ODTÜ Türkçe Topluluğu tarafından çıkarılan Dil İm adlı dergiyi desteklemektedir.

Dil Derneği, süreli yayınlarının yanında Mart 2018'de dördüncü baskısını yapan Türkçe Sözlük ile Mayıs 2019'da on birinci baskısını yapan Yazım Kılavuzu'nu yayımlamaktadır.

Söylev (Nutuk), Mustafa Kemal Atatürk, 13. Baskı, Mayıs 2009
Sözcük Bahçesi, İlköğretim İçin Türkçe Sözlük, Hazırlayan: Afet Kutlu, Ekim 2008
Türkçenin Renkleri, İlköğretim İçin Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Hazırlayan: Sevgi Özel, Ekim 2008
Önce Türkçesi Sonra İngilizcesi, Türkçeden İngilizceye Sözlük, Hazırlayan: Ahmet Kocaman, Ekim 2009
75. Yılda Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü, Şerafettin Turan, Sevgi Özel, Ankara, Nisan 2007
Dilbilim, Temel Kavramlar, Sorunlar, Tartışmalar, Yayıma Hazırlayan: Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Ankara, Eylül 2006
Dil Gerçeği, Ömer Asım Aksoy, 2. baskı, Ankara, Eylül 2006
Öğrenciler İçin İngilizce - Türkçe Sözlük, Prof. Dr. Ahmet Kocaman, Ankara, 2005
Ses Bayrağımızı Gençlik Taşıyor, Ankara, Şubat 2006",
Özleştirme Durdurulamaz, Ömer Asım Aksoy, 3. Baskı, Ankara, 2004
Anlatım Terimleri Sözlüğü, Beşir Göğüş, Ankara, 1998
"Yazın Terimleri Sözlüğü, Beşir Göğüş, Dr. Ferhan Oğuzkan, Prof. Dr. Olcay Önertoy, Mahir Ünlü, Sevinç Koçak, Ankara, 1998
Sözcük Türleri, Neşe Atabay, Sevgi Özel, İbrahim Kutluk, 3. Baskı (Papatya Yayıncılık ile), İstanbul, 2003,
Türkiye Türkçesinin Sözdizimi, Neşe Atabay, Sevgi Özel, Ayfer Çam, 2. Baskı (Papatya Yayıncılık ile), İstanbul, 2003",
Uygulamalı Dilbilim Açısından Türkçenin Görünümü (Bilimsel Bildiriler), Ankara, 1994,
Türkçenin Kullanımında Karşılaşılan Sorunlar ve Çözümleri (Bilimsel Bildiriler), Ankara, 2002

Dil Derneği 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Anasayfa

Falih Rıfkı Atay (26 Aralık 1893, 25 Ocak 1894 veya 26 Aralık 1894, İstanbul - 20 Mart 1971, İstanbul), İstiklâl Madalyası sahibi Türk yazar, gazeteci ve milletvekili.
Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden biridir. Mustafa Kemal Atatürk'ün başyazarlığını yapmıştır.
1920'de Millî Mücadele'yi destekleyen yazıları sebebiyle Damat Ferit Hükûmeti tarafından "behemehâl idam edilmek" ihtarı ile Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi tarafından hapsedildi. İkinci İnönü Zaferi'nden sonra serbest bırakıldı. İzmir'in kurtuluşundan sonra Yakup Kadri ile birlikte İzmir'e gitti. Mustafa Kemal Paşa ile tanışıp dostluğunu kazanan Falih Rıfkı Bey, özellikle Atatürk'ü yakından tanıtan anılarıyla ünlendi. Atatürk'ün ölümüne kadar onun başyazarı olarak kaldı. 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak siyasette yer aldı. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk'e yakınlığı nedeniyle çok önemli olaylara tanıklık etmiş ve kişisel tarihi cumhuriyet tarihi ile özdeşleşmiştir. Ayrıca Atay, Türk basınında sansürün kaldırılmasının yıl dönümü olarak 24 Temmuz tarihini Basın Bayramı olarak teklif etmiştir.
İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi mezunudur. 4. Ordu Komutanı Emir Subaylığı, Bahriye Nezareti Hususi Kalem Müdür Yardımcılığı, Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Ulus, Akşam gazeteleri başyazarlıkları, yazarlık, TBMM II, III ve IV. Dönem Bolu, V, VI, VII ve VIII. Dönem Ankara Milletvekilliği ile II ve III. Dönem Divan-ı Riyaset Katipliği, Divan-ı Riyaset İdare Memurluğu ve IV. Dönem Uluslararası Parlamentolar Birliği Türk Grubu Üyeliği yapmıştır. Evli ve bir çocuk babasıydı.

Sakarya ili, Kaynarca ilçesi, Topçu köyü, Dırmandılar Mahallesi'nden İstanbul’a yerleşmiş bir ailenin çocuğu olan Falih Rıfkı Atay, 1893 veya 1894 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Hoca Hilmi Efendi, annesi Huriye Cemil Hanım idi.
Ortaokulu Mekteb-i Tahsil Mektebinde, lise öğrenimini Mercan İdadisinde tamamladı. İdadide edebiyat öğretmeni olan Celal Sahir Bey (Erozan) ile kendisinden bir üst sınıfta okuyan Orhan Seyfi (Orhon), edebiyat zevkinin gelişmesine yardımcı oldu. 1908 yılında girdiği Darülfünun Edebiyat Fakültesini 1912’de bitirdi.
İlk yazıları 1911’de Servet-i Fünûn dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfalarında yayımlandı. Tecelli (1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettiği Kadın (1912) dergisinde Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim'den etkilendiğini gösteren şiirleri çıktı. 1912’den itibaren Tanin gazetesinde düzyazılar yayımladı.
1913’te memuriyet hayatına başlayan Falih Rıfkı, Sadaret ve Dâhiliye Nazırlığı kalemlerinde çalıştı. Dâhiliye Vekili Talat Paşa ile birlikte resmî görevle Bükreş’e gittiğinde Tanin gazetesine röportajlar gönderdi. Bu dönemdeki yazıları, Türkçülük ve Türkçecilik akımlarının etkisini taşıyordu.

I. Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak Suriye'ye gitti ve Cemal Paşa’nın özel kâtipliğini yaptı. Suriye ve Filistin'deki savaş anılarını Ateş ve Güneş (1918) kitabında topladı. Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırı olması üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardımcılığına getirildi. (1917)
1918’de Ali Naci (Karacan), Necmettin Sadık (Sadak)  ve Kazım Şinasi (Dersan) ile birlikte Akşam gazetesini kurdu.

Akşam gazetesinde Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen yazılar yazdı. Damat Ferit Paşa Hükûmetinin Ankara Hükûmetini destekleyenleri yargılamak üzere kurduğu, halk arasında "Kürt Nemrut Mustafa Divanı" diye anılan mahkemede Türk Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen yazıları nedeniyle idam istemiyle yargılandı. İkinci İnönü Muharebesi’nin kazanılması üzerine Divanıharp tutumunu değiştirince idamdan kurtuldu. Millî Mücadele'yi destekleyen yazılarını Tanin ve Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinde sürdürdü. 10 Eylül 1922’de Anadolu’ ya geçti. Savaşın ardından "Tetkik-i Mezalim Heyeti"nde görevlendirilen Falih Rıfkı; Halide Edip, Yakup Kadri, Mehmet Asım ile birlikte Yunan ordusunun yakıp yıktığı yerleri saptamak üzere tüm Batı Anadolu’yu dolaştı.

1923’te TBMM’ye girdi ve aralıksız 27 yıl milletvekilliği yaptı. 1923-1934 arasında Bolu, 1935-1950 arasında Ankara milletvekili olarak Mecliste yer aldı. Önce Bolu'dan, sonra ise Ankara'dan milletvekili oluşunu 1945 yılında Baki Süha Ediboğlu'na şöyle açıkladı:"Ben evvelce Bolu mebusu idim ve o zaman bütün ormanların tahrip edilme devri idi. İntihap dairemden her dönüşte ormanları müdafaa eder, şiddetli tedbirler isterdim. Hâlbuki Bolu'nun nüfuzluları hatta eski baltalık usulüne alışan köylüleri, bu disiplinlerin aleyhinde idiler. Nihayet, 'Bu adam bizim değil, ormanların vekili!' diye şikâyetlerini sıklaştırmışlar. Bir intihap devresinde Atatürk, 'Onu ağaçsız bir yerden mebus yapalım!' demiş. O zamandan beri Ankara mebusuyum."Bir yandan da çeşitli tarihlerde Hâkimiyet-i Milliye, Ulus, Milliyet gazetelerinde başyazarlık yaptı. Köşe yazılarında Atatürk Devrimleri’ni ve Batılılaşmayı savundu. Yeni Türk alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı. Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptığı dönemde Ankara şehir planı jürisinde üyelik ve İmar Komisyonunda başkanlık yaptı. Bu dönemde 1937 yılındaki Trakya Manevraları’na da katıldı. 1944 yılında yaşanan Turancılık olayları ve davaları sırasında Turancıları eleştirdi, "ırkçıların ve Turancıların, millî birliğin ve Türkiye emniyetinin tehlikesi oldukları"nı yazdı.

1946-1950 yılları arasında, sonradan kendi ifadesiyle "1950-1960 tehlikesi"ne dikkat çekecek yazılar yazdı, Demokrat Partiyi eleştirdi. Cumhuriyet Halk Partisinin yayın organı Ulus gazetesinin başyazarı olarak CHPli Recep Peker ve Mümtaz Ökmen'le beraber şeflik sistemini "hortlatma"ya çalışan üç kişiden biri sayılıyordu. Bir CHP milletvekili, Falih Rıfkı'yı, "Falih o zattır ki umumi efkâr karşısında hücumu nimet, iltifatı felakettir." şeklinde anlatıyordu. CHP'nin tek parti ruhunu devam ettirmesine arzu gösteren kanadının bozguna uğraması üzerine Falih Rıfkı, Kasım 1947'de Ulus'un başyazarlığından istifa ederek Cumhuriyet gazetesinin Ankara muhabiri oldu.

Demokrat Partinin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçerek yeni iktidara karşı Atatürk Devrimleri'ni savundu. 27 Mayıs 1960'ta gerçekleşen askerî darbeyi destekledi ancak darbeden sonra yapılanları "Arap soluna sapmak" diye niteleyerek eleştirdi. 1960'lı yıllarda dönemin politikacılarını ve "Türkiye'deki demokrasi anlayışı"nı eleştirdi. Bülent Ecevit'in başını çektiği "Ortanın Solu" hareketine karşı çıktı. 1968'den sonra yaygınlaşan öğrenci hareketlerini de sert şekilde eleştirdi. Çankaya, Batış Yılları, İnanç, Atatürkçülük Nedir?, Atatürk Ne İdi?, Bayrak kitaplarını bu dönemde yazdı. 1971'deki ölümüne dek Dünya gazetesinin başyazarlığını sürdürdü. 1971 yılında gittikçe tırmanan anarşizmi eleştirdi. Ölümünden 15 gün önce, 5 Mart 1971'de yazdığı yazıda Deniz Gezmiş ve arkadaşları için şöyle dedi:"Her zaman bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkaramayız ya. Ama ilhamımıza sınır yoktur: Bu defa da banka soyguncusu hayduttan bir kahraman çıkardık. Solların dilinde, eski Çakırcalı gibi destan kahramanı olmuştur. Ama Çakırcalı sonunda bacaklarından baş aşağı asılmıştır. Kanlı eşkıyaların el üstünde tutulduğunu da görecekmişiz! Yazık üniversiteler için harcadığımız on milyonlarca liraya! Eşkıya yetiştirmek için üniversite kurmaya ne lüzum var? Onları dağ da yetiştirir!"

20 Mart 1971 Cumartesi günü saat 20.40'ta kalp krizi geçirerek öldü. Ölümü TRT'nin haber bültenlerinde yer aldığında okurları ve hayranları telefon ve telgraf aracılığıyla ve bizzat Dünya gazetesine giderek üzüntülerini dile getirdi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel başsağlığı mesajları yayımladı. Arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Kurtuluş ve devrim mücadelesi arkadaşım Falih Rıfkı, ölümüyle yalnız Dünya gazetesi için doldurulması güç bir boşluk bırakmayacak, aynı zamanda eşsiz bir kalem kahramanı olarak da bütün Türk basınında eksikliğini daima hissettirecektir." ifadelerini kullandı.
23 Mart 1971 Salı günü yapılan törenle Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Cenazesine eşi ve ailesi, Devlet Bakanı Turhan Bilgin, İstanbul Valisi Vefa Poyraz, Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün, Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Bülend Ulusu ve diğer bazı komutanlar, Basın-Yayın Umum Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Emniyet Müdürü, Türk Hava Yolları Umum Müdürü ve diğer askerî ve sivil kanat katıldı. Törende binleri bulan bir halk kalabalığı da yer aldı.

Atatürk’ün çok yakınında bulunması ve önemli olaylara tanıklık etmesi yapıtlarına ayrı bir önem kazandırdı.

Falih Rıfkı Atay, gezi yazılarını ve anılarını topladığı kitaplarıyla cumhuriyet döneminde bu türlerin ilk özgün örneklerini verdi. Özellikle gezdiği ülkelerde yaptığı geziler ve bu gezileri kitaplaştırması dikkat çekti. Atay, 1967'de yazdığı "Şu Geçmiş" başlıklı yazısında, eserlerindeki gezi yazılarının fazla oluşunu şöyle açıkladı:"Çocukluğumun en tatlı hatırası rıhtımda uzun sefer gemilerinin düdük sesi idi. Hamit despotluğunda Türklere seyahat yasaktı. Çocukluk özlemi içimde kalmış olacak ki otuzdan fazla kitabımın büyük çoğunluğu yolculuk yazılarıdır."Atay; sağlam, çekici anlatımı ve duru Türkçesiyle basının en usta kalemlerinden biriydi. Türkçeyi süssüz, sanatsız ama etkin kullanmayı amaçladı. Siyasi konuları işleyen fıkra ve başyazılarıyla tanınan Atay; gezi, anı, makale ve sohbet türlerinde birçok kitap yayımlamıştı.

Falih Rıfkı Atay'ın kitaplarını basan Pozitif Yayınlarının; Atay'ın bazı sözlerini "sadeleştirme" amacıyla değiştirmesi, bazı sözlerini ise kitaplardan çıkarması Murat Bardakçı gibi yazarlar ve okurlar tarafından eleştirildi.

Ateş ve Güneş (Suriye ve Filistin savaş anıları, 1918)
Zeytindağı (1932)
Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri (1955)
Batış Yılları (1963)
Atatürk Ne İdi? (1968)
Çankaya (1968)
Bayrak (1970)
19 Mayıs (1944)

Faşist Roma, Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya (1931)
Denizaşırı (1931)
Yeni Rusya (1931)
Moskova-Roma (1932)
Bizim Akdeniz (1934)
Taymis Kıyıları (1934)
Tuna Kıyıları (1938)
Hind (1944)
Yolcu Defteri (1946)
Gezerek Gördüklerim (1970)

Eski Saat (1933)
Niçin Kurtulmamak? (1953)
Çile (1955

Fikriye Hanım ya da ölümünden sonra nüfus kayıtlarına geçen adıyla Zeynep Fikriye Özdinçer (1887, Yenişehr-i Fener - 31 Mayıs 1924, Ankara), Mustafa Kemal Paşa ile ilişkisi ve Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'da Millî Mücadele karargâhındaki hizmetleri ile bilinen tarihî kişiliktir.
Kasım 1920'den itibaren Kuvâ-yi Milliye Hareketi içinde yer aldı. Millî Mücadele'nin karargâhı olan Direksiyon Binası'nın ve karargâhın daha sonra taşındığı Çankaya Köşkü'nün genel düzeninden sorumlu idi. Mustafa Kemal Atatürk'ün üvey babası tarafından hısmıdır. "Çankaya'nın ilk hanımefendisi" olarak bilinir.
Mustafa Kemal'e aşkı, yaşamı ve ölümündeki gizemler araştırmalara ve kurgu eserlere konu olmuştur.

Yaşamı hakkında tarihçilerin üzerinde uzlaştığı kesin bilgiler azdır. Doğum tarihi kimi kaynaklarda 1887, kimi kaynaklarda 1897 olarak belirtilir. Ali Enver adlı ağabeyi, Emine Melahat adında bir ablası ve Jülide adında bir kız kardeşi vardır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey tarafından hısmı idi. Babası Memduh Hayrettin Bey (Ragıp Bey'in ağabeyi), annesi Vasfiye Hanım'dır.
Teselya Savaşı'ndan sonra ailesi ile Selânik'e göç etti. Mustafa Kemal'i ilk defa sekiz yaşında iken tanıdı. Büyük hayranlık beslediği Mustafa Kemal'e âşık oldu ancak Mustafa Kemal'in imparatorluğun farklı yerlerinde görev alması nedeniyle ilişkileri sürekli kesintiye uğradı.
Fikriye Hanım, Batı kültürü ile yetişti, Fransızca ve Rumca öğrendi. Özel derslerle piyano, annesi Vasfiye Hanım'dan ise ut çalmayı öğrendi.
Balkan Savaşları'nda Selânik'in de işgale uğraması üzerine ailesi ile İstanbul'a göç ettiler. Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım ise I. Dünya Savaşı sırasında Selânik'i terk ederek kızı Makbule ve üvey kızı Ruhiye ile birlikte İstanbul'a geldi ve Mustafa Kemal'in kiraladığı Akaretler'deki 76 numaralı eve yerleşene kadar bir süre Fikriye'nin ailesinin Akbıyık'taki evlerine konuk oldu.
Fikriye Hanım, İstanbul'da yaşarken aile üyelerini birer birer kaybetti. Anne ve babasını kaybettikten sonra kız kardeşi Jülide ile birlikte Heybeliada'da yaşadı. Kardeşi Jülide'yi de veremden kaybettikten sonra arkadaşı Memduha Hanım'ın Sultanahmet'teki evinde yaşadı.
Fikriye Hanım; Mustafa Kemal'in İstanbul'da kiraladığı ve annesi Zübeyde Hanım, kardeşi Makbule Hanım ile manevi oğlu Abdürrahim'in yaşadıkları Akaretler'deki eve sıklıkla gidip ev işlerinde yardımcı oldu. 1918'de Mustafa Kemal'in Suriye cephesinden dönüşünden sonra kiraladığı Şişli'deki eve de sıklıkla giderek evin çekip çevrilmesinde yardımcı oldu.

Anadolu'nun işgaline karşı Millî Mücadele'yi başlatan Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında İstanbul hükûmetinin 11 Nisan'da çıkardığı idam kararı üzerine İstanbul'dan ayrılarak Ankara'ya, Mustafa Kemal'in yanına gitmek istedi. Ankara'dan izin verilmesi üzerine Karadeniz Ereğlisi'nden vapura binerek 13 Kasım 1920'de İnebolu'ya vardı. Mustafa Kemal'in arkadaşlarından Mithat Bey'le birlikte kara yoluyla Kastamonu üzerinden Ankara'ya vardı.
Ankara'da Millî Mücadele'nin karargâhı olarak kullanılan ve "Direksiyon Binası" olarak adlandırılan konuta yerleşen Fikriye Hanım; Mustafa Kemal ve yaverlerinin yaşadığı bu evin genel düzeni sağlama ve mutfağın idaresi görevlerini üstlendi. Bir buçuk yıl Direksiyon Binası'nda, ardından karargâhın taşındığı Çankaya'daki bağ evinde yaşadı. 

Çok mu gördün kuluna bir nameyi neşretmeyi,
İsterdi kırık gönül bir fırçayla seni resmetmeyi,
Tek dileğimdir hayata veda ederken seni bir nebze görmeyi,

Nasip eder mi Tanrı bilinmez, aguşunda ölmeyi
Fikriye Hanım ile Mustafa Kemal'in evli olmadıkları hâlde aynı çatı altında kalmaları yadırganan bir durumdu. Dedikoduları önlemek için Mustafa Kemal Paşa ile sessizce ve gizlice evlendikleri, nikâhlarını dönemin Şeriye ve Evkaf Vekili Mustafa Fehmi Bey'in kıydığı bilgisi çeşitli kaynaklarda yer alan ancak tarihçilerin üzerinde uzlaşma sağlamadıkları bir konudur.

Kurtuluş Savaşı'nın Batı Anadolu'da devam ettiği sırada kendisine verem teşhisi konuldu. Sanatoryumda tedavi görmesi için 1922 sonbaharında Mustafa Kemal Paşa'nın isteği ile Münih'e gönderildi.

Mustafa Kemal Paşa'nın Latife Hanım'la evlendiğini öğrenince Mart 1923'te İstanbul'a geri döndü ve Ankara'ya geçmek istedi. Doktor Adnan Bey'in 6 Mart 1923 tarihli telgrafıyla Fikriye Hanım'ın Ankara'ya gelme isteği iletildiğinde cevaben Mustafa Kemal, kendisinin izni olmadıkça Fikriye Hanım'ın Ankara'ya gelmesine engel olunmasının uygun olacağını bildirdi.
Mustafa Kemal'in eşi Latife Hanım ile Anadolu gezisinde olduğu sırada Fikriye Hanım kısa bir süre İstanbul'daki bir akrabasının evinde kaldı. Sonra Gelibolu'ya geçerek Vali Mecit Bey'in evinde bir yıl kadar misafir oldu. Mayıs 1924'te Gelibolu'dan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya geçti. Çankaya Köşkü'nde Latife Hanım ile tanıştı, üç gün köşkte kaldıktan sonra İstanbul'a dönmek üzere ayrıldı, Karaoğlan Otel'e yerleşti.   

İçsem de bir kadeh hayat iksirinden,
Zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye'den.
Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden,

Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden
21 Mayıs 1924'te faytonla son kez Çankaya Köşkü'ne geldi; köşkün önünde silahla yaralandı. Kaldırıldığı Memleket Hastanesinde 30 Mayıs 1924'te öldü.
Ölümünün nasıl gerçekleştiği, intihar mı cinayet mi olduğu konuları çok tartışılmış; araştırmacıların uzlaştığı bir bilgi ortaya konmamıştır.
Salih Bozok'un notlarına göre Fikriye Hanım'ın cenazesi Atatürk'ün arzusuyla hastaneden alınarak kimsenin haberi olmadan Cebeci istikametinde bulunan eski mezarlığa defnedilmiştir ancak mezarının kesin yeri bilinmemektedir.

21 Mayıs 1924 günü Fikriye Hanım faytonla Çankaya Köşkü'nden ayrılırken kimi rivayetlere göre tabancayla intihar etmeye kalkıştı, kimi rivayetlere göre tabancayla öldürülmek istendi ve kaldırıldığı hastanede öldü.
Kılıç Ali, bu olay hakkında "Fayton köşkten ayrılarak yakında bulunan Fuat Bulca'nın köşkü hizasına geldiğinde, Fikriye Hanım, belki de Gazi'ye yahut Latife Hanım'a yöneltmek için çantasında taşıdığı tabancasını çekerek kalbi hizasına ateş eder." derken, Fikriye'nin yeğeni Abbas Hayri Özdinçer şöyle demiştir: "Bize anlatıldığına göre halamı faytonu içinde sırtından vurulmuş olarak buluyorlar [...] dava açma tehdidine karşı hâkim aynen şöyle diyor: 'Bu tabir şevkalar hakkınızda hayırlı olmayacak neticeler doğurabilir.'"
Bu olayın Atatürk ile Latife Hanım'ın evliliğini etkilediği ve boşanmada önemli payı olduğu da düşünülmektedir.

Nereye gömüldüğü kesin olarak bilinmemektedir. Araştırmacı Eriş Ülger, Atatürk'ün yaveri Salih Bozok'un anılarına dayanarak mezar yerinin Kuğulu Park'ta olduğunu söylemektedir. Fikriye Hanım kitabının yazarı Fatih Bayhan ise Fikriye Hanım'ın Ankara'nın Ulus semtindeki -bugün üzerinde bankaların bulunduğu- eski mezarlıkta yatmakta olduğunu belirtmiştir. Can Dündar ise Ankara Etnografya Müzesi'nde Mustafa Kemal Atatürk'ün at üzerinde dev bir heykelinin yükseldiği yere defnedildiğini yazmıştır.

Kitaplar
Şemsi Belli, Fikriye, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1995.
Hıfzı Topuz, "Gazi ve Fikriye" (roman), Remzi Kitabevi, İstanbul, 2003.
İsmet Bozdağ, Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor: Latife ve Fikriye iki aşk arasında Atatürk, Truva Yayınları, İstanbul, 2005.
Oğuz Akay, Gazi Fikriye İle Neden Evlenmedi Latife İle Neden Evlendi, Truva Yayınları, İstanbul, 2005.
Halil İbrahim Özcan, Çankaya'nın Duvaksız Gelini Fikriye (roman), Nokta Yayınları, İstanbul, 2007.
Fatih Bayhan, Fikriye Hanım, Pegasus Yayınları (roman), İstanbul, 2008.
Nesrin Aydemir, İki Aşk Arasında Atatürk, Nokta Yayınları, İstanbul, 2008.
Hüseyin Movit, Atatürk'ün Gizli Aşkı Fikriye, Truva Yayınları, 2009.
Oğuz Akay, Beni iki kadın çok sevdi: Mustafa Kemal'in yaşamında iz bırakan iki kadın, Alfa Yayınları, 2010.
Oğuz Akay, Gel Gitme Kadın, Alfa Yayınları, 2011.
Eriş Ülger, Ümid-i Aşkım Fikriye, Bilgi Yayınevi, 2015.
Melike İlgün, Fikriye ile Latife- Kemal'e Eren Kadınlar, Artemis Yayınları, 2016.
Tiyatro eserleri
Sedat Demirsoy, Fikriye (Direksiyon Villası), tek perdelik oyun. 2021
Şeniz Kurultay Gürakan, Fikriye ve Latife - Kuruluşun ve Kurtuluşun Hafızası, iki perdelik oyun.
Dilruba Saatçi, Fikriye ve Latife – Mustafa Kemal'i Sevdim, tek perdelik oyun, 2004.

Kurtuluş Savaşı'nı konu alan, 1994 yapımı Kurtuluş dizisinde Aşkın Nur Yengi tarafından canlandırılmıştır.
1998 yapımı olan Cumhuriyet filminde Hülya Aksular tarafından canlandırılmıştır.
2010 yılı yapım olan Veda filminde Özge Özpirinçci canlandırmıştır.

Fikriye Hanım30 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fikriye Hanım'ın eşyaları TCDD'ye bağışlandı 5 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Halamın mezarı nerede?' 29 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Fikriye'nin sırrı' - Can Dündar
Fikriye Hanımın sır ölümü 8 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mustafa Kemal Paşa'yla evlenmeye gidiyorum 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Fikriye Hanım ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Foks, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün köpeğidir. Atatürk'ün Alp ve Alber isimli köpeklerinden sonraki son köpeğidir.

Latife Hanım’ın Kağıtları’nda Atatürk’ün 13 Kasım 1923 günü  öğle saatlerinde Çankaya Köşkü’nün bahçesinde yürüyüşe çıktığı ve köpeği Foks ile oynadığı yazılıdır ancak 3 Temmuz 1927'den, ölümü olan 10 Kasım 1938'e kadar 12 yıl Atatürk'ün hizmetinde olan Cemal Granda ise anılarında Foks’un Yalova'daki bir fotoğrafçıdan alınırken henüz yavru olduğunu belirtmekte ve alınırken Atatürk'ün de yanında olduğunu ve fotoğrafçı ile aralarında geçen duyduğu konuşmaları anlatmaktadır, diğer bir ifadeyle Foks, Cemal Granda'nın Atatürk'ün hizmetine girdiği 1927'den sonraki bir zamanda doğmuş bir köpektir. Falih Rıfkı Atay ise Çankaya isimli kitabında "Foks, Atatürk'ün son köpeğinin adıdır. Birkaç yıl eski ve yeni köşkte rahmetli lideri eğlendirir idi. Foks'u kendisine hediye etmişlerdi. Daha önce de bir köpeği varmış ama, ona ben yetişemedim." diye yazar. Günümüzde Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde sergilenen ve tüm tüy rengi kahverengi olarak görünen Foks'un içi doldurulmuş hali 1930 yılında Yalova'da, Turhal'da, Ege Vapurunda Atatürk ile birlikte görüntülendiği fotoğraflara çok benzemektedir. 1927'den önceki çeşitli fotoğraflarda Atatürk'ün yanında bir köpek daha görünmektedir ve Foks adıyla anılmaktadır, ancak bu köpek alnında, göğsünde ve bacaklarında beyazlıklar olan çift renkli ve bacakları da daha uzun olan bir köpektir. Atatürk, Gaziantep'i ilk kez 26 Ocak 1933 günü ziyaret etmiştir O gün Foks da Atatürk ile birlikte Gaziantep'tedir. 1933'ten sonra mevcut kaynaklarda Foks hakkında herhangi bilgi ve fotoğraf görünmemektedir. Uzun süre köşkte kalan Foks bir Cumhurbaşkanı köpeği olarak hayatta kendi cinslerinin hiçbirinin sahip olmadığı rahat ve mutlu bir yaşantı sürer.

Atatürk'ün tüm hayvanlara karşı sevgisi vardı ama köpeklerin onun yaşamındaki yeri ayrıydı. Atatürk Bulgaristan Ataşemiliterliğinden dönüşünde oradan Alp adını verdiği güzel bir köpek getirmişti ve Çanakkale Savaşlarında da yanında bulundurmuştu. Kurtuluş Savaşı sırasında da Yunan komutanlarının birinin ortada kalan Alber adlı sarı beyaz renkli av köpeğini sahiplenmişti. Alber öldüğünde çok üzülen Atatürk'ün henüz üzüntüsü dinmemişken Foks onun yeni köpeği olur. Foks, Atatürk'ün odasında yatar, her gittiği yere yanında gider, gireceği salona herkesten ve Atatürk'ten daha önce koşar, adeta Atatürk'ün geldiğini haber veriyormuş gibi hareket ederdi. Atatürk nereye gitse onu da birlikte götürür, yurt gezilerinde bile ondan ayrılmazdı.

Kılıç Ali anılarında, Foks'u bir Samsun seyahatinde arkadaşı Salih Bozok'la deniz fenerinin yanında sabah gezintisi yaparken gördüklerinden ve sahibinden rica edip Atatürk'e hediye ettirdiklerinden bahseder.
Cemal Granda anılarında, Foks'un yavruyken Yalova'da seyyar fotoğrafçılık yapan Hasan Efendi'den 50 lira gibi önemli bir paraya satın alındığını anlatır. Başka bir kaynakta ise Foks'un bir büyük devletten Gazi'ye hediye edildiğinden bahsedilmektedir.

Foks'un rengi kahverengi, cinsiyeti erkektir. Irkı ise bir kaynakta puanter olarak, bir başka kaynakta ise yavruyken tüyleri çok güzel olan bir sokak köpeği olarak geçer.

Foks, çok sadık, çok duygulu, sert, pek yaman, hassas, iyi yetiştirilmiş koruyucu, yabancılara pabuç bırakmayan, muhafız hizmeti gören, aklına eseni yapan, çok yüz bulduğu için bir süre sonra hemen hemen terbiyesini kaybeden, bazen yaramaz, son zamanlarında çiftliğe geri gönderilmesinden sonra hırçınlığı ve saldırganlığı artan bir köpek olarak tarif edilmektedir.

Çankaya Köşkü'nde yaşayan,  Ankara'daki tören ve balolarda Atatürk'ün yanında olan Foks, Atatürk ile beraber Ankara içine İstanbul'a  ve yurdun çeşitli yerlerine yapılan gezilere de katılmıştır.

Atatürk  20 Aralık 1930 günü Babaeski’de istasyon mahallini dolduran Babaeskililerle bir süre vagonun merdivenlerinde durarak yaptığı konuşmada köpeği Foks’un kalabalık arasında kaybolması üzerine telaşlanan yanındakilere: “Siz merak etmeyin, onu Kılıç Ali bulur. Erzurum’da da kaybolmuştu, sonra Kılıç Ali bulmuştu” diye espri yapar.

Foks'un Erzurum gezisine de katıldığı ve orada kaybolup tekrar bulunduğu Atatürk tarafından anlatılmıştır.

Atatürk Silifke’ye geldiğinde Foks için özel yemekler piştiği, güzel yataklar yapıldığı anlatılır.

Atatürk bir gün uşağına “Bu köpek çiftleşti mi? diye sorar, uşağı da Konya’da iki ay önce çiftleştiğini söyler. 
Foks, Konya’ya da gitmiş ve dişi bir köpekle çiftleştirilmiştir.

Foks’un 1930 yılında Atatürk’ün Yalova gezisinde bulunduğuna ait Atatürk’ün arabasında çekilmiş bir fotoğrafı mevcuttur.

Foks’un 1930 yılında Atatürk’ün Turhal gezisinde bir fotoğrafı mevcuttur.

Atatürk Ege Vapuru ile Trabzon'a giderken Foks da yanındadır.

Gaziantep’te bulundukları sırada Foks akşam yemeğine dokunmayınca Atatürk yanındakilere; “Köpeğe muhakkak bir şeyler söylemişsiniz. Onun için küsmüştür.”  der. Yıllar sonra Gaziantep vali konağının aşçısı mutfakta yemek hazırlarken yanına köpeğin gelip yemeğin yanına sokulduğunu, kendisinin de buna sıkıldığını, eline kepçeyi alarak köpeğe bağırdığını anlatmıştır.

Gazi'nin çevresindekilerden kimileri; onu güldüren, neşelendiren Foks'un giderek artan şımarıklıklarına kızmaya başlar. Bir gece Atatürk, bilinmeyen bir sebepten dolayı Foks'a kızdığı için onu kamçıyla dövmeye başlar. Fakat kamçının dozajı artınca Foks, Atatürk'ün elini ısırır. Foks'u çiftliğe götürüp kontrol altına alırlar. Bir süre sonra; bir kaynağa göre çiftlik baytarları tarafından iğne ile, başka bir kaynağa göre de gerekli testlerin yapılabilmesi için vurularak hayatına son verilir. Atatürk'ün en yakınındakilerden Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı eserinde, "sahibini ısıran köpekten artık hayır kalmadığına" inandırılan Atatürk'ün Foks'un öldürülmesine onay verdiğini ve Foks'un böylece öldürüldüğünü yazmıştır.

Atatürk'ün Foks'a olan sevgisini göz önünde bulunduran Çiftlik müdürü, Foks'un derisini doldurtup Çiftlik'te müze camekanına koydurur. Bu olaydan bilgisi ve haberi olmayan Atatürk, bir gün camekanın önüne gelip Foks'u canlı gibi görünce birdenbire çok şaşırır, bir sandalye ister ve oturur. Cansız köpeğe uzun uzun bakar ve bir müddet sonra ; “Sevdiğim bir köpeği bu halde göremem, bunu derhal buradan çıkarttırın ve çiftlikte müsait bir yere gömün” diye talimat verir. Atatürk daha sonra ayrıca “Foks esasında bana fenalık yapmak, canımı acıtmak için ısırmadı, öyle olsaydı ben onu hissederdim, o öyle bir köpek değildi. Onun içi o doldurulmuş halini içime sindiremedim” der.

Atatürk'ün köpeği Foks'un doldurulmuş hâli, Anıtkabir'de yer alan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde bulunmaktadır.
Anıtkabir yetkilileri, Foks'un bedenini Atatürk'ün arkadaşı Necdet Pençe'nin sakladığını, 1969'da da eşi İrfan Pençe'nin Anıtkabir'e hediye ettiğini belirtmiştir.

Atatürk'ün Köpeği Foks'un Yayınlanmamış Fotoğrafları İlk Olarak Haytap Sitede !4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., HAYTAP, 28 Ekim 2011
Kötülük Yapmak İçin Isırmadı !9 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., HAYTAP, 17 Haziran 2007
Bekir Coşkun: Atatürk'ün köpeği...7 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hürriyet, 30 Ocak 2000
Ata ve Kurtuluş Müzesi, Hürriyet, 27 Ağustos 2002
O, hep aramızda, İstanbul Üniversitesi, İletim Gazetesi, erişim 16 Ocak 2013
Kaynakça için çeşitli kütüphanelerin katalog tarama linkleri: İBB Atatürk Kitaplığı & Beyazıt Devlet Kütüphanesi & ekutuphane.gov.tr

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi, 1992 yılında Tokat'ta kurulmuş bir devlet üniversitesi.

Adını Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa'dan alan üniversite, 3 Temmuz 1992 tarihinde 3837 Sayılı Kanuna Ek 24. Madde gereğince kuruldu. Ziraat Fakültesi Cumhuriyet Üniversitesine bağlı açılmıştı. Fen-Edebiyat Fakültesi, Niksar Meslek Yüksek Okulu, Tokat Meslek Yüksek Okulu, Zile Meslek Yüksek Okulu, Erbaa Fen Bilimleri Enstitüsü ile Sosyal Bilimler Enstitülerinden oluşan Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi 01 Kasım 1992 tarihinde Rektör ataması ile üniversite olarak birimlerini oluşturmuştu.

Üniversite, 17 Fakülte, 2 Yüksekokul, 12 Meslek Yüksekokulu, 1 Enstitü, 22 Araştırma ve Uygulama Merkeziyle eğitim, öğretim, araştırma ve hizmet alanlarında eğitime devam ediyor. Üniversite içinde bir de Teknopark bulunmaktadır.

2024-2025 eğitim ve öğretim dönemi itibarıyla yaklaşık öğrenci sayısı 35.000'den fazladır. Üniversitede 1305 idari personel, 1527akademik personel olmak üzere 2832 personel görev yapmaktadır.
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde akademik yıl, iki yarıyıldan oluşmaktadır.
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Taşlıçiftlik Kampüsü, Amasya yolu üzerinde, Tokat İl merkezine 9 km. uzaklıkta Taşlıçiftlik Mevkiinde yaklaşık 2000 dekar arazi üzerinde kurulmuştur. Taşlıçiftlik Kampüsü'nde, Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ziraat Fakültesi, İslami İlimler Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Eczacılık Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Spor Bilimleri Fakültesi, Sağlık Enstitüsü, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Beden Eğitimi Yüksekokulu, Tokat Sağlık Yüksekokulu, Yabancı Diller Yüksekokulu, Tokat Meslek Yüksekokulu ve Araştırma Uygulama merkezleri yer almaktadır. Şehir (Ali Şevki Erek) kampüsünde ise, Tıp Fakültesi, Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi, Diş Hekimliği Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü konuşlanmıştır. Artova ve Reşadiye hariç diğer ilçelerde yer alan Meslek Yüksekokullarının kampüsleri bulunmaktadır.
Üniversitede öğretim dili Türkçedir.
Başarı ve maddi durumları dikkate alınarak, öğrenciler üniversitenin değişik birimlerinde yarı zamanlı olarak istihdam edilebilmektedir.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Erbaa Sağlık Bilimleri Fakültesi
Erbaa Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Niksar Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Turhal Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu
Zile Dinçerler Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Niksar Meslek Yüksekokulu, Tokat ili Niksar ilçesi sınırları içerisinde Çengelli köyünde, Ağpınar mevkiine kurulu yüksekokul. Niksar merkezinden yaklaşık 5 kilometre uzaklıktadır.
1982 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesine bağlı olarak yükseköğretimine başlamıştır. 08/01/1992 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinin kurulması ile buraya bağlanmıştır. Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörlüğünün üniversite bünyesinde Niksar Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu kurulması, Niksar Meslek Yüksekokulunun adının Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu olarak değiştirilmesi konusundaki teklifinin 2547 Sayılı Kanun'un 2880 Sayılı Kanunla değişik 7/d-2 maddesi uyarınca 23.09.2010 tarihinde Yükseköğretim Genel Kurulunda kabulüyle Niksar Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu kurulmuştur.
Yaklaşık 30 yıldır faaliyette olan Meslek Yüksekokulunda hâlen 11 bölümde  öğretim programıyla eğitim-öğretime devam edilmektedir.

Niksar Meslek Yüksekokulunun bölümleri aşağıdaki gibidir.

Bilgisayar Teknolojileri Bölümü
Büro Hizmetleri ve Sekreterlik Bölümü
Elektrik ve Enerji Bölümü
Elektronik ve Otomasyon Bölümü
Finans-Bankacılık ve Sigortacılık Bölümü
Hukuk Bölümü
Muhasebe ve Vergi Bölümü
Mülkiyet Koruma ve Güvenlik Bölümü
Ormancılık Bölümü
Otel, Lokanta ve İkram Hizmetleri Bölümü
Pazarlama ve Reklamcılık Bölümü

Almus Meslek Yüksekokulu
Artova Meslek Yüksekokulu
Erbaa Meslek Yüksekokulu
Erbaa Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Pazar Meslek Yüksekokulu
Reşadiye Meslek Yüksekokulu
Tokat Meslek Yüksekokulu
Tokat Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Turhal Meslek Yüksekokulu
Turhal Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Zile Meslek Yüksekokulu

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Taşlıçiftlik Yerleşkesi Tokat'a yaklaşık 9 km uzaklıktadır. Şehirden sarı renkli 101 numaralı toplu taşıma araçları ile ulaşım sağlanır.

Resmî site

Gençliğe Hitabe, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Cumhuriyet Halk Fırkasının II. Büyük Kongresi'nde, Nutuk adlı eserini meydana getiren konuşmasının sonunda 20 Ekim 1927 günü Türk gençliğine hitap etme amacıyla söylenen metindir. Nutuk'un sonuç bölümünü meydana getirir.Hitabe, Nutuk'un "Türk Gençliğine Bıraktığım Emanet" başlıklı bölümünde yer alır. "Türk istiklâli" ve "Türk Cumhuriyeti" kavramları üzerine kurulmuş bir metindir. On üçü tam ve ikisi eksiltili hitap cümlesi olmak üzere toplam 15 cümleden oluşur.
“Ey Türk gençliği!” ile başlayıp “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!” diye biter.
Mustafa Kemal, bu hitabıyla geçmişte yaşanılan sıkıntıların bir daha tekrar etmemesi için Türk milletinin istikbali olan gençlere hayati öğütlerde bulunmuştur. Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisiyle birlikte ortaya çıkan karanlık manzaranın tasviri ile başlar. Bu karanlık şartlarda dahi Türk gençliğinin ödevinin Türk istiklal ve cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve savunmak olduğu ifade edilir.
Mustafa Kemal, bir nevi siyasi vasiyetnamesi niteliğinde olan gençliğe hitabeyi okurken çok etkilenmiş ve gözyaşlarını tutamamıştır. Atatürk'ün Nutuk'u, özellikle de Gençliğe Hitabe kısmını okurken çok duygulanması kamuoyu ve özellikle gençler üzerinde büyük bir heyecan yaratmış ve Maarif Vekaleti 26 Ekim 1927'de aldığı bir karar ile "Gençliğe Hitabe"'nin okullardaki bütün sınıflara asılmasına karar vermiştir.
13 Ocak 1928 tarihinde alınan bir kararla Türkiye'de sınıflara, okutulan kitaplara ve önemli eğitim kurumlarına konulmuştur.

Atatürk İlkeleri
CHF II. Büyük Kongresi

Geometri, 1937 yılında Kültür Bakanlığı tarafından geometri öğretmenleri ile geometri ders kitabı yazacaklar için yayımlanmış kılavuz kitap. İlk baskıda yazar adı belirtilmemiştir. 1971 tarihli ikinci baskının önsözünde Agop Dilaçar, kitabın 1936-1937 kışında Dolmabahçe Sarayında Atatürk tarafından yazıldığını belirtmiştir.
Agop Dilaçar kitabın 1971 baskısına yazdığı önsözde, kitabın yazılış hikâyesini şu şekilde anlatır:

Bu kitabı Atatürk, ölümünden birbuçuk yıl kadar önce, III. Türk Dil Kurultayı'ndan hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda kendi eliyle yazmıştır.
1936 sonbaharında bir gün Atatürk beni, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman'ın yanına katarak Beyoğlu'ndaki Haşet Kitabevi'ne gönderip uygun gördüğümüz Fransızca geometri kitaplarından birer tane aldırttı. Bunlar Atatürk'le birlikte gözden geçirildikten sonra, yazılacak geometri kitabının genel tasarısı çizildi. Bir süre sonra ben ayrıldım ve kış aylarında Atatürk bu yapıt üzerinde çalıştı. Elinizdeki kitapçık bu emeğin ürünüdür.

İşte bu 44 sayfalık küçük kitapta boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dişters açı, taban, eğik, kırık, çekü, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe gibi terimler hep bu amaçla Atatürk tarafından türetilip konmuştur.
Osmanlı döneminde üçgene müselles, alana mesaha-i sathiye, dik açıya zaviye-i kaime, yüksekliğe kaide irtifaı deniliyordu. Üçgenin alanını için "Üçgenin alanı taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir" tanımı yerine, "Bir müsellesin mesaha-i sathiyyesi kaidesinin irtifasına hâsıl-ı zarbinin nısfına müsavidir" tanımı kullanılıyordu.

Geometri terimlerinin Atatürk tarafından türetildiği ilk kez, 1953 yılında dönemin Türk Dil Kurumu genel sekreteri Agâh Sırrı Levend tarafından belirtilmiştir. Mehmet Ali Ağakay, Melahat Özgü, Ömer Asım Aksoy ve Salih Ragıp Üner de bu konuda yazılar kaleme almışlardır. Ayrıca, Atatürk'ün bir Geometri kitabı yazdığına dair ilk kez 1963 yılında Agop Dilaçar tarafından değinilmiştir. 1971 yılında Cumhuriyet gazetesi yazarı Said Arif Terzioğlu'nun bu kitabı gündeme getirmesi üzerine, Agop Dilaçar'ın önsözüyle kitabın ikinci baskısı yapılmış ve yazar kısmına Mustafa Kemal Atatürk'ün ismi eklenmiştir. 2010 yılında, dönemin Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın tarafından, Atatürk'ün geometri terimleriyle ilgili çalışma el yazısı notları yayımlanmıştır.

Dil Devrimi
Terimlerde Öz Türkçeleştirme

Güneş Dil Teorisi, Türkçenin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğunu savunan sözdebilimsel ve sözdedilbilimsel bir teoridir. Teori, 1930'lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk tarafından desteklendi ve bizzat geliştirildi, ancak dilbilimciler tarafından kabul görmedi ve kısa sürede önemini yitirdi. Terimin kökeni, "dili Güneşe saygı göstermek için yarattığı varsayılan Güneş'e tapan Orta Asyalılardı".

Ulus gazetesinde 1935 yılında dillerin kökeni sorunu ile ilgili Notlarımızı anlatan izah başlığıyla imzasız makaleler yayımlandı. 14 Kasım 1935 tarihinde Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili adıyla makaleler kitap hâline getirildi. TDK Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen, Tahsin Mayatepek ile yazışmasında bu notların ve açıklamalarının Atatürk'e ait olduğunu ancak "kendileri isimlerinin ilanını arzu buyurmadıklarından" imzasız yayımlandığını açıklar. Bu notların hazırlanmasında Rus dilci Pekarski, Fransız Hilarie de Barenton ve B. Carra de Vaux'un eserlerinden faydalanılmıştı. Necmi Dilmen'in mektubunda Atatürk'ün yazdığı anlaşılan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımdan Türk Dili isimli kitapta, Sırp asıllı Avusturyalı dil bilimci Dr. Phil. Hermann Kvergić'in Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi (Fransızca:La Psychologie de Quelques Éléments des Langues Turques) isimli 41 sayfalık basılmamış Fransızca eserinden de faydalandığı açıklanmıştır.
Bu tez, yazarı tarafından 1935 yılında Viyana’dan önce Türk Dil Kurumundan Ahmet Cevat Emre'ye gönderildi. Emre'nin kıymetsiz bulduğu mektubuna cevap alamayan Kvergić, bu kez eserini doğrudan Atatürk’e gönderdi. Teorideki esas fikir bizzat Atatürk tarafından geliştirildi ve sunuldu.
Güneş Dil Teorisi, 1930'lu yıllarda Atatürk tarafından desteklenmiş, Türk Dilini Tetkik Cemiyetinin düzenlediği 3. Dil Kurultayı'nda katılımcılar tarafından tartışılmış ve hatta kurultay raporunda katılımcı dil bilimciler tarafından da araştırılmasını teşvik edilmiştir. Atatürk'ün 1938 yılındaki ölümünün ardından İbrahim Necmi Dilmen Ankara Üniversitesindeki Güneş-Dil Teorisi ile ilgili derslerine son verdi. Öğrencileri bunun sebebini sorduklarında "Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi" diye cevap vermişti.
1990'lı yıllarda bazı yazarlar tarafından, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkeleri, ilk yıllarındaki icraatları ve Atatürk İlkeleri hakkında, Güneş-Dil Teorisi çalışmaları örnek verilerek resmî devlet ideolojisi ve etnisitenin inkâr edilmesi gibi tanımlama ve yorumlar getirilmiştir. Bu amaçla Atatürk'ün desteklediği Güneş-Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi hakkında akıl dışı rivayetler uydurulduğu ve Atatürk'ün, "safsatalara inanan biri" olarak gösterilmek istendiği yazılmıştır. Bunların, Atatürk Devrimleri'ni ve onların etkilerini eleştirme maksadı taşıdığı ve postmodernist dalganın etkisiyle yapılan kasıtlı yayınlar olduğu savunulur.

Hermann Kvergić'in teorisinin ana fikri "Türk dilinin dünyada esas bir dil olduğu ve dünya dillerindeki birçok kelimenin de Türkçeden türediği"ydi.
Güneş Dil Teorisi'nin tarih içerisinde oynadığı rol, Atatürk Devrimleri'ni anlamak açısından önemlidir. Ümmetten millete geçme aşamasında olan ve Batı karşısında kendisini aşağılanmış hisseden Türk milletine öz güven aşılamak Teori'nin amaçları arasında görülmüştür. Teori, Atatürk Devrimleri'nin yıktığı düzenle ve Avrupa merkezci tarih teorileriyle hesaplaşma çabası olarak değerlendirilmektedir. Atatürk Türk Tarih Tezi'ni desteklemek için Kvergić'in hipotezinin geliştirilmesini istiyordu. Çünkü kendisine güvenen ve saygı duyan bir millet bilincinin uyanmasını istiyordu. Avrupalı tarihçilerin Türkleri aşağılamasına yanıt olarak "Türk dili, Taş ve Maden devrinde kültür kelimelerini göç yolu ile yeryüzündeki dillere yayan kadim büyük bir kültür dilidir." mesajı verilecekti.

Türk Tarih Tezi
Nostratik diller
Ural-Altay dil ailesi

Hakkı Tarık Us (1889; Gördes, Manisa - 21 Ekim 1956, İstanbul), Türk yazar, avukat siyasetçi, öğretmen, koleksiyoncu.
1918'den ölümüne değin sahiplerinden olduğu Vakit gazetesinde çalıştı, pek çok gazeteci yetiştirdi; Türk Basın Birliğinin kurucuları arasında yer aldı. İşgal yıllarında milli mücadeleye verdiği hizmetleri nedeniyle İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. II., III., IV., V. dönemlerde Giresun milletvekili olarak TBMM'de yer aldı. Gezi, anı, fıkra türünde eserler verdi.
Halkın hizmetin sunmak amacıyla Türkiye'nin içinde ve dışında çıkan Türkçe gazete ve dergilerin hemen hepsini toplayan Hakkı Tarık'ın oluşturduğu koleksiyon ile Beyazıt'ta “Hakkı Tarık Us Kütüphanesi” kurulmuştur.

1889 yılında Gördes, Manisa'da dünyaya geldi. Babası Hacı Hasan Hulusi Bey, annesi Sıdıka Hanım'dır. Asıl adı “İsmail Hakkı” idi. Ailesinin üçüncü çocuğudur.
İlk öğrenimini Gördes'te tamamladı. Küçük yaşta çok kitap okuyup biriktirmeye başladı. 1906'da Gördes Belediyesi'nde memurluk yapmaya başladı. Gördes'e kaymakam olarak atanan Şair Eşref ile tanışması ve şiirlerinin onun tarafından beğenilmesi üzerine şiir ve yazıların İstanbul ve İzmir gazetelerine göndermeye başladı.
Ağabeyi Mehmet Asım'ın çağrısı üzerine İstanbul'a gidip İstanbul Hukuk Mektebi'nde okudu. Tanin Gazetesi’ndeki yazılarıyla tanınan ağabeyinin yardımı ile Tanin'de çalışmaya başladı. Ağabeyi bazı yazılarında Abdülhak Hamit’in “Tarık” adlı tiyatro eserinden esinlenerek  “Tarık” mahlasını kullanmaktaydı. Kardeşinin bu mahlası sevdiğini görmesi üzerine mahlası ona bağışladı, böylece İsmail Hakkı, “Hakkı Tarık” ismini kullanmaya başladı.
Tanin’den sonra  Tercüman-ı Hakikat ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde yazılar yazdı. Tasvir-i Efkar’da yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hukuk Fakültesi’nin 1911’de bitirdi. Bir yıl kadar Eskişehir’de İttihat ve Terakki’ye ait “Hakikat” gazetesinde çalıştıktan sonra İstanbul’a döndü.
Darü’l-muallimîn-i âliye’de ders veren ağabeyi Mehmet Asım’ın rahatsızlığı nedeniyle tedavi için İsviçre’ye gitmesi üzerine onun verdiği dersleri üstlendi; böylece başlayan öğretmenlik yaşamına. 1914 yılında Īstanbul Sultânîsi’nde devam etti. İstanbul Sultanisi’ndeki görevini aralıksız 10 yıl sürdürdü. Ayrıca Mercan Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde de dersler verdi.
1918’de ağabeyinin Ahmet Emin Yalman ile birlikte kurduğu Vakit gazetesinin ortaklarından birisi olan Hakkı Tarık milli mücadele için Ankara’ya silah ve insan kaçırmakta önemli hizmet gören bu gazetede önemli roller üstlendi. Gazetesinde  Çerkez Ethem ile ilk röportajı yaptı. Müdafaa-i Milliye Grubu’nun Anadolu ile haberleşmesinde etkin rol aldı. Çalışmaları, istiklal madalyası ile ödüllendirildi.
1919 yılında Türk basın tarihini ilk basın meslek kuruluşu olan “Osmanlı Matbuat Cemiyeti”’nin kongresinde yönetim kuruluna seçildi. Adı o kongrede “Türk Matbuat Cemiyeti”, daha sonra “Matbuat Cemiyeti” ve “Türk Basın Birliği” olarak değiştirilen bu derneğin 1921’deki kongresinde genel sekreter seçildi. Çeşitli dönemlerde  "Muallimler Cemiyeti", "Matbuat Cemiyeti" ve "Türk Basın Birliği" başkanlıklarını yürüttü. Türk Ocağı, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Maarif Cemiyeti, Yeşilay gibi kurumların idare heyetlerinde bulundu.
Adeta bir gazeteci okulu haline gelen Vakit gazetesindeki çalışmasını 1956’da ölümüne değin sürdürdü. Zengin bir gazete arşivi oluşturdu ve başyazarlığı döneminde Ortadoğu ülkelerindeki gazetelerle yazışarak onlara gazete alışverişi teklifinde bulundu. Bu yolla, araştırmacıların hizmetin sunmak üzere kurmak istediği kütüphane için çok zengin bir kaynak yarattı.
1923-1936 yılları arasında dört dönem Giresun milletvekilliği yaptı. Aralık 1949’daki yangından sonra Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın yeniden yapılandırılmasında rol oynadı; Sahaflar Çarşısı Derneği’nin tüzüğüne eklettiği bir madde ile Sahaflar Çarşısı’nda çalışacak esnafın kitap ve kitapla ilgili malzemeden başka bir şey satmasının önüne geçildi.
İlk Osmanlı Meclisi-i Mebusan’ının tutanaklarını “Meclisi-i Mebusan 1877” (1940, 1954) adlı 2 ciltlik kitapta toplayan Us, Namık Kemal’in “Kanije Muhasarası” ve Nabizade Nazım’ın “Karabibik” kitaplarını sadeleştirerek yeniden yayımladı. Gezi, anı, fıkra türünde eserler verdi.
Gelirinin büyük kısmını kütüphane kurabilmek için kitap, dergi, gazete satın almak için harcadı. Türkiye'nin içinde ve dışında çıkan Türkçe gazete ve dergilerin hemen hepsini topladı. Kendisini kütüphanesi ile ilgili çalışmalara adadı. Koleksiyonunun yer alacağı kütüphane ile ilgili her ayrıntıyı düşünen Hakkı Tarık Us, bunları vasiyetine eklemişti. 21 Ekim 1956'da öldü. 23 Ekim'de Bayezid Camii'nde kılınan namazın ardından Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi.

Hakkı Tarık Us'un halkın hizmetine sunmak amacıyla bir araya getirdiği kitap, dergi, gazete, yıllık, almanak ve salnâmelerden oluşan koleksiyonu ölümünden dokuz yıl sonra İstanbul'daki II. Bayezid Külliyesi içindeki Sübyan Okulu'na getirildi. Kütüphane, 2003 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredildi ve Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde hizmete sunuldu. Hakkı Tarık Us Koleksiyonu'nun Osmanlıca süreli yayınları Beyazit Kütüphanesi ve Tokyo Üniversitesi'nin ortak projesi sonucu Mart 2010 itibarıyla dijital ortama aktarılmıştır. Koleksiyonda, süreli yayınlar dışında 20 bin kitap yer alır.

Karikatür (1911)
Anadolu Yavrusunun Kitabı (1917)
İzmir'den Bursa'ya (1922)
Yugoslavya Seyahat Notları (1936)
Londra Seyahat Notları (1939)
İstanbul'dan Çoruh'a (1948)

Hakkı Tarık Us Koleksiyonu Dijital Arşivi 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Peyami Safa: Hakkı Tarık Us 6 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hasan Reşit Tankut (d. 1891, Elbistan - ö. 18 Şubat 1980), Türk tarihçi ve siyasetçi.
Şam İdadisini ve Mülkiye Mektebi'ni 1913 yılında bitirdikten sonra, Sivas İli Maiyet Memurluğu, Sivas İli İlkokullar Müfettişliği, Niksar, Artova ve Erbaa Kaymakamlıkları, İstanbul Polis Müdürlüğü 3. Şube Müdürlüğü, İstanbul Polis Müdür Muavinliği, Mülkiye Müfettişliği görevlerinde bulundu. Kurtuluş Savaşı'na katıldı. IV. Dönem Muş, V., VI., VII.ve VIII. Dönem Kahramanmaraş, IX. Dönem Hatay, XI. Dönem Mardin Milletvekili olarak TBMM‘nde görev yaptı.
Türk Dil Kurumu kurucuları arasında yer aldı, 1935-1950 arasında kurumda ikinci başkanlık Etimolojik ve Lingüistik Filoloji Kolları Başkanı ve Genel Sekreteri olarak çalıştı. 1936-1940 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak görev yaptı.

Güneş Dil Teorisi'ne Göre Dil Tetkikleri (1936),
Dil ve Tarih Tezlerimiz Üzerine Gerekli İzahlar (1938),
Köylerimiz Dün Nasıldı? Bugün Nasıldır? Yarın Nasıl Olacaktır? (1939)
Maraş Yollarında
Zazalar Üzerineden Sosyolojik Tetkikler

Halifeliğin kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3 Mart 1924 tarihinde çıkardığı kanunla halifelik makamını kaldırmasıdır.
Devletin laikleştirilmesi yolunda yapılmış siyasi bir devrimdir. Bu karar ile 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı padişahlarının taşıdığı; son Osmanlı padişahı Vahdettin'in ülkeyi terk etmesinden sonra TBMM tarafından Abdülmecid Efendi'ye verilmiş olan halifelik unvanı ortadan kalkmıştır. Yasanın gerekçesi, birinci maddede "halifeliğin hükûmet, Cumhuriyet, yani TBMM'nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğu" ifadesi ile açıklanmıştır.

Halife sözcüğü İslam devletlerinde Muhammed'den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder. Halifelerin seçimle belirlendiği Dört Halife devrinden sonra saltanata dönüşen halifelik kurumu; 945 yılında Büveyhîler'in Abbâsî Hanedanı'nın başkenti Bağdat'ı işgalinden sonra farklı siyasi otoritelerin himayesindeki bir ruhani önderlik haline dönüşmüş ve 13.-16. yüzyıllarda Memluk himayesinde Mısır'da yaşamıştır. Osmanlı Devleti'nde ise halife unvanını ilk kez I. Murad kullanmıştır. I. Selim'in Mısır'ı fethi sonrası Osmanlıların hilâfet iddiası güçlenmiş ve kesinleşmiştir.
Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı sonunda yıkıldı. Ankara'da kurulan bir meclis hükûmeti ülkeyi yönetmekteydi. 1 Kasım 1922'de saltanatın hilâfetten ayrılmasına ilişkin yasanın Meclisten geçmesi ile Osmanlı Devleti'nin son padişahı Vahdettin, halife sıfatıyla kalmıştır. Vahdettin'in 17 Kasım 1922'de İngiliz harp gemisi HMS Malaya ile İstanbul'dan gizlice ayrılması üzerine 18 Kasım'da mecliste gizli bir oturum düzenlenmişti. Bu oturumda Vahdettin'in halife unvanıyla İngilizlere başvurması onun bütün İslam âleminde ihaneti olarak değerlendirilmiş ve İslam imameti için TBMM tarafından yeni bir kişinin seçilip İslam âlemine bildirilmesine karar verilmiştir. Meclis 19 Kasım 1922 tarihli oturumunda seçime katılan 162 mebustan 142'sinin oyu ile Osmanlı Hanedanı üyesi Abdülmecid Efendi'yi halife olarak seçti.
Yeni halifenin kendine tanınan sınırların dışına çıkması, halkın ve bir kısım siyasetçilerin halifeye bağlılığının devam etmesi ve nihayet basında başlayan sert tartışmalar, gelişmeleri hilâfetin kaldırılması yönüne sürüklemiştir.

Vahdettin'in Türkiye'den ayrılışı ve yeni halifenin seçimi 19 Kasım'da basın yoluyla halka duyurulmuştu. Saltanatın kaldırılmasından sonra bu saltanatın başka bir adla aynı sülalede devam etmesini önlemek için halifeliğin yetkisiz bir unvan olarak bırakılmasında hükûmet büyük titizlik gösterdi. Sade bir biat töreni düzenlenmesini isteyen Ankara hükûmetinin bütün çabalara karşın Abdülmecid Efendi gösterişli bir törenle halifeliği üstlendi.
Meclis'teki gelenekselci hilafet taraftarları, hilafete siyasal bir otorite kazandırmak istiyorlardı. Muhalifler bu yoldaki düşünce ve isteklerini 15 Ocak 1923'te dağıttıkları bir risale ile ortaya koydular. Afyon milletvekili İsmail Şükrü'nün imzasını taşıyan "Hilâfet-i İslâm ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı risalede saltanatın kaldırılmasının uygun görüldüğü, ancak hilâfetin asla kaldırılamayacağı, halifenin sadece ruhanî sorumluluklarının değil dünyevî görevlerinin de bulunduğu ve içinde yaşanan olağanüstü şartların normale dönmesiyle halifenin bunları yerine getireceği belirtiliyor ve İslam âlemine sabırla beklemesi tavsiye ediliyordu. O sırada yurt gezisi nedeniyle Ankara dışında bulunan Mustafa Kemal'e çok ilgi gören bu risalenin haberi İzmit'te iken ulaşmış verdiği nutuklarda Hilafete yönelik tavırlarını net bir şekilde
göstermesine olanak sağlamıştı. 17 Ocak 1923'te yaptığı ünlü basın toplantısında bir soru üzerine halifelerin, aleyhine bir hareketleri olduğu takdirde milletin onları başından defedebileceğini söyledi.
Yeni Türk devletinin kurucu meclisi olan birinci meclis 15 Nisan 1923'te son oturumunu yapmış; yeni meclis 11 Ağustos 1923'teki ilk oturumunda Lozan Barış Antlaşması'nı onaylamıştı. İkinci meclisin 25. toplantısında hilafete ayrılan bütçe konusunda şikayetler gündeme geldi. Konu, bu meselenin genel bütçe içinde değil tek başına incelenmek üzere 1924 bütçesine bırakılması ile kapandı. Yeni meclis 29 Ekim 1923'te cumhuriyeti ilan etti. Mustafa Kemal Paşa'nın cumhurbaşkanlığına getirilmesi ile bazı vekillerin Halife'yi devletin başına getirerek çözmek istedikleri devlet başkanlığı meselesi çözülmüş oldu.
24 Kasım 1923 tarihinde, Seyid Amir Ali ve III. Ağa Han, Hindistan Hilafet Hareketi adına İsmet Paşa'ya bir mektup gönderdi. Türkiye'nin yeni milliyetçi hükûmetince bu bir dış müdahale olarak yorumlandı; her türlü dış müdahale, Türk egemenliğine hakaret ve daha da kötüsü devlet güvenliğine tehdit olarak nitelendirildi. Mustafa Kemal Paşa derhal şansını yakaladı. Dahası, Ocak 1924'te Halife Abdülmecid Efendi'nin hilâfet ödeneğinin artırılması ve İstanbul'a gelen resmî heyetlerin kendisini de ziyaret etmeleri yolundaki istekleri halifeliğin kaldırılması sürecini hızlandırdı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, halifenin yabancı devlet temsilcileriyle görüşme isteğini Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbaline açık bir tecavüz olarak nitelendirdi ve halifeyi saltanat hülyası içinde olmaması için uyardı. 25 Şubat 1924'te bütçe görüşmeleri sırasında Mecliste halifenin ve hanedanın ödeneği konusu tartışıldı.

3 Mart 1924 günü Urfa vekili Şeyh Saffet Efendi ve elli üç arkadaşının hazırladığı, hilâfetin kaldırılmasına dair on iki maddeden oluşan bir kanun teklifi Meclise getirildi. Teklif okunduktan sonra halifenin hal‘edildiğini ve hilâfetin kaldırıldığını bildiren birinci madde; ardından hanedan üyelerinin yurt dışına çıkarılmasına dair 2. madde aynen kabul edildi. Oturuma katılan 158 üyenin 157'sinin oyuyla kabul edilmiş; tek ret oyunu Gümüşhane mebusu Zeki Bey vermiştir.
Aynı oturumda daha önce Şer'iye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti'nin İlgasına Dair Kanun ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kabul edilmiş ve Diyanet İşleri Reisliği'nin kurulması kararlaştırılmıştır.
Hanedan üyelerine yurt dışına çıkmaları için on günlük bir süre tanınmışken Abdülmecid Efendi aynı gece on bir kişilik ailesiyle beraber Çatalca İstasyonu'ndan trene bindirildi; sınıra kadar kendisine İstanbul valisi ve emniyet müdürü refakat ettiler.

Türkiye'den ayrıldıktan sonra İsviçre'ye giden Abdülmecid Efendi, 11 Mart 1924 günü haber ajansları vasıtasıyla bir bildiri yayınladı ve Türkiye hükûmetinin kararını reddettiğini duyurarak Müslümanları bir kongre toplamaya çağırdı. Birkaç gün sonra İsviçre hükûmeti tarafından kendisine, siyasal propaganda yapmama şartıyla oturma izni verildiği hatırlatıldı. Ekim 1924'te Fransa'ya geçen Abdülmecid Efendi hilâfet konusunda İslam âleminden umduğu ilgiyi bulamadığı için kendisini daha çok ibadete, resim çalışmalarına ve müziğe vermiştir.
Türkiye'de halifeliğin kaldırılmasından sonra, 7 Mart 1924'te, Hicaz Kralı Hüseyin, Mekke ve Medine'nin elinde olmasına dayanarak kendisini Halife ilân etti. Hüseyin'in halifeliğine en büyük tepki Necd'deki Suudilerden gelmiştir. Suudi orduları 1925'te Mekke'yi ele geçirdi; İbni Suud 1926 yılının ocak ayında Hicaz Kralı olarak taç giydi. Suudiler 1926 başlarında Kahire'de bir İslam kongresi toplayıp hilafet konusunu ele almak istedilerse de konu ciddi olarak ele alınmadan kongre 1926 Mayıs'ında sona erdi.

Türkiye Cumhuriyeti'nin hilâfeti bütünüyle kaldırıp Abdülmecid Efendi ve ailesini yurt dışına çıkarması Hindistan'da hilafet otoritesini savunmak üzere kurulmuş Hindistan Hilafet Hareketi içinde anlaşmazlık doğmasına neden oldu. Kimileri kararın tartışılmasını, kimileri halifeliğin Mustafa Kemal Paşa'ya teklif edilmesini, kimileri ise Türklerin tutumunda İslam'a aykırı bir taraf olmadığı için Hint Müslümanlarının da Türkleri örnek almasını istiyordu. Hindistan Hilafet Hareketi bu tartışmalarla bütünlüğünü kaybetti; hilafet hareketine ilgi azaldı. İslam dünyasındaki bazı uygun görülen kişilere teklif ederek bu kurumu yeniden canlandırma girişimleri olduysa da bu girişimler gerçekleşmedi.
Mısır'da tartışmalar, laik hükûmeti savunan ve halifeliğe karşı çıkan Ali Abdurrazık'ın ihtilaflı bir kitabına odaklandı.
Bugün pan-İslami koordinasyon için iki çerçeve var: Her ikisi de 1960'larda kurulan, Dünya İslam Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı.

 Vikikaynak'ta Hilâfetin kaldırılması ile ilgili metin bulabilirsiniz.

Kanun Adı: Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani'nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun Maddesi
Kanun Numarası: 431
Kabul Tarihi: 3 Mart 1924
Resmî Gazete Tarihi ve Numarası: 6 Mart 1924 - 63
Madde 1:
Halife hal’ edilmiştir. Hilafet Hükûmet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.

Saltanatın kaldırılması
Kemalizm
Türkiye'deki komplo teorileri

T. B. M. M. Gizli Celse Zabıtları, 18 Kasım 1922 (Abdülmecid Efendi'nin Halife seçilmesi)26 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

I. Türk Dili Kurultayı, 26 Eylül 1932-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Türk Dil Kurumu tarafından düzenlenen dil kurultayı.
"Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." sözleri ile Türkçeye verdiği önemi belirten Atatürk, 1 Kasım 1928'de çağdaş dünyaya uyum sağlamak amacıyla Harf devrimini gerçekleştirmiştir. Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yerinin belirlenmesi, köklerinin araştırılması, Türk lehçe, şive ve ağızlarının bilimsel yöntemlerle incelenmesi için 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyetini (Türk Dil Kurumunu) kurdurmuştur. Atatürk, Kurumun kuruluşunun hemen ardından Türkçenin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve özleştirilmesi yolunda yapılacak çalışmaları belirlemek düşüncesiyle de bir kurultay düzenlenmesi talimatını vermiştir. 26 Eylül 1932 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Birinci Türk Dil Kurultayı’nın toplanmasını sağlamıştır. Atatürk, dokuz gün süren kurultay oturumlarının tamamına katılmış, bütün bildirileri dinlemiş, oturum aralarında dil bilginleriyle sohbet etmiştir. Yurt dışından dil bilimcilerin de katıldığı kurultayı üç bine yakın dinleyici izlemiştir. Kurultayın son günü başkanlığa bir dilekçe veren şair ve yazar Halit Fahri Ozansoy, bu büyük toplantının Türk dilinin bayramı olduğunu, bu nedenle açış günü olan 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kutlanmasını önermiştir. Kurultay üyelerinin oy birliği ile kabul ettiği bu önergeyle 26 Eylül günü, Türkiye'de Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.
On gün süren kurultay, Ruşen Eşref’in şu konuşmasıyla biter:
"Bir davayı bütün gerçekliği ile göz önüne getirmek, onu zaman ve mekân içindeki yerine, sırasına koymak, beynin laboratuvarında inceden inceye elenip dokunmuş bu işin nasıl bir iş olduğunu görmek, göstermek, düşünceleri o iş etrafında bir araya toplamak, o işten çıkan neticeleri ilerisi için hedef edinmek: İşte Mustafa Kemalce düşünüş bu demektir.
Mustafa Kemalce düşünmek demek, tahlil ve terkip etmek, şuurlaştırmak, nizamlaştırmak, sistem haline koymak demektir. Bu usul Çanakkale'den dil kurultayına kadar aynı hızı ve sırayı gösterir. Bu da bizim milli bilincimizi arttırır milli kültürümüzü ortaya koyar. Biz de her Türk vatandaşı gibi atalarımıza layık olarak milli mirasımızı sonsuza dek koruyacağız..."

Kabotaj, bir devletin kendi içinde taşımacılıkta tanıdığı ayrıcalıktır. Bu ayrıcalıktan yalnızca yurttaşlarının yararlanması, millî ekonomiye önemli bir katkı sağlayacağından, devletler yabancı bandıralı gemilere ve yabancı bayraklı uçaklara kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir. Bazı uluslararası sözleşmelerde de kabotaj yasağı koyma yetkisine ilişkin hükümler yer alır.
Fransızca kökenli bir sözcüktür.

Osmanlı Devleti'nin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması'yla 1923 yılında kaldırıldı. 20 Nisan 1926 tarihinde de kabul edildi. Kabotaj Kanunu 1 Temmuz 1926'da yürürlüğe girdi. Bu yasaya göre; akarsularda, göllerde, Marmara denizi ile boğazlarda, bütün kara sularında ve bunlar içinde kalan körfez, liman, koy ve benzeri yerlerde, makine, yelken ve kürekle hareket eden araçları bulundurma; bunlarla mal ve yolcu taşıma hakkı Türk yurttaşlarına verildi. Ayrıca; dalgıçlık, kılavuzluk, kaptanlık, çarkçılık, tayfalık ve benzeri mesleklerin Türk yurttaşlarınca yerine getirilebileceği belirtildi. Yabancı gemilerin yalnız Türk limanlarıyla yabancı ülkelerin limanları arasında insan ve yük taşıyabileceği kabul edildi.

Kazaklar (Kazakça: қазақтар, UFA: [qɑzɑqtɑr]), Orta Asya ve Doğu Avrupa'ya yayılmış bir Türk halkıdır. Diğer Türk halklarıyla yakından ilişkili ortak bir kültürü, dili ve tarihi paylaşırlar. Etnik Kazakların büyük çoğunluğu Kazakistan'da yaşamaktadır.
Etnik Kazak toplulukları Kazakistan'ın sınır bölgeleriyle birlikte Rusya, Kırgızistan, Özbekistan, Çin (Sincan), batı Moğolistan (Bayan-Ölgii) ve kuzey İran'da (Gülistan) bulunmaktadır. Kazaklar, 15. yüzyılda Türk ve Moğol kökenli çeşitli Orta Çağ boylarının etnogenez süreci sonucunda ortaya çıkmıştır.
Kazak kimliği, 1456–1465 yılları arasında Kazak Hanlığı'nın kurulmasıyla şekillenmiştir. Türkleşmiş Altın Orda Devleti'nin dağılmasının ardından, Sultanlar Canibek ve Kerey'in liderliğindeki çeşitli boylar, kendi güçlü hanlıklarını kurma amacıyla Ebü’l-Hayr Hanlığı'ndan ayrılmıştır.

Kazakların "Kazak" adını 15. yüzyıldan itibaren kullanmaya başladıkları düşünülmektedir. "Kazak" ya da "Qazaq" sözcüğünün kökenine ilişkin çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunlardan bazıları, kelimenin Türkçe qaz fiilinden (gezgin, akıncı/eşkıya, serbest, bağımsız, savaşçı) türediğini ileri sürerken; diğerleri ise Kazakların yurtlarını ve eşyalarını taşımakta kullandıkları tekerlekli bir arabayı ifade eden Ön-Türkçe *khasaq sözcüğünden geldiğini savunmaktadır.
"Kazak" (Qazaq) kelimesinin kökenine dair bir diğer teori, sözcüğün ilk kez 8. yüzyıla tarihlenen Uyuk-Turan yazıtında geçen eski Türkçe qazğaq kelimesinden türediğini ileri sürer. Türkolog Vasiliy Radlov ile Doğu araştırmacısı Benjamin P. Yudin'e göre qazğaq ismi, qazğan (“elde etmek, kazanmak”) fiiliyle aynı kökten gelmektedir. Bu bağlamda qazğaq, dolaşan ve kazanç arayan bir kişi tipini tanımlamaktadır.
Kazaklar için kullanılan alternatif ve tarihsel bir etnonim ise Alaştır. Bu ad, Kazak kültüründe yaygın biçimde yer alır. En yaygın kullanımda Alaş, Kazakların üç cüzünü, yani bölgesel ve boysal birliklerini ifade eder. Bu nedenle sözcük zaman zaman "Kazak" ile eş anlamlı olarak da kullanılmıştır. Ayrıca "Alaş" teriminin, Nogaylar tarafından da Kazakları tanımlamak için kullanıldığı bilinmektedir.

Kazakça, Türk dilleri içinde Kıpçak (Kuzeybatı) grubuna dâhildir; bu grupta Kırgızca, Nogayca, Karakalpakça ve Tatarca gibi diller de yer alır.

2010 nüfus sayımına göre, Rusya Federasyonu'nda 647.000 Kazak yaşamaktaydı. Ancak Dünya Kazakları Birliği birinci başkan yardımcısı Kaldarbek Naymanbayev, 2003 yılında yaptığı açıklamada Rusya'da 1 milyondan fazla etnik Kazak bulunduğunu ifade etmiştir.

Kazaklar, 18. yüzyılda Cungar soykırımı sonucunda yerli Budist Cungar Oyrat nüfusunun büyük ölçüde katledilmesinin ardından Cungarya bölgesine göç etmiştir. Çin'de bir Kazak özerk ili bulunmaktadır: Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki İli Kazak Özerk İli. Ayrıca üç Kazak özerk ilçesi vardır: Kansu'daki Aksay Kazak Özerk İlçesi ile Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki Barköl ve Mori Kazak Özerk İlçeleri.

15. yüzyılda Altınorda Hanlığı topraklarının doğu kanadını oluşturan Deşt-i Kıpçak ahalisinde yaşayan Türk ve Moğol kökenli Orta Çağ kabileleleri bir araya gelerek Kazak Hanlığı etrafında toplandılar. 14. yüzyıldan sonra yeni bir boy olarak Orta Asya arenasında yerini almıştır. Orta Asya'da Ruslar ile ilk teması kuran Türk topluluğu Kazaklar olmuştur.

Kazaklar, Asya'nın ortasında Türk Dünyasının göbeğinde yer almaktadır. Gerek Doğu Türkistan'ın kuzeyindeki Altay bölgesi, gerek Moğolistan'ı batısındaki Altay ve Bayan-Ölgey bölgesi, gerek Altay Cumhuriyeti'nin sahası Kazak Türkleri ile meskundur. Türk toplulukları arasında en çok soykırıma uğramış halktır. Bu sebeple de Orta Asya Birliği fikri Kazakistan'da ortaya çıkmıştır. Sultan Mahmut Torayğırov'un Kazak Türkçesindeki bir şiirde Türklük bilinci şöyle belirtilmiştir.

Kazakistan Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ise zaman zaman Kazakların Türk halklarından olduklarını ve Türk kültürüne sahip çıkılması gerektiğini belirtmiştir.

Çin Kazakları
Kazakça
Kazakistan
Türk halkları
Türk devletleri
Türk dünyası
Türk dilleri

Tölegenin uzun yolculuğu

Konya Atatürk Anıtı, Türkiye Cumhuriyeti'nin Sarayburnu Atatürk Anıtı'ndan sonra yapılan ikinci anıtıdır. Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel'e yaptırılan 1926 tarihli anıt, Konya İstasyon Caddesi'nde Hükûmet Meydanı'na yerleştirilmiştir.

1924 yılında Konya Belediye Meclisinin  Mustafa Kemal Paşa'nın bir anıtının yapılmasına karar vermesinden sonra, yer olarak kentin batısındaki İstasyon Caddesi uygun bulunmuş, meydanda bulunan ve 1917 yılında Mimar Muzaffer Bey'e Tarım Anıtı olarak yaptırılan Konya Ziraat Abidesi'nin de kaide olarak kullanılmasına karar verilmiştir. Ankara Zafer Anıtı'nın da heykeltıraşı olan Heinrich Krippel tarafından yapılan Konya Atatürk Anıtı, 29 Ekim 1926'da Cumhuriyet Bayramı'nda büyük bir törenle açılmıştır. Törene Vali İzzet Bey, Belediye Başkan Vekili Nuri Bakkalbaşı, Konya Milletvekili Halil İbrahim Nakıpoğlu, askeri ve sivil erkan, okullar ve vatandaşlar katılmıştır. Nuri Bakkalbaşı, konuşmasının ardından anıtı açmıştır. Açılışta heykelin iki yanında; biri "Hürriyet"i, diğeri "Cumhuriyet"i temsil eden iki genç kız beyaz tüller içerisinde yer almıştır.

Beyaz mermer kaide (6,50 m) ve bronz Atatürk heykelinden (2,80 m) oluşan anıtta, Mareşal üniforması içinde ayakta duran Atatürk, sağ ayağı önde ve sol eli kılıcının kabzasında, sağ eli öne uzanmış ayaklarının dibinde yükselmekte olan bir demet buğday başağına dokunur şekilde tasvir edilmektedir. Buradaki başak ulusal kalkınmayı ve Anadolu aydınlanmasını simgelemektedir.
Heykelin kaidesi olarak kullanılan Ziraat Abidesi; sekizgen bir havuzun içerisindeki platformun üzerine yapılmıştır. Platformun birinci basamak seviyesinde köşelerde küçük havuzlar yer almaktadır. Dört cephesi taç kapı şeklinde tasarlanmış anıtta, her yönde altı basamaklı merdivenler bulunmaktadır. Merdivenlerden çıkıldıktan sonra, içi boş olan kare şeklindeki anıta ulaşılmaktadır. Anıtta kitabe bulunmamaktadır.

Atatürk Anıtı, Konya 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Anıt ile ilgili bilgiler ve fotoğraflar)
Türklerde Anıt Mimarisinin Bir Örneği; Konya Atatürk Anıtı 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kırgızlar (Kırgızca: Кыргыздар), çoğunluğu Kırgızistan'da yaşayan Türk halkı. Türklerin bilinen en eski yazılı belgeleri olan Yenisey ve Orhun Yazıtları'nda Kırgızlar, tarihleri çok eskiye dayanan Türk kavimleri arasında zikredilmektedir.
Çin tarihi kaynaklarında ise Kırgızlar ilk kez MÖ 201 yılında Hunlar zamanındaki olaylar anlatılırken ortaya çıkmakta ve Kırgızların bilinen ilk devletlerini MÖ 2. yüzyılda bugünkü Kırgızistan topraklarından doğuya ve kuzey doğuya uzanan bölgede, (Tanrı Dağlarının doğu ve kuzey doğusunda) kurdukları anlaşılmaktadır.

Kırgızların etnik kökenine dair çeşitli teoriler vardır. Eskimiş bir çoğul eki olan -iz ile Türkçe kırk kelimesinden türediği söylenir, bu nedenle Kırgızca kelimenin tam anlamıyla "kırk kabileden oluşan bir konfederasyon" anlamına gelir. Aynı zamanda "bozulmaz", "ayırt edilemez", "ölümsüz" veya "yenilmez" anlamına gelir ve aynı zamanda kurucu bir efsaneye göre 40 kabileyi Hıtaylara karşı birleştiren destansı kahraman Manas ile olan ilişkisi anlamına gelir. Yuan Tarihinde 1370 yılında kaydedilen rakip bir efsane, bozkır anavatanında doğan 40 kadınla ilgilidir.
Kelimenin en eski kayıtlarının Çin transkripsiyonları Gekun (鬲昆, *kek-kuən < Eski Çince: *krêk-kûn) ve Jiankun (堅昆, *ken-kuən < Eski Çince: *kên-kûn) olarak karşımıza çıkmaktadır. Yury Zuev, kelimenin 'tarla halkı, tarla Hunları' (Tabgac 渾 Hún < MC *ɣuən).

Çin ve Arap kaynaklarında yeşil ve mavi gözlü, kızıl saçlı-sarışın olarak geçen Kırgızlar en eski Türk halklarından biridir. Ön-Kırgızların Moğol kabileleriyle yaptıkları evlilikler sonucu günümüz Kırgızları ortaya çıkmıştır. Tuva Türkleri, Oğuz Türkleri, Kıpçak Türkleri gibi Türklerinden oluşmuşlardır. MÖ 250 yıllarında Yenisey Kırgızları olarak Yenisey (eski dilde Ene-say, Tuva Türkçesinde Ulug-hem) vadisi boyunca uzanan bölgelerde, şimdiki Rusya Federasyonu içindeki Krasnoyarsk bölgelerinde yaygın olarak yaşıyorlardı. Yenisey Nehri boyunda yaylak-kışlak tarzı bir hayat süren Kırgızlar, Milattan sonra birinci yüzyılda Hun diye de bildiğimiz Hiung-nu devletini oluşturdular. Hiung-nuların dağılması üzerine Kırgız Türkleri, Yenisey Kırgız Kağanlığı'nı veya Hanlığı'nı kurdular. Dördüncü yüzyılda kurulan Yenisey Kırgız Hanlığı, Baykal Gölü'nden Tibet’e kadar genelde Türk topluluklarının yaşadığı bölgelerde hakim oldu. Günümüzdeki Hakas Kırgızları, bu dönemde ana kütleden koptular.

6. yüzyılda kurulan Göktürk Kağanlığı ile tıpkı Oğuzlar gibi birlik kurmayı kabul etmeyen Kırgızlar, Çin'in güçlenmesinden tedirgin olup Mukan Kağan döneminde Göktürklere bağlandılar. Böylece Türk toplulukları Göktürkler sayesinde tek bayrak altına tekrar toplandılar. Göktürklerin Çin hakimiyeti altına girdiği 630-680 yılları arasında Kırgızlar Çin işgaline karşı başkaldırıp ayrı olarak yaşadılar.
İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı'nın kurulmasıyla yeniden Göktürk Kağanlığı ile birleştiler. Kırgızlar bu dönemde sık sık yönetime ayaklandılar. Kırgızlar, Göktürk Kağanlığı'ndan sonra Uygur Kağanlığı hakimiyetine girdiler. 840 senesinde Uygur Kağanlığını yıkarak kendi Kırgız Türk Kağanlığını kurdular.

Kırgızlar 840 yılında Türk tarih sahnesinde önemli bir adım attılar ve Ötüken ve çevresini ele geçirdiler. Bugünkü Kırgız kültürünün temelini oluşturdular.
Kırgızlar 840 yılında Orhun bölgesine giderek Uygur hakimiyetini ortadan kaldırdılar ve Orta Asya hakimiyetini ele geçirdiler. Türk Kağanlıklarının millî merkezi Ötüken olmak üzere Kırgız Kağanlığı kuruldu. Karahanlıların tesiriyle İslam dinini kabul ettiler. Kırgız kaynaklarına göre, 10. yüzyılda 200 bin Müslüman Kırgız ailesi vardı. 

920 yılında Moğol Kitan Devleti, Kırgızları baskıya uğratarak, Tanrı Dağları çevresine göç etmelerine sebep oldu. Yenisey Nehri kıyılarında Göktürk harfleriyle yazılmış yazıtlar bıraktılar.
Kırgızlar, Moğollardan sonra Timur ve Özbek Hanlığı içerisinde yaşadılar. Daha sonra 17. yüzyılın sonlarına kadar "hanlık" seviyesinde varlıklarını devam ettirmişlerdir. 1870'lerde Hokand Hanlığı'yla beraber hareket eden Kırgızlar, Rusların Hokand Hanlığı'nı yıkmasıyla beraber Rus hakimiyetine girdi. 1863'te kurulan Orta Asya Rus Generalliği'ne bağlanan Kırgızlar, Rus çarına karşı sürekli ayaklanmıştır. Pek çok Kırgız kabilesi Afganistan'a ve Uygur bölgesine göçmüştür.
Kırgızlar, 1917'de Rusya'da meydana gelen ihtilal sebebiyle Orta Asya'da kurulan ve 1918 yılının sonunda yıkılan bağımsız Alaş Orda'ya katıldılar. Sovyet-Ruslar bölgeyi 1918'de tekrar ele geçirmiştir. 1920'de Kırgız bölgesini içine alan "Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" içerisinde yaşayan Kırgızlara bu dönemde Kara-Kırgız adı verilmiştir. Deşt-i Kıpçak bölgesinde yaşayanlara ise Kazak-Kırgızlar adı verilmiştir. 1924'te Kazak-Kırgızları ile Kara-Kırgızlar birbirinden kopmuştur. Kara-Kırgızlar yani günümüz Kırgızları, 1924'te "Kara-Kırgızları Özerk Oblastı" halkını oluşturmuşlardır ve 1926'da "Kırgızistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" nin kurulmasıyla Kırgızlar, ulusallaşmıştır.

10. yüzyılda yaşamış ünlü Türk dünyası araştırmacısı Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divanı Lügati Türk adlı eserde Türk dünyasının coğrafyası tarif edilirken Kırgızların yeri de anlatılmıştır. Kitapta Türk dünyasının en batısında Roma ülkesine yakın olan Beçenek Türkleri, en doğusunda ise Kıtay (Çin) ülkesine yakın Kırgız Türkleri şeklinde yazılmıştır. Bu iki Türk topluluklarının arasında ise Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırd, Basmıl, Kayı, Yabaku, Tatar Türkleri olduğu belirtilmiştir. Yine aynı eserde Kırgızların konuştuğu dilinin en arı Türkçe olduğu tanımlaması yapılmıştır. Eski zamanlarda Türkiye'ye göç eden Türkistan toplulukları arasında Ötüken ve Yenisey dolaylarından Moğol soykırımdan kaçan bazı Kırgız toplulukları da gelmiştir. Mesela Eskişehir'in Günyüzü ilçesi Ayvalı köyü halkı arasında Kırgız sülalesinden gelenler mevcuttur. 
Dünya'da 5 milyonu aşan Kırgız halkı yaşamaktadır. 3.35 milyonu Kırgızistan'da, en büyük azınlık olarak 410 bini Özbekistan'da, 210 bini Çin'de, 81 bini Tacikistan'da, 32 bini Rusya'da, 40 bini Kazakistan'da  4 bini Türkiye'de ve 3 bini Ukrayna'da bulunmaktadır.

Kırgızlar ağırlıklı olarak Sünni (Hanefi) Müslümanlardır. İslam ilk olarak 7. ve 8. yüzyıllarda ipek yolu boyunca seyahat eden Arap tüccarlar tarafından tanıtıldı. 8. yüzyılda Ortodoks İslam, Özbekler ile birlikte Fergana Vadisi'ne ulaştı. Bununla birlikte, 10. yüzyıl Farsça metni Hudud el-alam'da Kırgızlar hala "ateşe saygı duyan ve ölüleri yakan" bir halk olarak tanımlandı.
Kırgızlar 17. yüzyılın ortalarında İslam'a geçmeye başladı. Tasavvuf misyonerleri dönüşüm önemli bir rol oynamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde, Kırgızlar dindar Müslümanlar olarak kabul edildi ve bazıları Hac yaptı.
Ateizm, Rus komünist etkisi altındaki kuzey bölgelerinde bir miktar takipçiye sahiptir. Bugün itibarıyla, Şamanizmin birkaç kültürel ritüeli, özellikle Kırgızistan'ın merkezinde, İslam'ın yanında hala uygulanmaktadır. Temmuz 2007'de yapılan bir röportajda, Kırgızistan'ın eski Cumhurbaşkanı Askar Akayev'in kızı Bermet Akayeva, komünist etki altına giren kuzey kesiminde bile İslam'ın giderek daha fazla kök saldığını belirtti. Birçok caminin inşa edildiğini ve Kırgızların "kendilerini İslam'a giderek daha fazla adadıklarını" vurguladı.
Şamanizm ve totemizm de dahil olmak üzere birçok eski yerli inanç ve uygulama, İslam ile senkronize olarak bir arada bulunmuştur. Çoğu kadın olan şamanlar, cenazelerde, anıtlarda ve diğer tören ve ritüellerde hala önemli bir rol oynamaktadır. Kuzey ve Güney Kırgızlar arasındaki bu bölünme, Müslüman uygulamalarına dini bağlılıklarında bugün hala görülebilir.

Kırgız Türkleri, yakın dönemde yerleşik hayata geçmiş bir toplumdur. Bayraklarındaki güneş benzeri şekil, bunun bir özetidir ve Kırgız otlaklarının ortasında, ocağın dumanının dışarı çıkmasını sağlayan boşlukla özdeşleşmektedir.
Kırgızlar asıl olarak dağlarda yaşayan ve buna bağlı olarak da dünyanın en iyi çadırını geliştirmiş Türk toplumudur. Ülkenin büyük bir kesimi dağlarla çevrilmiş olan Kırgızistan'da hâlen dağda göçebe hayatı yaşayan Kırgızlar vardır. Eski Türklerde olduğu gibi yazın yaylada, kışın ise kışlakta yaşanılmaktadır. Rusya'nın işgaline uğradığında ilk defa yerleşik düzene geçmiştir.

Kırgızistan çok uluslu bir ülkedir. Ülkenin % 90'ı aşkını Türklerden oluşmaktadır. Türk topluluklarından % 70 oranında Kırgız Türkleri, % 15 oranında Özbek Türkleri oluşturur. Kırgızistan'daki Türk toplulukları olan Kırgız Türkleri, Özbek Türkleri, Ahıska Türkleri, Uygur Türkleri ve Kazak Türkleri Türk Birliği'nin kurulmasını büyük oranda istemesine rağmen ülkenin azınlığı olan Ruslar ve Türk olmayan başka uluslar Türk Birliği kurulmasını istememektedir. Kırgızistan'da ilk kez bir cumhurbaşkanı Türk Birliği'nin kurulmasından yana fikrini belirtmiştir. Kırgız Türkleri, Özbekistan ve Özbek Türklerinin hem Türk Birliği ve Orta Asya (ya da Türkistan) Birliği karşısında görülmeleri hem de kararsız davranışları sebebiyle ülkenin çok nüfuslu topluluğu Özbeklere soğuk bakmaktadır.

Kırgızistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler Kırgızistan'ın bağımsızlığı ile iyi olmuştur. Kırgızistan'ın cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev, Türkiye'yi çok seven ve Türkiye ile her alanda birlik kurmak isteyen bir lider olmuştur. Atambayev, TBMM'deki ve Azerbaycan Meclisindeki söylemleri ile gerek Türkiye ve gerekse Azerbaycan halkı gözünde çok sevilmiştir.

Haplogrup R1a19 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Türk halkları içerisinde en fazla Kıpçak grubu halklarda (Kırgız ve Altaylılar) görülmektedir. Altaylılar ve Kırgızlarda çok yüksek oranda görülen R1a, doğuda Moğolistan’da %2 oranlarına düşmektedir. R1a, günümüzde Kırgızlar, Çuvaşlar, Altaylılar ve Özbeklerde en fazla görülen Y-DNA haplogruplarındandır. Bu haplogrup, Araplarda ve Kuzey Afrika’da da görülmektedir. Ancak R1a’nın önemli bir kısmının o bölgelere sonradan Memlük askerler yoluyla geldiği düşünülmektedir. Bu haplogrubun, Türk halklarında görülme oranları aşağıda yer almaktadır:
Kırgızlar %63.5 (Wells 2001), Afganistan Özbekleri %27 (Cristifaro 2013),

Kıyafet İnkılâbı ya da Kıyafet Devrimi, Türkiye'nin kurulmasının ardından, halkın ve memurun kılık ve kıyafetinin düzenlenerek çağdaş giyime uygun hâle getirilmesi için 1934 yılında çıkarılan kanunla yapılan düzenlemedir. Atatürk devrimlerinin bir parçası olan bu kanunla belirli tipte kıyafetlerin giyilmesi ise yasaklanmıştır. Bu dönemde kadınlar ise “çağdaş kıyafet” giymeye teşvik edilmişler ancak kadın giyimine dair herhangi bir yasal düzenleme yapılmamıştır.

Erkeklerin başlıklarını düzenleyen Şapka Kanunu'nun çıkmasından sonra toplumun bir kesiminde kadın kıyafeti konusunda da bir yasa çıkması için beklenti oluşmuş ve kimi basın organları bu konuda Hükûmeti teşvik edici yayın yapmışlardı. Ancak Hükûmet bu yönde bir karar almadı. Ne var ki birçok yerel yönetim, 1925-1934 tarihlerinde kadınların çarşaf ve peçeyi bırakıp çağdaş kıyafetler giymesi için yasak ve cezalar getirdi. Örneğin Tirebolu Belediyesi, 7 Ekim 1926'da aldığı kararla ilçede peçe takılmasını yasakladı ve peçesini kırk sekiz saat içinde çıkarmayan kadınların cezalandırılacağını ilan etti. Trabzon Vilayet Meclisi Aralık 1926'da aldığı bir kararla peçeyi yasakladı, peçe takmaya devam edenlerin karakola sevk edileceğini açıkladı. 1934 yılı sonunda Bodrum Kent Konseyi, kadınların çarşaf ve peçe takmasının yasaklanmasına, yasağa uymayanların belediyece cezalandırılmasına karar verdi.

Devlet memurlarına şapka giyme zorunluluğu getiren Bakanlar Kurulu kararnamesinin çıktığı 2 Eylül 1925 günü, din adamı dışındaki kişilerin cübbe ve sarık giymeleri yasaklanmıştı. Buna aykırı davranışlar, bir yıla kadar hapisle cezalandırılacaktı. 1934 yılında ise din adamlarının dinî kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giymelerine dair bir yasa çıkarıldı. Hükûmetin Meclise sunduğu yasa önerisinin gerekçesi şöyleydi:
“Din ile devletin ayrılığını ve dinî değerlerin, devlet hayatı dışında sırf vicdani bir nitelikte kalıp memleketin devlet hayatında dinin hiçbir etkisi olmamasını, yani laiklik esasını devrimin ve rejimin ana ilkesi tanımış olan Cumhuriyet Hükûmeti bu yolda attığı adımların doğal bir sonucu ve gereği olarak ruhanilerin dinî kıyafetlerini ancak ayinler sırasında taşıyıp ayinler dışında herhangi bir bireyin taşıyabileceği kıyafetlerde bulunması konusunu gerekli görmüştür.”

2596 sayılı “Bazı Kisvelerin (kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Dair Kanun”, 3 Aralık 1934 günü Mecliste görüşüldükten sonra oy birliği ile kabul edilerek yasalaştı. 1982 Anayasası'nın 174. maddesine göre "inkılap kanunları" arasında yer alır.

Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun, Adalet Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi:08.08.2011

Latife Uşşakî ya da Latife Hanım (17 Haziran 1898, İzmir - 12 Temmuz 1975, İstanbul), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ilk ve tek evliliğinde eşiydi. 29 Ocak 1923 ile 5 Ağustos 1925 tarihleri arasında, iki buçuk yıl Atatürk ile evli kalmıştır. Atatürk ile evliliği ve bu evliliğin bitişi, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından önemli ve popüler bir konudur.

17 Haziran 1898 tarihinde İzmir'de doğdu. İzmir'in tanınmış ailelerinden Uşaklıgil Sülâlesi'ne mensuptur ve yazar Hâlit Ziyâ Uşaklıgil'in kuzenidir.
Uşak kökenli sülâle, önce Helvacızâde, İzmir'e göçtükten sonra da Uşakîzâde olarak anılmıştır. Uşakîzâde Muammer Bey ile Adeviye Hanım'ın kızı olan Latife'nin, Vecihe (1907-1992), İsmail (1902-1973), Münci (1910-1932), Ömer (1903-1938) ve Rukiye (1908-1970) adlarında 5 kardeşi vardı. Uşakîzâde Köşkü'nün bahçesinde bulunan "camlı köşk"te ilkokulu, İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde ortaokulu ve liseyi okudu. Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde siyâset ve hukuk eğitimi aldı, Londra'da dil öğrenimi gördü. İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Almanca biliyordu. Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılması üzerine, üçüncü sınıfta üniversite eğitimini yarıda bırakarak, Gazi Mustafa Kemal Paşa ve ordusunu karşılamaya İzmir'e döndü.

9 Eylül 1922'de, Türk ordusunun İzmir'e girişinin ardından, başkumandana güvenli bir karargâh arayışındaki kurmayları, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı Göztepe'deki Uşakîzâde Ailesi'nin köşküne götürdüler. Ebeveynleri o sırada bir yurt dışı seyahatinde olduğu için köşkte babaannesiyle birlikte kalan Latîfe Uşakî, 14 Eylül'den itibaren Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı köşkte ağırladı. 16 gün süren ve 30 Eylül 1922 tarihinde sona eren bu misafirlikte köşk, Mudanya Ateşkes Antlaşması çalışmalarına sahne oldu.
17 Aralık 1922 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın annesi Zübeyde Hanım, sağlık sorunları nedeniyle ve Latife Hanım'ı da görmek arzusuyla İzmir'e gitti. Uşakîzâde Âilesi'ne ait köşkte (bugün Latîfe Hanım Müzesi) 28 gün Latîfe Hanım'ın konuğu olan Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1923 tarihinde öldü. O sırada Batı Anadolu gezisinde olan Mustafa Kemal Paşa, 27 Ocak'ta İzmir'e varıp annesinin Karşıyaka'daki mezarını ziyaret etti.

Mustafa Kemal Atatürk ile Latîfe Hanım, 29 Ocak 1923 tarihinde, Muammer Bey'in Göztepe'deki Uşakîzâde Köşkü'nde dinî nikâhla evlendiler. Nikâh bazı yönlerden dönemin âdetlerine uymuyordu. Yaygın uygulamada kadınlar dinî nikâhta yer almazken, Latife Hanım dinî nikâhta bulundu. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal'in, Mustafa Abdülhâlik Renda ile Salih Bozok ise Latîfe Hanım'ın nikâh şâhidi idi. Bu nikâhta yaşanan ilkler, sekiz ay sonra Merkez Kadısı Hüseyin oğlu Ömer Fevzi tarafından belge haline getirilmiş ve tasdik edilmiştir.

Yeni devletin başkenti Ankara’ya gelerek Çankaya’da ilk cumhurbaşkanlığı konutu olarak kullanılan Pembe Köşk’te yaşadı. Eşinin isteği üzerine meclisteki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, Türkiye Büyük Millet Meclisi binasına giren ilk kadın oldu. Pek çok yurt gezisinde eşine eşlik etti.
1925'te Türk Ocakları'nın ikinci kurultayına Kars Türk Ocağı delegesi sıfatıyla katıldı.  Kurultayın 29 Nisan 1925 tarihinde yapılan oturumunda  Türk Ocakları Merkez İdare Heyetine seçildi; idare heyeti 17 Mayıs 1925 tarihinde yaptığı toplantıda ocakların fahri başkanı seçildi.

Gazi Mustafa Kemal Paşa ile Latîfe Hanım’ın evliliği, 5 Ağustos 1925 tarihinde sona erdi. Boşanma haberi, 12 Ağustos 1925 tarihinde hükûmet bildirisi ile duyuruldu.
Ölümüne kadar iki yıl yurt dışında ve 48 yıl zaman zaman İzmir’de, zaman zaman da İstanbul’da yaşadı. Yaşamı boyunca  evliliği ve eşi hakkında konuşmayı da, yazmayı da kesinlikle kabul etmedi; ikinci kuşak yakınlarına da aynı yönde vasiyette bulundu.
12 Temmuz 1975 tarihinde Harbiye, İstanbul'daki evinde 77 yaşındayken meme kanserinden öldü.
Dönemin İstanbul Vâlisi Namık Kemal Şentürk'ün gayretiyle kara, hava ve deniz birliklerinden oluşan bir şeref kıtasının katıldığı cenazesi 13 Temmuz 1975 tarihinde Teşvikiye Camiî'nden kaldırıldı, Edirnekapı Mezarlığı'ndaki aile mezarlığına defnedildi. Cenaze için devlet töreni yapılmadı; naaşının üzerine bir Türk bayrağı örtülerek defnedildi.

Latife Uşakî'nin anıları ve sakladığı kıymetli belgeler Türk Tarih Kurumu'nda saklanmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Paşa, tarafından Latife Hanım'a yurt dışında rahatsız edilmemesi için, Fatma Zehra Latife Uşakî adıyla bir pasaport düzenlenmiştir. Latife Hanım "Uşakî" soyadını  benimsemiş ve "Uşşaki" olarak bazı ithaf yazılarında da kullanmıştır. Anne ve babasının ve kardeşlerinin Edirnekapı'daki mezar taşlarında "Uşşaklı" yazarken, Latife Hanım'ın mezar taşında "Uşşakî" yazmaktadır.

1981 yılında Uşakîzâde Köşkü'nün İzmir Özel Türk Koleji'ne satışı sırasında alınan tapuda, Latîfe Hanım dâhil, beş mirasçının soyadı "Uşaklı"dır. Aynı âileye mensup Hâlid Ziyâ'nın baba tarafı, "Uşaklıgil" soyadını almıştır.
Uşakîzâde Âilesi'nin Büyük İzmir Yangını'nda yok olan 70 parça mülkünün olduğu bilinmektedir. Günümüzde ise Uşakîzâdeler'den kalan İzmir'de üç köşk bulunmaktadır. Basmane Garı'nın karşısında yer alan ve Latîfe Hanım'ın da içinde doğduğu kışlık konak, 200 yaşındadır. Restorasyona gereksinimi bulunan bu köşk hâlen ailenin mülkiyetindedir. Bugün İzmir Özel Türk Koleji kampüsü içinde yer alan İzmir Göztepe'deki yazlık Uşakîzâde Köşkü ise, 15 Haziran 2001 tarihinden itibaren müzeye dönüştürüldü. Karşıyaka Belediyesi tarafından restore edilen İzmir Karşıyaka'daki bir ikinci köşk, Latife Hanım Köşkü Anı Evi (Zübeyde Hanım Müzesi) olarak 19 Mayıs 2008'den beri hizmet vermektedir.

Gazi ve Latife, İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, 1991.
Mustafa Kemal'le 1000 Gün Latife Hanım'ın Atatürk'le Yaptığı Kısa Süren Evliliğin Öyküsü, Nezihe Araz, Dünya Yayıncılık, 2005.
Latife Hanımın Sırları ve Türk Sosyetesi, Mehmet Barlas, Birey Yayıncılık, 2005.
Latife Hanım, İpek Çalışlar, Doğan Kitap, 2006, ISBN 978-9750845147
Latife Hanım'ın Kağıtları, Fatih Bayhan, Pegasus Yayınları, 2007.
Teyzem Latife, Fatih Bayhan, M. Sadık Öke, Pegasus Yayınları, 2011.
Sen Latife Değil Latifsin, Nezihe Araz, Özgür Yayınları, 2002.
Atatürk'ün Aşkı Latife, Fatih Bayhan, Paradoks Kitap, 2012.
S. Eriş Ülger, Latife Gazi Mustafa Kemal: Bilinmeyen Yönleri ve Yayınlanmamış Fotoğraflarıyla Atatürk-Latife Hanım Evliliği, İnkılap Kitabevi, 2004, ISBN 9751022452.
Uşakizade Köşkü ve Gazi Mustafa Kemal Paşa, Ahmet Gürel, İzmir Özel Türk Koleji Yayını, 2007
Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlik Ettim!, Murat Bardakçı, 2021, ISBN 978-6254052309
"Kemâl Paşa ile Latife Hanım Destiizdivaç" yazarı:"Bilge Sinan" Düş Kurguları Yayınevi 2023

Fikriye Hanım

Uşakizade Köşkü'nün resmî web sitesi

Lakap ve Ünvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun, 26 Kasım 1934 tarihli, 2590 numaralı kanundur. 29 Kasım 1934'te Resmi Gazete'de (2867 sayı, 3 cilt, 6. sayfa) yayımlanmıştır. Güncelliğini yitirdiği gerekçesiyle mecliste tartışılmıştır. Kanuna göre: 

Madde 1 – Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve ünvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlarıyla anılırlar.
Madde 2 – Sivil ve rütbe ve resmi nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaktır. Savaş madalyaları istisnadır. Türkler yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar.
Madde 3 – Askeri rütbelerden adın başına gelmek üzere kara ve havada Müşürlere Mareşal, Birinci Ferik, Ferik ve Livalara General, denizde Birinci Ferik, Ferik ve Livalara Amiral denilir. Generallerin ve Amirallerin derecelerini gösteren ünvanlarla deniz görevlileri ünvanlarının ve diğer askeri rütbelerin karşılıkları Âlî Askerî Şûrası kararı ve İcra Vekilleri Heyetinin onayı ile konulur.

Mahmut Celalettin Üner (1889, Edirne - 19 Mart 1945, Samsun), Türk asker. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün başyaveri.
1910 yılında Harp Okulu'ndan teğmen olarak mezun oldu. Çeşitli kıtalarda görev yaptı. Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Mudurnu ve Bolu İsyanları'nın bastırılmasında görev aldı. Savaştan sonra Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. 20 Temmuz 1929 tarihinde Cumhurbaşkanlığı yaverliğine atandı. 12 Ekim 1932 tarihinde Rüsuhi Savaşçı'nın yerine başyaverliğe atandı. Başyaver olarak görev yaparken 1938 yılında Mustafa Kemal Atatürk komaya girince ziyaretleri önlemek için Hasan Rıza Soyak, Salih Bozok, Ali Kılıç, İsmail Hakkı Tekçe ile beraber gece-gündüz nöbet tutmaya başladı.
10 Kasım 1938 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra 11 Kasım 1938 tarihinde cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü'nün 1941 yılına kadar başyaverliğini yaptı. 1945 yılında emekli oldu.
Emekli olduktan sonra Samsun'a yerleşti ve bir buçuk ay sonra Ordu ziyaretinde apandisit patlaması sonucu 19 Mart 1945 tarihinde öldü. Kabri Ordu Çakal Çıkmaz Mezarlığında bulunmaktadır.

Makbule Atadan (1885, Selanik - 18 Ocak 1956, Ankara), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşidir. Atatürk'ün Selanik, İstanbul ve Ankara'daki yaşamına tanıklık etmiş bir tarihsel kişiliktir.

1885 yılında Selanik'te doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi'dir. Fatma, Ahmet, Ömer ve Mustafa'dan sonra ailenin beşinci çocuğu olarak doğdu. O doğduğunda ağabeyi Mustafa dört yaşındaydı; Fatma, Ahmet ve Ömer ise küçük yaşlarda ölmüştü. Ağabeyi Mustafa ve kendisinden dört yıl sonra doğan kız kardeşi Naciye ile büyüdü.
Üç kardeş, babalarını erken yaşta kaybetti ve anneleri tarafından büyütüldü. Naciye'nin 12 yaşında vereme yakalanıp ölmesi üzerine Makbule ile ağabeyi Mustafa iki kardeş kaldılar.
Babalarının ölümünden sonra aile bir süre Zübeyde Hanım'ın kardeşi Hüseyin Efendi'nin Langaza'da kâhyalık yapmakta olduğu çiftlikte yaşadı. Ağabeyi Mustafa'nın okulu nedeniyle Mustafa, Naciye ve anneleri Zübeyde Hanım yeniden Selanik'e dönerken, Makbule bir süre daha dayısı ve anneannesi çiftlikte kalmaya devam etti; sonra Selanik'e dönen ailesinin yanına katıldı.
Selanik'teki koşulların uygun olmamasından dolayı Makbule Hanım okula gidemedi, evde özel ders alarak eğitim gördü. Annesinin ikinci evliliğini yapmasından sonra üvey babası Ragıp Bey ve annesi Zübeyde Hanım ile yaşadı.
Makbule Hanım, Selanik'te yaşadığı dönemde Lütfü Bey adında biri ile evlenmiştir. Bu evliliğin hangi tarihte gerçekleştiği, Makbule Hanım'ın Lütfü Bey'den hangi tarihte boşandığı veya eşinin ölümü hakkında bilgi yoktur. 

Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşları'nda yenilmesi ve Selanik'in Yunanistan'a bırakılmasından sonra yaşamını bir süre daha bu şehirde sürdüren Makbule Hanım, I. Dünya Savaşı sırasında annesi ve üvey kızkardeşi ile birlikte Selanik'i terk edip İstanbul'a yerleşti. 
Makbule Hanım ile Zübeyde Hanım, Ragıp Bey'in daha önce İstanbul'a gelip yerleşen kardeşi Albay Memduh Hayrettin Bey'in eşi Vasfiye ve kızı Fikriye ile yaşadığı evde bir süre misafir olduktan sonra Mustafa Kemal'in Haziran 1915'te kiraladığı Akaretler'deki 76 numaralı eve yerleştiler. I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde görevlendirilerek Mart 1916'da Diyarbakır'a varan Mustafa Kemal, Diyarbakır'daki görevi sırasında Abdürrahim adında bir yetim çocuğu evlat edinerek İstanbul'daki annesi ve kız kardeşinin yanına göndermiş ve Makbule Hanım'a "abla" diyen Abdurrahim de evin bir ferdi olarak yaşamıştır.
Düşman donanmalarının İstanbul Boğazı'na demir attıkları 13 Kasım 1918 günü Mustafa Kemal cepheden İstanbul'a geldi. Birkaç gün Pera Palas'ta kaldıktan sonra Şişli'deki Halaskargazi Caddesi'nde bulunan Oseb Kasabyan'a ait üç katlı evi kiraladı. Makbule Hanım, 28 Kasım 1918'den itibaren annesi ile evin üst katına yerleşti. Orta katta Mustafa Kemal, alt katta yaverleri yaşadı. Makbule Hanım Şişli'deki bu evde yaşadığı sırada sıklıkla ağabeyinin misafirlerini ağırladı. Millî mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal'i 16 Mayıs 1919 günü uğurladı.
Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başladığı dönemde Makbule Hanım, o sırada ticaretle uğraşan Mustafa Mecdi Bey (Boysan) ile evlendi. Evliliğinin kesin tarihi bilinmez.
Aile, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sonra Şişli'deki evden ayrılıp yeniden Akaretler'deki eve döndü. Anadolu'daki bağımsızlık savaşında başarılar elde edildikçe aile, işgal kuvvetlerinin baskılarına maruz kaldı; eve baskın yapılması korkusu ile devamlı tetikte yaşadı.
1922'de Türk ordusunun Başkomutanlık Meydan Savaşı için hazırlık yaptığı dönemde, Fransız gazeteci ve yazar Claude Farrére ile görüşme yapmak için İzmit'e geldiği sırada Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Makbule Hanım, annesi ile 13 Haziran 1922'de İzmit'e gitti. Bu buluşmadan sonra Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal ile Ankara'ya giderken, Makbule Hanım İstanbul'a döndü.

Makbule Hanım'ın Ankara'ya ilk defa ne zaman gittiği hakkında kesin bilgi yoktur; 1922 yılı yaz aylarında gittiği düşünülür. Eşi Mecdi Bey ile Çankaya Köşkü'ne konuk oldu. Mecdi Bey işi için çeşitli illerde bulunduğu sırada Makbule Hanım, Çankaya'da kalmaya devam etti.
Annesi Zübeyde Hanım 15 Ocak 1923 akşamında İzmir'de öldü. O sırada İstanbul'da olan Makbule Hanım, annesinin ölümünde yanında olamadı ve 16 Ocak'taki cenazesine katılamadı. Orduların denetlenmesini ve basın toplantıları için yurt gezisine çıkmış olan ağabeyini 19 Ocak 1923'te İzmit'te ziyaret edip baş sağlığı diledi.
Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yurt gezisini tamamladıktan sonra İzmir'de Latife Hanım ile evlenmesi ve eşi ile Ankara'ya dönmesinden sonra Makbule Hanım ve eşi Ankara'dan ayrılarak evlerine İstanbul'a geçtiler.
Mustafa Kemal Paşa'nın evliliği 920 gün sonra boşanma ile sonuçlandı. Makbule Hanım, boşanmadan sonra Mustafa Kemal'in yanında daha uzun kalmaya başladı. Cumhurbaşkanının artık bekâr olması nedeniyle birçok davette ve törende protokolde onun yanında yer aldı.
1930'da Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası'na giren Makbule Hanım, birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi.
Eşi Mustafa Mecdi Bey, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu ile "Boysan" soyadını aldı; böylece Makbule Hanım "Boysan" soyadını taşımaya başladı.
Sık sık İstanbul ile Ankara arasında gidip gelerek yaşayan Makbule Hanım, 1935'te Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi ve eşi için inşa edilen Camlı Köşk'e yerleşti. Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü Nöbet Defterlerine göre Camlı Köşk'e 15 defa gitmiş; bu ziyaretlerin beşinde akşam yemeğini orada yemiştir.
Makbule Hanım, 1938'de ağabeyinin rahatsızlandığı dönemde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda kaldı ve doktorlar tarafından izin verildiği müddetçe Mustafa Kemal Atatürk ile görüşebildi. Nöbet defterlerine göre dokuz defa Atatürk ile görüştürüldü. Anılarında son ziyaretini ölümünden 13 dakika önce yaptığını ve doktorlar ona müdahale ederken odadan çıkarıldığını anlatır.

Atatürk'ün cenaze töreni sırasında O'nun naaşını taşıyan top arabasının tam arkasında eşi Mustafa Mecdi Bey ile birlikte Makbule Hanım yer aldı.

Ağabeyinin ölümünden sonra daha çok İstanbul'da yaşadı. Çeşitli hastalıklar geçirdi, maddi sıkıntılar yaşadı. 1946'da eşinden boşandı.
Mustafa Kemal Atatürk, kendisine “yaşamını onurlu olarak sürdürmek” şartıyla İş Bankası'ndaki payının gelirlerinden ayda 1000 lira ödenmesini ve hayatta olduğu müddetçe Camlı Köşk'te oturabileceğini vasiyet etmişti. Ağabeyinin ölümünden sonra geçim sıkıntısı çeken Makbule Hanım, sağlığında Atatürk'e sembolik olarak hediye edilmiş olan gayrimenkulleri mahkeme yolu ile üzerine alıp sattı. Bu gayrimenkuller, Atatürk'ün İstanbul'da vasiyetini yazdığı sırada vasiyeti dışı bıraktığı, Ankara'ya döner dönmez bağışlamayı düşündüğü arazi, köşk ve evlerdi. Ancak Atatürk, durumu ağırlaşınca Ankara'ya dönememişti. Makbule Hanım'ın Atatürk'ten kalan bu gayrimenkulleri satması çok fazla tepki topladı. Camlı Köşk'ü kiraya vereceği iddiası üzerine Camlı Köşk'ün kullanım hakkını Cumhuriyet Halk Partisi, bu ihtimali ortadan kaldırmak için Makbule Hanım'dan satın aldı.
Satılan gayrimenkule rağmen Makbule Hanım ekonomik zorluk yaşamaya devam etti. Atatürk'ün kişisel mirasından kendisine bıraktığı aylık 1.000 lira ile geçinmekteydi. 1947 ve 1948'de Cumhuriyet Halk Partisi'ne, Meclis Başkanlığına, Cumhurbaşkanlığı'na, Başbakanlığa, Demokrat Parti Başkanlığına gönderdiği mektuplarda geçim sıkıntısı yaşadığını belirterek vatana hizmet tertibinden kendisine bir maaş bağlanmasını talep etti. 18 Şubat 1948'de yapılan meclis oylaması sonucu hayatta olduğu müddetçe ve zam yapılmamak koşuluyla kendisine 1.000 lira maaş verilmiştir. Böylece Makbule Hanım'a, vefatına kadar toplamda aylık 2.000 lira maaş ödendi.
Makbule Hanım'ın ağabeyi ile ilgili anıları Büyük Kardeşim Atatürk (1952) ve Ağabeyim Mustafa Kemal (1952) adlarıyla yayımlandı.

1953'te Anıtkabir'in inşasının tamamlanmasından sonra Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden alınıp Anıtkabir'e defnedilmesi sırasında Makbule Hanım, ağabeyinin geleneklere uygun olarak defnedilmesini istedi. Atatürk'e ölümünden sonra uygulanmış olan tahnit onun isteği üzerine bozuldu, naaş, İslami geleneğe göre kefenle sarılarak naaş mezar odasına defnedildi.Makbule Hanım, hayatının son döneminde yalnız yaşadı. Abdürrahim Tuncak'ın eşi Mualla Tuncak'ı, kamuoyunun "Sığırtmaç Mustafa" olarak tanıdığı Mustafa Demir'i, Haymana doğumlu olması dışında hakkında bilgi bulunmayan Fikret Avcı ile Hatay'ın Dörtyol ilçesi nüfusuna kayıtlı Zeynelabidin adlı kişi bir kişiyi 1954 yılında evlat edindi. Son yıllarını İstanbul, Ankara, İzmir, Hatay gibi illerde kalarak geçirdi.
1954 yılı Temmuz'unda kanser sebebiyle durumu ağırlaşınca Ankara'ya gitti, devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar onun Gülhane Hastanesi'nde tedavi görmesini sağladı. Biraz iyileştikten sonra tekrar İstanbul'a döndü. 1955'te durumu kötüleşince, Cumhurbaşkanı'nın daveti ile yeniden Ankara'ya gitti. 9 ay boyunca hastanede yatılı tedavi gördü. 18 Ocak 1956 tarihinde saat 12:55'te 71 yaşında öldü. 19 Ocak 1956'da düzenlenen resmî bir cenaze töreni ile Cebeci Asri Mezarlığında toprağa verildi.

Bardakçı, Murat (2024). Makbule. Turkuvaz Kitap. ISBN 9786256548169.

Mareşal Atatürk Anıtı, İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica tarafından 1927'de yapılan Mustafa Kemal Atatürk'ü mareşal üniforması içinde  ayakta, iki eli ile kılıcının kabzasını kavramış biçimde gösteren anıt.
Sıhhiye semtinde, Ankara'nın kent merkezi Ulus ile Çankaya'yı bağlayan hatta yer alan Zafer Meydanı'ndadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin dördüncü anıtıdır ve Etnografya Müzesi önündeki Atlı Atatürk Anıtı'ndan sonra Ankara'daki ikinci Mustafa Kemal Atatürk anıtı projesidir.

Ankara'nın ilk Atatürk anıtı, 29 Ekim 1927'de  Etnografya Müzesi önüne konan ve Pietro Canonica'nın eseri olan Atlı Atatürk Anıtı idi. Atatürk'ü ayakta gösteren Zafer Meydanı'ndaki anıt ile  onu at üstünde betimleyen Etnografya Müzesi önündeki anıtın açılışı aynı gün, 4 Kasım 1927'de yapıldı. Anıtların açılışını devrin başvekili İsmet İnönü yapmıştır.
Milli bayramlarda çelenklerle süslenen Mareşal Atatürk Anıtı günümüzde, yoğun trafiğin ve yüksek binaların olduğu Atatürk Bulvarı'nın ortasında kalmış ve anıtsallığını kaybetmiştir.
Anıt 2022 yılında Anadolu Sigorta'nın katkılarıyla restore edilmiştir.

Malzeme olarak bronz ve mermer kullanılan Mareşal Atatürk Anıtı'nda Atatürk, kaputu ve mareşal üniforması içinde, iki eli kılıcının kabzasında birleşik, yüzü Çankaya'ya dönük biçimde ayakta görülmektedir.
Bronz heykel 1,75 m ve mermer kaide 2 m yüksekliğindedir. Anıt, boyutlarına göre gösterişsiz ve iddiasız ölçülerde olmasına karşın sade ve kararlı bir görünüme sahiptir.
Heykel, dikdörtgen prizma şeklinde 4 basamaklı yüksek taş kaide üzerindedir. Kaidenin yanlarında zafer çelenkleri ve birer meşale bulunur. Meşaleler, önemli gün ve bayramlarda yakılmaktadır.

Mustafa Mecdi Nizami Baysan (1886, Gümülcine - 25 Aralık 1956, Ankara), Türk iş insanı, CHP Edirne eski milletvekili.
Tarım, ticaret, taahhüt ve sanayi ile uğraştı. V. dönem TBMM'de Edirne milletvekili olarak görev yaptı. Mustafa Kemal Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım ile evli idi.

1886 yılında Gümülcine'de doğdu. Babası Ömer Hamdi Bey, annesi Nazmiye Cemile Hanım'dır.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'de Millî Mücadele'nin başladığı dönemde  İstanbul'da, Mustafa Kemal Paşa'nın kızkardeşi Makbule Hanım ile evlendi. Milli Mücadele yıllarında İstanbul ile Ankara arasında gidip gelerek haberleşme sağladı; ordunun gereksinimi olan tayyare bezi, telefon teli, sırt çantası, kaputluk bez, fişek gibi maddelerin temini konusunda çalıştı; akaryakıt ticareti yaptı.
1924'te Kemerburgaz'a bağlı Alibeyköy'de bir çiftlik kurarak arıcılık, sütçülük, tavşancılık, fidancılık, sebzecilik ve meyvecilik ile uğraştı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye İş Bankası, Türk cam sanayiini kurmakla görevlendirilmişti. Mecdi bey, Şişe ve Cam Fabrikası Şirketi'nin İdare Meclisinde yer aldı. Soyadı Kanunu çıktığına "Boysan" soyadını aldı.
1935 genel seçimlerinde 360 oy alarak Cumhuriyet Halk Partisi  Edirne milletvekili seçildi. Mecliste iktisat encümeni üyesi oldu. Yurtdışından getirilecek radyolarla yedek parçaların vergi ve resimden muafiyetleri hakkında bir kanun teklifi vardır. 1939 yılında milletvekilliği sona erdi.
1946 yılında Makbule Atadan'dan ayrılan Mecdi Boysan, 25 Aralık 1956 tarihinde 70 yaşında iken öldü. Fransızca, Almanca, Rumca ve Arapça bilirdi.

Mecellenin Kaldırılması, Osmanlı İmparatorluğu'nda kullanılan Mecelle kanununun TBMM tarafından 1926 yılında kaldırılması.

Mecelle, Osmanlı Devleti zamanında, Ahmed Cevdet Paşa Başkanlığındaki ilmi bir heyet tarafından, şer'i hükümlere bağlı kalınarak hazırlanan ve asıl ismi Mecelle-i Ahkam-ı Adliye olan kanundu. 1868- 1878 yılları arasında derlendi, 1870 tarihinde ise  Mecelle ile ilgili ilk kitap basıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yarım yüzyılında şer'i mahkemelerde hukuki dayanak olarak kullanıldı. Bir giriş, 16 bölüm ve 1851 maddeden oluşuyordu. Mecelle'nin nedeni devamlı değişen hukuk sistemleriydi. 1926 yılında Türk Medeni Kanunu'nun kabulü sonrasında Mecelle kaldırıldı.

Atatürk Devrimleri
Mecelle'nin Genel Kuralları

Mecelle 12 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Medeni Bilgiler, Vatandaş için Medeni Bilgiler veya Yurttaşlık Bilgileri, sonraki baskılarda geçen adıyla Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazmaları, 1930 yılında Afet İnan'ın adıyla basılan, Mustafa Kemal Atatürk'ün yazımında bizzat yer aldığı iki ciltlik yurttaşlık bilgisi kitabı.
Eser, Talim ve Terbiye Dairesinin kararı doğrultusunda 1931 yılından itibaren ortaokullarda ve liselerde ders kitabı olarak okutulmuştur.
Birinci cilt, ilk baskılarında Afet İnan adıyla basılmış olsa da büyük ölçüde Atatürk'ün düzeltmelerini içermesi ve birçok bölümü kendi el yazısıyla kaleme almış olması nedeniye literatürde "Atatürk’ün yazdığı kitap" olarak ifade edilir ve güncel baskılarında çoğunlukla Mustafa Kemal Atatürk adıyla basılır. İkinci cilt ise o devirde Kütahya mebusu olan Recep Peker tarafından yazılmış ve Recep Bey adıyla basılmıştır.

Eserin birinci cildi, o sırada Ankara Musiki Muallim Mektebinde Tarih ve Yurt Bilgisi Öğretmeni olan Afet İnan'ın 1929-1930 arasında Atatürk tarafından kaleme alınan belgelere dayanarak hazırladığı ve daha önce broşür olarak yayımlanan Yurt bilgisi ders notlarından oluşur.
Kitaptaki fikirler "Atatürk’ün sofrası”nda ve çevresinde yer alan kişiler tarafından ortaya atılıp tartışılan konulardır. İnan, tartışılanları not almış, Atatürk'ün isteği üzerine Fransız Lisesi'nde okuduğu İnIstruction Civiluque adlı Fransızca kitaptan çeviriler yapmıştı. Cumhurbaşkanlığın genel sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu ise benzer konularda Almanca'dan çeviriler yapmış; ayrıca Atatürk kendisinin Fransızca ve Türkçe’den okuduğu konuları Afet İnan’a ya da genel sekreterine not ettirmişti.
Kitabın amaçlarından biri, Türklerin İslamiyete geçmeden önce de önemli bir medeniyete sahip olduklarını göstermekti.
Ders notları, tüm bu notlar ve çeviriler bir araya getirilerek hazırlandı ve 1929 yılında "Türk Çocuklarına Yurt Bilgisi Notları” adıyla yayımlandı. 1930'da ise İntihap, Askerlik Vazifesi, Şirketler ve Bankalar, Vergi Bilgisi konularında ayrı ayrı dört kitapçık hazırlanıp İstabul'da basıldı. Bu kitapçıkların tamamı birleştirilerek "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" (1930) adlı 141 sayfalık bir kitap olarak Milliyet Matbaası tarafından basıldı. Satış gelirleri Himaye-i Etfal Cemiyeti'ne bırakıldı.
Mustafa Kemal Atatürk, 1931'de Başvekil İsmet Paşa'ya cumhurbaşkanı sıfatıyla bir yazı göndererek Yurttaşlık Bilgisi dersi için iki ciltlik bir kitabın basımını istedi. Daha çok teorik bilgiler içeren birinci cilt, İnan'ın Yurt Bilgisi ders notlarından oluşacak; Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet teşkilatının işleyişi, vatandaşların hak ve ödevleri; haklarını nasıl kullanacakları, ödevleri nasıl yerine getireceklerini ele alan ikinci cilt ise Kütahya mebusu Recep Peker tarafından yazılacaktır.
Kitap böylece, Maarif Vekaleti Talim ve Terbiye Dairesi'nin 7.9.1931 tarih ve 2917 numaralı emriyle 40 bin adet basılmıştır. 1931'deki baskısında İntihab- Vergi-Askerlik konuları ilave edilerek genişletilen kitap, 1932'de 191 sayfa, 1933'te 302 sayfa olarak basıldı.
Kitap 1969, 1988 yıllarında Medeni Bilgiler adıyla yeniden basıldı. Afet İnan, 1998'de Atatürk'ün 30. ölüm yıldönümünde esere Atatürk'ün kaleme aldığı belgeleri eklemiş ve kitap "Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları" adı ile Türk Tarih Kurumu tarafından yeniden basılmıştır.

Millet
Devlet
Cumhuriyet
Türkiye'de Cumhuriyet Nasıl Oldu?
İlk Hak, İlk Vazife ve Hak ile Vazifenin Münasebeti
Vatandaşa Karşı Devletin Vazifeleri
Hürriyet, Bağlılık
Çalışmak Meslek
Vatandaşın Devlete Karşı Başlıca Vazifeleri
İntihap
Vergi Hakkında Umumî Bilgiler
Askerlik Vazifesi
İntihap
Vergi
Askerlik
Hürriyet

Mehmet Ali Ağakay, (d. 1893 Girit, Hanya - ö. 21 Ekim 1965 Ankara), Türk hekim, dilbilimci, siyasetçi.
Türkçe sözlük ve deyimlerin derlenmesine katkıları oldu. Türk Dil Kurumu'nun çıkardığı Türkçe Sözlük'ün ilk baskısı olan 1945 baskısında çalışmaları yönetme ve eseri kaleme alma işini üstlendi. V. VI. ve VII. dönem TBMM'de Gaziantep milletvekili olarak görev yaptı.

1893 yılında Girit adasında doğdu. Babası Mustafa Cemil Bey, annesi Ülfet Hanım'dır. İlköğrenimini Girit'n Hanya kasabasında tamamladı, bu  yıllarda Rumca öğrendi. Ortaöğrenimini İzmir İdadisi'nde tamamladıktan sonra Darülfünun Tıp Fakültesi'ne girdi. Bu öğrenimi sırasında Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı'nın çıkması nedeniyle öğrenimini yarıda keserek savaşlara hekim yardımcısı olarak katıldı. Kafkas Cephesi'ndeki yararlıklarından ötürü "Harp Madalyası" ile ödüllendirildi.
I. Dünya Savaşı sonrası, yarım kalan tıbbiye eğitimini 1917'de tamamladı. Yükseköğrenimi sırasında Fransızca öğrendi.28 Temmuz 1919'da, okul masraflarını vermek suretiyle ordudan istifa etti. Bir yıl Bozüyük, bir yıl da Burdur hükûmet tabipliği görevinde bulundu.
18 Temmuz 1921'de İstiklâl Savaşı dolayısıyla yeniden askere alındı. Eğirdir Askerî Hastanesi tabipliği, Piribeyli Menzil Hattı tabipliği yaptı; ayrıca Çay Mecruhîn Komisyonu tabipliği, 35. Alay sertabipliği, 12. Fırka sertabip muavinliği, 4. Seyyar Hastane tabipliği görevlerinde bulundu. Savaş sırasında tifüse yakalandı, bir buçuk yıl kadar bu hastalığın sıkıntılarını çekti ve yine bu hastalık sonucu ayağının aksamaya başlaması nedeniyle, beşinci dereceden harp malulü sınıfına alındı. Savaş sonrasında İstiklâl Madalyası'na hak kazandı.
Cumhuriyetin ilan edilmesi birlikte Kilis, Tefenni, Bozüyük hükûmet tabiplikleri ile yurdun çeşitli yörelerinde görevlerde bulundu. Bozöyük'e gitmeden önce Bedahat Hanım'la evlendi. Bir oğlu, bir kızı oldu. Ancak oğlunu ortaokul son sınıftayken bir bisiklet kazasında, iki yıl sonra da eşini kaybetti.
Anadolu'daki görevlerinden sonra İstanbul'da Gureba Hastahanesi göz hastalıkları asistanlığı, Türk Talebe Yurdu müzakereciliği, Besni Trahom Mücadele hekimliği ve İstanbul Yatılı Okullar göz hekimliği görevlerinde bulundu. Sol bacağındaki arızadan dolayı Müdafaa-i Milliye Vekâleti'nce 14 Haziran 1932'de malulen emekliye sevk edildi.
Bir günlük gazetede, dil üzerine yazdığı yazılarla Atatürk'ün dikkatini çekti. 1936'da Türk Dil Kurumuna girdi ve Terim Kolu başkanı oldu. aynı zamanda Gazi Eğitim Enstitüsü ve Ankara Birinci Orta Okul göz tabipliği görevini yürüttü.
1937'de TBMM'den istifa eden Gaziantep milletvekili Numan Menemencioğlu’nun yerine V. dönem ara seçimlerinde meclise girdi seçildi. 1937-1947 yılları arasında  CHP Gaziantep milletvekili olarak TBMM'de bulundu.
Ağakay, 1942-1962 yılları arasında Türk Dil Kurumu Sözlük Kolu başkanlığı yaptı. Türk Dil Kurumu'nun çıkardığı Türkçe Sözlük'ün ilk baskısı olan 1945 baskısında çalışmaları yönetme ve eseri kaleme alma işini üstlendi. Kelime Yapma Yolları (1943), Yakın Anlamlı Kelimeler Sözlüğü (1958) ve Fransızca-Türkçe Sözlük (1962) gibi çeşitli eserler yayımladı.
1965 yılında Ankara'da öldü. Cebeci Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Türkçe Felsefe Terimlerinin Dil Bakımından Açıklanması Dolayısıyla Bazı Kelime Yapı Yolları (1943)
Türkçe Sözlük (1945)
Türkçede Mecazlar Sözlüğü (1949)
Türkçede Yakın Anlamlı Kelimeler Sözlüğü (1956)
Fransızca-Türkçe Sözlük (1962)
Atatürk'ten 20 Anı (1963)

MEHMET ALİ AĞAKAY - Neşe Atabay (T.D.K.Yayınları, 1982)
BÜYÜK LAROUSSE - Cilt 1 Sayfa: 175
ANA BRITANNICA - Cilt 1 Sayfa: 183

Millet Mektepleri, Türkiye'de 1 Kasım 1928'de yeni harflerin kabulünden sonra halkı okuryazar kılmak amacıyla gerçekleşen eğitim seferberliği için kurulmuş dört ay süreli eğitim veren halk eğitimi kurumlarıdır.

Türkiye'de yeni alfabenin kabulünden önce 1927-1928 yılları arasında 3304 halk dershanesi açılmış ve bu dershanelere 64.302 kişinin okuma-yazma öğrenip belge alması sağlanmıştı. Bu deneme, Arap harfleri ile yaygın bir eğitim çalışmasının gerçekleştirilemeyeceğini gösterdi. 1928 Temmuz'unda Maarif Vekâletince yeni bir halk mektebi talimatname-si hazırlandı; Harf Devrimi'nin gerçekleşmesinden sonra da yeni Türk harflerini ülke genelinde halka en kısa zamanda en doğru şekilde öğretmek amacıyla sözü edilen dershaneler “Millet Mektepleri” adı altında yeniden düzenlendi.

Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in hazırladığı “Millet Mektepleri Talimatnamesi” (Yönetmeliği) 11 Kasım 1928'de Bakanlar Kurulunda onaylandı ve 7284 sayılı Bakanlar Kurulu kararının 24 Kasım 1928'de Resmi Gazete'de yayımlanmasıyla yürürlüğe girdi.
Yönetmeliğe göre daha önce okuma yazma bilsin bilmesin 16-30 yaş arası her Türk vatandaşının kurulacak Millet Mektepleri'nde kurs görmesi zorunlu idi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu okulların Genel Başkanlığını ve “Başöğretmenliği”ni üstlendi (Bu nedenle 1981’de 24 Kasım günü “Öğretmenler Günü” olarak ilan edilmiştir). Kadın erkek her Türk vatandaşı da bu kurumun üyesi ve yardımcı organı kabul edildi.
52 maddeden oluşan yönetmelikte okulların amacı, öğretim, derslere devam şartları, dershaneler için harcanacak paranın sağlanması, propaganda için basının kullanılması, başarılı olanlara verilecek belgeler belirtilmişti.

Yönetmelik, bir yıllık uygulama süresinden sonra değişikliklere uğradı. 22 Eylül 1929’da yayınlanan yeni yönetmeliğe göre millet mekteplerinde vatandaşlara okuma-yazma öğretmenin yanı sıra hayat ve maişetlerinin (geçimlerinin) ve vatandaşlık sıfatlarının gerektirdiği ana bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır.

Millet Mekteplerinin resmen açılışı 1 Ocak 1929’da gerçekleşti. O gün, yurtta “Maarif Bayramı” olarak kutlandı. Ne var ki Millet Mekteplerinin mimarı olan Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey açılış günü apandisit nedeniyle öldü. Başbakan İnönü, iki ay boyunca Mustafa Necati’nin yerine birini atayamadı. Görevi vekâleten kendisi yürüttü.

Eğitim seferberliğinin başladığı ilk yılda 20.487 derslik açıldı; 1.075.500 kişi bu okullara devam etti ve 597.010 kişi okuma yazma öğrenerek belge aldı.
Dünyadaki ekonomik bunalım nedeniyle yeterli ödenek ayrılamaması sonucu zamanla millet mekteplerinin etkinlikleri azaldı ancak üç yılda 1.5 milyon vatandaş okuryazar hale getirilebildi. 1928-1935 arasında “Millet Mektepleri” adıyla hizmet veren yaygın öğretim kurumları, 1936-1950 arasında “Ulus Okulları” adıyla hizmete devam etti.

Öğrenim 1 Kasım'da başlar; haftada üç gün en az altı saat ders yapılırdı; derslere devam zorunluluğu vardı. Dörder aylık iki program uygulanmaktaydı. Hiç okuma-yazma bilmeyenler A dershanesinde okuma yazma, dilbilgisi, basit matematik işlemleri öğrenirdi. A dershanesini bitirenler, yaşam ve geçim için bilmesi gereken ana bilgilerin öğretildiği B dershanesine devam edebilirdi. Bu dershanede Hesap ve Ölçüler, Sağlık Bilgisi, Yurt Bilgisi dersleri okutulurdu; devam zorunlu değildi.
Millet mekteplerinde her eğitim döneminin sonunda sınav uygulanır, kazananlara bitirme belgesi verilirdi. Başarılı olamayanlar ikinci bir kursa devam ederdi. Sınavlarda ilk üçe girenlere Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in imzasını taşıyan birer Anayasa ile halk yayınlarından ücretsiz yararlanma hakkın hediye edilirdi.
Millet Mektepleri yerine dışarıda veya evde özel ders alanların millet mekteplerinin sınavına girerek belge almaları zorunlu idi. Aksi takdirde köy ve mahalle muhtarlıkları, bankalar, devlet kuruluşları, belediyeler, 20 işçiden fazla kişi çalıştıran işletmeler gibi yerlerde görev almak mümkün değildi.

Millet mekteplerinde 50.690 öğretmen görev yapmıştı. Resmî veya özel Türk okullarının öğretmenleri, yabancı ve azınlık okullarının Türkçe, tarih, coğrafya öğretmenleri, Millet Mektepleri’nin öğretim kadrosunu oluşturuyordu. Gerekli görüldüğünde orta dereceli okul öğretmenleri öğretmenlik veya müfettişlik ile görevlendirildi. Yüksekokul öğretmenlerine özel izin aldıkları takdirde Millet Mekteplerinde öğretmenlik yapma imkânı verildi. Gerekli hallerde öğretmen olmayan aydın kişilere de bir yeterlilik kurulu tarafından “Millet Mektebi Öğretmeni” unvanı ve belgesi verildi. Seyyar Millet Mekteplerinde “seyyar öğretmenler” görevlendirildi. Bu öğretmenler görevlendirildikleri yerlere kitap, kâğıt, kalem, tebeşir, portatif kara tahta, siya mat muşamba gibi ihtiyaçları yanlarında götürmekteydi.

İller “İl Yönetim Kurulları” kurularak millet mektepleri için yer sağlamak, il bütçesinden kaynak ayırmak, öğretim araçlarını ve yayınlarını sağlamak, halkı özendirmekle görevlendirilmişti. İl Kurullarının başkanı vali; üyeleri Özel İdare Müdürü, İl Encümeni'nden bir üye, Emniyet Müdürü, Belediye Başkanı, CHF Saymanı, Milli Eğitim Müdürü'nden oluşuyordu. Benzer şekillerde "ilçe yönetim kurulları", "bucak yönetim kurulları"; "köy ve mahalle ihtiyar kurulları" da oluşturulmuş ve görevlendirilmişti.

Ülkede, “Sabit”, “Seyyar” (Gezici), “Özel” olmak üzere üç tür Millet Mektebi hizmet vermiştir. Bunlara daha sonra “Köy Yatı Mektepleri” ile “Halk Okuma Odaları” eklenmiştir.
Sabit Millet Mektepleri; eğitimin okul, kahvehane, cami, köy odası gibi mekanlarda gerçekleştiği mekteplerdi. Gündüz çocuklar, akşam yetişkinler ders görürdü. Nüfusu yoğun yerleşim yerlerinde sabit millet mektepleri açılırdı.
Gezici Millet Mektepleri ise okulu olmayan köylerde yalnızca bir dönem için açılırdı. Kış heyeti Kasım ayından Şubat sonuna kadar çalışmalarını sürdürürdü. Kış heyeti gönderilemeyen bölgelere yaz dershaneleri açılmıştır.
Özel Millet Mektepleri, hapishaneler, bankalar gibi bazı devlet kurumları ile büyük çiftlik ve fabrikalarda çalışanların okuryazar hale getirilmesi için açılan okullardır. Halkın, kendisine yakın işletmelerde personel için açıla kurslardan yararlanması için çalışılmıştır.
Köy Yatı Dershaneleri, okulu olmayan köylerdeki çocuklar için il ve ilçe merkezlerinde açılan, giderlerinin bir kısmı Millet Mekteplerince karşılanan dershanelerdi. Amaç, bu dershanelerde okuma-yazma öğrenen çocukların köylerine döndüklerinde diğer çocuklara okuma-yazma öğretmesi idi.
“Halk Okuma Odaları”, halka okuma yazmayı sevdirmek, unutmamalarını sağlamak ve pratik bilgiler almalarına yardımcı olmak üzere 1930'dan itibaren açılmış dershanelerdi. 1933 yılında sayısı 778'e ulaşan bu odalar Millet Mekteplerinin bir yan kuruluşu olarak kabul edilirler.
Kurslara katılanların okuryazarlıklarını ve bilgilenmelerini sürdürmek öğrendiklerini unutmamalarını ve pekiştirmelerini sağlamak için “Halk Mecmuası” adlı haftalık dergi ücretsiz yayınlandı. Dergi, 11 Şubat 1929'da yayın hayatına başladı.

Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kalkınma plan ve programları doğrultusunda millî eğitim hizmetlerini yürütmekle sorumlu olan bakanlık.

Millî Eğitim Bakanlığının görev ve yetkileri şunlardır:

Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.
Eğitim ve öğretimin her kademesi için ulusal politika ve stratejilerin belirlenmesi amacıyla gerekli çalışmaları yapmak, uygulamak, uygulanmasını izlemek ve denetlemek, ortaya çıkan yeni hizmet modellerine göre güncelleyerek geliştirmek.
Eğitim sistemini yeniliklere açık, dinamik, ekonomik ve toplumsal gelişimin gerekleriyle uyumlu biçimde güncel teknik ve modeller ışığında tasarlamak ve geliştirmek.
Eğitime erişimi kolaylaştıran, her vatandaşın eğitim fırsat ve imkânlarından eşit derecede yararlanabilmesini teminat altına alan politika ve stratejilerin geliştirilmesi amacıyla çalışmalar yapmak, belirlenen politikaları uygulamak, uygulanmasını izlemek ve koordine etmek.
Kız öğrencilerin, engellilerin ve toplumun özel ilgi bekleyen diğer kesimlerinin eğitime katılımını yaygınlaştıracak politika ve stratejilerin geliştirilmesi amacıyla gerekli çalışmaları yapmak, belirlenen politikaları uygulamak ve uygulanmasını koordine etmek.
Özel yetenek sahibi kişilerin bu niteliklerini koruyucu ve geliştirici özel eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak ve uygulanmasını koordine etmek.
Yükseköğretim kurumları dışındaki eğitim ve öğretim kurumlarını açmak, açılmasına izin vermek ve denetlemek.
Yurt dışında çalışan veya ikamet eden Türk vatandaşlarının eğitim ve öğretim alanındaki ihtiyaç ve sorunlarına yönelik çalışmaları ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde yürütmek.
Yükseköğretim dışında kalan ve diğer kurum ve kuruluşlarca açılan örgün ve yaygın eğitim ve öğretim kurumlarının denklik derecelerini belirlemek, program ve düzenlemelerini hazırlamak.
Yükseköğretimin millî eğitim politikası bütünlüğü içinde yürütülmesini sağlamak için, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Bakanlığa verilmiş olan görev ve sorumlulukları yerine getirmek.
Kanunlarla ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yapmak.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanarak uygulanan sınavlar:

Liselere Geçiş Sistemi (LGS)
Açık Öğretim Lisesi Sınavları
Açık Öğretim Ortaokul Sınavları
İlköğretim ve Ortaöğretim Kurumları Bursluluk Sınavı (İOKBS)
Protokol Sınavları
Motorlu Taşıt Sürücü Kursiyerleri e-Sınavı
Motorlu Taşıt Sürücü Kursiyerleri Direksiyon Uygulama Sınavı
Kalfalık ve Ustalık Teorik e-Sınavları
Öğretmenlik Meslek Kanunu Kariyer Basamakları Sınavı
Amatör Telsizcilik Sınavı
Yetenek Tarama Sınavı

Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü
Destek Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Din Öğretimi Genel Müdürlüğü
Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
İç Denetim Birimi Başkanlığı
İnşaat ve Emlak Genel Müdürlüğü
Meslekî ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü 
Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğü
Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Özel Kalem Müdürlüğü
Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü
Personel Genel Müdürlüğü
Teftiş Kurulu Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Temel Eğitim Genel Müdürlüğü
Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü
Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitim Genel Müdürlüğü
İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı Genel Müdürlüğü (İLKSAN)

İl Millî Eğitim Müdürlükleri
İlçe Millî Eğitim Müdürlükleri
Rehberlik ve Araştırma Merkezleri
Yaygın Eğitim Kurumları
Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulları
Öğretmenevi ve Akşam Sanat Okulları
Açık Öğretim Lisesi
Örgün Eğitim Kurumları (Okullar)
Anaokulları
İlkokullar
Ortaokullar
Liseler

Büyükelçiliklerin Eğitim Müşavirlikleri

Bakanlık tarafından yayımlanan Tebliğler dergisinde, yönetmelikler ve tüzükler yer alır. Yayınlar Millî Eğitim Bakanlığı ile ilgili olup Türkiye'de eğitim ile ilgili tüm yasal gelişmeleri sunar. Dergiler Türkiye sınırları içindeki bütün öğretmenler tarafından okunup imzalanır.
Bakanlık bünyesindeki MEB Kültür Yayınları; çocuk yayınları, dünya klasikleri ve Türk edebiyatı dizilerini içermektedir.

Resmî site
MEBİ Resmi sitesi
Facebook'ta Millî Eğitim Bakanlığı
X'te Millî Eğitim Bakanlığı
Instagram'da Millî Eğitim Bakanlığı
YouTube'da Millî Eğitim Bakanlığı

Muhammed Mürsî Îsa el-Eyyat (Arapça: محمد مرسي عيسى العياط; d. 8 Ağustos 1951, Şarkiya - ö. 17 Haziran 2019, Kahire, Mısır), Mısırlı siyasetçi ve akademisyen, Mısır'ın seçimle ilk defa başa gelen, devrik 5. Devlet Başkanı. 3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır Silahlı Kuvvetleri'nin askerî darbe yapması sonucu devrildi.
Muhammed Mursi, 8 Ağustos 1951 tarihinde, Mısır'ın kuzeyindeki Şarkiye iline bağlı Eladva köyünde doğdu. Beş kardeşin en büyüğü olan Muhammed Mursi ilk eğitimini orada aldı. Babası çiftçi annesi ise ev hanımıydı. Mühendislik lisansını Kahire Üniversitesi'nde aldı (1975 ve 1978). Mühendislik doktorasını Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde tamamladı (1982). Northridge Kaliforniya Eyalet Üniversitesi'nde yardımcı doçent oldu (1982-1985). Ardından eğitim vermek için Mısır'daki Zagazig Üniversitesi'ne geldi.
İdeolojik bakımdan yakın olduğu Müslüman Kardeşler hareketi içerisinde siyasete atıldı. Mursi 2000 ve 2005 yılları arasında milletvekili oldu. Müslüman Kardeşler'in yasal olarak seçime katılmaları mümkün olmadığından parlamentoya bağımsız siyasetçi olarak girdi. Tam 5 yıl Mısır Halk Meclisi üyeliği yaptı. 2011 Mısır Devrimi'ne muhalif bir lider olarak destek verdi ve 30 Nisan 2011 tarihinde Müslüman Kardeşler'in kurduğu, Özgürlük ve Adalet Partisi'nin başkanı seçildi.
2012 Mısır başkanlık seçimleri'nde Müslüman Kardeşler'in aday gösterdiği Hayrat Şatır'ın adaylığı düşünce, yerine Muhammed Mursi seçildi. Yoğun seçim kampanyası yürüttü. İlk turda %25.5 oy aldı ve ikinci tura girmeye hak kazandı. İkinci turda da %51.73 oy alarak, 5. Devlet Başkanı oldu.
2012–13 Mısır protestoları adıyla bilinen, 3 Temmuz 2013 tarihinde yapılan büyük gösteriler sonucu Mısır ordusu askeri bir müdahale ile yönetime el koydu. Mursi ise darbeyi kabul etmediğini açıkladı ve yandaşlarına direnmelerini söyledi. Muhammed Mursi'nin gözaltına alındığı, ev hapsinde tutulacağı bildirildi.
16 Mayıs 2015 günü mahkeme tarafından idam cezasına çarptırıldı.
16 Haziran 2015 günü hakkında açılan "casusluk" davasından müebbet hapse mahkûm olurken, "cezaevi baskınları" davasında ise mahkeme idam kararını onadı.
Sağlık durumunun kötüye gitmesinden sonra, 17 Haziran 2019 tarihinde, Devlet Başkanı seçilmesinden 7 yıl sonra duruşma sırasında öldü.
Anadil düzeyinde çok iyi İngilizce bilmekteydi.

Lisans eğitimini 1975 yılında Kahire Üniversitesi'nde onur belgesi ile başarılı bir şekilde tamamladı. Daha sonra Metalurji üzerine yüksek lisans yaptı. Aynı şekilde Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden başarı bursu kazandı ve doktora eğitimini burada 1982 yılında tamamladı. 
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde 1982-1985 yılları arasında yardımcı profesör görevini üstlendi. Zagazig Üniversitesi'nde 1985 yılından 2010 yılına kadar mühendislik fakültesi dekanı olarak görev yaptı.
Bunların yanı sıra Libya'daki Trablus Üniversitesi, Kahire Üniversitesi, Zagazig Üniversitesi, Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde çalışmalar yapmış olup "Zemin Sertleşme Çözümleri" alanında onlarca çalışması vardır. Zagazig Üniversitesi'nde eğitim heyetine üye olarak seçilmiştir. Aynı şekilde Nasa'da görev yapmıştır. Metalurji alanındaki tecrübesini burada kazanmış ve çeşitli buluşlarda katkıda bulunmuştur.

1977 yılında Müslüman Kardeşler hareketine katıldı ve 1979 yılının sonlarında görev aldı. 1982 yılından itibaren kurumun siyasi kanadında üye olarak görev yaptı. 1995 yılında "Gençlik Konseyine" seçildi. 2000 yılında ise Mısır Temsilciler Meclisine Müslüman Kardeşler'in adayı olarak gösterildi ve seçimleri kazandı. Orada İhvan'ın resmi sözcülüğünü üstlendi. 2005 halk seçimlerinde, seçime girdiği bölgede en yakın rakibine çok büyük fark atıp en yüksek oyu alarak milletvekili seçildi. Ancak oylamanın tekrar yapılması üzerine oylamayı rakibi kazandı.

Muhammed Mursi'nin ilk yabancı ülke ziyareti 10 Temmuz 2012 tarihinde Suudi Arabistan'a oldu. Ziyareti esnasında, petrol zengini olan bu ülke ile ilişkilerini güçlendirmek niyetindeydi, bu da Hüsnü Mübarek döneminin kapanıp yeni bir dönemin başlaması olarak yorumlanıyordu.

Mursi, Başkan seçilene kadar bir üyesi olduğu Müslüman Kardeşler ile ilişkisinin iyi olduğu Katar ile yakın bir bağ kurmaya çalıştı. Katar ise Mursi kabinesini açıkladığı 12 Ağustos 2012 tarihinde, Mısır ile 2 milyar dolarlık bir yardım sağlayacağını açıkladı. Bu esnada bir takım katarlı yatırımcılar Mısır'da 10 Milyar dolarlık bir altyapı çalışması sözü verdi.

Suriye'deki muhalif güçlerin sadık bir destekçisi olan Mursi, Selefi kanadın "Kutsal Savaş" olarak adlandırdığı 15 Haziran 2012'de Suriye'de yapılan mitingine katıldı ve Beşşar Esad'ın destekçilerini "kâfir" olarak nitelendirerek kınadı. Kahire'deki Suriye Konsolosluğunu kapatan ve Suriye büyükelçisini sınır dışı eden Mursi, muhalif güçler adına Suriye'nin uçuşa kapalı bir bölge olması için uluslararası müdahale için çağrıda bulundu.
Mısırlıları açıkça Suriye'deki muhalefete destek verin demese de Devlet Başkanı Muhammed Mursi'nin Suriye de 15 Haziran da yapılan mitinge katılması birçokları tarafından bunun İslami kesime "Suriye'deki kutsal savaşa katılın" olarak görülüyordu. Ancak Mursi Mısırlılar tarafından mitinge katılması ve konuşma yapmasından dolayı eleştirildi. Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SCAF) ertesi gün yaptığı açıklamada bunun sadece Mısır'ın sınırlarını korumak için olduğunu ve Suriye'deki muhalefetin yükselişi için olduğunu söyledi.

Mursi Çin'i Ağustos 2012'de ziyaret etti. Ziyareti esnasında birçok iş birliği anlaşması imzaladı. Muhammed Mursi Çin'den bu sayede yatırımcı ve turist çekmeyi ve dış ilişkilerde Amerika Birleşik Devletleri odaklı olan dış politikaya alternatif kurmayı planlıyordu.

Devlet Başkanı Muhammed Mursi görev süresi boyunca, iki ülke arasındaki İran Devrimi sonrasında zayıflayan bağları güçlendirmeye çalıştı. Ancak onun bu çabaları, Sünni Müslümanlar tarafından hem içeride hem de dışarıdaki Mısırlılara muhalefet olarak görüldü.

Devlet Başkanı Muhammed Mursi Rusya'yı Nisan 2013 tarihinde ziyaret etti. Ziyareti sırasında Mursi, Sovyet zamanından beri olan ilişkileri güçlendirmeye çalıştı ve Rusya ile ekonomik ve siyasal bağlarını güçlendirmeyi istediğini söyledi. Aynı zamanda Mursi, gelişmekte olan Rusya enerji sektöründen Mısır'da yararlanmak istiyordu.
Mursi, Rusya'dan nükleer enerji yatırımlarını geliştirmede yardımcı olmasını istedi ve Rusya'dan yatırımcı ve turist çekmeyi düşünüyordu.

Ekim 2012'de Devlet Başkanı Muhammed Mursi, İsrail Devlet Başkanı Şimon Perez'e dostça bir mektup yazdı. Mektupta büyük ölçüde diplomatik üslup kullanan Devlet Başkanı Muhammed Mursi, Şimon Perez'i iyi bir dost olmaya ve iki ülke arasındaki ilişkileri samimi olmaya ve sürekli olmaya davet ediyordu.

Kitle gösterileri, 30 Haziran 2013'te Mursi'nin yurt dışı seyahati ile başladı. Ertesi gün Mısır Silahlı Kuvvetleri, Muhammed Mursi'yi istifa etmesi konusunda uyardığı bir duyuru yayınladı. Bunun üzerine Başbakanlık 2 saat sonra, askeriyenin yaptığı açıklamaya cevaben bir açıklama yaptı ve o açıklamada "Ordunun yaptığı bu açıklama ülkeyi karışıklığa sürükleyebilir" deniyordu. Bunun akabinde Mursi yönetimi, muhalefetin gösterilerinden sonra 3 Temmuz 2013 tarihinde askerin darbe yapmasıyla son buldu.

Mart 2018'de, bir İngiliz parlamento komisyonu Mursi'nin sağlık durumu hakkında uyarıda bulunup erken ölüm riski doğuran insanlık dışı tutukluluk koşullarını kınadı. Daha sonra iyi huylu bir tümörden rahatsızlandı.
Mısır makamlarına göre, başkanlık seçiminden yedi yıl sonra aynı gün, 17 Haziran 2019'da, tam yargılandığı sırada duruşmada bilincini kaybettikten sonra hastanede öldü. Aynı gün, yargılandığı, temyize gittiği diğer iki dava duruşmalarında 45 yıl mahkûmiyeti kesinlik kazanmıştı. Ölümünden kısa bir süre önce, "sırları açığa vurma" tehdidinde bulunup özel bir mahkeme tarafından yargılanmasını istemişti.

13. İslam Zirvesi (2013)
6 Şubat 2013 tarihinde, İslam ülkelerinin liderlerinin katılımı ile Kahire'de 13. İslam Zirvesi gerçekleştirildi. Açılış konuşmasını Muhammed Mursi yaptı. Zirvenin ikinci gününde yapılan oylamada 1. oturumun başkanı Muhammed Mursi seçildi. Zirvenin en çarpıcı olayı ise, 1979 yılında İran ile Mısır'ın diplomatik ilişkilerini kopardığından bu yana İran Cumhurbaşkanının Mısır'ı ziyareti oldu.
 Irkçılıkla Mücadele Zirvesi (2012) 
30 Ağustos 2012 tarihinde İran'da Muhammed Mursi'nin ortaklığı ile yapıldı.

25 Mart 2003 "Terör ile mücadele ve Amerika" Al Jazeera
10 Şubat 2010 "İhvan ve Mısır'daki tutuklamalar" (canlı) Al Jazeera

Mustafa Demir, Yalovalı Sığırtmaç Mustafa (1918 - 15 Ocak 1987), Türk asker, Makbule Atadan'ın manevi oğlu.
11 yaşında iken Mustafa Kemal Atatürk'ün himayesine aldığı bir çocuk olarak tanınmıştır. Atatürk'le tanışma serüveni gazete haberlerine, öykülere hatta şiirlere konu olmuştur.

1918 yılında Varna civarında doğdu. Annesinin adı Efide, babasının adı Recep'tir. 3 çocuklu ailenin ortanca evladı idi. Ailesi, bütün varlıklarını Bulgaristan'da bırakarak Türkiye'ye gelmiş bir göçmen aileydi. Çocukken Yalova'da sığırtmaçlık (çobanlık) yaparak ailesinin geçimine katkıda bulunmak zorundaydı. 1929 yılında gezinti yaparken yolunu kaybeden devrin cumhurbaşkanı Atatürk ile karşılaşması, bütün yaşamını etkiledi. Kendisine yolu tarif etmiş ve sorularına rahat tavırlarla cevap vermişti. Paşa, bir süre sonra kendisini buldurup yanına getirtti; tanıştığında sıtma olan Mustafa'yı ailesinin onayını aldıktan sonra tedavi ettirdi ve okuttu.
Okuma-yazma bilmeyen Sığırtmaç Mustafa, sağlığına kavuştuktan sonra okula gönderildi. Beşiktaş'taki 19. İlkokulu, Işık Lisesi'nin orta kısmını ve Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. 1941 yılında Kara Harp Okulu'ndan 1941/B'li Tankçı Teğmen olarak mezun oldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne katıldı.
Yüzbaşı rütbesindeyken Rıfkiye Hanım ile evlendi. 1954 yılında, Makbule Atadan tarafından manevi evlat olarak kabul edildi. Kızı Tacinur'a ismini Makbule Hanım verdi. Bir süre sonra sağlık sebebiyle orduda Personel sınıfına geçti. Çeşitli askerlik şubelerinde görev aldıktan sonra 1960 yılında kalp rahatsızlığı nedeniyle binbaşı rütbesindeyken emekliye ayrıldı ve ömrünün son yıllarını Yalova'da geçirdi. 15 Ocak 1987'de yaşamını yitirdi ve Yalova'da toprağa verildi.

Sığırtmaç Mustafa ile Atatürk'ün karşılaşması 1929 yılının Eylül ayında gerçekleşti. 19 Ağustos'ta Yalova'ya gelen Mustafa Kemal, sık sık gezilere çıkarak yöreyi tanımaya çalışmaktaydı. Bir atlı gezi sırasında yanındakilerle birlikte Balabandere civarında yolunu kaybetti. Termal'e gitmek niyetindeki atlılar, sığır gütmekte olan 11 yaşında çıplak ayaklı bir çobanla karşılaştılar. Sıtma nedeniyle karnı şiş, rengi sarı olan çoban, cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'i tanımadı. Sorduğu soruları rahat tavırlarla cevaplandırdı ve yolu tarif etti. Davranışlarını beğenerek kendisine bir miktar para vermek isteyen cumhurbaşkanını reddetti; ancak cebindeki cevizleri alması karşılığında parayı kabul etti. Küçük Mustafa'yı unutmayan Mustafa Kemal, kısa bir süre sonra onu buldurtup yanına getirtti ve himayesine aldı.

O devirde kamuoyunda büyük yankı bulan Sığırtmaç Mustafa hikâyesi, Mehmet Selahattin'in bir şiirine konu olmuştur.

Atatürk'ün Okuttuğu Mustafa1 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mustafa Kemal Atatürk'ün askerî kariyeri, İstanbul'daki Harp Okulundan 1905'te kurmay yüzbaşı olarak mezun olmasıyla başladı. 9 Temmuz 1919'da Osmanlı ordusundan istifa eden Atatürk, Türk Kurtuluş Savaşı boyunca askerî bir lider olarak yaşamını sürdürdü.

Mustafa Kemal, 1893 yılında Selanik Askeri Rüştiyesi'ne girdi. 1895'te sınıf dördüncüsü olarak mezun oldu. Daha sonra Selânikli subay Hasan Bey'in Manastır'daki eğitimin daha iyi olduğu yönündeki tavsiyesine uyarak 1896'da Manastır Askerî İdadisine kaydoldu. Kasım 1898'de Manastır Askeri İdadisinden sınıf ikincisi olarak mezun oldu. 13 Mart 1899'da İstanbul'da Mekteb-i Harbiye-i Şahaneye girdi. Harbiye'ye girdikten iki ay sonra sınıf çavuşu oldu. Birinci sınıfı 27., ikinci sınıfı 11., üçüncü sınıfı 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi (1317 - P.8 sicil) olarak okulu bitirdi ve 10 Şubat 1902'de piyade mülazım (Teğmen) rütbesiyle kurmay subayların yetiştirildiği Harp Akademisine girmeye hak kazandı.

Mekteb-i Harbiye-i Şahane'nin akabinde Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'ye (Harp Akademisi) devam etti ve kurmay subaylık eğitimi aldı. Mustafa Kemal'in Akademiye başladığı birinci sene sınıf mevcudu, topçu ve süvari okullarından gelenler ve değişik sebepler dolayısıyla bir üst sınıftan kalanlar ile birlikte 42'dir. 57'nci dönem Akademi mezunu toplam 37 kişidir. Bunların 13'ü kurmay, diğerleri de mümtaz olmuşlardır. Mevcut bilgi ve belgelere göre, Mustafa Kemal kurmay olarak Akademiyi bitiren 13 kişi arasında, 5'inci olmuştur. Dönemin birincisi Ali İhsan Sabis, ikincisi Asım Gündüz, üçüncüsü Ahmet Sedat Doğruer, dördüncüsü Ahmet Tevfik, altıncısı Mehmet Hayri Turhan, yedincisi Mustafa İzzet Yavuzer, sekizincisi Ali Seydi Uğur, dokuzuncusu Ali Fuat Cebesoy’dur. Diğer üç kurmay da sırasıyla şunlardır: Süleyman Şevket Demirhan, Kemal Ohri, M. Şevki (kurmaylığı geri alınmıştır).
Harp Akademisi'ndeyken arkadaşları ile birlikte hükûmetin yönetimi ve politikaları konusunda fark ettikleri eksiklik ve hataları açıklamak için elle yazılmış bir gazete çıkardılar. Okul yönetimi tarafından takip edilseler de ceza almadılar ve okul bitene kadar gazete çalışmalarına devam ettiler. Mustafa Kemal Erkan-ı Harbiye'deki ilk yılını 1922’de yayınlanan anılarında şöyle anlatmıştır:

Erkan-ı Harp sınıflarına geçtik. Mutad olan derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peyda oldu. Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladık…

Mustafa Kemal 1905 yılında, Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu. Manastır'daki Üçüncü Ordu'da görev almak istemesine rağmen okuldaki siyasi faaliyetlerinden dolayı ceza olarak Şam merkezli Beşinci Ordu'ya bağlı 30. Süvari Alayı'na atandı. Bu bölgede devlet gelirlerinin toplanması da dahil olmak üzere çok sayıda ve çeşitli görevler yürüterek toplumun her kesiminden insanlarla temas kurdu. Daha çok Suriye'nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, gerilla savaşı üzerine de tecrübe kazandı. Havran ve Kuneytire bölgesindeki Dürzi isyanlarının kontrol altına alınmasına yardımcı oldu. Filistin'deki bir tüfek taburuna atandı. Burada Negev Çölü'nde eğitim verdi ve Mısır sınırında devriye gezdi. Ekim 1906'da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" adlı reformist subaylardan oluşan gizli topluluğa katıldı ve II. Abdülhamid rejiminin aktif bir muhalifi oldu. 25 Aralık 1906 tarihinde Şam'daki üstün hizmetlerinden dolayı Beşinci Rütbeden Mecidiye Nişanı ile ödüllendirilmiştir. 1907'de gizli bir Şekilde Selanik'e gitti ve cemiyetin genişletilmesi faaliyetleri için uğraştı. Ardından tekrar Suriye'ye döndü.

20 Haziran 1907'de Kolağası rütbesine terfi etti. 13 Ekim 1907'de Manastır'daki Üçüncü Ordu Karargâhına atandı. Şubat 1908'de İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne (İTT) katıldı. 22 Haziran 1908'de kendisine Şark Demiryolu Müfettişliği görevi de verildi. Bu görevleri sırasında Takımın Muharebe Talimi adlı kitabı basıldı.
13 Ocak 1909'da 3. Ordu Selanik 2. Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına getirildi.

Nisan 1909'da cemiyete muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey'in Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı "31 Mart Vakası" olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik'ten gelen askerî birlikler tarafından bastırıldı. İsyanı bastırmak için toplanan bütün kuvvetlerin başına Selanik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa getirildi, Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal Bey, Selanik’ten İstanbul’a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi. Mustafa Kemal bu ismin koyulmasını şu şekilde açıklamıştır:

İrticai bastırmayı üzerine alacak askeri kuvvetimiz için bir isim düşünmüştüm. Öyle bir isim olmasını istedim ki, çarpışan tarafların duygularına dokunmasın... Herkes bu ismi benimseyebilsin... Fransızca "Mouvement" manasına gelen hareket kelimesi aklıma geldi. Zaten yürüyüş halindeydik. Kuvvetlerimizin adı 'Hareket Ordusu' oldu.
Hareket Ordusu, 14 Nisan akşamı trenle İstanbul’a hareket etti. İstanbul önlerine geldikten sonra 19 Nisan’da İstanbul halkına ordunun amacını açıklayan bir beyanname yayımladı. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın imzasıyla yayımlanan beyannameyi Mustafa Kemal kaleme almıştı. Beyanname, telgrafla Erkan-ı Harbiye-yi Umumîye'ye iletildi ve sokaklarda halka dağıtıldı. Beyannamede Hareket Ordusu'nun amaçları şu şekilde açıklanmaktadır:

Millet Anayasanın ayaklar altına alınmak istendiğini gördü ve bu alçakça harekete sebep olanları cezalandırmak gereğini kavrayarak İstanbul üzerine yürümeye karar verdi... Hareket Ordusunun amaç ve ödevi, Anayasa'nın üstünde hiçbir kanun, hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını ispat eylemek... ve millet hainlerine son ve kesin bir uyarıcı ders vermektir... Mazlum ahâli ve tarafsız erat kesin olarak korunacaktır. Ancak kışkırtıcılar, fesatçılar ve onlara katılmış olanlar hak ettikleri kanun cezasından hiçbir suretle kurtulamayacaklardır.
21 Nisan 1909 günü Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal’in imzasıyla 1 numaralı ordu emri yayımlandı. Bu emrin birinci ve en önemli maddesi şöyle idi: “Hareket Ordusu, görevini sadece askerî yönden yapacaktır. Politik konular ve bu konuda İstanbul ile görüşme yapmak şimdilik görev dışıdır. Hiçbir rütbe sahibi, hiçbir kimse ile bu konuda konuşmaya ve Hareket Ordusunun kuruluşu dışında herhangi bir şahsın bu göreve katılmasına müsaade edemez.” 
Harekât sonunda 31 Mart'ın sorumlusu olarak gösterilen II. Abdülhamid tahttan indirildi. Yerine getirilen V. Mehmed Reşad, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909'da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı.

Mustafa Kemal ayaklanmayı bastırdıktan sonra Mayıs 1909'da İstanbul'dan Selanik'e döndü.
30 Ağustos 1909'da 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına Cumalı Ordugâhında yaptırılan askerî manevraya katıldı. Daha sonra bu manevraya dair Cumalı Ordugâhı adlı kitabı yayımlanmıştır. Mustafa Kemal bu manevra sırasında Suphi Paşa'yı eleştirmiştir. Bu olayı Nutuk'ta şöyle anlatır:

Manevranın sonunda, ben, yetkim ve rütbem elvermediği halde, Paşa‟yı bütün subayların önünde acı bir şekilde eleştirmiştim. Daha sonra "Cumalı Ordugâhı" adlı küçük bir eser de yazmıştım. Suphi Paşa, gerek açıkça yaptığım eleştirilerden ve gerek yayınlanan bu eserimden dolayı pek üzüldü. Kendisinin itirafına göre, maneviyatı kırıldı. Fakat şahsen bana gücenmedi. Arkadaşlığımız devam etti.
Cumalı Eğitim Manevralarında göstermiş olduğu başarı Mustafa Kemal‟i kısa sürede görev yaptığı 3.Orduda takdir edilen bir subay konumuna getirmiştir. Onun başarısını duyan Mahmut Şevket Paşa, bir süre sonrasında kendi komutasında oluşturulan Harekât Ordusu‟nun Kurmay Başkanlığı‟na Mustafa Kemal'i getirmiştir.
5 Kasım 1909'da Selanik 2. Redif tümeni Kurmay Başkanlığından tekrar 3. Ordu Karargâhına atandı. 6 Eylül 1910'da 3. Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra Kasım 1910'da tekrar 3. Ordu Karargâhına atandı.

Mayıs 1910'da Arnavutluk'ta çıkan isyanın bastırılması sırasında Mahmut Şevket Paşa'nın yanında yer almıştır ve dikkatleri üzerine çekmiştir. Özellikle isyan sırasında, hayati önemi olan bir geçidi ele geçirmek amacıyla çizdiği tabiye planı, Şevket Paşa tarafından kabul görmüş ve çok başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Bu isyanın bastırılması sırasındaki başarısıyla da Mustafa Kemal'in şöhreti daha da artmıştır.
12-18 Eylül 1910'da, Fransa'nın Picardie kentindeki ordu manevralarına katıldı. Fransız ordusunun tatbikata yaklaşımındaki ciddiyet, Mustafa Kemal'de yakın gelecekte Fransa ile Almanya arasında bir savaş çıkacağı izlenimini uyandırdı ve bunu Harbiye Nezareti'ne sunduğu raporda belirtti. Atatürk, manevra alanından ayrılırken, Fethi Okyar'a şunları söyledi:

Bu kadar hazırlık ve kuvvet sulh için yapılmaz. Bunun arkasından harp gelir. Bizler aklımızı başımıza toplamalıyız. Çıkacak bir harp, bütün dünyayı ateşe verebilir ve biz bu harbin dışında kalamayız.
Mustafa Kemal manevralar hakkındaki kritiklerini bir Fransız albaya iletmiş, fikirlerin önemsendiği için manevranın son günü akşamı verilen bir ziyafete binbaşıdan aşağı rütbeliler çağrılmadığı halde, Mustafa Kemal özel olarak çağrılmıştır.
Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu karargâhındaki görevinden alınarak evvela 5. Kolordu karargâhında, daha sonra yine Selanik'te bulunan 38'inci Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Kendisi bu olayı anılarında şu şekilde anlatmaktadır:

Henüz kolağası rütbesinde idim. Ordunun talim ve terbiyesi ile uğraşıyordum. Bu itibarla, sözlü ve yazılı birçok eleştiriler yapmak gerekiyordu. Bu eleştiriler özellikle eski komutanları kırıyordu. Bunu nazariyatçı olduğumdan ileri geldiğini sandıklarında, bir ceza olmak üzere beni 38'inci Piyade Alayı'na komutan yaptılar. Bu atama gazap yüzünden rahmet oldu. Alay komutanlığını yaptığım sırad

Mustafa Kemal Atatürk'ün dinî inancı, tartışma konusu olmuştur. Kimi araştırmacılar onun dine ilişkin söylemlerinin dönemsel olduğunu vurgulamakta ve bu konuyla alakalı olumlu görüşlerinin 1920'lerin başlarıyla kısıtlı olduğunu belirtmektedirler. Atatürk'ün dinî inancı hakkında farklı kaynaklar, farklı çıkarımlarda bulunmuştur. Bazı kaynaklar Müslüman olduğunu iddia ederken, bazı kaynaklar deist veya ateist ya da agnostik olduğunu iddia etmektedir.

Bir sözünde dini "lüzumlu bir müessese" olarak gördüğünü ifade eden Atatürk, başka sözlerinde de İslam için "bizim dinimiz" ve "büyük dinimiz" gibi ifadeler kullanmıştır. Ayrıca Kur'an için "şanı büyük" ve "en eksiksiz kitap", Muhammed için "peygamberimiz efendimiz hazretleri" ve "Allah'ın birinci ve en büyük kulu" demiştir. 1922 ve 1923'te yaptığı iki konuşmada "Allah birdir, büyüktür." demiştir. 1923 yılında kendisine armağan olarak Kur'an gönderilmesine "Bence kıymetini takdire imkân olmayan bu hediyeyi, en derin ve hürmetkâr din duygularımla muhafaza edeceğim." sözüyle teşekkür etmiştir.
Tarih Profesörü Mete Tunçay, bu konuyla ilgili İnönü Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "Atatürk'ün bir deist olduğunu düşünüyorum. Agnostik ya da ateist değildi." demiştir. Akşam gazetesine verdiği bir röportajda ise "Türkiye'de din, devletin denetimi altında. Bu hiç kimseyi memnun etmeyen bir durum. Mesela İmam Hatipler'de, şimdi öyle mi bilmiyorum ama kitaplarının başında Atatürk'ün portresi ve en büyük Müslüman Atatürk yazılıydı. Bu doğru değil tabii. Çünkü bana 'deist' gibi geliyor. Diğer yandan Prof. Şükrü Hanioğlu 'ateist' olduğunu düşünüyor. Tanrı'yı reddetmek yerine Atatürk'ün 'herhâlde bir Yaradan var' inancı içinde olduğu kanısındayım." açıklamasında bulunmuştur.
Yine Atatürk'ün dinî inancı ile ilgili olarak bir diğer araştırma Rıfat Bali tarafından yapılmış, konuyla ilgili olarak Ruhat Mengi ile aralarında bir polemik yaşanmasına sebep olmuştur. Taha Akyol ise Atatürk'ün dini ile ilgili olarak "Atatürk'ün ideolojisi, Jön Türklerin pozitivist, materyalist ideolojisidir. Bu yüzden Atatürk'ün laiklik tatbikatı çok sert oldu." demiştir. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk bir sohbetinde deist olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Prof. Dr. Zafer Toprak ise Atatürk'ün dine karşı mesafeli ve dinle ilgili sorunları olduğunu ifade etmiştir.

Atatürk, 20 Temmuz 1915'te Madam Corinne'e gönderdiği mektubunda şunları diyor:

"Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar. Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş. İnsanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.
Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vadeden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?
Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı'yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor. Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz, çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz."

Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'nda zaman zaman yakın dostlarıyla bir araya geldiğini ve kendisinin de bu ziyaretlere katıldığını anlatan manevi kızı Ülkü Adatepe, onun bazen efkarlanıp eski hikâyelerini anlattığını, savaşa giderken daima ellerini açıp "Allah'ım, sen Türk milletini hiçbir zaman esir etme." diye dua ettiğinden bahsettiğini belirtmiştir. Atatürk, Türk milletinin dinî inancı ile ilgili bir sözünde şu ifadeleri kullanmıştır:"Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Bilince aykırı, ilerlemeye mâni hiçbir şey içermiyor. Halbuki Türkiye'ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun'i, bâtıl itikatlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu konuda yeterli bilgisi olmayanlar, bu âcizler sırası gelince, aydınlanacaklardır. Onlar ışığa yaklaşamazlarsa, kendilerini yitirmiş ve mahkûm etmişler demektir; onları kurtaracağız."

Atatürk'ün, dini "lüzumlu bir müessese" olarak gördüğünü belirttiğine ilişkin sözüne karşın "dini olanların fakir kalmaya mahkûm oldukları" ve bu nedenle "öncelikle din anlayışını kaldırmak" gerektiğine inandığına ilişkin görüşleri için de kaynaklar mevcuttur. Kâzım Karabekir'in belirttiğine göre, Atatürk ona din ile ilgili olarak dini olanların kazanamayacağını ve fakir kalmaya mahkûm olduklarını söyleyip netice olarak önce din anlayışını kaldırmak gerektiğini söylemiş ve bu sebeple Kur'an'ın anlaşılarak okunmasına önem verip Türkçeye çevrilmesini emretmiştir. Ayrıca İslam'a ilişkin olumsuz sözleri de bulunmaktadır. Karabekir'in anlattığı üzere, Atatürk Balıkesir'de hutbe okumasına karşın daha sonra Kur'an ve Muhammed ile ilgili olumsuz sözler etmiştir. Bir konuşmaları sırasında Atatürk'ün şöyle dediğini anlatır:
"... Mustafa Kemal Paşa beyanâtıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü:

— Evet Karabekir; Arapoğlu'nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur'an'ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Tâ ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!..."
Farklı bir kaynağa göre, 1926-27 yıllarında Atatürk ile röportaj yapan Grace Ellison, 1928 yılında yayımlanan Turkey Today adlı kitabının 24. sayfasında Atatürk'ün kendisine şunları söylediğini yazmıştır:"Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır."
Ancak Atatürk'ün not defterlerine göre, Atatürk bir İngiliz gazetecinin (Grace Ellison'ı kastediyor) söylemediklerini yazdığını ve söylediklerini çarpıttığını kendi el yazısıyla belirtiyor:"Bir İngiliz gazetesi muhâbiri benimle konuşuyor. Söylemediğim şeyleri yazıyor ve söylediğim şeyleri aleyhimize tefsîr ediyor. Kendisini men ettim. Söz vermişti. Anladım ki İstanbul'daki muallem insanlarla beraber âdetâ câsus."
Atatürk: Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabının yazarı Andrew Mango, Ellison'ın yazdıklarını kitabına alarak Atatürk'ün deist olduğu değerlendirmesini yapmıştır.

Atatürk 1 Kasım 1937'de yaptığı meclis konuşmasında şu sözleri söylemiştir:"...Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir."
Öte yandan Atatürk 21 Aralık 1937'de Hatay sorunuyla ilgili konuştuğu sırada, Suriye Başbakanı Cemil Merdam Bey'e "hepimiz Müslümanız" demiştir:Yapamam! Hepimiz Müslümanız! Yemin ederim ki, namusum üzerine söylerim ki (Hatay'ı) bırakmam! Çok temenni ederim ki, Fransız hükümeti aklını başına toplasın. Namusum üzerine söylüyorum bırakmam.

Atatürk ortaokul ve liselerde ders kitabı olarak okutulması için kendi el yazısıyla kaleme aldığı Medeni Bilgiler adlı kitabın ilk ve en uzun bölümü olan Millet bölümünde şu eleştirileri kaleme almıştır:

"Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sâirenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah'a kendi millî lisanında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin âdetâ bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'ân'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler..."
"... Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular..."
"...din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Artık Türk, cenneti değil, son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."
"...Kralların ve padişahların istibdadına dinler mesnet olmuştur..."

Kitabın bu kısımlarını köşe yazısında değerlendiren Can Dündar, ilgili yerlerin 1969 ve 1988'de Türk Tarih Kurumu tarafından sansürlendiği belirterek "Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?" demiştir.
Atatürk 1931 yılında Türk Tarih Kuru

Mustafa Kemal Atatürk, sağlığının 1937 yılından itibaren bozulmaya başlamasına müteakiben 10 Kasım 1938'de öldü. Ölümünün ardından, 21 Kasım 1938'de geçici olarak Ankara Etnografya Müzesi'ne konulan naaşı, 10 Kasım 1953'te kendisi için inşa edilen anıt mezar Anıtkabir'e nakledildi.

Mustafa Kemal Atatürk, 1938 başlarında iştahsızlık ve halsizlik hissetmeye başladı. Vücudunun çeşitli yerlerinde kaşıntılar meydana geliyor ve burun kanamaları güçlükle önleniyordu. Bu kaşıntıların Çankaya Köşkü'ndeki karıncalardan meydana geldiği öne sürüldü ve köşk ilaçlamaya alındı. Atatürk de özel bir kür tedavisi için Yalova Termal'e gönderildi. Termal Otel'de, 22 Ocak 1938 günü Atatürk'ü muayene eden Dr. Nihat Reşat Belger, karaciğer rahatsızlığından kuşkulandı ve Atatürk'e siroz teşhisi koydu. Doktor Belger'in mutlak surette perhiz yapmasını tavsiye ettiği Atatürk, Termal Otel'deki tedavisine bir süre daha devam etti, ancak doktorların bütün itirazlarına rağmen 1 Şubat 1938'de tedaviyi yarıda bırakarak Bursa'ya hareket etti.

Atatürk'ün sağlık durumu hükûmeti de telaşlandırdı ve Başbakan Celâl Bayar, Avrupa'dan iki hekim getirilmesini önerdi. Atatürk o günlerdeki Hatay Sorunu yüzünden hastalığının dışarıda duyulmasının iyi olmayacağını düşündüğünü belirterek bunu reddetti ancak Türk doktorların kapsamlı bir muayene yapmasını kabul etti. 6 Mart 1938 günü beş doktor Çankaya Köşkü'nde Atatürk'e bir konsültasyon yaptılar ve siroz hastalığı teşhisini yinelediler. Atatürk'ün kesinlikle içki içmemesi gerektiğini söyleyerek yoğun çalışma temposunu da biraz düşürmesini istediler. Atatürk bu önerilere olumlu yanıt verdi. Bu muayeneden bir süre sonra Başbakan Celâl Bayar'ın tavsiyesi üzerine Académie Nationale de Médecine'den Noel Fiessinger Ankara'ya davet edildi. Noel Fiessinger, Atatürk'ü muayene etti ve diğer doktorların teşhis ve tavsiyeleriyle örtüşen bir tanı-tedavi ortaya koydu. İlk teşhisten sonra Fissinger, Atatürk'e "Efendim, büyük savaşlar kazanmış olabilirsiniz ancak bu olayda vaka sizsiniz ve ben de sizin komutanınızım, lütfen bu hususu unutmayınız" telkininde bulunmuştu. Fransız doktorun sözleri, tavsiyeleri ve tavırlarından memnun kalan Atatürk doktorun tavsiyelerini ciddi şekilde uyguladı.

Atatürk'ün rahatsızlığı ve özellikle Avrupa'dan doktor getirtilmesi, dünyada geniş yankı buldu. Ölmek üzere olduğu ve siyasi mirasını kime bırakacağı yönündeki haberler üzerine Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek isteyerek 19 Mayıs 1938 günü (Samsun'a çıkışının 19. yıldönümünde) Ankara Stadyumu'nda halkın karşısına çıktı. Bu, Ankaralıların karşısına son kez çıkışı oldu. Kutlamalar çok parlak geçti, o günün anısına Ankara Stadyumu'nun adı 19 Mayıs Stadyumu olarak değiştirildi.

Atatürk aynı gün törenden sonra, Hatay Sorunu ile ilgili olarak Mersin'e hareket etti ve daha sonra Adana'ya geçti. Yapılan askerî geçit törenleri ile ordunun başında olduğunu gösterdi. Bu törenler işe yaradı, dış basında çıkan hastalık ve "ölüyor" tarzı haberler kesildi. Ancak bu seyahat Atatürk'ün hastalığını iyiden iyiye artırmıştı. Atatürk 26 Mayıs 1938 günü son defa Ankara'dan ayrılarak İstanbul'a hareket etti.
İstanbul'da 1 Haziran 1938'de Savarona Yatı'na geçti ve 25 Temmuz 1938'e kadar orada kaldı. Daha sonra yaz sıcakları nedeniyle tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döndü.

5 Eylül 1938 günü Atatürk vasiyetini yazdı ve bütün malvarlığını belirli şartlarla, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi'ne bıraktı. Kız kardeşine, manevi çocuklarına ve İsmet İnönü'nün çocuklarına para yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumuna da belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.
6 Eylül 1938'de Fransız doktor Noel Fiessinger üçüncü defa İstanbul'a geldi. Atatürk'ün karnında biriken su iyice artmıştı. O gün Atatürk'ün karnından altı litre su alındı ancak Atatürk'ü rahatlatmak için on iki litre su alındığı söylendi. 18 Eylül 1938'de Başbakan Celâl Bayar, Dolmabahçe Sarayı'na geldi ve dört yıllık ekonomik plan dosyasını sundu. Atatürk, ülke ekonomisi için çok önem taşıyan projelerin gerçekleştirilmesi için Türkiye'nin önünde en fazla üç yıl olduğunu, bir dünya savaşı çıkacağını ve bir an önce bu projelerin hayata geçirilmesini istedi.

Hastalık giderek ilerliyordu ve Atatürk'ün karnında yeniden su toplanmıştı. Ekim ayında yeniden su alma işlemi yapıldı. İşlemin ardından 16 Ekim 1938 günü öğleden sonra ağır bir komaya girdi. Hükûmet, ulusu Atatürk'ün sağlık durumundan haberdar etmek amacıyla 17 Ekim 1938'den itibaren Anadolu Ajansı aracılığı ile resmi tebliğler yayınlamaya başladı. Atatürk girdiği komadan 21 Ekim günü çıktı. Çok istemesine rağmen sağlık durumu elvermediği için 29 Ekim 1938 günü Ankara'da cumhuriyetin onbeşinci yıldönümü kutlamalarına katılamadı. Bayram nedeniyle Ankara'da düzenlenen törenlerde Türk Ordusu'na hitaben yazdığı konuşmasını Başbakan Celâl Bayar okudu. 29 Ekim akşamı Ankara'dan dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken sevgi gösterilerinde bulundular. Atatürk'ün TBMM beşinci dönem dördüncü yasama yılı açış konuşmasını da 1 Kasım 1938'de Başbakan Celâl Bayar okudu.

Ölüm anında yanında bulunanlardan naklen;
Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak:

"Saat 18.00'den sonra yanından ayrılıp, günlük işlerimle meşgul olmak üzere büroma inmiştim; çok geçmeden fenalaştığını telefonla bildirdiler (saat 18.55). Telaşla hususî daireye koştum; yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Ali Kılıç duruyordu. Odaya girdiğim zaman Atatürk'ü şu vaziyette gördüm: Yatağın ortasında, iki elini yanlarına dayamış, oturuyor ve mütemadiyen öğürerek: "Allah kahretsin" diye söyleniyordu; ara sıra da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi bir mayi (pıhtılaşmış kan) çıkarıyordu.
Nöbetçi Doktor Abrevaya ile o sırada yetişen Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar; bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; her halde iyi göremiyordu ki bana sordu:
"Saat kaç?.."
Cevap verdim: "7.00 Efendim."
Aynı suali bir iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık; başucuna sokuldum:
"Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?.." diye sordum.
"Evet!.." dedi.
Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti: "Dilinizi çıkarır mısınız efendim?"
Dilini ancak yarısına kadar çıkardı; Dr. İrdelp tekrar seslendi: "Lütfen biraz daha uzatınız!.." Nafile!.. Artık söyleneni anlayamıyordu; dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti; başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp'e dikkatle baktı ve "Aleykümselam" dedi; son sözü bu oldu ve ikinci ponksiyondan tam 30 saat sonra komaya girdi"

9 Kasım günü ve gecesi bu ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 9'u 5 geçe, İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda öldü.

Atatürk'ün ölümünün ertesi günü toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk'ün silah arkadaşı ve 1937'ye kadar başbakanı olan Cumhuriyet Halk Partisi Malatya milletvekili İsmet İnönü'yü 348 milletvekilinin oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanlığına seçti.

İlk başta dinî bir cenaze töreninin yapılması öngörülmedi. Ancak sarayda birkaç gün kalan kız kardeşi Makbule Atadan, cenaze Ankara'ya nakledilmeden önce camide dinî cenaze töreninin yapılması konusunda ısrar etti. Daha sonra, Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi tarafından cami dışında da İslami bir cenaze töreninin yapılabileceğine ikna edildi.
Cenaze namazı, 19 Kasım sabahı yerel saatle 08.10'da İslam Tetkikleri Enstitüsü Müdürü Mehmed Şerafeddin Yaltkaya tarafından geleneksel olarak Arapça değil Türkçe olarak kılındı. Dini tören sırasında fotoğraf çekilmesine izin verilmedi. Cenaze namazına kendisine yakın kişiler, bazı generaller, din görevlileri, saray görevlileri ve on beş yıl Atatürk'ün yanında görev yapan Hafız Binbaşı Yaşar Okur katıldı.

Ölüm belgesini imzalayanlardan Mehmet Kâmil Berk, Atatürk'ün çenesini ipek mendille, ayak başparmağını ise bandajla bağladı. Tören erteleneceği için cenazesi, Ankara'daki Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nden (GATA) bu amaçla gelen patolog Lütfi Aksu tarafından tahnit edildi. Daha sonra, kız kardeşi Makbule Atadan, yüksek rütbeli hükûmet yetkilileri ve memurları ve diğer nüfuzlu kişiler saygılarını sunmak için belirli zamanlarda gelirken vücudu dinlenmeye alındı.

Atatürk'ün naaşı, ceviz ağacından çinko kaplı maun bir tabutun içine kondu. Bayrak örtülü tabut 16 Kasım'da sarayın kabul salonuna bir katafalk üzerine yerleştirildi. Bruno Taut tarafından tasarlanan katafalkın her iki yanında, Kemalist ideolojinin altı sütununu simgeleyen üç yüksek meşale bulunuyordu. Atatürk'ün naaşı, 19 Kasım'a kadar bu katafalkta tutuldu. On binlerce kişi Atatürk'ü son kez görmek için Dolmabahçe Sarayı'nı ziyaret etti. 17 Kasım 1938'de sarayda çıkan izdihamda 11 kişi öldü. Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, o günlerde törenlerde görevli genç bir askerî öğrenci olduğunu ve gözlemlerini şöyle anlattı:"İstanbul'da o büyük kurtarıcının katafalkı önünden geçmeyen insan kalmadı. Bu geçiş bir hafta devam etti. Cenazenin kaldırıldığı gün top arabasının hemen önünde okulumuz çelengini taşıyanlar arasında olduğum için top arabası geçerken yedisinden yetmişine bütün İstanbulluların çığlıklarını yakinen görebiliyordum. O manzarayı görmeyenlerin bunu tahayyül etmeleri bile mümkün değil. Ana caddeye açılan yollar, bütün binalar insan seli; yola taşmayı önlemek için itfaiye arabaları halkın üzerine su sıkıyor, halk yine de dağılmıyor. Hatta bir kısım kadın-erkek vatandaşlar göğüslerini açarak, 'Sık suyu. Öldürsen de gitmem.' diye haykırıyordu. Karaköy'den geçerken bir binanın üçüncü katındaki pencereden bir kadın kendisini top arabasının üzerine atacak iken yanındakiler geriye çekerek kurtardılar. Bu ne sevgi idi ya Rabbi! Bu ne bağlılıktı! Hangi devlet adamına böyle bir sevgi nasip olmuştur? Atatürk'e küfür eden, heykellerine saldıran o sapıklar, o yobazlar bu sahneleri görmediler."

Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 günü Dolmabahç

Mustafa Kemal Atatürk Anıtı, Meksika'nın başkenti Meksiko'da, Paseo de la Reforma üzerinde yer alan anıttır. Mustafa Kemal Atatürk heykeli ile Türk bayrağında yer alan hilal ve yıldızın beyaz mermerden yapılan tasvirinden meydana gelir.
3,2 m uzunluğunda ve yaklaşık 1,5 ton ağırlığındaki Atatürk heykeli, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun girişimiyle Azeri heykeltıraş Sait Rüstem tarafından 2000 yılında tamamlansa da çeşitli sebeplerden ötürü ilgili bölgeye dikilmesi gecikti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 80. yılı anısına, 29 Ekim 2003'te düzenlenen törenle birlikte açıldı. Törene Türkiye'den; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Devlet Bakanı Güldal Akşit de katıldı.

Refik Baydur ve Mexico City'deki Atatürk heykelinin öyküsü30 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mustafa Kemal Atatürk'ün biyografik kronolojisidir.

1881 - Osmanlı İmparatorluğu'nun Selanik şehrinde Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım'ın oğlu olarak doğdu.
1893 - Selânik Askerî Rüştiyesi'ne yazıldı ve öğretmeni Mustafa Sabri Efendi, kendisine Kemal ikinci adını verdi.
1895 - Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
18 Mart 1899 - İstanbul'da Harp Okulu piyade sınıfına yazıldı.
1902 - Harp Akademisi'ne girdi.
11 Ocak 1905 - Kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisi'ni bitirdi. Merkezi Şam'da bulunan 5. Ordu'da göreve başladı.
Ekim 1906 - Arkadaşlarıyla birlikte Şam'da gizli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu.
20 Haziran 1907 - Rütbesi Kolağası rütbesine yükseltildi.
Eylül 1907-3. Ordu'ya atanarak Selanik'e gitti.
13 Nisan 1909 - 31 Mart Ayaklanması'nı bastırmak üzere Hareket Ordusu'nda kurmay oldu.
1910 - Mahmud Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk isyanının bastırılmasında görev aldı.
13 Eylül 1911 İstanbul'da genelkurmayda göreve atandı.
27 Kasım 1911 Binbaşılığa yükseltildi.
18 Aralık 1911 Trablusgarp'ta Şark Gönüllüleri komutanlığına atandı.
9 Ocak 1912 Trablusgarp'ta Tobruk Savaşı'nı yönetti.
27 Ekim 1913 Sofya'ya askeri ateşe atandı.
1 Mart 1914 Yarbaylığa yükseltildi.
Şubat 1915 Tekirdağ'da 19. Tümen'i kurdu.
25 Nisan 1915 ANZAK askerlerini Arıburnu'nda durdurdu.
1 Haziran 1915 Albaylığa yükseltildi.
10 Ağustos 1915 Anafartalar Grubu komutanı olarak İngiliz ve ANZAK birliklerini durdurdu.
14 Ocak 1916 Edirne'de 16. Kolordu komutanı oldu.
1 Nisan 1916 Mirlivalığa (Tuğgeneralliğe) yükseltildi.
8 Ağustos 1916 16. Kolordu Kumandanı olarak 5. Fırka ile Bitlis'i, 8. Fırka ile Muş'u Ruslardan geri aldı.
5 Temmuz 1917 7. Ordu Komutanlığı'na atandı.
Ekim 1917 7. Ordu Komutanlığı'ndan ayrılarak İstanbul'a döndü.
31 Ekim 1918 Yıldırım Orduları Grubu komutanı oldu.
19 Mayıs 1919 Samsun'a vardı.
28 Mayıs 1919 Havza Genelgesi'ni yayınladı.
21/22 Haziran 1919 Amasya Tamimi'ni açıkladı.
8 Temmuz 1919 9. Ordu Müfettişliği'nden ve askerlikten çekildi.
23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi'ne başkan seçildi.
4 Eylül 1919 Sivas Kongresi'ne başkanlık etti.
7 Kasım 1919 Meclis-i Mebûsan için yapılan seçimde Erzurum'dan milletvekili seçildi.
27 Aralık 1919 Heyet-i Temsiliye ile birlikte Ankara'ya geldi.
23 Nisan 1920 Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açtı.
11 Mayıs 1920 İstanbul Divan-ı Harp tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
5 Ağustos 1921 Türkiye Büyük Millet Meclisince başkomutan yapıldı.
23 Ağustos 1921 Sakarya Savaşı'nı yönetti.
19 Eylül 1921 Türkiye Büyük Millet Meclisince mareşallik rütbesi ve gazi sanı verildi.
26 Ağustos 1922 Kocatepe'den Büyük Taarruz'u yönetti.
30 Ağustos 1922 Dumlupınar'da Başkomutanlık Meydan Savaşı'nı kazandı.
9 Eylül 1922 İzmir'i düşmandan kurtardı.
1 Kasım 1922 Saltanat kaldırıldı.
29 Ocak 1923 İzmir'de Latife Hanım ile evlendi(5 Ağustos 1925'te ayrıldı).
17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi açıldı.
11 Ağustos 1923 İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi.
9 Eylül 1923 Halk Fırkası'nı kurdu.
29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi; Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçildi.
3 Mart 1924 Halifelik kaldırıldı.
20 Nisan 1924 Yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edildi.
17 Kasım 1924 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. (3 Haziran 1925'te kapatıldı.)
25 Kasım 1925 Şapka Yasası kabul edildi.
26 Aralık 1925 Uluslararası takvim ve saat kabul edildi.
1 Kasım 1927 İkinci kez cumhurbaşkanlığına seçildi.
1 Kasım 1928 Yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin yasa çıktı.
12 Ağustos 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. (17 Kasım 1930'da dağıldı.)
15 Nisan 1931 Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'ni kurdu.
4 Mayıs 1931 Üçüncü kez cumhurbaşkanı seçildi.
12 Temmuz 1932 Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdu.
8 Kasım 1934 - Yalova'ya gerçekleştirdiği geziden Ankara'ya döndü.
24 Kasım 1934 Atatürk soyadı verildi.
27 Ocak 1937 Hatay'ın bağımsızlığı Milletler Cemiyeti'nce kabul edildi.
10 Kasım 1938 Dolmabahçe Sarayı'nda öldü.

1 Ocak 1922-22 Ocak 1922 - İzmir'e yaptığı yurt gezisi.

Batı Cephesini denetlemek üzerine Ankara'dan Eskişehir'e geldi.
2 Ağustos - Afyonkarahisar'a geldi.
Buradan Konya'ya geçmiştir.
6 Ağustos - Tekrar Afyonkarahisar'a geldi.
28 Ağustos - Tekrar Batı Cephesini denetlemek için Afyon'a geldi.

28 Ağustos - Büyük Taarruz sırasında karagahın taşınması nedeniyle Afyon'a geldi.

15 Mart - Adana'ya ulaştı. Burada Türk Ocağını ziyaret etmiş ve çiftçilerle bir toplantı yapmıştır.
23 Mart - Afyon'a ulaştı. Belediye ve Türk Ocağını ziyaret etmiş burada konuşmalar yapmıştır.

29 Ağustos 1924-51 gün sürecek bir yurt gezisi kapsamında Afyonkarahisar'a geldi.
30 Ağustos 1924 - Zafer Bayramı'nı eşi Latife Hanımla Dumlupınar'da kutladı.
Eylül 1922 - Afyon, Eskişehir ve Bursa gezileri. Bursa'dan ayrılarak İstanbul üzerinden Trabzon'a ulaştı. Buradan Rize, Giresun, Ordu ve Canik illerini ziyaret etti.
22 Eylül 1924 - Canik Ticaret Odasında bir konuşma yaparak Amasya, Tokat, Sivas ve Erzincan'a uğradı.
30 Eylül 1924 - Erzurum'a vardı. Burada bir açılış törenine katıldı.
6 Ekim 1924 - Kars'a ulaştı ve burada görüşmelerde bulundu. Buradan trenle Ankara'ya dönüş yolculuğuna başladı. Yol üzerinde bulunan Şebinkarahisar ilçesine de bir ziyarette bulundu. Ardından Sivas, Kayseri, Yozgat ve Kırşehir üzerinden Ankara'ya ulaştı.

Adana gezisi. Bu gezisinde Adana Lisesi'ni ziyaret etti.
16 Ekim - Trenle İzmir'den Konya'ya giderken Afyon'da konakladı.

2 Mart - Afyonkarahisar'a geldi.

Adana ve çevre illere yaptığı gezisi.

24 Ocak - Afyonkarahisar'a geldi.
4 Şubat - Afyonkarahisar'a geldi.

16 Nisan - Eskişehir'de istasyonda halkı selamladı ve şehrin ayanıyla görüştü.
1 Mayıs - İstanbul'a gelerek Dolmabahçe Sarayı'nda dinlendi.
2 Mayıs - Boğazda tekne gezisi yaptı, başvekil İsmet İnönü ile Ahmet Derviş ve Kemalettin Sami Gökçen'in mezarlarını ziyaret etti.
3 Mayıs - Kalamış Vapuruyla başvekille birlikte Yalova'ya gitti.
4 Mayıs - Başvekille günübirlik Bursa'ya ziyarette bulundu.
6 Mayıs - Vapurla Derince'ye geldi. Oradan trenle Ankara'ya hareket etti.
20 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile İzmir'e gitmek üzere trenle Ankara'dan ayrıldılar.
21 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile İzmir'e giderken önce Eskişehir'e daha sonra Afyon'a ulaştılar. Burada iki saat kalarak dinlendiler.
22 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile İzmir'e geldiler. Burada bir askeri tatbikata katıldılar ve Zübeyde Hanım'ın mezarını ziyaret ettiler.
24 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile Balıkesir'e geldiler. Oradan Çanakkale'ye geçerek Gülcemal vapuruyla İstanbul'a hareket ettiler.
25 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile İstanbul'a geldiler.
27 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile Deniz Lisesi'ni ve Harp Akademisi'ni ziyaret ettiler.
28 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile topçu birliklerinin tatbikatını izlediler. Cami ve müzeleri gezdiler. İran konsolosluğunu ziyaret ettiler. Akşam Topkapı Sarayı'nı gezdiler.
29 Haziran - İran Şahı Rıza Pehlevi ile Suadiye plajında dinlendiler. Sonrasında Büyükada gezmişler ve Yat Kulübününde dinlenmişlerdir.
1 Temmuz - İran Şahı Rıza Pehlevi ile İstanbul Üniversitesi'ni ziyaret ettiler. Daha sonra Maltepe'de atış talimlerini izlediler.
7 Temmuz - Yalova'ya geldi.
9 Temmuz - Yalova'ya yaptığı geziden Ankara'ya döndü.
16 Temmuz - Kızılcahamam kaplıcaları'na gitti.
17 Temmuz - İstanbul'a gitmek için trenle Kızılcahamam'dan ayrıldı. Saat 12'de Gerede'ye saat 17'de Bolu'ya ulaştı.
20 Temmuz - İstanbul üzerinden Yalova'ya geldi.

17 Kasım - Elazığ'a geldi.
20 Kasım - Afyonkarahisar'a geldi.

Adana gezisi.

23 Ağustos - Otomobille Çankırı ve Kastamonu'ya yapacağı ziyaret için yola çıktı. Çankırı'yı ziyaretinden sonra Kastamonu'ya geçti.
27 Ağustos - İnebolu'da Türk Ocağını ziyaret etti. Burada şapka ve kılık kıyafet inkılabı ile ilgili konuşmasını yaptı.
30 Ağustos - Kastamonu'da Türk Ocağını ziyaretinde de inkılab ile ilgili bir konuşma yaptı.

Ahmet Muzaffer Kılıç (1895, İstanbul - 14 Temmuz 1959, Ankara), Abaza asıllı Türk asker ve siyasetçidir. 7 Ağustos – 13 Kasım 1918 arasında 4 ay ve 16 Mayıs 1919 – 01 Temmuz 1927 arasında 8 yıl ikinci defa olmak üzere toplamda 8 yıl 4 ay Mustafa Kemal Atatürk'ün yaverliğini yapmıştır.

Topkapı Sarayı Nizamiye Tabur Komutanı, Abaza kökenli Binbaşı Ali Rıza Bey'in oğlu olarak Silivrikapı, İstanbul'da doğmuştur. 1911 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ne girmiş ve o sıralar, son sınıfta bulunduğu 28 Temmuz 1914 günü, I. Dünya Savaşı başlamıştır. 29 Ekim 1914'te de Osmanlı Devleti'nin de savaşa katılmasıyla, orduda yeni birlikler kurulmuş, bu nedenle büyük ölçüde subay ihtiyacı doğmuştur. Artan subay ihtiyacının karşılanması amacayla daha önce kapanmış olan Pangaltı'daki Kara Harp Okulu'nda öğrenciler için açılan kısa süreli subay talimgah kursuna katılmıştır. Talimgahta yaklaşık 10 ay kadar süren eğitimi müteakip, 14 Temmuz 1915'te, 1330 (1914)-N.35 sicil numarasıyla zabit vekili (asteğmen) olarak 1. Ordu Komutanlığı'na atanmış ve bir topçu alayında batarya komutanı olarak görevlendirilmiştir. Topçu Okulu'nda sınava girmiş ve subaylığa geçmeye yeterli görüldüğünden, mezuniyeti tasdik edilerek asteğmenliğe kabul edilmiştir. Emrine verilen bir topçu bataryası ile Marmara Denizi'nden İstanbul Sarayburnu'na kadar sokularak, rıhtımdaki nakliye gemilerini torpillemek isteyen düşman denizaltılarını önlemekle görevlendirilmiştir. Sicil numarasının ortasındaki ‘N' harfi, Kuleli Askeri Lisesi'ni subay adayı olarak bitirdiğini ve talimgaha katıldığını ifade etmektedir. 7. Ordu Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak üzere Samsun'a gittiğinde, yanında bulunan 18 kişilik maiyeti arasında Cevat Abbas (Gürer) yaver, Muzaffer Bey de ikinci yaver olarak bulunuyordu. Muzaffer Bey, Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıktıktan sonra, Erzurum, Sivas Kongreleri ve TBMM'nin açılmasından sonra, bütün İstiklal Savaşı süresince Mustafa Kemal Paşa'dan ayrılmamış, yanında ve emrinde bulunmuştur. Cumhuriyet'in ilanından sonra, 4 Kasım 1923 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat imzasıyla Cumhurbaşkanlığı Yaverliğine atanmıştır. 22 Nisan 1925 tarihinde, uluslararası alanda silah ve cephane ticaretinin kontrolü için Cenevre'de açılan konferansta Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye'yi temsil etmiştir. Yüzbaşı rütbesinde iken 8 yıl 4 ay süren yaverliğinden sonra, izin almış ve Mustafa Kemal Paşa'nın onayı ile Ankara Hukuk Mektebi'nde iki yıllık hukuk eğitimi almıştır. Mezuniyetinin ardından, yine Mustafa Kemal Paşa'nın izni ile orduya katılmış ve 16 yıllık askerlik hizmetinden sonra, Cumhurbaşkanının bilgisi altında, 19 Ocak 1930'da ordudan istifa etmiş ve İstanbul'a yerleşmiştir. İstanbul Şehir Meclisi Üyeliği, Fabrikatörlük, Ankara Anonim Türk Sigorta Şirketi Yöneticiliği yapmıştır. TBMM 5. Dönem Giresun Milletvekilidir. Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası sahibidir.

"Ne mutlu Türk'üm diyene", Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün 1933 yılındaki  Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında verdiği Onuncu Yıl Nutku'nun son cümlesidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk yıllarında, bağımsızlığa kavuşmak ve ülkenin gelişimini sağlamak için gerekli olan kimlik duygusu vermek üzere söylenmiş bir sözdür. Ülkede yaşayan farklı etnik kökenden gelen insanların "Türk" adıyla milletleşmesine vurgu yapar; tarihte "Türk" adının bazen küçümsenmiş olması sebebiyle, yeni bir devlet kurulurken  vatandaşlara özgüven aşılama amacı taşır.
Söz, 1972 yılında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından öğrenci andına eklenmiştir. Kimi siyasi miting ve eylemlerde bir slogan olarak kullanılagelmiştir. Özellikle 1980 darbesinin ardından Türkiye'deki ve KKTC'deki kimi dağ ve tepelere; ayrıca  kalıp modeller yoluyla hızla çoğaltılarak yaptırılmış Atatürk büstlerinin kaidelerine yerel yönetimler ya da emniyet ve jandarma personeli  tarafından sıklıkla bu söz yazılmıştır.
"Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü, zaman zaman etnik ayrımcılığa yol açtığı iddiasıyla eleştirilmiştir.  Bu eleştiriye karşı "Türk” kelimesinin bir etnik, dil veya din kökene dayanmadığı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını ifade ettiği belirtilir.  Medeni Bilgiler (1930) kitabında Türk milletini "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” şeklinde tanımlayan Atatürk'ün, "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü ile, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, mensup olduğu köken fark etmeksizin Türkiye coğrafyası üzerinde yaşamaktan ve ortak bir ideal uğruna verilen mücadeleyi kutlamaktan duydukları mutluluğu ifade ettiği vurgulanır.

Büyük Türk milleti!
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türk'üm diyene!

Onuncu Yıl Nutku
Türkiye Türklerindir
Ya istiklâl ya ölüm
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir
Yurtta sulh, cihanda sulh
Mustafa Kemal'in askerleriyiz

Nebile İrdelp (1910, İstanbul - 1943, İstanbul), Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızı.
18 yaşında iken Dolmabahçe Sarayı'na giderek Atatürk'ün manevi kızı olarak kabul görmüştür. 1934 ve 1935 yıllarında O'na  yurt gezilerinde ve cumhuriyet balolarında eşlik eden Nebile Hanım, Atatürk'ün vasiyetnamesine kendisine aylık bıraktığı bir mirasçısıdır.

1910 yılında İstanbul'da doğdu. Babası, Beylerbeyi'ndeki Bedevi Dergahının Şeyhi Seyit Mehmet Said  Efendi'nin oğlu  olan Osmanlı  dönemi hukukçularından Mehmed Nesîb Bey (Sayıt) idi.
Dönemin İzmit Valisi Eşref Bey'in yeğeni olan Nebile Hanım'ın  Dolmabahçe Sarayı’na girişi ve Atatürk’le karşılaşması çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde anlatılır.
Atatürk'ün garsonluğunu yapan Cemal Granda'nın anlattığına göre Temmuz 1927'de İstanbul'daki Çapa Öğretmen Okulu'ndan üç kız öğrenci hizmet için Dolmabahçe Sarayı'na getirilmiş ve içlerinden Nebile, Atatürk'ün manevi kızı olarak sarayda kalmıştı.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun eşi Leyla Karaosmanoğlu'nun 1985'te gazeteci Emin Çölaşan'a aktardığına göre Nebile Hanım, evinden kaçıp gizlice Dolmabahçe Sarayı'na girmişti. Yakalandığında kovulmamak için yalvaran ve hizmetçi olarak orada kalmasına izin verilen Nebile, bir gün üst kata çıkıp Mustafa Kemal Paşa'ya kendisini alt katın hizmetçisi olarak tanıtmıştı.
Nebile Hanım, bir yıl kadar Çankaya Köşkü'nde yaşadı.   Atatürk, onu bir süre Arnavutköy Amerikan Koleji’nde okutturdu. 1929 yılında o sırada Viyana büyükelçiliğine görevli bir diplomat olan Tahsin Bey'le (Tahsi Rüştü Baç) evlendirildi. Düğün 17 Ocak 1929'da Ankara Palas'ta Atatürk ve diğer davetlilerin katılmasıyla yapıldı. Bu evlilik iki yıl sonra boşanma ile sonuçlandı.
İlk eşinden boşandıktan sonra tekrar Atatürk'ün yanına dönen Nebile Hanım, 1934 ve 1935 yıllarında ona  yurt gezilerinde ve cumhuriyet balolarında eşlik etti. 1937 yılında ikinci kez evlendi. Atatürk'ün özel doktoru Ömer Bey'in yeğeni olan ve İzmit Kağıt Fabrikası'nda görev yapan  mühendis Sabahattin İrdelp ile evlenip  "İrdelp" soyadını aldı. Düğün, Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün huzurunda gerçekleşti.
1938 yılında siroz hastalığı ilerleyen Mustafa Kemal Atatürk, hastalığı sırasında yazdığı vasiyetnamesinde kendisine mirasçılarından biri olarak yer verdi; Atatürk'ün ölümünden sonra kendisine vasiyetname gereği aylık 100 lira maaş bağlandı.
İkinci eşinden de ayrılan Nebile Hanım, menenjit ve tüberküloz hastalığına yakalandı ve Atatürk'ün ölümünden sonra kısmî felç geçirdi. İlerleyen menenjit sonucu görme yetisini kaybetti. 1939'da durumu ağırlaşınca Yakacık Sanatoryumu'na kaldırıldı. 1941'deki yayımlanan bir röportajında belirttiğine göre kendisi ile devrin cumhurbaşkanı İsmet İnönü yakından ilgilendi, bir yıl kadar İstanbul'daki La Paix Hastahanesi'nde kaldı. Bu röportajdan iki yıl kadar sonra hayatını kaybetti. Cenazesi sade bir törenle Feriköy Mezarlığı'na defnedildi.
Tam ölüm tarihi belli değildir. Orhan Bayrak’ın “Atatürk ve Atatürk” kitabına göre ölüm tarihi 1943’tür. Atatürk'ün vasiyetinde geçen maaşından edindiğini mal varlığını Darüşşafaka'ya bağışlamıştır.

Kasım 1985, Milliyet Gazetesi Arşivi - Perihan Çakıroğlu'nun Sabiha Gökçen ile Mülakatı

"Yalnız Benim Duam Ona Yetişir", muhabir Selahaddin Güngör'ün Nebile Hanım ile yaptığı söyleşi, Cumhuriyet, 29 Eylül 1941

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk'ün 3 aylık bir süre içinde tamamladığı ve 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası'nın İkinci Büyük Kurultayında kürsüden okuduğu eserdir. Eser, Türkiye tarihinin 1919-1927 yılları arasındaki 9 yıllık bir sürecinde, özellikle Millî Mücadele'de yaşanan olayları anlatan önemli tarihî bir kaynaktır ve Türkiye'nin bu dönemle ilgili en temel resmî tarih kaynağı olma niteliğindedir.
Nutuk'un kitap olarak ilk basımı 1928 yılında Türk Tayyare Cemiyeti tarafından yapılmıştır. 1963 yılında Türk Dil Kurumu tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek yayımlanmıştır ve bu yayında eserin ismi de Türkçeleştirilerek Söylev ismiyle basılmıştır. Daha sonra pek çok kitabevi de eseri aynı isimle basmıştır.
Yazılması için Atatürk tarafından büyük gayret sarf edilen ve bu hususta aralıksız 35 saate varan çalışmalar yapılan Nutuk'un metni 3 aylık bir kısa bir sürede tamamlanmıştır. Bir kısmı bizzat Atatürk tarafından yazılan, bir kısmı ise Atatürk tarafından dikte ettirilerek kâtiplere yazdırılan eserin yazımı sırasında olayların doğru aktarılabilinmesi için olayla bağlantılı kişilerle de görüşülmüştür. Eserin müsveddeleri ise Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi'ne verilmiştir.
Atatürk, Nutuk'u tarihi bir metin olması gayesiyle kaleme almıştır ve bunun yanı sıra siyasi bir hesaplaşma yapmak, Türk milletine yapılan icraatlar hakkında bir hesap ve öğüt vermek ve geleceğe dair ışık tutmak gibi amaçlarla da yazıya dökmüştür.
Nutuk'un mecliste okunması yerel ve dış basında büyük gündem oluşturmuş, Atatürk'e çeşitli tebrik ve bağlılık mektupları yollanmıştır. Bunun yanı sıra Nutuk, objektifliği hususunda başta Halide Edip ve Kâzım Karabekir tarafından olmak üzere çeşitli kişinin eleştirisine de hedef olmuştur.

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1927 yılı başlarında Ankara'da hazırlanmaya başlandı. Eserin büyük kısmı Çankaya Köşkü'nde tamamladıktan sonra İstanbul'da son düzenlemeler yapılıp eser tamamlandı. Eser yazılması sırasında Atatürk tarafından çok büyük çaba sarf edilmiş ve bazen 35 saate varan çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün uşağı Cemal Granda, Atatürk'ün hiç gözünü kırpmadan kırk sekiz saat boyunca Nutuk'u dikte ettirdiğini belirtir. Eserin bir kısmı bizzat Atatürk tarafından yazılırken bir kısmı ise Atatürk tarafından dikte edilip katipler tarafından yazıya geçirildi. Ayrıca ekleme ve düzenlemeler de Atatürk tarafından gerçekleştirildi. Eser üç ay içinde gözden geçirilerek hazır hâle getirildi. Metnin yazımı sırasında Atatürk arkadaşlarının da fikirlerini alıyordu. Falih Rıfkı'nın anlatımına göre:

Çalışma odasında yarı ayaküstü, yarı oturarak ve yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak, nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti. Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur, hadiseler üzerinde terütaze bir muhakeme ile tartışmalar yapardı.
Nuri Ulusu, Nutuk'un yazılışına dair şunları söylemiştir:

Atatürk'ün bizzat hazırlamış olduğu ve TBMM'de bir hafta müddetle okudukları Nutuk'u, köşkün hususi dairesinin büyük salonunun bir köşesinde tertip ettirdikleri bürosunda her gün muntazam olarak, günlerce bu çalışmalara devam etmişlerdir. Bu çalışmaların hepsinde beni yanında bulundurmuştu. Yazdığı yazılar tabedilerek hazırlanırdı. Yazılan yazıları yüksek sesle kendi kendine okuyarak icap yerleri de bana tashih ettirerek düzelttirir ve de tekrar son haliyle okurdu. ... Büyük Nutuk'u hazırlarken hiç mübalağa etmeden rahatlıkla söyleyebilirim ki otuz, otuz beş saat çalıştığımız olurdu.
Atatürk, eserin okunmasından önce Dolmabahçe Sarayı'nda Nutuk'tan parçalar okumakta ve metin üzerinde münakaşalı konuşmalar yaparak diğer kişilerin de görüşlerini almaktaydı. Ayrıca olayla bağlantılı kişileri de köşke çağırıp olayları doğrulatmıştır.
Atatürk, Nutuk'u yazarken ilgili tarihî olayların belgelerini özenle toplamıştır. Nutuk'un ilk baskısı iki ciltten oluşmakta, ilk ciltte Atatürk'ün konuşması ikinci ciltte ise belgeler yer almaktadır. Eserin müsveddeleri Atatürk'ün ölümünün ardından Ziraat Bankası'nda saklandıktan sonra Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi'ne verildi.

Nutuk'un temel amacı Türk milletine Millî Mücadele'nin nasıl gerçekleştiğini tarihsel bir metin olarak, birinci ağızdan anlatılmasını sağlamaktır. Bu nedenle Nutuk en başta tarihsel bir metin olması amacıyla yazılmıştır. Yaşar Akbıyık'a göre Nutuk, "Cumhuriyet Tarihi konusunda en sağlıklı bilginin alınacağı kaynaktır." Hasan Ali Yücel'e göre ise Nutuk, "Atatürk'ün bize bıraktığı çağdaş Türkiye'nin kuruluş tarihidir." Atatürk, eserin "Türk gençliğine bıraktığım emanet" bölümünde Nutuk'u yazma sebebini şu şekilde açıklamıştır:

Efendiler, bu beyânâtımla, millî hayatı hitam bulmuş farzedilen büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenid, millî ve asri bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.
Bunun yanında Nutuk'un aynı zamanda siyasi hesaplaşma niteliğinde olan siyasi bir metin olduğu da belirtilmektedir. Bu görüşlere göre Nutuk'un yazılma sebeplerinden birisi de Atatürk'ün muhalifleriyle yaptığı hesaplaşmadır. Nutuk, salt siyasi bir hesaplaşma amacıyla yazılmasa bile siyasi çekişmelerin içeriğin oluşmasına yön veren hususlardan birisi olduğu kabul edilir. Metnin, Parti Kurultayında okunması da eserin siyasi yönünü gösteren emarelerden birisidir. Bazılarına göre ise Nutuk, aynı zamanda yeni bir ulus yaratmanın öğretisini de içermektedir.
Nutuk'un yazılma amaçlarından birisi de geleceğe ışık tutmak ve gelecek kuşaklara bir öğreti, bir kurtuluş yolu bırakmaktır. Atatürk, metnin sonuna Gençliğe Hitabe'yi ekleyerek Cumhuriyet'in geleceğini gençlere emanet etmekte ve Nutuk'un gelecek nesiller için yol gösterici bir metin olmasını istemektedir. Atatürk, Nutuk ile geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte olabilecek tehlikelerin önceden sezilebilmesi için alınacak derslerden bahsederek halkı uyarmayı amaçlamıştır. Yaşanan olayların ilk ağızdan aktarılarak doğru bir şekilde öğrenilmesi de hedeflenmiştir. Bazı sayfalarda Atatürk açıkça "sonraki yıllarda durumun kolay ve açıkça değerlendirilmesi için bu kadar ayrıntıya yer verilmiştir" şeklinde beyanlarda bulunmuştur.
Nutuk'un yazılma sebeplerinden birisi de Atatürk'ün milletine hesap vermek amacı gütmesidir. Atatürk, Kurultayda Nutuk'u okumaya başlamadan önce "Senelerden beri devam eden ef'al ve icraatımızın milletimize hesabını vermek vazifem olduğu kanaatindeyim" diyerek bu amacını belirtmiştir. Bazı kısımlarda ise aldığı kararların ardından tarihin kendisini haklı çıkardığını belirmiştir. Afet İnan, Nutuk'un Türk milletine ve dünya kamuoyuna hesap verme ahlakı niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Nitekim Atatürk'ün, Nutuk'a "1919 yılı Mayıs ayının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir" diye başlaması, milletine bir rapor verdiğini göstermektedir.
Atatürk'ün Orhun Yazıtları'nı okuduğu ve metin üzerinde işaretlemeler yaptığı bilinmektedir. 1924 yılında Türkçe olarak basılan Orhun Abideleri kitabı Atatürk'e hediye edilmiştir. Muhittin Nalbantoğlu, "Bilge Kağan'ın 'Ey, Türk budunu' diye başlayıp bütün Türk milletine hitap ettiği son sayfanın kenarına, Atatürk kendi el yazısıyla 'Büyük nutuk böyle bir ifadeyle hitam bulunacaktır.'" diye not düştüğünü belirtmektedir. Bu bilgiler ışığında Atatürk'ün, Orhun Yazıtları'ndan etkilendiği ve ona benzer şekilde halka hitap eden, yaşanan olayları anlatan, halka öğüt ve hesap veren bir düşünceyle Nutuk'u kaleme aldığı söylenebilir. Bu iki metin üslup açısından da büyük benzerlikle göstermektedir.

Nutuk, Atatürk'ün 19 Mayıs'ta Samsun'a çıkışıyla başlar ve Millî Mücadele ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamalarını anlatır. Yaklaşık 9 yıllık bir süreci anlatan eser; Kuvâ-yi Milliye Dönemi (1918-1920), Büyük Millet Meclisi Dönemi (1920-1923) ve Cumhuriyet Dönemi (1923-1927) olmak üzere üç aşamaya ayrılabilir.
Atatürk ilk olarak Samsun'a çıktığı sıradaki genel durum ve görünüşün ne şekilde olduğunu anlatır. Ülkenin yaşadığı sıkıntıları dile getirdikten sonra Anadolu'daki örgütlenmeler ve düşünülen kurtuluş çarelerinden bahseder. Daha sonra millî varlığa düşman olan kuruluş ve cemiyetlerden bahseder. Anadolu'nun durumunu anlattıktan sonra ordunun da durumundan ve hangi bölgelerde hangi birliklerin bulunduğundan bahsederek müfettiş olarak yetkilerinden ve emri altındaki birliklerden bahseder. Daha sonra ise kurtuluş için kendi düşüncesini anlatır ve "ya istiklal ya ölüm" kararını açıklar. Hedefin gerçekleşebilmesi için uygulamanın safhalara ayrılarak kısım kısım ilerlemek gerektiğini de belirtir. Samsun'a çıktıktan sonra hızlı bir şekilde çeşitli subaylarla iletişime geçişini anlatır. Daha sonra sıra sıra Amasya Genelgesi'nden, İstanbul'a geri çağrılışından Sivas ve Erzurum kongrelerinden uzunca bahseder. Erzurum Kongresi sırasında Amerikan mandası ve diğer fikirler hakkında da bilgi verir. Daha sonra Sivas'tan Ankara'ya geçişini ve Ankara'da meclisin açılmasını anlatır.
Atatürk eserin ikinci aşamasında meclis kurulduktan sonra meclis başkanı seçilmesini ve hükûmetin kurulması aşamalarından bahseder. Bu sırada gerçekleşen iç isyanlar ve Hıyanet-i Vataniye ile İstiklal Mahkemeleri'nin kuruluşunu anlatır. Kurtuluş Savaşı sırasındaki cephelerden ve askerî durumdan bahseder. Batı, Güney ve Doğu cephelerinin durumunu anlatırken Trakya'daki durumdan da bahseder. Yapılan ilk genel Yunan saldırısını ve bunun ardından meclisteki tartışmaları anlatır. Daha sonra Çerkez Ethem'in ihanetini anlatır. Eserin devamında Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan muharebe ve savaşları anlatır. Bu arada ilk anayasadan da bahseder. Sakarya Savaşından sonra Başkomutanlığa seçilmesini ve meşhur "hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır" doktrinini açıklar. Büyük Taarruz'u ve orduların Akdeniz'e ulaşmasındanı anlatır. Ateşkesin ardından gerçekleşen Lozan görüşmelerini uzunca açıklar.
Eserin üçüncü aşamasında Atatürk Ankara'nın başkent oluşunu, Cumhuriyet'in ilanını, halifeliğin ilgasını 

ODTÜ Atatürk Anıtı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin Ankara'daki ana kampüsünde bulunan, heykeltraş Şadi Çalık tarafından 1966 yılında yapılmış bronz anıt.
Türkiye'deki ilk soyut Atatürk anıtıdır. 1965 yılında yerleşkeye konulmak üzere açılan Atatürk Anıtı Yarışması'nda birinci gelen proje,ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi önünde, öğrenciler tarafından "fizik çimleri"  olarak anılan yerde uygulanmıştır.
Yedi metre çapındaki yuvarlak bir kütle olan anıt, beton üzerine bronz giydirme tekniğiyle yapılmıştır. Üzerinde bulunduğu tepe, doğal bir kaide oluşturur. Anıt, bir tepe üstüne konmuş yuvarlak, yassı bir taş gibidir. Alt yüzeyleri merkeze doğru eğiktir ve tepenin eğimine ters açılıdır. Yan yüzeyler bronzdur. Altı cephesi birer kitap sayfasıymış gibi bir devamlılık içerisinde Atatürk'e ait vecibelerle donatılmıştır.
Anıt, üniversitedeki 10 Kasım Atatürk'ü Anma Programları'nın önemli bir parçasıdır. Anma töreni her 10 Kasım'da saat 09.05'te bu anıtın önünde saygı duruşu ile başlar. Gün boyunca anıtın tepesinde bir ateş yakılır.

Bilim Ağacı

Onuncu Yıl Nutku, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin 10. yılı kutlamalarında 29 Ekim 1933 tarihinde Ankara Hipodromu'nda verilen nutuktur.
Millî Mücadelenin beş yılı ile Cumhuriyetin ilk on yılının öz anlatımını içerir; okunması altı dakika kadar süren bir buçuk sayfalık bir konuşma metnidir.
Onuncu Yıl Nutku'nda hem millî mücadelenin kimlere karşı, niçin ve nasıl verildiği anlatılır, hem de bu mücadelenin Cumhuriyet kurulduktan sonraki safhasında yapılması gerekenler ve yapılacak olanlar konusunda önemli bilgiler  verilir. Metin, "Türk milleti" hitabı ile başlar, "Ne mutlu Türk'üm diyene" cümlesi ile son bulur.
Gazi Mustafa Kemal, 10. Yıl Nutku'nu ekim ayının ortalarında bir gece geç saatlerde kendi el yazısı ve kurşun kalemle yazmıştı. Bu konuşma daha sonra daktilo edildi. Gazi, ulusal bayrama birkaç gün kala en yakın çalışma arkadaşlarına okumuş ve onların fikirlerini sormuş; Atatürk tarafından mürekkepli kalemle üzerinde düzeltme ve ilaveler yapıldıktan sonra son şeklini almıştır. Gazi Mustafa Kemal, 29 Ekim 1933 günü konuşmasını elinde tuttuğu bu metin üzerinden yaptı.
Tarihî konuşma, Ankara'da TBMM'deki törenden sonra, geçit töreni için yüz binlerce kişinin geldiği Cumhuriyet meydanında yapıldı. Törende Gazi'nin kıtaları teftişi ve İstiklâl Marşı'nın söylenmesinden sonra Gazi, radyolardan tüm yurda naklen yayımlanan konuşmasını yaptı.
Konuşma, törene Sovyetler Birliği'nden davet edilmiş yönetmen Sergey Yutkeviç tarafından filme alınmış; günümüze onun bu kaydı gelebilmiştir. Film, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü Film arşivinde yer alır.

Onuncu Yıl Marşı
Ne mutlu Türk'üm diyene

 Vikikaynak'ta Onuncu Yıl Nutku ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Onuncu Yıl Nutku videosu
Atatürk'ün 29 Ekim 1923'te okuduğu 10. Yıl Nutku'nun tıpkıbasımı

Onur Anıtı, Samsun'un İlkadım ilçesindeki Atatürk Parkı'nda yer alan ve şehrin simgesi hâline gelen anıttır. Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı noktaya dikilen anıt Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcı sayılan bu anı simgelemektedir.
Anıtın heykeli Samsun Valisi Kâzım Paşa tarafından Samsun halkı adına Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel'e 1927 yılında sipariş edilmiş, aynı yıl 19 Mayıs günü kaidenin resmî temel atma töreni yapılmıştır. 1928 yılında Viyana'da başlayan heykelin yapım süreci 1931 yılında sonlanmış ve heykel kaidesine 29 Ekim 1931 tarihinde dikilmiştir. Resmî açılışı 15 Ocak 1932 tarihinde yapılarak cumhuriyet tarihinin on üçüncü anıtı, Heinrich Krippel'in ise Türkiye'deki dördüncü anıt çalışması olmuştur.
Tunçtan yapılmış olan heykelin yüksekliği 4,75 metre (15,6 ft), taş blok kaidenin yüksekliği 4,10 metre (13,5 ft), tüm anıtın yüksekliği ise 8,85 metredir (29.0 ft). Heykel için $37.000'a anlaşılmış, buna ek olarak heykeltıraş Heinrich Krippel'e ise $5.500 ödeme yapılmıştır.

Samsun'da Mustafa Kemal'e ithafen bir anıt dikilmesi fikri dönemin Samsun Valisi Kâzım Paşa tarafından ortaya atılmıştır. 19 Mayıs 1927 tarihinde ise Kâzım Paşa'nın katıldığı kaidenin temel atma töreniyle de anıtın inşa süreci resmen başlamıştır.
Anıt için daha önce Zafer Anıtı'nın inşası için açılan yarışmayı kazanan Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel ile $37.000'a (2026 enflasyon oranları ile $587.661) anlaşılarak sipariş verilmiştir. Krippel, heykeldeki vücut ölçüleri ve surat kompozisyonunda daha önceki çalışmaları için Mustafa Kemal'in Ankara'daki ikâmetine giderek aldığı ölçüleri esas almış, heykelin çalışmalarını da Türkiye'de gerçekleştirmiştir. Heykelin tunç döküm işlemleri ise 1928 yılında Viyana'daki Vereinigte Metallwerke dökümhanesinde başlamış ve 1931 yılında 32 parça hâlinde sonlanmıştır. Döküm aşamasından sonra temizlik ve rötuş işlemleri için dökümhanede birleştirilen anıt bu işlemlerin de tamamlanmasının ardından tekrar sökülerek her bir parça ayrı ayrı sandıklanmıştır.

Hamburg'dan Deutsche Levante-Linie kumpanyasının Nicea vapuru ile taşınan anıtın parçaları 15 Ekim 1931 tarihinde Samsun'a ulaşmıştır. Ancak gümrük geçişi sırasında ₺40.000 gümrük vergisi istenen heykel gümrüğe takılmıştır. Verginin il kurumlarınca ödenmesi mümkün olmadığından dolayı Türkiye hükûmeti devreye girmiş ve heykelin gümrükten çıkarılamamasının kamuoyunda olumsuz etki yaratacağı öngörüsüyle merkezî bütçe oluşturularak vergi bu bütçeden karşılanmıştır.
Heykelin gümrükten çıkarılmasını takiben ise kaideye monte edilme işlemleri başlatılarak Avusturyalı bir mühendisin de yardımıyla 29 Ekim 1931 tarihinde heykel kaideye monte edilmiştir.

Anıtın resmî açılış töreninin Birinci İnönü Muharebesi zaferinin yıldönümü olan 10 Ocak 1932 tarihinde yapılması düşünülse de hazırlıkların tamamlanamaması nedeniyle ertelenmiştir. Kimi kaynaklarda yanlış olarak 29 Ekim 1931 veya 29 Ekim 1932 tarihinde yapıldığı bilgisi yer alan tören, aslen 15 Ocak 1932 tarihinde saat 14.00'da yapılmıştır. Cumhuriyet tarihinin on üçüncü anıtı, Heinrich Krippel'in ise Türkiye'deki dördüncü anıt çalışması olan anıtın açılış törenine askerî bando, askerî kıta, şehirde görevli kolluk kuvvetleri, dernek ve resmî kurumlar, siyasetçiler, yerel halk ve çevre halkı katılım göstermiştir. Bandonun İstiklâl Marşı'nı çalmasının ardından öncelikle Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in gönderdiği şu telgraf okunmuştur:

Salim Bey, Samsun Valisi
Muhterem Samsun halkının şahsıma karşı besledikleri asil duyguların kıymetli bir tezahürünü bildiren telgrafınızdan pek mütehassıs oldum. Teşekkür, muhabbet ve selamlarımın halka arzını rica ederim.
Mustafa Kemal'in telgrafının ardından ise Başbakan İsmet Paşa'nın telgrafı okunmuştur:

Salim Bey, Samsun Valisi
Büyük Gazi'nin heykellerinin rakzı münasebetiyle vatanı seven Samsun halkının gösterdiği asil ve necip duygularla teşekkür ederim. Efendim.
Bu iki telgrafın ardından dönemin valisi Mehmet Salim Bey bir konuşma yaparak heykelin açılışını yapmıştır. Bu konuşmanın ardından Halk Fırkasının Samsun teşkilatı adına Ethem Veysi Bey, Samsun halkı adına Kefeli Muhittin Bey, Meclis-i Umumi adına Zübeyiroğlu M. Fuat Bey, Samsun Belediyesi adına Muhittin Bey, Maarif Vekâleti adına bakanlığın Samsun müdürü Cemal Bey (Gültekin) konuşmuştur. Son olarak ise Heinrich Krippel kürsüye çıkarak Almanca bir konuşma yapmış, konuşmayı Ekrem Rüştü Bey çevirmiştir. Konuşmaların ardından tören atlı kıtanın geçişiyle sürmüş, vilayet meclisindeki kabul töreni ile birlikte de son bulmuştur. Ayrıca aynı günün akşamı Heinrich Krippel ve Mehmet Salim Bey onuruna bir de yemek verilmiş, Krippel'e ek olarak $5.500 (2026 enflasyon oranları ile $87.355) daha ödeme yapılmıştır.

4,75 metre (15,6 ft) yüksekliğindeki tunçtan yapılma atlı heykel tüm Atatürk heykelleri arasındaki en devingen ve iddialı heykellerden biridir. Heykeltıraş Aylin Tekiner'in değerlendirmesine göre ritim ve denge yönünden de oldukça tatmin edici olan heykelde hareketlilik, gerilim ve devinim son derece dengelidir. Heykelde Mustafa Kemal mareşal üniformasıyla şaha kalkmış bir at üzerinde savaş komuta eder hâlde betimlenmiştir. Üst vücudu sol tarafa, yüzü ise sağ tarafa bakan Mustafa Kemal sol eliyle atın dizginlerini tutarken sağ eliyle de kılıcının kabzasını kavramış kılıcı çekmek üzeredir ve kıyafeti de beden hareketini yansıtacak biçimde üzerine oturmuştur. Kılıcın boyu dönem subaylarının kullandığı kılıç olmayıp çok uzundur. Yüz kompozisyonu ise gençlik yıllarını anımsatır şekilde çalışılmıştır. Heykel kaideye atın arka iki ayağı ve kuyruğu ile dayanmaktadır. Atın bu dengeli duruşu heykelin devingenliğini de güçlendirmektedir. Yine Tekiner'e göre şaha kalmış olan atın hareketi ileri atılma hırsını, meydan okumayı ve kahramanlığı yansıtmakta; Mustafa Kemal'in atın dizginlerini tutmaya çalışması bağımsızlık için sabırsızlanan halkı soğukkanlılığa çağırmaya, dizginlere hakim oluşu da gücünü ve becerisini yansıtmaktadır. Krippel de yaptığı açılış konuşmasında heykel kompozisyonunu "...gururlu bir şekilde batıya ve çok uzaklara dikilen bakışları azim dolu gözleriyle, şahlanan atın üzerinde Gazi Mustafa Kemal dimdik bir şekilde oturuyor. Bu oturuşta korkusuzluk, kolun kılıca uzanışında ise Türklüğün gücü vardır." şeklinde açıklamıştır.
Cumhuriyet'te yazan İsmail Habip Sevük, atın şahlanış anını 19 Mayıs 1937 tarihli köşe yazısında eleştirmiştir. Kaidenin ön kısmından heykele bakıldığında atın yalnızca karın kısmının göründüğünü, bu açıdan bakıldığında atın kahramanlığı değil bir sirk talimini andırdığını belirtmiştir. Arka kısımdan bakıldığında ise yalnızca yere uzanan kuyruğun göründüğünü, bu yere uzanma hâlinin de hem kuyruğa asıl işlevinin dışında bir işlev yüklendiğini fark ettirdiği hem de şahlanış enstantanesini zorlama gösterdiği eleştirisinde bulunmuştur. Sol taraftan bakıldığında ise hem atın karnının hem de kuyruğun yerden kuvvet almasının görünmeyişi nedeniyle heykelin daha iyi göründüğünü savunmuştur. Sevük son olarak sağ tarafa bakıldığında ise artık dikkati atın değil Mustafa Kemal'in çektiğini belirterek suratın baktığı taraf, vücudun enerjisi, kılıca uzanış ve dizginleri tutuş tarzı ile heykelin duygu uyandırdığını yazmıştır.

4,10 metre (13,5 ft) yüksekliğinde olan kaide, mermer kaplamalı taş blok dikdörtgen prizma şeklinde yapılmıştır. Kaidenin sağ tarafında ters üçgen bir sivri kemer içerisinde yer alan tunç kabartmada Mustafa Kemal, mareşal kıyafetiyle yüzü sola bakar biçimde ve kollarını iki yana açmış bir vaziyette dik bir şekilde betimlenmiştir. Sağ ve sol taraflarında ise ellerine sarılmış ve diz çökmüş figürlerle Türk milleti temsil edilmiştir. Başka hiçbir Atatürk anıtında rastlanmayan bu betimleme "tek adam" vurgusunu perçinlemektedir. Sol taraftaki kabartmada ise yine aynı şekildeki bir niş içerisinde karaya yanaşmış bir tekne ve bu teknedeki cephaneleri taşıyan halk betimlenmiştir.
Kaidenin ön yüzündeki levhada Nutuk'un ilk cümlesine atıfta bulunan "Vatanda Millî Mücadeleye başlamak için Gazi 19 Mayıs 1335=1919 tarihinde Samsun'a çıktı." cümlesi ve arka yüzündeki levhada "Bu heykel Samsun vilâyeti halkı tarafından 29. Birinci Teşrin 1931 tarihinde dikildi." ifadesi yer almaktadır.

Samsun'un Kurtuluş Savaşı'nın ilk durağı ve cumhuriyetin ilanına giden sürecin simgesel noktalarından olan biri olması nedeniyle bunu sembolize eden bir anıt dikilmesi kararlaştırılmış, anıtın ise bu sembolik anlama uygun olarak Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı noktaya dikilmesine karar verilmiştir. (Anıt, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı iskelenin hemen yukarısına dikilmesine rağmen zamanla denizin doldurulması nedeniyle günümüzde sahil şeridinin uzağında kalmıştır.) Anıt salt olarak bu anlam yüklemesi ile dikilmiş olup çeşitli kişisel yorumlar da mevcuttur.
Bu yorumlardan biri de anıtın açılış konuşmasında dönemin valisi Mehmet Salim Bey tarafından yapılmıştır:

(...) Bu eser Türkün azmini, damarlarındaki asil kanda mevcut kuvveti, cevheri ifade eden büyük halaskârımızın timsalidir. Kalplerde yaşayan muhabbetin bu mücessem timsalidir. (...)
Ayrıca 1933'te yazdığı bir gezi yazısı ile İbrahim Alaettin Bey de Samsun'un ve anıtın sembolik öneminden bahsetmiştir:

(...) Bizim için Karadeniz'de Samsun'un ehemmiyeti Akdeniz'deki İzmir'in değeri derecesindedir denebilir. İstiklâl tarihi Samsun'da başladı, İzmir'de tamam oldu. Türk inkılâbının güneşi olan o altın baş Samsun’da Türkeli'ne ve İzmir'de de cihana doğdu. Samsun'da çekilen kılıç kınına İzmir'de girmiştir. (...)
Samsun'da ilk görülecek en mühim eser, Gazi'nin oraya ayak bastığı büyük günü hatırlatan abidedir. Bu abide Karadeniz'in en hırçın fırtınalarından ilham almış gibi Gazi'nin Millî Mücadele başındaki kükreyişini başarıyla ifade eder. Onun içinde bulunduğu park da Avrupa şehirlerindeki umumi bahçelerden farksızdır. (...)

Bu yorumların yanı sıra Aylin Tekiner olaya farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak Atatürk Heykelleri: Kült, Estetik, Siyaset isimli kitabında anıt dikilmesi fikrinin arka planında 1930 yerel seçimlerinin etkili olduğu idd

Osman Mert (d. 1971, Erdemli, Mersin) Türk akademisyen, dil bilimci ve profesör. 2023 yılından itibaren Türk Dil Kurumu Başkanı olarak görev yapmaktadır. Eski Türk dili, yazıt bilimi, epigrafi ve Türk dünyası üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır.

Osman Mert, 1971 yılında Mersin’in Erdemli ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1994 yılında Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünden mezun oldu. Aynı yıl Atatürk Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak akademik kariyerine başladı. 1996 yılında yüksek lisansını, 2002 yılında doktorasını tamamladı.

2002–2004 yılları arasında Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümünde bölüm başkan yardımcılığı yaptı. 2007–2008 öğretim yılında Moğolistan Millî Üniversitesi Yabancı Diller ve Kültürler Fakültesi Türkoloji Bölümünde görev aldı ve aynı dönemde Moğolca Hazırlık Programını tamamladı.
5 Ocak 2011 tarihinde doçent, 24 Mart 2016 tarihinde profesör unvanı aldı.

2012–2016: Atatürk Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi (ATATÖMER) Müdürü
2012–2016: Orta Doğu ve Orta Asya-Kafkaslar Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü
2012–2016: Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Müdür Yardımcısı
2020–2023: Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Müdürü
2023-: Türk Dil Kurumu Başkanlığı

2019 yılında Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu Üyesi oldu. 2019–2022 yılları arasında:

Yazıt Bilimi Bilim ve Uygulama Kolu
Yazım Kılavuzu Komisyonu
Türkiye Türkçesinin Tarihsel Sözlüğü Komisyonu
Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten yazı kurulu üyeliği görevlerinde bulundu.
2022 yılından itibaren Yazıt Bilimi Bilim ve Uygulama Kolu Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Ayrıca Terim Kolu ve Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten yazı kurulunda yer almaktadır.
2023 yılında Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevine atanmıştır.

Osman Mert birçok ulusal ve uluslararası projede yer almış, özellikle Türk dünyası yazıtları ve kültürü üzerine çalışmalarda bulunmuştur. Katkı sunduğu başlıca projeler şunlardır:

Gürcistan’da Yaşayan Türklerin Dünü ve Bugünü (eğitim, dil, edebiyat, tarih, etnoloji ve yüzey araştırmaları)
Türk Kültüründe Yazı Kavramının Gelişimi
Güney Türkistan, Kafkaslar ve Avrupa'daki Türk Yazıtları
Turfan ve Komşu Bölgelerdeki Runik Yazıtlarla İlgili Epigrafik ve Fotogrametrik Araştırmalar
Çin, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Rusya'daki Yazıtlar Üzerine Araştırmalar
Türk Dünyası Vatandaşlığı Ders Programı Geliştirilmesi
Erzurum–Nahçıvan İpek Yolu Güzergâhındaki Türk Kültür Eserleri
Uluslararası Öğrenciler için Eğitim ve Sosyal Yaşama Uyum Kılavuzu
Öğretmen Adaylarının Yerel Ağız Özelliklerini Kullanma Durumları
Kültürlerarası Eğitim Perspektifinden Türk Dünyası Vatandaşlığı
Adaptation Guide To Educational System Social Life For International Students, (Avrupa Birliği)
Türkiye'de Yaşayan Sığınmacıların Türkçe Tıp Diline Uyumu, (Avrupa Birliği)
Memory of History, (Avrupa Birliği)
Language Acquisition Support for Individuals with Autism, (Avrupa Birliği)
Kültürler Arası Eğitim Perspektifinden Türk Dünyası Vatandaşlığı
Türk Devletleri Teşkilatı’na bağlı Türk Üniversiteler Birliğinin "Yükseköğretim Alanı Oluşturma Yönergesi Hazırlama Komisyonu"nda görev almıştır. Türk Üniversiteler Birliğine bağlı Orhun Değişim Programının yönergesinin hazırlanmasında aktif rol almış, değişim programının adının "Orhun" olmasını teklif etmiştir. 11 Temmuz 2025 tarihinde Yunus Emre Vakfı Mütevelli Heyet Üyeliğine seçilmiştir.
Prof. Dr. Osman Mert, halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Eski Türk Dili Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Osmanlı kapitülasyonları, Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancılara verilen ekonomik, adli, idari vb. hak ve ayrıcalıklardır. Kapitülasyon kelimesi Latince "şartlar, fasıllar, maddeler" anlamına gelen "capitula" sözcüğünden türemiş olup "teslim olma" anlamı galat-ı meşhurdur.
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonların çoğu iki taraf için geçerli olsa da ekonomisi güçlü olan taraf kapitülasyonlardan fayda sağlarken ekonomisi zayıf olan taraf kapitülasyonlardan zarar görmüştür.
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonlara örnek olarak Osmanlı kentlerinde örgütlenebilme hakkı, yabancıların kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda konsolosluklara yargı yetkisi tanınması, Osmanlı topraklarında seyahat, taşımacılık ve satış serbestliği, Osmanlı sularında gemi işletme hakkı verilebilir.
Osmanlı vatandaşları da Avrupa devletlerinde, bir Avrupalının Osmanlı ülkesindeki sahip olduğu haklara sahipti. Ancak Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanmaktaydı ve Avrupa ülkelerinde ticaret yapacak herhangi bir kesimi yoktu. Ayrıca Avrupalı devletler kendileri Osmanlı Devleti'ne mal ihraç ederken gümrük vergisi ödememelerine karşın, Osmanlı malları ithal edilirken gümrük vergisi alıyorlardı. Yani fiilen Osmanlı Devleti'ne bir avantaj getirmiyordu.

İlk kapitülasyonlar Macaristan, Sırbistan ve Akdeniz kıyısındaki Arap ülkeleri tarafından verildi. Bu devletlerin amacı ticareti kendi ülkelerine çekmekti.
15-16. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu da aynı nedenlerle Venedik, Ceneviz ve Fransızlara kapitülasyonlar vermişti.

15. yüzyılda Hindistan'a deniz yolunun keşfi üzerine başladı, zamanla Avrupa'nın merkantilist politikasının aracı haline geldi.
Kapitülasyonlar ilk olarak 1352 yılında Orhan Bey Döneminde Cenevizlilere verilmiş, I. Murat Döneminden itibaren ise (1384) Venediklilere verilmiştir. 1740 yılında I. Mahmut ve XV. Louis arasında yapılan bir anlaşmayla sürekliliği olan devletlerarası bir ticaret sözleşmesine dönüşmüştür. Bu evre sırasında Osmanlı hâlâ kendine yeterli bir ekonomik birimdi.

Bu evre, "eşitsiz mübadele"yle başladı. 19. yüzyıldaki sanayi devrimi her şeyi değiştirdi. Osmanlı ve Avrupa arasında artık bir nitelik farkı doğmuştu. Osmanlı topraklarını Avrupa'ya tek bir pazar olarak açan 16 Ağustos 1838 tarihinde imzalanan Baltalimanı Antlaşması, yalnızca bir ticaret değil aynı zamanda ileri düzeyde bir kapitülasyon anlaşmasıydı. İhracat yasağı ve devlet tekelleri kaldırıldı. Yabancı tüccarlar yerli tüccarlarla aynı haklara sahip oldu. Bundan sonra Osmanlı artık mamül mal üretemeyecek, kumaş yerine iplik, iplik yerine ham pamuk ya da yün hatta pamuk kozası satar hale gelecektir.
Yabancıların ayrıcalıkları zamanla gayrimüslim Osmanlılara da tanındı. Osmanlının borçlanmaya başlaması kapitülasyonlarla birleşince, Osmanlı kendisini önce Düyun-u Umumiye'ye teslim etmiş, ardından yabancı şirketlere çok büyük imtiyazlar vermiş (demiryollarının işletilmesi gibi) ve sonunda Sevr Antlaşması'nın Osmanlının tüm maliyesini elinde tutacak olan bir Maliye Komisyonu kurulmasını öngören 232. Maddesini kayıtsız şartsız kabul etmiştir.

Kapitülasyonları kaldırma sözü Türk Kurtuluş Savaşı'ndan önce 1856'da alınmıştır. Ancak Osmanlı'ya verilen bu söz hiçbir zaman yerine getirilmemiştir.
İttihat ve Terakki Hükûmeti'nin 9 Eylül 1914 tarihinde tüm elçiliklere bildirerek kaldırdığını ilan ettigi kapitülasyonlar, 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması ile yürürlükte kaldı.
Kapitülasyonlar Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği ile yapılan 28 Mart 1921 Anlaşmasının 7. Maddesiyle "geçersiz ve kaldırılmış" sayıldı. Kapitülasyonların gerçek anlamda kaldırılması ise Lozan Antlaşması'yla olmuştur.

Baltalimanı Antlaşması
Fransız Hapishanesi

1938'deki ölümünden bu yana, Mustafa Kemal Atatürk günümüz kültüründe farklı tasvirlere konu olmuştur. Bu tasvirler müzik, sinema ve şiir gibi çeşitli sanat alanlarında hayat bulmuştur. Bunların yanı sıra televizyon belgeselleri ve reklamlarına konu olmuştur.

Sarı Zeybek: Can Dündar tarafından 1993'te çekilen belgesel, Atatürk'ün hayatının son 300 gününü, hastalığının öyküsünü anlatmaktadır.
Kurtuluş: Kurtuluş Savaşı'nı konu alan ve Atatürk'ü Rutkay Aziz'in canlandırdığı, 1994 yılında çekilen televizyon dizisidir. Dizinin yönetmenliğini Ziya Öztan yapmış, metinlerini Turgut Özakman yazmıştır. II. İnönü Muharebesi'nin sonundan Mudanya Mütarekesi'ne kadar uzanan yaklaşık 1,5 yıllık bir dönemi anlatmaktadır. Çekimleri 2 yıl süren, yaklaşık 300 aktör ve 400 bin figüranın rol aldığı 6 bölümlük dizinin toplam maliyeti 37,6 milyar TL olmuştur.
Cumhuriyet: Cumhuriyeti konu alan ve Atatürk'ü Rutkay Aziz'in canlandırdığı, 1998 yılında gösterime giren filmdir. Yönetmenliğini Ziya Öztan, senaristliğini ise Turgut Özakman yapmıştır.
Atatürklü İş Bankası reklamı: Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün canlandırıldığı reklam. 10 Kasım 2007'de Atatürk'ün 69. ölüm yıldönümünde genel olarak yayınlanmıştır. Reklamda Atatürk rolünü Haluk Bilginer oynamıştır.
Mustafa: Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün 70. yıldönümü için hazırlanan, Can Dündar'ın yazıp yönettiği ve müziklerini Goran Bregovic'in bestelediği filmdir.
Dersimiz: Atatürk: İlkokul 5. sınıftaki bir grup çocuğun Atatürk'le ilgili ödevlerini yaparken çocuklardan birinin tarihçi dedesinin anlattıkları ve tarihin gerçekçi canlandırmalarını konu alan bir filmdir. 2009 yılında çekilen filmde Atatürk'ü Halit Ergenç canlandırmaktadır. Filmin senaryosu Turgut Özakman'a aittir.
Veda: Senaryosunu yazan, yönetmenliğini yapan ve müzikleri oluşturan Zülfü Livaneli'dir. Filmde Atatürk'ü Fikret Kağan Olcay (6-7 yaş), Bartunç Akbaba (14-17 yaş), Sinan Tuzcu (20-40 yaş) ve Burhan Güven (-57 yaş) canlandırmaktadır. Film 2010 yılında gösterime girmiştir.
Ya İstiklal Ya Ölüm: Yönetmenliğini Yasin Uslu'nun üstlendiği, senaryosunu Funda Çetin'in yazdığı 6 bölümlük mini dizidir. Atatürk'ü İlker Kızmaz canlandırmıștır. Dizide 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilip Meclis-i Mebûsan'ın dağıtılması, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde vücut bulan Kuvâ-yi Milliye hareketi ve Ankara'da yeni bir meclisin kuruluş süreci anlatılmaktadır. Dizi 16 Mart-23 Nisan 2020 arasında yayınlanmıştır.

Türkiye hükûmeti tarafından 1951 yılında, Atatürk'ün hayatını konu alacak bir film hazırlanması yönünde bir girişim oldu. Atatürk'ü canlandırması için yapılan teklifi kabul ederek Ankara'ya gelen Douglas Fairbanks Jr., devlet töreniyle karşılandı ve Anıtkabir'i ziyaret etti. Ancak oyuncu, ülkesine döndükten sonra senaryonun yazılması konusunda sorunlar yaşandı ve proje iptal edildi. İlerleyen yıllarda Atatürk rolünün teklif edildiği Yul Brynner, İstanbul'a geldi. Ancak bu girişim de sonuçsuz kaldı.

Atatürk silüeti: bir doğa olayı ile her yıl Ardahan ilinin Damal ilçesinin Ata Mahallesi'nde Karadağlar'ın eteğine her yıl beliren ünlü silüet.

İbrahim Refik Saydam (8 Eylül 1881, İstanbul - 8 Temmuz 1942, İstanbul), Atatürk'ün Millî Mücadele'yi başlatmak üzere Samsun'a çıkan kadrodan Millet Meclisine mebus seçtiği 10 kişiden biri olup, Sağlık Bakanlığı ve Başbakanlık görevlerinde bulunmuş Türk hekim ve siyasetçiydi. Türkiye Cumhuriyeti'nin 4. başbakanıdır.
Saydam, Fatih'te doğdu ve eğitimine mahalle mektebinde başladı. 1892 yılında Fatih Askerî Rüştiyesine girdi; 1896'da Çengelköy Askerî Tıbbıye İdadisine geçti ve 22 Ekim 1905'te  Askerî Tıbbiyeden mezun oldu. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın emri üzerine, 11 hekim, 3 eczacı ve bir kimyager ile 3 veteriner subaydan oluşan bir grupla 4 Ağustos 1910'da Almanya'ya gönderildi. Almanya'da Berlin Askerî Tıp Akademisinde kurs gördü. Balkan Harbi'nin başlaması üzerine, 26 Eylül 1912'de İstanbul'a geri döndü ve burada sağlık hizmetlerinde görev aldı. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal'in maiyetinde Samsun'a çıktı. Müfettişlik karargâhı ile Samsun, Havza, Amasya, Sivas, üzerinden Erzurum'a gelen Saydam, 8/9 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal'in askerlikten istifa etmesi sonucu Müfettişlik Karargâhının lağvedilmesinden sonra, ordu ve askerlikle ilişkisini kesti.
Mecliste Bayezid Milletvekili olarak yer aldı ve 1921'de Sağlık Bakanı oldu. Beş dönem boyunca Sağlık Bakanlığı yaparak Türkiye'nin modern sağlık sisteminin temellerini attı. Koruyucu sağlık hizmetlerini yaygınlaştırdı, sıtma, verem ve trahom gibi hastalıklarla mücadeleyi başlattı. Sağlık alanında 51 yasa ve 18 tüzük çıkarttı. 1928'de Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nü kurarak aşı üretimini başlattı. Kızılay Genel Başkanlığı görevini 14 yıl yürüttü. 1939'da Başbakan oldu ve II. Dünya Savaşı sürecinde Türkiye'yi tarafsız tutmaya çalıştı. 8 Temmuz 1942'de İstanbul'da hayatını kaybetti ve devlet töreniyle Ankara Cebeci Asri Mezarlığı'na defnedildi. Çalışkan, dürüst ve alçakgönüllü bir devlet adamı olarak anıldı.

8 Eylül 1881 tarihinde İstanbul'un Fatih ilçesinde, Çırçır Mahallesi'nde doğdu. Mahalle mektebinin ardından 1892 yılında Fatih Askeri Rüştiyesi'ne ve 1896 yılında İstanbul Kuleli Askeri İdadisi'ne girdi.
22 Ekim 1905 tarihinde Askeri Tıbbiye'den Tabip Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Üç yıl Gülhane Seririyatı'nda Embriyoloji ve Histoloji bölümlerinde çalıştı. 1910 yılında eğitim için yurt dışına gitti. Almanya'da Berlin askeri tıp akademisinde Brandenburg, Danzig, Spandau ve Charité'de eğitim gördü. Balkan Savaşı'nın çıkacağı belli olunca 1912 yılında İstanbul'a döndü.

Balkan Savaşı'nda Antalya'da ve Çatalca cephesinde Kolera hastalığını önleyici çalışmalar yaptı. 1914 yılında atandığı sahra genel sağlık müfettiş muavinliği sırasında bakteriyoloji enstitüsünü örgütleyerek tifo, dizanteri, veba ve kolera aşılarının, tetanos ve dizanteri serumlarının burada üretilmesini ve I. Dünya Savaşı boyunca ordu ihtiyacının karşılanmasını sağladı. Salgın hastalıklarla mücadelesini Hasankale'de cephe hizmetinde sürdürdü.
Tifüse karşı hazırladığı aşı tıp literatürüne geçti ve I. Dünya Savaşı'nda Alman ordusunda ve Türk Kurtuluş Savaşı'nda kullanıldı.

1919 yılında 9. Ordu Sağlık Müfettiş Muavinliği görevi ile Mustafa Kemal Paşa'nın yanında Samsun'a çıktı. Erzurum'da Mustafa Kemal Paşa'nın karargâhı dağıtıldıktan sonra Erzurum askerî hastanesi bulaşıcı hastalıklar servisi şefliğine atandı. Fakat bu görevi kabul etmeyerek ordudan ayrıldı. Erzurum ve Sivas kongrelerine katıldı.

1920 yılında TBMM'ye Doğubayazıt mebusu olarak seçildi. Aynı zamanda Millî Savunma Vekaleti'ne bağlı Sıhhiye Dairesi Başkanı olarak görev yaptı. TBMM'nin II. döneminden itibaren İstanbul mebusu olarak görev yaptı. 10 Mart 1921 tarihinde TBMM tarafından Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekilliği görevine seçildi. Bu görevini 20 Aralık 1921 tarihine kadar sürdürdü.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonra 30 Ekim 1923 tarihinde 1. İsmet Paşa Hükûmeti'nde Sağlık Bakanı olarak görevlendirildi. Bu görevini 2. İsmet Paşa Hükûmeti'nde de 21 Kasım 1924 tarihine kadar sürdürdü. 4 Mart 1925 tarihinde 3. İsmet Paşa Hükûmeti'nde yeniden Sağlık Bakanlığı görevine atandı. Bu görevini 25 Ekim 1937 tarihine kadar sürdürdü.
Kesintilerle 14 yıl süren Sağlık Bakanlığı döneminde sağlık hizmetlerinin temellerini attı. 1924 yılında Ankara'da ve daha sonra Erzurum, Diyarbakır, Sivas ve diğer birçok ilde memleket hastaneleri, doğum ve çocuk bakım evleri açtı. Ayrıca bu konuda nitelikli eleman yetiştirilmesine önem vererek sağlık kursları, tıp öğrenci yurtları 1928 yılında Hıfzısıhha Enstitüsü ve Mektebi'ni, İstanbul ve Ankara'da veremle savaş dispanserlerini kurdu. Birçok aşı ve serum burada başarıyla üretildi. Tifo, tifüs, difteri, BCG, kolera, boğmaca, tetanos, kuduz aşıları seri üretime geçildi. 1940'ta Çin'e Kolera salgını için aşı ihraç edildi. 1928 yılında kurulan Hıfzısıhha Enstitüsü'nün aşı üretimi 1997 yılında durdurulmuş, 2011 yılında da Enstitü kapatılmıştır.
Refik Saydam döneminde sağlık alanında yapılan bir diğer önemli katkı da ülkenin sağlık envanterinin çıkarılmasıydı. Yaklaşık 2 yıl süren, örneklem yoluyla seçilmiş yüzlerce köyde yapılan tarama ve anketler neticesinde hazırlanan envanter ülkenin sağlık politikası oluşturabilmesinde çok önemli katkılar sağlamıştır.
Soyadı Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından "Saydam" soyadı verildi. 1931-1938 yılları arasında zaman zaman Millî Eğitim Bakanlığı ve Maliye Bakanlıklarına vekalet etti. Atatürk'ün ölümünden sonra İçişleri Bakanlığı, CHP Genel Sekreterliği, 15 yıl Kızılay Başkanlığı ve ayrıca 1939 yılının Ocak ayından ölümüne kadar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev yaptı.
Refik Saydam'ın başbakanlık dönemi, hem Türkiye hem de dünya açısından çok zorlu bir döneme denk gelmiştir. Dünya tarihinin gördüğü en büyük savaş olan 2. Dünya Savaşı başlamış, Türkiye bu savaşa fiilen girmemiş olsa bile iktisadi ve siyasi bakımdan etkilerini fazlasıyla hissetmiştir. Türkiye'nin tarafsızlığı siyaset dilinde "silahlı tarafsızlık" olarak tanımlanmaktadır ve bu tür bir tarafsızlık da her an baskına uğrayabileceğini göz önünde bulundurarak güçlü bir ordu beslemeyi gerektirmekteydi. Ankara'nın önünde ise bu ağır savunma giderlerini halkı bunaltmak pahasına alınacak çok sıkı ekonomik önlemlerle finanse etmekten başka çare yoktu.

2. Dünya Savaşı başlamadan hemen önce, 1938 yılında devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ölmüş ve devlet başkanlığı görevini İsmet İnönü devralmıştır. Başbakanlık makamında da değişiklik yapılmış ve Celal Bayar yerine Refik Saydam göreve gelmiştir. Savaş başlarken 16 yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti, sanayileşme, eğitim, demiryolları, elektrifikasyon gibi alanlarda atılımlar yapmaya başlamış olsa da üretiminin büyük kısmı halen tarım ürünlerinden oluşmaktaydı. Ayrıca 1929 Buhranı sonrasında tarım ürünlerindeki fiyat düşüşü paralelinde hem devletin gelirleri azalmış hem de nüfusun %75'ini oluşturan köylülerin halihazırda var olan geçim sıkıntısı daha da artmıştı. Üstelik savaş ihtimaline karşılık 1 milyon erkek askere alınmış, böylece hem üretim kaybı yaşanmış hem de askerlerin beslenmesi devlet bütçesi üzerindeki baskıyı arttırmıştı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Refik Saydam, Türkiye'nin savaşa girmemesi konusunda fikir birliği içindeydi. Balkan Savaşlarını, 1. Dünya Savaşı'nı ve İstiklal Savaşı'nı yaşamış yönetim kadrosu hem savaşın zorluklarını çok iyi biliyor ve ondan korkuyor hem de ülkenin iktisadi ve askeri açıdan savaşa hazır olmadığını biliyorlardı. Bu çerçevede, Türkiye'nin stratejisi tarafsızlığını korumak olarak çizilmişti ancak olası bir saldırı ihtimaline yönelik olarak maliyeti yüksek de olsa her türlü önlemi almak mecburiyetinde kalmışlardı. Bu maliyetleri karşılarken halkın da sıkıntılarını hafifletebilmek adına bütçe denkliği, paranın değerinin korunması ve enflasyona mani olunması ana ilkeler olarak benimsenmişti. Bağımsızlık mücadelesini yaşamış yöneticiler için ülkenin iktisadi bağımsızlığı, siyasi bağımsızlığı sağlayabilmenin ana koşulu olarak görülüyordu. Ayrıca Halkçılık ilkesinin başarıyla uygulanabilmesi için Devletçilik ilkesinin daha duyarlı uygulanması gerektiği düşünülmüş ve bu nedenle ekonomiye devletin doğrudan müdahalesi arttırılmıştır.
Nitekim, dünyanın ve Türkiye'nin koşullarının çok zorlu olmasına rağmen Refik Saydam belirlediği ana ilkelerde başarılı olmuştur. Türkiye, fiilen savaşa girmemeyi başarmıştır. Refik Saydam'ın öldüğü 1942 yılına kadar bütçede denklik sağlanmış, Türk Lirası Avrupa para birimlerine kıyasla daha az değer kaybetmiş ve tüketim malları kıtlığı yaşanmasına rağmen fiyat istikrarı sağlanabilmiştir.
Refik Saydam, 8 Temmuz 1942 tarihinde İstanbul'a yaptığı inceleme gezisi sırasında ölmüştür. Sonrasında kurulan Şükrü Saracoğlu Hükûmeti, iktisat politikasında hızla önemli değişiklikler yaptı. Daha çok özel sektörün girişimlerine ve piyasada oluşacak fiyat dengelerine bağlı bir politika izlemeye yöneldi. Buna bağlı olarak, enflasyonist akımlar güçlenmiş, tedavüldeki para artmış ve devleti olağanüstü gelir aramak zorunda bırakmıştır. Bu ihtiyaç da Varlık Vergisi uygulamasına yol açmıştır.
Refik Saydam'ın vefatı sonrasında ortaya çıkan bu geçiş, Türkiye Cumhuriyeti iktisat tarihinde, iktisadi sistemde farklılaşma olarak ilk ve asıl kırılma noktasını oluşturdu. Bu noktadan sonraki gelişmeler 1950 seçimlerini ve yeniden Celal Bayar'ın görüşleri önderliğinde sosyal ve iktisadi iktidarını gündeme getirecektir. O nedenle, Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal ve iktisadi anlayışında ilk temel kırılma noktası 1950 seçimleri değil, 1942 yılında Dr. Refik Saydam'ın ölümüdür.

3 Temmuz 1942 tarihinde trenle Ankara'dan İstanbul'a hareket etti. 7 Temmuz 1942 Çarşamba günü, öğleden önce vilâyete gelerek ithalât ve ihracat firma sahipleriyle görüştü. O gün, akşam yemeğini ilgili Bakanlık görevlilerinin ve Vali Lütfi Kırdar'ın da bulunduğu Taksim Gazinosu'nda yedi. Gece saat 21.20 sıralarında kaldığı Pera Palas Oteline gitmek üzere ayrılırken uğurlayanların ellerini sıktı. Neşeliydi. Bunda, meseleleri çözeceğine olan inancının da payı vardı. Yanındakiler

Reşat Şemsettin Sirer ya da Ömer Reşat Sirer (1903, Sivas - 3 Ekim 1953, Sivas), Türk siyasetçi ve bürokrat. 1941 yılından, 1953 yılındaki ölümüne kadar Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olarak kaldı. İsmet İnönü tarafından Milli Eğitim Bakanı olarak 1946 yılında atandı. Köy enstitülerinin kapatılmasında önemli bir role sahiptir.

1946 yılında görevine başlayan Bakan Reşat Şemsettin Sirer döneminde yapılan büyük değişimlerden birisi; Köy Enstitülerinin üretime dayalı eğitim sistemi kaldırılmış, yerine tüketime dayalı köy öğretmen okulları açılmıştır. Bakan Sirer, 1947 yılında bazı köy enstitülerini devre dışı bıraktı ve köy enstitülerinde öğrencilerin ikinci sınıftan itibaren başlayan bazı dallarda ustalaşma ve kendini daha da geliştirme uygulamasını yürürlükten de kaldırdı. Ayrıca Sirer'in emriyle oluşturulan yeni düzende yeni okulların, 1946 öncesi esas köy enstitüsü mezunlarıyla ilişiği kesildi ve aradaki bağ koparıldı. Bakan Sirer en başından beri Köy Enstitülerinin başarılı olacağına inanmıyordu ve bir konuşmasında "Köy Enstitülerinde, hem öğretmen, hem demirci, hem marangoz çıkacak? Bu bir hayaldir!" demişti. Reşat Şemsettin Sirer bu görüşlerini de dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile paylaştı. Kapatılma ve dönüşüm sonrası köy enstitülerinin devamı olan Köy Öğretmen Okulları eğitime devam etmiştir. Bakan Sirer, 9 Haziran 1948 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı görevinden ayrıldı.
Reşat Şemsettin Sirer, 3 Mart 1951 tarihli Ulus gazetesinde yayınlanmış bir yazısında övünerek "...bu Enstitüler, dört yıldan (1947'den) beri birer öğretmen okulundan başka bir şey değillerdir" dedi. 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldiğinde Reşat Şemsettin Sirer CHP'de kalmaya devam etti. Köy Enstitülerinin yerini alan Köy Öğretmen Okulları ise 1954 yılında Demokrat Parti iktidarında kapatılmıştır.

Demokrat Parti'nin kurulmasından sonraki süreçte de CHP içerisinde Köy Enstitülerini eleştiren ve savunan iki farklı görüş bulunmaktaydı. Demokrat Parti'ye katılmayan ve Köy Enstitülerinin işleyiş biçiminden rahatsızlık duyan CHP'li kesim Reşat Şemsettin Sirer'e destek verdi.
CHP milletvekili Fahri Kurtuluş yaptığı bir meclis konuşmasında şunları söyledi: "Köy Enstitülerini benim için daima bir mesele olarak kalmıştır. Fakat Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer ile yaptığım temastan sonra bir inşirah (ferahlık) buldum. Alınmış olan tedbirlerin kısa bir zaman sonra hepimizi tatmin edeceğine ve bu enstitülerin bizim hissiyatımıza göre bir mevki alacağına hiç şüphemiz kalmayacaktır..."
CHP milletvekili İsmail Hakkı Baltacıoğlu ise Köy Enstitülerinin hedefine ulaşamadığını iddia ederek dile getirdiği eleştiride şunları söyledi: "Köy Enstitüleri meselesi... Fikrim yanlış anlaşılmasın... Fakat hedefte isabetsizlik vardır zannediyorum ve Milli Eğitim Bakanı'nın (Reşat Şemsettin Sirer) haklı olarak tekrar nazarı dikkati celb etti. Ben de buna iştirâk ediyorum."

Meclis-i Mebûsan üyesi Mustafa Ziya Efendi ve Sıdıka Hanım'ın çocukları olarak 1903 yılında Sivas'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden 1923 yılında mezun oldu. Maarif Vekaleti Yüksek Tedrisat Umum Müdürlüğü görevinde bulundu. VII., VIII., IX. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi Sivas Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı. 1946-48 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 23 Haziran 1948'de TBMM Dışişleri Komisyonu üyeliğine seçildi. 5 Kasım 1948 tarihinde aynı üyeliğe tekrar seçildi. 16 Ocak 1949 ilâ 22 Mayıs 1950 arasında Şemsettin Günaltay hükûmetinde Çalışma Bakanlığı görevine getirildi.
Almanca ve Fransızca bilen Sirer, Neriman Fikret Hanım ile evlendi. 3 Ekim 1953 tarihinde Sivas'ta 50 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul Feriköy Mezarlığı'na defnedildi.

Mustafa Reşit (1893, Rodos - 5 Mart 1934, Ankara), Türk siyasetçi ve doktor.
II. (ara seçim), III. ve IV. dönem Aydın milletvekilidir. 19 Eylül 1932 - 13 Ağustos 1933 arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapmış, onun bakanlığı döneminde Üniversite Reformu gerçekleşmiştir. Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturan Türk Tarihi Tedkik Heyeti’nde genel sekreterlik, Türk Dil Kurumu’nda başkanlık görevleri üstlenmiştir. Diplomat Hüseyin Ragıp Baydur'un kardeşidir.
Reşit galip bey Türk siyasetiyle uğraştığı dönemlerde türklüğü öne çıkarmak için ilk okullarda çocuklara benimsetmek için andımız yazısını kaleme almıştır. Ayrıca yine o yıllarda Arapça okunan ezanı da Türkçeleştiren Reşat galip beydi.
Reşit galip bey o dönemlerde ırkçılığı milliyetçiliği ve İslama fobi yi yaymaya çalışan siyasetçilerdendi.

1893 yılında Rodos'ta doğdu. Babası Bulgaristan'ın İslimye Kasabası'ndan mahkeme reisi Galip Bey, annesi Rodoslu Münevver Hanım'dır. İlk ve ortaöğrenimini Rodos'ta tamamladı. Adanın İtalyanlar tarafından işgali üzerine kardeşi Hüseyin Ragıp ile birlikte kayıkla Marmaris'e oradan Aydın ve İzmir'e geçti. Liseyi İzmir'de okudu. Milliyetçi, hırslı, heyecanlı bir gençti. II. Meşrutiyet'in temmuz ayında ilan edilmesinden esinlenerek lisenin son sınıfında iken “Ferda-yı Temmuz” adlı bir gazete çıkardı.
1911'de Darülfünun Tıp Fakültesi'ne girdi. Tıbbiye öğrencisi iken arkadaşları için “Hakikat” gazetesi adlı bir gazete ve “Sivrisinek” adlı karikatür dergisi çıkardığı gibi, İstanbul'da çıkan çeşitli gazetelerde yazıları yayımlandı. Okulda Türk Ocakları'nın bir şubesini açtı ve diğer askeri okullardaki ocakların müfettişliğini üstlendi. Öğrenciliği devam ederken gönüllü olarak Balkan Harbi'ne katıldı ve yaralandı. Ardından I. Dünya Savaşı'na katılmak için gönüllü oldu. Çatalca ve Kafkasya Cephelerinde savaştı. Erzurum’da hastalanarak geri döndü. Tıbbiye’yi 1917'de bitirebildi.
Mezuniyetinden sonra aynı fakültede asistan olarak çalıştı. Beğenmediği öğretim sisteminin yenileştirilmesi için “Mekteb-i Tıbbiye” adlı bir broşür yayınlayan Reşit Galip, bir sonuç alamayınca istifa etti.

I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul'da kurulan Köycüler adlı cemiyetin kurucularından birisi idi. Cemiyet, köylere yerleşip misyoner gibi çalışan on beş gençten oluşuyordu. Bu derneğin faaliyetleri doğrultusunda Doktor Hasan Ferit ile birlikte Tavşanlı'ya yerleştiği sırada Türk Kurtuluş Savaşı başladı. Köylerde millî mücadelenin propagandasını yapmak için bir teşkilat kurdu.
Köycüler Cemiyeti'nin dağılması üzerine Aydın, Denizli, Isparta, Burdur, Antalya’da milliyetçi muhacirlere Hilal-i Ahmer 5. Sıhhi İmdat Heyet sertabipliği görevinde bulundu.
Sakarya Savaşı'ndan sonra Ankara'da Sağlık Bakanlığı Hıfz-ı Sıhha Dairesi başkanlığına getirildi. Ankara'da sağlığı bozulduğundan havası yumuşak bir yere tayinini isteyen Reşit Galip, 5 Aralık 1921'de Mersin hükûmet doktoru olarak atandı.
Gaziantep Sıhhiye Müdürlüğü'ne tayin edilince bu görevi kabul etmedi ve 1924 yılından itibaren Mersin'de serbest hekimlik yaptı.
Mersin'de bulunduğu sırada hekimliğin yanı sıra “Yeni Mersin” gazetesinin başyazarlığını üstlenmiş ve “Yeni Adana” gazetesinde de yazılar yayımlamıştır. Bu yayın organlarında Anadolu'nun ve Türklüğün kurtarılması için temel sorunun köylere hizmet götürmek ve köylüyü eğitmek olduğunu vurgulayan yazılar yazdı.
Lozan Anlaşması'nın imzalanmasından sonra anlaşma gereğince Türkiye-Yunanistan arasındaki nüfus değişimini düzenlemek için kurulan Türk-Yunan Mübadele Komisyonu'nda delege olarak görev yaptı.

Mart 1923 yılında hekimlik yaptığı Mersin'e gelen Atatürk'e hitaben yaptığı konuşma ile önderi etkileyen Reşit Galip, iki yıl sonra onun önerisiyle milletvekilliğine aday gösterilmiştir. 1925 ara seçimlerinde General İzzettin Çalışlar'ın istifa etmesi ile boşalan Aydın milletvekilliğine seçilerek meclise girdi.
Milletvekilliğinin ilk aylarında meclis içinde milletvekili Ali Çetinkaya'nın tabancasından çıkan kurşunla Halit Paşa'nın yaralanması olayı meydana geldi. Paşa'ya ilk müdahaleyi yaptı ancak yaralı kurtarılamadı. Bu olaydan birkaç gün sonra başlayan Şeyh Sait İsyanı sırasında, Ali Çetinkaya başkanlığındaki Ankara İstiklal Mahkemesi'nde üye olarak görev yaptı. Mahkemenin görevi Mart 1927'de sona erdi.
III. ve IV. dönemlerde de Aydın milletvekilliği yapan Reşit Galip, Atatürk'ün isteğiyle Serbest Fırka'ya girdi. Partinin kapanma kararı almasından önce istifa etti.
Türk Ocakları'nın 23 Nisan 1930 günkü kurultayında 16 üyeli Türk Tarihi Tedkik Heyeti üyeliğine seçildi ve heyetin genel sekreteri oldu. Atatürk'ün Kasım 1930-Mart 1931 tarihleri arasında gerçekleşen yurt gezisinde ona eşlik eden heyette yer aldı. Türk Ocakları'nın kapatılması üzerine onun yerine kurulan Halkevleri örgütünün kurulmasında etkin rol aldı. Sonradan Türk Dil Kurumu'na dönüşecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti içinde de yer aldı ve bu cemiyetin çıkardığı Öz Dilimiz dergisinin baş yazarlığını üstlendi.

Dolmabahçe'de cumhurbaşkanının sofrasında bulunduğu bir gece, Millî Eğitim Bakanı Esat Bey'i eleştirmesi, Reşit Galip'in Atatürk'le çatışmasına neden olmuş, kısa bir süre için ilişkilerini gölgelemişti. Ancak çok geçmeden Esat Bey istifa edince 19 Eylül 1932'de bakan olarak Reşit Galip Bey atandı.
26 Eylül 1932'de açılışı yapılan Türk Dil Kurumunun başkanı Samih Rıfat Bey hayatını yitirdiğinde, Millî Eğitim Bakanlığı'nın yanı sıra bu kurumun başkanlık görevini üstlendi.
Bakanlığı sırasında ilkokuldan başlayarak öğrencilere Atatürk ilkelerine bağlılık ruhu aşılamaya yönelen Reşit Galip Cumhuriyet 10. yılını doldururken 23 Nisan 1933 sabahı çocuklarına kendi yazdığı bir andı okutmuş ve o gün Çocuk Haftası'nı açış konuşmasında da bu metni tekrar etmişti. Öğrenci Andı olarak bilinen metin, bu konuşmanın ardından Bakanlıkça yayımlanan bir genelge ile Cumhuriyet'in 10. yılından başlayarak okullarda sürekli hep bir ağızdan okutulmuştur.
Dünyanın sayılı müzeleri arasına giren Anadolu Medeniyetleri Müzesi onun bakanlığı döneminde tasarlandı. Millî bir müze kurulmasının yanı sıra Millî Kütüphane ile İlimler ve Sanatlar Akademisi'nin kurulması onun bakanlık dönemine kararlaştırılmıştı.
Bakanlığı dönemindeki en büyük dönüşüm 1933 yılındaki Üniversite Reformu'dur. İstanbul Darülfünunu'nun çağdaş bir üniversiteye dönüştürülmesi kararı 1931'de verilmişti. Kararın uygulaması Reşit Galip'in bakanlığı sırasında gerçekleştirildi. Yeni öğretim kadrosunun saptanması Millî Eğitim Bakanlığı'nın göreviydi. Kadro oluşturulurken 150'ye yakın müderris ve müderris yardımcısının görevlerine son verildi. Yerleri, Nazi Almanyasından kaçan Alman bilimadamları ile doldurulmaya çalışıldı. Darülfünun'un lağvedilip yerine İstanbul Üniversitesi'nin kurulmasına dair kanun 31 Mayıs 1933'te TBMM'de kabul edildi. Yasanın yürürlüğe girmesinden önce kadronun saptanmasına ilişkin yoğunlaşan eleştiriler yüzünden Reşit Galip 13 Temmuz 1933'te bakanlıktan ayrıldı. Anadolu Ajansı'na verilen demeçte, istifasının nedeni olarak iki haftadır süren rahatsızlığı gösterildi. Millî Eğitim Bakanlığı görevini bir süre için Sağlık Bakanı Refik Saydam vekaleten yürüttü, ardından Yusuf Hikmet Bayur bakanlığa atandı.

Bakanlıktan ayrıldıktan sonra rahatsızlığı zatürreye dönüşen Reşit Galip, 5 Mart 1934 günü hayatını kaybetti. Cebeci Asri Mezarlığı'na defnedildi. Reşit Galip Bey, Zübeyre Hanım ile evli ve 3 çocuk babasıydı.
Torunlarından Feyhan Hanım; akademisyen, siyasetçi, yazar Baskın Oran'ın eşidir. Ankara'da ve Nazilli'de bir caddeye ismi verilmiştir. Hakkında Yener Oruç tarafından kaleme alınmış bir kitap bulunur: Atatürk'ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip (Güner Y., 2007).

Rukiye Erkin (1911, Konya - 1995, İstanbul), Atatürk'ün manevi kızlarındandır.

1911 yılında Seydişehir'de doğdu. Babası Rıza Bey, I. Dünya Savaşı yıllarında askerlik vazifesi sırasında Mustafa Kemal Paşa'nın yazıcılığını ve postacılığını yapmıştı. Annesini küçük yaşta kaybetmiş olan Rukiye Hanım, askerlikten döndükten sonra bakırcılık yapan Rıza Bey'in ölümü üzerine üç ablası ile birlikte  hem öksüz ve yetim kaldı.
Mustafa Kemal  bir Konya ziyareti sırasında araştırma yaparak dört kızkardeşin en küçüğü olan Rukiye'yi buldu; Ankara'ya getirilerek bakımını ve okutulmasını sağladı.
Rukiye Hanım ilkokulu Çankaya İlkokulu'nda okuduktan sonra Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde öğrenim gördü. 1930 yılında Atatürk Orman Çiftliği'ndeki koruma birliğinin komutanı Hüsnü Bey ile evlendi. Ankara Belediyesi'nde nikâhları kıyılan çifte devrin İçişleri Bakanı ve Dışişleri Bakanı da şahitlik etmiştir. Düğünleri  Dolmabahçe Sarayı'nda yapıldı. Bu evlilikten bir erkek evladı oldu.
Rukiye Erkin, 1935-1938 yıllarında Yalova kaymakamı olarak görev yapan eşi Hüsnü Erkin'i 1966 yılında kaybetti. Eşini kaybettikten sonra yaşamını Nişantaşı'nda sürdürdü.
1995 yılında İstanbul'da öldü. Cenazesi Feriköy Mezarlığı'na defnedildi.

Rukiye Erkin'in konuk olduğu Atatürk'ten Anılar programı, 29. bölüm, TRT Arşivi, 1975

Ruşen Eşref Ünaydın ya da Mehmet Ruşen Ünaydın (18 Mart 1892, İstanbul - 21 Eylül 1959, İstanbul), Türk gazeteci, yazar, siyasetçi ve diplomat. Türk Dil Kurumu ve Galatasaray'ın kurucularından (12 numaralı üye) biridir.
1914'te Batı edebiyatından yaptığı tercümelerle yazı hayatına başlayan Ünaydın, öldüğü 1959 yılına kadar çocuk şiiri, deneme, edebî mülakat, mensur şiir ve hatırat gibi çeşitli edebî türlerde birçok eser kaleme aldı. 1917 ve 1918 yıllarında Türk edebiyatının ünlü yazar, şair ve fikir adamlarıyla yaptığı edebî mülakatları 1918'in sonlarına doğru "Diyorlar ki" adıyla kitaplaştırdı. Yine 1918'de "Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat" adlı eseriyle Mustafa Kemal Atatürk'ü ilk kez Türk ve dünya kamuoyuna tanıttı. Tevfik Fikret'in hatıralarını içeren kitabını yayımladı. Millî Mücadele'ye fiilen katıldı, Atatürk'ün yakınında çalıştı, kırk ay süren bu dönemi yazılarında anlattı. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün genel sekreterliğini yaptı, milletvekili oldu. Yeni Türk alfabesi çalışmalarında ve Türk Dil Kurumunun kuruluşunda yer alıp dil işlerinde çalıştı. Daha sonra diplomat olarak görev yaptı.
Falih Rıfkı Atay'a göre Ünaydın'ın "üç büyük aşkı vardı: eşi Saliha Hanım, hocası Tevfik Fikret ve her şeyi Mustafa Kemal Atatürk."

Galatasaray Sultanisini ve Darülfünun Edebiyat Fakültesini bitirdi. Askerî Baytar Âlisinde, Darülmuallimini Âlide Türkçe ve Fransızca öğretmenliği yaptı. Yazarlık hayatına 1914 yılında mütercimlikle başladı. 1918 yılında Yeni Gün muhabiri olarak Kafkasya'ya, Tasviri Efkar muhabiri olarak Sivas'a gitti. Servet-i Fünun, Donanma, Tedrisat, Türk Yurdu ve Yeni Mecmua dergilerinde yayımladığı mülakat, mensur şiir ve hatıra türünde yazılarıyla tanındı. Dergi ve gazetelerde mülakat ve gezi türünde yazıları yayımlandı.
1920 yılında TBMM Hükûmetinin çağrısı üzerine İnebolu yoluyla Ankara'ya giderek Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı. 1922 yılında Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti elçiliği başkâtibi olarak atandı. Lozan Barış Konferansı'nda matbuat müşavirliği yaptı. TBMM II, III ve IV. dönem Afyonkarahisar milletvekili olarak görev yaptı. 1928 yılında Dil Encümeni üyesi olarak yeni Türk Alfabesi çalışmalarına ve tanıtımlarına katıldı. 1932'de kurulan Türk Dil Kurumunun kurucu ekibinde yer aldı ve kurumun ilk genel sekreteri oldu. 1933 yılında Riyaseti Cumhur Umumi Kâtipliği (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği) görevini yürüttü. Daha sonra Tiran, Atina, Budapeşte Elçiliğinde ve Roma, Londra ve Atina Büyükelçiliğinde bulundu. 1937 yılında yapılan Trakya Manevraları'na katılarak yabancı heyetlere eşlik etti. 1952 yılında emekliye ayrıldı.
21 Eylül 1959 tarihinde İstanbul'da öldü.

Ruşen Eşref Ünaydın, Türk edebiyatına "edebî mülakat" türünü kazandırdı. 1917 ve 1918 yıllarında Türk edebiyatının ünlü yazar, şair ve fikir adamlarıyla yaptığı edebî röportajları 1918'in sonlarına doğru "Diyorlar ki" adıyla kitaplaştırdı. Bu eseriyle üne kavuşan Ünaydın, uzun seneler "Diyorlar ki Muharriri"  olarak anıldı. Fiilen de katıldığı Millî Mücadele döneminde Atatürk'ün en yakınında bulunan isimlerden biri olarak yazdığı yazılar Millî Mücadele edebiyatında önemli bir yer tuttu. Atatürk'ü ve Tevfik Fikret'i birçok yönleriyle kamuoyuna tanıttı. Yazar, eserlerini sade bir dille kaleme aldı.

Diyorlar ki (1918)
Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat (1918)
Çanakkale'de Savaşanlar Dediler ki (1918)
Atatürk'ün Hastalığı: Prof. Dr. Nihad Reşad Belger'le Mülâkat (1959)

Geçmiş Günler (1919)
Boğaziçi-Yakından (1938)
Atatürk ve Millî Tesanüt (1954)
Atatürk'ü Özleyiş (1957)
Galatasaray ve Futbol (1957)

İstiklâl Yolunda (1922)

Damla Damla (1928)

Falih Rıfkı Atay
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
MEB 100 Türk edebiyatçısı listesi

https://www.tccb.gov.tr/genelsekreterlik/rusenesrefunaydin/ 9 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.dildernegi.org.tr/TR,455/rusen-esref-unaydin.html 24 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=420336&idno2=c420259#3

Rüsuhi Savaşçı (1888, İstanbul - 16 Temmuz 1959, İstanbul), Türk asker. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün başyaveri.
Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. Ancak o sırada Harp Okulu kapalı olduğundan aynı okulda açılan talimgâha devam etti ve 1909 yılında Bağdat'ta bulunan 4. Ordu emrine atandı. Burada kısa süre kaldıktan sonra İstanbul küçükzabit (Astsubay) okuluna atandı. Burada 2 yıl görev yaptıktan sonra Beyrut Astsubay Okulu'na gönderildi. 1911 yılındaki bu görevden sonra Bahr-ı Sefid (Çanakkale Boğaz Komutanlığı) karargahında görevlendirildi. Buradan Harp Okulu takım subaylığına geçti. Ocak 1914'te Irak Cephesi Komutanlığı yaverliğine atandı. 1918 yılında İstanbul'daki Harp Okulu Bölük komutanlığında 2 yıl görev yaptı. 1920 yılında İstanbul'dan firar eden bir Kuleli sınıfı ile Ankara'ya geldi ve burada açılan Subay Namzedi Talimgâh komutanlığı emrine atandı.
Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara'daki Talimgah komutanlığı ziyareti sırasında başarısını takdir ederek başyaver olarak atandı. Çok iyi giyinir ve o dönemde bu durum dikkat çekerdi.
Daha sonra Ankara Merkez Komutanlığı'nda görev aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra ilk kez 1 Kasım 1923 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Başyaverliği'ne atandı. Daha sonra 189. Alay 2. Tabur komutanlığına geçti. Burada kıta hizmeti yaptıktan sonra tekrar Cumhurbaşkanlığı yaverliğine atandı. Bir süre sonra TBMM Muhafız Taburu Komutanlığı'na tayin oldu ve buradan üçüncü defa Cumhurbaşkanlığı Başyaverliği'ne atandı. Bu defa Başyaverlikte 4 yıl kaldıktan sonra tekrar 189. Alay 1. Tabur komutanlığına atandı. Bu görevini yaklaşık 8 ay sürdürdükten sonra dördüncü defa başyaverliğe atandı. Bu görevde iken yarbay rütbesine terfi edince 1. Tümen 5. Piyade Alayı Komutan Yardımcısı oldu. 1933 yılında 3. Kolordu 2. Şube Müdürlüğü emrine verildi. Bu görevde iken 1933 yılında emekliye sevk edildi.
1941 yılında II. Dünya Savaşı döneminde Hatay Askerlik Şubesi Başkanlığı görevine atandı ve bu görevini 3 yıl sürdürdü. 1944 yılında Eyüp Askerlik Şube Başkanlığına atandı. Burada da 3 yıl görev yaptıktan sonra 1947 yılında ikinci kez emekli oldu.
16 Temmuz 1959 tarihinde İstanbul'da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda öldü.

Sabiha Gökçen (22 Mart 1913, Bursa - 22 Mart 2001, Ankara), Türk pilot. Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen, dünyanın ilk kadın savaş pilotudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sekiz manevi evladından birisi idi. Uçuş kariyeri boyunca 8.000 saat civarı uçuş gerçekleştirdi ve otuz iki farklı askerî operasyona katıldı. Adı, İstanbul'un ikinci havalimanı olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na verilmiştir.

Bursa Vilayet Başkâtibi olan Hafız Mustafa İzzet Bey ile Hayriye Hanım'ın kızları olan Sabiha, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Edirne Defterdarı olan babası Hafız İzzet Bey, Jön Türk olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürülmüştü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi Neşet tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz on iki yaşındayken Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü’nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’e ulaşmayı ve okumak istediğini iletmeyi başarmıştı.
Atatürk, ağabeyinden izin alarak zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara'ya götürdü.
Sabiha; Çankaya İlkokulu, bugün ismi Robert Lisesi olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesinde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana'da tedavi gördü.
Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris'te bulundu.
1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi.

Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk'ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumunun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okuluna girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı.
Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulunda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü.
Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulunda Savmi Uçan ve Muhittin Bey'den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı.
Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söyledi:
“Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhâl harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebine göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.”
O yıllarda kızlar askerî okullara alınmadığı için özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulunda, 1936-1937 döneminde on bir ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir'deki 1. Hava Alayı'nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı.

1937 yılında Dersim Bölgesi'nde çıkan ayaklanmayı bastırmak için başlatılan Dersim Harekâtı'nın hava saldırısı safhasında yer aldı. Bu harekâtta gösterdiği üstün başarı sebebiyle; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı bir törenle kendisine "Türk Hava Kurumu Murassa (İftihar) Madalyası" verildi. 30 Ağustos 1937'de askerî uçuş brövesi aldı.

1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk'ün emriyle üniformasını giyen Sabiha Gökçen, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve "Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız." dedi. Olay sonunda yine Atatürk'ün emriyle tutuklanan ve mahkemeye çıkan ve yasa gereği bir gün hapis yatan Sabiha Gökçen'in çıkışı sayesinde Atatürk'ün planı tutmuş ve Fransızlara gözdağı verilmiş, kararlılık gösterilmiştir.

1938'de uçağıyla beş gün süren bir "Balkan Turu" yaptı. Ankara'da bulunan Balkan Paktı heyeti üyelerinin Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra kendisine uçakla başkentlerine gelmeyi önermeleri üzerine bu tur fikri doğmuştu. Gökçen, Atatürk'ün arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi.
Vultee tipi bir uçakla İstanbul'dan havalandıktan sonra Atina'ya, ardından Sofya ve Belgrad'a gitti. Kendisine Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından "Beyaz Kartal" nişanı verildi. İstek üzerine Bükreş'te bir gösteri uçuşu yaptıktan sonra altıncı gün olan 22 Haziran'da İstanbul'a döndü. Bu Balkan turu, basının büyük ilgisini uyandırmış; her yerde göklerin kızı olarak anılmasına neden olmuştur.

Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu.
Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu'nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti.
1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlenmiştir. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır.
1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu.
Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende kendisine, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eser dinletildi.

Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti.

Türk Hava Kurumunun bir numaralı Övünç (Murassa) Madalyası ve beratı,
Yugoslav ordusunun en büyük nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı ve ordu brövesi,
Romanya Ordusu Havacılık Brövesi,
Trakya ve Ege manevralarından dolayı verilen hatıra madalyalar,
Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 50. yılında TBMM'deki törende verilen mesleklerinde öncü kadınlar plaketi,
Selçuk Üniversitesinin fahri doktorluk payesi,
THK tarafından 1989'da verilen altın madalya,
1991'de Uluslararası Havacılık Federasyonunun havacılığın bütün dallarında üstün başarı gösteren havacılara verdiği FAI altın madalyası,
1996'da ABD'nin Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran yirmi havacıdan biri" ünvanı,
Ordu, çeşitli dernek ve kuruluşların verdiği yirmi sekiz adet plaket.

Sabiha Gökçen'in ölümünden sonra Ermeni asıllı olduğu iddiaları ortaya atıldı. 2004 yılında Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Gazalyan, Gökçen'in kendisinin teyzesi olduğunu ve asıl adının "Hatun Sebilciyan" olduğunu iddia etti. Gazalyan'a göre Hatun, kız kardeşi Diruhi ile birlikte Şanlıurfa'nın Saylakkaya (Cibin) köyündeki yetimhaneye verilmiş, 5-6 yaşlarında iken Atatürk tarafından evlat edinilmişti. Ek olarak aynı yıl Agos gazetesinde yayımlanan "Sabiha-Hatun'un Sırrı" başlıklı yazıda Gökçen'in yeğeni olduğu belirtilen Gaziantepli Hripsime Sebilciyan ile yapılan röportajda Gökçen'in Ermeni asıllı olduğu öne sürülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk'ün Ermeni Kırımı'ndan hemen sonra Gökçen'i yetimhaneden evlat ettiğinden bahsedilmiştir. Türk-Ermeni dil bilimci Pars Tuğlacı; Sebilciyan'ın iddialarının yanlış olduğunu, Gökçen'in Ermeni geçmişini Ankara'da iken Beyrut'tan iletişime geçen aile üyeleri sayesinde keşfettiğini belirtmiştir. Gökçen'in Ermeni akrabalarını Beyrut'ta ziyaret ettiği ve burada Sarkis, Boğos, Haçik ve Hovhannes adında dört erkek kardeşi olduğu da iddia edilmiştir.
Türk Hava Kurumundan yapılan yazılı bir açıklamada da bu iddiaların Sabiha Gökçen hayatta iken yapılmayışı ve kendisine cevap hakkı tanınmayışı eleştirildi ve bu durumun kasıtlı olduğu ileri sürüldü.
Atatürk'ün diğer manevi kızı Ülkü Adatepe, ilk evliliğini Sabiha Gökçen'in amcasının oğlu olan Üsteğmen Fethi Doğançay ile yapmıştı. Ülkü Adatepe, son eşi Öke Adatepe ve Gökçen'i yakından tanıyan gazeteci yazar Orhan Karaveli ile birlikte, Gökçen hakkındaki Ermenilik iddiaları üzerine bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantıda Sabiha Gökçen için kendileri tarafından hazırlanan soyağacı basın mensuplarına dağıtılarak iddialar yalanlandı.
Eski maliye bakanlarından Vural Arıkan'ın eşi Nevin Arıkan, babasının Sabiha Gökçen ile kardeş torunları olduğunu belirterek Sabiha Gökçen'in Ermeni değil Boşnak asıllı olduğunu ifade etmiştir. Sabiha Gökçen'in manevi kızı Sabiha Özogan da Sabiha Gökçen'in annesi Hayriye Hanım'ın Saraybosna doğumlu olduğuna işaret ederek Boşnak köken iddiasını desteklemiştir.

Leyla Memmedbeyova
Belkıs Şevket
Bedriye Tahir Gökmen
Kadın havacılar listesi

Sabiha Gökçen Belgeseli
Sabiha Gökçen Havalimanı Resmi Sitesi11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HvKK Resmi Sitesi

Salih Bozok (1881, Selanik - 25 Nisan 1941, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi. Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluk arkadaşıydı ve daha sonra yaverliğini yaptı. Atatürk'e en yakın kişi olarak bilinir.

Salih Bey 1881 yılında Selanik'te Yakup Paşa Mahallesi'nde dünyaya geldi. Annesi Çelebi Hanım ve babası Cafer Efendi'nin tek evladıdır. Çelebi Hanım bütün sevgisini Salih Bey'in üstünde toplamış ve bir dediğini ikiletmemiştir. Salih'in babası Cafer Efendi ise sert karakterliydi ve Çelebi Hanım ikisi arasında köprü olmuştur.
Salih Bey iki evlilik yapmıştır. Biri Nuri Conker Bey'in kızkardeşi Dürriye Hanım, diğeri ise Salih Bey'in Atatürk'ün hastalığı esnasında Savarona Yatı'ndan o meşhur 7 Haziran 1938 tarihli mektubu gönderdiği Pakize Hanım'dır. Salih Bey'in çocukları Cemil S. Bozok, Sabiha Bozok-Yenen, Muzaffer Bozok'tur. Büyük oğlu Cemil S. Bozok'tan olma, Salih Bozok (Dr. Salih Bozok) adlı torunu vardır. Dürriye Hanım'ın babası Hoca Osman Efendi, zamanın yeni fikirleriyle yetişmiş oğlu Nuri (Conker) Bey ve damadı Salih Bey'e, "Farmasonlar" derdi. Onun dindarlığı tutuculuk derecesindeydi.
Mustafa Kemal Atatürk ve Nuri Conker Bey, Salih Bey'in Selanik'ten mahalle ve okul arkadaşlarıdır. Bu üç arkadaşın arasında çocukluktan başlayan dostluk ve kardeşlik, ölüm onları ayırıncaya dek sürmüştür. Fikirleri 21. yüzyıla ulaşabilen tek lider olan Atatürk, bu iki arkadaşına karşı içtenliğini hiçbir zaman yitirmemiş, onlarla çocukluk günlerinde olduğu gibi şakalaşmıştır. Ayrıca sırlarını onlarla paylaşmaktan geri durmamıştır. Atatürk, canını ve değerli annesi Zübeyde Hanımı emanet ettiği Salih Bey'e mektuplarında şöyle hitaplarda bulunmuştur. “Ey Hazreti Salih, Kardeşim Salih, Kuzum Salihçiğim, Güzel Gözlü, Burma Bıyıklı Salihim.” Atatürk dostlarına karşı iltifatta bulunmaktan hiç kaçınmazdı. Atatürk'ün sevdiği, güvendiği bir kişi olan Salih Bey'in, çevresinde de aynı duygularla tanındığını ona takılan şu adlar göstermektedir: "Salih Selanik", "Sadık Salih", "Şen Salih", "Tatlı Salih", "Erkek Salih", "Muharip Salih", "Ahbap Salih" ve "Bozok Salih".
Salih Bey, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşça akranıydı. Harp Okulunu aynı yıl bitirdiler. Kendisi jandarma sınıfına seçildi, Mustafa Kemal ise Harp Akademisine devam ederek kurmay oldu. Millî Mücadele'yi düzenlemek üzere Anadolu'ya geçmeden önce ve Suriye Cephesi'nde bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa, Salih Bey'i "başyâver" görevine tâyin ederek yanına çağırdı. Sürekli beraberlik böyle başladı. Mustafa Kemal Paşa, meclis başkanı iken "Meclis Başkanlığı Yâverliği", Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da "Cumhurbaşkanlığı Yâveri" olarak görev yaptı.
Salih Bey Ankara'da bulunduğu sırada, tarihsel adı Bozok olan Yozgat ilimizde, Milli Mücadele başlarında ortaya çıkan isyanın (bu isyan Çapanoğlu İsyanı olarak da bilinmektedir), Ankara Hükûmeti tarafından bölgeye gönderilen Çerkez Ethem Bey komutasındaki Kuva-yi Seyyare birlikleri tarafından bastırılması eylemine, Çolak İbrahim Bey ile katılmıştır. Bu eylemde muvaffak olunmuştur.
Yarbay rütbesinde emekliye ayrıldıktan ve TBMM 2. Dönem'de (o dönemdeki adı Bozok olan Yozgat'tan) milletvekili seçildikten sonra da Mustafa Kemal'in yakınında kaldı. 4. Dönem'e kadar Yozgat ve daha sonraki dönemlerde Bilecik milletvekili seçildi.
10 Kasım, Salih Bey'in “Gidiyorum, işim bitti artık.” dediği gündü. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü üzerine, "Başkomutan yaversiz gidemez!" diyerek uzun süredir planladığı gibi kalbine kurşun sıkarak intihar teşebbüsünde bulundu. Söz konusu bu intiharın da son sahne olarak kullanıldığı, Zülfü Livâneli tarafından senaryosu yazılarak yönetilen Vedâ filminde ise; Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Salih Bozok'un yakın ilişkisi, dostlukları ve birlikte verdikleri mücadele dolu yıllar beyaz perdeye aktarılmıştır. Kurşunun kalbini sıyırması nedeniyle hayatta kaldı. Atatürk olmadan geçen kısa yaşamında milletvekilliğine devam etti. 25 Nisan 1941'de, Suadiye'deki köşkündeyken hasta ve yorgun kalbi, Atatürk'ün vefatından 2,5 sene sonra durdu. Cenazesi İstanbul'dan Ankara'ya nakledilmiş olup, vasiyeti üzerine Cebeci Askeri Şehitliği'nde Nuri Conker'in yanına gömülmüştür.
Salih Bozok genel kabul gördüğü üzere çok ketum ve sır sahibidir. Cesur, neşeli, temiz kalpli, sabırlı, merhametli, vefakar, güvenilir ve sadık bir dost olan Salih Bey, anılarını ortaya koyduğu zamanda bile bu ketumca davranışını sürdürmüştür. Arkadaşları arasından sevilen, sayılan bir insandı. İyilik yapmak onun idealiydi. Canı pek kıymetliydi fakat Atatürk ile nefes alır, Atatürksüz nefessiz kalırdı. Açık sözlü, sevdiğini yürekten seven, Arnavut (dede tarafından Arnavut kökenliydi) inadı tuttuğu zaman yaman bir efeydi. 
Salih Bey'e göre, Türk inkılabının doğuşu şu şekildedir: “… Şüphe yok ki Türk inkılabının bayrağını taşıyan Atatürk, o inkılabın ruhunu, prensiplerini de varlığında, işlerinde, geçmişinde ve genel hayatında taşıyor… İnkılabımız bir rastlantıdan veya görevin gerekliliğinden değil, yıllardan beri düşünülerek varılan karardan doğmuştur.”

Atatürk'le dostlukları eskiye dayanmaktadır. O da Atatürk gibi, Selanik doğumlu. Yaşları da yakın. Selanik'ten mahalle komşulukları, hatta Atatürk'le üçüncü kuşaktan akrabalığı vardır. Atatürk'ün dedeleri olan Hacı İslam Ağa ile Hacı Salih Ağa, onun da dedeleridir. Atatürk'e aslen Konyalı (Karaman eyaleti) diyenler olduğu gibi dedelerinin Aydın yöresinden göç etmiş olduğunu söyleyenler de vardır.
İlk subaylık yıllarında beraberler. 1908'de hürriyetin ilanından sonra yolları yine Selanik'te kesişiyor. Atatürk'ün onu daha o yıllardan "ömür boyu yoldaş" olarak seçtiğini gösteren ilginç bir sahne vardır:
Selanik'te meşhur Olimpos Gazinosu'nda oturdukları bir akşam, Mustafa Kemal sofradaki dostlarına ileride nasıl iktidara geleceğini anlatır. Sonra da orada bulunanlara gelecekteki görevlerini açıklar. Masadakiler; Fuat Bulca, Nuri Conker, Fethi Okyar ve Salih Bozok hayretle izler onu. Herkese görev bölümü yapıldıktan sonra, sıra Bozok'a gelince, Salih der seninle hiç ayrılmayacağız. "Seni kendime yâver yapacağım." Masadakiler sorar:
"Peki sen ne olacaksın?"
Yanıt kısadır:
"Ben, size bu görevleri verecek adam olacağım."

(Cemil S. Bozok), Hep Atatürk'ün Yanında, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1985.
(Can Dündar), Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2001.

Veda adlı filmde Serhat Kılıç tarafından canlandırılmıştır.
Kurtuluş dizisinde Turgay Tanülkü tarafından canlandırılmıştır.
Ya İstiklal Ya Ölüm dizisinde Ushan Çakır tarafından canlandırılmıştır.
Salih Bozok Mustafa Kemal'im tek kişilik tiyatro oyununda Can Kuzgun tarafından canlandırılmıştır.

Saltanatın kaldırılması veya padişahlığın kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği 308 numaralı "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair" adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla beraber Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir.

Saltanatın kaldırılmasına doğrudan doğruya yol açan olay, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarı ile sonuçlanmasından sonra toplanması öngörülen barış konferansına Ankara ve İstanbul hükûmetlerinin birlikte davet edilmeleridir.
17 Ekim tarihli bir telgrafla sadrazam Tevfik Paşa barış konferansında ortak bir tavır belirlemek amacıyla Mustafa Kemal'e başvurmuştur. 20 Ekim tarihli, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına hitap eden ikinci bir telgrafta Tevfik Paşa Babıali ile Büyük Millet Meclisi arasında amaç bakımından tam bir birlik olduğunu, Sevr Antlaşmasını iptal ettirmek ve işgalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için beraberce mücadele edildiğini belirterek ulusal birliğin önemini vurgulamış ve vatan uğruna kişisel hırslardan vazgeçilmesi gerektiğini belirtmiştir. 28 Ekim'de İtilaf Devletleri İsviçre'nin Lozan kentinde toplanacak olan konferansa İstanbul ve Ankara hükûmetlerini resmen davet etmiştir. Bunun üzerine iki gün sonra toplanan TBMM, İstanbul hükûmetinin tasfiyesine yönelik 82 imzalı karar tasarısını görüşmüşse de aynı gün sonuç alamamış, ancak 1 Kasım tarihli toplantıda Mustafa Kemal'in sert müdahalesi üzerine saltanatın kaldırılmasına karar vermiştir. Kararname, ilga hükmünü geriye yürüterek "İstanbul'daki şeklî hükûmetin 16 Mart 1920'de tarihe intikal ettiğini" bildirmiştir. Aynı gün alınan bir başka Meclis kararıyla 1 ve 2 Kasım günleri milli bayram ilan edilmiştir.
Mustafa Kemal'in ifadesine göre milletvekillerinin birçoğu saltanatın kaldırılması kararına karşı çıkmışlardır. Bakanlar kurulu başkanı Rauf Bey (Orbay) başta karşı çıktığı karara 29 Ekim'de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra taraftar olmuştur. Buna karşılık liberal görüşleriyle tanınan Mersin vekili Selahattin Bey (Köseoğlu) sonuna kadar karara muhalif kalmıştır.
Gerek Rauf gerek Selahattin Beyler daha sonra kaleme aldıkları anılarında, cumhuriyete prensip olarak karşı olmadıklarını, ancak padişahlığı kişisel diktatörlük eğilimlerine karşı bir engel olarak gördükleri için kaldırılmasına muhalif olduklarını anlatırlar.
Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda 15 Nisan 1923'te yapılan bir değişiklikle, saltanatın lağvına dair kararnameye karşı sözle ve basın yoluyla muhalefet etmek vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.
Kararnamenin ilanından sonra sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım günü son toplantısını yapan Osmanlı hükûmeti istifasını padişaha sunmuştur. 5 Kasım'da Ankara hükûmetinin İstanbul'daki temsilcisi Refet Paşa (Bele) tüm bakanlık danışmanlarını Divanyolu'ndaki Şark Mahfilinde toplayarak her türlü etkinliğe son vermelerini bildirilmiştir. 7 Kasım'da Babıali'deki başbakanlık dairesi devletçe boşaltılmış ve Osmanlı Devleti'nin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi'nin yayınına son verilmiştir.

Şeklen "halife" unvanını koruyan VI. Mehmed (Vahideddin) 10 Kasım'da son cuma selamlığına katılmış, ancak yaşamına ve özgürlüğüne yönelik tehditleri gerekçe göstererek 17 Kasım sabahı Boğaziçi'nde demirli bulunan İngiliz zırhlısı HMS Malaya aracılığıyla Malta'ya sığınmıştır.
19 Kasım'da TBMM, veliaht Abdülmecid Efendi'yi halife ilan etmiştir. 3 Mart 1924'te çıkarılan 431 sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani'nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun ile halifelik de lağvedilmiş ve tüm Osmanlı Hanedanı mensupları yurt dışına sürgün edilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, saltanatın kaldırılması müzakerelerinde şunları söyler:

Atatürk, Nutuk'un hadiseyi anlatan bölümünde millî harekete mâni olmaya çalışmış padişah ve sadrazamı bir dizi sert ifade ile tenkit eder ve aynı zamanda saltanat rejiminin miadını doldurduğunu ima eder: "Bütün menfaatlerini mülevves bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta gören...", "idrakten mahrum, vicdandan mahrum, birtakım insanlar...", "ahmakça teklifat...", "sefil... adi bir mahluk... alçak...", "Aciz, adi, his ve idrakten mahrum...", ''padişah ve halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta".

Hilâfetin kaldırılması
Atatürk Devrimleri

Nafi, Basheer (2016). "The Abolition of the caliphate: causes and consequences". The Different aspects of Islamic culture, v. 6, pt. I: Islam in the World today, Retrospective of the evolution of Islam and the Muslim world. UNESCO. ss. 183-192.

Sami (Samuel) M. Günzberg (daha çok Dişçibaşı Sami Bey olarak bilinen, kimi kaynaklarda soyadı Ginzburg, Gunzberg, Ginsberg, Günsberg olarak geçen) (d. 1876, İstanbul - ö. 1956), bir rivayete göre ailesi Rus, bir rivayete göre ise Macar olan Aşkenaz Aşkenaz Yahudisi asıllı Türk diş hekimi. Muayenehanesi Mısır Apartmanı'nda bulunuyordu.
Osmanlı Hanedanı'nda II. Abdülhamid, Vahidettin, Mahmud Şevket Paşa; Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Makbule Atadan'ın diş hekimliğini yaptı. Holokost'tan kaçan Yahudi mültecilere arabuluculuk etti.
Tasvir-i Efkâr gazetesinin sahibi Ebüzziya Tevfik, gazetesinde Yahudileri aşağılayan yazılar yazdı. Sami Günzberg'i Almanlar lehine casusluk yapmakla suçladı. Günzberg 1928 yılında beraat etti.

Türkiye'de Yahudilik
Elza Niyego Olayı

Sami Yanardağ (1896, İstanbul - 1 Mart 1982, İstanbul), Türk asker. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yaveri.
1913 yılında Subay talimgâhına katıldıktan sonra 1914 yılında subay adayı olarak İzmir'deki 2. Süvari Alayı'na tayin edildi. Daha sonra Mustafa Kemal'in komuta ettiği Çanakkale'deki 19. Tümen emrine verildi. Burada Mustafa Kemal ile ilk defa tanıştı ve bir süre emir subaylığı görevini yaptı. Çanakkale Cephesi'nden sonra Galiçya Cephesi'nde görev aldı. 1917 yılında ülkeye döndükten sonra Azerbaycan'daki 2. Kafkas Süvari Tümeni emrine verildi. Burada bir yıl görev yaptıktan sonra Ceyhan'daki 14. Süvari Tümeni emrine verildi. 1923 yılında eksik kalan eğitimini tamamlamak için yaklaşık 2.5 yıl eğitim gördükten sonra Urfa'daki 54. Süvari Alayı iaşe subaylığına atandı. 2 Temmuz 1927 tarihinde Cumhurbaşkanlığı yaverliğine atandı. Bu görevini 17 Haziran 1929 tarihine kadar sürdürdükten sonra İstanbul Veteriner Okulu binicilik öğretmenliğine atandı. Burada 8 ay görev yaptıktan sonra sonra İstanbul Astsubay Okulu Müdürlüğü'ne atandı. Daha sonra çeşitli kıtalarda görev aldıktan sonra 1936 yılında emekli oldu.
II. Dünya Savaşı sırasında 1941 yılında tekrar askeri görev aldı ve 1942 yılında ikinci kez emekli oldu
1 Mart 1982 tarihinde öldü.

Samih Rifat (1875, İstanbul - 3 Aralık 1932, Ankara), Türk şair, dilbilimci ve siyasetçidir. Türk Dil Kurumunun kurucularındandır.
Rüşdiye mezunudur. Hususi eğitim almıştır. İstanbul Şehremaneti Zabıt Katipliği, Dahiliye Vekaleti Mektubisi Yasama İşleri Kalemi Mümeyyizliği, Mercan İdadisi Edebiyat Öğretmenliği, Karesi Mutasarrıflığı, Konya, Trabzon Valiliği, Dahiliye Müsteşarlığı, Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Başkanlığı, Tarih Cemiyeti Üyeliği, Maarif Vekaleti Müsteşarlığı, II. Dönem Biga, III. ve IV. Dönem Çanakkale Milletvekilliği, III. ve IV. Dönem Kütüphane Encümeni Reisliği yapmıştır. Evli ve üç çocuk babasıdır.
Türk Dil Kurumu'nun ilk başkanıdır. Mehmed Akif ile birlikte "Divanu Lügati't Türk"'ü Türkçeye çevirmiştir.
Samih Rifat Bey 3 Aralık 1932 tarihinde Ankara'da ölmüştür. Cenaze namazı 4 Aralık 1932 tarihinde Hacı Bayram Camii'nde kılınmış, ardından Cebeci Mezarlığı'nda defnedilmiştir. Yaşadığı son ev Samanpazarı'nda bulunmaktaydı.
Şair, oyun yazarı ve romancı Oktay Rifat'ın babasıdır. Kızı, eski Adalet Bakanlarından Hasan Safyettin Menemencioğlu ile evlenmiştir.

Teşvik-i Sanayi Kanunu, sanayi yatırımı yapacak işletmelere muafiyet, imtiyaz ve teşvik sağlamayı amaçlayan yasadır. 28 Mayıs 1927'de çıkarılmış olan yasa 15 yıl süreyle yürürlükte kalmıştır. Teşvik-i Sanayi Kanunu'nun çıkarılması Mustafa Kemal Atatürk'ün sanayi alanında yaptığı bir yeniliktir.
Yasanın çıktığı dönemde özel girişimcilerin elinde yeterli sermaye bulunmadığı gibi, mali ve teknik bilgi yetersizliği ve uluslararası mali işlerde deneyimsizlik yasadan yeterince yararlanılamamasına neden olmuştur. Yasanın istenen sonucu vermemesi üzerine devletçilik ilkesinin yürürlük alanı genişletilmiştir.

Birinci madde — Ayrı ayrı maden ruhsatname]erine merbut olmakla bera ber İktisat vekâletince tesbit edilen muayyen bir hudut dahilinde bulunup müşterek tesisata malik ve yekdiğerile murtabıt olan ve ayni şahıs veya şirket tarafından tevhiden işletilen kömür ocakları teşviki sanayi kanunundan istifade itibarile bir ocak addolunur ve cümlesi için bir muafiyet ruhsatnamesi verilir. Ancak muafiyet ruhsatnamesinin itası bu kabil ocakların maadin kanununa göre vaziyetlerini değiş tirmez ve imale ait ruhsatnamelerin tevhidini icap ettirmez.
İkinci madde — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Üçüncü madde— Bu kanunun ahkâmını icraya Dahiliye, Maliye ve İktisat vekilleri memurdur.

Sarayburnu Atatürk Anıtı, İstanbul Belediyesi tarafından Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel'e yaptırılmış anıt heykeldir.
Türkiye'de dikilen ilk Mustafa Kemal Atatürk anıtı olarak bilinir. 3 Ekim 1926'da dönemin belediye başkanı Şehremini Emin Erkul tarafından açılmıştır.

Anıt, Sarayburnu Parkı'ndadır. Buraya Mustafa Kemal Paşa'nın bir heykelinin dikilmesi fikri dönemin Belediye Başkanı Emin Bey'e (Erkul) aittir. Belediye Meclisi tarafından da onaylanan bu önerinin gerçekleştirilmesi için bir komisyon kurularak çalışmalara başlanmıştır. Heykelin yapımı heykeltıraş Heinrich Krippel'e verilmiştir. Heykel sanatçının Viyana'daki atölyesinde, dökümü de Viyana'da Birleşik Maden İşletmelerinde yapılmış, parçalar halinde Türkiye'ye getirilmiş ve heykeltıraşın denetiminde yerine oturtulmuştur. 25 Ağustos 1925 tarihinde yapımına başlanan anıt, 3 Ekim 1926'da törenle açılmıştır. İstanbul halkı anıta büyük ilgi göstermiş ve gecenin geç saatlerine kadar akın akın seyre gelmiştir. Atatürk, heykelin açılışından sonra belediye yetkililerine gönderdiği telgrafta şunları söylemiştir:
"Muhterem İstanbul Halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arzederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır."
Anıtın heykeltıraşı Heinrich Krippel, Ankara'daki Zafer Anıtı, Samsun'daki Onur Anıtı ve Konya'daki Atatürk anıtına da imzasını atmıştır. Anıtın son yıllarda bakımsız kalması eleştiri konusu olmuştur. Bunun üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi, anıtı 2020 yılında restore etmiştir.

Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı için Samsun'a giderken İstanbul'dan hareket ettiği yere konulan anıt, mermer kaide ve bronz heykel olmak üzere iki kısımdan oluşmakta ve iki kademeli dörtgen bir platform üzerinde bulunmaktadır. Kaidenin üç cephesine bronz madalyon şeklinde yazıtlar monte edilmiştir. Fakat artık bunların hiçbirisi mevcut değildir.
Atatürk, dikdörtgen kaide üzerinde sivil giysili devlet adamı kimliğiyle görülmektedir. Sarayburnu Atatürk Anıtı, ele alınan dönem içinde Atatürk'ün devlet adamı olarak betimlendiği az sayıdaki örneklerden birisidir. Atatürk'ün sol eli beline dayalı, sağ elini yumruk biçiminde sıkarak aşağıya doğru uzatmış, başı dik, kaşları hafif çatık, gözleri hafif kısıktır; dinamik duruşuyla kararlı bir ifade içinde görülmektedir.
Heykelin kaidesinin önüne Hattat Kamil Akdik'in yazısı ile "tarihi ihtilas 1336", arka yüzüne heykelin dikiliş tarihi (1926), yan tarafına Cumhuriyet'in ilân tarihi yazılmıştır.

Bornova Sarı Köşk Atatürk Büstü
Atatürk Heykeli (Gülhane Parkı)

Sarayburnu Atatürk Anıtı'nın açılış videosu16 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1926)
2020 yılında gerçekleştirilen restorasyon hakkında İBB tarafından hazırlanan video
Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk heykeli4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Anıtın çeşitli açılardan fotoğrafları)
Tekiner, Aylin, Atatürk Heykelleri (ss. 69-76 Sarayburnu Atatürk anıtı hakkındadır.)

Seha L. Meray (1921, İstanbul - Eylül 1977), devletler hukuku profesörüdür.
Galatasaray Lisesi mezunu olan Meray, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeliğinde bulundu. Şubat 1961'de Orta Doğu Teknik Üniversitesi rektörlüğüne getirildi; ancak sağlık sorunları sebebiyle bu görevi sadece üç ay sürdürebildi. 1969-73 yılları arasında "Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler", 1977 yılında, Osman Olcay'la birlikte, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasını içeren "Osmanlı İmparatorluğunun Çöküş Belgeleri"ni yayınladı. Türk Dil Kurumu başkanlığı da yaptı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'ne ait bölüm odasına da kendisinin adı verilmiştir.
1977'de Marmaris Armutalan'da toprağa verildi.

Lozan Barış Konferansı
Osmanlı İmparatorluğunun Çöküş Belgeleri
Su Başlarını Devler Tutmuş

https://web.archive.org/web/20070928193243/http://www.batitrakyalilar.com/dev/det_haber.asp?id=298

soL Haber Portalı, Mayıs 2006 tarihinden beri internet üzerinden yayın yapan haber portalı.

2006 yılında günlük internet gazetesi olarak yola çıkmıştı. soL, 2008 yılında haberciliğini günlük internet gazetesinden anlık haberciliğe çevirip, güncel gelişmeleri merkezine alan bir yayıncılığa başladı. soL, emekçiler cephesinden ve onların kurtuluşunu merkeze alan bir filtreyle yayıncılık yaparken, her gün okurlarına bu perspektifle haber ve analizler sunuyor.

soL Haber yayın ağı içinde yer alan soL TV ise hafta içi her gün haber bültenleri yayınlarken, bunun yanı sıra her pazartesi TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın katılımıyla Komünist Bakış programını ekranlara taşıyor.
soL Haber’de aylık basılı Ortaklaşa dergisi yazıları ve Türkiye’nin en eski Marksist teorik dergisi Gelenek de dijital olarak yer alıyor.

Portalın künyesinde yayın ekibi aşağıdaki şekilde belirtilmiştir.

soL Yayın Koordinatörü: Ali Ufuk Arikan
Genel Yayın Yönetmeni: Yiğit Günay
soL TV Genel Yayın Yönetmeni: Gökhan Kazbek
Editörler: Aslı İnanmışık, Burcu Günüşen, Can Kuyumcuoğlu, Emre Alım, İrem Yıldırım, Özkan Öztaş, Yalçın Cuğ
Yazılım: soL Teknik
İletişim: habermerkezi@sol.org.tr
Adres: Caferağa Mah. Nail Bey Sokak No:11/20 Kadıköy İstanbul
Ticaret Sicil No: 17352

soL (gazete)

soL gazete arşivi4 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
soL (günlük internet gazetesi)12 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soyadı Kanunu, her Türk vatandaşına bir soyadı taşıma yükümlülüğü getiren 2525 sayılı kanundur. Kanun, 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilmiş, 2 Temmuz 1934 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanmış ve 2 Ocak 1935′te yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun kabulünden sonra soyadı, Türkiye'de kişilerin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Soyadı Kanunu'nun kabulü, toplumsal alanda yapılan Atatürk devrimlerinden birisidir.
Kanuna göre söylerken ve yazarken ön ad önde, soyadı sonda kullanılmalıdır. Edebe aykırı ve gülünç soyadlarının, aşiret, yabancı ırk ve millet isimlerinin, rütbe ve memuriyet bildiren isimlerin soyadı olarak  alınmasına izin verilmez. Soyadı seçme görevi, 2003'te Medeni Kanun değişinceye kadar ailenin başı sayılan kocaya verilmiştir.
Yasanın amacı, o güne kadar kişilerin ön adlarının yanında bir soyadı yerine dinî, sosyal ve ailevi ünvanlar taşımalarının yol açtığı olumlu ya da olumsuz ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve nüfus işlemleri, askere alma, okul kaydı, tapu işlemleri gibi alanlarda yaşanan karışıklıkları gidermekti. Bu yasayı takiben 26 Kasım'da çıkarılan 2590 sayılı Kanun'la  "ağa", "hacı", "hafız", "hoca", "efendi", "bey", "beyefendi", "hanım", "hanımefendi", "paşa", "hazret" gibi ünvan ve lakapların kullanılması yasaklandı.

Soyadı Kanunu'nun çıkmasından beş ay sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından oy birliği ile kabul edilen 2587 sayılı kanunla Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi. 17 Aralık 1934'te çıkarılan yasa ile bu soyadının diğer kişiler tarafından kullanılması yasaklandı. O nedenledir ki Atatürk'ün kız kardeşi Makbule "Atadan" soyadını almıştır.
Kanunun “yabancı ırk ve millet isimleri”nin kullanımını yasaklayan 3. maddesi; Anayasa'nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı bulunduğu iddiası ile tartışma ve dava konusu olmaktadır. Bu maddeye göre soyadı ‑oğlu ile bitebilirken, Ermenice ‑ian, ‑yan,  Slavca ‑of, ‑ov, ‑viç, ‑iç, Rumca ‑is, ‑dis, ‑pulos, ‑aki, Farsça ‑zade, Çerkesçe -ko sonek veya takılarına izin verilmez. Bunun sonucunda pek çok Rum, Bulgar, Arnavut, Çerkes, Boşnak, Yahudi, Ermeni, Süryani, Gürcü ve Kürt, eski lakaplarını terk ederek Türkçe soyadlar benimsemek zorunda kaldı.

Soyadı Kanunu, Resmi Gazete web sitesi, Erişim tarihi: 26.03.2017 14 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kemal Öz  Adlı Cumhur Reisimize Verilen Soyadı Hakkında Kanun, Resmi Gazete web sitesi, Erişim tarihi: 26.03.2017 26 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kemal Öz  Adlı Cumhur Reisine Verilen “Atatürk” Adının Hiç Kimse Tarafından Alınamayacağını Buyuran Kanun, Resmi Gazete web sitesi, Erişim tarihi: 26.03.2017 19 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Efendi, Bey, Paşa gibi lakap ve unvanların kaldırılmasına dair kanun, Resmi Gazete web sitesi, Erişim tarihi: 26.03.2017 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Suriye İç Savaşı (Arapça: الحرب الأهلية السورية, el-Harb'ül-ehliyye es-Suriyye), Mart 2011'de Suriye devlet başkanı Beşşar Esed'in Baas rejimine karşı Arap Baharı protestolarının bir parçası olarak ülke genelinde düzenlenen büyük ölçekli gösteriler ve demokrasi yanlısı mitingler ile başlamıştır. Suriye Ordusu eylem ve ayaklanmaları bastırmak için görevlendirilmiş ve askerler ülke genelinde göstericiler üzerine ateş açmıştır. Çok sayıda protesto, Esed'in emriyle güvenlik güçleri tarafından ölümcül baskınlarla şiddetle bastırılmış; bunun sonucunda çoğu sivil on binlerce kişi gözaltına alınmış ve öldürülmüştür. Suriye'deki ayaklanma, kısa sürede ülke genelinde ilki Albay Riyad Esad tarafından kurulan Özgür Suriye Ordusu olmak üzere çeşitli direniş milislerinin kurulmasıyla genişlemiş ve 2012'de tam bir iç savaşa dönüşmüştür. Çoğunlukla firari askerler ve sivil gönüllülerden oluşan muhalif güçler, merkezi bir liderlik olmaksızın isyana başlamışlardır. 2012 sonlarındaki bir BM raporu, iç savaşın Nusayri Şebbiha milisleri ve Sünni muhalifler arasında süregelen "bariz derecede mezhepsel" bir çatışma olduğunu bildirmiş, fakat hem muhalefet, hem de hükûmet bunu reddetmiştir.
İç savaş, zamanla çok taraflı bir vekâlet savaşına evrildi. 2014 yılında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), Doğu Suriye ve Batı Irak'ın kontrolünü ele geçirdi ve bu durum, ABD'yi IŞİD'e karşı hava bombardımanı başlatmaya yöneltti. ABD, YPG liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) kara desteği ve malzeme sağladı. 2014'te ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, SDG'yi sahadaki kara gücü olarak kullanarak askerî müdahale başlattı. IŞİD, Rakka ve Deyrizor harekâtlarında yenilgiye uğratıldı. İran, Rusya ve Hizbullah, Baas rejimini askerî olarak destekledi. İran, 2013'te savaşa müdahil oldu. Rusya ise Eylül 2015'te doğrudan askerî müdahalesini başlattı. Muhalif güçler Katar ve Türkiye'den silah aldı. 2013'te Rakka'yı ve 2015'te İdlib'i ele geçirerek Suriye Geçici Hükûmeti'ni kurdular. Türkiye, 2016'dan itibaren Suriye Millî Ordusu ile birlikte YPG ve IŞİD'e askerî harekâtlar düzenledi; Suriye'nin Halep Vilayetinin kuzey kırsalındaki bazı bölgeleri kontrol altına aldı. İdlib Vilayetinde, Hey'et-i Tahrîrü'ş-Şâm, 2017'den 2024'e kadar bölgeyi yöneten teknokrat bir yönetim olan Suriye Kurtuluş Hükûmeti'ni kurdu.
2015'te başlayan Rus askerî müdahalesi Suriye muhalefetinin toprak hakimiyetini istikrarlı bir şekilde geriletti. Aralık 2016'da rejim yanlısı güçlerin dört yıllık Halep Muharebesi'nde elde ettiği zafer ile savaştan önce Suriye'nin en büyük şehri olan Halep'i geri alması savaşın seyrinde büyük bir kırılma noktası idi. Aralık 2019'a gelindiğinde Baas/Rus güçleri, muhaliflerin elindeki kalan tek il olan ve yurt içinde yerinden edilen kişiler ile birlikte 5 milyon nüfusa ulaşan İdlib'i ele geçirerek Suriye İç Savaşı'nı kesin zafer ile sonuçlandırmak amacıyla bir taarruz başlattı. Bu taarruz ile gelişen Baas/Rus ilerleyişi sırasında 27 Şubat 2020'de 34 Türk askerinin ölümüne yol açan rejim saldırısı yaşandı. Türkiye, karşılık olarak Bahar Kalkanı Harekâtı'nı başlatarak Baas rejimi güçlerine ağır kayıplar yaşattı ve Baas-Rus güçlerinin muhalif Suriyeli sivil halkı Türkiye'ye "sürme" projesini engelledi.
6 Mart 2020'de Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya cumhurbaşkanı Vladimir Putin arasında İdlib ateşkesine ilişkin anlaşma imzalandı. Bu süreçte, Türk Silahlı Kuvvetleri İdlib'in çevresinde çok sayıda gözlem noktası kurarak muhaliflerin kontrolündeki son şehri rejim taarruzuna karşı güvence altına aldı. Mart 2020 İdlib ateşkesinin ardından Esed rejimi ile muhalifler arasındaki cephe çatışmaları büyük ölçüde azaldı  ve Suriye iç savaşı toprak kontrolünün neredeyse hiç değişmediği uzun süren bir sönümlenme dönemine girdi. 2023'e gelindiğinde iç savaş büyük ölçüde çıkmaza girmişti; rejim değişikliği umutları tükenmiş, barış görüşmeleri sonuçsuz kalmıştı. Bölgedeki bazı hükûmetler Esed ile diyaloğa girme konusundaki tutumlarını değiştirmeye başladı. Ülkenin yaklaşık üçte ikisini kontrol eden Esed'in iktidarı güvence altına alınmış gibi görünüyordu.
27 Kasım 2024'te Hey'et-i Tahrîrü'ş-Şâm (HTŞ) liderliğinde ve Türkiye destekli silahlı grupların da katıldığı Suriye muhalif gruplarından oluşan bir koalisyon, Suriye hükûmetine karşı beklenmedik bir taaruz başlattı. Saldırı, Esed hükûmetinin kilit müttefikleri olan Rusya, İran ve Hizbullah'ın diğer çatışmalar (Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ve Ekim 2023'te patlak veren Orta Doğu krizi) nedeniyle zayıflamasının ardından gerçekleşti. Üç gün içinde Halep'in ele geçirilmesi  ülke genelindeki devrimcilere ivme kazandırdı.Ardından Hama, 5 Aralık'ta   ve Humus, 7 Aralık'ta devrimcilerin eline geçti. Güney Operasyonları Odası, Deraa'da hükûmete bir taarruz başlattı ve Şam'ın güney banliyölerine doğru ilerlemeye başladı, Palmira'yı ele geçiren Suriye Özgür Ordusu ise doğudan Şam'a yaklaştı. Şam, 8 Aralık'ta isyancıların eline geçti ve HTŞ, Esed'in Moskova'ya kaçmasıyla birlikte 61 yıllık Baas rejiminin sonunu ilan etti. HTŞ lideri Ahmed eş-Şara, Suriye'nin fiili lideri oldu  ve Muhammed el-Beşir başbakanlığında bir geçiş hükûmeti kurdu.
Raporlara göre savaş boyunca on binlerce muhalif devlet hapishanelerinde hapsedilmiş, bu göstericiler sistematik işkenceye ve teröre maruz bırakılmıştır. Savaşta %88'i Esed rejimi ve müttefikleri tarafından olmak üzere 219-306 bin sivil öldürüldü. Sivil ve savaşçı toplam can kaybı 470-610 bine ulaştı ve bu, Suriye iç savaşını 21. yüzyılın en ölümcül savaşlarından biri hâline getirdi. Ayrıca, milyonlarca insanın Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Almanya'ya sığınması büyük bir mülteci krizine yol açtı.

Suriye 1946 yılında bağımsızlığını kazanmıştır. 1949 yılında CIA destekli bir darbe ile demokratik hükûmet devrilmiş ve bunu iki ayrı darbe daha takip etmiştir. 1954 yılında bir halk isyanı ile askerî iktidar devrilmiş ve iktidar sivillere geçmiştir; 1958 yılından 1961 yılına kadar Mısır'la süren kısa bir birleşme deneyimi sırasında Suriye'nin parlamenter sistemi son derece merkezi bir başkanlık sistemi ile ikame edilmiştir. 1963 yılında Suriye Baas Partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirmiştir. 1966 yılında başka bir darbe ile partinin gelenekçi liderleri devrilmiştir. Bir Islahi Devrim ile Savunma Bakanı General Hafız Esed, Kasım 1970 tarihinde gücü ele geçirmiş ve Suriye Başbakanı olmuştur. Mart 1971 tarihinde Esed kendisini Başkan ilan etmiş ve 2000 yılındaki ölümüne kadar devam edecek olan Hafız Esed yönetimi başlamıştır. Bu tarihten itibaren Suriye Baas Partisi, Suriye'yi bir tek parti rejimi olarak idare etmiştir.
Esed ailesi, Şii İslam'ın bir kolu olan, Suriye toplumunun tahminen %12'lik bir kısmını oluşturan Nusayri azınlığa mensuptur. Aile, Suriye'nin güvenlik güçlerini sıkı bir kontrol ile elinde tutmuş ve bu yüzden ülkenin dörtte üçünü oluşturan Sünni çoğunluk üzerinde bir "dargınlığa" sebep olmuştur. Savaştan önce hükûmet aleyhtarlığının en yüksek olduğu yerler, çoğunlukla dindar Sünnilerin ikamet ettiği ülkenin fakir kısımları olmuştur.  Devletin ekonomik politikaları çoğunlukla hükûmetle yakın ilişkilere sahip küçük bir azınlığına fayda sağlamıştır.
Suriye'de insan hakları konusu uzun süre uluslararası organizasyonlar ve bağımsız kuruluşlar tarafından sert eleştirilere konu yapılmıştır. Ülke 1963 yılından itibaren olağanüstü hâl altında idare edilmiş ve bu durum, güvenlik güçlerine olağandışı tutuklama ve gözaltı yetkileri vermiştir. Beşşar Esed, yaygın kabule göre, demokratik reformlar konusunda başarısız olmuştur; 2012 yılındaki bir İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre Beşşar Esed iktidarı devraldığından beri rejimin antidemokratik doğasında herhangi bir iyileşme sağlanamamıştır.
İsyandan önce ülkede ifade hürriyeti, toplanma hürriyeti ve örgütlenme hürriyeti sıkı şekilde kontrol altında tutulmuştur. 2006'dan itibaren muhaliflere uygulanan seyahat yasakları artırılmıştır; bu yasaklar Arap dünyasındaki en ağır seyahat yasakları olarak tanımlanmıştır. Hükûmet güçleri, insan hakları savunucularını ve diğer hükûmet muhaliflerini baskı altında tutmuş ve hapsetmiş, sınırsız süre boyunca hapis cezasına mahkûm etmiş, kötü hapishane koşullarında tutmuş, işkenceye maruz bırakmış ve öldürmüştür. Birleşmiş Milletler, 10'lu yaşlarındaki ve daha küçük yaştaki erkek çocukların Suriye güvenlik güçleri tarafından toplu halde tecavüze uğradıklarını belgelemiştir. İnsan Hakları İzleme Örgütü bir başka raporunda, 2010 yılında dünyada en kötü insan hakları durumunun Suriye'de olduğunu bildirmiştir. Tüm medya organlarının Baas Partisinin kontrolü altında bulunduğu ülkede gazeteciler ve bloggerlar sistematik olarak tutuklanmış ve yargılanmıştır.
Aralık 2010'da Tunus'ta hükûmet karşıtı gösterilerle başlayan toplumsal hareketler, kısa süre içinde Suriye de dâhil olmak üzere Arap dünyasının büyük bölümüne yayılmıştır. Bu süreçte Mısır, Tunus, Yemen ve Libya'da rejim değişikliğiyle sonuçlanan devrimler yaşanmış; diğer Arap ülkelerinde ise hükûmet değişiklikleri, anayasa reformları ve toplumsal-siyasal yapıda köklü dönüşümler meydana gelmiştir.

İsyan ilk olarak, Arap Baharı'ndan etkilenerek, Ocak 2011 tarihinden itibaren küçük gösteriler halinde başlayıp büyüyerek, yolsuzluğa ve insan hakları ihlallerine karşı bir sivil başkaldırı olarak başlamıştır. Geniş çaplı gösteriler ise 15 Mart 2011 tarihinde güney şehri Dera'da ortaya çıkmıştır, bu yüzden Dera ilerleyen safhalarda "Devrimin Beşiği" olarak anılmıştır; bu gösteriler kısa sürede ülke çapına yayılmıştır. Dera şehrindeki bu protestolar, 6 Mart'ta, aralarında Muaviye Sayasna'nın da bulunduğu 15 genç öğrencinin hükûmet karşıtı grafiti yazdıkları için hapsedilmesi ve işkence görmesiyle patlak vermişti. Duvar yazısında yakın zamanda Tunus'taki Zeynel Abidin Bin Ali ve Mısır'daki Hüsnü Mübarek rejimlerinin halk protestoları ile devrilmesine ve daha önce Birleşik Krallık'ta göz doktorluğu eğitimi alan Beşşar Esed'e doğrudan gönderme yapan şu cümle yer alıyordu:

"Sıra sana geldi, doktor" ("أجاك الدور يا دكتور" Ecâk

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Türkiye Cumhuriyeti'nin yasama organıdır. 23 Nisan 1920'de Osmanlı Devleti'nin İtilaf Devletleri'nce işgaline ve Meclis-i Mebûsan'ın İstanbul'un işgalinin ardından kapatılmasına direniş göstermek üzere, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının öncülüğünde Ankara'da kurulmuştur. Asli görevi yürütmeyi denetlemektir ve yasama erkini kullanır. "Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi, TBMM'nin varoluşunun temel dayanağını oluşturur.
Hâlihazırda tali kurucu iktidar olan TBMM, diğer anayasal devlet organlarından üstün değildir. Yasama yetkisi, kanun yapma yetkisidir. Yasalar Anayasa'ya aykırı olamaz. TBMM'nin Anayasa'da da değişiklik yapma yetkisi bulunsa da bu yetki de Anayasanın Başlangıç bölümünde yer alan anlayışla ve Anayasal bütünlüğe uygun olarak hareket etme ve ancak bu çerçeve içerisinde Anayasa'da değişiklik yapabilme ile sınırlıdır ve bu çerçevede meşruiyet kazanır.
Anayasanın 6. maddesinde yer alan "Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz." ifadesiyle yasama organı olan TBMM'nin, kendisinin yasal dayanağı olan Anayasa'nın bütününü veya temel ilkelerini reddederek yeni bir Anayasa yapma yetkisi yoktur.
Anayasaya bağlılık yemini eden milletvekili veya partilerin bu tür girişimlerde bulunması yetki aşımı ve yetki gaspı teşkil eder; bu durum, hem milletvekilliklerinin meşruiyetini sorgulanır hale getirir hem de 'cebir kullanarak Anayasa'yı değiştirmeye teşebbüs' suçundan yargılanmalarına yol açabilir. Yasa ve Anayasa değişikliklerinin halka ait egemenlik haklarını da koruyan bir toplumsal sözleşme olan Anayasa'ya aykırı olup olmadığı Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenir.
Millete ait egemenlik yetkilerinin kuvvetler ayrılığı prensibine göre düzenlenmesinin, devlet organları arasında bir üstünlük sıralaması anlamına gelmediği, bu durumun belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret medeni bir iş bölümü ve iş birliği olduğu, üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu Anayasa'nın Başlangıç bölümünde belirtilmiştir.
Anayasa'nın 7. maddesine göre yasama yetkisi, Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir. TBMM genel seçimleri; beş yılda bir, serbest, eşit, tek dereceli, genel oy esaslarına göre ve yargı organlarının genel yönetim ile denetimi altında gerçekleştirilir. Seçimi kazanan milletvekilleri, Anayasa’ya bağlı kalacaklarına dair Türk milleti önünde namusları ve şerefleri üzerine yemin ederek 5 yıllığına TBMM üyeliği (milletvekilliği) hakkı kazanırlar. TBMM üyeleri (milletvekilleri), yasama dokunulmazlığına sahiptir.

TBMM'de en az 20 milletvekili ile temsil edilen siyasi partiler grup kurma hakkına sahiptir. Her parti grubunun kendi disiplin kurulu bulunur. Parti başkanı, eğer milletvekili ise doğrudan grup başkanıdır, parti başkanı milletvekili değil ise bir grup üyesi grup içi seçimle grup başkanı seçilir.
Genel seçimlerde milletvekili çıkartan ancak grup kurmak için yeter sayıya sahip olmayan siyasi partiler TBMM Başkanlık Divanı, TBMM Danışma Kurulu ve komisyonlarda temsil edilemezler.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler. Anayasanın 81. maddesine göre TBMM üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler:

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.

Her yeni yasama döneminde Başkanlık seçimi yapılıncaya değin en yaşlı üye Başkan, en yaşlı ikinci üye Başkanvekilliği yapar. Bir yasama döneminde iki defa başkanlık seçimi yapılır. İlkinde iki yıl, ikincisinde seçim döneminin bitimine kadar görev yapar.

Bir Başkan, dört Başkanvekili, yedi kâtip üye ve üç idare amirinden kurulur. Siyasi partiler sahip oldukları milletvekili sayısı oranında Başkanlık Divanı'nda temsil edilir.
Anayasa'ya göre 94. maddesine göre "Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı meclis üyeleri arasından seçilen Meclis Başkanı, Başkanvekilleri, katip üyeler ve İdare Amirleri'nden oluşur. Başkanlık Divanı, meclisteki siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında divana katılmalarını sağlayacak şekilde kurulur. Siyasi parti grupları başkanlık için aday gösteremezler. Türkiye Büyük Millet Meclisinin başkanlık divanı için, bir yasama döneminde iki seçim yapılır. İlk seçilenlerin görev süresi iki, ikinci devre seçilenlerin görev süresi üç yıldır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde ve dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar."
Bu hükümler Meclis Başkanı'nın ve Başkanlık Divanı'nın tarafsızlığını sağlama amacı gütmektedir.

Meclis araştırma komisyonları vb. komisyonlara bu tabloda yer verilmemiştir.

Milletvekilleri bir dönem için seçilirler. Dönem sonunda milletvekili olarak devam etmeleri için tekrar seçilmeleri gerekir. Milletvekilleri belirli bir ilden aday olup seçilirler ancak sadece o ili değil bütün Türk milletini temsil ederler. Devlet memurları, kamuda çalışan görevliler milletvekili adayı olabilmek için bu görevlerinden istifa etmeleri gerekmektedir.
18 yaşını aşan her Türk vatandaşı milletvekili seçilebilir, ancak aşağıdaki özelliklere sahip olanlar milletvekili seçilemez:

İlkokul mezunu olmayanlar.
Hırsızlık, dolandırıcılık gibi yüz kızartıcı suçlardan mahkûm olanlar.
Muaf olmadıkça askerlik hizmetini tamamlamayanlar.
Taksirli suçlar hariç olmak üzere en az 1 yıl ağır hapis cezası nedeniyle hüküm giyenler.
Terör eylemi nedeniyle hüküm giyenler.
Milletvekili görevi süresince meclis içinde veya dışında belirttiği oy, söz ve düşünceleri ile ilgili yasama sorumsuzluğuna sahiptir. Bu hak görev süresi sona erse bile devam eder. Milletvekili görevi süresince sorgulanmama, tutuklanmama ve yargılanmama hakkına yani yasama dokunulmazlığına sahiptir. Bu hak görev süresi ile sınırlıdır.
TBMM doğrudan seçimle oluşur ve Türk milleti adına görev yapar. Parlamento'nun öncelikli görevi yürütmeyi denetlemek ve yasama yetkisini kullanmaktır. TBMM'nin çıkardığı yasalar Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenir.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışmasında şunlar gözetilir: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, TBMM İç Tüzüğü, Türkiye Cumhuriyeti kanunları, Başkanlık Divanı kararları, mahkeme kararları ve teamüller.

TBMM'nin çalışma esasları Meclis iç tüzüğünde belirlenmiştir. Bu iç tüzük kurallarını yine meclisin kendi belirler. 1961 yılında Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu'nun uyguladığı 2 farklı iç tüzük yürürlüğe girdi. 1973 yılında her iki meclisin ortak oturumlarında geçerli olan yeni bir iç tüzük kabul edildi. 1982 Anayasası ile çift meclis uygulaması kaldırıldı ve sadece 1973 yılında kabul edilen iç tüzük uygulanmaya başlandı. Günümüzde de bu 1973 yılında hazırlanan iç tüzük yürürlüktedir.

Genel Sekreterlik
Özel Kalem Müdürlüğü

Türkiye'nin siyasi tarihinde ilk parlamento Osmanlı döneminde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan törenle 19 Mart 1877'de açıldı. Bu meclis Kanuni Esasi'nin göre "Meclis-i Umumi" olarak adlandırılmıştı. "Meclis-i Ayan" ve "Meclis-i Mebusan" olmak üzere iki kısımdan oluşan bu meclis, ilk oturumunu 20 Mart 1877 tarihinde Sultanahmet'teki İstanbul Üniversitesi binasında yaptı. Kısa süren bu meclis 93 Harbi nedeniyle dağıldı. Daha sonra yapılan ikinci genel seçimlerin ardından 18 Aralık 1877'de yeniden açılan meclis, Kanuni Esasi'nin verdiği yetkiyle padişah II. Abdülhamid tarafından 14 Şubat 1878'de tatil edildi.
1908'de seçim kanunu dikkate alınan ilk seçim yapıldı. Seçme yaşı 25, seçilme yaşı 30 olan bu seçimlerde vergi ödeyenler oy kullanabiliyordu. 17 Aralık 1908'de yeniden açılan meclis, İstanbul'un İşgali'ne kadar açık kaldı. Üç yıl sonra ise İstanbul'da ilk kez bir ara seçim yapıldı. Ahrar Fırkası (Özgürlükçüler Partisi) ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme Partisi)'nin katıldığı seçimlerde, İttihat ve Terakki Cemiyeti çoğunluğu sağladı ve 4 Aralık 1908'de 3. Meclis-i Mebûsan açıldı. Bu parlamento, 31 Mart Vakası ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sonrasında Mayıs 1909'da Kânûn-ı Esâsî üzerinde değişiklikler yaparak padişahın ve Meclis-i Ayan'ın yetkilerini daralttı, kendi yetkilerini artırdı. 1911'de tek bir parlamenteri ilgilendiren, ancak politik yankıları yüksek olan bir ara seçim gerçekleştirildi.
Padişah VI. Mehmed, Mondros Mütarekesi sonrası 21 Aralık 1918'de yeni seçimlerin düzenlenmesi için parlamentoyu feshetti. Seçimlerin ardından 6. Meclis-i Mebûsan 12 Ocak 1920'de ilk toplantısını yaptı. İşgal güçlerinin 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal etmesi üzerine, parlamento anayasaya aykırı olarak 11 Nisan 1920'de kapatıldı. Parlamentonun kapatılması üzerine 23 Nisan 1920'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi faaliyetlerine başladı ve fiilen ülkeyi yönetmeye başladı.

19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Atatürk, Samsun'a çıkarak Millî Mücadele'nin başlamasını sağladı. Mondros Mütarekesinin ardından hareket, dernekler ve kongreler kurarak ülkenin çeşitli bölgelerinde işgallere karşı mücadele hareketleri başlattı.
İddialara göre, Ateşkes Anlaşması'nın ardından işgal kuvvetlerinin ülkeyi bölmek, azınlıkları kışkırtmak, işgal bölgeleri oluşturmak ve Yunan kuvvetlerinin işgalini kolaylaştırmak amacıyla İzmir'i işgal etmelerine ve Ege Bölgesi'ne saldırmalarına izin verilmesiyle İstanbul Hükümeti'nin sessiz kalmasıyla ilişkilendiriliyordu. Bazı çevreler, bu yerel örgütlerin bulundukları bölgelerde siyasi gücü temsil ettikleri ve feodal bir iktidar hâline geldikleri iddialarını ortaya atmışlardır.
13 Kasım 1918'de, Yıldırım Orduları Grup Komutan

Andy Goldsworthy (d. 26 Temmuz 1956, Cheshire, Birleşik Krallık), Büyük Britanyalı heykeltıraş, fotoğrafçı ve çevrecidir.
İskoçya'da yaşamaktadır. Doğada ve doğal malzemelerle eserlerini yaratmakta ve fotoğraflarını çekmektedir. Arazi sanatı (Land art) hareketinin önemli ve popüler temsilcilerinden biridir.
Beş değişik sanat okulundan reddedildikten sonra Bradfort ve Lancaster sanat okullarında öğrenim görmüştür. Her yılın altı ayı İngiltere'de, diğer altı ayı ise dünyanın değişik bölgelerinde sanat çalışmalarını yapar. Birçok heykeltıraş malzemeleri yontma ya da kesme yoluyla şekillendirirken sanatçı, eserlerini doğanın kendi akışından yararlanarak oluşturmaktadır. Doğada ne bulursa o malzemeyle heykellerini yapar ve asla yaşayan hiçbir canlıya zarar vermez.
Rivers and Tides adlı 2001 yılında Alman sinemacı Thomas Riedelsheimer tarafından çekilen belgesel filmde, çalışmalarını gerçekleştirme süreçleri kaydedilmiştir.

Eserlerinden örnekler

Nevada, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısında yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Bazen Dağlık Batı ve Güneybatı Amerika Birleşik Devletleri'ne de dahil edilir. Kuzeydoğuda Idaho, kuzeybatıda Oregon, batıda Kaliforniya, güneydoğuda Arizona ve doğuda Utah ile sınır komşusudur. Nevada, yüzölçümü bakımından yedinci, nüfus bakımından ise 31. sırada yer alan ABD eyaletidir. Nevada nüfusunun neredeyse dörtte üçü, Las Vegas-Paradise metropol alanını içeren Clark County'de yaşamaktadır. Nevada'nın başkenti Carson City'dir. Las Vegas, eyaletin en büyük şehridir.
Nevada, tarihi ve ekonomisi için gümüşün önemi nedeniyle resmi olarak "Gümüş Eyaleti" olarak bilinir. Ayrıca, İç Savaş sırasında eyalet statüsüne kavuştuğu için "Savaşta Doğan Eyalet"; aynı adı taşıyan yerli bitki nedeniyle "Adaçayı Eyaleti"; ve "Adaçayı Tavuğu Eyaleti" olarak da bilinir. Paiute, Shoshone ve Washoe kabilelerinden yerli Amerikalılar, günümüzde Nevada olan bölgede yaşamaktadır. Bölgeyi keşfeden ilk Avrupalılar İspanyollardı. Bölgeye, kışın dağları kaplayan kar nedeniyle, İspanya'daki Sierra Nevada'ya benzer şekilde, Nevada (karlı) adını verdiler. Bölge çoğunlukla Alta California'dan ve 1821'de Meksika olarak bağımsızlığını kazanan Yeni İspanya Genel Valiliği içindeki Nuevo México topraklarının bir kısmından oluşuyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Meksika-Amerika Savaşı'ndaki zaferinden sonra 1848'de bölgeyi ilhak etti ve 1850'de Yeni Meksika ve Utah Bölgesi'nin bir parçası olarak dahil edildi. 1859'da Comstock Lode'da gümüşün keşfi, nüfus patlamasına yol açtı ve bu da 1861'de batı Utah Bölgesi'nden Nevada Bölgesi'nin kurulmasına ivme kazandırdı. Nevada, 31 Ekim 1864'te, İç Savaş sırasında Birliğe eklenen iki eyaletten ikincisi olarak (birincisi Batı Virginia) 36. eyalet oldu.
Nevada, özgürlükçü yasalarıyla bilinir. 1940 yılında, 110.000'den biraz fazla nüfusuyla Nevada, bir sonraki en az nüfuslu eyalet olan Wyoming'in nüfusunun yarısından daha azıyla, açık ara en az nüfuslu eyaletti. Ancak, yasal kumar ve esnek evlilik ve boşanma yasaları, Nevada'yı 20. yüzyılda önemli bir turizm merkezi haline getirdi. Nevada, fuhuşun yasal olduğu tek ABD eyaletidir, ancak en kalabalık bölgelerinde – Clark County (Las Vegas), Washoe County (Reno) ve Carson City (bağımsız bir şehir olarak herhangi bir ilçenin sınırları içinde değildir) – yasa dışıdır. Turizm sektörü Nevada'nın en büyük işvereni olmaya devam ediyor ve madencilik ekonominin önemli bir sektörü olarak varlığını sürdürüyor: Nevada, dünyanın dördüncü büyük altın üreticisidir.
Eyaletin adı İspanyolca'da "karlı" anlamına gelir ve Nevada'nın kışın karla kaplı çok sayıda dağ sırasına atıfta bulunur; bu da Nevada'yı ortalama rakım bakımından en yüksek ABD eyaletleri arasına sokmaktadır. Bunlar arasında Sierra Nevada'nın Carson Sıradağları bölümü (ve yüzey alanı bakımından Tahoe Gölü'nün yaklaşık 1/3'ü), ayrıca batı, orta, kuzeydoğu ve güney Nevada'da bulunan Toiyabe Sıradağları, Ruby Dağları ve Spring Dağları (Büyük Havza dağlık ormanlarının gökyüzü adalarını örnekleyen) yer almaktadır. Nevada, hem Sierra Nevada'nın yağmur gölgesinde yer alması hem de ABD eyaletleri arasında en yüksek güneş ışınımına sahip olması nedeniyle ABD'nin en kurak eyaletidir ve bu nedenle büyük ölçüde çöl ve yarı kuraktır. Nevada, Büyük Havza'nın büyük bir bölümünü ve Mojave Çölü'nün büyük bir kısmını kapsar. 2020 yılında, eyalet topraklarının %80,1'i hem sivil hem de askeri olmak üzere ABD federal hükümetinin çeşitli yetki alanları tarafından yönetiliyordu. İklim değişikliğinden etkilenen Nevada'daki kuraklıklar sıklık ve şiddet bakımından artmaktadır ve bu da Nevada'nın su güvenliğine daha fazla yük getirmektedir. Bununla birlikte, Nevada, iklim değişikliğine uyum sağlama konusunda liderler arasında yer alıyor; bu uyum, Çöl Araştırma Enstitüsü'ndeki iklim bilimi çalışmaları, Las Vegas metropol bölgesindeki kapsamlı su geri dönüşümü, seçmenlerin zorunlu kıldığı güneş enerjisi yatırımları, ABD'nin en büyük sanayi parkında önde gelen elektrikli araç üretim ekosistemi kaynaklarına ev sahipliği yapması ve elektrikli bataryalarda kullanılmak üzere ABD'nin en büyük lityum madenini geliştirmesi gibi alanları kapsıyor.

Nevada ismi İspanyolcada "karla kaplı" anlamına gelir ve bölgedeki Sierra Nevada isimli sıradağlara verilmiş addır.
Nevada'lılar Eyaletin ismini ikinci hecede bulunan a harfini İngilizcede "bad" kelimesindeki a harfinin söylenişi şekliyle telaffuz ederek söylerler. Bölge dışındaki çoğu insan ise bu harfi İngilizce "father" kelimesindeki a harfinin söylenişi şekliyle telaffuz eder.İkinci söyleniş şekli İspanyolca telaffuza daha yakın olmasına rağmen bölge halkı buna rağbet etmez. George W. Bush 2004 Başkanlık kampanyası sırasında böyle bir gaf yapmış ve sonrasında Reno-Sparks kongre merkezinde yaptığı bir konuşmada bunu düzelterek, "yine doğru söyleyemeyecek diye düşünmüştünüz değil mi" diyerek konuşmasına devam etmiştir.

Nevada'ın neredeyse tamamı Basin and Range bölgesinde bulunur ve kuzey-güney hattında yer alan birçok sıradağ ile kesilmiştir. Bu sıradağların aralarında endorheik (kapalı havzalar) vadiler barındırırlar.

Eyaletin kuzey bölümü Great Basin bölgesindedir ve bu sebeple yumuşak çöl iklimi hakimdir. Bu iklim sebebiyle yazları yüksek sıcaklık kışlarıyla soğuk hava şartları yaşanır. Arizona muson şartlarının yarattığı nem bölgede ara sıra fırtınalara sebebiyet verir ve ayrıca pasifik fırtınaları nedeniyle bölgede kar yağışı olur. Bugüne dek kaydedilen en yüksek sıcaklık 29 Haziran 1994'te Laughlin'de kaydedilen 52 °C'dur (125 °F). Kaydedilen en düşük sıcaklık ise 1972 yılında  kuzeydoğudaki San Jacinto'da kaydedilen -47 °C'dur (-52 °F)
Humboldt Nehri kuzeydedir ve eyaleti boğu batı hattında keser ve Lovelock yakınlarındaki Humboldt Sink isimli kuru göl yatağına akar.
Yer yer 4.000 metreyi aşan sıra dağlar yeşil ormanlarıyla birçok endemik türün yaşaması için uygun ortam oluşturur.
Güneyde Mojave çölü bulunur ve Las Vegas şehri buraya kurulmuştur. Bölge kışın az yağış alır. Yükseklik genelde 1.200 m altındadır ve bu sıcak yaz günleri ile soğuk ve serin kış günleri yaşanmasına neden olur.
Nevada ve Kaliforniya arasında 640 km uzunluğuyla ABD'deki en uzun dikey sınır vardır. Sınır Tahoe gölünden bağlar ve Colorado Nehrine kadar sürer.
Las Vegas'ın hemen batısında bulunan Spring sıradağları eyaletin güney bölgesinde yer alır ve en büyük sıradağlardır. En alçak nokta ise Laughlin'in güneyidir.
610 metrenin üzerinde 172 nokta vardır ve bu dağlar ülkenin Alaska'dan sonra en dağlık bölgesi olmasına neden olur.

Nevada Birleşik Devletler'in en kurak eyaletidir. Genellikle çöl ve yarı kurak iklim bölgelerinden oluşur ve bu sebeple yaz döneminde 52 °C'a ulaşan, kışın ise -46 °C'a düşen sıcaklık değerlerine rastlanır. Kuzey bölgelerde kış uzun ve oldukça soğuk geçerken güney bölgelerde kısa ve yumuşaktır. Eyaletin büyük bir kısmında çok az yağış görülür ve bu az yağış genellikle Sierra Nevada dağlarına (doğu ve kuzeydoğu yamaçlarına) düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı yaklaşık 18 cm'dir. En fazla yağış alan bölgedeyse bu değer 100 cm'ye kadar ulaşır. Eyalette bugüne dek ölçülmüş en yüksek sıcaklık değeri 29 Haziran 1994'te Laughlin'de tespit edilmiş olup 52 °C'dur. En düşük sıcaklık ise 8 Ocak 1938'de San Jacinto'da kaydedilmiş olup -46 °C'dur. 52 °C'luk sıcaklık değeri Birleşik Devletler'de şimdiye dek ölçülmüş olan en yüksek 3. değer olup Kaliforniya (57 °C) ve Arizona'nın (53 °C) ardından gelir.

Eyalet 17 ilçeye (County) bölünmüştür.

Humboldt 1856 yılında Utah eyaletinde ilçe yapıldıktan sonra 1861 yılında tekrar Nevada eyaleti tarafından ilçe yapılmıştır.

Yaklaşık 2 bin yıl önce yerleşime açıldığı bilinen bölgeye Avrupalılar ilk ayak bastıklarında burada Mohaveler, Payutlar, Şaşonlar ve Vaşolar yaşıyordu. Nevada, ABD ile Meksika arasında imzalanan Guadalupe Hidalgo Antlaşması'yla (1848) ABD'ye bırakıldı ve Utah bölgesine bağlandı. 1859'da Virginia şehri yakınlarındaki Comstock Lode'da bulunan gümüş madeniyle bölge hareketlendi.

2 Mart 1861 tarihinde bölge Utah bölgesinden ayrıldı ve Sierra Nevada dağlarından esinlenileren Nevada bölgesi adını aldı.

1864 başkanlık seçimlerinden 8 gün önce Nevada, Birleşik Devletler'in 36. Eyaleti olarak birliğe dahil oldu. Eyalet olma işlemleri iç savaş esnasında kongrede etkin olan Cumhuriyetçiler tarafından, Abraham Lincoln'un tekrar başkan seçilmesini sağlayabilmek amacıyla süratle tamamlandı ve bu sayede ekonomisi madenciliğe dayanan Nevada'nın, endüstriye dayalı ekonomiye sahip birlikle bütünleşmesi sağlandı.
Nevada Birleşik Devletler'e eyalet olarak kabul edildikten sonra sınırları büyüyen 2 eyaletten birisidir. Eyalet bugünkü güney sınırlarına 5 Mayıs 1866'da Arizona bölgesinin Pah-Ute ilçesinin bir kısmını dahil ederek ulaşmıştır. Bu sınır değişikliği, altın reservleri keşfedilince bölgede nüfus artışını sağlayabilmek için yapıldı. Bu bölge günümüzdeki Clark ilçesini kapsamaktadır. 1868 yılında ile yine sınırlar büyümüş ve batı Utah bölgesinden bir kısım eyalete dahil edilmiştir. Bu değişikliğe sebep ise bölgede Mormon hakimiyetini engellemektir.
Madencilik Nevada ekonomisine uzun yıllar hakim oldu ve büyük zenginliğe sebebiyet verdi. Bu konuyu Mark Twain Nevada'da yaşadığı sıralarda kaleme aldığı "Roughing it" adı kitabında da ele almıştır. Bu zenginliğe rağmen nüfus 19. yüzyıl sonlarında gerilemeye başladı fakat 1900 yılında Tonopah sonrasında Goldfield ve Rhyolite'de keşfedilen yeni gümüş yatakları nüfusun tekrar artış trendine geçmesini sağlamıştır.

Kumar sektörü 20. yüzyıl başlarında oluşan ekonomik durgunluk ortamında Las Vegas şehrinin kurulmasına ve gelişmesine büyük destek oldu. 1909 yılında ülke genelinde anti-kumar karşıtlarının örgütlenmesi neticesinde kumar yasa dışı ilan edildi fakat Nevada'nın madencilik kasabalarında yaygın olarak yasa dışı olarak oynanmaya devam etti. Büyük buhran döneminde madencilik ve tarım sektörlerindeki büyük düşüşler sebebiyle Nevada kumarı 19 Mart 1931 tarihinde yasal bir düzenlemeyle serbest hale getirdi. Vali F

New Jersey, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Atlantik ve Kuzeydoğu bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Yoğun kentleşmiş Kuzeydoğu metropolünün coğrafi merkezinde yer alan eyalet, kuzeybatı, kuzey ve kuzeydoğuda New York Eyaleti; doğu, güneydoğu ve güneyde Atlantik Okyanusu; batıda Delaware Nehri ve Pensilvanya; güneybatıda ise Delaware Körfezi ve Delaware ile sınırlıdır. 7.354 mil kare (19.050 km²) yüzölçümüyle New Jersey, yüzölçümü bakımından en küçük beşinci eyalettir. ABD Nüfus Sayım Bürosu'nun 2025 tahminine göre, 9,5 milyondan fazla sakiniyle, şimdiye kadarki en yüksek tahmini nüfusuyla, en kalabalık 11. eyalettir. Eyalet başkenti Trenton, en kalabalık şehri ise Newark'tır. New Jersey, ABD Nüfus Sayım Bürosu tarafından her ilçesinin kentsel olarak kabul edildiği tek ABD eyaletidir. Ayrıca ABD'nin en yoğun nüfuslu eyaletidir.
Yeni Jersey, MÖ 13.000 gibi erken bir dönemde Paleo-Kızıldereliler tarafından ilk kez yerleşime açılmıştır. 17. yüzyılın başlarında Avrupalılar geldiğinde Lenape halkı baskın yerli gruptu ve kuzeyde Munsee, diğer yerlerde ise Unami ve Unalachtigo gibi lehçe gruplarına ayrılmışlardı. Hollandalı ve İsveçli kolonistler eyalette ilk Avrupa yerleşimlerini kurdular ve daha sonra İngilizler bölgenin kontrolünü ele geçirerek, adını Kanal Adaları'ndan Jersey'den alan New Jersey Eyaleti'ni kurdular. Koloninin verimli toprakları ve nispeten dini hoşgörüsü, büyük ve çeşitli bir nüfusu kendine çekti. New Jersey, Amerikan Devrimi'ni destekleyen On Üç Koloni arasında yer aldı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda birçok önemli savaşa ve askeri komutaya ev sahipliği yaparak "Amerikan Devrimi'nin Kavşağı" unvanını kazandı. New Jersey, Amerikan İç Savaşı sırasında Birlik'te kaldı ve Birlik Ordusu'nu desteklemek için birlikler, kaynaklar ve askeri liderler sağladı. Savaştan sonra, eyalet önemli bir üretim merkezi ve göçmenler için önde gelen bir destinasyon olarak ortaya çıktı ve ABD'deki Sanayi Devrimi'nin itici gücü oldu. New Jersey, birçok endüstriyel, teknolojik ve ticari yeniliğin merkeziydi. New Jersey ile ilişkili birçok önde gelen Amerikalı, akademi, sosyal savunuculuk, iş dünyası, eğlence, hükümet, ordu, kar amacı gütmeyen kuruluş liderliği ve diğer alanlar dahil olmak üzere ulusal ve küresel olarak etkili olduklarını kanıtladı.
New Jersey'nin Kuzeydoğu mega kentindeki merkezi konumu, 20. yüzyılın ikinci yarısında hızlı büyümesini ve banliyöleşmesini destekledi. 21. yüzyılın başından bu yana, eyaletin ekonomisi oldukça çeşitlendi ve New Jersey'nin dünyanın en büyük ilaç endüstrisi merkezi rolü de dahil olmak üzere önemli sektörler ortaya çıktı ve yaygın olarak "Dünyanın İlaç Sandığı" olarak biliniyor. New Jersey, biyoteknoloji, bilgi teknolojisi, finans, dijital medya, film yapımı ve turizmde mükemmeldir ve Atlantik kıyı şeridinde lojistik ve dağıtım için bir merkez haline gelmiştir. New Jersey, göçmenler için önemli bir destinasyondur ve dünyanın en çok kültürlü nüfuslarından birine ev sahipliği yapmaktadır. 21. yüzyılın başından beri, özellikle New Jersey Transit demiryolu merkezlerinin yakınında, New Jersey'de yeniden kentleşme yaşanmaktadır. New Jersey, ABD'nin Kuzeydoğusunda en hızlı büyüyen eyalettir ve genel olarak ABD'nin en hızlı büyüyen eyaletlerinden biridir; bu durum, dayanıklı ekonomisi ve agresif konut inşa politikalarına bağlanmaktadır.
New Jersey, ABD'nin en gelişmiş eyaletlerinden biridir. 2023 itibariyle New Jersey'nin ortalama hane geliri 99.781 dolardı ve bu, Massachusetts'ten sonra ABD eyaletleri arasında ikinci en yüksek rakamdır. Eyaletteki tüm hanelerin neredeyse onda biri, yani 323.000'den fazla hane milyonerdir; bu, tüm eyaletler arasında en yüksek milyoner temsil oranı ve kilometrekare başına en yüksek yoğunluktur. ABD sınırında yer alan bir eyalet olmamasına rağmen, New Jersey nüfusunun dörtte biri yabancı doğumludur ve bu oran Kaliforniya'dan sonra ikinci en yüksek orandır. Eyalet, hem Amerikan İnsani Gelişme Endeksi'nde hem de standart İnsani Gelişme Endeksi'nde en üst sıralarda yer almaktadır. New Jersey, sakinlerinin yaşaması en pahalı eyaletlerden biri olmasına rağmen, fiziksel ve duygusal sağlık açısından ABD'nin en iyi eyaleti olarak sıralanmıştır. 
ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin iklimbilim araştırmasına göre, New Jersey, 20. yüzyılın başlarından itibaren 100 yıllık bir dönemde ortalama hava sıcaklığına göre en hızlı ısınan eyalet olmuştur; bu durum Kuzey Atlantik Okyanusu'nun önemli ölçüde ısınmasına bağlanmıştır ve Jersey Shore'un kıyı suları, dünyanın en hızlı ısınan kentsel okyanus kıyı şeritlerinden birini oluşturmaktadır.

New Jersey'in kuzey ve kuzeydoğusunda New York; doğusunda Atlas Okyanusu; güneyinde ve güneybatısında Delaware; ve batısında Pensilvanya bulunuyor.
Coğrafi özellikler ve nüfus dağılımı göz önünde bulundurulduğunda New Jersey'in beş bölgeye ayrılabileceği söylenebilir. Kuzeydoğu New Jersey, New York metropolitan alanı içinde kalır ve burada yaşayanların bir kısmı çalışmak için her gün New York'a giderler. Kuzeybatı New Jersey, kuzeydoğu bölgesine nazaran daha ormanlık, dağlık ve kırsal bir alandır. Atlantik sahili kesimi yaşam ve yerleşim özelliklerinin büyük kısmını Atlas Okyanusu sahilinden alır. Güneybatı New Jersey, Philadelphia metropolitan alanı içinde kalır ve Delaware Vadisi'nin bir parçasıdır. Beşinci kesim olan iç bölge ise eyaletin güney bölümünün iç kısımlarını kaplar ve büyük ölçüde karışık çam ve meşe ormanları ile kaplıdır. Bu kesimin nüfus yoğunluğu eyaletin diğer bölümlerine göre çok daha düşüktür.
Eyaletin en yüksek rakımına Montague'de 550 metre'de ulaşılır.
New Jersey'in başlıca akarsuları arasında Hudson Nehri, Delaware Irmağı, Raritan, Passaic, Hackensack, Rahway, Musconetcong, Mullica, Rancocas, Manasquan, Maurice ve Toms çayları sayılabilir.

New Jersey'e nispeten nemli bir karasal iklim hakimdir. Eyaletin güney ucunda ise nemli bir tropik-altı iklimden söz edilebilir.
Yazlar oldukça sıcak ve nemlidir. Bu mevsimde 26-30 °C ila 15-21 °C arasında değişen sıcaklıklar görülür. Her yaz 32 °C'yi aşan sıcaklıklara rastlanan 18-25 gün de yaşanır. New Jersey kışları çoğunlukla soğuk geçer. Eyaletin güney kısımlarında ise daha yumuşak bir kış yaşanır. Bahar ve güz aylarında ise değişken hava durumları gözlemlenebilir.
Eyalete düşen ortalama yıllık yağış miktarı 1100 mm civarındadır. Her ay yaklaşık 6-9 gün yağış görülür ve Kasım ortalarından Mart'a kadar toplamda 38 ila 78 cm arasında değişen kar yağışları yaşanır.
20. yüzyıl boyunca ve 21. yüzyılın şimdiye kadar geçen döneminde New Jersey'i etkisi altına alan çeşitli hava olayları arasında Floyd Kasırgası gibi tropik fırtınalar nadir de olsalar dikkat çekmektedir.

Yaklaşık 180 milyon yıl önceki Jura Devrinde New Jersey Kuzey Afrika ile komşuydu. Apalaş Dağları Kuzey Amerika ile Afrika kıtalarının çarpışması sonucu ortaya çıktı. 18.000 yıl önce ise Buzul çağı sırasında buzullar New Jersey'e kadar ulaştı. Bu buzulların iklimin tekrar ısınmasıyla geri çekilmesi sırasında Passaik Buzul Gölü'nün yanı sıra birçok nehir ve bataklık da oluştu.
Avrupalılar bölgeye ayak bastıklarında New Jersey'de yerleşik gruplar Lenape kabileleriydi. Bu kabileler küçük çiftçilikle de uğraşan avcı-toplayıcı bir halktı. İlk karşılaştıkları Avrupalılar Hollandalı olan Lenape'lerin bunlarla ilişkileri genelde kürk ticareti temelinde gelişiyordu.

İlk zamanlarından beri New Jersey etnik ve dini çeşitliliği ile dikkat çeken bir bölge olmuştur. Çeşitli Protestan gruplar eyalet sınırları içinde bir arada yaşarlar. Bu renkli yapının temellerinin atıldığı koloni döneminde New Jersey tarıma dayalı kırsal bir bölge olarak kaldı. Üstelik bu dönemde ticari ölçekte tarım faaliyetlerine de nadiren rastlanmıştır. Burlington ve Perth Amboy'un özellikle New York ve Philadelphia ile yapılan ticarette önemli rol oynayan limanlar olarak öne çıktığı dönemde eyaletin verimli toprakları ve dini açıdan toleransa dayalı siyasi tutumu hızlı bir nüfus artışını da beraberinde getirdi. Bunun bir sonucu olarak 1775 yılına gelindiğinde New Jersey'in nüfusu 120.000 seviyesine gelmişti.
17. yüzyılın başlarında bölge Hollanda'nın bir kolonisi halindeydi. Ancak 1664 yılında Richard Nicolls komutasındaki bir İngiliz filosu o günkü adıyla New Amsterdam limanına girip fazla direnişle karşılaşmadan bugünün New York'unu ele geçirdiğinde bölge tümüyle el değiştirdi ve İngiltere'nin bir kolonisi haline geldi.
Sonradan II. James adıyla İngiltere tahtına geçecek olan York Dükü Hudson nehri ile Delaware ırmağı arasında daha sonra New Jersey haline gelecek olan bölgenin idaresini George Carteret ve John Berkeley'e verdi.
Bu dönemde bölgeye yerleşimler genelde New England kolonisinden gelenlerden oluşuyordu. Genelde New York kolonisinin gölgesinde kalan bölge bu dönemde diğer koloniler kadar ön plana çıkmamıştır.

New Jersey İngiliz yönetimine karşı ayaklanan 13 koloni'den biridir. 2 Temmuz 1776'da kabul edilen anayasa ile eyalet bağımsızlığını ilan etmiştir.
New Jersey'i temsilen Richard Stockton, John Witherspoon, Francis Hopkinson, John Hart ve Abraham Clark, Amerika Birleşik Devletleri'nin Bağımsızlık Bildirgesi'ni imzalayan kişiler arasında yer almışlardır.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz ve Amerikan orduları New Jersey'den defalarca geçmiş ve burada önemli çatışmalara girmişlerdir. 25 Aralık 1776'da George Washington komutasındaki Amerikan birlikleri Delaware ırmağını geçerek Trenton Muharebesi'nde İngilizlere bağlı bir orduyu yenilgiye uğratmıştır. Yaklaşık bir hafta sonra da İkinci Trenton Muharebesi Cornwallis komutasındaki İngiliz birliklerinin durdurulduğu önemli bir zafer olarak Amerikan tarihindeki yerini almıştır.
1783 yazında Amerikan Kongresi Princeton, New Jersey'de toplanarak burayı dört aylığına ülkenin başkenti statüsüne getirmiştir. Kongrenin buradaki toplantısı sırasında bağımsızlık savaşını sona erdiren Paris Anlaşması'nın imzalandığı haberi ulaşmıştır.
New Jersey ABD Anayasasını onaylayan üçüncü eyalet olmuştur. 20 Kasım 1789'da ise Amerikan Haklar Bildirgesi'ni ilk onaylayan eyalet yine New

André Leroi-Gourhan (25 Ağustos 1911 – 19 Şubat 1986), Fransız arkeolog, paleontolog, paleoantropolog ve antropolog. Teknoloji, estetik ve felsefi yansımaları ile ilgilendi. 

Estetik ve teknoloji konularında araştırmalar yürütmüş olan Leroi-Gourhan, L'Homme et la matière (1943), adlı kitabında teknik temayüllerin etnik gruplarda tecessüm ettiğini ve somutlaştığını ileri sürer. 

Çalışmaları Jacques Derrida, Gilles Deleuze ve Bernard Stiegler gibi sonraki Fransız filozofları etkilemiştir.

Angioni, G., 2011, Fare, dire, sentire: l'identico e il diverso nelle culture, Nuoro, Il Maestrale.
Audouze, F. et Schlanger, N. (éds.), 2004, Autour de l’homme : contexte et actualité d’André Leroi-Gourhan, A.P.D.C.A., Antibes.
Balfet, H., 1991, Observer l'action technique. Des chaînes opératoires, pour quoi faire ?, Paris, Éditions du CNRS.
Bidet, A., 2007, "Le corps, le rythme et l'esthétique sociale chez André Leroi-Gourhan", Techniques & culture. Article22 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bromberger, C. et al, 1986, Numéro Hommage à A. Leroi-Gourhan, Terrain Numéro21 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Delluc B. et G., 1984, « Semblanza de un maestro : André Leroi-Gourhan », in : Simbolos, Artes y Creencias de la Prehistoria de A. Leroi-Gourhan, Colegio universitario, Ediciones Istmo, Madrid,
Groenen, M., 1996, Leroi-Gourhan - Essence et contingence dans la destinée humaine, Paris Bruxelles, De Boeck Université, 184 p.
Guchet X., 2008, "Evolution technique et objectivité technique chez Leroi-Gourhan et Simondon", Revue Appareil, 2008, mis à jour le: 11/09/2008. Article
Lorblanchet, M., Les grottes ornées de la Préhistoire, Errance, 1995,
Martinelli, B., 1988, « Après Leroi-Gourhan : les chemins de la technologie », in : André Leroi-Gourhan ou les voies de l'homme, Actes du colloque CNRS, Paris, Albin Michel.
Martinelli, B., 2005, "Style, technique et esthétique en anthropologie", in B. Martinelli (éd.), L'interrogation du style, Aix-en-Provence, Publications de Provence.
Tinland F., La différence anthropologique. Essai sur les rapports de la nature et de l'artifice, Paris, Aubier Montaigne, 1977.
Villers B. (de), 2010, Husserl, Leroi-Gourhan et la préhistoire, Paris, Petra Éditions, Coll. Anthropologiques.

André Leroi Gourhan biyografisi 17 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fransızca
Le geste et la parole, L'aventure humaine, 1970, INA archive, Fransızca

Bernard Stiegler (1 Nisan 1952 - 5 Ağustos 2020), Fransız filozof. Teknolojinin oluşturduğu tarihsel, toplumsal, politik, ekonomik ve psikolojik süreçlere dair fikirler geliştirmiştir.
Teknolojinin bir baskı ve kontrol aracı olarak kullanılmasını eleştirerek 2005'te yeni bir politik ve kültürel bakış açısı öne süren uluslararası çalışma grubu Ars Industrialis'i kurdu. 2006'da Pompidou Merkezi'nde kurduğu İnovasyon Araştırmaları Enstitüsü'nün (Institut de recherche et d'innovation (IRI)) başkanlığını yaptı. 2010'da Épineuil-le-Fleuriel'de pharmakon.fr adlı bir felsefe okulu kurdu. 2018'de uluslararası araştırmacılar, akademisyenler ve sanatçılardan oluşan Internation kolektifinin kurucuları arasında yeraldı.
Jacques Derrida, Gilbert Simondon, André Leroi-Gourhan, Michel Foucault, Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Karl Marx, Gilles Deleuze gibi pek çok filozoftan etkilenen Stiegler'in düşüncelerinde kapitalizm eleştirisi, psikanaliz, fenomenoloji ve sanat önemli bir yer tutar. Tüketim kültürü, dijitalleşme, bireyleşme, teknoloji, eğitim, politika ve gelecekteki sosyal hayatın nasıl inşa edileceği Stiegler'in çalışmalarının önemli temaları arasındadır.

Elektrik teknisyeni bir baba ve banka memuru çalışan bir annenin çocuğu olarak Sarcelles şehrinde doğdu Üniversite ikinci sınıfta okulu yarım bırakarak 1969'da Paris'teki Fransız Sinema Konservatuarında (Conservatoire libre du cinéma français à Paris (CLCF)) yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladı, daha sonra 1973'te bugün ismi INRIA olan kurumda program analizi stajı yaptı. Bu süre zarfında tarım işçiliği, garsonluk gibi pek çok işte çalıştı. Mayıs 68'ten 1976'ya kadar Fransız Komünist Partisi'nin üyesiydi, ancak "Georges Marchais tarafından dayatılan Stalinistliği" reddettiği için ayrıldı.
22 yaşındayken Sarcelles şehrinde iki yıl altyapı ve bakım işinde planlamacı olarak çalıştıktan sonra ekonomik zorluklar yaşadığı için ilk eşi ve çocuğu Barbara ile Monflanquin'de eşinin ailesine ait bir çiftliğe taşındı ve hayvanclık yaptı. Fakat 1976'daki kıtlıktan sonraa çiftliği satmak zorunda kaldı. Toulouse şehrindeki küçük bir restoranı caz müzisyenlerini davet ettiği bir konser alanına çevirdi. Burada bir caz düşkünü olan ve Toulouse-Le-Mirail Üniversitesi'nde çalışan Gérard Granel ile tanışarak yakın arkadaş oldu. Finansal durumu sıkışık ilerlemeye devam etti, en sonunda kredi çektiği banka yeni kredi vermeyi reddedince bankayı soymaya karar verdi. İlk soygunu üç diğer soygun izledi ve haziran 1978'deki sonuncusunda polise yakalandı. Silahlı soygun suçundan sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldıktan sonra 1978-1983 yılları arasında beş yıl hapis yattı. Felsefeye ilgisi bu dönemde gelişti ve Gérard Granel ile yazışarak felsefe çalışmaya başladı. 2003'te yayımlanan Passer à l'acte (Eyleme Geçmek) yazısında bu süreçte yaşadığı dönüşümü anlatır. Bu yazıda Stiegler hapishanedeki mahkûmlara gönüllü öğretmenlik yaparken yeni bir eyleme geçme imkanı bulduğunu ve kendisini felsefe çalışmaya adadığını söyler.
80'lerde çeşitli teknoloji ve şehir planlama kurumlarında çalışan Stiegler uzun süre Collège international de philosophie'de müdürlük yaptı. 1987-8 yıllarında Catherine Counot ile beraber Georges-Pompidou merkezinde Mémoires du futur: bibliothèques et technologies adlı bir sergi düzenledi. Compiègne Teknoloji Üniversitesi'nde ve École d'architecture de Marseille-Luminy'de dijital imaj ve bilgisayar destekli iletişim konularında dersler verdi. 1989'da Bibliothèque nationale de France bünyesinde bilgisayar destekli okuma konusunda bir araştırma grubunu yönetti.
Doktorasını École des Hautes Études en Sciences Sociales üniversitesinde Jacques Derrida'nın danışmanlığında yaptı. La faute d'Épiméthée. La technique et le temps (Epimetheus'un Hatası: Teknoloji ve Zaman) adlı doktara tezini 1993 yılında tamamladı. Institut National de l'Audiovisuel (INA) kurumunda 1996-1999 yıllarında genel müdürlük yaptı. 90'lar ve 2000'ler boyunca teknoloji ve toplum ilişkisi üzerine pek çok eser yazan Stiegler bu dönemde ders vermeyi ve çeşitli kurumlarda yöneticilik yapmayı sürdürdü.
2002 yılında Akustik/Müzik Araştırma ve Koordinasyon Enstitüsü'nün (IRCAM) direktörlüğüne atandı. Centre Pompidou'da kültürel gelişim müdürü olduğu 1 Ocak 2006'ya kadar orada kaldı. 2005 yılında, Marc Crépon, George Collins, Catherine Perret ve Caroline Stiegler ile birlikte, hızla uluslararası hale gelen ve birçok alandan (filozoflar, psikanalistler, antropologlar, sosyologlar, matematikçiler, fizikçiler, bilgisayar bilimcileri, mühendisler, dilbilimciler, avukatlar, mimarlar, aynı zamanda yazarlar, sanatçılar) araştırmacıları bir araya getiren Ars Industrialis derneğini kurdu. Bu derneğin manifestosunda Stiegler Ars Industrialis'in amacını "tin teknolojilerinin endüstriyel politikası" olarak belirler. Farklı faaliyet ve düşünce alanlarında faaliyet gösteren dernek, "zihnin yaşamını" piyasa ekonomisinin zorunluluklarına boyun eğmekten kurtarmayı amaçlamaktadır.
Ars Industrialis'e paralel olarak, Nisan 2006'dan itibaren, Vincent Puig ile birlikte Georges-Pompidou merkezinde oluşturduğu Araştırma ve İnovasyon Enstitüsü'nü (IRI) yönetti. Hem gözlem ve araştırma merkezi hem de laboratuvar olarak tasarlanan bu enstitü, dijital devrim bağlamında yeni kültürel ve bilişsel uygulamalar ve teknolojiler geliştirmeyi amaçlıyor. 2010'da Épineuil-le-Fleuriel'de pharmakon.fr adlı bir felsefe okulu kurdu. 2018'de uluslararası araştırmacılar, akademisyenler ve sanatçılardan oluşan Internation kolektifinin kurucuları arasında yeraldı.
Bernard Stiegler 5 Ağustos 2020'de 68 yaşında öldü. 2012 yılında yerleştiği eski bir değirmen olan Épineuil-le-Fleuriel'deki evinde yaşamına son verdi. Ölümünden sekiz gün önce, yazdığı çeşitli makaleleri hızla yayımlamak amacıyla Philosophie Magazine ile temasa geçmişti.

Bernard Stiegler oldukça üretken bir yazardır. 1994'ten 2020'ye kadar 30'un üzerine kitap yazmıştır. Bu eserlerden birçoğu birkaç cilt halinde sürdürdüğü projelerdir.
La technique et le temps, Teknik ve Zaman (üç cilt) Stiegler'in düşüncesinin ana hattını oluşturan eseridir. Stiegler insan varoluşunun ufkunu "tekniğin" oluşturduğunu iddia eder. Buna göre insan olmak teknikle beraber oluşmuştur ve insanın zamansallığı da teknikle örtüşür. Fakat felsefe tarihi boyunca süregelen teknik ve episteme arasındaki ayrım bu durumun üzerini örtmüştür. Örneğin yazının icatı insanların düşünme biçimlerinde, kendilerini ve dünyayı anlayışlarında ve toplumun organizasyonunda devrimsel değişimlere yol açmıştır. Aynı durum modern endüstri için de söylenebilir. Tekniği yeniden düşünmek ise teknik ve insan arasındaki bağın geleceğine dair yeni imkanlar açabilir.
André Leroi-Gourhan, Gilbert Simondon ve Bertrand Gille gibi yazarların eserlerine dayanarak insanlık tarihi ile teknoloji arasındaki ilişkiyi inceleyen Stiegler, bu tarihin insanların teknoloji üreten "özneler" ve teknolojinin de üretilmiş "nesneler" olarak anlaşılamayacağını, çünkü kimin ve neyin özne ya da nesne olduğunun kararverilemez olduğunu iddia eder. Buna dayanarak Heidegger'in sahih zamansallık incelemesini eleştirerek insanın zamansallığının Heigger'in iddia ettiği gibi sadece kendi olanağına yönelimiyle olamayacağını, çünkü geçmiş, gelecek ve şimdi ile kurulan ilişkinin her zaman belirli bir teknikle üretilmiş nesnelerle mümkün olduğunu söyler. "Ruh [...] her zaman tekniği, ruh teknolojilerini, "tinsel enstrümanları" gerektir."
Teknik, yani düzenlenmiş inorganik madde, hafızanın bir biçimidir. Teknik üretim hafızanın dışsallaşmasıdır. Bireyleşme ise bu hafızanın içselleştirilmesidir. Buna göre varoluş ufkunu oluşturan zamansallık, yani insanın tarihle, toplumla ve kendisiyle ilişkisi teknik ile oluşur. İnsanın içine doğduğu dünya insan tarafından üretilen tekniğin oluşum biçimiyle belirlenmiştir. İnsan dünyayı, toplumu ve kendisini yine kendi üretmiş olduğu tekniği içselleştirerek anlar. Tekniğin oluşumundaki farklılaşma zamansallığın da dönüşümüdür. Dolayısıyla insan olmakla tekniğin gerçekleşme biçimi birbirinden bağımsız olarak düşünülemez. Tekniğin orijinal veya kökensel hiçbir şeyi yoktur, her zaman türetilmiştir ve bu nedenle kökenin (yaşamın ve bilginin) varsayımının ta kendisidir.
De la misère symbolique, Sembolik Sefillik Üzerine (iki cilt) serisinde Stiegler kültürel, sembolik ve bilgi teknolojilerini ele alır. Bu teknolojiler arzuların üretime hizmet edecek şekilde endüstrileştirilmesinin aracı haline gelmiştir. Arzu endüstrileştirildiğinde ise psikolojik ve kolektif bireyleşmeyi yokedici sonuçlara yolaçar. Bu bağlamda geliştirdiği "genel organoloji" insan organları, teknik organlar ve sosyal organizasyonları birlikte bireyleşme süreçleri olarak düşünme biçimidir. "Duyulurun soykütüğü" ise arzunun ve estetiğin tarihselliğini inceler. Freud ve Deleuze'ün düşüncelerine dair tartışmalara yer veren Stiegler, Alain Resnais, Bertrand Bonello, Andy Warhol ve Joseph Beuys gibi sanatçıların eserlerini bu bakış açısından ele alır.
Mécréance et Discrédit, İnançsızlık ve Güvensizlik (üç cilt) kitabında Stiegler üretimin ve tüketimin endüstriyel organizasyonunun savoir-faire "yapma-bilgisi" ve savoir-vivre "yaşama-bilgisi" dediği bilme biçimlerini imkansız hale getirerek "genel proleterleşmeye" yol açtığını söyler. Endüstriyel organizasyon her şeyi "sayısallaştırmaktadır." Dolayısıyla her şey sayılabilir, sayısal olarak ölçülebilir ve sayısal sıralamalara göre değerlendirilebilir hale gelir. Sayısallaşma ise yaşam-biligisi ve yapma-bilgisini imkansız hale getirir. Yapma-bilgisi insanın neyi nasıl yapacağına dair bilgisidir, yaşam-bilgisi ise nasıl yaşanacağına dair bilgidir. Dolayısıyla Stiegler mevcut küresel teknik sistem içerisinde esas meselenin kapitalizmin üzerine kurulu olduğu endüstriyel temelin dönüştürülmesi olduğunu söyler, çünkü mevcut endüstriyel sistem insanın tinsel zenginliğinin yokolmasına neden olarak bireyleşmeyi imkansız hale getirmektedir.
Constituer l'Europe, Avrupa'yı Oluşturmak (iki cilt) kitaplarında Stiegler Avrupa'da psikolojik ve kolektif bireyleş

Jean François Lyotard; (10 Ağustos 1924 - 21 Nisan 1998), Fransız filozof, edebiyat teorisyeni, postmodernizmin ve postmodern felsefe 'nin öncülerinden olan çağdaş Fransız düşünürü.
Modernizmin-sonrası ya da ötesi olarak algılanan süreci Lyotard Postmodern Durum olarak tanımladı ve aynı adlı kitabında moderniteyi ve modern düşünceyi bu bağlamda sorunsallaştırdı. Postmodern felsefe  içinde ve postmodernizm üzerine yapılan tartışmalarda en çok gönderme yapılan isimlerden birisi oldu. Postmodernizmin en önemli teorisyenlerinden biri olan Lyotard'ın temel eseri Postmodern Durum'dur.
Lyotard, postmodernliği endüstri sonrası toplumun içinde bulunduğumuz şu anki evresine karşılık gelen bir durum ya da koşul olarak tanımlamıştır. Modernliği, bilim ve devleti meşrulaştırmak amacıyla kullanılan üst anlatıların oynadığı rol ile açıklayan Lyotard, bu üst anlatılardan ilerlemenin kesinliğini ve vazgeçilmezliğini vurgulayan iki tanesinin, modern bilimle Fransız Devriminin sonucu olan siyaset anlayışının özgürleştirici anlatısıyla, Hegelcilik ve Marksizmin spekülatif tarih felsefelerinin Batı kültürünü anlamak açısından büyük önem taşıdığını savunur.
Postmodern terimi günümüzde pek çok sanatsal, entelektüel ve akademik alanda kullanılmaktadır. Derrida, Lyotard, Baudrillard vb. postmodernist kuramcılardır.
Lyotard'ın çözümü, Wittgensteincı dil oyunlarının meydana getireceği heterojen ve çoksesli yapıdır. Lyotard'a göre, mutlak bir konsensüs değil de, zamansal ve yerel konsensüsler aranmalı, geçici sözleşmelerin peşine düşülmelidir. Başka bir deyişle, görüşlerinin ifade ettiği kökten kuşkuculuğa karşın, Lyotard ahlaki ya da siyasi hiççiliğe düşmemiştir.
Adaletin ne modası geçmiş, ne de kuşkulu bir değer olduğunu öne süren Lyotard, modernliğin demokratik potansiyelinin yenilenmesi ve derinleştirilmesi, onun demokratik güç ve itkilerinin diyalektik bir biçimde yoğunlaştırılması gerektiğini belirtmiştir. Dil oyunlarının indirgenemez çokluğunu ve çeşitliliğini benimseyen filozof, bakış açılarının çeşitliliğiyle seslendirilme hakkının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

Jean-François Lyotard 10 Ağustos 1924'te Versay'de doğdu. 1956 yılında felsefe yeterlik sınavlarını başarıyla verdikten sonra, Cezayir'in Konstantin kentindeki lisede bir yıl ve ardından Fransa'da La Fléche adlı lisede yedi yıl boyunca felsefe öğretmenliği yaptı.
1954 ile 1964 yılları arasında Sosyalizm ya da Barbarlık adlı Fransız radikal Marksist dergiye, ardından İşçi Gücü adlı başka bir dergiye düzenli yazılar yazdı. Düşünsel yaşamının başlangıcında Marksist bir konumda bulunan Lyotard daha sonra, 1974 yılından itibaren (Economie Libidinale–Libidinal Ekonomi kitabıyla birlikte) Marksizm ve Modernizm temelli öğretileri eleştiren bir yöne geçti. Lyotard'da bu kitaptan itibaren Nietzsche'ci bir teorik-politik konuma geçişin izleri görülür.
1968 Mayıs'ı olayları sırasında, Lyotard Sorbonne-Nantere'de dersler verdi. 1987 yılında emekli olana dek önce Paris Üniversitesi'nde, daha sonra ise Saint-Denis 'de öğretim üyesi olarak çalıştı. Aynı zamanda Paris'teki Uluslararası Felsefe Koleji'nin kurucu üyesi olan Lyotard, değişik aralıklarla bulunduğu sekiz yıl boyunca ABD'nin çeşitli üniversitelerinde Fransız felsefesi ile eleştirel kuram üstüne dersler verdi. Bir süre Almanya'da da konuk profesör olarak da bulunmuştur.
Lyotard, 21 Nisan 1998'de Paris'te lösemiden öldü.

Lyotard'ın ilk çalışmalarından itibaren Fenomenoloji, Yapısalcılık, Hegelci diyalektik ve Marksçı siyaset kuramı gibi belli başlı alanlarda farklı açılımlar ortaya koyduğu ve eleştirel bir bakış açısı geliştirmeye yöneldiği söylenebilir. Dolayısıyla bu ögelerin kendi üzerinde etkisi de söz konusudur. 1954 yılında yayımladığı  La Phénoménologie (Fenomenoloji) başlıklı kitabında Martin Heidegger ve Merleau-Ponty etkisi görülür; burada nesnelci, öznelci ve idealist eğilimleri aşmak üzere fenomenolojinin olanaklarından yararlanmaya çalışıldığı görülür.
Bunlardan başka Lyotard'ın üzerinde Wittgenstein'ın, Emmanuel Levinas'in, Theodor W. Adorno'nun, Jacques Derrida'nın etkili olduğunu belirtmek gerekir. Lyotard, yapısalcı anlayıştan önemli şeyler almakla birlikte birçok kuramsal meselede ona karşı çıkmış, hem Dil'i anlamak bakımından dil bilimde  hem de özellikle Sigmund Freud'un değerlendirilmesi bakımından psikanalizde yapısalcılık-dışı bir yol izlemiştir. Jacques Lacan'ın  okuduğu anlamda Freud'u benimsemez.

Postmodern Durum adlı kitabı 1979 yılında yayınlandığında, yalnızca Fransa da ve belli bir entelektüel çevrede değil, her alanda ve ülkede etkili olmuş ve kısa sürede sürekli göndermeler yapılan bir metne dönüşmüştür.
1983 yılında Le Differende yayımlanır, burada Lyotard Wittgensteinci bir dil felsefesini uyarlamış olarak görünür. Lyotard bu doğrultuda kışkırtıcı modernizm okumaları gerçekleştirmiş ve kıta felsefesinin eleştirel kolunun güçlü isimlerinden biri olarak yer almıştır.
Lyotard, Wittgenstein'dan aldığı dil oyunları anlayışını geliştirir. Her dil oyunu'nun kuralları yalnızca kendi içinde belirlenimli olduğundan dolayıdır ki, Lyotard'a göre dil oyunlarının çoğulluğunu benimsemek gerekir. Lyotard  dil oyunlarının indirgenemez çokluğunu ve çeşitliliğini benimser. Dolayısıyla Lyotard'a göre, her dil oyunu kendini kendi bakış açısının çeşitliliğiyle seslendirme hakkına sahip olabilmelidir.
Lyotard'a göre postmodern durum, hem maddi koşullardaki  değişimleri hem de düşünsel alandaki kopuşları içeren bir sürecin  toplam ifadesidir. Buna yol açan her şeyden önce derin bir inançsızlık hali ya da başka bir deyişle kökensel bir  kuşkudur. Burada söz konusu olan Modernite 'nin ya da Modernliğin meşruiyetine dair bir kuşkudur ve tüm bir modern projenin kendisine ve temel nosyonlarına yöneliktir. Lyotard, bu kuşkunun izlerini sürer ve anlamlandırır. Buna göre artık Büyük Anlatılar olarak adlandırdığı modernizme içkin bir düzine temel kavramın (İlerleme, Aydınlanma, Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik vb.)  inandırıcı olmadığı tespit edilir. Bu kuşku halinin  kendisiyle birlikte başlayan yeni yaşam tarzı dönemin adı postmodern durumdur.
Bu durum içerisinde, Lyotard bilgiyle ilgili modernist hedeflerin tamamen tartışmalı olduklarını belirtir ve amaçlarla ilgili bu tartışmayı bir karara bağlamanın sağlam ya da nihai bir yolunun  olmadığını gözler önüne serer. Burada ortaya ölçülemezlik ya da karşılaştırılamazlık denilen teorik sorun çıkar. Buna göre farklı adalet ve hakikat konumları birbiriyle karşılaştırılamaz ve birbirine indirgenemezdirler. Şu halde tek bir hakikate, salt bir akıl'a, evrensel bir yaşam konumuna yani tarihin ve ilerlemenin tek ve evrensel bir yönü olduğuna inanmak ve bunu teorik olarak temellendirebilmek olanaklı değildir.
Bu beraberinde meşruiyet sorununu getirir. Bilginin meşrulaştırımı artık bir Büyük Anlatı 'ya dayandırılamayacaktır, çünkü Endüstri-sonrası- toplumlar'daki kültürel ve toplumsal gelişmelerin bir sonucu olarak artık Büyük Anlatılar'a duyulan güven yerini derin bir kuşkuya bırakmıştır. Endüstri-sonrası-toplum, bilgi ve informasyon teknolojisinin büyük bir rol oynadığı üretim yapısına geçiş yapmıştır. Bunun sonucunda gelişen Büyük Anlatılar'a yönelik inançsızlik tüm tarih felsefeleri'ne, teleolojik anlayışlara ve erekselci tarihsel vaadlerle ortaya çıkan politik ideolojiler'e kuşkuyla bakılmaktadır. Açıktır ki böyle bir değerlendirmenin eleştirel hedefi Modern toplum ve devlet anlayışları olduğu gibi, Marksist öğretinin kendisidir de.
Lyotard'a göre postmodernizmin siyasal anlamı, totaliterliğe karşı çıkıştır. Bu yönde aşırı iyimser olmakla eleştirilmiştir. Totaliterizm, modernizmdeki her tür öğretiye içkin hale gelen  birlik ve düzen anlayışlarından, dahası mutlak akıl ve hakikat anlayışından  gelir. Bunlara karşı heterojen ve çok sesliliği önerir ki bu onun Wittgensteinci dil oyunları anlayışına uygun bir görüştür. Mutlak bir uzlaşmaya değil, geçici sözleşmelerin peşinde olunmalıdır. Lyotard'in kuşkuculuğu, nihilizme varmaz, adalet modası geçmiş bir kavram değildir ona göre, modernliğin demokratik potansiyeli vardır ve yapılması gereken onun yenilenmesi ve derinleştirilmesidir.

Felsefe Sözlüğü-  Hazırlayanlar: A.Baki Güçlü  / Erkan Uzun / Serkan Uzun  / Ü.Hüsrev Yoksal, Bilim ve Sanat Yayınları
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları
Meşruluk Üzerine Notlar, Lyotard, Çeviren:Haldun Bayrı, Defter dergisi, sayı 16
Postmodern Durum, Lyotard, 1979, Vadi yayınları.

Kazimir Severinoviç Maleviç (Rusça:Казимир Северинович Малевич, Lehçe:Kazimierz Malewicz, Ukraynaca:Казимир Северинович Малевич, Almanca: Kasimir Malewitsch, İngilizce: Kazimir Malevich), (23 Şubat [E.U. 11 Şubat] 1879 – 15 Mayıs 1935), geometrik soyut sanatın öncülerinden ve avangart süprematist hareketinin yaratıcısı olan ressam ve sanat teorisyeni.

Kazimir Maleviç, Kiev'de dünyaya geldi. Ebeveynleri Severyn ve Ludvika Maleviç, Polonya ve Katolik kökenliydiler. Babası bir şeker fabrikasında yöneticiydi. Toplam on dört çocuğu olan bir ailenin, yetişkinliğe kadar hayatta kalabilen dokuz çocuğundan ilkiydi. Çocukluğu Ukrayna'nın kültür merkezi olan şehirlerinden uzak, şeker pancarı yetiştirilen köylerinde geçti. Köylülerin yaptığı el işlerinden, süslü duvar ve fırınlardan çok hoşlanan Kazimir'in kendisi de köylerde gördüğü stilde resimler çiziyordu. 

1889'da ailesiyle Parkhomovka'ya taşındı. İki yıllık bir ziraat okuluna gittği bu kentte resim eğitimi almaya başladı. 1893'te  Nikolay Pimonenko'nun sınıfına katılması, onun resim eğitiminin ilk adımıydı.
Demiryollarında teknik ressam olarak çalışmaya başladı. 1901 yılında Polonyalı Kazimira İvanovna Zgletis ile evlendi. 1902'de babasını kaybetti. 1904'te Moskova'ya taşındı. 1904-1910 yılları arası Moskova Resim, Heykel ve Mimarlık Okulu'na  devam etti. Fedor Rerberg'in atölyesinde çalıştı. 1909 yılında eşinden ayrıldı.
1911 yılında Soyuz Molodyozhi'nin (Gençler Topluluğu) ikinci sergisine Vladimir Tatlin'le birlikte katıldı. 1912'de ise aynı grubun üçüncü sergisinde yer aldı. Aynı sene içerisinde Eşeğin Kuyruğu koleksiyonunun Moskova'daki bir sergisinde yer aldı. Maleviç'in o günlerdeki çalışmaları Rus halk sanatlarıyla ilgilenen avangart ressamlar Natalia Gonçarova ve Mikhail Larionov'un eserlerinin etkilerini taşıyordu. Sanatçı, bu çalışmalarıyla füturistik sanat çevrelerine katıldı. Kemancı, kompozitör ve ressam Mihail Matyuşin'le bu sırada tanıştı ve Matyuşin'in 1934'teki ölümüne kadar sürecek olan dostlukları ve ortak çalışmaları başladı.
1913 Mart'ında Moskova'da Aristarkh Lentulov'un sergisi açıldı. Bu sergi Paul Cezanne'nın 1907 yılında Paris'te oluşturduğu etkinin bir benzerini Maleviç'in de dahil olduğu Rus avangart sanatçılarında gösterdi. Maleviç de diğer ressamlar gibi kübist kurallarını öğrenerek onları çalışmalarında kullanmaya başladı.
Aynı yıl, ressamın sahne tasarımını yaptığı kübofüturist opera Güneşe Karşı Zafer büyük bir başarı kazandı. Bu opera çalışması, Maleviç'in kübo-fütürizmden süprematizme geçişinin dönüm noktası oldu. Teknolojinin doğa üzerindeki zaferini konu alan bu opera, ressamın ünlü eseri Siyah Kare'nin fikir olarak ortaya çıkmasını sağladı.
1914 yılında Maleviç'in eserleri Paris'teki Bağımsızlar Salonu'nda Alexander Archipenko, Sonia Delaunay, Aleksandra Ekster, Vadym Meller ve pek çok diğer ressamın eserleriyle birlikte sergilendi.
1915 yılında Kübizmden Süprematizme manifestosunu yayınladı. Sanatçının tüm hayatı boyunca çalışmalarını imzalarken eseri yarattığı tarihten daha erken bir tarih yazması, sanat yaşamı kronolojisinde karışıklığa yol açmakla birlikte, manifestoyu 1915'te yazdığı kesindir. 1915-1916 yıllarında diğer süprematist ressamlarla birlikte Skoptsi ve Verbovka'nın köylerinde çalıştılar. 1916-1917 yıllarında ise Karo Valesi isimli sanatçı grubuyla birlikte sergiler açtı. Süprematist işlerinin en bilinenleri Siyah Kare (1915/1913) ve Beyaz Üstüne Beyaz'dır. (1918)
1918 yılında, ressam Vladimir Mayakovski'nın oyunu Gizemli Güldürü'nün dekorunu yaptı.
Ekim Devrimi'nin ardından ressam, halkın eğitimi için oluşturulan Narkompros komisyonunun sanat bölümünün bir üyesi oldu. Maleviç'in görevi müzelerin ve anıtların korunmasıydı (1918-1919). 1919'da Marc Chagall tarafından, o dönemde Sovyetler Birliği bugün ise  Belarus sınırları içinde yer alan Vitebsk'teki sanat okulunda öğretmenlik yapmaya davet edildi. 1919-1922 yılları arasında orada öğretmenlik yaptı ve bir eğitim stüdyosunu yönetti. Kurduğu ekiple, Güneşe Karşı Zafer pperasını izinden giden bir süprematist bale  üzerinde çalıştı. Bu çalışmanın ardından, POSNOVIS isimli bir grup  kuruldu (grubun adı daha sonra UNOVIS oldu).

1920'de bir psikiyatrın kızı olan Sofia Mihailovno Rafaloviç ile ikinci evliliğini yaptı ve bu evliliğinden kızı Una dünyaya geldi.
1922 - 1927'de Leningrad Sanat Akademisi'nde öğretmenlik yaptı. Bu dönemde eşi Sofia hayatını kaybetti.
1924'te Devlet Sanatsal Kültür Müzesi'nin yönetimine geçti ve bu kurumu Devlet Sanatsal Kültür Enstitüsü'ne çevirdi. Kendisi de bu Enstitü'deki Biçimsel ve Kuramsal bölümünün başına geçti. Ancak bu uygulamaları çok eleştiri aldı.  Eleştirmen Girigory Seryi, Leningrad Pravda gazetesinde enstitüyü “devlet destekli manastır” olarak nitelendiren bir yazı yazdı. Bu yazıdan sonra olaylar büyüdü ve Maleviç 1926'da kurumdan uzaklaştırıldı, Enstitü kapatıldı.
1927-1929 arasında Kiev Sanat Enstitüsü'nde, 1930'da ise Leningrad Sanat Evi'nde öğretmenlik yaptı. Süprematist teorilerini Nesnesiz Dünya isimli kitabında anlattı. Leningart'ta olduğu dönemde, Natalia Andreyevna Manchenko ile üçüncü evliliğini yaptı.

1927'de Varşova, Berlin ve Münih'i ziyaret etmesi uluslararası arenada ün kazanmasına sebep oldu. Sovyetler Birliği'ne dönerken birçok eserini bu şehirlerde bıraktı. Maleviç, Lenin'in ölümü ve Trotsky'nin gücünü kaybetmesinin ardından Sovyet otoritelerinin modern sanat hareketine karşı davranışlarının değişeceğini tahmin etti ve bu tahmininde haklı çıktı. Stalin rejimi soyut sanatın burjuvazinin sanatı olduğunu ve sosyal gerçeklikle bir ilişkisi olmadığını açıkladı. Bu açıklamanın ardından ressamın pek çok eserine el konuldu ve sanatçının soyut sanatla ilgilenmesi yasaklandı.
Maleviç'in çalışmaları Rusya'da çok uzun süre sergilenemedi. Rus resim severlere ressamın yıllar sonra tekrar tanıtılması gerekti ve ressamın kuramsal çalışmalarını anlatan ve yazılarını içeren bir kitap yayınlandı. Ukraynalı sanat severlerin araştırmaları sonucunda kesin doğum tarihi kısa bir süre önce belirlenebildi. Profesör D. Gorbaçov'un yazdığı 2006'da yayınlanan Maleviç ve Ukrayna isimli kitapta yeni birçok biyografik detay bulunmaktadır.
Maleviç 15 Mayıs 1935'te Leningrad'da kanserden öldü. Ölürken yatağının başında Siyah Kare asılıydı. Külleri Nemçinovka'ya gönderildi ve oradaki yazlık evinin yakınına gömüldü. Mezar taşına siyah bir kare içeren beyaz bir küp konuldu. Leningrad şehri annesi ve kızına bir maaş bağladı. Ressam, yayınlanmamış bir yazısında "Hiçbir şey fani değildir. Bu sadece vücutlar için değil fikirler için de geçerlidir. Bilinçli ya da bilinçsiz insanların içinde bir sembol başka bir formda yeniden doğacaktır" dedi.
Eleştirmenler Maleviç'in sanata yaşama olan sevgi ve doğa sevgisi gibi güzel ve saf olan her şeyi reddederek ulaştığını söyleyerek onunla alay ettiler. Maleviç ise bu eleştirilere karşı sanatın kimseye ihtiyacı olmadığını ve yıldızlar gökyüzünde ilk kez göründüğünden beri de bunun böyle olduğunu söyleyerek cevap verdi. Ressama göre sanat sadece kendisi için vardır ve kendisi için gelişir.

Martin Cruz Smith'in Red Square (Kırmızı Kare) isimli romanında Maleviç'in Siyah Kare isimli tablosu anahtar bir roldedir.
Noah Charney romanı The Art Thief'de (Sanat Hırsızı) ise Maleviç'in çalınmış iki tablosu anlatılır ve ressamın radikal Süprematizm hareketinin sanat dünyasına olan etkisi tartışılır.

Andrei Nakov, Malevich Painting the Absolute, Lund Humphries, London, 2010
Andrei Nakov, Kazimir Malewicz, le peintre absolu, Thalia Édition, Paris, 2007
Andrei Nakov, Kazimir Malewicz, Catalogue raisonné, Adam Biro, Paris, 2002
The Non-objective World, Kasimir Malevich, Çeviren: Howard Dearstyne, Paul Theobald, 1959. ISBN 0-486-42974-1
Kazimir Malevich and Suprematism 1878-1935, Gilles Néret, Taschen, 2003. ISBN 0-87414-119-2
Dreikausen, Margret, "Aerial Perception: The Earth as Seen from Aircraft and Spacecraft and Its Influence on Contemporary Art" (Associated University Presses: Cranbury, NJ; Londra, İngiltere; Mississauga, Ontario: 1985). ISBN 0-87982-040-3
Shishanov V.A. Vitebsk Museum of Modern Art: A history of creation and a collection. 1918-1941. - Minsk: Medisont, 2007. - 144 p.[1]
Kazimir Malevich in the State Russian Museum. Palace Editions. ISBN 978-3-930775-76-7.

Andrei Nakov'un Kazimir Maleviç üzerine çalışmaları 4 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazimir Maleviç'in tabloları 2 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kasimir Maleviç. Siyah Kare
Guggenheim'da Kazimir Maleviç
www.Kazimir-Malevich.org - Kazimir Maleviç'den 128 çalışma 19 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Olga's Gallery'de Kazimir Maleviç 18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazimir Maleviç Web Sitesi 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Modern Sanat Müzesi, (İngilizce: Museum of Modern Art) kısaca "MoMA", Orta Manhattan, New York'taki Beşinci ve Altıncı Caddeler arasında bulunan 53. Sokak'ta yer alan bir sanat müzesidir.
1929'da kurulan müze, koleksiyonunda dünyaca ünlü eserler barındırır ve dünyanın en çok ziyaret edilen saat müzelerdendir. Özellikle kübist, sürrealist ve soyut resimleriyle ünlüdür. İlk açıldığında "The Museum of Modern Art” olarak anılan müze, 1950'lerde itibaren "The Modern" olarak anıldı. Günümüze ise "MoMA" kısaltmasıyla anılır.
MoMA, yakın mesafesinde bulunan Metropolitan Museum of Art'ı tamamlayıcı bir niteliktedir ve bazılarınca diğer müzenin kardeş müzesi olarak görülür. Ancak, Metropolitan genel bir sanat müzesiyken, MoMA modern sanat konusunda özelleşmiştir.

Müze, Wall Street Borsası'nın çöktüğü "Kara Salı" diye bilinen günden 10 gün sonra 8 Kasım 1929 günü açıldı. Kurucuları, Abby Aldrich Rockefeller, Lillie P. Bliss ve Mary Quinn Sullivan adlarında üç kadın modern sanat koleksiyoneridir.
MoMA'nın ilk mekânı, Manhattan'daki Heckscher Binası'ndaki kiralık bir yerdi. Gördüğü ilgi ve artan popülerliği nedeniyle on yıl içinde art arda  daha büyük üç mekâna taşınması gerekti. Başlangıçta içe dönük bir sanat enstitüsü olarak işlemekte iken 1939'dan itibaren kendini New York  kent yaşamının bir parçası olacak şekilde yeniledi ve o yıl, mimar Philip L. Goodwin ve Edward Durell Stone tarafından tasarlanan kalıcı binası açıldı. Açılışa 6bin kişi katıldı ve açılış konuşması Beyaz Saray'daki Başkan Franklin D. Roosevelt tarafından radyo aracılığıyla yapıldı.
Amerikalı işadamı Paul J. Sachs tarafından 1929 yılında bağışlanan sekiz baskı ve bir çizim, koleksiyonunun ilk parçalarıdır. Müzede düzenlenen ilk sergi, eserleri daha önce New York'ta çok az sergilenmiş dört sanatçının 100 kadar eserinin bir arada görülebildiği Cézanne, Gauguin, Seurat, Van Gogh Sergisi idi. 
Müzenin koleksiyonu zamanla altı bölüm içerecek şekilde genişledi: Resim ve Heykel, Mimari ve Tasarım (1931), Film ve Medya (1935), Fotoğraf (1940), Baskı ve Resimli Kitap (1969) ve Çizim (1971).
MoMA, 1930'larda galerilerine klima taktıran ilk müzelerden biriydi. 1958'de eskiyen klimaları yenilemek için çalışan işçilerin sigarasından çıkan bir yangında bir işçi öldü. Yangında birçok eser kurtarılmış ancak  Monet'in Nilüferler serisine ait dev bir tablo yanmıştı. Müze yönetimi ertesi sene Monet'in oğlundan yeni bir Nilüferler üçlemesi satın aldı.
Müzenin binası yıllar içinde daha geniş izleyici kitlelerini ağırlayacak ve koleksiyonun daha geniş bir bölümünü sergilenmesine olanak sağlayacak şekilde yenilenip ve genişletildi. 50. yılında büyük bir genişleme sürecine girdi ve 1979-1984'te işletme giderlerini desteklemek üzere gelir getirici bir unsur olarak bitişiğine 56 katlı Müze Kulesi inşa edildi.
1980'de koleksiyonunda  sergi nesnesi sayısı 64.000 adet iken bu say 1995 yılında 100bin üzerine çıkınca yeniden müzeyi genişletme ihtiyacı oldu. 1997'de açılan yarışmayı Japon mimar Yoshio Taniguchi kazandı ve Taniguchi'nin tasarımına göre yeniden inşa edilmek üzere 2002'de kapandı. Yenilenme tamamlanıncaya kadar 2002-2004 arasında Long Island’da eski bir fabrikada MoMA QN adıyla hizmet verdi. Müzenin yeniden inşası sırasında Heykel Bahçesi (Sculpture Garden) bütün yerleşkenin kalbi olarak kurgulandı.

Müzenin koleksiyonu, birçok kişi tarafından, Batı modern sanatının en iyi koleksiyonu olarak görülmektedir. MoMa'nın koleksiyonunda 150.000 ayrı eser ve ayrıca  yaklaşık 22.000 film ve 4 milyon film karesini bulunur. Koleksiyondaki dünya çapında ünlü tablolardan bazıları şunlardır:

The Starry Night (Yıldızlı Gece) - Vincent van Gogh,
Les Demoiselles d'Avignon (Avignon'un Genç Kızları) - Pablo Picasso,
The Persistence of Memory (Belleğin Azmi) - Salvador Dalí,
Broadway Boogie Woogie (Broadway Boogie Woogie'si) - Piet Mondrian,
Water Lilies (Nilüferler) - Claude Monet,
Dance (Dans) - Henri Matisse,
The Bather (Yıkanan) - Paul Cézanne,
Self-Portrait With Cropped Hair (Kesilmiş Saçlı Otoportre) - Frida Kahlo.
Bunların yanında, koleksiyonda; Jackson Pollock, Cindy Sherman, Jean-Michel Basquiat, Jasper Johns, Edward Hopper, Andy Warhol, Chuck Close, Georgia O'Keefe ve Ralph Bakshi gibi sanatçıların da çalışmaları vardır. MoMa zaman içerisinde, ünlü birer fotoğraf ve film koleksyonu da geliştirmiştir. MoMa, aynı zamanda bünyesinde, Paul László, the Eameses, Isamu Noguchi ve George Nelson gibi isimlerin tasarımlarının bulunduğu ünlü bir tasarım koleksyonu da barındırır. Livio Castiglioni, Achille Castiglioni, Gio Ponti, Pier Giacomo Castiglioni, Luigi Caccia Dominioni gibi dünya tasarım efsanelerinin eserlerini de içerir.

Google Art Project sayfası

Nicolas Bourriaud (d. 1965), Fransız küratör.
1998'de yayınlanan İlişkisel Estetik adlı kitabı ile sanat dünyasında tanındı. Bu kitabında sanatın, belirli bir zamanla ve mekânla sınırlı olmaksızın sonsuz bir tartışmaya girişiyormuş gibi deneyimlenmesini savundu. "İlişkisel estetik” terimi sanat dünyasında popüler oldu. 2002'de Postprodüksiyon adlı kitabını yayımladı.
Fransa'nın en büyük güncel sanat merkezlerinden ve 2002'de açılan Palais de Tokyo’nun kurucuları arasında yer alır.  Bu kurumda 2006'ya kadar eş direktörlük yaptı. 2004–2006 yıllarında Kiev’deki Victor Pinchuk Vakfı’nın kurucu danışmanı olarak görev yaptı. Birinci ve ikinci Moskova bienallerinin eş küratörlerinden birisi idi.
2007’de Londra'ya taşındı ve 2010’a kadar Londra’daki Tate Britain’da "Gülbenkyan Küratörü" ünvanı ile görev yaptı. 2010–2011 yıllarında ise Fransa Kültür Bakanlığı'nda öğrenim bölümünü yönetti. 2011-2015 arasında Paris'teki École des Beaux-Arts'ın direktörlüğünü yaptı.
2015'te kurulan Montpellier Contemporain adlı çağdaş sanat merkezininin direktörlüğünü kuruluşunan 2021'e kadar yürüttü. 2019'da 16. İstanbul Bienali'nin, 2024'te Güney Kore'deki Gwangju Biennali'nin küratörlüğünü üstlendi.

Oliver Grau (d.24 Ekim 1965) Alman sanat tarihçisi Oliver Grau görüntü bilim, modernite ve medya sanatının yanı sıra 19 yüzyıl kültürüne ve İtalyan Rönesans sanatına odaklanmış bir medya teorisyendir.

Oliver Grau; Görüntü Bilim Profesörü ve Krems Danube-Üniversitesi Görüntü Bilim Departmanı Bölüm Başkanıdır.
Kitapları:

Sanal Sanat: İllüzyondan İmmersiyon’a, From Illusion to Immersion (MIT Yayınları/Leonardo Kitapları, 2003)
Medyal Duygular, Mediale Emotionen (Fischer, 2005)
Medya Sanatı Tarihçesi, Mediaarthistories (MIT Press/Leonardo Books, 2007).
Dünyanın çeşitli noktalarında pek çok uluslararası etkinlikte davetli konuşmacı olan Grau, aynı zamanda pek çok ödülün sahibi olmuş ve İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Sırpça, Mekedonca, Slovence, Korece ve Çince yayınlanmış pek çok uluslararası yayının altına imza atmıştır. 
Temel araştırma konuları olan Medya Sanatı Tarihi, İmmersiyon (Sanal Gerçeklik) ve duyguların yanı sıra Telepresence (telemevcudiyet) ve Sanal Yaşam kültürü, tarihi ve fikri üzerine çalışmaktadır.
Grau'nun 50'den fazla yorum alan Sanal Sanat adlı kitabı, ilk defa görüntü-izleyici arasındaki immersiyon teorisini tarihsel bir karşılaştırmayla ele alarak, sanatçı, eser ve izleyici üçlemesinin dijital sanat düzleminde sistematik bir analizini yapıyor. 
Araştırma, bir yandan yeni duyusal öneri potansiyellerine dayalı göreceli bağımlılıktan, bir yandan da izleyicinin değişken şiddetteki yabancılaşmasından (medya yeterliliği) kaynaklanan medya illüzyonlarının evrimsel tarihçesinin özgün modeliyle ilgili.
Grau beşeri bilimler ve dijital beşeri bilimlerle ilgili yeni bilimsel araçlar geliştirmektedir. Kendi ekibiyle 1998 yılında Danuba-Krems Üniversitesi'ndeki açık kaynaklı platform vasıtasıyla dijital sanat için ilk uluslararası arşivi geliştirmeye başlamış olan Alman araştırma Vakfı'nın Immersive Art Projesi'ni yönetmiştir. Bunu pek çok bağımsızlaşan proje izlemiştir. DVA 2000 yılından bu yana düzenli olarak video dokümantasyon yayınlayan ilk online arşividir.
2005'ten bu yana Albert Duerer'den Gustav Klimt'e 30,000 örneğe sahip, Avusturya'nın en büyük özel grafik koleksiyonu olan Goettweigs Grafik Koleksiyonu'nun veritabanı yöneticiliğini yapmaktadır. Grau görüntü bilimleri için yeni uluslararası izlenceler(müfredatlar) geliştirmektedir.
Medya Sanatları Tarihi MA, Dijital Koleksiyon Yönetimi ve Sergi Tasarımı Akademik Uzmanlık Programları, Görsel Yeterlilikler ve Görüntü Bilim Master Kursları. 
Grau; Danube Telekonferanslarının ötesinde dünya çapında yayınlanan yeni bir etkileşimli konferans ve müzakere formatını başlatmıştır. Hamburg, Siena ve Berlin'deki bu çalışmalar ve doktora çalışmalarından sonra, Berlin Humboldt Üniversitesi'nde ders vermeye başlamıştır. Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde çeşitli araştırma laboratuvarlarında konuk olmuştur. 2003 yılında yüksek doktorasını tamamladıktan sonra uluslararası pek çok üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. 
Uluslararası çeşitli dernekler ve profesyonel yayınlar için danışmanlık yapan Grau çeşitli konferanslar yönetmektedir. 2002'den bu yana çeşitli alanlara dağılmış medya sanatı çalışmalarını ve tarihçesini bir araya getirmeye çalışmıştır. Birinci Uluslararası Medya Sanatı, Bilimi ve Teknolojisi Konferansı'nın, Banff 2005 (2007 Berlin, 2009 Melbourne, 2011 Liverpool)kurucu yönetmenidir. O. Grau: Media Sanat Tarihçeleri, MIT-Press 2007 ve online text arşivi mediaarthistory.org bu konferansların kazandırdığı değerlerdir.
Diğer ödülleri: 2001'de Genç Berlin-Brandenburg Bilimsel Akademisi'ne ve Leopoldina'ya seçilmiştir. 2002 InterNations/Goethe Enstitüsü; 2003 Ayın Kitabı, Scientific American; 2003 Alman-İtalyan Merkezi Villa Vigoni'den Araştırma Bursu; 2004 Humboldt Üniversitesi Medya Ödülü.

Oliver Grau (Ed.): Imagery in the 21st Century. MIT-Press, Cambridge 2011. Mit Beiträgen von James Elkins, Eduardo Kac, Peter Weibel, Lev Manovich, Olaf Breitbach, Martin Kemp, Sean Cubitt, Christa Sommerer, Marie Luise Angerer, Wendy Chun und anderen.
Oliver Grau (Ed.): Истории на медиумската уметност (Media Art Histories, Macedonian Translation), Генекс, Кочани, 2009
Oliver Grau: Lembrem a Fantasmagoria! Polìtidca da Ilusào do Sèculo XVIII e sua vida apòs a morte Multimìdia, In: Diana Domingues: Arte, Ciència e Technologia (Media Art Histories, Portuguese Translation), Sao Paulo, Editora Unesp: 2009
Oliver Grau (Ed.): Virtuelna umetnost, (Virtual Art: From Illusion to Immersion, Serbian Translation), Beograd: Clio, 2008
Oliver Grau: Media art needs Histories and Archives (Korean Translation), In: The 5th Seoul international Media Art Biennale, conference proceedings, Seoul: 2008
Oliver Grau: Intermedijske etap navidezne resni'cnosti v 20. stoletju: Umetnost kot navdih evolucije medijev (Intermedia Stages of Virtual Reality in the Twentieth Century: Art as Inspiration of Evolving Media, Slovenian Translation), In: Mojca Zlokarnik: Likovne Besede, Ljubljana, Janus: 2008
Oliver Grau (Ed.): Media Art Histories, MIT Press/Leonardo Books, 2007.
Oliver Grau (Ed.): Virtual Art: From Illusion to Immersion, (Chinese Translation), Tsinghua University Press 2006
Oliver Grau (Ed. a.o.): Mediale Emotionen. Zur Lenkung von Gefühlen durch Bild und Sound Fischer, Frankfurt/Main 2005.
Oliver Grau: Arte Virtual. Da Ilusào à imersào (Virtual Art, Portuguese Translation), Sao Paulo, Editora Unesp: 2005
Oliver Grau: Virtual Art: From Illusion to Immersion, MIT Press/Leonardo Books, 2003.
Oliver Grau: The Database of Virtual Art: For an expanded concept of documentation, in: ICHIM, Ecole du Louvre, Ministere de la Culture et de la Communication, Proceedings, Paris 2003, S. 2-15.
Oliver Grau: Telepräsenz: Zu Genealogie und Epistemologie von Interaktion und Simulation, in: Peter Gendolla u.a. (Hg.): Formen interaktiver Medienkunst. Geschichte, Tendenzen, Utopien, Frankfurt/Main: Suhrkamp 2001, S. 39-63.
Oliver Grau: Zwischen Bildsuggestion und Distanzgewinn, in: Klaus Sachs-Hombach und Klaus Rehkamper (Ed.): Vom Realismus der Bilder: Interdisziplinare Forschungen zur Semantik bildlicher Darstellungsformen, Magdeburg: Scriptum-Verl. 2000, S. 213-227.
Oliver Grau: New Images from Life, in: Ryszard Kluszczińsky (Hg.): Art Inquiry. Recherches sur les Arts, Volume II (XI), Lodž 2000, S. 7-25.
Oliver Grau: Hingabe an das Nichts: Der Cyberspace zwischen Utopie, Ökonomie und Kunst in: Medien. Kunst.Passagen, Nr. 4, 1994, p. 17-30.

Department for Image Science, Danube University Krems, Austria
Database of Virtual Art20 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MediaArtHistories Archive11 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Graphic Collection Göettweig-Online18 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Danube Telelectures
MediaArtHistories (MIT Press/Leonardo Books) edited by Oliver Grau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Art: From Illusion to Immersion (MIT Press/Leonardo Books) by Oliver Grau21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

University of Chicago Press, ABD'deki en büyük ve en eski üniversite basınından biridir. Chicago Üniversitesi tarafından işletilmektedir ve Chicago Stil El Kitabı, sayısız akademik dergi ve akademik alanlarda ileri düzey monografiler de dahil olmak üzere çok çeşitli akademik başlıklar yayınlamaktadır.
Yarı bağımsız projelerinden biri, bilimsel kitaplar için dijital bir depo olan BiblioVault'dur.
Basın binası, Chicago Üniversitesi kampüsündeki Midway Plaisance'ın hemen güneyinde yer almaktadır.
University of Chicago Press 1891'de kuruldu ve onu ABD'deki sürekli çalışan en eski üniversite preslerinden biri yaptı. İlk yayınlanan kitabı Robert F. Harper'ın İngiliz Müzesinin Kouyunjik Koleksiyonlarına Ait Asur ve Babil Mektupları idi. Kitap ilk iki yılında beş kopya sattı, ancak 1900'de Chicago Üniversitesi'nde şu anki Politik Ekonomi Dergisi, Yakın Doğu Araştırmaları Dergisi ve Amerikan Sosyoloji Dergisi dahil olmak üzere 127 kitap ve broşür ve 11 bilimsel dergi yayımlandı.

Sitesi 22 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pearson Education
Methuen (şirket)
Princeton University Press
Wiley (yayınevi)
Henry Holt and Company
Addison-Wesley
Simon & Schuster
Springer Science+Business Media
Cengage
Simon & Schuster
McGraw-Hill
Yahoo! Movies

Vincent Willem van Gogh (telaffuz: Üst orta sınıf bir aileye doğan Van Gogh çocukken ciddi, sessiz ve saygılıydı ayrıca resim de yapmaktaydı. Gençliğinde sanat simsarı olarak çalıştı ancak Londra'ya gönderildikten sonra bunalıma girdi. Döndükten sonra Belçika'nın güneyinde Protestan misyoneri olarak çalıştı. Sağlığı bozulup yalnızlık içinde yaşadıktan sonra ebeveynlerinin yanına döndü ve 1881 yılında resim yapmaya başladı. Küçük kardeşi Theo tarafından maddi olarak desteklendi ve ikisi yıllarca mektupla yazıştılar. Çoğunlukla natürmortlar ve çalışan köylülerin tasvirlerinden oluşan ilk çalışmalarında daha sonraki eserlerinin ayırt edici niteliği olan canlı renkler görülmez. 1886 yılında taşındığı Paris'te, izlenimci hassasiyete karşı tepki gösteren ve aralarında Émile Bernard ile Paul Gauguin'in de bulunduğu aVangart üyeleriyle tanıştı. Çalışmaları geliştikçe natürmortlara ve yerel manzaralara yeni bir yaklaşım getirdi. Resimlerinde daha parlak renkler kullanmaya başladı ve daha sonra 1888'de Fransa'nın güneyinde kaldığı Arles'da ustalaşacağı kendine özgü bir üslup geliştirdi. Bu dönemde zeytin ağaçları, selviler, buğday tarlaları ve ayçiçekleri de tuvallerine konu olmaya başladı.
Psikotik epizodlardan ve delüzyonlardan muzdarip olan Van Gogh, zihin sağlığından endişe duymasına rağmen fiziksel sağlığını ekseriyetle ihmal etmiş; düzgün beslenmemiş ve aşırı alkol almıştır. Gauguin ile arkadaşlığı bir ustura ile yolunu kesmesi ve öfke nöbeti sonucu sol kulağının bir kısmını keserek yaralaması sonucu sona ermiştir. Bir dönem Saint-Rémy'de olmak üzere akıl hastanelerinde kalmıştır. Hastaneden kendi isteğiyle ayrıldıktan sonra Paris yakınlarında Auvers-sur-Oise'da Auberge Ravoux'ya taşındı ve homeopati uygulayan doktor Paul Gachet tarafından tedavi altına alındı. Depresyonu devam etti ve 27 Temmuz 1890'da bir altıpatlarla yaralandı. İki gün sonra enfeksiyon kapan yaraları nedeniyle öldü. İntihar ettiği söylense de buna şahit olan kimsenin olmaması ve silahın hiç bulunamaması cinayete kurban gittiği şüphesini doğurmuştur.
Yaşamı boyunca başarısız olan ve sadece bir eserini satabilen Van Gogh'a deli gözüyle bakılıyordu. İntiharından sonra şöhret kazanan ressam, halkın imgeleminde tipik yanlış anlaşılmış dahi, "çılgınlık ve yaratıcılığın bir arada olduğu söylemlerini" gösteren bir ressam olarak yer almıştır. 20. yüzyılın başlarında, resim üslubunun ögeleri fovistler ve Alman dışavurumcuları tarafından kullanılmaya başladıktan sonra ressamın tanınırlığı artmıştır. İlerleyen yıllarda çok yaygın bir eleştirel, ticari ve popüler bir başarı yakalayan Van Gogh sorunlu kişiliğinin romantik, azap çeken sanatçı idealini simgelediği önemli ama hüzünlü bir ressam olarak hatırlanmaktadır.

Van Gogh hakkında en kapsamlı kaynak kardeşi Theo ile olan yazışmalarıdır. Onların yaşam boyu süren dostlukları ve Van Gogh'un sanat ile ilgili bilinen düşünce ve teorilerinin büyük çoğunluğu, iki kardeşin 1872-1890 yılları arasında birbirlerine gönderdikleri yüzlerce mektupta kaydolmuştur. Sanat simsarı olan Theo Van Gogh, kardeşine hem finansal hem de duygusal yönden destek sağlamasının yanı sıra kardeşinin dönemin sanat dünyasının nüfuzlu kişilerine erişimine de önayak olmuştur.
Theo, Vincent'ın kendisine yazdığı mektupların hepsini saklarken Vincent aldığı mektupların çok azını saklamıştır. İki kardeş de öldükten sonra, Theo'nun dul eşi Johanna Van Gogh-Bonger mektupların bazılarının yayımlanmasını sağlamıştır. Mektupların bir kısmı 1906'da ve 1913'te, kalanların çoğu ise 1914'te yayımlanmıştır. Vincent'ın mektupları çok güzel, etkileyici ve dokunaklıdır. "Günlük benzeri samimiyet" içerdiği belirtilmiş bu mektupların bazıları bir otobiyografi gibi okunabilmektedir. Çevirmen Arnold Pomerans "bu mektupların yayımlanması Van Gogh'un sanatsal başarılarını anlama konusuna taze bir boyut getirmiş ve bize hemen hemen başka hiçbir ressam tarafından sağlanmamış bir anlayış kazandırmıştır" diye yazmıştır.
Vincent'dan Theo'ya 600'den fazla, Theo'dan Vincent'a ise 40 civarında mektup vardır. Ayrıca kız kardeşi Wil'e 22, ressam Anthon Van Rappard'a 58, Émile Bernard'a 22 ve Paul Signac, Paul Gauguin ile eleştirmen Albert Aurier'e birer mektup vardır. Mektupların bazılarında krokiler ve taslaklar bulunur. Birçoğuna tarih atılmamış olmasına rağmen, sanat tarihçileri mektupları genel olarak kronolojik sıraya koymayı başarmışlardır. Özellikle Arles'ten postalanmış olanlar için olmak üzere transkripsiyon ve tarihleme konusunda belirsizlikler sürmektedir. Arles'te yaşadığı dönemde arkadaşlarına Felemenkçe, Fransızca ve İngilizce 200 mektup yazmıştır. Vincent'ın Paris'te kardeşi ile birlikte yaşadığı ve bu nedenle mektuplaşma ihtiyacı duymadıkları dönem ise tarihçilerin analiz etmekte en çok zorlandıkları dönemdir.

Vincent Willem Van Gogh 30 Mart 1853'te Hollanda'nın güneyinde çoğunluğu Katolik olan Kuzey Brabant'ta Groot-Zundert şehrinde doğmuştur. Hollanda Reform Kilisesi'nde rahip olan Theodorus Van Gogh ile Anna Cornelia Carbentus'un yaşayan ilk çocukları olarak Protestan bir ailede dünyaya gelmiştir. Van Gogh'a büyükbabası ile doğumundan bir yıl önce ölü doğan abisinin adı verilmiştir. Vincent, Van Gogh ailesinde yaygın kullanılan bir isimdi: Leiden Üniversitesi'nden 1811 yılında teoloji derecesi alan büyükbabası Vincent'ın (1789-1874) altı oğlundan üçü sanat simsarı olmuştur. Bu Vincent'ın adı da muhtemelen heykeltıraş olan büyük amcası Vincent'dan (1729-1802) gelmektedir.
Van Gogh'un annesi Lahey'de zengin bir aileden gelmekteydi; babası da bir rahibin en genç oğluydu. İkisi, Anna'nın küçük kız kardeşi Cornelia, Theodorus'un abisi Vincent (Cent) ile evlendiği zaman tanıştılar. Van Gogh'un ebeveyni 1851 Mayıs'ında evlendi ve Zundert'e taşındı. Erkek kardeşi Theo 1 Mayıs 1857'de doğdu. Theo'dan başka Cor adında bir erkek kardeşi ve Elisabeth, Anna ile Willemina ("Wil" olarak bilinir) adında üç kız kardeşi vardır. Yaşamının sonraki yıllarında Van Gogh yalnızca Willemina ve Theo ile temasta kaldı. Van Gogh'un annesi ailenin önemini çevresindekileri bunaltacak kadar vurgulayan katı ve dindar bir kadındı. Theodorus'un maaşı mütevazı ölçülerdeydi ama kilise aileye bir ev, bir hizmetçi, iki aşçı, bir bahçıvan, bir at ve at arabası sağlamıştı ve Anna çocuklarına ailelerinin yüksek sosyal konumunu koruma görevini aşılamıştı.
Van Gogh ciddi ve saygılı bir çocuktu. Evde annesi ve bir mürebbiye tarafından eğitildikten sonra 1860'ta köy okuluna başladı. 1864'te Zevenbergen'de bir yatılı okula gönderildi ama burada kendini terk edilmiş hissettiğinden eve geri dönmeye çalıştı. Bunun yerine ebeveyni 1866'da Van Gogh'u Tilburg'da bir ortaokula gönderdi ancak burada da çok mutsuzdu. Resme olan ilgisi küçük yaşlarda başladı, annesi çocukken resim yapmaya teşvik etti, ilk çizimleri anlamlıdır, ancak sonraki eserlerinin yoğunluğuna sahip değildir. Paris'te başarılı bir ressam olan Constantijn C. Huysmans Tilburg'da öğrencileri eğitiyordu. Huysman'ın felsefesi özellikle doğanın ve yaygın nesnelerin izlenimini yakalamak için teknikten vazgeçmekti. Van Gogh'un derin mutsuzluğu dersleri gölgede bırakmış olmalı ki derslerin çok az etkisi olmuştur; 1868 Mart ayında aniden eve döndü. Sonradan kardeşi Theo'ya yazacağı bir mektupta, çocukluk yıllarını "kasvetli, soğuk ve kısır" olarak betimleyecekti.

1869 Temmuz ayında, henüz on beş yaşındayken, amcası Cent aracılığıyla Lahey'deki Goupil & Cie adlı sanat simsarlığı firmasında iş buldu, Ocak 1873'te firmanın Brüksel ofisine geçti. Eğitimini tamamladıktan sonra 1873 Mayıs ayında firma Van Gogh'u İngiltere'ye Southampton Caddesi'ndeki şubesine yolladı. Londra'nın güneyinde Stockwell'de 87 Hackford Road adresindeki eve yerleşti. Bu dönem Van Gogh'un mutlu olduğu bir dönemdir; işinde başarılı olmuş ve 20 yaşında babasından çok para kazanmaya başlamıştır. Theo'nun eşi, daha sonra bu yılın Van Gogh'un yaşamının en iyi yılı olduğunu belirtecektir. Ev sahibinin kızı Eugénie Loyer'den hoşlanan Van Gogh ona açıldığında, gizlice başka bir kiracıyla nişanlandığını söyleyen kız tarafından reddedildi. Daha da içine kapanan Van Gogh dindarlığa yöneldi. Babası ve amcasının ayarlamasıyla 1875'te Paris'teki şubeye gönderildi. Burada şirketin sanatı metalaştırması gibi konulara içerlemeye başladı ve bir yıl sonra işten çıkarıldı.

1876 Nisan ayında İngiltere'ye döndü ve Londra'nın güneydoğusundaki Ramsgate kasabasında bir yatılı okulda gönüllü öğretmenlik yapmaya başladı. Okul Middlesex'te Isleworth'a taşınınca Van Gogh da buraya gitti. Daha sonra bu işi de bırakarak Metodist rahip yardımcısı olmaya karar verdi. Bu arada ebeveyni Etten'e taşınmıştı; 1876 Noel'inde eve döndü ve altı ay boyunca Dordrecht'te bir kitapçı dükkânında çalıştı. İşinden memnun değildi ve çalışırken zamanını karalama yaparak ve İncil'den bölümleri İngilizce, Fransızca ve Almancaya çevirerek geçirdi. Giderek daha da dindarlaşarak keşiş hayatı yaşamaya başladı. O zamanlar oda arkadaşı olan Paulus Van Görlitz'e göre Van Gogh etten kaçınıyor ve çok az yemek yiyordu.
Dinî inançlarını ve rahip olma isteğini desteklemek amacıyla ailesi 1877'de Van Gogh'u tanınmış bir din bilgini olan amcası Johannes Stricker'le yaşaması için Amsterdam'a gönderdi. Van Gogh Amsterdam Üniversitesi teoloji giriş sınavına hazırlandı; ancak sınavda başarılı olamadı ve 1878 Temmuz'unda amcasının evinden ayrıldı. Brüksel yakınlarında Laken'de bir Protestan misyoner okulunda üç aylık kursa katıldı ama burada da başarılı olamadı.
1879 Ocak ayında Belçika'nın Borinage madenci bölgesinde Petit-Wasmes'ta misyoner olarak görevlendirildi. Yoksul olan cemaatine destek olduğunu göstermek için bir fırıncının yanında kaldığı odasını evsiz birine verdi ve saman üzerinde yatıp uyuduğu küçük bir kulübeye taşındı. Bu kötü yaşam koşulları kilise yetkilileri tarafından değerlendirilerek "rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği" gerekçesiyle işine son verildi. Daha sonra 75 km'lik yolu yürüyerek Brüksel'e geldi, kısa süreliğine Borinage'da Cuesmes'e geri döndü ancak ebeveyninin baskılarına dayanamayarak Etten'e döndü. Ette

Afiş (Fransızca: affiche) veya poster, Türk Dil Kurumu'nun tanımına göre; "bir şeyi duyurmak veya tanıtmak için hazırlanan, kalabalığın görebileceği yere asılmış, genellikle resimli duvar ilanı, ası"  şeklinde tanımlanmaktadır.
Afiş, reklam ya da propaganda yapmak, bir oyun, sergi, ürün ve benzerlerinin duyurulmasında kullanılır. Aynı zamanda güzel sanatlarda bir daldır. Afiş sanatı 19. yüzyıl başında iki ana unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıktı; bir yandan taşbaskı sayesinde metin ve resmin birleşmesi, çoğaltılabilir olması (yüzyılın ikinci yarısında renkli baskı olanağı doğdu), diğer yandan afişin gelişmesi, tüketim mallarının toplu üretiminin ve rekabete dayalı ekonominin ilerlemesine bağlı kaldı. Başlarda küçük boyutlu olup, kitap resimlerini, basın bültenlerini andıran afiş, modern sanat anlayışıyla beraber kendi estetiğini oluşturdu. Kısa ve çarpıcı bir metnin, sade ve resimle beraberliği afişin temel kavramıdır.
Sanatsal anlamda posterin icadı Jules Chéret'e atfedilmektedir. Fransız hükûmeti Cheret'i, 1890 yılında Fransa'nın en büyük ulusal nişanı kabul edilen Légion d'honneur Nişanı ile ödüllendirmiştir. Bu ödül kendisine Ticaret ve endüstrinin ihtiyaçlarını karşılayan bir sanat formu yarattığı için verilmiştir.
Manet, Gavarni, Daumier, Toulouse Lautrec gibi sanatçılar, afişin gelişmesine önemli katkılarda bulundular. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ve Amerika'da afiş sanatına farklı bakış açıları doğdu. Cheret, William Bradley, Beggarstaff kardeşler gibi isimler, kendi yöntem ve bakış açılarını geliştirdiler. I. Dünya Savaşı süreciyle birlikte, Sovyetler Birliği'nde Ekim Devrimi'nin ardından El Lisitskiy gibi isimler, "soyut afiş" kavramını oluşturdular.
Almanya'da tipografi ve fotoğrafçılığın ilerlemesi afiş anlayışına katkıda bulundu. İki savaş arası kübizmin, fotomontaj ve kompozisyon uygulamanın ve II. Dünya Savaşının etkileri, afişin ilerlemesine yol açmadı. Savaş sonrasında fotoğrafçılıkta yapılan büyük atılımlarla birlikte afiş de bir devrim sürecine girdi. İtalya ve İsviçre'de dizayn atakları, estetik tasarımı ortaya çıkardı. 1950'lerde gerçeküstücü ve didaktik akımların etkisinde kalan afiş sanatı, yeni isimlerin sivrilmesine yol açtı. 2000'li yıllara gelinirken "pop - art" kültürü, afişin tarihinde belirleyici rol oynadı.

Türkiye'de ilk örnekler Osmanlıların son dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarında görülmeye başlandı. Ağırlığı metne dayanan tiyatro, sinema, yardım dernekleri ve Türkiye'de üretilmeyen ürünlerin reklamları afiş yapılıyordu. İlk dönem büyük çoğunluğu yurt dışından gelen afişler, yarı - kapalı ortamlarda (tiyatro girişi, dükkân vitrinleri vb.) sergilendi. İlk Türk afiş sanatçısı, yurt dışında eğitim görüp, 1925 yılında Türkiye'ye dönen İhap Hulusi Görey olmuştur. 1927'de Güzel Sanatlar Akademisi'nde ilk afiş atölyesi açıldı. Hulusi, Alman afiş sanatından etkilenmelerini yapıtlarına yansıttı. Aynı dönemin sanatçılarında Mithat Özar, Paris'te eğitim alarak Akademi'deki atölyenin başına getirildi.
Özar'ın etkisiyle 1930 - 1945 yıllarında Fransız estetik akımı Türk afişinde yönlendirici oldu. 1950'lerin sonunda konu ve içeriğin önem kazanmasıyla, Türk afiş sanatı ulusallaşmanın yanı sıra uluslararasılaşmayı da birlikte götürdü. Basım endüstrisinin gelişmesi, reklam ajanslarının çoğalması, Türkiye'de afişe büyük boyutta hız kazandırdı. Televizyon ve diğer medya reklamlarının darbesine karşın; gerek Billboard yaygınlaşması, gerek maliyetler açısından afiş gelişimini sürdürdü, Türk afiş sanatçıları uluslararası bienallere katılıp birçok ödül aldı. Afiş sergileri açıldı. Geçmiş yıllara ait bazı zor bulunan afişler, açık artırmalarda çok yüksek bedellere satılarak koleksiyoncular arasında alıcı bulmaktadır

Bir kampanyaya (alkollü içeceklerle mücadele, kara yolu kazalarını önleme) hizmet etmek ve siyasi mesajlar vermek için hazırlanan propaganda afişleri, ender olarak bilgi verici niteliktedir. Örnek işçilerin adlarını açıklayan Sovyet afişleri, emekçiler arasında rekabeti körükleme amacındaydı. Çin'de Mao Zedong'un Sovyetler birliği'nde Karl Marx ve Vladimir Lenin'in dev portreleri, bunların yüzlerinden çok ideolojilerini hatırlatıyordu. Bu ülkeler, piyasa ekonomisine açılınca ticari afişleri keşfetti. Çin'de bunların ilklerinden biri Coca Cola'yı övüyordu. Görüntünün genellikle ikinci planda kaldığı propaganda afişleri pek sanat eseri sayılmaz. Devrimin ilk yıllarına ait Sovyet afişleri veya çoğunlukla serigrafi yöntemiyle tek tek elle basılan Küba afişleri dikkat çekicidir. Nihayet afişler sık sık, graffiti biçiminde kendiliğinden bir propagandaya tabi olur. Reklamcılar graffitinin ek bir grafizm olarak girdiği, bilerek saptırılmış afişlerle bu modaya uydular.

Grafik

Ahşap oyma, ahşap malzeme üzerine yapılan bir çizimin özel kesici aletlerle istenmeyen yerlerinin yontulması ile elde edilmesi sanatıdır. Bu sanatla iştigal edenlere "hakkak" denir.

Derin oyma (Sandık üzeri, koltuk işlemesi gibi rölyeflendirmeler)
Keserek oyma (tuğra, sandalye sırtı gibi)
Üç boyutlu oyma (heykel, kaşık, müzik aleti gibi yontular)

Kakma,
Boyama,
Kündekâri,
Kabartma-oyma,
Kafes,
Kaplama,
Yakma

Anadolu Türk ahşap oymacılığında sandıklar, mihraplar, minberler, vaaz kürsüleri, Kuran rahleleri, sütunlar, kapı ve pencere kanatları yer tutar. Selçuklular ve beylikler dönemindeki eserlerden öne çıkanlar arasında masif ağacın üzerine muhtelif tekniklerin kullanıldığı Taşkınpaşa Camii'ne ait mihrap ve minber, Ahi Şerafettin'in Etnoğrafya Müzesi'nde sergilenen ahşap sandukası, çeşitli caömilerin kapı ve pencere kanatları (Kayseri Ulu Camii, Ankara Sultan Alaeddin Camii, Birgi Ulu Camii), çeşitli camilerin minberleri (Divriği Ulu Camii, Bursa Ulu Camii, Konya Alaeddin Camii) bulunur. 15. yüzyıl Osmanlı ahşap işçiliğinin örnekleri olarak Bursa Yeşil Camii, Amasya Bayezid Paşa Camii ve Edirne'deki II. Bayezid Külliyesi görülebilir.

Özel

Genel
Devrim Erakalın ile söyleşi 19 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk-İslam Ağaç Oymacılığı Sanatı
Mehmet Şükrü Baysal'ın Selçuklu ve Osmanlı ahşap eserlerinin yer aldığı özgün bir site 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaligrafi (Yunanca: κάλλος, kállos - "güzellik" + γραφή, grafí - "yazı"); yazı karakter ve unsurları kullanılarak geliştirilen, sıklıkla dekoratif amaçla kullanılan, bir el sanatı çeşidi. Kaligrafi sanatını icra eden sanatçıya, kaligraf denir. Bu sanat dalının çağdaş bir tanımı ise "işaretlere anlamlı, ahenkli ve hünerli bir şekilde biçim verilmesi sanatı" şeklindedir. Belirli bir yazı stili, yazı tipi, hat türü, el veya alfabe gibi tanımlanabilir. Hat sanatı kaligrafi sanatı ile karıştırılmaktadır. Hat, Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze gelmiş olan ve Arap harfleri ile icra edilen bir kaligrafi türüdür.
Farklı coğrafyalarda, farklı şekillerde ortaya çıkmış olan kaligrafi, özellikle matbaanın keşfinden önce büyük önem arz etmiştir. Bugün grafiğin bir dalı olan tipografi'ye benzetilebilir ve sıklıkla yazı sistemlerine veya farklı hat kültürlerine göre sınıflandırılır; Hat (İslami kaligrafi), Şodo (Japon kaligrafisi), shūfǎ (Çin kaligrafisi), Batı kaligrafisi gibi.
Kaligrafide belli başlı kaideler vardır; harfler arasındaki mesafeyi ayarlamak, yazılan yazıya akıcı ve zarif bir ifade kazandırmak, harflerin şekilleriyle gözü rahatsız edecek ya da okunmayacak kadar oynamamak gibi. Ancak Modern kaligrafide artık kelimelerin ifade gücünün yanında kompozisyonun tesiri kullanılarak bazen harflerin okunabilirliğinin yerine geçtiği görülmektedir. Klasik kaligrafi tipografiden ve modern yazı tiplerinden farklı olsa da aynı zanaatın dallarıdır. Dijital tabelacılık yaygınlaşmadan önce muhtelif dükkân ve el arabaları için yazı yazan tabelacılar mevcuttu. Yok olmaya başlamış olan bu mesleğe sahip ustalar kaligrafi zanaatını profesyonel olarak icra ederlerdi. Modern dünyaya ayak uyduran kaligrafi sanatçıları, günümüzde dijital yazı tipleri (font), logo tasarımı, sanat eserleri ve hediyelik eşyalar üreterek sanatlarını icra etmektedirler.

Kağıt yüzeyine sürülerek kalemin kaymasını sağlayan nişasta ve yumurta akından yapılmış bir bileşim olan ahar, kaligrafide kullanılan ayrı bir unsurdur. Aharlama adı verilen bu işlem ile bir kağıdın pürüzlü yüzeyi parlatılmış, perdahlanmış olur. Aharlama işlemini, mühreleme işlemi takip eder. Tüm bu işlemler sonrasında kağıt yazılacak hale gelmiş olur. Bu şekilde hazırlanan kağıtlar üzerinde hatalı yazıları ıslak bir sünger ile silmek ve düzeltmek mümkündü. Kağıdın değerli olduğu dönemlerde, ahar aynı kağıda defalarca yazma olanağı verdiğinden özellikle yararlıydı.

Çin kaligrafisi ve galeriler 28 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Çin Çevrimiçi Müzesi (İngilizce)
Çin kaligrafisi sanatı 6 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Çin tarihindeki tanınmış hattatlar ve galerileri 25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Latin harfleri ile yapılan hat sanatına Batı Kaligrafisi denir. 

The Masgrimes Archive 28 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ücretsiz Amerikan Penmanship kitap koleksiyonu (İngilizce)
The Edward Johnston Foundation13 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Kaligrafi araştırma merkezi (İngilizce)

İslam kaligrafisi (İngilizce)
İslam kaligrafisi örnekleri 15 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Washington D.C. Kongre Kütüphanesi'nde İslam kaligrafisi 13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
İslam hat yazısının tarihçesi (Türkçe)

Japonca: Shodo Journal research Institute (İngilizce)
Moğolca: Inkway Kaligrafi (İngilizce)
Nepali: Nepali Kaligrafi27 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Tibetçe: Tibet Kaligrafisi tarihçesi24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Pettenbach, Avusturya Kaligrafi ve Minyatür Grafikleri Müzesi23 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İskenderiye Kütüphanesi Yazmalar müzesi
Naritasan Kaligrafi müzesi
Ditchling Müzesi
Klingspor Müzesi9 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sakıp Sabancı Müzesi

Association for the Calligraphic Arts 14 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
North West Calligraphers’ Association 26 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Chinese Calligraphy Association
The Washington Calligraphers Guild 30 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calligraphy Society of Florida
The International Association of Master Penmen, Engrossers and Teachers of Handwriting IAMPETH 27 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
L’esperluette (Fransızca)
Centro Internazionale Arti Calligrafiche 2 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Peannairi (Irish Scribes) 5 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Associazione Calligrafica Italiana (ACI) 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Meitokai
Calligraphy & Lettering Arts Society 9 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
C.A.U.S. – Centro Arti Umoristiche e Satiriche6 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

C.A.U.S. – Alphabets and Calligraphy 15 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kanagawa Oki Nami Ura (神奈川沖浪裏, "Kanagawa açıklarında dalga arkası"), Japon ukiyo-e ustası Katsushika Hokusai'nin tanınmış tahta baskı eseridir.
Eser ilk olarak Edo döneminde 1832'de ukiyo-e serisi 36 Fuji Dağı Manzarası 'nın bir parçası olarak basıldı ve aynı serinin en çok tanınan eserlerinden biri oldu.
Eserde Japonya'da Kanagawa (bugünkü Kanagawa iline bağlı Yokohama şehrinin bir semti) açıklarında büyük dalgalardan tehdit edilen tekneler çizilmektedir. Serinin diğer eserlerinde olduğu gibi arka planda Fuji Dağı görülmektedir.
Eserdeki dalga bazen tsunami olarak aktarılmasına rağmen Katsushika Hokusai'nin orijinalinde "okinami" (açık deniz dalgası) olarak geçmektedir.
Eserin kopyaları, Metropolitan Museum of Art (New York), British Museum (Londra) ve Claude Monet'nin evi (Giverny, Fransa) başta olmak üzere batılı ülkelerdeki çeşitli koleksyonlarda yer almaktadır.
Eser günümüzde Japan Rail Pass'ta kullanılmaktadır. Quiksilver'in logosu da bu eserden esinlenmiştir.

The Metropolitan Museum of Art's (New York) entry on "The Great Wave at Kanagawa" 5 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Academic site on Hokusai's "Great Wave" print 14 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rilke's "Der Berg" (The Mountain) poem inspired by the "36 Views" 15 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Katsushika Hokusai and Japanese Art 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Great Wave by Hokusai - artelino 24 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karakalem; kurşun, kömür, grafit gibi çizim araçları ile çizilen resim. Pek çoğu doğada bulunan, geniş malzeme yelpazesi nedeniyle en eski sanat dallarından biridir.
Görsel sanatlarda eğitim ve esere başlamak karakalem tasarım çalışmaları ile olur. Bununla birlikte Karakalem, başlı başına da bir sanat dalı olagelmiştir. Farklı renkler yerine aynı rengin farklı tonlarıyla (valör) resme boyut verilir. Manzara, iç mekan, natürmort ve soyut çalışmalar karakalem ile yapılabilse de çoğunlukla portre çiziminde kullanılır. Portrede karakalem, yağlı boya gibi sanatsal ve ticari değerini korumaktadır. Aynı zamanda diğer tekniklere oranla daha kolay ve daha masrafsız olması bu alanda amatör eskiz çalışmalarını artırmaktadır.
Türlü sanat görüşlerine rağmen karakalem realizm olgusunun en kalıcı tekniğidir. Ressamların değişken tarzları olmasına rağmen en belirgin üsluplar; tarama, karalama, tonlama ve gölgelendirmedir. Sanatçıların dünyasında füzen kalem hariç parmakla deseni yaymak ve dağıtmak hoş karşılanmamaktadır.

Karakalem terimi kurşun kalemin siyah etkisinden dolayı, kara ve kalem kelimelerinin bitişerek yeni bir kelime türetmesi ile Türkçeye girmiştir.
Füzen kalemin (kömür kalem)  doğal olanı söğüt ve asma dallarının yakılması ile yapılır. Kömür tozlarının sıkıştırılıp preslenmesi ile de sanayide üretilir. Kurşun kalem, boyama özelliği olan madeni ve doğal taşlar, çeşitli kâğıtlar, özel deriler, taş ve ahşap yüzeye uygulanabilir. Profesyonel sanatçıların çoğunlukla füzen çalışmalarında ışık etkisi oluşturmak için kullandıkları hamur silgiler de vardır.

Bir sanat ortamı olarak kömürün çeşitli türleri ve kullanımları vardır ancak yaygın olarak kullanılan türleri şunlardır: Sıkıştırılmış, Asma ve Kalem.
Asma kömürü üzüm asmalarının havasız bir fırında yakılması sonucu elde edilen uzun ve ince bir kömür çubuğudur. Grinin tonlarında gelir.
Söğüt kömürü söğüt çubukların havasız bir fırında yakılması sonucu elde edilen uzun ve ince bir kömür çubuğudur. Asma kömürüne göre daha koyu renklidir.
Söğüt ve asma kömürünün toz alma ve silme yoluyla çıkarılabilir özellikleri, sanatçılar tarafından ön eskizler veya temel kompozisyonlar yapmak için tercih edilir. Bu ayrıca, bu tür karakalemleri ayrıntılı görüntüler oluşturmak için daha az uygun hale getirir.
Sıkıştırılmış kömür (kömür çubukları olarak da adlandırılır) blok veya çubuk şeklindedir. Gölgenin yoğunluğu sertlikle belirlenir. Üretim sürecinde kullanılan sakız veya mum bağlayıcıların miktarı sertliği etkiler, daha yumuşak, yoğun siyah işaretler üretirken, daha sıkı, hafif izler bırakır.
Karakalemler bir tahta kılıf içine sıkıştırılmış kömürden oluşur. Kömürün özelliklerinin çoğunu korurken grafit kalemlere benzer şekilde tasarlanmış bu kalemler, kullanıcının elinin boyanmasını önlerken genellikle ince, net ve ayrıntılı çizimler için kullanılır.
Karakalem kalemleri gibi diğer sanatçı kömürü türleri 19. yüzyılda geliştirildi ve karikatüristler tarafından kullanıldı.
Kömür tozları, desen oluşturmak ve desenleri bir yüzeyden diğerine aktarma yöntemi olan sıçratma için kullanılır.
Malzemelerin oranına bağlı olarak sanatçı kömüründe geniş farklılıklar vardır: yanmış huş ağacından sıkıştırılmış kömür, kil, lamba siyahı pigmenti ve az miktarda lacivert. Bu karışım ne kadar uzun süre ısıtılırsa o kadar yumuşak olur.
Kalem Özellikleri  Kalemler üzerinde yazan B harfi yumuşak dereceleri bilgilendirir. H harfi de sertlik derecelerini bildirir. HB karışım bir modeldir.

En az 28.000 yıl öncesine dayanan örneklerle, kömür genellikle mağara resminin önemli bir bileşeniydi.
En eski karakalem resimlerinden biri, Namibya'daki Apollo mağarasında bulunan bir zebra resmidir.
Rönesans'ta karakalem yaygın olarak kullanılıyordu ancak tuvalden dökülen odun kömürü parçacıkları nedeniyle çok az sanat eseri hayatta kaldı. 15. yüzyılın sonunda, kömürün pul pul dökülmesini önlemek için çizimleri sakız banyosuna batırma işlemi uygulandı. Karakalem resimlerin tarihi MÖ 23.000 yıllarına kadar uzanıyor. O zamandan beri birçok kültür, sanat, kamuflaj ve geçiş törenleri için odun kömürü kullandı. Avustralya'dan, Afrika'nın bazı bölgelerinden, Pasifik Adaları'ndan, Asya'nın bazı bölgelerinden ve diğerlerinden birçok yerli insan, çocuk doğumu, düğünler, ruhani ritüeller, savaş, avlanma ve cenaze törenleri dahil olmak üzere geçiş törenleri için hala vücut boyama yapıyor.
Birçok sanatçı, benzersiz koyu siyah vuruşları nedeniyle odun kömürü kullanır. Kömürün zayıf yapısı, malzemenin tuval üzerinde pul pul dökülmesine neden olduğundan tuvalde kullanıma uygun olmayan bir malzemedir.
Batı sanat tarihi boyunca, diğer araçlarla iyi tanınan sanatçılar, son resimler için eskiz veya ön çalışmalar için karakalem kullandılar. Birincil araç olarak odun kömürü kullanan çağdaş sanatçıların bazıları şunlardır: Robert Longo, William Kentridge, Dan Pyle ve J. Daniel Phillips.

Çizim

Porselen, sadece doğal kaynaklı ham maddelerden üretilen bir maddedir. Beyazlığını kullanılan boyalardan değil, kullanılan ham maddelerden alır; 1400 °C civarında pişirilerek pekişir; ışık geçirgenliğine sahiptir ve sağlıklı bir üründür. Sofra takımı, vazo, biblo, heykel, karo, mutfak ve banyo ekipmanları bilinen porselen ürünleridir.
Porseleni Avrupa'ya tanıtanlar, başta Marco Polo olmak üzere, çeşitli deniz yollarını keşfeden Portekizli tüccarlar olmuştur. Porselen sözcüğü, etimolojik açıdan Orta Çağ İtalyancasındaki porcellana'dan gelir. Kabuğundan sedef elde edilen, parlak beyaz deniz kabuklusuna İtalyanlar, bu midyenin şeklini dişi domuz yavrusunun cinsel organına benzettikleri için Porcella demişlerdir {{Latincede “küçük dişi domuz; kadınlık organı” manasındadır}}. Porselen'e de aynı ismin verilmesinin nedeni, onun olsa olsa sedeften imal edilmiş olabileceğini sanmalarındandır. Kelime bize Fransızca porcelaine sözcüğünden geçmiştir.
Porselen; tümü killi topraktan yapılmış veya daha açık bir deyimle kil ihtiva eden ham maddelerden üretilmiş ürünlerin oluşturduğu büyük seramik grubunun bir elemanıdır. Seramik grubunun ilk ve en ilkel ürünleri balçık tuğla veya kerpiç tuğladır. Bu aşamada söz konusu olan basit, kaba seramiktir. Daha sonra ise üretim aşamaları sıralamasına göre sırasıyla toprak çanak çömlekler, majorka çinisi (elvan çini), fayans, taş eşya, taştan oyma kap, seramik gelmekte ve porselenle bu grup en üstün ve en mükemmel formuna ulaşmış olmaktadır. Çömlek, killi topraktan elde edilen hamurun birkaç yüz derece ısıda fırınlanarak eldesidir. Kronolojik olarak bir sonraki aşama Çin'de VII.yy'dan sonra geliştirilmeye başlanan porselendir. Geleneksel manada porselen, iki tür kilin, Çin kili (kaolin) ve Çin taşının 1300 °C üzerindeki ısıda fırınlanması ile yapılır. Çömleklerin aksine vitrifiye (camsı) ve şeffaftır. En bilinen porselen çeşitlerine örnek olarak dekoratif Çin işleri, diş kuronları ve elektrik izolatörleri verilebilir.
Bugün ev ve otel grubu olarak üretilen iki tip porselenden bahsedilebilir. Ev porselenleri, gün ışığına tutulduğunda ışığı geçiren porselenlerdir. Otel grubu ise, dünya standartlarına uygun olarak, daha kalın üretilmektedir. Bir lambaya tutulduklarında, ışığı geçirdikleri görülebilir. Günümüzde restoranlar, içine konulan yemeğin sıcaklığını muhafaza etmesi için tabağı önceden ısıtarak servise almaktadırlar. Eğer tabak kalın olursa, sıcaklığın daha uzun süre muhafaza edecek ve yemeğin lezzetine keyif katacaktır. 
Porselen, içerdiği hammaddelere oranlarına ve sıcaklık derecelerine göre de, sert ve yumuşak porselen olmak üzere ikiye ayrılır. Sert porselenin en önemli özelliği, bünyesinde yer alan yüksek kaolen oranı ve 1400 °C gibi yüksek bir sıcaklıkta oluşan feldispat sırrıdır. Bu da, sırda yüzey sertliği ve dayanıklılığı yaratmaktadır. Yumuşak porselenin kaolen oranı ise az olup, sır oluşum sıcaklığı da daha düşüktür. Bu nedenle, sert porselene oranla daha az mekanik sertliği ve darbe dayanıklılığına sahiptir.
Birleşik bir bütün gibi görünmesine rağmen, iç yapısında bileşik bir gövde oluşturması nedeniyle "porselen" deyiminin kesin bilimsel bir tanımını yapmak zordur. Porselenler fiziksel olarak floresans, tranlusent ve opelasans gösteren seramiklerdir. Diğer bir deyişle seramikler grubu içerisinde ultraviyole altında görülebilen ışık yayan; şeffaf; yansıyan ışık altında mavi renk veren, iletilen ışık altında ise turuncu-sarı renk veren malzemelere porselen adı verilmektedir..

Porselenler kaolin, kuvars ve feldispat maddelerinden üretilir. 
Kaolin, porselen hamurunun kolay yoğurulmasını, şekil almasını ve rengini sağlayan ham maddedir. Kuvars ise, iskelet yapıcı ham madde olup, camsı faz oluşumunu sağlayan feldispat içinde önemli bir oranda çözünerek, porselen hamurunun sert, camsı, ısıya ve kimyasal etkilere dayanıklı olmasını sağlar.

Porselen, diş hekimliğinde kaplama, köprü ve protez yapımı gibi amaçlarla kullanılır. Porselenin ağız dokularına mükemmel biyolojik uyumu, ağızda çözünmemesi, renk değiştirmemesi, aşınmaması en önemli avantajlarıdır. Diş için kullanılan porselenin formülü %70-85 feldspat, %12-25 kuvars, %3-5 kaolinit, %15'e kadar cam ve yaklaşık %1 renklendiricidir.

İki ürün grubunun da, gerek ham maddeleri ve gerekse üretim şekilleri tamamen farklıdır. Bu farklılıklar, ürün özelliklerine yansımaktadır. Seramik ürünlerin pişirim sıcaklıkları porselen ürünlerden daha düşük olduğu için, poroz (su geçirgen) ürünlerdir. Bunun sonucunda, seramik ürünlerde uzun süreli kullanımlarda, su emmesinden kaynaklanan sır çatlakları ortaya çıkar. Ayrıca, pişirim sıcaklığının düşük olmasından dolayı, seramik sırları, sert bir darbe aldığında daha kolay çatlayabilir.
Bir diğer fark ise, seramik ürünler ışığı geçirmezken, porselen ürünler ışık geçirgenliği özelliğine sahiptirler.

Kanton porseleni
Imari porseleni
Porselen diş
Porselen safra kesesi
Plymouth porseleni
Meissen porseleni
Saint-Cloud porseleni
Yıldız Çini ve Porselen Fabrikası
Porselen Müzesi
Kore çömlek ve porseleni
Seramik
Çömlekçilik
Fayans
Cam
Kristal
Çini

Kanvas (tekstilde çadır bezi, yelken bezi, keten bezi, branda olarak; güzel sanatlarda tuval olarak da bilinir) yelken, çadır, sırt çantası, barınak yapımında, yağlı boya resim için destek olarak ve sağlamlığın gerekli olduğu diğer öğelerin yanı sıra el çantaları, elektronik cihaz kılıfları ve ayakkabılar gibi moda nesnelerinde kullanılan son derece dayanıklı düz dokuma bir kumaştır. Ayrıca sanatçılar tarafından, tipik olarak ahşap bir çerçeveye gerilmiş bir resim yüzeyi olarak da popüler bir şekilde kullanılmaktadır.
Modern kanvas genellikle pamuk veya ketenden ya da bazen polivinil klorürden (PVC) yapılır, ancak tarihsel olarak kenevirden yapılmıştır. Dimi dokuma yerine düz dokuma olmasıyla denim gibi diğer ağır pamuklu kumaşlardan ayrılır. Kanvasın iki temel türü vardır: düz ve ördek. Ördek kanvasındaki iplikler daha sıkı dokunmuştur.
"Kanvas" kelimesi 13. yüzyıl Anglo-Normanca canevaz ve Eski Fransızca canevas kelimelerinden türetilmiştir. Her ikisi de Yunanca κάνναβις (kenevir) kökenli, "kenevirden yapılmış" anlamına gelen Halk Latince cannapaceus'un türevleri olabilir.

Vitray, hem renkli camların birleşmesiyle oluşturulan yapıyı hem de bunu yapma sanatını ifade etmek için kullanılır. Camilerde revzen ya da elvan pencere adı altında bilinmektedir.
Vitray genel olarak renkli cam parçalarının kurşun dolgu malzemesiyle birleştirilerek lehimlenmesiyle yapılsa da, tasarımını zenginleştirmek için boyanmış camlar ve pirinç renkli birleştirme malzemesi de kullanılabilir.
Vitray sanatı, hem görsel yönüyle sanatsal bir beceri ve yaratıcılık gerektirmekte hem de bu dekoratif parçaların geniş yüzeylerde sağlam bir şekilde durabilmesini sağlayan iyi mühendislik hesaplamalarına ihtiyaç duymaktadır.
Vitray, Antik Çağlardan itibaren kullanılan cam süsleme sanatının gelişiminin bir ürünüdür. Vitrayların en eski örneklerine 9. Yüzyılda rastlanmıştır. Cam süsleme sanatı özellikle Doğu Akdeniz uygarlıkları tarafından geliştirilmiştir. Anadolu'da ise Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde vitray örneklerine rastlanmaktadır. Genellikle yarı saydam ve yarı geçirgen renkli camlardan yapılan süslemeleri camii, türbe, saray ve konaklarda kullanmışlardır.
İslam sanatında revzen, Avrupa sanatına kıyasen çok daha sadedir. Cam parçaları daima renkli olmak zorunda değildir ve bağlayıcı eleman olarak alçı kullanılmaktadır. Revzen süslemeleri figüratif desenlerden ziyade, daha çok çiçek, bitki ve geometrik şekillere yer vermektedir. Yoğun biçimde bezenmiş revzenler revzen-i menkuş olarak da adlandırılmaktadırlar.

Vitrayların korunması hakkında bir kaynak 15 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kiliselerde yer alan vitraylarla ilgili bir veritabanı 12 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vitray Müzesi 30 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngiltere)
Stained Glass How To, Vitray yapılması ile ilgili bilgi veren online bir dergi

Yazı, belirli işaretler kullanılarak kişiler arasında görsel tabanlı iletişim kurulmasını sağlayan bir araçtır. Yazı sistemi, dilbilgisi ve anlambilimde olduğu gibi konuşma ile aynı yapılara dayanan, ancak her kültüre özgü yazım sistemine bağlı ek kısıtlamalara ve kurallara sahip bir teknoloji biçimidir. Yazma faaliyetinin sonucu çıkan ürün metin, bu metnin yorumlayıcısı veya gözlemleyicisi ise okur veya okuyucu olarak adlandırılır.
Yazı, sıklıkla, bir dildeki sözleri temsil eden semboller sistemi olarak tarif edilir. Tüm diller bir yazı sistemi kullanmasa da, yazı sistemine sahip olanlar, mekân boyunca iletilebilen (örneğin yazışma) ve zaman içinde depolanabilen (örneğin, kütüphaneler) kalıcı konuşma biçimlerinin yaratılmasını sağlayarak konuşma dilinin kapasitelerini tamamlayabilir ve genişletebilir. Ayrıca, yazma etkinliğinin, insanların düşüncelerini üzerinde düşünmek ve potansiyel olarak üzerinde yeniden çalışmasını sağlamak için dışarı aktarılmasına izin verdiği için, bilgiyi dönüştürücü ve genişletici etkilere sahip olabileceği de gözlemlenmiştir. Hem konuşma hem de yazma bir dilin yapısal özelliklerine bağımlıdır. Bunun bir sonucu olarak belirli bir dildeki yazı, o dilin oral (konuşulan) formunun yapısal özelliklerine aşina olmayan bir kimse tarafından okunamaz. Bununla birlikte yazı sadece sözlerin kâğıda dökülmesi değildir; bazen dilin edebî veya bilimsel kullanımlarından doğan çeşitli özel formlarının da sembole dönüştürülmesidir ki bunlar her zaman sözlü olarak ifade edilemeyebilirler.
Aynı dili konuşan bir toplumda, yazılı dil aynı zamanda özel bir diyalekttir ve genellikle birden fazla sayıda yazılı diyalekt vardır. Akademisyenler bunu yazının konuşmadan ziyade dil ile ilişkili olmasına bağlarlar. Bunun bir sonucu olarak sözlü ve yazılı dil birbirlerinden farklı biçim ve fonksiyonlara sahip olacak şekilde evrimleşebilir.

Arkeolojik bulgular ışığında Sümer yazı sistemi "bilinen" en eski yazı sistemidir.
Sümer rahipleri yazıyı, tapınak ve depolarda bulunan malları kaydetmek amacı ile kullanmışlardı. Bu kayıtları tutarken bu işlemleri gerçekleştirenlerin isimlerini belirtme sorunu doğmuştu. Bunun üzerine kişi isimlerinin heceleri nesne adlarına benzetilerek ilgili nesnenin resimleri çizildi. Kısa zamanda o nesnelerin işaretleri nesneyi değil, o nesnenin adındaki sesleri belirtmeye başladı. Bu şekilde, hecelerin seslerini simgeleyen işaretler kullanılarak kayıtlar tutuldu. Böylece zamanla günlük konuşmaların seslerini belirten işaretler ortaya çıkmış oldu.
Yazı birdenbire ortaya çıkmadı. İnsanlar önce mağara duvarlarına, kaya ve taşlara yaşadıkları olayları anlatan resimler yaptılar. Ancak bu resimler bir olayı anlatsalar da yazı niteliği taşımamaktaydı. Zamanla bu resimlerin gelişmesiyle ideografik yazı şekli ortaya çıktı. Olaylar yine resimlerle belirtiliyor ancak resimler, kendisini değil de anlamını tanımlıyordu. Örneğin bir kuş resmi kuştan ziyade "uçmak" eylemini anlatmak için kullanılıyordu.
Mısırlılar, bu resimlerle yazının her iki şeklini de genişletip basitleştirdiler. Buna hiyeroglif yazısı denmektedir. Mısır hiyeroglifinde üç binden fazla işaret olduğu tespit edilmiştir. Bu yazı resimlerden kurtulamadığı için alfabeye geçememiştir.
Hititler ve Persler, yazılarını kilden tuğlalar üzerine ucu sivri bir çubukla yazarlardı. Onun için yazıları çok ince, çivi biçiminde çizgilere benzerdi. Bu nedenle kullandıkları yazıya "çivi yazısı" adı verilmiştir.
En eski Çince karakterler MÖ 1766 yılına aittir. MS 200'lerde ise son şeklini bulmuştur. Bundan sonra bazı yöresel değişikliklere uğramıştır. Ancak, büyük bir değişiklik göstermemiştir. Çinliler bugün de hiyeroglif yazıyı kullanmaktadırlar.
Fenikeliler, Suriye'nin sahillerine yerleşmişlerdi. Ülkeleri tarım bakımından yetersiz olduğundan denizcilik ve ticaretle uğraşmışlardı. Bu nedenle ticaret yaptıkları ülkelerin uygarlıklarını incelemişler ve yaymışlardı. Bunun sonucunda 26 harften meydana gelen bir alfabe doğdu. Bu alfabe, Yunanistan'dan İtalya'ya geçti. Oradan da bütün Avrupa'ya yayıldı.
Çoğu tarihçiye göre tarih çağları yazının bulunması ile başlar. Çünkü insanların yaşadıkları olaylar yazının bulunması ile kayda alınmış ve bununla birlikte günümüze kadar korunmuştur.

Yağlıboya, resim sanatında yaygın olarak kullanılan boyama tekniği. Bağlayıcı madde olarak bitki yağıyla pigmentlerin karışımından elde edilen yağlıboya, kalitesi nedeniyle en çok tercih edilen resim malzemelerinden biridir.
Yağlıboya her ne kadar ilk kez Hint ve Çinli ressamlar tarafından Batı Afganistan'da, beşinci ve onuncu yüzyıllar arasında Budist resimlerinde kullanılmış olsa da, 15. yüzyıla kadar popülerlik kazanmamıştır. Orta Çağ boyunca batıda da kullanımı yaygınlaşmıştır. Yağlıboyanın avantajları geniş ölçüde bilinir hâle geldikçe, sanat eserleri yapımında kullanılan temel malzeme hâline geldi.
Son yıllarda, suyla karışabilen sentetik yağlıboyalar üretiliyor. Suda çözünen bu boyalar organik incelticiler yerine su ile inceltilmeye izin veriyor. Ayrıca, yeterince inceltildiğinde, geleneksel yağlara (1-3 hafta) kıyasla çok hızlı kuruma sürelerine (1–3 gün) sahiptir.

.
Yaygın olarak kullanılan yağlar arasında keten yağı, haşhaş tohumu yağı, ceviz yağı ve aspir yağı bulunur. Yağ seçimi, boyaya sararma, kuruma süresi ve dayanıklılık gibi bir dizi özellik kazandırır. Yağa bağlı olarak boyaların parlaklığında da farklılıklar görülebilir. Bir ressam, istenen etkilere bağlı olarak aynı resimde birkaç farklı yağ kullanabilir. Boyalar kendileri de ortama bağlı olarak belirli bir tutarlılık geliştirir. Aynı zamanda yağ, tabloya uzun süreli bir parlaklık veren vernik hazırlamak için, çam reçinesi veya terebentin gibi bir reçine ile kaynatılabilir. Vernikler, temizlik ve onarım sebebiyle, yağlıboyaya zarar vermeden çıkarılabilir. Bazı çağdaş sanatçılar çalışmalarını verniklememeyi tercih ediyor. Yağlıboya, diğer birçok sanat malzemesinden daha geç kuruduğu için sanatçının çalışmanın rengini, dokusunu veya şeklini değiştirmesini sağlar. Zaman zaman, ressam bütün bir boya tabakasını bile temizleyip yeniden başlayabilir.
Yağlar gibi kullanılan fırçalar da farklı efektler oluşturmak için çeşitli liflerden yapılıyor. Örneğin, domuz kılı ile yapılan fırçalar, daha kalın vuruşlar ve impasto resimlerde kullanılırken, firavunfaresi kılından yapılan fırçalar ise ince ve pürüzsüz olduğu için portreler ve detay çalışmalarında tercih edilir. 
Fırçalar farklı boyutlarda üretilir ve farklı amaçlar için kullanılır. Fırçanın tipi kullanım amacını belirler. Mesela, yuvarlak bir detay çalışması için sivri bir fırça, geniş alanları boyamak için ise düz fırçalar kullanılır. Gerektiğinde boyayı uygulamak ya da çıkarmak için palet bıçağı veya bez, sünger ve pamuklu çubuklar gibi alışılmamış çeşitli aletler kullanılabilir. Bazı sanatçılar parmaklarıyla bile çalışabiliyor.

Çeşmibülbül (Farsça: چشم بلبل, romanize: çaşm-i bulbul), üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işlerine verilen addır. 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmıştır.
Mehmet Dede, opal cam tekniğini öğrendiği Venedik’ten dönüşte Beykoz’da bir atölye açmış, Dede’nin Venedik’ten getirdiği bu tekniğin geliştirilmesiyle çeşmibülbül ortaya çıkmıştır. Bu ürünün imalatını yaygınlaştıran kişi ise Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’dır.
Çeşmibülbül camlara bu adın verilme nedeni bilinmese de, bu teknikte üretilen camların deseni bülbül gözüne benzetilmesi veya fabrikasının bulunduğu yerin Çeşmibülbül adını taşıması olabilir.
Geleneksel üretim metodu ile üretimine devam edilen çeşmibülbül, yaradılışında kullanılan özel camcılık teknolojisinin yanı sıra uzun işlemler ve yaratıcılık gerektiren bir üründür. Başlıca özelliği, ince ve renkli cam çubukların yüksek ısıda eritilip, su gibi olmuş camın içine yerleştirilmesidir. “Dönerek burulan” çizgiler, o cam formu biçimlendiren ustanın hünerini ve üslubunu yansıtırlar.
Çeşmibülbül olarak adlandırılan ürünler arasında; vazo, sürahi, şekerlik, kase ve tabak gibi formlar bulunur.

Cam sanatı

Çini, bir yüzü sırlı, su geçirmez bir tabaka veya cam ile seramiğin ateşle birbirine kaynaştırılması sonucu ortaya çıkan levhadır.

Kelimenin aslı Osmanlıca çînî (Çin'e ait, Çin işi) olup porselen sanatını dünyaya tanıtan Çinliler'e izafetle Çin isminden türetilmiştir.

Çini sanatı yapımında öncelikle kaolen, kum ve tebeşir gibi maddeler karıştırılır ve desenlerin işleneceği objeler oluşturulur. Bu maddelerden oluşan hamur şekillendirilerek kuruması için bir süre bekletilir. Arzu edilen sertliğe ulaşan hamura astarlama işlemi yapılır.

Çeşitli devir ve bölgelere göre teknik değişiklikler göstererek zenginleşen çininin ilk örnekleri, tuğla üzerine renkli sırın kullanılması ile eski Mısır ve Mezopotamya'da oluşturulmuştur. Sırlı levhaların İslâmiyet'ten önce Uygurlar tarafından kullanılmış olması bu tekniğin Türk sanatındaki köklü geçmişini gösterir. Fakat çini büyük bir teknik çeşitlenme ile sürekli gelişmesini asıl İslâm sanatında ve daha çok da İslâmiyet'ten sonraki Türk sanatında ortaya koymuştur. Özellikle Sâmerrâ kazılarında bulunan Abbâsîler devrine ait yeşil ve sarı sırlı levhalar ile sır üstüne perdah (lüster) tekniğinde koyu kırmızı, kahverengi, sarı ve turuncu boyalarla madenî tozlar kullanılmıştır. Türk çini sanatının tarihi ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılara kadar dayanmaktadır. Bu da çini sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.
Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları çiniyi mimari süslemelerde sıkça kullanmış, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmasından sonra, çini sanatında Osmanlı Devleti'nin kuruluşuyla yeni bir dönem başlamıştır.
Bursa'nın İznik ilçesinde başlamıştır. Orada yapımı azalınca Kütahya'da yapılmaya başlanmıştır.

İlk Osmanlı dönemi İznik çinileri, Bursa Yeşil Camii ve türbesinde (1421), Bursa Muradiye Camii'nde (1426), Edirne Muradiye Camii (1433) ve Çinili Köşk'te (1472) görülebilmektedir. Bunlar genellikle mozaik veya sırlı boya teknikleri ile üretilmiş çinilerdir. Bu dönem çinilerinde lacivert, mavi, turkuaz, siyah renkleri ağırlıktadır ve daha çok geometrik desenler kullanılmıştır. Bu dönemde, mimaride kullanılan duvar çinilerine kâşi, süs ve mutfak eşyası çinilere ise evâni deniliyordu.
16. yüzyılda İznik'te üretilen çinilerde gerek kalite ve gerekse desen üretiminde büyük gelişmeler olmuş ve Türk çini sanatı en parlak dönemini yaşamıştır. Osmanlı, mozaik gibi teknikleri bırakmış sır altı boya ve sır tekniğini geliştirmiştir. Bunun yanı sıra saray nakkaşhanesinde yeni motifler geliştirilmeye ve üretilmeye başlanmıştır. Kırmızı, yeşil, mavi, lacivert, turkuaz ve kahverenginin kullanımıyla İznik çinilerinde yeni bir devir yaşanmaya başlanmıştır.

Kütahya'da ilk çini örnekleri 14. yüzyılın sonlarında görülmeye başlanırken çinide asıl ilerleme İznik'in çini sanatının zirvesinde olduğu 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlar. Özellikle İstanbul'un çini ihtiyacını karşılamak için Kütahya'da çini atölyeleri kurulmuş, Osmanlı'nın gerileme dönemiyle beraber İznik'te çinicilik de aynı hızda gerilemeye başlamıştır. 18. yüzyılda çinicilik sanatının İznik'te tamamen kaybolmasıyla Kütahya bu alanda faaliyet gösteren tek yer olmuştur. Osmanlı'da çiniciliğin en güzel ve son örnekleri Hafız Mehmed Emin Efendi'nin elinden çıkmıştır.

Kırmızı hamurdan yapılmış beyaz astarlı Osmanlı dönemi seramikleri milet işi adı altında bilinmektedirler. Ak çini olarak da adlandırılan bu eserlerin bezemeleri siyah, kobalt mavisi, patlıcan moru ve firuze gibi renklerde olabilmektedir.

15. yüzyıl sonuyla 16. yüzyıl başlarında daha çok vazo, kase, tabak, kandil gibi biçimlerde üretilmiş, mavi beyaz Osmanlı seramiği.

Geleneksel seramik sanatlarından biri olan çini sanatının üretim sürecini ve tekniklerini kapsayan bir mesleki uğraştır. Bu işçilik, yüzyıllardır dünyanın çeşitli bölgelerinde yaygın olarak kullanılan ve zengin bir kültürel mirasa sahip olan bir sanat formudur. Coğrafya dersleri, çini yapımı işçiliğini inceleyerek öğrencilere bu sanatın tarihi, kültürel önemi ve coğrafi dağılımı hakkında kapsamlı bir perspektif sunmayı amaçlar.
Çini, genellikle beyaz, mavi, yeşil ve kırmızı renklerin hakim olduğu seramik bir malzemedir. Çini yapımı işçiliği, kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bir sanat formudur. Bu sanatın ilk örneklerine M.Ö. 9. yüzyılda Mezopotamya ve Orta Doğu'da rastlanır. Daha sonra Persler, Araplar ve Moğollar gibi farklı medeniyetlerin etkisiyle çini yapımı işçiliği yaygınlaşmış ve gelişmiştir.
Çini yapımı işçiliği, özellikle Doğu Asya'da büyük bir öneme sahiptir. Çin, Japonya ve Kore gibi ülkelerde çini üretimi ve işçiliği, zengin bir kültürel mirasın parçası haline gelmiştir. Özellikle Ming ve Qing Hanedanlıkları döneminde Çin çini sanatı büyük bir gelişme göstermiş ve dünyanın dört bir yanına yayılmıştır.

Çini yapımı işçiliği, karmaşık bir üretim süreci gerektirir ve ustaların dikkatli çalışmalarını gerektirir. Genellikle aşağıdaki adımları içeren bir süreç izlenir:

Ham Madde Hazırlığı: İlk adım, çini yapımı için gerekli olan ham maddenin hazırlanmasıdır. Bu genellikle kilin özenle seçilmesi ve belirli oranlarda karıştırılmasıyla gerçekleştirilir.
Şekillendirme: Ham maddenin şekillendirilmesi, çini yapımının temel adımlarından biridir. Bu adımda, çiniye istenilen şekli vermek için ham madde çeşitli tekniklerle şekillendirilir. Bunlar arasında  elde şekillendirme, dökme yöntemi, presleme ve tornalama gibi teknikler bulunur. Elde şekillendirme, çini ustalarının elleriyle ham maddeyi yoğurarak istenilen formu vermesini sağlar. Dökme yöntemi, kalıpların kullanıldığı ve ham maddenin kalıplara dökülerek şekillendirildiği bir tekniktir. Presleme ise önceden hazırlanmış olan çini tozunun özel bir pres makinesi kullanılarak sıkıştırılması ve kalıplara yerleştirilmesidir. Tornalama ise çark üzerinde dönen ham maddenin şekillendirilmesini sağlar.
Kurutma: Şekillendirme işlemi tamamlandıktan sonra, çini parçaları kurumaya bırakılır. Bu süreçte suyun yavaşça buharlaşmasıyla çini parçaları sertleşir ve dayanıklı hale gelir.
Dekorasyon: Çini yapımının en önemli aşamalarından biri dekorasyon sürecidir. Çini parçaları, farklı renklerde sırlarla veya boya teknikleriyle süslenir. Geleneksel olarak mavi ve beyaz renkler, çini işçiliğinde sıklıkla kullanılır. Bu süreçte çini ustaları, el becerileri ve estetik anlayışlarıyla eşsiz desenler ve motifler oluştururlar. Coğrafi faktörler, çini işçiliği desenlerinde ve motiflerinde kullanılan renklerin ve sembollerin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. Örneğin, doğal çevre, yerel kültür ve dini inançlar, çini desenlerinde yansıtılabilir.
Fırınlama: Dekorasyon tamamlandıktan sonra, çini parçaları fırına yerleştirilir ve yüksek sıcaklıkta pişirilir. Bu işlem, çini parçalarının dayanıklılığını artırır ve sırların parlaklık kazanmasını sağlar.
Finisaj: Fırından çıkan çini parçaları, soğuduktan sonra son finisaj işlemlerine tabi tutulur. Bu aşamada parçaların kenarları düzeltilir, gerekiyorsa cilalanır veya verniklenir.

Çini sanatında kullanılan motifler, genellikle doğadan ve İslami sanatın soyut desenlerinden ilham alır:

Bitkisel Motifler: Lale, karanfil, sümbül ve gül gibi çiçek motifleri sıkça kullanılır.
Geometrik Desenler: İslami sanatın önemli bir parçası olan geometrik desenler, çini süslemelerinde de sıkça yer alır. Bu desenler, tekrarlayan ve simetrik şekiller oluşturur.
Doğa ve Hayvan Motifleri: Kuşlar, ağaçlar ve deniz dalgaları gibi motifler de çini desenlerinde yaygındır. Özellikle İznik çinilerinde bu tür figürler çokça görülür.

Çini yapımı işçiliği, dünyanın farklı bölgelerinde farklı coğrafi etkiler altında gelişmiştir. İşte çini yapımı işçiliğinin coğrafi dağılımının bazı önemli örnekleri:

Doğu Asya: Çin, Japonya ve Kore gibi Doğu Asya ülkeleri, çini yapımı işçiliği konusunda büyük bir öneme sahiptir. Özellikle Çin'de Ming ve Qing Hanedanlıkları döneminde çini sanatı büyük bir gelişme göstermiştir. Bu ülkelerde çini, mimari süslemelerde, seramik eşyaların üretiminde ve geleneksel sanat eserlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.
Orta Doğu: Çini yapımı işçiliği, Orta Doğu'da da köklü bir geçmişe sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İznik çinileri büyük ün kazanmıştır. Aynı zamanda İran'da da çini yapımı işçiliği gelişmiş ve İran çinileri, zengin desenleri ve renkleriyle tanınmıştır.
Akdeniz Bölgesi: Akdeniz'in çeşitli bölgelerinde de çini yapımı işçiliği yaygın olarak görülmektedir. Özellikle İspanya'nın Endülüs bölgesi, İtalya'nın Sicilya adası ve Portekiz, Akdeniz tarzı çinilerle ünlüdür. Bu bölgelerdeki çiniler genellikle Arap ve İspanyol etkilerini yansıtmaktadır.
Avrupa: Avrupa'da çini yapımı işçiliği özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda popülerlik kazanmıştır. İngiltere, Fransa, Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde çini üretimi ve işçiliği önemli bir sanayi haline gelmiştir. Delft çinileri, Wedgwood çinileri ve Meissen çinileri gibi ünlü Avrupa çini stilleri bulunmaktadır.
Amerika: Amerika kıtasında da çini yapımı işçiliği gelişmiştir. Özellikle Meksika ve Kolombiya gibi Latin Amerika ülkelerinde çini sanatı, yerel kültür ve el işçiliğiyle harmanlanarak benzersiz eserler ortaya çıkmaktadır.
Çini yapımı işçiliğinin coğrafi dağılımı, her bölgenin kendine özgü tarzlarının ve tekniklerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Böylece çini, farklı kültürlerin ve coğrafyaların zenginliğini yansıtan bir sanat formu haline gelmiştir.

Çini sanatı, Türk kültüründe büyük bir öneme sahiptir. Türk çini sanatı, binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ve Türk İslam sanatının önemli bir parçası olan bir sanat formudur. İşte çini sanatının Türk kültüründeki önemini vurgulayan bazı noktalar:

Mimari Süslemeler: Türk çini sanatı, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde mimari süslemelerde büyük bir rol oynamıştır. Camiler, saraylar, türbeler ve diğer önemli yapılar, çini desenleriyle süslenmiştir. İznik çinileri, Osmanlı mimarisinde sıkça kullanılan ve ünlü olan bir örnektir.
El Sanatları ve Dekoratif Eşyalar: Türk çini sanatı, el sanatları ve dekoratif eşyaların üretiminde yaygın olarak kullanılmıştır. Çini, tabakla

İç mimarlık, bir mimari mekânın içinde, kullanıcılara işlevsel, yapısal ve estetik ölçütlere göre en uygun tasarımı sunmak için çözümler üreten meslek dalıdır.
İç mimarlık bir yandan güzel sanatların gerektirdiği plastik değerleri içeren, estetik bilgi ile yoğrulmuş, diğer yandan mimarlığın bina olgusuyla ilişkilendirilen bir konumda da yer almaktadır. İç mimarın bir bina içinde yer alan mekânların hacim ve yüzeylerini değerlendiren bir boyutta konuya yaklaşmasının yanı sıra, yapı sistemleri, fiziksel çevre kontrolü, aydınlatma, ergonomi, ısıtma, gibi mekân konforu konularında da bilgili olması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında mekânı kullanan bireylerin yaşam kalitesini ve konforunu öne çıkartan tanımlı mekânların, tanımlı işlevlerle, kullanıcı için biçimlendirilmesi ve tasarlanması mesleğin temel amaçlarındandır.
İç mimar, mekân organizasyonuna yeni ve ekonomik çözümler getirmek amacı ile tasarımlar yapar. Mesleğinin gereği olarak, insan-donanım-mekân sorunlarını alışılmış biçim ve ölçülendirmelerin ötesinde temel verileri ele alarak, yeniden, günümüz ve gelecek kaygısı ile araştırır. Malzeme ve teknoloji alanındaki gelişmeleri, mekân ve donanım tasarımlarında kullanır. İç mimarların hizmet ettikleri alanlar genel olarak söyle sıralanabilir:

Mekân tasarımının ilk aşamalarından, etütlerden, uygulamaların bitimine kadarki (karar verme-uygulama) süreci gerçekleştiren ekip içinde yer alır. Mekâna özgü mobilyaların (donanımların) elde edilen veriler doğrultusunda boyut ve kullanım verilerini saptar, özgün biçimleri gerçekleştirir.
İç mekânın yeniden düzenlenmesine, yeni bina yapımından daha sık gereksinim duyulduğu bir gerçektir. Yapımı tamamlanmış veya eski işlev dışında yeni bir işlev kazandırılacak yapıların iç mekânlarında öngörülen yeni işlevi, insanin yasam ve davranış biçimlerine göre çözümler ve düzenler.
Kültür kalıtı ya da tarihî eser olarak belirlenmiş eski yapıların iç mekânları ve bu mekânlarda yer alan öğelerin (mobilya, yapı elemanları vb.) saptanması ve restorasyonunu yapar. Geleneksel sanat ve kültürümüzün benimsetilmesi ve tanıtılmasına böylece aracı olmak iç mimarın çalışma alanı içindedir.
Uluslararası İç Mimarlar Federasyonu'nun (IFI) iç mimarlık alanında çalışacak olan kişilerin sahip olması gereken özellikler olarak benimsediği temel özellikler: iç mekânların işlevsel ve nitelikli olabilmesine ilişkin sorunları tanımlayarak araştıran ve yaratıcılığını katarak çözen; iç mekânı tasarlayan, tasarım analizi yapan, şantiye denetimi, yapı sistemleri, estetik, iç mekâna ilişkin yapı bilgisi, donatı, malzeme, donanım konusunda bilgi veren ve iç mekâna ilişkin çizim ve dokümanları hazırlamak üzere eğitim ve deneyimle donanmış olmalarıdır.

İç mimarlık hem sektör hem de eğitim alanlarında 20. yüzyılın başında Amerika Birleşik Devletleri'nde kurumsallaşmıştır. Dünya'ya yayılan bu meslek, özünde güzel sanatlar ve ornamentasyon sanatının doğal gelişimi ve mimarlığın odaklanan özel bir alanı olarak yapılandırılmış ve uzmanlaşarak gelişmiştir.

Ball, Victoria K.; Opportunities In Interior Design and Decorating Careers. USA: McGraw-Hill, 2002.
Farr, Michael; Top 100 Careers for College Students. 7th ed. Indianapolis: JIST Works, 2007.

İç Mimarlar Odası 29 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi21 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1958 Irak askerî darbesi olarak da bilinen 14 Temmuz Devrimi, 14 Temmuz 1958 tarihinde Irak'ta gerçekleşen ve Kral II. Faysal'ın devrilmesi ve Haşimi liderliğindeki Irak Krallığı'nın yıkılmasıyla sonuçlanan bir darbedir. Bu darbenin ardından kurulan Irak Cumhuriyeti, altı ay önce Irak ve Ürdün arasında kurulan Haşimi Arap Federasyonu'nun sonunu getirmiştir.
Irak Krallığı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Arap milliyetçiliğinin yuvası olmuştu. Ekonomik kötü gidişat ve Batı etkisinin yaygın bir şekilde onaylanmaması huzursuzluğu artırdı. 1955'te Bağdat Paktı'nın kurulması ve Faysal'ın Süveyş Krizi sırasında Mısır'ın İngilizler tarafından işgalini desteklemesi bu huzursuzluğu daha da artırdı. Başbakan Nuri es-Said'in politikaları, özellikle de ordu içinde popüler değildi. Muhalif gruplar, 1952'de Mısır monarşisini deviren Mısır Hür Subaylar Hareketini örnek alarak gizlice örgütlenmeye başladılar. Irak'taki pan Arap duygular, Şubat 1958'de antiemperyalist davaların sadık bir savunucusu olan Cemal Abdünnasır liderliğinde Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla daha da güçlendi.
Temmuz 1958'de Irak Kraliyet Ordusu birlikleri Kral Hüseyin'i desteklemek üzere Ürdün'e gönderildi. Tuğgeneral Abdülkerim Kasım ve Albay Abdüsselam Arif liderliğindeki bir grup Iraklı Hür Subay bu fırsattan istifade ederek Bağdat'a yürüdüler. Devrimci güçler 14 Temmuz'da başkentin kontrolünü ele geçirdi ve bir Devrim Konseyi tarafından yönetilen yeni bir cumhuriyet ilan etti. Kral Faysal ve Veliaht Prens Abdülilah kraliyet sarayında idam edildi ve Irak'taki Haşimi hanedanının sonu geldi. Başbakan es-Said kaçmaya çalıştı ancak bir gün sonra yakalanarak kurşuna dizildi. Darbeden sonra Kasım başbakan ve savunma bakanı olurken, Arif de başbakan yardımcısı ve içişleri bakanı oldu. Temmuz ayı sonlarında geçici bir anayasa kabul edildi. Mart 1959'a gelindiğinde yeni Irak hükûmeti Bağdat Paktı'ndan çekilmiş ve Sovyetler Birliği'nin yanında yer almıştı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Irak, giderek artan sayıda Arap milliyetçisine ev sahipliği yapıyordu. Milliyetçiler, kısmen de olsa Irak'taki İngiliz emperyal etkisini ortadan kaldırmayı amaçladılar. Bu duygu, Irak'taki politize bir eğitim sisteminden ve giderek daha iddialı ve eğitimli bir orta sınıftan doğdu. Okullar, pan Arap milliyetçi kimliğini içselleştirmenin bir aracı olarak hizmet etti. 1920'lerde ve 1930'larda Irak eğitim sisteminin liderleri ve tasarımcıları, bu ideolojinin Irak'ta ve Arap dünyasının geri kalanında yayılmasına önemli katkılarda bulunan pan Arap milliyetçileriydi. Irak'taki eğitim sisteminin iki yöneticisi Sami Şevket ve Fadıl el-Cemal, Filistin ve Suriye'den siyasi mülteci olan öğretmenleri istihdam etti. Bu sürgünler, İngiliz karşıtı ve Fransız karşıtı protestolardaki rolleri nedeniyle Irak'a kaçtılar ve daha sonra Iraklı öğrencilerinde Arap milliyetçi bilincini beslediler. Arap kimliğine dair artan genel farkındalık, antiemperyalizme yol açtı.
Benzer şekilde, pan Arap duyarlılığı Arap dünyasında büyüdü ve yükselen bir politikacı ve emperyalizmin sadık muhalifi olan Mısır'ın Cemal Abdünnasır'ı tarafından desteklendi. Haşimi Irak da bu duygularla yüzleşti. 1930'ların, 1940'ların ve 1950'lerin çoğunda Irak Başbakanı olan Nuri es-Said, Bereketli Hilal Arap Devletleri Federasyonu fikrini sürdürmekle ilgileniyordu, ancak bir pan-Arap devleti konusunda daha az hevesliydi. Said, Irak'ı 1944'te Arap Birliği'ne dahil etti ve onu Arap devletlerini bir araya getiren ve gelecekteki olası bir federasyon için kapıyı açık bırakan bir forum olarak gördü. Birliğin tüzüğü, her Arap devleti için özerklik ilkesini kutsallaştırdı ve pan Arabizme yalnızca retorik olarak atıfta bulundu.

Irak ekonomisi, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından bir resesyona ve ardından bir bunalıma girdi; enflasyon kontrolsüzdü ve Irak'ın yaşam standardı düştü. Said ve Arap milliyetçi veliaht Abdülilah; tutarlı bir ekonomik politika, altyapı iyileştirmeleri veya diğer iç reformlar üzerinde anlaşmaya varamayarak sürekli olarak birbirlerine karşı çıkıyorlardı.
1950'de Said, Irak Petrol Şirketini Irak hükûmetine ödenen telif ücretlerini artırmaya ikna etti. Said, kalkınmayı finanse etmek ve ilerletmek için Irak Haşimi Krallığı'nın artan petrol gelirlerine baktı. Irak'ın petrolden elde ettiği gelirin yüzde 70'inin, üçü yabancı danışmandan oluşan toplam altı üyeli bir Kalkınma Kurulu tarafından altyapı geliştirmesi için ayrılacağını belirledi. Bu yabancı varlığı, Said'in politikasının halk tarafından onaylanmamasına neden oldu. Petrol ve kalkınmaya yönelik Batı karşıtı duygulara rağmen Said, İngiliz ekonomist ve eski bir politikacı olan Lord Salter'ı Irak'taki gelişme beklentilerini araştırmak için tuttu, çünkü Said'in petrol gelirlerinin yeniden tahsisi etkisiz görünüyordu. Lord Salter, Irak'ın onun varlığından büyük ölçüde hoşlanmamasına rağmen, kalkınma projelerinin nasıl uygulanacağı konusunda önerilerde bulunmaya devam etti.

İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler Irak'ı yeniden işgal etti ve 1947'de 15 Ocak'ta imzalanan 1948 Anglo-Irak Antlaşması (Portsmouth Antlaşması olarak da bilinir) aracılığıyla Salih Cabir İngilizlerin Irak'tan çekilmesini müzakere etti. Bu anlaşma, Irak'ın askeri planlamasını denetlemek için bir İngiliz ve Irak ortak savunma kurulunu içeriyordu ve İngilizler, Irak'ın dış işlerini kontrol etmeye devam etti. Irak, askeri malzeme ve eğitim için hâlâ Büyük Britanya'ya bağlıydı. Bu antlaşma, Irak Haşimi Krallığı'ndaki Arap milliyetçilerinin kabul edemediği 25 yıllık bir dönemdi ve 1973'e kadar sürecekti. 1948 Anglo-Irak Antlaşması'na güçlü bir tepki olarak, Arap milliyetçileri bir yıl sonra İngilizlerin Irak'taki varlığını protesto etmek için Vahbah İsyanı'na öncülük ettiler. Said, isyancı Irak ve Arap milliyetçilerini yatıştırmak için Portsmouth Antlaşması'nı reddetti.
1955'te Irak, İran, Pakistan ve Türkiye ile Bağdat Paktı'na girdi. Pakt, dört ülke arasında bir savunma anlaşmasıydı ve Birleşik Krallık ve ABD tarafından komünizm karşıtı bir Soğuk Savaş stratejisi olarak onaylandı, ancak genel olarak Iraklılar tarafından büyük ölçüde nefretle bakıldı. Mısır, Bağdat Paktı'nı bir provokasyon ve bölgesel egemenliğine bir meydan okuma olarak gördü. 1956'da Mısır, Süveyş Kanalı'nı millileştirdiğinde, Irak-Mısır ilişkileri daha da gerginleşti. İngilizler, Fransızlar ve İsrailliler Mısır'ı işgal ettiğinde, Irak bir İngiliz müttefiki olarak işgali desteklemek zorunda kaldı. Emperyal bağların Irak'ı Arap topraklarının bu işgalini desteklemeye sürüklediği gerçeği, büyük ölçüde Mısır'a sempati duyan ve pan-Arap ideolojisine yanıt veren Irak halkı arasında geniş bir onaylamamaya yol açtı. Mısır'ın işgalinin bölgedeki Batı saldırganlığının ve egemenliğinin bir başka işareti olduğunu hissettiler.
Benzer şekilde, Mısır ve Suriye, 1958'de pan-Arabizm bayrağı altında Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni (BAC) oluşturmak için birleştiğinde, Iraklı politikacılar kendilerini savunmasız bir konumda buldular. Irak liderlerinin Mısır ile birleşme konusunda hiçbir çıkarları yoktu ve bunun yerine Mayıs 1958'de Haşimi Ürdün ile kendi pan-Arap birliğini önerdi ve onayladı. Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri bu birliği açıkça desteklediler, ancak birçok Iraklı birliğin amacından şüphelendi ve Haşimi Arap Federasyonu'nu "Batılı efendilerinin bir başka aracı" olarak gördü.

Darbenin birincil amacı, Irak'ı İngiliz ve ABD ile olan emperyal bağlarından kurtarmaktı. Batılı güçler Irak yönetiminin tüm sektörlerine hükmediyordu: ulusal siyaset ve reform, Arap ve Arap olmayan komşularıyla bölgesel siyaset ve ekonomik politikalar. Genel bir kural olarak birçok Iraklı bölgedeki Batılı güçlerin, özellikle de İngilizlerin varlığından rahatsızdı. Ayrıca Haşimi monarşik yönetimi, monarşinin arkasındaki emperyal efendilerin imajından ayrılamazdı. Monarşi, 1948'deki Vahbah Ayaklanması ve 1952'deki Irak İntifadası sırasında iktidarı korumak için mücadele etmişti.

Irak Haşimi Krallığı'ndaki artan sayıda eğitimli elit, Nasır'ın pan-Arap hareketi tarafından benimsenen ideallere aşık oluyordu. Qawmiyah (milliyetçilik) fikirleri, özellikle Irak ordusunun subay sınıfları içinde pek çok istekli taraftar buldu. Said'in politikaları, Irak silahlı kuvvetleri içindeki bazı kişiler tarafından aforoz olarak kabul edildi ve 1952'de Mısır monarşisini deviren Mısır Hür Subaylar Hareketini model alan muhalefet grupları oluşmaya başladı.
Es-Said'in ordu saflarında artan huzursuzluğu bastırma çabalarına rağmen (subay sınıfına fayda sağlamak için tasarlanan ekonomik programlar ve Irak ordusuna tedarik için ABD ile yapılan anlaşmalar gibi), Süveyş Krizi olaylarıyla konumu önemli ölçüde zayıfladı. Es-Said, İngiltere ile olan ilişkisinden dolayı sıkıntı çekti; İngiltere'nin Kriz'deki rolü, onun vataniye politikalarını lanetleyen bir itham gibi görünüyordu. Es-Said'in kendisini krizden uzak tutma çabalarına rağmen, pozisyonu zarar gördü. Irak, Ocak 1957'de "Arap Dayanışması Antlaşması"ndan dışlanmasının da vurguladığı gibi, Arap dünyası içinde yalnızlaştı. Süveyş Krizi, Nasır'ın pan-Arap davasına fayda sağlarken aynı zamanda Batı yanlısı politika izleyen Arap liderlerin de altını oydu. Es-Said'in politikaları ikinci kampa sıkı sıkıya bağlıydı ve Süveyş'in ardından hükûmetine karşı gizli muhalefet giderek arttı.

1 Şubat 1958'de Mısır ve Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) olarak birleştiklerini açıklayarak pan Arap hareketini ölçülemez bir şekilde desteklediler. Hareket, Irak'ta devrimle sonuçlanan bir dizi olayın katalizörüydü. Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin ve Nasır'ın birleşik bir Arap dünyası çağrısı yapan yüksek retoriğinin oluşumu, hem Irak Haşimi Krallığı hem de Ürdün Haşimi Krallığı'nda pan Arabizmi harekete geçirdi. Hükûmetleri, 14 Şubat'ta Haşimi Arap Federasyonu'nun – iki devletin birliği – kurulmasıyla bir tepki vermeye çalıştı, ancak çok azı BAC'ye verilen bu ani tepkiden etkilendi.
Yemen Mutavekkili Krallığı (Kuzey Yemen), oluşumundan kısa bir süre sonra BAC'ye katıldı. Daha sonra dikkatler, Suriye'nin Batı yanlısı Kamil Şamun hükûmetine kar

17 Temmuz Devrimi, 1968'de Irak'ta Ahmed Hasan el-Bekir, Abdurrezzak en-Naif ve Abdurrahman el-Davud liderliğinde, Cumhurbaşkanı Abdurrahman Arif ve Başbakan Tahir Yahya'yı deviren ve Arap Sosyalist Baas Partisinin Irak Bölgesel Şubesini iktidara getiren bir darbeydi. Darbeye ve ardından Naif liderliğindeki ılımlı fraksiyonun tasfiyesine katılan Baasçılar, Hardan et-Tikriti, Salih Mehdi Ammaş ve gelecekteki Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'i içeriyordu. Darbe öncelikle Yahya'ya yönelikti. Yahya, Arif'in ılımlı hükûmetini Irak'ın petrolünü İsrail'e karşı savaşta bir silah olarak kullanmak için Birleşik Krallık ve ABD'nin sahip olduğu Irak Petrol Şirketi'ni (IPC) kamulaştırmaya zorlamak için Haziran 1967 Altı Gün Savaşı'nın yarattığı siyasi krizi istismar eden açık sözlü bir Nasırcıdır. IPC'nin tam olarak kamulaştırılması, Baas yönetimi altında 1972 yılına kadar gerçekleşmedi. Darbenin ardından yeni Irak hükûmeti, sözde Amerikan ve İsrail entrikalarını ifşa ederek daha geniş bir tasfiyenin ortasında 14 kişiyi - 9 Irak Yahudisi de dahil - uydurma casusluk suçlamalarıyla alenen infaz ederek ve Irak'ın Sovyetler Birliği ile geleneksel olarak yakın ilişkilerini genişletmeye çalışarak gücünü pekiştirdi.
Baas Partisi, 17 Temmuz Devrimi'nden, Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin önderliğindeki bir işgalle iktidardan indirildiği 2003 yılına kadar hüküm sürdü.

Nisan 1966'da kardeşi Abdüsselam Arif'in ölümünün ardından iktidara gelen Abdürrahman Arif'in cumhurbaşkanlığında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Irak, 1958'deki 14 Temmuz Devrimi'nden bu yana hiç olmadığı kadar yakın ilişkiler geliştirdi. Lyndon B. Johnson yönetimi, Selam Arif'in, devrik Başbakan Abdülkerim Kasım'ın Birleşik Krallık (İngiltere) merkezli Irak Petrol Şirketi'nin (IPC) imtiyazlı holdinginin Temmuz 1965'te kamulaştırılmasını kısmen tersine çevirme önerisini olumlu karşıladı (Amerikan firmaları IPC'nin %23.75'ine sahipti). Altı Nasırcı kabine üyesinin istifası ve Irak halkı arasındaki yaygın hoşnutsuzluk onu bu plandan ve Batı yanlısı avukat Abdurrahman el-Bazzaz'ın kısa süreli başbakanlık görev süresinden (her iki Arif kardeşin cumhurbaşkanlıklarının yanında yer alan) vazgeçmeye zorladı. Bazzaz, Mayıs 1966'da Handren Dağı Muharebesi'ndeki kesin bir Kürt zaferinin ardından Iraklı Kürt isyancılarla bir barış anlaşması uygulamaya çalıştı. Arif, cumhurbaşkanlığını devralmadan önce ABD büyükelçisi Robert C. Strong ile bir dostluk kurmuş ve Nisan 1966 ile Ocak 1967 arasında ABD'ye bir dizi dostane jest yapmış olduğu için Irak'taki "birkaç ılımlı güçten biri" olarak kabul edildi. Arif'in talebi üzerine Başkan Johnson, 25 Ocak 1967'de Beyaz Saray'da beş Iraklı general ve Irak büyükelçisi Nasir Hani ile bir araya gelerek "iki hükûmet arasında daha yakın bir ilişki kurma arzusunu" yineledi. Johnson'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Walt Whitman Rostow'a göre MGK, Arif'i ABD'ye resmi bir ziyarette karşılamayı bile düşündü, ancak bu teklif hükûmetinin istikrarı konusundaki endişeler nedeniyle nihayetinde reddedildi. Altı Gün Savaşı'nın patlak vermesinden önce, Irak Dışişleri Bakanı Adnan Paçacı, 1 Haziran'da artan Orta Doğu krizini görüşmek üzere bir dizi ABD'li yetkiliyle bir araya geldi: ABD'nin Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Arthur Goldberg, Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Eugene V. Rostow, Dışişleri Bakanı Dean Rusk ve Başkan Johnson. Pahalı Arap yenilgisinin yarattığı siyasi atmosfer, Irak'ın 7 Haziran'da ABD ile ilişkilerini kesmesine ve nihayetinde Arif'in nispeten ılımlı hükûmetinin çökmesine sebep oldu.
Mayıs 1968'de ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Irak ordusundaki radikallerin Arif hükûmeti için bir tehdit oluşturduğunu ve "güçler dengesinin hiçbir grubun hissedemeyeceği şekilde olduğunu" belirten "Durgun Devrim" başlıklı bir rapor yayınladı. Rapora göre "güçler dengesi öyle bir haldeydi ki hiçbir grup kararlı adımlar atmaya yetecek gücü hissetmezken", ardından gelen tıkanıklık "birçok önemli siyasi ve ekonomik meselenin basitçe göz ardı edildiği bir durum" yaratmıştı. Haziran 1968'de Belçikalı yetkililer, ABD Dışişleri Bakanlığından Iraklı yetkililere, Irak'ın daha önceki bir protesto sırasında ABD büyükelçiliği ve konsolosluğuna verilen zararı tazmin etmeyi kabul etmesi ve diğer koşulları yerine getirmesi halinde normal ilişkileri sürdürmeyi teklif eden bir mesaj iletti. İsrail'in 1967 zaferinden sonra dayatılan ABD mal ve hizmetlerine yönelik Irak boykotunun sona ermesi dahil; ABD'li yetkililer bir darbeyi önlemeyi ummalarına rağmen, Irak'ın bu teklife herhangi bir yanıt verdiğine dair bir işaret yok.
En azından 1965'in ortalarından itibaren Şah'ın İran'ı, İsrail ve Birleşik Krallık  -büyük ölçüde Mısır'ın Basra Körfezi'ndeki etkisini kontrol altına alma arzusuyla harekete geçmişti - Kürt isyancıları destekleyerek Irak'ı istikrarsızlaştırmaya çalışmıştı; ABD bunu yapmaktan kaçındı çünkü Kürt savaşının Sovyetler Birliği ile daha geniş Soğuk Savaş için önemsiz olduğu düşünülürdü. Üst düzey İsrailli yetkili Uri Lubrani stratejiyi şöyle açıkladı: "Şah, İsrail bağlantısının Arap rejimleri (özellikle Irak) için caydırıcı olacağına inanıyordu çünkü bu, bir Arap devleti İran'a saldırırsa İsrail'in Irak'ın batı kanadını vurmak için bu bahaneden yararlanacağı izlenimini yaratacaktı."  Nasırcı unsurlar Arif Abdürrezzak'ın Haziran 1966'daki başarısız darbe girişimine kadar (Rezzak'ın iktidarı devirmek için ikinci girişimi) Arif'i devirmeye teşebbüs ederken; Altı Gün Savaşı, Irak ordusu içindeki mevcut memnuniyetsizliği artırdı ve Kürtlerle arasındaki soğuklukla birleştiğinde, "Irak'ın siyasi istikrarı üzerinde derin bir etkisi oldu." Kardeşi gibi, Arif de daha önce Irak'taki radikal ve ılımlı unsurları dengelemeye çalıştı ve Rezzak komplosu ortaya çıktıktan sonra Nasırcılara karşı döndü. Ancak Arif, özellikle Tahir Yahya'yı yeniden başbakan olarak atayarak yükselen Irak milliyetçilerini yatıştırmak için harekete geçtiğinde, bu dengeleme eylemi savaş tarafından alt üst oldu. Yahya, 1963'ün sonlarında ilk başbakanlığı sırasında, Irak Ulusal Petrol Şirketi'nin (INOC) temellerini atan bir ulusal petrol şirketi kurma niyetini açıklamıştı. Temmuz 1967'den Temmuz 1968'e kadar ikinci başbakanlık döneminde, Yahya INOC'yi yeniden canlandırmak için harekete geçti ve "Irak'ın petrolünü İsrail'e karşı savaşta bir silah olarak kullanma" sözü vererek IPC'yi tamamen millileştirmek ve teknik kapasiteyi geliştirmek için Fransa ve Sovyetler Birliği ile birlikte çalışmaya çalıştı.

Arif ve Yahya'ya karşı bir darbe planı, konunun önde gelen Baasçı generali Ahmed Hasan el-Bekir'in evinde düzenlenen bir "subaylar toplantısında" tartışıldığı en azından Mart 1968'den beri yapılıyordu. 17 Temmuz 1968'de Bekir, Abdurrahman el-Davud ve Abdürrezzak en-Naif liderliğindeki Irak Baas Partisi, kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirdi ve Arif'i Londra'ya giden bir uçağa bindirdi. Darbe sonrası Bekir, cumhurbaşkanı; Davud, savunma bakanı; Naif ise başbakan oldu. Bekir, Naif ve Davud'un görevlerinden uzaklaştırılmalarını ve 30 Temmuz'da sürgün edilmelerini emretti ve Baas Partisi'nin Irak üzerindeki kontrolünü Mart 2003'teki ABD liderliğindeki işgale kadar pekiştirdi. Bekir daha sonra başbakan ve ordunun başkomutanlığına getirildi. Yarı resmi bir biyografiye göre, müstakbel Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, Naif'i Irak'ın dışına kadar eşlik eden uçağa silah zoruyla bizzat götürdü.
Darbeye yol açan kesin koşullar gizemle örtülüyor. Beyrut'taki ABD büyükelçiliği (Bağdat'taki ABD büyükelçiliği kapatıldıktan sonra Irak konusunda en önemli Amerikan istihbarat kaynağı haline geldi), sırasıyla Cumhurbaşkanı Arif'in askeri istihbaratından ve kişisel güvenliğinden sorumlu olan ve Baasçı olmayan Naif ile Davud'un ve komployu başlattığını ve Bekir, Hardan et-Tikriti ve Salih Mehdi Ammaş dahil Baasçı komploculardan yalnızca yeni bir hükûmet için daha geniş bir destek koalisyonu kurmak için katılmaları istendiğini düşünüyor. Ancak Brandon Wolfe-Hunnicutt, "Nayef tarafından idam edilmesine rağmen, darbeyi Bekir ve yardımcısı Saddam Hüseyin organize etti" diyor. Hem Naif hem de Bekir fraksiyonları, Altı Gün Savaşı'nın yarattığı siyasi iklim nedeniyle Arif'in "zayıf" hükûmetine giderek daha fazla hakim olan Başbakan Yahya'nın tüm gücü resmen gasp etmeyi planladığına dair söylentilerle motive oldu. Arif, devrilmesinden sonra Birleşik Krallık'a sürgüne gönderildi ve Yahya bile (hapishanede acımasız işkencelere maruz kalmasına rağmen), muhtemelen Irak'ın çağdaş tarihindeki diğer hükûmet değişikliklerine eşlik eden kan dökülmesinden kaynaklanan olumsuz uluslararası imajdan kaçınmak için idam edilmedi. Sonraki yıllarda Wolfe-Hunnicutt, Yahya'nın Sovyetler Birliği'nin yardımıyla IPC'yi millileştirme niyetini benimsemek de dahil olmak üzere, Saddam'ın "diğer birçoklarının başarısız olduğu zorlu bir siyasi rejimi güçlendirmeyi başardığını" belirtiyor.

2 Ağustos 1968'de Irak Dışişleri Bakanı Abdülkerim Şeyhli, Irak'ın "sosyalist kampla, özellikle Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti ile "yakın ilişkiler arayacağını belirtti. Kasım ayı sonlarında, Beyrut'taki ABD büyükelçiliği, Irak'ın pek çok solcu ve komünist muhalifi serbest bıraktığını bildirdi, ancak "hiçbir belirti yoktu ... [onlara] rejimde önemli bir rol verilmemişti." Arif hükûmeti yakın zamanda Sovyetlerle büyük bir petrol anlaşması imzalamış olduğundan, Baas Partisi'nin Moskova ile ilişkileri iyileştirmeye yönelik hızlı girişimleri ABD'li politika yapıcılar için bir şok olmadı, ancak "yakında ortaya çıkacak stratejik bir ittifaka bir bakış sağladılar." Perde arkasında, Tikriti (şimdi Irak savunma bakanı), Amerikan petrol şirketi Mobil'in bir temsilcisi aracılığıyla ABD hükûmetiyle ayrı bir iletişim hattı açmaya çalıştı, ancak bu öneri hem Irak'ta hem de Suriye'de Baas Partisini Sovyetler Birliği ile çok yakından ilişkili olarak algılamaya başladığı için Johnson yönetimi tarafından reddedildi.
Aralık ayında, Ürdün merkezli Irak birlikleri, Ürdün Vadisi'ndeki İsrailli yerleşimcileri bombalamaya başladıklarında "uluslararas

İran Krizi, 1946 yılında oluşmuş İran ile alakalı uluslararası bir krizdir. Josef Stalin yönetimindeki SSCB birlikleri İran'ın işgaline devam ediyorlardı. Rıza Şah Pehlevi'nin Hitler'e karşı sempatisini belirtmesinden sonra İngiltere ve SSCB İran'a birliklerini göndermişlerdir. Bunun sonucunda Pehlevi, Mauritius'a gönderilmiştir. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi işgal güçleri tarafından yeni kral seçilmiştir. 1946 yılında İran'ın çeşitli kesimleri İngilizler tarafından işgale uğramış, ayrıca Kızıl Ordu'da İran'ın kuzeyini işgal etmişti. Stalin ise etki alanını yeni bağımsız devletler oluşturarak artırmayı amaçlıyordu. Bu amaca dayanarak, Güney Azerbaycan Cumhuriyeti(Azerbaycan Millî Hükûmeti) ve Kürt Mahabad Cumhuriyeti kuruldu. ABD'den gelen baskı üzerine Sovyetler İran'dan çekilirken İran ordusu İngilizlerin ve komşularının da yardımlarıyla Mahabad'ı ele geçirdi. Başta Kadı Muhammed olmak üzere önde gelen bazı Kürtler 1947'de Mahabad'da bulunan Çarçıra Meydanı'nda (ing: Chwarchira Square)(Kürtçe: Meydana Çiwarçira) asıldılar.
Bu kriz ABD ile SSCB arasındaki farklılaşma ve ayrışmanın sebeplerinden biridir. Soğuk Savaş'ın başlangıç aşamalarından biridir.

1948 Arap-İsrail Savaşı veya Birinci Arap-İsrail Savaşı, Filistin'de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948'de Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Millî Konseyi'nin, İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etmesinden birkaç saat sonra Arap Birliği'nin İsrail'e savaş ilanıyla başlayan savaştır. Yeni kurulan devletin sınırlarıyla ilgili, “Eretz İsrail” dışında hiçbir bildiri yoktu. Bunun hemen ardından ABD ve ertesi gün de Sovyetler Birliği İsrail'i tanıdığını açıkladı. Bu gelişmelerin öncesinde ise İngiliz birlikleri bölgeyi terk etmeye başlamışlardı.
15 Mayıs 1948 tarihinde, Arap Birliği sekreterinin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderdiği bir telgrafta; Arap ülkelerinin, Filistin'de barışın, güvenliğin, hukuk ve düzenin tekrar kazanılması için, kendilerini müdahale için zorunlu hissettiklerini belirtti. Aynı mesajda, Arap hükûmetlerinin, Londra Konferansında ve Birleşmiş Milletlerde de belirttikleri gibi, çözümü, demokratik prensiplere dayanarak kurulmuş Filistin Birleşik Devletleri olarak gördüklerini belirtti. İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden birkaç saat sonra Arap Birliği İsrail'e savaş açtı. Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler.
Ancak İsrail'in planlı savunması üzerine savaş Araplar aleyhine dönüştü.
İsrail savaş sonunda 1947'de taksim planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78'e çıkardı. Manda yönetiminden kalan alanlar Ürdün’ü, günümüzdeki Batı Şeria’yı (Ürdün kontrolünde) ve Gazze Şeridi’ni (Mısır kontrolünde) içerdi. Filistin Araplar, kendi topraklarını, sonra dönebileceklerine dair aldıkları sözlere dayanarak, İsrail güçleri ve Yahudi silahlı kuvvetlerinin saldırılarından dolayı terk edip “Filistinli mülteciler” oldu. 700,000 Filistinli, evlerini terk etmek zorunda kalarak komşu ülkelere veya Arapların yoğun olduğu bölgelere sığındılar. Yurtlarını terk eden Filistinliler'den 250,000'i Gazze'ye yerleştirildi. Savaş, 1949 yılında, İsrail'in Arap komşularıyla ateşkes anlaşmaları imzalamasıyla sona erdi. Filistinlilerin başka ülkelere göçü ve Yahudilerin Filistin'de gün geçtikçe artan nüfusu, demografik yapının bölgenin yerleşik halkı olan Araplar aleyhine dönüşmesine neden oldu ve bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorunu başladı.
Benzer şekilde, birçok Arap ülkesi kendi yerel Yahudi nüfuslarına yönelik ayrımcı politikalar yürütmeye başladı. 1948 yılındaki Arap-İsrail savaşı esnasında, Arap ülkelerindeki Yahudilerin durumları oldukça kötüye gitti. Aralık 1947'de Arap dünyasında büyük anti-Yahudi ayaklanmalar patlak verdi ve Yahudi toplumları birçok ölü ve yaralının bulunduğu Suriye ve Aden gibi Arap şehirlerinde ciddi şekilde kötü etkilendi. 1948 yılının ortalarında, Arap ülkelerindeki Yahudi toplumlara saldırılar gerçekleştirildi ve statüleri kötüleştirildi. Uzun senelerdir yaşadıkları İslam ülkelerinden sökülüp, Arap-İsrail Savaşı'nın politik mültecileri oldular. Sonuç olarak birçok Arap ve İslam ülkelerinden zorunlu göçe zorlandılar. Libya'da Yahudilerin vatandaşlıkları ellerinden alındı ve Irak'ta mal varlıklarına el konuldu. 1956 yılında Mısır, Yahudi nüfusunun büyük bir kısmını ülkeden kovdu ve Cezayir ise egemenliğini 1962 yılında ilan etmesiyle birlikte, Yahudilerin vatandaşlıklarını ellerinden aldı. Yahudilerin büyük bir kısmı göçe zorlandı ama bir kısmı da ideolojik sebeplerle göç etti.
İsrail savaş sonunda savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzaladı. Savaşa girmiş olan Ürdün Batı Şeria'ya, Mısır da Gazze Şeridi'ne asker yığdı. Kudüs'ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü. Gazze ise Mısır'ın oldu.
1948 savaşı sonrasında savaşa katılan Arap ülkelerinde siyasi rejim değişikliğine varan karışıklıklar yaşandı. En önemli değişiklik Mısır'da gerçekleşti. Mısır'da Kral Faruk bir darbe ile tahttan indirilerek yerine General Necib getirildi.
Savaştan en kârlı çıkan taraf İsrail oldu. 1914'te 85.000, 1943'te 539.000, 1946'da 608.000, 1947'de 650.000 olan Filistin'deki Yahudi nüfusu, savaş sonrası anlaşmaların imzalandığı 1949 yılında 758.000'e ulaştı. Ürdün de İsrail'den sonra en çok toprak kazanan ülke oldu.

1948 Çekoslovakya darbesi (Çekçe: Únor 1948; Slovakça: Február 1948) veya Prag darbesi, Şubat 1948'de Çekoslovakya Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği'nin desteği ile Çekoslovakya'nın kontrolü ele geçirerek ülkedeki 40 yıllık sosyalist yönetimin başlangıcı olan olaydı.
Darbe, Soğuk Savaş'a giden yolda açık bir belirteç olduğu için ülke sınırlarının çok ötesine uzandı. Olay, Batılı ülkelerde endişelere neden oldu ve Marshall Planı'nın çabucak benimsenmesine, Batı Almanya'da bir devletin kurulmasına, NATO'nun kurulmasına ve Fransa'da ve özellikle İtalya'da komünistlerin iktidardan uzak tutulmasına yönelik güçlü tedbirler ve karşılıklı güvenliğe yönelik adımlar atıldı. Darbe, Demir Perde'nin 1989'daki devrimlere kadar kesin olarak çizilmesine neden oldu.

Kaplan, Karel. Pět kapitol o Únoru. Brno: Doplněk, 1997, 80-85765-73-X.

1950-1960 Türkiye-Suriye Sınır Çatışmaları, Soğuk Savaş döneminde Türkiye ile Suriye arasında yaşanan bir dizi sınır çatışmasıdır.

1957 yılında Suriye'de Sovyetler Birliği'ne yakın Baas Partisi yanlısı hükûmetin iktidara gelmesiyle Türkiye, güney sınırında Sovyet etkisinin artmasından endişelenmiştir. Ankara yönetimi bu gelişmeyi güvenlik tehdidi olarak değerlendirmiş ve Suriye sınırına askerî birlikler sevk etmeye başlamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin de desteğiyle Türkiye, sınır hattında yaklaşık 30.000 askerlik bir yığınak gerçekleştirmiştir. Bu yığınak, hem Suriye tarafından tepkiyle karşılanmış hem de Sovyetler Birliği'nin sert diplomatik uyarılarına neden olmuştur.

1955-1960 dönemi olayları: Sınır bölgesinde yaşanan askeri gerilim, zaman zaman doğrudan çatışmalara neden olmuştur. 1955–1960 yılları arasında, Türk ve Suriyeli sınır devriyeleri arasında çeşitli noktalarda silahlı çatışmalar meydana gelmiş, bazı olaylarda her iki taraftan askerî kayıplar yaşanmıştır.
Akçakale olayı (1958): En ciddi olaylardan biri 1958 yılında Şanlıurfa'nın Akçakale ilçesi yakınlarında yaşanmıştır. Bu çatışmada iki Türk askeri hayatını kaybetmiş, Suriye tarafında da bir asker ölmüş ve birkaç kişi yaralanmıştır.
Sınıra yakın bölgelerde kaçakçılıkla mücadele esnasında çıkan silahlı temaslarda da ölümler yaşandığı bildirilmiştir. Bu olaylar genellikle şu nedenlerle ortaya çıkmıştır:

Kaçak geçişler
Sınır ihlali iddiaları
Çiftçi-çoban anlaşmazlıkları
Kaçakçılık faaliyetleri

Bu olaylar, Türkiye ile Suriye arasında resmî bir savaş durumuna yol açmamış olsa da, iki ülke ilişkilerinde uzun süreli güvensizlik ve karşılıklı tehdit algısının temelini oluşturmuştur.
1960'ların başından itibaren Türkiye'de yaşanan 27 Mayıs darbesi ve sonrasındaki politik değişimlerle birlikte, iki ülke arasındaki doğrudan askeri tansiyon bir süreliğine azalmıştır. Ancak sınıra dayalı yerel çatışmalar ve kaçak geçişler, izleyen yıllarda da sınırlı düzeyde devam etmiştir.

Bu dönem, Türkiye ile Suriye arasında modern dönemde yaşanan ilk ciddi sınır krizi olarak değerlendirilmekte; daha sonra özellikle 1980'lerde PKK meselesi üzerinden yaşanacak olan daha büyük çaplı krizlerin zeminini hazırlayan bir safha olarak yorumlanmaktadır.

Türkiye-Suriye ilişkileri
Soğuk Savaş
Baas Partisi
27 Mayıs 1960 darbesi
Türkiye-Suriye sınırı

Finkel, Caroline. Osman's Dream: The History of the Ottoman Empire. John Murray, 2012. ISBN 978-1-84854-785-8.
Altunışık, Meliha Benli; Tür, Özlem. Turkey–Syria Relations: Between Enmity and Amity. Routledge, 2006. ISBN 978-0-415-38592-3.
Uslu, Nasuh. The Turkish-American Relationship Between 1947 and 2003. Nova Science Publishers, 2003.
Deringil, Selim. "Turkish Foreign Policy during the Cold War: The Cyprus Crisis and Turkey's Search for Security". Middle Eastern Studies, 31(3), 1995, s. 489–504.

1952 Mısır Devrimi, 23 Temmuz Devrimi (Arapça: ثورة 23 يوليو 1952) veya bilinen adıyla Hür Subaylar Darbesi, 23 Temmuz 1952 tarihinde Mısır'da Hür Subaylar Hareketi tarafından gerçekleştirilen askerî darbe.

23 Temmuz 1952 tarihinde Hür Subaylar Hareketi, 1923 Anayasası adına hareket ettiklerini söyleyerek bir darbe gerçekleştirdi. Hür Subaylar adına darbe bildirisini, gelecekte cumhurbaşkanı olacak olan Yarbay Enver Sedat okudu.

Cemal Abdünnasır öncülüğünde kurulmuş ve bazı genç subayların katılımıyla büyümüş Hür Subaylar Hareketi'nin gerçekleştirdiği ve mevcut hükûmeti devirdiği ve kan dökmeden gerçekleştirdiği askerî darbedir. Halktan da destek sağlamak için prestijli bir general olan Muhammed Necib'i hareketin göstermelik olarak liderliğine getirmişlerdir. Devrimin başlangıçtaki amacı mevcut hükûmeti devirmekti ancak bunun ötesinde Mısır milliyetçiliği görüşüne sahip genç subaylar, sömürgecilik kalıntılarının tasfiyesini, Mısır'daki İngiliz varlığına ve nüfuzuna son verilmesini ve ülkenin bağımsızlığın gerçekten sağlanmasını amaçlamaktaydılar.
Darbenin ardından 26 Temmuz 1952'de Kral Faruk tahttan çekilmeye zorlandı ve İtalya'ya gitmesine müsaade edildi. Yerine 6 aylık oğlu Fuad, Kral II. Fuad olarak tahta geçirildi. Kundaktaki II. Fuad için Prens Muhammed Abdülmünim başkanlığında üçlü bir Kral Naipliği oluşturuldu. 1953 yılında monarşinin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı sonrasında devrimin göstermelik lideri General Muhammed Necib, Mısır Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olmuştur.
Görevden ayrılması için oluşan baskıların ardından 1954 yılında istifa etmiştir. 1956 yılındaki anayasa referandumu ve cumhurbaşkanlığı plebisiti ile Hür Subaylar Hareketi'nin asıl lideri Cemal Abdünnasır resmen cumhurbaşkanı olmuş ve öldüğü 1970 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. Cemal Abdünnasır'dan sonra Mısır Cumhurbaşkanı olan Enver Sedat da Hür Subaylar içinden çıkmıştır. Böylece Mısır'ın 1952'den 1981'e kadar yönetimini Hür Subaylar Hareketi içinden gelen subaylar üstlenmiştir ve Mısır Cumhuriyeti'nin üç cumhurbaşkanını çıkarmıştır.
Hür Subaylar Devrimi olarak da anılan darbe sonrasında, özellikle Cemal Abdünnasır'ın liderliği döneminde 1970'e kadar süren dönemde Mısır dünya siyasetinin dikkat çeken ülkelerinden biri olmuştur. İç politikada 1953'te krallık yerine cumhuriyet ilan etmiş, toprak reformu gerçekleştirilmiş, kalkınmaya önem verilmiş, İngiliz varlığına son veren 1954 anlaşması imzalanmış, orduya ve bürokrasiye dayalı bir siyasal sistem kurulmuştur.

Mısır'da Toprak reformu
Cemal Abdünnasır
Muhammed Necib
Enver Sedat
1919 Mısır Devrimi

Uzun Devrim12 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İngilizce)
Mısır devrimleri22 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Max Karkegi. (İngilizce)
Mısır devrimi, 25 Ocak 2011. (İngilizce)
Egyptian Royalty 12 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ahmed S. Kamel, Hassan Kamel Kelisli-Morali, Georges Soliman ve Magda Malek. (İngilizce)

1955-1959 Kıbrıs olayları (Yunanca: Απελευθερωτικός Αγώνας της Κύπρου 1955-59), 1955-1959 yılları arasında Britanya Kıbrısı'nda yaşanan bir çatışma dizisiydi.
Kıbrıslı Rumlar'ın sağcı milliyetçi bir gerilla örgütü olan Kıbrıslıların Millî Mücadele Örgütü (EOKA), 1955'te İngiliz sömürge yönetiminin sona ermesini ve Kıbrıs ve Yunanistan'ın (Enosis) birleşmesini desteklemek için silahlı bir kampanya başlattı. Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs'ın bölünmesini desteklemek için Türk Mukavemet Teşkilatı'nın (TMT) kurulmasına yol açtı. Kıbrıs Bunalımı, 1959'da Kıbrıs Cumhuriyeti'ni Yunanistan'dan ayrı, bölünmemiş bağımsız bir devlet olarak kuran Zürih ve Londra Antlaşmaları'nın imzasıyla sona erdi.

Kıbrıs, Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından 4 Haziran 1878 tarihli Kıbrıs Konvansiyonu'nda sözde Osmanlı yüzölçümü altında İngiltere'nin bir himayesi haline gelinceye kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir bölgesiydi. 1915'te, Osmanlılar, İngilizlere karşı İttifak Devletleri'nin yanında I. Dünya Savaşı'na girdikten sonra Kıbrıs İngiliz İmparatorluğu'na resmen ilhak edildi ve başlangıçta 1925'te Kraliyet sömürgesi ilan edildiğinde on yıl sonrasına kadar bir askeri yönetim tarafından yönetildi. Kıbrıs'ta 1910'lardan 1950'lere kadar, Kıbrıslı Rumlar İngiliz yönetiminden giderek hoşnutsuzluk duymaya başladılar ve Kıbrıs ile Yunanistan arasındaki politik birleşme kavramı olan Enosis'i desteklediler. İngilizler tarafından Yunanistan'a askeri imtiyaz karşılığında Kıbrıs'ı terk etmek için yapılan başarısız teklifler ve adada İngiliz yatırımlarının göze çarpmayan bir şekilde görülmesi, Kıbrıslı bir milliyetçi harekete neden oldu.
1954'te İngiltere Süveyş askeri karargahını (Ortadoğu Başkomutanlığı) Kıbrıs'a devretme niyetini açıkladı.

1 Nisan 1955'te EOKA isyanı 1 Nisan'daki saldırılar ile başladı. Bir dizi takip olayından sonra, Genel Vali Sir John Harding, o yılın 26 Kasım'ında olağanüstü hal ilan etti. İngilizler, Kıbrıs Rum nüfusunun çoğunluğu onları desteklediğinden EOKA hakkında etkili istihbarat elde etmekte büyük zorluklarla karşılaştı. Süveyş Krizi ve Malaya Bunalımı'nın neden olduğu işgücü kaybından da etkilendiler. 1950'lerin sonuna doğru İngilizler daha başarılı oldu. Kıbrıs 1960 yılında Ağrotur ve Dikelya'da iki askeri üssün kontrolünü elinde tutan bağımsız bir cumhuriyet oldu.
Ocak 2019'da İngiliz hükûmeti, ayaklanma sırasında İngiliz kuvvetleri tarafından işkence gördüğü iddia edilen toplam 33 Kıbrıslı'ya 1 milyon sterlin ödemeyi kabul etti. Bu mağdurlardan bazıları askerler tarafından gözaltına alındığını ve defalarca tecavüze uğradığını söyleyen 16 yaşında bir kadın ve sorgulaması sonucunda böbreğini kaybeden bir adam idi. Dışişleri Bakanı Alan Duncan "anlaşmanın herhangi bir yükümlülük kabulü teşkil etmediğini", ancak "hükûmet bu eylemi tamamen sonlandırmak ve maliyetlerin daha da artmasını önlemek için anlaşmayı karara bağladı. ".

French, David (2015). Fighting EOKA: The British Counter-Insurgency Campaign on Cyprus, 1955–1959. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0198729341. 
Holland, Robert (1998). Britain and the Revolt in Cyprus, 1954–1959. Oxford: Clarendon Press. ISBN 9780198205388. 
Novo, Andrew R. (2010). On all fronts: EOKA and the Cyprus insurgency, 1955-1959 (D.Phil Thesis). University of Oxford. 22 Eylül 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2020. 
Durrell, Lawrence (1957), Bitter Lemons of Cyprus. London: Faber. 0571061869

Cyprus Exhibit11 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., National Army Museum'da
Cyprus – Fighting the EOKA 7 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1957 Suriye Krizi, Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan ciddi bir uluslararası gerilimdi. Bu krizde bir tarafta Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Lübnan, Ürdün ve CENTO; diğer tarafta ise Suriye, Sovyetler Birliği, Mısır ve Bulgaristan yer aldı. İki blok (Batı ve Doğu Blokları) arasında sert bir diplomatik çekişme yaşanırken, Türkiye'nin Suriye, Bulgaristan ve Sovyetler Birliği ile olan sınırlarında askerî yığınaklar gerçekleştirildi.
Gerilimler, 18 Ağustos'ta Şükri el-Kuvvetli yönetimindeki Suriye hükûmetinin ordu komutanlığına Sovyet yanlısı olduğu iddia edilen Albay Afif el-Bizri'yi ataması gibi bazı önemli değişiklikler yapmasıyla başladı. Bu hamle, Batı dünyasında Şam'da komünist bir darbe yapıldığı endişelerini artırdı. Durum öyle bir hâl aldı ki Irak, Ürdün ve Lübnan gibi komşu ülkeler, Suriye yönetimini devirmek için askerî müdahale başlatmayı düşünüyorlardı. Türkiye ise bu krizde en somut adımı atarak Suriye sınırına binlerce asker yığdı. Buna karşılık Sovyet lider Nikita Kruşçev, Türkiye Suriye'ye saldırırsa füze atacağı tehdidinde bulundu. ABD ise Türkiye'ye yapılacak bir saldırıyı Sovyetler Birliği'ne misillemeyle cevaplayacağını açıkladı. Kriz, Ekim sonunda iki gelişmeyle sona erdi: Türkiye'nin ABD'nin baskısıyla sınırdaki askerlerini çekmeyi kabul etmesi ve Kruşçev'in Moskova'daki Türkiye büyükelçiliğine sürpriz bir ziyaret yapması.

Suriye'nin bağımsızlığına kavuşmasıyla yaşadığı siyasi istikrarsızlık dönemi Baas Partisi'nin güç kazanmasına neden oldu. Baas Partisi'nin iktidara gelmesiyle, Arap milliyetçiliği Soğuk Savaş döneminde etkin hâle geldi. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kuran Suriye hükûmeti, Batı dünyası ve dolayısıyla Türkiye ile de bir karşıtlık benimsedi. Suriye hükûmeti 1955'te CENTO'nun kuruluşuna yanıt Cemal Abdünnâsır liderliğindeki Mısır ile yakın ilişki kurdu. Bu ilişki 1956 Süveyş Krizi ile daha da güçlendi.
Kriz, Ağustos ortasında Suriye hükûmetinin komünistlerin Şam'da kontrolü ele geçirdiği şüphelerini güçlendiren bir dizi önemli hamle yapmasıyla ortaya çıkmaya başladı. Bu değişikliklerin en dikkat çekeni, Suriye Ordusu Genelkurmay Başkanı Tevfik Nizam el-Din'in yerine Albay Afif el-Bizri'nin atanmasıydı. Batılı devletler, el-Bizri'nin Sovyet yanlısı olduğundan şüpheleniyordu. Diğer olaylar ise Suriye'nin Sovyetler Birliği'nden silah alması, ABD'nin Suriye Büyükelçiliği'nin 12 Ağustos 1957'de Suriye ordusu tarafından kuşatılması ve ABD'li üç diplomatın sınır dışı edilmesidir. Suriye İstihbarata Karşı Koyma Bürosu Şefi Abdul Hamid Sarraj, operasyonun Şükri el-Kuvvetli'ye karşı düzenlenmesi planlanan darbeyi engellemek için yapıldığını belirtmiştir. ABD iddiayı kesin bir dille reddetmesine karşın, CIA merkezli bölgede çeşitli faaliyetlerin yürütüldüğü iddialarını çürütemedi. 12 Ağustos'ta yapılan baskın ile CIA faaliyetlerinin bölgede zayıflaması üzerine Türkiye, Irak, Ürdün, Lübnan ve İsrail gibi çevre ülkelerinin konumu ön plana çıktı.
ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'ın Orta Doğu daimi temsilcisi James P. Richards, aceleci davranmamak gerektiği konusunda uyarıda bulunarak, İngiliz-Amerikan görüşmelerinin ardından gerilimin "birkaç gün veya hafta içinde karakter değiştirip yatışabileceğini" ifade etti. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ise durumu "kesinlikle kabul edilemez" olarak nitelendirdi ve Suriye'nin bir "Sovyet uydusu" hâline gelmesini engellemek için daha sert önlemler çağrısında bulundu. Ancak şiddetli bir tepkiden, özellikle İsrail tarafından gelecek bir müdahaleden kaçınmayı umuyordu. 21 Ağustos'ta Dulles'in tavsiyesi doğrultusunda Eisenhower, bir basın toplantısında Suriye hükûmetini doğrudan komünist kontrolü altında olmakla suçlamaktan kaçındı. Aynı gün Beyaz Saray'da ABD Genelkurmay Başkanı Nathan Twining'in katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda Sovyetler Birliği'nin bölgede artan gücü belirtilerek, bölge ülkelerinin Suriye karşısında müdahale gerçekleştirmemesi durumunda bölgedeki kontrolün kaybolacağını belirtti. Buna karşılık Suriye, iki gün sonra düzenlediği basın toplantısında, Soğuk Savaş süper güçlerinin etkisinden bağımsızlığı vurgulayan "pozitif tarafsızlık" politikasına bağlılığını yeniden vurguladı.

Ağustos sonuna gelindiğinde, hem Vaşington hem de Londra, Suriye'nin tarafsızlıktan ayrıldığına ve komşu ülkelerin istikrarsızlaşmasını önlemek için harekete geçilmesi gerektiğine kanaat getirmişti. 28 Ağustos'ta Dışişleri Bakanı Dulles'e yazdığı mektupta Birleşik Krallık başbakanı Harold Macmillan, Sovyet lideri Nikita Kruşçev'i "Stalin'den bile tehlikeli" olarak nitelendirerek Lübnan, Ürdün ve nihayetinde Irak'ın Sovyet nüfuzuna girmesini engellemenin aciliyetini vurguladı. Aynı gün, Ürdün Büyükelçisi Sir Charles Johnston, Ürdün hükûmetinin Suriye'deki rejim karşıtı grupları tespit edip silahlandırmayı düşündüğünü, ancak sonra bu fikirden vazgeçerek gelişmeleri beklemeye karar verdiğini bildirdi. Ay sonunda Eisenhower, özel temsilci Loy W. Henderson'u Orta Doğu'ya gönderdi; Henderson, Suriye hariç bölge hükûmetleriyle kriz çözümü için görüşecekti.
2 Eylül'de Dışişleri Bakanı Dulles, Vaşington'daki basın toplantısında, Suriye'nin komşularının ortak görüşünün "60 gün içinde müdahale edilmezse Suriye'nin komünist bir devlete dönüşeceği" olduğunu açıkladı. Bu, Henderson'ın Eisenhower'a sunduğu raporun ve yoğun diplomatik görüşmelerin ardından geldi. Bu görüşmelerde İsrail, Suriye'nin komşuları ülkeyi "ablukaya almazsa" askerî harekâta hazır olduğunu belirtti. Konu, Eylül başında Ankara'da Türkiye başbakanı Adnan Menderes, Irak Veliaht Prensi Abdülilah ve Türkiye'deki ABD büyükelçisi Fletcher Warren arasındaki toplantıda ele alındı. Batı dünyası, sonradan İsrail'i geri adım atmaya zorlarken, Abdülilah ihtiyatlı davranarak Ürdün'le istişare yapmayı tercih etti. Ona göre Suriye'ye Ürdün üzerinden operasyon, Irak sınırından girişime kıyasla daha uygulanabilirdi. Türkiye ise durumu ulusal güvenlik meselesi sayarak askerî önlemlere açıktı.

4 Eylül'den itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı, Suriye sınırına piyade birlikleri, tanklar ve uçaklar sevk etmeye başladı. Bu hareketlerin görünürdeki gerekçesi askerî tatbikat yapmaktı. Buna karşılık Sovyetler Birliği ve Bulgaristan, Türkiye'nin kuzey ve batı sınırlarında gövde gösterisi niteliğinde askerî manevralar düzenledi. Ayrıca Moskova, en tecrübeli komutanlarını Türkiye sınırına göndereceğini açıkladı. Mısır ise Lazkiye'ye kuvvet çıkararak Türkiye sınırına birliklerini konuşlandırdı. Bu sırada Türkiye'nin saldırı planının birebir kopyası, bir casus tarafından ele geçirilmiş ve Kruşçev'in eline geçmişti. Toplam kuvvet, yaklaşık 500 tank ve kundağı motorlu top ile topçu birlikleri ve hava unsurlarının desteklediği 50.000 askerden oluşuyordu. Andrey Gromıko'ya göre taarruzun başlatılması için belirlenen târih, Türkiye'de 27 Ekim'de yapılacak genel seçimlerin hemen sonrasına planlanmıştı.
Türkiye'nin harekâtı başlatmasına çok kısa bir süre kala Sovyetler Birliği, Suriye'ye askerî yardımda bulunacağını resmen ilân etti. Kruşçev'in anılarına göre, bu uyarının ardından ABD, 22 Ekim'de Türkiye'ye savaş hazırlıklarını durdurmasını önerdi. 29 Ekim'de Kruşçev, Moskova'daki Türkiye büyükelçiliğine sürpriz bir ziyaret gerçekleştirerek barışı savundu.

Sonuç olarak Batı ve Doğu Blokları arasındaki gerginlikler hızlıca azaldı, Türkiye'nin saldırı planları da tamamen iptal edildi. Bu olaylar, ABD'nin "uluslararası komünizmle" mücadele için Orta Doğu müttefiklerine askerî destek vaad eden Eisenhower Doktrini'nin önemli bir başarısızlığı olarak târihe geçti.
Şubat 1958'de Cemal Abdünnâsır ve Selahaddin el-Bitar'ın öncülüğünde Mısır ve Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni kurmak üzere birleşti. Bu birleşme, her iki ülkede komünist yayılma tehdidiyle mücadele etmeyi ve ortak ulusal ile bölgesel stratejik hedeflerini ilerletmeyi amaçlıyordu. Amerikan târihçi Kevin Brown'a göre, bu hâdise krizi resmen sonlandırdı.

Anderson, Philip (1995). "'Summer Madness': The Crisis in Syria, August-October 1957". British Journal of Middle Eastern Studies. 22 (1/2). Taylor & Francis. ss. 21-42. doi:10.1080/13530199508705610. JSTOR 195962. 
Blackwell, Stephen (2000). "Britain, the United States and the Syrian crisis, 1957". Diplomacy and Statecraft. 11 (3). ss. 139-158. doi:10.1080/09592290008406174. 
Bogle, Lori Lyn (2001). The Cold War: Hot Wars of the Cold War. Taylor & Francis. ss. 156-163. ISBN 9780815332404. 
Brecher, Michael (1997). A Study of Crisis. University of Michigan Press. ss. 345-346. ISBN 9780472108060. 
Brown, Kevin (2013). "The Syrian Crisis of 1957: A Lesson for the 21st Century" (PDF). CPD Perspectives on Public Diplomacy. University of Southern California Center for Public Diplomacy. 
Easter, D. (2017). "Soviet intelligence and the 1957 Syrian Crisis" (PDF). Intelligence and National Security. King's College London. ss. 1-27. doi:10.1080/02684527.2017.1370072. 
Jankowski, James P. (2002). Nasser's Egypt, Arab Nationalism, and the United Arab Republic. Lynne Rienner Publishers. ISBN 9781588260345. 
Jones, Matthew (2004). "The 'Preferred Plan': The Anglo-American Working Group Report on Covert Action in Syria, 1957" (PDF). Intelligence and National Security. 19 (3). ss. 401-415. doi:10.1080/0268452042000316214. 
Kirk, George (1960). "The Syrian Crisis of 1957: Fact and Fiction". International Affairs. 36 (1). ss. 58-61. doi:10.2307/2609310. JSTOR 2609310. 
Laçiner, Sedat; Bal, İhsan (2011). "USAK Yearbook of International Politics and Law: Volume 4". International Strategic Research Organization. Cilt 4. ISBN 9786054030477. 
Lesch, David W. (1992). "The Saudi Role in the America‐Syrian Crisis of 1957". Middle East Policy. 1 (3). ss. 33-48. doi:10.1111/j.1475-4967.1992.tb00194.x. 
Lesch, David W. (1994). "Syria and the United States: Eisenhower's Cold War in the Middle East". Foreign Affairs. 73 (6). Council on Foreign Relations. s. 183. doi:10.2307/20046994. JSTOR 20046994. 
Pearson, Ivan (2007). "The Syrian Crisis of 1957, the Anglo-American 'Special Relationship', and th

2 Eylül 1958'de, Soğuk Savaş döneminde, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'ne ait bir Lockheed C-130 Hercules, Ermenistan SSC-Türkiye sınırı boyunca gerçekleştirilen bir keşif uçuşu sırasında Erivan'ın 50 kilometre kuzeybatısında, Sovyetler Birliği hava sahasında Sovyet Hava Kuvvetleri'ne ait MiG-17 avcı uçakları tarafından düşürüldü. Sovyetler Birliği tarafından uçakta bulunan 17 kişiden 6'sının öldüğü açıklandı ve ölenlerin naaşları Amerika Birleşik Devletleri'ne iade edildi, ancak diğer 11 kişinin varlığı reddedildi.
Bu, bir Lockheed C-130 Hercules'in karıştığı ilk ölümlü olaydır.

Düşürülen uçak Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'ne ait dört turboprop motorlu bir Lockheed C-130A-II-LM idi (seri numarası: 56-0528). İlk uçuşunu 1957'de yaptı ve Rhein-Main Hava Üssü, Batı Almanya konuşlu olarak 7406. Destek Filosunda kullanılmaya başlandı.

Uçakta 6 uçuş mürettebatı ve Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri Güvenlik Servisi'nden (USAFSS) 11 kişilik görev ekibi bulunuyordu. Uçakta bulunanlar Kaptan Paul E. Duncan, Kaptan Rudy J. Swiestra, Kaptan Edward J. Jeruss, Uzman Çavuş George P. Petrochilos, Üsteğmen Ricardo M. Villareal, Üsteğmen John E. Simpson, Havacı Birinci Sınıf Robert J. Oshinskie, Kıdemli Başçavuş Laroy Price, Teknik Çavuş Arthur L. Mello, Havacı İkinci Sınıf Gerald C. Maggiacomo, Havacı İkinci Sınıf Clement O. Mankins, Havacı İkinci Sınıf Robert H. Moore, Havacı İkinci Sınıf Archie T. Bourg JR, Havacı İkinci Sınıf Harold T. Kamps, Havacı İkinci Sınıf Joel H. Fields, Havacı İkinci Sınıf James E. Ferguson JR ve Havacı İkinci Sınıf Gerald H. Medeiros idi.

Uçak ve mürettebat 2 Eylül 1958'de, Ermenistan-Türkiye sınırı boyunca bir keşif görevi gerçekleştirmek üzere Adana'daki İncirlik Hava Üssü'nden yerel saatle 10.21'de ayrıldı. Uçuşun amacı Sovyet savunma radar sistemlerinin tanımlanması ve performanslarının test edilmesiydi. Keşif uçuşu esnasında önce Adana'dan Trabzon'a uçulacak, ardından güneydoğuya dönüp Van'a yönelerek Sovyetler Birliği sınırına paralel bir rotada uçuş gerçekleştirilecekti. Uçuş esnasında sınıra 100 milden (160 km) daha fazla yaklaşılmayacaktı. Mürettebat; yerel saatle 11.42'de Trabzon üzerinden 25.500 fit (7.800 m) irtifada geçtiğini bildirdi, ardından Trabzon'dan gelen bir hava raporunu aldıklarını teyit etti. Bu teyit mesajı uçakla kurulan son iletişimdi. Bu andan sonra ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Uçak düşürülmeden yaklaşık 32 dakika önce Sovyet radar sistemleri tarafından tespit edildi. Radar, uçağı Türkiye-Sovyet sınırı boyunca güneydoğuya doğru uçarken izledi. Uçağın tespit edilmesinden 11 dakika sonra ilk Sovyet savaş uçağı önleme amacıyla havalandı; bu uçak havalanacak üç Sovyet uçağından ilkiydi. Uçak tespit edildikten 24 dakika sonra doğuya döndü ve Sovyet hava sahasına girdi. Uçağın Sovyet hava sahasına girmesinin ardından Sovyet kontrolörler iki MiG-17 avcı uçağını daha hemen C-130'a yönlendirdi. Yönlendirmeden 8 dakika sonra C-130, Erivan'ın 55 kilometre kuzeybatısında, 22.000 fit (6.700 m) irtifada seyrederken Sovyet MiG-17'ler tarafından düşürüldü.

Uçağın istihbarat görevi gerçekleştirdiğini itiraf etmek istemeyen Amerika Birleşik Devletleri, 6 Eylül'e dek Sovyetler Birliği ile görüşmedi. 6 Eylül 1958'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Moskova Büyükelçiliği, Sovyet Dışişleri Bakanlığı'na Adana'dan kalkıp Adana'ya dönmesi planlanan ve kaybolan 17 kişilik mürettebatlı silahsız C-130 hakkında bilgi isteyen bir nota verdi. Ayrıca İran hükûmetine de benzer bir nota verildi. 12 Eylül günü Sovyetler Birliği notaya yanıt olarak kendi topraklarında bir uçağın "düştüğünü" iddia ederek enkaz bulduklarını duyurdu ve "mürettebatın altı üyesinin öldüğü varsayılabilir" açıklamasını yaptı. Aynı günün ilerleyen saatlerinde Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı, Amerika Birleşik Devletleri'ne ait bir C-130 tipi uçağın Türkiye sınırları içerisinde, Kars civarında Türkiye-Sovyetler Birliği sınırına 35 mil uzakta Sovyetler Birliği tarafından düşürüldüğünü ve uçakta bulunan 17 kişiden 6'sının öldüğünü bildiklerini açıkladı. 24 Eylül 1958'de KGB, 6 cesedi Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'ne teslim etti, ancak uçakta bulunan diğer 11 kişinin varlığı Sovyet makamları tarafından asla kabul edilmedi.
Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri kazadan üç gün sonra, 5 Eylül 1958'de C-130 ile gerçekleştirdiği Havadan Muhabere Keşif Platformu (ACRP) görevlerini yeni bir emre dek askıya aldı. Askıya alma 15 Ekim 1958'e dek devam etti. 13 Kasım 1958'de Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı, Sovyetler Birliği'nin Washington büyükelçisine Rus savaş pilotlarının C-130'u düşürürken yaptıkları konuşmaların Rusça bir transkriptini verdi. Sovyetler Birliği bu kaydın sahte olduğunu açıkladı.
6 Şubat 1959'da Sovyetler Birliği'nin daha çok detayı paylaşmasını ve uçağı düşürdüklerini itiraf etmelerini isteyen Amerika Birleşik Devletleri, 6 Şubat 1959'da bir Birleşmiş Milletler oturumunda Rus savaş pilotlarının C-130'u düşürürken yaptıkları konuşmaların bir teyp kaydını kamuoyuna duyurdu. Kaydın yayılması basında büyük yer aldı. Sovyetler Birliği uçağın düşürüldüğünü inkâr etmeye devam etti.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, 1991'de mevcut bilgileri yayınlamaya başladı. 1992'de olayı araştırmak üzere ortak bir Amerikan/Rus komisyonu kuruldu. Bu komisyonun kurulmasıyla Sovyet Hava Savunma Kuvvetleri arşivlerinde bulunan olayla ilgili bir takım belgelerin gizliliği kaldırılarak yayınladı. Amerikan/Rus komisyonu 1993'te enkaz sahasında araştırma gerçekleştirildi ve neticesinde oluşturulan raporda altı kişinin kalıntıları doğrulandı. Ayrıca raporda, başka kişilerin de kalıntılarının olabileceği ancak uçağın düşmesinin ardından çıkan yangının kalıntıların kimliğinin tespit edilmesini engellediği belirtildi. Bir görgü tanığı olan General Sozinov, enkazın sekiz saat yandığını söyledi. Ayrıca Sovyet avcı uçağı mürettebatının ve görgü tanıklarının tamamı vurulan uçaktan paraşütle atlayan kimseyi görmediğini söyledi.

Uçağın neden Sovyet hava sahasına girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Mürettebat, benzer frekanslara sahip olan Van'daki veya Trabzon'daki navigasyon bikınlarıyla Gürcistan SSC'deki navigasyon bikınlarını karıştırmış olabilir. Zira Gürcistan SSC'deki bir sinyal Trabzon'dakinden daha güçlüydü.

1993 yılında yerel köylüler olay sonucunda ölenleri anmak adına olay yerinde bir haçkar diktiler.
Ulusal Kriptoloji Müzesi'nde düşen uçağı temsil edecek şekilde, düştüğü günkü görünümüne göre değiştirilen Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'ne ait bir C-130A-45-LM sergilendi. Anıtın açılışı ve anma töreni 2 Eylül 1997'de, uçağın düşürülmesinin 39. yıldönümünde gerçekleşti. Anıt, bulunduğu parkın kapatılmasıyla 2017 yılında başka bir yere taşınmak üzere kaldırıldı.
Her yıl Amerika Birleşik Devletleri'nin Erivan Büyükelçiliği yetkilileri ve Ermenistan Savunma Bakanı, olayda ölenleri anmak adına uçağın düştüğü bölgeyi ziyaret etmektedir.

Ulusal Güvenlik Ajansı'nda olayın internet sitesi

1959 Musul Ayaklanması, o zamanki Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım'ı devirmek ve daha sonra Irak Cumhuriyeti'ni Birleşik Arap Cumhuriyeti ile birleştirecek bir Arap milliyetçi hükûmeti kurmak isteyen Musul'daki Arap milliyetçilerinin bir darbe girişimiydi. Darbenin başarısız olmasının ardından, kaosu siyasi ve kişisel hesapları halletmek için kullanmaya çalışan çeşitli gruplar arasında günlerdir şiddetli sokak savaşlarına sahne olan Musul'da asayiş ve düzen bozuldu.

Kasım'ın görev süresi boyunca, Irak'ın Cemal Abdünnasır liderliğindeki Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne katılıp katılmaması konusunda çok fazla tartışma vardı. Ürdün Haşimi Krallığı, Kasım'ın Irak'taki tüm kraliyet ailesini ve Başbakan Nuri es-Said'i öldürmesinin ardından Arap Federasyonu'nu feshetti.
Kasım'in Irak Komünist Partisi ile artan bağları, Kuzey Irak şehri Musul'da askerî birliklerden sorumlu Arap milliyetçilerinin önderlik ettiği bir isyana yol açtı. Potansiyel bir darbe planlayan herhangi bir kişiyi korkutmak amacıyla Kasım, 6 Mart 1959'da Musul'da komünist destekli Barış Partizanları mitingini teşvik etmişti. Yaklaşık 250.000 Barış Partizanı ve komünist, 6 Mart'ta Musul sokaklarını doldurdu ve miting barışçıl bir şekilde geçmesine rağmen, 7 Mart'a kadar komünistler ve milliyetçiler arasında çatışmalar çıktı. Bu, sonraki günlerde yerel bir iç savaşa dönüştü.

Kasım'ın muhalefeti durdurma girişimi bir dereceye kadar başarılı oldu. Irak Ordusu Musul Garnizonunun 40 yaşındaki tıknaz Arap milliyetçisi Komutanı Albay Abdülvehhab Şavaf, komünistlerin güç gösterisinden rahatsızdı. Komünist Parti'nin Halk Direnişi Milisleri ile yerel Nasırcılar arasında bir Nasır lokantasının yakılmasıyla sonuçlanan çatışmalarının ardından Şavaf, emri altındaki askerleri düzeni sağlamak için kullanma izni istemek için Bağdat'ı aradı.
Şavaf'a Bağdat'tan belirsiz bir yanıt verildi. Böylece Şavaf, 7 Mart'ta bir darbe denemeye ve gerçekleştirmeye karar verdi. Şavaf, bu çabasında esas olarak önde gelen Arap Sünni ailelerden gelen ve Kasım'in Irak Komünist Partisi ile artan ilişkisine karşı çıkan diğer hoşnutsuz Hür Subaylar tarafından desteklendi. Şavaf, komutası altındaki Beşinci Tugaya, liderleri idam edilen tanınmış bir Bağdat avukatı ve politikacısı Kamil Kazancı da dahil olmak üzere Komünist Barış Partizanlarının 300 üyesini toplamasını emretti.
Şavaf, diğer kuzey Irak Ordusu komutanlarını darbe girişimine katılmaya ikna etmek için haber gönderdi. Irak Petrol Şirketi'nden bir İngiliz teknisyeni ve taşınabilir radyo vericisini kaçırdı ve Iraklıları Kasım'a karşı ayaklanmaya teşvik etmek için kullanmaya çalıştığı Radyo Musul'u devraldı. Şavaf ayrıca, binlercesi daha sonra desteklerini göstermek için Musul'a giden Şammar da dahil olmak üzere, sempatik yerel aşiret üyelerine haber gönderdi.
8 Mart sabahı Şavaf iki Fury'yi hava bombardımanı için Bağdat'a gönderdi. Uçak mürettebatına Bağdat Radyosunun merkezini bombalama emri verilmişti. Uçakların çok az hasar verdiği baskın başarısızlıkla sonuçlandı. Başkenti bombalayan iki pilottan biri tutuklandı. Biri tutuklandı, diğeri Suriye'ye kaçmaya çalıştı ama Irak topraklarına inerek intihar etti, adı Saib Sabri es-Safi'ydi. Buna karşılık Kasım, Musul'un yukarısındaki bir kayalıkta bulunan Şavaf'ın karargahına saldırmaları için dört adet Irak Hava Kuvvetleri uçağı gönderdi. Karargâha yapılan saldırıda altı ya da yedi subay öldü ve Şavaf yaralandı. Şavaf kendisini bandajlarken, darbenin başarısız olduğuna inanan çavuşlarından biri tarafından öldürüldü.

Şavaf ölmüş olsa da şiddet henüz bitmemişti. Musul kısa süre sonra komünistler ve Arap milliyetçilerinin yanı sıra isyancı ve sadık askerler arasında bir hesaplaşma sahnesi haline geldi. Şavaf'ın ölümünden önce darbeyi desteklemeye çağırdığı bedevi aşiret üyeleri de yağmacılık yapmış, Musul'daki şiddet kimileri tarafından özel hesapları kapatmak için bir örtü olarak kullanılmıştır. Şavaf'ın cesedi, bir arabaya atılıp Bağdat'a götürülmeden önce dövüldü ve Musul sokaklarında sürüklendi.
Hükûmet yanlısı üç Kürt aşireti Musul'a girdi ve uzun zamandır Şammar'ın Şavaf çevresinde toplanmış muhalifleri olan Arap Şammar aşiret üyeleriyle savaştı. Şemmarların şefi Şeyh Ahmed Acil, arabasında Kürt milisler tarafından görüldü ve şoförüyle birlikte öldürüldü ve ikisi de daha sonra Dicle üzerindeki bir köprüden çıplak olarak asıldı. Dördüncü gün hükûmet birlikleri düzen getirmeye, yolları temizlemeye ve lamba direklerine asılmış çıplak ve parçalanmış cesetleri kaldırmaya başladı. Toplam ölü sayısı yaklaşık olarak 500 kişi şeklinde tahmin edildi.
Aynı dönemde IKP üyeleri Basra'da "gerici" olduğu iddia edilen kişilere şiddetle saldırdılar.

İsyan ordu tarafından bastırılsa da Kasım'in konumunu etkileyecek bir takım olumsuz etkileri oldu. Birincisi, komünistlerin gücünü artırdı. İkincisi, (14 Temmuz Devrimi'nden bu yana istikrarlı bir şekilde büyüyen) Baas Partisinin fikirlerini teşvik etti. Baas Partisi, komünizmin saran dalgasını durdurmanın tek yolunun Kasım'a suikast düzenlemek olduğuna inanıyordu.
Kasım'ın kabinesinin 16 üyesinden 12'si Baas Partisi üyesiydi. Ancak parti, Kasım'ın Cemal Abdünnasır'ın Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne katılmayı reddetmesi nedeniyle Kasım'in aleyhine döndü. Hükûmet içindeki konumunu güçlendirmek için Kasım, herhangi bir pan-Arabizm kavramına karşı olan Irak Komünist Partisi ile bir ittifak kurdu. O yılın sonlarında, Baas Partisi liderliği Kasım'a suikast düzenlemeyi planlıyordu. Saddam Hüseyin operasyonun önde gelen üyelerindendi. O zamanlar Baas Partisi, güçlü bir hükûmet karşıtı savaş makinesi olmaktan çok ideolojik bir deneydi. Üyelerinin çoğunluğu ya eğitimli meslek saihpleri ya da öğrencilerdi. Tarihçi Con Coughlin'e göre Saddam'ın seçimi "pek de şaşırtıcı değildi". Kasım'a suikast yapma fikri Nasır'a ait olabilir ve operasyona katılanlardan bazılarının o zamanlar BAC'nin bir parçası olan Şam'da eğitim aldığına dair spekülasyonlar var. Ancak, "Nasır'ı doğrudan komploya dahil etmek için hiçbir kanıt üretilmedi."
Suikastçılar 7 Ekim 1959'da Kasım'i er-Raşid Caddesi'nde pusuya düşürmeyi planladılar: bir adam arabanın arkasında oturanları, geri kalanı öndekileri öldürecekti. Pusu sırasında Saddam'ın vaktinden önce ateş etmeye başladığı ve bu da tüm operasyonun düzenini bozduğu iddia edilir. Kasım'ın şoförü öldürüldü ve Kasım kolundan ve omzundan vuruldu. Suikastçılar onu öldürdüklerine inandılar ve hızla karargahlarına geri çekildiler, ancak Kasım hayatta kaldı.
Komünizmin artan etkisi 1959 boyunca hissedildi. Musul İsyanı'nın ardından silahlı kuvvetlerde komünist destekli bir tasfiye gerçekleştirildi. Irak kabinesi, birkaç komünist sempatizanın kabinede yer almasıyla radikal sola doğru kaymaya başladı. Kasım, Irak'ı 24 Mart'ta Bağdat Paktı'ndan çıkardığı ve daha sonra kapsamlı ekonomik anlaşmalar da dahil olmak üzere SSCB ile daha yakın ilişkiler geliştirdiği için Irak'ın dış politikası bu komünist etkiyi yansıtmaya başladı. Ancak komünist başarılar, konumlarını genişletme girişimlerini teşvik etti. Komünistler Musul'daki başarılarını Kerkük'te de benzer bir şekilde tekrarlamaya çalıştılar. 14 Temmuz için bir miting düzenlendi. Bu miting muhafazakar unsurları sindirmek için tasarlandı. Bunun yerine, yaygın kan dökülmesine neden oldu. Sonuç olarak Kasım, komünistlerle ilişkilerini soğuttu ve bu, Irak hükûmeti üzerindeki etkilerinin (hiçbir şekilde tam olarak kesilmemesine rağmen) azalmasının sinyalini verdi.
Kasım ve destekçileri, BAC'yi isyancıları desteklemekle suçladı ayaklanma, BAC basınının Kasım'i Arap milliyetçiliği fikirlerini satmakla suçlamasıyla devam eden Irak-BAC propaganda savaşının yoğunlaşmasıyla sonuçlandı. Kasım ve Kahire arasındaki anlaşmazlıklar, BAC'nin Arap milliyetçiliğinin tek sesi olmayı başaramadığı gerçeğini de vurguladı ve BAC, birçok Iraklı'nın Kahire'nin liderliğini tanımaya isteksiz olduğunu kabul etmek zorunda kaldı ve böylece Nasır'ın gücünün sınırlarını diğer Arap hükûmetlerine ifşa etti.

Darbe girişimi, kısmen Arap milliyetçiliği hissi ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne katılma arzusu tarafından yönlendirilmiş olsa da BAC'nin darbeye katılımının tam kapsamı büyük ölçüde belirsizdi. Şavaf, darbe girişiminin gelişimi sırasında BAC ile yakın temasta kaldı, bazıları Bağdat'taki BAC büyükelçisinin BAC ve isyancılar arasında bir aracı olarak hareket ettiğini iddia etti. Ayrıca Musul Radyosunun sınırın Suriye tarafından yayın yapıyor olabileceğini gösteren kanıtlar da var.

1963 Suriye askeri darbesi ya da Suriye hükûmetinin adlandırmasıyla 8 Mart Devrimi (Arapça: ثورة الثامن من آذار), Arap Sosyalist Baas Partisinin Suriye Bölgesel Şubesi Askerî Komitesi tarafından 8 Mart 1963'te gerçekleştirilen askerî bir darbeydi. Planlamada ve bu planın uygulanmasında, partinin Irak Bölgesel Şubesinin Şubat 1963'te gerçekleştirdiği askerî darbeden esinlenilmişti.
Darbe, Baas Partisinin sivil liderliğinden ziyade Askerî Komite tarafından planlanmıştı ancak partinin lideri Mişel Eflak darbeye rıza göstermişti. Planlama süreci boyunca ve iktidarı ele geçirdikten hemen sonra Askerî Komitenin önde gelen üyeleri, azınlıktaki Alevi topluluğuna mensup Muhammed Ümran, Salah Cedid ve Hafız Esad'dı. Komite, Nâsırcı Raşid el-Kuteyni ve Muhammed es-Sufi ile bağımsız Ziyad el-Hariri'nin desteğini aldı. Darbe aslında 7 Mart'ta planlanmıştı, ancak hükûmetin darbecilerin nerede toplanmayı planladığını keşfetmesinin ardından bir gün sonraya ertelendi.
Başarıyla gerçekleşen darbe sonrası Suriye'de kısa ve çalkantılı bir geçmişe sahip olan parlamenter demokrasi ortadan kaldırılırken Baas Partisinin, Esad rejiminin 2024'te devrilmesine kadar devam eden egemenliği başladı. Darbe sonrası ülkeyi yönetmesi için bir Ulusal Devrim Komutanlığı Konseyi kurulsa da esas güç Askerî Komitedeydi. Yönetimdeki ve askeriyedeki Nâsırcılar, tasfiyelerle görevlerinden uzaklaştırıldılar ve bu durum Baasçıları ülkenin tek hakimi hâline getirdi. Darbeye katılanlardan Nâsırcı Casim Elvan'ın 18 Temmuz'daki başarısız karşı darbe girişimi sonrası, Suriye'nin Mısır'la birleşme olasılığı ortadan kalktı.
Darbeden sonra Baasçı Askerî Komite, Suriye Silahlı Kuvvetlerinin yapısını değiştiren bir dizi tasfiyeyi başlattı ve bu kapsamda subayların %90'ı Alevi inancına mensup olanlarla değiştirildi. Ülke yönetimi konusunda da Eflak liderliğindeki ılımlılar ile ordudaki Neo-Baasçı radikaller arasında anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Bu anlaşmazlıklar üç yıl sonra yeni bir darbenin yaşanmasına yol açtı.

Modern Suriye ilk olarak 1920'de, Kral I. Faysal yönetiminde Suriye Arap Krallığı olarak kuruldu. Sadece Suriye değil yeni bir Arap krallığı olması planlanan devlet, Arap milliyetçisi ve ümmetçi politikaları benimsiyordu. Ancak I. Dünya Savaşı'ndan sonra devletin kurulmasına yardımcı olan İngilizler, Fransa ile gizli bir anlaşma yaparak Fransız Suriye ve Lübnan Mandası'nı kurdular. Bölge, böylece Fransa'nın sömürgelerinden biri olarak işlev gördü. Yeni kurulan devlet, çoğu Suriyeli tarafından olumsuz karşılandı ve birçoğu bu devleti Avrupa emperyalizminin bir vasalı olarak görüyordu. Bu aşamada başta Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi olmak üzere bazı hareketler bir Suriyeli kimliği oluşturmaya çalıştı ya da komünizm ve İslamcılığın savunucusu oldular. Suriye halkının çoğunluğu kendilerini Suriyeliden ziyade Arap olarak görmeye devam etti.
Manda yönetimi feodal karakterdeydi ve yarı liberal oligarşik bir toplumsal temele dayanıyordu. Bu sistem Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin (BAC) kurulmasına kadar değişmeden kaldı ve kentsel-kırsal yaşam kalıplarını yansıtan sınıflı bir toplum yarattı. Tahminen üç bin aile, Suriye'deki toprakların yarısına sahipti. Orta sınıf, küçük ve orta ölçekli mülklerin çoğuna sahipti. Köylülerin üçte ikisi topraksızdı. Tarımsal gelirler oldukça çarpıktı - nüfusun en üstteki yüzde ikilik kısmı gelirin yüzde 50'sini alırken, nüfusun yüzde 18'ini oluşturan orta sınıf (tüccarlar veya toprak sahibi orta gruplar) tarımsal gelirlerin yüzde 25'ini elde ediyordu. Alt sınıfı oluşturan halkın yüzde 80'i ise gelirin geri kalanına sahipti. Toprak sahibi - köylü ittifakı, sınıf farklılıklarına ve aralarındaki sosyal karşıtlığa dayanıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin düşüşüne yol açacaktı.
Manda, 1946'da İngilizlerin Fransa'ya verdiği ültimatom nedeniyle feshedildi ve Suriye 17 Nisan 1946'da bağımsız bir ülke oldu. Manda döneminde Suriye'yi yöneten aynı elitler iktidarda kalmaya devam etti ve aynı şekilde yönettiler. 1948 Arap-İsrail Savaşı'ndaki başarısızlık, geleneksel elitlerin düşüşüne ve ordunun siyasette yükselişine yol açtı. Hüsnü Zaim 1949'da Suriye'nin ilk askerî diktatörü oldu, ancak aynı yıl Edib Çiçekli perde arkasında iktidarı ele geçirdi ve 1953'te başka bir askerî diktatörlük kurdu. Ordunun Suriye siyaset sahnesine girişi, oligarşiyi yok etti ve orta sınıfın Suriye siyasetine katılmasını sağladı. Geleneksel elitler güç kaybetmelerine rağmen üretilen zenginliğin çoğunluğunu ellerinde tutmaya devam ettiler.
Baas ideolojisi bu ortamda ortaya çıktı. Arap Baas Hareketi 1940'larda Mişel Eflak ve Selahaddin el-Bitar tarafından kuruldu, Baas hareketinin ilk aşamalarında dikkate değer bir rol oynayan diğer kişiler de Zeki el-Arsuzi, Vahib el-Ganim ve Celal es-Seyyid'di. Ekrem el-Havrani 1953'te Arap Sosyalist Partisini (ASP) kurdu. Arap Sosyalist Baas Partisi, ASP ve Arap Baas Partisinin birleşmesiyle kuruldu. Arap Baas Partisinin 1947'deki kuruluş kongresine katılan 150 delegenin çoğunluğu ya orta sınıf çalışanlar ya da entelektüellerdi. 1950'lere gelindiğinde parti, kentli bir orta sınıf tabanı elde etmeyi başarmıştı. Bununla birlikte Baas Partisi salt orta sınıf bir parti değildi ve en başından beri, yeni üyeler kazanmak ve yeni parti örgütleri kurmak için parti kadrolarını kırsal alanlara gönderdi. 1956'da Baas Partisi, Suriye tarihindeki ilk işçi protestosunu düzenledi. Baas Partisi güçlüyken, toplumun her kesiminden üye toplama kararı parti içinde aşiretçiliğe ve kayırmacılığa yol açtı. Parti liderleri daha sonra demokratik normları ve prosedürleri göz ardı etmeyi tercih ettiler.
Baas Partisi önemli bir ikilemle karşı karşıya kaldı: Rekabete dayalı seçimlerle ya da zorla devralma yoluyla iktidarı ele geçirmek. Liberal ve demokratik eğilimli kurucu liderler bile, yozlaşmış seçim sürecini gerekçe göstererek zorla devralmaya taraf oldular. Baas Partisi kontrolü ele geçirmeden önce Birleşik Arap Cumhuriyeti'nde (BAC) iktidarın Cemal Abdünnâsır ile paylaşımına izin verilmesine dair bir kumar oynadı. BAC'nin Mısır egemenliğinde olduğu ortaya çıktığında Baas Partisi kendini dağıtmak zorunda kaldıysa da, 1961'deki askerî darbeyle birlikte BAC çöktü. BAC'nin kurulması ve feshedilmesi Baas Partisi için bir felaket oldu çünkü parti, BAC'yi destekleyenler ve BAC'ye karşı çıkanlar ile partinin geleneksel liderlerine karşı çıkanlar ve geleneksel liderleri destekleyenler arasında bölündü. Eflak, 1962'de Baas Partisi kongresini topladı ve partiyi yeniden kurdu. Birkaç şube, BAC yıllarındaki emirlere uymamış ve feshedilmemişti. Bunun yerine, panarabist düşünceye derinden düşman olmuşlar ve radikal sosyalistler haline gelmişlerdi. 8 Mart Devrimi'ni başlatacak olan Askerî Komite, bu görüşlerin çoğunu desteklemekteydi.

8 Mart Devrimi genellikle basit bir askerî darbe olarak görüldü, ancak aşağıdan gelen ulusal isyanların birçok bileşenine sahipti. Devrim, radikalleşmiş bir alt orta sınıfın, subay birliklerinin stratejik üyelerinin, marjinalleştirilmiş azınlıkların ve tarımsal çatışma için seferber edilmiş önemli sayıda köylünün oligarşi karşıtı bir ittifakı tarafından yönetildi. Uluslararası bağlamda devrim, Fransa'nın kurduğu devlet sınırlarının yapay olması ve yeni kurulan Suriye'de İsrail'in kurulmasına yönelik düşmanlık nedeniyle gerçekleşti. Ülke bağımsızlığını kazandığında Suriye'de iktidara gelen geleneksel elitler, Fransız Suriye ve Lübnan Mandası sırasında iktidara gelmişlerdi. Suriye'ye keyfi devlet sınırlarının dışarıdan dayatılması ve buna karşılık gelen bir halk kabulsuzlüğü, hoşnutsuzluğa yol açtı. Milli mücadele, Arap milliyetçiliği, ümmetçilik ve Büyük Suriyecilik gibi ideolojiler tarafından şekillendirildi. Mücadelenin plebyen karakteri ve radikal ideolojiler, tarım sorununa radikal çözümler üretti.
Suriye'de yeni orta sınıfın büyümesi, geleneksel elitin ekonominin en büyük sektörü olan tarım sektörüne hakim olması ve zenginliğin çoğunu yaratması nedeniyle hoşnutsuzluğu körükledi. Yeni orta sınıf, geleneksel elite karşı çıkan kapitalistler ve girişimcilerden oluşuyordu. Geleneksel elitin gücü tekelinde tutması yeni orta sınıfın radikalleşmesine yol açtı. Birçok ülkede muhafazakâr ve elitist olan ordu, Suriye'de radikalleşti çünkü ordu daha fazla güç istiyordu ve geleneksel elitin ülkeyi savunamayacağına inanıyordu. Askerî personelin önemli bir kısmı yeni orta sınıftan ya da taşradan devşirildi.
Suriye'de dini azınlıklar genellikle yoksuldu ve belirli bir etnik köken genellikle belirli bir sosyal sınıfa aitti. Örneğin Aleviler, Dürzîler ve İsmaililer; Baasçılık gibi Arap milliyetçiliğinin radikal bir biçimini benimsemeye başlayan düşük sosyal sınıfa sahip dini gruplardı. Raymond Hinnebusch'a göre "Köylülük olmasaydı Suriye'de Baasçı bir devrim olamazdı". Yeni orta sınıf tek başına sadece istikrarsızlık üretebilirdi, ancak köylülükle birlikte devrim mümkün hale geldi. Kent ve kır sakinleri arasındaki eşitsizlik, tarım sektörüne kapitalist nüfuz ve geleneksel elitlerin büyük gelir kaynaklarının çoğunu tekelinde tutması, değişim için mücadele eden veya sisteme karşı çıkan köylü hareketlerinin kurulmasına sebep oldu. Arap Sosyalist Baas Partisi'nin Suriye şubesi, gençleri radikal köylü hareketlerinden devşirmeyi başardı ve böylece nüfusun geniş kesimlerini harekete geçirebildi.

1962'de Arap Sosyalist Baas Partisinin Suriye Bölgesel Şubesinin askerî komitesi zamanının çoğunu geleneksel bir askerî darbeyle iktidarı ele geçirme planları yaparak geçirdi. Askerî Komite, iki askeri kamp olan el-Kisve ve Katana'yı ele geçirmeye, el-Kisve'deki 70. Zırhlı Tugayın, Humus kentindeki Askerî Akademinin ve Şam radyo istasyonunun kontrolünü ele geçirmeye karar verdi. Askerî Komitenin üyelerinin hepsi genç yaştayken, rejim yavaş yavaş çözülmekte ve geleneksel elit etkin siyasi gücünü kaybetmekteydi.
Darbenin başarılı olabilmesi için Askerî Komitenin Suriyeli subayların bir kısmının desteğini kazanması gerekiyordu. BAC'nin çöküşü, isyanlar, tasfiyeler ve tayinlerle birleşince subaylar bir kargaşa içinde kaldılar ve hükûmet karşıtı kışkırtmalara açık hale

1964 Brezilya darbesi (Portekizce: Golpe de estado no Brasil em 1964) Brezilya cumhurbaşkanı João Goulart'ın 31 Mart'tan 1 Nisan 1964'e kadar askeri bir darbeyle devrilmesi, Dördüncü Brezilya Cumhuriyeti'nin (1946-1964) sona ermesi ve Brezilya askeri diktatörlüğünün (1964-1985) başlatılmasıdır. Darbe, askeri bir isyan, 2 Nisan'da Ulusal Kongre'nin cumhurbaşkanlığı koltuğunu boşaltması, askeri bir cuntanın (Devrim Yüksek Komutanlığı) kurulması ve 4 Nisan'da cumhurbaşkanının sürgün edilmesi şeklini aldı. Onun yerine, darbenin ana liderlerinden General Humberto de Alencar Castelo Branco'nun Kongre tarafından seçilmesine kadar Temsilciler Meclisi başkanı Ranieri Mazzilli görevi devraldı.
1960 yılında demokratik olarak başkan yardımcısı olarak seçilen Jango (Goulart olarak bilinir), 1961 yılında başkan Jânio Quadros'un istifası ve onun göreve başlamasını engellemek için yapılan askeri darbe girişimini boşa çıkaran Yasallık Kampanyası'nın ardından iktidara geldi. Hükûmeti döneminde ekonomik kriz ve sosyal çatışmalar derinleşti. Siyasi, işçi, köylü, öğrenci ve düşük rütbeli askeri çevrelerdeki toplumsal hareketler, cumhurbaşkanı tarafından önerilen bir dizi "temel reformu" savundu. Seçkinler, şehirli orta sınıf, subayların büyük bir kısmı, Katolik Kilisesi ve kendisini yasal düzeni tehdit etmekle, komünizmle, toplumsal kaosla ve askeri hiyerarşinin çöküşüyle gizli anlaşma yapmakla suçlayan basın arasında büyüyen bir muhalefetle karşılaştı. Görev süresi boyunca Goulart, hükûmetine baskı yapmak ve istikrarı bozmak için sayısız çabaya maruz kalmış ve onu devirmeye yönelik komplolara maruz kalmıştı. Brezilya'nın ABD ile ilişkileri kötüleşti ve Amerikan hükûmeti muhalefet güçleriyle ve onların çabalarıyla ittifak kurarak darbeyi destekledi. Goulart merkezin desteğini kaybetti, Kongre'deki temel reformları onaylamayı başaramadı ve hükûmetinin son aşamasında Yasama Meclisinin direncini aşmak için reformist hareketlerin baskısına güvendi ve bu da Mart 1964'teki siyasi krizin doruğa çıkmasına yol açtı.
31 Mart'ta Minas Gerais'te ordu ve bazı valilerin ortaklaşa önderliğinde bir isyan çıktı. Orduya sadık olanlar ve isyancılar savaşa hazırlandı ama Goulart bir iç savaş istemiyordu. Başlangıçta sadık olanlar üstünlük sağladı, ancak kitlesel kaçışlar başkanın askeri durumunu kötüleştirdi ve o, sırayla Rio de Janeiro'dan Brasília'ya, Porto Alegre'ye, Rio Grande do Sul'un iç kesimlerine ve Uruguay'a gitti. Darbeciler 1 Nisan'ın sonunda ülkenin çoğunu, 2 Nisan'da ise Rio Grande do Sul'u kontrol altına aldı. Kongre, Goulart'ın pozisyonunun henüz Brezilya topraklarındayken, ayın 2'sinde şafak vakti boş olduğunu ilan etti. Genel grev çağrısı gibi görev süresini savunmaya yönelik hareketler yetersizdi. Toplumun bir kesimi kendine özgü "devrim"i memnuniyetle karşılarken, bir başka kesimi ise güçlü baskıların hedefi oldu. Siyasi sınıf sivil hükûmete hızlı bir dönüş bekliyordu ancak sonraki yıllarda otoriter, milliyetçi ve Amerikan yanlısı bir diktatörlük pekişti.
Tarihçiler, siyaset bilimciler ve sosyologlar, hem askeri diktatörlüğün yerleşmesi hem de Dördüncü Brezilya Cumhuriyeti'nin 1954, 1955 ve 1961'de olduğu gibi benzer muhaliflerle yaşadığı birçok siyasi krizin sonuncusu olan olay hakkında çok sayıda yorum yaptılar. Uluslararası bağlamda darbe, Latin Amerika'daki Soğuk Savaş'ın bir parçasıydı ve bölgedeki diğer birçok askeri darbeyle aynı zamanda meydana geldi.

Condor Operasyonu

1965–1966 Endonezya katliamları, Endonezya'da 30 Eylül hareketinin başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişiminin ardından gerçekleşen, komünistleri tasfiye etmeye yönelik katliamlardır. 1965 ve 1966 yılları arasında en yaygın tahminlere göre 500.000'den fazla kişi öldürüldü. Tasfiyeler, "Yeni Düzen" rejimine geçiş sürecinde önemli bir aşama teşkil etti. Endonezya Komünist Partisi (PKI), siyasi bir güç olarak ortadan kaldırıldı. Meydana gelen ayaklanmalar, Devlet Başkanı Sukarno'nun düşüşüne ve Suharto'nun otuz yıllık başkanlığının başlamasına yol açtı. Araştırmalar ve gizliliği kaldırılan belgeler, Endonezyalı yetkililerin ABD ve İngiltere gibi yabancı ülkelerden destek aldığını gösteriyor.
Başarısız darbe girişimi Endonezya'da bastırılmış toplumsal nefretleri açığa çıkardı. Bunlar Endonezya Ordusu tarafından körüklendi ve hemen PKI'yı suçladı. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Avustralya'nın istihbarat teşkilatları Endonezyalı komünistlere karşı kara propaganda kampanyaları yürüttü. Soğuk Savaş sırasında ABD, hükûmeti ve Batılı müttefikleri komünizmin yayılmasını durdurma ve ülkeleri Batı Bloku nüfuz alanına sokma hedefindeydi. Britanya ise İngiliz Milletler Topluluğu üyesi Malezya ile savaş çıkaran Sukarno'nun görevden alınmasını istiyordu.
Komünistler siyasi, sosyal ve askeri hayattan arındırıldı ve PKI dağıtıldı ve yasaklandı. Kitlesel katliamlar Ekim 1965'te darbe girişimini takip eden haftalarda başladı ve yılın geri kalanında zirveye ulaştı ve 1966'nın ilk aylarında azaldı. Başkent Jakarta'da başlayıp Orta ve Doğu Java'ya ve daha sonra Bali'ye yayıldılar. Binlerce yerel kanunsuz ve Ordu birimi gerçek ve iddia edilen PKI üyelerini öldürdü. Cinayetler ülke çapında meydana geldi. En yoğun olanı PKI'nın kaleleri olan Orta Java, Doğu Java, Bali ve kuzey Sumatra'da gerçekleşti.
Mart 1967'de Endonezya'nın geçici parlamentosu, Sukarno'nun kalan yetkisini elinden aldı ve Suharto, Başkan Vekili olarak atandı. Mart 1968'de Suharto resmen başkan seçildi.
Cinayetler Endonezya tarih ders kitaplarının çoğunda atlanıyor ve Suharto rejimi altında bastırılmaları nedeniyle Endonezyalılar tarafından çok az ilgi görüyor, ayrıca uluslararası alanda da çok az ilgi görüyor. Şiddetin boyutu ve çılgınlığı konusunda tatmin edici açıklamalar bulma arayışı engellendi. Benzer çalkantıların yeniden yaşanma ihtimali, "Yeni Düzen" yönetiminin siyasi muhafazakarlığı ve siyasi sistemi sıkı kontrol altında tutmasında etken olarak gösteriliyor. Algılanan bir komünist tehdide karşı uyanıklık ve damgalama, Suharto'nun doktrininin ayırt edici özelliği olmaya devam etti ve bugün bile hala yürürlüktedir.
ABD ve Britanya hükûmetlerinin en üst düzeylerinde Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) 1962 tarihli bir muhtırasında aktarıldığı gibi "Sukarno'nun tasfiye edilmesinin" gerekli olacağı yönündeki fikir birliğine ve  1.200'den fazla subaya eğitim ve silah ve ekonomik yardım sağlanmasına rağmen  CIA, cinayetlere aktif katılımını reddetti. 2017'de gizliliği kaldırılan ABD belgeleri, ABD hükûmetinin başından beri toplu katliamlar hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olduğunu ve Endonezya Ordusu'nun eylemlerini desteklediğini ortaya çıkardı. Endonezyalı ölüm mangalarına PKI yetkililerinin kapsamlı listelerinin sağlanmasını da içeren ABD'nin cinayetlerdeki suç ortaklığı daha önce tarihçiler ve gazeteciler tarafından ortaya konmuştu.
1968 tarihli çok gizli bir CIA raporu, katliamların "1930'lardaki Sovyet tasfiyeleri, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi toplu katliamları ve Maocu katliamlarla birlikte 20. yüzyılın en büyük toplu katliamlarından biri" olduğunu belirtiyordu. ABD'nin desteği sonucu "ABD destekli en büyük soykırım" olarak anılmıştır.

1966 Suriye askerî darbesi, 21-23 Şubat tarihleri arasında Suriye Arap Cumhuriyeti hükûmetinin devrildiği ve değiştirildiği olaylara atıfta bulunur. Arap Sosyalist Baas Partisinin iktidardaki Ulusal Komutanlığı, partinin Salah Cedid liderliğindeki Askeri Komite ve Bölge Komutanlığı birliği tarafından iktidardan uzaklaştırıldı.
Darbe, partinin Mişel Eflak, Selahaddin el-Bitar ve Münif Razzaz tarafından temsil edilen eski muhafızları ile Neo-Baasçı pozisyona bağlı genç hizipler arasındaki güç mücadelesinin artmasıyla hızlandırıldı. 21 Şubat'ta ordudaki eski muhafızların destekçileri, rakiplerinin transferini emretti. İki gün sonra, Askeri Komite, genç grupları destekleyen Halep, Şam, Deyrizor ve Lazkiye'de şiddetli çatışmaları içeren bir darbe başlattı. Darbe sonucunda partinin tarihi kurucuları ülkeyi terk ederek hayatlarının geri kalanını sürgünde geçirdiler.
Baasçı askeri komitenin iktidarı ele geçirmesi ve ardından gelen tasfiyeler, Suriye Baas Partisinin, orijinal Baas Partisinin Ulusal Komutanlığından bağımsız, militarist bir neo-Baasçı örgüte ideolojik olarak tamamen dönüşmesine işaret ediyordu. Salah Cedid, modern Suriye tarihinin en radikal yönetimini kurdu. Darbe, Baas Partisinin Suriye ve Irak'taki bölgesel kolları ve bunların ulusal komutanlıkları arasında kalıcı bir bölünme yarattı ve birçok üst düzey Suriyeli, Baasçı Irak'a iltica etti. Salah Cedid'in hükûmeti daha sonra 1970 darbesiyle devrilecek ve askeri rakibi Hafız Esad iktidara gelecekti. Buna rağmen Esad rejimi ve Baasçı Irak birbirlerine karşı propaganda kampanyalarını sürdürdü ve Baasçı bölünme devam etti.

Resmi olarak 8 Mart Devrimi olan 1963 Suriye askerî darbesiyle iktidara geldikten sonra, Ulusal Devrim Komutanlığı Konseyindeki Nasırcılar ile Baas Partisi arasında bir iktidar mücadelesi patlak verdi. Nasırcılar, 1958'den 1961'e kadar Mısır ve Suriye'yi kapsayan eski federasyon olan Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni Cemal Abdünnasır'ın şartlarına göre yeniden kurmaya çalıştılar, ancak Baasçılar Nasır ile yeni bir birliğe kuşkuyla bakıyorlardı ve gevşek bir federasyon istiyorlardı: Baas Partisinin Suriye'yi müdahale olmaksızın tek başına yönetebileceği bir federasyon. Nasırcılar birlik lehine büyük sokak gösterileri düzenlediler. Suriye Arap milliyetçilerinin çoğunluğu Baasçılığa değil, genel olarak Nasırcılığa ve Nasır'a bağlı olduğundan, Baas Partisinin soruna nasıl yanıt vereceğini öğrenmesi zaman aldı.
Baasçılar, halkın desteğini kazanmaya çalışmak yerine Suriye ordusu üzerindeki kontrollerini pekiştirmek için harekete geçtiler. Birkaç yüz Nasırcı ve muhafazakar ordudan atıldı ve Baasçılar üst düzey pozisyonları doldurmak için işe alındı. Yeni göreve gelen Baasçı subayların çoğu kırsal kesimden ya da düşük bir sosyal sınıftan geliyordu. Bu Baasçı subaylar, ağırlıklı olarak "şehirli Sünni üst-orta ve orta sınıf" subay kadrosunun yerine, daha çok "önde gelen azınlık subayının akrabaları" olan kırsal kökenli bir subay kadrosunu getirdiler. Bu değişiklikler, askeri teşkilat üzerindeki Sünni kontrolünün yok olmasına yol açtı.
Protestoları durdurmanın bedeli, meşruiyet kaybı ve Emin el-Hafız'ın ilk Baasçı askerî güçlü adam olarak ortaya çıkmasıydı. 1965 yılında Emin el-Hafız, 6. Ulusal Kongre'de kabul edilen sosyalist politikaları uygulamaya koydu; Suriye sanayisini ve özel sektörün geniş kesimlerini tamamen kamulaştırdı ve merkezi bir komuta ekonomisi kurdu. Baasçılar tarafından siyasi iktidardan uzaklaştırılan üst sınıflardan oluşan geleneksel elit, Baas Partisinin sosyalist politikaları karşısında kendilerini tehdit altında hissetti. Suriye'deki Müslüman Kardeşler, Suriye Bölgesel Şubesinin tarihsel bir rakibiydi ve partinin laik doğası tarafından tehdit edildiğini hissetti. Ekrem el-Havrani ve destekçileri ile Suriye Komünist Partisi, Baas Partisinin kurduğu tek parti sistemine karşı çıktılar.
Sünni Müslümanların çoğunluğu Arap milliyetçisiydi, ancak Baasçı değildi, bu onları yabancılaşmış hissettiriyordu. Partiye ağırlıklı olarak Nusayriler, Dürziler ve İsmaililer gibi azınlık grupları ve genel olarak kırsal kesimden insanlar hakimdi; bu, ağırlıklı olarak etnik farklılıklara dayalı bir kentsel-kır çatışması yarattı. İktidara gelmesiyle, Baas Partisi, şehir siyasetinde ağırlıklı olarak Baas karşıtı duygular tarafından tehdit edildi - muhtemelen Baasçıların iktidarda kalmayı başarmasının tek nedeni, oldukça zayıf örgütlü ve parçalanmış olan muhalefettir.

Parti içi tutarlı birlik 1963'te iktidarın ele geçirilmesinden sonra neredeyse çökmüştü. Mişel Eflak, Selahaddin el-Bitar ve takipçileri, Nasır'ın Mısır'ı ile gevşek bir birlik kurmak, ılımlı bir sosyalizm biçimi uygulamak ve tek bir sosyalizm biçimine sahip olmak istedikleri anlamda "klasik" Baasçılığı uygulamak istediler. Bu sistem bireyin haklarına saygı duyan, ifade ve düşünce özgürlüğüne müsamaha gösteren bir parti devleti olacaktı. Bununla birlikte, Eflakçılar hızla arka plana itildi ve 6. Ulusal Baas Partisi Kongresi'nde, Askeri Komite ve destekçileri Marksizm-Leninizm'den güçlü bir şekilde etkilenen yeni bir Baasçılık biçimi yaratmayı başardılar. Baasçılığın bu yeni biçimi, Arap dünyasını birleştirmek yerine "tek ülkede devrim"e vurgu yaptı. Aynı zamanda, 6. Ulusal Kongre, Suriye'de sosyalist devrimin uygulanmasını vurgulayan bir kararı uygulamaya koydu. Bu sosyalizm biçiminde, ekonomi bir bütün olarak devlet planlamasına bağlı kalacak ve ekonominin ve dış ticaretin komuta tepeleri millileştirilecekti. Bu politikaların emeğin sömürülmesine son vereceğine, kapitalizmin ortadan kalkacağına ve tarımda toprağın "onu işleyene" verilmesini öngören bir plan tasavvur ettiler. Bununla birlikte, özel teşebbüs, perakende ticaret, inşaat, turizm ve genel olarak küçük sanayide hala var olacaktır. Bu değişiklikler ve daha fazlası Baas Partisini Leninist bir partiye dönüştürecekti.
1964 yılında Hama ve diğer şehirlerdeki ayaklanmanın ardından radikaller geri çekildi ve Eflakçılar kısa bir süre için kontrolü yeniden ele geçirdi. Bitar, kamulaştırma sürecini durduran, sivil özgürlüklere ve özel mülkiyete saygıyı yeniden teyit eden yeni bir hükûmet kurdu. Bununla birlikte, bu politika değişiklikleri yeterli desteği kazanamadı ve genel olarak nüfus yine de Baas Partisi yönetimine karşı çıktı. Üst sınıflar sermayeyi geri çekmeye ve ülke dışına kaçırmaya devam etti ve bu sermaye kaybına yönelik öngörülebilir tek çözüm, millileştirmeye devam etmekti.
Suriye Baas Partisinin sol kanadı, daha önce olduğu gibi ekonomi üzerinde tam kontrol sağlanmadıkça burjuvazinin asla kaybedemeyeceğini savunuyordu. Baas Partisinin Ulusal Komutanlığına hakim olan ılımlı Eflakçılar ile Baas Partisinin Suriye Bölgesel Komutanlığına hakim olan radikaller arasındaki bu güç mücadelesi 1966 darbesine yol açtı. 1963 ve 1966 yılları arasında Baas Partisinin askeri komitesini kontrol eden neo-Baasçı radikaller, Baas Partisinin Suriye'deki bölgesel kolu içinde giderek güç ve nüfuz kazanmaya başladılar.

1964 ayaklanmalarının bastırılmasından önce, Askerî Komite içinde Savunma Bakanı Muhammed Ümran ile Salah Cedid arasında bir güç mücadelesi başladı. Komitenin en üst düzey üyesi olan Ümran, isyancılarla uzlaşma ve orta sınıfla çatışmaya son verilmesini istedi, buna karşılık Cedid, çözümün 8 Mart Devrimi'ni kurtarmak için protestocuları zorlamak ve bastırmak olduğuna inanıyordu. Bu, Askerî Komite içindeki ilk açık ayrılıktı ve gelecek olaylarda belirleyici olacaktı. Hafız Esad'ın desteğiyle Askerî Komite isyancılara karşı şiddetli bir karşı saldırı başlattı. Bu karar Ümran'ın düşmesine neden oldu. Ümran, Askerî Komitenin Baas Partisini partinin Ulusal Komutanlığına devretme planını açıklayarak yanıt verdi. Ulusal Komutanlık Genel Sekreteri Eflak, bilgilere Suriye Bölgesel Komutanlığının dağıtılması talimatını vererek yanıtladı. Partinin tabanı bu kararı protesto ettiği için talebini geri çekmek zorunda kaldı. Eski bir Baasçı alaycı bir şekilde Eflak'a "partisinin hükûmette hala ne kadar büyük bir rol oynadığını" sorduğunda Eflak "Yüzde birin binde biri kadar" cevabını verdi. Umran'ın Ulusal Komutanlığa yaptığı ifşaatlar sürgüne gönderilmesine yol açtı ve Ulusal Komutanlığın iktidarsız kalmasıyla Askerî Komite, Suriye Bölgesel Komutanlığını kontrol ederek burjuvaziye karşı bir saldırı başlattı ve devlet mülkiyetini elektrik üretimi, petrol dağıtımı, pamuk çırçırlama ve dış ticaretin tahminen yüzde 70'ine kadar genişleten bir millileştirme hamlesi başlattı.
Ümran'ın düşüşünden sonra, Ulusal Komutanlık ve Askerî Komite, Baas Partisinin kontrolü için kendi mücadelelerini sürdürdüler. Ulusal Komutanlık, Askerî Komite aleyhine parti tüzük ve düzenlemelerini ileri sürerken, inisiyatifin Askerî Komiteye ait olduğu başından beri açıktı. Askerî Komitenin başarısının nedeni, Eflak'ın 1958'de Suriye Bölgesel Şubesini feshetme emirlerine uymayan bir grup şube olan Bölgeciler ile ittifakıydı. Bölgeciler, Eflak'tan hoşlanmadılar ve liderliğine karşı çıktılar. Esad, Bölgecileri "partinin gerçek hücreleri" olarak adlandırdı.

Askerî Komite-Bölgeciler ittifakı ile Ulusal Komutanlık arasındaki güç mücadelesi parti yapısı içinde kaldı. Ancak Askerî Komite ve Bölgeciler parti yapısını alt üst etmeyi başardılar. 2. Bölge Kongresi'nde (Mart 1965') Bölge Komutanlığı bölge sekreteri'nin devletin re'sen başkanı olacağı ilkesinin kabul edilmesi kararlaştırıldı ve Bölge Komutanlığı; başbakan, kabine, genelkurmay başkanı ve üst düzey askeri komutanları atama yetkisini aldı. Bu değişiklik, o andan itibaren Suriye içişlerinde çok az söz sahibi olan Ulusal Komutanlığın yetkilerini kısıtladı. Buna karşılık, 8. Ulusal Kongre'de (Nisan 1965) Eflak başlangıçta Askeri Komite ve Bölgecilere bir saldırı başlatmayı planlamıştı, ancak Ulusal Komuta üyeleri tarafından - özellikle de Lübnanlı bir üye olan Cibran Macdalani ve Suudi üye Ali Gannam tarafından - bunu yapmamaya ikna edildi, çünkü bu durum Irak Bölgesel Şubesinde olduğu gibi partinin sivil liderliğinin görevden alınmasına yol açabilirdi. Bu karar nedeniyle Eflak, genel sekreter görevinden alındı ve yerine Ulusal Ko

1969 Libya darbesi veya 1 Eylül Devrimi, Libya'da 1 Eylül 1969 tarihinde Albay Muammer Kaddafi önderliğindeki Hür Subaylar Hareketi tarafından Kral İdris'e karşı düzenlenen bir askerî darbeydi. Darbe sonucu Libya'da monarşi sona erdi ve yerine Libya Arap Cumhuriyeti kuruldu.
1959'da önemli petrol rezervlerinin keşfi ve akabinde petrol satışlarından elde edilen gelir, Libya'nın dünyanın en fakir ülkelerinden biri iken zengin bir devlet haline gelmesini sağladı. Petrol, Libya hükûmetinin maliyesini önemli ölçüde iyileştirse de, bu gelirlerin kralın İdris'in elinde olması çeşitli hoşnutsuzluklara neden oldu. Bu hoşnutsuzluk, aynı zamanda Arap dünyasında Nasırcılık ve Arap milliyetçiliği ve sosyalizminin yükselişine bağlıydı.
1 Eylül 1969'da Hür Subaylar Hareketi olarak bilinen yaklaşık 70 genç ordu subayından oluşan bir grubun önderliğindeki güçler hükûmetin kontrolünü ele geçirdi ve monarşiyi kaldırdı. Darbe, Bingazi'de başlatıldı ve iki saat içinde tamamlandı. Ordu birlikleri darbeyi desteklemek için hızla toplandı ve birkaç gün içinde Trablusgarp'ta ve ülkenin başka yerlerinde askeri kontrol kuruldu. Darbe, özellikle kentsel alanlardaki gençler tarafından olumlu karşılandı ve darbe ile ilgili herhangi bir ölüm veya şiddet olayı bildirilmemiştir.

1973 Afgan darbesi, Afganlar tarafından 26 Saratan Darbesi olarak da anılır (Darice: کودتای ۲۶ سرطان) ve 26 Saratan 1352 Devrimi olarak kendini ilan eden, 17 Temmuz 1973'te Ordu Generali ve prens Muhammed Davud Han tarafından kuzeni Kral Muhammed Zahir Şah'a karşı yapılmış ve Davud Han liderliğindeki tek partili sistem altında Afganistan Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Davud Han, darbe için, Kral İtalya'nın Ischia kentinde iyileşmekteyken monarşiyi devirmek amacıyla, o zamanki Genelkurmay Başkanı General Abdülkerim Mustaghni ile birlikte Kâbil'deki güçlere liderlik etmiştir. Davud Han'a, Hava Kuvvetleri Albayı Abdül Kadir de dahil olmak üzere ADHP'nın Perşem fraksiyonundan ordu subayları ve memurlar yardımcı olmuşlardır. Davud ayrıca, Kâbil Uluslararası Havalimanı ve Bagram Hava Üssü konuşlanmış, Teğmen Abdülhamid Muhtaat ve Teğmen Paşagül Vadafar liderliğindeki hava kuvvetleri personelinin de desteğine sahipti, ancak şehir üzerinde askeri uçak uçurulmasına gerek duyulmadı. Yedi sadık polis memuru ve bir tank komutanı ile tank mürettebatının üç üyesi, o dönemde Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Konseyi personeli tarafından "iyi planlanmış ve hızla gerçekleştirilmiş bir darbe" olarak tanımlanan olayda öldürülmüştür.
Kral Zahir Şah misilleme yapmamaya karar verdi ve 24 Ağustos'ta resmen tahttan feragat ederek İtalya'da sürgünde kalmıştır. Böylece 1747'de Dürrânî İmparatorluğu'nun kuruluşundan bu yana iki yüzyılı aşkın kraliyet yönetimi darbeyle sona ermiştir. Davud Han'ın kendisi de 1978'deki Sevr Devrimi'nde devrilecek ve idam edilmiştir.

1973 Şili Darbesi, 11 Eylül 1973 tarihinde sosyalist Başkan Salvador Allende'nin devrilip, General Pinochet'in iktidara geldiği askerî darbedir. Bu darbeyle dünyanın seçimle başa gelmiş ilk sosyalist hükûmeti devrilmiş ve yerine 17 yıl sürecek bir diktatörlük kurulmuştur.

Salvador Allende, 1970 Başkanlık seçimlerinde oyların %36,3'ünü alarak Şili'nin Başkanı oldu. Başkan olduktan sonra geniş çaplı reformlara girişti. Bu reformlardan en önemlileri endüstrinin (özellikle bakır endüstrilerinin) devletleştirilmesi ve toprakların yeniden dağıtılmasıdır.
Allende'nin ekonomik reformları, ilk yılında çok başarılı oldu ve Şili ekonomisi %8,6 büyüdü. Ancak bu başarı ertesi sene devam etmedi ve 1972'deki %140'lık enflasyon yıkıcı sonuçlar doğurdu. Yiyecek sıkıntısı baş gösterdi ve karaborsacılık yaygınlaştı. 1971 ve 1972 yılları boyunca bakır fiyatlarının düşmesi, ihracatının neredeyse tamamı bakır olan Şili ekonomisine ağır bir darbe daha vurdu.
1971'de Küba Devlet Başkanı Fidel Castro, Şili'yi ziyaret etti. 4 hafta süren bu ziyaret, başta ABD olmak üzere birçok kapitalist çevrelerde Şili'nin Küba gibi olacağı korkusunu güçlendirdi.
Kötüleyen ekonomik göstergelere rağmen 1973 seçimlerinden Allende güçlenerek çıktı ve oyunu %43'e çıkardı. Fakat rakipleri; muhafazakârlar, milliyetçiler ve Hristiyan Demokratlar birleşerek "Demokratik Koalisyon"u kurdular. 1973'te Allende ile muhalefet arasındaki çekişme, Şili'de birçok siyasi krize yol açtı.
22 Ağustos 1973'te Hristiyan Demokratlar ile muhafazakârların kontrolündeki Şili Meclisi, Şili Demokrasi'sinin Kırılmakta Olduğunun Bildirgesi adlı kararı kabul etti. Meclisin aldığı kararda, Allende'nin anayasayı delmekte olduğu iddia ediliyor ve Allende bir diktatörlük kurmaya çalışmakla suçlanıyordu. Sorunu çözmek ve demokrasiyi yeniden işler kılmak için ordunun yönetime el koyması isteniyordu. Allende, iki gün sonra verdiği cevapta bu kararı alanların "ülkenin dışarıdaki itibarını bozmak ve iç karışıklıklar çıkarmak" amacında olduğunu söyledi.

11 Eylül 1973'te General Pinochet önderliğindeki Şili Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Önce Şili Hava Kuvvetleri, Başkanlık Sarayı La Moneda'yı bombaladı, daha sonra ise Kara Birlikleri saraya girdi. Darbe sırasında Başkan Allende intihar etti.
Darbenin ardından Şili Kara Kuvvetleri Komutanı ve darbecilerin başı Augusto Pinochet Devlet Başkanı ilan edildi. Böylece Şili'de Pinochet'in 1990 yılında iktidardan ayrılmasına kadar sürecek olan diktatörlük dönemi başladı.

Washington'daki Amerikan yönetimi, Salvador Allende yönetiminin iktidara gelmesinden hiçbir zaman memnun olmamıştı. Allende'nin Amerikan şirketlerinin elinde olan bakır endüstrisini devletleştirmesi bu memnunsuzluğu daha da artırdı. ABD Başkanı Nixon'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger'in 5 Kasım 1970 tarihinde raporunda, Allende'nin iktidara gelmesi "bu yarımkürede karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri" olarak tanımlanıyordu. Bu sebeple Amerika, Allende'yi devirmek için çalışmalar yapmıştır.
1970'ler boyunca CIA, Allende'nin rakiplerini mali yardım yapmak suretiyle desteklemiş ve Allende'nin seçilmesini engellemek istemiştir. Bunu başaramayınca da askerî darbe ile Allende'nin yönetiminden kurtulmaya çalışmıştır. 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporunda Şili'de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu.
Amerika Birleşik Devletleri, 1964-1970 yılları arasında Şili'ye yaklaşık 1 milyar $'lık ekonomik yardım yapmıştı. 1970'te Allende'nin başa gelmesiyle bu yardımlar kesilmiştir. 72-73 yıllarında bakır fiyatlarının düşmesiyle bu yardımların kesilmesi birleşince Şili ekonomisinde büyük sorunlar baş göstermişti.
9 Ekim 1973'te Nixon ile danışmanı Kissinger arasında telefon görüşmesinde Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasındaki mutluluğu dile getiriyor ve "darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını" söylüyordu.

Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.

Salvador Allende
Augusto Pinochet
Şili Ulusal Stadı
Barış içinde bir arada yaşama
Cybersyn Projesi

Chile and the United States: Declassified Documents relating to the Military Coup, 1970-1976, GWU13 Ekim 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1973: President overthrown in Chile coup, BBC16 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Salvador Allende Gossens: un témoignage (1974)
La Batalla de Chile: La insurrección de la burguesía (1975)
La Batalla de Chile: El golpe de estado (1977)
Noch nad Chili (1977)
La Batalla de Chile: El poder popular (1979)
Missing (1982)
Salvador Allende (1992)
House of Spirits (1993)
Chile, la memoria obstinada (1997)
11 de septiembre de 1973. El último combate de Salvador Allende (1998)
Le Cas Pinochet (2001)
Betrayal in Santiago: Who Shot Salvador Allende? (2003)
Allende - Der letzte Tag des Salvador Allende (2004)
Salvador Allende (2004)
Machuca (2004)
Caida de Salvador Allende' (Arjantin'in haftallık belgesel programı Documenta'dan) (2006) Bl.318 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allende en su laberinto (2014)
Colonia (2015)

Şili'ye Özgürlük - Bulutsuzluk Özlemi
El pueblo unido jamas sera vencido - İnti İllimani
Venceremos - Grup Yorum

^Dönenmin Amerikan başkanı Nixon'a danışmanı Henry Kissinger'ın Allende hakkındaki raporu9 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
^ CIA merkezinden CIA'in Santiago'daki merkezine bir mesaj1 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
^9 Eylül 1973 tarihli ABD başkanı Nixon ile danışmanı Kissinger arasındaki telefon görüşmesi12 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

8888 Ayaklanması, 8 Ağustos 1988 tarihinde Myanmar'da gerçekleşen üniversite öğrencileri tarafından başlatılan ve ülke çapına yayılan gösterilere Budist rahipler, öğretmenler, sağlık kurumları memurları, gümrük memurları ve çeşitli kamu çalışanları dahil olmak üzere çeşitli meslek gruplarından alınan destekle yaklaşık 1.000.000 kişinin katılımıyla oluşan ayaklanmadır.
Bu ayaklanmaya yol açan olaylardan birisi General Ne Win tarafından tedavülde bulunan 75, 35 ve 25 kyatlık banknotları kaldırarak bunun yerine 45 ve 90'lık banknotları yürürlüğe koymasıyla başlamıştır. General Ne Win'in her ne kadar kendi uğurlu rakamı olan 9'a bölündüğü için bu banknotları yürürlüğe koyduğunu söylese de bu değişiklik ülke çapında birçok kişinin birikimlerinin yok olmasına ortam sağlaşmış oldu. Karar üzerine Yangon Teknoloji Enstitüsü öğrencilerince bir protesto gösterisi yapıldı. Gösteri sırasında bir öğrencinin üniversite binası önünde vurularak öldürülmesi üzerine 8888 Ayaklanması başladı. General Ne Win, askerlerine “Silahlar yukarıya bakmayacak” şeklinde emir vererek göstericilerin vurulmasını istedi. Ancak krizi başarılı şekilde yönetemedi. Bunun üzerine 18 Eylül 1988 tarihinde ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilerek Devlet Hukuku ve Nizamı Yenileme Konseyi yönetime geldi. Konseye başkanlık yapan General Saw Maung'un yönetiminde yaklaşık 3 bin kişinin öldürülmesiyle ayaklanma bastırıldı. Bu ayaklanma 8 Ağustos 1988 tarihinde gerçekleştiği için 8888 Ayaklanması olarak adlandırılmıştır.

Ajax Operasyonu, 1953 İran Darbesi (resmî adı: TP-AJAX), Birleşik Krallık ve ABD tarafından, İran'ın demokratik olarak seçilen milliyetçi kabinesi ve başbakanı Muhammed Musaddık'ı devirmek ve Pehlevi ailesini yeniden iktidara getirmek amacıyla düzenlenen örtülü harekâttır. Operasyon ayrıca ABD'nin barış zamanında yabancı bir hükûmeti devirmek için giriştiği ilk gizli eylemdi.
Musaddık, İngiliz şirketi (şimdi BP'nin bir parçası) olan Anglo-İran Petrol Şirketi'nin belgelerini denetlemeye ve şirketin İran petrol rezervleri üzerindeki kontrolünü sınırlamaya çalışmıştı. Şirketin İran hükûmeti ile işbirliği yapmayı reddetmesi üzerine, parlamento İran petrol endüstrisini millileştirmeye ve yabancı şirket temsilcilerini ülkeden ihraç etmeye karar verdi. Parlamentonun bu kararından sonra Birleşik Krallık, İran'ı ekonomik olarak baskı altına almak için dünya çapında bir İran petrol boykotu başlattı. Başlangıçta Birleşik Krallık, daha sonra dünyanın en büyük rafinerisi olacak olan, İngiliz yapımı Abadan petrol rafinerisinin kontrolünü ele geçirmek için ordusunu seferber etti, ancak Başbakan Clement Attlee, İranlı ajanları Musaddık hükûmetininin altını oymak için kullanırken, ekonomik boykotu sıkılaştırmayı tercih etti. Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) katılımının emsal teşkil etmesinden korktuğu için darbeye karşı çıkan önceki Truman yönetiminin aksine, Musaddık'ın güvenilmez olduğuna karar veren ve İran'ın komünistlerce ele geçirilmesinden korkan İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve Eisenhower yönetimi İran hükûmetini devirmeye karar verdi. 1952'deki ABD hükûmetinin Musaddık hükûmetine yardımcı olmak için tek taraflı eylemi (Birleşik Krallık desteği olmadan) düşünmesine rağmen, İngiliz istihbarat yetkililerinin vardıkları hükümler ve Birleşik Krallık hükûmetinin talepleri darbeyi başlatma ve planlamada etkili oldu.

Aktif önlemler (Rusça: активные мероприятия) Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu tarafından yürütülen siyasi savaşı tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Kökeni 1920'li yıllara dayanan terim, Sovyet ve Rus hükûmetlerinin dış politika hedeflerine dayalı casusluk, propaganda, sabotaj ve suikast gibi operasyonları kapsamaktadır. Vladimir Putin yönetimi aktif tedbirleri uygulamaya devam etti.
Sovyet ve Rus güvenlik servisleri ve gizli polis teşkilatları (Cheka, OGPU, NKVD, KGB ve FSB) tarafından istihbarat toplamanın ve revize edilmiş değerlendirmeler üretmenin yanı sıra dünya olaylarının gidişatını etkilemek için aktif önlemler alındı. Aktif önlemler medya manipülasyonlarından çeşitli derecelerde şiddet içeren özel eylemlere kadar değişmektedir. 1920'li yıllardan itibaren hem yurt dışında hem de yurt içinde kullanılmaya başlandı.
Aktif önlemler arasında uluslararası paravan örgütlerin kurulması ve desteklenmesi, yabancı komünist, sosyalist ve muhalefet partileri, Üçüncü Dünya'daki ulusal kurtuluş savaşları ve aynı zamanda yeraltı, devrimci, isyancı, suç ve terörist grupların desteklenmesini içeriyordu. Programlar ayrıca sahte resmi belgelere, suikastlara, kiliselere girme gibi siyasi baskılara ve siyasi muhaliflere yönelik zulme de odaklandı. Doğu Bloku devletlerinin istihbarat teşkilatları da programa katkıda bulunarak suikastlar ve diğer gizli operasyon türleri için ajanlar ve istihbarat sağladı.

KGB Yabancı Karşı İstihbarat'ın eski başkanı (1973–1979) emekli KGB Tümgenerali Oleg Kalugin, aktif önlemleri "Sovyet istihbaratının kalbi ve ruhu" olarak tanımladı:İstihbarat toplamak değil, yıkmak. Batı'yı zayıflatmak, Batı toplumunun her türlü ittifakını, özellikle de NATO'yu kırmak, müttefikler arasında anlaşmazlık çıkarmak, Avrupa ve Asya halklarının gözünde Amerika Birleşik Devletleri'ni zayıflatmak için aktif önlemler., Afrika, Latin Amerika ve böylece savaşın gerçekten çıkması durumunda zemin hazırlamak.Mitrokhin Arşivlerine göre, Moskova'nın Yasenevo Bölgesindeki Dış İstihbarat Teşkilatı (SVR) karargahında bulunan KGB'nin Andropov Enstitüsü'nde aktif önlemler öğretildi. Aktif önlemler departmanının başkanı, Cambridge Five casus çetesinin eski kontrolörü Yuri Modin'di.

Alman Sonbaharı, 30 Haziran 1977 yılından başlayarak Batı Almanya'yı derinden sarsan olaylar dizisidir. Olayı başlatanlarda Kızıl Ordu Fraksiyonu'dur. Olaylar dizisi 30 Haziran 1977'de, Dresdner Bank müdürü Jürgen Ponto, başarısız kaçırma girişimi ile başlamıştır. Daha sonra Jürgen Ponto Oberurse'deki evinin önünde vurularak öldürüldü. Kaçırma olayına karışan RAF'çılar Brigitte Mohnhaupt, Christian Klarve Ponto'nun vaftiz kızı Susanne Albrecht'ti.
Mahkûmiyet kararını izleyen günlerde eski SS subayı ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin eski üyesi olan ve Alman İşveren Cemiyeti'nin başkanı ve Batı Almanya'nın en güçlü sanayicilerinden olan Hanns Martin Schleyer kaçırıldı. 5 Eylül 1977'de şoförü sokağın ortasında karşısına çıkan bebek arabası yüzünden durmak zorunda kaldı. Arkalarındaki polis eskortu, zamanında duramadığı için Schleyer'in arabasına arkadan çarptı. Maskeli beş saldırgan, üç polisi ve şoförü öldürdü ve Schleyer'i rehin aldı.
Daha sonra federal hükûmete, Staamheim'dakiler dâhil on bir militanın salıverilmesini talep eden bir mektup gönderildi. Bonn şehrinde, Helmut Schmidt'in başkanlığında bir kriz komitesi oluşturuldu. Komite anlaşma yapmak yerine Schleyer'in yerini tespit etmesi için polise zaman kazandırmak amacıyla oyalama taktiğine başvurdu. Aynı zamanda, hapishanedekilere iletişim yasağı konularak yalnızca hükûmet memurlarının ve hapishane papazlarının ziyaretine izin verildi.
Almanya Federal Polis Bürosu zamanının en büyük insan avını başlattı ve devlet krizi bir aydan fazla sürdü. Kriz 13 Ekim 1977'de Palma de Mallorca'dan Frankfurt'a giden Lufthansa uçağı kaçırılınca doruğa ulaştı. Dört Arap'tan oluşan grup uçağın kontrolünü ele geçirdi. Sonradan Züheyir Yusuf Akaçe olduğu anlaşılan önderleri kendisini uçaktakilere Kaptan Mahmut olarak tanıttı. Uçak yakıt almak için Roma'ya indiğinde Akaçe, Schleyer'i kaçıranlar gibi kimi taleplerde bulundu: Türkiye'de tutulan Filistinlilerin serbest bırakılması ve kendilerine 15 milyon dolar ödenmesi.
Bonn kriz bürosu taleplere karşılık vermemeye karar verdi. Uçak Larnaka üzerinden önce Dubai ardından Aden'e uçtu. 16 Ekim'de kaptan pilot Jürgen Schumann, işbirliğine yanaşmadığı gerekçesiyle bir devrim mahkemesinde yargılanarak öldürüldü. Uçak 2. kaptan pilot Jürgen Vietor tarafından tekrar havalandı ve Somali - Mogadişu'ya uçtu.
Federal yüksek mahkemesinin başında olan ve Bonn'dan gizlice ayrılan Hans-Jürgen Wischnewski tarafından yürütülen riskli bir operasyon hazırlandı. 18 Ekim'de Avrupa saatiyle gece yarısını beş geçe uçak Alman federal polisinin elit timi olan GSG 9 güçlerinin sekiz dakikalık baskınına uğradı. Dört uçak korsanı vuruldu, üçü olay yerinde öldü. Yolculardan ciddi şekilde yaralanan olmadı ve Wischnewski Schmidt'e ve Bonn'daki kriz ekibine telefonla operasyonun başarıyla tamamlandığını bildirdi.
Yarım saat sonra, Alman radyosu Stammheim'daki tutukluların da dinlediği kurtarma operasyonu haberlerini verdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Baader başının arkasından vurulmuş, Ensslin de asılmış olarak hücrelerinde bulundu; Raspe ertesi gün öldü. Yaralanan Irmgard Möller hayatta kaldı ve 1994 yılında salıverildi. Ve yine yaptığı bir söyleşide şunları demiştir:

Ulrike ölü bulunduğunda tarih Mayıs 1976'ydı. Eylül 1977'de ben de Stammheim'daydım. Daha önce Hamburg'da kalmış, 1977 başında Stammheim'a getirilmiştim. Çünkü davam başlayacaktı. Açlık grevimiz sayesinde gruplar hâlinde kalma hakkını elde etmiştik. Ben de bu gruba kondum. O sırada Ulrike ölmüştü. Daha sonra grup sayısının sekize çıkması için yeni bir açlık grevine başladık. Bu olmadı, ama her gün birbirimizle görüşebilme hakkını kazandık. 2 Eylül 1977 günü RAF, İşverenler Sendikası Schleyer'i kaçırdı. Çok ünlü ve nefret edilen biriydi. II. Dünya Savaşı'nda Çekoslovakya'yı işgal eden kuvvetlerin içinde komutan Heidrich'in asistanıydı. Eski bir Nazi'ydi yani. Almanya'da yürütülen mücadele sırasında da sendikalara karşı tavrıyla işçilerin haklarının ellerinden alınması için çalışmıştı. RAF onu 11 tutsakla değiş tokuş yapmak amacıyla kaçırmıştı. Bu olay üzerine, bir arada kalırken hepimiz ayrı ayrı hücrelere konduk ve görüşmemiz yasaklandı. Öncesinde ortak eşyalarımız, yemeğimiz ve kitaplarımız vardı, her şeyimiz ortaktı. Bu haklar elimizden alındı ve hücreyle ilgili bir yasa çıktı. Dışarıyla da ilişkimiz kesilecekti, yani ne avukat ne gazete olacaktı. Hepimiz 7. kattaydık, ama ne birbirimizle ne dışarısıyla ilişkimiz vardı. Ingrid Schubert de 7. kata kondu ve dört kişi olduk. RAF'la görüşmeler haftalarca sürdü. Alman hükümeti sürekli olarak Schleyer'in yaşadığına dair deliller istiyordu. RAF her seferinde buna cevap verdi ve Schleyer'in ölmediğini gösterdi. Haftalarca hiçbir şey olmadı. Alman hükümeti ve polisi bu süre içinde komandoları bulmaya ve Schleyer'i kurtarmaya çalışıyordu. Bu sürece bir son vermek için Filistinli bir grup Lufthansa uçağını kaçırdı. Yani elimizde baskı aracı olarak Schleyer ve Lufthansa uçağı vardı. Uçak bazı havaalanlarına uğradıktan sonra Somali'ye indi. Somali Başkanı Etiyopya'yla savaş hâlinde olduğu için Alman hükümetine kendini sattı. Alman özel timleri uçağa girdi, yolcuları dışarı çıkardı ve Filistinli grubun üyelerini öldürdü. Aynı gece Stammheim'a girerek Gudrun, Andreas ve Jan'ı öldürdüler. Ben de ağır yaralandım. Göğsüme birçok bıçak darbesi almıştım. Bilincimi kaybetmiştim ve günler sonra hastanede kendime geldim. Diğerlerinin öldüğünü orada öğrendim. Ağır yaralanmıştım, zor nefes alıyordum. Ölmememin nedeni de bıçağın kaburgalarıma takılmış olmasıydı. Bıçak biraz daha derine gitseydi ben de ölecektim. Gazetelerde hemen ertesi günü tutukluların intihar ettiği haberi çıktı. Neden olarak da morallerinin bozulmuş olması gösterildi. Bugün bile söyledikleri bu. "İntihar ettiler, çünkü hiçbiri mantıklı ve normal değildi," dediler. Tabii bu doğru değildi.
Resmi soruşturmalar bunun planlanmış bir intihar dizisi olduğunu açıkladı ama iddiayı kabul etmeyen teoriler de öne sürüldü. Örneğin Baader'in özellikle birinci kuşak RAF üyeleri için yapılmış yüksek güvenlikli bir hapishaneye silah sokmayı nasıl başardığı tartışıldı. Solak olan Baader kayıtlara göre kendini sağ eliyle vurmuştu ancak ense kökünden giren kurşun alnını delerek dışarı çıkmıştı ki silahı böyle tutarak kendini vurmanın görece zor bir hareket olduğu iddia edilmektedir. Üstelik bazı kaynaklara göre Baader'in hücresinde ikinci bir kurşun deliği daha bulunması olayı şüpheli hâle getiren etkenlerden biridir. Ayrıca kalbinin üzerinde dört bıçak yarasıyla bulunan Möller'in kendine bunu yapması imkânsız değilse bile çok zordu. Stammheim'dan sağ olarak kurtulan tek mahkûm olan Möller, hapishanede gerçekleşenlerin bir intihar değil, süikast olduğunu iddia etti.
Resmi olmayan bazı araştırmalar, toplu intiharı açıklamasını reddeder, mahkûmların öldürüldüğünü savunur. Stammheim Modeli yüksek güvenlikli hapishanelerde ziyaret alanına girmeden evvel tüm avukatların ceplerini boşaltmaları ve ceketlerini doğrulama için görevliye vermeleri gerekmekteydi. Elle ve metal dedektörüyle aranıyorlardı. Mahkûmlar ziyaretten önce ve sonra çırılçıplak soyuluyor kontrolden sonra da kendilerine yeni bir kıyafet veriliyordu. Dahası, hücresinde asılı bulunan Ulrike Meinhof'un cesedi üzerinde İngiliz doktorların yaptığı inceleme, onun öldürüldükten sonra asıldığını söylüyordu. Yapılan otopside Meinhof'un cinsel organında sperm bulunduğu rapor edilmişti.
Buna karşılık diğer bağımsız araştırmalar tutuklu avukatlarının yüksek güvenliğe rağmen içeriye silah ve ekipman sokabildiklerini, bunların hücrelerde kolayca saklanabildiğini ve mahkûmların toplu hâlde intiharının en olası açıklama olduğunu belirtmiştir.
2002 yılında cesedi ailesine teslim edilirken, Meinhof'un kafatasından beyninin alındığı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasının ardından beyin ailesine geri verildi.
Hücresinde ölü bulunanlardan biri olan Gudrun Ensslin avukatına şöyle yazmıştı:

Eğer benden geriye hiç mektup kalmadıysa ve ölü bulunduysam; süikaste uğramışımdır
19 Ekim 1977'de Schleyer'i kaçıranlar, rehinenin idam edildiğini açıkladılar. 1977 sonbaharındaki olaylar II. Dünya Savaşından bu yana Almanya'nın yaşadığı en büyük illegal, politik vakalardı ve bu nedenle Alman Sonbaharı (Der Deutsche Herbst) olarak adlandırıldı. Heinrich Breloer'in 1997 yılında yayımlanan Ölüm Oyunu adlı iki bölümlük belgeseli Alman Sonbaharını anlatır.

1977: Alman Sonbaharı 19 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marksist üstyapı, Marksist toplum kuramında, insan öznelliği ve toplumun maddi varlığının birlikteliğinin özgün biçimidir. Biçim bir dereceye kadar nesnel bir dereceye kadar özneldir. Altyapı, üretici güçler ve üretim ilişkilerinden (işçi-işveren çalışma şartları, işbölümü, mülkiyet ilişkileri vb.) oluşur. Marksist teoride altyapı, üstyapıyı oluşturan kültür, kurumlar, siyasi iktidar ilişkileri, roller, ritüeller, devlet gibi toplumun diğer ilişkilerini ve düşüncelerini belirler. Üstyapı ve altyapı arasındaki ilişkinin diyalektik olduğu, "dünya"daki gerçek varlıklarla arasında bir ayrım olmadığı düşünülmektedir.
Marksist teoride toplum iki bölümden oluşur: altyapı ve üstyapı. Altyapı, insanların hayatın gerekliliklerini ve kolaylıklarını üretmek için girdiği üretim güçlerini ve ilişkilerini (örneğin, işveren-çalışan çalışma koşulları, teknik işbölümü ve mülkiyet ilişkileri) içeren üretim tarzını ifade eder. Üstyapı, toplumun kültürü, kurumları, politik yapısı dahil olmak üzere doğrudan üretimle ilgili olmayan diğer ilişkileri ve fikirleri ifade eder. güç yapıları, roller, ritüeller, din, medya ve devlet. İki parçanın ilişkisi kesinlikle tek yönlü değildir. Üstyapı altapıyı etkileyebilir. Ancak altyapını etkisi baskındır.

Alexis de Tocqueville'in gözlemlerini geliştirirken Marx, sivil toplumu ekonomik temel ve politik toplumu politik üstyapı olarak tanımladı, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın (1859) önsözünde temel-üstyapı kavramının esaslarını öne sürdü:Varoluşlarının toplumsal üretiminde, insanlar kaçınılmaz olarak kendi iradelerinden bağımsız belirli ilişkilere, yani maddi üretim güçlerinin gelişiminin belirli bir aşamasına uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin bütünlüğü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde yasal ve politik bir üst yapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine tekabül eden gerçek temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, toplumsal, politik ve entelektüel hayatın genel sürecini koşullandırır. İnsanların varoluşlarını belirleyen bilinçleri değil, bilinçlerini belirleyen toplumsal varoluşlarıdır. Belirli bir gelişme aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle ya da -bu aynı şeyi yasal terimlerle ifade eder- şimdiye kadar çerçevesinde işledikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkan bu ilişkiler, onların zincirlerine dönüşür. Sonra bir toplumsal devrim dönemi başlar. Ekonomik temeldeki değişiklikler, er ya da geç bütün, uçsuz bucaksız üstyapının dönüşümüne yol açar. Bu tür dönüşümleri incelerken, Doğa bilimlerinin kesinliğiyle belirlenebilen, ekonomik üretim koşullarının maddi dönüşümü ile yasal, politik, dini, sanatsal veya felsefi -kısacası, insanların içinde bulundukları ideolojik biçimler- arasında ayrım yapmak her zaman gereklidir. bu çatışmanın bilincinde olun ve onunla savaşın. Bir bireyi kendisi hakkında ne düşündüğüne göre yargılamadığı gibi, böyle bir dönüşüm dönemini de bilincine göre yargılayamaz, aksine bu bilinci maddi hayatın çelişkilerinden, var olan çatışmadan açıklamak gerekir. toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki sanatsal ya da felsefi -kısacası, insanların bu çatışmanın bilincine vardığı ve onunla savaştığı ideolojik biçimler. Bir bireyi kendisi hakkında ne düşündüğüne göre yargılamadığı gibi, böyle bir dönüşüm dönemini de bilincine göre yargılayamaz, aksine bu bilinci maddi hayatın çelişkilerinden, var olan çatışmadan açıklamak gerekir. toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki sanatsal ya da felsefi -kısacası, insanların bu çatışmanın bilincine vardığı ve onunla savaştığı ideolojik biçimler. Bir bireyi kendisi hakkında ne düşündüğüne göre yargılamadığı gibi, böyle bir dönüşüm dönemini de bilincine göre yargılayamaz, aksine bu bilinci maddi hayatın çelişkilerinden, var olan çatışmadan açıklamak gerekir.
Bununla birlikte, Marx'ın "altyapı üstyapıyı belirler" aksiyomun nitelendirilmesi gerekir:

Altyapı, yalnızca verili bir ekonomik unsur, örneğin işçi sınıfı değil, üretim ilişkilerinin bütünüdür.
Tarihsel olarak üstyapı, toplumun farklı faaliyetlerinde eşit olmayan bir şekilde değişir ve gelişir; örneğin, sanat, politika, ekonomi vb.
Altyapı ve üstyapı ilişkisi karşılıklıdır; Engels, temelin üstyapıyı ancak son kertede belirlediğini açıklar.

Altı Gün Savaşı (İbranice: מלחמת ששת הימים, Milhemet Sheshet Ha‑Yamim; Arapça: حرب الأيام الستة, Ḥarb'el‑eyyam'es‑Sitte veya Arapça: حرب 1967, Ḥarb 1967); diğer adlarıyla 1967 Arap-İsrail Savaşı, Üçüncü Arap-İsrail Savaşı, Altı Günün Savaşı veya Haziran Savaşı, 5 Haziran 1967 Pazartesi, İsrail ile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve 6 gün süren savaşa verilen addır. Arap İttifakı'na Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla katılmışlardır.
Savaş, İsrail'in kesin üstünlüğü ile bitmiştir. Savaşın sonunda Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını alan İsrail, topraklarını dört katına çıkarmıştır. Bu olay başta Filistin Sorunu olmak üzere günümüzdeki birçok sorunun temelini oluşturur. Bu savaştaki önemli olaylardan biri de savaşı gözlemlemek üzere gönderilen USS Liberty adlı bir Amerikan gemisinin İsrail tarafından saldırıya uğramasıdır. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Çağlayangil; Türk Hükûmetinin kuvvete başvurularak toprak kazanılmasını kabul edemeyeceğini açıklamıştır. BM Güvenlik Konseyinde Türkiye'nin bu görüşü kabul görmüş ve konseyin 242 sayılı Kararı'nda İsrail'in son savaşta işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi istenmiştir. İsrail bu kararı başta kabul etmiş ve 1979 yılında Sina Yarımadası'ndan, ilerleyen dönemlerde Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nden çekilmiş olsa da sonraki dönemlerde diğer toprakları ilhak ettiğini açıklamıştır. İsrail'in BM kararlarını uygulamaması, bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturmuştur. Türkiye, Fas'ta toplanan İslam İşbirliği Teşkilatında da İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini vurgulamış, buna karşın İsrail ile diplomatik ilişkilerin kötüleştirilmesi kararına karşı çıkmıştır.

1956 Süveyş Krizi, Mısır açısından askerî bir yenilgi ancak politik bir zafer olmuştur. ABD ve Sovyetler Birliği'nden gelen ağır siyasi baskılar, İsrail'in kuvvetlerini Sina Yarımadası'ndan çekmesine yol açmıştır. 1956 savaşından sonra Mısır, sınır bölgesinin askerden arındırılması ve gerillaların sınırı geçip İsrail'e girmesini engellemek amaçlı bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün, Birleşmiş Milletler Acil Durum Kuvveti'nin yerleştirilmesine razı olmuştur. Ayrıca Mısır, önceki Süveyş Krizi'nde İsrail gemilerine kapatılmasından ötürü krizin tırmanmasına sebep olan Tiran Boğazı'nı tekrar açmayı kabul etti. Sonuç olarak İsrail-Mısır sınırı bir süre sakin kaldı.
1956 krizi sonrasında bölgede sürdürülmesi mümkün olmayan bir denge oluştu. Bu dönemde hiçbir Arap ülkesi İsrail'i diplomatik olarak tanımamıştı. Suriye ise Sovyet Bloğu'ndan aldığı destekle 1960'ların başında İsrail'e karşı gerilla saldırılarına destek veriyordu.

1964 yılında İsrail, ulusal su yolu projesi için Ürdün Nehri'nden su almaya başladı. Ertesi yıl ise Arap devletleri, Ürdün Nehri'nden gelen suyun İsrail'e akmamasına yol açacak planlarını devreye soktular. Bu plan İsrail'in ulusal su yolu kaynaklarını %35, ülkenin toplam su kaynağını ise %11 azaltacaktı. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Suriye'de inşa hâlinde olan baraj tesislerine Mart, Mayıs ve Ağustos 1965'te saldırılarda bulundu. Bu saldırılar Suriye - İsrail arasında savaşa dek süren uzun sınır çatışmalarına yol açtı.

12 Kasım 1966'da bir İsrail sınır devriyesi aracının mayına çarpması sonucu üç asker öldü, altısı yaralandı. İsrailliler mayının Batı Şeria'daki El Samu'dan teröristlerce düzenlendiğine inanıyorlardı. 13 Kasım sabahı son üç yılda barış için Abba Eban ve Golda Meir ile gizli görüşmeler yapan Ürdün kralı Hüseyin, İsrail'deki bağlantılarından İsrail'in Ürdün'e karşı bir saldırı planı olmadığı bilgisini aldı. Ancak sabah 05.30'da "Filistin Kurtuluş Örgütü'nün terörist aktiviteleri sebebiyle" İsrail kuvvetleri Ürdün kontrolü altındaki Batı Şeria'da tümü Filistinli mültecilerden oluşan 4000 nüfuslu bir köy olan Es Samu'ya saldırdı.
"Shredder Operasyonu" adı verilen bu saldırı, İsrail'in 1956'dan beri yaptığı en büyük askerî harekâttı. Tanklar ve uçaklarla desteklenen 3000-4000 kişilik bir kuvvet, bir rezerv ve iki saldırı gücüne ayrıldı. Rezerv kuvvet sınırın İsrail yakasında kalırken, iki hücum grubu Ürdün kontrolündeki Batı Şeria'ya girdi. Sekiz Centurion tankı, 40 üstü açık kamyonda 400 paraşütçü ve on açık kamyonda yer alan 60 istihkâmcı Samu'ya doğru yol alırken üç tank ve 100 paraşütçüden oluşan daha küçük bir kuvvet daha küçük iki köye, Kirbet El-Markas ve Kirbet Jimba'ya yönlendi. Bu olay hakkında birbiriyle çelişen raporlar mevcuttur. Terrence Prittie'nin Eshkol: The Man and the Nation kitabına göre 50 ev havaya uçurulmuş ancak içlerinde yaşayanlar saatler önce tahliye edilmiştir. Ürdün'ün 48. Piyade Taburu, Binbaşı Esad Ghanma komutasında İsrail kuvvetlerine kuzeybatıdan saldırdı. Kuzeydoğudan yaklaşan diğer iki bölük İsrailliler tarafından karşılandı, bu sırada bir Ürdün müfrezesi iki 106 mm geri tepmesiz topuyla Samu'ya girmeyi başardı. Çatışmada üç Ürdünlü sivil, on beş Ürdünlü asker öldü; kırk beş asker ve doksan altı sivil yaralandı. İsrail paraşütçü taburunun komutanı Albay Yoav Shaham İsrail tarafının kaybıydı. Ayrıca on İsrail askeri de yaralandı. İsrail hükûmetine göre elli Ürdünlü ölmüştü ancak bu rakam moral bozukluğuna sebep vermemek ve Kral Hüseyin'e olan güveni yüksek tutmak amacıyla Ürdün'ce asla doğrulanmadı.
İki gün sonra ABD başkanı Johnson'a özel asistanı Walt Rostow tarafından ulaştırılan bir notta "geri çekilme bu noktada bir seçenek değildir. Tanklar ve uçaklarla desteklenmiş 3000 kişilik bir saldırı provokasyon sınırları dışındadır ve yanlış hedefe yöneltilmiştir." yazmakta, ABD ve İsrail çıkarlarına verilen hasar anlatılmaktaydı: "Hüseyin ve İsrail arasındaki karşılıklı dengeyi yok ettiler... Hüseyin'i güçten düşürdüler. 500 milyon dolar harcayıp İsrail'in en uzun sınırına hem İsrail hem de Suriye ile Irak'a karşı denge faktörü olarak Hüseyin'i yerleştirdik. İsrail'in saldırısı Hüseyin üzerinde sadece daha radikal Arap devletlerinin değil, Ürdün'deki Filistinlilerin ve Ürdün ordusunun da karşı saldırı talepleriyle yüz yüze kalacak. Araplarla yapılan uzun süreli birikimi yok ettiler... Suriyeliler, İsrail'in Sovyet destekli Suriye'ye değil de ABD destekli Ürdün'e saldırmasından cesaret alabilirler."
Ürdünlüler, Filistinliler ve Arap komşularından Samu'yu korumadaki başarısızlığı sebebiyle yoğun eleştirilere maruz kalan Hüseyin, 20 Kasım'da ülke çapında seferberlik ilan etti.
25 Kasım'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 228 numaralı kararında "İsrail Hükûmeti'nin 13 Kasım 1966'daki harekâtı sebebiyle oluşan can kaybı ve ağır hasar" sebebiyle "İsrail'in büyük çaplı askerî harekâtı BM Hukuku'na ve genel ateşkes anlaşmasına karşı gelmek" anlamında değerlendirilmiştir. "İsrail'in devam edecek askerî harekâtları göz ardı edilmeyecek ve bu tipte bir olay tekrarlanırsa BM gerekli karşı önlemleri alacaktır."

Kral Hüseyin’in hayallerini boşa çıkaran ve çoğunlukla Ürdün üzerinden İsrail’e karşı yapılan destek saldırılarına ek olarak Suriye, silahsız bölgeler olarak anlaşılmış yerlerden, Golan Tepelerinden Galilee’ye giden İsrailli sivil mültecilere de bombardıman yapmaya başladı.
1966 yılında, Mısır ve Suriye, İsrail’e aynı yönden saldırmak amacıyla aralarında askerî bir antlaşma imzaladı. Mısır Dışişleri Bakanı Mahmud Riyad’a göre, Mısır, Sovyetler Birliği'nin "müşterek savunma kanadına" girmeye ikna olmuştu. Sovyet bakış açısının iki önemli unsuru vardı:

İsrail'in Suriye'ye yapacağı cezalandırıcı saldırıları azaltmak,
Suriyelilerin ılımlı etkileri ile gündemde olan Cemal Abdünnasır'ın Mısır başkanı olması yönünde düşünmelerini sağlamak.
Şubat 1967'de Londra'ya yapılan bir ziyaret sırasında İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban, gazetecilere, her ne kadar Araplar bu bildiriyi Suriye'ye karşı etkin bir cepheleşme hareketi olarak görse de İsrail'in “ümitlerini ve endişelerini” anlatmak amacıyla bir bildiride bulundu. Yıllar sonra İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan savaş sebeplerinden farklı bir açıklamada bulundu: “Suriye sınırı boyunca ne bir tarla ne de bir mülteci kampı vardı. Sadece Suriye ordusu vardı... Kibbutzim iyi tarımsal alanları gördü... ve Suriye bu alanları elde etmeyi düşledi... Bu topraklar için olan açgözlülüklerini gizlemeyi bile teşebbüs etmediler... Biz bu silahsızlandırılmış bölgede, toprağı sürmenin olanaksız olduğu bazı alanlara bile bir traktör gönderdik. Suriyelilerin bu şartlar altında bize karşı saldırı başlatacağını biliyorduk. Eğer saldırmasalardı, Suriyelilerin öfkesi ve saldırısı bitene kadar ileri seviye traktörümüzü söyleyecektik. Ve sonra topçu desteğimizi kullandık. Daha sonra da hava gücümüzü... Suriye, savaşın dördüncü günü bizi tehdit bile edemedi.”
7 Nisan 1967'de sınırda, Golan Tepeleri'ne gerçekleştirilen önemsiz bir hava saldırısı olayı savaşı tekrar kızıştırdı ve İsrail Hava Kuvvetleri'ne bağlı Dassault Mirage III savaş uçakları tarafından altı Suriye MiG-21'in düşürülmesine sebep oldu. Tanklar, ağır havan topları ve topçu birlikleri, Tiberias Gölü'nün güneydoğu kısmında kalan silahsızlandırılmış bölgedeki toprağı işleme hakkının tartışıldığı alandaki sınırın 76 km'lik uzantısında çeşitli bölgelerde kullanıldı. Haftanın başında, Suriye, o alanda çalışan bir İsrail traktörüne iki kere saldırdı ve 7 Nisan sabahı geri döndüklerinde Suriye traktöre saldırmaya devam etti. İsraillilerin cevabı bölgede zırhlandırılmış traktörler ile toprağı işlemek oldu ve sonuç olarak saldırının uzun bir süre değişmesine sebep oldu. İsrail, Suriye'ye karşı yaptığı hava saldırılarında 250 ve 500 kg'lık bombalar kullandı. Suriye'nin cevabı ise İsrail sınırlarındaki yerli halkı ağır topçu atışına tutmak oldu. İsrail buna misilleme olarak Sqoufiye köyündeki 40 evi hava saldırısı ile yok etti. 15.19'da Suriye topçuları Kibbutz Gadot'a top yağmuruna başladı ve 40 dakika içinde 300 top mermisi kibbutza düştü. UNTSO (Birleşmiş Milletler Ateşkes Denetim Örgütü) bir ateşkes yapılması yönünde girişimde bulundu fakat Suriye, İsrail'in silahsız bölgedeki tarımsal faaliyetle

Amerika Birleşik Devletleri-SSCB ilişkileri, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki diplomatik ilişkilerdir.

1917 ile 1991 yılları arasındaki SSCB ve ABD liderleri.

1917 Ekim Devrimi'nden sonra ABD federal hükûmeti, Sovyetler Birliği'ne düşman oldu. Birleşik Devletler, Almanya'ya uygulamakta olduğu ambargoyu Sovyetler'i de kapsayacak biçimde genişletti.
Henüz 1918 yılında iken Birleşik Devletler, çıkarlarını Kazaklar'dan korumak için Sibirya'ya birlikler göndermişti. Ayrıca Vladivostok'a ve Arhangelsk'e de binlerce asker çıkartmıştı.

1937'den beri Çin'le savaşan Japonya'nın, 7 Aralık 1941 tarihinde Pearl Harbor Saldırısı ile Amerika Birleşik Devletleri'ne de savaş açması, ABD'nin de II. Dünya Savaşı'na katılmasına yol açmış, böylece SSCB ile ABD, Almanya ve Japonya'nın liderlik ettikleri Mihver Devletleri'ne karşı müttefik olarak birlikte savaşmaya başlamışlardır.

Bir yandan 23 Ağustos 1942 ile 2 Şubat 1943 tarihinleri arasındaki Stalingrad Muharebesi'nin SSCB tarafından kazanılması, bir yandan ABD'nin Britanya kuvvetleriyle birlikte Kuzey Afrika Cephesi'nde Alman mareşal Erwin Rommel yönetimindeki Mihver ordularını mağlup etmesi ve 1943 yılının Ocak ayı sonunda Mihver birliklerinin Kuzey Afrika'dan tamamen çekilmek zorunda kalmasıyla birlikte, savaş Avrupa kıtasında Mihver devletlerinin aleyhine gelişmeye başlamıştır.

4 – 11 Şubat 1945 tarihleri arasında SSCB'nin önde gelen tatil yeri Yalta'nın 3 kilometre güneyinde bulunan Livadia Sarayı'nda düzenlenen Yalta Konferansı'nda üç büyük Müttefik devlet (Birleşik Krallık, SSCB ve ABD) toplandı. Konferansın başlıca konuları, Polonya topraklarının değişimi, Almanya'nın bölünmesi ve SSCB'nin Japon İmparatorluğu'na savaş ilan etmesi idi. Polonya'nın SSCB ile sınırını batıya doğru, yaklaşık Curzon Hattı'na kadar çekmeyi kararlaştırıldı. Bu düzenlemenin Polonya için yol açtığı toprak kaybı ise batıdaki sınırın Almanya'nın zararına olarak batı yönünde kaydırılmasıyla karşılandı. Josef Stalin Yalta'da, Baltık Denizindeki Świnoujście'den güneye doğru uzanarak Szczecin'in batısından geçen, daha sonra Frankfurt (Oder)'ın güneyinde Lusatya Neisse Nehri (Nysa Łużycka) ile birleştiği noktaya kadar Oder Nehrini (Odra) izleyen, ardından Neisse Nehri boyunca Zittau yakınındaki Çekoslovakya sınırına kadar uzanan Oder-Neisse Hattı'nın sınır kabul edilmesini istedi. Stalin böylece 1939'da (Alman-Sovyet Antlaşması ile) işgal ettiği ve geri vermek istemediği Curzon Hattının doğusundaki topraklarını yitiren Polonya'nın bu kaybına karşılık bir ödün vermeyi tasarlamıştı.
Toplantıda ayrıca Birleşmiş Milletler'in kuruluşundaki veto yetkisi gibi unsurlar da bu konferansta kararlaştırıldı. Bunların dışında, düzenlenen gizli oturumlarla özellikle İsrail yanlısı toprak paylaşımlarının yapıldığı, yeni bir dünya düzeninin temellerinin atıldığı iddia edilmektedir.
Sovyetler Birliği ve Polonya kuvvetlerinin Berlin Muharebesi ile Berlin’i ele geçirmeleri sonrasında Almanya'nın 8 Mayıs 1945 gecesi koşulsuz teslim olması ile birlikte Avrupa’da savaş sona ermiş, bu tarih de her iki ülke tarafından Zafer Günü olarak anılmaya ve birçok ülkede kutlanmaya başlamıştır.

II. Dünya Savaşı sonlarında Nazi Almanyası'nın teslim olmasından sonra 17 Temmuz 1945 - 2 Ağustos 1945 tarihleri arasında Almanya'nın başkenti Berlin'in 26 kilometre güneybatısında bulunan Cecilienhof Sarayı'nda düzenlenen Potsdam Konferansı'nda Churchill (Birleşik Krallık Başbakanı, Temmuz 1945'te İşçi Partisi'nin genel seçimi kazanmasından sonra Attlee), Truman (Amerika Birleşik Devletleri Başkanı) ve Stalin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve SSCB Halk Komiserleri Kurulu Başkanı) toplanmış ve bu ülkelere "Big Three" (Üç Büyük) adı verilmiştir.
Savaşın ardından çıkabilecek çatışmaların önüne geçmek ve uluslararası dayanışmayı sağlayabilmek amacıyla Birleşmiş Milletler'in kurulmasında, Birleşik Krallık ile birlikte yine ABD ve SSCB liderlik etmişlerdir. İki ülke, savaş sonrasında iki süper güç olarak öne çıkmış ve kısa sürede bu durum süper güçler arasında 1991 yılına kadar sürecek olan Soğuk Savaş dönemine yol açmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrasının iki süper gücü olan ABD önderliğindeki Batı Bloku ile Sovyetler Birliği'nin önderliğindeki Doğu Bloku ülkeleri arasında temelleri savaşın hemen ardından atılan ve 1947'den 1991'e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginlik "Soğuk Savaş" olarak terimleştirilmiştir. Batı Bloku, NATO (Kuzey Atlantik Paktı) üyesi olan ve olmayan diğer ABD ile müttefik olan kapitalist ve antikomünist ülkelerden, Doğu Bloku ise, Varşova Paktı'na üye olan ve bu pakta üye olmayan diğer komünist ülkelerden oluşuyordu.
1947 yılının Mayıs ayında İtalya ve Fransa hükûmetlerinde yer alan komünist partisi üyesi bakanlar görevlerinden ayrıldı. Aynı ay içinde Marshall Planı açıklandı. Çin'de Çan Kay Şek'in durumunun geri dönülmez hale gelişinin ardından ABD, Truman Doktrini'yle öngörülen yardımı, Almanya'nın da içlerinde bulunduğu Avrupa ülkelerine yöneltmeyi, böylece ekonomik yardım sağlama umuduyla Doğu Avrupa'daki halk demokrasisi bulunan ülkeleri de kendine çekmeyi hedefliyordu. Ama Doğu Avrupa ülkeleri Temmuz 1947'de Marshall Planı'nı reddetti. Aynı yılın Ekim ayında SSCB ve sosyalist ülkelerin dış siyasetini eşgüdümlü kılmaya yönelik olarak Kominform kuruldu.
1948 Şubatında Çekoslovakya'da halk demokrasisinin yerleşmesi karşısında, Batılı ülkeler Almanya'nın kendi işgalleri altında tuttukları kesiminde bir oldubitti yaratmaya yöneldiler. Bu gelişme üzerine ilan edilen Berlin Ablukası (Haziran 1948- Mayıs 1949) Soğuk Savaş'ın tırmanışında önemli bir dönemeç oldu. 1949 Nisanı'nda NATO'nun kuruluşunun ABD ve müttefikleri tarafından ilan edilmesinin ardından Mayıs-Kasım arasında Almanya'da iki ayrı devlet kuruldu. Bu süreçte Eylül 1949'da SSCB'nin de ilk atom bombasını yaptığını açıklaması ABD'nin bu alandaki tekel durumuna son verdi. Soğuk Savaşın en yoğunaştığı dönemlerden biri, 1950-1953 yılları arasındaki Kore Savaşı oldu. Birleşmiş Milletler'in Güney Kore'yi desteklemesi üzerine, bir dünya savaşının patlak vermesi tehlikesi bile doğdu.
23 Ekim 1956'da Budapeşte'de öğrencilerin yetkililere bir dilekçe sunmak üzere düzenlediği yürüyüş sonunda, Macar lider Ernő Gerő'nün sert demeci üzerine polisin kalabalığa ateş açmasıyla barışçı gösteriler ayaklanmaya dönüştü. Ordu birliklerinin de ayaklanmacılara katılmasıyla halk silahlanmaya başladı. Yeniden iktidara gelen İmre Nagy'nin üst üste verdiği ödünler, geçmişteki siyasi partilerin canlanarak neredeyse iktidara ortak olmasına yol açtı. Sovyet birliklerinin Macaristan'dan çekildiği sırada, Nagy 1 Kasım günü Varşova Paktı'ndan ayrılma kararını açıklayarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla büyük devletlerden korunma istedi. Bu gelişme üzerine takviye edilerek geri döndürülen Sovyet birlikleri Budapeşte'yi işgal etti. Nagy Yugoslavya'nın Budapeşte'deki büyükelçiliğine sığınırken, reformcu önderlerin çoğu tutuklandı. Bu sırada Nagy hükûmetinde görev almış János Kádár, ayaklanmanın bastırılmasından sonra reformlara gidilmesini öngören bir programla yeni bir hükûmet kurulduğunu açıkladı. Sovyet birliklerine karşı silahlı direniş bir gecede kırıldı. İşçilerin başlattığı genel grevin sona erdirilmesi de birkaç haftayı buldu. Düzenin sağlanmasından sonra geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştirildi. Bu süreçte 150 bin kadar Macar ülkeden kaçtı. Olaylar 1956 Macar Devrimi olarak anılır.
Aynı yılın sonunda, ABD dergisi Time, Macar halkını, "Macar Özgürlük Savaşçıları" olarak 1956 yılının Yılın Adamı seçti.
Bazı ülkelerde ve bölgelerde, özellikle de Guatemala, Endonezya ve Hindistan'da milliyetçi hareketler sıklıkla komünist gruplarla ittifak kurdular veya ABD tarafından komünistlerle ittifak kurmakla suçlandılar. Bu ortamda, ABD ve SSCB, 1950 ve 1960'lı yıllarda eski sömürgelerden geri çekilmelerin ivme kazanmasıyla birlikte, Üçüncü Dünya ülkelerinde bazen vekâleten yapılan mücadelelerle gittikçe artan bir şekilde rekabet etti. Buna ek olarak Sovyetler Birliği, emperyal güçlerin kayıplarını, dolayısıyla kendi ideolojilerinin zaferinin daha olanaklı duruma geldiğini görmeye başladı. Her iki taraf da bu ülkeler üzerindeki etkinliklerini artırmak için silah satıyorlardı. Bu satış faaliyetleri de iki ülke arasındaki silahlanma yarışının bir parçası haline geldi.

ABD, kendisi için hasım görünen Üçüncü Dünya hükûmetlerini dizginlemek ve bu ülkelerdeki kendi müttefik unsurlarını desteklemek için CIA'den (Central Intelligence Agency; Merkezî İstihbarat Teşkilatı) yararlandı. 1953 yılında Başkan Eisenhower'ın emriyle CIA'in İran Başbakanı Muhammed Musaddık'ın darbe yoluyla devrilmesine yol açan Ajax adlı gizli operasyonu, ABD'nin bu kapsamdaki sayısız girişimlerinin ilk örneklerinden biriydi.
26 Temmuz 1953 tarihindeki Moncada Kışlası isyanıyla başlayan ve Fidel Castro liderliğindeki 26 Temmuz Hareketi adlı sosyalist devrimci örgütün 1 Ocak 1959 tarihindeki galibiyetiyle sonuçlanan Küba Devrimi ile birlikte ABD-SSCB ilişkileri daha da gerginleşti. 1961 yılında Başkan Kennedy'nin emriyle gerçekleştirilen başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarması ve ardından başlatılan Mongoose Operasyonu'nu, Ekim 1962'de Küba füze krizinin patlak vermesi izler. İki süper güç bir kez daha sıcak savaşın eşiğine gelmiştir. Krizin çözümü için varılan uzlaşmada ABD devlet başkanı Kennedy Küba'yı işgal etmeyeceğine dair söz verecek ancak yazılı bir anlaşma imzalamayacaktır. Krizi sonlandıran görüşmelere dahil edilmeyen Küba yönetimi ile Sovyetler Birliği arasında füzelerin sökülmesini izleyen dönemde, ilişkilerde bir soğuma yaşanacaktır. ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki görüşmelerde adeta piyon olarak öne sürülerek fikri sorulmadan hakkında karar alınan sadece Küba değil, Sovyetlere karşı nükleer füze yerleştirilen Türkiye de bulunmaktadır.

İki ülke arasındaki bir diğer gerilim dönemi de 1968 yılındaki Prag Baharı ile yaşandı. 5 Ocak 1968 tarihinde başlayan Prag Baharı Çekoslovakya'nın politik olarak liberalleşmeye çalıştğı bir dönemdi. Çekoslovakya Komünist P

ABD-Çin ilişkileri, genelde Amerika-Çin ilişkileri, Çin-Amerika ilişkileri ya da Sino-Amerikan ilişkiler (İngilizce: Sino-American relations; Çince (basitleştirilmiş): 中美关系; Çince (geleneksel): 中美關係; pinyin: Zhōng Měi guānxì) olarak da bilinir, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri'nin sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.

Soğuk Savaş sonrasında siyasi yalnızlıktan kurtulmak ve Japonya'ya karşı daha etkili bir konuma gelmek isteyen Çin dış politikada yumuşama siyaseti izlemeye başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri ise Çin ile SSCB ilişkilerine karşı Çin hükûmetine karşı farklı bir dış siyaset izlemiştir. ABD ilk olarak Güney Vietnam'daki askerlerini geri çekmiş ardından da ticari ilişkilerde iyileştirme yoluna gitmiştir. Çin ise dünya şampiyonası için Japonya'da bulunan Amerikan masa tenisi takımını ülkelerine davet etmiştir. Masa tenisi takımının bu ziyareti sonrasında ABD Çin Halk Cumhuriyeti'ne karşı uyguladığı amborgoları kaldırmış ve iki ülke arasındaki gerilim azalmıştır. Bu olay tarihte Ping-pong diplomasisi şeklinde anılmaktadır. Ayrıca Başkan Nixon ise 1972 tarihinde Çin'e bir ziyarette bulunmuştur.

Ekim 2019 ve Ekim 2020'de ABD Hükûmeti, Çin Hükûmeti'nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan Uygurlar ve diğer Türk Müslüman azınlıklara uyguladığı sistematik baskılar konusunda birçok ülke tarafından duyulan endişeleri açıkça ifade eden ortak bildirilerin imzacısı olmuştur. Ekim 2020 bildirisi Hong Kong ulusal güvenlik kanununu da kapsamaktadır.

ABD Başkanı Donald Trump, Ekim 2025'te Çin'den ithal edilen mallara 1 Kasım'dan itibaren %100 gümrük vergisi uygulanacağını duyurdu. Bu karar, iki ülke arasındaki ticaret gerginliğinin tırmanmasının bir parçası olarak görüldü.

 Wikimedia Commons'ta Amerika Birleşik Devletleri-Çin ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Amerika Birleşik Devletleri-Çin ticaret savaşı
Amerika Birleşik Devletleri'nin Çin'in Belgrad Büyükelçiliği'ni bombalaması

Angola Bağımsızlık Savaşı, 1961-1976 yılları arasında yapılmış bağımsızlık savaşı. Portekiz'in şiddete dayalı diktatörü António de Oliveira Salazar'ın ülkesinin Afrika'daki kolonileri kontrol etme konusunda vazgeçme gibi bir niyeti yoktu. Ancak olaylar tam tersi şekilde gerçekleşmişti. Şubat 1961'de Portekiz Batı Afrika'sındaki Marksist eğilimli Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi (MPLA) grubu, başkent Luanda'daki baskıcı sömürgecilere karşı bir ayaklanma başlattı. Yaklaşık bir ay sonra kuzey vilayetlerinde ılımlı Angola Halklar Birliği (UPA) tarafından yönetilen hükûmet-karşıtı bir gerilla savaşı başladı. Asiler, acımasız bir şekilde bastırılmıştı ve tahminen 20.000 siyahi Afrikalı çatışmalar sırasında öldü. Ancak MPLA faaliyetlerin yönünü komşu ülke Zambiya'daki üslerinde gerilla seferleri düzenlediği ülkenin doğu kesmine doğru kaydırdığında, ayaklanma içten içe devam etti. 1966 yılında Batı yanlısı Sosyalist Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi (FNLA) ve gerilla harekâtlarını güney-merkez bölgesine yönlendirmiş olan ileri Batı Angola Topyekün Bağımsızlık Millî Birliği (UNITA) olmak üzere ikiye ayrıldı. Hükûmet karşıtı gerillalar, faaliyetlerini pusular ve vurkaçlar ile sınırlı tutuyordu. Ancak gerillalar oldukça ısrarlıydılar ve büyük bir Portekiz gücünü de püskürtmüşlerdi. 1960'lı yıllarda Portekiz millî gelirinin yarısı bu savaşa yönlendirildi. Portekizli genç ordu mensupları sonunda zorlu çarpışmaların ardından, gerilemeye başladılar. Ayrıca bu kayıplardan huzursuz olan Portekiz ordusu 1974'te hükûmeti devirdi ve Angola'dan çekilme kararı aldı.

Portekizler Kasım 1975'te kesin olarak geri çekildiklerinde ülkede iç savaş devam ediyordu. Bu iç savaşta UNITA ve FNLA, MLPA'ya karşı birbirlerini kışkırtmışlardı. MPLA hareketi Kübalı askerlerinin, Sovyet teknisyenlerinin ve Sovyet silahlarının MPLA'yı desteklemek amacıyla ülkeye girdiği başkenti ve limanı da elinde bulunduruyordu. Bu yardım, işleri yoluna sokmuştu. Güney Afrikalı birlikler ve ABD'nin gönderdiği silahlar, UNITA ve FNLA'ya sunulmuş olsa da, MPLA sonunda yönetimde tek söz oldu. Angola bağımsız devletini ilan etti.

Angola İç Savaşı yeni bağımsızlığını kazanmış olan Angola'nın Portekiz himayesinden Nisan 1974'te çıkmasından sonra oluşmuş bir ihtilaftır. Afrika'nın en uzun süren anlaşmazlığıdır. 2002 yılında resmen biten ve 27 yıl süren savaş, bitene kadar 500,000 insanın ölümüne ve binlerce insanın da göçüne sebep olmuştur.
Soğuk Savaş'ın üçüncü dünya ülkelerindeki en büyük yansıması olarak görülen bu savaşta üç taraf vardır: 

Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi (MPLA), tabanı Kimbundu ve Luanda melezlerinden gelir, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ile bağlantıları vardır.
Angola Ulusal Bağımsızlık Cephesi (FNLA), etnik kökeni Bakongo olmakla birlikte ABD, Çin ve Zaire'deki Mobutu rejimi ile bağlatılıydılar.
Angola'nın Tam Bağımsızlığı İçin Ulusal Birlik (UNITA), Jonas Savimbi önderliğinde  Ovimbundu bölgesi merkezli idiler. ABD, Güney Afrika'daki apartheid yanlısı yönetim ve birçok Afrikalı liderin desteğini alıyorlardı.

1950'li yıllarda Angola'daki Portekiz varlığına karşı ilk ciddi milliyetçi hareketler başladı. Marksist eğilimli bir örgüt olan Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi (MPLA), Angola bağımsızlık hareketinin yönlendirici gücü haline geldi. MPLA'nın başlıca dayanağı Bambundulardı. Öte yandan bölgesel, sınıfsal ve ideolojik temellere dayalı başka gruplar da ortaya çıktı. 1960'lar ve 1970'lerde sürdürülen bağımsızlık mücadelesinin sonunda Portekiz'in çekilmesi üzerine, Angola 11 Kasım 1975'te bağımsızlığını kazandı.

Portekiz'in çekilmesinden sonra baş gösteren örgütler arası iktidar mücadelesi bir iç savaşa yol açtı. SSCB ve Küba desteğini arkasına alan MPLA denetimi ele geçirdiyse de, Batı ülkelerinin desteklediği, Umbundulara dayanan UNITA kuvvetleri ile çarpışmalar zaman zaman alevlenerek sürdü. Özellikle Angola-Namibya sınırındaki çatışmalar yoğun bir düzeye ulaştı.

1980'lerde Güney Afrika Cumhuriyeti ile çatışmalar Angola'nın en önemli dış siyaset sorunu oldu. 1982'de Angola topraklarının yaklaşık 129.500 km²'lik (% 10) bölümünü işgal eden Güney Afrika, ertesi yıl bu bölgede kalıcı garnizonlar oluşturdu. Ayrıca başta barajlar olmak üzere ekonomik hedeflere yönelttiği saldırılarla ve UNITA gerillalarına yardım ederek Angola'yı içerden çökertmeye çalıştı. ABD'nin aracılığıyla iki ülke arasında yürütülen görüşmeler özellikle Küba askerlerinin çekilmesi ve Namibya'ya bağımsızlık verilmesi konularında kilitlendi. 1984'te Lusaka'da varılan ateşkes anlaşması sonucunda işgal edilen bölgelerden çekilen Güney Afrika, saldırılarını gene de sürdürdü. Bu arada Mart 1984'te Küba'yı ziyeret eden Angola devlet başkanı Jose Eduardo dos Santos, Namibya'ya bağımsızlık verilmesi koşuluyla Küba askerlerinin kademeli olarak çekilmesi konusunda bir anlaşmaya vardı. Angola, Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerle sıkı ilişkilerini sürdürmekle birlikte, Batı'ya açılmaya yönelik bir siyaset izlemeye başladı. Özellikle Fransa ve İspanya'yla kapsamlı ticari antlaşmalar yapıldı. Bütün bu gelişmeler rağmen, 1980'lerin sonlarında MPLA başkent Luanda yöresiyle kıyı şeridini ve petrol bölgelerini, UNITA ise ülkenin doğu ve güneyini denetim altında tutuyordu ve iç savaş tam anlamıyla kilitlenmişti. 1989'da, Namibya'nın statüsüne ilişkin uluslararası anlaşma uyarınca Küba askerlerini Angola'dan çekmeye başladı.

1991'de MPLA ve UNITA, ABD ile SSCB'nin zorlamasıyla uzlaşmaya vardılar. Barış antlaşması uyarınca Mayıs 1992'de Angola'da, uluslararası gözetim altında serbest, çok partili seçimler yapıldı. Ancak UNITA ve MPLA adaylarından ikisinin de % 50'yi bulamaması üzerine aynı yılın ekim ayında seçimlerin ikinci turunun yapılması kararlaştırıldı. Ancak seçimlere kısa bir süre kala kolluk kuvvetlerinin UNITA taraftarlarına saldırması, gerginliği ve çatışmaları yeniden başlattı. Ülkenin bu sefer kuzeyindeki yerleşim yerlerini denetimi altına alan UNITA, ABD ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nin kestikleri yardımı Zaire'den buldu. Ocak 1993'te Etiyopya'da taraflar arasında yapılan barış görüşmeleri sonuçsuz kaldı.
Şubat 2002'de hükûmet güçleri UNITA lideri Jonas Savimbi'yi öldürdü. Savimbi'nin öldürülmesinden sonra UNITA içinde fikir ayrılıkları baş gösterdi. Mart ayı içinde UNITA'ya karşı yürütülen askerî operasyonların sona erdirildiği açıkladı. Nisan'da UNITA ve MPLA arasında başlayan barış müzakereleri antlaşmayla sonuçlandı. UNITA içinde barış antlaşmasına karşı çıkan yöneticiler ayıklandı ve tutuklandı, hemen ardından UNITA yönetimi silahlı mücadeleye son verdiğini açıkladı. Aynı yıl içinde Angola'da görev yapan BM gücü de ülkeden çekildi.

Antagonist çelişki (Çince: 矛盾; Hanyu Pinyin: Máo dùn) veya uzlaşmaz çelişki, antagonist, yani zıt olan farklı sosyal sınıflar arasında uzlaşmaz çelişkiyi ifade eden terim. Özellikle Maoist teoride bu çelişkiye sıklıkla atıfta bulunulmuştur.

Antagonist çelişki fikrine göre; iki farklı sınıf olan egemen sınıf rolündeki burjuvazi ve ezilen sınıf olan işçi sınıfı/proletarya birbirine düşman iki sınıftır ve varoluş koşulları gereği uzlaşmalarının hiçbir yolu yoktur. Çünkü  işçi sınıfının yegane kurtuluşu, bu üst sınıf olan burjuvazinin yıkılmasına bağlıdır. Yine bu düşünceye göre antagonist olmayan çelişkiler tartışma yoluyla çözülebilir, fakat antagonist çelişkileri çözmenin yolu mücadele etmektir.
Antagonist çelişki terimi genelde Bolşevik lider Vladimir Lenin'in görüşlerine dayandırılır.
Mao Zedong'a göre Çin'deki en büyük antagonist çelişki köylü sınıfı ile toprak sahipleri arasındadır. Mao, bu konu hakkındaki görüşlerini daima açıklamıştır. En bilineni Şubat 1957'de yeni Çin politikasına ilişkin görüşlerini dile getirdiği "İnsanlar Arasında Çelişkilerin Doğru Ele Alınması Üzerine" adlı konuşmasıdır.

Mao Zedong: On Contradiction 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mao Zedong: On the Correct Handling of Contradictions among the People 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chinese Communist Party: Theory of "Combine Two into One" is a Reactionary Philosophy 28 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marxist Philosophy: Antagonistic Contradictions 31 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arap Soğuk Savaşı (Arapça: الحرب العربية الباردة‎ el-ḥarb el-`arabiyyah el-bāridah), Arap dünyasında 1952'de Cemal Abdünnâsır'ı iktidara getiren Mısır Devrimi ile 1979'da İran-Arap gerginliklerinin Arap içi çatışmayı tutmasına neden olan İran Devrimi'nin neden olduğu siyasi rekabetti. Bir tarafta Mısır önderliğindeki yeni kurulan cumhuriyetler ile diğer tarafta Suudi Arabistan önderliğindeki geleneksel krallıklar bulunmaktaydı.
Nâsır, laik, pan-Arap milliyetçiliğini ve sosyalizmi, krallıkların İslamcılığına ve rantçılığına yanı sıra bölgedeki Batılı karışıklıktaki algılanan zorluklarına bir yanıt olarak benimsedi ve ayrıca İsrail'in bağımsızlığı ve 1948 savaşındaki yenilginin getirdiği aşağılamaya karşı kendisini Arap ve Filistin onurunun en önde gelen savunucusu olarak adadı. Yavaş yavaş, Nâsırcılık, başta Suriye, Irak, Libya, Kuzey Yemen ve Sudan olmak üzere ülkelerindeki monarşilerin yerini aldıkları diğer Arap liderlerinin desteğini kazandı. Bu durum üzerine ülkeler arasında çeşitli birleştirme girişimleri yapıldıysa da tamamı çeşitli siyasi nedenlerden dolayı başarısızlıkla sonuçlandı.
Buna karşılık, Suudi Arabistan, Ürdün, Fas ve diğer Körfez monarşileri, doğrudan ve dolaylı yollarla Nâsır'ın etkisine karşı koymaya çalışırken birbirine yaklaştılar.
Arap Soğuk Savaşı ifadesi ilk olarak Amerikalı siyaset bilimci ve Orta Doğu bilgini Malcolm H. Kerr tarafından 1965 yılında Arap Soğuk Savaşı kitabında ve daha sonraki baskılarda kullanılmıştır. Adına karşın Arap Soğuk Savaşı, Soğuk Savaş'ın aksine aslında kapitalist ve komünist ekonomik sistemler arasında bir çatışma değildi. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki daha geniş çatışmaya bağlayan şey, ABD'nin Suudi liderliğindeki monarşilere ve Sovyetler Birliği'nin de Nâsırcı cumhuriyetleri desteklemesiydi ancak teoride neredeyse tüm Arap devletleri Bağlantısızlar Hareketi üyeleriydi ve sosyalist cumhuriyetler kendi ülkelerindeki komünist partileri dışladılar.
1970'lerin sonunda, Arap Soğuk Savaşı'nın bir dizi faktör nedeniyle sona erdiği düşünülmektedir. Sovyetler Birliği, Arap müttefikleri olan laik cumhuriyetleri destekleme konusunda ABD'ye ayak uyduramadı. Bu rejimler, ekonomik durgunluk, yolsuzluk ve 1967 ve 1973 savaşlarında İsrail'e karşı aldıkları yenilgiler nedeniyle halk arasında giderek itibarlarını kaybetti. Nâsır'ın halefi Enver Sedat, 1978'de İsrail ile barış anlaşması yaptı ve 1979 İran Devrimi'nin ardından İslamcılığın popülerlik kazanması ve İran'ın bu konuda bölgesel bir güç haline gelmesiyle Şii ve Sünni Müslüman devletler arasındaki çeşitli vekalet savaşları nedeniyle Mısır ve Suudi Arabistan aralarında müttefiklik yaptı.

Artı değer (Almanca: Mehrwert), Karl Marx'ın emek değer teorisine dayanan bir kavram olup, işçilerin üretim sürecinde yarattığı ancak karşılığını ücret olarak almadığı değeri ifade eder; bu fazla değer kapitalist tarafından kâr olarak elde edilir.
Genel anlamda, gerekli-zorunlu olandan daha fazlasının üretilmesi anlamını taşır. Klasik iktisatçılar olarak bilinen Adam Smith ve David Ricardo gibi isimlerde bu kavramın kullanımda olduğu görülür. Ancak Marx'a gelindiğinde, bütün klasik iktisadın kavramlarına yapıldığı gibi bu kavramda da tamamen başka bir yol izlenmeye başlandığı görülür. Nitekim Marx, bu klasik iktisatçılara olan borcunu reddetmemekle birlikte onların neden ve nasıl burjuva düşünüş biçimi içinde kaldıklarını açıklar ve buna bağlı olarak ekonomi-politiğin kapitalist sistemin bir ögesi olarak kaldığını belirtir.
Artı değer, bir üretim sürecinde zorunlu olanın ötesinde yaratılan fazladan değeri ifade eder. Klasik iktisatçılar, özellikle Adam Smith ve David Ricardo, bu kavramı belirli bağlamlarda kullanmışlardır. Ancak Karl Marx, artı değer kavramını kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde yeniden ele alarak, onun sermaye birikimi ve sömürü ile olan bağlantısını vurgulamıştır.
Marx, klasik iktisatçılardan farklı olarak, artı değerin işçinin ürettiği ancak karşılığını ücret olarak almadığı emek zamanından kaynaklandığını ileri sürer. Ona göre, kapitalist sistemde işçiye yalnızca yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan ücret ödenirken, üretim sürecinde ortaya çıkan fazladan değer sermaye sahibi tarafından elde edilir.
Marx, bu analizini ekonomi-politiğin eleştirisi bağlamında geliştirerek, artı değerin nasıl üretildiğini ve sermaye birikimi sürecinde nasıl bir rol oynadığını incelemiştir. Kapital'de, mutlak ve nispî artı değer ayrımını yaparak, kapitalistlerin ya işçi başına çalıştırılan saatleri artırarak (mutlak artı değer) ya da üretim sürecini daha verimli hale getirerek (nispî artı değer) sermaye birikimini sağladığını belirtmiştir.

Artı-Değer Teorileri, K. Marx, Sol yayınları.
Ekonomi-politiğin Eleştirisine Katkı, K. Marx, Sol Yayınları
Kapital. Cilt I, II, III. Karl Marx, Sol Yayınları.
[1] 21 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve [2] 21 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[3] 12 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Friedrich Engels'in değerlendirmesi

Asya İlişkileri Konferansı, 1947 yılının Mart-Nisan aylarında Yeni Delhi'de yapıldı. Kongrenin ev sahibi, daha sonra bağımsız Hindistan'ın temelini oluşturacak bölgesel hükûmetin başbakanı Jawaharlal Nehru'ydu. Konferans, Asya'daki pek çok bağımsızlık hareketi liderini bir araya getirdi. Aynı zamanda "Asya birliğini" sağlamaya yönelik  ilk siyasi girişim olarak takdim edildi. Konferans, Asya ülkelerinin yöneticilerini aynı platformda bir araya getirerek, Asya Kıtası'ndaki insanların sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarını tartışarak çözüm aramak, ülkeler ve halkalar arası ilişkilerin gelişmesini teşvik etmek ve karşılıklı anlayış ve iş birliğini geliştirmeyi amaçlıyordu.
Gerek yazdığı yazılarda, gerekse de yaptığı tüm konuşmalarda, Nehru koloni sonrası dönemde Hindistan'ın Asya'daki diğer tüm ülkelerle ilişkilerinin geliştirimesi gerektiği yönündeki fikirlerini altını çizerek vurguladı. Nehru Konferanstaki konuşmasında şöyle demekteydi: "... Asya yeniden kendine geliyor ... Avrupa ülkelerinin Asya'daki hakimiyetlerinin en önemli sonuçlarından birisi, Asya ülkelerinin izole edilerek birbirleriyle olan bağlarının kopartılmasıdır. ... Bugün bu izolasyon hem politik hem de başka türlü sebeplerle yerle bir olmaktadır... Bu Konferans, Asya'nın kolonociler tarafından yok edilemeyen derin zihinsel ve ruhsal dürtüsünün ortaya konulması açısından son derece önemlidir. ... Bu Kongeransta liderler veya liderlerin takipçileri yok. Asya'nın tüm ülkeleri ortak bir ülkü etrafında bir araya geldiler..."

Birinci Doğu Halkları Kurultayı
Pan-Asyacılık
Bandung Konferansı

Archive of news stories and speeches of the Asian Relations Conference
Fifty Years Ago: The Asian Relations Conference9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Claude Arpi
Fifty Years after the Asian Relations Conference Sharan, 1997, Tibetan Parliamentary and Policy Research Centre
Speech of Mahatma Gandhi at the Asian Relations Conference

Avrupa komünizmi ya da Avrokomünizm, 1970'li yıllarda kimi Batı Avrupa ülkelerindeki komünist partilerin izledikleri, politik ve kuramsal yenilenme hareketi. Hareketin arka planını Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin (SBKP) 1956 yılında yaptığı 20. Kongre ve sonrasında gündeme gelen Destalinizasyon süreci ile Doğu Avrupa'daki ayaklanmalar, Çin-Sovyet ayrılığı gibi uluslararası komünist hareketi geniş çaplı etkileyen tarihsel olaylar belirliyordu.

Başta İtalyan Komünist Partisi, İspanyol Komünist Partisi ve Fransız Komünist Partisi olmak üzere bazı Batı Avrupa komünist partileri, 1970'li yıllarda yeni orta sınıflara hitap etme ve mücadeleyi işçi sınıfıyla sınırlı tutmama perspektifini geliştirdi. Avrokomünizm büyük oranda Bolşevizm'in reddi ve sosyalizmin barışçıl, demokratik esaslar üzerinde kurulması düşüncesine dayanıyordu. Bu yaklaşımla Komintern'in temelini oluşturan proletarya diktatörlüğü tezi reddedildi.
Avrokomünizm'i ilk uygulamaya geçiren, 1973 yılında "tarihsel uzlaşma" politikasını açıklayan İtalyan Komünist Partisi (PCI) oldu. Tarihsel uzlaşma düşüncesi, demokratik bir reform programı çevresinde Hristiyan Demokratlar ile yapılacak bir ittifakı sosyalizme giden yolun başlangıcı olarak görüyordu. Aynı şekilde Franco sonrası İspanya'da demokrasinin kurulmasına komünistlerin etkin bir şekilde katılması gerektiğini savunan İspanya Komünist Partisi (PCE) de benzer bir çizgi izledi. Sosyalist Parti ile birlikte ortak program hazırlayarak koalisyonla iktidara gelmek isteyen Fransız Komünist Partisi (PCF) de 1976'da proletarya diktatörlüğüne ve Sovyet modeline bağlılıktan vazgeçtiğini duyurdu. Bununla birlikte seçimlerde bu çizginin sosyalistleri kuvvetlendirmesi sonucu 1977'de parti Avrokomünizmden vazgeçip yeniden SBKP'ye yaklaştı.
İtalyan Komünist Partisi Polonya'da 1981 yılında Solidarność hareketine karşı sıkıyönetim ilan edilmesi üzerine Sovyetler Birliği ile ilişkilerini kestiğini duyurdu.
1980'lerde yaşanan seçim yenilgileri ve giderek marjinelleşme Avrokomünizm'in çöküşünü getirdi. Sovyetler Birliği'nin yıkılışından sonra derin bir kriz yaşayan Avrupa komünist partilerinin bir kısmı isim ve amblemlerini değiştirerek ya da en azından köklü program değişiklikleri yaparak demokratik sosyalizm anlayışını geliştirdiler. Örneğin, İtalyan Komünist Partisi'nin ismi, bu süreç içinde yeni katılımlarla da birlikte, önce Demokratik Sol Parti ve nihayet Demokratik Parti oldu.

Avrokomünizm'in dayandığı başlıca teorik kaynak Antonio Gramsci'nin metinleriydi. Gramsci toplum içinde hegemonyanın kurulabilmesi için komünist partilerin toplumsal ittifaklar geliştirerek sosyal reformları desteklemelerini öneriyordu. Bu Batı Avrupa komünist partileri demokrasiye bağlı olduklarını çok açık bir şekilde duyuruyorlardı. Kamu sektörünü, orta sınıf emekçileri ve feminizm ya da eşcinsel hareketi gibi yeni toplumsal hareketleri kucaklamaya ve Sovyetler Birliği'ni sorgulamaya özen gösteriyorlardı.

Avrokomünizm'in düşünceleri Batı Avrupa dışında da kısmen de olsa karşılık buldu. Bu akımdan etkilenen başlıca Avrupa dışı partiler Sosyalizm İçin Hareket (Venezuela), Japon Komünist Partisi, Meksika Komünist Partisi ve Avustralya Komünist Partisi'ydi. Mihail Gorbaçov da anılarında Avrokomünizm'in glasnost ve perestroyka düşünceleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğunu yazıyordu.
Türkiye'de 12 Eylül Darbesi'nin lideri Kenan Evren, cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde "dışarıdan direktif almayan Avrupa komünizmi türü partilerin kurulmasına karşı olmadığını" söyledi.

Bottomore, Tom (ed.) Marxist Düşünceler Sözlüğü, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993. ISBN 975-470-338-8

Barış içinde bir arada yaşama

Aşamalı devrim teorisi veya aşamacılık, Çarlık Rusyası gibi az gelişmiş ülkelerin, sosyalist rejime geçmeden önce ilk olarak burjuva devrimi ile Kapitalist üretim biçimine geçerek ardından sosyalist rejime geçmesi gerektiğini savunan Marksist-Leninist bir politik teoridir.
Aşamacılık dünya çapında kapitalist aşamadan henüz geçmemiş olan ülkelerde uygulanmıştır. Sovyetler Birliği'nde iki aşamalı teoriye Troçkist sürekli devrim teorisi karşı çıkmaktaydı.
Aşamacılık tartışması Rus Devrimi'ne odaklanmış durumdayken, Yeni Demokrasi gibi Maoist teorilerde ise başka yerlerdeki mücadelelere iki aşamalı bir teori uygulama yapılması yönündeki fikirlere sahiptir.

Marksist-Leninist teoride Joseph Stalin döneminde iki aşamalı teori tekrar canlandı. Yakın zamanda Güney Afrika Komünist Partisi ve Sosyalist İttifak iki aşamalı teoriyi yeniden ele almıştır, fakat Sosyalist İttifak kendi pozisyonlarını Stalinist yaklaşımdan farklılaştırmaktadır.

Aşamalı devrim teorisi genellikle Karl Marx ve Friedrich Engels'e dayandırılmaktadır, bununla birlikte David McLellan ve diğerleri gibi eleştirmenler bu teorinin kapitalizmin Batı'daki mevcut gelişiminin dışında katı bir şekilde uygulanabileceğini öngördükleri fikrine itiraz etmişlerdir.
Marx ve Engels'in Batı kapitalizminin sosyalizm için gerekli teknolojik ilerlemeleri ve işçi sınıfı biçimindeki kapitalist sınıfın "mezar kazıcılarını" sağladığı konusunda herkes hemfikir olsa da, Troçkizminçoğu eğilimi de dahil olmak üzere aşamalı teoriyi eleştirenler, Marx ve Engels'in her koşulda tüm ülkelere uygulanacak bir formül ortaya koyduklarını reddettiklerini ileri sürerler. McLellan ve diğerleri Marx'ın Mihaylovski'ye Cevabından alıntı yapıyor:

Mikhailovsky, Batı Avrupa'da kapitalizmin doğuşuna ilişkin tarihsel taslağımı, kendisini içinde bulduğu tarihsel koşullar ne olursa olsun, her halkın yürümeye yazgılı olduğu genel yola ilişkin tarihsel-felsefi bir teoriye dönüştürmek zorunda olduğunu düşünüyor [...] ama affına sığınıyorum.
Marx ve Engels, 1882 tarihli Komünist Manifesto'nun Rusça baskısına yazdıkları önsözde, Rusya için sosyalizme giden alternatif bir yolun ana hatlarını özellikle belirtirler 
Rusya'da Menşevikler aşamalı teorinin Çarlık Rusya'sına uygulandığına inanmaktaydılar. Bunlar, 1905'te sürekli devrim teorisi haline gelen teoride Leon Troçki tarafından eleştirilmiştir. Daha sonra Vladimir Lenin'in ölümünün ardından Sovyetler Birliği'nde aşamalı teori yeniden ortaya çıkınca, sürekli devrim teorisi Sol Muhalefet tarafından desteklenmiştir. Sürekli devrim teorisi, aşamalı teoride kapitalist sınıfa verilen görevlerin ancak yoksul köylülüğün desteğiyle işçi sınıfı tarafından yerine getirilebileceğini ve işçi sınıfının daha sonra sosyalist görevlere geçerek kapitalist sınıfı mülksüzleştireceğini savunur. Ancak devrim burada duramaz ve izolasyondan kaçınmak ve uluslararası sosyalizme doğru ilerlemek için dünya çapında devrim arayışı anlamında kalıcı olmalıdır.

Tarihsel materyalizm
Menşevik

BBC Türkçe Servisi, BBC Dünya Servisi'nin 32 dil servisi arasında yer alan Türkçe yayınlar bölümü. BBC Türkçe, BBC Türkçe Bölümü gibi isimlerle de anılır. BBC Dünya Servisi'nin "Avrupa ve Amerika Bölümü"ne bağlıdır.

Yayınlarına 20 Kasım 1939 tarihinde başlamıştır.

BBC her yıl halktan toplanan ruhsat parası ile mali kaynaklarını oluştururken, Dünya Servisi bütçesi İngiltere Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile devlet bütçesinden sağlanmaktadır. Ancak bu durumun BBC'nin bir parçası olan ve aynı editoryal bağımsızlığa sahip olan Dünya Servisi'nin yayın ilkelerini etkilemediği vurgulanmaktadır.
BBC Dünya Servisi bütçenin ayrı olması, BBC'nin kurulduğu yıllarda Dünya Servisi'nin bulunmaması ve II. Dünya Savaşı öncesinde ilk dil servisleri kurulurken BBC'nin dış yayınlar için ayrı bir mali kaynak talep etmesinden kaynaklanmaktadır.

Radyo programlarını BBC Türkçenin internet sitesinden, Türkiye'de NTV Radyo'dan ve kısa dalgadan dinlemek mümkündür.

BBC Türkçe Radyo yayın hayatına 1939'da başlamış, 71 yılın ardından 2011'de kapatılmıştır. Radyo yayınlarına son verilmesi BBC'nin bütçe kesintisine uğraması nedeniyle gerçekleşmiştir. Eski yayınlar Arşiv Odası adında derlenmektedir, BBC Türkçenin internet sitesinden dinlenebilir.
BBC Türkçe, bir parçası olduğu BBC Dünya Servisi'nin haber kaynakları ve altyapısından yararlanmaktaydı.
BBC Türkçe yayınları haber ve güncel olaylar ağırlıklıydı. Yayınlar genellikle kısa bir haber bülteni ile başlamaktaydı. Yayın daha sonra, haberlerde yer alan başlıca konuların ayrıntılı şekilde irdelendiği, konunun tarafları ya da uzmanlarıyla mülakatlar içeren haber paketleriyle devam etmekteydi.
BBC Türkçe, radyoda hafta içi her gün Türkiye saatiyle 07:00 ve 18:00'de haber programları yayınlamaktaydı. Hafta sonunda ise Cumartesi ve Pazar günleri saat 18:00'de haber bülteni ve haftalık programlar yer almaktaydı.
Bu bölümde ayrıca Kıbrıs, Avrupa Birliği, savaş sonrası Irak gibi Türkiye'deki dinleyicileri ilgilendiren konularda program dizileri de yayınlanmaktaydı.

BBC Türkçe içeriğinin önemli bir bölümüne, internet sitesi üzerinden de erişilebilmektedir. Yayınlarda yer almayan bazı haber ve makalelerin yanı sıra fotoğraf, ses ve video görüntülerine de internet sayfası üzerinden erişilebilmektedir. Video yayınları BBC Türkçe YouTube kanalı üzerinden yayınlanan, ağırlıkla röportaja dayalı dosya haberler ve arşiv içeriklerinin paylaşımı formatındadır.
BBC Gazetecilik Akademisi Türkçe
BBC Gazetecilik Akademisi, BBC çalışanlarının deneyimlerini aktararak gazetecilik yapan kişilere ya da kendini geliştirmek isteyenlere bilgiler verdikleri bir çevrimiçi alandır. Bu alana okul ismi verilmesine rağmen okuyucuyla iletişimi yalnızca yapılan yorumlarla sınırlıdır. Yayınlanan videolar da bir ders videosundan çok eğitim videosu şeklindedir. BBC Gazetecilik Okulu'na girdiğinizde sizi  "BBC Gazetecilik Okulu, BBC Türkçe ile birlikte, gazeteci olmak isteyenlere bilgi kaynaklarını sunuyor. Bu sayfalarda, gazeteciliğin temel ilkeleri, tarafsız ve dengeli habercilik, doğru dil kullanma gibi konuları ve deneyimli gazetecilerin haber yazma, sunuculuk, yapımcılık gibi alanlardaki tecrübelerini paylaşıyoruz." cümleleri karşılar.
BBC Gazetecilik Okulu'nun Türkçe bölümü çalışmalarını birkaç başlık altında sürdürmektedir. Bunlar "beceriler", "dil" ve "değerler" başlıklarıdır.
Beceriler başlığında "Haber Yazma" "Okur Katkılı İçerik" "Sunuculuk" "Haber Ismarlamak" gibi becerilerin gelişmesi için birçok alt başlık bulunmaktadır bu alt başlıkların altlarında da kısa ama etkili makaleler ve videolu eğitimlere ulaşılabilir. Örneğin "Seçimler" başlığının altına girdiğinizde "İngiltere seçimleriyle ilgili terimler" isimli makale size doğrudan bir sözlük formatında sunulur ve karşılaşabileceğiniz tüm terimlerin karşılığı verilir.
Dil başlığı altında ise haber yazımında ya da sunumunda kullanılacak dilin düzeltilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda "Telaffuz" "Sosyal medya dili" gibi başlıklar bulunur. "Coğrafi İsimler" başlığının altındaki "Ülkeler ve başkent isimleri" makalesi size haber yazımınızda ülkelerin başkentlerinin isimlerinin nasıl yazıldığı konusunda yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.
Değerler başlığı altında ise ilkeli gazetecilik adına bağımsızlık, objektiflik gibi ilkeler üzerinde durulur ve çeşitli makaleler ile yol göstermeye çalışılır. Örneğin "Tarafsızlık" makalesinde "BBC hükûmetlere değil, ödedikleri vergiyle BBC hizmetlerinden yararlanan ülke insanlarına karşı sorumludur. Birbirinden çok farklı görüşlere sahip, son derece değişik toplumsal, kültürel ve dini geçmişe sahip insanlardır bunlar." cümleleri yer alır.
Bu başlıklara ek olarak "İngilizce içerik" başlığı da bulunmaktadır. Bu bağlantıya tıklandığında BBC'nin İngilizce kurumsal sayfasına giderek BBC Academy makalelerine ulaşılabilir. BBC'nin İngilizce kaynakları Türkçe kaynaklarına göre oldukça fazladır. Resmî yayın organı olması sebebi ile kullandığı dili de özenli kullanan çalışanlar bu makaleleri orta seviyede İngilizce bilen kişilerin dahi anlayabileceği sadelikte oluşturmuşlardır.

BBC Türkçe, NTV ile yaptığı işbirliği sonucu Londra'da videofon bağlantıları yoluyla bu televizyon kanalına günlük haber akışı sağlamaktadır. BBC Türkçe yapımcıları, Türkçe bölümü içinde yer alan videophone sistemi ile NTV'deki çeşitli programlara bağlanarak, güncel gelişmeleri aktarmaktaydılar.
Bunun yanında BBC Türkçe, 2008 yılı içinde televizyon programlarına da başlamıştır.
BBC Türkçe Servisi'nin hazırladığı Dünya Gündemi programı Çarşamba ve Cuma günleri NTV'de yayınlanmaktadır. Dünya Gündemi'nin hafta sonu için hazırlanmış bir derlemesi de Cumartesi günü yayınlanmaktaydı.
Çarşamba ve Cuma sabah TSİ 10:30'da, Cumartesi TSİ 19:15'te NTV'de ekrana gelen Dünya Gündemi, uluslararası konularla ilgilenmekte; küresel veya bölgesel yansımaları olan sorunlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. BBC Türkçe, 15 dakikalık bu programlarla, BBC'nin olanaklarını kullanarak uluslararası haberlere odaklanmaktaydı.
Küresel siyasi gelişmeler, küresel ekonominin durumu; Avrupa Birliği, birlik içindeki sorunlar, aday ülkelere ilişkin gelişmeler; çevre, iklim değişikliği, kıtlık; bilim, bilimsel gelişmelerin toplumları nasıl etkilediği ve bunların yolaçtığı tartışmalar Dünya Gündemi'nin ilgilendiği alanlardır. Programda sosyal sorunlarla, kültür, sanat ve sporla ilgili konulara, İngiltere'deki siyasi ve sosyal gelişmelere de yer verilmektedir.

BBC Türkçe Servisi web sitesi24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Dünya Servisi web sitesi14 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Dünya Servisi'nin tüm dil bölümleri18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1989'da yayınlanan BBC Türkçenin 50. yıl videosu29 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009 BBC Türkçenin 70. yıl videosu11 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Türkçe, Arşiv Odası You Tube kanalı25 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baltık ülkeleri-Estonya, Letonya ve Litvanya-1940 yılında Sovyetler Birliği tarafından işgal edilip ilhak edildi ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar bu ülkenin kontrolü altında kaldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanyası 1941'de Sovyetler Birliği'ni istila ettikten sonra birkaç yıl boyunca Baltık ülkelerini işgal etti.
Sovyetler Birliği'nin Baltık devletlerine yönelik ilk istilası ve işgali, İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden önce, Ağustos 1939'da Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası arasında imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı kapsamında Haziran 1940'ta başladı. Üç bağımsız Baltık ülkesi, Ağustos 1940'ta Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetleri olarak ilhak edildi. Çoğu Batı ülkesi bu ilhakı tanımadı ve yasa dışı kabul etti. Temmuz 1941'de, Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ni istilasından sadece birkaç hafta sonra Baltık devletlerinin işgali gerçekleşti. Üçüncü Reich, bu ülkeleri Reichskommissariat Ostland'a dahil etti. 1944'te Sovyetler Birliği, Kızıl Ordunun Baltık Taarruzu sonucunda Baltık devletlerinin çoğunu geri aldı ve kalan Alman kuvvetlerini, Mayıs 1945'te resmen teslim olana kadar Kurlandiya'da kuşattı.
1944-1991 yılları arasındaki Sovyet işgali sırasında, Rusya ve eski SSCB'nin diğer bölgelerinden gelen pek çok kişi üç Baltık ülkesine yerleştirilirken, yerel diller, din ve gelenekler "son derece şiddetli ve travmatik" bir işgal ortamında bastırıldı. Üç Baltık ülkesinin kolonileştirilmesi sürecinde toplu infazlar, sürgünler ve yerli halkın baskı altına alınması yaşandı.
Baltık devletlerinin yasa dışı bir şekilde işgal edildiği ve ilhak edildiği konusunda geniş bir uluslararası mutabakat bulunmasına rağmen, Sovyetler Birliği bu ülkelerin zorla ele geçirildiğini hiçbir zaman kabul etmedi. Sovyetler Birliği sonrası Rusya hükûmeti, Baltık devletlerinin ilhakının uluslararası hukuka uygun olduğu iddiasını sürdürmektedir, ve Rus okul ders kitaplarında, Baltık devletlerinin tabandan gelen halk sosyalist devrimlerinin ardından Sovyetler Birliği'ne gönüllü olarak katıldıkları belirtilmektedir. Batı hükûmetlerinin çoğu, Baltık devletlerinin egemenliğinin meşru bir şekilde ihlal edilmediğini savunmuş ve bu nedenle Baltık devletlerini, Washington ve başka yerlerde sürgündeki hükûmetler olarak faaliyet gösteren Baltık Temsilcilikleri tarafından temsil edilen egemen siyasi varlıklar olarak tanımaya devam etmiştir.
Baltık ülkeleri, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla fiili bağımsızlıklarını yeniden kazandılar. Rusya, Ağustos 1993'te Litvanya'dan başlayarak Baltık ülkelerinden askerlerini çekmeye başladı. Ancak bu süreç şiddetli geçti ve Sovyet güçleri çok sayıda Letonyalı ve Litvanyalıyı öldürdü. Moskova tarafından konuşlandırılan birliklerin tam çekilmesi Ağustos 1994'te sona erdi. Rusya, Ağustos 1998'de Letonya'daki Skrunda-1 radar istasyonunu hizmet dışı bırakarak Baltık ülkelerindeki askeri varlığını resmi olarak sona erdirdi. Sökülen tesisler Rusya'ya geri gönderildi ve alan Letonya'nın kontrolüne geri döndü; son Rus askeri ise Ekim 1999'da Baltık topraklarını terk etti.

Bambu perdesi; Soğuk Savaş döneminde, Doğu Asya'nın komünist ülkeleri (özellikle Çin) ile kapitalist ve komünist olmayan ülkeleri ayıran politik sınırları ifade etmekte kullanılan örtmece kelimedir. Bu ifade, Kuzey ve Güney Kore'yi ikiye ayıran Kore'nin askerden arındırılmış bölgesi veya Güneydoğu Asya'yı (Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı çıkan ülkeler kastedilmektedir) Komünizmden ayıran esnek sınırlar için pek fazla kullanılmamaktadır.
Çin Kültür Devrimi sırasında, Çinli otoriteler, perdenin kendi taraflarında kalan kısımını kapatarak, Çin Devletinin açıkça izni olmaksızın, ülkeye tüm giriş ve çıkışları yasakladılar. Birçok kişi hükûmetin bu uygulamasından kurtularak, komünist olmayan ülkelere kaçabilmek için mülteci haline geldi. Hükûmetin kısıtlamaları görece olarak gevşettiği dönemlerde, İngiltere yönetimi altındaki Hong Kong'a, büyük göçmen akımı oldu.
"Bambu Perdesi" tabiri, "Demir Perde tabiri kadar yaygın ve kullanılan bir ifade olmamıştır. Zira "Demir Perde" sınırları kırk yıl boyunca değişmeden kalmıştı. "Bambu Perdesi" ise daha elastik ve geçirgen sınırlara sahipti. Ayrıca Asya'daki siyasi bölünmeyi anlatmak için çok da doğru bir ifade sayılmazdı. Zira Çin-Sovyet ayrılığı sebebiyle, Doğu Asya Komünist Bloku'nda da tam bir uyumdan bahsetmek mümkün değildi; Moğolistan, Vietnam ve daha sonra Laos'un Komünist hükûmetleri SSCB'nin müttefiki idi. Diğer yandan Kamboçya'nın Pol Pot rejimi ise Çin'e sadıktı. Kore Savaşı'ndan hemen sonra, Kuzey Kore ne Çin'e ne de SSCB'ye bağlılık göstermeyeceğini ilan etti.
Sonraki yıllarda, Çin ve ABD arasında buzların eriyip, ilişkilerin gelişmesi üzerine, bu ifade daha da aza kullanılır hale gelmiştir. Ancak Güneydoğu Asya'da, Kore Yarımadası'nda, ABD ve müttefiklerini SSCB ile onun müttefiklerini ayıran, askerden arındırılmış bölgeyi anlatma için bambu perdesi ifadesi kullanılmaya devam edilmiştir. "Bambu perdesi" tanımlaması, çoklukla Burma'nın dünyaya kapalı sınırlarını ve ekonomisini anlatmak için kullanılmıştır. Ancak Burma da 2010 yılından sonra dış dünyaya kapılarını aralamaya başlamıştır.

Demir Perde

Bandung Konferansı, Endonezya'nın Bandung kentinde 18-24 Nisan 1955'te toplanan ve o dönem yeni bağımsızlığını kazanan Asya-Afrika devletlerini bir araya getiren konferanstır. Bağlantısızlar Hareketinin bir parçasıdır.

1955 yılına gelindiğinde yeni bağımsızlığını kazanan Asya-Afrika devletleri kendilerini yeryüzünde bağımsız bir güç olarak ilan edecek kadar çoğaldılar ve güven kazandılar. Bunun üzerine Endonezya'nın Java adasındaki Bandung kentinde bir araya geldiler. Konferansa yön verecek olan ilke, 1954 yılında Tibet üzerindeki Çin-Hint çatışmasının sonucunda iki devlet arasında ilan edilmiş bulunan "barış için bir arada yaşama"ydı.
Konferansın hazırlık toplantısında kimlerin davet edilip kimlerin edilmeyeceği konusunda tartışma çıktı ve sonunda İsrail, iki Kore devleti (Kuzey ve Güney Kore) ile Formoza'nın (bugünkü Tayvan) davet edilmemesi kararlaştırıldı.

Bandung'da gerek izledikleri dış politika, gerekse çıkarları açısından aralarında büyük farklar bulunan devletler bir araya geldiler. Bu durum, konferansın genel havasını etkiledi ve birçok konuda anlaşmazlıklar çıktı. Çin ve tarafsız dış politika izleyenler genel sorunlar üzerinde durup Konferans'tan bir birlik-bütünlük çıkartmayı amaçlarken diğer katılımcılar tartışmalı güncel sorunlar üzerinde durulmasında ısrarcı oldular. "Sömürgecilik" terimi üzerinde dahi tartışma çıktı. Konferansa katılan bazı devletler, Batı emperyalizminin yanında yeni Sovyet tipi sızma, bölücü faaliyetlerde bulunma ve güç kullanmayı da bu kavram içine almaya çalıştılar. Sonunda, "barış için bir arada yaşama"yı da içeren on temel nokta üzerinde anlaşmaya varıldı.

Bandung Konferansı, Asya-Afrika tipi bağlantısızlık ile Doğu Bloku tipi "barış içinde bir arada yaşama" arasında bir uzlaşmaya dayandığından, dünya politikasında barıştan yana etkili bir güç oluşturma anlamındaki "olumlu" tarafsızlığın tam bir örneği olarak kabul edilmemektedir. Konferans sonunda yayınlanan bildiri, olumlu ilkeleri ilan etmiş olmasına rağmen, uygulamada vurgu daha çok "olumsuz" yön üzerine yapılmıştır. Örneğin, içişlerine karışmama büyük devlet savunma düzenlerinin içine girmeme gibi.
Tüm tartışmalara ve olumsuz yönlerine rağmen Bandung Konferansı'nın ilkeleri tarihsel bir dönemin (bağlantısızların dünya politikasına ağırlıklarını koymaya başlamaları dönemi) açılmasına katkıda bulunduğu kabul edilir.

Modern History Sourcebook: Prime Minister Nehru: Speech to Asian-African Conference Political Committee, 195511 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Modern History Sourcebook: President Sukarno of Indonesia: Speech at the Opening of the Asian-African Conference, 18 April 195511 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Barış içinde bir arada yaşama (Rusça: мирное сосуществование), Soğuk Savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından geliştirilmiş teoridir. Buna göre nükleer silahlara sahip Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkeler ile kapitalist devletler bir arada barışçıl bir şekilde varlıklarını devam ettirebilirler. Bu teori sosyalizm ile kapitalizmin uzlaşmaz çelişki içinde olduklarından bir arada yaşayamayacaklarını söyleyen marksizmin genel söylemiyle çelişmektedir. Teori Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkeleri tarafından ABD ve NATO örgütüne üye ülkeleriyle olan ilişkilerinde bir dönem hakim olmuştur.

Josef Stalin'in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Nikita Kruşçev 20. Kongrede Sovyet dış politikasına dair kimi yeni açılımlar getirmiştir. Dış politika değişikliği iki süper güç arasında çıkması olası nükleer savaşın önlenmesini amaçlıyordu. Sovyet teorisine göre ABD ve Sovyetler Birliği, birbiriyle uzlaşmaz siyasi ve ideolojik hatalarına rağmen birbiriyle savaşmaksızın barış içerisinde varolabilirdi. Kruşçev bu düşünce tarzını güçlendirmek için uluslararası barış konferanslarına katılacak, uluslararası ziyaretlerde bulunacaktır. Dünya Barış Konseyi büyük oranda Sovyetler Birliği tarafından desteklenir.
Barış içinde bir arada yaşama teorisi Batılı kapitalist devletler tarafından dillendirilen sosyalizm tehdidini geriletmek için kullanılacaktır. Bolşevikler ve Lenin özellikle Rus topraklarında Ekim Devriminin başarılmasından sonra işçilerin tüm dünya ülkelerinde iktidarı almaları için dünya devrimi çağrısı yapmış olsa da bunu devletlerarası savaşlar yoluyla değil her ülkenin kendi iç siyasi arenasındaki sınıf savaşımıyla yapılacağını öngörmüşlerdir. Kruşçev buradan hareketle sosyalizmin kapitalizme üstün olduğundan hareketle zamanla sosyalizmin zafere ulaşacağını iddia ederek yeni siyasi hattını şekillendirmiştir. Bu hattın devamı olarak Sovyetler Birliği diğer ülkelerde iktidarı almak için mücadele veren kimi hareketlere desteği kesecek ve eleştirilecektir.
Olası bir nükleer savaşın sadece sosyalist sistemi değil insanlığı yok edeceğinden hareketle Sovyetler Birliği bu dönemde ABD ile doğrudan silahlı çatışmalardan uzak kalmaya özen gösterse de, iki süper güç farklı ülkelerdeki iç mücadelelerde ve muharebelerde destekçi olarak yer alarak aradaki soğuk savaşı sürdürecektir. Kruşçev görevden alındıktan sonra başa gelen Sovyet liderleri de bu siyasi hattı devam ettirseler de özellikle Brejnev Doktrini ile Sovyetler Birliği yeni bir dış politika tanımlaması yapacaktır. Bu hat Mihail Gorbaçov dönemine kadar sürecektir.

Ekim Devriminin hemen ardından çıkan Rus İç Savaşı ve yabancı ülkelerin müdahalesine rağmen Bolşevik rejimi iktidarda kalmışsa da Lenin tarafından beklenen Avrupa Devrimi gerçekleşmemiştir. Bu dönemde Stalin tarafından formüle edilen tek ülkede sosyalizm teorisine göre kapitalist devletlerle çevrili olsa bile Sovyetler Birliğinin ayakta kalabileceğini ve sosyalizmin kurulabileceği iddia edilir. Bu uygulamayı savunanlardan Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, Kruşçev tarafından tasfiye edildikten sonra yaptığı açıklamalarda barış içinde bir arada yaşamak adına emperyalizme ödünler verildiğini belirterek bu politikayı eleştirecektir. Özellikle Gorbaçov döneminde ABD'ye Sovyet yönetiminin tek taraflı ödünler verdiği görülmüştür.

Barış içinde bir arada yaşama siyasetinin 1960'lı yıllarda en doğrudan karşıtları Kübalı devrimci liderler Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara oldu. 1961 yılında yaşanan Domuzlar Körfezi Çıkarmasının ardından ABD'nin Mongoose Operasyonunu gerçekleştirmesi üzerine Küba hükûmeti işgal tehlikesine karşı silahlanmıştır. Küba Füze Krizine çıkan siyasi atmosfer sırasında Küba yönetimi ödün vermez şekilde konumunu korumuş, ABD'nin Küba topraklarına yeni bir saldırı gerçekleştirmesi durumunda karşılık vereceğini belirtmiştir.

Barış içinde bir arada yaşamaya dair Çin yorumu 1960'lı yıllarda başlayan Çin-Sovyet Ayrılığının ideolojik temellerindendir. Emperyalizm ile barış içinde yaşanamayacağını teorize eden Mao Sovyet yönetimini revizyonizmle itham edecektir. Daha sonra Üç dünya teorisi adı verilen teorik açılımı yapan Çin yönetimi Sovyetler Birliğini emperyalist olmakla suçlayacaktır. Bu teori gereğince 1972 yılından itibaren ABD ile yakınlaşan fiilen kendi barış içinde bir arada yaşama siyasetini uygulamıştır.

Çin-Sovyet ayrımında Çin tarafında yer alan Enver Hoca önderliğindeki Arnavutluk Emek Partisi, Mao tarafından öne sürülen Üç dünya teorisini eleştirmiş ve reddetmiştir. Arnavutluk Emek Partisi barış içinde bir arada yaşama teorisini ve onun uzantısı olan Avrupa komünizmini de şiddetle eleştirmiştir.

Barış içinde bir arada yaşama siyaseti Sovyetler Birliği tarafından ana siyasi hat olarak benimsendiği için dünya sol siyasetinde önemli etkiye sahip olmuştur. Özellikle Batı Avrupa komünist partilerinde iktidarın geleneksel olarak devrimci bir ayaklanma ile alınmasının yerine seçimlerle başa gelinmesini savunan anlayış hakim olacaktır. İzlenen bu siyasete karşın bu dönemde özellikle ABD tarafından desteklenen darbelerde seçimle gelen sol iktidarlar devrilecektir. Buradan bakıldığında izlenen siyasi hattın başarısız olduğu sonucuna varılabilir.

Proletarya diktatörlüğü
Avrupa komünizmi

marxists.org sitesi 15 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), 21 Haziran 2010 tarihinde erişilmiştir

Barışçıl Devrim (Almanca: Friedliche Revoluti) 1989 Devrimleri'nin bir parçası olarak, Doğu Almanya'nın Batı ile sınırlarının açılmasına, Almanya Sosyalist Birlik Partisi'nin (SED) Alman Demokratik Cumhuriyeti'ndeki iktidarının sona ermesine yol açan sosyo-politik değişim süreciydi. 1989'da ve daha sonra Ekim 1990'da Almanya'nın yeniden birleşmesini sağlayan parlamenter demokrasiye geçiş. Bu, şiddet içermeyen girişimler ve gösteriler aracılığıyla gerçekleşti.
Bu olaylar, Sovyet lideri Mihail Gorbaçov'un Doğu Avrupa'daki Sovyet hegemonyasından vazgeçme kararıyla ve Doğu Bloku ülkelerine yayılan reformist hareketlerle yakından bağlantılıydı. Sovyetler Birliği'nin dış politikasındaki değişime ek olarak, Doğu Almanya'nın küresel pazarda rekabet edememesi ve hızla artan ulusal borcu, SED'nin tek parti devletinin istikrarsızlaşmasını hızlandırdı.
Doğu Almanya'da reform sürecini yönlendirenler arasında, birkaç yıldır yeraltı muhalefetinde olan entelektüeller ve kilise figürleri, ülkeden kaçmaya çalışan insanlar ve artık şiddet ve baskı tehdidine boyun eğmeye istekli olmayan barışçıl göstericiler vardı.
Doğu Blokunda uygulanan reformlara verdiği düşmanca tepki nedeniyle SED liderliği, 9 Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nda sınırın açılmasına izin verdiğinde zaten Doğu Bloku içinde giderek daha fazla izole edilmiş durumdaydı. SED, liderlik değişikliği ve müzakere etme isteği yoluyla siyasi inisiyatifi geri kazanmaya çalıştı, ancak durumun kontrolü giderek Şansölye Helmut Kohl yönetimindeki Batı Alman hükûmetine düştü.
Aralık 1989'dan itibaren, Başbakan Hans Modrow'un Doğu Almanya hükûmeti, Stasi'nin dağıtılmasını eyleme geçiren ve özgür seçimleri hazırlayan Merkezi Yuvarlak Masa'yı hazırladı. Almanya'nın yeniden birleşmesini destekleyen partilerin oluşturduğu koalisyonun seçim zaferinin ardından Doğu Almanya'daki siyasi yol belli oldu.

Yıkın bu duvarı!

Basit meta üretimi, Friedrich Engels tarafından Karl Marx'ın metaların "basit mübadelesi" olarak adlandırdığı, bağımsız üreticilerin kendi ürünlerini takas ettiği koşullar altındaki üretken faaliyetleri tanımlamak için ortaya atılan bir terimdir. Basit kelimesinin kullanımı, üreticilerin ya da üretimlerinin doğasına değil, daha ziyade ilgili nispeten basit ve anlaşılır değişim süreçlerine atıfta bulunmaktadır.

Basit meta değişimi, takasın ötesine geçtiği ölçüde ticaretin tarihi kadar eskidir ve çoğu üretim kapitalist şekilde örgütlenmeden önce binlerce yıl boyunca gerçekleşmiştir. Basit bir iş bölümünde üreticilerin, kendi kullanımları için aynı değerde olan diğer ürünleri elde etmek amacıyla kendi gereksinimlerindeki fazlalıkları takas etmeleriyle gerçekleşir. Ticaret deneyimi sayesinde, ürünler için emek-zaman ekonomisini yansıtan düzenli değişim değerleri ortaya çıkar.
Engels, Marksist değer yasasının basit değişim için de geçerli olduğunu, bu yasanın kapitalist üretim tarzında, üretimin tüm girdileri ve çıktıları alınıp satılabilir metalar haline geldiğinde değiştiğini açıkça savunmuştur. Ancak bu yorum tüm Marksistler tarafından kabul edilmemektedir; bazıları kapitalist piyasaların kapitalizm öncesi piyasalardan tamamen farklı bir şekilde işlediğini düşünmektedir. Engels, basit başlangıçlardan modern kapitalist piyasaların karmaşıklığına kadar piyasa ekonomisinin evrimi ve gelişimine tutarlı bir açıklama getirmeyi amaçlamıştır, fakat bazıları Engels'in üretim ilişkilerindeki dönüşümü göz ardı ettiğini ileri sürmektedir.

Basit meta üretimi, üreticinin kendi üretim araçlarına sahip olduğu serbest meslekten ve aile emeğinden kölelik, köylü, sözleşmeli emek ve serflik biçimlerine kadar pek çok farklı üretim ilişkisiyle uyumludur. Basit meta üreticisi, ürünlerini sadece eşdeğer değerde başkalarıyla takas etmeyi ya da kâr elde etmeyi amaçlayabilir.
Diğer bir deyişle, basit meta üretimi herhangi bir üretim biçimine özgü değildir ve çeşitli karmaşıklık derecelerine sahip birçok farklı üretim biçiminde bulunabilir. Bu, üretken faaliyetin tüm girdilerinin ya da çıktılarının piyasalarda alınıp satılan metalar olduğu anlamına gelmemektedir. Bu nedenle, örneğin, basit meta üreticileri kendi topraklarında kendi kullanımları için bazı ürünler üretirken, ürünlerinin başka bir kısmını ticarete konu edebilirler. Bazı alet ve ekipmanları satın alabilir ya da takas edebilirler, bazılarını da kendileri üretebilirler.

Basit meta üretiminin, çalışanların ücretli emeğine dayalı kapitalist üretime büyük ölçekli dönüşümü, insanlık tarihinin yalnızca son iki yüzyılında gerçekleşmiştir. Bunun öncesinde, süreçten rant, kar ve faiz elde eden finansörler tarafından desteklenen tüccar ticaretinin güçlü bir şekilde büyümesi yer almaktadır. Tüccarlar sadece üreticiler ve tüketiciler arasında aracılık yapmakla kalmaz, aynı zamanda giderek daha fazla üretimi piyasa ekonomisine entegre eder. Yani, giderek daha fazla üretim kendi kullanımı yerine pazar ticareti amacıyla yapılmaktadır. İlk sonuç, 17. ve 18. yüzyıllarda Batı Avrupa şehirlerinde gelişen "tüccar kapitalizmi" olarak bilinmektedir.
Bununla birlikte, basit meta üretiminden kapitalist üretime geçiş ve buna eşlik eden sanayileşme, mülkiyet ilişkilerinde köklü değişiklikler gerektirir, çünkü üretim araçlarının ve emek gücünün serbestçe ticaretinin yapılabilmesi gerekmektedir. Ancak bu ticaret mümkün olduğunda, üretimin tamamı ticari ilkelere uyacak şekilde yeniden düzenlenebilir. Marx kapitalist toplumu "meta-biçiminin emek ürününün evrensel biçimi olduğu, dolayısıyla egemen toplumsal ilişkinin meta sahipleri olarak insanlar arasındaki ilişki olduğu bir toplum" olarak tanımlamaktadır. "Kapitalist çağ... emek-gücünün, işçinin gözünde, kendi mülkü olan bir meta biçimini alması ile karakterize edilir; emeği sonuç olarak ücretli emek biçimini alır... ancak bu andan itibaren emeğin ürünlerinin meta-biçimi evrensel hale gelir."  Dolayısıyla, "...emek gücünün bir meta olarak bizzat işçi tarafından serbestçe satıldığı andan itibaren... o andan itibaren... meta üretimi genelleşir ve tipik üretim biçimi haline gelir."  
Bu maksatla, ticarete getirilen birçok yasal, siyasi, dini ve teknik kısıtlamanın üstesinden gelinmesi gerekmektedir. Bir ülkede aynı dili konuşan insanlar arasında bir "iç pazarın" birleşmesi tipik olarak milliyetçi ideolojileri harekete geçirmiştir. Ancak mevcut sosyal sistemlere bağlı olarak bu dönüşüm pek çok farklı şekilde gerçekleşebilir. Yine de tipik olarak savaşlar, şiddet ve devrimler söz konusu olmuştur çünkü insanlar daha önce sahip oldukları varlıkları, hakları ve gelirleri öylece vermek istememişlerdir. Komünal mülkiyet, miras kalan toprak parçaları, dini tarikatların mülkiyeti ve devlet mülkiyeti, sermaye birikimi sürecinde alınıp satılabilir varlıklar haline gelebilmek için özelleştirilmeli ve birleştirilmeliydi. Yükselen burjuvazinin ideolojisi tipik olarak servet yaratma ve çalışkanlık amacıyla özel mülkiyetin faydalarını vurgulamıştır.
Marx bu süreci ilkel sermaye birikimi olarak adlandırır ve bu süreç özellikle gelişmekte olan ülkelerde günümüzde de devam etmektedir. Tipik olarak, daha önce toprakta bağımsız çalışan üreticiler proleterleşir ve bir işverenden iş bulmak için kent merkezlerine göç eder.
Basit meta üretimi yine de dünya ekonomisinde, özellikle de köylü üretiminde büyük ölçekte devam etmektedir. Ayrıca serbest üreticilerin kendi hesabına çalışması şeklinde sanayileşmiş kapitalist ekonomilerde de devam etmektedir. Kapitalist firmalar bazen özel hizmetleri, bunları daha ucuza üretebilen ya da daha üstün bir ürün sunabilen serbest çalışan üreticilere ihale etmektedir.

Marksist ekonomi politiğinde, basit meta üretimi aynı zamanda Karl Marx'ın meta  gelişimini yöneten ekonomik yasaları hakkındaki bazı görüşlerini ilerletmek için kullanılan varsayımsal bir ekonomiye de atıfta bulunmaktadır: tüm üreticilerin kaynaklara sahip olduğu bir piyasa ekonomisine atfeder. Hiç kimse emek gücünü bir başkasına satan proleter durumunda olmaz. Bunun yerine, her biri serbest meslek sahibi bir durumdadır.
Bu hayali modelde fiyatlar ile metaların değerleri arasında doğrudan bir uygunluk vardır. Model hayalidir, çünkü tarihte böyle bir toplum hiç var olmamıştır; basit meta üretimi her zaman diğer bazı üretim biçimleriyle birleşmiştir ve bir piyasa ekonomisi herhangi bir büyüklüğe ulaşır ulaşmaz, üretimde ücretli emek kullanmaya başlar ve sermaye birikimi yasalarının egemenliği altına girer.

Frederick Engels, Cilt. Das Kapital'in 3'ü.
Ian Wright, "Dinamik basit bir emtia ekonomisinde değer yasasının ortaya çıkışı", Review of Political Economy'de yayınlanacak. https://web.archive.org/web/20051105080343/http://65.254.51.50/~wright/sce.pdf
Ronald Meek, Emek Değer Teorisi Üzerine Çalışmalar . New York: Monthly Review Press, 1975.
Tom Brass ve Marcel Van Der Linden (ed.), Özgür ve Özgür Olmayan Emek: Tartışma Devam Ediyor (Uluslararası ve Karşılaştırmalı Sosyal Tarih, 5). New York: Peter Lang AG, 1997.
Arthur Diquattro, "Emek Değer Teorisi ve Basit Meta Üretimi". Bilim ve Toplum, Cilt. 71, Sayı 4, Ekim 2007, 455–483.
Christopher J. Arthur, "'Basit Meta Üretimi' Efsanesi", 2005, Marx Mitleri ve Efsaneleri içinde, https://www.marxists.org/subject/marxmyths/chris-arthur/article2.htm

Batı ihaneti, Birleşik Krallık, Fransa ve bazen ABD'nin, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında ve sonrasında Çekoslovak ve Polonya devletlerine ilişkin yasal, diplomatik, askeri ve ahlaki yükümlülüklerini yerine getirmediği görüşüdür. Ayrıca bazen o sırada diğer Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin muamelesine de atıfta bulunur.
Terim, Münih Anlaşması sırasında Çekoslovakya'ya yapılan muamele ve bunun sonucunda Almanya tarafından işgal edilmesinin yanı sıra, ülke 1939'da Almanya ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiğinde Fransa ve İngiltere'nin Polonya'ya yardım etmedeki başarısızlığı da dahil olmak üzere çeşitli olayları ifade eder. Aynı kavram, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ın Tahran, Yalta ve Potsdam konferansları sırasında Sovyetler Birliği'ne verdiği tavizleri ve Nazi işgaline karşı Varşova Ayaklanması sırasındaki pasif duruşlarını ve savaş sonrası olayları ifade eder. Bölgeyi Sovyet nüfuz alanına aldı ve komünist Doğu Bloku'nu yarattı.
Tarihsel olarak, bu tür görüşler, Nazi Almanya'sının yükselişi ve güçlenmesi de dahil olmak üzere 20. yüzyılın en önemli jeopolitik olaylarından bazılarıyla iç içe geçmiştir. Sovyetler Birliği'nin Avrupa'nın büyük bir bölümünü kontrol eden baskın bir süper güç olarak yükselişi ve II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında alınan çeşitli anlaşmalar, ittifaklar ve pozisyonlar ve Soğuk Savaş'a devam etmiştir.

Profesörler Charlotte Bretherton ve John Vogler'a göre, "Batı ihaneti kavramları", Batı'nın "İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Orta ve Doğu Avrupa'yı terk etmesi" ile ilgili "tarihsel ve ahlaki sorumluluk duygusu"na bir göndermedir. Orta ve Doğu Avrupa'da, 1938 Münih Krizi ve 1945 Yalta Konferansı'nın sonuçlarının, Batılı güçlerin Orta ve Doğu Avrupa'ya ihaneti olarak yorumlanması, Orta ve Doğu Avrupa tarafından kullanılmıştır ve Doğu Avrupalı liderler, NATO'ya üyelik gibi daha yeni siyasi taleplere boyun eğmeleri için Batılı ülkelere baskı yapacaktır.

Berlin Ablukası, 1948'de başlayıp 1949'da biten, Sovyetlerin Berlin'i kontrol altına almak ve Batı ittifakına gözdağı vermek için şehrin her türlü kara yolu ve demir yolu bağlantısını kesmesi olayı.
Berlin, Almanya'nın doğusunda yer alır ve Sovyet işgaline uğramıştır, dolayısıyla Sovyet işgal bölgesi ile çevriliydi. Ancak sonradan Yalta Konferansı'nda Müttefikler Berlin'i dört bölgeye bölmüştü (Fransız, Britanyalı, Amerikalı ve Sovyet bölgeleri). Birleşik Krallık ve ABD, 1948'de hâkimiyet bölgelerini birleştirdi ve bölgede yeni bir para birimi ilan etti. Almanya'nın güçlendirilerek kendisine karşı kullanılacağını düşünen Stalin, Batı birliklerinin hepsini Batı Berlin'den çıkarmak için harekete geçti. Şehrin batı bölümüne tüm demir ve kara yolları kesilerek abluka uygulanmaya başlandı.
Sovyet işgal alanı içinde bir parça olarak kalan Batı Berlin'e abluka uygulanması şehrin kara ikmal yollarının tamamen kapanmasına neden olunca erzaksız kalan şehre 26 Haziran 1948 ile 30 Eylül 1949 arasında yiyecek yardımları Batılı ülkelerin uçaklarıyla hava köprüsü kurularak yapıldı. Bu ikmal sırasında ABD'nin savaştan kalmış birçok ikmal ve bombardıman uçağı kullanıldı. Özellikle C-47 ve C-54 gibi sayısı çok olan uçaklar gün aşırı sortiler yaptı. SSCB, ABD'nin hava köprüsü karşısında etkisizleşen ablukayı 12 Mayıs 1949'da kaldırmak zorunda kaldı. Soğuk Savaş'ın gerginliği bu olayla daha da arttı.

"The Berlin Airlift". American Experience. 4 Eylül 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Mart 2007.  – Kurulan Berlin hava köprüsünün (Berlin Airlift) tarihi hakkında içerik.
Berlin'in bölünmesine ilişkin antlaşma15 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin hava köprüsü: Lojistik, İnsani yardım ve Stratejik başarı
Berlin Hava Köprüsü18 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABD Savunma Bakanlığı
Berlin hava köprüsü
McFadden, SSG Joe W. (28 Kasım 2016). "Candy Bomber rededicates Frankfurt's Berlin Airlift Memorial". 52d Fighter Wing Public Affairs. 30 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Kasım 2016.

Bir İkiye Bölünür Çince: 一分为二), 1964 yılında Çin'de ortaya çıkan ideolojik tartışma ve politik slogan. Kavram, Vladimir Lenin'in Felsefe Defterleri adlı kitabı köken alır.

Çin Komünist Partisi yöneticisi ve Çin Komünist Partisi Merkezî Parti Okulu'nu 10. başkanı Yang Xianzhen, diyalektiğin birinci kuralı olduğunu söylediği İki Birde Birleşir fikrini ortaya atmıştır. Maocu düşünürler bu ifadenin kapitalizmin sosyalizm ile birleşmesi demek olduğunu ifade etmişler ve karşı çıkmışlardır. Ai Siqi, Wang Ruoshui gibi Çinli filozoflar bu görüşü savunanlar arasındadır.
Bu tartışmalar sonucunda yanıldığına kanaat getiren Xianzhen 1976 yılından sonra görüşlerini Bir İkiye Bölünür şekline değiştirmiştir. Bu cümle, Vladimir Lenin'in Felsefe Defterleri adlı eserinde formüle edilen konuya ilişkin ifadeye atıftır;

"Tek bir bütünün parçalanması ve onun zıt parçalarının tanınması ... diyalektiğin özüdür."

Chinese Communist Party: Theory of "Combine Two into One" is a Reactionary Philosophy 28 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bireyci anarşizm, farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm bireysel bilincin ve bireysel çıkarın, herhangi bir kolektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır. 
Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünalist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunması savunur. Bazı önemli temsilcileri: Henry David Thoreau, Josiah Warren ve Murray Rothbard'dır. Ayrıca genelde William Godwin'de bireyci anarşist olarak değerlendirilir. Godwin, yardımseverlik düşüncesini savunurken bunun yanında her bireyin, kendi emek ve mülkiyeti üzerinde bireysel söz hakkını dile getirmiş ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanacak olan hükûmetin zamanla küçülmesine yol açacak ilerlemeci akılcılığa inanmıştır.
Max Stirner ise bu felsefede tanınmış isimlerinden biri olarak ayrıca ilk bireyci anarşisttir. Stirner'ın felsefesi bireyci anarşizmin egoist formudur; ona göre tanrı, devlet, ahlak kuralları ve toplumu dikkate almadan  istediği gibi eyleyen bireyin, toplum üyelerine karşı hiçbir sorumluluğu yoktur.  Stirner'a göre haklar insan aklındaki korkulardır ve toplum denen şey yoktur; “bireyler onun gerçekliğidir” Mülkiyeti haklarla değil, güç ve kudretle sahip olunan varlıklar olarak görür.  Stirner merhametsizliğe saygının gösterileceği egoistler birliğini insanları bir araya getirecek örgütlenme modeli olarak görür.
Daha az radikal olmak üzere farklı bir bireyci anarşizm türü, Boston anarşistleri'nce savunuldu. Bunlar, serbest piyasa ve özel mülkiyeti destekliyorlardı.  Özgürlüğün ve mülkiyetin korunmasını özel sözleşmelerle sağlama taraftarıydılar. Bunun yanında emeğin, maaş karşılığı takasını öngörüyorlardı, buna rağmen devlet tekelinde kapitalizmin (devlet garantisinde tekel olarak tanımlanır)  emeğin karşılığını sağlamayacağı uyarısını da yapıyorlardı.
19 yüzyılda dahi Amerikalı bireyciler arasında çeşitli konularda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı ve bu yüzden bireyci anarşizm açısından belirli bir teoriden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Örneğin Tucker entelektüel mülkiyet haklarına karşı çıkarken; Spooner desteklemekteydi Tucker sadece kullanıldığı sürece toprak mülkiyetini savunurken, Byington ve Spooner mülkiyet konusunda bu tür bir kısıtlamadan bahsetmiyordu. 
Önemli bir ayrışma, 19. yüzyılda Tucker ve bazı başka anarşistler, doğal haklar düşüncesini terk edip, Stirner'in felsefesi ışığında "egoizm"i benimsediklerinde görüldü.  Bu yüzyılın ardından “bireyci anarşizmin doruk dönemi kapandı”  Fakat, bireyci anarşizm, daha sonra Murray Rothbard ve 20. yüzyılın ortalarında anarko kapitalislerce daha geniş bir çerçevede özgürlükçü hareket akımlarından biri olarak çeşitli değişikliklerle benimsendi.

Birinci Dağlık Karabağ Savaşı, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmasını isteyen Ermeniler ile bunu kabul etmeyen Azeriler arasında başlayan ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışmaya dönüşen Şubat 1988-Mayıs 1994 tarihleri arasında süren savaştır. Savaş öncesinde ve etnik çatışmaların sıcak savaşa dönüşmesi sonrasında Sumqayıt Pogromu, Kirovabad Pogromu, Bakü Pogromu, Hankendi Pogromu, Gugark Pogromu gibi pogromlar, Hocalı Katliamı, Malıbeyli ve Kuşçular Katliamı ve Maragha Katliamı, Bağanis Ayrım Katliamı, Cemilli Katliamı, Marağa Katliamı, Meşeli Katliamı, Karadağlı Katliamı, Ağdaban Katliamı, Başlıbel Katliamı, Ballıkaya Katliamı, Daşbaşı Katliamı gibi katliamlar yaşanmıştır.

Karabağ tartışması 1988-1989 yıllarında bölgede bazı kesimlerde yoğun nüfusa sahip olan Ermenilerin bağımsızlık için referandum düzenleyip bağımsızlık kararı almasıyla başladı. İki toplum arasında meydana gelen karşılıklı çatışmalar ve sokak gösterileri Azerbaycan ile Ermenistan arasında büyük bir gerilim yaratmış ve yüzbinlerce kişi bu tartışmalar sonrasında yaşadığı topraklardan göç etme durumunda kalmıştır.
Ermenistan'da yapılan ve yaklaşık 40.000 kişinin katıldığı gösteri sonrası da Ermenistan'ın Karabağ'a saldırması çatışmaları sıcak savaşa dönüştürmüştür.

Karabağ Millî Konseyi Dağlık Karabağ'ın Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne verilmesi için talepte bulunmuştur. İki gün sonra, 22 Şubat 1988'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yerel merkezlerini kuşatıp Hankendi'nde Azerilerin öldürüldüğüne dair bilgiyi isteyen ve yanıtı yetersiz bulan Azeri kalabalığı Dağlık Karabağ'a doğru yürümeye başlamıştır. Yetkililer yaklaşık bin polisiyle isyancıları bastırmış ve Askeran bölgesinde iki Azeri ölmüş ve 50 Ermeni köylü ve belirsiz sayıda Azeriler ve polisler yaralanmışlardır.

Bir iddiaya göre 27 Şubat 1988'de Azerilerden oluşan grup hem sokaklarda hem de apartmanlarında Ermenilere saldırmıştır. Fakat son zamanlar tespit edilen araştırmalar gereğince gruplar dahili özgürlük antlaşmalarını desteklemeyen Ermenilere diğer Ermeniler tarafından saldırı düzenlenmişti. Yağmaların yayılması ve polis memurların ilgisiz kalmasından dolayı durumu daha da kötüleştirmiştir. SSCB Genel Savcılığı (Генеральный прокурор СССР)'nın açıklamasına göre, 26 Ermeni ve 6 Azeri olmak üzere toplam 32 kişi ölmüştür. Ancak görgü tanıkları çok büyük sayı aktarmaktadırlar. Birçoğu, 30 kişi değil, en azından 200 kişinin öldürüldüğünü savunmaktadır.

Diğer bir Ermeni iddiasına göre Kasım 1988'de Kirovabad (bugünkü Gence) kentinde Azeriler tarafından işlenen ve Ermeni sakinlerini hedef alan pogrom yaşanmıştır. Fakat ölüm vakası halen tespitlenememiştir.

Arif Yunusof'un yazısına dayanarak Ekspress-khronika gazetesinin aktardığına göre, Kasım 1988'de Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Kugark (Gugark / Գուգարք) kasabasında meydana gelen Azerilere yönelik katliam yaşanmış ve 21 Azeri öldürülmüş ve onlardan 15'i olaylar sırasında yakılmıştır. 12'si Barkan kasabasında yaşayan Azeriler idi.

13-20 Ocak 1990 tarihleri arasında Bakü'de Azeriler tarafından Ermeni sakinlerine yönelik pogrom gerçekleştirilmiştir. Bu olay sonucunda 48 kişi ya da 66 kişi öldürülmüştür.

Etnik gruplar arasındaki çekişme iki ülkenin nüfusunun, Azerbaycan'daki Ermenileri Ermenistan'a ve Ermenistan'daki Azerileri Azerbaycan'a dönmeye zorlamıştır. Ocak 1989'da Dağlık Karabağ'ın durumunun Moskova'daki merkezi hükûmetin geçici olarak bölgeyi kontrol altına almasına kadar büyümüş ve bu hareketi çok sayıda Ermeni tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. 1989 yazın Azerbaycan Halk Cephesi önderleri ve her zaman artan destekçileri, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni Ermenistan'a karşı demiryolu ve hava ablukasını uygulamaya zorlamaya başarmış ve kargo ve malların %85'inin demiryolu vasıtasıyla ulaştıran Ermenistan'ın ekonomisini felce uğratmışlardır (SSCB'nin geri kalan yerlerden Nahçıvan da kesilmiş oldu). Ermenistan'a giden demiryolu servislerin engellenmesi kısmen Ermeni militanların Ermenistan'a giren Azeri tren ekiplerine saldırması yüzünden olmuştur. Daha sonra tren ekipleri Ermenistan'a gitmeyi reddetmeye başlamışlardır.
Ocak 1990'da Bakü'de Ermenilere ve onların Karabağ'daki tecavüzlerine sessiz kalan Sovyetler birliğine karşı halk itirazları yapılmıştır, bunun üzerine Gorbaçov olağanüstü hâl ilan etmek ve düzeni geri getirmek için MVD birliğini göndermiştir. Birlikte bazı kaynaklarca Ermeni kökenli askerler çoğunluk teşkil ediyorlardı. Sokağa çıkma yasağı belirlenmiş ve askerler ile kabaran Azerbaycan Halk Cephesi arasında çatışmalar yaygın olmuştur. Bir olayda Bakü'de binlerce Azeri ve 8 MVD askeri öldürülmüştür. Yine Ermenilerce bir iddiaya göre bu süre içinde Azerbaycan Komünist Partisi, kentteki Ermeni nüfusunu korumaktan ziyade partiyi iktidarda tutmayı düşünüp MVD askerlerini göndermeyi gecikmiştir, fakat şehirde bir yerli devlet silahlı birliğinin bulunmadığı da bilinmektedir. Aynı zamanda "Kara Ocak" (Qara Yanvar) olarak anılan olaylar, Azerbaycan ile Rusya arasındaki ilişikleri belirlemiştir. Aralık 1988'de çatışma Kirovabad ve Nahçıvan dahil olmak üzere Azerbaycan'ın diğer kentlere de yayılmıştır. Orada Sovyet Ordusu, Ermenilere yönelik saldırılarını durdurmaya çalıştığı zaman 7 kişi (4'ü asker) öldürülmüş ve yüzlerce kişi yaralanmıştır.

30 Nisan-15 Mayıs 1991'de Sovyetler Birliği MVD ve Savunma Bakanlığı, Dağlık Karabağ Özerk Oblastının Şaumyan ilinde Koltso Harekâtı kod adı altında MVD birlikleri ve OMON ekiplerini kullanıp ve resmî olarak bir "pasaport kontrol işlemi" gerekçesini göstererek, Dağlık Karabağ'daki yasadışı Ermeni milis müfrezelerini silahsızlandırmayı amaçlamışlardır.
Ancak, belirtilen amaçlarına aykırı bir şekilde, Sovyet askerleri (Sovyet 4. Ordusuna bağlı 23. Motorize Piyade Tümeni) ve ağırlıklı olarak Azerilerin bulunduğu OMON ve ordu birlikleri, Şaumyan'daki Ermenilerle meskûn 24 köyü zorla boşalttırmıştır.

Daşaltı Operasyonu
Daşlatı, Dağlık Karabağ'ın coğrafi merkezinde bulunan ve manevi değeri oldukça yüksek Şuşa şehrinin hemen dibinde yer alan bir köydür. Köyün kontrolünü Ermenilerden almak için Azerbaycanlı gönüllü askerlerden oluşan 3 bölük ve Şuşa şehir garnizonu; dönemin Azerbaycan Savunma bakanı tümgeneral Taceddin Mehdiyev'in bizzat komutası altında 25 Ocak 1992 akşamında saldırıya geçti. 200'den fazla askerin iştirak ettiği savaşta Azerbaycan askerleri 90'dan fazla şehit vererek ertesi gün geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Operasyonun başarısızlığının arkasında operasyon sırrının açığa çıkması, askerler arasında düzen eksikliği gibi nedenler vardır. Daşaltı Operasyonu savaşın önemli dönüm noktalarından biri olup Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri'nin Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'ndaki en büyük yenilgilerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

Başarısız Daşaltı operasyonu sonrası Ermenilerin saldırıları daha da yoğunlaştı. Bu saldırıların en büyüğü Daşaltı operasyonundan tam 1 ay sonra Hocalı'da gerçekleşti. Hocalı, Hankendi'yi Azerbaycan'a bağlayan yol üzerinde, Hocalı Havalimanı'nın hemen yanında bulunan stratejik açıdan önemli bir yerleşimdi. 25 Şubat 1992'de Hocalı kentinde,  "Memorial" İnsan Hakları Savunma Merkezi ve İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre Sovyetler Birliği ordusuna bağlı 366. Motorize Piyade Alayı'ın desteğindeki Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından Azeri siviller öldürülmüşlerdir. 10.000 nüfuslu Hocalı'da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmî rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azerbaycanlı sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir (Zaman Gazetesi). Saldırılar sırasında Hocalı'da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700'den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000'in üzerindedir. Katliam sonrası Hocalı şehri Ermenilerin eline geçmiştir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mutallibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Turan ve AssA-İrade'nin Azerbaycan Savunma Bakanlığı'na dayanarak yaptığı açıklamaya göre, 8 Nisan 1992'de Kelbecer Rayonu'nun Ağdaban köyüne yönelik düzenlenen saldırıda en az 21 sivil ölmüş ve yaklaşık 60 kişi yaralanmıştır. Diğer bir kaynağa göre ise Ermenistan güçlerinin yaptığı saldırılarda 99 sivilin öldürüldüğü ve 140 sivilin ise yaralandığı söylenmektedir.

10 Nisan 1992 tarihinde Terter Rayonu'nun Maragha köyü Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri tarafından saldırılmış ve Ermeni siviller öldürülmüştür. Zararlarını gözeten ve görgü tanıklarıyla röportaj yapan Caroline Cox'a göre, Azerbaycanlı askerler yaklaşık 45 köylünün başını kesmiş ve köyü yakıp yağmalamışlardır. Ve yaklaşık 100 Maragha'lı kadın ve çocuğu kaçırmışlardır.

7 Mayıs'ta İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, Levon Ter-Petrosyan ve Yakup Mamedov'u Tahran'a davet etmiş ve 8 Mayıs'ta görüşmüş ve barış anlaşmasını

Çin'ndeki Birleşik Cephe, Çin Komünist Partisi'nin liderliğini yaptığı bir halk cephesidir. Merkez Komitesi'nin Birleşik Cephe Çalışma Birimi tarafından yönetilmektedir ve komünist partinin yanı sıra sekiz siyasi parti ve Bütün Çin Sanayi ve Ticaret Federasyonundan oluşmaktadır. Şimdiki başkanı Du Qinglin'dir.
Birleşik Cephe, Çin Halk Cumhuriyeti Siyasi Danışma Konferansında ticaret birlikleri, kadın ve gençlik örgütlenmeleri, azınlıklar gibi kitle örgütleri ile birlikte temsil edilmektedir.
Birleşik Cephe'nin Çin Komünist Partisi'nden (ÇKP) bağımsız olarak gerçek bir güce sahip olmadığı ve yönetim kadrosu ÇKP tarafından seçildiği veya zaten ÇKP üyesi olduğu için kuruluşun sadece sembolik bir işlev gördüğü ifade edilmektedir.

Çin Komünist Partisi (Zhongguo Gongchandang)
Çin Kuomintang Devrimci Komitesi (Zhongguo Guomindang Geming Weiyuanhui)
Çin Demokratik Birliği (Zhongguo Minzhu Tongmeng)
Çin Demokratik Ulusal İnşaat Birliği (Zhongguo Minzhu Jianguo Hui)
Çin Demokrasiyi Teşvik Derneği (Zhongguo Minzhu Cujin Hui)
Çin Köylü ve İşçi Demokratik Partisi (Zhongguo Nonggong Minzhu Dang)
Çin Zhi Gong Partisi (Zhongguo Zhi Gong Dang)
Jiusan Toplumu (Jiu San Xueshe)
Tayvan Demokratik Özyönetim Birliği (Taiwan Minzhu Zizhi Tongmeng)

Bütün Çin Sanayi ve Ticaret Federasyonu (Zhonghua Quanguo Gongshangye Lianhehui)

Official website of the United Front Work Department, Central Committee of CPC

Birleşik cephe, ortak düşmanlara karşı grup ittifakıdır ve mecazi olarak önce ayrı olan coğrafi cephelerin birleşmesini veya daha önce ayrı olan orduların bir cephede birleşmesini de aynı zamanda çağrıştırmaktadır. Bu isim genellikle devrimciler tarafından, özellikle de devrimci sosyalizm, komünizm veya anarşizmde yürütülen siyasi ve/veya askeri mücadeleye atıfta bulunmaktadır. Sosyalistler arasında birleşik cephe taktiğinin temel teorisi ilk olarak Ekim Devrimi'nin ardından komünistler tarafından oluşturulan uluslararası bir komünist örgüt olan Komünist Enternasyonal tarafından geliştirilmiştir. Komünist Enternasyonal'in 1922 4. Dünya Kongresi'nin tezine göre:Birleşik cephe stratejisi basitçe, komünistlerin diğer parti ve gruplara mensup işçilerle ve tarafsız tüm işçilerle, burjuvaziye karşı, işçi sınıfının ivedi ve temel çıkarlarını savunmak üzere birlikte mücadele etmeyi önerdikleri bir oluşumdur.

Avrupa komünizmi
Sol komünizm
Halk cephesi

Brejnev Doktrini, Soğuk Savaş dönemi sırasında Sovyetler Birliğinin dış politikasını belirleyen bir doktrindir.

II. Dünya Savaşının ardından dünyada öne çıkan iki küresel güç ABD ve Sovyetler Birliği arasında başlayan ve Soğuk Savaş olarak adlandırılan süreçte taraflar özellikle Avrupa'da hissedilecek şekilde kamplaşmaya yol açmışlardır. ABD öncülüğünde kurulan NATO'ya karşı Sovyetler Birliği Varşova Paktını kurmuş ve iki taraf da askeri olarak birbirini caydıracak şekilde silahlanmaya başlamıştır. Bu dönemde sosyalist hükûmetlerce idare edilen Macaristan 1956 yılında, Çekoslovakya ise 1968 yılında ülkede reform yapılmasını isteyen muhalif hareketlerin iktidarı tehdit etmesi gerekçesiyle Kızılordu başta olmak üzere Varşova Paktı silahlı kuvvetlerince işgal edilmiştir.

Doktrin ilk kez Pravda'nın 26 Eylül 1968 tarihli sayısında S. Kovalev tarafından Sosyalist Ülkelerin Egemenliği ve Uluslararası Görevleri adlı makalede dile getirilmiştir. Sonrasında Sovyetler Birliği lideri Leonid Brejnev tarafından  13 Kasım 1968 günü Polonya Birleşik İşçi Partisi (Polska Zjednoczona Partia Robotnicza - PZPR) 5. Kongresinde kamuoyuna açıklanmıştır.
Doktrine göre sosyalist sistemin hakim olduğu bir ülkede kapitalizmin yeniden egemen olmasına yönelik yaşanan saldırgan gelişmeler sadece bu ülkeyi değil tüm sosyalist ülkeleri ilgilendiren birer sorundur. Yaşamsal önem taşıyan bu tür sorunların halledilmesi sadece o ülkeye bırakılamaz ve silahlı müdahale dahil olmak üzere her türlü şekilde bertaraf edilmeye çalışılır.
Doktrin, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist ülkelerin bahsedilen şekilde gelişmelere Macaristan ve Çekoslovakya örneklerinde müdahalede bulunmuş olmasından sonra dile getirilmiş ve sosyalist ülkelerin içişlerine yapılan askerî müdahaleleri gerekçelendirmede kullanılmıştır.

Brejnev, Polonya Birleşik İşçi Partisi'nin 5. Kongresinde aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:

Sovyetler Birliğinin tüm sosyalist ülkelerin egemenliğini ve bağımsızlığını güçlendirmek için yaptıkları herkesin malumudur. Komünist Parti, her sosyalist ülkenin kendi özgün ulusal koşullarına göre farklı yollardan sosyalizm yolunda gelişmesine saygı duymaktadır. Ancak yoldaşlar hepinizin bildiği gibi sosyalist inşa sürecinin genel hatları bellidir, bu hattın dışına çıkılması sosyalizmden geri adım atılmasına yol açar. Sosyalizme düşman iç ve dış kuvvetlerin kapitalist sistemi geri getirmek için uğraştığı düşünüldüğünde bir ülkedeki sosyalizme yönelik tehdidin tüm sosyalist topluluğu tehdit eden bir sorun haline geldiği görülecektir-sorun sadece o ülke halkını değil tüm sosyalist ülkeleri ilgilendiren ortak bir sorundur artık.

Doktrin, özellikle sol siyaset içinde yoğun olarak tartışılarak eleştirilecektir. Sovyetler Birliğinin bakış açısını yansıtan doktrine göre hiçbir sosyalist ülke diğer sosyalist ülkelerin güvenliğini tehdit edecek iç siyasi gelişmelere seyirci kalamaz. İktidardaki komünist partilerin egemenliklerinin askerî açıdan garanti altına alınmasına yönelik bu uygulama sol içi ayrışmalara yol açarak Avrupa komünizminin oluşmasına yol açacaktır.
Olumsuz eleştirilerin varlığına rağmen doktrin Varşova Paktı üye ülkelerinin haricinde de sahiplenilecektir. Komünist Partinin iktidarda olduğu Küba doktrini destekleyecektir.

Brejnev Doktrini 1980 yılında Polonya'da yaşanan olaylara kadar uygulanmıştır. Bu dönemde Polonya'daki Jaruzelski iktidarına karşı örgütlenen Solidarność sendikasının iktidarı tehdit eder düzeye ulaşmasına rağmen Varşova Paktı ülkelerinin silahlı müdahalede bulunmaması dönüm noktası olarak kabul edilebilir. 1985 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisinin başına geçen Mihail Gorbaçov doktrini terk edecektir.

Leonid Brejnev'in etkisi

Matthew J. Ouimet, The Rise and Fall of the Brezhnev Doctrine in Soviet Foreign Policy, Chapel Hill 2003 ISBN 0-8078-5411-5

Burjuva sosyalizmi veya muhafazakâr sosyalizm, komünizmin kuramsal kurucuları olan Karl Marx ve Friedrich Engels'in sıkça kullandığı (özellikle Komünist Manifesto adlı eserlerinde) siyasal terim.
Marksist görüşe göre burjuva sosyalizmi, mevcut burjuva sınıf ilişkilerinin mevcut devletlerdeki dayanağıdır. Buna göre, burjuva sosyalistleri kapitalist ülkelerdeki mevcut sınıf ilişkilerini doğal karşılarlar ve sistemle birlikte egemen sınıf olan burjuva sınıfını korurlar. Bununla birlikte sınıf mücadelesini reddederler ve var olan toplumsal sınıfları ortadan kaldırmayı istemek bir yana, aksine burjuvazinin sermaye birikimini sağlamak için çalışırlar. Marx ve Engels Komünist Manifesto adlı eserlerinde bu kişileri filantropizm faaliyetlerini kullanan rahipler ve "reformcular" olarak tanımlar.
Marx, konu hakkındaki görüşlerini ifade ederken anarşist düşünür Proudhon'un Sefaletin felsefesi adlı eserinden çeşitli alıntılar yapmıştır.

Feodal sosyalizm

Bürokratik kolektivizm bir sınıf teorisidir. Bazı Troçkistler tarafından Josef Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği'nin ve Orta ve Doğu Avrupa'daki ve Kuzey Kore gibi benzer devletlerin doğasını tanımlamak için kullanılmaktadır.

Bürokratik kolektivist bir devlet üretim araçlarına sahipken, artı değer ya da kar işçi sınıfı yerine seçkin bir parti bürokrasisi (nomenklatura) arasında pay edilir. Ayrıca, en önemlisi, ekonomiyi ve devleti kontrol eden işçiler ya da genel olarak halk değil sadece bürokrasidir. Dolayısıyla sistem gerçek anlamda sosyalist değildir, ancak kapitalist de sayılmaz. Troçkist teoride işçileri yeni mekanizmalar aracılığıyla sömüren yeni bir sınıflı toplum biçimidir. Yvan Craipeau gibi bu görüşü savunan teorisyenler, bürokratik kolektivizmin kapitalizmin ötesinde bir ilerlemeyi temsil etmediğine, yani işçi devleti olmaya kapitalist bir devletten daha yakın olmadığına ve önemli ölçüde daha az verimli olduğuna inanmaktadır. Hatta bazı sosyal demokratlar, sosyal demokrat kapitalizm gibi belirli kapitalizm türlerinin bürokratik kolektivist bir toplumdan daha ilerici olduğuna inanmaktadır.
George Orwell'in ünlü romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, kurgusal bir "oligarşik kolektivizm" toplumunu anlatmaktadır. Orwell , Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü yazmadan önce Burnham'ın Yönetim Devrimi'ni incelemiş olduğundan James Burnham'ın çalışmalarına da aşinaydı. Oligarşik kolektivizm, Büyük Birader ve İç Parti'nin, devrimci kökenleri nedeniyle kendisini "İngiliz sosyalizmi" olarak tanıtan, ancak daha sonra yalnızca Parti'nin tam hakimiyetiyle ilgilenen hiyerarşik bir toplum örgütlenmesinin çekirdeğini oluşturduğu bürokratik kolektivizmin kurgulanmış bir kavramsallaştırması olarak okunmaktadır.
Bu fikir, savaş sonrası dönemde kapitalizmi korumak ve dağılmasını önlemek için kurulması gereken bir rejim olarak Doğu Bloku dışındaki Batılı ülkelere de uygulanmıştır. Bürokratik kolektivizmin bu farklı biçiminin, ekonomideki çelişkilerin genel bir erimeye dönüşmesini engellemek için işçi sendikaları, şirketler ve devlet kurumları gibi toplumun çeşitli kesimlerini bütünleştirmesi beklenmektedir. Bu biçimin, işçileri kapitalist ilişkiler kapsamındaki bir hükûmet ağı halinde örgütleyen refah devletinde somutlaştığı varsayılmaktadır.
"Bürokratik kolektivizm" ilk olarak Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce İngiltere'de ortaya çıkan ve gelecekteki olası bir toplumsal örgütlenmeye ilişkin bir teoriyi tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Savaştan, Rus Devrimi'nden ve Joseph Stalin'in Sovyetler Birliği'nde iktidara gelmesinden sonra, Hugo Urbahns ve Lucien Laurat Sovyet devletinin doğasını benzer bir şekilde eleştirmeye başlamıştır.
Bu teori Troçkizm içinde ilk kez Fransa'da Craipeau civarındaki küçük bir grup tarafından ele alınmıştır. Aynı zamanda Sovyet, Alman ve İtalyan bürokrasilerinin ilerici olduğuna inanan ve "kendisini devletin efendisi yapma cesaretine sahip olan sınıfı" kutlayan Bruno Rizzi tarafından da ele alınmıştır. Lev Troçki 1930'ların sonlarında Rizzi'yle tartışmaktaydı. Troçki, Sovyetler Birliği'nin yozlaşmış bir işçi devleti olduğu ve yeni bir işçi siyasi devrimi gerçekleşmezse, bürokratik kolektivizm gibi yeni bir toplumsal biçime geçebileceği görüşünü savunuyordu. Ancak Troçki, saf bir bürokratik kolektivizm durumuna herhangi bir zamanda ulaşılacağından şüpheliydi; Sovyetler Birliği'ni sosyalizme döndürecek bir proleter devrimin yokluğunda, bunun yerine kapsamlı bir karşı devrimin ulusu kapitalizme döndüreceğine inanıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Max Shachtman liderliğindeki İşçi Partisi (daha sonra Bağımsız Sosyalist Birlik olmuştur) Dördüncü Enternasyonal'den ayrıldıktan kısa bir süre sonra bürokratik kolektivizm teorisini benimsedi ve geliştirdi. Sonuç olarak, genellikle Sol Shachtmanizm ve Üçüncü Kamp ile ilişkilendirilmektedir. James Burnham ve Joseph Carter tarafından geliştirilen versiyonu Craipeau'nunkiyle pek çok ortak noktaya sahipken, Rizzi'ninkiyle çok az ortak noktaya sahip olmuştur.

1948'de Tony Cliff, bürokratik kolektivizmin eleştirisini yapmanın zor olduğunu, çünkü Shachtman gibi yazarların teorinin gelişmiş bir açıklamasını asla yayınlamadıklarını ileri sürmüştür. Bürokratik kolektivizm teorisinin teorik yoksulluğunun tesadüfi olmadığını ileri sürmüş ve teorinin yalnızca negatif; boş, soyut ve dolayısıyla keyfi olduğunu göstermeye çalışmıştır. Cliff, Stalinizm altında Sovyetler Birliği'nin doğasını daha doğru tanımlayan alternatif bir teori olarak devlet kapitalizmini ileri sürmüştür 
1979 tarihli bir Monthly Review makalesinde Ernest Mandel, Sovyet bürokrasisinin yeni bir sınıf olduğu hipotezinin, Sovyet ekonomisi ve toplumunun son elli yıldaki gerçek gelişimi ve gerçek çelişkilerinin ciddi bir analizine karşılık gelmediğini savunmuştur. Çıkar çatışmasının, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecindeki bir toplumda bürokrasiyi kansere dönüştürdüğünü ileri sürmektedir. Buna göre bürokratik yönetim, giderek daha fazla israf yapmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsallaştırılmış mülkiyete dayalı planlı ekonomi sisteminin etkin bir şekilde işlemesine de engel oluyordu. Mandel, bu yadsınamaz gerçeğin, bürokrasinin yönetici sınıf olarak nitelendirilmesiyle ve SSCB'nin "hareket yasaları" hiçbir zaman belirlenmemiş yeni bir "sömürücü üretim tarzı " olarak nitelendirilmesiyle bağdaşmadığı sonucuna varmıştır.
İlgili bir kavram da sosyolog Michael Kennedy'nin "Komünist yönetimli devlet sosyalizmi" olarak adlandırdığı "komuta idaresi" sistemidir. Güney Afrika Komünist Partisi'nin merhum lideri Joe Slovo, Has Socialism Failed (Sosyalizm Başarısız Oldu mu) adlı kitabında, bir partinin "idari komutaya" sahip olmasıyla ilgili sorunlara değinmiş ve "apartheid sonrası devlet iktidarı, doğrudan ya da dolaylı olarak bir partinin idari komutasına değil, açıkça halkın seçilmiş temsilcilerine ait olmalıdır" demiştir.

Yozlaşmış işçi devleti
Kleptokrasi
Yeni sınıf
Oligarşi
Devlet kapitalizmi
Devlet sosyalizmi

Leon Troçki "Savaşta SSCB" (1939)
Max Shachtman, "Sovyetler Birliği ve Dünya Savaşı" (1940)
Leon Troçki, "Finlandiya Olaylarının Bilançosu" (1940)
Tony Cliff, "Marksizm ve bürokratik kolektivizm teorisi" (1948)
Pierre Frank, "Yaklaşan Savaşın Baskısı Altında Emperyalizm 'Üçüncü Kampı' Çağırıyor" (1951)
Ernest Mandel, "Sovyet Bürokrasisi Neden Yeni Bir Yönetici Sınıf Değildir" (1979)

Bütün ülkelerin işçileri, birleşin! (veya zaman zaman Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!), özgün Almanca hâli Proletarier aller Länder, vereinigt euch! olan Komünist Manifesto kaynaklı ünlü sosyalist slogan. Ayrıca sloganın farklı bir biçimi de Marx'ın mezar taşında kazılıdır. Her ne kadar çoğu dile sıklıkla işçiler sözcüğüyle çevrilse de, daha doğrudan bir çevirisi Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin! şeklindedir. Slogan aynı zamanda SSCB tarafından devletin resmî sloganı olarak da kullanılırdı. Kullanılan Rusça slogan şöyleydi: Пролетарии всех стран, соединяйтесь!
Maoist yönelimli kimi gruplar, Komintern'in 1920 yılında yapılan 2. Kongresinde, gündemde bulunan anti-emperyalizm ve sömürgecilik karşıtlığını vurgulamak üzere ortaya atılan "Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin!" sloganını kullanmaktadır.

CENTO (Central Treaty Organization; Merkezi Antlaşma Teşkilatı; önceki adı ile Bağdat Paktı (1955-1959), Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında, Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu'da nüfuz kurmasını önlemeye yönelik olarak kurulan eski karşılıklı güvenlik ve savunma örgütü.

Orta Doğu'da SSCB'ye karşı NATO'nun bir uzantısı olarak kurulan Bağdat Paktı'nın oluşum süreci Mayıs 1953'te ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'ın Ortadoğu ülkelerine yaptığı geziyle başladı. 2 Nisan 1954'te Türkiye ile Pakistan arasında imzalanan dostluk ve iş birliği antlaşması kuruluş için önemli bir aşama oldu. Ekim 1954'te Ankara'yı ziyaret eden Irak Başbakanı Nuri Said Paşa, Türkiye ile Irak'ın Ortadoğu'da bir savunma örgütü oluşturmayı kararlaştırdıklarını açıkladı. 24 Şubat 1955'te Türkiye ile Irak arasında imzalanan karşılıklı iş birliği antlaşmasına 4 Nisan'da Birleşik Krallık'ın, 23 Eylül'de Pakistan'ın, 3 Kasım'da da İran'ın katılmasıyla Bağdat Paktı kurulmuş oldu. ABD ise pakta gözlemci üye olarak katıldı.
Türkiye'nin Arap ülkelerinin çıkarlarına aykırı bir siyaset izlemeyeceği konusunda güvence vermesine karşın, Mısır ve Suriye'nin başını çektiği Arap devletleri paktı tepkiyle karşıladılar. Paktı, Batı emperyalizminin bir aracı, İsrail'e hizmet eden bir örgüt olarak gören bu ülkeler, tepki olarak kendi aralarında savunma antlaşmaları imzaladılar. Bağdat Paktı, Türk-Arap ilişkilerini olumsuz etkilediği gibi, Sovyetler Birliği ile olan soğuk ilişkileri daha da gerginleştirdi. ABD'nin sadece gözlemci üye statüsünde kalıp katılmayışı nedeniyle askeri açıdan hiçbir zaman güçlü bir savunma örgütü olamayan Bağdat Paktı, Soğuk Savaş sırasında Mısır ve Suriye gibi radikal Arap ülkelerinin SSCB'ye yakınlaşmasına yol açtı. Türkiye'nin 1956'da İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmesi bile örgüte yeni bir Arap ülkesinin katılımını sağlayamadı. Öte yandan, pakt üyeliğiyle Arap Dünyası'nı karşısına alan Irak'ta Kral Faysal ile Nuri Said Paşa'nın devrilmesi örgüt yapısını zayıflattı. Irak'ın 24 Mart 1959'da çekilmesiyle merkezi Ankara'ya taşınan paktın adı, 21 Ağustos 1959'da CENTO (Central Treaty Organisation, Merkezi Antlaşma Teşkilatı) olarak değiştirildi. Pakt yeni kimliğiyle bu tarihten itibaren ekonomik, kültürel ve teknik iş birliği alanlarına yöneldi.
12 Mart 1979'da önce Pakistan’ın, ardından da ertesi gün İran’ın ayrıldıklarını açıklamaları sonucunda, fiilen işlevsiz hale gelen CENTO'nun varlığı sona erdi.
27 Mayıs 1960'ta işlevine son verilen II. TBMM binası, 1961-1979 yılları arasında CENTO'nun son genel merkezi olarak kullanılmıştır.

Genel sekreter, CENTO faaliyetlerini denetlemekte olup üç yıllık bir süre için bakanlar kurulu tarafından atanmaktaydı.

NATO
SEATO
ANZUS
Amerikan Devletleri Örgütü
Sadabat Paktı
Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı

Bağdat Paktı maddeleri26 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Carter Doktrini Amerika Birleşik Devletleri başkanı Jimmy Carter'ın, 23 Ocak 1980 tarihinde, Temsilciler Meclisi ve ABD Senatosu üyelerinin katıldığı ortak oturumda, geleneksel olarak her yıl yaptığı konuşmada (State of the Union address) açıkladığı ve ABD'nin ulusal çıkarlarını korumak için İran Körfezinde gerekirse askerî güç kullanmaktan kaçınmayacağı yolundaki politikaya verilen isimdir.
Bu, ABD'nin, Soğuk Savaş dönemindeki rakibi SSCB'nin Afganistan'ı işgal etmesine gösterdiği reaksiyondu. Aynı zamanda SSCB'nin Basra Körfezi'nde nüfuz tesis etme gayretlerine karşı yapılan bir meydan okumaydı.
Başkan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski tarafından kaleme alınan konuşma metnindeki şu anahtar cümleler durumu özetlemekteydi:

Pozisyonumuzu açıkça ortaya koyalım: İran Körfezi'nde kontrolü ele geçirmek için dışarıdan gelecek herhangi bir müdahaleyi, ABD'nin hayati çıkarlarına karşı bir tehdit olarak göreceğiz ve bunu engellemek için askeri güç kullanmak dahil, gereken her türlü tedbiri alacağız.

Truman Doktrini'nden ilham alarak hazırladığı konuşma metninde, Brzezinski, "SSCB'nin Basra Körfezi'nden uzak durması gerektiği" şeklinde bir ifadenin de açıkça metinde yer alması konusunda ısrar etti.
Yazar Daniel Yergin, Petrol: Para ve güç çatışmasının epik öyküsü, isimli kitabında, Carter Doktrini'nde belirtilenlerin, 1903 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Landsowne'nun Rusya ve Almanya'ya yaptığı uyarıyla çarpıcı bir şekilde benzerlik gösterdiğini söylüyordu. Gerçekten de Landsowne "İngiltere, Basra Körfezi'nde başka bir ülke tarafından askeri deniz üssü kurulmasını yahut bir limana askeri yığınak yapmasını, İngiltere'ye yapılmış ciddi bir tehdit olarak görülecektir ve gereken her tür karşılık verilecektir" diyerek, Almanya ve Rusya'yı uyarmıştı.

İlk olarak II. Dünya Savaşı sırasında, İran Körfezi'nin ABD'nin ulusal çıkarları dahilinde olduğu ilan edilmişti. Petrol, modern ordular için o dönemde de hayati önem taşıyordu. II. Dünya Savaşı sırasında, dünyanın en büyük petrol üreticisi olan ABD, müttefiklerinin de petrol ihtiyacını sağlamıştı. Pek çok Amerikalı stratejist, ABD'nin petrol rezervlerinin azalmasından korkuyor ve bu sebeple büyük petrol rezervlerine sahip Suudi Arabistan ile iyi ilişkiler kurulması gerektiğini düşünüyorlardı. 16 Şubat 1943 tarihinde, Başkan Franklin D. Roosevelt "Suudi Arabistan'ın savunması, ABD için hayati öneme haizdir" diye beyanatta bulunmuştu.
14 Şubat 1945 tarihinde, Yalta Konferansı dönüşünde Başkan Roosvelt, Süveyş Kanalı'nda Büyük Acı Göl'de Suudi Kral Abdülaziz el-Suud ile buluştu. Bu, bir ABD Başkanı'nın Körfez bölgesine yaptığı ilk ziyaretti. 1990 Körfez Savaşı sırasında ABD Savunma Bakanı Dick Cheney, ikili ilişkilerde bir dönüm noktası olarak gördüğü Roosvelt-Abdülaziz el-Suud görüşmesini, Suudi Arabistan'ın sınırlarını koruma adı altında, bölgeye asker gönderilmesini meşrulaştırmak amacıyla bir argüman olarak öne sürmüştür.
Körfez bölgesi, Soğuk Savaş döneminde de ABD için hayati önem taşımaya devam etti. Soğuk Savaş döneminde üretilen üç ayrı doktrin; Truman Doktrini, Eisenhower Doktrini ve Nixon Doktrini, Carter Doktrini'nin şekillenmesine yardım etti. Truman Doktrini, Sovyet Komünizmi tarafından tehdit edilen ülkelere askeri yardım yapmayı öngörüyordu. Tabi yardım, Suudi Arabistan ve İran'ın  savunmasını güçlendirmeyi de kapsıyordu. 1950 yılında, Başkan Harry Truman Kral Abdülaziz el-Suud'a yazdığı mektupta şunları söylüyordu: "ABD, Suudi Arabistan'ın bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması konusuyla yakından alakadardır. Krallığınıza karşı oluşabilecek herhangi bir tehdit, bizim yakın ilgi alanımız dışında kalmayacaktır".
Eisenhower Doktrini ise, ABD'nin Orta Doğu'daki müttefiklerini, Sovyet destekli düşmanlarından korumak için gerekirse bölgeye asker gönderilmesini öngörüyordu. Nixon Doktrini ise, müttefikleri İran ve Suudi Arabistan'a askeri yardım sağlamayı, böylelikle de bu müttefiklerinin bölgede barışı sağlamalarını, başka bir deyişle, bölgedeki güç dengesinin Sovyet destekli ülkeler lehine bozulmasının önüne geçmeyi hedeflemekteydi. 1979 yılına gelindiğinde ise, İran Devrimi ve Afganistan İşgali gibi olaylar, ABD'nin, Carter Doktrini ile bölgedeki çıkarlarını korumak üzere harekete geçmeye ve gerekirse müdahaleye hazır olduğunu belirtmesine yol açtı.
Temmuz 1979 tarihinde, 1979 enerji krizinin, yönetimiyle ilgili oluşturduğu "güven krizine" karşılık olarak yaptığı konuşmada, Carter tüm vatandaşlarını enerji tasarrufuna çağırarak, bu yolla ABD'nin yabancı petrol kaynaklarına olan bağımlılığının azaltılmasını istiyordu. Son zamanlarda, bazı akademik çevrelerde, Carter'ın enerji planları hayata geçirilmiş olsaydı, yabancı enerji kaynaklarına bağımlılık yüzünden yaşanmış olan bazı ekonomik sıkıntıların önüne geçilip geçilemeyeceği konusu tartışılmaya açılmıştır.

Başkan Carter, kendi ismiyle anılacak doktrini açıkladığı, 23 Temmuz 1980 tarihli Kongre ve Temsilciler Meclisine hitaben yaptığı konuşmasında şu argümanları ileri sürmüştür:

Afganistan'daki Sovyet askeri varlığı, çok büyük stratejik öneme sahip bölge için ciddi tehdit oluşturmaktadır: Dünyadaki tüm ihraç edilebilir petrolün 2/3'ü bölgede bulunmaktadır. SSCB'nin Afganistan'ı tahakkümü altına alma çabaları, Sovyet askeri kuvvetlerini Hint Okyanusu'na 300 mil kadar yaklaştırmış, dolayısıyla tüm dünyanın petrol ihtiyacının taşındığı, hayati öneme sahip su yolu Hürmüz Boğazı'na müdahale edebilir hale getirmiştir. Sovyetler Birliği'nin askeri kuvvetlerini burada konsolide etme çabası, Orta Doğu petrol ticareti için çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Mevcut durumu, kızgınlığa kapılmadan, etraflıca ve düşünüp, sadece kısa süreli sonuçları düşünerek değil, yıllar sonra bile yaratacağı etkileri düşünüp, kesin bir çözüme kavuşturmalıyız. İran Körfezi'nde ve Güneydoğu Asya'ya yönelik tehdidi bertaraf etmek için topyekun gayret göstermemiz gerekiyor. Bu sadece bizi ilgilendiren bir konu değil. Orta Doğu'dan gelecek petrole ihtiyacı olan ve dünya barışı ve stabilizasyon arzu eden her ülke çabamıza destek vermek zorundadır. Bu durum aynı zamanda tehdit altındaki ülkelerle yakın iş birliğini ve istişareyi gerektirmektedir.
Böyle bir durumu göğüsleyebilmek, ulusumuzun desteğini, diplomatik ve politik zekayı, ekonomik fedakârlığı ve elbette askeri yeterliliği gerektirmektedir. Hayati öneme sahip bu bölgenin güvenliğini sağlamak için, elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerekir.
Pozisyonumuzu açıkça ortaya koyalım: İran Körfezi'nde kontrolü ele geçirmek için dışarıdan gelecek herhangi bir müdahaleyi, ABD'nin hayati çıkarlarına karşı bir tehdit olarak göreceğiz ve bunu engellemek için askeri güç kullanmak dahil, gereken her türlü tedbiri alacağız.

ABD'nin o dönemde, İran Körfezi bölgesinde, bu söylenenlerin hayata geçirilmesini sağlayacak yeterli askerî gücü bulunmadığı için, Carter epey eleştirilmişti. Bu yüzden Carter yönetimi, 1979 Aralık'ından 1980 Şubatına kadar sürdürülen çalışmalar sonucunda Acil Müdahale Ortak Görev Gücü (RDJTF) oluşturmuştu. (Bu güç daha sonra CENTCOM'a dönüşüyor ve 1991'deki Çöl Fırtınası Operasyonu'nda, 1998 Aralık ayındaki Çöl Tilkisi Harekatı'nda ve 2003 Mart'ındaki Irak İşgalinde geniş ölçüde kullanılıyordu.) ABD İran Körfezi'ndeki ve Hint Okyanusu'ndaki askeri deniz gücünü arttırıyordu.
Carter'ın halefi Ronald Reagan, bu politikaları devam ettirerek daha da ileri taşıdı. Ekim 1981'de, İran-Irak Savaşı'nın patlak vermesinden sonra, Reagan ABD'nin Suudi Arabistan'ı korumak için gerekirse müdahalede bulunabileceğini söyledi. Carter, bölgeye dışarıdan gelebilecek tehdit ve saldırılardan bahsederken, Reagan, "bölgesel istikrardan" söz ediyordu. ABD'l, diplomat  Howard Teicher'a göre, Reagan yönetiminin dillendirdiği Orta Doğu politikaları, Çöl Fırtınası Operasyonu'na da zemin hazırlamıştı.

ABD-İran ilişkileri

Meiertöns, Heiko (2010): The Doctrines of US Security Policy - An Evaluation under International Law, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-76648-7.

National Security Directive-6314 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF), a policy outline written by Brzezinski and signed by Carter, giving an overview of the goals of the Carter Doctrine.
Carter Doctrine and the Gulf War15 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from the Dean Peter Krogh Foreign Affairs Digital Archives12 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1980 State of the Union Address14 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the American Presidency Project.
Department of the Navy—Naval Historical Center30 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Straits, Passages and Chokepoints, A Maritime Geostrategy byJean-Paul Rodriguez
Carter Doctrine in Perspective, US Air Force’s College of Aerospace Doctrine, Research and Education (CADRE) at Maxwell Air Force Base
Nuclear Strategy and the Modern Middle East
Interview with Michael Klare, in which he cites the Carter Doctrine as one of the causes of the 2003 Iraq War.
"President Roosevelt and King Abdulaziz - The Meeting at Great Bitter Lake"
"Crisis of Confidence" Speech2 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., the speech delivered by then-President Jimmy Carter urging Americans to reduce their use of energy.
"Ancient History": U.S. Conduct in the Middle East Since World War II and the Folly of Intervention.25 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. CATO Institute Policy Analysis no. 159

Deniz habitatı, deniz yaşamına ev sahipliği yapan habitatlardır. Deniz yaşamı bazı yönlerden denizdeki tuzlu su içeriğine bağlıdır. Habitat, bir veya birden fazla canlı türünün yaşadığı ekolojik veya çevresel bölgedir. Denizler ve okyanuslar bu habitatların birçok türünü barındırır. Deniz habitatları kıyı ve açık okyanus habitatları olarak ikiye ayrılabilir. Kıyı habitatları, gelgitin kıyı şeridinde geldiği noktadan kıta sahanlığının sınırına kadar uzanan bölgede bulunur. Kıta sahanlıkları, toplam okyanus alanının yalnızca yaklaşık %7'lik kısmını kaplamalarına rağmen deniz yaşamının çoğu kıyı habitatlarında bulunur. Açık deniz habitatları, kıta sahanlığının sınırının ötesinde, derin denizlerde bulunur.
Deniz habitatları alternatif olarak pelajik ve demersal bölgelere olmak üzere ikiye ayrılabilir. Pelajik habitatlar, okyanusun dibinden uzakta, su kolonu yüzeyinin yakınında veya içinde bulunur. Demersal habitatlar okyanusun dibinde ya da dibine yakındır. Pelajik bir habitatta yaşayan organizmaya pelajik organizma adı verilir. Benzer şekilde, demersal habitatta yaşayan bir organizmaya da -tıpkı demersal balık adlandırmasında da görülebileceği gibi- demersal organizma adı verilir. Pelajik habitatlar, okyanus akıntılarına bağlı olduklarından doğaları gereği değişken ve kısa ömürlüdür.
Deniz habitatları, habitatın sakinleri tarafından değiştirilebilir. Mercanlar, yosunlar, mangrovlar ve deniz çayırları gibi canlılar, deniz ortamını diğer organizmalar için daha fazla yaşam alanı yaratacak noktaya kadar yeniden şekillendiren birer ekosistem mühendisidir. Okyanuslar, hacimsel olarak gezegendeki yaşanabilir alanın çoğunluğunu sağlar.

Kara habitatlarının aksine, deniz habitatları değişken ve kısa ömürlüdür. Kıta sahanlığının kenarındaki alanlar, yüzen canlılar için iyi bir yaşam alanıdır ancak besin açısından zengin su yalnızca sürüklenmeyle yüzeye gelir. Kabuklular kumsallarda yaşarlar fakat fırtınalar, gelgitler ve akıntılar, yaşam alanlarını sürekli olarak yeniden şekillendirir.
Deniz suyunun varlığı tüm deniz habitatları için ortaktır. Bunun ötesinde, bir denizel bölgenin iyi bir yaşam alanı oluşturup oluşturmadığını ve meydana getirdiği habitat türünü belirleyen birçok farklı etmen vardır. Örneğin:

Sıcaklık – coğrafi enlem, okyanus akıntıları, hava durumu, nehirlerin boşaldığı yerler ve hidrotermal menfezlerin veya soğuk sızıntıların varlığından etkilenir.
Güneş ışığı – fotosentetik süreçler suyun ne kadar derin ve bulanık olduğuna bağlıdır.
Besinler - yüzey akıntısıyla gelen besinler deniz habitatlarına okyanus akıntılarıyla, derin denizlerden yukarı doğru akışla veya deniz karı şeklinde batarak taşınırlar.
Tuzluluk - özellikle haliçlerde, nehir deltalarının yakınında veya hidrotermal bacalarda değişkenlik gösterir.
Çözünmüş gazlar – oksijen seviyeleri dalga hareketleriyle artabilir ve alg patlamaları sırasında azalabilir.
Asitlik - bu kısmen çözünmüş gazlarla ilgilidir çünkü okyanusun asitliği büyük ölçüde suda ne kadar karbondioksit olduğu ile ilişkilidir.
Türbülans – okyanus dalgaları, hızlı akıntılar ve suyun çalkantıları habitatların doğasını etkiler.
Sığınma – deniz dibine olan yakınlık ve yüzen nesnelerin varlığı gibi etkenler, deniz habitatlarının elverişliliğini etkiler.
Substrat – Sert substratların eğimi, oryantasyonu, profili ve pürüzlülüğü ile konsolide olmamış çökel tabanlarının tane boyutu, boylanması ve yoğunluğu, substratların üzerine yerleşebilecek canlılar için büyük bir fark yaratabilir.
Ortamdaki organizmaların kendileri - canlılar, yaşadıkları habitatları değiştirirler. Mercanlar, yosunlar, mangrovlar ve deniz çayırları gibi bazı canlılar, diğer canlılar için yeni habitatlar yaratır.

Dünya üzerinde beş büyük okyanus bulunur ve Pasifik Okyanusu diğerlerinin toplamı kadar büyüktür. Okyanusların kıyı şeritleri, kara parçalarını yaklaşık 380.000 kilometre boyunca çevrelemektedir.

Okyanuslar Dünya yüzeyinin yüzde 71'ini kaplar ve ortalama yaklaşık dört kilometre derinliktedir. Hacim bakımından okyanuslar Dünya üzerinde bulunan sıvı hâldeki suyun yüzde 99'undan fazlasını içerir. Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke, Dünya gezegenini Deniz gezegeni veya Okyanus gezegeni olarak anmanın daha uygun olacağına işaret etmiştir.
Deniz habitatları genel olarak pelajik ve demersal habitatlar olarak ikiye ayrılabilir. Pelajik habitatlar, okyanus dibinden yukarıda bulunan, açık su kolonu habitatlarıdır. Demersal habitatlar ise okyanus dibinde ya da dibinin yakınlarında bulunan habitatlardır. Pelajik habitatta yaşayan bir organizmaya, tıpkı pelajik balık adlandırmasında görülebileceği gibi pelajik organizma adı verilir. Benzer şekilde, demersal habitatta yaşayan bir organizmaya da tıpkı demersal balık isimlendirmesinde olduğu gibi demersal organizma denir. Pelajik habitatlar okyanus akıntılarının ne yaptığına bağlı olarak doğası gereği özünde kısa ömürlüdür.
Kara ekosistemi, üst toprak tabakası ve tatlı suya bağlıyken, deniz ekosistemi karadan su yoluyla taşınan çözünmüş besinlere bağlıdır.

Okyanus deoksijenasyonu, düşük oksijenli bölgeleri büyütmesi nedeniyle deniz habitatlarının varlığı için bir tehdittir.

İklim değişikliğinin okyanuslar üzerindeki etkileri
Future of Marine Animal Populations
Sahil ormanı
Sahil vahşi yaşamı
Su altı habitatı

Kritzer JP and Sale PF (2006) Marine metapopulations Academic Press. 978-0-12-088781-1.
Moyle, PB and Cech, JJ (2004) Fishes, An Introduction to Ichthyology. 5th Ed, Benjamin Cummings. 978-0-13-100847-2
Nybakken JW and Bertness MD (2005) Marine biology: an ecological approach Sixth edition, Pearson/Benjamin Cummings. 978-0-8053-4582-7 – organized by habitat, not classification
Pidwirny, Michael (2006). "Fundamentals of Physical Geography (2nd Edition)". PhysicalGeography.net. 14 Mart 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Nisan 2011. 

Missouri Botanik Bahçesi: Deniz ekosistemleri 27 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Denizyolu ulaşımı, gemi, vapur ve benzeri deniz araçlarıyla yapılmakta olan bir ulaşım şeklidir.
Daha çok uluslararası ticarette önem taşımaktadır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye'de deniz ulaşımını gerçekleştiren doğal limanlar olduğu gibi, dalgakıranlarla korunmuş yapay limanlar da vardır. Denizyolu; demir yoluna göre 3 kat, kara yoluna göre 7 kat, hava yolu ulaşımına göre 22 kat daha ucuzdur.

Cumhuriyetten önceki dönemde, limanlar arasında ulaşımı gerçekleştiren gemilerin pek çoğu ve deniz ticareti, yabancıların elindeydi. Lozan Antlaşması ile limanlarımız arasındaki taşıma hakkı, sadece Türk gemilerine verildi. Buna kabotaj hakkı denir. Bu hak, 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.
Denizyollarıyla ulaşım, Denizcilik Bankası Türk Anonim Ortaklığı'nın kurulması ile gelişme gösterdi. Mevcut limanlar geliştirildi ve bunlara yenileri eklendi. Bu sayede Türkiye, modern bir filoya sahip oldu. Bugün, bazı Türk firmaları, uluslararası deniz taşımacılığında da söz sahibi olmaya başladı.
Yük ve yolcu trafiği bakımından Türkiye'deki en işlek limanlar; İstanbul, İzmit, İzmir, Mersin, İskenderun ve Samsun'dur.

Deniz yosunu ormanı, denizdeki kayaların üstünde yetişen kahverengi deniz yosunlarının bir araya gelip oluşturduğu deniz ekosistemleri. Çoğu canlı bu ekosistemde yaşar. En iyi serin-soğuk sularda yaşarlar.

Su altının ormanları olarak bilinirler. Su kalitesini düzelterek suyu temizlerler. Suların asitliğini düzenlerler. Ve asitliği normal seviyede tutarak kabuklu canlıların kalsiyum erimesini engelleyerek yaşamasını sağlarlar. Ayrıca karbondioksiti emip oksijen salgılarlar. Bu yüzden iklim değişikliği ile mücadelede yardımcı olurlar.

Deniz kestanesi, balina, köpekbalığı, deniz tarakları ve pek çok küçük balık yaşar.

Kuzeydoğu Çin'de Lodio town şehrinde yenilebilen yosun yetiştiriliyor. Bölgede 500 km'lik bir alanda yılda 400.000 ton deniz yosunu üretildi. Ayrıca deniz yosunu tarlalarında yetişen deniz tarakları toplanıyor.
Deniz yosunu yetiştiriciliği yapmak normal yetiştiricilikten 600 kat daha fazla verim sağlıyor.

Toplanan deniz yosunları kozmetik ve ilaç sanayide kullanılıyor. Ayrıca gelecekte yakıt olarak kullanılması planlanıyor. Ayrıca ambalajlama sanayide kullanılması planlanıyor (pet şişe, pipet vb.).

Dover Boğazı, Manş Denizi'nin en dar yeri. İngiltere kıyısında Dover şehri, Fransa kıyısında Calais şehri bulunmaktadır. İngilizler tarafından Dover, Fransızlar tarafından Calais Boğazı (Pas de Calais) olarak adlandırılmaktadır.

Bu boğaz Manş Denizi ile Kuzey Denizi'ni birleştirir. Boğazın genişliği 32 kilometredir. 72 m derinliğindedir. Dover Boğazı'nın her iki kıyısı aralarındaki bağlantı ancak buzul devrinden sonra bozulmuş olan yüksek tebeşir kayalarıyla çevrelenmiştir. Dover Boğazı'nda kuvvetli gel-git akımları görülür. Bu akımların dalga boyu 5-6 metreyi, hızı saatte 5 deniz milini veya 9,26 kilometreyi bulur. Dover Boğazı, Kuzey Denizi ile Atlantik Okyanusu arasındaki ulaştırmanın hemen bütün yükünü çeker.
1805'ten beri altından tünel geçirilmek üzere birçok projeler hazırlanmışsa da, bunlar İngiliz Millî Savunma Bakanlığı'nın karşı koyması yüzünden gerçekleştirilememiştir. Fakat bu proje son yıllarda Fransızlar tarafından tekrar tekrar ele alındı. İngiltere'yle ortak olarak yapımına başlanan tünel ulaşıma açılmak üzeredir (1993). Dover Boğazı Doğu Avrupa'yı, Batı Avrupa kıyılarıyla, Afrika'yla birleştiren önemli bir geçittir. Bu bakımdan dünyanın en hareketli boğazlarından biridir.
Boğazı yüzerek ilk defa 1875 senesinde Mattew Webb adlı bir İngiliz geçmişti. 1926 senesinde ise Amerikalı Gertrude Ederle adındaki bir kadın geçti. Balonla ise 1785'te Jean Pierre Blanhard ve John Jefferies geçti. 1909'da Fransız pilot Louis Bleriot tarafından uçakla geçildi.

Türk Boğazları

Channel Navigation Information Service 2 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Channel Swimming & Piloting Federation 30 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Channel Swimming Association 3 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Depth Chart showing straits and former course of Rhine

Hürmüz Boğazı (Arapça: مضيق هرمز - Madîk Hürmüz, Farsça: تنگه هرمز - Tange-ye Hormoz), Umman Körfezi ile Basra Körfezi'ni birbirine bağlayan boğazdır. Boğaz, Avesta'da adı geçen iyilik tanrısı Hürmüz'ün adını almıştır.
Boğazın kuzey kıyısında İran, güney kıyısında ise Umman toprakları bulunur. Genişliği 33 ila 95 kilometre kadardır. Qeshm, Hürmüz ve Hengam adalarını içerir ve özellikle Basra Körfezi'ndeki çeşitli limanlardan toplanan petrol, tankerler aracılığıyla bu su yolunu kullanarak dünyaya taşındığı için büyük stratejik ve ekonomik öneme sahiptir.

Hürmüz Boğazı bir "dar nokta" olarak kabul edilir. Çünkü sular, boğazın genişliği boyunca petrol tankerleri için yeterince derin değildir. Derinliği Musandam Yarımadası'nın yakınında en fazladır ve kuzeye İran kıyılarına doğru ilerledikçe incelir. Bununla birlikte, her biri üç km olan denizcilik şeritlerinin genişlikleri çok daha dardır. Boğazdan geçen ticari trafik genel olarak Musandam Yarımadası'nın kuzeyindeki belirlenmiş olan bu şeritlerden geçer. Bu alandaki derinlikler 200 metrenin üzerine çıkmaktadır.
Hava yıl boyunca kuru ve sıcaktır. Temmuz ve ağustos ayları özellikle en sıcak aylardır. Bu nedenle kum fırtınaları, sabah sisi ve pus, Boğaz'da görüşü zorlaştırmaktadır. Kum fırtınaları, özellikle kurak yaz aylarında İran'ın güney kıyılarında oldukça yaygındır. Açık denizdeki rüzgarlar hem nem hem de toz taşıyarak Körfez'deki petrol tankerlerinin yükleme ve boşaltma operasyonları için tehlike oluşturabilmektedir.

2011 yılı verilerine göre, günlük yaklaşık 17 milyon varil petrol veya dünyada ticareti yapılan petrolün neredeyse % 20'si, yıllık toplamda altı milyar varilden fazla petrole karşılık gelen bir miktar Hürmüz Boğazı'ndan gemilerle aktarılmıştır. Kuveyt, Irak, İran, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar ihraç ettikleri petrolü Hürmüz üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırmaktadır. Aynı zamanda dünya sıvılaştırılmış gaz (LNG) ihracatının da %66'sı Hürmüz Boğazından geçmektedir.

Hürmüz Boğazı güvenliğinin sağlanması bazı sorunları barındırır. Zayıf askerî güce sahip körfez ülkeleri boğazın güvenliğini sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu durunda güçlü devletlerin bölge ile ilgilenmesi zorunlu olmaktadır. ABD İran İslam Devrimine kadar Suudi Arabistan ve İran ortaklığı ile boğazın güvenliğini sağlamaya çalıştı. 1979 devriminden sonra Amerikan karşıtı politikalar yürüten İran, Hürmüz Boğazını tehdit etmeye başladı. Körfez İşbirliği Ülkeleri (Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri) bu tehdide karşı 2000 yılında savunma paktı imzaladılar. NATO'ya benzer şekilde "Üye ülkelerin birine yapılan saldırı, tümüne yapılmış sayılır" kuralı kabul edildi. İKÖ güvenliğin sağlanması amacıyla NATO ile de iş birliği yapmaya çalışmaktadır. ABD körfez ülkeleriyle çeşitli savunma anlaşmaları yapmış, askeri üsler kurmuştur.
Hürmüz Boğazı'ndaki bir diğer sorun ise karasuları meselesidir. İran ve Umman'ın karasularını 3 mil olarak uyguladığı zamanlarda, 21 mil genişliğindeki boğazdan geçişte herhangi bir sorun bulunmuyordu. Boğazın orta kısmında geniş bir uluslararası su yolu bulunuyordu. Fakat İran'ın 1959, Umman'ın 1972 yılında karasularını 12 mile çıkarmaları geçişlerde sorun oluşturmuştur. Bu durumda boğazın uluslararası su alanı kalmamış, tüm sular İran ve Umman'ın karasuları haline gelmiştir. 
ABD'nin 22 Haziran 2025'te İran'ın nükleer tesislerini ve uranyum zenginleştirme tesislerini vurmasından sonra İslamî Şûra Meclisi aldığı kararla boğazı resmî olarak kapattı.
2026 İran Savaşı dahilinde Boğaz, İran tarafından fiilen kapatıldı; Devrim Muhafızları geçmeye çalışacak her gemiye saldırılacağını bildirdi.

Kaya balyaları  bir sahil yakınında yığın erozyonu ile denize dik ve sık sık kolon veya sütunlar şeklinde oluşan jeolojik yer şekilleridir. Yığınlar tamamen doğal kıyı jeomorfolojisi süreçleri neticesinde oluşmuştur. Zaman, rüzgâr ve su bir yığının oluşumu ile ilgili temel faktörlerdir. Dalyaların bir burun parçasına uygulamış olduğu hareketler ile kayanın burun kısmından kopması ile oluşurlar. Daha sonra kopma tamamen belirginleşir ve bir ada görünümü kazanır. Kaya balyaları olarak adlandırılan bu alan, kuşlar için önemli yuvalama yerleri sağlar. Kaya tırmanışı için popüler alanlardır.

Bacalar özellikle kireçtaşı kayalar üzerinde, yatay tabakalı tortul kayaçların oluşmasına neden olur. Denizde bir burunda küçük çatlaklar oluşur. Çatlakların genişlemeye başlaması ile oluşum süreci başlar. Çatlaklar sonra yavaş yavaş büyür ve küçük bir mağara oluşturur. Erozyonun etkisiyle kayalarda çökmeler meydana gelir. Bunun sonucunda ise burundan ayrılır ve küçük bir ada görünümü kazanır.

Asya
Po Pin Chau, Yüksek Adası, Hong Kong
Tri Brata ve Sail Rock, Rusya
Ko Tapu, Phang Nga Bay, Tayland
Bako Milli Parkı, Sarawak Borneo, Malezya
Avrupa
El Dedo de Dios, Kanarya Adaları
Avustralya
Topu Piramidi, Lord Howe Adası

Easterbrook, D.J. "Yüzey İşlemleri ve Yer Şekilleri" s.442, Prentice Hall, Upper Saddle River, New Jersey, 1999
"Deniz Yığınları", britannica.com
Coğrafya ve Jeoloji, Lord Howe Island Turizm Derneği. 20.04.2009 tarihinde alınmıştır.

Kayalık bir kıyıda katı kayanın hakim olduğu sahiller arasındaki gelgit bölgesidir. Kayalık sahiller biyolojik açıdan zengin ortamlardır ve gelgit bölgesi ekolojisi ile diğer biyolojik süreçleri incelemek için yararlı bir "doğal laboratuvar" dır. Yüksek erişebilirlikleri nedeniyle uzun süredir iyi çalışılmış ve türleri iyi bilinmektedir.

Birçok faktör kayalık sahillerde yaşamın hayatta kalmasını desteklemektedir. Ilıman kıyı suları, besinlerin yeterli düzeyde bulunmasını sağlayan dalgalar ve konveksiyon halinde birbirleri ile karışır. Ayrıca, deniz her gelgitte plankton ve kırık organik madde getirir. Işığın (düşük derinliklerden dolayı) ve besin seviyelerinin yüksek kullanılabilirliği, deniz yosunlarının ve alglerin birincil verimliliğinin çok yüksek olabileceği anlamına gelir. İnsan eylemleri ayrıca yüzey akışı nedeniyle kayalık kıyılara da yarar sağlayabilir.
Bu olumlu faktörlere rağmen, kayalık sahil eko sistemi ile ilişkili deniz organizmaları için de bir takım zorluklar vardır. Genellikle, bentik türlerin dağılımı tuzluluk, dalgaya maruz kalma, sıcaklık, kuruma ve genel stres ile sınırlıdır. Düşük gelgitte maruz kalma sırasında sürekli kuruma tehdidi dehidrasyona neden olabilir. Bu nedenle, birçok tür mukoza tabakaları ve kabukları gibi bu kurumayı önlemek için uyarlamalar geliştirmiştir. Birçok tür, güçlü dalga hareketlerine karşı istikrar sağlamak için kabuklar ve tutucuları kullanmaktadır. Gelgit akışından kaynaklanan sıcaklık dalgalanmaları (maruziyetle sonuçlanır), tuzluluktaki değişiklikler ve çeşitli aydınlatma aralıkları gibi çeşitli başka zorluklar da vardır. Diğer tehditler kuşların ve diğer deniz organizmalarının avlanmasının yanı sıra kirliliğin etkilerini de içerir.

Ana madde: Ballantine Skalası
Ballantine Skalası, kayalık bir kıyıdaki dalga hareketinin maruz kalma derecesini ölçmek için biyolojik olarak tanımlanmış bir ölçektir. W61 Ballantine tarafından 1961'de U.K. Londra Kraliçesi Mary Koleji'nin zooloji bölümünde tasarlanan skala, kıyı şeridi türlerinin söz konusu olduğu yerlerde "Kayalık kıyılarda büyüyen farklı türlerin, dalga hareketinin genellikle en önemli olduğu fiziksel ortamdır." Littoral bölgede bulunan türler bu nedenle kıyıya maruz kalma derecesini gösterir. Ölçek, (1) "aşırı derecede maruz kalan" bir kıyıdan (8) "aşırı korunaklı" bir kıyıya uzanır.

Suyun gelgit hareketleri, yükseklerden gelgitlere kadar kayalık kıyılarda bölgeleme desenleri oluşturur. Yüksek gelgit işaretinin üzerindeki alan, neredeyse karasal bir ortam olan supralittoral bölgedir. Yüksek gelgit işaretinin etrafındaki alan intertidal saçak olarak bilinir. Yüksek ve düşük gelgit işaretleri arasında intertidal veya littoral bölge bulunur. Gelgit işaretinin altında sublittoral veya subtidal bölge bulunur. Farklı hayvanların ve alglerin varlığı ve bolluğu, kayalık sahil boyunca farklı bölgelere göre değişir.

Kayalık sahiller birçok kirliliğe, özellikle petrol döküntülerine bağlı kirliliğe maruz kalmaktadır. Göze çarpan dökülmeler Torrey Canyon döküntüsü,Fransa'daki Brittany sahilinin dışındaki Amoco Cadiz petrol döküntüsü ve ABD, Alaska, Prince William Sound'daki Exxon Valdez petrol dökülmesidir. Plastiklerin ve metallerin insanlar tarafından geride bırakılan çöpler de turistleri çeken turistik olan birçok kayalık sahil şeridi gibi yerler içinde bir sorundur.

J H Connell, Deniz Kayalık Geçitli Kıyılarında Topluluk Etkileşimleri 15 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1972. Ekoloji ve Sistematik Vol. 3: 169-192
Harrison Stark (1964). Kayalık Kıyıların Ekolojisi. İngiliz Üniversiteleri Yayınları, London.
Ballantine (1961) sayfa 1.
Adam, Purcell. "Kayalık Plaj 16 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Temel Biyoloji.
Southward, AJ ve Southward, EC. 1978. Torrey Canyon döküntüsünü temizlemek için toksik dağıtıcıların kullanılmasından sonra Rocky kıyılarının yeniden kolonileştirilmesi. J. Fish. Res. Yazı tahtası. Can 35: 682-706.
Seip, KL. 1984. Bir bakışta Amoco Cadiz Yağı dökülmesi. Mar. Anket. Boğa. 15 (6) 218-220

Cruz-Motta J.J., Miloslavich P., Palomo G., Iken K., Konar B., vd. (2010). "Intertidal Kayalık Kıyılarla İlişkili Montajların Mekansal Varyasyon Kalıpları: Küresel Bir Bakış". PLOS One 5 (12): e14354. doi: 10,1371 / journal.pone.0014354. 27 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kum; bölünmüş kaya ve mineral parçacıklarından oluşan granül bir malzemedir. Çakıldan daha ince ve siltden daha kaba olur.
Kum ayrıca bir dokusal toprak veya toprak türüne de atıfta bulunabilir. Yani, kütle olarak %85'ten fazla kum boyutlu parçacık içeren bir topraktır.
Kumun bileşimi, kaya kaynaklarına ve koşullarına bağlı olarak değişir. İç kıta ortamlarında ve tropikal olmayan kıyı ortamlarda kumun en yaygın bileşeni, genellikle Kuvars şeklinde Silis (Silikon Dioksit veya Si O2) olur. En yaygın ikinci kum türü Kalsiyum Karbonat'dır. Örneğin, son yarım milyar yılda, mercan gibi kabuklu deniz canlıları tarafından üretilmiş olan Aragonit'tir.
Kum, zaman içinde yenilenebilir olmayan bir kaynaktır ve beton yapmak için uygun kum yüksek talep görmektedir. Çöl kumu, bol olmasına rağmen, beton için uygun değildir. İnşaat için her yıl 50 milyar ton plaj kumu ve fosil kumu kullanılıyor.

Kumun tam tanımı değişir. Özellikle mühendislik ve jeolojide kullanılan terim, Birleşik Devletler (ABD) toprak sınıflandırma sistemi standartlarında 0.074 ile 4.75 milimetre arasında bir çapa sahip parçacıklar olarak tanımlanır. Başka bir tanımla, çapı 0.0625 mm (veya 1⁄16 mm) ile 2 mm arasında olan parçacıklar kum tanesi olarak adlandırılır. Kum taneleri çakıl (2 mm'den 64 mm'ye kadar değişen parçacıklar) ve silt (0.0625 mm'den 0.004 mm'ye kadar küçük parçacıklar) arasındadır. Kum ve çakıl arasındaki boyut özellikleri bir yüzyıldan fazla bir süredir sabit kalmıştır, ancak 0.02 mm kadar küçük parçacık çapları, 20. yüzyılın başlarında Albert Atterberg standardı altında kum olarak kabul edilmiştir. Arşimet'in milattan önce 240 yılında yazılmış olan ''Kum sayacı'' adlı eserinde  çapı 0.02 mm idi.
Kum boyuta göre beş alt kategoriye ayrılır: çok ince kum (1⁄16 - 1⁄8 mm çap), ince kum (1⁄8 mm - 1⁄4 mm), orta kum (1⁄4 mm - 1⁄2 mm), kaba kum (1⁄2 mm - 1 mm) ve çok kaba kum (1 mm - 2 mm).
Bu boyutlar Krumbein Phi ölçeğine dayanmaktadır.
Kumun mineral bileşimi, ana materyal (kaya) ve koşullarına bağlı olarak oldukça değişkendir. Tropikal ve Sub-tropikal kıyı ortamlarında bulunan parlak beyaz kumlar erozyona uğramış kireç taşıdır. Ana materyalin dışında kum, organik canlılar tarafından üretilen mercan ve kabuk parçaları içerebilir. Bu da kum oluşumunun canlı organizmalara da bağlı olduğunu düşündürür.
Bazı kumlar manyetit, klorit, glokonit veya alçı taşı içerir. Manyetit yönünden zengin kumlar, volkanik bazaltlar ve Obsidyenden elde edilen kumlar gibi koyu ile siyah renktedir. Klorit-glukonit taşıyan kumlar tipik olarak yeşil renklidir ve yüksek olivin içeriğine sahip bazalt lavlardan elde edilen kumlar da tipik olarak yeşil renktedir. Bazı bölgelerdeki kum yatakları ve küçük taşlar  garnet ve benzeri diğer dirençli mineralleri içerir.

Kayalar, su ve rüzgarla uzun bir süre boyunca aşınır, havalanır ve malzeme aşağı yönde taşınır. Bu çökeltiler ince kum taneleri olana kadar daha küçük parçalara ayrılmaya devam eder. Tortu kaynaklı kayaç ortamın yoğunluğuna göre farklı kum bileşimleri verir. Kum oluşumunda en yaygın kayaç Granit'tir. Feldspat minerallerinin Kuvars'dan daha hızlı çözünmesi, kayanın küçük parçalara ayrılmasına neden olur. Yüksek enerjili ortamlarda kayalar sakin ortama göre çok daha hızlı parçalanır. Granit kayadan oluşan kumda feldspat mineralinin fazladır.
Nehirlerden gelen kum ya nehrin kendisinden ya da taşkın ovasından toplanır ve inşaat sektöründe kullanılan kumun büyük bir kısmını oluşturur.
Bu nedenle, birçok akarsu tükendi; arazi ve çevre kayıpları arttı. Bu bölgelerdeki kum madenciliği oranı, kumun yenilenebileceği hızdan çok daha fazladır ve kumu yenilenemez bir kaynak haline getirir.
Kum tepeleri kuru koşulların veya rüzgar birikiminin bir sonucudur. Sahra Çölü, coğrafi konumu nedeniyle çok kurudur ve geniş kum tepeleri ile bilinir. Bölgenin bitki örtüsü zayıf, su kaynakları azdır. Bu nedenle kum tepeleri sık görülür. Zamanla, rüzgar kil organik madde gibi tüm ince parçacıkları süpürür. Sadece kum ve büyük kayalar bırakır. Sahra'nın % 15'i kum tepeleri iken, % 70'i çıplak kayadır
Rüzgar bu farklı ortamları oluşturur ve kumu yuvarlak, pürüzsüz bir hale gelecek düzeyde şekillendirir. Bu özellikler çöl kumunu inşaat için kullanılamaz hale getirir. Çöl kumu genellikle yuvarlaktır.
Sahil kumu da erozyon ile oluşur. Binlerce yıl boyunca, kıyı bölgelerdeki kayalar dalgaların çarpmasıyla aşınır ve tortular biriktirir. Ayrışma, akarsu malzeme taşınımı, kayalarla etkileşime geçen deniz canlıları plaj oluşum sürecini hızlandırır. Yeterli miktarda kum olduğunda, plaj arazinin daha fazla aşınmasını önlemek için bir bariyer görevi görür. Plaj kumu inşaat için idealdir.
Deniz kumu (veya okyanus kumu), okyanusa taşınan tortulardan ve okyanus kayalarının erozyonundan meydana gelir. Kum tabakasının kalınlığı değişmektedir. Bu kum türü inşaat için idealdir. Avrupa'da deniz ekosistemi ve yerel balıkçılık kum madenciliği kaynaklı büyük zarar görmüştür.

İnşaat endüstrisi için, örneğin beton yapmak için sadece bazı kumlar uygundur. Nüfusun ve şehirlerin büyümesi ve bunun sonucu olarak inşaat faaliyetlerinden dolayı kuma büyük talep vardır ve doğal kaynaklar azalmaktadır. 2012'de Fransız yönetmen Denis Delestrac, inşaat kumu eksikliğinin etkileri hakkında "Kum Savaşları" adlı bir belgesel hazırladı. İnşaat kumundaki yasal ve yasa dışı ticaretin ekolojik ve ekonomik etkilerini gösterdi.
Kumu çıkarmak için hidrolik tarama yöntemi kullanılır. Birkaç metreden su pompalanır ve çıkan kum tekneye doldurulur. Daha sonra işlemek için karaya gönderilir. Çıkarılan kuma karışan tüm deniz canlıları öldürülür ve ekosistem büyük zarar görür. Bu sadece deniz yaşamına değil; kıyı bölgelerde yaşayan balıkçılıkla geçimini sağlayan insanlara da zarar verir. Kum sudan çıkarıldığında, heyelan riski artar, bu da tarım arazilerinin kaybına veya  konutların zarar görmesine neden olabilir. Çin, Endonezya, Malezya ve Kamboçya gibi ülkeler, bu konulara dikkat çekerek kum ihracatını yasaklıyor.
Yıllık kum ve çakıl tüketiminin 40 milyar ton, gelirinin ise 70 milyar dolarlık küresel bir endüstri olduğu tahmin edilmektedir.

Kum genellikle toksik olmamakla birlikte, kumlama gibi faaliyetler önlem gerektirir. Kumlama için kullanılan silis kumu torbaları, ortaya çıkan ince silis tozunu solumamak için kullanıcıyı solunum koruması takması konusunda uyaran etiketler taşır. Silis kumu için güvenlik bilgi formlarında " silis kristalinin aşırı solunumu ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir'' ibaresi geçer.
Yüksek gözenekli su basıncı olan alanlarda, kum ve tuzlu su, bir bataklık alanı oluşturabilir.

Üretilen kum, (M kum) genellikle çimento veya betonda inşaat amaçlı yapay işlemlerle kayadan yapılan kumdur. Nehir kumundan yapısal olarak biraz farklıdır.

Birleşik Arap Emirlikleri ve Dubai'de altyapı inşaatı, ada inşası gibi işlerde kum kullanımı çok talep görmektedir. Kendi rezervlerini kullandılar şu an ise kumlarının çoğunu Avustralya'dan ithal ediyorlar. 835 milyon tondan fazla kuma ihtiyaç duyan yapay adalar yapmak için 26 milyar ABD dolarından fazla para eden üç proje var.
Plajın beslenmesi: Gelgit, fırtına vb. durumlarda kıyı şeridindeki aşınmaları gidermek amacıyla bu bölgelere kum takviyesi yapılır.
Tuğla üretimi: Üretim tesisleri, tuğla üretimi için kil ve diğer malzemelerin karışımına kum ekler.

Jeoloji
Plaj
Kıyı
çöl
Bataklık
Kumtaşı
Kum fırtınası
Sahil

Kıyı boyu sürüklenme, eğik gelen dalga yönüne bağlı olarak kıyı şeridine paralel bir kıyı boyunca çökeltilerin (kil, silt, çakıl taşları, kum ve shingle) taşınmasından oluşan jeolojik bir süreçtir. Eğik gelen rüzgar kıyı boyunca suyu sıkar ve böylece kıyıya paralel olarak hareket eden bir su akımı üretir. Longshore sapması, longshore akımı tarafından taşınan tortudur. Bu akım ve tortu hareketi, sörf bölgesi içinde meydana gelir.
Plaj kumu, plajda eğik ve geri yıkama nedeniyle oluşur. suyu eğik bir açıyla ve yerçekimiyle sahile (çalkalama) gönderir, ardından suyu kıyı şeridine dik olan düz aşağı iniş borusuna (geri yıkama suyu) boşaltır. Böylece sahil kumu, günde birçok kez onlarca metre testere dişi tarzda aşağı doğru hareket edebilir. Bu işleme "plaj sürüklenmesi" denir, ancak bazı işçiler kumun sahile paralel hareketi nedeniyle bunu "uzun kıyı sürüklenmesinin" bir parçası olarak görmüşler.
Uzun kıyı kayması, tortuya bağlı olarak biraz farklı şekillerde çalıştığı için çok sayıda tortu boyutunu etkiler (örneğin, kumlu bir plajdan bir shingle plajındaki tortulardan uzun kıyı tortularının kayması arasındaki fark). Kum, dalgaların salınım kuvvetinden, dalgaların ve tortu hareketinin uzun kıyı akımından kaynaklanan tortu hareketinden büyük ölçüde etkilenir. Shingle plajları kumlu olanlardan çok daha dik olduğu için, dalma kırıcıların oluşması daha olasıdır ve uzun bir sörf bölgesinin eksikliği nedeniyle uzun kıyı taşımacılığının çoğunun eğik bölgede meydana gelmesine neden olur.

Uzun kıyı sürüklenmesi üreten faktörleri dikkate alan çok sayıda hesaplama vardır. Bu formülasyonlar:

Bijker formülü (1967, 1971)
Engelund ve Hansen formülü (1967)
Ackers and White formülü (1973)
Bailard ve Inman formülü (1981)
Van Rijn formülü (1984)
Watanabe formülü (1992)
Bu formüllerin hepsi, kıyı şeridi kayması üreten süreçlere farklı bir bakış sağlar. Bu formüllerde dikkate alınan en yaygın faktörler:

Askılı ve yataklı yük taşımacılığı
Dalgalar örn. Kırılma ve kırılma
[ Kesme dalgaları veya uyguladığı akış dalgalarla ilişkili.

Sahil şeridi kayması kıyı şeridinin evriminde büyük bir rol oynamaktadır. Tortu arzı, rüzgar yönü veya herhangi bir kıyı etkisi değişikliği varmış gibi sahil şeridi kayması dramatik bir şekilde değişebilir. Bu da bir plaj sisteminin veya profilin oluşumunu ve evrimini etkileyebilir. Bu değişiklikler kıyı sistemindeki bir faktör nedeniyle gerçekleşmez, aslında kıyı sisteminde uzun kıyı sürüklenmesinin dağılımını ve etkisini etkileyebilecek çok sayıda değişiklik vardır. Bunlardan bazıları:

Jeolojik değişimler; örneğin erozyon, kıyı şeridi değişimleri ve burunların ortaya çıkması.
Hidrodinamik kuvvetlerdeki değişim; örneğin burun ve kıyı bankası ortamlarında dalga kırınımındaki değişiklik.
Hidrodinamik etkilere; örneğin yeni gelgit girişlerinin ve deltaların sürüklenme üzerindeki etkisi.
Tortu bütçesinde değişiklikler; örneğin, kıyı şeridinin sürüklenmeden çalkalanmaya hizalanması, tortu kaynaklarının tükenmesi.
İnsanların müdahalesi; örneğin uçurum koruması, kasık, müstakil dalgakıranlar.

Sediman bütçe; sediman kaynakları ve lavaboları dikkate alır sisteme. Bu tortu, aşağıdakilerden oluşan kaynak ve lavabo örnekleri ile herhangi bir kaynaktan gelebilir:

Nehirler
lagünler
Aşınan arazi kaynakları
Yapay kaynaklar, örneğin beslenme
Yapay lavabolar, örneğin madencilik / ekstraksiyon
Açık deniz taşımacılığı
Kıyıda tortu birikimi
Topraklar boyunca güller
Bu tortu daha sonra kıyı sistemine girer ve kıyı şeridi sürüklenmesiyle taşınır. Kıyı sisteminde birlikte çalışan tortu bütçesi ve kıyı şeridi sürüklenmesine iyi bir örnek, uzun kıyı taşımacılığı ile taşınan kumu depolayan giriş ebb-gelgit sürgüleridir.  Bu sistemler kum depolamanın yanı sıra diğer plaj sistemlerine de kum transfer edebilir veya geçirebilirler, bu nedenle giriş ebb-tidal (shoal) sistemleri tortu bütçesi için iyi bir kaynak ve lavabo sağlar.
Bir kıyı şeridi profili boyunca tortu birikmesi sıfır noktası hipotezine uygundur; burada yerçekimi ve hidrolik kuvvetler, tanelerin denize doğru uzanan bir tortu dağılımındaki çökelme hızını belirler. Uzun kıyı, 90 ila 80 derece geri yıkamada gerçekleşir, bu nedenle dalga hattı ile dik açı olarak sunulur.

Bu bölüm insanlar tarafından meydana gelmeyen kıyı boyu sürüklenme özelliklerinden oluşur.

Uzun kıyı sapması, baskın sapma yönünün ve kıyı şeridinin aynı yönde saplanmadığı bir noktadan (örneğin nehir ağzı veya yeniden giriş) geçtiği zaman tükürmeler oluşur. Baskın sürüklenme yönünün yanı sıra, tükürmeler dalga tahrikli akımın gücü, dalga açısı ve gelen dalgaların yüksekliğinden etkilenir.
Tükürükler iki önemli özelliğe sahip yeryüzü biçimleridir, ilk özellik yukarı sürüklenme ucunda veya proksimal uçta yer alır (Hart ve ark., 2008). Proksimal uç sürekli olarak karaya bağlıdır (ihlal edilmedikçe) ve deniz ile bir haliç veya lagün arasında hafif bir “bariyer” oluşturabilir. İkinci önemli tükürme özelliği, karadan ayrılan ve bazı durumlarda değişen dalga yönlerinin etkisi nedeniyle karmaşık bir kanca şekli veya eğri alabilen aşağı sürüklenme ucu veya uzak uçtur.
Örneğin, Yeni Zelanda Canterbury'deki New Brighton tükürüğü, Waimakariri Nehri'nden kuzeye doğru uzun kıyı tortusu sürüklenmesiyle yaratıldı. Bu tükürük sistemi şu anda dengededir, ancak alternatif çökelme ve erozyon aşamalarından geçmektedir.

Bariyer sistemleri hem proksimal hem de distal uçta toprağa bağlanır ve genellikle en aşağı kayma ucunda en geniştir. Bu bariyer sistemleri, Kaitorete Spit veya Hapua Gölü'nün etrafındaki Rakaia Nehri'nin ağzında olduğu gibi nehir-kıyı arayüzünde oluşan Ellesmere Gölü'nünki gibi bir haliç veya lagün sistemini kapsayabilir.
Canterbury, Yeni Zelanda'daki Kaitorete Spit, yeryüzü şeklinin her iki ucu da karaya bağlı olduğu, ancak tükürük olarak adlandırıldığı için genellikle tanım bariyerinin altına düşen bir bariyer / tükürük sistemidir. son 8.000 yıl. Bu sistem, Waimakariri Nehri'nin (şimdi kuzeye veya Bankalar Yarımadası'na akan) avulsiyonu, açık deniz koşullarının erozyonu ve aşamaları nedeniyle çok sayıda değişiklik ve dalgalanma geçirmiştir. Sistem, “tükürük” sisteminin doğu ucundan kıyı şeridinin sürmekte olan uzun kıyı taşımacılığı nedeniyle korunan bariyeri yarattığı 500 yıllık BP yıllarında daha fazla değişikliğe uğramıştır.

Uzun kıyı sürüklenme kıyılarındaki gelgit girişlerinin büyük çoğunluğu sel ve ebb kıyılarında tortu biriktirir. Ebb-deltaları aşırı derecede maruz kalan kıyılarda ve daha küçük alanlarda bodurlaşabilirken, sel veya delta bir koyda veya lagün sisteminde yer bulunduğunda taşkın deltalarının boyutu artacaktır. Gelgit girişleri, kıyı şeridinin bitişik kısımlarını etkileyen büyük miktarda malzeme için lavabo ve kaynak görevi görebilir.
Gelgit girişlerinin yapılandırılması, sanki bir giriş yapılandırılmamış çökeltiyse girişten geçebilir ve sahilin aşağı sürüklenme kısmında çubuklar oluşturabilir gibi uzun kıyı sürüklenmesi için de önemlidir. Bu aynı zamanda giriş büyüklüğüne, delta morfolojisine, tortu oranına ve geçiş mekanizmasına da bağlı olabilir. Kanal konumu varyansı ve miktarı, uzun kıyı sürüklenmesinin gelgit girişi üzerindeki etkisini de etkileyebilir.
Örneğin, Arcachon lagünü, Fransanın güney batısında uzun kıyı sürüklenme sedimanları için büyük kaynak ve lavabolar sağlayan gelgit giriş sistemidir. Uzun kıyı sürüklenme tortularının bu giriş sistemi üzerindeki etkisi, lagün girişlerinin sayısındaki ve bu girişlerin yerlerindeki değişiklikten büyük ölçüde etkilenmektedir. Bu faktörlerdeki herhangi bir değişiklik, büyük eğik çubukların şiddetli aşağı sürüklenme erozyonuna veya aşağı sürüklenme birikmesine neden olabilir.

Bu bölüm, doğal olmayan bir şekilde meydana gelen uzun kıyı sürüklenme özelliklerinden oluşur ve bazı durumlarda (örneğin, kasnaklar, müstakil dalgakıranlar ) kıyı şeridi üzerindeki kıyı şeridinin etkilerini artırmak için inşa edilmiştir, ancak diğer durumlarda uzun kıyı sürüklenmesi (limanlar ) gibi.

kıyı erozyonunu durdurmak ve genellikle intertidal bölgeyi geçmek için kıyı şeridi boyunca eşit aralıklarla yerleştirilen kıyı koruma yapılarıdır. Bu nedenle, groyne yapıları genellikle düşük net ve yüksek yıllık uzun kıyı kayması olan kıyılarda fırtına dalgalanmalarında ve kıyı boyunca daha fazla kaybolan tortuları korumak için kullanılır.
Groyne tasarımlarında aşağıdakilerden oluşan en yaygın üç tasarımla çok sayıda varyasyon vardır:

dalga kaynaklı akımlarda veya kopan dalgalarda oluşan yıkıcı akışları dağıtan zig-zag groynes.
Dalga kırınımı ile dalga yüksekliğini azaltan T kafalı kasnaklar.
'Y' kafa, balık kuyruğu groyne sistemi.

Yapay burunlar plajlara veya koylara belirli bir miktar koruma sağlamak için oluşturulan kıyı koruma yapılarıdır. Sürülmemiş arazilerin oluşturulması, sürülmemiş arazinin yukarı sürüklenme tarafında tortuların birikmesini ve sürülmemiş arazinin aşağı sürüklenme ucunun ılımlı erozyonunu içermekle birlikte, bu, malzemenin plajlarda daha fazla birikmesine izin veren stabilize bir sistem tasarlamak için gerçekleştirilir. kıyı.
Yapay burunlar doğal birikim nedeniyle veya yapay beslenme ile ortaya çıkabilir.

Müstakil dalgakıranlar, fırtına koşullarında dezavantajı sağlamak için kumlu malzeme oluşturmak üzere oluşturulan kıyı koruma yapılarıdır. Fırtına koşullarında çekişe uyum sağlamak için müstakil dalgakıranların kıyı şeridiyle bağlantısı yoktur, bu da dalgakıran ve kıyı arasında akım ve tortu geçişine izin verir. Bu daha sonra yapının lee tarafında kum birikmesini teşvik eden düşük dalga enerjili bir bölge oluşturur.
Müstakil dalgakıranlar genellikle fırtına dalgalanmalarını karşılamak için sahil ve dalgakıran yapısı arasında malzeme hacmini oluşturmak için groynes ile aynı şekilde kullanılır.

Dünya genelinde limanların oluşturulması, uzun kıyı sürüklenmesinin doğal seyrini ciddi şekilde etkileyebilir. Limanlar kısa vadede kıyı şeridinin sürüklenmesi için bir tehdit oluşturmaz, aynı zamanda kıyı şeridi evrimine de bir tehdit oluştururlar. Bir liman veya limanın oluşturulmasının kıyı şeridi sürüklenmesinde en büyük etkisi, çökelme pater

Kıyı erozyonu, kıyıda bulunan; kumsal, kum tepeleri ve katmanların, dalga hareketleri, gelgitler, drenaj veya sert rüzgarlar tarafından aşındırılmasıdır. Kıyı şeridinin karaya doğru çekilmesi gelgit ölçeği (mareograf), mevsim ve diğer kısa vadeli döngüsel süreçler üzerinden ölçülebilir ve tanımlanabilir. Kıyı erozyonu, hidrolik hareket, aşınma, rüzgâr, su, doğal veya doğal olmayan diğer kuvvetlerin etkisi ve korozyonundan kaynaklanabilir.
Kıyı erozyonu, kayalık olmayan kıyılarda, kıyı şeridinin erozyona karşı direnci değişen kaya katmanları veya kırılma bölgeleri içerdiği alanlarda kaya oluşumlarına neden olur. Daha yumuşak alanlar, genellikle tüneller, köprüler, sütunlar ve sütunlar gibi şekiller sert alanlardan daha hızlı aşınır. Zamanla sahil genellikle yok olur.Daha yumuşak alanlar sert alanlardan aşınmış tortu ile doldurulur ve kaya oluşumları aşınır. Aşınma, güçlü rüzgarların, gevşek kumun ve yumuşak kayaların olduğu bölgelerde yaygın olarak görülür. Milyonlarca keskin kum tanesinin uçması kumlama etkisi yaratır. Bu etki kayaları aşındırmaya, pürüzsüzleştirmeye ve cilalamaya yardımcı olur.

Kıyı erozyonu, kıyıda yaşayan insanlar içinde çok büyük sorunlar doğurmaktadır. Erozyon ABD kıyıları boyunca önemli maddi manevi kayıplara yol açmaktadır. Erozyonun engellenmesi, karşılaşılan hasarın önüne geçmek ve denetime alınması için her yıl çok büyük miktarlarda harcama yapılır. Genelde çoğu kıyı yerleşimlerindeki sorunda, kıyılardaki yoğun kentsel gelişimin sürmesidir. Bu gelişim sürdükçe kıyı çizgisindeki erozyonun artması kaçınılmazdır.
İskenderun Payas beldesindeki bir kıyı kesimi de kıyı erozyonuyla mücadele etmektedir. Kıyıdaki alüvyon arazinin senelerce erozyona maruz kalması ile kıyı çizgisi kara yönünde ilerlemiştir. Kıyı çizgisinin ilerlemesiyle kıyıda yüksekliği 10 m'ye varan bir yarık oluşmuştur.
Washington North Cove sahil şeridi yılda 100 metreden fazla bir oranda aşınarak bölgeye "Washaway Plajı" takma adını kazandırmıştır. Orijinal kasabanın çoğu okyanusa çökmüştür. Bölgenin ABD'nin Batı Kıyısı'nın en hızlı aşınan kıyısı olduğu söyleniyor. 2018'de sürecin önemli ölçüde yavaşlamasıyla önlemler alındı.

Tortul kayaçların uçurumlarına sahip olan ve yoğun nüfuslu Kaliforniya sahili, kayalıkların aşınmasıyla düzenli olarak ev hasarı vakalarına sahiptir.  Devil's Slide, Santa Barbara, Ensenada'nın hemen kuzeyindeki sahil ve Malibu düzenli olarak etkilenmektedir.

Bir uçurumun dik yüzüne çarpan dalgalar, çatlaklarda havayı sıkıştırdığında hidrolik eylem oluşur. Bu, çevredeki kayaya baskı uygular ve parçaları kademeli olarak parçalayabilir veya çıkarabilir. Zamanla, çatlaklar bazen bir mağara oluşturarak büyüyebilir. Parçalar, daha fazla dalga etkisine maruz kaldıklarında deniz tabanına düşer.

Dalgalar, gevşek kaya enkaz parçalarının (dağ eteğindeki taş yığını) birbirleriyle çarpışmasına, birbirlerini öğütüp parçalamasına, giderek daha küçük, daha pürüzsüz ve yuvarlak hale gelmesine neden olduğunda yıpranma ortaya çıkar. Gevşek kaya enkaz parçaları ayrıca uçurumun dik yüzünün tabanı ile çarpışır, uçurumdaki küçük kaya parçalarını yontar veya zımparalamaya benzer bir aşınma etkisi yaratır.

Çözelti, deniz suyunda bulunan asitlerin tebeşir veya kireç taşı gibi bazı kaya türlerini çözdüğü işlemdir.

Dalgaların uçurum yüzlerinde kırıldığında ve yavaşça aşındığında oluşur.

Korozyon veya kimyasal ayrışma, denizin pH'sı (pH 7.0'ın altındaki herhangi bir şey) bir uçurum yüzündeki kayaları korozyona uğrattığında meydana gelir. PH'ı orta derecede olan kireçtaşı uçurum yüzleri özellikle etkilenir. Dalga hareketi reaksiyona sokulmuş malzemeyi çıkararak reaksiyon hızını arttırır.

Dalgaların, uçurum yüzünün erozyonuna neden olması birçok faktöre bağlıdır.
Denize bakan kayaların sertliği (veya aşınabilirliği), kayanın kuvveti ve çatlakları, kırıklar, silt ve ince kum gibi yapışkan olmayan malzemelerin yataklarının varlığı ile denetlenir.
Uçurumdan düşen parçanın taşınması dalganın gücüne bağlıdır. Enerji, malzemeyi enkaz lobundan çıkarmak için kritik bir seviyeye ulaşmalıdır. Enkaz lobları çok kalıcı olabilir ve tamamen kaybolması yıllar alabilir.
Plajlar, kıyı boyunca dalga enerjisini dağıtır ve araziyi korur.
Suların çekilidiği kıyıların istikrarı veya alçalmaya karşı direnci. Kararlı olduğunda, suların çekildiği kıyı genişlemeli ve dalga enerjisinin  yayılmasında daha etkili hale gelmelidir, böylece az ve az güçlü dalga bunun ötesine ulaşır. Uçurumun altındaki su altı kıyısına gelen yukarı doğru malzeme sağlanması, istikrarlı bir kumsal sağlamaya yardımcı olur.
Bitişik batimetri veya deniz tabanının konfigürasyonu, kıyıya gelen dalga enerjisini kontrol eder ve uçurum erozyon oranı üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Sığlaşma ve çubuklar, fırtına dalgalarının kıyıya ulaşmadan önce enerjilerini kırmasına ve dağıtmasına neden olarak dalga erozyonundan koruma sağlar. Deniz tabanının dinamik doğası göz önüne alındığında, sığlaşmanın ve çubukların yerindeki değişiklikler, plaj veya uçurum erozyonunun kıyı boyunca konumunu değiştirmesine neden olabilir.
Kıyı erozyonu, küresel olarak yükselen deniz seviyelerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. ABD'nin Doğu sahilinde artan kıyı erozyonuna önemler alınmıştır.

Ayrışma ve taşımada eğim süreçleri
Şev hidrolojisi
Bitki örtüsü
Uçurum ayağı erozyonu
Uçurum ayağında tortu birikimi
Uçurum ayağı tortusunun yıpranmaya ve taşınmaya direnci
İnsan aktivitesi

Kaynak çıkarımı
Kıyı yönetimi

Kıyı erozyonu kontrol yöntemlerinin üç yaygın şekli vardır. Yumuşak erozyon kontrolleri, sert erozyon kontrolleri ve yer değiştirmedir.

Sert erozyon kontrol yöntemleri, yumuşak erozyon kontrol yöntemlerinden daha kalıcı bir çözüm sağlar. Kıyı dalgakıranları, mahmuzlar, açık deniz dalgakıranları ve kıyı duvarlarını içine alır.
Kıyı dalgakıranları, nehir veya liman girişlerinin iki tarafında olurlar ve okyanusa doğru uzanırlar. Çift olarak inşa edilirler.

Mahmuzlar, çoğu zaman büyük kayalarla inşa edilir. Kumun kıyıya paralel olarak hareket etmesini engellemek için inşa edilir. Kıyıya dik inşa edilen bir engeldir.
Açık deniz dalgakıranları, tekneleri büyük dalgaların verebileceği maddi zarardan korumak amacıyla inşa edilir. Kıyı çizgisi yakınında sakin bir su kuşağı oluşturarak inşa edilir. İnşa edildiğinde dalgakıranın arkasındaki azalan rüzgarın etkisi kum biriktirmesine neden olabilir.
Kıyı duvarları, kıyıyı güçlendirmek ve dalgaların kırıldığındaki gücüne karşı savunmak için inşa edilen yapılardır. Enerjilerini harcamamış dalgaları deniz tarafına yansıtmak için kullanılır. Kıyı duvarı, kumsalın genişliği azaldıkça dalgalar tarafından daha fazla dövülür. Sonunda, dalgaların verdiği zarar duvarın yıkılmasına sebep olur.

Kıyı duvarları ve mahmuzlar yarı kalıcı altyapı olarak hizmet eder. Bu yapılar normal aşınma ve yıpranmaya karşı yeterli değildir ve yenilenmeleri veya yeniden inşa edilmeleri gerekecektir. Bir kıyı duvarının ortalama ömrünün 50-100 yıl ve bir mahmuzun ortalama ömrünün 30-40 yıl olduğu tahmin edilmektedir. Kıyı duvarları aynı zamanda halkın plaja erişiminden mahrum bırakabillir ve plajın doğal durumunu büyük ölçüde değiştirebilir.
Sert erozyon kontrolünün doğal formları arasında mangrov ormanları ve mercan kayalıkları gibi doğal bitki örtüsünün ekilmesi veya sürdürülmesi yer alır.

Yumuşak erozyon stratejileri, erozyonun etkilerini yavaşlatmaya yönelik geçici seçenekleri ifade eder. Kum torbası ve plaj beslemesi dahil bu seçeneklerin uzun vadeli çözümler veya kalıcı çözümler olması amaçlanmamıştır. Başka bir yöntem, plaj kazma veya plaj buldozerleridir. Bir binanın önünde veya bir bina temelini korumak için yapay bir kumul oluşturulmasına izin verir. Yumuşak erozyon kontrolünün en yaygın yöntemlerinden biri plaj besleme projeleridir. Bu projeler, erozyon nedeniyle kaybedilen kumun yeniden kurulmasının bir yolu olarak kum tarama ve kumsallara taşımayı içerir. Bazı durumlarda kumsal beslenmesi ve kum havuzları sık ve büyük fırtınaların görüldüğü alanlarda erozyon kontrolü için uygun bir önlem değildir.

Altyapının kıyıdan daha uzağa taşınması da bir seçenektir. Yeniden inşada hem mutlak hem de göreceli deniz seviyesinin yükselmesi ve erozyonun doğal süreçleri göz önünde bulundurulur. Erozyonun şiddeti ve mülkün doğal manzarası gibi faktörlere bağlı olarak, yer değiştirme basitçe iç bölgelere kısa bir mesafe ile hareket etmek anlamına gelebilir veya yer değiştirme bir alandaki gelişmeleri tamamen durdurmakta olabilir.

Fırtınalar normal hava koşullarından yüzlerce kat daha hızlı erozyona neden olabilir. Manuel tarama, lazer altimetre veya ATV üzerine monte edilmiş bir GPS ünitesi ile toplanan veriler kullanılarak önce ve sonra karşılaştırmalar yapılabilir. Landsat gibi uzaktan algılama verileri, kıyı erozyonunun büyük ölçekli ve çok yıllı değerlendirmeleri için kullanılabilir.

Deniz ve göllerin kenarlarında bulunan ve dalga aşındırmasına bağlı olarak meydana gelen dikliklerdir. Yüksek eğimli (genelde >40°, dik hatta negatif eğimli) kıyıdır. Bununla birlikte, deniz ve göllerin kenarlarında görülen bütün diklikler dalga aşındırmasına bağlı olarak meydana gelmemişlerdir. Önce su yüzeyine yakın bir tabaka veya çatlakta meydana gelen oyuk, dalganın çarparak yaptığı aşındırma  sonucu giderek büyür. Oyuğun üzerinde bulunan kütlelerin de düşmesi sonucu yamaç dikliği kara içlerine doğru geriler.Falezler tabanlarında dalga erozyonu, su üstünde de yamaç erozyonu süreçleri kontrolünde sürekli olarak gerileyen niteliktedir. Dünya kıyıları 3/4 oranında falezli kıyılardan oluşmaktadır. Türkiye'de Karadeniz ve Akdeniz'de Gazipaşa-Aydıncık faylarının geçtiği Gökova ve Antalya körfezinin batısında yaygın olarak görülür. Yaygın görülmesinin sebebi bu denizlerde çok kuvvetli dalgaların oluşması ve kıta sahanlığının derin olmasıdır.

Falezler veya kıyı üzerinde beliren çentiğin büyümesiyle beraber yamacın bir bölümü çökmeye başlar. Aşınma olaylarının devam etmesiyle kıyı boyunca bulunan diklikler ve falezler gerilemeye başlar ve dalga aşındırmasının ilerlemesiyle bir sahanlık meydana gelir. Bu saha

Kıyı gerilemesi, suatlındaki deniz yatağının su seviyesinin üstüne çıkmasıyla yaşanan jeolojik süreçtir. Kıyı bölgelerinin morfolojik yapısı birçok doğal ve beşeri faktöre bağlı olarak değişebilmektedir. Yer sistemini oluşturan alt sistemler ve öğelerde oluşan değişimler kısa sürede kıyı bölgelerine de yansımaktadır. Özellikle kıyı çizgileri bu değişimlere karşı duyarlıdır. Kıyı bölgelerinin morfolojisinin gelişiminde esas olarak dalgaların aşındırma, taşıma ve biriktirme faaliyetleri etkili olmakla birlikte, aralarında karmaşık ilişkiler bulunan çok çeşitli etmen ve süreçlerin etkili olduğu görülür. Bu nedenle kıyılar ve onların morfolojisi yer sisteminde oluşan değişmelere karşı duyarlı alanlar olup bu değişimi yansıtırlar. Kıyı çizgisi (depolanmalı ve aşınmalı) oluşumunu kontrol eden belirli morfodinamik koşulların değişmesi ile çarpıcı bir hızla değişebilir. Bu değişmeler hem doğal, hem de insan faaliyetleri nedeniyle gerçekleşebilir.
Kıtaların oluşumunda, kara ve denizlerde düşey doğrultuda alçalma ve yükselme hareketi oluşur. Bu hareketlerin bütününe epirojenez denir ve iki farklı şekilde oluşur. Karaların hafifleyip yükselmesi ve denizin gerilemesine, regresyon denir. Karaların ağırlaşıp alçalması ve denizin ilerlemesi yani yükselmesine ise transgresyon denir.  Regresyona örnek olarak buzul erimesi, aşınma (erozyon, heyelan vb.) verilebilir.

Büyük bir bölgeyi akaçlayan Sakarya Nehri, Türkiye'nin kuzeybatısında Karadeniz'e dökülmektedir. Sakarya Deltası, Sakarya Nehri'nin taşıdığı çökelleri, Karadeniz kıyısında biriktirmesi ile oluşmuştur. Özellikle kış mevsiminde etkili olan kuzeybatı yönlü Karayel fırtınalarının neden olduğu yüksek dalga rejimi ve ilişkili kıyı boyu akıntılar nedeniyle deniz yönünde fazla ilerleme imkânı bulamayan delta daha çok kıyı boyunca geniş bir alanda gelişme göstermiştir. Son yıllarda kıyı çizgisinde önemli değişimler görülmektedir ki bu değişim özellikle Karasu Limanı'nın inşasından sonra limanının doğusunda kalan kıyıda belirginleşmiştir. Bu durum limanın NE - SW uzanımlı uzun mendireğinin akıntı ve dalga rejimini etkilemesi ile ilgili görünmektedir. Dolayısıyla alüvyal birikim süreci yerine dalga aşındırması süreci kıyı morfolojisinin gelişimini etkilemeye başlamıştır. Kıyı çizgisi değişimini belirleyebilmek amacıyla liman inşaatının gerçekleştiği dönemi kapsayan uydu görüntüleri ve topoğrafya haritaları kullanılarak 2003 - 2009 yılları arasındaki değişim analiz edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; limanın doğusunda, 2003 - 2009 yılları arasında 60 - 70 metre, 2009 – 2010 yılları arasında ise 20 - 30 metre kıyı gerilemesi oluşmuştur.
Verilebilecek bir diğer örnek; Altınova sahilindeki kıyı değişimidir. Kıyı şeridinin güneyinde yer alan Madra Çayı Deltası'nda kıyı gerilemesi yaşanırken aynı sahil şeridinin sadece birkaç kilometre kuzeyinde yer alan sekele kıyı oku ile Karakoç Deltası'nın denize doğru büyümelerine devam ettiği ya da sabit kaldığı tespit edilmiştir.

Kıyılar, kara ve deniz ekosisteminin kesişim sahasında bulunan doğal ve beşeri kaynaklı olarak büyük ve hızlı değişimlerin yaşandığı en önemli alanlardan biridir. Kıyıların, dalga ve deniz akıntıları sonucu, iklim değişimleri, akarsuların taşıdığı materyaller vb. unsurlar ile doğal olarak değişimin yaşandığı ortamlar olması yanında tarihi çağlardan bu yana insanoğlunun başta yerleşim olmak üzere birçok faaliyetleri için kullandığı alanlar olması da kıyılardaki değişimin boyutunu göstermektedir.
Kıyı çizgisinde meydana gelen değişim aynı zamanda kıyının alan kazanması veya alan kaybetmesi şeklinde alansal değişimi de oluşturmaktadır. Meydana gelen alan değişimleri kıyı ilerlemesi-gerilemesiveya deniz ilerlemesi-gerilemesi şeklinde olabilmektedir. Bu durumda kıyıda yaşanan değişimlerin aradan denize doğru ya da denizden karaya doğru olduğunu göstermektedir. Bu değişimler uzun dönemli (10-1000 yıllık) ve kısa dönemli (5-10 yıllık) olarak sınıflandırılmaktadır.

Kıyı çizgisinde yaşanan değişimler sonucu kıyı alanında da büyük değişimler yaşanmıştır. Dönemler arasında ve çalışma alanının farklı kesimlerinde kıyı ilerlemesi-kıyı gerilemesi şeklinde büyük değişimlerin olduğu gözlemlenmektedir.
Çalışma alanında, 1965-1975 yılları arasında 33,28 hektarlık kıyı gerilmesi olurken, 6,55 hektarlık kıyı ilerlemesi meydana gelmiştir. Kıyı gerilemesinin başlıca nedenleri ise kıyı erozyonu, kumul gerilemesi, delta alanlarının doğal yapısının bozulması ve beşeri faaliyetler oluşturmaktadır. Kıyı ilerlemesinin olduğu alanlardaki nedenler ise beşeri faaliyetler sonucu oluşan dolgu çalışmalarıdır. Bu dönemde kıyı alanında 26,73 hektarlık azalma olmuştur. Bu azalmanın özellikle Çuhane deresi deltasının güney kesiminde meydana gelen kıyı erozyonu ya da deniz ilerlemesi nedeniyle olması tahmin edilebilir. Ancak bu iki dönemin farklı kaynaklardan alınması ve 1975 yılı Landsat uydu görüntüsünün bulutluluk oranının yüksek olması, bu dönemlerde kesin veri bilgisinin eksik olmasına neden olmuştur. Bu durumda kıyı alanındaki değişimlerin nedenlerine saptamada sıkıntı yaratmıştır. Bu dönemde Kocaeli fuar alanının, inceleme alanının kuzey kıyısına yapılmaya başlanması ve ayrıca İzmit şehir merkezi kıyı alanındaki değişimler, kıyı ilerlemesinin nedenlerini oluşturmaktadır. Çuhane ve Akarca dere deltalarında meydana gelen kıyı gerilemesinin dışında, bu alanın güneyinde fazla bir değişim yaşanmamıştır İzmit Körfezi doğu kıyısında, 1975-1985 arasındaki dönem en çok değişimin yaşandığı Dönemlerden biridir. Bu dönemde, kıyı alanındaki beşeri faaliyetlerin yoğunlaşması, değişimlerin boyutunun büyük olmasına da neden olmuştur. 1975 yılından 1985 yılına, kıyı alanında 14,92 hektarlık kıyı gerilemesi yaşanırken, 49,96 hektarlık kıyı ilerlemesi meydana gelmiştir (Tablo 2). Kıyı ilerlemesindeki bu miktar dönemler arasındaki en büyük oranı da oluşturmaktadır. Kıyı alanında ise 35,04 hektarlık bir pozitif değişim yaşanmıştır. Kıyı ilerlemesi şeklinde olan değişimin yaşandığı alanlardaki nedenlerini; Kocaeli fuar alanının dolgu ve düzenleme çalışmaların yapılması ayrıca İzmit şehir merkezinde kıyı dolgu çalışmaları oluşturmaktadır. Bu alanlarda 85–235 m. arasında kıyı alanı denize doğru ilerlemiştir. Ancak bu değişimin kökeni tamamen beşeri nedenlidir.1975-1985 döneminde Akarca deresinde yapılan düzenlemeler ve derenin kanala alınması, Akarca deresi deltası ile Çuhane (Kumla) deresi deltasının kuzey kesiminde 80-90m lik kıyı gerilemesinin yaşanmasına neden olmuştur. Kanalın, derelerin sediment taşımasını ve bunu denize iletmesini yavaşlatması, kıyı alanındaki delta alanlarının deniz istilasına uğramasına ve kıyı gerilemesine neden olmuştur. Diğer önemli değişim ise önceki yıllarda lagüner ortamlarda kaybolan Kiraz derenin ağız kesimindeki kıyı ilerlemesiyle oluşan deltasıdır. Bu alanda drenaj, yol ve düzenleme çalışmaları nedeniyle derenin kanala alınması ve yüklü miktarda sediment getirmesi, kıyı alanında çıkıntıların oluşmasına ve deltanın meydana gelmesine neden olmuştur. Bu alanda kıyı 300 m. gibi büyük bir uzunlukta denize doğru ilerlemiştir. Taşınan sedimentler ayrıca İzmit Körfezi akıntı sistemiyle beraber körfezin doğu havzasındaki kıyılarda da çökelmeye uğramıştır. İzmit Körfezi doğu kıyılarının güneyinde, Başiskele yakınlarında ise kıyı alanı değişimleri çok küçük çaplı olarak meydana gelmiştir. Bu alandaki değişimlerde kıyı ilerlemesi şeklinde olmuştur. çalışma alanının kuzeyinde kıyı ilerlemesi olduğu gözlemlenir ve bu durumun nedeni yine beşeri faaliyetlerin etkisi ile dolgu çalışmalarıdır.

Kıyı morfodinamikleri kıyılar, zamana ve yere bağlı olarak daima değişime uğrar. Mesela alçak ve yüksek med ve cezir arasındaki farklara,yerküre,ay ve güneşin su üzerindeki etkisine bağlı olarak sürekli değişir. Kıyıdaki küçük değişimler yer kabuğunun hareketi sonucu meydana gelir. Yerin hareketleri emersiyon ve submersiyon olarak tanımlanır. Emersiyon arazide kıyı düzleşme eğilimi gösterir. Submersiyonda ise kıyı girintili çıkıntılı ve düzensizdir. Nehirlerin çok olduğu bölgede meydana gelen submersiyon nehir ağızlarını genişletir ve koy meydana gelir. Akıntı ve dalgaların, kıyıyı yavaş yavaş yemesi neticesinde tortu ve yumuşak kayalıklarda küçük koylar meydana gelir. Daha dayanıklı kayalar burun, yarımada olarak kalır. Tam tersine akıntı ve dalgaların meydana getirdiği tabakalar yarımada ve sahiller meydana getirir.

Rüzgar
Dalgalar
Akıntılar
Med-Cezir
Alüvyal Taşınımı
Levha Ve Tektonik Hareketler
Kıyı morfodinamiği (yani plaj morfolojisinin dinamikleri), deniz tabanı topografyası ile sıvı hidrodinamik süreçlerin, deniz tabanı morfolojilerinin ve tortu hareketini içeren değişim dinamiklerinin dizilerinin etkileşimi ve ayarlanması çalışmalarına atıfta bulunmaktadır. Hidrodinamik süreçler dalga, gelgit ve rüzgar kaynaklı akımları içerir.

Hidrodinamik süreçler morfolojik değişime anında tepki verirken, morfolojik değişim tortunun yeniden dağıtılmasını gerektirir. Sedimentin hareket etmesi sınırlı bir zaman aldığından, hidrodinamik zorlamaya morfolojik yanıtta bir gecikme vardır. Bu nedenle tortunun zamana bağlı bir bağlantı mekanizması olduğu düşünülebilir. Hidrodinamik zorlamanın sınır koşulları düzenli olarak değiştiğinden, bu plajın asla dengeye ulaşmadığı anlamına gelebilir. Morfodinamik süreçler olumlu ve olumsuz geri bildirimler (farklı zaman ölçeklerinde plajların hem kendi kendini zorlayan hem de kendi kendini düzenleyen sistemler olarak kabul edilebileceği şekilde), doğrusal olmama ve eşik davranışı sergiler.

Kıyıya bu sistem yaklaşımı ilk olarak 1977 yılında Wright ve Thom tarafından geliştirilmiş ve 1984 yılında Wright ve Short tarafından sonlandırılmıştır. Dinamik ve morfolojik özelliklerine göre, açıkta kalan kumsallar çeşitli morfodinamik tiplerde (Wright ve Short, 1984;) sınıflandırılabilir. 1996). Büyük bir morfodinamik durum ölçeği vardır, bu ölçek "enerji tüketen durumdan" "yansıtıcı uçlara" kadar uzanmaktadır. Yitimli plajlar düzdür, ince kumlara sahiptir, intertidal bölgeden uzaklaşmaya ve geniş sörf bölgeleri boyunca aşamalı olarak gücü dağıtmaya eğilimli dalgaları içerir. Dağıtıcı plajlar, ince tortudan oluşan ve dökülme kırıcılarla karakterize    edilen geniş bir sığlaşma ve sörf bölgesi ile geniş ve düz profildir.
Yansıtıcı plajlar diktir ve iri kumları ile bilinir; sörf bölgesi yoktur ve dalgalar intertidal bölgede sertçe kırılır. Yansıtıcı plajlar tipik olarak kaba tortu ve sörf bölgesi ile kaba bir tortudan oluşan ve yükselen kırıcılar ile karakterize profilde diktir. Kaba tortu, dalga döngüsünün çalkalama kısmı sırasında süzülmeye izin verir, böylece geri yıkama mukavemetini azaltır ve malzemenin çalkalama bölgesinde birikmesini sağlar. Plaj durumuna bağlı olarak, dip akıntıların yakınında akımlar, olay dalgaları, subharmonik salınımlar, infragravite salınımları ve ortalama longshore ve rip akımları nedeniyle hareketlerin göreceli hakimiyetinde farklılıklar gösterir. Yansıtıcı plajlarda, olay dalgaları ve subharmonik kenar dalgaları baskındır. Oldukça dağılmış sörf bölgelerinde, olay dalgalarının kıyıya doğru çürümesine, kızılötesi enerjinin kıyıya doğru   büyümesi eşlik eder; iç sörf bölgesinde, infragravite duran dalgalarla ilişkili akımlar baskındır. Belirgin            bar-trough (düz veya hilal) topoğrafyaları olan ara durumlarda, olay dalgası yörünge hızları genellikle   baskındır, ancak aynı zamanda subharmonik ve infragravite duran dalgaları, uzun kıyı akımları ve          ripler tarafından önemli roller oynar. En güçlü kopmalar ve ilişkili besleyici akımları, ara enine çubuk                 ve koparma topografyalarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkar.
Plaj durumları arasındaki geçişler genellikle dalga enerjisindeki değişikliklerden kaynaklanır, fırtınalar yansıtıcı plaj profillerinin düzleşmesine neden olur (daha dik dalgalar altında tortunun açık deniz hareketi), böylece daha dağıtıcı bir profil benimser. Morfodinamik süreçler, diğer kıyı yeryüzü biçimleriyle de ilişkilidir, örneğin, mercan kayalıkları üzerinde mahmuz ve oluk oluşumu topografyası ve dolgu ağızlarındaki dolgulu daireler oluşturur.

Kıyı terası, kıyı taraçası veya seki, dalgalarla oluşturulmuş ama günümüzde deniz yüzeyinin üzerinde bulunan nispeten düz, yatay ve hafifçe eğimli eski aşınma platformudur. Kıyı terasları kıyıya paralel onlarca kilometre uzayabilir. Deniz dalgaları sayesinde oluşan bu yer şekli eğimlidir. Deniz yatağına alüvyonalarını yayarak yatağı kazmaktadır ve böylece derinleşerek basamakları oluşturmaktadır. Epirojenez sayesinde oluşan bu yer şekli, aşınan toprakların yükselmesiyle oluşmaktadır. Genişliği değişmektedir. Taraçalar östatik hareketler, iklim değişmeleri ve tektonik hareketlerle oluşabilir. Bunun başlıca örneklerinden biri Yeni Zelanda'daki Wellington yakınlarındaki taraçalardır. Houn taraçaları, Unesco'nun geçici listesinde yer almaktadır. Ayrıca taraçalar üzerinde araştırmalar yapmak amacıyla 1926 yılında Milletlerarası Coğrafya Birliği'ne bağlı Taraçalar Komisyonu kurulmuştur.

Bir deniz teras platformu genellikle 1 °- 5 ° arasında bir değeri sahiptir. Eski gelgit aralığına bağlı olarak, genişliği çok değişkendir. 1000 m'ye kadar ulaşan bu platform, kuzey ve güney yarım kürelerde farklı uzunluklarda görünür. Üstteki teras seviyeleri genellikle daha iyi korunmuştur. Eski teraslar deniz veya alüvyal malzeme ile kaplıdır. Kıyı teraslarının karmaşık geçmişi farklı yaş topraklarını geniş bir yelpazede bulundurulabilir. Korunan alanlarda tsunami yatakları sallochtonous kumlu ana materyalleri bulunabilir. Deniz terasları üzerinde bulunan ortak toprak türleri planosols ve solonetz içerir.

Kıyı terasları dünyada birçok geodinamiğini etkilemiş sahillerde bulunur. Örneğin Wellington (Yeni Zelanda) yakınlarındaki teraslar dünyanın en iyi ve en kapsamlı örneklerinden biri olma özelliğini taşır. Ayrıca Yeni Zelanda'nın Kuzey Adasında yer alan Plenty Körfezi, Santa Cruz yakınlarındaki Davenport terasları örnek gösterilebilir. Güney Amerika Kıyılarında da kıyı terasları mevcuttur. Şu anda olan UNESCO'nun geçici listesinde dünya mirası adı altında Houn terasları bulunmaktadır.

Kıyı çizgisi, Resmî Gazete'de yayınlanan Kıyı Kanunu Yönetmeliği'ne göre; deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın dışında, suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan meteorolojik durumlara göre değişen doğal çizgidir.

Tabi ve suni göllerde Devlet Su İşleri, Genel Müdürlüğünce belirlenen maksimum su kotu kıyı çizgisini belirler.
Kıyı çizgisi durağan değildir. Aksine gel-git hareketlerine, sürekli rüzgarların veya seyş olaylarının etkisiyle kıyı şeridi üstünde ileri geri yer değiştirir.
Yer değiştirme miktarı deniz seviyesinde meydana gelen oynamaların genliğine ve kıyı profiline göre değişir. Yüksek falezli kıyılarda önemsiz olduğu halde kıyı ovaları gibi alçak kıyılarda büyük boyutlara ulaşabilir.
Alışılan gel (med) seviyesi sırasında kıyı çizgisinin bulunduğu mevki normal kabul edilir. Fakat bazen, özellikle ekinokslar sırasında şiddetlenen gel (med) olayları sırasında veya karaya doğru esen şiddetli ve devamlı rüzgarların etkisi altında sular bu sınırın daha yukarısına kadar yükselebilir. Buna göre kıyı şeridinde ayrıca iki kısım ayrılabilir: Bunlardan biri, normal kıyı çizgisi ile denizin karaya doğru en fazla ilerlediği sınır arasında kalan zondur ki buna artkıyı adı verilir. Buna karşılık normal kıyı çizgisi ile suların çekilebildiği en alçak seviye arasında kalan zon da önkıyı diye adlandırılır.

Özel

Genel
Jeomorfoloji 2 (Güncelleştirilmiş 3. Baskı bas.). İstanbul: Der Yayınları. 2001. 
Jeomorfoloji’nin Ana Çizgileri 2 (3. Baskı bas.). İstanbul: Çantay Kitabevi. 2003.

Macellan Boğazı (İspanyolca: Estrecho de Magallanes), Güney Amerika'nın en güneyinde Atlas Okyanusu'nu Büyük Okyanus'una bağlayan boğazdır. Ana kıta ile Tierra del Fuego Takımadaları'nı ayırır. Bu takımadalar, Arjantin ve Şili arasında paylaşılmıştır. Macellan Boğazı'nın uzunluğu 560 km, genişliği 3 ila 32 km'dir. Boğaz, 1520 yılında Macellan tarafından keşfedildiği için bu isimle anılmaktadır. Sis ve rüzgâr sebebiyle geçilmesi zordur. Boğaz üzerindeki en büyük liman ise Punta Arenas'tır. Liman, Şili koyun eti için önemli bir nakliye noktasıdır.
Macellan Boğazı, Panama Kanalı'nın inşaasından önce olduğu kadar büyük bir öneme sahip olmasa da, hâlâ birçok gemi tarafından kullanılır. Fırtınalı güney kuşağında yer alan boğaz, tehlikeli bir su yolu olarak kabul edilir. Su seviyesindeki gelgitten oluşan farklılıklar, Patagonya'da hüküm süren kuvvetli rüzgârlar, kuvvetli akıntı ve dalgalara yol açar.

Ferdinand Magellan

Okyanus bölgesi, suyun 200 metre derinliğinden itibaren başlayan bölgeye denir. Bu alan kıta sahanlığının ötesindeki açık deniz alanına karşılık gelir. Okyanus bölgesi, Everest Dağı yüksekliğine yakın ve daha derin yarıklar içerir. Okyanus derinliklerinde bulunan volkanik alanlar ve okyanus havzaları dahil olmak üzere denizaltı havzası geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu bölge sürdürülebilir yaşam için zor olsa da bazı türler okyanus bölgesinde gelişirler.

Okyanus alanı içerisinde; epipelajik, mezopelajik ve batipelajik adında bölgeler bulundurur. 

Epipelajik bölgeye güneşli bölgede denilir. Bu alanda fotosentezin desteklenmesi için yeterli güneş ışığı bulunmaktadır. Bu bölgedeki herhangi bir yerin sıcaklığı 40 ile -3 °C aralığında yer alır.
Mezopelajik bölge Epipelagic bölgenin altında yer alır. Bu bölgeden güneş ışığının geçmesi çok az miktarda olur. Bu alana güneş ışığının kıt olması nedeniyle alacakaranlık bölgesi de denir. Bu bölgenin sıcaklıkları 5-4 °C dolaylarındadır.
Batipelajik bölgede okyanusun %90'ını kapsar ve bu bölgeye hiçbir ışık nüfuz etmez. Karanlık bölge ismi de verilir. Su basıncı çok fazladır ve buradaki su sıcaklığı donma derecesine yakındır. 0 ve -6 °C aralığındadır.

Okyanus bilimcileri bölgeye ne kadar ışık ulaştığıyla ilgili açıklamalarında bölünmüş durumdadırlar. Bu bölgede deniz canlıları hidrotermal delikler etrafında gelişir. Bu canlıların gelişmesinde mineraller ve bakteriler önemli rol oynar. Bu bakterilerin varlığı; mürekkep balığı, balta balıkları, ahtapotlar, dev istiridyeler, örümcek yengeçler ve diğer organizmaların hayata kalmasına izin verir.

Knight, J.D. (1997) Sea an, d Sky 25 Ekim 2009
"NatureWorks." New Hampshire Public Television - Engage. Connect. Celebrate. Web. 27 Ekim  2009..
New Hampshire Public Television. "Ocean Zones." Nature Works. New Hampshire Public Television, 2009. Web. 27 Ekim  2009.
The University Of Delaware Marine Graduate School. "Hydrothermal Vents." Voyage to the Deep. The University of Delaware, 2000.Web. 27 Ekim 2009

Pelajik bölge, açık deniz veya okyanusun sahil veya deniz tabanına yakın olmayan kısmıdır. Altı zona ayrılır. Bazı organizmalar da
tüm yaşamları süresince pelajik bölgede bulunur ve bunlara pelagos denir. Pelagoslar, hareket yeteneklerine ve ekolojik özelliklerine nöston, plankton ve nekton olmak üzere üç bölüme ayrılır.

Pelajik bölge, altı zonda incelenmektedir. Bunlar:

Epipelajik Zon: 0–200 m arasındaki derinlikleri kapsar. Ototrof organizmaların bulunduğu bölgedir.
Mezopelajik Zon: 200–1000 m arasındaki derinlikleri kapsar. Bazı araştırıcılar Epi ve Mezopelajik zonları yüzeysel zon adı altında birleştirmişlerdir.
İnfrapelajik Zon: 200 – 800 m arasında kalan bölgedir. Bazı araştırıcılar bu bölgeyi yüzeydeki sıcak sular ile dipteki soğuk sular arasında geçit oluşturan bir bölge gibi kabul ederler. Burada plankton yoğunluğu azalır. Batiskapla yapılan incelemede gündüz infrapelajik zona geçen türlerin geceleri tekrar yüzey sularına geçtikleri gözlenmiştir.
Batipelajik Zon: 1000 m derinlikten 2000–2500 m derinlikleri kapsar
Abissopelajik Zon: 2600–7000 m derinlikler arasında kalan bölgedir. Bu bölgede yaşayan makroplanktonlar kalitatif yönden değilse bile kantitatif yönden oldukça zengindir.
Hadopelajik Zon: 7000 m derinlikten sonrasını kapsar. Kalitatif ve kantitatif yönden fakirdir.

Plaj uçları bir  yay deseninde tortu çeşitli sınıflarda oluşan kıyı oluşumlarıdır. Kıyılara dik gelen dalgalar başta olmak üzere dalgalar tarafından; küçük burunların veya koyların ardalanmış dizi şeklinde karakterize edilmesi sonucu taraklanmış görünümündeki  kısa sırtlar dizisidir. Kıyı boyunca yaprakçıklı bu dilimler yüzlerce metre uzunluğunda aralıklı bir şekilde görülür. Plaj dilimleri hilal şeklinde oluklar ile ayrılmış eşit aralıklı koy ve boynuzlardan bir dizidir.Boynuzlar kaba malzemeden oluşur ve yapay koyda ince sediman içerir. Dilimler dalga ve dalga koşulları değiştikçe sahil boyunca farklı düzeylerde gözlenebilir.
Tüm dünyada bulunan ve çakıl plajları gibi kaba tortu ile kıyı şeridinde en belirgindir. Bununla birlikte, herhangi bir boyutta tortu ile ortaya çıkabilirler. Neredeyse her zaman eşit büyüklükte ve kıyı şeridinin uzanımları boyunca görünen aralıklarla düzenli bir desende meydana gelirler. Bu dişler çoğunlukla birkaç metre uzunluğundaki. Ancak, 60 metre(200 ft)uzunluğu ulaşabilirler.
Plaj kulplarının kökeninin henüz kanıtlanmış olmasa da, kulplar oluşturulduktan sonra kendiliğinden devam eden bir oluşumdur. Bunun nedeni, yaklaşmakta olan bir dalga bir plaj zirvesinin boynuzuna çarptığında bölünmesi ve iki yöne zorlanmasıdır.
Dalganın kulplarının içine çarpması, hızını yavaşlatır ve daha kalın tortuları süspansiyondan düşmesine ve boynuzları çökmesine neden olur. Dalgalar daha sonra setler boyunca akar(daha ince tortuları toplar) ve ortada birbirine geçerler. Bu çarpışmadan sonra, bu dalgalar gelen dalgalarla karşılaştıkları denize geri akmaya çalışırlar. Bu nedenle, uç bir kez kurulduktan sonra, sürekli olarak tortu üzerinde daha büyük tortu biriktirir ve daha ince tortuları, bindirmelerden uzar. Bu işlem, daha büyük büyümezlerse enkazların ve işlemlerin en azından boyutlarını korumasına neden olur.
Plaj dilimleri plaj sırtlarının çalkantılı değişikliğinin bir ürünüdür. Yarı eşit uzunluğu boyunca aralıklı olarak yerleşmiş kanallar ile kesilmiş sırt, alt kıyı üzerine çökelmiştir. Kanalların kıyı boyu pozisyonları sabit kalırken sırt gelgit ile kıyıya göçebilir ve plaj dilimi şekillerini etkileyebilir.

Plajlar tipik olarak 4 bölgeye (plaj profili olarak bilinir) ayrılır: swash, plaj yüzü, sarma çizgisi ve berm. Bu bölgelerin her birinde bulunan parçacıklar farklıdır. Örneğin, suya daha yakın olanlar, daha ince tortulardır. Bu kısmen, hareketli suyun sürekli olarak burada bulunan parçacıkları yıkmasıdır. Plaj iç kısımda ilerledikçe, yüzeydeki parçacıkların boyutu büyür. Genellikle fırtınalar sırasında yıkanmış olan büyük kayalar plajın en kenarında bulunmaktadır. Genel olarak, plajlar ve sahil şeritleri dar bir arazi alanını kaplar ve su hattına doğru aşağı doğru eğilim gösterir.

Kum ve kayalık kumsallar, isimlerini yüzeylerini kaplayan parçacık türünden alırlar. Kumlu plajlar genellikle yavaş eğimli profilleri ile karakterize edilirken, kayalık sahiller daha fazla eğim açıları sergilemektedir. Eğimde bu fark, parçacık büyüklüğündeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Örneğin kayalık sahillerdeki daha büyük parçacıklar, dalgaların güçlerini daha çabuk kaybetmesine neden olur. Bu nedenle, dalga kumlu bir plajdaki kadar uzaklara ulaşamaz ve sonuç olarak eğim daha da yükselir.
Tropik bir plaj tipik olarak verimli topraklar tarafından desteklenen çok çeşitli bitki yaşamına ev sahipliği yapar. Donmuş bir plaj nadiren bitki örtüsüne sahiptir ve en çok buz ve kayalarla kaplıdır.
Bu özel plaj türlerine ek olarak, sahil şeridi de zaman içinde tükürükler oluşturabilir. Bir tükürük, plajdan yakındaki suya uzanan bir arazi alanıdır. Bu oluşumlar, sahile karşı bir açıyla esen rüzgarın sonucu olarak ortaya çıkar. Tükürük büyüdükçe, plaj alanını büyük dalgalardan ve kuvvetli rüzgardan korumak için çalışır. Bu korunan alan, genellikle bataklık gibi habitatların oluşumuyla sonuçlanan, silt olarak bilinen çok ince bir tortu türü toplar.

Plaj çentiklerinin neden oluştuğuna dair bir takım teoriler vardır, ancak şu anda gerçek güvenilirliği olan sadece iki açıklama vardır.

Duran kenar dalga teorisi, kıyıya yaklaşan dalgalar ile kenar dalgaları olarak adlandırılan kıyıya dik olarak kurulmuş dalgalar arasındaki kıyı şeridinin yakınında bir etkileşime dayanmaktadır.Gelen dalgaların yakın kıyı sularına düzenli olarak gelmesi, gelen dalgalrın yönüne dik olan dalgaların gelişmesine neden olur;bunlara 'kenar dalgaları' denir.Bu kenar dalgaları kıyı şeridinin yakınında sıkışır ve ikisi zıt yönlerden bir araya geldiğnde, ayakta duran bir kenar dalgası oluşur.Bu dalgaların hareket desenleri sabittir.Bu nedenle iki ilgi bölgesi, düğüm ve antinodel nokta olarak tanımlanabilir.
Antionedal nokta, su yükselirken ve düşerken tüm hareketin gerçekleştiği yerdir ve bir dizi tepe  ve oluk oluşur.Bu antinodal noktalar arasında, dikey hareketin gerçekleşmediği düğüm noktaları vardır.Gelen bir dalga neredeyse  tek düze bir yükseklüğe sahiptir, ancak ayakta duran bir kenar dalgası ile çarpıştığında, bu değiştirilir.Bir tepe ile çarpışırsa dalga yüksekliği artar ve bir çukur ile çarpışırsa, yüksekliği azalır.Bitişi diyagramda, iki dalga birbirini iptal ederek düz bir yüzey oluşturur.Ancak, bu olayların oldukça basitleştirilmiş bir versiyonudur.Gelen dalga, kenar dalgası ile aynı dalga periyoduna sahiptir, bu nedenle gelen dalga aynı paterni korumak için ayakta duran dalgayı değiştirmek için aynı süre boyunca bir tepeden bir çukura dönüşür.Bunlar senkron dalgalar olarak bilinir ve çok nadirdir.
Daha yaygın duran kenar dalgaları subharmoniktir ve bunlar gelen dalganın iki katı bir dalga periyoduna sahip olabilir.Bu, gelen dalganın tepeden tekneye bir döngüyü tamamladığı zaman, duran kenar dalgalrı iki tane yaptığında çok daha karmaşık bir dalga sistemi üretir.Yani gelen dalganın çukuru içinde duran bir kenar dalgasının zirvesi olareak başlayan şey, gelen dalga değişmeden çnce bir çukura dönüşecek, bu yüzden başlangıçta yüksek bir artış sağlanacak olan şey şimdi bir düşüş yaşıyor.Esasen bunun anlamı, gelen dalganın uzunluğu boyunca, duran kenar dalgalarıyla etkileşiminin neden olduğu düzenli olarak aralıklı bir dizi tepe ve oluk olasıdır ve bu da plaj uçlarının gelişmesine neden olmuştur.
Dalga yüksekliğinin arttığı alanlarda, dalga artık daha fazla güce sahiptir ve bu nedenle dalga yüksekliğinin azaldığı alanlarda daha fazla aşınabilir, dalga şimdi daha az güce sahiptir ve bu yüzden çok fazla aşınmaz.Bu yüksek erozyon alanları doruk embayments ve düşük erozyon alanları boynuzları haline alarak dilimleri oluşturan budur.Duran kenar dalga teorisi ile ilgili sorun, yalnızca doruğun başlangıç oluşumunu ve daha sonra devam eden büyümelerini hesaba katmasıdır, çünkü doruk boyutu arttıkça kenar dalgasının genliği artık bir faktör olmadığı noktaya düşer.

Bu teori başlangıçta onunla ilgili komplikasyonlar nedeniyle reddedildi, ancak daha gelişmiş bilgisayar simülasyonları kullanılarak, artık ayakta duran dalga teorisine makul bir alternatif sağladığı noktaya kadar geliştirildi.Teorinin, düzenli aralıklı plaj kreşlerinin oluşumunu açıklamaya çalışan iki ana noktası vardır.
Birincisi, plajın morfolojisi ile su akışı arasındaki olumlu geri bildirimin kabartma desenleri oluşturmasıdır.Düz bir sahilde, yüzey alanları çevrelerinden biraz daha düşük bir rahatlama ile gelişecektir. Düşük kabartmalı alanlar su parçacıklarını çeker ve hızlandırı, bu da daha fazla enerjiye sahip oldukları ve alanın daha  da aşındığı anlamına gelir.Olumlu geribildirim sayesinde, alan gittikçe aşınır hale gelir ve bu da yerleşimi yaratır.Bu düşük kabartma alanların gelişimi, ortalama plaj seviyesini düşmesine neden olur ve bu nedenle başlangıçta seviyedeki alanlar şimdi ortalamanın altındadır ve bu nedenle, artık daha yüksek rahatlama alanları suyu yavaşlatır ve tortuların üzerine birikir, bu da etkilerini arttırır.Bu boynuzları yaratır.
Klipslerin düzgün bir şekilde ayrılmasına, plaj plaj düzlemdeki varyasyonları azaltmak için kendini yeniden düzenlemeye çalışırken plaj boyunca yüzey eğilimlerinin iletşiminden kaynaklanır.Cups'ların düzenli aralıklarıyla ilgili ikinci ana nokta, negatif geribeslemenin iyi oluşturulmuş bir cups içindeki net erozyon ve birikme miktarını azaltacağıdır.Dalga sahile çarptığında, önce suyu yavaşlatan tepe boynuzlarıyla temasa geçecektir.Bu enerji kaybetmesine neden olur ve taşıdığı ağır tortulardan bazıları çökelir.Bununla birlikte, bu tortunun kaybı suya fazladan enerji verir ve bunu geri yıkamadaki çökeltiden tortuyu gidermek için kullanır.
Bu teori ile ilgili sorun, bu cups oluşumu yönteminin zaman alacağı  ve eğer oluşumlarını gözlemliyor olsaydınız, o zaman sahil boyunca bir dizi rastgele cusps formu görecektiniz, bu da daha sonra boyutta bile yavaşça kıyıya yayıldı, küçük uçlar birbirine katılır ve daha büyük uçlar ikiye ayrılır.Ancak alanda, cipsler neredeyse anında düzenli bir desen oluşturur ve hepsi aynı anda görünür.

Son yıllarda, plaj doruk oluşumunun dura dalgaların(ayakta kenar dalga teorisi)varlığıyla  ilişkili olup olmadığı, değişen topoğrafya ve eğik hareket(kendi kendini örgütleme teorisi)arasında kendi kendini organize eden geri beslemeden kaynaklanıp  kaynaklanmadığı hakkında önemli tartışmalar olmuştur.Diğer daha az popüler mekanizmalara atfedilebilir.
Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi içinde Fransa, iki ana doruk oluşturan hipotez tahminleri test etmek için son 50 yılda yayınlanan laboratuvar deneyleri ve saha çalışmalarından elde edilen veriler büyük miktarda toplanan, önceki analizlerden daha fazla veri kullanan bu analizler, uçuk gelişimi ve hem kenar dalgaları hem de eğik tortu geri beslemesi arasında olası bir bağlantı olduğunu ve basit ölçümlerle bir teorinin mümkün olmadığını doğrular.
Naval Research Laboratory, kurumsal araştırma  laboratuvarı ABD Deniz Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri neredeyse dokuz yıllık yürütülen video görüntülerinden Duck,Kuzey Karolina'da ve cusp geliştirme sırasında çeevre koşullarını belgelemek için kıyıya yakın enstürümantasyon ve ölçme araçları tarafından sağlanan ek veriler kullanılmıştı

Plaj gelişimi; deniz, göl veya nehir suyunun toprağı aşındırdığı kıyı şeridinde meydana gelir. Kumlar, kayalık ve tortul malzemeleri kum birikintilerine aşındıran, asırlık, tekrarlayan işlemlerle kumun biriktiği yerlerdir. Nehir deltaları, göl veya okyanus kıyılarını genişletmek için nehrin çıkışında birikerek yukarıdan silt bırakır. Tsunamiler, kasırgalar ve fırtına dalgalanmaları gibi felaketler plaj erozyonunu hızlandırır.

Tsunamiler, genellikle depremlerin neden olduğu çok yüksek dalgalar, büyük erozyon ve tortu-çalışma potansiyeline sahiptir. Ağaçların ve diğer kıyı bitki örtüsünün birikmesi yıllar süren kum plajlarını oluşturabilir. Tsunamiler evleri ve diğer kıyı yapılarını yıkma yeteneğine sahiptir.
Fırtına dalgası, deniz yüzeyinin fırtına veya kasırga gibi bir alçak basınç sistemi nedeniyle kabarmasıdır. Fırtına dalgalanmaları plajın toplanmasına ve erozyonuna neden olabilir. Tarihsel olarak dikkat çeken fırtına dalgalanmaları; 1953 Kuzey Denizi Taşkınları, Katrina Kasırgası ve 1970 Bhola Siklonu'dur.

Plajların kademeli olarak evrimi genellikle kıyı şeridinin sürüklenmesi, tortuların sahil boyunca hareket ettiği dalga güdümlü bir süreç ve yakındaki nehirler gibi diğer erozyon veya birikim kaynaklarından meydana gelir.

Deltalar alüvyon sistemleri ile beslenir. Kum ve silt biriktirir; bu da topraktan gelen tortu akışının kıyı akımları, gelgitler veya dalgalar tarafından tamamen çıkarılmasını önleyecek kadar büyük olduğu yerlerde büyür.
Tüm tortular kalıcı olarak yerinde kalmaz: kısa vadede (onlar ila yüzyıllar arası), istisnai nehir taşkınları, fırtınalar veya diğer enerjik olaylar, delta tortusunun önemli kısımlarını kaldırabilir veya lob dağılımını değiştirebilir ve daha uzun jeolojik zaman ölçeklerinde, deniz seviyeli dalgalanmalar deltaik özelliklerin yok olmasına yol açar.

Akdeniz'de deltalar son birkaç bin yıldır artıyor. Altı - yedi bin yıl önce, deniz seviyesi dengelendi ve sürekli nehir sistemleri, geçici seller ve diğer faktörler bu istikrar ile toplanmaya başladı. Kıyı alanlarının yoğun insan kullanımı (Nil deltası hariç) yoğun olduğundan, plaj konturları son yüzyıllara kadar doğal kuvvetler tarafından şekillendirildi.
Barcelona, örneğin, sahil toplanması Orta Çağ'ın sonlarına kadar doğal bir süreçti. Ancak şimdi liman inşa oranı artmıştır.
Efes Limanı, büyük şehirlerinden biri İyon Yunanlar içinde Küçük Asya nedeniyle Küçük Menderes nehrinin büyük tortulları birikime kolaylık sağladı; şimdi denize 5 kilometre uzaklıktadır. Aynı şekilde, antik Roma yakınlarındaki bir zamanlar önemli liman olan Ostia, şimdi birkaç kilometre iç kısımdadır, sahil şeridi yavaşça denize doğru hareket etmiştir.
Bruges, Orta Çağ'ın başlarında bir liman haline geldi ve 1050'ye kadar deniz yoluyla erişilebilirdi. Ancak, o zamanlar, Bruges ile deniz arasındaki doğal bağlantı silindi. 1134 yılında bir fırtına seli, Zwin'den Bruges'e bir kanal aracılığıyla şehri on beşinci yüzyıla kadar bağlayan derin bir kanal olan Zwin'i açtı. Bruges, bu amaçla Damme ve Sluis gibi bir takım sporları kullanmak zorunda kaldı. 1907'de Zeebrugge'da yeni bir liman açıldı.

Şu anda, küçük kıyıların önemli bölümleri durgunluk içinde, kum kaybetmekte ve plaj boyutlarını azaltmaktadır. Bu kayıp çok hızlı bir şekilde ortaya çıkabilir. Plaj durgunluğunun çeşitli nedenleri vardır, bazıları diğerlerinden daha doğaldır (antropizasyon derecesi). Bunun örnekleri gerçekleştiğini Sète'nin içinde, Polonya'da, Kaliforniya, Aveiro (Portekiz) ve Hollanda'da ve başka yerlerde boyunca Kuzey Denizi. Avrupa'da, kıyı erozyonu yaygındır (en az %70) ve çok düzensiz dağılmıştır.

Atlantik Duvarı'nın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman askerleri tarafından tepelerin üstünde inşa edilen kıyı savunma sığınaklarından bazıları şu anda su altında. 65 yılda plajın 200 metrelik durgunluğunu göstermektedir.

Sète yakınındaki sahil durgunluğu, (çoğu delta gibi) sahilin geri kalanından bağımsız hale gelen Rhone deltasının büyümesi nedeniyle kıyı sürüklenmesinde kum arz kesintisi ile ilgilidir. Mevcut kıyı şeridi, Roma kıyısına 210 metre uzaklıktadır.

Kaliforniya'nın plajları ve diğer kıyı şeridi özellikleri, plaj kumunun mevcudiyetine, kıyıya çarpan dalga ve mevcut enerjiye ve kumun hareketini etkileyen diğer fiziksel işlemlere göre değişir. Bu kıyı boyunca plajların oluşması ve korunması için sürekli bir kum kaynağı gereklidir. Baraj inşaatı ve nehir kanalizasyonu dahil olmak üzere birçok insan faaliyeti okyanusa ulaşan kum arzını azaltmıştır. Bu da, plajların yenilenmesini engelledi ve böylece her zaman değişen erozyon seviyelerine maruz kalan kıyı şeritleri için daha fazla güvenlik açığı yarattı. İç kaynaklardan gelen kum arzını iyileştirmek için çok az pratik çözüm vardır, bu nedenle kıyı şeridi erozyonunun yönetimi muhtemelen Kaliforniya kıyı şeridi boyunca kara/deniz arayüzüne odaklanmaya devam edecektir.
Liman girişlerini korumak, plajları korumak veya kıyı yapılarını korumak için dalgakıranlar, iskeleler veya groyne tarlalarının inşası, kumun kıyı boyunca hareketine yardımcı oldu ve zarar verdi. Koruyucu zırh oluşumları kumu hapseder ve plajların cihazdan kıyıya doğru genişlemesine izin verir, ancak kumun kıyıdaki plajlara akışını kesebilir.

Son buzullaşma sırasında, Baltık Polonya bölgesi buz ve buna bağlı moral çökeltilerle kaplıydı. Erime önemli miktarda konsolide olmayan tortu bıraktı. Şu anda, bu konsolide olmayan çökeltiler deniz tarafından güçlü bir şekilde aşınmış ve yeniden işlenmiştir.

Kuzey Portekiz sahili ve plajları büyük İber nehirleri tarafından beslendi. Douro Nehri havzasındaki büyük baraj inşası Aveiro sahili için tortu arzını keserek durgunluğa neden oldu. Başından beri sert koruyucu çalışmalar yapılmıştır.

Hollanda sahili kumlu, çok çubuklu plajlardan oluşur ve dalga hakim bir sahil olarak karakterize edilebilir. Sahilin yaklaşık 290 km'lik kısmı kumullardan oluşmakta olup, 60 km'lik kısım, dikler ve barajlar gibi yapılarla korunmaktadır. Son Buzul Çağı'nın sonunda buzun erimesi ile kıyı şeridi, yaklaşık 5000 yıl öncesine kadar doğuya doğru kaymıştır ve Hollanda kıyı şeridinin mevcut pozisyonuna ulaşılmıştır.
Deniz seviyesi yükselmesi durakladı, kum beslemesi azaldı ve deniz hatları plaj sırtları oluşumu durdu .Kum tepeleri, sahil ve kıyı şeridi ile birlikte denize doğal, kumlu bir savunma sunar.Hollanda'nın yaklaşık %30'u deniz seviyesinin altındadır.
Son 30 yılda, Hollanda kıyılarında derin suya yılda yaklaşık 1 milyon m³ kum kaybolmuştur. Çoğu kuzey kıyı kesiminde, erozyon derin sularda ve yakın kıyı bölgesinde meydana gelir. Çoğunluğunda güney kesiminde, kıyıya yakın bölgede sedimantasyon ve derin suda erozyon meydana gelir.
Yapısal erozyon, karaya göre deniz seviyesindeki artıştan kaynaklanır ve bazı noktalarda liman barajlarından kaynaklanır. Tek bir birim olarak bakılan Hollanda kıyıları aşındırıcı davranışlar göstermektedir. Yaklaşık 12 milyon m³ kum her yıl denize aktarılır.

Birkaç jeolojik olay ve iklim, Dünya yüzeyinin nispi deniz seviyesi yüksekliğini  değiştirebilir (aşamalı veya aniden). Bu olaylar veya süreçler sahil şeridini sürekli değiştirir.

Volkanik aktivite yeni adalar yaratabilir. Örneğin, İzlanda'nın Surtsey Adası'ndaki 800 metre (2.600 ft), Kasım 1963 ile Haziran 1967 arasında kuruldu. Adanın kısmen aşınmış olması, ancak 100 yıl daha sürmesi bekleniyor.
Bazı depremler göreceli zemin seviyesinde ani değişimler yaratabilir ve kıyı şeridini önemli ölçüde değiştirebilir. Yapısal olarak kontrol edilen sahiller arasında Kaliforniya'daki San Andreas Fay Hattı ve sismik Akdeniz kuşağı (Cebelitarık'tan Yunanistan'a) bulunmaktadır.
Pozzuoli Körfezi, içinde Pozzuoli, İtalya Ağustos 1982 ile Aralık 1984 arasında 4 Ekim 1983 tarihinde zirveye ulaştığı titreme, titreme yüzlerce deneyimli, (şehir merkezinde 8.000 binaya hasar verdi ve neredeyse 2 metre deniz dibini kaldırdı 6,6 ft). Bu, Pozzuoli Körfezi'ni büyük tekne için çok sığ hale getirdi ve limanın yeni rıhtımlarla yeniden inşasını gerektirdi.

Çökme, iç jeodinamik nedenlerden dolayı Dünya yüzeyinin deniz seviyesine göre aşağı doğru hareketidir. Sübstitüsyonun tersi, yükselişi artıran yükseliştir.
Venedik muhtemelen bir yerleşim yerinin en iyi bilinen örneğidir. Aşırı yüksek gelgit veya dalgalanmalar geldiğinde periyodik su baskını yaşar. Bu fenomene, Po Nehri deltası bölgesindeki yer altı suyu ve gaz sömürüsü ile büyütülmüş genç tortuların sıkışması neden olmaktadır. Bu aşamalı batmayı çözmek için insan yapımı çalışmalar başarısız olmuştur.
İsveç'in üçüncü büyük gölü olan Mälaren, buzulsal yükselişin bir örneğidir. Bir zamanlar deniz gemilerinin bir zamanlar ülkenin iç kısmına doğru yelken açabildiği bir koydu, ama sonunda bir göl haline geldi. Onun yükselmesi buzlanmadan kaynaklandı: buzul çağındaki buzulların ağırlığının kaldırılması, depresif arazinin hızlı bir şekilde yükselmesine neden oldu. Buz boşaltılırken 2000 yıl boyunca, yükselme yaklaşık 7.5 santimetre (3.0 inç)/yıl seviyesinde gerçekleşti. Buzlanma tamamlandıktan sonra, yükselme yılda yaklaşık 2.5 santimetreye (0.98 inç) yavaşladı ve bundan sonra katlanarak azaldı. Bugün, yıllık artış oranları 1 santimetre (0,39 inç) veya daha azdır ve çalışmalar, toparlanmanın yaklaşık 10.000 yıl daha devam edeceğini göstermektedir. Deglasifikasyon sonundan itibaren toplam artış 400 metreye (1.300 ft) kadar olabilir.

Plaj sırtı, kıyıya paralel olarak işleyen dalganın süpürmesi veya bırakması sonucu oluşur. Tortu malzemenin işlenmesiyle genellikle asıl plaj malzemesi olan kum oluşur. Dalga hareketinin etkisiyle tortu malzemelerinin taşınmasına kıyı taşımacılığı denir. Malzemenin paralel hareketi kıyı boyu nakli olarak adlandırılır. Deniz veya kara üzerindeki taşımacılığa kıyıya dik hareket denir. Bir plaj, sırt tarafından kapatılmış ya da kum tepeleri ile ilişkili olabilir. Bir plaj sırtı yüksekliğini dalga büyüklüğü ve enerjisi etkiler.
Su seviyesinin düşüş (veya yükselen bir arazinin) gösterdiği noktadan  plaj sırtı ayırt edilebilir. İzole plaj sırtları batı Amerika Birleşik Devletleri'nde kuruyan göller boyunca ve iç Kuzey Amerika Büyük Göller bölgesinde bulunabilir. Buzul çağının sonunda oluşan buzul erimesi nedeniyle çıkışların tıkalı olması sonucu göl seviyelerinde yükselme olmuştur. Buzul erimesi ve kara kütlelerinin yüzeye çıkması sonucu İskandınavya kara parçası üzerinde bazı izole plaj sırtları bulundu.

Plaj
izostazi
Machair
Denizel Taraça
Strand plain

Water Resource Availability in the Maumee River Basin, Indiana, Water Resource Assessment 96-5, Indianapolis:Indiana Department of Natural Resources, Division of Water, 1996, p. 191. May be found in pdf format at [1] (This document is in the public domain.)
Forsyth, Jane L., The Beach Ridges of Northern Ohio, Columbus: Ohio Division of Geological Survey Information Circular 25, 1959, 10 pages (out of print).
Great Lakes Information Network: Great Lakes Shoreline Geology

Resif, denizcilik terminolojisinde kaya, kum ve deniz canlıların birikimiyle birlikte suyun cezir halindeyken (gel-gitle oluşan en düşük su seviyesi) altı kulaç (yaklaşık 11 metre) veya daha az derinlikli sığ alanlarında oluşmuş su altı yüzey yapılarıdır. Pek çok resif kumun abiyotik-biriktirmeleri, dalgaların kayalar üzerindeki erozyonu ve diğer doğal süreçler sonucunda gelişirken en çok bilinenleri biyotik süreçlerin baskınlığında mercanların ve kalkerli alglerin etkisiyle tropik denizlerde oluşmuş mercan resifleridir.

Denizler yüzeyinin 8 milyon kilometre karelik bir kısmında polip adı verilen canlılar kıyıların şekillenmesinde faal bir rol oynamaktadır. Bu sahanın genişliği, değişen iklim şartlarına bağlı olarak uzak ve yakın jeolojik mazide değişime maruz kalmıştır. Bu küçük canlılar koloniler halinde yaşarlar  ve mercan resifi adı verilen yapıları meydana getirirler. Bununla beraber bir resifin yalnız mercan kolonisinde ibaret olmadığı da malumdur. Hakikatte mercanlar resifin esasını veya iskeletini temsil ederler. Resiflerde genel itibarıyla kalker alglara, stromatoporoidlere, ekinodermlere, foraminiferlere ve bazı mollüsklere de rastlanır. Mercanlar tarafından meydana getirilmiş olan esas yapının boşlukları, bu sonunculara ait kırıntılarla, mercan parçalanmasından hasıl olmuş kumlarla ve diğer gayri organik maddelerle doldurulmuştur.

Mercan resifleri bulunmuş vaziyetleri bakımından üç büyük tipe ayrılır: Kıyı(veya saçak) resifleri, Set Resifleri ve Atoller.

Doğrudan doğruya kıyıyı teşkil ederler. Bununla beraber bazen kıyı çizgisiyle resif arasında dar bir lagün mevcut olabilir. Genişlikleri yer yer değişir. Deniz dibinden deniz seviyesine veya bu seviyenin biraz üstüne kadar yükselirler. Kıyı resiflerinin mühim bir özelliği de kara ve deniz tarafındaki yamaçları arasında eğim bakımından bariz bir asimetre mevcuttur. Doğrusu Resifin yüzeyi karaya doğru pek az bir eğim gösterdiği halde, açık denize doğru çok dik, hatta bazı hallerde asılı bir yamaç manzarasındadır.

Deniz seviyesine veya onun pek az üstüne kadar yükselirler. Fakat bunlar kıyı resiflerinden farklı olarak, kıyı çizgisinin açığında uzanırlar ve kıyı ile aralarında buna rağmen, mercanların yaşayamayacağı kadar derin bir lagün bulunur. Bu lagünün genişliği değişkendir. Bazen dar bazen çok geniş olabilir. Örneğin Kuzeydoğu Avustralya kıyılar önündeki Büyük Set Resifi ile kara arasındaki yer alan lagünün genişliği 80-100 kilometreyi bulabilir. Set resifleri birçok adaları kuşatırlar. Bazı sahalarda bir set resifinin herhangi bir noktasından karaya bağlanmış olduğu da görülebilir. Bunların da karaya bakan yamaçları hafif bir eğim arz ettiği halde, dış yamaçları çok diktir.

Daire veya elipse benzerler. Resiften oluşan halkanın genişliği nadiren bir kilometreyi geçer. Buna bağlı olarak halkanın çevre uzunluğu birkaç kilometreden, birkaç yüz kilometreye kadar değişir ve buna bağlı olarak atolün çapı da geniş ölçüde değişir. Resif şekillenmelerinin yüksekliği ancak birkaç metreden ibarettir. Deniz kabarık olduğu zamanlar halkanın mühim bir kısmı sular altında kalır. Bu sebepten dolayı atoller, şiddetli fırtınalar veya tsunamiler esnasında normalden fazla kabaran deniz sularının istilasına uğrarlar.

Kıyı Coğrafyası - S. Erinç

Reşat İzbırak, (d. 1911 – ö. 1998) Türk coğrafyacı. Cumhuriyet döneminin ilk büyük coğrafyacılarından ve Türkiye'de çağdaş coğrafyanın kurucularından biridir.

1911 yılında Harput’ta doğdu. Çocukluğu ve gençliği Kayseri’de geçti. Kayseri Lisesi’nden sonra 1934 yılında İstanbul Üniversitesi'nin coğrafya bölümünden mezun oldu. 1935 yılında ihtisas yapmak üzere Berlin’e gönderildi. Burada Ord. Prof. Dr. Norbert Krebs’in yanında doktorasına başladı. Geomorphologische Studien im Westlichen Bayerischen Walde başlıklı tezini 1939 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, coğrafya bölümünde Ord. Prof. Dr. Herbert Louis ile tamamladı. 1939 yılında bölümünün ilk asistanı, 1944 yılında doçent ve 1953 yılında profesör oldu. Aynı yıl Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin fizikî coğrafya ve jeoloji kürsüsüne başkan seçildi. Bu görevini 1981 yılındaki emekliliğine kadar sürdürdü. Prof. Dr. Reşat İzbırak 12 Kasım 1998 yılında ölmüştür.

Almanya'daki doktora öğrenimi sırasında coğrafyanın, özellikle jeomorfoloji araştırmalarının kesinlikle arazi gözlemlerine dayalı olması gereğini görmüş; yurda döndükten sonra II. Dünya Savaşı etkisiyle Türkiye'nin içinde bulunduğu çok güç koşullara rağmen çalışmalarını bu yönde sürdürmüştür. Böylece Türkiye'de coğrafyayı bir tasvirî bilim olmaktan çıkartarak çağdaş coğrafya anlayışının yerleşme ve gelişmesine öncülük edenler arasında yer almıştır.
Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde, özellikle İç Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde coğrafi geziler ve bilimsel araştırmalar yapmıştır. Fizikî coğrafyanın hemen her dalına ait eserlerin ilkini gerçekleştirmeye çalışmıştır. İlk Sistematik ve Analitik Jeomorfolojiyi, Hidrografya ve Taşlar Bilgisi yazdığı eserlerden bazılarıdır. Araştırmaları içinde, derlenmesi ve hazırlanması uzun yıllar süren, batı dillerindeki coğrafya terimlerini tam olarak karşılayacak özellikte, binlerce kelimeyi içinde toplayan "Coğrafya Terimleri Sözlüğü" adlı kitabı önem taşır. 1943 yılında yayına başlayan ve 33 ciltten oluşan Türk Ansiklopedisi'nin ilk kurulunda da görev almıştır.
İzbırak'ın çalışmaları sadece üniversite ile sınırlı değildir. Yayımlanmaya başladığı dönemden beri yazı kurulunda yer aldığı Türk Ansiklopedisi'nin coğrafya ile ilgili makalelerin büyük bir kısmı onun tarafından kaleme alınmıştır. 1952 yılından emekli oluncaya kadar Harita Genel Müdürlüğü'nde harita subaylarına jeomorfoloji dersleri vermiştir. Sistematik Jeomorfoloji kitabını özellikle bu grup için hazırlanmış ve kitap ilk kez Harita Genel Müdürlüğü tarafından yayınlamıştır. Aynı komutanlıkça hazırlanan büyük Türkiye Atlası'nın bilimsel danışmanlığını da yapmıştır. Edindiği coğrafi bilgileri ülke ve özellikle Kayseri yöresinin kalkınması için kullanmıştır. Örneğin; 1957 yılında Yeni Erciyes Dergisi'nde yayınlanan Kayseri Büyükşehir Olma Yolunda mıdır? başlıklı makalesi, daha "Büyük Şehir" kavramının bile tam olarak bilinmediği bir dönemde ilerici ve faydalı bir çalışma olmuştur. İzbırak'ın mesleki kurum ve kuruluşlarda yer alan kitap ve makalelerinden başka çok çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları, ayrıca Harita Genel Müdürlüğü tarafından basılan haritaları da vardır. Bunlar; 1/850.000 ölçekli Türkiye Jeomorfografik Haritası (1968) ve 1/3.000.000 ölçekli Türkiye Jeomorfoloji Haritası'dır (1976).
Özellikle Jeomorfolojiye büyük önem vermiş ve bu dalın bir meslek olarak gelişmesinde önemli katkıları bulunmuştur. Coğrafya eğitimi görenlerin üniversiteyi bitirdikten sonra kendilerine yeni iş olanağı sağlasın diye jeomorfoloji mesleğini yaygınlaştırma çabasına girmiştir. Türkiye Jeomorfologlar Derneği tüzüğünden logosuna kadar İzbırak ve mensubu olduğu kürsü elemanları gayret ve desteğini eksik bırakmamışlardır. Jeomorfologların teknik eleman olarak hizmet etmesinin temelinde bu uğraş ve çabalar vardır.
Reşat İzbırak'ın mesleğine katkıları, öğrenci yetiştirmek ve bu konuda kitaplar yazmakla sınırlı değildir. İzbırak'ın Türkiye'deki yer adları üzerinde çeşitli komisyonlarda yaptığı çalışmalar da büyük önem taşımaktadır. Çalışmalarına emekliliğinden sonra da devam etmiş, 1982 yılında liseler için coğrafya kitapları yazmaya başlamıştır.

İzbırak'ın bilimsel yayınlarını iki döneme ayırmak gerekir. 1960'lı yılların ortalarına kadar jeomorfoloji ders kitabı dışında arazi araştırmalarına dayalı kitap ve makaleleri; daha sonra üniversite ders kitapları ve Türkiye coğrafyasını bir bütün olarak ele alan eserler.

Jeomorfoloji, Ankara Üniversitesi Yayımları:12, Bilim Kitapları Serisi:4, Güney Matbaacılık ve Gazetecilik T.A.O:, Ankara, 1948
Yurdumuza Nasıl Yerleşmişiz?, Milli Eğitim Bakanlığı Köy Kitaplığı Serisi No:8, İstanbul, 1949
Coğrafya Terimleri Üzerine Bazı Düşünceler, Türk Dil Kurumu Yayını, B II. 16, Doğuş Matbaası, Ankara, 1949
Sistematik Jeomorfoloji, Harita Genel Müdürlüğü Yayınları, İlim ve Teknik Eserler Serisi No:6, Ankara, 1955
Jeomorfoloji: Analitik ve Umumi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayın No: 127, Coğrafya Enstitüsü Yayın No:6, Ankara, 1958
Coğrafyacılar İçin Pratik Olarak Taşları Tanıma Bilgisi, Doğuş Matbaacılık ve Ticaret Limited Şirketi Matbaası, Ankara, 1961
Türkiye Jeomorfolojisi, Doğuş Matbaası, Ankara, 1983
Yerbilimi Bilgileri, Öğretmen Kitapları Dizisi, İstanbul, 1989

Yer Sarsıntıları Ve Buna Karşı Alınabilecek Tedbirler, C H P Konferanslar Serisi, Kitap:23, s:3-19, Ankara, 1940
Türkiye’de Madencilik, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C:III, S:2, s:2 13-226, Ankara, 1945
Eskişehir’le Çifteler Çevresinde Bir Coğrafya Gezisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C: III, S:5, s:507-521, Ankara, 1945
Kayseri Şehri’nin İşleme ve Gelişmesinde Bağcılığın Etkileri, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C:V, S: 1, s:401-416, Ankara, 1947
Kayseri’nin Kuzeyinde Üst Miosen’e ait omurgalılar, Türkiye Jeoloji Kurumu Bülteni, C:III, S: l, s: 155-158, Ankara, 1951 (İ.YALÇINLAR ile birlikte)
Haritacının Arazide Çalışması Sırasında Taşlar Üzerinde Yapabileceği Bazı Müşahadeler, Harita Umum Müdürlüğü Yay., Harita Dergisi, Yıl:22, S:52, s: 1 -39, Ankara, 1956
Kokurdan Nedir?, Harita Genel Müdürlüğü'nün Yay., Harita Dergisi, Yıl:27, S:62, s:3-16, Ankara, 1961
Erozyon Kontrolü ve Jeomorfologlar, Jeomorfoloji Dergisi, Yıl:3, Sayı:3, s:5-13, Ankara, 1971
Türkiye’de Son Yarım Yüzyıl İçinde Coğrafya Alanında Gelişmeler, 50. Yıl Konferansları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayın No:257, s:29-44, Ankara, 1976

Ria, kıyılarda görülen bir tür yer şeklidir. Çoğu zaman haliç biçiminde görülürler. Çeşitli nedenlerle deniz seviyesinin yükselmesi ya da denize kıyısı bulunan toprak parçasının çökmeye uğramasıyla oluşurlar. Her iki durumda da deniz ya da okyanus gibi büyük su kütlelerinin suları, çöken akarsu vadisini basar. Yayılan sular, yükseltinin elverdiği ölçüde karanın içlerine kadar sokulur. Eğer denizin dolguları akarsunun ağzını doldurursa ya da akarsu başka nedenlerle kurursa ortaya çıkan kıyı türü ria olarak adlandırılır. Akarsu deniz sularının bastığı yere akmayı sürdürürse bu kıyı türü daha çok haliç olarak adlandırılır. Akarsuların bulunmadığı ria türü kıyılara ise en çok İspanya'da rastlanır. Türkiye'de Ege kıyılarında görülebilir. Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile İstanbul Boğazı'ndaki İstinye ve Tarabya Koyu ria türü kıyılara örnek gösterilebilir.
Ria kelimesi Galiçyaca kökenli olup İspanya'nın Galiçya bölgesinde sıkça görüldüğü için oradan jeolojik bir terim hâline gelmiştir.

Rip akıntısı, (veya yanıltıcı bir rip gelgit) olarak adlandırılan bir rip akımı, dalgaların kırıldığı plajların yakınında meydana gelebilen, kırılan dalgaların ters yönünde akan belirli bir su akımı türüdür.
Kıyıya ulaşan dalgalara tepki olarak oluşur. Pek çok sahilde rip dalgası kıyıya dik olarak meydana gelir.
Rip akıntısı ancak yüksekten bakıldığında dikkatli gözle anlaşılır. Bu bölgede suyun rengi etrafındaki suyun rengine oranla daha koyudur. Bu bölgede derinlik artar. Akıntının üst kısmı, denizin yüzeyine göre kırışıktır.
Genellikle okyanus kıyılarındaki sahil bölgelerinde, belirli dip yapısı ve dalga koşullarında oluşan tehlikeli bir akıntıdır. İngilizcede "rip" akıntısı olarak bilinen bu güçlü akıntıların yönü kıyıdan açığa doğrudur.
Sabit, aniden oluşan ve gizli olmak üzere değişik türleri bulunan rip akıntılarında sahile gelen dalga geri dönerken çok hızlı bir şekilde hareket eder. Suyun yüzeyine en yakın ve en hızlı olan akıntıdır.
Rip akımları sudaki insanlar için tehlikeli olabilir. Bir rip akımına yakalanan ve ne olduğunu anlamayan veya gerekli su becerilerine sahip olmayan yüzücüler panik yapabilir veya doğrudan su akışına karşı yüzmeye çalışarak kendilerini tüketebilirler.

Bu faktörler nedeniyle, rip akımları plajlarda cankurtaranların bulunmasının önde gelen nedenidir..Popüler inanışın aksine, ne sökmek ne de alt etmek bir kişiyi aşağı çekip suyun altında tutamaz. Bir rip, insanlar dahil olmak üzere yüzen nesneleri, kırılan dalgaların bölgesinin ötesine taşır.

Sene içinde uzun süre aynı alanda görünen akıntıdır. Sebebi dip arazisinin yapısı ve çevredeki kıyı (sahil)  yapısıdır.

Sahile vuran dalgaların yüksekliğinin hızla değişimi ile ortaya çıkar. Oldukça tehlikelidir. 

Kıyıya paralel ilerleyen akıntının oluşturduğu akıntıdır. Gezici rip akıntısı kıyı boyunca yer değiştirir.

Halk tarafından “kum kayması veya kum göçmesi” adı verilen, ayakların altından kumun birden kaybolması olayına, “rip akıntıları” neden olur. Rip akıntıları kıyıların morfolojik yapısına bağlı olarak dünyanın pek çok sahilinde oluşur. Doğal bir oluşumdur. Kıyıya dik gelen dalgalar kıyıda kayalık, mendirek, rıhtım yüzen kalabalık insan grubu gibi dalganın normal gidişini engelleyen unsurlar etkisiyle oluşur. Kıyıya dalgalarla taşınan sular geri dönüşte denize belli bir basınç uygular ve kıyının genellikle en derin kısmından  denize dönerken güçlenerek rip akıntısına neden olurlar. Rip akıntıları derin bir alandan geri dönerken güçlenirler ve deniz dibini karıştırarak bulanık bir görüntü oluştururlar. Akıntı burada oldukça hızlı ve güçlüdür.
Rip akıntıları saniyede 1–2 m, hatta bazen saniyede 10-20 metre hızla (saatte 35–70 km), 20-30 metre genişlikte bir hat boyunca denizin açığına doğru hareket ederler.

Rüzgar ve kopma dalgaları yüzey suyunu toprağa doğru ittiği için bir akıntı akımı oluşur ve bu da kıyı boyunca su seviyesinde hafif bir artışa neden olur. Bu fazla su, en az dirençli yolla açık suya geri akma eğiliminde olacaktır. Biraz daha derin bir yerel alan veya bir açık deniz kum barında veya resifinde bir kırılma olduğunda bu su, suyun denizden daha kolay akmasına izin verebilir ve bu, bu boşluktan bir dalma akımı başlatacaktır. Sahile yakın itilen su, kıyı boyunca " yırtıcı akıntıları" olarak dışarıdaki kopuşa doğru akar ve sonra fazla su, ripin "boynu" adı verilen sıkı bir akımla plaja dik bir açıyla akar. '' Boyun" akışın en hızlı olduğu yerdir. Dalgacık akımındaki su, kırılma dalgaları çizgilerinin dışına ulaştığında, akış yanlara doğru dağılır, gücü kaybeder ve ripin başında dağılır. Dalgalanma akımları genellikle, kıvrımlı dalgaların paralel olarak kıyıya yaklaştığı veya su altı topoğrafyasının belirli bir alandaki çıkışı teşvik ettiği, yavaş yavaş rafta bulunan bir kıyı üzerinde ortaya çıkabilir. Yeterli enerji dalgaları olduğunda okyanuslar, denizler ve büyük göllerin kıyılarında rip akımları oluşabilir. Rip akımlarının yerini tahmin etmek zor olabilir; bazıları ise her zaman aynı yerlerde tekrarlama eğilimindeyken diğerleri sahil boyunca çeşitli yerlerde aniden ortaya çıkabilir ve yok olabilir. Rip akımlarının görünümü ve kaybolması, alt topoğrafyaya ve sörf ile şişmelerin tam olarak geldiği yöne bağlıdır. Dalga akımları, dalga kırılmasında güçlü uzun sahil değişkenliğinin olduğu her yerde meydana gelebilir. Bu değişkenliğe kum çubukları, iskeleler ve hatta dalga trenlerini geçme neden olabilir ve genellikle resif veya düşük bir alanda bir boşluğun olduğu yerlerde (kum üzerinde) bulunur. Rip akımları, oluştuktan sonra kanalı bir kum çubuğundan derinleştirebilir. Rip akımları genellikle oldukça dardır, ancak kırma dalgalarının büyük ve güçlü olduğu yerlerde daha yaygın, daha geniş ve daha hızlı olma eğilimindedir. Yerel su altı topoğrafyası, bazı plajların rip akımlarına sahip olma olasılığını artırır; birkaç plaj bu bakımdan kötü üne sahiptir.
Oldukça yaygın bir yanlış anlama, rip akımlarının suyun yüzeyinin altında bir yüzücüyü aşağı çekebilmesidir. Bu doğru değildir ve gerçekte bir rip akımı yüzeye yakındır, çünkü dibe yakın akış sürtünme ile yavaşlar. Bir rip akımının yüzeyi, herhangi bir kırılma dalgası olmadan nispeten pürüzsüz bir su alanı gibi görünebilir ve bu aldatıcı görünüm, bazı plaj müdavimlerinin suya girmek için uygun bir yer olduğuna inanmasına neden olabilir.

Rip akımlarının daha ayrıntılı ve teknik bir açıklaması radyasyon stresi kavramını anlamayı gerektirir. Radyasyon stresi, su kolonuna dalganın varlığı ile uygulanan kuvvettir  (veya momentum akışı). Bir dalga sığ suya ulaştığında ve yüzdüğünde kırılmadan önce yüksekliği artar. Bu yükseklik artışı sırasında, yukarı doğru itilen suyun ağırlığı tarafından uygulanan kuvvet nedeniyle radyasyon stresi artar. Bunu dengelemek için, yerel ortalama yüzey seviyesi düşer; buna mahsup denir. Dalga kırıldığında ve yüksekliği azalmaya başladığında, yükselen su miktarı azaldıkça radyasyon stresi azalır. Bu olduğunda, ortalama yüzey artar, bu kurulum olarak bilinir. Bir rip akımının oluşumunda, dalga içinde  boşluk bulunan bir kum çubuğunun üzerinde yayılır. Bu olduğunda, dalganın çoğu kum çubuğunda kırılarak kuruluma yol açar. Bununla birlikte, dalganın boşluk üzerinde ilerleyen kısmı kırılmaz ve bu nedenle "çökme" bu kısımda devam eder. Bu fenomen nedeniyle, kum çubuğunun geri kalanındaki ortalama su yüzeyi, boşluk üzerindeki yüzeyden daha yüksektir ve sonuç, boşluk boyunca güçlü bir akışın dışarı doğru çıkmasıdır. Bu güçlü akış rip akımıdır.

Rip akımları karakteristik bir görünüme sahiptir ve bazı deneyimlerle, suya girmeden önce kıyıdan görsel olarak tanımlanabilirler. Bu, bir ripten kaçınması veya bazı durumlarda akışı kullanması gereken cankurtaranlar, yüzücüler, sörfçüler, kayıkçılar, dalgıçlar ve diğer su kullanıcıları için yararlıdır. Rip akımları genellikle doğrudan denize doğru giden bir yol veya nehir gibi görünür ve kırılma dalgaları bölgesinin yüksek bir bakış açısından ne zaman görüldüğünü fark etmek ve tespit etmek en kolay olanıdır.
Bir ripi tanımlamak için kullanılabilecek bazı görsel özellikler şunlardır:

Dalgaların paterninde gözle görülür bir kırılma su, ripin her iki tarafındaki dalgaların kırılma çizgilerinin aksine, genellikle ripte düz görünür.
2. Bir köpük "nehri" ripin yüzeyi bazen köpüklü görünür, çünkü akım sörften açık suya köpük taşır.
3. Farklı renk  rip, çevredeki sudan renk olarak farklı olabilir; genellikle daha opak, daha cloudier veya çamurluktur ve bu nedenle, güneşin açısına bağlı olarak, rip çevreleyen        sudan daha koyu veya daha açık görünebilir.
4. Bazen, ripin yüzeyindeki köpük veya yüzen döküntülerin kıyıdan uzağa doğru hareket ettiğini görmek mümkündür. Aksine, dalgaların çevrelendiği bölgelerde yüzen nesneler ve köpük kıyıya doğru itiliyor.
Bu özellikler, rip akımlarının doğasını tanımayı ve anlamayı öğrenmede yardımcı olur. Bu işaretleri öğrenmek, bir kişinin suya girmeden önce yırtılmaların varlığını ve konumunu tanımasını sağlayabilir.

Dalgalanma akıntıları, ister denizlerde, ister okyanuslarda veya göllerde olsun, sığ sularda kırılma dalgaları olan insanlar için potansiyel bir tehlike kaynağıdır. Rip akımları, plaj cankurtaranları tarafından gerçekleştirilen kurtarmaların% 80'inin yaklaşık nedenidir. Rip akımları tipik olarak yaklaşık 0.5 m / s'de (1.6 ft / s) akar, ancak 2.5 m / s (8.2 ft / s) kadar hızlı olabilir, bu da herhangi bir insanın yüzebileceğinden daha hızlıdır. Bununla birlikte, çoğu rip akımı oldukça dardır ve en geniş rip akımları bile çok geniş değildir; genellikle yüzücüler akıntıya sahile paralel olarak doğru bir açıda yüzerek kolayca sökülebilirler. Ancak bu gerçeğin farkında olmayan yüzücüler, akışa karşı yüzmeyi başarısız bir şekilde deneyerek kendilerini tüketebilirler. Akımın akışı, kopma dalgalarının bölgesi dışında, ripin başında tamamen kaybolur, bu nedenle yüzücünün bir rip akımı akışı ile denize ne kadar alınacağı konusunda kesin bir sınır vardır. Bir rip akımında, bir kişinin sınırlı su becerileri ve panikleri olduğunda veya bir yüzücü güçlü bir rip akımına karşı kıyıya yüzmeye çalışırken ısrar ederek ölüm meydana gelir ve sonunda bitkinleşir ve boğulur.

Bir akıntı akımına yakalanan insanlar, kıyıdan oldukça hızlı bir şekilde uzaklaştıklarını fark edebilirler. Genellikle bir rip akımına karşı doğrudan kıyıya yüzmek mümkün değildir, bu yüzden bu önerilmez. Popüler yanlış anlamanın aksine, bir rip suyun altında yüzücü çekmez, yüzücüyü kıyıdan dar bir hareketli su bandında taşır. Bir yırtılma akımı, yüzücünün akım boyunca dik bir açıda, yani her iki yönde kıyıya paralel olarak yüzerek kolayca çıkabildiği hareketli bir koşu bandı gibidir. Rip akımları genellikle çok geniş değildir, bu nedenle birinden çıkmak sadece birkaç vuruş alır. Dalgacık akımından çıktıktan sonra, dalgalar kırıldığı için kıyıdan geri dönmek zor değildir. Alternatif olarak, güçlü bir ripe yakalanan insanlar, rip akımı sörf çizgisinin ötesine geçtiğinde tamamen yok olana kadar sadece rahatlayabilir ve akışla (yüzer veya su arıtır) gidebilir. Daha sonra kişi yardım için sinyal verebilir veya çap

Sörf bölgesi, okyanus dalgalarının sahile yaklaşırken kırılıp, köpüklendiği, kabarcıklı yüzeye verilen ad. Bölgede kırılan dalgalar sörf bölgesini tanımlar. Sörf bölgesinde dalgalar kırılarak (yükseklikleri düşer) harekete devam eder ve sonra plaj eğimi yönüne doğru ilerler. Uprush denilen süslü su akıntısı oluşur, su daha sonra geri çalkantılı olarak tekrar çekilir. Yakın kıyı bölgesi üzerine gelen su dalgası nerede ise sörf bölgesi orasıdır. Sörf bölgesinde genellikle kesici sığ derinlik bölgesi 5-10 metre bu dalgaların kararsız olmasına neden olur.

Genellikle sörf bölgede yaşayan hayvanlar yengeçler, istiridye, salyangozdur. İstiridye ve köstebek yengeçler sörf bölgesi sakinleri olarak öne çıkan  iki türdür. Bu hayvanların her ikisi de sert kabuk (burrowers) bulunmaktadır. Ayrıca değişken mutfak Coquina olarak bilinen sörf cisimi, deniz suyunu  dışarı atan  mikroalglerin, küçük zooplankton ve küçük parçacıklarını filtre olarak kendi solungaçları kullanan  besleyicidir. Mol Yengeçleri kendi antenleri ile zooplankton yakalayarak yiyen bir süspansiyon besleyicidir. Bu canlıların tüm gelgitler ve dalgaların okyanus içine çekilmesiyle kum içine yuva yapar. Sörf bölgesi besin, oksijen ve güneş ışığı yeterli olan hayvan hayatı için çok verimli bölgedir.

Sörf bölgesi rip akıntılarının tehlike düzeyini belirlemek yardımcı olabilir. Mevcut görünüm nitelikleri aşağıdaki gibidir.

Düşük Riskli rip akıntıları : Rüzgâr ve/veya dalga rip akımların oluşumunu gerçekleştirmez. Ancak, rip akımı özellikle iskeleler ve kayalıklar çevrelerinde oluşabilir.
Orta risk rip akıntıları:Rüzgâr ve/veya dalga koşulları daha güçlü ya da daha güçlü rip akıntılarını destekler. Sörf bölgesinde sadece deneyimli yüzücüler suya girmelidir.
Yüksek Risk rip akıntıları: Rüzgâr ve/veya dalga koşulları tehlikeli rip akıntıları oluşturur. Buradaki  Rip akımları sörf yapan herkes için tehlikelidir.

Gel Git zonu arasında
Kıyı Zonu
Sörf başlangıçı

Pinet, Paul R (2008) Invitation to Oceanography, Chapter 11: The Dynamic Shoreline. Edition 5 revised. Jones & Bartlett Learning, ISBN 0-7637-5993-7
"Breaker Zone." The Free Dictionary. Farlex Inc, 2012. Web. 18 Apr. 2012. <http://www.thefreedictionary.com/breaker+zone 29 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.>.

MetEd  (2012) Rip currents: Nearshore fundamentals 13 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. University Corporation for Atmospheric Research. Retrieved 17 April 2012.

Takımada, çevresi sularla kaplı iki ya da daha fazla toprak parçasının oluşturduğu, birbirine yakın konumlanmış adalar zinciri veya topluluğudur. Takımadalar genellikle okyanuslarda ve açık denizlerde bulunur; ancak İskoçya kıyıları gibi büyük kara kütlelerinin yakınında veya Finlandiya'daki Göller Bölgesi gibi büyük göllerin içinde de oluşabilirler.
Jeolojik ve biyocoğrafi açıdan takımadalar, endemizm (yöreye özgü türleşme) oranının yüksek olduğu ve evrimsel süreçlerin gözlemlendiği önemli doğal laboratuvarlardır.

Kelime, Yunanca arkhi- ("baş", "şef") ve pelagos ("deniz") sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. Antik Çağ'da ve Orta Çağ'da bu terim (Archipelago), doğrudan Ege Denizi'ni tanımlamak için kullanılmıştır. Zamanla anlam genişlemesi yaşayarak, Ege Denizi'nin kendisinden ziyade, Ege'deki adalar topluluğunu (Ege Adaları) ve sonrasında dünyadaki herhangi bir adalar grubunu ifade eden genel bir coğrafi terim haline gelmiştir.

Takımadalar, levha tektoniği prensipleri çerçevesinde farklı mekanizmalarla oluşurlar. Oluşum süreçlerine göre üç ana kategoriye ayrılırlar:

Volkanik Yaylar: Bir okyanusal levhanın diğerinin altına daldığı yitim zonlarında oluşurlar. Bu süreç magma üretimini tetikler ve yüzeye çıkan lavlar zamanla adaları oluşturur (Örn: Japonya, Aleut Adaları).
Sıcak Nokta Zincirleri: Tektonik levhanın, mantodaki sabit bir ısı kaynağı üzerinden geçmesiyle oluşur (Örn: Hawaii Adaları).
Kıtasal Parçalar: Tektonik hareketler veya deniz seviyesinin yükselmesi sonucu ana kara kütlesinden ayrılan parçalardır (Örn: Britanya Adaları).

Takımadalar, Ada biyocoğrafyası teorisinin temelini oluşturur. Robert MacArthur ve E. O. Wilson tarafından geliştirilen teoriye göre, adaların ana karaya olan uzaklığı ve yüzölçümü, üzerlerindeki biyoçeşitliliği doğrudan etkiler. İzolasyon seviyesi arttıkça, genetik çeşitlilik ana karadan kopar ve yeni türlerin oluşumu hızlanır.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), takımadaları hukuki bir statüye kavuşturmuştur. Sözleşmeye göre "Takımada Devleti", tamamen bir veya daha fazla takımadadan oluşan devlettir (Örn: Filipinler, Endonezya). Bu devletler, adaların en dış noktalarını birleştiren "takımada esas hatları" çizebilir ve bu hatların içindeki sularda tam egemenlik hakkına sahip olurlar.

Dünya üzerinde takımada formunda olan başlıca devletler ve bölgeler şunlardır:

Malay Takımadaları: Yüzölçümü ve ada sayısı bakımından dünyanın en büyüğüdür (Endonezya ve Filipinler'i kapsar).
Kanada Arktik Takımadaları: Arktik Okyanusu'nda bulunur.
Japon Takımadaları: Pasifik Ateş Çemberi üzerinde yoğun volkanik aktivite bölgesindedir.
Britanya Adaları: Avrupa'nın kuzeybatısında yer alan kıtasal kökenli adalardır.

Volkanik yay
Coğrafya
Jeomorfoloji
Ada ülkesi
Atol
Levha tektoniği

Tane boyutu (veya partikül boyutu) münferit tortu tanelerinin çapı veya kırıntılı kayaçlardaki lithified parçacıklardır. Terim ayrıca diğer zerre şekilli malzemelere de uygulanabilecektir. Bu, bir parçacık veya tahıl içindeki tek bir kristalin boyutunu ifade eden kristalit boyutundan farklıdır. Tek bir tane birkaç kristalden oluşabilir. Granül malzeme çok küçük kolloidal parçacıklardan kil, silt, kum, çakıl ve parke taşlarından kayalara kadar değişebilir.
WENTWORTH TANE BOYU SIRALAMASI:

Tane boyu ölçümleri doğrudan(verniyeli kompas gibi)ya da dolaylı(hidrometre, elek, atteberg, pipet ve mikroskopla )gibi yollarla yapılır.
Tane yüzey şekli:Tanenin dış görünüşünün özellikleridir.Ekseri tane üzerindeki belirgin paralel çizikler ve şekilli oyukları, kırıkları ifade ederler .Bunlar tanenin taşınması sırasında dış yüzeyinde oluşurlar. Yüzeylerindeki izler fiziksel kuvvetler sonucu ortaya çıkar ve bulunmaları önemli bir özelliktir, fakat her tanede bulunmayabilirler.
Tortu, ayrışma ve erozyon işlemleriyle parçalanan ve daha sonra rüzgar, su veya buzun etkisiyle veya parçacıklar üzerinde etkili olan yerçekimi kuvvetiyle taşınan doğal olarak oluşan bir malzemedir. ÇAP, Geometride, bir dairenin çapı dairenin merkezinden geçen ve uç noktaları dairenin üzerinde bulunan herhangi bir düz çizgi segmentidir. Ayrıca dairenin en uzun akoru olarak da tanımlanabilir. Her iki tanım da kürenin çapı için geçerlidir.
Kireçlenme, basınç altında kompakt olan tortuların, akışkanları dışarı attığı ve yavaş yavaş katı kaya haline geldiği süreçtir. Esasen, lithification sıkıştırma ve sementasyon yoluyla bir gözeneklilik yıkımı sürecidir. Kireçlenme, konsolide olmayan tortuları tortul kayaçlara dönüştüren tüm işlemleri içerir. Genellikle eşalamlı olarak kullanılan taşlaşma, fosil oluşumunda organik materyalin silika ile değiştirilmesini tarif etmek için daha spesifik olarak kullanılır.
Kil ince taneli doğal kaya veya toprak malzemenin olduğu birleştiren bir veya kuvars olası izleri daha fazla kil (SiO 2 ), metal oksitler (Al 2 O 3, MgO gibi) ve organik madde. Jeolojik kil yatakları çoğunlukla mineral yapısında hapsolmuş değişken miktarda su içeren fillosilikat minerallerinden oluşur. Killer, tanecik boyutu ve geometrisi ile su içeriğinden dolayı plastiktir ve kuruduktan veya ateşlendikten sonra sert, kırılgan ve plastik değildir. Toprağın bulunduğu içeriğe bağlı olarak, kil beyazdan donuk gri veya kahverengiye kadar koyu turuncu-kırmızıya kadar çeşitli renklerde görünebilir.
Kil;tane boyutu oldukça küçüktür. (0,02 mm'den küçük).Genellikle belirli şartlar altında feldispatların ayrışması veya volkanik kayaç çözünmesi sonucu oluşur. Kil, hiçbir zaman saf bir şekilde bulunmaz. Birçok kil minerali de organik madde ve suda çözünebilen tuzları da içerir.Kil oluşumunda ana kayaç, taşıma, yıkama ve kimyasal reaksiyonlarda etkilidir. Silt, mineral kökenli kuvars ve feldispat olan kum ve kil arasında büyüklükte granül bir malzemedir. Silt toprak veya su ve toprakla süspansiyon halinde karıştırılarak tortu gibi bir nehir gibi su kütlelerinde oluşabilir. Ayrıca toprak kaymalarından kaynaklanan çamur akışları gibi bir su kütlesinin dibinde biriken toprak olarak da bulunabilir. Silt, tipik olarak yapışkan olmayan, plastik bir his veren orta derecede spesifik bir alana sahiptir. Silt genellikle kuru olduğunda unlu bir his ve ıslakken kaygan bir his verir. Silt, ışıltılı bir görünüm sergileyen bir el lensiyle görsel olarak görülebilir. Ayrıca, ön dişlere yerleştirildiğinde dil tarafından granül olarak hissedilebilir.
Kum, ince bölünmüş kaya ve mineral parçacıklarından oluşan taneli bir malzemedir. Boyutla, çakıldan daha ince ve siltten daha kaba olarak tanımlanır. Kum aynı zamanda dokusal bir toprak veya toprak tipine atıfta bulunabilir; yani kütle olarak yüzde 85'ten fazla kum boyutlu parçacık içeren bir toprak.
Kum 0,063–2 mm boyutunda gevşek dokuludur. İnce kum(0.063-0.25 mm)ve orta dereceli kum(0.25–1 mm)arasındadır. Kuvars, feldispat, kayaç artıkları ve mika artıkları karışımıdır. Kum taş unu olarak da yaygın olarak kullanılır.
Çakıl, kaya parçalarının gevşek bir kümesidir. Çakıl, parçacık boyut aralığına göre sınıflandırılır ve granülden kaya boyutuna kadar olan parçalara kadar boyut sınıflarını içerir. Udden-Wentworth ölçeğinde çakıl, granül çakıl ve çakıl çakıl olarak kategorize edilir. ISO 14688, çakılları ince, orta ve kaba olarak 2 mm ila 6,3 mm ila 20 mm ila 63 mm aralıklarıyla sınıflandırır. Bir metreküp çakıl tipik olarak yaklaşık 1.800 kg ağırlığındadır.
Çakıl;tane boyutu 2–128 mm arasındadır. Tane boyutu (2–8 mm )olanlara ince agrega, (8-32) mm arasında olanlara da iri agrega denilmektedir.
Bir parke, Udden-Wentworth ölçeğinde parçacık büyüklüğü 64-256 milimetre (2.5-10.1 inç), bir çakıl taşından daha büyük ve bir kayadan daha küçük olarak tanımlanan bir kaya derisidir. Diğer ölçekler bir parke taşının boyutunu biraz farklı terimlerle tanımlar. Ağırlıklı olarak parke taşlarından yapılmış bir kayaya konglomera denir. Parke taşı, parke taşlarına dayanan bir yapı malzemesidir.
Jeolojide, bir kaya çapı 256 milimetreden (10,1 inç) daha büyük bir kaya parçasıdır. Daha küçük parçalara parke ve çakıl denir. Bir kaya elle hareket etmeye veya yuvarlanmaya yetecek kadar küçük olsa da, diğerleri aşırı büyüktür. Genel kullanımda, bir kaya bir kişinin hareket etmesi için çok büyüktür. Küçük kayalar genellikle sadece taş veya taş olarak adlandırılır.
Kristal veya kristalimsi bir katı, bileşenleri yüksek dereceli mikroskobik bir yapıda düzenlenmiş olan ve her yöne uzanan bir kristal kafes oluşturan katı bir malzemedir.
Doğal olarak oluşmuştur ve homojen yapıya sahiptir. Dış görünüş olarak düzenlidirler. Kristal yapısı göstermeyen katılar(amorf )olarak adlandırılır. Kristaller örgülerinin yapısına ya da atomlarını bir arada tutan bağlara göre elektrovalent ya da iyonik kristal, kovalent kristal ve metalik kristal adlarıyla sınıflandırılırlar.
Bir kristal ya da kristal halinde katı olan bileşenlerin her yöne uzanan bir kristal kafesi oluşturan, çok iyi düzenlenmiş bir mikroskopik yapıda düzenlendiği bir katı malzemedir. Ek olarak, makroskopik tek kristaller genellikle spesifik, karakteristik yönelimlere sahip düz yüzlerden oluşan geometrik şekilleri ile tanımlanabilir. Kristallerin bilimsel oluşumu ve kristal oluşumu kristalografi olarak bilinir. Kristal büyütme mekanizmaları vasıtasıyla kristal oluşturma işlemine kristalizasyon veya katılaşma denir.

Boyut aralıkları, ABD'de kullanılan Wentworth ölçeğinde (veya Udden-Wentworth ölçeğinde) ad verilen sınıfların sınırlarını tanımlar. W.C. Krumbein [1] tarafından 1934'te oluşturulan Wentworth ölçeğinin bir modifikasyonu olan Krumbein  phi (φ) ölçeği, denklemle hesaplanan logaritmik bir ölçektir.
William Christian Krumbein, ardından Uluslararası Matematik Jeolojisi Derneği'nin (IAMG) Krumbein Madalyası seçildi. Bu madalya 1976'da Sydney'deki 25. Uluslararası Jeoloji Kongresi'nde kuruldu. Krumbein IAMG'nin kurucu subayıydı.(ek bilgi).

  
    
      
        φ
        =
        −
        log
      
    
    {\displaystyle \varphi =-\log }
  
2 D/D0
nerede

  
    
      
        φ
      
    
    {\displaystyle \varphi }
  
Krumbein phi ölçeği,
Dbir çapı mm olarak tanecik veya tahıl (petrowiki, Krumbein gelen ve keşişler denklem) ve
Ď1 mm'ye eşit bir referans çaptır (denklemi boyutsal olarak tutarlı hale getirmek için ).
Mühendislik ve bilimde boyutsal analiz, farklı fiziksel büyüklükler arasındaki ilişkilerin temel büyüklüklerini ve ölçü birimlerini belirleyerek ve bu boyutları hesaplamalar veya karşılaştırmalar yapılırken takip ederek analizidir. Birimlerin bir boyutlu bir birimden diğerine dönüştürülmesi, tüm birimlerdeki düzenli 10 baz nedeniyle, metrik veya SI sisteminde genellikle diğerlerinden daha kolaydır. Boyut analizi veya daha spesifik olarak birim faktör yöntemi olarak da bilinen faktör-etiket yöntemi, cebir kurallarını kullanan bu tür dönüşümler için yaygın olarak kullanılan bir tekniktir.
Bu denklem φ kullanarak çapı bulmak için yeniden düzenlenebilir: D=D0.2-
  
    
      
        φ
      
    
    {\displaystyle \varphi }
  

Bazı şemalarda, çakıl kumdan daha büyük bir şeydir (yukarıdaki tabloda granül, çakıl, çakıl ve kaya içeren).

  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
ṁ,Mikrometre veya mikrometre de yaygın bir önceki kaldırılmış adı ile bilinen, mikron, bir SI eşit uzunluk birimi türetilen 1 x 10 −6  metre; yani bir metrenin milyonda biri.
nm,Nanometre ya da nanometre metrik sistem uzunluğu birimidir, metrenin milyarda biri eşittir. İsim, SI öneki nano- ana ünite isim ölçer ile birleştirilir. Bu gibi bilimsel gösterimde yazılabilir 1 x 10 −9  m mühendislik gösterimde, 1 E-9 m ve basit bir şekilde 1/1 000 000 000 metre. Bir ölçü birimi dışında bir şey için önek olarak kullanıldığında nano, nanoteknoloji veya tipik olarak bir nanometre ölçeğinde meydana gelen fenomenleri ifade eder.
Bir granül, Krumbein phi sedimentolojinin ölçeğine dayanarak 2 ila 4 milimetre parçacık büyüklüğünde bir kaya klemensidir.
Çamur toprak, tın, silt veya suyla karıştırılmış kildir. Genellikle yağıştan sonra veya su kaynaklarının yakınında oluşur. Eski çamur yatakları, şeyl veya çamurtaşı gibi tortul kaya oluşturmak için jeolojik zaman içinde sertleşir. Halkanlarda jeolojik çamur birikintileri oluştuğunda, ortaya çıkan tabakalara defne çamuru denir.
Bir parke, Udden-Wentworth ölçeğinde parçacık büyüklüğü 64-256 milimetre (2.5-10.1 inç), bir çakıl taşından daha büyük ve bir kayadan daha küçük olarak tanımlanan bir kaya derisidir. Diğer ölçekler bir parke taşının boyutunu biraz farklı terimlerle tanımlar. Ağırlıklı olarak parke taşlarından yapılmış bir kayaya konglomera denir. Parke taşı, parke taşlarına dayanan bir yapı malzemesidir.

ISO 14688-1: 2002, zeminlerin mühendislik amacıyla yaygın olarak kullanılan malzeme ve kütle özelliklerine dayanarak, toprakların tanımlanması ve sınıflandırılması için temel ilkeleri belirler. ISO 14.688-1 doğal zeminlerin uygulanabilir yerinde, benzer sentet

Tombolo veya Saplı Ada, kıyı dili veya resif gibi dar birikim şekilleriyle ana karaya bağlanan adalardır. Bağlandıktan sonra adanın ismi bağlı ada olur. Eğer birkaç ada resiflerle bir araya gelerek deniz seviyesinin üzerinde formlar oluşturuyorsa bu şekle tombolo kümesi denir. İki veya daha fazla tombolo, bir araya gelerek lagün adı verilen kapalı bir şekil meydana getirebilirler. Tombolo, bir çeşit kıstak olarak kabul edilir. Kelime kökeni olarak İtalyanca olan tombolo, çakıl kumsalı anlamına gelen Latin kökenli tumulus sözcüğünden türemiştir.

Bir adayı karaya veya adaları birbirine bağlayan setlere tombolo adı verilir. Bunlar da oluşum bakımından okların aynısıdır. Yani bir kıyıdan başlayarak ilerleyen bir ok, zamanla kıyının önündeki bir adaya kadar uzanır ve bitişir. Bazen bir adanın birden fazla okla karaya bağlandığı görülür. Bu durum, özellikle farklı iki yöndeki iki akıntının bir burnun ilerisinde birbirini kesecek şekilde uzandıkları hallerde meydana gelir. Bazen bir tombolo üzerinde dalgaların fırlattıkları maddelerin birikmesi ile artkıyı setleri meydana gelir. Bu kıyı setlerinin birbiri ardından oluşumu ve bir diğerine eklenmeleri sonucunda tombolo alüvyondan oluşan oldukça geniş bir kıstak manzarası oluşturur. Mesela  Kapıdağ Yarımadası'nı karaya bağlayan tombolo bu şekilde genişlemiştir. 
Bu yeryüzü şekillerinin oluşumundaki temel neden okyanus dalgalarıdır. Dalgalar bir dik kıyıdan kopardığı toprakları zamanla kıyıya yığar ve hafif yükseltili bir kara oluşturur. Bu yapı da iki karayı birbirine bağlar. Deniz seviyesindeki yükselmeler de zamanla kopan materyalleri artırır.

Mare Adası, Vallejo, Kaliforniya
Mersey Point, Shoalwater, Batı Avustralya
Aden, Yemen'deki kıstak
Aupouri Yarımadası, Yeni Zelanda
Barrenjoey Burnu, Pittwater, Yeni Güney Galler, Avustralya
Chappaquiddick Adası, Martha's Vineyard, Massachusetts
Charles Adası, Connecticut
Chesil Kıyısı, Dorset, İngiltere
Cheung Chau, Hong Kong
Fingal Bay, Yeni Güney Galler, Avustralya
Howth Head, Dublin, İrlanda
Kapıdağ Yarımadası, Balıkesir, Türkiye
Sinop Burnu, Sinop, Türkiye
Kettla Ness, Burra, Shetland Adaları, İskoçya
Llandudno, Galler
Maharees, Dingle Yarımadası, İrlanda
Miquelon, Saint Pierre ve Miquelon
Monemvasia, Laconia, Peloponnese, Yunanistan
Monte Argentario, Toskana, İtalya
Mount Maunganui, Yeni Zelanda
Mount Taipingot, Rota, Kuzey Mariana Adaları
Nahant, Massachusetts
Palisadoes, Kingston, Jamaika
Presqu'ile Provincial Park, Ontario, Kanada
Quiberon, Fransa
St Ninian's Isle, Shetland Adaları, İskoçya
Ayre o Swinister, Shetland Adaları, İskoçya
Yei of Huney, Huney, Shetland Adaları, İskoçya
Langness, Castletown Koyu, Man Adası
Cádiz, Andalucía, İspanya
Las Palmas de Gran Canaria, Kanarya Adaları, İspanya
Hakodate, Hokkaido, Japonya

Geology.About.com 3 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resim: Chesil Kıyısı
Resim: Chesil Kıyısı ve Portland Adası
Tombololar

Erinç, S., Jeomorfoloji 2, 1960, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayınları No: 23.
Hoşgören, M.Y., Jeomorfoloji'nin Ana Çizgileri, 1998, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.

Dış kuvvetler

Volkanik yay. Adalar dizisi (yayı); çoğunlukla birbirine yaklaşan iki tektonik plaka arasında bulunan sınıra, paralel ve yakın olarak konumlanan, yay şeklinde hizalanmış, volkan zincirlerinden oluşan takımada, yani içinde çok ada olan bir deniz türüdür. Volkanik yay ada yayının alt başlığı altında incelenmektedir. Kısmen deniz seviyesinin altında olan ada yayları, tektonik olarak yay şeklindeki dağ kuşağını oluşturur. Aslında ada yayları, okyanusun altında kısmi olarak kalan bir dağ bendinde bulunan özel bir coğrafik-topoğrafik durumu simgeler. Bunların çoğu volkanlardan oluştuğu için volkanik ada yayları olarak da sınıflandırılabilir.
Bir okyanus plakası, bir kıtasal plaka ile çarpışıp kıtanın altına daldığı zaman karada oluşan volkanlar zincirine volkanik yay denilmektedir. Plakalar yaklaşma sınırlarında çarpışırlar. Altta kalan plaka mantoya doğru dalar. Çarpışma ve dalma-batma ile, derin deniz hendekleri, kıvrımlı ve faylı dağ dizileri ve magmatik kuşaklar oluştururlar. Magmatik kuşaklar, karada dağ şeklinde olduğu gibi, deniz tabanı üzerinde, ada yayı (en: island arc) denilen, volkanik adalar şeklinde de gelişebilirler. Dalan litosfer ısıtıldığında su ve diğer uçucu maddeler “kaynarlar”. Bunlar mantonun sıcak malzemesi ile karışınca, kısmi ergime ile bir magma oluşabilir. Bu magma, yukarıda yer alan volkanik yayı oluşturur ve besler. Çarpışan plaklar arasında önemli sıkışma kuvvetleri gelişir. Depremler konusunda gördüğümüz gibi, bu kuvvetler dalma-batma zonlarında sığ ve derin depremlerin olmasına yol açarlar. Uzaklaşan sınırdan yaklaşan sınır türüne geçildiğinde, soğumuş olan litosferik plaka alttaki mantodan daha yoğun hale gelir. Bu da, plaka teorisinin mekanizmalarından biri olan ve dalan plakanın ağırlığının tüm plakayı aşağı doğru çekecek kadar olabileceği tezini doğurmuştur. Bu tür yaklaşan plaka sınırına örnek, Güney Amerika ve Nazka plakaları arasındaki sınırdır. Bu sınırda, Peru-Şili derin deniz hendeği, volkanları ile And dağları yer almakta ve, kuvvetli sığ ve derin depremler oluşmaktadır.

Alaska volkanik yayı
Amerika volkanik yayı
Kamçatka volkanik yayı
Cascade volkanik yayı
Filipinler
Sunda volkanik yayı
Güney Ege volkanik yayı
Kuzeydoğu Japonya volkanik yayı
a) Okyanusal bir plakanın kıta kenarında dalması bir derin deniz hendeği, kıta kenarında volkanik bir kuşak, sığ ve derin depremler yaratır.
b) Okyanusal bir plakanın bir diğer okyanusal plakanın altına dalması ile bir volkanik ada yayı gelişir.

Yay sistemleri kıtasal geçişte veya okyanusal nitelikte olabilen üst üste gelen levhaların altına batan okyanusal levhalarda gelişirler, çok farklı yay tipleriyle karşılaşsalar bile devamlıdırlar. Kıtasal ve okyanusal yaylar ise bir devamlılık içindedir ve bunlar beraberce gözden geçirilmelidir. Yaylar sabit durumdaki sistemler değildirler. Hızlı ve karmaşık şekilde gelişir ve değişirler. yaylar genel olarak hafif kabuksal kütlerler arasındaki çarpışmalar sonucu tersine çeviren yitimler tarafından açılırlar ve çarpışma zamanları gidişleri boyunca oldukça değişir. Yayların okyanusal kesimleri zaman içinde göç ederler ve uzarlar.

İki okyanusal plaka birbiri ile karşılaşınca, biri diğerinin altına dalar. Dalan plakanı tabanındaki tortullar üstte kalan plaka tarafından tıraşlanarak, hendeğin üstte kalan plaka tarafına yığılırlar (yığışım kaması). Soğuk ve dalan litosfer sıcak manto içine girer. 50 ila 100 km derinliklerde, dalan plaka 1200 ila 1500° sıcaklıklarla karşılaşır. Bu seviyede bazalt ve tortulların erimeye başlarken içerdiği su ve uçucu maddeler bu eriyen kısımlardan ayrılır. Serbestleşen su, bu seviyenin hemen üstündeki manto peridoditini eritir (laboratuvar deneyleri, biraz su katılan manto kayaçlarının erime sıcaklıklarının yüzlerce derece düştüğünü göstermiştir).
Bu sıcak ve az yoğun manto malzemesi yükselmeye başlar ve basıncın daha da düşmesi ile kısmi ergime daha da artar. Dalan plaka ve mantodan kaynaklanan malzemelerin ergimesi ile, ultramafik bir magma oluşur. Bu magmada, dalan plakanında etken olduğu, oluşan magmada okyanus kabuğuna ve tortullarına has iz elementlere rastlanması ile ileri sürülmüştür. Bu ultramafik magma, üstteki plakanın kabuğunun altında kümelenir ve bazen bu kabuk içine girer. Sonuçta, ultramafik magma, mafik ve daha silisli magmalara doğru gelişir ve lav olarak da bazalt, andezit ve dasitler oluşur. Magma sokulumları ve volkanik püskürmeler, okyanus tabanı üzerinde bir ada yayı dizisi meydana gelir (Küba, Dominik adaları, Aleut adaları, Filipinler ve Mariana Adaları bu şekilde oluşmuş adalardır).

Yalıtaşı, kıyı bölgesinin gelgit arası kesiminde kum ve çakıl boyutlu sedimanların karbonat çimento (kalsit veya aragonit) ile bağlanarak taşlaşması sonucu oluşmuş sedimanter yapıdır. Çimentolu tortul kayaçlar bulunduğu yere bağlı olarak, yalıtaşlarını oluşturmak için çimentolu tortul kabukları, mercan parçaları, farklı türde kaya parçaları ve diğer malzemelerin değişken bir karışımından oluşabilir. Yalıtaşı, genellikle tropikal veya subtropikal bölgelerde gelgit bölgesi içinde oluşurlar. Ancak, kuvaternerde oluşan yalıtaşları kuzey ve güney yarımkürelerin 60 'enlemine kadar görülmektedir.

Yalıtaşları, kıyı bölgesinin gelgit arası kesiminde kum ve çakıl boyutlu sedimanların karbonat çimento (Mg kalsit veya aragonit, Bricker, 1971)  ile bağlanarak taşlaşması sonucu oluşmuş sedimanter yapılardır. (Vousdoukas vd., 2007). Kıyı önü ve kıyı gerisinde kıyıya paralel bir şekilde ve denize doğru belirli bir eğimle  (genelde 2-5° arası) dalan ve kalınlığı birkaç 10 cm' den 2 m' ye varan tabakalar halinde bulunan sedimanların çok hızlı bir şekilde taşlaştıkları ve yalıtaşlarını oluşturdukları bilinmektedir. (Neumeier, 1998; Vieira ve Ros, 2007). Genelde  birkaç yüzyıl içinde taşlaştıkları tahmin edilse de  (Dalongeville ve Sanlaville, 1984; Neumeier, 1998), Emery vd., (1954), II. Dünya Savaşı sırasında kullanılmış mühimmat parçalarının  tamamen yalıtaşları içinde korunduğu tabakalar  gözlemlemişlerdir. Ayrıca birkaç sene gibi çok kısa bir sürede taşlaşmış yalıtaşlarının varlığı da bilinmektedir. (Frankel, 1968; Easton, 1974; Chivas vd., 1986). Yalıtaşları, sadece kıyı şeridinin doğasını kumsal bir sahilden kayalık alanlara dönüştürmekle kalmayıp, aynı zamanda sahilin ekolojisini (Brattström, 1992) ve morfodinamiğini (Cooper, 1991) de etkilemektedirler. 
Yalıtaşları kıyı erozyonuna karşı bir bariyer olarak hareket edebilir. Yalıtaşları, gelgitle bölgede belirgin tabakalanma oluşturması nedeniyle, geçmişteki deniz seviyesinin bir göstergesi olarak kabul edilir.

Genellikle yalıtaşı yapışma alanı farklı kuşaklara karşılık gelebilir. Çeşitli seviyelerde birbirinden ayrılır. Genç olanlar sahil tarafında olduğundan, büyük olasılıkla bunlar pekişmemiş kum altındadır. Oluşum dış kısmında yer alır. Onlar da denize genel bir eğim var gibi görünür. Birden fazla çatlak ve boşlukları ile karakterize yalıtaşı oluşumlarının çeşitli görünümleri vardır. Bu durumda elde edilen sonuç yalıtaşları, aynı formasyonda üzerinde ayrılmış blok ve bunların kesintisiz oluşumudur.
Yalıtaşarı uzunluğu kilometrelerce değişir, genişliği 300 metreye kadar ulaşabilir. Yüksekliği 30 cm' den başlar, 3 metreye kadar değişir.Kıyı erozyonu sürecini takiben, yalıtaşı oluşumu ortaya çıkabilir. Kıyı erozyonu sedimanter denge deniz seviyesinin yükselmesi veya gerilemesinin bir sonucu olabilir. Yalıtaşı öyle ya da böyle, konsolide (pekiştirilmemiş) olmayan kumu uzağa çeker ve oluşum ortaya çıkar. Sementasyon süreci devam ederse, yeni yalıtaşı gelgit bölgesinde yeni bir pozisyon oluşturabilir. Deniz seviyesi değişim aşamaları sıralı yalıtaşı bölgelerine neden olabilir.

Türkiye'nin Akdeniz sahilinin önemli bir kesimi Toros Dağları'na paralel bir şekilde uzanır.Bu alanlarda çeşitli litolojilerden oluşmuş sedimanlar yalıtaşlarında bariz bir şekilde görülmektedir. Dağılımına bakıldığında batıdan doğuya doğru şu şekildedir:
En batıda Fenike Körfezinin kuzeyinde Beydağları karbonat platformu yer alır.
Kemer ve Antalya arasındaki yüzeyler kireçtaşlarından oluşmuş Mesozoik yaşlı allakton birimlerden oluşmuştur.
Antalya doğusundaki Köprüçay, Aksu ve Manavgat mercan resiflerini içeren kaba malzemelerden oluşmuştur.
Alanya masifi metamorfik kayaçlardan oluşur, doğuya doğru mut ve adana havzaları mercan resifleri kireçtaşlarını içerir.
Çukurova'nın bulunduğu kesim ise delta sedimanları ile kaplıdır.

Andriake-Finike
Finike ilçesinde yalıtaşları deniz altında görülür. Bu yalıtaşlarının kalınlığı 20–50 cm arasında değişir.
Kemer
Bu alanda görülen yalıtaşları üç değişik seviyede görülüp K-G uzanımlıdır. Tabaka kalınlıkları 80 cm'yi bulan ve çeşitli kayaçlardan türemiş yassı çakılların sağlam bir çimento ile tutturulmuş oldukları gözlenmektedir.
Belek
Belek beldesinin sahil kesiminde enderde olsa deniz seviyesine çok yakın bir konumda yalıtaşı gözlenmektedir. Bu bölgede görülen yalıtaşı ince taneli kireçtaşı taneciklerinden oluşur.
Side
Side'de görülen yalıtaşları kıyıdan 100 metre kadar açık olup hem güncel hem de eski, yalıtaşları gözlenir. Güncel yalıtaşları birçok tabakadan oluşmakta ve denizin iç kısımlarına doğru yayılmaktadır. Güncel yalıtaşları yay şeklindedir.
Çimtur
Bu alanda seyrek de olsa yalıtaşlarına rastlanmıştır. Yalıtaşları yüzeyde olmayıp güncel plajın kumları arasında kalmıştır.
Doğu Alanya
Türkiye'de yalıtaşları en yaygın olarak Doğu Alanya bölgesinde görülür. Alanya'nın doğu kıyısında KB-GD doğrultulu yanal devamlı yalıtaşları bulunur. Tane boyu genelde ince kum olup çakıl taşı ağırlıklı yalıtaşları gözlenmiştir.
Kahyalar (Gazipaşa)
Burada görülen yalıtaşları denizin ana kayaya çarpıp geri dönmesi sonucunda oluşmuştur. Denize doğru değil de karaya doğru eğimlidir. Bu yalıtaşları ince kum küçük çakıl boyutunda malzeme içerir.
Van Gölü (Adilcevaz-Bozkırlar Plajı)
Van Gölü batı-kuzeybatısında Adilcevaz-Bozkırlar plajında Antropojenik sebeplerle oluştuğu düşünülen yalıtaşları tespit edilmiştir. Genellikle güneye (göle doğru) 2-5° eğimlidirler. Tanelerini birbirine bağlayan karbonat çimentoyu aragonit ve kalsit oluşturur.

ÇİNER, A. ve KOŞUN, E., (Aralık 2009). Türkiye'nin Akdeniz Sahillerindeki yalıtaşlarının Holosen deniz düzeyi oynamaları ve tektonizma açısından önemi. Türkiye Jeoloji Bülteni, 52, 265-272.
Neuendorf'daki, K.K.E., J.P. Mehl'e, Jr ve J. A. Jackson, J. A., ed. (2005) Jeoloji (5. ed.) Sözlüğü. Alexandria, Virginia, Amerikan Jeoloji Enstitüsü. 779 s ISBN 0-922152-76-4
Scholle, P.A., D.G. Bebout ve C.H. Moore (1983) Karbonat Çökelme Ortamları. Anı yok. 33. Tulsa, Oklahoma, Petrol Jeologları Amerikan Derneği. 708 s ISBN 978-0-89181-310-1
Neumeier U. (1998). "Yalıtaşları (intertidal çökelleri) erken Sementasyon mikrobiyal aktivite rolü. Doktora Tezi, Cenevre Üniversitesi". Terre et Çevre (12).
Hanor J.S. (1978). "Yalıtaşı çimento Yağış: deniz ve meteorik suları vs CO2 gaz alma karıştırma". Sedimanter Petroloji Dergisi (48)
Scoffin tuvalet kağıdı Stoddart D. R. & (1983). Yalıtaşı ve intertidal sediment, kimyasal çökeller ve Jeomorfoloji. Academic Press, Inc
Schmalz R.F. (1971). Eniwetok Atoll yalıtaşı oluşumu. Baltimore: Johns Hopkins basın
yazar =Türkiye'nin Akdeniz Sahillerindeki  yalıtaşlarının Holosen deniz düzeyi oynamaları ve tektonizma  açısından önemi ÇİNER Attila  1,DESRUELLES Stéphane   2,FOUACHE  Eric  3, KOŞUN  Erdal 4 & Rémi DALONGEVILLE

Yeryüzü şekli, Dünya veya diğer gezegen cisimlerinin katı yüzeyinin doğal veya yapay bir özelliğidir. Yeryüzü şekilleri birlikte belirli bir araziyi oluşturur ve arazideki düzenlemeleri topografya olarak bilinir. Yer şekilleri arasında tepeler, dağlar, ovalar, yaylalar, kanyonlar ve vadilerin yanı sıra okyanus ortası sırtları, yanardağlar ve büyük okyanus havzaları gibi batık özellikler dahil olmak üzere körfezler, yarımadalar ve denizler gibi kıyı çizgisi özellikleri bulunur.

Room, Adrian (1996). An Alphabetical Guide to the Language of Name Studies. Lanham and London: The Scarecrow Press. ISBN 9780810831698. 14 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Mayıs 2021. 

Hargitai Hetal. (2015) Classification and Characterization of Planetary Landforms. In: Hargitai H (ed) Encyclopedia of Planetary Landforms. Springer. DOI 10.1007/978-1-4614-3134-3 https://link.springer.com/content/pdf/bbm%3A978-1-4614-3134-3%2F1.pdf 18 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Page D (2015) The Geology of Planetary Landforms. In: Hargitai H (ed) Encyclopedia of Planetary Landforms. Springer.

Open-Geomorphometry Project 3 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yükseltilmiş bir kıyı, kıyı terası, deniz taraçası veya tünemiş kıyı şeridi, deniz kökenli nispeten düz, yatay, hafifçe eğimli bir yüzey ve çoğunlukla dalga aktivitesi alanından kaldırılmış eski bir aşınma platformudur (bazen "sırt" olarak adlandırılmaktadır). Bu nedenle, oluşum zamanına bağlı olarak mevcut deniz seviyesinin üstünde veya altında yer almaktadır. Karaya doğru daha dik yükselen eğim ve deniz kenarında daha dik inen bir eğim ile sınırlanmaktadır (bazen "yükseltici" olarak adlandırılmaktadır).
Yükseltilmiş bir kıyı, ortaya çıkan bir sahil yeridir. Yükselmiş kıyılar ve deniz terasları, deniz seviyesinde göreceli bir düşüşle kıyı şeridinin üzerinde yükselen Kıyı ve dalga kesimli platformlardır.
Dünya çapında, tektonik kıyı yükselme ve Kuvaterner deniz seviyesi dalgalanmalarının bir kombinasyonu, çoğu deniz izotop aşamaları (MIS) ile ilişkilendirilebilen ayrı buzullar arası yükseklikler sırasında oluşan deniz teras dizilerinin oluşumuna neden olmaktadır.
Bir deniz terası genellikle bir kıyı çizgisi açısı-iç kenarı, deniz aşınma platformu ve paleo deniz-yamaç arasındaki kıvrılmayı korumaktadır. Kıyı açısı, bir transgresyonun (deniz yükselmesi) maksimum kıyı şeridini ve dolayısıyla bir paleo-deniz seviyesini temsil eder.

Bir deniz taraçasının platformu genellikle eski gelgit aralığına bağlı olarak 1°-5° arasında bir eğime sahiptir. Genişliği oldukça değişken olmakla birlikte 1.000 metreye (3.300 ft) kadar ulaşabilmekte ve kuzey-güney yarım küreler arasında farklı görünebilmektedir. Platformu sınırlayan uçurum yüzeyleri, deniz ve yan süreçlerin göreceli rollerine bağlı olarak diklikte değişebilmektedir. Eski kıyı (dalga kesme/aşınma -) platformunun ve yükselen uçurum yüzünün kesiştiği noktada, platform genellikle maksimum deniz girişi sırasında kıyı şeridinin yerini gösteren bir kıyı açısı veya iç kenarı (çentik) korumuş olmaktadır. Alt yatay platformlar genellikle düşük gelgit yamaçta sonlanır ve bu platformların oluşumunun gelgit aktivitesine bağlı olduğuna inanılmaktadır. Deniz terasları sahile paralel olarak onlarca kilometre uzayabilmektedirler.
En eski teraslar deniz, alüvyal veya kolüvyal malzemelerle kaplanırken, en üstteki teras seviyeleri genellikle daha az korunmaktadır. Nispeten hızlı yükselme oranlarındaki (> 1 mm/yıl) deniz terasları genellikle bireysel buzullar arası dönemler veya aşamalarla ilişkilendirilebilirken, daha yavaş yükselme oranlarındaki alanlar, hava koşullarına maruz kalma sürelerini takiben deniz seviyelerinin geri dönüş aşamaları ile polisiklik bir kökene sahip olabilmektedir.
Deniz taraçaları karmaşık tarihlere ve farklı yaşlara sahip çok çeşitli topraklarla kaplanabilmektedir. Korunan alanlarda, tsunami yataklarından allokton kumlu ana malzemeler bulunabilmektedir. Deniz taraçalarında bulunan yaygın toprak tipleri arasında solonetz ve planosoller bulunmaktadır.

Deniz taraçalarının, deniz izotop aşamaları (MIS) ile ilişkili buzullar arası aşamaların birbirinden ayrılan en üst noktalarında oluştuğu düşünülmektedir.

Deniz taraçalarının oluşumu, son jeolojik zamanlarda çevresel koşullardaki değişiklikler ve tektonik aktivite ile kontrol edilebilmektedir. İklim koşullarındaki değişiklikler, özellikle buzul ve bölgeler arası dönemlerdeki değişikliklerle, deniz kabuğunun östatik deniz seviyesi salınımlarına ve izostatik hareketlerine yol açmıştır. Östazi süreçleri, okyanuslardaki su hacmindeki değişiklikler ve dolayısıyla kıyı şeridinin gerileme ve ihlallerine bağlı olarak östatik buz deniz seviyesi dalgalanmalarına yol açmaktadır. Son buzul döneminde maksimum buzul derecesinde, deniz seviyesi bugüne göre yaklaşık 100 metre (330 ft) daha düşüktü. Östatik deniz seviyesi değişikliklerine, sediman-östazi veya tektono-östazi yoluyla okyanusların boşluk hacmindeki değişiklikler de neden olabilmektedir.
İzostasyum süreçleri, kıyı çizgileriyle birlikte kıtasal kabukların yükselmesini içermektedir. Günümüzde, buzul izostatik ayar süreci esas olarak Pleistosen buzlu alanları için geçerlidir. Örneğin, İskandinavya'da  mevcut yükselme oranı 10 milimetreye (0.39 in)/yıla kadar ulaşmaktadır.
Genel olarak, buzullar arası evrelerin farklı deniz seviyelerinde göze çarpan östatik deniz terasları oluşturulmuştur ve deniz oksijen izotopik evreleri (MIS) ile ilişkilendirilebilmektedir. İzostatik buz, deniz terasları esas olarak izostatik yükselmenin durağan yerleri sırasında oluşturulmuştur. Östazi, deniz teraslarının oluşumu için ana faktör olduğunda, türetilen deniz seviyesi dalgalanmaları eski iklim değişikliklerini gösterebilir. İzostatik düzenlemeler ve tektonik faaliyetler, östatik bir deniz seviyesindeki yükselmeyle aşırı derecede telafi edilebildiğinden, bu sonuca özen gösterilmelidir. Bu nedenle, hem östatik hem de izostatik veya tektonik etkiler alanlarında, göreceli deniz seviyesi eğrisinin seyri karmaşık olabilmektedir. Böylece  günümüz deniz teras dizilerinin çoğu tektonik kıyı yükselmesi ve Kuaterner deniz seviyesi dalgalanmalarının bir kombinasyonundan oluşmuştur.
Sarsıntılı tektonik yükselmeler de belirgin teras adımlarına yol açabilirken, pürüzsüz göreceli deniz seviyesi değişiklikleri bariz teraslara neden olmayabilir ve oluşumları genellikle deniz taraçaları olarak adlandırılmazlar.

Deniz taraçaları genellikle ılıman bölgelerde, dalga atakları ve dalgalarda taşınan tortu nedeniyle kayalık kıyı şeridi boyunca deniz erozyonundan kaynaklanır. Erozyon ayrıca ayrışma ve kavitasyon ile bağlantılı olarak gerçekleşir. Erozyon hızı kıyı malzemesine (Kaya sertliği), batimetriye ve ana kaya özelliklerine bağlıdır ve granitik kayalar için yılda sadece birkaç milimetre ve volkanik ejecta için yılda 10 metreden (33 ft) fazla olabilir. Deniz yamacının geri çekilmesi, aşınma süreci boyunca bir kıyı (dalga kesimi/aşınma) platformu oluşturur. Deniz seviyesinin göreceli olarak değişmesi, gerilemelere veya geçişlere yol açar ve nihayetinde farklı bir yükseklikte başka bir teras (deniz kesilmiş teras) oluşturur, uçurumun yüzündeki çentikler kısa durmaları gösterir.
Teras eğiminin gelgit aralığıyla arttığı ve kaya direnci ile azaldığı düşünülmektedir. Buna ek olarak, taraça genişliği ile kayanın gücü arasındaki ilişki ters ve daha yüksek yükselme ve çökme oranları ile hinterlandın daha yüksek bir eğimi, belirli bir süre boyunca oluşan teras sayısını arttırır.
Ayrıca, kıyı platformları aşındırmayla oluşturulur ve kıyı erozyonu ile uzaklaştırılan malzemelerin birikmesinden kaynaklanan deniz terasları ortaya çıkar. Böylece hem erozyon hem de birikimle bir deniz terası oluşturulabilir. Bununla birlikte, kıyı platformlarının oluşumunda dalga erozyonu ve ayrışma rolleri hakkında süregelen bir tartışma da vardır.
Resif düzlükleri veya yükseltilmiş mercan kayalıkları, intertropik bölgelerde bulunan başka bir deniz taraça türüdür. Biyolojik aktivite, kıyı şeridi ilerlemesi ve resif malzemesi birikiminin bir sonucudur.
Bir teras dizisi yüz binlerce yıl öncesine dayanabilirken, bozulması oldukça hızlı bir süreçtir. Bir yandan uçurumların kıyı şeridine daha derin bir geçişi önceki terasları tamamen yok edebilirken; Öte yandan eski teraslar çökebilir ya da tortular, kolüvyal veya alüvyal fanlar tarafından kaplanabilir. Kesin olmayan akımların neden olduğu yamaçların erozyonu ve geri aşınması bu bozunma sürecinde bir başka önemli rol oynamaktadır.

Kıyı şeridinin ilişkili buzullar arası evrenin yaşına göre toplam yer değiştirmesinde bir yükselme biliniyorsa, ortalama bir yükselme oranının hesaplanmasına veya belirli bir zamanda östatik seviyenin hesaplanmasına izin vermektedir. Dikey yükselmeyi tahmin etmek için, paleo deniz seviyelerinin mevcut olana göre östatik konumu mümkün olduğunca kesin olarak bilinmelidir. Kronolojimiz temel olarak jeomorfolojik kriterlere dayalı göreceli tarihlemeye dayanmaktadır fakat her durumda deniz taraçalarının kıyı açılarını sayısal yaşlarla ilişkilendirdik.Dünya çapında en iyi temsil edilen teras, son buzullar arası maksimum (Bayan 5e) ile ilişkili olandır (doyurucu ve Kindler, 1995; Johnson ve Libbey, 1997, Pedoja ve ark., 2006 a, b, c). Bayan 5e'nin yaşı keyfi olarak 130 ila 116 ka arasında değişir (Kukla ve ark. 2002) ancak Hawaii ve Barbados'ta 134 ila 113 ka arasında olduğu gösterilmiştir (Muhs ve ark., 2002), tektonik olarak kararlı sahil şeritlerinde 128 ila 116 ka arasında bir tepe ile (Muhs, 2002). Dünya çapında dizilerde iyi temsil edilen eski deniz terasları, MIS 9 (~303-339 ka) ve 11 (~362-423 ka) ile ilgili olanlardır (Imbrie ve ark., 1984). Derlemeler, MİSS 5e, MIS 9 ve 11 sırasında deniz seviyesinin mevcut olana göre 3 ± 3 metre ve MIS 7 sırasında mevcut olana -1 ± 1 m daha yüksek olduğunu göstermektedir (doyurucu ve Kindler, 1995, Zazo, 1999). Sonuç olarak, MIS 7 (~180-240 ka; Imbrie ve ark. 1984) deniz taraçaları daha az belirgindir ve bazen yoktur (Zazo, 1999). Bu terasların Yükseklikleri holosen ve geç Pleistosen için belirtilen paleo-östatik deniz seviyesindeki belirsizliklerden daha yüksek olduğunda, bu belirsizliklerin genel yorumlama üzerinde hiçbir etkisi yoktur.
Sıra, buz tabakalarının birikiminin araziyi bastırdığı yerlerde de oluşabilir böylece buz tabakaları eridiğinde plajların yüksekliğini (glacio-izostatik geri tepme) ve sismik yükselmenin meydana geldiği yerlerde arazi zamanla yeniden ayarlanır. İkinci durumda, ortak sismik taraça sadece Holosen için bilinse bile teras deniz seviyesinin yüksekliğiyle ilişkili değildir.

Morfolojinin kesin yorumları için geniş taraçalar, deniz taraçalarının incelenmesi ve haritalanması uygulanır. Bu, stereoskopik hava fotografik yorumlamasını (yaklaşık 1: 10.000 - 25.000), topografik haritalarla yerinde incelenmesini (yaklaşık 1: 10.000) ve aşınmış-birikmiş malzemelerin analizini içerir. Kesin yükseklik bir sıvısız barometre veya tercihen bir tripod üzerine monte edilmiş bir dengeleme aleti ile belirlenebilir. Topoğrafyaya bağlı olarak 1 cm (0,39 inç) hassasiyetle ve yaklaşık her 50–100 metrede (160–330 ft) ölçülmelidir. Uzak bölgelerde fotogrametri ve takimetri teknikleri uygulanabilir.

Deniz taraçalarının tari

Aglaonike, Agloanice veya Tesalyalı Aganice (Grekçe: Ἀγλαονίκη, Aglaoníkē), MÖ 2. veya 1. yüzyılda yaşamış bir Yunan astronomdur. Plutarkhos'un yazmalarında ve Rodoslu Apollonius'un çalışmalarında, kadın bir astronom ve Tesalyalı Hegetor'un (veya Hegemon) kızı olarak geçmektedir. Ay'ın gökyüzünden kaybolmasını sağlayabildiği için bir büyücü olarak görülmekteydi-ki bu Ay tutulmalarının gerçekleşme zamanı ve yerini tahmin edebildiği şeklinde yorumlanabilir.
Bir Yunan atasözü, Aglaonike'nin söz konusu olan iddialarına "Evet, Ay Aglaonike'ye itaat eder" şeklinde atıfta bulunmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla büyücü olarak görülen birtakım kadın astronomlar, Aglaonike'yle ilişkilendirilmiştir. "Tesalyalı cadılar" olarak bilinen bu kadınlar, MÖ 3. yüzyıldan, 1. yüzyıla kadar aktiflerdi.
Platon'un diyaloglarından Gorgias'ta, Sokrates, "Lanetlenme pahasına, semadan Ay'ı indirdiği söylenen Tesalyalı bir büyücü kadından" bahsetmektedir.
Plutarkhos, Aglaonike'nin "dolunayın tutulmasının söz konusu olduğu döngülere derinlemesine hakim olduğunu ve Ay'ın Dünya'nın gölgesi tarafından ele geçirileceği zamanı önceden bildiği için kadınları etkileyerek, onları Ay'ı aşağıya indirdiğine inandırdığını" yazmaktadır.
Venüs'teki kraterlerden birine, Aglaonike'nin adı verilmiştir. "Aglaonike" adıyla, bir Jean Cocteau filmi olan Orfe'de, Eurydice'in bir arkadaşı ve Kadınlar Ligi'nin lideridir. Aglaonike, Miras Katı'ndaki 999 isimden biri olarak, Judy Chicago'nun Akşam Yemeği Partisi adındaki enstalasyonunda yer almaktadır.

Bilimde kadınlar zaman çizelgesi

Ann Druyan (/d r I AE n / DREE-ann; d. 13 Haziran 1949) bilim iletişim konusunda uzman Emmy ve Peabody ödüllü Amerikalı yazar, yapımcı ve yönetmen. 1980 yapımı PBS belgesel dizisi Cosmos'un, sunuculuğunu yapan ve 1981 yılında evlendiği Carl Sagan ile birlikte yazdı. 2014 devam filmi Cosmos: A Spacetime Odyssey ve yeni sezonu Cosmos: Possible Worlds'un yaratıcısı, yapımcısı ve yazarıdır. Her iki dizinin bölümlerini de yönetmiştir.
Hem Voyager 1 hem de Voyager 2 uzay araçlarına monte edilen altın diskleri yaratan NASA'nın Voyager Yıldızlararası Mesaj Projesi'nin kreatif direktörlüğünü yapmıştır. Druyan'ın projedeki rolü 8 Temmuz 2018'de 60 Minutes'ın "Yetenekli Küçük Uzay Aracı" bölümünde tartışıldı. Bölümde Druyan, Chuck Berry'nin "Johnny B. Goode" şarkısının altın kayıtta yer almasındaki ısrarını açıklamıştır: " ...Johnny B. Goode, rock and roll, hareketin, hareket etmenin, daha önce hiç gitmediğiniz bir yere gitmenin müziği; ve olasılıklar size karşı, ama gitmek istiyorsun. Bu Voyager'dı." Segment ayrıca Sagan'ın 1990 yılında Voyager 1'in güneş sistemimizin tüm gezegenlerini gösteren bir dizi fotoğraf çekmek için kameralarını Dünya'ya geri döndürme önerisini tartıştı. Dünya'yı 3.7 milyar mil mesafeden mavimsi bir ışık noktası olarak gösteren çekimler, ilk olarak Soluk Mavi Nokta: Uzayda İnsan Geleceğinin Vizyonu'nda yayınlanan Sagan'ın ünlü "Soluk Mavi Nokta" pasajının temeli oldu. (1994)
Druyan ve Sagan'ın beraber çalışması ve buradan çıkan romantik ilişkisi, Radiolab bölümü "Carl Sagan ve Ann Druyan'ın Karışık Kaseti" ve Komedi Merkezi programı Drunk History'nin "Uzay" bölümü de dahil olmak üzere popüler kültürde sayısız incelemenin konusu olmuştur. 2015 yılında Warner Brothers Lynda Obst ve Ann Druyan yapımcılığında, Sagan ve Druyan'ın ilişkisi hakkında bir drama üzerinde çalışmakta olduğu açıklandı.
2709 Sagan ve 4970 Druyan asteroitleri Güneş'in etrafında sürekli alyans yörüngesindedir. 

2004 Richard Dawkins Ödülü
2014 Kurmaca Olmayan Programlar için En İyi Yazar Primetime Emmy Ödülü
2015 Amerika Yapımcılar Birliği'nden Seçkin Kurmaca Olmayan Televizyon Yapımcısı Ödülü
2015 Yazarlar Birliği Ödülü "Belgesel Senaryosu - Güncel Olaylar Dışında"
2017 Harvard Yılın Hümanisti Ödülü

Ann Druyan: Rasathane 20 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Ann Druyan

Antakyalı Karpos veya Carpus (Grekçe: Κάρπος d. ?, Antioch- ö. ?) eski bir Yunan matematikçi.

Ne zaman yaşadığı belli değildir; MÖ 2. yüzyıl ile MS 2. yüzyıl arasında herhangi bir zamanda yaşamış olabilir. Paul Tannery tarafından "Antakyalı Karpos üzerine (İngilizce: On Carpus of Antioch)" adlı makale, Karpos'un Geminus'tan önce mi yoksa sonra mı yaşadığı sorusunu tartışır ve daha sonra yaşamış olabileceğini gösterir. Karpos, mekanik, astronomi ve geometri üzerine yazdı.
Proklos, problemlerin teoremlerden önce gelip gelmemesi konusunda Karpos'un Astronomik İncelemesi'nden (İngilizce: Astronomical Treatise) alıntı yapar. Karpos, bu eserde Geminus'u eleştiriyor olabilir (veya olmayabilir). Proklos ayrıca Karpos'un "açı bir niceliktir, yani onu içeren yüzey çizgileri arasındaki bir mesafedir" görüşünü aktarır. Pappos'a göre, Karpos pratik uygulamalar için matematikten yararlanmıştır. Iamblichus'a göre, Karpos ya da 'Mühendis Karpos (Carpus the Engineer)' ayrıca daireyi kareleştirme için bir eğri oluşturmuş ve buna 'çift hareketle oluşturulan bir eğri' adını vermiştir. Paul Tannery, söz konusu eğrinin sikloid olduğunu iddia etmiştir.

Thomas Little Heath, A History of Greek Mathematics, page 428. Courier Dover Publications.
Michael Taunton, (2001), Surveying Instruments of Greece and Rome, ss. 33–34. Cambridge University Press.

Trallesli Anthemius (Yunanca: Ἀνθέμιος από τις Τράλλεις; y. 474 – y. 534), Konstantinopolis (günümüzde İstanbul) şehrinde bulunan Ayasofya Katedrali'ni, İsidoros ile birlikte tasarlayan Doğu Romalı mimar. Katedralin tasarımında, tamamen yeni bir mimari türü kullandı, bu da kiliseyi son derece istikrarsız hale getirmeye katkıda bulundu, bu yüzden yapının birkaç kez onarılması gerekti. İki odakta sabitlenmiş bir ip ile bir elipsin yapımını ve parabolün odak özelliklerini anlattı. Fizikte ışığın aynalardan yansımasını inceledi.

Anthemius, Konstantinopolis'te geometri profesörüydü. Tralles'li Anthemius'un babası Stephanus adında bir doktordu. Anthemius, Trallesli bir doktor olan Stephanus'un beş çocuğundan biriydi ve iyi eğitimli bir aileden geliyordu. Kardeşlerinden biri olan Metrodorus, edebiyatçıydı; bir diğeri, Olympius, bir avukattı; ve diğer ikisi, Dioscorus ve Alexander ise doktordu. Kardeşlerinden Dioscorus, Tralles'te babasının mesleğinde devam etti, Alexander, Roma'da zamanının en meşhur tıpçısı oldu, Olympius, Roma Hukuku konusunda en deneyimli kişiydi ve Metrodorus ise Konstantinopolis'te seçkin gramerciydi.
Anthemius hem matematikçi hem de mimar olarak bilinir. Bir mimar olarak en çok 532'de Konstantinopolis'teki eski Ayasofya kilisesini değiştirmesiyle tanınır. Daras'taki sel taşkınlarını önlemek ve onarmak için görevlendirildiği söylenir, onun becerisi mühendisliğe de uzanmış gibi görünmektedir.
İmparator I. Justinianus, 532 yılında yaşanan Nika ayaklanması sırasında tahrip olan 4. yüzyılda yapılan Konstantinopolis Bazilika'sının yeniden inşası için emir verdi. Miletli İsidoros ile beraber Trallesli Anthemius'u görevlendirdi. Kilise için yaptığı cüretli planlar, bilgi ve gözüpekliğini gösterir. Bilgisi, mühendisliğe de uzanır, Daras'ta bulunan sellere karşı yapılan bentleri tamir etmiştir.
"On Burning Mirrors (Yanan aynalar üzerine)" isimli bilimsel eserinin bir bölümü (Grekçe: Περί παραδόξων μηχανημάτων, "İlginç Makinalar Üzerine", "On remarkable mechanical devices") 1777 yılında L. Dupuy tarafından yeniden yayınlanmış ve 1786 yılında Histoire de l'Academie des Instrumentistes eserin 42. cildinde adı geçmiştir. A. Westermann, 1839 yılında yayınladığı revize baskısında Trallesli Anthemius'un "Hayret uyandıran Yunan yazarları" (Grekçe: Παραδοξογράφοι (Scriptores rerum mirabilium Graeci) isimli eserini sunmuştur.
Anthemius, yetenekli bir matematikçiydi. İki odakta sabitlenmiş bir ip ile bir elipsin oluşturulmasını anlattı. Ayasofya'nın iyi tasarlanmış kubbelerinde kullanılmış konik kesitler üzerine bir kitap yazmıştır. Ünlü kitabı On Burning Mirrors'da aynı zamanda bir parabolün odak özelliklerini anlatıyor.
Küçük bir açıklıktan geçen bir güneş ışınının herhangi bir saat ve mevsimde uzaklaşmadan belirli bir noktaya düşmesini nasıl sağlayacağı sorunu Anthemius tarafından çözüldü. Biri açıklıkta ve diğeri ışının yansıtılacağı noktada olacak şekilde eliptik bir reflektörün yapımını anlatıyor. Hem kış hem de ekinoksal ışınları dikkate alınır. Anthemius, tedavisinde tesadüfen odakların etrafına sıkıca çizilmiş bir ip ilmekiyle bir elipsin oluşturulmasından bahseder. Heath, elips oluşturulmasına yol açan problemlerden birini aşağıdaki şekilde verir:

(Küçük bir delikten veya pencereden içeri giren) bir güneş ışınının, herhangi bir saat ve mevsimde hareket etmeden belirli bir noktaya nasıl düşebileceğini tartışmak.
Heath Anthemius'un çözümünü de aşağıdaki şekilde verir:

Bu, bir odak noktası güneş ışınının girdiği noktada, diğeri ise ışının her zaman yansıtılması gereken sabit noktada bulunan eliptik bir ayna kullanılarak yapılır.
Anthemius, parabolün odak özelliklerini inceledi ve şunu kanıtladı:

... odak noktası olan parabolik bir aynadan paralel ışınlar tek bir noktaya yansıtılabilir. Doğrultman, gerekli değişiklikler yapılarak elips durumunda yukarıdaki yapı ile aynı rotayı takip eden yapımda kullanılır.
El-Heysem gibi Arap matematikçilerin bazılarının bildiği On remarkable mechanical devices adlı çalışmasında dikkate değer ayna konfigürasyonlarının bir incelemesini derledi.
Anthemius hakkında anlatılan, tamamen kurgusal olabilecek bir dizi hikâye vardır, ancak bu tür hikâyelerde çoğu zaman olduğu gibi, karakterinin bir göstergesi olabilir:

Anthemius, güneş ışığını evine yansıtarak bir komşusu ve rakibi olan Zenon'a zulmetti. Ayrıca bir kazana bağlı borulardan basınç altında yönlendirilen buharın kullanılmasıyla Zenon'un evinde bir deprem etkisi yarattı.
Bobbio'nun parabolik yanan aynalarla ilgili matematiksel bir parçası bazen Anthemius'a atfedilir, ancak erken Helenistik kökenli olması daha olasıdır. Eutocius, Apollonius'un Koniklerinin I. ve IV. Kitapları Üzerine Yorumlarını Anthemius'a adamıştır.
Ayrıca Koniklerde açıkça belirtilmeyen bir önerme kullanır: odağı iki teğetin kesişme noktasına birleştiren düz çizgi, odağı iki temas noktasına birleştiren iki düz çizgi arasındaki açıyı ikiye böler. Başka bir yapı, paralel ışınların bir parabolik yansıtıcının odak noktasındaki bir noktaya nasıl yansıtılabileceğini gösterir.
Kendisi ve Isidore tarafından tasarlanan Ayasofya, o zamandan beri Bizans mimarisinin en güzel yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Kilisede kullanılan mimari, sonraki mimarlara birkaç yüzyıl daha ilham veren yeni bir türdü. Örneğin, içinde kullanılan pandantif, gelişmiş mimariyi anlatıyor. Öte yandan, bazı çağdaş yazarlar Anthemios'un aslında profesyonel bir mimar değil, bir tür amatör olduğunu iddia ettiler. Anthemios'un Konstantinopolis'te başka binalar da tasarladığı öne sürüldü.
Anthemios 558'den önce öldü. Ölüm yeri bilinmiyor, ancak muhtemelen Konstantinopolis'di.

Prokopius, De Aedific. i. 1
Agathias, Hist. v. 6–9
Gibbon's Decline and Fall, cap. xl.
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "madde adı gerekli". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Boyer, Carl B. (1991). A History of Mathematics (2. bas.). John Wiley & Sons, Inc. ISBN 0471543977. 
 Baynes, T.S., (Ed.) (1878). "Anthemius". Encyclopædia Britannica. 2 (9. bas.). New York: Charles Scribner's Sons. s. 103. 
Anthemius'un "On Burning-Glasses" adlı eserinin sürümleri:
—Dupuy, L. (1777), Περί παραδόξων μηχανημάτων [Perí Paradóxōn Mēkhanēmátōn; Concerning Wondrous Machines] . (Yunanca)
—Histoire de l'Academie des Instrumentistes, XLII . (Fransızca)
—Westermann, A. (1839), Παραδοξογράφοι [Paradoxográphoi; Marvel-Writers] . (Yunanca)

Bu, "Antik Yunan matematikçilerinin zaman çizelgesi"dir. (ayrıca bkz. Antik Yunan matematikçilerinin kronolojisi).

Tarihçiler geleneksel olarak Yunan Matematiğinin başlangıcını, yeşil çizgi ile gösterilen MÖ 600'e Miletli Thales çağına (y. MÖ 624–548) uygun olarak yerleştirirler. MÖ 300'deki mor çizgi, Öklid'in Elemanları'nın ilk yayınlandığı yaklaşık yılı gösterir. MS 300, kırmızı çizgi, antik çağlardaki son büyüklerden biri olan Yunan matematikçi İskenderiyeli Pappus (y. 290 – y. 350 MS)'a referans verir. Düz kalın siyah çizgi, Anno Domini (AD) sisteminde yer almayan milat'ı (sıfır yılını) göstermektedir.

Matematikçi Larissalı Heliodorus, muhtemelen Batlamyus'dan sonra MS 3. yüzyılda yaşadığı zamanın belirsizliği nedeniyle listeye eklenmemiştir.

Bu matematikçilerden çalışmaları öne çıkanlar şunları içermektedir:

Miletli Thales (y. 624/623 – y. 548/545 MÖ), Thales teoreminin dört sonucunu türeterek geometride tümdengelimli akıl yürütme yöntemini kullanılan bilinen ilk kişidir. Kendisine bir matematiksel keşif atfedilen bilinen ilk kişidir.
Pisagor (y. 570 – y. 495 MÖ), Pisagor teoremi, Pisagor akordu, beş düzgün katı, Oranlar Teorisi, Dünya'nın küreselliğini, sabah ve akşam yıldızlarının Venüs gezegeni olarak tanımlanması.
Knidoslu Eudoxus (y. 408 – y. 355 MÖ) bazıları tarafından klasik Yunan matematikçilerinin en büyüğü olarak kabul edilir ve antik çağın tümünde Arşimet'den sonra ikinci sırada yer alır. Öklid'in Elemanları V. Kitap, büyük ölçüde Eudoxus'tan kaynaklanmaktadır.
Sisamlı Aristarkus (y. 310 – y. 230 MÖ), Güneş'i bilinen evrenin merkezine, Dünya'nın etrafında dönerek yerleştiren bilinen ilk güneş merkezli modeli sundu. Aristarchus "merkezi ateşi" Güneş'le özdeşleştirdi ve diğer gezegenleri Güneş'in etrafındaki doğru uzaklık sırasına göre yerleştirdi. On the Sizes and Distances adlı eserinde, Güneş ve Ay'ın boyutlarını ve ayrıca bunların Dünya'ya Dünya'nın yarıçapı cinsinden mesafelerini hesaplar. Ancak, Eratosthenes (y. 276 – y. 194/195 MÖ)  Dünya'nın çevresini hesaplayan ilk kişiydi. Poseidonius (y. 135 – y. 51 MÖ) ayrıca Dünya'nın çapının yanı sıra Güneş ve Ay'ın çaplarını ve mesafelerini de ölçtü; Güneş'in çapının ölçümü, Aristarchus'unkinden daha doğruydu ve modern değerden yaklaşık yarı yarıya farklıydı.
Öklid (MÖ 300 dolayları), aksiyomatikleştirilmiş tümdengelimli sistemlerin ilki veya en azından ilklerinden biri olan Öğeler adlı inanılmaz derecede etkili bilimsel çalışmasından dolayı genellikle "geometrinin kurucusu" veya "geometrinin babası" olarak anılır.
Arşimet (y. 287 – y. 212 MÖ), antik tarih'in en büyük matematikçisi ve tüm zamanların en iyilerinden biri olarak kabul edilir. Arşimet, bir dairenin alanı; bir küre'nin yüzey alanı ve hacmi; bir elips alanı; bir parabol altındaki alan; bir dönel paraboloid segmentinin hacmi; bir dönel hiperboloid segmentinin hacmi; ve bir kürenin alanı da dahil bir dizi geometrik teorem türetmek ve kesin bir şekilde kanıtlamak için sonsuz küçükler ve tükenme yöntemi kavramlarını uygulayarak modern kalkülüs ve analiz'i öngördü. Aynı zamanda matematiği fiziksel fenomenlere, hidrostatik tesislerine ve statike, kaldıraç ilkesinin açıklamasını da içerecek şekilde uygulayan ilk kişilerden biriydi.
Pergeli Apollonius (y. 240 – y. 190 MÖ), konik kesitler üzerine çalışması ve 3 boyutlu uzayda geometri çalışmasıyla tanınır. En büyük antik Yunan matematikçilerinden biri olarak kabul edilir.
Hipparkos (y. 190 – y. 120 MÖ) trigonometri'nin kurucusu olarak kabul edilir ve ayrıca küresel trigonometri ile ilgili çeşitli problemleri çözmüştür. Güneş ve Ay'ın hareketi için niceliksel ve doğru modelleri ve keşfi hayatta kalan ilk kişiydi. On Sizes and Distances adlı çalışmasında, Güneş ve Ay'ın görünen çaplarını ve Dünya'dan uzaklıklarını ölçtü. Ayrıca Dünya'nın devinimini ölçtüğü de biliniyor.
Diophantus (y. 201/215 – y. 285/299 MS) cebirsel denklemlerin çözümü ile ilgilenen Arithmetica adlı eseri yazdı ve ayrıca modern sembolik cebirin habercisi olan Sembol-söz karışımı (Senkoplu) cebri tanıttı. Bu nedenle, Diophantus bazen Muhammed bin Musa el-Hârizmî ile paylaştığı bir unvan olan "cebrin babası" olarak bilinir. Diophantus'un aksine, el-Harizmi esas olarak tam sayılarla ilgilenmiyordu ve ikinci dereceden denklemleri ve bazı yüksek dereceden cebirsel denklemleri çözmek için kapsamlı ve sistematik bir açıklama verdi. Bununla birlikte, Harizmi sembolik veya senkoplu cebir kullanmak yerine "sözlü (retorik) cebir" veya eski Yunanca "geometrik cebir" (eski Yunanlar, bazı belirli cebirsel denklem örneklerini uzunluk ve alan gibi geometrik özellikler açısından ifade etmiş ve çözmüşlerdi, ancak bu tür problemleri genel olarak çözmediler yalnızca belirli örnekler üzerinden çözdüler). "Geometrik cebir"e bir örnek olarak şu ifade verilebilir: belirli bir alana sahip bir üçgen (veya dikdörtgen vb.) verilir ve ayrıca kenarlarından bazılarının (veya diğer bazı özelliklerinin) uzunluğu verilir, kalan kenarın uzunluğunu bulun/cevabı geometri ile kanıtlayın). Böyle bir problemi çözmek genellikle bir polinomun köklerini bulmaya eşdeğerdir.
Büyük İskender'in y. 330 MÖ fetihleri, Yunan kültürünün Akdeniz bölgesinin çoğuna, özellikle Mısır, İskenderiye'de yayılmasına yol açtı. Yunan matematiğinin Helenistik döneminin tipik olarak MÖ 4. yüzyıl başlangıcı olarak kabul edilmesinin nedeni budur. Helenistik dönemde, Akdeniz bölgesinin çeşitli yerlerinden Yunan etkisi altındaki birçok matematikçi (diğer insanlarla birlikte) Yunan dilini ve bazen de Yunan kültürünü benimsemiştir. Sonuç olarak, bu dönemdeki bazı Yunan matematikçiler etnik olarak Yunan olmayabilir (modern Batı etnisite kavramı ile ilgili olarak). Ne olursa olsun çağdaşları onları Yunan olarak görüyordu.

Yunan matematiği
Yunan matematikçiler listesi
Matematiğin zaman çizelgesi

Boyer, C. B. (1989), A History of Mathematics, 2nd, New York: Wiley, ISBN 978-0-471-09763-1  (1991 pbk ed. 0-471-54397-7)

Antinouplisli Serenus (Grekçe: Σερῆνος; yaklaşık MS 300 - 360), Roma Mısır'ındaki Geç Antik Thebaid'den bir Yunan matematikçi.

Serenus, Antinoeia'dan ya da Mısır'da Hadrian tarafındaki eski bir yerleşim yerine kurulan Antinoöpolis'ten gelmiştir. İki kaynak onun Antinoöpolis'te doğduğunu doğrulamaktadır. Bir zamanlar Antissa'da doğduğuna inanılıyordu, ancak bunun bir hataya dayandığı görüldü.
Serenus, şimdi kaybolmuş olan Apollonius'un Konikler (İngilizce: Conics) 'i üzerine günümüze ulaşmamış olan bir yorum yazdı. Smyrnalı Theon'dan, yorumun ana sonucunun, "Çemberin çapı üzerindeki merkez olmayan bir noktada bulunan bir dizi açı olduğunda, daha sonra bu çemberin eşit yayları gören açılardan merkeze daha yakın olan açı her zaman merkezden uzaktaki açıdan daha küçüktür" olduğunu duyuyoruz. Ama aynı zamanda Apollonius'un Konikler (İngilizce: Conics)'ine bağlanan Bir Silindirin Kesiti Üzerine (İngilizce: On the Section of a Cylinder) ve Bir Koninin Kesiti Üzerine (İngilizce: On the Section of a Cone) adlı iki eser yazmış olan kendisi de başlı başına bir matematikçiydi. Bu bağlantı, çağlar boyunca hayatta kalmalarına yardımcı oldu.
Bir Silindirin Kesiti Üzerine (İngilizce: On the Section of a Cylinder) adlı eserin önsözünde Serenus, Heath tarafından özetlendiği gibi, bu çalışmayı yazma motivasyonunun, "geometri öğrencisi olan birçok kişi, hatalı olarak bir silindirin eğik kesitinin elips olarak bilinen bir koninin eğik kesitinden farklı olduğunu bilmektedir, oysa elbette her ikisi de aynı eğridir." olduğunu belirtmektedir. Çalışma 33 önermeden oluşmaktadır.

6. önerme, eğik bir silindir içindeki paralel dairesel kesitlerin iki taban dizisinin alt karşı tarafındaki varlığını kanıtlamaktadır.
9. önerme, tabanlara veya alt karşı kesitlerden birine paralel olmayan ancak tüm üreteçleri kesen herhangi bir düzlemin bir daire olmadığını kanıtlar.
14. ve 16. önermelerin ana sonuçları, söz konusu kesitin elips özelliğine sahip olduğunun kanıtlandığı önceki önermelerin devamıdır.
17. ve 14. önermeler, 16. önermede bulunan özelliği, latus rektum kullanarak Apolloniuscu tarza çevirir.
29.'dan 33.'ye kadar olan önermeler optik bir problemle ilgilenir. Genelde alay konusu olan paralelliklerin bir tanımını verir.
Bir Koninin Kesiti Üzerine (İngilizce: On the Section of a Cone) adlı kitabının 1.'den 57.'sine kadarki önermelerde Serenus, büyük ölçüde tepe noktasından geçen düzlemler tarafından oluşturulan dik ve eşkenar olmayan konilerin üçgen bölümlerinin alanlarıyla ilgilenir. Üçgenlerden belirli bir üçgen sınıfının alanının ne zaman maksimumda olduğunu gösterir. 58.'den 69.'ya kadar olan önermeler kitabın ayrı bir bölümünü oluşturur ve yüksekliklerine, tabanlarına ve eksen boyunca üçgen bölümlerin alanlarına göre dik konilerin hacimlerini ele alır.
Antinoopolis'li Serenus, 4. yüzyılda Cyrus'a Silindir Kesiti Hakkında (İngilizce: About the Cylinder Section) ve Koni kesiti hakkında (İngilizce: About the cone section) adlı eserleri adadı. Bu iki eserdeki referansları Öklid ve her şeyden önce Pergeli Apollonius'tur.

Whittaker, J. (1979). Harpocration and Serenus in a Paris manuscript. Scriptorium, 33(1), ss. 59-62.
James Gow (1884), A Short History of Greek Mathematics s. 289
Paul Turquand Keyser, John Scarborough (ed) (2018), The Oxford Handbook of Science and Medicine in the Classical World, Oxford University Press, s. 834.
(Fransızca) Ecke, Paul Ver & Blanchard, A. (1969). Serenus d'Antinoë. — Le livre de la section du cylindre et le livre de la section du cône. Revue de Métaphysique et de Morale 74 (4): ss. 466-468.
Rushdī Rāshid (2011), Founding Figures and Commentators in Arabic Mathematics: A History of Arabic Sciences and Mathematics Vol. 1, s. 618, Routledge, 978-04-15-58217-9
(Latince) J. L. Heiberg, Sereni Antinoensis opuscula (Leipzig, 1896).
(İtalyanca) G. Loria, Le scienze esatte nell'antica Grecia (Milan, 1914), 727-735.
(Fransızca) P. Tannery, Serenus d'Antissa, Bulletin des sciences mathématique et astronomique 7 (1883), 237-244.

Heath, Thomas Little (1981). A History of Greek Mathematics, Volume II. Dover publications. ISBN 0-486-24074-6. 
Ivor Bulmer-Thomas, "Serenus | Encyclopedia.com" (PDF), Dictionary of Scientific Biography (New York 1970-1990), 7 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)3 Mart 2021 
Konstantinos Nikolantonakis (2004), The lemmas of the Mathematical collection of Pappus of Alexandria and the treatises On the section of a cylinder and On the section of a cone of Serenus of Antinoeia, Gaṇita-Bhāratī 
Konstantinos Nikolantonakis (2007), "The treatise On the section of a cylinder of Serenus of Antinoeia and the Apollonian tradition", Bollettino di Storia delle Scienze Matematiche, cilt 27, doi:10.1400/77551

Geometride, Apollonius teoremi, üçgenin bir kenarortay uzunluğunu kenarlarının uzunluklarıyla ilişkilendiren bir teoremdir.
"Herhangi bir üçgenin herhangi iki kenarının karelerinin toplamının, üçüncü kenarı ikiye bölen kenarortayın karesi ile üçüncü kenarın yarısının karesinin toplamının iki katına eşit olduğunu" belirtir.
Özellikle, herhangi bir ABC üçgeninde, AD bir kenarortay ise,

  
    
      
        
          |
        
        A
        B
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        +
        
          |
        
        A
        C
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        =
        2
        (
        
          |
        
        A
        D
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        +
        
          |
        
        B
        D
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle |AB|^{2}+|AC|^{2}=2(|AD|^{2}+|BD|^{2}).}
  

Bu, Stewart teoreminin özel bir durumudur. |AB| = |AC| olan bir ikizkenar üçgen için, kenarortay AD, BC'ye diktir ve teorem, ADB (veya ADC) üçgeni için Pisagor teoremi'ne indirgenir. Bir paralelkenarın köşegenlerinin birbirini ikiye böldüğü gerçeğinden, teorem paralelkenar yasasına eşdeğerdir.
Teorem adını, antik Yunan matematikçi Pergeli Apollonius'dan almıştır.

Teorem, Stewart'ın teoreminin özel bir durumu olarak veya vektörler kullanılarak kanıtlanabilir (bkz. Paralelkenar yasası). Aşağıdaki ise kosinüs yasasını kullanan bağımsız bir kanıttır.
Üçgenin kenarları a, b, c ve kenarortay d, a kenarına çekilmiş olsun. Kenarortayın oluşturduğu a segmentlerinin uzunluğu m olsun, böylece m a'nin yarısı olur. a ve d  arasında oluşan açılar θ ve θ′  olsun, burada θ  b  ve θ′ , c'yi  içerir. O zaman θ′ , θ ve cos θ′  = −cos θ ifadesinin tamamlayıcısıdır. θ ve θ′  için kosinüs teoremi şunu belirtir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  b
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                =
                
                  m
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  d
                  
                    2
                  
                
                −
                2
                d
                m
                cos
                ⁡
                θ
              
            
            
              
                
                  c
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                =
                
                  m
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  d
                  
                    2
                  
                
                −
                2
                d
                m
                cos
                ⁡
                
                  θ
                  ′
                
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  m
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  d
                  
                    2
                  
                
                +
                2
                d
                m
                cos
                ⁡
                θ
                .
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}b^{2}&=m^{2}+d^{2}-2dm\cos \theta \\c^{2}&=m^{2}+d^{2}-2dm\cos \theta '\\&=m^{2}+d^{2}+2dm\cos \theta .\,\end{aligned}}}
  

gereken sonucu elde etmek için birinci ve üçüncü denklemler eklenir ve;

  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        =
        2
        (
        
          m
          
            2
          
        
        +
        
          d
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle b^{2}+c^{2}=2(m^{2}+d^{2})}
  

bulunur.

Douglas, A. J. (1981). A generalization of Apollonius' theorem. The Mathematical Gazette, 65(431), ss. 19-22.
Pedoe, D. (1967). On a theorem in geometry. The American Mathematical Monthly, 74(6), ss. 627-640.
Bulwahn, L. (2020). Stewart’s Theorem and Apollonius’ Theorem. Belge 28 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

PlanetMath'te Apollonius teoremi
David B. Surowski: Advanced High-School Mathematics 18 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. s. 27

Aratos veya Solili Aratos (Grekçe: Ἄρατος ὁ Σολεύς; d. MÖ. 315 Soli - ö. MÖ. 240 Makedonya, Pella), Helenistik Dönemde yaşamış stoacı filozof, şair, matematikçi ve astronom. Kilikya bölgesindeki Soli kentinde doğan Aratos, antik dünyada gökyüzü gözlemleri ve hava durumu tahminlerini şiirsel bir dille halka sevdiren isim olarak tanınır. İlk eğitimini Tarsus'ta tamamlayan Aratos, daha sonra yirmili yaşlarında matematik ve astronomi öğrenimi yapmak için Atina'ya gitti, bu arada Stoacı filozof Zenon'dan felsefe okudu.
Aratos'un günümüze ulaşan en temel eseri, heksametron (altılı ölçü) ile kaleme alınmış olan Phaenomena ("Görüngüler" veya "Gök Olayları") adlı manzumesidir. Eserin kurgusu iki ana bölümden oluşur:

Phaenomena: İlk yarıda, Knidoslu Eudoxus'un günümüze ulaşmayan aynı adlı çalışması esas alınmıştır. Burada takımyıldızlar, yıldızların konumları ve temel gök olayları betimlenir.
Diosemeia (Hava Tahminleri): İkinci yarıda ise meteorolojik işaretler, doğa gözlemlerine dayalı hava durumu öngörüleri ve mevsimsel döngüler ele alınır.
Aratos'un astronomi konusundaki teknik bilgisinin derin olmadığı, hatta bazı temel matematiksel gerçeklere yabancı olduğu çağdaşı olan gök bilimciler (özellikle Hipparkhos) tarafından eleştirilmiştir. Ancak, karmaşık bilimsel verileri akıcı ve estetik bir dille sunma becerisi, yapıtının hem Grek hem de Roma dünyasında olağanüstü bir popülerlik kazanmasını sağlamıştır. Bu ilginin en somut kanıtı, antik çağ boyunca eser üzerine yazılan çok sayıda şerh (yorum) ve Cicero ile Germanicus gibi önemli isimler tarafından yapılan Latince çevirilerdir.
Eser, Klasik Antikite'den Orta Çağ'a kadar astronomi eğitiminin temel metinlerinden biri kabul edilmiş; gökyüzü haritalarının ve yıldız mitolojisinin şekillenmesinde öncü bir rol oynamıştır.
Şair Kallimakhos'la yakın dostluk kuran Aratos, Makedonya hükümdarı Antigonas Gonatas'ın ve Suriye kralı Antiokhos Soter'in yanında da bulunmuştur. Şairin ilk iki yapıtı olan uzun destanlar günümüze ulaşmamıştır. Buna karşılık, Antigonos'un isteği üzerine kaleme aldığı Phainomena ("Gök Olayları") adlı öğretici uzun şiiri eksiksiz olarak elde bulunmaktadır. Şair, bu yapıtı, Stoa felsefesinin ilkelerini göz önünde tutarak yazmıştır. Özgün açıklamaları ve üslubuyla öne çıkan yapıt, çeşitli dillere çevrilmiş ve uzun süre etkisini yitirmemiştir.

Aratos'un yaşamına dair bilgiler, anonim Grek yazarlarının kayıtlarının yanı sıra Suda ve Eudokia gibi antik ansiklopedik kaynaklara dayanmaktadır. Bu kayıtlara göre şair, Kilikya bölgesindeki Soli (bazı kaynaklara göre Tarsus) şehri doğumludur. Eğitim hayatı oldukça parlak geçen Aratos; Efes'te Menecrates'ten, Kos (İstanköy) adasında ise Philitas'tan dersler almıştır. Atina'da Peripatetik filozof Praxiphanes'in öğrencisiyken, Stoacı felsefenin kurucusu Kıbrıslı Zenon'nun yanı sıra Kireneli Kallimahos ve Eretria okulunun kurucusu Menedemos gibi dönemin entelektüel devleriyle tanışma fırsatı bulmuştur. Athenodoros'un oğlu olan şairin, babasıyla aynı ismi taşıyan bir de erkek kardeşi olduğu bilinmektedir.
MÖ. 276 sularında Makedonya Kralı Antigonus II Gonatas’ın sarayına davet edilen Aratos, kralın MÖ. 277’de Galatlara (Galyalılar) karşı kazandığı zaferi şiirleştirmiştir. Şairin en ünlü eseri olan Phaenomena (Gök Olayları), işte bu saray çevresindeki verimli döneminde kaleme alınmıştır. Bir süre Suriye’de I. Antiokhos Soter’in sarayında bulunsa da, daha sonra Makedonya'daki Pella şehrine geri dönmüş ve MÖ. 240/239 yıllarından önce burada hayata gözlerini yummuştur.
Aratus, sadece bir şair değil, aynı zamanda çok yönlü bir entelektüeldir. Asıl mesleği olduğu rivayet edilen tıp ilminin yanı sıra, gramer (dil bilgisi) ve felsefe alanları temel uğraş ve uzmanlık alanlarını oluşturmuştur. Bu disiplinler arası birikimi, eserlerindeki titiz ve öğretici üslubun da temel kaynağıdır.

Aratos'un zamanında, “MÖ. 3. yüzyıl insanları artık tanrılara karşı eski güçlü inançlarını yitirmişler ve daha çok felsefeye yönelmişlerdi. İskenderiyeli şairlerden birçoğu felsefe eğitimi almıştı. Üstelik bu dönem filozofları ya şairdi ya da hiç değilse nazım sanatında ustaydı. Örneğin Aratos'un Phainomena'sı tamamen Stoik bir ruhla doludur. Bilimsel çalışmaların büyük ivme kazandığı bu dönemin belirleyici çizgisi olan derin bilgi veya bilimsel araştırma doğal olarak şiir üzerinde de etkili olmuştur. Böylece, öğretici şiirde bir Rönesans gerçekleşmiştir. Astronomi'ye ilişkin iki kitaptan oluşan Phainomena'nın yazarı Aratos bu girişimi başlatan kişiydi.
Aratos'un yaşamıyla ilgili bilgileri Suda'nın yanı sıra dört Vita'ya (Yaşam Öyküsü) adlı eserine borçluyuz. Efes'te ve Atina'da öğrenim görmüş, Efesli gramerci Menekrates'in, Phlislu Timon'un, Eretrialı Menedemos'un, Peripatoscu Praksiphanes'in ve Stoacılığın kurucusu Zenon'un öğrencisi olmuştur”
Filozof, şair, bilgin (matematikçi) olan Aratos konusunu Knidoslu ünlü matematikçi Eudoksos'un düz yazı şeklindeki, aynı adı taşıyan eserinden aldığı Phainomia'nın da zamanının astronomi alanındaki tüm bilgilerini aktarmıştır. Yapıtı Heksametron veznindedir ve bin dizeden biraz daha fazladır. İlk kitapta dönemin astronomi bilgileri anlatılır.
Aratos'un kozmik şiiri
Aratos, yapıtının başlangıcında o zaman geçerli olan doktrinlerden etkilenmiştir. İlk dizeleri Stoacı Kleanthes'i hatırlatmakta ve tek tanrıcı bir doktrinin ana çizgilerini yansıtmaktadır. Aratos'un bir ozan olarak en başarılı olduğu ve kendisine mal ettiği kısım budur. Bu mısralarda dünyadaki bütün olayların Tanrı Zeus'tan kaynaklandığı ifade edilir. İnsanlara yardım eden, her yerde görünen, zamanın tüm işaretlerini her yerde ortaya koyan Zeus'tur:

Zeus'un bütün dünyaya egemen, düzenleyici ve yaratıcı bir ilke olarak gösterildiği bu girişten sonra hemen gökyüzüyle ilgili konular gelir.”
Aratos'un altılı ölçüyle yazılmış olan didaktik şiiri Phainomia, kısa sürede tutulur ve üzerine birçok yorum yapılır. “Phainomia, biçim olarak İskenderiye okuluna bağlıdır ama Aratos'un Stoacı yanı da şiire güçlü bir ciddiyet katar. Şiir Romalılar arasında büyük ilgi görmüştür. Cicero, Caesar Germanicus ve Avienus'un çevirilerinden bazı parçaları günümüze ulaşmıştır. Zeus'a seslenen açılış duasından bir dize, Pavlus tarafından alıntı olarak kullanıldığından (Resullerin İşleri 17:28) ün kazanmıştır.”
Ayrıca Aratos'un “Gök Olayları” şiirinin dilimize çevrilmiş bir bölümü de, şu şekildedir;

Aratos'un “Gök Olayları” (Phainomena) adlı yapıtından. Bu şiirin diğer adı ise “Aratos’un Gökteki Gösterisi”dir. Ayrıca, Aratos’un bu şiirinin başlığı tarafımızdan eklenerek, Aratos dergisinin Kasım-Aralık 2004’te 6. sayıda yayınlanmıştır.
Brown Robert, “Phainomena Or Heavenly Display Of Aratos”, Longmans, Green And Co. 1885-London,
Tarsus'ta 2004 yılından beri Aratos adına bir felsefe dergisi yayınlanmakta ve kültür sanat etkinlikleri düzenlenmektedir.

"Cumhuriyet ve Aratos". 29 Ocak 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Uğur Pişmanlık, Antik Çağ'da Tarsuslu Filozoflar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları (Mozaik Serisi), 2009, İstanbul
Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, (Çev. Prof. Adnan Pekman), Arkeoloji ve Sanat Yayınları 1987 İstanbul.
Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, Cilt: 1, May Yayınları, 1979, İstanbul.
Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi 1974, İstanbul
Hançerlioğlu Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Cilt: 2, Remzi Kitabevi, 1985 İstanbul.
Laertios Diogenes, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Yapı Kredi Yayınları, 1. baskı, 2003, İstanbul.
Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 1987 İstanbul.
Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, İnsancıl Yayınları, 2. Baskı, 1992, İstanbul.
Brown Robert, Phainomena Or Heavenly Display Of Aratos, Longmans, Green And Co. 1885-London
Ulansey, David; Mithras Gizlerinin Kökeni, Arkeoloji ve Sanat Yayınları (Çev. Hüsnü Ovacık), 1998 İstanbul
Çelgin Güler, Örneklerle Helenistik Çağ Şiiri, Remzi Kitabevi, 1. Basım, 1993, İstanbul.

Aristarchus eşitsizliği (Yunan gökbilimci ve matematikçi Sisamlı Aristarkus'tan sonra; MÖ 310 - MÖ 230), eğer 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 ile 
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 dar açılar (0 ile dik açı arasında) ve 
  
    
      
        α
        <
        β
      
    
    {\displaystyle \alpha <\beta }
  
 ise,

  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              α
            
            
              sin
              ⁡
              β
            
          
        
        <
        
          
            α
            β
          
        
        <
        
          
            
              tan
              ⁡
              α
            
            
              tan
              ⁡
              β
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin \alpha }{\sin \beta }}<{\frac {\alpha }{\beta }}<{\frac {\tan \alpha }{\tan \beta }}}
  
.
olduğunu belirten bir trigonometri yasasıdır. Batlamyus, kiriş tablosunu oluştururken bu eşitsizliklerden ilkini kullandı.

Kanıt, daha bilinen eşitsizliklerin bir sonucudur: 
  
    
      
        0
        <
        sin
        ⁡
        (
        α
        )
        <
        α
        <
        tan
        ⁡
        (
        α
        )
      
    
    {\displaystyle 0<\sin(\alpha )<\alpha <\tan(\alpha )}
  
, 
  
    
      
        0
        <
        sin
        ⁡
        (
        β
        )
        <
        sin
        ⁡
        (
        α
        )
        <
        1
      
    
    {\displaystyle 0<\sin(\beta )<\sin(\alpha )<1}
  
 ve 
  
    
      
        1
        >
        cos
        ⁡
        (
        β
        )
        >
        cos
        ⁡
        (
        α
        )
        >
        0
      
    
    {\displaystyle 1>\cos(\beta )>\cos(\alpha )>0}
  
.

Yukarıda belirtilen temel eşitsizlikleri kullanarak önce bunu kanıtlayabiliriz

  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              α
              )
            
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
          
        
        <
        
          
            α
            β
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin(\alpha )}{\sin(\beta )}}<{\frac {\alpha }{\beta }}}
  
.
İlk önce eşitsizliğin 
  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              α
              )
            
            α
          
        
        <
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            β
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin(\alpha )}{\alpha }}<{\frac {\sin(\beta )}{\beta }}}
  
'a eşdeğer olduğunu not ediyoruz, bu eşitsizlik; 
  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              α
              )
              −
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              α
              −
              β
            
          
        
        <
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            β
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin(\alpha )-\sin(\beta )}{\alpha -\beta }}<{\frac {\sin(\beta )}{\beta }}}
  
 olarak yeniden yazılabilir.
Şimdi bunu göstermek istiyoruz

  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              α
              )
              −
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              α
              −
              β
            
          
        
        <
        cos
        ⁡
        (
        β
        )
        <
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            β
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin(\alpha )-\sin(\beta )}{\alpha -\beta }}<\cos(\beta )<{\frac {\sin(\beta )}{\beta }}}
  
.
İkinci eşitsizlik basitçe 
  
    
      
        β
        <
        tan
        ⁡
        β
      
    
    {\displaystyle \beta <\tan \beta }
  
'dir. İlki doğrudur çünkü:

  
    
      
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              α
              )
              −
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              α
              −
              β
            
          
        
        =
        
          
            
              2
              ⋅
              sin
              ⁡
              
                (
                
                  
                    
                      α
                      −
                      β
                    
                    2
                  
                
                )
              
              cos
              ⁡
              
                (
                
                  
                    
                      α
                      +
                      β
                    
                    2
                  
                
                )
              
            
            
              α
              −
              β
            
          
        
        <
        
          
            
              2
              ⋅
              
                (
                
                  
                    
                      α
                      −
                      β
                    
                    2
                  
                
                )
              
              ⋅
              cos
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              α
              −
              β
            
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        β
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {\sin(\alpha )-\sin(\beta )}{\alpha -\beta }}={\frac {2\cdot \sin \left({\frac {\alpha -\beta }{2}}\right)\cos \left({\frac {\alpha +\beta }{2}}\right)}{\alpha -\beta }}<{\frac {2\cdot \left({\frac {\alpha -\beta }{2}}\right)\cdot \cos(\beta )}{\alpha -\beta }}=\cos(\beta )}
  
.

Şimdi ikinci eşitsizliği göstermek istiyoruz, yani:

  
    
      
        
          
            α
            β
          
        
        <
        
          
            
              tan
              ⁡
              (
              α
              )
            
            
              tan
              ⁡
              (
              β
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\alpha }{\beta }}<{\frac {\tan(\alpha )}{\tan(\beta )}}}
  
.
İlk olarak, temel eşitsizlikler nedeniyle şunlara sahip olduğumuzu not ediyoruz:

  
    
      
        β
        <
        tan
        ⁡
        (
        β
        )
        =
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              cos
              ⁡
              (
              β
              )
            
          
        
        <
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              cos
              ⁡
              (
              α
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta <\tan(\beta )={\frac {\sin(\beta )}{\cos(\beta )}}<{\frac {\sin(\beta )}{\cos(\alpha )}}}
  

Sonuç olarak, önceki denklemde 
  
    
      
        0
        <
        α
        −
        β
        <
        α
      
    
    {\displaystyle 0<\alpha -\beta <\alpha }
  
 eşitsizliğini kullanarak (
  
    
      
        β
      
    
    {\displaystyle \beta }
  
 ile 
  
    
      
        α
        −
        β
        <
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha -\beta <\alpha }
  
 ile değiştirerek) aşağıdaki ifadeyi elde ederiz:

  
    
      
        
          α
          −
          β
        
        <
        
          
            
              sin
              ⁡
              (
              α
              −
              β
              )
            
            
              cos
              ⁡
              (
              α
              )
            
          
        
        =
        tan
        ⁡
        (
        α
        )
        cos
        ⁡
        (
        β
        )
        −
        sin
        ⁡
        (
        β
        )
      
    
    {\displaystyle {\alpha -\beta }<{\frac {\sin(\alpha -\beta )}{\cos(\alpha )}}=\tan(\alpha )\cos(\beta )-\sin(\beta )}
  
.
Nihayetinde aşağıdaki sonuca varıyoruz:

  
    
      
        
          
            α
            β
          
        
        =
        
          
            
              α
              −
              β
            
            β
          
        
        +
        1
        <
        
          
            
              tan
              ⁡
              (
              α
              )
              cos
              ⁡
              (
              β
              )
              −
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
            
              sin
              ⁡
              (
              β
              )
            
          
        
        +
        1
        =
        
          
            
              tan
              ⁡
              (
              α
              )
            
            
              tan
            

Arkesilaos (Grekçe: Ἀρκεσίλαος, y. MÖ 316 – y. MÖ 241), yılları arasında yaşamış bir Yunan düşünür ve şair.

Aiolis'de Pitane'de doğdu. Pitane, Anadolu'nun kuzey Ege'de kıyılarında, Bergama ve Dikili yakınlarında bulunan günümüzün Çandarlı kasabasındaydı. İlk eğitimini matematikçi Autolykos'tan aldı ve onunla birlikte Sardis'e taşındı. Daha sonra Atina'da retorik öğrenimi gördü. Ardından felsefeyle ilgilendi ve önce Theophrastos'nu sonra Krantor'un düşünce disiplinine bağlandı. Polemo ve Krates'in yakın dostu oldu ve felsefe okulu Akademi'nin başına geçti. Yaşadığı sürece Atinalılardan büyük saygı gördü.

Arkesilaos'dan günümüze yazılı bir yapıtı kalmamış, düşünceleri çağdaşı olan karşıtlarının bıraktığı eserlerden anlaşılmaktadır. Arkesilaos, hem Stoacılığa hem de Epikürosçuluğa karşı çıkmış, Pyrrhon'unki kadar radikal olmayan bir kuşkuculuğu benimsemiştir.

Askalonlu Eutokios (Grekçe: Εὐτόκιος ὁ Ἀσκαλωνίτης; MS 480 - 540 dolayları), çeşitli Arşimet incelemeleri ve Apollonios'un Konikleri üzerine yorumlar yazan bir Yunan matematikçi.

Eutokios'un hayatı hakkında çok az şey biliniyor. Ascalon'da (sonraki Filistin Prima'da) doğdu. Eutokios, Arşimet'in üç eseri üzerine yorumların yazarıydı. Ayrıca Apollonios'un Konikleri'nin (İngilizce: Conics of Apollonius) ilk dört kitabını düzenledi ve yorumladı. Eutokios'un günümüze ulaşan eserleri:

Apollonius'un Konikleri'nin (İngilizce: Conics of Apollonius) ilk dört kitabı üzerine bir yorum.
Arşimet'in Küresi ve Silindiri (İngilizce: The Sphere and Cylinder of Archimedes) üzerine bir yorum.
Arşimet Çemberinin Kareleştirilmesi (İngilizce: Quadrature of the Circle of Archimedes, Latince: In Archimedis circuli dimensionem) üzerine bir yorum.
Arşimet Dengesi Üzerine İki Kitap (İngilizce: Two Books on Equilibrium of Archimedes) hakkında bir yorum.
Tarihçiler, Arşimet'in Küresi ve Silindiri (İngilizce: The Sphere and Cylinder of Archimedes) eserinde değinilen, kesişen konikler aracılığıyla bir kübik denklemin çözümüne ilişkin bilgilerinin çoğunu Eutokios ve yorumlarına borçludur.
Arşimet'in Küresi ve Silindiri (İngilizce: The Sphere and Cylinder of Archimedes) kitabına yaptığı yorum, Proclus'un öğrencisi, Simplicius'un ve diğer pek çok altıncı yüzyıl filozofunun öğretmeni olan ve MS 510'dan sonra uzun süre yaşayamayan Ammonius'a ithaf edildi. Eutokios, Apollonius'un Konikleri (İngilizce: Conics of Apollonius) ile ilgili dört kitaba yaptığı yorumu, Konstantinopolis'teki Ayasofya Katedrali'nin patriğe ait bazilikasının mimarı olan ve yaklaşık MS 534 yılında ölen Trallesli Anthemius'e ithaf edilmiştir. Bu nedenlerden ötürü, Eutokios'un faaliyetlerinin merkezi noktası yaklaşık MS 510'a konulabilir ve doğumunun yaklaşık MS 480 tarihi olarak kabulü geleneksel hale gelmiştir.
Eutokios'un herhangi bir orijinal matematiksel çalışma yaptığı bilinmemektedir. Arşimet ve Apollonios hakkındaki açıklamaları da matematiksel bir öneme sahip değildir. Bununla birlikte, Bir Çemberin Ölçümü (İngilizce: Measurement of a Circle) hakkındaki yorumundaki uzun çarpma örnekleri, Yunanların bu tür işlemleri nasıl ele aldığına dair mevcut en iyi kanıttır ve daha önceki Yunan geometri uzmanlarının matematik problemlerinin çözümlerini korur öyle ki bunlar bazen varoluşlarının tek kanıtıdır ve bu nedenle matematik tarihçisi için çok önemlidir.
Eutokios aracılığıyla, verilen iki düz çizgiye iki orta orantılı bulma problemiyle ilgili Yunan geometri uzmanları tarafından geliştirilmiş değerli bir çözüm koleksiyonumuz vardır; yani eğer iki düz çizgi 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 verilmişse, 
  
    
      
        
          
            a
            x
          
        
        =
        
          
            x
            y
          
        
        =
        
          
            y
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{x}}={\frac {x}{y}}={\frac {y}{b}}}
  
 olacak şekilde başka iki 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 düz çizgisini bulma.
Yüzyıllar boyunca en iyi Yunan matematikçilerinin ilgisini çeken bir problem olan küpü iki katına çıkarma problemi, Hipokrat tarafından indirgenmişti. Çünkü eğer 
  
    
      
        
          
            a
            x
          
        
        =
        
          
            x
            y
          
        
        =
        
          
            y
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a}{x}}={\frac {x}{y}}={\frac {y}{b}}}
  
, sonra 
  
    
      
        
          
            
              a
              
                3
              
            
            
              x
              
                3
              
            
          
        
        =
        
          
            a
            b
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {a^{3}}{x^{3}}}={\frac {a}{b}}}
  
 ve eğer 
  
    
      
        b
        =
        2
        a
      
    
    {\displaystyle b=2a}
  
 ise, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 bir kenarı 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 olan bir küpün iki katının kenarıdır. O zamandan beri, bu problem yalnızca bu biçimde çözülmeye çalışılmış gibi görünüyor.
Eutokios gibi yorumcuların matematik tarihinde çok önemli olduğu ve birçok önemli eserin ancak yorumcuların çalışmaları sayesinde hayatta kaldığı hemen görülebilir.
Eutokios herhangi bir orijinal çalışma yapmış görünmüyor. Bununla birlikte, çalışmalar hakkındaki yorumları, aksi takdirde tamamen kaybolabilecek olan tarihsel bilginin doğası gereği paha biçilemez birçok şey içerir. Heath bu önemli bilgilerden bazılarını listeler:

Platon, Heron, Philon, Apollonios, Diokles, Pappos, Sporus, Menaikhmos, Arkhytas, Eratosthenes, Nikomedes tarafından küpü iki katına çıkarma probleminin çözümlerinin açıklaması veya iki ortalama orantının bulunması,
Arşimet'in On the Sphere and Cylinder Book II 4. önermede vadettiği eksik çözümü içeren, Eutokios tarafından keşfedilen parçada, yardımcı problemin kübik denklemin konikleri vasıtasıyla çözüme ulaşması 
  
    
      
        (
        a
        −
        x
        )
        
          x
          
            2
          
        
        =
        b
        
          c
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (a-x)x^{2}=bc^{2}}
  
,
(a) Diokles tarafından II.4'ün orijinal probleminin çözümünü kübik forma getirmeden, (b) Dionysodoros tarafından yardımcı kübik denklemle çözümü.
Astronomiye katkılarıyla ilgili olarak, Eutokios Almagest'in I. kitabına bir giriş yazdı ama Neugebauer şöyle yazar:

Eutokios, belirli bir metni bölüm bölüm izleyen sıradan tipte bir "yorum" yazmadı. ... ana kısım altmışlık tabanda hesaplama yöntemleriyle ilgilidir: çarpma, bölme, karekökler vb. Diğer bir bölüm izoperimetrik problemlerle ilgilidir ve ardından Batlamyus'un ekvatoryal derece için 500 stadlık normuna dayanan dünyanın şekli ve boyutu hakkında kısa bir bölüm izler. Açıkçası, Eutokios'tan gerçek astronomik ilgiye dair hiçbir şey miras kalmadı.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Askalonlu Eutokios", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Eutocius of Ascalon". 23 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2021. 
Boyer, Carl Benjamin (1991). A History of Mathematics (2. bas.). John Wiley & Sons, Inc. ISBN 0-471-54397-7. 
I. Bulmer-Thomas. "Eutocius of Ascalon | Encyclopedia.com" (PDF). Dictionary of Scientific Biography (New York 1970-1990). 7 Şubat 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
O. Neugebauer, A history of ancient mathematical astronomy (New York, 1975).
P. Tannery, Eutocius et ses contemorains, Bull. des sciences mathématique 7 (1883), ss. 278-291.

Asvan ya da Asuan (Arapça: أسوان Aswan, Mısırca: Swenet), Güney Mısır'da Nil ırmağı kıyısında bir kent ve turizm merkezidir. Asvan aynı zamanda Mısır'ın Asvan ilinin idari merkezidir. Nüfusu yaklaşık 200,000 kadardır. Nil ırmağının doğu yanında yer alır ve Nil'in ilk şelalesini bünyesinde barındırır. Dünyanın en kuru yerleşim yerlerinden biridir. En son yağış 2006 yılında kaydedilmiştir.

Kentin tarihi Antik Mısır dönemine kadar uzanır. Antik Mısır dilindeki adı Swenet idi. Swenet adının aynı ismi taşıyan Antik Mısır tanrıçasından geldiği söylenir. Nil ırmağının doğu yakasında küçük bir yarımada üzerinde, ilk şelalenin hemen aşağısında kurulmuştu.

Ağa Han'ın mezarı (Elefantin adasında)
Asvan Barajı
Aswan Cataract Oteli
Elefantin Adası
Kitchener Adası
Nil ırmağının ilk şelalesi
Philae Tapınağı

Asvan Barajı
Luksor
Mısır'daki şehirler listesi
Asvan Adası

 Bu madde şu anda kamu malı olan Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü'nden metin içermektedir‎. Smith, William, (Ed.) (1854–1857). "Aswan". Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü (İngilizce). Londra: John Murray.

Meton veya Atinalı Meton (Yunanca: Μέτων ὁ Ἀθηναῖος; söylenişi Meton o Atineos) antik Yunan gök bilimci (astronom), mühendis ve antik çağ matematikçisi. Atina'daki Akropolis'in yakınlarındaki Pnyx (Piniks) tepesinde M.Ö. 432 yılında yaptığı ğözlemlerinin sonuçlarından dolayı daha sonra kendi adıyla anılan Meton Döngüsüyle tanınır. 

Millattan önce 5. yüzyılda Atina'da yaşamıştır.  Hayatı hakkında çok fazla bilgi bulunmamakla birlikte kaynaklarda adı Pausanias (Pavsaniyas) oğlu Meton olarak geçmektedir. Ayrıca Astrolog olarak da döneminde tanınmıştır. Öyle ki M.Ö. 415 yılında Atina'lıların Sicilya seferinin yıldızların yerleşim şeklinden yola çıkarak bir felaket olacağı kehanetinde bulunmuştur ve bunun üzerine sahte bir delilikle Stoa Poikile yakınlarındaki kendi evini yakmış ve felaket olacağına inandığı Sicilya seferine katılmaktan kendini kurtarmıştır. Gerçekten de Sicilya seferi Atinalılar için bir felaket olmuş ve bir süreliğine Atina demokrasisi çökmüş ve oligarşiye dönüp Sparta'la müttefik olmuştur.

Meton M.Ö. 432 yılında 19 yılda bir tekrar eden takvim geliştirmiştir. Bir diğer astronom Euktemon'la birlikte Gündönümümlerini gözlemlemiştir. Bu gözlemler neticesinde bir güneş yılının uzunluğunu hesaplamıştır. Meton ve Euctemon ayrıca hareketli parçalardan oluşan taştan yapılmış ve yıldızların yükseliş zamanını yaklaşık olarak gösteren bir parapegma Almanak geliştirmiştir.

Meton yaklaşık olarak 254 ay döngüsünün (iki ardışık dolunay arasındaki süre) 19 güneş yılına denk geldiğini hesaplamıştır. Bu hesap sayesinde ay takviminin başlangıcının güneş yılına göre sabitlenmesi sağlanmış ve farklı mevsimlere sapması önlenmiştir. Bu takvim 19 güneş yılından oluşuyordu; 12 yıl 12 lunar aydan, 7 yılda 13 lunar aydan oluşuyordu. Metonic döngü yılların başlangıcını ve ayların adlandırılmasını düzenliyordu.

Meton Döngüsü Hesaplanması (İngilizce) 23 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geometride açıortay teoremi, bir üçgenin kenarının karşı açıyı ikiye bölen bir çizgiyle bölündüğü iki parçanın göreli uzunluklarıyla ilgilidir. Göreli uzunluklarını, üçgenin diğer iki kenarının göreli uzunluklarına eşitler.

Bir 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC}
  
 üçgeni düşünün. 
  
    
      
        ∠
        A
      
    
    {\displaystyle \angle A}
  
 açısının açıortayının 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 ile 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 arasındaki 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 noktasında 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 kenarını kesmesine izin verin. Açıortay teoremi, 
  
    
      
        B
        D
      
    
    {\displaystyle BD}
  
 doğru parçasının uzunluğunun 
  
    
      
        D
        C
      
    
    {\displaystyle DC}
  
 parçasının uzunluğuna oranının 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 kenarının uzunluğunun 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 kenarının uzunluğuna oranına eşit olduğunu belirtir:

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              B
              D
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              D
              C
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              A
              C
              
                |
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\frac {|BD|}{|DC|}}={\frac {|AB|}{|AC|}},}
  

ve tersine, 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC}
  
 üçgeninin 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 kenarındaki 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 noktası 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
'yi 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 ve 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 kenarları ile aynı oranda bölerse, daha sonra 
  
    
      
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AD}
  
, 
  
    
      
        ∠
        A
      
    
    {\displaystyle \angle A}
  
 açısının açıortayıdır.
Genelleştirilmiş açıortay teoremi, eğer 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
, 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 doğrusu üzerinde yer alıyorsa, o zaman

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              B
              D
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              D
              C
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              
                |
              
              sin
              ⁡
              ∠
              D
              A
              B
            
            
              
                |
              
              A
              C
              
                |
              
              sin
              ⁡
              ∠
              D
              A
              C
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {|BD|}{|DC|}}={\frac {|AB|\sin \angle DAB}{|AC|\sin \angle DAC}}.}
  

  
    
      
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AD}
  
, 
  
    
      
        ∠
        B
        A
        C
      
    
    {\displaystyle \angle BAC}
  
'nin açıortayıysa bu ifade, önceki sürüme indirgenir. 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
, 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 bölümünün dışında olduğunda, hesaplamada yönlendirilmiş çizgi bölümleri ve yönlendirilmiş açılar kullanılmalıdır.
Açıortay teoremi, açıortayları ve yan uzunlukları bilindiğinde yaygın olarak kullanılır. Bir hesaplamada veya bir ispatta kullanılabilir.
Teoremin doğrudan bir sonucu, bir ikizkenar üçgenin tepe açısının açıortayının aynı zamanda karşı kenarı ikiye böldüğüdür.

Yukarıdaki diyagramda, 
  
    
      
        △
        A
        B
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ABD}
  
 ve 
  
    
      
        △
        A
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ACD}
  
 üçgenlerinde sinüs teoremi kullanıldığında:

   
   
   
   

  
    
      
        ∠
        B
        D
        A
      
    
    {\displaystyle \angle BDA}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        A
        D
        C
      
    
    {\displaystyle \angle ADC}
  
 açıları doğrusal bir çift oluşturur, yani bitişik bütünler açılar'dır. Bütünler açılar eşit sinüslere sahip olduğundan,

  
    
      
        
          sin
          ⁡
          ∠
          B
          D
          A
        
        =
        
          sin
          ⁡
          ∠
          A
          D
          C
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\sin \angle BDA}={\sin \angle ADC}.}
  

  
    
      
        ∠
        B
        A
        D
      
    
    {\displaystyle \angle BAD}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        D
        A
        C
      
    
    {\displaystyle \angle DAC}
  
 açıları eşittir. Bu nedenle, denklemlerin sağ tarafları (1) ve (2) eşittir, bu nedenle sol tarafları da eşit olmalıdır.

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              B
              D
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              D
              C
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              A
              C
              
                |
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\frac {|BD|}{|DC|}}={\frac {|AB|}{|AC|}},}
  

bu da açıortay teoremi'dir.

  
    
      
        ∠
        B
        A
        D
      
    
    {\displaystyle \angle BAD}
  
 ve 
  
    
      
        D
        A
        C
      
    
    {\displaystyle DAC}
  
 açıları eşit değilse, denklemler (1) ve (2) şu şekilde yeniden yazılabilir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  |
                
                A
                B
                
                  |
                
              
              
                
                  |
                
                B
                D
                
                  |
                
              
            
          
          sin
          ⁡
          ∠
           
          B
          A
          D
          =
          sin
          ⁡
          ∠
          B
          D
          A
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {{\frac {|AB|}{|BD|}}\sin \angle \ BAD=\sin \angle BDA},}
  

  
    
      
        
          
            
              
                
                  |
                
                A
                C
                
                  |
                
              
              
                
                  |
                
                D
                C
                
                  |
                
              
            
          
          sin
          ⁡
          ∠
           
          D
          A
          C
          =
          sin
          ⁡
          ∠
          A
          D
          C
        
        .
      
    
    {\displaystyle {{\frac {|AC|}{|DC|}}\sin \angle \ DAC=\sin \angle ADC}.}
  

  
    
      
        ∠
        B
        D
        A
      
    
    {\displaystyle \angle BDA}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        A
        D
        C
      
    
    {\displaystyle \angle ADC}
  
 açıları hala bütünlerdir, bu nedenle bu denklemlerin sağ tarafları hala eşittir, dolayısıyla şunu elde ederiz:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  |
                
                A
                B
                
                  |
                
              
              
                
                  |
                
                B
                D
                
                  |
                
              
            
          
          sin
          ⁡
          ∠
           
          B
          A
          D
          =
          
            
              
                
                  |
                
                A
                C
                
                  |
                
              
              
                
                  |
                
                D
                C
                
                  |
                
              
            
          
          sin
          ⁡
          ∠
           
          D
          A
          C
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {{\frac {|AB|}{|BD|}}\sin \angle \ BAD={\frac {|AC|}{|DC|}}\sin \angle \ DAC

Öklid geometrisinde, Batlamyus eşitsizliği, düzlemde veya daha yüksek boyutlu bir uzayda dört nokta tarafından oluşturulan altı uzunluğu ilişkilendirir. Herhangi bir A, B, C ve D noktası için aşağıdaki eşitsizliğin geçerli olduğunu belirtir:

  
    
      
        
          
            
              A
              B
            
            ¯
          
        
        ⋅
        
          
            
              C
              D
            
            ¯
          
        
        +
        
          
            
              B
              C
            
            ¯
          
        
        ⋅
        
          
            
              D
              A
            
            ¯
          
        
        ≥
        
          
            
              A
              C
            
            ¯
          
        
        ⋅
        
          
            
              B
              D
            
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {AB}}\cdot {\overline {CD}}+{\overline {BC}}\cdot {\overline {DA}}\geq {\overline {AC}}\cdot {\overline {BD}}}
  
.
Adını Yunan astronom ve matematikçi Batlamyus'tan almıştır.
Dört nokta, her biri için zıt kenarların çarpımlarının toplamı en az köşegenlerin çarpımı kadar büyük olan üç farklı dörtgen oluşturmak için üç farklı yoldan herhangi biriyle (ters dönüşleri farklı saymayarak) sıralanabilir. Böylece, eşitsizlikteki üç çarpım terimi, bunlardan herhangi birini eşitsizliğin sağ tarafına yerleştirmek için ek olarak değiş tokuş edilebilir, bu nedenle, dörtgenlerden herhangi birinin zıt kenarlarının veya köşegenlerinin üç çarpımı, üçgen eşitsizliğine uymalıdır.
Özel bir durum olarak, Batlamyus teoremi, eşitsizliğin bir daire üzerinde dört nokta döngüsel sırayla (kirişler dörtgeni) yer aldığında bir eşitlik haline geldiğini belirtir. Diğer eşitlik durumu, dört nokta sırayla eşdoğrusal olduğunda ortaya çıkar. Eşitsizlik, Öklid uzaylarından keyfi metrik uzaylara genellenmez. Geçerli kaldığı uzaylara Ptolemaik uzaylar denir; iç çarpım uzaylarını, Hadamard uzaylarını ve Ptolemaik graflarda en kısa yol uzaklıklarını içerir.

Batlamyus eşitsizliği genellikle özel bir durum için ifade edilir, burada dört nokta konveks bir dörtgenin köşeleri olup döngüsel sırayla verilir. Ancak teorem daha genel olarak herhangi bir dört nokta için geçerlidir; oluşturdukları dörtgenin dışbükey, basit veya hatta düzlemsel olması gerekli değildir.
Düzlemdeki noktalar için, Batlamyus eşitsizliği, dört noktadan birinde merkezlenmiş bir evirtim (inversiyon) ile üçgen eşitsizliğinden türetilebilir. Alternatif olarak, karmaşık sayı özdeşliği kullanılarak dört noktanın karmaşık sayılar olarak yorumlanmasıyla

  
    
      
        (
        A
        −
        B
        )
        (
        C
        −
        D
        )
        +
        (
        B
        −
        C
        )
        (
        A
        −
        D
        )
        =
        (
        A
        −
        C
        )
        (
        B
        −
        D
        )
      
    
    {\displaystyle (A-B)(C-D)+(B-C)(A-D)=(A-C)(B-D)}
  

kenar uzunlukları verilen dörtgenin kenarlarının çarpımı olan bir üçgen oluşturmak ve üçgen eşitsizliğini bu üçgene uygulamak için türetilebilir. Noktaların karmaşık izdüşüm çizgisine ait olduğu da görülebilir, eşitsizliği noktaların iki çapraz oranının mutlak değerlerinin toplamı en az bir şeklinde ifade edilebilir ve bunu çapraz oranların kendilerinin tam olarak bir ilavesi olduğu gerçeğinden çıkarılabilir.
Üç boyutlu uzayda noktalar için eşitsizliğin bir kanıtı, düzlemsel duruma indirgenebilir, herhangi bir düzlemsel olmayan dörtgen için, köşegen etrafındaki noktalardan birini dörtgen düzlemsel hale gelene kadar döndürmenin mümkün olduğunu gözlemleyip diğer köşegenin uzunluğu artırarak ve diğer beş uzunluğu sabit tutarak, düzlemsel duruma indirgenebilir. Üçten daha yüksek boyutlu uzaylarda, herhangi bir dört nokta üç boyutlu bir alt uzayda bulunur ve aynı üç boyutlu ispat kullanılabilir.

Bir çember etrafında sıralanan dört nokta için, Batlamyus eşitsizliği, Batlamyus teoremi olarak bilinen bir eşitlik haline gelir:

  
    
      
        
          
            
              A
              B
            
            ¯
          
        
        ⋅
        
          
            
              C
              D
            
            ¯
          
        
        +
        
          
            
              B
              C
            
            ¯
          
        
        ⋅
        
          
            
              D
              A
            
            ¯
          
        
        =
        
          
            
              A
              C
            
            ¯
          
        
        ⋅
        
          
            
              B
              D
            
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overline {AB}}\cdot {\overline {CD}}+{\overline {BC}}\cdot {\overline {DA}}={\overline {AC}}\cdot {\overline {BD}}}
  
.
Batlamyus eşitsizliğinin evirtime dayalı ispatında, dört eşdöngü noktasını, birine merkezlenmiş bir evirtim ile dönüştürmek, diğer üçünün eşdoğrusal olmasına neden olur, bu nedenle bu üç nokta için üçgen eşitliği (Batlamyus eşitsizliğinin türetilebileceği) eşitlik olur. Diğer dört nokta için, Batlamyus eşitsizliği mutlaktır.

Batlamyus eşitsizliği daha genel olarak herhangi bir iç çarpım uzayında  geçerlidir ve gerçek bir normlu vektör uzayı için doğru olduğunda, bu uzay bir iç çarpım uzayı olmalıdır.
Diğer metrik uzay türleri için eşitsizlik geçerli olabilir veya olmayabilir. İçinde bulunduğu uzaya Ptolemaik denir. Örneğin, tüm kenar uzunlukları 1'e eşit olacak biçimde şekilde gösterilen dört köşe döngü çizgesini düşünün. Karşıt tarafların çarpımlarının toplamı 2'dir. Bununla birlikte, çapraz olarak zıt köşeler birbirinden uzaktadır, bu nedenle köşegenlerin çarpımı 4'tür ve kenarların çarpımlarının toplamından daha büyüktür. Bu nedenle, bu grafikteki en kısa yol mesafeleri Ptolemaik değildir. Uzaklıkların Batlamyus eşitsizliğine uyduğu çizgeler, Ptolemaik çizgeler olarak adlandırılır ve keyfi çizgelerle karşılaştırıldığında sınırlı bir yapıya sahiptir; özellikle, gösterilen gibi üçten daha uzun indirgenmiş döngülere izin vermezler.
Ptolemaik uzaylar tüm CAT (0) uzaylarını ve özellikle tüm Hadamard uzaylarını içerir. Tam bir Riemann manifoldu Ptolemaik ise, bu mutlaka bir Hadamard uzayıdır.

Yunan matematiği
Batlamyus
Batlamyus kirişler tablosu
Batlamyus teoremi

"Ptolemy's Inequality". artofproblemsolving.com. 31 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Ptolemy Inequality". Wolfram MathWorld. 27 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Proof of Ptolemy's inequality". PlanetMath. 6 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Ptolemy's Theorem". cut-the-knot.org. 7 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

M. S. Klamkin & A. Meir (1982), "Ptolemy's inequality, chordal metric, multiplicative metric.", Pacific J. Math., 101 (2), ss. 389-392 
Smith, J. D. (1996), "Ptolemaic inequalities", Geom Dedicata, cilt 61, ss. 181-190, doi:10.1007/BF00151582 
Nguyen Ngoc Giang (2013), Ptolemy’s Inequality (PDF), 20 Kasım 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi 
Claudi Alsina & Roger B. Nelsen (2014), "Proof Without Words: Ptolemy's Inequality", Mathematics Magazine, 87 (4), s. 291, doi:10.4169/math.mag.87.4.291 
Gangsong Leng (2015), "Chapter 2: Ptolemy's inequality and its application", Geometric Inequalities, Mathematical Olympiad Series, China: Shanghai University, ss. 12-21, doi:10.1142/9789814696494_0002 
Qi Zhu (2016), An Introduction to Ptolemy's Theorem (PDF), 2 Aralık 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi 
Ioannis D. PLATIS & Nilgün SÖNMEZ (2017), "The Ptolemaean inequality in the closure of complex hyperbolic planes" (PDF), Turkish Journal of Mathematics, cilt 41, ss. 1108-1120, doi:10.3906/mat-1604-6, 4 Haziran 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi 
Thomas Foertsch, Alexander Lytchak & Viktor Schroeder, Non-Positive Curvature and the Ptolemy Inequality (PDF), 16 Kasım 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi

MS 2. yüzyılda Mısır'da Yunan astronom, coğrafyacı ve jeolog Batlamyus tarafından oluşturulan kirişler tablosu, matematiksel astronomi üzerine bir inceleme olan Batlamyus'un Almagest adlı eserinin Kitap I, bölüm 11'inde yer alan bir trigonometrik tablodur. Esasen sinüs fonksiyonunun değer tablosuna eşdeğerdir. Astronomi de dahil olmak üzere birçok pratik amaç için yeterince kapsamlı olan en eski trigonometrik tablodur (Hipparchus tarafından hazırlanan daha eski bir kiriş tablosu yalnızca 7 1/2° = π/24 radyanın katları olan yaylar için kirişler vermiştir). 8. ve 9. yüzyıllardan beri sinüs ve diğer trigonometrik fonksiyonlar, İslam matematiği ve astronomisinde kullanılmış ve sinüs tablolarının üretiminde reformlar yapılmıştır. Daha sonra Muhammed ibn Musa el-Harezmi ve Habeş el-Hâsib bir dizi trigonometrik tablo üretmiştir.

Bir çemberin kirşi, uç noktaları çember üzerinde olan bir doğru parçasıdır. Batlamyus, çapı 120 parça olan bir çember kullanmıştır. Uç noktaları n derecelik bir yay ile ayrılan bir kirişin uzunluğunu, 1/2 ile 180 arasında değişen n için 1/2'lik artışlarla tablolaştırmıştır. Modern gösterimde, θ derecelik bir yaya karşılık gelen kirişin uzunluğu:

  
    
      
        
          
            
              
              
                
                  kiriş
                
                (
                θ
                )
                =
                120
                sin
                ⁡
                
                  (
                  
                    
                      
                        θ
                        
                          ∘
                        
                      
                      2
                    
                  
                  )
                
              
            
            
              
                =
                

                
              
              
                60
                ⋅
                
                  (
                  
                    2
                    sin
                    ⁡
                    
                      (
                      
                        
                          
                            
                              π
                              θ
                            
                            360
                          
                        
                        
                           radyan
                        
                      
                      )
                    
                  
                  )
                
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}&{\text{kiriş}}(\theta )=120\sin \left({\frac {\theta ^{\circ }}{2}}\right)\\={}&60\cdot \left(2\sin \left({\frac {\pi \theta }{360}}{\text{ radyan}}\right)\right).\end{aligned}}}
  

θ 0'dan 180'e giderken, bir θ ° yayının kirişi 0'dan  120'ye gider. Küçük yaylar için kiriş, π'nin 3'e olduğu gibi derece cinsinden yay açısına eşittir veya daha doğrusu, θ yeterince küçük yapılarak oran π/3 ≈ 1,04719755'e istenildiği kadar yakın hale getirilebilir. Böylece, 1/2° yayı için, kiriş uzunluğu derece cinsinden yay açısından biraz daha fazladır. Yay arttıkça, kirişin yaya oranı azalır. Yay 60° değerine ulaştığında, kiriş uzunluğu tam olarak yaydaki derece sayısına eşit olur, yani kiriş 60° = 60. 60°'den fazla yaylar için, kiriş sadece 120 olduğunda 180°'lik bir yaya ulaşılana kadar kiriş yaydan daha azdır.
Kiriş uzunluklarının kesirli kısımları sexagesimal (taban 60) rakamlarıyla ifade edilmiştir. Örneğin, 112°'lik bir yay tarafından kesilen bir kirişin uzunluğu 99,29,5 olarak bildirildiğinde, uzunluğu;

  
    
      
        99
        +
        
          
            29
            60
          
        
        +
        
          
            5
            
              60
              
                2
              
            
          
        
        =
        99
        ,
        4847
        
          
            2
            ¯
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle 99+{\frac {29}{60}}+{\frac {5}{60^{2}}}=99,4847{\overline {2}},}
  

en yakın 1/602'a yuvarlanır.
Yay ve kiriş sütunlarından sonra üçüncü bir sütun "altmışlık" olarak etiketlenir. Bir θ° yayı için, "altmışlık" sütunundaki giriş şöyledir:

  
    
      
        
          
            
              
                kiriş
              
              
                (
                
                  θ
                  +
                  
                    
                      
                        
                          1
                          2
                        
                      
                    
                    
                      ∘
                    
                  
                
                )
              
              −
              
                kiriş
              
              
                (
                
                  θ
                  
                    ∘
                  
                
                )
              
            
            30
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {{\text{kiriş}}\left(\theta +{\tfrac {1}{2}}^{\circ }\right)-{\text{kiriş}}\left(\theta ^{\circ }\right)}{30}}.}
  

Bu, θ° girişi ile (θ + 1/2)° girişi arasında, açı her bir yay dakikası arttığında kirişe (θ°) eklenmesi gereken sayı, bir birimin ortalama altmışta biri kadardır. Böylece doğrusal interpolasyon için kullanılır. Glowatzki ve Göttsche, Batlamyus'un “altmışlık” sütununda bulunan doğruluk derecesine ulaşmak için kirişleri beş seksagesimal basamağa kadar hesaplamış olması gerektiğini göstermiştir.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    yay
                  
                  
                    ∘
                  
                
              
              
                
                  kiriş
                
              
              
              
              
                
                  altmışlık
                
              
              
              
            
            
              
                

                
                
                
                
                
                
                
                
                
                
                
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                
              
              
                0
              
              
                31
              
              
                25
              
              
                0
                
                1
              
              
                2
              
              
                50
              
            
            
              
                

                
                
                
                
                
                
                
                
                1
              
              
                1
              
              
                2
              
              
                50
              
              
                0
                
                1
              
              
                2
              
              
                50
              
            
            
              
                

                
                
                
                
                
                
                
                
                1
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                
              
              
                1
              
              
                34
              
              
                15
              
              
                0
                
                1
              
              
                2
              
              
                50
              
            
            
              
                

                
                
                
                
                
                
                
                
                ⋮
              
              
                ⋮
              
              
                ⋮
              
              
                ⋮
              
              
                ⋮
              
              
                ⋮
              
              
                ⋮
              
            
            
              
                109
              
              
                97
              
              
                41
              
              
                38
              
              
                0
                
                0
              
              
                36
              
              
                23
              
            
            
              
                109
                
                  
                    
                      1
                      2
                    
                  
                
              
              
                97
              
              
                59
              
              
                49
              
              
                0
                
                0
              
              
                36
              
              
                9
              
            
            
              
                110
              
              
                98
              
              
                17
              
              
                54
              
              


Öklid geometrisinde, Batlamyus teoremi, bir kirişler dörtgeninin (köşeleri ortak bir daire üzerinde yer alan bir dörtgen) dört kenarı ile iki köşegeni arasındaki bir ilişkiyi gösteridir. Teorem, Yunan astronom ve matematikçi Batlamyus'un (Claudius Ptolemaeus) adını almıştır. Batlamyus, teoremi astronomiye uyguladığı trigonometrik bir tablo olan kirişler tablosunu oluşturmaya yardımcı olarak kullandı.
Kirişler dörtgenin köşeleri sırayla 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
, 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
, 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 ve 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 ise, teorem şunu belirtir:

  
    
      
        
          |
        
        
          
            
              A
              C
            
            ¯
          
        
        
          |
        
        ⋅
        
          |
        
        
          
            
              B
              D
            
            ¯
          
        
        
          |
        
        =
        
          |
        
        
          
            
              A
              B
            
            ¯
          
        
        
          |
        
        ⋅
        
          |
        
        
          
            
              C
              D
            
            ¯
          
        
        
          |
        
        +
        
          |
        
        
          
            
              B
              C
            
            ¯
          
        
        
          |
        
        ⋅
        
          |
        
        
          
            
              A
              D
            
            ¯
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |{\overline {AC}}|\cdot |{\overline {BD}}|=|{\overline {AB}}|\cdot |{\overline {CD}}|+|{\overline {BC}}|\cdot |{\overline {AD}}|}
  

Burada dikey çizgiler (| |) ile gösterim, adlandırılmış köşeler arasındaki çizgi parçalarının uzunluklarını belirtmektedir. Geometri bağlamında, yukarıdaki eşitlik genellikle basitçe şöyle yazılır:

  
    
      
        A
        C
        ⋅
        B
        D
        =
        A
        B
        ⋅
        C
        D
        +
        B
        C
        ⋅
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AC\cdot BD=AB\cdot CD+BC\cdot AD}
  

Bu ilişki sözlü olarak şu şekilde ifade edilebilir:

Eğer bir dörtgen bir dairenin içine çizilebiliyorsa, köşegenlerinin uzunluklarının çarpımı, karşıt kenarların çiftlerinin uzunluklarının çarpımlarının toplamına eşittir.
Dahası, Batlamyus teoreminin tersi de doğrudur:

Bir dörtgende, karşıt iki kenar çiftinin uzunluklarının çarpımlarının toplamı, köşegenlerinin uzunluklarının çarpımına eşitse, bu dörtgen bir daire içerisine çizilebilir, yani bir kirişler dörtgenidir.

Batlamyus Teoremi, sonuç olarak daire içine çizilmiş bir eşkenar üçgene ilişkin güzel bir teoreme ulaşmamıza imkan verir.
Verilen: Bir daire üzerine çizilmiş bir eşkenar üçgen ve daire üzerinde bir nokta.
Noktadan üçgenin en uzak köşesine olan mesafe, noktadan daha yakın iki köşeye olan mesafelerin toplamıdır.
İspat: Hemen Batlamyus teoremini takip edersek:

  
    
      
        q
        s
        =
        p
        s
        +
        r
        s
        ⇒
        q
        =
        p
        +
        r
        .
      
    
    {\displaystyle qs=ps+rs\Rightarrow q=p+r.}
  

Merkezi karenin merkezi olan bir daireye herhangi bir kare çizilebilir. Dört kenarının ortak uzunluğu 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
'ya eşitse daha sonra köşegenin uzunluğu 
  
    
      
        a
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle a{\sqrt {2}}}
  
'ye eşittir. Pisagor teoremine göre ve bu ilişki açıkça geçerlidir.

Daha genel olarak, eğer dörtgen, kenarları 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ve 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 ve köşegenleri 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 olan bir dikdörtgen verilirse, Batlamyus teoremi, Pisagor teoremine indirgenir. Bu durumda dairenin merkezi, köşegenlerin kesişme noktasıyla çakışır. Bu durumda, köşegenlerinin çarpımı 
  
    
      
        
          d
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle d^{2}}
  
 olarak bulunur. Batlamyus eşitliğine göre sağ taraftaki toplam 
  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{2}+b^{2}}
  
'dir.
Trigonometrik çalışmasında Batlamyus'un teoremini yoğun bir şekilde kullanan Kopernik, bu sonuca bir 'Porizm' veya apaçık bir sonuç olarak atıfta bulunur:

Dahası, bir yayı oluşturan kiriş verildiğinde, yarım dairenin geri kalanını altta tutan kirişin de bulunabileceği açıktır (manifestum est).

Daha ilginç bir örnek, düzgün bir beşgendeki kenar uzunluğu 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 ile 5 kirişin (ortak) uzunluğu 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 arasındaki ilişkidir. Bu durumda 
  
    
      
        
          b
          
            2
          
        
        =
        
          a
          
            2
          
        
        +
        a
        b
      
    
    {\displaystyle b^{2}=a^{2}+ab}
  
 altın oranı veren ilişkidir:

  
    
      
        φ
        =
        
          
            b
            a
          
        
        =
        
          
            
              1
              +
              
                
                  5
                
              
            
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \varphi ={b \over a}={{1+{\sqrt {5}}} \over 2}.}
  

Şimdi çap 
  
    
      
        A
        F
      
    
    {\displaystyle AF}
  
, 
  
    
      
        D
        C
      
    
    {\displaystyle DC}
  
'yi ikiye bölerek çizilirse, böylece 
  
    
      
        D
        F
      
    
    {\displaystyle DF}
  
 ve 
  
    
      
        C
        F
      
    
    {\displaystyle CF}
  
, daire içine çizilen bir ongenin 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 kenarlarıdır, Batlamyus teoremi tekrar uygulanırsa bu kez, köşegenlerinden biri olarak 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 çapına sahip kirişler dörtgeni 
  
    
      
        A
        D
        F
        C
      
    
    {\displaystyle ADFC}
  
'ye:

  
    
      
        a
        d
        =
        2
        b
        c
      
    
    {\displaystyle ad=2bc}
  

  
    
      
        ⇒
        a
        d
        =
        2
        φ
        a
        c
      
    
    {\displaystyle \Rightarrow ad=2\varphi ac}
  
, burada 
  
    
      
        φ
      
    
    {\displaystyle \varphi }
  
 altın orandır.

  
    
      
        ⇒
        c
        =
        
          
            d
            
              2
              φ
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \Rightarrow c={\frac {d}{2\varphi }}.}
  

böylece daire içine çizilen ongenin kenarı daire çapı cinsinden elde edilir. Dik üçgen 
  
    
      
        △
        A
        F
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle AFD}
  
'ye uygulanan Pisagor teoremi, çap olarak 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 uzunluğunu verir ve bundan sonra beşgenin kenarı 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 olarak hesaplanır.

  
    
      
        a
        =
        
          
            b
            φ
          
        
        =
        b
        (
        φ
        −
        1
        )
        .
      
    
    {\displaystyle a={\frac {b}{\varphi }}=b(\varphi -1).}
  

Kopernik'in (Batlamyus'u izleyerek) yazdığı gibi,

"Verilen bir çemberin çapı, aynı çemberin çevrelediği üçgen, dörtgen, beşgen, altıgen ve ongenin kenarları da verilmiştir."

        A
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle ABCD}
  
 bir kirişler dörtgeni olsun.

  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 kirişi üzerinde, çevre açıları 
  
    
      
        ∠
        B
        A
        C
      
    
    {\displaystyle \angle BAC}
  
 = 
  
    
      
        ∠
        B
        D
        C
      
    
    {\displaystyle \angle BDC}
  
 ve 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 üzerinde, 
  
    
      
        ∠
        A
        D
        B
        =
        ∠
        A
        C
        B
      
    
    {\displaystyle \angle ADB=\angle ACB}
  
'dir.

  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 üzerinde 
  
    
      
        K
      
    
    {\displaystyle K}
  
 noktası 
  
    
      
        ∠
        A
        B
        K
        =
        ∠
        C
        B
        D
      
    
    {\displaystyle \angle ABK=\angle CBD}
  
 olacak şekilde oluşturulursa; 
  
    
      
        ∠
        A
        B
        K
        +
        ∠
        C
        B
        K
        =
        ∠
        A
        B
        C
        =
        ∠
        C
        B
        D
        +
        ∠
        A
        B
        D
      
    
    {\displaystyle \angle ABK+\angle CBK=\angle ABC=\angle CBD+\angle ABD}
  
, 
  
    
      
        ∠
        C
        B
        K
        =
        ∠
        A
        B
        D
      
    
    {\displaystyle \angle CBK=\angle ABD}
  
'dir.
Şimdi, ortak açılardan 
  
    
      
        Δ
        A
        B
        K
      
    
    {\displaystyle \Delta ABK}
  
, 
  
    
      
        Δ
        D
        B
        C
      
    
    {\displaystyle \Delta DBC}
  
'ye benzer ve aynı şekilde 
  
    
      
    

Bithynialı Theodosius (Grekçe: Θεοδόσιος; d. MÖ 169, Bithynia, Anadolu (şimdiki Bursa) - ö. 100), kürenin geometrisi üzerine bir kitap olan Sphaerics 'i yazan bir Yunan astronom ve matematikçi.

Bithynia'da doğan Theodosius, Vitruvius tarafından Dünya üzerindeki herhangi bir yere uyacak bir güneş saati icat ettiği şeklinde aktarılır. Bithynialı Theodosius'un uzun süredir Tripolis'te doğduğu düşünülüyordu. Bunun nedeni Suda Sözlüğü'nde (10. yüzyıl Yunan sözlük bilimcisinin eseri) Theodosius hakkında yazılanlarda belirten bir hatadan kaynaklanmaktadır:

... üç kitapta "Sphaerics" adlı eseri yazan filozof, Theudas bölümü hakkında bir yorum, "Günler ve Geceler Üzerine (İngilizce: On Days and Nights)" adlı iki kitap, "Arşimet Metodu (İngilizce: Method of Archimedes)" üzerine bir yorum, üç kitapta "Evlerin Tasviri  (İngilizce: Descriptions of Houses)", "Şüpheci Bölümler (İngilizce: Skeptical Chapters)", "Astrolojik eserler (İngilizce: Astrological works)"," Yerleşimler Üzerine (İngilizce: On Habitations)". Theodosius, bahar üzerine dizeler ve diğer türde eserler yazdı. O, Tripolis'tendi.
Sphaerics'i üç kitap halinde yazan Theodosius MÖ 100'e yakın yaşamış olmalı. Yine de Suda'da daha sonra atıfta bulunulan Theudas, MS 2. yüzyılın şüpheci bir filozofuydu, bu yüzden hemen bir hata olduğu görülebilmektedir. Şimdi anlaşılıyor ki, neredeyse kesinlikle aynı kişi tarafından yazılmış olan Theudas ve Skeptical Chapters üzerine yapılan çalışmadan ayrı olarak (bazıları Theodosius adıyla başka bir yazar olduğunu varsaymaktadır), son iki cümle haricinde girişin geri kalanı doğrudur. "Theodosius, bahar üzerine dizeler ve diğer türde eserler yazdı. O, Tripolis'tendi." ifadesinde varsayılması gereken şeye atıfta bulunulan Theodosius ise üçüncü bir yazardır.
Böylece Theodosius, kürenin geometrisi üzerine astronomi için matematiksel bir ana plan sağlamak için yazılmış bir kitap olan Sphaerics'in yazarıydı. Sphaerics'in şu anda kaybolan bazı Öklid öncesi ders kitaplarına dayandığı düşünülmektedir. Knidoslu Eudoxus'un bunu daha önceki metinlerinde yazdığını söyleyebilecek çok az kanıt olsa da öyle olduğu varsayılmaktadır. Bu noktadaki spekülasyonun çözülebilmesi için hiçbir yol yok gibi görünmektedir.
Sphaerics hiçbir trigonometri içermez, ancak Hipparchus'un Sphaerics yazılmadan önce (gerçi, Sphaerics 'in dayandığı kitaptan sonra, daha önceki kitap Eudoxus tarafından yazılmış olsaydı, kesinlikle böyle olacağını varsaymak gerekir) küresel trigonometriyi tanıtmış olması muhtemeldir. Sphaerics, özellikle Öklid'in çalışmasındaki kürenin geometrisine ilişkin sonuçların eksikliğini telafi etmek için Öklid'in Elemanlarını desteklemek üzere yazılmıştır.
Theodosius bir küreyi, yüzeyindeki herhangi bir noktanın sabit bir noktadan (kürenin merkezi) sabit bir mesafede olması özelliğiyle katı bir şekil olarak tanımlar. Çember için Elemanlar Kitabı III 'te Öklid tarafından verilenleri genelleyen teoremler verir. Theodosius'un çalışmasının ikinci kitabı, bir küre üzerindeki dairelere dokunmayı ele alır. Daha sonra astronomi ile ilgili geometri sonuçlarını değerlendirmeye devam eder ve bunları Kitap III'te incelenmeye devam eder. Heath bu hususu aşağıdaki şekilde yazmıştır:

Theodosius'un çok çalışkan bir derleyici olduğu ve eserlerinde neredeyse hiçbir orijinal şeyin olmadığı açıktır.
Çalışmanın trigonometri içermediğine ilişkin yukarıdaki yoruma rağmen, trigonometrik terimlerle kolayca yorumlanabilecek bazı sonuçlar olduğunu belirtmekte fayda vardır. Örneğin Theodosius, A, B, C açılarına (C bir dik açı olmak üzere) ve a, b, c kenarlarına sahip küresel bir üçgen için, a kenarı A açısının karşısında, vb. olacak şekilde ise 
  
    
      
        t
        a
        n
        (
        a
        )
        =
        s
        i
        n
        (
        b
        )
        ∗
        t
        a
        n
        (
        A
        )
      
    
    {\displaystyle tan(a)=sin(b)*tan(A)}
  
 olduğunu ispatlar.
Neugebauer eserinde, Sphaerics 'i sıkıcı ve ukalaca olarak nitelendirmiş, ancak bir ders kitabı olarak kullanıldığı için hayatta kaldığını son derece eleştirmiştir. Daha spesifik olarak Neugebauer şöyle yazar:

Theodosius, büyük çember üçgeninin temel öneminin farkına varmanın yanına bile yaklaşmaz ve teoremleri, astronomi ile ilgili gezegenlerin konumuyla uğraşıldığından hiç bahsetmeden birkaç özel büyük çember ve onların paralelleri arasındaki ilişkilerde geometrik olarak aşikar olanın nadiren ötesine geçer.
Theodosius'un diğer iki eseri orijinal Yunanca olarak günümüze ulaşmıştır. Bunlar, 12 teorem içeren ve göklerin farklı iklimlerdeki görünüşlerini anlatan Yerleşimler Üzerine (İngilizce: On Habitations) ve Güneş'in görünürdeki hareketini inceleyen Günler ve Geceler Üzerine (İngilizce: On Days and Nights)’dir. Yerleşimler Üzerine (İngilizce: On Habitations), Dünya'nın dönüşünden kaynaklanan evren görüşlerini açıklamakta ve özellikle Dünya üzerinde insanların yaşadığı farklı yerlerden manzaranın nasıl etkilendiğini ele almaktadır.
Theodosius, dünyanın çeşitli noktalarında gece ve gündüzün uzunluğunu dikkate alır ve günün kuzey kutbunda yedi ay, gecenin beş ay sürdüğünü iddia eder. Güneye doğru ilerlerken yaz gündönümünde günün 30 gün olduğu daireye ulaşılır. Elbette bu çok garip ve Theodosius'un geceyi karanlık dönemi ve günü de ışık dönemi olarak tanımlamasıyla kısmen açıklanıyor. Theodosius, güneş ufkun 15°'den daha aşağıdaysa 'gün' olduğunu düşündü, çünkü o zaman hiçbir yıldız görünmüyordu ve kutup bölgelerinde güneşin ufka neredeyse paralel hareket edebileceğini anlamıyor gibiydi.
Diğer çalışması olan Günler ve Geceler Üzerine (İngilizce: On Days and Nights) iki kitapta, birincisi 13 önerme, ikincisi 19 önerme içermekte olup, gözlemcinin konumuna bağlı olarak gece ve gündüzün uzunluklarına ilişkin şartlar vermektedir. Theodosius, iki olasılığı da göz önünde bulundurur: yılın uzunluğu, günün uzunluğunun rasyonel bir katıdır ve irrasyonel bir katıdır.
Neugebauer, eski metinlerdeki şemalar ve bunların hem ilk editörler hem de modern editörler tarafından nasıl tamamen değiştirilmiş olabileceği üzerine bazı ilginç yorumlar yapıyor. Theodosius'un Günler ve Geceler Üzerine (İngilizce: On Days and Nights) kitabına atıfta bulunarak şunu söylüyor:

... şemalarda hatalar meydana gelir. Harfler kolayca yanlış yerleştirilir veya bazen bir yay eksik olabilir, ancak büyük resimler iyi çizilir. Çoğu durumda mevcut şemalar, yanlış olmayan ancak söz konusu teorem veya kanıt tarafından gerekli olmayan bir eksenel simetri gösterir. Bu tür simetriler ... önermenin genel geçerliliğini azaltır. Yapının daha basitliğinden ya da estetik çekiciliğinden kaynaklanan bu tür simetrikleştirmeler, prototipe ait olup olmadığını ya da kopyalayıcı ya da editör ile ilgili "düzeltmeler" olduğunu söylemek imkansızdır.
Suda'da bahsedilen diğer çalışmalardan Theodosius'un Arşimet'in Yöntem (Method) adlı eseri üzerine bir yorum yazdığından şüphe etmek için hiçbir neden yoktur, ancak bunun doğru olup olmadığını kanıtlayacak başka bir kanıt da yoktur.
Francesco Maurolico, Theodosius'un eserlerini 16. yüzyılda tercüme etti.

Ivor Bulmer-Thomas (2008). "Theodosius of Bithynia". Complete Dictionary of Scientific Biography. ss. 319-320. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Mart 2015. 
 Heath, Thomas Little (1911). "Theodosius of Tripolis".  Chisholm, Hugh (Ed.). Encyclopædia Britannica. 26 (11. bas.). Cambridge University Press. ss. 771–772. 
Kunitzsch, P., & Lorch, R. (2018). Theodosius’ Sphaerica: A Second Arabic Translation. Suhayl. International Journal for the History of the Exact and Natural Sciences in Islamic Civilisation, ss. 121-148.
Murdin, P. (2000). Theodosius of Bithynia (c. 160-c. 100 BC). Encyclopedia of Astronomy and Astrophysics.
Kunitzsch, P., & Lorch, R. (2011). Theodosius, De diebus et noctibus. Suhayl. International Journal for the History of the Exact and Natural Sciences in Islamic Civilisation, ss. 9-46.
Kwan, A. (2014). Theodosius of Bithynia. bea, ss. 2144-2145.
Berggren, J. L. (1991). The relation of Greek spherics to early Greek astronomy. Alan C. Bowen, Science and Philosophy in Classical Greece. New York, ss. 227-248.
Makhmudov, O. V. (2017). Translations carried out in the spanish translation centers (On basis of the works of scientists of antiquity and muslim east). Asian Journal of Multidimensional Research (AJMR), 6(2), ss. 5-20.

Bizanslı Aristophanes (Grekçe: Ἀριστοφάνης ὁ Βυζάντιος Grekçe: Aristophánēs ho Buzántios; y. MÖ. 257 – y. MÖ. 185/180), Hellenistik Yunan döneminde özellikle Homeros alanındaki çalışmalarıyla tanınan bir bilgin, eleştirmen ve gramerciydi, aynı zamanda Pindaros ve Hesiodos gibi diğer klasik yazarlar üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınır. MÖ 257 civarında Bizans'ta doğdu, kısa süre sonra İskenderiye'ye taşındı ve Zenodotos, Kallimakhos ve Dionysius Iambus'un yanında çalıştı. Altmış yaşında İskenderiye Kütüphanesi'nin kütüphanecisi olarak Eratosthenes'in yerine geçti. 77 yaşında Athenaeus'un "idrar tutulması" olarak tanımladığı bir hastalıktan öldü.

Aristophanes, Chiron'un Öğütleri'nin (İngilizce: Precepts of Chiron, Grekçe: Χείρωνος ὑποθῆκαι) Hesiodos'un eseri olduğunu ilk reddeden kişidir.

Aristophanes, arkaik ve Klasik Yunanca'nın tonal, perdeli sistemi, yerini Koine'nin vurguya dayalı sistemine bırakırken (ya da bırakmışken), Yunancada telaffuzu belirlemek için kullanılan aksan sistemi'nin icadıyla anılır. Bu aynı zamanda İskender'in fetihlerinin ardından Yunancanın Doğu Akdeniz için bir lingua franca olarak hareket etmeye başladığı (çeşitli Semitik dillerin yerini aldığı) bir dönemdi. Aksanlar, eski edebi eserlerde Yunanca'nın telaffuzuna yardımcı olmak için tasarlanmıştır.

Ayrıca y. MÖ 200 noktalama işaretlerinin ilk biçimlerinden birini; dizeleri ayıran (kolometri) ve yüksek sesle okurken metnin her bir parçasını tamamlamak için gereken nefes miktarını gösteren (yüzyıllar sonrasına kadar noktalama işaretlerine uygulanmayan dilbilgisi kurallarına uymamak için) tek noktalar (théseis, Latince distinctiones) icat etti. Kısa bir pasaj ("komma") için orta seviyeye (-) bir stigmḕ mésē noktası yerleştirilirdi. Bu, modern virgül noktalama işaretinin ve adının kökenidir. Daha uzun bir pasaj (kolon) için, modern kolon veya noktalı virgül'e benzer şekilde, metnin alt kısmıyla aynı seviyede (.) bir hypostigmḗ noktası yerleştirilirdi ve çok uzun duraklamalar (periodos) için, metin satırının üst kısmına yakın bir stigmḕ teleía noktası (·) konurdu. Bir obelus için ⊤'a benzeyen bir sembol kullanmıştır.

Bir sözlükbilimci olarak arkaik ve alışılmadık sözcüklerin derlemelerini yapmıştır. MÖ 185-180 yılları arasında İskenderiye'de öldü. Öğrencileri arasında Callistratus, Samothraceli Aristarkhos ve belki de Agallis vardı.

Bizanslı Aristophanes'in yazılarından günümüze ulaşan tek şey, sonraki yazarların edebi yorumlarında ya da scholia'larında alıntılar yoluyla korunmuş birkaç parça, Yunan drama eserlerine yapılan birkaç argumenta ve bir sözlüğün bir kısmıdır. Günümüze ulaşan parçaların en son baskısı William J. Slater tarafından yapılmıştır.

Homeros araştırmaları
Lille Stesichorus
Poltonik imla

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Aristophanes". Encyclopædia Britannica. 2 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 501. 

"Library of Alexandria"—Catholic Encyclopedia article

William J. Slater (1976), "Aristophanes of Byzantium on the Pinakes of Callimachus", Phoenix, Classical Association of Canada, 30 (3), ss. 234-241 
William J. Slater (1982), "Aristophanes of Byzantium and Problem-Solving in the Museum", The Classical Quarterly, Cambridge University Press, 32 (2), ss. 336-349 
Ivana Petrovic (26 Ekim 2012), "Aristophanes of Byzantium", The Encyclopedia of Ancient History, Wiley Online Library, doi:10.1002/9781444338386.wbeah09050 
Gina May (2012), ARISTOPHANES AND EURIPIDES: A PALIMPSESTUOUS RELATIONSHIP (PDF), University of Kent at Canterbury, Department of Classics & Archaeology PhD Thesis 
John Francis Lockwood & Nigel Wilson (22 Aralık 2015), "Aristophanes (2)", Oxford Classical Dictionary, doi:10.1093/acrefore/9780199381135.013.770 
M. L. West (Ocak 2017), "Aristophanes of Byzantium's Text of Homer", Classical Philology, 112 (1), doi:10.1086/689961 
Nilay Erdem Ayyıldız (2018), "An Aristotelian Approach To Aristophanes' Lysistrata", International Journal of Social Inquiry, 11 (2), ss. 1-16 
William Duffy (Ocak 2020), "Dolon's DOΛΟΣ: Aristophanes of Byzantium's Version of Iliad 10.391", Classical Philology, 115 (1), doi:10.1086/706495

Heraclealı Bryson (Grekçe: Βρύσων Ἡρακλεώτης veya İraklia Pondikili (Grekçe: Ἡράκλεια Ποντική) Byrson; MÖ 450, Herakleia Pontiki (şimdiki Zonguldak ili Karadeniz Ereğlisi, Türkiye) – MÖ 390?), muhtemelen Sokrates'in öğrencisi olan ve daireyi kareleştirme ve π'yi hesaplama problemini çözmeye katkıda bulunan eski bir Antik Yunan matematikçi ve sofist. Byrson, çemberin alanını hesaplama problemiyle ve Aristoteles'in kendisi hakkında yaptığı eleştirilerle tanınır.

Bryson'ın hayatı hakkında çok az şey biliniyor; Herakleia Pontika'dan geldi ve muhtemelen Sokrates'in öğrencisi olabilir. diğer taraftan Bryson'un Sokrates'in öğrencisi olmasının mümkün olmadığı ancak Platon'un çağdaşı olduğunu ileri sürenler de vardır. Theopompus (Aristoteles'in çağdaşı Tarihçi) Eflatun'un dialoglarının bir kısmının Bryson'dan alıntı olduğunu belirtmiştir. Bazı kaynaklarda Mitolojist olan Herodorus'un oğlu olarak geçmektedir. Kesin olarak hangi tarihte doğduğu bilinmese de İraklia Pondiki (Ἡράκλεια Ποντική)'de doğduğu düşünülmektedir öte taraftan Bryson'un İraklia Tarantolu olduğu da iddia edimektedir.
13. Platonik Epistle'de kendisinden bahsedilmiştir ve Theopompus, Platon'a Saldırı adlı eserinde, Platon'un Herakleialı Bryson'dan diyalogları için birçok fikri çaldığını iddia etmiştir.
Platon ve Aristoteles, Bryson adında bir matematikçiden bahseder, ancak çoğu zaman olduğu gibi, bilim adamları arasında bunların aynı kişiye mi yoksa iki farklı kişiye mi atıfta bulunulduğu konusunda tam bir fikir birliği yoktur.
Aristoteles, Herakleialı Herodorus'un oğlu Heraklealı Bryson'dan bahseder. Bryson bir Sofistti ve Aristoteles, onu hem ahlaksız dil diye bir şey olmadığı iddiasıyla hem de daireyi kareleştirme yöntemiyle eleştirir. Daireyi kareleştirme için kullandığı yöntemlerin bazı ayrıntılarını biliyoruz ve Aristoteles'in eleştirilerine rağmen matematiğin gelişiminde önemli bir adımdı. Aristoteles'in eleştirisi, Bryson'ın ispatının geometrik olanlardan ziyade genel ilkeleri kullandığı gerçeğine dayanıyor gibi görünmektedir, ancak Aristoteles'in bununla tam olarak ne kastettiği biraz belirsizdir.
Diogenes Laertios ve Suda, Bryson'a çeşitli filozofların öğretmeni olarak birkaç kez atıfta bulunur, ancak bahsedilen filozofların bazıları MÖ 4. yüzyılın sonlarında yaşadığından, Bryson'ın o zamanlar yaşamış olan Achaealı Bryson ile karıştırılması mümkündür. Belki de Diogenes Laërtius tarafından korunan ayrıntılardan en muhtemel olanı, Bryson'un ya Sokrates'in ya da Megara Öklidinin öğrencisi olmasıdır.
Bryson'ın daireyi kareleştirme yönteminin tam olarak ne olduğunu günümüzde yeniden inşa etmek biraz zordur. Yaklaşık MS 210'da yazan Alexander Aphrodisiensis'e göre Bryson, dairenin içine bir kare çizdi ve daha sonra dairenin dışına ikinci bir kare daha çizdi. Bryson daha sonra bu iki kare arasında üçüncü bir kare daha çizdi (ancak Alexander bu üçüncü karenin nasıl çizildiğini bize anlatmıyor).
Daha sonra Alexander, Bryson'ın daire ve üçüncü karenin diğer iki kare arasında olduğunu, üçüncünün karenin ise iki kare arasında tam ortada olduğunu ve bu yüzden üçüncü karenin daireye eşit olduğunu söylediğini iddia eder. Sonra Alexander haklı olarak bu saçma argümanı yanlışlar. Alexander'ın verdiği örneği kullanırsak, kendisi 8 ve 9'un hem 7'den büyük hem de 10'dan küçük olduğuna, ancak 8'in 9'a eşit olmadığına işaret eder.
Eğer Alexander, Bryson'a atfettiği şeyde gerçekten haklıysa, onun matematiğe katkısı matematik tarihine dahil edilmeyi hak etmeyecektir. Bununla birlikte, diğer yorumcular Bryson'a çok daha önemli bir argüman atfetmektedir. Bir başka eski yorumcu olan Themistius, Bryson'ın dairenin tüm içine çizilmiş çokgenlerden daha büyük ve tüm etrafına çizilmiş çokgenlerden daha küçük olduğunu iddia ettiğini yazıyor. Bryson'ın tartışmaya ne kadar devam ettiği belli değil, ancak daha çok ve daha fazla sayıda kenarı olan çokgenler alarak, o zaman dairenin içine ve etrafına çizilen çokgenler arasındaki farkın istediğimiz kadar küçültülebileceğini ve böylece bir çokgenin orta aralarındaki dairenin, seçtiğimiz doğruluk derecesine eşit olacağını düşünmüştür.
Bu, Antiphon'un sunduğu fikir için bir gelişme olacaktır ve Bryson, Arşimet tarafından titizlikle uygulanan tükenme yöntemine yaklaşmaktadır.
Bryson hakkında çok az şey biliyoruz. Bazılarının Platon'u hırsızlıkla suçladığı Diatribes’i yazdı ve aslında Bryson'un, Platon'un Pramenideslerinde görünen ve Bryson'ın Diatribesinden çalındığı iddia edilen fikirler olabilecek felsefi argümanları öne süren Polyxenus ile ilişkili olduğu iddia edildi.

Heracleialı Bryson'un matematiğe bilinen en önemli katkısı dairenin alanını bulma probleminin çözümüne getirdiği yeniliklerdir. Bryson ve Antiphon dairenin içine çokgen çizilmesi yardımıyla dairenin alanının hesaplanabileceğini ileri sürmüştür. Bryson daha sonra dairenin dışına da bir çokgen çizilmesini önermiş böylece muhtemelen ilk defa bir matematik probleminin çözümünde yukarı ve aşağı sınır değerlerini kullanan matematikçi olmuştur. Bryson'un bu çözümü Aristoteles'in İkinci Çözümlemeler (İngilizce: Posterior Analysis) adlı çalışmasında eleştirilmiş ve Bryson'un çözümü için doğrudan gösterilemeyen kanıtlar içerdiği için bilgi oluşturmadığı söylenmiştir.

Dairenin alanı problemi antik çağın en önemli üç matematik probleminden biridir. Bunlar dairenin alanı, Delos problemi (bakınız Archytas) ve herhangi bir açının üç parçaya bölünme problemleridir. Bryson dairenin alanı probleminin herhangi bir dairenin içine ve dışına daireye teğet olacak şekilde çokgenler çizilerek çözülebileceğini iddia etmiştir. Bu çokgenlerin kenar sayısını artırdığımızda bir noktada dairenin içine ve dışına çizilen bu çokgenlerin alanının dairenin alanına eşit olacağını ifade etmiştir.
Bryson, çağdaşı Antiphon ile birlikte, bir çemberin içine bir çokgen çizen, çokgenin alanını bulan, çokgenin kenar sayısını ikiye katlayan ve süreci tekrarlayarak dairenin alanı için daha düşük bir alt sınır yaklaşımına ulaşan ilk kişi oldu.

"Er ya da geç (anladılar), ... o kadar çok kenar [olacağını] ki çokgen ... bir daire olsun."

Bryson daha sonra bir daireyi çevreleyen çokgenler için de aynı prosedürü izledi ve bu da bir dairenin alanının bir üst sınır yaklaşımıyla sonuçlandı. Bryson, bu hesaplamalarla π değerini yaklaşık olarak hesaplayabildi ve π'nin gerçek değerine alt ve üst sınırları daha doğru şekilde yakınsadı. Ancak yöntemin karmaşıklığı nedeniyle, yalnızca π'nin birkaç basamağını hesaplayabildi. Aristoteles bu yöntemi eleştirdi, ancak Arşimet daha sonra π'yi hesaplamak için Bryson ve Antiphon'unkine benzer bir yöntem kullanacaktı. Ancak Arşimet, π'yi hesaplamak için alan yerine bir çokgenin çevresini kullandı.

"Pi Sayısın Tarihi". 21 Aralık 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Eric W. Weisstein, Brison (matematikçi) (MathWorld)
"Geometrik Metodla Dairenin alanı" (İngilizce). 22 Temmuz 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Blatner, David. The Joy of Pi. Walker Publishing Company, Inc. New York, 1997.
Kilwardby, Robert. De ortu scientiarum. Auctores Britannici Medii Aevi IV ed. A.G. Judy. Toronto: PIMS, 1976. Published for the British Academy by the Oxford University Press. (The translation of this quote is found in: N. Kretzmann & E. Stump (eds. & trns.), The Cambridge Translations of Medieval Philosophical Texts: Volume 1, Logic and the Philosophy of Language. Cambridge: Cambridge UP, 1989.)
Philosophy Dictionary definition of Bryson of Heraclea. The Oxford Dictionary of Philosophy. Copyright © 1994, 1996, 2005 by Oxford University Press.
Heath, Thomas (1981). A History of Greek Mathematics, Volume I: From Thales to Euclid. Dover Publications, Inc. ISBN 0-486-24073-8. 
"The History of Pi". 12 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Brison (matematikçi)", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

(Güneş ve Ay'ın) Büyüklükleri ve Uzaklıkları Üzerine (Περὶ μεγεθῶν καὶ ἀποστημάτων [ἡλίου καὶ σελήνης], Peri megethon kai apostematon), MÖ. 280-240 yaşamış Sisamlı Aristarkus'ın günümüze kadar ulaşmış kitabıdır. Kitapta Güneş ve Ay'ın büyüklüklerini gösterir çizimler ve hesaplamalar yer alırken, Dünya'nın yarıçapı biriminde uzaklıkları da verilmiştir.
Aristarkus'un bu kitapta bahsettiği açıklama, hesap ve çizimleri kullanarak Yer yarıçapı biriminde çeşitli çıktılara ulaşabiliriz. Aşağıda bu hesaplamalar yer almaktadır.

Çalışmanın yöntemi çeşitli gözlemlere dayanmaktadır:

Güneşin ve Ayın gökyüzündeki görünür boyutu
Ay tutulması sırasında Yer'in gölge çapı
Ayın dördün evresi sırasında Güneş ve Ay arasındaki açı
Ariktarkus'un yöntemini ve çıktılarını hesaplamak için kullanılanacak değişenler:

Aristarkus, Ay'ın dördün evresinde Güneş ve Yer ile birlikte bir dik üçgen oluşturduğu önermesiyle başlamıştı. Ay ile Güneş arasındaki açıyı, φ gözleyerek, Güneş ve Ay'a olan uzaklık oranları trigonometri yardımıyla bulunabilir.

Çizimden ve trigonometriden,

  
    
      
        
          
            S
            L
          
        
        =
        
          
            1
            
              cos
              ⁡
              φ
            
          
        
        =
        sec
        ⁡
        φ
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {S}{L}}={\frac {1}{\cos \varphi }}=\sec \varphi .}
  

yazılabilir. Çizim oldukça abartılmıştır; çünkü gerçekte S = 390 L ve φ 90°'ye çok yakındır. Aristarkus, φ'yı bir dördünün otuzda biri olarak hesapladı (yaklaşık 3°'ye denk gelmektedir). Bu değer gerçek değer olan 87°'den biraz azdır. Trigonometrik fonksiyonlar henüz bulunmamıştı; fakat Aristarkus, Öklid geometrik analizini kullanarak,

  
    
      
        18
        <
        
          
            S
            L
          
        
        <
        20.
      
    
    {\displaystyle 18<{\frac {S}{L}}<20.}
  

olarak buldu. Diğer bir deyişle, Güneş'e olan uzaklık, Ay'a olan uzaklıktan 18 ile 20 kez daha büyüktür ki bu değer, teleskop icat edilip daha hassas ölçümler yapılan kadar, 2000 yıl boyunca astronomlar tarafından kabul edilmiş ve kullanılmıştır.
Aristarkus, ayrıca Güneş ve Ayın açısal büyüklüklerinin aynı olduğunun farkına vardı. Bu sayede Güneş'in Ay'dan 18-20 kez daha büyük olması gerektiği sonucuna ulaştı.

Aristarkus, bir diğer yaklaşımı ay tutulamsı geometrisi üzerine yaptı:

Üçgenlerin benzerliğinden, 
  
    
      
        
          
            D
            L
          
        
        =
        
          
            t
            
              t
              −
              d
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {D}{L}}={\frac {t}{t-d}}\quad }
  
   ve 
  
    
      
        
        
          
            D
            S
          
        
        =
        
          
            t
            
              s
              −
              t
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \quad {\frac {D}{S}}={\frac {t}{s-t}}.}
  

Bu iki denklemi bölerek ve Güneş ve Ayın görünür boyutlarını eşit kabul ederek, 
  
    
      
        
          
            L
            S
          
        
        =
        
          
            ℓ
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {L}{S}}={\frac {\ell }{s}}}
  
, yazılır ve

  
    
      
        
          
            ℓ
            s
          
        
        =
        
          
            
              t
              −
              d
            
            
              s
              −
              t
            
          
        
         
         
        ⇒
         
         
        
          
            
              s
              −
              t
            
            s
          
        
        =
        
          
            
              t
              −
              d
            
            ℓ
          
        
         
         
        ⇒
         
         
        1
        −
        
          
            t
            s
          
        
        =
        
          
            t
            ℓ
          
        
        −
        
          
            d
            ℓ
          
        
         
         
        ⇒
         
         
        
          
            t
            ℓ
          
        
        +
        
          
            t
            s
          
        
        =
        1
        +
        
          
            d
            ℓ
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {\ell }{s}}={\frac {t-d}{s-t}}\ \ \Rightarrow \ \ {\frac {s-t}{s}}={\frac {t-d}{\ell }}\ \ \Rightarrow \ \ 1-{\frac {t}{s}}={\frac {t}{\ell }}-{\frac {d}{\ell }}\ \ \Rightarrow \ \ {\frac {t}{\ell }}+{\frac {t}{s}}=1+{\frac {d}{\ell }}.}
  

En sağdaki denklemi ayrıca ℓ/t

  
    
      
        
          
            t
            ℓ
          
        
        (
        1
        +
        
          
            ℓ
            s
          
        
        )
        =
        1
        +
        
          
            d
            ℓ
          
        
         
         
        ⇒
         
         
        
          
            ℓ
            t
          
        
        =
        
          
            
              1
              +
              
                
                  ℓ
                  s
                
              
            
            
              1
              +
              
                
                  d
                  ℓ
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {t}{\ell }}(1+{\frac {\ell }{s}})=1+{\frac {d}{\ell }}\ \ \Rightarrow \ \ {\frac {\ell }{t}}={\frac {1+{\frac {\ell }{s}}}{1+{\frac {d}{\ell }}}}.}
  

ya da s/t

  
    
      
        
          
            t
            s
          
        
        (
        1
        +
        
          
            s
            ℓ
          
        
        )
        =
        1
        +
        
          
            d
            ℓ
          
        
         
         
        ⇒
         
         
        
          
            s
            t
          
        
        =
        
          
            
              1
              +
              
                
                  s
                  ℓ
                
              
            
            
              1
              +
              
                
                  d
                  ℓ
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {t}{s}}(1+{\frac {s}{\ell }})=1+{\frac {d}{\ell }}\ \ \Rightarrow \ \ {\frac {s}{t}}={\frac {1+{\frac {s}{\ell }}}{1+{\frac {d}{\ell }}}}.}
  

olarak yazabiliriz. Bağıntıları basitleştirirsek: n = d/ℓ and x = s/ℓ.

  
    
      
        
          
            ℓ
            t
          
        
        =
        
          
            
              1
              +
              x
            
            
              x
              (
              1
              +
              n
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\ell }{t}}={\frac {1+x}{x(1+n)}}}
  

  
    
      
        
          
            s
            t
          
        
        =
        
          
            
              1
              +
              x
            
            
              1
              +
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {s}{t}}={\frac {1+x}{1+n}}}
  

Yukarıdaki denklemler, gözlenebilir nicelikler üzerinden Güneş ve Ay'ın çaplarını vermektedir.
Sonraki denklemler, Güneş ve Ayın uzaklıklarını Yer ölçülerinde vermektedir:

  
    
      
        
          
            L
            t
          
        
        =
        
          (
          
            
              ℓ
              t
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              180
              
                π
                θ
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {L}{t}}=\left({\frac {\ell }{t}}\right)\left({\frac {180}{\pi \theta }}\right)}
  

  
    
      
        
          
            S
            t
          
        
        =
        
          (
          
            
              s
              t
            
          
          )
        
        
          (
          
            
              180
              
                π
                θ
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {S}{t}}=\left({\frac {s}{t}}\right)\left({\frac {180}{\pi \theta }}\right)}
  

Burada θ Ay ve Güneş'in derece cinsinden görünür yarıçapıdır.

Yukarıdaki bağıntılar, Aristarkos'un bulgularını açıklamak için kullanılır. Çizelge bu bulguları göstermektedir. Burada modern bulguların dışında n = 2, x = 19.1 (φ = 87°) ve θ = 1° olarak alınmıştır.

Daha sonraları, Hipparkos, Hipparkos'un Büyüklükler ve Uzaklıklar Üzerine kitabında Ay'a olan ortalama uzaklığı 67 Yer yarıçapı kadar bulmuştu. Batlamyus ise bu değeri 59 Yer yarıçapı olarak kullanmıştı.

Cleomedes (Grekçe: Κλεομήδης), özellikle “Cennetler (Latince: Caelestia)” olarak da bilinen Gök Cisimlerinin Dairesel Hareketleri (Grekçe: Κυκλικὴ θεωρία μετεώρων, İngilizce: On the Circular Motions of the Celestial Bodies) adlı kitabıyla tanınan bir Yunan gökbilimci ve matematikçidir.

Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Muhtemelen Lysimachia, Hellespont, Yunanistan doğumludur. Tarihçiler eserini MÖ 1. yüzyılın ortaları ile MS 400 arasında yazdığını öne sürmüşlerdir. Daha önceki tahminler, Cleomedes'in yazılarında büyük ölçüde Rodoslu matematikçi ve astronom Posidonius'un (MÖ 135-51) çalışmalarına değinmesine ve yine de görünüşe göre Batlamyus'un (85-165 CE) çalışmasına hiç değinmediği gerçeğine dayanmaktadır. Cleomedes ayrıca Aristoteles (MÖ 384-322), Massalia Pytheas (MÖ 325), Aratus (MÖ 310-240), Eratosthenes (MÖ 276-195) ve Hipparchus (MÖ 190-120) değinmektedir. Bu sonuçlara, Cleomedes'in çalışmasının görece temel astronomi alanında olduğu ve Batlamyus'tan söz edilmesi beklenmeyeceği gerekçesiyle itiraz edildi.
Ancak 20. yüzyıl matematikçisi Otto Neugebauer, Cleomedes tarafından yapılan astronomik gözlemlere yakından baktı ve MÖ 371 (± 50 yıl) tarihinin orada bulunanları daha iyi açıkladığı sonucuna vardı. Neugebauer'in tahmini, Cleomedes'in, çalışmasının tarihlendirilmesi amacıyla hangi gözlemlere güveneceğine karar vermekte güçlük çekecek kadar sık gözlem hatası yaptığı gerekçesiyle sorgulanmıştır.

Cleomedes'in bilindiği kitap, iki ciltlik oldukça basit bir astronomi ders kitabıdır. Yazmadaki amacı, bilimsel olduğu kadar felsefi de görünmektedir. Bu eserde Epikürcüler'in bilimsel fikirlerini eleştirmek için çok zaman harcamıştır.
Cleomedes'in kitabı, öncelikle Posidonius'un astronomi üzerine yazdıklarının çoğunu görünüşe göre kelimesi kelimesine korumak adına değerlidir (Posidonius'un kitaplarından hiçbiri günümüze ulaşamadı). Cleomedes, ay tutulmaları hakkındaki bazı yorumlarında, özellikle de Ay'daki gölgenin küresel bir Dünya'yı önerdiği varsayımı doğrudur. Ayrıca pek çok yıldızın mutlak boyutunun Güneş'inkini aşabileceğini (ve Güneş'in yüzeyinden bakıldığında Dünya'nın çok küçük bir yıldız olarak görünebileceğini) öngörülü bir şekilde belirtmektedir.
Bu kitap, Eratosthenes'in Dünya'nın çevresini nasıl ölçtüğünün iyi bilinen hikâyesinin orijinal kaynağıdır. Birçok modern matematikçi ve gök bilimci, tanımın makul olduğuna ve Eratosthenes'in başarısının antik astronominin daha etkileyici başarılarından biri olduğuna inanmaktadır.
Cleomedes, Güneş Yanılsaması veya Ay Yanılsaması'nın görünür mesafe açıklamasının en erken ve net açıklaması için övgüyü hak etmektedir. Güneşin ufukta zirvede olduğundan daha uzakta göründüğünü ve bu nedenle daha büyük olduğunu (açısal boyutu sabit olduğu için) savundu. Bu açıklamayı Posidonius'a bağladı.
Şimdi Ay'ın kuzeydoğu bölümündeki bir kratere Cleomedes'in onuruna adı verilerek anılıyor.

Posidonius'un bir öğrencisi olarak Cleomedes, daha az yoğun bir ortamdan daha yoğun bir ortama geçerken bir ışının dikine doğru bükülmesi gibi bazı temel niteliksel kırılma özelliklerini kaydetti ve atmosferik kırılma nedeniyle Güneş ve gökkuşağının Güneş ufkun altında olduğunda görünebilir olduğunu ifade etti.

"On the Circular Motions of the Celestial Bodies". 13 Nisan 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. original text online and biography 
Roger Pearse (15 Nisan 2017). "Cleomedes: how big is the earth?". 16 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2021. English translation of the section on Eratosthenes and the size of the earth 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Kleomedes", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Helen E. Ross (2000). "Cleomedes (c. 1st century AD) on the celestial illusion, atmospheric enlargement, and size - distance invariance". ss. 863-871. 16 Ağustos 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi. An article on Cleomedes' description of atmospheric enlargement from Perception 
"Cleomedes- De motu circulari- The heavens". Edicion Bilingue Griego Español 
Alan C. Bowen & Robert B. Todd (2004), Cleomedes' Lectures on Astronomy. A Translation of The Heavens with an Introduction and Commentary, University of California Press, ISBN 0-520-23325-5

Geometride Crossbar (Pasch) teoremi (bazen Kesen Işın Teoremi olarak da adlandırılır), 
  
    
      
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AD}
  
 ışını 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 ışını ile 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 ışını arasındaysa, 
  
    
      
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AD}
  
 ışınının 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 doğrusu parçasını keseceğini belirtir.
Bu sonuç, aksiyomatik düzlem geometrisindeki daha derin sonuçlardan biridir. Genellikle ispatlarda, üçgenin içinde uzanan ve üçgenin tepe noktasından geçen bir çizginin, üçgenin bu köşenin karşısındaki kenarıyla buluştuğu ifadesini doğrulamak için kullanılır. Bu özellik, Öklid tarafından kanıtlarında açık bir gerekçe olmaksızın sıklıkla kullanılmıştır.
Bir ikizkenar üçgenin taban açılarının eş olduğu teoremi kanıtının bazı modern uygulamaları (Öklid'in değil) şu şekilde başlar: 
  
    
      
        A
        B
        C
      
    
    {\displaystyle ABC}
  
, 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 kenarı 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 kenarı ile eş bir üçgen olsun. 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 açısının açıortayını çizin ve 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 noktası, 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 kenarını kestiği nokta olsun. Ve bunun gibi farklı örnekler de mevcuttur. 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 noktasının varlığının gerekçesi, genellikle belirtilmemiş crossbar teoremidir. Bu özel sonuç için, crossbar teoreminin kullanılmasını gerektirmeyen başka kanıtlar da mevcuttur.

Naime KARAKUŞ BAĞCI (Haziran 2017), Pasch Geometri Üzerine (PDF) (Yüksek Lisans Tezi), Afyon Kocatepe Üniversitesi 
Erkan ERÇOLAK (Haziran 2017), Mutlak Geometride Eşlik Aksiyomları (PDF) (Yüksek Lisans Tezi), Afyon Kocatepe Üniversitesi 

Blau, Harvey I. (2003), Foundations of Plane Geometry, Upper Saddle River, NJ: Prentice Hall, ISBN 0-13-047954-3 
Greenberg, Marvin J. (1974), Euclidean and Non-Euclidean Geometries, San Francisco: W. H. Freeman, ISBN 0-7167-0454-4 
Kay, David C. (1993), College Geometry: A Discovery Approach, New York: HarperCollins, ISBN 0-06-500006-4 
Moise, Edwin E. (1974), Elementary Geometry from an Advanced Standpoint, 2., Reading, MA: Addison-Wesley, ISBN 0-201-04793-4

Data (Grekçe: Δεδομένα, Latince: Dedomena), Öklid'in bir eseridir. Geometrik problemlerde "verilen" bilginin doğası ve sonuçları ile ilgilenir. Konu, Öklid'in Elemanları'nın ilk dört kitabıyla yakından ilgilidir.
Data, Öklid tarafından İskenderiye okullarında kullanılmak üzere yazılmış bir çalışmadır ve Elemanların ilk altı kitabına eşlik eden bir cilt olarak kullanılması amaçlanmıştır. Kitap yaklaşık on beş tanım ve doksan beş cümle içeriyor, bunlardan cebirsel kurallar veya formül olarak hizmet eden yaklaşık iki düzine ifade vardır. Bu ifadelerden bazıları, ikinci dereceden denklemlerin çözümlerinin geometrik eşdeğerleridir. Örneğin, Data, dx2 - adx + b2c = 0 ve bilinen Babil denklemi xy = a2, x ± y = b denklemlerinin çözümlerini içerir.

Yunanca metin
Data cum commentario Marini et scholiis antiquis, ed. H. Menge, Euclidis opera omnia, vol. 6, Leipzig: Teubner, 1896 (Google Books, Wilbour Hall 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
İngilizce versiyonlar
Euclid’s Data restored to their true and genuine order, Richard Jack, 1756, 1756 versiyonu
Robert Simson çevirisi: 1821 versiyonu 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1838 versiyonu 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Data of Euclid, Menge metninden George L. McDowell ve Merle A. Sokolik tarafından yapılan çeviri, Baltimore: Union Square Press, 1993 (0-9635924-1-6)
Data of Euclid eserinin Orta Çağ Latince Çevirisi, Shuntaro Ito tarafından çevrildi, Tokyo University Press, 1980 Birkhauser, 1998. (3-7643-3005-8), 1980 versiyonu
Euclid's Data: The Importance of Being Given, Christian Marinus Taisbak tarafından 2003 yılında çevrildi, Museum Tusculanum Press, (978-8-772-89815-5)
Fransızca versiyonlar
Data, Denis Henrion (Pierre Hérigone), 1676
Data, François Peyrard, 1817
Les Œuvres d’Euclide, éd. Blanchard, Paris 1993, 978-2-853-67051-7
Almanca versiyonlar
Euklid's Data, Julius Fredrich Wurm, 1825, 1825 versiyonu
Euclids Porismen und Data, Fredrich Buchbinder, 1866
Die Data von Euklid, Clemens Thaer, 1962
Latince versiyonlar
Euclidis Data, Bartolomeo Zamberti, 1510
Eukleidou Dedomena, Melchioris Mondiere, 1625, 1625 versiyonu
Euclidis Data, Claudius Hardy, 1625
Euclidis Data, Isaac Barrow, 1657, Euclidis Data succinctè demonstrata: unà cum emendationibus quibusdam&additionibus ad Elementa Euclidis nuper edita. Operâ Mri Is. Barrow
Euclidis quae supersunt omnia., David Gregory, 1703, 1703 versiyonu 14 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Euclidis Datorum liber cum additamento, John Keill, 1803

Netz, R. (2004), "EUCLID'S DATA", The Classical Review, 54 (2), ss. 337-338, doi:10.1093/cr/54.2.337 
Nathan Sidoli & Yoichi Isahaya (2018), Thābit ibn Qurra’s Restoration of Euclid’s Data, Springer International Publishing, doi:10.1007/978-3-319-94661-0, ISBN 978-3-319-94661-0 
Harari, O. (2005), "ΔEΔOMENA: Euclid's Data or the Importance of Being Given by Christian Marinus Taisbak", International Journal of the Classical Tradition, 11 (4), ss. 651-654, JSTOR 30222025

Naucratisli Athenaios, (Grekçe: Ἀθήναιος ὁ Nαυκρατίτης, Athēnaios ho Naukratitēs veya Nαυκράτιος, Naukratios; Latince: Athenaeus Naucratita) MS 2. yüzyılın sonu ve 3. yüzyılın başlarında yaşamış antik Grek retorikçi ve gramercidir. Suda, onun yalnızca Marcus Aurelius döneminde yaşadığını söyler; ancak 192 yılında ölen Commodus'tan bahsettiği küçümseme, onun Marcus Aurelius'dan sonra da yaşadığını ima eder. Adrantus'un çağdaşıydı.
Athanasios, kendisinin Arhippos ve diğer mizah şairlerinin bahsettiği bir balık türü olan thratta ve Suriye krallarının tarihi üzerine bir incelemenin yazarı olduğunu belirtmektedir. Her iki eser de kaybolmuştur. Eserlerinden yalnızca on beş ciltlik Deipnosophistae büyük ölçüde günümüze ulaşmıştır.

'Akşam sofrası filozofları' anlamına gelen Deipnosophistae, on beş kitap olarak günümüze ulaşmıştır. İlk iki kitap ve üçüncü, on birinci ve on beşinci kitapların bazı kısımları yalnızca özet olarak günümüze ulaşmıştır, ancak bunun dışında eser tamamlanmış gibi görünmektedir. Ünlü aşçılar, yemek, ama aynı zamanda müzik, şarkılar, danslar, felsefe, oyunlar, fahişeler ve lüks hakkında yorumlar içeren muazzam bir bilgi deposudur. Athenaios, 800'e yakın yazar ve 2.500 ayrı eserden söz eder; karakterlerinden biri (tarihsel yazarın kendisiyle özdeşleştirilmemesi gerekir) yalnızca Atina Orta Komedyası'nın 800 oyununu okuduğu ile övünür. Athenaios olmasaydı antik dünya hakkında pek çok değerli bilgi kaybolacak ve Arkhestratos gibi pek çok antik Yunan yazarı neredeyse hiç bilinmeyecekti. Örneğin, XIII. Kitap, klasik ve Helenistik Yunan'da cinselliğin incelenmesi için önemli bir kaynaktır ve Theognetos'un eserinin nadir bir parçası 3.63'te günümüze ulaşmıştır.
Deipnosophistae, Athenaios adlı bir kişinin, zengin bir kitap koleksiyoncusu ve sanat koruyucusu olan Larensius'un (Latince: Larensis) evinde verilen bir ziyafete ilişkin arkadaşı Timokrates'e verdiği bir anlatıdır. Dolayısıyla Platon tarzında bir diyalog içinde diyalogdur bu, ancak konuşma muazzam bir uzunluğa ulaşır. Tartışılan konular genellikle akşam yemeği sırasında ortaya çıkar, ama her türden edebi ve tarihi meseleyi, hatta anlaşılması zor dilbilgisi noktalarını da kapsar. Konukların ezbere söyledikleri söylenir. Deipnosophistae'de korunan malzemenin gerçek kaynakları hâlâ belirsizliğini korumaktadır, ancak büyük olasılıkla çoğu erken dönem bilim insanlarından ikinci elden gelmektedir.
Adı geçen yirmi dört misafirin arasında Galen ve Ulpian adlı kişiler de vardır, ancak bunların hepsi muhtemelen kurgusal kişiler ve çoğunluğu sohbete katılmamaktadırlar. Eğer Ulpian karakteri ünlü hukukçuyla aynıysa, Deipnosophistae muhtemelen 223'teki ölümünden sonra yazılmıştır; ancak hukukçu Praetorian muhafızları tarafından öldürülmüştür, oysa Athenaios'taki Ulpian doğal bir ölümle ölmüştür.
Yukarıda belirtilen boşluklarla birlikte metnin tam versiyonu, geleneksel olarak A olarak adlandırılan tek bir el yazmasında korunmuştur. Metnin özetlenmiş versiyonu ise geleneksel olarak C ve E olarak bilinen iki el yazmasında korunmuştur. Metnin standart versiyonu Kaibel'in Teubner'idir. Standart numaralandırma büyük ölçüde Casaubon'dan alınmıştır.
Ansiklopedist ve yazar Sir Thomas Browne, Athanasios üzerine kısa bir deneme yazmıştır ve bu deneme, Klasik bilgin Isaac Casaubon tarafından 1612'de yayınlanmasının ardından 17. yüzyılda bilginler arasında Âlimlerin Ziyafeti eserine olan ilginin yeniden canlandığını yansıtmaktadır.

David Braund and John Wilkins (eds.), Athenaeus and his world: reading Greek culture in the Roman Empire, Exeter: University of Exeter Press, 2000. 0-85989-661-7.
Christian Jacob, The Web of Athenaeus, (Hellenic studies, 61), Washington, DC: Center for Hellenic Studies at Harvard University, 2013.

Digital Athenaeus Project - University of Leipzig
Digital Athenaeus - Casaubon-Kaibel reference converter
Athenæus çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Athenaeus tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Athenaeus çalışmaları (kamu malı sesli kitaplar) 
The Deipnosophists, translated by C. D. Yonge, at The Literature Collection
The Deipnosophists, translation of books 11–15 with links to Greek original, at attalus.org
The Deipnosophists, translated up to Book 9 with links to complete Greek original, at LacusCurtius
The Deipnosophists, open source XML version by the University of Leipzig, at Open Greek & Latin Project

Küpü iki katına çıkarma ya da Delos problemi, pergel ve cetvel kullanarak çözülemeyen üç geometrik problemden biri. Eski Mısırlı, Yunan ve Hint matematikçiler bu problem üzerinde çalışmışlardır.
"Küpü iki katına çıkarmak", ayrıt uzunluğu s ve hacmi V olan bir küp kullanarak 2V hacminde yeni bir küp oluşturmak anlamına gelmektedir. Oluşturulacak olan küpün ayrıt uzunluğu 
  
    
      
        s
        ⋅
        
          
            2
            
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle s\cdot {\sqrt[{3}]{2}}}
  
 olduğundan ve bu ifadenin sayı doğrusu üzerindeki yeri tam olarak belirlenemeyeceğinden bu problem yalnız pergel ve cetvel kullanarak çözülememektedir.

Problemin adı, Apollon tarafından gönderilen felakete çare bulmak amacıyla Delfi'deki kahine başvuran Delos sakinlerine dayanmaktadır. Plutarkhos'a göre, Delosluların kahine başvurmalarının nedeni zamanın siyasal sorunlarıyla ilintiliydi. Kahin, köylülere düzgün bir küp biçimindeki Apollo sunağını iki katına çıkarmalarını önermiştir. Aldıkları yanıtı tuhaf bulan Deloslular bu kez Eflatun'a danışmış; kahinin önerisinin bir küpün hacmini iki katına çıkarmayı öngören problem olduğunu gören filozof, köylülere hırslarından uzaklaşmak için zamanlarını geometri ve matematikle uğraşarak geçirmeleri gerektiğini söylemiştir.
Plutarkhos (Plut. 718ef VIII.ii), Eflatun'un problemi Eudoxus ve Archytas'a da ulaştırdığını, problemi mekanik yöntemlerle çözmeye çalışan Menaechmus'u ise azarladığını belirtmiştir. Problemin MÖ 350'li yıllarda yazılmış olan Sisyphus adlı yapıtta çözümsüz olarak nitelendirilmesinin nedeninin bu olduğu düşünülmektedir. Olaya ilişkin diğer bir rivayete göre ise, bu üç matematikçi de problemi çözmeyi başarmış; ancak çözümler çok soyut olduğundan uygulamaya konamamıştır.
Sakız Adalı Hipokrat'ın problemi, biri diğerinin iki katı uzunluğundaki iki doğru parçası arasındaki orana benzetmesi yeni bir çözüm umudu olarak görülmüştür.
Pierre Wantzel, 1837'de pergel ve cetvel kullanarak çözülemeyeceğini gösterdiği üç problemden biri, küpün hacmini iki katına çıkarmaktır.

Menaechmus'un çözümü iki konik eğrinin kesişimini içermektedir. Küpü iki katına çıkarmayı hedef alan diğer yöntemler Diocles sisoidi, Nicomedes konkoidi ve Philo doğrusudur. Archytas MÖ 4. yüzyılda problemi üç boyutlu uzayda çözmeyi başarmıştır.

"Doubling the cube" [Küpü iki katına çıkarma] (İngilizce). 14 Mayıs 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2021. 
"To Double a Cube -- The Solution of Archytas" [Archytas'ın çözümü] (İngilizce). 18 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"What Is Wrong? (Delian Problem Solved)" [Delos problemi çözüldü (mü?)] (İngilizce). 29 Aralık 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2021.

Bilimsel Biyografi Sözlüğü, baş editörü Princeton Üniversitesi'nden bilim tarihçisi Charles Gillispie ile birlikte 1970'ten 1980'e kadar yayıncı Charles Scribner's Sons tarafından, yayınlanan bilimsel bir referans çalışmasıdır. Yeni Bilimsel Biyografi Sözlüğü (New Dictionary of Scientific Biography) tarafından sürdürülmektedir. Bu yayınların her ikisi de Complete Dictionary of Scientific Biography adlı bir elektronik kitaptan oluşmaktadır.

Bilimsel Biyografi Sözlüğü, antik çağlardan modern zamanlara kadar bilim insanlarının biyografilerinden oluşan, ancak Sözlük ilk yayınlandığında hayatta olan bilim insanlarını hariç tutan, bilimsel bir İngilizce referans çalışmasıdır. Matematik, fizik, kimya, biyoloji ve yer bilimleri alanlarında çalışmış bilim insanlarını içerir. Eser, yüzlerce şahsiyetin kapsamlı biyografilerini içeren, bilim tarihi alanındaki en sağlam referans eserlerden biri olmasıyla dikkat çekmektedir. Hem kişisel biyografi hakkında hem de bilimsel katkılar hakkında oldukça ayrıntılı bilgi verir. Mühendisler, doktorlar, sosyal bilimciler ve filozoflar ancak "çalışmaları doğası gereği doğa bilimleri veya matematikle ilgili olduğunda" ortaya çıkar. Sözlük dünya çapında bir kapsama sahip olsa da, editörler, o zamanlar Asyalı, Hint ve İslami tarih bilimcileri hakkında sınırlı derin bilgi bulunması nedeniyle, en çok Batılı bilim adamlarına odaklandığını yazıyor.
Sözlükteki makaleler tipik olarak 1-5 sayfadır ve seçkin bilim tarihçileri tarafından yazılmıştır. Tüm makaleler, konuyla ilgili orijinal eserlerin bir seçimini, ayrıca erken dönem çalışmaları ve daha çağdaş olanlar da dahil olmak üzere onlar hakkında (herhangi bir dilde olabilecek) ikincil literatürün kapsamlı bir listesini içerir.
Sözlüğün ilk cildi ilk olarak 1970 yılında Charles Coulston Gillispie'nin genel editörlüğü altında yayınlandı. Seri 1980 yılında tamamlandı. Sözlük, Amerikan Öğrenilmiş Toplumlar Konseyi'nin himayesinde Charles Scribner's Sons tarafından 16 cilt olarak yayınlandı. Cilt 15, Ek I'dir; Batılı olmayan bilimsel gelenekler üzerine güncel makalelerin yanı sıra ek biyografiler de içerir. Cilt 16 genel dizindir. Ek biyografileri olan 2 ciltlik Ek II 1990'da yayınlandı.
1981'de, 16 ciltlik seri tamamlandıktan sonra, Scribner tek ciltlik bir kısaltma olan Concise Dictionary of Scientific Biography’yi yayınladı. İkinci baskısı 2001'de yayınlandı ve 1990 Ek II'nin içeriğini içermektedir.
1981'de Amerikan Kütüphane Derneği, Sözlüğü üstün kalite ve öneme sahip bir referans çalışması olarak Dartmouth Madalyasına layık gördü.

Editörlüğünü Noretta Koertge'nin yaptığı Yeni Bilimsel Biyografi Sözlüğü, Scribner tarafından Aralık 2007'de 775 adet madde başlığı ile yayımlandı. Bunların 500'e yakını, 1980'den sonra ölen bilim adamlarıyla ilgili yeni makaleler olup, bu nedenle orijinal Sözlük’te yer almamıştır; 75 makale, önemli sayıda kadın ve üçüncü dünya bilimsel şahsiyetleri de dahil olmak üzere, orijinal Bilimsel Biyografi Sözlüğü'nde yer almayan daha önceki dönemlere ait kişiler hakkındadır. Diğer 250 makale, orijinal sözlükteki ilgili makalelerle birlikte okunması amaçlanan, son araştırma ve yorumları içeren tamamlayıcı veya yedek makalelerdir. Kapsam şimdi psikoloji, antropoloji ve sınırlı bir ölçüde sosyoloji ve ekonominin bazı alanlarını da içermektedir.

2007'de Charles Scribner's Sons, Complete Dictionary of Scientific Biography’yi bir e-kitap olarak yayınladı. Birleşik bir dizin ve diğer bulma yardımcıları ile birlikte her iki basılı sürümün tam metnini içerir. E-kitap versiyonu Gale Virtual Reference Library'nin bir parçası olarak mevcuttur.

DSB, anıtsal bir girişim olarak geniş çapta övüldü. Başka bir çalışmayı inceleyen bir kişi, "Bilimsel Biyografi Sözlüğü (DSB), bilim tarihindeki tüm çok ciltli biyografik çalışmaları ölçmek için bir standart haline geldi" diye yazdı.

Gillispie, Charles C., baş-editör. Dictionary of Scientific Biography. New York: Charles Scribner's Sons, 1970–1980. 16 cilt. 0-684-10114-9. Ek II, Frederic Lawrence Holmes tarafından düzenlendi, 2 cilt., 1990. 0-684-16962-2 OCLC 89822 (seri).
Cilt I: Pierre ABAILARD – L. S. BERG, 1970
Cilt II: Hans BERGER – Christoph BUYS BALLOT, 1970
Cilt III: Pierre CABANIS – Heinrich von DECHEN, 1971
Cilt IV: Richard DEDEKIND – FIRMCUS MATERNUS, 1971
Cilt V: Emil FISCHER – Gottlieb HABERLANDT, 1972
Cilt VI: Jean HACHETTE – Joseph HYRTL, 1972
Cilt VII: IAMBLICHUS – Karl LANDSTEINER, 1973
Cilt VIII: Jonathan Homer LANE – Pierre Joseph MACQUER, 1973
Cilt IX: A. T. MACROBIUS – K. F. NAUMANN, 1974
Cilt X: S. G. NAVASHIN – W. PISO, 1974
Cilt XI: A. PITCAIRN – B. RUSH, 1975
Cilt XII: IBN RUSHD – Jean-Servais STAS, 1975
Cilt XIII: Hermann STAUDINGER – Giuseppe VERONESE, 1976
Cilt XIV: Addison Emery VERRILL – Johann ZWELFER, 1976
Cilt XV: (Ek I): Biographies [Roger ADAMS – Ludwik ZEJSZNER] ve Güncel Makaleler, 1978
Cilt XVI: Index, 1980
Cilt 17: (Ek II): Leason Herberling ADAMS – Fritz H. LAVES, 1981
Cilt 18: (Ek II): Aleksander Nikolaevich LEBEDEV – Fritz ZWICKY, 1981
Concise Dictionary of Scientific Biography. American Council of Learned Societies. New York  Scribner, 1981. 0-684-16650-X.
Koertge, Noretta, baş-editör. New Dictionary of Scientific Biography. New York: Charles Scribner's Sons, 2007. 8 cilt. 0-684-31320-0.
Complete Dictionary of Scientific Biography. New York: Charles Scribner's Sons, 2007 [e-kitap]. 0-684-31559-9.
Biographical dictionary of mathematics, 4 Cilt, 1991, Scribners, Collier, Maxwell Macmillan International (Matematikçilerin Sözlük biyografilerini içeren özel baskı, yaklaşık 3000 sayfa)

Barzun, J. (6 Kasım 1970). "Dictionary of Scientific Biography. Charles Coulston Gillispie, Ed. Vol. 1, Pierre Abailard-L. S. Berg; xiv, 626 pp., illus. Vol. 2, Hans Berger-Christoph Buys Ballot; xii, 628 pp. Scribner, New York, 1970. $35 a volume". Science. American Association for the Advancement of Science (AAAS). 170 (3958): 615-616. doi:10.1126/science.170.3958.615. ISSN 0036-8075. JSTOR 1731508. 
Krupp, E. C. (1985). "Prisoner in Disguise – A Review of: Dictionary of Scientific Biography Volume XV, Supplement I". Archaeoastronomy. 8: 142. Bibcode:1985Arch....8..142K. 
Brush, Stephen G. (1972).  Gillispie, Charles Coulston (Ed.). "BOOK AND FILM REVIEWS: A Facinating Reference: Dictionary of Scientific Biography". The Physics Teacher. American Association of Physics Teachers (AAPT). 10 (3): 158-158. doi:10.1119/1.2352143. ISSN 0031-921X. 
I. Bernard Cohen (1970). "Dictionary of Scientific Biography". The New York Times. 19 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Ağustos 2021. 
Donald Fleming; Joseph Needham; Edward Grant; Jacques Roger (1980). "The DSB :a review symposium". Isis. 71 (4): 633-652. doi:10.1086/352600. 
Fernando Q. Gouvêa (2018). "Complete Dictionary of Scientific Biography". MAA review. 19 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi19 Ağustos 2021. 
Richard L. Kremer (2009). "Review: New Dictionary of Scientific Biography". Journal for the History of Astronomy (40): 467-470. doi:10.1177/002182860904000406. 19 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi19 Ağustos 2021. 
Noah Lowenstein (2009). "Review: Complete Dictionary of Scientific Biography". Journal for the History of Astronomy (40): 471-472. doi:10.1177/002182860904000407. 19 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi19 Ağustos 2021. 
Charles Scribner, Jr. (1980). "Publishing the "Dictionary of Scientific Biography"". Proceedings of the American Philosophical Society. 124 (5): 320-322. 19 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi19 Ağustos 2021. 
Steven Shapin (Mart 2009). "Review of Noretta Koertge (ed.), New Dictionary of Scientific Biography. 8 vols. Detroit, MI: Charles Scribner's Sons, Gale/Cengage Learning, 2008. ISBN 978-0684313207". The British Journal for the History of Science. 42 (1): 116-117. doi:10.1017/S0007087409001915. 

"Some sample DSB entries, digitized by Cultural Heritage Language Technologies and the Linda Hall Library" [Kültürel Miras Dil Teknolojileri ve Linda Hall Kütüphanesi  tarafından sayısallaştırılmış bazı örnek DSB girişleri]. 21 Şubat 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Introduction to the New DSB from Indiana University" (PDF). 15 Haziran 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Messanalı Dikaiarkhos (Grekçe: Δικαίαρχος; y. MÖ 350 - 285), ayrıca Dicearchus veya Dicearch olarak da bilinen Yunan filozof, kartograf, coğrafyacı, matematikçi ve yazardır.

Pheidias'ın oğullarından biriydi ve hayatının büyük bölümünü Yunanistan'da ve özellikle Peloponnesos'ta geçirmesine rağmen, Sicilya'daki Messana'da doğdu. Dikaiarkhos, Aristoteles'in Lykeion'daki öğrencisi ve bazı yazılarını kendisine adadığı Theophrastos'un bir arkadaşıydı. MÖ 285 civarında öldü.

Eserlerinin çok azı günümüze kadar gelmiştir. En önemli eseri Yunanistan'ın Yaşamı olan Yunanistan'ın tarihi ve coğrafyası üzerine yazmış olduğu eserdir. Coğrafi koordinatları ilk kullananlar arasında olduğu haritacılık alanına önemli katkılarda bulundu. Ayrıca felsefe ve siyaset üzerine kitaplar yazdı.
Dikaiarkhos, kadim insanlar tarafından bir filozof ve çok çeşitli şeyler hakkında en kapsamlı bilgiye sahip bir adam olarak büyük saygı gördü. Çalışmaları yalnızca kendisinden sonraki yazarların Dikaiarkhos'tan yaptıkları birçok parçalı alıntılardan bilinmektedir. Eserleri coğrafi, politik veya tarihsel, felsefi ve matematikseldi; ancak bunların doğru bir listesini çıkarmak zordur çünkü farklı eserler olarak alıntılanan birçoğu daha büyük eserlerin sadece bölümleri gibi görünmektedir. Dahası, mevcut parçalar, bir zamanlar ait oldukları eserler hakkında her zaman net bir fikir oluşturmamızı sağlamaz. Dikaiarkhos'un coğrafi çalışmaları Strabon'a göre Polybios tarafından birçok açıdan eleştirildi. Strabon, Dikaiarkhos'un hiç ziyaret etmediği Batı ve Kuzey Avrupa tasvirlerinden memnun değildi.

Yunanistan'ın Yaşamı (Grekçe: Βίος Ἑλλάδος, Latince: Bios Hellados, İngilizce: Life of Greece) - Üç kitaptan oluşan Dikaiarkhos'un en ünlü eseridir. MÖ 1. yüzyılın ortalarında, Nysalı Jason'ın Bios Hellados’una ve Varro’nun De Vita Populi Romani’sine ilham verdi. Yalnızca 24 parça halinde mevcuttur, ama görünüşe göre en eski zamanlardan II. Philip dönemine kadar Yunan ulusunun biyografisini yazmaya çalışmıştır. En ünlü pasajlar Varro ve Porphyrios tarafından alıntılanan ve ilerlemenin ikicil bir bakış açısına işaret eden pasajlardır. Örneğin tarımın icadı, bolluk yaratarak açlığı hafifletir, ancak bolluk savaşa yol açan açgözlülüğü de kışkırtmaktadır. Her insan ilerlemesi bir sorunu çözerken, aynı zamanda başka bir sorunu da doğurur. İnsan kurumlarını ve tarihlerini ayrıntılandıran pasajlar, bunların gerilemeyi engelleyebileceğini düşündüğünü gösteriyor. Örneğin, onun ülke (Grekçe: πάτρα), aile (Grekçe: φρατρία) ve kabile (Grekçe: φυλή) tanımı, polis (Antik Yunan şehir devleti) içindeki insan ilişkilerinin doğru düzenlenmesi hakkındadır. Dikaiarkhos, insanların bolluğu adil bir şekilde dağıtmayı nasıl öğrendiğine dair bir referans olarak "paylaşım boğulmayı durdurur" sözünü açıkladı. Birçok bölüm, Yunanistan'ın müzik ve kültürünün kökenleriyle ilgilidir. Bu, diğer eserlerinden bazılarında şikayet ettiği, küçük düşürülmüş sempozyumsal Yunan kültürünün tersidir. Yunan kültürünü altın çağında tanımlamaya olan ilgisi, bu nedenle kısmen polemikseldir: Okurlarına orijinal biçimlerini hatırlatarak müzikteki mevcut modaya saldırmak ister. Siyasi gerileme ile kültürel yozlaşma arasındaki bağlantı (gördükleri gibi) aynı zamanda onun dostu olan Peripatetik ve arkadaşı olan Aristoksenos tarafından yapıldı. Ünlü bir pasajda, Yunan tiyatrolarına "Yeni Müzik" girişini Napoli Körfezi'ndeki Poseidoniates'in barbarlaşmasıyla karşılaştırdı.
Dünya Döngüsü (Grekçe: Γῆς περίοδος, İngilizce: Circuit of the Earth) - Bu çalışma muhtemelen Dikaiarkhos'un inşa edip Theophrastos'a verdiği coğrafi haritaların açıklamalarının yazılmış olduğu ve o zamanlar bilindiği kadarıyla tüm dünyayı kapsıyor gibi görünen bir metindi.
Yunanistan'ın Tanımı (Grekçe: Ἀναγραφὴ τῆς Ἑλλάδος, İngilizce: Description of Greece) -Bu eser, "Theophrastos" a adanmış ve 150 iambik (bir kısa bir uzun hece ölçüsü ile yazılmış) dizeden oluşan bir çalışmanın parçasıdır. Daha önce Dikaiarkhos'a atfedilmişti, ancak ilk yirmi üç satırın ilk harfleri bunun gerçekten bir "Calliphon’un oğlu Dionysius" un işi olduğunu göstermektedir.
Dağların yükseklerinde (İngilizce: On the heights of mountains) - Dünya Döngüsü'nün parçası olabilecek bir eserdir. Çeşitli dağların yüksekliklerini nirengi ile ölçmek için bilinen en eski girişimdir.
Trophonius Mağarasına iniş (Grekçe: Ἡ εἰς Τροφωνίου κατάβασις, İngilizce: Descent into (the Cave of) Trophonius) - Birkaç kitaptan oluşan ve ondan alıntılanan parçalardan anlaşıldığı üzere, Trophonius mağarasındaki rahiplerin yozlaşmış ve ahlaksız işlerinin anlatımını içeren bir çalışmadır.
Sparta Anayasası (Grekçe: Πολιτεία Σπαρτιατῶν, İngilizce: Spartan Constitution), Olimpik Diyalog (Grekçe: Ὀλυμπικὸς ἀγών, İngilizce: Olympic Dialogue), Atletik yarışmalar ve Athena'ya fedakarlıklar içeren bir Antik Yunan festivali hakkında Diyalog (Grekçe: Παναθηναικός, İngilizce: Panathenaic Dialogue) ve diğerleri gibi diğer bazı eserler, sadece en önemli eseri olan Yunanistan'ın Yaşamı'nın bölümleri gibi görünmektedir.

Üç Şehir Diyaloğu (Grekçe: Τριπολιτικός, Latince: Tripolitikos, İngilizce: Three-city Dialogue) - Çok tartışmalı bir çalışmadır. Muhtemelen karşılaştırmalı bir hükûmet çalışmasıydı. Aristoteles'in ardından, Dikaiarkhos tüm hükûmetleri üç kategoriye ayırdı: demokratik, aristokratik ve monarşik Üç kategorinin tümünün unsurlarının rol oynadığı Spartan sistemini yansıtan "karma" bir hükûmeti savundu. Bu çalışma, Cicero'nun De Republica 'sı için bir ilham kaynağı olabilir.

Lesbian Kitapları (Grekçe: Λεσβιακοί, İngilizce: Lesbian Books) - Adını, felsefi diyalog sahnesinin Midilli Adasındaki Lesbos'da açılmış olmasından alan üç kitaplık eserde, Dikaiarkhos ruhun ölümlü olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Cicero Ruh Üzerine (İngilizce: On the Soul) adlı bir çalışmadan bahsederken, muhtemelen bu çalışmadan bahsetmektedir.
Korint Diyaloğu (Grekçe: Κορινθιακοί, İngilizce: Corinthian Dialogue) - Üç kitaptan oluşan bu eser Lesbiakoi'ye bir çeşit tamamlayıcıydı. Muhtemelen başka bir pasajda Cicero'nun İnsan Yıkımı Üzerine (Latince: de Interitu Hominum, On Human Destruction) olarak adlandırdığı eserle aynı eserdir.
Ilium'da Kurban Üzerine bir çalışma (Grekçe: περὶ τῆς ἐν Ἰλίῳ ϑυσίας, İngilizce: A work On the Sacrifice at Ilium) Büyük İskender'in Ilium'da gerçekleştirdiği kurbandan söz ediyor gibi görünür.
Burkert'e (1972) göre Aristoksenos ve Dikaiarkhos, Pisagor hakkında bilgi sağlayan en önemli kaynaklardır.
Son olarak, gramer niteliğinde olan ve Dikaiarkhos'a ait olabilecek başka eserler de vardır; Alcaeus hakkında (Grekçe: Περὶ Ἀλκαίου, İngilizce: On Alcaeus) ve Euripides ve Sophocles'in çizimlerinin özetleri (Grekçe: ὑποθέσεις τῶν Εὐριπίδου καὶ Σοφοκλέους μύθων, İngilizce: Summaries of the plots of Euripides and Sophocle). Ancak Suda'ya göre bu eserler, Aristarkhos'un bir öğrencisi olan ve Apollonios'ta üstü kapalı bahsedilen Lacedaemon'un gramer uzmanı Dikaiarkhos'un eserleri de olabilir.

David C. Mirhady, "Dicaearchus of Messana: The Sources, Texts and Translations," in Fortenbaugh, W., Schütrumpf, E., (editors) Dicaearchus of Messana: Text, Translation, and Discussion. Transaction Publishers. (2001). 0-7658-0093-4
Scymnus of Chios (1840).  M. Letronne (Ed.). Fragments des poemes géographiques de Scymnus de Chio et du faux Dicéarque (İtalyanca). Paris: Librairie de Gide. 29 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2020. 
Fortenbaugh, W. & Schütrumpf, E., (eds.) Dicaearchus of Messana: Text, Translation, and Discussion. Transaction Publishers. (2001). 0-7658-0093-4
Verhasselt, G. Die Fragmente der Griechischen Historiker Continued. IV. Biography and antiquarian literature, B. History of literature, music, art and culture. Fasc. 9 Dikaiarchos of Messene No. 1400. Leiden; Boston: Brill, 2018. 9789004357419
Wehrli, F., Dikaiarchos. Die Schule des Aristoteles. Texte und Kommentar, Hft. 1. Schwabe. 2nd edition (1967)
Alonso-Núñez, J. M., 'Approaches to world history in the Hellenistic period: Dicaearchus and Agatharchides' Athenaeum 85 (1997) s.53-67
Bodei Giglioni, G., 'Dicearco e la riflessione sul passato' Rivista Storica Italiana 98 (1986) s.629-652
Cooper, C., 'Aristoxenus, Περὶ Βίων and Peripatetic biography' Mouseion 2(3) (2002) s.307-339
Purcell, N., 'The way we used to eat: diet, community, and history at Rome' American Journal of Philology 124 (2003) s.329-358

Dinostratos (Grekçe: Δεινόστρατος; yaklaşık MÖ 390 - 320), Menaikhmos'un kardeşi olan Yunan matematikçi ve geometriciydi. Daireyi kareleştirme problemini çözmek için kuadratrisi kullanmasıyla tanınır.

Proklos, Dinostratos'tan “Platon'un ortaklarından Heraklealı Amyclas ve Eudoksos'un Platon'la çalışmış bir öğrencisi olan Menaikhmos ve kardeşi Dinostratos, tüm geometriyi daha da mükemmel hale getirdi.” şeklinde bahsetmektedir.
Uzun yıllar boyunca matematik tarihçileri Dinostratos'u daireyi kareleştirme probleminin çözümüne yaklaşan bir şeyi başaran ilk kişi olarak gösterdiler - yani, yalnızca bir pergel ve düz kenar bir cetvel kullanarak belirli bir daireye eşit bir alanı olan bir kare çizmek. Aslında bunu yapmak imkansızdır ancak "Dinostratus kuadratisi" adı verilen özel bir eğri kullanarak buna yaklaştı.
Proclus (MÖ 410? - 485), Dinostratos'un Atina'daki Platon'un (MÖ 427? -347) yakın arkadaşı olduğunu iddia etse de, hayatı bir muammadır. Bunun dışında, onun hakkında bilinen tek şey, Hippias (MÖ 5. yüzyıl) tarafından keşfedilen bir eğri olan kuadratisi meşhur problemin çözümü için kullanmasıydı.

Dinostratos'un matematiğe başlıca katkısı, daireyi kareleştirme problemi için verdiği çözümdü. Bu problemi çözmek için, Dinostratos, kendisine daireyi kareleştirmesine (daire ile eşit alanlı bir kare çizmesine) izin veren özel bir özelliği (Dinostratos Teoremi) kanıtladığı Hippias'ın trisektrisini kullandı. Çalışması nedeniyle, trisektrik daha sonra Dinostratos'un kuadratrisi olarak da tanındı. Dinostratos çemberin karesini alma sorununu çözmesine rağmen, bunu tek başına cetvel ve pergel kullanarak yapmadı ve bu nedenle Yunanlar için çözümünün matematiğinin temel ilkelerini ihlal ettiği açıktı. Pappos bunu “Dairenin karesini almak için Dinostratos, Nikomedes ve daha sonraki bazı kişiler tarafından adını bu özellikten alan ve onlar tarafından kare oluşturan [başka bir deyişle kuadratris] olarak adlandırılan belirli bir eğri kullanıldı.” şeklinde anlatmıştır. Bu alıntıdan Hippias'ın eğriyi keşfettiği ancak belirli bir daireye eşit alan karesini bulmak için onu ilk kullanan Dinostratos olduğu anlaşılıyor. Eudemos'tan alıntı yaptığını iddia eden Proklos, “Nikomedes, kökenini, düzenini ve özelliklerini aktardığı konkoidal eğriler aracılığıyla herhangi bir doğrusal açıyı üçe böldü, kendisi de özel karakteristiklerinin kaşifi oldu. Başkaları da aynı şeyi Hippias ve Nikomedes'in kuadratrisleri aracılığıyla yaptı.” yazmıştır. Bu, Dinostratos'un Hippias tarafından keşfedilen kuadratrisi, Eudemos, Dinostratos'tan bahsetmediği için çemberi kare yapmak için kullandığı iddiasını biraz daha az ikna edici kılmaktadır. Ayrıca Hippias'ın kuadratris üzerine bir inceleme yazdığına dair bir fikir vardır ve eğer durum buysa, çemberi kare yapmak için nasıl kullanılabileceğini göstermediğine inanmak zor görünmektedir. Bulmer-Thomas'ın eserinde “... gelecek nesil Dinostratos'un adını, kuadratris aracılığıyla dairenin karesi ile sıkı bir şekilde ilişkilendirmiştir.” şeklinde yazdığı gibi, Dinostratos'un gerçekten de kuadratrisi kullanarak çemberi kareye alan ilk kişi olup olmadığı neredeyse yersiz görünmektedir.
Kendisinden 2.200 yıldan fazla bir süre sonra Ferdinand von Lindemann, tek başına düz bir cetvel ve pergel kullanarak bir daireyi kare yapmanın imkansız olduğunu kanıtlayacaktı.
Dinostratos muhtemelen geometri üzerinde çok daha fazla çalışma yaptı ancak onun hakkında günümüzde hiçbir şey bilinmemektedir.

Hermann Schubert (1903). "The Squaring of the Circle". Mathematical essays and recreations. Cornell University Library Historical Math Monographs (İngilizce). ss. 112-143. 23 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Şubat 2021. 
"Τετραγωνισμός   του κύκλου - Η λύση του Δεινόστρατου" [Daireyi kareleştirme - Deinostratos'un çözümü] (Yunanca). 1 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Dinostratus", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
G. J. Allman, Greek geometry from Thales to Euclid (Dublin, 1889).
T. L. Heath, A History of Greek Mathematics I (Oxford, 1921).
B. L. van der Waerden, Science awakening (Groningen, 1954).

Diocles (Grekçe: Διοκλῆς; MÖ 240-180) Yunan matematikçi ve geometrici.

Diocles'in yaşamı hakkında çok az şey bilinmesine rağmen, Apollonius'un çağdaşı olduğu ve MÖ 3. yüzyılın sonları ile MÖ 2. yüzyılın başlarında bir dönemde yıldızının parladığı bilinmektedir. Doğum yeri Antik Yunanistan'da Carystus (şimdiki Káristos), Euboea (şimdiki Evvoia)'dır.
Diocles'in parabolün odak özelliğini kanıtlayan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. Onun adı, Diocles tarafından Küpü iki katına çıkarma problemini çözmek için kullanılan Diocles'in Sisoidi (Cissoid of Diocles) adlı geometrik eğriyle ilişkilendirilmiştir. Eğri, Proclus tarafından Öklid üzerine yaptığı yorumda değinilmiş ve MÖ 1. yüzyılın başlarında Geminus tarafından Diocles'e atfedilmiştir.
Diocles'in Yanan Aynalar Üzerine (İngilizce: On burning mirrors) adlı eserinin parçaları, Eutocius tarafından Arşimet'in Küre ve Silindir Üzerine (İngilizce: On the Sphere and the Cylinder) yorumunda korunmuştur ve ayrıca Kitāb Dhiyūqlīs fī l-marāyā l-muḥriqa adlı kayıp Yunanca orijinalin Arapça tercümesinde de hayatta kalmıştır. Tarihsel olarak, Yanan Aynalar Üzerine (İngilizce: On burning mirrors), Arap matematikçiler üzerinde, özellikle Avrupalıların "Alhazen" olarak bildikleri 11. yüzyıl Kahireli bilim insanı el-Heysem üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Tez, konik bölümlerle kanıtlanmış 16 önerme içerir. Parçalardan biri, bir kürenin bir düzlemle bölünmesi problemine bir çözüm olan yedi ve sekiz önermelerini içerir, böylece ortaya çıkan iki hacim belirli bir oranda olur. Önerme on, küpü iki katına çıkarma problemine bir çözüm sunar. Bu, belirli bir kübik denklemi çözmeye eşdeğerdir. Başka bir parça, iki büyüklük arasında iki ortalama orantı bulma problemini çözmek için sisoidi kullanan on bir ve on iki önermeleri içerir. Bu tez, yanan aynalardan daha fazla konuyu kapsadığından, Diocles'in üç kısa eserinin toplamı Yanan Aynalar Üzerine olabilir. Aynı eserde Diocles, parabolik aynanın ışınları tek bir noktaya odaklayabildiğini gösterdikten hemen sonra, aynı özelliğe sahip bir lens elde etmenin mümkün olduğunu belirtmiştir.

J. Len Berggren, Diocles And The Earliest Extant Discussion of Gnomonics (PDF), 7 Aralık 2019 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi 
Jan P. Hogendijk (1985), Diocles and the Geometry of Curved Surfaces, doi:10.1111/j.1600-0498.1985.tb00744.x 
Jan P. Hogendijk (2002), The Burning Mirrors of Diocles: Reflections On the Methodology and Purpose of the History of Pre-Modern Science, doi:10.1163/157338202X00108 

Heath, Sir Thomas, A History of Greek Mathematics (2 vols.) Dover Publications, Inc. (1980), Oxford (1921) 0-486-24073-8.
G. J. Toomer, "Diocles On Burning Mirrors", Sources in the History of Mathematics and the Physical Sciences 1 (New York, 1976).
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Diocles of Carystus", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Malik, Saira (1 Ocak 2021), "Diocles", Encyclopaedia of Islam, THREE, 20 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Şubat 2021

Kaunoslu Dionysodoros (Grekçe: Διονυσόδωρος ὁ Καύνειος; MÖ 250, Kaunos - 190 dolayları) eski bir Yunan matematikçi.

Dionysodoros'un hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Yaşlı Plinius, dünyanın çevresini ölçen bir Dionysodoros hakkında yazmıştır, ancak, Strabon iki matematikçi arasında ayrım yaptığı için muhtemelen Pontusludur ve Kaunos'tan farklıdır.
Dionysodoros, dikdörtgensel bir hiperbol ve bir parabolün kesişimiyle kübik denklemi çözdüğü için hatırlanır. Eutokios, Dionysodoros'a, kendisinin tanımladığı, bir küreyi belirli bir oranda kesme yöntemine atıfta bulunur. Heron, Dionysauras'ın Torus üzerine (On the Tore) adlı eserinden bahseder; burada bir halkanın (torus) hacmini hesaplanmış ve üreten çemberin alanı ile halkanın dönme ekseni etrafında dönerken, üreten çemberin merkezinin izlenmesiyle oluşan çemberin çevresinin çarpımına eşit olduğu bulmuştur. Dionysodoros, bu sonucu ispatlamak için Arşimet'in yöntemlerini kullandı.
Dionysodoros'un konik bir güneş saatinin mucidi olması da muhtemeldir. Plinius'un sözü, mezarının üzerine yerleştirilmiş, yukarıdaki dünyaya hitap eden, dünyanın merkezinde bulunduğunu ve 42 bin stadyum uzakta bulduğunu belirten bir yazıttan bahseder. Plinius, buna Yunan kibrinin çarpıcı bir örneği diyor; ancak bu rakam, dünyanın yarıçapının modern ölçümleriyle karşılaştırıldığında oldukça iyidir.
Dionysodoros'un orijinal bir çalışmasına sahip olmamamıza rağmen, Arşimet'in bir küreyi bir silindir ile iki parçanın hacimleri önceden belirlenmiş bir oranda olacak şekilde nasıl keseceğini merak ettiği Küre ve silindir üzerine adlı çalışmasında ortaya koyduğu bir problemi çözme onuruna sahip gibi görünüyor. Arşimet, bir çözümü olduğunu söylüyor, ancak çalışmasında ya yazmamış ya da bunu açıkladığı kısım kaybolmuş.

Eutokios (MS 6. yüzyıl) Dionysodoros'a aşağıdaki çözümü son derece zarif bir şekilde atfeder:
Yarıçapı 
  
    
      
        O
        B
      
    
    {\displaystyle OB}
  
 olan küre, 
  
    
      
        m
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle m/n}
  
 orantılı olarak iki parçaya ayırmak istediğimiz küre olsun.

  
    
      
        O
        B
        =
        B
        C
      
    
    {\displaystyle OB=BC}
  
 olacak şekilde, öyle bir 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 noktası alalım,

  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 noktasında (apsis eksenine dik) küreye teğet üzerinde aşağıdaki noktaları tanımlayalım:

  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
 öyle bir nokta olsun ki, 
  
    
      
        B
        C
        
          /
        
        B
        I
        =
        (
        m
        +
        n
        )
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle BC/BI=(m+n)/n}
  
 eşitliğini sağlasın ve

  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 öyle bir nokta olsun ki, 
  
    
      
        B
        
          H
          
            2
          
        
        =
        B
        C
        ∗
        B
        I
      
    
    {\displaystyle BH^{2}=BC*BI}
  
 eşitliğini sağlasın.
Sonra,

a) 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 noktasında 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 noktasından geçen parabol ve
b) 
  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
 noktasından geçen ve grafiğin eksenlerinde asimptotlara sahip olan eşkenar hiperbol çizilir.
İki eğri 
  
    
      
        K
      
    
    {\displaystyle K}
  
 ve 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 noktalarında kesişir.
Apsis eksenine dik olan düzlem içinden geçen 
  
    
      
        K
      
    
    {\displaystyle K}
  
, küreyi 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 ve 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 ile orantılı olarak ikiye böler.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Dionisodoros", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
T. L. Heath, A History of Greek Mathematics II (Oxford, 1921).

Dış açı teoremi, bir üçgenin bir dış açısının ölçüsünün, uzak iç açılarının ölçülerinden daha büyük olduğunu belirten Ökllid'in Elemanlar'ı Önerme 1.16'dır. Bu, mutlak geometride temel bir sonuçtur çünkü ispatı paralellik postülatına bağlı değildir.
Birkaç lise geometri incelemesinde, "dış açı teoremi" terimi farklı bir sonuca, yani Önerme 1.32'nin bir üçgenin dış açısının ölçüsünün uzak iç açıların ölçüleri toplamına eşit olduğunu belirten bölüme uygulanmıştır. Öklid'in paralelilk postülatına bağlı olan bu sonuç, onu Öklid dış açı teoreminden ayırmak için "Lise dış açı teoremi" (LDAT-HSEAT: High school exterior angle theorem) olarak anılacaktır.
Bazı yazarlar, dış açı teoreminin güçlü biçimi olarak "Lise dış açı teoremi" ve zayıf biçimi olarak "Öklid dış açı teoremi" olarak adlandırırlar.

Bir üçgenin tepe noktası (verteks) adı verilen üç köşesi bulunur. Bir tepe noktasında bir araya gelen üçgenin iki kenarı (çizgi parçaları) iki açı oluşturur (üçgenin kenarlarının çizgi parçaları yerine doğrular olduğunu düşünürsek dört açı oluşturur). Bu açılardan sadece bir tanesi iç kısmında üçgenin üçüncü kenarı tarafında kalır ve bu açıya üçgenin iç açısı denir. Aşağıdaki resimde 
  
    
      
        ∠
        A
        B
        C
      
    
    {\textstyle \angle ABC}
  
, 
  
    
      
        ∠
        B
        C
        A
      
    
    {\textstyle \angle BCA}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        C
        A
        B
      
    
    {\textstyle \angle CAB}
  
 açıları üçgenin üç iç açısıdır. Üçgenin kenarlarından birinin uzatılmasıyla bir dış açı oluşturulur; uzatılmış taraf ile diğer taraf arasındaki açı dış açıdır. Resimde 
  
    
      
        ∠
        A
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ACD}
  
 açısı bir dış açıdır.

Öklid tarafından verilen Önerme 1.16'nın ispatı, genellikle Öklid'in kusurlu bir kanıt sunduğu bir yer olarak gösterilmektedir.
Öklid, dış açı teoremini şu şekilde kanıtlar:

  
    
      
        A
        C
      
    
    {\textstyle AC}
  
 doğru parçasının 
  
    
      
        E
      
    
    {\textstyle E}
  
 orta noktasını bulun,

  
    
      
        B
        E
      
    
    {\textstyle BE}
  
 ışınını çizin,

  
    
      
        F
      
    
    {\textstyle F}
  
 noktasını 
  
    
      
        B
        E
      
    
    {\textstyle BE}
  
 ışını üzerinde çizin, böylece 
  
    
      
        E
      
    
    {\textstyle E}
  
 (aynı zamanda) 
  
    
      
        B
      
    
    {\textstyle B}
  
 ve 
  
    
      
        F
      
    
    {\textstyle F}
  
'nin orta noktası olur,

  
    
      
        F
        C
      
    
    {\textstyle FC}
  
 doğru parçasını çizin.
Eş üçgenler vasıtasıyla, 
  
    
      
        ∠
        B
        A
        C
      
    
    {\textstyle \angle BAC}
  
 = 
  
    
      
        ∠
        E
        C
        F
      
    
    {\textstyle \angle ECF}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        E
        C
        F
      
    
    {\textstyle \angle ECF}
  
'nin 
  
    
      
        ∠
        E
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ECD}
  
'den daha küçük olduğu, 
  
    
      
        ∠
        E
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ECD}
  
 = 
  
    
      
        ∠
        A
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ACD}
  
 olduğu sonucuna varabiliriz, bu nedenle 
  
    
      
        ∠
        B
        A
        C
      
    
    {\textstyle \angle BAC}
  
 açısı, 
  
    
      
        ∠
        A
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ACD}
  
'den küçüktür ve aynı şey 
  
    
      
        ∠
        C
        B
        A
      
    
    {\textstyle \angle CBA}
  
 açısı için 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\textstyle BC}
  
'yi ikiye bölerek yapılabilir.
Kusur, bir noktanın (yukarıda, 
  
    
      
        F
      
    
    {\textstyle F}
  
) "iç" açı (
  
    
      
        ∠
        A
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ACD}
  
) olduğu varsayımında yatmaktadır. Bu iddia için hiçbir neden belirtilmemiştir, ancak devamındaki diyagram, onu gerçek bir ifade gibi gösterir. Öklid geometrisi için tam bir aksiyom seti kullanıldığında (bkz. Geometrinin Temelleri) bu Öklid savı kanıtlanabilir.

Dış açı teoremi, küresel geometride veya ilgili eliptik geometride geçerli değildir. Biri Kuzey Kutbu olan ve diğer ikisi ekvator üzerinde bulunan küresel bir üçgen düşünün. Kuzey Kutbu'ndan çıkan üçgenin kenarları (kürenin büyük çemberleri) her ikisi de ekvatoru dik açılarda karşılamaktadır, bu nedenle bu üçgenin uzak bir iç açıya eşit bir dış açısı vardır. Diğer iç açı (Kuzey Kutbu'nda) 90°'den daha büyük yapılabilir, bu da bu ifadenin kusurunu vurgulamaktadır. Bununla birlikte, Öklid'in dış açı teoremi mutlak geometride bir teorem olduğundan, hiperbolik geometride otomatik olarak geçerlidir.

Lise dış açı teoremi (LDAT), bir üçgenin tepe noktasındaki dış açının boyutunun, üçgenin diğer iki köşesindeki iç açıların boyutlarının toplamına eşit olduğunu söyler (uzak iç açılar). Bu nedenle, resimde 
  
    
      
        ∠
        A
        C
        D
      
    
    {\textstyle \angle ACD}
  
 açısının boyutu 
  
    
      
        ∠
        A
        B
        C
      
    
    {\textstyle \angle ABC}
  
 açısının boyutu artı 
  
    
      
        ∠
        C
        A
        B
      
    
    {\textstyle \angle CAB}
  
 açısının boyutuna eşittir.
LDAT mantıksal olarak bir üçgenin açılarının toplamının 180° olduğu şeklindeki Öklid ifadesine eşdeğerdir. Bir üçgende açıların ölçülerinin toplamının 180° olduğu biliniyorsa, LDAT aşağıdaki şekilde ispatlanır:

  
    
      
        b
        +
        d
        =
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle b+d=180^{\circ }}
  

  
    
      
        b
        +
        d
        =
        b
        +
        a
        +
        c
      
    
    {\displaystyle b+d=b+a+c}
  

  
    
      
        ∴
        d
        =
        a
        +
        c
        .
      
    
    {\displaystyle \therefore d=a+c.}
  

Öte yandan, LDAT doğru bir ifade olarak alınırsa:

  
    
      
        d
        =
        a
        +
        c
      
    
    {\displaystyle d=a+c}
  

  
    
      
        b
        +
        d
        =
        
          180
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle b+d=180^{\circ }}
  

  
    
      
        ∴
        b
        +
        a
        +
        c
        =
        
          180
          
            ∘
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \therefore b+a+c=180^{\circ }.}
  

Bir üçgenin açılarının ölçülerinin toplamının 180° olduğunu kanıtlamak.
LDAT'nin Öklid kanıtı (ve aynı anda bir üçgenin açılarının toplamı üzerindeki sonuç) 
  
    
      
        C
      
    
    {\textstyle C}
  
 noktasından geçen 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\textstyle AB}
  
 tarafına paralel bir çizgi oluşturarak ve ardından sonucu resimdeki gibi elde etmek üzere karşılık gelen açıların özelliklerini ve paralel çizgilerin alternatif iç açılarını kullanarak başlar.
LDAT, bir üçgende bilinmeyen açıların ölçülerini hesaplamaya çalışırken son derece yararlı olabilir.

Faber, Richard L. (1983), Foundations of Euclidean and Non-Euclidean Geometry, New York: Marcel Dekker, Inc., ISBN 0-8247-1748-1 
Greenberg, Marvin Jay (1974), Euclidean and Non-Euclidean Geometries/Development and History, San Francisco: W.H. Freeman, ISBN 0-7167-0454-4 
Heath, Thomas L. (1956). The Thirteen Books of Euclid's Elements (2nd ed. [Facsimile. Original publication: Cambridge University Press, 1925] bas.). New York: Dover Publications. 
(3 vols.): 0-486-60088-2 (vol. 1), 0-486-60089-0 (vol. 2), 0-486-60090-4 (vol. 3).
Henderson, David W.; Taimiņa, Daina (2005), Experiencing Geometry/Euclidean and Non-Euclidean with History, 3rd, Pearson/Prentice-Hall, ISBN 0-13-143748-8 
Venema, Gerard A. (2006), Foundations of Geometry, Upper Saddle River, NJ: Pearson Prentice Hall, ISBN 0-13-143700-3 
Wylie Jr., C.R. (1964), Foundations of Geometry, New York: McGraw-Hill 
LDAT kaynakları

Geometry Textbook - Standard IX, Maharashtra State Board of Secondary and Higher Secondary Education, Pune - 411 005, India.
Geometry Common Core, 'Pearson Education: Upper Saddle River, ©2010, pages 171-173 | Amerika Birleşik Devletleri.
Wheater, Carolyn C. (2007). Homework Helpers: Geometry. Franklin Lakes, NJ: Career Press. ss. 88-90. ISBN 978-1-56414-936-7. .

Enlem dairesi, belirli bir enlemdeki tüm noktaları birleştiren soyut doğu-batı dairesine verilen isimdir. Bu daire üzerindeki konum, daire üzerindeki boylamın bilinmesi ile bulunabilir. Enlem dairelerine genellikle "paraleller" denilmektedir. Bunun nedeni boylam dairelerine nazaran bu dairelerin birbirlerine eşit uzaklıkta, paralel şekilde yer almasıdır. Dairelerin uzunlukları genel bir sinüs ya da kosinüs fonksiyonuyla hesaplanabilmektedir.
Her dairenin enlem numarası yaklaşık olarak dairenin ekvator ile yaptığı açıya eşittir. Bu durumda ekvator 0° ve Kuzey ve Güney kutupları sırasıyla 90° kuzey ve 90° güneyde yer almaktadır. Ekvator en uzun enlem dairesi olup ayrıca bir süper dairedir. Her iki yarım kürede toplam 89 adet tam sayı olan daire (açı) vardır.

Beş adet önemli enlem dairesi vardır. Bunlar kuzeyden güneye doğru aşağıda sıralanmıştır.

Kuzey kutup dairesi
Yengeç dönencesi
Ekvator (0° enlem)
Oğlak dönencesi
Güney kutup dairesi
Bu enlem daireleri (ekvator haricinde) Dünya'yı beş ayrı coğrafik bölgeye böler.

Euktemon (Yunanca: Εὐκτήμων, gen. Εὐκτήμωνος; fl. MÖ. 432) Atinalı bir astronomdu. Atinalı Meton'un çağdaşıdır ve bu astronomla yakın çalışmıştır. Meton'la ortaklığı ve Batlamyus tarafından bahsedilenler dışında çalışmaları hakkında çok az şey bilinmektedir. Meton'la birlikte tropikal yılın uzunluğunu belirlemek için gündönümlerinde (Güneş'in ekvatordan en uzakta görüldüğü noktalar) bir dizi gözlem yapmıştır. Geminus ve Batlamyus yıldızların doğuşu ve batışı konusunda onu kaynak olarak gösterirler. Batlamyus'un bildirdiğine göre Euktemon, Atina, Kiklad Adaları, Makedonya ve Trakya'da sabit yıldızların doğuşunu ve batışını da gözlemledi. B. L. van der Waerden, Euktemon'un doğrulukta iyileştirmeler yaparken Babil astronomisinden etkilendiğini belirlemiştir. Euktemon ve Meton'un çalışmaları, evrenin sayısal düzenine ilişkin Pisagor teorilerinin müzikal aralıkların sayısal ölçeğiyle ilk etkili gerçekleşmelerinden biridir.Pausanias Hellados Periegesis adlı eserinde Damon ve Philogenes'dan Euktemon'un çocukları olarak bahseder.
Euctemon, aynı zamanda coğrafya alanında da çalıştı ve Cebelitarık Boğazı hakkında bilgiler verdi.
Ay krateri Euctemon'a onun adı verilmiştir.

Imago Mundi: Euctemon
The Ancient Library
Greek Astronomy 7 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ian T. Durham, "Euctemon", The Biographical Encyclopedia of Astronomers, s. 344

Caesarealı Eusebius (263 civarı – 339?) (Yunanca: Εὐσέβιος τῆς Καισαρείας, Eusébios tés Kaisareías) (daha çok Eusebius Pamphili yani "Pamphilus'un (arkadaşı) Eusebius" olarak tanınır), Roma'nın Suriye, Filistin eyaletinden bir Hıristiyanlık tarihçisi, tefsirci ve Hristiyan polemikçisiydi. MS. 314 civarında Caesarea Maritima piskoposu oldu.
Genellikle, erken dönem Hristiyan Kiliseleri üzerine olan kayıtları ve özellikle Kronikler ve Kilise Tarih adlı çalışmaları nedeniyle Kilise Tarihçiliğinin kurucusu olarak kabul edilir. Kilise tarihi hakkında atıfta bulunduğu Hegesippus'a ait daha erken bir kaynak günümüze ulaşmamıştır.

Ailesi hakkında bir şey bilinmemektedir ancak kendisinin Filistin'deki Caeserea'da bir yetişkin olarak vaftiz olduğu ve rahipliği seçtiği bilinmektedir. Bir akademisyen ve yazardı ve Diocletianus'un Hristiyanlara zulmünü (303) ve Constantius'un 313’te sağladığı toleransa tanıklık etmiştir. 310 yılında Filistin’deki zulümden dolayı Mısır’a kaçmış ve burada 313 yılında tutuklanmıştır. Caeserea’ya 314 yılı civarında dönüşünden sonra Kayserya Maritima Piskoposu olmuştur.
325 yılında İznik Konsili'nde, konsülün tarafını tutmadan önce Arius'u savunmuştur.

Eusebius, Origenes'in düşünceleri hakkında iyi bir bilgiye sahipti. Hocası Pamphilus ile birlikte "Origines'in savunması" eserini yazmıştır.
"Müjde'nin Kanıtı" Eusebe'nin bir savunma eseridir ve bu eserde Mesih'in nasıl Eski Anlaşma'nın kehanetlerini gerçekleştirdiğini ve Hristiyanları Tanrı'nın İbrahim'e verdiği sözün gerçek varisleri yaptığı, onlardan büyük bir ulus yapacağını göstermiştir. (Yaratılış 12:2)
Erken dönem eserlerinden birisi olan "Hirokles'e Karşı" İsa'nın mucizelerinin özgünlüğünün kısa bir savunmasıdır.
Onomastican, İncil'deki yer ve bölge isimlerinin ve coğrafyasının bir incelemesidir.
Kronikler İncil'deki ve tarihteki olayların bir kronolojisidir. Eserleri, kutsal yazıların alegorik değil literal ve tarihsel bir yorumuna dikkat çekmektedir.
En ünlü eseri "Kilise Tarihi" dir. İlk yazıları 300 yılından öncedir ancak Eusebe hayatının sonuna kadar sürekli olarak revize etmiştir. Eser on kitaptan oluşmaktadır ve Hristiyan Kilisesi'nin kökenlerinden Constantinus’un Licinius'a karşı 323’te elde ettiği zafere kadardır. Oldukça titiz bir eserdir. Ancak, kendisi tarafsız bir tarihçi değildir; kendisinin de belirttiği üzere, Hristiyanlığın propogangası ve savunmasını yapmaktadır (Kilise Tarihi, VIII, 2, 3). Birçok Yunan Hristiyan kilise tarihinin devamını yazmaya ardından devam etmiştir; Philostorgius, Sokrates Skolastikos, Sozomenos, Cyrrhus'lu Theodoret, Evagrius Skolastikos.
İmparator Constantinus'un Hristiyanlar için sağladığı imkanlar Eusebius'un Kilise'nin tarihsel zaferi vizyonunu kanıtlamıştır. Coşkuyla, "Constantinus'a Övgü'yü 335'te kaleme almış, Constantinus'u Mesih'le kıyaslayarak halkının hükümdarı olduğunu söylemiş, barış ve düzeni Mesih gibi sağladığını düşünmüştür.

http://www.ccel.org/ccel/schaff/npnf201.toc.html10 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.tertullian.org/fathers/eusebius_martyrs.htm 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.documentacatholicaomnia.eu/20_30_0265-0339-_Eusebius_Caesariensis,_Sanctus.html19 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

http://www.newadvent.org/cathen/05617b.htm 1 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. "Eusebius"
http://www.tertullian.org/rpearse/eusebius/12 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Eusebius
http://www.earlychurch.org.uk/eusebius.php 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.fourthcentury.com/index.php/eusebius-chart28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Philolaos (Grekçe: Φιλόλαος, Philólaos; y. MÖ 470 – y. 385) Pisagorcu ve Sokrates öncesi bir Yunan filozof idi. Her şeyin temelinde, uyum içinde bir araya gelen, sınırlayıcı ve sınırsızın oynadığı rol olduğunu savundu. Ayrıca, Dünya'nın Evrenin merkezi olmadığı teorisi olan güneşmerkezciliğin ortaya çıkmasıyla da tanınır. Nicomakhos'tan alıntı yapan August Böckh'e (1819) göre Philolaos, Pisagor'un halefiydi. MÖ 5. yüzyılda Pisagorcu okulun önemli filozoflarından biri olmuştur. Çoğulculuk Okulu gibi Pisagorcuların da çatışan iki görüş arasında bir çözüm arayışında oldukları söylenebilir. Bir yanda sürekli olarak değişen bir evren düşüncesi, öte yandan değişmez bir evren düşüncesi arasındaki çatışmadır söz konusu olan. Pisagorcular bu yönde çözümlerini matematikte bulmaya çalışırlar. Filolaus da diğer Pisagorcu filozoflar gibi matematik ve müzik ile ilgilenmiş, evrenin ve varlığın açıklanmasında bunlardan yararlanmıştır. O da diğerleri gibi evrenin temelinin sayı olduğu fikrinden hareket etmiştir.

Philolaos'un farklı şekillerde Kroton veya Tarentum'da veya Metapontum'da doğduğu bildiriliyor -hepsi Magna Graecia'nın bir parçası (Güney İtalya'nın Tarentine Körfezi'ndeki Yunan yerleşimciler tarafından büyük ölçüde kolonileştirilmiş kıyı bölgelerinin adıdır). Kroton'dan gelmiş olması muhtemeldir. MÖ 454 civarında Pisagorcuların buluşma yerinin ikinci kez yanmasından kaçmış olabilir, daha sonra Yunanistan'a göç etti. Platon'un Phaidon'una göre, MÖ 399'da Phaidon'un yazıldığı sırada Thebes'te Simmias ve Cebes'in eğitmeniydi. Bu onu Sokrates'in çağdaşı yapar ve Philolaos ve Democritus'un çağdaş oldukları ifadesine katkı verir.
Hayatıyla ilgili çeşitli raporlar, daha sonraki yazarların yazıları arasına dağılmıştır ve hayatını yeniden inşa etmede şüpheli bir değeri vardır. Görünüşe göre bir süre, Aresas'ın (belki Oresas'ın) veya (Plutarkhos'un dediği gibi) Arcesus'un öğrencisi olduğu Heraklea'da yaşadı. Diogenes Laertios, Platon'un Sokrates'in ölümünden kısa bir süre sonra Philolaos ve Eurytus ile tanıştığı İtalya'ya gittiği iddiasının tek otoritesidir. Philolaos'un öğrencilerinin arasında Ksenophilos, Phanto, Ekhekrates, Diokles ve Polymnastus olduğu söylenir. Ölümüne gelince, Diogenes Laertios, Philolaos'un zorba olmak istediğinden şüphelenildiği için Kroton'da öldürüldüğüne dair şüpheli bir hikâye aktarır; Laertios'un bile dizelere dökme zahmetine katlandığı bir hikâyedir.

Diogenes Laertios, Philolas'un bir kitap yazdığından bahseder, ancak Aulus Gellius ve Iamblikhos gibi başka yerlerde üç kitaptan bahsedilir. Üç kitaba bölünmüş bir bilimsel inceleme de olabilirdi. Platon'un kitabının bir kopyasını elde ettiği söylenir, daha sonra Platon'un Timaios'un çoğunu oluşturduğu iddia edildi. Philolaos'un eserlerinden biri, Stobaeus'un On the World olarak adlandırdığı ve bir dizi pasajını koruduğu, On Nature adlı eserin aynısı gibi görünüyor. Diğer yazarlar, aynı eserin başka bir adı olabilecek ve Arignote kaynaklı olabilecek Bacchae adlı bir çalışmaya atıfta bulunmaktadır. Ancak Proklos'un Bacchaeyi matematik aracılığıyla teoloji öğretmek için bir kitap olarak tanımladığından bahsedilmiştir.
Sir William Smith'in Yunan ve Roma Biyografisi ve Mitolojisi Sözlüğü'ndeki Charles Peter Mason'a göre (1870, s. 305):

Gerçekte, bundan ve mevcut parçalardan anlaşılıyor ki, çalışmanın ilk kitabı, evrenin kökeni ve düzeni hakkında genel bir açıklama içeriyor. İkinci kitap, Pisagor teorisinde her şeyin özü ve kaynağı olan sayıların doğasının bir açıklaması gibi görünüyor.
Ek olarak, Charles Peter Mason (s. 304):

Pisagor ve ilk halefleri, doktrinlerinin hiçbirini yazmaya adamış görünmüyorlar. Porphyrius'a göre (Vit. Pyth. p. 40) Lysis ve Archippus, ailelerinin yadigarı olarak aktarılan başlıca Pisagor doktrinlerinden bazılarını kamuoyuna açıklanmaması gereken katı tedbirler altında yazılı olarak topladı. Ancak konunun farklı ve tutarsız açıklamalarının ortasında, Pisagor doktrinlerinin ilk yayını, oldukça benzer bir şekilde Philolaos'a atfedilir. Pisagor felsefesi üzerine, Platon'un söylediğine göre o sırada derin yoksulluk içinde olan Philolaos'tan 100 minae karşılığında Syracuseli Dion sayesinde satın aldığı söylenen üç kitapta Pisagor felsefesi üzerine bir eser derledi. Hikayenin diğer versiyonları Platon'u Sicilya'dayken Philolaos'tan veya akrabalarından satın aldığını gösterir. (Diog. Laert. viii. 15, 55, 84, 85, iii. 9; A. Gellius,iV. iii. 17; lamblichus, Vit. Fyth. 31. p. 172 ; Tzetzes, Chiliad, x. 792, &c. xi. 38, &c.) Bu kitaplardan çıkardığı materyallerden Platon'un "Timaios"u derlediği söylenir. Ancak Platon çağında, Pisagor öğretilerinin önde gelen özellikleri uzun süredir sır olmaktan çıkmıştı ve Philolaos Pisagor doktrinlerini Thebes'de öğrettiyse, bunları yayınlarken pek isteksiz hissetmesi pek olası değildi ve yukarıda atıfta bulunulan otoritelerde korunan çelişkili ve olası olmayan hesapların ortasında, Pythagoras doktrinleri üzerine bir kitap yayınlayan ilk kişi Philolaos olması ve Platon'un okuyup ondan yararlanması dışında çok az şey güvenilir olarak kabul edilebilir. (Böckh, I.e. p. 22.)
Stanford Encyclopedia of Philosophy, Philolaus' Book: Genuine Fragments and Testimonia adlı bölümde tarihçiler şunları kaydetti:

Bu kitapların Philolaos'a ait olmadığı ima ediliyor ve görünüşe göre bu ifade, D.L. VIII 6 (Burkert 1972a, 224–5)'de Pisagor'a atfedilen üç sahte çalışmaya atıfta bulunuyor. Platon'un bu kitapları Philolaos'tan satın almasının öyküsü, muhtemelen Pisagor'un üç sahte incelemesini doğrulamak için icat edildi. Burkert'in ileri çalışmalarla (Huffman 1993) desteklenen argümanları (1972a, 238–277), 11 parçanın gerçek olduğu konusunda bir fikir birliğine varmıştır (Frs. 1-6, 6a, 7, 13, 16 ve 17 Huffman 1993) ve Philolaos'un On Nature kitabından türetilmiştir (Barnes 1982; Kahn 1993 ve 2001; Kirk, Raven ve Schofield 1983; Nussbaum 1979; Zhmud 1997). 1, 6a ve 13 numaralı parçaların, antik kaynaklar tarafından On Nature kitabından geldiği tespit edilmiştir. Stobaeus, 2. ve 4.-7. parçaların On the Cosmos adlı bir çalışmadan geldiğini aktarıyor, ancak bu, muhtemelen Stobaeus'taki bölüm başlığı 'On the Cosmos' olduğu için ortaya çıkan On Nature'nin alternatif bir başlığı gibi görünüyor.

Philolaos'un kitabı şununla başlıyor:

Dünya düzenindeki (kozmos) doğa (physis), hem bir bütün olarak dünya düzenini hem de içindeki her şeyi, sınırsız ve sınırlayıcı şeylerin dışında bir araya getirildi.
Robert Scoon Philolaos'un 1922'deki evrenini şöyle açıkladı:

Philolaos, bildiğimiz düzenli evrenin bugünkü durumuna nasıl geldiğini göstermeye çalışıyor. Bilmediğimiz, ancak çıkarım yapmamız gereken temel bir madde üzerindeki uyum eylemiyle ortaya çıktı, diyor. Bu madde, farklı birincil unsurlardan oluşuyordu ve armoni, onları doğanın (Grekçe: φύσις) düzenli bir dünya (Grekçe: κόσμος) olduğu ortaya çıkacak şekilde birbirine uydurdu.

Philolaos, uzayda sabit yön fikirlerini ortadan kaldırdı ve evrenin ilk yer merkezli olmayan görüşlerinden birini geliştirdi. Yeni düşünce tarzı, kelimenin tam anlamıyla Merkezi Ateş adını verdiği bir varsayımsal astronomik nesne etrafında dönüyordu.

Philolaos ortada ateş olduğunu [...] ve yine en yüksek noktada ve her şeyi çevreleyen daha fazla ateş olduğunu söylüyor. Doğası gereği ortadaki ilk önce ve etrafında on ilahi beden dans ediyor -gökyüzü, gezegenler, sonra güneş, sonra ay, sonra yeryüzü, sonra karşı ve hepsinden sonra merkezde pozisyon tutan ocağın ateşi. Elementlerin saflığında bulunduğu, çevrenin en yüksek kısmına Olympus diyor; Olympus'un yörüngesinin altındaki bölgelere, güneş ve ayın olduğu beş gezegenin olduğu dünyaya; altlarında, ayın altında ve yeryüzünün etrafında, içinde nesil ve değişim bulunan kısım, gökyüzünü çağırır.
Philolaos'un sisteminde sabit yıldızlardan oluşan bir küre, beş gezegen, Güneş, Ay ve Dünya, Merkezi Ateşinin etrafında hareket ediyordu. Aristoteles'in Metafizik'teki yazısına göre Philolaos, onuncu görünmeyen bir cisim ekledi, ona Karşı-Dünya adını verdi, çünkü onsuz sadece dokuz dönen cisim olacaktı ve Pisagor sayı teorisi onda birini gerektiriyordu. Bununla birlikte, Yunan bilim insanı George Burch'a göre, Aristoteles Philolaos'un fikirlerini abartıyordu. Gerçekte, Philolaos'un fikirleri küreler fikrinden yüzlerce yıl önceydi. Yaklaşık iki bin yıl sonra Nicolaus Copernicus, De Revolutionibus'ta Philolaos'un, Dünya'nın merkezi bir ateş etrafında devrimini zaten bildiğini belirtmişti.
Bununla birlikte, Stobaeus'un ilk İon filozoflarının dogmalarını karıştırma eğilimine ihanet ettiği ve zaman zaman Platonizm ile Pisagorculuğu karıştırdığı belirtilmiştir.

Philolaos, her şeyin temelinde sınır ve sınırsız fikirlerin oynadığı rol olduğunu savundu. Philolaos'un çalışmasındaki ilk beyanlardan biri, evrendeki her şeyin sınırsız ve sınırlayıcı olanın bir kombinasyonundan kaynaklandığıydı; çünkü her şey sınırsız olsaydı, hiçbir şey bilginin nesnesi olamazdı. Sınırlayıcılar ve sınırsızlar bir uyum (harmonia) içinde bir araya getirilir:

Doğa ve uyumla ilgili durum budur. Şeylerin özü ebedidir; bilgisi insana ait olmayan eşsiz ve ilahi bir doğadır. Yine de, bizim tarafımızdan bilinen ve bildiğimiz şeylerden herhangi birinin bilgimize ulaşması mümkün olmazdı, eğer bu öz, dünyanın kurulduğu ilkelerin, yani sınırlayıcı ilkelerin iç temeli değilse ve sınırsız unsurlar. Şimdi, bu ilkeler karşılıklı olarak benzer olmadıkları için, ne de benzer nitelikte olmadıkları için, uyum müdahale etmedikçe, dünya düzeninin onlar tarafından oluşturulması imkansız olurdu [...].

Apeiron
Nicomachus
Parmenides
Pisagorcular

 Laërtius, Diogenes (1925). "Pythagoreans: Philolaus" 25 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . Lives of the Eminent Philosophers. 2:8. Translated by Hicks, Robert Drew (Two volume ed.). Loeb Classical Library.

 Vikisöz'de Filolaos ile ilgili sözler mevcuttur.
 Vikikaynak'ta Philolaus  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar
 Wikimedia Commons'ta Filolaos ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Huffman, Carl. "Philolaus".  Zalta, Edward N. 

MÖ 4. yüzyılın Atinalı mimarı Philon (Grekçe: Φίλων), iki önemli eserin planlayıcısı olarak bilinir: Eleusis'teki büyük Gizemler Salonuna on iki Dor sütununun portikosu (Demetrius Phalereus tarafından MÖ 318 civarında yaptırılan çalışma) ve Lycurgus'un yönetimi altında, Atina'da bir cephanelik. Son olarak, bir yazıttan kesin bilgiye sahibiz. E. A. Gardner, "belki de bizim için antik çağın diğer kayıp anıtlarından daha ayrıntılı olarak bilindiğini" gözlemler. Kadırgaların donanımını tutmaktı; ve öylesine tasarlanmıştı ki, tüm içeriği merkezi bir salondan görülebiliyordu ve bu yüzden Atina demokrasisinin denetimine açıktı. Atina cephaneliği ve tapınak binalarının oranları üzerine kitaplar yazdığı biliniyor, ancak bunlar günümüze ulaşmadı.
Vitruvius (vii, giriş) Philon'dan tapınakların oranlarından ve Pire Limanındaki deniz cephaneliğinden alıntı yapar.
Philon'un cephaneliği, MÖ 86'da Roma'nın Atina'yı fethinde Lucius Cornelius Sulla'nın güçleri tarafından tahrip edildi.

Gardner, E. A. Ancient Athens. s. 557. 
Atıf
Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Philon". Encyclopædia Britannica. 21 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 439.

Philonides (Grekçe: Φιλωνίδης, y. MÖ 200 - y. MÖ 130) Suriye Laodikeialı, Antiochos Epiphanes ve Demetrius I. Soter'in hükümdarlığı sırasında Seleukos sarayında yaşayan Epikürcü bir filozof ve matematikçidir.

Esas olarak Herculaneum'daki Papyri Villasındaki kömürleşmiş papirüs parşömenleri arasında keşfedilen Philonides'in Yaşamı (Life of Philonides)’ndan bilinmektedir. Philonides, Seleukos sarayıyla iyi bağları olan bir ailede doğdu. Matematikçi Eudemus ve Dionysodorus tarafından kendisine matematik öğretildiği söylenir. Philonides, Antiochus IV Epifanes'i Epikürcülüğe katmaya çalıştı ve daha sonra yeğeni Demetrius I Soter'a felsefe eğitimi verdi. Philonides sarayda çok onurlandırıldı ve çeşitli taş yazıtlardan da tanınmaktadır. Cyreneli filozof Carneades, Stoacı Babilli filozof Diyojen, Epikürcü Basilides ve Thespis ile temas halindeydi.
Bir matematikçi olarak ünlenmişti ve Pergalı Apollonius tarafından Konikler (Conics) ikinci kitabının önsözünde kendisinden bahsedilmektedir.
Philonides, Epikuros ve meslektaşlarının çalışmalarının gayretli bir koleksiyoncusuydu ve muhtemelen topladığı eserlerin derlemeleri olan 100'den fazla eser yayınladığı söylenmektedir.
Bir matematikçi olarak Antiochos IV. Epiphanes yönetimindeki Seleukos sarayında Antakya'da oldukça etkili olacaktı. Danışman olarak hükümdarıyla diplomatik faaliyetlerde bulundu. Philonides, etkisini Carnéades'in kökeni olan şehrini desteklemek için kullanıyor gibiydi. Ömrünün sonlarında Laodikea şehrinin valisi olmuş gibi görünüyor.
Philonides, minimumun matematiksel hipotezine göre, "en küçük" kavramı veya atomun güvensizliği üzerine geometrik nitelikte yorumlar geliştirirdi.

Özel

Genel
I. Gallo, Studi di papirologia ercolanese, Neapel 2002, ISBN 8870922073, ss. 59–205 (İtalyanca çeviri ile).
Matthias Haake: Der Philosoph in der Stadt, München 2007, ISBN 978-3-406-55856-6, ss. 148–159.
Michael Erler: Philonides. In: Hellmut Flashar (Ed.): Grundriss der Geschichte der Philosophie. Die Philosophie der Antike, Bd. 4/1: Die hellenistische Philosophie, Schwabe, Basel 1994, ISBN 3-7965-0930-4, ss. 251–255.
Kilian J. Fleischer: Dionysios von Alexandria, De natura (περὶ φύσεως). Übersetzung, Kommentar und Würdigung. Mit einer Einleitung zur Geschichte des Epikureismus in Alexandria. Brepols, Turnhout 2016, ISBN 978-2-503-56638-2, ss. 63–70.
Renée Koch-Piettre, Philonidès de Laodicée et le Canon épicurien [Laodikeialı Philonides ve Epikürcü Kanon] (Fransızca)

Rodoslu Geminos (Yunanca: Γεμῖνος ὁ Ῥόδιος, MÖ 10 - MS 60 dolayları), MÖ 1. yüzyılda yıldızı parlayan bir Yunan astronom ve matematikçi. Onun bir astronomi çalışması olan ve öğrenciler için astronomi kitabı olarak tasarlanan Fenomenlere Giriş (İngilizce: Introduction to the Phenomena) günümüze ulaşmıştır. Ayrıca matematik üzerine bir çalışması da yazdı ama bu eserin sadece sonraki yazarlar tarafından alıntılanan kısımları hayatta kaldı ve günümüze ulaştı.

Geminos'un hayatı hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Rodos'ta doğduğu bile kesin değildir, ancak astronomik çalışmalarında Rodos'taki dağlara atıfta bulunulduğunda orada çalıştığı anlaşılıyor. Doğum ve ölüm tarihleri de kesin olarak bilinmiyor. Eserlerinde, kendi zamanından 120 yıl önceki Mısır takviminin Annus Vagus'una (Gezici Yıl, Wandering Year) atıfta bulunan bir pasaj, yazarken yaklaşık MÖ 70 tarihini ima etmek için kullanılmıştır, ki bu Poseidonius'un öğrencisi olabileceği fikriyle tutarlı olacaktır ama MS 50 kadar geç bir tarih de önerilmiştir.
Aydaki Geminus krateri onun adını almıştır.

Geminos'un günümüze ulaşan tek eseri Fenomenlere Giriş (Yunanca: Εἰσαγωγὴ εἰς τὰ Φαινόμενα, İngilizce: Introduction to the Phenomena) adlı eseridir, genellikle sadece Isagoge olarak adlandırılır. Hipparkhos gibi daha önceki gök bilimcilerin çalışmalarına dayanan bu giriş niteliğindeki astronomi kitabı, konuya yeni başlayan öğrencilere astronomi öğretmeyi amaçlıyordu. Geminos, bu eserde; Zodyak ve Güneş'in hareketini, takımyıldızları, göksel küreyi, günleri ve geceleri, zodyak burçlarının yükselmelerini ve ayarları, Ay-Güneş dönemleri ve bunların takvimlere uygulanmasını, Ay'ın safhalarını, tutulmaları, yıldız evrelerini, karasal bölgeleri ve coğrafi yerleri ve yıldızlara dayanarak hava durumu tahminlerinde bulunmanın aptallığını anlatır.
Ayrıca Poseidonios'un Meteoroloji Üzerine (İngilizce: On Meteorology) adlı çalışması üzerine bir yorum yazdı. Bu yorumun parçaları, Aristoteles'in Fizik (İngilizce: Physics) adlı eseri üzerine yaptığı yorumda Simplikios tarafından korunmuştur.

Geminos ayrıca matematik üzerine kapsamlı bir Matematik Doktrini (veya Teorisi) de dahil olmak üzere kapsamlı bir şekilde yazdı. Bu çalışma hayatta kalmamış olsa da, Proklos, Eutokios ve diğerleri tarafından yapılmış birçok alıntı korunmaktadır. Matematiği iki kısma ayırdı: Zihinsel (Yunanca: νοητά, İngilizce: Mental) ve Gözlemlenebilir (Yunanca: αἰσθητά, İngilizce: Observable) veya başka bir deyişle, Saf (İngilizce: Pure) ve Uygulamalı (İngilizce: Applied). Birinci kategoriye geometri ve aritmetiği (sayı teorisi dahil), ikinci kategoriye ise mekanik, astronomi, optik, jeodezi, kanonik (müzikal uyum) ve lojistiği yerleştirdi. Eserlerinden yapılmış uzun alıntılar Al-Nayrizi tarafından Öklid'in Elemanları (İngilizce: Euclid's Elements) üzerine yaptığı yorumda korunmuştur.
Öklid'in paralellik postülatını diğer aksiyomlardan yararlanarak ispatlamaya çalıştı. Geminos'un paralellik postülatı için verdiği 'kanıt' ustaca ama yanlıştı. Tartışmasının başında, düz bir çizgiden sabit bir mesafedeki noktaların yerinin kendisinin bir düz çizgi olduğunu ve bunun başka bir varsayım olmadan kanıtlanamayacağını varsaydığından, bir hata yaptı. Bununla birlikte, Geminos'un paralellik postülatını kanıtlamaya çalışması ilginçtir ve bu türden ilk girişim olma ihtimali düşük olsa da, en azından bu, ayrıntıların hayatta kaldığı en eski girişimdir.
Helix (Helezon), yani bir dik dairesel silindirin üreteçlerini sabit bir açıyla kesen eğri, Geminos'un çalışmasında görülmektedir. Ancak Proklos, eğrinin Geminos'tan 150 yıl önce Apollonios'a kadar gittiğini öne sürer. Ancak Geminos ilginç bir sınıflandırma teoremini kanıtlamıştır; helezon, daire ve düz çizgi, eğrinin herhangi bir kısmının aynı uzunluktaki diğer herhangi bir parçasıyla çakışma özelliğine sahip tek eğrilerdir.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Geminus", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Evans, J. & Berggren, J.L. (2006), Geminos's Introduction to the Phenomena: A Translation and Study of a Hellenistic Survey of Astronomy, Princeton University Press, 25 Eylül 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi, Bu, kitabın ilk tam İngilizce çevirisidir. 
"Εἰσαγωγή εἰς τὰ Φαινόμενα" [Introduction to Phaenomena]. 13 Nisan 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. orijinal çevrimiçi metin 
"Technology Museum of Thessaloniki Entry". 23 Haziran 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Geminus'un Elementa Astronomiae ("Elements of Astronomy") eserinin Manitius edisyonunun PDF taramaları - public domain". 19 Mart 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Klasik Yunanca ile Almanca çevirisi 

Durham I. T. (2014), "Geminus",  Thomas Hockey, Virginia Trimble, Thomas R. Williams, Katherine Bracher, Richard A. Jarrell, Jordan D. MarchéII, JoAnn Palmeri & Daniel W. E. Green (eds.) (Ed.), Biographical Encyclopedia of Astronomers, New York, NY: Springer, doi:10.1007/978-1-4419-9917-7_507, ISBN 978-1-4419-9917-7 KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Bowen, A. C. (2006), "Geminus and the Length of the Month: The Authenticity of Intro. ast. 8.43-45", Journal for the History of Astronomy, 37, Part 2 (127), ss. 193-202, Bibcode:2006JHA....37..193B, ISSN 0021-8286

Dik üçgen yükseklik teoremi veya geometrik ortalama teoremi, bir dik üçgendeki hipotenüs üzerindeki yükseklik uzunluğu ile hipotenüs üzerinde oluşturduğu iki doğru parçası arasındaki ilişkiyi tanımlayan temel geometrinin bir sonucudur. İki doğru parçasının geometrik ortalamasının yüksekliğe eşit olduğunu belirtir.

Eğer 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
, dik üçgende yüksekliği ve 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 ile 
  
    
      
        q
      
    
    {\displaystyle q}
  
 hipotenüs üzerindeki parçaları gösteriyorsa, teorem şu şekilde ifade edilebilir:

  
    
      
        h
        =
        
          
            p
            q
          
        
      
    
    {\displaystyle h={\sqrt {pq}}}
  

veya alan cinsinden ifade edilirse:

  
    
      
        
          h
          
            2
          
        
        =
        p
        q
        .
      
    
    {\displaystyle h^{2}=pq.}
  

Sonraki versiyon, bir dikdörtgeni cetvel ve pergel ile kare yapmak için, yani belirli bir dikdörtgene eşit alanlı bir kare oluşturmak için bir yöntem sağlar. Kenarları 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 ve 
  
    
      
        q
      
    
    {\displaystyle q}
  
 olan böyle bir dikdörtgenin, sol üst köşesini 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 ile gösterelim. Şimdi 
  
    
      
        q
      
    
    {\displaystyle q}
  
 parçasını soluna 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 kadar uzatalım (
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'de ortalanmış 
  
    
      
        A
        E
      
    
    {\displaystyle AE}
  
 yayını kullanarak) ve çapı yeni parça 
  
    
      
        p
        +
        q
      
    
    {\displaystyle p+q}
  
 ve uç noktaları 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ile 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 olan bir yarım çember çizelim. Sonra 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
'deki çapa, 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
'deki yarım çemberi kesen dik bir doğru çizelim. Thales teoremine göre 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 ve çap, 
  
    
      
        D
        C
      
    
    {\displaystyle DC}
  
 doğru parçasının yükseklik olduğu bir dik üçgen oluşturur, dolayısıyla 
  
    
      
        D
        C
      
    
    {\displaystyle DC}
  
 dikdörtgenin alanına eşit alanlı olan bir karenin kenarıdır. Yöntem ayrıca kare köklerin oluşturulmasına da izin verir (İnşa edilebilir sayıya bakın), çünkü 1 genişliğinde bir dikdörtgenden başlayarak inşa edilen karenin, dikdörtgenin diğer kenar uzunluğunun kareköküne eşit bir kenar uzunluğu olacaktır.
Teorem, iki sayı durumunda AO-GO eşitsizliğinin geometrik bir kanıtını sağlamak için kullanılabilir. 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 ve 
  
    
      
        q
      
    
    {\displaystyle q}
  
 sayıları için 
  
    
      
        p
        +
        q
      
    
    {\displaystyle p+q}
  
 çapında yarım çember oluşturulur. Şimdi yükseklik, iki sayının geometrik ortalamasını ve yarıçapı aritmetik ortalamasını temsil eder. Yükseklik her zaman yarıçapa eşit veya daha küçük olduğu için bu eşitsizliği ortaya çıkarır.

Geometrik ortalama teoremi, Thales teoreminin tersi, dik üçgenin hipotenüsünün çevrel çemberinin çapı olmasını sağladığından, ayrıca bir çember için kesişen kirişler teoreminin özel bir durumu olarak düşünülebilir.
İfadenin tersi de doğrudur. Yüksekliğin, kendisi tarafından oluşturulan iki doğru parçasının geometrik ortalamasına eşit olduğu herhangi bir üçgen, bir dik üçgendir.

Teorem genellikle, onu Elemanlar VI. kitabında 8. önermenin doğal sonucu olarak ifade eden Öklid'e (y. MÖ 360-280) atfedilir. II. Kitabın 14. önermesinde, Öklid bir dikdörtgenin karesini almak için burada verilen yönteme esasen uyan bir yöntem verir. Bununla birlikte, Öklid, geometrik ortalama teoremine dayanmak yerine, yapının doğruluğu için biraz daha karmaşık bir kanıt sağlar.

Teoremin kanıtı :

  
    
      
        △
        A
        D
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle ADC}
  
 ve 
  
    
      
        △
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle BCD}
  
 üçgenleri benzerdir, çünkü:

  
    
      
        △
        A
        B
        C
        
           ve 
        
        △
        A
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC{\text{ ve }}\triangle ACD}
  
 üçgenlerini düşünün, burada 
  
    
      
        ∠
        A
        C
        B
        =
        ∠
        A
        D
        C
        =
        
          90
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle \angle ACB=\angle ADC=90^{\circ }}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        B
        A
        C
        =
        ∠
        C
        A
        D
      
    
    {\displaystyle \angle BAC=\angle CAD}
  
'dir, bu nedenle AA postülatına göre 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
        ∼
        △
        A
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC\sim \triangle ACD}
  
'dir.
Ayrıca, 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
        
           ve 
        
        △
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC{\text{ ve }}\triangle BCD}
  
 üçgenleri düşünün, burada 
  
    
      
        ∠
        A
        C
        B
        =
        ∠
        B
        D
        C
        =
        
          90
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle \angle ACB=\angle BDC=90^{\circ }}
  
 ve 
  
    
      
        ∠
        A
        B
        C
        =
        ∠
        C
        B
        D
      
    
    {\displaystyle \angle ABC=\angle CBD}
  
'dir, bu nedenle AA postülatına göre 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
        ∼
        △
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC\sim \triangle BCD}
  
'dir.
Bu nedenle, her iki üçgen 
  
    
      
        △
        A
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ACD}
  
 ve 
  
    
      
        △
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle BCD}
  
, 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC}
  
 üçgenine ve kendilerine benzerdir, yani 
  
    
      
        △
        A
        C
        D
        ∼
        △
        A
        B
        C
        ∼
        △
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle \triangle ACD\sim \triangle ABC\sim \triangle BCD}
  
'dir.
Benzerlik nedeniyle aşağıdaki eşitlik oranlarını elde ederiz ve cebirsel yeniden düzenlenmesi bize teoremi verir:

  
    
      
        
          
            h
            p
          
        
        =
        
          
            q
            h
          
        
        
        ⇔
        
         
        
          h
          
            2
          
        
        =
        p
        q
        
        ⇔
        
         
        h
        =
        
          
            p
            q
          
        
        
        (
        h
        ,
         
        p
        ,
         
        q
         
        >
        0
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {h}{p}}={\frac {q}{h}}\,\Leftrightarrow \,\ h^{2}=pq\,\Leftrightarrow \,\ h={\sqrt {pq}}\qquad (h,\ p,\ q\ >0)}
  

Tersinin kanıtı:
Tersi için 
  
    
      
        
          h
          
            2
          
        
        =
        p
        q
      
    
    {\displaystyle h^{2}=pq}
  
 eşitliğini sağlanan bir 
  
    
      
        △
        A
        B
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle ABC}
  
 üçgenimiz vardır ve 
  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
'deki açının dik açı olduğunun gösterilmesi gerekir. Şimdi 
  
    
      
        
          h
          
            2
          
        
        =
        p
        q
      
    
    {\displaystyle h^{2}=pq}
  
 yüzünden ayrıca  
  
    
      
        
          
            
              h
              p
            
          
        
        =
        
          
            
              q
              h
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {h}{p}}={\tfrac {q}{h}}}
  
 ifadesine sahibiz. 
  
    
      
        ∠
        A
        D
        C
        =
        ∠
        C
        D
        B
      
    
    {\displaystyle \angle ADC=\angle CDB}
  
 eşitliği ile birlikte üçgenler 
  
    
      
        △
        A
        D
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle ADC}
  
 ve 
  
    
      
        △
        B
        D
        C
      
    
    {\displaystyle \triangle BDC}
  
 eşit büyüklükte bir açıya ve aynı orana sahip karşılıklı kenar çiftlerine sahiptir. Bu, üçgenlerin benzer olduğu anlamına gelir ve sonuç aşağıdaki şekilde ifade edilebilir:

  
    
      
        ∠
        A
        C
        B
        =
        ∠
        A
        C
        D
        +
        ∠
        D
        C
        B
        =
        ∠
        A
        C
        D
        +
        (
        
          90
          
            ∘
          
        
        −
        ∠
        D
        B
        C
        )
        =
        ∠
        A
        C
        D
        +
        (
        
          90
          
            ∘
          
        
        −
        ∠
        A
        C
        D
        )
        =
        
          90
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle \angle ACB=\angle ACD+\angle DCB=\angle ACD+(90^{\circ }-\angle DBC)=\angle ACD+(90^{\circ }-\angle ACD)=90^{\circ }}
  

Geometrik ortalama teoreminin kurgusunda, Pisagor teoreminin uygulan

Gnomon teoremi, bir gnomon'da meydana gelen belirli paralelkenarların eşit büyüklükte alanlara sahip olduğunu belirtir. Gnomon (Grekçe: γνώμων), geometride benzer bir paralelkenarı daha büyük bir paralelkenarın bir köşesinden çıkararak oluşturulan bir düzlem şeklidir; veya daha genel olarak, belirli bir şekle eklendiğinde, aynı şekle sahip daha büyük bir şekil oluşturan bir şekildir.

        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 köşegeni üzerinde 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktası olan bir 
  
    
      
        A
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle ABCD}
  
 paralelkenarında 
  
    
      
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AD}
  
 kenarına paralel olan ve 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktasından geçen doğru, 
  
    
      
        C
        D
      
    
    {\displaystyle CD}
  
 kenarını 
  
    
      
        G
      
    
    {\displaystyle G}
  
 noktasında ve 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 kenarını da 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 noktasında keser. Benzer şekilde 
  
    
      
        A
        B
      
    
    {\displaystyle AB}
  
 kenarına paralel ve 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktasından geçen doğru, 
  
    
      
        A
        D
      
    
    {\displaystyle AD}
  
 kenarını 
  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
 noktasında ve 
  
    
      
        B
        C
      
    
    {\displaystyle BC}
  
 kenarını da 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 noktasında keser. Gnomon teoremi, 
  
    
      
        H
        B
        F
        P
      
    
    {\displaystyle HBFP}
  
 ve 
  
    
      
        I
        P
        G
        D
      
    
    {\displaystyle IPGD}
  
 paralelkenarlarının eşit alanlara sahip olduğunu belirtir.
Gnomon, üst üste gelen iki paralelkenar olan 
  
    
      
        A
        B
        F
        I
      
    
    {\displaystyle ABFI}
  
 ve 
  
    
      
        A
        H
        G
        D
      
    
    {\displaystyle AHGD}
  
'den oluşan L biçimindeki şeklin adıdır. Eşit alana sahip 
  
    
      
        H
        B
        F
        P
      
    
    {\displaystyle HBFP}
  
 ve 
  
    
      
        I
        P
        G
        D
      
    
    {\displaystyle IPGD}
  
 paralelkenarları, 
  
    
      
        P
        F
        C
        G
      
    
    {\displaystyle PFCG}
  
 ve 
  
    
      
        A
        H
        P
        I
      
    
    {\displaystyle AHPI}
  
 köşegenlerindeki paralelkenarların tamamlayıcısı olarak adlandırılır.

Teoremin kanıtı, ana paralelkenarın alanları ve köşegeninin etrafındaki iki iç paralelkenarın alanları göz önüne alındığında basittir:

ilk olarak, ana paralelkenar ile iki iç paralelkenar arasındaki fark, iki tamamlayıcının birleşik alanına tam olarak eşittir;
ikinci olarak, üçü de köşegen ile ikiye bölünmüştür. Bu, şunları verir:

  
    
      
        
          |
        
        I
        P
        G
        D
        
          |
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              A
              B
              C
              D
              
                |
              
            
            2
          
        
        −
        
          
            
              
                |
              
              A
              H
              P
              I
              
                |
              
            
            2
          
        
        −
        
          
            
              
                |
              
              P
              F
              C
              G
              
                |
              
            
            2
          
        
        =
        
          |
        
        H
        B
        F
        P
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |IPGD|={\frac {|ABCD|}{2}}-{\frac {|AHPI|}{2}}-{\frac {|PFCG|}{2}}=|HBFP|}
  

Gnomon teoremi, cetvel ve pergelle yapılan çizimler yöntemiyle belirli bir paralelkenar veya dikdörtgene eşit alana sahip yeni bir paralelkenar veya dikdörtgen oluşturmak için kullanılabilir. Bu aynı zamanda geometrik terimlerle iki sayının bölünmesinin temsil edilmesine izin verir, bu da geometrik problemleri cebirsel terimlerle yeniden formüle etmek için önemli bir özelliktir. Daha kesin olarak, iki sayı doğru parçalarının uzunlukları olarak verilirse, uzunluğu bu iki sayının bölümü olan üçüncü bir doğru parçası oluşturulabilir (şekle bakınız). Diğer bir uygulama, bir doğru parçasının (farklı uzunluktaki) diğer bir doğru parçasına bölme oranının aktarılması, böylece diğer doğru parçasının belirli bir doğru parçası ve bölüntüsüyle aynı oranda bölünmesidir (şekle bakınız).

Paralel yüzlüler için benzer bir ifade üç boyutlu olarak yapılabilir. Bu durumda, bir paralel yüzeyin cisim köşegeni üzerinde bir 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktası vardır ve iki paralel çizgi yerine 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktası boyunca her biri paralel yüzlüye paralel olan üç düzleminiz vardır. Üç düzlem, paralel yüzlüleri sekiz küçük paralel yüzeye böler; bunlardan ikisi köşegeni çevreler ve 
  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 noktasında buluşur. Şimdi, köşegenin etrafındaki bu iki paralel yüzlüden her biri kendisine bağlı kalan altı paralel yüzlüden üçüne sahiptir, bu üçü tamamlayıcı rolünü oynar ve eşit hacimdedir (şekle bakınız).

Gnomon teoremi, ortak köşegenli iç içe paralelkenarlar hakkında daha genel bir ifadenin özel bir durumudur. Verilen bir paralelkenar 
  
    
      
        A
        B
        C
        D
      
    
    {\displaystyle ABCD}
  
 için, köşegen olarak 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
'yi içeren herhangi bir 
  
    
      
        A
        F
        C
        E
      
    
    {\displaystyle AFCE}
  
 iç paralelkenarını düşünün. Ayrıca, kenarları dış paralelkenarın kenarlarına paralel olan ve iç paralelkenar ile 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
 tepe noktasını paylaşan benzersiz şekilde belirlenmiş iki paralelkenar 
  
    
      
        G
        F
        H
        D
      
    
    {\displaystyle GFHD}
  
 ve 
  
    
      
        I
        B
        J
        F
      
    
    {\displaystyle IBJF}
  
 vardır. Şimdi bu iki paralelkenarın alanlarının farkı, iç paralelkenarın alanına eşittir, yani:

  
    
      
        
          |
        
        A
        F
        C
        E
        
          |
        
        =
        
          |
        
        G
        F
        H
        D
        
          |
        
        −
        
          |
        
        I
        B
        J
        F
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle |AFCE|=|GFHD|-|IBJF|}
  

Bu ifade, köşeleri köşegen 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 üzerinde olan bozulmuş bir 
  
    
      
        A
        F
        C
        E
      
    
    {\displaystyle AFCE}
  
 iç paralelkenarına bakıldığında gnomon teoremini verir. Bu, özellikle paralelkenarlar 
  
    
      
        G
        F
        H
        D
      
    
    {\displaystyle GFHD}
  
 ve 
  
    
      
        I
        B
        J
        F
      
    
    {\displaystyle IBJF}
  
 için, ortak noktaları 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
'nin köşegen üzerinde olduğu ve alanlarının farkının sıfır olduğu anlamına gelir, bu tam olarak gnomon teoreminin ifade ettiği şeydir.

Gnomon teoremi, Öklid'in Elemanlarında (MÖ 300 civarında) yer alacak kadar erken tanımlanmış ve diğer teoremlerin türetilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Gnomon terimini kullanmadan paralelkenarlar hakkında bir ifade olarak ifade edildiği Elemanların I. kitabında 43 numaralı önerme olarak verilmiştir. İkincisi, Elemanların II. kitabının ikinci tanımı olarak Öklid tarafından tanıtılmıştır. Gnomon ve özelliklerinin önemli bir rol oynadığı diğer teoremler, Kitap II'deki önerme 6, Kitap VI'daki önerme 29 ve Kitap XIII'deki 1'den 4'e kadar olan önermelerdir.

Lorenz Halbeisen, Norbert Hungerbühler & Juan Läuchli (2016). Mit harmonischen Verhältnissen zu Kegelschnitten: Perlen der klassischen Geometrie (Almanca). Springer. ss. 190-191. ISBN 9783662530344. 
George W. Evans (Mart 1927), "Some of Euclid's Algebra", The Mathematics Teacher, 20 (3), ss. 127-141, JSTOR 27950916 
William J. Hazard (Ocak 1929), "Generalizations of the Theorem of Pythagoras and Euclid's Theorem of the Gnomon", The American Mathematical Monthly, 36 (1), ss. 32-34, JSTOR 2300175 
Paolo Vighi & Igino Aschieri (2010),  Vittorio Capecchi, Massimo Buscema, Pierluigi Contucci & Bruno D'Amore (Ed.), "From Art to Mathematics in the Paintings of Theo van Doesburg", Applications of Mathematics in Models, Artificial Neural Networks and Arts, Springer, ss. 601-610, ISBN 9789048185818 KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 

"Theorem of the gnomon" (İngilizce). 3 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.  ve "Definition of the gnomon". Öklid'in Elementler'i. 3 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Robert Langlands tarafından verilmiş konferans dizisi" (PDF). Matematikten Sayfalar. YTÜ. Haziran 2003. 29 Kasım 2019 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Heraklides Pontikus (Grekçe: Ἡρακλείδης ὁ Ποντικός Herakleides; y. MÖ. 390 – y. MÖ. 310), Heraclea Pontica, şimdiki Karadeniz Ereğli, Türkiye'de doğmuş ve Atina'ya göç etmiş Yunan filozof ve astronomdur. En çok Dünya'nın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru her 24 saatte bir döndüğünü öne sürmesiyle hatırlanır. Aynı zamanda güneş merkezli teorinin yaratıcısı olarak da kabul edilir; ancak bu tartışmalıdır.

Heraklides'in babası Euthyphron, oğlunu Atina'daki Platon Akademisi'nin kurucusu Platon ve halefi Speusippos'un yanında eğitim görmesi için gönderen zengin bir soyluydu. Suda'ya göre Platon, MÖ. 361/360'ta Sicilya'ya giderken Akademi'yi Heraklides'in sorumluluğuna bırakmıştır. Heraklides, MÖ 339/338'de akademi başkanı olarak neredeyse Speusippos'un halefi seçiliyordu, ancak Ksenokrates'e karşı kıl payı kaybetti.
Heraklides'in tüm yazıları kaybolmuştur; geriye sadece birkaç fragman kalmıştır. Pisagorcular Hicetas ve Ecphantus gibi Heraklides de yıldızların görünürdeki günlük hareketinin Dünya'nın günde bir kez kendi ekseni etrafında dönmesiyle oluştuğunu öne sürmüştür. Bu görüş, Dünya'nın sabit olduğunu ve kendi kürelerindeki yıldız ve gezegenlerin de sabit olabileceğini söyleyen kabul görmüş Aristotelesçi evren modeliyle çelişiyordu. Simplikios, Heraklides'in gezegenlerin düzensiz hareketlerinin, Güneş hareketsiz kalırken Dünya'nın hareket etmesiyle açıklanabileceğini öne sürdüğünü söyler.
Her ne kadar bazı tarihçiler Heraklides'in Venüs ve Merkür'ün Güneş etrafında döndüğünü öğrettiğini öne sürmüş olsalar da, kaynakların detaylı bir incelemesi “Pontuslu Heraklides'ten bahseden antik literatürün hiçbir yerinde onun herhangi bir güneş merkezli gezegen konumunu desteklediğine dair açık bir referans olmadığını” göstermiştir.
Heraklides'i "Pompicus" olarak adlandıran, ismiyle ilgili bir kelime oyunu, onun oldukça kibirli ve kendini beğenmiş bir adam olabileceğini ve birçok alayın hedefi olduğunu göstermektedir. Diogenes Laertios, Aristoksenos'u kaynak göstererek, Heraklides'in Thespis adı altında sahte oyunlar yazdığını ve ayrıca Camaeleon'un Heraklides'in kendisinden Hesiodos ve Homeros üzerine yorumlar aşırdığını iddia ettiğini belirtir. Laërtius ayrıca Firari Dionysius'un Sophokles adına Parthenopaeus adlı bir oyun uydurarak Heraklides'i kandırdığı bir hikâyeyi de aktarır. Heraklides bu oyuna kolayca kanmış ve onu Sophokles'in eseri olarak göstermiştir. Bununla birlikte, Heraklides'in felsefe, matematik, müzik, gramer, fizik, tarih ve retorik konularında çok yönlü ve üretken bir yazar olduğu görülmektedir. Çeşitli eserlerini diyalog biçiminde derlediği anlaşılmaktadır.
Heraklides'in okültizme de ilgi duyduğu görülmektedir. Özellikle transları, vizyonları ve kehanetleri tanrıların intikamı ve reenkarnasyon açısından açıklamaya odaklandı.
Heraklides'in tarihçiler için özellikle önemli olan bir alıntısı, MÖ. 4. yüzyıl Roma'sının bir Yunan şehri olduğunu söylemesidir.
Heraklides Pontikos, Pythagoras'ın Pirro olduğunu, Euphorbus'tan önce ve başka bir ölümlüden önce hatırlayacağını büyük bir hayranlıkla ifade eder.

Dorandi, Tiziano (1999). "Chapter 2: Chronology".  Algra, Keimpe (Ed.). The Cambridge History of Hellenistic Philosophy. Cambridge: Cambridge University Press. s. 48. ISBN 9780521250283. 
Davidson, Martin P. (2007). The Stars And The Mind. Fabri Press. s. 45. ISBN 978-1-4067-7147-3. 
Eastwood, Bruce (1992). "Heraclides and Heliocentrism: Texts, Diagrams, and Interpretations". Journal for the History of Astronomy. 23 (4). ss. 233-260. Bibcode:1992JHA....23..233E. doi:10.1177/002182869202300401. 
Gottschalk, H. B. (1980). Heraclides of Pontus. Clarendon Press. ISBN 0-19-814021-5. 
Guthrie, W. K. C. (1986). A History of Greek Philosophy: Volume 5, The Later Plato and the Academy (Later Plato & the Academy). Cambridge University Press. s. 470. ISBN 0-521-31102-0. 
Heath, Thomas L. (1921). A History of Greek Mathematics: From Thales to Euclid. Oxford: Clarendon Press. ss. 312, 316-317. 
Hutchinson, D. S.; Johnson, Monte Ransome (25 Ocak 2015). "Protrepticus: New Reconstruction, includes Greek text". 31 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 Laërtius, Diogenes (1925). "The Peripatetics: Heraclides". Lives of the Eminent Philosophers. 1:5. Hicks, Robert Drew tarafından çevrildi (Two volume bas.). Loeb Classical Library. § 92. 
Porter, Roy, (Ed.) (2000). "Heraklides of Ponticus". The Hutchinson Dictionary of Scientific Biography (1. bas.). Hodder & Stoughton. ISBN 978-1859863046. 
Simplicius (1997). On Aristotle's Physics 2. Fleet, Barries tarafından çevrildi. Ithaca: Cornell University Press. s. 48. ISBN 0-8014-3283-9. 

Diogenes Laërtius çev. C. D. Yonge (1853) "Lives of Eminent Philosophers"
Otto Voss (1896) De Heraclidis Pontici vita et scriptis
Wehrli, F. (1969) Herakleides Pontikos. Die Schule des Aristoteles vol. 7, 2nd edn. Basel.
Eckart Schütrumpf, (Ed.) (2008), Heraclides of Pontus. Texts and translations, Peter Stork, Jan van Ophuijsen & Susan Prince tarafından çevrildi, New Brunswick, N.J.: Transaction Publishers 
William W. Fortenbaugh & Elizabeth Pender, (Ed.) (2009), Heraclides of Pontus. Discussion, New Brunswick, N.J.: Transaction Publishers KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Neugebauer, Otto (1969) [1957]. The Exact Sciences in Antiquity. 2. Dover Publications. ISBN 978-0-486-22332-2. 
O. Neugebauer (1975), A History of Ancient Mathematical Astronomy 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Heraklides Pontikus", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Heron formülü, kenar uzunlukları bilinen bir üçgenin alanını hesaplamaya yarayan geometri formülüdür. Yunan matematikçi Heron tarafından bulunmuştur.

  
    
      
        A
        =
        
          
            s
            (
            s
            −
            a
            )
            (
            s
            −
            b
            )
            (
            s
            −
            c
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle A={\sqrt {s(s-a)(s-b)(s-c)}}}
  

s, üçgenin yarı çevresini göstermektedir:

  
    
      
        s
        =
        
          
            
              a
              +
              b
              +
              c
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle s={\frac {a+b+c}{2}}}
  

Heron formülü şu şekillerde de yazılabilir:

  
    
      
        A
        =
        
          
            1
            4
          
        
        
          
            (
            a
            +
            b
            +
            c
            )
            (
            −
            a
            +
            b
            +
            c
            )
            (
            a
            −
            b
            +
            c
            )
            (
            a
            +
            b
            −
            c
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle A={\frac {1}{4}}{\sqrt {(a+b+c)(-a+b+c)(a-b+c)(a+b-c)}}}
  

  
    
      
        A
        =
        
          
            1
            4
          
        
        
          
            2
            (
            
              a
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
            +
            
              a
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
            )
            −
            (
            
              a
              
                4
              
            
            +
            
              b
              
                4
              
            
            +
            
              c
              
                4
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle A={\frac {1}{4}}{\sqrt {2(a^{2}b^{2}+a^{2}c^{2}+b^{2}c^{2})-(a^{4}+b^{4}+c^{4})}}}
  

  
    
      
        A
        =
        
          
            1
            4
          
        
        
          
            (
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
            +
            
              c
              
                2
              
            
            
              )
              
                2
              
            
            −
            2
            (
            
              a
              
                4
              
            
            +
            
              b
              
                4
              
            
            +
            
              c
              
                4
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle A={\frac {1}{4}}{\sqrt {(a^{2}+b^{2}+c^{2})^{2}-2(a^{4}+b^{4}+c^{4})}}}
  

  
    
      
        A
        =
        
          
            1
            4
          
        
        
          
            4
            
              a
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
            −
            (
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
            −
            
              c
              
                2
              
            
            
              )
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle A={\frac {1}{4}}{\sqrt {4a^{2}b^{2}-(a^{2}+b^{2}-c^{2})^{2}}}}
  

ΔABC, kenar uzunlukları a=7, b=4 ve c=5 olan bir üçgen olsun.
Yarıçevre   
  
    
      
        s
        =
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        (
        a
        +
        b
        +
        c
        )
        =
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        (
        7
        +
        4
        +
        5
        )
        =
        8
      
    
    {\displaystyle s={\tfrac {1}{2}}(a+b+c)={\tfrac {1}{2}}(7+4+5)=8}
  
  ve alan

 
  
    
      
        T
        =
        
          
            s
            
              (
              
                s
                −
                a
              
              )
            
            
              (
              
                s
                −
                b
              
              )
            
            
              (
              
                s
                −
                c
              
              )
            
          
        
        =
        
          
            8
            ⋅
            (
            8
            −
            7
            )
            ⋅
            (
            8
            −
            4
            )
            ⋅
            (
            8
            −
            5
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle T={\sqrt {s\left(s-a\right)\left(s-b\right)\left(s-c\right)}}={\sqrt {8\cdot (8-7)\cdot (8-4)\cdot (8-5)}}}
  

  
    
      
        =
        
          
            8
            ⋅
            1
            ⋅
            4
            ⋅
            3
            )
          
        
        =
        
          
            96
          
        
        =
        4
        
          
            6
          
        
        ≈
        9.8
      
    
    {\displaystyle ={\sqrt {8\cdot 1\cdot 4\cdot 3)}}={\sqrt {96}}=4{\sqrt {6}}\approx 9.8}
  

Kosinüs teoremini yazarsak,

  
    
      
        cos
        ⁡
        
          
            
              C
              ^
            
          
        
        =
        
          
            
              
                a
                
                  2
                
              
              +
              
                b
                
                  2
                
              
              −
              
                c
                
                  2
                
              
            
            
              2
              a
              b
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \cos {\widehat {C}}={\frac {a^{2}+b^{2}-c^{2}}{2ab}}}
  

C açısının sinüsünü bulalım

  
    
      
        sin
        ⁡
        
          
            
              C
              ^
            
          
        
        =
        
          
            1
            −
            
              cos
              
                2
              
            
            ⁡
            
              
                
                  C
                  ^
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              4
              
                a
                
                  2
                
              
              
                b
                
                  2
                
              
              −
              (
              
                a
                
                  2
                
              
              +
              
                b
                
                  2
                
              
              −
              
                c
                
                  2
                
              
              
                )
                
                  2
                
              
            
            
              2
              a
              b
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \sin {\widehat {C}}={\sqrt {1-\cos ^{2}{\widehat {C}}}}={\frac {\sqrt {4a^{2}b^{2}-(a^{2}+b^{2}-c^{2})^{2}}}{2ab}}}
  

Üçgenin a kenarının yüksekliği b·sin(C) olur.

  
    
      
        
          
            
              
                A
              
              
                
                =
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                (
                
                  
                    taban
                  
                
                )
                (
                
                  
                    yukseklik
                  
                
                )
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                a
                b
                sin
                ⁡
                
                  
                    
                      C
                      ^
                    
                  
                
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  
                    1
                    4
     

Hicetas (Grekçe: Ἱκέτας veya Grekçe: Ἱκέτης; y. MÖ 400 - y. MÖ 335), Pisagor Okulu'nun bir Yunan filozofu ve astronomdu. Yaşamı sadece kabaca bilinmekte olup büyük olasılıkla MÖ 5. ve 4. yüzyılların sonlarına denk gelmektedir.

Syracuse'da doğdu. Kaynaklar Hicetas'ın hayatı hakkında hiçbir şey bildirmiyor. Astronomik öğretisinin bilimsel-tarihsel sınıflandırması nedeniyle, araştırmalarda Ekphantos ve Philolaos'un çağdaşı olduğu varsayılmaktadır. Buna göre, MÖ beşinci ve dördüncü yüzyılların sonlarında yaşadı. Astronomisi kısmen Ekphantos'unkiyle örtüştüğü için, onun öğretmeni olduğu varsayıldı; ikisi de Pisagorcuydu (yani filozof Pisagor'un öğretisinin takipçileri). Bir öğretmen-öğrenci ilişkisi varsayımı, elverişsiz kaynak durumu nedeniyle varsayımsal olarak kalır; Her halükarda, ikisinin temas halinde olduğu ve birbirlerinden bağımsız olarak görüşlerine ulaşmadıkları varsayımı makuldür.
Pisagorcu Ecphantus ve Akademik Heraclides Ponticus gibi, daimi yıldızların günlük hareketinin Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığına inanıyordu. Copernicus, De Revolutionibus orbium coelestium'da Nicetus Syracusanus’tan (Syracuse'lu Nicetus), Cicero tarafından Dünya'nın hareket ettiğini iddia eden bir antik şahsiyet olarak gösterildiğinden bahsettiğinde, aslında Hicetas'tan bahsettiğine inanılıyor.
Cicero, Academica'nın II. cildindeki Hicetas'tan Theophrastus'a atıfta bulunur. Heath'e göre:

Cicero “Theophrastus'un dediği gibi Syracuselu Hicetas'ı cennetin, güneşin, ayın, yıldızların ve aslında gökyüzündeki her şeyin hareketsiz kaldığını ve evrendeki dünya dışında hiçbir şeyin hareket etmediğini savunuyor; ama dünya kendi ekseni etrafında son derece hızlı bir şekilde dönüp döndükçe, sanki dünya hareketsiz ve cennet hareket ediyormuş gibi aynı sonuçlar ortaya çıkıyor." [diyor]. Bu elbette iyi ifade edilmiyor… ama Cicero, dünyanın dönüşünün, cennetin bir bütün olarak görünen günlük dönüşünün tam bir ikamesi olduğu anlamına gelir.
Hicetas'ın hiçbir yazısı hayatta kalmadığından, öğretilerinin daha sonraki kaynaklarda birkaç kısa ifadeden yeniden yapılandırılması gerekiyor. Doksograf Aëtios, Hicetas'ın, Philolaos gibi, dünyanın yerleşik kısmından her zaman görünmeyen bir "karşı-dünya" olduğu hipotezinin bir savunucusu olduğunu bildirir. Bu nedenle, Aristoteles'in bahsettiği, ancak adıyla adlandırılmayan, bu görüşü temsil eden "sözde Pisagorcular" grubuna aitti. Theophrastus'a atıfta bulunan Cicero, Hicetas'ın yıldızlı gökyüzündeki görünen hareketleri dünyanın bir eksen dönüşüyle açıkladığını bildirdi. Bu, araştırmada genellikle varsayıldığı gibi, ya kendi eksenleri ya da dünyanın dışında kozmosun merkezinden geçen bir eksen anlamına geliyordu. Cicero, Hicetas'ın dünyanın hareket eden tek gök cismi olduğunu iddia ederek, tam olarak anlatılmamış olan Theophrastus'a dair çok kaba ve basit bir şekilde bilgi verir. Güneş, ay ve gezegenler de dahil olmak üzere diğer tüm hareketlerin görünür olması gerekiyor ve bu görünüm, hepsi için dünyanın ekseninin dönüşünden kaynaklanıyor, bütün gökyüzü gerçekten hareketsiz duruyor. Doksograf Diogenes Laertios, Hicetas'ın dünyayı evrenin merkezine yerleştirmediğini, ancak Philolaos gibi ona dairesel bir yörünge atadığını ve ikisinden hangisinin önce bu fikri ortaya çıkardığının belirsiz olduğunu belirtiyor. Hicetas'a atfedilen karşı-dünya hipotezi, gerçekten de dünyanın yörüngesinde döndüğü bir modeli varsayar. Buna göre Hicetas, bu soruda yeni bir azınlık pozisyonunu temsil ediyordu, çünkü o zamanlar geosantrik bir dünya görüşü egemendi. Astronomik modelinin Philolaus'unkine ne ölçüde karşılık geldiği açık değildir.
Doğrulanamayan daha eski bir araştırma görüşüne göre Heraclides Ponticus, kahramanları Hicetas ve Ekphantos olan bir diyalog yazdı; bu diyalog, iki Pisagorcunun sözde öğretileri hakkındaki eski geleneğin kaynağıdır. Bu varsayım, Hiketas'ın tarihsel bir figür değil, Herakleides'in edebi bir kurgusu olabileceği veya en azından gerçekte yaşamış olsa bile, Herakleides'in kendisine atfedilen öğretilerini uydurduğu varsayımıyla bağlantılıydı.
Nicolaus Copernicus, dünyanın hareketini öğreten ve bu nedenle onun yeryüzünün hareketliliği anlayışının öncüsü olarak gördüğü kadim gök bilimciler arasında yanlışlıkla "Nicetus" olarak adlandırdığı Hicetas'tan söz eder.

Bruno Centrone: Hicétas de Syracuse. In: Richard Goulet (Hrsg.): Dictionnaire des philosophes antiques, Bd. 3, CNRS Éditions, Paris 2000, ISBN 2-271-05748-5, ss. 681
Leonid Zhmud: Hiketas und Ekphantos aus Syrakus (DK 50–51). In: Hellmut Flashar u. a. (Hrsg.): Frühgriechische Philosophie (=Grundriss der Geschichte der Philosophie. Die Philosophie der Antike, Band 1), Halbband 1, Schwabe, Basel 2013, ISBN 978-3-7965-2598-8, ss. 428–429
Maria Timpanaro Cardini: Pitagorici. Testimonianze e frammenti. Bd. 2, La Nuova Italia, Firenze 1962, ss. 406–415 (İtalyanca çeviri ile Yunanca kaynak metinler)
"Hicetas". 19 Nisan 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Şubat 2021. 
Toomer, G. J. (2016). Hicetas, of Syracuse, 5th cent. BCE. In Oxford Research Encyclopedia of Classics.

Hint astronomisi, Hint alt kıtasında uygulanan astronomiyi ifade eder. Tarihi, tarih öncesi dönemlerden modern zamanlara kadar uzanır. Hint astronomisinin en eski kökleri, İndus Vadisi Uygarlığı dönemine veya daha öncesine kadar tarihlendirilebilir. Astronomi, daha sonra MÖ 1500 veya daha eski tarihlere dayanan Vedaların incelenmesiyle ilişkili "yardımcı disiplinlerden" biri olan Vedanga'nın bir disiplini olarak gelişti. Bilinen en eski metin, MÖ 1400-1200'e tarihlenen Vedanga Jyotisha'dır (mevcut hali muhtemelen MÖ 700-600'den kalmadır).
Hint astronomisi, MÖ 4. yüzyıldan itibaren Yunan astronomisinden etkilenmiştir ve bu etki, Miladi takvimin ilk yüzyıllarına kadar devam etmiştir. Örneğin, Yavanajataka ve Romaka Siddhanta (MS 2. yüzyıldan itibaren yayılan bir Yunan metninin Sanskritçe çevirisi) bu etkileşimlerin örneklerindendir.
Hint astronomisi, 5-6. yüzyılda, Aryabhata ile zirveye ulaştı. Aryabhata'nın onun eseri Aryabhatiya, o dönemdeki astronomi bilgisinin doruk noktası olarak kabul edilir. Aryabhatiya, zaman birimleri, gezegenlerin konumlarının belirlenme yöntemleri, gece ve gündüzün nedenleri ve diğer kozmolojik kavramlar gibi konuları kapsayan dört bölümden oluşur. Hint astronomisi, daha sonra İslam astronomisi, Çin astronomisi, Avrupa astronomisi ve diğerlerini kayda değer ölçüde etkilemiştir. Aryabhata'nın çalışmalarını daha da geliştiren klasik dönem astronomları arasında Brahmagupta, Varahamihira ve Lalla bulunur.
Belirgin bir yerli Hint astronomi geleneği, özellikle Kerala astronomi ve matematik okulunda, Orta Çağ boyunca ve 16. veya 17. yüzyıla kadar aktifti.

Astronomi tarihi
Hindu takvimi
Orta Çağ İslam dünyasında astronomi

ÖzelGenel

Project of History of Indian Science, Philosophy and Culture, Monograph series, Volume 3. Mathematics, Astronomy and Biology in Indian Tradition edited by D. P. Chattopadhyaya and Ravinder Kumar
Brennand, William (1896), Hindu Astronomy, Chas.Straker & Sons, London 
Maunder, E. Walter (1899), The Indian Eclipse 1898, Hazell Watson and Viney Ltd., London 
Kak, Subhash. Birth and early development of Indian astronomy. Kluwer, 2000.
Kak, S. (2000). The astronomical code of the R̥gveda. New Delhi: Munshiram Manoharlal Publishers.
Kak, Subhash C. "The astronomy of the age of geometric altars." Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society 36 (1995): 385.
Kak, Subhash C. "Knowledge of planets in the third millennium BC." Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society 37 (1996): 709.
Kak, S. C. (1 January 1993). Astronomy of the vedic altars. Vistas in Astronomy: Part 1, 36, 117–140.
Kak, Subhash C. "Archaeoastronomy and literature." Current Science 73.7 (1997): 624–627.

Hypatia (d. y. MS. 350–370 – Mart 415) İskenderiye'de yaşamış bir Neoplatonist filozof, astronom ve matematikçiydi; o dönemde bu şehir, Mısır eyaleti'nin bir parçası ve Roma İmparatorluğu'nun önemli şehirlerinden biriydi. İskenderiye Kütüphanesi'nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler vermiştir. Yeni Platonculuk öğretisine bağlı olan Hypatia, Atina Akademisi'nin Eudoxus'ün başını çektiği Matematik geleneğine üye idi. Hypatia doğayı; mantık, matematik ve deney ile açıklamaya çalıştı.
Hypatia, günümüze kadar ulaşmış olan sayılı kaynaktan biri olan Yunan tarihçi Socrates Scholasticus'un "Historia Ecclesiastica" adlı eserine göre; İskenderiye'nin en önemli iki figürü olan, İskenderiye Valisi Orestes ile İskenderiye piskoposu Cyril arasında anlaşmazlıklara sebebiyet verdiği ve politik işlere karıştığı gerekçesi ile 415 yılında kıptî Hristiyan bir çete tarafından taşlanarak öldürülmüştür.
Hypatia'nın devrin en güzel kadınlarından biri olduğu ve Vali Orestes'in bizzat Hypatia'dan ders aldığı sıralarda Hypatia'ya âşık olduğu bilinmektedir. Anlaşmazlıklara ise Vali Orestes'in İskenderiye'de Piskopos Cyril'in kışkırtmaları ile Hypatia'ya karşı hızla büyüyen nefretin önüne geçmeye çalışması olmuştur. Hypatia, İskenderiye'ye Hristiyanlığın hakim olduğu son yıllarında Piskopos Cyril, Hypatia'yı hedef göstererek İncil'den yaptığı alıntılar ile halkı kışkırtmış ve Hypatia, halk tarafından "dinsiz" ve "şeytan" olarak nitelendirilmiştir. Kısa bir süre içerisinde de Kıptî bir Hristiyan çetesi tarafından taşlanarak öldürülmüştür.
Eserlerinden günümüze ulaşabileni yoktur; fakat Sinesius ile yazıştığı mektupların bir bölümü mevcuttur.

Bir matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia, dönemin ünlü matematikçisi olan Theon'un kızıydı. Hypatia'nın annesi hakkında günümüze herhangi bir kaynak ulaşmamıştır. Hypatia ilk eğitimini babasından almıştır. Ardından Atina'da ve Roma'da eğitimine devam etmiştir. Eğitimini aldıktan sonra 400 yılında memleketine geri dönmüştü ve İskenderiye Kütüphanesi'ndeki Platon Okulu'nda dersler vermeye başladı. Hypatia bu okulda, içerisinde Hristiyanlık, Paganizm ve Musevilik gibi birçok inanca sahip öğrencisine Platon ve Aristo'nun öğretilerini kazandırdı. Bu öğrencileri arasında ileride İskenderiye valisi olacak olan Orestes ve Ptolemais'in piskoposu olacak olan Synesius da vardı.

Günümüze ulaşabilmiş 5. yy'dan kalma kaynaklar Hypatia'yı; Platon, Aristo ve Plotinus'un felsefelerinin öğreticisi olarak tanımlar. Fakat Kıptî Nikiû piskoposu İoannis'in yazdığı 7. yy'dan kalan "Vakainame" adlı eserde Hypatia için şunlar söylenmiştir: "Hypatia helenistik bir pagan idi. Her zaman büyüye, usturlaba ve müzik enstrümanlarına bağlı kalmıştı. Ayrıca insanları şeytanî hileler ile kandırmıştı." Fakat bütün Hristiyanlar, Nikiû piskoposu İoannis veya Hypatia'yı öldüren çete gibi Hypatia'ya karşı düşman değildiler. Hatta bazı Hristiyanlar Hypatia'yı, erdem ve iffetin sembolü saymıştır.

Hypatia'yı ölene kadar savunmuş olan İskenderiye Valisi Orestes ile Hypatia'yı "dinsizlik" ve "şeytanlık" ile suçlayan İskenderiye piskoposu Cyril arasındaki kavga şehir çapında bir provokasyona dönüşür ve olaylar Hypatia'nın 415'te taşlanarak ve derisinin yüzülmesiyle öldürülmesine kadar varır.

Hypatia'nın ölümü hakkında bugün en güvenilir kaynak, bir Hristiyan olan Socrates Scholasticus'un 439'da yazmayı tamamladığı "Historia Ecclesiastica" adlı yapıtıdır. Bu yapıta göre olaylar Socrates Scholasticus'un anlatımı ile şöyle gelişir: 

 ...Hypatia'nın sık sık Vali Orestus ile görüşmesi Hristiyanların hoşuna gitmiyordu. Hypatia'nın, Vali Orestus ile Piskopos Cyril'in uzlaşmasını engellemeye çalıştığı düşünülüyordu. Böyle düşünen bir grup bağnaz, Peter adındaki çete liderleri ile birlikte Hypatia'nın evinin önünde pusuya yattılar ve onu beklemeye başladılar. Hypatia eve geldiğinde ise onu kaçırıp Caesareum adındaki bir kiliseye götürdükten sonra tamamen soydular. Ardından onu taşlayarak öldürdüler. Daha sonra Hypatia'nın parçalanmış bedenini alıp Cinaron adındaki bir yerde yaktılar.

Aritmetik üzerine 13 ciltlik bir yorum.
Apollonius'un Konik'leri üzerine yorum.
Ptolemy'nin "Almagest"i üzerine düzenleme.
Babası Theon'un yazdığı Öklid'in Elementleri adlı eser üzerine düzenleme.
"The Astronomical Canon" (Astronominin Kanunları) adlı kitabı.
Hypatia'nın bilime katkıları; gök cisimlerinin sınıflandırılmasında, hidrometrenin bulunmasında, sıvıların yoğunluk derecesinin belirlenmesinde ve daha birçok konuda etkili olmuştur.

1847 Yılında Fransız şair Charles Marie René Leconte de Liste kendisi hakkında Hypatie10 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Hypatie et Cyrille10 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1857) adlı eserler verdi. Liste, Hypatia'yı eserlerinde "savunmasız ve güzel" olarak betimledi.
1853 yılında İngiliz yazar Charles Kingsley Hypatia'ya atfen, "Hypatia - or New Foes with an Old Face" adlı romanını yayınladı. Kingsley romanında Hypatia'yı "kendini beğenmiş ve erotik bir kahraman" olarak tasvir etti.
1884 yılında keşfedilen bir asteroide Hypatia'ya atfen, "238 Hypatia" adı verildi.
2 Ocak 1893'te "Hypatia" adlı bir oyun sahnelendi. Haymarket Tiyatrosu, Londra.
2009 yılında Hypatia'nın hayatını konu alan "Agora" adlı film çekildi.
2018'de ilk baskısı yapılan Azra Kohen'e ait olan "AEDEN" adlı kitap yazarı tarafından Hypatia'ya ithaf edildi.

Özel

Genel
Rullmann, Marit (1996). Kadın Filozoflar: Antikçağ'dan Aydınlanmaya Kadar. Tomris Mengüşoğlu (çev.). İstanbul: Kabalcı. ss. 66-70. ISBN 975-7942-50-2.

Geometride adını Sakız Adalı Hipokrat'tan sonra alan Hipokrat ayı, iki çemberden oluşan yaylarla sınırlanmış bir aydır, daha küçük olanın çapı, daha büyük çember üzerinde dik bir açıyı kapsayan bir kirişe sahiptir.

Hipokrat, klasik çemberin kareleştirilmesi problemini, yani belirli cetvel ve pergel vasıtasıyla bir daire ile aynı alana sahip olan bir kare çizme problemini çözmek istedi. Hipokrat'ın bu sonucun ortaya çıktığı geometri üzerine kitabı olan Elemanlar adlı eseri kayboldu, ancak Öklid'in Elemanlar adlı eseri için bu eser bir model oluşturmuş olabilir.
Hipokrat'ın kanıtı, Rodoslu Eudemos tarafından derlenen, ancak günümüze ulaşmayan Geometri Tarihi (History of Geometry) adlı eserin, Kilikyalı Simplikios tarafından Aristoteles'in Fizik adlı eseri hakkındaki yorumundaki alıntılar aracılığıyla korunmuştur.
1882'ye kadar, Ferdinand von Lindemann'ın π'nin aşkınlığının kanıtıyla, Daireyi kareleştirme probleminin çözümünün imkansız olduğu bilinmiyordu.
Hipokrat ayı, eğri çizgilerle sınırlanmış bir alanın kesin ölçümü ile ilgili ilk örnektir.

Hipokrat'ın sonucu şu şekilde ispatlanabilir: 
  
    
      
        A
        E
        B
      
    
    {\displaystyle AEB}
  
 yayının bulunduğu dairenin merkezi, 
  
    
      
        △
        A
        B
        O
      
    
    {\displaystyle \triangle ABO}
  
 ikizkenar dik üçgeninin hipotenüsünün orta noktası olan 
  
    
      
        D
      
    
    {\displaystyle D}
  
 noktasıdır. Bu nedenle, daha büyük 
  
    
      
        A
        B
        C
      
    
    {\displaystyle ABC}
  
 dairesinin 
  
    
      
        A
        C
      
    
    {\displaystyle AC}
  
 çapı, 
  
    
      
        A
        E
        B
      
    
    {\displaystyle AEB}
  
 yayının üzerinde bulunduğu daha küçük dairenin çapının √2 katıdır. Sonuç olarak, daha küçük daire, büyük dairenin yarı alanına sahiptir ve bu nedenle, çeyrek daire 
  
    
      
        A
        F
        B
        O
        A
      
    
    {\displaystyle AFBOA}
  
, yarım daire 
  
    
      
        A
        E
        B
        D
        A
      
    
    {\displaystyle AEBDA}
  
'ya eşittir. Hilal şeklindeki 
  
    
      
        A
        F
        B
        D
        A
      
    
    {\displaystyle AFBDA}
  
 alanını çeyrek daireden çıkarmak, 
  
    
      
        △
        A
        B
        O
      
    
    {\displaystyle \triangle ABO}
  
 üçgenini verir ve aynı hilali yarım daireden çıkarmak Hipokrat ayının alanını verir. Üçgen ve Hipokrat ayı, eşit alandan eşit alanlar çıkarılarak oluşturulduğundan, alan olarak da eşittir.

Bir 
  
    
      
        △
        A
        O
        B
      
    
    {\displaystyle \triangle AOB}
  
 ikizkenar dik üçgeni çizin.
Merkez 
  
    
      
        O
      
    
    {\displaystyle O}
  
 olmak üzere 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 noktaları arasına bir yay çizin.

  
    
      
        △
        A
        O
        B
      
    
    {\displaystyle \triangle AOB}
  
 üçgeninin hipotenüsünün orta noktası olan 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 noktası merkez olacak şekilde, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 ve 
  
    
      
        B
      
    
    {\displaystyle B}
  
 noktaları arasına başka bir yay çizin.
Dışarıda kalan yeşil şekil, Hipokrat ayıdır.

Ayın alanı = Yarım dairenin alanı - Dairesel dilimin alanı
Ayın alanı = Yarım dairenin alanı - (sektörün alanı - üçgenin alanı)
Ayın alanı = πr2/2 - πr2180°/360° + üçgenin alanı
Ayın alanı = Üçgenin alanı

Yukarıdakine benzer bir kanıtı kullanarak, Arap matematikçi Hasan İbn-i Heysem (Avrupa'da Alhazen olarak bilinir, yaklaşık 965 - 1040), dış sınırları bir dik üçgenin iki kenarındaki yarım daire olan ve iç sınırları üçgenin çevresi tarafından oluşturulan, bu iki ayın birbirine eklenen alanları üçgenin alanına eşit olan iki ay olduğunu gösterdi. Dik üçgenden bu şekilde oluşan aylar, İbn-i Heysem (Alhazen) ayları olarak bilinir. Hipokrat ayının tümlevi, ikizkenar dik üçgen için bu sonucun özel halidir.
20. yüzyılın ortalarında, iki Rus matematikçi, Nikolai Chebotaryov ve öğrencisi Anatoly Dorodnov, pergel ve cetvel ile çizilebilen ve belirli bir kareye eşit alana sahip olan ayları tamamen sınıflandırdılar. Tüm bu tür aylar, kendi daireleri üzerindeki iç ve dış yayların oluşturduğu iki açı ile belirlenebilir. Bu gösterimde, örneğin, Hipokrat'ın ayı, (90°, 180°) iç ve dış açılara sahip olacaktır. Hipokrat, yaklaşık olarak (107.2°, 160.9°) ve (68.5°, 205.6°) açıları olan iki tane daha kare şeklinde içbükey ay buldu. Yaklaşık (46.9°, 234.4°) ve (100.8°, 168.0°) açıları olan iki kare daha içbükey ay, 1766'da Martin Johan Wallenius ve yine 1840'da Thomas Clausen tarafından bulundu. Chebotaryov ve Dorodnov'un gösterdiği gibi, bu beş çift açı, tek çizilebilir kare şeklinde ayları verir; özellikle çizilebilir kare biçimli dışbükey ay yoktur.

Hypsicles (Grekçe: Ὑψικλῆς, MÖ 190, İskenderiye/Mısır - 120 dolayları), Gökcisimlerinin yükselişi Üzerine (Grekçe: Ἀναφορικός, İngilizce: On Ascensions) ve bir kürenin içerisine düzgün katıların çizilmesiyle ilgilenen bir çalışma olan Öklid'in XIV. Elemanlar Kitabı kitaplarını yazmasıyla tanınan eski bir Yunan matematikçi ve astronom.

Hypsicles İskenderiye'de yaşıyordu. Hypsicles'ın hayatı hakkında bilinen çok az şey, XIV. kitabın önsözünde onunla ilgili yazılardan elde edilmiştir. Tyre Basilides'in İskenderiye'ye geldiğini ve orada Hypsicles'ın babasıyla matematik tartıştığını yazıyor. Hypsicles, babasının ve Basilides'in Apollonius'un bir on iki yüzlü ve aynı küre içerisindeki bir yirmi yüzlü üzerine yazdığı bir incelemeyi incelediklerini ve Apollonius'un uygulamasının tatmin edici olmadığına karar verdiklerini aktarır.
Kitap XIV'te Hypsicles, Apollonius sayesinde bazı sonuçları kanıtlar. Apollonius'un bir on iki yüzlü ve bir yirmi yüzlüyü aynı küre içerisine çizmesine ilişkin yöntemini açıkça inceledi. Babası ve ondan önceki Basilides gibi bu halinin yetersiz sunulduğunu gören Hypsicles, Apollonius'un uygulamasını iyileştirmeye çalıştığı açıkça görülmektedir.

Hypsicles'ın yaşamı hakkında çok az şey bilinmesine rağmen, Gökcisimlerinin yükselişi Üzerine (Grekçe: Ἀναφορικός, İngilizce: On Ascensions) adlı astronomi çalışmasının yazarı olduğuna inanılmaktadır. İskenderiyeli matematikçi Diophantus, Hypsicles nedeniyle poligonal sayıların bir tanımına dikkat çekti:

İstediğimiz kadar sayı varsa, 1'den başlayıp aynı ortak farkla artırırsarak, o zaman ortak fark 1 olduğunda tüm sayıların toplamı üçgensel bir sayıdır, ortak fark 2 olduğunda karesel bir sayıdır, ortak fark 3 olduğunda beşgensel bir sayıdır, [ve benzeri şeklinde devam eder]. Ve açıların sayısı, ortak farkı 2'den fazla olan sayıdan sonra ve 1 de dahil olmak üzere terimlerin sayısından sonraki taraf olarak adlandırılır.
Bu, modern gösterimde n'inci m-gensel sayının, n[2+(n−1)(m−2)]/2 şeklinde gösterilmesini ifade etmektedir.
Hypsicles'ın poligonal sayılar üzerine bir metin yazdığını kesin olarak bilinmiyor, ancak kaybolan böyle bir metin yazdığı oldukça kesin. Poligonal sayılar üzerine yapılan bu çalışma, Hypsicles'ın başka bir çalışmasında ortaya çıkan aritmetik ilerlemeler hakkındaki fikirlerle ilgilidir, bu da Hypsicles'ın gerçekten de bu konuda orijinal bir çalışma yapmış olmasını daha olası kılar.

Gökcisimlerinin yükselişi Üzerine (Grekçe: Ἀναφορικός, İngilizce: On Ascensions, bazen Yükselme Zamanları Üzerine İngilizce: On Rising Times şeklinde de çevrilmiştir) adlı eserde, Hypsicles, aritmetik ilerlemelerle ilgili bir dizi önermeyi kanıtlar ve sonuçları, zodyak burçlarının ufkun üzerine çıkması için gereken zamanların yaklaşık değerlerini hesaplamak amacıyla kullanır. Bu, muhtemelen Babil astronomisinin önerdiği bir bölüm olan, günü 360 parçaya böldüğü için çemberin 360 parçaya bölünmesinin benimsenmiş olabileceği bir çalışma olduğu düşünülmektedir. Ancak bu sadece bir spekülasyondur ve bunu destekleyecek gerçek bir kanıt bulunamamıştır. Heath 1921'deki çalışmasına, "İçinde dairenin 360 dereceye bölünmesinin gözlemlendiği en eski Yunan kitabı" şeklinde not etmiştir.

Hypsicles, muhtemelen Öklid'in Elemanları'nın XIV. kitabını yazmasıyla tanınır. Kitap Apollonius'un bir incelemesine dayanarak yazılmış olabilir. Kitap, Öklid'in kürelerin içine çizilmiş düzgün katıların karşılaştırmasına devam eder; bunun başlıca sonucu, aynı küre içine çizilmiş on iki yüzlü ve yirmi yüzlü yüzeylerinin oranlarının, hacimlerinin oranıyla aynı, yani 
  
    
      
        
          
            
              
                10
                
                  3
                  (
                  5
                  −
                  
                    
                      5
                    
                  
                  )
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {\tfrac {10}{3(5-{\sqrt {5}})}}}}
  
 olmasıdır.
Heath aynı zamanda, "Hypsicles ayrıca, Aristaeus'un, Beş figürün karşılaştırılması (İngilizce: Comparison of the five figures) adlı bir çalışmasında, aynı dairenin hem on iki yüzlünün beşgenini hem de aynı kürede çizili yirmi yüzlünün üçgenini çevrelediğini kanıtladığını söylüyor; bu Aristaeus, Öklid'in çağdaşı olan Yaşlı Aristaeus ile aynı Katı Loci (İngilizce: Solid Loci)’nin Aristaeus'u mu bilmiyoruz." şeklinde not düşmüştür."

Hypsicles mektubu, Öklid'in on üç kitaptan oluşan Elemanlar adlı eserinin bir parçası olan XIV. kitabından alınan ekin bir önsözüydü.

"Tyreli Basilides, Ey Protarchus İskenderiye'ye gelip babamla tanıştığında, ikametinin büyük bir kısmını, matematiğe olan ortak ilgileri nedeniyle aralarındaki bağ nedeniyle geçirdi. Ve bir keresinde, Apollonius'un (Pergalı Apollonius) bir ve aynı alanda çizili 12 yüzlü (dodekahedron) ile 20 yüzlü (ikosahedron)'nün karşılaştırılmasıyla ilgili yazdığı, yani birbirlerine oranlarının ne olduğu sorusuyla ilgili yazılan sayfaya bakıldığında, Apollonius'un bu kitaptaki değerlendirmesinin doğru olmadığı sonucuna vardılar; buna göre, babamdan anladığım gibi, onu değiştirip yeniden yazmaya başladılar. Ancak daha sonra Apollonius tarafından yayınlanan, söz konusu konunun bir gösterimini içeren başka bir kitaba rastladım ve problemle ilgili araştırmasından çok etkilendim. Apollonius'un yayınladığı kitap artık herkesin erişimine açık; çünkü daha sonra dikkatli bir şekilde ayrıntılandırmanın sonucu gibi görünen bir biçimde geniş bir sirkülasyona sahip."
"Benim açımdan, gerekli gördüklerimi size yorum yoluyla aktarmaya karar verdim, kısmen de yapabileceğiniz için, tüm matematik ve özellikle geometri alanındaki yeterliliğiniz nedeniyle, yazmak üzere olduğum şey hakkında uzman bir yargıya varmak ve kısmen de babamla yakınlığınız ve kendime karşı dostça duygularınız nedeniyle keşfime nazikçe kulak verin, araştırmamı iyi dinleyeceksiniz. Ancak, önsözü yapmanın ve incelememe kendisinin başlamasının zamanı geldi."

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Hipsikles", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Hypsicles, from  Smith". Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology. 17 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Boyer, Carl B. (1991). A History of Mathematics. 2. John Wiley & Sons, Inc. ISBN 0-471-54397-7. 
Heath, Thomas Little (1981). A History of Greek Mathematics, Volume I. Dover publications. ISBN 0-486-24073-8.

Solili Khrysippos veya Hrisippos (Grekçe: Χρύσιππος ὁ Σολεύς, Grekçe: Khrysippos ho Soleus; y. 279 – y. MÖ 206), Yunan Stoacı bir filozoftur. Kilikya'nın Soli kentinin yerlisiydi, ancak genç bir adam olarak Atina'ya taşındı ve burada Stoacı okulda Kleanthes'in öğrencisi oldu. Kleanthes, MÖ 230 civarında öldüğünde, Khrysippos okulun üçüncü başkanı oldu. Üretken bir yazar olan Khrysippos, okulun kurucusu Citium'lu Zenon'un temel doktrinlerini genişletti ve ona Stoacılığın İkinci Kurucusu unvanını kazandırdı.
Khrysippos, mantık, bilgi teorisi, etik ve fizik konularında mükemmeldi. Evrenin işleyişini ve insanlığın onun içindeki rolünü daha iyi anlamak için özgün bir önermesel mantık sistemi yarattı. Belirleyici bir kader görüşüne bağlı kaldı, ancak yine de düşünce ve eylemde kişisel özgürlük için bir rol arıyordu. Etik, diye düşündü, evrenin doğasını anlamaya bağlıydı ve ruhu bastıran ve ezen asi tutkuları ortadan kaldırmanın bir terapisini öğretti. Yunan ve Roma dünyasında yüzyıllardır en etkili felsefi hareketlerden biri olarak Stoacılığın başarısını başlattı.
Kendisinden sonraki 1500 yıl boyunca mantık tarihine gerçek bir etkide bulunamamıştır. Bu durum yazılarının parçaları dışında kaybolması ve fikirlerinin ikinci ağızdan aktarılması kadar Katolik Kilisesinin Aristotelesçi yaklaşımının da etkisi vardır. Cicero, Lucius Annaeus Seneca, Galenos ve Plutarkhos eserlerinin bazılarında ondan alıntılar yapmıştır. Bu alıntılar sayesinde eserleri ve görüşleri hakkında biraz bilgi sahibi oluruz. Son yıllarda Herculaneum şehrinde, eserlerinin bazı bölümleri Herculaneum papirüsü arasında keşfedildi.

Fenike (Phoenician) kökenli, Tarsuslu Apollonius'un oğlu Khrysippos, Kilikya'nın Soli kentinde doğdu. Endamı zayıftı ve uzun mesafe koşucusu olarak antrenman yaptığı biliniyor. Hâlâ gençken, kralın hazinesine el konulduğunda miras kalan önemli mülkünü kaybetti. Khrysippos, o zamanlar Stoacı okulun başı (bilgin) olan Kleanthes'in öğrencisi olduğu Atina'ya taşındı. Platon Akademisi'de Arkesilaos ve halefi Lacydes'in kurslarına katıldığına inanılıyor.
Khrysippos hevesle Stoik sistemi incelemeye başladı. Çağdaşları arasında öğrenme konusundaki ünü kayda değerdi. Entelektüel cüreti ve kendine güveni ile dikkat çekiyordu ve kendi yeteneğine güveni, diğer şeylerin yanı sıra, Kleanthes'e yaptığı talepte kendini gösterdi: "Bana ilkeleri verin, kanıtları kendim bulayım." MÖ 230'da Kleanthes öldüğünde Stoacı okulun başı olarak görevini Kleanthes'e devretti.
Khrysippos üretken bir yazardı. Nadiren günde 500 satır yazmadan günü bitirdiği söyleniyor ve 705'ten fazla eser derlemiştir. Kuşatıcı olma arzusu, bir tartışmanın her iki tarafını da ele alacağı anlamına geliyordu ve muhalifleri onu kitaplarını başkalarının alıntılarıyla doldurmakla suçladı. İfadelerinde dağınık, belirsiz ve üslubunda dikkatsiz olarak görülüyordu, ancak yetenekleri büyük saygı görüyordu ve okul için önde gelen bir otorite olarak görülüyordu.

143. Olimpiyatlarda (MÖ 208-204) 73 yaşında öldü. Diogenes Laërtius, ölümünün iki farklı anlatımını verir. İlk anlatımda, Khrysippos bir ziyafette seyreltilmemiş şarap içtiği için baş dönmesine yakalandı ve kısa süre sonra öldü. İkinci anlatımda bir eşeğin incir yemesini izliyordu ve haykırdı: "Şimdi eşeğe incirin üstüne içmesi için saf şarap verin!", bunun üzerine bir kahkaha atarak öldü. Ölümünün kesin nedeni, şimdi Ulusal Roma Müzesi'ndeki 1388 nolu bölümde muhafaza edilen bir el yazması üzerine yazılmıştır. Yeğeni Aristocreon, Kerameikos'ta onuruna bir heykel dikti. Khrysippos yerine öğrencisi Tarsuslu Zeno Stoacı okulun başına geçti.
Yazılı eserlerinden, Cicero, Seneca, Galenos, Plutarkhos ve diğerleri gibi sonraki yazarların eserlerinde alıntılanan parçalar dışında hiçbiri hayatta kalamadı. Son zamanlarda, Herculaneum papirüsü arasında Mantıksal Sorular (Logical Questions) ve Sezgi Üzerine (On Providence) bölümleri keşfedildi. Khrysippos'un üçüncü bir çalışması da bunların arasında olabilir.

Khrysippos, Akademi'nin saldırılarına direnme konusunda uzun ve başarılı bir kariyere sahipti ve sadece Stoacılığı geçmişin saldırılarına karşı değil, aynı zamanda gelecekteki tüm olası saldırılara karşı savunmayı umuyordu. Zenon ve Kleanthes'in öğretilerini aldı ve onları Stoacılığın kesin sistemi haline gelen şeyde kristalleştirdi. Stoacıların fiziksel doktrinlerini ve bilgi teorilerini detaylandırdı ve onların biçimsel mantığının çoğunu yarattı. Kısacası, Khrysippos, Stoik sistemi olduğu hale getirdi. "Khrysippos olmasaydı Stoa olmazdı" deniyordu.

Khrysippos, mantık konusunda çok şey yazdı ve bir önermesel mantık sistemi yarattı. Aristoteles'in mantık terimi, "Sokrates" veya "insan" ("tüm insanlar ölümlüdür, Sokrates bir insandır, bu nedenle Sokrates ölümlüdür") gibi terimlerin karşılıklı ilişkileriyle ilgiliydi. Stoacı mantık ise, "gündüz" ("eğer gündüzse, aydınlıktır: ama gündüz: öyleyse aydınlıktır") gibi önermelerin karşılıklı ilişkileriyle ilgileniyordu. Daha önceki Megaralı diyalektikçiler -Diodorus Cronus ve Philo - bu alanda çalıştı ve Aristoteles'in öğrencileri - Theophrastos ve Eudemus- varsayımsal kıyasları araştırdı, bu ilkeleri tutarlı bir önermesel mantık sistemine dönüştüren Khrysippos'du.

Khrysippos bir önermeyi "kendi içinde olduğu gibi reddedilebilen veya onaylanabilen" olarak tanımlamış ve "gündüz" ve "Dion yürüyor" gibi önermelere örnekler vermiştir. Modern terminolojide atomik ve moleküler önermeler olarak bilinen basit ve basit olmayan önermeler arasında ayrım yaptı. Basit bir önerme, "gündüzdür" gibi temel bir ifadedir. Basit önermeler, mantıksal bağlantıların kullanımıyla basit olmayan önermeler oluşturmak için birbirine bağlanır. Khrysippos, kullanılan bağlayıcıya göre beş tür moleküler önermeyi sıraladı:

Böylelikle, modern mantığa aşina olan çeşitli moleküler önermeler Khrysippos tarafından, bağlantı, ayrılma ve koşullu ve Khrysippos, kendi doğruluk kriterlerini yakından inceledi.

Koşullu ifadeleri tartışan ilk mantıkçılar Diodorus Cronus ve öğrencisi Philo idi. Beş yüz yıl sonra yazan Sextus Empiricus, Diodorus ve Philo arasındaki bir tartışmaya gönderme yapıyor. Philo, doğru öncülü olanların yanlış bir sonucu olması dışında tüm koşulların doğru olduğunu düşünüyordu ve bu, "gündüzse, o zaman ben konuşuyorum" gibi bir önerme anlamına geliyordu, gündüz olmadıkça ve sessiz kalmadıkça doğrudur. Ancak Diodorus, gerçek bir koşulun, önceki cümlenin hiçbir zaman gerçek olmayan bir sonuca varamayacağı bir koşul olduğunu savundu -bu nedenle, "gündüzse, o zaman konuşuyorum" önermesi yanlış olabilir, geçersizdir. Bununla birlikte, "şeylerin atomik elementleri yoksa, atomik elementler var" gibi paradoksal önermeler hala mümkündü. Khrysippos, bu tür paradoksları imkansız kılan koşullu önermelerle ilgili çok daha katı bir görüş benimsedi: Ona göre, eğer sonucun reddi mantıksal olarak öncül ile bağdaşmıyorsa bir koşul doğrudur. Bu, günümüzün katı koşuluna karşılık gelir.

Khrysippos, aksiyomların rolünü oynayan, gösterilemez kıyaslama denen beş tür temel argüman veya argüman formunu ve karmaşık kıyaslamaların bu aksiyomlara indirgenebileceği temata (themata) adı verilen dört çıkarım kuralını kullandığı bir kıyaslama veya çıkarım sistemi geliştirdi. Beş gösterilemezliğin biçimleri şunlardı:

Dört çıkarım kuralından sadece ikisi hayatta kaldı. Birincisi, sözde ilk tema, antilojizm kuralıydı. Diğeri, üçüncü tema, zincir kıyaslamalarının basit kıyaslara indirgenebileceği bir kesme kuralıydı. Stoacı tasvirin amacı sadece biçimsel bir sistem yaratmak değildi. İnsanın da bir parçası olduğu evreni yöneten ilahi aklın (Logos), aklın işleyişinin incelenmesi olarak da anlaşılmıştır. Amaç, insanların yaşamlarında yollarını bulmalarına yardımcı olacak geçerli çıkarım kuralları ve kanıt biçimleri bulmaktı.

Khrysippos konuşmayı ve isimlerin ve terimlerin ele alınışını analiz etti. Ayrıca yanlışlıkları ve paradoksları çürütmek için çok çaba harcadı. Diogenes Laertios'a göre, Khrysippos Yalancı paradoksu üzerine 23 kitapta on iki eser; amfiboli üzerine 17 kitapta yedi eser; ve diğer bilmeceler üzerine 26 kitapta dokuz çalışma daha yazdı. Toplamda 28 eser veya 66 kitap bulmacalara veya paradokslara verildi. Khrysippos, dört Stoacı kategorinin üçüncüsünün, yani bir şekilde elden çıkarılan (somehow disposed) kategorinin onaylandığı ilk Stoacıdır. Hayatta kalan kanıtlarda, Khrysippos sık sık madde (substance) ve nitelik (quality) kategorilerini kullanır, ancak diğer iki Stoik kategoriden (bir şekilde elden çıkarılan [somehow disposed] ve bir şekilde bir şeyle ilişkilendirilerek elden çıkarılan [somehow disposed in relation to something]) çok az yararlanır. Kategorilerin Khrysippos için özel bir önemi olup olmadığı açık değildir ve net bir kategoriler doktrini daha sonraki Stoacıların eseri olabilir.

Khrysippos, antik Yunanistan'ın en önde gelen mantıkçılarından biri olarak ünlendi. İskenderiyeli Klemens, mantıkçılar arasında usta olan birinden bahsetmek istediğinde, Homeros'un şairler arasında ustalaşması nedeniyle, Aristoteles değil, Khrysippos'u seçti. Diogenes Laertios şöyle yazdı: "Tanrılar diyalektiği kullanırlarsa, Khrysippos'unkinden başkasını kullanmazlar." Khrysippos'un mantıksal çalışması ihmal edildi ve unutuldu. Aristoteles'in mantığı, kısmen daha pratik görüldüğü için ve kısmen de Neoplatonistler tarafından ele alındığı için galip geldi. Daha 19. yüzyılda, Stoacı mantık küçümseme ile ele alındı, kısır bir formül sistemi, sadece Aristoteles'in mantığını yeni terminoloji ile donatıyordu. 20. yüzyıla kadar, mantıktaki gelişmeler ve modern önermeler hesabı ile, Stoacı mantığın önemli bir başarı oluşturduğu açıklığa kavuştu.

Stoacılar için hakikat, doğru akla sahip olan bilge tarafından hatadan arındırılır. Khrysippos'un bilgi teorisi ampirikti. Duyular, dış dünyadan mesajlar iletir ve raporları, onları doğuştan gelen fikirlere yönlendirerek değil, zihinde depolanan önceki raporlarla karşılaştırarak kontrol edilir. Zenon, duyu izlenimlerini "ruhtaki bir izlenim" olarak tanımlamıştı ve bu, ruhtaki etkiyi bal mumu üzerine bir 

Arsinoe III Philopator (Antik Yunanca: Ἀρσινόη ἡ Φιλοπάτωρ, "Baba seven Arsinoe" anlamına gelir, MÖ 246 veya MÖ 245 - MÖ 204) MÖ 220 - 204'te Mısır Kraliçesiydi. Ptolemy III ve Berenice II'nin kızıydı. Kendi kardeşinin çocuğunu taşıyan ilk Ptolemaios kraliçesiydi. Arsinoe ve eşi Ptolemy IV, Mısır halkı tarafından sevildi ve saygı gördü.

M.Ö.220 Ekim sonu ile Kasım başı arasında küçük erkek kardeşi Ptolemy IV ile evlendi. En azından güçlü bakan Sosibius tarafından hoş görüldüğü ölçüde, ülkenin hükûmetinde aktif rol aldı.
MÖ 217'de, Filistin'deki Raphia Savaşı'nda 68.000 askerle Büyük Antiochus'a karşı 55.000 askerle birlikte IV. Ptolemy'ye eşlik etti. Arsinoe, piyade falanksının bir bölümüne komuta etmiş olabilir. Her iki taraf da süvari, fil ve okçular gibi özel birlikler ve geleneksel Makedon falanksı istihdam etti. Savaş kötü gittiğinde, birliklerin önüne çıktı ve onları ailelerini savunmak için savaşmaya teşvik etti. Ayrıca savaşı kazanırlarsa her birine iki mina altın vadetti ki kazandılar.
Ptolemy IV, yaz aylarında, MÖ 204'te öldü. Agathocles ve Sosibius, Arsinoe'nin naipliği güvence altına alacağından korkarak, kocasının ölümünü duymadan önce onu bir saray darbesinde öldürdü ve böylece kendileri için naipliği güvence altına aldılar.

Ptolemy V

Eratosthenes, kaybedilen Arsinoe adında bir el yazması yazdı, konu kraliçenin hatırasıydı. Birçok eski bilim adamı tarafından alıntılanmıştır.

Kallimakhos veya Callimachus (/kəˈlɪməkəs/; Grekçe: Καλλίμαχος; MÖ. y. 310 – y. 240) Libya'da yer alan Kirene'deki Yunan kolonisinin yerlisiydi. İskenderiye Kütüphanesi'nde çalışan şair, eleştirmen ve bilim insanıydı. Mısır - Yunan Firavunları Ptolemy II Philadelphus ve Ptolemy III Euergetes'in himayesindeydi. Hiçbir zaman baş kütüphaneci olmadı. Kütüphanenin içeriğine dayalı bir bibliyografik araştırma yapmaktan sorumluydu. Bu, 120 cilt uzunluğundaki Pinake'leri, Antik Yunan edebiyatı tarihi üzerine daha sonraki çalışmalar için temel oluşturdu. Helenistik çağın en üretken ve etkili alim-şairlerindendir.
Kallimakhos her ne kadar düzyazı ve şiir alanında oldukça üretken olsa da, yazdığı şiirsel metinlerin yalnızca küçük bir bölümü günümüze ulaşabilmiştir. Başlıca eserleri arasında dört kitaptan oluşan etiyolojik (köken açıklayıcı) şiiri Aetia, altı dinsel ilahi, yaklaşık 60 epigram, bir dizi hicivsel iambus ve Hekalē adlı anlatı şiiri yer alır. Kallimakhos, çağdaşı olan İskenderiyeli şairler Aratos, Rodoslu Apollonios ve Theokritos ile birçok ortak yön taşısa da, şiir yazımında kendine özgü bir üsluba bağlı kaldığını dile getirmiştir. Küçük, nadir ve hatta kimi zaman bilinmeyen konuları tercih eden şair, büyük hacimli epik şiirler yazmayı reddederek kendini küçük ölçekli şiire adamıştır. Bu tutumu, onun döneminde edebiyatın en saygın türü sayılan epik şiire karşı bilinçli bir duruşunu yansıtır.
Kallimakhos ve estetik anlayışı, Roma Cumhuriyeti’nin son dönemleri ile erken İmparatorluk döneminin şairleri için önemli bir başvuru noktası hâline gelmiştir. Catullus, Horatius, Vergilius, Propertius ve Ovidius, onun şiirini "öncü modellerinden biri" olarak görmüş ve onunla farklı şekillerde etkileşime geçmişlerdir. Modern klasik filologlar, Kallimakhos’u en etkili Yunan şairlerinden biri olarak değerlendirir. Klasikçi Kathryn Gutzwiller’e göre Kallimakhos, "Yunan şiirini Helenistik çağ için yeniden icat etti; geliştirdiği kişisel üslup, Roma şiirindeki yansımaları aracılığıyla tüm modern edebiyat geleneğini etkisinde bırakmıştır."

Kallimakhos, Libya Yunan kökenliydi. MÖ. 310/305 civarında doğdu ve Kirene'de büyüdü. Seçkin bir ailenin üyesiydi. Ebeveynleri Mesatme (veya Mesatma) ve Battus Kirene'nin ilk Yunan kralı Battus I soyundandı. Battiad hanedanı, Sirenayka'yı sekiz nesil boyunca yöneten Libya Yunan hükümdarları ve Afrika'da hüküm süren ilk Yunan Kraliyet ailesiydi. Kallimakhos adını, Kireneli vatandaşları tarafından büyük saygı gören ve general olarak görev yapmış "yaşlı" Kallimakhos olan büyükbabasından almıştır.
Kallimakhos, Siraküza'dan gelen Euphrates adında bir Yunan'ın kızıyla evlendi. Ancak, çocukları olup olmadığı bilinmemektedir. Megatime adında bir kız kardeşi de vardı ama onun hakkında çok az şey biliniyor: Stasenorus veya Stasenor adında bir Sirenalı adamla evlendiği ve Kallimakhos adında bir oğlu olduğu (onu amcasından ayırmak için "Genç" olarak adlandırılır). O da şair oldu, "Ada"nın yazarı lakabıyla hatırlanıyordu.
Daha sonraki yıllarda Atina'da eğitim gördü. Kuzey Afrika'ya döndü ve İskenderiye'ye taşındı.

Elitist ve bilgili, "tüm yaygın şeylerden tiksindiğini" iddia eden Kallimakhos en çok kısa şiirleri ve epigramları ile tanınır. Helenistik dönemde, Yunan dili şiirindeki ana eğilim, Homeros'tan sonra modellenen destanları reddetmekti. Bunun yerine Kallimakhos, şairleri Homeros'un iyiden iyiye eskimiş izlerini takip etmek yerine, "vagonlarını basılmamış arazilerde sürmeye" teşvik etti. Kısa ama dikkatlice oluşturulmuş ve ifade edilmiş bir şiir biçimini idealleştirdi, bu üslubu mükemmelleştirdi. "Büyük kitap, büyük kötülük" (μέγα βιβλίον μέγα κακόν, mega biblion, mega kakon) ona atfedilen başka bir sözdür. Genellikle uzun, eski moda şiire saldırdığı düşünülür. Kallimakhos da (örneğin, Ptolemy II Philadelphus) kendi Kraliyet müşterilerin öven şiir yazdı.
Kallimakhos'un destana karşı güçlü duruşu nedeniyle, kendisi ve onun destanı savunan ve Argonautika'yı yazan küçük öğrencisi Rodos Apollonios otuz yılı aşkın süredir dikenli yorumlar, hakaretler ve kişisel saldırılarla uzun ve acı bir çekişme yaşadılar.
Kallimakhos "büyük kitapların" düşmanı olmasına rağmen, Suda eserlerinin sayısı 800'e varıyor (muhtemelen abartılı) ve bu da büyük miktarlarda küçük eseri daha kabul edilebilir bulduğunu gösteriyor. Bunlardan sadece altı ilahi, altmış dört epigram ve bazı fragmanlar günümüze ulaşmıştır; Kallimakhos'un epik materyalleri işleyen birkaç uzun şiirlerinden biri olan Hekale'nin önemli bir parçası, Rainer papirüsü'nde de keşfedildi. Onun Aitia (Αἴτια, "Nedenler") ancak bundan sonra yazarlar içinde parçalanmış papirüs parçaları ve tırnak hayatta kalan başka nadir artık çalışmaz, koleksiyonu oldu elegiak şehirlerin vakıf, karanlık dini törenler ile uğraşan, dört kitaplarında şiirlerin, Helen dünyasında görünüşe göre tuhaflıkları ve diğer gelenekler için seçilmiş benzersiz yerel gelenekler. En azından ilk üç kitaplarda, formül bir soru sormak görünen Muse formunun, "Neden, üzerinde Paros, kulları do Kharit ne flüt ne de kron kullanabilir?" "Neden Argos'ta 'kuzular' olarak adlandırılan bir ay var?" "Neden Leucas'ta Artemis imajının başında bir havan var?" Parçalardan bir dizi soru yeniden oluşturulabilir. Coma Berenices olarak adlandırılan Aetia'nın bir pasajı, papirüs kalıntılarından ve Catullus'un ünlü Latince uyarlamasından (Catullus 66) yeniden inşa edildi.
Günümüze kadar gelen ilahiler son derece öğrenilmiş ve bazılarının emek ve yapay olarak eleştirdiği bir tarzda yazılmıştır. Dördüncü İlahi, Pironcu felsefeden büyük ölçüde etkilenmiş görünmektedir. Epigramlara daha çok saygı duyulur ve birçoğu Yunan Antolojisine dahil edilmiştir.
Quintilianus'a (10.1.58) göre o, mersiyecilerin başıydı; onun ağıtları Romalılar (bkz. Neoterikler) tarafından çok değer gördü ve Ovidius, Catullus ve özellikle Sextus Propertius tarafından taklit edildi. Birçok modern klasikçi, Kallimakhos'a Latin şiiri üzerindeki büyük etkisine büyük saygı duyuyor. Arkeolojik kalıntılar da bu tematik ve stilistik etkileşimi kanıtlıyor. Roma'daki Esquiline Tepesi'nde korunan bir triclinium olan Maecenas Oditoryumu'nun iç duvarına boyanmış Kallimakhos'a atfedilen erotik bir epigram bulundu. Gaius Maecenas, zamanının en önde gelen zarafet yazarlarını finanse eden ve eğlendiren önde gelen bir sanat patronuydu; Kallimakhos yazıtlı odada Latin şiirine özgü pek çok faaliyetten doğal olarak izler. Bu epigramın konusu, bir erkek aşığın şarap ve şehvetin neden olduğu uygunsuz davranışlar nedeniyle özür dilemesi, geleneği bozan duygusal bireyselliği ve Latin zarafetlerinin değer verdiği esprili deneyimleri pekiştiriyor.
Kallimakhos'un en ünlü düzyazı eseri, İskenderiye Kütüphanesi'nde düzenlenen eserlerin yazarlarının bibliyografik bir incelemesi olan Pinakes (Listeler)'dir. Pinakes, bir kütüphanenin kaynaklarını listeleyen, tanımlayan ve sınıflandıran ilk bilinen belgelerden biriydi. Bir kütüphane kullanıcısı, Pinakes'e danışarak, kütüphanenin belirli bir yazarın eserini içerip içermediğini, nasıl kategorize edildiğini ve nerede bulunabileceğini öğrenebilirdi.

Acosta-Hughes, Benjamin (2019). "Callimachus on the Death of a Friend: A Short Study of Callimachean Epigram".  Henriksén, Christer (Ed.). A Companion to Ancient Epigram. Hoboken, New Jersey: Wiley. ss. 319–335. doi:10.1002/9781118841709.ch18. ISBN 978-1-118-84170-9. 
Acosta-Hughes, Benjamin; Stephens, Susan (2012). Callimachus in Context: from Plato to the Augustan Poets. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-511-91999-2. 
Ambühl, Annemarie (2012). "Callimachus".  Wibier, Matthijs (Ed.). Brill's New Pauly Supplements I – Volume 5 : The Reception of Classical Literature. Leiden: Brill Publishers. ISBN 978-90-04-21893-2. 
Barchiesi, Alessandro (2011). "Roman Callimachus".  Acosta-Hughes, Benjamis; Lehnus, Luigi; Stephens, Susan (Ed.). Brill's Companion to Callimachus. Leiden: Brill Publishers. ss. 511–533. ISBN 978-90-04-21697-6. 
Cameron, Alan (1995). Callimachus and His Critics. Princeton, New Jersey: Princeton University Press. ISBN 978-0-691-04367-8. 
Casson, Lionel (2001). Libraries in the Ancient World. New Haven, Connecticut: Yale University Press. ISBN 978-0-300-09721-4. 
Clayman, Dee (2011). "Berenice and her Lock". Transactions of the American Philological Association. 141 (2): 229–46. doi:10.1353/apa.2011.0013. JSTOR 41289743. 
Fantuzzi, Marco (2006). "Aetiology. I. Greek literature".  Cancik, Hubert; Schneider, Helmuth (Ed.). Brill's New Pauly. Leiden: Brill Publishers. ISBN 978-90-04-12259-8. 
Ferguson, John (1980). Callimachus. Boston: Twayne Publishers. ISBN 978-0-8057-6431-4. 
Gutzwiller, Kathryn (2007).  Gutzwiller, Kathryn (Ed.). A Guide to Hellenistic Literature. Oxford: Blackwell Publishers. doi:10.1002/9780470690185. ISBN 978-0-631-23321-3. 
Gutzwiller, Kathryn (1998). Poetic Garlands: Hellenistic Epigrams in Context. Berkeley, California: University of California Press. ISBN 978-0-520-91897-9. 
Harder, Annette (2012). Callimachus: Aetia. Volume 1. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-958101-6. 
Hunter, Richard (2012). The Shadow of Callimachus: Studies in the Reception of Hellenistic Poetry at Rome. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-511-61849-9. 
Hutchinson, Gregory (1997). Hellenistic Poetry. Oxford: Clarendon Press. ISBN 978-0-19-814748-0. 
Parsons, Peter (22 December 2015). "Callimachus (3), of Cyrene, "Battiades," Greek poet and scholar".  Goldberg, Sander (Ed.). Callimachus(3). Oxford Classical Dictionary. Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acrefore/9780199381135.013.1278. ISBN 978-0-19-938113-5. 
Stephens, Susan (2015). Callimachus: The Hymns. New York: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-978304-5. 
Witty, Francis (1958). "The Pínakes of Callimachus". The Library Quarterly. 28 (2): 132–136. doi:10.1086/618523. ISSN 0024-2519. JSTOR 4304755. 

 Yunanca Vikikaynak'ta Καλλίμαχος makalesiyle ilgili orijinal metin bulunmaktadır.

Kallippos (Grekçe: Κάλλιππος; MÖ 370 - 300), mevsimlerin uzunluklarını kesin olarak belirleyen ve sonraki tüm gök bilimciler tarafından kullanılan bir takvim oluşturan Yunan astronom ve matematikçi.

Kallippos, Kizikos’ta (Cyzicus - günümüz Erdek ilçesi yakınlarında, Marmara Denizi kıyısındaki Misya antik kenti) doğdu. Kallippos'un Eudoksos Okulu'nda öğrenci olduğunu ve Platon Akademisi'nde Knidoslu Eudoksos ile çalıştığını biliyoruz. Ayrıca Lykeion'da Aristoteles ile çalıştı, bu da Aristoteles'in ölümünden (MÖ 322) önce Atina'da aktif olduğu anlamına gelmektedir. Ayrıca astronomik gözlemlerini Hellespontos kıyılarında yaptığını biliyoruz ki bu gözlemlerden de anlaşılabilir. Simplikios, Aristoteles'in De caelo hakkındaki yorumunda “Eudoksos'un öğrencisi Polemarkhos'la çalışmış ve onu Atina'ya kadar takip etmiş olan Kizikoslu Kallippos, Aristoteles'in yardımıyla Eudoksos'un keşiflerini düzelterek ve tamamlayarak Aristoteles ile birlikte yaşadı.” yazmaktadır.

Gezegenlerin hareketlerini gözlemledi ve hareketlerini açıklamak için Eudoksos'un bağlantılı küreler şemasını kullanmaya çalıştı. Ancak 27 kürenin gezegensel hareketleri hesaba katmak için yetersiz olduğunu buldu ve bu nedenle toplamda 34 olmak üzere yedi tane daha küre ekledi. Aristoteles'in Metafizik'teki (XII.8) açıklamasına göre, Güneş için iki, Ay ve Merkür, Venüs ve Mars için birer tane daha küre ekledi.
Kallippos, mevsimlerin uzunluklarını dikkatli bir şekilde ölçtü ve onları (bahar ekinoksundan başlayarak) 94 gün, 92 gün, 89 gün ve 90 gün olarak buldu. Mevsimlerdeki bu değişim, Güneş anomalisi adı verilen Güneş'in hızında bir değişiklik anlamına gelir. Ayrıca Atinalı Meton tarafından yılın uzunluğunu ölçmek ve doğru bir ay-güneş takvimi oluşturmak için yapılan çalışmaları takip etti. Metonik döngü 6940 günde 19 tropikal yıl ve 235 sinodik aya sahiptir. Kallippos döngüsü, Metonik döngü içinde yörünge başına günleri ve yörünge başına dönüşleri senkronize ederek, 4 Metonik döngüden sonra birinin farkına dikkat çeker ve 76 yıllık bir süredir. Döngüleri ve günleri ayırt etmek, döngüsel devinim hakkında bilgi verir.
Kallippos gözlem döngüsüne MÖ 330'da (proleptik Jülyen takviminde 28 Haziran) yaz gün dönümünde başladı. Döngünün başlangıç konumu, yıldız konumu ve yıldızın tutulma zamanlaması, sonraki gök bilimciler tarafından sonraki tutulmalarla ilgili gözlemlerini kalibre etmek için kullanıldı. 76 yıllık Kallippos döngüsü, antik bir astronomik mekanik saat ve MÖ 2. yüzyıla ait (Yunanistan açıklarındaki Akdeniz sularında keşfedilen) gözlem yardımcısı olan Antikythera mekanizmasında kullanılıyor gibi görünmektedir. Mekanizmanın Kallippos döngüsü için bir kadranı vardır ve 76 yıl, bu eski cihazın kılavuzunun Yunanca metninde geçmektedir.
Ay'daki Calippus kraterine onuruna onun adı verilmiştir.

Kieffer, John S., "Callippus | Encyclopedia.com" (PDF), Dictionary of Scientific Biography (New York, 1970-1990) (3 bas.), ss. 21-22, 7 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)13 Ağustos 2020 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Kallippos", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
T. L. Heath, A History of Greek Mathematics (2 Vols.) (Oxford, 1921).
O. Neugebauer, A history of ancient mathematical astronomy (New York, 1975).
B. L. van der Waerden, Greek astronomical calendars. II. Callippos and his calendar, Arch. Hist. Exact Sci. 29 (2) (1984), ss. 115-124.

Nils Adolf Erik Nordenskiöld (18 Kasım 1832 – 12 Ağustos 1901) İsveç kökenli Finlandiyalı bir aristokrat, jeolog, mineralog ve Arktik araştırmacı. Kendisi soylu Nordenskiöld bilim insanları ailesinin bir üyesiydi ve friherre (baron) ünvanını taşıyordu.
Rus İmparatorluğu'na bağlı Finlandiya Büyük Dükalığı'nda doğdu. Politik eylemleri nedeniyle 1857 yılında İsveç'e göç etmek zorunda kaldı ve burada İsveç Parlamentosu ve İsveç Akademisi üyesi oldu. 1878-1879 yıllarında Avrasya'nın kuzey kıyıları boyunca düzenlenen Vega Seferi'ne liderlik etti. Bu, Kuzeydoğu Geçidi'nin ilk tam geçişiydi. Başlangıçta sıkıntılı bir girişim olan bu başarılı keşif, İsveç bilim tarihinin en büyük başarıları arasında sayılır.

Nordenskiöldler eski bir Fin-İsveçli aileydi ve soylular sınıfının üyeleriydi. Nordenskiöld'ün babası Nils Gustaf Nordenskiöld, Finlandiyalı bir mineralog, memur ve gezgindi. Aynı zamanda Rus Bilimler Akademisi üyesiydi.
Adolf Erik, Gustaf Nordenskiöld'ün (Mesa Verde kâşifi) ve Erland Nordenskiöld'ün (Güney Amerika etnografı) babası ve Nils Otto Gustaf Nordenskjöld'ün (bir diğer kutup kâşifi) dayısıydı. Nils Otto Gustaf Nordenskjöld'ün ebeveynleri kuzenlerdi - Otto Gustaf Nordenskjöld (1831'de Hässleby, İsveç'te doğdu) ve Adolf Erik Nordenskiöld'ün kız kardeşi Anna Elisabet Sofia Nordenskiöld (1841'de Finlandiya'da doğdu). Ailenin İsveç tarafı "Nordenskjöld" yazımını kullanırken, Fin tarafı "Nordenskiöld" yazımını kullanmıştır.

Nordenskiöld, 1832 yılında Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de doğdu, ancak ilk yıllarını Mäntsälä'daki Numminen köyünde bulunan aile arazisi olan Alikartano Malikanesi'nde (Frugård) geçirdi. Finlandiya'nın güney kıyısındaki küçük bir kasaba olan Porvoo'da okula gitti. Daha sonra 1849'da Helsinki'deki İmparatorluk Alexander Üniversitesi'ne girdi ve burada matematik ile jeoloji okudu ve kendini özellikle kimya ve mineralojiye adadı. 1853 yılında yüksek lisans derecesini aldı. İki yıl sonra "Om grafitens och chondroditens kristallformer" ("Grafit ve kondroditin kristal formları üzerine") başlıklı doktora tezini yayınladı.
Nordenskiöld, 1853'te mezun olduktan sonra Ural Dağları'na giden babasına eşlik etti ve Tagilsk'teki demir ve bakır madenlerini inceledi; dönüşünde hem üniversitede hem de maden ofisinde küçük görevler aldı.

Johan Ludvig Runeberg'in öğrencisi olan Nordenskiöld, Kırım Savaşı sırasında Finlandiya'nın İsveçliler tarafından Rusya'dan kurtarılması için galeyana gelen çarlık karşıtı Liberal bir çevreye mensuptu. 1855'te bir eğlence sırasında dikkatsizce yaptığı bir siyasi konuşma, Rus İmparatorluk yetkililerinin dikkatini çekti ve bu yüzden üniversiteden atıldı.
Daha sonra Berlin'e giderek mineraloji çalışmalarını sürdürdü ve 1856'da Helsinki Üniversitesi'nden harcırah alarak bunu Sibirya ve Kamçatka'da jeolojik araştırmalar yapmak için kullanmayı planladı. 1856 yılında Nordenskiöld aynı zamanda üniversiteye Mineraloji Doçenti olarak atandı. 1857'de yetkililerin kuşkusunu yeniden uyandırdı, öyle ki gerçekten siyasi bir mülteci olarak Finlandiya'yı terk etmek zorunda kaldı ve Finlandiya üniversitesinde bir daha görev alma hakkından mahrum bırakıldı. İsveç'e kaçtı.
1862'de Stockholm'de kurulan bir erkek derneği olan Sällskapet Idun'un kurucu üyelerinden biriydi.
1863'te Mareşal C. G. E. Mannerheim'ın teyzesi olan Anna Maria Mannerheim ile evlendi.

Nordenskiöld, Stockholm'e yerleşti ve kısa süre sonra jeolog Otto Torell'den Spitsbergen'e yapacağı bir keşif gezisine eşlik etmesi yönünde bir teklif aldı. Torell'in buzul olayları üzerindeki gözlemlerine Nordenskiöld, Bellsund'daki Tersiyer bitki kalıntılarının keşfini ekledi ve keşif gezisinin dönüşünde İsveç Doğa Tarihi Müzesi'nin (Naturhistoriska Riksmuseet) Mineraloji Bölümü'nde küratör ve müdür olup İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nde de Mineraloji profesörlüğü görevine geldi. Ayrıca 1869'da Kraliyet Coğrafya Topluluğu'nun Kurucu Madalyası'na layık görüldü.
Nordenskiöld'ün Spitsbergen'e düzenlenen üç jeolojik keşif gezisine katılımı ve ardından 1867, 1870, 1872 ve 1875'te daha uzun süreli Arktik keşifleri onu uzun zamandır aranan Kuzeydoğu Geçidi'ni keşfetmeye yöneltti. Bunu, SS Vega yolculuğu sırasında Avrupa ve Asya'nın kuzey kıyılarını ilk kez dolaşarak başardı. 22 Haziran 1878'de Karlskrona'dan yola çıkan Vega, ertesi ağustos ayında Cape Çelyuskin'i kat etti ve eylül ayı sonunda Bering Boğazı yakınlarında donduktan sonra, ertesi yaz yolculuğunu başarıyla tamamladı. Seferin anıtsal bir kaydını beş ciltte düzenledi ve kendisi de iki ciltte daha popüler bir özet yazdı. İsveç'e döndüğünde coşkulu bir şekilde karşılandı ve Nisan 1880'de baron ve Kuzey Yıldızı Nişanı komutanı oldu.
1883'te Grönland'ın doğu kıyılarını ikinci kez ziyaret etti ve gemisini büyük buz bariyerinden geçirmeyi başardı; bu, üç yüzyıldan uzun süredir boşuna denenen bir işti. Vega seferinin kaptanı Louis Palander aynı zamanda soylu ilan edildi ve Palander af Vega adını aldı.

1893'te Nordenskiöld, İsveç Akademisi'nin 12. başkanlığına seçildi. 1900 yılında Londra Jeoloji Derneği'nden Murchison Madalyası'nı aldı. İlk Nobel Fizik Ödülü'ne aday gösterildi; ancak ödüller verilmeden önce öldü.
Nordenskiöld, 12 Ağustos 1901'de Dalbyö, Södermanland, İsveç'te 68 yaşında öldü.

Bir kaşif olan Nordenskiöld, özellikle eski haritalardan anlaşıldığı üzere, Arktik keşiflerin tarihiyle ilgileniyordu. Bu ilgi onu erken dönem haritalarını toplamaya ve sistematik olarak incelemeye yöneltti. Her ikisi de çok sayıda faksimil içeren, erken basılmış atlaslar ve coğrafî haritalama ile Orta Çağ deniz haritaları üzerine iki önemli monografi yazdı: sırasıyla Facsimile-Atlas to the Early History of Cartography (1889) ve Periplus (1897).
Erken dönem haritalarından oluşan büyük kişisel koleksiyonunu Helsinki Üniversitesi'ne bıraktı ve bu koleksiyon 1997 yılında UNESCO'nun Dünya Belleği Siciline kaydedildi.

1858'de Nordenskiöld, Torell'in Frithiof adlı şalopasıyla Svalbard'a yaptığı ilk keşif gezisine katıldı. Keşif gezisinde, Spitsbergen.kıyıları boyunca biyolojik ve jeolojik gözlemler yapıldı.
In 1861, Torell'in Æolus gemisiyle yaptığı ikinci Svalbard seferine katıldı. Bu, Nordaustlandet'in pek keşfedilmemiş kuzey kıyısı boyunca Prins Oscars Land'e kadar uzanan bir tekne yolculuğunu içeriyordu. Ayrıca bir meridyen yayı ölçmeye başladılarsa da çalışmayı bitiremediler.
1864 yılında İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Nordenskiöld'ü meridyen yayı araştırmasını tamamlaması için Axel Thordsen adlı uskunanın komutasına verdi. Svalbard'ın güneyinde gerekli ölçümleri yaptıktan sonra, buza sıkışmış gemilerini terk etmek zorunda kalan 27 kişiyi kurtardılar.
1868'de uskuna donanımlı demir buharlı gemi Sofia ile Doğu yarımkürede o güne kadar hiçbir geminin gitmediği kadar kuzeye gitti. 82° 42' K'ye ulaşarak William Scoresby'nin önceki rekorunu 12' ile geçti.
1870 yılında, bir kutup gezisi için kızak köpeklerinin kullanılmasının yerinde olup olmadığını öğrenmek üzere Grönland'ı ziyaret etti. Bulaşıcı bir köpek hastalığı salgını nedeniyle Grönland'dan çok sayıda köpek bulmanın ve bunlara güvenmenin pratik olmayacağı sonucuna vardı. İç buz üzerinde yaklaşık 48 km'lik bir yolculuk yaptı. Disko Adası'ndaki Uivfaq'ta, Nordenskiöld'ün meteorit olduğunu düşündüğü birkaç büyük yerli demir bloğu bulundu. Günümüzde, bu demirlerin volkanik püskürmeler yoluyla oluşan bazalt oluşumlarında biriktiği düşünülüyor.
Nordenskiöld 1872 yılında ren geyiği kullanarak Kuzey Kutbuna ulaşmak için bir keşif gezisine çıktı. Bu amaçla Polhem vapuru, Onkel Adam vapuru ve Gladan brik gemisi Spitsbergen'de buluştu. Mosselbukta'da üç gemi beklenmedik bir şekilde dondu. Nordenskiöld, 67 adamı kış boyunca beslemenin yanı sıra aynı kaderi paylaşan altı Norveç av gemisinin mürettebatına da yardım etmek zorunda kaldı. Ren geyiklerinden biri hariç hepsi kaçınca durum daha da kötüleşti. Keşif ekibinin bir üyesinin dalgaların sürüklediği odunları ararken kaybolduğu sırada, Kutba kızakla gitmek yerine sadece Nordaustlandet'e bir yolculuk yapılabildi. Erzak tehlikeli bir şekilde azalmış ve iskorbüt hastalığı kol geziyordu. Ancak sadece bir denizci bun hastalığa yenik düştü, çünkü Diana vapurundaki Benjamin Leigh Smith, buzda sıkışmış gemileri buldu ve erzaklarını verdi. İki hafta sonra buzlar açıldı ve gemiler İsveç'e dönebildi.
1875'te Sibirya'daki Yenisey Irmağı'na, bir botla nehir yukarı çıkarken geri gönderdiği Pröven şalopasıyla gitti ve eve karadan döndü.
1876'da Nordenskiöld'ün Ymer vapuruyla Yenisey'in ağzına yapılan yolculuğu yinelemesi, bu rotanın beklenmedik biçimde elverişli buz koşullarına bağımlı olmadığını kanıtlar.
1878-1879 yıllarında Avrasya'nın kuzey kıyısı boyunca Kuzeydoğu geçidini bütünüyle aşan ilk kişi oldu. Bunu Vega gemisiyle yaptığı yolculukta başardı. Karlskrona'dan 22 Haziran 1878'de yola çıkan Vega, Ağustos ayında Çelyuskin Burnu'nu dolaştı. Vega'ya başlangıçta Lena, Fraser ve Express gemileri eşlik ediyordu. Son ikisi Yenisey'in ağzında yollarını ayırdı ve ırmağın yukarısına doğru ilerledi. Lena, Lena Nehri boyunca Yakutsk'a doğru yol aldı. Eylül sonunda Vega, Bering Boğazı yakınlarında dondu ve kışı kıyıdaki Çukçiler arasında geçirdi. Vega, Temmuz 1879'da Bering Boğazı'ndan geçerek Kuzeydoğu Geçidi'ni aştı.
1882-1883 yıllarında - 2. Dickson Keşif Gezisi ("Den andra Dicksonska Expeditionen till Grönland") - Sofya'yı üç Lapon ile birlikte iç buz örtüsüne bir keşif gezisi yapacağı Disko Körfezi'ne götürdü. Grönland'ın iç kesimlerinin buzdan yoksun ve belki de ormanlarla kaplı olmasını bekliyordu. Keşif gezisi, Grönland'ın doğu kıyısında, 300 yıllık denemelerden sonra ilk kez büyük buz engelini aşarak, Wilhelm August Graah'ın 1830'da Umiak keşif gezisini geri döndürmek zorunda kaldığı yerin biraz kuzeyinde, 65° 37'K'de Ammasalik'te (Kung Oscars Hamn) karaya çıktı.

Nordenskiöld Takımadaları, Sibirya açıklarında Kara Denizi'nde bulunan bir ada grubudur.
Laptev Denizi'ne eskiden "Nordenskiöld Denizi" deniyordu (Rusça: мо́ре Норденшёльда), bu Arktik kaşifin anısına.
Grönland'daki Peary Land'daki Nordenskiöld Fiyord

Aleksandr Vasiliyeviç Kolçak (Rusça: Алекса́ндр Васи́льевич Колча́к, 4 Kasım (Gregoryen takvimi) 1874 –  7 Şubat 1920), Rus deniz subayı, amiral, kutup araştırmacısı, Rusya İç Savaşı sırasında Bolşevik karşıtı Beyaz Ordu komutanı, 1918 yılında Rusya Beyaz Ordu Mareşalı Rus İç Savaşı sırasında gerçekleşen Beyaz Terör'ün en önemli komutanı.
Deniz mayınları uzmanı ve Rusya Coğrafya Derneği üyesi Port Artur Baskını sırasında gösterdiği yararlılıklardan dolayı altın kılıçla ödüllendirilir. Ayrıca Rus Coğrafya Derneğinin verdiği Büyük Altın Konstantin Madalyasına sahiptir.

Kolçak 1874 yılında Sankt-Peterburg'da asker bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Soyadı Türkçe olan Kolçak'ın iddialara göre atası Kolçak İlyas Paşa, Hotin'de kale komutanı olup Gagavuz ya da o dönemlerde Osmanlı etkisiyle Türkçe soyadı alan Moldovalı etnik kökenliydi; Leh veya Sırp asıllı olması da bir ihtimaldir. Kolçak Paşanın torunları daha sonraları Rusya'ya göç etmişti. Ancak bu iddialara dair somut kanıt yoktur. Babası Sivastopol emekli bir deniz topçu generaliydi. 1854-55 yılları arasında Kırım Savaşı'nda savaşmış daha sonra Sankt Petersburg'da mühendislik yapmaya başlamıştır. Kolçak, ailesinden gelen telkine göre deniz subayı olacak şekilde eğitim alır. 1894 yılında Deniz Harp Okulundan mezun olur. Çok geçmeden Vladivostok'a tayini çıkar. Burada 1895 - 1899 yılları arasında görev yapar. 1899 yılında Kronstadt Üssüne gelir.

1900 yılında hidrolog olarak Zarya (Rusçası: Заря, Şafak) gemisine tayin edilir ve Eduard Toll liderliğindeki Kuzey Kutup seferine katılır. Oldukça büyük sıkıntılar atlattıktan sonra Aralık 1902'de Rusya'ya geri dönebilir. Ancak seferin lideri ve Eduard Toll ile üç arkadaşı gemiden ayrılarak kuzeye gitmiş ve kaybolmuşlardır. Kolçak iki kez daha Kuzey Kutup seferine katılır ve bu alanda uzmanlaşır. Katıldığı bilimsel seferlerden dolayı Rus Coğrafya Derneği tarafından ödüllendirilecektir.

Rus-Japon Savaşı başladığında Mart 1904'te Port Artur'a gönderilir. Askold isimli kruvazörde görev yapar, sonrasında ise Serdityi muhribine komuta eder. Japon gemilerine karşı mayınlama işlemini başarıyla gerçekleştirerek Japon kruvazörü Takasago'nun batmasına yol açar. Bu başarısından dolayı Aziz Anna Nişanına (4. sınıf) layık görülür. Port Artur limanına Japon ablukası sıkılaşınca deniz topçu batarya komutanlığına getirilir. Muhasara sırasında yaralanır ve şehrin düşmesinden Japonlara esir düşer. Nagasaki'deki esir kampına götürülür, sağlık durumu kötü olduğu için savaşın bitmesinden önce Ruslara iade edilir.
Nisan 1905'te Sankt Petersburg'a döner. Bilimler Akademisinde kutup seferlerinde elde edilen bulgular üzerinde çalışmaya başlar. Bilimsel eseri olan Kara ve Sibirya Denizleri Buzulları makalesi Rus İmparatorluk Bilimler Akademisi yayınlarından basılır ve döneminde konuyla ilgili yazılan en yetkin eserler arasında değerlendirilir.
Bu dönemde Kolçak savaş sonrasında neredeyse tamamen tahrip edilen Rus donanmasının yeniden yapılandırılmasında görev alır. 1906 yılından itibaren Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığında görev yaptıktan sonra I. Dünya Savaşının çıkmasıyla beraber Baltık Donanması emrine girer.

Almanya İmparatorluğu ile ilan edilen savaş hali Rus Baltık Donanmasını hazırlıksız yakalamaz. Donanmanın bayrak gemisi Pogranichnik'de görev yapan Kolçak, özellikle Riga Körfezi'nin mayınlanması görevini üstlenir. Sadece savunmada kalınmasını onaylamayan Amiral Essen, Kolçak'dan Alman deniz üslerine karşı bir saldırı planı hazırlamasını emreder. 1914 -15 Kış aylarında Rus muhripleri ve kruvazörleri çok tehlikeli gece operasyonlarında Kiel ve Danzig gibi önemli Alman limanlarına yaklaşarak liman girişlerini mayınlamaya çalışır.
Ağustos 1916'da koramiralliğe terfi edilir. Bu rütbeyi alan en genç subay unvanını alarak Oramiral Andrey Eberhardt'ın yerine Karadeniz Donanmasının başına geçer. Kolçak'ın başlıca görevi Osmanlı İmparatorluğuna karşı General Nikolay Yudeniç komutasında düzenlenen seferi desteklemekti. Aynı zamanda bölgede bulunan Alman denizaltı faaliyetine karşı da önlem alan Kolçak, Boğazların işgaliyle ilgili bir plan da hazırlamıştır. Kolçak, Karadeniz'de çok sayıda Osmanlı gemisi batırmış ve özellikle Zonguldak ile İstanbul arasındaki kömür ikmal seferlerine engel olarak büyük sıkıntı yaşanmasına neden olmuştur. 1916 yılındaki Trabzon harekâtına destek vermiş ve şehrin alınmasında yararlılık göstermiştir.
Kolçak döneminde Karadeniz Donanması'nda bir facia da yaşanmıştır. 7 Ekim 1916 günü Sivastopol limanında demirli bulunan Rus Dreadnoughtu İmparatoriçe Maria (Императрица Мария) patlayarak batar. Patlamanın sebebi tespit edilememiştir.

1917 yılındaki Şubat Devrimi ile birlikte Çarlık rejimi devrilince Karadeniz Donanması siyasi kaos ortamına düşer. Kolçak Haziran ayında donanma komutanlığından alındıktan sonra Sankt-Peterburg'a gider. Şehre geldiğinde Geçici Hükûmet toplantısına davet edilir. Burada Rus silahlı kuvvetlerinin içinde bulunduğu durumu ve moralsizliğini anlatır. Ona göre ülkeyi kurtarmanın tek yolu yeniden disiplini tesis etmek ve orduda ölüm cezasını yeniden işler hale getirmektir. Bu dönemde çok sayıda muhafazakâr yayın ve örgüt ondan gelecekteki diktatör olarak bahseden haberler yapmıştır. Bolşeviklere karşı ortaya çıkan çok sayıda irili ufaklı gizli örgüt Kolçak'tan liderleri olmasını isteyecektir. Bu şekildeki haberleri kendi iktidarı için tehdit olarak algılayan Geçici Hükûmet Savaş Bakanı Aleksandr Kerenski, Kolçak'ı uzaklaştırmak için askeri bir görevle ABD'ye gönderir. 19 Ağustos 1917'de Kolçak ve beraberindeki subaylar Petrograd'dan ayrılarak önce İngiltere, sonra da ABD'ye gitmek üzere yola çıkarlar. ABD ziyareti verimsiz geçer çünkü Kolçak ABD'ye vardığında artık Boğazlar burada ilgi çekmeyen bir konu hâline gelmiştir. Kolçak ABD'de bazı askeri temaslardan sonra Japonya üzerinden Rusya'ya dönmeye karar verir.

Kolçak, Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı aldıkları sırada Japonya ve Mançurya'dadır. Geçici Hükûmet taraftarı olan Vladivostok'a vardığında 1918 yılına gelinmiştir. İtilaf Devletlerinin Almanya İmparatorluğuna karşı verdiği savaşın haklı bir savaş olduğunu düşünen Kolçak, Bolşeviklerin devrilerek I. Dünya Savaşına devam edilmesini savunan Geçici Hükûmetin yeniden iktidara gelmesini savunur. Bu yönde İngiliz temsilcilerle ve İngiltere askeri misyon şefi General Alfred Knox ile görüşür. İngiltere, Kolçak'ın Bolşevikleri devirebilecek ve Rusya'nın yeniden savaşa dahil olmasını sağlayabilecek bir önder olduğunu düşünerek ona destek vermeye karar verirler. Omsk'a dönen Kolçak artık iyice şiddetlenmiş olan Rus İç Savaşındaki Beyaz Ordu saflarına katılır. Sibirya Bölgesel Hükûmetine katılan Kolçak, hükûmet üyeleri tarafından sadece prestijli bir isim olduğu ve İngilizlerle iyi ilişkilerinden dolayı kapsanmıştır.
Kasım 1918'de Bolşevik karşıtları arasındaki çelişkiler su yüzüne çıkmaya başlamış ve Komuch yönetimi devrilmiştir. Kolçak Omsk'dan 16 Kasım günü döner. Darbeyi yapan askerî personel Kolçak'dan iktidarı almasını isterlerse de Kolçak onları reddeder. 18 Kasım günü Komuch'un SR üyesi bileşenleri Ataman Krasilnikov komutasındaki Kazaklar tarafından tutuklanır. Komuch'un SR üyesi olmayan üyeleri oybirliğiyle Kolçak'ın diktatörlük yetkileriyle başa geçmesini isterler. Kolçak Yüksek Yönetici (Rusçası: Verkhovnyi Pravitel) olarak başa geçer ve kendisini oramiralliğe terfi ettirir. Tutuklanan SR yöneticiler Sibirya'dan ülke dışına atılır ve sonunda Avrupa'ya giderler. İktidarı alan Kolçak, Bolşevizmi yenmenin esas amacı olduğunu ve Rus halkının istediği yönetimi seçmeye karar verebilmesi için öncelikle Bolşeviklerin yenilmesi gerektiğini açıklar. Rusya'da bulunan SR liderleri Kolçak darbesini kınarlar ve Kolçak'ın öldürülmesi gerektiğini belirten açıklamalar yayınlayarak halkı ayaklanmaya teşvik ederler. Omsk'da 22 Aralık 1918 günü SR üyelerinin öncülüğünde başlayan ayaklanma Kazaklar ve bölgedeki Çekoslovak Lejyonu tarafından kolaylıkla bastırılacak ve 500'e yakın SR üye ve sempatizanı derhal öldürülecektir. Bundan sonra Ocak 1919'da SR Merkez Komitesi Bolşevik iktidarını tanıyacak ve üyelerine Kızılordu'ya katılma çağrısı yapacaktır. VtsIK da Bolşevik karşıtı eylemlerde bulunmamış SR üyelerine yasal haklarını iade edecektir.
Kolçak iktidarında sert diktatörce kararlar alacaktır. Siyasi rakiplerini hapse attıracak, Şubat Devriminden sonra çalıştıkları fabrikaların yönetimini alan işçileri uzaklaştıracaktır. Fabrikaları eski patronlarına geri verecek, sendikaları kapatacak ve Sovyet organlarını tasfiye edecek, komünistleri tutuklayacaktır. Rusya'nın dış borçlarını kabul etmekte ve bu şekilde İtilaf Devletlerinin desteğini sağlama alacağını düşünmektedir. Güçlü bir orduya ihtiyacı olduğunun bilincindedir. Israrla siyasi bir yöneliminin olmadığını ve tek amacının Bolşevikleri yenmek olduğunu açıklasa da icraatları patron tarafında ve monarşiye dönüş yanlısı olarak değerlendirilebilmektedir. Monarşiye özlemi uyguladığı tarımsal yasalarla açıkça görülebilmektedir. Kolçak Çarlık rejimindeki toprak kanunlarını geri getirmiş ve büyük toprak sahiplerinin haklarını yeniden tesis etmiştir. 1917 yılındaki Şubat Devriminden beri büyük bir siyasi gelişkinlik ve örgütlülük içinde Rus işçileri ve yoksul köylüleri bu uygulamalara karşı ayaklanmıştır. Kolçak bu ayaklanmaları büyük bir şiddetle bastırmış ve sadece Ekaterinburg'da 25 bin kişi öldürülmüştür. Mart 1916'da Kolçak bir generaline yerel ayaklanmaların bastırılması için Japonların Amur bölgesinde uyguladığı sistematik katliam taktiğini önermiş ve Japonları övmüştür. Bu dönemde Kolçak askerlerinin top ateşiyle köyleri haritadan sildiği, kitlesel kırbaç uygulamasıyla halka işkence ettiği ve sayısız isyancının kurşuna dizildiği Menşevik gazetesi Vsegda Vperied'de iddia edilir. Kolçak'ın karşı-devrimci uygulamaları daha Kızılordu birlikleri bölgeye gelmeden kırsalda askerlerinin yenilgi alarak iktidarının sarsılmasına yol açar. 1919 yaz aylarında Altay ve Yenisey bölgesinde 25 bin kişilik Sibirya Köylü Kızılordusu ve partizan birlikleri toplamı 

Aleksey İliç Çirikov, (1703 - Kasım 1748, Moskova), Rus kâşif.
1727 yılında Büyük Okyanus'un kuzeyine Vitus Bering tarafından düzenlenen geziye katıldı. Bu gezi grubu 1728 Ağustos'unda Bering Boğazı'ndan geçip Arktik Okyanusu'ne vardı. Çirikov bu gezide komutan yardımcısı olarak görev aldı. Aynı grup, aynı bölgeye 1733-1743 arasında tekrar gezi düzenledi. Çirikov da yine komutan yardımcısı olarak bu geziye katıldı. Ağırlıklı olarak Danimarkalılardan oluşan gruptaki tek Rus üyeydi. Gezide Çirikov, Svitoy Pavel adlı geminin komutanlığını da yaptı.
İkinci gezide başlayan şiddetli fırtına grubu dağıttı. Bering'in gemisi günümüzde Bering adası olarak bilinen yerin yakınlarında battı. Çirikov ve ekibi doğuya doğru ilerledi. Yaklaşık 4 gün sonra Alaska'nın güneyinde bulunan Galler Prensi Adası'na ulaştı. Ekibinden bir grubu Bering ve diğerlerini aramaya yolladı, ancak bu gruptan da geriye dönen olmadı. Çirikov tekrar doğuya hareket etti.
Sonraki yıl Bering ve ekibini aramak üzere sefere çıktı. Hava koşulları nedeniyle geri dönmek zorunda kaldı. İkinci kez arama seferine çıkılacakken Bering'in batan gemisinden sağ kalanlar geri döndüler, sefer iptal edildi.
Sonraki yıllarda Sankt-Peterburg kentinde düzenlenen harita çalışmalarına katıldı.

Alexander Theodor von Middendorff (Rusça: Алекса́ндр Фёдорович Ми́ддендорф; telaffuz; Aleksandr Fyodorovich Middendorf; 18 Ağustos 1815 - 24 Ocak 1894) Baltık Almanı kökenli Rus zoolog ve kâşif.

Middendorff'un annesi Estonyalı bir çiftçinin kızı Sophia Johanson idi (1782-1868). Annesi, ebeveynleri tarafından eğitim için Sankt-Peterburg'a gönderildi. Orada, Baltık Almanı olan Estonya'nın Karuse köyünde bir papaz daha sonra St. Petersburg Pedagoji Enstitüsü'nün gelecekteki müdürü Theodor Johann von Middendorff (1776-1856) ile evlendi. İki genç farklı sosyal aileden geldiğinden birbirleriyle evlenemedikleri için kızları Anette (d. 1809) ve oğlu Alexander evlilik dışı dünyaya geldi. Alexander, 18 Ağustos 1815'te St. Petersburg'da doğdu, ancak doğumundan altı ay sonra St. Petersburg Alman Lüteriyen Cemaati onu gayri resmî olarak dünyaya geldiği için vaftiz etmeyi kabul etmedi. Daha sonra ebeveynleri beraberindeki evraklarda Middendorff'u evli bir çiftin çocuğu olarak göstermek istedi. Bölge halkının dikkatini çekmemek için anne ve oğlu Estonya'da yer alan Pööravere'de ki bir konağa yerleşti. 1824'te genç Middendorff okula gitmeye hazır olduğunda, ebeveynleri evlendi.

1839'da Middendorff, Kiev Üniversitesi'nde Zooloji Yardımcı Doçenti oldu. 1840 yazında Baer, Middendorff'tan Novaya Zemlya'ya yapacağı ikinci keşif seferine katılmasını önerdi (ilkini 1837'de gerçekleştirmiştir). Fırtınalı hava koşulları nedeniyle Novaya Zemlya'ya ulaşamadılar, ancak Baer ve Middendorff, o dönem Rusya ve Norveç'in paylaştığı Laponya'yı, Barents Denizi ve Beyazdeniz'i araştırdı. Middendorff, bu araştırma sırasında zoolojik ve botanik malzemeler toplarken Kola Yarımadası'nı geçerek bu yarımadayı Kola şehri'nden Kandalakşa'ya kadar haritalamakla görevlendirildi.
1843'ten 1845'e kadar, Rus Bilimler Akademisi adına, Taymır Yarımadası'na ve daha sonra Ohotsk Denizi kıyılarına seyahat ederek, Amur Nehri vadisine girdi (şu anda Çin'in bir bölgesi). Donmuş toprak hayvanlarının ve bitkilerin yayılması üzerindeki etkilerini açıklayan Almanca (1848-1875) Reise in den äußersten Norden und Osten Sibiriens (Sibirya'nın en kuzeyindeki ve doğusundaki seyahatler) adlı bulgularını yayınladı.
1870'te Baraba bozkırı'nı ve 1878'de Fergana Vadisi'ni ziyaret etti.

E. Tammiksaar, I. Stone, "Alexander von Middendorff and his expedition to Siberia (1842-1845)", Polar Record 43 (226): 193-216 (2007)
Barbara and Richard Mearns, Audubon to Xantus, The Lives of Those Commemorated in North American Bird Names, 0-12-487423-1

Aziz Brendan (Tralee, Kerry Kontluğu, Munster krallığı d. 484 - Annaghdown, İrlanda - 578) 5. asrın sonlarında İrlanda'da doğan ve efsanevi yolculuklara çıkan Kelt bir kâşif, Hristiyan bir keşiş ve aziz.

Erkek çocuklar okulunda rahibe İta tarafından büyütülüp eğitildiği söylenmektedir. Brendan daha sonra Tuamlı Jarlath'ın tedrisatından geçerek eğitimini tamamlamıştır. Keşiş ve rahip olduktan sonra Ardfert'e atandı ve buradan sonra İskoçya ve İrlanda'daki önemli manastırlarda uzun yıllar görev yaptı.
16 Mayıs'ta adına yortu kutlanan bu azizin görev aldığı ve isminin anıldığı manastır Shannon nehri kıyısında inşa edilmiş Clonfert manastırıdır.

Tarihler MS 530'ları gösterdiğinde Aziz Brendan ve beraberindeki din adamlarının sığır derisiyle kaplı ahşap iskeletli ve üstü açık bir tekneyle seferine başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Tek direkli ve küreklerin bulunduğu bir gemi olduğu anlatılardan görülebilmektedir. Yolculuğun ilk rotası İrlanda'nın batısından İskoçya'nın kuzeyindeki Faroe adaları olmuştur. Adalarda ufak çapta insan grupları vardı ve tarım yapıyorlardı. Brendan adalara koyun adası adını takmıştı ve yolculuğun devamında güneye yelken açmışlardı, ancak kötü hava şartları neticesinde bu seyahati kesip tekrar Faroe adalarına döndüler. Daha sonra ikinci kez yola çıktılar ve bu sefer hava normal gitti. Anlatıya göre güney doğrultusundaki bir takım adaya ulaştılar ki bugün anlaşıldığı kadarıyla bu adalar Azor takım adalarıydı zira tasvirler ve açıklamalar buna işaret etmektedir. Daha sonra yine aynı rüzgar yönüyle suların üzerinde büyük bitki tabakalarının yer aldığı bir bölgeye geldiler ki, Sargasso denizi olduğu anlaşılmaktadır. Bu aşamadan sonra da rota batıya doğru devam etti ve Kolomb'un çıktığı yer olan bahamalara ulaştılar.

Burada yarım kiloluk, 12 dilimli, kabuğu sarı ve içi kırmızı ve beyaz meyvelerden bahsetmişlerdir, bunun greyfurt olduğu düşünülmektedir. Bu bölgede deniz inanılmaz bir berraklığa sahipti ve tüm sefer ekibi hayretler içerisindeydi. Bahamalardan sonra Gulf stream akıntısı etkisiyle Florida açıklarına gelmişlerdi; ancak anlatıda Amerika anakarasına çıktığı bilgisi yoktu. Dönüş yolculuğunda kuzeye doğru ilerlerken kuvvetle muhtemel Kanada'nın kuzeydoğu sahillerine ilerlemişlerdi, zira buz kütlelerinden bahsetmişlerdir. Uzun, göğe yükselen buz duvarları anlatılarda yer almaktadır. Daha sonra batıya giderlerken; eşine rastlanmayacak bir olay yaşanmıştır ve denizi alevler içinde görmüşlerdi ve yanan bir dağı kaydetmişlerdi. Bunun da İzlanda'ya ulaştıkları anlaşılıyor zira bu alev tasvirleri İzlanda'nın volkanizmasına atıftır. Akabinde doğuya doğru devam eden ekip Rockall kayalığına uğrayıp İrlanda'ya geri dönmüştür.

Bu denizaşırı yolculuğun ifade ettiği olayların gerçekliği günümüz araştırmalarında sorgulanmıştır ve yolculuktan bahseden metinlerde anlatıların gerçek dünyada karşılıkları bulunmuştur. Özellikle Faroe adalarından sonra güneye giderek buldukları adanın soğuk ve sıcak su kaynaklarına sahip olması benzer coğrafi konumdaki Azor takımadalarında bulunan kaynaklar olabilir. Ayrıca bu yolculuk anlatısında ayağı yere basmayan öğeler de bulunmaktadır, tam olarak yolculuğun hangi safhasında olduğu bilinmeyen bir yaratıkla karşılaşma anı vardır. Burun deliklerinden sular fışkırtan bir dev canavarın ekibi korkuttuğu yazılıdır ki, bir balina olduğu düşünülebilir. Rivayete göre aziz brendan ekibini sakinleştirip dualar ederek tanrıdan kurtuluş dilemiştir. Bunun üzerine ateşler saçan başka bir canlı gelerek bu hayvanı uzaklaştırmıştır ve kendisi de gitmiştir.

Bu yolculuğun hikâyesi de halk hafızasında uzun süre sözlü yaşamış ve sosyal ortamlarda bireyden topluma aktarılmıştır, zira bizlere ulaşan ilk yazılı kayıtlar 9. asırda verilmiş olup yazılı hale geçmesiyle olayların yaşandığı yıl arasında 3 yüzyıl bulunması bu yolculuk hikâyesine neden bu kadar fazla rivayet karıştığını da bir ölçüde açıklamaktadır. 1450'lerde matbaanın Avrupa'da işlemesinden sonra Ducile elyazmasına benzer bir el yazmasından matbu hale geçirildi. Bu matbu eser Navigatio Sancti Brendani'dir.

Buzkıran, deniz ulaşımı için bir geçit açmak amacıyla, özellikle buz kırmak için yapılmış gemidir.

İlk örneğini 19. yüzyılda İngiltere'de Rus amirali Makarov'un çizdiği plana göre Ermak 'ın oluşturduğu buzkıranların temel özellikleri, kullanılma koşullarından, özellikle de, geminin etkisinde kaldığı önemli zorlamalardan kaynaklanır. Gövde sacları, sıradan gemilerinkine oranla daha kalın, ıskarmozlar birbirine daha yakındır. Baş bodoslaması sivri ve dayanıklıdır. Baş taraf kaşık biçimindedir ve ilerlerken geminin buzun üstüne çıkmasına, ağırlığıyla buzu ezmesine olanak verir.

Bazı buzkıranlarda, bir balast sistemiyle geminin dengesi değiştirilebilir. Bu gemiler, genellikle elektrikli diesel tipinde, az hızda bile büyük bir güç elde etme olanağı veren makinelerle donatılırlar. İleri iten pervaneleri dışında, bazı buzkıranların baş tarafında, baş bodoslaması altında ya da her iki yanında, bir ya da iki pervane daha bulunur. Bu sistemin amacı, buzun altındaki suyu çekmektir. Böylece, doğal dayanağından yoksun buz daha kolay kırılır. Ayrıca, gövde ile buz arasındaki sürtünmelerin azalmasına ve geminin daha iyi manevra yapabilmesine de katkıda bulunur.
En büyük buzkıran filolarının bulunduğu ülkeler Rusya, İsveç ve Finlandiya'dır. Rusya'da, nükleer güçle çalışan ilk buzkıranına Lenin adını vermiştir. Buzkıranlar daha çok Baltık Denizi'nde, Amerika'nın kuzey kıyılarında, Hudson Körfezi'nde ve Rusya için çok önemli olan Arktik Okyanusu'nde kullanılır. Günümüzde, özel gemilere başvurulmadan buzlar arasında gidip gelebilecek gemiler yapma eğilimi belirmiştir. Böylece, henüz ulaşılması çok güç olan ve iktisadi bakımından gelişen bölgelere, söz gelimi Alaska'ya yeni deniz yolları açılmış olacaktır.

Gelişim Hachette ansiklopedisi, Buzkıran maddesi, 2. cilt, s.640

Charles Francis Hall (d. 1821, Rochester, New Hampshire – ö. 8 Kasım 1871, Grönland), Amerikalı Kuzey Kutbu kâşifi. 1857'de Kuzey Kutbu ile ilgilenmeye başlayan Hall, bir sefer için para biriktirdi. 10 Eylül 1871'de çıktığı Grönland seferinde içtiği kahveden ötürü hastalandı. Bu süreçte doktoru ve gemi şirketinin kendini zehirlemeye çalıştığını öne süren Hall, 8 Kasım 1871'de aynı hastalıktan öldü.

Biography at the Dictionary of Canadian Biography Online 3 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robinson, Michael, The Coldest Crucible: Arctic Exploration and American Culture (Chicago, 2006)
Henderson, Bruce. "Fatal North: Murder and Survival on the First North Pole Expedition." Diversion Books, New York, 2011. ISBN 978-0-9838395-9-0 (e-book).
Kind, Stuart and Overman, Michael. "Science Against Crime". Doubleday and Company, Inc., New York, 1972. ISBN 0-385-09249-0.
Loomis, Chauncey C. "Weird and Tragic Shores."
The Royal Navy in Polar Exploration from Franklin to Scott, E. C. Coleman 2006 (Tempus Publishing)

Copley Madalyası (İngilizce: Copley Medal), tüm disiplinlerden bilim insanları için İngiltere merkezli Royal Society tarafından verilen bilim ödülüdür. Royal Society tarafından hâlen verilen en eski ödül olan madalya muhtemelen dünyanın da en eski bilim ödülü unvanına sahiptir. Copley Madalyası 1731 yılından beri her yıl bilim insanlarına verilmektedir. Madalya zengin bir toprak sahibi ve kendisi de Royal Society üyesi olan Godfrey Copley'den ismini almıştır. Madalya gümüş kaplama olup 5000 sterlinlik bir para ödülü ile birlikte verilmektedir. Bu ödülü kazanan bilim insanları arasında Charles Darwin, Albert Einstein ve Léon Foucault da vardır.
Verilmeye başlanmasından bu yana birçok önemli bilim insanı bu ödülü kazanmıştır. Bunların arasında 52 Nobel Ödülü sahibi de (Fizik 17, Fizyoloji veya Tıp 21, Kimya 14) bulunmaktadır. Kazananlardan bazıları şunlardır: Frederick Sanger, Charles Darwin, Paul Dirac, Ivan Pavlov, Dimitri Mendeleev, John Pople, Robert May, Dan McKenzie, Arthur Cayley ve James Lighthill. Bu ödül matematikteki Fields Madalyası ve Abel Ödülü'nden daha eskidir. John Theophilus Desaguliers, bu ödülü 1734, 1736 ve 1741 yılında 3 kez kazanarak en çok kazanan unvanına sahiptir. 1976 yılında Dorothy Hodgkin bu ödülü kazanan ilk ve 2015 itibarıyla de tek kadın bilim insanıdır.

"Royal Society: Copley Medal". 1 Mart 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Ağustos 2014.

Ebubekir Efendi (d. Şehrizor - ö. 29 Ağustos 1880, Cape Town), dinî eğitim vermek için Güney Afrika'ya gönderilen Kürt asıllı Osmanlı alimi.

Hoşnav aşireti Kürtlerinden olduğu belirtilen Ebubekir Efendi 1814 veya 1823 yılında Şehrizor'un Hoşnav köyünde doğdu. İlk eğitimini burada aldıktan sonra İstanbul'da beş yıl kalarak eğitimine devam etti. Ardından Bağdat'a dönerek eğitimini tamamladıktan sonra ailesinin göç ettiği Erzurum'a yerleşti.

1805 yılından beri Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nın hakimiyetinde olan Ümit Burnu'nda Hindistan ve Malezya asıllı Müslümanlar yaşamaktaydı. Müslümanların arasında dini uygulamalarda ve inançlarda farklılıkların olması aralarında çatışmaların yaşanmasına sebep oluyordu. 16 Nisan 1862'de Müslümanlar aralarındaki anlaşmazlığı giderecek doğru dini eğitim almak için İngiliz valisine başvurarak Osmanlı İmparatorluğu'ndan din alimi talep ettiler. Sömürge valisinin Londra'yı haberdar etmesi üzerine Kraliçe Victoria, Sultan Abdülaziz'e bir mektup göndererek bir din alimi göndermesini talep eder.
Hariciye Nazırlığı Ahmed Cevdet Paşa'yı bir din alimi belirlemesi için görevlendirir. Ahmed Cevdet Paşa, Ebubekir Efendi'yi tavsiye eder. 26 Mayıs 1862'de, Divan-ı Ahkam-ı Adliyye'de alınan karar uyarınca Ebubekir Efendi'nin gönderilmesi Sultan Abdülaziz tarafından onaylanır. Ebubekir Efendi'ye 25 lira maaş bağlanarak 7500 kuruş yol harçlığı ve bir yardımcı ile gerekli olan kitaplar temin edilecekti.
Ebubekir Efendi 3 Eylül 1862'de İstanbul'dan hareket ederek Paris üzerinden Londra'ya ulaştı. Burada iki ay kaldıktan sonra Liverpool'dan yola çıkarak 17 Ocak 1863'te Cape Town'a ulaştı. İngiliz vali ve Müslümanlar tarafından ilgiyle karşılandı. Halkın dini inancı üzerine araştırma yaptı: Bıyıklarını kesmeyenlerin Müslüman kabul edilmeyeceği, sakalını kesenin kafir olacağı, nikâh kıyılırken tarafların sarılıp öpüşmesinin zorunlu olduğu gibi tuhaf inançların ve cenaze defnedilirken cesedin önce ayağının mı yoksa başının mı önce toprağa konulacağı tarzında gereksiz tartışmaların olduğunu gördü.
Ebubekir Efendi eğitime öncelik vererek Cape Town'da erkekler için bir mektep açtırdı. Yardımcısı Ömer Lütfi ile beraber öğrencilere ilk Kur'an okumayı öğretmeye başladılar. Hem vaaz veriyor hem de yetişkinlere de eğitim veriyordu. Kadınlar için de bir okul açılmıştı. Afrikaansın yanında İngilizceyi de öğrendi. Çevre bölgelerden de dini öğrenmek için gelen Müslümanlar oluyordu. Vaaz vermek için Ebubekir Efendi birkaç kez Mozambik'e gitmişti. Halk üzerinde etkisi olan imamların muhalefetiyle karşılaştıysa da bu sorunların da üstesinden geldi. Arapça ve Afrikaans eserler yazdı.
1870 yılında Beyanü'd-din adlı eserinden ötürü Mecidiye Nişanı verilmiştir. Beyanü'd-din ve Merasidü'din adlı eserlerini bastırmak için 1877 yılında İstanbul'a gitti. Her iki eserinden de yerel dilde bin beş yüzer adet basılması kararlaştırıldı. Tekrar Cape Town'a dönerek faaliyetlerine devam eden Ebubekir Efendi 29 Ağustos 1880 tarihinde burada öldü.

İlk evliliğini Hollandalı bir kadınla yapan Ebubekir Efendi, ikinci evliliğini James Cook'un akrabası olan Jeremiah Cook'un kızıyla yapmıştır. İkinci evliliğinden Ahmed Ataullah, Hişam Nimetullah ve Ömer Celaleddin adlarında üç oğlu olmuştur. Büyük oğlu Ahmed Ataullah, Kimberley'de 1884 yılında açılan ilk Osmanlı okulunun müdürü olmuştur ve daha sonra Singapur'un ilk Osmanlı konsolosu olmuştur.

Edward Charles Howard (28 Mayıs 1774 - 28 Eylül 1816), 12. Norfolk Dükü Bernard Howard'ın en küçük kardeşi, "herhangi bir üstünlüğe sahip ilk kimya mühendisi" olarak tanımlanan bir İngiliz kimyagerdi.
Ocak 1799'da Kraliyet Cemiyeti Üyesi seçildi ve 1800'de cıva üzerindeki çalışmaları nedeniyle Copley madalyasını aldı. Güçlü bir birincil patlayıcı olan cıva fulminatı keşfetti. 1813'te şeker kamışı suyunu açık bir su ısıtıcısında değil, buharla ısıtılan ve kısmi vakum altında tutulan kapalı bir kapta kaynatmayı içeren bir şeker arıtma yöntemi icat etti. Düşük basınçta, suyun daha düşük bir sıcaklıkta kaynadığını keşfetti ve böylece Howard'ın keşfi hem yakıt tasarrufu sağladı hem de karamelizasyon yoluyla kaybedilen şeker miktarını azalttı. Howard'ın vakumlu tavası olarak bilinen buluş halen kullanılmaktadır.
Howard ayrıca, özellikle "doğal demir" meteoritlerinin bileşimiyle de ilgilendi. Bunların birçoğunun, Dünya'da bulunmayan ve bu nedenle gökten düşmüş olabilecek bir nikel ve demir alaşımı içerdiğini buldu. Bu tür göktaşları şimdi Howardite olarak biliniyor.
Howard, William Maycock'un kızı Elizabeth Maycock ile evlendi ve iki kızı Elizabeth (1835'te öldü) ve Julia Barbara (1856'da öldü) ve bir oğlu Edward Gyles Howard (1805-1840) vardı. Oğulları Edward Henry, Kardinal Howard'ın (1829-1892) babasıydı. Kızları Julia, 9. Baron Stafford'dan Henry Stafford-Jerningham ile evlendi, ancak çocukları olmadı.

HMS Endeavour, Büyük Britanya'ya ait küçük bir 18. yüzyıl gemisiydi. Geminin ünü James Cook'un Avustralya'yı keşfettiği ilk seyahatinde komuta ettiği araç olmasından kaynaklanmaktadır. Cook'un yolculuğu 25 Ağustos 1768'de Plymouth'dan başlamış ve Madeira Adaları, Afrika'nın batı sahili, Rio de Janeiro ve Cape Horn yoluyla Güney Pasifik'e doğru devam etmiştir. Burada Tahiti'de üç ay kadar kalan Cook ve Endeavour mürettebatı daha sonra Yeni Zelanda'ya yelken açmıştır. Avustralya'ya ulaşan ilk Batılı gemi olan Endeavour'un mürettebatı bugün Botany Bay adıyla anılan bölgede karaya çıkmıştır. Sonraki dört ay boyunca Avustralya kıyılarında dolaşan gemi 10 Haziran 1770'te Büyük Mercan Resifi'nde karaya oturmuştur. Burada hasar alan gemi mürettebatı tarafından zorlukla kurtarıldıktan sonra dönüş yolculuğuna çıkmıştır.
İngiliz donanması 1775'te Endeavour'u 615 Sterlin karşılığında sattıktan sonra geminin akıbeti hakkındaki teoriler çeşitli olsa da kesinlik kazanmış bir görüş yoktur.

Baron Ferdinand Friedrich Georg Ludwig von Wrangel, bir Baltık Alman kâşifi, Rus İmparatorluk Donanması'nda denizci, Saint Petersburg Bilimler Akademisi'nin Onurlu Üyesi ve Rus Coğrafya Derneği'nin kurucusudur. Günümüz Alaska'sındaki Rus yerleşimlerinin valisi olarak bilinir.
İngilizce metinlerde, Wrangel bazen Almanca'daki telaffuzunu daha yakından temsil eden Rusça'dan bir harf çevirisi olan Vrangel veya Wrangell olarak yazılır.

Wrangel, Pskov'da soylu Baltık Alman Wrangel ailesinde doğdu. Bölge generallerinden Friedrich von Wrangel'in yeğeniydi. 1815'te Deniz Harp Okulu'ndan mezun olduktan sonra Vasily Golovnin'in 1817-1819'da Kamçatka gemisiyle yaptığı dünya gezisine katıldı.

1820'de Rus kutup denizlerini keşfetmek için Kolymskaya seferine komuta etmek üzere atandı. Petersburg'dan yola çıkarak 2 Kasım 1820'de Nizhnekolymsk'e geldi ve 1821'in başlarında köpeklerin çektiği kızaklarla Shelagskiy Burnu'na gitti. Daha sonra Kolyma Nehri'ne yelken açtı ve Yakutların yaşadığı bölgeden içeri doğru yaklaşık 125 mil ilerledi. 10 Mart 1822'de kuzeye doğru yolculuğuna devam etti ve 46 gün boyunca buz üzerinde seyahat ederek 72° 2' kuzey enlemine ulaştı.
Kolyma Nehri ve Cape Shelagsky'nin kuzeyinde, önceki araştırmalarda düşünüldüğü gibi kara değil, açık bir deniz olduğunu tespit etti. Fyodor Matyushkin ve P. Kuzmin ile birlikte Wrangel, Indigirka Nehri'nden Chukchi Denizi'ndeki Kolyuchinskaya Körfezi'ne kadar Sibirya kıyı şeridini tanımladı. (Bkz. Kuzeydoğu Geçidi) Keşif gezisinde buzulbilim, jeomanyetik ve klimatoloji alanlarında değerli araştırmalar gerçekleştirdi ve aynı zamanda bölgenin doğal kaynakları ve yerli nüfusu hakkında veriler topladı.

Komutanlığa terfi eden Wrangel, 1825-1827'de Krotky gemisi ile bir dünya yolculuğuna öncülük etti.

1829'da Rus-Amerikan Şirketi'nin baş müdürü olarak atandı ve Kuzey Amerika'daki (bugünkü Alaska) yerleşimlerin etkin bir şekilde valisi oldu. Rusya'nın Amerikan kolonilerine gitmeden önce, Baron Wilhelm de Rossillon'un kızı Elisabeth Theodora Natalie Karoline de Rossillon ile evlendi.
Amerika'daki görevine 1829 başlarında Sibirya ve Kamçatka yoluyla gitti. İdareyi baştan aşağı reformdan geçirdikten sonra, patates ekimini başlattı ve birkaç madenin işletmesi açtı. Ülkede yollar açtı, köprüler ve hükûmet binaları inşa etti. 1834'te görevinden geri çağrıldı ve Rusya'ya döndü.

Wrangel, 1837'de tümamiralliğe terfi etti ve on iki yıl boyunca elinde tuttuğu donanma ofisinde gemi kereste departmanının direktörlüğünü yaptı. 1847'de amiral yardımcısı oldu. Ancak 1849'da istifa etti ve yeniden kurulan Rus-Amerikan Şirketi'nin başkanlığını üstlenmek için donanmayla olan bağlantısını geçici olarak kesti. Wrangel, 1840'tan 1849'a kadar Rus-Amerikan Şirketi'nin yönetim kurulu üyesiydi.
1854'te aktif hizmete yeniden girdi ve donanmanın hidrografik bölümünün baş direktörlüğüne getirildi  1855-1857 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Bakanı görevine getirildi.

Wrangel, 1864'te emekli oldu. 1867'de Alaska'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne satışına karşı çıktı. Wrangel, "Sibirya ve Arktik Okyanusu'nun kuzey kıyı şeridinde yolculuk" kitabını ve kuzeybatı Amerika halkları hakkında birçok kitap yazdı.
Son yıllarını Estonya'nın doğusundaki Ruil'de (Estonca'da Roela) geçirdi. Dorpat, Livonia'da öldü.

Wrangel Adası, Chukotka'nın kuzeyindeki kutup adası.
Wrangell Adası, Alexander Takımadaları'nda, Alaska kıyılarında bir ada
Wrangell, Alaska, Wrangell Adası'ndaki bir şehir ve Alaska'daki en eski yerli olmayan yerleşim yerlerinden biri
Fort Wrangel, Wrangell'de bir ABD Ordusu üssü, aslen İngiliz kontrolü altındayken Fort Stikine
Wrangell Havaalanı, Wrangell, Alaska yakınlarındaki bir havaalanı
Wrangell-Petersburg Nüfus Sayımı Alanı, Wrangell Adası'nı içeren bir nüfus sayımı alanı .
Wrangell Narrows, Alexander Takımadaları'nda bir sarma kanalı
Attu Adası'ndaki Cape Wrangell, Alaska'nın (ve Amerika Birleşik Devletleri'nin) en batı noktası
Wrangell Dağı, Alaska'da bir yanardağ
Wrangell Dağı'nın adını taşıyan Wrangell Volkanik Alanı
Adını Wrangell Dağı'ndan alan Wrangell Dağları
Wrangell-St. Adını Wrangell dağlarından alan Elias Ulusal Parkı ve Koruma Alanı
Wrangellia, Güneydoğu Alaska'nın jeolojik bir arazisi

Franklin'in Kayıp Seferi (Franklin's Lost Expedition) 19. yüzyılda coğrafya ve denizcilik alanında önemli bir yer kaplayan Kuzeybatı Geçidi'ni bulma çabaları üzerine girişilmiş önemli bir keşif seferidir. 

19. yüzyılda Kuzey Amerika'nın batı arktik bölgeleri karadan ciddi oranda keşfedilmişti ve bu sayede uzun süredir Pasifik'e ulaşmanın kolay yolu olarak düşünülen Kuzeybatı Geçidi'ne yönelik sefer planları yapılmaya başlanmıştı. Baffin arazisi yakınlarında Lancester boğazı adını almış yerin de keşfiyle Beaufort denizi'ne denizden büyük ölçüde yaklaşılmıştı. Donmuş denizin ve adaların arasından uygun bir rota bulunursa Pasifik-Atlantik bağlantısı bulunacaktı. İngilizler yeni bir keşif seferi hazırlığına giriştiler ve 1844'te seferin başına Sir John Franklin getirildi ve donanmanın iki önemli gemisi HMS Erebus (1826) ve HMS Terror'ün kullanılması kararlaştırıldı. John Franklin, 1801 ve 1803 yıllarında yapılan Avustralya keşif seferlerine de mürettebat olarak katılmıştı. John Franklin, kaptanlık kariyerinin başlarında Kuzeydoğu Geçidi'ni bulma amacıyla düzenlenen seferlerde Spitsbergen'e kadar yelken açmıştı. Ayrıca Trafalgar Muharebesi'nde de yer almıştır.
Sir Franklin'in altında Francis Crozier ve James Fitzjames gibi 2 tecrübeli kumandan yer alıyordu ve 2 gemide 138 mürettebat hizmet veriyordu. Ayrıca gemilerde motor yapısı olsa da rüzgar gücüyle ilerliyorlardı, zira bu motor yapısının sadece buzlu suyu çalkalama ve buzları savurma amacıyla kullanılması planlanmıştı. Gemiler arktik soğuk hava koşullarına uygun hale getirilmek için birtakım yenilemelerden geçmiştir. Gövde çift kat ahşap malzemeyle sağlamlaştırılmış olup demir bir örtü ile kaplanmıştır. Bunların yanında 200 teneke kutu da yardım çağrısı için yazılmış kağıt-not taşımak için depolanmıştır.

Yüzlerce denizciye uzun süre yetecek kadar sağlam bir stok ve tam donanımlı 2 geminin 19 mayıs 1845'te Thames Nehri'nin ağzından demir almasıyla sefer başlamıştı, keşif grubu doğrudan Atlantik'e geçmedi ve Britanya'nın doğu kıyısı boyunca seyahat ederek İskoçya açıklarındaki Orkney Adaları'nın yanından geçti. Seferin yetkililerinden kumandan Crozier'dan kalan mektuplara göre Atlantik geçilirken; bir hayli ağır hava şartları sefer grubunu zorlamıştır.
Gemiler arktik sulara girdiklerinde ilk başlarda seyahat sorunsuz ilerliyordu, öncelikle rahatça Lancaster Boğazı'ndan geçildi ve keşif grubu Beechey Adası'nda kışladı. Şartların nispeten harekete izin vermesi üzerine grup güneye doğru yol tutarak Cornwallis Adası'nın batı sahilini izleyerek Peel Boğazı'na ulaştılar ve daha sonra Franklin Boğazı adını alacak boğazda ilerlediler. Bundan sonra Kral William Adası açıklarında Victoria Boğazı ortasında buzlar arasında sıkışıp kaldılar.

İlk etapta 3 genç denizci öldü ve felaketzedeler Beechey Adası'na gömüldüler. Bu olaydan sonra keşif seferi bir trajediye dönüştü, zira buzlar 1846 ilkbaharında da erimedi ve gemiler bir daha da buz kapanından kurtulamadılar. Yolcular 18 ay boyunca buz esaretinde kalacak ve bu esnada tüm stoklar azar azar bitecekti. Seferin lideri kaptan Sir John Franklin 1847 Haziran'ında öldü. 22 Nisan 1848'de sağ kalan grup üyeleri nihayet gemileri terk etti ve Kuzey Amerika anakarasına içlerine doğru sandallarını da çekerek güneye doğru ilerlediler. Yıllar sonra İnuit (eskimo) yerlilerinin ifadelerine göre hastalıklı, zayıf, üniformalı onlarca adamın yerlilerden yiyecek ve malzeme dilendiği ortaya çıkmıştır. Bölgeyi tanımadıkları için felaketten kurtulanlar da hastalık ve açlıkla Kanada'nın kuzeyinde ölmüşlerdir. Tüm bunlara ek olarak 1933'te Kral William Adası'nda bulunan cesetler üstünde yapılan otopsiler sonucu, mürettebat arasında gemilerin terk edilmesi sonrası yamyamlık görüldüğü de belgelendi.

1980'lerde yürütülen çalışmalara göre felaketin kaynağı bir tür zehirlenme olabilir, zira Beechey Adası'ndaki mezarlarda denizcilerin naaşlarında olması gereken miktarın çok üstünde kurşuna rastlanmıştır. Yaygın teori de konserve kaplardaki kurşunun veya içme suyu hattında yer alan yapılardaki kaplamanın zehirlenmeye yol açmış olabileceğidir. Kurşun zehirlenmesinin tek başına bir etmen değil de zorluklar yaşayan mürettebat üzerinde ek bir sorun olduğu ve açlık, iskorbüt gibi hastalıkları derinleştirdiği düşünülmektedir. British Columbia'dan zehir bilimci Jennie Christensen'in Beechey Adası'ndaki naaşlardan birinin tırnakları üzerindeki element incelemesine dayanan yeni çalışması da çinko yetersizliği üzerine görüş belirtmektedir. Çinko yoksunluğunun duygusal gelgitler, ishal, bağışıklık sistemi iflası gibi sıkıntılara yol açtığı bilindiğinden bu teori de makul görülmektedir.

Frederick William Beechey (17 Şubat 1796 – 29 Kasım 1856), İngiliz deniz subayı ve coğrafyacıdır.
Sir William Beechey'in oğlu olarak Londra'da doğru. 1806'da Kraliyet Donanması'na girdi ve Fransa ile Birleşik Devletler arasındaki savaşlarda aktif hizmette bulundu.

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "madde adı gerekli". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Narrative of a voyage... 1825-28, by Captain F.W. Beechey, London, 1831, Page 337

Biography at the Dictionary of Canadian Biography Online 3 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
View digitized titles related to Frederick William Beechey in Botanicus.org
Hooker, Sir William Jackson (1841). The Botany of Captain Beechey's voyage. Henry George Bohn. 8 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2012.

Gaspar Corte-Real (d. 1450 – ö. 1501?) Portekizli kâşif.

Portekizli kâşif João Vaz Corte-Real'in üç oğlundan en genç olanıdır. Babasıyla beraber Kuzey Amerika seyahatlerine katıldı.

1500 yılında Portekiz kralı I. Manuel'in emriyle Asya'ya açılan olası kuzeydoğu geçidini aramak üzere sefere çıktı. Grönland'a ulaştı, buranın Asya kıtasının doğu sahilleri olduğunu sandıysa da karaya çıkmadı. Ertesi yıl 1501'de kardeşi Miguel Corte-Real ile birlikte üç gemiyle yola çıktı. Buzlu ve donmuş deniz kütlesiyle karşılaşınca rotasını güneye çevirdi ve karaya çıktı. Burada 60 yerliyi esir etti ve dönüş yolculuğunda bunlar satıldı. Gaspar daha sonra kardeşi ve iki gemiyi Portekiz'e geri gönderirken kendisi güneye doğru seyahatine devam etti. Bundan sonra Gaspar Corte-Real'den haber alınamamıştır. Kardeşi Miguel 1502 yılında Gaspar'ı bulmak için yeni bir sefere çıksa da ondan da haber alınamayacaktır.

George Francis Lyon  (23 Ocak 1796– 8 Ekim 1832), bir İngiliz deniz subayı ve Afrika ve Kuzey Kutbu kaşifiydi. Pek seçkin bir kariyeri olmasa da, tuttuğu eğlenceli günlükler ve Kuzey Kutbu'nda yaptığı eskizlerle hatırlanır; bu bilgi daha sonraki seferler için yararlıydı.

Chichester'da 11. Hafif Süvarilerden Yarbay George Lyon ve Louisa Alexandrina Hart'ın büyük oğlu olarak doğdu. O da Sir William Neville Hart ve Elizabeth Aspinwall'un ikinci kızıydı. Gosport, Hampshire'daki Burney's Academy'de eğitim gördü.

Kraliyet Donanmasına katıldıktan sonra 1808'de HMS Milford ile denize açılmadan önce. Spithead'de HMS Royal William kayıtlarına girdi.

1818'de Sir John Barrow tarafından Joseph Ritchie ile birlikte Nijer ırmağının rotasını ve Timbuktu'nun yerini bulması için gönderildi. Sefer yetersiz finanse edildi, destekten yoksundu ve çünkü John Barrow'un fikirleri Trablus'tan ayrıldı ve bu nedenle yolculuklarının bir parçası olarak Sahra'yı geçmek zorunda kaldılar.
Bir yıl sonra, çok sayıda resmî görev nedeniyle, ikisinin de hastalandığı Murzuk'a kadar gelebilmişlerdi. Ritchie asla iyileşemedi ve orada öldü, ancak Lyon hayatta kaldı ve bölgede biraz daha öteye yolculuk etti. Ayrıldığı günden tam bir yıl sonra Trablus'a geri döndü, sefer tamamen başarısız oldu.

Döndüğünde bir terfi sözü verildikten sonra, artık Deniz Kuvvetleri Komutanlığını sözlerini yerine getirmeleri için rahatsız etmeye başladı. Ödülü, William Edward Parry'nin Kuzeybatı Geçidi'ndeki ikinci denemesinde yönettiği HMS Hecla'nın komutasının 1821'de verilmesi olacak kadar insanları yeterince rahatsız etti. Lyon'un teğmenleri arasında Henry Parkyns Hoppner da vardı. Keşif gezisi ayrıca Francis Crozier ve James Clark Ross'u da içeriyordu. Lyon, dönüşünde kaptanlığa terfi etti.
1824'te, William Edward Parry'nin 1819 seferinde kötü bir Kuzey Kutbu gemisi olduğunu kanıtlamış bir gemi olan HMS Griper komutasına verildi. Amacı Hudson Körfezi'ne yelken açmak ve ardından kuzeye Roes Welcome halici üzerinden Repulse Körfezi'ne gitmek ve ardından karadan bilinmeyen bir ülkeden geçerek Kiillinnguyaq'daki Point Turn'da John Franklin'in en doğusuna ulaşmaktı. Eskimolar, Parry'ye batıda üç günlük yürüme mesafesinde tuzlu su olduğunu söylemişti, ama görünüşe göre burası Boothia Körfezi'ydi.
Hudson Körfezi alışılmadık bir şekilde buzla doluydu ve 1'de Eylül 1824'te, Fullerton Burnu yakınlarında, Roes Welcome halicinin girişinin hemen batısında, bir fırtına gemiyi bir kayanın veya buzdağının üzerine sürdü. Herkes geminin batmasını bekliyordu ama fırtına dindiğinde gemi hâlâ yüzer durumdaydı. 12 Eylül'de Griper, ağır deniz koşulları ve kar yağışlı bir fırtınada açık denizde demirlemek zorunda kaldı. Çapa kablolarını kaybetti ve direkler ve arma ağır hasar gördü. Lyon'un, gemi iskeletini Hudson Körfezi'nden çıkarması üç hafta sürdü. Spithead'e çapasız ulaşan gemi, yalnızca üç katlı bir geminin demirleme halatlarına çarptığında durdu.

Toplumda iyi tanınmasına rağmen, bu son başarısızlık etkili olarak onu Kraliyet Donanması'nda kara listeye aldı ve hiçbir zaman başka bir komuta yetkisine sahip olmadı. Oxford Üniversitesi tarafından 1825'te Fahri Medeni Hukuk Doktoru (DCL) atandı, 15 Kasım 1827'de Royal Society üyeliğine seçildi. 8 Ekim 1832'de, Buenos Aires'ten İngiltere'ye giden Emulous posta gemisinde göz problemleri için tedavi görürken, öldü.

5 Eylül 1825'te İrlandalı devrimci Lord Edward Fitzgerald'ın küçük kızı Lucy Louisa ile evlendi. Eylül 1826'da Lucy Pamela Sophia Lyon adında bir kızları oldu. Lucy Louisa Lyon, kocası Meksika'ya gittiğinde aynı ay öldü. Onu eve getiren geminin enkazından sağ kurtularak Holyhead'e inene kadar onun ölümünü öğrenmedi. Kızı, 1849'da Rahip Thomas Ovens ile evlendi üç çocuğu oldu ve 1904'te öldü.
O zamanlar kişiliğinin nadir görülen bir yönü, ziyaret ettiği ülkelerin "yerlilerine" duyduğu gerçek ilgiydi. Thawb giyerek ve akıcı Arapça öğrenerek Kuzey Afrika sakinlerinin arasına karışmayı başardı; Kuzey Kutbu'ndaki Eskimolar tarafından iğne ve isli iplik kullanılarak dövme yaptırdı ve onlarla birlikte çiğ ren geyiği ve fok eti yedi. Kuzey Kutbu'nda iki yıl geçirerek ve buzla durdurulmadan önce yalnızca Fury ve Hecla Boğazı'na kadar ulaşarak keşifte çok az şey başardı. Ancak tanıştığı Inuit kabileleri hakkında kaydedilen bilgiler, kendi gözlemleri için bir dayanak noktası olarak onun günlüklerine dayanan Franz Boas ve Knud Rasmussen gibi sonraki kuşak antropologlar için değerli olduğunu kanıtladı.

Maceraları hakkında en az üç kitap yayınladı:

1818, 19 ve 20 Yıllarında Kuzey Afrika'da Yapılan Seyahatlerin Bir Anlatısı, Londra (1821)
Kaptan Parry yönetimindeki Son Keşif Yolculuğu Sırasında HMS Hecla'dan Kaptan GF Lyon'un Özel Günlüğü (1824)
MDCCCXXIV Yılında, Londra (1825)

Copland-Griffiths, F. (3 Ekim 1908). "Sir William Neville Hart and his Descendants". Notes and Queries, 249. ss. 263-264.

Georgiy Yakovleviç Sedov (Rusça: Гео́ргий Я́ковлевич Седо́в; 5 Mayıs 1877 - 5 Mart 1914), Ukraynalı-Sovyet kâşif. Azak Denizi kıyılarında yaşayan bir balıkçı ailesinde doğan Sedov, coğrafya tarihine ünlü Arktik araştırmacısı olarak geçmiştir.
Denizcilik okulunu bitirdikten sonra, Karadeniz ve Hazar Denizi'nde hizmetlerde bulundu. Bir süre sonra Arktik Okyanusu'nde çeşitli görevler alan Sedov, 1912 yılında kutup keşifleri yapmak için yelken açtı. 1914'te Rudolf Adası'na ulaşmaya yakın iskorbütten öldü.

Есаков, В. А., География в России в ХІХ и начале ХХ века /Открытия и исследования земной поверхности и развитие физической географии/, М., 1978 г.
Ефимов, А. В., Из истории великих русских географических открытий, М., 1971 г.
История открытия и освоения Сев. Морского пути, М., 1956 г.
Каневский, З. М., Льды и судьбы. Очерки об исследователях и исследованиях советской Арктики, М., 1973 г.
Лебедев, Д. М. и В. А. Есаков, Русские географические открытия и исследования с древных времен до 1917 года, М., 1971 г.
Географы и путешественики. Краткий биографический словарь, М., 2001 г.

Седов Георгий Яковлевич19 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)

Güney Adası, Yeni Zelanda'nın, 35 kilometre genişliğindeki Cook Boğazı ile yoğun yerleşimi olan Kuzey Adası'ndan ayrılan adasıdır. Alanı 151.757 km² tutar. Ada üzerinde, Yeni Zelanda'nın en yüksek dağı olan, Yeni Zelanda Alpleri'nin Cook Dağı (Mount Cook) bulunur. Adanın doğusunda Canterbury Düzlükleri bölgesi bulunurken, güneyinde çok sayıda fiyort vardır. Güney Adası'nın en büyük şehirleri Christchurch ve Dunedin'dir.
Güney Adası'nın Maori'deki ismi Te Wai Pounamu 'dur (Yeşim Su). Aynı zamanda Te Waka a Māui yani Maori mitolojisinde yarıtanrı olan "Maui'nin kanosu" olarak da bilinir.

Güney Adası, 19. yüzyılda Orta Ada olarak tanımlanır. O zamanlar Güney Adası olarak, bugünkü Güney Adası'nın güneyinde kalan küçük Stewart Adası kabul edilir.
Güney Adası'nın tarihi eyaletleri şunlardı

Nelson
Otago
Canterbury
Marlborough
West Coast
Southland

Ashburton
Blenheim
Christchurch
Dunedin
Greymouth
Hokitika
Invercargill
Kaikoura
Nelson
Oamaru
Omarama
Te Anau
Timaru
Queenstown
Wanaka
Westport

Hans Poulsen Egede (31 Ocak 1686 – 5 Kasım 1758) Norveçli bir Lüterci rahip ve misyonerdi. Egede, Grönland'a misyoner çalışmaları başlattı ve bu nedenle Grönland'ın Havarisi olarak anıldı.
İnuitler arasında başarılı bir misyon kurdu. Egede'nin, yaklaşık 300 yıl boyunca temasların kesildiği Grönland'a Danimarka-Norveç Krallığı'nın ilgisini yeniden canlandırdığı kabul edilir. Grönland'ın başkenti Godthåb'ı (şimdiki adıyla Nuuk) kurmuştur.

Hans Egede, Danimarka doğumlu bir devlet memuru olan rahip Povel Hansen Egede ve Norveç doğumlu, yerel bir tüccarın kızı Kirsten Jensdatter Hind'in evinde, Kuzey Kutup Dairesi'nin yaklaşık 240 km kuzeyinde, Norveç'in Harstad şehrinde dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi, Danimarka'nın güneyindeki Zealand'da papazlık yapmıştı. Hans, bir Lüterci Kilisesi'nde din adamı olan amcası tarafından eğitildi. 1704 yılında Kopenhag Üniversitesi'ne girmek için Kopenhag'a gitti ve burada teoloji alanında lisans yaptı. Mezun olduktan sonra Hinnøya Adası'na döndü. 15 Nisan 1707'de rahip olarak atanıp, uzak bir takımada olan Lofoten'deki bir cemaatte görevlendirildi. Yine 1707'de kendisinden 13 yaş büyük olan Gertrud Rasch (veya Rask) ile evlendi. Bu evlilikten iki erkek ve iki kız olmak üzere dört çocuk sahibi oldu.

Lofoten'de Egede, yüzyıllar önce temasın kesildiği Grönland'daki eski İskandinav yerleşimleri hakkında hikayeler duydu. 1711'den itibaren, Danimarka-Norveç Reformu'ndan sonra Katolik kalmış ya da tamamen Hristiyan inancından uzaklaşmış olduğunu düşünerek, koloniyi aramak ve orada bir misyon kurmak için Danimarka-Norveç Kralı IV. Frederik'ten izin istedi. Frederik, adaya yönelik sömürge iddiasını yeniden kurmak için kısmen onay verdi.
Egede, Bergenli tüccarlardan 9.000 dolar, Danimarka ve Norveç Kralı IV. Frederik'ten 200 dolar ve Kraliyet Misyon Koleji'nden yıllık 300 dolarlık bir hibe alarak Bergen Grönland Şirketi'ni (Det Bergen Grønlandske Compagnie) kurdu. Şirkete, yarımadayı (o zamanlar öyle kabul ediliyordu) yönetmek, kendi ordusunu ve donanmasını kurmak, vergi toplamak ve adaleti sağlamak için geniş yetkiler verildi; ancak kral ve konseyi, Hollandalıları kızdırmaktan korktukları için, Egede'ye Grönland'da balina avcılığı ve ticaret yapma hakkı vermedi.
2 Mayıs 1721'de Haabet (Umut) isimli ve onunla beraber iki küçük gemi, Egede, karısı ve dört çocuğu ile diğer kırk kişilik kolonici ile Bergen'den ayrıldı. 3 Temmuz'da Nuup Kangerlua'ya ulaştılar ve Egede'nin Umut Adası (Haabets Ø) adını verdiği Kangeq Adası'nda taşınabilir bir ev inşa ederek Umut Kolonisi'ni (Haabets Colonie) kurdular. Aylar boyunca, Orta Çağ'dan beri orada yaşadığı düşünülen eski İskandinav (Viking) yerleşimcilerinin torunlarını arayan Egede, yalnızca yerel Kalaallit halkına rastladı ve dillerini incelemeye başladı.
1735'te Çiçek hastalığı salgını İnuit halkı arasında hızla yayıldı ve karısı Gertrud Egede'nin ölümüne neden oldu. Hans, cesedini ertesi yıl gömülmek üzere Danimarka'ya geri götürdü ve oğlu Poul'u çalışmalarına devam etmesi için bıraktı. Kopenhag'da Grönland Misyon Semineri'nin (Seminarium Groenlandicum) Başrahibi ve 1741'de Grönland'ın Lutheran Piskoposu ɡörevine ɡetirildi. 
Hans Egede, 5 Kasım 1758'de 72 yaşında Danimarka'nın Falster kentindeki Stubbekøbing'de öldü.

 Vikikaynak'ta Hans Egede  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar
Hans Egede'nin çevrimiçi Norveç tarihi kitabındaki maddesi (Norveççe)
Hans Egede'nin Norveç pulundaki resmi.
SS Hans Egede

Henry Hudson (1565–1611), bir İngiliz kâşif ve denizcidir. Nerede doğduğu, öldüğü ve yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. En büyük keşfi Kanada'daki Hudson Körfezi'dir. Körfezin ismi, Hudson'ın soyadından gelmektedir.
1610 yılında Discovery adlı gemisiyle Kanada'nın kuzey kıyılarına yol aldı. Çok zor koşullarda keşif yolculuğuna devam etmekteki ısrarı sonucu gemi mürettebatının ayaklanması sonucu Hudson, oğlu ve birkaç sadık adamı bugün kendi adıyla anılan körfezde bir filikada ölüme terk edilirler.
İsyan eden mürettebat İngiltere'ye döndüklerinde hapse atılmalarına rağmen Yeni Dünya'ya dair edindikleri değerli bilgiler yüzünden kovuşturmaya uğramazlar.
Bazı hikâyelerde Hudson ve mürettebatını hayaletlerinin körfez ve Catskill Dağları civarında dolaştığı ve insanlara göründüğü söylenmektedir.Washington Irwing'in Rip Van Winkle hikâyesi bunlardandır.

Hollanda Sanat Tarihi Enstitüsü veya RKD (Felemenkçe: RKD-Nederlands Instituut voor Kunstgeschiedenis önceden Rijksbureau voor Kunsthistorische Documentatie) Hollanda'nın Lahey kentine bulunur ve dünyanın en büyük sanat tarihi merkezine ev sahipliği yapar. Enstitü, Orta Çağ'ın sonlarından modern zamanlara kadar Batı sanatı üzerine belgeler, arşivler ve kitapları içerir. Bütün bunlar halka açıktır ve çoğu dijital olarak web sitesinde mevcuttur. Büronun ana amacı, özellikle Hollanda Altın Çağı sanat araştırmalarını toplamak, sınıflandırmak ve kullanılabilir hale getirmektir.
Mevcut veritabanları aracılığıyla ziyaretçi, geçmiş yüzyılların birçok sanatçısının yaşamları hakkında arşiv kanıtları hakkında bilgi edinebilir. Kütüphane, yaklaşık 450.000 kitaba sahiptir ve bunlardan yaklaşık olarak 150.000'i müzayede kataloğudur. Metinlerin çoğu Felemenkçe olsa da, İngilizce olan metinler de bulunmaktadır.

Batı Fiyortlar (İzlandaca: Vestfirðir, ISO 3166-2:IS: IS-4) kuzeybatı İzlanda'da yer alan bir yarımada ve idari bölgedir. Danimarka Boğazı'na sınırı vardır ve Grönland'ın doğu sahil şeridinin karşısında yer alır.

Reykhólar
Bolungarvík
Brjánslækur
Ísafjörður
Tálknafjörður
Flateyri
Suðureyri
Hnífsdalur
Súðavík
Bíldudalur
Þingeyri
Patreksfjörður
Skálanes
Hólmavík
Drangsnes

Bölgedeki düz ovaların yokluğu tarım potansiyelini sınırlar. Bölgedeki hayvancılık, fiyortların yakınındaki düşük yoğunluklu koyun otlatmasıyla sınırlıdır. Bölgedeki fiyortların çoğu doğal limanlardır. Bölgede yapılan balıkçılık yerel ekonomi için hayati önem taşımaktadır.

Bu kutu bölgeye bağlı bir şehir olan Goltur içindir. Batı Fiyortlar, Doğu Grönland akımı nedeniyle, İzlanda'da deniz seviyesinde olan yerler arasındaki en soğuk bölgedir.

Bölgede görülen Bask bir kişinin anında öldürülmesi gerektiğini söyleyen yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, 1615'te, 32 tane Bask balina avcısı yerel halk tarafından öldürüldü. Bu yasa, Mayıs 2015'te yürürlükten kaldırıldı.

Resmî site
Westfjords'dan resimler9 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce ve Almanca)
"EDEN - Avrupa Mükemmellik Noktaları" ödülü, 20103 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chubut eyaleti (Okunuşu: Çubut, İspanyolca: Provincia del Chubut, Galce: Talaith Chubut), Arjantin'in güneyinde, 42. ve 46. güney enlemleri arasında yer alan bir eyalettir. Kuzeyinde Río Negro eyaleti, güneyinde Santa Cruz eyaleti, batısında And dağları ile ayrıldığı Şili ve doğusunda da Atlas Okyanusu bulunur. En kalabalık şehri eyaletin güneyinde bulunan Comodoro Rivadavia'dır ama eyalet merkezi Rawson'dur. Chubut eyaleti, Arjantin'e göç eden Gallilerin yoğun olarak bulunduğu bir yerdir.
Eyaletin adı "saydam" anlamına gelen Tehuelche dilindeki chupat kelimesinden gelir. Bu kelime aynı zamanda Chubut Nehrine de verilen isimdir. Chupat kelimesi İspanyolca chupar sözcüğüne benzediğinden ve "emmek" anlamındaki kelimenin argoda "kafayı çekmek" anlamında kullanılması nedeniyle nehrin, dolayısıyla da eyaletin adı değişikliğe uğramıştır.

Eyalet 15 ile (İspanyolca: departamentos) bölünmüştür.

Korint veya Gördes Kıstağı, tarihî Korint şehri yakınlarında anakara Yunanistan'ı ve Peloponnez yarımadası arasında yer alan dar karaköprüsü. Kıstağın İngilizce dilindeki karşılığı olan Isthmus of Corinth adındaki "isthmus" sözcüğü Antik Yunanca'da "kıstak" anlamına gelir ve arazinin darlığını vurgu yapmak için kullanılmıştır. Kıstağın Batısında Korint Körfezi, Doğusunda ise Saronik körfezi bulunur.
Orta ve kuzey Yunanistan bölgelerinden güneyde bulunan Mora (Peloponez) Yarımadasına karadan geçiş ancak çok dar olan Korint Kıstağı üzerinden olmaktadır. Yine denizden doğu Yunanistan ada ve kıyılarından batı Yunanistan kıyı ve adalarına geçiş eğer Korint Kıstağı bulunmasa çok daha kolaylaşma imkânı bulunmaktadır. Bölgenin tarihine bakılırsa Korint Kıstağı ile ilgili olarak iki değişik gelişme ortaya çıkmıştır. Deniz yolu ile Doğu ve Batı Yunanistan kıyıları arasındaki geçişi kolaylaştırmak için antik çağlardan beri kıstak üzerinde bir kanal açmak fikri gelişmiş ve 1893 yılında açılıp hizmete giren 6,3 km uzunluğundaki Korint Kanalı bu fikri gerçek yapmış ve Mora (Peloponez) yarımadasını bir adaya dönüştürmüştür. Diğer bir gelişme ise Korint Kıstağı'na bir büyük korunaklı sur inşa ederek Mora (Peloponez) Yarımadasına karadan geçişi kontrol etmek olmuş ve bu nedenle Roma İmparatorluk çağında yedinci yüzyılda 6-mil uzunlukta Heksamilyon suru adı verilen bir sur inşa edilmiştir. Ancak ateşli silahların, özellikle topların gelişmesi ile bu sur önemini kaybetmiştir.

Bölgeye bir kanal yapma fikrinin başlangıcı Antik Yunanistan'a kadar gider. Kanal kazmak için ilk teşebbüs MÖ 7. yüzyılda Tiran Periander ya da Periandros tarafından yapılmıştır. Ortaya çıkan teknik zorluklar yüzünden bu fikrinden vazgeçen tiran, bunun yerine daha az masraflı olan ve Diolkos olarak bilinen taş kaplı bir nakliye yolu yaptırmıştır. Diolkos'un kalıntıları bugün halâ modern kanal boyunca görülebilir durumdadır.
Roma Cumhuriyeti, ardından da Roma İmparatorluğu bölgenin kontrolünü sağlayınca, kanal için bir takım girişimlerde bulunuldu. Julius Caesar bunun, yeni kurmuş olduğu kolini "Colonia laus Iulia Corinthiensis" için bir avantaj olabileceğini öngörmüştü. Tiberius'un saltanatı ile birlikte mühendisler bir kanal kazmayı denediler ancak modern aletlerin eksikliği yüzünden, bir Antik Mısır buluşu olan ve piramit yapımında kullanılan granit blokları taşımak için geliştirilen yöntemi kullandılar ve 32 yılında gemileri yuvarlanan kütükler üzerinde taşıdılar.
67 yılında, bir Hellen dostu olan Roma İmparatoru Nero, altı bin köleye bir kanal kazılması emrini verdi ancak ertesi yıl Nero ölünce yerine geçen İmparator Galba kendisine çok pahalıya mal olduğu gerekçesiyle kanal kazısını iptal etti.

Korint Kıstağı'nda karada bir sur çekerek Mora (Peloponez) yarımadasını karadan istilalara karşı korunaklı bir arazi olarak kullanmak fikri Antik Yunanistan çağlarında ortaya çıkmıştı. Antik Yunanistan'ın Persler tarafından istilaları sıralarında bu sur fikrinin yeniden ortaya çıktığı tarihçi Herodot tarafından bildirilmiştir (Herodot 8.40, 49, 56). Fakat bu planın uygulanmadığı da bilinmektedir.
Roma İmparatorluğu çağlarında Roma arazileri barbar kavimler tarafından tehdit altına girdiği zaman bu sur fikri tekrar ortaya çıkarılmıştır. MS408 ile MS450 arasında Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius zamanında böyle bir sur yapılması gerçekleştirilmiştir. Uzunluğuna atfen bu sura Altı Mil Suru Heksamilyon adı verilmiştir. Bu surun inşasına çok özen gösterilmiş ve surun iç ve dışları dört köşe kesme taşlardan yapılıp içi moloz ve kireç dolgu olarak yapılmıştır. Şimdi bile Heksamilyon surları Yunanistan'da bulunan en önemli arkeolojik Roma kalıntısı olma özelliğini taşır.
Bizans İmparatorluğu sırasında önce bu sur muhafaza edilmiş. Hatta I. Justinianus zamanında ek kuleler yapılarak surda bulunan kule sayısı 153e çıkartılmıştır. Fakat uzun süren Bizans İmparatorluğu sırasında bu surlar harabeye dönüşmüştür. Bazı sur kısımları diğer binaların bir kısmı haline getirilmiş (örneğin İsthmia'da bulunan Poseidon mabedi) veya taşları sökülüp alınarak diğer binalar yapısında kullanılmış; hatta taşları kireç taşı olması dolasıyla sökülen taşlar kireç ocaklarında kullanılarak kireç yapılmıştır.
1415'te II. Manuil, Mora yarımadasını Osmanlıların bir hücumundan korumak üzere Korint Kıstağı'nda Heksimillon surları'nı, şahsi kontrolü altında yeniden yaptırmıştır. 1423de Hristiyanların Varna Haçlı Seferi yapıp ta Bulgaristan içlerine ilerlemesi sırasında Mora despotluğu fırsatçı bir tutumla sınır olan Korint Kıstağını geçip Atika yarımadasını ellerine geçirmişlerdir. Bu tutuma çok kızan Sultan II. Murad Varna Savaşı'ndan hemen sonra mevsimin geçliğine bakmadan bir Mora seferine girişmiştir. Varna'da galip gelen 50.000-60.000 kişilik ordu ile Atina üzerinden Mora'ya yürümüş ve Mora kuvvetlerini Korint Kıstağı'ndaki yeniden pekiştirilmiş Heksamilyon surları arkasına püskürtmüştür. Mora Despotu Konstantinos bu surların Osmanlıları durduracağını sanmakta ve II. Murad'in Osmanlı ordusu elinde bulunan yeni bir silahtan habersizdi. Bu yeni daha hiç bilinmeyen silah, uzun toplardı. 27 Kasım 1446'de Korint Kıstağı'na yetişen Osmanlı ordusu ellerindeki uzun topları kullanarak 10 Aralık'ta Heksamilyon surlarını yerle bir etmeyi başarmıştı. Fakat Osmanlı ordusu mevsim geçliği dolayısıyla çekilmiş ve Mora Despotları tekrar Korint Kıstağı'ndaki surları tekrar 1446de tamir etmeyi başarmışlardır. Fakat Osmanlı orduları 1446da yine Heksamilyon surunu geçip Mora'ya hücum etmişlerdir. En sonunda 1460da Osmanlılar Korint Kıstağı ve Heksamilyon surunu geçip Mora (Peloponez) yarımadasını fethetmiş ve Osmanlı idaresi altına almışlardır. Bundan sonra Heksamilyon yine kullanılmamış ve bir harabeye dönüşmüştür.

Manş Adaları (İngilizce: Channel Islands, Normanca: Îles d'la Manche), Manş Denizi'nde, Normandiya sahiline yakın takımadalardır. Jersey, Alderney, Guernsey, Sark, Herm adaları ile muhtelif adacıklardan oluşur.
Birleşik Krallık'ın parçası olmayan adalar, Taç Toprakları kapsamında savunma ve uluslararası ilişkiler alanlarında Birleşik Krallık'ın sorumluluğundadır. Toplam nüfusu 149.800 (2001) olan adaların toplam yüz ölçümleri 194 km2'dir.
Manş Adaları'nda tarih öncesi dönemlerde yerleşkeler olduğu fosil kanıtlarıyla sabittir. Adalar 10. yüzyılda Normandiya dükalığına bağlıydı. Norman dükü William'ın (sonradan Fatih William) 1066'da İngiltere'yi fethetmesi ve Britanya kralı olması ile birlikte adalar Britanya hâkimiyetine geçti.
Manş Adaları II. Dünya Savaşı esnasında Almanlar tarafından işgal edilen tek Büyük Britanya toprağıydı. Ecrehous ve Les Minquiers adacıklarının aidiyeti uzun yıllar Fransa ve Birleşik Krallık arasında sorun oldu. 1953 yılında Uluslararası Adalet Divanı adacıkların Birleşik Krallık'a bağlı olduğu hükmünü verdi. 20. yüzyılın sonlarında bölgedeki zengin petrol yatakları nedeniyle kıta sahanlığının durumu konusu dünya gündemine geldi.

Jersey Adası'nın ineği ve bu ineğin sarımsı sütü meşhurdur.

 Wikimedia Commons'ta Manş Adaları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Onega Gölü, Rusya'da bir göl.
Onega Gölü (Onego Gölü olarak da bilinir), Petersburg'un 320 km kuzeydoğusunda yer alan, Avrupa'nın ikinci (yakınındaki Ladoga Gölü'nden sonra) büyük tatlı su gölü olan Onega Gölü'nün yüzölçümü 9800 km2, uzunluğu 240 km, genişliği 100 km dolayındadır. Yılda altı ay donan gölün kıyılarındaki tek büyük kent, Petrozavodsk'tur. Ladoga ile kardeş göldür; beslendiği ırmaklar da aynıdır. Aynı zamanda Tuluğhan Denizi'nden ayrılan Volga Nehiri'nden de beslenirler.
Gölün bir başka cazibe merkezi Onega petroglifleridir. Gölün doğu kıyısında yer alırlar ve MÖ 4. ve 2. binyıllara kadar tarihlenirler. Besov Nos gibi çeşitli burunlar da dahil olmak üzere 20 km (12 mil) alana dağılmış yaklaşık 1.200 petroglif vardır. Çizimler 1-2 mm derinliğindedir ve hayvanları, insanları, tekneleri ve dairesel ve hilal şekillerinin geometrik şekillerini tasvir eder.
2021 yılında UNESCO tarafından Onega Gölü ve Beyaz Deniz Petroglifleri adı altında bir Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir.

Ahmet Kılıçbay (1920, Ankara - 12 Şubat 2007, İstanbul), Türk ekonometri profesörüdür.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde eğitim gördü. Londra Ekonomi Okulu ve Harvard Üniversitesi'nde de eğitim gören Ahmet Kılıçbay İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde doçent ve profesör oldu. Eski cumhurbaşkanları Kenan Evren ile Turgut Özal'ın dönemlerinde 1985-1989 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanlığı görevinde de bulunmuştur.
2 buçuk yıldır tedavi gördüğü Balıklı Rum Hastanesinde akciğer enfeksiyonu nedeniyle öldü. Yazar Mehmet Ali Kılıçbay'ın babasıdır.

Kılıçbay'ın 20'nin üzerinde kitabı bulunuyor:

Alvin Hansen;Para Teorisi ve Maliye politikası-Çeviren Ahmet Kılıçbay, İ.Ü.İktisat Fakültesi yayını No: l İstanbul, 1959
İktisadi Planlamanın Modern Metotları, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Yayını No 11. Eskişehir 1961
İktisat Teorisi, Sermet Matbaası İstanbul, 1.baskı 1962.
Ekonometri. İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 160, İstanbul, Birinci baskı 1965
Türk Plan Modeli ve Metodolojisi. İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: İstanbul, 1966.
İktisadın Prensipleri. İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 327 İstanbul, 1968.
Türkiye ve İstanbul Sanayiinde son Gelişmeler. İstanbul Sanayi Odası Yayını, 1970
Kantitatif İktisat Teorisi ve Politikası. İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 289, İstanbul, 1970.
Ekonometrik Metotlar ve Araştırma. İ.Ü. İşletme Fakültesi yayını No: 52, İstanbul, 1975.
Türkiye'de Siyah-Beyaz televizyon Yayınından Renkli Yayına Geçiş Konusu Üzerinde Sosyo-Ekonomik bir Araştırma. Ay yıldız Matbaacılık, Ankara 1977
Ekonomiye Giriş. Güneş Matbaacılık yayını Ankara 1977
Ekonometrinin Temelleri. İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 454, İstanbul, 1980.
İktisadi planlama, İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 477, İstanbul, 1981
Uygulamalı Ekonometri. Filiz Kitabevi; İstanbul, 1983.
Türk Ekonomisi, Modeller, Politikalar, Stratejiler Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, No 263, Ekonomi dizisi N0 19, Ankara 1984.
Türk Ekonomisinde Enflasyonun Anatomisi, İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No:507, İstanbul, 1984
Türkiye'de Piyasa Ekonomisi, . İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No: 509, İstanbul, 1985.
İktisat Teorisi, İktisat Politikaları ve İşletme. İ.Ü. İşletme Fakültesi Yayını, No:194, İşletme İktisadı yayın no 93, İstanbul. 1988
Çankaya'dan Ekonomiye Bakış, Milliyet Yayınları, No: 97, İstanbul 1989.
Türk Ekonomisinin Son 10 Yılı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1991
21.Yüzyılın Türkiye'sinde Çağdaşlaşma. Bilim Teknik yayınevi İstanbul1999
Her Yönüyle Enflasyon, Boğaziçi Yayınları İstanbul, 1991.
Değişen Dünyada Türk Ekonomisi, Cem yayınevi, İstanbul1993
Politika ve Ekonomi, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları, genel yayın No: 338, Ekonomi dizisi No: 27. Ankara 1994.
Türkiye'nin Ekonomi Politikaları-1930-1996 ve sonrası. Der Yayınları, İstanbul 1997.
Ekonometri ve İktisat Politikası. Filiz Kitabevi. İstanbul 1999.
Türk Ekonomisinin Genişleyen Ufukları, . İ.Ü. İktisat Fakültesi yayını No:569 İstanbul 2002
Ekonomik Kriz ve sonrası, Filiz Kitabevi, İstanbul 2002.

Zaman serisi modellerinde, otoregresif bir ekonometrik modelde 
  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        =
        a
        +
        b
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
        +
        
          ε
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t}=a+by_{t-1}+\varepsilon _{t}}
  
 denklemi için 
  
    
      
        
          |
        
        b
        
          |
        
        ≥
        1
      
    
    {\displaystyle |b|\geq 1}
  
 ise birim kökün varlığından söz edilir. Bu denklemde 
  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t}}
  
, ilgili değişkenin t zamanındaki değerini ifade etmektedir.
  
    
      
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t-1}}
  
 ise değişkenin bir önceki dönemde aldığı değeri ifade etmektedir. Denklemde a terimini ihmal ederek 
  
    
      
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t-1}}
  
 içeren ifadeyi sol tarafa atarsak, 
  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        −
        b
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
        =
        
          ε
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t}-by_{t-1}=\varepsilon _{t}}
  
 ifadesini elde ederiz. b'nin bir olduğu durumda değişkenin iki dönem arasındaki değeri sağ tarafta kalan rassal bir terime eşit demektir. Bu ise birim kökün varlığı sebebiyle serinin rassal bir sürecin etkisinde olduğunu ifade eder. Serinin dönemler arası değişimi tesadüfi olduğu için uzun dönemde varyansı kovaryansı ve ortalaması sabit olmayacaktır. Dolayısıyla birim kök içeren bir serinin durağan olmadığı söylenir.

Eğer 
  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        =
        
          ε
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t}=\varepsilon _{t}}
  
 ise ve hata terimi beyaz gürültü(white noise) ise seri durağandır.

  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        =
        a
        +
        b
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
        +
        
          ε
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t}=a+by_{t-1}+\varepsilon _{t}}
  
 burada b=1 seride birim kök vardır ki, birim kök kavramı da bu eşitlikten ileri gelir. 
  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        =
        a
        +
        b
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
        +
        
          ε
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{t}=a+by_{t-1}+\varepsilon _{t}}
  
 denkleminde gecikmeli terimin sola atılması durumunda oluşacak terim delta Yt dir ki buna da Y nin birinci dereceden farkı denir. Bu denklemde yapılması gereken Yt yerine Y1 Yt-1 yerine de Y0 ın konulmasıdır. Bir sonraki aşamada Y2=Y1+e2=Y0+e1+e2 olacaktır ve Yt dööneminde elimizde
Yt=Y0+e1+e2+..+et denklemi olacaktır. Bu da sürekli artan durağan olmayan bir seridir.

En küçük kareler yöntemi, birbirine bağlı olarak değişen iki fiziksel büyüklük arasındaki matematiksel bağlantıyı, mümkün olduğunca gerçeğe uygun bir denklem olarak yazmak için kullanılan, standart bir regresyon yöntemidir. Bir başka deyişle bu yöntem, ölçüm sonucu elde edilmiş veri noktalarına "mümkün olduğu kadar yakın" geçecek bir fonksiyon eğrisi bulmaya yarar. Gauss-Markov Teoremi'ne göre en küçük kareler yöntemi, regresyon için optimal yöntemdir.

Basit bir örnek vermek gerekirse, aralarında doğrusal (lineer) bir bağlantı olan, X ve Y adında iki fiziksel büyüklük düşünelim. (Mesela, X belli bir ağaç türünün yaşı, Y aynı tür ağacın gövde çapı olabilir.) Y 'yi X 'in fonksiyonu olarak yazmak istiyoruz. Bu iki büyüklük arasındaki bağlantı doğrusal olduğuna göre, şöyle bir denklem halinde ifade edilebilir:

  
    
      
        Y
        =
        a
        X
        +
        b
        
      
    
    {\displaystyle Y=aX+b\,}
  

Bizim aradığımız şey, bu denklemdeki a ve b sayıları için mümkün olan en doğru değerlerdir. Bu değerleri belirlemek için bir dizi ölçüm yaptığımızı düşünelim. (Ağaç örneğine dönersek, ilgilendiğimiz türden pek çok ağacın yaşını ve gövde çapını ölçelim.) Bu ölçümler bize bir dizi (xi, yi) çifti verecektir. Bir kartezyen düzlem üzerinde bu çiftlere karşılık gelen noktaları tek tek işaretlersek, kabaca düz bir çizgi üzerinde yayılmış bir "noktalar bulutu" elde ederiz. Noktalar, çeşitli sebeplerden dolayı (ölçüm hataları, istisnai durumlar, modele katılmayan dış etkiler, vs) kusursuz bir çizgi üzerinde çıkmayacaktır.
X ve Y arasındaki bağlantıyı tek bir doğrusal denklem olarak ifade etmek istiyorsak, bu noktalara mümkün olduğunca yakın geçecek bir çizgi bulmalıyız. Bir başka deyişle, yukarıdaki denklemde a ve b'yi öyle seçmeliyiz ki, ortaya çıkan çizgi veri noktalarına mümkün olduğunca yakın olsun.
En küçük kareler yöntemi, denklemin verdiği (teorik) Y değerleri ile ölçümlerin verdiği (gerçek) Y değerleri arasındaki farkların karelerinin toplamını küçültme fikrine dayanır. Bu yöntem, denklemdeki a ve b sayılarını, bahsedilen kareler toplamını en küçük yapacak şekilde seçer (ve adını da buradan alır).

Aralarında doğrusal olmayan (non-lineer) bir bağlantı olan, fiziksel büyüklükler için de benzer şekilde en küçük kareler (EKK) yöntemi kullanılabilir.
EKK yöntemi denklem formunun bilinmesini gerektirir. Bu formda bağımsız değişkenin üsleri ile birlikte birden çok bağımsız değişkenin çeşitli biçimleri bulunabilir.

  
    
      
        Q
        =
        a
        X
        +
        b
        Y
        +
        c
        Z
        
      
    
    {\displaystyle Q=aX+bY+cZ\,}
  
.

  
    
      
        Q
        =
        a
        X
        +
        b
        
          X
          
            2
          
        
        +
        c
        Y
        +
        d
        
          Y
          
            2
          
        
        +
        e
        X
        Y
        
      
    
    {\displaystyle Q=aX+bX^{2}+cY+dY^{2}+eXY\,}
  
.
EKK'nın işe yaraması için değişkenler arasındaki ilişkiyi gösteren formun katsayılardan bağımsız olarak biliniyor olması gerekir. Bunun için Ekonometri biliminde çok çeşitli yöntemler mevcuttur.
Formun nasıl olacağına karar verdikten sonra katsayılar bulunur. Tüm örnek sonuçlarına bakılarak hata terimlerinin karelerini en düşük yapan katsayılar türev yardımıyla bulunur. Burada türevin sıfır olduğu noktanın en küçük değer olması kuralından faydalanılır.

Aşağıdaki ikinci dereceden polinomun denklem formu olarak belirlendiğini kabul edelim.

  
    
      
        Q
        =
        a
        X
        +
        b
        
          X
          
            2
          
        
        +
        c
        Y
        +
        d
        
          Y
          
            2
          
        
        +
        e
        X
        Y
        +
        f
        
      
    
    {\displaystyle Q=aX+bX^{2}+cY+dY^{2}+eXY+f\,}
  

Bu ifadedeki 2. dereceden terimler başka bir değişkenle değiştirilirse (
  
    
      
        
          X
          
            2
          
        
        =
        K
      
    
    {\displaystyle X^{2}=K}
  
, 
  
    
      
        
          Y
          
            2
          
        
        =
        L
      
    
    {\displaystyle Y^{2}=L}
  
, 
  
    
      
        X
        Y
        =
        M
      
    
    {\displaystyle XY=M}
  
) ikinci dereceden polinom doğrusal bir ifadeye dönüşmüş olur. Bu durumda polinom daha genel bir ifadeyle yazılabilir:

  
    
      
        Q
        =
        
          β
          
            0
          
        
        +
        
          β
          
            1
          
        
        
          X
          
            1
          
        
        +
        
          β
          
            2
          
        
        
          X
          
            2
          
        
        +
        
          β
          
            3
          
        
        
          X
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          β
          
            k
          
        
        
          X
          
            k
          
        
        
      
    
    {\displaystyle Q=\beta _{0}+\beta _{1}X_{1}+\beta _{2}X_{2}+\beta _{3}X_{3}+\cdots +\beta _{k}X_{k}\,}
  

n adet veri ile regresyon yaptığımızı varsayarsak, elimizdeki veride n tane 
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 değeri ile beraber her 
  
    
      
        
          X
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{i}}
  
 için n tane değer bulunmaktadır. Bu durumda regresyon işlemi aşağıdaki işlem ile ifade edilebilir:

  
    
      
        q
        =
        X
        β
        +
        ε
      
    
    {\displaystyle q=X\beta +\varepsilon }
  

Yukarıdaki ifadede bulunan dizey ve diziler aşağıdaki gibi açıklanabilir:

  
    
      
        q
        =
        
          {
          
            
              
                
                  
                    
                      Q
                      
                        1
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    
                      Q
                      
                        2
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  
                    
                      Q
                      
                        n
                      
                    
                  
                
              
            
          
          }
        
        
        X
        =
        
          [
          
            
              
                
                  1
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        11
                      
                    
                  
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        12
                      
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        k
                        1
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  1
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        21
                      
                    
                  
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        22
                      
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        k
                        2
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  1
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        1
                        n
                      
                    
                  
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        2
                        n
                      
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    
                      X
                      
                        k
                        n
                      
                    
                  
                
              
            
          
          ]
        
        
        β
        =
        
          {
          
            
              
                
                  
                    
                      β
                      
                        0
                      
      

Granger nedensellik sınaması, bir zaman serisinin başka bir zaman serisini tahmininde kullanışlı olup olmadığının bir istatistiksel hipotez sınamasıdır. Normalde, bağlanımlar, "sadece" ilintileri yansıtırlar, ancak Ekonomi Nobel Ödülünü kazanan Clive Granger, belli bir sınamalar kümesinin nedensellikle ilgili bir şeyler ortaya çıkardığını savunmuştur.
X zaman serisi, X'in gecikmeli değerleri (ve Y'nin gecikmeli değerleri) üzerinde genellikle bir dizi t-sınamaları ve F sınamalarıyla X'in değerleri Y'nin gelecek değerleri hakkında istatistiksel olarak anlamlı bilgi verdiğinde Y zaman serisinin "Granger nedeni"dir.

"ilinti nedenselliğe eşittir" yanılgısı, başka bir şeyi öncelleyen bir şey bir nedensellik kanıtı olarak kullanılamayacağını belirtmektedir. "Artan eğitim harcamasının çocuklar için daha iyi sonuçlar üretir" iddiasını düşün. Okul masrafları harcamalarının eğitim sonuçlarına karşı basit bir ilintisi, pozitif bir sonuç ortaya çıkarır; daha fazla harcayanlar daha iyi sonuçlara sahiptir. Herhangi bir veri anda, gelir gibi etki karıştıran değişkenleri kontrol edebiliriz, ancak şimdiki eğitim harcaması gelecekteki performans sonuçlarını etkileyebilir. Granger nedensellik fikri: açıklayıcı değişkendeki bir "sürpriz"in varolduğu her durum, sonuç değişkeninde sürpriz sonrası bir artışa sebep oluyorsa, bu değişkene "Granger neden" değişken denir.
Eğitim örneğinde, bazı yıllarda eğitim harcamasının, etki karıştırıcıların önemli bir şekilde değişmediği halde alışılmamış üst düzeylere yukarı çıkışlar yaptığı bazı yerler olduğunu varsay. Bu yukarı çıkışların olduğu her anda, gelecekteki performansta, yukarı çıkışların olmadığı anlarla kıyaslandığında bu yukarı çıkışlara uyan artışlar varsa, eğitim harcaması, yüksek performansın "Granger nedeni"dir (G-nedenidir). Bu, nedenselliğin tek tanımı değildir, ancak birçok uygulamada kullanışlıdır.

Bir zaman serisi durağansa, Granger nedensellik sınaması, iki (veya daha fazla) değişkenin düzey değerleri kullanılarak yapılır. Zaman serisi değişkenleri durağandışıysa, Granger nedensellik sınaması, değişkenlerin birinci (veya daha yüksek) farkları kullanılarak yapılır. Bağlanım eşitliğindeki gecikme sayısı, genellikle, Akaike bilgi kriteri veya Schwarz bilgi kriteri gibi bir bilgi kriteri kullanılarak seçilir. Bağlanımda, değişkenlerden birinin herhangi bir belli gecikme değeri (uzunluğu), aşağıdaki iki koşul gerçekleşirse korunur: 
(1) Değişkenin gecikmesi, bir t-sınamasına göre anlamlı  
(2) Değişkenin bu belli gecikmesi ve diğer gecikmeleri birlikte, bir F-sınamasına göre modelin açıklayıcı gücüne katkır. 
Bu durumda, "
  
    
      
        
          H
          
            0
          
        
        :
      
    
    {\displaystyle H_{0}:}
  
 Hiçbir Granger nedeni yok" temel hipotezi korunur 
  
    
      
        
        ⟺
        
      
    
    {\displaystyle \iff }
  
 bağlanımda bir açıklayıcı değişkenin hiçbir gecikmesi korunmaz.
Uygulamada, değişkenlerin birbirlerinin Granger nedeni olmadığı bulunabilir veya iki değişkenden her ikisinin de birbirlerinin Granger nedeni olduğu bulunabilir. Yani, iki değişkenli durumda 4 farklı olasılık söz konusudur: 1)
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
, 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
nin Granger nedenidir 2) )
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
, 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
in Granger nedenidir 3) ne 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ne de 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 birbirlerinin Granger nedeni değildir 4) hem 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 hem de 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 birbirlerinin Granger nedenidir.

Adından da anlaşılacağı üzere, Granger nedenselliği doğru nedensellik olmayabilir. hem X hem de Y, ortak üçüncü bir sürecin farklı gecikmelerince tetiklenirse, hala Granger nedenselliğinin karşıt hipotezi kabul edilebilir. Ancak, değişkenlerden birinin değiştirimi diğerini değiştirmez. Gerçekten, Granger nedensellik sınaması, değişken çiftlerinin birbirleri arasındaki nedensellik ilişkisini bulmak üzere tasarlanmıştır ve gerçek ilişki üç veya daha fazla değişkeni gerektirdiğinde yanıltıcı sonuçlar üretebilir. Daha fazla değişken gerektiren benzer bir sınama, vektör özbağlanımla uygulanabilir.

y ve x durağan zaman serileri olsun. "
  
    
      
        
          H
          
            0
          
        
        :
      
    
    {\displaystyle H_{0}:}
  
 x, ynin Granger nedeni değildir" temel hipotezinin adım adım sınaması: 
(1) ynin tek değişkenli bir özbağlanımındaki ynin uygun gecikmeli değerleri (gecikme sayısı) bulunur:

  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        =
        
          a
          
            0
          
        
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          y
          
            t
            −
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            m
          
        
        
          y
          
            t
            −
            m
          
        
        +
        
          
            k
            a
            l
            ı
            n
            t
            ı
          
          
            t
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle y_{t}=a_{0}+a_{1}y_{t-1}+a_{2}y_{t-2}+\cdots +a_{m}y_{t-m}+{kal\imath nt\imath }_{t}.}
  

(2) ynin özbağlanımı, xin gecikmeli değerleri katılarak genişletilir:

  
    
      
        
          y
          
            t
          
        
        =
        
          a
          
            0
          
        
        +
        
          a
          
            1
          
        
        
          y
          
            t
            −
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          y
          
            t
            −
            2
          
        
        +
        ⋯
        
          a
          
            m
          
        
        
          y
          
            t
            −
            m
          
        
        +
        
          b
          
            p
          
        
        
          x
          
            t
            −
            p
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          b
          
            q
          
        
        
          x
          
            t
            −
            q
          
        
        +
        
          
            k
            a
            l
            ı
            n
            t
            ı
          
          
            t
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle y_{t}=a_{0}+a_{1}y_{t-1}+a_{2}y_{t-2}+\cdots a_{m}y_{t-m}+b_{p}x_{t-p}+\cdots +b_{q}x_{t-q}+{kal\imath nt\imath }_{t}.}
  

Bu bağlanımda, xin t-sınamalarına göre tek başına anlamlı olan tüm gecikmeli değerleri, gecikmeler birlikte bir F-sınamasına göre bağlanımın açıklayıcı gücüne güç katarsa korunur (F sınamasında temel hipotez: "
  
    
      
        
          H
          
            0
          
        
        :
      
    
    {\displaystyle H_{0}:}
  
x'ler birlikte açıklayıcı güce katkımaz). Yukarıdaki genişletilmiş bağlanım gösteriminde, xin gecikmeli değerini anlamlı yapan en kısa gecikme uzunluğu p, en uzun gecikme uzunluğu qdur.
"
  
    
      
        
          H
          
            0
          
        
        :
      
    
    {\displaystyle H_{0}:}
  
 x, ynin Granger nedeni değildir" korunur 
  
    
      
        
        ⟺
        
      
    
    {\displaystyle \iff }
  
 yukarıdaki bağlanımda xin hiçbir gecikmesi korunmaz.

Hata teriminin normal olarak dağıldığı varsayımından sapmalara duyarlı olmayan bir Granger Nedensellik yöntemi geliştirilmiştir. Bu yöntem, birçok finansal değişken normal olarak dağılmadığından özellikle finansal ekonomide kullanışlıdır.   Son zamanlarda, literatürde, pozitif değişikliklerin nedensel etkisini negatif değişikliklerin nedensel etkisinden ayıran simetrik olmayan bir nedensellik sınaması önerilmiştir.

Seth, Anil (2007). "Granger causality". Scholarpedia. 2 (7). s. 1667. doi:10.4249/scholarpedia.1667. 

Convergent cross mapping
Ekonometri

Regresyon analizi, iki ya da daha çok nicel değişken arasındaki ilişkiyi ölçmek için kullanılan analiz metodudur. Eğer tek bir değişken kullanılarak analiz yapılıyorsa buna tek değişkenli regresyon, birden çok değişken kullanılıyorsa çok değişkenli regresyon analizi olarak isimlendirilir. Regresyon analizi ile değişkenler arasındaki ilişkinin varlığı, eğer ilişki var ise bunun gücü hakkında bilgi edinilebilir. Regresyon terimi için öz Türkçe olarak bağlanım sözcüğü kullanılması teklif edilmiş ise de Türk ekonometriciler arasında bu kullanım yaygın değildir.
Örneğin, bir ziraat mühendisi buğday verimi ve gübre miktarı arasındaki ilişkiyi, bir mühendis, basınç ve sıcaklık, bir ekonomist gelir düzeyi ve tüketim harcamaları, bir eğitimci öğrencilerin devamsızlık gösterdiği gün sayıları ve başarı dereceleri arasındaki ilişkiyi bilmek isteyebilir. Regresyon, iki (ya da daha çok) değişken arasındaki doğrusal ilişkinin fonksiyonel şeklini, biri bağımlı diğeri bağımsız değişken olarak bir doğru denklemi olarak göstermekle kalmaz, değişkenlerden birinin değeri bilindiğinde diğeri hakkında kestirim yapılmasını sağlar. Genellikle bu iki (veya çok) değişkenlerin hepsinin niceliksel ölçekli olması zorunluluğu vardır.
Regresyonda, değişkenlerden biri bağımlı diğerleri bağımsız değişken olmalıdır. Buradaki mantık eşitliğin solunda yer alan değişkenin sağında yer alan değişkenlerden etkilenmesidir. Sağda yer alan değişkenlerse diğer değişkenlerden etkilenmemektedir. Burada etkilenmemek matematiksel anlamda bu değişkenleri bir doğrusal denkleme koyduğumuzda etki yapması anlamındadır. Çoklu doğrusallık, ardışık bağımlılık sorunları kastedilmemektedir.

Regresyon yönteminin ilk şekli en küçük kareler prensibidir ve ilk olarak Adrien Marie Legendre tarafından 1805 yılında ortaya atılmıştır. Hemen takiben 1809 yılında C.F. Gauss aynı yöntemi açıklamıştır. En küçük kareler terimi Legendre tarafından moindres carrés olarak kullanılmış, ancak Gauss aynı yöntemi 1795 yılından beri kullandığını iddia etmiştir. Legendre ve Gauss bu yöntemi astronomik gözlemlerden uydularının güneş etrafındaki yörüngelerini tespit etmek için kullanırken ortaya çıkartmışlardır. 1748 yılında Eüler'in aynı problem üzerinde uğraştığı, fakat başarı sağlayamadığı bilinmektedir. En küçük kareler kuramında sonraki gelişme Gauss'in 1821 yılında yayınladığı bir makalede ortaya çıkartılmış ve bu yayında Gauss sonradan kendi adı verilen Gauss-Markov teoreminin bir şeklini açıklamıştır. 
Regresyon terimi 19. yüzyılda İngiliz istatistikçisi Francis Galton tarafından bir biyolojik inceleme için ortaya atılmıştır. Bu incelemenin ana konusu kalıtım olup, aile içinde baba ve annenin boyu ile çocukların boyu arasındaki bağlantıyı araştırmakta ve çocukların boylarının bir nesil içinde eski ata nesillerinin ortalamasına geri döndüklerini yani bir nesil içinde ortalamaya geri dönüş olduğu inceleme konusudur. Galton geri dönüş terimi için ilk yazısında İngilizce olarak reversion terimi kullanmışsa da sonradan aynı anlamda olan regression sözcüğü kullanmıştır. Bu çalışmalarında Galton istatistiksel 'regresyon' kavramını ve yöntemini de geliştirmiştir. Udny Yüle ve Karl Pearson bu yöntemi daha geniş genel istatistiksel alanlara uygulayıp geliştirmişlerdir... Bu yazılarda bağımlı ve bağımsız değişkenlerin normal dağılım gösterdiği varsayılmaktadır. Bu kısıtlayıcı varsayım R.A. Fisher 1922 ve 1925 yıllarındaki yayınları ile sadece bağımlı değişkenin koşullu dağılımının normal olduğu hallere uygulanmak üzere daha genişletilmiştir.).
Bu kavramları ve yöntemleri genel olarak, kalıtım konusu dışında "ortalamaya geri dönüş" ile hiçbir ilgisi olmayan konularda, kullanan istatistikçiler regresyon terimini kullanmakta devam etmişlerdir. Zamanımızda, bu terim, kavram ve yöntemin Galton'un konusu ile bütün ilişkisi yok olmuştur ve artık regresyon terimi doğrusal bağlantı bulunması ve eğri uydurma ile eş anlamlar vermektedir.

Doğrusal regresyon yöntemini kullanmak için temelde şu varsayımların bulunduğu kabul edilmektedir:

Çıkarımsal yöntem olduğu için kullanılan iki değişkenli örneklemin ya istatistiksel rastgele örneklem olduğu ya da anakütleyi çok iyi temsil ettiği bilinmektedir.
Bağımlı değişken içinde hata bulunmaktadır. Bu hatanın bir rassal değişken olduğu ve ortalama hatanın sıfır olduğudur. Sistematik hata da bulunması mümkündür ama bu hatanın incelemeye alınması regresyon analizi kapsamı dışındadır.
Bağımsız değişken hatasızdır. Eğer bağımsız değişkende hata bulunduğu varsayılırsa özel bir yöntem şekli olan değişkenler-içinde-hata modeli teknikler kullanılarak model kurulmalıdır.
Hatalar zaman içinde ve kendi aralarında birbirine bağımlı değildir. Buna otokorelasyon veya serisel korelasyon bulunmaması varsayımı adı verilir.
Hata varyansı sabittir ve veriler arasında hiç değişmediği varsayılır. Bu eşvaryanslılık veya homoskedastisite varsayımı adı ile anılır. Eger bu varsayim uygun degilse ağırlıklı en küçük kareler yöntemi uygulanabilir.
Hataların varyans-kovaryans matrisinin çapraz elamanları sabit hata varyansı olur ve matrisin diğer çapraz dışı elemanları 0 olur.
Eğer çoklu regresyon analizi yapılıyor ve üç veya daha çok parametre için kestirim isteniyorsa, bağımsız değişkenlerin birbirleri ile bağlantısının olmaması gereklidir. Buna çoklu doğrusallık (multicollinearity) olmaması varsayımı adı verilir.
Hatalar bir normal dağılım gösterir. Eğer bu hataların normalliği varsayımı uygun değilse genelleştirilmiş doğrusal model uygulanabilir.

Doğrusal regresyonda, anakütle model belirlenmesine göre bağımlı değişken 
  
    
      
        
          y
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{i}}
  
 parametrelerin bir doğrusal birleşiği olur. Dikkat edilirse parametrelerden bahis edilmektedir, çünkü bağımsız değişkenlerin bir doğrusal bileşiği olması gerekli değildir. Örneğin, tek bir bağımsız değişkenli (
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
) ve iki parametreli (
  
    
      
        
          β
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{0}}
  
 ve 
  
    
      
        
          β
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{1}}
  
): 

doğru: 
  
    
      
        
          y
          
            i
          
        
        =
        
          β
          
            0
          
        
        +
        
          β
          
            1
          
        
        
          x
          
            i
          
        
        +
        
          ϵ
          
            i
          
        
        ,
         
        i
        =
        1
        ,
        n
        
      
    
    {\displaystyle y_{i}=\beta _{0}+\beta _{1}x_{i}+\epsilon _{i},\ i=1,n\!}
  

Burada 
  
    
      
        
          ϵ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon _{i}}
  
 bir hata terimidir ve 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 alt-indeksleri bir belirlenmiş mümkün gözlemi ifade eder. Ayrıca 
  
    
      
        
          ϵ
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \epsilon _{i}}
  
, 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
'nci gözlemin regresyon doğrusuna olan uzaklığını ifade etmekte olup ortalaması 0 ve varyansı 
  
    
      
        
          σ
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \sigma ^{2}}
  
 olan bir normal dağılış gösterir.
Çoklu doğrusal regresyonda iki veya daha çok sayıda bağımsız değişken veya bağımsız değişken fonksiyonu bulunur. Örneğin, önce verilmiş olan regresyon modeli yeni bir terim xi2 eklenerek değiştirilirse; şu anakütle çoklu doğrusal regresyon modeli ortaya çıkar:

parabol: 
  
    
      
        
          y
          
            i
          
        
        =
        
          β
          
            0
          
        
        +
        
          β
          
            1
          
        
        
          x
          
            i
          
        
        +
        
          β
          
            2
          
        
        
          x
          
            i
          
          
            2
          
        
        +
        
          ϵ
          
            i
          
        
        ,
         
        i
        =
        1
        ,
        m
        
      
    
    {\displaystyle y_{i}=\beta _{0}+\beta _{1}x_{i}+\beta _{2}x_{i}^{2}+\epsilon _{i},\ i=1,m\!}
  

Denklemin sağ tarafındaki bağımsız değişken için bir ikinci derece (kuadratik) ifade bulunmasına rağmen bu model hala doğrusal regresyon modelidir; çünkü üç tane parametre, yani 
  
    
      
        
          β
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{0}}
  
, 
  
    
      
        
          β
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          β
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \beta _{2}}
  
 ile çoklu değişkenli doğrusaldır.
Daha genel çoklu doğrusal regresyon modelinde p tane bağımsız değişken olduğu varsayılır ve anakütle modeli şöyle ifade edilir:

  
    
      
        
          y
          
            i
          
        
        =
        
          β
          
            0
          
        
        +
        
          β
          
            1
          
        
        
          x
          
            1
            i
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          β
          
            p
          
        
        
          x
          
            p
            i
          
        
        +
        
          ε
          
            i
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle y_{i}=\beta _{0}+\beta _{1}x_{1i}+\cdots +\beta _{p}x_{

John Richard Nicholas Stone (d. 30 Ağustos 1913 Londra - ö. 6 Aralık 1991), Cambridge) İngiliz ekonomisttir. 1984 yılında Nobel Ekonomi Ödülü aldı.

Stone Cambridge Üniversitesinde Gonville ve Caius Koleji ve Kings Kolejiinde okudu ve 1936da mezun oldu. Sonra II. Dünya Savaşı başıa kadar Londra'da tanınmış Lloyd's sigortacılık kurumunda sigorta komisyonculuğu yaptı. Harp içinde devlet memuru olarak Kabine Ofisi'nde istatistikçi ve iktisatçı olarak çalştı. Bu arada tanınmış iktisatçı James Meade ile birlikte ilk defa çifte-girişli muhasebe usûlune dayanan resmi Milli Gelir ve Harcama istatistiklerini geliştirip 1941de bunu yayınladılar. Stone, Harp'ten sonra 1945-1955 arasında Cambridge Üniversitesi Uygulamalı İktisat bölümünü kurup bu kurumun direktörü olarak çalıştı. Aynı zamanda aynı üniversitede P.D.Leake Maliye ve Muhasebe Profesörü olarak görev yaptı 1980den sonra emekli şeref profesörü (emeritus) olarak hayatı sonuna kadar bu akademik göreve devam etti.
Stone 1984'te bir ülke içinde ve daha sonra uluslararası toplam iktisadî faaliyetlerin kaydını tutup bunların gidişatını takip etmek için bir iktisadî ve sosyal muhasebe sistemi geliştirmesi nedeniyle Nobel İktisat Ödülü'ne layık görülmüştür. Stone bazen millî gelir muhasebe sisteminin babası olarak nitelendirilmiştir. Diğer taraftan Richard Stone tüketici talep istatistikleri, matematik talep modelleri, iktisadî büyüme ve girdi-çıktı modelleri üzerine çok önemli teorik gelişmeler getiren çalışmalar yapmış ve kitaplar ve makaleler yayınlamıştır.

1944: National Income and Expenditure,
1954: The Measurement of Consumers. Expenditure and Behavior in the United Kingdom, 1920-1938 (James Meade ile ortak çalışma)
1966: Mathematics in the Social Sciences and Other Essays
1970: Mathematical Models of the Economy and Other Essays
1971: Demographic Accounting and Model Building
1975: Direct and Indirect Constraints in the Adjustment of Observations
1980: A Simple Growth process Tending to Stationarity

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Biyografi31 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ülke ekonomisinin genel olarak iyi durumda olmaması, siyasi istikrarsızlık, askeri gelişmeler gibi nedenlerin etkisiyle tasarruf sahiplerinin ellerindeki fonları daha güvenilir bölgelere yönlendirmeleri sermaye kaçışı kavramı ile ifade edilir.
Sermaye kaçışı, uzunca bir tarih olan ve 20. yüzyılda çeşitli ülkelerde ekonomik, sosyal ve politik krizlere sık sık eşlik eden bir olgudur. 1980'lerde gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı dış borç krizleri, gelişmiş ülkelerden bu ülkelere olan sermaye girişlerindeki dramatik düşüş ve eş zamanlı olarak gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı, sermaye kaçışı fenomenini hem akademik hem de politik çevrelerde oldukça geniş şekilde tartışılan konulardan biri haline getirmiştir. Sermaye kaçışına yönelik değerlendirmeler genel olarak, ulusal politikalardaki dengesizlikler üzerine yoğunlaşmaktadır. Eğer, hükûmetler rasyonel ekonomik politikalar izlerlerse büyük olasılıkla sermaye kaçışı gerçekleşmeyecektir.

Arz Esnekliği

http://www.alomaliye.com/temmuz_06/talha_apak_sermaye_kacisi.htm 5 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika'nın Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası (İngilizce özgün adıyla: Countering America's Adversaries Through Sanctions Act; CAATSA) İran, Kuzey Kore ve Rusya'ya yaptırımlar uygulayan bir Birleşik Devletler federal yasasıdır. Tasarı, Meclis 419-3 oy oranı ile geçtikten sonra 27 Temmuz 2017'de Senatoda 98–2 oy oranı ile kabul edildi. 2 Ağustos 2017'de Başkan Donald Trump, yasanın "ciddi şekilde kusurlu" olduğuna inandığını belirterek imzaladı.

15 Haziran 2017 tarihinde, ABD Senatosu, o yılın Ocak ayında iki partiden senatörlerden oluşan bir grup tarafından, Rusya'nın Ukrayna ve Suriye'deki savaşlara devam eden katılımı ve 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahalesi iddiası nedeniyle sunulan bir tasarıya dayanan (İran yaptırımları tasarısına ilişkin değişiklik) tasarıyı 98'e karşı 2 oyla kabul etti; Rusya bakımından ise tasarı, daha önce başkanlık kararnameleriyle uygulanmaya konulan yaptırımları genişletmeyi ve bu yaptırımları kanun hâline getirerek kalıcı bir yasal zemine oturtmayı amaçlıyordu. Senato'daki tasarı, Senatör Ben Cardin tarafından Mayıs 2017'de sunulan Avrupa ve Avrasya'da Rus Etkisine Karşı Mücadele Yasası'nın hükümlerini içeriyordu.
Aynı tasarı, 12 Temmuz 2017 tarihinde Temsilciler Meclisi'nde Demokratlar tarafından sunuldu. Tasarının metni, 15 Haziran'da Senato'dan geçen metinden farklı olmamasına rağmen, usul engellerini aşmak amacıyla Temsilciler Meclisi tasarısı olarak adlandırıldı. Trump yönetiminin bazı endişelerini gidermek üzere revize edilen tasarı, 25 Temmuz'da Temsilciler Meclisi'nde 419'a karşı 3 oyla kabul edildi. 27 Temmuz'da tasarı, Senato'da 98'e karşı 2 oyla kabul edildi. Her iki mecliste de, olası bir başkanlık vetosunu geçersiz kılacak kadar yüksekti. 2 Ağustos 2017'de Başkan Donald Trump, tasarıyı imzalayarak yasaya dönüştürdü.

CAATSA, Başkan'ın aşağıdakilere karşı yaptırımlar uygulamasını zorunlu kılar: (1) İran'ın balistik füze ve kitle imha silahları programlarına dâhil olan kişi ve kurumlara yaptırımlar öngörülmüştür, (2) İran'a askeri ekipman satışı, transferi veya buna ilişkin teknik ve mali desteğin sağlanması yasaklanmıştır, (3) İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ve bağlantılı kişi ve kuruluşlar yaptırım listesine alınmıştır.
İnsan hakları ihlallerinden sorumlu kişiler de yaptırım kapsamına dâhil edilmiştir.
Başkan, belirli koşullar altında yaptırımları geçici olarak askıya alabilmektedir.

Başkan, Rusya Federasyonu'na yönelik yaptırımları sona erdirmek veya bu yaptırımlardan feragat etmek amacıyla önerilen belirli tedbirleri Kongre'nin incelemesine sunmak zorundadır.
Rusya'ya karşı belirlenen başkanlık kararnamesi kapsamındaki yaptırımlar yürürlükte kalacaktır.
Başkan, belirli siber ve Ukrayna ile ilgili yaptırımları kaldırma yetkisine sahiptir.
Tasarı, aşağıdaki konulara ilişkin faaliyetlere yönelik yaptırımlar öngörmektedir: (1) Siber güvenlik ihlalleri ve saldırıları, (2) ham petrol projeleri, (3) finansal kuruluşlar, (4) yolsuzluk, (5) insan hakları ihlalleri, (6) yaptırımların ihlal edilmesi veya bunların etrafından dolanılması, (7) Rusya'nın savunma veya istihbarat sektörleriyle yapılan işlemler, (8) ihracat boru hatları, (9) devlet görevlilerince kamuya ait varlıkların özelleştirilmesi ve (10) Suriye'ye silah transferleri.
Dışişleri Bakanlığı, Ukrayna'nın enerji güvenliğini artırmak amacıyla Ukrayna hükûmetiyle işbirliği yapacaktır.
Tasarı: (1) Hazine Bakanlığı'na terörün finansmanıyla mücadeleye yönelik ulusal bir strateji geliştirme görevi verir ve (2) Hazine Bakanı'nı Ulusal Güvenlik Konseyi'ne dahil eder.
Yasa, Rusya'nın 2016 ABD seçimlerine müdahalesi ve Ukrayna ile Suriye'deki faaliyetleri nedeniyle ülkeye yeni yaptırımlar getirdi. Yasa, daha önce Başkanlık Kararnameleriyle uygulanan cezai tedbirleri kanun haline getirerek, Başkan'ın Kongre'nin onayı olmadan yaptırımları hafifletmesini, askıya almasını veya sona erdirmesini engelledi.
Yasanın 241. maddesi "bu Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç 180 gün içinde, Hazine Bakanı'nın Ulusal İstihbarat Direktörü ve Dışişleri Bakanı ile istişare içinde" Kongre'ye ayrıntılı bir rapor sunmasını, bu raporun gizli bir ek içerebilme seçeneği de bulunmak kaydıyla sunmasını öngörüyordu. Bu rapor, "Rusya Federasyonu'ndaki en önemli üst düzey yabancı siyasi isimler ve oligarkların, Rus yönetimine yakınlıkları ve net servetleri dikkate alınarak belirlenmesi" ve bu kişiler ile "Cumhurbaşkanı Vladimir Putin veya Rus yönetici elitinin diğer üyeleri" arasındaki ilişkinin bir değerlendirmesini istemektedir. Bu madde ayrıca, Rus yarı-devlet kuruluşlarının "liderlik yapıları ve gerçek sahiplik durumları" hakkında bir değerlendirme yapılmasını da öngörüyordu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal eden kişi ve kurumlara yönelik yaptırımların genişletilmesi.
ABD bankalarının, Kuzey Kore'ye dolaylı finansman sağlayan yabancı bankalara aracılık etmesinin yasaklanması.
Kuzey Kore ile savunma sanayi alışverişinde bulunan ülkelere belirli ABD yardımlarının kesilmesi.
Tasarı, aşağıdakilere karşı yaptırımlar öngörmektedir: (1) Kuzey Kore kargo taşımacılığı, (2) zorla çalıştırma yoluyla üretilmiş mallara yönelik yaptırımlar ve (3) yabancı ülkelerde Kuzey Koreli işçilerin çalıştırılmasını yasaklayan düzenlemelerden oluşmaktadır.
Dışişleri Bakanlığı, Kuzey Kore'nin "terör sponsoru devlet" olarak tanımlanıp tanımlanmayacağına ilişkin bir değerlendirme yapmakla yükümlü kılınmıştır.

Başkan Donald Trump tasarıyı imzaladığı gün eşzamanlı olarak iki ayrı imza beyannamesi yayınladı. Kongre için yapılan açıklamada şöyle dedi: "İran, Kuzey Kore ve Rusya'nın saldırgan ve istikrarsızlaştırıcı davranışlarını cezalandırmak ve caydırmak için sert tedbirlerden yana olsam da, bu yasa önemli ölçüde kusurludur. Kongre, dış politikadaki esnekliğini sınırlayan yürütme organının yetkisine getirilen kısıtlamalar gibi bir dizi açıkça anayasaya aykırı hükümler içeriyordu.
Trump tarafından yapılan diğer açıklamada ise, "Tasarı ciddi şekilde kusurlu olmaya devam ediyor - özellikle yürütme organının müzakere yetkisini ihlal ettiği için. Kongre, yedi yıllık konuşmanın ardından bir sağlık hizmeti tasarısını müzakere bile edemedi. Yürütmenin esnekliğini sınırlayarak, bu yasa tasarısı, Amerika Birleşik Devletleri'nin Amerikan halkı için iyi anlaşmalar yapmasını zorlaştırıyor ve Çin, Rusya ve Kuzey Kore'yi birbirine daha da yaklaştıracak.""

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Heather Nauert, "CAATSA yasasının yürürlüğe girmesinden bu yana, yabancı hükûmetlerin Rus savunma silahlarının birkaç milyar dolarlık planlı veya açıklanmış satın alımlarının terk edildiğini tahmin ediyoruz. Genellikle büyük savunma anlaşmalarıyla ilişkili uzun zaman dilimleri göz önüne alındığında, sonuçlar bu çabanın miktarı daha yeni ortaya çıkmaya başlıyor."
Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Mısır'ı Rus Suhoy Su-35'i satın almaması konusunda uyardı ve "Bu sistemler satın alınırsa CAATSA tüzüğünün rejime yaptırım gerektireceğini açıkça belirttik" dedi.

2 Ağustos 2017'de İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Erakçi, devlet televizyonuna verdiği bir röportajda "Bize göre nükleer anlaşma ihlal edildi ve bu konuya uygun ve orantılı bir tepki göstereceğiz" dedi.

Kuzey Kore dışişleri bakanlığı yetkilileri, "ABD'nin dünyanın dört bir yanındaki farklı ülkelere yaptırım uygulama teklifinin kendi çıkarlarını karşılamak için tamamen çirkin bir kaldıraç olduğunu" ve geçtiğimiz günlerde Kuzey Kore, Rusya ve İran'a karşı "yaptırım tasarısı" olduğunu söyledi. ABD Kongresi, Rusya, Çin, Venezuela, Almanya, Avusturya ve Fransa'nın tepkilerini gerekçe göstererek büyüyen bir uluslararası tepkiye yol açıyor.

Tasarı Senato'dan geçtikten sonra, 28 Temmuz 2017'de Rusya dışişleri bakanlığı, Kongre tarafından kabul edilen tasarıya yanıt olarak kullanılan tedbirleri açıkladı, ancak aynı zamanda 2016 yılı sonunda Barack Obama yönetimi tarafından ABD'deki Rus diplomatik misyonuna uygulanan özel tedbirlere de atıfta bulundu. Rusya, ABD'nin Moskova büyükelçiliği ve Saint Petersburg, Yekaterinburg ve Vladivostok'taki konsolosluklarındaki diplomatik ve teknik personelini 1 Eylül'e kadar - ABD'de görevlendirilen Rus diplomatların sayısıyla aynı - 455 kişiye indirmesini talep etti; Rusya hükûmeti ayrıca Moskova'da ABD tarafından kullanılan bir inziva yeri ve depolama tesisinin kullanımını 1 Ağustos'a kadar askıya alacaktır. Kısa bir süre sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, kararın kendisi tarafından alındığını ve ABD diplomatik misyonunun 755 çalışanının "Rusya Federasyonu'ndaki faaliyetlerine son vermesi" gerektiğini söyledi.
Tasarı imzalandıktan sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı yaptırımları "Russofobik histeriye" bağladı ve karar vermesi halinde harekete geçme hakkını saklı tuttu. Rusya başbakanı Dmitry Medvedev 2 Ağustos'ta yasanın ABD-Rusya ilişkilerini iyileştirme umudunu sona erdirdiğini ve "Rusya ile topyekün bir ticaret savaşı" anlamına geldiğini yazdı.Mesajında ayrıca, "Amerikan düzeni, Trump'a karşı ezici bir zafer kazandı. Başkan yeni yaptırımlardan memnun değildi, ancak tasarıyı imzalamak zorunda kaldı" dedi.
Haziran 2020'de ABD Senatosu'ndan John Thune, 2021 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası'nda ABD Savunma Bakanlığı'nın ABD Ordusu'nu kullanarak Türkiye'nin Rus yapımı S-400 füze sistemini satın almasına izin verecek bir değişiklik önerdi. Gerekçe, bunun Türkiye'nin CAATSA'ya aykırı bir yabancı askeri sisteme sahip olması sorununu ortadan kaldıracağıdır. Bu, daha sonra ABD'nin Türkiye'yi F-35 Lightning II satın alma ve sahiplik programına yeniden entegre etmesine izin verecektir.

26 Temmuz 2017'de Fransa dışişleri bakanlığı yeni ABD yaptırımlarını sınır ötesi erişim nedeniyle uluslararası hukuka göre yasa dışı olarak nitelendirdi.
Temmuz 2017 sonunda, önerilen kanunun Rusya yaptırımları, Avrupa Birliği Başkanı Jean-Claude Juncker tarafından sert eleştirilere ve misilleme tedbirleri tehdidine neden oldu. Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanı Brigitte Zypries yaptırımları uluslararası hukuka göre yasa dışı olarak nitelendirdi ve Avrupa Birliği'ni uygun karşı önlemler almay

Abluka, savaş halinde olan devletlerden birinin, diğerinin kıyılarından bir bölümüne veya tümüne giriş ve çıkışı engellemeyi amaçlayan savaş önlemlerinden birisidir. Abluka sözcüğü Türkçeye Cenevizceden geçmiştir. Ablukanın eş anlamlısı olarak kamal, kuşatma ve muhasara sözcükleri bulunmaktadır.
Devletlerin birbirlerine karşı geniş çapta ekonomik bağımlılıkları olmasından dolayı abluka modern savaş aracı olarak etkili bir silah vazifesi görür. Genel olarak abluka yazılı olan veya olmayan uluslararası hukuk kuralları ile düzenlenir. Abluka öncesinde tarafsız devletlere notayla bildirimde bulunmak ve her devlete eşit muamelede bulunmak zorunludur. Abluka ihlallerinde cezai müeyyide olarak gemiye el konabilir fakat zarar verilemez.
Uygulama yönünden ablukaları çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür. 18. ve 19. yüzyılda yaygın olan kâğıt ablukasında sadece ablukanın ilanıyla yetinilmiştir, hukuki bir işlevi yoktur. Çoğunlukla savaş zamanında başvurulana abluka (BM'nin 1990'da Irak'a karşı uyguladığı gibi) savaş olmaksızın da söz konusu olabilir (1962 yılında ABD'nin Küba'ya uyguladığı gibi). Ayrıca abluka Irak'a uygulandığı gibi denizden olabileceği gibi, 1948 yılında Berlin'e uygulanan abluka gibi karadan ve havadan olabilir. Ayrıca abluka Amerikan İç Savaşı esnasında Kuzey'in Güney'in limanlarını ablukaya alması sonucu savaşı sona erdiren önemli bir etken olmuştur.
Abluka, uluslararası arenada etkinliğini ve işlevselliğini korumaktadır.

William Jefferson Clinton (doğum adı: Blythe III; 19 Ağustos 1946), 1993'ten 2001'e kadar 42. Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak görev yapan Amerikalı siyasetçi ve hukukçu. Demokrat Parti üyesi olan Clinton, daha önce 1979 ile 1981 yılları arasında ve 1983 ile 1992 yılları arasında Arkansas valisi olarak görev yaptı. Politikaları merkezci bir "Üçüncü Yol" siyasi felsefesini yansıtan Clinton, Yeni Demokrat olarak tanındı.
Clinton, Arkansas'ta doğdu ve büyüdü. Georgetown Üniversitesi'nden 1968 yılında mezun oldu ve daha sonra gelecekteki eşi Hillary Rodham ile tanıştığı Yale Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Arkansas'a dönen Clinton, eyalet başsavcısı olarak seçildi ve ardından Arkansas valisi olarak arka arkaya iki dönem görev yaptı. Vali olarak eyaletin eğitim sistemini elden geçirdi ve Ulusal Valiler Birliği'nin başkanlığını yaptı. Clinton, 1992 seçimlerinde görevdeki Cumhuriyetçi Parti başkanı George H. W. Bush ve bağımsız işadamı Ross Perot'u yenerek başkan seçildi. Baby Boomers kuşağında doğan ilk başkan oldu.
Clinton, Amerikan tarihindeki en uzun barış zamanı ekonomik genişleme dönemine başkanlık etti. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nı ve Şiddet Suçlarının Kontrolü ve Kanun Uygulama Yasası'nı imzaladı, ancak ulusal sağlık reformu planını geçiremedi. 1990'ların ortalarından itibaren, iç politikada çok daha muhafazakâr hale gelerek ideolojik bir evrim geçirmeye başladı ve Kişisel Sorumluluk ve İş Fırsatı Yasası, Eyalet Çocukları Sağlık Sigortası Programı ve mali deregülasyon önlemlerini savundu ve imzaladı. ABD Yüce Mahkemesi'ne Ruth Bader Ginsburg ve Stephen Breyer'i atadı. Dış politikada Clinton, Bosna ve Kosova savaşlarına ABD'nin askeri müdahalesini emretti ve sonunda Dayton Barış anlaşmasını imzaladı. Ayrıca NATO'nun Doğu Avrupa'da genişlemesi için çağrıda bulundu ve birçok eski Varşova Paktı üyesi onun başkanlığı sırasında NATO'ya katıldı. Clinton'ın Orta Doğu'daki dış politikası, Saddam Hüseyin'e karşı gruplara yardım sağlayan Irak'ı Özgürleştirme Yasası'nı imzalamasına tanık oldu. Ayrıca İsrail-Filistin barış sürecini ilerletmek için Oslo I Anlaşması ve Camp David Zirvesi'ne katıldı ve Kuzey İrlanda barış sürecine destek verdi.
Clinton, 1996 seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Bob Dole ve Reform Partisi adayı Perot'u yenerek yeniden seçilmeyi başardı. İkinci dönemine, 1995 yılında o zamanlar 22 yaşında olan Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile cinsel ilişkiye girmesiyle başlayan Clinton-Lewinsky skandalı damgasını vurdu. Ocak 1998'de bu ilişkiye dair haberler magazin manşetlerine taşındı. Bu skandal yıl boyunca tırmanarak Aralık ayında Clinton'ın Temsilciler Meclisi tarafından görevden alınmasıyla doruğa ulaştı ve Andrew Johnson'dan bu yana görevden alınan ilk ABD başkanı oldu. Temsilciler Meclisi'nin kabul ettiği iki azil maddesi, yalancı şahitlik ve Clinton'ın başkanlık yetkilerini kullanarak adaleti engelleme suçu işlemesi etrafında şekilleniyordu. 1999 yılında Clinton'ın azil davası Senato'da başladı ve Clinton her iki suçlamadan da beraat etti. Clinton'ın başkanlığının son üç yılında Kongre Bütçe Ofisi, 1969'dan bu yana ilk kez bütçe fazlası verdiğini bildirdi.
Clinton, 2001 yılında ABD başkanları arasında en yüksek onay oranıyla görevinden ayrıldı. Başkanlığı, ABD başkanlarının tarihsel sıralamasında orta ve üst sıralarda yer almaktadır. Bununla birlikte, kişisel davranışları ve görevi kötüye kullanma iddiaları onu önemli bir inceleme konusu haline getirdi. Görevden ayrıldığından bu yana Clinton, kamuoyu önünde konuşmalar yapmakta ve insani yardım çalışmalarında yer almaktadır. HIV/AIDS'in önlenmesi ve küresel ısınma gibi uluslararası sorunlarla ilgilenmek üzere Clinton Vakfı'nı kurdu. 2009 yılında Birleşmiş Milletler'in Haiti özel elçisi olarak atandı. 2010 Haiti depreminden sonra Clinton, George W. Bush ve Barack Obama ile birlikte Clinton Bush Haiti Fonu'nu kurdu. Demokrat Parti siyasetinde aktif olarak yer almaya devam etti ve eşinin 2008 ve 2016 başkanlık kampanyaları için çalıştı.

Clinton, William Jefferson Blythe III olarak 19 Ağustos 1946'da Hope, Arkansas'taki Julia Chester Hastanesi'nde doğdu. Doğumundan üç ay önce bir otomobil kazasında ölen seyyar satıcı William Jefferson Blythe Jr. ile Virginia Dell Cassidy'nin oğludur. Blythe başlangıçta kazadan sağ kurtuldu, ancak bir drenaj çukurunda boğuldu. Anne ve babası 4 Eylül 1943'te evlenmişti, ancak Blythe'ın dördüncü eşiyle hâlâ evli olması nedeniyle bu birlikteliğin daha sonra iki eşli olduğu ortaya çıktı. Virginia, Bill doğduktan kısa bir süre sonra hemşirelik eğitimi almak için New Orleans'a gitti ve onu Hope'ta küçük bir bakkal dükkânı işleten anne ve babası Eldridge ve Edith Cassidy'nin yanında bıraktı. Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde, ırk ayrımının olduğu bir dönemde Clinton'ın büyükanne ve büyükbabası, her ırktan insana veresiye mal satıyordu. 1950'de Bill'in annesi hemşirelik okulundan döndü ve Roger Clinton Sr. ile evlendi, Hot Springs, Arkansas'ta kardeşi ve Earl T. Ricks ile birlikte bir otomobil bayiliğine sahip olan Roger Clinton Sr. ile evlendi.

Üvey babasının soyadını hemen kullanmaya başlamasına rağmen Clinton, 15 yaşına gelene kadar, ona karşı bir jest olarak Clinton soyadını resmen benimsemedi. Clinton, üvey babasını; annesini ve üvey kardeşi Roger Clinton Jr'ı düzenli olarak taciz eden bir kumarbaz ve alkolik olarak tanımladı. Fiziksel istismar ancak o zamanlar 14 yaşında olan Bill'in üvey babasına "ayağa kalkıp yüzleşmesi" için meydan okumasının ardından sona erdi, ancak sözlü ve duygusal istismar devam etti. Bill sonunda Roger Sr.'ı ölümüne yakın istismarcı eylemleri için affedecekti.
John's Katolik İlkokulu'nda, Ramble İlkokulu'nda ve aktif bir öğrenci lideri, hevesli bir okuyucu ve müzisyen olduğu Hot Springs Lisesi'nde okudu. Koroda yer alan ve tenor saksafon çalan Clinton, eyalet bandosunun saksafon bölümünde birincilik kazandı. Lisedeyken Clinton, başarılı bir profesyonel piyanist olan Randy Goodrum ile birlikte The 3 Kings adlı caz üçlüsünde iki yıl boyunca sahne aldı.

Clinton, Georgetown Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Okulu'na devam ederken Öğrenci Konseyi başkanlığına aday oldu. Bursların da desteğiyle Washington, D.C.'deki Georgetown Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Okulu'na girdi ve 1968'de uluslararası ilişkiler alanında Bachelor of Science (fen bilimleri lisans diploması) aldı. Clinton yalnızca Georgetown'a başvurmuştu.
1964 ve 1965 yıllarında sınıf başkanlığı seçimlerini kazandı. 1964'ten 1967'ye kadar Arkansas senatörü J. William Fulbright'ın ofisinde önce stajyer, ardından katip olarak çalıştı. Üniversitedeyken Alpha Phi Omega hizmet kardeşlik birliğine katıldı ve Phi Beta Kappa onur topluluğuna seçildi. Ayrıca Kappa Kappa Psi fahri bando birliğinin de üyesidir.

Clinton, 1968'de Georgetown'dan mezun olduktan sonra Rhodes Bursu kazanarak Oxford Üniversitesi'nin University College bölümüne girdi. Burada başlangıçta felsefe, siyaset ve ekonomi alanında B. Phil. yapmak üzere öğrenime başladı; ancak daha sonra siyaset alanında B.Litt.'e, ardından da siyaset alanında B. Phil.'e geçti. Askerlik celbi yüzünden ikinci yıl geri dönemeyeceğini düşündüğü için programını değiştirdi; bu tür değişiklikler onun dönemi Rhodes bursiyerleri arasında yaygındı. Yale Hukuk Fakültesi'nde okuma fırsatı verilince ABD'ye erken dönerek Oxford'dan diploma almadan ayrıldı.
Clinton, Oxford'daki yıllarında Amerikalı bir başka Rhodes bursiyeri Frank Aller ile yakın arkadaş oldu. Aller, 1969'da Vietnam Savaşı'na katılmasını zorunlu kılan bir celp aldı. 1971'de Allerin intiharı Clinton üzerinde derin bir etki bıraktı.
Clinton, Oxford Üniversitesi Basketbol Kulübü'nün üyesiydi ve ayrıca üniversitenin ragbi takımında da oynadı.
Clinton, 1994 yılında ABD başkanıyken, Oxford Üniversitesi'nden fahri Doctor of Civil Law derecesi ve fahri üyelik aldı. Bu ödül ona, “dünya barışı davasının yılmaz ve yorulmak bilmez bir savunucusu” olduğu, “eşinin güçlü bir yol arkadaşı” olduğu ve “uzlaşılmış bir bütçeyi engelleyen tıkanıklığı aşmadaki başarısıyla geniş beğeni topladığı” için verildi.

Clinton, Oxford'un ardından Yale Hukuk Fakültesi'ne devam etti ve 1973 yılında Juris Doctor (J.D.) derecesini aldı. 1971'de gelecekteki eşi Hillary Rodham ile Yale Hukuk Kütüphanesi'nde tanıştı; Hillary ondan bir sınıf öndeydi. İkili çıkmaya başladı ve kısa sürede ayrılmaz oldular. Tanışmalarından yalnızca yaklaşık bir ay sonra, Clinton 1972 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçiminde George McGovern'ın kampanyasında koordinatör olma yaz planlarını erteleyerek Hillary ile birlikte yaşamak için Kaliforniya'ya taşındı. Hukuk fakültesine döndüklerinde çift New Haven'da birlikte yaşamaya devam etti.
Clinton, 1972'de Rodham ile birlikte Teksas'a taşındı ve McGovern'ın seçim kampanyasını orada yönetmek üzere görev aldı. Dallas'ta Lemmon Avenue'deki kampanyanın yerel merkezinde bir ofisi vardı ve burada uzun süre çalıştı. Clinton, geleceğin Dallas belediye başkanı Ron Kirk, ileride Teksas valisi olacak Ann Richards ve o dönem henüz tanınmayan televizyon yönetmeni ve film yapımcısı Steven Spielberg ile birlikte çalıştı.

Clinton, Yale Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Arkansas'a döndü ve Arkansas Üniversitesi'nde hukuk profesörü oldu. 1974'te Temsilciler Meclisi için adaylığını koydu. Muhafazakâr eğilimli 3. bölgede görevdeki Cumhuriyetçi John Paul Hammerschmidt'e karşı yarıştı. Clinton'ın kampanyası, Watergate skandalının yarattığı Cumhuriyetçi karşıtı ve görevdeki siyasetçilere yönelik tepkili atmosferden güç aldı. 1972'de oyların yüzde 77'sini alan Hammerschmidt, Clinton'ı bu kez yalnızca yüzde 52'ye karşı yüzde 48 oy farkıyla yenebildi.
1976'da Clinton, Arkansas başsavcılığı için aday oldu. Demokrat Parti önseçiminde, dışişleri bakanını (sekreterini) ve başsavcı yardımcısını yenilgiye uğrattı. Cumhuriyetçiler bu makam için aday çıkarmadığı için genel seçimde rakipsiz kaldı ve başsavcı seçildi.

1978'de Clinton, Arkansas valiliği için ön seçime girdi. Henüz 31 yaşındayken e

Birinci Libya İç Savaşı, bir Kuzey Afrika ülkesi olan Libya'da hükûmet ve Muammer Kaddafi karşıtı gösterilerle başlamış ve daha sonrasında gerçek anlamıyla bir iç savaşa dönüşmüş ayaklanmalar bütünüdür. Protestolar 7 Şubat 2011 tarihinde başlamış, iç savaş Sirte'nin düşmesi ve Muammer Kaddafi'nin öldürülmesiyle 20 Ekim 2011 tarihinde sona ermiştir. Medyaya göre olaylar halkın 2010-2011 yılı boyunca Arap dünyasını saran protestoların bir ayağı olan 2011 Mısır Devrimi'nden esinlenmesi sonucu başlamıştır.
18 Şubat 2011 tarihinde göstericiler Libyanın ikinci büyük şehri Bingazi'nin kontrolünü bazı polis ve askerlerin de desteğiyle ele geçirmişlerdir. Bunun üzerine hükûmet Bingazi'de yaşayan ve rejimin destekçisi seçilmiş askerî birlikleri yollamıştır. Ülke, Ulusal Geçici Konsey (UGK) ve Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi olarak ikiye ayrılmıştır. 20-28 Ağustos tarihlerinde Trablus Muharebesi sonucu başkent Trablus UGK kontrolüne geçmiş, UGK yüzden fazla ülke tarafından tanınmıştır. 20 Ekim 2011 günü Muammer Kaddafi'nin memleketi Sirte'nin düşmesiyle Muammer Kaddafi öldürülmüş, iç savaş kesin UGK zaferiyle sona ermiştir.

Muammer Kaddafi 1969 yılında yaptığı darbe sonrasından bu yana Libya'yı yönetmekteydi. Fidel Castro'nun 2008 ve 2009 yılında ölen Ömer Bongo'dan sonra dünyada bir kraliyet ailesi dışında en uzun süreli devlet yöneticisi unvanını kazanmıştı.
Petrol halkın gelirinin %58'lik kısmını oluşturmaktaydı. Hükûmet ve diğer sektörlerin vergi ihtiyacı düşük olduğu için orta sınıf gelişememektedir. İç savaş, Libya halkının Muammer el-Kaddafi'nin koltuğunu terk etmek istemesi ile başlamış ve Muammer el-Kaddafi koltuğu bırakmayınca gelişmiştir ve sonucunda 2011 Libya ayaklanması olmuştur. 2011 Libya bombardımanı ile dolaylı bir süreç ve olay olmuştur.

Şafak Yolculuğu Operasyonu, Birleşik Devletler'in Libya'ya müdahale için kullandığı kod addır. Birleşik Krallık'ın Ellamy Operasyonu, Kanada'nın MOBILE Operasyonu ve Fransa'nın Harmattan Operasyonu ile ortak hareket eder. Muammer Kaddafi'nin halk ayaklanmasını bastırmak adına muhalif güçlere karşı kullandığı kuvveti durdurmak amacıyla düzenlenmiştir. 19 Mart 2011 tarihinde Paris'te düzenlenen konferans sonucu düzenlenmesi kararı alınmıştır. Operasyon diğer koalisyon güçleri ile aynı gün başlamış ve ilk aşamada Tomahawk füzeleri kullanılmıştır.

Operasyon, General Carter Ham komutasındaki ABD Afrika Komutanlığı tarafından yürütülürken, operasyonun taktik komutanlığı ise Amiral Sam Locklear tarafından USS Mount Whitney'den yürütülmektedir.

ABD Deniz Kuvvetleri
USS Mount Whitney, komuta gemisi
USS Kearsarge, Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi.
USS Ponce, Austin sınıfı amfibi taşıma rıhtımı.
USS Barry, Arleigh Burke sınıfı güdümlü füze destroyeri.
USS Stout, başka bir Arleigh Burke sınıfı güdümlü füze destroyeri.
USS Providence, Los Angeles sınıfı nükleer saldırı denizaltısı.
USS Scranton, ikinci bir Los Angeles sınıfı nükleer saldırı denizaltısı.
USS Florida, Ohio sınıfı seyir füzesi denizaltısı.
EA-18G, NAS Sigonella dışında faaliyet gösteren elektronik harp uçağı.
ABD Hava Kuvvetleri
3 x B-2 hayalet bombardıman uçağı.
4 x F-15E, RAF Lakenheath dışında faaliyet gösteren çok amaçlı savaş uçağı.
8 x F-16C, çok amaçlı savaş uçağı.
ABD Deniz Piyade Kolordusu
26. Denizaşırı Sefer Birimi
4x AV-8B Harrier II, USS Kearsarge'den havalanmak üzere.

Koalisyon güçleri hava saldırıları ile Kaddafi yönetimindeki askeri hedeflere yönelik füze bombardımanı başlattı. Pentagon, "ABD'nin operasyonda öncü konumda" olduğunu belirtti ve 112 Tomahawk'ın Kaddafi güçlerine karşı kullanıldığını ve özellikle başkent Trablus çevresindeki 20 hava savunma sisteminin vurulduğu bildirdi. Ayrıca Pentagon raporlarında Birleşmiş Milletler tarafından uçuşa yasak bölge ilan edilen Libya topraklarında Amerikan savaş uçaklarının yalnızca Kaddafi güçlerini hedef alacağı geçmiştir.
Libya resmi haber ajansı ise Kaddafi'nin başkentteki ikametgâhında insan kalkanı oluşturulduğunu açıklarken, saldırılarda sivil hedeflerin vurulduğunu bildirdi.

00:17: Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez operasyona tepki gösteren ilk devlet başkanı oldu ve Libya'ya askerî müdahaleyi eleştirdi.
01.05: ABD, Libya hava savunma sistemlerine büyük ölçüde zarar verildiğini bildirdi.
02.02: ABD, yirmiden fazla hedef vurulduğunu açıkladı.
03.11: Libya devlet televizyonu saldırılarda 48 kişinin öldüğünü 150 kişinin de yaralandığını açıkladı.
13.24: Libya'ya yönelik hava operasyonları sırasında 3 ABD bombardıman uçağının, Libya'nın önemli bir hava üssünü de bombaladığı bildirildi. Ayrıca ABD Genelkurmay Başkanı şu ana dek sivil kayıp rapor edilmediğini açıkladı.
13.39: ABD Ordusu savaş uçaklarının Libya'da hava operasyonuna başladığını bildirdi.
14.30: Libya devlet televizyonu saldırılarda ölenlerin sayısının 64'e yükseldiğini açıkladı.

2011 Libya bombardımanı, 19 Mart 2011 tarihi, UTC saati ile 16.45'te Libya'daki karışıklığı düzeltme amaçlı operasyonudur. 19 Mart günü, operasyon öncesinde UTC ile saat 13.30'da Paris'te yapılan toplantıya Fransa cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, BM genel sekreteri Ban Ki-moon, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İngiltere Başbakanı David Cameron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve bazı temsilciler katıldı. Toplantı sonrasında da hava ve füze taarruzu başlamıştır. Saldırının ardından çeşitli tepkiler gelmiştir, Rus Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Aleksandr Lukaşeviç, "Bir dizi ülkenin hava kuvvetleri, 19 Mart'ta Libya'ya karşı askeri  eylemlere başladı. Moskova, bu askeri eylemi üzüntüyle karşılamaktadır" dedi.

18 Mart tarihinde kamuoyunda, koalisyon devletlerinin Libya'ya müdahale edeceği söylenmeye başlamıştı. Libya Başbakanı Muammer Kaddafi, Barack Obama'ya operasyon öncesinde mektup yazmıştır, mektupta Obama'ya sitem etmiş ve isyancılara karşı tutumunu savunmuştur:

Oğlumuz Sayın Barack Hüseyin Obama’ya. Sana daha önce de söyledim. Allah korusun Libya ile ABD savaşa girse bile sen bizim oğlumuz olarak kalacaksın. Bizim gözümüzdeki resmin değişmeyecek. Senden aynı imajı korumanı istiyorum. Eli silahlı El Kaide militanları senin ülkendeki şehirleri kontrol etseydi sen ne yapardın? Söyle ben de aynı yolu izleyeyim
Paris zirvesi devam ederken Kaddafi, müdahale etmeyi görüşen devletleri uyaran bir mesaj yayınlamıştır. Mesajında "Libyalılar ülkeleri için ölmeye hazır" ve "Libya’ya müdahaleden pişman olursunuz. Libya sizin değil, Libyalılarındır" dedi

Operasyon öncesi ve operasyon aşaması kronolojide UTC saatleri ile belirtilmiştir. 

1. gün
19 Mart 2011
13.30 — Paris zirvesi başladı. Zirveye Fransa, İngiltere, ABD, Almanya ve BM temsilcileri katıldı. Zirvede Libya'daki halk sıkıntısı ve operasyon ihtimali tartışıldığı belirtildi.
14.15 — Paris zirvesi devam ederken, bazı Fransız keşif ve savaş uçakları Libya'da uçuşlara başlamıştır. Libya hava sınırı resmen ihlal edilmeye başlandı.
14.45 — Zirve sonrası Nicolas Sarkozy, Libya'da sivil kaybının artmasını önlemek için müdahaleye hazır olunduğunu belirtti. Kaddafi'nin sivillere saldırısını önlemeye ve tankları imha etmeye çalışacağını da ekledi.
15.00 — David Cameron, Libya için harekete geçme vaktinin geldiğini açıkladı.
15.25 — Silvio Berlusconi, Libya için üs desteğinde bulunabileceklerini açıkladı. Ayrıca hava akınlarına İtalya'nın katılabileceğini, Napoli'deki Nato üssünün izne açılabileceğini belirtti.
16.05 — Barack Obama, Brezilya'da yaptığı açıklamada harekete geçme vaktinin geldiğini belirtti.
16.15 — Kanada Başbakanı Stephen Harper, Libya'ya söz konusu operasyonun kısa sürede başlayabileceğini belirtti.
16.20 — Katar, Belçika, Norveç, Hollanda ve Danimarka'nın müdahaleye katılmayı kabul ettiği açıklandı.
16.30 — Afrika Birliği heyetinin, barış için 20 Mart Pazar günü Libya'ya gideceğini ve Kaddafi ile görüşeceği açıklandı.
16.35 — Hillary Clinton, operasyona destek vereceklerini ama kara kuvvetlerinin kullanılmayacağını açıkladı. Diğer ülkelerin de sürekli haberdar edileceğini ekledi.
16.45 — Libya'ya hava bombardımanı başladı. İlk bombardıman dizisine Fransız uçakları katıldı.
17.00 — Fransız ordusunun, Bingazi'nin 100 ila 150 km. çevresine kadar bombardıman yapacağı belirtildi. Fransız uçak gemisi Charles de Gaulle'nin, Libya'ya müdahale için 20 Mart'ta yola çıkacağı belirtildi.
17.05 — Fransa Savunma Bakanlığı, ilk hedeflerin başarı ile vurulduğunu açıkladı. Libya'ya ait bir askeri araç imha edildi.
17.30 — BM Genel sekreteri Ban Ki-moon, Libyalı sözcülerin artık güvenilmez olduğunu belirtti.
17.40 — El Cezire televizyonu, hava saldırısı neticesinde Libya'nın 4 tankının imha olduğunu belirtti.
17.55 — Uluslararası Kızılhaç örgütü, operasyonda sivillere zarar verilmemesi gerektiğini vurguladı.
18.05 — Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, operasyon sebebiyle üzüntü duyduklarını ifade etti.
18.20 — İspanya, Libya'ya operasyon desteği için 4 adet F-18'i İtalya'ya sevketti.
18.40 — Fransa Savunma Bakanlığından bir yetkili, operasyonun başarıyla birçok zırhlı aracı imha ettiğini belirtti.
19.00 — Akdeniz'deki ABD'ye ait 3 adet denizaltının, Libya'ya karşı operasyona katılacağı belirtildi.
19.15 — Hugo Chavez, operasyonu sorumsuzluk olarak addetti.
19.20 — Fransa'da yapılan açıklamada; Libya, BM kurallarına uyana kadar operasyonun bitirilmeyeceği açıklandı.
19.30 — ABD'nin füzeleri, ilk hedeflerini vurmaya başladı.
19.45 — David Cameron, İngiliz Hava Kuvvetleri'nin de operasyona katılacağını açıkladı.
19.45 — Libya televizyonu, sivillerin de "Haçlı orduları"nca vurulduğunu ve benzin istasyonlarının da vurulduğunu duyurdu.
19.50 — Operasyon detaylıca ve resmî olarak anlatıldı. Akdeniz'de Koalisyon Güçleri'nin 20 kadar savaş gemisi ve denizaltısının olduğu, bunların bazılarının da Libya açıklarında konuşlandığı bildirildi. Ayrıca ABD füzelerinin Libya savunma sistemlerini vurduğu, bilgisayar sistemlerini çökertmek için de elektronik savaş uygulandığı açıklandı.
2. gün
20 Mart 2011
20:48 — Libya hükûmeti tüm askerlere ateşkes emri verdiklerini açıkladı.

Koalisyon temsilcileri, saldırılarda Libya askerî güçlerinin hedef olduğunu belirtmişti. Libya'nın ise resm

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Birleşmiş Milletlerin (BM) beş ana organından biridir ve tüm üye ülkelerin eşit olarak temsil edildiği tek organdır. Görevleri arasında, birliğin bütçesini gözden geçirme, Güvenlik Konseyi geçici üyelerini atama, diğer bölümlerinden raporlar alma ve genel kurul kararları adı altında kararlar çıkarmak vardır. Birçok ek organı vardır.
Genel Kurul, Genel Kurul Başkanı'nın yönetimi altında eylülden aralığa kadar, özel veya acil toplantılar dışında, olağan yıllık oturumlarını gerçekleştirir. Oluşumu, görevleri, yetkisi, oylama ve görüşme usulleri, Birleşmiş Milletler Tüzüğü IV. Bölüm ile belirlenir. İlk oturumu Londra'daki Westminster Central Hall'da, 51 ülkenin temsilcisiyle gerçekleştirilmiştir.
Barış ve güvenlikle ilgili konularda öneriler, diğer organların üyelerinin seçilmesi, üyelerin kabulü, askıya alınması ve ihracı, bütçe görüşmeleri, gibi önemli konularla ilgili oylamalar, mevcut üyelerin üçte ikisinin oyuyla kabul edilir. Diğer konularda ise salt çoğunluk yeterlidir. Her üye ülkenin bir oy hakkı vardır. Bütçenin kabulü dışındaki konular hakkındaki kararlar, üye ülkeleri bağlamaz. Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini ilgilendiren barış ve güvenlik konuları dışında, BM'yi ilgilendiren her konuda öneride bulunabilir. Tek devlet-tek oy sistemi, teorik olarak, dünya nüfusunun yalnızca %8'ini oluşturan devletlerin üçte iki çoğunlukla karar geçirmesine olanak sağlar. Aldığı bütün kararlarda Güvenlik Konseyinin veto hakkı bulunduğu için, bu kararlar birer öneri olmaktan ileri gitmez. Güvenlik Konseyinde veto hakkına sahip beş daimi üye, II. Dünya Savaşı'ndan galip ayrılan ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin'dir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi

Donald John Trump (d. 14 Haziran 1946), Amerika Birleşik Devletleri'nin 47. başkanı olarak görev yapan Amerikalı siyasetçi, medya kişiliği ve iş adamıdır. Cumhuriyetçi Parti üyesi olan Trump, daha önce 2017'den 2021'e kadar 45. başkan olarak da görev yapmıştı.
Trump, 1968'de Pensilvanya Üniversitesinden ekonomi alanında lisans derecesi aldıktan sonra babası onu 1971 yılında aile emlak şirketinin başına getirdi. Trump, şirketin adını Trump Organization olarak değiştirdi ve şirketi gökdelenler, oteller, kumarhaneler ve golf sahaları inşa etmeye ve yenilemeye yönlendirdi. 1990'ların sonlarında yaşadığı bir dizi iş başarısızlığının ardından, Trump ismini kullanarak lisanslama ağırlıklı yan girişimler başlattı. 2004'ten 2015'e kadar The Apprentice adlı reality televizyon programının yapımcılığını üstlendi ve sunuculuğunu yaptı. Kendisi ve işletmeleri, altı ticari iflas da dâhil olmak üzere 4.000'den fazla yasal işlemde davacı veya davalı oldu.
Trump, 2016 başkanlık seçimlerini Demokrat Parti adayı Hillary Clinton'a karşı Cumhuriyetçi Parti adayı olarak 304 eyalet delegesi sayısına ulaşarak kazandı. Kampanya sırasında Trump'ın siyasi pozisyonları popülist, korumacı ve milliyetçi olarak tanımlandı. Seçilmesi ve politikaları çok sayıda protestoya yol açtı. Daha önce askerî ya da hükûmet deneyimi olmayan tek ABD başkanıydı. Trump, kampanyaları ve başkanlığı sırasında komplo teorilerini destekledi ve Amerikan siyasetinde eşi benzeri görülmemiş ölçüde birçok yanlış ve yanıltıcı açıklama yaptığı bazı kesimlerce iddia edildi. Yorumlarının ve eylemlerinin çoğu bazı çevrelerce ırkçı, İslamofobik ve kadın düşmanı olarak nitelendirildi.
Başkan olarak Trump, çoğunluğu Müslüman olan bazı ülkelerin vatandaşlarına seyahat yasağı getirdi, ABD-Meksika sınırına bir duvar inşa etmek için askerî fonları yönlendirdi ve aile ayrım politikası uyguladı. 100'den fazla çevre politikasını ve düzenlemesini geri aldı. 2017'de vergileri düşüren ve Uygun Bakım Yasası'nın bireysel sağlık sigortası zorunluluğu cezasını kaldıran Vergi Kesintileri ve İstihdam Yasası'nı imzaladı. ABD Yüce Mahkemesi'ne Neil Gorsuch, Brett Kavanaugh ve Amy Coney Barrett'ı atadı. COVID-19 pandemisine yavaş tepki gösterdi, sağlık yetkililerinin birçok tavsiyesini doğru bulmadı veya bazı kesimlerce çelişen açıklamalar yaptığı öne sürüldü, test çalışmalarına siyasi baskı uyguladı ve kanıtlanmamış tedaviler hakkında yanlış bilgi yaydığı iddia edildi. Çin ile ticaret savaşı başlattı ve ABD'yi önerilen Trans-Pasifik Ortaklığı ticaret anlaşmasından, Paris İklim Anlaşması'ndan ve İran nükleer anlaşmasından çekti. Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile üç kez bir araya geldi ancak nükleer silahsızlanma konusunda hiçbir ilerleme kaydedemedi.
Trump, 2019'da Ukrayna'ya Joe Biden'ı soruşturması için baskı yaptıktan sonra görevi kötüye kullanmak ve Kongre'yi engellemekten ve 2021'de ayaklanmaya teşvikten iki kez görevden alınan tek ABD başkanıdır. Senato her iki davada da beraat kararı verdi. Trump, 2020 başkanlık seçimlerini Biden'a karşı kaybetti ancak yenilgiyi kabul etmedi. Seçimlerde hile yapıldığını savundu ve sonuçları tersine çevirmeye çalıştı. 6 Ocak 2021'de destekçilerini Amerikan Kongre Binası'na yürümeye çağırdı ve birçoğu daha sonra bu binaya saldırdı. Trump, birçok akademisyen ve tarihçi tarafından Amerikan tarihinin en kötü başkanlarından biri olarak değerlendirilmesine rağmen Donald Trump'ı başarılı bir başkan olarak gören akademisyen ve tarihçiler de vardır.
Görevden ayrıldıktan sonra Trump, Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisini sürdürdü ve 2024 başkanlık seçimlerinde partinin adayı olarak yeniden öne çıktı. Mayıs 2024'te New York'ta bir jüri, Trump'ı 2016 seçimlerini etkileme amacıyla Stormy Daniels'a yapılan gizlilik ödemesiyle ilgili olarak 34 adet iş kaydını sahtecilikten suçlu buldu; bu, onu suçtan hüküm giyen ilk eski ABD başkanı yaptı. Bu gelişmenin siyasi bir karar olduğunu savunan Donald J. Trump, kendisine kumpas kurulduğunu ve kararın yok hükmünde olduğunu savundu.
Trump, 13 Temmuz 2024'te Pensilvanya'daki kampanya mitingindeyken başkan adaylığını resmîleştirecek olan 2024 Cumhuriyetçi Ulusal Kongresine 2 gün kala silahlı saldırı sonucunda başından yaralandı. Gizli Servis tarafından götürülürken yumruğunu havaya kaldırdı, bu bazılarınca muazzam bir cesaret örneği olarak değerlendirildi. Daha sonra kendisine yerel bir tıbbi tesiste tıbbi müdahale yapıldı ve tam olarak kulağından vurulan Trump'ın iyi olduğu açıklandı. Saldırgan olay sırasında Gizli Servis tarafından vurularak öldürüldü.
Donald J. Trump, 2024 başkanlık seçimlerini kazanmıştır. Demokrat Parti adayı Kamala Harris'i hem halk oyunda hem de eyalet delegesi sayısında geride bırakmıştır. Bu durum bazı medya çevrelerinde önemli bir başarı olarak görüldü.

Donald J. Trump, baba tarafından Alman, anne tarafından İskoç kökenli bir aileden gelmektedir. Berber olan büyükbabası Frederick Trump, 1869'da Almanya'da o dönem Bavyera Krallığı'na bağlı Kallstadt beldesinde doğdu. 1885 yılında henüz on altı yaşındayken Amerika'ya göç etti. İlk önce ablası ve eniştesinin yanında Manhattan'da kaldı ve berber olarak çalıştı. 1891'de Seattle'a gidip lokanta işletti, sonra Kanada Klondike bölgesinde altın arayanlar arasına katıldı. Sadece altın çıkarmakla kalmayıp kendisi gibi altınla zengin olmak isteyenlere yer belirleyip, yiyecek-içecek sattı, genelev işletti. 1892 yılında ABD vatandaşı oldu. Zengin olduktan sonra Almanya'ya gidip memleketlisi olan Elizabeth Christ ile 1902 yılında evlendi. 2 yıl New York'ta oturduktan sonra karısının çektiği sıla hasreti nedeniyle memleketlerine döndüler.
Tekrar Alman (Bavyera) vatandaşı olmak için başvurdu fakat asker kaçağı sayıldığı için kabul edilmedi. İstenmeyen yabancı muamelesi görerek 1905 yılında sınır dışı edildi ve ailesiyle Amerika'ya geri döndü. 11 Ekim 1905 tarihinde Fred Trump adında bir oğlu oldu. Baba Frederick Trump 1918 yılında İspanyol gribi pandemisinde ölünce oğlu Fred Trump genç yaşına rağmen ticarete atılmak zorunda kaldı. 22 yaşına gelince Elizabeth Trump & Son adlı şirketi kurdu. Bu yıllarında siyahi karşıtı Ku Klux Klan adlı örgüte üye olduğu için kısa bir süre tutuklu kaldı. II. Dünya Savaşı sonrasında işlerini büyüterek servet sahibi oldu. Amerika Birleşik Devletleri Donanması ve askerleri için kışla tarzında evler yaptı. Yine bu dönemlerde New York Queens'te arsa alım satımına başladı. Irkçı bir tavırla siyahilere daire satmadı. 1935 yılında İskoç göçmeni olan Mary Mecleod'la evlenerek Maryanne, Frederick Jr, Elizabeth, Donald ve Robert adlarında beş çocuk sahibi oldu.

Mary Anne MacLeod ve Fred Trump'ın beş çocuğundan biri olan Donald J. Trump, 14 Haziran 1946 tarihinde New York, Queens'de doğdu. 1981 yılında kardeşi Frederick Trump Jr. alkol bağımlılığı sebebiyle hayatını kaybetti.
Donald J. Trump hareketli bir çocukluk geçirdi. Ergenlik döneminde okuldaki müzik öğretmenine yumruk atmıştır. Ardından askerî lisede okudu. 1964 yılında mezun olunca subay olmak istemedi. O yıllardaki tek hayali Hollywood'da film yapımcısı olmaktı. Babasının kendisini New York'taki bir köprü açılışına götürmesi onun için bir milattı denebilir. Üniversite eğitimini iki yıl Fordham, iki yıl da Pensilvanya Üniversitesi'nde tamamladı. Bu dönemlerde babası Fred Trump işlerini büyütmüş, 200 milyon dolar gibi bir servet sahibi olmuştu. Trump Vietnam Savaşı'na da ayağında topuk dikeni olduğu gerekçesiyle katılmadı.
Yükseköğretimden sonra 1971'de babasının Elizabeth Trump & Son Co. adlı daire kiralık şirketini ele aldı. Şirketin adını The Trump Organization diye değiştirdi. Şirketin adını, niteliğini ve merkezini değiştirdi. O dönemlerde yaşanan petrol krizi ABD ekonomisini, dolayısıyla da Trumpları da etkiledi. Donald Trump sonraki süreçte babasından aldığı 350 bin dolarla iş hayatına atıldı. Farklı projeler üzerinde farklı isimlerle çalıştı. Manhattan'da harap hâlde olan Commodore Hotel'i satın alıp yenilemek isteyince babası da dâhil çevresindekiler ona karşı çıktı. Fakat bu isteğini de gerçekleştirdi. Hyatt Otelleri'nin sahibi olan Jay Pritzker ile ortak oldu (1975). Hem bu ortaklığı hem de vergi vermemek için belediye ile yaptığı 40 yıllık anlaşma onun ilk başarıları olarak dikkat çekti. 1400 odalı Grand Hyatt Oteli ile yılda 30 milyon dolar kâr elde etti. 1978'de Manhattan'ın işlek caddelerinden birindeki bir binayı 25 milyon dolarlık banka kredisiyle alıp 68 katlı bir gökdelen yaptırdı. Yaptırdığı daireler 1983'te oldukça ilgi görüp satıldı. İlk önce Tiffany mücevher mağazası nedeniyle Tiffany Kulesi adını verdiği bu binaya daha sonra Trump Kulesi (Trump Tower) adını verdi. Medyada daha fazla ün kazanmasında Central Park'taki buz pateni pistinin etkisi büyük oldu. Belediyenin yedi yıldır bitiremediği ve toplamda 20 milyon dolar harcadığı inşaat, Trump ile beraber üç ayda üç milyon dolara tamamlanmış oldu. Sonraki dönemde ise Trump Place ile beş milyar dolarlık bir projeyi gerçekleştirdi. Sadece doğduğu şehir New York'ta değil, Chicago, Miami, Las Vegas ve dünyanın birçok yerinde Trump Tower, Trump Plaza, Trump International gibi yatırımlar gerçekleştirdi. 2004 yılında NBC'deki programı ile şov dünyasına adım attı. Programda kullandığı "Kovuldun!" sözü çok dikkat çekti. Gallup'un anketlerine göre Trump, 12 yaş üstündeki Amerikalıların %98'i tarafından tanınıyordu.
Donald J. Trump emlak işlerinin yanı sıra 1998'de kendi adını taşıyan bir vakıf kurdu. 2016 yılındaki başkanlık seçimleri için bu vakıf aracılığıyla para topladığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı. Miss Universe, Miss USA ve Miss Teen US gibi güzellik yarışmalarıyla ilgilenip bunlardan pay satın aldı. Kendi adını taşıyan ve emlak üzerine ücretli eğitim veren bir üniversite açtı. Bu üniversite 2005-2010 yılları arasında faaliyet gösterdi. Donald J. Trump, Türkiye'de İstanbul Mecidiyeköy'de Trump Towers Mall adında rezidans ve alışveriş merkezini 2012 yılında Doğan Holding ile açarak İstanbul'da büyük bir yatırım gerçekleştirdi. Trump Towers'ın açılışına dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Doğan Holding Onur

Eski Sovyet ülkeleri ya da Rus politik tabiriyle Yakın çevre, Sovyetler Birliği'nin Aralık 1991 tarihinde dağılması sonucu ortaya çıkan 15 bağımsız ülkedir. Bunlardan en büyüğü olan Rusya, Sovyetler Birliği'nin ardılı olarak kabul edilir. İlk olarak 11 Mart 1990 tarihinde Litvanya bağımsızlığını ilan etmiş olup bunu daha sonra Ağustos 1991'de Estonya ve Letonya takip etti. Geriye kalan 12 cumhuriyet sonradan ayrıldı. 12 devlet Bağımsız Devletler Topluluğu'nu kurdu ve çoğunluğu KGAÖ'ye katılmış olup Baltık ülkeleri ise NATO ve Avrupa Birliği'ne katıldı.

Eski Sovyet ülkeleri genellikle beş gruba ayrılır. Bu bölgelerin her birinin yalnızca coğrafi ve kültürel faktörler değil aynı zamanda ilgili bölgenin Rusya ile ilgili geçmiş ilişkileri nedeniyle kendi özelliklerinin bulunduğu bir ortak kümesi bulunmaktadır. Bunlara ek olarak fiilen bağımsız ancak uluslararası alanda tanınmayan bir takım ülkeler de bulunmaktadır.

Avrasya
 Rusya
 Azerbaycan
 Gürcistan
 Kazakistan
Baltık ülkeleri
 Estonya
 Letonya
 Litvanya
Doğu Orta Avrupa
 Belarus
 Moldova
 Ukrayna
Güney Kafkasya
 Azerbaycan
 Ermenistan
 Gürcistan
Orta Asya
 Kazakistan
 Kırgızistan
 Özbekistan
 Tacikistan
 Türkmenistan

Sovyetler Birliği'nin cumhuriyetleri
Eski Sovyet Devletlerinde LGBT hakları

Fulgencio Batista Zaldívar, (İspanyolca telaffuz: [fulˈxensjo βaˈtista i salˈdiβar]; d. 16 Ocak 1901 - ö. 6 Ağustos 1973), Kübalı asker ve diktatör. Küba'nın 1933-1940 arası gayri resmi (de facto) askeri lideri. 1940-1944 ve 1952-1959 yılları arasında Küba'nın resmi başkanı.
Yoksul bir çiftçi ailesinin oğludur. 1921'de stenograf olarak orduya girmeden önce çok çeşitli işlerde çalıştı. Orduda çavuşluğa yükseldi ve geniş bir taraftar topluluğu edindi. Gerardo Machado y Morales diktatörlüğünün yerini alan Carlos Manuel de Céspedes'in geçici rejimini, Eylül 1933'te örgütlediği çavuşlar ayaklanması'yla devirdi ve Küba'nın en güçlü adamı durumuna geldi.
İnsanları iyi tanıyan Batista, teröre başvurmaktansa, çevresindekileri hoş tutarak denetimini pekiştirme yolunu seçti. Böylelikle ordunun, devlet memurlarının ve örgütlü işçilerin desteğini kazandı. İlk birkaç yıl ülkeyi yakınları aracılığıyla yönettikten sonra 1940 yılında başkan seçildi. Kendisine büyük servetler sağlamakla birlikte, etkili bir yönetim kurdu. Eğitim sistemini yaygınlaştırdı; dev bir kamu girişimleri programı uyguladı ve ekonomik büyümeyi hızlandırdı.
1944 yılında görevinden ayrılarak yurt dışında gezilere çıktı. Bir süre Florida'da yaşadı ve Küba'da elde ettiği büyük servetin bir bölümünü buraya yatırdı. Onun iktidarda olmadığı sekiz yıl süresince Küba'da yozlaşma alabildiğine yayıldı ve kamu hizmetleri çöküntüye uğradı, bu nedenle 1952 yılında yeni bir askeri ayaklanma yoluyla tekrar iktidara gelmesi halkın geniş kesiminde onay gördü. Ama bu kez üniversiteyi, basını ve kongreyi denetimi altına alan zalim bir diktatör oldu, ekonominin çöküntü içinde olmasından yararlanarak büyük miktarda parayı zimmetine geçirdi. ABD'nin Küba'yı içki, kumar ve fuhuş merkezi yapmasına göz yumdu. Sonunda, 1958 sonbaharında Fidel Castro öncülüğündeki devrimci güçlerin başlattığı saldırıya yenik düşerek devrildi.
Rejimin çöktüğünü görerek 1 Ocak 1959 tarihinde ailesiyle birlikte Dominik Cumhuriyeti'ne kaçtı. Portekiz'e bağlı Madeira Adaları'na sürgüne, oradan da Lizbon yakınlarındaki Estoril'e gönderildi. Hayatının geri kalanını kitaplar yazarak geçirdi. İspanyol hayat sigortası şirketinde Yönetim Kurulu Başkanı oldu.
İspanya'da Marbella yakınındaki, Guadalmina'da, 6 Ağustos 1973 tarihinde bir kalp krizi sonucu öldü.

Gazze Şeridi (Arapça: قطاع غزة, Kıta'a Gazze, Filistin'in batısında, Akdeniz kıyısında bir sahil şerididir. Hamas kontrolündedir.
Adını en büyük şehri Gazze'den alır. Güneybatı'da Mısır, kuzeyde ve doğuda İsrail ile komşu, uzunluğu 41 km, genişliği ise 6 ile 12 km arasında değişen Gazze Şeridi'nin 363 km²lik alanında 2.375 milyon insan barınır.
1967 yılından 2005 yılına kadar İsrail tarafından yönetilen Gazze Şeridinde İsrail, Filistin Özerk Yönetimi ile yapılan Oslo Anlaşmasına uygun olarak hava sahasının, su kaynaklarının ve kıyı boyundaki deniz ulaşımını kontrol etmeye devam etmektedir.

Gazze Şeridi Orta Doğu'da, 31-25 Kuzey enlemleri, 34-20 Doğu boylamları arasında bulunmaktadır. İsrail ile 51 kilometre ve Mısır ile 11 kilometre uzunluğunda kara sınırı vardır. Akdeniz'de 40 kilometre uzunluğunda bir sahil şeridine sahiptir.
Gazze Şeridi ılıman bir iklime sahiptir. Kışları serin yazları sıcaktır. En yüksek noktası denizden 105 metre yüksekte olan Abu 'Awdah'dır. Doğal kaynakları; ekilebilir arazi ve yeni keşfedilmeye başlanan doğal gazdır.
Doğal tehlikeler erozyon, temiz su kaynağı eksikliği ve yeraltı sularının kurumaya başlamasıdır.

Gazze Şeridi'nde yaklaşık 2 milyon 375 bin Filistinli yaşar. Bunların çoğunluğu 1948 İsrail-Filistin Savaşı sırasında İsrail'den kaçan veya atılanlardır. 1967 yılına gelindiğinde nüfus 1948'e göre 5 kat artmıştı. Yoksulluk ve işsizlik de aşırı nüfus artışı, savaş vb. nedenlerden dolayı çok yükselmiştir. 1970'ten bu yana Gazze Şeridi'nde 25 tane İsrail'e ait bina inşa edilmiş ama Ağustos 2005'te yıkılmıştır. Bölgede yaşayanların %99'undan fazlası Filistinli Müslüman ve %0.7'si Filistinli Hristiyan'dır.

Yaş Yapısı:
0-14 yaş: %50 (erkek 289.954; kadın 275.628)
15-64 yaş: %47 (erkek 271.365; kadın 263.197)
65 Yaş ve üstü: %3 (erkek13.792; kadın 18.127) (2001 tahmini)
Nüfus artış oranı: %4.01 (2001 verileri)
Mülteci oranı: 1.8 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)
Cinsiyet oranı:
Doğumda: 1.05 erkek/ kadın
15 yaş altında: 1.05 erkek / kadın
15-64 yaş: 1.03 erkek / kadın
65 yaş ve üstü: 0.76 erkek / kadın
Toplam nüfus: 1.03 erkek / kadın (2001 tahmini)
Bebek ölüm oranı: 25.37 ölüm/1.000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama hayat süresi:
Toplam nüfus: 71.01 yıl
Erkeklerde: 69.76 yıl
Kadınlarda: 72.32 yıl (2001 verileri)
Ortalama çocuk sayısı: 6.42 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)
Nüfusun etnik dağılımı: Filistinli Arap ve diğer %99.4, Yahudi %0.6
Din: Müslüman (çoğunlukla Sünni) %98.7, Hristiyan %0.7, Musevi %0.6
Dil: Arapça, İbranice, İngilizce

Gazze Savaşı
2014 İsrail-Gazze çatışması

Gümrük vergisi, dış ticaret yapan iki veya daha fazla ülke arasında ve hizmetlerin ülkeye girişlerinde o ülke ekonomisinin aldığı vergidir. Bir ülke başka ülkeye ihracat yaptığında karşı ülke malın ülkeye girişinde gümrük vergisi adında belli oranlarda ve mal çeşidine göre çeşitlenmiş para alır.
Gümrük vergisi uygulamasının faydaları ve sakıncaları vardır. Yapılması gereken ülke ve dünya şartlarına göre ne iç piyasayı tembelleştirici, ne de iç piyasayı dış piyasanın ezmesine müsaade edici olmayan bir politika ile gümrük vergilerinin ayarlanmasıdır. Dünya piyasasında rekabet artırıcı ve iç piyasayı güçlendirici düzenli ve devamlı politikaların uygulanmasında gümrük vergileri önemli bir araçtır.

Ülke sanayisi korunmuş olur. Dış ülkelerde içeriden daha ucuza üretilen bir mal ülkeye ucuz fiyatla girince yerli sanayi olumsuz etkilenecektir. Yerli sanayi iç pazara mal satamayacak, kepenk kapatacak, işçi çıkartacaktır. Bu durumda ülkede işsizlik artacaktır. Siyasiler ve vatandaşlar zor durumda kalacaklardır. Bu yüzden dış ülkelerden iç piyasadan daha ucuza mal veya hizmet geldiğinde belirli bir gümrük vergisi alınarak iç piyasa korunmuş olur. Dış ülkeden mal ve hizmet gönderen firmada ödediği gümrük vergisini çıkarabilmek için mal ve hizmetinin fiyatını artırır. İç piyasa korunmuş olur.
Alınan gümrük vergileri ülke için bir gelir kaynağıdır. Ülke ekonomisi gümrük vergisi gelirleri ile ülke bütçesine destek sağlar.
Ülkeler mal ve hizmetlere koydukları gümrük vergileri ile dışarıdan ithal edilen ürünleri kontrol etmeyi amaçlarlar. Ülke için gerekli mal ve hizmetlerin ülkeye girişini hızlandırabilmek için gümrük vergilerini düşük tutarken, ülkeye girişlerini zorlaştırmak istedikleri mal ve hizmetlerin gümrük vergilerini artırırlar. Karşı ülke için caydırıcılık sağlamaya çalışırlar.

Ülke sanayisini aşırı korunması sanayicide tembelliğe ve gevşekliğe neden olabilir. Dış dünyadan ve gelişen değişen şartlardan korunmuş bir iç sanayi kendi kendine yeterli olma konusunda zaafa düşebilir. Gümrük vergileri ile sağlanan korumanın gümrük vergisinin kaldırılması sonucu kalkması ile ülke sanayisi gerçek şartlarda mücadele edemeyebilir ve devamlı koruma altında kalmak zorunda kalan dünya piyasa şartlarından uzak bir gölge sanayi haline gelebilir. Yapılması gereken korumadan faydalanırken hem ülke için hem ülke insanı için gereken dinamizm ve çağ şartlarını yakalayabilme, koruma altındayım diyerek işi savsaklamamaktır.
Karşılıklı ilişki içerisindeki iki ülkeden birisi gümrük vergisini artırdığında diğer ülkede misilleme olarak artırabilir. Bu durum karşılıklı ilişkileri bozabilir.
Ülke insanları, dış malları gümrük vergisi nedeniyle daha da fiyatlandığı için dünya piyasasından daha pahalı olarak tüketir. Dışa bağlı sanayilerde maliyet artışı fiyatlara yansır ve bu durum hem içeride hem dışarıda olumsuzluklara neden olur.
Yüksek gümrük vergileri kaçakçılığı ve yasa dışı ticareti körükler. Kaçakçılar ile uğraşmak için ülke ekonomisi para ve emek harcar.

Kore Cumhuriyeti Devlet Başkanı (Korece: 대한민국 대통령, 大韓民國大統領), Güney Kore'nin devlet başkanıdır. Güney Kore Anayasası'na göre, başkan devletin, kabinenin ve hükûmetin başkanıdır ve silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır. Anayasa ve 1987 tarihli değiştirilen Başkanlık Seçimleri Yasası, doğrudan ve gizli oyla devlet başkanın seçilmesini ve 16 yılda dolaylı olarak başkanlık seçimlerinin iki hükûmet arasında yapılmasını öngörmektedir.
Devlet Başkanı, yeniden seçilme olasılığı olmaksızın beş yıllık bir süre için doğrudan seçilir. Başkanlık makamının boş kalması halinde 60 gün içinde yeni bir halef seçilmesi gerekmektedir. Bu süre içinde başbakan veya diğer üst düzey kabine üyeleri yasayla belirlenen öncelik sırasına göre devlet başkanlığı görevini vekaleten yerine getirmektedir. Devlet Başkanı görev sırasında, Mavi Saray'da (Cheong Wa Dae) ikamet eder ve vatana ihanet dışında cezai sorumluluktan muaftır.

Resmî site

Günışığı Politikası (Korece: 햇볕 정책 Haetbyeot jeongchaek), Güney Kore'nin 1998'den 2008'e kadar Kuzey Kore'ye yönelik dış politikasının teorik temeliydi.
1998'de Güney Kore Cumhurbaşkanı Kim Dae-jung, Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye olan tutumunu yumuşatmak amacıyla Ezop'un "Kuzey Rüzgarı ve Güneş" adlı eserinden birinden esinlendiği bir politikayı açıkladı. İsim, Ezop'un Masalı'ndan gelse de fikir, düşmanlara onlara zarar vermekten kaçınmak için hediye vermek gibi geleneksel Kore çözümlerini temel aldı.
Politika iki ülke arasındaki siyasi temasın artmasına ve Güney-Kuzey ilişkilerinde bazı tarihi anlara neden oldu. Pyongyang'daki (Haziran 2000 ve Ekim 2007) iki Kore zirvesinin yanı sıra, çeşitli yüksek profilli ticari girişimler ve Kore Savaşı sonrası ayrı kalan aile üyelerinin yeniden buluşması gerçekleşti.
2000 yılında Kim Dae-jung, Günışığı Politikası'nın başarılı bir şekilde uygulanması nedeniyle Nobel Barış Ödülü aldı.

Sunshine Policy in a Nutshell 17 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Federation of American Scientists.
Sunshine policy warms old rivals 6 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Guardian, 10 Haziran 2000
The Bush Administration and the Korean Peninsula: Interview with Dr. Suh Sang-mook 14 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stanford Journal of East Asian Affairs, Spring 2001, Volume 1.
Terrorism Eclipses The Sunshine Policy: Inter-Korean Relations and the United States, Asia Society, Mart 2002
The Cost of Sunshine 26 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Time, 3 Şubat 2003
Excerpt from Rand Corporation monograph 18 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Despite U.S. Attempts, N. Korea Anything but Isolated 11 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Washington Post, 12 Mayıs 2005
No sunshine yet over North Korea 22 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Asia Times, 13 Mayıs 2005
South Korea Formally Declares End to Sunshine Policy 12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Voice of America, 18 Kasım 2010

Kim Dae-jung (Hangıl: 김대중, Hanja: 金大中, d. 6 Ocak 1924 - ö. 18 Ağustos 2009), Güney Kore eski devlet başkanıdır (1998-2003). 2000 yılında, Kuzey Kore ile ilişkilerin yeniden başlatılması için gösterdiği çabaları nedeniyle Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmüştür. Nobel'e aday olan ve sahip olan ilk Koreli olmuştur. 1957'den bu yana Katolik olan Kim Dae-jung uzun yıllardır baskıcı yönetime muhalefetinden ötürü "Asya'nın Nelson Mandela"sı olarak adlandırıldı.
Bir çiftçi ailesinden geliyordu. 1943'te liseyi bitirdikten sonra bir Japon şirketinde çalışmaya başladı. 1945'te şirketi ele geçirdi ve zamanla varlıklı bir iş insanı oldu. Kore Savaşı (1950-53) sırasında komünistlerce yakalanıp ölüme mahkûm edildiyse de kaçmayı başardı.
1954'te Başkan Syngman Rhee'nin uygulamalarına karşı çıkarak siyasete atıldı. Dört başarısız girişimden sonra 1961'de Ulusal Meclise seçildi. Ama meclis 1961'de bir darbeyle yönetimi ele geçiren Park Chung-hee tarafından dağıtıldığından üyeliği kısa sürdü. 1970'te Yeni Demokratik Parti'nin (1981'den sonra Kore Demokratik Partisi) başkanı oldu. Ertesi yıl Park'a rakip olarak başkanlık seçimlerine katıldı. Oyların yüzde 40'tan fazlasını almakla birlikte seçimi kaybetti. Ardından Park yönetiminin baskıcı uygulamalarına karşı sert bir muhalefet yürüttü ve başkana geniş yetkiler tanıyan 1972 Yuşin Anayasası'nı açık biçimde eleştirdi.
1973'te Kore Merkezi Haberalma Örgütü'nün (KCIA) ajanları tarafından Tokyo'daki otelinden kaçırılarak Güney Kore'ye getirildi. Japonya ile Güney Kore arasındaki ilişkilerin gerginleşmesine yol açan bu olayın ardından önce hapsedildi, daha sonra da evinde gözaltına alındı. 1976'da demokrasinin kurulması yolunda propaganda yaptığı gerekçesiyle yeniden tutuklanarak 8 yıl hapse mahkûm edildi. Cezasının 33 ayını çektikten sonra Park'ın öldürülmesinin (26 Ekim 1979) hemen öncesinde serbest bırakıldı.
Mayıs 1980'de halkı ayaklanmaya kışkırttığı ve bir komplo hazırlığı içinde suçlamalarıyla tutuklandı. Askeri bir mahkemede yargılanarak ölüme mahkûm edildi. Gerek davanın yürütülüşü, gerekse verilen cezanın ağırlığı uluslararası alanda protestolara yol açtı; bunun sonucunda Başkan Çun Du Huan, Kim'in cezasını ömür boyu hapse, sonra da 20 yıla indirmek zorunda kaldı. Aralık 1982'de tedavi amacıyla ABD'ye gitmesine izin verildi. Şubat 1985'te Güney Kore'ye dönmesine izin verildi. 1987'de ve 1992'de yapılan başkanlık seçimlerine katıldıysa da seçilmeyi başaramadı.
1992'de seçim yenilgisinden sonra siyaseti bıraktığını açıklasa da 1995'te tekrar siyasete döndü. Aralık 1997'deki başkanlık seçimlerinde, Asya Mali Krizi'nin nedeniyle yıpranan hükûmete karşı zafer kazandı. 25 Şubat 1998'de Güney Kore'nin 8. devlet başkanı olarak görevine başladı.
Kim Dae-jung'un görevi boyunca en önemli mesaisi "Günışığı Politikası" olarak adlandırılan Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki yumuşama politikasını başlatmasıydı. Bu politika çerçevesinde 2000 yılının haziran ayında Kuzey Kore lideri Kim Jong-il ile Pyongyang'da tarihi bir zirvede bir araya gelmiş ve yarım yüzyıldan fazla zamandır savaş halinde olan iki devlet arasındaki ilişkilerde tarihi bir dönüşüm yaratmıştı. Bu çabaları nedeniyle aynı yıl Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.
Mayıs 2002'de, oğullarının ve çevresindekilerin adlarının yolsuzluğa karıştığı şüphelerinin ardından halktan bir kez daha özür dileyerek kurucusu olduğu Demokratik Binyıl Partisi'nin üyeliğinden istifa etti. Şubat 2003'te beş yıllık görev süresi dolan Kim Dae-jung görevini Roh Moo-hyun'a devretti.

Lobicilik, hükûmetler tarafından verilen kararları etkileme çalışmasıdır. Diğer bir deyiş ile lobicilik siyasi ikna sanatıdır. Bu sanat başarılı olur ise lobicilik faaliyetlerinde bulunan taraflar politikanın gündemini etkiler hatta bu etki yasama organlarına kadar sirayet edebilir. Bu çalışmalar kanun koyucuları ve memurları etkilemeye yönelik her türlü faaliyeti kapsar. Faaliyetler organize gruplar tarafından ya da kanun koyucular ve memurlar arasındaki gruplar tarafından yürütülebilir. Devlet çalışmalarını ve yasaları özel bir çıkar ya da bir lobi faydasına etkilemeye çalışan kişilere lobici denir. Hükûmetler çoğunlukla organize grup lobiciliğini tanımlar ve düzenler. Lobiciliğin tarihine bakıldığında aslında eski bir eylem olduğu görülmektedir, bu da lobiciliğin aslında toplum içindeki doğal bir oluşum olduğunu gösterir. Toplum üzerinde etki sahibi olan bir topluluk, iktidar sahibi yöneticilerin aldıkları kararları değiştirmede ya da etkilemede toplumun desteğini alırsa bu desteği kendi lehinde kullanır. Lobicilik ilk kez 1946'da Amerika'da "Federal Regulation of Lobbying Act"le yasal bir çerçeve içine alınmış, federal hükûmetler lobicilik faaliyetlerinin modern devlet sisteminin ve hükûmet anlayışının önemli ve vazgeçilmez bir unsuru olduğunu kabul etmişlerdir. Ayrıca her iki türden de gerekli olduğu savunulmuştur. Tıpkı bir ilaç gibi iyi yönde kullanılırsa onarım sağlar ve daha sağlıklı bir vücuda sahip olursunuz fakat bunu yanlış yönde kullanırsanız yıkıcı, tahrip edici ve kötü bir vücut ortaya çıkarmış olursunuz. Kullanım amacına göre değişmektedir.

Miheil Saakaşvili (Gürcüce: მიხეილ სააკაშვილი, Ukraynaca: Михайло Ніколозович Саакашвілі Mychajlo Nikolosowytsch Saakaschwili) (d. 21 Aralık 1967, Tiflis), Gürcü ve Ukraynalı siyasetçi ve hukukçudur. Gürcistan'ın 2004-2007, 2008-2013 yılları arasında iki farklı dönemde devlet başkanıydı.
Saakaşvili, Mayıs 2015'ten Kasım 2016'ya kadar, Ukrayna'nın Odesa Oblastı'nın valisiydi. Birleşik Ulusal Hareket partisinin kurucusu ve eski başkanıdır. Saakashvili, 7 Mayıs 2020'den beri Ukrayna Ulusal Reform Konseyi'nin yürütme kuruluna başkanlık ediyor. Şu anda Gürcistan'da, görevi kötüye kullanmak ve muhalefet milletvekilinin ağır şekilde yaralanmasını organize etmek suçundan hapis cezasını çekmektedir.

Lisans eğitimini Kiev Üniversitesi Uluslararası Hukuk Fakültesi'nde alan Saakaşvili, yüksek lisansını New York'taki Columbia Üniversitesi'nde yaptı. Hukuk doktorasını ise Washington'daki George Washington Üniversitesi'nde tamamladı. Strazburg Uluslararası İnsan Hakları Enstitüsü'nden de diploma alan Miheil Saakaşvili, 1995'te Gürcistan parlamentosunun reform ve hukuk komitesine başkan seçildi ve 1999'da milletvekili oldu.
Eduard Şevardnadze'nin 2000 yılının Ekim ayında Adalet Bakanı yaptığı Saakaşvili, hükûmette bulunduğu süre içinde olup bitenlerden rahatsızlık hissetti. Adalet Bakanlığı görevine gelişi bir yılı bile bulmamışken, yolsuzlukları gerekçe göstererek 2001 yılının Eylül ayında görevi bıraktı.

Hükûmetteki görevinden ayrılan Saakaşvili, ardından Birleşik Ulusal Hareket adlı siyasal oluşumu başlattı. Partisi Haziran 2002'de yapılan yerel seçimlerden zaferle çıktı. Ardından Saakaşvili, Tiflis şehir konseyi başkanlığına getirildi.
2 Kasım 2003'te yapılan parlamento seçimlerine hile karıştığını iddia eden Saakaşvili, Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze'ye karşı muhalefet başlattı. Aynı dönemde bölgede birçok ülkede aynı anda, bir düğmeye basılmış gibi ortaya çıkıveren "Kadife Devrim", "Turuncu Devrim" gibi hareketlerin benzeri, Gürcistan'da da, tarihin en önemli devlet adamlarından ve birçok uzman tarafından stratejik deha olarak tanımlanan Şevardnadze'ye karşı ortaya çıktı. Bunun sonucunda Gül Devrimi adıyla anılan barışçı halk hareketinin baskılarına dayanamayan Şevardnadze istifa etti; 4 Ocak 2004'te yapılan seçimlerde devlet başkanlığı koltuğuna ABD ve Avrupa ülkelerinin büyük desteğini arkasına almış olan Saakaşvili oturdu.
Ekim-Kasım 2007'de muhalefet partilerin yönetime karşı ortaklaşa kitlesel gösteriler yapması ve başkent Tiflis'teki mitingin 7 Kasım'da güç kullanılarak dağıtılmasının ardından Saakaşvili, görevinin dolmasına daha bir yıl varken başkanlık makamından istifa etti. 5 Ocak 2008'de başkanlık seçimlerini ilk turda yüzde 53 oy oranıyla kazanan Saakaşvili yeniden devlet başkanı olarak seçildi. Bölgede ortaya çıkıveren gelişmelerin ve Saakaşvili iktidarının Gürcistan millî menfaatlerine etkileri, yıllarca Şevardnadze'nin stratejik dehasıyla büyük bir diplomatik başarıyla idare edilmiş Osetya meselesinin gelmiş olduğu durumla ve sonuçlarıyla da net olarak görülebilir.
Koyu bir Batı ve AB yanlısı olan Saakaşvili, evli ve iki oğlu var.

Bir iddiaya göre Rus Ordusu Gürcistan'a girmiş ve Saakaşvili'yi öldürmüştür. Ancak Gürcistan Devlet Başkanı'nın Basın Sözcüsü olan Manana Mancgaladze, bunun üzerine açıklama yaparak, Rusya'nın ülkesine saldırı tehlikesinin bulunmadığını açıkladı.

Batı yanlısı politikalar izleyen Saakaşvili'nin 2008'de Rusya ile savaşa girmesinin ardından ekonomik ve siyasi alanda etkinliği giderek azaldı. Yasa gereği aday olamadığı 2013 Ekim'inde yapılan başkanlık seçiminde Bidzina İvanişvili'nın desteklediği aday Giorgi Margvelaşvili yüzde 62 oyla Gürcistan'ın dördüncü devlet başkanı seçildi. Saakaşvili'nin desteklediği eski meclis başkanı David Bakradze sadece yüzde 22'lik oy oranıyla ikinci oldu. Saakaşvili, 17 Kasım 2013'te görevini Giorgi Margvelaşvili'ye devretti.

Aralık 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Tufts Üniversitesi, öğretim üyesi ve üst düzey devlet konumunu kabul etti. 7 Mart 2014 tarihinde Saakaşvili, Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç'in 22 Şubat'ta devrilmesinden sonra Ukrayna'daki kargaşa bağlamında ve Kırım'da 16 Mart 2014 tarihindeki referandumdan önce, "Putin, ülkemi işgal ettiğinde" başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İmedi televizyonunun kurucusu Badri Patarkaçişvili'nin mülküne el konulması ve görevini kötüye kullanmakla suçlanan Saakaşvili'ye Tiflis Mahkemesi tarafından 1 Ağustos 2014 tarihinde ''gıyaben tutuklama'' kararı verilmiştir.
Yanukoviç'in devrilmesiyle birlikte Petro Poroşenko tarafından Ukrayna'ya davet edilmiş ve Ukrayna vatandaşlığına geçmiştir. Bununla da sınırlı kalmayıp Yanukoviç'in devrilmesiyle beraber Rusya karşıtı bir politika izleyen Poroshenko yönetimi tarafından 30 Mayıs 2015 tarihinde Odessa valisi olarak atanmıştır. Odessa Güney Batı Ukrayna'da bulunan ve nüfusunun çoğunluğu Rus yanlıların oluşturduğu bir Karadeniz şehridir. Ukrayna'nın Odessa Valisi ve Gürcistan eski Devlet Başkanı Miheil Saakaşvili, Gürcistan vatandaşlığından Aralık 2015 itibarıyla çıkarılmıştır. Gürcistan Devlet Başkanı Giorgi Margvelaşvili'nin, Odessa Valiliği görevini yürüten Saakaşvili'nin vatandaşlıktan çıkartılmasına ilişkin kararnameyi onayladığı açıklanmıştır. Saakaşvili, Gürcistan hükûmetinin, kendisinin 2016 yılındaki parlamento seçimlerine katılmasının yolunu kesme çabası içinde olduğunu iddia ederek, tüm bu gelişmelerin arkasında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev'in bulunduğunu da ileri sürmüştür.
Aralık 2015 tarihinde hükûmet tarafından Gürcistan vatandaşlığından çıkartıldığı açıklanmıştır.
7 Kasım 2016'da Saakaşvili Odessa Valiliği görevinden istifa ettiğini açıklayıp, Kiev yönetiminin yolsuzlukla mücadele etme konusundaki isteksizliği nedeniyle bu kararı aldığını belirtti. Dört gün sonra, Yeni Kuvvetler Hareketi adlı yeni bir siyasi parti yaratma amacını ilan etti. Bundan sonra "Hedefimiz, mümkün olan en kısa sürede yapılacak erken parlamento seçimleridir" dedi. 27 Kasım 2016'da parti (şimdi Yeni Kuvvetler Hareketi olarak anılmaktadır) ilk toplantılarını Kiev'de gerçekleştirdi.

Ukrayna vatandaşlığından çıkarılması
26 Temmuz 2017 tarihinde Saakaşvili'nin Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko tarafından Ukrayna vatandaşlığının geri aldığı bildirilmiştir. Söz konusu vatandaşlığın geri alınmasının Saakaşvili'nin vatandaşlık alımı esnasında yalan beyanda bulunduğu gerekçesiyle alındığı ifade edilmiştir.
Saakaşvili, vatandaşlığın kaldırılmasına tepki olarak şunları söyledi: "Tek bir vatandaşlığa sahibim, Ukrayna vatandaşlığı ve bundan mahrum kalmayacağım! Şimdi beni zorla mülteci olmaya zorlayan bir girişim var. Bu olmaz! The Economist'e göre, gözlemcilerin çoğu, Poroshenko'nun vatandaşlığının "sadece siyasi bir rakibin ortadan kaldırılması olarak" görüldü (Saakaşvili'nin siyasi partisi Yeni Kuvvetler Hareketi'nin varsayımsal bir erken seçimde yaklaşık% 2 civarında olmasını sağladı). 28 Temmuz (2017) tarihinde Saakaşvili Newshour'a "oradaki eski yolsuz seçkinlerden kurtulmak" için Ukrayna'ya geri dönmek istediğini söyledi.
4 Ağustos'ta Saakaşvili Polonya'da ortaya çıktı; Litvanya'ya "Avrupa'da seyahat edeceğim" iddiasıyla 4 gün sonra ülkeyi terk etti. Saakashvili 16 Ağustos'ta yaptığı açıklamada, 10 Eylül'de (2017) Krakovets kontrol noktasından Ukrayna'ya geri döneceğini ve kontrol noktasında kendisiyle görüşmeye çağırdığını söyledi.
10 Eylül'de Saakaşvili'nin Ukrayna'ya girmeye çalıştığı tren, Polonya Przemysl'deki bir tren istasyonunda tutuldu. Ardından aynı gün otobüsle Medyka-Shehyni sınır kapısına gitti ve burada Ukrayna sınırındaki Polonya kontrol noktasından geçmesine izin verildi ancak geçici sınır muhafızları tarafından Ukrayna kontrol noktasına ulaşımı geçici olarak engellendi. Sonunda, kendi taraftarı olan bir kalabalık zorla Ukrayna tarafına girdi ve bu kalabalık Saakaşvili'yi Ukrayna'ya aldı. Ukrayna'nın ceza kanununa göre, bu suçun üç yıla kadar hapis cezası, altı aylık tutukluluk veya elli minimum maaş ödemesine kadar para cezası bulunmaktadır. 12 Eylül'de (Lviv'deki Leopolis Otelinde), Ukrayna Sınır Muhafızı Servisi, Saakaşvili'ye idari ihlal konulu protokolü "Yasadışı geçme veya Ukrayna devlet sınırının yasadışı geçişi girişiminde bulunduğunu" söyledi.
13 Eylül'de batıdaki Chernivtsi kentinde düzenlenen bir toplantıda Saakaşvili, destek toplamak amacıyla diğer bazı şehirlere seyahat ettikten sonra 19 Eylül'de Kiev'e döneceğini açıkladı.
22 Eylül'de, Lviv bölgesindeki Mostysky Bölge Mahkemesi Saakashvili'yi devlet sınırını yasadışı olarak geçmekten suçlu buldu. Mahkemenin kararına göre, vergilendirilemez minimum 200(3400 UAH) ceza ödemesi gerekiyor.
2017 yılının ilk yarısında ve Aralık 2018 ve Ocak 2019'da Saakashvili, "Zik" TV kanalında siyasi talk-show'lara ev sahipliği yaptı. Saakashvili, programının 2019'da yayınlandığını, çünkü Yulia Timoşenko'nun 2019 Ukrayna cumhurbaşkanlığı seçimine adaylığı konusundaki görüşünün çarpıtıldığını iddia etti (TV şovunun tam tersini önerirken adaylığını desteklediğini iddia etti).

Yasal kovuşturma (Ukrayna'da)
5 Aralık 2017'de, o sırada hükûmet karşıtı protestolara öncülük eden Saakashvili, Kiev'in merkezindeki oturduğu apartmanının çatısında bulunan Ukrayna Güvenlik Hizmeti tarafından geçici olarak gözaltına alındı ve evi arandı. Polisin elinden büyük bir protestocu grubu tarafından serbest bırakıldı. Saakashvili'nin avukatı, politikacının Ukrayna'nın anayasal sistemini devirmeye teşebbüs etmek için gözaltına alındığını bildirdi. 8 Aralık'ta Ukrayna Başsavcısı Yuriy Lutsenko, Ulusal Polis memurlarının, Saakashvili'nin yerini bulduğunu, tutuklandığını ve geçici bir gözaltı merkezine yerleştirdiğini açıkladı. Ertesi gün, Saakashvili, zorunlu beslenmeye yönelik her türlü girişime karşı olduğunu iddia ederek belirsiz bir açlık grevine başladı. 11 Aralık'ta bir Ukrayna mahkemesi onu gözaltına aldı.
12 Şubat 2018'de Saakaşvili Polonya'ya sürüldü. Ukrayna sınır servisi "Bu kişi yasadışı olarak Ukrayna topraklarındaydı ve bu nedenle tüm yasal prosedürlere uyg

Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam olarak da bilinir), günümüzdeki Birleşmiş Milletler'in temeli sayılabilecek bir organizasyondu. I. Dünya Savaşı'nın ardından İsviçre'nin Cenevre kentinde, 10 Ocak 1920'de kuruldu. Amacı, ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçıl yollarla çözmekti. Bir süre çalıştı; fakat fazla bir varlık gösteremedi. II. Dünya Savaşı'nın ardından 1946 yılında dağıldı.
Paris Barış Konferansının 25 Ocak 1919'da yapılan toplantısında; uluslararası barışı ve güveni sağlayacak ve devam ettirecek bir Milletler Cemiyeti kurulmasına karar verildi. Bu kararı yerine getirmek için özel bir komisyon kuruldu.
Komisyon tarafından hazırlanan nihai Milletler Cemiyeti Sözleşmesi, 28 Haziran 1919 tarihinde imzalanan Versay Barış Antlaşması ile kabul edildi.
Versay Barış Antlaşması'nın 10 Ocak 1920 tarihinde, yürürlüğe girmesiyle, Milletler Cemiyeti kurulmuş oldu. Cemiyet altı gün sonra, 16 Ocak 1920'de Paris'te ilk konsey toplantısını gerçekleştirdi.
26 yıl süreyle dünya milletlerine hizmet veren bu cemiyet tüm çabalara rağmen II. Dünya Savaşı'nın çıkmasını engelleyemedi. Savaş sonrası 18 Nisan 1946'da Cenevre'de toplanan konferans, XXI. Genel Kurul Toplantısıyla cemiyetin dağılmasına karar verdi.
Her savaş sonrası antlaşmalarına ön söz olarak konması şartını getiren Milletler Cemiyeti Yasası; Bir Başlangıç Bölümü ve 26 maddeden oluşmaktaydı.

Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'nin başlangıç bölümünde, cemiyetin genel amaçları ile üyelerinin yüklendikleri sorumluluklar şöyle belirlenmiştir:

Uluslararası iş birliği geliştirmek ve uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak için, savaşa başvurmamak konusunda birtakım yükümlülükler kabul etmek, gizlilikten uzak, adaletli ve onurlu uluslararası ilişkiler sürdürmek; hükümetlerce, bundan böyle eylemsel davranış kuralı kabul edilen uluslararası hukuk kurallarına kesinlikle uymak; örgütlenmiş halkların karşılıklı ilişkilerinde adaleti korumak ve antlaşmalardan doğan bütün yükümlülüklere titizlikle saygı göstermek...

Sözleşmenin 26 maddeden oluşan, üyelik ve örgütün yapısı, barışın sürekliliğini sağlamak, antlaşmalar, uluslararası iş birliği ve uluslararası yönetim, sözleşme hükümlerinin değiştirilmesi gibi hususları belirleyen metnine göre ise:

Cemiyete üye kabulü Genel Kurulun üçte iki çoğunluğunun kararıyla olacaktı (Madde 1).
Cemiyet, bir Genel Kurul, bir Konsey ve bunlara yardım eden bir Sürekli Sekreterlikten oluşacaktı (Madde 2).
Cemiyet üyeleri, barışın sürekliliğini sağlamak için, ulusal silahların en düşük bir düzeye indirilmesi zorunluluğunu kabul ediyorlardı (Madde 8).
Cemiyet, üyeleri arasındaki çıkacak anlaşmazlıklarda hakemlik yapabilecek ya da bunları Konsey'de inceleyecekti (Madde 12).
Barışın sürekliliğini sağlayan hakemlik antlaşmaları gibi uluslararası yükümlülükler ve Monroe Doktrini gibi bölgesel anlaşmalar, bu sözleşmenin hiçbir hükmüyle bağdaşmaz sayılmayacaktı (Madde 21).
Savaştan sonra bağımsızlığına kavuşan ve kendi kendilerini yönetme yeteneğinden henüz yoksun halkların oturduğu ülkelere, kendi kendilerini yönetmeye yetenekli olacakları zamana kadar, cemiyet adına yönetimlerine bir mandatör seçilebilecekti (Madde 22).

Cemiyetin bünyesinde savaşı önleyici tedbirlerde boşluklar mevcuttu ve yaptırımlar yetersizdi.
Sözleşmenin 10. maddesi mütecavizi tayin etmediğinden, bu madde barışı korumada yetersiz kalıyordu.
Önemli konularda oy birliği prensibinin uygulanması, politik ve hukuki sorunların çözümünü engelliyordu.
Barışı koruyacak ve devamlı kılacak uluslararası zihniyet yetersiz ve noksandı. Habeşistan olayı, 1937 Japon taarruzu ve 1 Eylül 1939 tarihinde Alman ordularının Polonya'ya taarruzu ile başlayan II. Dünya Savaşı, Milletler Cemiyeti'ni etkisiz duruma getiren nedenler arasında sayılabilir.
Paris Barış Konferansı'nda hazırlanan antlaşmaların bir parçası olması
Bir yandan insan haklarını korumaya çalışıp diğer yandan kolonileşme ve manda sisteminin garantisi durumunda olması çelişki yaratıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Milletler Cemiyeti'nden ayrılması, önemli bir uluslararası gücün yitirilmesine ve cemiyetin etkinliğinin kaybetmesine neden oldu.

Milletler Cemiyeti'nin müzakere edildiği dönemde Türkiye'nin uluslararası ilişkilerde varlık gösterebilecek bir siyasi durumu yoktu. Cemiyet kurulduğunda Kurtuluş Savaşı devam ediyordu. 14 Kasım 1922'de İsmet Paşa Lozan Konferansı'nda bir açıklama yaparak barış antlaşması sonrasında Türkiye'nin Cemiyet'e üye olmaktan memnun olacağını ifade etmiştir. Ancak Musul sorununun devam etmesi nedeniyle Türkiye üye olmamış, bu sorunla ilgili olarak Cemiyet'in verdiği karar da Cemiyet'e karşı olumsuz düşüncelerin artmasına yol açmıştır. Ancak gene de Türkiye Milletler Cemiyeti'nin konferanslarına ve silahsızlanma komisyonuna katılmış, teknik ve insani etkinliklerine ilgi göstermiştir. Türkiye, bu cemiyete 18 Temmuz 1932'de dâhil olmuştur.

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü veya NATO (İngilizce: North Atlantic Treaty Organization, Fransızca: Organisation du traité de l'Atlantique nord, OTAN), 4 Nisan 1949'da 12 ülke (Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri) tarafından imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması'na dayanarak kurulan ve farklı dönemlerde 20 ülkenin daha katıldığı uluslararası askerî ittifaktır.
İttifak üyeleri herhangi bir dış güçten gelebilecek saldırıya karşı ortak savunma yapmaktadır. NATO'nun merkezi, örgütün Kuzey Amerika ve Avrupa'daki 32 üyesinden biri olan Belçika'nın başkenti Brüksel'de bulunmaktadır. 19 ülke NATO'nun "Barış İçin Ortaklık" adlı girişiminde yer alırken 19 ülke kurumsallaşmış diyalog programlarına dâhildir. Tüm NATO üyelerinin toplam askerî harcaması, dünyadaki savunma harcamalarının %70'inden fazladır. Üyelerin savunma harcamalarının GSYİH'lerinin %5'i kadar olması taahhüt edilmiştir.
NATO, Kore Savaşı üye ülkeleri harekete geçirene ve yüksek rütbeli iki Amerikalı komutanın yönlendirmesiyle birleşik bir askerî yapı kurulana kadar siyasi bir ortaklıktan ötesi değildi. Soğuk Savaş süreci, 1955'te kurulan Varşova Paktı'na üye ülkelerle çekişmelere yol açtı. Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkilerin dinamikleri ve savunma stratejilerinin güvenirliği konusundaki görüş ayrılıkları, bağımsız Fransız nükleer caydırıcılığına ve 1966'da Fransa'nın NATO'nun askerî kanadından çekilmesine yol açan NATO savunmasının olası bir Sovyet işgaline karşı güvenilirliğine olan şüpheler ile birlikte zaman zaman artış gösterdi. 1989'da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra örgüt, Yugoslavya'nın dağılması sürecine karıştı ve ilk askerî müdahalelerini 1992-1995 yıllarında Bosna-Hersek'te ve daha sonra 1999'da Yugoslavya'da gerçekleştirdi. Politik olarak ise eski Varşova Paktı ülkeleriyle diplomatik iş birliği ve entegrasyon süreçlerini yürüttü. Bu ülkelerin bir kısmı 1999 ve 2004'te ittifaka katıldı.
Kuzey Atlantik Antlaşması'nın örgüte üye ülkelerin silahlı bir saldırıya uğrayan herhangi bir üye ülkeye yardım etmelerini öngören 5. maddesi, NATO tarihinde ilk ve tek kez 2001'deki 11 Eylül saldırılarından sonra uygulandı. Gerçekleştirilen bu saldırıların ardından askerler, NATO liderliğindeki ISAF'in emrinde Afganistan'a konuşlandırıldı. Örgüt aralarında Irak'a eğitmen yollanması, korsanlığa karşı operasyonların desteklenmesi ve 2011'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1973 sayılı kararı uyarınca Libya üzerinde uçuşa yasak bölgenin uygulanması gibi çeşitli ek rollerde yer aldı. NATO üyelerini istişareler için toplantıya çağıran ve doğrudan askeri müdahale gerektirmeyen 4. madde, Türkiye tarafından 2003'te Irak Savaşı sırasında, 2012'de Suriye İç Savaşı sırasında silahsız bir Türk F-4 keşif jetinin düşürülmesinin ve Suriye'den Türkiye'ye havan topu atılmasının ardından ve 2015'te Irak ve Şam İslam Devleti'nin ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik tehditleri nedeniyle ve Polonya tarafından 2014'te Rusya'nın Kırım'a müdahalesinden sonra olmak üzere toplamda beş kere uygulandı.

Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg tarafından 17 Mart 1948'de imzalanan ve Soğuk Savaş'ın başındaki Sovyetler Birliği'nin askeri ve siyasi nüfuzuna karşı ortak bir savunma antlaşması olan Brüksel Antlaşması, NATO'nun kuruluşunun öncüsü olarak değerlendirilmektedir. Sovyetler Birliği'nin gerçekleştirdiği Berlin Ablukası, Eylül 1948'de Batı Avrupa Birliğinin Savunma Organizasyonunun kurulmasına yol açtı. Fakat taraf devletler, Sovyetler Birliği'nin askerî gücü karşısında zayıf konumdaydı. Ayrıca komünistlerce gerçekleştirilen 1948 Çekoslovakya askerî darbesi ile ülkedeki demokratik hükûmetin devrilmesinin ardından Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, benzer bir durumu önlemek için en iyi yolun Batılı ülkeler arasında ortak bir askerî strateji geliştirmek olduğunu belirtti.
1948'de Avrupalı liderler, ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall'ın isteğiyle Pentagon'da Amerikalı askerî ve diplomatik yetkililerle görüştü. Yeni bir askerî ittifak için yapılan bu görüşmeler, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 4 Nisan 1949'da Washington, DC'de imzalanmasıyla sonuçlandı. İmzalayanlar arasında Brüksel Antlaşması'na taraf olan beş devlet ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz bulunmaktaydı. İlk NATO Genel Sekreteri Lord Ismay, 1949'da yaptığı bir açıklamada örgütün amacının "Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak" olduğunu belirtti. Antlaşma, üye ülkelerin kamuoylarında farklı tepkilere ve protestolara neden oldu. Bazı İzlandalılar Mart 1949'da gerçekleştirilen tarafsızlık yanlısı, üyelik karşıtı ayaklanmaya katıldı. NATO'nun oluşturulmasının birincil kurumsal sonucu olarak Atlantikçilik adı verilen ve Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yapan düşünce tarzının ortaya çıkışı gösterilmektedir.
Üye ülkeler, herhangi bir üyeye karşı yapılan bir silahlı saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayacakları konusunda anlaştılar. Dolayısıyla bir silahlı saldırı olması durumunda her bir üye, bireysel veya kolektif savunma hakkının kullanılmasında saldırıya uğrayan üyeye yardım edecek ve gerekli görüldüğünde Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini sağlamak ve sürdürmek için silahlı güce başvurabilecekti. Antlaşma, üyelerin bir saldırgana askerî eylem ile yanıt vermesini gerektirmemekteydi. Yanıt vermeleri zorunlu olsa da, üyeler bunu nasıl yapacaklarını belirleme özgürlüğüne sahipti. Bu durum Brüksel Antlaşması'nın yanıtın askerî olacağını açıkça belirten 5. maddesi ile farklılık göstermektedir. Yine de NATO üyelerinin saldırıya uğrayan üyeye askerî yardımda bulunacakları öngörülmektedir. Antlaşma daha sonra Fransa'nın bazı denizaşırı illeri de dâhil olmak üzere üye ülkelerin Yengeç Dönencesi'nin üstünde kalan toprakları ile "gemi, asker veya uçaklarını" kapsayacak şekilde açıklığa kavuşturuldu.
NATO'nun oluşturulması, Avrupa ülkelerinin ABD uygulamalarını benimsemeleriyle müttefiklerin askerî terminoloji, yöntem ve teknolojilerine bir standartlaştırma getirdi. Yaklaşık 1.300 Standartlaştırma Anlaşması NATO'nun gerçekleştirdiği pek çok ortak uygulamayı sistemleştirdi. Bunun sonucu olarak 7,62×51 mm NATO tüfek kalibresi, pek çok NATO ülkesinde standart ateşli silah kalibresi olarak 1950'lerde tanıtıldı. FN Herstal tarafından üretilen ve 7,62 mm NATO kalibresi kullanan FAL adlı silah, 75 ülkede kullanılmaya başlandı. Uçak manevra işaretlerinin standartlaştırılmasıyla birlikte NATO uçakları tüm NATO üslerine inebilir konuma geldi. Diğer standartlar arasında bulunan NATO heceleme alfabesi, NATO sınırlarını aşarak sivil havacılık ve iletişim protokollerinde kabul gördü.

14 Mayıs 1955'te, Haziran 1950'de Kore Savaşı'nın patlak vermesi, birlikte çalışan tüm komünist ülkelerin belirgin tehdidini arttırması NATO'yu somut askerî planlar geliştirmeye zorladı. Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı (SHAPE), Avrupa'daki kuvvetleri yönlendirmek için kuruldu ve Ocak 1951'de Yüksek Müttefik Komutanı Dwight D. Eisenhower'ın altında çalışmalarına başladı. Eylül 1950'de NATO Askerî Komitesi, Sovyetler Birliği ile denge sağlamak için konvansiyonel kuvvetler kurulması çağrısı yaptı ve daha sonra Şubat 1952'de, Lizbon'daki Kuzey Atlantik Konseyi toplantısında bu durumu yeniden ifade etti. NATO'nun Uzun Dönem Savunma Planı için gerekli olan güçleri sağlamayı amaçlayan Lizbon konferansında tümen sayısının 96'ya çıkarılması çağrısı yapılsa da, bu gereklilik bir sonraki yıl nükleer silah kullanabilecek yaklaşık otuz beş tümene düşürüldü. O zaman için NATO, Orta Avrupa'da on beş civarı, İtalya ve İskandinavya'da ise on hazır tümeni çağırabiliyordu. Lizbon'daki konferansta örgütün en rütbeli sivil amirliği olan NATO Genel Sekreterliği pozisyonu da oluşturuldu ve bu göreve Hastings Ismay getirildi.

Eylül 1952'de, Danimarka ve Norveç'in savunulmasının uygulaması olan ve 200 gemi ile 50.000'den fazla personelin katıldığı, NATO'nun ilk büyük deniz tatbikatlarından biri olma niteliği taşıyan Mainbrace Tatbikatı başladı. Takip eden diğer büyük tatbikatlar arasında Akdeniz'de gerçekleştirilen deniz ve amfibik tatbikatları olan Grand Slam Tatbikatı ile Longstep Tatbikatı, Kuzey İtalya'da gerçekleştirilen hava-deniz-kara tatbikatı Italic Weld, İngiliz Ren Ordusu (BAOR), Hollanda Kolordusu ve Orta Avrupa Müttefik Hava Kuvvetleri'nin (AAFCE) katıldığı Grand Repulse, Merkez Ordu Grubu'nun katıldığı simüle edilmiş atomik hava-kara tatbikatı Monte Carlo ve ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Türkiye ve Yunanistan deniz kuvvetlerinin katıldığı Akdeniz'deki amfibik karaya çıkma tatbikatı Weldfast yer aldı.
1952'de ittifaka katılan Türkiye ve Yunanistan'ın askerî komuta yapısına nasıl dâhil edileceği konusu ABD ve Birleşik Krallık'ın başını çektiği bir dizi tartışmalı görüşmeye yol açtı. Bu belirgin askerî hazırlık devam ederken başlangıçta Batı Avrupa Birliği tarafından yapılan ve başarılı bir Sovyet işgalinden sonra karşı koymaya devam edecek olan, aralarında Gladio Operasyonu'nun da bulunduğu gizli "stay-behind" düzenlemeleri NATO kontrolüne geçirildi. Sonuç olarak NATO'nun silahlı kuvvetleri arasında NATO Kaplan Birliği gibi gayriresmî bağlar ve Canadian Army Trophy gibi yarışmalar oluşmaya başladı.
1954'te Sovyetler Birliği, Avrupa barışını korumak için NATO'ya katılması gerektiğini öne sürdü. Sovyetler Birliği'nin ittifakı zayıflatmayı amaçladığından korkan NATO ülkeleri, bu öneriyi reddetti.
17 Aralık 1954'te Kuzey Atlantik Konseyi, NATO'nun nükleer düşüncesinin gelişimi ile ilgili olan MC 48 adlı belgeyi onayladı. MC 48, Sovyetler Birliği ile bir savaşın başlangıcından itibaren ilk olarak Sovyetler tarafından kullanılıp kullanılmadığına bakılmaksızın NATO'nun nükleer silahları kullanması gerekeceğini vurguladı. Böylece Avrupa müttefik kuvvetleri yüksek komutanına nükleer silahların otomatik kullanımı konusunda ABD'deki Strategic Air Command ile aynı yetkiler verilmiş oldu.
Batı Almanya'nın 9 Mayıs 1955'te örgüte dâhil edilmesi, dön

Mohamed Siad Barre (Somalice: Maxamed Siyaad Barre), (6 Ekim 1919 – 2 Ocak 1995), askerî diktatör ve 1969'dan itibaren 1991'e kadar Somali Demokratik Cumhuriyeti devlet başkanı oldu. İktidarı sırasında kendisini Jaalle Siyaad ("Yoldaş Siad") olarak tanıttı.
İktidara gelen Barre liderliğindeki askerî cunta, bilimsel sosyalizmin Somali ihtiyaçlarına adapte olacağını söylemiştir. Gönüllü işgücü hasat ve ekilen bitkileri, yollar ve hastaneler inşa edildi. Hemen hemen tüm sanayi, bankalar ve işletmeler kamulaştırıldı. Kooperatif çiftlikleri terfi edildi. Hükûmet aşiretliği yasakladı ve merkezî otoriteye bağlılığını vurguladı. Somali dili için tamamen yeni bir yazı komut dosyası sunuldu.
İktidara dönmek için askerî bir sefer başlattı. İki kez Mogadişu'yu geri almak için çalıştı ancak Mayıs 1991'de General Mohamed Farrah Aidid tarafından yenildi ve sürgüne gitmeye zorlandı. Barre, başlangıçta Kenya'nın başkenti Nairobi'ye taşındı ama varlığı ile muhalefet grupları protesto etti ve Kenya hükûmeti de buna destek verdi. Baskı ve düşmanlıklara yanıt olarak iki hafta sonra Nijerya'ya taşındı. Barre, bir kalp krizi sonucu Lagos'ta 2 Ocak 1995'te öldü. Naaşı Somali'de GEDO bölgesinin Garbahaarreey ilçesinde toprağa verildi.

Somali İç Savaşı Somali'de 1988'den bu yana sürmekte olan bir silahlı çatışmadır.

1969 yılında Siad Barre, yönetimi ele geçirdiğinde Sovyet yanlısı Sosyalist bir rejim kurmuştur. Barre döneminde Etiyopya, Amerika Birleşik Devletleri yanlısı bir politika izlerken; Somali Sovyet yanlısı bir politika izlemiştir. Bu dönemde ABD yanlısı olan Etiyopya'da bir darbe gerçekleşmiş ve Etiyopya'da da Sovyet yanlısı bir rejim kurulmuştur.
1976 yılında Ogaden bölgesinde isyanlar başlamıştır. İsyanların iyice artması üzerine 1977 yılında Somali ordusu Ogaden bölgesine müdahale etmiştir. O dönem Somali ordusu, Mısır'dan sonra Afrika ülkeleri arasındaki en güçlü ordu konumundadır ve Ogaden bölgesinde önemli başarılar elde etmiştir. Ne var ki Sovyetler Birliği, Küba vasıtasıyla Etiyopya'ya destek vermeyi tercih edince Somali ordusu, Küba ve Etiyopya ordusundan oluşan ittifak karşısında yenilmiştir. Böylece Ogaden bölgesinden geri çekilmek zorunda kalmıştır. Yaşanan bu yenilgi, Barre rejiminin de sonunu hazırlamıştır. Sivil savaşın ilk evresini Barre yönetimine karşı başlatılan isyan oluşturmaktaydı. Barre'nin 26 Ocak 1991'de yönetimi yitirmesinin ardından onu yeniden iş başına geçirecek bir karşı devrim meydana geldi.
Vahşi ve kaotik bir ortama doğru evrilen gelişmeler bir insan hakları krizi ve anarşi ortamına dönüşmüştür.
Kendini süregelen savaş ortamından uzak tutmak isteyen Somaliland (ülkenin kuzeybatı bölümünde, Cibuti ile Puntland arasında yer alan bölge) bağımsızlığını ilan etmiş ancak bu girişim uluslararası kamuoyu tarafından yeterince önemsenmemiştir.

BM Güvenlik Konseyi'nin 733 ve 746 no'lu kararları uyarınca UNOSOM I adlı görev oluşturulmuştur. Görev, merkezi hükûmetin edilgenleşmesi sonucunda bozulan düzenin yeniden sağlanması amacını gütmekteydi.
3 Aralık 1992 tarihinde kabul edilen 794 no'lu BM Güvenlik Konseyi kararı Amerika Birleşik Devletleri tarafından yönetilecek bir Birleşmiş Milletler barış gücü (UNITAF) oluşturulmasını öngörmekteydi. Barış gücünün temel görevi Somali'deki yardım çalışmalarını düzenlemek ve ülke çapındaki güvenliği sağlamaktı. 1993'te bölgeye ulaşan barış gücü askerleri ülkenin güney bölümündeki açlıkla iki yıl süren bir savaşım vermiştir.

ABD'nin bölgeye etkin müdahalesini eleştiren uzmanlar Sovyet yanlısı Başkan Mohamed Siad Barre'ın devrilmesinden hemen önce ülkenin üçte ikilik bölümünde Conoco, Amoco, Chevron ve Phillips şirketlerine petrol ayrıcalıkları verildiğine dikkat çekmektedir. Conoco'nun Mogadişu'daki haklarını ABD Büyükelçiliği'ne Amerika Birleşik Devletleri Donanması'nın ülkeye gelişinden birkaç gün önce ödünç vermesi de ilgi çekicidir. Burada ilginç olan, ABD'nin olaya müdahale etmesinin temel nedeninin petrol payını artırma çabası olduğu iddiasıydı. Ne var ki, Somali'nin bilinen petrol rezervleri çok kısıtlı ve Puntland dışındadır. Federal Geçiş Hükümeti, yatırımcıları ülkede barış yeniden sağlanıncaya dek ticari anlaşmalar yapmamaları konusunda uyarmıştır.
Emperyalizmle doğrudan ilintili olmayan birçok nedenden ötürü Somali halkı dış güçlerin ülkelerindeki varlığına sıcak bakmamıştır. Başlarda BM ve ABD askerlerinin kendilerine sağladığı ortamdan hoşnut olan Somalililer bu düşüncelerini daha sonra değiştirmişler ve yabancı askerlerin kendilerini din değiştirmeye zorlayacağından kuşkulanmışlardır. Bu düşüncenin diktatör Mohamed Farrah Aidid tarafından ortaya atıldığı sanılmaktadır. Haziran ve Ekim ayları arasında Mogadişu'da yaşanan çatışmalarda 24 Pakistan ve 19 ABD askeri ölmüştür. 1000 Somalili direnişçinin yaşamını yitirdiği bu çatışma daha sonra Kara Şahin Düştü kitabına ve aynı adlı filme konu olmuştur. Kayıp sayısı artan BM barış gücü bölgeden 3 Mart 1995 tarihinde çekilmiş ancak Somali'deki düzen hala sağlanamamıştı.

1998-2006 dönemi Somali sınırları içinde birkaç özerk yönetimin ortaya çıkmasına tanıklık etmiştir. Bu özerk bölgeler Somaliland'in yaptığının tersine bağımsızlıklarını ilan etmemişlerdir.
Puntland yönetimi 1998 yılında "geçici" olarak bağımsızlığını ilan etmiş ve Somali'de düzenin yeniden sağlanması amacıyla diğer öbeklerle birlikte çalışmaya hazır olduğunu bildirmiştir. Bunun ardından gerçekleşen diğer bir önemli olay ise güneydeki Jubaland'in bağımsızlığını ilan etmesidir.
Rahanweyn Direniş Ordusu (RRA) tarafından yönetilen bir diğer özerk bölge ise 1999 yılında Puntland'de oluşturulmuştur. Bu geçici bölünme Güneybatı Somali yönetimini merkezden uzaklaştırmıştır. RRA, Güney ve Orta Somali'deki Bay ve Bakool bölgelerinde daha önce özerk yönetimler kurmuştu. Jubaland bölgesi Güneybatı Somali sınırları içinde gösterilmekte ancak bu bölgenin günümüzdeki durumu açık değildir.
Kurulan dördüncü özerk yönetim (Galmudug) İslami Mahkemeler Birliği'nin güç kazanmasına bir tepki olarak doğmuştur. Somaliland ise bağımsızlığını daha önce ilan etmiş olmasına karşın birçok Somalili tarafından özerk bölge kapsamı içinde değerlendirilmekteydi.
Ulusal Geçiş Hükümeti (TNG) ve Somali Uzlaşma ve Yenileme Kurulu (SRRC) arasında gerçekleşen barış görüşmeleri Federal Geçiş Hükümeti'nin 2004 yılı sonunda kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Tüm bunlara karşın, derebeylik ve mezhep ayrılıklarından beslenen çatışmalar durmak bilmemiş ve ulusal hükûmet ülkedeki karışıklığı önlemede yetersiz kalmıştır.

Federal Geçiş Hükümeti (TFG) 2004 yılında Kenya'nın başkenti Nairobi'de kurulmuştur. Durum, Mogadişu'da toplanmak için elverişli olmadığından TFG geçici bir süre için Baidoa'ya taşınmıştır.
Mogadişulu birkaç derebeyinin katılımıyla kurulan Barışın Sağlanması ve Terörizm Karşıtı Birleşme (ARPCT) giderek güç kazanmakta olan dinci İslami Mahkemeler Birliği'ne karşıydı. Bu kuruluşun CIA tarafından desteklendiği de bilinmektedir. Bu ikilik başkentte giderek artan bir karışıklığa yol açmıştır.

ICU, ilerleyişini Haziran 2006'da Mogadişu'yu ele geçirerek sürdürdü. Mogadişu Muharebesi'nda kazanılan bu zaferin ardından ARPCT, kent dışına itilirken bu örgüte bağlı derebeyleri ICU'ya destek olmaya çağrıldı. ICU, Puntland'ı eline geçirdikten sonra güney ve orta Jubaland'ı denetim altına aldı.
İslami hareketin güç kazanması bu öbeğin aralarında Federal Geçiş Hükümeti (TFG), Puntland ve Galmudug'un da bulunduğu güç odaklarıyla karşı karşıya gelmesine yol açmıştır. Bu ortam, Somali'nin laik güçlerin elinde bulunmasını isteyen Etiyopya'nın da savaşa girmesini tetiklemiştir. Etiyopya'nın Gedo'yu işgal etmesi ve Baidoa yakınında konuşlanması üzerine harekete geçen ICU, Etiyopya'nın en büyük rakibi Eritre'yi yanına alarak Etiyopya'ya karşı cihat ilan etmiştir.

Aralık 2006'da ICU ve TFG arasında başlayan Baidoa Savaşı zamanla genişleyerek Bandiradley ve Beledweyn bölgelerini de içine almıştır. Etiyopyalıları ülke dışına sürmek isteyen ICU bu amacına ulaşamamış ve girdiği tüm savaşları yitirerek Mogadişu'ya geri çekilmek zorunda kalmıştır. ICU önderleri 27 Aralık'taki görece kansız Jowhar Savaşı'ndan sonra görevlerini bırakmak zorunda kalmışlardır.
31 Aralık 2006'da meydana gelen Jilib Savaşı'nın ardından Kismayo, TFG ve Etiyopya güçlerinin eline geçmiştir. Bunun ardından Başbakan Ali Mohammed Ghedi tüm ülkeye silahsızlanma çağrısında bulunmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri 1990'lardaki Birleşmiş Milletler görevinin ardından ilk kez Ocak 2007'de Somali sınırlarına girmiş ve ICU güçlerinin arasında gizlendiğine inandığı El-Kaide üyelerini aramıştır. 
Amerikalı yetkililerin eyleme geçmeden önce Etiyopya ve Somali güçleriyle de haberleştiği resmî olmayan raporlarda belirtilen olgulardandır. Deniz kuvvetleri de olası bir kaçma girişimine karşı kıyıda hazır bekletilmiş ve Kenya sınırı geçici bir süre için kapatılmıştı.

ICU güçleri ülke sınırları dışına sürülmelerinden kısa bir süre sonra geri dönüp gerilla savaşı taktiğini benimsemeye başlamışlardır. Bunun yanında, artan mezhep çatışmaları da savaşın bitmeden yeniden başlamasına neden olmuştu.
Ülkede barışın sağlanması amacıyla 8000 barış gücü askerinden oluşan bir Afrika Birliği Somali Görevi (AMISOM) oluşturulmuştur. Bu görev, ülke çapında konuşlu bulunan yabancı asker sayısını biraz daha artırmıştır. Kendilerini Popüler Direniş Hareketi olarak tanımlayan İslamcı grup, ülkedeki yabancı asker varlığını şiddetle eleştirmekteydi.
ICU kaynaklı El-Şebab örgütü hâlen ülkenin güney bölgelerini kontrol etmektedir.

Kara Şahin Düştü

Somali'de kriz14 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Somali'nin Denge Arayışı8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Somali Olayı15 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Somali - 1991'den bu yana süren savaş
ABD Özel Temsilcisi Somali Hükümeti'nin 'Güven Bunalımı' Yaşadığını Belirtiyor
ITN/CNN Raporu: "Savaş, Somali'yi bölüyor"31 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HRW, ABD'nin Somalililerin tutuklanmasına gizli destek verdiğini öne sürüyor16 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anarşi ve Buluş: Somali özel sektörü hükûmetsiz ne yapacak?
Deniz Kıyısındaki Bir Kara Delikte Dalgalanan Sular
Somali karşıtı ABD-Etiyopya birlikteliği kınanmalı13 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Somali'deki Olaylardan Çıkarılan Dersler14 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulus-Devletten Devletsiz Ulusa: Somali Deneyimi31 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Somali-ABD İlişkilerini Canlı Tutmak"
Arapların Somali Çatışması Karşısındaki Tutum Değişikliği
Somali savaşçıların yaşadığı savaş sonrası stres bozukluğuna ilişkin "Ayrılma Kaygısı" adlı makale
Kat'le Katyushas Arasında14 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sudan, resmî adıyla Sudan Cumhuriyeti (Arapça: جمهورية السودان, Cumhûriyyetü’s-Sûdân), Kuzeydoğu Afrika'da bir ülkedir. Güneybatıda Orta Afrika Cumhuriyeti, batıda Çad, kuzeybatıda Libya, kuzeyde Mısır, doğuda Kızıldeniz, güneydoğuda Eritre ve Etiyopya ve güneyde Güney Sudan ile sınır komşusudur. Sudan'ın 2025 yılı itibariyle nüfusu 51,8 milyon kişidir ve 1.886.068 kilometrekare (728.215 mil kare) yüzölçümüyle Afrika'nın yüzölçümü bakımından üçüncü büyük ülkesidir. Sudan'ın başkenti ve en kalabalık şehri Hartum'dur.
Şu anda Sudan olan bölge, Hormusan (yaklaşık MÖ 40000–16000), Halfan kültürü (yaklaşık MÖ 20500–17000), Sebilya (yaklaşık MÖ 13000–10000), Qadan kültürü (yaklaşık MÖ 13000–9000), dünyanın bilinen en eski savaşı olan Cebel Sahabe Savaşı (yaklaşık MÖ 11500), A Grubu kültürü (yaklaşık MÖ 3800–3100), Kerma Krallığı (yaklaşık MÖ 2500–1500), Mısır Yeni Krallığı (yaklaşık MÖ 1500–1070) ve Kuş Krallığı'na (yaklaşık MÖ 785 – MS 350) tanıklık etmiştir. Kuş'un düşüşünden sonra Nubiyalılar, Nobatia, Makuria ve Alodia olmak üzere üç Hristiyan krallığı kurdular. 14. ve 15. yüzyıllar arasında Sudan'ın büyük bir kısmı yavaş yavaş Arap göçebeler tarafından yerleşime açıldı. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar, orta ve doğu Sudan Darfur Sultanlığı tarafından yönetilirken, batı Darfur, doğu ise Osmanlılar tarafından yönetildi. 
19. yüzyıldan itibaren Sudan'ın tamamı Muhammed Ali hanedanlığı altında Mısırlılar tarafından fethedildi. Dini-milliyetçi coşku, Mehdi ayaklanmasında patlak verdi ve Mehdi güçleri sonunda ortak bir Mısır-İngiliz askeri gücü tarafından yenilgiye uğratıldı. 1899'da, İngiliz baskısı altında, Mısır, Sudan üzerindeki egemenliği Birleşik Krallık ile ortak bir yönetim olarak paylaşmayı kabul etti. Aslında Sudan, İngiliz mülkiyeti olarak yönetildi. 1952 Mısır Devrimi monarşiyi devirdi ve İngiliz güçlerinin Mısır ve Sudan'ın tamamından çekilmesini talep etti. Devrimin iki eş liderinden biri ve Mısır'ın ilk Cumhurbaşkanı olan Muhammed Naguib, yarı Sudanlıydı ve Sudan'da büyümüştü. Sudan'ın bağımsızlığını sağlamayı devrimci hükümetin önceliği haline getirdi. 1 Ocak 1956'da Sudan bağımsız bir devlet ilan edildi. 
Sudan bağımsız olduktan sonra, Gaafar Nimeiry rejimi İslamcı yönetime başladı. Bu durum, hükümetin merkezi olan İslamcı Kuzey ile 1955-1972 yılları arasında zaten bir iç savaş yürütmüş olan Güney'deki animistler ve Hristiyanlar arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi. Dil, din ve siyasi iktidar üzerindeki sürekli çatışmalar, Ulusal İslam Cephesi (NIF) tarafından etkilenen hükümet güçleri ile en etkili fraksiyonu Sudan Halk Kurtuluş Ordusu (SPLA) olan güney isyancıları arasında ikinci bir iç savaşa yol açtı. Bu durum nihayetinde 2011 yılında Güney Sudan'ın bağımsızlığına yol açtı. Referandumun ardından Güney Sudan'ın ayrılmasına kadar Sudan, Afrika'nın en büyük ülkesiydi. 
1989 ile 2019 yılları arasında, Ömer el-Beşir liderliğindeki askeri diktatörlük, Ulusal Kongre Partisi (NCP) ile birlikte Sudan'ı yönetti ve işkence, azınlıkların zulmü, küresel terörizme sponsorluk iddiaları ve 2003-2020 yılları arasında Darfur'da etnik soykırım da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi. Rejim, tahminen 300.000 ila 400.000 kişiyi öldürdü. 2018'de Beşir'in istifasını talep eden protestolar patlak verdi ve bu da 11 Nisan 2019'da bir darbe ve Beşir'in hapse atılmasıyla sonuçlandı. 2023'ten beri Sudan, Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ve paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasında üçüncü bir iç savaşa karışmış durumda.
İslam, Sudan'ın devlet diniydi ve Şeriat hukuku 1983'ten 2020'ye kadar uygulandı; bu tarihte ülke laik bir devlet haline geldi. Sudan, dünyanın en az gelişmiş ve en yoksul ülkeleri arasında yer alıyor, 2024 itibariyle İnsan Gelişme Endeksi'nde 170. sırada ve kişi başına nominal GSYİH'de 185. sırada. Uluslararası yaptırımlar ve izolasyonun yanı sıra iç istikrarsızlık ve hizipsel şiddet geçmişi nedeniyle ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanıyor. Sudan'ın büyük çoğunluğu kurak ve nüfusunun %60'ından fazlası yoksulluk içinde yaşıyor. Sudan, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, Afrika Birliği, COMESA, Bağlantısızlar Hareketi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.

Tarihi kaynaklarda Sudan denirken kastedilen alan bugünkü Sudan'ın topraklarından çok daha geniş bir alandır. Araplar Afrika'ya girdikten sonra siyahilerin yaşadığı ve Kızıldeniz kıyılarından başlayarak Batı Afrika'ya kadar uzanan geniş bir alana Beledu's-Sudan (Siyahlar Ülkesi) adını vermişlerdi. Daha sonra "Beled" kelimesi atılarak bu bölgeye sadece Sudan denmiştir. Bugünkü Sudan ise, Doğu Sudan denirken kastedilen bölgedir.

İnsanlar Taş Devri’nden beri Sudan'da yaşamaktadır. Bölgede siyahîlere ait kafatasları bulunmuş ve Hartum Bölgesi'nde yaşamış oldukları anlaşılmıştır. MÖ 3800 civarında Nil’in batısında insan gruplarının yaşadığı ve kültürler oluşturduğu anlaşılmıştır.

Mısır’ın 639'da Amr ibnu'l-As tarafından fethedilmesinden sonra bu ülkeye yerleşen Müslümanlar kısa süre sonra ticaret için Sudan pazarlarına gitmeye başladılar. Sudanlılar da İslam’ı ilk olarak bu tüccarlar sayesinde tanıdılar. Sudanlılardan bazıları İslam’ı tanıdıktan sonra kısa süre içinde bu dine ısındılar ve daha önce Sudan'a girmiş olan Hristiyanlığın etkisi zayıflamaya başladı. Mısır’a yerleşen Müslümanlar 7. yüzyılın ortalarından itibaren Sudan’ı ele geçirmek için birtakım askeri hareketler gerçekleştirdiler. Bu fetih hareketleri uzun süre devam etti. 1172'de Selahaddin Eyyubi'nin kardeşi Turan Şah, 1260'ta da I. Baybars bugünkü Sudan topraklarına birer sefer düzenlediler. Bu seferlerden sonra buralarda İslam daha da güçlenmeye başladı. 1517'de Osmanlı Devleti'nin Mısır’ı fethetmesi Sudan'da etkisini gösterdi. Ancak aynı dönemde Sudan'da varlığını sürdüren Func Devleti de güneye doğru kayarak varlığını sürdürdü. Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa 1821'de Func Devleti'nin üzerine ordu göndererek Sudan topraklarını ele geçirdi. Ancak Mehmed Ali Paşa, Sudan'da halkı hiç memnun etmeyen bir siyaset güttü. Mehmed Ali Paşa, Sudan’ı fetheden İsmail Paşa'yı görevden alarak yerine kendi oğlunu geçirdi. O da birtakım siyasi hesaplarla Fransız ve İngilizlerle iş birliği yaptı ve bazı eyaletlerin valiliklerine onların adamlarını getirdi. Bu durum Sudan’ın Müslüman halkını rahatsız etti. Muhammed Ahmed el-Mehdi adlı bir zat bazı kişileri etrafına toplayarak 1881'de bir hareket başlattı. Muhammed Ahmed el-Mehdi, etrafında topladığı kuvvete "ensar", hareketine de "ensar hareketi" adını veriyordu. Mehdi'nin hareketi kısa zamanda geniş bir alana yayıldı. Onun hareketini bastırmak için gönderilen ordular yenilgiye uğratıldılar. Ensar hareketi gösterdiği başarılarla hakimiyetine aldığı topraklar üzerinde ayrı bir yönetim kurdu. Mehdi, 22 Ocak 1885'te öldü ve yerine geçen oğlu Abdullah bin Muhammed, Omdurman'da Herbert Kitchner adlı İngiliz generalin komutasındaki Mısır kuvvetlerine yenildi. Daha sonra İngiliz güçler, Mısır'daki yönetimin yanlış uygulamalarını düzeltmeyi amaçladıklarını ileri sürerek 1899'da Sudan'a girdiler. İngilizler ilk iş olarak Muhammed Ahmet Mehdi'nin başlattığı hareketi tümüyle dağıttılar. 1920'lerin başlarındaki isyan hareketleri başta İngiliz yönetimini sarsar gibi olduysa da ilerleyen birkaç yılda bastırıldılar ve Sudan 1 Ocak 1956'da bağımsızlığını elde edinceye kadar İngiliz işgalinde kaldı.

İsmail el-Ezheri 1952'de Ulusal Birlikçi Parti'nin başkanlığına seçildi ve partisi 1953 seçimlerinde büyük bir zafer kazanmasıyla el-Ezheri Ocak 1954'te başbakan oldu. Başbakan olduktan sonra Mısır'la birleşme politikası yürüten el-Elheri, bunun iç savaşa yol açabilecğini görünce, politikasından vazgeçti ve Mayıs 1955'ten itibaren ülkesinin tam bağımsızlığı için mücadele vereceğini açıkladı.
1 Ocak 1956 tarihinde Sudan bağımsızlığını kazandı. Kısa bir süre sonra, Ulusal Birlikçi Parti içindeki çekişmeler nedeniyle İsmail el-Ezheri iktidardan düştü.
1965 yılında İsmail el-Ezheri, devlet başkanlığına eş konumdaki Yüksek Konsey başkanlığına getirildi. Ama toplumsal huzursuzluklar, 25 Mayıs 1969 tarihinde Sudan'da ikinci kez askerî darbe sonuçlandı. 1969 Sudan askerî darbesi ile el-Ezheri devrierek tutuklandı. Hapisteyken sağlığı kötüleşti ve hastanede 26 Ağustos'ta hayatını yitirdi. Daha sonra da Sudan siyaseti, adeta bir darbeler tarihi olarak 1968, 1971, 1975, 1976, 1977, 1985, 1989, 1990, 1992, 2004, 2012, 2013, 2019 yıllarında askerî darbelere sahne oldu. Ayrıca her ikisi de Sudan Halk Kurtuluş Ordusu ve müttefikleri ile merkezi otorite arasında gerçekleşen, 18 Ağustos 1955 – 27 Mart 1972 tarihleri arasında süren Birinci Sudan İç Savaşı ve Haziran 1983-Ocak 2005 arasındaki İkinci Sudan İç Savaşı, ülkeyi maddi ve manevi olarak harap etmiştir. Hatta İkinci Sudan İç Savaşı -tek başına- II. Dünya Savaşı sonrası en çok sivil kaybın gerçekleştiği savaşlardan biri olmuştur. Her iki tarafa da uluslararası devlet ve devlet dışı olmak üzere geniş destek sağlanmış, bu da savaşın uzama nedenlerinden biri olmuştur. Çatışmalar resmî olarak 9 Ocak 2005 tarihinde bir barış anlaşmasının Nairobi'de imzalanmasıyla sona erdi.

Dini ve etnik olarak farklı toplulukların bir arada yaşadığı bir ülke olan Sudan'da laiklik sürekli gündemde oldu. Sudan'da din, dil, ırk ayırımı gözetilmeyecek bir devletin kurulması için verilen mücadele, bağımsızlığın kazanıldığı 1958 yılı öncesinde başladı. İlk yıllarda merkezi yönetimin güney kesiminin farklılıklarını hesaba katmadan ülke içinde eritmek istemesi, güneydeki halkın bağımsızlık talep etmesine ve silahlı mücadelesini bu yönde yoğunlaştırmasına neden oldu. Özerklik verilmesinden sonra önemli ölçüde uzlaşı sağlanmış olsa da, 1983 yılında Devlet Başkanı Cafer El Numeyri'nin anlaşmayı feshetmesiyle İç Savaş yeniden başladı. Sudan'da laik bir sistemi hedefleyen Sudan Halk Kurtuluş Hareketi ile 1985 yılında Numeyri'nin düşürülmesinden sonra yönetime gelen Sudan yönetimi, anlaşmayı yürürlüğe koydu ve şeriat kanunlarının yürürlüğünün durdurulması konusunda da uzlaşıldı. Ancak 1989 askerî darbesiyle başa geçen Ömer El Beşir anl

Süveyş Kanalı (Arapça: قناة السويس, romanize: Qanā el-Suways), Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan ve Mısır'ın Osmanlı idaresinde olduğu dönemde açılan kanal.

Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlama düşüncesi İlk Çağ'da Firavunlar dönemine kadar gitmektedir. Firavun II. Ramses zamanında açılan kanal sonradan kumla doldu ve kullanılamaz hale geldi. Firavunlar döneminde açılan kanalın ana güzergahı Romalılar ve İslam hakimiyeti döneminde de çeşitli tarihlerde tamir ettirilerek kullanıldı. Halife Ömer'in emriyle Mısır valisi Amr bin Âs kanalı tamir ettirdi ve bu kanal 8. yüzyıla kadar kullanıldı.

16. Yüzyılda Portekizliler Hint Okyanusu'na geçerek Baharat Yolu'nu kontrol altına alıp Osmanlı'nın doğudaki topraklarını tehdit etmeye başladılar. Bu tehlike karşısında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ve Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayacak bir kanal açma konusunda girişimde bulundular. Fakat bu girişimler çeşitli sebeplerden dolayı başarıya ulaşamadı.

Napolyon, Mısır'ı işgal ettikten sonra, önceleri Antik Mısırlılar tarafından açılan antik kanal yolunu bulmakla ilgilendi. Bu bir Fransız arkeolog, bilim insanı, haritacı ve mühendis kadrosunun Kuzey Mısır'ı taramaya başlamasıyla sonuçlandı. Burada bulunan tarihi yapılar, bulgular ve yok olmadan önce Kızıldeniz'den, Nil Nehrine uzanan antik kanalın tasviri, Description de l'Égypte adlı kitapta kaydedildi.
Daha sonra 1804'te Fransız İmparatoru olacak olan Napolyon, Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlamak için kuzeyden güneye uzanan bir kanalının inşasını düşündü ancak kanalın güney tarafındaki su yüksekliğinin kuzeyine göre 10 metre daha yüksekte olmasının kilitler ve su kaldıraçları (günümüzdeki Panama Kanalı gibi) kullanılma zorunluluğu gerektireceği dolayısıyla pahalı olacağı düşüncesiyle bundan vazgeçti. Bu yanlış varsayım Napolyon'un Mısır Seferi sırasında kendisine görev verilen Fransız Mühendis Le Pere'nin hatalı bir ölçüm yaparak Kızıldeniz'in Akdeniz'den 10 metre daha yüksek olduğunu söylemesine dayanıyordu, aslında Kızıldeniz ile Akdeniz arasında böyle bir yükseklik farkı yoktu.

Süveyş Kanalı'nın inşası Osmanlı Devleti'nin Mısır Valisi Said Paşa tarafından bir Fransız şirketine yaptırılmaya başlandı. Kanal, Mısır valisi İsmail Paşa zamanında 1869 yılında tamamlandı. Süveyş Kanalı'nın açılışına karşı olan İngiltere, 1882'de Mısır'ı işgal ederek Kanal'ın kontrolünü ele geçirdi, Mısır ise 1914'e kadar Osmanlı'ya olan bağlılığını sürdürdü. Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı sırasında Süveyş Kanalı'nı geri alabilmek amacıyla 1. ve 2. kanal harekâtlarını düzenledi. Fakat bu harekâtlar başarısızlıkla sonuçlandı.

2021 yılının Mart ayında kanaldan geçerken kontrolü kaybeden Ever Given isimli gemi Süveyş Kanalı'ndaki deniz trafiğini tamamen durdurmuştur. Bu geminin kanal yolunda tıkalı kaldığı sürenin dünya ticaretine her gün 10-15 milyar $ aralığında zarar verdiği tahmin edilmektedir. Kanal tıkanıklığının sonrasında tuvalet kağıdı gibi günlük yaşamda kullanılan ürünlerde kısa süreli kıtlık yaşanabileceği tahmin edildi. Çoğu çevrelerce kanalın tıkanması Süveyş Kanalı'nın itibarını zedelerken, tarihi İpek Yolu gibi karasal ticaret yollarının tekrar etkinleşmesine sebep olabilir. Gemi yaklaşık 1 hafta süren çalışmaların ardından sıkıştığı yerden çıkarıldı. Geminin tıkandığı sürenin dünya ticaretine olan zararının 100 milyar $'ı bulduğu düşünülüyor. Kanalın işletici şirketi Süveyş Kanal Otoritesi, Mısır'ın krizden yaklaşık 95 Milyon $ zarar ettiğini açıkladı ve tazminat olarak sorumlu şirketten 916 Milyon $ talep etti, gemiye ve mallarına uzlaşıya varılana kadar el konuldu.

Sina Yarımadası'nın batısında yer alan Kanal, 193,3 kilometre uzunluğunda ve en dar yeri ise 60 metre genişliğindedir. Kanal, Afrika çevresinde dolaşmaya gerek kalmadan Asya ile Avrupa arasında deniz taşımacılığı yapılmasını sağlar.
Dünyanın en önemli su yolları arasında yer alır. Eski gemiciler ticarette çok uzun yol ve mesafe kat ettikleri için böyle bir kanal yapma gereksinimi ortaya çıkmıştır.
Dünyada kapakları olmayan en uzun kanaldır. Diğer kanallarla karşılaştırıldığında kaza oranı hemen hemen sıfırdır. Gece ve gündüz geçiş yapılabilir.
Güney Avrupa ülkeleri ile Basra Körfezi ülkeleri arasındaki deniz ticaretinin canlanması, Süveyş Kanalı'nın dünya ticaretindeki öneminin artmasına olanak sağlayacak bir durumdur.

1869 yılında kanal uzunluğu 164 km, kanal derinliği 8 m olarak inşa edildi.
1869-1956 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 22 ft draft ve yüklü ağırlık 5000 DWT olarak belirlendi.
1956 yılına kadar kanal uzunluğu 175 km, kanal derinliği 14 m, kanalın yüzeydeki genişliği 148 m, 11 m derinlikteki genişliği 60 metre olarak geliştirildi.
1956-1962 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 35 ft draft ve yüklü ağırlık 30000 DWT olarak değiştirildi.
1962 yılına kadar kanal derinliği 15.5 m, 11 m derinlikteki kanal genişliği 89 m'ye çıkarıldı.
1962-1980 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 38 ft draft ve yüklü ağırlık 60000 DWT olarak değiştirildi.
1980 yılına kadar kanal uzunluğu 189.80 km, kanal derinliği 19.5 m, kanalın yüzeydeki genişliği 263 m, 11 m derinlikteki genişliği 160/175 metre olarak geliştirildi.
1980-1994 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 53 ft draft ve yüklü ağırlık 150000 DWT olarak değiştirildi.
1994 yılına kadar kanal derinliği 20.5 m, 11 m derinlikteki kanal genişliği 170/190 m'ye çıkarıldı.
1994-1996 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 56 ft draft ve yüklü ağırlık 170000 DWT olarak değiştirildi.
1996 yılına kadar kanal derinliği 21 m, 11 m derinlikteki kanal genişliği 180/200 m'ye çıkarıldı.
1996-2001 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 58 ft draft ve yüklü ağırlık 185000 DWT olarak değiştirildi.
2001 yılına kadar kanal uzunluğu 191.80 km, kanal derinliği 22.5 m, kanalın yüzeydeki genişliği 303 m, 11 m derinlikteki genişliği 195/215 metre olarak geliştirildi.
2001-2010 yılları arasında kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 62 ft draft ve yüklü ağırlık 210000 DWT olarak değiştirildi.
2010 yılından itibaren kanal uzunluğu 193,3 km, kanal derinliği 24 m, kanalın yüzeydeki genişliği 313 m, 11 m derinlikteki genişlik ise 205/225 m olarak geliştirilmiştir.
2010 yılından itibaren kanaldan geçmesine izin verilen gemi ölçüleri en fazla 66 ft draft ve yüklü ağırlık 240000 DWT olarak değiştirildi. Bu ölçüler günümüzde kullanılmakta olan limit ölçülerdir.
2015 Mısır'ın yeni yönetimi bir senelik bir çalışmadan sonra 6 Ağustos 2015 tarihinde kanalın bir kısmına paralel olarak yaptırdığı 2. kanalı açmıştır.
2021 Kanal Krizi'nin ardından Mısır yetkilileri benzer kazaların yaşanmasının önüne geçmek adına genişletilme faaliyetlerine başlanacağını bildirdi.

Ahmed Hamdi Tüneli
Kanal
Süveyş Krizi
Süveyş

Embassy of Japan in Egypt: Economic Cooperation ( Official Development Assistance, ODA ) 26 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
El Ferdan Tren Köprüsü bilgi
El Ferdan Tren Köprüsü teknik bilgi 4 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sırbistan, resmî adıyla Sırbistan Cumhuriyeti, Güneydoğu ve Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Balkanlar'da yer alan ülke, kuzeyde Macaristan, kuzeydoğuda Romanya, güneydoğuda Bulgaristan, güneyde Kuzey Makedonya, kuzeybatıda Hırvatistan, batıda Bosna Hersek ve güneybatıda Karadağ ile sınır komşusudur. Sırbistan ayrıca, tartışmalı Kosova toprakları üzerinden Arnavutluk ile de sınır paylaştığını iddia etmektedir. Kosova hariç yaklaşık 6,6 milyon nüfusa sahiptir. Sırbistan'ın başkenti Belgrad aynı zamanda en büyük şehridir.
Paleolitik Çağ'dan beri sürekli olarak yerleşim gören günümüz Sırbistan toprakları, o zamanlar Roma İmparatorluğu'nun İlirya, Daçya, Mezya, Praevalitana, Dardania ve Pannonia bölgelerinin bir parçasıydı ve 6. yüzyılda Slav göçleriyle karşı karşıya kaldı. Erken Orta Çağ'da çeşitli bölgesel devletler kuruldu ve zaman zaman Bizans, Frank ve Macar krallıklarına bağlı devletler olarak tanındılar. Sırp Krallığı, 1217'de Kutsal Makam ve Konstantinopolis tarafından tanındı ve 1346'da Sırp İmparatorluğu olarak topraklarının zirvesine ulaştı. 16. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu, günümüz Sırbistan'ının tamamını ilhak etti; yönetimleri zaman zaman Habsburg İmparatorluğu tarafından kesintiye uğradı; Habsburg İmparatorluğu, 17. yüzyılın sonlarından itibaren Voyvodina'da bir dayanak noktası korurken Orta Sırbistan'a doğru genişlemeye başladı. 19. yüzyılın başlarında Sırp Devrimi, bölgenin ilk anayasal monarşisi olarak ulus devleti kurdu ve bu devlet daha sonra topraklarını genişletti.
1918'de, I. Dünya Savaşı'nın ardından, Sırbistan Krallığı eski Habsburg krallığı Voyvodina ile birleşti; aynı yılın ilerleyen aylarında, 1990'lardaki Yugoslav Savaşları'na kadar çeşitli siyasi oluşumlarda varlığını sürdüren Yugoslavya'nın kuruluşunda diğer Güney Slav uluslarına katıldı. Yugoslavya'nın dağılması sırasında Sırbistan, Karadağ ile bir birlik kurdu ve bu birlik 2006 yılında barışçıl bir şekilde feshedilerek Sırbistan'ın bağımsızlığını egemen bir devlet olarak yeniden kazandı. 2008 yılında Kosova Meclisi temsilcileri tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etti ve bu durum uluslararası toplumdan karışık tepkiler alırken Sırbistan, Kosova'yı kendi egemen topraklarının bir parçası olarak iddia etmeye devam ediyor. 
Sırbistan, üst orta gelirli bir ekonomiye sahip olup vatandaşlarına evrensel sağlık hizmeti ve ücretsiz ilköğretim ve ortaöğretim sağlamaktadır. Üniter parlamenter anayasal cumhuriyet olup Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, AGİT, Barış İçin Ortaklık (PfP), Karadeniz Ekonomik İşbirliği (BSEC), CEFTA üyesidir ve Dünya Ticaret Örgütü'ne (WTO) üye olma sürecindedir. 2014 yılından bu yana Avrupa Birliği üyeliği için görüşmeler yürütmekte olup, 2030 yılına kadar Avrupa Birliği'ne katılma olasılığı bulunmaktadır. Sırbistan resmî olarak askeri tarafsızlık politikasına bağlı kalmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını almıştır ve 420 yıl Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. Balkanlar'da yer alan eski Yugoslavya'nın bir arada kalan iki parçası olan Sırbistan ve Karadağ'ın oluşturduğu Sırbistan-Karadağ Devlet Birliği, 21 Mayıs 2006 günü Karadağ'da düzenlenen referandum sonucu "de facto" şekilde ortadan kalktı. Birliğin "de jure" yani hukuki anlamda son bulmasıysa 3 Haziran 2006 tarihinde her iki ülke parlamentosunun birliğin sona ermesini onaylaması ile gerçekleşti.
Bu eski birlik içindeki iki ulusal oluşumu teşkil eden Sırbistan (başkenti Belgrad) ve Karadağ (başkenti Podgorica) artık kendi politikalarını belirleme serbestliğine sahiptirler.
Sırbistan, denizle bağlantısı bittiği için donanmasını satılığa çıkarmıştır. Ülkenin iki özerk bölgesi vardır. (Bunlardan Kosova ve Metohiya Özerk Cumhuriyeti sınırlı tanınan bir bağımsız devlettir.) Birincisi başkenti Novi Sad olan Voyvodina'dır. Voyvodina'da yoğun bir Macar azınlığı bulunmaktadır. İkincisi başkenti Priştine olan Kosova ve Metohiya'dır. Sırbistan nüfusunun %82'si Sırp, geri kalan %18'lik kısmı ise Macar, Boşnak, Roman ve diğer azınlıklar oluşturur.

Orta ve Güneydoğu Avrupa'nın kesiştiği noktada bulunan karayla çevrili bir ülke olan Sırbistan, Balkan Yarımadası ve Pannonian Ovası'nda yer alır.

Sırbistan'ın idari sistemi istatistiksel bölgeler, ilçeler ve belediyelerden oluşur.

Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi, 1998 yılında başlayan çatışmalar sonucunda 1999 yılından itibaren fiilen Sırbistan idari yapısından kopmuştur. 2008 yılında tek taraflı bağımsızlığını da ilan ederek, uluslararası tanınma süreci devam eden ayrı bir devlet statüsü kazanmıştır. Dolayısıyla Kosova ve Metohiya'daki idari birimler fiilen yoktur.

Sırbistan'ın en üst idari düzeyini istatistiksel bölgeler (Sırpça: Статистички регион) oluşturur. 2009 yılında Sırbistan Millî Meclisi ülkeyi 7 istatistiksel bölgeye ayıran “Eşit Bölgesel Kalkınma Kanunu” çıkarmıştır. 7 Nisan 2010 tarihinde Kanun tadil edilmiş, bölge sayısı 5 olarak düzenlenmiştir.

Voyvodina
Belgrad
Şumadiya ve Batı Sırbistan
Güney ve Doğu Sırbistan
Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi

Sırbistan'ın idari sisteminde istatistiksel bölgelerin içinde ilçeler (Sırpça: Управни округ veya Округ) yer alır. Ülkenin idari dağılımında 29 ilçe vardır. Bunlardan 7'si Voyvodina'da, 8'i Şumadiya ve Batı Sırbistan'da, 9'u Güney ve Doğu Sırbistan'da, 5'i fiilen Sırbistan'da yer almayan Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi'nde yer alır.

Sırbistan'ın idari sisteminde ilçelerin içinde belediyeler (Sırpça: Општина) yer alır. Ülkenin idari dağılımında 150 adet belediye vardır. Bu idari birimler, Sırbistan'daki yerel yönetim merkezlerini oluştururlar. Ülkede belediye alanlarından 33 tanesi şehir belediyesi yapısındadır.
Sırbistan idari yapısında ayrıca 24 adet idari statüye sahip şehir vardır. Şehir yapılarından bazıları şehir belediyesi birimini oluştururken, bazı şehirler bu statüye sahip değildir. Belgrad, Novi Sad, Niş, Kragujevac, Pasarofça ve İvranye olarak 6 şehir ülkedeki şehir belediyelerindendirler. Bu şehirlerin yapısında ayrıca birden fazla belediye birimi bulunur.

2008-2012 Küresel Ekonomik Kriz Sırbistan ekonomisini etkilemiş, 2000'li yıllarda yüksek büyüme oranları yakalayan Sırbistan ekonomisi 2009-2012 yılları arasında küçülmüştür. İşsizlik, ülke ekonomisinin en önemli sorunu olmaya devam etmektedir. Avrupa Komisyonu'nun '2015 İlerleme Raporu'na göre, Sırbistan etkin bir piyasa ekonomisine ve Avrupa Birliği içinde rekabet gücüne sahip olmayı öngören Kopenhag Ekonomik Kriterleri'ni kısmen karşılamaktadır. IMF ile Sırbistan arasında anlaşmaya varılan üç senelik program ile 1 milyar euro'luk 'stand-by' düzenlemesi 2015 Şubat ayı sonunda yürürlüğe girmiştir.

Ülkede büyük nüfus oranıyla yaşayan Sırpların dışında, başka etnik gruplar da vardır. Kuzey kesimde Macarlar, Rumenler, Slovaklar, Hırvatlar, Rusinler; orta ve güneyde Boşnaklar, Arnavutlar, Türkler yaşar. Bu gruplardan bazıları az nüfusa sahiptirler.
Sırbistan'ın resmî dili Sırpçadır. Ancak azınlık dilleri olarak, Macarca, Makedonca, Boşnakça, Hırvatça ve dilleri başta olmak üzere diğer azınlık dilleri konuşulur. Sırpların büyük çoğunluğu Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdır. Ama aralarında Katolik ve az da olsa Protestan olanları vardır. Sancak bölgesinde yaşayanların çoğunluğu Boşnak kökenlidir.

Sırbistan mutfağı, Balkan mutfaklarından biridir ve heterojen bir mutfaktır. Yemek kültürü olarak Türk mutfağı ile büyük ortaklıkları vardır. Uzun tarihî süreçteki beraber yaşama sonucunda Sırbistan mutfağında, bugün Türk yiyeceği sayılan birçok ürünü görmek mümkündür. Sarma (sarma), kebap (ćebap, ćevap), güveç (đuveć), baklava (baklava), börek (burek) bu mutfak ögelerinden birkaçıdır.

Voyvodina
Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi
Sancak
Sırbistan'da gayriresmi yerleşimler
Kosova

A. ^ Kosova ve Metohiya bölgesi, de facto olarak Sırbistan’a bağlı değil, Kosova olarak ayrı bir devlettir. Sırbistan’a göre hukuken ülkenin bir parçasıdır.

(İngilizce) People's Office of the President of the Republic
(İngilizce) National Bank of Serbia
(İngilizce) National Assembly of the Republic of Serbia
(İngilizce) President of the Republic of Serbia
(İngilizce) Government of the Republic of Serbia
Nacionalna turistička organizacija Srbije26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soko Banja Portal9 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soko Banja Smestaj3 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vrnjačka Banja Portal8 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vrnjačka Banja10 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vrnjačka Banja Smestaj31 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Direktorijum4 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Banja Vrujci Smestaj24 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Thomas Jefferson (13 Nisan [E.U. 2 Nisan] 1743 - 4 Temmuz 1826), Amerikan Bağımsızlık Bildirisi'nin başyazarı, Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babalarından biri ve 1801'den 1809'a kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanıydı. George Washington döneminde ülkenin ilk dışişleri bakanı, ardından John Adams döneminde ikinci başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Jefferson, demokrasi, cumhuriyetçilik ve doğal hakların güçlü bir savunucusuydu; eyalet, ulusal ve uluslararası düzeylerde şekillendirici belgeler ve kararlar ortaya koyarak Amerikan siyasal sisteminin temel taşlarından biri haline geldi.
Jefferson, köle emeğine dayalı bir yaşam süren Virginia Kolonisi'nin toprak sahibi sınıfında doğdu. Amerikan Devrimi sırasında Virginia'yı İkinci Kıta Kongresi'nde temsil etti ve burada oybirliğiyle kabul edilen Bağımsızlık Bildirisi'nin başyazarlığını yaptı. Düşünce, ifade ve din özgürlüğü gibi bireysel haklar konusundaki güçlü savunuculuğu, devrimin ideolojik temellerinin şekillenmesine katkı sağladı ve On Üç Koloni'nin bağımsızlık mücadelesine ilham verdi. Bu mücadele, Amerika Birleşik Devletleri'nin özgür ve egemen bir ulus olarak kurulmasıyla sonuçlandı.
Jefferson, 1779'dan 1781'e kadar devrimci Virginia'nın ikinci valisi olarak görev yaptı. 1785 yılında Kongre tarafından ABD'nin Fransa büyükelçisi olarak atandı ve bu görevini 1789'a kadar sürdürdü. Ardından Başkan George Washington tarafından ülkenin ilk dışişleri bakanı olarak görevlendirildi ve 1790 ile 1793 yılları arasında bu görevde bulundu. 1792'de, siyasi müttefiki James Madison ile birlikte, Federalist Parti'ye karşı çıkan Demokratik-Cumhuriyetçi Parti'yi kurarak ülkenin ilk parti sisteminin şekillenmesinde rol oynadı. Jefferson ile Federalist John Adams, hem kişisel dost hem de siyasi rakip oldular. 1796 başkanlık seçimlerinde Adams ile yarışan Jefferson, ikinci sırada yer aldı ve dönemin seçim yasalarına göre başkan yardımcısı oldu. 1800'deki seçimde yeniden Adams'a karşı aday olan Jefferson bu kez başkan seçildi. 1804'te ise büyük bir oy farkıyla ikinci kez başkanlığa seçildi.
Jefferson'un başkanlığı, ülkenin deniz taşımacılığı ve ticaret çıkarlarını Berberi korsanlara ve İngiltere'nin saldırgan ticaret politikalarına karşı kararlılıkla savunmasıyla dikkat çekti. Aynı zamanda, Louisiana'nın satın alımı ile batıya yönelik genişleme politikasını teşvik etti; bu anlaşma, ülkenin coğrafi sınırlarını iki katına çıkardı. Fransa ile yürütülen başarılı diplomatik görüşmelerin ardından askerî güç ve harcamalarda önemli ölçüde azaltmaya gidildi. İkinci döneminde ise Jefferson, iç politikada çeşitli zorluklarla karşılaştı; bunlardan en önemlisi, eski başkan yardımcısı Aaron Burr'un yargılanmasıydı. 1807 yılında, ABD'nin gemiciliğine yönelik İngiliz tehditlerine karşı ulusal sanayiyi korumak, dış ticareti sınırlamak ve Amerikan imalat sektörünü canlandırmak amacıyla Ambargo Yasası'nı yürürlüğe koydu.
Jefferson, hem akademisyenler hem de halk nezdinde ABD başkanları arasında en üst sıralarda yer almaktadır. Başkanlık tarihçileri ve araştırmacılar, onun din özgürlüğü ve hoşgörü konusundaki güçlü savunuculuğunu, Louisiana Toprakları'nı Fransa'dan barışçıl yollarla satın almasını ve Lewis ve Clark Keşiflerine verdiği liderlik desteğini övgüyle anmaktadır. Bununla birlikte, ömrü boyunca çok sayıda köleye sahip olması da dikkat çeken bir yönüdür; tarihçiler bu konuda farklı değerlendirmeler sunmakta ve Jefferson'ın kölelik konusundaki görüşleri ile bu kuruma olan kişisel bağlılığı üzerine çeşitli yorumlar yapmaktadır.

13 Nisan 1743 tarihinde, ailesinin on çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya gelmiştir. Virginia'nın güçlü bireyleri ile sıkı bağları olan bir aileye mensup olup, kardeşlerinden ikisi çocuk yaşta hayatlarını kaybetmiştir. Annesinin ismi Jane Randolph Jefferson, babasının ismi ise Peter Jefferson'dır. Babası Peter Jefferson'ın atalarının büyük olasılıkla Galli oldukları düşünülmektedir.
1752'de İskoçyalı bir rahip olan William Douglas'ın eğitim verdiği yerel bir okulda eğitime başladı. Dokuz yaşından itibaren Latince, Antik Yunan ve Fransızca öğrenmeye başladı. 1757 yılında on dört yaşındayken babasının ölümü üzerine, 20 km² arazi ve birçok köle kendisine miras kaldı. Bu arazi üzerinde daha sonraları Monticello olarak adlandırılacak olan kendi evini inşa etmiştir.
Babasının ölümünün ardından 1758 ile 1760 yılları arasında rahip James Maury'nun okuluna devam etti. Bu okulda klasik eğitimin yanında tarih ve bilim dersleri aldı.
1760 yılında 16 yaşında Williamsburg'da bulunan the College of William & Mary ismindeki yükseköğrenim kurumuna girdi ve iki sene sonra en yüksek notlarla buradan mezun oldu. William & Mary'de Profesör William Small'dan felsefe, matematik ve metafizik dersleri aldı. Small, Jefferson'a İngiliz deneyselcilik akımının öncüleri olan John Locke, Francis Bacon ve Isaac Newton gibi bilim adamlarının çalışmalarını ilk olarak tanıtan kişidir (Jefferson, daha sonra bu üç isim hakkında "dünyanın yetiştirdiği en büyük üç adam" tanımlamasını yapmıştır). Çok meraklı bir öğrenci olan Jefferson, okulda bulunduğu süre içerisinde pek çok alanla ilgilendi ve aile geleneğine uygun olarak çoğu zaman günde on beş saate varan çalışmalarda bulundu. Mezuniyetinin ardından, hukuk öğrenimini de tamamlayarak 1767 yılında Virginia Barosu'na kabul edildi.

1 Ekim 1765'te Jefferson'ın en büyük ablası olan Jane 25 yaşında öldü. Jefferson, bu olayın ardından bir süre derin bir yas dönemine girdi ve bu süre içerisinde diğer ablalarının da evlenerek evden ayrılmış olmaları dolayısıyla, kendisine arkadaşlık edebilecek düzeyde yaşıt kardeşlerinin eksikliğini hissetti.
Jefferson, bu dönemde henüz koloni olan Virginia'da avukat olarak pek çok dava ile ilgilenmiş, 1768 ile 1773 yılları arasında Genel Mahkeme'de her yıl yüzün üzerinde davaya bakmıştır. Avukat olarak ünlenen Jefferson'ın müşterilerinin arasına annesinin ailesi olan Randolph'ların da içinde bulunduğu Virginia'nın birçok elit ailesi girmiştir.

Thomas Jefferson, neoklasik tarzda bir malikane olan Monticello'nun inşaatına 1768 yılında başladı. Daha çocukluğundan itibaren, Shadwell arazisi içinde tepenin üstünde yer alacak güzel ve küçük bir ev hayali kurduğu bilinmektedir.

Avukatlığa devam ederken, Jefferson bir yandan da siyasetle ilgilenmeye başlamış ve 1769 yılından itibaren Virginia'nın yerel meclisinde Albemarle County bölgesini temsil etmiştir. 1774 yılında İngiliz Parlamentosu'nun Amerikan kolonilerini cezalandırmak amacıyla çıkardığı yasalar (Coercive Acts) üzerine, bu yasalara karşı çıkan bir dizi ilke kararını kaleme almış, daha sonra bu kararlar onun ilk basılı yayını olan A Summary View of the Rights of British America olarak yayınlanmıştır. Söz konusu yasalara karşı ilk tepkiler hukuki konularda anayasaya aykırılık temeline dayanan eleştiriler iken, Jefferson argümanlarını o günler için oldukça radikal bir fikir olan kolonilerin kendi kendilerini yönetme haklarına dayandırmıştır. Jefferson ayrıca söz konusu Parlamento'nun sadece Birleşik Krallık üzerinde hakimiyeti olan bir yasal güç olduğunu ve kolonilerde herhangi bir yasama hakkı olmadığını iddia etmiştir. Thomas Jefferson'ın kaleme aldığı bu eser, asıl olarak ilk Koloniler arası kongrede Virginia'yı temsil edecek komite için bir açıklamalar kitapçığı olarak yazılmış olmasına rağmen, bu Kongre'de fazlasıyla radikal bulunmuş ve kabul görmemiştir. Fakat, yine de bu fikirler daha sonra Amerikan bağımsızlığının teorik temellerinin oluşmasını sağlayan ana kaynaklar arasında sayılmış ve bu yüzden Jefferson'ın bağımsızlık hareketinin öncüleri arasında en önde gelenlerinden biri olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

Jefferson, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nın başlamasının hemen ardından, Haziran 1775'te on üç koloninin katılımıyla toplanan ikinci Kongre'de delege olarak yer almıştır. Kongre Haziran 1776'da bir bağımsızlık bildirgesinin kaleme alınması fikrini tartıştığı sırada, Jefferson bu bildirgenin hazırlanması için görevlendirilen Beşli komite'ye seçilmiştir. Komite, muhtemelen Jefferson'ın "yazar" olarak sahip olduğu itibar ve ün dolayısıyla bildirgenin ilk taslak halini hazırlama görevini Jefferson'a vermiştir. Esasen bu sorumluluk, verildiği esnada rutin bir görev olarak düşünülmüş ve Komite'nin hiçbir üyesi tarafından tarihi bir görev olarak görülmemiştir. Jefferson, kendi hazırladığı Virginia Anayasa taslağını, George Mason'ın hazırladığı Virginia Haklar Bildirgesi'ni ve diğer kaynakları esas almak ve Komite'nin diğer üyelerinin de desteğini almak suretiyle Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin taslak halini tamamlamıştır.

Jefferson'ın hazırladığı ilk taslağı Komite'ye sunmasının ardından, Komite taslak üzerinde bazı küçük değişiklikler yaparak taslağı 28 Haziran 1776 tarihinde Kongre'ye sunmuştur. Birkaç gün süren görüşmeler sonucunda, Kongre taslak metni üzerinde bazı değişikliklere gitme ve taslağın neredeyse dörtte birini çıkartma kararı almıştır. Jefferson'ın itirazlarına rağmen çıkartılan bu bölümlerden bir tanesi de köleliğe ve köle ticaretine eleştirel yönden yaklaşan bir bölüm de bulunmaktadır. Sonuçta, 4 Temmuz 1776 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi Kongre tarafından onaylanmıştır. Bağımsızlık Bildirgesi zaman içerisinde Jefferson'ın üne ulaşmasında en önemli unsur olarak öne çıkmış ve onun kaleminden çıkan etkili giriş kısmı insan hakları üzerinde kalıcı bir metin olarak görülmeye devam edilmektedir.

1776 yılının Eylül ayında Virginia'ya geri dönen Jefferson, yeni oluşturulan Virginia Temsilciler Meclisine seçilmiştir. Mecliste bulunduğu dönem süresince, çoğunlukla Virginia'nın demokratik bir eyalet olarak kazandığı yeni statüsü gereği yapılmasını gerekli gördüğü yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi için çalışmalarda bulunmuştur. Üç yıl boyunca, içlerinde "büyük evlat hakkı" uygulamasının kaldırılması, dini özgürlüklerin tanınması ve yargı sisteminin modernize edilmesini de içeren 126 adet kanun tasarısı kaleme almış ve Meclise sunmuştur. 1778 yılında kaleme aldığı "Bilginin Yaygınlaştırılmasına Dair

Time, haftalık bir haber dergisidir. Dünyanın en saygın haber ve politika dergilerinden birisidir.

Amerika merkezli derginin Avrupa sürümü Time Europe, eski adıyla Time Atlantic, Londra'da basılmaktadır. Time Europe, Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika'yı da kapsamaktadır. Ayrıca Asya sürümü, Kanada sürümü, Okyanusya sürümü de bulunur.
Time, 1923 yılında Briton Hadden ve Henry Luce tarafından New York şehrinde ABD'nin ilk haftalık haber dergisi olarak kurulmuştur. İngilizce olarak yayımlanan derginin günümüzde haftalık tirajı 4 milyonun üzerindedir.

TIME 100
Time Yılın Kişisi
Time 100: The Most Important People of the Century

Time.com16 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Time.mobi 14 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Mobil telefonlar için
Time Archive7 Ekim 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Time dergisinin 1923'ten günümüze ücretsiz arşivi

Venezuela, resmî adıyla Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti, Güney Amerika'nın kuzey kıyısında yer alan, kıtasal bir kara kütlesi ve Karayip Denizi'ndeki çeşitli adalar ve adacıklardan oluşan, fiilen Amerika Birleşik Devletleri'nin kukla devleti olan bir ülkedir. 912.050 km2 (352.140 sq mi) alana sahip olup, 2025 yılında tahmini nüfusu 31,8 milyondur. Başkenti ve en büyük kentsel yerleşim yeri Caracas'tır. Kıtasal topraklar kuzeyde Karayip Denizi ve Atlantik Okyanusu, batıda Kolombiya, güneyde Brezilya, kuzeydoğuda Trinidad ve Tobago ve doğuda Guyana ile çevrilidir. Venezuela, 23 eyalet, Başkent Bölgesi ve Venezuela'nın açık deniz adalarını kapsayan federal bağımlılıklardan oluşmaktadır. Venezuela, Latin Amerika'nın en kentleşmiş ülkeleri arasındadır; Venezuelalıların büyük çoğunluğu, başkent de dahil olmak üzere kuzeydeki şehirlerde yaşamaktadır.
Venezuela toprakları, yerli halkların direnişiyle karşı karşıya kalınarak 1522 yılında İspanya tarafından sömürgeleştirildi. 1811 yılında, İspanyollardan bağımsızlığını ilan eden ve ilk federal Kolombiya Cumhuriyeti'nin (Büyük Kolombiya) bir parçası olan ilk İspanyol-Amerikan topraklarından biri oldu. 1830 yılında tamamen bağımsız bir ülke olarak ayrıldı. 19. yüzyıl boyunca Venezuela, siyasi kargaşa ve otokrasi yaşadı ve 20. yüzyılın ortalarına kadar bölgesel askeri diktatörlerin egemenliği altında kaldı. 1958'den itibaren, bölgenin büyük bir kısmının askeri diktatörlükler tarafından yönetildiği bir istisna olarak, ülke bir dizi demokratik hükümete sahip oldu ve bu dönem ekonomik refahla karakterize edildi. 1980'ler ve 1990'lardaki ekonomik şoklar, 1989'daki ölümcül Caracazo ayaklanmaları, 1992'deki iki darbe girişimi ve 1993'te kamu fonlarını zimmete geçirme suçlamasıyla bir cumhurbaşkanının azledilmesi de dahil olmak üzere büyük siyasi krizlere ve yaygın toplumsal huzursuzluğa yol açtı. Mevcut siyasi partilere olan güven, Hugo Chávez'in seçildiği ve Bolivarcı Devrim'in katalizörü haline gelen 1998 Venezuela cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında çöktü. 1999 Kurucu Meclis sırasında, Venezuela'nın yeni bir Anayasası yazıldı ve onaylandı.
Hükümetin popülist sosyal refah politikaları, yükselen petrol fiyatlarıyla geçici olarak desteklendi, Chávez rejiminin ilk yıllarında sosyal harcamaları geçici olarak artırdı ve ekonomik eşitsizliği ve yoksulluğu azalttı. Ancak yoksulluk, 2014 yılının ortalarından sonlarına doğru hızla artmaya başladı. 2013, 2018 ve 2024 başkanlık seçimlerinin tamamı geniş çapta tartışmalı geçti ve muhalif adaylar tutuklandı veya sürgüne gönderildi. Bu durum, yaygın protestolara ve uluslararası kınamalara yol açarak ülke çapında bir krize daha neden oldu. Ocak 2026'da Amerika Birleşik Devletleri, Başkan Nicolás Maduro'yu yakaladı. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, geçici başkan olarak yemin etti. 2026'dan beri ülke, maliyesi ve iç politikası fiilen ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio tarafından kontrol edilen, fiilen Amerika Birleşik Devletleri'nin kukla devleti konumundadır.
Venezuela resmi olarak federal başkanlık cumhuriyeti olsa da, Chávez ve Maduro yönetimleri altında otoriter bir devlete doğru demokratik bir gerileme yaşadı. Basın özgürlüğü, sivil özgürlükler ve yolsuzlukla mücadele konularında uluslararası ölçümlerde düşük sıralarda yer almaktadır. Venezuela, gelişmekte olan bir ülke olup, dünyanın en büyük bilinen petrol rezervlerine sahiptir ve dünyanın önde gelen petrol ihracatçılarından biridir. Daha önce ülke, kahve ve kakao gibi tarım ürünlerinin az gelişmiş bir ihracatçısıydı, ancak petrol hızla ihracata ve devlet gelirlerine hakim oldu. Venezuela, hiperenflasyon, temel malların kıtlığı, işsizlik, yoksulluk, hastalık, yüksek çocuk ölüm oranı, yetersiz beslenme, çevre sorunları, ciddi suç oranları, yaygın yolsuzluk ve ABD yaptırımlarıyla mücadele etmektedir; bu yaptırımlar, 7,9 milyondan fazla insanın ülkeyi terk ettiği Venezuela mülteci krizine yol açmıştır. Venezuela'daki kriz, hızla kötüleşen insan hakları durumuna katkıda bulunmuştur.

İspanyolların Güney Amerika'da ilk sürekli yerleşimlerinden biridir. Başarısız birkaç ayaklanmadan sonra ülke, sonunda İspanya'dan bağımsızlığını ünlü Simón Bolívar önderliğinde 1821'de kazanmıştır. Bağımsızlığının ilk yıllarında şimdiki Kolombiya, Panama ile Ekvador'la birlikte Büyük Kolombiya'nın bir parçasını oluşturan Venezuela, 1830 yılında bu birlikten ayrılmıştır.
Venezuela'nın yakın tarihinde 19. yüzyılın tümü ile 20. yüzyıl başları siyasal çalkantılar, diktatörlükler ve devrimlerle doludur. Siyasi yaşama baktığımızda 1948'de Acción Democratica (Demokrasi Hareketi) partisinin lideri Rómulo Gallego'nun iktidarına son veren Marcos Pérez Jiménez'ün diktatörlüğü 10 yıl sürmüştür. Daha sonra 1958'de uzun yıllar egemen olacak sistemin başlangıcı sayılan Punto Fijo anlaşması büyük politik partiler arasında imzalandı. Aralık 1958'deki seçimleri Rómulo Betancourt kazanmıştır. Bu tarihten sonra iktidarın merkez sol parti Acción Democratica (AD) ve sosyal-Hristiyan eğilimli parti COPEI arasında gidip geldiği bir süreç görülür. Punto Fijo sürecinin o dönem diğer Latin Amerika ülkelerine demokrasiye geçişin nasıl olması gerektiğine dair önemli bir model olarak gösterildiğini belirtmektedir.
Fernando Casado Gutiérrez, ülkenin politik hayatını bir takım dönemlere ayırır: 1958-1968 arasında demokratik sistem kurulmuş ve kurumsallaştırılmış; 1988'e kadar iki partili bir sistem yürümüş ve 1989-1998 arasında ise sistem zayıflamış ve krize girmiştir. Bir görüşe göre, mevcut partilerin seçim başarısına odaklanmış olmasının ve ideolojilerinin birbirinden farksız hale gelmesinin sisteme olan güvenin azalmasında önemli payı olmuştur. Gözlemciler özellikle 1980'lerden itibaren var olan sistemi “Partidokrasi” olarak tanımlarlar ve bu dönemde iki partinin (AD ve COPEI) ülkede yeni açılımların oluşmasını tıkadıklarını söylemektedirler.

Caracazo 1989'da IMF'nin yapısal uyum programları uygulanmaya konulmasına tepki olarak ortaya çıkan olaylara verilen isimdir. Bu politikalar faiz oranlarının serbest bırakılması, kamu hizmetlerine uygulanan vergilerin arttırılması, ithalat vergilerinin büyük ölçüde kaldırılması, bütçe açığında %4 oranında indirime gidilmesi ve yabancı firmalara kârlarının tamamını ülkelerine aktarabilmesi gibi yeni-liberal politikaları içermiştir. Oluşan tabloda ise enflasyonun %80,7'lere ulaşması, işsizliğin %14'e yükselmesi ve halkın %80,42'sinin fakirlik içinde yaşaması gibi sıkıntılar ortaya çıkmıştır. İktidardaki AD'nin lideri Calos Andrés Perez'in politikalarına tepki için sokaklara dökülen resmî olmayan rakamlara göre yaklaşık 3000 kişi hükûmet güçleri tarafından öldürülmüştür ve bu olaylar huzur içinde yaşayan ülke açısından çok önemli bir kırılma olmuştur.
1980'lerde Hugo Chávez profesyonel bir askerdi ve 1982'de arkadaşlarıyla birlikte Movimiento Bolivariano Revolucíonario 200 (Bolivarcı Devrimci Hareket - MBR 200) isimli gizli ve kendisine yakın genç subayları örgütlemeyi amaçlayan bir yapı kurmuşlardı. Bu hareket 4 Şubat 1992'de Chavez ve arkadaşlarının darbe girişimiyle birlikte kamuoyu tarafından tanınmıştır. Bu darbe girişiminin yeni-liberal politikaların uygulanmasına tepki olarak ayaklanan halkın hükûmet tarafından sert bir şekilde bastırıldığı Caracazo olaylarına tepki olarak doğduğu belirtilmiştir. Darbe başarısız olmuş, Chavez hapse düşmüş ama kamuoyu Chavez'i tanıma fırsat bulmuştur. Chavez teslim olduktan sonra diğer isyancılara teslim olmaları için çağrı yapması için televizyonda bir dakika konuşmasına izin verilmesini istemiştir ve kendine verilen sürede “yeni olanakların ortaya çıkacağını ve ülkenin daha iyi bir geleceğe doğru ilerleyeceğini” belirterek isyanı sonlandırdıklarını açıklamıştır.
1993'te başkan Perez kamu fonlarını kötü yönde kullandığı için görevden alınmıştır ve 1994'te yeni kurulmuş merkez sağ parti Convergencia'nın lideri Rafael Caldera MAS adında küçük sol partinin de desteğiyle başkan seçilmiştir. MBR 200 bu seçimleri boykot etme çağrısı yapmıştır. Caldera yoksul halkın sevgisini kazanmış olan Chávez'i serbest bırakmıştır.

Daha sonra, 1998 başkanlık seçimlerine yeni kurulan "Beşinci Cumhuriyet Devinimi" adlı partiyle katılan Chávez, oyların yüzde 56'sını alarak başkan seçilmiştir. 1999 yılında bu partinin girişimleriyle yeni anayasa hazırlanmış ve halk oylamasıyla kabul edilmiştir. 2000 yılında oyların %59'unu alarak yeniden başkan seçilen Chávez'e meclis Kasım 2000'de bir yıl boyunca ülkeyi kararname ile yönetme yetkisi vermiştir. Bu bir yıl içerisinde Chávez'in özellikle tarım ile petrol alanlarında büyük düzenlemeler içeren 49 kararname çıkarması, ülkedeki o ana kadar egemen olan güçler arasında tedirginlik yaratmış ve düzenlemelerin dirençle karşılaşmasına ve kutuplaşmalara yol açmıştır. 2001'in Aralık ayında ülkenin büyük işveren ve işçi sendikaları genel işi bırakma eylemi girişiminde bulunmuşlardır. 2002'de ordu ile sivil toplumun bazı öğeleri Chávez'i darbe ile başkanlıktan düşürmüşler, ancak Chávez halk ve ordu desteği ile 48 saat içerisinde görevine geri getirilmiştir. Venezuela petrolünün en büyük alıcısı olan ABD'nin başarısız darbedeki rolü tartışılmış ama kanıtlanmamıştır. 15 Ağustos 2004'te yapılan halkoylamasını Chávez oyların %58'ini alarak kazanmıştır. Ülkedeki Chávez karşıtı güçler halk oylamasında yolsuzluklar olduğunu öne sürmüşlerse de, oylamanın geçerliliği Amerika Devletler Örgütü ile ABD'deki Carter Kurumunca onaylanmıştır.
Venezuela Güney Amerika Uluslar Topluluğu'nun bir üyesidir.
Asya ekonomik krizinin de etkisiyle sosyo-ekonomik sıkıntıların iyice derinleştiği 1998 yılında Chavez iktidarı başladı. Bu dönemde, iyice fakirleşen halkın refah seviyesini yükseltmek için yeniden dağıtımcı bir politika benimsendi. Bu yeniden dağıtımın en önemli kamusal kaynağı ise milli petrol şirketi olan PDSVA'nın (Petróleos de Venezuela, S.A.) gelirleriydi. Ancak bu aşırı harcamalar ülkede yüksek enflasyon rakamlarına neden oldu. Buna ek olarak, 2008 yılındaki ekonomik krizin yol açtığı petrol fiyatlarındaki düşüş ülkedeki ekonomik çakılmayı hızlandırdı. Ayrıca

Viktor Yanukoviç (Ukraynaca: Віктор Федорович Янукович / Viktor Fedoroviç Yanukoviç, Rusça: Виктор Фёдорович Янукович; d. 9 Temmuz 1950), Ukraynalı politikacı ve Ukrayna'nın 4. devlet başkanı.
Ukrayna-Avrupa Ortaklık Anlaşması'nı reddeden Yanukoviç, 2014 Ukrayna Devrimi'nde görevden alındı. Günümüzde Rusya'da sürgünde yaşamaktadır. Yanukoviç, 1997'den 2002'ye kadar Ukrayna'nın doğusundaki bir eyalet olan Donetsk Oblastı'nın valisi olarak görev yaptı. 21 Kasım 2002'den 7 Aralık 2004'e ve 28 Aralık 2004'ten 5 Ocak 2005'e kadar Devlet Başkanı Leonid Kuçma'nın başkanlığında Ukrayna Başbakanlığını üstlendi. Yanukoviç ilk olarak 2004 yılında başkanlığa adaylığını koymuştu: ikinci tur seçimlere yükseldi ve başlangıçta eski Başbakan Viktor Yuşçenko'ya karşı galip ilan edildi. Ancak seçim, seçim sahtekarlığı ve seçmene gözdağı verme iddialarıyla doluydu. Bu, yaygın vatandaş protestolarına neden oldu ve Kiev'in Bağımsızlık Meydanı, Turuncu Devrim olarak bilinen olayda işgal edildi. Ukrayna Yüksek Mahkemesi ikinci tur seçimleri iptal etti ve ikinci tura karar verdi. Yanukoviç, bu ikinci seçimi Yuşçenko'ya kaybetti. Devlet Başkanı Yuşçenko'nun başkanlığında 4 Ağustos 2006'dan 18 Aralık 2007'ye kadar ikinci kez Başbakan olarak görev yaptı.
Yanukoviç, 2010 yılında Başbakan Yulya Timoşenko'yu yenerek Ukrayna'nın 4. Devlet Başkanı seçildi. Seçim, uluslararası gözlemciler tarafından özgür ve adil olarak değerlendirildi. Kasım 2013'te onun devlet başkanı olarak görevden alınmasına yol açan bir dizi olayın başlangıcına tanık oldu. Yanukoviç, beklemede olan bir AB ortaklık anlaşmasını reddederek, bunun yerine bir Rus kredi kurtarma paketini ve Rusya ile daha yakın ilişkileri sürdürmeyi tercih etti. Bu kararı, protestolara ve Ukrayna'yı Avrupa Birliği'ne uyumlu hale getirme taraftarları tarafından "Euromaidan" olarak adlandırılan bir dizi olay olan Kiev Bağımsızlık Meydanı'nın işgaline yol açtı. Ocak 2014'te bu, Ukrayna vatandaşları Berkut ve diğer özel polis birimleriyle karşı karşıya geldiğinde Bağımsızlık Meydanı'nda ve Ukrayna'nın diğer bölgelerinde ölümcül çatışmalara dönüştü. Şubat 2014'te, protestocular ve özel polis güçleri arasındaki şiddetli çatışmalar birçok ölüme ve yaralanmaya yol açtığı için, Ukrayna iç savaşın eşiğine geldi. 21 Şubat 2014'te Yanukoviç, uzun tartışmalardan sonra muhalefetle bir anlaşmaya vardığını iddia etti. Ancak o günün ilerleyen saatlerinde, Kiev'den ayrılırken arabasına ateş edildiğini ve Kırım yakınlarında seyahat ettiğini ve sonunda güney Rusya'da sürgüne gönderildiğini söyleyerek başkentten Harkiv'e gitti.
22 Şubat 2014'te Ukrayna parlamentosu, Yanukoviç'i görevden almak için oy kullandı. Parlamento, Yanukoviç'in yerine geçecek kişiyi seçmek için özel seçim tarihi olarak 25 Mayıs'ı belirledi, ve iki gün sonra, Yanukoviç'i "sivilleri toplu olarak öldürmekle" suçlayarak tutuklama emri çıkardı. Yanukoviç, ayrılmasından sonra birkaç basın toplantısı düzenledi. Bunlardan birinde, kendisinin "Ukrayna vatandaşları tarafından oylamayla seçilen Ukrayna devletinin meşru devlet başkanı" olarak kalacağını ilan etti. 18 Haziran 2015'te Yanukoviç, Ukrayna'nın Verkhovna Rada'sı (Ukrayna parlamentosu) tarafından resmen Ukrayna Devlet Başkanı unvanından mahrum edildi. 24 Ocak 2019'da bir Ukrayna mahkemesi tarafından vatana ihanetten, gıyaben on üç yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Görevden ayrılmasından bu yana yapılan anketlerde Yanukoviç, Ukrayna tarihinin en kötü başkanlarından biri olarak görülüyor.

Viktor Yanukoviç, 1950 yılında Donetsk Oblastı' nın Yenakiieve şehri yakınlarındaki Hukovka köyünde, Belarus ve Polanyalı kökenlerine sahip lokomotif makinisti bir baba ile Rus kökenli hemşire bir annenin çocuğu olarak doğdu. Genç yaşta anne ve babasını kaybeden Yanukoviç, Varşova' da babaannesi tarafından büyütüldü. 1980 yılında Donetsk Millî Teknik Üniversitesi'nden otomobil mekanik mühendisi olarak mezun oldu. Ulaştırma şirketinde şef ve sonrasında yöneticilik görevlerinde bulundu.

Yanukoviç'in, 1996 yılı Ağustos ayında Donetsk Oblastı vali Yardımcısı olmasıyla siyasi kariyeri başladı. 1997'den 2002 yılına kadar Donetsk Oblastı'nın temsilci valisi olmuştur. Leonid Kuçma'nın başkanlık döneminde, 21 Kasım 2002'den 31 Aralık 2004 tarihine kadar bağımsız bir siyasi olarak başbakanlık görevinde bulundu. 19 Nisan 2003 tarihinde Bölgeler Partisi lideri oldu. 2004 Ukrayna başkanlık seçimleri'nde galip gelmiş ancak rakibi Viktor Yuşçenko'nun seçimlere hile karıştırıldığı iddiası üzerine Yuşçenko taraftarları başkent Kiev'de gösterilere başlamış ve Turuncu Devrim olarak adlandırılan süreçte seçimler iptal edilmiştir. 2005 yılında yenilenen seçimi kaybeden Yanukoviç, 23 Mart 2006 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimlerini kazanarak Başbakan oldu. 4 Ağustos 2006 - 18 Aralık 2007 tarihleri arasında başbakanlık görevinde bulundu. Başbakanlığı döneminde dönemin batı yanlısı Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko ile olan çekişmesi nedeniyle "2007 Ukrayna Krizi" patlak vermiş ve erken seçime gidilmesi kararı alınmıştır. 30 Eylül 2007 seçimlerinde başkanı olduğu "Bölgeler Partisi" %32,14'lük oy oranıyla 1. parti olmasına rağmen muhalefetin Yuliya Timoşenko başkanlığında hükûmet kurması üzerine görevi sona ermiştir.
2010 yılı Ocak ayı başkanlık seçiminde %35 oy alarak ikinci tura çıkmış, 7 Şubat 2010 tarihinde ise %49 oy alarak Ukrayna'nın 4. Devlet Başkanı seçilmiştir. 25 Şubat 2010 tarihinde ise yemin ederek görevine başlayan Yanukoviç'ın Kasım 2013'te AB ile "Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması"’nı imzalamaması üzerine Ukrayna'daki AB yanlısı muhalefet Kiev'de protesto gösterilerine başlatmıştır. Yanukoviç'in Rusya ile yakınlaşma kararıyla protesto gösterileri hemen hemen tüm Ukrayna'ya yayılmış, protestocularla güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalar ve şiddet olayları sonrasında Yanukoviç, Şubat 2014'te Rusya'ya kaçmak zorunda kaldı.

Yanukoviç, başkentten kaçtığında büyük mülkü Mezhyhirya malikanesini terk etti. Mezhyhirya malikanesi, Kiev'in eteklerinde eski bir orman koruma alanında yer almaktadır.
Eleştirmenlere göre, mülkü 2007 yılında karmaşık bir dizi şirket ve işlem yoluyla satın almıştı. Yanukoviç, "çok ciddi bir bedel" olarak nitelendirmesine rağmen ödediği bedeli açıklamadı. Mezhyhirya'nın 75 milyon ABD dolarından fazla satıldığı tahmin ediliyor.
Polis ve güvenliğin Kiev'deki görevlerinden ayrılmasının ardından protestocular, eski cumhurbaşkanının ofisine ve evine karşı konulmaz bir şekilde yürüdüler. Protestocular hükûmet binalarına ve başkanlık malikanesine ve mülküne serbest erişime sahipti. Özel bir hayvanat bahçesi, bir araba filosu ve büyük bir tekne de dahil olmak üzere, bulduklarının zenginliği ve savurganlığı karşısında hayrete düştüler.
Mülkiyet özel bir hayvanat bahçesi, yeraltı atış poligonu, 18 delikli golf sahası, tenis ve bowling salonunu içeriyordu. Makalenin yazarı, konağın karmaşık mülkiyet planını açıkladıktan sonra, "Viktor Yanukoviç'in ve ikametgahının hikayesi bir paradoksu vurgulamaktadır. İnsan hakları ve demokrasi gibi Avrupa değerlerini tamamen reddeden Ukrayna Devlet Başkanı, Avrupa'yı kirli parasını cezasızlıkla saklamak için bir yer olarak kullanıyor." dedi.
Yanukoviç'in evinden alınan belgeler, diğer harcamaların yanı sıra balıklar için 800 dolar tıbbi tedavi, masa örtüleri için 14.500 dolar ve aydınlatma armatürleri için yaklaşık 42 milyon dolarlık bir sipariş yapıldığını gösterdi. Ayrıca, Yanukoviç'in düşmanları olarak algılanan, özellikle de kurban Tetyana Chornovol da dahil olmak üzere medya mensupları hakkındaki dosyalar da ele geçirildi. Kitle iletişim araçlarını izlemenin maliyetinin yalnızca Aralık 2010 ayı için 5,7 milyon dolar olduğu bildirildi.
Viktor Yanukoviç malikaneden ayrıldığında geride 35 araba ve yedi motosiklet kalmıştı. Kiev Bölge Mahkemesi, 2016 yılında Mezhyhirya'da bulunan filodan bazıları 1 milyon ABD dolarından fazla değere sahip 27 eski model arabaya el koydu.

Evli ve iki çocuk sahibi olan Yanukoviç'in küçük oğlu Viktor Yanukoviç, 24 Mart 2015 tarihinde Baykal gölünde kırılan buzun içine düşerek ölmüştür.

Turuncu Devrim
Viktor Yuşçenko

Yanukoviç'in 2006'da başbakan olduktan sonraki ilk ziyareti, Rusya18 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Viktor Andriyovıç Yuşçenko (Ukrayna dili: Віктор Андрійович Ющенко) (d. 23 Şubat 1954), eski Ukrayna Devlet Başkanıdır. Turuncu Devrim'in aktörlerinden biridir.

Viktor Yuşçenko, öğretmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı'nda savaşan babası Andriy Andriyovych Yuşçenko (1919-1992), Alman güçleri tarafından yakalandı ve Auschwitz-Birkenau gibi Polonya ve Almanya'daki toplama kamplarında bir savaş esiri olarak hapsedildi. Babası çileli hayattan sonra eve döndükten sonra, yerel bir okulda İngilizce öğretti. Viktor'un annesi Varvara Tymofiyovna Yuşçenko (1918-2005) ise Oblast bölgesinde fizik ve matematik öğretmeni idi.
Viktor Yuşçenko 1975 yılında Ternopil Finans ve Ekonomi Enstitüsü'nden mezun oldu ve baş muhasebeci bir milletvekili olarak, Kolkhoz'da bir muhasebeci olarak çalışmaya başladı. Sonra 1975-1976 yıllarında Sovyet-Türk sınırında Transkafkasya Askeri Bölgesinde bir asker olarak görev yaptı.

Yuşçenko, 1976 yılında bankacılık kariyerine başladı. 1983 yılında Sovyetler Birliği Devlet Bankası'nın Ukrayna Cumhuriyetçi Ofisi Tarım Kredi bölümünde Müdür Yardımcısı oldu. 1990'dan 1993'e kadar başkan yardımcısı olarak çalıştı ve JSC Agroindustrial Bankası'nında başkan yardımcılığını yaptı. 1993 yılında Ukrayna Ulusal Bankası (Ukrayna merkez bankası) Başkanı olarak atandı. 1997yılında Verkhovna Rada, kendisini Ukrayna parlamentosunda tekrar görevlendirdi.
Yuşçenko bir merkez bankası çalışanı olarak, Ukrayna ulusal para birimi olan Grivnayı ticari bankacılıkta modern bir düzenleyici sistemin kurulması yaratılmasında önemli bir rol oynadı ve 1998 Rusya krizi sonrası para biriminin değerini korumayı başardı.
1998 yılında "Arz ve Ukrayna'da Para Talebinin Gelişimi" başlıklı bir tez yazdı ve Ukrayna Bankacılık Akademisini savundu. Böylece ekonomi alanında doktora yaptı.

2001 yılında, Yuşçenko ve Yulya Timoşenko 2004 Ukrayna başkanlık seçimini kazanmak için görevdeki Devlet Başkanı Leonid Kuchma'ya karşı geniş bir muhalefet bloku oluşturmaya başladılar.
2002 sonlarında Yuşçenko ise, Oleksandr Moroz (Ukrayna Sosyalist Partisi), Petro Symonenko (Ukrayna Komünist Partisi) ve Yulia Timoşenko (Yulya Timoşenko Bloku) ile "Ukrayna'da bir devlet devrimin başlangıcı" ile ilgili ortak bir bildiri yayınladılar.
Viktor Yuşçenko, diğer muhalefet partileri daha az etkili olduğu ve parlamentoda az koltuk sahibi oldukları için, Yuşçenko yaygın anti-Kuçma muhalefetin ılımlı siyasi lideri olarak kabul edildi. 2005 yılında Ukrayna Devlet Başkanı olmasından beri Bizim Ukrayna Partisi onursal lideri olmuştur.
Ancak, Mart 2006 parlamento seçimlerinde, Başbakan Yuriy Yekhanurov liderliğindeki Bizim Ukrayna partisi, Yulya Timoşenko Bloku Partinin arkasında üçüncü sırada yer alarak, oyların ancak % 14'ünü aldı. 27 Temmuz ve 7 Ağustos tarihleri arasında Sofya Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından yapılan bir ankette, ankete katılanların 2007 tarihinde ise halkın % 52'si Yuşçenko'ya güvenmediğini söyledi.
25 Şubat 2010 günü başkanlığı, seçilen Rus yanlısı eski başbakan ve politikacı Viktor Yanukoviç'e devrederek başkanlıktan ve siyasetten ayrıldı.

2005 -  Birleşik Krallık: Chatham House Ödülü
2008 -  Azerbaycan: Haydar Aliyev Nişanı
2009 -  Gürcistan: Aziz George Zafer Nişanı

İzlanda (İzlandaca: Ísland), Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde Grönland'ın güneydoğusu ile İskandinavya ve Büyük Britanya'nın kuzeybatısında yer alan bir ada ve Avrupa ülkesi. İzlanda, kuzeyinde Arktik Okyanusu ile çevrilidir. 356.991 nüfus ve 103.000 km² yüzölçümüyle Avrupa'nın en seyrek nüfuslu ülkesidir. Başkent ve en büyük şehir Reykjavík'tir, nüfusun üçte ikisinden fazlası ülkenin güneybatısında yer alan bu şehir ve çevresinde yaşar. İzlanda volkanik ve jeolojik olarak aktif bir adadır. Adanın iç kısmında kumluklar, lav sahaları, dağlar ve buzullar içeren bir plato bulunur ve birçok buzul nehri kaynağını buradan alarak denize akar. İzlanda Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyinde yer almasına rağmen Körfez Akıntısı nedeniyle aynı enlemdeki diğer bölgelere göre daha ılık bir iklime sahiptir. Yüksek enlem ve denizellik yazların serin geçmesine yol açar. İzlanda'ya bağlı birçok ada kutup iklimine sahiptir.
Landnámabók el yazmalarına göre İzlanda'da insan yerleşimi 874 yılında Norveçli kabile reisi Ingólfr Arnarson'ın adaya kalıcı olarak yerleşmesiyle başladı. Sonraki yüzyıllarda başlıca Norveçliler olmak üzere İskandinav halkları ile Gal -İrlandalı ve İskoç- kökenli köleleri adaya göçtüler.
İzlanda 13. yüzyıla kadar dünyanın en eski yasama meclislerinden biri olan Alþingi tarafından bağımsız bir federasyon olarak yönetildi. Yaşanan bir siyasi çekişmenin ardından 13. yüzyılda Norveç egemenliğine girdi. 1397'de Norveç, Danimarka ve İsveç krallıkları birleşerek Kalmar Birliği'ni kurdular. İzlanda da Norveç'le birlikte birliğe katılmış oldu. 1523'te İsveç'in birlikten ayrılmasıyla Danimarka-Norveç birliğinde kaldı. Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları'nın etkisiyle İzlanda bağımsızlık hareketi ortaya çıktı. 1918'de bağımsızlık ilan edildi ve 1944'te cumhuriyet kuruldu. 1799-1845 yılları dışında sürekli çalışan Alþingi, hala faaliyetlerini sürdüren en eski parlamento kabul edilir.
20. yüzyıla dek İzlanda geçimlik tarım ve balıkçılığa dayanan bir ekonomiye sahipti. Balıkçılığın sanayileşmesi ve II. Dünya Savaşı'nın ardından gelen Marshall Planı yardımları ülkeye refah getirdi. İzlanda dünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkelerinden biri oldu. 1994'te Avrupa Ekonomik Alanı'na katılmasıyla finans, biyoteknoloji ve imalat sektörlerinde gelişme sağlandı. İzlanda'da vergi oranları OECD ortalamasının altındadır. Dünyanın en yüksek sendikalaşma oranlarına sahiptir. İsveç modeline dayalı bir sosyal devlet sistemi bulunan ülke, vatandaşlarına ücretsiz sağlık hizmeti ve yükseköğretim sunmaktadır. İzlanda demokrasi, toplumsal istikrar ve eşitlik konularında lider ülkelerdendir. Yetişkin nüfus başına düşen servet miktarında üçüncü sıradadır. 2020'de en yüksek insani gelişmişliğe sahip dördüncü ülke olmuştur. Küresel Barış Endeksi'nde de birinci sıradadır. İzlanda enerji ihtiyacının neredeyse tümünü yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamaktadır.
İzlanda kültürü, ülkenin İskandinav mirası üzerine kuruludur. Çoğu İzlandalı, Viking ve Gal yerleşimcilerin torunlarıdır. Bir İskandinav dili olan İzlandaca, Eski Norsçadan günümüze ulaşmış bu dil Faroeceye yakındır. Ülkenin kültürel mirası geleneksel İzlanda mutfağı, İzlanda edebiyatı ve Orta Çağ destanlarını içerir. İzlanda, diğer NATO üyesi olan en az nüfusa sahip ülkedir ve silahlı kuvvetleri olmayan tek üye devlettir. Hafif silahlarla donatılmış bir sahil güvenlik gücü bulundurmaktadır.

861 yılında Norveçliler tarafından keşfedilen adaya ilk kez 9 ve 10. yüzyılda Norveç'ten gelen Vikingler yerleşmişlerdir. Bu toplulukların önderleri birleşerek 930 yılında parlamentonun ilk örneği sayılabilecek Athing'i oluşturdular. İç anlaşmazlıklar sonucu bağımsızlığını kaybeden ada 1262 yılında Norveç'in egemenliği altına girdi. 14. yüzyılda Norveç'in Danimarka'ya bağlanmasıyla, Danimarka'nın egemenliği altına girdi. Danimarka önceleri adadan ticari bakımdan yararlanmaktaydı. Daha sonra İzlanda'yı tamamen idaresi altına aldı. 1551 yılında referandum ile Protestanlığı kabul eden İzlandalılar, 1662 yılında Danimarka kralına bağlılık yemini ettiler. 17. yüzyılda adada hastalık, kıtlık ve volkan püskürmeleri ortalığı kasıp kavurdu. 1838'de Reykjavik'te on üyeli bir meclis kuruldu. 1843'te de Althing yeniden teşkil edildi. 1904'te İzlanda'ya diplomasi dışında özerklik tanındı.
19. yüzyılda ortaya çıkan milliyetçilik akımları sonucu 1918 yılında İzlanda, Danimarka'ya bağlı bir devlet hâline geldi. II. Dünya Savaşı sırasında stratejik bir değer kazanan İzlanda'yı korumak gerekçesiyle İngiltere tarafından işgal edildi. Daha sonra 1941'de Amerikalılar burayı devraldı. 1941 yılında Althing, Danimarka ile bağlarını koparma kararı aldı. 1944 yılı Mayıs ayında halk oyuna sunulan yeni anayasa oylandıktan sonra 17 Haziran'da cumhuriyet ilan edildi. İzlanda 1949 yılında NATO'ya üye oldu. Ordusu olmayıp da NATO üyesi olan tek ülkedir. 17 Haziran 1944'te, Amerika Birleşik Devletleri, İzlanda'yı ilk tanıyan ülke olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan ile Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov 11-12 Ekim 1986'da Reykjavik'te, nükleer silahların sınırlandırılması görüşmelerinin başlatıldığı bir zirve toplantısı yaptılar.

31 Aralık 1943 tarihinde, Danimarka-İzlanda Birlik Kanunu 25 yıl sonra sona erdi. 20 Mayıs 1944 tarihinden başlayarak, İzlandalılar, Danimarka ile kişisel birliği sona erdirerek, monarşiyi ortadan kaldırmak ve bir cumhuriyet kurma konusunda dört gün süren referandumda oy kullandılar. İzlanda resmen 17 Haziran 1944 tarihinde bir cumhuriyet oldu ve ilk devlet başkan olarak Sveinn Björnsson seçildi. 1946 yılında, Müttefik işgal gücü İzlanda'yı terketiler. İç tartışma ve ayaklanmalar arasında 30 Mart 1949 tarihinde NATO'ya üye oldu. 5 Mayıs 1951 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri ile bir savunma anlaşması imzalandı. Amerikan askerleri, İzlanda Savunma Kuvvetleri olarak İzlanda'ya döndüler ve Soğuk Savaş boyunca ülkede kaldılar. ABD 30 Eylül 2006 tarihinde son kalan birliklerini İzlanda'dan çekti.
İzlanda, savaş sırasında refaha ulaştı. Hemen savaş sonrası dönemde, balıkçılık sektöründe sanayileşme ve ABD'nin Marshall Planı programı tarafından yönlendirilen önemli ekonomik büyümeler izledi. Ekonomisi büyük ölçüde çeşitlendirildi ve İzlanda, 1994 yılında Avrupa Ekonomik Alanına dahil oldu. İzlanda nükleer silahsızlanma yönünde önemli adımlar atmıştır. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan ve Sovyet Başbakanı Mihail Gorbaçov'un katılımıyla 1986 yılında Reykjavik'te bir zirveye ev sahipliği yaptı. Birkaç yıl sonra, İzlanda Sovyetler Birliği'nden ayrılan Estonya, Letonya ve Litvanya'nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke oldu.
1990'lar boyunca, ülkenin uluslararası rolü genişlemiş, insani ve barış nedenleri doğru yönlendirilmiş bir dış politika geliştirmiştir. Bu amaçla İzlanda, Bosna, Kosova ve Irak'taki çeşitli NATO önderliğindeki müdahalelere yardım ve uzmanlık sağladı.

İzlanda, 2003-2007 yılları arası, Davíð Oddsson hükûmeti altında, bankacılık sektörünün özelleştirilmesinden sonra, finansal hizmetler ve yatırım bankacılığına dayalı bir ekonomiye sahipti. Ülke, hızla dünyanın en refahlı ülkelerinden biri haline geldi ancak büyük bir mali kriz oluştu. Kriz, 1887 yılından bu yana İzlanda'dan en büyük göçe sebep oldu. 2009 yılında 5.000 kişi ülkeden göç etti. İzlanda'nın ekonomisi Johanna Sigurdardottir hükûmeti altında durağanlaşarak, 2012 yılında %1,6 oranında büyümüştür. Birçok İzlandalı, ekonomi ve hükûmetin kemer sıkma politikaları ile mutsuz kalmıştır. Merkez sağ Bağımsızlık Partisi 2013 seçimlerinde İlerici Partisi ile koalisyon kurarak iktidara dönmüştür.

Ülkenin toplam yüzölçümü 103.000 km²'dir. İzlanda'nın büyük bir bölümü volkanik olup adadaki yanardağlar günümüzde etkindir. Bunların sayısı 200'ü bulmaktadır. En önemlisi 1490 metre yüksekliğindeki Heklâ'dır. İzlanda'nın kıyıları güneyde düz, öteki yerlerde girintili çıkıntılıdır. Kıyılarının uzunluğu 6.000 km'den fazladır. Adanın bazı bölümleri geçmişteki yanardağ püskürmeleri sonucu ortaya çıkmıştır. Lav ovalarıyla kaplıdır. Bu ovalarda yer yer jökül adı verilen buz kubbelerine rastlanır. Bunların en büyüğü Vatnajökull 8.100 km²'yi bulan yüzölçümüyle Avrupa'nın en geniş buzuludur. Adada bol çağlayanlı birçok ırmak bulunmaktadır. Bunlar kısa ve ulaşıma elverişsizdir. Irmaklarından en önemlisi Tjorsa (210 km)dır. İzlanda'da çok sayıda krater gölü vardır. En önemlisi olan Thingvallavat Gölü 120 km² olup, 116 metre derinliktedir.
Adanın yanardağlarından sonra en önemli özelliği gayzerlerdir. Bu sıcak su kaynakları ısınma ve elektrik enerjisi elde etmede kullanılır.
İzlanda, bugün etkin durumda olan 30 kadar volkana ve zengin termal kaynaklarına sahiptir.

İzlanda'nın bulunduğu enlem dairesine karşı iklimi çok soğuk değildir. Ülkedeki rekor düşük sıcaklık -39 derece olarak ölçülmüşken 2009 yılında ise rekor yüksek sıcaklık 29 derece olarak ölçülmüştür. Gulf Stream akıntısının etkisinde kalan adada yazlar nemli ve serindir. Kışlar ise oldukça yumuşaktır. Sıcaklık ortalaması başkent Reykjavik çevresinde kışın -1 C°, yazın ise +11 C°'dir. Fakat kuzey bölgeleri daha soğuk olup sıcaklık ortalaması kışın -8 °C civarındadır. Kuzey kesiminde Haziran ayında güneş 18 gün süre ile hiç batmadan ufuk hattı üzerinde durur.
Yağış ortalaması ise başkent dolaylarında 865 mm, güneydoğuda ise 1.710 mm'dir.

Bitki örtüsü ve hayvanlar: Bitki örtüsü adada çok azdır. Buzulların bulunmadığı kesimlerde otlaklar vardır. Bitki örtüsü genelde çalılar ve dikenlerden meydana gelmiştir. Büyük ve iri gövdeli kayın ağaçlarından meydana gelen ormanlar giderek azalmış, günümüzde yok denecek hale gelmiştir. Ormanların çok az oluşu ve iklim şartları adada yabani hayvanların bulunmamasına sebep olmaktadır. Yer altı kaynakları bakımından fakir olan İzlanda'da sadece alüminyum çıkartılır. Alüminyum başkentin doğusunda ve ülkenin kuzeyinde çıkartılmaktadır.

İzlanda'nın nüfusu 320.000 kişidir. Nüfusun %80'i şehirlerde, diğer kısmı köylerde yaşar. Başkent Reykjavik'te nüfus 145.237 kişidir (2006 verileri). Şehirlerin çoğu kıyı kesimlerde ve güneydek

Deflasyon ya da para kısıtlaması, genel olarak piyasada fiyatların belirli bir zaman aralığında sürekli düşüş göstermesi durumudur. Enflasyonun tersidir. Bunun yanında enflasyon durumundan fiyat yükselişini durdurmayı ya da yavaşlatmayı veya enflasyon eğilimi karşısında fiyatları düşürmeyi öngören iktisat siyasetidir.
Deflasyon, nicesel para teorisine dayanan bir siyasettir. Genellikle iktisadi durgunluk dönemlerinde, mal ve hizmet arzının talebini geçmesiyle beraber alım gücünün azaldığı durumlarda piyasadaki para arzının da azalmasından kaynaklanır. Deflasyonun üretim ve istihdam üzerinde olumsuz etkileri olur. Deflasyon, fiyatların artış hızının azalması anlamına gelen dezenflasyon ile karıştırılmamalıdır. Dezenflasyon, enflasyonun artış hızının azalması, deflasyon ise fiyatların azalmasıdır.

Charles Rist'e göre üç tür deflasyon vardır;

Para deflasyonu: Banknotları tedavülden çekip imha etmek demektir. Ekim 1944'te Belçika, banknot ve hesapları bankada bloke ederek böyle bir işlem yapmıştır. Haziran 1948'de Almanya'daki işgal kuvvetleri, ödeme araçlarını yüzde doksanını hükümsüz saymış, Reichsmark'ı on buçuğa bir oranında Alman Markı'na çevirerek tedavüldeki para hacmini azaltmışlardı.
Malî deflasyon: Devlet, bankaların devlet yararına çıkardıkları ödeme araçlarını karşıladığı zaman, deflasyoncu siyasetin başka bir şekli olan malî deflasyon ortaya çıkar. Kamu harcamalarını kısmaya veya vergileri arttırmaya dayanan bütçe fazlalığı siyaseti de malî deflasyonun bir şekli olarak ele alınabilir. Bu fazlalıklar ya kullanılmaz veya kamu borçlarının ödenmesine harcanır.
Kredi deflasyonu: Deflasyonun üçüncü şekli olan kredi deflasyonu birçok şekilde gerçekleştirilir: Kredi isteklilerini daha ölçülü davranmaya zorladığı için iskonto sınırının yükseltilmesi; bankaların mevduatlarını arttırmaya zorlanmaları, açık piyasa siyaseti veya krediler ile kredi vermenin sıkı bir şekilde denetlenmesi. Fiyatların yükselmesini önlemek için ya arz ya da talep üzerinde durulabilir.

Deflasyon, refahı frenler. Çünkü bir ekonomide hammadde, işgücü gibi faktörlere sahip olması yetmez. Üretimin de artması gerekmektedir. Üretim artışı da para miktarına ve fiyatların yükselmesine bağlıdır.
Deflasyon, işsizlik yaratır. Çünkü para yetersizliğinden veya düşük kârları azaltmasından dolayı üretimin kısılması emek talebini de daraltır.
Deflasyon, ücretleri düşürür. Çünkü deflasyonda kârlar azalır, fiyatlar iner.
Deflasyon, tüketimi kısar. Çünkü kişilerin gelirleri azalmıştır.
Deflasyonda, alıcılar karlı çıkar, borçlular zarar eder. Sabit gelirliler ise piyasadaki dengesizlikleriyle pek ilgilenmediklerinden zarara uğramayacaklardır. Buna karşılık, firmalar büyük kayıplara uğrayabilir.

Ucuz faizle bol kredi imkânları sağlamak
Harcamaları özellikle, otonom yatırımları (devletin yaptığı yatırımlar) fazlalaştırmak.
Gelir ve kurumlar vergisini, yatırımları arttıracak biçimde ayarlamak.
Yüksek ücret politikası uygulamak.
Tüketim kredilerini artırmak.

İktisat
Enflasyon
Dezenflasyon
Makroekonomi
Hiperenflasyon

Döviz yabancı ülkeler tarafından kullanılan para birimidir. Döviz kuru ise bir birim ülke parasının diğer bir ülke parası cinsinden fiyatına, değerine denir. Bu kavram iki taraflı bir ilişkiyi içerir, bu yüzden iki taraflı (nominal) döviz kuru olarak da adlandırılır.
Ülkelerin ekonomilerine bağlı olarak kullandıkları paraların değerleri değişir. Siyasi ve ekonomik istikrar paranın değerini yükseltirken siyasi zayıflıklar, ekonomik kriz gibi faktörler değer kaybına yol açar. İşte para birimlerinin değerlerindeki bu iniş çıkış döviz kurunu oluşturur. Döviz kuru kendi içinde iki farklı şekilde işler. Alış kuru ve satış kuru.
Döviz kuru yükselir ise ülkenin parası değer kaybeder ve diğer ülkelerin para birimlerinin değeri artar, döviz kuru düşer ise ülkenin para birimi değerlenir ve diğer para birimleri değer kaybeder. Dövizin ulusal para cinsinden fiyatına dolaysız kotasyon denir. Diğer bir adı ise "Enserten" döviz kurudur. Ulusal paranın döviz cinsinden fiyatına ise dolaylı kotasyon, diğer adı ile "Serten" denir. Enserten döviz kurunun yükseldiğini ve ulusal paranın değer kaybettiğini gösterir. Serten ise ulusal paranın değer kazandığını gösterir. Bankalar alış ve satışı farklı değerlendirirler. Düşük fiyata aldıkları dövizi daha pahalıya satarlar ve kâr ederler. Burada elde edilen kâra kâr marjı denir. Döviz piyasasının istikrarsız olması marjın yükselmesine neden olur. Piyasada istikrarsızlık bekleniyorsa yine marj yükselir. Fakat döviz işlemleri fazla ise alım satım marjı düşer. Bunlar kur farkını oluşturan nedenlerdir.
Döviz kuru; nominal kur, reel kur, çapraz kur ve efektif kur olarak dörde ayrılır.
Nominal Kur: Diğer ülkeler tarafından kullanılan yani yabancı paranın ulusal para karşısındaki değeridir.
Reel Kur: Nominal kurların enflasyon oranlarına göre düzenlenmesidir. Ulusal paranın yabancı para üzerindeki satın alma gücü olarak izah edilebilir.
Çapraz Kur: Yabancı paranın yabancı paraya karşı oluşturduğu kur değeridir. İngiliz Sterlinini kullanarak, Japon Yeni almak buna örnek verilebilir.
Efektif Kur: Diğer ülkelerin kullandığı paraya yani yabancı paraya efektif denir.
Döviz kurundaki değişmeleri belirleyen faktörler
Ödemeler Dengesi: Ülkelerin zaman içinde gerçekleştirdikleri iktisadi işlemlerin kaydına denir. Kur değişimlerinin cari ve ticari işlemlerle birlikte diğer kalemleri üzerindeki etkisine dayanır. Ödemelerdeki dengesizlikler aktif döviz kuru politikalarıyla giderilebilir. Döviz fiyatlarının artmasının veya azalmasının ödemelere etkisi ithal edilen ve ihraç edilen malların talep elastikliği ile ilişkilidir. Arz ve taleplerinin kaynağını oluşturan değişimler, alacaklıları ve borçluları etkileyecek, bunun aracılığıyla talep ve arz ortaya çıkacaktır. Talep ve arzın ortaya çıkarak değişmesi aynı şekilde denge döviz kurunu değiştirecektir.
Gelir Seviyesi: Ülkenin gelir ortalamasının diğer ülkelerden fazla olması, her döviz kuru için ülkenin ithalatını yükseltir. Arz değişmez, sabit kalırsa kur yükselir ve kurun yükselmesi ülkenin para biriminin değer kaybına yol açar. Diğer ülkeler, bahsi geçen bu ülkenin gelir düzeyinin üstüne çıkar ise ithalata teşvik başlar ve bu durum o ülkeye olan döviz arzını azaltır. Gelir düzeyi artar ise kişilerin istekleri ve zevkleri de değişecektir. Bu değişim eğer ithal mallara yönelimi sağlarsa, denge kuru değişecek ve döviz talebi ise artacaktır.
Genel Fiyat Seviyesinde Değişmeler: Ülkedeki enflasyon diğer ülkelere oranla yüksek ise, o ülkenin ürettiği ürünler yurt dışına göre daha pahalı olacaktır ve bu ithal mallara olan talebi artıracaktır. Ülkenin parasının değer kaybı söz konusudur. Enflasyon ve paranın değeri arasında ters bir ilişki olduğu söylenebilir.
Faiz Oranları: Döviz kurları ve faiz oranları arasında kısa vadeli fakat sıkı bir ilişki vardır. Uluslararası ticaret ve iç ticaret yapanlar, reel faiz oranının en yükseklere çıktığı piyasada ellerindekileri ödünç verme eğiliminde olacaklardır. Yani ülkenin reel faiz oranı kısa dönemde diğer ülkelerden fazla olur ise o ülkeye sermaye akımı gerçekleşecektir. Sermaye akımının gerçekleşmesi ülkenin para biriminin değer kazanmaya başlamasını sağlayacaktır. Eğer tam tersi olur reel faiz oranı düşerse, ülkenin para birimi değer kaybedecektir.
Sermaye Hareketleri: Ülkeye giren ve çıkan sermayeler, döviz miktarının değişmesinde önemli rol oynar. Bu dış ticaret ve döviz kurunun aralarındaki bağlantıyı olumsuz etkiler. Sermaye hareketleri, kısa vadede döviz kurlarında meydana gelen farklılıkların asıl sebebi sayılır.
İhraç Malların Yurt içi Fiyatlarındaki Değişmeler: Eğer talep, aynı ihraç malını sadece ülkesinde değil dünyada pazarlarken elastik ise, toplam ihracat azalır. Toplam ihracatın azalması ise döviz arzını da azaltacaktır. Bu durumda denge döviz kuru yükselecek ve ülkenin para birimi değer kaybı yaşayacaktır.
İthal Malların Yurt dışı Fiyatlarındaki Değişmeler: Yurt dışı fiyat değişimleri, ihraç malların yurt içi fiyatlarındaki değişmelere zıt olarak yurt içi talep elastikiyetine bağlıdır. İthal ürünlerin fiyatı yükseldiğinde, sözü geçen ürünün talep elastikiyetini yüksek var sayarsak, sözü geçen ürün için harcamalar azalacak ve bu döviz talebinin düşmesine yol açacaktır. Döviz arzının sabit olduğunu var sayarsak denge döviz kuru düşecek ve bu durumda ulusal paranın değeri artacaktır.

İç ve dış sahada piyasalarda belirlenen, iki ülke parasının fiyatına nominal döviz kuru denilmektedir. Farklı bir ifade ile bir birim, bir parayı elde etmek için paradan ödenmesi gereken birim değer sayısı olmaktadır. Yerli para her birim değer kazandığında, bir birim değer uluslararası ortamda herhangi bir yabancı parayı satın alması için vermesi gereken yerli para miktarı düşmektedir. Bu durum bir de yerli paranın değeri azaldığında da değer kaybettiğinde de uluslararası ortamda bir yabancı parayı satın almak için vermesi gereken yerli paranın değer miktarı fazlaca artmaktadır. Döviz işlemleri ikiye ayrılmaktadır. Bunlar ise spot işlemler bir de forward yani vadeli (forward) olmak üzere iki şekilde incelenmektedir. Spot işlemlerinde hemen 48 saat yani 2 gün içinde banka mevduatlarının değişme durumu varken, vadeli işlemlerde ise gelecek herhangi bir tarihte banka mevduatları değişmektedir. Adından da anlaşılacağı üzere spot işlemlerde kullanılan döviz kuruna spot döviz kuru vadeli işlemlerde ise yine ve tekrar aynı şekilde (forward) kuru denmektedir.

Reel döviz kuru, nominal döviz kuru ile bağlantılı bir biçimdedir. Reel döviz kuru yurt dışı ve yurt içi fiyat düzeyi oranının, nominal döviz kuru ile birleşmesi sonucu elde edilen bir kurdur. Nominal döviz kuru yerli ve yabancı paranın değer birimi ederi iken, reel döviz kuru iki yabancı ülkedeki kıymetli eşyaların birim değeri fiyatıdır. Reel döviz kuru ise bir ülkenin ithalat ve ihracat alanındaki değerini göstermektedir. Tabi bu durumda yabancı iki ülke arasındaki eder düzeyi yaşanan değişmeler ve gelişmelere göre ayarlanabilmektedir. Reel döviz kurunun etkilendiği birçok finansal ve ekonomik alanda ticari organlar bulunmaktadır. Bunların başında sürekli etkilediği makroekonomik değişkeni gelmektedir. Reel döviz kurunun azalması yani düşmesi yabancı iç ve dış sahadaki yani piyasadaki kıymetli kıymetli eşyaların yerli ve millî kıymetli eşyalara karşı ucuzlamasını sağlayarak ithalatı artırmaktadır. Tabi bu durumun bir de tersi bulunmaktadır. Reel döviz kurunun artması yani yükselmesi ise yerli ve milli kıymetli eşyalar ters bir durum yaratıp ihracatı yüzde ve yüzey olarak arttırmaya sebep olmaktadır. Reel döviz kuru sisteminde ortaya çıkan değişim ve gelişmelerin neden sebep olduğu önemli bir durumdur. Bu değişimin kurgusal yani saptırıcı nedenlerden dolayımı yoksa finansal ve ekonomi alanındaki değişim ve gelişmelerden mi sebep olduğunu emin ve kesin bir şekilde anlaşılmalıdır. Reel döviz kuru finansal ve ekonomi alanında etkileyen sebepler temelde ve özünde verimlilik, faiz oranları, caiz işlemleri ve dış borçlar olarak sayılabilmektedir. Finansal ve ekonomi alanında ticaret yapan uluslararası ortamdaki ülkelerin kıymetli eşyalarının fiyatlarının, eder ve kıymet rekabetinin etkileyici ve kıymetli bir belirtisi olan reel döviz kuru sistemi makroekonomik dengeler ve değişmeler ortamında etkili ve önemli bir durumda bulunmaktadır. Tabi reel döviz kuru sisteminin bir denge ve düzen ortamında bulunması ve ekonomi alanındaki diğer düzen ve tertipleri de alaşağı edip ayarlarıyla oynamaktadır. Yani kısacası reel döviz kuru sisteminin denge ve düzen kıymeti yani değerinin ne olduğunun bilinmesi ve belirlenmesi gerekmektedir.

Döviz kuru sistemleri
Döviz kuru riski
En çok kullanılan para birimleri listesi

Merkez Bankası Döviz Kurları28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anayasal iktisat teorisi devletin gücü ve yetkilerinin nasıl sınırlandırılabileceğini ve nasıl sınırlandırılması gerektiğini inceleyen bir disiplindir. James M. Buchanan ve Anthony Downs, anayasal iktisadı şu şekilde tanımlamaktadır: 

Anayasal iktisat...ekonomik ve politik birimlerin tercihlerini ve faaliyetlerini sınırlayan alternatif yasal-kurumsal ve anayasal kurallar bütününün işleyiş özelliklerini açıklamaya çalışır.

Anayasal politik iktisat teorisinin felsefi temellerini sosyal sözleşme teorisi (ing: social contract theory) oluşturur. Sosyal sözleşme, toplumda birlikte yaşayan bireylerin, temel hak ve özgürlükleri ile toplumun içerisinde uyulması gerekli olan kuralları içeren informel kurallar üzerinde görüş birliğine varmalarını ifade eder. İyi bir toplumsal düzenin temelleri, sosyal sözleşme içerisinde oluşturulmuş kural ve kurumlara dayalıdır. Sosyal sözleşme anayasal demokrasinin normatif ilkelerini içerir.
Sosyal sözleşme anayasalardan başlıca şekil ve amaç yönünden ayrılır:

Anayasalar, yazılı üst hukuk kurallarıdır. Buna karşın, sosyal sözleşme ilkelerinin yazılı olması gerekmez.
Anayasalar iyi bir toplumsal düzenin politik ve ekonomik ilkelerini açıklar. Sosyal sözleşme, anayasalar gibi belirli kurumlar oluşturmaz. Kolektif kararların alınacağı çerçeveyi ve prosedürleri normlar olarak saptamaz. Bunun yerine sosyal sözleşme, temel insani değerleri ortaya koymaya çalışır.
Anayasal politik iktisat, iyi bir toplum düzeni oluşturacak politik kuralların ve kurumların sosyal sözleşme teorisine dayalı olarak belirlenmesini savunur. Ancak, anayasal politik iktisat, toplumun hem hukuki hem de kuramsal yapısını yönlendirecek anayasaların, vatandaşların bilinçli gayretleri ile ideal şeklini alacağını kabul eder. Bu düşünce litaratürde sözleşmeci anayasacılık (ing: contractarian constitutionalism) olarak adlandırılır. Bu yönüyle sözleşmeci anayasacılık veya sözleşmeli anayasal iktisat aynı zamanda yapıcı rasyonalizm (ing: constructive rationalism) ilkesine dayanır. Bu ilkenin karşıtı görüş ise sosyal düzeni belirleyen kural ve kurumların zaman içinde kendiliğinden, yani spontan olarak oluştuğunu iddia eden evrimci rasyonalizm (ing: evolutionary rationalism) dir. Spontan düzenler tarihi evrim süreci içerisinde kendiliğinden gelişmiş, soyut ve belli amaçlara yönelik olmayan kural ve kurumlardır. Örneğin; Fizyokratların "Doğal Düzen"i, Adam Smith’in "Görünmez El"i spontan sosyal düzeni açıklamaktadır.  Günümüzde yapıcı rasyonalizmin, yani sosyal düzeni oluşturan kural ve kurumların kendiliğinden değil, sözleşmeci bir perspektifle anayasal düzeyde belirlenmesini savunanların başında Buchanan gelmektedir. Buchanan'a göre yapıcı rasyonalizm, sözleşmeci anayasacılığın temelini teşkil eder.

Kamu tercihi teorisi, esasen anayasal iktisat teorisinin alt yapısını oluşturmaktadır. Kamu tercihi teorisinin gelişimi II. Dünya Savaşı'nı takip eden 1940'lı ve 1950'li yıllara rastlarken, anayasal iktisadın bir disiplin olarak doğuşu ve önem kazanması 1970'li yılların sonlarına rastlamaktadır.
Anayasal iktisat teorisi içerisinde devletin meşrutiyeti konusu felsefi düzeyde incelenmekte, bu çerçevede devletin bireylerin can ve mal güvenliğinin korunmasına karşılık, onun hak ve özgürlüklerine ne tür sınırlamalar getirebileceği konuları irdelenmektedir. Devletin egemenlik hakkının bir sonucu olarak bireyin politik hak ve özgürlükleri yanı sıra ekonomik hak ve özgürlüklerine hangi türde sınırlamalar getirebileceği ve bunların neler olması gerektiği konusu tartışılmaktadır. Örneğin; devletin vergi almak koymak ve değiştirmek, para basmak vb. yetkileri bu çerçevede inceleme konusu yapılmaktadır.

Coşkun Can Aktan, Politik İktisat, İzmir, Anadolu Matbaacılık, 2000.
Coşkun Can Aktan, Anayasal İktisat, İstanbul: İz Yayınları, 1998.
Coşkun Can Aktan, Ekonomik Anayasa, Ankara: TİSK Yayınları.

Cari işlemler dengesi olarak da tanımlanan cari denge, ödemeler dengesi bilançosunun dış ticaret (ihracat-ithalat dengesi), hizmetler (hizmet alımları-hizmet satımları), yatırım (net faktör) gelirleri (dış yatırım gelirleri-dış yatırım giderleri) ve cari transferler (karşılıksız olarak elde edilen dış gelirler-karşılıksız olarak yapılan dış giderler) dengelerinin toplamından oluşur.
Ülkenin cari işlemlerden elde ettiği gelirler, cari işlemlere yapılan giderlerden daha büyükse bu durum cari fazla (cari işlemler fazlası); daha küçükse cari açık (cari işlemler açığı) olarak nitelenir.
Makroekonomide bu açığın devletin bütçe açığıyla eş zamanlı olarak ortaya çıkması durumu İkiz açıklar fenomeni olarak adlandırılır.
Ekonomide, bir ülkenin cari hesabı, hem mal ve hizmetlerin ihracat ve ithalatının hem de uluslararası sermaye transferlerinin değerini kaydeder. Ödemeler dengesinin iki bileşeninden biridir, diğeri sermaye hesabıdır (finansal hesap olarak da bilinir). Cari hesap, ülkenin kazançlarını ve yurtdışındaki harcamalarını ölçer ve ticaret dengesi, net birincil gelir veya faktör gelirinden (yabancı yatırımlardan elde edilen kazançlar eksi yabancı yatırımcılara yapılan ödemeler) ve belirli bir dönemde gerçekleşen net tek taraflı transferlerden oluşur. zaman. Cari işlemler dengesi, bir ülkenin dış ticaretinin iki ana ölçüsünden biridir (diğeri net sermaye çıkışıdır). Cari işlemler fazlası, bir ülkenin net dış varlıklarının (yani varlıklar eksi yükümlülükler) değerinin söz konusu dönemde arttığını ve cari işlemler açığı daraldığını gösterir. Hem devlet hem de özel ödemeler hesaplamaya dahildir. Mal ve hizmetler genellikle cari dönemde tüketildiği için cari hesap olarak adlandırılır.

Mal Dengesi(Dış ticaret dengesi)

İhracat (+)
İthalat (-)
Hizmetler dengesi

Hizmet Gelirleri (+)
Hizmet Giderleri (-)
Yatırım (Net Faktör) gelirleri dengesi

Yatırım Gelirleri (+)
Yatırım Giderleri (-)
Transfer Gelirleri Dengesi

Karşılıksız Olarak Elde Edilen Dış Gelirler (+)
Karşılıksız Olarak Yapılan Dış Giderler (-)

Devalüasyon ya da değer düşürümü, sabit kur sistemlerinde ödemeler dengesi açık veren ülkenin ulusal parasının dış satın alma gücünün, hükûmetçe alınan bir kararla düşürülmesidir. Başka bir deyişle devalüasyon, bir devletin resmi para biriminin diğer ülke dövizleri karşısında değer kaybettirilmesidir.

Devalüasyon ile ithal malları pahalılaşırken yerli malların fiyatı da aşağı çekilmiş olur. Kurların belli bir istikrar içerisinde olduğu ya da sabit kur sisteminin uygulandığı kurlarda herhangi bir değişme yapılacaksa bu hükûmet tarafından yapılır. Hiçbir devlet kendi parasının diğer devletlerin parası karşısında değerinin düşmesini istemez. Ama bazen siyasi sebeplerle de yerli para, yabancı para karşısında değer kaybeder. Bir ülkenin toplam ithalatı toplam ihracatından fazla ise ithalat azaltılır, ihracat artırılır. Çünkü böyle bir durumda ekonomide dış ticaret açığı ortaya çıkmış demektir. O devletin satın alma gücünün azaltılması gerekir, kendi mallarını ihraç ederek ekonomisini kalkındırmaya ya da en azından kötü etkilenen ekonomisinde az da olsa bir düzelmeye gidebilir.
Devalüasyon yaşandığında enflasyon yükselir, faizler artar bu da ekonominin yavaşlamasına neden olur. Bu durum o devleti ihracata yönlendirir çünkü ithalat pahalılaşmıştır devletin satın alma gücü düşmüştür. Para arzı ve kıymet bedelinin birbirine eşitlendiği durumlarda yabancı para değer kazanır, yerli para değer kaybeder.
Bazı durumlarda IMF'nin müdahale etmesi gerekir. IMF o devleti devalüasyon yapmaya zorlar. Ama bu devalüasyonun ekonomiyi belli bir dengeye ulaştırabilmesi için karşı bir devletin devalüasyon yapmaması gerekir. Ayrıca enflasyon düşürülmeli, ihraç edilecek mallar yoğun talep alan mallar olmalıdır.
Ülkeler arasında yaşanan siyasi krizlerde bir ülke diğer ülkelere karşı döviz gelirlerini artırmak ister. Böyle bir durumda dış dengenin sağlanması için döviz kurlarını değiştirirler.
Devalüasyonun her devlete etkisi farklıdır. Uzun ve kısa dönemde incelendiğinde ticari dengeyi geliştirdiği görülür. Bazılarına göre de tam tersi söz konusudur. Uzun ve kısa dönemde ihracat ve ithalattaki talep esneklikleri de farklılık gösterir. Yani uzun dönemde devalüasyondan sonra oluşan ticaret dengeleri iyileşir, kısa dönemde ise kötüleşir. Ticaret dengesini azaltmak düşük esnekliğe bağlıdır fakat esneklik yükselirse ticaret dengesi gelişir. Bunun nedenine bakacak olursak; Fiyatların ayarlanması için belli bir süreye ihtiyaç vardır aynı zamanda mevcut anlaşmalar ve miktarlar varsa bu kısa dönemde değişiklik gösterir. Diğer önemli neden ise arz boşluğu oluşmasıdır. Arz boşluğu olursa iş ilişkileri kurulması ve yeni taleplerin hazırlanması zaman alabilir, bu da problem oluşturur.
Devalüasyon, ekonomisi istikrarlı olan devletler için uygulanamaz. Uygulanıyorsa muhakkak ödemelerinde açık vardır veya ekonomik kriz söz konusudur. Geri kalmış ülkelerin ithal mallara ihtiyacı vardır. Eğer ithal edecekleri mallar pahalıysa o ülke istediği kadar önleyici önlem alsın iç fiyatların yükselmesine mani olamayacaktır. Bu da şunu gösterir; O ülke devalüasyona gitme kararı vermeden önce gerekli önlemi almalıdır. İç fiyatlardaki yükselmeleri önlemelidir.

Eski Yunan ve Roma'da devalüasyon, paranın temsil ettiği maden miktarının azaltılması yoluyla gerçekleştirilmekteydi. Belli bir altın ve gümüş miktarından basılan sikke miktarının çoğaltılması, para değerinin düşürülmesi sonucunu doğurmaktaydı. On dokuzuncu yüzyılda ise kâğıt para miktarının arttırılması sonucu meydana gelen enflasyon, iç fiyatların artışı ve banknotların altına tahvil kabiliyetini yok ederek, para değerinin düşüşüne yol açmıştır. Böylece milli para biriminin karşılığı kabul edilen altın miktarı indirilmiş ve kambiyo kurları da buna göre ayarlanmıştır.

Günümüzde, madeni para, altın para sistemi olmadığından yerli para biriminin değerinin düşülmesine, iç fiyatların yükselmesi sonucu elde edilemeyen döviz gelirleri dolayısıyla girişilmektedir. Başlıca ihracatı teşvik etmek için yerli para birimi değeri, belli bir yabancı para esas alınmak suretiyle ayarlanmaktadır. Ancak bu tür bir uygulamanın başarılı olabilmesi için, devalüasyon sonrası iç fiyatların artışının önlenmesi, yabancı ülkelerin ithalat kısıtlamalarına başvurmaması gerekmektedir.

Kazakistan 
Merkez Bankası, 11 Şubat 2014'te tengeyi yüzde 20 devalüe ederken, 
Arjantin 
hükûmeti 24 Ocak 2015 tarihinde pesoyu yüzde 12,7 devalüe etti. Sonradan 13 Aralık 2024 tarihinde pesoyu ABD karşısında yüzde 50 oranında devalü edildi. Günümüzde peso aylık yüzde 5 devüle ediliyor.
Azerbaycan 
Merkez Bankası da 16 Şubat 2015'te manatın değerini, avro karşısında yüzde 33,8, dolar karşısında yüzde 33,9 düşürdü.
Vietnam 
Merkez Bankası ise en son Mayıs 2015'te efektif olmak üzere referans kuru yüzde 1 zayıflatarak dolar karşısında 21,673 donga indirdi.

Revalüasyon

“http://dergisosyalbil.selcuk.edu.tr/susbed/article/download/785/737” 17 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
“http://static.dergipark.org.tr/article-download/4d8f/0e67/192f/imp-JA96MK48UH-0.pdf?” 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
“http://static.dergipark.org.tr/article-download/d17b/3b16/946a/imp-JA32PZ35JT-0.pdf?” 13 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
“http://proje.akdeniz.edu.tr/mcri/mjh/8-2/MJH-23-Hilal_KARAVAR_OZ.pdf”
“http://www3.tcmb.gov.tr/kutuphane/TURKCE/tezler/kursadarat.pdf” 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Devlet bütçesi, kamu gelir ve giderlerinin, yasama organı tarafından onaylanarak, hükûmet tarafından yürütülüp uygulanmasına izin veren bir kanun, bir hukuki belgedir. Bir başka deyişle kamu kaynaklarının toplanması ve harcamaların yapılması için hükûmetin, ulusal egemenliği temsil eden parlamentodan aldığı bir yetkidir; bu bağlamda toplum ile siyasi iktidar arasında kaynakların kullanımı konusunda yapılan bir sözleşme olarak görülebilir.

Bütçenin tasarımında sosyal ve ekonomik faktörler etkili olur. Devletin kendine belirlediği hedeflerde maliye politikaları önemli bir araç oluşturur:

Bir yandan, bütçe harcama ve gelirlerinin miktar ve bileşimi,
diğer yandan harcama ve gelirler arasındaki ilişki, yani bütçenin açık, fazla vermesi ya da denk olması,
devletin kullanabileceği önemli araçlar olur. Para politikası ile para arzını etkilemek yoluyla üretim, istihdam, millî gelir ve fiyat seviyesi yöneltilir.
Bütçe açıklarının uzun vadeli borçlanmalarla karşılanması, faizlerin aşırı oynaklığıyla yaratılacak istikrarsızlıklar yüzünden, kısa vadeli borçlanmalara gidilmemesi önem taşır.

2003'te kabul edilip 2004'te yürürlüğe giren 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'na göre Devlet Bütçesi aşağıdaki şekilde tanımlanan farklı bütçelerden oluşur:

Merkezi Yönetim Bütçesi
Genel Bütçe: Devlet tüzel kişiliğine dahil olan kamu kurumlarının bütçesidir. (Örnekler: TBMM, Adalet Bakanlığı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı vb.)
Özel Bütçe: Bir bakanlığa bağlı veya ilgili olarak, belirli bir kamu hizmetini yürütmek üzere kurulan, gelir tahsis edilen, bu gelirlerden harcama yapma yetkisi verilen, kuruluş ve çalışma esasları özel kanunla düzenlenen kamu idarelerinin bütçesidir. (Örnekler: YÖK-Yükseköğretim Kurulu, Türk Dil Kurumu Başkanlığı, TÜBİTAK-Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, TSE-Türk Standartları Enstitüsü, TOKİ-Toplu Konut İdaresi Başkanlığı vb.)
Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar Bütçesi: Özel kanunlarla kurul, kurum veya üst kurul şeklinde teşkilatlanan kurumların bütçesidir. (Örnekler: RTÜK-Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, SPK-Sermaye Piyasası Kurulu, BDDK-Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu vb.)
Sosyal Güvenlik Kurumları Bütçesi : Sosyal güvenlik hizmeti sunmak üzere kanunla kurulan kamu idarelerinin bütçesidir.
Mahalli İdare Bütçesi: Mahalli İdare kapsamındaki kamu idarelerinin (belediyeler, il özel idareleri ve mahalli idare birlikleri) bütçesidir.

Gider Bütçesi Bütçe'nin ilk ayağı ve kanunun birinci maddesidir. Kamu giderleri, kanunlarla düzenlenen kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için yapılan harcamalardır. Bütçeye giren her kamu idaresi için ödenek tutarları bütçede yer alır.
Bütçe Harcamaları üç gruba ayrılır:

Cari Harcamalar
Cari Giderler
Cari Transferler
Sermaye Harcamaları
Sermaye Giderleri
Sermaye Transferleri
Borç Verme

Gelir Bütçesi Bütçe'nin ikinci ayağı ve kanunun ikinci maddesidir. Bütçe gelirlerinin "tahmini tutarını" belirtir. Tahmin edilen tutarlara ulaşılmasında o yılın ekonomik koşulları önemli rol oynar.
Merkezi Bütçe Gelirleri şunlardır:

Vergi Gelirleri (Örnekler: Gelir Vergisi, Motorlu Taşıtlar Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Damga Vergisi vb.)
Vergi Dışı Gelirler(Örnekler: Döner Sermaye Karları, KİT'lerden Sağlanan Gelirler, Gayrimenkul Kiraları, Para Cezaları vb.)
Sermaye Gelirleri (Örnek: Gayrimenkul Satış gelirleri)
Özel Gelirler ve Alınan Bağış ve Yardımlar (Örnek: Köprü ve Otoyol Geçiş Ücretleri)
Özel Bütçeli İdarelerin Öz Gelirleri (Örnekler: Spor Toto Gelirleri, Devlet Tiyatroları Gelirleri vb.)
Düzenleyici ve Denetleyici Kurumların Gelirleri (Örnekler: Rekabet Kurumu'na ödenen para cezaları)
2007 yılı bütçesi örneğinde seçilmiş bütçe gelir kaynakları:

* Başbakan Erdoğan tarafından düzenlenen basın toplasındaki geçici bütçe açıklamalarına göre.

Devlet bütçesi dengesi
Devlet harcamaları
Dengeli bütçe
Örtülü ödenek
Bütçe politikası
Bütçe krizi
Borçtan para kazanma
Bağımlılık oranı
Federal bütçe
Bütçe teorisi
Bütçe desteği
Bütçe süreci
Bütçe dışı işletme
Askerî bütçe

KARACAL, Müge, UYDURANOĞLU ÖKTEM, Ayşe: Bütçe Kılavuzu - Uzman Olmayanlar İçin Bir El Kitabı; TESEV Yayınları, İstanbul: Ocak 2007. ISBN 978-975-8112-84-5. (URL: http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS//PDF/IYIYNTSM/butce%20kilavuzu%2011%2009%2007%20(2).pdf)

Dış borç, fon fazlası bulunan ekonomilerden fon açığı bulunan ülkelere yönelik akımlarla oluşan ve kendi para cinsi dışında yapılan borçlanmadır.

Devletler arası dış borçlanmalar
Uluslararası kuruluşlardan (IMF, Dünya Bankası gibi) dış borçlanma
Piyasalardan tahvil ihracı karşılığı dış borçlanma
Yabancı bankalardan borçlanma
Dış borçlanma bu borçlanmayı yapan ülkeler açısından da iki başlıkta toplanabilir:

Kendi parası cinsinden dış borçlanma yapanlar (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya gibi gelişmiş ülkeler)
Yabancı paralar cinsinden dış borçlanma yapan ülkeler (Türkiye, Arjantin, Brezilya, Macaristan, Rusya gibi ülkeler)
Kendi parası cinsinden borçlanma yapılması dış borç olarak kabul edilmemektedir.

2010 yılı ilk çeyrek itibarıyla:

ABD: 13 trilyon 918 milyar dolar
İngiltere: 9 trilyon 123 milyar dolar
Fransa: 5 trilyon 123 milyar dolar
Almanya: 4 trilyon 969 milyar dolar
İtalya: 2 trilyon 456 milyar dolar
Hollanda: 2 trilyon 439 milyar dolar
İspanya: 2 trilyon 409 milyar dolar
İrlanda: 2 trilyon 250 milyar dolar
Japonya: 2 trilyon 38 milyar dolar
Belçika: 1 trilyon 252 milyar dolar
İsviçre: 1 trilyon 191 milyar dolar
Avustralya: 1 trilyon 37 milyar dolar
Kanada: 1 trilyon 15 milyar dolar
İsveç: 893 milyar dolar
Avusturya: 809 milyar dolar
Danimarka: 607 milyar dolar
Norveç: 558 milyar dolar
Yunanistan: 557 milyar
Portekiz: 537 milyar dolar
Rusya: 469 milyar dolar
Güney Kore: 409 milyar dolar
Finlandiya: 383 milyar dolar
Türkiye: 336 milyar dolar
Brezilya: 293 milyar dolar
Polonya: 276 milyar dolar
Hindistan: 261 milyar dolar
Macaristan: 224 milyar dolar
Meksika: 205 milyar dolar
Endonezya: 180 milyar dolar
Arjantin: 118 milyar dolar
Güney Afrika: 81 milyar dolar
İran: 23 milyar dolar

2009'un dördüncü çeyreğindeki Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Nüfus Sayım İdaresi ve Dünya Bankası Merkezi yönetim brüt borç stoku verilerine göre hesaplanmış olan kişi başına düşen dış borç miktarları (bin dolar):

ABD: 44.893
İngiltere: 146.620
Fransa: 81.375
Almanya: 60.892
Hollanda: 146.971
İspanya: 52.349
İrlanda: 503.018
İtalya: 40.793
Japonya: 16.000
Belçika: 115.604
İsviçre: 152.907
Avustralya: 46.648
Kanada: 29.786
Avusturya: 96.573
İsveç: 95.743
Hong Kong: 95.197
Danimarka: 109.844
Yunanistan: 49.789
Norveç: 114.087
Portekiz: 50.484
Rusya: 3.341
Güney Kore: 8.632
Finlandiya: 71.216
Brezilya: 1.516
Polonya: 7.245
Türkiye: 3.725
Hindistan: 210
Macaristan: 22.370
Meksika: 1.887
Endonezya: 767
Arjantin: 2.912
Güney Afrika: 1.622

Ulkelere Gore Dis Borclanma Miktarlarlari 31 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye'de dış borç tarihi

İktisadi düşünce okulları, bir "düşünce okulu" olarak tanımlanabilecek kadar önemli iktisat teorilerini kapsamaktadır. Buradaki sınıflandırmada iktisadi düşünce okullarının ve temsilcilerinin bir sınıflandırması yapılmasıyla birlikte günümüzdeki çoğu ekonomistin bir düşünce okulundan bağımsız olarak teoriler öne sürdüğü bilinmektedir.
İktisadi düşünce kabaca üç evreye ayrılabilir: Modern dönem öncesi (Greco-Roman, Hindistan, Pers, Hilâfet ve Çin dönemi), Erken modern (merkantalizm, fizyokrasi) ve Modern dönem (18 yüzyılda Adam Smith ile başlayan Klasik ekonomi) Ekonomi sistematik olarak modern dönemde gelişmiştir.
Günümüzdeki ekonomistlerin çoğu ortodoks ekonomi de denilen ana akım iktisat yaklaşımını izlemektedirler. Ana akım iktisat yaklaşımı kendi içinde tuzlu su ekonomi(temsilcileri; Berkeley, Harvard, MIT, Pennsylvania, Princeton ve Yale) ve Laissez faire düşüncesini temsil eden tatlı su ekonomisi(temsilcileri; Chicago okulu, Carnegie Mellon University,Rochester Üniversitesi ve Minnesota Üniversitesi) olarak bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Bu düşünce okullarının ikisi de neoklasik sentez ile ilişkilidir.
Günümüzde kurumsal iktisatın etkisinin azalması ve geçerliliğinin yitirilmesi nedeniyle, Heterodoks yaklaşımların hakimiyeti söz konusudur. Son Heteredoks yaklaşımlar Feminist ekonomi, Yeşil ekonomi, Post otistik ekonomi ve Termoekonomi olarak bilinmektedir. Heteredoks yaklaşımlar daha çok ana akıma iktisata karşı eleştiri merkezli hareket etmektedir. Örneğin:

Feminist ekonomi kadın işgücünün yeterince önemsenmediğini ve göz ardı edildiğini savunuyor
Yeşil ekonomi ekosistemlerin korunması adına doğanın tüm süreç ve fonksiyonlarını sermaye birikim sürecinin bir parçası haline getirmeyi savunuyor.
İktisat eğitiminin yalnızca Neoklasik ve Neoliberal öğretilerle desteklendiği ve İktisat biliminin ürettiği çıktıların ve vardığı sonuçların günümüz ekonomik sıkıntılarına çözüm üretemediği yönünde eleştirileri bulunmaktadır.

Geç Orta Çağ ve erken Rönesans döneminde Avrupa'da iktisadi politika, iktisadi faaliyetleri soylular ve kilisenin elde ettiği gelirleri artırmak amacıyla  vergilendirilmesi gerek bir mal olarak ele almıştır. İktisadi mübadeleler, geçiş ücreti veya panayır kurma düzenlemeleri yanında lonca kısıtlamaları ve riba (aşırı faizcilik) üzerindeki dini kısıtlamalar gibi feodal düzenlemelerle denetim altına alınmıştır. İktisadi politika belirli bir alandaki ticareti teşvik etmek amacıyla tasarlanmıştır. Sosyal sınıfların önemli olması nedeniyle, din veya ahlâka dayanarak farklı sınıflar için izin verilen stilleri, maddeleri ve satınalma sıklıklarını içeren kıyafet ve barınma düzenlenlemeleri uygulanmıştır. Niccolò Machiavelli, Prens adlı kitabında iktisadi politikayı tavsiye biçiminde ilk kez kuramsallaştıran yazarlardan olmuştur. Bunu, prensler ve cumhuriyetler harcamalarını sınırlandırmalı ve zengin veya nüfusu fazla olanın diğerlerini soyması engellenemeli diyerek yapmıştır. Bu sayede bir devlet vatandaşları üzerine ağır külfetler yüklememesi nedeniyle cömert olarak nitelendirilir.

İktisadi Düşünceler Tarihine Avusturya Bakışı isimli kitabında Murray Rothbard, modern iktisat tarihinin Adam Smith yerine fizyokratlarla başlaması gerektiğini öne sürmektedir.

Klasik iktisat, aynı zamanda klasik politik iktisat olarak da anılmaktadır, ana akım iktisatın 18. ve 19. yüzyıldaki özgün biçimidir. Klasik iktisat piyasaların dengeye gelmesi eğilimi ve değer kuramları üzerine yoğunlaşmaktadır. Neo-klasik iktisat temelde değer kuramında faydacı olması ve modelleri ile denklemlerinde temel olarak marjinalist kuramı kullanması ile klasik iktisattan ayrılmaktadır. Marksist iktisat da klasik kuramdan hareketle oluşturulmuştur. Anders Chydenius (1729–1803), İskandinav tarihinin önde gelen klasik liberallerindendir. Finlandıyalı bir rahip ve parlamento üyesi olan Anders Chydenius, 1765 yılında Ulusal Kazanç (The National Gain) isminde bir kitap yayınlamıştır. Bu kitabında ticaret ile sanayi serbestisi hakkında fikirler öne sürerek ve ekonomi ile toplum arasındaki ilişkiyi araştırarak, Adam Smith'in benzer fakat daha kapsamlı kitabı Ulusların Zenginliği'nden on bir yıl önce liberalizmin prensiplerini belirlemiştir. Anders Chydenius'a göre demokrasi, eşitlik ve insan haklarına saygı ilerlemeye ve tüm toplumun mutluluğuna giden tek yoldur.

Marksist İktisat, Karl Marx ve Friedrich Engels'in çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu iktisat okulu değerin emek teorisi üzerine yoğunlaşmaktadır ki Marx bunu emeğin sermaye tarafından sömürülmesi olarak ele almıştır. Dolayısıyla, Marksist iktisatta değerin emek teorisi, kapitalist bir toplumda sadece fiyat teorisi değil emeğin sömürüsünün ölçülmesinde bir yöntemdir.

Anarşist iktisat baskıcı sosyal kurumlar tarafından yönetilmeyen üretim ve mübadele biçimlerini anahatlarıyla belirlemeye çalışan bir kuramlar bütünüdür. Anarko-kapitalistler rekabetçi serbest piyasanın dinamiklerinin zorunlu devlet kontrolü olmadan özgürce işlediği bir toplum arzularlar. Birçok diğer anarşist iktisatçı ise kapitalist mülkiyet ve kapitalist üretim biçimleri kaldırılmadan ekonomilerin gerçek anlamda serbest olamayacağını ileri sürmektedir.

Dağılımcılık geç 19. yüzyılda ve erken 20. yüzyılda Papa Leo XIII'ün Rerum Novarum genelgesindeki ve Papa Pius's XI'in Quadragesimo Anno genelgesindeki öğretileri yansıtmak amacıyla Katolik düşünürler tarafından formüle edilmiştir. Dağılımcılık kapitalizm ve sosyalizm arasında üçüncü bir yol arayışıdır ve arzusu özel mülkiyet varlığını korurken toplumu Hristiyan adalet kuralları çerçevesinde şekillendirmektir.

Neoklasik iktisat günümüzde kullanılan baskın iktisat biçimidir ve iktisatçılar arasında en çok taraftarı olunan akımdır. Eleştirenler tarafından genellikle Ortodoks İktisat olarak adlandırılır. Bu yaklaşımın daha spesifik bir açıklaması Lionel Robbins'in An Essay on the Nature and Significance of Economic Science (1932) (İktisadi Bilimin Doğası ve Ehemmiyeti Üzerine Bir Deneme) adlı makalesinde:"insan davranışlarını alternatif kullanımları olan kıt kaynaklar arasındaki ilişkiler şeklinde çalışan bilim" olarak verilmektedir. Kıtlık, kullanılabilir kaynakların tüm ihtiyaç ve istekleri karşılayamaması anlamına gelmektedir. Eğer kıtlık ve kullanılabilir kaynakların alternatif kullanımları olmazsa herhangi bir iktisadi sorun da olmaz.

Avusturya iktisat okulu, değerin emek teorisi, istatistiksel veriden hareketle teorik çıkarımlar, yumuşak para ('loose money'), matematiğin ve iktisadi modellemenin önemi ve özel mülkiyetin korunması ve cebri sözleşmeler (force of contract) dışında devletin piyasaya müdahalesi gibi önemli (bazıları da ikincil) konularda klasik ve neo-klasik teorileri reddeder. Okul, insanların seçim ve eylemlerini subjektif yorumlama ve marjinal fayda (neo-klasik iktisada bu kavramı vermişlerdir) vasıtasıyla açıklamaktadır. Nedensel akıl yürütmenin tümdengelimci zincirini takip ederek iktisadi eylem teorilerini araştırırlar. Ekonomik büyümenin itici gücü olarak girişimciyi görürler.
Avusturya okulununu temel bir atak noktası da Zirve-Dip döngüsünün normal bir iktisadi düzen olduğudur ki bu tarz döngülerin merkezi plancılar tarafından yapılan parasal manipülasyonların belirtisi olarak ortaya çıktıklarını öne sürerler.
Okul, genelde tartışmalı olsa da, tarihsel olarak etkili olmuştur. En tanınmış Avusturyalı iktisatçı belki de, "para teorisi ve iktisadi dalgalanmalar konusunda yaptığı öncü çalışmalar ve iktisadi, sosyal ve kurumsal fenomenlerin karşılıklı bağımsızlıklarının etkili analizi" nedeniyle Nobel İktisat Ödülünü almış olan, Friedrich von Hayek'tir.

Ana akım iktisat: Ana akım iktisat, genellikle Heteredoks yaklaşım ve diğer okulların dışında kalan ekonomi okulları için kullanılmaktadır.
Heteredoks ekonomi: Modern Heteredoks ekonomi okulları, Feminist ekonomi, Yeşil ekonomi, Post otistik ekonomi, Termoekonomi, Marksist iktisat, Kurumsal iktisat, Sosyalist ekonomi, İkili ekonomi ve Ekolojik ekonomi olarak sayılabilir.

İktisadi düşünceler tarihi

Salım ya da emisyon (genel olarak ε ya da e ile ifade edilen), bir materyalin yüzeyinin nispi olarak radyasyon ile enerji yayma yeteneğidir. Ayrıca emisyon, aynı sıcaklıkta, belirli bir materyalin yaydığı enerjinin, bir kara cisim tarafından yayılan enerjiye oranı olarak da ifade edilmektedir. Bir gerçek nesne için ε < 1 koşulu olduğu zaman, gerçek bir kara cisim için ε = 1'dir. Emisyon boyutsuz bir niceliktir.
Genel olarak; ametaller (özellikle saydam olmayanlar) yüksek emisyon (ışıma eğilimi/gücü) göstermektedir. Bundan farklı olarak, metallerin emisyonu ise metallerin türlerine ve yüzeylerinin durumuna göre değişiklik göstermektedir. Yüzeyi pürüzlü olan, oksitlenmiş metallerden farklı olarak, yüzeyi pürüzsüz olan metaller, düşük emisyon göstermeye eğilimlidir. Örneğin, yüzeyi pürüzsüz olan gümüşün emisyonu 0.002'dir. Yüzey renginin, emisyonda büyük bir etkisi olduğu düşünülmektedir ama düşünce yanlıştır.

Emisyon, sıcaklık, emisyon açısı ve dalga boyu gibi faktörlere bağlıdır. Tipik bir fizik varsayımına göre; bir yüzeyin spektral emisyonu ve emiciliği dalga boyuna bağlı olmamakla birlikte, emisyon bir sabittir. Bu durum  ‘gri cisim varsayımı’ olarak bilinmektedir.
Pürüzsüz yüzeye sahip gümüşün emisyonu gibi, bir materyalin emisyonu yaygın bir tartışma olmasına rağmen, bir materyalin emisyonu genel olarak o materyalin kalınlığına bağlıdır. Materyaller için alınan salınımlar sonsuz kalınlık örnekleri içindir (çalışmalardaki anlamı optik olarak kalın olan örnekler içindir). Materyallerin daha ince örneklerinin azaltılmış salınımları olacaktır.
Siyah olmayan yüzeyler ile çalışılırken, ideal bir kara cisim davranışından gelen sapmalar kimyasal birleşimler ile ve geometrik yapılar ile açıklanır. Ayrıca bu sapmalar termal dengede olan bir cismin emisyonunun emiciliğine eşit olduğunu söyleyen Kirchhoff'un termal radyasyon yasasına uyar. Yani, gelen bütün ışıkları absorbe etmeyen bir cisim, ideal bir kara cisimden daha az radyasyon yayacaktır.
Birçok el kitabında ve kızılötesi görüntüleme ve sıcaklık sensörü şirketlerinin sitelerinde bulunan emisyonlar toplam emisyondan bahsetmektedir. Ancak, sıcaklık ölçüm cihazı için düzeltme arayan bir kişi için, bağımlı dalga boyunun ya da spektral emisyonun daha önemli bir parametre olduğu ayrımının yapılması gerekmektedir.
Sonuç olarak; toplam emisyonun ve spektral emisyonun nerede uygulandığının anlaşılması ve ikisi arasındaki farkın anlaşılması büyük önem taşımaktadır.

Dünyanın atmosferinin emisyonu, bulut örtüsüne ya da termal kızılötesinde (dalga boyunun 8-14 mikrometre arasında oluğu bölge) enerjiyi yayan ya da absorbe eden gazların konsantrasyonlarına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bu gazlara sera etkisinde rol aldıkları için ‘sera gazları’ denmektedir. Sera gazları, su buharı, karbon dioksit, metan ve ozondan oluşmaktadır. Atmosferin ana bileşenleri olan N2, O2 ve Ar gazları termal kızılötesinde enerjiyi yaymaz ve absorbe etmez.

Monokrom akı yoğunluğu 
  
    
      
        ν
      
    
    {\displaystyle \nu }
  
 frekansında ve 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 tam açısında bir gri cisim tarafından aşağıdaki eşitliğe göre yayılır.

  
    
      
        
          F
          
            ν
          
        
        =
        
          B
          
            ν
          
        
        (
        T
        )
        
          Q
          
            ν
          
        
        Ω
      
    
    {\displaystyle F_{\nu }=B_{\nu }(T)Q_{\nu }\Omega }
  

burada 
  
    
      
        
          B
          
            ν
          
        
        (
        T
        )
      
    
    {\displaystyle B_{\nu }(T)}
  
 bir kara cisim için T sıcaklığındaki Planck fonksiyonu olup,
  
    
      
        
          Q
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle Q_{\nu }}
  
 ise emisyonu ifade etmektedir.
Optik derinliği 
  
    
      
        
          τ
          
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau _{\nu }}
  
 değişmeyen bir ortam için ışınım transferi, ışınımın 
  
    
      
        
          e
          
            −
            
              τ
              
                ν
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{-\tau _{\nu }}}
  
faktörüne göre azalacağı anlamına gelmektedir. Optik derinlik, çoğu kez yayılan frekansın,
  
    
      
        τ
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \tau =1}
  
iken ve bütün veriler β kuvvetine doğru yükselirkenki frekansa oranına yaklaştırılır. Soğuk toz bulutları için yıldızlar arası ortamı içinde β yaklaşık olarak 2'dir. Sonuç olarak Q,

  
    
      
        
          Q
          
            ν
          
        
        =
        1
        −
        
          e
          
            −
            
              τ
              
                ν
              
            
          
        
        =
        1
        −
        
          e
          
            −
            
              τ
              
                0
              
            
            (
            ν
            
              /
            
            
              ν
              
                0
              
            
            
              )
              
                β
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Q_{\nu }=1-e^{-\tau _{\nu }}=1-e^{-\tau _{0}(\nu /\nu _{0})^{\beta }}}
  

olarak ifade ediliyor ve burada,

  
    
      
        
          ν
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{0}}
  
,
  
    
      
        
          τ
          
            0
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \tau _{0}=1}
  
 noktasındaki frekans olarak belirtilmektedir.

Belli bir dalga boyunda, iki paralel duvar verilmiş olsun ve yüzeylerinin emisyonları 
  
    
      
        
          ε
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{1}}
  
 ve 
  
    
      
        
          ε
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{2}}
  
 olsun. Bir duvarın içerisinde bulunan dalga boyunun radyasyonunun belli bir fraksiyonu bu duvardan ayrılıp diğer duvara geçecektir. Kirchoff' un termal radyasyon yasasına göre; belirli bir dalga boyu için, her ne olursa olsun bir yüzey üzerine her iki taraftan da gelen ışınım bir kısmı, diğer yüzeyinden içerisinden emisyon olarak geçmez, aksine yansır. Bu yansıyan ışınım ihmal edildiği zaman, birinci duvar tarafından yayılan ışınımın oranı 
  
    
      
        
          ε
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{1}}
  
olup, ikinci duvara giren ışınımın oranı ise 
  
    
      
        
          ε
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{2}}
  
 olacaktır.
Eğer yansımayı hesaba katarsak, ikinci duvara giriş yapamayan ışınım, ikinci duvar tarafından ilk duvara yansıtılacaktır ve başlangıçta emisyon miktarı 
  
    
      
        
          ε
          
            1
          
        
        (
        1
        −
        
          ε
          
            2
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \varepsilon _{1}(1-\varepsilon _{2})}
  
 olacaktır. Bu miktarın 
  
    
      
        1
        −
        
          ε
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle 1-\varepsilon _{1}}
  
 kadarı tekrar ikinci duvara yansıtılacaktır Böylece ilk duvardan kaynaklanan emisyon artacaktır. Bu yansımalar geri sıçrama yapmaktadır ve miktarını azaltarak ilerlemektedir. Denge durumunu çözümleyebilmek için, ikinci duvarı toplamda giriş yapan ışınım miktarının oranı belirlenir.

  
    
      
        
          
            ε
          
          
            1
            ,
            2
          
        
        =
        
          
            1
            
              
                
                  1
                  
                    ε
                    
                      1
                    
                  
                
              
              +
              
                
                  1
                  
                    ε
                    
                      2
                    
                  
                
              
              −
              1
            
          
        
        =
        
          
            
              
                ε
                
                  1
                
              
              
                ε
                
                  2
                
              
            
            
              
                ε
                
                  1
                
              
              +
              
                ε
                
                  2
                
              
              −
              
                ε
                
                  1
                
              
              
                ε
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\varepsilon }_{1,2}={\frac {1}{{\frac {1}{\varepsilon _{1}}}+{\frac {1}{\varepsilon _{2}}}-1}}={\frac {\varepsilon _{1}\varepsilon _{2}}{\varepsilon _{1}+\varepsilon _{2}-\varepsilon _{1}\varepsilon _{2}}}}
  

Bu formül simetriktir. Ayrıca, sadece ikinci duvarın içerisinde bulunan ışınım ile ilk duvarın içerisine giren ışınımın oranı aynıdır. Bu durum, iki duvarın yüzeylerinden yer değiştiren yansımalar ve emilen ışınımlar ne olursa olsun doğrudur. Çünkü, bu formül sadece ışınımın yapıldığı duvar ile ilgilidir. Bu formülde yer alan nicelikler, genliklerden ziyade yoğunluklardır. En uygun seçim, iletilen ve yansıtılan ışınımlardan ayrı olarak, duvarlar birçok dalga

Esnek kur sistemine yüzen veya serbest değişken kur adları da verilir. En belirgin şeklinde bu sistemde, döviz piyasaları üzerinde hiçbir devlet müdahalesi yoktur. Döviz kurları tamamen piyasadaki döviz arz ve talebine göre oluşur. Bu sistemde, bir ülkenin dış ödemeler dengesi, döviz kurları aracılığıyla sağlanacağından, dış ödemeler dengesinin açık ya da fazla vermesi söz konusu olmayacaktır. Örneğin dış ödemeler dengesi açık veriyorsa, döviz talebi (yani ithalat) döviz arzından (yani ihracattan) daha fazla olacağından, döviz kuru yükselecektir. Döviz kurunun yükselmesi bu defa ithalatın azalmasına ve ihracatın artmasına neden olacaktır. Döviz kurundaki yükselme, dış açık ortadan kalkana kadar devam edecektir.
Esnek kur sistemi serbest piyasa ekonomisinin dövize uygulanmış şeklidir. Akademisyenler açısından ilgi çekici olan bu sınırsız değişken kur sistemine uygulayıcılar; örneğin dış ticaret firmaları, mali yöneticiler, dış yatırımcılar ve hükûmetler pek sıcak bakmamaktadır. Sistemin lehinde ve aleyhinde pek çok görüş vardır.
Esnek kur sisteminde, döviz kuru piyasalarda serbestçe değişebilir. Döviz arz/talebindeki bu değişmeler cari kura yansıyınca piyasalarda denge sağlanmış olur. Dış dengesizlik, olası bir dış açığın döviz kurunun yükselmesiyle, olası bir dış fazla da döviz kurunun düşmesiyle engellenmiş olur. Esnek kur, dış ticarette bir kur değerlenmesi ortaya çıkınca bu değerlenmeye bağlı olarak ödemeler dengesinde bir sorun çıkarmaz. Bu yönüyle avantajlıdır. Aynı zamanda dışsal şoklar karşısında güçlüdür.

Esnek kur sisteminde belirli bir kur hedeflenerek merkez bankasının etkili bir para politikasına sahip olması sağlanır. Esnek kur sistemin elbette dezavantajları da vardır. Mesela esnek kur ithal enflasyona açıktır. Esnek kurdaki risk algısı, risk primlerinin yükselmesine neden olur. Bu da ticari ve finansal işlem hacmini daraltır. Sistemde döviz kuru, faiz oranı ve sermaye hareketini kontrol etmek gerekir. Fakat devletlerin bunları doğrudan kontrol etmesi mümkün değildir. Bu durum literatürde “İmkansız Üçleme Hipotezi (Impossible Trinity)” ile açıklanır.
Bu hipotezi Frankel, 1999 yılında öne sürmüştür. Bu hipotezde ikisi politika aracı olarak seçilir. Diğeri piyasa dinamiklerine bırakılır. Bazı ekonomilerde sermaye hareketleri serbesttir. Bu ekonomilerde esnek kur sisteminde döviz kuru yukarıda bahsedildiği gibi piyasa dinamiklerine bırakıldığı için kalan iki politika rahatça kontrol edilebilmektedir. Bazı ekonomilerde de para ikamesi yüksektir, burada esnek döviz kuru politikası, para arzındaki değişmeler karşısında döviz kurlarını hassas bir duruma getirir. Böyle olunca para ikamesinin varlığı para politikasını zorlaştırmaktadır. Türkiye'de esnek kur politikası uygulanmaya başlandığından beri döviz kurlarındaki yüksek dalgalanma potansiyeli dış dengesizliğin giderilmesinde önemli rol oynamaktadır.

Esnek kur sistemi ile birlikte dış denge sağlanmış olur. Döviz kurlarında meydana gelen dalgalanmalar enflasyon ve faiz oranlarıyla ilgilidir. Bu çerçevede izlenen para politikaları da önemli yer tutar. Esnek kur sistemi fiyat dışında, gelir ve sermaye ile de ilgilidir. Döviz kuru sadece fiyatı temsil etmez, denge faktörünü de temsil eder. Sistemdeki denge kurdaki dalgalanmalarla sağlanır. Kurdaki dalgalanmalarda önemli olan faktörler dalgalanmanın boyutu ve süresidir. Döviz kurlarındaki dalgalanma ne kadar az ise piyasa o kadar istikrarlıdır.

Her ülkenin kendi parasını belirleyen döviz kuru sistemi değişen koşullarla farklılık göstermiştir. Ülkeler başka para birimleriyle bağlantı kurmak için üç yol izlemiştir. İlki, kendi para birimini diğer para birimleri karşısında serbestçe dalgalanmaya bırakmak; ikincisi ülkelerin ulusal paralarının fiyatlarını yabancı paralara karşı sabitlemeleri; üçüncüsü ülkelerin paralarını belli bir genişlikte dalgalanmasını sağlamalarıdır. Fakat müdahale edilmesiyle birlikte bu dalgalandırmaya sınır koyulabilir veya önceden belirlenen parametrelere göre paralarının değerini belirleyebilirler. Serbest dalgalanma ile, döviz kuruna hiçbir müdahale yapılmadan döviz arz ve talebi belirlenir. Serbest dalgalı kura herhangi bir müdahale istisna durumunda meydana gelir. Düzensiz piyasa koşulları oluşursa serbest dalgalı kur vardır diyebiliriz. Bu müdahale en fazla üç kez ve üç iş günü içerisinde yapılır. Yapılan bu müdahalelerde veri ve bilgilerin onaylanması gerekir. Bu bilgilerin IMF'ye verilmesi gerekir. IMF'ye bilgi verilmezse o kur serbest dalgalı kur yerine dalgalı kur olarak adlandırılır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus var; Bu IMF'nin sürekli bilgi istediği anlamına gelmez, verilen bilgiler IMF'ye yeterli gelmezse IMF detaylı bilgi ister.

https://core.ac.uk/download/pdf/7061456.pdf7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://arastirmax.com/en/system/files/dergiler/19634/makaleler/2/arastirmax-uluslararasi-doviz-kuru-sistemlerinin-gelecegi-bretton-woodsa-geri-donulebilir-mi.pdf
https://ms.hmb.gov.tr/uploads/2019/09/PelinKUZEY1.pdf
http://sbolat.weebly.com/uploads/2/4/0/5/24055490/Is_-_lm_-_bp_%5Buyumluluk_modu&#x5D;.pdf
http://static.dergipark.org.tr/article-download/5196/573c/da7c/592c09e0d73e8.pdf?
https://katalog.marmara.edu.tr/eyayin/tez/T0047437.pdf

Gelir dağılımı, bir ekonomide ortaya çıkan gelirin, oyunculara nasıl paylaştırıldığını gösteren ekonomik göstergedir. Ülkeler düzeyinde, gelirin sosyal sınıflar arasındaki dağılımıdır.

Bir ekonomideki bütün kişiler yaşamları boyunca üretim sürecine emek, sermaye veya servetleriyle katılarak yaşamlarını sürdürmek için yeterli bir gelir sağlamak durumunda olmayabilirler. Hastalık, sakatlık, yaşlılık, işsizlik gibi nedenlerle yeterli bir gelir elde edilemeyebilir ve yeterli servet stoklarına sahip olunamayabilir. Bu nedenle devlet, kendi kusurları olmaksızın geçimlerini tamamen ya da kısmen sağlayamayanların yeterli bir gelire kavuşmalarını mümkün kılan yeniden dağılım tedbirlerini almak zorundadır.
Ekonomik süreç içerisinde fonksiyonel gelir dağılımı ile ilk olarak ortaya çıkan gelir brüt gelirdir. Ekonomi teorisi brüt gelirle ilgilenir, buna faktör gelirlerinin dağılımı, birincil dağılım adı da verilmektedir. İkincil dağıtım ise, gelirin doğuşu ile kullanışı arasında geçen yeniden dağılımı ile ilgili konuları kapsamaktadır. Bu nedenle ikincil dağıtım devletin araya girerek sosyal ve etik nedenlerle birincil dağılımı düzenlemesi anlamına gelir. Böylece devletin müdahalesi sonucu ortaya çıkan gelir dağılımı ikincil gelir dağılımı olarak adlandırılır ve birincil dağılıma göre daha eşitçi olduğu kabul edilir.
Devletin gelirleri daha eşitlikçi bir düzeye sokma çabaları, gelirin yeniden dağılımı olarak adlandırılabilir. Bu amacı gerçekleştirmek için devletin elinde gelir dağılımının fonksiyonunu ve büyüklüğünü etkileyebilecek çok sayıda araç bulunmaktadır. Mali olmayan politika araçlarının başlıcaları: istihdam, ücret ve fiyat kontrolleridir. Temel maliye politikası araçları ise; vergi ve kamu harcamalarıdır

Lorenz Eğrisi

Kamu giderleri (İng. Public expenditure) veya Devlet masrafları, Hükümet ve diğer kamu tüzel kişilerinin, kamu yararına çalışmalarını finanse etmek üzere yaptıkları harcamalardır. Kamu giderleri ağırlıklı olarak eğitim, sağlık, adalet, ulaşım ve altyapı gibi alanlarda kullanılır. İnşa edilen köprüler, okullar, havalimanları veya herhangi bir devlet kurumu'nda çalışan bir memurun maaşı dar anlamlı kamu giderlerine örnek verilebilir. Devlet aynı zamanda büyüme ve kalkınma hızını artırmak, gelir dağılımını iyileştirmek, kaynak dağılımını düzeltmek için de çeşitli harcamalar yapar.

Kamusal ihtiyaçlar, ortak ya da kolektif nitelikte olduklarından ötürü toplumsal fayda sağlarlar. Kamusal ihtiyaçların kolektif kullanımının sonucu olarak, fayda da kolektif düzeyde ortaya çıkar. O nedenle kamusal ihtiyaçlara yönelik bir kamu hizmetinin kişisel özelliği bulunmaz ve kişilere özel sunulan bir hizmet değildir.

Kamu giderleri 4 türe ayrılır,

Karşılığında herhangi bir reel materyal satın alınan giderlere gerçek giderler denir. İş gücü, sermaye veya bir mal karşılığında yapılan ödemeler gibi giderler bu grup içerisinde yer alır. Örneğin bir bina veya makine satın alımı, devlet çalışanlarına (memurlar) ödenen ücretler olağan giderlerdir.

Kamu hizmetleri gerçekleştirilirken birkaç kullanımda tüketilen mallar ve hizmetler için yapılan giderlerdir. Burada esas, giderlerin üretimde kullanılmasıdır. Üretim gerçekleştirilirken söz konusu olan tüketime yapılan ödemeler, cari giderlerdir. Örneğin bir devlet dairesi'nin ısınma, elektrik, kırtasiye giderleri, çalışanlara yapılan maaş ve ücret ödemeleri, vb. harcamaları birer cari giderdir. Cari giderler, diğer giderlerle birlikte yapıldığı sürece bir anlam ifade eder. Cari giderin oluşabilmesi için önceden bir yatırım giderinin yapılmış olması şarttır.

Devletin ilgili kurumları aracılığıyla elle tutulur bir mal veya hizmet olmaksızın yaptığı gider türüdür. Sosyal hizmetler, yardımlar, öğrenci bursları, gazilere ödenen maaşlar, vergi iadeleri, ihracatı teşvik amacıyla yapılan sübvansiyonlar, faiz ödemeleri transfer giderlerine birer örnektir. Bu tür giderler genellikle sosyal özellikler taşır.

Devletin üretim kapasitesini artırmak veya toplumsal bir kurum ya da hizmetin yapılmasını sağlamak amacıyla ortaya çıkarttığı gider türüdür. Yapılan yollar, havalimanları, viyadükler veya okullar bu gider türüne örnektir. Yatırım giderleri, doğal olarak cari giderlere yol açar.

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı'nın açıkladığı verilere göre Türkiye'de 2020 yılı bütçe giderleri toplam 1 trilyon 95 milyar TL, faiz hariç giderler ise 956 milyar TL olmuştur. Bütçeden eğitim alanına 176 milyar lira, sağlık alanına 188 milyar lira, savunma ve güvenlik alanına 141 milyar lira, kamu yatırımlarına ise 88,5 milyar liralık kaynak ayrılmıştır.
2020 bütçesinden harcanacak toplam tutarlar personel giderleri için 282,5 milyar lira, sosyal güvenlik prim ödemeleri için 48,1 milyar lira, kamu kurum ve kuruluşlarının mal ve hizmet alımları için 75,6 milyar lira, cari transferler için 451,1 milyar lira, sermaye giderleri için 56,6 milyar liradır.

MP3 (okunuşu Türkçe: me-pe-üç veya İngilizce: em-pi-tri, açılımı MPEG-1 Audio Layer III) (Film Uzmanlar Grubu Ses Katmanı 3) olan sıkıştırılmış ses biçimi ve bu biçimde kaydedilen seslere verilen ad. Fraunhofer-Institute tarafından geliştirilmiştir. Sayısal hale getirilmiş sesler üzerinden insan kulağının duyamayacağı titreşimlerin silinmesi yöntemine dayanır. 
MP3 kelimesi, MPEG Layer 3'ün kısaltmasından oluşmuştur. (MPEG=Motion Pictures Experts Group). MP3 formatı disk alanından tasarruf sağlanması amacıyla ortaya çıkmıştır. Sıkıştırma algoritmaları geliştirilmeden önce bilgisayarlarda ses örnekleri .wav, .pcm, .voc, .au, .snd gibi biçimlerde saklanırdı ki bu formatlar sesi depolarken insan kulağının işitemeyeceği ses frekanslarını da depolayarak dosyanın şişmesine yol açarlar. Bu biçimlerde CD kalitesinde 3-5 dakikalık bir ses kaydının saklanabilmesi için 50 ila 70 megabayt arasında bir sabit disk alanı gerekmektedir.

MP3, sıkıştırma türü olarak lossy yani "kayıplı" bir başlığı altındadır. Bit aralığına bağlı olarak ses kalitesi değişiklik gösterir. 128 kbit/s ayarındaki bir sıkıştırma ile alandan yaklaşık 1:11 oranında tasarruf edilebilir. oluştururken önemli bir konu da değişken bit aralığı kullanmaktır. Bir mp3 VBR (variable bit rate) adı verilen dinamik sıkıştırma yöntemi ile sıkıştırılırsa, kaybın önemli olmadığı bölümlerde düşük bit sıklığı, önemli olduğu bölümlerde ise yüksek bit sıklığı kullanılır. Bu sayede sıkıştırılmış olan mp3, standart bir sıkıştırma oranıyla işlenmiş parçadan daha az yer kaplar.

Ogg Vorbis
DivX

Maliye politikası, devletin maliye politikası araçlarını (kamu harcamaları, vergiler gibi) kullanarak  ekonominin tam istihdama ulaşmasını sağlamak, ekonomik dalgalanmaları en aza indirgemek, adil bir servet ve gelir dağılımını oluşturmak için uyguladığı politikalardır. Para politikası ile birlikte iktisat politikasını oluşturmaktadır. Para politikasının araçları faiz haddi ve para arzıyken, maliye politikasının kamu gelirleri (örneğin vergiler ve harçlar) ve kamu giderleri üstünden yürütüldüğü söylenebilir. Bununla birlikte kamu borçlanması da maliye politikası araçları arasında gösterilebilir. Maliye politikası araçlarının kullanım şekilleri özellikle bankacılık sektörüne zarar vermeyecek türde olmalıdır. Esasında maliye politikası genel olarak reel sektörü (mal ve hizmet piyasası) etkiler. Ancak reel sektör üzerindeki politika etkisi de belli bir gecikme ile yine bankacılık sektörüne yansımaktadır. Devletin kendi gelir-gider kalemlerini yönetmek amacı taşıyarak Merkez Bankası aracılığıyla uyguladığı bu ekonomik enstrümanlar, özellikle cari dönem beklentilerindeki "arzulanır büyüme" hedefleri tarafından güdülenmektedir.

Ekonomik dengenin sağlanması ve sürdürülmesinde kendiliğinden fonksiyon gören, denge sağlayıcı etkiler yaratan mali ya da sosyoekonomik kurumlardır. Örneğin; mali sistemde var olan artan oranlı vergiler, işsizlik sigortası ödemeleri, bütçe açık ve fazlaları, birey-aile ve kurum tasarrufları ile toprak mahsullerine ödenen mali yardımlar (sübvansiyon) otomatik stabilizatör niteliğindedir.
Klasik sistemde faiz oranları Keynesyen sistemde ise transfer ödemeleri ve vergi oranları ekonominin dengeye erişmesi için otomatik stabilizatör görevini üstlenirler.
Otomatik stabilizatörlerin tek başına istikrar sağlayıcı etki yapabilmeleri güçtür. Bunu açıklayan en basit örneklerden birisi, ekonomi tam istihdam seviyesindeyken, artan oranlı vergilerin büyümeyi kısıtlayıcı etki yapması ve bunun çözümünün vergilerin indirilmesi ya da kamu harcamaları gibi iradi maliye politikaları yoluyla olmasıdır.

İktisat
Makroekonomi

Reel (Gerçek) harcama, bir ekonomide devletin mal ve hizmetlere veya üretim faktörlerine doğrudan talebiyle oluşan bir tür kamu gideridir. Devletler bu harcama türü ile kamu hizmetlerini görmek üzere personel istihdamı veya üretim faaliyetlerinde bulunur. Bu harcama ile üretim faktörü söz konusu olduğundan ötürü milli gelirde yükseliş olur, bu sebeple transfer harcamalarının tam tersi olarak nitelendirilebilir.

Reel harcamalar, cari harcamalar ve yatırım harcamaları olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Genellikle cari harcamaların çok büyük bir bölümünü personel maaşları oluşturur. Ayrıca devlet kurumlarının ısınma, kırtasiye benzeri giderleri veya demirbaş alımları gibi harcamalar da cari harcamalar sınıfına dahildir. Cari harcamalar her yıl düzenli olarak yapılır ve etkisi kısa dönemlidir. Bu harcama türü ile hem kamu hizmetinin karşılığı verilmiş olur, hem de ulusal ekonomi içinde harcama yaparak ekonomik gelişmeye fayda sağlayacak güçlü bir memur sınıfı oluşturulmuş olur.

Faydası tek bir cari dönemi değil, daha uzun bir dönemi kapsayan; devletin alt ve üstyapı veya üretim tesisleri gibi yapılar inşa etmek üzere yaptığı harcama türüdür. Bu türün de cari harcamalar gibi ekonomik büyümeye doğrudan etkisi olur.

Sabit kur, sabit döviz kuru rejimi, kambiyo kontrolü bir ekonomideki yetkili para politikası otoritesi tarafından, ülkede kullanılmakta olan yerel para birimi değerinin, daha istikrarlı veya uluslararası alanda daha yaygın olarak kullanılan bir para birimi, çeşitli para birimleri sepeti (Dolar, Euro, Sterlin ve Yen’den oluşan özel çekme hakkı “SDR” sepeti) veya altın gibi değerli metallerin değerlerine sabitlendiği bir kur rejimidir.
İlgili para birimi ile sabit alınan birim arasındaki döviz kuru, dalgalı (esnek) döviz kuru rejiminden farklı olarak piyasa koşullarına göre değişmemektedir. Merkez bankası tarafından, ölçü alınan bu değerlerde meydana gelen değişiklikler göz önüne alınarak yerel para biriminin değeri de aynı biçimde değiştirilmektedir. Bu sistemde ilgili otorite tarafından söz konusu kur değerinin belirlenmiş alt veya üst limitlere erişmesi veya aşması durumunda kura satış ve alış vasıtasıyla müdahale edilir. Bu nedenle, söz konusu müdahaleye imkan tanıyacak yeterli bir rezerv büyüklüğü bulunması zorunluluktur.
Sabit döviz kuru sisteminde, bir ülkenin merkez bankası tipik olarak bir açık piyasa mekanizması kullanır ve sabitlenmiş oranını ve dolayısıyla para biriminin sabitlendiği referansa göre istikrarlı değerini korumak için her zaman para birimini sabit bir fiyattan alıp satmayı taahhüt eder. İstenen döviz kurunu korumak için merkez bankası, özel sektörün yabancı paraya net talebinin olduğu bir dönemde, rezervlerinden yabancı para satar ve yerli parayı geri satın alır. Bu da yerli para için suni bir talep yaratarak döviz kurunun değerini artırır. Tersine, yerli paranın değer kazanmaya başladığı bir durumda, merkez bankası yabancı parayı geri satın alır ve böylece piyasaya yerli para ekler, böylece döviz kurunun amaçlanan sabit değerinde piyasa dengesini korur.
Sabit bir döviz kuru sistemi, enflasyon oranlarını sınırlamak gibi bir para biriminin davranışını kontrol etmek için de kullanılabilir. Ancak bunu yaparken, sabitlenmiş para birimi referans değeriyle kontrol edilir. Bu nedenle, referans değer yükseldiğinde veya düştüğünde, ona bağlı para birimlerinin değerlerinin de, bağlı para biriminin alınıp satılabildiği diğer para birimleri ve emtialara göre yükselip düşeceği sonucuna varılır. Başka bir deyişle, sabitlenmiş bir para birimi, herhangi bir zamanda mevcut değerinin nasıl tanımlanacağını belirlemek için referans değerine bağlıdır.
Buna ek olarak, Mundell-Fleming modeline göre, tam sermaye hareketliliğine sahip bir ekonomide uygulanan sabit döviz kuru rejimi, hükûmetin makroekonomik istikrarı sağlamak için yurtiçi para politikasını kullanmasını engellemektedir.
21. yüzyılda, büyük ekonomilerle ilişkili para birimleri genellikle döviz kurlarını diğer para birimlerine sabitlememektedir. Sabit bir döviz kuru sistemi kullanan son büyük ekonomi, Temmuz 2005'te kontrollü döviz kuru adı verilen biraz daha esnek bir döviz kuru sistemini benimseyen Çin Halk Cumhuriyeti'dir. Avrupa Döviz Kuru Mekanizması da Euro Bölgesi'ne katılan ülkelerin yerel para birimlerinden Euro'ya karşı nihai bir dönüşüm oranı belirlemek için geçici olarak kullanılmaktadır.

Sabit kur rejimine ilişkin kronoloji:

Tipik olarak, sabit bir döviz kurunu korumak isteyen bir hükûmet bunu serbest piyasada kendi para birimini satın alarak ya da satarak gerçekleştirir. Hükûmetlerin yabancı para rezervi bulundurmasının bir nedeni de bundan kaynaklanmaktadır.
Döviz kuru sabit gösterge kurunun çok üzerine çıkarsa (olması gerekenden daha güçlü olursa), hükûmet kendi para birimini satar (bu da para arzını artırır) ve yabancı para birimi satın alır. Bu da para biriminin fiyatının düşmesine neden olur (Bkz: Klasik Arz-Talep diyagramları). Ayrıca, sabitlendiği para birimini satın alırlarsa, bu para biriminin fiyatı artacak ve para birimlerinin göreceli değerinin amaçlanana yaklaşmasına neden olacaktır.

Döviz kuru istenen oranın çok altına düşerse, hükûmet rezervlerini satarak piyasadan kendi para birimini satın alır. Bu piyasada daha fazla talep yaratır ve yerel para biriminin güçlenmesine neden olur, böylece hedeflenen değere geri dönmesi umulur. Sattıkları rezervler sabitlenmiş para birimi olabilir, bu durumda bu para biriminin değeri düşecektir.

Sabit döviz kurunu korumanın daha az kullanılan bir başka yolu da, başka bir kur üzerinden döviz ticareti yapmayı yasadışı hale getirmektir. Bunu uygulamak zordur ve genellikle dövizde karaborsaya yol açar. Bununla birlikte, bazı ülkeler tüm para dönüşümleri üzerindeki hükûmet tekelleri nedeniyle bu yöntemi kullanmakta oldukça başarılıdır. Çin hükûmetinin ABD dolarına karşı para birimini sabit tutmak ya da sıkı bir şekilde dalgalandırmak için kullandığı yöntem de bu olmuştur. Çin, para birimi sabitini korumak için günde ortalama bir milyar ABD doları satın almaktadır. 1990'lar boyunca Çin, Yuan ve diğer para birimleri arasındaki tüm para birimi dönüşümleri üzerinde bir hükûmet tekeli kullanarak para birimi sabitini korumada oldukça başarılı olmuştur.

Para kurulu düzenlemeleri sabit döviz kurlarının en yaygın aracıdır. Para kurulu, merkez bankalarının rezervleri tükenmeden para talebindeki şoklarla başa çıkmalarına izin verdiği için sabit kur olarak kabul edilir. PPK'lar aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok ülkede faaliyet göstermektedir:

Hong Kong (1983'ten beri);
Arjantin (1991'den 2001'e kadar);
Estonya (1992'den 2010'a kadar);
Litvanya (1994'ten 2014'e kadar);
Bosna Hersek (1997'den beri);
Bulgaristan (1997'den beri);
Bermuda (1972'den beri);
Brunei (1967'den beri)

Parasal işbirliği, iki veya daha fazla para politikasının veya döviz kurunun birbirine bağlandığı bir yöntemdir ve bölgesel veya uluslararası düzeyde gerçekleşebilir. Parasal işbirliğinin mutlaka iki ülke arasında gönüllü bir düzenleme olması gerekmez, zira bir ülkenin kendi para birimini diğer ülkenin rızası olmadan başka bir ülkenin para birimine bağlaması da mümkündür. Sabit parite sistemlerinden parasal birliklere kadar uzanan çeşitli parasal işbirliği şekilleri mevcuttur. Ayrıca, 1973 yılında Avrupa Parasal İşbirliği Fonu (EMCF) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) dahil olmak üzere parasal işbirliğini uygulamak ve döviz kurlarını istikrara kavuşturmak için çok sayıda kurum teşkil edilmiştir.
Parasal işbirliği ekonomik entegrasyonla yakından ilişkilidir ve genellikle birbirini güçlendiren süreçler olarak kabul edilirler. Ancak ekonomik entegrasyon farklı bölgeler arasında ticari engellerin azaltılması veya ortadan kaldırılması ve para ve maliye politikalarının koordinasyonu ile belirginleşen ekonomik bir düzenlemedir, parasal işbirliği ise para birimi bağlantılarına odaklanır. Parasal birlik, parasal işbirliği ve ekonomik entegrasyon sürecinin taçlandırılması olarak kabul edilir. İki veya daha fazla ülkenin karşılıklı fayda sağlayan bir değiş tokuşa girdiği parasal işbirliği biçiminde, sermaye kontrollerinin aksine, ilgili ülkeler arasında sermaye serbestçe hareket edebilir. Parasal işbirliğinin dengeli ekonomik büyümeyi ve parasal istikrarı teşvik ettiği düşünülmektedir, ancak üye ülkelerin (güçlü bir şekilde) farklı ekonomik kalkınma seviyelerine sahip olması durumunda ters etki de yaratabilir. Özellikle Avrupa ve Asya ülkelerinin para ve döviz kuru işbirliği geçmişi vardır, ancak Avrupa parasal işbirliği ve ekonomik entegrasyonu nihayetinde Avrupa Parasal Birliği ile sonuçlanmıştır.

1973 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu ülkeleri olan Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda'nın para birimleri "Yılan" adı verilen bir uygulamaya katılmıştır. Bu düzenleme döviz kuru işbirliği olarak sınıflandırılmaktadır. Sonraki 6 yıl boyunca bu anlaşma, katılımcı ülkelerin para birimlerinin önceden ilan edilen merkezi oranlar etrafında artı veya eksi %2,25'lik bir bant içinde dalgalanmasına izin verdi. Daha sonra, 1979 yılında, 'Yılan'daki katılımcı ülkelerin kurucu üye olduğu Avrupa Para Sistemi (EMS) kuruldu. EMS sonraki on yıl içinde gelişerek 1990'ların başında gerçek anlamda sabit bir döviz kuruna dönüştü. Bu dönemde, 1990'da AB, Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin ekonomilerini üç aşamada yakınlaştırmayı amaçlayan bir grup politika için şemsiye bir terim olarak Ekonomik ve Parasal Birliği (EMU) tanıttı.

1963 yılında Tayland hükûmeti, döviz kuru hareketlerinin istikrara kavuşturulmasında rol oynamak amacıyla Döviz Eşitleme Fonu'nu (EEF) kurmuştur. Bu fon, ABD doları başına Baht'ın yanı sıra Baht başına gram altın miktarını da sabitleyerek ABD dolarına bağlandı. Sonraki 15 yıl boyunca Tayland hükûmeti Baht'ın altın cinsinden değerini üç kez düşürmeye, fakat Baht'ın ABD doları karşısındaki paritesini korumaya karar verdi. Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından 1978 yılında uluslararası para sisteminde altına daha küçük bir rol veren yeni bir genelleştirilmiş dalgalı döviz kuru sisteminin getirilmesi nedeniyle, parasal işbirliği politikası olarak bu sabit parite sistemi sona erdirildi. Tayland hükûmeti para politikalarını yeni IMF politikasıyla daha uyumlu olacak şekilde değiştirdi.

Bretton Woods Sistemi II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra devreye girmiş, bir dönem başarıyla işledikten sonra 1960'lı yılların sonlarına doğru tıkanmaya başlamış, nihayet 1971 yılında da sona ermiştir. Bretton Woods Sisteminin yıkılmasını hazırlayan başlıca sebepler söyle sıralanabilmektedir:

ABD'nin Vietnam savaşının finansmanı ve dahildeki sosyal programlar için kamu harcamalarını artırması, parasal genişlemeye gitmesi ve bu suretle dışarıya enflasyon ihraç etmesi
Marshall yardımları, Dünya Bankası kredileri ve NATO'nun sağladığı güvenlik şemsiyesi sayesinde Batı Avrupa ve Japonya'nın iktisaden hızla toparlanması ve bu ekonomilerde fazla miktarda Dolar birikmesi
ABD'nin elindeki altın rezervlerinin zamanla erimesi ve parasını destekleyemez hale gelmesidir.

T.C Merkez Bankası29 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü

Stagflasyon, stagnasyon ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durumdur. Bu durumda ekonomideki işsizlik oranı artarken fiyatlar da hızla yükselmektedir. 1970 yılında İngilizcede stagnation (stagnasyon, gayri safi millî hasıla hızının ortalamadan daha düşük bir hızda büyümesi) ile inflation (enflasyon, fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve hissedilir artışı) kelimelerinin birleşmesinden türetilmiştir.
Hem Klasik İktisat Teorisi'nde hem de Keynesyen Teori'de stagflasyon, paradoksal bir durumdur (normalde enflasyon ve işsizlik oranı arasında ters orantı mevcuttur biri düşerken diğeri yükselir; ancak stagflasyon ortamında her ikisi de yükselmektedir). Her iki kuram çerçevesinde açıklanması olanaksızdır. Ekonomilerde enflasyonun ortaya çıkması, toplam talebin toplam arzı aşacak derecede artması sonucudur. Toplam arz, toplam talepteki artışı karşılayamamaktadır çünkü ekonomide, istihdam edilerek üretimi artıracak iş gücü kalmamıştır, ekonomi tam istihdamdadır. Oysa durgunluk, istihdamın düşmesidir.
Gelişmekte olan ülkelerde, kronikleşmiş bir düşük istihdam görülür. Toplam talebin artması durumunda -ki bu ülkelerde kronikleşmiş bir toplam talep fazlası vardır- toplam arz, istihdam edilebilecek serbest iş gücü olmasına karşın artırılamaz çünkü üreticiler, üretim araçlarında ve iş gücünde gerekli artışı sağlayacak finansman olanaklarından yoksundurlar. Bu ülkelerde, sanayileşmiş ülkelerin aksine olarak sermaye talebine uyum sağlayacak kadar esnek bir sermaye arzı yoktur. Dolayısıyla bu ülkeler, tam istihdamda olmasalar bile, sonuç itibarıyla tam istihdam koşullarında bir ekonomi gibidirler, talep artışı, enflasyonist bir etki yaratır.
Oysa sanayileşmiş ülkelerde, herhangi bir nedenle ekonominin tam istihdamın altında olması durumunda, toplam talep artışı, istihdam artışını, dolayısıyla arz artışını getirir ve fiyat seviyesi dengelenir. Eğer ekonomi tam istihdamda ise, istihdam artışı sağlanamayacağı için -tüm iş gücü olanakları kullanılmaktadır- arz artışı sağlanamaz. Bu durumda toplam talep artışı, enflasyonist baskı yaratacaktır.
Stagflasyon ortamında ise ülke ekonomisi, hem gelişmekte olan ekonominin, hem de gelişmiş ekonominin tepkilerini vermektedir.

Arz esnekliği
Deflasyon

Takas veya trampa, herhangi bir değişim aracı kullanılmaksızın, mal ve hizmetlerin diğer mal ve hizmetlerle değiş tokuş edildiği bir ticaret tipidir.
Henüz parasal bir sistem kurmamış topluluklarda görülebileceği gibi, modern ekonomilerde de parasal sistemin yanı sıra varlığını özellikle dijital takas olarak da sürdürmektedir. Ancak, takasın parasal ticaretin yerini alması, parasal sistemin çöktüğü zamanlarda (örneğin hiperenflasyon dönemi) mümkün olabilmektedir.
Mal ve hizmet alışverişinde, para kullanılmaya başlamadan önce, insanların, ihtiyaç duydukları veya arzu ettikleri mal veya hizmetleri, ellerindeki veya üretebildikleri, sağlayabildikleri mal veya hizmetler karşılığında alıp satmasına dayanan işlemdir.
Satım sözleşmesine benzemekle birlikte, ondan farklı olarak satıcının temin ettiği bir mal ya da hak karşılığında alıcının para yerine başka bir malın mülkiyetinin ya da hakkın geçişini üstlenmesidir.
Trampa sözleşmesiyle taraflar edimleri karşılıklı olarak değiştirdiklerinden tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme çeşitlerinden biridir ve satım sözleşmesine olan benzerliği nedeniyle borçlar kanununda trampaya da satış sözleşmesine uygulanan hükümlerinin kullanılacağı düzenlenmiştir.

Ekonomide talep şoku, mal veya hizmetlere olan talebi geçici olarak artıran veya azaltan ani bir olaydır.
Pozitif bir talep şoku toplam talebi artırırken, negatif bir talep şoku toplam talebi azaltır. Her iki durumda da mal ve hizmetlerin fiyatları etkilenir. Mal veya hizmetlere olan talep arttığında, talep eğrisinin sağa kayması nedeniyle fiyatı (veya fiyat seviyeleri) artar. Talep azaldığında, talep eğrisinin sola kayması nedeniyle fiyatı düşer. Talep şokları vergi oranları, para arzı ve hükûmet harcamaları gibi unsurlardaki değişikliklerden kaynaklanabilir. Örneğin, bir vergi indiriminden sonra vergi mükelleflerinin devlete daha az borcu olur ve böylece kişisel harcamalar için daha fazla para serbest kalır. Vergi mükellefleri bu parayı mal ve hizmet satın almak için kullandıklarında fiyatlar yükselir.
Kasım 2002'de Birleşik Krallık'taki kötü ekonomik durumun ortasında, İngiltere Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Mervyn King, ülke ekonomisinin yakın gelecekte "büyük bir negatif talep şokuna" yol açma riski taşıyacak kadar dengesiz olduğu uyarısında bulundu. London School of Economics'te yaptığı konuşmada, "İngiltere ekonomisindeki genel istikrarın altında, bir yanda canlı bir tüketici ve konut sektörü ile diğer yanda zayıf dış talep arasında dikkate değer bir dengesizlik yatmaktadır" diyerek konuyu detaylandırmıştır.
2008'deki küresel mali kriz sırasında, Amerika Birleşik Devletleri ekonomisindeki negatif talep şoku, düşen ev fiyatları, Subprime Mortgage Krizi ve tüketici harcamalarında düşüşe yol açan hane halkı servet kaybı gibi çeşitli faktörlerden kaynaklandı. Bu negatif talep şokuna karşı koymak için Federal Rezerv Sistemi faiz oranlarını düşürdü.

Tasarruf ya da birikim, yeni yatırımlar yapmak için kenara para koymak, bu parayı bankaya ya da faiz getiren başka bir yatırım aracına vererek ekonomide yeniden para yaratılmasını ve böylece yeni yatırımlar yapılmasını sağlamaktır. Günlük dilde ise tasarruf sıklıkla, masrafları kısmak anlamına gelmektedir.
İhtiyaç fazlası olan her istek, yaşanılabilir bir dünya yerine onun kıt kaynaklarını hızla tüketmektir. Bunun sonunda belirli bir zümrenin aşırı zenginliği, geri kalanların ise yoksulluğu söz konusu olur. "Tasarruf öncelikle bir etik anlayışın sonucudur. Daha sonra rasyonel bir tavrı gerektirir. Çünkü tasarrufta geleceği düşünerek şimdiden planlama yapmayı gerektiren bir bilinç vardır"
Öte yandan küresel ısınma ve doğanın tahribatı gibi etkenler sonucu insanların düştüğü gelecek kaygısı sonucu, kıt kaynakları etkin kullanmak ve tükenmesini önlemek üzere tasarruf konusunda global bir farkındalık giderek artmaktadır. Bu farkındalığı artırmaya yönelik resmî ve/veya gayriresmî kurum ve hareketlerin sayılarında son yıllarda artış yaşanmakta, bu amaçla kurulan web siteleri tasarrufun gereğine dikkat çekmekte ve çeşitli tasarruf yöntemleri sunmaktadır.

Tekel veya monopol, bir pazarda belirli bir ürün için tek bir firmanın yakın ikamesi bulunmayan bir malı ürettiği ve sattığı piyasa türüdür. Kavramsal olarak ilk kez Aristoteles'in Politika eserinde "monopolion" olarak kullanılmıştır. iktisadi bağlamda ise ilk kez 1776 yılında yazılan ulusların zenginliği eserinde Adam Smith tarafından ele alınmıştır. İlk modern tekel modeli ise Antoine-Augustin Cournot tarafından 1838 yılında kurgulanmıştır.

Pazarın durumu nasıl olursa olsun, bir sektördeki her firmanın amacı karlarını maksimum seviyeye çıkarmaktır. Serbest rekabet ortamında firmaların pazara girişinde veya çıkışında herhangi bir engel olmazken, bu durum her zaman geçerli olmayabilir. Bazı durumlarda firmalar pazara girmek istese bile birtakım engellerden dolayı girmekten vazgeçebilirler. Tekeller de bu tür engellerin varlığında ortaya çıkarlar.
Birinci olarak, pazardaki Batık maliyetlerin yüksek olması durumunda firmalar, pazara girmekten vazgeçebilir ya da bu maliyetleri karşılayabilecek pazarda tek bir firma olabilir. Bu durumda bu sektöre girmek isteyen firmaların sermaye ve mali yapısının güçlü olması gerekliliği, firmalar için bir engel teşkil eder.
İkinci olarak, bir şirketin sadece belli bir ürünün üretimini bilmesi ya da o ürünü pazardaki diğer firmalardan daha ucuza üretebilecek bilgiye sahip olması durumunda bile, pazarda tekel durumuna gelebilir. Bir firma, başkalarının taklit edemediği yeni veya daha iyi bir ürün üretebilmeye imkân sağlayan özel bir bilgiye ya da teknolojiye sahip olabilir. Firma bu bilgiyi sır olarak saklayıp rakip firmaların bu ürünü taklit etmesine engel olabilir. Bu durum, firmayı bu pazarda tekel durumuna getirir.
Tekellerin bir diğer çıkış noktası ise, devlettir. Devlet, bazı firmalara bazı ürünleri üretmesi için ayrıcalıklı ve o firmaya özel yasal haklar verebilir. Bu durumda bu firmanın dışındaki diğer firmalar bu yasal hakka sahip olmadıklarından, pazara giremezler. Patentler de bu duruma dahildir. Örneğin devlet, bazı ilaçların patentini ve üretim hakkını sadece belli başlı firmalara verebilir. Bu da ilaç sektöründe her bir ilaç için pazarın tekelleşmesine sebep olur.
Eğer bir sektör halihazırda zaten tekelleşmişse ve bu tekel firma da belli bir tarihe ve üne sahipse, konumunu tekel olarak korumaya devam edebilir. Tekel firmanın ününden ve pazardaki tanınmışlığından dolayı, yeni firmalar pazara girmekte zorlanabilir ve bu da pazardaki tekelin devamına sebep olur.

Serbest rekabet ortamında firmaların ürünleri için belirlediği fiyat, marjinal maliyete eşittir. Serbest rekabet ortamında fiyatlar sabit, talep eğrisi de düzdür. (eğimi yoktur) Tekellerde ise durum daha farklıdır. Tekellerde, negatif eğimli bir talep eğrisi görülür ve bu durum, tekele kendi isteğine göre bir fiyat belirleme olanağı verir. Elbette tekelin de amacı karlarını maksimize etmektir. Tekel, karını maksimize edecek bir şekilde fiyat ve miktar belirler. Bunu da yaparken marjinal maliyeti, marjinal gelire eşitler çünkü firma fiyatlarını, fazladan üretilecek her bir üründen elde edeceği gelir (marjinal gelir), fazladan üretilecek her bir ürünün maliyetine(marjinal maliyet) eşit olana kadar arttıracaktır. Sonuçta bir tekelin belirlediği fiyat, serbest rekabet ortamındaki bir firmanın koymuş olduğu fiyattan daha fazla olacaktır. Bu durumda da tekel, serbest rekabet ortamındaki bir firmanın edeceği kardan daha çok kar edecektir. Ama tekelin daha yüksek fiyat koyuyor olması, tekelin her zaman pozitif kar edeceği anlamına da gelmez çünkü maliyetler hâlâ elde edilen geliri aşıyor olabilir.

Daha önceden de değinildiği gibi, tekeller serbest rekabet ortamında oluşan pazar fiyatının üstünde bir fiyat belirlerler. Bu durumda tüketici, aldığı malı serbest rekabet ortamındakine göre daha pahalı bir fiyata satın almış olur. Tüketici, tekelin olduğu bir pazarda zararda olan taraftır. Tekel ise serbest rekabet ortamındaki fiyattan daha yüksek bir fiyata ürünlerini sattığı için kazançlı olan taraftır. Bunun yanı sıra her iki tarafın da bir kazancı olmadığı boşa giden bir miktar da ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla tekeller, serbest rekabet ortamı ile karşılaştırıldığında toplum refahını azaltıcı etki gösterirler.
Tekel bir firma, kendi sektöründe tek olduğu için verimli bir şekilde çalışmak zorunda değildir. Serbest rekabet ortamında tüm firmalar birbirlerinin hareketlerini izleyebildiklerinden ve her firmanın kendisi için en iyisini yaptığını bildiklerinden verimlilik daha fazladır. Dolayısı ile tekel firmaların tam verimle yönetilme olasılığı genel olarak serbest rekabet ortamındaki bir firmaya göre daha azdır. Bu da firmanın kendini geliştirme ve böylece topluma katkıda bulunması açısından olumsuz bir özelliktir.
Toplum refahına olan olumsuz etkisini tekeller, araştırma-geliştirme(AR-GE) faaliyetleri ile kapatmaya çalışırlar. Tekelin elde ettiği yüksek miktarlardaki kar oranı, firmanın ARGE çalışmaları için gerekli olan sermayeyi elde etmesine olanak verir. Firma böylece yeni ürünler geliştirebilir, ürünlerini yenileyebilir ya da daha düşük maliyetli imalat yöntemleri geliştirebilir.

Ekonomide emtia (Arapça metā kökünün çoğulu, İngilizce: commodity) ekonomik bir mal, genellikle tam veya önemli değiştirebilirlik içeren bir kaynaktır: yani piyasa malın örneklerini kimin ürettiği dikkate almadan eşdeğer veya buna yakın olarak ele alır.
Emtia ekonomide ticari faaliyetlerin konusu olan maden (altın, gümüş, platin), tarım ürünleri (pamuk, tahıl, kahve) veya enerji kaynakları (petrol, doğalgaz), hayvancılık ürünleri (sığır, domuz) vb. malların bütününe verilen isim.
Çoğu emtialar hammaddeler, temel kaynaklar, pirinç ve buğday gibi tahıllar, şeker gibi  tarım veya demir cevheri gibi madencilik ürünleridir. Emtialar ayrıca kimyasallar ve bilgisayar belleği gibi özelleştirilmemiş seri üretim ürünleri de olabilir.
Bir emtia malının fiyatı genellikle bir bütün olarak pazarının bir fonksiyonu olarak belirlenir: köklü fiziksel emtialar aktif olarak spot ve türev piyasalarında işlem görür. Emtiaların geniş çapta mevcudiyeti genellikle daha az kar marjına yol açar ve fiyat dışındaki faktörlerin (marka gibi) önemini azaltır.
Emtia'nın diğer tanımları arasında "faydalı veya değerli bir şey" ve "piyasada satın alınabilecek ekonomik bir mal veya hizmettir".

Ekonomide, "emtia" terimi özellikle tam veya kısmi ancak önemli değişebilirlik (takas) içeren ekonomik mallar için kullanılır; yani, piyasa onların örneklerine, onları kimin ürettiğine bakmaksızın eşdeğer ya da neredeyse öyle muamele eder. Karl Marx bu özelliği şöyle tanımlamıştır: "buğdayın tadından, kimin ürettiğini söylemek mümkün değildir. o, bir Rus serf, bir Fransız köylüsü veya bir İngiliz kapitalist'i olabilir." petrol ve bakır emtia mallarına örnektir: onların arz ve talebi tek bir evrensel pazarın parçasıdır.
Stereo sistemleri gibi emtia olmayan öğeler, marka, kullanıcı arayüzü ve algılanan kalite gibi ürün farklılaştırmasının birçok yönüne sahiptir. Bir stereo tipine olan talep, diğerine olan talepten çok daha büyük olabilir.
Bir emtia malının fiyatı, genellikle bir bütün olarak pazarının bir fonksiyonu olarak belirlenir. İyi kurulmuş fiziksel emtialar spot ve türev piyasalarında aktif olarak işlem gördü.

Yumuşak emtia, buğday veya pirinç gibi yetiştirilen mallardır.
Sert emtialar madenden çıkarılır. Örnekler arasında altın, gümüş, helyum ve petrol sayılabilir.
Enerji emtiaları elektrik, gaz, kömür ve petrolü içerir. Elektrik, genellikle depolanması ekonomik olmayan ve bu nedenle üretildiği anda tüketilmesi gereken belirli bir özelliktedir.

Tağşiş, değerli madenlerin içerisine daha değersiz olanlarına katılarak gerçek değerinin düşürülmesi işlemidir. Böylece üzerinde yazılı olan değer aynı kalsa da gerçek değeri düşmektedir. Örneğin altın için “Ayar” kavramı içerisine katılan yabancı madenlerin oranını ifade eder. Ayar yükseldikçe altının oranı artmaktadır. (24 Ayar en kaliteli olandır.) Altına genellikle bakır katılır. Fakat bu durum rengini değiştirerek kızıllaşmasına neden olur. Günümüzde bozuk paraların gerçek değeri ihmal edilir. Çünkü göreceli olarak değersiz madenlerden imal edilirler. Önemli olan üzerindeki nominal değerdir.
Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyıla kadar madeni para, sikke kullanılıyordu. Temel para birimi akçe idi. Mangır veya pul denilen bakır paralar günlük alışverişte geçerliydi. Akçe, gümüştendi.
Büyük işlerde, ihracatta, birikimde ise altın para kullanılırdı. Osmanlı önce başka devletlerin altın parasını dolaşımda tuttu. 17. yüzyıla kadar bu altın sikkelerden en meşhurları yaldız altını, efrenciyye denilen Venedik Dukası'dır. Mısır'dan gelen eşrefi denilen altınlar vardı.
Para sistemi altın ve gümüşe dayanan bir sistemdi. Paranın değeri bu madenlere göreydi. Altın ve gümüş fiyatı değiştikçe kur da değişiyordu, yani sikke fiyatları.
Tağşişte devlet dolaşımdaki sikkeleri toplar, bunların madeni içeriğini azaltır, yeniden piyasaya sürer. 18. yüzyıla kadar bu işlem gümüş parada yapıldı. 1580'in akçesinde 0.61 g olan saf gümüş, Orhan Bey'in ilk akçelerinde 1.04 gramdı. Yüzde 40'lık bir düşüş.
Tağşişin en sık görüleni devletin piyasaya daha fazla para sürerek ek gelir elde etmesidir. Hem devalüasyon, hem ek para basma. Memurların alım gücü düşünce Yeniçerilerle birlikte ayaklanıyorlardı. Beylerbeyi Vakası'nda para işleri sorumlusu Rumeli Beylerbeyi Mehmed Paşa'nın kellesi istenmiş, padişah paşayı asmıştır.
Tağşişten sonra fiyatlar yükselirken satın alma gücü düşer, hayat pahalılığı artardı. Ayrıca yerli paranın bu düşüşüyle piyasaya Avrupa paraları girer, bir süre sonra onların da sahtesi ürerdi.
Akçe gitgide düştü ve kullanılamaz hale geldi. Para adıyla üç akçe değerinde bir sikke basıldı. 17. yüzyıl başında 120 akçe değerinde büyük gümüş kuruş tedavüle sürüldü. Temel para birimi Osmanlı kuruşu oldu. Ama yüzyıl sonunda yüzde 80 devalüasyona uğramıştı. Tağşişlerin sonuçları: Devlet gelirlerinin önce artmış görünmesi sonra düşmesi, yabancı sikkelere kaçış, kalpazanlık, devletin iç piyasalardan borç almasını güçleştirme ve en önemlisi siyasal muhalefet. Devlet, yeniçerileri yok ederek tağşişe devam etti.

Şevket Pamuk, 100 Soruda Osmanlı Türkiye İktisat tarihi, K Kitaplığı, İstanbul 2003.

Mytilus galloprovincialis veya Midye, Mytilus cinsine bağlı bir yumuşakça türüdür. Marmara Denizi'nden Karadeniz'e kadar olan bölgede, Atlantik kıyılarında, Portekiz'de, Fransa'nın kuzey kısımlarında, Britanya Adaları'nda ve Norveç'te bulunur.
Çoğu deniz midyesinde kabuk, genişliğinden daha uzundur ve kama şeklinde veya asimetriktir. Kabuğun dış rengi genellikle koyu mavi, siyahımsı veya kahverengidir, iç kısmı ise gümüşi ve biraz sedeflidir. "Midye" adı, Unionida takımına ait tatlı su inci midyeleri de dahil olmak üzere birçok tatlı su çift kabuklusu için de kullanılır. Tatlı su midyesi türleri göllerde, göletlerde, nehirlerde, derelerde, kanallarda yaşar ve görünüşlerinde bazı çok yüzeysel benzerliklere rağmen, çift kabukluların farklı bir alt sınıfında sınıflandırılırlar. Mavi midye, Akdeniz midyesi, Perna canaliculus, Kaliforniya midyesi, Perna perna, Perna viridis, Lithophaga lithophaga, Mytilidae, Anodonta cygnea, şili midyesi, Aulacomya atra, Geukensia demissa, İstiridye midyesi, Aulacomya atra, Choromytilus chorus, Anodonta anatina, quagga midyesi, inci midyesi, zebra midyesi türleri de yaygın midye türleridir.

Mytilus galloprovincialis, 140 mm uzunluğuna kadar büyüyebilir. Kabuk pürüzsüz, rengi mavimsi mor veya siyah, ışık yansımasına göre kahverengi olabilir. Midye kabuğunun dış kısmı, menteşeli iki yarıdan veya "valf"ten oluşur. Valfler dıştan bir bağ ile birleşir ve gerektiğinde güçlü iç kaslar (ön ve arka adduktör kasları) tarafından kapatılır. Midye kabukları, yumuşak dokulara destek, yırtıcılardan korunma ve kuruma karşı koruma dahil olmak üzere çeşitli işlevleri yerine getirir. Kabuk üç katmandan oluşur. İnci midyelerinde, manto tarafından sürekli olarak salgılanan kalsiyum karbonattan oluşan, yanardöner bir sedef tabakası (nacre), protein matrisinde tebeşir beyazı kalsiyum karbonat kristallerinden oluşan prizmatik bir orta katman ve deriye benzeyen pigmentli bir dış katman olan periostrakum bulunur.
Çoğu çift kabuklu deniz canlısı gibi, midyelerin de ayak adı verilen büyük bir organı vardır. Tatlı su midyelerinde ayak büyük, kaslı ve genellikle balta şeklindedir. Hayvanın kısmen gömülü olduğu zeminde (tipik olarak kum, çakıl veya çamur) ilerlemesini sağlamak için kullanılır. Bunu, ayağı zeminde tekrar tekrar ilerleterek, ucunu çapa görevi görecek şekilde genişleterek ve ardından hayvanın geri kalanını kabuğuyla birlikte öne doğru çekerek yapar. Hayvan hareketsizken de etli bir çapa görevi görür.

Hem deniz hem de tatlı su midyeleri gonokoristiktir, yani ayrı erkek ve dişi bireylere sahiptirler. Deniz midyelerinde döllenme vücut dışında gerçekleşir ve larva evresi üç haftadan altı aya kadar sürüklenir, daha sonra sert bir yüzeye yerleşerek genç bir midye haline gelir. Orada, daha iyi bir yaşam pozisyonu elde etmek için byssal ipliklerini takıp çıkararak yavaşça hareket edebilir. Tatlı su midyeleri cinsel olarak ürer. Erkek, spermi doğrudan suya bırakır ve dişi midyeye giriş sifonu yoluyla girer. Döllenmeden sonra yumurtalar, glochidium (çoğul glochidia) adı verilen bir larva evresine dönüşür ve geçici olarak balıkları parazitler, kendilerini balığın yüzgeçlerine veya solungaçlarına yapıştırır. Serbest bırakılmadan önce, glochidia konak balığın solungaçlarında büyür ve sürekli olarak oksijen açısından zengin suyla yıkanır. 

Midye tava
Midye dolma
Midye sosu
Bivalvia

.issg.org/database/species/references.asp?si=102&fr=1&sts=&lang=EN Mytilus galloprovincialis Selection of references. www.issg.org
Mytilus galloprovincialis (Lamarck, 1819) FAO Fisheries and Aquaculture, Cultured Aquatic Species Information Programme
Picture of a British specimen habitas.org
 Wikimedia Commons'ta Midye ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Midye ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Solucanlar, polifiletik omurgasız türlerdir.
Solucanlar, genellikle uzantı ve benzeri yapılardan yoksundur. Solucanlar yassı solucanlar, yuvarlak solucanlar, halkalı solucanlar, kılımsı solucanlar vb. gibi türlerle oldukça geniş bir yelpazeye sahiptir.
Solucanlar deniz, tatlı su ve kara habitatlarında yaygın olarak dağılmaktadır. Solucanların bazı türleri asalaktır ve bazıları ise konak olmadan yaşar. İnsanlık için bakıldığında solucanlar, toprak düzenleyiciler (örn. halkalı solucanlar) ve insanların ve evcil hayvanların (örn. platyhelmintler, aschelmintler) ve mahsullerin (örn. aschelmintler) parazitleri olarak önemlidir. Ekolojik olarak dünyadaki hemen hemen tüm ekosistemlerdeki besin zincirlerinde önemli bir bağlantıyı oluşturur.

Dünya'da yaklaşık 2.000 tür solucan çeşidi bulunmaktadır.

Acanthocephala (Başı dikenli solucanlar)
Annelida (Halkalı solucanlar)
Chaetognatha (Kıllıçeneliler)
Gnathostomulida (Çeneli solucanlar)
Hemichordata (Yarı sırtipliler)
Nematoda (Yuvarlak solucanlar)
Nematomorpha (Kılımsı solucanlar)
Nemertea (Hortumlu solucanlar)
Onychophora (Kütük ayaklılar)
Phoronida (Atnalı ağızlılar)
Platyhelminthes (Yassı solucanlar)
Priapulida (Yırtıcı deniz solucanları)
Sipuncula (Fıstığımsı solucanlar)

Çakıl taşı ya da çakıl, deniz kıyılarında ve derelerde suyun aşındırması sonucu sivrilikleri kaybolmuş, yuvarlak biçimindeki ufak bir taş türüdür.
Bahçe yollarında ve beton işlerde kullanılır. Çakıllar akarsuların boylarında, deniz ve göl kıyılarında birikmiş irili ufaklı taş parçacıklarıdır. Çakıl irilik derecesine göre 2–70 mm çapı olarak göz önüne alınır. Çapı 2 mm 'den büyük olan taş parçalarına çakıl denir. Çakılların büyüklerine moloz, küçüklerine ise fiski adı verilir. Genellikle akarsu boylarındaki çakıllar yuvarlak olur. Nedeni ise sürekli olarak akarsu boyunca yuvarlanmalarıdır. Deniz kenarlarındaki çakıllar ise yassı olurlar. Bunun nedeni dalgalar tarafından aşındırılmasıdır.
Çakıl ve kumların basınçla ve doğal çimentolaşma ile birleşmesi ve zamanla sertleşmesi sonucu Konglomera oluşur. Özellikle akarsu yatağında dikey yönde çakıl taşlarının boyutunun değişimi, geçmiş zamanlardaki iklim hakkında bilgi verir. İri taşların olduğu katman yağışın ve akarsuyun debisinin fazla olduğu zaman dilimini temsil eder. İnce çakıl ve kum boyutlu malzeme yağış ve debinin azaldığı zamanları ifade eder.

Çakıl taşları iki yerde bulunur çeşitli okyanuslar ve denizlerin plajlarında ve eski denizlerin toprağı kapladığı iç kısımlarda. Sonra denizler çekildiğinde karalar kayalarla çevrili hale gelir. Göller de ve göletlerde de bulunabilirler. Çakıllar nehirde de oluşabilir.

Plaj çakılları ve nehir çakılları hem açık hem de kapalı alanlar da  çeşitli amaçlar için kullanılır. Renk ve boyuta göre sıralanabilirler ve ayrıca garaj yollarını havuzların çevresinde bitki kaplarının çevresi ve için de verandalar da ve güverteler de kullanılır.

Marsta çakıllı konglomera kaya levhaları bulundu. Bu bilim insanları tarafından eski bir dere yatağında oluşmuş olarak yorumlandı. Nasa'nın Mars gezegeni merakı tarafından keşfedilen çakıllar, kum parçacıklarının boyutundan golf toplarının boyutuna kadar değişmektedir. Analizler çakıl taşlarının yürüme hızından akan ve ayak bileğinden kalçaya kadar uzanan bir dere tarafından biriktiğini göstermiştir.

Ümit Burnu (Afrikaans: Kaap die Goeie Hoop, Hollandaca: Kaap de Goede Hoop, Portekizce: Cabo da Boa Esperança), Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki Cape Yarımadası'nın güneydeki uç noktasıdır.

Denize doğru uzanan kayalık bir burun olan Ümit Burnu denizden yaklaşık 245 metre yüksektedir. Afrika'nın en güneydeki noktası olduğu yaygın kanı olmakla birlikte, kıtanın gerçek güney ucu Ümit Burnu'nun 160 km güneydoğusundaki Agulhas Burnu'dur. Ümit Burnu 34° 21'26" S, 18°28 25" E koordinatları üzerindedir.
Ümit Burnu'nun Afrika'nın güney ucu olduğu şeklindeki yaygın bir yanılgı, Ümit Burnu'nun Atlantik ve Hint okyanusları arasındaki ayrım noktası olduğu şeklindeki yanlış inanca dayanır. Aslında, Afrika'nın en güney noktası, doğu-güneydoğu'ya yaklaşık 150 kilometre mesafedeki Agulhas Burnu'dur. İki okyanusun akıntıları, ılık sulu Agulhas akıntısı ile soğuk sulu Benguela akıntısı'nın buluştuğu noktadadır ve kendi üzerine döner. Bu okyanus buluşma noktası, Agulhas Burnu ile Cape Point (Ümit Burnu'nun yaklaşık 1,2 kilometre doğusunda) arasında gidip gelir.
Ümit Burnu'nu 1488'de Portekizli kâşif Bartolomeu Dias keşfetti ve buraya Fırtınalar Burnu (Cabo das Tormentas) adını verdi. Portekizli Dias, Kral II. Joao'nun emriyle doğuya ve oradaki baharatlara ulaşılabilecek bir deniz yolu bulabilmek için yola çıkmıştı. O zamanlarda ticaret yollarının sadece bir bölümü denizden geçiyordu ve bu yüzden doğuya giden tüccarlar Ortadoğu ülkelerini boydan boya geçmek zorundaydı. Tarihçilerin yazdığına göre Dias, burnu keşfettiğini haber verince Kral bu keşfin doğuya ulaşan suyolunun yakında açılmasını sağlayacağını düşünmüş, bu nedenle burnun adını Ümit Burnu olarak değiştirmiş. Ama bazı kaynaklar ise Fırtınalar Burnu isminin, gemicilerin moralini bozabileceği düşüncesi ile daha sonra Ümit Burnu olarak değiştirildiğini belirtir.
1497-1498 yılları arasında başka bir Portekizli kâşif olan Vasco da Gama Afrika'yı dolaşarak Hindistan'a kadar uzanan bir deniz yolculuğu yaptı. Bu deniz yolu Süveyş Kanalı'nın açıldığı 1869'a kadar Avrupa ile doğu ülkeleri arasındaki tek deniz yolu olarak kalmıştır.

Ümit Burnu, çok zengin bir doğal yaşama sahiptir. Burada Akdeniz iklimini andıran bir iklim oluşmuştur. Ümit Burnu, Güney Afrika'nın kalanından farklı olarak çiçekli bitkilerle kaplı ağaçsız bir bölgedir.
Bu bölgeye Afrikanca'da "sık çalı" anlamına gelen "fynbos" denilir. Özellikle protea (Protea cynaroides), funda çeşitleri (Erica cinsi) ve Elytropappus rhinocerotis gibi birçok endemik bitki türü bulunur.
Ümit Burnu hayvan türleri bakımından da zengindir. Babun, kaya tavşanı, Kap susamuru ve antilop çeşitleri bu bölgede bulunan memeli hayvanlar arasındadır. Güneşkuşu ve balcıkuşu bu bölgede çok görülen kuş türleri arasındadır. Karada çeşitli kertenkele, yılan ve kaplumbağalara rastlanılabilir.
Ümit Burnu'nun batısındaki False Koyu ise deniz yaşamı bakımından çok zengindir. Penguen ve kürklü fok sahil şeridinde yaşayan başlıca canlılardır. Bu bölgede kambur balina, katil balina ve çeşitli yunus türleri görülebilir. False Koyu özellikle beyaz köpekbalığı için önemli bir yaşam alanıdır.

Ümit Burnu fotografları

İstiridye, yumuşakçalar (Mollusca) şubesinin yassı solungaçlılar sınıfından, ılıman ve sıcak denizlerde toplu halde yaşayan çift kabuklu bir hayvan.
Zemine yapışan kabuk çukur ve büyük, üstte kalan kabuk ise düz ve daha küçüktür. İstiridyenin kabukları, derisinin salgısıdır. Kabuğun üst yüzeyi sert ve pürüzlüdür.
İstiridyeler, midyeler gibi bulundukları yerde sabit kalırlar. Ayakları ve kafaları yoktur ve yer değiştiremezler. Kalpleri, sinir sistemleri ve kabukları arasında tek bir kabuk kapayıcı kasları vardır. Solungaç solunumu yaparlar. Kabukların aralanmasıyla sudaki oksijen solungaç tarafından soğurulur. Bu yolla sudaki bitkisel ve hayvansal planktonları da alarak beslenirler. 
Çoğu hermafrodit olmakla beraber ayrı eşeyli olanları da vardır. Atlas Okyanusu ve Kuzey Amerika'nın Büyük Okyanus kıyılarında bol rastlanan Virginia istiridyelerinin bazı türleri beşinci aya kadar erkek olarak yaşar ve sonraki aylarda dişiye dönüşerek yumurtlamaya başlarlar. İstiridyeler gri bir toz biçiminde milyonlarca yumurta döker. Bu yumurtalar denizde döllenir. Döllenen yumurtalar birkaç gün içinde açılır ve içinden larvalar çıkar. Bu larvalar bir iki gün serbestçe yüzdükten sonra sert zeminlere yapışarak tutunurlar ve hayatları boyunca bu noktada sabit kalırlar.
Birçok ülkede insanlar tarafından besin kaynağı olarak tüketilmesinin yanında, denizyıldızları, balıklar, ahtapotlar tarafından da tüketilmektedir. Yiyecek olarak tüketim, çamurlu zeminler ve kirli sular sebebiyle az sayıda istiridye hayatta kalabilmektedir. Besin ortamı zengin bölgelerde 50 yıl kadar yaşayabilenleri vardır.
İstiridyelerin içindeki inci bir servet kaynağıdır. Kabukları arasında kalan kum veya kurt gibi yabancı maddeleri sedef salgılarıyla örterek inci meydana getirirler. İnci 2-3 yılda meydana gelir. Basra Körfezinde Seylan Adaları, Bahreyn Adaları çevresinde ve Kaliforniya sahillerinde inci istiridyeleri avlanır. Hatta özel olarak inci tavlaları kurulur. Bir tek inci için bazen bin kadar inci istiridyesi açılır. Amerika'da istiridyelerin içlerinde inci olup olmadığı röntgen ile yoklanır. Boş olanlar tekrar denize atılır. Yüksek değerli siyah inciler Meksika Körfezinden çıkarılır. İstiridyecilik, istiridye tavlalarında yapılır. İstiridye üreticileri larvaların tutulması için temiz zeminler hazırlamak zorundadır. Çünkü çamurlu tabaka onların ölümüne sebep olur. Bu maksatla istiridye kabukları veya tuğlalar kullanılır. En iyi istiridyeler akıntılı sularda yetişir. Çünkü böyle sular temiz ve bol besin taşırlar. Lağımlı sularda bulunan istiridyeler veba ve tifo hastalıklarına sebep olabilir.. İstiridyeler, azot içeren bileşikleri (nitratlar ve amonyak), fosfatları, planktonu, detritusu, bakterileri ve çözünmüş organik maddeleri tüketerek sudan uzaklaştırırlar.
Dünya genelinde Portekiz istiridyesi, Lopha cristagalli, Dredge istiridyesi, Doğu istiridyesi, Ostrea edulis, Dendostrea frons, Ostrea lurida, Pasifik istiridyesi, Kaya istiridyesi, Saccostrea glomerata, Ostrea permollis, Placunidae, Dimyidae, Anomiidae, Pteriidae, Spondylus, Tikod amo, Arctica islandica türleri daha yaygın kullanılır. 

İstiridyeler İstiridyegiller (Ostreidae) ailesine aittir. Ilıman ve sıcak denizlerde sürüler halinde yaşar. İki parçadan meydana gelen kabukları kalın ve katmerlidir. Parçalar eşit büyüklükte değildir. Sol kabuk çukur olup, bununla vücudunu zemine bağlar. Düz olan üst kavkı (kabuk) kapak vazifesi görmektedir. Ömrü: 10 yıldan fazladır. 100-den fazla türü bilinmektedir. Bunlardan yalnız Avrupa, Japon ve Amerikan istiridyeleri avcılar tarafından avlanır. Dreçlerle avlanır. 

Rehber Ansiklopedisi

İstiridye pilakisi
Tarak ve istiridye külbastısı
İstiridye sosu
Küfeki taşı
Deniz kabuğu
İstiridye mantarı

Şelale, çavlan ya da çağlayan, akarsu yatağının, dike yakın bir biçimde âniden düştüğü, suların yüksekten dökülerek aktığı kısmına şelale denir. Çağlayan terimi daha çok küçük akarsuyun yüksek olmayan yerden dökülmesiyle oluşur, küçük şelale de denilir. Bazı kaynaklar su miktarı ve yüksekliğe bakmadan çağlayanı şelale ile eş anlamlı kullanmaktadır. Su miktarı fazla olması durumunda şelale veya çavlan denilir.

Şelaleler yatak biçimleri ve düşme şekillerine göre Plumb'a göre 8 tür oluşturur. The World Waterfalls Database  bunlara dört tür daha eklemiştir.

Dalma (Plunge): Suyun dikey olarak düştüğü, ana kaya ile su kütlesinin temasının kesildiği şelalelerdir. Direkt zemine düştüklerinden genellikle dev kazanı oluştururlar.
At  kuyruğu (Horsetail): Akarsu şelaleden dik veya dike yakın akmasına rağmen kaya yüzeyi ile teması kesilmez.
Yelpaze (Fan): Yüksekten düşen suyun yanlara dağılımın fazla olduğu, at kuyruğu görünümünün ortaya çıktığı şelale türüdür.
Blok (Block): Akarsuyun geniş bir eğim kırıklığından, kırık alanın tamamını kullanarak akması durumudur.
Katmanlı (Tiered): belli bir açıdan bakıldığında fark edilen, suyun en az iki basamaktan aktığı şelalelerdir.
Kokteyl (Punchbowl): Dar vadiden gelip, dev kazanı veya havuza düşen şelale tipidir.
Dilimli (Segmented) şelale: En az iki kanaldan akarak dökülen şelalelerdir.
Kaskat (Cascade): Genişliği küçük olmasına rağmen yüksekten dökülen şelaledir. Sular dik kayalıktan zemine düşer.
Katarakt (Cataract): Düşüş yüksekliği az, genişliği fazla olan şelaledir. Türkçe karşılığı sudüştü, suindi, suuçtu'dur. Manavgat Şelalesi örnektir.
İkiz (Paralel/Twin): Kırık alanından tek seferde, sürekli iki ayrı koldan, paralel düşen sulardır.
Oluklu (Slot): Anahtar deliği benzeri uzun ve dar yiv-setten gelen, düşme alanı hariç kaya ile temasta olan, düşme yamacı boyunca büklümler yapan şelaledir.
Tül şekilli (Veil): Eğimli dağ yamacı boyunca ince su tabakası oluşturan, yüzey şekillerine uyarak yatağı ile teması kesmeyen, yamaç aşağı gelin duvağı gibi inen şelaledir.

Türkiye'deki şelaleler listesi
Yüksekliğine göre şelaleler listesi

 Wikimedia Commons'ta Şelale ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Adour (Okunuşu: Adur) (Baskça: Aturri, Occitan: Ador), Fransa'nın güneybatısında bir nehir. Toplam uzunluğu 309,2 km; havzasının büyüklüğü 16.660 km² ve ortalama debisi 350 m³/s'dir.
Kaynağı Pireneler'de "Pic du Midi de Bigorre" dağında La Moglie kış sporları merkezi yakındadır (42°54′39″K 00°08′42″B). Ağzı Atlas Okyanusunda Biskay Körfezi'nde Bayonne sehrinde hemen sonradır (43°31′46″K 1°31′25″B). Ağzının sağ kıyısında Landes ilindeki Tarnos ve sol kıyısında (Pyrénéeş-Atlantiques ılinde Anglet mevkileri bulunur.
Adour'un içinden ve yanından geçtiği Fransa illeri ve bu illerdeki önemli kent ve kasaba isimleri şöyle verilebilir:

Hautes-Pyrénées: Bagnères-de-Bigorre, Tarbes, Maubourguet
Gers: Riscle
Landes: Aire-sur-l'Adour, Dax, Tarnos
Pyrénées-Atlantiques: Bayonne
Adour'un önemli çay ve dere dallarının isimleri şunlardır: Échez, Arros, Léez, Gabaş, Midouze, Louts, Luy, Gave de Pau, Bidouze, Aran, Ardanabia, Nive.
Adour'un yıllık ortalama debisi "Boucau" mevkiinde 350 m³/s olarak gözümlenmiştir. Nehrin aylık ortalama debilerinin değişimi şu gösterimden izlenenilir:
Birim: m³/s

Kaynak: Fransizca Wikipedia "Adour" maddesi 16 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adour'un ağzından 70 km kadar kara içine hiç özel "havuzlu yükseltme-alçaltma" olmadan botlarla seyrüsefer yapılabilir. Adour kıta Avrupasında somon balığı (Salmö salar)'ın yumurtlamak için denizden yıllık göçle geldiği ender akarsulardan en önemlilerindendir.

Bayonne

Adour hakkında tarihsel ve coğrafi bilgiler. (Fransızca)
Adour ve kolları kıyılarındadaki kent ve kasabalar; bitkiler ve hayvanlar; balıkçılık ve bot kullanımı hakkında bilgiler . (Fransızca)

Dislokasyon ve diğer adıyla çizgisel kusur; malzeme biliminde, kristal yapıların atomsal dizilişlerinde bir çizgi boyunca görülen kusurlardır. Denge konumundan ayrılan atomlar sonucunda çizgi çevresinde artık gerilimler meydana gelir ve şekil değiştirme enerjisi depo edilir. Dislokasyonlar genellikle malzemelerin katılaşma sürecinde oluşmakla birlikte, plastik şekil değiştirme sırasında sayıları artar. Öte yandan boş köşelerin yığılması ve katı eriyiklerde görülen atomsal uyumsuzluk da bu kusurların oluşmasına sebep olabilir. Kenar dislokasyonu ve vida dislokasyonu olmak üzere iki ana dislokasyon türü vardır. Gerçekte ise bu iki dislokasyonun özellikleri bir arada görülür. Bu tür dislokasyonlara ise karışık dislokasyonlar adı verilmektedir.
Kusurların varlığı 1907 yılında İtalyan fizikçi ve matematikçi Vito Volterra tarafından ortaya atılsa da, atomik boyuttaki kusurları tanımlayan dislokasyon terimi ilk kez G. I. Taylor tarafından 1934'te kullanıldı.

Bir kristal yapıya, yarım bir atom düzleminin girmesi sonucu uygulanan basınçla birlikte, düzlemin ucundaki atomlar basıncın etkisiyle sıkışırken, düzlemin yan kısımlarındaki atomlar ise açılmaya zorlanırlar. Bu durumda minimum enerjili denge konumlarından ayrılan atomların potansiyel enerjileri artar. Bu düzensizliğin merkezi olan doğru, kenar dislokasyonu olarak adlandırılır. Dislokasyon çizgisi boyunca görülen bu yüksek enerji bölgesi, malzemenin mekanik özelliklerini büyük ölçüde etkilemektedir.
Kenar dislokasyonunun oluşturduğu kusurun büyüklüğü ve yönü Burgers çevrimi kullanılarak hesaplanır. Kusursuz bölgede bir çevrim sırasında paralel yönlerde, eşit aralıklarla ilerlenince çevrim kapanır. Eğer çember kusur içeriyorsa bu çevrimin uçları kapanmaz ve atomların arasındaki uzaklık kadar fazlalık kalır. Bu uzaklığa Burgers vektörü adı verilir.

Kristal yapıdaki bir düzlem boyunca kısmen kayma şeklinde ötelenme sonucu gerçekleşen dislokasyonlara vida dislokasyonu denir. Bu öteleme atomlar arasındaki mesafe, yani Burgens vektörü kadardır. Vida dislokasyonu boyunca alt ve üst kısımlardaki atomlar denge konumlarından farklı bir konumda olduklarından birbirlerini tam olarak karşılayamazlar. Bu sebeple dislokasyon çizgisi boyunca artık kayna gerilmeleri bölgesi oluşur ve dolayısıyla potansiyel enerji artış gösterir.
Vide dislokasyonunun oluşturduğu kusurun büyüklüğü ve yönü Burgers çevrimi kullanılarak hesaplanır. Bu bağlamda kristalin eğildiği her doğrultuda, iki atom arasındaki mesafe kadar hareket edilerek eksen etrafında 360° dönme tamamlanır. Oluşan çemberde açık kalan kısım Burgers vektörüdür ve vida dislokasyonuna paraleldir. Benzer şekilde cisimler uygulanmaya devam edilirse vida dislokasyonu çizgisi boyunca bir spiral çizilir. Oluşan bu spiral şekli sebebiyle bu tür dislokasyonlara vida ismi verilmiştir.

Gerçekte, kenar ve vida dislokasyonlarının bir arada bulunduğu karışık dislokasyonlar mevcuttur. Bu tür dislokasyonlarda dislokasyon çizgisi Burgers vektörüne paralel olup, vida dislokasyonu özelliği gösterir. İçeriye doğru ilerleyen bu çizgi yay biçiminde eğrilerek yan yüzeye çıkarken Burgers vektörüne dik konuma gelir ki bu noktada da kenar dislokasyonu özelliği gösterir.

Reed-Hill, R. E. (1994) Physical Metallurgy Principles ISBN 0-534-92173-6
Dieter, G. E. (1986) Mechanical Metallurgy ISBN 0-07-100406-8
Honeycombe, R.W.K. (1984) The Plastic Deformation of Metals ISBN 0-7131-2181-5
Hull, D. & Bacon, D. J. (1984) Introduction to Dislocations ISBN 0-08-028720-4
Read, W. T. Jr. (1953) Dislocations in Crystals ISBN 1-114-49066-0
Kleinert, Hagen, Gauge Fields in Condensed Matter, Vol. II, "STRESSES AND DEFECTS; Differential Geometry, Crystal Melting", World Scientific (Singapur, 1989); Paperback ISBN 9971-5-0210-0  (Buradaki bağlantıdan27 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. erişilebilir)
"Atomistically-informed Dislocation Dynamics in fcc Crystals", E. Martinez, J. Marian, A. Arsenlis, M. Victoria, J. M. Perlado, Journal of the Mechanics and Physics of Solids, 56. sayı, Mart 2008, sf. 869-895
Markenscoff, Xanthippi (2006). Collected Works of J.D. Eshelby, the Mechanics of Defects and Inhomogeneities. Springer. ISBN 1-4020-4416-X. 

Dislokasyonlar hakkında hazırlanan çevrimiçi bir rehber18 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Avusturya'daki Viyana Teknik Üniversitesi Fizik Fakültesi tarafından hazırlanan dislokasyonların mükroskop altındaki görünümlerinin yer aldığı web sitesi21 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hudson Nehri (İngilizce: Hudson River), 507 km uzunluğunda New York eyaleti ile New Jersey eyaleti arasında sınır teşkil eden ABD'de bir nehirdir. Nehrin adı Henry Hudson'dan gelmektedir. Kuzeyde Essex'den güneye doğru New York şehrine doğru akmaktadır. Hudson nehri okyanusa döküldüğünden suyunda tatlı suyun yanı sıra tuzlu su da içermektedir. Hudson Nehri endüstriden kaynaklı yoğun kirlilik yaşamaktadır. Ancak yapılan temizlik çalışmalarıyla birlikte eskisine göre daha temiz bir hale getirilmiştir. Nehir nadir de olsa Kuzey Nehri (North River) olarak da bilinmektedir.

Scenic Hudson6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hudson River Foundation6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The River Project6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hudson Riverkeeper5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hudson River Watertrail Association12 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Hudson River Environmental Society26 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hudson River History24 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chronology — Hudson River history
Hudson River Maritime Museum
The Hudson - The River that Defined America12 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — produced by National Geographic for the National Park Service.
Official Historic Hudson River Towns, Inc. website5 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hudson River Sloop Clearwater2 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HudsonWatch.net3 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — dealing with General Electric Company's Hudson River/PCB Cleanup and Superfund site.
Groundwork Hudson Valley & Saw Mill River Coalition
Beczak Environmental Education Center
Tocqueville in Newburgh — segment from C-SPAN's Alexis de Tocqueville Tour with discussion of Steamboat travel on the Hudson in the 1830s.
American Paradise: The World of the Hudson River School6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — an exhibition catalog from The Metropolitan Museum of Art (available online as PDF.)

اا  <math>°°∑⇔1⁄</math>

Kongo Nehri (Kongoca: Nzâdi Kôngo; Fransızca: Fleuve Congo; Portekizce: rio Congo) veya eski ismiyle Zaire Nehri, Orta Batı Afrika'nın en uzun nehridir. Chambeshi koluyla birlikte 4.700 km uzunluk ile Afrika'nın Nil'den sonra en uzun ikinci nehridir. Nehir kollarıyla birlikte Amazon'nden sonra dünya'nın 2. en büyük yağmur ormanını beslemektedir. Dünyanın en uzun 9. nehridir. Ekvator çizgisini iki kez kesmektedir. Afrika kıtasında debisi en yüksek nehirdir. Kongo nehrinin kenarında Afrika kıtasının en modern şehirlerinden olan ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin (Zaire) başkenti Kinşasa şehri yer almaktadır. Kongo nehrinin Atlas Okyanusu'nda denize döküldüğü yerden 560 km içeride kurulmuş olan bu başkentin hemen karşı kıyısında yine Afrika kıtasının ülkelerinden olan Kongo Cumhuriyeti'nin başkenti olan Brazzaville şehri yer almaktadır. Bu iki şehir dünyada birbirine en yakın olan iki başkenttir. Arasında sadece Kongo nehri bulunmaktadır. Kongo Cumhuriyeti ile Demokratik Kongo Cumhuriyetinin sınırını teşkil eden bu nehir Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Angola devleti sınırında Atlas Okyanusu'na dökülür.

İnkisi
Dünyanın en uzun nehirleri

İndus, (Hintçe ve Sanskrit: सिन्धु Sindhu; Urduca: سندھ Sindh; Peştuca: Abasin ّآباسن) 3200 km. uzunluğu ile Hint yarımadasının en büyük akarsuyu ve Pakistan'ın en önemli nehridir. Çin'deki Tibet Platosu'ndan başlayan nehir batıya doğru Hindistan üzerinden devam ederek Pakistan'a ulaşır. Pakistan'da güneye doğru saparak Haydarabad şehrinden geçip Karaçi yakınlarında Umman Denizi'ne dökülür.
Başta ülkenin tahıl ambarı Pencap bölgesi olmak üzere Pakistan ekonomisinin en önemli su kaynağıdır.
İndus, Çin Halk Cumhuriyeti'nin Tibet Özerk Bölgesi'ndeki Trans-Himalayalar'da, kutsal Kailash dağının kuzey doğusundaki buzullarla beslenen  Rexicuo ve Zabu Tso göllerinden yaklaşık 5.300 metre yükseklikte doğar. Çin'deki resmi adı Sēn gé cáng bù'dur. (Çince 森格藏布, Tibetçe སེང་གེ་གཙང་པོ Wylie seng ge gtsang po).

Uzunluk: Yaklaşık 3.180 km (dünyanın en uzun 21. nehri).
Kaynak: Tibet Platosu'nda, Kailash Dağı yakınlarındaki Senge Khabab kaynağı (deniz seviyesinden 5.300 m yükseklikte).
Güzergâh: Tibet'ten başlayarak Ladakh (Hindistan) ve Pakistan topraklarından geçer, Karaçi yakınlarında Umman Denizi'ne dökülür.
Başlıca Kolları:
Sağ Kollar: Kabul Nehri, Kurram Nehri.
Sol Kollar: Sutlej, Beas, Ravi, Chenab, Jhelum (Beş Nehir: "Pencap" adı buradan gelir).
Havza Alanı: Yaklaşık 1.165.000 km² (Pakistan'ın tarım alanlarının %80'ini suluyor).

İndus Vadisi Uygarlığı (MÖ 3300-1300):
Nehir kenarında gelişen bu antik uygarlık, Harappa ve Mohenco-daro şehirleriyle tanınır.
Tarım, sulama sistemleri ve tuğla mimarisiyle döneminin en gelişmiş medeniyetlerindendi.
Vedik Dönem:
Hinduizmin kutsal metinleri Vedalar'da İndus Nehri'ne "Sindhu" adıyla atıfta bulunulur.
İslam Medeniyeti:
8. yüzyılda Arap fetihleriyle bölge İslamlaştı. Nehre Urducada "Darya-ı Sind" denir.
Britanya Sömürge Dönemi:
İngilizler, 19. yüzyılda sulama kanalları inşa ederek nehri tarımda modernize etti.

Sulama: Pakistan'ın dünyanın en büyük sulama ağı İndus'a bağlıdır. Buğday, pamuk ve pirinç üretiminin temelidir.
Barajlar ve Enerji:
Tarbela Barajı (dünyanın en büyük toprak dolgu barajı).
Mangla Barajı ve Sindh Taşkın Koruma Projesi.
Balıkçılık: Nehirden yaklaşık 25 balık türü avlanır, ancak kirlilik nedeniyle popülasyonlar azalmaktadır.

Kirlilik:
Endüstriyel atıklar, tarımsal kimyasallar ve kanalizasyon suları nehri kirletiyor.
Pakistan Çevre Koruma Ajansı'na göre, nehir suyunun %90'ı içme suyu standartlarını karşılamıyor.
Suyun Paylaşımı:
1960 İndus Su Antlaşması ile Hindistan ve Pakistan arasında su hakları paylaşıldı. Ancak siyasi gerilimler anlaşmayı riske atıyor.
İklim Değişikliği:
Himalaya buzullarının erimesi, nehrin akış düzenini değiştiriyor. Taşkın ve kuraklık riski artıyor.

İsim Kökeni: "İndus" adı, Farsça "Hindu" kelimesinden türemiştir. Antik Persler bölgeye "Hindistan" (İndus'un Toprakları) adını vermiştir.
Dünya Mirası: UNESCO, Mohenco-daro antik kentini 1980'de Dünya Mirası listesine aldı.
Yaban Hayatı: İndus yunusu (Platanista minor), nehire özgü nesli tükenmekte olan bir türdür.

^ "Indus River". Encyclopædia Britannica.
^ "Climate Change and the Indus River Basin". UN Water Development Report.
^ "The Indus Waters Treaty". BBC News.

Dünyanın en uzun nehirleri

Amor asteroitleri, adını 1221 Amor örnek cisminden alan Dünya'ya yakın bir asteroit grubudur. Bu cisimlerin yörüngesel günberi noktası Dünya'nın yörünge günberisine yakın, fakat ondan daha büyüktür. Bu nedenle, bu cisimler Dünya'nın yörüngesini kesmez, fakat çoğu Amor asteroidi Mars'ın yörüngesini kesmektedir. Amor asteroidi 433 Eros, robotik bir uzay sondası NEAR Shoemaker tarafından yörüngelenen ve üzerine iniş gerçekleştirilen ilk asteroittir.

Bir asteroidin Amor grubunda olup olmadığını belirleyen temel yörünge özellikleri şunlardır:

Yörünge süresi bir yıldan fazladır, yani yörüngenin yarı büyük ekseni (a) 1,0 AU'dan büyüktür (a > 1,0 AU);
Yörüngesi, Dünya'nın yörüngesi ile kesişmez, yani yörüngenin günberisi (q) Dünya'nın yörünge günötesinden büyüktür (q > 1,017 AU);
Dünya'ya yakın cisim (NEO) olarak sınıflandırılırlar, yani q < 1,3 AU.

Kasım 2023 itibarıyla bilinen 12.020 Amor asteroidi bulunmaktadır. Bu nesnelerin 1275'i numaralandırılmış ve 80'i adlandırılmıştır.

Dünya'ya yakın bir dış sıyıran asteroit, normalde Dünya'nın yörüngesinin ötesinde olan, fakat Güneş'e Dünya'nın günötesinden daha yakın olabilen (1,0167 AU) ve Dünya'nın günberisinden daha yakın olmayan (0,9833 AU) bir asteroittir. Yani, asteroidin günberisi Dünya'nın günberisi ile günötesi arasındadır. Dünya'ya yakın dış asteroitler, Amor ve Apollo asteroitleri olarak ikiye ayrılır. Yukarıdaki Amor asteroitleri tanımını kullanarak, Güneş'e Dünya'dan daha fazla hiç yaklaşmayan "Dünya'ya yakın" asteroitler Amor; yaklaşanlar ise Apollo asteroitlerini oluşturur.

Bir asteroidin potansiyel olarak tehlikeli asteroit (PHA) olarak sınıflandırılabilmesi için, yörüngesinin bir noktada Dünya'nın yörüngesine 0,05 AU mesafeye kadar yaklaşması ve asteroidin kendisinin de Dünya'ya çarpması durumunda önemli bölgesel hasara neden olabilecek kadar büyük/kütleli olması gerekir. Çoğu PHA, ya Aten asteroidi ya da Apollo asteroididir (dolayısıyla Dünya'nın yörüngesini kesen yörüngelere sahiptir) ve Kasım 2023 itibarıyla 70 Amor asteroidi PHA olarak sınıflandırılmıştır. Bunlar arasında, 2061 Anza, 3122 Florence, 3908 Nyx ve 3671 Dionysus gibi adlandırılmış asteroitler bulunur.

Amor asteroitleri ile ilgili sayfaların bir listesi için Kategori:Amor asteroitleri kategorisine bakınız.

Aşağıda adlandırılmış Amor asteroitlerinin değişebilir bir listesi bulunmaktadır.

Apollo asteroitleri
Aten asteroitleri
Atira asteroitleri
Alinda asteroitleri
Arjuna asteroitleri
Küçük gezegenler listesi
Küçük gezegen grupları listesi

Amor küçük gezegenlerin listesi 25 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apollo asteroitleri, Güneş sistemi içerisinde, Dünya'ya yakın bir asteroit grubudur. Grubun adı, ilk kez Karl Wilhelm Reinmuth tarafından keşfedilen, gruba dahil 1862 Apollo asteroitinden gelmektedir. Yörüngeleri Dünya ile karşılaşan asteroitlerdir. Yörüngeleri bakımından ana eksen uzunluğunun yarısı Dünya'nınkinden büyük (> 1 AB) ve enberi uzaklığı (q) < 1.017 AB olan cisimlerdir. Bazıları Dünyaya çok yaklaşabilir ve potansiyel tehdit  oluştururlar. (Yarı büyük eksenleri Dünya'nınkine ne kadar yakın olursa yörüngelerin kesişmesi için o kadar az dışmerkezlik gerekmektedir).
15 Şubat 2013'te Rusya'nın güney Urallar bölgesindeki Çelyabinsk kentinin üzerinde patlayan, camların kırılması ve 1500 kişinin yaralanmasıyla atlatılan tehlikeyi yaratan Çelyabinsk meteoru Apollo sınıfı bir asteroitti.
Bilinen en büyük Apollo asteroidi, 8,5 km çapı olan 1866 Sisyphus'dır. Şubat 2014 itibarıyla, 832'si numaralandırılmış olan 5766 adet Apollo sınıfı asteroit vardır.
İyi bilinen Apollo asteroitlerinin listesi:

Apollo küçük gezegenlerinin listesi 10 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asteroit tayf tipi, asteroitlerin yansıma spektrumları, renkleri ve bazen de albedolarına göre belirlenmektedir. Bu tiplerin bir asteroitin yüzey bileşimine karşılık geldiği düşünülmektedir. İçsel olarak farklılaşmamış küçük cisimlerin yüzeyleri ve iç bileşenlerinin muhtemelen birbirlerine benzer olduğu kabul edilirken, Ceres ve Vesta gibi büyük cisimlerin nasıl bir iç bileşenlere sahip olduğu bilinmektedir. Uzun yıllardır, Tholen, SMASS ve Bus-DeMeo taksonomileri gibi bir dizi farklı sınıflandırma sistemleriyle sonuçlanan bazı araştırmalar yapılmaktadır.

1975'te gök bilimciler Clark R. Chapman, David Morrison ve Ben Zellner asteroitler için renk, albedo ve spektral çizgilere dayalı basit bir taksonomik sistem geliştirdiler. İlk üç kategori, koyu karbonlu nesneler için "C" (Carbon, Karbon) tip, taşlı (silisli) nesneler için "S"(Stone, Taş) tip olarak adlandırılırken, bu ikisine de uymayanlar için "U"(Unclassified, sınıfsız) tip olarak etiketlendi. Asteroit spektrumlarının bu temel bölümü, o zamandan beri genişletilmiş ve açıklığa kavuşturulmuştur. Halihazırda bir dizi sınıflandırma şeması mevcuttur ve bunlar karşılıklı tutarlılığı korumaya çalışsa da, belirli bir şemaya bağlı olarak çok sayıda asteroit farklı sınıflara ayrılmıştır. Bunun nedeni ise her bir yaklaşım için farklı kriterlerin kullanılmasıdır. En yaygın kullanılan iki sınıflandırmaya aşağıda yer verilmektedir:

Küçük Güneş Sistemi Nesneleri Spektroskopik Araştırması (S3OS2 veya S3OS2, Lazzaro sınıflandırması olarak da bilinir) kapsamında 1996-2001 yılları arasında La Silla Gözlemevi'ndeki eski ESO 1.52 metrelik teleskop kullanılarak 820 adet asteroit gözlemlenmiştir. Bu araştırma vasıtasıyla, çoğu daha önce sınıflandırılmamış nesnelere hem Tholen hem de Bus-Binzel (SMASS) taksonomisi uygulanmıştır. Araştırmayla, Tholen benzeri bir sınıflandırma için bir cismin yüzeyinde akışkan bir değişim ve geniş bir soğurma bandı kanıtları olduğunu gösteren yeni bir "Caa tipi" belirlenmiştir. Bu sınıf Tholen'in C-tipine ve SMASS'ın akışkan Ch-tipine (bazı Cgh-, Cg- ve C-tipleri dahil) karşılık gelmekte olup, 106 cisme bir başka deyişle araştırılan cisimlerin %13'üne atanmıştır. Buna ek olarak, S3OS2 her iki sınıflandırma şeması için de orijinal Tholen taksonomisinde bulunmayan bir tür olan K-sınıfını da kullanmaktadır.

Bus-DeMeo sınıflandırması 2009 yılında Francesca DeMeo, Schelte Bus ve Stephen Slivan tarafından tasarlanan bir asteroit taksonomi sistemidir. 0,45-2,45 mikrometre dalga boyunda ölçülen 371 asteroit için yansıma spektrumu özelliklerine dayanmaktadır. Bu 24 sınıflı sistem yeni bir "Sv" tipi ortaya çıkarmış olup, kendisi de Tholen sınıflandırmasına dayanan SMASS taksonomisine uygun olarak bir temel bileşen analizine dayanmaktadır.

David J. Tholen'in ilk kez 1984 yılında önerdiği taksonomi on yılı aşkın süredir kullanılmakta olan en yaygın sınıflandırma çeşididir. Bu sınıflandırma, 1980'lerde Sekiz Renkli Asteroit Araştırması (ECAS) sırasında elde edilen geniş bant spektrumlarından (0,31 μm ile 1,06 μm arasında) yapılan albedo ölçümlerine dayanılarak geliştirilmiştir. Orijinal formülasyon 978 asteroide dayanmaktadır. Tholen şeması, asteroitlerin çoğunluğunun üç geniş kategoriden birine girdiği 14 tip ve birkaç küçük alt tipi içermektedir. Tipler, parantez içinde çapı en büyük olan asteroit örnekleriyle birlikte verilmiştir:

C grubundaki asteroitler koyu renkli, karbonlu cisimlerdir. Bu gruptaki cisimlerin çoğu standart C-tipi (örneğin 10 Hygiea) ve biraz daha "parlak" B-tipine (2 Pallas) aittir. F-tipi (704 Interamnia) ve G-tipi (1 Ceres) ise diğerlerine göre çok daha nadirdir. Bu kapsamda bulunan diğer düşük albedo sınıfları, tipik olarak dış asteroit kuşağı ile Jüpiter truvaları arasında sıklıkla görülen D-tipleri (624 Hektor) ve iç ana kuşaktaki nadir T-tipi asteroitlerdir (96 Aegle).

S-tipi asteroitler (15 Eunomia, 3 Juno) silisli (ya da "taşlı") nesnelerdir. Bir diğer büyük grup ise Vesta üzerindeki büyük bir çarpma kraterinden kaynaklandığı düşünülen ve büyük Vesta ailesinin üyeleri arasında en yaygın olan "Vestoidler" olarak da bilinen taş benzeri asteroitlerin gruplandığı V-tipidir (4 Vesta). Bu grupta bulunan diğer küçük sınıflar arasında A-tipi (246 Asporina), Q-tipi (1862 Apollo) ve R-tipi asteroitler (349 Dembowska) bulunmaktadır.

X-tipi asteroitlerin şemsiye grubu, nesnenin yansıtıcılık derecesine bağlı olarak (karanlık, orta, parlak) üç alt gruba ayrılabilir. En karanlık olanları, yani 0,1'in altında bir albedo ile gözlemlenenler C grubu ile bağlantılıdır. X grubu asteroitler arasında sayılan en karanlık görünümlü P-tipi (259 Aletheia, 190 Ismene) asteroitler, 0,10 ila 0,30 arasındaki orta albedo ile gözlemlenebilen "metalik" M-tipinden (16 Psyche) ve çoğunlukla asteroit kuşağının en iç bölgesindeki Hungaria ailesinin üyeleri arasında sıkça görülen parlak görünümlü "enstatit" E-tipinden farklıdır.

Tholen taksonomisi en fazla dört harfi kapsayabilir (örneğin "SCTU"). Sınıflandırma şeması "tutarsız" spektral veriler için "I" harfini kullanmakta olup, bu ifade bir spektral tip değildir. Buna bir örnek Themistian asteroidi 515 Athalia'dır; sınıflandırma sırasında cismin spektrumu ve albedosu sırasıyla taşlı ve karbonlu bir asteroide ait olduğuna ilişkin görünümler elde edildiğinden tutarsız olarak kabul edilmiştir. Bir asteroidin gözlemlenmesi esnasında altta yatan sayısal renk analizi belirsiz olduğunda, cisimlere tek bir tip yerine iki veya üç tip atanmıştır (ör. "CG" ya da "SCT"); bu tiplerin sıralaması artan sayısal standart sapma sırasını yansıtır ve en uygun spektral tip ilk olarak gösterilir. Tholen taksonomisinde spektral tipe eklenen ek notasyonlar da bulunmaktadır. "U" harfi, sayısal analizde belirlenen küme merkezinden uzakta kalan olağandışı bir spektruma sahip asteroitler için kullanılan bir işarettir. Spektral veriler sırasıyla "gürültülü" veya "çok gürültülü" olduğunda ":" (tek iki nokta üst üste) ve "::" (iki iki nokta üst üste) notasyonu sınıflandırmaya ilave edilir. Örneğin, Mars geçişli 1747 Wright "AU:" sınıfına sahiptir, bu da alışılmadık ve gürültülü bir spektruma sahip olmasına rağmen A tipi bir asteroit olduğu anlamına gelir.

Bu, 2002 yılında Amerikalı astronomlar Schelte Bus ve Richard Binzel tarafından 1.447 asteroitten oluşan Küçük Ana Kuşak Asteroit Spektroskopik Araştırması'na (SMASS) dayanarak ortaya konan daha yeni bir sınıflandırma sistemidir. Bu araştırma Tholen sınıflandırmasından çok daha yüksek çözünürlükte spektrumlar üretmiş ve çeşitli dar spektral özellikleri çözebilmiştir. Bununla birlikte, biraz daha küçük bir dalga boyu aralıkları (0,44 μm ila 0,92 μm) gözlemlenebilmiştir. Ayrıca, sınıflandırma yapılırken cisimlerin albedoları da dikkate alınmamıştır. Tholen taksonomisine göre, cisimlerin çoğunluğu üç geniş C, S ve X kategorisine girmekte, birkaç sıra dışı cisim ise farklı alt tiplere ayrılmaktadır. Farklı veriler göz önüne alındığında, Tholen taksonomisine mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışarak, keşfedilen asteroitler aşağıda verilen 26 türde sınıflandırılmıştır:

C-tipi karbonlu cisimler grubu; karbonlu cisimlerin en "standardı" olan C tipi asteroitleri, Tholen taksonomisinin B ve F tipleriyle büyük ölçüde örtüşen "daha parlak" görünümlü B tipi asteroitleri, sade C ve B tipi cisimler arasında geçişli olan "Cb" tipini ve Tholen'in G tipiyle bir şekilde ilişkili olan "Cg", "Ch" ve "Cgh" tiplerini içermektedir. "h" ibaresi "hidratlı" yani bileşiminde su bulunduran, bir anlamda akışkan olabilecek asteroitleri tanımlamaktadır.
S-tipi silisli (taşlı) nesneler grubu; S-tipi asteroidlerinin yanı sıra A, Q ve R-tiplerini de içermektedir. Yeni oluşturulan sınıflar arasında K-tipi (181 Eucharis, 221 Eos) ve L-tipi (83 Beatrix) asteroidler de bulunmaktadır. Ayrıca S-tipinin de bu gruptaki diğer ilgili tipler arasında geçişli görünüme sahip olduğu "Sa", "Sq", "Sr", "Sk" ve "Sl" olmak üzere beş farklı alt sınıfı bulunmaktadır.
Çoğunlukla metalik nesnelerden oluşan X grubu; en yaygın X tipi asteroitlerin yanı sıra Tholen tarafından sınıflandırılan M, E veya P tiplerini de içerir. "Xe", "Xc" ve "Xk", düz X-tipine ile karşılık gelen E, C ve K sınıfları arasındaki geçiş türleridir.
Diğer spektral gruplar; T, D ve V-tiplerini içerir (4 Vesta). "Ld" tipi yeni bir sınıftır ve L-tipi asteroitten daha uç spektral özelliklere sahiptir. Yeni oluşturulan O-tipi asteroit sınıfı ise o zamandan beri sadece 3628 Božněmcová asteroitine atanmıştır.
Tholen şemasında sadece tek bir cisim tarafından temsil edilen Q, R ve V tiplerine giren önemli sayıda küçük asteroit bulunmuştur.

Bir asteroidin renk karakteristiği, fotometrik sistemden elde edilen renk indekslerinin ölçümünü içerir. Bu, nesnenin parlaklığının geçiş bantları olarak da adlandırılan farklı, dalga boyuna özgü filtreler aracılığıyla ölçülmesiyle yapılır. Klasik asteroitlerin yanı sıra uzak cisimleri karakterize etmek için de kullanılan UBV fotometrik sisteminde üç temel filtre bulunmaktadır:

U: morötesi ışık için geçiş bandı, (~320-380 nm, ortalama 364 nm)
B: bir miktar mor ışık da dahil olmak üzere mavi ışık için bir geçiş bandı (~395-500 nm, ortalama 442 nm)
V: görünür ışığa duyarlı geçiş bandı, daha spesifik olarak görünür ışığın yeşil-sarı kısmı (~510-600 nm, ortalama 540 nm)

Bir gözlemde, bir nesnenin parlaklığı farklı bir filtre aracılığıyla iki kez ölçülür. Sonuçta ortaya çıkan büyüklük farkına renk ölçeği denir. Asteroidler için U-B veya B-V renk indeksleri en yaygın olanlarıdır. Ayrıca, fotometrik harflerin görünür (V), kırmızı (R) ve kızılötesi (I) anlamına geldiği V-R, V-I ve R-I indeksleri de kullanılır. V-R-B-I gibi bir fotometrik dizi yapılan gözlemlerden birkaç dakika içinde elde edilebilir.

Bu sınıflandırma şemalarının araştırmalar ilerledikçe iyileştirilmesi ve/veya değiştirilmesi beklenmektedir. Ancak şimdilik, 1990'larda yapılan yukarıdaki iki kaba çözünürlüklü spektroskopik araştırmaya dayanan spektral sınıflandırma hala standarttır. Bilim insanları, büyük ölçüde geniş bir asteroit örneği için tutarlı bir şekilde ayrıntılı ölçümler eld

Asteroit çifti veya (iki cisimden fazlaysa) asteroit kümesi, geçmişte bir dönem çok düşük izafi hızlara sahip olan ve genellikle ya bir ana cismin çarpışma sonucu parçalanmasıyla ya da birbirine kütleçekimsel olarak bağlı olmayan, ancak Güneş etrafında benzer fakat farklı yörüngeleri takip eden ikili asteroitlerin ayrılmasıyla oluşmuş asteroitlerdir. Kütleçekimsel olmayan etkiler nedeniyle ömürleri birkaç yüz bin yılla sınırlıdır. Asteroit çiftinin aksine, kütleçekimsel bir bağ olduğunda ikili asteroitden söz edilir.
Olası bir çift örneği, 1583 Antilokhos ve 3801 Thrasymedes Truvalı asteroitleridir. Bu çifti öneren Andrea Milani Comparetti, Yunan kampında 1437 Diomedes, 1647 Menelaus, 2456 Palamedes, 2797 Teucer ve 4035 Thestor asteroitleri etrafında kümelenmiş beş olası asteroit kümesi daha bulmuştur.
2022 yılı itibarıyla keşfedilen en genç asteroit çiftleri, ana kuşak asteroitleri P/2016 J1-A/B (yaklaşık 2010 yılında ayrılmış) ve (458271) 2010 UM26/2010 RN221'dir (yaklaşık 2003 yılında ayrılmış). Bu çiftlerden ilki, su buzu süblimasyonu ve dönüşlü (rotasyonel) parçalanma nedeniyle kuyruklu yıldız benzeri aktivite sergilemesi açısından özellikle dikkat çekicidir.

Asteroit çiftleri neredeyse aynı güneş merkezli salınımlı yörünge öğelerine sahiptir ve geriye doğru bir entegrasyon kullanılarak, iki asteroidin birbirinden Hill yarıçapından daha az mesafede olduğu bir zamanı belirlemek mümkün olabilir. İki küçük gezegenin renk ölçeği ve spektrumu ayırt edilemez.
Kökenleri hakkında şu hipotezler öne sürülmüştür:

Meteoroit çarpması sonucu asteroidin parçalanması
YORP etkisinin neden olduğu rotasyon artışı nedeniyle asteroidin bölünmesi
İkili asteroidin, bir gezegene yakın geçişten dolayı saçılma veya YORP etkisi gibi kütleçekimsel veya kütleçekimsel olmayan kuvvetler tarafından asteroidin yarılması
Bazı genç asteroit çiftleri, uzay kaynaklı aşınma nedeniyle dönüş periyotları boyunca sadece hafifçe yaşlanmış bir yüzey gösterirken diğerlerinde bu gözlemlenmez. Bunlardan ilki muhtemelen, moloz yığınının içsel tutunma kuvvetlerinin artık yeterli olmadığı bir asteroidin parçalanmasıyla oluşmuştur. Günümüzde ise asteroit çiftlerinin aynı zamanda ikili asteroidin bölünmesiyle oluştuğu varsayılırken, asteroit aileleri ve grupları bir meteoroit çarpmasından kaynaklanabilir, fakat ortaya çıkan yörünge öğeleri bir asteroit çifti için çok fazla bir şekilde sapar.
Asteroit çiftlerinin ömrü, gezegenlerle olan kütleçekimsel etkileşim ve YORP etkisi ile sınırlıdır. Birkaç yüz bin yıl sonra yörünge öğeleri o kadar farklılaşır ki, iki asteroit artık bir çift olarak algılanamaz (yaşlarının birkaç milyar yıla kadar olduğu tahmin edilebilen asteroit ailelerinin aksine).

İkili asteroit

Keşfedilip adlandırılan veya numaralandırılan asteroitlere ilişkin olarak birkaç fiziksel parametre ile yörünge elementleri dışında çok az şey bilinmektedir. Bazı fiziksel özellikleri yalnızca tahmin edilebilmekte, bu nedenle fiziksel veriler bazı genel geçer kabul gören varsayımlar vasıtasıyla belirlenmektedir.

IRAS ve Midcourse Space Experiment (MSX) tarafından yürütülen küçük gezegen araştırmaları asteroitlerin çaplarına ilişkin verilerin temel kaynağıdır. Bu verilere Planetary Data System Small Bodies Node (PDS 8 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) üzerinden erişilebilmektedir.
Çoğu asteroit için ışık eğrisi analizi yöntemiyle kutup yönü ve çapı elde edilir. Per Magnusson tarafından derlenen 1995 öncesi tahminler PDS'de listelenmiştir. En güvenilir veriler veri tablolarında "Synth" olarak etiketlenen üzerinde çalışma yürütülmüş olanlarıdır. Düzinelerce asteroit için yapılan daha yeni tespitler, ışık eğrilerinden asteroitlerin kutuplarını ve şekil modellerini belirlemek amacıyla Helsinki'de sistematik bir araştırma yürütmekte olan Finlandiyalı bir araştırma grubunun web sayfasında toplanmıştır.
Bu veriler, asteroitlerin çaplarının daha doğru bir biçimde tespit edilmesinde kullanılmaktadır. Bir cismin boyutları genellikle eksenleri a×b×c şeklinde azalan sırada listelenen üç eksenli bir elipsoit olarak gösterilir. Eğer ışık eğrilerinden μ = a/b ve ν = b/c çap oranlarına ve IRAS tarafından tespit edilen ortalama çap olan d'nin bilgisine sahipsek, tutarlılık için çapların geometrik ortalaması 
  
    
      
        d
        =
        (
        a
        b
        c
        
          )
          
            
              1
              3
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle d=(abc)^{\frac {1}{3}}\,\!}
  
 formülüyle belirlenir ve üç adet çap verisi elde edilir:

  
    
      
        a
        =
        d
        
        (
        
          μ
          
            2
          
        
        ν
        
          )
          
            
              1
              3
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle a=d\,(\mu ^{2}\nu )^{\frac {1}{3}}\,\!}
  

  
    
      
        b
        =
        d
        
        
          
            (
            
              
                ν
                μ
              
            
            )
          
          
            
              1
              3
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle b=d\,\left({\frac {\nu }{\mu }}\right)^{\frac {1}{3}}\,\!}
  

  
    
      
        c
        =
        
          
            d
            
              (
              
                ν
                
                  2
                
              
              μ
              
                )
                
                  
                    1
                    3
                  
                
              
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle c={\frac {d}{(\nu ^{2}\mu )^{\frac {1}{3}}}}\,\!}
  

Detaylı kütle tespitleri yapılmadığı sürece, cismin kütlesi (M) aşağıdaki gibi hesaplanan çap ve (varsayılan) yoğunluk değerlerini niteleyen (ρ) değeri göz önüne alınarak tahmin edilir.

  
    
      
        M
        =
        
          
            
              π
              a
              b
              c
              ρ
            
            6
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle M={\frac {\pi abc\rho }{6}}\,\!}
  

Bu tür tahminler tilde işareti "~" kullanılarak yaklaşık olarak belirtilebilir. Bu tahminlerin yanı sıra, daha büyük asteroitler için hesaplanacak kütleler, birbirlerinin yörüngelerinde neden oldukları sapmalar çözümlenerek veya asteroitin yörünge yarıçapı bilinen başka bir yörünge eşlikçisi bulunduğu durumlarda daha doğru bir biçimde elde edilebilir. En büyük asteroitler olan 1 Ceres, 2 Pallas ve 4 Vesta'nın kütleleri de Mars'ın yarattığı bozulmalardan yola çıkılarak elde edilebilmektedir. Bu bozulmalar çok küçük olmakla birlikte, Dünya'dan Viking programı gibi Mars yüzeyindeki uzay araçlarına gönderilen radar verilerinden yararlanılarak doğru bir şekilde ölçülebilmektedir.

Yoğunlukları araştırılmış olan birkaç asteroit dışında, kişinin bilimsel tahmine başvurması gerekir.
Birçok asteroit için ρ~2 g/cm3 değeri referans olarak varsayılmıştır.
Ancak, asteroidin yoğunluğu spektral tipine bağlıdır. Krasinsky ve ekibinin hesaplamalarına göre C, S ve M sınıfı asteroitlerin ortalama yoğunlukları 1,38, 2,71 ve 5,32 g/cm3'tür Bu kapsamda elde edilen değerleri dikkate almak asteroidin yoğunluğunun tahmin edilmesinde daha etkili bir yöntemdir.

Küresel bir cisim için, yüzeyindeki yerçekimi ivmesi (g), şu şekilde elde edilir:

  
    
      
        
          g
          
            
              s
              p
              h
              e
              r
              i
              c
              a
              l
            
          
        
        =
        
          
            
              G
              M
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle g_{\rm {spherical}}={\frac {GM}{r^{2}}}\,\!}
  

Bu formülde G = 6.6742×10−11 m3s−2kg−1 kütle çekimi sabiti, M cismin kütlesi, r ise cismin yarıçapını nitelemektedir.

Düzensiz şekilli cisimler için, yüzey kütle çekimi, cismin ölçülen yüzeyinin bulunduğu konuma göre önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Hesaplamalar daha karmaşık hale geldikçe yukarıdaki formül yalnızca bir tahmin niteliği taşımaktadır. Kütle merkezine yakın yüzey noktalarındaki g değeri, genellikle merkezden daha uzaktaki yüzey noktalarından biraz daha büyüktür.

Dönen bir cisim üzerinde, yüzeydeki bir cismin maruz kaldığı görünür ağırlık, kutuplardan uzaklaşıldığında merkezcil kuvveti tarafından azaltılır. θ enleminde yaşanan merkezi kuvvet ivmesi aşağıdaki gibidir;

  
    
      
        
          g
          
            
              c
              e
              n
              t
              r
              i
              f
              u
              g
              a
              l
            
          
        
        =
        −
        
          
            (
            
              
                
                  2
                  π
                
                T
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        r
        sin
        ⁡
        θ
      
    
    {\displaystyle g_{\rm {centrifugal}}=-\left({\frac {2\pi }{T}}\right)^{2}r\sin \theta }
  

Bu formülde T saniye cinsinden dönme periyodunu, r ekvator yarıçapını ve θ enlemi göstermektedir. Büyüklüğü ekvatordayken maksimuma çıkar ve sin θ=1'dir. Negatif işaret, yerçekimi ivmesi g'nin tersi yönde hareket ettiğini gösterir.
Etkin ivme aşağıdaki gibidir

  
    
      
        
          g
          
            
              e
              f
              f
              e
              c
              t
              i
              v
              e
            
          
        
        =
        
          g
          
            
              g
              r
              a
              v
              i
              t
              a
              t
              i
              o
              n
              a
              l
            
          
        
        +
        
          g
          
            
              c
              e
              n
              t
              r
              i
              f
              u
              g
              a
              l
            
          
        
         
        .
      
    
    {\displaystyle g_{\rm {effective}}=g_{\rm {gravitational}}+g_{\rm {centrifugal}}\ .}
  

Söz konusu cisim, benzer kütleli bileşenlere sahip yakın bir ikilinin üyesiyse, ikinci cismin etkisi de ihmal edilmeyecek düzeyde olabilir.

Küresel olarak simetrik bir cismin yüzey yerçekimi g ve yarıçapı r değerleri göz önüne alındığında kaçış hızı;

  
    
      
        
          v
          
            e
          
        
        =
        
          
            
              
                2
                G
                M
              
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{e}={\sqrt {\frac {2GM}{r}}}}
  

Dönme periyodu genellikle PDS'deki ışık eğrisi parametrelerinden elde edilir.

Tayf tipleri genellikle PDS'deki Tholen sınıflandırmasına göre belirlenir.

Mutlak parlaklık verileri genellikle IRAS veya MSX küçük gezegen araştırmaları tarafından sağlanmaktadır.

Astronomik albedolar genellikle IRAS veya MSX küçük gezegen araştırmaları tarafından sağlanır. Bunlar geometrik albedolardır. IRAS/MSX verisi yoksa 0.1'lik kaba bir ortalama değer kullanılabilir.

Mantıklı sonuçlar veren en basit yöntem, asteroidin gelen güneş radyasyonu ile dengede olan bir gri cisim gibi davrandığını varsaymaktır. Daha sonra, ortalama sıcaklık, ortalama gelen ve yayılan ısı gücünün eşitlenmesiyle elde edilir. Toplam ışınım gücü şöyledir:

  
    
      
        
          R
          
            
              i
              n
            
          
        
        =
        
          
            
              (
              1
              −
              A
              )
              
                L
                
                  0
                
              
              π
              
                r
                
                  2
                
              
            
            
              4
              π
              
                a
                
                  2
                
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle R_{\mathrm {in} }={\frac {(1-A)L_{0}\pi r^{2}}{4\pi a^

Aten asteroitleri, Dünya'nın yörüngesine oldukça yakın konumda bulunan dinamik bir asteroit grubudur. Tanıma göre, Aten'ler Dünya-kesişen (a < 1.0 AU ve Q > 0.983 AU) asteroitlerdendir. Grup adını, Palomar Gözlemevinde Eleanor Helin tarafından, 7 Ocak 1976 tarihinde türünün ilk örneği olarak keşfedilen 2062 Aten asteroidinden almıştır. 2023'e kadar, 2445 Aten grubu üyesi keşfedilmiş, bunlardan 256 tanesi numaralandırılmış, 13 tanesi isimlendirilmiş ve 101 tanesi ise tehlikeli olabilecek cisim olarak sınıflandırılmıştır.

Aten asteroitleri, yarı büyük ekseni 1 AU'dan küçük olan, yani Güneş ile Dünya arasındaki mesefede bulunan asteroitlerden meydana gelmektedir. Aynı zamanda günberileri 0,983 AU'dan büyük olması koşulu aranmaktadır.  Bu koşullar, yörüngeleri 0,983 ila 1,017 AU arasında değişen Dünya-kesişen asteroitler olarak tanımlanmalarına neden olmuştur.
Asteroitlerin yörüngeleri yüksek dışmerkezliğe sahiptir. Neredeyse bilinen tüm Aten asteroitlerinin enberileri 1 AU'dan daha büyüktür. Güneş sisteminin iç bölgelerinde bulunmaları nedeniyle gözlemlenmeleri güçtür. Bu durum nedeniyle eksantrikliği yüksek olan Atenler için örneklem yanlılığı gibi sorunlar doğurabilmektedir. Bilinen tüm Dünya yakını cisimlerin %7,4'ünü Aten asteroitleri oluşturmaktadır. Örnekleme yanlılığı nedeniyle, Aten sınıfı asteroitlerden daha çok sayıda Apollo sınıfı asteroit bilinmektedir.
Bilinen en küçük yarı büyük eksene sahip Aten asteroidi, 0,580 AU ile 2016 XK24'tür. Bilinen en küçük enberiye sahip Aten asteroidi aynı zamanda bilinen en yüksek eksantrikliğe de sahip olan 2000 BD19'dur. 0,895 dışmerkezliğe sahip olan yörüngesi onu, 0,092 AU'luk bir enberiden (Merkür'ün yörüngesi içinde) 1,66 AU'luk bir enöteye (Mars'ın yarı büyük ekseninden (1,53 AU) daha büyük) götürmektedir. 2004'ün sonlarına doğru kısa bir süre için, 99942 Apophis asteroidinin (o zamanlar sadece 2004 MN4 geçici adıyla biliniyordu) muhtemelen 2029 veya 2036'da Dünya'ya çarpma tehdidi oluşturduğu düşünülüyordu, ancak bu olasılıkları ortadan kaldıran daha önceki gözlemler bulundu.

Alinda asteroit
Amor asteroidi
Apollo asteroit
Atira asteroidi
Küçük gezegenlerin listesi

Atira asteroitleri veya Apohale asteroitleri, diğer adıyla Dünya'ya yakın iç nesneler (interior-Earth objects IEOs) olarak da bilinen, yörüngesel günöteleri Dünya'nın günberi mesafesi olan 0,983 AU'dan daha küçük olan ve yörüngeleri tamamen Dünya'nın yörüngesi içinde sınırlı kalan Dünya'ya yakın cisimlerdir. Atiralar, diğer Dünya'ya yakın cisim grupları olan Aten, Apollo ve Amor asteroitlerine göre açık arayla en az üyeye sahip olan gruptur.

Genellikle Atira asteroitleri olarak adlandırılan sınıf için resmi bir isim bulunmamaktadır. "Apohele asteroitleri" terimi Hawaii dilinde yörünge anlamına gelen apo [ˈɐpo] 'daire' ve hele [ˈhɛlɛ] 'gitmek' sözcüklerinden türetilmiş olup, 1998 DK36'yı keşfeden bilim insanları tarafından önerilmiştir. Bu terim kısmen aphelion (apoapsis) ve helios sözcüklerine benzerliği nedeniyle teklif edilmiştir. Diğer araştırmacılar "İç Dünya Nesneleri" (IEOs) tanımlamasını benimsemişlerdir. Yeni bir asteroit sınıfının, o sınıfın tanınan ilk üyesi olan 163693 Atira ile adlandırılmasına yönelik genel uygulamayı takiben, "Atira asteroitleri" tanımlaması NASA da dahil olmak üzere bilim camiası tarafından büyük ölçüde benimsenmiştir.

Dünya'nın yörüngesindeki konumları nedeniyle Atiralar'ın gözlemlenmesi oldukça güçtür, çünkü Dünyadan bakıldığında Güneş'e yakın konumdadırlar ve bu nedenle Güneş'in aşırı güçlü ışığı tarafından "gölgede bırakılırlar". Bu da Atiralar'ın genellikle yalnızca alacakaranlıkta görülebileceği anlamına gelmektedir. Dünya'nın yörüngesindeki asteroitler için ilk belgelenmiş alacakaranlık araştırmaları 20. yüzyılın başlarında astronom Robert Trumpler tarafından gerçekleştirilmiş, ancak Trumpler herhangi bir asteroit tespit edememiştir.
Şüphelenilen ilk Atira asteroidi Mauna Kea Gözlemevi'nden David J. Tholen tarafından keşfedilen 1998 DK36'dır, ancak ilk olarak 2003 yılında Arecibo Gözlemevinde keşfedilen 163693 Atira teyit edilmiştir. Şubat 2023 itibarıyla, ikisi isimlendirilmiş, sekizi numaralandırılmış ve altısı potansiyel olarak tehlikeli nesne olan 28 adet Atira olduğu bilinmektedir. Ayrıca 127 nesne Dünya'nın günötesinden (Q = 1,017 AU) daha küçük bir günöteye sahiptir.

Atira asteroitlerinin çoğu, asteroit kuşağı kaynaklı olup, yerçekimi bozukluğunun yanı sıra Yarkovsky etkisi gibi diğer nedenlerin bir sonucu olarak mevcut konumlarına sürüklenmişlerdir.

Atiralar Dünya'nın yörüngesiyle kesişmezler ve ani çarpışma tehdidi oluşturmazlar, ancak yörüngeleri Merkür veya Venüs'e yakın bir yaklaşımla dışa doğru tedirgin olabilir ve gelecekte Dünyayla kesişen asteroitler haline gelebilirler. Birçok Atira asteroitinin dinamiği Kozai-Lidov mekanizmasının neden olduğu dinamiğe benzemektedir, bu da günberide librasyon (salınım) olmadığı için uzun vadeli yörünge istikrarının artmasına katkıda bulunur.

Advances in Space Research dergisinde yayınlanan 2017 tarihli bir çalışma, Atira asteroitlerini incelemek üzere düşük maliyetli bir uzay sondası gönderilmesini önermiş ve bu görevi üstlenmek için grubu Dünya'dan gözlemlemenin zorluğunu gerekçe göstermiştir. Bu çalışmaya göre, görevin uzay aracının elektrikli itiş gücüyle desteklenmesi ve mümkün olduğunca çok sayıda Atira asteroitinin yanından geçecek şekilde tasarlanmış bir yol izlemesi önerilmiştir. Sonda ayrıca Dünya için tehdit oluşturabilecek yeni NEO'lar keşfetmeye de çalışacaktır.

İlki keşfedilmeden önce geçici olarak "Vatira" asteroitleri olarak adlandırılan ꞌAylóꞌchaxnim asteroitleri, Venüs'ün yörüngesinin tamamen içinde, yani 0,718 AU yörüngesinde dönen bir Atira alt sınıfıdır. Yörüngeleri onları Dünya'dan önemli bir uzaklığa yerleştirmesine rağmen, yine de Dünya'ya yakın nesneler olarak sınıflandırılırlar. Gözlemler, ꞌAylóꞌchaxnim asteroitlerinin yörüngelerinin sıklıkla Atira asteroitlerine dönüştüğünü veya tam tersi olduğunu göstermektedir.
İlk olarak 2012 yılında Sarah Greenstreet, Henry Ngo ve Brett Gladman tarafından varlığı resmi olarak teorileştirilen bu türden ilk ve bugüne kadar bulunan tek asteroit, 4 Ocak 2020'de Zwicky Geçici Tesisi tarafından keşfedilen 594913 ꞌAylóꞌchaxnim'dir. Arketip olarak, daha sonra sınıfa adını vermiştir. Sadece 0,656 AU'luk bir günöteye sahiptir, bu da onu bilinen en küçük günöteye sahip asteroit yapar.

Henüz tamamen Merkür yörüngesinde (q = 0,307 AU) dolanan bir asteroit keşfedilmemiştir. Bu tür varsayımsal asteroitler muhtemelen vulkanoidler olarak adlandırılacaktır, ancak bu terim genellikle Güneş Sistemi'nin yaşı boyunca daha spesifik olarak Merkür içi bölgelerinde kalan asteroitlere atıfta bulunmaktadır.

Aşağıdaki tabloda Nisan 2023 itibarıyla JPL verilerine göre kabul edilen Atiralar listelenmektedir, 594913 ꞌAylóꞌchaxnim, benzersiz sınıflandırması nedeniyle pembe renkle vurgulanmıştır, İç gezegenler Merkür ve Venüs karşılaştırma için gri sıralar olarak tabloya dahil edilmiştir,

(A) Tüm çap tahminleri, varsayılan 0,14 albedoya dayanmaktadır (boyutun doğrudan ölçüldüğü 163693 Atira hariç)
(B) İkili asteroit

Küçük gezegen gruplarının listesi
Küçük gezegenlerin listesi

Aten Küçük Gezegenlerin Listesi 7 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Küçük Gezegen Merkezi

B-tipi asteroitler nispeten nadir görülen ve genellikle C grubunun altında sayılan karbonlu asteroitlerin sınıflandırıldığı bir asteroit tayf tipidir. Bu sınıftaki asteroitlerin spektral olarak mavi ışıma göstermesi nedeniyle "B" (Blue) harfi tercih edilmiştir. Bu sınıfta bulunan nesneler genellikle dış asteroit kuşağında görülmektedir. Üçüncü en büyük asteroit olan 2 Pallas'ı da içeren yüksek eğimli Pallas ailesinde sıklıkla görülür. Bileşenlerinin Güneş Sistemi'nin erken dönemlerinden kalma ilkel, uçucu maddece zengin kalıntılar olduğu düşünülmektedir. Mart 2015 itibarıyla SMASS sınıflandırmasında bilinen 65, Tholen sınıflandırmasında ise 9 adet B-tipi asteroit bulunmaktadır.

Genel olarak C tipi cisimlere benzer, ancak 0,5 μm'nin altındaki morötesi soğurmanın az olması veya hiç olmaması ve tayfın kırmızımsıdan ziyade hafif mavimsi olması bakımından diğer tiplere göre farklılık gösterir. Albedoları da genellikle çok karanlık olan C tipinden daha parlak olma eğilimindedir. B sınıfı nesnelerin spektroskopisine göre ana yüzey bileşenleri, susuz silikatlar, hidratlı kil mineralleri, organik polimerler, manyetit ve sülfitlerin göstermektedir. B sınıfı asteroitlere en yakın eşleşmeler, laboratuvar ortamında hafifçe ısıtılan karbonlu kondrit meteoritlerinden elde edilmiştir.
Kuyruklu yıldız benzeri aktivite gösterdiği gözlemlenen asteroitlerin çoğunluğu B-tipidir. Bu nesnelerin bazıları geçmişte sulu değişim belirtileri gösterir ve önemli miktarda su buzu içeriyor olabilirler.

Asteroid 101955 Bennu, OSIRIS-REx misyonunun hedefi olan B-tipi bir asteroiddir. Görev, yüzeyi haritalayarak, Yarkovsky etkisini inceleyerek ve 2023'te geri dönmek üzere asteroitten bir örnek alarak asteroidi karakterize etmeyi amaçlamaktadır. Uzay aracı 2016 yılında fırlatıldı ve Aralık 2018'den bu yana Bennu'da bulunuyor.
Diğer B-tipi asteroitler şunlardır:

Asteroit tayf tipleri

C-tipi (karbonlu) asteroitler, bilinen asteroitlerin yaklaşık %75'ini oluşturan en yaygın tayf türdür. Uçucu madde(buz) bakımından zengindirler ve çok düşük bir albedo ile diğer tiplerden ayırt edilirlerç. Bunun nedeni bileşimlerinin kayalara ve minerallere ek olarak büyük miktarda karbon içermesidir. Yoğunluk ortalamaları yaklaşık 1,7 g/cm3'dir. Güneş'ten ortalama 3,5 astronomik birim (AU) uzaklıkta bulunan asteroit kuşağının dış bölümündeki asteroitlerin %80'i bu tipteyken, Güneş'ten 2 AU mesafedeki asteroitlerin sadece %40'ı C-tipidir. Diğer asteroit tiplerine oranla yüksek düzeyde karanlık albedoya sahip olmaları ve çoğunlukla kolay gözlemlenemeyen asteroit kuşağının dış katmanlarında bulunmalarından ötürü C-tiplerinin sayısının tahmin edilenden fazla olabileceği değerlendirilmektedir.

Bu sınıf asteroitler, karbonlu kondrit meteoritlerininkine çok benzer spektrumlara sahiptir. Güneş ve ilkel güneş bulutsusu ile aynı bileşime sahiptirler, ancak hidrojen, helyum ve uçucu gazlar içermezler, bileşiklerinde hidrat (su içeren) olanları da mevcuttur.
C-tipi asteroitler aşırı derecede karanlıktır ve albedoları tipik olarak 0,03 ila 0,10 aralığındadır. Sonuç olarak, bir dizi S-tipi asteroit normalde dürbünle karşıt açıda görüntülenebilirken, en büyük C-tipi asteroitleri bile gözlemleyebilmek için en azından küçük bir teleskop gerekir. En parlak C tipi asteroit olan 324 Bamberga çok yüksek bir eksantrikliğe sahiptir. Bu durum, bu tipteki asteroitlerin aslında maksimum büyüklüğüne nadiren ulaştığı anlamına gelmektedir.
Spektrumları, yaklaşık 0,4 μm ile 0,5 μm'nin altındaki dalga boylarında, orta derecede güçlü morötesi emilim içerirken, daha uzun dalga boylarında büyük ölçüde özelliksiz, ancak hafif kırmızımsıdır. Minerallerdeki su içeriğinin bir göstergesi olabilen yaklaşık 3 μm'lik sözde "su" emme özelliği de mevcuttur.
Uçucu bakımından zengin (buzlu) bileşimleri nedeniyle, C-tipi asteroitler nispeten düşük yoğunluğa sahiptir. 20 C tipi asteroit üzerinde yapılan bir araştırmada, ortalama yoğunluğun 1,7 g/cm3 olduğunu bulunmuştur.
Tholen taksonomisine göre kesin olarak en büyük C-tipi asteroid 10 Hygiea'dır, ancak SMASS'ta bu sınıfa karşılık gelen en büyük asteroid 1 Ceres'dir, çünkü bu sınıflandırmada Tholen'deki G-tipi sayılmamaktadır.

Tholen sınıflandırmasında C tipi, daha az sayıda üç tiple birlikte aşağıdakileri içeren daha geniş bir C-grubu karbonlu asteroitler halinde gruplandırılır:

C-tipi (ana grup)
B-tipi
F-tipi
G-tipi

SMASS sınıflandırmasında, daha geniş C-grubu aşağıdaki türleri içerir:

"Tipik" spektruma sahip asteroitler çekirdek C tipi
Tholen'deki B ve F tiplerine karşılık gelen B tipi
Tholen'de G tipine karşılık gelen "Cg" ve "Cgh" tipleri
0,7μm civarında absorpsiyon özelliğine sahip "Ch" tipi
C ve B türleri arasındaki geçiş nesnelerine karşılık gelen "Cb" tipi

Asteroit tayf tipleri
1 Ceres
10 Hygiea
324 Bamberga

D-tipi asteroitler çok düşük albedoya ve saf kırmızımsı bir spektruma sahiptir. İç yapılarında muhtemelen buz, karbon ve susuz silikatlar ile zengin organik silikat bileşimleri bulunduğu öne sürülmektedir. D tipi asteroitler dış asteroit kuşağında ve ötesinde bulunmaktadır. 152 Atala ve 944 Hidalgo gibi Jüpiter truvalarının büyük çoğunluğu bu gruba girer. 2000 yılında Kanada'da bulunan Tagish Gölü'ne düşen meteoritin D tipi bir asteroit ile benzer yapıda olduğu ve Mars'ın uydusu Phobos ile yakın akraba olabileceği iddia edilmektedir.
Nice modeline göre D tipi asteroitler Kuiper Kuşağı kökenli olabilir. 46 adet D tip asteroit bilinmektedir. Bunlar arasında, 3552 Don Quixote, 944 Hidalgo, 624 Hektor ve 10199 Chariklo bulunur.

Aşağıda bazı D tipi asteroitlerin bir listesi yer almaktadır. 

Asteroit tayf tipleri
Tagish Gölü (göktaşı)

Değen ikili, bir küçük gezegen ya da kuyruklu yıldız gibi Güneş Sisteminde yer alan ve birbirlerine değecek şekilde çekim yapan iki cisimden oluşan ikili bir sistemdir. Değen ikililer genellikle moloz yığınları olup, ikili asteroitler gibi gerçek ikili sistemlerden farklıdır. Bu terim değen yıldız ikilileri için de kullanılmaktadır.
Değen ikili olduğu düşünülen cisimlere örnek olarak, New Horizons uzay aracı tarafından Ocak 2019'daki uçuşu sırasında görüntülenen Kuiper kuşağı cismi 486958 Arrokoth verilebilir.

Kuyruklu yıldızlar 67P/Churyumov-Gerasimenko ve 8P/Tuttle muhtemelen bir değen ikilidir.  Değen ikili olduğundan şüphelenilen asteroitler arasında ise alışılmadık biçimde uzun bir şekle sahip olan 624 Hektor ve iki loblu 216 Kleopatra ile 4769 Castalia bulunmaktadır. Hayabusa sondası tarafından fotoğraflanan 25143 Itokawa adlı asteroidin de uzun şekilli, bükülmüş bir gövdeyle sahip olan bir değen ikili olduğu düşünülmektedir. İnce uzun bir forma sahip olan 4179 Toutatis Chang'e-2 sondası tarafından görüntülendiği kadarıyla bir değen ikilidir. Uzak küçük gezegenler arasında, buzul yapılı Kuiper kuşağı cismi Arrokoth'un 2019 yılında New Horizons sondasından elde edilen görüntüleriyle değen bir ikili olduğu onaylanmıştır.

Aşağıdaki tablo, radar gözlemleri vasıtasıyla değen ikili adayları olarak kabul edilen cisimleri içermektedir.
Listelenen cisimlerin tümü Arrokoth hariç Dünya'ya yakın cisimlerdir.

Değen ikili (yıldız)
İkili sistem (astronomi)
İkili asteroit
Küçük gezegen uydusu

Dinamik yöntem, asteroitlerin kütlelerinin belirlenmesine yönelik bir işlemdir. Yöntem adını, Güneş Sistemi etrafında hareket eden asteroitlerin dinamiğine ya da hareketine ilişkin Newton yasalarını kullanmasından almaktadır. Bu yöntem, iki ya da daha fazla asteroidin birbirlerinin yanından geçerken neden oldukları yerçekimsel sapmayı belirlemek için çoklu konum ölçümleri yapılmasıyla uygulanmaktadır. Yöntem, bilinen çok sayıda asteroitin zaman zaman çok yakın mesafelerde bir diğerinin yanından geçeceği olgusuna dayanır. Etkileşen iki cisimden en az biri yeterince büyükse, diğeri üzerindeki yerçekimi etkisiyle cismin kütlesi belirlenebilir. Belirlenen kütlenin doğruluğu, belirli bir etkileşimin neden olduğu yerçekimsel sapmayı belirlemek için yapılan uygun astrometrik gözlemlerin hassasiyeti ve zamanlaması ile sınırlıdır.
Yöntem, bir etkileşim sırasında ortaya çıkan yerçekimsel sapma miktarını tespit etmeye dayandığından, diğer nesnelerle etkileşimlerinde büyük bir sapma üretecek nesneler için en iyi sonucu verir. Bu, yöntemin büyük nesneler için en iyi sonucu verdiği anlamına gelir, ancak iki nesne birbiriyle yörüngesel rezonans halindeyken olduğu gibi tekrarlanan yakın etkileşimlere sahip nesnelere de etkili bir şekilde uygulanabilir. Etkileşime giren cisimlerin kütlesi ne olursa olsun, cisimler birbirlerine yaklaştıkça sapma miktarı daha fazla olacağı gibi, cisimler yavaş geçtikçe kütleçekiminin iki cismin yörüngelerini bozması için daha fazla zaman tanınır. Yeterince büyük asteroitler için bu mesafe ~0.1 AU kadar büyük olabilir, daha az kütleli asteroitler için etkileşim koşullarının buna bağlı olarak daha uygun olması gerekmektedir.

Asteroitlerin sapmasını tanımlamanın en basit yolu, bir nesnenin diğerinden önemli ölçüde daha büyük olduğu durumlardır. Bu durumda hareket denklemleri zıt yüklü nesneler arasındaki Rutherford saçılmasıyla aynıdır (böylece kuvvet itici değil çekicidir). Gök mekaniğinde kullanılan daha tanıdık gösterimle yeniden yazıldığında sapma açısı, daha küçük nesnenin daha büyük olana göre hiperbolik yörüngesinin eksantrikliği ile aşağıdaki formülle ilişkilendirilebilir:

  
    
      
        sin
        ⁡
        
          (
          
            
              Θ
              2
            
          
          )
        
        =
        
          
            1
            ϵ
          
        
      
    
    {\displaystyle \sin \left({\frac {\Theta }{2}}\right)={\frac {1}{\epsilon }}}
  

Burada 
  
    
      
        Θ
      
    
    {\displaystyle \Theta }
  
, küçük nesnenin büyük nesneye göre hiperbolik yörüngesinin asimptotları arasındaki açıdır ve 
  
    
      
        ϵ
      
    
    {\displaystyle \epsilon }
  
 ise bu yörüngenin eksantrikliğidir (hiperbolik bir yörünge için E'nin 1'den büyük olmalıdır).
Matrisleri kullanarak daha sofistike bir tanımlama, gözlemlenen cisimlerin gökyüzündeki konumunu zamanın bir fonksiyonu olarak iki bileşenin toplamına ayırarak elde edilebilir: bunlardan biri cisimlerin kendi göreli hareketlerinin bir sonucuyken diğeri iki cismin kütleçekimsel etkisinin neden olduğu harekettir. Bu denklemin cisimlerin gerçek gözlemlerine en iyi şekilde uydurulmasında iki terimin göreceli katkıları cisimlerin kütlelerini verir.

Dünya-kesişen asteroitler, yörüngesi Dünya'nın yörüngesini kesen Dünya'ya yakın asteroitlerin sınıflandırıldığı asteroit grubudur. Burada listelenen Dünya-kesişenlerden, yarı büyük eksenleri Dünya'nınkinden daha küçük olanlar Aten asteroitleri olarak; kalan diğerleri ise Apollo asteroitleri olarak tanınmaktadır. Ayrıca bkz. Amor asteroitleri.
Yörüngesi, Dünya'nın yörüngesi ile kesişen asteroitler her durumda Dünya için bir tehdit oluşturmamaktadır. Bu sınıfta yer alan asteroitlerin gerçek yörüngeleri Dünya'nınki ile kesişmeyebilmekte bile olabilir. Bu çelişki birçok asteroidin oldukça eğik olan yörüngeleri nedeniyle ortaya çıkmakta olup, bu nedenle günberileri Dünya'nınkinden daha az olsa bile izledikleri yol hiçbir zaman Dünya'nınkiyle kesişmeyebilir. Bir asteroidin gelecekte az da olsa Dünya'ya çarpma olasılığı bulunması ve belirli bir büyüklüğün üzerinde olması durumunda tehlikeli olabilecek cisim (PHO) olarak sınıflandırılır. Başka bir ifadeyle, eğer bir asteroit, minimum yörünge kesişme mesafesi (MOID) 0,05 AU'dan az ve mutlak parlaklığı 22'den büyükse bu sınıfa dahil olmaktadır. PHA sınıflandırmasının, daha doğru bir tanımlama olduğu değerlendirilen ECA yani Dünya-kesişen asteroitler olarak yeniden adlandırılması planlanmaktadır. Bir asteroidin bir ECA olup olmadığını belirlemek, Dünya ile bir çarpışmanın mümkün olup olmadığını değerlendirmek için gezegensel yerçekimi bozulmaları da dahil olmak üzere binlerce yıl sonraki yörüngelerinin hesaplanmasını gerektirdiğinden pratik bir çözüm olmadığı değerlendirilmektedir.
Küçük değerde hesaplanan MOID çarpışmanın gerçekleşmeyeceği sonucunu doğurmamaktadır. Diğer taraftan, asteroidin seyrettiği yol üzerinde yer alan gezegenlerden kaynaklanan az miktardaki yerçekimi bozulmaları bile asteroidin yörüngesini bozabilir. Bu duruma örnek olarak (99942) Apophis verilebilir ki bu asteroidin 2029 yılında Dünya'ya oldukça yakın bir konumdan geçerek Dünya'nın sabit uydularından birinin yörüngesine yerleşebileceği düşünülmektedir.
Tüm Dünya-kesişenler arasında, 3753 Cruithne Dünya'nın yörünge periyoduyla eşdeğer olan yörüngesi nedeniyle kayda değerdir.

Notlar: † dış sıyıran

Merkür-kesişen küçük gezegenler listesi
Venüs-kesişen küçük gezegenler listesi
Mars-kesişen küçük gezegenler listesi
Jüpiter-kesişen küçük gezegenler listesi
Satürn-kesişen küçük gezegenler listesi
Uranüs-kesişen küçük gezegenler listesi
Neptün-kesişen küçük gezegenler listesi

PHA'ların Dünya'ya Çok Yakın Yaklaşımları (<0,01 AU) 1900–2200 6 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünyaya Yakın Cisimlerin Yaklaşan Yakın Yaklaşımları (<0,10 AU) 11 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya'ya bir sonraki yakın yaklaşım tablosu 1 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. -Sormano Astronomik Gözlemevi
Küçük Asteroitler Karşılaşma Listesi 21 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. -Sormano Astronomi Gözlemevi
Küçük Beden Öncelik Listesi 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. -Sormano Astronomik Gözlemevi
IAU-MPC 0.2 AU-Küçük Gezegen Merkezi İçerisinde Dünya'ya Yakın Yaklaşımlar 2 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya'ya yakın asteroit takibi araştırması (NEAT), İng. Near-Earth Asteroid Tracking, Dünya'ya yakın cisimlerin tespiti için gökyüzü taraması yapılabilmesi amacıyla NASA ve Jet İtki Laboratuvarı tarafından yürütülen bir programdır. NEAT Kaliforniya'da bulunan Palomar Gözlemevi (Palomar-NEAT; 644) ile birlikte Hawaii'de bulunan GEODSS (Haleakala-NEAT; 566) araştırmasında Aralık 1995'ten Nisan 2007'ye kadar yürütülmüştür. Bu araştırma kapsamında 40 binden fazla küçük gezegen keşfedilmiş olup, NEAT Catalina Sky Survey, LONEOS ve Mount Lemmon Survey ile birlikte bu alandaki en başarılı çalışmalardan biridir.
NEAT, Palomar Gezegen Kesişimi Asteroit Araştırması (PCAS)'ın ardılıdır.

Çalışmanın ilk baş araştırmacısı Eleanor F. Helin, ortak araştırmacılar ise Steven H. Pravdo ve David L. Rabinowitz'dir.
NEAT, araştırma kapsamında kullanılmak üzere Haleakala, Maui, Hawaii'de bulunan GEODSS teleskopunu kullanabilmek için ABD Hava Kuvvetleri ile bir işbirliği anlaşması akdetmiştir. GEODSS, Yer Tabanlı Elektro-Optik Derin Uzay Gözetimi (İng. Ground-Based Electro-Optical Deep Space Surveillance) anlamına gelir ve bu geniş alan Hava Kuvvetleri teleskopları, Dünya yörüngesindeki uzay aracını optik olarak gözlemlemek için tasarlanmıştır. NEAT ekibi GEODSS teleskopu için bir CCD kamera ve bilgisayar sistemi tasarlamıştır. CCD kamera formatı 4096 × 4096 piksel ve görüş alanı 1,2° idi × 1,6° olarak kullanılmıştır.
Nisan 2001'den itibaren, Samuel Oschin teleskopu ile birlikte diyafram açıklığı 12 metre (39 ft) olan Palomar Gözlemevi'ndeki Schmidt teleskopu da Dünya'ya yakın nesneleri keşfetmek ve izlemek için hizmet vermiştir. Bu teleskop, her biri 2400 × 600 piksel olan 112 CCD içeren bir kamerayla donatılmıştı. Bu, 2002'de 50000 Quaoar'ın, 2003'te 90377 Sedna'nın (2004'te yayınlandı) ve cüce gezegen Eris'in keşfine yol açan görüntüleri üreten teleskoptur.
NEAT, binlerce asteroit keşfetmesinin yanı sıra, 54P/de Vico-Swift-NEAT adlı periyodik kuyruklu yıldızın ve yüksek istikrarlı hareket eden Teegarden yıldızının ortak keşfiyle birlikte popülerlik kazanmıştır. C/2001 Q4 (NEAT) adlı kuyruklu yıldız ise 24 Ağustos 2001'de NEAT tarafından keşfedilmiştir.
2005 yılı başlarında keşfedilen 64070 NEAT adlı asteroit ise programın onuruna isimlendirilmiştir.

9 Ağustos 1996 tarihinde, Haleakala, Hawaii'de bulunan otomatik araştırma kamerası kullanılarak 1996 PW cismi NEAT tarafından keşfedilmiştir. Bu, uzun periyotlu kuyruklu yıldızlara özgü bir yörüngede keşfedilen ve aktif bir kuyruklu yıldız olmayan ilk cisimdi. Bu da onun soyu tükenmiş bir kuyruklu yıldız ya da alışılmadık bir asteroid olma ihtimalini gündeme getirdi.

Güneş'ten uzaklığına göre Dünya'ya yakın asteroitlerin listesi
Küçük Gezegen Merkezi (MPC)
Gezegensel Veri Sistemi (PDS)
Uzay Muhafızı
Dünya'ya yakın nesne gözlem projelerinin listesi

Near Earth Asteroid Tracking

E-tipi asteroitler, enstatit (MgSiO3) akondrit yüzeylerine sahip olduğu düşünülen asteroitlerdir. Hungaria asteroitleri olarak da bilinen asteroit kuşağının başlangıç kısımlarındaki asteroitlerin büyük bir bölümünü oluştururlar, ancak asteroit kuşağına tam olarak girildikçe hızla çok nadir hale gelirler. Bununla birlikte, 64 Angelina gibi asteroit kuşağının iç kenarından oldukça uzakta olanları da bulunmaktadır. Bu durumun değişime uğramış bir asteroidin oldukça incelmiş olan mantosundan kaynaklandığı düşünülmektedir.

E-tipi asteroitleri aynı ailede olduğu daha yaygın bir tür olan M-tipi asteroitlerden ayıran en önemli özelliği yüksek bir albedoya (0,3 veya daha yüksek) sahip olmalarıdır. Spektrumları safi düz ve kırmızımsıdır. Muhtemelen bir çekirdeğe sahip olmadıklarından ve bunun yerine daha büyük bir ana gövdenin kenarından oluştuklarından, çoğunun boyutu küçüktür. Yalnızca 44 Nysa, 55 Pandora ve 64 Angelina'nın çapları 50 kilometrenin üzerindedir. Geriye kalan E-tipi asteroitlerin hiçbirinin çapı 25 kilometrenin üzerinde değildir. Bu tipin en büyük üç asteroidi de alışılmadık bir şekilde Güneş'ten yaklaşık 3 AU uzaklıktaki bir yörüngededir. Aubritlerin (enstatit akondrit göktaşları) E-tipi asteroitlerden geldiği düşünülmektedir, çünkü Aubritler bir E-tipi asteroit olan 3103 Eger ile bağlantılı olabilir. Bu sınıflandırma SMASS taksonomisinin Xe Tipi ile bağlantılıdır.

Hungaria ailesinin E-tipi asteroitlerinin, varsayımsal olan E-kuşağı asteroit popülasyonunun kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Nice modeli altında yapılan simülasyonlara göre, E-Kuşağı'nın dağılmasına Geç Ağır Bombardıman döneminde Güneş Sistemi'nin gaz devlerinin dışa doğru yaptığı hareket neden olmuş olabilir.

5 Eylül 2008'de ESA'nın robotik uzay sondası Rosetta, E-tipi asteroit 2867 Šteins'e başarı bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Uzay aracından alınan spektral veriler, asteroidin esas olarak magnezyum açısından zengin bir piroksen olan enstatit, magnezyum açısından zengin bir olivin olan forsterit ve feldspat gibi demir açısından fakir minerallerden oluştuğunu doğrulamıştır.

Asteroit tayf tipleri
L-tipi asteroit
S-tipi asteroit
X-tipi asteroit
2867 Steins

Helyosfer, uzayda güneş ışığı hakimiyetindeki Güneş Sistemi'nde yüklü parçaçıkların kabardığı bir tür Güneş rüzgârı ile yıldızlararası ortam içine şişen (hidrojen ve helyum gazı galaksiye nüfuz etmiştir) bölgedir. Ekstra Güneş hacmine rağmen elektriksel nötr atomlar bu kabarcığa işleyebilir. Heliosferin hemen hemen tüm maddesi Güneş'in kendinden yayılır. Güneş'in koronası öyle sıcaktır ki parçaçıkların hareket hızı dışa doğru 300'den 800 km/s'ye kadar Güneş rüzgârı üretebilir.

İlk on trilyon kilometrelik yarıçapı için, Güneş rüzgârı 1.000.000 km/s üzerinde hareket eder. Bu yıldızlararsı ortam ile etkileşime girdiğinde durmadan önce yavaşlar. Güneş rüzgârı yavaş başlar ama sona ermesi çok hızlıdır; yıldızlararası orta ve Güneş rüzgâr basınç dengesindeki heliopause sınırına doğru İngilizce: heliosheathi geçene kadar yavaş devam eder. 2007 ve 2004 yılında sonlandırma çarpışması başarıyla Voyager 1 ile Voyager 2 tarafından tespit edildi.

K-tipi asteroitler, 0,75 μm'den kısa olan, orta derecede kırmızımsı bir spektruma ve bunun uzun kısmına doğru hafif mavimsi bir eğilime sahip, nispeten nadir görülen asteroitlerin yer aldığı tayf sınıfıdır. Albedoları düşük olmakla birlikte, spektrumları CV ve CO göktaşlarınınkine benzemektedir. K tipi asteroitlere 9 Metis örnek olarak verilebilir.
Bu asteroitler, en başta Tholen sınıflandırmasında "özelliksiz" S-tipleri olarak tanımlanmaktaydı. 1988 yılında J.F. Bell ve meslektaşları tarafından özellikle sığ 1 μm soğurma özelliğine sahip ve 2 μm soğurma özelliği olmayan cisimler için K tipi önerildi. Bunlar Eos asteroit ailesinin tespit edilmesi çalışmaları sırasında yeniden kategorize edilmiştir.

Asteroit tayf tipleri
L tipi asteroit
S-tipi asteroit
X tipi asteroit
181 Eucharis
221 Eos
402 Chloë
417 Suevia

J. F. Bell A probable asteroidal parent body for the CV and CO chondrites, Meteoritics, Vol. 23, pp. 256 (1988).
J. F. Bell et al. The 52-color asteroid survey: Final results and interpretation, Lunar and Planetary Science, Vol. 19, pp. 57 (1988).

Kerberos, (P4, S/2011 P 1 ya da S/2011 (134340) 1 olarak da bilinir) en uzun ekseninde yaklaşık 19 kilometre boyunda olan Plüton'un küçük bir doğal uydusudur. Plüton'un keşfedilen dördüncü doğal uydusuydu ve varlığı 20 Temmuz 2011'de ilan edildi. Temmuz 2015'te New Horizons uzay aracı tarafından Plüton ve diğer dört uydusuyla birlikte görüntülendi. Kerberos'un New Horizons görevinde elde edilen ilk görüntüsü 22 Ekim 2015'te kamuoyuna açıklandı.

Kerberos, Pluto Companion Search Team araştırmacıları tarafından 28 Haziran 2011'de Hubble Uzay Teleskobu'nun Geniş Alan Kamerası kullanılarak Plüton'nun sahip olabileceği herhangi bir halkayı bulma girişimi sırasında keşfedildi. Halka arayışı, kısmen Temmuz 2015'te Plüton sisteminden geçecek olan New Horizons'ın halka parçacıklarına çarparak zarar görmesine karşı yürütülmekteydi. Ek gözlemler 3 ve 18 Temmuz 2011'de yapıldı ve Kerberos 20 Temmuz 2011'de yeni bir uydu olarak doğrulandı. Daha sonra 15 Şubat 2006 ve 25 Haziran 2010 tarihli Hubble görüntülerinde uydu tespit edildi; ancak bu görünütlerde Kerberos girişim sebebiyle örtülüydü. Kerberos'un parlaklığı Nix'in parlaklığının yalnızca %10'u kadardır ve yalnızca keşif ekibinin sekiz dakikalık pozlama süresi sayesinde bulunmuştur; önceki gözlemler daha kısa pozlama süreleri kullanmıştı. Resmi olarak S/2011 (134340) 1, gayri resmi olarak P4 olarak adlandırılmıştır.

Plüton'un diğer uyduları gibi Kerberos'un, Ay'ı yarattığı düşünülen dev çarpışmaya benzer şekilde, Plüton ile başka bir Kuiper kuşağı nesnesi arasındaki büyük bir çarpışmanın enkazından bir araya geldiğinden şüpheleniliyor.

Kerberos çift loblu bir şekle sahiptir ve en uzun ekseninde yaklaşık 19 kilometre, en kısa ekseninde ise 9 km uzunluğundadır. Kerberos'un daha büyük lobu boydan boya yaklaşık 8 km, daha küçük lob ise yaklaşık 5 km'dir. Kerberos'un çift loblu şekli muhtemelen iki küçük nesnenin birleştirilmesinden oluşmaktadır, bu da Kerberos'un Plüton'un diğer uyduları ile birlikte Plüton çevresindeki molozların birleşmesiyle oluşmuş olabileceğini düşündürmektedir.
Kerberos, muhtemelen yüzeyinde su buzunun varlığından dolayı, Plüton'un diğer küçük uydularına benzer yüksek bir albedoya veya yansıtıcılığa sahiptir. New Horizons'ın geçişinden önce, Kerberos'un daha büyük bir boyuta ve daha koyu bir yüzeye sahip olduğu düşünülüyordu.

Plüton'un diğer küçük uyduları gibi, Kerberos da yerçekim kilitli değildir ve dönüşü kaotiktir, jeolojik zaman ölçeklerinde hızla değişiklik gösterir. Plüton ve Charon'un kütle merkezlerinin yörüngesinde dönerken değişen yerçekimi etkileri, Plüton'un Kerberos da dahil olmak üzere küçük uydularının kaotik şekilde elipsoid bir harekette bulunmasına neden olur. New Horizons'ın geçişi sırasında, Kerberos'un dönüş süresi yaklaşık 5,33 gündü ve dönme ekseni yörüngesine yaklaşık 96 derece eğimliydi. Kerberos'un yüksek eksen eğimi, Plüton-Charon kütle merkezi etrafındaki yörüngesine göre yana doğru döndüğü anlamına geliyordu.

Gözlemler, uydunun Plüton-Charon kütleçekim merkezi etrafında 57.783 km mesafeded dairesel, ekvatoral bir yörüngede döndüğünü göstermektedir. Kerberos da dahil olmak üzere Plüton'un tüm uyduları, Plüton'un ekvatoruna kıyasla çok düşük yörünge eğikliği olan son derece dairesel yörüngelere sahiptir. Kerberos, Nix ve Hydra arasında bir yörüngede dolaşır ve yaklaşık olarak her 32,167 günde bir Plüton çevresinde tam bir yörünge tamamlar.
Yörünge periyodu Charon ile 1:5 yörüngesel rezonansa yakındır, zamanlama tutarsızlığı yaklaşık %0,7'dir. Nix, Hydra ve Charon arasındaki yakın rezonanslarda olduğu gibi (sırasıyla 1:4 ve 1:6), bu ilişkinin gerçek bir rezonansa ne kadar yakın olduğunu belirlemek, Kerberos'un yörüngesine, özellikle de onun yörüngesel devinim oranına ilişkin daha doğru bilgi gerektirmektedir.

New Horizons uzay aracı, 14 Temmuz 2015'te Plüton sisteminden geçişi sırasında Kerberos'un fotoğraflarını çekti. Üç ay sonra, 22 Ekim'de uydunun ilk görüntüsü yayınlandı. Plüton'un fotoğrafı yayınlanan son uydusudur. Fotoğraflar, ilk başta daha büyük ve daha az yansıtıcı olduğu düşünülen Kerberos'un aslında daha küçük boyutlarda ama parlak bir yüzeye sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Kerberos'un adı Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) ve Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması (SETI) tarafından sponsorluğu yapılan "Pluto Rocks" başlıklı internet anketi ile belirlendi.

Plüton'un diğer uyduları gibi; Kerberos'un da, Dünya'nın uydusu Ay gibi büyük bir çarpışma ile oluşmuş olabileceği düşünülmektedir.

Plüton
Şaron
Niks
Hidra
Styx
Plüton'un uyduları

^a 134340, Plüton'un resmî formal ismidir.

Bir Kirkwood boşluğu, ana kuşak asteroitlerin yörüngelerinin yarı büyük eksenlerinin (veya eşdeğer olarak yörünge periyotlarının) dağılımındaki bir boşluk veya çukurdur. Jüpiter ile yörüngesel rezonansların konumlarına karşılık gelirler.
Örneğin, yarı büyük ekseni 2,50 AU'ya yakın, yörünge periyodu 3,95 yıl olan ve Jüpiter'in her bir tam yörünge dönemini tamamladığında, üç kez kendi yörüngesini tamamlayan çok az sayıda asteroit vardır (bu nedenle bu cisimler 3:1 yörünge rezonansında olarak sınıflandırılır). Diğer yörünge rezonansları, uzunlukları Jüpiter'inkinin basit kesirleri olan yörünge periyotlarına karşılık gelir (5:2; 7:3, 2:1). Daha zayıf rezonanslar asteroitlerin yörüngesinin bozularak sistem dışına çıkmasına yol açarken, histogramdaki ani yükselmeler genellikle rezonansta bulunan önemli bir asteroit ailesinin varlığına işaret eder (bkz. Asteroit aileleri listesi).
Bu boşluklar ilk kez 1866 yılında Daniel Kirkwood tarafından fark edilmiştir. Kirkwood Canansburg, Pennsylvania'da bulunan Jefferson College'de profesörken yörünge rezonanslarının Jüpiter ile olan ilişkisini kesin olarak açıklamıştır.
Kirkwood boşluklarının çoğu, Nice modelinin dev gezegen göçü sırasında yakalanan nesneleri koruyan Neptün'ün ortalama hareket rezonanslarının (MMR) veya Jüpiter'in 3:2 rezonansının aksine boşalarak meydana gelmiştir. Kirkwood boşluklarındaki nesne kaybı, ortalama hareket rezonansları içindeki nadir görülen ν5 ve ν6 geçici rezonanslarının üst üste binmesinden kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak asteroitlerin yörünge elemanları kaotik olarak değişir ve birkaç milyon yıl içinde gezegenleri kesen yörüngelere evrilirler. Bununla birlikte, 2:1 MMR rezonans içinde nispeten istikrarlı birkaç bölge bulunur. Bu adalar daha az kararlı yörüngelere yavaş yayılma nedeniyle boşalır. Jüpiter ve Satürn'ün 5:2 rezonansa yakın olmasıyla ilişkilendirilen bu süreç, Jüpiter ve Satürn'ün yörüngeleri birbirine daha yakınken daha hızlı gerçekleşmiş olabilir.
Daha yakın zamanlarda, nispeten az sayıdaki asteroitlerin Kirkwood boşlukları içinde yer alan yüksek eksantriklikli yörüngelere sahip olduğu keşfedilmiştir. Örnekler arasında Alinda ve Griqua grupları bulunmaktadır. Bu yörüngeler on milyonlarca yıllık bir zaman ölçeğinde dış merkezliliklerini yavaşça artırır ve sonunda büyük bir gezegenle yakın karşılaşmalar nedeniyle rezonanstan çıkarlar. Bu yüzden Kirkwood boşlukları içinde çok nadiren asteroit bulunur.

En belirgin Kirkwood boşlukları ortalama yörünge yarıçaplarında bulunur:

1,780 AU (5:1 rezonans)
2,065 AU (4:1 rezonans)
2,502 AU (3:1 rezonans), Alinda asteroit grubuna ev sahipliği yapıyor
2,825 AU (5:2 rezonans)
2,958 AU (7:3 rezonans)
3,279 AU (2:1 rezonans), Hecuba boşluğu, Griqua asteroit grubuna ev sahipliği yapıyor.
3,972 AU (3:2 rezonans), Hilda asteroitlerine ev sahipliği yapıyor.
4.296 AU (4:3 rezonans), Thule asteroit grubuna ev sahipliği yapıyor.
Daha zayıf ve/veya daha dar boşluklar şuralarda da bulunur:

1,909 AU (9:2 rezonans)
2,258 AU (7:2 rezonans)
2,332 AU (10:3 rezonans)
2,706 AU (8:3 rezonans)
3,031 AU (9:4 rezonans)
3,077 AU (11:5 rezonans)
3,474 AU (11:6 rezonans)
3,517 AU (9:5 rezonans)
3,584 AU (7:4 rezonans), Cybele asteroitlerinin bulunduğu bölüm
3,702 AU (5:3 rezonans).

Boşluklar, asteroitlerin herhangi bir zamandaki konumlarının basit bir anlık görüntüsünde görülemez çünkü asteroit yörüngeleri eliptiktir ve birçok asteroit hala boşluklara karşılık gelen yarıçaplardan geçmektedir. Bu boşluklardaki asteroitlerin gerçek uzaysal yoğunluğu komşu bölgelerden önemli ölçüde farklı değildir.
Ana boşluklar Jüpiter ile olan 3:1, 5:2, 7:3 ve 2:1 ortalama hareket rezonanslarında meydana gelir. Örneğin, 3:1 Kirkwood boşluğundaki bir asteroit Jüpiter'in Güneş etrafındaki her bir turunda, Güneş'in etrafında üç kez dolanacaktır. Diğer yarı-büyük eksen değerlerinde daha zayıf rezonanslar meydana gelir ve yakındaki bölgeden daha az asteroit bulunur. (Örneğin, yarı büyük ekseni 2,71 AU olan asteroitler için 8:3 rezonans).
Asteroit kuşağının ana veya çekirdek popülasyonu, 2,5 AU'da 3:1 Kirkwood boşluğu ile ayrılan iç ve dış bölgelere bölünebilir ve dış bölge, 2,82 AU'da 5:2 boşluk ile orta ve dış bölgelere ayrılabilir:

4:1 rezonans boşluğu (2,06 AU)
Bölge I popülasyonu (iç kuşak)
3:1 resonans boşluğu (2,5 AU)
Bölge II popülasyonu (orta kuşak)
5:2 rezonans boşluğu (2,82 AU)
Bölge III popülasyonu (dış kuşak)
2:1 rezonans boşluğu (3,28 AU)
4 Vesta iç bölgedeki, 1 Ceres ve 2 Pallas orta bölgedeki, 10 Hygiea ise dış bölge bulunan en büyük çaplı asteroitlerdir. 87 Sylvia ise muhtemelen dış bölgenin ötesindeki en büyük Ana Kuşak asteroididir.

Yörünge rezonansı
Alinda grubu
Cybele asteroitleri
Griqua asteroitleri

Article on Kirkwood gaps at Wolfram's scienceworld

Sidney (İngilizce: Sydney; [ˈsɪdniː]), Yeni Güney Galler eyaletinin başkentidir ve Avustralya'nın en kalabalık şehridir. Avustralya'nın doğu kıyısında yer alan metropol, Sidney Limanı'nı çevreler ve doğuda Pasifik Okyanusu'ndan batıda Mavi Dağlar'a kadar yaklaşık 80 kilometre (50 mil) ve kuzey ve kuzeybatıda Ku-ring-gai Chase Milli Parkı ve Hawkesbury Nehri'nden güney ve güneybatıda Kraliyet Milli Parkı ve MacArthur'a kadar yaklaşık 80 kilometre (50 mil) uzanır. Büyük Sidney, 33 yerel yönetim bölgesine yayılmış 658 banliyöden oluşmaktadır. Şehir sakinleri halk arasında "Sidneysider" olarak bilinir. Haziran 2024'teki tahmini nüfus 5.557.233'tür ve bu da eyalet nüfusunun yaklaşık %66'sını oluşturmaktadır. Şehrin takma adları arasında Zümrüt Şehir ve Liman Şehri bulunmaktadır.
Avustralya Aborjinlerinin en az 30.000 yıl önce Büyük Sidney bölgesinde yaşadığına dair kanıtlar vardır ve onların oymaları ve kültürel alanları yaygındır. Modern Sidney'in bulunduğu toprakların geleneksel koruyucuları Darug, Dharawal ve Eora klanlarıdır. James Cook, 1770'teki ilk Pasifik yolculuğunda Avustralya'nın doğu kıyılarını haritalandırarak Botany Körfezi'ne ayak bastı. 1788'de Arthur Phillip liderliğindeki Birinci Mahkum Filosu, Sidney'i bir İngiliz ceza kolonisi olarak kurdu ve bu, Avustralya'daki ilk Avrupa yerleşimi oldu. 
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Sidney kitlesel göç yaşadı ve 2021 yılı itibarıyla nüfusun %40'ından fazlası yurtdışında doğdu. En fazla temsil edilen yabancı doğum ülkeleri Çin anakarası, Hindistan, Birleşik Krallık, Vietnam ve Filipinler'dir. Dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olmasına rağmen Sidney, yaşanabilirliği en yüksek on şehir arasında sık sık yer almaktadır. Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Alpha+ şehir olarak sınıflandırılan şehir, bölgedeki ve dünyadaki etkisini göstermektedir. Ekonomik fırsatlar açısından dünyada on birinci sırada yer alan Sidney, eğitim, finans, imalat ve turizm alanlarında güçlü yönleri olan gelişmiş bir piyasa ekonomisine sahiptir. Sidney Üniversitesi ve Yeni Güney Galler Üniversitesi sırasıyla dünyada 18. ve 19. sırada yer almaktadır. 
Sidney, 2000 Yaz Olimpiyatları, 2003 Rugby Dünya Kupası Finali ve 2023 FIFA Kadınlar Dünya Kupası Finali gibi büyük uluslararası spor etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır. Şehir, her yıl milyonlarca turistin şehrin simge yapılarını görmek için geldiği, dünyanın en çok ziyaret edilen on beş şehri arasında yer almaktadır. Şehirde 1.000.000 hektardan (2.500.000 dönüm) fazla doğa rezervi, park bulunmaktadır ve dikkat çekici doğal özellikleri arasında Sidney Limanı ve Kraliyet Milli Parkı yer almaktadır. 
Sidney Liman Köprüsü ve Dünya Mirası listesinde yer alan Sidney Opera Binası önemli turistik yerlerdir. Merkez İstasyon, Sidney'in banliyö treni, metro ve hafif raylı sistem ağlarının ve daha uzun mesafeli hizmetlerin merkezidir. Şehre hizmet veren ana yolcu havaalanı, dünyanın en eski sürekli faaliyet gösteren havaalanlarından biri olan Kingsford Smith Havaalanı'dır.

Avustralya'nın başkenti olmamasına rağmen, Sidney birçok açıdan ülkenin en önemli kenti sayılır. Bu açılardan biri de gece hayatının renkliliğidir. Sidney'de gece hayatı hiç bitmez. Ulaşım için gerekli otobüs seferleri gece boyunca da devam etmektedir.

Avustralya'nın en eski şehri olan Sidney; kültürü, dünyanın en büyük doğal limanı olan Sidney Limanı ve sahilleriyle gidilebilecek en güzel turistik şehirlerden biri olarak kabul edilmektedir.
2000 Yaz Olimpiyatlarına da ev sahipliği yaparak popülaritesini biraz daha arttırmış ve kendinden söz ettirmeyi başarmıştır.

Uzun yıllar boyunca şehrin gemicilik merkezi olan Circular Rıhtım'da bulunur ve 20. yüzyılın en ünlü ve değişik yapılarından kabul edilir. Operaya ilgi duymayanları bile ilginç mimarisiyle kendisine çekmeyi başarmıştır. Mevsimlik opera gösterimlerinin yanında; bale, tiyatro, film ve klasik müzik performanslarına da ev sahipliği yapmaktadır.
2003 Pritzker Mimarlık Ödülü'ne Sidney Opera Evi değer görülmüştür.

Sidney'i ve Avustralya'yı simgeleyen en önemli yapılardan biridir. Resmî olarak 19 Mart 1932 tarihinde açılmıştır ve o tarihten bu yana çeşitli onarımlarla yenilenmiştir.
Köprü 503 m açıklığı ile çelik kemer sisteminin en büyük açıklıklı köprüleri arasındadır. Köprü aynı zamanda enine kesitte en geniş köprü olma unvanına sahiptir.

Ziyaretçilere açık olan gözlem kısmı, yerden 305 m yüksekliktedir. Bir alışveriş merkezinin üzerinde konumlanmıştır.

Avrupalıların Avustralya'ya yerleşmelerinin 200. yılına rastlayan 1988 senesinde yeniden düzenlenmiştir. Sidney Eğlence Merkezi, Sidney Çin Bahçeleri, Tumbalong Parkı, Ulusal Deniz Müzesi ve Sidney Akvaryumu gibi çeşitli binaların bulunduğu alandır. Şehir merkezinin batı kısmında yer alır.

Sidney Resimleri 16 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yeni Güney Galler (İngilizce: New South Wales, kısaca NSW), Avustralya'nın güneydoğusunda eyalet. Kuzeyinde Queensland, batısında Güney Avustralya, güneyinde Victoria eyaletleri yer alır. Doğuda Büyük Okyanus'a kıyısı vardır. Avustralya Başkent Bölgesi eyalet içerisinde bir enklav oluşturur. Eyaletin başkenti Sidney'dir ve şehir hem eyaletin hem de Avustralya'nın en kalabalık şehridir. 2019 verilerine göre eyalet nüfusu 8 milyonu aşkın olup, bu nüfusun yaklaşık 5,1 milyonu Büyük Sidney bölgesinde yaşamaktadır.

Yeni Güney Galler Kolonisi, Birleşik Krallık tarafından bir ceza kolonisi olarak 1788'de kurulmuştur. Koloni başlangıçta Avustralya adasının yarısından fazlasını kaplamış ve koloninin batı sınırını 1825 yılında 129. doğu meridyeni oluşturmuştur. Bu dönemde Yeni Güney Galler Yeni Zelanda, Van Diemen Toprakları (Tasmanya), Lord Howe Adası ve Norfolk Adası'nı da içermiştir. 19. yüzyılda koloni daha küçük parçalara bölünmüş ve ilerleyen dönemlerde Yeni Zelanda ve Avustralya'nın eyaletleri ortaya çıkmıştır.

Resmi web sitesi 30 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de New South Wales (DMOZ tabanlı)

D vitamini eksikliği, normalin altında olan D vitamini seviyesi olarak tanımlanır. Belirtiler arasında kas ağrısı, güçsüzlük ve kas kasılmaları yer alabilir, ancak çoğunda hiçbir belirti yoktur. Çocuklarda, kemiklerin düzgün mineralize olmaması halinde, raşitizm hastalığına yol açabilir. Yetişkinlerde osteomalaziye ve olası osteoporoza yani kemiklerin kırılma riskinin artmasına neden olabilir. Düşük D vitamini seviyeleri başka birçok rahatsızlıkla ilişkilendirilsede, bu ilişkilerin nedensel olup olmadığı belirsizdir.
D vitamini eksikliğinin nedenleri arasında güneş ışığına yeteri kadar maruz kalamama, yetersiz besin alımı, böbrek sorunları veya bağırsaktan emilimin azalması yer alır. Diğer risk faktörleri arasında karaciğer hastalığı ve bazı genetik bozukluklar yer almaktadır. Tanı, 50 ila 75 nmol/L'den (20 ila 30 ng/ml) düşük bir kan 25(OH)D düzeyine dayanmaktadır. Belirti göstermeyenlerin test edilmesinin faydası belirsizdir ve bu nedenle önerilmemektedir.
D vitamini takviyelerinin genel kullanımı önerilmemektedir. Düşük seviyelerin tedavisi genellikle oral D vitamini takviyesi ile yapılır. Besin kaynakları arasında yağlı balık, mantar ve yumurta sarısı bulunur. Dünyanın bazı bölgelerinde süt ve diğer gıdalar D vitamini ile zenginleştirilebilir. Kalsiyum ve fosfat eksikliğinin de düzeltilmesi gerekebilir.
İnsanların yaklaşık %20 ila %40'ında D vitamini eksikliği görülürken, %6 ila %13'ünde ciddi seviyede eksiklik görülmektedir. Ancak bu bulgu, sağlık üzerindeki olumsuz etkilerden ziyade kan testlerine dayanmaktadır. Gençlerde ve yaşlılarda daha sık görülür. Raşitizm şeklinde görülen D vitamini eksikliği 1645'ten beri tanımlanmaktadır.

Fototerapi ya da ışık tedavisi, ışığın tedavide kullanılmasıdır. Özellikle yenidoğan sarılığında bilirubin pigmentinin hızla yıkılarak vücuttan atılması amacıyla kullanılır.
Fototerapi, tüm tayf ışınlarının, hatta görünmeyen ışınların tedavide kullanılmasını kapsar. Tedavide tüm güneş ışınlarının kullanılmasına helioterapi (güneş tedavisi) denir. Helioterapi tabiî olabileceği gibi sunî de olabilir (arklı lambalar, cıva buharlı lambalar). Isı veren ışınların veya kızılötesi ışınların kullanılmasına termoterapi, morötesi ışınların kullanılmasına aktinoterapi denir. Gözle görülen çeşitli renklerin tedavide kullanılmasına ise kromoterapi denir. Kırmızı renk irkiltici olduğundan deri döküntülerini örter. Mavi ise sakinleştiricidir, sinir ağrılarına (nervaljiler) iyi gelir (hafifletici etkisi özellikle psikiyatride kullanılır).

Melanin, suda erimeyen genellikle kahverengi-sarı, fazla yoğunlaştığı bölgelerde kara renkli bir pigmenttir. Doğadaki üç kahverengi pigmentten biridir; öteki ikisi lipofuscin ve hemosiderin’dir. Gözün irisinde mavi ya da yeşil renkli olabilir.
Deride, kıllarda, gözde, leptomenikslerde, adrenal medüllasında, substantia nigra (beyindeki kara renkli çekirdek) gibi sinir hücrelerinde, ağız ve vajina mukozasının deriyle birleşme yerlerinde bulunur. Meme uçları çevresinde (areola), dış üreme (genital) organlarında ve güneş gören yerlerde görece fazladır. Hayvanlarda tüylerin ve kürklerin rengini veren önemli pigmentlerden biridir.
Güneş ışınlarının zararlı komponentlerine karşı koruyucu etkisi vardır. Derideki melaninin niceliği toplumlara, kişilere ve vücut bölgelerine göre değişir. Beyaz tenli insanlarda, doğumda az olan melanin puberteyle birlikte en üst düzeyine ulaşır. Melanin ayrıca, çeşitli inflamatuvar olaylar sonucu ortaya çıkan toksik ürünlerin biyoşimik nötralizasyonunda da rol oynar. Azlığında saçlarda beyazlama görülür.
Başlıca iki melanin tipi vardır: Ömelanin, elips şeklindeki melanozomlarda yapılır ve siyah, kahverengi saç ve deri renginden sorumludur. Feomelanin, küre şeklindeki melanozomlarda yapılır ve sarı, kırmızı saç ve deri renginden sorumludur. Ayrıca feomelaninin zararlı ışınlara karşı daha yüksek bir direnç sağladığı sanılmaktadır.

Melanin pigmenti, derinin epidermis olarak bilinen epitel örtüsünün bazal tabakası içinde serpilmiş olarak bulunan melanositlerce üretilir. Melanositler, saydam sitoplazmalı dendritik uzantıları olan sinirsel kökenli hücrelerdir (bir melanositin dendritleri 30 kadar spinal hücreye bağlanır). Melanositler gözün retinasında da bulunur. Pigment “melanozom” adı verilen organellerde üretilir ve biriktirilir. Dermiste bulunan ve melanin fagosite eden hücrelere melanofor adı verilir. Melanositlerin iyi huylu tümörlerine "Melanotik nevus", kanserlerine "habis melanom (malign melanoma)" adı verilir.
Melanin pigmentinin yokluğuna “albinizm” denir; en belirgin göstergesi deri ve gözlerdeki renksizliktir. Albinizm olgusu yaygın ya da yerel olabilir.

Yaygın (generalize) albinizm'de deride, iriste ve kıllarda melanin yoktur (albino). Derinin güneş gören yerlerinde kanserler oluşur.
Lokalize albinizm (vitiligo)'da deride beyaz lekeler saptanır. Yanık nedbelerdeki ve lepralı hastalardaki pigmentsiz deri lekeleri en iyi örneklerdir.

Östrojen hormonu: gebelik, kanser tedavisinde fazlaca östrojen kullanılması, karaciğer hastalıklarında östrojen inaktivasyonunun azalması [gebelerde genital bölgede, meme areolalarında ve yüz derisinde melanin artar, yüz derisindeki pigment artışına gebelik maskesi (chloasma) adı verilir],
Güneş ışınları (ultraviole),
Addison hastalığı (adrenokortikal yetmezlik nedeniyle ACTH düzeyi artar),
Melanotik tümörler (nevus pigmentosus, malign melanom),
Çıplak çalışan gemi ateşçilerinin bacaklarında sıcaklığı bağlı melanin lekeleri (erythema ab igne),
Peutz-Jeghers sendromunda ağız çevresinde,
Nörofibromatoz ve Albright sendromunda yer yer melanin lekeleri (café-au-lait),
Hemokromatoz,
Deri patolojileri: Kronik kaşıntılı deri hastalıkları, kronik tahriş (iritasyon) alanları, bazal hücreli tümörler, seboreik keratozlar, dermatofibromlar.

Melanom, (Yunanca μέλας — melas, "koyu"), melanositlerden kaynaklanan malign (kötü huylu) bir kanser türüdür. Melanositler koyu renkli bir pigment olan melanin üreten hücrelerdir ve cilt renginden sorumludurlar. Genellikle deride bulunurlar ancak bağırsaklar ve göz gibi vücudun diğer bölgelerinde de bulunabilirler. Bu yüzden Malign Melanom, melanosit içeren vücudun herhangi bir bölümünden kaynaklanabilir.
Melanomların yaklaşık %25'i benlerden gelişmektedir. Bir bende melanom olduğunu gösterebilecek değişiklikler arasında boyutun artması—özellikle hızlı bir artış—, düzensiz kenarlar, renk değişikliği, kaşıntı veya ciltte bozulma yer alır.
Melanom, diğer deri kanseri türlerine göre daha az görülür ancak erken teşhis edilmezse çok tehlikelidir. Deri kanserine bağlı ölümlerin büyük çoğunluğu (%75) melanom nedeniyledir. Dünya genelinde yılda 160.000 yeni melanom vakası tespit edilmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. Kadınlarda en sık bacaklarda görülürken erkeklerde en sık sırtta görülmektedir. Beyaz ırkta; özellikle Kuzey Avrupalılarda daha sık görülür. Avustralya, Yeni Zelanda, Kuzey Amerika (özellikle Teksas ve Florida), Latin Amerika ve Kuzey Avrupa'da insidans oranı yüksektir. bunun yanında paradoksal olarak güney İtalya ve Sicilya'da insidansı düşüktür. Bu coğrafi yayılımın oluşmasında temel etken ultraviyole ışık maruziyeti ve nüfustaki deri pigmentasyon oranı düşüklüğüdür.
UV ışığından kaçınmak ve UV ışığının yoğun olduğu güneş koşullarında güneş kremi kullanmak melanomun önlenmesine yardımcı olabilir. Melanom tedavisi genellikle melanomun ve sınırındaki potansiyel olarak etkilenmiş bitişik dokunun cerrahi olarak çıkarılmasını içerir. Daha büyük kanserler, yakındaki lenf düğümleri yayılma (metastaz) açısından test edilebilir. Çoğu insan, metastaz gerçekleşmemişse tedavi ile iyileşmektedir. Melanomun yayıldığı durumlarda, immünoterapi, biyolojik tedavi, radyasyon tedavisi veya kemoterapi, hayatta kalma oranlarını artırabilir. Tedavi ile, Amerika Birleşik Devletleri'nde beş yıllık sağkalım oranları melanomu metastaza uğramamış olanlarda %99, lenf düğümlerine yayıldığında %74 ve uzak yayılım olanlarda %35'tir. Melanomanın tekrarlama veya yayılma olasılığı, kalınlığına, hücrelerin ne kadar hızlı bölündüğüne ve üzerindeki cildin bozulup bozulmadığına bağlıdır.
Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre her yıl dünya genelinde 48.000 kişi melanom ile ilişkili nedenlerden dolayı ölmektedir.

Önceden var olan bir nevüste (ben) kaşıntı, kanama, ülserasyon, renk değişikliği, boyutlarında değişme malign melanom açısından şüphe uyandırmalıdır. Malign melanomun klinik değerlendirilmesinde ABCDE kuralı kullanılır:

Asimetri (Asymmetry)
Sınır düzensizliği (Border irregularity)
Renk değişikliği (Color change)
6 mm'den büyük çap (Diameter)
Renkli lezyonda değişiklik (Evolution)
Bu sınıflandırma, kendi sınıflandırmalarına sahip olan nodüler melanom için geçerli değildir:

Ben cilt yüzeyinde belirgin bir biçimde yükselmiştir (Elevated)
Dokunulduğunda serttir (Firm)
Büyümektedir (Growing) 
Metastatik melanom, iştah kaybı, bulantı, kusma ve yorgunluk gibi spesifik olmayan paraneoplastik semptomlara neden olabilir. Erken evredeki melanomun metastaz (yayılma) yapması mümkündür, ancak nispeten nadirdir; erken teşhis edilen melanomların beşte birinden daha azı metastatik hale gelir. Beyin metastazları, metastatik melanom hastalarında özellikle yaygındır. Ayrıca karaciğere, kemiklere, karın bölgesine veya uzak lenf düğümlerine de yayılabilir.

Melanom aşağıdaki gibi sınıflandırılır:

Lentigo maligna
Lentigo maligna melanom
Yüzeysel yayılan malign melanom
Akral lentijinöz malign melanom
Mukozal malign melanom
Nodüler malign melanom
Polipoid malign melanom
Desmoplastik malign melanom
Amelanotik malign melanom
Yumuşak doku melanomu

Daha ayrıntılı kanser evrelemesi bilgisi TNM sayfasında mevcuttur.
Evrelemede en önemli faktör, tümör invazyonunun mikroskopik derinliğini gösteren "Clark seviyesi" ve "Breslow derinliği" dir
Melanom evreleri:
5 yıllık sağ kalım oranları:

Evre 0: Melanoma in situ (Clark Seviye I),% 99.9 sağkalım
Evre I / II: İnvaziv melanom, % 85-99 sağkalım

T1a: Ülserasyon olmadan  1.00 mm altında primer tümörün kalınlığı ve mitoz <1/mm2:
T1b: 1.00 mm'den az primer tümörün kalınlığı, ülserasyon var  veya mitoz ≥ 1/mm2 ile
T2a: 1,00-2,00 mm arası primer tümörün kalınlığı, ülserasyon olmadan
Evre II: Yüksek riskli melanom,% 40-85 sağkalım

T2b: 1,00-2,00 mm primer tümörün kalınlığı, ülserasyon ile
T3a: 2,00-4,00 mm primer tümörün kalınlığı, ülserasyon olmadan
T3b: 2,00-4,00 mm primer tümörün kalınlığı, ülserasyon ile
T4a: 4,00 mm'den büyük primer tümör kalınlığı, ülserasyon olmadan
T4b: 4,00 mm'den büyük primer tümörün kalınlığı, ülserasyon ile
Evre III: Bölgesel metastaz,% 25-60 sağkalım

N1: Tek pozitif lenf nodu
N2: İki ya da üç lenf nodu pozitif VEYA bölgesel deri metastazı
N3: Dört lenf nodu pozitif VEYA bir lenf nodu ve bölgesel deri metastazı
Evre IV: Uzak metastaz,% 9-15 sağkalım

M1a: Uzak cilt metastazı, normal LDH
M1b: Akciğer metastazı, normal LDH
M1c: Diğer uzak metastaz VEYA yüksek LDH ile herhangi bir uzak metastaz
 Uygun tedaviyle AJCC beş yıllık sağ kalım oranlarıdır

Özel

Genel
https://web.archive.org/web/20151004050253/http://kanser.gov.tr/kanser/kanser-turleri/48-melanoma.html

Curlie'de Melanom (DMOZ tabanlı)
Melanoma ve  melanositik hiperplazi 28 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Atlas histopatologii guzów skóry (pl.wikibooks.org)
İ.Ü. onkoloji enstitüsü, PDF

Ruslar (Rusça: русские, russkiye; trl: russkie), genellikle Rusya'da yaşayan Doğu Slav halkı veya bu halkın soyundan olan kimselere denir. Dünya çapında yaklaşık 132 milyon kişi civarında bir nüfusa sahiptirler.

Çoğunlukla Ortodoks Hristiyan ve Moskova merkezli Rus Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdırlar. Sayıları az da olsa aralarında eski pagan inançlarını da benimseyen belli bir kesim vardır.

Rusların ataları erken Orta Çağ zamanlarında Doğu Avrupa Ovası'na göç eden Doğu Slav boylarıdır. Rusların ayrı bir etnik grup olarak ilk kez tanınması 15. yüzyıla rastlar. Bu sıralarda onlara Moskova Çarlığı'nın bölgesel bir güç olarak birleşmesinden dolayı Muskovit Rusları deniliyordu. 17. ve 19. yüzyıllar arasında Sibirya ve Rus Uzak Doğusu'na yerleşen Rus göçebeler sayesinde etnik Rusların yaşama alanı genişledi.

Modern Rusların ataları esas yurtları bazı akademisyenler tarafından Avrupa'daki en büyük sulak alanlardan biri olan Pripyat Bataklıkları olarak görülen Slav kavimlerine dayanır. Doğu Slavlar Batı Rusya'ya zaman içerisinde iki dalga halinde göç etti: Birinci göç dalgası Kiev'den günümüz Suzdal ve Murom'a ve ikinci göç dalgası ise Polotsk'dan Novgorod ve Rostov'a doğru gerçekleşmiştir. Böylece Doğu Slavlar, 7. yüzyıldan itibaren Batı Rusya'da çoğunluğu oluşturmaya başlamışlardır ve bazı akademisyenlere göre yerli Volga Finlerini yavaşça ancak barışçıl bir biçimde asimile etmişlerdir.
Arkeolojik kalıntıların dışında Doğu Slav tarihini anlatan İlk Vakayiname'nin yazılmaya başlandığı MS 859 yılından önce genel olarak Rusların ataları hakkında çok az şey bilinmektedir. MS 600'de Slavların dilsel olarak güney, batı ve doğu kollarına ayrıldığına inanılıyor.

Vikingler tarafından yönetilen Kiev Knezliği'nin 862 yılında kuruluşu Rus tarihinin başlangıcı olarak kabul edilir. Staraya Ladoga ve Novgorod İskandinavya'dan gelen göçmenler ile birlikte Slav ve Fin-Ugorlar'ın yeni birliğinin büyük şehirleri oldular. Novgorod prensi Oleg 882 yılında Kiev'i elegeçirdi, böylece Doğu Slavları'nın kuzey ve güney topraklarını tek bir otorite altında birleştirmiş oldu. Devlet, 988 yılında Bizans aracılığıyla Hristiyanlık'ı benimsedi bu gelecek milenyum boyunca Bizans ve Slav kültürlerinin sentezi olan Ortodoks Slav kültürünün başlangıcı oldu. Kiev Rus', kraliyet ailesi arasındaki çekişmeler nedeniyle nihayetinde parçalandı.
13. yüzyıldan sonra Moskova siyasi ve kültürel bir merkez haline geldi. 15. yüzyılın sonunda Moskova, kuzeydoğu ve kuzeybatı Rus prensliklerini birleştirdi ve 1480'de nihayet Moğol boyunduruğunu devirdi. Moskova Knezliği'nin toprakları üzerinde 1547'de Rusya Çarlığı kuruldu.

1721 yılında Çar I. Petro, politikalarının Batı Avrupa'ya eğilimli olmasının tersine, Kiev Rus'un tarihi ve kültürel başarıları ile bağdaştırmayı umarak devletini Rus İmparatorluğu olarak yeniden adlandırdı. İmparatorluk şimdi doğuda topraklarını genişleterek Polonya-Litvanya Birliği'nin doğu sınırlarından Pasifik Okyanusu'na dek uzanmaktaydı. Rusya büyük bir güçtü ve Napolyon'a karşı kazanılan zaferden sonra Avrupa'yı domine etti. Köylülerin ayaklanmaları yaygındı ve bu ayaklanmalar sıklıkla şiddetle bastırılıyordu. İmparator II. Aleksandr 1861 yılında köylü serfliğini kaldırdı ancak bu reform çeşitli nedenlerle başarısızlığa uğradı ve devrimci baskılar arttı. Sonraki yıllarda ekonomik ve politik sistemi açmak ve liberalize etmek için 1906-1914 Stolypin reformları, 1906 Rus Anayasası, Devlet Duması gibi reform çabaları oldu ancak İmparatorlar otokratik yönetimlerinden feragat etmeyi reddettiler ve güçlerini paylaşmaya karşı direndiler.
Ekonomik çöküntü, savaş yorgunluğu ve otokratik hükûmet sistemine duyulan hoşnutsuzluk 1917 yılında Rus Devrimi'nin patlak vermesi ile sonuçlandı. Aynı yıl içerisinde Şubat Devrimi ile birlikte çarlık monarşisinin devrilmesi sonrası yönetim ılımlı sosyalistler ve liberallerin oluşturduğu bir koalisyon tarafından yürütülmeye çalışıldı ancak koalisyonun başarısız politikalarını 25 Ekim 1917 tarihinde komünist Bolşeviklerin Ekim Devrimi ile iktidarı ele geçirmesi takip etti. Sovyet Rusya, 1922 yılında Ukrayna SSC, Belarus SSC ve Transkafkasya SFSC ile birlikte Sovyetler Birliği Kuruluş Antlaşması'nı imzalayarak SSCB'nin kuruluşuna imza attı. Sovyetler Birliği İkinci Dünya Savaşı'nın galipleri arasında yer aldı ve bir süper güce dönüşerek Batılı devletler ile Soğuk Savaş olarak bilinen çoğunlukla siyasi ve ekonomik mücadelelere girdi. Bu dönemde Sovyetler Birliği uzaya ilk insan gönderen devlet oldu. 1980'lerin ortalarında Sovyetler Birliği ekonomik ve politik olarak gerilemeye başladı ve nihayetinde dağıldı ve 1991 yılında Rusya Federasyonu kuruldu.

Alaska Rusları
Çin'deki Ruslar

Solaryum makinesi, morötesi ışınım (ultraviyole) yayarak kozmetik olarak bronzlaşma sağlayan makinedir. Tipik olarak yayılan ışınım %97 UVA ve %3% UVB'dir. Çoğu solaryum makinesi fosfor içeren floresan lambalar kullanarak güneşe benzer UV yayarak çalışır. Daha küçük olan ve genellikle evde kullanılan solaryum makineleri ise genel olarak 12 ila 28 watt arasında 100 lamba içerirken, solaryum salonlarında bulunan makineler ise her biri 100 ila 200 watt arasında olan 24 - 60 arası lamba kullanır.
Bunların dışında, yüksek ışınımlı kuvarz lambalar, reflektör sistemleri ve filtreler kullanan, "yüksek basınçlı" solaryum makineleri de vardır. Bu modeller daha pahalı olduğundan dolayı daha az talep görmektedir. Solaryum kabinleri ise, solaryum yatağının aksine dik olarak durur ve bronzlanacak kişi önünde durur. Bu modellerin çıkış gücü diğerlerine göre daha yüksektir.
Güneş ışınları; görünebilen orta dalga boyundaki gün ışığı, görünmeyen enfaruj ve ultraviyole ışınlarının bileşiminden oluşmaktadır. Ultraviyole ışınlar üçe ayrılmaktadır. UV-A, UV-B ve UV-C. İnsan için zararlı olan UV-C ışınları ozon tabakası tarafından filtre edilmektedir. UV-B ışınları ciltte yeni renk pigmentleri oluşumunu sağlarken, UVA ışınları cildin koruma mekanizmasını harekete geçirerek bu pigmentlerin aktive olmasını ve bronzlaşmayı sağlar. Solaryum makinesi de, aynı biyolojik mekanizmayı harekete geçirir.
UV ışınlarına aşırı maruz kalmadan kaynaklı, cilt kanseri, katarakt, bağışıklık sisteminin bastırılması ve erken yaşlanma gibi yan etkilerinden dolayı, kozmetik nedenlerle solaryum makinelerinin bronzlaşma amaçlı kullanımını Dünya Sağlık Örgütü tarafından tavsiye edilmemektedir. Çoğu solaryum makinesi melanom riskini artıran UVA ışını yayar. Bu cilt kanserinin en öldürücü türüdür. Solaryum yataklarının koruyucu gözlük takılmadan kullanılması haklinde ise, kar körlüğüne sebep olabilir. Ayrıca solaryum yatağında uyuyakalındığında, Amerikalı beyzbol oyuncusu Marty Cordova hadisesinde olduğu gibi, akut yaralanmalara yol açabilir.

Çil (ephelis), beyaz derili insanlarda çok sık karşılaşılan, pigmentli, birkaç milimetre çapında, açık kahverengi-kırmızımsı minik lekelerdir. Genellikle sarışın veya kızıl saçlı çocuklarda görece sık görülen melanin pigmenti birikimidir. özellikle güneşte kaldıklarında daha sık görülür. Güneşin az görüldüğü bölgelerde, kış aylarında silinirler ya da belli belirsizdirler (lentigo'dan fark); ilkbahar ve yaz aylarında yeniden belirirler. Çillerdeki melanin üreten hücrelerin (melanositler) sayısı normaldir; ancak, melanin üretiminin fazla olduğu saptanır.

Bu aylarda insanların cildini güneş kremleri, gözlükler, şapkalarla güneşten koruması, en sıcak saatlerde direkt güneş ışınlarına maruz kalmamak için güneşe çıkmamaları gereklidir. Bütün bu koruma önlemlerine rağmen çiller artık oluştuysa onlardan kurtulmak için bir takım işlemler yapılabilir.
Çillerden kurtulmak için yaygın olarak kullanılan doğal tedavi yöntemleri yanında tıbbi çözümleri de vardır. Lazer tedavisi, kriyoterapi (dondurarak tedavi), hydroquinone gibi. Alternatif tedavi yöntemlerini ilk başta tercih edilmesinin nedeni ekonomik ve doğal olmalarıdır. Çillerle savaş kolay değildir, hemen pes edilmemesi gerekir.
Cilt lekelerinin tedavi tarihi çok eski dönemlere uzanıyor. Eski Mısır ve Yunanistan'da bunun için çeşitli yöntemler kullanıldığı bilinmektedir. Yüzyılların yöntemleri nesilden nesle aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Eski dönemlerden beri keçi sütü, karahindiba ve yaban turpunun koyu cilt rengini açtığı ve pigment lekelerini iyileştiği bilinmektedir. Daha sonra bu bitkilere salatalık ve limon da eklenmiştir. Bu bitkilerde bulunan maddeler derinin altına geçip, koyu pigmenti etkisizleştirerek cildi temizlemektedir. Aynı zamanda meyvelerde meyve asidi bulunmaktadır. Bu meyve asidi kozmetolojide kimyasal peeling olarak kullanılmaktadır ve gençleştirici kremlerin içeriğini oluşturur.
Ev koşullarında doğanın insanlara hediye ettiği bu bitkileri kullanılabilir; karaturp (yaban turpu), karahindiba ve salatalık. En basit yöntem salatalık maskesidir. Taze sebzeleri temizlenerek, dilimlenip yüze yerleştirilir. Bir başka, daha etkili bir yöntem de, salatalığı rendeleyip suyunu elde etmek ve bu suyu kullanmaktır. Taze sıkılmış limon suyunun da iyi geldiği söylenmektedir. Yalnız ihtiva ettiği asit nedeniyle cildi tahriş edici özelliği bulunduğundan dolayı en fazla 20 dakika tutulabilir. Sonra maske çıkarılmalıdır. Daha az etkili yöntemler olarak ise çilek, frenk üzümü, domates maskeleridir. Bu ürünleri hafif dereceli limon suyu veya ıhlamur çiçeği suyu (bir bardak kaynayan suya bir yemek kaşığı ıhlamur) ile çıkarmanız önerilir. Sebze ve meyveler taze, mevsiminde ve hormonsuz olmalıdır.
İlk bakım maskesinden sonra bütün çiller yok olmaz. Bunun için 2-3 haftalık “maskeleme” gerekir. Nadiren de olsa sonuç olarak çillerin olduğu kısmın daha açık kaldığı bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu etkiyi ortadan kaldırmak için oto bronzlaşma ürünleri kullanılır. Bu ürünler cilde uygulanır ve cilt eşit bir renk alır.
Bu işlemlerde sonra güneşten korunmak için mutlaka losyon ve kremler kullanılmalıdır. Cilt güneşe karşı oldukça hassaslaşmış olabilir, hatta sonbahar güneşi bile yeniden çillerin oluşmasına neden olabilir, dikkatli olunmalıdır.

Alternatif tıp
Çillerden kurtulmanın yöntemleri
Çil ve Güzellik4 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İntihar veya özkıyım, bir bireyin, neticesinin ölüm olacağının bilincinde olarak kendisinin ölümüne yol açacak bir eylem yapmasıdır. Risk faktörleri arasında; majör depresif bozukluk, akıl hastalıkları, bipolar bozukluk, şizofreni, kişilik bozuklukları gibi akıl hastalıkları, alkolizm ve madde bağımlılığı bulunmaktadır. Bireyin kendisine yönelik bir saldırganlık hâli olan intihar davranışı, birçok şiddet davranışının aksine her yaştan kişiyi etkilemekte olup bireyin bilerek ve isteyerek kendi hayatına son vermesi olarak da tanımlanabilir.

Görünüşteki sebebe ve kültürel yapıya bağlı olarak intihar aşağılanabilir ya da yüceltilebilir. İntihar hayali kuran veya kendini ölümcül derecede yaralamayı düşünen kişi, duyulmak ve anlaşılmak istiyor olabileceği gibi gerçekten diğerlerini önemsemiyor da olabilir. İntihar etmeyi düşünen kişi intihar tehditleriyle diğer insanları manipüle etmemek için bu düşüncesini kimseye açmayabilir. Nasıl hissettiğini ya da planladığı eylemi kimseye söylemeden intihar eden kişilerin bu düşünceye sahip oldukları sanılmaktadır.
İntihar düşüncesi genellikle insanın başa çıkabileceğinden daha ağır bir duygusal acıdan kaynaklanır. Bazılarına göre bu acı bireyin kendi kendini disipline etmesindeki isteksizliğe ve kendini diğerlerinden daha çok önemsemesine bağlı olarak artmaktadır, fakat bu düşünce acı çeken ve yoğun umutsuzluğa sürüklenmiş bir kişiye karşı intihara suç veya utanç yüklenerek aile veya etrafındaki bireyler tarafından intihardan kaçması için dile getirildiğinde intihar düşüncesine sahip kişi diğerlerini düşünerek acı çekerek de olsa yaşamaya karar verebilir.
İntihar algılaması kültüre, dine, sosyal sistemlere bağlı olarak değişkendir. Birçok kültürde, dinde ve sosyal sistemlerde suç, günah veya etik dışı olarak kabul edilir. Öte yandan bazı kültürlerde utanç verici ve umutsuz bir durumdan çıkışın tek onurlu yoludur (örnek: Seppuku).
İntihar tam manasıyla şöyle tanımlanır: İntihar eden kişi politika veya dinin etkilediği ikincil sonuçlardan çok eylemin ana bileşenine ve tek amaca odaklanmalıdır. Buna göre intihar saldırısında bulunan kişi intihar bilincine kavuşmuş hatta intihar etmiş sayılmaz. Fakat bazıları da intihar saldırısında bulunan kişinin de sonunda öleceğini bildiğinden bu tanıma karşı çıkar.
İnsanların dışında, tutsak balinaların kafalarını duvara vurarak kendilerini öldürmeye çalıştığı gözlemlenmiştir. Bunun dışında hasta olan ve acısını dindirmek için kendini öldüren organizmaların varlığı bilinmektedir.

Çeşitli intihar yöntemleriyle gerçekleştirilen intiharın evrensel tek bir sebebi yoktur. Yapılan çalışmalar sonucunda, intiharın oldukça karmaşık bir davranış olduğu ve tek bir risk faktörü ile açıklanamayacağı anlaşılmıştır. Çalışmaların ortaya koyduğu risk faktörleri arasında yaş, medeni durum, travma ya da taciz yaşantısı, daha önce intihar girişiminde bulunulması, kişilik bozuklukları, umutsuzluk ve depresyon (çoğunlukla MDB) gösterilmektedir. Diğer faktörler aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Acı (düzelemeyecek duygusal ve fiziksel bir acı)
Ruhsal gerilim (bir ölünün ardından yaşanan acı veya herhangi bir birey veya bireyler tarafından yapılan duygusal baskı)
Suç (vicdan azabı ya da yargısal cezadan kaçmak)
Ruhsal bozukluk (depresyon, şizofreni, travma)
Madde kullanımı
Finansal kayıplar (kumar bağımlılığı, işten kovulmak, batmak...)
Çözülemeyen seksüel konular (karşılıksız aşk, aşk acısı, cinsel sorunlar...)
İntiharın katı tanımına uymayan diğer sebepler de şunlardır:

Din (Heaven`s Gate)
Politika (Politik intiharlar)
Savaş (Kamikaze ve savaş esnasında askerlerin psikolojisinin bozulması)
Sosyal olmayan (Antisosyal) sebepler (intihar saldırısı)
Yaşama bağlayan bir neden olmaması veya yaşamı anlamsız bulmak.

Modern tıp, intiharı ruh sağlığıyla ilgili bir konu olarak görür. Sürekli intihar etmeyi düşünen ve hatta bunun planını da detaylı olarak yapan kişinin tıbbi yardıma ihtiyacı olduğu uzmanlar tarafından dile getirilir. Eğer hasta intihar planında kullanacağı, çekici gelebilecek çeşitli aletlere (tüfek, uyuşturucu, halat vb. araçlara) kolayca ulaşabiliyorsa bu durum daha da ciddiyet kazanır. Depresyonda olan insanların intihara daha yatkın olduğu düşünülmektedir.

İntihar konusu felsefe tarihi boyunca düşünürlerin ilgisini çekmiş, katı bir şekilde intihara karşı olan ve lanetlenmesini isteyen düşünürlerin yanı sıra, onu savunan ve olumlu değerlendiren düşünürler de olmuştur. Platon, Aristoteles, Epikür ve Kant intihara karşıdır; buna karşılık Zenon, Stoacılar, Seneca, Montaigne ve Hume ise intiharı savunur. Yaşamın değeri, kişinin kendi yaşamı hakkında söz sahibi olup olmadığı ve bu girişimin erdemli bir tutum olup olmadığı gibi konu başlıkları altında intiharı değerlendirmişlerdir. İntihar sorununu felsefenin merkezî bir konusu olarak ele alan düşünür, varoluşçu Albert Camus olmuştur. Albert Camus, 1942 yılında yayımlanan Sisifos Söyleni adlı kitabında “Gerçekten önemli bir tek felsefe sorunu vardır: İntihar.” diyerek söze başlıyor. Camus bu sorunu, yaşamın yaşamaya değip değmediği sorunsalı üzerine kurulu olarak ele alır. Ancak Camus bir intihar savunusu yapmaz, bunu felsefi bir sorun olarak irdeler; onun görüşü, insanın kendini öldürmesi mümkün olmasına rağmen yaşamak durumunda oluşuyla ilintilidir. Sisifos Söyleni adlı kitabında Camus, intihar ve saçma kavramları bağlamında yaşamı değerlendirir. "Hayat aslında yaşamaya değmeyecek kadar saçmadır, ancak bununla birlikte yaşamak gerekir." der Albert Camus.

İntihar oranına göre ülkeler listesi
Türkiye'de intihar
Varoluşçu bunalım
Toplu intihar
İntihar (Emile Durkheim monografisi)
Cinayet-intihar
İntihar yöntemleri
Absürdizm
Kamikaze
Ötanazi

İntiharın Felsefi Nedenleri3 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

B12 vitamini veya kobalamin suda çözünen ve metabolik süreçlerde kullanılan bir vitamindir. B12 vitamini bir hidrojen alıcısı olarak koenzim görevi yapar ve çeşitli metabolizma faaliyetlerini yürütür. En önemli işlevlerinden biri gen kopyalanmasında koenzim olarak görev yapmasıdır. Ayrıca protein sentezi, aneminin önlenmesi, karbonhidrat ve yağ metabolizması için de gereklidir. En büyük ve kompleks yapıya sahip vitaminlerden biri olan B12 8 adet B vitamininden biridir. Siyanür zehirlenmelerinde bir antidot olarak kullanılabilir.

Hiçbir ökaryotik canlı bu maddeyi kendi üretemez. Bu yüzden günümüzde B12'nin endüstriyel üretimi çeşitli bakteriler kullanarak gerçekleştirilir.

B12 vitamini aminolevulinic asitini porphobilinogen ve hydroxymethylbilane yoluyla uroporphyrinogen III'e dönüştüren deaminase ve cosynthetase enzimleri ile yaratılan tetrapirrolik yapısal çerçeveden elde edilir. İkincisi heme, klorofil, siroheme ve B12 için ortak olan ilk makrosiklik ara maddedir. Daha sonraki adımlar özellikle yapısına ilave metil gruplarının dahil edilmesi 13C metil etiketli S-adenosil metiyonin kullanılarak araştırıldı. Metilasyonun tam dizisinin ve diğer aşamalarının belirlenebileceği ve böylece yoldaki tüm ara ürünlerin tam kurulabileceği vitaminin biyosentezindeki sekiz genin gen açılımı aşırı ifade edilerek genetik mühendisliği yapılmış Pseudomonas denitrificans şuşu kullanılana kadar gerçekleşmedi.
Aşağıdaki cins ve türlerin B12 sentezlediği bilinmektedir: Propionibacterium shermanii, Pseudomonas denitrificans, Streptomyces griseus, Acetobacterium, Aerobacter, Agrobacterium, Alcaligenes, Azotobacter, Bacillus, Clostridium, Corynebacterium, Flavobacterium, Lactobacillus, Mikromonospora, Mycobacterium, Nocardia, Proteus,
Rhizobium, Salmonella, Serratia, Streptococcus ve Xanthomonas.

B12'nin endüstriyel üretimi seçilen mikroorganizmaların fermantasyonuyla yapılır. Bir zamanlar mantar olduğu düşünülen Streptomyces griseus bakterisi uzun yıllar B12 vitamininin ticari kaynağıydı. Pseudomonas denitrificans ve Propionibacterium freudenreichii subsp. türleri günümüzde daha yaygın olarak "shermanii" kullanılır. Bunlar verimi artırmak için özel koşullar altında yetiştirilir. Rhone-Poulenc genetik mühendisliği  P. denitrificans yoluyla verimi artırdı. Propionibacterium diğer yaygın olarak kullanılan bakteriler ekzotoksin veya endotoksin üretmez ve genellikle güvenli kabul edilirler ki bunlara Amerika Birleşik Devletleri'nin Gıda ve İlaç Dairesi tarafından GRAS statüsü verilmiştir.
2008 yılında toplam B12 vitamini dünya üretimi 35,000 kg (77.175 lb) idi.

Tam laboratuvar ortamında vitamin B12 sentezi 1972'de Robert Burns Woodward ve Albert Eschenmoser tarafından sağlandı ve organik sentezin klasik başarılarından biri olmaya devam etmekte olup ve doktora sonrası 91 arkadaşının (çoğunlukla Harvard'da) ve 19 ülkeden 12 doktora öğrencisinin (ETH Zurich ile) çabasını gerektirdi. Araştırma grupları yalnızca kimyasal dönüşümü B12 vitaminine önceden bildirilmiş olan bilinen ara kobirik asidi hazırladığından sentez resmi bir toplam sentez oluşturur. Çok entelektüel bir başarı oluştursa da Eschenmoser-Woodward B12 vitamini sentezinin uzunluğu 72 kimyasal adım atması ve %0,01'in çok altında kimyasal verimi nedeniyle pratik bir sonucu yoktur. Ve 1972'den beri düzensiz sentetik çabalar olmasına rağmen Eschenmoser-Woodward sentezi tek tamamlanmış (biçimsel) toplam sentez olmaya devam etmektedir.

Bakteriler ve arkeler bu vitamini üretirler. İnsanların bağırsak florasında bulunan bazı bakteriler de bunu gerçekleştirir, ancak bu işlem kalın bağırsakta, bu vitaminin emildiği ince bağırsaktan uzak bir bölgede yapılır. Bu yüzden insanlar bu vitamini dışarıdan almak zorundadır. İnek gibi gevişgetiren hayvanlar ile diğer hayvanlarda ise emilim gerçekleştirilebilir.

Hayvanlar B12'yi kas ve karaciğer dokularında depolarlar ve bazıları bu vitamini yumurtalarına ve sütlerine de geçirir. Bu yüzden et, sakatat, yumurta ve süt genellikle insanlar ve diğer hayvanlar için en temel B12 kaynaklarından biri olarak görülür. Böcek tüketimi de B12 ihtiyacını karşılayabilir. Karaciğer, midye, dana, kuzu, tavuk ve hindi eti, balık ve yengeçler, en yüksek oranda B12 ihtiva eden besin kaynaklarıdır.

Bitkiler ve algler de B12 içerebilir. Tempeh gibi fermente bitkisel ürünlerin ve nori gibi deniz yosunlarınin B12 içerdiği bulunmuştur. Buna rağmen tıp literatürünce B12 takviyesi olarak pazarlanan Spirulina gibi ürünlerin ve bazı bitkilerin insanlarda bu vitamin ihtiyacını karşılamak için kullanılamayacağı düşünülmektedir. Bunun en büyük nedeni bu maddelerin ya B12 vitaminin aktif olmayan bir formunu içermesi, ya da işleme sürecinde vitaminin kaybolmasıdır. Chlorella vulgaris insanlar tarafından kullanılabilen metilkobalamin içeren sayılı bitkisel kaynaktan biridir.
Bu vitamini kendi üretebilen tek kaynak bakteriler olduğu için tüm bitkisel kaynaklar aslında bakteri ve bitkinin simbiyotik bir ilişkisi sonucu veya fermantasyon yolu ile B12'ye sahiptir.

Günümüzde pek çok ürün çeşitli formlarda B12 takviyesi olarak pazarlanır. Multivitamin hapları ve bazı özel durumlarda B12 enjeksiyonları buna bir örnektir. Ayrıca enerji içecekleri, kahvaltılık gevrekler, maya takviyeleri ve soya ürünleri genellikle bu vitamin ile zenginleştirilir. Yüksek oranda B12 alımının, özellikle sigara içen erkek bireylerde akciğer kanseri riskini arttırdığı bulunmuştur ancak bunun yüksek alım yerine kanserin B12 metobolizması üzerindeki etkileri sonucu oluştuğu düşünülmektedir.

Diyet, bu vitaminin eksikliğine neden olan başlıca nedenlerden biridir. Gelişmiş ülkelerde yaşayan hepçil bireylerde B12 eksikliği sık görülmeyen bir durumdur. Buna rağmen B12 takviyesi kullanmayan vejetaryenlerin %40 ila %80'inde B12 eksikliği yaşadığı bulunmuştur. Bu yüzden çoğunlukla bitkisel kaynaklarla beslenen vegan veya vejetaryen kişilerin B12 vitamini içeren takviyeler kullanmaları gerekebilir ve önerilir.
B12 eksikliğinde mide parietal hücrelerinin "intrinsik faktör" adı verilen glikoproteini sentezleyememesi de önemli bir neden olabilir. İntrensek faktör, B12 vitaminine bağlanarak bağırsaktan emilimini sağlar.

B12 vitamini megaloblastik anemiyi önlemek için gereklidir, alyuvar üretiminde folik asitin (B9) düzenlenmesine yardım eder ve demir kullanımına yardımcı olur. B12 vitamini sinir tahribatını önler, doğurganlığı sağlar, hücre oluşumunu ve uzun yaşamasını sağlar, sinir uçlarının normal gelişimini kolaylaştırır, hafızanın güçlenmesine ve öğrenmeye yardım eder.
Bu vitaminin eksikliğinde yürüme bozukluğu, kronik yorgunluk, depresyon, sindirim bozuklukları, bayılmalar, mide bulantısı, kusma, fazla gaz çıkarma, baş dönmesi, uyku hali, karaciğer büyümesi, göz bozuklukları, halüsinasyonlar, baş ağrıları, dil enfeksiyonu, huzursuzluk, zor nefes alma, hafıza kaybı, sinirsel bozulmalar, kalp çarpıntısı, kansızlık, kulaklarda çınlama, omurilik yıpranması gibi rahatsızlıklar görülebilir. B12 vitamini eksikliği çoğu kez kalın sinir liflerinin miyelin kaybına neden olur. Bunun bir sonucu olarak birçok insanda dış duyu kaybı fazladır ve şiddetli vakalarda felç olması bile olasıdır.

B12 vitamini eksikliği için altın standart bir test olmadığından, şüphelenilen tanıyı doğrulamak için birkaç farklı laboratuvar testi yapılır.
B12 vitamini serum değeri oldukça uygun değildir çünkü geç değişir ve ayrıca nispeten duyarsız ve spesifik değildir.
İdrar veya kan plazmasındaki metilmalonik asit, B12 vitamini depoları tükendiğinde artan fonksiyonel bir B12 vitamini belirteci olarak kabul edilir.  Bununla birlikte, yüksek metilmalonik asit seviyeleri, sıklıkla gözden kaçan metabolik bozukluk olan kombine malonik ve metilmalonik asidüriyi (CMAMMA) de gösterebilir.
B12 vitamini eksikliğinin en erken belirteci, B12 vitamini ve taşıma proteininden oluşan bir kompleks olan holotranskobalamin (holoTC) seviyelerinin düşük olmasıdır.

E vitamini, kimyasal yapı itibarı ile bir tokol olup antisterilite vitamin olarak da bilinir. E vitamini yağda çözünen önemli bir antioksidandır ve özellikle hücre zarları ve lipoproteinlerde önemli antioksidan işlevler görmektedir. Epidemiyolojik ve sınırlı ara çalışmalar, E vitamininin kardiyovasküler hastalıkların, bazı kanserlerin ve öteki kronik hastalıkların riskini azalttığını belirlemektedir. Bazı büyük klinik deneylerle E vitamininin sağlığa yararları daha derinlemesine değerlendirilmektedir. Tokollerin (tokoferol ve tokotrienol) farklı bileşikleri E vitamini aktivitesi gösterir. En aktifi alfa-tokoferoldür. Geçmişte asıl olarak α-tokoferol üzerinde yoğunlaşılmışken, bugün öteki tokoferoller ve tokotrienoller daha fazla ilgi çekmektedir. İlk sonuçlara göre bunlar, α-tokoferolden farklı antioksidan ve diğer fonksiyonlara sahiptir.

E vitamini 1922'de, beslenme ile doğurganlık arasındaki ilişkiyi araştıran Evans ve Bishop tarafından bulundu. Aylarca E vitamininin olmadığı bir beslenmeye tabi tutulan dişi fareler, fetus emiliminden dolayı doğurganlık kaybına uğradı. Bu, beslenmelerine az miktarda taze hıyar, beyaz tohum ya da kurutulmuş alfalfa yaprakları eklenerek önlendi. Başlangıçta E vitamini terimi, doğurganlığı sürdürmek için gerekli olan ve bitkilerden elde edilen bir lipid ekstraktını tarif ediyordu. Sonraları, E vitamini aktivitesi gösteren 4 tokoferol ve 4 tokotrienolden ibaret 8 bileşik bulundu. Tokoferoller izole edildi ve ilk kez 1930'ların sonlarında tanımlandı; tokotrienoller de yaklaşık 25 yıl sonra tanımlandı.

Tokoferoller ve tokotrienoller aynı kroman halkaya sahiptir fakat tokotrienollerin fitil zinciri üç çifte bağ içerir. α-Tokoferol E vitaminiyle eş anlamlı hale gelmiştir ve insan ve hayvan dokularındaki predominant şekli olduğundan asıl araştırma konusu olmuştur. Ancak diğer tokoferol ve tokotrienoller de beslenmede önemli ve özel bir antioksidan ve biyolojik etkiye sahiptir ve artık daha fazla ilgi çekmektedir.

E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için önemlidir. E vitamini, biyolojik bir antioksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gereklidir.
Ayrıca nükleik asit metabolizması, askorbik asit sentezi ve kükürtlü aminoasit metabolizmasında rol oynar. Mitokondrilerdeki lipidin oksidatif parçalanmasını önleyen Vitamin E keratin fosfat, adenozin trifosfat gibi yüksek enerjili fosfat bileşiklerinde fosforilasyon işlevini düzenler.
Sekiz farklı fakat birbirleriyle bağlantılı molekül ailesinden oluşur. Kan dolaşımını ve normal kan pıhtılaşmasını güçlendirir. Dokuların onarımı için gereklidir, bazı yaraların etrafında iz oluşma ihtimalini azaltır. Yüksek kan basıncını azaltır, kataraktı önler, atletik performansı geliştirir, bacaklardaki krampları açar, kılcal damar duvarlarını güçlendirirken sağlıklı sinirler ve kaslar oluşturur. Ayrıca sağlıklı bir deri ve cilt için gereklidir. Anemi ve prematüre (erken-doğum) bebeklerde oluşan göz bozukluluklarına karşı vücudu korur, yaşlanmayı geciktirir ve yaşlılık lekelerini önleyebilir. Ayrıca, yaşlanmaya bağlı hafıza kayıplarını önlemede etkilidir.
Birbiriyle ilgili birçok bileşik, E vitamini etkisi gösterir. Hemen hemen tüm vitaminler gibi E vitamini eksikliği de normal büyümeyi engeller ve bazen böbrek hücrelerinin bozulmasına neden olur. E vitamini yokluğunda hücrelerde doymamış yağ asitleri azalır ve mitokondrilerde, lizozomlarda ve hatta hücre zarı gibi organellerde anormal yapısal ve işlevsel değişiklikler görülür.

E vitaminin insanlardaki ana antioksidan fonksiyonu çoğunlukla α-tokoferollerle birlikte incelenir ve bu, lipid peroksidasyonunun engellenmesidir. Lipid peroksidasyonu hücre ve organel zarlarında, lipoproteinlerde, yağlı dokuda, beyinde ve PUFA'nın (poly unsaturated fatty acids = çoklu doymamış yağ asitleri) bol olduğu diğer dokularda özellikle yaygındır.
α-Tokoferol, zarlarda yaklaşık 1 moleküle 1000 lipid molekülü oranında bulunur. Fitil kuyruğu sayesinde, yüzeye yakın olan aktif kroman halkasıyla birlikte zar alt tabakasında konumlanmak gibi eşsiz bir yeteneğe sahiptir. Bu hem lipid antioksidanı olarak iş görmesine hem de diğer antioksidanlarla etkileşime geçerek oksitlenmiş halinden kendi haline yeniden dönüşmesine imkân sağlar. Diğer antioksidanlarla, özellikle de suda çözünenlerle sinerjisi, antioksidan sistemin önemli bir özelliğidir.
E vitamini aynı zamanda lipoproteinlerdeki lipid oksidasyonunu önlemede belirleyici rol oynar. α-Tokoferol LDL'deki bu etkiden sorumlu esas vitamin E formudur çünkü peroksil radikallerinin en yaygın ve en iyi temizleyicisidir. Fakat şilomikronlar da beslenmeye bağlı olarak diğer tokoferolleri ve tokotrienolleri α-tokoferole benzer ya da daha yüksek konsantrasyonda sürükleyebilir ve lipid antioksidanı olarak önemli bir rol oynayabilir. Bunlar aynı zamanda yağlı doku ve karaciğerde önemli bir lipid antioksidanı olarak iş görebilir. Bazı in vitro çalışmalarda tokotrienollerin LDL oksidasyonunu engellemede tokoferollerden çok daha etkili olduğu belirtilmektedir; öte yandan tokotrienol bakımından zengin bir beslenmeye tabi tutulmuş farelerden elde edilen plazmayla yapılan çalışmalar α-tokoferol ve α-tokotrienolün yaklaşık olarak aynı ölçüde engelleyici olduğuna işaret etmektedir; γ-tokoferol ve γ-tokotrienol aynı etkide bulunmasına rağmen bu α formlarında daha azdır. Bu bulgulardan yola çıkarak insanlara ilişkin direkt tahminlerde bulunmak zordur çünkü dinamik çevre farklıdır.
Tokoferoller ve tokotrienoller, peroksi radikallerinin yanı sıra, singlet oksijen ve diğer reaktif türleri ve serbest radikalleri de yakalar. E vitamininin azotlu reaktif türleri üzerindeki antioksidan etkisi gitgide daha fazla dikkat çekmektedir. Biyolojik sistemlerde, azotmonoksidin (NO) oksijenle reaksiyonundan azotdioksit (NO2) elde edilir. α-Tokoferol NO2 ile reaksiyona girer fakat bu γ-tokoferolle olmaz. Aksine, γ-tokoferol NO2'yi NO'ya dönüştürür.

Erken doğan bebeklerde görülen hemolitik anemiyi düzeltmek en yaygın kullanım alanıdır. Orak hücreli anemide E vitamininin oraklaşma oranını azalttığı ve hastalığın prognozunu önemli ölçüde düzelttiği gösterilmiştir. Kistik pankreas fibrozu olan çocuklara E vitamini vermek faydalıdır. Yeni doğanın solunum sıkıntısını gidermekte kullanılır. Akdeniz tipi glikoz-6-fosfatdehidrogenaz eksikliği Akdeniz'e kıysı olan ülkelerde çok sık görülmektedir. Bu hastalara günde 800 IU E vitamini verildiğinde üç ay içinde hemolizin azaldığı ve eritrositlerin yaşama müddetinin uzadığı kati olarak gösterilmiştir. Bir yıllık tedavi ise bu hastaların kansızlıklarını önemli ölçüde gidermiş ve krizleri hafif atlatmasını sağlamıştır. Bazı kaynaklar, E vitamininin vücuttaki serbest köklerin birikmesine mani olduğunu ve böylece yaşlanmayı geciktirdiğini iddia etmektedir. Fakat demir ve C vitamini ise bu serbest kökleri meydana getirerek iltihaplanma ile mücadeleyi kolaylaştırmaktadır.
E vitamini şeker hastalığındaki dejeneratif değişiklikleri önlemek, devamlı düşükleri tedavi etmek, sporcuları kuvvetlendirmek, erkek kısırlığını düzeltmek, prostat büyümelerini kontrol altında tutmak, katarakt meydana gelmesini önlemek, bazı deri hastalıklarını tedavi etmek için kullanılmıştır. Kozmetik sektöründe krem ve losyon formülasyonlarında kullanılır. Şampuan vb. ürünlerde de E vitamini kullanılabilmektedir.

E vitamini yağda çözünen vitaminlerdendir. Bu yüzden hücre zarında bol miktarda bulunur. E vitamininin etkilerini gösteren 8 tokoferol ve tokotrienol vardır. α-tokoferol diğer tokoferoller içinde en etkili olanıdır. α-tokoferol ve daha çok kullanılan α-tokoferil asetat; hafif sarı, kokusuz, yağımsı berrak ve oldukça yapışkan maddelerdir. Doğada bulunan dekstro şekli fizyolojik olarak en etkili izomeridir. Suni rasemik α-tokoferol (DL-α-tokoferol) ve esteri, tekabül eden dekstro izomerinin %70-75 etkisine sahiptir. β ve γ tokoferoller, α izomerinin yarısı kadar, δ izomeriyse ancak % 1'i kadar etkilidir. Tokoferoller billuri şekilde elde edilemez. Oksijensiz ortamda 200 °C'ye kadar dayanır. Organik asitlerden 100 °C'ye kadar müteessir olmaz. Alkaliler etki eder. Oksidasyonla biyolojik etkisini hızla kaybeder. Acılaşmış yağda E vitamini bulunmaz. Işık ve bilhassa ultraviyole (morötesi) ışınlara karşı dayanıksızdır. Onun için E vitamini ihtiva eden gıdalar güneşe maruz bırakılmamalıdır. E vitaminininin bazı oksidasyon ürünleri K vitamini etkisi gösterir. Kızartmalarda E vitamininin %50-90'ı kayıp olur. Suni olarak ağartılmış unlarda E vitaminin bir kısmı harap olmaktadır. E vitamini antioksidan olduğundan yağlara katılarak yağın dayanıklılığı artırılır.

Sinyal iletimi
α-Tokoferol, sinyal iletiminde önemli bir izoenzim olan Protein Kinaz C'nin (PKC) inhibisyonunda β, γ ve δ-tokoferollerle α-tokotrienolden daha güçlüdür.
Trombosit yapışması
Çözülebilir fibrinojenin çözülemez fibrine dönüştüğü ve kanın pıhtılaştığı akıştaki ilk olay budur. Trombosit yapışması ve toplanması, kanamadan ölümün engellenmesi için kesinlikle gereklidir.
3-hidroksi-3-metilglutaril-koenzim A (HMG-CoA) redüktazın transkripsiyon sonrası bastırılması
Bu enzim, kolesterol sentezi için önemlidir.
Hücre dışı sıvıların kontrolü

E vitamini trigliserid ve kolesterol gibi diğer nonpolar lipidlerle aynı şekilde emilir. Karaciğerin ürettiği safra, tokoferolleri diğer yağda çözünebilen bileşiklerle birlikte misellere katarak emülsiyon haline getirir ve böylelikle emilimi kolaylaştırır. Asetat ve süksinat gibi α-tokoferol esterleri lipazlar tarafından hidroliz edilir (lipazı pankreas üretir) ve serbest α-tokoferol olarak emilir. Lipaz ve safra üretimini destekleyen yemek yağlarının alınması E vitamininin emilimi için zorunludur. E vitamininin suda çözünen bir biçimi olan TPGS, kendi misellerini oluşturur ve lipaz veya safra tuzlarının yardımı olmaksızın emilir.
Tokoferoller ince bağırsaktan emilip bağırsak duvarında üretilen şilomikronlardaki lenf içine salgılanır. Lipoprotein lipazları şilomikronları hızla katabolize eder ve küçük bir mi

Lökovorin olarak da bilinen folinik asit, metotreksat ve pirimetaminin toksik etkilerini azaltmak için kullanılan ilaç. Ayrıca kolorektal kanseri tedavi etmek için 5-florourasil ile birlikte kullanılmasından ayrı olarak anemiye neden olan folat eksikliğini ve metanol zehirlenmesini ile  bazı megaloblastik anemi türlerinin önlenmesi veya tedavisinde de kullanılabilir. Ağız yoluyla alınabilmesinin haricinde kas içine  veya damar içine enjeksiyon yapılarak da uygulanabilir.
Yan etkileri uyku sorunu, alerjik reaksiyonlar veya ateştir. Hamilelik veya emzirme döneminde kullanımı büyük oranda güvenli olarak kabul edilir. Anemi için kullanılmadan önce pernisiyöz aneminin olmadığı netleştirilmesi gerekir. Folinik asit, vücuda yararlı olması için dihidrofolat redüktaz tarafından aktivasyon gerektirmeyen bir folik asit türüdür.

İlk olarak 1945 yılında üretilen folinik asit, “citrovorum faktörü” olarak adlandırılmıştır. Bu madde, Leuconostoc citrovorum adlı laktik asit bakterisinin büyümesi için gerekli bir kofaktör olarak tanımlanmıştır.  ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ilacı 2002 yılında onaylamış, levo-izomer formu ise 2008 yılında onay almıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Leukovorin, yüksek doz metotreksatın neden olduğu toksisiteyi önlemenin yanı sıra belirli anemi türlerinde de kullanılmaktadır.  Ayrıca bazı araştırmalarda, serebral folat eksikliği gibi nörolojik durumlarda potansiyel kullanım alanları incelenmiştir.

Leukovorin, vücutta aktif folat formlarına dönüştürülerek DNA ve RNA sentezinde görev alır. Bu sayede yüksek doz metotreksatın sağlıklı hücrelerde yol açabileceği hasarı azaltır. Ayrıca bazı kemoterapi rejimlerinde sitotoksik etkinin artırılmasına katkıda bulunur.

K Vitamini lipofilik ve hidrofobik bir vitaminler grubuna verilen addır. K vitamini 1920'lerin sonlarında Danimarkalı bilim insanı Henrik Dam'ın kolesterol hakkındaki çeşitli araştırmaları sonucu keşfedilmiş, kan pıhtılaşması ile ilişkili olduğu saptandığı için de önceleri koagülasyon vitamini (yani pıhtılaşma vitamini) olarak adlandırılmıştır. K harfini almasının sebebi vitamine dair ilk keşiflerin Almanca bir dergide yayımlanması ve bu yazınlarda vitaminin Koagulationsvitamin şeklinde yer almasından gelir.
K vitaminlerine bazı proteinlerin posttranslasyonal değişimi, özellikle de koagülasyon yani kan pıhtılaşması, için gereksinim duyulur. Kimyasal olarak bunlar 2-metil-1,4-naftokinon türevleridirler ve genel kanıya göre etkinliklerinin temel sebebi kimyasal yapılarındaki naftokinon halkasıdır. Buradan hareketle genel olarak tüm K vitaminlerinin etki mekanizmaları benzerdir. Yine de bağırsaktaki emilimi, taşınması ve doku dağılımı ile ilişkili olarak önemli farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Isıya oldukça dayanıklı olan K vitaminleri, bahsi geçen kimyasal özellikleri hasebiyle suda çözünmezler. İnsan vücudu K vitaminini depolayabildiği için günlük K vitamini katkısına ihtiyaç duymaz.
K2 vitamini (menakinon) normalde bağırsaklardaki bakteriler tarafından üretilirler ve yetersizliği, bağırsaklar ağır bir şekilde zarar görmemişse, oldukça nadirdir.

K vitaminleri proteinlerdeki belirli glutamat kalıntılarının karboksilasyonunda görev alarak gamma-karboksiglutamat kalıntılarının (bunlara kısacas Gla-kalıntıları da denir) oluşumuna sebep olurlar. Gla-kalıntıları bilinen tüm n biyolojik aktiviteleri için gereklidirler.
keşfedilebilmiştir ve bunlar üç fizyolojik sürecin kontrolü (regülasyonu) için çok önemlidirler:

koagülasyon yani kan pıhtılaşması (Protrombin (faktör II), faktör VII, faktör IX, faktör X, protein C, protein S ve protein Z).
kemik metabolizması (osteokalsin ve matriks gla protein -MGP-).
vasküler biyoloji.
Kalın bağırsakta bulunan birçok bakteri, örneğin Escherichia coli, K2Êakinon iki farklı, küçük molekül arasında iki elektron taşır. Escherichia coli aerobik solunum yapabildiği gibi menakinon aracılığıyla anaerobik solunum da yapabilir.

Kontrolsüz kanamalara neden olan K vitamini eksikliği malabsorbsiyon (emilim bozukluğu) hastaları hariç ender görülür. Doğumdan sonraki ilk 3-5 gün içerisinde bağırsak florası henüz tam gelişmemiş olduğundan K vitamini eksikliği vardır.

Kalsitriol, normalde böbrekte yapılan D vitamininin aktif formudur. 1,25-dihidroksikolekalsiferol olarak da bilinir. Hücre çekirdeğindeki D vitamini reseptörüne bağlanan ve aktive eden ve daha sonra birçok genin ekspresyonunu artıran bir hormondur. Kalsitriol, esas olarak bağırsaklardan kalsiyum alımını artırarak kan kalsiyumunu (Ca 2+) artırır.
Böbrek hastalığına bağlı düşük kan kalsiyumu ve hiperparatiroidizm, hipoparatiroidizme bağlı düşük kan kalsiyumu, osteoporoz, osteomalazi ve ailesel hipofosfatemi tedavisi için ilaç olarak verilebilir ve intravenöz veya ağız yoluyla alınabilir. Aşırı miktarlar veya alımlar halsizlik, baş ağrısı, mide bulantısı, kabızlık, idrar yolu enfeksiyonları ve karın ağrısına neden olabilir. Ciddi yan etkiler arasında yüksek kan kalsiyumu ve anafilaksi sayılabilir. İlaç tedavisine başlandıktan sonra ve doz değiştirildiğinde düzenli kan testleri yapılması önerilir.
Kalsitriol, 1971'de D vitamininin aktif formu olarak tanımlanmış ve ilaç, 1978'de Amerika Birleşik Devletleri'nde tıbbi kullanım için onaylanmıştır. Jenerik ilaç olarak mevcuttur.
Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Klinik çalışmalar veya klinik deneyler, yeni tedaviler (yeni aşılar, ilaçlar, diyet seçenekleri, besin takviyeleri ve tıbbi cihazlar gibi) ve daha fazla çalışma ve karşılaştırma gerektiren bilinen müdahaleler dahil olmak üzere biyomedikal veya davranışsal müdahaleler hakkında belirli soruları yanıtlamak için tasarlanmış insan katılımcılar üzerinde ileriye dönük biyomedikal veya davranışsal araştırma çalışmalarıdır. Klinik çalışmalar dozaj, güvenlik ve etkinlik hakkında veri üretir. Bunlar ancak tedavinin onaylanmasının istendiği ülkede sağlık otoritesi/etik komitesi onayı alındıktan sonra yürütülür. Bu makamlar çalışmanın risk/yarar oranını incelemekten sorumludur; onayları tedavinin 'güvenli' veya etkili olduğu anlamına gelmez, sadece çalışmanın yapılabileceği anlamına gelir.
Ürün türüne ve geliştirme aşamasına bağlı olarak, araştırmacılar başlangıçta gönüllüleri veya hastaları küçük pilot çalışmalara kaydeder ve daha sonra aşamalı olarak daha büyük ölçekli karşılaştırmalı çalışmalar yürütürler. Klinik çalışmalar boyut ve maliyet açısından farklılık gösterebilir ve tek bir ülkede veya birden fazla ülkede tek bir araştırma merkezini veya birden fazla merkezi içerebilir. Klinik çalışma tasarımı, sonuçların bilimsel geçerliliğini ve tekrarlanabilirliğini sağlamayı amaçlar.
Klinik çalışmaların maliyetleri onaylanan ilaç başına milyarlarca dolar arasında değişebilir ve tamamlanması 11-14 yıl sürer. Destekleyici bir kamu kuruluşu veya bir ilaç, biyoteknoloji veya tıbbi cihaz şirketi olabilir. İzleme ve laboratuvar çalışmaları gibi deneme için gerekli bazı işlevler, sözleşmeli araştırma kuruluşu veya merkezi bir laboratuvar gibi dış kaynaklı bir ortak tarafından yönetilebilir. İnsan klinik deneylerinde başlatılan tüm ilaçların yalnızca yüzde 10'u onaylanmış ilaç hâline gelir.

Bazı klinik çalışmalar, önceden herhangi bir tıbbi durumu olmayan sağlıklı denekleri kapsar. Diğer klinik çalışmalar, deneysel bir tedaviyi denemek isteyen belirli sağlık sorunları olan kişilerle ilgilidir. Pilot deneyler, takip edecek klinik çalışmanın tasarımı için fikir edinmek amacıyla yürütülür.
Tıbbi tedavileri test etmenin iki amacı vardır: yeterince iyi çalışıp çalışmadıklarını öğrenmek, buna "etkinlik" veya "etkililik" denir; ve yeterince güvenli olup olmadıklarını öğrenmek, buna "güvenlik" denir. Her ikisi de mutlak bir kriter değildir; hem güvenlik hem de etkinlik, tedavinin nasıl kullanılacağı, başka hangi tedavilerin mevcut olduğu ve hastalığın veya durumun ciddiyetine göre değerlendirilir. Örneğin, kanseri tedavi etmek için kullanılan birçok ilacın, reçetesiz satılan bir ağrı kesici ilaç için kabul edilemeyecek ciddi yan etkileri vardır, ancak kanser ilaçları bir doktor gözetiminde ve yaşamı tehdit eden bir durum için kullanıldığından onaylanmıştır.
ABD'de yaşlılar nüfusun %14'ünü oluştururken, ilaçların üçte birinden fazlasını tüketmektedirler. daha büyük sağlık sorunları ve ilaç kullanımları veri yorumlamasını zorlaştırdığı ve genç insanlardan farklı fizyolojik kapasiteye sahip oldukları için genellikle çalışmaların dışında bırakılır. Çocuklar ve ilgisiz tıbbi rahatsızlıkları olan kişiler de sıklıkla kapsam dışı bırakılmaktadır. Hamile kadınlar fetüse yönelik potansiyel riskler nedeniyle sıklıkla çalışma dışı bırakılmaktadır.
Destekleyici, yeni ilaçla hangi alternatif veya mevcut tedavilerin karşılaştırılacağı ve ne tür hastaların fayda görebileceği de dahil olmak üzere, uzman klinik araştırmacılardan oluşan bir panel ile koordinasyon içinde çalışmayı tasarlar. Destekleyici bir lokasyonda yeterli sayıda denek bulamazsa, diğer lokasyonlardaki araştırmacılar çalışmaya katılmak üzere işe alınır.
Deneme sırasında, araştırmacılar önceden belirlenmiş özelliklere sahip denekleri işe alır, tedaviyi/tedavileri uygular ve tanımlanmış bir süre boyunca deneklerin sağlığı hakkında veri toplar. Veriler arasında yaşamsal belirtiler, çalışma ilacının kandaki veya dokulardaki konsantrasyonu, semptomlardaki değişiklikler ve çalışma ilacının hedeflediği durumda iyileşme veya kötüleşme olup olmadığı gibi ölçümler yer alır. Araştırmacılar verileri çalışma sponsoruna gönderir ve sponsor da istatistiksel testler kullanarak birleştirilmiş verileri analiz eder.
Klinik çalışma hedeflerine örnek olarak bir ilacın veya cihazın güvenliğinin ve göreceli etkinliğinin değerlendirilmesi verilebilir:

Belirli bir hasta türü üzerinde
Değişen dozajlarda
Yeni bir endikasyon için
Bir durumun tedavisinde, o duruma yönelik standart tedaviye kıyasla iyileştirilmiş etkinliğin değerlendirilmesi
Çalışma ilacı veya cihazının, söz konusu durum için hâlihazırda onaylanmış/yaygın olarak kullanılan iki veya daha fazla müdahaleye göre değerlendirilmesi
Çoğu klinik çalışma yeni müdahalenin bir alternatifini test ederken, bazıları üç veya dörde kadar genişler ve bir plasebo içerebilir.
Küçük, tek lokasyonlu denemeler dışında, tasarım ve hedefler klinik çalışma protokolü adı verilen bir belgede belirtilir. Protokol, çalışmanın "kullanım kılavuzu"dur ve tüm araştırmacıların araştırmayı benzer denekler üzerinde aynı şekilde gerçekleştirmesini ve verilerin tüm denekler arasında karşılaştırılabilir olmasını sağlar.
Bir çalışma, hipotezleri test etmek ve sonuçları titizlikle izlemek ve değerlendirmek için tasarlandığından, bilimsel yöntemin, özellikle de deneysel adımın bir uygulaması olarak görülebilir.
En yaygın klinik çalışmalar yeni farmasötik ürünleri, tıbbi cihazları, biyolojik maddeleri, tanı testlerini, psikolojik tedavileri veya diğer müdahaleleri değerlendirir. Ulusal bir düzenleyici otorite yeniliğin pazarlanmasını onaylamadan önce klinik deneyler gerekebilir.

İlaçlara benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tıbbi cihaz üreticilerinin de pazarlama öncesi onay için klinik deneyler yürütmeleri gerekmektedir. Cihaz denemeleri yeni bir cihazı yerleşik bir tedaviyle karşılaştırabilir veya benzer cihazları birbirleriyle karşılaştırabilir. Vasküler cerrahi alanında ilkine örnek olarak, abdominal aort anevrizmasının tedavisi için eski açık aort onarım tekniğini daha yeni endovasküler anevrizma onarım cihazıyla karşılaştıran Açık ve Endovasküler Onarım (OVER denemesi) verilebilir. İkincisine bir örnek, yetişkin kadınlarda idrar kaçırma tedavisinde kullanılan mekanik cihazlarla ilgili klinik çalışmalardır.

İlaçlara benzer şekilde, tıbbi veya cerrahi prosedürler de klinik çalışmalara tabi tutulabilir, örneğin subfertilite için fibroid tedavisinde farklı cerrahi yaklaşımların karşılaştırılması gibi. Ancak, cerrahi ortamda klinik çalışmalar etik olmadığında veya lojistik olarak mümkün olmadığında, vaka kontrollü çalışmalar bunun yerini alacaktır.

Erken dönem tıbbi deneyler sıklıkla yapılmasına rağmen, müdahalenin etkinliğinin gösterilmesi için doğru bir karşılaştırma sağlayacak bir kontrol grubunun kullanılması genellikle eksikti. Örneğin, çiçek hastalığını önlemek için inokülasyonun (o zamanlar variolasyon olarak adlandırılıyordu) başlatılması için kampanya yürüten Mary Wortley Montagu, ölüm cezasına çarptırılmış yedi mahkûmun hayatları karşılığında variolasyona tabi tutulmasını ayarladı. Hayatta kalmalarına ve çiçek hastalığına yakalanmamalarına rağmen, bu sonucun inokülasyondan mı yoksa başka bir faktörden mi kaynaklandığını değerlendirecek bir kontrol grubu yoktu. Edward Jenner tarafından çiçek aşısı üzerinde yapılan benzer deneyler de kavramsal olarak aynı derecede kusurluydu.
İlk uygun klinik çalışma İskoç doktor James Lind tarafından gerçekleştirilmiştir. Günümüzde C vitamini eksikliğinden kaynaklandığı bilinen iskorbüt hastalığı, uzun mesafeli okyanus yolculuklarında mürettebatın refahı üzerinde genellikle korkunç etkiler yaratırdı. 1740'ta Anson'ın deniz turunun felaketle sonuçlanması Avrupa'da büyük yankı uyandırdı; 1900 kişiden 1400'ü ölmüştü ve bunların çoğunun iskorbüt hastalığına yakalandığı iddia ediliyordu. İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin İngiliz askeri cerrahı John Woodall, 17. yüzyıldan itibaren turunçgillerin (iskorbüt önleyici etkisi vardır) tüketilmesini tavsiye etmiş, ancak bunların kullanımı yaygınlaşmamıştır.
Lind 1747 yılında ilk sistematik klinik çalışmayı gerçekleştirmiştir. Denizde iki ay geçirdikten sonra - gemidekiler zaten iskorbüt hastalığına yakalanmışken - asidik nitelikte bir besin takviyesini deneye dahil etti. On iki iskorbüt hastası denizciyi ikişer kişilik altı gruba ayırdı. Hepsine aynı diyet uygulanmış ancak ek olarak birinci gruba günde bir litre elma şarabı, ikinci gruba yirmi beş damla vitriol iksiri (sülfürik asit), üçüncü gruba altı kaşık sirke, dördüncü gruba yarım litre deniz suyu, beşinci gruba iki portakal ve bir limon, son gruba ise baharatlı bir macun ve arpa suyu verilmiştir. Beşinci grubun tedavisi altı gün sonra meyveleri bitince durdurulmuştur, ancak o zamana kadar bir denizci göreve hazır hâle gelmiş, diğeri ise neredeyse iyileşmiştir. Bunun dışında sadece birinci grup tedavinin bir miktar etkisini gösterdi. Lind'in araştırmasının onuruna her yıl 20 Mayıs Klinik Denemeler Günü olarak kutlanmaktadır.
1750'den sonra disiplin modern şeklini almaya başladı. İngiliz doktor John Haygarth, Perkin'in traktörleri adlı etkisiz ilaç üzerine yaptığı ünlü çalışmasında plasebo etkisinin doğru tanımlanması için bir kontrol grubunun önemini ortaya koymuştur. Bu yöndeki diğer çalışmalar 1860'larda seçkin doktor William Gull tarafından yürütülmüştür.
Londra'daki Guy's Hospital'da çalışan Frederick Akbar Mahomed (ö. 1884), klinik deneyler sürecine önemli katkılarda bulunmuş ve "ikincil hipertansiyonlu kronik nefriti bugün esansiyel hipertansiyon olarak adlandırdığımız durumdan ayırmıştır. Ayrıca Britanya Tabipler Birliği için Toplu Araştırma Kaydını kurdu; bu organizasyon hastane ortamı dışında çalışan hekimlerden veri topladı ve modern işbirliğine dayalı klinik çalışmaların öncüsü oldu."

Sir Ronald A. Fisher, tarım alanında Rothamsted deney istasyonunda çalışırken, 1920'lerde deneylerin uygun şekilde tasarlanması için doğru bir metodoloji olarak Deneysel Tasarım İlkelerini geliştirmiştir. Başlıca fikirleri arasında rastgeleleştirme

Niyasin, Nikotinik asit veya B3 vitamini suda çözünür bir vitamindir. Türevleri olan NADH, NADPH, NAD ve NAD+ hücrelerde enerji metabolizması, nükleik asit, protein, yağ ve karbonhidrat metabolizmasında gereksinim duyulan zorunlu bir vitamindir. Vitamin B3 terimine niyasinamit de dahil edilir çünkü bu bileşik vücuda alındıktan sonra niyasine dönüşür.

Niyasinin aşırı eksikliği insanlarda pellegra adı verilen ve sinir sisteminde fonksiyon bozukluğu, mide-bağırsak sistemi bozukluğu, ishal, zihin bulanıklığı, depresyon ve ağır dermatit ve çeşitli cilt lezyonları ile karakterize bir hastalık oluşur. Niyasinin kısmî eksikliği ise metabolizma yavaşlamasına ve soğuğa dayanıksızlığa yol açar.
Niyasinin aşırı miktrada kullanımı ölümcül olabilir. 36 saat zarfında 11 tane 500 mg'lık hap alan bir kişinin kustuğu, iki gün zarfında 5 hap alan bir diğer kişinin ise birkaç dakika boyunca tepkisiz olduğu kaydedilmiştir. Çok yüksek niyasin kullanımında niyasin makulopatisi denen makula ve retina kalınlaşması meydana gelir, bunun sonucunda bulanık görme ve körlük olur.
Niyasinin önerilen günlük dozajı, çocuklarda 2–12 mg, kadınlarda 14, erkeklerde 16 mg, hamile ve emziren kadınlarda 18 mg'dır. 
Günde 20 mg'dan fazla niyasin ciltte kızarmalara neden olabilir. Bu kızarmalar yanma, kaşıntı ve ağrı ile beraber olabilir, yüz, kollar ve göğüse yayılır. Genellikle zararsızdır ve 20 dakika ile bir saat arasında kendiliğinden geçer. Bir bardak su içilmesi de yardımcı olacaktır.
Niyasin kan dolaşımını düzenler, sağlıklı bir deri sağlar ve santral sinir sisteminin çalışmasına yardımcı olur. Beyin ve hafızanın ileri fonksiyonlarını denetlemesinden dolayı şizofreni ve diğer zihinsel hastalıklarda tedavi edici rol oynar. Son olarak yeterli B3 düzeyleri insülin ile östrojen, projesteron ve testosteron gibi cinsiyet hormonlarının sentezi için hayati rol oynamaktadır.
Kan trigliseridini düşürebildiği için doktorlar tarafından antihiperlipidemik ilaç olarak kullanılmaktadır. Ancak niyasinin kullanımında doz ayarlaması mutlaka doktor tarafından yapılmalıdır.
Gebelikte niyasin dikkatle kullanılmalıdır. Yüksek dozlarda saf nikotinik asit mide ülserleri, gut, glokom diyabet ve karaciğer hastalıklarında sağlık problemlerini arttırabilirler.

Niyasinin keşfi, nikotinin yükseltgenmesi sonucu olmuştur. Ona verilecek ismin nikotini çağrıştırmaması amaçlandığı için nikotinik asit + vitamin 'den türetilmiştir. Eski metinlerde niyasin için vitamin PP adının (İngilizce "pellegra preventing" (pellegra önleyici) teriminden kısaltması) kullanıldığını görülebilir.

Niyasin karaciğer tarafından triptofandan sentezlenir ama bu tepkime çok verimsizdir. Bir miligram niyasin elde etmek için 60 mg triptofan gerekir. Kötü beslenme nedeniyle niyasin yetersizliği tek besin kaynağı olarak mısır yiyen ve mısır ununu hazırlarken alkali kullanmayan toplumlarda görülür. Bunun nedeni mısırin az niyasin içeren bir tahıl olmasıdır; mısır unu hazırlarken alkali kullanılmasının ise mısırda bulunan triptofanın salınmasını sağlayıp bağırsaklar tarafından emilerek niyasin yapımına takviye sağlar.

Triptofanın beş karbonlu halkası kesilip, düzenlenip ve amino grubuyla tepkiyerek niyasinin altı karbonlu heterosiklik halkası oluşur.

Niyasin çeşitli seks ve stres hormonlarının sentezinde önemli rol oynar, özellikle adrenal bezlerde üretilenlerde. Ayrıca toksik maddelerin vücuttan atılmasında rol oynar.
Niyasin, yüksek dozda kullanılınca kandaki HDL ("iyi kolesterol") seviyesini yükseltir ve düşük HDL'si olup kalp krizi riski taşıyan hastalara önerilir. Abbot şirketi bu amaçla Niaspan ticarî isimli bir ilaç üretmektedir. Ayrıca niyasin (ama niyasinamid değil) hiperlipidemi tedavisinde kullanılır çünkü çok düşük yoğunluklu lipoproteinin (VLDL) karaciğerden salgılanmasını azaltır (VLDL "kötü kolesterol" olarak bilinen LDL'nin öncülüdür) ve kolesterol sentezini engeller eder. Niyasinin lipit bozukluğunu tedavi etmek amacıyla kullanımının başlıca sorunu, çok yüksek olmayan dozlarda dahi deride kızarmalara neden olmasıdır. Halen niyasinin yavaş salınımını sağlayacak formülasyonların geliştirilmesi için çalışmalar sürmektedir, niyasinin daha sık ve daha az rahatsızlık vererek kullanılabilmesini sağlamak için.

Pantotenik asit (vitamin B5), hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklarda bulunabildiğinden dolayı Grekçede "her yerden" anlamına gelen "πάντοθεν" sözcüğünden kökenini almıştır. Vücutta depolanamayan ve suda eriyen bir vitamindir. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizması için gereklidir. Bu vitamin, insan bağırsak florası tarafından sentez edildiği için eksikliğine pek sık rastlanmaz. Ancak eksikliğinde deride yaralar, saç dökülmesi, sinir sistemi bozuklukları gibi belirtiler görülebilir. Savaş esirlerinde gözlenen Burning Foot sendromu, pantotenik asit eksikliğine bağlanmıştır.
Aktif formu koenzim A ve ACP'dir (açil taşıyıcı protein). Asetil ve açil gruplarının koenzim A'ya taşınmasında rol oynar. Ayrıca eksikliğinde hayvanlarda sindirim kanalı bozukluğu görülmüştür. Kimyasal yapısı B-alanin-pentoik asittir.
Yüksek doz vitamin B5 alımında yoğun olarak gastrointestinal sistem bozuklukları görülür. Doğal olarak vitamin B5; brokoli, mercimek, buğday, yumurta ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur.

Piridoksin, bir diğer adıyla B6 vitamini, özellikle protein metabolizmasında çok önemli bir koenzimdir ve birçok nörotransmitterin sentezinde rol alır. Besinler Piridoksamin ve Piridoksal şeklinde de bulunabilir. Aktif şekli Piridoksalfosfat'tır (PLF). Kolaylıkla bozulur, bu yüzden güneş ışığından, bazik ortamlardan uzak tutulmalıdır. İşlenme ve pişirme sırasında da kolaylıkla bozulur.

Her şeyden önce protein metabolizmalarında yaklaşık 60 enzime koenzimdir. Bu da onu yaşamsal açıdan önemli kılar. Amino asit dönüşümlerinde, nükleik asit sentezinde ve amino asitlerin ince bağırsaktan kana absorpsiyonunda (emiliminde) görev alır. Asetilkolin, GABA, serotonin gibi nörotransmitterler için gereklidir. Vücudun B12 absorpsiyonuna pozitif etki eder. Ayrıca, magnezyum ve çinko gibi birçok mineralin vücut içindeki işlevlerine de pozitif etki eder. Hemoglobin sentezinde görevlidir. Triptofan metabolizmasında görevlidir. Görüldüğü gibi piridoksin vücudun birçok önemli reaksiyonları için "şart"tır. Özellikle hormonal denge ve nörolojik yapıya olan katkısı küçümsenemez.

Kompleks B vitamin eksikliği dışında eksikliği nadiren görülür. izoniazid kullanımında, alkoliklerde ve laktasyon esnasında görülebilir. Nörolojik bozukluklar başta olmak üzere piridoksin eksikliğinin birçok semptomu vardır, sıralarsak:

Aşırı stres, depresyon, ruhsal dengesizlik ve bozukluklar,
Nörit (sinir iltihabı), koordinasyon bozuklukları,
Anemi (kansızlık),
Göz ve ağız çevresinde ağrılar ve yaralar,
Zayıf bağışıklık - kolayca hastalanma,
Kaşıntı, uykusuzluk,
Baş ağrıları

Kırmızı et ve et ürünleri (özellikle karaciğer), çiğ sebzeler, beyaz et ve bir miktar da süt ve süt ürünlerinde bulunur. Uygun bir diyet ile gerekli günlük piridoksin ihtiyacımızı kolaylıkla karşılarız. Çocuklar için günlük piridoksin ihtiyacı yaklaşık 1–2 mg'ken, yetişkinlerin günlük piridoksin ihtiyacı yaklaşık 2 mg'dir. Hamile ve emzikli kadınların piridoksin ihtiyacı artar.

1990'ların sonunda fazlasıyla ünlenen bir vitamin olan piridoksin birçok doktor tarafından diyete takviye olarak, birçok hastalık tedavisinde, ilaç şeklinde önerilmektedir. Yine de önerildiği birçok hastalığa veya soruna etkisinin olup olmadığı klinik düzeyde kanıtlanmamıştır. Piridoksin yüksek miktarlarda dahi toksik olmadığı için, doz aşımlarında büyük sorun yaratmasa da, bazı hastalarda uzun bir süre kullanılan yüksek dozda piridoksinin nörolojik bozukluklara yol açtığı bilinmektedir. Bunların ötesinde piridoksinin birçok hastalığın tedavisinde katkı sağladığı göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Piridoksinin kullanılacağı yerleri sıralarsak:

Nörit (sinir iltihabı) tedavisinde,
Bazı ruhsal bozuklukların tedavisinde,
Anemi (kansızlık) tedavisinde,
Bazı hormonal hastalıkların tedavisinde,
Özellikle hamilelik sırasındaki ruhsal bozuklukların ve şeker hastalığının tedavisinde
Bunların dışında piridoksinin pozitif etki ettiği birçok tedavi vardır.

Vitamin A1 olarak da bilinen Retinol, yemeklerde bulunan bir vitamin ve besin takviyesidir. Özellikle kseroftalmi hastalığına neden olan A vitamini eksikliğini önlemek ve tedavi etmek için takviye olarak kullanılır. Eksikliğin yaygın olduğu bölgelerde, yüksek risk altında olanlara yılda birkaç kez tek bir büyük doz önerilir. Kızamık olanlarda komplikasyon riskini azaltmak için de kullanılır. Ağız veya intramüsküler enjeksiyon ile kullanılabilir.
| altyazı = Retinol
Normal dozlardaki retinolü vücut kaldırabilir. Yüksek dozlar ise hepatomegali, hipervitaminoz A veya cilt kuruluğuna neden olabilir. Hamilelik esnasında ise yüksek dozlar bebeğe zarar verebilir. Retinol A vitamini ailesindendir. Vücutta retinale ve retinoik aside dönüştürülür. Balık, mandıra ürünleri ve ette bulunur.
Retinol 1909'da keşfedildi, 1931'de ayrıştırıldı ve ilk kez 1947'de üretildi. DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Retinol jenerik ilaç ve reçetesiz ilaç olarak kullanılabilir. Gelişmekte olan ülkelerde toptan satış maliyeti 50.000 ünite başına yaklaşık 0,02-0,30 ABD doları civarındadır.Amerika Birleşik Devletleri'nde çok pahalı değildir.

Retinol, dermatoloji ve cilt bakımı alanında hücre yenilenmesini hızlandırmak ve kolajen sentezini desteklemek amacıyla yaygın biçimde kullanılmaktadır.

B2 vitamini yani riboflavin, pentoz şeker olan ribitol ve flavinden oluşur. Görünür ve uv ışında bozulur. Göz yorgunluğu, kataraktların 
önlenmesi ve tedavisi için gereklidir; karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasına yardımcı olur.
Ayrıca deri dokularının, tırnakların ve saçların oksijen kullanımına destek verir, kepekleri giderir.
Bunların yanı sıra demir ve B6 vitamini alımına yardımcı olur, eksikliği ise hamilelikte bebeğin gelişimine zarar verebilir. heterosiklik bir yapıya bağlı ribitolden oluşur. Renkli, ısıya dayanıklı, uv ye duyarlı, bitkisel kaynaklıdır. Hayvanlarda sentezlenemez.
Riboflavin flavokinaz enzimi ile aktif formu olan FMN'ye dönüşür. FMN'ye ATP'nin AMP grubu bağlanarak FAD sentez edilir. Koenzim olarak FMN ve FAD'ye ihtiyaç duyan enzimler flavoproteinler denir.
Hücrede enerji oluşumu ve hücre solunumunda önemlidir.
Kaynakları: karaciğer, buğday, soya fasulyesi, süt ve süt ürünleri ve sebzeler.
ince bağırsakta riboflavin binding prot.e bağlanarak taşınır.
Riboflavin. B2 vitamini ilk defa sütten elde edilir ve bu nedenle laktaflavin denilir. Bütün bitkiler ve mikroorganizmalar tarafından sentezlenebildiği halde hayvansal organizmalar tarafından sentezlenemez. riboflavin bir izoalloksazin türevidir.
izoalloksazinin 10 nolu azotu riboz şekerinin indirgenmesiyle oluşan ribitole bağlanır. riboflavinin, ribitol grubunun 5'C atomuna bağlanmasıyla (ester bağıyla) flavinmononükleotid (FMN) oluşur.
FMN'ye Adenilat (AMP) bağlanması ile Flavinadeninnükleotid (FAD) meydana gelir. Flavoproteinler veya flavoanzimler olarak bilinen indirgenme yükseltgenme enzimlerinin prostetik gruplarıdır.
Bu enzimler piruvatın yağ asitlerinin aminoasitlerin oksidatif yıkımına ve taşınım olaylarına katılır.

Korneal ektazi, korneanın ilerleyen bir şekilde incelmesidir; Bu durumun en yaygın şekli keratokonus'tur. Lokal olarak riboflavin uygulayarak kollajen çapraz bağlama, daha sonra UV ışığını parlatma kornea dokusunu güçlendirerek kornea ektazinin ilerlemesini yavaşlatan bir yöntemdir. 
2017'den itibaren Avrupa'da Terumo tarafından patojenleri kandan uzaklaştırmak için kullanılan bir sistem uygulanıyor; Bağışlanan kan riboflavin ve daha sonra ultraviyole ışık ile tedavi ediliyor.
2017 yılında yapılan bir inceleme, riboflavin'in erişkinlerde migreni önlemede yararlı olabileceğini, ancak ergen ve çocuklarda yapılan klinik çalışmaların karışık sonuçlar verdiğini ortaya koymuştur.

İnsanlarda, aşırı alımlar tarafından sonucunda riboflavin toksisitesine dair bir kanıt yoktur, kısmen su çözünürlüğü diğer B vitaminlerinden daha düşüktür, çünkü absorpsiyon doz arttıkça daha az etkili olur ve absorpsiyonu aşan riboflavin böbrekler yoluyla idrarla atılır. Riboflavin'in migren baş ağrısının önlenmesindeki etkinliğini araştırmak için üç ay boyunca bir çalışmada deneklere günde 400 mg riboflavin verilse bile, kısa vadeli yan etkiler bildirilmemiştir. Toksik dozlar enjeksiyonla verilebilse de, beslenerek alınan ilgili dozlardaki herhangi bir fazlalık idrarla atılır ve idrara büyük miktarlarda parlak sarı bir renk verir. Bununla birlikte, riboflavin'in yan etkileri hakkında elde edilen sınırlı veri, yüksek alımların olumsuz etkileri olmadığı anlamına gelmez ve Gıda ve Beslenme Kurulu, insanları aşırı miktarda riboflavin tüketme konusunda temkinli olma konusunda ikaz eder.

Siyanokobalamin, B12 vitamininin sentetik bir formudur. B12, B12 vitamini eksikliğini tedavi etmek için kullanılır. Bu eksiklik , pernisiyöz anemide, midenin cerrahi olarak çıkarılmasından sonra, balık şerit kurdunda veya bağırsak kanseri nedeniyle ortaya çıkabilir. B12 vitamini eksikliğinin tedavisinde hidroksokobalamine göre daha az tercih edilir. Ağız yoluyla, kas içine enjeksiyon yoluyla veya burun spreyi olarak kullanılabilmektedir.
Siyanokobalamin genellikle iyi tolere edilebilen bir ilaçtır. Küçük yan etkileri ishal ve kaşıntıdır. Ciddi yan etkileri arasında anafilaksi, düşük kan potasyumu ve kalp yetmezliği yer alır. Kobalta alerjisi olan veya Leber hastalığı bulunan kişilerde kullanımı önerilmez. B12 vitamini B12 vücut tarafından üretilemeyen ancak yaşam için gerekli olan temel bir besin maddesidir.
Siyanokobalamin ilk olarak 1940'larda üretildi. Jenerik ilaç olarak ve reçetesiz olarak temin edilebilir. Birleşik Krallık'ta 2019 itibarıyla NHS'ye enjeksiyon başına yaklaşık 2,90 £'a mal olmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde bu miktarın toptan satış maliyeti 2019'da yaklaşık 0,77 ABD doları olarak belirtilmiştir. 2017 yılında, üç milyondan fazla reçeteyle Amerika Birleşik Devletleri'nde en sık reçete edilen 170. ilaç olmuştur.

Tiroid bezi, tiroit ya da kalkan bezi, boynun ön ve yanlarını (larinks ve trakea) saran kelebek şeklinde çok damarlı iç salgı bezi. Her biri ortalama 5 cm uzunluğunda, 3 cm genişliğinde ve 2 cm derinliğinde, sağ ve sol olmak üzere 2 lobu ve bu lobları birleştiren isthmus adı verilen bir parçası bulunur. İnsanların yaklaşık %40'ında isthmustan hyoid kemiğe uzanım gösteren piramidal lob adı verilen bir bölüm de bulunabilir. Normal ağırlığı insanda 20 gr'dır. Paratiroid bezi genellikle tiroidin arkasında mercimek şeklinde 4 tane küçük bezdir.

Tiroid bezi küre şeklinde folliküllerden oluşur. Folliküllerin ortasında (lümen) tiroglobulin adı verilen proteini içeren kolloidal bir madde bulunur.
Tiroid bezi folliküler hücreleri iyot ve tirozinden, tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3) yaparak, kana tiroid hormonunu salgılar. Kalsiyum regülasyonunda rol oynayan kalsitonin tiroid bezindeki C hücreleri tarafından üretilir. Tiroid bezi, öteki iç salgı bezleriyle ilişkili olarak etkinlik gösterir. Hipofizin salgıladığı tiroid stimulan hormon (TSH) ile kontrol edilir. TSH salgısı da hipotalamustan salgılanan tirotropin serbestleştirici hormon (TRH) tarafından kontrol edilir.

Tiroid hormon üretiminin azalması: Hipotiroidizm; doğumsal olabileceği gibi Hashimoto tiroiditi, iyot eksikliği ve bezin cerrahi olarak çıkarılması gibi sebeplerle de ortaya çıkabilir. Halsizlikten kalp hastalıklarına kadar birçok yakınma kalkanbezi (tiroid) hastalıklarının belirtisi olarak ortaya çıkabilir. Hashimoto, aynı zamanda hipofiz bezinden gelen TSH hormonunun etkiisiyle büyüyerek Guatr'a yol açabilir.
Aşırı çalışması: Vücutta iyot eksikliği oluşursa, tiroit bezi çok çalışır ve büyür (Guatr).Hipertiroidizm; Graves hastalığı gibi durumlar sonucu ortaya çıkar. Bu hastalığın guatr, göz kürelerinin dışarı doğru büyüyerek gözlerin yuvalarından dışarı fırlamış gibi görünmesi (ekzoftalmi veya Zehirli Guatr), çarpıntı, terleme, titreme, ishal, kilo kaybı, aşırı hızlı metabolizma, sinirlilik gibi belirti ve bulguları vardır.
İnflamasyon: Subakut tiroidit, akut tiroidit, postpartum tiroidit, Hashimoto tiroiditi bu grupta bulunur. İnfeksiyöz etkenler veya otoimmünite sonucu ortaya çıkarlar.
Salgının işlevinde değişiklik olmaksızın nedenselliğinde  iyot eksikliğinin de suçlandığı  basit şişlikler (benign nodüller), adenomlar (bez urları), kistler ve kanser ortaya çıkabilir.

TSH ve serbest T4 seviyeleri tiroid fonksiyonlarını değerlendirmede en önemli testlerdir. Alınan kan örneğinden çalışılırlar.
Bağışıklık sistemimizin kendi vücudumuzda bulunan yapılara karşı verdiği yanıt sonucu çeşitli otoantikorlar ve bunun sonucunda da otoimmün hastalıklar ortaya çıkabilir. Antitiroglobulin, antitiroid peroksidaz (antiTPO), antiTSHR gibi otoantikorlar kan testleri ile bakıldığında bu hastalıkların tanısına yardımcı olur.
Tiroglobulin seviyeleri genellikle kanser nedeniyle tiroid bezi çıkarılan tiroidektomili hastalarda takip amaçlı ölçülür.
Kalsitonin seviyeleri tiroid C hücrelerinden gelişen meduller tiroid karsinomu gibi tümörlerin tanısında yardımcı olabilir.

Thyroid.org 28 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tiyamin, bir diğer ismiyle B1 vitamini, kimyasal formülü C12H17ClN4OS olan renksiz bir bileşiktir. "Thio-vitamine" ("sülfür-içeren vitamin") anlamına gelmekte olup suda çözülebilen B kompleks vitaminlerinden birisidir.
İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edildi. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslediğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesadüfi olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğunu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedavi eden maddenin olduğunu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında suni olarak elde edildi.
Karbonhidrat metabolizması için çok önemlidir. Tiamin pirofosfat (TPP) tiyaminin aktif şeklidir ve pirüvat dehidrogenaz, a-keto-glutarat dehidrogenaz, transketolaz enzimlerine koenzimdir. Pirüvat dehidrogenaz ve a-keto-glutat dehidrogenaz karbonhidrat metabolizması için gerekliyken, transketolaz pentoz fosfat yolunda aktivite gösteren bir enzimdir.

Tiyamin eksikliğinde, hücrelerin bazı amino asitlerin ve pirüvik asidin kullanılması azalırken, yağ kullanımı artar. Tiyamin eksikliğinde görülen sorunların ve bozuklukların ana nedeni de budur. Tiyamin eksikliğinin semptomları olarak şunları sıralayabiliriz:

İştahsızlık,
Depresyon,
Yorgunluk,
Sindirim rahatsızlıkları,
Kas ve sinir rahatsızlıkları,
Beriberi hastalığı
Merkezi sinir sistemi enerji ihtiyacını karbonhidrat metabolizmasından karşıladığı için tiyamin eksikliğinde en çok etkilenen vücut bölümlerinden biri de merkezi sinir sistemidir. Nöronlarda kromatoliz görülmesi riski yükselir. Aynı zamanda, tiyamin eksikliği nöron aksonlarını saran miyelin tabakasının aşınmasına ve yok olmasına neden olabilir. Bu ise ciddi nörolojik hastalıklara ve bozukluklara neden olabilir.
Merkezi sinir sistemi ile beraber karbonhidrat metabolizmasıyla enerji ihtiyacını karşılayan diğer bir yapı da kalptir. Tiyamin eksiği ile beraber gelen karbonhidrat metabolizmasındaki düşüş ve sorunlar kalp kasını zayıflatır ve bu zamanla ciddi kardiyovasküler sorunlar yaratabilir.
Bunların dışında tiyamin hastalığı sindirim sistemi (gastrointestinal) bozukluklara neden olabilir. Tiyamin eksikliğinin en belirgin sonucu da beriberi hastalığıdır.

Wernicke-Korsakoff sendromu
Kronik alkoliklerde tiyamin eksikliğine bağlı görülen, sinir sistemini etkileyen tablodur. Hastalık Wernicke ensefalopatisi ve Korsakoff psikozundan oluşur. Hastalarda ataksi, spastik parapleji, mental konfüzyon, apati, hafıza kaybı, nistagmus gibi bulgular görülür. Ensefalopati tiyamin verilmesi ile gerilerken, psikoz tablosu gerilemez.

"Thiamine" 8 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Branched-Chain Amino Acid Metabolism" 8 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at ncbi.nlm.nih.gov
Thiamin deficiency in poultry22 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Type of vitamin B1 could treat common cause of blindness 22 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tokol, yağlı tohumlar ve yenen yağların minör bileşenleri olan tokoferol ve tokotrienollerin ikisine birden verilen addır. Yenen yağlar ve yağlı tohumlar, bozucu prosesleri önleyen veya bunların kontrolünde kullanılabilen aktif bileşenleri içeren sabunlaşmayan maddelerin zengin kaynaklarıdır. Trigliserid olmayan bileşenler öncelikli tokoller (tokoferol ve tokotrienoller), fenolik ve flavonoidler, steroller, fosfolipidler, karotenoidler ve triterpenil alkoller ve fitik asit bileşikler ailesine aittir. Her bir yağ bu bileşiklerden birkaç sınıfı içerebilir. Triaçilgliseroller olmayan bileşikler gıda olarak işlem ve kullanım sırasında ayrılabilir ki en önemlileri tokoferoller ve tokotrienollerdir.

Bileşik sınıfının keşfi 75 yılı aşkın bir süreye dayanır. O zamandan beri bileşiklerin muhtelif önemli fizyolojik aktiviteler sergilediği kaydedilmiştir. Bunlar aynı zamanda katı ve sıvı yağlar gibi besinler için antioksidan olarak kullanılır. Bunu ya kendi başlarına yapar ya da daha tipik olarak askorbat, sitrat, gallat veya lesitin türevleriyle karışım halinde yapar.

Tokoferoller bir kroman halkası ve uzun, doymuş bir fitil zinciri ihtiva eder. Tokoferollerin pek çok izomeri tanımlanmıştır. α-, β-, γ- ve δ- izomerleri genellikle bol miktarda bulunur. α, β, γ ve δ şeklinde gösterilen dört tokoferolün farkı, kroman halkası üzerindeki metil gruplarının sayı ve pozisyonudur. Yine α, β, γ ve δ şeklinde gösterilen tokotrienollerin mukabil tokoferollerle aynı kroman halkaları vardır ama yan zincirleri 3', 7' ve 11' pozisyonlarında çifte bağlıdır ve doymamıştır. Ana bileşik α-tokoferol ya da E vitamini fenolik zincirde üç metil grubu ve bir p-eter bağlantısı gösterir. Bazı bitkilerde ester α-tokoferil asetatı da doğal olarak oluşur; fenolik hidroksil grubu eksikliğinden dolayı onun hiçbir gerçek antioksidan aktivitesi yoktur fakat esterin bazı koşullarda hidrolize olabileceğini gösteren bulgular vardır. E vitaminin memelilerdeki hücre zarlarında konsantrasyonu oldukça düşük olmakla birlikte (<0,1 nmol/mg protein) normal işleyen hücrelerde otooksidatif tahribi birçok durumda engellemek için yeterli görülmektedir.

Tokoller bitki dokularında geniş olarak yayılmış monofenolik ve lipofilik bileşiklerdir. Vitamin E aktivitesine sahip sekiz farklı tokol vardır, hepsi veya bir kısmı yenebilen değişik yağlarda bulunur. Tokoferoller ve tokotrienoller kroman halkasındaki metil gruplarının sayısı ve pozisyonuna göre α, β, γ ve δ diye sınıflandırılır. α izomeri 5,7,8-trimetil; β izomeri 5,8-dimetil; γ izomeri 7,8-dimetil ve δ izomeri de ana bileşiğin 8-metil türevidir. Yan zincir tokoferollerde doymuş, tokotrienollerde ise doymamıştır.
Doğal tokoferollerin hepsi de 2', 4' ve 8' pozisyonlarında üç asimetrik karbon içerir. Tokoferollerin doğadaki biyosentezi, yalnızca RRR stereoisomere yol açar. Örneğin, doğal kaynaklardan türetilen α-tokoferol, 2R, 4'R, 8'R-α-tokoferoldür. Aksine, kimyasal sentezle, izofitolün tri-, di- veya monometil hidrokinonla kondensasyonuyla üretilen tokoferoller, 8 stereoizomerin ekimolar rasemik karışımlarıdır. Ticari ürünlerdeki E vitamini aktivitesi yalnızca onun α-tokoferol içeriği ile ölçülür.

Vitamin E aktivitesine göre en aktif olanı α-tokoferoldür. Öteki tokollerin aktiviteleri β-tokoferol %15-40, γ-tokoferol %1-20 ve δ-tokoferol ise %15-30'dur. α-tokotrienolün %1, β-tokotrienolün %15-30, γ-tokotrienolün %1-5 ve δ-tokotrienolün E vitamini aktivitesi %1'dir. Doğal α-tokoferolün (2R, 4R, 8R-tokoferol) aktivitesi sentetik hep rasem (all-rac-) α-tokoferolden %30 daha yüksektir.

Tokollerin antioksidan aktiviteleri kimyasal yapılarına ve konsantrasyonlarına bağlıdır. Genel olarak tokoferollerin antioksidan aktiviteleri δ- > γ- > β- > α- sırasına göre azalır. Literatür sonuçlarına göre tokoferoller yüksek konsantrasyonlarda prooksidan olarak etki edebilir ve aktiviteleri temperatüre bağlıdır. Tokotrienollerin antioksidan aktiviteleri genellikle tokoferollerden daha fazladır. Serbinova ve arkadaşlarına göre α-tokotrienol, α-tokoferolden araştırılan sisteme göre 6.5-60 defa daha büyük antioksidan aktivitesine sahip olabilir.
Hem tokoferol hem de tokotrienollerin aktif sitesi kroman halkalarındaki 6-hidroksil grubudur. Esterlendiklerinde 6-hidroksil grupları bloke olur. Bu nedenle tokoferol ve tokotrienoller yalnızca serbest, esterlenmemiş halde gıda antioksidanı olarak kullanılır. Fakat esterler hava, ışık, metal gibi oksitleyici ajanlara maruz kaldıklarında serbest tokoferollere oranla daha stabildir ve besinleri güçlendirmek için ya da besin katkı maddesi olarak kullanılır. Sindirim sistemimizde esterler lipazlar tarafından hidroliz edilir ve serbest tokoferol biçiminde emilir. Tokoferol ve tokotrienoller insan kanında serbest, esterlenmemiş halde bulunur.
Deriye uygulanan tokoferol ve tokotrienoller hem yüzeyde hem de deriye nüfuz ettikten sonra antioksidan olarak işlev görür; bunun aksine tokoferol esterleri deriye nüfuz ettikten sonra antioksidan olarak işlev görür ve serbest tokoferol formuna hidroliz olur.

Tipik Amerikan beslenmesi α-tokoferolden çok γ içermesine rağmen plazma ve dokular γ-tokoferolden en az 2-3 kat fazla α içerir. α-Tokoferolle karşılaştırılabilir miktarda bile kullanıldığında plazma ve dokularda tokotrienol konsantrasyonu düşüktür. Aynı şekilde, RRR-α-tokoferil asetat kan seviyesini eşit miktardaki all-rac-α-tokoferil asetata göre daha fazla yükseltir. Bu farklılıklara, büyük oranda karaciğerde gerçekleşen biyodiskriminasyonun yol açtığı görülmektedir. İlgili mekanizmalardaki araştırmalar, döteryumla tanımlanan tokoferollerin sentezi sayesinde büyük ölçüde kolaylaşmıştır. Araştırmacılar bu tokoferolleri insan ve hayvanlara tek tek ya da karışım halinde vermişler ve bunların emilim, taşınma ve dokulardan alımını araştırmışlardır.
α-Tokoferol ve γ-tokoferol aynı ölçüde iyi emilir. Ancak α-tokoferol, olgunlaşmamış VLDL'ye salgılanmayı tercih eder. Aynı şekilde, RRR ve SRR stereoizomerleri de aynı ölçüde iyi emilir fakat RRR dokularda ve kanda daha yüksek düzeylerde α-tokoferol oluşumuna neden olur.
Proteine bağlanan bir tokoferolün RRR-α-tokoferolün olgunlaşmamış VLDL'ye tercihen katılmasından sorumlu olduğu belirtilmiştir. Bu protein fare, tavşan ve yakın zamanda insanlarda belirlenip tanımlanmıştır. Bu protein RRR-α-tokoferole diğer tokoferollere göre daha eğilimlidir. Proteine bağlanan tokoferolün doğal oluşan RRR'nin sentetik all-rac-α-tokoferol üzerindeki biyodiskriminasyonundan sorumlu olduğu önerilmiş fakat henüz kesinleşmemiştir. Bu hipotezi destekleyen bir kanıt, insan ve hayvanlarda her iki formun benzer emilimlerine rağmen, all-rac formun daha düşük kan ve doku düzeyi göstermesidir. Keza aileden gelme izole E vitamini eksikliği bulunan hastalarda tokoferol transfer proteini azdır ya da hiç yoktur ve bu diskriminasyon yoktur veya çok zayıftır.

Bitkisel yağlarda tokollerin oluşması değişik iken hayvansal yağlar genellikle α-tokoferol içermesine rağmen kültür balıkları öteki tokoferolleri (özellikle γ-tokoferolü) absorblayabilir ve etlerinde depolayabilir. Bitkisel yağlarda bol miktarda α-, γ- ve δ- tokoferoller bulunurken β- izomeri daha az oranda bulunur, yalnız buğday embriyon yağı bu izomeri yüksek miktarda bulundurur. Tokotrienollerin yağlardaki miktarı palm (hurma) ve buğday embriyon yağları haricinde (ki bu yağlar relatif olarak trienolleri daha yüksek miktarda içerir) genel olarak tokoferollerden çok daha azdır. Bitkisel yağlardaki total tokol miktarı yağın artan iod indisi ile veya doymamışlık derecesi ile artar.
Bitkisel yağlardaki tokoller genellikle işlenmeleri sırasında isole edilir. Piyasada bulunan tokoferol karışımlarının çoğu soya yağının işlenmesi sırasında yan ürün olarak ele geçer. Tokoller primer antioksidanlar olarak etki ettiklerinde askorbik asid okside olmuş tokolleri indirgeyerek rejenere edebilir. Tokoferoller ve fosfolipidler arasındaki sinerjizm literatürde rapor edilmektedir. Fosfolipidler tokoferollerin bozunmasını önler böylece yenen yağların ve lipid bazlı ürünlerin raf ömürleri uzatılmış olur. Ayrıca tokoferollerin askorbik asid ve lesitin (veya öteki fosfolipidler) ile üçlü karışımları çeşitli gıda lipidlerinin stabilize edilmesinde kullanılabilmektedir.
Tokoferoller yanında steroller de yenen yağların trigliserid olmayan fraksiyonunun önemli bir bileşenidir. Fitosterollerin sağlık ve beslenmedeki önemleri yine gündeme gelmiş ve bu tip ürünler (benefat margarine) piyasaya sürülmüştür.

Tokoller denince akla tokoferoller ve tokotrienoller gelir. Tokotrienoller moleküler açıdan tokoferollere benzer; tek farkla ki o da isoprenoid yan zincirde üç çifte bağları vardır. Tokoferoller ve tokotrienoller, belirli sebze yağlarında, tahıllarda ve diğer bitkisel ürünlerde yüksek yoğunluklarda (1000 ppm'e kadar) bulunan bileşiklerdir. Buğday tohumu, mısır, ayçiçeği ve pamuk yağı, suda erimesi oldukça zor olan bu bileşikler bakımından oldukça zengindir. El sürülmemiş bitkide, bunlar kloroplastlarda (bunlarda her on klorofil molekülüne karşılık bir α-tokoferol molekülü bulunur. Çok daha düşük düzeyde de hayvan dokularında bulunur; örneğin insan kalbi 20 ppm α-tokoferol içerir. Hayvan vücudunda bunlar genellikle lipid bakımından zengin olan, kan lipoproteinleri, mikrozomlar veya mitokondrial zarlar gibi sitelerde lokalizedir.
Tokotrienoller bitkiler aleminde yaygın biçimde bulunur. Genel olarak bunlar buğday, arpa, çavdar, pirinç gibi tahıllarda, hurma yağı gibi yağlarda ve kauçuk (Hevea brasiliensis) hammaddesinde bulunur. Hurma yağı tokotrienol bakımından diğer yağlara göre daha zengindir.
Fiziki rafine işleminden sonra hurma yağ asidi distilatında (PFAD) toplanan tokoferoller %0,8 oranında ya da daha fazladır. Dolayısıyla PFAD doğal tokoferol ve tokotrienol açısından iyi bir kaynak olarak görülür.
Doğal hurma yağı bitkiler arasındaki en zengin karotenoid ve tokotrienol kaynağıdır. Karotenoidlerin ve hurmadaki E vitaminin besleyici değeri araştırmalarla desteklenmektedir. Halen karotenoid ekstraksiyonu için üç ticari süreç vardır. Bunlar, PORIM, Carotech ve Li

Tretinoin, all-trans retinoik asit (ATRA) olarak da bilinen, akne ve akut promyelositik löseminin tedavisi için kullanılan bir ilaçtır. Akne için cilde krem veya merhem olarak uygulanır. Lösemi için üç aya kadar ağızdan alınır.
Oral olarak kullanıldığında yaygın yan etkiler arasında nefes darlığı, baş ağrısı, uyuşukluk, depresyon, cilt kuruluğu, kaşıntı, saç dökülmesi, kusma, kas ağrıları ve görme değişiklikleri sayılabilir. Diğer ciddi yan etkilerin arasında yüksek akyuvar kan hücresi sayımı ve tromboz bulunur. Krem olarak kullanıldığında yan etkileri, cilt kızarıklığı, peeling ve güneşe karşı hassasiyeti içerir. Hamilelik sırasında kullanılmasının bebeğe zarar verdiği bilinmektedir. Retinoid ilaç ailesindedir.
Tretinoinin 1957 yılında patenti alınmıştır ve 1962 yılında tıbbi kullanım için onaylanmıştır. Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Tretinoin geniş kullanımlı bir ilaçtır.

Tretinoin, all-trans retinolün oksidasyonuyla elde edilebilen all-trans retinalin oksidasyonu ile üretilir:

Tretinoin, en yaygın olarak akne tedavisinde kullanılır. Ayrıca, dermiste kollajen üretimini artırarak cilt çatlaklarının görünümünü tedavi etmek ve azaltmak için reçetesiz olarak kullanılır.
Topikal formda, ilacın hamilelik kategorisi C'dir ve hamile kadınlar tarafından kullanılmamalıdır.
Topikal formu kullanan kişiler, aynı zamanda, tretinoin ile etkileşime girebileceği veya yan etkilerini şiddetlendirebileceğinden, güçlü bir kurutma etkisi olan, alkol, kanama kesici ilaçlar, baharat, kireç, kükürt, rezorsinol veya aspirin içeren herhangi bir krem veya losyonu kullanmamalıdır.

Tretinoin, bir mutasyona (t (15; 17) translokasyon 160 ve / veya PML / RARa geninin varlığı) sahip olan ve antrasiklinlere cevap vermeyen veya bu ilaç sınıfını alamayan akut promiyelositik lösemi hastalarında remisyon oluşturmak için kullanılır.
Oral formda, bu ilaç hamilelik kategorisi D'dir ve fetuslara zarar verebileceğinden hamile kadınlar tarafından kullanılmamalıdır.

Topikal tretinoin sadece cilt üzerinde kullanım içindir ve gözlere veya mukozal dokulara uygulanmamalıdır. Yaygın yan etkiler arasında ciltte tahriş, kızarıklık, şişme ve kabarma bulunur.

İlacın oral formunda retinoik asit sendromu ve lökositoz riskleri ile ilgili uyarılar vardır.
Diğer önemli yan etkiler tromboz, yüksek lipid (hiperkolesterolemi ve/veya hipertrigliseridemi) ve karaciğer hasarı riskidir.
Bu ilacın, titreme (% 60), kanama (% 58), periferik ödem (% 52), ağrı (% 37), göğüs rahatsızlığı (% 32), ödem (% 29), dissemine intravasküler koagülasyon (% 26), kilo artışı (% 23), enjeksiyon bölgesi reaksiyonları (% 17), anoreksi (% 17), kilo kaybı (% 17) ve miyalji (% 14) gibi birçok önemli yan etkisi vardır.
Solunum yan etkileri genellikle retinoik asit sendromunu simgelemekte ve üst solunum yolu rahatsızlıkları (% 63), dispne (% 60), solunum yetmezliği (% 26), plevral efüzyon (% 20), zatürree (% 14), raller (% 14) içermektedir.
İlacı alan insanların yaklaşık% 23'ü kulaklarında kulak çınlaması veya dolgunluk hissi bildirmiştir.
Gastrointestinal bozukluklar arasında kanama (% 34), karın ağrısı (% 31), diyare (% 23), kabızlık (% 17), dispepsi (% 14) ve şişmiş karnı (% 11) ve% 10'dan daha azında şişkinlik vardır.
Kardiyovasküler sistemde yan etkiler arasında aritmiler (% 23), kızarma (% 23), hipotansiyon (% 14), hipertansiyon (% 11), flebit (% 11) ve kalp yetmezliği (% 6) ve% 3 hastalar: kardiyak arrest, miyokard enfarktüsü, genişlemiş kalp, kalp üfürüm, iskemi, inme, miyokardit, perikardit, pulmoner hipertansiyon, sekonder kardiyomiyopati.
Sinir sisteminde yan etkiler arasında baş dönmesi (% 20), paresteziler (% 17), anksiyete (% 17), uykusuzluk (% 14), depresyon (% 14), konfüzyon (% 11) ve % 10'dan daha azında diğer pek çok faktör yer alır.
Üriner sistemde, yan etkiler renal yetmezlik (% 11) ve% 10'dan daha az sıklıkta diğerlerini içerir.

Kanserde kullanımında, etki mekanizması bilinmemektedir, ancak hücresel düzeyde, laboratuvar testi, tretinoinin APL hücrelerinin farklılaşmasını ve çoğalmasını engellediğini göstermektedir. Son çalışmalar, ATRA'nın aktif PIN1'i inhibe ettiğini ve azalttığını göstermektedir.
Akne kullanımında, mekanizma bilinmemektedir. Epitel hücrelerinin daha hızlı bölünmesini sağlar ve siyah noktaların dışarı itilmesine neden olur.

Tretinoin, James Fulton ve Albert Kligman tarafından 1960'ların sonlarında Pennsylvania Üniversitesi'ndeyken aknelerde kullanımı için birlikte geliştirildi. Pennsylvania Üniversitesi, Retin-A'nın patentini aldı.

Atarca rüzgârı bulutsusu (İngilizce: Pulsar wind nebula, kısaca PWN), bazen merkezindeki bir atarca tarafından üretilen rüzgârlarla güçlendirilmiş süpernova kalıntısı (SNR) kabuğunun içinde bulunan bir bulutsu türüdür. Yunanca "πλήρης", "pleres", yani "tamamlamak" anlamına gelen kelimeden türetilen pleryon olarak da adlandırılır. Bu bulutsular, 1976 yılında süpernova kalıntılarının içinde radyo dalga boylarında artışlar gösteren bir sınıf olarak önerildi. O zamandan beri bunların, kızılötesi, optik, milimetre, X-ışını ve gama ışını kaynakları olduğu bulunmuştur.

Atarca rüzgârı bulutsuları çeşitli evrelerden geçer. Yeni atarca rüzgârı bulutsuları, atarcanın oluşumundan kısa bir süre sonra ortaya çıkar ve tipik olarak bir süpernova kalıntısının içinde yer alır, örneğin Yengeç Bulutsusu veya büyük Yelken Süpernova Kalıntısı'nın içindeki bulutsu gibi. Atarca rüzgârı bulutsusu yaşlandıkça, süpernova kalıntısı dağılır ve kaybolur. Atarca rüzgârı bulutsuları zamanla, milisaniye veya yavaş dönen atarcaları çevreleyen yay şoku bulutsularına dönüşebilir.

Atarca rüzgârları, dönen atarca tarafından üretilen ve dönüş hızı son derece yüksek, 1 teragauss (100 milyon tesla) üzerindeki muazzam güçlü manyetik alanlar tarafından rölativistik hızlara ivmelendirilmiş yüklü parçacıklardan (plazma) oluşur. Atarca rüzgârı genellikle çevresindeki yıldızlararası ortama doğru akar ve rüzgârın rölativistik hızın altına düştüğü 'rüzgâr sonlandırma şoku' adı verilen sabit bir şok dalgası yaratır. Bu yarıçapın ötesinde, manyetize akıştaki sinkrotron emisyonu artar.
Atarca rüzgârı bulutsuları genellikle aşağıdaki özellikleri gösterir:

Süpernova kalıntılarında görülen kabuk benzeri yapı olmaksızın merkeze doğru artan bir parlaklık.
Radyo bandında oldukça polarize bir akı ve düz bir spektral indeks (α=0-0,3). İndeks, sinkrotron radyasyonu kayıpları nedeniyle X-ışını enerjilerinde yükselir ve ortalama olarak 1,3-2,3 X-ışını foton indeksine sahiptir (2,3-3,3 spektral indeks).
X-ışını boyutu, genellikle radyo ve optik boyutlarından daha küçüktür (daha yüksek enerjili elektronların sinkrotron ömürlerinin daha kısa olması nedeniyle).
TeV gama ışını enerjilerinde bir foton indeksi ~2,3'tür.
Atarca rüzgârı bulutsuları, atarca/nötron yıldızının çevresiyle olan etkileşimine dair güçlü araçlar olabilir. Benzersiz özellikleri, atarca rüzgârının geometrisini, enerjisini ve bileşimini; atarcanın kendi uzay hızını ve çevresindeki ortamın özelliklerini anlamak için kullanılabilir.

Atarca Rüzgârı Bulutsusu Kataloğu

Belirsizlik ilkesi, Heisenberg belirsizlik ilkesi ya da belirlenemezlik ilkesi; bir cismin belirli bir andaki konumu ile momentumunun (Kütlesiyle hızının çarpımının) aynı anda ve kesin değerlerle kuramsal olarak bile ölçülemeyeceğini öne süren ilkedir. 1927'de Werner Heisenberg tarafından ortaya atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, kuantum mekaniğini klasik fizikten ayıran temel özelliklerin başında gelir ve klasik fiziğin tanımladığı günlük olaylar bu ilkeye ilişkin hiçbir ipucu vermez. Örneğin bir otomobilin belli bir anda bulunduğu yeri ölçmek kolaydır ve bu ölçümlere kesin gözüyle bakılabilir; çünkü bu ilkede söz konusu edilen belirsizlikler, elle tutulup gözle görülebilen her nesne için olduğu gibi otomobil için de ölçülemeyecek kadar küçüktür. Bu kurala göre, bir cismin ve momentumundaki belirsizliklerin çarpımı, olağan değerlerden çok daha küçük olan bir fiziksel niceliğe ya da sabite (
  
    
      
        y
        
          .10
          
            −
            34
          
        
      
    
    {\displaystyle y.10^{-34}}
  
 joule-saniye; yani h, Planck sabiti olmak üzere, h/2 π niceliğinin değeri) eşit ya da bu nicelikten daha büyük olmalıdır. Bu nedenle, bu belirsizliklerin çarpımı yalnızca kütleleri ve boyutları olağanüstü küçük olan atomlar ve temel parçacıklar için büyük önem taşır.
Elektron gibi bir temel parçacığın hızını, daha doğrusu momentumunun kesin değeriyle ölçmeye kalkışmak, bu parçacığın yerini, önceden kestirilemeyecek biçimde değiştirir; bu nedenle, parçacığın hızını (momentumunu) ölçerken aynı anda yerini de belirlemeye çalışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Ölçü aletlerinin, ölçme tekniklerinin ya da gözlemcinin yetersizliğiyle hiçbir ilgisi olmayan bu sonuç, doğada, atomaltı boyutlardaki parçacıklar ve dalgalar arasında var olan yakın bağlantıdan doğar.
Louis de Broglie'nin göstermiş olduğu gibi, her parçacığa bir dalga eşlik eder; başka bir deyişle her parçacık bir dalga davranışı ve özelliği gösterir. Parçacığın, kendisine eşlik eden dalga içinde bulunma olasılığının en yüksek olduğu yerler, dalga genliğinin en büyük olduğu noktalardır. Ne var ki, eşlik eden dalganın genliği ne kadar büyük olursa, ilgili parçacığın momentumuyla hemen hemen özdeş olan ve momentumunu belirleyen dalga boyunu tanımlamak da o kadar güçleşir; çünkü bölge daraldıkça daha çok sayıda dalga boyu bileşeni gerekir. Bu nedenler çok dar bir alana sıkıştırılmış olan bir dalganın eşlik ettiği parçacığın yeri bellidir, ama momentumu için sonsuz sayıda değer bulunabilir. Oysa, tek bir dalga boyuna sahip bir dalga aynı genlikle bütün uzayı kaplayacağından, bu dalganın eşlik ettiği parçacığın hızı (momentumu) hemen hemen kesin olarak belirlenebilir, ama yeri hiçbir zaman bilinemez; daha doğrusu böyle bir parçacık herhangi bir yerde bulunabilir. Yer ile momentumun, yalnız klasik fizikte değil kuantum mekaniğinde de eşlenik olduğu göz önüne alınarak bu ilke genişletilirse, gözlenebilir bir büyüklüğün oldukça önemli bir belirsizliğe yol açar. Bu durum ve genel tanımıyla belirsizlik ilkesi, örneğin enerji ve zaman gibi tüm eşlenik değişken çiftleri için geçerlidir: Enerji ölçümünde söz konusu olan belirsizlik ile ölçümün yapıldığı zaman aralığındaki belirsizliğin çarpımı gene h/2π'ye en azından eşittir. Kararsız bir atom ya da atom çekirdeğinin, daha kararlı bir duruma geçmek için atması gereken enerji miktarının belirsizliği ile kararsız durumda geçirdiği ortalama sürenin belirsizliği arasında da aynı bağıntı söz konusudur.

Heisenberg bağıntısını ortaya koyduğunda, argümanı yalnızca nitel örneklere dayanıyordu. Bağıntılarının genel ve kesin bir türevini vermemiştir. Aslında, δq belirsizliklerinin bir tanımını bile vermemiştir. vb. bu ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. 

Elbette bu, o makalenin ilan edilen hedefiyle, yani basit deneyler için kuantum mekaniğinin niteliksel olarak anlaşılmasını sağlamakla tutarlıydı. Belirsizlik ilişkilerinin matematiksel olarak ilk kesin formülasyonu Kennard'a aittir. Kennard, 1927 yılında, tüm normalleştirilmiş durum vektörleri için |ψ⟩ aşağıdaki eşitsizlik geçerlidir:

  
    
      
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        P
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        Q
        ≥
        h
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle \Delta _{\psi }P\Delta _{\psi }Q\geq h/2}
  

Burada, ΔψP ve ΔψQ durum vektöründeki konum ve momentumun standart sapmalarıdır |ψ⟩
yani,

  
    
      
        (
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        P
        
          )
          
            2
          
        
        =
        ⟨
        
          P
          
            2
          
        
        
          ⟩
          
            ψ
          
        
        −
        ⟨
        P
        
          ⟩
          
            ψ
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (\Delta _{\psi }P)^{2}=\langle P^{2}\rangle _{\psi }-\langle P\rangle _{\psi }^{2}}
  

  
    
      
        (
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        Q
        
          )
          
            2
          
        
        =
        ⟨
        
          Q
          
            2
          
        
        
          ⟩
          
            ψ
          
        
        −
        ⟨
        Q
        
          ⟩
          
            ψ
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (\Delta _{\psi }Q)^{2}=\langle Q^{2}\rangle _{\psi }-\langle Q\rangle _{\psi }^{2}}
  

burada ⟨⋅⟩ψ=⟨ψ∣⋅∣ψ⟩ durumundaki beklenti değerini ifade eder |ψ⟩. Eşdeğer olarak ψ(q) dalga fonksiyonunu kullanabiliriz. ve Fourier dönüşümü:

  
    
      
        ψ
        (
        q
        )
        =
        ⟨
        q
        
          |
        
        ψ
        ⟩
      
    
    {\displaystyle \psi (q)=\langle q|\psi \rangle }
  

  
    
      
        
          
            ψ
            ¯
          
        
        (
        p
        )
        =
        ⟨
        p
        
          |
        
        ψ
        ⟩
        =
        1
        
          /
        
        √
        2
        π
        h
        ∫
        d
        q
        
          e
          
            −
            i
            p
            q
            
              /
            
            h
          
        
        ψ
        (
        q
        )
      
    
    {\displaystyle {\overline {\psi }}(p)=\langle p|\psi \rangle =1/\surd 2\pi h\int dqe^{-ipq/h}\psi (q)}
  

yazmak için

  
    
      
        (
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        Q
        
          )
          
            2
          
        
        =
        ∫
        d
        q
        
          |
        
        ψ
        (
        q
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        
          q
          
            2
          
        
        −
        
          
            (
          
        
        ∫
        d
        q
        
          |
        
        ψ
        (
        q
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        q
        )
        
          
            
              )
            
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (\Delta _{\psi }Q)^{2}=\int dq|\psi (q)|^{2}q^{2}-{\Bigl (}\int dq|\psi (q)|^{2}q){\Bigr )}^{2}}
  

  
    
      
        (
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        P
        
          )
          
            2
          
        
        =
        ∫
        d
        p
        
          |
        
        ψ
        (
        p
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        
          p
          
            2
          
        
        −
        
          
            (
          
        
        ∫
        d
        p
        
          |
        
        ψ
        (
        p
        )
        
          
            |
          
          
            2
          
        
        p
        )
        
          
            
              )
            
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (\Delta _{\psi }P)^{2}=\int dp|\psi (p)|^{2}p^{2}-{\Bigl (}\int dp|\psi (p)|^{2}p){\Bigr )}^{2}}
  

Bu eşitsizlik Robertson (1929) tarafından genelleştirilmiş ve tüm gözlemlenebilirler (öz-eşlenik operatörler) için A ve B:

  
    
      
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        A
        
          Δ
          
            ψ
          
        
        B
        ≥
        1
        
          /
        
        2
        
          |
        
        ⟨
        [
        A
        ,
        B
        ]
        
          ⟩
          
            ψ
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle \Delta _{\psi }A\Delta _{\psi }B\geq 1/2|\langle [A,B]\rangle _{\psi }|}
  

burada [A, B]:= AB-BA komütatörü gösterir.
Heisenberg'in orijinal yarı niceliksel formülasyonunun aksine, yukarıdaki eşitsizlikler kesin olma erdemine sahip olduğundan, bunları Heisenberg'in bağıntılarının tam karşılığı olarak görmek caziptir. Aslında, Heisenberg'in kendi görüşü de böyleydi. Chicago Dersleri'nde Kennard'ın bağıntı türetimini sunmuş ve "bu ispatın matematiksel içerik olarak yarı niceliksel argümanından hiç farklı olmadığını", tek farkın şimdi "ispatın tam olarak gerçekleştirilmesi" olduğunu iddia etmiştir.
Ancak Kennard'ın eşitsizliği ile Heisenberg'in önceki formülasyonu arasında hem statü hem de amaçlanan rol açısından bir fark olduğunu belirtmek faydalı olabilir. Burada tartışılan eşitsizlikler ampirik olgu ifadeleri değil, kuantum mekaniksel formalizmin teoremleridir. Bu nedenle, sezgisel içeriğini açıklam

Cassiopeia A (Cas A), Kraliçe takımyıldızı bölgesinde bulunan süpernova kalıntısı ve 1 GHz.'de 2720 Jy akı ile gökyüzünün en parlak gök bilimsel radyo kaynağı. Süpernova, Samanyolu'na 11,000 ışık yılı (3.4kpc) uzaklıkta oluşmuştur. Süpernovadan uzaklaşan bulut ve malzeme, şu an yaklaşık olarak 10 ışık yılı (3.1 kpc) mesafeye ulaşmıştır. Radyo parlaklığı çok berrak olmasına rağmen optik olarak çok soluktur ve ancak uzun süreli pozlama fotoğraflarında görülebilir.
Cas A, Third Cambridge Catalogue of Radio Sources'da 3C461 ve Green Catalog of Supernova Remnants'da da G111.7-2.1 olarak geçmektedir. 
Genişleyen kabuğun sıcaklığı yaklaşık olarak 50 milyon derece Fahrenheit (30 megakelvin) olarak hesaplanmaktadır ve saatte 10 milyon mil'den daha fazla bir hızla yol almaktadır.

Chandra X-ışını Uzay Teleskopu'nun, kalıntıyı 1 milyon saniye pozlayarak elde ettiği görüntüler, şaşırtıcı detaylar ortaya çıkartmıştır. Bunların başında, şimdiye kadar varlığı bilinmeyen jetler geliyor. Bu jetler silikon iyonlarını ortaya çıkarmak için özel işlem görmüş fotoğraflarda daha belirgin. Jetlerin silikon atomları bakımından böylesine zengin olmasına karşılık fazlaca demir içermemeleri, patlamanın hemen başında oluştuklarını düşündürüyor. Aksi halde, ölen dev yıldızın merkez bölgelerinde birikmiş demirle dolu olmaları gerekirdi. Fotoğraflarda, merkezin çökmesiyle oluşan ve hâlâ saniyede 10.000 km hızla yayılan şok dalgasının sınırı yakınlarında izlenen parmak biçimli parlak mavi yapılarsa, neredeyse tümüyle gaz halindeki demirden oluşuyor. Demir, yıldızın sıcak merkezindeki son füzyon durağı. Süpernova sırasında bir şekilde jetlere dik olarak püskürtülmüştür.
Görüntülerin merkezinde izlenen parlak kaynağın, çökerek süpernovayı tetikleyen ve son derece yoğun bir nötron yıldızı haline gelen merkez olduğu sanılmaktadır. Bu nokta saniyede 330 km hızla süpernova kalıntısının merkezinden uzaklaşmakta. Belli ki, patlama asimetrik olmuş ve çöken merkeze bir doğrusal hareket de sağlamış. Ancak hareketin yönü, gök bilimcileri şaşırtmaktadır. Hareketin normalde jetlerle aynı düzlemde olması beklenirken, onlara dik bir yönde. Dahası, atarca diye bilinen hızlı dönüşlü nötron yıldızlarının tersine sakin görünümlü bu soluk nötron yıldızı, kutuplarından ışınım püskürtür görünmüyor. Araştırmacılar Cas A'yı oluşturan patlamayla püsküren jetlerin, gama ışını patlamalarına yol açtığı düşünülen çok daha güçlü "hipernova"larda ortaya çıkan jetler kadar enerjik olmadıkları görüşündeler. Süpernova, patlama sırasında son derece güçlü bir manyetik alan oluşturmuş ve yüklü parçacıklardan oluşan jetler, bu manyetik alanca hızlandırılmış görünüyor. Ancak bu manyetik alanın daha sonra atarca rüzgarı bulutsusu diye adlandırılan ve yüksek enerjilerde hareket eden mıknatıslanmış elektron bulutlarının oluşmasını baskıladığı düşünülmektedir.

Cassiopeia A, bundan yaklaşık 330 yıl önce patlamıştır. Bu süpernova kalıntısı bu güne kadar Samanyolu Gökadası'nda bilinen en genç kalıntıdır. Bu kalıntının incelenmesi gökbilimcilere bir patlamanın nasıl oluştuğuna dair yeni bilgiler sağlayacak, açığa çıkan ağır elementlerin yıldızlararası gazı nasıl beslediğini ve patlamayla oluşan şok dalgalarının yeni yıldız oluşumlarını nasıl tetiklediğini gösterecektir.

Cassiopeia A'nın ilk görüntülerinde, daha önce görülmemiş yapılanmalar ve ayrıntılar göz önüne çıkmıştır. Gözlemlerden 8 yıl sonra, bilim insanları, bu kalıntının patlamadan sonraki dönemde, zaman içindeki değişimini bir video görüntüsü haline getirebiliyorlar. Bu boyutlandırmayı yapan ekip videodaki hareketlerden patlama sonucu saçılan maddenin kaçış hızını ölçebilmişlerdir. Ayrıca bu buluntunun bugünkü kabul edilen teorik modellemelerden daha yavaş olduğunu açığa çıkarmışlardır. Ekibin görüşüne göre patlamadaki bu gizemli kayıp enerji kozmik ışın ivmelenmesidir. Ekip bu süpernovadaki enerjinin %30'unun, yüklü parçacıkların kozmik ışın ivmelenmesiyle kaybolduğunu ve bu parçacıkların devamlı bir şekilde yer atmosferini bombardıman ettiğini göstermişlerdir.
Cassiopeia A bulutsusu giderek soluklaşıyor sanılırken Spitzer kızılaltı uzay teleskopu, bulutsunun merkezindeki nötron yıldızının 50 yıl önce bir patlama daha geçirdiğini belirlemiştir. Bu gizemli patlamanın ışığı yayıldıkça çevredeki toz bulutunu ısıtmakta ve kızılaltı dalgaboylarında ışımasına yol açmaktadır.

Süpernova kalıntıları dizini

3D visualisation of Cassiopeia A 16 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC News.

Dünya'ya yakın süpernova, Dünya'ya yakın (kabaca 100 ışık yılı uzaklıkta) bir yıldızın patlaması ile oluşan süpernovalardır. Biyosferde fark edilebilir etkiler yaratır.

Ortalama her 240 milyon yılda bir Dünya'nın 10 Parsek (~33 ışık yılı) civarında bir süpernova patlaması meydana gelir. Bu patlamaların büyük çoğunluğundan Gama ışınlarıları sorumludur. Dünya'daki duruma bakıldığında, Gama Işınları atmosfer yükseklerinde kimyasal tepkimeler başlattığı görülür ve bu tepkimeler; moleküler haldeki azotu Azot Oksit'e dönüştürür. Bu durum ozon tabakası'nın tükenmesine yol açabilir. Bunun sonucunda gezegenin atmosferine kozmik radyasyon geçebilir. Fitoplankton ve resif komuniteleri de bundan etkilendiği görülebilen bir olaydır. Bu da aşamalı bir şekilde besin zincirini etkiler.

Dünya'ya zararı olacağı düşünülen yüksek etkili Tip II süpernova gibi süpernovalar, risk adaylarıdır. Birkaç yüz ışık yılı civardaki bazı önemli yıldızların gelecek milyon yıl içinde Süpernova'ya dönüşme olasılığı çok yüksektir. Bu tür yıldızlara verilebilecek bir örnek Dünya'dan 640 milyon ışık yılı uzaklıktaki Betelgeuse adındaki [[kırmızı süperdev]]'dir. Bu tip "olası" süpernovaların Dünya'ya ve canlılığa görülen büyük bir etkisi olmayacaktır.
En son tahminler gösteriyor ki, Dünya'nın 8 Parsek civarında Tip II bir Süpernova patlaması yaşanırsa bu Dünya'nın Ozon tabakasının yarısını anında yok eder ve canlılık zaman içinde yok olur. Bu tür tahminler atmosferik modelleme yöntemleri ve Büyük Macellan Bulutu'nda bulunan SN 1987A adındaki Tip II bir Süpernova'dan alınan radyasyon verilerine dayalı olarak yapılıyor.
Dünya'nın 10 Parsek civarında bir süpernova oluşum oranı yılda 0.005-0.05 arasıdnadır. to 10 per Ga. Birçok farklı araştırmacının yaptığı tahminlerden çıkan ortak sonuçlar, Süpernovaların çoğunun Galaksinin uç bölgelerinde yerleştiğini ve Güneş'in her 10 Milyon yılda bir bu bölgelerden birine girdiğini göstermiştir. Gehrels tarafından çıkarılan bir araştırma, her 10 Ga(Giga yıl)da Dünya 10 parsek çevresinde 2 süpernovanın oluştuğunu göstermekte.
Tip Ia Süpernovalar oluşması potansiyel olarak en tehlikeli Süpernvalar olarak görülmüştür. Çünkü bu tip süpernovalar çok sönük yıldızların patlaması ile oluşur ve en tehlikeli olan süpernovalar tahmin edilemeyenlerdir. Buna örnek olarak beyaz cüce yıldızlar verilebilir. Üzerine çalışılamayan ve bir anda ortaya çıkan süpernovaların en fazla tehlike vereceği düşünülmektedir. Bu duruma en yakın olasılık IK Pegasi çift yıldız kümesidir. Ancak bu durum yalnızca şu an için geçerli. IK Pegasi ve Güneş farklı yönlere hareket etmekte ve bir zaman sonra bu tehlikeli etki kaybolacak.

Çok kısa ömürlü radyoaktif izotoplara bakıldığında yakınlardaki süpernova patlamaları Güneş Sistemi'nin içindeki bileşenlerin oluşmasına yardımcı olmuş. Dünya'nın şu andaki bileşenlerine 4.5 yıl önce yol açan etkenerden birinin de bir süpernova patlaması olduğuna inanılıyor.
1996'da Illinois Üniversitesi'ndeki astronomlar, geçmişte yaşanmış süpernova patlamalarının kalıntılarının Dünya'da metal izotoplarının kaya tabakalarına bıraktıkları izler aracılığıyla tespit edilebileceğini kuramlaştırdılar. Sonraları, Münih Teknik Üniversitesi araştırmacıları tarafından Pasifik Okyanusu'nun derinliklerinde bulunan deniz kayalarında demir-60 zenginleştirilmesi tespit edildi. Bu demir izotopunun 23 atomu kabuğun 2 cm altında bulundu ve bunlar son 13 milyon yıllık döneme aitti. Süpernova son 5 milyon yılda gerçekleşmişti ya da Güneş Sistemine yakın bir yerde gerçekleşmeliydi ki buda hala bu kadar fazla demir-60 izotopunun burada olmasını açıklıyor. Bu kadar yakında gerçekleşen bir süpernova büyük yokoluşa neden olmuş olmalıydı ki böyle bir olay o zaman aralığında yaşanmadı. Demirin kalitesi süpernovanın 30 parsekten daha yakın bir yerde meydana geldiğini gösteriyor. Demir miktarından yapılan tahminlere göre süpernova, Dünya'dan 30 parsek uzaklıkta olmalıydı. Ancak bununla birlikte yapılan hesaplara göre 5 milyon yılda 30 parsek civarında bir Süpernova patlaması olasılığı %5'dir. Araştırmacılar bu olasılığın Güneş sistemimizin, Samanyolu'nun Süpernova tarafından zengin Orion Kolu'na girmesinin bir sonucu olarak daha yüksek olabileceğini belirtiyorlar.
Adrian L. Melott  yaptığı hesaplamalar sonucunda tehlikeli sayılacak bir gama ışını patlamasının bir milyar yıl içinde iki ya da üç defa olduğunu tahmin etmiştir. Eğer bu tarih tahmini tutarlıysa, bilim insanlarına göre, her seferinde Dünya'daki canlılığın en az %60'ını yok eden Ordovician–Silurian Soy Tükenme olaylarına, bu tip süpernovaların sebep olduğunu öne sürmüşlerdir.
1998 yılında bir süpernova kalıntısı olan RX J0852.0-4622, çok büyük bir kalıntı olan Vela Süpernova Kalıntısı'nın tam önünde bulundu. RX J0852.0-4622, Titanyum-44(60 yıl kadar bir yarı ömür) iztopların gama ışını ile bozunmasınndan yapılan tahminler sonucunda tahmin edilerek bulundu. Bu hesaplamalar ayrıca gösterdi ki bu süpernova patlaması oldukça yakın bir zamanda yaşandı (Milattan sonra 1200 civarı), ancak bu konu hakkında hiçbir tarihsel kanıt bulunamadı. Süpernovadan gelen akı ile yapılan tahminlere göre bu süpernova bize 200 parsek (660 ışık yılı) yakınlıkta olmalıydı. Bu kayda değer bir durum çünkü normal şartlarda 20 parsek civarında her 200 yılda bir patlama olması beklenmektedir.
2009 yılınca araştırmacılar Antarktika'nın buz katmanlarından alınan örneklerde Nitrata rastlandı. Bu yoğunlukta bir Nitratın bölgeye düşmesinin 1006 ve 1054 yıllarında oluşan süpernova patlamalarıyla ilişkili olması en güçlü açıklama. Bu oranda bir nitrat yoğunluğu ancak bir süpernova patlaması sırasında oluşacak Gama Işınları altında Nitrojen Oksit'ten oluşabilir. Bu teknik sayesinde birkaç bin yıl içinde Dünya civarında yaşanan süpernova patlamaları tespit edilmekte.

Enerji yoğunluğu birim hacim başına belirli bir sistemde saklanan enerji miktarıdır. Genelde, yalnızca kullanılabilir ya da elde edilebilir enerji miktarı göz önüne alınır. Bir başka deyişle, örneğin durağan kütlenin enerjisi ihmal edilir.
Yakıtlar için, birim hacim başına enerji kullanışlı bir parametredir. Örneğin, hidrojen yakıtı ile benzin kıyaslanırsa, hidrojen daha yüksek özgül enerjiye sahip iken, daha düşük enerji yoğunluğuna sahiptir (sıvı halde iken dahi).
Birim hacim başına enerji birimi, basınç ile aynı fiziksel birime sahiptir ve çoğu durumda bununla eşanlamlı olarak da kullanılabilir: örneğin, bir manyetik alanının enerji yoğunluğu basınç olarak ifade edilir.

Enerji depolama uygulamalarinda enerji yogunlugu depo agirligi ile depo hacmini birbiri ile baglantilandirir, or. yakit tankinda. Yuksek enerji yogunluklu yakit ile, ayni hacim miktari için daha fazla enerji depo edilebilir ve tasinabilir. Bir yakitin birim kutle basina dusen enerji yogunlugu, yakitin ozgul enerjisi olarak tanımlanır.
Madde, kutlesi ile en büyük enerji kaynagidir. Bu enerji, E=mc^2 formulu ile gosterilir (m=ρV; ρ maddenin yogunlugu; V kutlenin hacmi ve c isik hizidir.) Bu enerji ancak nukleer fizyon veya fuzyon ile serbest kalabilir. Nukleer tepkimeler ise kimyasal tepkimelere (or. yanma) benzetilemez.

Bu tablo, oksitleyiciler veya ısı kaynakları gibi tüm gerekli dış unsurlar dahil olmak üzere tam bir sistemin enerji yoğunluğunu vermektedir. 1 MJ ≈ 0.28 kWh ≈ 0.37 HPh.

Foe bir enerji birimidir. Bu birim astronomide  süpernova enerjilerini belirtmek için kullanılır. Birim adını "elli bir erg" (İngilizce: Fifty one erg) kelimelerinin baş harflarinde üretilmiştir. Ancak buradaki "elli bir" katsayı değil, 10 sayısının kuvvetidir, yani; 

  
    
      
        1
        
          
             foe
          
        
        =
        
          10
          
            51
          
        
        
          
             erg
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ foe}}=10^{51}{\mbox{ erg}}}
  

Birim standart enerji birimi olarak erg kullanıldığı dönemde tanımlanmıştır. 

  
    
      
        1
        
          
             erg
          
        
        =
        
          10
          
            −
            7
          
        
        
          
            joule
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ erg}}=10^{-7}{\mbox{joule}}}
  

olduğundan, SI birim cinsinden karşılığı;

  
    
      
        1
        
          
             foe
          
        
        =
        
          10
          
            44
          
        
        
          
             joule
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ foe}}=10^{44}{\mbox{ joule}}}
  

Bu birim enerji cinsinden Dünya kütlesinin 200 misline denktir. 
Dünya kütlesi yaklaşık olarak 6x1024 kg  dir. Enerji cinsinden;

  
    
      
        E
        =
        m
        ⋅
        
          c
          
            2
          
        
        ≈
        6
        ⋅
        
          10
          
            24
          
        
        ⋅
        (
        3
        ⋅
        
          10
          
            8
          
        
        
          )
          
            2
          
        
        =
        5.4
        ⋅
        
          10
          
            41
          
        
      
    
    {\displaystyle E=m\cdot c^{2}\approx 6\cdot 10^{24}\cdot (3\cdot 10^{8})^{2}=5.4\cdot 10^{41}}
  

  
    
      
        
          
            
              1
              
                
                   foe
                
              
            
            E
          
        
        ≈
        200
      
    
    {\displaystyle {\frac {1{\mbox{ foe}}}{E}}\approx 200}
  

Bu enerji Güneş'in bütün ömrü boyunca yaydığı ve yayacağı bütün enerjinin 1.2 mislidir. Tipik bir süpernova kısa bir süre içinde bu enerji ile parlayabilir.
Guneş'in kütlesi enerji cinsinden 2787 foe'dir.

Bazen bu birim yerine bilim insanı Hans Bethe'nin adından üretilmiş Bethe birimi de (kısaltması B) kullanılır;

  
    
      
        1
        
          
             B
          
        
        =
        1
        
          
             foe
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ B}}=1{\mbox{ foe}}}

Gama ışını patlamaları (GIP), önceden öngörülemeyen zamanlarda ve uzay konumlarında, oldukça kısa süreler içinde (10 milisaniye ile birkaç saat arasında) meydana gelen, çoğunlukla yüksek enerjili (≥100KeV) fotonların atımlarıyla oluşan patlama olaylarıdır.

Gama ışını patlamalarının kaynağı olarak iki ayrı görüş vardır, dev bir yıldızın çökmesi hipernova ya da bileşenleri nötron yıldızı olan çift yıldız sistemindeki nötron yıldızlarının birbiriyle birleşmesi. Bu patlamalar, enerji içeriği itibarıyla (1045-1047 joule) şu ana kadar Büyük Patlama'dan sonraki en büyük enerji salma olayı olarak kabul edilmektedirler. (Bir megatonluk nükleer patlama 1015 joule'dür.) Evrendeki çok uzak gökadalarda meydana gelen bu patlamalarda enerjinin büyük kısmı gama ışınlarıyla yayılır.
Bu düzeydeki enerjilerin ya çok büyük kütleli yıldızlardan, atarcalardan ya da bileşeni nötron veya karadelik olan çift yıldızlardan gelebileceği bilinmektedir. Örneğin, GRB 011121 isimli gök cismi büyük kütleli bir yıldızın süpernova olarak patlamasıdır. Bir birine çekimsel olarak bağlı iki yıldızın oluşturduğu bir çift yıldız sisteminde bileşen yıldızlardan birinin kütlesi Güneş’e göre çok büyük ise bu bileşen yıldız öldüğünde arkasında ya nötron yıldızı ya da bir karadelik bırakır. Bu aşamadan sonra çift sistemdeki bu iki cisim zamanla birbirlerine yaklaşma yönünde sarmal hareketler çizerek birleşip tek bir cisim (bir karadelik) oluşturabilirler. Böyle bir karadeliğin oluşması inanılmaz enerji açığa çıkarır ve Dünya’dan bu enerji gama ışını patlaması olarak gözlenir.
Yakında meydana gelebilecek bir gama-ışın patlaması, Dünya'da kitlesel yok olmaya yol açabilir. Kısa süreli bir gama ışını patlaması yaşama ciddi anlamda zarar verebilir. Ancak, yakındaki bir patlama ozon tabakasını azaltarak atmosferin kimyasal yapısını bozabilir ve sonunda biyosferde ağır hasara yol açan, asitli nitrojen oksitleri oluşturabilir.

GIP'ların bulunuşu bütünüyle astronomi dışı gelişmelerle olmuştur. 1963 yılında "Atmosferdeki nükleer denemelerin yasaklanması" hakkındaki ABD-SSCB anlaşmasına uyulup uyulmadığını denetlemek için ABD Savunma Bakanlığı'nca Dünya çevresinde yörüngeye konulan, herhangi bir anda en az iki tanesi bütün yeryüzü atmosferini görebilen ve gama ışınlarını kayıt ve geliş yönlerini saptayabilen Vela adlı bir dizi uydu, yerötesi GIP sinyallerini ilk olarak 2 Temmuz 1967'de almaya başladı.
O zamanlar için çok gizemli bu fiziksel olayın bilim dünyasına duyurulması 1973 yılında olmuştur. Bu dönemde diğer önemli katkılar OSO-7 ve SAS-2 uydularından gelmiştir. ilk dönemlerde kayıt edilen yıllık patlama sayısı 10 civarında olmuştur. GIP'ların kayıtsal ve istatistiksel olarak önemli sayılara ulaşması 1977'den sonra gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda aktif uydu sayısının artması ile birlikte kayıt edilen yıllık ortalama patlama sayısı 1979'da 60'a, 1980'de 130'a ve 5 Nisan 1991'de gönderilen Compton Gama Işın Uydusu (Compton Gamma-Ray Observatory, CGRO) üzerinde bulunan Patlamalar ve Geçici Kaynaklar Deneyi BATSE (Burst and Transient Source Experiment) teleskopundan elde edilen sonuçlardan (BATSE'nin son kataloğu olan 4B'den) GIP olayları sayısı 2000'i geçmiştir.
Birkaç yıl öncesine kadar, GIP'ların herhangi diğer dalgaboylarında hiçbir izleri olmadığı düşünülüyordu. Fakat, son birkaç yılda bazı gama ışın patlamalarından zayıf x-ışın sinyallerinin yerinin belirlenmesi ve ölçülmesi, diğer ardıl ışımaların mümkün radyo ve optik algılamaları dikkat çekici gelişmelerdir. İtalyan-Hollanda uydusu Beppo-SAX ile GIP olayı GRB970228'in ardıl ışımaları gözlendi ve ardıl ışımanın zayıflamasının yüksek çözünürlükteki x-ışın görüntülerini elde edilmesi diğer bir önemli gelişme oldu. Ardıl ışımalar, kızı kayma mesafesinin ölçümüne, patlamaların olduğu ev sahibi galaksilerin teşhisine ve mesafelerin belirlenmesine imkân verdi. Böylece GIP'ların kozmolojik uzaklıklarda oluştuğu anlaşıldı. Bu uzak mesafelerden gözlenmeleri nedeni ile GIP'ların toplam ışıma enerjileri 1051-1054erg olmalıdır. Algılamaların bazen radyoya genişlemesi ve bu olayların bazen günlerce veya haftalarca sürdüğü gözlendi. şu ana kadar ~30'dan fazla GIP'ların ardıl ışımaları yardımıyla 25 kadar ev sahibi gökada teşhis edildi.
CGRO isimli uydu teleskobu üzerindeki BATSE gama ışını dedektörlerinin 1991'de faaliyete başlamasıyla birlikte gözlenen gama ışını patlaması (GIP) sayısında artış sağlandı. Bu gelişmeler, gizemli patlamaların evrenin uzak bölgelerinden, yani kendi galaksimiz Samanyolu'na milyarlarca ışık yılı mesafelerden kaynaklandığı yönünde önemli ip uçları sunuyordu. Ancak yalnızca gama ışını verilerini kullanarak bunu kanıtlamak mümkün değildi. Gama ışını patlamalarının uzaklıkları bilinmezi, bu dalga araştırmalarını sürdürmekte olan bilim insanlarının üzerinde en fazla tartıştığı konu haline gelmiş, astrofizikçiler olası iki fikir çevresinde kutuplaşmışlardı. Bir grup araştırmacı BATSE verilerinin de desteklediği gama ışını patlamalarının kozmolojik mesafelerden geldiği fikrini savunurken diğer grup bu olayların galaksimizin hemen dışındaki bölgelerden, yani milyarlarca değil yalnızca binlerce ışık yılı gibi galaktik mesafelerden kaynaklanmakta olduğu fikrini benimsemişti. Bu fikir kutuplaşması o kadar ciddi boyutlara ulaşmıştı ki, 20. Yüzyıl boyunca yalnızca 4 defa gerçekleştirilen ‘Astronomideki Büyük Atışmaların’ biri 1995 yılında ‘Gama Işını Patlamalarının Uzaklıkları ‘başlığıyla Cambridge Üniversitesi profesörü Sir Martin Rees hakemliğinde Princeton Üniversitesi profesörü Bohdan Paczynski ve Chicago Üniversitesi profesörü Donald Lamb arasında yapıldı.

Gizemini koruyan bu fiziksel olayın çözümü için birçok proje ortaya atılmış ve denenmiştir. Bu olayın çözümünde eşzamanlı olarak kaydedilen başka ayrışım bölgelerindeki ışımaların katkısı olabileceği uzun zamandır düşünülmekteydi fakat GIP’ların çok kısa zaman zarfında gerçekleşmesi ve bu dar zaman aralığında olayın yerini gözlemleyebilecek optik ve diğer tayf bölgeleri teleskop ve dedektörlerin olaya bakma süresindeki gecikme ve eş güdümdeki yetersizlikleri nedeniyle son yıllara kadar yeterli veri ve bilgi toplanamamıştır. Bu eksiklikler gözönünde bulundurularak GIP olaylarına çözüm getirmesi beklenen ve yakın zamanda hayata geçecek olan projelerden biri ROTSE projesidir.
"Geçici Optik Olaylar için Robotik Teleskop Deneyi" (Robotik Optical Transient Search Experiment) olarak isimlendirilen ve görev tasarımı ve amacı itibarıyla tamamen GIP'ların optik bileşenlerini ayrıştırmaya yönelik olan bir uzaktan kontrollü (robotik) teleskoptan oluşur. Deneyin başarısı üzerine, Global ROTSE Ağ diye genişletilmesine ve 2'si kuzey yarımkürede (Los Alamos ve Antalya), 2'si güney yarımküre (Nambiya ve Avustralya)olmak üzere birbirleri ile koordinasyon halinde 4 ROTSE sistemi inşasına geçilmiştir. Bu projeye katılan gruplar University of Michigan (UM)'den Prof. Carl Akerlof (proje koordinatörü) ve grubu, yine ABD'den Los Alamos Ulusal Laboratuvarı (Los Alamos National Laboratory, LANL) ve Lawrence Livermore National Labaratory (LLNL) araştırmacıları, Türkiye'den Ulusal Gözlemevi, Almanya'dan Max Planck Institute for Nuclear Physics ve Avustralya'dan University of New South Whales’ın bir araya gelerek oluşturdukları bir konsorsiyum tarafından geliştirilmektedir.
ROTSE I,II,III gibi gittikçe daha gelişkin prototiplerle yapılan gözlem ve bulgular, GIP’ların optik ışıma bileşkelerini kaydetmedeki başarısı ile uluslararası bilim dünyasında dikkatleri üzerine çekmiştir.

Yıldız evrimi

Edison P. Liang and Vahé Petrosian, (Ed.) (1986). AIP Conference Proceedings No. 141. New York: American Institute of Physics. ISBN 0-88318-340-4. 
Chattopadhyay, T.;  ve diğerleri. (2007). "Statistical Evidence for Three Classes of Gamma-Ray Bursts". Astrophysical Journal. Cilt 667. s. 1017. doi:10.1086/520317. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Fishman, C. J. and Meegan, C. A. (1995). "Gamma-Ray Bursts". Annual Review of Astronomy and Astrophysics. Cilt 33. ss. 415 458. doi:10.1146/annurev.aa.33.090195.002215. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Frontera, F. and Piro, L. (1998). Proceedings of Gamma-Ray Bursts in the Afterglow Era. Astronomy and Astrophysics Supplement Series. 8 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Nisan 2009. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Gehrels, N.;  ve diğerleri. (2004). "The Swift Gamma-Ray Burst Mission". Astrophysical Journal. Cilt 611. ss. 1005-1020. doi:10.1086/422091. 18 Ocak 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Nisan 2009. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Hakkila, J.;  ve diğerleri. (2003). "How Sample Completeness Affects Gamma-Ray Burst Classification". Astrophysical Journal. Cilt 582. s. 320. doi:10.1086/344568. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Horvath, I. (1998). "A Third Class of Gamma-Ray Bursts?". Astrophysical Journal. Cilt 508. s. 757. doi:10.1086/306416. 
Horvath, I.;  ve diğerleri. (2006). "A new definition of the intermediate group of gamma-ray bursts". Astronomy and Astrophysics. Cilt 447. s. 23. doi:10.1051/0004-6361:20041129. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Hurley, K. (2003). "A Gamma-Ray Burst Bibliography, 1973-2001".  G. R. Ricker and R. K. Vanderspek (Ed.). Gamma-Ray Burst and Afterglow Astronomy, 2001: A Workshop Celebrating the First Year of the HETE Mission (PDF). American Institute of Physics. ss. 153-155. ISBN 0-7354-0122-5. Erişim tarihi: 12 Mart 2009. 
Katz, Johnathan I. (2002). The Biggest Bangs. Oxford University Press. ISBN 0-19-514570-4. 
Klebesadel, R.;  ve diğerleri. (1973). "Observations of Gamma-Ray Bursts of Cosmic Origin". Astrophysical Journal. Cilt 182. ss. L85. doi:10.1086/181225. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Kouveliotou, C.;  ve diğerleri. (1993). "Identification of two classes of gamma-ray bursts". Astrophysical Journal. Cilt 413. ss. L101. doi:10.1086/186969. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 
Meegan, C. A.;  ve diğerleri. (1992). "Spatial distribu

Bir kilonova (aynı zamanda bir makronova olarak da adlandırılır), iki nötron yıldızı veya bir nötron yıldızı ve bir kara delik birleştiğinde kompakt bir ikili sistemde meydana gelen geçici bir astronomik olaydır. Bu birleşmelerin, birleşme işlemi sırasında oldukça izotropik olarak üretilen ve fırlatılan ağır r-işlem çekirdeklerinin radyoaktif bozunması nedeniyle gama ışını patlamaları ürettiği ve "kilonova" adı verilen parlak elektromanyetik radyasyon yaydığı düşünülüyor. Kilonova AT2017gfo'nun erken dönemlerde ölçülen yüksek küreselliği, spektrumunun kara cisim doğasından çıkarılmıştır.

Nötron yıldızı birleşmelerinden kaynaklanan termal geçici olayların varlığı ilk olarak 1998 yılında Li & Paczyński tarafından ortaya atılmıştır. Birleşme püskürmesinden kaynaklanan radyoaktif ışıma, büyük kütleli bir yıldızın kendi kendini patlatması olan tipik bir süpernovanın parlaklığının 1⁄10 ila 1⁄100'ü kadar olduğu için başlangıçta mini süpernova olarak adlandırılmıştır. Kilonova terimi daha sonra Metzger ve arkadaşları tarafından 2010 yılında klasik bir novanın 1000 katına ulaştığını gösterdikleri tepe parlaklığını karakterize etmek için kullanılmıştır.
Bulunan ilk aday kilonova, Swift Gamma-Ray Burst Explorer ve KONUS/WIND uzay araçlarındaki aletler tarafından kısa bir gama ışını patlaması olan GRB 130603B olarak tespit edildi ve ardından patlamadan 9 ve 30 gün sonra Hubble Uzay Teleskobu kullanılarak gözlemlendi.

Kozmik toz, uzayda var olan bir tozdur. Çoğu kozmik toz parçacığı, mikrometeoroitlerde olduğu gibi birkaç molekül ile 0,1 mm (100 µm) arasında ölçülür. Daha büyük parçacıklara ise meteoroit denir. Uzaydaki tüm tozun küçük bir kısmı, yıldızların bıraktığı yoğunlaşmış maddeler gibi daha büyük ateşe dayanıklı mineraller içerir. Buna yıldız tozu denir. Yerel yıldızlararası ortam olan Yerel Kabarcığın toz yoğunluğu ortalama 10−6 toz parçacığı/m³ 'tür ve her toz parçacığı yaklaşık 10−17 kg'lık bir kütleye sahiptir.
Kozmik tozlar, astronomik konumlarına göre ayırt edilebilir: galaksilerarası toz, yıldızlararası toz, gezegenler arası toz (örneğin: Zodyak Bulutu) ve gezegen çevresindeki toz (örneğin: gezegen halkası). Güneş Sistemi'nde gezegenler arası toz Zodyak ışıklarının oluşmasına sebep olur. Güneş Sistemi'nin toz kaynakları arasında kuyruklu yıldız tozları, asteroit tozları, Kuiper Kuşağı'ndan gelen toz ve Güneş Sistemi üzerinden geçen yıldızlararası toz bulunur. Terminoloji Dünya üzerine açıkça düşen toz haricinde Dünya üzerinde bulunan materyalleri tanımlamak için özel kullanımlar barındırmaz. Bir hesaplamaya göre, her yıl yaklaşık olarak 40,000 ton kozmik toz Dünya yüzeyine ulaşmaktadır. Ekim 2011'de, bilim insanları, kozmik tozun yıldızlar tarafından doğal olarak ve hızlıca yaratılabilen karmaşık organik maddeler (aromatik-yağlı yapıda amorf organik katılar) içerdiğini rapor etti.
14 Ağustos 2014'te, bilim insanları Stardust Uzay Aracı tarafından 2006'da Dünya'ya dönüşüne kadar toplanmış olan olası yıldızlararası toz parçacıkları koleksiyonunu duyurdu.

Kozmik toz astronomlara önceden yalnızca gözlemleri sırasında cisimleri karartan bir engel gibi görünürdü. Kızılötesi astronomi başladığında, bu toz parçacıkları astrofiziksel gelişimin büyük ve hayati bir elemanı olarak gözlemlendi. Bu parçacıkların analizi bize, bizim Güneş Sistemimizin oluşumu gibi fenomenler hakkında bilgi verebilir. Örneğin, kozmik toz bir yıldız ömrünün sonuna yaklaştığında kütle kaybını yönlendirebilir, yıldız oluşumunun erken safhalarında rol oynar ve gezegenleri oluşturur. Güneş Sistemi'nde toz; Zodyak ışıklarının oluşumunda, Satürn'ün B halkasının desenlerinin oluşumunda, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gezegen halkalarının dış yayılımında ve kuyruklu yıldızların oluşumunda rol oynar.
Toz ile ilgili çalışmalar farklı bilimsel alanları bir araya getiren çok yönlü araştırmalardır: fizik (katı hal fiziği, elektromanyetik teori, yüzey fiziği, istatistiksel fizik, termal fizik), fraktal matematik, yüzey kimyası, meteoritik, aynı zamanda astronomi ve astrofiziğin her dalı. Bu apayrı araştırma alanları, takip eden ana fikirle bir araya getirilebilir: kozmik toz parçacıkları periyodik olarak, kimyasal olarak, fiziksel olarak ve dinamik olarak değişir. Evrenin materyal geri dönüştürdüğü dış yoldaki toz izlerinin evrimi, süreçlerinde birçok insana tanıdık gelen günlük geri dönüşüm adımlarıyla benzerlik gösterir: üretim, depolama, geliştirme, toplama, tüketme ve ayırma. Farklı bölgelerdeki kozmik tozun gözlem ve ölçümleri evrenin geri dönüşüm süreçlerine önemli bir bakış açısı sağlar: yayılan yıldızlararası ortam bulutlarında, moleküler bulutlarda, genç yıldız objelerinin yıldız etrafı tozlarında ve Güneş Sistemimiz gibi gezegen sistemlerinde, astronomlar tozun en üst geri dönüşüm evresinde olduğunu varsayarlar. Astronomlar tozun farklı yaşam evrelerindeki gözlemsel anlık fotoğraflarını bir araya getirerek, zamanla, evrenin karmaşık geri dönüşüm adımlarını tamamlayan bir film haline getirirler.
Kozmik toz noktalarının başka alanlardaki kozmik toz araştırmalarındaki tespiti: toz fotonlar gibi hareket eder. Kozmik toz bir kez saptandığında, çözülmesi gereken bilimsel problem hangi süreçlerin bu dizgileşmiş foton benzeri objeyi (tozu) dedektöre getirdiğini belirleyen ters süreci oluşturmaktır. Parçacığın anlık hareketi, materyal özellikleri, araya karışmış plazma ve manyetik alan gibi değişkenler toz parçacığının gelişi esnasında toz dedektöründe belirlenir. Bu değişkenlerden herhangi birindeki en ufak bir değişim tamamen farklı bir toz dinamik davranışı verebilir. Bu nedenle herhangi biri bu objenin nereden geldiği ve geçtiği ortamlarda neler olduğu hakkında bilgi alabilir.

Kozmik toz, tozun ışınımsal özelliklerinin değerlendirilmesi ile dolaylı yoldan tespit edilebilir.
Kozmik toz ayrıca direkt olarak toplanma metotlarının ve toplanma bölgelerinin çeşidine göre de tespit edilebilir. Dünya atmosferine giren dünya dışı materyallerin 5 ile 300 ton arasında olduğu tahmin edilmektedir. Dünyaya düşen toz parçacıkları dünya atmosferinde: stratosferde uçan uçakların kanatlarında, dünyadaki geniş buz kütlelerin yüzey çöküntülerinde (Antarktika ve Grönland/ Buzullar) ve derin okyanus çökeltilerinde toplanır. 1970'lerin sonunda Seattle'da bulunan Washington Üniversitesi'ndeki Don Brownlee toplanmış toz parçacıklarının dünya dışı doğalarını ilk kez kesin biçimde tanımladı. Diğer kaynak ise içlerinde yıldız tozu içeren meteoritlerdir. Yıldız tozu tanecikleri güneş öncesi yıldızların ısıya dayanıklı katı parçacıklarıdır. Bu tanecikler sadece gelişmiş yıldızlarda olabilen yıldızlararası ortamla karışım öncesi olan aşırı izotopik yapılarıyla bilinirler. Bu tanecikler yıldızdan ayrılıp soğurlarken yıldızsal maddeden daha yoğun bir hal alırlar.
Gezegenler arası uzayda uzay araçlarına toz dedektörleri inşa edildi ve bu araçlar uçuruldu. Bazıları hala uçmakta ve bundan fazlası halihazırda uçurulmak için inşa edilmekte. Gezegenler arası uzaydaki toz parçacıklarının büyük orbital hızları(sıklıkla 10−40 km/s) dokunulmamış parçaları yakalamada sorun yaratır. Bunun yerine, olay yerindeki toz dedektörleri genel olarak toz parçacıklarının araç üzerindeki yüksek hız etkileri ile ilgili değişkenleri hesaplamak üzere tasarlanmıştır ve bu sayede parçacıkların fiziksel özelliklerini (genellikle kütle ve hız) genellikle laboratuvar ayarlamalarına göre (örneğin: bilinen değerlerle ivmelendirilmiş parçacıkları toz dedektörlerinin laboratuvar kopyasıyla etkileştirmek) türetirler. Yıllar boyunca toz dedektörleri ışık parlamalarının etkisi, akustik sinyal ve iyonlaşma etkisi arasında ölçümler yaptı. Şu anda Stardust'daki toz aygıtı daha önce keşfedilmemiş düşük yoğunluklu aerojel parçacıklar yakaladı.
Daha önce HEOS-2, Helios, Pioneer 10, Pioneer 11, Giotto, Galileo, Ulysses ve Cassini uçan toz dedektörleri, Dünya yörüngesindeki LDEF, EURECA va Gorid uyduları ve bazı bilim insanları Voyager 1 ve 2 uzay araçlarını direkt olarak kozmik toz örneği alabilmek için dev bir Langmuir sondası gibi kullandılar. Halen toz dedektörleri Ulysses, PROBA, Rosetta, Stardust ve New Horizons uzay araçlarının üzerinde uçmaktalar. Dünya üzerinde ya da uzayın derinliklerinde toplanan ve örnek getirme görevlerinden geri getirilen toz, daha sonra dünyanın dört bir yanındaki ilgili laboratuvarlarda toz bilimcileri tarafından analiz edilir. NASA Houston JSC'de kozmik toz için geniş bir saklama tesisi bulunmaktadır.
Kızılötesi ışık kozmik toz bulutlarının içinden geçebilir. Bu durum bizim yıldız oluşum bölgelerini ve galaksi merkezlerini irdelememize olanak sağlar. NASA'nın Spitzer Uzay Teleskobu uzaya fırlatılmış en büyük kızılötesi teleskoptur. Spitzer Uzay Teleskobu (önceden SIRTF, kızılötesi uzay teleskop tesisi) 25 Ağustos 2003'te Canaveral, Florida'dan Delta roketi tarafından uzaya fırlatıldı. Görevi boyunca Spitzer Uzay Teleskobu, kızılötesi enerjiyi ya da 3-180 mikrometre dalga boyunda ışınım yapan objelerdeki ısıyı saptayarak spektrum ve resimler elde edecek. Bu kızılötesi ışınımın çoğu Dünya atmosferi tarafından engellenir ve yeryüzünden gözlemlenemez. Spitzer Uzay Teleskobu tarafından yapılan bulgular çoktan kozmik toz üzerindeki çalışmalara yeni bir boyut kattı. Bir Spitzer Uzay Teleskobu takımından gelen son rapor kozmik tozun süper kütleli kara deliklerin yakınında oluştuğuna dair bazı kanıtlar sunuyor.
Bir diğer tespit mekanizması da polarimetridir. Toz parçacıkları küre şeklinde değillerdir ve yıldızlararası manyetik alan düzleminde sıralanmak isterler, toz bulutlarından geçen yıldız ışığını polarize etmeyi tercih ederler. Kozmik kızarmanın fark edilebilecek kadar hassas olmadığı yakın yıldızlararası uzayda yüksek hassasiyetli optik polarimetri Yerel Kabarcık'taki toz yapılanmasını incelemek için kullanılır.

Elektromanyetik ışınımla etkileşim içinde olan bir toz parçacığı bir bakıma enine kesitine, elektromanyetik ışınımın dalga boyuna ve taneciğin doğasına(kırılma indisi, boyutu vb.) bağlı bulunmaktadır. Tek bir parçacığa ait ışınım süreci o parçacığın yayılabilme özelliği olarak adlandırılır, bu değer parçacığın etkinlik faktörüne bağlıdır. Ayrıca, bu yayılım sürecinin bir tükenme, saçılma, emilim ya da polarizasyon süreci mi olduğunun belirlenmesi gerekir. Radyasyon yayılım eğrilerinde, bazı önemli işaretler toz parçacıklarının emilim ya da yayılma bütünlüğünü belirler.
Toz parçacıkları ışığı düzensiz bir biçimde dağıtabilir. İleri doğru dağılmış ışık, ışığın az oranda yolundan saptığını gösterir ve geri dağılmış ışık yansıtılmış ışıktır.
Işınımın kırılması ya da sönmesi toz parçacıklarının boyutları hakkında faydalı bilgiler verir. Örneğin, bir objenin ileri dağılımı geri dağılımından daha büyükse o zaman bu parçacığın 1mikrometre çapında olduğu söylenebilir.
Işığın toz parçacıklarından dağılmasının bulutsu yansıması içindeki uzun pozlamalı fotoğrafları yeterince fark edilebilir durumdadır ve ışığın dağılma özellikleri hakkında ipuçları verir. Birçok bilim insanı X-ışını dalga boyundaki yıldızlar arası tozdan X-ışını serpintisini inceliyor ve bazıları X-ışını kaynağının toz nedeniyle yaygın halelere sahip olacağını öneriyor.

Yıldız tozları (meteoristler tarafından Güneş öncesi tanecikler de denir) topraksal laboratuvarlarda çıkarıldıkları meteoritlerin içinde bulunurlar. Yıldız tozu meteoritlerle ilişkilendirilmeden önce yıldızlararası alandaki tozun bir bileşeniydi. Dört milyar yıldan fazla bir zaman önce meteoritlerin gezegensel yığılma diskinde ilk toplaşmasından beri meteoritler 

Kuark yıldızı, son derece yüksek çekirdek sıcaklığı ve basıncının çekirdek parçacıklarını, başıboş kuarklardan oluşan sürekli bir madde hali olan kuark maddesini oluşturmaya zorladığı, varsayımsal bir sıkışık, egzotik yıldız türüdür.

Hem gözlemlendiği hem de kuramsal olarak açıklandığı gibi, bazı büyük kütleli yıldızlar, yaşam döngülerinin sonunda nötron yıldızlarını oluşturmak için çökerler. Nötron yıldızlarının içindeki aşırı sıcaklıklar ve basınçlar altında, nötronlar olağanda bir bozunum basıncıyla ayrı tutulur, bu da yıldızı kararlı bir duruma getirir ve yıldızın daha da içe çökmesini engeller. Bununla birlikte, daha da aşırı sıcaklık ve basınç altında, nötronların bozunma basıncının üstesinden gelindiği ve nötronların, yoğun bir şekilde paketlenmiş kuark maddesine dayalı aşırı yoğun bir kuark maddesi evresi yaratarak, onları oluşturan kuarklara karışmaya ve çözülmeye zorlandığı varsayılmaktadır. Bu durumda, kuarklar arasında yeni bir bozunum basıncı ve itici elektromanyetik kuvvetler oluşacağından ve bu toplam çekimsel çöküşü engelleyeceğinden, yeni bir dengenin ortaya çıkması beklenir.
Bu düşünceler doğruysa, kuark yıldızları evrenin bir yerinde oluşmuş ve gözlemlenebilir olabilir. Kuramsal olarak böyle bir olay bilimsel olarak mantıklı görülse de hem gözlemsel hem de deneysel olarak kanıtlanması olanaksız olmuştur çünkü kuark maddesini kararlı hale gelmesi için gereken çok aşırı koşullar hiçbir laboratuvarda yaratılamaz ve doğrudan doğada gözlemlenemez. Kuark maddesinin kararlılığı ve dolayısıyla kuark yıldızlarının varlığı bu nedenlerle fizikteki çözülmemiş sorunlar arasındadır.
Kuark yıldızları oluşabiliyorsa, kuark yıldızı maddesini bulmak için en olası yer, kuark yozlaşması için gereken iç basıncı aşan nötron yıldızlarının içi olacaktır - nötronların bir yoğun kuark maddesi biçimine dönüştüğü nokta. Bir yıldızın bir nötron yıldızının ötesine çökecek kadar büyük olması ancak bir kara delik oluşturacak nicelikte büyük olmaması koşuluyla, büyük kütleli bir yıldız ömrünün sonunda çökerse de oluşabilirler.
Eğer varsa, kuark yıldızları nötron yıldızlarına benzer ve kolaylıkla onlarla karıştırılabilir: Tip II süpernovada büyük kütleli bir yıldızın ölümünde oluşurlar, son derece yoğun ve küçük olurlar ve çok yüksek bir kütleçekimsel alana sahip olurlar. Başıboş kuarkların yoz nötron maddesiyle eşleşen özelliklere sahip olması beklenmediğinden, bir nötron maddesi kabuğu da içermedikçe, nötron yıldızlarının bazı özelliklerinden de yoksun olacaklardır. Örneğin, nötron yıldızlarından ayrı olarak radyo-sessiz olabilirler veya alışılmamış boyutlara, elektromanyetik alanlara veya yüzey sıcaklıklarına sahip olabilirler.

Kuark yıldızları ile ilgili çözümleme ilk olarak 1965 yılında Sovyet fizikçiler DD Ivanenko ve DF Kurdgelaidze tarafından önerildi. Ancak varlıkları doğrulanmadı.
Kuark maddesinin durum denklemi nötron-bozunma maddesi ile kuark maddesi arasındaki geçiş noktası gibi belirsizdir. Kuramsal belirsizlikler, ilk ilkelerden kestirimlerde bulunmayı engelledi. Deneysel olarak, kuark maddesinin davranışı parçacık çarpıştırıcıları ile etkin olarak incelenmektedir, ancak bu yalnızca çok sıcak (1012 K'nin üzerinde) kuark-gluon plazması oluşumdan hemen sonra bozulan atom çekirdeği büyüklüğündeki damlacıklardır. Son derece yüksek yoğunluklara ve 1012 K'nin çok altında sıcaklıklara sahip yoğun yıldızların içindeki koşullar,"soğuk" kuark maddesini doğrudan kuark yıldızlarının içinde bulunacağı gibi üretmek, saklamak veya incelemek için bilinen hiçbir yöntem olmadığından, yapay olarak yeniden yaratılamaz. Kuram, kuark maddesinin bu koşullar altında bazı tuhaf özelliklere sahip olduğunu öngörüyor.

Nötron yıldızlarını oluşturan nötron-yoz maddesi, yıldızın kendi kütleçekimi ya da onu oluşturan ilk süpernova tarafından yeterli basınç altına alındığında, bireysel nötronların kendilerini oluşturan kuarklara (yukarı kuarklar ve aşağı kuarklar) ayrıldığı ve kuark maddesi olarak bilinen şeyi oluşturduğu kuramsallaştırılmıştır. Bu dönüşüm, doğal koşullara bağlı olarak, nötron yıldızının özelliğiyle sınırlı olabilir ya da tüm yıldızı dönüştürebilir. Böyle bir yıldız, kuark yıldızı olarak bilinir.

Yukarı ve aşağı kuarklardan oluşan sıradan kuark maddesi, sıradan atomik maddeye karşın çok yüksek bir Fermi enerjisine sahiptir ve yalnızca aşırı sıcaklıklar ve/veya basınçlar altında kararlıdır. Bu, tek kararlı kuark yıldızlarının kuark madde çekirdeğine sahip nötron yıldızları olacağını, oysa bütünüyle sıradan kuark maddesinden oluşan kuark yıldızlarının oldukça kararsız olacağını ve kendiliğinden yeniden düzenleneceğini gösteriyor.
Sıradan kuark maddesini düşük sıcaklıklarda ve basınçlarda kararsız hale getiren yüksek Fermi enerjisinin, yeterli sayıda yukarı ve aşağı kuarkın garip kuarklara dönüştürülmesiyle önemli ölçüde azaltılabileceği gösterilmiştir, çünkü garip kuarklar oranla çok ağırdır. bir tür kuark parçacığı. Bu tür kuark maddesi, özellikle garip kuark maddesi olarak bilinir ve bunun yıldızlararası boşluk koşulları altında (yani sıfıra yakın dış basınç ve sıcaklık) gerçekten kararlı olup olmadığı kestirimlere ve şimdiki bilimsel araştırmalara bağlıdır. Eğer durum buysa (Bodmer-Witten varsayımı olarak bilinir), bütünüyle kuark maddesinden oluşan kuark yıldızları, hızla garip kuark maddesine dönüşürlerse kararlı olurlar.

Garip kuark maddesinden oluşan kuark yıldızları, garip yıldızlar olarak bilinir ve kuark yıldızı ulamı altında bir alt grup oluştururlar.
Kuramsal araştırmalar, kuark yıldızlarının yalnızca nötron yıldızlarından ve güçlü süpernovalardan üretilemeyeceğini, ayrıca Büyük Patlama'yı izleyen erken evrensel evre ayrımlarında da yaratılabileceğini ortaya koydu. Bu ilkel kuark yıldızları, erken evrenin sıcaklık ve basınç koşulları onları kararsız hale getirmeden önce garip kuark maddesine dönüşürse, Bodmer-Witten varsayımı doğruysa, kararlı hale gelebilirler. Bu tür ilkel yıldızlar bugüne dek varlığını sürdürebilirdi.

Kuark yıldızları, onları sıradan nötron yıldızlarından ayıran bazı niteliklere sahiptir.
Son derece yüksek yoğunluklara sahip ancak sıcaklıkları 1012 K'nin çok altında olan nötron yıldızlarının içinde bulunan doğal koşullar altında, kuark maddesinin bazı tuhaf özellikler sergilediği kestirilmektedir. Bir Fermi sıvısı gibi davranması ve "renk"in iki yük yerine güçlü etkileşimde sergilenen altı "yükü" ifade ettiği renk süperiletkenliğinin renk-çeşni-kilitli (CFL) evresine girmesi bekleniyor -elektromanyetizmadaki iki yük (artı ve eksi) yerine. Yoğun yıldızın yüzeyine daha yakın olan daha yüksek katmanlara karşılık gelen biraz daha düşük yoğunluklarda, kuark maddesi CFL olmayan bir kuark sıvısı gibi davranacaktır; bu evre, CFL'den bile daha gizemlidir ve renk iletkenliği ve/veya birkaç ek henüz keşfedilmemiş evreler içerebilir. Bu aşırı koşulların hiçbiri şu anda laboratuvarlarda yeniden oluşturulamaz, bu nedenle doğrudan deneylerden bu evreler hakkında hiçbir şey çıkarılamaz.
Nötron-bozunma maddesinin (garip) kuark maddesine dönüşümü toplam ise, bir kuark yıldızı bir dereceye kadar tek bir devasa hadron olarak imgelenebilir edilebilir. Ancak bu "hadron", sıradan hadronları bağlayan güçlü kuvvet yerine kütleçekim ile bağlanacaktır.

En azından yukarıda belirtilen varsayımlar altında, belirli bir nötron yıldızının kuark yıldızı olma olasılığı düşüktür, bu nedenle Samanyolu'nda yalnızca küçük bir kuark yıldızı topluluğu olacaktır. Bununla birlikte, aşırı yoğun nötron yıldızlarının kuark yıldızlarına dönüşebileceği doğruysa, bu, olası kuark yıldızı sayısını başlangıçta düşünülenden daha çok yapar, çünkü gözlemciler yanlış türde bir yıldız arıyor olacaklardır.
Kuarklara ve daha yüksek yoğunluklara sınır tanımayan bir nötron yıldızı, bir milisaniyeden daha kısa bir dönme döngüsüne (periyot) sahip olamaz; böylesine yoğun bir nesne imgelenemeyecek kütleçekimine sahip olsa bile, hızlı dönmesi nedeniyle merkezkaç kuvvet maddeyi yüzeyden dışarı atacaktır, bu nedenle milisaniye veya daha kısa süreli döngüye sahip bir atarcanın saptanması bir kuark yıldızının güçlü kanıtı olacaktır.

Superdense QCD Matter and Compact Stars. NATO Science Series II: Mathematics, Physics and Chemistry. 197. Springer. 2003. doi:10.1007/1-4020-3430-X. ISBN 978-1-4020-3428-2. 
Physics of neutron star interiors. Lecture Notes in Physics. 578. Springer-Verlag. 2001. doi:10.1007/3-540-44578-1. ISBN 978-3-540-42340-9. 
Lectures on quark matter. Lecture Notes in Physics. 583. Springer. 2002. doi:10.1007/3-540-45792-5. ISBN 978-3-540-43234-0. 31 Aralık 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Aralık 2022. 

Jaffe (1977). "Perhaps a Stable Dihyperon" (PDF). Physical Review Letters. 38 (5): 195-198. doi:10.1103/PhysRevLett.38.195. 31 Aralık 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)31 Aralık 2022. 
Neutron Star/Quark Star Interior (image to print) 23 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Whitfield, John; "Quark star glimmers" 5 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nature, 11 Nisan 2002
"Debate sparked on quark stars" 31 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., CERN Courier 42, #5, June 2002, page 13 31 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beck, Paul; "Wish Upon a Quark Star", Popular Science, June 2002
Drake (2002). "Is RX J185635-375 a Quark Star?". Astrophysical Journal. 572 (2): 996-1001. arXiv:astro-ph/0204159 . doi:10.1086/340368. KB1 bakım: göster-yazarlar (link) 
Krivoruchenko, M. I.; "Strange, quark, and metastable neutron stars" 16 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Archived 2013-10-16 at the Wayback Machine, JETP Letters, vol. 46, no. 1, 10 July 1987, pages 3–6 (page 6: Perhaps a 1,700-year-old quark star in SNR MSH 15-52)
Rothstein, Dave; "Curious About Astronomy: What process would bring about a quark star?", question #445, Ocak 2003
Nemiroff, Robert; Bonnell, Jerry; "RX J185635-375: Candidate Quark Star" 1 Şubat 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Astronomy Picture of the Day, NASA

Kutup Yıldızı ya da bilimsel adıyla Polaris (α UMi / α Ursae Minoris / Alpha Ursae Minoris; Demirkazık, Kutupyıldızı, Şimal Yıldızı ya da Kuzey Yıldızı olarak da bilinir), Küçükayı takımyıldızının en parlak yıldızı.
Kutup Yıldızı, dünyanın ekseni ile hemen hemen aynı doğrultuda olduğundan, diğer gökcisimlerinin aksine gün boyunca yer değiştirmez ve hep kuzeyi gösterir. Bu özelliği nedeniyle tarih boyunca yön bulma ve seyir amacıyla kullanılmıştır. Aynı nedenle, Demirkazık, Kuzey Yıldızı gibi isimler alır.
Kutup Yıldızı tam olarak dünyanın ekseni ile aynı doğrultuda olmamakla birlikte, aradaki fark sadece bir derecenin dörtte üçü yani 44 dakika kadardır. Dünyanın ekseni zamanla doğrultu değiştirdiğinden bu fark önümüzdeki iki yüzyıl boyunca daha da azalacak ve 25 dakikaya kadar düşecektir. Daha sonra Kutup Yıldızı dünyanın ekseninden giderek uzaklaşacak ve ancak 25.000 yıl sonra aynı yere dönecektir.
Kutup Yıldızı, aslında üç yıldızdan oluşan bir sistemdir. Sistemin en parlak yıldızı olan A; büyük sarı, parlaklığı değişken bir sefeit türevidir. Bunun çevresinde dönen ve bir sarı cüce olan B yıldızı, 1780'de William Herschel tarafından keşfedilmiştir. Üçüncü cüce yıldızın varlığı 1929'da saptanmıştır. Güneş'ten yaklaşık 50 kere daha büyüktür. Diğer yıldızlara göre rengi Sarıya dönüktür.
Kutup Yıldızı'nı gökyüzünde bulmak oldukça kolaydır, dâima pusula'nın kuzey ibresi doğrultusunda bulunur. Büyükayı takımyıldızının oluşturduğu "tava"nın gövdesinin sonundaki iki parlak yıldızı (Dabne ve Merak) birleştiren hayalî doğruyu takip ederek, bu iki yıldız arasındaki mesafenin yaklaşık 5 katı kadar ileride Kutup Yıldızı bulunur. Aynı zamanda Cassiopeia'nın kraliçe tacını andıran görüntüsünün (W veya M olarak görünür) orta kısmındaki üç yıldız da kabaca Kutup Yıldızı'nı gösterir.
Gökyüzünün bu bölgesindeki en parlak yıldız olduğundan, başka bir yıldızla karıştırılma ihtimali düşüktür. Kutup Yıldızı'nın ufuktan yüksekliği, bulunduğunuz enlemi yansıtacaktır. Örneğin, İstanbul'da Kutup Yıldızı ufuktan 41° yükseklikte görünür.
Kutup Yıldızı sadece kuzey yarıküreden görünür, güney yarıküreden görünmez, güneyi gösteren parlak bir güney Kutup Yıldızı bulunmamaktadır. Ancak Güneyhaçı takımyıldızı, güney yarıkürede bulunanlara kabaca güney yönünü gösterir.

Günün Gökbilim Görüntüsü - Büyük Kepçe ve Polaris 26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Video - Kuzey Kutup Yıldızı nasıl bulunur ? 11 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Scorpius ya da Akrep takımyıldızı (sembolü: ), modern 88 takımyıldızdan biridir. Zodyak kuşağında yer alır ve batısında Terazi, doğusunda Yay takımyıldızları yer alır. Güney gökkürede, Samanyolu merkezine yakın, geniş bir takımyıldızdır.

Akrep takımyıldızı bölgesinde Antares (α Sco), β1 Sco (Graffias), δ Sco (Dschubba), θ Sco (Sargas), λ Sco (Shaula), ν Sco (Jabbah), ξ Sco (Girtab), π Sco (Iclil), σ Sco [(niyat)Al_niyat]17 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., τ Sco (bu yıldız da niyat olarak bilinir) ve υ Sco (Lesath) gibi pek çok parlak yıldız bulunur. Bu parlak yıldızların pek çoğu, en yakın OB topluluğu olan Akrep-Erboğa'nın büyük üyeleridir.
δ Sco yıldızı, 2.3 kadir sabit görünür parlaklığa sahipken Temmuz 2000'de birkaç hafta içinde 1.9 kadire çıkmıştır. O tarihten bu yana, parlaklığı 2.0 ve 1.6 kadir aralığında değişen bir değişen yıldız olmuştur. Bu durum, yıldızın en parlak halinde takımyıldızın ikinci en parlak yıldızı olduğu anlamına gelir.
ω¹ Scorpii ve ω² Scorpii çıplak gözle seçilebilen bir görsel çift yıldızdır. Biri mavi diğeri sarı renklidir.
Terazi takımyıldızı bölgesinde bulunmasına rağmen γ Sco olarak tanımlanmış olan yıldız, günümüzde σ Lib olarak bilinmektedir. Dahası, tüm Terazi takımyıldızı Antik Yunan zamanında Akrep'in kıskaçları (Chelae Scorpionis) olarak; daha sonraki zamanlarda ise Terazi'nin en batıdaki yıldızları, bitişikteki Başak tarafından temsil edilen Astraea tarafından yukarı doğru tutulan bir terazi olarak kabul edilmiştir. Terazi'nin tamamen ayrılması Roma zamanında gerçekleşmiştir.
Akrebin kuyruğunun ucundaki birbirine çok yakın görünen λ Sco ve υ Sco, bazen "Kedi Gözü" olarak da anılır.

Samanyolundaki konumundan ötürü bu takımyıldız bölgesinde M6 (Kelebek kümesi) ve M7 (Batlamyus Kümesi) açık kümeleri ve M4 ve M80 küresel kümeleri gibi pek çok derin uzay nesnesi bulunmaktadır. Ayrıca ζ² Sco yıldızının çok yakınında NGC 6231 açık yıldız kümesi vardır.

Yunan mitolojisinde Akrep ile ilgili anlatılar, neredeyse hiç değişmeksizin Orion'a bir atıf içerir. Orion avcı bir Yunan devdir ve dünyanın en yakışıklı erkeğidir. Kadınların cazibelerinden hiç etkilenmeyen Orion'un, başı hiç ıslanmadan denizin dibine basarak yürüyebilecek devasa bir yapıya sahip olduğu söylenir. Bir efsane Eos'un onu geceyi birlikte geçirmek için davet ettiğinden ve onun bunu memnuniyetle kabul ettiğinden bahseder. Fakat sonra Orion, zaferleriyle övünür ve dünyadaki tüm vahşi canavarların kökünü kurutabilecek muhteşem bir avcı olduğuyla böbürlenir. Apollo (Güneş Tanrısı, sürüleri korumakla görevlidir.) Gaia'yı (ya da belki Hera'yı), iğnesiyle sokup Orion'u öldürmesi için delinmez bir zırhı olan devasa bir akrep göndermeye ikna eder. Bazı anlatılar akrebin başarılı olduğunu söylese de diğerleri Orion'un, Artemis tarafından vurulmak için denizde yüzerek kaçmaya çalıştığını söyler.
Bir Yunan efsanesinde Orion'un Artemis'e ve Artemis'in annesi Leto'ya dünyadaki tüm hayvanları öldürebileceğiyle övündüğü yazılmıştır. Ne var ki kendisi de bir avcı olarak bilinen Artemis, buna rağmen tüm yaratıklara koruma sunmuştur. Artemis ve Leto zehirli bir akrebi Orion'un hakkından gelmesi için gönderir. Orion ve akrep savaşırlar ve bu savaş Zeus'un dikkatini çekecek kadar hareketli geçer. Daha sonra Zeus akrebi gökyüzüne yerleştirir ve aynısını Artemis'in ricasıyla, onların paha biçilmez değerinin bir mührünü ölümlülere hatırlatmaya hizmet vermesi için Orion'a da yapar. Bu takımyıldız ile ilgili bir başka mit, Orion'un Yedi Kızkardeşler'in birinin ya da hepsinin birden peşine düştüğünü ve Artemis'in, onun bu kadınlara tecavüz girişimleri için onu öldürmek üzere bir akrep gönderdiğini söyler. Ne var ki, Yedi Kızkardeşler fiziksel özellikleri açısından iffetleri ve masumiyetleri ile tanınmış değillerdir, bu yüzden niçin tanrıçanın onların uzun zamandır olmayan iffetini korumak istediği bir sır olarak kalır. Bir başka Yunan efsanesi akrebi gönderenin Apollo olduğunu söyler. Artemis'in avcıya olan ilgisini kıskanan tanrı bu yola başvurmuştur. Daha sonra, Orion'u öldürmenin pişmanlığıyla, Artemis'e onun görüntüsünü gece gökyüzüne asmasına yardım etmiştir. Ne var ki akrep de gökyüzündedir ve akrep ne zaman ufukta görünse, Orion gökyüzünün diğer kısmına ilerler, hâlâ saldırganından kaçmaktadır.
Bir başka Yunan öyküsü akrepten Orion'u anmaksızın bahseder. Phaëton (Helios'un ölümlü oğlu) arkadaşlarına annesi ve babasıyla övünür. Arkadaşları ona inanmayınca Phaeton, daha önce Phaeton ne isterse ona vereceğine dair Styx Irmağı kıyısında yemin etmiş olan babasına gider. Phaeton bir günlüğüne babasının Güneş Arabası'nı sürmek istediğini söyler. Helios oğlunu kararından vazgeçirmeye çalışırsa da Phaeton son derece kararlıdır. Ne var ki zaman geldiğinde, Phaeton panikler ve Arabayı çeken beyaz atların kontrolünü yitirir. Önce çok yüksekten uçtuğu için dünya buz gibi olur. Öyle yüksekten uçar ki, karşısına ölümcül iğnesi saplanmak için dikilmiş olan göklerdeki akrep çıkar. Telaşlanır ve bu kez tüm bitki örtüsünün yanması sebep olacak kadar yakına gelir. Phaeton kazara Afrika'nın büyük kısmını çöle döndürmüştür ve Etiyopya halkının derilerini siyah olana dek karartmıştır. En sonunda Zeus, kontrolden çıkmış Arabanın tantanasına bir son vermek için onu bir yıldırımla çarparak müdahale etmek zorunda kalmış ve Phaeton Eridanos nehrine düşmüştür.

Ian Ridpath ve Wil Tirion (2007). Stars and Planets Guide, Collins, London. ISBN 978-0007251209. Princeton University Press, Princeton. ISBN 978-0691135564.
İngilizce Vikipedi'deki Scorpius maddesinin 2 Temmuz 2009, 08:13 tarihli sürümü [1]

The Deep Photographic Guide to the Constellations: Scorpius14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Star Tales – Scorpius10 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amatör-Foto: [2]2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andromeda-Samanyolu çarpışması, Yerel Grup bünyesinde bulunan Andromeda ile Dünya'yı da içinde barındıran Samanyolu gökadalarının yaklaşık 4 milyar yıl içerisinde çarpışacaklarının öngörüldüğü galaksi çarpışmasıdır.

Andromeda yaklaşık 1 trilyon (1012) Samanyolu da yaklaşık 300 milyar (3x1011) yıldızı bünyesinde bulundurmaktadır. Fakat yıldızların aralarındaki mesafe çok büyük olduğundan iki yıldızın çarpışma ihtimali ihmal edilebilir düzeydedir. Örneğin Güneş'e en yakın olan yıldız Proxima Centauri ile Güneş arasındaki uzaklık yaklaşık 3x107 solar çap (4x1013 km ya da 4,2 Iy) kadardır. Eğer Güneş Paris'te bir ping pong topu olsaydı Proxima'nın da değeri Berlin'de bir bezelye tanesi olurdu ve ayrıca galaksinin genişliği Dünya ile Mars arasındaki mesafenin yaklaşık üçte biri yani yaklaşık 12 milyon mil (19 milyon km) olurdu.
Gökadanın merkezinde yıldızlar daha yoğundur (1,6x1011 km) fakat buna rağmen aralarında yaklaşık 3,2 km mesafe bulunan ping pong toplarından farkları yoktur. Bu yüzden iki yıldızın çarpışması pek olası değildir.

2012 yılına dek bir çarpışma olup olmayacağını söylemenin bir yolu yoktu. Araştırmacılar, Hubble Uzay Teleskobu'yla Andromeda'nın 2002 ile 2010 yılları arasındaki hareketini özenle inceledikten sonra iki galaksinin kesinlikle çarpışacakları sonucuna varmışlardır. Bu ölçümden önce Andromeda'nın Samanyolu'na göre olan dikeyhızı, galaksideki yıldızların spektral hatlarının Doppler etkisi incelenerek ölçülebiliyordu fakat enine hızı direkt olarak ölçülemiyordu. Bu yüzden 120 km/sn ile Samanyolu'na yaklaştığı bilinen Andromeda'nın çarpacağını ya da ıskalayacağını söylemek mümkün değildi. En yakın dolaylı ölçümler enine hızın saniyede 100 km'den az olduğunu göstermekte ve bu da galaksilerin, gerçek halkaları çarpışmasa da, karanlık madde halelerinin çarpışacağını ortaya koymaktaydı.
Uzay Teleskop Bilim Enstitüsü'nden Frank Summers; Case Western Reserve University'den Profesör Chris Mihos ve Harvard Üniversitesi'nden Lars Hernquist'in çalışmalarına dayanarak öngörülen olayın bilgisayar ortamında görüntüsünü oluşturmuştur.
Bu tür çarpışmalar oldukça yaygındır. Örneğin Andromeda'nın geçmişte en azından bir galaksi ve günümüzde de Samanyolu'yla birleşmekte olan Yay Eliptik Cüce Gökadası gibi birkaç cüce galaksi ile etkileştiği düşünülmektedir.

Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden iki   bilim insanı, çarpışmanın gerçekleşme vaktinin ve hatta gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin Andromeda'nın enine hızına bağlı olduğunu söylediler. Günümüzdeki hesaplamalara göre bilim insanları, galaksiler birleştiğinde solar sistemin %50 ihtimalle galaksinin çekirdeğine olan uzaklığının üç katı dışarı savrulacağını öngörmüşlerdir. Ayrıca solar sistemin %12 ihtimalle etkileşim gerçekleşirkenki herhangi bir anda yeni galaksinin dışına fırlayacağını tahmin etmişlerdir.
Yaklaşık 1,4 milyar yıl sonra, yani iki galaksi çarpışmadan çok önce, Güneş'in kademeli olarak artan parlaklığından ötürü Dünya üzerinde su kalmayacaktır. Bu da iki galaksi etkileşmeye başladığında Dünya'nın çoktan yaşanamayacak bir yer olacağı anlamına gelmektedir.

Anten Gökadaları - İleri safhadaki etkileşim
NGC 2207 ve IC 2163 - Etkileşmekte olan iki galaksi örneği

Aslan II (veya Leo II, Leo B) Aslan takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 690.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce küremsi gökadadır. Robert G. Harrington ve Albert George Wilson tarafından 1950 yılında keşfedilmiştir. 2008 yılının Ekim ayı itibarıyla Samanyolu'nun bilinen 24 uydu gökadasından birisidir. 2007 yılına kadar olan çalışmalarla gökadanın çekirdek yarıçapının 178 ± 13 pc ve gelgit kuyruğu yarıçapının 632 ± 32 pc olduğu düşünülmektedir.

2007 yılında 15 bilim adamından oluşan bir ekip Mauna Kea, Hawaii'de 8,2 metrelik Subaru optik-kızılötesi teleskopla Leo II'yi gözlemledi. 2 gece boyunca 90 dakikalık pozlamayla, 26 kadir görünen büyüklükten düşük olan, 82.252 yıldız tespit edilmiştir. Leo II'nin büyük ölçüde metal-fakir yaşlı yıldızlardan oluştuğu bulundu. ESO gözlemleri sonucu Leo II'nin kütlesi, (2,7 ± 0,5)×107 M⊙ olarak tahmin edilmiştir.

Cüce gökada
Yerel Grup

R. G. Harrington and A. G. Wilson, 1950. "Two New Stellar Systems in Leo."  Publications of the Astronomical Society of the Pacific, Vol. 62, No. 365, p. 118

SEDS1 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aslan I (Leo I) Aslan takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 820,000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce küremsi gökadadır. Yerel Grup'un bir üyesidir ve Samanyolu'nun en uzak uydu gökadalarından birisi olduğu düşünülmektedir. Albert Wilson tarafından 1950 yılında keşfedilmiştir.

Bazı parlak kırmızı devlerin dikey hızlarının ölçülmesiyle kütlesinin hesaplanması mümkün olmuştur. Kütlesinin en azından (2.0 ± 1.0) × 107 M⊙ olduğu tahmin edilmektedir. Bu sonuç kesin değildir ve gökada etrafındaki büyük karanlık madde halesi henüz teyit edilmemiştir.
Samanyolu halesinin dışındaki gelgit enkazının akışı sonucu oluştuğu iddia edilmektedir. Ancak, bu hipotez doğrulanmamıştır.

Cüce gökadaların tipik bir özelliği olarak metallik oranı çok düşüktür ve Güneş'in sadece yüzde biri kadardır.

Gökada içinde herhangi bir küresel küme bulunamamıştır.

Aslan I, takımyıldız içindeki en parlak yıldız olan Regulus'tan sadece 12 yay-dakika uzaklıktadır. Bundan dolayı gökada bazen Regulus Cücesi olarak adlandırılır. Yıldızdan gelen ışık gökada üzerinde çalışmayı güçleştirir ve bu yüzden 1990'lara kadar görsel olarak tespit edilememiştir.

WikiSky'da Aslan I (cüce galaksi): DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
Astronomy Picture of the Day - Leo I 23 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SEDS page on Leo I30 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aslan V (Leo V), Aslan takımyıldızında yer alan ve 2007 yılında Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması ile elde edilen verilerde keşfedilen bir cüce küremsi gökadadır. Gökada, Güneş'ten yaklaşık 180 kiloparsek uzaklıkta yer alır ve Güneş'ten yaklaşık 173 km/s hızla uzaklaşmaktadır. Yaklaşık 130 parseklik bir yarı-ışık yarıçapına sahip, kabaca küremsi bir şekli olduğu anlamına gelen cüce küremsi gökada (dSph) olarak sınıflandırılır.
Aslan V, Samanyolu'nun en küçük ve en soluk uydularından biridir. Toplam aydınlatma gücü Güneş'in yaklaşık 10.000 katıdır (mutlak görünür büyüklüğü yaklaşık -5,2 ± 0,4), bu da tipik bir küresel yıldız kümesinin aydınlatma gücünden çok daha düşüktür. Bununla birlikte kütlesi yaklaşık 330 bin Güneş kütlesi civarındadır, bu da Aslan V'in kütle-ışık oranının yaklaşık 75 olduğu anlamına gelir. Nispeten yüksek bir kütle-ışık oranı, Aslan V'te karanlık maddenin baskın olduğunu gösterir. Aslan V'in yıldız popülasyonu esas olarak 12 milyar yıldan daha önce oluşmuş yaşlı yıldızlardan meydana gelir. Bu yıldızların metalliği de [Fe/H] ≈ -2,0 ± 0,2 ile oldukça düşüktür ve bu da Güneş'e kıyasla 100 kat daha az ağır element içerdiği anlamına gelir.
Gökada, Samanyolu'nun bir başka uydusu olan Aslan IV'ten sadece 3 derece uzaklıkta yer alır. Aslan IV, aynı zamanda Güneş'e 20 kpc daha yakındır ve bu iki gökadanın fiziksel olarak birbiriyle bağlantılı olabileceği düşünülmektedir. Bir yıldız köprüsü ile birbirlerine bağlı olduklarına dair kanıtlar bulunmaktadır.

Baade Penceresi, Dünya'dan görüş hattı boyunca yıldızlararası "toz"un nispeten düşük miktarda bulunduğu gökyüzündeki bir bölgedir. Bu bölge, normalde Samanyolu'nun gökada merkezi tarafından gizlenmiş olan alanda, bu yönde gözlemlenebilir bir "pencere" olarak kabul edilir. Önemini ilk olarak kabul ettiren gök bilimci olan Walter Baade'nin adıyla anılır. Bu bölge, Samanyolu'nun parlak görünen parçalarından birine denk gelir.

Walter Baade, 1940 yılının ortalarında Mount Wilson Gözlemevi'nde 2,5m'lik Hooker teleskobu ile Samanyolu merkezindeki yıldızları inceledi. Bu zamana kadar gökada merkezinin yapısı ve konumu kesin olarak bilinmiyordu.

Baade Penceresi, ışığın görünür ve yakın-görünür dalga boylarında uzak merkezi şişkinlikteki yıldızların incelemesinde sık sık kullanılır. Samanyolu'nun iç geometrisi hakkındaki önemli bilgiler halen bu "pencere" üzerinde yapılan ölçümlerle geliştirilmektedir. Bu bölge, Yay takımyıldızı yönündedir. Pencere, küresel yıldız kümesi NGC 6522 merkezi çevresindedir.
Baade Penceresi, merkezi şişlikte yıldızların görünebildiği altı bölgeden en büyüğüdür.
OGLE ve diğer gözlem programları, kütleçekimsel mikromercekleme yöntemiyle bu bölge içindeki merkezi şişkinlik çevresinde bulunan yıldızların yörüngesindeki güneşdışı gezegenleri başarıyla tespit edebilmişlerdir.

Kaçınma bölgesi

Baade'nin Penceresi'nden Toz ve Yıldızlar - Günün Gökbilim Görüntüsü 19 Aralık 200730 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stars and Dust Through Baade's Window - Astronomy Picture of the Day for 2002 December 2320 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Lensing Through Baade's Window - Astronomy Picture of the Day for 1996 February 125 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi, Başak Süperkümesi'ni de içeren gökada süperkümeleri veya gökada iplikçiklerinin bileşik yapısıdır (Samanyolu'nun da bulunduğu Yerel Grup, Başak süperkümesi içindedir).

Hawaii Üniversitesi'nden gök bilimci R. Brent Tully tarafından 1987 yılında tanımlanmıştır.

Balıklar-Balina Süperküme Kompleksi'nin yaklaşık olarak 1 milyar ışık yılı uzunluğunda ve 150 milyon ışık yılı genişliğinde olduğu tahmin edilmektedir. 1,37 milyar ışık yılı uzunluğundaki Sloan Seddi keşfedilene kadar, Evrende tespit edilmiş en büyük yapıydı. Toplam kütlesi 1018 M☉ olan kompleks, yaklaşık olarak 60 kümeden oluşur. Tully'ye göre kompleks 5 parçadan oluşmaktadır:

Balıklar-Balina Süperkümesi
Kahraman-Kanatlıat zinciri
Kanatlıat-Balıklar zinciri
Heykeltıraş bölgesi
Başak-Suyılanı-Erboğa Süperkümesi, gökadamızın da bulunduğu Başak Süperkümesi'ni de içerir.

Evrenin geniş ölçekli yapısı
Fosil grubu
Gökada kümesi
Gökada kümeleri dizini
Kümelerarası ortam

Başak Yıldız Akıntısı veya Başak Aşırı Yoğunluğu (İngilizce: Virgo Stellar Stream veya Virgo Overdensity), 2005 yılında keşfedilen ve Başak takımyıldızında bulunan bir yıldız akıntısı için önerilen isimdir. Akıntının, Samanyolu ile birleşme sürecinde olan bir cüce küremsi gökadanın kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Gece gökyüzünde kapladığı alan bakımından Dünya'dan görülebilen en büyük gökadadır.
Akıntı, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması'ndan elde edilen fotometrik veriler kullanılarak keşfedilmiştir. Bu veriler, belirli karakteristik yıldız türlerinin renkleri ve parlaklıkları yardımıyla mesafelerini tahmin eden "fotometrik paralaks" adı verilen bir yöntemle Samanyolu'nun üç boyutlu bir haritasını oluşturmak için kullanılmıştır. Başak takımyıldızında yeni bir gökadaya dair ilk öneri 2001 yılında QUEST araştırmasından elde edilen verilerle yapılmıştır. Bu araştırma, Venezuela'daki Llano del Hato Ulusal Astronomi Gözlemevi'nde bulunan bir metrelik Schmidt teleskobu ile RR Lyrae değişen yıldızlarını aramıştır. Sağ açıklığı yaklaşık 12,4 saat olan bir kümelenmede beş yıldız bulunmuş ve astronomlar bu kümelenmenin Samanyolu tarafından "yutulmakta" olan küçük bir gökadanın parçası olduğunu öne sürmüşlerdir.
Akıntı yüz derece kareden fazla bir alanı, hatta muhtemelen bin derece karelik bir alanı kaplar (herhangi bir anda görülebilen yarım kürenin yaklaşık yüzde beşi ya da dolunayın kapladığı alanın 5000 katı). Güneş Sistemi'ne olan yakınlığı ve bu nedenle kapladığı tam açıya rağmen, akıntı yalnızca birkaç yüz bin yıldız içerir. Gökadanın düşük yüzey parlaklığı (muhtemelen 32,5 mag/arcmin2 kadar düşük), SDSS'den önceki araştırmalarda tespit edilmesini zorlaştırmış olabilir. Akıntıdaki yıldız sayısı bir yıldız kümesinden çok fazla değildir ve keşfeden ekibin bir üyesi tarafından Samanyolu ile kıyaslandığında "oldukça zavallı bir gökada" olarak tanımlanmıştır. Yıldızlarının çoğu yüzyıllardır bilinen ve normal Samanyolu yıldızları olarak kabul edilen yıldızlardır, fakat normal Popülasyon I yıldızlarından daha düşük bir metalliğe sahiptirler.
Akıntı Samanyolu içinde, Güneş'ten yaklaşık 10 kiloparsek (30.000 ışık yılı) uzaklıkta yer alır ve üç boyutta en az 10 kpc genişliğinde bir uzay bölgesine yayılmaktadır. Gökyüzü düzleminde, 1994 yılında bir yıldız araştırmasının benzer bir fotometrik analiziyle bulunan Yay Eliptik Cüce Gökadası'na yakındır. Yay Cücesi, Samanyolu ile birleşmekte olan bir başka küçük gökadadır, fakat akıntıdan yaklaşık dört kat daha uzakta olduğundan, fiziksel olarak ilişkili olmaları olası değildir. Bununla birlikte Başak Yıldız Akıntısı'nın, Yay Cücesi'nin Samanyolu etrafında dönerken parçalanmasıyla geride kalan bir kalıntı olması mümkündür. Başak Yıldız Akıntısı, 2002 yılında keşfedilen ve Büyük Köpek Cüce Gökadası'nın Samanyolu ile birleşmesine atfedilen Tekboynuz Halkası'na da benzemektedir.

Yerel Grup
Yakın galaksiler listesi
Samanyolu'nun uydu gökadaları

Scientists find a galaxy joining ours (International Herald Tribune, 10 Ocak 2006)
New Milky Way neighbor (Astronomy, 12 Ocak 2006)

Berenis'in saçı veya Coma Berenices , Coma Berenices takımyıldızında bulunan ve 2006 yılında Sloan Digital Sky Survey tarafından elde edilen verilerde keşfedilen bir cüce küremsi gökadadır.  Galaksi, Güneş'ten yaklaşık 44 kpc uzaklıkta bulunur ve Güneş'ten yaklaşık 98 km/s hızla uzaklaşır. Cüce küremsi gökada (dSph) olarak sınıflandırılır, yani eliptik (eksen oranı ~ 5:3) bir şekle ve yaklaşık 70 pc'lik bir gökada etkin yarıçapına sahiptir.
Berenis'in saçı, en küçük ve en sönük uydulardan biridir. Sadece Segue 1, Segue 2, Bootes II ve Willman 1 ondan daha sönüktür. Samanyolu'nun en küçük ve en sönük uydularından biridir. entegre aydınlatma gücü Güneş'in yaklaşık 3700 katıdır (mutlak görünür büyüklük yaklaşık −4,1), bu da çoğu küresel kümenin parlaklığından çok daha düşüktür. Ancak kütlesi yaklaşık 1,2 milyon güneş kütlesidir, bu da galaksinin kütle-ışık oranının yaklaşık 450 olduğu anlamına gelir. Yüksek kütle-ışık oranı, Berenis'in saçı'nın karanlık madde tarafından domine edildiğini gösterir.
Berenis'in saçı'nın yıldız popülasyonu esas olarak 12 milyar yıl önce oluşmuş eski yıldızlardan oluşur.  Bu eski yıldızların metaliklik oranı da [Fe/H] ≈ -2,53±0,45 ile çok düşüktür, bu da Güneş'ten 350 kat daha az ağır element içerdiği anlamına gelir. Berenis'in saçı'nın yıldızları muhtemelen Evren'de oluşan ilk yıldızlar arasındaydı ve şu anda Berenis'in saçı'nda yıldız oluşumu yoktur. Ölçümler şu ana kadar içinde herhangi bir nötr hidrojen tespit edememiştir—üst sınır sadece 46 güneş kütlesidir.
Berenis'in saçı, Sagittarius Akıntısı yakınında bulunur ve Yay Eliptik Cüce Galaksisi'nden sıyrılan yıldızlardan oluşur. Bu ilişki, Berenis'in saçı'nın o galaksiden gelen yıldız kümesinin eski bir uydusu olduğunu gösterebilir.

Büyük Ayı Cüce Galaksisi I (UMa I dSph) Büyük Ayı takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 330.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce küremsi gökadadır. Beth Willman ve diğer astronomlardan oluşan bir ekip tarafından 2005 yılında keşfedilmiştir. Samanyolu'nun uydu galaksisidir.
Küçük bir cüce galaksidir ve sadece birkaç bin ışık yılı çapı vardır. Altılık Cüce Galaksisi'ne benzer bir galaksi olarak tanımlanmıştır. Her iki galaksi de yaşlı ve metal fakiridir. Samanyolu'nun en büyük ve en parlak uydu galaksisi olan Büyük Macellan Bulutu'ndan iki kat daha uzaktadır.
1949 yılında Edwin Hubble tarafından keşfedilen ve Büyük Ayı Cücesi olarak adlandırılan başka bir cisim daha vardı. Bu cisim Palomar 4 olarak belirlenmiştir. Kendine mahsus görünümü nedeniyle bir süre cüce küremsi veya cüce eliptik galaksi olarak düşünülmüştü, fakat galaksimizden çok uzak bir küresel yıldız kümesi olduğu anlaşılmıştır.

Büyük Ayı Cüce Galaksisi II
Küçük Ayı Cüce Galaksisi

SIMBAD Ursa Major Dwarf

Büyük Ayı Cüce Galaksisi II (UMa II) Büyük Ayı takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 100.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce küremsi gökadadır. D. B. Zucker ve diğer astronomlardan oluşan bir ekip tarafından 2006 yılında keşfedilmiştir. Samanyolu'nun uydu galaksisidir.

Zucker, D. B.; Belokurov, V.; Evans, N. W.; Kleyna, J. T.; Irwin, M. J.; Wilkinson, M. I.; Fellhauer, M.; Bramich, D. M.; Gilmore, G.; Newberg, H. J.; Yanny, B.; Smith, J. A.; Hewett, P. C.; Bell, E. F.; Rix, H.-W.; Gnedin, O. Y.; Vidrih, S.; Wyse, R. F. G.; Willman, B.; Grebel, E. K.; Schneider, D. P.; Beers, T. C.; Kniazev, A. Y.; Barentine, J. C.; Brewington, H.; Brinkmann, J.; Harvanek, M.; Kleinman, S. J.; Krzesinski, J.; Long, D.; Nitta, A.; Snedden, S. A. 2006, The Astrophysical Journal, 650, L41-L44 (ADS entry [1])

Büyük Ayı Cüce Galaksisi I
Küçük Ayı Cüce Galaksisi

Büyük Köpek Cüce (Canis Major Dwarf) gökadası gökyüzünde Büyük Köpek takımyıldızıyla aynı bölgede yer alır. Gökada, çoğunluğu kırmızı dev yıldızlardan oluşan yaklaşık 1 milyar civarında yıldız içermektedir.
Güneş sistemi'ne 25,000, Gökada merkezine 42,000 ışık yılı uzaklıkta yer alan gökada, düzensiz gökada olarak sınıflandırılır ve şimdilik Samanyolu'na en yakın komşu gökadadır.

Gökada ilk olarak Kasım 2003'te Fransız, İngiliz, İtalyan ve Avustralyalı gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir ekip tarafından keşfedilmiştir. Gökada merkezinden Dünya'ya daha yakın olmasına rağmen, yıldızlar, gaz ve tozun yoğun olduğu Samanyolu düzleminin arkasında yer aldığından tespit edilmesi oldukça zordu. Bütün bu zorlukların yanı sıra boyutunun küçük olması neden daha önce keşfedilemediğini açıklamaktadır.
2MASS'ın kızılötesi ışığı verileriyle kapsamlı bir çalışma yapan bir gökbilim ekibi tarafından keşfedilebilmiştir. Bu teknikten dolayı bilim adamları, Büyük Köpek takımyıldızı tarafından işgal edilen gökyüzünün bu parçasında M sınıfı dev yıldızların önemli bir yoğunluk oluşturduğunu bulabildi.

Gök bilimciler, Büyük Köpek Cüce Gökadası'nın, daha büyük Samanyolu gökadasının yerçekimi alanı tarafından çekilmesi sürecinde olduğuna inanmaktadırlar. Gökadanın ana gövdesi aşırı derecede bozulmuştur.

Messier 79
Tekboynuz Halkası
Yay Eliptik Cüce Gökadası

N. F. Martin, R. A. Ibata, M. Bellazzini, M. J. Irwin, G. F. Lewis, W. Dehnen, (February 2004). A dwarf galaxy remnant in Canis Major: the fossil of an in-plane accretion onto the Milky Way. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society 348 (1) 12.

Deriving The Shape Of The Galactic Stellar Disc (SkyNightly) 17 Mart 2006

Cüce Ejderha Gökadası  Ejderha takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 260.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce küremsi gökadadır. Lowell Gözlemevi'nden Albert Wilson tarafından 1954 yılında keşfedilmiştir. Yerel Grup'un bir parçası ve Samanyolu'nun uydu gökadasıdır. Gökada düzleminin 34.6° yukarısında yer almaktadır.

1964 yılında Paul W. Hodge, yıldız dağılımını inceledi ve elipsitesini 0,29 ± 0,04 olarak buldu. Son yıllarda yapılan çalışmalar gökadanın potansiyel olarak karanlık maddeyi büyük miktarlarda tutabildiğini göstermiştir. -8.6 mutlak parlaklığa sahip olan gökadanın aydınlatma gücü sadece 2×105 L☉ dir. Gökada içerisinde pek çok kırmızı dev (RGB) yıldız; beş karbon yıldızı ve dört muhtemel asimptotik dev (AGB) yıldız tespit edilmiştir.

1961 yılında, Walter Baade ve Henrietta H. Swope gökada üzerinde çalışmalar yaptılar ve 138 kümenin merkezinde 260'tan fazla değişen yıldız tespit edildi, fakat bunların sadece beş tanesi RR Lyrae yıldızıdır.

Gökada içinde öncelikle yaşlı yıldızlar ve önemsiz miktarda yıldızlararası madde vardır. %75 ile %90 oranında yıldızları 10 milyar yıldan fazla bir süre önce oluşmuş ve 2 ile 3 milyar yıl önce küçük bir patlamayla düşük bir oranda devam etmiştir. Tek bir Gauss dağılımı ile ortalama metallik [Fe/H] = −1.74 dex, standart sapma (sigma/σ) ile 0.24 dex ve metal-zengin yıldızların oluşturduğu küçük bir kuyruğu bulunur.

WikiSky'da Cüce Ejderha: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Gaia Enceladus ya da Gaia Sosisi (ayrıca Sosis Gökadası ve İngilizce: Gaia-Enceladus-Sausage veya Gaia-Sausage-Enceladus olarak da bilinir), yaklaşık 8 ila 11 milyar yıl önce Samanyolu ile birleşmiş olan bir cüce gökadanın kalıntılarıdır. Bu birleşmeyle Samanyolu'na en az sekiz küresel yıldız kümesinin yanı sıra 50 milyar Güneş kütlesinde yıldız, gaz ve karanlık madde eklenmiştir. Bu, Samanyolu'nun geçirdiği bilinen son büyük birleşmedir.

"Gaia Sosisi" adı, Gaia Görevi'nden elde edilen veriler kullanılarak, yıldızların hız uzayındaki dağılımlarının grafiğe dökülmesiyle ortaya çıkan karakteristik sosis şeklinden dolayı verilmiştir. Özellikle, yıldızların radyal hızlarının (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {v}}_{r}}
  
) azimutal hızlarına (
  
    
      
        
          
            v
          
          
            θ
          
        
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {v}}_{\theta }}
  
) göre çizildiği grafikte (bkz. Küresel koordinat sistemi) bu şekil belirgindir. Samanyolu ile birleşmiş olan bu yıldızlar oldukça basık (veya yüksek derecede eliptik) yörüngelere sahiptir. Yörüngelerinin en dış noktaları Galaktik merkez'den yaklaşık 20 kiloparsek uzaklıkta, "hale kırılması" (İng. "halo break") olarak adlandırılan bölgededir. Bu yıldızlar daha önce Hipparcos verilerinde görülmüş ve Samanyolu ile birleşmiş bir gökadadan kaynaklandığı tespit edilmişti.
"Enceladus" adı ise Etna Yanardağı'nın altına gömülmüş olan ve depremlere neden olan mitolojik dev Enceladus'a atıfta bulunur. Benzer şekilde, bu eski gökada da Samanyolu'na gömülmüş ve (Samanyolu'nun) kalın diskinin şişmesine neden olmuştur.

Gaia Sosisi'nin eski üyeleri olarak kesin bir şekilde tanımlanan küresel yıldız kümeleri şunlardır: Messier 2, Messier 56, Messier 75, Messier 79, NGC 1851, NGC 2298 ve NGC 5286.

NGC 2808, Gaia Sosisi'ne ait, küresel kümeye benzeyen bir diğer kümedir. Küme, tamamı oluşumundan sonraki 200 milyon yıl içinde doğmuş üç farklı yıldız neslinden meydana gelmektedir.
Üç yıldız neslinin varlığını açıklayan teorilerden biri, NGC 2808'in Gaia Sosisi'nin eski çekirdeği olmasıdır. Bu durum aynı zamanda bir küresel yıldız kümesi için alışılmadık derecede büyük olan bir milyondan fazla yıldızdan oluşan popülasyonunu da açıklayabilir.

Bu cüce gökadadan gelen yıldızlar, Samanyolu çekirdeği etrafında oldukça basık (dışmerkezlikleri yaklaşık 0,9 mertebesinde) yörüngelerde dolanırlar. Bu yıldızların metallikleri de genellikle diğer hale yıldızlarından daha yüksektir ve çoğunun [Fe/H] değeri -1,7 dex'ten büyüktür (yani Güneş'teki oranın en az %2'sine karşılık gelir).
"Gaia Sosisi", Samanyolu'nun ince diskini şişirerek kalın disk haline getirmiş; Samanyolu'na taşıdığı gaz ise yeni bir yıldız oluşum dalgasını tetikleyerek ince diski beslemiştir. Bu cüce gökadanın enkazı galaktik halenin metalce zengin bölümünün büyük bir kısmını oluşturmaktadır.

Tekboynuz Halkası
Omega Centauri
M32p, Andromeda Gökadası ile birleşmiş, Andromeda'nın kalın diskinden ve hale yıldızlarının çoğundan sorumlu olan büyük bir gökada.
J1124+4535
FSR 1758, muhtemelen Samanyolu ile birleşmiş bir cüce gökadadan kaynaklanan küresel yıldız kümesi.

YouTube'da Gaia Sosisi simülasyonu
Duffy, Jocelyn (4 Temmuz 2018). "The Gaia Sausage: The major collision that changed the Milky Way galaxy". Carnegie Mellon University. 
Collins, Sarah (4 Temmuz 2018). "The Gaia Sausage: The major collision that changed the Milky Way". University of Cambridge.

Gökyüzü koordinat sistemi, gökyüzü konum haritası için kullanılan koordinat sistemidir.
Yeryüzü üzerinde bir bölgeyi tanımlarken, onun coğrafi koordinatları verilir. Başka koordinat sistemleri de kullanılmakla beraber, genellikle enlem ve boylam koordinat sistemi kullanılır. Gökyüzünde bir gökcisminin konumunu tanımlarken de koordinat sistemlerinden yararlanılır. Örneğin Yılan Takımyıldızı'nın 56. parlak yıldızı demek, bir gök bilimci için pek bir şey ifade etmez. Zaten aranan gökcismini bu şekilde bulmak da neredeyse olanaksızdır. Bunun yerine, yerküredekine benzer bir koordinat sistemi kullanılır.

Gökkürenin hareketini incelemek için ekvatorda bulunan bir kimse, bütün yıldızların doğduğunu ve ufka dik olarak battığını görecektir. Kutuplarda bulunan kimse ise yıldızların dairesel hareket yaptıklarını gözleyecektir. Kutup ile ekvator arasında bulunan bir kimse ise, bazı yıldızların doğup battığını gördüğü halde, bazılarının ufuk üzerinde dairesel hareket yaptıklarını takip edecektir.
Bu sonuçlardan faydalanarak dünyanın herhangi bir yerindeki bir kimse, kendisinin dünyanın üzerinde düşünülen coğrafik enlem ve boylam ağındaki yerini tespit edebilir. Bu sistem, gökküresine de izdüşürülerek gökte sabit bir referans sistemi elde edilir. Dünya döndüğünden dolayı bu izdüşümün tespit edilen bir anda yapılması gerekir. Gök bilimciler bu işlemi, Güneş baharda tam ekvator üzerindeyken yapmışlardır. Bu her sene 22 Mart'ta meydana gelmektedir.

Yerküre ve gökkürenin koordinatlarının benzerliğini daha iyi anlamak için şöyle düşünebiliriz: Yerküreyi bir balon varsayalım. Onu iyice şişirip ona içeriden baktığımızda enlem ve boylamlar gökyüzü koordinatlarına benzer hale gelir. Ancak, gökyüzü koordinatları enlem ve boylam olarak değil, dik açıklık ve sağ açıklık olarak adlandırılır. Yerküreyle karşılaştırırsak, dik açıklık enleme, sağ açıklık boylama karşılık gelir. Yerkürenin ekvatoruyla, gökkürenin ekvatoru aynı düzlemdedir. Yer ekvatoru 0º enlemdedir. Kuzey Kutbu +90º. Güney Kutbu -90º enlemdedir. Buradan anlıyoruz ki, boylam değerleri -90'la +90 arasındadır. Gökyüzünde de durum benzerdir. Gök ekvatoru 0º dik açıklık, güney gök kutbu da -90º dik açıklıktadır. Yani, dik açıklık değerleri de -90º ile +90º arasında olabilir. Eksi (-) dik açıklık değerleri gök ekvatorunun güneyinde, artı (+) değerleri ise kuzeyinde yer alır.

δ, Dik açıklık, 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
 ise saat açısı olsun.
φ, gözlemcinin enlemi olsun.
El, yükseklik açısı, Az ise azimut açısı olsun.
θ, Başucu noktası olsun (veya başucu mesafesi).
Dönüşüm denklemleri:

  
    
      
        sin
        ⁡
        
          E
          l
        
        =
        cos
        ⁡
        θ
        =
        sin
        ⁡
        ϕ
        ⋅
        sin
        ⁡
        δ
        +
        cos
        ⁡
        ϕ
        ⋅
        cos
        ⁡
        δ
        ⋅
        cos
        ⁡
        H
      
    
    {\displaystyle \sin \mathrm {El} =\cos \theta =\sin \phi \cdot \sin \delta +\cos \phi \cdot \cos \delta \cdot \cos H}
  

  
    
      
        cos
        ⁡
        
          A
          z
        
        =
        
          
            
              cos
              ⁡
              ϕ
              ⋅
              sin
              ⁡
              δ
              −
              sin
              ⁡
              ϕ
              ⋅
              cos
              ⁡
              δ
              ⋅
              cos
              ⁡
              H
            
            
              cos
              ⁡
              
                E
                l
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \cos \mathrm {Az} ={\frac {\cos \phi \cdot \sin \delta -\sin \phi \cdot \cos \delta \cdot \cos H}{\cos \mathrm {El} }}}
  

Trigonometrik fonksiyonların tersini kullanarak koordinat değerlerini elde edebilirsiniz.

Azimut
Yörünge Eğikliği

This article was originally based on Jason Harris' Astroinfo which comes along with KStars, a Desktop Planetarium for Linux/KDE. See http://edu.kde.org/kstars/index.phtml17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Helmi Akıntısı, Samanyolu Galaksisi'nde bulunan bir yıldız akıntısıdır . Başlangıçta bir cüce galaksiydi, şimdi ise Samanyolu tarafından bir akıntı olarak yutulmaktadır. 1999 yılında keşfedilen bu akıntı, ağır elementlerden yoksun eski yıldızlardan oluşmuştur ve 10 ila 100 milyon güneş kütlesi arasında bir kütleye sahiptir. Yaklaşık 6 ila 9 milyar yıl önce Samanyolu tarafından yutulmuştur.
Akıntıya, bu yıldız grubunun aynı hızda ve aynı yönde hareket ettiğini fark ettikten sonra bu yıldız akıntısını keşfeden Amina Helmi'nin adı verilmiştir.
Helmi Akıntısı keşfi, galaksilerin birleşmesinin ve Samanyolu galaksisinin dev yapılarının oluşumunda önemli bir rol oynadığı teorilerini doğrulamıştır.
Helmi Akıntısı , HIP 13044 yıldızının yörüngesinde dönen, galaksi dışı kökenli olduğu iddia edilen ilk keşfedilen gezegene ev sahipliği yaptığına kısa bir süre inanıldı. Ancak, radyal hız verilerinin daha ileri analizi, keşfi doğrulamada başarısız oldu.

Kızılötesi Astronomi Uydusu (Felemenkçe: Infrarood Astronomische Satelliet) (IRAS), tüm gece boyunca gökyüzünde kızılötesi dalga boyları içerisinde araştırma yapmak için kullanılan ilk uzay teleskobudur.
25 Ocak 1983'te başlatıldı, misyonu on ay sürdü. Teleskop, Amerika Birleşik Devletleri (NASA), Hollanda (NIVR) ve Birleşik Krallık (SERC) ortak bir projesiydi. 12, 25, 60 ve 100 mikrometre dalga boylarında 250.000'den fazla kızılötesi kaynak gözlenmiştir.
IRAS'dan alınan verilerin işlenmesi ve analizi California Teknoloji Enstitüsü'ndeki Kızılötesi İşleme ve Analiz Merkezi'nin desteği ile sağlanmıştır.

Beichman, C. A.; Neugebauer, G.; Habing, H. J.; Clegg, P. E., (Ed.) (1988). Infrared Astronomical Satellite (IRAS): Catalogs and Atlases (PDF). Volume 1: Explanatory Supplement (2. bas.). NASA Scientific and Technical Information Division. 27 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). 

IRAS ağ sayfası31 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Caltech

Kahraman Kolu, Samanyolu'nun iki büyük sarmal kolundan birisidir. Diğer büyük sarmal kol Kalkan-Güneyhaçı koludur. Kahraman Kolu, uzun Samanyolu çubuğunun merkezden uzak son kısmından dışarıya doğru uzanır.
Samanyolu, iki büyük ve çok sayıda küçük koldan oluşmuş bir çubuklu sarmal gökadadır. Kahraman Kolu'nun yarıçapı yaklaşık olarak 10.700 parsektir ve küçük Kuğu ve Yay-Karina kolu arasında yer alır. Kahraman takımyıldızına olan yakınlığından dolayı bu şekilde adlandırılır.
Kahraman kolu pek çok Messier nesnesi içerir:

Yengeç Bulutsusu (M1)
Açık Küme M36
Açık Küme M37
Açık Küme M38
Açık Küme M52
Açık Küme M103.

Samanyolu

Perseus Arm closer than previously thought 9 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Messier Objects in the Milky Way Galaxy (SEDS)7 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kalkan-Güneyhaçı kolu (ayrıca Kalkan-Erboğa kolu olarak da bilinir), uzun Samanyolu çubuğunun merkeze yakın ucundan dışarıya doğru uzanan; yıldız, gaz ve tozdan oluşmuş olan iki büyük sarmal koldan birisidir. Diğer büyük sarmal kol Kahraman koludur. Samanyolu, iki büyük ve çok sayıda küçük koldan oluşmuş bir çubuklu sarmal gökadadır. Kalkan-Güneyhaçı kolu, diğer büyük sarmal kol olan Kahraman kolu ile küçük Yay-Karina kolu arasında yer alır. Kol, çekirdek yakınından "Kalkan kolu" olarak başlar ve sonra yavaş yavaş "Güneyhaçı kolu"na dönüşür.
Kolu gökada çubuğuna bağlayan bölge, yıldız oluşumu açısından zengin bir bölgedir. 2006 yılında, RSGC1 adı verilen ve 14 kırmızı süperdev yıldız içeren büyük bir yıldız kümesi keşfedildi. 2007 yılında ise, RSGC1'den sadece birkaç yüz ışık yılı uzaklıkta ve 50.000 genç yıldız içeren bir küme keşfedildi. RSGC2 olarak adlandırılan küme, 20 milyon yaşından daha genç olan 26 kırmızı süperdev yıldıza sahiptir ve bu sayı, bu tür kümeler için oldukça fazladır. Bu bölgedeki diğer kümeler ise RSGC3 ve Alicante 8'dir.

Samanyolu

Kova yıldız akıntısı, Samanyolu Gökadası'nda bulunan bir yıldız akıntısıdır. Akıntıdaki yıldızların çoğunun Kova takımyıldızı doğrultusunda yer alması nedeniyle bu ismi almıştır. Dünya'ya en yakın noktasında yaklaşık 2.000 ışık yılı, en uzak noktasında ise yaklaşık 30.000 ışık yılı uzaklıktadır. Bugüne kadar keşfedilenler arasında Dünya'ya en yakın yıldız akıntısıdır ve yaklaşık 700 milyon yıl önce oluştuğu için aynı zamanda en gencidir. Diğer birçok yıldız akıntısının aksine galaktik merkeze yakın bir konumda bulunmaktadır. Akıntı, 2010 yılının sonlarında Yeni Zelandalı Mary Williams'ın öncülük ettiği Potsdam Astrofizik Enstitüsü'nden bir grup araştırmacının dahil olduğu RAdial Velocity Experiment (RAVE) adlı gözlem projesiyle keşfedilmiştir.
Akıntının kökenine dair farklı çalışmalar bulunmaktadır. 2012 yılında yayımlanan bir çalışmada, Kova yıldız akıntısını oluşturan yıldızların metallik oranları, Samanyolu'na göre konumu ve bu yıldızların yaklaşık 12 milyar yıl olarak tahmin edilen yaşı gibi verilere dayanarak, akıntının kökeninin parçalanmış bir cüce gökadadan ziyade, bir küresel yıldız kümesinin dağılması olduğu öne sürülmüştür.
2014 yılında yapılan daha sonraki bir çalışma ise farklı bir sonuca ulaşmıştır. Bu çalışmaya göre Kova yıldız akıntısı, birkaç milyar yıl önce bir uydu gökadanın neden olduğu kütleçekimsel etkileşimler sonucu galaktik diskin kendisinden kopan bir parçadan meydana gelmiş olabilir.

Yıldız akıntıları listesi

The Dawning of the Stream of Aquarius in RAVE The Astrophysical Journal dergisinde yayınlanan makalenin özeti

Küçük Macellan Bulutu (KMB) (İngilizce: Small Magellanic Cloud, Nubecula Minor, kısaltılmışı: SMC), Samanyolu Gökadası yakınlarında bulunan bir cüce düzensiz gökadadır. D25 izofotal çapı yaklaşık 5,78 kiloparsek (18.900 ışık yılı) olan KMB'nin içinde birkaç yüz milyon yıldız bulunmaktadır. Toplam kütlesi yaklaşık olarak 7 milyar güneş kütlesidir. Yaklaşık 200.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan KMB, Samanyolu'nun en yakın gökada komşularından ve çıplak gözle görülebilen en uzak nesnelerden biridir.
Küçük Macellan Bulutu, Güney Yarımküre'nin tamamından ve yaklaşık 15° kuzey enleminin güneyinde kalan enlem derecelerinden güney ufkunun hemen üzerinde tamamen görülebilir. Gökada, Tukan takımyıldızı boyunca ve Küçüksuyılanının bir bölümünde, Samanyolu'ndan kopmuş bir parça gibi soluk, puslu bir leke olarak belirir. KMB, yaklaşık 4,2°'lik (Ay'ın 8 katı) ortalama bir görünür çapa sahiptir ve bu nedenle yaklaşık 14 kare derecelik (Ay'ın 70 katı) bir alanı kaplar. Yüzey parlaklığı çok düşük olduğundan, bu derin gökyüzü cismi en iyi şekilde berrak, ay ışığı olmayan gecelerde ve şehir ışıklarından uzakta gözlemlenebilir. KMB, 20° doğusunda bulunan Büyük Macellan Bulutu (LMC) ile bir çift oluşturur ve LMC gibi Yerel Grup'un bir üyesidir. Şu anda Samanyolu'nun bir uydusudur, ancak muhtemelen eskiden Büyük Macellan Bulutu'nun uydusuydu.

Büyük Macellan Bulutu
Macellan Bulutları
Küçük Macellan Bulutu içindeki nesneler
NGC 265
NGC 290
NGC 346
NGC 347
NGC 602

SEDS entry on the SMC8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SMC at ESA/Hubble27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Küçük Macellan Bulutu: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Macellan Akıntısı, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları'ndan Samanyolu'nun galaktik güney kutbuna doğru 100° boyunca uzanan yüksek hızlı gaz bulutları akıntısıdır. Akıntı, öncü kol (leading arm) olarak adlandırılan gazlı bir özelliğe sahiptir. Macellan Akıntısı 1965 yılında gözlemlenmiş ve Macellan Bulutları ile ilişkisi 1974 yılında belirlenmiştir.

1965 yılında, Macellan Bulutları bölgesinde anormal hızda hareket eden gaz bulutları keşfedildi. Bu gaz, gökyüzünde en az 180 derece boyunca uzanır ve bu da yaklaşık 55 kpc (180.000 ly) mesafede 180 kpc'ye (600.000 ly) karşılık gelir. Gaz, Samanyolu'na göre oldukça paralel ve kutupsaldır. Hız aralığı çok büyüktür (Yerel durgunluk standardına göre -400 ila 400 km s−1) ve hız modelleri Samanyolu'nun geri kalanıyla uyumlu değildir. Bu nedenle, klasik bir yüksek hızlı bulut olarak tanımlanmıştır.
Gaz henüz haritalanmamış ve iki Macellan Bulutu ile bağlantısı tespit edilmemişti. Macellan Akıntısı, 1972 yılında Wannier ve Wrixon tarafından Macellan Bulutları yakınlarında Nötr Hidrojen (HI) gaz özelliği olarak keşfedildi. Macellan Bulutları ile bağlantısı 1974 yılında Mathewson ve arkadaşları tarafından belirlendi.
Macellan Bulutlarının yakınlığı, bireysel yıldızlarını ve paralakslarını ve ayrıca özdevinimini çözme yeteneği ile birlikte sonraki gözlemler, her iki bulutun tam 6 boyutlu faz uzayı bilgisini (enine hızlar için çok büyük göreceli hatalarla) sağladı. Bu, Büyük ve Küçük Macellan Bulutları'nın Samanyolu'na göre muhtemel geçmiş yörüngesinin hesaplanmasını mümkün kıldı. Hesaplama, örneğin 3 gökadanın biçimleri ve kütleleriyle, hareket eden nesneler arasındaki dinamik sürtünmenin doğası gibi büyük varsayımları gerektiriyordu. Bireysel yıldızların gözlemleri, yıldız oluşum tarihi hakkındaki ayrıntıları ortaya koydu.

Macellan Akıntısı'nın oluşumunu açıklayan modeller 1980'den beri üretilmektedir. Hesaplama gücünün artmasıyla birlikte yapılan ilk modeller oldukça basitti, kendi kendine kütleçekimi yapamayan ve az sayıda parçacık içeren modellerdi. Çoğu model, Macellan Bulutları'na öncü bir özelliği öngörüyordu. Bu ilk modeller "gelgit" modelleri olarak adlandırılır. Tıpkı Dünya'daki gelgitlerin "etki eden" Ay'ın kütleçekim kuvveti ile oluşturulması gibi, modeller de parçacıkların tercihen çekildiği birbirine zıt iki yönü öngörüyordu, fakat öngörülen özellikler gözlemlenemedi. Bu, öncü bir unsura ihtiyaç duymayan, fakat kendi sorunları olan birkaç modele yol açtı. 1998 yılında, Parkes Gözlemevi'ndeki HIPASS ekibi tarafından yapılan tüm gökyüzü taramasını analiz eden bir çalışma, önemli yeni gözlemsel veriler üretti. Putman ve arkadaşları, Macellan Bulutları öncü yüksek hızlı bulut kütlesinin aslında Macellan Bulutları'na tamamen bağlı olduğunu keşfettiler. Dolayısıyla, "öncü kol" özelliğinin varlığı nihayet doğrulanmış oldu. Ayrıca, Lu ve arkadaşları (1998) ve Gibson ve arkadaşları (2000), akıntılar ve Macellan Bulutları arasındaki kimyasal benzerliği tespit ettiler.
Daha yeni ve giderek daha karmaşık hale gelen modellerin tümü, "öncü kol" varsayımını test etmiştir. Bu modeller, gelgit alanları aracılığıyla kütleçekim etkilerini yoğun bir şekilde kullanmaktadır. Bazı modeller şekillendirme mekanizması olarak çarpma basıncı soyulmasına da dayanır. Son modellerin çoğunda, Samanyolu'nun halesinden gelen sürüklenmenin yanı sıra gaz dinamikleri, yıldız oluşumu ve kimyasal evrim giderek daha fazla dahil edilmektedir. Küçük Macellan Bulutu, daha düşük kütleye sahip olduğu ve kütleçekimsel olarak daha az bağlı olduğu için, gelgit kuvvetlerinin çoğunlukla onu etkilediği düşünülüyor. Buna karşılık çarpma basıncı soyulması, daha büyük bir gaz rezervuarına sahip olduğu için Büyük Macellan Bulutu'nu daha çok etkilemektedir.

2018 yılında yapılan bir araştırma, Macellan Akıntısı Öncü Kolu'ndaki gazın kimyasal bileşiminin, Büyük Macellan Bulutu'ndan ziyade Küçük Macellan Bulutu'nun bileşimine daha çok benzediğini doğruladı. Bu sonuç, akıntı boyunca parlayan arka plan kuasarlarından gelen ışığın incelenmesi ve bu ışığın, ya soğurulan ya da içinden geçen spektrumununun analiz edilmesiyle elde edildi. Bu analiz, gazın büyük olasılıkla Küçük Macellan Bulutu'ndan geldiğini doğruladı ve böylece Büyük Macellan Bulutu'nun, Macellan Akıntısı üzerinde işleyen her iki bulut arasındaki kütleçekim çekişmesini "kazandığını" gösterdi.
2019 yılında gök bilimciler Gaia verilerini kullanarak genç yıldız kümesi Price-Whelan 1'i keşfettiler. Yıldız kümesi düşük bir metalliğe sahiptir ve Macellan Bulutları'nın öncü koluna aittir. Bu yıldız kümesinin keşfi, Macellan Bulutları'nın öncü kolunun Samanyolu'ndan 90.000 ışık yılı uzaklıkta olduğunu, yani daha önce düşünüldüğü kadar Samanyolu'na yakın olmadığını göstermektedir. Yıldız kümesi nispeten gençtir ve bu da öncü kolda yakın zamanda yıldız oluşumunun gerçekleştiğinin bir işaretidir.

Yıldızlararası bulut
Yıldız akıntıları listesi
Price-Whelan 1

"NAME Magellanic Stream". SIMBAD. Centre de données astronomiques de Strasbourg. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Keşif: Wannier, P.; Wrixon, G. T. (1972). "An Unusual High-Velocity Hydrogen Feature". The Astrophysical Journal. Cilt 173. ss. L119 – L123. Bibcode:1972ApJ...173L.119W. doi:10.1086/180930.  (İngilizce)
MC bağlantısı tespiti: Mathewson, D. S.; Cleary, M. N.; Murray, J. D. (1974). "The Magellanic stream". The Astrophysical Journal. Cilt 190. ss. 291–296. Bibcode:1974ApJ...190..291M. doi:10.1086/152875.  (İngilizce)
İlk modelleme: Murai, T.; Fujimoto, M. (1980). "The Magellanic Stream and the Galaxy with a Massive Halo". Publications of the Astronomical Society of Japan. Cilt 32. ss. 581–604. Bibcode:1980PASJ...32..581M.  (İngilizce)
Öncü kol özelliğinin keşfi: Putman, M. E.;  ve diğerleri. (1998). "Tidal disruption of the Magellanic Clouds by the Milky Way". Nature. 394 (6695). ss. 752-754. arXiv:astro-ph/9808023 . Bibcode:1998Natur.394..752P. doi:10.1038/29466.  (İngilizce)

Yoshizawa, Akira M.; Noguchi, Masafumi (2003). "The dynamical evolution and star formation history of the Small Magellanic Cloud: effects of interactions with the Galaxy and the Large Magellanic Cloud". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 339 (4). ss. 1135–1154. Bibcode:2003MNRAS.339.1135Y. doi:10.1046/j.1365-8711.2003.06263.x. 
Mastropietro, C.; Moore, B.; Mayer, L.; Wadsley, J.; Stadel, J. (2005). "The gravitational and hydrodynamical interaction between the Large Magellanic Cloud and the Galaxy". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 363 (2). ss. 509–520. arXiv:astro-ph/0412312 . Bibcode:2005MNRAS.363..509M. doi:10.1111/j.1365-2966.2005.09435.x. 
Connors, Tim W.; Kawata, Daisuke; Gibson, Brad K. (2006). "N-body simulations of the Magellanic Stream". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 371 (1). ss. 108-120. arXiv:astro-ph/0508390 . Bibcode:2006MNRAS.371..108C. doi:10.1111/j.1365-2966.2006.10659.x. 

Macellan Akıntısı, Günün Gökbilim Görüntüsü 25 Ocak 2010, Çeviri ve Düzenleme: Murat TUNÇAY - Tahir ŞİŞMAN

Max Karl Ernst Ludwig Planck (23 Nisan 1858, Kiel - 4 Ekim 1947, Göttingen), Alman fizikçi ve 1918 Nobel Fizik Ödülü sahibi.
Planck, Kuantum Kuramı'nı geliştirdi ve Termodinamik yasaları üzerine çalıştı. Kendi adıyla bilinen Planck sabitini ve Planck ışınım yasasını buldu. Ortaya attığı kuantum kuramı, o güne değin bilinen fizik yasaları içinde devrimsel ve çığır açıcı nitelikteydi.

Planck, geleneksel ve entelektüel bir aileden gelmektedir. Baba tarafından büyük dedesi ve dedesi Göttingen'de ilahiyat profesörüydüler. Babası Kiel ve Münih'te hukuk profesörüydü.

Planck Kiel, Holstein'da doğdu. Babası Johann Julius Wilhelm Planck ve annesi babasının ikinci eşi olan Emma Patzig idi. O, Karl Ernst Ludwig Planck Marx adıyla vaftiz edildi ve ona verilen isim Marx birincil adı olarak belirlenmişti. Ancak 10 yaşındayken Max ismi ile imza atmış ve hayatının devamında bu ismi kullanmıştır. O, ailenin altıncı çocuğuydu. İki tane kardeşi babasının ilk evliliğindendi. Onun ilk anıları arasında, 1864 yılında İkinci Schleswig Savaşı sırasında Kiel içine Prusya ve Avusturya askerlerinin yürüyüşü oldu. 1867 yılında ailesiyle beraber Münih'e taşındılar ve Max Maximilians Gymnasium okuluna alındı. O, burada Hermann Müller vesayeti altında geldi. Hermann bir matematikçiydi ve Max'a mekaniği ve astronomiyi öğretti. Müller'den ilk Enerjinin Korunumu Yasası'nı öğrendi. Plank 17 yaşındayken erken mezun oldu. Bu Planch'ın ilk fizik alanına temasını sağladı.

Planck müzikte de yetenekliydi. Şan dersleri aldı: piyano, çello ve org çaldı. Ayrıca şarkılar ve opera besteledi. Ancak, o bunların yerine fizik okumayı seçti. Münih'te fizik profesörü olan Philipp von Jolly dersine girecek olan Planck'a bir tavsiye de bulundu ve şu cümleyi söyledi: “Bu alanda, hemen hemen her şey zaten keşfedilmiş ve bütün olay geride kalmış olan delikleri doldurmak.”. Planck da "yeni şeyler keşfetmek isteyen birisinin olmadığı" cevabını verdi. Ancak bu alanın bilinen temelini anlamak için Münih Üniversitesinde 1874 yılında çalışmalarına başladı. Jolly gözetiminde, Planck bilimsel kariyeri ile ilgili sadece deneyler yapıyordu. Isıtılmış platinin içinden hidrojenin difüzyon üzerinde çalışıyordu ama daha sonra teorik fiziğe aktarıldı. 1877 yılında fizikçi Hermann von Helmholtz ve Gustav Kirchhoff; ve matematikçi Karl Weierstrass ile bir yıllığına çalışmak için Berlin'e gitti. O, Helmholtz'un hiçbir zaman hazırlanarak gelmediğini yazmış. Ayrıca çok yavaş konuştuğunu, yanlış hesaplamalar yaptığını ve onu dinlerken sıkıldığını yazmış. Kirchhoff da konuşmalarında kuru ve monoton olduğunu ama derslere özenle hazırlanmış olduğunu yazmıştır. Helmholtz ile yakın arkadaş oldu. Oradayken o, alanı olarak Isı Teorisi'ni seçmesi için götürdü, Clausius yazılarını da çoğunlukla kendi isteği üzerine çalışmıştır. 1878 yılında Planck, eleme sınavlarını geçti ve Şubat 1879'da tezini savundu. Tezi ise, “ber den zweiten Hauptsatz der mechanischen Wärmetheorie” (Termodinamiğin İkinci Yasası Üzerine) idi. O, sonra Münih'te eski okulunda matematik ve fizik eğitimi verdi.
Haziran 1880 yılında ise Max, habilitasyon tezini sundu. Tez başlığı “Gleichgewichtszustände isotroper Körper in verschiedenen Temperaturen” (Farklı Sıcaklıklarda İzotropik Cisimlerin Denge Durumları) idi.

O, habilitasyon tezinin tamamlanması ile Münih'te ücretsiz olarak çalışan özel öğretim üyesi oldu. O sıralarda Max, akademik pozisyon için teklif bekliyordu. Başlangıçta akademik topluluk tarafından göz ardı edilmesine rağmen, ısı teorisi alanında yaptığı çalışmalarını daha da ilerletti ve farkında olmadan aynı Gibbs gibi başka termodinamik formalizmine katkıda bulundu. Entropi ile ilgili Clausius'un fikirleri eserlerinde merkezi bir rol oynadı.
1885 yılında Planck, Kiel Üniversitesi'nde teorik fizik alanına doçent olarak atandı. Entropi ve özellikle fiziksel kimya uygulanan tedavisiyle ilgili daha fazla çalışmalar yaptı. 1897 yılında Treatise'sını (bilimsel çalışma) yayınladı. O, elektrolitik ayrışma Svante Arrhenius teorisi için bir termodinamik temel önerdi. 4 yıl içerisinde Berlin Üniversite'sinde Kirchhoff'un konumuna varis gösterildi. Bu olay muhtemelen Helmholtz'un aracılığı sayesinde gerçekleşti ve 1892 yılında profesör oldu. 1907 yılında Planck, Viyana'da Boltzmann'ın pozisyonu teklif edildi ama Berlin'de kalmak için teklifi reddetti. 1909 yılı süresince, Berlin Üniversitesin'de profesör olarak O, New York Columbia Üniversitesinde Teorik Fizik Ernest Kempton Adams Öğretim Üyesi olmaya davet edildi. Onun derslerinden bir dizisi Columbia Üniversitesi profesörü AP Wills tarafından tercüme edildi ve yayımlandı. 10 Ocak 1926 tarihinde Berlin'den emekli oldu.

1887 Mart ayında Planck, Marie Merck (1861-1909) ile evlendi. Kiel'de bir apartman dairesi kiraladı ve onunla oraya taşındı. Dört tane çocukları oldu. İsimleri Karl (1888-1916), ikizler Emma (1889-1919) ve Grete (1889-1917); ve Erwin (1893-1945).
Planck ailesi, Berlin'de oturdukları apartman dairesinden sonra, Berlin-Grunewald, Wangenheimstrasse 21'de bir villada yaşamaya başladılar. O bölgede birçok profesör oturuyordu. Bunların içinde ilahiyat profesörü Adolf von Harnack da vardı. Harnack yakın zamanda Planck'ın en iyi arkadaşlarından biri olmuştu. Planckların evi, yakın zamanda kültür ve sosyal merkezine dönüştü. Albert Einstein, Otto Hahn ve Lise Meitner gibi çok sayıda tanınmış bilim adamları sık sık ziyaret ederlerdi. Ortaklaşa performans sergiledikleri müzik geleneği zaten Helmholtz evinde kurulmuştur.
Birkaç mutlu yıldan sonra, 1909 Temmuz ayında Marie Planck muhtemelen veremden öldü. 1911'in Mart ayında Planck, Marga von Hoesslin (1882-1948) ile evlendi. Aralık ayında beşinci çocukları dünyaya geldi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ikinci oğlu Erwin, 1914 yılında Fransızlar tarafından esir alınmıştı. Bu sırada en büyük oğlu Karl, Verdun eyleminde öldürüldü. Grete ilk çocuğunu doğururken öldü. Bu olaydan iki yıl sonra kız kardeşi de aynı şekilde öldü. Bu doğan iki kız çocuğuna annelerinin isimleri verildi. Planck, bu acıya metanetle dayandı.
1945 Ocak ayında Erwin, Hitler'e suikast girişiminde bulundu ancak başarılı olamadı. Nazi Volksgerichtshof tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Erwin, 23 Ocak 1945 tarihinde idam edildi. Eşleri: Marie Merck (evlenme tarihi 1887), von Marga Hoesslin (evlenme tarihi 1910)
-Çocukları: Karl (1888-1916), ikizler Emma (1889-1919) ve Grete (1889-1917), Erwin (1893-1945), Hermann (1911-1954)

Planck, Berlin'deyken yerel Fizik Derneği'ne katıldı ve şu sözleri yazdı: “Ben o günlerde orada teorik fizikçi olarak bulunuyordum. Bu benim için kolay olmadı. Çünkü sözüme entropi ile başladım. Bu konuya o zamanlarda rağbet görülmüyordu. Bu yüzden matematiksel bir hortlak gibi olarak kabul edildi.”. Onun girişimi sayesinde, Almanya'nın çeşitli yerel Fiziksel Dernekleri 1898 yılında birleşti çünkü Alman Fizik Derneği (Deutsche Physikalische Gesellschaft, DPG) oluşturmak istiyorlardı. 1905 ve 1909 yılları arasında Planck, orada başkanlık yaptı.
Planck, altıncı dönemin teorik fizik derslerine başlamıştı. Lise Meitner'e göre, dersleri kuru ve biraz kişiliksizdi. Ama İngiliz katılımcı James R. Partington, dersler için şunları söyledi: “Not kullanmadan, hiçbir hata yapmayarak, konuşmasında hiçbir tutukluk olmadan geçti. Dinlediğim en iyi dersti.” Sözlerine şu cümle ile devam etti: “Ayakta dersi dinleyen birçok kişi vardı. Konferans salonu, iyi ısıtılmış ve oldukça yakın olduğu için dinleyicilerin bazıları zaman zaman yere düştü. Ama bu dersin akışını bozmadı. Planck, aslında gerçek bir okul kurmadı. Sadece 20 tane yüksek lisans yapan öğrencisi oldu. Bunlardan yedisi:

1897 Max Abraham (1875–1922)
1904 Moritz Schlick (1882–1936)
1906 Walther Meissner (1882–1974)
1906 Max von Laue (1879–1960)
1907 Fritz Reiche (1883–1960)
1912 Walter Schottky (1886–1976)
1914 Walther Bothe (1891–1957)

1894 yılında Planck, siyah cisim radyasyon sorununa ilgi gösterdi. Sorun 1859 yılında Kirchhoff tarafından ifade edilmişti: “Neden siyah bir cisim tarafından yayılan elektromanyetik radyasyonun yoğunluğu sıklığına ve cismin sıcaklığına bağlıdır?” Soru deneysel olarak incelenmiştir ve hiçbir teorik değer deneysel değer ile eşleşmemiştir. Wilhelm Wien, Wien yasasını önerdi. Bu yasaya göre doğru bir şekilde yüksek frekanslarda davranış tahmin edilebilir, ancak düşük frekanslarda başarısız şekilde tahmin edilebilirdi. Rayleigh-Jeans yasası da ayrıca o probleme yönelik bir yasaydı. Bu yasa daha sonra "ultraviyole felaket" olarak bilineni yarattı, ancak birçok ders kitaplarının aksine bu Planck için bir motivasyon kaynağı oldu.

Planck, 1899 yılında problemin çözümüne bir çözüm önerdi ve buna "temel bozukluğun ilkesi" adını verdi. Bu ona Wien'in yasasının türetmek için ideal bir osilatör entropi hakkında varsayımlar sağladı. Yakında deneysel kanıtlar yeni bir yasa olmadığını ispat etti. Bu yüzden Planck, hayal kırıklığına uğradı. Planck'ın yaklaşımı ünlü "siyah cisim radyasyon yasası"nın ilk versiyonunu türetmek oldu. Bu yasa deneysel olarak gözlemlenebilen siyah cisim spektrumu olarak nitelendirdi. İlk olarak 19 Ekim 1900 tarihinde DPG bir toplantıda önerildi ve 1901 yılında yayınlandı. Bu ilk türevde enerji kuantizasyonu içermiyordu ve istatistiksel mekaniği kullanamadı. 1900 yılının Kasım ayında Planck'ın ilk yaklaşımı  termodinamiğin ikinci yasasının Boltzmann'ın istatistiksel yorumuna dayanarak o radyasyon yasasının arkasında ilkeleri daha temel bir anlayış kazanma yolu arıyordu. Planck Boltzmann yaklaşımının böyle  felsefi ve fiziksel etkileri derinden şüphelenerek daha sonra şu cümle ile bitirdi: “bir umutsuzluk eylemi... Fizik hakkındaki önceki kanaatlerimden herhangi birini feda etmeye hazırdım.” 14 Aralık 1900'de DPG'ye sunulan yeni türetiminin arkasındaki temel varsayım, şu anda Planck postülatı olarak bilinen, elektromanyetik enerjinin yalnızca nicelenmiş biçimde yayılabileceğiydi. Başka bir deyişle enerji sadece bir temel birimi 
  
    
      
        E
        =
        h
        ν
      
    
    {\displaystyle E=h\nu }
  
 ve katları olabilir. Bu

New Mexico, Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatı bölgesinde, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Güney Kayalık Dağları'nın dağlık eyaletlerinden biridir ve Utah, Colorado ve Arizona ile Dört Köşe bölgesini paylaşmaktadır. Ayrıca doğu ve güneydoğuda Teksas eyaleti, kuzeydoğuda Oklahoma eyaleti ile sınır komşusudur ve güneyde Meksika'nın Chihuahua ve Sonora eyaletleriyle uluslararası bir sınırı paylaşmaktadır. New Mexico'nun en büyük şehri Albuquerque'dir ve eyalet başkenti, ABD'nin en eski eyalet başkenti olan Santa Fe'dir (1610 yılında Yeni İspanya'daki Nuevo México'nun hükümet merkezi olarak kurulmuştur) ve 7.000 feet (2.134 m) rakımıyla en yüksek rakımlı şehirdir.
New Mexico, yüzölçümü bakımından elli eyaletin beşincisidir, ancak 2,1 milyondan biraz fazla sakiniyle nüfus bakımından 36. ve nüfus yoğunluğu bakımından 45. sırada yer almaktadır. İklimi ve coğrafyası, ormanlık dağlardan seyrek çöllere kadar oldukça çeşitlidir; Kuzey ve doğu bölgeleri daha soğuk bir alp iklimine sahipken, batı ve güney daha sıcak ve kuraktır. Rio Grande ve verimli vadisi kuzeyden güneye uzanarak, eyaletin merkezinden geçen ve bosque habitatını ve kendine özgü Albuquerque Havzası iklimini destekleyen bir nehir kıyısı biyomu oluşturur. New Mexico topraklarının üçte biri federal mülkiyettedir ve bu, birçok koruma altındaki vahşi yaşam alanını, 15 milli parkı ve anıtı ve eyalet sınırları içinde tamamen yer alan üç UNESCO Dünya Mirası Alanını içerir; bu, ABD'deki herhangi bir eyaletten daha fazladır. 
New Mexico'nun ekonomisi oldukça çeşitlidir; başlıca sektörler arasında madencilik, petrol ve gaz, havacılık, medya ve film yer almaktadır. 2023 yılında toplam reel gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH) 105 milyar doların üzerindeydi ve kişi başına GSYİH 49.879 dolardı. New Mexico genellikle zenginlik, sağlık hizmetleri ve eğitim açısından düşük sıralarda yer alsa da, bilim adamları, mühendisler ve diğer yüksek vasıflı işçilerin en yüksek yoğunluklarından bazılarına ve ABD'deki en eğitimli (ancak çok küçük) ilçelerden birine, Los Alamos İlçesine ev sahipliği yapmaktadır. New Mexico, White Sands Füze Menzili ve Kirtland Hava Kuvvetleri Üssü gibi ABD askeri tesisleri, Sandia ve Los Alamos Ulusal Laboratuvarları gibi Enerji Bakanlığı araştırma merkezleri de dahil olmak üzere önemli bir federal varlığa sahiptir. Eyalet, dünyanın ilk atom bombasını geliştiren Manhattan Projesi'nin birkaç önemli tesisine ev sahipliği yapmış ve ilk nükleer test olan Trinity'nin yapıldığı yer olmuştur. 
Tarih öncesi zamanlarda New Mexico, Atasal Pueblo halkına, Mogollon kültürüne ve Atasal Ute halkına ev sahipliği yapmıştır. Navajo ve Apaçiler 15. yüzyılın sonlarında, Comanche halkı ise 18. yüzyılın başlarında gelmiştir. Pueblo halkı, çoğunlukla kuzey New Mexico'nun Rio Grande Vadisi'nde olmak üzere birkaç düzine köyü işgal ediyordu. İspanyol kaşifler ve yerleşimciler 16. yüzyılda günümüz Meksika'sından geldiler. Engebeli arazisi nedeniyle izole olan New Mexico, Yeni İspanya genel valiliğinin çevresel bir parçasıydı. 1821'de Meksika'nın bağımsızlığını kazanmasının ardından, ABD ile artan ekonomik bağlarıyla özerk ancak huzursuz bir Meksika bölgesi haline geldi. 1848'deki Meksika-Amerika Savaşı'ndan sonra, ABD, New Mexico'yu daha büyük New Mexico Bölgesi'nin bir parçası olarak ilhak etti; bu bölge, ABD'nin batıya doğru genişlemesinin merkezindeydi; New Mexico, 6 Ocak 1912'de 47. eyalet olarak Birliğe kabul edildi. 
New Mexico'nun tarihi, eşsiz kültürüne katkıda bulunmuştur. Çoğunluğu azınlıklardan oluşan dokuz eyaletten biri olarak, ülkenin en yüksek Hispanik ve Latin Amerikalı oranına ve Alaska'dan sonra ikinci en yüksek Yerli Amerikalı oranına sahiptir. Navajo Ulusunun üçte birine, federal olarak tanınan 19 Pueblo topluluğuna ve federal olarak tanınan üç Apaçi kabilesine ev sahipliği yapmaktadır. Büyük Latin nüfusu, Hispanoları ve Meksikalı Amerikalıları içermektedir. ABD'deki en tanınabilir bayraklardan biri olan New Mexico bayrağı, yerli ve İspanyol esintilerini yansıtmaktadır. Yerli, İspanyol, Meksika ve Amerikan etkilerinin birleşimi, New Mexico'nın eşsiz mutfağında, İspanyol lehçesinde, halk müziğinde ve Pueblo Canlanma ve Bölgesel mimari tarzlarında da açıkça görülmektedir.

Rio Grande nehrinin batısı ve kuzeyindeki arazilere İspanyollar tarafından verilen isimdir.

New Mexico Kızılderilileri arasında Apaçiler (Meskalero, Hikarilla, Çirikava, Mimbreno) ve Navaholar çoğunluktadır. Bunları Pueblo yerlileri ile Zuniler izler. Daha az olarak da Uteler, Komançiler ve "Jocome, Jano ile Suma" kabileleri yer alır.

Sarı alan ve kırmızı sembol renkleri İspanya'nın renkleridir. New Mexico'ya ilk kez 1540 yılında İspanyol kaşifler tarafından getirilmiştir. New Mexico bayrağının üzerinde etrafa ışık saçan kırmızı bir güneş görürüz. Dörderli ışınlardan oluşmuş dört grup ışık vardır. Bu, Zia olarak adlandırılan yerli bir Amerikan halkının tarihi güneş sembolüdür. Zia'lar tanrının bütün iyi şeyleri onlara bu dört grup içinde hediye ettiğine inanırlar. Bu hediyeler:

4 yön- kuzey, doğu, güney ve batı
4 mevsim- ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış
Gün- sabah, öğle, akşam ve gece
Yaşamın kendi- çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılık.

Arizona, Kolorado, Oklahoma, Teksas, Utah

College Of Santa Fe
College Of The Southwest
Eastern New Mexico University (College of Business, College of Education & Technology, College of Fine Arts, College of Liberal Arts & Sciences)
New Mexico Highlands University
New Mexico Institute Of Mining & Technology
New Mexico State University (College of Agriculture & Home Economics, College of Arts & Sciences, College of Business Administration & Economics, College of Education, College of Engineering, College of Health & Social Services, Graduate School) * St. John's College-santa Fe
University Of New Mexico (College of Arts & Sciences, College of Education, College of Fine Arts, College of Nursing, College of Pharmacy, Robert O. Anderson Graduate School of Management, School of Architecture & Planning, School of Engineering, School of Law, School of Medicine, School of Public Administration)
Western New Mexico University

Palomar 5, Yılan takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 75.600 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesidir. Walter Baade tarafından 1950 yılında keşfedilmiştir. Daha sonra bu keşifden bağımsız olarak Albert George Wilson tarafından 1955 yılında tekrar keşfedilmiştir. Wilson, keşfinden sonra bu kümeye Yılan Küresel Kümesi (Serpens Globular Cluster) ismini vermişti. Ancak Yılan takımyıldızı, ünlü M5 de dahil olmak üzere dört tane küresel küme içerdiğinden Palomar 5 olarak kataloglanmıştır.
Palomar 5, Samanyolu'nun çekim gücünden dolayı bozulma sürecindedir ve bir yıldızlar akıntısı halinde kümeyi terkeden birçok yıldız bulunur. Bu akış, 5.000 Güneş kütlesine sahiptir ve 30.000 ışık yılı uzunluğundadır.

WikiSky'da Palomar 5: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Parlak kızılötesi gökadalar (LIRG,İngilizce: Luminous infrared galaxy), elektromanyetik spektrumun kızılötesi bölgesinde (8-1000 mikron) güneşsel aydınlatma gücünün L☉ 1011 kat üzerinde parlaklığa sahip gökadalardır. Normal tespit yöntemleri nedeniyle ayrıca milimetre altı gökadalar (SMG'ler) olarak da adlandırılırlar. Parlak kızılötesi gökadalar, benzer aydınlatma gücüne sahip olan yıldız patlama gökadaları, Seyfert gökadaları ve kuazarlardan daha yaygınlardır. Kızılötesi gökadalar, tüm diğer dalga boylarında yayılan enerjiden daha fazla enerji yayarlar. Bir LIRG'nin aydınlatma gücü Güneş'in 100 milyar katıdır.
Kızılötesinde 1012 L☉'den fazla aydınlatma gücüne sahip daha parlak gökadalar, ultra parlak kızılötesi gökadalar olarak adlandırılır (ultraluminous infrared galaxies - ULIRG). Uzak kızılötesinde 1013 L☉'den fazla aydınlatma gücüne sahip olan gökadalar ise, aşırı parlak kızılötesi gökadalar olarak adlandırılır (hyper-luminous infrared galaxies - HLIRG veya HyLIRG). Aydınlatma güçleri 1014 L☉'yi aşan gökadalar, son derece parlak kızılötesi gökadalardır (extremely luminous infrared galaxy - ELIRG). LIRG ve ULIRG'lerin birçoğu etkileşimler ve bozulmalar göstermektedir. Bu gökada türlerinin çoğu, her yıl bir yıldız doğuran Samanyolu'na kıyasla yaklaşık 100 yeni yıldız oluşturur ve bu da yüksek aydınlatma düzeyinin oluşmasına yardımcı olur.

Parlak kızılötesi gökadaların (LIRG, ULIRG, HLIRG ve ELIRG) bazı dikkat çekici örnekleri şunlardır:

Radyo galaksisi ve yakınları, radyo yüksek sesle kuazarlar ve blazarlar, aktif galaksi türleridirlerdir ki, bunlar 10 MHz ile 100 GHz ve 1039 W arasında aydınlanma veren radyo dalgalarıdır. Radyo emisyonu sinkrotron işleminden kaynaklanmaktadır. Radyo emisyonunda gözlemlenen yapı relativistik ışımanın etkilerince modifiye edilmiş ikiz jetler ile dış ortam arasındaki etkileşim ile belirlenir. Ev sahibi galaksiler neredeyse sadece büyük eliptik galaksilerdirler. Radyo yüksek aktif galaksiler ilginçliği sadece kendileri açısından olmayıp, uzun mesafelerden tespit edilebildiklerinden dolayı ayrıca da gözlemsel kozmoloji açısından bir değer teşkil etmektedirler. Son zamanlarda, özellikle galaksi grupları ve kümelerindeki galaksilerarası ortamda bulunan bu cisimlerin etkileri üzerine oldukça fazla çalışmalar yapılmaktadır.

Radyo yüksek aktif galaksilerden gelen radyo emisyonu, oldukça yumuşak, geniş bant doğası ve güçlü polarizasyondan sonuca varıldığından dolayı sinkrotron emisyonudur. Bu, radyo-yayan plazma içerdiğini, en azından, rölativistik hızlı (Lorentz ~ 104 faktörler) ve manyetik alanlı elektronlar anlamına gelir. Plazmanın nötr olması gerektiğinden, ya protonları veya pozitronları içermelidir. Sinkrotron ışınımı gözlemlerinden doğrudan gelen parçacık içeriğini saptayacak herhangi bir yöntem bulunmamaktadır. Bununla beraber, gözlem kanalıyla manyetik alanlarda ve parçacıklarda enerji yoğunluğunu saptamaya yönelik hiçbir yöntem bulunmamaktadır: aynı sinkrotron yayınırlığı (emisivitesi), birkaç elektron ve güç alanı veya zayıf bir alan veya zayıf alan ve birçok alanlardan veyahut ikisi arasında bir şeyin sonucu olabilir. Emisivite verilmiş bölgenin sahibi olabileceği minimum enerji yoğunluğu olan minimum enerji koşulunu saptamak mümkündür, fakat yıllardır gerçek enerjilerin; minimum enerjilerin yanında herhangi bir yerde olduğuna inanmak için bir neden olmadığına inanılıyordu.
Sinkrotron ışınımına yönelik kardeş süreci; ambiyant fotonlarla etkileşim içinde bulunan relativistic elektronlarda ters-Compton sürecidir ve Thomson bunları yüksek enerjilere dönüşmektedir. Radyo yüksek ses kaynaklarından gelen ters-Compton emisyonunun özellikle X-ışınlarında önemli olduğu ortaya çıkıyor. Ters-Compton saçılımının belirlenmesi, kısmen manyetik alanlarda ve parçacıklarda bulunan enerji yoğunluklarının modele dayalı tahminine imkân sağlamaktadır. Bu durum, birçok güçlü kaynakların aslında minimum enerji ortamına gayet yakın olduğunu tartışmak için kullanılmaktadır.
Sinkrotron radyasyonu radyo dalga boyları ile sınırlı değil: eğer radyo kaynağı parçacıkları yeterince yüksek enerjilere yükseltebilirse, radyo ile tespit edilen özellikler, kızılötesi, optik, ultraviyole ve hatta X-ray ile görülebilir. Fakat sonraki aşamada sorumlu elektronların; tipik manyetik alanlarında 1TeV'den fazla enerjilere sahip olması gerekir. Yine, kutuplaşma ve sürekli spektrum, diğer emisyon süreçlerinden kaynaklanan sinkrotron radyasyonunu ayırt etmek için kullanılır. Jetler ve sıcak noktalar yüksek frekanslı Sinkrotron emisyonun olağan kaynaklarıdır. Sinkrotronunun ve ters-Compton radyasyonu gözlemsel olarak ayırt etmek güçtür. Gözlemlemekte olduğumuz bazı cisimlerdeki süreçlerde, özellikle X ışını hususunda sürekli bir anlaşmazlık bulunmaktadır.
Ters-Compton radyasyonu ve sinkrotrona sebebiyet veren termal olmayan parçacıkları ve relativistik populasyonu üreten süreç veya süreçler topluca parçacık hızlandırma olarak bilinir. Fermi ivme (ekselerazyon) radyo-yüksek aktif galaksilerinde akla yatkın bir parçacık hızlandırma sürecidir.

Radyo galaksiler ve bir dereceye kadar radyo-yüksek sesli kuazarlar, radyo haritalarındaki yapıları geniş bir yelpazede görüntüler. En yaygın büyük ölçekli yapılar lob'lar olarak adlandırılır. Bunlar, aktif çekirdeğin her iki tarafına yerleştirilmiş genellikle oldukça simetrik, kabaca elipsoit çift (duble) yapılardır. Düşük parlaklık kaynaklarının belirgin azlığı, genellikle çok daha uzun tüyler (plumes'ler) olarak bilinen yapıları ortaya çıkarır. Bazı radyo galaksileri çekirdekten doğrudan gelen ve loba giden jetler olarak bilinen bir veya iki uzun dar yapıyı (en ünlü örneği Başak kümede bulunan dev galaksi M87'dir.) gösterir. 1970'lerden bu yana, en yaygın kabul gören model, en yakın aktif çekirdekten gelen yüksek enerji parçacıkları ve manyetik alanın ışınlarıyla güç verilen loblar ve plumes'lerdir. Jet terimi, daha ziyade hem temel akışı hem de gözlemlenen yapıyı belirtmek için kullanılır. Jetlerin; ışınların görünür tezahürü (emaresi) olduğuna inanılır.

1974'te radyo kaynakları Fanaroff ve Riley diye iki ayrı sınıfa bölündü ve şu anda da Fanaroff ve Riley Sınıfı 1(FRI) ve Sınıf 2 FR II) olarak bilinmektedirler. Ayırt edici özellik başlangıçta büyük ölçekli radyo sinyali morfolojisine göre yapıldı (tür radyo emisyonun en parlak noktaları arasındaki mesafe ile belirlenmişti): FRII kaynakları kenarlara doğru parlaklık yayarken FRI kaynakları merkeze doğru parlaklık yaymaktaydılar. Fanaroff ve Riley iki sınıflandırma arasında belirgin ve keskin bir bölünmenin olduğunu fark ettiler: FRI düşük parlaklık oranına sahipken, FRII'ler yüksek parlaklık oranına sahiptiler. Daha ayrıntılı radyo gözlemleri yardımıyla, morfoloji, radyo kaynağındaki enerji taşıma yöntemini yansıtmak için ortaya çıkıyor. FRII'ler, lobların sonunda parlak sıcak noktalar hariç ölgün jetlere sahipken FRI cisimleri tipik olarak merkezde parlak jetlere sahiptirler. FRI ışınları seyahat esnasında önemli miktarda enerjilerini salıverdiklerinden dolayı etkisizleşirken, FRII'lerin enerjiyi lobların sonuna kadar etkili bir şekilde taşıyabildikleri görülmektedir.
Daha ayrıntılı olarak, FRI/FRII bölünme; FRI/FRII geçişin daha büyük galaksilerde yüksek ışımada görünmesi bakımından, ev sahibi galaksi çevresine dayanmaktadır. FRI jetlerinin, radyo emisyonunun en parlak olduğu bölgelerde yavaşlamakta olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, görünen o ki, FRI/FRII geçiş; jetin/ışının galaksilerarası ortam ile etkileşim yoluyla alt relativistik hızlarda azalma olmaksızın ev sahibi galaksi boyunca yayılıp yayılmadığı yansıtmaktadır. Relativistik ışıma etkilerinin analizinden FRII kaynaklarının jetlerinin, lobların uçlarının dışında kaldığı (en azından ± 0,5 °C arasında hızlarla) bilinmektedir. Genellikle FRII kaynaklarında görülen sıcak noktalar oluşturduğu şokların görünür tezahürleri olarak yorumlanır. Hızlı ve ayrıca süpersonik özellikteki jet (ses hızı c/√ 3 geçemez) bu gücün sonunda aniden nihayetlenirse, bu durumda spektral enerji dağılımları bu resim ile tutarlı olur. Çoğu kez çoklu sıcak noktalar, jetin bitiş noktasındaki hareketten veya şoktan sonra devam eden çıkışları yansıttığı için görünürler: bu genel sıcak nokta bölgesi bazen sıcak nokta kompleksi olarak adlandırılır. İsimler, radyo yapısına dayalı olarak radyo kaynağının belirli birkaç tipine verilmektedir:

Klasik duble açık sıcak noktalı bir FRII kaynağını göstermektedir.
Geniş açılı kuyruk; etkili jetler ve bazı zamanlar sıcak noktalar, loblardan ziyade plumesler olmaksızın ki, kümelerin merkezlerinde veya yakınlarında bulunurlar, normalde standart DOM ve FRII yapı arasında ara bir kaynak anlamına gelir.
Dar açılı kuyruk veya Ana kuyruk (Head-tail) kaynağı; küme içinde hareket ederken ram basıncından dolayı eğilmiş görüntüsü veren bir FRI ifade eder.
Şişman dubleler, ne sıcak noktaları ne de jetleri bulunan yaygın loblu kaynaklardır. Buna benzer kaynaklar; enerji temini sürekli veya geçici olarak sönmüş olan kalıntılar olabilir.

En büyük radyo galaksileri; oluşma zamanları on ile yüz milyonlarca yıl arasında olan (daha ziyade 3C236 devasa radyo galaksilerinin durumunda olduğu gibi) megapar saniyeye uzanan plumes ve loblara sahiptirler. Bu şu demek oluyor, küçük ve çok genç kaynaklar hariç, radyo kayna dinamiklerini doğrudan izlememiz mümkün olmuyor ve bu nedenle çok sayıda cisimlerden elde edilen teori ve çıkarımlara başvurmamız gerekmektedir. Açıkçası radyo kaynakları küçük başlamak ve daha büyük büyümek zorundadırlar. Lobları bulunan kaynakların durumunda dinamikler oldukça basittir: jetler lobları besler, lobların basıncı artar ve nihayetinde loblar genişler. Bu sürecin hızlı gelişme göstermesi dış ortamın basıncına ve yoğunluğuna bağlıdır. Dış ortamın basınç fazı ne kadar yüksek olursa, dinamikler açısından, yaygın sıcak gaz yayan X-ray o kadar önemlidir. Uzun bir süre için, güç kaynaklarının; dış ortama bir şok itme gücü sağlayarak süpersonik olarak genişleyeceği tasavvur edilmiştir. Ancak, X-ışını gözlemleri, süpersonik genişleme için gerekeceğinden, güçlü FRII kaynaklarının iç lob basınçlarının sıklıkla dış basınçtan ziyade, o kadar fazla yüksek olmamakla beraber dış termal basınçlara daha yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Açık bir şekilde bilinen ve süpersonik olarak genişleyen yegâne sistem, aktif çekirdeğin muhtemelen son patlaması sonucunda ortaya çıkan düşük güçlü Centarus A'nın iç loblarından oluşmaktadır.

Radyo galaksilerin neredeyse tamamı, her ne kadar sadece bir iyi belgelenmiş istisna olsa da, evrensel olarak eliptik galaksiler tarafından barındırılmaktadır. Bazı Seyfert galaksiler zayıf, küçük bir radyo jetleri göstermekle beraber yüksek radyo sesi olarak sınıflandıracak kadar yeterli oranda belirgin radyo dalgaları ihtiva etmemektedir. Radyo yüksek sesli kuasarlar ve blazarların ev sahipliği yaptığı galaksiler ile ilgili buna benzer bilgiler, bunların ayrıca eliptik galaksiler tarafından barındırıldığını da ortaya koymaktadır.
Eliptikler ile ilgili bu çok güçlü tercih için birkaç olası neden bulunmaktadır. Bunlardan biri eliptiklerin genellikle en büyük kütleli kara delikleri ihtiva etmesi ve bu nedenle en parlak aktif galaksilere güç vermeye muktedir olabilmeleri (Örnek: Eddington aydınlanması). Bir diğeri ise, eliptikler genellikle, radyo kaynağını sınırlamak için büyük ölçekli galaksilerarası ortam sağlayarak, zengin ortamlarda bulunurlar. Keza spiral galaksilerdeki muazzam boyuttaki soğuk gazın jetin oluşumunu bozup bastırma ihtimali bulunmaktadır. Şu ana kadar bu gözlemler

Deep Impact (Türkçe: Derin Darbe), Cape Canaveral Uzay İstasyonu'ndan 12 Ocak 2005, 18.47 UTC'de fırlatılan bir NASA uzay sondasıydı. Bir çarpma aygıtı bırakarak Tempel 1 (9P/Tempel) kuyruklu yıldızının iç bileşimini incelemek amacıyla tasarlanmıştır. 4 Temmuz 2005, 05.52 UTC'de çarpma aygıtı kuyruklu yıldızın çekirdeğiyle başarılı bir şekilde çarpıştı. Çarpışma, çekirdeğin iç kısmındaki enkazı kazarak bir çarpma krateri oluşturdu. Uzay aracı tarafından çekilen fotoğraflar kuyruklu yıldızın beklenenden daha tozlu ve daha az buzlu olduğunu gösterdi. Çarpışma, beklenmedik derecede büyük ve parlak bir toz bulutu oluşturdu ve çarpma kraterinin görünümünü gizledi.
Giotto, Deep Space 1 ve Stardust gibi kuyruklu yıldızlara gerçekleştirilen daha önceki görevler sadece uzay uçuşundan ibaretti. Bu görevler, kuyruklu yıldız çekirdeğinin yalnızca yüzeyini hatırı sayılır mesafelerden fotoğraflayıp inceleyebildi. Deep Impact görevi, kuyruklu yıldızın yüzeyinden malzeme çıkartarak bir ilki gerçekleştirdi ve bu olay basında, uluslararası bilim adamları ve amatör gök bilimciler arasında büyük yankı uyandırdı.
Ana görevin tamamlanmasının ardından, uzay aracının daha fazla kullanılması için tekliflerde bulunuldu. Sonuç olarak Deep Impact 31 Aralık 2007 tarihinde, ötegezegenleri ve Hartley 2 (103P/Hartley) kuyruklu yıldızını incelemek üzere EPOXI olarak adlandırılan çift amaçlı genişletilmiş bir görev için Dünya'dan fırlatıldı. Ağustos 2013'te başka bir asteroit uçuşuna doğru giderken araçla olan iletişim beklenmedik bir şekilde kaybedildi.

Deep Impact uçuşu, kuyruklu yıldızın çekirdeğinin bileşimini neyin oluşturduğu, çarpışma sonucunda kraterin nasıl bir derinliğe ulaşacağı ve kuyruklu yıldızın oluşumunun nereden kaynaklandığı gibi sorulardan oluşan kuyruklu yıldızlar hakkındaki temel sorulara cevap bulmaya yardımcı olmak amacıyla planlandı.
Astronomlar kuyruklu yıldızın bileşimini gözlemleyerek kuyruklu yıldızın iç ve dış yapısı arasındaki farklılıklara dayanarak kuyruklu yıldızların nasıl oluştuğunu belirlemeyi umut ettiler. Çarpışma ve bunun neticesinin gözlemlenmesi astronomlara bu soruların yanıtlarını bulma yönünde teşebbüs etme yetkisini verebilirdi.
Görevin yürütücüsü, Maryland Üniversitesi’nde astronom olan Michael A’Hearn idi. Cornel Üniversitesi, Maryland Üniversitesi, Arizona Üniversitesi, Brown Üniversitesi, Belton Uzay Araştırmaları Girişimcileri, JPL, Hawaii Üniversitesi, SAIC, Amerikan Ball Hava Sahası ve Max-Planck-Institut Für extraterrestrische Physik üyelerinden oluşan araştırma (bilim) ekibini yönetti.

Uzay aracı, biri kuyruklu yıldıza çarpan 370 kg ağırlığındaki akıllı çarpma cihazı adındaki bakır çekirdekten ve diğeri de Tempe1 ile karşılaşma ânından itibaren kuyruklu yıldızı güvenli bir mesafeden görüntüleyen "Gök cisminin yanından geçen roket (alçaktan uçan)" adındaki kısımdan olmak üzere iki ana bölümden meydana gelmektedir.
Alçaktan uçan (gök cisminin yanından geçen roket) uzay aracı yaklaşık 3,2 metre uzunluğunda, 1,7 metre genişliğinde ve 2,3 metre yüksekliğindedir. İki güneş paneli, bir enkaz zırhı ve kuyruklu yıldız yakınlarındaki mesafeyi gösteren görüntülü navigasyon, kızılötesi spektroskop ve görüntü yakalamaya yarayan birkaç kamera gibi bilimsel aletlerden oluşmaktadır. Uzay aracı ayrıca Yüksek Çözünürlüklü Kamera (HRI) ve bir de Orta Çözünürlüklü Kamera olmak üzere iki kamerayı da taşıyordu. HRI 1,05 ilâ 4,8 mikrometre genişliğinde izgesel bant üzerinde çalışan „Spektral Resmetme Modülü“ ya da SIM diye adlandırılan görüntülemeye yarayan kızılötesi spektrometrisini ve görünebilir ışık kamerasını filtre tekeri ile kombinleyen bir görüntüleme cihazıdır. Bu cihaz kuyruklu yıldızın çekirdeğini gözlemleyebilsin diye en iyi hale getirildi. MRI ise yedek cihazdır ve son 10 günlük yakınlaşmada boyunca öncelikli olarak yolculuk (navigasyon) amaçlı kullanıldı. Onun da birazcık farklı türlerde olmak üzere bir filtre tekeri mevcuttur.
Uzay aracının çarpma aygıtı bölümü, Impactor Targeting Sensor (ITS) adı verilen, fakat filtre tekerleği olmayan, MRI ile optik olarak aynı olan bir cihaz içerir. Onun iki amacı, çıkma (uzay mekiğinden fırlama) ve çarpma arasındaki mesafe sonradan dört katına kadar çıkarılabilecek çarpma aygıtının uçuş yolunu algılamak ve kuyruklu yıldızı yakın mesafeden görüntülemekti. Çarpma aygıtı kuyruklu yıldızın yüzeyine yaklaştıkça, bu kamera çarpma aygıtı ve Alçaktan uçan roket parçalanmadan önce görüntüleri Alçaktan uçan rokete eş zamanlı olarak aktarılan çekirdeğin her bir pikseli 0,2 metre kadar iyi olan yüksek çözünürlüklü resimlerini çekti. Çarpma aygıtı tarafından son çekilen görüntü çarpışmadan yalnızca 3,7 saniye önce yakalandı.
Çarpma aygıtının taşıdığı yüke 100 kg'lık bir ağırlıktan oluştuğu ve %100 bakır olduğu için „Krater açan Kütle/Yığın“ adı verildi. Bu krater açan kütleyi taşıdığından dolayı bakır çarpma aygıtının toplam ağırlığının %49'unu oluşturdu (toplam ağırlığın %24'ünü oluşturan alüminyumla beraber); bu bilimsel ölçümlerle ışık veya ses dalgalarının birbirleriyle birleşmesi, dolayısıyla dalgaların etrafa yayılım alanının genişlemesi etkisini en aza indirmek içindi. Bir kuyruklu yıldızda bakıra rastlanılması beklenmediği için bilim adamları herhangi bir spektrometri okumasında bakır izlerini/işaretlerini yoksayabilirlerdi. Üstelik patlayıcı kullanmak yerine taşıma yükü olarak bakırı kullanmak daha ucuzdu.
Ayrıca patlayıcılar gereksiz de olmuş olabilirdi. 102 km/sa (28 m/s) hızla yaklaşan vektörel hızıyla, çarpma aygıtının devinsel enerjisi 4,8 ton TNT değerine eşitti ki bu da onun yalnızca 370 kg olan gerçek kütlesinden oldukça fazlaydı.
Uçuş tesadüfi bir şekilde 1998 yapımı olan kuyruklu bir yıldızın Dünya'ya çarpışını konu edinen Deep Impact (Derin Darbe) filmiyle aynı adı paylaştı.

12 Ocak 2005'te evrensel saat 18.47'de Cape Canaveral Uzay İstasyonu'ndan hassas hava aracı yönetimi şeklinde SLC-17B ile fırlatılışını takiben Deep Impact uzay aracı 286 km/s (1.030.000 km/sa) sabit hızla kuyruklu yıldız Tempel 1'a ulaşmak için 174 günde 429 milyon kilometre(267 milyon mil) yol gitti. Uzay aracı 3 Temmuz 2005'te kuyruklu yıldız dolaylarına ulaştığında darbe ölçüm aracı ve alçaktan uçan uzay aracı bölümlerine ayrıldı. Çarpma aygıtı kuyruklu yıldızın sahasına doğru harekete geçmek için 10,3 km/s (37.000 km/sa) yakın bir hızla 24 saat sonra çarpışmayı gerçekleştirerek gemiyi yöneten idare roketlerini kullandı. 370 kg ağırlığındaki bakır çarpma aygıtı 4,7 tonluk TNT'ye eş değer olan 1,96×1010 jul (1 jul = 10 milyon erg) devimsel enerji yaydı.
Bilim adamları yüksek hızda çarpışma enerjisinin 100 m'ye varan genişlikte (yani Roma'da bulunan amfitiyatro arenasından bile daha büyük) bir krater yarıp ortaya çıkarmaya yeteceğine inanıyorlardı. Kraterin boyutu çarpışmadan bir yıl sonrasına kadar hala bilinmiyordu. 2007 senesindeki Stardust –NexT uçuşu kraterin çapını 150 metre olarak belirledi. Çarpışma sonrası ilk dakikalarda alçaktan uçan insansız uzay roketi, kraterin duruşunu, dışarı atılan madde gaz sütununu ve kuyruklu yıldız çekirdeğinin tümünün resimlerini çekerek çekirdeğin 500 km kadar yakınından geçti. Tüm olay Dünya merkezli teleskoplar ve içlerinde Hubble, Chandra, Spitzer ve XMM-Newton'un da bulunduğu yörüngesel rasathanelerce de resmedildi. Çarpışma ayrıca çarpma ânında kuyruklu yıldızdan yaklaşık 80 milyon km uzakta bulunan Avrupa'nın Rosetta uzay aracında yol alan kameralar ve spektroskoplar tarafından da gözlemlendi. Rosetta çarpma tarafından tozu dumana katan gaz ve toz bulutu bileşimini de tespit etti.

Kuyruklu yıldız çarpması uçuşu NASA'ya ilk olarak 1996'da teklif edildi ama o zamanlar NASA mühendisleri hedefin vurulup vurulamayacağı konusunda şüpheliydiler.
1999 senesinde Deep Impact adındaki gözden geçirilip düzeltilmiş ve teknolojik olarak geliştirilmiş uçuş teklifi kabul edildi ve NASA'nın düşük maliyetli uzay gemisi Keşif Programı’nın bir parçası olarak ödeneklerde yer aldı. Her iki uzay aracı (Çarpma aygıtı ve Uçuş aracı) ve üç temel malzeme Kolorado Boulder’deki Ball Hava Sahası & Teknolojileri Kurumu tarafından yapıldı ve birleştirildi. Uzay aracı için yazılım geliştirme 18 ay sürdü ve uygulama kodu 20.000 hattan ve 19 farklı uygulama yivinden (diş) oluştu. Uzay aracını geliştirmenin ve görevini tamamlamasının toplam maliyeti 330 milyon Amerikan Dolarına ulaştı.

İnsansız uzay aracının aslında 30 Aralık 2004’te fırlatılması planlandı ama NASA yetkilileri yazılımı denemek için daha fazla zamana ihtiyaç duyduklarından uzay aracının fırlatılışını ertelediler. 12 Ocak 2005, öğleden sonra saat 1.47’de bir Delta 2 roketi aracılığıyla Cape Canaveral’ den başarılı bir şekilde fırlatıldı.
Deep Impact’nin sağlık durumu fırlatılışının ardından gelen ilk gün boyunca belirsizdi. Güneş’in yörüngesine girip güneş panellerini yerleştirdikten kısa bir süre sonra insansız uzay roketi kendini güvenlik moduna aldı. Probleme yol açansa, uzay gemisinin RCS idare roketi katalizör (hızlandırıcı) yatakları için hatadan koruma mantığında yapılan basit bir doğru olmayan ısı limitiydi. Uzay aracının idare roketleri üçüncü aşamadaki ayrışmayı takiben uzay aracı devrilmesin diye kullanıldı. 13 Ocak 2005’te NASA insansız uzay roketinin güvenlik modundan çıktığını ve durumunun iyi olduğunu bildirdi.
11 Şubat 2005’te, Deep Impact’nin roketleri uzay aracının rotasını düzeltmek üzere planlandığı gibi ateşlendi. Bu düzeltme o kadar titizlikle yapılmıştı ki 31 Mart 2015’te yapılması planlanan sonraki düzeltme manevrasına gerek kalmadı ve iptal edildi. „Görevlendirme aşaması“ tüm malzemelerin aktif hale getirilip gözden geçirildiğini kanıtlamış oldu. Bu denemeler esnasında gaz uçurma aşamasına maruz kalan HRI görüntülerinin iyi odaklanmış olmadıkları ortaya çıktı. Uçuş üyeleri sorunu inceledikten sonra 9 Haziran 2005'te görüntü işleme yazılımı ve matematikteki ters evrişim tekniğinin kullanılmasıyla HRI görüntülerinin beklenen çözünürlüğün çoğunu eski haline getirebilecek kadar düzeltilebileceği bildirildi.

"Seyir aşaması", görevlendirme aşaması tamamlandıktan hemen sonra, 25 Ma

Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu (Hintçe: भारतीय अन्तरिक्ष अनुसन्धान सङ्गठन, romanize: Bhāratīya Antarikṣa Anusandhāna Saṅgaṭhana, İngilizce: Indian Space Research Organisation; ISRO, İngilizce telaffuz: [ˈɪsroʊ]) merkezi Bengaluru şehrinde bulunan Hint hükümeti'nin uzay ajansıdır. Vizyonu, uzay bilimi araştırması ve gezegensel araştırmayı takip ederken "ulusal kalkınma için uzay teknolojisini kullanmaktır".
HUAÖ, Dünya'nın en büyük devletlerin uzay ajansları arasında yer almaktadır. Örgütün asıl amacı uzay teknolojisini geliştirmek ve ulusal yarara olan uygulamalarda kullanmaktır.
1969 yılında kurulan örgüt, Uzay Araştırmaları Hindistan Ulusal Komitesi'nde (INCOSPAR) yer almaktadır. Bengaluru Merkezli HUAÖ Hindistan Uzay Örgütü hükûmetin idarî kontrolü altındadır.

Kurulduğu günden bu yana HUAÖ sayısız dönüm noktası yakalamıştır. Hindistan'ın ilk uydusu Aryabhata, 19 Nisan 1975 yılında Sovyetler Birliği tarafından yapılarak başlatıldı. 1980 yılında Rohini, bir Hint yapımı roketle yörüngesine yerleştirilen ilk uydu oldu. HUAÖ'de sonradan iki roket geliştirilmiştir. Bu roketler çok sayıda iletişim ve Dünya gözlem uyduları programlarını başlattı. 22 Ekim 2008 tarihinde Hindistan, Chandrayaan-1 olarak bilinen uyduyu Ay'a ilk Hint misyonu olarak gönderdi.
Yıllar geçtikçe HUAÖ, Hint ve yabancı müşterilerine çeşitli projeler yürütmüştür. HUAÖ'nun uydu fırlatma kabiliyeti çoğunlukla yerli fırlatma araçları ve lansman siteleri tarafından sağlanmaktadır. HUAÖ'nun varlık olarak birçok sahada kuruluşları vardır ve çeşitli ikili ve çok taraflı anlaşmaların bir parçası olarak uluslararası toplum ile iş birliği içindedir.
28 Eylül 2015'te Hindistan, Astrosat isimli ilk uzay gözlem uydusunu fırlatmıştır.
23 Ağustos 2023 tarihinde Hindistan, HUAÖ tarafından Ay'ın güney kutbu bölgesine bir uzay aracını başarıyla indiren ilk uzay ajansı oldu ve Ay'a inen dördüncü uzay ajansıdır.

ISRO, kuruluşundan bu yana uluslararası iş birliği içerisindedir. Bazı örnekler aşağıda listelenmiştir:

AERABHATA, Bhaskara, APPLE, IRS-IA ve IRS-IB / uyduların başlatılması, insan odaklı görev misyonu vb. Uluslararası iş birliği içerisindeki TERLS'in kurulması, SİTE VE ADIM'ın yürütülmesi.
ISRO, arama ve kurtarma için uluslararası COSPAS / SARSAT Programı kapsamında LUT / MCC'yi işletmektedir.
Hindistan, Birleşmiş Milletler'in sponsorluğunda Asya ve Pasifik'te (CSSTE-AP) Uzay Bilimi ve Teknolojisi Eğitim Merkezi kurdu.
Hindistan, Kasım 1999'da Asya ve Pasifik'te Sürdürülebilir Kalkınma için Uzay Uygulamalarıyla ilgili İkinci BM-ESCAP Bakanlar Konferansına ev sahipliği yaptı.
Hindistan, Birleşmiş Milletler Uzayın Barışçıl Kullanımları Komisyonu, Cospas-Sarsat, Uluslararası Uzay Araştırmaları Federasyonu, Uzay Araştırmaları Komisyonu (COSPAR), Kurumlar Arası Alan Kararsız Koordinasyon Komitesi (IADC), Uluslararası Uzay Üniversitesi ve Dünya Gözlem Komitesi (CEOS).
Chandrayaan-1, NASA, ESA, Bulgaristan Uzay Ajansı ve Kuzey Amerika ve Avrupa'daki diğer kurum / şirketlerden bilimsel yükler taşıyordu.
Birleşik Devletler hükûmeti 24 Ocak 2011'de yüksek teknoloji ticareti yapmak ve Hindistan ile daha yakın stratejik ilişkiler kurmak amacıyla Entity List denilen ISRO da dahil olmak üzere birçok Hint hükûmet makamını iptal etti.

ISRO, Indo-Fransız Megha-Tropiques Misyonu gibi yabancı uzay ajanslarıyla ortak çalışmalar yürütür.
Toronto'daki 2014 Uluslararası Uzay Kongresi'nde ISRO başkanı K. Radhakrishnan ve NASA yöneticisi Charles Bolden iki belge imzaladı. Bir tanesi, NASA-ISRO Sentetik Diyafram Radarı (NISAR) uydu misyonunun 2020'de başlatılmasıyla, kara alanı değişikliklerinin neden ve sonuçlarının küresel ölçümlerinin yapılması ile ilgiliydi. Diğeri, Mars'ı keşfetmek için yapılacak ortak görevler için bir yol oluşturmaktı.
Antrix Corporation, ISRO'nun ticari ve pazarlama kolu, hem yerli hem de yabancı anlaşmaları yönetmektedir.
Aşağıdaki ülkelerle anlaşma veya çerçeve anlaşmalara ilişkin muhtıra şeklinde resmi kooperatif düzenlemeleri imzalanmıştır

Aşağıdaki yabancı kuruluşlar ayrıca ISRO ile çeşitli anlaşmalar imzaladılar:-

ISRO Başkanı K. Radhakrishnan, Maisur'da düzenlenen 39. Uzay Araştırması Komitesinin Bilimsel Meclisi Meclisinde, uzay görevlerinde uluslararası sinerjiyi yasaklayıcı maliyetleri karşısında belirtti. Ayrıca, ISRO'nun servis sağlayıcılar, güvenlik ajansları vb. Giderek artan talebini uygun maliyetle karşılamak üzere hazırlandığını belirtti.

Şubat 2017 itibarıyla ISRO, SLV, ASLV, PSLV ve GSLV gibi yerel olarak geliştirilen lansman araçlarını kullanarak 180 yabancı olan 225 uyduyu fırlattı . Güvenilir olmasına rağmen PSLV, 1600 kg kütleye oranla daha yüksek olan uyduları başlatamaz. ISRO daha ağır uydular fırlatmak için Geosynchronous Satellite Launch Vehicle 'ı geliştiriyor. ISRO, en çok sayıda uyduyu tek bir seferde fırlatmada (104) dünya rekoru sahibidir.

Birkaç ISRO uydusu yabancı uzay ajansları tarafından (Avrupa, SSCB / Rusya ve Amerika tarafından başlatılmıştır. Ayrıntılar (Aralık 2016 itibarıyla) aşağıdaki tabloda verilmiştir.

3000 kg veya daha fazla fırlatma kütlesi bulunan ve yabancı acenteler tarafından başlatılan ISRO uyduları aşağıdaki tabloda listelenmiştir.

ISRO official website14 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Official website of the Department of Space of the Government of India". dos.gov.in. 22 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Korelasyon ya da ilinti, olasılık kuramı ve istatistikte iki rassal değişken arasındaki doğrusal ilişkinin yönünü ve gücünü belirtir. Genel istatistiksel kullanımda korelasyon, bağımsızlık durumundan ne kadar uzaklaşıldığını gösterir.
Farklı durumlar için farklı korelasyon katsayıları geliştirilmiştir. Bunlardan en iyi bilineni Pearson çarpım-moment korelasyon katsayısıdır. İki değişkenin kovaryansının, yine bu değişkenlerin standart sapmalarının çarpımına bölünmesiyle elde edilir. Pearson ismiyle bilinmesine rağmen ilk olarak Francis Galton tarafından bulunmuştur.

Pearson çarpım-moment korelasyon katsayısı isminde, kovaryans hesaplanırken yapılan işlemin fiziksel moment hesabına benzerliği etkili olmuştur. Çift taraflı bir kaldıraçın iki yük kolundaki ağırlıkların momenti hesaplanırken kullanılan, ağırlık ile ağırlığın destek noktasına olan uzaklığın çarpımı ile her bir değişkenin ortalamaya olan uzaklıklarının bulunması arasındaki benzerlik bu isimlendirmeye neden olmuştur.

Korelasyon katsayısı, bağımsız değişkenler arasındaki ilişkinin yönü ve büyüklüğünü belirten katsayıdır. Bu katsayı, (-1) ile (+1) arasında bir değer alır. Pozitif değerler direkt yönlü doğrusal ilişkiyi; negatif değerler ise ters yönlü bir doğrusal ilişkiyi belirtir. Korelasyon katsayısı 0 ise söz konusu değişkenler arasında doğrusal bir ilişki yoktur.
Matematik beklenti değerleri μX ve μY, standart sapmaları σX ve σY olan iki bağımsız değişken X ve Y arasındaki Pearson'un çarpım-moment korelasyon katsayısı (ρX, Y), şu şekilde tanımlanır:

  
    
      
        
          ρ
          
            X
            ,
            Y
          
        
        =
        
          
            
              
                C
                o
                v
              
              (
              X
              ,
              Y
              )
            
            
              
                σ
                
                  X
                
              
              
                σ
                
                  Y
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              E
              (
              (
              X
              −
              
                μ
                
                  X
                
              
              )
              (
              Y
              −
              
                μ
                
                  Y
                
              
              )
              )
            
            
              
                σ
                
                  X
                
              
              
                σ
                
                  Y
                
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \rho _{X,Y}={\mathrm {Cov} (X,Y) \over \sigma _{X}\sigma _{Y}}={E((X-\mu _{X})(Y-\mu _{Y})) \over \sigma _{X}\sigma _{Y}},}
  

E değişkenin matematiksel beklenti değerini, cov ise kovaryansı ifade eder,
μX = E(X) olduğundan, 
σX2 = E(X2) - E2(X) ve
Y, için de aynısı geçerli olduğundan, şu ifadeyi yazabiliriz:

  
    
      
        
          ρ
          
            X
            ,
            Y
          
        
        =
        
          
            
              E
              (
              X
              Y
              )
              −
              E
              (
              X
              )
              E
              (
              Y
              )
            
            
              
                
                  E
                  (
                  
                    X
                    
                      2
                    
                  
                  )
                  −
                  
                    E
                    
                      2
                    
                  
                  (
                  X
                  )
                
              
               
              
                
                  E
                  (
                  
                    Y
                    
                      2
                    
                  
                  )
                  −
                  
                    E
                    
                      2
                    
                  
                  (
                  Y
                  )
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho _{X,Y}={\frac {E(XY)-E(X)E(Y)}{{\sqrt {E(X^{2})-E^{2}(X)}}~{\sqrt {E(Y^{2})-E^{2}(Y)}}}}}
  

Korelasyon, yalnızca standart hataların ikisi de sonlu ve sıfırdan farklı ise, tanımlıdır. Korelasyon katsayısının 1'i (mutlak değer olarak) geçemeyeceği ise Cauchy-Schwarz eşitsizliğinin doğal bir sonucudur.
Tam bir artan doğrusal ilişkinin varlığı halinde korelasyon katsayısı 1 değerini alır, tam bir azalan ilişkinin varlığı halinde ise korelasyon katsayısı -1 değerini alır. Katsayının alabileceği diğer tüm değerler ise ilişkinin doğrusallığına bağlı olarak bu iki değer arasında olacaktır. Katsayı +1'e veya -1'e ne kadar yakınsa ilişkinin doğrusallığı o kadar güçlüdür.
Değişkenler istatistiksel olarak bağımsız ise korelasyon 0'dır fakat bunun tersi doğru değildir, çünkü korelasyon katsayısı yalnızca doğrusal olan ilişkiyi belirler.

Bir örnek: Rastgele X değişkeninin -1 ve +1 aralığında tekdüze dağılımına göre dağıldığını varsayalım ve Y = X2 ilişkisi geçerli olsun. Bu durumda Y tamamen X tarafından belirlenmiştir, öyle ki X ve Y birbirlerine bağımlıdır, fakat Pearson anlamdaki korelasyon 0 olacaktır. Ne var ki, X ve Y'nin birlikte normal dağıldığı durumda, istatistiksel bağımsızlık aynı zamanda korelasyonun da olmaması anlamına gelir..

Bir rastgele örneklem olarak n büyüklükte X ve Y değişkenleri için aralıksal ölçekli veya oransal ölçekli sayısal veri serileri bulunmaktadır ve bu seriler n satırlı ve 2 sütunlu bir veri matrisi olarak ifade edilir. Bu veriler i = 1, 2, ..., n için xi ve yi olarak yazılır. Anakütle Pearson'un çarpım-moment korelasyon katsayısı olan ρXY; için, kestirim korelasyon katsayısı olan rxy şu formül ile hesaplanır:

  
    
      
        
          r
          
            x
            y
          
        
        =
        
          
            
              ∑
              (
              
                x
                
                  i
                
              
              −
              
                
                  
                    x
                    ¯
                  
                
              
              )
              (
              
                y
                
                  i
                
              
              −
              
                
                  
                    y
                    ¯
                  
                
              
              )
            
            
              (
              n
              −
              1
              )
              
                s
                
                  x
                
              
              
                s
                
                  y
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r_{xy}={\frac {\sum (x_{i}-{\bar {x}})(y_{i}-{\bar {y}})}{(n-1)s_{x}s_{y}}}}
  

Burada 
  
    
      
        
          
            
              x
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {x}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              y
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {y}}}
  
 xi ve yi için örneklem aritmetik ortalamaları; sx and sy xi ve yi için örneklem standart sapmaları ve toplama Σ i=1 ile n arasındadır. Bu formül biraz değişme ile şöyle de verilebilir:

  
    
      
        
          r
          
            x
            y
          
        
        =
        
          
            
              n
              ∑
              
                x
                
                  i
                
              
              
                y
                
                  i
                
              
              −
              ∑
              
                x
                
                  i
                
              
              ∑
              
                y
                
                  i
                
              
            
            
              
                
                  n
                  ∑
                  
                    x
                    
                      i
                    
                    
                      2
                    
                  
                  −
                  (
                  ∑
                  
                    x
                    
                      i
                    
                  
                  
                    )
                    
                      2
                    
                  
                
              
               
              
                
                  n
                  ∑
                  
                    y
                    
                      i
                    
                    
                      2
                    
                  
                  −
                  (
                  ∑
                  
                    y
                    
                      i
                    
                  
                  
                    )
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle r_{xy}={\frac {n\sum x_{i}y_{i}-\sum x_{i}\sum y_{i}}{{\sqrt {n\sum x_{i}^{2}-(\sum x_{i})^{2}}}~{\sq

Lunar Reconnaissance Orbiter (LRO) (Türkçe: Ay Yörünge Kaşifi), NASA'nın halihazırda Ay çevresinde dış merkezli bir kutupsal haritalama yörüngesinde dönen robotik uzay aracıdır. LRO tarafından toplanan verilerin, NASA'nın gelecekteki insanlı ve robotik Ay görevlerinin planlanması için esas teşkil ettiği belirtilmektedir. Aracın ayrıntılı haritalama programı güvenli iniş bölgelerini tanımlamakta, Ay'daki potansiyel kaynakların yerini tespit etmekte, radyasyon ortamını değerlendirmekte ve yeni teknolojileri sergilemektedir.
NASA'nın Lunar Precursor Robotic Programı'nın öncüsü olarak, Lunar Crater Observation and Sensing Satellite (LCROSS) ile birlikte 18 Haziran 2009'da fırlatılan LRO, Amerika Birleşik Devletleri'nin on yılı aşkın bir aradan sonra Ay'a gerçekleştirdiği ilk görev olmuştur. LRO ve LCROSS, Amerika Birleşik Devletleri'nin Vision for Space Exploration (Uzay Keşfi Vizyonu) programının bir parçası olarak fırlatılmıştır.
Sonda, (derin gölgede kalan kutup bölgeleri hariç) Ay yüzeyinin %98,2'sini kapsayan 100 metre çözünürlüklü üç boyutlu bir haritasını oluşturmuş ve Apollo iniş sahalarının 0,5 metre çözünürlüklü görüntülerini de elde etmiştir. LRO'dan gelen ilk görüntüler 2 Temmuz 2009 tarihinde yayımlanmış ve bu görüntüler Mare Nubium'un (Bulutlar Denizi) güneyindeki bir yayla bölgesini göstermiştir.
Görevin toplam maliyeti 583 milyon ABD doları olarak bildirilmiştir; bu miktarın 504 milyon doları ana LRO sondasına, 79 milyon doları ise LCROSS uydusuna harcanmıştır. LRO'nun, faaliyetlerini en az 2026 yılına kadar sürdürebilecek yeterli yakıtı bulunmaktadır.

NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde geliştirilen LRO, büyük (1.916 kg/4.224 lb) ve gelişmiş bir uzay aracıdır. Görev süresinin bir yıl olması planlanmış, ancak NASA tarafından yapılan değerlendirmelerin ardından defalarca uzatılmıştır.
Uzay aracı, Şubat 2006'daki ön tasarım değerlendirmesinin ve Kasım 2006'daki kritik tasarım değerlendirmesinin tamamlanmasının ardından, 11 Şubat 2009'da Goddard'dan Cape Canaveral Hava Kuvvetleri Üssü'ne sevk edilmiştir. Fırlatmanın başlangıçta Ekim 2008'de yapılması planlanmış, fakat aracın termal vakum testlerini de içeren hazırlık sürecinin ardından Nisan 2009'a ertelenmiştir. Askeri bir fırlatmadaki gecikme nedeniyle 17 Haziran 2009'a ertelenen fırlatma tarihi, Endeavour Uzay Mekiği'nin STS-127 görevine öncelik tanınması sebebiyle bir gün daha ertelenerek 18 Haziran olarak kesinleşmiştir. Endeavour'a bu önceliğin verilmesinin nedeni ise mekiğin bir önceki fırlatma denemesinin hidrojen yakıt sızıntısı yüzünden iptal edilmiş olmasıydı.
Araştırma alanları şunları içermektedir: küresel selenodezik topoğrafya; olası su buzu yatakları ve aydınlatma koşulları da dahil olmak üzere Ay'ın kutup bölgeleri; Ay yörüngesindeki derin uzay radyasyonunun analizi ve gelecekteki iniş alanlarının seçilip değerlendirilmesine yardımcı olmak amacıyla 50 cm/piksel (20 in/piksel) azami çözünürlüğe kadar yüksek çözünürlüklü haritalama yapılması.
LRO, bunlara ilave olarak Apollo iniş alanları da dahil olmak üzere, önceki ve mevcut Ay görevlerinden kalan iniş araçlarının ve ekipmanların görüntülerini ve hassas konumlarını sağlamıştır. Araç 2024 yılında, Japonya'nın başarılı ilk yumuşak inişini gerçekleştiren SLIM aracının yüksek isabetli iniş alanını da teyit etmiştir.

Yörünge aracı, altı adet bilimsel cihazın yanı sıra teknoloji deneme amaçlı bir donanım da taşımaktadır:

Cosmic Ray Telescope for the Effects of Radiation (CRaTER)
(Radyasyonun Etkileri için Kozmik Işın Teleskobu) Aracın temel amacı Ay yörüngesindeki yüklü parçacıkların yerel enerji aktarımını, bunun özelliklerini ve biyolojik etkilerini ölçmektir.
Diviner
Diviner Ay Radyometre Deneyi, gelecekteki yüzey operasyonları ve keşifler için bilgi sağlamak amacıyla Ay yüzeyinin termal emisyonunu ölçer.
Lyman-Alpha Mapping Project (LAMP)
(Lyman-Alfa Haritalama Projesi) Yıldızlar tarafından üretilen ultraviyole ışığın yanı sıra Güneş Sistemi boyunca seyrek olarak dağılmış hidrojen atomlarını kullanarak, su buzu arayışı için sürekli gölgede kalan kraterlerin içine bakar.
Lunar Exploration Neutron Detector (LEND)
(Ay Keşfi Nötron Dedektörü) Ölçümler sağlar, haritalar oluşturur ve yüzeye yakın olası su buzu birikintilerini tespit eder.
Lunar Orbiter Laser Altimeter (LOLA)
(Ay Yörünge Lazer Altimetresi) Bu araştırma, hassas bir küresel Ay topoğrafya modeli ve jeodezik bir koordinat sistemi sağlar.

Lunar Reconnaissance Orbiter Camera (LROC) Dar Açılı Kamera (NAC)
LROC, iniş alanlarının doğrulanması ve kutup bölgelerindeki aydınlanma koşullarının ölçülmesi gerekliliklerini ele alır. Bir çift dar açılı kamera (NAC) ve tek bir geniş açılı kameradan (WAC) oluşur. İki Dar Açılı Kamera 19,5 cm primer ayna çapına sahip, f/3,59 değerinde bir Cassegrain (Ritchey-Chretien) primer optik kullanır ve çizgisel görüntüleme tekniğiyle çalışır. Yaklaşık 50 km'lik orijinal irtifasında her bir NAC yaklaşık 0,5 metre genişliğinde pikseller görüntüler ve 5064 piksel genişliğindeki tarama şeridi yaklaşık 2,5 km genişliğindedir. Yörünge 2011'de eliptik olacak şekilde yükseltilmiş, bu da yörüngenin bazı bölümlerindeki çözünürlüğü 2,0 m/piksel'e düşürmüştür. LROC, tarihi Apollo iniş alanlarının üzerinden 50 km (31 mi) irtifada birçok kez uçuş yapmıştır. Bu görüntülerde, Ay taşıtları ve Ay modülü iniş kademeleri ile bunların gölgeleri, Ay'da bırakılmış diğer ekipmanlarla birlikte net bir şekilde görülebilmektedir.
Lunar Reconnaissance Orbiter Camera (LROC) Geniş Açılı Kamera (WAC)
WAC, 60 km'lik bir tarama şeridi üzerinde, yedi renk bandında 100 metre/piksel ölçeğinde görünür ve UV görüntüler sağlar. Görüntü formatı 1024 x 1024 pikseldir ve görüş alanı 92° (monokrom), 61° (görünür ışık) ve 59° (UV) şeklindedir.
Mini-RF
Minyatür Radyo Frekans radarı, yeni ve hafif sentetik açıklıklı radar (SAR) ve iletişim teknolojilerini sergileyerek potansiyel su buzu konumlarını da belirlemiştir.

NASA, LRO'nun fırlatılmasından önce halka, isimlerini aracın üzerindeki bir mikroçipe kaydettirme fırsatı sundu. Bu imkan için son başvuru tarihi 31 Temmuz 2008 olarak belirlenmişti. Kampanya kapsamında yaklaşık 1,6 milyon isim gönderilmiştir.

LRO, Dünya'dan dört buçuk gün süren bir yolculuğun ardından 23 Haziran 2009'da Ay yörüngesine girdi. Fırlatıldığında uzay aracı, Ay'ın yörüngedeki konumunun ilerisine hedeflenmişti ve bu nedenle, Ay yörüngesine doğru bir şekilde girebilmesi için yolculuk sırasında bir rota düzeltmesi yapılması gerekti. Uzay aracı Ay'ın uzak yüzüne ulaştığında, roket motoru ateşlenerek Ay'ın kütleçekimi tarafından yakalanması ve eliptik bir yörüngeye oturtulması sağlandı.
Sonraki dört gün boyunca yapılan dört roket ateşlemesi serisiyle uydu, her bir cihazın devreye alınıp test edildiği devreye alma fazı yörüngesine yerleştirildi. Uzay aracı 15 Eylül 2009 tarihinde yaklaşık 50 km (31 mi) irtifada Ay'ın yörüngesinde bir yıl boyunca kalacağı ana görevine başladı. LRO, Eylül 2010'da bir yıllık keşif aşamasını tamamladıktan sonra görevin bilim aşamasına devam etmesi için NASA'nın Bilim Misyonu Direktörlüğüne devredildi. Araç, 50 km'lik dairesel yörüngesinde bir süre daha devam edecek, fakat  görevin geri kalanı için, yakıt kullanımını en aza indiren ve temel yörünge özelliklerinin uzun süre sabit kaldığı, özel bir eliptik yörüngeye geçirilecekti.
NASA'nın LCROSS görevi, 9 Ekim'de 11.31 ve 11.36 UTC'de Ay yüzeyine gerçekleştirilen kasıtlı iki çarptırma işlemiyle zirveye ulaştı. Çarpmanın amacı, Ay'ın güney kutbu yakınlarındaki Cabeus kraterinde su aramaktı ve ilk sonuçlar hem suyun hem de suyla ilişkili bir iyon olan hidroksilin varlığını gösterdi.
4 Ocak 2011'de LRO'nun Mini-RF cihazı ekibi, cihazın radar vericisinde bir anormallik yaşandığını tespit etti. Bu gelişmenin ardından Mini-RF normal operasyonlarını askıya aldı. Cihaz verici olarak çalışamamasına rağmen, Dünya'dan yapılan radar yayınlarını kullanarak çift-statik radar gözlemleri toplamak için kullanılmaya devam etmektedir. Mini-RF cihazı, Eylül 2010'dan bu yana 400'den fazla radar veri şeridi toplayarak bilim görevi başarı kriterlerini zaten karşılamıştı.
NASA, Ocak 2013'te Maryland, Greenbelt'teki Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde bulunan Yeni Nesil Uydu Lazer Mesafe Ölçüm (NGSLR) istasyonundan LRO üzerindeki Ay Yörünge Lazer Altimetresi (LOLA) cihazına Mona Lisa'nın bir görüntüsünü göndererek tek yönlü lazer iletişimini test etti.
LRO'nun yörüngesi Mayıs 2015'te, sürekli gölgede kalan kraterler üzerinden Ay Yörünge Lazer Altimetresi (LOLA) ve Diviner cihazlarından daha yüksek çözünürlüklü veriler elde edilmesi amacıyla, Ay'ın güney kutbunun 20 km (12 mi) üzerinden geçecek şekilde değiştirildi.
LRO, 2019 yılında Hindistan'ın Ay iniş aracı Vikram'ın enkaz alanını buldu.
2020 yılında, (bozulmaya başladığı için) 2018'de kapatılmış olan Minyatür Ataletsel Ölçüm Birimi yerine yıldız izleyicilerini kullanmak üzere bir yazılım testi yapıldı.
LRO ve Chandrayaan-2 yörünge araçlarının, 20 Ekim 2021 günü 05.45 UTC'de Ay'ın Kuzey Kutbu üzerinde tehlikeli derecede yakınlaşması bekleniyordu. Chandrayaan-2 aracı, olası kavuşum olayını önlemek için 18 Ekim 2021'de 14.52 UTC'de bir çarpışma önleme manevrası gerçekleştirdi.
LRO, 2022 yılında dördüncü uzatma görevini tamamlayarak, gelecekteki Artemis görevlerine de bilgi sağlayacağı beşinci uzatma görevi dönemine başladı.
Temmuz 2023 itibarıyla yapılan değerlendirmeye göre, yakıt kullanımını optimize etmek için geliştirilen yeni manevra teknikleri sayesinde LRO'nun görevine yaklaşık 5 ila 8 yıl daha devam edebileceği tahmin edilmektedir.

LRO, 21 Ağustos 2009 tarihinde Chandrayaan-1 yörünge aracıyla birlikte, Ay yüzeyindeki su buzunun varlığını tespit etmek amacıyla bir çift-statik radar deneyi gerçekleştirmeye çalışmış, ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
17 Aralık 2010'da, LOLA cihazı tarafından toplanan verilere dayanan bir Ay topografya haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Bu, bugüne kadar oluşturulmuş en hassas Ay topografya haritasıdır. Daha fazla veri elde edildikçe harita güncellenmeye devam etmektedir.
15 Mar

Manto (Fra. manteau), gezegen kütlelerinin çekirdekleri ve kabukları arasında yer alan jeolojik bir katmandır. Bu katman sıcak, yoğun, demir ve magnezyum bakımından zengin ve görece katı bir yapıdadır.

Dünya'nın çekirdeği ile kabuğu arasında kabaca 2900 km kalınlığında sıcak, yoğun ve genellikle katı bir materyal (yüksek sıcaklık nedeniyle derinlerde ergiyik halde) olan manto Dünya'nın hacminin yüzde 84'üne karşılık gelir. 4,5 milyar yıl önce Dünya oluşmaya başladığında görece ağır metaller olan demir ve nikel hızlıca merkeze gömülmeye başladı ve bir zaman sonra çekirdekçe yoğunlaştılar. Bu çekirdeğin etrafındaysa ergiyik bir materyal yer aldı ve bu ilksel mantoydu.

Mantoyu oluşturan kayaçlar ağırlıklı olarak silikat(oksijen ve silikon bileşiği) grubu minerallerden oluşan kayaçlardır. Mantoda yaygın olarak olivin, piroksen ve garnete rastlanır. Bir diğer majör mineral magnezyum oksit'tir. Bunun yanı sıra demir, alüminyum, potasyum ve sodyum da mantoda bulunan elementlerdendir.

Mantonun kalınlığı 2900 km kadar olup temelde 3 ana kısma ayrılır: üst manto, geçiş bölgesi ve alt manto. Yüzeyden yaklaşık 400 km derinliğe kadar üst manto yer almaktadır. 400–660 km arası derinliklerde geçiş bölgesi yer alırken; 660–2900 km arasında alt manto bulunur. Üst manto da kendi içinde 2 alt tabakaya ayrılır: altta astenosfer ve onun üstünde litosfer. Yerin derinliklerindeki bu oluşumların doğrudan gözlemlenebilmesi olanaksız olduğundan yardımcı yöntemler kullanılmaktadır, bunların en önemlisi sismik dalgaların kullanılmasıdır.
Astenosfer, plastik özellik gösteren akışkan bir materyalden oluşurken; üst mantonun en yukarısındaki litosfer katı ve sert bir yapıdadır, dolayısıyla gevrektir. Mantodaki sıcaklık değişkenlik göstermektedir, kabuğa yakın kısımlarda sıcaklık 1000 °C civarındayken, çekirdeğin yakınlarında sıcaklık 3700 °C'ye çıkmaktadır. Bu sıcaklık-derinlik ilişkisi jeotermal gradyan olarak bilinir (yaklaşık olarak 1 km inildikçe 25 °C sıcaklık artar).
Manto genel olarak katı ve akmaya dirençli (viskoz) bir yapıda olsa da manto yükselmesi ve levha sınırlarında akışkan (daha az viskoz) durumda bulunur, ayrıca derinliklerdeki sıcaklık ve basınç koşulları dolayısıyla akışkan ve plastik yapıdadır.

Manto içinde ciddi sıcaklık farkları oluşmaktadır. Derinliklerde 5000 °C'ye çıkan sıcaklıklar, yüzeye yakın kısımlarda 1000 °C civarındadır dolayısıyla manto içinde termal hareketlilik görülür. Sıcak malzeme genleşir ve yoğunluğu azalır ve bu nedenle yükselirken; yüzeye çıkan materyal git gide soğur ve yoğunluğu artar dolayısıyla tekrar çöker. Bu bir döngü halinde konveksiyon hareketini oluşturur.

Manto yükselmesi, oldukça fazla ısınmış bir ergiyik kayanın (aşırı sıcak) mantodan yükselmesidir. Bu durum sıcak noktaların (hot spot) en olası nedeni olarak görülmektedir. Aşırı ısınan kaya bir girişim yaparak astenosfer ve litosferi ısıtır ve tetikleyici şekilde volkanik püskürmelere neden olur.

Diğer gezegenler ve uyduların da mantosu vardır, örnek olarak Ay'ın mantosu 1350 km kalınlığındadır. İlkel magmanın soğumaya başlamasıyla jeokimyasal farklılaşma sonucu ağır ve hafif elementler ayrışır, ağır mineraller çökerken; hafif mineraller yukarı gitme eğiliminde olmaktadırlar. Ay'ın mantosu olivin ve piroksen gibi daha yoğun minerallerden oluşur. Mars'ın mantosu da kabuk kısmının altında yer alır ve durgun (hareketsiz) bir durumdadır. Yumuşak kayaçlı bir yapıda olup içeriğinde silikon, oksijen, demir ve magnezyum bulundurur. Yaklaşık kalınlığının 1500 km olduğu düşünülmektedir.

Oksit, içeriğinde en az bir adet oksijen atomu ve en az bir adet başka element içeren bileşiklere verilen genel isimdir. Soy gazlar oksitleri oluşturmazlar. OF2 ve KMnO4 oksit değildir.
Lavoisier'in geliştirdiği kimyasal adlandırma kurallarına göre oksijenle birleşen elementin adından sonra oksit ifadesi eklenir.

Ametallerin oksijence zengin bileşikleridir. CO2, SO2, SO3, N2O3, N2O5, P2O5, CI2O7,
Cl2O1
Asidik oksitler suda çözündüklerinde asit oluştururlar. Bazlarla tepkimeye girerek ise tuz oluştururlar.

Metallerin O−2 ile oluşturduğu bileşiklerdir. Genellikle bazik karakterlidir. Na2O, CaO, Ag2O, CuO, MgO
Bazik oksitler suda çözündüklerinde baz oluştururlar. Asitlerle tepkimeye girerek ise tuz oluştururlar.

Asitlerin karşısında baz, bazların karşısında asit özelliği gösteren maddelerdir. Zn, Cr, AI, Sn, Pb, Be elementlerinin oksitleri amfoterdir. AI2O3, ZnO, AI(OH)3, Zn(OH)2
Amfoter oksitler suda çözünmezler. Hem asit hem bazlarla tepkimeye girerek tuz oluşturabilirler.

Oksijence fakir ametal oksitlere nötr oksit denir. CO, NO, N2O
Nötr oksitler asit, baz veya suyla tepkime vermezler. Ancak yanarak asit oksitlere dönüşebilirler.

O−1 iyonunun yer aldığı bileşiklerdir. 1A ve 2A elementleriyle oluşabilir. Peroksitler kararsız bileşiklerdir ve ısıtıldıklarında kararlı hale geçerler.

Farklı değerlikteki aynı metallerin bir arada bulunduğu oksitlerdir. Fe3O4 (Fe+2O ve Fe2+3O3), Pb3O4 (2Pb+2O ve Pb+4O2)

DEMİR Mustafa, Anorganik Kimya-1, MEB Yayınları, İstanbul, 1997
UYAR Tahsin, Serpil AKSUY, Genel Kimya 2, Palme Yayıncılık, Ankara, 2005

Piroksen, mantonun önemli bileşenlerinden biri olduğu sanılan, magmatik ve metamorfik taşlarda sıkça rastlanan karmaşık bir inosilikat mineral grubudur.
En yaygın üyesi ojit, siyah opak bir mineraldir. Birbirine dik iki yönde klivaj gösterir. Kristal yapısı tekli tetraedr zincirinden ibarettir. Tekli zincirlar birbirine demir ve magnezyumla bağlanmıştır. Bu son elementlerin bağlantı yerleri klivaj düzlemine karşılık gelir. Ojit bazaltların yaygın bileşenidir. Okyanus kabuğunda bolca bulunur.
Piroksenler (genellikle Px olarak kısaltılır), birçok magmatik ve metamorfik kayaçta bulunan bir grup önemli kayaç oluşturan inosilikat mineralidir. Piroksenlerin genel formülü XY (Si, Al) 2O6'dır (X'in kalsiyum, sodyum, demir veya magnezyum ve daha nadiren çinko, manganez veya lityumu temsil ettiği ve Y'nin, krom, alüminyum, demir, magnezyum gibi daha küçük boyutlu iyonları temsil ettiği, kobalt, manganez, skandiyum, titanyum, vanadyum veya hatta demir). Alüminyum, feldspatlar ve amfiboller gibi silikatlarda silisyum için geniş ölçüde ikame edilmesine rağmen, ikame, çoğu piroksenlerde sadece sınırlı bir ölçüde meydana gelir. Silika tetrahedranın tek zincirlerinden oluşan ortak bir yapıyı paylaşırlar. Monoklinik sistemde kristalleşen piroksenler klinopiroksenler olarak bilinir ve ortorombik sistemde kristalize olanlara ortopiroksen adı verilir.
Pyroxene adı ateş (πυρ) ve yabancı (ξένος) için Eski Yunanca sözcüklerden türetilmiştir. Piroksenler, volkanik camlarda bulundukları için, bazen volkanik camlara gömülmüş kristaller olarak görüldükleri için çok isimlendirilmiştir; Camda safsızlıklar olduğu varsayıldı, dolayısıyla adı "yangın yabancılar". Bununla birlikte, bunlar, lavlar patlak vermeden önce kristalleşen, erken biçimlendirici minerallerdir. Kayaç yapıcı mineraller arasında önemli bir yer tutan piroksenler iki farkl kristal sisteminde kristalleşir. A - Ortorombik piroksenler MgSi03 Enstatit % 0-10 Fe(Si03 ) Bronzit % 10-30 Fe(Si03 ) Hipersten % 30-50 Fe(Si03 ) Ferrohiperrsten % 50-70 Fe(Si03 ) Eulit % 70-90 Fe(Si03 ) FeSi03 Ferrosilit % 90-100 Fe(Si03 ) B- Monoklinik piroksenler 1- Kalsiyumlu ve ferro-magnezyumlu piroksenler Klinoenstatit Mg(Si03 )2 = MgSi2 06 Klinoferrosilit Fe(Si03 )2 = FeSi206 Diyopsit CaMg(Si03 )2 = CaMgSi2 06 Hedenberjit CaFe(Si03 )2 = CaFeSi2 0(s Johansenit CaMn (Si03 )2 = CaMnSi2 06 Ojit Ca(Mg, Fe, Al)Si2 06 2 - Alkalen piroksenler Ejirın NaFe+, (Si03 )2 =NaFe+1Si206 Jadeit NaAl (Si03 )2 =NaAlSi2 06 Şpodumen LiAl(Si03 )2=LiAlSi2 06 532 rURKIYE IV. MERMER SEMPOZYUMU (MERSEM^OOJ) BİLDİRİLER Kİ I ABI 18-19 Altılık 2003 Piroksenler, kimyasal bakımdan iki değerli elementlerin basit meta sikatlanna uyan, dilinimleri birbirine dik (87°) kristaller halindedir. Rombusal, monoklinal ve triklinal sistemde kristalleşir. En önemli monoklinik üyeleri ojittir. Piroksenlerden bazıları şunlardır. . Ojit CaMgSi2Ofl Sertlik = 6 Yoğunluk = 3,3 - 3,5 gr/cm1 Bileşiminde Al ve Fe'de bulunabilir. Monoklinal sistemde kristalleşir. Yan saydam, genellikle opak: koyu yeşil veya kahverengi, çoğunlukla siyahtır. Üfleçte eriyerek siyah ve çoğunca manyetik cam halini alır. * Bayağı ojit (Fe 2 0 3 > AI 2 0 3 ) Rengi siyah olup, piroksenitlerde ve piroksen-hornfelslerde bulunur. * Bazaltik ojit Genç lavların çoğunda, özellikle bazaltlarda, melafirlerde ve diyabazlarda bulunur. Her tarafından tam şekilli olarak büyümüş kristalleri bazen volkanlar tarafından fırlatılmışlardır. . Fassait Yeşil renklidir. Kontakt metamorfik kayaçların çatlaklarında, kristalen kireçtaşları içinde büyümüş olarak bulunur. . Diallaj Kahverengi, yeşilimsi gri metal parıltılıdır. Gabro, peridotit ve piroksenit gibi bazik ve ultrabazik derinlik kayaçlarının ana minerallerindendir. . Ejirin (NaFeSi2 06 ) Alkali yüzey kayaçlarının ve pegmatitlerin karakteristik bir minerali olarak bulunur. Yeşilimsi veya kahverengimsi siyahtır. Opak ve kenarları yarı saydamdır. Ejirin ile ojitin izomorf karışımlarına ejirin-ojit denir. 533 7 URKİYEIV. MERMER SEMPOZYUMU (MERSEM'2003) BİLDİRİLER KITABI I8-I9 Aralık 2003. Spodümen LiAlSi2 06 Mücevher taşı olarak değer taşır. Menekşe veya pembe renklisine kumzit, yeşil renklisine hiddenit denir. Pegmatitlerde görülür. Çok iyi dilinimlidir. Üfleçte kolay erir. Lityum tuzları elde etmek için önemlidir. .Jadeit NaAlSi 2 06 Sıkı ve yoğun görünüşlü, mikro kristalin taneli veya lifli keçemsi agregatlı, çok fazla sert, beyaz veya yeşilimsi, çoğunlukla damarlıdır. . Diopsid CaMgSi2 06. Enstatit MgSiCh Çoğunlukla sıkı, gri beyaz, yeşilimsi, kahverengimsidir. Bazik kayaçların (derinlik kayaçları=gabro gibi) minerallerindendir. Pegmatit ve aplit damarlarında 50 cm. ye varan uzunlukta kristallerine rastlanır. . Bronzit (Fe, Mg ) SiOı Bronz renginde parıltılıdır. Lifımsi şekilde (100 ) düzlemi boyunca ayrılır. . Hipersten (Fe, Mg ) Si0 3 Çoğunlukla sıkı dilinim parçası ve taneli yaprağımsı agregatlar halindedir. Zift siyahı, Kahverengi siyahtır. (100) düzlemi üzerinde parıltılıdır. Tüm piroksenler genel olarak ele alındığında şu özellikleri belirtilebilir. Yassı ve prizmatik görünüşe sahip kristaller halinde olan piroksenlerde hemen hemen dik iki dilinim sistemi vardır ve dilinim düzlemleri boyunca kırılır. El örneklerinde genellikle siyahtır. Yahut yeşilin çeşitli tonlanndandır. Sertliği: 6 civarında olup, yoğunluğu 3.2 - 3.5 gr/cm3 tür. Biyotitten daha az parlaktır.Piroksenleri amfibollerden gözle ayırt etmek çoğunlukla güçtür. Dilinim düzlemleri arasındaki açıya ve amfibol ile piroksene eşlik eden minerallere dikkat edilmelidir (Piroksen 87' - Amfibol 56"- 124"). Bazik plajiyoklaslar (labrador, bitownit, anortit ) ile birlikte bazik kayaçlar içinde bulunur (örneğin, gabro). Ayrıca olivin ile birlikte ultrabazik kayaçları oluşturur. 534 TURKIYEIV MERMER SEMPOZYUMU (MERSEM'IOOI) BİLDİRİLER KİTABI IH 19 Atalık 2003

Proton, atom çekirdeğinde bulunan artı yüklü atomaltı parçacıktır. Elektronlardan farklı olarak atomun ağırlığında hesaba katılacak düzeyde kütleye sahiptirler. Şimdiye kadar Protonların İki yukarı bir aşağı kuarktan oluştuğu kabul edilse de yeni yapılan bilimsel çalışmalarda araştırmacılar protonun kütlesinin yüzde 9'unun kuarkların ağırlığından, yüzde 32'sinin protonun içindeki kuarkların hızlı hareketlerinin meydana getirdiği enerjiden, yüzde 36'sının protonun kütlesiz parçacıkları olan ve kuarkları bir arada tutmaya yardımcı olan gluonların enerjilerinden, geriye kalan yüzde 23'lük bölümünse kuarkların ve gluonların protonun içinde karmaşık şekillerde etkileşimlerde bulunduklarında meydana gelen kuantum etkimelerden oluştuğunu buldular.
Evrendeki bütün protonlar 1,6 x 10−19 değerinde pozitif yüke sahiptirler. 
Bu, atomlardaki çeşitli protonların birbirlerini itmelerini sağlar. 
Ama aradaki çekim, itmeden 100 kez daha güçlü olduğu için protonlar birbirlerinden ayrılmazlar. 
Protonun kütlesi elektronunkinden 1836 kat fazladır. Buna karşın, bilinmeyen bir nedenden ötürü elektronun yükü protonunkiyle aynıdır: 1,6 x 10−19 C.
Atom içinde her biri (+1) pozitif elektrik yükü taşıyan taneciğe proton denir. Bu yüke yük birimi denir. Protonun yüklü elektronun yüküne eşit fakat ters işaretlidir.Bir protonun yoğunluğu yaklaşık olarak 4 x 1017 Kg/m³ 'tür. (2,5 x 1016 Lb/Ft3)
Nötr bir atom veya molekülden bir veya daha çok elektron koparıldığında geriye kalan tanecik, koparılan elektronların toplam eksi yüküne eşit miktarda artı yük kazanır. Bir neon atomundan bir elektron koparıldığında geriye kalan tanecik koparılan elektronların toplam eksi yüküne eşit miktarda artı yük kazanır. Bir neon atomundan bir elektron koparıldığında bir Ne+ iyonu oluşur. Bir elektriksel deşarj tüpünde katot ışınları tüpün içinde bulunan Gaz atomlarından ve moleküllerinden elektronların çıkmasına sebep oldukları zaman, bu tür artı yüklü tanecikler oluşur. Bu artı yüklü iyonlar eksi yüklü elektroda doğru hareket ederler. Eğer katot delikli bir levhadan yapılmışsa artı yüklü iyonlar bu deliklerden geçerler. Katot ışınlarının elektronları ise ters yönde hareket ederler.
Pozitif ışınlar adı verilen bu artı yüklü iyon demetleri ilk defa 1886'da Eugen Goldstein tarafından bulundu. Pozitif ışınların elektrik ve manyetik alanların etkisinde sapmaları ise 1898'de Wilhelm Wien ve 1906'da J. J. Thomson tarafından incelendi. Artı yüklü iyonlar için e/m değerlerinin saptanmasına, katot ışınlarının incelenmesinde kullanılan yöntemin hemen hemen aynısı kullanıldı. Deşarj tüpünde değişik gazlar kullanıldığı zaman değişik türde artı yüklü iyonlar oluşur.

Nötron
Baryonlar listesi

Regolit, kayayı kaplayan gevşek, heterojen maddedir. İçerisinde toz, toprak, kırık kaya ve buna benzer maddeler bulundurur. Dünya, Ay, Mars ve bazı asteroitlerde bulunur.

Regolit iki Yunanca sözcük olan rhegos (ῥῆγος) "örtü" ve lithos (λίθος) "taş"tan türemiştir. Amerikan jeolog George P. Merrill 1897'de bu terimi şöyle tanımlamıştır:

Yerlerde bu örtü, kaya ayrışması veya yerinde bitki büyümesi sonucu ortaya çıkan maddeden yapılır. Diğer durumlarda, rüzgar, su veya diğer kaynaklardan gelen buzla sürüklenen parçalı ve az çok parçalanmış maddedir. Doğası veya kaynağı ne olursa olsun, bütün bu konsolide edilmemiş malzeme örtüsünün regolit olarak adlandırılması önerilmektedir.Bu kaplama; kayanın hava ile etkileşimi veya etraftaki bitkilerin büyümesi sonucu oluşan materyalden meydana gelir. Diğer koşullarda, parça halinde bulunur ve rüzgar, su veya buz tarafından sürüklenerek bu hale gelir. Doğası veya kökeni ne olursa olsun bu ayrık materyala regolit denmesi uygun görülür.

Dünya'nın regoliti aşağıdaki alt bölümleri ve içerikleri bulundurur; 

Toprak veya pedolit
Alüvyon ve diğer taşınmış örtüler (Eoliyen, buzul, deniz ve yerçekimi süreçleri de buna dahildir)
"saprolit" genellikle şu bölümlerle incelenir:
yukarı saprolit: oksitleşmiş temel kaya
aşağı saprolit: kimyasal açıdan fakirleşmiş kısmen ayrışmış kaya
saprock: ayrışma ile parçalanmış temel kaya (kırık marjinler ile sınırlıdır)
Volkanik kül ve lav
Duricrust; toprak ve saprolit ile kil, silikat, demir oksit, oksihidroksitler, karbonat ve sülfat gibi taşınmış maddelerden oluşur.
Yeraltı suyu ve su depolanmış tuzlar
Biyom ve organik maddeler
Regolit çok incelikten yüzlerce metre kalınlığa ulaşabilen çeşitlikte bulunur. Aynı şekilde yaşı da büyük ölçüde değişiklik göstermektedir (yeni depolanmış kül veya alüvyonlardan Avustralya'da Kambriyen öncesi döneme ait olan yüz milyonlarca yıl önce oluşana kadar).
Dünya'da bulunan regolitler ayrışma veya kimyasal süreçler sonucu oluşmuştur. Biyolojik içerik fazla ise daha popüler bir şekilde toprak olarak nitelendirilir. Dünya'da bulunan diğer regolitler sırası ile: çamur, toz, kumul ve kum.
Regolit'in varlığı dünyada yaşamın önemli kaynaklarından biridir. Örnek olarak bitkiler bunların üzerinde büyüyebilir veya hayvanlar yine aynı madde ile kendilerine barınak yapabilir.
Aynı zamanda mühendislerce de önemli olan regolitler; bina, yol veya diğer çeşitli inşaatlarda göze çarpar. Regolitin mekanik içeriği hatırı sayılır miktarda değişiklik gösterir ve inşaata başlamadan önce regolitlerin bu sürece dayanıklı olup olmadığı incelenir.

Regolit neredeyse tüm ay yüzeyini kaplar, ana kaya yalnızca çok dik kenarlı krater duvarlarında ve ara sıra lav kanallarında çıkıntı yapmaktadır. Regolit, son 4,6 milyar yılda büyük ve küçük meteoroitlerin etkisinden, mikrometeoroitlerin sürekli bombardımanından ve yüzey kayalarını parçalayan güneş ve galaktik yüklü parçacıklardan oluşmuştur.
Bazen 96.000 km/s'den (60.000 mil / saat) daha hızlı hareket eden mikrometeoroitlerin etkisi, toz parçacıklarını eritmek veya kısmen buharlaştırmak için yeterli ısı üretir. Bu erime ve yeniden donma, parçacıkları camsı, tırtıklı aglütinatlara birleştirir, yeryüzünde bulunan tektitleri andırır.
Regolit genellikle kısrak alanlarda 4 ila 5 m kalınlığındadır ve daha eski yayla bölgelerinde 10 ila 15 m arasındadır. Regolitin altında, genellikle "megaregolit" olarak adlandırılan, daha büyük çarpmalarla oluşturulan bloklu ve çatlak bir ana kaya bölgesi vardır.
Apollo 15 iniş sahasındaki (26.1322°N 3.6339°E) regolit yoğunluğu, üst 30 cm için yaklaşık 1.35 g/cm3'tür ve 60 cm derinlikte yaklaşık 1.85 g/cm3'tür.

Ay toprağı terimi genellikle "ay regoliti" ile birbirinin yerine kullanılır, ancak genellikle bir santimetre çapında veya daha küçük tanelerden oluşan daha ince bir regolit fraksiyonunu ifade eder. Bazıları, "toprak" teriminin ay ile ilgili olarak doğru olmadığını iddia etti, çünkü toprak organik içeriğe sahip olarak tanımlanırken, ayda bunların hiçbiri yoktur. Bununla birlikte, ay bilim adamları arasında standart kullanımda bu ayrımı görmezden gelmektedirler. "Ay tozu" genellikle ay toprağından daha ince malzemeler anlamına gelir, fraksiyon çapı 30 mikrometreden azdır. Regolitin ortalama kimyasal bileşimi, ay toprağındaki elementlerin nispi konsantrasyonundan tahmin edilebilir.
Ay regolitinin fiziksel ve optik özellikleri, zaman içinde regoliti koyulaştıran ve krater ışınlarının solmasına ve kaybolmasına neden olan uzay ayrışma olarak bilinen bir süreçle değiştirilir.
Apollo ay iniş programının ilk aşamalarında, Cornell Üniversitesi'nden Thomas Gold ve Başkanın bilim Danışma Komitesinin bir parçası, regolitin tepesindeki kalın toz tabakasının ay modülünün ağırlığını desteklemeyeceği ve modülün yüzeyin altında batabileceği endişesini dile getirdi. Bununla birlikte, Joseph Veverka (aynı zamanda Cornell'den), altının sadece birkaç santimetre kalınlığında olan üstteki tozun derinliğini yanlış hesapladığını belirtti. Gerçekten de, Regolit, Apollo'dan önce gelen Robotik araştırma uzay aracı tarafından oldukça sağlam bulundu ve Apollo inişleri sırasında astronotlar genellikle bir çekirdek örnekleme aracını sürmek için bir çekiç kullanmayı gerekli buldular.

Mars, geniş kum ve tozlarla kaplıdır ve yüzeyi kayalarla doludur. Toz, zaman zaman büyük gezegen çapında toz fırtınalarında toplanır. Mars tozu çok incedir ve atmosferde asılı kalarak gökyüzüne kırmızı bir renk verir.
Kumun, mevcut çağdaki atmosferin çok düşük yoğunluğu nedeniyle Mars rüzgarlarında sadece yavaş hareket ettiğine inanılmaktadır. Geçmişte, gullies ve nehir vadilerinde akan sıvı su, Mars regolitini şekillendirmiş olabilir. Mars araştırmacıları, yeraltı suyu sapping'in mevcut çağda Mars regolitini şekillendirip şekillendirmediğini ve karbondioksit hidratlarının Mars'ta var olup olmadığını ve bir rol oynayıp oynamadığını inceliyorlar. Mars'ın ekvatoral kısımlarında ve yüzeyinde daha yüksek enlemlerde regolit içinde büyük miktarlarda su ve karbondioksit buzlarının donmuş kaldığı düşünülmektedir.

Asteroitler, meteoroit etkisiyle geliştirilmiş regolitlere sahiptir. Eros yüzeyinin NEAR Shoemaker uzay aracı tarafından çekilen son görüntüler, bir asteroidin regolitinin en iyi görüntüleridir. Son Japon Hayabusa misyonu da bir asteroid üzerindeki regolitin net görüntülerini geri getirdi ki, öyle ki yerçekiminin bir regolit geliştirmek ve sürdürmek için çok düşük olduğu düşünülüyordu. Asteroid 21 Lutetia, kuzey kutbunun yakınında, albedo varyasyonlarıyla ilişkili heyelanlarda akan bir regolit katmanına sahiptir.

Satürn'ün en büyük uydusu titanın, geniş ve kumul alanlara sahip olduğu bilinmektedir. Kum tepelerini oluşturan malzemenin kaynağı bilinmemektedir. Kusurlu metan nedeniyle aşınmış küçük su buzu parçaları ya da muhtemelen titan atmosferinde oluşan ve ve yüzeye yağan partikül organik madde olabilir. Bilim adamları bu gevşek buzlu malzeme repolitini diğer cisimler üzerinde adlandırmaya başlıyor. Geleneksel olarak ve etimolojik olarak bu terim yalnızca gevşek katman, bu tür mineraller'den oluşan kuartz veya plajiyokloz oluştuğunda uygulanmıştır. En gevşek buz taneleri repolit olarak kabul edilmemiştir. Çünkü karla kaplı olarak yeryüzünde göründüklerinde repolitten farklı davranırlar. Ancak Titan o kadar soğuk ki buz, kaya gibi davranmaktadır. Bu nedenle, erozyon, rüzgar veya tortul süreçlerle tamamlanmış bir buz regolittir.
Huygens probu, yerel repolitin mekanik özelliklerini karakterize edebilmek için iniş yapmıştır. Penetrometre ile yüzeyin kendisinin kil benzeri bir malzeme olduğu ve ince bir kabuğa sahip olabileceği ve göreceli olarak tekdüze bir tutarlılık bölgesi tarafından kapatıldığını bildirdi. Verilerin sonraki analizi, yüzey tutarlılığı okumalarının büyük olasılıkla Huygens'in yere inerken büyük bir çakıl taşını değiştirmesinden kaynaklandığını ve yüzeyin daha iyi buz tanelerinden oluşan bir 'kum' olarak tanımlandığını göstermektedir. Sondanın inişinden sonra çekilen görüntüler çakıllarla kaplı düz bir ovayı göstermektedir. Su buzundan yapılabilen çakıl taşları, sıvıların üzerlerindeki etkisini gösterilen şekilde biraz yuvarlaktır.

Saprolite - Kimyasal olarak yıpranmış kaya
Toprak - birlikte yaşamı destekleyen organik maddeler, mineraller, gazlar, sıvılar ve organizmaların karışımı
kalıntı
Kum - İnce taneli kaya ve mineral parçacıklarından oluşan granüler malzeme
Lunarcrete - Ay regolitinden oluşturulmuş, betona benzer varsayımsal bir agrega yapı malzemesi

[1]23 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Cooperative Research Centre for Landscape, Environments, and Mineral Exploration23 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2]26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.The Regolith Glossary: Surficial Geology, Soils and Landscapes, Richard A Eggleton, Editor26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Science, Amerikan Bilimde İlerleme Derneği'nin akademik dergisidir ve dünyanın en prestijli bilimsel dergilerinden biri olarak kabul edilmektedir. İlk kez 1880'de yayımlanan hakemli dergi haftalık olarak yayınlanmakta ve yaklaşık olarak 130.000 abonesi bulunmaktadır. Uluslararası yayımı ve internet üzerinden görüntülenme ile geniş bir kitleye ulaşmakta ve bir milyona yakın okuyucusu olduğu tahmin edilmektedir.
Derginin esas odaklandığı alan önemli orijinal bilimsel araştırmalar ve araştırma eleştirileridir, ancak Science aynı zamanda bilim ile ilgili haberleri, bilim politikaları hakkındaki düşünceleri ve bilim insanlarını ilgilendiren diğer konuları ve bilim ve teknolojinin geniş etki alanındaki diğer konuları da yayımlamaktadır. Birçok bilimsel dergi tek bir konuya odaklanmasına rağmen Science ve rakibi Nature bütün bilimsel disiplinler ile ilgilenmektedir. Science son birkaç on yıl içinde biyoteknoloji ve genetik alanındaki ilerlemeler nedeniyle biyoloji ve yaşam bilimlerine ayrı bir önem vermektedir. Science'in 2014 için etki faktörü 33.611'di (Thomson ISI).

Science dergisi 1880 yılında gazeteci John Michels tarafından kurulmuştur. Science dergisi kurulumunda Thomas Edison ve Alexander Graham Bell tarafından finansal olarak desteklenmiştir. Dergi, yeterli miktarda aboneye ulaşamadığı için 1882 yılında yayınlarını sonlandırmıştır. Yayınların sonlanmasından bir sene sonra derginin yayın hakları Alexander Graham Bell tarafından satın alınmıştır. Satın alma işlemlerinden sonra derginin yayınları tekrar başlamıştır. Devam eden maddi zorluklar sebebinden derginin yayın hakları psikiyatrist James McKeen Cattell'e satılmıştır.
Cattell'ın 1944'te vefatının ardından, dergi 1956'da Graham DuShane editör olarak göreve gelene kadar tutarlı bir editöryel varlık göstermedi. 1958'de, DuShane'ın liderliği altında, Science, The Scientific Monthly dergisini bünyesine katarak derginin tirajını %62'den fazla artırarak 38.000'den 61.000'e çıkardı. Neptünyum'un ortak keşfedenlerinden biri olan fizikçi Philip Abelson, 1962'den 1984'e kadar editör olarak hizmet verdi. Abelson döneminde, inceleme sürecinin verimliliği artırıldı ve yayın uygulamaları güncellendi. Bu süre zarfında, Apollo programı misyonlarına dair makaleler ve AIDS ile ilgili ilk raporlardan bazıları yayımlandı.
Şubat 2001'de, insan genomu projesinin taslak sonuçları Nature ve Science tarafından eşzamanlı olarak yayımlandı; Science, Celera Genomics makalesini ve Nature, kamu fonlarıyla desteklenen İnsan Genom Projesi'ni yayımladı. 2007'de, Science (Nature ile birlikte) İletişim ve İnsanlık dalında Asturias Prensliği Ödülü'nü aldı. 2015'te, AAAS'ın baş icra direktörü ve Science'ın icra yayıncısı olan Rush D. Holt Jr., derginin giderek daha uluslararası bir nitelik kazandığını belirtti.

Silikat, mineral grupları arasında en geniş gruptur.
Her bir silikat minerali, yer kabuğunda en çok bulunan oksijen ve silisyum elementlerini içerir. Bunların çoğu bir veya birden fazla diğer elementleri içinde barındırır. Bu elementler birlikte sert kuvars, yumuşak talk, tabakamsı mika, lifsi asbest, yeşil olivin ve kan kırmızısı granat gibi farklı özelliklerde olan ve çok geniş bir spektrum içeren yüzlerce silikat mineralini meydana getirir.

Tüm silikat mineralleri, silisyum-oksijen tetrahedrosu (SiO44-) adı verilen aynı temel yapı taşlarına sahiptir. Bu yapı, her biri -2 değerlikli ve kovalent bağa sahip 4 oksijen iyonu ve nispeten daha küçük +4 değerli silisyum iyonundan oluşan piramit şekilli ve dört özdeş yüzeye sahip tetrahedron (dört yüzlü) yapıdır. Bu tetrahedralar, SiO44- kompleks iyonlardan ziyade -4 değerli yüke sahip olup kimyasal bir bileşik değildir. Bu kompleks iyonlar diğer metal iyonlarla pozitif olarak yüklü diğer metal iyonlara bağlıdır. Bunlar, elektriksel olarak dengede olmak için pozitif olarak yüklenmiş diğer metal iyonlarına bağlıdır. Belirli bir biçimde, her bir O2-  iyonu, tetrahedrin merkezinde bulunan Si4+ iyonlarıyla bağlı kendi valans elektronlarına sahiptir. Her bir oksijende kalan 1-  yüklü, komşu bir tetrahedrondaki bir diğer pozitif iyon veya silisyumla bağlanmaya elverişlidir.

Feldspatlar açık ara en bol bulunan silikat grubu olup yer kabuğunun %50'sinden fazlasını oluşturur. Kuvars, kıtasal kabuktaki en bol ikinci mineral olup sadece silisyum ve oksijenden oluşan yaygın bir mineraldir.
Çoğu silikat minerali, erimiş kayaç soğuduğunda ve kristalleştiğinde oluşur. Soğuma, düşük sıcaklık ve basınç özellikleri gösteren yeryüzü veya yeryüzüne yakın kesimlerde veyahut da yüksek sıcaklık ve basınç gösteren oldukça derinlerde oluşabilir. Kristalleşme sırasındaki ortam ve erimiş kayaçların kimyasal bileşimi büyük oranda mineralleri oluşturur. Örneğin; Bir silikat minerali olan olivin, yüksek sıcaklıklarda kuvars nispeten daha düşük sıcaklıklarda kristalleşir.

Ferromagnezyum olmayan ve doğada olanlara göre daha az bulunan silikatlar, genellikle açık renkli ve yaklaşık olarak 2.7 değerinde özgül ağırlığa sahip olan minerallerdir. Bu farklılıklar çoğunlukla demir ve magnezyum bulunup bulunmamasından kaynaklanır.

En yaygın mineral grubu olan feldspat grubu geniş bir sıcaklık ve basınç aralığındaki koşullara bağlı olarak oluşabilir.

Kuvars tamamen silisyum ve oksijenden oluşan bir mineraldir.

Muskuvit, mika grubuna ait bir mineraldir.

Kil, mikalar gibi bir tabaka yapısına sahip, karmaşık mineral grubunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

Koyu renkli veya ferromagnezyum içeren silikatlar, yapılarında demir (ferro) veya magnezyum mineralleri içerirler çünkü demir içeriği ferromagnezyen olmayan minerallerden farklı olarak bu tipteki silikatlara özel bir özgül ağırlık değeri ve koyu bir renk verir.

Olivin siyahtan yeşile kadar değişik renklerde ve yüksek sıcaklık silikat mineral grubuna ait bir mineraldir.

Piroksenler, koyu renkli magmatik kayaçlarda önemli bileşenlerden birisi olan karmaşık bir mineral grubudur.

Honblend, amfiboller olarak adlanan kimyasal açıdan da karmaşık bir mineral grubunun en yaygın üyesini oluşturur.

Biyotit, koyu ve demir bakımından zengin mika grubuna ait bir mineraldir.

Granat, yapısal olarak olivine benzer bir görünümde olup metalik iyonlar tarafından bağlanan tek tetrahedronlardan oluşur.

Sorosilikatlar (yunan.; soros, urn) bir oksijen paylaşan iki tetrahedrondan oluşmuş birimler içerir. Bağlı iki tetrahedrondan oluştuğu için çoğunlula “ikili ada (double island)” olarak anılır. Bu yapının en temel birimi (Si2O7-6). Hemimorfit [- Zn4Si2O7(OH).H2O], Sorosilikatlar için verilebilecek iyi bir örnektir. Bunun yanı sıra Epidot Grubu Ca2(Al, Fe+3)Al2O(SiO4)(Si2O7)(OH) Sorosilikatlar arasında önemli bir gruptur. Epidote Grubu mineralleri genellikle SiO4 ve Si2O7 köklerini birlikte bulundurur. Lawsonit, pumelit ve melinit bu grup içerisindedir.
Nezosilikatlar (yunan.; nesos, island) tekil tetrahedraların bulunduğu bağımsız birimlerdir. Silis tetrahedra yapının kökünü oluşturur.
Kökler küçük ve katyonlar tarafından çevrelenmiş olduklarından, nezosilikatlar ve sorosilikatlar bütün yönlerden oldukça tek tip bir yapı gösterirler. Birçoğu yapraksız ya da zayıf yapraklıdır, iyi kırınıma sahip olanlarıysa yalnızca tek yönden kırınım gösterir. Kristalleri çoğunlukla eş boyuta sahiptir ya da fazlaca uzamamıştır. Hegzagonal simetri belirgindir ve genelde tetragonal mineraller olan zirkon ve vesuvianit nezosilikatlardandır. Bir başka önemli mineral olan melilit ise bir sorosilikattır.

Tektosilikatlar

Dutch, Steven. "Nesosilicates and Sorosilicates". 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Ocak 2013. 
Boontarika, Dr. Srithai. "Sorosilicate minerals" (PDF). 2 Temmuz 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Ocak 2013. 
K. Lee Lerner (2003). World of Earth Science (İngilizce). Gale Cengage: Ryan L. Thomason. ISBN 0-7876-7739-6.

2001 Mars Odyssey, Mars gezegeninin yörüngesinde dönen bir robotik uzay aracıdır. Görevin tamamı için tahmin edilen maliyeti 297 milyon dolar olan proje, NASA tarafından geliştirildi ve Lockheed Martin'e dışarıdan sözleşmeli olarak ihale edildi. Görevi, spektrometre ve termal kamera kullanarak geçmişte veya günümüzde su ile buz kanıtları saptamak ve bunun yanı sıra gezegenin jeolojisini ve radyasyon ortamını incelemektir. Odyssey'in elde ettiği verilerin, Mars'ta yaşam olup olmadığı sorusunu yanıtlamaya ve gelecekte astronotların maruz kalabileceği radyasyonun risk değerlendirmesinin oluşturulmasına yardımcı olacağı umulmaktadır. Aynı zamanda Curiosity keşif aracı ile, daha önceki Mars Exploration Rover ve Phoenix iniş aracı arasında Dünya ile iletişim için bir röle görevi görmektedir. Adını bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke'a saygı olarak, onun ve Stanley Kubrick'in kaleme aldığı 2001: A Space Odyssey (2001: Bir Uzay Destanı) adlı filmden almıştır.
Odyssey, 7 Nisan 2001'de Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri Üssü Fırlatma Kompleksi 17A'dan Delta II 7925 roketiyle fırlatıldı ve 24 Ekim 2001 02.30 UTC'de (23 Ekim, 19.30 PDT, 22.30 EDT) Mars yörüngesine ulaştı.
NASA 28 Mayıs 2002'de (sol 210), Odyssey'in GRS cihazının gezegen yüzeyinin bir metre içerisinde buz olması gerektiğinin bir işareti olan büyük miktarlarda hidrojen tespit ettiğini ve sığ yüzeyin altındaki suyun dağılımını haritalamaya devam ettiğini duyurdu. Yörünge aracı ayrıca ekvator bölgelerinin yüzeyine yakın muazzam büyüklükte su buzu birikintileri keşfetti.
15 Aralık 2010 itibarıyla, 3.340 günlük faaliyeti sonrasında Mars'ta en uzun süre hizmet veren uzay aracı rekorunu kırdı. Odyssey ayrıca, son on yılda NASA'nın Mars yüzey keşifleri için Curiosity keşif aracına kadar ana iletişim aracı olarak hizmet etti. Şu anda, 24 yıl, 8 ay ve 28 gün ile Pioneer Venus Orbiter (14 yıl görev yaptı) ve Mars Express'in (17 yıldan fazla hizmet verdi) önünde, Dünya dışındaki bir gezegen etrafında yörüngede en uzun süre hayatta kalıp sürekli aktif olan uzay aracı rekorunu elinde tutuyor. Ekim 2019 itibarıyla, Mars'ın etrafında yaklaşık 3.800 km (2.400 mil) yarı büyük eksene sahip kutupsal yörüngededir. 2025 yılına kadar çalışmasına yetecek miktarda yakıta sahip.

Thermal Emission Imaging System (THEMIS) - Termal Emisyon Görüntüleme Sistemi
Gamma Ray Spectrometer (GRS) - Gama Işını Spektrometresi
Mars Radiation Environment Experiment (MARIE) - Mars Radyasyon Ortamı Deneyi

BepiColombo, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve Japonya Uzay Araştırma Ajansı'nın (JAXA) Merkür gezegeni ortak görevidir. Görev, birlikte fırlatılan Mercury Planetary Orbiter (MPO) ve Mio (Mercury Magnetospheric Orbiter, MMO) uydularından oluşmaktadır. Merkür'ün manyetik alanı, manyetosferi ve hem iç hem de yüzey yapısının nitelendirmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir çalışma gerçekleştirilecek. 20 Ekim 2018, 01.45 UTC'de Ariane 5 roketiyle fırlatıldı ve bir Dünya uçuşu, iki Venüs uçuşu ve altı Merkür uçuşunun ardından, 5 Aralık 2025'te Merkür'e varması bekleniyor. Görev, Avrupa Uzay Ajansı Horizon 2000+ programının bir parçası olarak yıllarca süren teklif ve planlamadan sonra Kasım 2009'da onaylandı. Programın fırlatılan son görevidir.

BepiColombo website 6 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by the European Space Agency
BepiColombo website 20 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by JAXA

Birleşik Arap Emirlikleri Mars Görevi (Arapça: مشروع الإمارات لاستكشاف المريخ‎) Birleşik Arap Emirlikleri Uzay Ajansı'nın Mars'ta insansız uzay araştırması projesidir. Hope uydusu (Türkçe: Umut, Arapça: مسبار الأمل‎, Misabar Al Amal) 19 Temmuz 2020'de uzaya gönderildi ve 9 Şubat 2021'de Mars'a ulaştı. Uzay aracı Japonya'da bulunan Tanegashima Uzay Merkezi'nden gönderildi ve Japon üretimi olan Mitsubishi Heavy Industries H-IIA fırlatma aracı kullanıldı.
Uzay görevinin tasarımı, geliştirilmesi ve operasyonları Mohammed bin Rashid Space Centre (MBRSC) tarafından yapıldı. MBRSC, Kaliforniya Üniversitesi Berkeley, Arizona Eyalet Üniversitesi ve Colorado Boulder Üniversitesi'nin Atmosfer ve Uzay Fiziği Laboratuvarı (LASP) ortaklığında uzay aracı geliştirildi. Uydu Colorado Üniversitesi'nde birleştirildi. Hindistan Uzay Araştırma Organizasyonu (ISRO) Mars Görevi ekibiyle toplantılar gerçekleştirdi ve kendi Mars'a programları hakkında tecrübelerini aktardı.

Bilimsel açıdan hedeflerini belirlemek için görev ekibi Mars Exploration Program Analysis Group adlı NASA'nın yönettiği bir uluslararası foruma başvurmuştur. Bu forum geçmişteki ve şimdiki zamandaki Mars görevlerini takip etmekte ve açıklarını tespit ederek gelecekteki görevlerde de aynı hataların tekrarlanmaması için çalışmaktadır. Görev ekibi üç adet araç enstrümanı ve Mars atmosferinin net bir görüntüsünü alabilmek için bir yüksek senkronüstü yörünge seçmiştir. Ekibin gönderdiği uzay aracının 55 saatlik periyodu, 20,000 kilometrelik bir periapsisi ve 43,000 kilometrelik bir apoapsisi bulunmaktadır. Atmosferi farklı iklim dönemlerinde, Mars'ın farklı bölgelerindeki hava olaylarını kıyaslayarak ve düşük atmosferde yaşanan kum fırtınaları gibi hava durumlarını da günlük takip ederek hakkında araştırma yapma amacıyla bu yörünge seçilmiştir. Mars görevi ekibine göre Mars'a gönderdikleri uzay aracı "ilk defa gerçek hava durumlarını takip eden" bir uydudur.

BAE Mars Görevi kapsamında Mars'a gönderilen uzay sondasına "Hope" yani "Umut" (Arapça aslı: Al-Amal مسبار الأمل‎) adı verilmiştir. Dünya'nın dört bir yanındaki bütün Araplara iyimserlik mesajı vermek ve onları inovasyona teşvik etmek için bu isme karar verilmiştir. Nisan 2015'te Şeyh Muhammed bin Raşid bütün Arap dünyasını uzay aracını adlandırması için davet etmiştir. Alınan çok sayıda önerilerin arasından, görevin amacını iyi açıkladığını düşündükleri için Umut adını seçmeye karar vermişlerdir. Mayıs 2015'te isim açıklandığından beri bazen görev "Umut Mars Görevi" olarak da adlandırılmaktadır.

Resmî site
YouTube'da Official video (05:51) – Emirate Mars Mission

Satürn'deki Büyük Beyaz Leke (Büyük Beyaz Oval olarak da bilinir), Jüpiter'deki Büyük Kırmızı Leke'ye benzerliği nedeniyle bu şekilde adlandırılan periyodik fırtınalardır ve karakteristik beyaz görünümleri sayesinde teleskopla Dünya'dan görülebilecek kadar büyüktürler. Lekeler, birkaç bin kilometre genişliğinde olabilir.
Cassini yörünge aracı, radyo ve plazma etkilenmesindeki artış veya Büyük İlkbahar Fırtınası nedeniyle, Kuzey Elektrostatik Değişikliği olarak da bilinen 2010-11 fırtınasını izleyebilmişti.
Cassini verileri, beyaz bulutlarda asetilen kaybını, fosfin artışını ve fırtınanın merkezindeki olağandışı bir sıcaklık düşüşünü ortaya çıkardı. 2012 yılında fırtınanın görünür yönleri hafifledikten sonra, birleşen iki sıcak noktadan bir ısı ve etilen "püskürmesi" yayıldı.

Büyük Kara Leke
Büyük Kırmızı Leke

Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri Üssü (CCSFS), Amerika Birleşik Devletleri Uzay Kuvvetleri'ne bağlı Space Launch Delta 45'in Florida, Brevard County, Cape Canaveral'da bulunan bir tesisidir.
Merkezi, yakındaki Patrick Uzay Kuvvetleri Üssü'nde bulunan istasyon, halen aktif üç fırlatma rampası (Uzay Fırlatma Kompleksleri 37B, 40 ve 41) ile Uzay Kuvvetlerinin Eastern Range için birincil fırlatma sahasıdır. Tesis, komşu Merritt Adası'ndaki NASA'nın Kennedy Uzay Merkezi'nin güney-güneydoğusundadır ve ikisi birbirine köprüler ve geçitlerle bağlıdır. Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri İstasyonu Skid Strip, Cape'e ağır ve büyük yük taşıyan askeri hava ikmal uçakları için fırlatma komplekslerinin yakınında 10.000-fit (3.000 m) pist sağlar.
İlk ABD Dünya uydusu (1958), ilk ABD astronotu (1961), yörüngedeki ilk ABD astronotu (1962), ilk iki kişilik ABD uzay aracı (1965), ilk ABD insansız aya iniş (1966) ve ilk üç kişilik ABD uzay aracı (1968) dahil olmak üzere birçok Amerikan uzay keşif öncüsü CCSFS'den fırlatılmıştır.
Aynı zamanda gezegenlerin her birini geçerek güneş sisteminde (1962–1977) uçan, Mars yörüngesine giren ilk uzay aracı (1971) ve yüzeyinde dolaşan (1996), Venüs yörüngesine girip Venüs'e inen ilk Amerikan uzay aracı (1978), Satürn yörüngesine giren ilk uzay aracı (2004) ve Merkür yörüngesine giren Messenger uzay aracı (2011) ve Güneş sisteminden ayrılan ilk uzay aracı Voyager 1 (1977) dahil olmak üzere tüm ilk uzay araçlarının fırlatma yeriydi.
Üssün bazı bölümleri Amerikan uzay programının ilk yıllarıyla olan ilişkileri nedeniyle National Historic Landmark (Ulusal Tarihi Dönüm Noktası) olarak belirlendi.  

Patrick Hava Kuvvetleri Üssü 9 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chandrayaan-3, Hindistan'ın Chandrayaan programı kapsamında ISRO tarafından gerçekleştirilen üçüncü, en yeni ve başarılı olan Ay keşif görevidir. Bu görev, tıpkı Chandrayaan-2'deki gibi Vikram iniş aracını ve Pragyan adında bir keşif aracını (rover) içermektedir. İtki modülü, bir yörünge aracı gibi işlev görür. Bu itki modülü, aracın 153 × 163 km'lik bir ay yörüngesine ulaşana kadar iniş ve keşif aracı konfigürasyonunu taşıdı.
İniş yönlendirme yazılımındaki son dakika hatası nedeniyle, iniş aracının ay yörüngesine girdikten sonra düşmesine neden olan Chandrayaan-2'nin ardından, başka bir ay görevi önerilmişti.
Chandrayaan-3'ün fırlatılması 14 Temmuz 2023 tarihinde, IST ile 14:35'te gerçekleşti. İniş aracı ve keşif aracı, 23 Ağustos 2023 tarihinde Ay'ın güney kutbu bölgesine yakın bir yere indi. Güç destekli alçalma, 23 Ağustos 2023 tarihinde yerel saatle (IST) yaklaşık 17:45'te başladı ve iniş aynı gün içinde yaklaşık olarak saat 18:04'te gerçekleşti. Bu başarı, Hindistan'ı Ay'ın güney kutbuna başarılı bir şekilde uzay aracı indiren ilk ülke yapmıştır.
Uzay aracı görevini tamamladıktan sonra uyku moduna alınmış fakat sonrasında tekrar iletişim kurulamadığı açıklanmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Chandrayaan-3 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Chang'e 1 (Çince: 嫦娥一号; pinyin: Cháng'é yī hào), Çin Ulusal Uzay İdaresi tarafından geliştirilen bir Ay uzay sondasıdır. Çin Ay Keşif Programı'nın ilk aşamasının bir parçası olup adını Çin Ay tanrıçası Chang'e'den almaktadır. Chang'e 1, bir mikrodalga radyatör kullanarak Ay'ın pasif, çok kanallı, uzaktan mikrodalga algılamasını gerçekleştiren ilk ay sondasıdır.
Chang'e 1, Xichang Uydu Fırlatma Merkezi'nden 24 Ekim 2007 tarihinde saat UTC 10:05:04'te fırlatıldı. 5 Kasım'da ay yörüngesine girdi ve 26 Kasım 2007'de Ay'ın ilk fotoğraflarını yayınladı. 12 Kasım 2008'de, Kasım 2007 ile Temmuz 2008 arasında Chang'e 1 tarafından toplanan verilerden üretilen ay yüzeyi haritası çıkarıldı.
Chang'e 1'in görevi 1 Mart 2009 tarihinde sona erdi ve saat 08:13 itibarı ile Ay'a düşürüldü.

CLEP Official site
Chang'e 1 Mission Profile by NASA's Solar System Exploration28 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chang'e 2 (Çince: 嫦娥二号; pinyin: Cháng'é èr hào), Çin Ulusal Uzay İdaresi tarafından geliştirilen bir Ay uzay sondasıdır. Çin Ay Keşif Programı'nın ilk aşamasının bir parçası olup 2007'de fırlatılan Chang'e 1'in devamıdır. Chang'e 2'nin tasarımında Chang'e 1 ile benzerlik göstermesine karşın, daha gelişmiş bir yerleşik kamera da dahil olmak üzere bazı teknik yenilikler yer almaktadır.
Chang'e 2, Xichang Uydu Fırlatma Merkezi'nden 1 Ekim 2010 tarihinde saat UTC 10:59:57'de fırlatıldı. 6 Ekim'de Ay yörüngesine girdi ve Birincil hedefini tamamladıktan sonra Çin izleme ve kontrol ağını test etmek için Dünya-Güneş L2 Lagrangian noktası için Ay yörüngesinden ayrıldı. Nisan 2012 tarihinde Chang'e 2, L2'den ayrıldı ve Aralık 2012 tarihinde 4179 Toutatis asteroidine başarılı bir uçuş gerçekleştirdi. Bu sayede CNSA, NASA, ESA ve JAXA'nın ardından doğrudan asteroit keşfeden dördüncü uzay ajansı oldu. 2014 yılı itibarı ile Chang'e 2, Dünya'dan 100 milyon km uzağa gitti ve Çin'in derin uzay izleme ve kontrol sistemlerini doğrulamak için uzun vadeli bir görev yürütmektedir.
Chang'e 2, Chang'e 3 yörünge ve keşif aracının yumuşak iniş hazırlığı için 100 km yükseklikte Ay yörüngesinde araştırma da yürüttü.

Lunar mission timeline 24 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. NASA.
Recent Lunar missions. NASA.

Curiosity, NASA'nın Mars Bilim Laboratuvarı (MSL) görevinin bir parçası olarak Mars'taki Gale krateri ve Aeolis Mons'u (Gale kraterinin zirve noktası) araştıran otomobil büyüklüğündeki bir Mars keşif aracıdır. Curiosity kelimesi Türkçede "Merak" anlamına gelir. Curiosity, 26 Kasım 2011 15:02:00 UTC'de Cape Canaveral'dan (CCAFS) fırlatıldı ve 6 Ağustos 2012 05:17:57 UTC'de Mars'taki Gale kraterinin içindeki Aeolis Palus'a iniş yaptı. Bradbury iniş alanı, 560 milyon km (350 milyon mi) yolculuğun ardından aracın iniş hedefinin merkezine 2,4 km 'den (1,5 mi) daha yakındı.
Görev hedefleri arasında Mars'ın iklim ve jeolojisinin araştırılması, Gale krateri içinde seçilen alanın mikrobiyal yaşam için uygun çevresel koşullar sunup sunmadığının değerlendirilmesi (suyun rolünün araştırılması dahil) ve insanlı keşiflere hazırlık amacıyla gezegensel yaşanabilirlik çalışmaları yer almaktadır.
Aralık 2012'de Curiosity''nin iki yıllık görevi süresiz olarak uzatıldı ve NASA, 5 Ağustos 2017 tarihinde Curiosity keşif aracının inişinin beşinci yıldönümünü kutladı. 6 Ağustos 2022'de Curiosity keşif aracının son on yıldaki başarılarının ayrıntılı bir özeti yayımlandı. Keşif aracı halen çalışır durumdadır ve 22 Temmuz 2026 itibarıyla inişinden bu yana 4962 sol (toplam 5.098 Dünya günü veya 13 yıl, 11 ay, 16 gün) boyunca Mars'ta aktif durumdadır.
NASA/JPL Mars Bilim Laboratuarı/Curiosity Proje Ekibi, ABD Ulusal Havacılık Birliği (National Aeronautic Association) tarafından "Curiosity'nin Mars'a başarıyla indirilmesi, ülkenin teknolojik ve mühendislik yeteneklerinin geliştirilmesi ve insanlığın Mars'ın eski yaşanabilir ortamlarına ilişkin anlayışını önemli ölçüde geliştirmesi gibi olağanüstü başarıları nedeniyle" 2012 Robert J. Collier Ödülü'ne layık görüldü. Curiosity keşif aracının tasarımı, NASA'nın farklı bilimsel araçlar taşıyan 2021 Perseverance görevi için de temel teşkil etmiştir.

Mars Keşif Programı çerçevesinde belirtildiği gibi, Mars Bilim Laboratuvarı misyonunun temel bilimsel hedefleri Mars'ta daha önce yaşam olup olmadığını araştırmak, suyun rolünü incelemek, Mars'ın iklimi ile jeolojisini araştırmak ve Mars'ın insanlar tarafından barınabilirliğini denetlemektir. Bu misyonun sonuçları aynı zamanda Mars'ın gelecekte insanlar tarafından keşfine de hazırlık olacaktır.
Bu sonuçlara ulaşmak için, Curiosity'nin sekiz ana bilimsel amacı vardır:

Organik karbon bileşenlerinin doğasını ve miktarını saptamak
Karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfür gibi yaşam için gerekli kimyasal yapı taşlarının miktarını belirlemek
Gezegen üzerinde biyolojik varlığa dair biyolojik süreçleri temsil edebilecek işaretleri (biyolojik işaret veya biyomolekülleri) tespit etmek ve tanımlamak

Mars yüzeyinin kimyasal, izotopik ve mineralojik bileşimini incelemek
Yüzey kayaçlarının ve toprağın oluşum süreçlerini tanımlamak

Uzun dönemde (4 milyar yıl) Mars'ın atmosferik gelişim süreçlerini incelemek
Su ve karbondioksit döngülerini belirlemek, su ve karbondioksidin şu anki durumunu, dağılımını ve dönüşümünü incelemek

Yüzey radyasyonunu, galaktik radyasyon ve kozmik radyasyon, güneş rüzgârları ve yüksek enerjili protonlar da dahil olacak şekilde incelemek. Aynı zamanda, keşfin parçası olan uzay yolculuğu sırasında, uzay aracının radyasyon seviyelerini de ölçmüştür. Bu veri gelecekte insanlı uçuşlar için önemlidir. Yüzey görevinin 1. yılında Mars araştırmalarının ve incelemelerinin sonucunda, Mars'ın yaşam için uygun olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu görev sonradan biyolojik veya organik korunma modelleri oluşturma, organik bileşen ve biyomolekülleri araştırma (Taponomi) haline gelmiştir.

Curiosity keşif robotu, ana misyonu olan 3893 kiloluk Mars Bilim Laboratuvarı'nın %23'ünü oluşturur. Mars Bilim Laboratuvarı'nın geri kalan kısmı bu taşıma görevi ve iniş esnasında atılmıştır.

Boyutlar: Curiosity keşif robotu, 80 kg bilimsel alet dahil toplam 899 kg ağırlığındadır. Robot, 2.9 metre boyunda, 2.2 metre genişliğinde ve 2.2 metre yüksekliğindedir.

Güç kaynağı: Curiosity, 1976 yılında başarılı bir şekilde Mars'ta keşif yapan Viking 1 ve Viking 2 robotları gibi güç kaynağı olarak Radyoizotop termoelektrik jeneratörü kullanır.
Radyoizotop güç sistemleri plütonyumun parçalanamayan izotopu olan plütonyum-238'in doğal bozunumundan elektrik üreten jeneratörlerdir. Isı bu izotopun doğal bozunumundan elde edilir ve termokupleler vasıtasıyla elektriğe dönüştürülür ve böylece her mevsim gece ve gündüz güç elde edilmiş olur. Ayrıca artık ısı borular aracılığıyla sistemi ısıtmak için kullanılabilir. Curiosity'nin Radyoizotop termoelektrik üretecinin yakıtı 4.8 kg'lık plütonyum-238 A.B.D Enerji Bakanlığı'ndan temin edilmiştir. Bu plütonyum her biri yaklaşık bir lokum boyutunda (≈20 cm³) 32 küp halinde paketlenmiştir.
Curiosity'nin güç üreteci Boeing ve Idaho Ulusal Laboratuvarı tarafından geliştirilen en son model çok misyonlu radyoizotop termoelektrik üretecidir. Klasik radyoizotop termoelektrik üretecine ek olarak daha esnek ve sağlam gelişim süreci sunar ve yaklaşık 2000 Watt termal güçten 125 Watt elektrik üretebilir. Çok misyonlu radyoizotop termoelektrik üreteci plütonyum yakıtının bozulmasıyla zamanla daha az güç üretmeye başlar: minimum yaşam süreci olan 14 yılda üretilen elektrik 100 Watt'a kadar düşer. Bu güç kaynağı günde 9 MJ elektrik üretir ki bu daha önce Mars'a gönderilen ve enerjisini solar paneller ile güneşten alan robotların ürettiği günlük 2.1 MJ elektrikten daha fazladır. Çok misyonlu radyoizotop termoelektrik üretecinin ürettiği elektrik iki adet şarj edilebilir lityum-iyon pilini şarj eder. Her bir pilin yaklaşık 42 amper-saat kapasitesi vardır.

Isı red sistemi: Curiosity'nin inişe geçebileceği muhtemel alanlarda sıcaklık -127 ilâ +30 °C arasında olabilir. Bu yüzden ısı red sistemi, MBL'nin bünyesinde bulunan ve hassas sistemleri optimal sıcaklıkta tutmaya yarayan, 60 m uzunluğunda olup içinden sıvı pompalanan bir boru sistemine sâhiptir. Dâhilî parçaları ısıtmak için kullanılan bir başka metot da aracın içinde diğer üniteler ve ÇYRTJ biriminden ortaya çıkan artık ısıyı kullanmaktır. IRS'nin bir başka özelliği de gerektiğinde üniteleri soğutmaktır.
Bilgisayarlar: Keşif İşlem Birimi adı verilen iki özdeş yerleşik keşif bilgisayarı mevcuttur. Bilgisayarların önemli bir kapanma sebebini önlemek için başka uzay araçlarında da olduğu gibi, yapımında uzayın aşırı ışımasına ve radyasyona dayanıklı bellek kullanılmıştır. Her bilgisayarın belleği 256 KB EEPROM, 256 MB DRAM ve 2 GB flash memory'den oluşur. 3 MB EEPROM, 128 MB DRAM ve 256 MB flash belleği olan Mars Exploration Rover'lardan (Spirit ve Opportunity) daha güçlüdür.
KİB bilgisayarları, Mars Exploration Rover'lerin kullandığı RAD6000 merkezî işlem biriminin gelişmişi RAD750 MİB'yi (CPU) kullanmaktadır. RAD750 MİB'si 400 milyon işlem/s'ye kadar hesaplayabilirken RAD6000 MİB'si ancak 35 MİPS'e erişir. İki yerleşik bilgisayardan biri yedekte olup ana bilgisayar arızalandığında kontrolü devralır.
Kâşifin Dâhilî Ölçüm Birimi (DÖB; İngilizce: Inertial Measurement Unit (IMU)) ile sağlanan üç eksen konum bilgisi, kâşif robotun navigasyonunda kullanılır. KR'un bilgisayarları, dâhilî sıcaklığı ayarlamak gibi işlemlerle kendini devamlı denetleyerek KR'un kullanılmaya hazır durumda kalmasını sağlar. Resim çekmek, hareket etmek ve âletleri kullanmak gibi işlemler, uçuş ekibince ona yollanan bir komut dizisi şeklinde uygulamaya konur.
Mayıs 2016'da araca yüklenen AEGIS yazılımı, Curiosity'nin ChemCam için otomatik olarak hedef seçmesini ve ölçümleri Dünya'dan gelen bir komuta ihtiyaç duymadan, otomatik olarak yapabilmesini sağlamıştır.

Haberleşme: Curiosity'nin iki haberleşme imkânı vardır: Dünya ile doğrudan haberleşebilen bir X bandı verici-alıcısı ve Mars etrafında dönen uzay araçlarıyla (orbiter) haberleşmek için Mars UHF Electra-Lite software-tanımlı radyo. Yörüngedeki uzay araçlarıyla haberleşme, yörünge araçlarının daha güçlü ve büyük antenlerinden dolayı aracın muhtemel ana haberleşme yolu olarak görülmektedir.
İnişe geçerken telemetri Mars Odyssey, Mars Reconnaissance Orbiter ve ESA'nın Mars Express uydularınca izlenecek. Odyssey, UHF frekanslarında Dünya'ya gerçek zamanlı telemetri yapabilecek kapasitededir ve bu yayın 13:46 dakika sürer.
Hareketlilik sistemleri: (İngilizce: mobility systems) Önceki keşif robotlarında olduğu gibi (Mars Exploration Rover’leri, Mars Pathfinder) Curiosity’nin altı tekerleği, bir kamyon-askı sistemiyle araca bağlanmıştır. Diğer keşif robotlarının hilâfına amortisör sistemi, bu sefer inişe geçme takımı olarak da kullanıldı. Curiosity'nin tekerlekleri, önceden Mars’a inen iki robot çeşidinden önemli ölçüde daha büyüktür. Her tekerleğin sırtı (profili) trıksiyonu sağlayacak şekildedir. Ancak Mars’ın kumla yüzeyinde izler bırakırlar. Bu izler, kâşif robotun kameraları tarafından gidilmiş yolun uzunluğunu tahmin etmede kullanılır. İz, "JPL" için Mors kodudur (•--- •--• •-••).

Genel numune analizi stratejisi yüksek çözünürlüklü kameralarla ilgi alanına giren nesneleri tespit etme amaçlıdır. Eğer belli bir yüzey ilgi alanına giriyorsa, Curiosity o yüzeyin küçük bir kısmını kızılötesi lazer yardımıyla buharlaştırabilir ve o kaya ya da toprağın yapısını inceleyebilir. Eğer incelediği kısım ilgi çekici ise robot uzun kolunu kullanarak bir mikroskop ve X-ray spektrometre yardımıyla o kısma daha yakından bakabilir. Eğer bilim insanları daha ileri bir analiz isterlerse, Curiosity büyük kaya parçalarını delebilir ve toz haline getirilmiş numuneleri robotun içindeki SAM adı verilen analiz laboratuvarına gönderebilir. Bu laboratuvar 74 kupa numune kapasitesine sahiptir.

MastCam sistemi iki kamerayla çoklu spektrum ve gerçek-renk görüntüleme hizmeti sunar. Kameralar 1600×1200 piksel çözünürlükte gerçek-renk görüntü yakalayabilir ve 720p video kaydedebilir.
Bu iki MastCam kameradan biri 34mm odak uzaklığına sahip ve 15 derece görüş alanı olan orta açılı kameradır. Diğer kamera ise 100mm odak uzaklıklı, 5.1 derece görüş alanı olan dar açılı kameradır. Her iki kamera 55

Dawn, asteroit kuşağının bilinen üç proto-gezegeninden ikisi olan Vesta ve Ceres'i inceleme göreviyle NASA tarafından 2007 yılının Eylül ayında fırlatılan uzay sondasıydı. NASA'nın Discovery programı'nın dokuzuncu göreviyle Dawn uzay aracı, 16 Temmuz 2011'de Vesta yörüngesine girdi ve 2012'nin sonlarında Ceres'e hareket etmeden önce 14 aylık bir araştırma görevini tamamladı. 6 Mart 2015 tarihinde Ceres'in yörüngesine girdi. 2017 yılında NASA planlanan dokuz yıllık görevin, sondanın hidrazin yakıt kaynağı tükenene kadar uzatılacağını duyurdu. NASA 1 Kasım 2018 tarihinde Dawn'ın hidrazin yakıtını tükettiğini ve görevin sona erdiğini duyurdu. Uzay aracı halen Ceres'in etrafında kontrolsüz bir şekilde, fakat kararlı bir yörüngede dolanmaktadır.
Dawn dünya dışı iki cismin yörüngesinde dönen, Vesta ile Ceres'i ziyaret eden ve ayrıca 2015 yılının Mart ayında, aynı yılın Temmuz ayında Plüton gezegenine yakın uçuş yapacak olan New Horizons'tan birkaç ay önce Ceres'e vararak bir cüce gezegenin yörüngesine giren ilk uzay aracı olmuştur.
Dawn görevi NASA'nın Jet Propulsion Laboratory bölümü tarafından yönetildi. Göreve NASA'nın İtalya, Almanya ve Fransa'dan Avrupalı ortakları uzay aracı parçaları vererek katkıda bulundular. Bu görev, uzay aracının iki gök cisminin yörüngesine girip çıkmasına olanak tanıyan iyon motorunun kullanıldığı ilk NASA keşif göreviydi. Voyager programı gibi kimyasal motorlar kullanan daha önceki çok hedefli görevler, sadece uçuşlarla sınırlı kalmıştı.

Amerika Birleşik Devletlerinin çalışabilir durumdaki ilk iyon motoru, 1959 yılında NASA'nın Ohio'daki Glenn Araştırma Merkezinde Harold R. Kaufman tarafından yapıldı. Motorun tasarımı, yakıt olarak cıva kullanan gridli elektrostatik iyon motoru tasarımına benziyordu. Motorun yörüngealtı testleri 1960'larda yapıldı. 1964 yılında Space Electric Rocket Test 1 uzay sondasına monte edilerek yörüngealtı uçuşta test edildi. Motor Dünyaya düşmeden önce, planlandığı şekilde 31 dakika boyunca başarılı bir şekilde çalıştı. Bu testin ardından 1970 yılında SERT-2 yörünge testi yapıldı.
1998 yılında NASA tarafından fırlatılan Deep Space 1 (DS1), yakıt olarak ksenon kullanan iyon motorunun bir bilim görevinde uzun süreli kullanılabileceğini gösterdi. DS1, NSTAR elektrostatik iyon motoru dahil olmak üzere bir dizi teknolojinin çalıştığını doğrulamasının yanı sıra bir asteroide ve bir kuyruklu yıldıza yakın uçuş gerçekleştirdi. DS1'in İyon motoruna ek olarak çalıştığını doğruladığı diğer teknolojilerin içinde Dawn uzay aracında uzak mesafe iletişim için kullanılan Small Deep Space Transponder da yer alıyordu.

Dawn mission home page4 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at JPL (İngilizce)
Dawn mission home page 30 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at NASA (İngilizce)

Deep Space 1 (DS1), bir asteroit ve bir kuyruklu yıldızın yakınından uçuş gerçekleştiren NASA'nın teknoloji kanıtlama amaçlı bir uzay aracıydı. Gelişmiş teknolojileri test etmek için tahsis edilmiş Yeni Binyıl Programı'nın (New Millennium Program) bir parçasıydı.
24 Ekim 1998'de fırlatılan Deep Space 1 uzay aracı, ana bilimsel hedefi olan asteroit 9969 Braille'in yanından bir uçuş gerçekleştirdi. Görev, 19P/Borrelly kuyruklu yıldızıyla karşılaşmak ve ileri mühendislik testlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla iki kez uzatıldı. İlk aşamalarındaki ve yıldız takipçisindeki yazılımsal sorunlar, görev yapılandırmasında sürekli değişikliklere yol açtı. Asteroit geçişi kısmi bir başarı olarak kalsa da, kuyruklu yıldızla karşılaşma sonucu değerli bilgiler elde edildi.
Deep Space serisi, Ocak 1999'da Mars Polar Lander üzerine bindirilerek fırlatılan ve Mars'ın yüzeyine çarpması amaçlanan (temas kopmuş ve görev başarısız olsa da) Deep Space 2 sondaları ile devam etti. Deep Space 1, geleneksel kimyasal roketler yerine İyon itici kullanan ilk NASA uzay aracıydı.

Deep Space 1in amacı, gelecekteki görevler için teknoloji geliştirme ve doğrulamaydı. Bu amaçla 12 teknoloji test edildi:

Güneş Enerjili Elektrik Tahriği
Güneş Yoğunlaştırıcı Dizileri
Çok Fonksiyonlu Yapı
Minyatür Entegre Kamera ve Görüntüleme Spektrometresi
İyon ve Elektron Spektrometresi
Küçük Derin Uzay Aktarıcısı
Ka-Bant Katı Hal Güç Amplifikatörü
Beacon Monitor İşlemleri
Otonom Uzak Ajanı
Düşük Güç Elektroniği
Güç Çalıştırma ve Anahtarlama Modülü
Otonom Navigasyon

Fırlatmadan önce Deep Space 1, kuyruklu yıldız 76P/West–Kohoutek–Ikemura ve asteroit 3352 McAuliffe'yi ziyaret etmeyi amaçlıyordu. Gecikmeli fırlatma nedeniyle hedefler, asteroit 9969 Braille (o zamanlar 1992 KD olarak adlandırılırdı) ve 107P/Wilson–Harrington kuyruklu yıldızı olarak değiştirildi. 28 Temmuz 1999'da, Braille asteroidinin 26 km uzağından geçti. Geçiş sırasında asteroidin bileşimi ve boyutları üzerine ölçümler yaptı, ayrıca güneş rüzgarının sapmalarını kontrol ederek bir manyetik alanın olası varlığını doğruladı. Bu ikinci görev tam olarak başarılı olmadı. Yaklaşma aşamasında bir yazılım sorunu nedeniyle beklemeye girdi. Bu sorun Dünya'dan çözüldüğünde, otonom seyrüsefer sistemi asteroidi doğru bir şekilde tanımlayamadı ve bu nedenle kaliteli fotoğrafların oluşturulmasını engelledi. Kalan ölçümler yararlı veriler verdi. Ağustos 2002'de, başka bir genişletilmiş görev olarak asteroit 1999 KK1'in yanından geçmesi düşünüldü, ancak nihayetinde maliyet endişeleri nedeniyle gerçekleştirilmedi. Görev sırasında Mars'ın yüksek kaliteli kızılötesi tayfları da alındı.

İyon tahrik motoru başlangıçta 4.5 dakikalık çalışmadan sonra arızalandı. Ancak daha sonra tekrar faaliyete geçirildi ve mükemmel bir performans sergiledi. Görevin başlarında, fırlatma aracının ayrılması sırasında çıkan malzeme, yakın aralıklı iyon çıkarma ızgaralarının kısa devreye girmesine neden oldu. Malzeme elektrik arkıyla aşındığı, gaz çıkışıyla süblimleştiği veya basitçe sürüklenmesine izin verildiği için kirlenme sonunda temizlendi. Bu, motorun bir motor onarım modunda tekrar tekrar çalıştırılmasıyla, sıkışan malzeme üzerinde ark oluşturarak başarıldı.
İyon motoru egzozunun, radyo iletişimi veya bilim aletleri gibi diğer uzay aracı sistemlerine engel olacağı düşünülüyordu. PEPE dedektörlerinin, motordan bu tür etkileri izlemek için ikincil bir işlevi vardı. İticiden gelen iyon akışı, PEPE'nin yaklaşık 20 eV'nin altındaki iyonları gözlemlemesini engellemesine rağmen hiçbir girişim bulunmadı.
Başka bir arıza yıldız takipçisi'nin kaybıydı. Yıldız takipçisi, yıldız alanını dahili çizelgeleriyle karşılaştırarak uzay aracı konumunu belirler. MICAS kamerası yıldız takipçisinin yerini alacak şekilde yeniden programlandığında görev kurtarıldı. MICAS daha hassas olmasına rağmen, görüş alanı çok daha küçüktür ve daha büyük bir bilgi işleme yükü oluşturur. İronik olarak, yıldız takipçisi son derece güvenilir olması beklenen, kullanıma hazır bir bileşendi.
Çalışan yıldız takipçisi olmadan, iyon tahriği geçici olarak askıya alındı. İtki süresinin kaybı, yanından geçen 107P/Wilson–Harrington kuyruklu yıldızın uçuş iptalini zorunlu kıldı.
Autonav sistemi ara sıra elle düzeltmeler gerektiriyordu. Çoğu sorun, Autonav'ın hedefleri yanlış tanımlamasına neden olarak kırınım artışlarına ve kamerada yansımalara neden olan daha parlak cisimler nedeniyle tanımlanması zor veya çok loş cisimlerin belirlenmesindeydi.
Remote Agent sistemi, uzay aracında simüle edilmiş üç arıza ile sunuldu ve her olayı doğru şekilde halletti.

Remote Agent'ın üniteyi yeniden etkinleştirerek düzelttiği arızalı elektronik birim.
Remote Agent'ın güvenilmez olarak algıladığı ve bu nedenle doğru şekilde göz ardı ettiği yanlış bilgi sağlayan başarısız sensör.
"kapalı" konumda sıkışmış bir konum kontrol iticisi (uzay aracının yönünü kontrol etmek için küçük bir motor), Remote Agent tarafından algılandı ve o iticiye dayanmayan bir moda geçerek telafi edildi.
Genel olarak bu, tamamen otonom planlama, teşhis ve iyileşmenin başarılı bir gösterimini oluşturdu.
MICAS cihazı bir tasarım başarısıydı, ancak morötesi kanalı bir elektrik arızası nedeniyle başarısız oldu. Görevin ilerleyen saatlerinde, yıldız takipçisi arızasından sonra MICAS bu görevi de üstlendi. Bu, Borrelly kuyruklu yıldızı karşılaşması da dahil olmak üzere kalan görev sırasında bilimsel kullanımında sürekli kesintilere neden oldu.

Asteroit 9969 Braille'in yanından geçişi yalnızca kısmi bir başarıydı. Deep Space 1, asteroitden yalnızca 56.000 km/sa (35.000 mph)'da uçuş gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Yaklaşmadan kısa bir süre önce bir yazılım sorunu da dahil olmak üzere teknik zorluklar nedeniyle, araç bunun yerine Braille‘e 26 km (16 mi) mesafeden geçti. Bu, ayrıca Braille'in daha düşük albedosu, asteroidin Autonav'ın kamerayı doğru yöne odaklaması için yeterince parlak olmaması ve fotoğraf çekiminin neredeyse bir saat geciktiği anlamına geliyordu.  Ortaya çıkan resimler hayal kırıklığı yaratacak kadar belirsizdi.
Ancak, Borrelly Kuyruklu Yıldızı'nın yanından geçişi büyük bir başarıydı ve kuyruklu yıldızın yüzeyinin son derece ayrıntılı görüntülerini gönderdi. Bu tür görüntüler, Giotto uzay aracı tarafından çekilen -- Halley Kuyruklu Yıldızı ‘nın önceki tek fotoğraflarından daha yüksek çözünürlükteydi. PEPE cihazı, kuyruklu yıldızın güneş rüzgarı etkileşiminin çekirdekten dengelendiğini bildirdi. Bunun kuyruklu yıldızın yüzeyine eşit olarak dağılmayan jetlerin emisyonundan kaynaklandığına inanılıyor.
Enkaz kalkanları olmamasına rağmen, uzay aracı kuyruklu yıldız geçişini sağlam bir şekilde atlattı. Bir kez daha seyrek kuyruklu yıldız jetleri uzay aracını işaret etmiyor gibiydi. "Deep Space 1" daha sonra uzay aracının donanım teknolojilerini yeniden denemeye odaklanan ikinci genişletilmiş görev aşamasına girdi. Bu görev aşamasının odak noktası iyon motor sistemleriydi. Sonunda konum kontrol iticileri için uzay aracının hidrazin yakıtı tükendi. Yüksek verimli iyon itici, ana tahrike ek olarak konum kumandası yapmak için yeterli miktarda iticiye sahipti ve böylece görevin devam etmesine izin verdi.
Ekim sonu ve Kasım 1999 başlarında, uzay aracının Braille sonrası kıyı aşaması sırasında, “Deep Space 1”, MICAS cihazıyla Mars'ı gözlemledi. Bu çok uzak bir uçuş olmasına rağmen, alet gezegenin çoklu kızılötesi spektrumlarını almayı başardı.

Deep Space 1 değerli bilim verilerini ve görüntülerini göndererek birincil ve ikincil hedeflerinde başarılı oldu. DS1'in iyon motorları 18 Aralık 2001'de yaklaşık 20:00:00 UTC'de kapatıldı ve bu da görevin sona erdiğinin işaretiydi. Gemide iletişim, gelecekte gemiye ihtiyaç duyulması durumunda aktif modda kalacak şekilde ayarlandı. Ancak, Mart 2002'de yeniden temas kurma girişimleri başarısız oldu. Güneş'in yörüngesinde, Güneş Sistemi içinde durmaktadır.

Uzay araçlarınca ziyaret edilen küçük gezegen ve kuyruklu yıldızların listesi

Deep Space 1 website 4 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by NASA / Jet Propulsion Laboratory
Deep Space 1 website 30 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by NASA / New Millennium Program
Deep Space 1 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Encyclopedia Astronautica
Deep Space 1 Mission Archive 30 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the NASA Planetary Data System, Small Bodies Node

Astrodinamik'te delta-v kavramı tam anlamıyla "hızdaki değişiklik" demek olmasına rağmen belirli bir anlamı vardır: sayıl olup sürat birimlerini alarak bir yörünge manevrası yapabilmek, başka bir ifadeyle bir rotadan başka bir rotaya geçmek için gerekecek olan "gayreti" hesaplar.

  
    
      
        Δ
        
          v
        
        =
        
          ∫
          
            
              t
              
                0
              
            
          
          
            
              t
              
                1
              
            
          
        
        
          
            
              
                |
              
              T
              
                |
              
            
            m
          
        
        
        d
        t
      
    
    {\displaystyle \Delta {v}=\int _{t_{0}}^{t_{1}}{\frac {|T|}{m}}\,dt}
  

Burada

  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 anlık itişi

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 anlık kütleyi
belirler.
Dış kuvvetlerin olmaması ve itişin belli bir yönde uygulanması durumunda formül, şu basitleşmiş şekli alır:

  
    
      
        =
        
          ∫
          
            
              t
              
                0
              
            
          
          
            
              t
              
                1
              
            
          
        
        
          
            |
          
          a
          
            |
          
        
        
        d
        t
        =
        
          |
        
        
          
            v
          
          
            1
          
        
        −
        
          
            v
          
          
            0
          
        
        
          |
        
      
    
    {\displaystyle =\int _{t_{0}}^{t_{1}}{|a|}\,dt=|{v}_{1}-{v}_{0}|}
  

Bu da yalın biçimde hız değişikliğidir.
Roketler için 'dış kuvvetlerin olmaması' ile genelde atmosfer sürüklemesi ve geriye doğru aerostatik basıncın aracın burnunda olmaması ifade edilir. Bu durum vakum ispin hesaplarda kullanılmasına imkân verir ve delta-v kapasitesi böylece roket denklemiyle hesaplanır. Atmosfer kayıplarının oluşturduğu "masraflar"sa gezegen yüzeyinden kalkışlar hesaplandığında delta-v bütçesine aktarılır.

Bir uçuş yolu tasarlandığında delta-v, kullanılacak yakıtın ne kadar olduğunu gösteren bir göstergedir. Yakıt kullanımı, delta-v'nin roket denklemiyle gereğince hesaplanan üslü bir işlevidir.
Aracın ilk ve son konumundaki tüm enerjisini kullanarak enerjinin korunumu prensibiyle delta-v ihtiyaçlarını tespit etmek mümkün değildir. Çünkü yakıt yandığında sistemden enerji götürmektedir (aşağı da bakınız). Aynı zamanda yakılan yakıt da yok olmaktadır. Meselâ çoğu uzay aracı bir yörüngeye gönderildiğinde uzaya fırlatıldığı yerin enlemine yakın bir eğiklikle hareket ettirilir. Böylece Dünya'nın dönüşünden kaynaklanan yüzeysel hızından yararlanılmış olur. Gerekirse uzay uçuşu görevinden kaynaklanan sebeplerden dolayı uzay aracını bu eğiklikten farklı bir eğiklikle uzaya fırlatılması durumunda ilk ve son yörüngelerdeki potansiyel enerji aynı olmasına rağmen hatırı sayılır ve daha büyük bir delta-v'ye ihtiyaç vardır.
Bir rokete itiş kısa ateş darbeleriyle etkidiğinde diğer ivmeyle ilgili kaynaklar ihmâl edilebilir olabilir ve hız değişikliğinin büyüklüğü delta-v'ye bakarak basit bir yaklaşımla saptanabilir. Bu durumda etkiyecek tüm delta-v, her ayrık ateş darbesinde gereken delta-v'lerin toplamıyla basit bir şekilde hesaplanabilir. Bu, her ateş darbesinden sonra hızın büyüklüğü ve yönünün çekim etkisiyle meselâ eliptik yörüngeye girerken değişmesine rağmen böyledir.
Delta-v hesâbına örnekler görmek için Hohman transfer yörüngesi, çekimsel katapult ve gezegenlerarası sürat yoluna bakınız. Ayrıca büyük itişlerin çekimsel sürüklemeyi azalttığı da kayda değerdir.
Delta-v, aynı zamanda satelitleri gerektiği gibi yörüngede tutmak için gerekli olup itici yörüngesel konumu tutma manevralarında harcanır. Çoğu satelitlere kalkıştan önce konan yakıt sonradan tekrar yakıt tanklarına doldurulamadığından satelite başta yüklenen yakıt miktârı, pekâlâ onun ömrünü belirliyebilmektedir.

Delta-v'nin hız yönünde uygulandığı ve güç göz önüne alındığında her delta-v birimi için kazanılan belirli yörüngesel enerjinin o anlık hıza eşit olduğu görülür. Hem o anki çekimin, hem de oluşturuduğu ivmenin değişmez olduğu bir roket ateşlemesi için her delta-v birimi için kazanılan yörüngesel enerji, ateşlemeden önce ve sonraki hızın ortalama değerine eşittir. Meselâ eliptik bir yörüngede bulunan bir yapay uydunun enerjisi yüksek hızda (yâni düşük yükseklikte) düşük hıza (yâni büyük yüksekliğe) göre daha verimli bir şekilde arttırılabilir. Bu gerçek Oberth etkisi olarak bilinir.
Ayrıca yörüngesel katapulta bakınız.

Gezegenlerin zamanla birbirlerine göre değişen konumlarına göre farkı delta-v'ler değişik fırlatılış târihlerine göre gerekmektedir. Bu durumu aydınlatan ve delta-v'yi zamâna karşı değişimini gösteren diyagrama kimi zaman Porkchop çizimi de denir. Bu diagram fırlatış için en uygun zaman aralığını hesaplamaya mümkün kılar. Çünkü uzaya fırlatılış, ancak kullanılan uzay aracının kapasitesi dâhilinde olmalıdır.

Delta-v, tipik olarak bir roket motorunun itişiyle ya da başka reaksyon motorlarıyla sağlanabilir. Delta-v'nin zaman değişimi motorlarca oluşan ivme büyüklüğü, başka bir ifâdeyle itişin tüm araç kütlesine oranıdır. Asıl ivme vektörü, kütle başına itiş kuvvetini çekim vektörü ve cisme etkiyen bütün diğer kuvvetlere ekleyerek bulunur.
Gereken toplam delta-v, tasarımın başlangıç safhası için iyi bir başlama noktasıdır. Daha sonra eklenen karmaşalar, tasarımın ileri safhalarında ele alınmak üzere geciktirilir.
Roket denklemi, gereken yakıtın artan delta-v'yle dramatik olarak arttığını gösterir. Bu yüzden modern uzay aracı sevk sistemlerinde hatırı sayılır çaba, uzay aracının toplam delta-v'sini azaltma ve büyük delta-v vermeye muktedir uzay araçları tasarlama yönünde harcanmıştır.
Delta-v'yi bir itiş sistemiyle arttıramak için şu tedbirler alınmalıdır:

kademe sistemi kullanmak
özgül itici kuvveti artırmak
kütle oranını düzeltmek
Bunun yanı sıra (çeken gök cismine yakınken) itiş düzeyini arttırarak delta-v bâzen arttırılabilir.

Delta-v bütçesi
Çekim sürüklemesi
Yörüngesel manevra
Uzay gemisi itişi
Özgül itici kuvvet
Tsiolkovsky roket denklemi

Ejderha Fırtınası, Satürn'ün güney yarım küresinde bulunan ve "fırtına koridoru" olarak adlandırılan devasa bir yıldırımlı fırtınadır. Fırtına, 3.200 kilometre (2.000 mi) veya daha fazla bir menzile sahip olabilir ve Dünya'nın elektrikli gök gürültülü fırtınalarına benzetilebilir. Derin atmosfer katmanlarında enerji toplayan fırtına, kısa statik patlamaları sırasında yansıyan radyo dalgaları üretir ve bu da Cassini'nin onu tespit etmesine yardımcı olur.
Ejderha Fırtınası (alışılmadık şekli nedeniyle Eylül 2004'te bu adı almıştır), Satürn'ün güney yarım küresinde bulunan büyük, parlak ve karmaşık bir konvektif fırtınadır. Uzun ömürlü olduğu ve periyodik olarak dramatik beyaz bulutlu gaz sütunları oluşturduğu görülüyor. Bu, 1830'dan bu yana sürekli olarak gözlemlenen antisiklonik bir fırtına olan Büyük Kırmızı Leke'nin Jüpiter'deki aşırı koşullarına benzer. Ejderha Fırtınası, Cassini bilim adamları tarafından Dünya'daki yıldırıma benzer elektrik olayları olarak yorumlanan güçlü bir radyo emisyonu kaynağıdır.
Cassini, Ejderha Fırtınası ufukta yükselmeye başladığında gezegenin gece saatlerinde bir radyo emisyonu patlaması tespit etti. Patlama güneş ışığına çarptığında durdu. Fırtına, Satürn'ün gece saatlerinde başlar ve güneş ışığına çarptığı anda tamamen durur. Bu örüntü, Satürn döndükçe birkaç hafta boyunca tekrarlanarak devam ediyor gibi görünüyor.

Büyük Kara Leke
Büyük Beyaz Leke
Küçük Kara Leke

Europa Clipper (daha önce Europa Multiple Flyby Mission olarak biliniyordu), NASA tarafından geliştirilmekte olan bir uzay sondasıdır. 14 Ekim 2024'te fırlatılan uzay aracı, Jüpiter'in yörüngesindeyken Galilei uydularından biri olan Europa'yı bir dizi yakın uçuşla incelemek üzere geliştiriliyor. NASA'nın gezegensel bir görev için şimdiye kadar geliştirdiği en büyük uzay aracıdır.
Bu görev, Planetary Science Division'ın (Gezegensel Bilim Bölümü) planlı bir uçuşudur, Large Strategic Science Mission (Büyük Stratejik Bilim Misyonu) olarak belirlenmiştir ve Gezegensel Görevler Program Ofisi'nin Güneş Sistemi Keşif programı kapsamında ikinci uçuşu olarak finanse edilmiştir. Aynı zamanda yeni Okyanus Dünyaları Keşif Programı tarafından da desteklenmektedir. Europa Clipper, Galileo uzay aracının Jüpiter yörüngesindeki sekiz yılı boyunca (1995 – 2003) yaptığı ve Europa'nın buz kabuğunun altında bir yeraltı okyanusunun varlığına işaret eden araştırmaların devamı niteliğindeki çalışmaları gerçekleştirecek. Europa'ya bir uzay aracı gönderme planları, başlangıçta Europa Orbiter ve Jupiter Icy Moons Orbiter gibi, bir uzay aracının Europa etrafındaki yörüngeye yerleştirileceği projelerle tasarlandı. Ancak Jüpiter'in manyetosferinden gelen radyasyonun Europa yörüngesindeki olumsuz etkileri nedeniyle, Jüpiter etrafındaki eliptik bir yörüngeye bir uzay aracı yerleştirmenin ve bunun yerine Europa'ya 44 yakın uçuş yapmanın daha güvenli olacağına karar verildi. Görev, Jet İtki Laboratuvarı (JPL) ve Uygulamalı Fizik Laboratuvarı (APL) arasında ortak bir araştırma olarak başladı ve JPL, APL, Southwest Araştırma Enstitüsü, Austin Texas Üniversitesi, Arizona Eyalet Üniversitesi ve Colorado Boulder Üniversitesi'nin katkıda bulunduğu dokuz cihazdan oluşan bilimsel bir yük ile inşa edilecek. Yaklaşan görev, ESA'nın 2023'teki Jupiter Icy Moons Explorer(Jüpiter Buzlu Ay Kaşifi) lansmanını tamamlıyor; bu fırlatma, Ganymede etrafındaki yörüngeye girmeden önce Europa'nın yanından iki kez, Callisto'nun da birçok kez yanından geçecek.
Europa Clipper, 14 Ekim 2024'te tek kullanımlık yapılandırmada bir Falcon Heavy roketiyle fırlatıldı. Uzay aracı, Nisan 2030'da Europa'ya varmadan önce, Şubat 2025'te Mars'tan ve Aralık 2026'da Dünya'dan kütleçekim yardımı alacaktır.

1997 yılında, NASA'nın Discovery programı  için bir ekip tarafından Europa Orbiter misyonu önerildi ancak seçilmedi. NASA'nın JPL'si, Discovery önerilerinin seçilmesinden bir ay sonra bir NASA Europa yörünge misyonunun gerçekleştirileceğini duyurdu. JPL daha sonra Discovery teklif ekibini Görev İnceleme Komitesi (MRC) olmaya davet etti.
Discovery sınıfı Europa Orbiter'in önerisiyle aynı zamanda, robotik Galileo uzay aracı zaten Jüpiter'in yörüngesindeydi. 8 Aralık 1995'ten 7 Aralık 1997'ye kadar Galileo, Jüpiter'in yörüngesine girdikten sonra birincil görevi gerçekleştirdi. Bu son tarihte Galileo yörünge aracı, Galileo Europa Misyonu (GEM) olarak bilinen ve 31 Aralık 1999'a kadar sürecek olan genişletilmiş bir göreve başladı. Bu, yalnızca 30 milyon ABD doları tutarında bir bütçeye sahip, düşük maliyetli bir görev uzantısıydı. Yaklaşık 40-50 kişiden oluşan daha küçük ekip (birincil misyonun 1995-1997 arasındaki 200 kişilik ekibinin beşte biri kadardı) sorunlarla başa çıkacak kaynaklara sahip değildi ancak sorunlar ortaya çıktığında, sorunları çözmeye yönelik yoğun çabalar için eski ekip üyelerini ("kaplan ekipleri" olarak adlandırılıyor) geçici olarak geri çağırmayı başardı. Uzay aracı Europa (8), Callisto (4) ve Io'nun (2) yanından birkaç uçuş gerçekleştirdi. Uzay aracı, karşılaştığı üç uydunun her geçişinde, birincil görev sırasında topladığı yedi günlük veri yerine yalnızca iki günlük veri topladı. Bu Galileo Europa Misyonu, Europa Clipper'ın başarmayı planladığı şeyin küçük ölçekli bir versiyonuna benziyordu. GEM, iki yıl içinde sayıları 196 ila 3.582 km (122 ila 2.226 mi) arasında değişen sekiz Europa uçuşunu kapsamaktaydı.
Europa, Güneş Sistemi'nde muhtemelen mikrobiyal dünya dışı yaşamı barındırabilecek yerlerden biri olarak tanımlandı. Galileo uzay aracının keşiflerinin ve bir Europa yörünge aracı için bağımsız Discovery programı önerisinin hemen ardından JPL, Jupiter Icy Moons Orbiter (16 milyar ABD doları tutarında bir görev konsepti), Jupiter Europa Orbiter ve başka bir yörünge aracı (2 milyar dolarlık bir konsept) ve çok yakın uçuş yapan bir uzay aracı: Europa Clipper gibi yetenekli bir uzay aracını öngören ön görev çalışmalarını gerçekleştirdi. (4,3 milyar dolarlık bir konsept).
2013 yılında Ulusal Araştırma Konseyi tarafından Europa'ya bir misyon önerildi. Yaklaşık maliyet tahmini 2013'te 2 milyar ABD Dolarından 2020'de 4,25 milyar ABD Dolarına yükseldi. Misyon, Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı (APL) ve Jet İtki Laboratuvarı (JPL) arasındaki ortak bir projedir. Misyonun adı, dünya çapında düzenli olarak ticaret yollarında dolaşan 19. yüzyılın sürat gemilerine (clipper) bir göndermedir. Bu takma adın seçilmesinin nedeni, uzay aracının iki haftada bir sıklıkta Europa'nın yanından "geçmesi"dir.
Mart 2013'te, 2011 yılında Planetary Science Decadal Survey tarafından önerildiği gibi  görev faaliyetlerinin formülasyonunu genişletmek, önerilen bilim hedeflerini olgunlaştırmak ve ön araç geliştirmeyi finanse etmek için 75 milyon ABD Doları ile yetkilendirildi. Mayıs 2014'te, bir Meclis yasa tasarısı, 2014 mali yılı için Europa Clipper'ın (Europa Multiple Flyby Mission olarak anılır) finansman bütçesini, ön formülasyon çalışmalarına uygulanmak üzere 15 milyon ABD Dolarından  100 milyon ABD Dolarına önemli ölçüde artırdı. 2014 seçim döngüsünün ardından, Europa Multiple Flyby Mission projesinin finansmanına devam etmek için iki partiden destek sözü verildi. Yürütme organı ayrıca ön çalışmalar için 30 milyon ABD doları bağışladı.
Nisan 2015'te NASA, Avrupa Uzay Ajansı'na, kütle sınırı maksimum 250 kg olan Europa Clipper uzay aracıyla birlikte uçacak ek bir sonda için konseptler sunmayı teklif etti. Bu basit bir sonda, bir çarpma tertibatı  veya bir iniş aracı olabilir. Avrupa Uzay Ajansı'nda (ESA) ilgi ve fon olup olmadığını görmek için bir iç değerlendirme devam ediyor,  çok başarılı Cassini-Huygens yaklaşımına benzer bir işbirliği planı açılıyor. Mayıs 2015'te NASA, önümüzdeki üç yıl içinde yaklaşık 110 milyon ABD dolarına mal olması planlanan, yörünge aracında uçacak dokuz enstrümanı seçti. Haziran 2015'te NASA, yörünge aracının formülasyon aşamasına geçmesine izin veren görev konseptini onayladı  ve Ocak 2016'da da bir iniş aracını onayladı. Mayıs 2016'da, Avrupa misyonunun da bir parçası olduğu Ocean Worlds Exploration Program (Okyanus Dünyaları Keşif Programı)  onaylandı.
Şubat 2017'de misyon A Aşamasından B Aşamasına (ön tasarım aşaması) geçti. 18 Temmuz 2017'de Ev Uzay Alt Komitesi, planlanan Büyük Stratejik Bilim Görevleri sınıfı olarak Europa Clipper hakkında oturumlar düzenledi ve Europa Lander olarak bilinen olası bir takip görevini tartıştı. Aşama B 2019'da devam etti. Ayrıca alt sistem satıcılarının yanı sıra bilim araçlarına yönelik prototip donanım öğeleri de seçildi. Uzay aracı alt montajları da inşa edilecek ve test edilecek.

19 Ağustos 2019'da Europa Clipper, Aşama C'ye geçti: nihai tasarım ve imalat.
3 Mart 2022'de uzay aracı D Aşamasına geçti: montaj, test ve fırlatma.
7 Haziran 2022'de uzay aracının ana gövdesi tamamlandı.
30 Ocak 2024 itibarıyla tüm bilim aletleri uzay aracına eklenmiştir (REASON cihazının elektronik aksamı uzay aracında bulunurken, antenleri ise yılın ilerleyen dönemlerinde Kennedy Uzay Merkezi'nde uzay aracının güneş panellerine monte edilecektir.) 
Mart 2024'te uzay aracının başarılı testlerden geçtiği ve yılın ilerleyen aylarında fırlatılma yolunda olduğu bildirildi.

Haziran 2022'de proje bilimcisi Robert Pappalardo, Europa Clipper görev planlayıcılarının, uzatılmış bir görevin erken onaylanmaması durumunda, Europa'yı koruma amacıyla sondayı Ganymede'nin yüzeyine çarparak imha etmeyi düşündüklerini açıkladı. Bu etkinin ESA'nın JUICE misyonunun Ganymede'in yüzey kimyası hakkında daha fazla bilgi toplamasına yardımcı olacağını belirtti.

Europa Clipper'ın hedefleri, Europa'yı keşfetmek, yaşanabilirliğini araştırmak ve gelecekteki Europa Lander için iniş alanının seçimine yardımcı olmaktır. Bu araştırma yaşamın üç temel gereksinimini anlamaya odaklanıyor: sıvı su, kimya ve enerji. Özellikle hedefler aşağıdakileri incelemektir:

Buz kabuğu ve okyanus: Buzun içindeki veya altındaki suyun ve yüzey-buz-okyanus değişim süreçlerinin varlığını doğrulama ve doğasını karakterize etme.
Bileşim: Temel bileşiklerin dağılımı ve kimyası ile okyanus bileşimiyle bağlantılar
Jeoloji: Güncel veya güncel aktivite alanları da dahil olmak üzere yüzey özelliklerinin özellikleri ve oluşumu.

Europa, Jüpiter'i çevreleyen sert radyasyon alanlarının oldukça içinde yer aldığından, yakın yörüngedeki radyasyona dayanıklı bir uzay aracı bile yalnızca birkaç ay boyunca işlevsel olabilir. Çoğu araç, verileri iletişim sisteminin Dünya'ya iletebileceğinden çok daha hızlı toplayabilir çünkü Dünya'da bilimsel verileri almak için sınırlı sayıda anten bulunmaktadır. Bu nedenle, bir Europa yörünge aracı için bilimi sınırlayan bir diğer önemli faktör, verileri Dünya'ya geri göndermek için gereken süredir. Buna karşılık, aletlerin yakın gözlemler yapabileceği sürenin miktarı daha az önemlidir.
Jet İtki Laboratuvarı'ndan bilim insanlarının yaptığı araştırmalar, Europa Clipper konseptinin, verileri geri döndürmek için aylarca süren birkaç uçuş gerçekleştirerek, 2 milyar ABD doları tutarındaki bir misyonun, iptal edilen 4,3 milyar ABD doları tutarındaki Jüpiter Europa Orbiter konseptinin en önemli ölçümlerini gerçekleştirmesine olanak sağlayacağını gösteriyor. Her yakın uçuş arasında, uzay aracının her kısa karşılaşma sırasında depolanan verileri iletmek için yedi ila on günü olacak. Bu, uzay aracının verilerini iletmek için bir yıla kadar bir süreye sahip olmasına olanak tanıyacak; bu süre, bir yörünge aracı için yalnızca 30 gündü. Sonuç olarak, radyasyona ma

Galileo uzay aracı veya Galileo projesi, Jüpiter gezegeni ve uydularının yanı sıra Gaspra ve Ida asteroitlerini de inceleyen bir Amerikan robotik uzay sondasıdır. İtalyan astronom Galileo Galilei'den adını alan sonda, bir adet yörünge aracı ve bir adet giriş sondasından meydana gelmektedir. Uzay Mekiği Atlantis tarafından 18 Ekim 1989'da STS-34 kullanılarak Dünya yörüngesine yerleştirildi. Galileo, Venüs ve Dünya'nın yerçekimsel destek geçişlerinin ardından 7 Aralık 1995'te Jüpiter'e ulaştı ve bir dış gezegenin yörüngesine giren ilk uzay aracı oldu.
Galileo uzay aracı Jet İtki Laboratuvarı tarafından inşa edilmiştir. Galileo programı ise NASA tarafından yönetilmiştir. Tahrik modülünü Batı Almanya'nın Messerschmitt-Bölkow-Blohm firması tedarik etmiştir. Hughes Aircraft Company tarafından inşa edilen atmosferik sonda NASA'nın Ames Araştırma Merkezi tarafından yönetilmiştir. Fırlatma sırasında, yörünge aracı ve sondanın ikisi birlikte 2.562 kg (5.648 lb) kütleye sahipti ve 615 m (2.018 ft) boyundaydı.
Uzay araçları normalde ya sabit bir eksen etrafında dönerek ya da Güneş'e veya bir yıldıza göre sabit bir oryantasyon sağlayarak stabilize edilmektedir ancak Galileo için bunların ikisi de kullanılmamıştır. Dakikada 3 devirle dönen uzay aracının bir bölümü Galileo'yu sabit tutmaktayken, alan takip ile parçacık enstrümanları da dahil olmak üzere birçok farklı yönden veri toplayan altı enstrümanı aynı zamanda kendi üzerinde taşıyordu.
Galileo, 21 Eylül 2003'te Jüpiter'in atmosferinde kasıtlı olarak imha edildi. Jüpiter'e gönderilen bir sonraki yörünge aracı ise 5 Temmuz 2016'da Jüpiter'e ulaşan Juno olmuştur.

Jüpiter, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gezegendir ve diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinin iki katından fazlasına sahiptir. Jüpiter'e bir sonda gönderilmesi düşüncesi 1959 gibi erken bir tarihte başlamıştır. NASA'nın Dış Güneş Sistemi Görevleri Bilimsel Danışma Grubu (SAG) Jüpiter yörüngesine gönderilecek sondalar ve atmosferik sondalar için gereksinimleri değerlendirmiştir. NASA, atmosferik bir sonda için ısı kalkanı inşa edecek teknolojinin henüz mevcut olmadığını ve Jüpiter'de bulunan koşullar altında bir kalkanı test edecek tesislerin 1980 yılına kadar mevcut olmayacağını belirtmiştir. NASA yönetimi Jet İtki Laboratuarını (JPL) Jüpiter Yörünge Sondası (JOP) projesi için lider merkez olarak belirlemiştir. JOP, Jüpiter'i ziyaret edecek beşinci, ancak yörüngesine girecek ilk uzay aracı olması planlanan sonda, aynı zamanda Jüpiter'in atmosferine girecek ilk araç olacaktır. 

Bu sırada alınan önemli bir karar ise, Jüpiter yörüngesine oturtulması planlanan araç için Pioneer programı yerine Voyager pragramı kapsamında kullanılmış olan Mariner programı sonralarının kullanılması kararıydı. Pioneer uzay aracını 60 rpm'de döndürerek stabilize ediyordu, bu da çevrenin 360 derecelik bir görüntüsünü veriyordu ve bir reaksiyon kontrol sistemi gerektirmiyordu. Buna karşılık Mariner'da üç jiroskop ve iki set altılı nitrojen jet iticisinden oluşan bir reaksiyon kontrol sistemi vardı. Reaksiyon, iki birincil ve dört ikincil sensörle izlenen Güneş ve Canopus yıldızını referans alınarak belirleniyordu. Ayrıca bir eylemsiz referans birimi ve bir ivmeölçer de vardı. Bu sayede yüksek çözünürlüklü görüntüler alabiliyordu, ancak bu işlevsellik aracın ağırlığının artmasına neden oluyordu. Bir Mariner 722 kilogram (1.592 lb) ağırlığındayken, bir Pioneer sadece 146 kilogram (322 lb) ağırlığındaydı.
Mariner ve Voyager projelerini yönetmiş olan John R. Casani bu projenin ilk yöneticisi oldu. Projenin daha ilham verici bir isme sahip olması için önerilere başvurdu ve en çok oyu Jüpiter'in uydularını teleskopla görüntüleyen ilk kişi olan Galileo Galilei'nin adı olan "Galileo" uygun bulundu. Galileo'nun 1610 yılında Jüpiter'in yörüngesinde dönen ve bugün Galile uyduları olarak bilinen uyduları keşfetmesi, Güneş Sistemi'nin Kopernik modelinin önemli bir kanıtı olmuştur. Ayrıca bu ismin Star Trek televizyon şovundaki bir uzay aracının ismi olduğu da belirtilmiştir. Yeni isim Şubat 1978'de kabul edilmiştir.
Yerdeki görev operasyon ekibi, yörünge dizisi tasarım sürecinde 650.000 satır kod içeren bir yazılım; telemetri yorumlamasında 1.615.000 satır; ve navigasyonda 550.000 satır kod kullandı. Uzay aracının tüm bileşenleri ve yedek parçaları en az 2.000 saat test edilmiştir. Uzay aracının en az beş yıl, yani Jüpiter'e ulaşıp görevini yerine getirecek kadar uzun süre dayanması bekleniyordu.
Araç, 19 Aralık 1985'te Pasadena, California'daki JPL'den yola çıkarak yolculuğunun ilk ayağı olan Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'ne doğru yola çıktı. Challenger Uzay Mekiği faciası nedeniyle Mayıs ayındaki fırlatma gerçekleştirilemedi. Görev 12 Ekim 1989'da yeniden planlandı. Galileo uzay aracı STS-34 mürettebatlı uzay görevi kapsamında Uzay Mekiği Atlantis ile fırlatılacaktı.
Fırlatılma tarihi yaklaştıkça, Galileo'nun radyoizotop termoelektrik jeneratörleri (RTG'ler) ve Genel Amaçlı Isı Kaynağı (GPHS) modüllerindeki plütonyumun halkın güvenliği açısından kabul edilemez bir risk olarak algılanmasından endişe duyan nükleer karşıtı gruplar, Galileo'nun fırlatılmasını yasaklayan bir mahkeme emri talep ettiler. RTG'ler derin uzay sondaları için gerekliydi çünkü Güneş'ten güneş enerjisi kullanımını pratik olmaktan çıkaran mesafelere uçmaları gerekiyordu.

17 Ekim'e ertelenmesine neden olan arızalı bir ana motor kontrolörü ve ardından ertesi güne ertelenmesini gerektiren sert hava koşulları nedeniyle fırlatma iki kez daha ertelendi. Ancak fırlatma penceresi 21 Kasım'a kadar uzadığı için bu bir endişe kaynağı değildi. Atlantis, nihayet 18 Ekim'de 16:53:40 UTC'de havalandı ve 343-kilometre (213 mi) yüklekliğindeki bir yörüngeye oturtuldu. Galileo 19 Ekim 00:15 UTC'de başarıyla konuşlandırıldı. Atalet üst kademesinin (IUS) yanmasının ardından Galileo uzay aracı solo uçuş için konfigürasyonunu benimsedi ve 19 Ekim 01:06:53 UTC'de IUS'tan ayrıldı. Fırlatma mükemmeldi ve Galileo kısa süre içinde 14.000 km/sa (9.000 mph) hızla Venüs'e doğru yol aldı. Atlantis ise 23 Ekim'de güvenli bir şekilde Dünya'ya döndü.

CDH alt sistemi aktif olarak yedekliydi ve her zaman iki paralel veri sistemi veriyolu çalışıyordu. Çoklayıcılar (MUX), yüksek seviye modüller (HLM), düşük seviye modüller (LLM), güç dönüştürücüler (PC), toplu bellek (BUM), veri yönetimi alt sistemi toplu belleği (DBUM), zamanlama zincirleri (TC), faz kilitli döngüler (PLL), Golay kodlayıcılar (GC), donanım komut kod çözücüleri (HCD) ve kritik kontrolörlerden (CRC) oluşan her bir veri sistemi veriyolu (diğer adıyla string) aynı işlevsel unsurlardan oluşuyordu.
CDH alt sistemi aşağıdaki işlevlerin sürdürülmesinden sorumluydu:

uplink komutlarının kodunun çözülmesi
komutların ve dizilerin yürütülmesi
sistem düzeyinde hata koruma yanıtlarının yürütülmesi
aşağı bağlantı iletimi için telemetri verilerinin toplanması, işlenmesi ve biçimlendirilmesi
Verilerin bir veri sistemi veriyolu üzerinden alt sistemler arasında taşınması.
Uzay aracı dördü döndürülen tarafta ve ikisi dönmeyen tarafta olmak üzere altı adet RCA 1802 COSMAC mikroişlemci CPU tarafından kontrol ediliyordu. Her bir CPU yaklaşık 1,6 MHz hızında çalışıyor ve uzay aracının çalışması için ideal bir radyasyon ve statik sertleştirilmiş malzeme olan safir (safir üzerine silikon) üzerinde üretiliyordu. Bu mikroişlemci ilk düşük güçlü CMOS işlemci yongasıydı ve o dönemde Apple II masaüstü bilgisayarına yerleştirilen 8-bit 6502 ile oldukça benzerdi.
Galileo İrtifa ve Artikülasyon Kontrol Sistemi (AACSE), radyasyonla sertleştirilmiş 2901'ler kullanılarak üretilen iki adet Itek İleri Teknoloji Hava Bilgisayarı (ATAC) tarafından kontrol ediliyordu. AACSE, yeni programın Komuta ve Veri Alt Sistemi aracılığıyla gönderilmesiyle uçuş sırasında yeniden programlanabiliyordu.
Galileo'nun reaksiyon kontrol sistemiyazılımı, Uzay Mekiği programında da kullanılan HAL/S programlama dilinde yazılmıştır. Her bir BUM tarafından sağlanan bellek kapasitesi 16K RAM iken, DBUM'ların her biri 8K RAM sağlamaktaydı. CDH alt sisteminde iki BUM ve iki DBUM vardı ve bunların hepsi uzay aracının döndürülen tarafında bulunuyordu. BUM'lar ve DBUM'lar diziler için depolama sağlıyor ve telemetri verileri ve interbus iletişimi için çeşitli tamponlar içeriyordu. Her HLM ve LLM tek bir 1802 mikroişlemci ve 32K RAM (HLM'ler için) ya da 16K RAM (LLM'ler için) üzerine kurulmuştur. İki HLM ve iki LLM spun tarafında, iki LLM ise dönmeyen tarafında yer alıyordu. Dolayısıyla, CDH alt sistemi için mevcut toplam bellek kapasitesi 176K RAM idi: 144K spun tarafına ve 32K dönmeyen tarafına ayrılmıştı.
Her bir HLM aşağıdaki işlevlerden sorumluydu:

uplink komut işleme
uzay aracı saatinin bakımı
veri sistemi veriyolu üzerinden veri hareketi
depolanmış dizilerin yürütülmesi (zaman-olay tabloları)
telemetri kontrolü
sistem hata koruma izleme ve müdahale dahil hata kurtarma.
Her bir LLM aşağıdaki işlevlerden sorumluydu:

alt sistemlerden mühendislik verilerini toplamak ve biçimlendirmek
uzay aracı kullanıcılarına kodlanmış ve ayrık komutlar verme kabiliyeti sağlamak
durum girişlerindeki tolerans dışı koşulları tanır
bazı sistem arıza koruma işlevlerini yerine getirir.

İtici alt sistemi 400 N (90 lbf) ana motor ve on iki adet 10 N (2,2 lbf) itici ile birlikte itici gaz, depolama ve basınçlandırma tankları ve ilgili tesisattan oluşuyordu. 10 N'luk iticiler altışarlı gruplar halinde iki adet 2-metre (6,6 ft) bom üzerine monte edilmişti. Sistemin yakıtı 925 kg (2.039 lb) monometilhidrazin ve nitrojen tetroksitten oluşuyordu. İki ayrı tankta 7 kg (15 lb) helyum basınç maddesi daha bulunuyordu. İtici alt sistem Messerschmitt-Bölkow-Blohm tarafından geliştirilip inşa edilmiş ve Galileo Projesinin başlıca uluslararası ortağı olan Batı Almanya tarafından sağlanmıştır.

O zamanlar güneş panelleri Jüpiter'in Güneş'e olan uzaklığında kullanımı pratik değildi; uzay aracının en az 65 metrekare (700 ft2) panele ihtiyacı olacaktı. Kimyasal bataryalar da aynı şekilde teknolojik sınırlamalar nedeniyle çok büyük olacaktı. Çözüm, uz

Hayabusa (はやぶさ, "Gökdoğan"), Japonya Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) tarafından geliştirilen bir robotik uzay aracıydı. 25143 Itokawa adlı Dünya'ya yakın küçük bir asteroitten örnek malzeme toplamak ve bunları daha fazla analiz için Dünya'ya getirmek amacıyla tasarlanmıştır. Eskiden Mu Space Engineering Spacecraft C (MUSES-C) olarak da bilinen Hayabusa, 9 Mayıs 2003'te fırlatıldı ve Eylül 2005'in ortalarında Itokawa ile buluştu. Itokawa'ya varışından sonra asteroidin şekli, dönüş hızı, topografyası, rengi, bileşimi, yoğunluğu ve geçmişini inceledi. Kasım 2005'te asteroidin yüzeyine indi, asteroit malzemesinden çok küçük taneli örnekler topladı ve bunları 13 Haziran 2010'da uzay aracıyla birlikte Dünya'ya getirdi.
Uzay aracı aynı zamanda ayrılabilir bir mini iniş aracı olan MINERVA'yı taşıyordu, fakat bu iniş aracı yüzeye ulaşmayı başaramadı.

Resmî site
ISAS/JAXA page on the mission

Hayabusa2 (はやぶさ2, "Gökdoğan 2"), Japonya Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) tarafından yürütülen asteroit numunesi toplama görevidir. Haziran 2010'da ilk kez asteroit numuneleri toplayan Hayabusa görevinin ardılıdır. Hayabusa2, 3 Aralık 2014'te fırlatıldı ve 27 Haziran 2018'de Dünya'ya yakın asteroit 162173 Ryugu ile uzay buluşmasını gerçekleştirdi. Asteroidi bir buçuk yıl boyunca araştırdı ve numuneler topladı. Kasım 2019'da asteroitten ayrıldı ve 5 Aralık 2020 UTC'de numuneleri Dünya'ya geri getirdi. Görevi, hızla dönen küçük asteroit 1998 KY26 ile buluşacağı en az 2031 yılına kadar uzatıldı.
Hayabusa2, uzaktan algılama ve numune toplamak için çok sayıda bilimsel yük; asteroit yüzeyini araştırmak ve toplanan numunelerin çevresel ve jeolojik bağlamını analiz etmek için de dört küçük keşif aracı taşır.

3 Aralık 2014 tarihinde Tanegashima Uzay Merkezi'nden UTC 04:22'de fırlatılmıştır. Üç buçuk yıllık yolculuğun ardından 280 milyon kilometre uzaklıktaki görev yeri olan 162173 Ryugu asteroidine Temmuz 2018'de ulaştı. 22 Şubat 2019'da iniş prosedürüne başladı ve öncesinde numune toplamayı kolaylaştırmak için yüzeye, saniyede 300 metre hıza ulaşan 5 gramlık toz kaldırıcı bir mermi fırlattı. Asteroite inişi gerçekleştirdikten sonra numune toplama cihazını kullanarak ortamdan toz örnekleri toplamıştır.
Hayabusa 2'nin asteroit tozunu taşıdığı kapsül 5 Aralık 2020'de planlandığı şekilde dünyaya döndü ve düştüğü yer olan Avustralya'nın Woomera bölgesi yakınlarındaki çölden alınıp, incelenmesi için Japonya'ya getirilmiştir.

Hayabusa

Resmî site
Agency’s Report from ISAS/JAXA

Huygens (/ˈhɔɪɡənz/ HOY-gənz), 2005'te Satürn'ün uydusu Titan'a başarıyla inen atmosferik bir giriş probuydu (sonda). Avrupa Uzay Ajansı (European Space Agency-ESA) tarafından inşa edilip işletilen bu uzay aracı, Cassini-Huygens misyonunun bir parçasıydı ve Titan'a inen ilk uzay aracı ve bir uzay aracının Dünya'dan şimdiye kadar yaptığı en uzak iniş oldu. Sonda, 1655'te Titan'ı keşfeden 17. yüzyıl Hollandalı gökbilimci Christiaan Huygens'in adını almıştır.
Birleştirilmiş Cassini–Huygens uzay aracı 15 Ekim 1997'de Dünya'dan fırlatıldı. Huygens, 25 Aralık 2004'te Cassini yörünge aracından ayrıldı ve 14 Ocak 2005'te Adiri bölgesi yakınında Titan'a indi. Bu iniş, dış Güneş Sisteminde gerçekleştirilen tek iniştir. Aynı zamanda Dünya'nın Ayı dışındaki bir aya ilk inişti.
Huygens karaya indi, ancak tasarımında okyanusa düşme olasılığı da hesaba katılmıştı. Sonda, atmosferde birkaç saat ve muhtemelen yüzeyde kısa bir süre için veri toplamak üzere tasarlandı. İnişten sonra yaklaşık 90 dakika veri göndermeye devam etti.

Nature 438, Aralık 2005 17 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Dokuz makale, editöre mektup ve ilgili medyada analiz edilen sonuçlara çevrimiçi ücretsiz erişimle ulaşılabilir.

NASA/ESA/ASI Cassini-Huygens: 1997 onwards (Cassini orbiter, Huygens probe and future exploration concepts) (Owners' Workshop Manual). Haynes Manuals, UK. 2018. ISBN 978-1785211119.

IKAROS (Interplanetary Kite-craft Accelerated by Radiation Of the Sun), Japonya Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) tarafından geliştirilen bir uzay sondasıdır. 20 Mayıs 2010 tarihinde H-IIA roketi ile Tanegashima Uzay Merkezi'nden Akatsuki ve diğer dört uzay aracı ile birlikte fırlatıldı. IKAROS, gezegenler arası alanda uzay yelkeni teknolojisini başarıyla deneyen ilk uzay aracıdır.
IKAROS 8 Aralık 2010'da, yaklaşık 80.800 km (50.200 mil) mesafeden Venüs'ün yanından geçerek planlanan görevi başarıyla tamamladı ve uzatılmış görev aşaması başlatıldı. JAXA'ya göre, IKAROS planlanan tüm deneyleri Aralık 2010'da tamamlamıştı, ancak görev "güneş yelkenini kontrol etme becerisinin geliştirilmesi için" bu tarihten sonra da devam etti.
Mayıs 2014'te IKAROS Güneş'in etrafında on aylık bir yörüngedeydi ve yetersiz güç nedeniyle her yörüngenin yedi ayını uyku modunda geçiriyordu. Uzay aracı, 23 Nisan 2015 tarihinde Dünya'dan yaklaşık 120 milyon kilometre mesafedeyken 4. kez uyku modundan uyandı. JAXA 21 Mayıs 2015'te, IKAROS'tan sinyal alamadı ve uzay aracının beklendiği gibi beşinci kez uyku moduna geçtiği sonucuna vardı. Mayıs 2015 verilerine göre o sırada IKAROS, Dünya'dan yaklaşık 110 milyon kilometre ve Güneş'ten yaklaşık 130 milyon kilometre uzaklıktaydı.

Osamu Mori;  ve diğerleri. (6 Temmuz 2008). "Development of Deployment System for Small Size Solar Sail Mission" (PDF). 26th International Symposium on Space Technology and Science. 8 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 6 Mart 2018. 
Osamu Mori;  ve diğerleri. (9 Temmuz 2009). "First Solar Power Sail Demonstration by IKAROS" (PDF). 27th International Symposium on Space Technology and Science. 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 6 Mart 2018. 

Successful Image Shooting by the Second Separation Camera25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – 28 June 2010 JAXA press release
Solar Sail Navigation Technology of IKAROS9 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ijiraq, Satürn'ün düzensiz uydularından biridir. 12 km genişliğindedir ve Satürn XXII olarak da bilinir. Brett Gladman ve John J. Kavelaars'ın takımı tarafından 2000 yılında keşfedildi. Geçici adı S/200 S6'dır, daha sonra 2003 yılında İskandinav mitolojisinden Ijiraq olarak adlandırıldı.
Satürn'e ortalama uzqaklığı 11,1 km'dir. Aynı zamanda yörüngesi Kiviuq'a benzemektedir.

Ijiraq, Kiviuq'e benzer şekilde, Satürn'e ortalamada 451 gün sürede tamamladığı 11,1 Gm mesafedeki yörüngesinde yer alır. Ijiraq'in Kozai etkisinde olduğuna inanılmakta: yörüngesinin döngüsel olarak eğimi azalmaktayken eksantrikliği artmakta veya tam tersi şekilde gerçekleşmekte. Gökada enötesi yörüngesi 60°'lik bir genlik ile yaklaşık 90° salınım yapar.

Ijiraq, Satürn'ün düzensiz uydularından Inuit grubunun bir üyesi olmakla birlikte, son gözlemler Paaliaq, Siarnaq ve Kiviuq'dan daha belirgin şekilde kızıl olduğunu ortaya koymuştur. Spektral eğimi (bir kütlenin yansıtması kapasitesinin dalga boyu fonksiyonu olarak ölçüsü) Inuit grubu düzensiz uydular için dik olarak iki katıdır (100 nm başına %20), Sedna gibi kırmızı Neptün ötesi cisimler için benzer özellikte ama diğer düzensiz uydulara göre durumu bilinmemekte. ayrıca, Ijiraupian (Ijiraqan) spektrumu diğer üç olası su bulunan uydu gibi 0,7 µm ile zayıf emilimi gösterir.

InSight (Interior Exploration using Seismic Investigations, Geodesy and Heat Transport), Mars gezegeninin derin iç kısımlarını incelemek için tasarlanmış robotik bir iniş aracıydı. Lockheed Martin Space tarafından üretildi, NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı (JPL) tarafından yönetildi ve bilimsel araçlarının çoğu Avrupa ajansları tarafından üretildi. Görev, 5 Mayıs 2018 tarihinde saat 11:05:01 UTC'de bir Atlas V-401 fırlatma aracıyla başlatıldı ve 26 Kasım 2018 tarihinde saat 19:52:59 UTC'de Mars'taki Elysium Planitia'ya başarıyla iniş gerçekleştirildi. InSight, Mars'ta 1440 sol (1480 gün; 4 yıl, 19 gün) boyunca faaliyetini sürdürdü.
InSight'ın hedefleri, sismik aktiviteyi ölçmek ve gezegenin iç kısmının doğru 3D modellerini sağlamak için Mars yüzeyine "Seismic Experiment for Interior Structure" (SEIS) adı verilen bir sismograf yerleştirmekti. Ayrıca, Mars'ın erken jeolojik evrimini incelemek için "Heat Flow and Physical Properties Package" (HP3) adı verilen bir ısı algılayıcısı kullanarak iç ısı transferi ölçüldü. Bu, Güneş Sistemi'nin karasal gezegenlerinin (Merkür, Venüs, Dünya, Mars) ve Dünya'nın uydusu Ay'ın nasıl oluştuğuna ve geliştiğine dair yeni bir anlayış sağlamayı amaçlıyordu.
İniş aracının Mart 2016'da fırlatılması planlanmıştı. Ancak fırlatmadan önce, SEIS olarak bilinen ve CNES tarafından sağlanan sismograftaki kalıcı bir vakum sızıntısı, NASA'nın planlanan fırlatmayı Mayıs 2018'e ertelemesine neden oldu. InSight ertelendiğinde, uzay aracının geri kalanı Lockheed Martin'e iade edildi. Bekleme sırasında sismografta oluşan sorun çözüldü, fakat 675 milyon dolar tutarındaki maliyet 830 milyon dolara çıktı. 2008 yılında Mars'a başarılı bir şekilde iniş yapan Phoenix uzay aracındaki teknolojinin yeniden kullanılmasıyla görevdeki riskler ve görevin maliyeti azaldı.
NASA, güneş panellerinde biriken aşırı tozun aracın yeniden şarj olmasını engellediğinden, Temmuz 2022'de sismik olayları tespit etmek için InSight'ı düşük güç moduna almayı ve Aralık 2022'de sona eren operasyonel dönem boyunca iniş aracını izlemeye devam etmeyi planladıklarını belirtti. 20 Aralık 2022'de, InSight iniş aracının 15 Aralık 2022 tarihinde Dünya ile iletişimini kaybettiği duyuruldu. 21 Aralık 2022'de görevin sona erdiği açıklandı.

Mars'ın keşfi

InSight 27 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA
InSight19 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA − Marsı Keşif Programı
InSight 20 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA (video/03:31; 18 Kasım 2018; Detayları)
InSight5 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA (video/01:38; 26 Kasım 2018; İniş)

Ingenuity, (lakabı Ginny), Mars 2020 görevinin bir parçası olarak 2021'den 2024'e kadar Mars'ta faaliyet göstermiş otonom bir NASA helikopteriydi. Helikopter, 18 Şubat 2021'de iniş yapan Perseverance keşif aracının alt kısmında gezegene ulaştı. Ingenuity ilk uçuşunu 19 Nisan 2021'de gerçekleştirdi ve bu, herhangi bir hava aracının ilk tahrik motorlu, kontrollü dünya dışı uçuşu oldu. Başlangıçta beş uçuş yapması planlanan rotorlu araç beklentileri büyük ölçüde aşarak, rotor hasarı nedeniyle 2024'ün Ocak ayında görevin sona ermesine kadar yaklaşık 3 yıllık bir süre içinde toplam 72 uçuş gerçekleştirdi.
Keşif aracı ve helikopter görevlerine 45 km (28 mi) genişliğindeki Jezero kraterinin batı kenarına yakın Octavia E. Butler iniş alanında başladı. Ingenuity'nin uçuşları, Dünya'daki havanın yalnızca %0,6'sı kadar yoğun olan son derece ince Mars atmosferinde uçuşun mümkün olduğunu gösterdi. Radyo dalgalarının Dünya ile Mars arasında seyahati 5 ila 20 dakika sürdüğü için (gezegenlerin konumlarına bağlı olarak) Ingenuity doğrudan kontrol edilemiyordu. Bunun yerine, Jet İtki Laboratuvarı'ndaki operatörler tarafından planlanan, senaryolaştırılan ve kendisine iletilen manevraları otonom olarak gerçekleştirdi.
Helikopterin 3-5 m (10-16 ft) arasında değişen irtifalarda her biri 90 saniye süren beş uçuş yaparak 30-sol sürecek bir teknoloji gösterisi gerçekleştirmesi amaçlandı. Uçuşa elverişliliğini kanıtlamak amacıyla kısa bir gösteri aşamasından sonra JPL, havadan keşif yapmanın Mars ve diğer dünyaların keşfine nasıl yardımcı olabileceğini göstermek üzere tasarlanmış bir dizi uçuşa başladı. Bu operasyonel rolde Ingenuity, Perseverance keşif aracı için ilgi çekici alanlar keşfetti. Helikopterin zorlu Mars ortamındaki performansı ve dayanıklılığı beklentileri büyük ölçüde karşıladı. Hava aracı, Mars'taki operasyonlara başladıktan hemen sonra gerekli irtifa ve uçuş süresi özelliklerini aşmıştı. Bu da Ingenuity'nin başlangıçta beklenenden çok daha fazla uçuş gerçekleştirmesine olanak sağladı. Helikopter 18 Ocak 2024'te 72. uçuşu sırasında inişte hasar gördü ve NASA hizmet dışı bırakıldığını duyurdu. Ingenuity, 1.004 günde toplam iki saat, sekiz dakika, 48 saniye uçmuş ve 17 km 'den (11 mi) fazla yol kat etmişti.
Ingenuity, NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı (JPL) tarafından AeroVironment, NASA'nın Ames Araştırma Merkezi ve Langley Araştırma Merkezi ile işbirliği içinde tasarlandı. Ana bileşenlere katkıda bulunan şirketler arasında Lockheed Martin Space, Qualcomm ve SolAero yer aldı.

Mars'ın atmosferi Dünya'nın atmosferinden %99 daha az yoğun olduğundan aracın üstündeki peranelerin çok hızlı döndürülmesi ve böylelikle daha kuvvetli bir itiş gücü gerekliydi. Ingenuity adlı bu araçtaki pervaneler dakikada 2300 ila 2900 kez dönebiliyor. (Dünya'daki helikopter pervanelerinin 5 katı hızında)
Pervanelere daha az yük bindirmek için aracın ağırlığı yaklaşık 1.8 kilogram. Pervanelerden her birinin ağırlığı ise sadece 35 gram!
Mars'ın soğuk havası karşısında aracın devrelerine zarar gelmemesi için güneş paneli ile üretilen enerjinin 2/3'ü devrelerin ısıtılması için kullanılmakta. Yani araçtaki enerjinin sadece 1/3'ü uçuş için kullanılıyor.

Bu araç aslında bir nevi NASA'nın sonraki uçuş projeleri için bir test niteliğindedir. NASA'nın bu araç ile hedeflediği öncelikli şeyler şunlardır:

Ingenuity aracı fırlatılışı ve inişi sağlam bir şekilde atlatmalı.
Mars'ın -90 Celcius'a kadar varan soğuk gecelerini atlatmalı.
Güneş paneliyle kendini şarj etmeli.
Perseverance aracıyla ve Dünya ile iletişim kurabilmeli.
Pervanelerini hareket ettirebilmeli.
Mars'ın yeryüzünden havalanmalı.
Otonom olarak uçabilmeli.
Başarılı olarak inebilmeli.

Perseverance (keşif aracı)
Dragonfly (uzay aracı)

NASA Mars Helikopteri web sayfası (İngilizce)
NASA Mars Helikopteri uçuş günlüğü (İngilizce)
Mars Helikopteri Teknoloji Gösterisi. (PDF) – Prototip dronun temel tasarım özellikleri. (İngilizce)
First Video of NASA's Ingenuity helicopter in flight  – YouTube vasıtasıyla. 
Perseverance Rota Haritası – Ingenuity uçuş rotası dahil (İngilizce)
Mars'ı Keşfet (İngilizce)
AIAA Book Planetary Exploration with Ingenuity and Dragonfly (İngilizce)
Ginny'nin arkasındaki programın kaynak kodu - NASA GitHub sayfası (İngilizce)

Jarnsaxa veya Saturn L, Satürn'ün düzensiz uydularından biridir. Keşfi, Scott S. Sheppard, David C. Jewitt, Jan Kleyna ve Brian G. Marsden tarafından 5 Ocak - 29 Nisan 2006 tarihleri arasında yapılan gözlemler sonucunda 26 Haziran 2006'da duyuruldu ve geçici olarak S/2006 S 6 adı verildi.

Jarnsaxa'nın ortalama yarıçapı, yüzeyinin ne kadar yansıtıcı olduğunun bir ölçüsü olan 0,06'lık bir albedo varsayılarak, 4 kilometre (2,5 mi) olarak belirlenmiştir. Jarnsaxa, Satürn etrafında yaklaşık 163 derece eğiklik ve yaklaşık 0,2'lik bir dış merkezlikle döner. Satürn'den ortalama 19,4 milyon kilometre (12,0 milyon mil) uzaklıkta olan uydu, yörüngesindeki bir turunu yaklaşık 1.007 Dünya gününde tamamlar.
Jarnsaxa, İskandinav grubunun bir üyesidir. Bu "düzensiz" uydular, Satürn'ün etrafında gezegenin dönüş yönünün aksine ters yön yörüngeye sahiptirler. Jarnsaxa ve diğer İskandinav uyduları daireselden ziyade daha uzun olan dış merkezli yörüngelere sahiptir.
Satürn'ün diğer düzensiz uyduları gibi Jarnsaxa'nın da, düzenli uydularda olduğu gibi yeni oluşan gezegeni çevreleyen toz diskinden birikerek değil, Satürn'ün kütleçekimi tarafından yakalanan bir cisim olduğu düşünülmektedir.

Başlangıçta S/2006 S6 olarak adlandırılan uydu, İskandinav mitolojisinde Heimdallr'ı doğuran dokuz dev kadından biri olan Jarnsaxa'nın adını almıştır. Heimdallr, dünyamızı tanrıların evi olan Ásgard'a bağlayan gökkuşağı köprüsünün koruyucusudur.

Institute for Astronomy Saturn Satellite Data
IAUC 8727: Satellites of Saturn 30 Haziran 2006 (keşif)
MPEC 2006-M45: Eight New Satellites of Saturn 26 Haziran 2006 (keşif ve gök günlüğü)
MPEC 2007-D79: S/2006 S 6 28 Şubat 2007 (yeniden gözlem ve doğrulama)
IAUC 8873: Satellites of Saturn 20 Eylül 2007 (adlandırma)

Juno, Jüpiter gezegeninin yörüngesinde dönen bir NASA uzay sondasıdır. Lockheed Martin tarafından üretildi ve NASA Jet İtki Laboratuvarı (JPL) tarafından işletilmektedir. Uzay aracı, New Frontiers programının bir parçası olarak 5 Ağustos 2011'de Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri Üssü'nden fırlatıldı. Juno, gezegendeki bilimsel araştırmasına başlamak için 5 Temmuz 2016 tarihinde Jüpiter'in kutupsal yörüngesine giriş yaptı. Görevini tamamladıktan sonra kasıtlı olarak Jüpiter'in atmosferine doğru yörüngesinden çıkartılacak.
Juno'nun görevi, Jüpiter'in bileşimini, kütleçekim alanını, manyetik alanını ve kutupsal manyetosferi ölçmektir. Ayrıca, kayalık bir çekirdeğe sahip olup olmadığı, derin atmosferdeki su miktarı, kütle dağılımı ve 620 km/sa hıza ulaşabilen derin rüzgarları dahil olmak üzere gezegenin nasıl oluştuğuna dair ipuçları arayacaktır.
Juno, 1995'ten 2003'e kadar yörüngede dönen nükleer enerjili Galileo yörünge aracından sonra Jüpiter'in yörüngesine giren ikinci uzay aracıdır. Dış gezegenlere gönderilen önceki tüm uzay araçlarının aksine Juno, Dünya yörüngesinde dönen ve iç Güneş Sisteminde çalışan uydular tarafından yaygın olarak kullanılan güneş panelleri ile güçlendirilirken, radyoizotop termoelektrik jeneratörler genellikle dış Güneş Sistemine ve ötesine yapılan görevler için kullanılır. Bununla birlikte Juno için kullanılan ve şimdiye kadar bir gezegen sondasına yerleştirilmiş olan en büyük üç güneş paneli kanadı, uzay aracının dengelenmesinde ve güç üretilmesinde tamamlayıcı bir rol oynamaktadır.

Kaguya (Japonca: かぐや) veya resmi adıyla SELENE (Selenological and Engineering Explorer), Hiten sondasından sonra Japonya'nın ikinci Ay yörünge aracıydı. Uzay ve Uzay Bilimleri Enstitüsü (ISAS) ve Japonya Ulusal Uzay Geliştirme Ajansı (NASDA) tarafından üretilen uzay aracı, 14 Eylül 2007 tarihinde Tanegashima Uzay Merkezi'nden fırlatıldı. Bir yıl sekiz ay boyunca başarılı bir şekilde Ay yörüngesinde döndükten sonra, 10 Haziran 2009'da Gill kraterinin yakınında Ay yüzeyine çarpması talimatı verildi.

Resmî site
Official launch information site 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., JAXA (İngilizce)
SELENE Mission Profile 2 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by NASA's Solar System Exploration 19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
SELENE overview, ISAS/JAXA (İngilizce)
Official YouTube channel 16 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., JAXA
NEC Corporation's Kaguya page (İngilizce)
JAXA Link - Video 12 min. before impact - close surface flyover (İngilizce)

Lunar Atmosphere and Dust Environment Explorer (LADEE, Türkçe: Ay Atmosferi ve Toz Ortamı Kaşifi) NASA'nın Ay araştırması ve teknoloji gösterisi göreviydi. 7 Eylül 2013 tarihinde Orta Atlantik Bölgesel Uzay Üssü'nden (Mid-Atlantic Regional Spaceport) bir Minotaur V roketi ile fırlatıldı.
NASA Ames Araştırma Merkezi, uzay aracının tasarım ve üretim süreci ile görevin günlük işlevlerinden sorumluyken, Goddard Uzay Uçuş Merkezi algılayıcılar ve teknoloji gösterisi yüklerini çalıştırmanın yanı sıra fırlatma operasyonunu yönetti. Görev, yaklaşık 280 milyon dolara mal oldu.
LADEE, yedi aylık görevi süresince Ay'ın ekvatoru etrafındaki yörüngesinde, Ay'ın ekzosferini ve çevresindeki tozu incelemek için cihazlarını kullandı. Araçta bulunan toz algılayıcısı (LDEX), nötral kütle spektrometresi (NMS) ve morötesi görünür ışık spektrometresi (UVS) cihazlarının yanı sıra bir lazer iletişim terminalinin (LLCD) teknoloji gösterisiydi. Görev 18 Nisan 2014'te, LADEE'nin kontrol cihazları aracılığıyla kasıtlı olarak Ay'ın uzak yüzündeki Sundman V kraterinin doğu kenarına yakın bir yere çarptırılmasıyla sona erdi.

NASA'nın LADEE sayfası 23 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA Science - LADEE 15 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT's Lincoln Lab, lasercomm terminal development
NASA's Lunar Science Program 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - 27 Şubat 2008 - Kelly Snook
Overview for K-8 students 31 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (YouTube videosu)

NASA large strategic science missions (Türkçe: NASA'nın büyük stratejik bilim görevleri), NASA'nın en maliyetli ve en yetenekli bilimsel uzay araçlarını içeren görevlerdir. Taşıdıkları büyük önem ve bilinirlikleri nedeniyle bu görevler eskiden Flagship missions (Amiral gemisi görevleri) veya Flagship-class missions (Amiral gemisi sınıfı görevler) olarak da anılmıştır. Amiral gemisi görevleri, NASA'nın Bilim Misyonu Direktörlüğü'nün (SMD) astrofizik, yer bilimleri, helyofizik ve gezegen bilimi olmak üzere dört ana bölümünün tamamında mevcuttur.
"Büyük" ifadesi, her bir görevin bütçesinin büyüklüğünü ifade eder ve bu görevler genellikle kendi bilimsel disiplinlerindeki en pahalı görevlerdir. Astrofizik ve Gezegen Bilimi bölümlerinde büyük stratejik görevlerin bütçesi genellikle 1 milyar ABD dolarını aşar. Yer Bilimleri ve Helyofizik bölümlerinde ise bu görevlerin maliyeti çoğunlukla 500 milyon ABD dolarının üzerindedir. "Stratejik" ifadesi, bu görevlerin On Yıllık Gözlemler (Decadal Surveys) gibi planlarda belirlenen çoklu stratejik öncelikleri ilerletmedeki rolünü belirtir. "Bilim" kelimesi ise bu görevlerin, İnsanlı Keşif ve Operasyonlar Görev Direktörlüğü (HEOMD) bünyesindeki insanlı keşif görevlerinin aksine, öncelikli olarak Bilim Misyonu Direktörlüğü (SMD) altında yer alan bilimsel nitelikteki görevler olduğunu vurgular. Ancak, başlangıçta HEOMD tarafından yönlendirilen bir görev olarak başlayıp daha sonra SMD'ye devredilen Lunar Reconnaissance Orbiter (Ay Yörünge Kaşifi) örneğinde olduğu gibi bu ayrımlar bazen belirsizleşebilir.
Flagship görevleri, Discovery Programı gibi belirli bir program çatısı altındaki Discovery-sınıfı görevlerinin aksine daha büyük bir "Flagship Programı" kapsamında değildir. Bu görevlerin geliştirilmesi, Bilim Misyonu Direktörlüğü tarafından genellikle bir NASA merkezi veya Jet İtki Laboratuvarı (JPL) gibi belirli bir kuruma "doğrudan" verilir. Flagship görevleri, önceden belirlenmiş bir fırlatma takvimi veya standart bir bütçe büyüklüğü olmaksızın özel amaçlı olarak geliştirilir. Bu görevler daima yüksek öncelikli ve çok düşük riskli anlamına gelen A Sınıfı görevlerdir.

Dört Büyük Gözlemevi arasında, yalnızca Spitzer Uzay Teleskobu bir Flagship görevi değildir. Başlangıçta bütçesi 2 milyar ABD doları olan Spitzer'in kapsamı daraltılarak 720 milyon ABD doları maliyetli orta büyüklükte bir göreve indirgenmiştir.

Discovery Programı
New Frontiers programı

Lucy, on iki yıllık planlanan bir yolculukta, ikisi asteroit kuşağında olmak üzere Jüpiter'in Güneş etrafındaki yörüngesini paylaşan altı Jüpiter truvalısını ziyaret edecek olan bir NASA uzay sondasıdır. Aracın ziyaret etmesi planlanan cisimlere yakın uçuş gerçekleştirmesi beklenmektedir. Aracın maliyeti 981 milyon ABD Dolarıdır.
Lucy, 4 Ocak 2017 tarihinde Psyche görevi ile birlikte NASA Discovery Programı'nın 13. ve 14. görevleri olarak seçilmiştir.
Görev ismi Lucy adı verilen fosile atfen seçilmiştir. Güneş sisteminin oluşumunda var olduğu düşünülen ve bu sistemin bir fosili olarak nitelenebilecek olan Truva cisimlerinin incelenmesi ana görevi kapsamında bu isim tercih edilmiştir. Fosilin ismi ise bulunuşunu kutlamak için, bulunduğu akşam verilen yemekte dinlenilen Beatles grubunun Lucy in the Sky with Diamonds parçasında adı geçen kızdan esinlenilerek verilmiştir. Uzay aracı, L'TES cihazı için laboratuvar ürünü elmaslardan yapılmış bir disk taşımaktadır.

Lucy, 16 Ekim 2021 saat 09:34 UTC'de United Launch Alliance Atlas V fırlatma aracının 401 varyantıyla Cape Canaveral SLC-41'den fırlatılmıştır. Dünya'dan ilk yerçekimi yardımını 16 Ekim 2022'de almış ve 2023'te 152830 Dinkinesh asteroidine doğru bir yaklaşma gerçekleştirdikten sonra, 2024'te başka bir yerçekimi yardımı daha alarak Jüpiter'e doğru olan uçuşuna başlayacaktır. 2025 yılında, adını Lucy insansı fosilinin kaşifinden alan 52246 Donaldjohanson iç ana kuşak asteroidinin yakınından geçecektir. 2027 yılında L4 Truva bulutuna (Jüpiter'in yaklaşık 60° önündeki yörüngede dönen Yunan kampı) ulaşacak ve burada dört Truva asteroidi; 3548 Eurybates (uydusuyla birlikte), 15094 Polymele, 11351 Leucus ve 21900 Orus'un yakınından geçecektir. Bu geçişlerden sonra Lucy, 2031 yılında L5 Truva bulutuna (Jüpiter'in yaklaşık 60° arkasında kalan Truva kampı) doğru başka bir yerçekimi yardımı almak için Dünya'ya dönecektir. 2033 yılında uydusu Menoetius ile birlikte ikili bir Truva asteroidi olan 617 Patroclus'u ziyaret edecektir. Görevin Patroclus-Menoetius geçişiyle sona erebileceği, ancak bu noktada Lucy'nin L4 ve L5 bulutları arasında 6 yıllık istikrarlı bir yörüngede olacağından görevin uzatılmasının mümkün olabileceği düşünülmektedir.
Görev yükü, yüksek çözünürlüklü bir görünür ışık görüntüleyici, optik ve yakın kızılötesi görüntüleme spektrometresi ve bir termal kızılötesi spektrometre olmak üzere üç cihazdan oluşur. Boulder, Colorado'daki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Harold F. Levison baş araştırmacı, Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Cathy Olkin ise görevin baş araştırmacı yardımcısıdır. Projeyi NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi yönetecektir.
Jüpiter truvalarının keşfi, Gezegen Bilimi On Yıl Araştırması'nda belirtilen yüksek öncelikli hedeflerden biridir. Jüpiter truvaları, yer tabanlı teleskoplar ve Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Gezgini tarafından "az güneş ışığı yansıtan... karanlık yüzeylere" sahip cisimler olarak gözlemlenmiştir. Jüpiter, Güneş'ten 5,2 AU (780×10^6 km; 480×10^6 mi) veya Dünya-Güneş mesafesinin yaklaşık beş katı uzaklıktadır. Jüpiter truvaları da benzer bir mesafededir, fakat yörüngelerinde nerede olduklarına bağlı olarak Güneş'e biraz daha uzak veya yakın olabilirler. Asteroit kuşağındaki toplam asteroit sayısı kadar truva cismi olabileceği tahmin edilmektedir.

NASA Lucy'yi, 5 Kasım 2014'te yayınlanan Discovery Programı Fırsat Duyurusu (Announcement of Opportunity AO) aracılığıyla seçti. Lucy, 2021 yılının sonuna kadar fırlatılmaya hazır olması gereken Discovery Programı için yapılan bir teklif çağrısı kapsamında sunulmuştu. Toplamda yirmi sekiz teklif alınmıştır.
30 Eylül 2015'te Lucy, her biri daha derinlemesine konsept tasarım çalışmaları ve analizleri üretmek için 3 milyon ABD doları hibe alan beş finalist görevden biri olarak seçildi.  Diğer finalistler ise DAVINCI, NEOCam, Psyche ve VERITAS idi. 4 Ocak 2017 tarihinde Lucy ve Psyche geliştirme ve fırlatma için ilk görevler olarak belirlendi.
NASA 31 Ocak 2019 tarihinde, Lucy'nin Florida'daki Cape Canaveral'den Atlas V 401 fırlatma aracıyla, Ekim 2021'de fırlatılacağını duyurdu. Fırlatmanın toplam maliyetinin 148,3 milyon ABD doları olacağı tahmin ediliyordu. 11 Şubat 2019'da SpaceX, Lucy'yi "önemli ölçüde daha ucuz bir maliyetle" aynı yörüngeye fırlatabileceğini iddia ederek sözleşme teklifine itiraz etti. 4 Nisan 2019 tarihinde SpaceX, itirazını geri çekti.
28 Ağustos 2020'de NASA, Lucy'nin uzay aracını ve cihazlarını bir araya getirmek ve test etmek için Kilit Karar Noktası-D'yi (KDP-D) "yeşil ışık" ile geçtiğini duyurdu. Uzay aracının cihazları, 26 Ekim 2020 tarihinden itibaren L'LORRI ile birlikte fırlatma noktasına ulaştı. Lucy, 30 Temmuz 2021'de uzay aracı fırlatma hazırlıkları için bir C-17 nakliye uçağıyla Florida'ya taşındı ve 30 Eylül 2021'de roket kaportasına yerleştirildi.
Lucy, 16 Ekim 2021 saat 09:34 UTC'de 23 günlük fırlatma penceresinin başlangıcında fırlatıldı.

Aracın bilimsel yükü şunları içerir:

L'Ralph - pankromatik ve renkli görünür görüntüleyici (0.4-0.85 μm) ve kızılötesi spektroskopik eşleyici (1-3.6 μm). L'Ralph, New Horizons'taki Ralph cihazına dayanmaktadır ve Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nde inşa edilmiştir. Yüzeydeki silikatları, buzları ve organik maddeleri ölçmek için kullanılacaktır. L'Ralph aleti 75 mm açıklığa sahip üç aynalı anastigmat f/6 tasarımına sahiptir. Teleskop yapısı, atermal bir görüntüleme sistemi sağlamak için tek bir alüminyum bloktan oluşur. Bir ışın ayırıcı daha uzun dalga boylu ışığı LEISA'ya iletir ve ∼960 nm'den kısa ışığı MVIC'ye yansıtır. Cihaz, LEISA dedektörünü ∼100 K'ye kadar soğutan 20 inç çapında bir radyatörle pasif olarak soğutulmaktadır. L'Ralph cihazının öncekilere kıyasla yeni bir bileşeni tarama aynası düzeneğidir. Tarama aynası, görünür görüntüler ya da kızılötesi spektrumlar oluşturmak üzere hedefi Ralph odak düzlemleri boyunca taramak için kullanılır.

L'LORRI - yüksek çözünürlüklü görüntüleyici. L'LORRI, New Horizons'taki LORRI cihazından türetilmiş ve Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'nda inşa edilmiştir. Truva yüzeyinin en detaylı görüntülerini sağlayacaktır. L'LORRI aynı dedektörü kullanır ve New Horizons LORRI ile aynı optik tasarıma sahiptir. Primer aynanın çapı 20,8 cm, sistemin odak uzaklığı 262 cm ve dedektör, Teledyne e2v'nin 1024 × 1024 inceltilmiş arka aydınlatmalı çerçeve transfer CCD'sidir. Her piksel 5 μrad'lık bir alan kaplar ve 15 μrad'dan daha az bir FWHM ile bir noktasal yayılım fonksiyonuna sahip olacaktır. Önceki aletten kayda değer farklılıkları, yedekli elektronik aksamın eklenmesi ve LORRI verilerini depolamak için bellek ve alet yerleşimindeki farklılıklardır. New Horizons'ta LORRI aleti uzay aracının içinde yer alırken, Lucy L'LORRI bir Alet İşaretleme Platformuna (IPP) monte edilmiştir.

L'TES - termal kızılötesi spektrometre (6-75 μm). L'TES, OSIRIS-REx görevindeki OTES'e benzer ve Arizona Eyalet Üniversitesi'nde imal edilmiştir. Gözlemlenen truvaların termal özelliklerini ortaya çıkaracak ve bu da asteroitlerin yüzeyindeki malzemenin bileşimi ve yapısı hakkında bilgi verecektir. OTES, Bennu asteroidinin yüzey bileşimini ve termal ataletini türetmek için kullanılmıştır. Ancak, 5 AU'daki truva asteroitleri Bennu'dan çok daha soğuk olduğundan, Lucy görevi yüzey bileşimini türetmek için L'TES'i kullanmayı planlamamaktadır. Bunun yerine L'TES, asteroitlerin öncelikli olarak regolit özelliklerini anlamak için kullanılacaktır. L'TES, 15,2 cm çapında bir Cassegrain teleskopu, kimyasal buhar biriktirilmiş elmas ışın ayırıcılı bir Michelson interferometresi ve soğutulmamış, deuterated L-alanine doped triglycine sulfate (DLATGS) piroelektrik dedektörü dahil olmak üzere OTES ile aynı optik-mekanik tasarıma sahiptir. L'TES, teleskop bölmesini ve primer ayna iç çapını değiştirerek potansiyel bir dağınık ışık yolunu ortadan kaldırmak ve metroloji lazer sistemindeki iyileştirmeler de dahil olmak üzere daha önceki cihazdan sadece küçük farklılıklara sahiptir. Dahili bir kalibrasyon konisi kara cisim hedefi radyometrik kalibrasyon sağlar. L'TES cihazı 6-75 μm arasında veri toplar ve 300 cm-1 (7,4 μm) ile 1350 cm-1 (33 μm) arasında 2,310-8 W cm-2 sr-1/cm-1 gürültü eşdeğeri spektral radyansa (NESR) sahiptir. 75K'den daha yüksek sıcaklıklara sahip yüzeyler için L'TES sıcaklığı 2K hassasiyetle belirleyecektir. Cihazın %50 çevrelenmiş enerjisi 6,5 mrad'ı kapsamaktadır. L'TES'in tek bir veri alma modu vardır. Sürekli olarak girişm eğrileri toplar (her 0,5, 1,0 veya 2,0 saniyede bir) ve bunları uydu yer bağlantısından önce depolanmak üzere uzay aracına aktarır. Cihaz, en yakın yaklaşmadan bir gün önce, yani hedef cihazın FOV'unu doldurmadan önce veri toplamaya başlayacaktır. Veri toplama işlemi en yakın yaklaşmadan bir gün sonrasına kadar devam edecektir. L'TES cihazı her bir Truva asteroidinin parlaklığını günün farklı yerel saatlerinde dört noktada ölçecek ve ek olarak bir gözlemin alt güneş noktasının 30° içindeki bir konumu, diğerinin ise aydınlatılmamış yüzeyi ölçmesi gerekecektir.
Radyo bilimi araştırması, Doppler kaymalarını ölçmek için uzay aracı radyo telekomünikasyon donanımını ve yüksek kazançlı anteni kullanarak truvaların kütlesini belirleyecektir.
T2CAM - terminal izleme kamerası (T2CAM veya TTCAM), asteroitlerin şekillerini daha iyi sınırlandırmak için asteroitlerin geniş alan görüntülerini almak için kullanılacaktır.

Uzay aracının üzerinde fırlatılış tarihi, fırlatıldığı tarihte gezegenlerin konumları, fırlatıldığı tarihte Dünya'nın kıtaları, nominal yörüngesi ve Martin Luther King Jr., Carl Sagan, The Beatles ve daha birçok kişiden yirmi konuşma, şiir ve şarkı sözü içeren altın bir plak bulunmaktadır. Uzay aracı Güneş Sisteminden ayrılmayacağı ya da kasıtlı olarak bir gezegene çarpmayacağı için, insanlığın gelecek nesillerinin onu kurtarma şansı vardır.

Lucy'nin yörüngesi, hareket bütçesinin izin verdiği ölçüde mümkün olduğunca çok sayıda ve çeşitli asteroidi ziyaret edecek şekilde tasarlanmıştır. Yörüngenin ana unsurları, Dünya'ya yakın geçiş, Dinkintesh aste

Luna 25 (Rusça: Луна 25; Luna-Glob lander), Roskosmos tarafından planlanan bir Ay'a iniş görevidir. Aracın Ay'ın güney yarımküresindeki Boguslavsky kraterine inmesi planlanmaktadır. 1970'lerdeki Sovyet Luna programının sürekliliğini vurgulamak için adı Luna-Glob lander'dan Luna 25 olarak yeniden adlandırıldı.
Görev ilk olarak 2015 yılında duyurulmuş ve Rusya'nın uzak doğu Amur Bölgesi'ndeki Vostochny Cosmodrome'dan bir Soyuz-2.1b roketinin üzerinde 10 Ağustos 2023 23:10 UTC'de havalanmıştır.
20 Ağustos 2023'te, teknik aksaklıklardan sonra yörüngeden çıkarken Ay'ın yüzeyine düştü. Aynı günün ilerleyen saatlerinde Rus uzay ajansı Roscosmos, Luna 25'in Ay yüzeyine çarptığını ve iniş aracının yok olduğunu açıkladı.

Lunar and Planetary Department Moscow University25 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soviet Luna Chronology19 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Exploring the Moon: Luna Missions14 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MESSENGER (açılımı: MErcury Surface, Space ENvironment, GEochemistry and Ranging), 2011 ve 2015 yılları arasında Merkür gezegeninin yörüngesinde dönen ve Merkür'ün kimyasal bileşimini, jeolojisini ve manyetik alanını inceleyen bir NASA robotik uzay sondasıydı. Ocak 2008'de gezegenin yanından geçerek Mariner 10'dan sonra Merkür'e ulaşan ikinci uzay aracı oldu. Ekim 2008 ve Eylül 2009'da da gezegenin yanından geçen sonda, 18 Mart 2011 tarihinde Merkür yörüngesine giren ilk uzay aracı oldu. Merkür'ün etrafında yörüngeye girmek, Dünya'dan doğrudan gelen bir uzay aracının Güneş'in çekiminden etkilenip Merkür'ün yörüngesine girmek için çok fazla olan bir hızda gezegenin yanından geçeceğinden zordur.
MESSENGER, bir kez Dünya'nın, iki kez Venüs'ün ve üç kez Merkür'ün yanından geçip bilgi topladı. 18 Mart 2011 günü Merkür yörüngesine giren uzay aracını aletleri 24 Mart günü tekrar çalıştırıldı, ilk fotoğraflar ise 29 Mart günü döndü. Bilimsel veri toplanmaya ise 4 Nisan günü başlandı. MESSENGER Uzay Sondası 30 Nisan 2015'te Merkür'ün yüzeyine çakıldı.

Merkür'ün gizli yüzü: 1970'lerin ortalarında Mariner 10 aracı Merkür yakınından üç kez geçti. Ancak gezegeni tam olarak görüntüleyemedi. Messenger göreve başlayıncaya kadar Merkür'ün gizli yüzü olarak nitelenen kısmı gizemini sürdürdü. Messenger Güneş Sistemindeki en büyük ve en genç havzası olan meteor ve kuyrukluyıldız çarpışmalarıyla oluşmuş Caloris havzasını gören ilk uzay aracı oldu. Üstelik havza ağzının kenarlarında volkanik delikler olduğunu belirledi.
Kutupta Su: Su aranılacak son yerlerden olan Merkür'ün kutuplarında bir sürprizle karşılaşıldı. Dönme ekseninin eğimi neredeyse sıfır derece olan gezegenin kutuplarındaki krater tabanları güneş ışığı göremiyor. Bilim insanları on yıl önce bu krater diplerinde buz olabileceğine işaret etmişti. 1991 yılında Porto Riko'daki Arecibo Radyo Teleskopu ve Kaliforniya'daki Goldstone anteni Merkür kutuplarında buz yansımasını andıran olağan dışı parlak radar yansımaları tespit etti. O zamandan bu yana hiçbir araç kraterlere doğrudan bakamadı. Messenger kraterleri ve -173 C derece sıcaklığındaki karanlık diplerini görüntüleyerek bu kısımlarda su-buzu olduğunu doğruladı. Bazı araştırmacılara göre bu buz gizemli bir organik malzemeyle kaplanmış olabilir.
Küçülen Gezegen: Messenger'dan önce Merkür üzerindeki çeşitli tektonik şekiller adlı derin uçurumlar ve dikliklerin küresel bir küçülmeyi gösterdiği düşünülüyordu. Merkür neden küçülüyor? Çekirdek gezegen kütlesinin % 60-70'sini oluşturur. Çekirdeğin soğuması gezegenin boyutlarında gözle görülür bir azalmaya neden olmaktadır. Messenger verileriyle yapılan hesaplamalarla küçülmenin önceki hesaplara göre iki ile yedi kat daha hızlı gerçekleştiğini gösterdi.
Merkür'de Manyetik Alan Var: Mariner 10 verileri Dünya gibi karasal gezegenleri küresel olarak saran manyetik alanın Merkür'de de olduğunu belirlemişti. Dünya'nın manyetik alanı çalkalanan sıvı demir çekirdeği tarafından oluşturulur. Merkür'deki demir çekirdeğin uzun süre önce soğuduğunu düşünen araştırmacılar bu bilgiye şaşırmıştı. Bazı araştırmacılar bu alanın donmuş dış kabuğundan kaynaklı olduğunu düşündü. Messenger ise bunun tersini gösterdi: Merkür'deki alan hareketli çekirdeği tarafından üretiliyor. Yüzeyden değil.
Merkür'ün kuyruğu var: Merkür yörüngesinde dolanan Messenger gezegen atmosferinin ekzosfer katmanını gözledi. Atom ve moleküllerin yüzeye çarptığı Merkür'de çok ince bir atmosfer bulunuyor. Bu parçacıklar güneş rüzgârı, güneş ışınımı ve meteoroid çarpışmalarıyla yüzeyden koparılarak üretiliyor. Güneş'in etkisiyle 2 milyon km uzunluğunda kuyruğu oluşan kuyrukyıldızlar gibi Merkür'ün de kuyruğu olduğu belirlendi. Bu kuyruk ekzosferden yayılan hidrojen, helyum, sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi bileşenler içeriyor. Bu kuyruğun dışında gezegen güneş etkinlikleri dönemlerinde oldukça sarsılmakta olduğu da belirlendi.

30 Nisan 2015 tarihinde NASA'dan yapılan açıklamada 4 yıllık görevi sona eren MESSENGER saatte 13 bin 500 km hızla Merkür'ün yüzeyine düştü.

JHUAPL anasayfa 31 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MESSENGER görevi sayfası 13 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MESSENGER görev profili
1. Merkür uçuşu görselleştirme aracı ve 1. Merkür uçuşu gerçek verileri – Merkür'ün simüle edilmiş görünümleri ile MESSENGER tarafından 1. uçuş sırasında elde edilen görüntüler arasındaki karşılaştırma.
2. Merkür uçuşu görselleştirme aracı ve 2. Merkür uçuşu gerçek verileri – Merkür'ün simüle edilmiş görünümleri ile MESSENGER tarafından 2. uçuş sırasında elde edilen görüntüler arasındaki karşılaştırma.
MESSENGER Fotoğraf Galerisi
NSSDC Ana Katalog girişi 19 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MESSENGER tarafından Dünya'dan ayrılırken çekilen video
Hem Mariner 10 hem de MESSENGER tarafından toplanan Merkür verileri. 13 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASASolarSystem (27 Nisan 2015). MESSENGER, Merkür Görevinden Görüntüler. 31 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mariner programı, Amerikan uzay ve havacılık dairesi NASA tarafından diğer gezegenleri keşfetmek için yürütülen bir programdı. 1962 ile 1973 sonları arasında NASA'nın Jet İtki Laboratuvarı (JPL), Venüs, Mars ve Merkür gezegenlerini ilk kez ziyaret etmek ve ayrıca yakın gözlemler için Venüs ve Mars'a geri dönerek iç Güneş Sistemi'ni keşfetmek için Mariner adlı 10 tane robotik gezegenler arası sonda tasarladı ve inşa etti.
Program, ilk gezegensel uçuş, ilk gezegensel yörünge ve ilk yerçekimi yardımı dahil olmak üzere bir dizi ilkleri içeriyordu. Mariner serisindeki 10 araçtan yedisi başarılı oldu ve sonraki birçok NASA/JPL uzay araştırma programı için başlangıç noktası oluşturdular. Planlanan Mariner Jüpiter-Satürn araçları Voyager programı'na uyarlandı, Viking programı yörünge araçları Mariner 9 uzay aracının genişletilmiş modelleriydi. Daha sonra Mariner tabanlı uzay aracı Galileo ve Magellan'ı içerirken, ikinci nesil Mariner Mark II serisi Cassini–Huygens sondasına dönüştü.
Mariner programının toplam maliyeti yaklaşık 554 milyon dolardı.

Mariner 2 (Mariner-Venus 1962), Venüs'e giden ve başarılı bir gezegen karşılaşması gerçekleştiren ilk ABD robotik uzay sondasıydı. NASA Mariner programı'ndaki ilk başarılı uzay aracı, Ranger programı'nın Blok I uzay aracının basitleştirilmiş bir versiyonu ve Mariner 1'in tam bir kopyasıydı. Mariner 1 ve 2 uzay aracının görevleri bazen Mariner R görevleri olarak bilinir. Orijinal planlar, sondaların Atlas-Centaur'da fırlatılmasını gerektiriyordu ancak bu araçla ilgili ciddi gelişim sorunları, çok daha küçük olan Agena B ikinci aşamaya geçişi zorunlu kıldı. Bu nedenle Mariner R araçlarının tasarımı büyük ölçüde basitleştirildi. 
Atlas-Agena B, Sovyet 8K78 güçlendiricisinin yalnızca yarısı kadar kaldırma kapasitesine sahip olduğundan, bu dönemin Sovyet Venera sondalarından çok daha az enstrümantasyon—örneğin, bir TV kamerasından vazgeçilerek— taşındı.
Mariner 2 uzay aracı 27 Ağustos 1962'de Cape Canaveral'dan fırlatıldı ve 14 Aralık 1962'de Venüs'e 34.773 kilometre (21.607 mi) kadar yakın geçti.
Mariner sondası, güneş panellerinin, alet kollarının ve antenlerin bağlı olduğu 100 cm (39.4 in) çapında altıgen bir veriyolundan oluşuyordu. Mariner uzay aracındaki bilimsel araçlar şunlardı: iki radyometre (spektrum'un mikrodalga ve kızılötesi kısımları için birer tane), bir mikrometeorit sensör, güneş enerjisi plazma sensörü, yüklü parçacık sensörü ve bir manyetometre. Bu aletler, Venüs'ün yüzeyindeki sıcaklık dağılımını ölçmek ve Venüs'ün atmosfer temel ölçümlerini yapmak için tasarlandı.
Birincil görev, Venüs yakınlarındaki uzay aracından iletişim almak ve gezegenin radyometrik sıcaklık ölçümlerini yapmaktı. İkinci bir amaç, gezegenlerarası manyetik alan ve yüklü parçacık ortamını ölçmekti.
Mariner 2, Venüs'e giderken Güneş'ten dışarı doğru akan sabit bir yüklü parçacık akışı olan güneş rüzgarı'nı ölçtü ve 1959'da Luna 1 tarafından yapılan ölçümleri doğruladı. Ayrıca gezegenler arası toz da ölçüldü ve tahmin edilenden daha kıt olduğu ortaya çıktı. Ayrıca Mariner 2, birkaç kısa güneş patlaması ve Güneş Sistemi dışından kozmik ışın'lar dahil olmak üzere Güneş'ten gelen yüksek enerjili yüklü parçacıklar tespit etti. Mariner 2, 14 Aralık 1962'de Venüs'ün yanından geçerken bir çift radyometre ile gezegeni taradı ve Venüs'ün soğuk bulutlara ve aşırı sıcak bir yüzeye sahip olduğunu ortaya çıkardı.

Mars 2020, NASA Mars Keşif Programı'nın bir parçasını oluşturan ve keşif aracı Perseverance, küçük robotik müşterek eksenli helikopter Ingenuity ve ilgili teslimat araçlarını içeren bir Mars keşif aracı görevidir. 30 Temmuz 2020'de 11:50:01 UTC'de bir Atlas V fırlatma aracıyla Dünya'dan fırlatıldı ve Mars krateri Jezero'ya iniş onayı 18 Şubat 2021'de saat 20:55 UTC'de alındı. NASA 5 Mart 2021'de, keşif aracının iniş yerini Octavia E. Butler iniş alanı olarak adlandırdı. Perseverance ve Ingenuity 22 Temmuz 2026 itibarıyla, 1927 Mars güneş günü (toplam 1980 gün; 5 yıl, 154 gün) boyunca Mars'ta bulunuyor.

Perseverance, Mars'ta astrobiyolojiyle ilgili olarak yaşlı bir çevrenin araştırılması, gezegensel yaşanabilirliğin mümkün olup olmadığı, Mars'taki geçmiş yaşam olasılığını ve erişilebilir jeolojik malzemelerdeki biyolojik işaretlerin korunması dâhil olmak üzere, yüzey jeolojik süreçleri ve tarihinin araştırılması görevini üstlenmektedir. Ayrıca, depolanan jeolojik örneklerin doğru bir şekilde analiz edilebilmesi için gelecekteki Mars geri dönüş göreviyle Dünya'ya geri getirilmesi öngörülmektedir. Mars 2020 görevi, NASA tarafından 4 Aralık 2012'de San Francisco'daki Amerikan Jeofizik Birliği'nin sonbahar toplantısında duyuruldu. Perseverance'ın tasarımı,Curiosity'den esinlenilerek oluşturuldu. Daha önce imal edilmiş ve test aşamaları tamamlanmış pek çok bileşen bulunan araçta; karotlu sondaj, 19 kamera ve iki mikrofon bulunmaktadır. Böylece Mars çevresinin ses kaydı da yapılabilecektir. 30 Nisan 2021'de Perseverance, başka bir gezegende başka bir uzay aracını (Ingenuity helikopteri) duyan ve kaydeden ilk uzay aracı oldu.
Mars 2020'nin fırlatılması, Temmuz 2020 Mars fırlatma aralığında Mars'a gönderilen üç uzay görevinden üçüncüsüdür ve ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri (19 Temmuz 2020'de yörünge aracı Hope ile Birleşik Arap Emirlikleri Mars Görevi) ve Çin (23 Temmuz 2020'de bir yörünge aracı, yerleştirilebilir ve uzaktan kontrol edilebilir kameralar, iniş aracı ve Zhurong keşif aracı ile Tianwen-1 görevi) ulusal uzay ajansları tarafından da başlatılan görevler vardı.

Mars Bilim Laboratuvarı (İng. Mars Science Laboratory, kısaca MSL), NASA'nın Curiosity isimli keşif robotunu Mars'a indirmek amacıyla fırlatılan robotik uzay sondası görevi. 26 Kasım 2011'de fırlatılan robot Mars'ta Sharp dağı yakınındaki Gale kraterine 6 Ağustos 2012 tarihinde iniş yapmıştır. Robot Mars'a daha önceki denemelerden farklı bir şekilde iniş yaptı ve Mars'ın yüzeyini incelemeye başladı.

Curiosity, Mars'a daha önce gönderilen Spirit ve Opportunity robotlarından beş kat daha büyük ve on kat daha fazla bilimsel ekipman taşıyabiliyor. Atlas V 541 roketi ile fırlatıldı ve Mars'a indikten sonra 5–20 km alanda en az 687 dünya günü (1 Mars yılı) keşif yapacak.
Mars Bilim Laboratuvarı Mars'ın uzun bir süre robotlarla incelenmesi için başlatılan Mars keşif programının bir parçası. Proje daha sonra Jet Propulsion Laboratory tarafından yönetilmeye başlandı. Mars Bilim Laboratuvarı projesinin bütçesi yaklaşık 2.5 milyar dolardır.

Nisan 2004'te, NASA "Fırsat Anonsu" adı altında Mars Bilim Laboratuvarı'nda kullanılabilecek bilimsel ekipmanlarla ilgili bir duyuru yaptı. 2004'ün sonunda Aerojet bu laboratuvarı Mars yüzeyine gönderebilmek için yeni roket motorunun denemesini yaptı. Testte kullanılan roket motoru ilk olarak 1973 yılında Viking programında kullanılmak üzere tasarlanmıştı. JPL'ye teknoloji desteği verme amaçlı bu testler 2005'e kadar devam etti. Tek yakıt kaynaklı bu motorun en büyük özelliği itiş gücündeki artıştı. 14 Aralık 2004'te NASA aracın geliştirilmesi için sunulan sekiz teklifi seçip değerlendirmeye başladı.

MSL uzay yolculuğunun dört bilimsel hedefi vardır:

Mars'ın geçmişte hayatı destekleyen bir ortam olup olmadığını anlamak
Mars iklimini incelemek
Mars'ın yapısını incelemek
İnsanlı bir uçuş için bilgi toplamak
Bu hedeflere ulaşmak için MSL'in altı ana bilimsel hedefler:

Mars yüzeyinin ve yüzeye yakın jeolojik malzemelerin mineralojik bileşimini tespit etmek,
Hayatın yapı taşlarını keşfetmeye teşebbüs etmek,
Kayaların ve toprağını oluşum ve değişim sürecini yorumlamak,
Uzun süreli (milyarlarca yıl) Mars atmosferi oluşumunu anlamak,
Su ve karbon dioksitin şimdiki durumu, dağılımı ve döngüsünü kavramak,
Geniş spektrumlu yüzey radyasyonları galaktik kozmik radyasyon, kozmik radyasyon, Güneş proton olayı ve ikincil nötronlar dâhil anlamak.
Bu keşfin bir parçası olarak ilk defa bir uzay aracının içindeki radyasyon, Mars yolculuğuna başlar başlamaz ölçümeye başladı. Bu veriler bundan sonrası için plânlanan Mars yolculuklarına yarayacak.

Uzay aracı uçuş sistemi, fırlatma sırasında Dünya-Mars yakıtlı seyir aşaması (539 kg), giriş-alçalış-iniş (EDL) sistemi (390 kg iniş sevk maddesi dahil, 2.401 kg) ve entegre bir alet paketine sahip 899 kg'lık bir mobil keşif aracından oluşan, toplamda 3.893 kg'lık bir ağırlığa sahipti.

Curiosity adlı keşif aracının ağırlığı Mars'a inişe geçtiğinde sâdece 900 kg olup bunun 80 kg'ı bilimsel âletlerdir.

Boyutları: Keşif aracı 3 m uzunluğunda olup 1½ m uzunluğunda ve 6,8 kg bilimsel âletleriyle birlikte 174 kg ağırlığında olup Mars Exploration Roverlerden çok daha büyüktür.
Sürat: Yüzeye inince Curiosity, 75 cm yüksekliğine kadar olan engelleri aşabilecek yapıdadır. Erişebileceği en yüksek sürat, otomatik navigasyonda takrîben saatte 90 m'dir (25 cm/s); ortalama süratin güç seviyesi, arâzî zorluğu, kayma ve görüş uzaklığı gibi parametreleri de göz önünde bulundurarak saatte 30 m olması beklenmektedir. MBL'nın bir Mars yılı sürmesi plânlanan yolculuğu sırasında en az 19 km yol kat edeceği sanılıyor.
Güç kaynağı: Curiosity, enerji kaynağı olarak 1976'da başarılı olmuş Viking 1 ve Viking 2 Mars iniş araçları gibi bir adet radyoizotop termoelektrik üreteci (RTJ) kullanmaktadır.
Radyoizotop güç sistemleri (RGSleri), bozunmayan (İng. non-fissile) plutonyum 238'in tabii radyoaktif bozunumundan elektrik üreten jeneratörlerdir. İzotobun tabii bozunumdan ortaya çıkan ısı elektriğe dönüştürülerek bütün saat ve mevsimlerde sâbit güç sağlar. Artık ısı borular yardımıyla sistemleri ısıtmak için kullanılır. Bu şekilde elektrik güç ortaya çıkar ve aracın kendisi ve âletlerini çalıştırır. Curiosity's RTG is fueled by 4.8 kg of plutonium-238 dioxide supplied by the U.S. Department of Energy, packed in 32 pellets each about the size of a marshmallow.
Curiosity'nin güç jeneratörleri, Boeing'in ürettiği en yeni RTJlerdir ve "Çoklu-Yolculuk Radyoizotop Termoelektrik Jeneratör" veya kısaca ÇYRTJ (İng. Multi-Mission Radioisotope Thermoelectric Generator, MMRTG) adı verilmektedir. Klâsik RTJ teknolojisine dayanan güç kaynağı, daha uyumlu ve kompakt teknolojik adımdır ve yolculuğun başında 2000 watt termal enerji, yolculuk boyunca 125 watt elektrik güç üretebilecek yapıdadır. ÇYRTJ, plutonyum yakıtı azaldıkça daha az güç üretir. 14 yıllık çalışma süresi sonunda ürettiği güç 100 watt'tır. MBL, günde 2,5 kilowatt saatlık enerji üretir. Bu da günde 0,6 kWh üreten Mars Exploration Roverlerden çok daha fazladır.
Isı red sistemi:' Curiositynin inişe geçebileceği muhtemel alanlarda sıcaklık -127 ilâ +30 *C arasında olabilir. Bu yüzden ısı red sistemi (IRS; İng. heat rejection system (HRS)), MBL'nın bünyesinde bulunan ve hassas sistemleri optimal sıcaklıkta tutmaya yarayan, 60 m uzunluğunda olup içinden sıvı pompalanan bir boru sistemine sâhiptir. Dâhilî parçaları ısıtmak için kullanılan bir başka metot da aracın içinde diğer üniteler ve ÇYRTJ biriminden ortaya çıkan artık ısıyı kullanmaktır. IRS'nin bir başka özelliği de gerektiğinde üniteleri soğutmaktır.
Bilgisayarlar: "Rover Compute Element" (RCE) olarak adlandırılan iki özdeş yerleşik keşif aracı bilgisayarı mevcuttur. Bilgisayarların önemli bir kapanma sebebini önlemek için başka uzay araçlarında da olduğu gibi yapımında uzayın aşırı ışımasına dayanıklı bellek kullanılmıştır. Her bilgisayarın belleği 256 KB EEPROM, 256 MB DRAM ve 2 GB flash memory vardır. 3 MB EEPROM, 128 MB DRAM ve 256 MB flash belleği olan Mars Exploration Rover'lerden daha güçlüdür.
KİB bilgisayarları, Mars Exploration Rover'lerin kullandığı RAD6000 merkezî işlem biriminin gelişmişi RAD750 MİB'yi (CPU) kullanmaktadır. RAD750 MİB'si 400 milyon işlem/s'ye kadar hesaplayabilirken RAD6000 MİB'si ancak 35 MİPS'e erişir. İki yerleşik bilgisayardan biri yedekte olup ana bilgisayar arızalandığında kontrolü devralır.
Atalet Ölçüm Birimi (IMU) ile sağlanan üç eksenli konum bilgisi, keşif aracının navigasyonunda kullanılır. Keşif aracının bilgisayarları, dâhilî sıcaklığı ayarlamak gibi işlemlerle kendini devamlı denetleyerek aracın kullanılmaya hazır durumda kalmasını sağlar. Resim çekmek, hareket etmek ve âletleri kullanmak gibi işlemler, uçuş ekibince ona yollanan bir komut dizisi şeklinde uygulamaya konur.

Haberleşme:' Curiositynin iki haberleşme imkânı vardır: Dünya ile doğrudan haberleşebilen bir X bandı verici-alıcısı ve Mars etrafında dönen uzay araçlarıyla (orbiter) haberleşmek için Mars UHF Electra-Lite software-tanımlı radyo. Yörüngedeki uzay araçlarıyla haberleşme, yörünge araçlarının daha güçlü ve büyük antenlerinden dolayı keşif aracının muhtemel ana haberleşme yolu olarak görülmektedir.
İnişe geçerken telemetri  Mars Odyssey, Mars Reconnaissance Orbiter ve ESA'nın Mars Express uydularınca izlenecek. Odyssey, UHF frekanslarında Dünya'ya gerçek zamanlı telemetri yapabilecek kapasitededir ve bu yayın 13.46 dakika sürer.
Hareketlilik sistemleri: (İngilizce: mobility systems) Önceki keşif araçlarında olduğu gibi (Mars Exploration Rover’leri, Mars Pathfinder) Curiosity’nin altı tekerleği, bir kamyon-askı sistemiyle araca bağlanmıştır. Diğer keşif araçlarının hilâfına amortisör sistemi, bu sefer inişe geçme takımı olarak da kullanıldı. Curiosity'nin tekerlerleri, önceden Mars’a inen iki robot çeşitinden önemli ölçüde daha büyüktür. Her tekerleğin sırtı (profili) trıksiyonu sağlayacak şekildedir. Ancak Mars’ın kumla yüzeyinde izler bırakırlar. Bu izler, keşif aracının kameraları tarafından gidilmiş yolun uzunluğunu tahmin etmede kullanılır. İz, "JPL" için Mors kodudur (•--- •--• •-••).

Dört metre çapında 400 kg ağırlığındaki bu modül, Mars Bilim Laboratuvarı'nın Dünya'dan Mars'a uçuşu sırasında yönetilmesi sağlanıyor. Seyir aşaması modülünde ayrıca iletişim ve sıcaklık ayarlayıcı ve sürücüler var. MSL'in Mars atmosferi'ne girişi sırasında 
Merak'ı Mars'a taşıyacak diğer modüller ile iletişimin gerçekleştirilmesini sağlamak  da bu modülün başlıca görevleri arasında. MSL'in uzaydaki seri sırasında tam olarak hangi konumda bulunduğunun tespit edilmesini sağlayar yılduz algılayıcı ve iki güneş algılayıcı bulunuyor.

Lockheed Martin tarafından üretilen 731 kg'lik kapsül modülü Merak'ı İniş aşaması modülü ile Mars atmosfer'ine girerken olası tehlikelerden koruyacak. Mars'taki Gale kraterine inerken erişilecek olan yüksek hızı frenlemek için üst bölümünde paraşüt vardır. Paraşüt açıldığında 16 m çapına 50 m yüksekliğe erişecektir. Kapsülde seyir aşaması modülü gibi Mars atmosferine girdiği zaman küçük manevralar yapacak 8 adet küçük motor ve dengeleyici bulunuyor. Alt bölüm ise Isı kalkanı modülünden oluşuyor.

Mars Reconnaissance Orbiter (MRO), Mars'ın jeolojisini ve iklimini incelemek, gelecekteki iniş alanlarının keşfini sağlamak ve yüzey görevlerinden Dünya'ya veri aktarmak için tasarlanmış bir yörünge uzay aracıdır. 12 Ağustos 2005'te fırlatılan araç, 10 Mart 2006'da Mars'a ulaştı. Kasım 2006'da, beş aylık atmosfer direnciyle yavaşladıktan sonra bilimsel çalışmaların yapılacağı yörüngeye yerleşti ve esas bilimsel aşama başladı. 2010 yılında esas görevin sonuna kadar MRO'nun geliştirilmesi ve işletilmesinin maliyeti 716,6 milyon ABD dolarıydı.
Uzay aracı, amaçlanan tasarım ömrünün çok ötesinde Mars'ta çalışmaya devam etmektedir. NASA, yer görevlerindeki yüksek hızlı veri aktarımındaki kritik rolü nedeniyle, göreve en azından 2020'lerin sonlarına kadar mümkün olduğunca uzun süre devam etmeyi planlıyor.

A simulation of the arrival trajectory of the Mars Reconnaissance Orbiter5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CRISM Real Time Observations Viewer Java Application at The Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory14 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mercury-P (Rusça: Меркурий-П) Rusya Federal Uzay Ajansı tarafından Merkür gezegenini incelemek için geliştirilen bir yörünge aracı ve iniş aracı misyon konseptidir. Mercury-P'deki P harfi, Rusça 'posadka' kelimesinin kısaltmasıdır ve iniş anlamına gelir.
Mercury-P, Merkür'e iniş yapan ilk yumuşak iniş aracı olacaktı. Görev için önerilen uçuş senaryosu, Venüs'ün yanından geçmeyi, uzay aracının Merkür yörüngesine girmesini (muhtemelen bir Dvina güneş enerjili römorkör kullanılarak) ve iniş aracının yüzeye indirilmesini içeriyordu. Uzay Araştırmaları Enstitüsü, Phobos-Grunt, Mars-NET, Mars-96 ve Uzay Yelkeni uzay araçları için geliştirilen donanımın, önerilen donanım yükseltmeleriyle "geri dönüştürülmesi" olasılığını inceledi. (2012 (2012) itibarıyla), Rus bilim adamları projenin ön konsept çalışmasını yaptılar ve gerekli bilimsel yüklerin bir listesini derlediler.
Phobos-Grunt'un başarısızlığı sonucunda, Mercury-P dahil olmak üzere, onun tasarımından türetilen birkaç Rus gezegen keşif önerisi 2030'lara ertelendi.

New Horizons (Yeni Ufuklar), NASA tarafından yürütülen bir insansız uzay uçuşu görevidir. Cüce gezegen Plüton ve uydularına uçuş yapan ilk uzay aracıdır. 19 Ocak 2006'da başarıyla fırlatılmıştır. 28 Şubat 2007 saat 5:43:40 UTC'da Jüpiter'in yanından geçen New Horizons'ın Güneş Sistemi' ni terk etmeden önce Temmuz 2015'te Plüton'a en yakın noktadan geçerek gezegenin yapısı ve atmosferini incelemiştir. Ayrıca, Plüton'un kaşifi Clyde Tombaugh'un küllerinin bir kısmı bu insansız uzay aracının içindedir. Uzay aracı New Horizon 6 Aralık 2014 tarihinde bekleme modundan uyanarak Dünya'ya sinyal göndermiştir.
2015 Nisan ayı itibarıyla Yeni Ufuklar uydusu Plüton ile ilgili düşük çözünürlüklü görüntüleri göndermiş ve bilgilerimizi tazelemiştir. Yeni ufuklar uydusu NASA'nın resmi sitesinden tam zamanlı incelenebildiği gibi 14 Temmuz 2015 tarihinde Pluton'a 12500 km mesafe uzaktan gönderdiği görüntüler National Geographic Channel'dan 14 Temmuz 2015 tarihinde izlenmiştir.14 Temmuz 2015'te Google Yeni Ufuklar'a özel bir doodle hazırlamıştır.
New Horizons, Plüton ile ilgili çektiği resimlerin hepsini Dünya'ya gönderdikten sonra Kuiper Kuşağı'na doğru yol almaktadır. Yaklaşık 1 Kasım 2019 tarihinde Kuiper Kuşağı'na varması hedeflenmektedir. Voyager 1, Voyager 2, Pioneer 10 ve Pioneer 11'deki olduğu gibi ilk görevlerini tamamlamış ve Güneş Sistemi dışı görevine devam etmektedir.

Yeni Ufuklar, NASA'nın Yeni Sınırlar görev kategorisindeki ilk görevdir, Discovery görevlerinden daha büyük ve daha pahalı, ancak Amiral Gemisi Programından daha küçüktür. Görevin maliyeti (uzay aracı ve araç geliştirme, fırlatma aracı, görev operasyonları, veri analizi ve eğitim/halk erişimi dahil) yaklaşık 700 milyon $'dır. Uzay aracı öncelikle Güneybatı Araştırma Enstitüsü (SwRI) ve Johns Hopkins Uygulamalı Fizik Laboratuvarı tarafından inşa edildi. Misyonun baş araştırmacısı, Güneybatı Araştırma Enstitüsü'nden (eski NASA Yardımcı Yöneticisi) Alan Stern'dir.

Diğer Yıldızlararası sondalar gibi Dünya'dan dünya dışındaki varlıklara yeniden mesaj göndermek için NASA çalışmalarına başlamıştır. Şu anda aracın içinde böyle bir plak bulunmamaktadır. Simgeleşmiş olduğu için Altın Plak 2.0 adını almıştır. NASA tarafından sonradan gönderilecek verilerle oluşturulacak mesajın daha yüksek kapasitede ve ilk seferden daha da ayrıntılı olacağı belirtilmiştir. Günümüzün teknolojisi sayesinde yollanacak mesaj diğer mesajlardan (plaklardan) daha uzun süreli korunacaktır.

Resmi New Horizons görev sitesi23 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nozomi (Japonca: のぞみ; "Umut" veya Planet B), Uzay ve Astronomi Bilimleri Enstitüsü (ISAS) ile Tokyo Üniversitesi tarafından geliştirilen bir Japon uzay sondasıdır.
Nozomi, Mars'ın üst atmosferini ve Güneş rüzgârıyla olan etkileşimini incelemek ve gelecekteki gezegensel misyonlarda kullanılmak üzere teknolojiler geliştirmek üzere tasarlandı. Özellikle, sondada iyonosferin bileşimi ve dinamikleri, güneş rüzgarının havacılık etkisi, atmosferik bileşenlerin kaçışı, intrinsik manyetik alan, güneş-rüzgâr manyetik alanının birleşimi, manyetosferin yapısı ve Mars çevresinde üst atmosferdeki ve yörüngedeki tozları ölçecek araçlar yer almaktaydı. Ayrıca, görev kapsamında Mars yüzeyinin görüntülerini de elde edecekti.
Nozomi, 4 Temmuz 1998 tarihinde yerel saat 03:12'de Uchinoura Uzay Merkezi'nden fırlatıldı.  Ancak elektrik arızaları nedeniyle Mars yörüngesine ulaşamadı. Görevi 31 Aralık 2003 tarihinde sona erdi.

Nozomi Profile9 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by NASA's Solar System Exploration19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NSSDC entry 30 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Image of the Moon's farside by Nozomi 2 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

OSIRIS-REx, Dünya'ya yakın karbonlu bir asteroit olan 101955 Bennu'yu ziyaret eden ve ondan örnekler toplayan bir NASA asteroit çalışması ve örnek getirme göreviydi. Eylül 2023'te getirilen malzemenin, bilim adamlarının Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi, gezegen oluşumunun ilk aşamaları ve Dünya'da yaşamın oluşumuna neden olan organik bileşiklerin kaynağı hakkında daha fazla bilgi edinmelerini sağlaması bekleniyor. Ana görevin tamamlanmasının ardından uzay aracının OSIRIS-APEX adlandırmasıyla, asteroit 99942 Apophis'e yakın bir geçiş yapması planlanmaktadır.
OSIRIS-REx 8 Eylül 2016'da fırlatıldı, 22 Eylül 2017'de Dünya'nın yanından geçti ve 3 Aralık 2018'de Bennu'ya ulaştı. Daha sonra, örnek çıkarmak için uygun bir yer bulmak amacıyla sonraki iki yıl boyunca yüzeyi analiz etti. 12 Aralık 2019'da NASA, Nightingale olarak bilinen ilk örnek toplama alanını duyurdu. Yüzeye iniş ve örnek toplama 20 Ekim 2020 tarihinde 22.12 UTC'de gerçekleşti. OSIRIS-REx, Bennu'dan 10 Mayıs 2021'de ayrıldı ve elde ettiği örneği 24 Eylül 2023'te Dünya'ya geri getirdi. Ardından 99942 Apophis'i incelemek üzere yeni görevine başladı. Uzay aracı, asteroidin Dünya ile yaklaşmasının beklendiği Nisan 2029'da Apophis'e varacak.
101955 Bennu, Güneş Sisteminin doğumundan itibaren bir "zaman kapsülü" olduğu için çalışmanın hedefi olarak seçildi. Bennu'nun çok koyu bir yüzeyi vardır ve karbonlu C tipi asteroitlerin bir alt türü olan B tipi bir asteroit olarak sınıflandırılır. Bu tür asteroitler, oluşum zamanlarından itibaren çok az jeolojik değişikliğe uğramış oldukları için "ilkel" kabul edilirler. Özellikle, Bennu, yaşam için gerekli organik moleküllerde anahtar bir element olan ve Dünya'nın oluşumundan önceki maddenin temsilcisi olan bozulmamış karbonlu materyalin mevcudiyeti nedeniyle seçildi. Amino asitler gibi organik moleküller daha önce göktaşı ve kuyruklu yıldız örneklerinde bulunmuştu, bu da yaşam için gerekli bazı bileşenlerin uzayda doğal olarak sentezlenebileceğini gösteriyor.
OSIRIS-REx görevinin maliyeti, Atlas V fırlatma aracı maliyeti olan 183,5 milyon ABD doları hariç yaklaşık olarak 800 milyon ABD dolarıdır. OSIRIS-APEX uzatılmış görevi ise ek olarak 200 milyon ABD doları tutarında maliyet getirmiştir. New Frontiers programı kapsamında, Juno ve New Horizons'tan sonra seçilen üçüncü gezegen bilimi görevidir ve baş araştırmacı, Arizona Üniversitesi'nden Dante Lauretta'dır. OSIRIS-REx, bir asteroitten örnek getiren ilk Amerika Birleşik Devletleri uzay aracı oldu. Daha önce 2010 yılında benzer bir Japon uzay sondası Hayabusa, 25143 Itokawa'dan ve Aralık 2020'de Hayabusa2, 162173 Ryugu'dan örnekler getirmişti.

OSIRIS-REx website 5 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NASA'da
OSIRIS-REx website 10 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Arizona Üniversitesi'nde
OSIRIS-REx Mission Archive 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the NASA Planetary Data System, Small Bodies Node

Opportunity (MER-B (Mars Exploration Rover – B) veya MER-1), 2004'ten 2018 yılına kadar Mars'ta faaliyet göstermiş olan robotik bir keşif aracıdır. Opportunity Mars'ta 5111 sol (14 yıl, 138 gün) boyunca faaliyetini sürdürmüştü. NASA'nın Mars Exploration Rover programının bir parçası olarak 7 Temmuz 2003 tarihinde fırlatılan araç, ikizi Spirit'in (MER-A) gezegenin diğer tarafına inişinden üç hafta sonra 25 Ocak 2004'te, Meridiani Planum'a iniş yaptı. Spirit, planlanan 90 sol faaliyet süresiyle (92,5 Dünya gününden biraz daha az) 2009 yılında mahsur kalana ve 2010'da iletişimini kesene kadar işlev görürken, Opportunity inişten sonra 5111 sol boyunca çalışır durumda kalabildi. Güneş enerjisi kullanarak pillerinin sürekli şarj edilmesiyle gücünü ve kilit sistemlerini korudu, güç tasarrufu için toz fırtınaları gibi olaylar sırasında kış uykusuna yattı. Bu dikkatli operasyon, ilk taslak planı 14 yıl, 47 gün (Dünya zamanında) aşarak, Opportunity için tasarlanan ömrün 57 katı boyunca çalışmasını sağladı. Keşif aracı, NASA ile en son temasa geçtiği 10 Haziran 2018 tarihine kadar 45,16 kilometre (28,06 mil) mesafe kat etmişti.
Görevin öne çıkan özellikleri arasında, ilk 90 sol'luk görev içerisindeki Isı Kalkanı Kayası (Meridiani Planum meteoriti) gibi meteorları bulmak ve iki yıldan fazla bir süre Victoria krateri keşfi ve araştırması sayılabilir. Keşif aracı, ılımlı toz fırtınalarından sağ çıkmayı başardı ve 2011 yılında "ikinci iniş alanı" olarak kabul edilen Endeavour krateri'ne ulaştı. Opportunity görevi, NASA'nın en başarılı girişimlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Opportunity, Mars'taki 2018 gezegensel toz fırtınası nedeniyle 10 Haziran'da iletişimini kesti ve 12 Haziran 2018'de kış uykusuna girdi. Hava açtıktan sonra yeniden başlatılacağı umuluyordu fakat öyle olmadı, ya ölümcül bir arıza ya da bir toz tabakasının güneş panellerini kapladığı düşünüldü. NASA, Kasım 2018'den Ocak 2019'a kadar tekrarlaması beklenen ve güneş panellerini potansiyel olarak temizleyebilecek rüzgarlı bir döneme atıfta bulunarak, keşif aracıyla yeniden temas kurmayı umuyordu. NASA yetkilileri, uzay aracının Ağustos 2018'den beri gönderilen 1000'den fazla sinyale cevap vermemesinin ardından 13 Şubat 2019 tarihinde Opportunity görevinin tamamlandığını açıkladılar. Opportunity'den alınan son mesaj ise "My battery is low and it's getting dark" yani "Pilim düşük ve burası karanlıklaşmaya başlıyor" oldu.

NASA / JPL Görev sayfası 2 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mars'ta gün doğumu - video (02:10) 22 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (NASA; 7 Kasım 2018)
Opportunity görevinin sonu (13 Şubat 2019; videolar) ‒ (3:52) genel bakış 22 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ‒ (59:47) son panel 22 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Opportunity: İniş Alanının Yüksek Çözünürlüklü Görüntüleri (Mars Global Surveyor-Mars Orbiter Kamerası)
MER Analyst's Notebook 23 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Görev verileri ve belgelerine etkileşimli erişim

planetary.org'da A.J.S. Rayl tarafından hazırlanan MER ilerleme raporlarının arşivi 15 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paaliaq, Satürn'ün ters yön yörüngede hareket eden düzensiz uydusudur. Ekim 2000'in başlarında J. J. Kavelaars, Brett J. Gladman, Jean-Marc Petit, Hans Scholl, Matthew J. Holman, Brian G. Marsden, Philip D. Nicholson tarafından keşfedilmiş ve geçici olarak S/2000 S 2 adı verilmiştir.
Ağustos 2003'te, diğer Satürn uyduları için de kullanılan Inuit mitolojisinden devlerin isimlerini Kavelaars'a veren Michael Kusugak tarafından yazılan The Curse of the Shaman (Şamanın Laneti) adlı kitaptaki kurgusal bir şamanın adını almıştır.
Paaliaq'ın yaklaşık 22 kilometre çapında olduğu düşünülmektedir ve 687 günde ortalama 15,2 milyon km mesafede Satürn'ün yörüngesinde dönmektedir. Inuit düzensiz uydular grubunun bir üyesidir. Ayrıca, her birinden on mil kadar ulaşan diğer 9 uydu ile yakınlığı vardır.
Açık kırmızı renktedir ve kızılötesindeki tayfı, Inuit grubunun daha büyük bir cismin parçalanmasında olası bir ortak kökeni olduğu tezini destekleyen Inuit grubu uyduları, Kiviuq ve Siarnaq'a çok benzer.

David Jewitt'in sayfası
Scott Sheppard'ın sayfası 15 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Parker Güneş Sondası (İngilizce: Parker Solar Probe, kısaltılmış PSP; daha önce Solar Probe, Solar Probe Plus veya Solar Probe+), Güneş'in dış koronasını gözlemleme göreviyle 2018'de başlatılan bir NASA Uzay Sondasıdır. Güneş'in merkezinden 9,86 güneş yarıçapına (6,9 milyon km veya 4,3 milyon mil) yaklaşacak ve 2025 yılına kadar en yakın hali 430.000 mil/saat (690.000 km/sa) veya ışık hızının %0.064'ü olacaktır.
Proje 2009 yılında açıklandı. Projenin maliyeti 1,5 milyar ABD dolarıdır. Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı, 12 Ağustos 2018'de fırlatılan uzay aracını tasarladı ve inşa etti. Chicago Üniversitesi'nde fahri profesör olan fizikçi Eugene Newman Parker'ı onurlandıran, yaşayan bir insanın adını taşıyan ilk NASA uzay aracı oldu.
1,1 milyondan fazla kişinin adını içeren bir hafıza kartı, 18 Mayıs 2018'de bir plakaya monte edildi ve uzay aracının anteninin altına yerleştirildi. Kart ayrıca Parker'ın fotoğraflarını ve güneş fiziğinin önemli yönlerini öngören 1958 tarihli bilimsel makalesinin bir kopyasını da içeriyor.
Parker Güneş Sondası 24 Aralık 2024 tarihinde, Güneş yüzeyine 6,1 milyon kilometre mesafeye kadar yaklaşarak, o tarihe kadar Güneş'e en çok yakınlaşan uzay aracı oldu.

Perseverance (lakabı Percy), NASA'nın Mars 2020 görevinin bir parçası olarak Mars'taki Jezero kraterini keşfetmek amacıyla tasarlanmış bir Mars keşif aracıdır. Yaklaşık bir otomobil büyüklüğündedir. Jet İtki Laboratuvarı tarafından üretilmiştir ve 30 Temmuz 2020 11:50 UTC'de fırlatılmıştır. Keşif aracının Mars'a başarıyla indiğine dair onay 18 Şubat 2021 20:55 UTC'de alındı. Perseverance, 22 Temmuz 2026 itibarıyla, inişinden bu yana 1927 sol (1.980 Dünya günü veya 5 yıl, 5 ay, 3 gün) boyunca Mars'ta aktif durumdadır. Keşif aracının varışının ardından NASA, iniş bölgesini Octavia E. Butler İniş Alanı olarak adlandırdı.
Perseverance, önceki keşif aracı Curiosity'yle benzer bir tasarıma sahip, fakat orta düzeyde daha fazla geliştirilmiştir. Yedi birincil faydalı yük cihazı, on dokuz kamera ve iki mikrofon taşımaktadır.
Keşif aracı aynı zamanda 19 Nisan 2021'de başka bir gezegende ilk motorlu hava aracı uçuşunu gerçekleştiren deneysel bir teknoloji test platformu olan mini helikopter Ingenuity'yi Mars'a taşıdı. 18 Ocak 2024'te (UTC) 72. ve son uçuşunu gerçekleştiren helikopterin bir veya daha fazla rotor kanadında meydana gelen hasar, NASA'nın helikopteri hizmet dışı bırakmasına neden oldu.
Keşif aracının hedefleri arasında yaşamı destekleyebilecek çok yaşlı Mars ortamlarını belirlemek, bu ortamlarda var olan eski mikrobiyal yaşamın kanıtlarını aramak, Mars yüzeyinde depolamak için kaya ve toprak örnekleri toplamak ve gelecekteki mürettebatlı görevlere hazırlık amacıyla Mars atmosferinden oksijen üretimini test etmek yer alıyor.

Görev, Mars'ta geçmişte yaşanabilir şartların olup olmadığını, biyolojik izleri ve geçmiş mikrobik yaşamı araştıracaktır. Araç, 2020'de Atlas V-541 üzerinde fırlatılmak için planlanmıştır ve görevi Jet Propulsion Laboratory yönetecektir.
NASA Bilim Ekibi, aracın dünyaya geri getirilmek üzere 31 tane taş ve yüzey örneği almasını önermiştir. 2015'te bu konsept çok daha fazla örnek alınacak şekilde geliştirilmiştir. Alınan örnekler Mars yüzeyinde belli yerlere tüpler içinde bırakılacaktır.
Eylül 2013'te NASA, araştırmacıların ve bilim adamlarının gereken cihazları  geliştirmesi için sağlayacağı desteği duyurdu. Cihazlar Temmuz 2014'te açık rekabetten sonra seçildi. Araç tarafından yürütülecek araştırma, toplanan örneklerin analizi için gerekli olan bilgiyi sağlayacaktır. Bilim Ekibi başkanı, NASA'nın Mars üzerinde daha önce asla hayat olmadığı varsayımındadır, ancak Curiosity'nin bulguları bunun mümkün olabileceğini göstermiştir.

Mars 2020 keşif aracı Mars'ta daha önce yaşama elverişli olmuş olabilecek bir bölgeyi araştıracaktır. Geçmiş yaşam için izler arayacak, yaşam içerme ihtimali en yüksek örnekleri de sonradan incelenmesi için saklayacaktır. Mars'ın insanlar tarafından keşfi için gerekli olan teknolojiyi de test edecektir.
Görevin en büyük hedeflerinden bir tanesi NASA'nın uzun dönemli örnek toplama projesi ve insanlı görevler için araştırmadır. Araç, Mars'taki toz fırtınalarının tehlikelerini araştıracak ve Mars yüzeyinde atmosferdeki karbondioksitten (
  
    
      
        
          
            CO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {CO2}}}
  
) saf oksijen(
  
    
      
        
          
            O
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {O2}}}
  
) üretimi için testleri yapacaktır. 2014 İlkbaharında Bilim Ekibinin yardımıyla belirlenen hedefler, aracın taşıyacağı bilimsel cihazları da netleştirdi.
Araç aynı zamanda yeraltı sularını, hava durumunu ve iklimi araştıracak, iniş tekniklerini ve teknolojilerini test edecek, Mars üzerinde insanlar için tehlike veya kolaylık yaratabilecek başka çevresel faktörleri de tespit edecektir.

Perseverance tasarımı, öncülü olan Curiosity gezgin'inden evrildi. İki gezgin de benzer bir gövde planına, iniş sistemine, seyir aşamasına ve güç sistemine sahip, ancak tasarım Perseverance için çeşitli şekillerde geliştirildi. Mühendisler, gezgin tekerleklerini, bir miktar hasar görmüş Curiosity ‘nin tekerleklerinden daha sağlam olacak şekilde tasarladı.
Perseverance, Curiosity 'nin 50 santimetre (20 in) tekerleklerinden daha kalın, daha dayanıklı, daha az genişliğe ve daha büyük çapa 525 santimetre (207 in) sahip alüminyum tekerleklere sahiptir. Alüminyum tekerlekler, çekiş için takozlarla ve yaylı destek için kavisli titanyum tellerle kaplıdır. Gezgin için ısı kalkanı, 2.400 °F (1.320 °C) kadar ısıya dayanabilmesini sağlamak için fenolik emdirilmiş karbon ablatöründen (PICA) yapılmıştır. Curiosity gibi, gezginin de bir robot kolu vardır, ancak Perseverance 'ın kolu daha uzun ve daha güçlüdür ve 21 metre (69 ft) uzunluğundadır. Kol’un, Mars yüzeyinden jeolojik örnekleri steril saklama tüplerinde depolamak için ayrıntılı bir kaya delme ve örnekleme mekanizması vardır. Ayrıca, tebeşir büyüklüğündeki örnekleri depolamaya yardımcı olan gezicinin altında gizli bir ikincil kol da vardır. Bu kol, Örnek İşleme Tertibatı (SHA) olarak bilinir ve toprak örneklerini gezicinin alt tarafındaki Uyarlanabilir Önbelleğe Alma Tertibatı (ACA) içindeki çeşitli istasyonlara taşımaktan sorumludur. Bu istasyonlar arasında hacim değerlendirmesi (numunenin uzunluğunun ölçülmesi), görüntüleme, mühür dağıtımı ve hermetik mühür istasyonu bulunur. SHA'nın çalışması gereken küçük alan ve mühürleme faaliyetleri sırasındaki yük gereksinimleri nedeniyle, Örnek Önbelleğe Alma Sistemi "şimdiye kadar inşa ettiğimiz, test ettiğimiz ve uzay uçuşu için hazırladığımız en karmaşık, en gelişmiş mekanizmadır."

Daha büyük aletlerin, yeni örnekleme ve önbelleğe alma sisteminin ve geliştirilmiş tekerleklerin birleşimi, Perseverance 'ı Curiosity 'nin 899 kilogram (1.982 lb) ağırlığına kıyasla 1.025 kilogram (2.260 lb) ağırlığında daha ağır hale getirmiştir; bu da %14'lük bir artış anlamına gelir.
Gezicinin çok görevli radyoizotop termoelektrik jeneratörü (MMRTG) 45 kilogram (99 lb) kütleye sahip ve güç kaynağı olarak 48 kilogram (106 lb) plütonyum-238 oksit kullanır. Yarı ömrü 87,7 yıl olan plütonyum-238'in radyoaktif bozunması, fırlatma sırasında yaklaşık 110 watt'lık elektriğe dönüştürülen ısıyı açığa çıkarır. Güç kaynağı bozundukça bu zamanla azalacaktır. MMRTG, gezicinin faaliyetlerine güç veren iki adet lityum iyon şarjlı pili doldurur ve periyodik olarak doldurulmalıdır. Güneş panellerinin aksine MMRTG, mühendislere gece, toz fırtınaları sırasında ve kış aylarında bile gezicinin aletlerini çalıştırmada önemli bir esneklik sağlar.
Keşif aracının bilgisayarı, sağlamlaştırılmış bir PowerPC G3 mikroişlemcisine (PowerPC 750) dayanan BAE Systems RAD750 radyasyona dayanıklı tek kartlı bilgisayarı kullanır. Bilgisayar 128 megabayt uçucu DRAM içerir ve 133 MHz'de çalışır. Uçuş yazılımı VxWorks işletim sisteminde çalışır, C dilinde yazılmıştır ve ayrı bir kartta 4 gigabayt NAND uçucu olmayan belleğe erişebilir.
Perseverance 'nın, telemetri için üç anteni vardır ve bunların hepsi halen Mars yörüngesindeki araçlar aracılığıyla iletilir. Birincil UHF anteni, keşif aracından saniyede iki megabitlik maksimum hızda veri gönderebilir. İki daha yavaş X-bant anteni iletişim yedeği içindir.

NASA, gezici enstrümantasyon için yaklaşık 60 teklifi değerlendirdi. 31 Temmuz 2014'te NASA, gezginin yükü olacak yedi enstrümanı duyurdu:

Mars Oksijen ISRU Deneyi (MOXIE), Mars atmosferindeki karbondioksit'den (CO2) az miktarda oksijen (O2) üretmek için bir keşif teknolojisi araştırmasıdır. 20 Nisan 2021'de bir saatte 5,37 gram oksijen üretildi ve aleti daha fazla araştırmak için iki Dünya yılı boyunca dokuz ekstraksiyon daha planlandı. Bu teknoloji gelecekte insan yaşamını desteklemek veya dönüş görevlerinde roket yakıtı üretmek için kullanılabilir.
X-Işını Litokimyası için Gezegensel Cihaz (PIXL), Mars yüzey malzemelerinin ince ölçekli element bileşimini belirlemek için bir X ışını floresansı spektrometresi'dir.
Mars'ın yeraltı deneyi için Radar Görüntüleyici (RIMFAX), farklı zemin yoğunluklarını, yapısal katmanları, gömülü kayaları, meteorları görüntülemek ve 10 metre (33 ft) derinlikte yeraltı su buzunu ve tuzlu suyu tespit etmek için bir yeraltı radarı RIMFAX, Norveç Savunma Araştırma Kuruluşu (FFI) tarafından sağlanmaktadır.
Mars Çevresel Dinamikler Analizörü (MEDA), sıcaklığı, rüzgar hızını ve yönünü, basıncı, bağıl nemi, radyasyonu ve toz parçacık boyutunu ve şeklini ölçen bir sensör setidir. İspanya'nın Astrobiyoloji Merkezi tarafından sağlanmaktadır.
SuperCam, kayalarda ve regolitlerde uzaktan görüntüleme, kimyasal bileşim analizi ve mineraloji sağlayabilen bir araç takımıdır. Curiosity gezginindeki ChemCam'in yükseltilmiş bir versiyonudur ancak iki lazer ve dört spektrometre ile biyolojik imzaları uzaktan tanımlamasına ve geçmişteki yaşanabilirliği değerlendirmesine olanak tanır. SuperCam, AEGIS hedefleme sistemiyle birlikte kullanılır. Los Alamos Ulusal Laboratuvarı, Fransa'daki Astrofizik ve Planetoloji Araştırma Enstitüsü (IRAP), Fransız Uzay Ajansı (CNES), Hawaii Üniversitesi ve İspanya'daki Valladolid Üniversitesi, SuperCam'in geliştirilmesi ve üretiminde işbirliği yaptı.
Yakınlaştırma yeteneğine sahip bir stereoskopik görüntüleme sistemi olan Mastcam-Z.  NASA photogallery'de yayımlanan NASA fotoğraf galerisine birçok fotoğraf dahil edildi. (Raw dahil)
Organik ve Kimyasallar için Raman ve Lüminesans ile Yaşanabilir Ortamların Taranması (SHERLOC), ince ölçekli görüntüleme ve ultraviyole (UV) lazer kullanarak ince ölçekli mineralojiyi belirleyen ve organik bileşikleri tespit eden bir ultraviyole Raman spektroskopisidir.
İniş, sürüş ve örnek toplama sırasında mühendislik desteği için kullanılacak ek kameralar ve iki ses mikrofonu (Mars'ta çalışan ilk mikrofonlardır) vardır.
Perseverance'ın bileşenlerine tam bir bakış için Learn About the Rover'a bakınız.

NASA sitesi üzerinde Mars 20204 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Philae, Avrupa Uzay Ajansı'nın robotik bir iniş aracıydı. Rosetta uzay aracının taşıdığı Philae, 12 Kasım 2014 tarihinde 67P/Churyumov–Gerasimenko kuyruklu yıldızına inerek bir kuyruklu yıldıza inen ilk uzay aracı oldu.
Philae, kuyruklu yıldızın yüzeyine indiğinde ayaklarını yüzeye sabitleyemedi, iki kez uzaya geri zıpladı, pillerini tekrar şarj etmesine yarayacak olan güneş ışığından çok az faydalanabileceği ve planlanan asıl hedef noktasından 1 km kadar uzaklıkta kısmen gölge bir mesafede durdu. Saatle yarışan bilim insanları birkaç deney için aracı etkinleştirdi. Pili tükenen Philae 15 Kasım 2014 tarihindeki uykusuna geçmeden önce elde ettigi bilimsel sonuçları analiz için telsiz bağlantısı kurarak dünyaya göndermeyi başardı. 57 saatlik maceralı ve önceden planlanmamış görev sırasında Philae'nin matkapı 25 cm kadar kuyruklu yıldızın yüzeyine indi. Philae'nin son görevi kendini gelecekte kuyruklu yıldız güneşe yaklaştığında tekrar güneş alabilecek şekilde pozisyonlamak oldu. 7 aylık sessizliğin ardından 14 Haziran 2015 tarihinde ESA tarafından yapılan açıklamada Philae'nin uykusundan uyandığı ve dünya ile tekrar temas kurduğu güneş panellerinin aydınlandığı ve tekrar enerji ürettiğini açıklandı.

Philae'nın görevi, bir kuyruklu yıldızın yüzeyine başarılı bir şekilde inmek, kendisini iliştirmek ve kuyruklu yıldızın bileşimi hakkında veri iletmekti. Rosetta uzay aracı ve Philae uzay aracı, 2 Mart 2004, 07:17 UTC'de Fransız Guyanası'ndan bir Ariane 5G+ roketiyle fırlatıldılar ve 3,907 gün boyunca (10.7 yıl) Churyumov–Gerasimenko'ya seyahat ettiler. Tasarım gereği kuyruklu yıldız Tempel 1'in çekirdeğini 4 Temmuz 2005'te vuran Deep Impact sondasının aksine, Philae bir çarpma aracı değildir. İniş aracındaki bazı cihazlar 25 Şubat 2007'deki Mars uçuşu sırasında ilk kez otonom sistemler olarak kullanıldı. ROMAP Mars manyetosferi'nin ölçümlerini yaparken kamera sistemlerinden CIVA, Rosetta cihazlarının gücü kesilirken bazı görüntüler verdi. Diğer aletlerin çoğu analiz için yüzeyle temasa ihtiyaç duyuyordu ve uçuş sırasında çevrimdışı kaldı. İnişin ardından görev süresinin iyimser bir tahmini "dört ila beş ay" idi.

Bilimsel görevin hedefleri şu şekilde özetlenmiştir: "Deneylerinin bilimsel hedefleri, kuyruklu yıldız materyalinin elementsel, izotopik, moleküler ve mineralojik bileşimine, yüzey ve yeraltı malzemesinin fiziksel özelliklerinin karakterizasyonu, büyük ölçekli yapı ve çekirdeğin manyetik ve plazma ortamına odaklanır. Özellikle, yüzey ve yüzey altı numuneleri bir dizi aletle elde edilecek ve sırayla analiz edilecektir. Ölçümler öncelikle iniş sırasında ve inişten sonraki ilk beş gün boyunca yapılacaktır."

Rosetta mission website8 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by the European Space Agency
Philae entry20 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the National Space Science Data Center
Philae Blog 11 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Max Planck Institute for Solar System Research
Comet images13 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – New York Times, 11 November 2014.
DLR – Video: The working of Philae, the comet lander 12 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA – Rosetta: landing on a comet8 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA – Live Webcasts of Comet Landing & Latest Status Reports.13 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Phoenix (Türkçe: Anka Kuşu), NASA'nın denetimi altında Mars Keşif Programı çerçevesinde Mars'a gönderilen robotik bir uzay aracı. Programda görev alan bilim insanları, Mars üzerinde mikrobiyal yaşam olup olmadığını ve orada suyun geçmişini araştırmak için Phoenix'in iniş bölümünün üstünde yer alan cihazları kullanacaklardır. Çok ortaklı program, NASA'nın Roket İtiş Laboratuvarı yönetimi altında Arizona Üniversitesi'ndeki Ay ve Gezegenler Laboratuvarı bölümünün başkanlığında yürütülmekteydi. Program ABD, Kanada, İsviçre, Filipinler, Danimarka, Almanya ve İngiltere'den çeşitli üniversitelerin; NASA, Kanada Uzay Ajansı, Finlandiya Meteoroloji Enstitüsü, Lockheed Martin Space Systems ve diğer uzay şirketlerinin ortak çalışmasıdır. Bir devlet üniversitesi tarafından yönetilen ilk uzay uçuşudur.
Phoenix, 4 Ağustos 2007 tarihinde Dünya'dan fırlatıldı ve 26 Mayıs 2008 tarihinde saat 02:55'te Mars'ın su-buz açısından zengin kuzey kutup bölgesindeki Vastitas Borealis'e şu koordinatlarda 68.2°N 234.3°W  başarıyla bir iniş gerçekleştirdi. Şimdi robot kolunu kutup toprağını kazmak için kullanacak. Uzay aracının başarılı inişi ile ilgili teyit saat ABD'de EDT'ye (Arizona'nın dahil olduğu saat dilimi) göre öğleden akşam 7:53'te geldi. (Türkiye saati ile 26 Mayıs sabah 5:53)

Phoenix, "2001 Mars Odyssey" aracının sağladığı verilere göre yüzeyin 2–5 cm. derinliğinde buz tabakasının yer aldığı bir bölgeye indi. Bu verilere göre söz konusu bölgenin yüzeyi yüzde 80 civarında buzdan meydana gelmektedir. Yüzey araştırmalarında, 50 cm. derinliğinde kazı yapabilen robot kolundan yararlanılacak.
Phoenix aracılığıyla yapılacak ölçümler iki ana hedef güdüyor: Öncelikle gezegendeki suyun gelişimi araştırılacak; bir zamanlar sıcak ve nemli bir gezegen olan Mars'ın bugünkü soğuk ve buzlarla kaplı haline geçiş sürecine ışık tutulmaya çalışılacak. Phoenix'in bir başka hedefi, buz tabakasında yer alabilecek hayat izlerini araştırmak olacak.

Fırlatılış anında 670 kg ağırlığındaki Phoenix, bir kısmı Mars yolculuğu sırasında "atılan" muhtelif parçalardan meydana gelmektedir. Bunlardan Cruise Stage adı verilen kısım yalnızca Mars yolculuğu sırasında yararlanılır; bu birim araca enerji ve dünya ile iletişim sağlar. Cruise Stage birimi, Mars atmosferine girişten 5 dakika önce aracın gövdesinden ayrılmıştır. Mars yüzeyine 125 km yükseklikte gerçekleşen bu işlem, aracın hızını azaltan bir etki sağlamıştır. Phoenix, Cruise Stageden bağımsız, ön (Aeroshell) ve arka (Backshell) ısı kalkanlarının çevrelediği, 350 kg ağırlığındaki birimdir.
Mars atmosferine girişten kısa süre sonra, 13 km yükseklikte, hızı 55 m·s−1 (≈200 km·h−1) kadar düşüren paraşüt açılır. Yüzeyden yaklaşık 900 m yükseklikte paraşüt de Phoenix'den ayrılır. Bu kez fren tertibatı devreye girer. Burada amaç, yalnızca yüzeye düşüş hızını daha da düşürmek değildir; frenleme mekanizması iniş yapılacak bölgenin tam olarak belirlenmesini ve aracın ayaklar üzerinde dik şekilde inmesini kolaylaştırır. Araç, enerjisini, inişten yaklaşık 25 dakika sonra açılan güneş enerjisi panellerinden sağlar. Araç dünyayla iletişimini Mars uydularının ara istasyon olarak kullanıldığı UHF anteni üzerinden sağlamaktadır.

Phoenix, toplam ağırlığı 55 kilogramı bulunan bir dizi bilimsel cihaz taşımaktadır:

Mars İniş Görüntüleme Cihazı (Mars Descent Imager -MARDI)
MARDI, uzay aracının Mars yüzeyine inişi sırasında yüzeyden renkli görüntülerin alınmasını sağlayan kameralar sistemidir. MARDI cihazı tarafından sağlanan görüntülerin, aracın indiği bölgenin genel coğrafi koşulları hakkında fikir vermesi planlanmaktadır.
Stereo Görüntüleme Cihazı (Stereo Imager - SSI)
SSI: iki metre yüksekliğinde, hareket ettirilebilir bir çubuğa yerleştirilmiş kameradır. SSİ, daha önce Mars Polar Lander ve Mars Pathfinder araçlarında kullanılan kameranın geliştirilmiş halidir. Kamera, 3 boyutlu görüntü çekimine imkân vermektedir.
Termal Gaz Analiz Cihazı (Thermal Evolved Gas Analyzer - TEGA)
Sekiz mini ebatta fırının kombinasyonu niteliğindeki TEGA, bir yazıcının kartuşu büyüklüğündedir. Robot kolu vasıtasıyla Mars yüzeyinden alınan numuneler fırında 1000 dereceye kadar ısıtılmakta, katı halden sıvı hale geçiş aşamaları gözlenerek numunenin kimyasal bileşimi hakkında bilgi sahibi olunmaktadır.
Mars Çevre Uyum Tahlil Cihazı (Mars Environmental Compatibility Assessment (MECA)
(MECA, NASA mühendisleri tarafından daha önceleri Mikroskopi, Elektrokimyo ve Conductivity (iletkenlik) Analiz cihazı olarak tanımlanıyordu). MECA iki kimya laboratuvarı, biri optik diğeri raster olmak üzere iki mikroskobu kapsar. Ayrıca bir robot koluna monte edilen ve ısı ve iletkenlik ölçümleri yapabilen sonda cihazı (TECP - Thermal and Electrical-Conductivity Probe) da MECA sistemine dahildir. MECA Mars yüzeyinin kimyasal analizini yapar.
Robot kolu (Robotic Arm - RA)
Robot kolu, öncelikle yüzeyden numunelerin alınmasını sağlayan ve TEGA ve MECA birimlerince kullanılan unsurdur. Toplam 2,35 m uzunluğundadır. Yukarıdan aşağıya-aşağıdan yukarıya, soldan sağa-sağdan sola, ileri-geri ve kendi çevresinde olmak üzere 4 farklı şekilde hareket edebilmektedir. Yüzeyin 50 santim altından numune alınabilmesini mümkün kılar.
Robot Kolu Kamerası (Robotic Arm Camera - RAC)
RAC, robot koluna monte edilmiş görüntüleme cihazıdır. Robot kolu tarafından yürütülecek kazı işlemleri sırasında yakın plan çekimlere izin verir. 16 mikrometreye kadar son derece küçük nesneleri dahi tespit edebilecek yüksek çözünürlüklü merceklerle donatılmıştır.
Meteoroloji Birimi (Meteorology Suite - MET)
Kanada Uzay ve Havacılık Dairesi (CSA) tarafından geliştirilen meteoroloji istasyonu MET, atmosfer, basınç ve ısı ölçümleri yapabilmektedir. MET bünyesindeki LIDAR cihazı, Mars atmosferini 20 kilometre yüksekliğe kadar taramakta, ölçümler sırasında toz zerrecikleri ve bulutların yerleşimini göz önünde bulundurmaktadır. MET, Mars yüzeyinden günlük hava raporları aktaracak.

Pioneer 10 (başlangıçtaki adı Pioneer F), 3 Mart 1972 tarihinde fırlatılan ve Jüpiter gezegenine ilk görevi gerçekleştiren 260 kilogram ağırlığındaki bir Amerikan uzay sondasıdır. Daha sonra, Güneş Sistemi'ni terk etmek için gereken kurtulma hızına ulaşan beş yapay nesneden ilki oldu. Bu uzay araştırma projesi Kaliforniya'daki NASA Ames Araştırma Merkezi tarafından yürütülmüştür. Uzay sondası TRW Inc. tarafından üretildi.
Pioneer 10, 2,74 metre çapında parabolik yansıtıcı yüksek kazançlı antene sahip, altıgen bir gövde etrafına monte edildi ve uzay aracı, antenin ekseni etrafında dönerek dengeli hale getirildi. Elektrik gücü, fırlatma sırasında toplam 155 watt güç sağlayan dört radyoizotop termoelektrik jeneratör tarafından sağlandı.
3 Mart 1972 01.49:00 UTC'de (2 Mart, yerel saati), Florida, Cape Canaveral'dan bir Atlas-Centaur tek kullanımlık araçla fırlatıldı. 15 Temmuz 1972 ile 15 Şubat 1973 tarihleri arasında asteroit kuşağını geçen ilk uzay aracı oldu. Jüpiter'in fotoğraflanması 6 Kasım 1973'te 25.000.000 kilometre mesafede başladı ve yaklaşık 500 görüntü iletildi. Gezegene en yakın yaklaşım 3 Aralık 1973'te 132.252 kilometre mesafede gerçekleşti. Görev sırasında, yerleşik cihazlar asteroit kuşağını, Jüpiter çevresindeki ortamı, güneş rüzgarını, kozmik ışınları ve nihayetinde Güneş Sisteminin ve heliosferin uzak noktalarını incelemek için kullanıldı.
Pioneer 10 ile radyo iletişimi, 23 Ocak 2003'te radyo vericisinin elektrik enerjisi kaybı nedeniyle, Dünya'dan 12 milyar kilometre (80 AU) uzaklıktayken kaybedildi.

Yaklaşık 1969'da Pioneer ve onun kardeşi Pioneer 11 isimlerini yaşatmak için dizayn edildiler; kaşifler ilk defa ikisinden de bilgi toplama ve astroit kuşağındaki ve Jüpiter'deki koşulların raporunu elde etmeyi tasarlıyordu. Pioneer 10, TRW yöntemiyle dizayn edildi. Gönderdiğimiz diğer uzay araçlarına kıyasla daha hafifti. Pioneer 10 yakıtıyla birlikte sadece 258 kilogramdı. Voyager'lar benzeri olup radyo izotop termoelektrik jeneratörleri ile güçlendirilmişti. Plütonyum-238 ihtiva eder, fırlatılışta 155W sağlar. RTG iyi bir şekilde vücudunun dışına monte edilmiş olup radyasyonun uzay aracı aletlerini bozmasını önler.

Pioneer, 3 Aralık 1973'te Jüpiter ile karşılaşan ilk uzay aracı oldu. Görev, Güneş'ten 67 AU (10 milyar km) mesafeye ulaştığında 31 Mart 1997 tarihinde resmi olarak sona erdi, fakat uzay aracı bu tarihten sonra da tutarlı veriler iletebiliyordu.

Pioneer 10 ve Pioneer 11 uzay sondaları, üzerlerinde insanlığın mesajını içeren bir tabla taşımaktadır. Her iki sondadaki Jüpiter uçuşunu tasvir eden tablalar birbirinin aynıdır ancak Pioneer 11'in Satürn'e doğru yaptığı dönüş sonradan planlandığı için üzerindeki tablayı geçersiz kılmıştır. Eğer sonda sonsuz yolculuğu boyunca dünya dışı zeki varlıklarla karşılaşırsa aracın üzerindeki levha insanlık hakkında bilgi sağlamış olacak. Tabla, bir adam ve kadın tasvirinin yanı sıra Hidrojen atomunun bağ yapısını ve Güneş ile Dünya'ya en yakın Pulsar yıldızlarını da baz alarak çizilen Güneş sistemi'nin galaksimizdeki koordinatı gösteren bir çizim içeriyor.

Pioneer 10'un zayıf sinyali derin uzay haberleşme bağlantısı ile iz bırakmaya devam ediyordu. 1997'den sonra roket uçuş kontrölerlerinin eğitiminde kullanılıyordu. Uzaydan radyo sinyallerinin nasıl edineceği üzerine. Nihayet, Pioneer 10'dan 23 Ocak 2003'te, Dünya'dan 7.5 milyar mil uzakta iken çok zayıf bir sinyal alındı. 7 Şubat 2003'teki bir temas denemesi başarılı olmadı. Temas kaybı muhtemelen artan mesafe ve uzay aracının sürekli olarak azalan güç kaynağı kombinasyonundan dolayı idi. Bir son deneme 4 Mart 2006 akşamı yapıldı, son defa anten Dünya ile doğruca bağlanacaktı, fakat Pioneer'dan hiçbir cevap alınamadı.
Pioneer 10 başını Taurus (takımyıldız)'ındaki Aldebaran yıldızı'na çevirdi Pioneer 10 yıldızlar arası uzayda her yıl yaklaşık 2.6 AU mesafe alıyor. Eğer Aldebaran sıfır hıza sahip olsaydı; Pioneer'ın ona ulaşması 2 milyon yıl alacaktı.

3 Mart 1972 uzay aracı fırlatıldı.
15 Temmuz 1972 astroit kuşağına girdi.
3 Aralık 1973 Pioneer 10 Jüpiter'in ilk görümünü yolladı.
13 Haziran 1983 Pioneer 10, Neptün'ün yörüngesini geçti.
31 Mart 1997 görev sonu.
17 Şubat 1998'de Pioneer 10'la son temas; Dünya'nın 7.60 milyar mil uzağında iken.
2 Mart 2002 başarılı telemetry alınması. 79.83 AU'luk bir mesafeden 39 dakika temiz bilgi alındı.
27 Nisan 2002 son başarılı telemetry alınması. 80.22 AU'luk mesafeden 33 dakika
23 Ocak 2003 son çok zayıf sinyal, Pioneer 10'dan alındı. Takip eden sinyaller açıkça kuvvetli idi ortaya çıkacak kadar.
7 Şubat 2003 başarısız haberleşme denemesi.
30 Aralık 2005 Pioneer 10 Güneş'ten 89,7 AU uzakta idi.
4 Mart 2006 haberleşmede son deneme, Pioneer 10'dan hiçbir cevap alınamadı.

Pioneer 11 (Pioneer G olarak da bilinir), Jüpiter' in ve Güneş Sistemi' nin dışını inceleyen ikinci, Satürn' ü ve halkalarını keşfe çıkılan ilk görevin adıdır. 6 Nisan 1973'te Cape Canaveral'dan fırlatılmıştır. Yalnızca Jüpiter'i ziyaret eden Pioneer 10' un aksine Pioneer 11 Satürn'e ulaşabilmek için Jüpiter kütlesini itici güç olarak kullanmıştır. Jüpiter'i inceledikten sonra Güneş Sistemi'nin dışına doğru yolculuğuna devam eden Pioneer 11 yaklaşık dört milyon yıl sonra Sagittarius Takımyıldızı'nın yakınlarından geçecek. Bilimadamlarının tahminlerine göre Pioneer 11 bizim Dünya'mızdan hatta Güneş'ten bile daha uzun bir süre varlığına devam edecek.

Pioneer 10 ve Pioneer 11 uzay sondaları üzerlerinde insanlığın mesajını içeren bir tabla taşımaktadır. Her iki sondadaki Jüpiter uçuşunu tasvir eden tablalar birbirinin aynıdır ancak Pioneer 11'in Satürn'e doğru yaptığı dönüş sonradan planlandığı için üzerindeki tablayı geçersiz kılmıştır. Eğer sonda sonsuz yolculuğu boyunca dünya dışı zeki varlıklarla karşılaşırsa aracın üzerindeki levha insanlık hakkında bilgi sağlamış olacak. Tabla, bir adam ve kadın tasvirinin yanı sıra Hidrojen atomunun bağ yapısını ve güneş ile dünyaya en yakın Pulsar yıldızlarını da baz alarak çizilen Güneş sistemi'nin galaksimizdeki koordinatı gösteren bir çizim içeriyor.

Gezegen teriminin tanımı, kelimenin Antik Yunanlar tarafından ortaya atılmasından bu yana birkaç kez değişmiştir. Yunan astronomlar gökyüzünde hareket eden yıldız benzeri cisimler için ἀστέρες πλανῆται (asteres planetai), "gezgin yıldızlar" terimini kullanmışlardır. Binlerce yıl boyunca bu terim Güneş, Ay, uydular ve asteroitlere kadar birçok farklı gök cismini kapsar hâle gelmiştir.
Modern astronomide iki temel gezegen anlayışı vardır. Bir gezegen, bölgesine dinamik olarak hakim olan (yani etrafındaki diğer küçük cisimlerin akıbetini belirleyen) ya da hidrostatik dengede (yerçekimsel olarak yuvarlaklaşmış ve sıkışmış) olan bir astronomik cisim olarak tanımlanabilir. Bunlar dinamik baskınlık tanımı ve jeofiziksel tanım olarak ifade edilebilir.
Gezegen için net bir tanım oluşturulması sorunu Ocak 2005'te, o zamanlar kabul edilen en küçük gezegen olan Plüton'dan daha büyük bir kütleye sahip olan Neptün ötesi cisim Eris'in keşfiyle gündeme geldi. Gök bilimciler tarafından adlandırma sorunlarını çözmekten sorumlu uluslararası yönetim organı olarak kabul edilen Uluslararası Astronomi Birliği (IAU), Ağustos 2006'da Prag'da yapılan bir toplantı sırasında konuyla ilgili kararını açıkladı. Yalnızca Güneş Sistemi için geçerli olan bu tanıma göre (2003 yılında ötegezegenler de ele alınmış olsa da) bir gezegen Güneş'in yörüngesinde dönen, kendi kütleçekiminin kendisini yuvarlak hale getirmesine yetecek kadar büyük olan ve yörüngesine yaklaşan daha küçük cisimleri “etrafından temizlemiş” olan bir cisimdir. Plüton bu kriterlerden ilk ikisini yerine getirmekte ancak üçüncüsünü yerine getirmemektedir ve bu nedenle bu resmi tanıma göre bir gezegen olarak nitelendirilmemektedir. IAU'nun kararı tüm tartışmaları çözmüş değildir. Birçok gök bilimci bu tanımı kabul ederken, bazı gezegen bilimciler bunun yerine jeofiziksel ya da benzer bir tanım önererek bu tanımı tamamen reddetmişlerdir.

2006 yeni gezegen tanımı
Gezegen kütleli cisim
Gezegenimsi
Güneş Sistemi gezegenlerinin ve uydularının keşfinin zaman çizelgesi
Güneş Sistemi'ndeki kütleçekimiyle yuvarlak hâle gelmiş gök cisimleri listesi
Jeofiziksel açıdan gezegen tanımı
Kahverengi altcüce
Yetim gezegen

Working definition of "planet" from IAU WGESP — the lower bound remained a matter of consensus in February 2003* Steven Soter's article "What is a Planet" in Scientific American, January 2007, pp 34–41.
Stern & Levinson's article "Regarding the criteria for planethood and proposed planetary classification schemes." 24 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gravity Rules: The Nature and Meaning of Planethood4 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; S. Alan Stern; 22 Mart 2004
BBC: "Planets plan boost tally 12" 2006-08-16 2 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC: "Pluto loses status as a planet" 2006-08-2430 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC: "Pluto vote 'hijacked' in revolt" 2006-08-25 23 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aşağıdaki liste kütlelerine, yörüngelerine, fiziksel ve kimyasal bileşenleri veya diğer sınıflandırmalara göre tasnif edilmiş gezegen türlerinin bir listesidir.
UAB tanımına göre Güneş Sistemi'ndeki bir gezegen, Güneş'in yörüngesinde olmalıdır, hidrostatik dengeyi sağlamak için yeterli kütleye sahip ve "çevresi temiz" olmalıdır.
Üzerinde çalışılan ötegezen tanımı şöyledir:

* Gerçek kütleleri döteryumun termonükleer füzyonu için sınırlayıcı kütlenin altında olan (şu anda güneş metalikliğindeki nesneler için 13 Jüpiter kütlesi olarak hesaplanmaktadır) ve yıldızların, kahverengi cücelerin veya yıldız kalıntılarının yörüngesinde bulunan ve merkezi nesneyle kütle oranı L4/L5 kararsızlığının altında  (M/Mcentral < 2/(25+√621)) olan nesneler “gezegendir” (nasıl oluştukları önemli değildir).
Güneş sistemi dışı bir cismin gezegen olarak kabul edilebilmesi için gereken minimum kütle/boyut, Güneş Sistemimizde kullanılanla aynı olmalıdır.
UAB tanımına göre, gerçek veya "büyük gezegenler", cüce gezegen veya  kahverengi altcüce gibi diğer gezegen kütleli cisimlerden ayırt edilebilir.
Bununla birlikte, belirli gezegen türleri diğer gezegen kütleli nesnelere uygulanmıştır; Örneğin Plüton-Charon sistemine "çift cüce gezegenler" adı verilmektedir.

Varsayımsal astronomik nesne (Varsayımsal gezegen türleri)
Cüce gezegen
Küçük gezegen
Mega-Dünya
Bilimkurguda gezegenler (Gezegen türleri)
Yıldızların sınıflandırılması
Alt-Neptün
Yıldızlararası nesne
Sudarsky gaz devi sınıflandırması

Periodic Table of Exoplanets at Planetary Habitability Laboratory, University of Puerto Rico at Arecibo
A Thermal Planetary Habitability Classification for Exoplanets
A Mass Classification for both Solar and Extrasolar Planets
What Kinds of Planets Are Out There? at NASA
Stern and Levison, "Regarding the criteria for planethood and proposed planetary classification schemes," Highlights of Astronomy 12 (2002)
Lineweaver, C. H. and Robles, J. A. (2006). Towards a Classification System of Terrestrial Planets
Out There: A Strange Zoo of Other Worlds
SpaceEngine Planet Classifications
A Planetary Classification Proposal

Gezegensel yaşanabilirlik, gezegenlerin ya da uyduların yaşam oluşturması ve sürdürmesi potansiyelinin bir ölçütüdür. Yaşam bir gezegende ya da uyduda doğrudan oluşabilir ya da bir başka cisim tarafından taşınabilir ki bu panspermia olarak da bilinen teorik bir süreçtir.
Dünya dışı yaşam bilinmediği için gezegensel yaşanabilirlik büyük oranda Dünya ve Güneş'in karakteristik özellikleri, hayatın gelişmesine uygun gibi görünen Güneş Sistemi ve özellikle de basit tek hücreli canlılardan ziyade karmaşık, çok hücreli organizmaların yaşamını sürdürmesini sağlayan unsurların bir değerlendirmesidir. Bu konudaki araştırmalar ve teoriler gezegen biliminin bir parçası ve Astrobiyoloji'nin gelişmekte olan bir dalıdır.
Yaşam için mutlak bir gereklilik bir enerji kaynağıdır ve gezegensel yaşanabilirlik kavramı, astronomik bir beden yaşamı desteklemeden önce birçok başka jeofizik, jeokimyasal ve astrofizik kriterlerin karşılanması gerektiğini ima eder. Astrobiyoloji yol haritasında, NASA "yaşamsallık kriterlerini" sıvı suyun uzatılmış bölgeleri, kompleks organik moleküllerin toplanması için uygun koşullar ve metabolizmanın sürdürülmesi için enerji kaynakları "olarak tanımladı.
Yaşam bulma göstergeleri ve biyolojik imzalar, gezegensel ve çevresel bağlamda yorumlanmalıdır. Bir vücudun yaşanabilirlik potansiyelinin belirlenmesinde, çalışmalar toplu bileşimine, yörünge özelliklerine, atmosfere ve potansiyel kimyasal etkileşimlere odaklanır. Yıldızların yıldız nitelikleri arasında kütle ve parlaklık, kararlı değişkenlik ve yüksek metaliklik bulunur. Spesifik yaşanabilirlik teorileri, alternatif biyokimyaları ve diğer astronomik beden türlerini bazen incelemekle birlikte, nemli karasal tür gezegenler ve uydudar astrobiyolojik araştırmaların birincil odak noktasıdır.
Tarihsel olarak felsefeyle fiziksel bilim kadar çerçevelenmiş olmasına rağmen, Dünya'nın ötesinde gezegenlerin hayat barındırabileceği fikri antik bir kavramdır. 20. yüzyılın sonu, alanda iki atılım geçirdi. Güneş Sistemi içindeki diğer gezegenlerin ve ayların gözlem ve robotik uzay aracı araştırması, yaşanabilirlik kriterlerini tanımlama konusunda kritik bilgi sağlamış ve Dünya ile diğer canlılar arasında önemli jeofizik karşılaştırmalar yapmasına izin vermiştir. 1990'ların başından başlayarak başlayıp daha sonra hızlanan extrasolar gezegenlerin keşfi, muhtemel dünya dışı yaşama dair çalışma için daha fazla bilgi sağlamıştır. Bu bulgular, Güneş'in gezegenlere ev sahipliği yapmakta yıldızlar arasında benzersiz olmadığını ve Güneş Sistemi'nin ötesinde yaşanabilirlik araştırma ufkunu genişlettiğini doğruluyor.

Geçiş zamanları değişimi (ing. Transit-timing variation, kısaltılmışı TTV), geçiş zamanlarındaki değişiklikleri gözlemleyerek ötegezegenleri tespit etmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntem, sistemdeki potansiyel olarak Dünya kadar küçük kütleye sahip gezegenleri de tespit edebilen son derece hassas bir yöntemdir. Sıkışık gezegen sistemlerinde gezegenlerin kendi aralarındaki kütleçekim etkileri, bir gezegenin yörüngede hızlanmasına ve diğerinin yavaşlamasına neden olur. Bu ivmelenme, her bir gezegenin yörünge periyodunun değişmesine yol açar. Bu etkiyi, değişimi ölçerek tespit etmeye geçiş zamanları değişimi denir. "Zamanlama değişimi", geçişin katı bir periyodiklikle mi yoksa bir değişiklikle mi gerçekleştiğini sorgular.
Geçiş zamanları değişimlerini kullanarak geçiş yapmayan bir gezegenin ilk önemli tespiti, NASA'nın Kepler uzay teleskobu ile gerçekleştirilmiştir. Geçiş yapan Kepler-19b gezegeni, 5 dakikalık bir genlik ve yaklaşık 300 günlük bir periyotla geçiş zamanı değişimi gösterir; bu da, geçiş yapan gezegenin periyodunun neredeyse tam bir katı olan periyoda sahip ikinci bir gezegen Kepler-19c'nin varlığını göstermiştir.
2010 yılında araştırmacılar geçiş zamanları değişimine dayanarak WASP-3'ün yörüngesinde dönen ikinci bir gezegen olduğunu öne sürmüşlerdi, fakat bu iddia 2012 yılında çürütülmüştür.
Geçiş zamanları değişimi ilk kez Kepler-9b ve Kepler-9c gezegenleri için ikna edici bir şekilde tespit edildi ve 2012 yılına kadar ötegezegen keşiflerini doğrulamak için oldukça popüler oldu.
Geçiş zamanları değişimi aynı zamanda sıkışık, çok gezegenli sistemlerdeki ve/veya gezegenleri rezonans zincirinde olan sistemlerdeki ötegezegenlerin kütlesini dolaylı olarak ölçmek için de kullanılabilir. Kütleçekimsel olarak etkileşen, eş düzlemli altı gezegenden oluşan bir sistemin bir dizi analitik (TTVFaster) ve sayısal (TTVFast ve Mercury) n-cisim entegrasyonları yapılarak TRAPPIST-1'in içteki altı gezegeninin başlangıç kütle tahminleri, yörünge dışmerkezlikleriyle birlikte belirlenmiştir.

TTV yayınları (İngilizce)
Zamanlama Yöntemiyle Ötegezegen Keşfi 30 Ekim 2024 tarihinde erişilmiştir.

Bir Karbon gezegeni, oksijenden (Z = 8) daha fazla karbon (Z = 6) içeren teorik bir gezegendir. Karbon, evrende hidrojen, helyum ve oksijenden sonra kitlesel olarak dördüncü en bol elementtir.
Marc Kuchner ve Sara Seager, 2005 yılında "karbon gezegeni" terimini ortaya attı ve Jüpiter'in, karbon açısından zengin çekirdekten oluşan Katharina Lodders'in önerisini takiben bu gezegenleri araştırdı. Yüksek karbon-oksijen oranlarına sahip gezegenlerin önceki araştırmaları arasında Fegley & Cameron 1987 bulunur. Öngezegensel diskler karbon açısından zengin ve oksijen açısından zayıfsa, karbon gezegenleri oluşabilir. Çoğunlukla silikon-oksijen bileşiklerinden oluşan Dünya, Mars ve Venüs'ten farklı gelişirlerdi. Teori şimdi makul bilimsel fikirler üzerine kurulmuştur ve destek kazanmıştır. Farklı gezegensel sistemlerin farklı karbon-oksijen oranları vardır; Güneş Sistemi'nin karasal gezegenleri "oksijen gezegenleri" ne daha yakındır. Ötegezegen 55 Cancri e bir karbon gezegeninin olası bir örneğidir.

Böyle bir gezegen muhtemelen bilinen karasal gezegenler gibi demir veya çelik bakımından zengin bir çekirdeğe sahip olacaktı. Bunun etrafında erimiş silikon karbür ve titanyum karbür var. Bunun üstünde, grafit formundaki karbon tabakası, muhtemelen kilometre kalınlığında elmas yeterli basınca sahipse volkanik patlamalar sırasında iç kısımdaki elmasların yüzeye çıkması, dağlardaki elmas ve silikon karbürlerin oluşması mümkündür. Yüzey donmuş veya sıvı hidrokarbonlar (örneğin katran ve metan) ve karbon monoksit içerecektir. Ortalama bir yüzey sıcaklığının 77 °C'nin altında olması koşuluyla, atmosferik karbon gezegenlerde teorik olarak bir hava durumu döngüsü mümkündür.
Bununla birlikte, karbon gezegenleri muhtemelen suyundan yoksun olacak, bu da oluşamayacak, çünkü kuyruklu yıldızlar ya da asteroitler tarafından gönderilen herhangi bir oksijen yüzeydeki karbonla reaksiyona girer. Nispeten serin bir karbon gezegeni üzerindeki atmosfer, esas itibarıyla karbon sisi dumanlı karbon dioksit veya karbon monoksitten oluşacaktır.

Karbon gezegenlerin, aynı kütledeki silikat ve su gezegenlerine benzer çapta olması ve böylece onları ayırt etmeleri zorunlu hale getirilmesi bekleniyor. Dünya üzerinde jeolojik özelliklerin eşdeğerleri de mevcut olabilir, ancak farklı bileşimlerle. Örneğin, nehirler yağlardan oluşabilir. Sıcaklık yeterince düşükse (350 K'nin altında) gazlar, yüzeye yağış verebilecek uzun zincirli hidrokarbonlara fotokimyasal olarak sentez yapabilir.
NASA, 2011 yılında, Hubble Uzay Teleskobundan daha büyük bir gözlemevi olacak ve bu tür gezegenleri tespit edebilecek olan TPF adlı bir görevi iptal etti. Karbon gezegenlerin spektrumları sudan yoksundur ancak karbon monoksit gibi karbonlu maddelerin varlığını gösterir.

PSR 1257 + 12 titreşimi bir karbon üreten yıldızın parçalanmasından oluşan karbon gezegenlerine sahip olabilir. Karbon gezegenleri, yıldızların Güneş'ten daha yüksek bir karbon-oksijen oranına sahip olduğu galaksinin etrafında dönen Galaktik Merkezin veya küresel kümelerin yakınında da bulunabilir. Eski yıldızlar öldüğünde, büyük miktarlarda karbon çıkardılar. Zaman geçtikçe ve yıldızların gittikçe daha fazla sayıda nesli sona erdiğinde karbon ve karbon gezegenlerinin konsantrasyonu artacaktır.
Ekim 2012'de 55 Cancri e'nin bir karbon gezegeni olduğuna dair kanıt gösterdiği açıklandı. Dünya'nın sekiz katına ve yarıçapın iki katına sahiptir. Araştırmalar, 2.150 °C (3,900 °F) gezegenin "su ve granit yerine grafit ve elmas ile kaplandığını" gösteriyor. 55 Cancri her 18 saatte yıldızın yörüngesinde dolanımını tamamlıyor.

Ağustos 2011'de, Matthew Bailes ve Avustralya'daki Swinburne Teknoloji Üniversitesi'nden uzman ekibi, milisaniye pulsar PSR J1719-1438'in, büyük ölçüde katı elmastan yapılmış daha küçük bir gezegene ezilmiş bir ikili yol arkadaşı yıldızına sahip olabileceğini bildirdi. Küçük bir gezegen gezegeninin pulsayı yörüngede döndürmesi ve algılanabilir yerçekimi çekmesine neden olması gerektiği sonucuna varmışlardır. Daha fazla inceleme, gezegenin nispeten küçük olmasına rağmen (60.000 km çapında veya Dünya'nın beş misli daha büyük) kütlesi Jüpiterinkinden biraz daha fazla olduğu ortaya çıkardı. Gezegenin yüksek yoğunluğu ekibe karbon ve oksijen olası makyajı hakkında bir ipucu verdi ve elementlerin kristal halini önermişti. Bununla birlikte, bu "gezegen", sadece buharlaşmış bir beyaz cüce arkadaşının kalıntıları olacak şekilde teoriye tabi tutulur ve yalnızca kalan kalanın iç çekirdeği haline gelir. Gezegenin bazı tanımlarına göre, bu bir yıldız olarak oluştuğu için nitelendirilemez.

Kuiper Kuşağı, Güneş Sistemi'nin kenarında bulunan bir halkadır. Esas olarak uzay kayaları ve cüce gezegenlerden oluşur. Neptün'ün yörüngesinin ötesine oturur. Gezegensel hareket düzeyinde ve Güneş'ten yaklaşık olarak 30 ila 50 astronomik birimden uzak bir disktir. Edgeworth-Kuiper Kuşağı adıyla da anılmaktadır. Hawaii'deki astronomlar 1992 yılında bu bölgede sayıları 1.000'i bulan buzlu cisimlerin ilkini keşfetmişlerdir. Bu cisimlerin bir bölümü çok yığışık olup çapları da yüzlerce kilometreyi bulabilmektedir. Kuiper Kuşağı ile Oort Bulutu'nun da üst üste bindiği bugünkü varsayımlar arasında yer almaktadır. Kuiper Kuşağı'nda bulunan gök cisimlerinin birer gezegen olup olmadığı yönünde de büyük tartışmalar bulunmaktadır. Kuiper Kuşağı'nda şimdiye kadar 400 gezegenimsi gök taşı bulunmuştur. Bu kuşakta çapı 100 km'den büyük en az 70.000 gök cismi olduğu varsayılmaktadır. 

Bu bölgeye Kuiper Uçurumu da denmektedir. Bu ismin verilmesindeki sebep ise kaya yoğunluğunun bu bölgede birdenbire azalmasıdır. NASA'nın Kuiper Kuşağı ve Plüton'a doğru yol alacak olan New Horizons uzay aracı da 2006 yılının Ocak ayında fırlatılmış, bir sene sonra 2007'de Jüpiter gezegeninin yanından geçmiştir. 14 Temmuz 2015'te Plüton'a en yakın noktadan geçerek gezegenin yapısı ve atmosferini incelemiştir. 2015 Nisan ayı itibarıyla New Horizons uydusu Plüton ile ilgili düşük çözünürlüklü görüntüleri göndermiş ve bilgilerimizi tazelemiştir.

New Horizons

Moloz yığını, astronomide yerçekiminin etkisi altında bir araya gelen çok sayıda moloz parçasından oluşan bir gök cismini tanımlamaktadır. Moloz yığınlarının yoğunluğu, onları oluşturan çeşitli parçalar arasında bulunan büyük boşluklar nedeniyle düşüktür.
Bennu ve Ryugu asteroitleri için hesaplanan kütle yoğunluğu, cisimlerinin iç yapılarının birer moloz yığını olabileceğini düşürdürtmektedir. Birçok kuyruklu yıldızın ve daha küçük küçük gezegenlerin (çapı <10 km) çoğunun birleşmiş molozlardan oluştuğu düşünülmektedir.

Küçük asteroitlerin çoğunun moloz yığınları olduğu düşünülmektedir. Asteroitlerin yoğunlukları ilk olarak hesaplandığında, bilim adamlar bunların genel olarak birer moloz yığını olduğundan şüphelenmişlerdir. Hesaplanan yoğunlukların çoğu, bazı durumlarda asteroit parçaları olduğu belirlenen meteoritlerden önemli ölçüde daha düşüktür.
Moloz yığınları, bir asteroit veya doğal uydunun (başlangıçta yekpare olabilir) bir çarpışma sonucu parçalara ayrılması ve saçılan parçaların daha sonra yerçekimi kuvveti nedeniyle kendi kendine tekrar bir araya gelmesiyle meydana gelir. Bu birleşme genellikle birkaç saatten, birkaç haftaya kadar devam etmektedir. Bir moloz yığını asteroit, çok daha büyük bir nesnenin yanından geçtiğinde, büyük cismin gelgit kuvvetleri onun şeklini değiştirmektedir.
Düşük yoğunluklu asteroitlerin büyük bir kısmının bir moloz yığını olduğu değerlendirilmektedir, örneğin 253 Mathilde'nin NEAR Shoemaker görevi tarafından belirlenen kütlesi, yüzeyinin kaya olduğu dikkate alındığında çok düşüktür. İnce kaya kabuğuna sahip buz bile uygun bir yoğunluk değeri sağlamamaktadır. Ayrıca Mathilde'in üzerindeki büyük çarpma kraterleri katı bir cismi parçalayabilecek yoğunluktadır. Bununla birlikte, fotoğrafı çekilen ilk belirgin moloz yığını 25143 Itokawa'dır; bu yığının belirgin bir çarpma krateri bulunmamakta olduğundan dağılmış parçaların bir birleşimi olduğu neredeyse kesindir.
NEAR Shoemaker'ın ana hedefi olan 433 Eros'un kimi çatlaklara sahip olduğu ancak bunun dışında katı bir durumda olduğu belirlenmiştir. Muhtemelen Itokawa'yı da kapsayan diğer asteroitlerin, boşlukların molozla dolduğu veya moloz olmadan birbirine temas eden iki büyük cisimden oluşan bir temas ikilileri olduğu ortaya çıkarılmıştır.
Çoğu asteroidin iç yapılarında, yerçekimi kuvvetinin çok düşük olması nedeniyle büyük boşluklar bulunması olasıdır. Dışarıdaki ince regolite rağmen (en azından uzay aracında görülen çözünürlükte), asteroitin yerçekimi kuvveti, parçalar arasındaki sürtünmeyi mümkün kılacak kadar zayıftır ve bunun sonucunda küçük parçaların içeriye düşerek boşlukları doldurması engellenmektedir.
En büyük çapa sahip olan asteroitlerin tümü (1 Ceres, 2 Pallas, 4 Vesta, 10 Hygiea, 704 Interamnia), herhangi bir makroskobik iç gözenekliliği olmayan katı nesnelerdir. Bunun nedeni, her türlü darbeye dayanabilecek kadar büyük olmaları ve hiçbir zaman parçalanmamaları olabilir. Alternatif olarak, Ceres ve en büyük asteroitlerden birkaçı, parçalanmış ancak dağılmamış olsalar bile, yerçekimi kuvvetleri, saçılan parçalar yeniden bir araya geldiğinde iç boşlukların çoğunu çökertecek kadar büyük olmuş olabilir. Vesta, en azından, oluşumundan bu yana büyük bir çarpışmaya sağlam bir şekilde dayanmış ve ortaya çıkan kraterde, onun bir moloz yığını olmadığını garanti eden iç yapı farklılaşmasına dair işaretler göstermiştir.

Gözlemsel kanıtlar, kuyruklu yıldız çekirdeğinin iyi konsolide olmuş yekpare bir cisim olmayabileceğini, bunun yerine daha küçük parçaların gevşek bağlarla bağlanmış bir yığılması olabileceğini, daha büyük kuyruklu yıldız parçalarının asteroit örneğinde olduğu gibi çarpışmayla ortaya çıkan enkazdan çok ilksel yoğunlaşmalar olması beklense de, zayıf bir şekilde bağlanmış ve ara sıra veya sıklıkla yıkıcı olaylara maruz kalabileceğini göstermektedir. Ancak Rosetta misyonunun yerinde gözlemleri bu durumun çok daha karmaşık olabileceğini göstermektedir

Mars gezegeninin iki doğal uydusundan daha büyüğü olan Phobos'un da yaklaşık 100 m (330 ft) kalınlığında ince bir regolit kabukla birbirine bağlanmış bir moloz yığını olduğu değerlendirilmektedir. Moloz yığını morfolojisi, Mars'ın uydularının yerinde kökenine işaret edebilir. Buna dayanarak Phobos ve Deimos'un yok olmuş tek bir uydudan kaynaklanabileceği öne sürülmüştür. Alternatif olarak Phobos'un, yeniden bir araya gelip gezegenden uzağa doğru hareket etmeden önce bir halka formunu almış ve tekrar birikerek bütünleşmiş olduğu iddia edilmiştir.

Halka biçimli gezegensel disk
Kuyruklu yıldız çekirdeği
İstisnai asteroitler listesi

Moloz yığını asteroit Itokawa'nın yakın çekim görüntüleri
NASA Astronomy Picture of the Day: Saturn's Moon Calypso, another possible rubble pile (17 February 2010)
Hiper Hızın Moloz Yığını Asteroitleri Üzerindeki Etkileri pdf online @ kent.ac.uk

NASA Exoplanet Archive (NASA Ötegezegen Arşivi), Güneş dışı gezegenlerin (ötegezegenler) ve ev sahibi yıldızların aranmasını ve karakterizasyonunu destekleyen verileri toplayan ve halka sunan çevrimiçi bir astronomik ötegezegen kataloğu ve veri hizmetidir. Kızılötesi İşlem ve Analiz Merkezi'nin bir parçasıdır ve Pasadena'daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü (Caltech) kampüsünde yer alır. Arşiv NASA tarafından finanse edilmektedir ve NASA'nın Ötegezegen Keşif Programı'nın (Exoplanet Exploration Program) bir parçası olarak NASA Exoplanet Science Institute (NASA Ötegezegen Bilim Enstitüsü) tarafından Aralık 2011'in başlarında başlatılmıştır. Haziran 2019'da arşivin doğrulanmış ötegezegen koleksiyonunun sayısı 4.000'i aştı. (Karşılaştırma: 20 Nisan 2026 itibarıyla,
4.808 gezegen sisteminde varlığı doğrulanmış 6.415 ötegezegen bulunmaktadır ve bu gezegen sistemlerinden 1.061 kadarı birden fazla gezegene sahiptir.)
Üçüncü taraf web analiz sağlayıcısı SimilarWeb'e göre, şirketin web sitesi Ocak 2015 itibarıyla ayda 130.000'den fazla kez ziyaret edilmektedir.

Ötegezegen
Yıldız

NASA Ötegezegen Arşivi - Anasayfa
NASA Ötegezegen Arşivi - İnteraktif Doğrulanmış Gezegen Tablosu
NASA Ötegezegen Arşivi: Ötegezegen Araştırmaları için Veri ve Araçlar - Astronomical Society of the Pacific Yayınları
NASA Ötegezegen Bilimi Enstitüsü
Gezegen Avcıları
Kızılötesi İşlem ve Analiz Merkezi
NASA Ötegezegen Keşif Programı
Ötegezegen Topluluğu Takip Gözlem Programı (ExoFOP)
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü

Okyanus gezegeni, okyanus dünyası, su dünyası, su gezegeni ya da pantalasik gezegen, yüzeyinde ya da alt yüzeyinde önemli miktarda su içeren bir astronomik nesne türüdür. 'Okyanus Dünyası' terimi bazen lav (Io örneği) veya amonyak (Titan'ın iç okyanusunun durumu) gibi farklı bir sıvıdan oluşan bir okyanusu olan astronomik cisimler için de kullanılır.
Kararlı sıvı suyu desteklenmesi için doğru şartlar altında birkaç güneş dışı gezegen bulunmuş olmasına rağmen Dünya, yüzey üzerinde sıvı suyun karalı halde olduğu bilinen tek astronomik cisimdir. Güneş dışı gezegenler için, mevcut teknoloji doğrudan sıvı yüzey suyunu gözleyemez, bu nedenle atmosferik su buharı bir aracı olarak kullanılabilir. Okyanus dünyalarının veya okyanus gezegenlerinin özellikleri, oluşumları ve Güneş Sistemi'nin bir bütün olarak oluşumu ve gelişimi hakkında ipucu sağlar ve gezegensel yaşam potansiyelini artırmaktadır.

Su dünyaları, astrobiyolojide, jeolojik zaman cetveli üzerinde yaşam gelişimi ve biyolojik faaliyetlerini sürdürme potansiyeli bakımından büyük ilgi görürler. Güneş Sistemindeki en iyi bilinen beş su dünyasında Europa, Enceladus, Ganymede ve Callisto bulunur. Dış Güneş Sistemi'ndeki diğer cisimler, yüzeyaltı okyanuslarına sahip olmak için tek bir gözlem veya teorik modelleme ile çıkarılır ve bunlara şunlar dahildir: Dione, Plüton, Triton ve Ceres, Mimas, Eris, ve Oberon.

Önemli ön teorik çalışma, 1970'li yıllardan başlayarak başlatılan gezegen misyonlarından önce gerçekleştirildi. Özellikle, Lewis, 1971'de, yalnız radyoaktif bozunmanın, büyük uydularda yüzey altı okyanusları oluşumu için muhtemelen yeterli olduğunu, özellikle de amonyak (NH3) varlığıdır. Peale ve Cassen 1979'da gelgit ısınmasının önemli bir rolünü (diğer bir deyişle gelgit bükülmesi) uydu evrimi ve yapısında anlamıştır. Alain Léger ve diğerleri, 2004 yılında, kar çizgisinin ötesinde bölgede oluşan az sayıdaki buz gibi gezegenlerin, dış tabakaların daha sonra eriyip ~ 1 AU'ya doğru göç edebileceğini düşündüler.
Hubble Uzay Teleskobunun yanı sıra Pioneer, Galileo, Voyager, Cassini-Huygens ve Yeni Ufuklar misyonları tarafından toplanan kümülatif deliller, birkaç dış Güneş Sistemi organının izole bir buz kabuğu altında iç sıvı su okyanuslarına sahip olduğunu kuvvetle göstermektedir. Bu arada, 7 Mart 2009'da başlatılan Kepler uzay teleskobu, yaklaşık 50'si Dünya boyutunda yaşanabilir bölgelerde veya yakınında, binlerce güneş dışı gezegen keşfetti.
Gezegen oluşumunun değişken doğasını değil, aynı zamanda yıldızın çevresi aracılığıyla gezegenin oluşumu ile geçen bir göçü de gösteren hemen hemen tüm kitlelerin, boyutların ve yörüngeleri olan gezegenleri tespit edilmiştir. 1 Aralık 2017 tarihinden itibaren 2.780 sistemde 3.710 gezegen var ve 621 sistem birden fazla gezegene ev sahipliği yapmaktadır.

Dış Güneş Sisteminde oluşan gezegensel cisimler, kayalık gezegenlerden daha düşük bir yoğunluk gösteren, kütlece kabaca yarım su ve yarım kaya şeklindeki kuyruklu yıldız benzeri bir karışım olarak başlar. Kar çizgisi yakınında oluşan buz gezegenleri ve uydular çoğunlukla H2O ve silikatlar içermelidir. Daha uzakta olanlar, CO, N2 ve CO2 ile birlikte hidrat olarak amonyak (NH3) ve metan (CH4) elde edebilir.
Gaz çevresel diskin dağılmasından önce oluşan gezegenler, özellikle karasal kütle aralığındaki gezegenler için yaşanabilir bölgeye hızlı içsel göçü indirebilecek güçlü momentleri görürler. Magmada su çok çözünür olduğundan, gezegenin su içeriğinin büyük bir kısmı başlangıçta mantoda tutulacaktır. Gezegen soğuduğunda ve manto aşağıdan yukarı doğru katılaşmaya başlarken, büyük miktarda su (mantettaki toplam miktarın %60 ile %99'u arasında) buhar atmosferi oluşturmak üzere çözülür ve sonunda bir okyanus oluşturmak için yoğunlaşır. Okyanus oluşumu farklılaşma gerektirir ve bir ısı kaynağı, radyoaktif bozunma, gelgit ısısı veya ana gövdenin erken parlaklığı. Ne yazık ki, birikim sonrası başlangıç koşulları teorik olarak eksiktir.
Diskin dışta, su zengini bölgelerinde oluşan ve içe doğru göç eden gezegenlerin bol miktarda suya sahip olma olasılığı daha yüksektir. Tersine, ana yıldızlarının yakınında oluşan gezegenlerin suya sahip olma olasılığı daha düşüktür, çünkü ilkel gaz ve toz disklerinin sıcak ve kuru iç bölgeler olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla bir su dünyası bir yıldızın yakınında bulunursa, göç için güçlü bir delil olur, çünkü in situ oluşum için yıldızın yakınında uçucu olmayan uçucular var. Güneş Sistemi oluşumu ve güneş dışı formasyon oluşumunun simülasyonları, gezegenlerin oluştuklarında gezegenlerin içe doğru (yıldıza doğru) göç ettiklerini göstermektedir. Dışa göç, belirli koşullar altında da gerçekleşebilir. İçe göç, buz gezegenlerin buzlarının eriyip sıvı halde eriyip onları okyanus gezegenlerine dönüştüğü yörüngeleri hareket ettirebileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Bu olasılık ilk olarak 2004 yılında Marc Kuchner ve Alain Léger tarafından astronomik literatürde tartışılmıştır.

Buz gövdenin iç yapısı genel olarak kütle yoğunluğu, yerçekimi ve şekil ölçümlerinden çıkarılır. bir gövde eylemsizlik momentumunu belirlemek bu (kaya buz tabakalarına ayırma) farklılaşmasını geçirilmemiş olduğunu veya incelemede yardımcı olabilir. Bazen hidrostatik kararlılık (yani uzun zaman ölçeklerinde sıvı gibi davranıyorsa) şekil veya yer çekimi ölçümleri atalet momentumunu çıkarmak için kullanılabilir. Bununla birlikte, bir cismin hidrostatik dengesinde olduğunu ispatlamak son derece zordur, ancak şekil ve ağırlık verilerinin bir kombinasyonunu kullanarak hidrostatik katkılar çıkarılabilir. İç okyanuslar tespit etmek için özel teknikler manyetik indüksiyon, jeodezi, titreşimler, eksenel eğim, gelgit tepkisi, derinlik ölçüm radarı kullanılır.
Bir buzul uydu, silikat bir çekirdeğin üstünde oturan bir su tabakasından oluşacaktır. Enceladus gibi küçük bir uydu için, okyanus, silikatların hemen üstünde ve sağlam buzlu bir kabuğun altında oturur; ancak Ganymede gibi daha zengin bir buz zengini gövde için, basınçlar yeterince yüksektir, derinlikteki buzun etkili bir şekilde daha yüksek basınç safhalarına dönüşeceği yüksektir buz kabukları arasında yer alan bir okyanusa sahip "su sandviçi" oluşturur. Bu iki durum arasında önemli bir fark, küçük uydu için okyanusun silikatlar ile doğrudan temasta olması ve bu da hidrotermal ve kimyasal enerji ve basit yaşam formlarına besin sağlayabilmesidir.
Yüzey altı bir okyanusun muhafaza edilmesi, ısının alındığı oranla karşılaştırıldığında iç ısıtma oranına ve sıvının donma noktasına bağlıdır. Okyanus sağkalımı ve gelgit ısısı bu nedenle yakından bağlantılıdır.
Daha küçük okyanus gezegenleri daha az yoğun ortamlara ve düşük yer çekimine sahip olur; Böylece, sıvı daha büyük okyanus gezegenlerine kıyasla çok daha kolay buharlaşabilir. Simülasyonlar, bir Dünya kütlesi altındaki gezegenlerin ve uyduların, hidrotermal faaliyet, radyojenik ısıtma veya gelgit bükülmesi ile yönlendirilen sıvı okyanuslara sahip olabileceğini önermektedir. Akışkan-kayaç etkileşimleri yavaşça kırılgan bir tabakaya yavaşça yayılırsa, serpantinleşmeden kaynaklanan termal enerji küçük okyanus gezegenlerindeki hidrotermal aktivitenin başlıca nedeni olabilir. Küresel okyanusların dinlendirici buz kabuklarının altındaki dinamikleri, henüz keşfedilmeye başlamış olan önemli zorlukları temsil etmektedir. volkanizmanın oluşma derecesi, bazı tartışmaların konusudur, çünkü suyun yaklaşık % 8 oranında buzdan daha yoğun olması, normal koşullar altında patlaması güçleşir.

Oort Bulutu veya Öpik-Oort Bulutu, Güneş'in etrafında dönen kuyruklu yıldız kümesi. Bu kuyruklu yıldızların enberi ölçeği 5-50 AB (Astronomi birimi) ve enöte ölçeği ise 30.000-100.000 AB'dir (bu uzaklıkların hepsi güneş merkezlidir). Unutulmamalıdır ki enöte yörüngeleri Plüton'un yörüngesinin (ortalama 39 AB) çok ötesindedir.
Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri 270.000 AB uzakta olduğundan, bu kuyruklu yıldızların yörüngeleri yakınından geçtikleri yıldızlar tarafından değiştirilebilir. Bunun sonucu ya Güneş Sistemi'ne doğru ya da yörüngeyi değiştiren yıldıza doğru yönelirler. Doğal olarak bu tür kuyruklu yıldızların yörüngeleri yüz binlerce yıl olabilir. Bu özelliklerinden dolayı Oort Bulutu, donmuş kuyruklu yıldızların deposu olarak da anılır.
İlk olarak 1932'de Ernst Öpik, bir kuyruklu yıldız deposunun varlığından söz etmiştir. 1950'de Jan Hendrik Oort, çok uzak bir gezegenden gelen kuyruklu yıldızlardan söz etmiştir.
Bulut'taki tahmini kuyruklu yıldızların sayısı 1011 ile 1012 (100 milyar ile 1000 milyar)'dır. Tahmini toplam kütlesi 3•1025 kg'dır. 100.000 AB yarıçaplı bir bulut yörüngesinin yaşam süresi ise, 1,1 milyar yıl tahmin edilmektedir.
Oort Bulutu'nun iki ayrı bölgeden oluştuğu düşünülmektedir: Küre şeklindeki dış Oort Bulutu ve disk şeklindeki iç Oort Blutu veya Hills Bulutu.

1932'de Estonyalı astronom Ernst Öpik, uzun dönemli kuyruklu yıldızların Güneş Sistemi'nin en dış kenarında yörüngede bir buluttan geldiğini ileri sürdü. Hollandalı astronom Jan Oort, 1950'de bu fikri bağımsız olarak bir çelişkiyi çözmek için uğraştı.
Güneş Sistemi'nin varlığı boyunca, kuyruk yıldızlarının yörüngeleri kararsızdır ve sonunda dinamikler, bir kuyruklu yıldızın Güneş'le veya bir gezegenle çarpışması veya başka şekilde Güneş Sistemi'nden gezegensel dalgalanmalar yoluyla atılması gerektiğini belirtir.
Dahası, uçucu kompozisyonu, Güneş'e defalarca yaklaştıkça, kuyruklu yıldız bölünür veya daha fazla gaz çıkmasını önleyen bir izolasyon kabuğunu geliştirene kadar radyasyon yavaşça uçucu maddeleri kaynatır.

Polarimetre, maddelerin optikçe aktifliklerini ölçen cihazdır. Polarimetre (polariskop da denir), biri sabit diğeri düşey bir düzlemde dönebilen iki kutuplayıcıdan meydana gelir. Kutuplayıcı olarak çoğunlukla kalsit kristalleri kullanılır. Bu iki kristalden birincisine (sabit olana) polarizör, ikincisine ise (dönebilene) analizör denir. Işık polarizörden girip kutuplanarak analizör üzerine düşer. Analizör, polarizöre paralel halde iken ışık analizörün gerisine düşebilir, çapraz halde iken ışık analizörü geçemez. Ara durumlarda (ne paralel ne de çapraz durumlarda) ise aydınlanma şiddeti düşer.
Çapraz durumdaki polarizör ve analizör arasına optikçe aktif bir madde konursa, analizörden ışık geçtiği görülür. Çünkü araya konan madde polarizörden çıkan ışığın kutuplanma düzlemini çevirmiştir. Çevirme miktarı, analizörü tekrar ışık geçmeyecek şekilde döndürerek bulunur. Böylece maddelere ait değişik çevirme açıları bulunabilir. Bu açılar optikçe aktifliğin miktarını gösterir. Çevirme açısının sağa veya sola olması durumuna göre maddeler sağ-sol optik izomeriye sahiptir, denir.
Polarimetre, molekül boyutlarının ile konsantrasyon miktarının (derişikliğin) tayininde ve gıda maddelerinin kontrollerinde kullanılır.
Hassas polarimetrelerde polarizör-analizör arasına, polarizör küçük bir açı yapacak şekilde üçüncü bir kristal kutuplayıcı konur. Böylece gözleme bölgesinde en karanlık durum aydınlanma ile mukayese edilerek daha kolay incelenir. Elektronik kontrollü otomatik polarimetreler halihazırda en hassas ölçmeyi yapabilen aletlerdir.
Sadece şeker için kullanılan polarimetrelere sakarimetre de denir. Titreşim düzleminin dönmesini tayf analiziyle grafik halinde veren polarimetrelere de spektropolarimetre cihazları denir.
Bazı maddelere ait optikçe aktiflik dış kuvvetlerin meydana getirdikleri gerilme ile değişmektedir. Cam selüloit, pleksi camı gibi maddeler, gerilimler sebebiyle çift kırıcı hale gelirler. Statik hesaplamalarda gerilime maruz kalacak elemanların yukarıdaki maddelerden yapılmış küçük modelleri, jips tabakaları arasında iki kutuplayıcı arasına konarak küçük kuvvetlerle gerdirilirler. Gerilen bölgeler çift kırıcı durumuna geçtiklerinden, modelin fotoğrafında gerilen bölgeler meydana çıkarak görülür. Bu tekniğe fotoesneklikle gerilim çözümleme denir.

(İngilizce) Polariscope - Gemstone Buzz
(İngilizce) Anton Paar GmbH tarafından Otomatik Polarimetre.
(İngilizce) photostress.com

Sarı cüce yıldız veya G-tipi anakol yıldızı, yıldız sınıfı G ve aydınlatma gücü V olan anakol yıldızlarıdır. Bu tür yıldızlar 0,8 Güneş kütlesi ile 1,2 Güneş kütlesi arasında kalan yıldızlar olarak tanımlanır ve ortalama sıcaklıkları 5.300-6.000 °K arasındadır. Ömürlerinin sonuna doğru kırmızı dev halini alırlar, ardından ise beyaz cüce olarak ölürler. Güneş, G-tipi anakol yıldızları arasında en çok bilinenidir. Güneş her saniyede bir yaklaşık 600 milyon ton hidrojeni helyuma dönüştürerek füzyon nükleer enerjisi üretmektedir. Bilinen diğer G-tipi yıldızlar Alpha Centauri A, Tau Ceti ve 51 Pegasi'dir.

Hidrojeni helyuma dönüştüren çekirdeğinde helyum birikmeye başlar. Helyum çekirdeği, üzerindeki maddeyi daha fazla çekmeye başlar. Helyum çekirdeğin etrafındaki hidrojen kabuğu her zaman olduğundan daha fazla sıkışır ve ısınır, bu yüksek ısınma hidrojenin olduğundan daha yüksek şiddette füzyon tepkimesi yapmasına ve dolayısıyla daha çok enerjinin, ısının açığa çıkmasına sebep olur. Kabuktaki çekirdeğin sıkıştırmasından dolayı gerçekleşen bu tepki çok kısa bir sürede olur. Yıldız bir anda çok fazla ısınır ve genişler. Parlaklığı 1.000 ile 100.000 kat arası artar.
Çekirdeğin etrafındaki kabuğun ani tepkimelerle şişirdiği yıldız kırmızı dev formunun ilk aşamasına ulaşmıştır. Hidrojen kabuğunun şişirmesinden dolayı geldiği bu hali yaklaşık bir milyar yıl sürer.
Kırmızı devin helyum çekirdeğinin etrafındaki hidrojen kabuğu çok yüksek şiddette tepkime verdiği için çekirdek gittikçe ısınır. Madde birikmesi olduğu için kabuk daha da sıkıştıracaktır, dolayısıyla çekirdek helyum füzyonu yapacak ısıya ulaşır. Şimdiye kadarki süreçte sadece hidrojen helyuma dönüşüyordu, fakat bu aşamadan sonra helyum karbona dönüşecek ve yıldız daha çok enerji kazanmış olacak. Çekirdekte helyum füzyonu oldukça yıldız daha da şişmeye başlar. Bu durum 100 milyon yıl kadar sürer ve artık çekirdekte karbon vardır, onun etrafında helyum kabuğu, üstlerde ise hidrojen. Karbon çekirdeğinin etrafındaki helyum kabuğu da tıpkı daha önceki hidrojen kabuğu gibi füzyon yapmaya başlar ve kırmızı dev en parlak anına ulaşır. Bu süre 1 milyon yıl kadar sürer. Orta yıldızlar karbon füzyonu başlatamazlar ve helyumlar karbona dönüşünce ölürler.
Öldüklerinde çekirdek beyaz cüce olarak kalır, çoğunlukla elektron dejenere maddeden ve karbondan oluşmuştur. Beyaz cüceler uzaydaki dünya boyutlarında elmaslardır. Çekirdeğin dışındaki gaz ise dağılarak bulutsu halini alır. 1,4 Güneş kütlesinden küçük kütleye sahiptirler. Buna Chandrasekhar limiti denir. Evrendeki yıldızların  %90'ı bu sona sahip olacak, Güneş de dahil. Dünya'nın atmosferinin dağılmasına ve suyun buharlaşmasına sebep olacak.

Yıldız nesneleri
Karanlık yıldız
Turuncu cüce
Kırmızı cüce
Altyıldız nesneleri
Siyah cüce
Güneş dışı gezegen
Alt-kahverengi cüce
Beyaz cüce
Listeler
Kahverengi cüceler dizini
Diğerleri
Karanlık madde

Süper-puf (veya pamuk şeker gezegeni,İngilizce: cotton candy planet / super-puff planet), kütlesi Dünya'nınkinden sadece birkaç kat daha fazla, fakat yarıçapı Neptün'ünkinden daha büyük olan ve çok düşük bir ortalama yoğunluğa sahip bir ötegezegen türüdür. Şişmiş düşük yoğunluklu sıcak Jüpiterlerden daha soğuk ve daha az kütlelidirler.
Bilinen en uç örnekler Kepler-51'in etrafında bulunan ve hepsi Jüpiter boyutunda olan, fakat 0,1 g/cm3'ün altındaki yoğunluklara sahip üç gezegendir. Bu gezegenler ilk olarak 2012 yılında Kepler Uzay Teleskobu tarafından yapılan bir çalışmada tanımlanmıştı, fakat 2014 yılında Hubble Uzay Teleskobu bu adayların yörüngelerinden ve güneş tutulmalarından elde edilen verileri ölçene kadar düşük yoğunlukları doğrulanmamıştı. Araştırma grubu, Kepler-51 yıldız sistemindeki bu üç gezegenin esas olarak hidrojen ve helyumdan oluşabileceğini ve yüksek irtifalarda opak bir metan pusu ile kaplı olabileceğini tahmin ediyor. Diğer bir örnek ise Kepler-87c'dir.
Bu tür gezegenlerin iç yapısı tam olarak bilinmemektedir. Bir hipoteze göre, bir süper-puf atmosferinin tepesine doğru sürekli bir toz akışı vardır (örneğin, Gliese 3470 b) ve bu nedenle görünen yüzey aslında atmosferin tepesindeki tozdur. Diğer bir olasılık ise süper-puf gezegenlerin bazılarının HIP 41378 f gibi büyük halka sistemlerine sahip daha küçük gezegenler olmasıdır.

Süper Jüpiter, Jüpiter gezegeninden daha büyük olan astronomik cisimlerdir. Örneğin, gezegen kahverengi cüce sınırında bulunan arkadaşları süper jüpiter olarak adlandırılmaktadır, örneğin yıldız Kappa Andromedae'nin çevresinde olduğu gibi.
2011 yılına kadar, 180 sıcak süper Jüpiter, bazıları sıcak, biraz soğuktu. Jüpiter'den daha büyük olmasına rağmen, Jüpiter ile 80 Jüpiter kitleye kadar yaklaşık olarak aynı kalırlar. Bu, onların yüzey ağırlıkları ve yoğunluğunun orantılı olarak kütlesi ile yükseldiği anlamına gelir. Artan kütle gezegeni yer çekimi nedeniyle sıkıştırarak daha büyük olmasını engelliyor. Buna karşılık, Jüpiter'den biraz daha hafif gezegenler "kabarık gezegenler" (büyük çaplı ama düşük yoğunluklu gaz devleri) olarak adlandırılan daha büyük olabilirler. Bunun bir örneği, Jüpiter'in yaklaşık yarısı kütlesi olan ancak 1.38 kat daha büyük çaplı ötegezegen HAT-P-1b olabilir.
Corot-3b, yaklaşık 22 Jüpiter kütlesi ile standart koşullar altında en yoğun doğal element olan osmiyumdan (22.6 g / cm3) daha büyük bir ortalama yoğunluğa sahip 26.4 g / cm3'lük bir molekül ağırlığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. İçindeki maddenin aşırı sıkışması yüksek yoğunluğa neden olur, çünkü muhtemelen esasen hidrojendir. Yüzey yer çekimi de, Dünya'nın 50 katından daha yüksektir.
2012'de süper jüpiter Kappa Andromedae b, Kappa Andromedae yıldızı etrafında, Neptün'ün Güneş'teki yörüngesinde yaklaşık 1.8 kat yörüngede görüntülendi.

Dev Dünya
Kırmızı cüce
Güneş dışı gezegen

Sıcak Jüpiterler, (pegasitler olarak da bilinirler) fiziksel olarak Jüpiter'e benzeyen ancak çok kısa yörünge periyotlarına sahip olan, gaz devi ötegezegen sınıfıdır. Yıldızlarına olan yakınlığı ve yüksek yüzey-atmosfer sıcaklıklarından dolayı, "sıcak Jüpiterler" olarak adlandırılmaktadırlar.
En iyi bilinen sıcak Jüpiterlerden biri, kendisine Bellerophon da denilen 51 Pegasi b'dir. 1995'te keşfedilen bu Güneş dışı gezegen, Güneş benzeri bir yıldız etrafında dönenlerden ilkidir.

Sıcak Jüpiterlerin bazı ortak karakteristikleri bulunmaktadır:

Uzaktan bakıldığında etrafında döndükleri yıldızın önünden geçerek Dünya'dan bakıldığında bir tutulmaya sebep olma ihtimalleri, aynı kütlede olup daha uzaktan yıldızı etrâfında dönen bir başka gezegene göre daha büyüktür. En hatırı sayılır örnekler, yıldızının önünden geçtiği tespit edilen ve 2007'de Spitzer Uzay Teleskobu tarafından haritalanan ilk sıcak Jüpiter HD 209458 b ile Kepler Uzay Aracı'nın son zamanlarda incelenen HAT-P-7b'dir.
Yıldızlarından aldıkları yüksek ışımadan dolayı yoğunlukları, böyle olmaması durumuna göre daha düşüktür. Bu durum, yıldızı önünden geçmekte olan gezegenin kenar kararmasında giriş ve çıkış sınırlarının saptanını zorlaştırır ve dolayısıyla yarıçap tespiti de zorlaşır.
Hepsinin gezegen göçüyle şimdiki yörüngelerine geldiği düşünülür. Çünkü şu anki konumları, bu kütedeki bir gezegenin oluşumu için hiçbir zaman yeterli madde bulunduramamıştır.
Bunların çoğunun dairesel (düşük dış merkezli) yörüngeleri vardır. Çünkü yörüngeleri daireselleşmiştir veya librasyonla daireselleşmektedir. Bunun sonucunda gezegen, kendi ve yıldızı etrafındaki dönüşünü senkronleştirerek yıldızına her zaman aynı yüzünü gösterir. Başka bir ifâdeyle gezegen, yıldızı etrafında eşzamanlı döner.
Yüksek hızlı rüzgârlarla ısıyı gündüz tarafından gece tarafına yayarak bu iki taraf arasındaki sıcaklık farkını başka gezegenlere nispeten düşük seviyede tutarlar.
Sıcak Jüpiterler, etrafında döndükleri yıldızların hareketlerinde diğer gezegen türlerine nispetle daha büyük ve hızlı değişikliklere sebep olduklarından radyal hız metoduyla en kolay tespit edilen gezegenlerdir.
Sıcak Jüpiterlerin gezegenlerin kaya, buz ve gazlardan oluşabileceği donma çizgisinden daha dışarılarda oluştuklarına inanılır. Daha sonra yıldızlarına doğru göç ederek sonunda stabil bir yörüngeye yerleşirler. Bu gezegenlerin genelde iki göç yaptıkları veya muhtemelen başka gezegenlerle etkileştikleri sanılır. Göç, Güneş bulutsusu zamanında başlar ve tipik olarak yıldız T-Tauri aşamasına girince durur. Bu sırada esen kuvvetli yıldız rüzgârları, geriye kalan bulutsunun çoğunu ortadan kaldırır.
Sıcak Jüpiterlerin atmosferleri ve dış tabakaları sıyrıldıktan sonra (hidrodinamik kaçış) çekirdekleri kitonyen gezegen olabilirler. Dış tabakaları kaybetmeleri, gezegenin büyüklüğü ve oluştuğu malzemeye ve yıldızından uzaklığına bağlıdır. Tipik bir sistemde yıldızından 0,02 AB uzakta olan gaz devi, hayatı boyunca kütlesinin %5 ilâ %7'sini kaybeder. Fakat 0,015 AU'dan daha yakında dolanmak, çekirdeği dışında gezegenin tamamen buharlaşması demek olabilir.

Simülasyonlar göstermiştir ki, Jüpiter boyutlarındaki bir gezegenin, yıldızdan 5 ilâ 0,1 AB uzaklıktaki bölgeyi kaplayabilen iç proto-gezegen diskinden geçerek yaptığı göçün sanıldığı kadar yıkıcı olmadığını göstermiştir. Simülasyonlarda diskteki gezegenimsiler ve proto-gezegenler dâhil maddenin %60'tan fazlasının dışarıya doğru saçıldığı, böylece gezegen oluşturan diskin gaz devin arkasından tekrar şekillendiğine görülmüştür. Simülasyonlarda sıcak Jüpiter'in geçip 0,1 AB'de bir yörüngede stabilize olduktan sonra iki Dünya kütlesine kadar olan gezegenlerin yaşanabilir bölgede (İng. habitable zone) oluşabildiği anlaşılmıştır. Ayrıca iç yıldız sistemi malzemelerinin ve donma sınırı dışında kalan dış yıldız sistemi malzemeleriyle karışmasıyla  sıcak Jüpiter'in geçmesinden sonra oluşan dünyasal gezegenlerin özellikle su açısından zengin olduklarını ortaya koymuştur.

Birkaç sıcak Jüpiter'in ters yönlü yörüngelerde olduğu ve bunun gezegen oluşum kuramlarının doğruluğu konusunda şüpheler uyandırmıştır. Bunun gezegenin yörüngesinin bozulması yerine yıldızın manyetik alanıyla gezegen oluşturan disk arası etkileşimden dolayı ekseni etrafında takla atarak dönüş yönünü değiştirmesinden kaynaklanmış da olabilir. Yeni gözlemler eski verilerle birleştirilince alınan sonuçlara göre incelenen sıcak Jüpiterlerin yarısından fazlasının yörüngelerinin ana yıldızlarının dönüş ekseniyle aynı hizada olmadığı, altı Güneş dışı gezegenin de ters yönde bir yörüngede olduğu saptanmıştır.

Çok kısa periyotlu gezegenler, dönüş periyotları bir günden az olan bir sıcak Jüpiter çeşidi olup ancak 1,25 Güneş kütlesinden az kütlesi olan yıldızların etrafında görülmektedir. Bu tür gezegenler, yıldızları etrâfında târif edilen bütün diğer gezegensi cisimlerden daha yakında seyrederler.
Beş ok kısa periyotlu gezegene Samanyolu’nun teker adı verilen merkez bölgesinde keşfedilmiştir. Hubble Uzay Teleskopu tarafından ilk defa gözlenip Space Telescope Science Institute, Universidad Catolica de Chile, Uppsala Üniversitesi, High Altitude Observatory, INAF–Osservatorio Astronomico di Padova ve Los Angeles'taki Kaliforniya Ünivesitesi tarafından târif edilmişlerdir.
Bunların dışında yukarıdaki hipotezi desteklemeyen, Wasp-18b gibi yıldızı önünden geçen (transit yapan) ve yıldızı etrâfındaki dönüşünü bir günden az bir zamanda tamamlayan sıcak Jüpiterler de keşfedilmiştir.

Büyük çaplı ve çok düşük yoğunluklu gaz devi gezegenler bâzen "puffy gezegen" veya benzer yoğunluklarından dolayı "sıcak Satürnler"ler de denir. Puffy gezegenler, yıldızları etrafında çok yakından dolanıyor olabilirler. Bu, yıldızın yoğun ısısının ve gezegenin dâhilî ısısının gezegen atmosferini sıkıştıracağı için mümkündür (gezegenin atmosferini şişirmeye yardım eder). Transit metoduyla altı büyük çap ve düşük yoğunluklu gezegen keşfedilmiş olup bunlar, keşfediliş sırasına göre HAT-P-1b, COROT-1b, TrES-4, WASP-12b, WASP-17b ve Kepler-7b'dir. Radiâl hız metoduyla tespît edilen bazı sıcak Jüpiterler, puffy gezegenler olabilir. Bunların çoğu kütlesi iki Jüpiter kütlesinden azdır. Çünkü daha kütleli gezegenlerin daha kuvvetli çekim alanları olup bu onları takriben Jüpiter boyutunda kalmasını sağlamaktadır.

Sıcak Neptün

Inside Exoplanets: Motley Crew of Worlds Share Common Thread5 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA: Global temperature map of an exoplanet16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
First known theoretical prediction 7 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. about existence of Hot Jüpiterler - by Otto Struve in 1952.
Audio: Cain/Gay Hot Jüpiterler and Pulsar Planets - Sept 2006.

Sıcak Neptün (İngilizce: Hot Neptune), Uranüs ve Neptün'e benzer bir kütleye sahip, fakat onlardan farklı olarak yıldızına 1 AU'dan daha yakın bir yörüngede dolanan bir tür dev gezegendir. 2007 yılında keşfedilen doğrulanmış ilk sıcak Neptün, yaklaşık 33 ışık yılı uzaklıktaki bir ötegezegen olan Gliese 436 b'dir. Son gözlemler, Samanyolu'nda daha önce düşünülenden daha fazla potansiyel sıcak Neptün popülasyonu olabileceğini göstermiştir. Sıcak Neptünler asıl doğal yerinde (in situ) veya doğal yeri dışında (ex situ) oluşmuş olabilir.

Sıcak Neptünlerin ana yıldızlarına yakın olmaları nedeniyle daha uzaktaki bir noktadan bakıldığında, daha geniş yörüngelerdeki benzer kütleye sahip gezegenlere kıyasla yıldızlarından geçiş yapma oranı ve şansı çok daha fazladır. Bu da onların geçiş tabanlı gözlem yöntemleriyle keşfedilme şansını artırır.
Geçiş yapan sıcak Neptünler arasında Gliese 436 b ve HAT-P-11b bulunmaktadır. Gliese 436 b (GJ 436b olarak da bilinir) 2007 yılında kesin olarak keşfedilen ilk sıcak Neptün'dür. 2004 yılında keşfedilen ötegezegen Dulcinea da (HD 160691 c) bir sıcak Neptün olabilir, fakat kesinliği doğrulanmamıştır. Bir diğer ötegezegen ise Neptün'den biraz daha büyük bir kütleye sahip olan ve yıldızının yörüngesinde 0,1 AU ile Merkür'ün Güneş'in etrafında döndüğünden daha yakın bir yörüngede dönen Kepler-56b olabilir.
Sıcak Neptünlerin nasıl oluşabileceğine dair ilk teorik çalışma 2004 yılında gerçekleştirildi. Eğer bu gezegenler, "ex situ" yani büyürken şu anki konumlarına göç ederek oluşmuşlarsa büyük miktarlarda donmuş uçucu madde ve amorf buzlar içerebilirler. Aksi takdirde, eğer "in situ" yani şu anki konumlarında oluşmuşlarsa, ağır element sayıları tamamen refrakter malzemelerden oluşmalıdır. Yine de oluşum şekli ne olursa olsun sıcak Neptünler hacimlerinin çoğunu oluşturan başta hidrojen ve helyum olmak üzere büyük oranda (kütlece) gaz içermelidir.

LTT 9779 b, 19 saatlik yörünge periyodu ve 1700 santigrat derecenin üzerindeki atmosfer sıcaklığıyla keşfedilen ilk aşırı sıcak Neptün'dür. Yıldızına bu kadar yakın olması ve Neptün'ün yaklaşık iki katı kütleye sahip olması nedeniyle atmosferi uzaya buharlaşmış olmalı, dolayısıyla varlığı alışılmadık bir açıklamayı gerektirir. 2021 yılında Vega'nın etrafında Neptün'den biraz daha kütleli bir aday gezegen tespit edildi. A sınıfı bir yıldız olan Vega'nın yörüngesinde her 2,43 günde bir dönmektedir ve yaklaşık 2500 santigrat derecelik sıcaklığı doğrulanırsa kayıtlara geçen en sıcak ikinci gezegen olacaktır.

Sıcak Jüpiter
Mini-Neptün
Hiyanus gezegen
Dev Dünya
Okyanus gezegeni

T Tauri yıldızları, on milyon yıldan genç olan bir değişken yıldızlar sınıfıdır. Genelde moleküler bulutların yakınlarında bulunup, değişken ışıksallıkları ve güçlü renkyuvarı çizgileri ile tanınırlar.
T Tauri yıldızlarının yüzey sıcaklıkları, aynı kütleye sahip anakol yıldızlarınınkine benzer, ancak yarıçapları daha büyük olduğundan, daha parlaktırlar. Merkez sıcaklıkları proton-proton zincirleme tepkimesi için çok düşüktür. Onun yerine, ana diziye doğru olan kasılım sonucunda ortaya çıkan kütle çekimsel erke ile beslenmektedirler.

T Tauri yıldızları ilk kez Taurus-Auriga Karanlık Bulutsusu'nda, Joy tarafından 1942 yılında gözlenmiştir. Genelde geç tayf türünden yıldızlardır. Tayflarında, Güneş'in tayfında gözlenen kromosferik salma çizgilerine benzer yapılar izlenmektedir. Joy bu yıldızlara, grubun en parlak üyesi olan T Tauri'nin ismini vermiştir. T Tauri yıldızlarının fiziksel doğasını ilk kez 1947 yılında Ambartsumian açıklamış ve bu yıldızların henüz anakola erişmemiş oldukça genç yıldızlar olduğunu söylemiştir. T Tauri yıldızları bu fiziksel doğaları gereği karanlık bulutsu komplekslerine yakın bölgelerde gözlenirler. Tayflarında genel süreklilik üzerinde geç tür (G-M) yıldızlara ilişkin soğurma yapıları izlenir. Sürekli ışınımları bazı dalga boyu aralıklarında normal yıldızlardan beklenenden çok daha şiddetli olabilmekte ve bu bölgelerde soğurma yapılarını örtebilmektedir. T Tauri'lerin tayfını karakterize eden en önemli özelliklerden biri, Güneş tayfında görülen kromosferik salmalara benzer salma çizgileri içermeleridir. Gözlenen en güçlü salma çizgileri hidrojenin Balmer serisi çizgileri ve CaII, FeII gibi metallere ait iyonizasyon çizgileridir. Ayrıca nötral He çizgileri de görülmektedir. Bazı T Tauri yıldızlarının tayfında, çevrelerini saran ince gaz yapıların varlığını işaret eden yasak çizgiler de gözlenmektedir. Salma çizgileri oldukça karmaşık profil yapıları göstermektedir. Bu durum yıldızı çevreleyen maddede rastgele yönlerde kütle hareketleri olduğuna işarettir. Yıldızı çevreleyen maddede bol miktarda "toz" oluşunun doğal
sonucu olarak, kızılötesi ve milimetre-altı (sub-millimeter) dalga boylarında şiddetli "artık
ışınım" gözlenmektedir. T Tauri yıldızlarının çok genç cisimler olduğuna en iyi kanıt ise, tayflarında λ6707 Å da gözlenen Li soğurma çizgisinin varlığıdır. Lityum, kozmik bolluk açısından evrende çok az bulunan bir elementtir ve yıldız atmosferlerinde çok hızlı tüketildiğinden, yaşlı yıldızların tayfında kendini gösteremez.
T Tauri yıldızları yukarıda bahsedildiği gibi, temel olarak güçlü salma çizgileri ve kızılötede gösterdikleri şiddetli artık ışınım ile karakterize edilmektedirler. Ancak astronomide x-ışın görüntüleme teleskoplarının kullanılmaya başlaması ile T Tauri yıldızlarının ilginç bir grubunun daha var olduğu görülmüştür. Bu grubun salma çizgileri oldukça zayıf ve kızılöte artık ışınımları yok denecek kadar azdır. T Tauri türü olduklarına dair tek kanıt tayflarında görünen şiddetli Li soğurmasıdır. X-ışınları dalga boylarında gösterdikleri kuvvetli koronal salmalar sayesinde keşfedilen bu yıldızlara "Zayıf çizgili T Tauri yıldızları" denmektedir. Işınım özellikleri gereği bu yıldızlar çevrelerini saran maddeyi önemli ölçüde kaybetmiş, ancak "klasik" T Tauri yıldızlarında olduğu gibi ışınım enerjilerini halen çekimsel büzülme ile sağlayan yıldızlardır. ROSAT x-ışın uydusu ile yapılan gözlemler, zayıf çizgili T Tauri'lerin, klasik T Tauri'lerden sayıca daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Astronomide gelişen teknoloji ile artan ayırma gücü T Tauri yıldızlarını saran çevresel maddenin genellikle kalın bir "yığılma diski" formunda olduğunu göstermiştir. Soldaki resimde Orion yıldız oluşum bölgesinin HST ile alınan yüksek ayırma güçlü görüntülerinde İlkel gezegen oluşum diski veya "Proplitler" olarak adlandırılan bu yapılar açıkça görülebilmektedir. Adından da anlaşılacağı gibi bu diskler evrimleşme sonucu yıldız etrafındaki gezegenleri oluşturacak hammaddedir. T Tauri yıldızlarının göstermekte olduğu karakteristik özelliklerin büyük bir kısmının kaynağı bu disk yapılarıdır. Örneğin FU Orionis türü yıldızlarda görülen patlamalar, çevrelerindeki yığılma disklerinde oluşan kararsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Genellikle P Cygni profili gösteren salma çizgilerinin analizi sonucunda, T Tauri yıldızlarının birkaç 100 km/sn mertebesinde yıldız rüzgârlarına sahip oldukları anlaşılmıştır. Buna bağlı olarak hesaplanan kütle kayıp hızları 10-8 – 10-7
M􀁾/yıl düzeyindedir. Ayrıca, birçok T Tauri yıldızında, yıldız yüzeyine doğru düşen maddenin de varlığını gösteren ters P Cygni profilleri izlenmektedir. T Tauri yıldız rüzgârlarının çevredeki yıldızlararası ortam ile etkileşmesi sonucu Herbig-Haro nesnesi adı verilen olgular ortaya çıkmaktadır. Bu olgular yüksek hızlı "jet" benzeri yapılar ve "çift kutuplu moleküler fışkırmalar (bipolar outflows)" olarak kendilerini göstermektedirler.
T Tauri yıldızlarını karakterize eden diğer önemli özellikleri, çok çeşitli türde karmaşık fotometrik değişimler göstermeleridir. Özellikle farklı dalga boylarında farklı ışık değişimi karakterine bürünmeleri en karakteristik özelliklerindendir. Değişimler tüm dalga boyu aralıklarında genelde düzensiz yapıda olup, zaman ölçekleri dakika mertebesinden yüzyıllara varana kadar çeşitlilik göstermektedir. Değişimlerin ışık genlikleri 5 kadire kadar ulaşabilmekte, FU Ori ve EX Ori gibi uç örneklerde daha da büyük olabilmektedir. Bu derece çeşitlilik göstermesi nedeniyle, değişimlere ilişkin önerilen mekanizmaların hâlen yerine oturmamış olması doğaldır. Olası mekanizmalar, yıldız lekeleri, yığılma disklerinde kararsızlık, manyetik kökenli flare aktivitesi veya çift yıldız bileşeni olarak çevresel madde tarafından örtme/örtülme olaylarıdır. T Tauri yıldızlarında izlenen fotometrik değişimler genelde 5 ayrı grupta incelenmektedir:

1. Tür Düzensiz değişimler: Büyük genlikli ve uzun zaman ölçekli ışık değişimleridir. Genellikle tayflarında çok güçlü salma çizgileri ve ters P Cygni profili gösteren T Tauri yıldızlarının gösterdiği fotometrik değişimlerdir. Örnek: DR Tau.
2. Tür Düzensiz değişimler: Küçük veya orta genlikli (Δm ≤ 1-2 kadir) ve kısa zaman ölçeklerinde (dakika-saat) izlenen ışık değişimleridir. Güneş benzeri flare etkinliğinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Örnek: SU Aur.
FU Ori benzeri patlamalar: Kendisini, birkaç hafta içerisinde 6 kadir kadar ani parlaklık artışı ve bunu takip eden birkaç yıl veya on yıl arası sürede yavaş bir parklaklık azalması olarak gösteren değişimlerdir. Örnek: Fu Ori, V1057 Cyg.
EX Lup benzeri patlamalar: Birkaç hafta içerisinde 5 kadir kadar ani parlaklık artışı ve yine birkaç hafta içerisinde bir parlaklık azalması olarak görünen değişimlerdir. Örnek: EX Lup.
Yarı-dönemli değişimler: 1-10 gün zaman ölçekli ve yıldızın kendi ekseni etrafında dönüşü ile ortaya çıkan değişimlerdir. Yıldız yüzeyindeki Güneş benzeri lekelerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Ancak lekelerin yüzeyde kapladıkları alanlar Güneş'tekinden daha büyük olmalıdır. Oluşan ışınım değişim genlikleri birkaç 0.01 kadir mertebesindedir. Örnek: SY Cha, RY Lup, V410 Tau.
Herbig tarafından 1960 yılında genel özellikleri ortaya konan Herbig Ae/Be yıldızlarının, T Tauri yıldızları ile önemli ölçüde benzer yanları vardır. Görsel ve moröte bölge tayflarında izlenen salma çizgileri, kuvvetli kütle atımlarını işaret eden P Cyg profiline sahip yapılar, kızılöte ve milimetre-altı dalga boylarında izlenen ve çevrelerinde önemli ölçüde tozdan oluşma çevresel maddenin varlığına işaret eden şiddetli artık ışınımlar gözlenen ortak özelliklerdir. Ayrıca uzaydaki konumları açısından da T Tauri yıldızları ile benzerlik göstermektedirler ve genel olarak karanlık bulutsu bölgelerinde yer almaktadırlar. Herbig Ae/Be yıldızlarını T Tauri'lerden ayıran tek fark kütlelerinin ve buna bağlı olarak ışınım güçlerinin daha büyük olmasıdır. Fotometrik açıdan en dikkat çekici özellikleri, A0 tayf türünden daha geç olanlarının 3-4 kadir mertebesinde tamamen düzensiz ışık değişimi göstermeleridir. A0 tayf türünden daha erken olanlarında değişim genliği birkaç 0.1 kadir değerini geçmemektedir. Işık değişim mekanizmaları hakkında çok net bilgi bulunmasa da T Tauri yıldızlarının mekanizmaları ile aynı olduğu tahmin edilmektedir. Örnek olarak R Mon ve R CrA gösterilebilir.

Orion değişeni
Hayashi çizgileri

Discussion of V471 Tauri observations and general T-Tauri properties, Frederick M. Walter, Stony Brook University, Nisan 2004
An empirical criterion to classify T Tauri stars and substellar analogs using low-resolution optical spectroscopy11 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi, David Barrado y Navascues, 2003

Geri yönlü hareket, genel olarak, astronomik bir nesnenin kütle çekimi altında bulunduğu birincil cismin dönüş yönüne göre tam tersi yönündeki yörünge veya dönme hareketi olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca bir nesnenin dönme ekseninin salınımı veya üğrümü gibi diğer hareketleri de tanımlayabilir.
İleri yönlü hareket ise, birincil cismin dönüşüyle aynı yönde olan daha olağan bir harekettir.
Bununla birlikte, söz konusu hareket yönleri, birincil cisim dışındaki diğer başka nesnelere göre de tanımlanabilmektedir. Dönüş yönü, uzaktaki sabit yıldızlarda olduğu gibi eylemsiz bir referans noktasına göre belirlenir.
Güneş Sistemi'nde tüm gezegenlerin ve kuyruklu yıldızlar hariç diğer birçok nesnenin Güneş etrafındaki yörüngeleri doğrusaldır. Bu cisimler Güneş'in kendi ekseni etrafında döndüğü yönde olmak üzere Güneşin çevresinde dönerler. Bir başka deyişle Güneş'in kuzey kutbundan bakıldığında saat yönünün tersinde dönerler. Venüs ve Uranüs hariç, gezegenlerin kendi eksenleri etrafındaki dönüşleri de doğrusaldır. Doğal uyduların çoğu çevresinde döndükleri gezegenlere göre doğrusal yörüngelere sahiptir. Uranüs'ün doğrusal uyduları Uranüs'ün döndüğü yönde, fakat Güneş'e göre ters yönlü yörüngede dolanırlar. Neredeyse tüm düzenli uydular gelgit kilitlidir ve bu nedenle doğrusal dönüşe sahiptir. Neptün'ün ters yönlü uyduları, oldukça büyük ve gezegene yakın olan Triton uydusu hariç, genellikle küçük ve gezegenlerinden uzaktır. Tüm ters yönlü uyduların, gezegenleri tarafından yakalanmadan önce ayrı olarak oluştukları düşünülmektedir.
Dünya'nın düşük eğimli yapay uydularının çoğu doğrusal bir yörüngeye yerleştirilmiştir, çünkü bu durumda yörüngeye ulaşmak için daha az itici yakıt ihtiyacı ortaya çıkmakta olduğundan daha ekonomik bir yöntemdir.

Bir galaksi veya gezegen sistemi oluştuğunda, bu oluşuma yol açacak olan gaz ve toz bulutundan oluşan yakın malzemeler tıpkı kendi ekseni etrafında dönmekte olan disk şekline benzer bir şekil alır. Buradaki malzemenin çoğu belirli bir yörüngede döner ve tek yönde hareket eder. Hareketin bu tekdüzeliği bir gaz bulutunun çökmesinden kaynaklanır. Çöküşün doğası açısal momentumun korunumu ile açıklanmaktadır. 2010 yılında geriye doğru yörüngeleri olan birkaç sıcak Jüpiter'in keşfi, gezegen sistemlerinin oluşumuyla ilgili teorilerin sorgulanmasına neden olmuştur. Bu durum, yıldızların ve gezegenlerinin tek başlarına değil, moleküler bulutlar içeren yıldız kümelerinde oluştuğuna odaklanılarak açıklanabilir. Bir ön gezegen diski bir bulutla çarpıştığında ya da buluttan materyal çaldığında, bu durum diskin ve bunun sonucunda ortaya çıkan gezegenlerin geriye doğru hareket etmesine neden oluyor olabilir.

Bir gök cisminin yörünge eğikliği ve eksen eğikliği cismin yörüngesinin veya dönüşünün doğrusal mı yoksa ters yönlü mı olduğunu göstermektedir.

Bir gök cisminin yörünge eğimi, yörünge düzlemi ile cismin ana ekseninin ekvator düzlemi gibi başka bir referans noktası arasındaki açıdır. Güneş Sistemi'nde gezegenlerin yörünge eğimi, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinin düzlemi olan ekliptik düzlem referans alınarak hesaplanmaktadır. Uyduların eğimi, yörüngesinde döndükleri gezegenin ekvatoru baz alınarak ölçülür. Eğimi 0 ila 90 derece arasında olan bir nesne, ana gezegenin döndüğü yönde dönmekte ya da yörüngede dolanmaktadır. Eğimi tam 90 derece olan bir cisim ne doğrusal ne de ters yönlü olan dik bir yörüngeye sahiptir. Eğimi 90 derece ile 180 derece arasında olan bir nesne ise ters yönlü bir yörüngededir.

Bir gök cisminin eksen eğikliği, bir nesnenin dönme ekseni ile nesnenin merkezinden geçen yörünge düzlemine dik bir çizgi arasındaki açıdır. eksen eğikliği 90 dereceye kadar olan bir nesne birincil ile aynı yönde dönmektedir. eksen eğikliği tam 90 derece olan bir cisim, ne doğrusal ne de ters yönlü olan dik bir dönüşe sahiptir. eksen eğikliği 90 derece ile 180 derece arasında olan bir nesne yörünge yönünün tersi yönde dönmektedir. Eksen eğikliğinden bağımsız olarak, Güneş Sistemi'ndeki herhangi bir gezegen veya uydunun kuzey kutbu, Dünya'nın kuzey kutbuyla aynı göksel yarım kürede bulunan kutup olarak tanımlanır.

Güneş Sistemi'ndeki sekiz gezegenin tümü Güneş'in etrafında, Güneş'in kendi ekseni etrafındaki dönüş yönüyle aynı yönde, Güneş'in kuzey kutbuna göre bakıldığında ise saat yönünün tersi yönünde dönmektedirler. Gezegenlerin altısı da kendi eksenleri etrafında Güneş'e göre doğrusal yönde dönerler. Venüs ve Uranüs bu duruma istisna teşkil etmekte olup, bu gezegenler kendi eksenleri etrafında Güneş'e göre ters yönde dönerler. Venüs'ün eksen eğikliği 177° olup, Güneş etrafında izlediği yörüngenin neredeyse tam tersi yönde kendi ekseni etrafında dönmektedir. Uranüs'ün eksen eğikliği ise 97,77°' olup, dönme ekseni Güneş Sistemi düzlemine neredeyse dik bir şekildedir.
Uranüs'ün olağandışı eksen eğikliğinin nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte buna ilişkin olası bir varsayım, Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında Dünya büyüklüğünde bir ön gezegenin Uranüs ile çarpıştığı ve gezegenin eksen eğikliğinde çarpık bir yönelime neden olduğu şeklindedir.
Venüs'ün 243 gün süren halihazırdaki yavaş ve ters yönlü dönüşüyle en başından beri oluşmuş olması olası görünmemektedir. Venüs muhtemelen Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin çoğunda olduğu gibi en başta birkaç saatlik bir periyoda sahip hızlı bir doğrusal dönüşe sahipti. Ancak Güneş'e önemli ölçüde yerçekimsel gelgit dağılımı yaşayacak kadar yakındır. Ayrıca geriye doğru bir tork yaratan, atmosferik gelgitler yaratacak kadar da aşırı sıcak ve kalın bir atmosfere sahiptir. Venüs'ün mevcut yavaş ters yönlü dönüşü, Venüs'ü Güneş'e kütleçekimsel olarak kilitlemeye çalışan gelgitler ile Venüs'ü ters yönlü yönde döndürmeye çalışan atmosferik gelgitler arasında bir denge halindedir. Gelgitler, günümüzdeki bu dengeyi korumanın yanı sıra, Venüs'ün dönüşünün ilkel hızlı doğrusal yönünden günümüzdeki yavaş ters yönlü dönüşüne doğru evrimini açıklamak için de yeterlidir. Geçmişte Venüs'ün geriye doğru dönüşünü açıklamak için çarpışmalar ya da en baştan bu şekilde oluşmuş olması gibi çeşitli alternatif hipotezler de öne sürülmüştür.
Güneş'e Venüs'ten daha yakın olmasına rağmen Merkür, yörüngesinin eksantrikliği nedeniyle 3:2 spin-yörünge rezonansına girdiği için gelgit kilitli değildir. Merkür'ün doğrusal dönüşü o kadar yavaştır ki, eksantrikliği nedeniyle açısal yörünge hızı enberi yakınındaki açısal dönüş hızını aşar ve Merkür'ün kendi gökyüzünde Güneş'in hareketinin geçici olarak tersine dönmüş gibi görünmesine neden olur. Dünya ve Mars'ın dönüşleri de Güneş'le olan gelgit kuvvetlerinden etkilenir, ancak gelgit kuvvetlerinin daha zayıf olduğu Güneş'ten daha uzakta oldukları için Merkür ve Venüs gibi bir denge durumuna ulaşmamışlardır. Güneş Sistemi'nin gaz devleri çok büyüktür ve gelgit kuvvetlerinin dönüşlerini yavaşlatabilecek bir etki göstermek için Güneş'ten çok uzaktadırlar.

Bilinen tüm cüce gezegenler ve cüce gezegen adayları Güneş etrafında doğrusal yörüngeye sahiptir, ancak bazıları kendi ekseni etrafında ters yönlü dönüşe sahiptir. Bunlardan biri olan Plüton'un eksen eğikliği yaklaşık 120 derecedir ve kendi ekseni etrafında Güneş'e göre ters yönde dönmektedir. Plüton ve uydusu Charon birbirlerine gelgitsel olarak kilitlenmişlerdir. Plüton uydu sisteminin büyük bir çarpışma sonucu oluştuğu düşünülmektedir.

Bir doğal uydu, eğer bir gezegenin çekim alanında gezegen oluşurken oluşmuşsa, gezegenin yörüngesiyle ve kendi ekseni etrafındaki dönüş yönüyle aynı yönde hareket edecektir. Bu kapsamdaki uydular düzenli uydu olarak adlandırılır.
Ancak bir doğal uydu, bulunduğu yerden başka bir yerde oluşmuş ve daha sonra bir gezegenin çekim alanı tarafından yörüngeye çekilmişse, gezegenin doğrusal yönlü dönen tarafına mı yoksa ters yönlü döneceği tarafına mı yaklaştığına bağlı olarak ya ters yönlü ya da doğrusal yönlü bir yörüngeye çekilebilir. Bu şekildeki uydulara ise düzensiz uydu adı verilmektedir.
Güneş Sistemi'nde asteroid büyüklüğündeki uyduların çoğu ters yönlü yörüngelere sahipken, Triton (Neptün'ün uydularının en büyüğü) dışındaki diğer tüm büyük uydular doğrusal yörüngelere sahiptir. Satürn'ün Phoebe halkasındaki parçacıkların düzensiz uydu Phoebe'den kaynaklı olarak ters yönlü bir yörüngeye sahip oldukları düşünülmektedir.
Tüm ters yönlü uydular bir dereceye kadar gelgit yavaşlaması yaşarlar. Güneş Sistemi'nde bu etkinin ihmal edilemez olduğu tek uydu Neptün'ün uydusu Triton'dur. Diğer tüm ters yönlü uydular gezegene uzak yörüngelerdedir ve gezegenle aralarındaki gelgit kuvvetleri ihmal edilebilir düzeydedir.
Hill küresi içinde, ana cisimden daha uzak bir mesafede bulunan ters yönlü yörüngeler için kararlılık bölgesi, doğrusal yörüngeler için olandan daha uzaktadır. Bu durum Jüpiter'in etrafındaki ters yönlü uyduların sayısının çok oluşuna bir açıklama olarak öne sürülmüştür. Ancak Satürn'de ters yönlü/doğrusal uyduların daha dengeli bir karışımı olduğundan, bunun altında yatan nedenler daha karmaşık görünmektedir.
Hyperion hariç, Güneş Sistemi'ndeki bilinen tüm düzenli gezegensel doğal uydular ana gezegenlerine gelgitsel olarak kilitlenmiştir, bu nedenle ana gezegenlerine göre sıfır dönüşe sahiptirler, ancak ana gezegenleri etrafında doğrusal yörüngelere sahip oldukları için Güneş'e göre ana gezegenleriyle aynı türde bir dönüşe sahiptirler. Yani, Uranüs hariç tüm gezegenler Güneş'e göre doğrusal bir dönüşe sahiptir.
Eğer bir çarpışma olursa, materyal herhangi bir yönde fırlatılabilir ve doğrusal ya da ters yönlü uydular halinde birleşebilir; dönüş yönü bilinmemekle birlikte, Haumea'nın uyduları için durum böyle olabilir.

Asteroitler genellikle Güneş etrafında doğrusal bir yörüngeye sahiptir. Az sayıdaki asteroidin ters yönlü yörüngede olduğu bilinmektedir.
Ters yön yörüngeye sahip bazı asteroitler sönmüş kuyruklu yıldızlar olabilir, ancak bazıları ters yönlü yörüngelerini Jüpiter ile kütleçekimsel etkileşimler nedeniyle kazanmış olabilir.
Küçük boyutları ve Dünya'ya olan uzaklıkları nedeniyle çoğu asteroidin dönüşünü teleskopik olarak analiz etmek 

Titius-Bode yasası (ya da yalnızca Bode yasası) Güneş Sistemi'nde bulunan gezegenlerin yarı büyük eksenlerinin basit bir kurala dayandığını ileri süren bir varsayımdır. 1846 yılında Neptün'ün bulunmasıyla geçersiz kalmıştır. Yasa adını Johann Daniel Titus (1729-1796) ve Johann Elert Bode (1747-1826) adlı iki Alman astronomundan almıştır. Titus kuralı ortaya koymuş, Bode ise kuralın bilim dünyasınca tanınmasını sağlamıştır.

Antik çağlardan beri gezegenlerin varlığı bilinirdi. Antik çağda çıplak gözle görünen ve gökyüzündeki hareketleri arka plan yıldızlardan farklı olan yedi cisim gezegen (planet) olarak adlandırılıyordu. Bunlar, Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Saturn'dü. Copernicus'un Güneş merkezli evren modelinden sonra Dünya'nın gezegen olduğu, buna karşılık Güneş ve Ay'ın gezegen olmadığı anlaşıldı. Bu altı cismin yörüngeleri de hesaplandı.

Gezegen yörüngeleri elips şeklindedir. Ancak elips dış merkezliği genellikle 0 a yakındır. Yani elipler (bir ölçüde Merkür hariç) çembere yakındır Bu elipslerin yarı büyük eksenleri ölçülmüştür. (Elipsteki yarı büyük eksen çamberdeki yarıçapın karşılığıdır) Mesela Dünyanın yarı büyük ekseni 149.6 milyon kilometredir. Tabloda "Güneş'e uzaklık başlığı altında yarı büyük eksenler gösterilmiştir. 18. yüzyılda bazı astronomlar Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını 10 birim kabul ederek diğer gezegenlerin yarı büyük eksenlerini bu ölçü birimiyle de ölçtüler. Tabloda bu 18. yüzyılda bilinen altı  gezegenin yarı büyük eksenleri bu ölçü birimiyle de gösterilmiştir.

Gezegen yörüngelerinin gezegenlerin birbirlerine olan etkisi sebebiyle zaman içinde biraz değiştiği varsayıldığı için Titus küsuratlı rakamları tam sayıya tamamladı ve 1766 yılında yörünge yarı büyük eksenleri için bir seri oluşturdu: Bu seri 4,7,10,16,52 ve 96 sayılarından oluşuyordu. Serideki bu rakamlar arasında şöyle bir ilişki kurdu:

Merkür :4+0=4
Venüs :4+3*1=4+3*20=7 birim
Dünya 4+3*2=4+3*21=10 birim
Mars: 4+3*4=4+3*22=16 birim
Jüpiter:4+3*16=4+3*24=52 birim
Saturn:4+3*32=4+3*25=100 birim
ya da matematik denklemiyle; Venüs ve sonraki gezegenler için; 

  
    
      
        a
        =
        4
        +
        3
        ×
        
          2
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle a=4+3\times 2^{m}}
  

Burada a yarı büyük eksen, m gezegenin 2. gezegen Venüs^ten başlamak kaydıyla Güneşe yakınlık sıradır. 
Bu matematiksel ilişki ilginç bulunmakla birlikte Mars ve Jüpiter arasındaki uyumsuzluk, yani 4+3*23 yarı büyük ekseninde bir gezegenin olmaması sebeiyle fazla inandırıcı bulunmuyordu. Ancak üst üste gelen iki keşif durumu değiştirdi. 

1781 yılında Uranüs gezegeni keşfedildi. Uranüs yarı büyük ekseni 2872.5 milyon kilometre yani 192.2 birimdir.
Uranüs:4+3*26=196 birim
1801 yılında (yani Tütus'un ölümünden sonra) Ceres cüce gezegeni bulundu. Ceres yarı büyük ekseni 414 milyon kilometre yani 27.68 birimdir 

Ceres:4+3*23 =28 Birim
Özetle

Yasaya göre Güneş'ten dışarı doğru her gezegenin a ile ifade edilen yarı büyük ekseni, Dünya'nın yarı büyük ekseni = 10 olacak şekilde birimlerle gösterildiğinde

  
    
      
        a
        =
        n
        +
        4
      
    
    {\displaystyle a=n+4}
  

n = 0, 3, 6, 12, 24, 48 ..., gibi n'in 
  
    
      
        n
        >
        3
      
    
    {\displaystyle n>3}
  
 değerleri için bir öncekinin iki katı olacak değerler alır. Elde edilen değerler 10'a bölünerek gök birimine (GB) çevrilir ve şu ifade de kullanılır

  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 = 0.4 + 0.3 · 2 m
m = 
  
    
      
        −
      
    
    {\displaystyle -}
  

  
    
      
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty }
  
, 0, 1, 2,...
Dış gezegenler için, her gezegenin kabaca bir önceki gezegenin Güneş'ten olan uzaklığının iki katı kadar uzakta olduğu tahmin edilir.

Berlin'li astronom “Bode”ye göre, gezegenler uzayda tesadüfi olarak konumlanmamışlardır. Onların güneşe olan uzaklıkları, kendi keşfettiği belirgin bir kurala bağlıdır.

Şöyle ki
Sıfırdan başlayarak, takip eden ilk sayı 3 olarak alınır. Sonraki her bir sayı, bir öncekinin iki katı olmak üzere toplam 8 adet sayı belirlenir:

Bu sayıların her birine 4 ilave edilir:

Bulunan sayıların her biri 10'a bölünür:

Elde edilen bu sayılardan 1 sayısı dünyanın güneşe uzaklığı olarak kabul edilirse, diğer sayılar diğer gezegenlerin güneşe yaklaşık uzaklığını verir.
Gezegenlerin güneşe gerçek uzaklıkları ise şöyledir:

Bir süre için daha sonra keşfedilecek gezegenlerin de bu kurala uyacağı varsayıldı. Ancak bu beklenti boş çıktı. 1846 yılında Neptün gezegeni keşfedildi. Ama beklentinin aksine bu gezegenin yarı büyük ekseni 4+3*27=388 birim değil, 301.1 birimdi. Sapma % 26 ydı. 20. yüzyılda Kupier kuşağındaki Pluto, Eris vb çeşitli cüce gezegenler keşfedilince hiç birinin yarı büyük ekseninin Bode Titus kuralına uymadığı ortaya çıktı.

Ultra kısa dönemli gezegen (İngilizce Ultra-short period planet, kısaltılmışı USPP), yörünge periyodu bir Dünya gününden daha kısa olan bir ötegezegen türüdür. Bu kadar kısa bir mesafede, gelgit etkileşimleri nispeten hızlı bir yörünge ve dönüş evrimine yol açar. Bu nedenle, yaşlı bir anakol yıldızı etrafında bir USP gezegeni varsa, gezegenin büyük olasılıkla dairesel bir yörüngesi vardır ve kütleçekimsel kilitlenmeye maruz kalmıştır. Boyutları 2 dünya yarıçapını aşan çok fazla USP gezegeni yoktur. Güneş benzeri yıldızların (Sarı cüceler) yaklaşık 200'de biri ultra kısa dönemli bir gezegene sahiptir. Bu oluşum oranının konak yıldızın kütlesine güçlü bir bağımlılığı vardır. Oluşum oranı, M-tipi kırmızı cüceler için % (1,1 ± 0,4)'ten F cüceleri için % (0,15 ± 0,05)'e kadar düşer. USP gezegenlerinin çoğu %70 kaya ve %30 demirden oluşan Dünya benzeri bir bileşimle tutarlı görünmektedir, fakat K2-229b daha büyük bir demir çekirdeği olduğunu düşündüren daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir. WASP-47e ve 55 Cnc e daha düşük bir yoğunluğa sahiptir ve tamamen kaya veya bir su (veya diğer uçucu maddeler) tabakasıyla çevrili kayalık-demir bir cisimle uyumludur.
Sıcak Jüpiter'ler ile karasal USP gezegenleri arasındaki fark, gezegensel yoldaşların yakınlığıdır. Sıcak Jüpiter'lere nadiren yörünge periyodu veya mesafesi 2-3 kat olan başka gezegenler eşlik eder. Buna karşılık, karasal USP gezegenlerinin neredeyse her zaman daha uzun dönemli gezegensel yoldaşları vardır. Bunlardan biri bir USP gezegeni ise, bitişik gezegenler arasındaki periyot oranı daha yüksek olma eğilimindedir. Bu durum USP gezegeninin hala devam ediyor olabilecek gelgitsel yörünge bozulmasına uğradığını gösterir. USP gezegenleri ayrıca daha geniş yörüngelerdeki gezegen çiftlerine göre bitişik gezegenlerle daha yüksek ortak eğikliğe sahip olma eğilimindedir. Bu durum da, USP gezegenlerinin yörünge bozulmasına ek olarak eğiklik uyarımı yaşadığını düşündürür.
Bir günden kısa bir döneme sahip birkaç dev gezegen bilinmektedir. Bunların oluşumu, karasal USP gezegenlerinden en az bir büyüklük mertebesi kadar daha düşük olmalıdır.
USP gezegenlerinin buharlaşmış sıcak Jüpiter'lerin kayalık çekirdekleri olduğu öne sürülmüştü, ancak USP gezegenlerinin konak yıldızlarının metalliği sıcak Jüpiter'lerin yıldızlarından daha düşüktür. Bu nedenle USP gezegenlerinin buharlaşmış gaz cücelerinin çekirdekleri olması daha muhtemel görünmektedir.
TESS-Keck Araştırması tarafından 17 USP gezegeni kullanılarak yapılan bir çalışmada, USP gezegenlerinin çoğunlukla yaklaşık %32 oranında demir çekirdeği kütlesine sahip Dünya benzeri bir bileşime sahip oldukları ve kütlelerinin hızlı kütleçekimsel birikim sınırının altında kaldığı bulunmuştur. USP'ler ayrıca neredeyse her zaman güneş metalliğine sahip yıldızların etrafındaki çoklu gezegen sistemlerinde bulunurlar.
TOI-561b üzerine yapılan çalışmalar, bu gezegenin Nisan 2022 itibarıyla en düşük yoğunluğa sahip (3,8 ± 0,5 g cm−3) bir USP gezegeni olduğunu ortaya koymuştur. Bu gezegenin düşük yoğunluğu; büyük bir su tabakası, H/He zarfının olmaması ve tahmin edilen bir su buharı atmosferi ile açıklanmaktadır. Buhar atmosferi gelecekte JWST ile tespit edilebilir. TOI-561b'nin alışılmadık özelliklerini tam olarak açıklamak için daha karmaşık modeller gerekebilir.

Yakın Yaşanabilir Sistemler Kataloğu (Catalog of Nearby Habitable Systems, HabCat), yaşanabilir gezegenlere sahip olması muhtemel yıldız sistemlerinin bir kataloğudur. Liste, SETI'nin bir parçası olan Phoenix Projesi himayesinde bilim insanları Jill Tarter ve Margaret Turnbull tarafından geliştirilmiştir.
Liste, çok çeşitli yıldız sistemi özelliklerine göre filtrelenerek Hipparcos Kataloğu (118.218 yıldıza sahip) temel alınarak oluşturulmuştur. Mevcut liste 17,129 "HabStars" içermektedir.

Target Selection for SETI: 1. A Catalog of Nearby Habitable Stellar Systems, Turnbull, Tarter, submitted 31 Oct 2002 (last accessed 19 Jan 2010)
Target selection for SETI. II. Tycho-2 dwarfs, old open clusters, and the nearest 100 stars 21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Turnbull and Tarter, (last accessed 19 Jan 2010)
HabStars 4 Ekim 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - an article on the NASA website

Yaşanabilir bölge, astronomi ve astrobiyolojide, bir gezegenin, yıldızına olan uzaklığının, gezegenin yüzeyinde sıvı su bulundurabilmesine olanak tanıdığı alandır. Yaşanabilir bölgenin sınırları, Dünya'nın biyosferi, Güneş Sistemi'ndeki yeri ve Güneş'ten aldığı ışınımsal enerjin gibi miktarını bildiğimiz nicelikler kullanılarak bulunur. Gezegenin yüzeyinde sıvı su bulunması hayat için çok büyük bir önem teşkil eder. Bu nedenle yaşamsal bölgede bulunan doğal özelliklerin ve objelerin Dünya benzeri akıllı yaşam formlarının yerlerinin belirlenmesinde çok önemli bir yol oynadığına inanılır.
Yaşanabilir bölge aynı zamanda Goldilocks Bölgesi olarak da bilinir. Bu isim, küçük bir kızın bütün eşyalar arasından aşırı olan her şeyi eleyip (çok sıcak ya da soğuk, çok büyük ya da küçük) ortada bulunanı "sadece doğru" olduğu için seçtiği Goldilocks ve Üç Ayı isimli çocuk masalından esinlenilerek seçilmiştir.
1953'te konsept ilk defa yayınlandığından beri yıldızların, yaşanabilir bölgedeki gezegen ve onunla beraber pek çok yaşanabilir gezegenlerden oluşan sistemlere egemen olduğu doğrulandı. Bu gezegenlerin pek çoğu, süper dünyalar, gaz devleri gibi kütleleri dünyadan çok büyük olan cisimlerdir. Bu cisimler, belirlenmeleri daha kolay olduğu için kolayca saptanmaktadırlar. 4 Kasım 2013'te astronomlar, Kepler verilerine dayanarak, Samanyolu Galaksisi'nde Güneş gibi yıldızların ya da Kızıl cücelerin yaşanabilir yörüngelerinde dolanan, yaklaşık 40 milyar kadar Dünya boyutlu gök cismi olabileceğini açıkladı. Astronomlar Güneş gibi yıldızların yörüngelerinde dolanan en yakını yaklaşık 12 ışık yılı uzaklıkta, yaklaşık 11 milyar kadar gök cismi olabileceğini söylemektedir.
Sonradan gelen zamanlarda ise yaşanabilir bölge konseptinin yaşam için öncelik olup olmadığından şüphe duyulmaya başlandı. Çünkü, son deneylerde, yaşam için gerekli olan sıvı suyun, yaşanabilir bölgenin dışında da bulunabildiği tespit edildi. Diğer enerji kaynaklarından gelen gelgitsel ısı, radyoaktif çöküntü ve atmosferik olmayan diğer vasıtalarla, su bağımlı olan yaşam formları, yıldızlar arası uzay, çorak gezegenler ve onların uydularında bile ortaya çıkabilir. Sıvı su aynı zamanda çok büyük basınç ve çok yüksek derecelerde, çözelti halinde bulunabilir. Dünya'da deniz suyundaki sodyum klorür, Mars'ta en sıcak (ekvatoral) dönemlerinde gezegenden salınan suda bulunan klor ve sülfat veya amonyak bu olaya birer örnektir. Ek olarak, suyun çözücü olmadığı diğer yaşanabilir alanlarda, alternatif biyokimyasallara bağlı olarak oluşmuş yaşam formları var olabileceği öne sürülmüştür.

Yaşanabilir bölge konsepti ilk defa 1953 yılında Hubertus Strughold tarafından tanıtıldı. Yeşil Gezegen ve Kırmızı Gezegen: Mars'ta Olası Yaşam'ın Psikolojik Analizi isimli tezinde, yaşamın oluşabileceği pek çok alana karşılık gelen "ekosistem" kelimesini ilk defa kullandı. Aynı yılda, Harlow Shapley, "Sıvı Su Kuşağı" adını verdiği, aynı teoriyi daha bilimsel açıkladığı bir yazı yayınladı. Bu iki çalışma da yaşam için aynı şeyin önemini sürekli vurguluyordu; sıvı su. Amerikan astrofizikçi Su-Shu Huang, yaşamsal bölgenin tanımını, günümüzdeki ile aynı şekilde ilk defa 1959 yılında kullandı. Yaşanabilir bölge teorisinin erken geliştiricilerinden olan Huanf, 1960'ta yaşanabilir bölgenin, çoklu yıldız sistemlerinde alışılmamış bir şey olacağına inandı.
Yaşanabilir bölge teorisi, 1964'te Stephen H. Dole tarafından "İnsanoğlu için Yaşanabilir Alanlar" isimli kitabında iyice geliştirildi. Kitapta Dole, yaşanabilir bölgenin kendisi kadar, çevresindeki gezegensel bölgelerin ve sadece Samanyolu'nda 600 milyon yıldız olan ekiler tarafından da belirleneceğini söyledi. Aynı zamanda, bilimkurgu yazarı Isaac Asimov, yaşanabilir bölgelerde oluşturulabilecek uzay kolonileşmesi fikrini insanlığa sundu. Goldilocks Bölgesi terimi, 1970'lerde ısısı sıvı suyun varlığı için "Sadece doğru" olan özel bir alanı nitelemek için kullanılmaya başlandı. 1933'te astronom Hames Kasting, yaşamsal bölge terimini bugün bilinen tam anlamıyla kullandı.
Yaşamsal bölge teorisine ilk güncelleme 2000 yılında astronom Peter Ward ve Donald Bronlee Galaktik Yaşamsal Bölge fikrini sunduklarında geldi. Bu fikir daha sonra Guillermo Gonzales tarafından geliştirildi. Galaktik yaşam alanı, yaşam formlarının oluşmaya en uygun olduğu, bu bölgeleri galaksi merkezini olan ağır elemenlerce zenginleştirilmiş yıldızlara yeterince yakından saran fakat yıldız sistemlerine, gezegen yörüngelerine yakın olmayan ve yayılan radyasyondan yaşam formlarının etkilenmediği bölge olarak tanımlanmıştır. Çünkü galaksilerin merkezindeki yıldızlarda, çok ciddi yerçekimi kuvvetleri bulunabilmektedir.   
Sonraları, bilimadamları yaşanabilir bölge teorisini "Karbon Takıntısı" yüzünden terk etti. Çünkü, alternatif kimya tabanlı yaşam formları amonyak ve metanın olduğu yerlerde de oluşabilirdi. 2013'te, yaşamsal bölge kavramının yerine gezegenin yaşanabilir bölgesi kavramı kullanılmaya başlandı. Bu bölgede, gezegenin yörüngesinin alanı, gezegeninin doğal uyduları tarafından taciz edilmez ve gelgitlerin neden olduğu ısı, gezegenin yüzeyindeki sıvı formdaki suyu buharlaştıracak kadar yükselmez. 

Bir gökcisminin, konakçı yıldızının yaşamsal bölgesinde olup olmadığını, gökcisminin kütlesi ve konakçı yıldızından salınan radyasyonunun miktarı belirler. Zaten yaşamsal bölgede ziyadesiyle fazla olan gökcisimlerinin sayısı, süper dünyaları keşfi ile ikiye katlanmıştır. Süper dünyalar, daha ince atmosfere sahip olmalarına rağmen, dünyadan çok daha güçlü bir manyetik alana sahiplerdir. Bu olayın ardından yaşamsal bölge, Venüs ve Dünya gibi küçük gezegenli fakat geniş yaşamsal bölgeli, süper dünyalar gibi büyük kütleli, sera etkisine maruz kalan ancak sıvı suyun barınması için gereken ideal ısıya sahip bölgeler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Güneş Sistemi'nin yaşamsal bölgesinin alanı tahminen 0.725 astronomik birim ile 3.0 astronomik birim arasındadır. Fakat bu alan pek çok farklı neden tarafından değiştirilebilir. Bu alandaki sayısız gökcisimleri veya bu alana yakın gökcisimleri ile bu ölçek ve güneşten alınması gereken enerji miktar, suyun donma noktasının üstündedir. Fakat bu gökcisimlerinin atmosfer şartları ciddi çeşitlilikler göstermektedir. Örneğin Venüs gezegeninin günötesi, yaşamsal bölgenin iç kenearına çok yaklaşmaktadır. Bu esnada ise, yüzeyde sıvı su bulunması için gerekli olan atmosfer basıncı, kuvvetli bir sera etkisi ile yüzey sıcaklığını 462 Celcius' a (864 Fahrenayt) kadar çıkartır ve su bu derecelerde yalnızca buhar halinde bulunabilir. Uydumuz Ay'ın, Mars'ın ve hatta pek çok astroitin bütün yörüngesi, yaşanabilir bölgenin içinde bulunmaktadır. Mars'ın sadece düşük rakımlı bölgelerinde atmosfer basıncı ve sıcaklık, sıvı suyun bulunması için kısa süreli uygun şartları sağlamaktadır. Örneğin Martinian yılındaki 70 yıllık süreçte, Hellas Basin isimli kraterde, atmosfer basıncı 1,115 Pascal ve sıcaklık sıfırın üzerindedir. Mars'ın en sıcak aylarında yüzeye çıkan tuzlu suyun mevsimsel akışı ile ilgili dolaylı kanıtlara rağmen, bu dönemlerde sıvı suyun varlığına yönelik herhangi bir doğrulama yapılmamıştır. Kuyruklu yıldızlar gibi pek çok gökcisminin orbitalinin bir kısmı yaşamsal bölgeden geçer fakat Güneş Sistemi'ndeki en büyük cüce gezegen olan Ceres, bu bölgede yer alan gezegensel tek objedir. Düşük kütleninin, buharlaşmanın azaltılamaması ve Güneş Rüzgarlarına karşı savunmasız kalınması bu gökcisimlerinin yüzeylerinde sıvı su bulundurma olasılıklarını imkânsız kılmaktadır. Bu yüzden pek çok tahmin Dünya veya Venüs'ün, yörüngesi değiştirilmiş bir yaşamsal bölgede bulunduğu etkisinden kaynaklanır.
Geliştirilmiş yaşamsal bölge teorisine göre, gezegensel kütleli ve atmosfere sahip gökcisimleri, Güneş'ten gelen ışınımsal gücü indükleyip, sıvı suyun buharlaşmasına neden olabilir. Bu tarz gökcisimleri atmosferinde yüksek miktarda sera gazı etkisi görünen ve çorak, Dünya'dan çok daha ağır (süper dünyalar gibi) gökcisimleridir ve bu gökcisimlerinin yüzeyinde atmosfer basıncı 100 kilo bara kadar çıkabilir. Güneş Sistemi içerisinde bu tarz objeler yoktur, bu nedenle henüz bu gökcisimlerinin doğası ve bu atmosferleri barındıran, anti-sera etki veya diğer olasılı ısı kaynakları hakkında, yaşamsal bölge içerisinde herhangi bir belirleme yapılamamıştır. 

Astronomlar, yıldızsal akımları ve ters kare yasasını kullanarak Güneş Sistemi ve diğer yıldızlar için kullanılan bir yaşamsal bölge belirlediler. Örneğin, Güneş Sistemi, Güneş'ten 1.34 AU uzakta merkezlenen bir yaşamsal bölge belirlenmesine rağmen, Güneş'ten 0.25 kat daha parlak bir yıldız, 
  
    
      
        
          
            0.25
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {0.25}}}
  
 veya 0.5 uzaklıkta yer alan bir yaşamsal bölgeye sahip olabilir. Bu uzaklık yaklaşık  0.67 AU 'e denk gelir. Yıldızın karakteristiği gibi pek çok karmaşık etken, bu Güneş Sistemi dışındaki ölçünün çok daha farklı olmasına neden olabilir.

Bilim adamları, yaşanabilir bölgenin belirli yıldız sistemleri ve tayfsal çeşitliliğe göre limitlendiği konusunda fikir ayrılığı yaşadılar. Örneğin çiftli sistemlerin yaşamsal bölgeleri, tek yıldızlı sistemlerin yaşamsal bölgelerinden farklılık gösterir. Ek olarak, sabit yörünge; üç kütleli bir şekille ilişkilendirilir. Eğer Güneş Sistemi bunun gibi çiftli bir sistem olsaydı, yaşanabilir bölgenin dış limiti 2.4 astronomik birime kadar genişletilmiş olurdu.
Tayfsal Çeşitliliği göz önünde bulundurarak, Zoltan Balog O- tayflı yıldızlar, fotobuharlaşmanın neden olduğu mor ötesi ışımalarından dolayı gezegen şeklini asla oluşturamazlardı. Andrea Buccino, Güneş dahil olmak üzerinde, hakkında çalıştığı %40 kadar yıldızın aynı zamanda sıvı su bulundurabilen mor ötesi yaşanabilir bölgesi olduğunu keşfetti. Diğer taraftansa, Güneşten küçük yıldızların, yaşanabilirlik için belirgin engelleri vardır. Örneğin Michael Hart, sadece belli bir sıralamaya sahip ve KO tayfında ya da daha parlak yıldızların yaşamsal bir bölge sunabileceğini öne sürdü. Bu fikir, kızıl cüceler için olan yerçekimsel et

Yetim gezegen (serbest-yüzen gezegen, yıldızlararası gezegen ve ayrıca haydut, başıboş, göçmen, bağlantısız, gezgin, yıldızsız gezegen olarak da belirtilir) doğrudan bir yıldızın yörüngesinde bulunmayan gezegen kütleli bir cisimdir. Bu tür cisimler, kendi başına oluşmuş veya herhangi bir yıldıza veya kahverengi cüceye yerçekimsel olarak bağlı olmadıkları bir gezegen sisteminden fırlatılmıştır. Samanyolu tek başına milyarlarca yetim gezegene sahip olabilir.
Bazı gezegen kütleli cisimler, yıldızlara benzer şekilde oluşmuş olabilir. Uluslararası Astronomi Birliği, bu tür cisimlerin kahverengi altcüceler olarak adlandırılmasını önermiştir. Bununla birlikte jeofizik gezegen tanımına göre, yetim gezegenler bir gezegen türüdür. Olası bir örnek olan Cha 110913-773444, fırlatılmış ve yetim gezegen haline gelmiş veya bunun dışında kahverengi altcüce olmak için kendi başına oluşmuş olabilir.
Gök bilimciler, çok genç bir serbest-yüzen gezegen kütleli cisim olan OTS 44'ü gözlemlemek için Herschel Uzay Gözlemevi'ni ve VLT'yi kullandılar ve genel kabul görmüş yıldız benzeri oluşum yöntemini karakterize eden süreçlerin, birkaç Jüpiter kütlesine kadar izole edilmiş cisimler için geçerli olduğunu gösterdiler. Herschel'in uzak kızılötesi gözlemleri, OTS 44'ün en az 10 Dünya kütleli bir diskle çevrili olduğunu ve bu nedenle sonunda mini bir gezegen sistemi oluşturabileceğini gösterdi. OTS 44'ün Çok Büyük Teleskop'ta (VLT) SINFONI spektrografı ile yapılan spektroskopik gözlemleri, diskin genç yıldızlara benzer şekilde aktif olarak madde biriktirdiğini ortaya çıkardı. Aralık 2013'te, yetim bir gezegenin öte uydu adayı duyuruldu.
Kasım 2023 tarihine James Web Uzay Teleskopu ile Orion Bulutsusu üzerine yapılan incelemeler sırasında kütlelerinin Jüpiter'e yakın olduğu tespit edilen yeni yetim gezegenler keşfedildi ve bu gezegenlere JuMBO adı verildi.

Aşağıdaki tablo doğrulanmış veya keşfedilmiş olduğundan şüphelenilen yetim gezegenleri listelemektedir. Henüz bu gezegenlerin bir yıldızın yörüngesinden mi fırlatıldıkları yoksa kendi başlarına kahverengi altcüceler olarak mı oluştukları bilinmemektedir. Son derece düşük kütleli yetim gezegenlerin (OGLE-2012-BLG-1323 ve KMT-2019-BLG-2073 gibi) kendi başlarına oluşup oluşamayacakları da şu an bilinmemektedir.

Galaksilerarası yıldız - Herhangi bir gökadaya yerçekimsel olarak bağlı olmayan yıldız
Yetim kuyruklu yıldız – Yerçekimsel olarak herhangi bir yıldıza bağlı olmayan kuyruklu yıldız
Yetim ekstragalaktik gezegen – Samanyolu Gökadasının dışındaki yetim gezegenler

Stevenson, D. (1999). "Life-sustaining planets in interstellar space?". Nature. 400 (6739). s. 32. Bibcode:1999Natur.400...32S. doi:10.1038/21811. PMID 10403246. 
Article by Stevenson similar to the Nature article but containing more information, titled: "Possibility of Life Sustaining Planets in Interstellar Space"

Definition of a "Planet"13 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Resolution B5 - IAU)
Strange New Worlds Could Make Miniature Solar Systems 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Robert Roy Britt (SPACE.com) 5 Haziran 2006 11:35 ET
The IAU draft definition of "planet" and "plutons" press release (International Astronomical Union) 2006

Yörüngesel rezonans, yörüngelerinde dolanan iki cismin, yörünge hareketleri sırasında birbirleri üzerine uyguladıkları düzenli, periyodik çekim etkisini ifade eden ve gök mekaniğinde sayısal olarak cisimlerin kütlelerinin tam katlarıyla ifade edilen bir fizik terimidir.
Bu rezonans, salıncakta birini sallayanın yaptığı zamanla artan periyodik salınıma benzetilebilir. Yörüngesel rezonansta cisimlerin çekim etkisiyle zamanla artacaktır. Bunun sonucu olarak birbirlerinin yörüngelerini kararsızlaştıracaklardır. Çoğu durumda bu olgu, etkileşim karasızlığa sürüklenene kadar yörüngelerindeki kaymalar ve momentum değişimleriyle sürecektir. Fakat sistemlerin dengede kaldığı ve rezonansın devam ettiği koşullarda olabilir. 1:2:4 yörüngesel rezonanslarda bulunan Jüpiter'in uyduları Ganymede, Europa ve Io; ayrıca 2:3 rezonansta bulunan Plüton ve Neptün verilebilir.

Kavuşum

Yıldızlar, uzayda bulunan yüksek yoğunlukta (yine de dünya üzerindeki bir vakum odasından daha az yoğun olan) geniş bölgelerden oluşan moleküler bulutların içinde oluşur. Bu bulutlar çoğunlukla hidrojenden ve %23–28 helyum ile az miktarda daha ağır elementlerden ibarettir. İçinde yıldız oluşan bu tür bir bulutsuya örnek Orion bulutsusudur. Bu bulutlardan büyük yıldızlar oluştukça, içinde bulundukları bulutları güçlü bir şekilde ışıklandırıp iyonlaştırırlar ve bir H II bölgesi yaratırlar.

Bir yıldızın oluşumu, bir moleküler bulutun içinde oluşan ve sıklıkla bir süpernovanın (büyük yıldız patlamaları) ya da iki gökadanın çarpışmasından oluşan şok dalgalarının tetiklediği kütle çekimsel bir kararsızlık ile başlar. Jeans Kararsızlığı kriterlerini sağlayacak kadar bir madde yoğunluğuna erişen bölge kendi kütle çekimsel kuvveti altında çökmeye başlar.

Bulut çöktükçe, Bart damlacığı adı verilen yoğun toz ve gazdan oluşan ayrık kümelenmeler oluşur. Bunların içinde 50 güneş kütlesine kadar madde bulunabilir. Yuvar çöktükçe ve yoğunluk arttıkça kütle çekimsel enerji ısıya dönüşür ve sıcaklık artar. Önyıldız bulutu hidrostatik denge durumunda dengeli bir duruma yaklaştığında, bulutun merkezinde bir önyıldız oluşur. Bu ana dizi öncesi yıldızlar genelde bir öngezegen diskiyle çevrelenmiştir. Kütle çekimsel büzülme dönemi 10–15 milyon yıl kadar sürer.
İki güneş kütlesinden az kütleye sahip genç yıldızlara T Tauri yıldızı, daha yüksek kütleye sahip olan yıldızlara da Herbig Ae/Be yıldızları denir. Bu yenidoğan yıldızlar dönme eksenleri boyunca gaz fışkırtır ve Herbig-Haro nesnesi denen küçük bulutçuklar oluşturur.

Her yıldız sürekli olarak gazın uzaya akmasına neden olan bir yıldız rüzgârı üretir. Yıldızların çoğu için kaybedilen kütle miktarı kayda değer değildir. Güneş her yıl 10−14 güneş kütlesi kadar ya da tüm hayatı boyunca kütlesinin %0,01'i kadar bir kütle kaybeder. Ancak çok büyük yıldızlar gelişimlerini önemli derecede etkileyecek olan 10−7 ile 10−5 güneş kütlesi arasında madde kaybeder. 50 güneş kütlesinden daha büyük bir kütle ile başlayan yıldızlar ana dizide kaldıkları sürece toplam kütlelerinin yarısını kaybedebilir.

Yıldızlararası bulut, Samanyolu ve diğer gökadalardaki gaz, plazma ve tozun birikimi olarak tanımlanır. Başka bir deyişle yıldızlararası bulut, bir gökadada yıldız sistemleri arasındaki boşlukta var olan madde ve radyasyon olan yıldızlararası ortamın ortalamadan daha yoğun bir bölgesidir. Belirli bir bulutun yoğunluğuna, boyutuna ve sıcaklığına bağlı olarak, hidrojeni nötr olabilir ve bir H I bölgesi oluşturur; iyonize olabilir veya plazma haline gelerek bir H II bölgesi oluşturabilir veya moleküler olabilir. Bunlara basitçe moleküler bulutlar veya bazen yoğun bulutlar denir. Nötr ve iyonize olmuş bulutlar bazen dağınık bulutlar (diffuse) olarak da adlandırılır. Bir yıldızlararası bulut, yaşamının sonlarına doğru bir kırmızı devin gaz ve toz parçacıkları tarafından oluşturulur.

Yıldızlararası bulutların kimyasal bileşimi, yaydıkları ve bize ulaşan elektromanyetik radyasyon incelenerek belirlenir. Bu radyasyon, elektromanyetik spektrumda radyo dalgalarından görünür ışığa ve gama ışınlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Büyük radyo teleskoplar, belirli moleküllerin spektrumlarının karakteristiği olan belirli elektromanyetik radyasyon frekanslarının gökyüzündeki yoğunluğunu tarar. Bazı yıldızlararası bulutlar soğuktur ve büyük dalga boylarında elektromanyetik radyasyon yayma eğilimindedir. Bu moleküllerin bolluğunun bir haritası çıkarılarak, bulutların değişen bileşiminin anlaşılması sağlanabilir. Sıcak bulutlarda ise genellikle birçok elementin iyonları bulunur ve bu iyonların spektrumu görünür ve ultraviyole ışıkta gözlemlenebilir.
Radyo teleskoplar ayrıca, haritadaki bir noktadan gelen frekansları tarayarak her molekül türünün yoğunluğunu kaydedebilir. Frekans zirveleri, bulutta o molekül veya atomun bol miktarda bulunduğunu gösterir. Zirve noktasının yüksekliği, o molekülün veya atomun buluttaki göreli yüzdesiyle orantılıdır.

Yakın zamana kadar, yıldızlararası bulutlardaki tepkime hızlarının çok yavaş olması ve bulutların düşük sıcaklık ve yoğunluğu nedeniyle kimyasal bileşik miktarlarının çok az olması bekleniyordu. Bununla birlikte spektrumlarda, bilim insanlarının bu koşullar altında bulunmasını beklemediği formaldehit, metanol ve vinil alkol gibi organik bileşikler gözlemlendi. Bu tür maddeleri oluşturmak için gereken tepkimeler, bilim insanlarının sadece yeryüzünün ve yeryüzü laboratuvarlarının çok daha yüksek sıcaklık ve basınçlarında aşina olduğu reaksiyonlardır. Bu organik moleküllerin yıldızlararası bulutlarda bulunması, kimyasal reaksiyonların tahmin edilenden çok daha hızlı ve Dünya'daki organik kimyada alışık olmadığımız biçimde, gaz fazı reaksiyonlarında gerçekleştiğini gösteriyor. Bu reaksiyonlar CRESU deneyinde incelenmektedir.
Yıldızlararası bulutlar ayrıca uzaydaki metallerin varlığını ve oranlarını incelemek için de bir ortam sağlar. Bu elementlerin varlığı ve oranları, özellikle füzyon sonucu yıldızlardan kaynaklanması beklenen oranlarla tutarsız olduğunda ve kozmik ışın parçalanması gibi alternatif mekanizmaları akla getirdiğinde, bu elementlerin nasıl oluştuğuna dair teorilerin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

Bu yıldızlararası bulutlar, Samanyolu'nun dönüşüyle açıklanamayacak kadar yüksek bir hıza sahiptir. Tanım gereği, bu bulutların vlsr değeri 90 km s−1'den büyük olmalıdır, burada vlsr yerel standart durgunluk hızıdır. Öncelikle nötr hidrojenin 21 cm çizgisinde tespit edilirler ve tipik olarak Samanyolu'ndaki yıldızlararası bulutlar için normal olandan daha düşük oranda ağır elementlere sahiptirler.
Bu sıra dışı bulutları açıklamak için ortaya atılan teoriler arasında, gökadanın oluşumundan arta kalan maddeler veya diğer gökadalardan ya da Yerel Grup üyelerinden gelgit etkisiyle koparılan maddeler yer almaktadır. Sonuncusuna bir örnek Macellan Akıntısı'dır. Bu bulutların kökenini belirlemek için, uzaklıkları ve metallikleri hakkında daha detaylı bilgiye ihtiyaç vardır.
Yüksek hızlı bulutlar, HVC 127-41-330'da olduğu gibi bir HVC ön ekiyle tanımlanır.

Bulutsu
Gezegenlerarası ortam – Gezegenlerarası toz bulutu
Yıldızlararası ortam – Yıldızlararası toz
Galaksilerarası ortam – Galaksilerarası toz
Yerel Yıldızlararası Bulut
G-bulutu

Yıldızlararası cisim, bir yıldıza kütleçekimsel olarak bağlı olmayan ve yıldızlararası uzayda bulunan bir gök cismidir. Bu kapsam içerisinde asteroitler, kuyruklu yıldızlar ve yetim gezegenler yer alır fakat yıldız veya yıldız kalıntıları bu tanımın dışındadır. Yıldızlararası cisimler bir zamanlar bir konak yıldıza bağlıyken sonradan bu bağdan kopmuşlardır. Çeşitli süreçler, gezegenlerin ve gezegenimsiler gibi daha küçük cisimlerin konak yıldızlarından kopmasına neden olabilir.
Bu terim aynı zamanda, yıldızlararası bir yörüngede olan fakat geçici olarak bir yıldızın yakınından geçen belirli asteroitler ve kuyruklu yıldızlar (yani öte asteroitler ve öte kuyruklu yıldızlar) gibi cisimler için de kullanılır. Bu ikinci durumda cisim, yıldızlararası davetsiz misafir (interstellar interloper) olarak adlandırılabilir. Güneş Sistemi içinde gözlemlenen cisimlerin yıldızlararası davetsiz misafir olarak tanımlanabilmesi, onların Güneş Sistemi'nden kaynaklanmadıklarını gösteren belirgin bir hiperbolik aşırı hıza sahip olmaları sayesindedir.
Keşfedilen ilk yıldızlararası cisimler, kendi yıldız sistemlerinden fırlatılmış olan OTS 44 veya Cha 110913−773444 gibi yetim gezegenlerdi. Ancak bu cisimleri, tıpkı yıldızlar gibi yıldızlararası uzayda oluşmuş gezegen kütleli cisimler olan kahverengi altcücelerden ayırt etmek zordur.
2025 yılı itibarıyla, Güneş Sistemi'nden geçişi sırasında 1I/ʻOumuamua (2017), 2I/Borisov (2019) ve 3I/ATLAS (2025) olmak üzere üç yıldızlararası cisim keşfedilmiştir. Güneş Sistemi'nde gözlemlenen bu davetsiz misafirlerin dünya dışı uzay araçları olabileceğine dair spekülasyonlar yapılmış, ancak bu iddialar çürütülmüştür.
Güneş Sistemi'ndeki yıldızlararası mikrometeoroitlerin ana kaynağının, Beta Pictoris enkaz diskinden fırlatılan maddeler olduğu tahmin edilmektedir.

Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) Güneş Sistemi'ndeki ilk yıldızlararası cismin keşfiyle birlikte kuyruklu yıldız numaralandırma sistemine benzer şekilde, yıldızlararası cisimler için I numaralarını içeren yeni bir küçük cisim belirtme serisi önermiştir. Bu numaraları Küçük Gezegen Merkezi (Minor Planet Center) atayacaktır. Yıldızlararası cisimler için geçici belirtmeler, duruma uygun olarak C/ (kuyruklu yıldız) veya A/ (asteroit) ön eki kullanılarak yapılacaktır.

Gök bilimciler, (ʻOumuamua gibi) Güneş dışı kökenli birkaç yıldızlararası cismin her yıl Dünya'nın yörüngesinin içinden geçtiğini ve herhangi bir günde 10.000 kadarının Neptün'ün yörüngesinin içinden geçmekte olduğunu tahmin etmektedir. Yıldızlararası kuyruklu yıldızlar zaman zaman iç Güneş Sistemi'nden geçer ve çoğunlukla Herkül takımyıldızı yönünden rastgele hızlarla yaklaşırlar; çünkü Güneş Sistemi, "solar apex" olarak adlandırılan bu yöne doğru hareket etmektedir. ʻOumuamua'nın keşfine dek, Güneş'in kaçış hızından daha yüksek hıza sahip hiçbir kuyruklu yıldızın gözlemlenmemiş olması, bu cisimlerin yıldızlararası uzaydaki yoğunluğuna üst sınırlar koymak için kullanılıyordu. Torbett tarafından yayımlanan bir makalede, bu yoğunluğun parsekküp başına 1013 (10 trilyon) kuyruklu yıldızdan fazla olmadığı belirtilmiştir. LINEAR verileriyle yapılan diğer analizler ise üst sınırı 4,5×10-4/AU3 veya parsekküp başına 1012 (1 trilyon) kuyruklu yıldız olarak belirlemiştir. ʻOumuamua'nın tespitinin ardından David C. Jewitt ve meslektaşları tarafından yapılan daha güncel bir tahmin, "Neptün yörüngesi içindeki benzer ~100 m ölçeğindeki yıldızlararası cisimlerin kararlı durum popülasyonunun ~1×104 olduğunu ve her birinin burada kalış süresinin ~10 yıl olduğunu" öngörmektedir.
Oort bulutu oluşumunun mevcut modelleri, Oort bulutu'nda tutulandan daha fazla kuyruklu yıldızın (tahminlere göre 3 ila 100 kat daha fazla) yıldızlararası uzaya fırlatıldığını öngörmektedir. Diğer simülasyonlar ise kuyruklu yıldızların %90–99'unun fırlatıldığını göstermektedir. Başka yıldız sistemlerinde oluşan kuyruklu yıldızların da benzer şekilde fırlatılmayacağını düşünmek için hiçbir neden yoktur. Amir Siraj ve Avi Loeb, Güneş ile birlikte aynı yıldız kümesinde doğmuş olan diğer yıldızlardan fırlatılmış gezegenimsilerin, Oort bulutu'nu oluşturmuş olabileceği sonucuna varmışlardır. Her iki araştırmacı da Jüpiter ile yakın bir karşılaşma sonucu yörünge enerjisini kaybederek Güneş Sistemi'nde kapana kısılmış ʻOumuamua benzeri cisimlerin aranmasını önermiştir.

Bir yıldızın yörüngesindeki cisimlerin, üçüncü bir büyük kütleli cisimle etkileşime girerek fırlatılması ve böylece yıldızlararası cisimler haline gelmesi mümkündür. Başlangıçta Güneş'e kütleçekimsel olarak bağlı olan C/1980 E1 kuyruklu yıldızı, 1980'lerin başında Jüpiter'in yakınından geçerken ivmelenerek Güneş Sistemi'nden kurtulmasını sağlayacak kaçış hızına ulaşmış ve bu tür bir etkileşimin en bilinen örneklerinden biri olmuştur. Bu durum yörüngesini eliptikten hiperboliğe çevirerek onu o zamanın bilinen en dış merkezli cismi haline getirmiştir. Dış merkezliği 1,057 olarak ölçülen cisim yıldızlararası uzaya doğru ilerlemektedir.
Mevcut gözlemsel zorluklar nedeniyle bir yıldızlararası cisim genellikle yalnızca Güneş Sistemi'nden geçerken tespit edilebilir. Güneş'e kütleçekimsel olarak bağlı olmadığını kanıtlayan güçlü hiperbolik yörüngesi ve birkaç km/s'yi aşan hiperbolik aşırı hızı sayesinde ayırt edilebilirler. Buna karşılık, kütleçekimsel olarak bağlı cisimler Güneş etrafında eliptik yörüngeler izler. Yörüngeleri paraboliğe çok yakın olan birkaç cismin kütleçekimsel olarak bağlı olup olmadıkları ise belirsizdir.
Bir yıldızlararası kuyruklu yıldız, nadiren de olsa Güneş Sistemi'nden geçerken Güneş merkezli bir yörüngeye yakalanabilir. Bilgisayar simülasyonları, Jüpiter'in bir tanesini yakalayabilecek kadar büyük kütleli tek gezegen olduğunu ve bunun altmış milyon yılda bir gerçekleşebileceğini göstermektedir. Machholz 1 ve Hyakutake C/1996 B2 kuyruklu yıldızları, bu tür kuyruklu yıldızların olası örnekleridir. Bunlar, Güneş Sistemi'ndeki kuyruklu yıldızlara göre atipik (veya alışılmadık) kimyasal bileşimler gösterirler.
Son araştırmalar, 514107 Kaʻepaokaʻawela asteroidinin Jüpiter ile eş yörüngeli hareketi ve Güneş etrafındaki ters yönlü yörüngesinin kanıtladığı gibi, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce yakalanmış eski bir yıldızlararası cisim olabileceğini düşündürmektedir. İlave olarak, C/2018 V1 (Machholz-Fujikawa-Iwamoto) kuyruklu yıldızının Güneş dışı bir kökene sahip olma olasılığı (%72,6) yüksek olsa da Oort bulutu'ndan kaynaklanma olasılığı da göz ardı edilmemektedir. Harvard gök bilimcileri, bu yolla maddenin ve potansiyel olarak uykudaki sporların çok uzak mesafeler boyunca taşınabileceğini öne sürmektedir. Oumuamua'nın iç Güneş Sistemi'nden geçerken tespit edilmiş olması, ötegezegen sistemleriyle aramızda maddesel bir bağlantı olabileceği ihtimalini doğrulamaktadır.

Güneş Sistemi'ndeki yıldızlararası ziyaretçiler, kilometre büyüklüğündeki cisimlerden mikron altı parçacıklara kadar geniş bir boyut yelpazesine sahiptir. Ayrıca yıldızlararası toz ve meteoroitler, ana sistemlerinden değerli bilgiler taşır. Ancak bu cisimleri, bu geniş boyut yelpazesinin her noktasında tespit etmek kolay değildir (Bkz. Şekil). En küçük yıldızlararası toz parçacıkları elektromanyetik kuvvetler tarafından Güneş Sistemi'nin dışına itilirken, en büyükleri ise o kadar seyrektir ki uzay araçlarındaki dedektörlerle yeterli istatistiksel veri toplanamaz. Bu nedenle, ara boyutlardaki (0,1–1 mikrometre) yıldızlararası ve gezegenler arası parçacıkları birbirinden ayırt etmek zor olabilir. Çünkü bu parçacıkların hızları ve geliş yönleri çok büyük değişkenlik gösterebilir. Dünya atmosferinde meteor olarak gözlemlenen yıldızlararası meteoroitleri tanımlamak, yüksek doğrulukta ölçümler ve titiz hata analizleri gerektirdiği için oldukça zordur. Aksi takdirde, ölçüm hataları paraboliğe yakın yörüngeleri parabolik sınırın ötesine kaydırarak bu parçacıkların yanlışlıkla yıldızlararası kökenli hiperbolik bir grup olarak sınıflandırılmasına neden olabilir.
Asteroitler ve kuyruklu yıldızlar gibi büyük yıldızlararası ziyaretçiler, Güneş Sistemi'nde ilk kez 2017'de (1I/ʻOumuamua) ve 2019'da (2I/Borisov) tespit edilmiştir ve Vera C. Rubin Gözlemevi gibi yeni teleskoplarla daha sık tespit edilmeleri beklenmektedir. Amir Siraj ve Avi Loeb, Vera C. Rubin Gözlemevi'nin önemli keşifler yapacağını öngörmektedir. Buna göre gözlemevi, hem Güneş'in hareketinden kaynaklanan dağılım anizotropisini tespit edebilecek hem de yıldızlararası cisimlerin konak yıldızlarından fırlatılma hızının karakteristik değerini belirleyebilecektir.
Mayıs 2023'te yayımlanan bir çalışmada gök bilimciler, yıllar içinde başka yıldızlararası cisimlerin de Dünya'ya Yakın Yörünge'ye (NEO) yakalanmış olabileceği sonucuna varmıştır.

19 Ekim 2017 tarihinde Pan-STARRS teleskobu tarafından 20 kadirden bir görünür büyüklükte sönük bir cisim keşfedildi. Gözlemler, cismin Güneş etrafında güçlü bir hiperbolik yörünge izlediğini ve Güneş'in kaçış hızından daha yüksek bir hıza sahip olduğunu göstermiştir. Bu durum, cismin Güneş Sistemi'ne kütleçekimsel olarak bağlı olmadığı ve büyük olasılıkla yıldızlararası bir cisim olduğu anlamına gelmekteydi. Başlangıçta bir kuyruklu yıldız olduğu varsayıldığı için C/2017 U1 olarak adlandırıldı, ancak 25 Ekim'de herhangi bir kuyruklu yıldız aktivitesi bulunamayınca A/2017 U1 olarak yeniden adlandırıldı. Yıldızlararası doğası doğrulandıktan sonra, 1I/ʻOumuamua adını aldı. Bu adlandırmada "1" rakamı cismin keşfedilen ilk tür olduğunu, "I" harfi yıldızlararası (interstellar) kökenini, "ʻOumuamua" ismi ise Hawaii dilinde "uzaktan gelen ilk elçi" anlamına gelen bir kelimeyi ifade etmektedir.
ʻOumuamua'nın herhangi bir kuyruklu yıldız aktivitesi göstermemesi, geldiği yıldız sisteminin iç bölgelerinden fırlatıldığına işaret eder. Tıpkı Güneş Sistemi'nden tanıdığımız kayalık asteroitler, sönmüş kuyruklu yıldızlar ve demokloidler gibi, bu cisim de muhtemelen donma sınırının içinde kalarak tüm yüzey uçucularını kaybetmiştir. Ancak bu yalnızca bir varsayımdır. ʻOumuamua, konak sisteminden atıldıktan sonra yıldızlara

Astronomide Yıldızlar arası ortam (ISM), bir galaksideki yıldız sistemleri arasında var olan maddedir. Bu madde iyonik, atomik ve moleküler formda gaz, toz ve kozmik ışınlar içerir. Yıldızlararası uzayı doldurur ve galaksiler arası uzaya iyi bir şekilde uyum sağlar. Aynı hacmi kaplayan elektromanyetik radyasyon şeklindeki enerji de yıldızlararası radyasyon alanıdır.
Yıldızlar arası ortam birden çok fazdan oluşur. Çoğunlukla hidrojenden oluşur ve onu helyum, karbon, oksijen ve nitrojen takip eder. Bu fazların termal basıncı birbiri ile denge halindedir. Manyetik alanlar ve çalkantılı hareket ISM içinde basınç sağlar ve tipik olarak termal basınçtan daha önemlidir.
Bütün fazlar ISM dünya standartlarına göre fazlasıyla seyrektir. ISM'in soğuk ve yoğun bölgelerinde madde genelde molekül formundadır ve cm³ içinde 1 milyon moleküle kadar ulaşır. Sıcak ve seyrek bölgelerinde ISM genel olarak iyonik durumdadır. Kütlesel olarak %99 ISM gaz formundadır ve numarasal olarak %91 olarak hidrojen atomu ve %9 olarak da helyum atomu bulunur. Kütlesel olarak bu %70 hidrojen, %28 helyum ve %1,5 daha ağır elementler olur.
ISM astrofizikte yıldızsal ve galaktik durumlar arasındaki ortanca rolü nedeniyle çok önemli role sahiptir. Yıldızlar ISM'in en yoğun bölgelerinde oluşur ve ISM'i madde ve enerji ile değiştirir. Yıldızlar ve ISM arasındaki bu rol galaksilerin gaz içeriklerini ne oranda tükettiğini ve ömürlerini belilemekte yardımcı olur.
NASA, Voyager 1'in Yıldızlararası ortama 25 Ağustos 2012'de ulaştığını 12 Eylül 2013'te resmi olarak duyurdu. Yıldızlararası plazma ve toz 2025'e kadar incelenecek. 

Tablo 1 Samanyolu galaksisinin yıldızlararası çevredeki bileşenlerinin özelliklerini göstermektedir.

Field, Goldsmith ve Habing(1969) ISM'in gözlemlenen özelliklerini açıklamak için statik iki fazlı denge modelini önesürdüler. Model ISM soğuk ve yoğun bir fazla, nötr hidrojen molekülleri ve sıcak bir bulutlararası fazdan oluşuyordu, nötr ve iyonlaştırılmış gazlar. Çok sıcak bir gazı temsil eden ve süpernova tarafından şok şeklinde ısıtılan dinamik üçüncü bir faz eklediler. Bu fazlar ısıtma ve soğutmanın dengelenebileceği sıcaklıktaydılar. Makaleleri 30 yıl boyunca başka çalışmalar için temel oluşturmuştur.

SM çalkantılıdır ve dolayısıyla tüm uzaysal boyutlardan yapılarla doludur. Yıldızlar büyük moleküler bulut komplekslerini içinde doğarlar ve genel olarak boyutları yalnızca birkaç parsektir. Yaşamları ve ölümleri boyunca yıldızlar ISM ile fiziksel olarak etkileşir.
Süpernova tarafından yaratılan şok dalgaları ve genç yıldızlardan gelen yıldızsal rüzgarlar çevrelerine çok büyük ölçülerde enerji verirler ve hipersonuk çalkantı yaratırlar.

ISM güneş sisteminin gezegenlerarası çevresinin bittiği yerde başlar. Solar rüzgar, yokedilme şokuyla ses hızından daha düşük hızlara yavaşlar.

ISM ayrıca yok olma ve kızıllaşmadan, ışık yoğunluğunun düşmesi ve gözlemlenebilir dominant dalgaboyunun düşmesi, da sorumludur. Bu etkiler fotonların dağılması ve emilmesiyle oluşur ve ISM'in çıplak gözle gözlemlenebilmesine olanak tanır.
Uzak ultraviyole ışık ISM'in nötr birleşenleri tarafından etkili bir şekilde emilebilir. Örneğin; atomik hidrojenin tipik emilme dalga boyu yaklaşık 121.5 nano metredir. Bu nedenle bu dalga boyunda bir ışığın Dünya'dan birkaç yüz ışık yılı uzakta olmayan bir yıldız tarafından yayıldığını görmek neredeyse imkânsızdır.

ISM genellikle termodinamik dengeden uzaktır. Ancak, yıldızlararası radyasyon alanları tipik olarak termodinamik dengelerden çok daha zayıftır. Yani, Boltzmann formülüne göre bir atom ya da molekülün bağlanma seviyesi nadiren doludur.
Yoğunluk, ıscaklık ve ISM'in iyonizsyon durumuna bağlı olarak farklı ısıtma ve soğutma mekanizmaları gazın sıcaklığını etkiler.

Düşük enerjili kozmik ışınlarla ısıtma
Kozmik ışınlar etkili bir ısıtma kaynağıdır ve moleküler bulutların derinlerine girebilirler. Kozmik ışınlar gza hem iyonizsyon hem de kararsızlaştırma yoluyla enerji verir.
Taneciklerle fotoelektrik ısıtma
Sıcak yıldızlardan yayılan ultraviyole ışınları toz taneciklerinden elektronları ayırbilir. Foton toz taneciğine çarpar ve enerjisnin bir kısmı potansiyel enerji bariyerini gerçip elktronu tanecikten ayırmak için harcanır. Toz taneciklerinin dağılımı 
  
    
      
        n
        (
        r
        )
        ∝
        
          r
          
            −
            3.5
          
        
      
    
    {\displaystyle n(r)\propto r^{-3.5}}
  
 olduğu için alandaki tanecik dağılımı 
  
    
      
        
          r
          
            2
          
        
        n
        ∝
        
          r
          
            −
            1.5
          
        
      
    
    {\displaystyle r^{2}n\propto r^{-1.5}}
  
. olur. Bu da en küçük toz taneciklerinin bu ısıtma metodunu domine ettiğini gösterir.
Fotoiyonizasyon
Bir elektron bir atomdan ayrıldığı zaman kinetik enerji taşır. Bu ısıtma mekanizması HII bölgelerini domine eder ama karbon atomlarının eksikliği nedeniyle ISM dağılımında göz ardı edilebilir.
X-ışını ısıtması
X-ışınları, atomlardan ve yonlardan elektronları uzaklaştırabilir ve bu fotoelektronlar ikincil iyonlaşmalara yol açabilir. Yoğunluk genellikle düşük olduğu için bu ısınma yalnızca sıcak, daha az yoğun atomik ortamlarda (kolon yoğunluğu küçük olduğundan) verimli olur. Örneğin, moleküler bulutlarda yalnızca sert x-ışınları nüfuz edebilir ve x-ışını ısınması göz ardı edilebilir. Bu, bölgenin bir süpernova kalıntısı gibi bir x-ışını kaynağına yakın olmadığı varsayımıyla yapılır.
Kimyasal ısıtma
Moleküler hidrojen, iki H atomu karşılaştığında toz taneciklerinin yüzeyinde oluşabilir. Bu süreç 4.48 eV ener yayar ve toz taneciğini ısıtır.
Toz- Gaz ısıtması
Yüksek yoğunluktaki gaz atomları ve moleküller ile toz taneleri arasındaki çarpışmalar termal enerji transfer edebilir. HII bölgelerinde önemli değildir, çünkü mor-ötesi (UV) radyasyon daha önemlidir. Nötr seyrek ortamda tanecikler her zaman daha soğuktur, fakat düşük yoğunluk nedeniyle gazı etkili bir şekilde soğutmazlar.
Yoğunluğun ve sıcaklığın çok yüksek olduğu süpernova kalıntılarında, taneciklerin termal değişim yoluyla ısıtılması çok önemlidir.
Gaz ısınması, dev moleküler bulutların derinlerinde (özellikle yüksek yoğunluklarda) baskındır. Düşük optik derinliği nedeniyle uzak kızılötesi radyasyon derinlere nüfuz eder. Toz taneleri bu radyasyon aracılığıyla ısınır ve gazla çarpışmalar sırasında termal enerji transfer edebilir. Isınmadaki verimliliğin ölçümü, yerleştirme katsayısı ile elde edilir:

  
    
      
        α
        =
        
          
            
              
                T
                
                  2
                
              
              −
              T
            
            
              
                T
                
                  d
                
              
              −
              T
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {T_{2}-T}{T_{d}-T}}}
  

Burada T gazın sıcaklığını, Td tozun sıcaklığını ve T2 ise gaz atomunun veya molekülünün çarpışma sonrası sıcaklığıdır. Bu katsayı, Burke & Hollenbach 1983 tarafından α = 0,35 olarak ölçülmüştür.

Diğer Isıtma Mekanizmaları
Aşağıdakiler dahil çeşitli makroskobik ısıtma mekanizmaları mevcuttur:
Bir bulutun kütleçekimsel çöküşü
Süpernova patlamaları
Yıldız rüzgarları
H II bölgelerinin genişlemesi
Süpernova kalıntıları tarafından oluşturulan manyetik hidrodinamik dalgalar

İnce yapı soğutması
İnce yapı soğutma süreci, sıcak gaz bölgeleri ve moleküler bulutların derin bölgeleri hariç, yıldızlararası ortamın çoğu bölgesinde baskındır. Bu süreç en verimli şekilde, temel seviyeye yakın ince yapı seviyelerine sahip bol miktarda atom ile gerçekleşir. Örneğin, nötr ortamda C II ve O I gibi atomlar ile H II bölgelerinde O II, O III, N II, N III, Ne II ve Ne III gibi atomlar bu süreçte etkili rol oynarlar. Çarpışmalar bu atomları daha yüksek seviyelere çıkarır ve sonunda bu atomlar, enerjiyi bölgeden taşıyacak olan foton yayımı yoluyla tekrar düşük enerji seviyelerine dönerler.
İzin verilmiş hatlarda soğutma
Düşük sıcaklıklarda, ince yapı seviyeleri dışındaki seviyeler de çarpışmalar aracılığıyla doldurulabilir. Örneğin;hidrojenin n=2 seviyesindeki çarpışmasal kararsızlık Lya fotonlarını kararlılık durumunda yayar. Moleküler bulutlarda kararsızlık ve CO'nun yörüngesel çizgileri önemlidir. Molekül kararsızlaştığı zaman eninde sonunda daha düşük bir enerji seviyesine döner ve bir foton yayarak bölgeyi soğutur.

10 kHz ve 300 GHz arası radyo dalgaları yıldızlar arası uzayda dünya yüzeyinde olduğundan daha farklı yayılır. Dünyada olmayan birçok etki ve sinyal bozum kaynağı vardır.

Yıldızlararası çevrenin doğası yüzyıllardır astronomların ve biliminsanlarının ilgisini çekmiştir ve ISM algısı gelişmiştir. Ancak, ilk olarak yıldızlararası uzay konseptinin temelini kabullenmek zorundadırlar. Terim yazılı olarak ilk defa Bacon tarafından kullanılmış olarak gözükmektedir. Daha sonra doğa filozofu Robert Boyle "cennetin yıldızlararası kısmını tartışmıştır"
Modern elektromanyetik teoriden önce fizikçiler luminiferous aether'ın (ışık saçan hava veya madde) ışık yayan bir ortam olarak var olduğunu düşünmüşlerdir. Bu aether'ın yıldızlararası uzaya uzandığı düşünülmüştür.
Fotografik görüntülemedeki gelişmeler Edward Barnrd'a nebulanın ilk görüntülerini oluşturma imkânı tanımıştır. Yıldızlararası uzaydaki soğuk maddenin ilk tebiti 1904'te Johannes Hartman tarafından yapılmıştır. Delta takımyıldızlarının yörüngesinin ve spektrumunun tarihini çalışırken Hartmann ışığın bu yıldızdan geldiğini ve bir kısmının dünyay erişmeden emildiğini fark etmiştir.
Hartmann kalsiyumun K çizgisindeki emilin " aşırı zayıf ancak neredeyse mükemmel keskinlikte olduğunu fark etmiştir. Çizginin statik doğası Hartmann'ı emilimden sorumlu olan gazın Delta takımyıldızı atmosferinde olmadığını, onun yerine yıldızın görüş açısınında bir yerlerde olduğunu öne sürmüştür. Bu keşif ISM çalışmalarını başlatmıştır.
Bir seri çalışmalar so

Yığılma diski, büyük bir merkezi cisim etrafında yörüngesel hareket halinde dağılmış olan malzeme tarafından oluşturulmuş bir yapıdır (genellikle bir çöküntü çemberidir). Bu merkezi cisim sıklıkla bir yıldızdır. Sürtünme kuvveti, dengesiz ışınım, manyetik hidrodinamik etkiler ve diğer kuvvetler, diskteki yörüngede bulunan malzemenin merkezi cisme doğru sarmal bir yapı oluşturmasına yol açan kararsızlıklara neden olur. Kütle çekimi ve sürtünme kuvvetleri malzemeyi sıkıştırarak sıcaklığını yükseltir ve elektromanyetik radyasyon yayılmasına neden olur. Bu radyasyonun frekans aralığı, merkezi cismin kütlesine bağlıdır. Spektrumun X ışını kısmındaki nötron yıldızları ve kara delikler etrafında bulunan genç yıldızlar ve önyıldızların yığılma diskleri, kızılötesinde ışık saçar. Yığılma disklerindeki salınım modlarının incelenmesi diskosismoloji olarak adlandırılır.

Yığılma diskleri astrofizikte sıklıkla karşılaşılan bir olgudur. Aktif gökada çekirdekleri, ön gezegen diskleri ve gama ışını patlamaları gibi birçok olay yığılma disklerini içerir. Bu diskler genellikle merkezdeki cismin yakınından çıkan astrofiziksel jetlere yol açar. Jetler, yıldız-disk sisteminin çok fazla kütle kaybetmeden açısal momentumunu kaybetmesi için etkili bir yoldur.
En belirgin yığılma diskleri, gökadaların merkezinde bulunan devasa kara delikler olduğu düşünülen aktif gökada çekirdeklerinin ve kuasarların yığılma diskleridir. Madde yığılma diskine girerken, içeriye doğru bir sarmal çizen ve tendeks çizgisi adı verilen bir yörüngeyi takip eder. Bunun nedeni, parçacıkların türbülanslı bir akışta birbirine sürtünmesi ve çarpmasıdır. Bu da sürtünme ısısına yol açarak enerjiyi yayar, parçacıkların açısal momentumunu azaltır ve içeriye doğru sürüklenmesine neden olur, böylece içe doğru bir sarmalı tetikler. Açısal momentum kaybı hızda bir azalma olarak ortaya çıkar ve daha düşük bir hızda, parçacık daha alt bir yörüngeye geçmek zorunda kalır. Parçacık bu alt yörüngeye düştüğünde, kütleçekimsel potansiyel enerjisinin bir kısmı artan hıza dönüştürülür ve parçacık hız kazanır. Böylece, parçacık artık eskisinden daha hızlı hareket etmesine rağmen enerjisini ve açısal momentumunu kaybetmiştir. Bir parçacık giderek daha yakın bir yörüngede döndükçe hızı artar ve hız arttıkça, parçacığın potansiyel enerjisinin (kara deliğe göre) daha fazlası yayılır ve sürtünme ısısı artar. Bir kara deliğin yığılma diski, olay ufkunun hemen dışında X-ışınları yayacak kadar sıcaktır. Kuasarların yüksek aydınlatma gücünün, süper kütleli kara delikler tarafından yutulan gazın bir sonucu olduğuna inanılmaktadır. Yıldızların gelgit bozulmasıyla oluşan eliptik yığılma diskleri, galaktik çekirdeklerde ve kuasarlarda tipik olabilir. Yığılma süreci, bir cismin kütlesinin yaklaşık %10 ila %40'ının enerjiye dönüştürülmesini sağlayabilir ve bu oran nükleer füzyon süreçlerinde yaklaşık %0,7'dir. Yakın ikili sistemlerde, daha büyük kütleli birincil bileşen daha hızlı evrimleşir ve daha az kütleli yoldaş bileşen dev durumuna ulaşıp Roche lobunu aştığında, zaten bir beyaz cüce, bir nötron yıldızı veya bir kara delik haline gelmiştir. Daha sonra yoldaş yıldızdan birincil yıldıza doğru bir gaz akışı gelişir. Açısal momentumun korunumu, bir yıldızdan diğerine doğrudan bir akışı engelleyerek yığılma diskinin oluşmasına yol açar.
T Tauri yıldızlarını veya Herbig yıldızlarını çevreleyen yığılma disklerine, gezegen sistemlerinin öncülleri olduğu düşünüldüğünden ön gezegen diskleri denir. Bu durumda biriken gaz, yoldaş yıldızdan ziyade yıldızın oluştuğu moleküler buluttan gelir.

1940'larda, modeller ilk temel fizik prensiplerinden elde edildi. Gözlemlere katılma amacıyla, bu modeller açısal momentumun yeniden dağıtılması için henüz bilinmeyen bir mekanizma çalıştırmak zorunda kaldı. Eğer madde içeri düşerse sadece yerçekimi enerjisini değil açısal momentumunu da kaybeder. Kütle merkezinin içine düşen açısal momentum, merkezden uzakta bir kitlenin açısal momentum kazancıyla telefi edilmelidir. Çünkü diskin toplam açısal momentumu korunur. Başka bir deyişle, o açısal momentum maddenin yapışmasını sağlamak için dışarı nakledilmelidir. Rayleigh kararlılık kriterlerine göre;

  
    
      
        
          
            
              ∂
              (
              
                R
                
                  2
                
              
              Ω
              )
            
            
              ∂
              R
            
          
        
        >
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial (R^{2}\Omega )}{\partial R}}>0,}
  

Burada 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
   sıvı elementin açısal hızını ve 
  
    
      
        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 ise rotasyon merkezine uzaklığını temsil eder. Bir yığılma diskinde laminer bir akış olması bekleniyor. Bu açısal momentumun taşınması için bir hidrodinamik mekanizmanın varlığını önler.
Bir yandan, viskoz gerilmeleri maddenin ısınmasına ve yerçekimi enerjisini yaymak için merkeze doğru gitmesine neden olur. Öte yandan, viskozite kendisi için dişi dış kısımlarına açısal momentum taşımasını açıklamak için yeterli değildir. Türbülansın kökeni tam olarak anlaşılamamış olmasına rağmen, geliştirilmiş türbülans vizkozite mekanizmasının, açısal momentumu yeniden dağıtmasından sorumlu olduğu düşünülüyor. Geleneksel fenomenolojik yaklaşım, disk içindeki türbülans girdaplar nedeniyle vizkozitede etkili artışla tanımlanan ayarlanabilir bir parometreyi tanıttı.1991 yılında, manyetik dönme istikrarsızlığının (MRG) yeniden keşfi ile birlikte, S.A. Balbu ve J.F. Hawley zayıf bir manyetize disk kurdular. Bu disk ağır, kompakt merkezli nesnenin etrafına kurulduğu için son derece iktidarsız olmalıydı. Bu disk açısal momentumun yeniden dağıtılması için doğrudan bir mekanizma sağlar.

Shakura ve Sunyaev (1973) artırılmş bir viskozite kaynağı olarak gaz türbülansını önerir. Subsonik türbülans ve girdapların boyutu için bir üst limit olarak disk yüksekliğini varsayarsak, disk viskozitesi 
  
    
      
        ν
        =
        α
        
          c
          
            
              s
            
          
        
        H
      
    
    {\displaystyle \nu =\alpha c_{\rm {s}}H}
  
  olarak tahmin edilebilir.Burada 
  
    
      
        
          c
          
            
              s
            
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{\rm {s}}}
  
  ses hızı, 
  
    
      
        H
      
    
    {\displaystyle H}
  
  disk yüksekliği ve 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
  ise sıfır ve bir arasındaki serbest parametredir. Türbülans hareketi 
  
    
      
        ν
        ≈
        
          v
          
            
              t
              u
              r
              b
            
          
        
        
          l
          
            
              t
              u
              r
              b
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu \approx v_{\rm {turb}}l_{\rm {turb}}}
  
, burada 
  
    
      
        
          v
          
            
              t
              u
              r
              b
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{\rm {turb}}}
  
  gaz hareketine göreceli çalkantılı hücrelerin hızı ve 
  
    
      
        
          l
          
            
              t
              u
              r
              b
            
          
        
      
    
    {\displaystyle l_{\rm {turb}}}
  
   büyük çalkantılı hücrelerin boyutudur, 
  
    
      
        
          l
          
            
              t
              u
              r
              b
            
          
        
        ≈
        H
        =
        
          c
          
            
              s
            
          
        
        
          /
        
        Ω
      
    
    {\displaystyle l_{\rm {turb}}\approx H=c_{\rm {s}}/\Omega }
  
   olarak tahmin edilir. Burada 
  
    
      
        
          v
          
            
              t
              u
              r
              b
            
          
        
        ≈
        
          c
          
            
              s
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{\rm {turb}}\approx c_{\rm {s}}}
  
, where 
  
    
      
        Ω
        =
        (
        G
        M
        
          )
          
            1
            
              /
            
            2
          
        
        
          r
          
            −
            3
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \Omega =(GM)^{1/2}r^{-3/2}}
  
, Kepler yörünge açısal hızıdır. 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 kütle ve 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 cismin radyal mesafesidir.
Hidrostatik bir denge denklemi kullanılarak, açısal momentum korunumu ile kombine eder ve disk ince olduğunu varsayarsak, disk yapısının denklemleri   parametresi cinsinden çözülebilir. Gözlemlerin çoğu sadece zayıf 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
  'lara bağlıdır. Bu yüzden bu teori serbest parametre olsa bile göstergedir. Opasite için Kramers 'yasası kullanarak şu bulunmuştur:

  
    
      
        H
        =
        1.7
        ×
        
          10
          
            8
          
        
        
          α
          
            −
            1
            
              /
            
            10
          
        
        
          
            
              
                M
                ˙
              
            
          
          
            16
          
          
            3
            
              /
            
            20
          
        
        
          m
          
            1
          
          
            −
            3
 

Çekirdeksiz gezegen, metalik bir çekirdeği olmayan, gezegenin etkili bir dev kayalık manto olan karasal gezegenin teorik bir türüdür.

Sara Seager ve Linda Elkins-Tanton'un 2008 tarihli bir gazetesine göre, muhtemelen çürük olmayan bir gezegenin oluşabileceği iki yol vardır.
Birincisinde, gezegen, tüm metalik demirin silikat mineral kristallerine bağlandığı çakıllı göktaşına benzeyen, tamamen oksitlenmiş, su açısından zengin materyalden faydalanır. Bu tür gezegenler, merkezi yıldızdan daha soğuk bölgelerde oluşabilir.
İkincisinde, gezegen hem zengin, hem de zengin demir maddesinden oluşur. Bununla birlikte, metal demir su ile reaksiyona girerek demir oksit oluşturur ve bir metal çekirdeğin ayrımı yapılmadan önce hidrojen serbest bırakır. Demir damlacıkları iyi karıştırılır ve yeterince küçük (<1 santimetre) olması koşuluyla, tahmin edilen nihai sonuç, demirin oksitlenmesi ve göbeği oluşturamayacağı şekilde mantoda tutulmasıdır.

Dinamo teorisine göre, dünyanın manyetik alanı akan sıvı metalik çekirdeğinden kaynaklanır, ancak süper dünya, kütle, iç kısımların farklı katmanlara ayrılmasını önleyecek ve böylece farklılaşmayla sonuçlanabilecek yüksek viskoziteler ve yüksek erime sıcaklıkları ile çekirdeksiz mantolar yüksek basınçlar üretebilir. Dünya üzerinde kayalık olan magnezyum oksit, Süper Dünya'larda bulunan basınç ve sıcaklıklarda sıvı bir metal olabilir ve Süper Dünya'ların mantolarında bir manyetik alan oluşturabilir.

Çekirdeksiz ve çekirdekli gezegenlerin tahmin edilen boyutları birkaç yüzyılda benzerdir, bu da ölçülen gezegen kütlelerine ve yarıçaplarına dayalı Güneş dış gezegenlerin iç kompozisyonunun yorumlanmasını zorlaştırmaktadır.

karbon gezegeni
Çöl gezegeni

Çift gezegen (aynı zamanda ikili gezegen ), astronomide iki adet gezegen veya gezegen kütleli nesneden oluştuğu ve bunların ortak ağırlık merkezinin her iki cismin de dışında yer aldığı ikili bir uydu sistemidir.
Samanyolu'ndaki yıldız sistemlerinden üçte birinin çift yıldız sistemi olmasına rağmen, tipik olarak gezegen-uydu kütle oranının yaklaşık 1:10.000 olması, ikili uydu sistemlerinin ana yıldızın kütleçekimden büyük ölçüde etkilenmeleri  ve dev çarpma hipotezine göre yalnızca belirli koşullar altında kütleçekim açısından kararlı olmaları nedenleriyle çift gezegen sistemlerine nadiren rastlanılmaktadır.
Güneş Sistemi bünyesinde resmi olarak tanımlanmış bir çift gezegen sistemi bulunmamaktadır, ancak Dünya - Ay sistemi bazen bir çift gezegen sistemi olarak kabul edilir. Avrupa Uzay Ajansı tarafından, SMART-1 misyonunun tanıtım materyallerinde Dünya-Ay sisteminden çift gezegen olarak bahsedilmiştir.
Cüce gezegen adaylarından bazıları ikili gezegen sistemi olarak tanımlanabilmektedir. Uluslararası Astronomi Birliği, 2006 Genel Kurulunda Plüton ve Charon'un çift gezegen olarak yeniden sınıflandırılması önerisini gündemine almış, ancak bahse konu öneri IAU'nun mevcut gezegen tanımı lehine kabul edilmemiştir. Gezegen kütlesine sahip uydulara sahip diğer Neptün ötesi sistemler arasında Eris – Dysnomia, Orcus – Vanth ve Varda – Ilmarë bulunur.
Üyeleri yaklaşık olarak eşit kütleye sahip olan ikili asteroitler ise kimi zaman ikili küçük gezegen olarak sınıflandırılmaktadır. Bunlar arasında ikili asteroitler 69230 Hermes ve 90 Antiope ve ikili Kuiper kuşağı nesneleri (KBO'lar) 79360 Sila–Nunam ve 1998 WW31 yer almaktadır.

Bir "çift gezegen" ile "uydu sistemi"ni ayırt etmek için hangi ölçütlerin kullanılması gerektiği konusunda çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Aşağıda bu konudaki temel argümanlara yer verilmiştir.

Astronomical Journal'da önerilen bir tanıma göre, iki nesnenin çift gezegen olarak adlandırılabilmesi için her iki cismin de, ayrı ayrı olarak yörünge temizleme kriterini karşılaması gerekmektedir.

"Çift gezegen" tanımlamasında kullanılmakta olan önemli bir kriter, iki cismin kütlelerinin birbirine olan oranıdır. Oran olarak 1 değerini alan kütle oranı, eşit kütleye sahip iki cisim bulunduğunu ifade eder. Bu nedenle bu oranın 1'e yakın olduğu cisimlerin "çift gezegen" olarak tanımlanabilmesi daha olasıdır. Bu tanımı kullanarak, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ün doğal uyduları çift gezegen tanımının dışında bırakılabilir. Bazı cüce gezegenlerin uyduları da benzer şekilde ana cisme göre çok daha küçük kütlelere sahiptir.
Bu kapsamda yer alan en dikkat çekici istisna Plüton-Charon sistemidir. Charon-Plüton'un 0,122 (≈1⁄8 ) değerli kütle oranı 1'e o kadar yakındır ki Plüton ve Charon birçok bilim insanı tarafından sıklıkla "çift cüce gezegen" ("gezegenin 2006 tanımından önce" "çift gezegen") olarak tanımlanmıştır. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) daha önce Charon'u Plüton'un uydusu olarak sınıflandırmış olmasına rağmen, ilerleyen dönemlerde bu gök cisimlerinin bir çift cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılabileceği ifade edilmiştir. Öte yandan, 2006 tarihli bir IAU raporunda Charon-Plüton ikilisi bir çift gezegen olarak sınıflandırılmıştır.

0,01230 (≈1⁄81 ) düzeyindeki Ay-Dünya kütle oranı ise Güneş Sistemi bünyesindeki diğer tüm uydu-gezegen oranlarıyla karşılaştırıldığında 1 oranına oldukça yakındır. (Diğer gezegenlerin uydularıyla olan kütle oranlarının tümü 0,0025 seviyesinin altındadır.) Sonuç olarak, azınlıkta da olsa, bazı bilim insanları Dünya-Ay sistemini de bir çift gezegen olarak sınıflandırmaktadır. Eris'in tek uydusu Dysnomia'nın yarıçapı Eris'in yarıçapının neredeyse 1⁄4'i düzeyindedir; benzer yoğunlukları olduğu varsayıldığında (Dysnomia'nın iç bileşen yapısı Eris'inkinden önemli ölçüde farklı olabilir veya olmayabilir), iki nesnenin kütle oranı, Ay-Dünya ve Charon-Plüton oranlarına yakın bir değer olan 1⁄40 seviyesine yakın olmalıdır.

Halihazırda, çift gezegen sistemi için önerilen en yaygın tanım, cisimlerin çevresinde dönmekte olduğu çift merkezinin her iki cismin de kütlesinin dışında yer almasıdır. Bu tanıma göre Plüton ve Charon Haziran 2015'te New Horizons uzay aracının görüntülerinden oluşturulan animasyonlar uyarınca çift cüce gezegenlerdir.
Bu tanıma göre, Dünya-Ay sistemi şu anda bir çift gezegen değildir. Bunun nedeni ise Ay'ın sistem içinde ortak bir nokta çevresinde gözle görülür bir dönüş yapmasına yetecek kadar büyük olmasına rağmen, sistemin çift merkezinin Dünya'nın kütlesinin oldukça içinde yer almasıdır. Ay sürekli olarak her yıl Dünya'dan yaklaşık 3,8 cm (1,5 in) oranında dışarı doğru hareket ettiği göz önüne alındığında; birkaç milyar yıl içinde, Dünya-Ay sisteminin kütle merkezinin Dünya'nın kütlesinin dışında yer alması ve bir çift gezegen sistemi haline gelmesi beklenmektedir.

Jüpiter-Güneş sisteminin kütle merkezi Güneş'in yüzeyinin dışında yer almasına rağmen,;Jüpiter'in füzor olamayacak kadar hafif olması nedeniyle bir çift yıldız olarak kabul edilemez. Jüpiter'in on üç kat daha ağır olması halinde, döteryum füzyonu gerçekleşebilir ve Jüpiter bir kahverengi cüce olarak sınıflandırılabilirdi.

Isaac Asimov, kısmen " astronomik çekişme" (İng. tug-of-war) değeri olarak adlandırdığı ve cisimlerin göreceli boyutlarını dikkate almayan bir değere dayanarak gezegen-uydu ve çift gezegen yapıları arasında bir ayrım yapılmasını önermiştir. Bu nicelik, daha büyük (birincil) cismin daha küçük cisme uyguladığı kuvvetin, Güneş'in daha küçük cisme uyguladığı kuvvete olan oranıdır. Bunun eşit olduğu aşağıdaki biçimde gösterilebilir;

  
    
      
        
          tug-of-war value
        
        =
        
          
            
              m
              
                
                  p
                
              
            
            
              m
              
                
                  s
                
              
            
          
        
        ⋅
        
          
            (
            
              
                
                  d
                  
                    
                      s
                    
                  
                
                
                  d
                  
                    
                      p
                    
                  
                
              
            
            )
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\text{tug-of-war value}}={\frac {m_{\mathrm {p} }}{m_{\mathrm {s} }}}\cdot \left({\frac {d_{\mathrm {s} }}{d_{\mathrm {p} }}}\right)^{2}}
  

bu formülde mp birincil (daha büyük) cismin kütlesini, ms Güneş'in kütlesini, ds küçük cisim ile Güneş arasındaki mesafeyi ve dp ise küçük cisim ile birincil cisim arasındaki mesafeyi göstermektedir. Astronomik çekme değeri uydunun (daha küçük olan cismin) kütlesine bağlı değildir.
Bu formül aslında büyük cismin ve Güneş'in küçük cisim üzerindeki kütleçekim etkileri arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Örneğin, Satürn'ün uydusu Titan için bu oran 380'dir, bu da Satürn'ün Titan üzerindeki etkisinin Güneş'in Titan üzerindeki etkisinden 380 katı fazla olduğu anlamına gelmektedir. Titan için hesaplanan bu değer, sadece 3,5'luk bir çekme değerine sahip olan Satürn'ün uydusu Phoebe ile karşılaştırılabilir; bunun anlamı Satürn'ün Phoebe üzerindeki etkisi, Güneş'in Phoebe üzerindeki etkisinin sadece 3,5 katı olduğudur.
Asimov, gezegenlerin kütleçekimsel olarak bağlı olduğu çeşitli uydular için çekme değerlerini hesaplamıştır. Bu kapsamda, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gaz devi Jüpiter'in bile, daha dış kısımlarında yakalanmış uyduları üzerinde Güneş'ten yalnızca biraz daha fazla bir çekme değerine sahip olduğu, bazılarının ise çekme değerlerinin 1 değerinden çok daha yüksek olmadığını göstermiştir. Asimov'un hesaplamalarının hemen hepsinde çekme değerinin 1'den büyük olduğu, dolayısıyla Güneş'in bu cisimler üzerinde gezegenlerden daha az bir çekme kuvveti olduğu görülmektedir. Bu durumun tek istisnası, Güneş'in 0,46'lık bir değerle çekmekte olduğu Ay'dır; bu da Dünya'nın Ay üzerindeki tutuşunun Güneş'in tutuşunun yarısından daha az güçlü olduğu anlamına gelmektedir. Asimov, Dünya ve Ay'ın ikili gezegen olarak kabul edilmesi gerektiği yönündeki diğer argümanlarına bunu da dahil etmiştir.

O halde Ay'a ne Dünya'nın gerçek bir uydusu ne de yakalanmış bir uydu olarak değil, Dünya ile birlikte Güneş'in etrafında dikkatli adımlarla hareket eden kendi başına bir gezegen olarak bakabiliriz. Dünya-Ay sistemi içinde durumu resmetmenin en basit yolu Ay'ın Dünya etrafında döndüğünü düşünmektir; ancak Dünya ve Ay'ın Güneş etrafındaki yörüngelerinin tam ölçekli bir resmini çizecek olursanız, Ay'ın yörüngesinin her yerde Güneş'e doğru içbükey olduğunu görürsünüz. Yani Ay her zaman Güneş'e doğru "düşmektedir". İstisnasız diğer tüm uydular, yörüngelerinin bir bölümünde Güneş'ten "uzaklaşırlar", ana gezegenlerinin üstün çekimine kapılırlar –  ama Ay öyle değildir.
Çift gezegen tanımı, çiftin Güneş'e olan uzaklığına göre değişiklik arz etmektedir. Eğer Dünya-Ay sistemi Güneş'e şimdikinden daha uzak bir mesafede yer alan bir yörüngede bulunsaydı, o zaman Dünya Güneş'e oranla Ay'ı daha kuvvetli bir biçimde çekecektir. Örneğin, Mars'ın yörüngesinde Ay'ın çekme değeri 1,05 düzeyinde olurdu. Ayrıca Asimov'un önerisinden bu yana keşfedilen birkaç minik uydu da bu argümana göre çift gezegen olarak tanımlanabilmektedir. Örneğin, Neptün'ün küçük dış uyduları Neso ve Psamathe'nin çekme değerleri 0,42 ve 0,44'tür; bu değerler Dünya'nın uydusu Ay'ınkinden daha düşüktür. Ancak kütleleri Neptün'ünkiyle karşılaştırıldığında çok küçüktür ve tahmini olarak Neptün'e göre 1,5 ×10-9 (1⁄700,000,000 ) ve 0,4 ×10-9 (1⁄2,500,000,000 ) oranındadır.

Son olarak, iki cismin bir sistem oluşturabilmesinin hem Dünya-Ay hem de Plüton-Charon sistemleri göz önüne alındığında büyük çarpışmalar sonucunda ortaya çıktığı düşünülmektedir: Buna göre, bir gök cisminin diğer bir gök cismiyle çarpı

Çift yıldız, ortak kütle merkezinde yörünge yapan iki yıldızdan oluşan bir yıldız sistemidir. İki, üç, dört ya da daha çok yıldızlı sistemler çoklu yıldız sistemleri olarak adlandırılır. Bu sistemler, özellikle daha uzakken, çıplak göze tek bir ışık noktası olarak görünürler ve diğer yollarla çift (ya da daha fazla) olarak ortaya çıkarlar. Son iki yüzyıl boyunca yapılan araştırmalar sonucunda, evrende gözlemlediğimiz yıldızların yarısı ya da daha fazlasının, çoklu yıldız sistemlerinin parçası olduğunun farkına varıldı.
Çift yıldız terimi sıklıkla ikili yıldızla eş anlamlı olarak kullanılır; ancak, çift yıldız optik çift yıldız anlamına da gelebilir. Optik ikililer Dünya'dan gökyüzüne bakıldığı zaman birbirlerine çok yakın gözüken iki yıldız oldukları için bu adı alırlar ve ayrıca neredeyse aynı görüş çizgisi üzerindedirler. Yine de çiftlik durumu sadece optik efekte bağlıdır; yıldızların kendileri birbirlerinden uzaktır ve fiziksel bir bağ paylaşmazlar. Bir çift yıldız paralaks ölçümlerde farklılıklar, uygun hareketlerle veya radyal hızları sayesinde optik olarak ortaya çıkabilmektedir. Birçok bilinen çift yıldız optik ikili mi yoksa fiziksel bağlı çiftler mi olup olmadığı yeterli miktarda detaylı çalışılmamıştır.
İkili yıldız sistemleri, yörünge hesaplamaları bileşen yıldızların kütlelerinin öbür, yarıçap ve yoğunluk gibi, parametrelerce doğrudan olarak karar verilmesine olanak sağladığı için astrofizikçiler için çok önemlidirler. Bu aynı zamanda, tek yıldızlı kitleler tahmin edilebileceği bir ampirik kitlesel parlaklık ilişkisi (MLR) belirler.
İkili yıldızlar çoğunlukla optiksel olarak tespit edilir ve bu durumlarda görsel ikililer olarak adlandırılırlar. Birçok görsel ikili birkaç yüzyıl ya da milenyum olması gibi çok uzun yörünge periyotlarına sahiptirler ve bundan dolayı yörünge periyotları kesin olarak bilinmez ya da nadiren bilinir. Ayrıca spektroskopi (spektroskopik ikililer) ya da astrometri (astrometrik ikililer) gibi doğrudan olmayan teknikler ile de tespit edilebilirler. Eğer ikili yıldızlar bizim görüş çizgimiz boyunca aynı düzlemde yörünge yapıyorlarsa bileşenlerinden biri diğerini örtecek yani tutulmada bırakacaktır ve böyle ikililer örten ikili ya da tutulma ikilisi olarak adlandırılır.
Eğer ikili yıldız sistemindeki bileşenler birbirlerine yeterince çok yakınlarsa yerçekimlerini çarpıtıp karşılıklı dış yıldız atmosferine geçiş yapabilirler. Bazı durumlarda yakın ikili sistemler tek yıldızların yapamayacağı gelişme süreci geçirir ve kütle transferi yapabilirler. İkililer örnek Sirius Ve Cygnus X-1 (Cygnus X-1 kara delik olarak bilinir) verilebilir.

İkili terimi ilk kez William Herschel'ın 1802'de yazdığı sözünde kullanıldı:

"Eğer, buna karşılık, 2 yıldızın birbirine çok yakın konumlanması ve aynı zamanda komşu yıldızların çekimleri tarafından maddesel olarak etkilenmemesi için izole edilmesi gerekliliğinden, bu iki yıldız ayrı bir sistemi oluşturur ve karşılıklı kütleçekim bağları tarafından birleşik kalırlar. Bu gerçek çift yıldız olarak adlandırılmıştır. Böylelikle karşılıklı bağlanmış herhangi iki yıldız, ikili sideral sistem oluşturur."
Modern tanımla, ikili yıldız terimi genellikle aynı kütle merkezi etrafında dönen çift yıldız ile sınırlıdır. Çift yıldızlar teleskop ve interferometri yöntemiyle çözülebilen ikili görseller olarak bilinir. Birçok bilinen görsel çift yıldızın tüm devri henüz gözlenmemiştir. Kavisli ve kısmi bir yol boyunca seyahatleri gözlenmiştir.

Daha genel çift yıldız terimi gökyüzünde birbirine yakın gözlenen yıldızlar için kullanılmıştır. Bu ayrım nadiren İngilizce dışındaki dillerde yapılır. Çift yıldızlar çift sistemler olabilir. Gökyüzünde birbirine yakın gibi görünen, ancak Güneş'ten çok farklı gerçek mesafelerde olabilirler. İkincisi, optik çiftler ya da optik çiftleri olarak adlandırılır. 
Teleskobun icadından beri birçok çift yıldız bulundu. İlk örnekler Mizar ve Acrux'u içerir. Mizar, 1650'de Giovanni Battista Ricioli tarafından gözlemlendi. Güney parlak yıldızı Acrux, 1685 yılında Peder Fontenay tarafından keşfedildi.
John Michell çift yıldızların fiziksel olarak birbirini etkilediği önerisini 1767 yılında çift yıldızın şans ile uyumu olması olasılığının çok küçük olduğunu ilk savunan kişidir. William Herschel çift yıldızları 1779 yılında gözlemlemeye başladı ve daha sonra 700 çift yıldız ile ilgili katalog bastırdı. 1803'ten 25 yıl boyunca çift yıldızlı bir dizi göreli pozisyonlarında değişiklik gözlemlemişti ve çift sistemlerin olması gerektiği sonucuna vardı. Çift yıldızın ilk yörüngesi 1827 yılına kadar hesaplanamadı. Daha sonra Felix Savary, Xi Ursae Majoris yörüngesini hesapladı. Bu zamana kadar birçok çift yıldız ölçüldü ve kataloglandı. Amerika Birleşik Devletleri Gözlemevi tarafından Washington Çift Yıldız Kataloğu veritabanı görsel çift yıldızlar derlendi ve bunlara optik çiftler ve çift yıldızlar da dahil olmak üzere 100,000 çifti aşkın çift yıldız içeriyordu. Bu binlerce çift yıldızın yörüngelerinden sadece birkaçı bilinmektedir ve birçoğunun gerçek ikililer veya optik çift yıldız olduğu tespit edilmemiştir. Bu çiftlerin hareketlerini gözlemleyerek karar verilebilir. Eğer hareket bir çeşit yörüngede ise ya da yıldızlar benzer açısal hıza sahip ve normal hareketlerine diğer yaygın uygun harekete kıyas ile ufak farklar varsa çift muhtemelen fizikseldir. Çift yıldızlı görsel gözlemciler için kalan görevlerden biri yer çekimi bağlantısı için yeterli gözlemler elde etmek ve bunu kanıtlamak veya çürütmektir.

Çift yıldızlar gözlemlenmelerine göre dört şekilde sınıflandırıldı: görsel olarak gözleme; spektroskopik, tayf çizgisinde periyodik değişiklik; fotometrik, tutulmadan dolayı parlaklık değişimi; atrometrik, görünmeyen bir eşi nedeniyle bir yıldızın konumundaki sapmayı ölçerek. Herhangi bir çift yıldız bu sınıflardan birkaçına sahip olabilir. Örnek olarak birkaç spektroskopik çift aynı zamanda tutulma çiftidir de.

Bir görsel ikili yıldız açısal olarak ayrıldığında bileşenleri oldukça büyük olduğunda çift yıldızlar teleskop ya da yüksek güçlü dürbün ile gözlemlenebilir. Teleskobun açısal çözünürlüğü görsel ikilileri saptamada önemli bir faktördür ve daha iyi açısal çözünürlük ile görsel ikililerin tespit edilme sayısı artacaktır. İki yıldızın bağıl parlaklığı da ayrıca önemli bir faktördür. Parlak bir yıldızdan gelen parlama, sönük bileşenin varlığını tespit etmeyi zorlaştırır.
Daha parlak olan yıldız ilk yıldız, daha sönük olan ise ikinci olarak hesaba katılır. Bazı yayınlarda (özellikle yaşlı olanlar) ise, soluk ikincil comes (çoğul olarak comites; yoldaş) olarak adlandırılır. Eğer yıldızlar eşit parlaklıkta ise, kâşif ilk yıldıza karar verir. 
Birincile göre ikincinin durum açısı, iki yıldızlı arasındaki açısal mesafe ile ölçülür. Ayrıca gözlem zamanı da kaydedilir. Yeterli sayıda gözlem kaydedildikten sonra birincil yıldız merkez olarak kutupsal koordinatları çizilir ve Kepler alanlar kanununa göre en mükemmel elips çizilir. Bu elips belirgin elips olarak bilinir ve gökyüzü düzleminde birincile göre ikincil gerçek eliptik yörüngede izdüşümüdür. Bu izdüşüm elipsinden yörüngedeki elementler hesaplanabilir.

Bazen, bir ikili yıldızın tek kanıtı yaydığı ışık Doppler etkisinden gelir. Bu durumlarda ikili her yıldızdan yayılan ışığın spektral çizgileri önce mavi daha sonra kırmızıya dönüşür. Ortak kütle merkezleri etrafındaki dönüşte önce bize doğru hareket ederler sonra bizden uzağa doğru.
Bu sistemlerde yıldızlar arasındaki aralık çok az ve yörüngesel hızları çok yüksektir. Yörünge düzlemi görüş hattına dik olmadığı sürece yörüngesel hız bileşenleri görüş çizgisinde olur ve sistemin radyal hızı periyodik olarak değişir. Radyal hız yıldızların spektral çizgilerinin Doppler kaymasını gözlemleyerek spektrometre ile ölçülebilir. Bu davranışı sergileyen çift yıldızlar spestrokopik ikililer olarak bilinir. Bunlardan birçoğu teleskop ile de olsa görsel ikili olarak düşünülemez.
Bazı spestrokopik ikililerde spektral çizgi her iki yıldız için de gözükür ve çizgiler çift ya da tek olabilir. Bu tür sistemler çift çizgili spektroskopik ikililer (Sİ2) olarak bilinir. Başka sistemlerde tek gözüken yıldızın spektrumu ve spektrumdaki çizgileri önce mavi sonra kırmızıya sonra eski haline dönüşür. Bu tür yıldızlar tek çizgili spestrokopik ikililer (Sİ1) olarak bilinir.
Spektroskopik ikili yörüngesi, sistemin bir ya da iki bileşeninin radyal hızını uzunca gözlem yaparak belirlenir. Gözlemler zamana karşı çizilir ve ortaya çıkan eğriden periyoduna karar verilir. Eğer yörünge dairesel ise eğri sinüs eğrisi olur. Eğer yörünge eliptik ise eğrinin şekli görüş çizgisini referans alarak elips eksantrikliği ve ana eksen yönü ile belirlenir. 
Yarı-majör eksen a ve yörünge düzleminin eğimini i tek olarak belirlemek imkânsızdır. Fakat yatı-majör eksen ve sinüs eğimi çarpımı direkt olarak doğrusal birimi (ör. Kilometre) belirleyebilir. Eğer a ya da i farklı yollarla belirlenebilir ise, tutulma ikilisi durumunda olduğu gibi, yörünge için tam bir çözüm bulunabilir.
İkili yıldızların hem görsel hem spestroskopik ikili olması nadir bir durumdur ve bulunduklarında değerli bilgi kaynaklarıdırlar. Görsel ikili yıldızlar genellikle büyük gerçek ayrığa sahiptirler ve periyotları on yıllar ile yüzyıllar arasında ölçülmüştür. Genellikle yörüngesel hızları spestroskopik ölçmek için çok küçüktür. Bunun tersine spestroskopik ikili yıldızlar yörüngelerinde hızlı hareket ederler çünkü birbirlerine yakındırlar, genellikle görsel ikili olarak saptanmak için fazla yakındırlar. Hem görsel hem spestroskopik ikililer Dünya'ya yakın olmalıdırlar.

Örten ikili yıldız, yörünge düzleminde gözlemcinin görüş çizgisinde birbirlerine yakın dururlar ve bileşenleri karşılıklı tutulmaya neden olur. İkili hem spestroskopik ikili ve sistemin paralaks olduğu bilindiği durumlarda, ikili yıldız analizi için çok değerlidir. Algol örten ikilinin en çok bilinen örneğidir.
Son on yılda ekstra galaktik örten ikililerin temel parametrelerinin ölçümü 8 metre teleskoplar ile mümkün hale geldi. Bu ekstra galaktik mesafeleri 

Çöküntü çemberi, bir yıldızın yaşam döngüsünün farklı evrelerinde, yörüngesi çevresinde; gaz, toz, gezegenimsiler, asteroitler veya çarpışan parçacıkların halka benzeri bir şekilde birikmesidir. Bu gibi çemberler kendini şu şekillerde gösterir:

Birincil yıldızı çevreleyen disk, bir çoklu yıldız sistemindeki başyıldızın yörünge çemberinde bulunması.
İkili yıldızı çevreleyen disk, ikili sistemin birinci ve ikinci yörünge çemberlerinde birlikte bulunması.
Yığılma diski, Neptün'ün yörüngesinin ötesinde.
İlkel gezegen oluşum diski, yeni oluşmuş bir yıldız çevresindeki yoğun gaz ve tozun yıldızı çevreleyen diski.
Enkaz diski, gezegenimsi cisimlerin yanı sıra ince toz ve bunların çarpışması ve buharlaşması sonucu ortaya çıkan az miktarda gazdan oluşur. Orijinal gaz ve küçük toz parçacıkları ise dağılmış veya gezegenlerde toplanmıştır.
Asteroit kuşağı, Güneş Sistemi'nde Mars ile Jüpiter'in yörüngeleri arasında bulunan küçük gök cisimlerinin toplandığı bölgedir. Aynı zamanda gezegenler arası tozun kaynağıdır.
Edgeworth-Kuiper kuşağı, Neptün'ün yörüngesinin ötesinde.
Hills bulutu; sadece iç Oort bulutunun torus benzeri bir şekli vardır. Dış Oort bulutu ise daha çok küresel bir şekle sahiptir.

Güneş sistemi'nin oluşumu ve evrimi
Güneş dışı gezegen

McCabe, Caer (30 Mayıs 2007). "Catalog of Resolved Circumstellar Disks". NASA JPL. 12 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Temmuz 2007.

Çöl gezegeni (ayrıca kuru gezegen, kurak gezegen veya kumul gezegen olarak da bilinir), yüzey tutarlılığı açısından Dünya'nın sıcak çöllerine benzeyen bir karasal gezegen türüdür. Mars, muhtemelen bir çöl gezegeninin tek mevcut örneğidir.

2011 yılında, sadece yaşamı destekleyen çöl gezegenlerinin mümkün olabileceği değil, aynı zamanda Dünya benzeri gezegenlere kıyasla daha yaygın olabileceğini öne süren bir çalışma yapıldı. Bu çalışmadaki bir modellemeyle, çöl gezegenlerinin okyanus gezegenlerinden çok daha büyük bir yaşanabilir bölgeye sahip olabileceği bulundu. Aynı çalışmada Venüs'ün bir zamanlar 1 milyar yıl kadar yakın bir süre önce yaşanabilir bir çöl gezegeni olabileceği tahmininde de bulunuldu. Ayrıca, Güneş'in artan parlaklığı nedeniyle Dünya'nın bir milyar yıl içinde bir çöl gezegeni haline geleceği de öngörülmektedir.
2013 yılında yapılan başka bir çalışma, kaçak sera etkisi olmayan sıcak çöl gezegenlerinin Güneş benzeri yıldızların etrafında 0,5 AU mesafede var olabileceği sonucuna vardı. Bu çalışmada, atmosferdeki karbondioksiti temizlemek için en az %1 nem oranının gerektiği, ancak çok fazla suyun sera gazı gibi davranabileceği sonucuna varıldı. Daha yüksek atmosferik basınçlar, suyun sıvı halde kalabileceği aralığı artırır.

Bu kavram, 1956 yapımı Meçhul Dünya (Forbidden Planet) filmi ve Frank Herbert'in 1965 tarihli Dune romanı gibi erken bir tarihte ortaya çıkan bilimkurguda ortak bir kurmaca haline geldi. Dune evrenindeki çöl gezegeni Arrakis (aynı zamanda Dune olarak da bilinir), Orta Doğu'dan (özellikle Arap Yarımadası ve Basra Körfezi'nden) ve Meksika'dan ilham almıştır. Bununla birlikte Dune; Tatooine, Geonosis ve Jakku gezegenleri de dahil olmak üzere Yıldız Savaşları (Star Wars) serisinde belirgin bir şekilde görünen çöl gezegenlerinin ilham kaynağı oldu.

Ötegezegen
Okyanus gezegeni

Ön gezegen diski, yeni oluşmuş genç bir yıldızın (bir T Tauri yıldızı veya Herbig Ae/Be yıldızı) etrafını çevreleyen ve yoğun gaz ve tozun oluşturduğu dönen bir çöküntü çemberidir. Ön gezegen diski, yıldızın kendisi için bir toplanma diski olarak da düşünülebilir; çünkü gazlar veya diğer malzemeler diskin iç kenarından yıldızın yüzeyine düşüyor olabilir. Bu süreç gezegenlerin oluştuğu düşünülen birikme süreci ile karıştırılmamalıdır. Dış bir kaynak tarafından aydınlatılan foto-buharlaşan Ön gezegen disklerine ilgediskler denir.
Temmuz 2018'de, PDS 70b adlı yeni oluşmakta olan bir dış gezegen içeren böyle bir diskin doğrulanmış ilk görüntüsü sunuldu.

T Tauri yıldızları etrafındaki ön gezegen diskleri, boyutları ve sıcaklıkları bakımına yakın ikili sistemlerin temel bileşenleri etrafındaki disklerden farklıdırlar. Ön gezegen disklerinin 1000 AU boyutunda yarıçapları vardır ve ancak en iç kısımları 1000 K üzeri sıcaklıklara ulaşabilir. Genellikle jetler eşlik etmektedirler.
Önyıldız'lar tipik olarak moleküler hidrojen içeren moleküler bulutlardan oluşurlar. Bir parça moleküler asit kritik bir boyuta ulaştığı zaman, kütle veya yoğunluk, kendi çekimi altında çökmeye başlar. Güneş bulutsusu denilen çökme halindeki bu bulut daha da yoğunlaştıkça, ortalama bulut çıkışındaki rastgele gaz hareketleri orijinal olarak bulutsunun net açısal momentumu yönünde hareket etmek isterler. Açısal momentumun korunumu durumu bulutsuların çapı azaldıkça rotasyonun artmasına sebep olur. Bu rotasyon, bulutun dışarıya doğru açılmasına tıpkı bir pizza hamurunun açılması gibi ve disk şeklini almasına sebep olur. İlk çöküş yaklaşık olarak 100.000 yıl sürer. Bu süreden sonra yıldız, aynı kütleli anakol yıldızına benzer bir yüzey sıcaklığına ulaşır ve görünür hale gelir. Artık bir T Tauri yıldızıdır. Yıldızın üzerine gaz birikmesi olayı disk kaybolmadan önce, belki genç yıldızın rüzgarı tarafından uçurulmadan veya belki de sadece birikim bittikten sonra radyasyon yaymayı bırakmadan önce, 10 milyon yıl daha devam eder. Şimdiye kadar keşfedilmiş en yaşlı ön gezegen diski 25 milyon yıl yaşındadır.

Güneş Sistemi'nin bulutsu varsayımı, ön gezegen disklerinin nasıl bir şekilde gezegensel sistemlere dönüştüğü düşüncesini tarif eder. Elektrostatik ve çekimsel etkileşimler, disk içerisindeki toz ve buz tanelerinin bir gezegenin etrafında dönen küçük gezegenimsi yapılara dönüşmelerine sebep olur. Bu süreç, sistemden gazı dışarıya doğru sürükleyen yıldızsal rüzgara ve materyali T Tauri yıldızının merkezine doğru çeken yerçekimine (birikme) karşı gerçekleşir. Gezegenimsi yapılar, hem karasal hem de dev gezegenlerin yapı taşlarını oluşturur.
Jüpiter, Satürn ve Uranüs'ün uydularından bazılarının, ön gezegen disklerinin daha küçük benzerlerinden oluştuğuna inanılır. Gezegenlerin ve uyduların geometrik olarak ince, gaz ve toz bakımından zengin disklerde oluşması, gezegenlerin tutulum düzleminde sıralanmasının sebebidir. Güneş Sistemi'nin oluşumundan on milyonlarca yıl sonra, Güneş Sistemi'nin birkaç AB içinde muhtemelen şu anda gördüğümüz karasal gezegenlerde toplanan ve birleşen düzinelerce Ay-Mars büyüklüğündeki cisimleri içeriyordu. Dünya'nın uydusu Ay, Güneş Sisteminin oluşumundan yaklaşık 30 milyon yıl sonra Mars büyüklüğündeki bir öngezegenin yanal bir şekilde ön-Dünya ile çarpışmasıyla oluştu.
Ön gezegen diskleri, Güneş Sistemi'mizdeki bazı genç yıldızların etrafında gözlemlenmiştir. Hubble Uzay Teleskobuyla yapılan yeni gözlemler de Orion bulutsusu etrafında oluşan ilgediskler ve gezegensel diskleri göstermiştir.

Yıldızsal çevre tozlarının gaz bakımından fakir diskleri, yakın birçok yıldızın etrafında bulunur birçoğunun yaşı ~10 milyon yıldan (örneğin Beta Pictoris, 51 Ophiuchi) milyarlarca kadar yıla kadar (örneğin Tau Ceti) dayanır. Bu sistemlere genelde "enkaz diski" denir. Yıldızların verilen daha fazla yaşam süreleri ve Poynting-Robertson sürüklemesi sebebiyle mikrometre-yıldızları toz birikintilerinin az yaşam sürelerinin, çarpışmalar ve radyasyon basıncı (tipik olarak yüzlerce yıldan binlerce yıla kadar), gezegenciklerin (örneğin asteroid ve kuyrukluyıldızlar) çarpışmalarından dolayı ortaya çıkan tozlardan dolayı kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu örneklerin (örneğin Vega, Alfa Coronae Borealis, Fomalhaut vs.) etrafındaki enkaz diskleri, bu sebepten dolayı muhtemelen gerçek bir ön gezegen diski değildir, fakat disk evriminin, daha sonraki bir aşamasını temsil eder (Asteroit kuşağı ve Kuiper kuşağının güneşdışı benzerleri, gezegenciklerin toz-üreten çarpışmalarına ev sahibidir).

Şu anki bilgisayar model çalışmalara dayanarak, hayat için gerekli olan kompleks organik bileşikler, Dünya oluşmadan önce Güneş'in etrafındaki gaz tanelerinden oluşan bir ön gezegen diski içerisinde oluşmuştur. Bilgisayar çalışmalarına göre, aynı süreç gezegen edinmiş başka yıldızların etrafında da olabilir.

Öngezegen veya protogezegen, bir ön gezegen diski içinde ortaya çıkan ve farklılaşmış bir iç bileşen üretmek için iç erime geçiren büyük bir gezegen embriyosudur. Öngezegenlerin, birbirlerinin yörüngelerini kütle çekimsel olarak bozan ve çarpışarak yavaş yavaş baskın gezegenlere dönüşen kilometrelerce büyüklükteki gezegenimsi parçalardan oluştuğu düşünülmektedir.

Bir gezegenimsi, toz, kaya ve diğer malzemelerden oluşan, boyutları metreler ile yüzlerce kilometre arasında değişen bir nesnedir. Chamberlin-Moulton gezegenimsi hipotezine ve Viktor Safronov'un teorilerine göre, gaz ve toz gibi malzemelerden oluşan bir ön gezegen diski, bir gezegen sisteminin oluşumunun başlarında bir yıldızın yörüngesinde dönecektir. Yerçekiminin bu tür malzemeler üzerindeki etkisi, bazıları gezegenimsi boyuta ulaşana kadar daha büyük ve daha büyük parçalar oluşturur.
İlk öncül gezegenler daha fazla radyoaktif elemente sahipken radyoaktif bozunma nedeniyle bu elementlerin miktarı zamanla azalmıştır. Radyoaktivite, çarpma ve yerçekimi basıncı nedeniyle oluşan ısınma, gezegen olma yolunda ilerlerken öngezegenlerin bazı kısımlarını eritmiştir. Erimiş bölgelerde daha ağır elementler merkeze doğru çökerken, daha hafif elementler yüzeye doğru yükselmiştir. Böyle bir süreç gezegen farklılaşması olarak bilinir. Bazı meteoritlerin bileşimi, farklılaşmanın bazı asteroitlerde de gerçekleştiğini göstermektedir.

Güneş Sistemi söz konusu olduğunda, gezegenimsi cisimlerin çarpışmalarının birkaç yüz gezegen embriyosu yarattığı düşünülmektedir. Bu embriyolar Ceres ve Plüton'a benzemekte olup kütleleri yaklaşık 1022 ila 1023 kg ve çapları birkaç bin kilometredir.
Dev çarpışma hipotezine göre Ay, Güneş Sistemi tarihinin başlarında Theia adı verilen varsayımsal bir öngezegenin Dünya'ya devasa bir çarpışması sonucu oluştuğu öne sürülmektedir.
İç Güneş Sistemi'nde, az ya da çok bozulmadan hayatta kalan üç öngezegen Ceres, Pallas ve Vesta asteroidleridir. Psyche muhtemelen bir öngezegenin dış, kayalık katmanlarını sıyıran başka bir nesneyle şiddetli bir çarpma ve kaçma olayından kurtulmuştur. Asteroid Metis de Psyche'ninkine benzer bir köken geçmişine sahip olabilir. Asteroid Lutetia da bir öngezegene benzeyen özelliklere sahiptir. Kuiper kuşağı cüce gezegenleri de birer öngezegen olarak adlandırılmıştır.

Şubat 2013'te gök bilimciler, uzak bir yıldız olan HD 100546'nın etrafındaki gaz ve toz diskinde oluşan aday bir öngezegenin ilk doğrudan gözlemini gerçekleştirmişlerdir. Daha sonraki gözlemler, gaz diskinde birkaç öngezegenin daha mevcut olabileceğini göstermektedir.
Bir başka öngezegen olan AB Aur b, bir gaz devi için gözlemlenen en erken oluşum aşamasında olabilir. AB Aurigae yıldızının gaz diskinde yer almaktadır. AB Aur b tanımlanan en büyük ötegezegenler arasındadır ve yörüngesi Neptün'ün güneşe olan uzaklığının üç katı kadar uzaktadır. Subaru Teleskobu ve Hubble Uzay Teleskobu tarafından görüntülenmiştir.
Halkalar, boşluklar, spiraller, toz konsantrasyonları ve öngezegensel disklerdeki gölgeler öngezegenlerden kaynaklanıyor olabilir. Bu yapılar tam olarak anlaşılamamıştır ve bu nedenle bir öngezegenin varlığının bir kanıtı olarak görülmemektedir.
Öngezegenlerin disk üzerindeki etkisini incelemek için yeni ortaya çıkan bir yöntem, öngezegen disklerinin gaz hızı haritaları biçimindeki moleküler çizgi gözlemleridir. HD 97048 b, disk kinematiği tarafından gaz hızı haritasında bir bükülme şeklinde tespit edilen ilk öngezegendir. IM Lupi veya HD 163296 gibi diğer diskler de gaz hızı haritalarında benzer kıvrımlar göstermektedir. HD 169142 b olarak adlandırılan bir başka aday dış gezegen ilk kez 2014 yılında doğrudan görüntülenmiştir. HD 169142 b ayrıca bir öngezegen olduğuna dair birden fazla kanıt çizgisi göstermektedir.

Thread on the definition of a protoplanet (Minor Planet Mailing List : July 15, 2011) (İngilizce)

Öte kuyruklu yıldız veya güneş dışı kuyruklu yıldız (İngilizce: Exocomet), yetim kuyruklu yıldızlar ve Güneş'ten başka yıldızların yörüngesinde dönenler de dahil olmak üzere, Güneş Sistemi'nin dışında bulunan kuyruklu yıldızlardır. İlk öte kuyruklu yıldızlar, 1987 yılında çok genç bir A-tipi ana kol yıldızı olan Beta Pictoris çevresinde tespit edilmiştir. Şubat 2019 itibarıyla öte kuyruklu yıldız gözlemlenen veya şüphelenilen toplam 27 yıldız bulunmaktadır.
Keşfedilen öte kuyruklu yıldız sistemlerinin çoğu (Beta Pictoris, HR 10, 51 Ophiuchi, HR 2174, HD 85905, 49 Ceti, 5 Vulpeculae, 2 Andromedae, HD 21620, Rho Virginis, HD 145964, HD 172555, Lambda Geminorum, HD 58647, Phi Geminorum, Delta Corvi, HD 109573, Phi Leonis, 35 Aquilae, HD 24966, HD 38056, HD 79469 ve HD 225200) oldukça genç A-tipi yıldızlar etrafında yoğunlaşmıştır. Nispeten yaşlı bir kabuk yıldızı olan Phi Leonis'in tayfında öte kuyruklu yıldız izleri tespit edilmiş, yaşlı F2V-tipi yıldız Eta Corvi çevresinde ise kuyruklu yıldız benzeri aktivite gözlemlenmiştir. 2018 yılında Kepler uzay teleskobu verileri kullanılarak F-tipi yıldızlar etrafında geçiş yapan öte kuyruklu yıldızlar keşfedilmiştir. Bazı geç B-tipi yıldızların da (51 Ophiuchi, HD 58647 gibi) öte kuyruklu yıldızlar barındırdığı bilinmektedir.
Kuyruklu yıldızların, özellikle de öte kuyruklu yıldızların gözlemlenmesi, gezegen oluşum sürecine dair anlayışımızı derinleştirmektedir. Yığılma yoluyla gezegen oluşumunun standart modelinde gezegenler, yıldızın oluşumundan hemen sonra etrafında bulunan ön gezegen diskindeki tozların birleşmesiyle oluşan gezegenimsilerin toplanması sonucu ortaya çıkar. Dolayısıyla kuyruklu yıldızlar, gezegenlere dahil olmayıp sistemde kalan, uçucu bileşenlerce zengin gezegenimsilerin kalıntılarıdır. Bunlar, gezegen oluşum dönemindeki fiziksel ve kimyasal koşullara tanıklık etmiş "fosil cisimler" olarak kabul edilir.
Öte kuyruklu yıldızlar üzerine yapılan araştırmalar, Güneş Sistemi'nin geçmişi ve yaşama elverişli ortamların gelişimine dair temel sorulara yanıt sağlayabilir. Bilim insanları, öte kuyruklu yıldızlar aracılığıyla Dünya kütlesindeki ötegezegenlere su, siyanürler, sülfürler ve prebiyotik moleküllerin taşınma süreçlerini inceleyebilirler.

Öte kuyruklu yıldız için kullanılan bilimsel terim, İngilizce "Falling Evaporating Body" (FEB) yani "Düşen Buharlaşan Cisim"dir. Başlangıçta "Evaporating Infalling Bodies" (EIBs) terimi kullanılmış, fakat zamanla "Falling Evaporating Bodies" modeli veya "Falling Evaporating Body" (FEB) senaryosu temel alınarak FEB terimi benimsenmiştir.

Öte kuyruklu yıldızlar, konak yıldızlarının önünden geçiş yaparken spektroskopi yöntemiyle tespit edilebilir. Bu geçişler tıpkı ötegezegenlerin geçişleri gibi, yıldızdan alınan ışıkta değişimlere yol açar. Öte kuyruklu yıldızdan yayılan gaz bulutunun yıldızı örtmesi sonucu yıldız spektrumundaki soğurma çizgilerinde normalde görülmeyen ek çizgiler ortaya çıkar. Bu değişiklik, özellikle iyonize kalsiyum çizgilerinde belirgindir. Kuyruklu yıldız yıldıza yeterince yaklaştığında, uçucu buzların ve beraberindeki tozun buharlaşmasıyla kuyruklu yıldız gazı ortaya çıkar. Öte kuyruklu yıldız barındıran bir yıldızın soğurma çizgileri, sabit bir bileşene ek olarak bir veya daha fazla değişken kırmızıya kaymış bileşen içerir. Bu değişken bileşenler, bir saat gibi kısa periyotlarda değişim gösterir ve öte kuyruklu yıldızların varlığına işaret eder. Öte kuyruklu yıldız yıldıza doğru hareket ettikçe buharlaşma sonucu oluşan soğurma çizgileri, yıldızın kendi çizgilerine kıyasla kırmızıya kayma sergiler.
HR 10'un PIONIER (VLTI) gözlemleri ve 32 yıllık radyal hız verileri öte kuyruklu yıldız barındırdığı düşünülen bu aday yıldızın, her biri çöküntü kabuğuyla çevrili iki yıldızdan oluşan bir ikili sistem olduğunu ortaya koymuştur. Bu keşif, değişken spektrum çizgilerinin öte kuyruklu yıldızlar yerine ikili sistem dinamikleriyle açıklanabileceğini gösterdi. Yapılan çalışma, A-tipi yıldızların %50'sinin benzer şekilde ikili sistemler olarak tanımlanabileceğini ve öte kuyruklu yıldızlara atfedilen bazı değişken çizgilerin aslında ikili yıldızlardan kaynaklanabileceğini vurgulamaktadır.
Öte kuyruklu yıldız geçişleri ilk kez, gönüllü bilim insanları ve profesyonel astronomlardan oluşan bir ekip tarafından KIC 3542116 ve muhtemelen KIC 11084727 yıldızları çevresinde tespit edilmiştir. Kepler uzay teleskobu, F2V tipi bir yıldız olan KIC 3542116'nın ışık eğrisinde öte kuyruklu yıldız geçişleriyle tutarlı asimetrik kararmalar gözlemledi. Bu kararmalar, çalışmanın yazarlarından biri (bir Planet Hunters katılımcısı) tarafından, 201.250 hedef yıldızı kapsayan Q1-Q17 Kepler ışık eğrisi veri arşivinin 5 aylık görsel incelemesi sırasında keşfedildi. TESS, Beta Pictoris yıldızının çevresinde öte kuyruklu yıldız geçişlerini gözlemlemiştir. Bir öte kuyruklu yıldız geçişinin neden olduğu kararmanın şekli, "yuvarlatılmış üçgen" olarak modellenir ve bu özellik, çoğu ötegezegen geçişinden ayırt edilmesini sağlar. HD 182952 (KIC 8027456) çevresinde otomatik tarama ile bulunan bir öte kuyruklu yıldız, bu yöntemle keşfedilen ilk örnektir. KIC 846285 yıldızındaki düzensiz kararmaların da öte kuyruklu yıldızlarla ilişkili olduğu öne sürülmüştür, fakat bu kararmaların şekli bilinen geçişlerle uyuşmaz.
Oort bulutu'nun oluşum sürecinde gezegenlerin kütleçekimsel etkileri, yıldızlararası yakın geçişler ve galaktik gelgit kuvvetleri nedeniyle bazı kuyruklu yıldızlar Güneş Sistemi'nden dışarı atılabilir. İkili yıldız sistemleri de bu tür atılmış öte kuyruklu yıldızların kaynağı olabilir. Bu kuyruklu yıldızlar, yıldızlararası kuyruklu yıldızlar olarak sınıflandırılır ve eğer Güneş Sistemi'ne girerlerse doğrudan gözlemlenebilirler.
2022 yılında TESS ile yapılan Beta Pictoris gözlemleri, bu yıldız çevresindeki 30 yeni öte kuyruklu yıldızın keşfedilmesini sağlamıştır.

Extrasolar Comets – NASA

Öte uydu veya güneşdışı uydu (ing. exomoon), bir ötegezegen veya başka türlü yıldız olmayan güneşdışı cisim etrafında dönen doğal bir uydudur.
Güneş Sistemi'ndeki doğal uydularla ilgili deneysel bir çalışmadan, muhtemelen gezegen sistemlerinin ortak unsurları oldukları sonucuna varılmıştır. Tespit edilen ötegezegenlerin çoğu dev gezegenlerdir. Güneş Sistemindeki dev gezegenlerin çok sayıda doğal uydusu vardır (bkz. Jüpiter'in Uyduları, Satürn'ün Uyduları, Uranüs'ün uyduları ve Neptün'ün uyduları). Bu nedenle öte uyduların eşit derecede yaygın olduğunu varsaymak akılcı olabilir.
Mevcut teknikler kullanılarak öte uyduları tespit etmek ve doğrulamak zor olsa da, Kepler gibi görevlerle yapılan çalışmalarda, bazıları dünya dışı yaşam için yaşanılabilir yerler ve yetim gezegen olabilecekler de dahil olmak üzere bir dizi aday gözlemlendi. Bugüne kadar doğrulanmış bir öte uydu tespiti yoktur. Bununla birlikte, Eylül 2019'da gök bilimciler, Tabby'nin Yıldızı'nda gözlenen kararmaların, öksüz bir öte uydunun parçalanmasından kaynaklanan enkaz tarafından üretilmiş olabileceğini duyurdu.

Ötegezegen veya Güneş dışı gezegen, Güneş'in baskın kütleçekim etkisinin dışında başka bir yıldızın veya kahverengi cücenin kütleçekim etkisi içinde olan gezegensel bir gök cismidir. Bir ötegezegenin ilk muhtemel kanıtı 1917 yılında kaydedilmiş, fakat o zamanlar bu şekilde kabul edilmemişti. Tespitin ilk teyidi 1992 yılında gerçekleşmiştir. 1988'de tespit edilen farklı bir gezegen ise 2003 yılında doğrulandı. 20 Nisan 2026 itibarıyla,
4.808 gezegen sisteminde varlığı doğrulanmış 6.415 ötegezegen bulunmaktadır ve bu gezegen sistemlerinden 1.061 kadarı birden fazla gezegene sahiptir. James Webb Uzay Teleskobu'nun (JWST) daha fazla ötegezegen keşfetmesi ve bunların bileşimleri, çevresel koşulları ve yaşam potansiyelleri gibi özellikleri hakkında daha fazla fikir vermesi beklenmektedir.
Ötegezegenleri tespit etmenin birçok yöntemi vardır. En fazla ötegezegenin tespit edildiği yöntemler Geçiş fotometrisi ve Doppler spektroskopisidir, fakat bu yöntemler yıldızın yakınındaki gezegenleri tespit etmeyi tercih eden açık bir gözlemsel önyargıya sahiptir. Bu nedenle, tespit edilen ötegezegenlerin %85'i kütleçekim kilidi bölgesi içindedir. Bazı durumlarda, bir yıldızın etrafında birden fazla gezegen gözlemlenmiştir. Güneş benzeri yıldızların yaklaşık 5'te 1'i yaşanabilir bölgesinde "Dünya boyutunda" bir gezegene sahiptir. Samanyolu'nda 200 milyar yıldız olduğu varsayıldığında, 11 milyar potansiyel olarak yaşanabilir Dünya büyüklüğünde gezegen olduğu düşünülebilir ve çok sayıda kırmızı cücenin yörüngesinde dönen gezegenler de dahil edilirse bu sayı 40 milyara yükselebilir.
Bilinen en düşük kütleli ötegezegen Draugr'dur (ayrıca PSR B1257+12 A veya PSR B1257+12 b olarak da bilinir) ve Ay'ın yaklaşık iki katı bir kütleye sahiptir. NASA Exoplanet Archive'de (NASA Ötegezegen Arşivi) listelenen en büyük kütleye sahip ötegezegen HR 2562 b'dir ve Jüpiter'in kütlesinin yaklaşık 30 katıdır. Bununla birlikte, bazı gezegen tanımlarına göre (döteryumun nükleer füzyonuna dayalı) bir gezegen olmak için çok büyüktür ve bir kahverengi cüce olabilir. Ötegezegenlerin bilinen yörünge süreleri bir saatten daha az (yıldızlarına en yakın olanlar için) bir süre ile birkaç bin yıl aralığında değişir. Bazı ötegezegenler yıldızlarından o kadar uzaktır ki, yıldızlarına kütleçekimsel olarak bağlı olup olmadıklarını söylemek zordur.
Şimdiye kadar tespit edilen hemen hemen tüm gezegenler Samanyolu içerisinde yer almaktadır. Bununla birlikte, diğer gökadalarda bulunan ötegezegenlerin, yani ekstragalaktik gezegenlerin var olabileceğine dair kanıtlar da vardır. Dünya'ya en yakın ötegezegenler, Güneş'e en yakın yıldız olan Proxima Centauri yörüngesinde dönen ve 4,2 ışık yılı (1,3 parsek) uzaklıkta bulunan gezegenlerdir.
Ötegezegenlerin keşfi, dünya dışı yaşam arayışına olan ilgiyi artırmıştır. Özellikle bir yıldızın yaşanabilir bölgesinde (bazen "goldilocks bölgesi" olarak da adlandırılır) yörüngede dolanan gezegenlere özel bir ilgi vardır ve burada bildiğimiz yaşam için bir ön koşul olan sıvı suyun yüzeyde var olması mümkündür. Bununla birlikte gezegensel yaşanabilirlik üzerine yapılan çalışmalar, bir gezegenin yaşamı barındırmaya uygunluğunu belirlemek için çok çeşitli diğer faktörleri de dikkate alır.
Yıldız etrafında dönmeyen gezegenlere yetim gezegenler denir. Bu tür gök cisimleri, özellikle gaz devleriyse, ayrı bir gezegen kategorisi olarak kabul edilir ve genellikle kahverengi altcüceler olarak sınıflandırılır. Samanyolu'ndaki yetim gezegenlerin sayısı milyarlarca ya da daha fazla olabilir.

Dünya Güneş etrafında dönerken diğer gezegenler kendi yıldızı etrafında dönerler bu gezegenlere de öte gezegenler denir.
NASA'nın Dünya benzeri gezegen avcısı olarak nitelendirdiği TESS teleskobu ile ilk olarak 2022'de LTT 1445 Ac adında gezegen keşfedildi. Bu gezegen Dünya'ya 22 ışık yılı(ışığın bir yılda aldığı mesafe)uzaklığında ama en önemlisi bu gezegen Dünya ile aynı boyutta ve kütleleri aynı kayalık bir gezegen. LTT 1445 Ac Dünya ile aynı yerçekimine sahip ama yüzey sıcaklığı 260 °C sahip ve yaşama elverişli değil.
1990'lardan bu yana NASA 5539 Dünya benzeri doğrulanmış gezegen keşfetti. Bazıları uygun atmosfer, basınç, yüzey sıcaklığı ve suyun oluşa bileceği koşullar ve imkanlara sahip olduğu ortaya çıktı.
Yakın tarihte Uluslararası Uzay Ajansı bir araştırma yaptı ve yeni bir dünya benzeri gezegen buldular. Dünya'ya uzaklığı 340 ışık yılı olan bu gezegenin adı K2-229b. K2-229b oldukça yoğun bir çekirdeğe sahip hal böyle olunca da akıllara en çok merkür geliyor. Merkür'ün iç çekirdeği gezegenin çapının %70'i anlamına gelir yoğunluk oldukça fazla olur. Dünya'nın yoğunluğu 5,51,Merkür'ün yoğunluğu 5,43'tür.Kütle çekimi gezegenin yoğunluğunu etkiler. Detaylı bilgiler K2-229b gezegeni'nin iç yapısı ve yıldızına yakınlığı sebebi ile merkür'e benzediğini ortaya koyar.

Güneş dışı gezegenler 19. yüzyılın ortasında bilimsel araştırma konusu haline geldi. Astronomlar genellikle bu gezegenlerin var olduklarını farzediyorlardı ancak ne kadar yaygın olduklarını ya da Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerle ne derecede benzerlik gösterdiklerini bilmiyorlardı. Doğrulanmış ilk keşif 1990'larda yapıldı ve 2000'den beri her yıl 15'ten fazla yeni keşif yapıldı. Keşif sıklığı 2007'de keşfedilen 67 gezegenle artış gösterdi. Tahminlere göre güneş benzeri yıldızların en az %10'u gezegenlere sahip ve gerçek oran çok daha yüksek olabilir.
Güneş dışı gezegenlerin keşfi dünya dışı yaşamla ilgili soruları şiddetlendirdi. Şu an için kırmızı cüce Gliese 581'in üçüncü gezegeni ve yörüngesi çevrelediği yıldızın yaşanabilir bir bölgesine yakın bulunan Gliese 581 d (Dünya'dan yaklaşık olarak 20 ışık yılı uzaklıkta) henüz keşfedilen muhtemel karasal gezegenlerin en iyi örneği olarak görünüyor. Bu katı koşullardan gidilirse gezegenin konumu yaşanabilir bölgenin dışında görünüyor, ancak sera etkisi gezegenin yüzey sıcaklığını yükselterek suyun varlığını destekleyebilir.

İlk yayımlanan ve sonrasında da doğrulanan keşif Kanadalı astronomlar Bruce Campbell, G. A. H. Walker ve S. Yang tarafından 1988'de yapıldı. Astronomların radyal hız gözlemleri Gama Cephei yıldızının yörüngesindeki bir gezegenin varlığını işaret ediyordu.

Gezegenler yörüngesinde dolandıkları yıldızlara oranla oldukça zayıf ışık kaynaklarıdır. Görünür dalga boylarında gezegenler yıldızların parlaklığının milyonda birinden daha az parlaklığa sahiptir. Bu derece zayıf bir ışık kaynağını tespit etmenin esas zorluğuna ek olarak yıldız onu temizleyen bir parlaklığa sebep olur.
Bu sebeplerden dolayı şimdiki teleskoplar sadece istisnai durumlarda doğrudan görüntüleme yapabilirler. Özellikle gezegen büyükse (Jüpiter'den epeyce büyükse), yörüngesinde bulunan yıldıza oldukça mesafeliyse ve kızılötesi ışın yayınlayabilecek kadar sıcaksa mümkün olabilir.
Bilinen güneş sistemi dışındaki gezegenlerin çok büyük bir kısmı dolaylı yöntemler yoluyla keşfedildi:

Gökölçüm (Astrometri): Gökölçüm gökyüzündeki yıldızların konumlarının kesin bir şekilde ölçülmesi ve yıldızın zaman içinde değişen konumlarıyla oluşan yolların gözlemlenmesini kapsar. Eğer yıldızın yörüngesinde bir gezegen varsa, gezegenin kütle çekimsel etkisi yıldızın kendi kütle merkezi etrafında küçük dairesel veya eliptik bir yörüngede hareket etmesine sebep olacaktır (sağdaki animasyona bakınız).
Radyal hız ve Doppler yöntemi: Yıldızın Dünya'ya yaklaşırken veya uzaklaşırken sahip olduğu radyal hızdaki (yıldızın Dünya'ya göre olan radyal hızı) değişkenlikler yıldızın Doppler etkisi sebebiyle meydana gelen spektral çizgilerindeki yer değişiminden çıkarılabilir. Bu açık ara kullanılan en verimli yöntemdir.
Atarca zamanlaması:
Geçiş yöntemi: Eğer bir gezegen yörüngesinde bulunan yıldızın tekerinin önünden geçerse yıldızın gözlenen parlaklığında küçük bir miktar düşüş olur. Bu miktar gezegenin ve yıldızın boyutlarına bağlıdır.
Kütleçekimsel mikromercekleme: Mikromercekleme yıldızın gravitasyonel alanının arkadaki yıldızın ışığını bükerek (mercek gibi) odaklamasıyla meydana gelir. Öndeki yıldızın yörüngesinde bulunan muhtemel bir gezegen mercekleme olayındaki ışık eğrisinde algılanabilecek anormalliklere sebep olabilir.
Çöküntü çemberleri:
Örten ikili: Bir örten çift yıldız sisteminde gezegen ileri geri giderken minimumlardaki değişikliklerin bulunmasıyla algılanabilir. Çift yıldız sistemlerindeki gezegenlerin bulunmasında en güvenilir yöntem budur.
Yörünge evresi: Ay ve Venüs gibi güneş dışı gezegenlerin de evreleri vardır. Yörünge evreleri yörüngenin eğim açısına bağlıdır. Yörünge evreleri üzerinde çalışılmasıyla bilim insanları gezegenlerin atmosferlerindeki parçacık boyutlarını hesaplayabilirler.
Polarimetri: Yıldız ışığı atmosferik moleküllerle etkileştiğinde polarize olurlar. Bu durum polarimetre ile bulunabilir. Şimdiye kadar bir gezegen üzerinde bu yöntem ile çalışma yapıldı.
Birkaç istisnai durum sayılmazsa, bilinen bütün güneş dışı gezegen adayları yer konuşlu teleskopların kullanılmasıyla bulundu. Bununla birlikte yöntemlerin çoğu, teleskopların hareketli atmosferin yukarısına yerleştirilmesiyle daha iyi sonuç verebilirler. COROT (Aralık 2006'da fırlatıldı) güneş dışı gezegen araştırmasına tahsis edilen tek aktif uzay projesidir. Hubble Uzay Teleskobu da birkaç gezegen buldu veya doğruladı. Bunun dışında Kepler, New Worlds Mission, Darwin, Space Interferometry Mission, Terrestrial Planet Finder ve PEGASE gibi birçok planlanan ve önerilen uzay projeleri de mevcuttur.

Güneş dışı gezegenleri adlandırmanın en yaygın yolu, küçük farklar dışında çift yıldızlarınki ile benzerdir (yıldızlar için bir büyük harf kullanılırken gezegenler için küçük harf kullanılır). Yıldızın isminin sonuna sistemde bulunan birinci gezegen için "b" harfi kullanılır (51 Pegasi b). Sistemde bulunan bir sonraki gezegen alfabenin bir sonraki harfi ile işaretlenir. Örneğin 51 Pegasi çevresinde bulunan diğer gezegen "51 Pegasi c" sonraki de "51 Pegasi d" adlarıyla listelenebilir. Eğer iki gezegen aynı zaman zarfında keşfedilmişse yıldıza en yakın olanı sıradaki harfi alır. Örneğin Gliese 876 sisteminde en son keşf

İkili yıldız çevresindeki gezegen, tek bir yıldızın aksine iki yıldızın yörüngesinde dolanan bir gezegendir. Bu iki yıldız, ikili bir sistem içinde birbirlerinin etrafında dolanırken gezegen genellikle sistemin merkezine, her iki yıldızdan da daha uzak bir yörüngede hareket eder. Buna karşın ikili sistemde yer alan yıldız çevresindeki gezegenler, iki yıldızdan yalnızca birinin etrafında dolanır ve diğer yıldızın yörünge uzaklığından daha içte kalan kararlı yörüngelere sahiptir (bkz. İkili yıldız sistemlerinin yaşanabilirliği). 2013 yılında yapılan çalışmalar, ikili yıldız çevresindeki bir gezegenin ve etrafında dolandığı yıldızların tek bir diskten meydana geldiğine dair güçlü ipuçları ortaya koymuştur.

Doğrulanan ilk ikili yıldız çevresindeki gezegen, M4 küresel yıldız kümesinde yer alan, bir milisaniye atarcası ile bir beyaz cüceden oluşan PSR B1620-26 sisteminin yörüngesinde keşfedilmiştir. Bu üçüncü cismin varlığı ilk olarak 1993 yılında bildirilmiş ve beş yıllık gözlem verilerine dayanılarak bunun bir gezegen olabileceği öne sürülmüştür. 2003 yılında bu gezegenin, 23 AU yarı büyük eksene sahip düşük dış merkezli bir yörüngede dolandığı ve Jüpiter'in 2,5 katı kütleye sahip olduğu belirlenmiştir.

Bir ana kol yıldızının etrafında dolanan ilk ikili yıldız çevresindeki gezegen, 2005 yılında HD 202206 sisteminde keşfedilmiştir. Bu cisim, Güneş benzeri bir yıldız ile bir kahverengi cüceden oluşan sistemin yörüngesinde dolanan Jüpiter boyutlarında bir gezegendir.
HD 202206, yörüngesinde sırasıyla "b" ve "c" olarak adlandırılan, minimum kütleleri 17 MJ ve 2,4 MJ olan iki gezegenin dolandığı Güneş benzeri bir yıldızdır. Daha fazla veri elde edildikçe HD 202206 b'nin aslında 0,089 Güneş kütlesine sahip bir kırmızı cüce olduğu doğrulanmıştır. Kütlesinin başlangıçta bu kadar düşük görünmesinin nedeni ise yörünge eğikliğinin çok düşük olmasıdır. Bu iki cismin her ikisi de bir ön gezegen diskinde oluşmuş ve içteki cisim bir yıldıza dönüşmüş olabilir ya da dıştaki gezegen, ikili yıldız çevresindeki bir diskte (çöküntü çemberi) meydana gelmiş olabilir.
Sistemin dinamik analizi ayrıca gezegen ile kahverengi cüce arasında 5:1 oranında bir ortalama hareket rezonansı bulunduğunu göstermektedir. Bu gözlemler sistemin nasıl oluştuğu sorusunu gündeme getirse de sayısal simülasyonlar, ikili yıldız çevresindeki bir diskte oluşan gezegenin rezonansa yakalanana kadar içe doğru göç edebileceğini göstermektedir.

Gök bilimciler 15 Eylül 2011 tarihinde, NASA'nın Kepler uzay teleskobundan elde edilen verileri kullanarak ikili yıldız çevresindeki bir gezegenin parçalı örtülmeye dayalı ilk keşfini duyurdular. Kepler-16b olarak adlandırılan gezegen, Dünya'dan yaklaşık 200 ışık yılı uzaklıkta Kuğu takımyıldızında yer almaktadır ve Satürn kütlesine yakın, kaya ve gazdan oluşan donmuş bir dünya olduğu düşünülmektedir. Gezegen, biri Güneş'in yaklaşık üçte ikisi, diğeri ise beşte biri büyüklüğünde olan ve aynı zamanda birbirlerinin etrafında da dolanan iki yıldızın yörüngesindedir. Gezegenin yıldızlar etrafındaki bir turu 229 gün sürerken sistemin kütle merkezi etrafındaki yörüngesini 225 günde tamamlar. Yıldızlar ise yaklaşık olarak her üç haftada bir birbirlerini örter.

2012 yılında Planet Hunters (Gezegen Avcıları) projesi gönüllüleri, dörtlü bir yıldız sisteminde yer alan ikili yıldız çevresindeki gezegen PH1b'yi (Planet Hunters 1 b) keşfettiler.

Gök bilimciler 2015 yılında, 240,5 günlük bir yörünge periyoduna sahip ikili yıldız çevresindeki gezegen Kepler-453b'nin varlığını doğruladılar.

Kepler teleskobu kullanılarak keşfedilen Kepler-1647b adlı yeni bir gezegen 13 Haziran 2016'da duyuruldu. Jüpiter ile benzer boyutlarda bir gaz devi olan bu gezegen, PSR B1620-26'nın ardından bugüne kadar keşfedilmiş en büyük ikinci ikili yıldız çevresindeki gezegendir. Yıldızların yaşanabilir bölgesinde yer alan bu gezegen, yıldız sisteminin etrafındaki yörüngesini 1107 günde tamamlar ve bu özelliğiyle şu ana kadar doğrulanmış geçiş yapan ötegezegenler arasında en uzun periyoda sahip olandır.

Düşük kütleli X-ışını ikilisi (LMXB) sisteminin etrafındaki devasa bir gezegen veya kahverengi cüce olan MXB 1658-298, X-ışını örtülmelerindeki periyodik gecikme yöntemiyle bulunmuştur.

Dünya'nın yaklaşık 6,9 katı büyüklüğünde ve 1.300 ışık yılı uzaklıkta yer alan TOI-1338 b adlı bu büyük gezegenin keşfi 6 Ocak 2020'de duyurulmuştur.

Yakın ikili çift MACHO-1997-BLG-41'in yörüngesinde dolanan ve mikromercekleme yöntemiyle keşfedilen bir gezegene dair iddialar 1999 yılında duyuruldu. Gezegenin iki kırmızı cüce yoldaşın etrafında geniş bir yörüngede bulunduğu söyleniyordu. Ancak bu tespitin, ikili yıldızların kendi yörünge hareketleriyle daha iyi açıklanabileceğinin anlaşılması üzerine bu iddialar geri çekildi.
Kendisi de üçlü sistem GJ 630.1'in bir parçası olan örten ikili sistem CM Draconis'in etrafındaki gezegenleri tespit etmek için çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Örten ikili, geçiş yapan gezegenleri bulmak amacıyla incelenmiş olsa da kesin bir tespitte bulunulamamış ve nihayetinde tüm aday gezegenlerin varlığı ihtimal dışı bırakılmıştır. Daha yakın zamanlarda, yörüngedeki bir gezegenin yol açtığı yansıma hareketinin yıldızların örtülme zamanlamalarında neden olduğu değişimleri tespit etmeye yönelik çalışmalar yapılmış ancak şu ana kadar doğrulanmış bir keşif gerçekleşmemiştir. İkili yıldızların yörüngesi dış merkezlidir ve gelgit kuvvetlerinin yörüngeyi daireselleştirmiş olması gerektiğinden bu durum böylesine yakın bir ikili için beklenmedik bir özelliktir. Bu durum, ikilinin etrafındaki yörüngede dolanan ve kütleçekim etkileriyle ikilinin dış merkezliğini koruyan devasa bir gezegenin veya kahverengi cücenin varlığına işaret ediyor olabilir.
Gezegen oluşum süreçlerinin bir göstergesi olabilecek ikili yıldız çevresindeki diskler birçok yıldızın etrafında keşfedilmiştir ve aslında aralarındaki uzaklık 3 AU'dan az olan ikililerin çevresinde yaygın olarak bulunurlar. Bunun dikkat çeken bir örneği, aralarındaki uzaklık yaklaşık 34 AU olan iki ikili yıldız çiftinden oluşan HD 98800 sistemidir. 0,983 AU yarı büyük eksene sahip, oldukça dış merkezli bir yörüngede dolanan 0,70 ve 0,58 Güneş kütleli iki yıldızdan oluşan HD 98800 B ikili alt sistemi, birbirine eğik ve dış merkezli yıldız yörüngelerinin kütleçekimsel etkileriyle bükülen karmaşık bir toz diskiyle çevrilidir. Diğer ikili alt sistem olan HD 98800 A ise kayda değer miktarda toz barındırmamaktadır.

Bir B-tipi alt cüce ve bir kırmızı cüceden oluşan örten ikili sistem HW Virginis'in bir gezegen sistemine de ev sahipliği yaptığı 2008 yılında öne sürüldü. Varlığı iddia edilen bu gezegenlerin sırasıyla Jüpiter'in en az 8,47 ve 19,23 katı kütleye sahip olduğu ve yörünge periyotlarının 9 ile 16 yıl sürdüğü ileri sürüldü. Aday gösterilen dış gezegen, bazı tanımlamalara göre bir kahverengi cüce olarak kabul edilebilecek kadar büyük bir kütleye sahiptir ancak kaşifler, yörünge yapısının bu cismin ikili yıldız çevresindeki bir diskten tıpkı bir gezegen gibi oluştuğunu gösterdiğini savundular. Her iki gezegen de birincil yıldızın kırmızı dev evresinde kaybettiği maddeyi yığılma yoluyla bünyelerine katarak ilave kütle kazanmış olabilir.
Sistem üzerinde yapılan daha kapsamlı çalışmalar aday gezegenler için önerilen yörüngelerin, sistemin yaşından çok daha kısa zaman ölçeklerinde felaket düzeyinde kararsız olduğunu ortaya koydu. Nitekim araştırmacılar, makul yörünge çözümlerinin tamamında ortalama ömrün bin yıldan daha kısa olduğunu, dolayısıyla sistemin bu denli kararsız bir yapıyla var olamayacağını saptadılar. Benzer şekilde evrimleşen ikili yıldız sistemleri etrafında var olduğu öne sürülen diğer gezegen sistemlerinde olduğu gibi, ikili yıldızların gözlemlenen bu davranışından gezegen iddiaları dışındaki başka bir mekanizmanın sorumlu olması muhtemel görünmektedir. Bir başka deyişle iddia edilen bu gezegenler aslında hiç var olmamıştır.

İkili yıldızlar da en az tekli yıldızlar kadar yaygın olmasına rağmen tekli yıldızların yörüngesinde binlerce gezegen keşfedilmişken ikili yıldızların çevresinde çok az sayıda gezegene rastlanmıştır. 2025 yılında yayımlanan bir çalışma, bu durumun nedeninin genel görelilik olduğunu öne sürmektedir. Buna göre hem gezegenin yörüngesi hem de ikili yıldızların kendi yörüngesi bir yalpalama hareketi içerisindedir. Zamanla gelgit etkileşimleri yıldızları birbirine yaklaştırır, bu da yıldızların yalpalama hızının artmasına, fakat gezegenin yalpalama hızının yavaşlamasına neden olur. Bu iki yalpalama hızı eşitlendiğinde, gezegenin yörüngesi daha dış merkezli bir hale gelir ve bu durum gezegeni yıldızlardan en uzak noktasında daha da uzağa, en yakın geçişinde ise daha da yakına taşır. Sonuç olarak gezegen ya yıldızlardan biri tarafından yutulur ya da sistemden dışarı fırlatılır. Bu süreçten sağ kurtulabilen gezegenler ise çoğunlukla yıldızlara, geçiş yöntemiyle tespit edilemeyecek kadar uzak bir konumda bulunur.

Kepler uzay teleskobundan elde edilen bulgular, ikili yıldız çevresindeki gezegen sistemlerinin nispeten yaygın olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Ekim 2013 itibarıyla teleskop, incelenen yaklaşık 1.000 örten ikili sistem arasından yedi gezegen keşfetmişti.

İkili yıldız çevresindeki gezegenlerin var olabileceği çok çeşitli yıldız yapıları bulunmaktadır. Birincil yıldız kütleleri 0,69 ile 1,53 Güneş kütlesi (Kepler-16 A ve PH1 Aa), yıldız kütle oranları 1,03 ile 3,76 (Kepler-34 ve PH1) ve ikilinin dış merkezliği 0,023 ile 0,521 (Kepler-47 ve Kepler-34) arasında değişmektedir. Gezegen dış merkezliklerinin dağılımı ise neredeyse dairesel sayılabilecek e=0,007 ile belirgin bir e=0,182 değeri arasında (Kepler-16 ve Kepler-34) yer almaktadır. İkiliyle herhangi bir yörünge rezonansı bulunamamıştır.

Kepler-34 A ve B ikili yıldızları birbirlerinin etrafında oldukça dış merkezli (e = 0,521) bir yörüngeye sahiptir. Gezegen ile olan kütleçekimsel etkileşimler o kadar güçlüdür ki yalnızca tek bir yörünge turundan sonra bile gezegenin geçiş zamanlamalarında ve sürelerinde Kepler yasalarıy

2709 Sagan, geçici isim 1982 FH, Asteroit kuşağının iç bölgelerinden gelen, yaklaşık 6,7 kilometre çapında taş bir Flora tipi asteroittir. 21 Mart 1982'de Amerikalı astronom Edward Bowell tarafından Flagstaff, Arizona yakınlarındaki Anderson Mesa İstasyonu'nda keşfedilmiş ve adını astronom ve popüler bilim yazarı Carl Sagan'dan almıştır.

Sagan, taş asteroitlerin en büyük ailelerinden biri olan Flora ailesinin bir üyesidir. İç Asteroit kuşağında, 2,0–2,3 AU mesafede Güneş'in etrafında her 3 yıl ve 3 aylık (1.188 gün) bir yörüngede döner. Yörüngesi, tutulum ile ilgili olarak 0.07'lik bir dış merkeze ve 3°'lik bir eğime sahiptir.

SMASS sınıflandırmasında Sagan, S tipi bir asteroit olarak sınıflandırılır. Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Gezgini ve sonraki NEOWISE görevi tarafından yapılan gözlemlere göre, 0.26'lık bir albedoya sahiptir. Gövde, 5.254 ile 5.258 saat arasında bir dönüş periyoduna ve 0.09 ile 0.63 parlaklık (kadir) (U=3/3/3/3) arasında bir değişime sahiptir.

Bu küçük gezegene, Cornell Üniversitesi'nde gezegen bilimcisi, popüler bilim yazarı, Icarus dergisinin editörü ve Planetary Society'nin kurucusu Carl Sagan'ın (1934–1996) adı verilmiştir. Sagan, dış gezegenlere Voyager programı ve Mars'a Mariner 9 ve Viking programı da dahil olmak üzere bir dizi gezegen uzay görevine katılmıştır.
Sagan'ın araştırması, Venüs üzerindeki sera etkisi, Titan'ın atmosferi ve yüzeyi, Mars'ta rüzgarla uçuşan toz ve dünya dışı akıllı yaşam olasılığı üzerine çalışmaları kapsıyordu. Sagan, 1978'de Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştır. Resmi adlandırma Minor Planet Center tarafından 4 Ağustos 1982'de yayınlanmıştır (M.P.C. 7158).
1998 yılında keşfedilen bir asteroid, 4970 Druyan, adını Sagan'ın karısı Ann Druyan'dan almıştır ve 2709 Sagan ile bir "evlilik yüzüğü yörüngesinde" olduğu söylenmektedir.

Asteroid Lightcurve Database (LCDB) 10 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., query form (info 16 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Schmadel, Lutz D.; Dictionary of Minor Planet Names, Google books
Behrend, Raoul; Asteroids and comets rotation curves, CdR 29 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Observatoire de Genève
Discovery Circumstances: Numbered Minor Planets (1)-(5000)22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Minor Planet Center
2709 Sagan - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
2709 Sagan - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Aşağıda, 4001 ile 5000 arasında (dahil) sıralanan küçük gezegenlerin kısmi bir listesi yer almaktadır. Bu ve diğer kısmi listeler için birincil veriler, JPL'nin "Küçük Cisim Yörünge Öğeleri" ve "Küçük Gezegen Merkezinden Elde Edilen Veriler"e dayanmaktadır. Ana sayfada, tablonun sütunlarının detaylı bir açıklaması ve ek kaynaklar sunulmuştur. Bu diziye ait her sayfanın tam listesi ve küçük gezegenlerin dinamik sınıflandırmasına ilişkin istatistiksel bir ayrıntı da yer almaktadır.
Ayrıca, tüm isimlendirilmiş cisimlerin sayısal ve alfabetik sıralamasını içeren özet listesini ve bu ayrıntılı listedeki numara aralığı için ilgili isimlendirme örneklerini de görebilirsiniz. Yeni isimlendirmeler, Uluslararası Astronomi Birliği'nin Küçük Cisimler İsimlendirme Çalışma Grubu tarafından isimlerin önceden duyurulması kınandığı için resmi olarak yayınlandıktan sonra bu listeye eklenir.

Küçük gezegen adlarının anlamları: 4001–5000

Discovery Circumstances: Numbered Minor Planets (1)–(5000) (IAU Minor Planet Center)

900 Stewart Avenue, Ithaca, New York'ta benzersiz Mısır Uyanış mimarisi ile, bir uçurumun aşağısında dramatik yerleşimi ve gök bilimci Carl Sagan'ın ikametgâhı olmasıyla dikkat çeken bir binadır. Bina, Fall Creek ve Ithaca Şelaleleri'ne bakan, sokak seviyesinden yaklaşık 15 metre (49 ft) aşağıda bir çıkıntı üzerinde yer almaktadır.
Tompkins County'deki Mısır Uyanış mimarisine sahip iki binadan biri ve Ithaca şehir merkezindeki Mason Tapınağı ile birlikte Cornell Heights Tarihsel Bölgesinin bir parçasıdır.

Bina, Cornell Üniversitesi'nin  1890 yılında kurulan bir gizli topluluğu olan Sphinx Head'in buluşma yeri olarak inşa edildi. Topluluk, 1900'lerin başından beri bir buluşma yeri inşa etmeyi tartışıyordu ve siteyi 1908 yılında satın aldı. O zamanlar binanın bulunduğu site, kampüsten uzakta ve ağaçlarla çevrili tenha bir yerdi. 25.000 $ topladıktan sonra topluluk, Tompkins County Adliye Sarayı'nı da tasarlayan yerel mimar J. Lakin Bainbridge'i işe aldı. 1925 yılında temel atıldı ve bina 1926 yılında tamamlandı. Tasarım, belki kısmen 1800'lerin sonlarında Mısır Uyanış mimarisinin popülaritesinin gecikmiş bir ifadesi olarak, belki de Klasik Mısır'da 1922'de Tutankhamun'un mezarının açılmasından sonra ve belki de kısmen Yale ve Dartmouth'taki benzer yapılar nedeniyle (sırasıyla Kuru kafa ve Kemikler Cemiyeti mezarı ve Sfenks) popüler ilginin yeniden canlanmasına istinaden, bir Mısır mezarını andırmayı amaçlıyordu.
Binanın sadece tek bir kapısı vardı ve penceresi yoktu. Bir gazeteci, binanın içinde olmanın ürkütücülüğünü şöyle anlattı:

Anıtsal taraftaki bir kapıdan giriş, lento ve frizde Mısır sembollerinin altında süslü taş sütunlarla çevrilidir. Vestiyer ve depo odaları arasındaki küçük bir giriş yolundan geçtikten sonra üyeliğe kabul edilenler, yan duvarlardaki birkaç aplik ile loş bir şekilde aydınlatılan uzun, yüksek, dikdörtgen bir odaya girdiler. Süslenmemiş taş duvarlar boyunca ahşap sıralar uzanıyordu.
Sonunda, uzak konumu, yakında herhangi bir park yerinin olmaması ve artan emlak vergileri ile bakım maliyetleri nedeniyle mezar topluluk için daha az kullanışlı hale geldi. Mülk, 1969 yılında kapı komşuları fizikçi Robert Wilson'a satıldı. Wilson, 1979'da mimar ve tasarım profesörü Steve Mensch'e satmadan önce binayı bir heykel stüdyosu olarak kullandı. Mensch, Cornell Daily Sun'a "Son sekiz yıldır orayı satın almaya çalışıyordum", dedi:

Beni oraya çeken ilk şey, çok tuhaf, çok fantastik bir yapı olmasıydı. ... Bina siteyle çok çelişiyordu. Böylesine dışa dönük bir sitede çok içe dönük bir alandı.
Mensch, binada önemli yenilemeler yaptı. Eskiden penceresiz olan mezarın vadiye bakan tarafında tavandan tabana doğru devasa bir pencere yaptı. Tek bir kat ekleyerek mezarın hemen altında üç yatak odası, mezarla aynı seviyede bir cam köşk ve yeni bir park yeri ve giriş merdiveni için bina inşa etti. İnşaat işlerinin büyük bir kısmını kendisi yaptı ve mesai saatlerini şantiyede tuttu. Bir gazeteci bina hakkında, "Artık uzak bir yerde eski, karanlık, gizli bir odaya giriyormuş gibi hissettirmiyor" yazdı. Şu yazıyla devam etti: "Şehre bakan küçük ama sevimli bir parkın ortasında, beklenmedik bir açık hava müzesi bulmak gibi bir şey."
Astronom Carl Sagan, 1981 yılında Cosmos belgeselini çekerken Cornell'a dönüşte bu binayı satın aldı. Kompleksi uzun yıllar konut olarak kullandı ve yenilemesine yardımcı olacak bir mimar aradı. Sonunda, müdürü Guillermo Jullian de la Fuente, Le Corbusier'in öğrencisi olan Atelier Jullian ve Pendleton'ı işe aldı. Mimarlar, Sagan için Cayuga Heights'ta yeni ve ayrı bir konut tasarladılar. Mezarı ise Sagan ve eşi Ann Druyan için bir çalışmaya dönüştürmek adına kapsamlı, iki aşamalı bir yeniden tasarım planı hazırladılar. Yeni giriş merdiveni dışında Mensch'in eklediği kısımlar yıkıldı. Yeni pencereler ve çatı pencereleri eklendi. Mezarın üstüne, "kanalda ve göldeki teknelerin görüntülerinden" esinlenerek tik ağacından küçük bir çatı katı inşa edildi. 1990'dan 1992'ye kadar gerçekleşen yenileme, Architectural Digest dergisinde yayımlanan bir fotoğrafta yer aldı. Yenilemenin, mezarın üstünde ve altında teraslanmış bir dizi ek binayı içerecek olan ikinci aşaması hiçbir zaman inşa edilmedi.
Sagan'ın biyografisini yazan William Poundstone:

Sagan'ın kendisi gibi, Sfenks Evi de görünür ve gösterişliydi, aynı zamanda da uzak ve ulaşılmazdı. ... Carl Sagan'ın nerede yaşadığını umursamayan görkemli inzivası bakışları üzerine çekti. Sagan'ın "Graceland"ı, Memphis'teki karşılığına yakışır bir güvenlik sistemine sahipti. Ziyaretçilerin arkasından demir bir kapı kapanıyordu. Güvenlik kameraları ziyaretçilerin hareketlerini sessizce tarıyordu.
Sagan'ın ölümünden sonra onun belgeleri, 2012 yılında Kongre Kütüphanesi'ne gönderilene kadar binada kaldı.
2014 yılında New York dergisine yazan Sagan'ın kızı, evi "eski Sümer'den ya da Indiana Jones'tan fırlamış bir şey gibi, ama her iki durumda da New York'un dışında bulmayı bekleyeceğiniz bir şey değildi," olarak tanımladı.
2016 itibariyla, bina hâlâ Ann Druyan'a aittir ve binanın değeri 475.000 $'dır.

Aile Portresi veya bazen gezegenlerin portresi Güneş Sistemi tarafından edinilen bir görüntüdür. Voyager 1, 14 Şubat 1990'da Dünya'dan 6 milyar kilometre uzaklıkta altı gezegenin bir bir çerçevelerine ve göreceli konumlarını gösteren kısmi bir arka plana sahiptir.Resim 60 karelik bir mozaiktir. Voyager görüntüleme ekibinde yer alan gök bilimci Carl Sagan, fotoğrafları çektirmek için uzun yıllar kampanya yapmıştır. Mozaikte sağdan sola altı gezegen görülebilir. Görüntüler yaklaşık altı milyar kilometre mesafeden ve ekliptikten 32 derece yüksek bir açıdan çekildi. Görüntünün birleşik bir görünümü yoktur.Bir bir çerçeveler, her birinde mümkün olduğunca fazla ayrıntı ortaya çıkarmak için çeşitli pozlamalarda çeşitli filtreler kullanılarak elde edildi.Görüntü, Dünya'dan yaklaşık 40,11 AU (6,0 milyar km; 3,7 milyar mil) uzaklıkta ve ekliptik düzlemden yaklaşık 32° yükseklikte elde edildi. Uzay aracı güneş sistemimizin kenarına ulaştığında, tam 6,4 milyar kilometre uzaklıktan Dünya'ya son bir bakış atıp resmi çekti. Resimde Dünya küçük bir yer olarak gözüküyordu.Sagan buna özetle kısaltırsak şunu anlatıyordu Uzayın derinliğinden çektiği bu resmi o yerin evimizin olduğunu tüm tandıklarınız adını duyduğunuz gelmiş geçmiş tüm insanların burada yaşadığını sevinç, acı, ideoloji, inanç kısacası türlü türlü çeşit insanların bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreceğinde yaşadığını anlatıyordu.

Dünyaya dair bir bilgi olarak 1990 yılının ilk yarısında Voyager-1 otomatik uzay aracı tarafından sırayla çekilen 60 fotoğrafın mozaiğidir. Voyager 1, NASA tarafından fırlatıldığı 5 Eylül 1977'den bu yana hizmet vermeye devam eden 815 kiloluk bir insansız uzay aracıdır.1977 yılının 5 Eylül günü uzayın derinliklerine seyahat etmesi için gönderilen Voyager 1, gönderiliş amacını 35 yıldan fazla bir süre sonra 21 mart 2013 günü itibarıyla gerçekleştirdi. Fırlatılmasından 12 yıl sonra, 64.000 km/s hızla seyahat eden Voyager I, Güneş Sistemi'nden çıkan uzay araştırmalarında yeni bir şey başlatmış oldu.

Bilim Senfonisi (ing. Symphony of Science); YouTube'da yayınlanan bir dizi videodur. Her videonun farklı bir teması vardır. Elektronik müzik bestecisi John D. Boswell tarafından hazırlanmıştır. Çoğunlukla ana konu felsefe, astrofizik veya fizik ile ilgilidir . Videolar, çeşitli belgesellerden alınan bir dizi alıntıdan oluşmaktadır. Bu belgesellerde bahsi geçen araştırmacılar ya da kişiler çeşitli konuların uzmanıdır. Konular genellikle fizik ve diğer pozitif bilimlerle ilgilidir. Yapımcı, belgeselden alıntıları bir dj mikserine koyarak şiirsel bir yapı oluşturdu. Ardından klavyenin sesiyle sesi bütünleştiren bir teknik kullandı. Bu teknik, araştırmacıların kendilerinin şarkı söylediği izlenimini vermektedir. Bu oluşturulmuş parçalar ile her videoyu ayrı ayrı oluşturmayı başardı. Video dizisi çeşitli kişiliklere odaklanıyor. Bunlar bilim dünyasından Michio Kaku, Carl Sagan ve sanat dünyasından bazı isimlerdir. Sanat dünyasından, bütün bir videonun adandığı Charlie Chaplin örneği dikkate alınabilir.

YouTube'da  başarıya imza atan ilk videolardan biri " A Glorious Dawn "dır. Bu video 500.000'den fazla görüntüleme aldı. Videoda Carl Sagan ve Stephen Hawking "icracılar" olarak yer alıyor. İkisinin de sırayla şarkı söylediği bölümü vardır. Sagan'ın seansında esasen video da bir mesaj göndermek isteniyor. Mesaj, insanın bilimsel evrimi ile ilgilidir. İki araştırmacının her birinin mesajı farklıdır. Bu mesajlar videonun akışı içerisinde paylaşılır. Sagan'ın yer aldığı alıntıda bizleri nasıl "muhteşem bir gün doğumu"nun beklediğinden bahsediyor. "  Hawking'in göründüğü dörtlükteki mesajı ise her şeyin teorisine nasıl ihtiyacımız olduğuyla ilgili. Sagan'ın yer aldığı fragman, Cosmos belgeselinden alınmıştır. Cosmos, kendisinin oluşturduğu bir bilim belgeselidir. Hawking'in bölümü ise BBC tarafından yapılmış bir programdan alınmıştır.

"Hepimiz birbirimize bağlıyız " serinin ikinci videosudur. Bu parçanın vurguladığı tema, bizimle evrenin geri kalanı arasındaki bağlantıdır. Bu videoda Neil deGrasse Tyson, Richard Feynman ve Bill Nye "icracılar" olarak yer alıyor. Her birinin yorumlanması gereken bir kıtası vardır. Tyson ilk kıtayı yorumlar. İlk kıtanın teması, hepimizin evrene bağlı olduğumuzdur. İlk kıtaya ek olarak, Tyson koroyu da gerçekleştirir. Koro ilk kıtaya benzer. Nye ikinci kıtayı yorumlar. İkinci kıtanın teması, bazı şeylerin diğerlerine göre ne kadar önemsiz olduğunu anlamaktır. Bu oyunda Feynman videonun sonuna sahiptir. Feynman nihayet bir yerde durmamız gerektiğini çünkü evrenin ulaşılamayacak kadar büyük olduğunu belirtiyor.

Broca'nın Beyni: Bilimin Romantizmine Yansımalar, Carl Sagan'ın 1979 yılında yazdığı bir kitaptır.
“Ben, kendini bütün varoluşun uyumunda, ihtişamında gösteren Tanrıya, Spinoza'nın Tanrısına inanıyorum, insanların kaderi ve faaliyetleriyle ilgilenen Tanrıya değil.”
Hatta böyle aforizmalardan o kadar hoşlanıyordu ki bir gün Danimarkalı fizikçi Niels Bohr biraz da öfkeyle ona dönerek şöyle demişti: “Tanrıya ne yapması gerektiğini söylemeyi bırak artık!” Broca'nın beyni adlı kitapta şöyle bir şey geçer: "Şuna kuvvetle inanıyorum ki, sahte bilime karşı en iyi panzehir bilimdir." Aynı kitapta çeşitli başlıklar altında bilimkurgudan ve Astronomiden bahsediliyor. Bunlardan bazıları: "Bilim ve İnsan", "Evreni Bilebilir Miyiz?", "Bir Tuz Taneciği Üzerine Düşünceler", "Paradoksçular", "Karanlıkta Gezinenler" ve "Göz Bağcılar"; bilimin sınırında mantık ve saçmalık, uzaydaki konumumuz gibidir.

Carl Sagan, evrenin sırlarını keşfetmek istiyorsak, bilimin kötü kullanılmasının önüne geçilmesi gerektiğini, bunun için bilginlerin görüşlerini, herkesin anlayabileceği bir biçimde topluma paylaşması lazım olduğunu belirtiyor. Kitapta Albert Einsten'in 1940'ların sonu ve 1950'lerin başında Amerika'yı kasıp kavuran MC Carthy despotluğu sırasında insan özgürlüklerinin en ateşli savunucularından biri olduğundan bahsedilir. Kitapta eski İbranilerin çağdaşı olan Babillerin Saros'u bildiği anlatılır. Saros ise ardı ardına gerçekleşen iki benzer güneş ve ay tutulması arasındaki dönemdir. Kitapta, Arap Yarımadası'na siyah büyük bir kaya düştüğü ve bu kayanın düşmesinin ardından İslamiyet öncesi zamanda bir çeşit tapınma objesine dönüştüğünden söz edilir. Kitapta, insanların ulaşım için milyonlarca yıl boyunca bacakları, binlerce yıl atları, yüzyıldan az bir zamandır içten patlamalı motorları ve sadece birkaç on yıllık bir dönem boyu roket kullandığından da bahsedilir.

Carl Sagan Award for Public Understanding of Science, Council of Scientific Society Presidents tarafından verilen  halk tarafından tanınmış araştırmacı, bilim insanları, eğitimciler ve halka bilimi anlamasını sağlayan kişilere verilir. Ödül ilk olarak ödülle de onuruna aynı adı taşıyan Carl Sagan tarafından verildi.

1993: Carl Sagan, gezengelsel çalışmalar, Cornell Üniversitesi
1994: E. O. Wilson, Harvard Üniversitesi
1995: National Geographic Society ve National Geographic Magazine: Gilbert Hovey Grosvenor ve William Allen
1996: PBS Nova ve Paula Apsell
1997: Bill Nye, Bill Nye the Science Guy
1998: Alan Alda, John Angier, Graham Chedd, PBS Scientific American Frontiers
1999: Richard Harris; Ira Flatow, National Public Radio
2000: John Rennie, Scientific American
2001: John Noble Wilford, New York Times
2002: Philip G. Zimbardo, PBS Discovering Psychology
2003: Island Press
2004: Popular Science
2005: Cheryl Heuton ve Nicolas Falacci, Numb3rs'ın yaratıcısı
2006: Court TV
2007: Kenneth R. Weiss ve Usha Lee McFarling, Los Angeles Times
2009: Thomas Friedman, The New York Times
2010: Sylvia Earle, National Geographic Society
2013: Bassam Shakhashiri, American Chemical Society
2017: Charles Bolden
2018: Steven Pinker
2019: William S. Hammack

Carl Sagan

Carl Sagan Award for Public Understanding of Science
Carl Sagan Award for Public Appreciation of Science 15 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl Sagan Bilimi Popülerleştirme Ödülü, Wonderfest tarafından merhum bilim insanı Carl Sagan adına verilen bir ödüldür. "Kamuoyunun bilimin anlaşılmasına ve takdir edilmesine güçlü bir şekilde katkıda bulunan bilim insanlarına verilen ödüldür." 
Ödüle aday bilim insanları, San Francisco Körfez Bölgesi ilçesinden ikamet ediyor olmalı ve "bilimsel araştırmalarda başarılı bir geçmişe" sahip olmalıdır. Kâr amacı gütmeyen Wonderfest tarafından yönetilmesine rağmen, Sagan Ödülü 2015'te Google tarafından ve 2002'den 2010'a kadar Yıllık İncelemeler tarafından finanse edilmektedir. (Finansman eksikliği, 2011-2014 yılları arasında Ödülün sunumunu engellemiştir.)

Aşağıdakiler Carl Sagan Ödülü'nü almıştır:

2002 — Andrew Fraknoi, Professor of Astronomy, Foothill College
2003 — Kevin Padian, Professor of Integrative Biology, University of California, Berkeley
2004 — Alex Filippenko, Professor of Astronomy, University of California, Berkeley
2005 — Jill Tarter, Director, Center for SETI Research, SETI Institute
2006 — Paul Berg, Professor of Biochemistry, Stanford University
2007 — Keith Devlin, Executive Director, Human-Sciences and Technologies Advanced Research Institute, Stanford
2008 — Robert Sapolsky, Professor of Biology and Neurology, Stanford University
2009 — Geoff Marcy, Professor of Astronomy, University of California, Berkeley
2010 — Donald Kennedy, Emeritus President and Professor of Environmental Science, Stanford University
2015 — Seth Shostak, Senior Astronomer and Director, Center for SETI Research, SETI Institute
2016 — Gibor Basri, Professor of the Graduate School, Professor Emeritus of Astronomy, University of California, Berkeley
2017 — Jennifer A. Doudna, Professor of Chemistry and of Molecular & Cell Biology, University of California, Berkeley
2018 — Peter Gleick, Co-founder, President-emeritus, Pacific Institute
2019 — Dan Werthimer, Co-founder and Chief Scientist, Berkeley SETI Research Center
2020 — Matthew Walker, sleep researcher, University of California, Berkeley
2021 - Alison Gopnik
Wonderfest'in Sagan Ödülü Seçim Komitesi, her yıl ön görülen kişiyi Wonderfest'in Yönetim Kuruluna  önerir ve kurul, tavsiyeyi resmi olarak onaylar (veya reddeder). Wonderfest'in Sagan Ödülü'nü sunmaktaki uzun vadeli hedefi, bilim araştırmacılarını bilim içgörülerini genel halk için erişilebilir hale getirmeye teşvik etmek ve böylece bilimsel bakış açısını teşvik etmek ve "bilimsel topluluk" kavramını genişletmektedir.

Carl Sagan Prize for Science Popularization 1 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. information from Wonderfest

Cornell Üniversitesi, ABD'de New York Eyaleti'nin Ithaca şehrinde bulunan bir özel üniversitedir.
ABD'nin elit 'Sarmaşık Birliği'ne dahil olan üniversite, uluslararası finans ve para transfer şirketi Western Union'un kurucusu iş insanı, politikacı ve hayırsever Ezra Cornell ile tarihbilimci ve eğitmen Andrew Dickson White tarafından 1865 yılında kurulmuştur. Kuruluşundaki misyonu, klasiklerden bilimlere, teoriden uygulamaya kadar birçok alanda eğitim vermek ve bu alanlara katkıda bulunmak olarak belirlenmiştir.
Ezra Cornell, ideallerini 'Öyle bir üniversite kurmak isterim ki, ayrımsamaksızın herkes istediği her alanda eğitim görebilsin' olarak dile getirmiş ve üniversite, kurulduğu günden beri din, ırk, cinsiyet veya ekonomik köken ayrımı yapmadan öğrenci almıştır.
Şu anda hayatta olan 245 binden fazla mezunu 31 Marshall ödüllü, 28 Rhodes ödüllü ve 41 Nobel ödüllü bilim insanı mezunu bulunan kurumun yaklaşık 14 bin lisans ve 7 bin yüksek lisans öğrencisi bulunmaktadır.

Cornell sıklıkla dünyanın en iyi 20 üniversitesi arasında gösterilmektedir. 2021 yılında ARWU sıralamasında 12., 'Times Higher Education World University Rankings' sıralamasında 19. olmuştur.

Cosmos: A Personal Voyage, Carl Sagan, Ann Druyan ve Steven Soter tarafından yazılan, Carl Sagan tarafından sunulan 13 bölümlük belgesel serisidir.
Belgesel hayatın kökeni ve kainatın yapısını zevkli ve sade bir şekilde izleyicilere anlatmaktadır. Aynı zamanda kitabı da bulunan belgesel serisi, 60'tan fazla ülkede 500 milyona yakın kişiden izlenmiş ve ABD'deki tv yapımları arasında en çok izlenen iki belgeselden biri olmuştur.

Cosmos, 1978 ve 1979 yıllarında Los Angeles PBS üye kanalı KCET tarafından yaklaşık 6,3 milyon dolarlık bir bütçeyle üretildi ve tanıtım için 2 milyon dolardan fazla ek bütçe ayrıldı. Programın formatı Kenneth Clark'ın Civilisation, Jacob Bronowski'nin The Ascent of Man ve David Attenborough'nun Life on Earth gibi daha önceki BBC belgesellerine benzemektedir. Ancak tamamen filmle çekilen bu dizilerden farklı olarak Cosmos'ta iç mekan sahneleri ve özel efektler için video kaset, dış mekanlar ve mekan çekimleri için ise film kullanıldı (bu film-video hibrid format o dönemde İngiliz senaryolu televizyonlarında yaygındı, ancak belgesel yapımlarda daha azdı). Cosmos'un ortak yapımcısı olan BBC daha sonra diziyi ekrana getirdi, ancak bölümler 50 dakikalık sürelere sığacak şekilde kesildi.
Dizi, Sagan'ın tam boyutlu setler yerine aslında model olan ortamlarda görünüşte yürümesine olanak tanıyan çığır açan özel efekt kullanımıyla dikkat çekiyor. Dizinin müzikleri arasında Yunan besteci Vangelis'in Alpha, Pulstar ve Heaven and Hell Part 1 (son bölüm dizinin imza tema müziği olarak kullanılıyor ve dördüncü bölümün başlığında doğrudan referans veriliyor) gibi parçaları yer alıyor. Dizinin 13 saati boyunca Albedo 0.39, Meddle, Spiral, Ignacio, Beaubourg ve China gibi 1970'lerin çeşitli albümlerinden birçok parça kullanıldı. Belgesel dizinin dünya çapındaki başarısı, Vangelis'in müziğini pek çok kişinin evine soktu ve küresel bir izleyici kitlesinin dikkatini çekti.
Turner Home Entertainment, Cosmos'u 1989 yılında dizinin yapımcısı KCET'ten satın aldı. Ticari televizyona geçerken, bir saat uzunluğundaki bölümler daha kısa olarak düzenlendi ve Carl Sagan birkaç bölüm için, orijinal yayından bu yana ortaya çıkan yeni keşifleri ve alternatif bakış açılarını tartıştığı yeni sonsözler çekti.

Belgesel serisinin yayınlandığı web sitesi 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. topdocumentaryfilms.com

Cosmos: Possible Worlds, 9 Mart 2020 tarihinde National Geographic'te yayınlanmış Amerikan yapımı bir televizyon belgeselidir. Dizi, Carl Sagan tarafından 1980'de PBS'de yayınlanan orijinal Cosmos: A Personal Voyage serisini takip ed Dizi,en 2014 televizyon dizisi Cosmos: A Spacetime Odyssey'in devamı niteliğindedir. Ann Druyan ve Brannon Braga tarafından yazılan, yönetilen ve yürütücü yapımcılığını üstlendiği dizi, astrofizikçi Neil deGrasse Tyson tarafından sunulmuştur. Diğer yönetici yapımcılar ise Seth MacFarlane ve Jason Clark'tır.
Dizi 7 haftadan daha uzun bir sürede yayınlanmış 13 bölüme sahiptir. Dizinin televizyon galası 22 Eylül 2020'de Fox'ta yapıldı.

13 Ocak 2018'de, Cosmos: Possible Worlds adlı başka bir dizinin 2019'da Fox ve National Geographic kanallarında, sunuculuğunu Neil deGrasse Tyson ve yönetici yapımcılığını Ann Druyan, Seth MacFarlane, Brannon Braga ve Jason Clark'ın üstleneceği açıklandı. Stüdyo bölümleri, Pasifik Kuzeybatı, Avrupa ve Asya'da konum çekim planları ile Santa Fe Stüdyolarında çekildi.
Bu 13 bölümlük devam dizisinin 3 Mart 2019'da Fox'ta ve ertesi gün National Geographic'te yayınlanması planlandı. Ancak, Aralık 2018'den Şubat 2019'a kadar Tyson, cinsel taciz iddialarına konu oldu. Hem National Geographic hem de Fox, bu iddiaları araştıracaklarını belirterek, Cosmos'un 15 Şubat 2019'daki galasını süresiz olarak erteledi. National Geographic ve Fox, 15 Mart 2019'a kadar Tyson'ı iddialardan temize çıkardılar ve Cosmos'un yeniden başlayacağını doğruladılar.
Dizinin prömiyeri Mart 2020'nin başlarında Amerika Birleşik Devletleri'nde National Geographic Channel'da yapıldı ve daha sonra Fox'ta ve diğer 172 ülkede yayınlanması planlandı.
Druyan, dizinin umutlu bir geleceğe vurgu yaparak ilham verici olmasını bekledi ve dizinin bilim karşıtı söylemleri ve politikaları düzeltmeye yardımcı olacağını umdu. Druyan, güncel olaylar nedeniyle bu diziyi yazarken önceki dizilere kıyasla "daha büyük bir aciliyet duygusuyla" motive olduğunu da belirtti.
Druyan, Cosmos'taki çalışması nedeniyle 2020 Sun Valley Film Festivali tarafından National Geographic İleri Ödülü'ne layık görüldü.

Seth MacFarlane - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry S. Truman
Patrick Stewart - Gök bilimci William Herschel
Viggo Mortensen - Sovyet bitki genetikçisi Nikolai Vavilov
Judd Hirsch - Atom bombasının babası J. Robert Oppenheimer
Sasha Sagan (Ann Druyan ve Carl Sagan'ın kızı) - Carl Sagan'ın annesi Rachel Gruber Sagan

Druyan, Şubat 2020'de yayınlanan diziye eşlik eden bir kitap yazdı. Orijinal Cosmos kitabında olduğu gibi, başlıklı on üç bölüme ayrılmıştır.

Cosmos'un başka bir sezonunu planlayıp planlamadığı sorulduğunda Druyan, "Evet! Aklımda çok fazla dördüncü sezon var ve ne olacağını biliyorum. Hatta içinde anlatmak istediğim bazı hikayeleri bile biliyorum. Ama COVID-19 salgını nedeniyle biraz ara vereceğim, herkes de bir süreliğine öyle. Ancak dördüncü sezon yapmayı planlıyorum." demiştir.

Dorion Sagan, (1959) Amerikalı yazar ve teorisyendir. Cosmic Apprentice, Cracking the Aging Code ve Lynn Margulis: The Life ve Legacy of a Scientific Rebel dahil olmak üzere kültür, evrim ve bilim tarihi ve felsefesi üzerine kitaplar yazmış ve ortak yazarlardan biridir. Eric D. Schneider ile birlikte yazdığı Into the Cool adlı kitabı, dengesizlik termodinamiği ve yaşam arasındaki ilişki hakkındadır.

Sagan, gök bilimci Carl Sagan ve biyolog Lynn Margulis'in oğludur. 4 kardeşi vardır. Üvey kardeşi Nick Sagan bilimkurgu yazarıdır.

Silent Mora Ring 122 International Brotherhood of Magicians – 1974
EdPress Excellence in Educational Journalism Award, Nonprofit National – 1986
Humana Scholarship – Centre College Danville, Kentucky (2003)
Lindisfarne Fellowship – Lindisfarne (2008 –)
Advisory Board – Sputnik Inc (2009 –)

WordPress'de Dorion Sagan
Cabinet Magazine essays 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Into the Cool website (as archived in 2014)
IMDb'de Dorion Sagan 
Sputnik Observatory Interviews 20 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biography page, The Edge Foundation
Online audio interview with Lynn Margulis and Dorion Sagan
"Second Nature" (article) 21 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Letters (discussing "Turing Gaia," the natural basis of teleology) 21 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. to Olivia Judson “Wild Side” column, topic “Heavy Weather,” The New York Times

SETI (Search for Extra-Terrestrial Intelligence; Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması), Dünya-dışı bir uygarlıktan veya başka bir gezegenden gelen mesajların varlığının saptanması ve saptanması halinde incelenmesi amacıyla ön çalışmaları 1960'lı yıllarda ABD tarafından yapılan, daha sonra geliştirilerek 1971'de NASA tarafından başlatılan bir projedir. Projenin amacı Dünya dışı bir uygarlıktan veya uzak bir gezegenden gelen mesajların varlığını saptanması ve var olduklarının saptanması halinde bunların incelenmesiydi.
Yıldızlar arası yolculuklar yapan zeki uzaylılarla doğrudan temas ve karşılaşma, bilimkurgu hikâyelerinde de kullanılan yaygın bir temadır. Ancak bu yıldızlar arası yolculukların önündeki teorik engeller, bunun çok güç olduğunu öngörmektedirler. Bu tarz bir "ilk temas" için alternatif bir arayış, Güneş Sistemi dışı bir gezegenden gelen yıldızlar arası iletişim dalgalarını aramak için gökyüzüne bakmaktır. Bunun önünde pek çok engeller vardır.
Güneş sistemi dışı bir gezegendeki bir uygarlığı ziyaret etmek mükemmel olabilirdi; ancak şu an için bu insan yeterliliklerinin çok ötesindedir.
SETI projesi kaynak yetersizliğinden 2011 yılında durdurulsa da 2012 yılında yeniden faaliyete geçmiştir.

Birçok radyo frekansı Dünya atmosferine oldukça iyi nüfuz eder ve bu durum, büyük radyo antenleri kullanarak kainatı araştıran radyo teleskoplarının geliştirilmesine yol açtı. Ayrıca, televizyon ve radyo gibi iletişim çalışmalarının bir yan ürünü olarak önemli miktarda elektromanyetik radyasyon yayılır. Bu sinyallerin tekrarlayan yapıları ve dar bant genişlikleri nedeniyle yapay olarak tanımlanması kolay olur. Eğer bu kendine özgüyse, dünya dışı bir uygarlığı keşfetmenin tek yolu Güneş Sistemi dışındaki bir yerden yayılan yapay radyo sinyallerinin tespit edilmesi olabilir.
Avrupa'daki Low-Frequency Array (LOFAR), Avustralya'daki Murchison Widefield Array (MWA) ve Birleşik Krallık'taki Lovell Teleskobu dahil olmak üzere birçok uluslararası radyo teleskobu SETI radyo aramaları için kullanılmaktadır.

McConnell, Brian (2001). Beyond Contact: A Guide to SETI and Communicating with Alien Civilizations. O'Reilly. ISBN 0-596-00037-5. 
Perelmuter, J.M. (2006). The Sinusoidal Spaghetti. iUniverse. ISBN 0-595-41713-2. 
MJ Carlotto (2007). "Detecting Patterns of a Technological Intelligence in Remotely Sensed Imagery" (PDF). J British Interplanetary Society. Cilt 60. ss. 28-39. Bibcode:2007JBIS...60...28C. 9 Eylül 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi20 Şubat 2014. 
John B Campbell (2006). "Archaeology and direct imaging of exoplanets".  C. Aime & F. Vakili (Ed.). Proceedings of the International Astronomical Union (PDF). Cambridge University Press. ss. 247 ff. ISBN 0-521-85607-8. 26 Mart 2009 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Şubat 2014. 
Frank White: The Seti Factor – How the Search for Extraterrestrial Intelligence Is Changing Our View of the Universe and Ourselves. Walker & Company, New York 1990, ISBN 978-0-8027-1105-2
David W. Swift: Seti Pioneers — Scientists Talk about Their Search for Extraterrestrial Intelligence. Univ. of Arizona Press, Tucson 1993, ISBN 0-8165-1119-5
P.Morrison, J.Billingham, J.Wolfe: The search for extraterrestrial intelligence-SETI. NASA SP, Washington 1977,online29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brian MacConnell: Beyond contact – a guide to SETI and communicating with Alien civilizations. O'Reilly, Beijing 2001, ISBN 0-596-00037-5.

Searching for Good Science: The Cancellation of NASA's SETI Program16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SETI Institute21 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SETI Research UK24 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The SETI League
SETI Post-Detection taskgroup

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, orijinal adı The Demon-Haunted World/Science as a Candle in the Dark. Carl Sagan'ın bilimsel yöntemi övdüğü ve bilim dışı yöntemlerin yanlışlıklarını anlattığı kitabıdır.
1995 yılında yazılan kitabın Türkiye'deki ilk baskısı 1998 yılında yapılmıştır. Tübitak Popüler Bilim Kitapları'nda 85 numaralı kitap olarak yayımlanmıştır. Türkçeye Miyase Göktepeli tarafından çevrilmiştir. Tüm yayın hakları Tübitak'a aittir.

En Değerli Şey
Bilim ve Umut
Ay'daki Adam, Mars'taki Yüz
Uzaylılar
Aldatmaca ve Gizlilik
Sanrılar
İblisli Dünya
Gerçek ve Sahte Düşlerin Ayrımı
Terapi
Garajımdaki Ejder
Yas Kenti
Yutturmaca Saptama Sanatı
Gerçeklik Saplantısı
Karşıtbilim
Newton'un Uykusu
Bilim Adamları Günahı Tattığında
Kuşkuculuk ve Merakın Evliliği
Rüzgâr Toz Kaldırır
Aptalca Soru Yoktur
Yanan Ev
Özgürlüğe Giden Yol
Anlamkeşler
Maxwell ve İnekler
Bilim ve Cadılık
Gerçek Yurtseverler Soru Sorar

Carl Sagan resmi web sitesi23 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kozmik Bağlantı: Dünya Dışı Bir Perspektif, astronom Carl Sagan tarafından yazılan bir kitaptır. İlk baskısı 1973'te yayınlandı; Freeman Dyson, David Morrison ve Ann Druyan'ın katkılarıyla genişletilmiş bir baskısı ise 2000 yılında Carl Sagan'ın Kozmik Bağlantısı başlığı altında yayınlandı. Kitap, 2006 yılında Discover Magazine tarafından "Tüm Zamanların En İyi 25 Bilim Kitabı" listesinde on üç numarada yer aldı.

Sagan, kitabında birkaç konuyu ele alıyor, bunlar temel olarak dünya dışı zeka olasılığına, daha gelişmiş uygarlıkların var olma olasılığına, bunların yerel galaksideki ve evrendeki dağılımına odaklanıyor. Daha gelişmiş zekaların varsayımsal görüşlerini, Dünya hakkındaki görüşlerini ve ayrıca insanlıkla iletişimini anlatıyor. Ayrıca UFO gözlemlerinin popülaritesini tartışıyor ve bu tür olayların olasılığını matematiksel olarak tasvir etmeye çalışıyor. Sagan ayrıca astrolojiyi bir sahte bilim olarak ele alıyor.

Cambridge catalogue listing 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kozmos (1980), astronom ve Pulitzer Ödül’lü bilim insanı Carl Sagan’ın popüler bilim kitabıdır. 13 görselleştirilmiş bölümü, birbirini tamamlaması maksadıyla kitapla birlikte geliştirilen kozmos Televizyon programının 13 bölümüne denk gelmektedir. Carl Sagan’ın bu çalışmalarındaki asıl amacı, karmaşık bilimsel fikirlerin öğrenmek isteyen herkese iletilmesini sağlamaktır. Carl Sagan ayrıca televizyonun icat edilmiş en iyi öğretme aracı olduğuna inanmaktaydı, bu nedenle televizyonu dünyayı eğitme aracı olarak kullanmayı istiyordu. Televizyon programının popülerliğinin de etkisiyle Cosmos, New York Times Çok Satanlar Listesi ‘nde 70 hafta kalarak zamanın en çok satılan bilim kitabı oldu. Bir bilim kitabının benzeri görülmemiş bu başarısı bilim temalı edebi eserlerin görünürlüğünü büyük ölçüde artırdı. Aynı zamanda kitabın bu başarısıyla Carl Sagan edebi çalışmalarına güçlü bir başlangıç yapmış olmuştur. “Soluk mavi nokta”, Kozmos’un devam kitabı olarak 1994’de kaleme alınmıştır.
2013 yılında Kozmos, Ann Druyan ve Neil deGrasse Tyson ‘un önsöz ve makalelerini bulunduran yeni bir baskısı ile yayımlanmıştır.

Kitapta, Kozmos televizyon programına denk gelen 13 bölüm bulunmaktadır. Kitabın asıl baskısında her bölüm yoğun şekilde görselleştirilmişti. Kitap geniş bir konu aralığını kapsamakta olup, evrenbilim, antropoloji, biyoloji, astronomi gibi konuları çağlar boyu gelişimi ile birlikte ele almıştır. Carl Sagan, evrenin bu büyüklüğüyle binlerce dünya dışı uygarlığa ev sahipliği yapabileceğini, bunun mümkün olduğunu ancak böyle bir uygarlığın Dünya'ya uğramış olabileceği konusunda hiçbir kanıt bulunmadığını savunmuştur. Evrenin 15 milyar yıllık evrimini, uygarlıkların ve bilimin gelişimini irdelemiş, bilimsel yöntemin kökenlerini, gelecekteki durumunu felsefi ve bilimsel şekilde işlemiştir. Aynı zamanda bilim insanlarının hayat öykülerine yer vermiş, bu öyküleri daha geniş bir çerçevede ele alıp, çağdaş bilime olan katkılarına değinmiştir.
Tıpkı televizyon programında olduğu gibi, kitapta da üstü kapalı olarak, silah yarışının faydasızlığı gibi anlatılarla Soğuk Savaş ‘a atıfta bulunulmuştur.

Kozmos, akıcı ve hafif bir konuşma diliyle yazılmış, bu sayede karmaşık bilimsel konuların toplumun her kesimi tarafından kolayca okunabilmesi sağlanmış, kısa ve öz bir anlatım korunmuştur.
Carl Sagan, kitabın her bölümüne felsefi bir alıntıyla başlamış, bununla okuyuculara evrenin sadece yıldızlar ve gezegenlerden ibaret olmadığını, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu vurgulamıştır. Okuyuculara “hepimiz yıldızlardan geldik” düsturunu benimsetmiş. Mevcut haliyle insanların evrende yapayalnız olduğu gözükse de, evrenin sadece bizim türümüz yaşasın diye var olmadığı, aksine bizlerin daha büyük bir olgunun ürünleri olduğumuzu ifade etmiştir. Kitapta dünya dışı zeki yaşamın araştırılması açıkça desteklenmiş, bu çabanın dünyamızdaki yaşamda da büyük değişikliklere gebe olabileceği ifade edilmiştir.

Yayımlanmasından kısa süre sonra Kozmos, İngilizce dilde yazılmış tüm zamanların en çok satan bilim kitabı olmuştur. Yarım milyondan fazla satılan ilk bilim kitabı olma unvanını da almıştır. Televizyon programının bu başarıda etkisi bulunsa da, kozmos kendi başına en çok satanlardan biri olmuş, yüz binlerce okuycuya ulaşmıştır. Devam eden popülerliğinin de etkisiyle dünya genelinde 5 milyona yakın satılmıştır. Carl Sagan 2 milyon dolar gelir elde etmiş, kurgu olmayan bir eser için zamanın en yüksek gelirini kazanan kişi olmuştur. Kozmos'un bu başarısı Carl Sagan'ı “hem ünlü hem zengin” yapmıştır, ayrıca bilimsel kitapların görünürlüğünde büyük bir artışa katkıda bulunmuştur.

Carl Sagan'ın kitabı genel olarak olumlu anıldı. New York Times Book Review ‘de roman yazarı James Michener Kozmos’tan “Rengarenk bir ışık hüzmesi gibi tarzıyla, peşi sıra dizilmiş farklı fikirlerin aydınlatıldığı bir kitap, evrenimiz hakkındaki derin fikirlerinin zekice yazılmış, yaratıcı şekilde görselleştirilmiş özeti.“ şeklinde övgüyle bahsetmiştir.

Mars Pathfinder (MESUR Pathfinder) 1997 yılında Mars yüzeyine üzerinde bir ana istasyonu ve keşif robotunu başarıyla indirmiş bir Amerikan uzay aracıdır. İniş takımları ile birlikte Carl Sagan Hatıra İstasyonu olarak anılan tekerlekli ve hafif (10.6 kg/23 lb) keşif aracının adı ise Sojourner'dir.
4 Aralık 1996 tarihinde NASA tarafından, Mars Global Surveyor fırlatıldıktan bir ay sonra Delta II iticileri kullanılarak fırlatılmıştır. 4 Temmuz 1997 tarihinde ise Mars yüzeyine başarılı şekilde iniş yapmıştır. Uzay aracı inişi ardından açılarak içinde bulunan ve Mars yüzeyinde birçok deney yapacak Sojourner'i yüzeyde serbest bırakmıştır. Görev atmosferik, iklimsel, jeolojik ve yüzeyi kaplayan taş ve toprak karışımı hakkında birçok deney içeriyordu. Ayrıca bu, NASA'nın  Discovery Programı adını verdiği, amacı düşük bütçeli uzay araçları yapmak ve daha sık araç göndermek olan programın ikinci projesiydi. O zamalar yönetici koltuğunda oturan Daniel Goldin tarafından desteklenen projenin mottosu ise "Daha ucuz, daha hızlı ve daha iyi."idi. Görev, NASA'nın Mars Keşif Programı adlı programından sorumlu, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nün bir bölümü olan Jet İtki Laboratuvarı (JPL) tarafından yönetilmiştir. Proje yöneticisi JPL'den Tony Spear'dı.
Bu görev Mars'a yapılacak ve kaşif robotu bulundurması planlanlanan görevlerden ilkidir. Ayrıca 1976'da iniş yapan iki Viking aracının ardından kızıl gezegene yapılan ilk başarılı iniştir. Her ne kadar Lunokhod Programı ile Ay'a kaşif robotu göndermekte başarılı olsa da Sovyetler Birliği'nin Mars programında kaşif robot kullanma üzerine yaptığı çalışmalar başarısız olmuştur.
Bilimsel deneylere ek olarak, Mars Pathfinder görevi aynı zamanda birçok konseptin ve teknolojinin sorunsuz çalıştığını kanıtlamıştır. Bunlardan bazıları, hava yastığı ile iniş sistemi ve otomatik obje kaçınma sistemleridir ki bu sistemler daha sonra Mars Exploration Rover Projesinde bir standart haline gelmiştir. Ayrıca Mars Pathfinder Mars'a yapılan insansız uzay görevlerinde çok düşük bir bütçe ile başarıya ulaşmış olmasından dolayı önemlidir. Proje, Mars Environmental Survey (MESUR) programının ilk görevidir.

"Daha hızlı, daha iyi ve daha ucuz" uzay aracı geliştirmenin mümkün olduğunu kanıtlamak. (Projenin hayata geçirilmesi üç yıllık bir geliştirme süreci ve 150 milyon dolar'dan daha ucuza malolmuştur.)
Birçok deney ve bu deneyler için malzemeler, araçlar bulunduran bir aracı farklı bir gezegene göndermenin basit bir sistem ve Viking programı'nın neredeyse on beşte biri fiyatına üretilebileceğini göstermek.(Viking Projeleri 1974'te 935 milyon dolara, 1997'de ise 3.5 milyar dolara malolmuştur.)
NASA'nın ucuz bütçe politikasına projenin sonuna kadar bağlı kaldığının gösterilmesi. Projenin bitişine kadar toplam yapılan harcama 280 milyon $'dır.

Curiosity

Mars and the Mind of Man (Mars ve İnsanın Zihni), 12 Kasım 1971'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde halka açık bir sempozyumu anlatan kurgusal olmayan bir kitaptır. Panel, bilim, edebiyat ve gazeteciliğin önde gelen beş isimden oluşuyordu: Ray Bradbury; Arthur C. Clarke; Bruce C. Murray; Carl Sagan ve Walter Sullivan. Bu beş kişi bu kitabın ortak yazarlarıdır. Sempozyum, Mariner 9 uzay sondası Mars'ın yörüngesine girmeden kısa bir süre önce gerçekleşmişti. Kitap 1973 yılında merkezi New York'ta bulunan  Harper and Row tarafından yayınlandı.

Kitap, yukarıda adı geçen beş seçkin panel üyesi tarafından üstlenilen Kasım 1971 tartışmasının kaydından oluşturulmuştur. Bu tartışma Mariner 9'un Mars'a gelişini önemli bir an olarak belirlemişti. Ayrıca, sempozyum dikkate değer bir dönüm noktası oldu. Mariner 9, dünyadan başka bir gezegenin yörüngesine yerleştirilen ilk dünya uzay aracı olacaktı. Belirtildiği üzere, "... Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü Gezegen Bilimi profesörü Bruce C. Murray, bu tarihi olayın sonuçlarını tartışmak için müthiş düşünürler panelini topladı." Tartışmanın moderatörü The New York Times bilim editörü Walter Sullivan'dı. Mariner 9 görevinde çeşitli bakış açıları sunuldu; kızıl gezegenin kendisi; insanlar ve Cosmos arasındaki ilişki; uzayın keşfine öncelik vermek ve medeniyetin geleceğini düşünmek gibi. Kitapta ayrıca Mariner 9 uzay sondası tarafından Dünya'ya gönderilen ilk fotoğraflar ve panelistlerin tarihi başarıya geriye dönüp baktıkları 'son düşünceleri'nden bir seçki yer almaktadır.
Basında kendine geniş yer bulan bir eser olmuştur.

NASA tarafından yayınlanan birkaç dakikalık arşivlenmiş görüntüde, Bradbury, Kasım 1971'deki panel tartışmasında diğer panel üyeleriyle esprili şakalar yaparken gösteriliyordu. Film bölümü, 2012 yılında kızıl gezegende yeni adlandırılan bir yer olan "Bradbury Landing" alanını onurlandırmak için yayınlandı. Yayınlanan görüntülerde ayrıca kendisinin "If Only We Had Taller Been" ("Keşke Uzun Boylu Olsaydık") şiirini okumadan önce Bradbury şöyle konuşmuştu: "Burada ne yaptığımı bilmiyorum. Bugün burada platformdaki tüm insanlar arasında en az bilimsel olan benim... Son birkaç gün içinde, Mars'a yaklaştıkça ve toz temizlendiğinde, orada duran ve 'Bradbury haklıydı' diyen büyük işaretlerle duran bir sürü Marslı göreceğimizi umuyordum.”

Bradbury, Ray; Clarke, Arthur C.; Murray, Bruce C.; Sagan, Carl; Sullivan, Walter (1973). Mars and the Mind of Man (İngilizce). Harper & Row. s. 143. ISBN 978-0-06-010443-6. Erişim tarihi: 8 Aralık 2021. 
Wilford, John Noble (30 Ağustos 2013). "Bruce C. Murray, Who Helped Earth Learn of Mars, Dies at 81". The New York Times (İngilizce). 30 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Aralık 2021. 
Exploration of the Planets (İngilizce). YouTube: US National Archives.  Etkinlik zamanı: 5 Ağustos 2009. Erişim tarihi: 8 Aralık 2021.

Mesaj (İngilizce özgün adı: Contact), Carl Sagan'ın aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan 1997 yapımı bir bilimkurgu filmidir. Yönetmenliğini Robert Zemeckis yapmış ve başrollerini Dr. Eleanor Ann "Ellie" Arroway rolüyle Jodie Foster, Palmer Joss rolüyle Matthew McConaughey, Ulusal Güvenlik Müşaviri Michael Kitz rolüyle James Woods ve Dr. David Drumlin rolüyle Tom Skerritt oynamıştır.

Arroway, Vega yıldızından gelen bir sinyal keşfeder. Bu sinyal çözüldüğünde, yüksek teknolojili bir araç tasarım şablonu ortaya çıkmıştır. Bir truva atı ya da uzaklara gidilmesine olanak verecek bir uzay gemisi olma ihtimalleri dünya çapında tartışıldıktan sonra ABD hükûmeti aracı üretmeye karar verir.

Film Amerika Birleşik Devletleri'nde 11 Temmuz 1997'de, Türkiye'de ise 31 Ekim 1997'de gösterime girmiştir.

Mesaj, Amerikalı bilim insanı Carl Sagan'ın 1985 tarihli sert bilimkurgu romanıdır. İnsanlık ile teknolojik olarak daha gelişmiş, dünya dışı bir yaşam formuyla insanlık arasındaki teması konu alır. 1985 ABD'nin en çok satanlar listesinde 7. sırada yer aldı. Roman, 1979'da Sagan ve (daha sonra evlendiği) Ann Druyan'ın senaryosunu oluşturdu; filmin gelişimi durduğunda, Sagan durmuş filmi bir romana dönüştürmeye karar verdi. Film konsepti daha sonra yeniden canlandırıldı ve sonunda 1997'de Jodie Foster'ın oynadığı Contact filmi olarak piyasaya sürüldü.

Çocukken Eleanor "Ellie" Arroway, bilim ve matematiğe karşı güçlü bir yetenek ve ilgisiyle dikkat çekiyor. Bir okul dersinden memnun olmadığından, π aşkın olduğuna ikna etmek için kütüphaneye gider. Altıncı sınıfta babası ve rol modeli Theodore ("Ted") ölür. John Staughton adında bir adam üvey babası olur ve ilgi alanlarına pek destek vermez. Ellie onu bir aile üyesi olarak kabul etmeyi reddeder ve annesinin sadece zayıflıktan yeniden evlendiği sonucuna varır.
Ellie, Harvard Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra, tanınmış bir radyo gökbilimcisi olan David Drumlin'in gözetiminde Caltech'ten doktorasını alır. Sonunda New Mexico'da dünya dışı istihbarat (SETI) arayışına adanmış bir radyoteleskop dizisi olan "Argus Projesi" nin direktörü olur. Bu, onu SETI'nin finansmanını kesmeye çalışan Drumlin de dahil olmak üzere bilim camiasının çoğu ile anlaşmazlığa düşürecektir. Şaşırtıcı bir şekilde, proje 26 ışık yılı uzaklıktaki Vega sisteminden gelen bir dizi asal sayı içeren sinyali keşfeder. Daha fazla analiz, sinyalin kutuplaşma modülasyonundaki bilgileri ortaya koyuyor: Adolf Hitler'in 1936 Yaz Olimpiyatları'nda Berlin'deki açılış konuşmasının yeniden iletimi, Dünya'nın iyonosferinden kaçacak kadar güçlü ilk televizyon sinyalidir.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, dünya dışı varlıklardan gelen ilk teyit edilen iletişimin sonuçlarını tartışmak için Ellie ile bir araya gelir. Ellie, Başkanlık Bilim Danışmanı Ken der Heer ile tanışır. Ellie, Sovyet meslektaşı Vaygay Lunacharsky'nin yardımıyla, sinyalin yedekli izlenmesini ayarlayabilir, böylece bir teleskobu her zaman Vega'ya dönük durumda tutmayı başarır. Gelişmiş bir makinenin planlarını açıklayan üçüncü bir mesaj bulunur. SETI bilim adamları, 30.000 sayfanın kodunu çözmenin hiçbir yolu olmadığından, gözden kaçırdıkları bir başlangıç olması gerektiğini düşünüyordur.

Başkan'ın ısrarı üzerine Ellie, iki dini liderle, Billy Jo Rankin ve Palmer Joss ile görüşmeyi kabul eder. Yaşam boyu dinsel bir şüpheci olan Ellie, ağır bir Foucault sarkacının yanında durarak ve genliğinin artmayacağına güvenerek Joss'u bilime olan inancına ikna etmeye çalışır. Rankin'in patlamalarını görmezden gelse de Joss'un dünya görüşü Ellie'nin ilgisini çeker. Kısa bir süre sonra Ellie, makineyi yeni kurulan bir konsorsiyumla görüşmek için Paris'e gider. Katılımcılar, makinenin beş koltuklu on iki yüzlü bir araç olduğu konusunda fikir birliğine varıyor. Konferansta Ellie, sevdiği adamla evlenmek için Hindistan'ı terk eden doktor Devi Sukhavati ile tanışır, ancak bir yıl sonra onu hastalıktan kaybetmiştir. Mesajın son parçası, ölümsüzlük kavramına takıntılı bir kişisel ilgi duyan birçok yüksek teknoloji endüstrisinde bir milyarder olan SR Hadden, Ellie'nin faz modülasyonunu kontrol etmesini önerdiğinde keşfedildi. Bu, astarı ortaya çıkarır ve böylece makinenin yapımının başlamasına izin verir.
Amerikan ve Sovyet hükûmetleri, makinenin aynı kopyalarını oluşturma yarışına girerler. Sovyet projesindeki hatalar keşfedildikçe, Amerikan makinesi tek seçenek haline geliyordur. Ellie, beş yolcudan biri olmak için başvurur, ancak onun yeri David Drumlin'e verilir. Ağır güvenliğe rağmen, bir grup aşırılıkçı Wyoming'deki fabrikasyon tesislerinden birine bomba yerleştirmeyi başarır. Üç gök bilimcinin ziyareti sırasında, bomba patlar, Drumlin'i öldürür ve bu olay makinenin tamamlanmasını süresiz olarak ertelemektedir. Ellie'nin ailesi de, annesi felce neden olan felç geçirdiğinde acı çekiyor. John Staughton, Ellie'yi yıllarca kendi annesini görmezden gelmekle suçlar.
Ellie, SR Hadden'in özel bir uzay istasyonunda ikamet ettiğini öğrenir. Gemideyken, şirketinin Japonya'nın Hokkaido kentinde makinenin üçüncü bir kopyasını gizlice inşa ettiğini itiraf eder. Aktivasyon tarihi 31 Aralık 1999 olarak belirlenir ve Ellie, Vaygay ve Devi'ye üç koltuk verildi. Diğer ikisi, her şeyin teorisini keşfetmesiyle tanınan Nijeryalı fizikçi Abonnema Eda'ya ve Çinli arkeolog ve Qin hanedanı uzmanı Xi Qiaomu'ya verildi. Ellie, Japonya'dayken Joss'tan bir madalyon alır ve bu madalyon etkinleştirilirken Makine'de taşır.

Oniki yüzlü, etkinleştirildikten sonra grubu bir dizi solucan deliği içinden Samanyolu'nun merkezine yakın büyük bir istasyona taşır. İstasyon, beşinin ayrıldığı gerçeküstü Dünya benzeri bir plaj içeriyordur. Ellie, halkının temas kurma nedenlerini açıklayan ve entropinin etkilerine karşı Cygnus A'da yeterince kütle biriktirerek evrenin özelliklerini değiştirme projelerini anlatan Ted Arroway'dan ayırt edilemeyen bir biçimde dünya dışı bir insanla tanışır. Ayrıca ona solucan deliği sisteminin bilinmeyen öncüler tarafından inşa edildiğini söyler ve π gibi aşkın sayılarda yapay mesajların keşfine işaret eder. Ellie, sevdiklerinin simülasyonlarıyla da tanışan diğer dört gezginle yeniden bir araya gelir. Oniki yüzlü onları Dünya'ya geri götürmeden önce karşılaşmanın video kanıtını yakalar.
Yolcular döndüklerinde, saatler gibi görünen sürenin Dünya'nın bakış açısından hiç zaman almadığını keşfederler. Ayrıca, tüm video görüntülerinin, muhtemelen solucan deliklerindeki manyetik alanlar tarafından silindiğini öğrenirler. Hükûmet yetkilileri, Hadden'in görünüşte öldüğünü ve yayının 26 yıllık bir gecikme olmaksızın bir şekilde durdurulduğunu gördükten sonra, yolcuları uluslararası bir komplo kurmakla suçluyorlardır. Daha fazla kanıt bulunana kadar Ellie'ye ve yol arkadaşlarına sessizce şantaj yaparlar. Palmer Joss, yalnızca inançla haklı gösterebileceği hikâyesine inanmaya istekli birkaç kişiden biri olur.

Çocukken bilimkurgu ve fantezi okumak, Carl Sagan'a gök bilimci olma konusunda ilham verdi. Bir yetişkin olarak, okuyucuların gerçek bilimi ve tarihi anlamalarına yardımcı olan, Robert Heinlein'in " - Ve Çarpık Bir Ev Yaptı " ve L. Sprague de Camp'in Lest Darkness Fall'sı gibi gerçekçi hikâyeleri tercih etmiştir. 1978'de Sagan, bilimkurgu nedeniyle, "Tabii ki ilgilenecek pek çok genç tanıyorum, ama hiçbir şekilde şaşkınlık içinde, yarın dünya dışı bir medeniyetten bir mesaj almayacağımızı" tahmin etmişti. 1981'de Simon & Schuster, Sagan'a roman için 2 milyon dolarlık bir avans verdi. O zamanlar "ilerleme, henüz yazılmamış bir kitap için şimdiye kadarki en büyük ilerleme oldu." İlk baskı 265.000 kopya basıldı. İlk iki yılda 1.700.000 kopya sattı. Ayın Kitabı Kulübü'nün ana seçkisiydi.
Sagan'ın arkadaşı fizikçi Kip Thorne, Sagan romanın ana hatlarını geliştirirken Sagan'a solucan deliklerinin doğası hakkında fikir vermiştir.
Roman 1986'da En İyi İlk Roman Locus Ödülü'nü kazandı.

Dünya dışı zeka ile iletişim
Fermi paradoksu
Efendisinin Sesi

Davidson, Keay. Carl Sagan: Bir Hayat . New York: John Wiley & Sons, 1999.
Sagan, Carl. İletişim . New York: Simon ve Schuster, 1985.
"Contact / 20th-Century American Bestseller". 19 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Ağustos 2010.

Milyarlarca ve Milyarlarca: Milenyum Eşiğinde Yaşam ve Ölüm Üzerine Düşünceler (İngilizce: Billions and Billions: Thoughts on Life and Death at the Brink of the Millennium), Amerikalı astronom ve bilimi popüler hale getirerek geniş kitlelere sevdirmesiyle tanınan Carl Sagan'ın 1996 yılındaki ölümünden önce yazdığı son kitabıdır.
Sagan bu kitabında küresel ısınma, yerküredeki kirlenme, dünya dışı yaşam, silahsızlanma, ekonomik dengesizlik ve kısa bilim tarihi yazılarına yer vermiştir.
Kitabın son bölümleri ise yakalandığı myelodisplasia hastalığı ile geçen süreci anlatmaktadır. Bu süreçten kısa bir süre sonra 1996 Aralık ayında hayata veda etmiştir. Ölümü sonrası eşi ve çalışma arkadaşı Ann Druyan tarafından bir bölüm daha eklenmiş ve Druyan'ın gözünden Sagan anlatılmıştır.
Kitap adını ABD'de popüler bir şov programı olan Johnnny Carson Şov'daki Sagan'ı bir nevi hicveden parodilerdeki onun "milyarlarca ve milyarlarca" kelimelerini söyleyiş tarzına gönderme yaparak almıştır.

Nicholas Julian Zapata Sagan (d. 16 Eylül 1970) Amerikalı Roman yazarı, senarist. Idlewild, Edenborn ve Everfree bilimkurgu romanlarının yazarıdır ve ayrıca Uzay Yolu: Yeni Nesil ve Uzay Yolu: Voyager bölümleri için senaryolar yazmıştır. Astronom Carl Sagan ile sanatçı ve yazar Linda Salzman'ın oğludur. İki ağabeyinden Dorion bilim yazarıdır.

Altı yaşındayken, Nick Sagan'ın selamlaması "Dünya gezegeninin çocuklarından merhaba" kaydedildi ve NASA'nın Voyager Altın Plakları'na yerleştirildi. Bir dizi dünya selamlama, manzara, ses ve müzikleri ile fırlatılan Voyager 1 ve Voyager 2 uzay aracı, artık evrendeki en uzak insan yapımı nesnelerdir ve Voyager 1, 25 Ağustos 2012'de Güneş Sistemi'nden ayrıldı. bunu ilk yapan. Sagan, Mirman Okulu'na çocukken gitti ve lisans derecesini Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles'nden aldı.
Sagan, 1992'den beri Hollywood için yazmaktadır, senaryolar, televizyon oyunları, animasyon bölümleri ve bilgisayar oyunları üretmektedir. Paramount, Warner Brothers, New Line, Universal, Disney, oyuncu/yapımcı Tom Cruise ve yönetmenler David Fincher ve Martin Scorsese gibi çeşitli stüdyo ve yapım şirketlerinde çalışmıştır. Sagan, ödüllü bilgisayar macera oyunu Zork Nemesis: The Forbidden Lands'in yazarlarından biridir. Film çalışmaları arasında Orson Scott Card, Ursula K. Le Guin, Pierre Ouellette ve Charles Pellegrino'nun romanlarından uyarlamalar yer almaktadır. Televizyon çalışmaları arasında iki Uzay Yolu: Yeni Nesil bölümü ve hikâye editörü olarak çalıştığı Uzay Yolu: Voyager'ın beş bölümü yer almaktadır.
Milenyumun başında, astronot Sally Ride onu SPACE.com'da Eğlence ve Oyunların Baş Yapımcısı olarak çalışmak üzere işe aldı. SPACE.com'daki görevi sırasında, bir dizi roman için ilham kaynağı Sagan'a geldi ve Idlewild Üçlemesini 2002'de Penguin Putnam'a sattı.
Idlewild, Book Sense 76 tarafından seçilen Kirkus'tan yıldızlı bir inceleme aldı ve hem Borders hem de Barnes & Noble'dan yılın en iyi bilimkurgu/fantezi romanlarından biri olarak seçilmiştir. Neil Gaiman kitabı "Füzyon kurgunun hızlı tren yolculuğu gibi kesinlikle eğlenceli" ve "okumayı bırakmak istemeyeceğiniz türden bir kitap" olarak nitelendirmiştir.
Edenborn, Idlewild hikâyesine devam etmektedir (ancak bağımsız olarak da okunabilir). SFX Magazine incelemesinde Edenborn'a beş yıldızlı mükemmel vermiş ve onu "okuyabileceğiniz en iyi kıyamet sonrası romanlarından biri" ilan etmiştir. SF Crowsnest, Sagan'ı "doğrudan bilimkurgunun kalbine atılan bir adrenalin" olarak selamlarken, SF Site romanı "zarif bilimkurgu, karanlık ve akıldan çıkmayan, son sayfa çevrildikten çok sonra bile hafızalarda kalan karakterlerle" olarak nitelendirmiştir.
Serinin üçüncü bölümü Everfree, Sci Fi Weekly tarafından "şaşırtıcı derecede orijinal" ve "inkar edilemez derecede tatmin edici ve muzaffer" olarak övülmüştür. Kirkus, "Sagan'ın akıllara durgunluk veren kıyamet sonrası üçlemesinin tatmin edici, ürkütücü bir sonuca vardığını" belirtir. Kitabı "nakavt bir hikaye aracılığıyla sağlanan mantıklı insan işbirliği için güçlü bir savunma" olarak selamlamaya devam etmişlerdir.
Sagan, 2007 baharında Cornell Üniversitesi'nde senaryo yazarlığı dersleri vermiştir. Halen Ithaca Koleji'nde senaryo yazarlığı dersleri vermektedir.

Idlewild  (2003)
Edenborn (2004)
Everfree (2006)

"Tees and Sympathy", Subterranean Magazine #4 (2006)

Uzay Yolu: Voyager (1998-1999)
"In the Flesh"
"Gravity" Bryan Fuller ile
"Course: Oblivion" Bryan Fuller ile
"Juggernaut" Kenneth Biller & Bryan Fuller ile
"Relativity" Bryan Fuller & Michael Taylor
Captain Simian & The Space Monkeys (1996)
"Gormongous!"
Exosquad (1995)
"A Night Before Doomsday" Mark Edens ile
Space Precinct (1995)
"Predator and Prey"
Uzay Yolu: Yeni Nesil (1993-1994)
"Attached"
"Bloodlines"
Jack's Place (1993)
"The Seventh Meal" Linda Salzman ile

OurColony (2005)
Zork: Nemesis (1996) Cecilia Barajas ve Adam Simon ile

Personal official website
IMDb'de Nick Sagan 
Internet Speculative Fiction Database'te Nick Sagan
Science Fiction Weekly Interview 4 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. conducted by John Joseph Adams

Pioneer plağı 1972 Pioneer 10 ve 1973 Pioneer 11 uzay araçlarına yerleştirilen ve bu araçların akıllı dünya dışı yaşam tarafından durdurulması durumunda resimli mesaj içeren iki tane altın-eloksallı alüminyum plakadır. Plakalar, uzay aracının kökeni hakkında bilgi sağlamak için tasarlanmış çeşitli sembollerle birlikte bir erkek ve kadının çıplak insan figürlerini gösterir.
Pioneer 10 ve 11 uzay aracı, Güneş Sistemi'nden kaçış hızına ulaşan ilk insan yapımı nesnelerdi. Plakalar, uzay aracının anten destek payandalarına, onları yıldızlararası tozun neden olduğu erozyondan koruyacak bir konumda takıldı.

Pioneer uzay aracının insanlıktan bir mesaj taşıması gerektiği fikrinden ilk olarak Eric Burgess, Mariner 9 görevi sırasında Pasadena'daki Jet İtki Laboratuvarı'yi ziyaret ettiğinde dile getirildi. Kırım'daki bir konferansta akıllı dünya dışı varlıklarla iletişim hakkında ders veren Carl Sagan'a konu hakkında ulaştı.
Sagan, Pioneer uzay aracıyla bir mesaj gönderme fikri konusunda çok heyecanlandı. NASA, planını kabul etti ve ona bir mesaj hazırlaması için üç hafta verdi. Frank Drake ile birlikte plaketi tasarladı ve eser o sırada Sagan'ın karısı olan Linda Salzman Sagan tarafından hazırlandı.
Her iki plaka, San Carlos, Kaliforniya'da Precision Engravers tarafında üretildi.
İlk plaket 2 Mart 1972'de Pioneer 10 ile, ikincisi ise 5 Nisan 1973'te Pioneer 11 ile uzaya gönderildi.
Mayıs 2017'de, Precision Engravers'taki orijinal ana tasarımdan kazınmış 200 kopyadan oluşan sınırlı bir baskı, aynı zamanda lazerle oyulmuş kopyalar da sunan bir Kickstarter Kampanyası'nda kullanıma sunuldu.

Malzeme: 6061 T6 altın-eloksallı alüminyum
en: 9 inç (228,6 mm)
boy: 6 inç (152,4 mm)
kalınlık: 005 inç (127,00 mm)
Oymanın ortalama derinliğ: 0.015 inç (381,000 mm)
Kütle: yaklaşık 42 ons (1.200 g)

Plakanın sol üst köşesinde, evrende en bol bulunan element olan hidrojenin aşırı ince geçişinin şematik bir temsili yer almaktadır. Hidrojen atomunun elektronunun spin-flip geçişi, 0.704 ns'lik bir periyoda tekabül eden yaklaşık 1420.405 MHz'lik bir frekansa sahiptir. Bu frekanstaki ışık, 21.106 santimetre (8.309 in) bir vakum dalga boyuna sahiptir (aynı zamanda ışığın o zaman diliminde kat ettiği mesafedir). Sembolün altında, İkili sayı sisteminde 1'i temsil eden küçük dikey çizgi, bir uzunluk biriminin (21 cm) yanı sıra bir zaman birimini (0,7 ns) belirtir. Her iki birim de diğer sembollerde ölçü olarak kullanılır.

Plakanın sağ tarafında, uzay aracının önünde çıplak bir erkek ve kadın gösterilmektedir. Kadının boyunu gösteren parantezler arasında 8 sayısının (1000) ikili gösterimi görülmektedir. Hidrojenin aşırı ince geçişinin dalga boyu birimlerinde bu, 8 × 21 cm = 168 santimetre (66 in) anlamına gelir.
İlk sıfırdaki küçük kusur sadece plaket reprodüksiyonlarındadır (buradaki gibi) orijinalinde değil. Muhtemelen, gravürün birçok kopyası için birincil kaynak olan "Dünyadan Bir Mesaj" adlı orijinal makaledeki bir baskı hatasına dayanmaktadır. Yukarıda belirtilen 2017 Kickstarter kampanyasının kopyalarında, tanımlama doğrudur.
Adamın sağ eli iyi niyet işareti olarak havaya kalkıktır. Bu hareket anlaşılmasa da, karşıt başparmağı ve uzuvların nasıl hareket ettirilebileceğini göstermenin bir yolunu sunar.
Başlangıçta Sagan, insanların el ele olarak gösterilmesini amaçlamıştı, ancak kısa süre sonra dünya dışı bir varlığın onları iki organizma yerine tek bir yaratık olarak algılayabileceğini fark etti.
Figürlerin orijinal çizimleri, Leonardo da Vinci'nin çizimlerine ve Yunan heykellerine dayanıyordu.
Kadının cinsel organları ayrıntılı olarak tasvir edilmemiştir; sadece Mons pubis gösterilmiştir. Plakayı tamamlamak için çok az zamanı olan Sagan'ın, NASA'nın daha karmaşık bir çizimi reddedeceğinden şüphelendiği ve bu nedenle sadece güvende olmak için bir uzlaşmaya vardığı iddia edilmiştir. Sagan, iç dudakların kesişmesinden kaynaklanacak olan kadının cinsel organlarındaki (pudendal yarık) dikey çizginin yer almama kararının iki nedenden kaynaklandığını söylenir. Birincisi, Yunan kadın heykelleri bu çizgiyi içermez. İkincisi, Sagan, bir kadının cinsel organını bu kadar açık bir şekilde tasvir eden bir tasarımın NASA tarafından onaylanamayacak kadar müstehcen kabul edileceğine inanıyordu. Ancak Robert S. Kraemer'in anılarına göre, NASA genel merkezine sunulan orijinal tasarımda kadının vulvasını gösteren bir çizgi bulunuyordu ve bu çizgi, tasarımın onaylanması şartıyla NASA'nın Uzay Bilimleri Ofisi ve ajansın eski baş bilim insanı John Naugle tarafından silindi.

Plakanın solundaki radyal desen, aynı sıfır noktasından çıkan 15 çizgiyi göstermektedir. Çizgilerin on dördü, birim olarak hidrojen döndürme-çevirme geçiş frekansını kullanan, pulsarların periyotlarını temsil eden karşılık gelen uzun ikili sayılara sahiptir. Bu süreler zamanla değişeceğinden, fırlatma devri bu değerlerden hesaplanabilir.
Çizgilerin uzunlukları, pulsarların Güneş'e göreli mesafelerini gösterir. Her satırın sonundaki bir onay işareti, galaktik düzleme dik olan Z koordinatını verir.
Plak bulunursa, keşfedildiği yerden yalnızca pulsarların bir kısmı görülebilir. Konumun 14 pulsarla gösterilmesi fazlalık sağlar, böylece yalnızca bazı pulsarlar tanınsa bile sıfır noktası için üçgenleme yapılabilir.
Pulsarlardan birinin verileri yanıltıcıdır. Plak tasarlandığında, pulsar "1240" (günümüzde J1243-6423 olarak bilinir) frekansı yalnızca üç ondalık basamakla biliniyordu: 0,388 saniye. Harita, bu pulsarın periyodunu ikili olarak çok daha büyük bir hassasiyetle listeler: 100000110110010110001001111000. Bunu yaklaşık 10 anlamlı bitte (10000011010000000000000000000000) yuvarlamak, bu belirsizliğe dair bir ipucu verebilirdi. Bu pulsar, aşağı ve sağa bakan uzun çizgi ile temsil edilir.
Plakadaki on beşinci satır, insan figürlerinin arkasında, en sağda uzanır. Bu çizgi, Güneş'in galaksinin merkezine göreli mesafesini gösterir.
Pulsar haritası ve hidrojen atomu diyagramı, Voyager Altın Plakları ile ortak olarak paylaşılmaktadır.

Plakanın alt kısmında Güneş Sistemi'nin şematik bir diyagramı yer almaktadır. Uzay aracının küçük bir resmi gösteriliyor ve yörüngesi Jüpiter'i geçip Güneş Sistemi'nden çıkış yolunu gösteriyor. Pioneer 10 ve 11''in her ikisi de aynı plakalara sahiptir; ancak, fırlatıldıktan sonra, Pioneer 11 Satürn'e yönlendirildi ve oradan Güneş Sistemi'nden çıktı. Bu bağlamda, Pioneer 11 plakası biraz yanlıştır. Pioneer 11'in Satürn uçuşu, Pioneer 10'a kıyasla gelecekteki yönünü ve varış noktasını da büyük ölçüde etkileyecektir, ancak bu gerçek levhalarda tasvir edilmemiştir.
Satürn'ün halkaları, Güneş Sistemini tanımlamak için başka bir ipucu verebilir. Plaka tasarlanırken Jüpiter, Uranüs ve Neptün gezegenlerinin etrafındaki halkalar bilinmiyordu; ancak, Satürn'ün aksine, bu gezegenlerdeki halka sistemleri Satürn'ünkiler kadar kolay görünür ve belirgin değildir. Plaka tasarlanırken Plüton bir gezegen olarak kabul ediliyordu; 2006 yılında IAU, Plüton'u bir cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırdı. Eris gibi cüce gezegenler olarak sınıflandırılan diğer büyük cisimler, levhanın yapıldığı sırada bilinmediklerinden tasvir edilmemiştir.
Gezegenlerin üstündeki ve altındaki ikili sayılar, Güneş'e olan göreli mesafeyi gösterir. Birim Merkür'ün yörüngesinin 1/10'u kadardır. Daha çok bilinen "1" ve "0" yerine "I" ve "–" kullanılmıştır.

İnsan figürlerinin arkasında, Pioneer uzay aracının silüeti aynı ölçekte gösterilmiştir, böylece uzay aracı ölçülerek insan boyutunun çıkarılabilmesi sağlanır.

Diyagramın insanlar için en kolay anlaşılan kısımlarından biri, potansiyel dünya dışı bulucular için anlaması en zor olan kısımlardan biri Pioneer'ın yörüngesini gösteren oktur. Ernst Gombrich ok kullanımını eleştirdi çünkü oklar, Dünya'dakiler gibi avcı-toplayıcı toplumların bir eseridir; farklı bir kültürel mirasa sahip olanlar ok sembolünü anlamsız bulabilirler.
Sanat eleştirmeni ve aktivist Craig Owens, diyagramdaki kadının ellerini iki yanında tutarken, diyagramdaki erkeğin dünya dışı varlıkları selamlamak için dalga hareketi yapmasını sağlama seçimiyle cinsel önyargının sergilendiğini söyledi. Feministler de aynı nedenden dolayı bu tercihe karşı çıktılar.
Carl Sagan, bitmiş gravürdeki figürlerin çok ırklı görünmemesine üzüldü. Niyet bu olsa da, nihai figür beyaz ırka ait görünüyordu. 
Orijinal çizimde, adam bir "Afro" saç kesimi ile çizilmişti, bu nedenle figürlerin daha çok ırklı görünmesi için adama ek bir Afrikalı fiziksel özellik dahil edilecekti, ancak bu ayrıntı  bitmiş gravürde "Afrikalı olmayan bir Akdeniz-kıvırcık saç kesimi" olarak değiştirildi. Ayrıca Carl Sagan, Linda Sagan'ın hem erkek hem de kadını kahverengi saçlı olarak tasvir etmeyi amaçladığını, ancak saçın hem ana hatları hem de gölgeli olması yerine sadece ana hatlarının gösterilmesinin saçları sarı gösterdiğini söylemiştir. Diğer insanlar, figürlerle tasvir edilen insan ırkı hakkında farklı yorumlara sahiptir. Beyazlar, Siyahlar ve Asyalılar, figürlerin kendi ırk gruplarına benzediğini düşünme eğilimindeydiler, bu yüzden bazı insanlar ırklarının tüm insanlığı temsil edecek şekilde seçilmiş gibi görünmesinden gurur duysalar da, diğerleri figürleri "bariz bir şekilde dışlanması" nedeniyle "korkunç ırkçı" olarak gördüler.
Linda Sagan, tüm insanlığı temsil etmek için giymeleri gereken giysi türü sorununu çözmek ve figürleri dünya dışı varlıklar için anatomik olarak daha eğitici hale getirmek için figürleri çıplak yapmaya karar verdi, ancak bazıları çıplaklıklarını pornografik olarak gördü. Gök bilimci Frank Drake'e göre, insanoğlunun çıplak sergilenmesi nedeniyle levhaya birçok olumsuz tepki geldi. Nihai tasarımın görüntüleri Amerikan gazetelerinde yayınlandığında, bir gazete görüntüyü erkeğin cinsel organının çıkarıldığı şekilde yayınladı ve bir başka gazete görüntüyü hem erkeğin cinsel organının hem de kadının meme uçlarının çıkarıldığı şekilde yayınladı. Bir kişi kızgınlıkla gazeteye yazdığı bir mektupta, çıplak görüntülerin, görüntüleri müstehcen yaptığını yazdı. Buna karşılık, aynı gazeteye gönderilen başka bir mektupta, 

Planetary Society kurucularından biri Carl Sagan olan, bilimsel topluluktur. Geniş halk desteğine sahiptir ve astronomi ile ilgili çalışmalara ağırlık vermektedir. Merkezi Pasadena, Kaliforniya'da bulunmaktadır. Kuruluşu Mars'ın ev güneş sisteminin keşfine adanmıştır. Dünya yakınındaki cisimler ve dünya dışı yaşamlar çalışma amaçları arasındadır.
Cemiyet Haziran 2005'te ilk gemisi olan Cosmos 1 'i uzaya göndermek için hazırlamış ancak kalkışta çıkan arızalardan ötürü program gerçekleşmemiştir.
Halen başkanlığını Neil deGrasse Tyson yapmaktadır. Derneğin süreli yayını The Planetary Report adını taşımaktadır ve yılda altı kez 100.000 civarında okura ulaşmaktadır.

The Planetary Society resmi site 5 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Planetary Society Antarktika araştırmaları
MarsDrive Konsorisyumu18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Planetary Society Astronomi yaz kampı

Proje A119, 1958'de Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri tarafından geliştirilen çok gizli bir projeydi. Sovyetler Birliği 4 Ekim 1957'de Sputnik 1'in fırlatılmasıyla Uzay Yarışı'nda erken bir liderliğe yükseldi ve bu da Uzay Yarışı'nın başlangıcı için ilham kaynağı oldu. Sovyetler ilk uydularını fırlattıktan sonra ABD kaybediyordu. Uzay yarışını kaybetmemek için ABD karıştırma moduna geçti ve kendi uydusu Explorer 1'i fırlattı. 1959 yılında çalışmalarına başlanan Proje A-119; aya nükleer bir üs kurmayı ve gerekirse ayı nükleer bombayla patlatmayı içeriyordu Proje, Ocak 1959'da Hava Kuvvetleri tarafından, fırlatmada bir sorun çıkması durumunda nüfus için risk korkusuyla iptal edildi. Proje lideri Leonard Reiffel tarafından belirtilen bir diğer faktör, gelecekteki ay araştırma projelerini ve kolonileşmeyi etkileyecek nükleer serpintinin olası etkileriydi

Sagan Gezegen Yürüyüşü, Ithaca, New York'ta bulunan Güneş Sistemi'nin yürünebilir ölçekli bir modelidir. Model, tüm Güneş Sistemini - hem gezegen boyutu hem de aralarındaki mesafeler - gerçek boyutunun beş milyarda birine kadar ölçeklendirmektedir. Sagan Gezegen Yürüyüşü Cornell Profesörü Carl Sagan'ın anısına oluşturulmuştur. Sergi ilk olarak 1997 yılında Ithaca'da sergilenmiştir.
Gezegen yürüyüşü 118 kilometre (73 mi) bir hat boyunca yer alan on bir dikilitaştan oluşmaktadır. Ithaca şehir merkezinin sokaklarından geçen yol, orijinal Planet Walk, Centre Ithaca'daki Güneş'ten Ithaca Sciencenter'deki Pluto'ya gider. 2012 yılında model 4.740 mil (7.630 km) Hawaii Üniversitesi'ndeki ʻImiloa Astronomi Merkezi'nde Güneş'in en yakın komşu yıldızı olan Alpha Centauri'nin bir temsilini içerecek şekildedir. Alpha Centauri Dikilitaş'ın eklenmesi onu dünyanın en büyük sergisi haline getirmiştir.
2015 yılında, Ay'a 238.900 mil (384.500 km) bir ötegezegen Kepler-37d istasyonu kurarak sergiyi daha da genişletmek için bir hibe oluşturulmuştur.

Güneş'in ölçekli boyutu 278 santimetre (109 in) çapı dairesel çerçeve her 6 fit (1,8 m) uzun dikilitaştır. Her güneş boyutundaki çerçeve içinde ortalanmış olan her gezegenin orantılı boyutu, bir cam pencereye yapıştırılmış küçük bir küre ile temsil edilir. Orijinal gezegen konumlarının tümü, yalnızca ölçekleme doğruluğu için değil, aynı zamanda Ithaca'daki yerel simge yapıları ve kamusal alanları vurgulamak için seçilmiştir. Bununla birlikte, Planet Walk'un orijinal kurulumundan bu yana halk kütüphanesi yeni bir yere taşındı ve Satürn artık yerel bir dönüm noktasına bağlı değildir. Ek olarak, 2016-2017 itibarıyla, her istasyondaki pleksiglastan orijinal gezegenler, gezegenin basitçe nispeten boyutlu bir delikle temsil edildiği basit sarı disklerle değiştirilmiştir. Bazı yardımcı uydular artık disklerdeki küçük delikleri temsil etmektedir.

Sun Obelisk, Ithaca şehir merkezinin kalbinde, bir yaya alışveriş bölgesi olan Ithaca Commons'ın merkezinde yer almaktadır. Bu istasyondaki Güneş'in boyutunu temsil eden yuvarlak pencere kabaca bir basketbol topu büyüklüğündedir ve sadece bu dikilitaşta cam yoktur. Güneş Sistemi modelindeki sonraki tüm dikilitaşlar, karşılaştırma amacıyla ilgili gezegenlerini içeren Güneş boyutunda cam pencerelere sahiptir.

Dört iç gezegen için dikilitaşların tümü, kuzeyde Seneca Caddesi'ne doğru uzanan ortak alan içinde yer almaktadır. Merkür, 127 yard (116 m) uzaklıkta, Venüs 10 yard (9,1 m) uzaklıkta, Dünya 93 yard (85 m) ve Mars 171 yard (156 m) uzaklıkta olacak şekilde konumlandırılmıştır. Bu, dört iç gezegeni Güneş'in görüş alanında tutar, ancak her gezegenin temsilleri cam pencerelerinde oldukça küçük görünür ve hatta görülmesi zor olabilir. Güneş'in büyüklüğü ile iç gezegenlerin büyüklüğü arasındaki karşıtlık ve aralarındaki görünür mesafe, uzayın enginliğini ve boşluğunu gösterir.

Gezegen Yürüyüşü'nün bir ziyaretçisi, iç gezegenleri terk ettikten sonra, Jüpiter'e doğru devam etmek için Seneca Caddesi boyunca batıya dönüktür. Mars ve Jüpiter arasında asteroit kuşağı bulunur. Asteroit kuşağını temsil eden dikilitaş, ilk kurulumdan birkaç yıl sonra eklendi. Ekranı, dünyadaki tek halka açık, korumasız göktaşı içerir.

Jupiter Obelisk, şehir merkezindeki Dewitt Alışveriş Merkezi'nin dışında, Seneca ve Cayuga caddelerinin köşesinde ve ünlü Moosewood Restaurant'ın yakınında yer alır. Jüpiter'in cam penceredeki modeli, yürüyüşte kolayca görülebilen ilk gezegen temsilidir ve iç gezegenlerden ne kadar büyük olduğunu gösterir.

Satürn Dikilitaşı'na ulaşmak için ziyaretçiler kuzeye döner ve Cayuga caddesi boyunca devam eder. Cayuga ve Court caddesinin köşesinde, Satürn'ün dikilitaşı, Tompkins County Halk Kütüphanesi'nin eski konumunun dışında yer almaktadır. Dairesel pencerede Satürn'ün halkaları açıkça görülüyor.

Ziyaretçiler Satürn'den Cayuga caddesi boyunca kuzeye doğru ilerleyek Thompson Park'ın girişinde Cascadilla Deresi'nin hemen karşısında Uranüs dikilitaşına ulaşırlar.

Uranüs'ten ziyaretçiler kuzeybatıdaki Willow Bulvarı'nı takip eder ve Neptün Dikilitaşı'na ulaşmak için Adams caddesindeki Carl Sagan köprüsünü geçerler. 2000 yılında inşa edilen Carl Sagan Köprüsü, dokuz gezegenin işaretleri ile süslenmiş dokuz dairesel pencereye sahiptir. Neptün için dikilitaş, Conley Park'taki köprünün hemen karşısında yer almaktadır.

2012'de Güneş'e en yakın yıldız olan Alpha Centauri dikilitaşı da bulunmaktadır. Alpha Centauri Dikilitaşı, Hawaii, Hilo'daki Hawaii Üniversitesi'ndeki ʻImiloa Astronomi Merkezi'nde sergileniyor. Alpha Centauri'yi kadın formunda temsil eden volkanik taş Hawaii figürü 280 milimetre (11 in) ölçek boyutunu temsil etmek için çenesinin altında yarım daire bulunur. Bu uzantı, Sagan Planet Walk'u dünyanın en büyük sergisi haline getirdi.

Televizyon sunucusu ve Carl Sagan'ın eski öğrencisi Bill Nye, 2006'da Planet Walk'un bir podcast turunu anlattı.

1997 Orijinal Gezegen Yürüyüşü, Ithaca'da, Güneş için on dikilitaş ve dokuz gezegen ile oluşturuldu.
2000 Carl Sagan Köprüsü, Neptün Dikilitaşı yolunda Cascadilla Deresi boyunca inşa edildi
Bill Nye tarafından anlatılan 2006 Ses Turu eklendi
2009 Asteroid Belt Dikilitaş, iç ve dış gezegenler arasına eklendi
2009 Güneş Sistemine Yeni Tasarlanmış 
Hawaii'de inşa edilen Alpha Centauri'yi tasvir eden 2012 İstasyonu 
Ay'a kurulacak Kepler-37d istasyonu (kurulum tarihi TBD) 

Sagan Planet Walk, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki diğer ölçekli model Güneş Sistemlerinin yaratılmasına ilham verdi.

Louis, Missouri'deki Delmar Döngü Gezegen Yürüyüşü: 14 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"2006 yılında, Ithaca, NY'deki Sagan Gezegen Yürüyüşü'nün farkına vardım ve amatör bir astronomi meraklısı olarak, ölçekli bir güneş sistemi modeli fikrini büyüleyici bir kavram olarak buldum. İnternette bu tür diğer modelleri araştırırken, St. Louis'de bir tane yapma fikrini geliştirdim."—Stephen Walker 
Alaska'da Anchorage Işık Hızı Gezegen Yürüyüşü: 9 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Bu proje fikri, [Eli Menaker'in] New York Ithaca'daki Carl Sagan Memorial Gezegen Yürüyüşü'nü ziyaret etmesiyle ateşlendi."

Sagan standardı, "olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir" (ECREE) özdeyişini kısaltan bir ihtiradır. Adını Cosmos adlı televizyon programında tam olarak bu ifadeyi kullanan bilim iletişimcisi Carl Sagan'dan almıştır.
Benzer açıklamalar daha önce 1899 yılında Théodore Flournoy, 1814 yılında Pierre-Simon Laplace ve 1808 yılında Thomas Jefferson tarafından yapılmıştır.

Tressoldi'ye (2011) göre Sagan standardı, "bilimsel yöntemin kalbindedir ve her yerde eleştirel düşünme, rasyonel düşünce ve kuşkuculuk modelidir".
ECREE, böyle bir sezgisel analize göre daha basit açıklamaların daha karmaşık olanlara tercih edilmesi anlamında Ockham'ın usturasıyla ilgilidir. Sadece olağanüstü kanıtların olduğu durumlarda olağanüstü bir iddia en basit açıklama olabilir. Bunun rutinleştirilmiş bir biçimi, "sıfır hipotez" olarak bilinen önerilmiş fenomen için hiçbir kanıtın bulunmadığı hipotezin tercih edildiği hipotez testinde ortaya çıkmaktadır. Resmî argüman, sıfır hipotezinin reddedilmesine karşı kabul edilmeden önce daha güçlü bir önsel olasılık belirlemiştir.
Standardın öznel olup olmadığı sorununu gündeme getiren "olağanüstü iddiaları" neyin oluşturduğuna dair somut parametreler bulunmamaktadır. Tressoldi'ye göre bu sorun, istatistiksel sonuçların kanıtın gücünü belirleyebildiği klinik tıp ve psikolojide daha az belirgindir.

Bu özdeyiş, 1980 yılında yayımlanan Cosmos adlı televizyon programında Dünya'yı ziyaret eden uzaylılarla ilgili iddialara atıfta bulunan Carl Sagan tarafından söylendi ve ün kazandı. Sagan, benzer açıklamaları 1977 yılında The Washington Post gazetesindeki bir röportajda ve 1979 yılında yazdığı Broca'nın Beyni kitabında yaparken; Marcello Truzzi aynı açıklamaları 1975 yılında Parapsychology Review, 1978 yılında Zetetic Scholar dergilerinde gerçekleştirdi. Biri U.S. News & World Report, diğeri Koneru Ramakrishna Rao'nun Journal of Parapsychology dergisinde yer alan 1978 makalelerinde, o zamanlar Science editörü olan fizikçi Philip Abelson'dan aynı cümleler alıntı yapıldı.
Diğerleri daha önce çok benzer fikirler ileri sürmüştü. Quote Investigator sitesi, Hristiyan ilahiyatının olağanüstü iddiaları ve Kitâb-ı Mukaddes'in sunduğu varsayılan olağanüstü kanıtlar bağlamında bu ifadeleri kullanan Benjamin Bayly (1708), Arthur Ashley Sykes (1740), Beilby Porteus (1800), Elihu Palmer (1804) ve William Craig Brownlee'den (1824) alıntılar yaptı. Ayrıca sitede Güneş Sistemi'nin kararlılığı üzerinde Pierre-Simon Laplace'in demeneleri (1810 ve 1814) ve paranormal olaylara kuşkuyla bakan Joseph Rinn'de (1906) bahsetti. Thomas Jefferson, 1808 yılında yazdığı bir mektubunda, göktaşlarına ilişkin çağdaş kuşkuculuğu bu şekilde ifade etti: "Her gün açıklayamadığımız binlerce fenomen ortaya çıkıyor, ancak gerçeklerin önerildiği yerlerde, henüz bizim bildiğimiz doğa yasalarıyla hiçbir benzerlikleri bulunmuyorsa, onların doğruluğu, zorluklarıyla orantılı kanıtlara ihtiyaç duyar."

2004 yılında bisikletçi Lance Armstrong, gazeteci David Walsh tarafından kendisine yöneltilen doping iddialarını itibarsızlaştırmak için "Olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir," ifadesini kullandı. Armstrong'a daha sonra şu soru soruldu: Sizi alaşağı etmek için sıradan kanıtları yetersiz kılan neyiniz var? Katiller için bile olağanüstü kanıt aramıyoruz, kanıt arıyoruz. Ama bunun olağanüstü olması gerektiğini söylüyorsunuz. Neden?". Armstrong 2013 yılında doping yaptığını itiraf etti.

Kanıt yükümlülüğü
Epistemoloji
Mantıksal pozitivizm
Felsefi ustura

Alexandra (Sasha) Sagan, yazar, televizyon yapımcısı ve film yapımcısıdır. Kitabı For Small Creatures Such as We, 2019 yılında yayımlandı.

Sagan, yazar Ann Druyan ve gök bilimci Carl Sagan'ın kızıdır. New York Üniversitesi'nden mezun olmuştur.
New York Magazine için yazılar yazmıştır.
Cosmos: Possible Worlds belgeselinde Carl Sagan'ın annesi rolünde oynamıştır.
Bastard (2010) adlı kısa filmin yapımcılarındandır. Kirsten Dunst ile birlikte filmin senaryo yazarlığını yapmıştır.

Sagan, eşi Jonathan Noel ve kızıyla beraber Boston'da yaşamaktadır. Noel ile Eylül 2013'te Ithaca, New York'ta evlenmişlerdir.

Interview with Sasha Sagan 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sasha Sagan interview 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Personal Website 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sasha Sagan on Twitter 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sasha Sagan interviews Carolyn Porco 24 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
For Small Creatures Such As We Sasha Sagan Talks at Google 6 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soluk Mavi Nokta, yaklaşık 6 milyar kilometre (3,7 milyar mil; 40,5 AU) gibi rekor bir uzaklıktan, 14 Şubat 1990 tarihinde Voyager I aracından kaydedilmiş fotoğraftır. Fotoğrafta, Dünya'nın görünen boyutu bir pikselden daha düşüktür ve gezegenimiz, uzayın yalnızlığında kameraya yansıyan güneş ışığı bantları arasında küçük bir nokta olarak görünür.
Carl Sagan'ın özel isteği ile NASA, misyonunu tamamlamış olan ve Güneş Sistemi'nden ayrılmak üzere olan Voyager 1 ile, son defa kamerasını döndürmesi ve Dünya'nın görüntüsünü kaydetmesi için son kez iletişime geçti. "Soluk Mavi Nokta" ifadesi, fotoğrafın önemi üzerine düşüncelerini dile getiren Carl Sagan tarafından, başlığını koyduğu 1994 Soluk Mavi Nokta eseri ile icat edildi.
Fotoğraf çekilirken dar açılı bir objektif kullanılmış; mavi, yeşil ve mor filtreler takılmış ve tutulum düzleminin 32° üstü hedeflenmiştir. Dar açılı objektifler, geniş açılı objektiflerin aksine belli bir bölgeden ayrıntı görüntülemek için kullanılır. Dünya, fotoğrafta bir pikselden daha küçük bir alan (0,12 piksel) kaplamaktadır.
Voyager 1, Venüs, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ün de benzeri fotoğraflarını çekmiştir. Merkür'ün Güneş'e yakınlığı fotoğraflanmasına izin vermemiştir. NASA, altmış kadar fotoğrafı bir mozaik şeklinde bir araya getirerek "Aile Fotoğrafı" isimli Güneş Sistemi resmini oluşturmuştur.

Eylül 1977'de NASA, dış Güneş Sistemini ve yıldızlararası uzayı incelemek için 772 kg (1592 lb) kütleye sahip robotik bir uzay aracı olan Voyager 1'i fırlattı. 1979'da Jovian sistemini, 1980'de ise Satürn sistemini geçtikten sonra aynı yılın Kasım ayında birincil misyonunu başarıyla tamamladığı açıklandı. Voyager I, Güneş Sistemi'nin en büyük iki gezegenin ve uydularının, ayrıntılı görüntülerini kaydeden ilk uzay aracıydı.

Hâlâ 64000 km/h (40000 mph) hızla hareket eden araç, Dünya'dan en uzak insan yapımı nesnedir ve Güneş Sistemi'ni terk eden ilk araçtır. Voyager 1'in misyonu Kuiper kuşağı, heliosfer ve yıldızlararası uzay sınırlarını daha kapsamlı araştırması için genişletildi. Bugün (22 Temmuz 2026) itibarıyla 48 yıl, 10 ay ve 17 gün boyunca faaliyet göstermekte olup, rutin komutları alır ve verileri Deep Space Network'e geri iletir.
Voyager 1'in yalnızca Satürn incelemelerinde çalışması planlanıyordu. Araç, 1980'de Satürn'ü geçtiğinde Carl Sagan, özel isteğini yazdığı kâğıtı NASA'ya faksladı. Sagan NASA'dan, aracın Güneş Sistemi'nden çıkmadan son bir kez kamerasını Dünya'nın bulunduğu yere çevirip fotoğraf kaydetmesini istedi. Böylece 'en uzaktan çekilen Dünya resmi' olarak rekora girecekti. Ancak Sagan, resmin çok fazla bilimsel değerinin olmayacağını da belirtti; çünkü Voyager'ın kameraları herhangi bir ayrıntıyı ortaya çıkaracak kadar gelişmiş değildi, sadece insanlığın evrendeki yerine ilişkin anlamını bir perspektif olarak kalacaktı.
Voyager programındaki pek çok kişi bu fikri desteklese de Dünya, Güneş'e oldukça yakın bir konumdan bu fotoğrafı çekmenin uzay aracının görüntüleme sistemine onarılamaz bir şekilde zarar verme riski taşıdığından, endişeler de vardı. Sagan'ın isteğinin gerçekleştiği 1989'a kadar bu olasılık üzerinde duruldu, fakat cihaz kalibrasyonları operasyonu daha da geciktirdi ve Voyager 1'e gönderilecek radyo komutlarını düzenleyen ve ileten personel işten çıkarılıyor veya başka projelere aktarılıyordu. En sonunda NASA yöneticisi Richard Truly, fotoğrafın çekildiğinden emin olmak için bizzat ilgilendi.

Sagan, 1994 tarihli kitabı Soluk Mavi Nokta'da fotoğrafın önemi hakkındaki düşüncelerini şu satırlarla kaleme dökmüştür:Uzayın derinliğinden bu fotoğrafı çekmeyi başardık. Eğer bu fotoğrafa dikkatlice bakarsanız orada bir nokta göreceksiniz. O noktaya tekrar bakın. Bu nokta bizim evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun içinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, her umut dolu çocuk, her mucit, her kâşif, her ahlak hocası, yozlaşmış her politikacı, her şöhret yıldızı, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinin içinde.
Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün ... şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün ... anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar da yoğun!
Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımın gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.

Dünya, şu ana kadar yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğensek de beğenmesek de, Dünya şu an için yaşadığımız yegâne yer. Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir uğraşı olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını, küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor.

Soluk Mavi Nokta: İnsanın uzaydaki geleceğine bir bakış, gök bilimci Carl Sagan'ın 1994 tarihli bir kitabıdır. Bu, Sagan'ın 1980 tarihli kitabı Kozmos'un devamı niteliğindedir ve Sagan'ın dokunaklı bir açıklama yaptığı ünlü 1990 Soluk Mavi Nokta fotoğrafından esinlenmiştir. Kitapta Sagan, insanın evrendeki yeri hakkındaki felsefeyi, Güneş Sistemi hakkındaki mevcut bilgilerin bir tanımıyla harmanlıyor. Ayrıca gelecek için bir insan vizyonunu detaylandırıyor.

Kitabın ilk bölümü, tarih boyunca ortaya atılan, Dünya ve insan türünün benzersiz olduğu iddialarını incelemektedir. Sagan, geosentrik veya Dünya merkezli bir evren fikrinin ısrarı için iki neden önermektedir. Birincisi varlığımızdaki insan gururu ve özellikle Roma Engizisyonu döneminde buna karşı çıkanlara işkence yapılma tehdidi. İkincisi, Dünya'nın Güneş'in yörüngesinde döndüğünü kanıtlamak için kullanılan bilimsel araçların (son birkaç yüzyıla kadar) paralaks gibi etkileri ölçmek için yeterince doğru olmamasının gök bilimcilerin yer merkezli teorinin yanlış olduğunu kanıtlamasını zorlaştırmasıdır.

Sagan, kelimenin tam anlamıyla evrenin merkezi olmadığımızı anlayarak alçakgönüllülük kazandığımızı söyledikten sonra, tüm Güneş Sistemi'ni keşfetmeye başlar. Sagan'ın bir bilim insanı olarak katılımcı olduğu Voyager programının bir hesabıyla başlar. Uzak gezegenlerdeki düşük ışık seviyeleriyle çalışmanın zorluğunu ve ikiz uzay aracını yaşlandıkça kuşatan ve her zaman uzaktan teşhis edilip düzeltilemeyen mekanik ve bilgisayar problemlerini anlatır. Sagan daha sonra Titan, Triton ve Miranda dahil olmak üzere bazı büyük gezegenlerin yanı sıra Güneş Sistemi'nin sınırlarında yaşamın mümkün olup olmadığına odaklanarak; Güneş Sistemi'nde bazı gezegenlerin uydularını inceler.
Sagan, diğer gezegenleri incelemenin Dünya'yı anlamak ve insanlığın tek ana gezegenini çevresel felaketten korumak için bağlam sağladığını savunmaktadır. NASA'nın Apollo Projesi'nden sonra Ay'ın keşfini durdurma kararının, maliyetine ve Amerikan halkı arasında azalan popülaritesine rağmen kısa görüşlü bir karar olduğuna inanmaktadır. Sagan, gelecekteki uzay araştırmalarının Dünya'yı korumanın ve insan yerleşimini onun ötesine genişletmenin yollarına odaklanması gerektiğini söylemektedir. Kitap, Shoemaker–Levy 9 kuyruklu yıldızının Jüpiter'e çarpmasıyla aynı yıl yayınlandı; bu olay Sagan'ın, Dünya'nın asteroit veya kuyruklu yıldızdan Dünya'ya çarpması durumunda önemli hasara neden olacak kadar büyük olmasından kaynaklanan tehlikeyi vurgulamak için kullandığı bir örnektir. Büyük dünya dışı nesneleri takip etmek için siyasi iradeye ihtiyacımız olduğunu söylemektedir, yoksa her şeyi kaybetme riskimiz olduğunun altını çizmektedir. Sagan, insan ırkını kurtarmak için uzay kolonizasyonu ve dünyalaştırma kullanılması gerektiğini savunmaktadır.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde, Sagan'ın karısı Ann Druyan, okuyucuları fotoğraflanan ve kitapta yer alan diğer gezegen noktalarından birini seçmeye ve bu dünyada evrenin sadece kendileri için yaratıldığına inanan sakinlerin olduğunu hayal etmeye zorluyor. Druyan, Sagan'ın insanların düşündükleri kadar önemli olmadığı inancını paylaşmaktadır.
Kitabın ilk baskısı, çoğu NASA tarafından yayınlanan kamuya açık bilgi arşivlerinden alınan kapsamlı bir resim ve fotoğraf listesi içermektedir.

Antroposantrizm
Earthrise, 1968 Apollo 8 fotoğrafı
Mavi Bilye, 1972 Apollo 17 fotoğrafı
Wanderers (2014 film)

Sagan, Carl (2017) [1994]. Pale Blue Dot: A Vision of the Human Future in Space [Soluk Mavi Nokta: İnsanın uzaydaki geleceğine bir bakış] (2. Hamur). Sertabiboğlu, Süha tarafından çevrildi (5. bas.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. ISBN 9786053141709. 

Sagan's rationale for human spaceflight 5 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Article about Carl Sagan and Pale Blue Dot
Short audio recording of Carl Sagan describing the primary concept of his book The Pale Blue Dot at the United States Library of Congress Seth MacFarlane Collection of the Carl Sagan and Ann Druyan Archive 10 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A new picture of Earth taken through the rings of Saturn 23 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by the Cassini spacecraft on September 15, 2006. More information about photo. 14 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
We Are Here: The Pale Blue Dot. 10 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. A short, fan-made film on The Pale Blue Dot, released a decade after Sagan's death. The posthumous narration is from Sagan himself, taken from one version of the audiobook version of Pale Blue Dot.
A partial video tour of the Sagan Planet Walk monument in Ithaca, NY 10 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sönük genç Güneş paradoksu veya Sönük genç Güneş problemi, Dünya tarihinin erken dönemlerindeki Güneş ile günümüzdeki Güneş'in yaydığı enerjinin, Dünya'daki suyun fiziksel hali ve miktarı ile astrofiziksel çelişkisini açıklar. Problem, 1972'de gökbilimciler Carl Sagan ve George Mullen tarafından gündeme getirildi. Bu paradoksun önerilen çözümlerinde sera etkileri, gezegensel albedo değişiklikleri, astrofiziksel etmenler veya bunların kombinasyonları hesaba katılmıştır.
Güneş, yaklaşık 3 milyar yıl önce günümüzdekinden yaklaşık 4,5 kat daha az enerji yaymaktaydı. Bu durumun Dünya’daki suyun katı halde kalmasına ve yaşama elverişli koşulların oluşmasına engel olması gerekirdi. Ancak jeolojik kayıtlar, o dönemde Güneş'in günümüzden daha az ısı yaymasına rağmen, Dünya’nın daha sıcak olduğunu göstermektedir.

Wanderers, yönetmen Erik Wernquist'e aittir. Bu film, insanlığın Güneş Sistemi'ne genişlemesinin bilimsel fikirlerine ve uzaydaki geleceğin nasıl görünebileceğine dair kavramlara dayanır. Filmde tasvir edilen yerler Güneş Sistemi'ndeki gerçek yerlerin dijital rekreasyonlarıdır. Gerçek fotoğraflardan ve harita verilerinden oluşturulmuştur. Sagan'ın sözleri, İsveçli animatör Erik Wernquist tarafından 2014'te vizyona giren Wanderers adlı kısa filminde uygulanmıştır. Film, uzay yolculuğu konusu altında ilerlemektedir. Film, Güneş Sistemi'nden yolculukla başlar. Bir yerde "Gusev Krateri"nin doğu kıyısının tepesinde bir grup yürüyüşçü, başka gezegendeki günbatımına bakıyor. Gün boyunca gökyüzü grimsi sarı ve yeşilin karışımı bir renktedir. Bir sahnede Iapetus'un üzerindeki alçak yörüngede çekilen bir görüntü simüle edilmekte ve Ay'ın çevresinin büyük bir kısmı boyunca uzanan güçlü ekvatoral sırt boyunca inşa edilmiş bir dizi kubbeli yerleşime bakar. Bir başka çekimde, Ana Asteroit Kuşağı'ndaki birçok asteroitten biri gösteriliyor. Küçük bir uzay aracı filosu, dizilmiş büyük kayanın "merkezinde" parlayan ışıklar olarak görülen bir alana yaklaşmaktadır. Bir çekimde asteroidin içi gösteriliyor. O çekimde içi uzun ince bir köprüyle bağlı gibidir. Bir sahnede ise bir gezegenin uydusu olan Europa'nın, buzlu düzlüklerinde yürüyüşe çıkan bir grup insan gösterilir.

Google Earth, tüm Dünya'nın uydularından çekilmiş değişik çözünürlükteki fotoğrafların görüldüğü, Google Labs tarafından satın alınan Keyhole adlı şirketin geliştirdiği bir bilgisayar yazılımıdır.
Yoğun yerleşim olan bazı bölgelerin ayrıntılı görüntüleri, İnternet üzerindeki sayfasını ziyaret ederek indirilen yazılımı bilgisayara yükleyerek incelenebilir. Temmuz 2005'te sadece ABD'nin tamamına yakınının görece yüksek çözünürlükte fotoğrafları bulunurken, Haziran 2006'dan itibaren dünyadaki şehirlerin büyük bir bölümünün ayrıntılı görüntüleri bulunmaktadır.
Yazılımda, koordinatları verilen noktaya ulaşmak mümkündür.
Yazılım ilk duyurulduğunda, Rus Gizli Servisi, bu hizmetinin, terörist saldırı planlayanlara bir kolaylık olacağını söyleyerek hizmetin durdurulmasını talep etmişti. Ancak benzeri uydu fotoğraflarının küçük bir ücret karşılığında, İnternette satıldığı göz önüne alınarak, ilgili mahkemece dava düşürülmüştür. Ayrıca Google güvenlik için günümüz görüntüleri yerine sadece bu günden birkaç sene öncesi ait görüntüleri paylaşıma sunmuştur.

Google Earth Pro, Google Earth'ün şaşırtıcı işlevselliğinin üzerine eklenen daha da güçlü araçlarla oluşturulmuştur. Önceden ücretli olan yazılım Şubat 2015'te ücretsiz hale getirilmiştir. Google Earth Pro'nun en çekici özelliklerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

Gelişmiş Ölçümler: Poligon alan ölçümünü kullanarak park yerlerini veya arazi geliştirmelerini ölçün veya çember ölçümünü kullanarak etkilenen yarıçapı belirleyin.
Yüksek çözünürlükte yazdırma: Resimleri 4800x3200 piksel çözünürlüğe kadar bastırabilirsiniz.
Özel Pro veri katmanları: Demografi, parseller ve trafik sayısı.
E-tablo İçe Aktarma: Aynı anda 2500'e kadar adresi içeri alarak yer işaretlerini ve stil şablonlarını topluca atayabilirsiniz.
Coğrafi Bilgi Sistemi İçe Aktarma: ESRI shapefile (.shp) ve MapInfo (.tab) dosyalarını görselleştirin.
Movie-Maker: 1920x1080 çözünürlüğe kadar Windows Media ve Quicktime HD filmlerini dışa aktarın.

Google Earth'ün uzayı izlemeye olanak veren yeni hizmetidir. Kullanıcı uzayda gezinebilmekte, yıldızları, nebulaları, galaksileri izleyebilmekte, gezegenlerin rotalarını takip edebilmektedir. Ayrıca yıldızlar ve gezegenlerin zaman içinde geçirdikleri evreler görülebilmektedir.

Google Earth pek çok özellikle birlikte gelir. Bunlardan başlıcaları şunlardır:

Yıldızları, Mars'ı ve Ay'ı gezebilme,
Tarihi görüntülerle değişiklikleri görebilme,
Okyanus diplerine dalabilme,
Tur kaydedebilme,
Dağları ve tepeleri üç boyutlu görebilme,
Belirli yerlere arama çubuğuna yazarak hızlıca gidebilme,
Yerel işletmeleri bulabilme,
3 boyutlu binalar,
Harita katmanları,
Yer işareti atayabilme,
Uçuş simülatörü,
Sokakları net görebilme.

Google Earth tarafından yayımlanan sistem gereksinimleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Google Flight Simulatör
Google Earth sayfası8 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Earth Topluluğu 10 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Earth Fan Sitesi
Google Earth Reklamları 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Earth Community Germany23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google Earth Açıklaması
Google Earth Pro 15 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jeodinamik jeofizik biliminin Yeryüzü dinamiği ile ilgilenen bir alt dalıdır. Manto konveksiyonunun levha hareketlerine ve deniz tabanının yayılmasına, dağ oluşumu, volkanlar, depremler ve fay oluşumu gibi jeolojik fenomenlere nasıl yol açtığını anlayabilmek üzere fizik, kimya ve matematik bilimlerinden faydalanmaktadır. Manyetik alanların, yerçekiminin ve sismik dalgaların ölçümüyle birlikte kaya mineralojisi ve bunların izotop jeokimyası gibi konularla da ilgilenir. Jeodinamik biliminin metotlarından diğer gezegenlerin keşfi için de faydalanılmaktadır.

Jeodinamik uzmanları genellikle; Yeryüzü litosferi, manto ve yerçekirdeği evrimini anlayabilmek üzere  oluşturulan bilgisayar simülasyonları boyunca jeodetik GPS, İnSAR ve sismoloji verilerinden faydalanmaktadırlar.
Jeodinamikçilerin çalışmaları aşağıdaki konularla da ilgili olabilmektedir:

Jeolojik maddelerin kırılgan deformasyonu ve yumuşaklık deformasyonlarının modellenmesi.
Kıtasal yayılma kalıplarının ve kıtaların ve süperkıtaların çöküşlerinin tahmin edilmesi.
Yüzey deformasyonu ve buz örtüleri ve buzul sonrası geri kazanımdan ortaya çıkan gevşeme ve manto yarı sıvılılığı (velocity) ile ilgili varsayımların oluşturulması.
Plaka tektoniğinin ardındaki ortaya çıkarıcı mekanizmaların bulunması ve anlaşılması.

Jeodinamik uzmanlarının birçoğu, kayaçların strese yanıt olarak deformasyon durumu ile ilgilenirler. Stres, her bir kaya parçasına uygulanan her bir birim alan başına ortalama kuvvet olarak tanımlanmaktadır. Deformasyon gerginlik olarak ölçülebilmektedir. Deformasyon esnekliktense gerilme yani stres ortadan kalktığında kaya eski biçimine tekrar dönebilir. Elastik kütlelerde gerginlik (strain) ile gerilme (stres) doğru orantılıdır.

Geological Survey of Canada - Geodynamics Program
Geodynamics Homepage - JPL/NASA
NASA Planetary geodynamics8 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Los Alamos National Laboratory–Geodynamics & National Security
Computational Infrastructure for Geodynamics17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jeofizik akışkan dinamiği, en geniş anlamıyla, Dünya ve diğer gezegenler üzerindeki lav akıntıları, okyanuslar ve gezegen atmosferleri gibi doğal olarak meydana gelen akışların akışkan dinamiklerini ifade eder.
Jeofizik akışkan dinamiğinde incelenen fenomenlerin birçoğunda ortak olan iki fiziksel özellik, akışkanın gezegen dönüşü ve katmanlaşma (tabakalaşma) nedeniyle dönmesidir. Jeofizik akışkanlar dinamiğinin uygulamaları genellikle jeodinamiğin konusu olan mantonun dolaşımını veya manyetosferdeki akışkan fenomenini içermez.

Jeofizik sıvıların akışını tanımlamak için, momentumun korunumu (veya Newton'un ikinci yasası ) ve enerjinin korunumu denklemlerine ihtiyaç vardır. İlki, analitik olarak çözülemeyen (henüz) Navier-Stokes denklemlerine götürür. Bu nedenle, bu denklemleri çözebilmek için genellikle daha fazla yaklaşım yapılır. İlk olarak, sıvının sıkıştırılamaz olduğu varsayılır. Dikkat çekici bir şekilde, ses ve şok dalgaları göz ardı edilebildiği sürece bu, hava gibi oldukça sıkıştırılabilir bir sıvı için bile iyi çalışır. İkinci olarak, sıvının bir Newton sıvısı olduğu varsayılır, yani kayma gerilimi τ ile gerinim u arasında doğrusal bir ilişki olduğu anlamına gelir,
örneğin;

  
    
      
        τ
        =
        μ
        
          
            
              d
              u
            
            
              d
              x
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \tau =\mu {\frac {du}{dx}},}
  

burada μ viskozitedir. Bu varsayımlar altında Navier-Stokes denklemleri şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              
                ρ
                
                  
                    (
                  
                
                
                  
                    
                      
                        
                          ∂
                          
                            v
                          
                        
                        
                          ∂
                          t
                        
                      
                      ⏟
                    
                  
                  
                    
                      
                        
                          
                            
                              Eulerian
                            
                          
                        
                        
                          
                            
                              acceleration
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                
                +
                
                  
                    
                      
                        
                          v
                        
                        ⋅
                        ∇
                        
                          v
                        
                      
                      ⏟
                    
                  
                  
                    
                      
                        
                          
                            
                              Advection
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                
                
                  
                    )
                  
                
              
              ⏞
            
          
          
            Inertia (per volume)
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  
                    
                      
                        −
                        ∇
                        p
                      
                      ⏟
                    
                  
                  
                    
                      
                        
                          
                            
                              Pressure
                            
                          
                        
                        
                          
                            
                              gradient
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                
                +
                
                  
                    
                      
                        μ
                        
                          ∇
                          
                            2
                          
                        
                        
                          v
                        
                      
                      ⏟
                    
                  
                  
                    Viscosity
                  
                
              
              ⏞
            
          
          
            Divergence of stress
          
        
        +
        
          
            
              
                f
              
              ⏟
            
          
          
            
              
                
                  
                    
                      Other
                    
                  
                
                
                  
                    
                      body
                    
                  
                
                
                  
                    
                      forces
                    
                  
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \overbrace {\rho {\Big (}\underbrace {\frac {\partial \mathbf {v} }{\partial t}} _{\begin{smallmatrix}{\text{Eulerian}}\\{\text{acceleration}}\end{smallmatrix}}+\underbrace {\mathbf {v} \cdot \nabla \mathbf {v} } _{\begin{smallmatrix}{\text{Advection}}\end{smallmatrix}}{\Big )}} ^{\text{Inertia (per volume)}}=\overbrace {\underbrace {-\nabla p} _{\begin{smallmatrix}{\text{Pressure}}\\{\text{gradient}}\end{smallmatrix}}+\underbrace {\mu \nabla ^{2}\mathbf {v} } _{\text{Viscosity}}} ^{\text{Divergence of stress}}+\underbrace {\mathbf {f} } _{\begin{smallmatrix}{\text{Other}}\\{\text{body}}\\{\text{forces}}\end{smallmatrix}}.}
  

Sol taraf, küçük bir sıvı parselinin, parselle birlikte hareket eden bir referans çerçevesinde (Lagrangian referans çerçevesi) deneyimleyeceği ivmeyi temsil eder. Durağan (Euler) bir referans çerçevesinde, bu ivme, küçük bir bölgeye giren veya çıkan akış hızının bir ölçüsü olan yerel hız ve adveksiyon değişim hızına bölünür.

Jeolojideki anlamıyla yer ısısı (jeotermal ısı) gezegenin içindeki ısı kaynaklarına değinir. Dünya'nın iç kısmında artan derinliğe göre sıcaklıktaki değişim oranıdır. Genel bir kural olarak, çok daha sıcak olan mantodan gelen ısı akışı nedeniyle kabuk sıcaklığı derinlikle birlikte artar; tektonik plaka sınırlarından uzakta, kıtasal kabukta yüzeye yakın derinlikte sıcaklık yaklaşık 25-30 °C/km (72-87 °F/mi) artar.
Jeo-termal Dünya'yı ifade eder, ancak kavram diğer gezegenlere de uygulanabilir. SI birimlerinde jeotermal gradyan °C/km, K/km, veya mK/m olarak ifade edilir. Bunların hepsi eşdeğerdir.

Güneş ışınları, Yer yüzeyine metrekare başına ortalama 1370 watt kadar enerji taşır. Bunun üçte birden biraz fazlası, çoğu atmosferden olmak üzere, yansıtılır. Geri kalan kısmı, atmosfer ve yer yüzeyinde soğurulduktan sonra yer kabuğu, okyanuslar, canlılar ve atmosferin değişik tabakalarının katıldığı karmaşık bir mekanizma ile yeniden kızılötesi ışınım şeklinde uzaya kaybedilir. Bu sistem içerisinde, yer yüzeyinin ortalama sıcaklığı 14oC civarında sabit kalır. Yer kürenin derinliklerine inildikçe artan sıcaklıkların nedeni ise gezegenin içindeki bir ısı kaynağıdır. Sondaj çalışmaları yardımıyla çeşitli derinliklerde yapılan sıcaklık ölçümleri ile yer kabuğunu oluşturan kayaların ısı iletkenliği bir arada değerlendirildiğinde yerküre derinliklerinden gelen ısı akımının 0,05-0,1 watt/m2 kadar olduğu hesaplanır. Güneşten aldıkları enerjinin kat kat fazlasını dışarı yayan gaz devleri ile karşılaştırıldığında çok küçük ölçekli olduğu anlaşılan bu ısı kaynağı, Yer'in güneşten aldığı enerjinin ancak 20.000'de biri düzeyinde olsa da gezegen merkezinde 5000oC'yi aşan sıcaklıkların sürdürülmesini sağlayabilmektedir.

Yer'in iç ısı kaynağının doğrudan gözlemlere dayanarak belirlenmesi mümkün olmasa da, eldeki verilerin birleştirilmesi sonucunda ortaya çıkan modeller, değişik mekanizmaların rollerinin belirlenmesine yardımcı olur. Dünya içindeki sıcaklık derinlikle birlikte artar. Tektonik plakaların kenarlarında 650 ila 1200 °C (1.200 ila 2.200 °F) arasındaki sıcaklıklarda yüksek derecede viskoz veya kısmen erimiş kaya bulunur ve bu da çevredeki jeotermal gradyanı artırır, ancak yalnızca dış çekirdeğin erimiş veya akışkan bir durumda olduğu varsayılır ve Dünya'nın iç çekirdek / dış çekirdek sınırındaki sıcaklığın, yaklaşık 3.500 kilometre (2.200 mil) derinlikte, 5650 ± 600 Kelvin olduğu tahmin edilmektedir. Dünya'nın ısı içeriği 1031 joule'dür.

Güneş Sistemi'nin oluştuğu dönemde, birleşerek yerküreyi meydana getiren çok sayıda küçük parçanın beraberlerinde getirdiği enerjidir. Parçacıklar, çarpışarak yavaşlamaları ile açığa çıkan kinetik enerjileri yanı sıra, yeni oluşan gezegenin kütleçekim gücü etkisiyle merkezi etrafında yoğunlaşmaları sırasında açığa çıkan potansiyel enerji sayesinde, sıvılaşma sıcaklığının çok üzerinde bir sıcaklığa ulaşmışlar, içlerindeki daha ağır bileşenler gezegenin merkezine doğru çökerken, hafif bileşenler yüzeye yakın bölgelerde kalmıştır. Bu çökme sırasında olduğu gibi, gezegenin büyüdükçe artan çekim nedeniyle sıkışarak küçülmesi sonucunda da bir miktar daha potansiyel enerji açığa çıkmıştır. 4,6-3,8 milyar yıllar arasında yoğun bir şekilde süren kozmik çarpışmaların, bu dönem içinde aralıklarla yeni ısı taşınmasına neden olduğu sanılmaktadır. 'Fosil ısı' olarak da adlandırılabilecek bu ısı, yerkürenin katmanlarının erken dönemdeki farklılaşmalarında birinci derecede sorumlu görülmekle birlikte, hesaplamalar, bilinen kayıp hızı ile bugüne dek önemini büyük ölçüde yitirmiş olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Tam olarak kanıtlanmamış bir görüş, yer çekirdeğinin öncelikle homojen bir demir-nikel-oksijen-kükürt karışımı şeklinde ortaya çıktığını, sonradan bu sıvı ortam içinde demir ve nikelden oluşan iç çekirdeğin bir kristal gibi büyüyerek katı hale geçtiğini varsayar. Faz değiştirme sırasında ortaya çıkan ısı ve daha yoğun olan demirin derine doğru hareketi sırasında ortaya çıkan potansiyel enerji kuramsal olarak yerkürenin toplam enerjisine katkıda bulunmakla birlikte payının büyük olamayacağı sanılmaktadır.

Ay ve Güneş'in çekim etkilerinin (gel git) Yer'in kendi çevresinde dönme düzeni üzerinde yaptığı değişiklikler iç gerilimler ve sürtünmelere neden olur. Jüpiter'in Galilei uydularının ısınmasında önemli rolü olan bu etkenin yerküre için birinci derecede bir ısı kaynağı olmadığı düşünülmektedir.

Günümüzde yerkürenin önde gelen iç ısı kaynağının, gezegen bileşiminde bulunan radyoaktif elementlerin parçalanmasından ortaya çıkan enerji olduğu düşünülür. Bunların önde gelenleri uranyum, toryum, potasyum, rubidyum ve radon izotoplarıdır (238U, 235U, 232Th, 40K, 87Rb, 222Rn). Potasyumun izotoplarından 40K, Yer tarihinin erken dönemlerinde en önemli ısı kaynağı iken, yarı ömrünün kısa olması nedeniyle bugün payı azalmıştır.

Jüpiter'in manyetosferi, güneş rüzgarının akışı içinde gezegenin içsel manyetik alanı tarafından oluşturulan boşluktur. Güneş yönünde yedi milyon kilometreye kadar uzanırken, ters yönde neredeyse Satürn'ün yörüngesine kadar erişir. Bu sebeple Jüpiter manyetosferi, Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerin manyetosferlerinden daha büyük ve daha güçlüdür. Heliosferden sonra bilinen en büyük sürekli yapıdır. Dünya manyetosferinden daha geniş ve daha düzdür, ayrıca manyetik momenti yaklaşık 18.000 kat daha büyüktür. Jüpiter'in manyetik alanı, 1950'lerin sonunda radyo emisyonları gözlemleriyle ilk kez tespit edilmiş ve 1973'te Pioneer 10 uzay aracı tarafından doğrudan gözlemlenmiştir.
Jüpiter'in iç manyetik alanı, gezegenin dış çekirdeğinde bulunan sıvı metalik hidrojenin oluşturduğu elektrik akımları tarafından üretilir. Jüpiter'in uydusu İo'da meydana gelen volkanik patlamalar, uzaya büyük miktarda kükürt dioksit gazı fırlatarak gezegenin çevresinde büyük bir torus oluşmasına sebep olur. Jüpiter'in manyetik alanı, torusu gezegenle aynı açısal hız ve yönde dönmeye zorlar. Torus da manyetik alanı plazmayla yükleyerek manyetodisk adı verilen "gözleme" benzeri bir yapı oluşturur. Bu nedenle Jüpiter'in manyetosferi, Dünya'nın manyetosferindeki gibi güneş rüzgarı tarafından şekillendirilmez; asıl olarak İo'nun plazması ve gezegenin dönüşü tarafından şekillendirilir. Manyetosferdeki güçlü akımlar, gezegenin kutuplarındaki kalıcı kutup ışıklarını ve yoğun değişken radyo emisyonlarını üretir. Bu özellikleri nedeniyle Jüpiter, çok zayıf bir radyo pulsarı olarak düşünülebilir. Jüpiter'in kutup ışıkları; kızılötesi, görünür, ultraviyole ve yumuşak X-ışınları da dahil olmak üzere elektromanyetik spektrumun neredeyse tüm bölgelerinde gözlemlenir.
Manyetosferin etkisi parçacıkları yakalayıp hızlandırarak, Dünya'nın Van Allen kuşaklarına benzeyen, fakat binlerce kat daha güçlü olan yoğun radyasyon kuşakları üretir. Enerjik parçacıkların Jüpiter'in en büyük uydularının yüzeyleriyle olan etkileşimi, onların kimyasal ve fiziksel özelliklerini belirgin şekilde etkiler. Aynı parçacıklar, Jüpiter'in seyrek gezegen halkası içindeki parçacıkların hareketlerini de etkiler ve onlardan etkilenir. Radyasyon kuşakları, uzay araçları ve potansiyel insanlı uzay seyahatleri için önemli bir tehlike oluşturur.

Jüpiter'in manyetosferi, bir yay şoku, manyetik kılıf, manyetopoz, manyetik kuyruk, manyetodisk ve diğer bileşenleri içeren karmaşık bir yapıdır. Jüpiter'in çevresindeki manyetik alan; gezegenin çekirdeğindeki sıvı sirkülasyonu (iç alan), Jüpiter'i çevreleyen plazmadaki elektrik akımları ve gezegenin manyetosfer sınırında akan akımlar da dahil olmak üzere birçok farklı kaynaktan meydana gelir. Manyetosfer, gezegenler arası manyetik alanı taşıyan güneş rüzgarı plazmasının içerisine gömülüdür.

Jüpiter'in manyetik alanının büyük bir kısmı, Dünya'nınki gibi dış çekirdeğindeki iletken bir sıvının dolaşımıyla desteklenen bir iç dinamo tarafından üretilir. Ancak Dünya'nın çekirdeği erimiş demir ve nikelden oluşmuşken, Jüpiter'in çekirdeği metalik hidrojenden oluşmuştur. Dünya'daki gibi, Jüpiter'in manyetik alanı da çoğunlukla dipoldür ve tek bir manyetik eksenin uçlarında kuzey ve güney manyetik kutupları bulunur. Jüpiter'de dipolün kuzey kutbu (manyetik alan çizgilerinin radyal olarak dışa dönük olduğu yer) gezegenin kuzey yarıküresinde yer alırken, güney kutbu güney yarıküresinde bulunur. Bu, Dünya'nın tersidir. Jüpiter'in alanı ayrıca dört kutuplu, sekiz kutuplu ve daha yüksek bileşenlere sahiptir, fakat bunlar dipol bileşenden onda bir oranında daha az güçlüdür.
Dipol manyetik alan, Jüpiter'in dönme ekseninden yaklaşık olarak 10° eğimlidir; bu eğim Dünya'nınkine (11,3°) benzer. Jüpiter'in ekvatoral alan kuvveti yaklaşık olarak 417,0 μT (4,170 G) olup, bu da yaklaşık olarak 2,83 × 1020 T·m3 dipol manyetik momente karşılık gelir. Bu, Jüpiter'in manyetik alanının Dünya'nınkine göre yaklaşık olarak 20 kat daha güçlü olduğu ve manyetik momentinin ~20.000 kat daha büyük olduğu anlamına gelir. Jüpiter'in manyetik alanı, atmosferinin altındaki bölgenin hızıyla aynı hızda döner ve 9 saat 55 dakikalık bir dönme süresine sahiptir. İlk ölçümlerin 1970'lerin ortalarında Pioneer uzay aracı tarafından alınmasından 2019 yılına kadar, kuvvetinde veya yapısında hiçbir değişiklik gözlenmemişti. Juno uzay aracından alınan gözlemlerin analizi, Pioneer dönemi boyunca gözlemlenen gezegenin manyetik alanında küçük, fakat ölçülebilir bir değişiklik olduğunu göstermektedir. Özellikle, ekvatora yakın "Büyük Mavi Leke" olarak bilinen, güçlü olmayan bir dipol alana sahiptir. Bu, hemen hemen Dünya'nın Güney Atlantik Anomalisi'ne benzer. Bu bölge büyük seküler (uzun vadeli, periyodik olmayan) değişim belirtileri göstermektedir.

Jüpiter'in iç manyetik alanı, Güneşten gelen iyonize haldeki parçacık desteleri olarak bilinen solar rüzgarların direkt olarak atmosferiyle etkileşime girmesini engeller; bunun yerine solar rüzgarınınkinden farklı bir plazma olan ve manyetosfer olarak adlandırılan, solar rüzgar akışında bir boşluk yaratan bir yapıyla bu ışın demetini gezegenden savuşturur. Jovian manyetosferi o kadar büyüktür ki Güneş ve koronası ancak bir oda kadar yer kaplar. Eğer birisi Dünya'dan onu görebilseydi, 1700 kez Dünya'dan uzak olmasına rağmen o gökyüzünde dolunaydan 5 kat daha büyük görünebilirdi.
Dünya'daki gibi, yoğun ve soğuk solar plazmayı daha az yoğunlukta ve daha sıcak olanından ayıran sınıra magnetopause adı verilir. Magnetopause'dan gezegenin zeminine uzaklık güneşin dik ışıklarla geldiği bir noktada 45 ile 100R arasındadır. Magnetopause'nin pozisyonu ise solar aktiviteye bağlı olan solar rüzgarların baskısına göre değişiklik göstermektedir. Magnetopause'nin ön yüzünde (gezegenin yüzeyine yaklaşık olarak 80-100R arası bir mesafede), manyetosferle solar rüzgarın çarpışmasından ortaya çıkan canlı-hareketli gibi görünen bir karmaşa olarak adlandırılan bow shoch (yay demeti) yatmaktadır. Yay demetiyle manyetopause arasındaki bölgeye ise magnetoshealth (manyetikçalı) adı verilir.

Gezegenin tersi istikametinde de solar rüzgar Jüpiter'in manyetik alan çizgilerini bazen Satürn'ün yörüngesinin bile ötesine kadar uzanan uzun ve iz bırakan bir şekilde dağıtarak magnetotail'i (manyetik kuyruk) oluşturur. Jüpiter'in manyetik kuyruğu da Dünya'nınkine benzemektedir. Bu kuyruk iki dilimden oluşmaktadır (resimdeki mavi noktalar): Jupiter'e doğru yönelen güney dilimde bulunan manyetik alan ve ondan uzaklaşan kuzey dilimde bulunan manyetik alan. Dilimler, kuyruk akışkan örtüsü adı verilen ince bir katmanla birbirinden ayrılırlar. Dünya'nınki gibi Jovian kuyruğu solar plazmanın manyetosferim iç bölgelerine girebildiği bir kanal görevini üstlenir. Burası da ısınır ve Jüpiter'e 10R kadar yakınlıktaki radyasyon kemerlerini oluşturur.
Jüpiter'in manyetosferi üç kısma ayrılmaktadır: iç, orta ve dış manyetosfer. İç manyetosfer gezegene 10R uzaklıkta bir mesafede bulunmaktadır. İçindeki manyetik alan yaklaşık olarak çiftucay olarak kalmaktadır, çünkü manyetosferik ekvatoral plasma örtüsü içindeki ani akışların duruma katkısı küçük kalmaktadır. Orta (10 – 40R arası) ve dış (40R'den fazla) manyetosferlerde manyetik alan çiftucay şeklinde değildir ve plazma örtüsüyle olan ilişkisinden dolayı ciddi şekilde dağılmış haldedir.

Jüpiter'in manyetosferinin şekli her ne kadar genel hatlarıyla Dünya'nınkine benzese de, gezegene yaklaştıkça yapısı oldukça farklı bir hal alır. Jüpiter'in volkanik olarak aktif ayı Io kendi çapında güçlü bir plazma kaynağıdır ve her saniye Jüpiter'in manyetosferini 1.000 kg kadar fazla oranda materyalle doldurmaktadır. Io yüzeyindeki güçlü volkanik patlamalar, sülfür ve oksijen iyonları üreten (S+, O+, S2+ and O2+ ) solar ultraviyole radyasyon tarafından iyonize edilen ve atomlarına ayrılan yüksek oranlarda sülfür dioksit salınımı yapar. Bu iyonlar uydunun atmosferinden kaçarlar ve Io plazma simitini/yumrusunu oluştururlar: Jüpiter'i çevreleyen Io'nun yörüngesinde konuşlanmış kalın ve soğuk yumru sarmalı. Simitin içindeki plazma sıcaklığı radyasyon kemerlerindekinden “10 keV (100 million K)” çok daha düşüktür “10–100 eV (100,000–1,000,000 K)”. Yumru içindeki plazma Jüpiter'le aynı yönde dönmeye zorlanark her ikisinin de aynı rotasyon periyodlarına sahip olması anlamına gelmektedir. Esasında Io yumrusu Jovian manyetosferinin dinamiklerini değiştirmektedir.
Birkaç aşamanın sonunda plazma yavaş yavaş Jüpiter'den uzağa doğru akmaya başlar. Plazma gezegenden uzaklaştıkça içerisinde oluşan dairesel akımlar aynı yönde dönmeye ayak uydurarak hızını aşamalı bir şekilde arttırırlar. Bu dairesel akımlar ayrıca rotanın aksi yönünde dönmekle sonuçlanan manyetik alandaki azimutal yapıların da kaynağını oluşturur. Plazmanın parçacık sayısı bakımından yoğunluğu Io yumrusuna doğru 35R'lik bir uzaklık arasında 2,000 cm−3 den yaklaşık 0.2 cm−3'e kadar düşmektedir. Manyetosferin ortalarına doğru, Jüpiter'den yaklaşık olarak 20R'den fazla bir mesafede, aynı yönde dönme yavaş yavaş kırılır ve plazma gezegenden daha yavaş dönmeye başlar. En sonunda 40R'den fazla uzaklıklarda (dış manyetosferde) bu plazma manyetik alandan tamamıyla uzaklaşır ve manyetosferden manyetik kuyruk aracılığıyla ayrılır. Soğuk, yoğun plazma dışarıya doğru hareket ederken, yerine sıcak, daha az yoğunlukta (sıcaklığı 200 milyon K ya da daha fazla) gelir. Bu plazma, dışyalıtık halde Jüpiter'e yaklaştıkça ısınır ve Jüpiter'in iç manyetosferindeki radyasyon kemerlerini oluştururlar.

Dünya'nın manyetik alanı yaklaşık olarak gözyaşı şeklindeyken Jüpiter'inki daha da yayvan, diske benzer bir şekildedir ve ekseninde dönem dönem değişiklikler/kaymalar görünebilir. Disk'e benzer bir şekil almasının temel sebebi aynı yönde dönmeye zorlayan plazmadan kaynaklanan merkez çekim kuvveti ve sıcak plazmanın termal çekim kuvvetidir. Bu iki neden de gezegene uzaklığı 20R ya da daha fazla bir mesafedeki manyetodisk olarak bilinen ve pankeke benzer şekildeki formu oluşturan manyetik alan çizgilerini gerirler. Manyetodisk manyetik ekvat

K indeksi, 1991 yılında Hard ve Korotky tarafından geliştirilmiştir. Dikey sıcaklık değişimini ve atmosferdeki düşük seviyeli nemin dikey değişimini ve miktarını esas alan oraj potansiyelinin bir ölçüsüdür. Gök gürültülü bir sağanak yağışı tahmin edebilmek için tek başına referans alındığında çok tutarlı bir indeks çeşidi değildir. Nedeni ise, 700 hPa'da bulunabilecek kuru hava parselidir. Kuru hava parseline rağmen yeterli konvektif enerji potansiyeli varsa oraj oluşabilir ve tehlikeli hava olaylarına sebep olabilir. Ayrıca oraj potansiyelini en iyi gösteren indeksler; Lifted İndeks, Showalter İndeks, CAPE, CIN ve CAP gibi parsele bağlı indekslerdir. Bu indekslere göre oraj potansiyeli yoksa; K indeks, S indeks, TT indeks gibi dikey sıcaklık değişimi, atmosferdeki düşük seviyeli nemin dikey değişimini ve miktarını esas alan indeksleri dikkate almamak gerekir. PW(yağışa geçebilir su) miktarı ve K indeks değeri yüksekse yeterli konvektif enerjiyle birlikte şiddetli yağışa sebep olabilir.  

K indeksin formülü: KI = (T850 - T500) + (Td850 - Tdd700)
(T = sıcaklık, Td = Yoğunlaşma Sıcaklığı, Tdd ise “Dewpoint Depression” Yoğunlaşma Depresyonu – yani sıcaklık ile çiğ noktasının birbirinden farkı )
Eşik değerleri ise:

Manto konveksiyonu, gezegenin içinden yüzeyine ısı taşıyan konveksiyonu akımlarının sebep olduğu, Dünya'nın katı silikat örtüsünün çok yavaş sürünen hareketidir.
Dünya'nın yüzey litosferi astenosferin üstüne biniyor ve ikisi üst manto bileşenlerini oluşturuyor. Litosfer, karşıt plaka sınırlarında sürekli olarak yaratılan ve tüketilen bir dizi plakaya ayrılır. Birikimin, deniz tabanının yayılması ile ilişkili bir plakanın büyüyen kenarlarına manto eklenmesi ile oluşur. Bu sıcak eklenen malzeme ısı iletimi ve taşınımı ile soğur. Plakanın tüketim kenarlarında, malzeme yoğunlaşmak için termal olarak büzülmüş ve genellikle bir okyanus açmasında çökme sürecinde kendi ağırlığı altında batmaktadır.
Bu çıkarılan malzeme Dünya'nın iç kısmına gömülür. Bazı çöktürülmüş materyallerin alt mantoya ulaştığı görülmektedir, diğer bölgelerde ise, muhtemelen spinelden silikat perovskite ve magneziowustite, endotermik reaksiyona bir faz geçişinden dolayı bu materyalin daha da batması engellenmektedir.
Temel mekanizmalar çeşitlilik gösterse de, bastırılmış okyanus kabuğu volkanizmayı tetikler. Volkanizma, kısmen erimiş mantoya kaldırma kuvveti ekleyen ve yoğunluğundaki azalma nedeniyle kısmi eriyiğin yukarı akışına neden olacak işlemler nedeniyle oluşabilir. İkincil konveksiyon, plaka içi ekstansiyonun ve manto tüylerinin bir sonucu olarak yüzey volkanizmasına neden olabilir.
Manto konveksiyonu tektonik plakaların Dünya yüzeyinde hareket etmesine neden olur. Hadean döneminde çok daha aktif olduğu görülmekte, daha ağır erimiş demir, nikel ve sülfürlerin çekirdeğe ve daha hafif silikat minerallerin kütle çekimine göre sınıflandırılmasıyla sonuçlanmaktadir.

Manto konveksiyon kavramı, 20. yüzyılın başından bu yana, önce Alpler gibi kıvrımlı dağların jeolojisini açıklamak için, sonra da derin deniz gayzerleri ve bölgesel volkanik fissür sistemleri gibi diğer büyük jeotektonik formlara doğru, katı dünya kabuğunun altındaki magma akışları ve magmatik kütle transferleri fikrinden gelişti.

20. yüzyılın sonlarında, jeofizik topluluğu içinde konveksiyonun "katmanlı" veya "bütün" olup olmayacağı konusunda önemli tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışmalar hala devam etmektedir. Sismik tomografi, manto konveksiyonunun sayısal simülasyonları ve Dünya'nın yerçekimi alanının incelenmesi en azından şu anda bütün manto konveksiyonunun varlığını ortaya koymaya yetmektedir. Bu modelde soğuk alttan geçen okyanus litosferi sayesinde çekirdek-manto sınırına kadar iner ve sıcak tüyler SPK'dan yüzeye kadar yükselir. Bu resim genellikle manto geçiş bölgesinden geçen levha ve tüy benzeri anomalileri gösteren küresel sismik tomografi modellerinin sonuçlarına dayanmaktadır.
Alt tabakaların manto geçiş bölgesinden geçmesi ve alt mantoya inmesi artık kabul edilmiştir. Manto konveksiyon stili için önemli çıkarımlarla birlikte tüylerin varlığı ve sürekliliği hakkındaki tartışmalar da hâlâ devam etmektedir. Bu tartışmalar tabaka içinde volkanizmanın sığ üst manto veya alt mantonun tüylerden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusundaki tartışmalara bağlıdır. Birçok jeokimya çalışması plaka içi alanlardan çıkan lavların bileşimden sığ türetilmiş orta okyanus sırtından farklı olduğunu ileri sürmektedir. Bazaltlar (MORB) Özellikle tipik olarak yüksek Helyum-3 - Helyum-4 oranlarına sahiptirler. eski bir nüklid olan Helyum-3 yeryüzünde doğal olarak üretilememektedir. Ayrıca patladığında dünya atmosferinden hızla çıkmaktadır.Okyanus Adası Bazaltlar'ının (OIB'ler) yüksek He-3 / He-4 oranı dünyanın daha önce eritilmemiş ve MORB kaynağı ile aynı şekilde yeniden işlenilmiş kısmından kaynak oluşturulması gerekildiği düşünülmektedir. Bununla birlikte diğerleri jeokimyasal farklılıkların yüzeye yakın bir materyalinin küçük bir bileşeninin litosferden de dahil olabileceğini belirtmiştir.

Dünya üzerinde, dünya'nın mantosundaki konveksiyon için Rayleigh sayısının şiddetli konveksiyonun 10 7  civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu değer tüm manto konveksiyonuna karşılık gelir (yani, dünya yüzeyinden çekirdekli sınıra uzanan konveksiyon). Küresel ölçekte bu konveksiyonun yüzey ifadesi tektonik plaka hareketleridir ve bunlar birkaç cm / a hıza sahiptir.
Litosferin altındaki düşük viskoziteli bölgelerde meydana gelen küçük ölçekli konveksiyon için hızlar daha yüksek olabilir ve viskozitelerin daha büyük olduğu en alt mantoda daha yavaş olabilir. Tek bir sığ konveksiyon döngüsü 50 milyon yıl sürerken daha derin konveksiyon 200 milyon yıla yakın olabilir.
Şu anda tüm manto konveksiyonun geniş ölçekli aşağı doğru akım içerdiği düşünülmektedir. Amerika ve Batı Pasifik'in altında her iki bölge de uzun bir düşüş tarihi olan ve Orta Pasifik ve Afrika'nın altında yer alan ve her ikisi de yükselme ile tutarlı dinamik topoğrafyadır.
Bu geniş ölçekli akış modeli Dünya'nın mantosundaki konveksiyonun yüzey ifadesi olan ve şu anda 2 dereceyi gösteren tektonik plaka hareketleriyle de tutarlıdır. Net tektonik ayrışmanın Afrika ve Pasifik'ten uzaklığı 250 Milyar yıldır. Bu  genel manto akış paterninin uzun vadeli stabilitesini gösterir ve diğer çalışmalarla da tutarlıdır. En altta yer alan LLSVP bölgelerinin uzun vadeli istikrarını öneren bu yapıların temelini oluşturan mantodur.

Alt ve üst manto arasındaki değişken sıcaklıklar ve basınçlar nedeniyle, alt mantoda baskın çıkık sürünmesi ve zaman zaman üst mantoda baskın olarak yayılan sürünme ile çeşitli sürünme süreçleri meydana gelebilir. Bununla birlikte, üst ve alt manto arasındaki sürünme işlemlerinde büyük bir geçiş bölgesi vardır ve hatta her bölüm içinde sürünme özellikleri, konum ve dolayısıyla sıcaklık ve basınç ile güçlü bir şekilde değişebilir. Güç hukuku sünme bölgelerinde, n = 3-4 olan verilere takılan sünme denklemi standarttır.
Üst manto öncelikle olivin ((Mg, Fe) 2SiO4) 'ten oluştuğundan, üst mantonun reolojik özellikleri büyük ölçüde olivindir. Olivinin gücü sadece erime sıcaklığı ile ölçeklendirmekle kalmaz, aynı zamanda su ve silika içeriğine de çok duyarlıdır. Başta Ca, Al ve Na olmak üzere safsızlıklardan kaynaklanan katılaşma depresyonu ve basınç, sünme davranışını etkiler ve böylece lokasyonlu sünme mekanizmalarının değişmesine katkıda bulunur. Sünme davranışı genellikle strese karşı homolog sıcaklık olarak çizilirken, manto durumunda, stresin basınca bağımlılığına bakmak genellikle daha yararlıdır. Stres alan üzerinde basit bir kuvvet olmasına rağmen, jeolojide alanı tanımlamak zordur. Denklem 1, stresin basınca bağımlılığını gösterir. Mantodaki yüksek basınçları simüle etmek çok zor olduğundan (300–400 km'de 1MPa), düşük basınçlı laboratuvar verileri genellikle metalurjiden sürünme kavramları uygulanarak yüksek basınçlara tahmin edilir.
  
    
      
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  ln
                  ⁡
                  σ
                
                
                  ∂
                  P
                
              
            
            )
          
          
            T
            ,
            
              
                
                  ϵ
                  ˙
                
              
            
          
        
        =
        
          (
          
            
              1
              
                T
                
                  T
                  
                    m
                  
                
              
            
          
          )
        
        ×
        
          
            (
            
              
                
                  ∂
                  ln
                  ⁡
                  σ
                
                
                  ∂
                  
                    (
                    
                      
                        1
                        T
                      
                    
                    )
                  
                
              
            
            )
          
          
            P
            ,
            
              
                
                  ϵ
                  ˙
                
              
            
          
        
        ×
        
          
            
              d
              
                T
                
                  m
                
              
            
            
              d
              P
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \left({\frac {\partial \ln \sigma }{\partial P}}\right)_{T,{\dot {\epsilon }}}=\left({\frac {1}{TT_{m}}}\right)\times \left({\frac {\partial \ln \sigma }{\partial \left({\frac {1}{T}}\right)}}\right)_{P,{\dot {\epsilon }}}\times {\frac {dT_{m}}{dP}}}
  

Mantonun çoğunun homolog sıcaklıkları 0.65-0.75'tir .Mantodaki gerilmeler, yoğunluk, yerçekimi, termal genleşme katsayıları, konveksiyonu yönlendiren sıcaklık farklarına bağlıdır ve hepsi 3-30MPa'nın bir fraksiyonu etrafında stres veren mesafe konveksiyonu meydana gelir. Büyük tane boyutları nedeniyle (birkaç mm kadar yüksek streslerde), Nabarro-Herring (NH) sürünmesinin gerçekten baskın olması olası değildir. Büyük tane boyutları göz önüne alındığında, çıkık sürünmesi baskın olma eğilimindedir. 14 MPa, difüzyonel sürünmenin baskın olduğu ve üzerinde güç yasası sürüntüsünün 0.5T olivinde baskın olduğu strestir. Bu nedenle, nispeten düşük sıcaklıklar için bile, çalışacağı stres yayılma sünmesi gerçekçi koşullar için çok düşüktür. Güç yasası sürünme oranı, zayıflama, difüzyonun aktivasyon enerjisini azaltma ve böylece NH sürünme hızını arttırma nedeniyle artan su içeriği ile artmasına rağmen, NH genellikle hâkim olacak kadar büyük değildir. Bununla birlikte, yayılma sünmesi üst mantonun çok soğuk veya derin kısımlarında baskın olabilir. Mantodaki ek deformasyon, transforme geliştirilmiş sünekliğe atfedilebilir. 400 km'nin altındaki olivin, sünekliğin artması nedeniyle daha fazla deformasyona neden olabilen basınca bağlı faz dönüşümüne uğrar. Güç yasası sürünmesinin baskınlığına ilişkin daha fazla kanıt, deform

Yer, güçlü bir manyetik alana ve bu alanın etkisi ile şekillenen önemli bir manyetosfere sahiptir.
Yer'in manyetik alanı, ekseni gezegenin dönme eksenine 11,4o açı yapan ve merkezine 460 km. uzaktan geçen bir çift kutuplu niteliğindedir. Bu alanın gücü gezegen yüzeyinde (ekvatorda ölçüldüğünde) 0,31 gauss değerine ulaşır ve Satürn, Uranüs ve Neptün yüzeyinde ölçülen değerlerle karşılaştırılabilecek büyüklüktedir. Zayıf bir manyetik alana ve sınırlı bir manyetosfere sahip olan Merkür bir yana bırakılacak olursa, Yer'in manyetik alan ve manyetosferi yer benzeri gezegenler arasında en dikkate değer örneği oluşturur. Yer manyetik alanının oluşması, gezegen içinde, elektriksel açıdan iletken, aynı zamanda da hareketli, yani akışkan bir ortam varlığını gerektirmektedir. Yer kürenin iç yapısına ilişkin modeller geliştirilirken, bu nokta da dikkate alınarak, dış çekirdeğin sıvı halde demir içeren yapısı ortaya çıkarılmıştır. Gezegenin tarihi boyunca birçok kez manyetik kutupların yer değiştirdiği bilinmektedir. Bu olayların nedenleri aydınlatılamamış olmakla birlikte, Yer çekirdeğinin dönme hızı ile gezegenin dönüşü arasındaki farklılıkların zaman içindeki değişimleri ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Yer manyetik alanının gücünde yakın dönemde önemli bir azalmanın olması ve bu azalmanın özellikle son 150 yıl içinde hızlanarak devam etmesi, yakın bir gelecekte yeni bir kutup değişikliğinin olabileceği yönünde yorumlanmaktadır.
Yer manyetosferi, tanım olarak, gezegenin manyetik alanın etkisi ile Güneş rüzgarı adı verilen Güneş kökenli hızlı parçacıkların oluşturduğu plazma akımının, saptırılarak engellendiği bölgedir. Manyetosferin en dışında, plazma akımının aniden yavaşlayarak hızının ses hızının altına indiği ve yön değiştirdiği bir şok dalgası gözlenir. Gezegene yaklaştıkça manyetik alanın etkisi giderek artar ve güneş kökenli parçacıkların aşamayarak çevresinden dolaşmak zorunda kaldığı manyetopoz, manyetosferin sınırını belirler. Güneş etkinliğine göre gezegene uzaklığı değişen bu sınır, Güneş doğrultusunda Yer'in merkezinden yaklaşık 60.000 km. uzaklıkta (Yer yarıçapının 10 katı kadar) bulunur. Güneş rüzgarının deforme ettiği manyetik kuvvet çizgilerine uyumlu olarak, bu sınır yanlara doğru genişleyerek gezegenden uzaklaşır ve bir damla biçimini alarak gezegenin arkasında milyonlarca kilometre uzanan bir kuyruk oluşturur.
Yer manyetik alanına yakalanan elektrik yüklü parçacıkların toplandığı simit biçiminde iki ışınım kuşağı yer küreyi çevreler. ABD tarafından uzaya gönderilen ilk uydu olan Explorer I yardımı ile 1958 yılında keşfedilen bu kuşaklar uyduyu tasarlayan James Van Allen onuruna Van Allen kuşakları olarak adlandırılmıştır. Dışta yer alan kuşak, güneş rüzgarı kökenli hidrojen (H+=protonlar), helyum (He2+=alfa parçacıkları)ve oksijen (O+) iyonları yanı sıra serbest elektronlar içerir. Yer yüzeyinden 10.000-60.000 km. yükseklikte bulunan bu kuşağın en yoğun kesimi 15.000-19.000 km. arasında bulunur. İçte yer alan kuşak ise kozmik ışınların iyonlaştırdığı atmosfer kaynaklı atomlar içerir. 650–6500 km. yükseklikte yer alan bu kuşak dış kuşağa oranla çok daha güçlü bir ışınım kaynağıdır ve bu yükseklikte bulunan uyduların etkinlikleri ve uzay adamlarının sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmesi açısından önem taşır.
Yüklü parçacıkların Yer'in manyetik kutuplarına yakın bölgelerde bulunan açık manyetik çizgiler boyunca ilerleyerek atmosferin yüksek tabakalarıyla etkileşmeleri, kutup ışıklarının ortaya çıkmasına neden olur.

Paleomanyetizma, kayaçların eski manyetik alanını inceleyen bilim dalı. Mineraller bulundukları kayaçlara ait manyetik alanın yönünü ve yoğunluğunu kaydederler. Bu kayıtlar tektonik plakaların geçmişteki lokasyonu ve yeryüzünün manyetik alanının geçmişteki durumu hakkında bilgi verir.

Paleomanyetizma çalışmaları olasıdır. Çünkü manyetit gibi demir içeren mineraller yeryüzünün geçmişteki manyetik alanının yönünü kaydedebilirler. Kayaçlardaki paleomanyetik işaretler 3 farklı mekanizma tarafından kaydedilir.

Bazalt ve diğer magmatik kayaçlardaki demir-titanyum oksit mineralleri Curie noktasına kadar soğuyuncaya dek Dünya'nın manyetik alanının doğrultusunu korur. Manyetitin Curie noktası 580 °C civarındadır. Oysaki bazalt ve gabro 900 °C üzerindeyken tamamen kristalleşir. Bundan dolayı, mineral granülleri Dünya'nın manyetik alanıyla fiziksel olarak hizalanmamıştır. Ancak yine de bu alanın yönünü kaydedebilirler. Bu şekilde elde edilen kayıtlara Termore Mıknatıslanma denir.

Tamamen farklı bir süreçte, çökellerdeki manyetik granüller depolanma sırasında veya kısa bir süre sonra manyetik alan ile aynı hizaya gelebilirler. Bu, Kırıntılı Mıknatıslanma olarak bilinir. Eğer mıknatıslanma granüller depolanırken oluşursa Çökelmeli Kırıntılı Mıknatıslanma; depolandıktan sonra oluşursa Çökelme Sonrası Kırıntılı Mıknatıslanma adını alır.

Üçüncü süreçte, manyetik granüller kimyasal reaksiyonlar sırasında büyür ve oluşumları sırasında da manyetik alanın yönünü kaydederler.Manyetik alan kimyasal mıknatıslanma tarafından belirlenir.

İzotermik Mıknatıslanma sabit bir sıcaklıkta oluşur. Mıknatıslanmanın bu türü paleomanyetizma için kullanışlı değildir.

Ferromanyetik materyallerin belli bir süreliğine manyetik alana yerleşmesiyle oluşur. Magmatik bir kayacın doğal mıknatıslanması bu süreçte değişebilir. Bu genellikle istenmeyen bir aşamalı manyetiksizleşme şeklidir.

Sismik dalga, Dünya veya başka gezegen gibi bir cisim içinden geçen akustik enerji dalga'sıdır. Deprem, volkanik patlama, magma hareketinden, büyük heyelan ve alçak frekanslı akustik enerji üreten büyük insan yapımı bir patlama'dan kaynaklanabilir.
Sismik dalgalar, dalgaları sismograflar, hidrofonlar (suda) veya ivmeölçerler kullanarak kaydeden sismologlar tarafından incelenir. Sismik dalgalar, çeşitli doğal ve antropojenik kaynaklardan kaynaklanan sürekli düşük genlikli titreşim olan sismik gürültüden ayırt edilir.
Sismik dalganın yayılma hızı, ortamın yoğunluk ve esnekliğine ve dalga tipine bağlıdır. Hız, Dünya'nın kabuğu ve mantosu boyunca derinlikle birlikte artma eğilimindedir ancak mantodan Dünya'nın dış çekirdeği'ne doğru keskin bir şekilde düşer.
Depremler, farklı hızlara sahip farklı dalga türleri oluşturur. Bir sismik gözlemevi tarafından kaydedildiğinde, dalgaların farklı seyahat süreleri, bilim adamlarının depremin hipomerkezini bulmasına yardımcı olur. Jeofizikte, sismik dalgaların kırılması veya yansıması Yeryüzünün iç yapısı araştırmalarında kullanılır. Bilim adamları bazen sığ, yer altı yapıları araştırmak için titreşimler üretir ve ölçerler.

Levha Tektoniği prensipleri ile yerkabuğunun katı kısmında meydana gelen gerilmeler, bu enerjilerini fay hareketleri ile (yanal atılımlı, düşey atılımlı, çapraz atılımlı vb.) ya da bilinen ismi depremlerle ortaya çıkarırlar. Deprem oluştuğunda yeryüzüne sırası ile iki çeşit hareket dalgası ulaşır: P-dalgası öncül dalgadır ve yer yüzeyine paralel doğrultudaki titreşimlerdir. P-dalgası yıkıcı özellik içermeyip yayılımı yere paralel olduğu için ilk önce yeryüzüne varan titreşimdir.
S dalgası ise yeryüzeyine göre dik yönde hareket eder.
P ve S dalgaları içinden geçtikleri ortama göre 5 ile 15 km/saniye de ilerler. S-dalgaları ilerleme hızı P-dalgalarına göre yarı yarıyadır. Deprem dalgalarının hızı, içinden geçtikleri ortamın yoğunluğuna bağlıdır. P ve S dalgaları yerkabuğunun derinliklerinde, yertabakalarının türüne bağlı olarak (kömür katmanı, çamur, petrol, kayaç gibi), bir kayaç türünden diğerine geçerken kırılırlar. Yerbilimciler, dalgaların kırılma şekillerini inceleyerek yerkürenin derinliklerinin bir modelini yaratabilirler.

Birçok sismik dalga türü arasında, Dünya'nın içinden geçen “Cisim dalgaları” ile Dünya yüzeyinde hareket eden “yüzey dalgaları” arasında geniş bir ayrım yapılabilir.
Bu makalede açıklananlardan başka dalga yayılma modları vardır; yer kaynaklı dalgalar için nispeten önemsiz olsalar da, asterosismoloji durumunda önemlidirler.

Cisim dalgaları Dünya'nın iç kısımlarından geçer.
Yüzey dalgaları yüzey boyunca yayılır. Yüzey dalgaları, üç boyutta hareket eden cisim dalgalarından mesafeyle daha yavaş bozulur.
Yüzey dalgalarının parçacık hareketi cisim dalgalarından daha büyüktür, bu nedenle yüzey dalgaları daha çok hasara neden olma eğilimindedir.

Cisim dalgaları, yoğunluk ve modülüs (katılık) açısından malzeme özellikleri tarafından kontrol edilen yollar boyunca Dünya'nın içinde hareket eder. Yoğunluk ve modül ise sıcaklığa, kompozisyona ve malzeme fazına göre değişir. Bu etki, ışık dalgaları'nın kırılmasına benzer. İki tür parçacık hareketi, iki tür cisim dalgasıyla sonuçlanır: Birincil ve İkincil dalgalar.

Birincil dalgalar (P-dalgaları), doğası gereği boyuna olan sıkıştırma dalgalarıdır. P-dalgaları, önce sismograf istasyonlarına varmak için yeryüzünde diğer dalgalardan daha hızlı hareket eden basınç dalgalarıdır, bu nedenle "Birincil" adı verilir. Bu dalgalar, sıvılar da dahil olmak üzere her tür malzemeden geçebilir ve S dalgalarından yaklaşık 1,7 kat daha hızlı hareket edebilir. Havada ses dalgaları şeklini alırlar, dolayısıyla ses hızı ile hareket ederler. Tipik hızlar havada 330m/sn, suda 1450m/sn ve granitte yaklaşık 5000m/sn'dir.

İkincil dalgalar (S dalgaları), doğası gereği enine olan kesme dalgalarıdır. Bir deprem olayının ardından S dalgaları, daha hızlı hareket eden P dalgalarından sonra sismograf istasyonlarına gelir ve yayılma yönüne dik olarak zemini yer değiştirir. Yayılma yönüne bağlı olarak, dalga farklı yüzey özellikleri alabilir; örneğin, yatay olarak polarize S dalgaları durumunda, zemin dönüşümlü olarak bir tarafa ve sonra diğer tarafa hareket eder. Akışkanlar (sıvılar ve gazlar) kayma gerilmelerini desteklemediğinden, S dalgaları yalnızca katıların içinden geçebilir. S dalgaları, P dalgalarından daha yavaştır ve herhangi bir malzemede hızları tipik olarak P dalgalarının yaklaşık %60'ı kadardır. Kesme dalgaları herhangi bir sıvı ortamdan geçemez, bu nedenle, dünyanın dış çekirdeğinde S dalgalarının olmaması sıvı bir durumu düşündürür.

Sismik yüzey dalgaları Dünya yüzeyinde hareket eder. Mekanik yüzey dalgalarının bir biçimi olarak sınıflandırılabilirler. Yüzey dalgalarının genliği yüzeyden uzaklaştıkça azalır ve sismik cisim dalgalarından (P ve S) daha yavaş yayılır. Çok büyük depremlerden kaynaklanan yüzey dalgaları, birkaç santimetrelik küresel olarak gözlemlenebilir genliğe sahip olabilir.

Yer yuvarlanması da denilen Rayleigh dalgaları, su yüzeyindeki dalgalara benzer hareketlerle yayılan yüzey dalgalarıdır (ancak sığ derinliklerdeki ilişkili sismik parçacık hareketinin genellikle geriye doğru olduğunu ve Rayleigh ve diğer sismik dalgalardaki geri yükleyen kuvvetin de, su dalgalarında olduğu gibi yer çekimine bağlı değil, elastik olduğunu not ediniz.) Bu dalgaların varlığı 1885 yılında Lord Rayleigh John William Strutt tarafından tahmin edilmişti. Rayleigh dalgaları cisim dalgalarından daha yavaştır, örneğin tipik homojen elastik ortam için S dalgalarının hızının kabaca %90'ı kadardır. Katmanlı bir ortamda (örneğin kabuk ve üst mantoda) Rayleigh dalgalarının hızı, frekanslarına ve dalga boylarına bağlıdır.

Stoneley dalgası, katı-akışkan sınırında veya belirli koşullar altında aynı zamanda katı-katı sınırında yayılan bir tür sınır dalgasıdır (veya arayüz dalgasıdır). Stoneley dalgalarının genlikleri, temas eden iki ortam arasındaki sınırda maksimum değerlidir ve temastan uzaklaştıkça üstel olarak azalır. Bu dalgalar aynı zamanda sıvı dolu bir sondaj deliğinin duvarlarında da üretilebilir; düşey sismik profillerde (VSP) önemli tutarlı bir gürültü kaynağıdır ve sonik kayıtta kaynağın alçak frekans bileşenini oluşturur.
Stoneley dalgalarının denklemi ilk olarak Cambridge'den Sismoloji Emeritus Profesör Dr. Robert Stoneley (1894–1976) tarafından verilmiştir.

Love dalgaları, yalnızca katmanlı bir ortamın varlığında mevcut olan yatay olarak polarize edilmiş kayma dalgalarıdır (SH dalgaları). Adlarını 1911'de dalgaların matematiksel modelini yaratan İngiliz matematikçi Augustus Edward Hough Love'dan alırlar. Genellikle Rayleigh dalgalarından biraz daha hızlı, yani S dalgası hızının yaklaşık %90'ı oranında hareket ederler.

Dünyanın serbest salınımları, zıt yönlerde hareket eden iki yüzey dalgası arasındaki girişimin sonucu olan duran dalgalardır. Rayleigh dalgalarının girişimi küresel salınım S ile sonuçlanırken, Love dalgalarının girişimi toroidal salınım T 'yi verir. Salınım modları üç sayıyla belirtilir; ör. nSlm ki burada l, açısal sıra numarasıdır (veya küresel harmonik derecesi ‘dir, daha fazla ayrıntı için Küresel harmoniklere bakınız).
M sayısı azimut sıra numarasıdır. −l 'den +l 'ye kadar 2l+1 değerini alabilir. N sayısı radyal sıra numarası ‘dır. Yarıçapı n sıfır geçişli dalga anlamına gelir. Küresel simetrik Dünya için verilen n ve l periyodu mye bağlı değildir.
Küresel salınımların bazı örnekleri, tüm Dünya'nın genişlemesini ve daralmasını içeren ve yaklaşık 20 dakika periyodlu "nefes alma" modu 0S0 ve iki alternatif yönde genişlemeleri içeren ve yaklaşık 54 dakikalık süreli "ragbi" modu 0S2 'dir. 0S1 modu yoktur çünkü ağırlık merkezinde değişiklik gerektirecek ve bu da harici bir kuvvet gerektirecektir.
Temel toroidal modlardan 0T1, Dünya'nın dönüş hızındaki değişiklikleri temsil eder; bu olmasına rağmen sismolojide faydalı olamayacak kadar yavaştır.
0T2 modu, kuzey ve güney yarımkürelerin birbirine göre bükülmesini tanımlar ve yaklaşık 44 dakika sürelidir.
Dünyanın serbest salınımlarına ilişkin ilk gözlemler, 1960 yılında Şili'de olan büyük depremde yapıldı. Günümüzde binlerce mod dönemleri gözlemlenmiştir. Bu veriler, Dünya'nın iç kısmının büyük ölçekli yapılarını sınırlamak için kullanılır.

Bir deprem olduğunda, merkez üssü yakınındaki sismograflar hem P hem de S dalgalarını kaydedebilir, ancak daha uzak mesafedekiler artık ilk S dalgasının yüksek frekanslarını tespit edemez.
Kesme dalgaları sıvılardan geçemediğinden bu doğa olayı, Richard Dixon Oldham tarafından gösterildiği gibi, Dünya'nın sıvı dış çekirdeği olduğuna dair gözlemin orijinal kanıtıydı. Bu tür gözlemler aynı zamanda sismik testlerle Ay'ın sağlam bir çekirdeğe sahip olduğunu iddia etmek için de kullanılır; ancak son jeodezik çalışmalar çekirdeğin hâlâ erimiş olduğunu göstermektedir.

THEMIS (İngilizce açılımı: Time History of Events and Macroscale Interactions during Substorms, Türkçesi: Manyetosferik fırtınalar esnasındaki olayların zaman geçmişi ve makro ölçekli etkileşimler), Şubat 2007'de beş NASA uydusunun (THEMIS-A'dan THEMIS-E'ye) bir takım uydu olarak manyetosferik fırtınalar olarak bilinen, Dünya'nın manyetosferindeki enerji salınımlarını ve kutup bölgeleri yakınındaki kutup ışıklarını yoğunlaştıran manyetik olayları incelemek üzere başlatılan bir görevdir. Görevin adı, Titan Themis'i ima eden bir akronimdir.
Uydulardan üçü manyetosfer içinde Dünya'nın yörüngesindeyken, ikisi Ay'ın yörüngesine taşındı. Bu iki uydu ARTEMIS (Acceleration, Reconnection, Turbulence and Electrodynamics of the Moon's Interaction with the Sun) olarak yeniden adlandırıldı. Böylece THEMIS-B, ARTEMIS-P1 ve THEMIS-C, ARTEMIS-P2 oldu. ARTEMIS-P1 ve P2 birlikte THEMIS-ARTEMIS görevini oluşturur.
THEMIS uyduları, 17 Şubat 2007'de bir Delta II fırlatma aracıyla Cape Canaveral SLC-17B'den fırlatıldı. Her uydu, bir fluxgate manyetometre (FGM), bir elektrostatik analiz cihazı (ESA), bir katı hal teleskopu (SST), bir döner bobinli manyetometre (SCM) ve bir elektrik alan aleti (EFI) dahil olmak üzere beş adet aynı aletlerden taşır. Her sonda, 49 kilogram (108 lb) hidrazin yakıtı dahil olmak üzere 126 kilogram (278 lb) ağırlığa sahiptir.
THEMIS verilerine SPEDAS yazılımı kullanılarak erişilebilir. Kanada, Avusturya, Almanya ve Fransa da bu göreve katkıda bulunmuşlardır.

Taçküre kütle atımı ((TKA), İngilizce coronal mass ejection (CME)), Güneş'in taçküresinde manyetik alan karışımları nedeniyle oluşan ve uzaya büyük kütlede plazma fırlatılmasına sebep olan bir Güneş patlamasıdır. Güneş'ten çok uzakta bulunan etkileri araştırıldığında bunlara gezegenlerarası TKA (GTKA, İng. ICME) de denir.
Çıkış noktası genelde patlamalarına flare (İng. parlak, titreyerek yanan ışık) denilen Güneş lekeleridir. Fırlatılan plazma başlıca elektronlar, protonlar ve az yüzdede de Helyum, Oksijen ve Demir gibi ağır elementlerden oluşur. Muhtemelen manyetik alanların birleşimi bu tür fırlatımlara nedendir.
Taçküre kütle atılımlarının sıklığı güneşsel etkinliğe bağlıdır. Güneş lekesi minimumunda maksimuma göre his edilir derecede daha enderdirler. Günlük ortalama sıklığı 0,5 olayla 6 olay arasıdır. Sayıların dağılımı mikyas kanununa uyar.
Güneş'ten bakıldığında Dünyâ, 17.6 " olan bir açıyla görülmektedir. Dünyâ'ya doğru fırlayan sayıdaki TKA'lar, dünyâetkili (Alm. geoeffektiv) diye adlandırılırlar. Dünyâetkili bir TKA, Manyetosfer ve İyonosfer'imizi etkiler. Gündüz tarafında Manyetosfer sıkıştırılırken gece tarafında kuyruk şeklindeki uzantısı daha uzar. Bu sırada büyük miktarda enerji serbest bırakılmaktadır. Bu enerji bunların arasında göze çarpan kutup ışınlarını ortaya çıkarır. TKA'lar yapay uydulara zarar verebilir. Artan elektron yoğunluğundan dolayı İyonosfer'den yansıyan yayınlar etkilenir.
1859'da şiddetli bir Güneş rüzgârı, İsveç ve ABD'de yangınlara yol açmıştı. Atmosfer'deki kuvvetli elektrik akımları telegraf tellerinde akımlar indüklemişti. Şimdi NASA, benzer bir durumda 1 ilâ 2 trilyon Amerikan doları tutarında bir zarar olabileceğini tahmin etmiştir. Son yıllar için yapılan tahminlere göre 2012 sonuyla 2013 başı arası Güneş rüzgârı tehlikesinin artacağı tahmin edilmişti.

H. Kunow: Coronal mass ejections. Springer, Berlin 2006, ISBN 978-0-387-45086-5
Kenneth Dere: Coronal and stellar mass ejections. Cambridge Univ. Press, Cambridge 2005, ISBN 0-521-85197-1

The Solar Mass Ejection Imager
NASA 29 Mayıs 2009 için yapılmış Güneş rüzgârı raporu

Tesla birimi (sembolü T), manyetik akı yoğunluğunun (veya manyetik indüksiyon) SI birimidir. Manyetik alanın yoğunluğunu belirler.
Tesla (T), manyetik akı yoğunluğu birimi olarak kullanılır. Bir manyetik alanın yoğunluğunu ifade eder ve tesla birimi, bir maddenin manyetik alanındaki manyetik akı yoğunluğunu ölçmek için kullanılır.
Manyetik akı yoğunluğu, manyetik akının birim yüzeye düşen miktarını ifade eder ve bir tesla, bir metrekarelik bir yüzeyde bir tesla manyetik akı yoğunluğu anlamına gelir.
Manyetik akı yoğunluğu, manyetik alanın manyetik permeabilitesi ve manyetik alan şiddeti ile orantılıdır. Manyetik akı yoğunluğu, aşağıdaki formülle hesaplanabilir:
B = μ * H
Burada, B: manyetik akı yoğunluğu (tesla) μ: manyetik permeabilite (henry/metrekilogram- saniye karesi) H: manyetik alan şiddeti (amper/metrekilogram)
Manyetik permeabilite, bir maddenin manyetik alanını ifade eden bir kavramdır. Vakumda, manyetik permeabilite, 4π x 10^-7 henry/metrekilogram-saniye karesi olarak kabul edilir.
Örneğin, manyetik alan şiddeti 10 amper/metrekilogram olan bir maddenin manyetik akı yoğunluğu, manyetik permeabilitenin 4π x 10^-7 henry/metrekilogram-saniye karesi ile çarpılması sonucu 3.97 x 10^-6 tesla olacaktır.
up> = 1 kg·s−1·C−1

Sırp kökenli Amerikalı mucit ve elektrik mühendisi Nikola Tesla'nın adına ithafen 1960 yılında verilmiştir.

1 tesla:

10,000 gauss' a (G), (CGS sisteminde kullanılır)
109 γ' ya (gamma), (jeofizik' te kullanılır)

Uzayda manyetik akı yoğunluğu 0.1 ile 10 nanotesla arasındadır. (10−10 T-10−8 T),
Dünyada 50. enlemde manyetik akı yoğunluğu 58 µT (5.8×10−5 T), ekvatorda ise (0. enlem) 31 µT (3.1×10−5 T) büyüklüğündedir,
Büyük bir mıknatısın alanı 1 militesla (0.001 T) civarındadır,
Tıbbi amaçlı MR'da manyetik akı 4 teslaya kadar, deneysel amaçlıda ise 12 teslaya kadar varır,
Bir güneş lekesinin manyetik akısı 10 teslaya varır,
Bugüne kadar laboratuvarda üretilmiş en güçlü manyetik alan 45 T olup ABD' deki Florida Eyalet Universitesi' nde Ulusal Yüksek Manyetik Alan Laboratuvarı'nda elde edilmiştir,
Patlayıcı kullanılmadan elde edilen en güçlü manyetik akı atımı Osaka Universitesi'nde 80 tesla olarak ölçülmüştür,
Patlayıcı kullanılarak elde edilen en güçlü manyetik akı atımı Rusya Sarov'da 2800 tesla olarak ölçülmüştür,

sizes.com 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tutulum, ekliptik veya tutulum düzlemi ya da ekliptik düzlem, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörünge düzlemidir. Dünya'da bulunan bir gözlemcinin bakış açısından, Güneş'in bir yıl boyunca gök küre etrafındaki hareketi, yıldızların arka planına karşı ekliptik boyunca bir yol izler. Ekliptik önemli bir referans düzlemidir ve ekliptik koordinat sisteminin temelidir.

Ekliptik, Güneş'in bir yıl boyunca izlediği görünür yoldur.
Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesi bir yıl sürdüğü için, Güneş'in görünen konumunun ekliptik etrafında tam bir tur atması da bir yıl sürer. Bir yıl 365 günden biraz daha fazla olduğundan, Güneş her gün 1°'den biraz daha az bir açıyla doğuya doğru hareket eder. Güneş'in yıldızlara göre konumundaki bu küçük fark, Dünya üzerindeki herhangi bir noktanın Güneş'e her gün, Dünya'nın yörüngesinde dönmemesi durumunda olacağından yaklaşık dört dakika daha geç yetişmesine (ve doğrudan kuzeyinde veya güneyinde durmasına) neden olur; bu nedenle Dünya'da bir gün yaklaşık 23 saat 56 dakikalık güneş günü yerine 24 saat uzunluğundadır. Bu basitleştirme de yine Güneş etrafında aynı hızda dönen varsayımsal bir Dünya'ya dayanmaktadır. Dünya'nın Güneş'in etrafında döndüğü gerçek hız yıl içinde bir miktar değişir, dolayısıyla Güneş'in ekliptik boyunca hareket ediyormuş gibi göründüğü hız da değişkenlik gösterir. Örneğin, Güneş her bir yılın yaklaşık 185 gününde gök ekvatorunun kuzeyinde, yaklaşık 180 gününde ise güneyindedir. Yörünge hızının değişimi zaman eşitliğinin bir bölümünü oluşturur.
Dünya'nın Dünya-Ay çift merkezi etrafındaki hareketi nedeniyle, Güneş'in görünen yolu yaklaşık bir aylık bir periyotla hafifçe yalpalar. Güneş Sistemi'nin diğer gezegenleri tarafından yaratılan diğer tedirginlikler nedeniyle, Dünya-Ay çiftmerkezi karmaşık bir şekilde ortalama bir konum etrafında hafifçe salınır.

Dünya'nın eksen eğikliğinin kendi yörünge düzlemine dik açı yapmaması nedeniyle, ekvator düzlemi ekliptik düzlem ile eş düzlemsel değildir. Ekvator düzlemi bu yüzden ekliptiğe göre yaklaşık 23,4°'lik bir açıda eğimlidir. Eğer Dünya'nın ekvatorunun gök kürenin dışına doğru izdüşümü alınarak gök ekvatoru oluşturulursa, bu düzlemler gündönümü(en uzun gün/gece) ile ekinokslar(gece ve gündüzün eşitliği) adı verilen iki noktada kesişir. Güneş, ekliptik boyunca yaptığı görünür hareketinde, gök ekvatorunu biri güneyden kuzeye, diğeri kuzeyden güneye olmak üzere iki noktada keser. Güneyden kuzeye geçiş, Koç takımyıldızının ilk noktası ve gök ekvatoru üzerinde ekliptiğin yükselen düğümü (İng. ascending node) olarak da bilinen Mart ekinoksu olarak adlandırılır. Kuzeyden güneye geçiş ise Eylül ekinoksu veya alçalan (İng. descending) düğümdür.
Dünya'nın ekseninin ve ekvatorunun yönü uzayda sabit değildir, ancak ekliptiğin kutupları etrafında yaklaşık 26.000 yıllık bir periyotla döner, bu süreç Ay ve Güneş'in Dünya'nın ekvator şişkinliği üzerindeki çekim etkisinden kaynaklandığı için Ay-Güneş devinimi (İng. lunisolar precession) olarak bilinir. Aynı şekilde, ekliptiğin kendisi de sabit değildir. Güneş Sistemi'nin diğer cisimlerinin oluşturduğu kütleçekimsel tedirginlikler, Dünya'nın yörünge düzleminde ve dolayısıyla ekliptikte, gezegensel devinim olarak bilinen çok daha küçük bir harekete neden olur. Bu iki hareketin birleşik etkisi genel biçimde devinme olarak adlandırılır ve ekinoksların konumunu yılda yaklaşık 50 yay saniyesi (yaklaşık 0,014°) değiştirir.
Burada yine bir basitleştirme söz konusudur. Ay'ın periyodik hareketleri ve Güneş'in (gerçekte Dünya'nın kendi yörüngesindeki) görünür periyodik hareketleri, Dünya'nın ekseninde ve dolayısıyla gök ekvatorunda üğrüm olarak bilinen kısa süreli küçük genlikli periyodik salınımlara neden olur. Bu durum ekinoksların konumuna düzenli bir bileşen daha ekler; gök ekvatoru ve (Mart) ekinoksunun tam olarak güncellenmiş devinim ve üğrümlü konumları gerçek ekvator ve ekinoks olarak adlandırılır; üğrümsüz konumlar ise ortalama ekvator ve ekinoks olarak tanımlanır.

Ekliptiğin eğikliği, astronomlar tarafından Dünya'nın ekvatorunun ekliptiğe göre eğimi veya Dünya'nın dönüş ekseninin ekliptiğe dik bir noktaya göre eğimi için kullanılan terimdir. Yaklaşık 23,4°'dir ve şu anda gezegensel tedirginlikler nedeniyle her yüz yılda 0,013 derece (47 arksaniye) küçülmektedir.
Eğikliğin açısal değeri, Dünya'nın ve diğer gezegenlerin hareketlerinin uzun yıllar boyunca gözlemlenmesiyle elde edilir. Astronomlar, gözlemlerin doğruluğu ve dinamiklerin anlaşılması arttıkça yeni temel dönemler üretirler ve bu dönemlerden eğiklik de dahil olmak üzere çeşitli astronomik değerler türetilir.

Güneş Sistemi'nin başlıca cisimlerinin çoğu Güneş'in etrafında neredeyse aynı düzlemde dönmektedir. Bunun nedeni büyük olasılıkla Güneş Sistemi'nin bir ön gezegen diskinden meydana gelmiş olmasıdır. Bu diskin günümüzdeki olası en yakın gösterimi Güneş Sistemi'nin değişmez düzlemi olarak bilinir. Dünya'nın yörüngesi ve dolayısıyla ekliptik, değişmez düzleme 1°'den biraz daha fazla eğimlidir, Jüpiter'in yörüngesi ½°'den biraz daha fazla eğimlidir ve diğer büyük gezegenlerin hepsi ise yaklaşık 6° eğimlidir. Bu nedenle, Güneş Sistemi cisimlerinin çoğu gökyüzünde ekliptiğe çok yakın görünür.
Değişmez düzlem, tüm Güneş Sistemi'nin açısal momentumu ile tanımlanır, esasen sistemdeki tüm cisimlerin yörüngesel ve dönme açısal momentumlarının vektörel toplamıdır; bu toplamın %60'ından fazlası Jüpiter'in yörüngesinden kaynaklanmaktadır. Bu toplam, sistemdeki her cismin hassas bir şekilde bilinebilmesini gerektirdiğinden bir miktar değişken bir değer olarak kabul edilir. Değişmez düzlemin tam konumuna ilişkin belirsizlik nedeniyle ve ekliptik Güneş'in görünür hareketiyle yeterince belirgin olduğundan, ekliptik hem kesinlik hem de kolaylık açısından Güneş Sistemi'nin referans düzlemi olarak kullanılır. Değişmez düzlem yerine ekliptiği kullanmanın tek dezavantajı, jeolojik zaman ölçeklerinde, gökyüzünün uzak arka planındaki sabit referans noktalarına karşı hareket etmesidir.

Ekliptik, gök küresindeki konumlar için referans olarak kullanılan iki temel düzlemden biridir, diğeri ise gök ekvatorudur. Ekliptiğe dik olan kutuplar ekliptik kutuplardır, kuzey ekliptik kutbu ekvatorun kuzeyindeki kutuptur. İki temel düzlemden ekliptik düzlem, arka plandaki yıldızlara karşı hareketsizliğe daha yakındır, gezegensel devinme nedeniyle ekliptik düzlemin bu hareketi gök ekvatorununkinin yaklaşık 1/100'ü kadardır.
Ekliptik boylam ve enlem veya göksel boylam ve enlem olarak bilinen küresel koordinatlar, gök küresi üzerindeki cisimlerin ekliptiğe göre konumlarını belirtmek için kullanılır. Boylam, Mart ekinoksundan itibaren ekliptik boyunca pozitif olarak doğuya doğru 0° ila 360° arasında ölçülür, bu da Güneş'in hareket ettiği yönle aynıdır. Enlem ekliptiğe dik olarak, ekliptiğin kutuplarına doğru +90° kuzeye veya -90° güneye doğru ölçülür, ekliptiğin kendisi 0° enlemdedir. Tam bir küresel konum için bir mesafe parametresi de şarttır. Farklı nesneler için farklı mesafe birimleri kullanılır. Güneş Sistemi içinde astronomik birim kullanılırken, Dünya'ya yakın nesneler için Dünya yarıçapı veya kilometre kullanılır. Buna karşılık gelen bir sağ yönlü kartezyen koordinat sistemi de zaman zaman kullanılır; x ekseni Mart ekinoksuna, y ekseni 90° doğuya ve z ekseni kuzey ekliptik kutbuna doğru yönlendirilir; astronomik birim ise ölçü birimidir. Ekliptik koordinatlar için semboller bir ölçüde standartlaştırılmıştır; bkz. tablo.

Ekliptik koordinatlar Güneş Sistemi nesnelerinin konumlarını belirlemek için elverişlidir, çünkü gezegenlerin çoğunun yörüngeleri ekliptiğe göre küçük eğimlere sahiptir ve bu nedenle gökyüzünde daima ekliptiğe göreli olarak yakın görünürler. Dünya'nın yörüngesi ve dolayısıyla da ekliptik çok az hareket ettiğinden, yıldızlara göre nispeten sabit bir referanstır.

Ekinoksun devinimi nedeniyle, gök küre üzerindeki cisimlerin ekliptik koordinatları sürekli olarak değişir. Ekliptik koordinatlarda bir konum belirtmek için belirli bir ekinoksun, yani devir olarak bilinen belirli bir tarihteki ekinoksun belirtilmesi gerekir; koordinatlar o tarihteki ekinoksun yönüne atıfta bulunur. Örneğin, Astronomical Almanac 4 Ocak 2010, 0h Terrestrial Time'da Mars'ın heliosentrik konumunu şu şekilde listelemiştir: boylam 118°09′15.8″, enlem +1°43′16.7″, gerçek heliosentrik mesafe 1.6302454 AU, tarihin ortalama ekinoksu ve ekliptiği. Bu, yukarıdaki gibi, nutasyon eklenmeden 4 Ocak 2010 0h TT ortalama ekinoksunu belirtir.

Ay'ın yörüngesi ekliptiğe göre sadece 5,145° eğimli olduğundan ve Güneş her zaman ekliptiğe çok yakın olduğundan, Güneş veya Ay tutulmaları her zaman ekliptik üzerinde veya yakınında meydana gelir. Ay'ın yörüngesinin eğimi nedeniyle tutulmalar Güneş ve Ay'ın her kavuşum ve karşıtlığında değil, yalnızca Ay kavuşum (yeni) ya da karşıtlık (dolunay) anında yükselen ya da alçalan bir düğüme yakın olduğunda meydana gelir. "Ekliptik" yani "tutulum" bu şekilde adlandırılmıştır, çünkü ilk insanlar tutulmaların yalnızca Ay'ın ekliptiği geçişinde meydana geldiğini keşfetmişlerdir.

Ekinoksların ve gündönümlerinin kesin zamanları, Güneş'in görünen ekliptik boylamının (sapma ve nutasyon etkileri dahil) 0°, 90°, 180° ve 270° olduğu zamanlardır. Dünya'nın yörüngesindeki tedirginlikler ve takvimdeki anomaliler nedeniyle bunların tarihleri sabit değildir

Ekliptik şu anda aşağıda sıralanmış takımyıldızlardan geçmektedir:

Balık
Koç
Boğa
İkizler
Yengeç
Aslan
Başak
Terazi
Akrep
Ophiuchus
Yay
Oğlak
Kova
Cetus, Orion ve Sextans takımyıldızları ekliptik üzerinde değildir, ancak Ay ve gezegenlerin zaman zaman içlerinde görünebileceği kadar yakındır.

Gökyüzü koordinat sistemi
Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimi
Değişmez düzlem
Ön gezegen diski

Uydu görüntüleri (Dünya gözlem görüntüleri, uzaydan fotoğraf ya da kısaca uydu fotoğrafı), dünyada devletler ve işletmeler tarafından işletilen görüntüleme uyduları tarafından toplanan Dünya'nın görüntüleridir. Uydu görüntüleme şirketleri, Apple Haritalar ve Google Haritalar gibi işletmelere ve hükûmetlere lisans vererek görüntüleri satar.

Uzaydan ilk görüntüler yörünge altı uçuşlarında çekildi. 24 Ekim 1946'da ABD tarafından başlatılan V-2 uçuşu, her 1,5 saniyede bir görüntü aldı. 65 mil (105 km) apogee ile çekilen bu fotoğraflar, 1935'te Explorer II balon görevi tarafından kaydedilen bir önceki rekor 13,7 mil (22 km)'den beş kat daha yüksekti. Dünyanın ilk uydu (yörünge) fotoğrafları 14 Ağustos 1959'da ABD Explorer 6 tarafından çekildi. Ay'ın ilk uydu fotoğrafları 6 Ekim 1959'da Sovyet uydusu Luna 3 tarafından Ay'ın uzak tarafını fotoğraflama göreviyle çekilmiş olabilir. Mavi Bilye fotoğrafı 1972 yılında uzaydan çekilmiş ve medyada ve halk arasında çok popüler olmuştur. Yine 1972'de Amerika Birleşik Devletleri, Dünya'nın uzaydan görüntülerinin alınmasına yönelik en büyük program olan Landsat programı'nı başlattı. 1977'de, ilk gerçek zamanlı uydu görüntüleri ABD'nin KH-11 uydu sistemi tarafından elde edildi. En son Landsat uydusu Landsat 9, 27 Eylül 2021'de fırlatıldı.

NASA tarafından çekilen tüm uydu görüntüleri NASA Earth Observatory tarafından yayınlanır ve halka ücretsiz sunulur. Diğer bazı ülkelerde uydu görüntüleme programları vardır ve ortak bir Avrupa çabası, çeşitli sensörler taşıyan Avrupa Uzaktan Algılama Uydusu (ERS) ve Envisat uydularını başlattı. Ticari uydu görüntüleri sağlayan özel şirketler de vardır. 21. yüzyılın başlarında uydu görüntüleri, birçok şirket ve kuruluş tarafından uygun fiyatlı, uydu görüntü veritabanlarına erişimi olan kullanımı kolay bir yazılım sunulduğunda yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.

Uzaktan algılamada uydu görüntülerinden bahsederken beş tür çözünürlük vardır: uzamsal, spektral, zamansal, radyometrik ve geometrik. Campbell (2002) bunları şu şekilde tanımlar:

uzamsal çözünürlük, sensörlerin anlık görüş alanı (IFOV) tarafından belirlenen, zeminde ölçülen yüzey alanının boyutunu (yani m2) temsil eden bir görüntünün piksel boyutu olarak tanımlanır;
spektral çözünürlük, dalga boyu aralığı boyutu (Elektromanyetik Spektrumun ayrık bölümü) ve sensörün ölçtüğü aralık sayısı ile tanımlanır;
zamansal çözünürlük, belirli bir yüzey konumu için görüntü toplama dönemleri arasında geçen süre (örneğin günler) ile tanımlanır
Radyometrik çözünürlük, bir görüntüleme sisteminin birçok parlaklık seviyesini (örneğin kontrast) ve sensörün etkin bit derinliğini (gri tonlama seviyeleri sayısı) kaydetme yeteneği olarak tanımlanır ve genelde8-bit (0–255), 11-bit (0–2047), 12-bit (0–4095) or 16-bit (0–65,535) olarak ifade edilir.
Geometrik çözünürlük, uydu sensörünün Dünya yüzeyinin bir bölümünü tek bir pikselde etkili bir şekilde görüntüleme yeteneğini ifade eder ve tipik olarak Yer örnekleme mesafesi veya GSD cinsinden ifade edilir. GSD, genel optik ve sistemik gürültü kaynaklarını içeren bir terimdir ve bir sensörün yerdeki bir nesneyi tek bir piksel içinde ne kadar iyi "görebildiğini" karşılaştırmak için kullanışlıdır. Örneğin, Landsat'ın GSD'si ≈30m'dir, yani bir görüntüdeki tek bir piksele eşlenen en küçük birimi ≈30m x 30m'dir. En son ticari uydu (GeoEye 1) 0,41 m GSD'ye sahiptir. Bu, Corona uydusu gibi bazı eski askeri film tabanlı Casus uydusu tarafından elde edilen 0,3 m çözünürlükle kıyaslanır.
Uydu görüntülerinin çözünürlüğü, kullanılan alete ve uydunun yörüngesinin yüksekliğine göre değişir. Örneğin, Landsat archive, gezegen için 30 metre çözünürlükte tekrarlanan görüntüler sunar, ancak bunların çoğu ham verilerden işlenmemiştir. Landsat 7'nin ortalama dönüş süresi 16 gündür. Birçok küçük alan için, 41 cm kadar iyi çözünürlüğe sahip görüntüler kullanılabilir.
Uydu görüntüleri bazen daha yüksek çözünürlüğe sahip ancak metrekare başına daha pahalı olan hava fotoğrafı ile tamamlanır. Uydu görüntüleri bir CBS içinde vektör veya raster verilerle birleştirilebilir, ancak görüntülerin diğer veri kümeleriyle düzgün bir şekilde hizalanacak şekilde uzamsal olarak düzeltilmesi gerekir.

Dünya yüzeyinin uydu görüntülemesi, birçok ülkenin uydu görüntüleme programlarını sürdürmesine yetecek kadar kamu yararınadır. Amerika Birleşik Devletleri, bu verilerin bilimsel kullanım için serbestçe kullanılabilir hale getirilmesine öncülük etmiştir. En popüler programlardan bazıları aşağıda listelenmiştir ve bunları son zamanlarda Avrupa Birliği'nin Sentinel takımyıldızı izlemektedir.

CORONA programı, Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Directorate of Science & Technology tarafından A.B.D. Hava Kuvvetleri'nin önemli yardımı ile üretilen ve işletilen bir dizi Amerikan stratejik Casus uydu'suydu. Görüntü tipi panoramik ıslak filmdir ve stereografik görüntüleri yakalamak için iki kamera (AFT&FWD) kullandı.

Landsat en eski sürekli Dünya gözlem uydu görüntüleme programıdır. Optik Landsat görüntüleri, 1980'lerin başından beri 30 m çözünürlükte toplanmaktadır. Landsat 5 ile başlayarak, optik verilerden daha kaba uzamsal çözünürlükte termal kızılötesi görüntüler de toplandı. Landsat 7, Landsat 8 ve Landsat 9 uyduları halen yörüngededir.

Orta Çözünürlüklü Görüntüleme Spektroradyometresi olan MODIS, 2000 yılından bu yana 36 spektral bantta dünya günlük uydu görüntülerini topladı. MODIS, NASA'nın Terra ve Aqua uydularındadır.

ESA halen Sentinel uydu topluluğunu geliştirmektedir. Halen, her biri farklı bir uygulama için 7 görev planlanmaktadır. Sentinel-1 (SAR görüntüleme), Sentinel-2 (kara yüzeyleri için dekametre optik görüntüleme) ve Sentinel-3 (kara ve su için hektometre optik ve termal görüntüleme) uyduları zaten fırlatılmıştır.

ASTER, Aralık 1999'da fırlatılan NASA'nın Dünya Gözlem Sisteminin (EOS) amiral gemisi uydusu Terra'da bulunan bir görüntüleme aracıdır. ASTER, NASA, Japonya Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı (METI) ve Japon Uzay Sistemleri (J-uzay sistemleri) arasındaki ortak bir çabadır. ASTER verileri, arazi yüzey sıcaklığı, yansıma ve yükseklik ile ilgili ayrıntılı haritalar oluşturmak için kullanılır. Terra da dahil olmak üzere EOS uydularının koordineli sistemi, NASA'nın Bilim Görev Müdürlüğü ve Yer Bilimleri Bölümünün önemli bir bileşenidir. NASA Yer Bilimleri'nin amacı, entegre bir sistem olarak Dünya'nın bilimsel bir anlayışını, değişime tepkisini geliştirmek ve iklim, hava durumu ve doğal afetlerdeki değişkenliği ve eğilimleri daha iyi tahmin etmektir.

Kara yüzeyi klimatolojisi—kara-yüzey etkileşimini ve enerji ve nem akılarını anlamak için kara yüzeyi parametrelerinin, yüzey sıcaklığının vb. araştırılması
Bitki örtüsü ve ekosistem dinamikleri—biyolojik üretkenliği tahmin etmek, kara-atmosfer etkileşimlerini anlamak ve ekosistem değişimini belirlemel için bitki örtüsü ve toprak dağılımının ve bunların değişimlerinin incelenmesi
Volkan izleme—gaz emisyonları, patlama bulutları, lav göllerinin gelişimi, patlama geçmişi ve patlama potansiyeli gibi patlamaların ve öncül olayların izlenmesi
Tehlike izleme—orman yangınları, seller, kıyı erozyonu, deprem hasarı ve tsunami hasar boyutu ve etkilerinin gözlemlenmesi
Hidroloji—küresel enerji ve hidrolojik süreçleri ve bunların küresel değişimle ilişkisini anlamak; buna bitkilerden evapotranspirasyon dahildir
Jeoloji ve topraklar—kara yüzeyi süreçlerini ve dünyanın tarihini incelemek için yüzey topraklarının ve ana kayaların ayrıntılı bileşimi ve jeomorfolojik haritalaması
Arazi yüzeyi ve arazi örtüsü değişimi—çölleşme, ormansızlaşma ve kentleşmenin izlenmesi; koruma yöneticilerine korunan alanları, milli parkları ve vahşi alanları izlemeleri için veri sağlamak

Meteosat-2 durağan hava durumu uydusu 16 Ağustos 1981'de operasyonel olarak görüntü verileri sağlamaya başladı. Eumetsat, 1987'den beri Meteosats'ı işletmektedir.

Meteosat görünür ve kızılötesi görüntüleyici (MVIRI), üç kanallı görüntüleyici: görünür, kızılötesi ve su buharı; Birinci nesil Meteosat üzerinde çalışır, Meteosat-7 hala aktiftir.
12 kanallı Spinning Enhanced Visible and Infrared Imager (SEVIRI), MVIRI tarafından kullanılanlara benzer kanallar içerir ve otuz yılı aşkın süredir iklim verilerinde süreklilik sağlamaktadır; Meteosat İkinci Nesil (MSG).
Meteosat Üçüncü Nesil (MTG) üzerindeki Esnek Kombine Görüntüleyici (FCI) (MTG) de benzer kanalları içerecek yani üç neslin tümü 60 yılı  aşkın süredir iklim verilerini sağlamış olacaktır.

Aşağıdaki gibi birkaç uydu özel şirketlerce imal edilir ve bakımı yapılır.

GeoEye'nin GeoEye-1 uydusu 6 Eylül 2008'de fırlatıldı. GeoEye-1 uydusu, yüksek çözünürlüklü görüntüleme sistemlidir ve pankromatik veya siyah beyaz modda 0,41 metre (16 inç) zemin çözünürlüklü görüntüleri toplayabilir. 1,65 metre çözünürlükte veya yaklaşık 64 inçte multispektral veya renkli görüntüler toplar.

Maxar'ın WorldView-2 uydusu, 0,46 m uzamsal çözünürlüğe (yalnızca pankromatik) sahip yüksek çözünürlüklü ticari uydu görüntüleri sağlar. WorldView-2'nin pankromatik görüntülerinin 0,46 metre çözünürlüğü, uydunun yerdeki birbirinden en az 46 cm uzakta olan nesneleri ayırt etmesine olanak tanır.
Benzer şekilde Maxar'ın QuickBird uydusu da 0,6 metre çözünürlüklü (Semtikadem'de) pankromatik görüntüler sağlar.
Maxar'ın WorldView-3 uydusu, 0,31 m uzamsal çözünürlükle, yüksek çözünürlüklü ticari uydu görüntüleri sağlar. WVIII ayrıca birer kısa dalga kızılötesi sensörü ve atmosferik sensör taşır.

Pléiades yapay uydu ağı, iki çok yüksek çözünürlüklü (50 santimetre pan ve 2,1 metre spektral) optik yer gözlem uydusu'ndan oluşur. Pléiades-HR 1A ve Pléiades-HR 1B, 26 günlük tekrar döngüsü ile Dünya yüzeyini kapsar.
İkili sivil/askeri sistem olarak tasarlanan Pleiades, Avrupa savunmasının uzay görüntü gereksinimlerinin yanı sıra sivil ve ticari ihtiyaçları da karşılayacaktır. Pleiades Neo, hızlı reaktiviteye sahip dört özdeş 30 cm çözünürlüklü uydulu gelişmiş  optik yapay uydu ağıdır.

Yörüngedeki 3 SPOT uydusu (Spot 5, 6, 7) çok yüksek çözünürlüklü görüntüler sağlar– Pankroma

Yer çekimi (g ile gösterilir), kütleçekim (Dünya içindeki kütle dağılımından) ve merkezkaç kuvvetinin (Dünya'nın dönüşünden) birleşik etkisi nedeniyle nesnelere aktarılan net ivmedir. Yönü bir şakul topuzuyla çakışan, gücü veya büyüklüğü 
  
    
      
        g
        =
        ‖
        
          
            
              g
            
          
        
        ‖
      
    
    {\displaystyle g=\|{\mathit {\mathbf {g} }}\|}
  
 normuyla temsil edilen vektörel bir niceliktir.
Bu vektör niceliğinin ivmesi SI birimlerinde metre bölü saniye kare (m/s2 veya m·s−2) veya eşdeğer olarak kilogram başına newton (N/kg veya N·kg−1) olarak ifade edilir. Dünya'nın yüzeyine yakın yerlerde, yer çekimi ivmesi yaklaşık olarak 9,81 m/s2 (32,2 ft/s2) olup, hava direnci göz ardı edildiğinde serbest düşen bir nesnenin hızı her saniye yaklaşık olarak 9,81 metre (32,2 ft) artar. Bu nicelik bazen gayri resmi olarak küçük g ile gösterilir (bunun tersine, kütleçekimi sabiti büyük G ile gösterilir).
Dünya'nın yer çekimi kuvvetinin kesin gücü konuma bağlı olarak değişir. Dünya'nın yüzeyindeki nominal "ortalama" değeri, standart yer çekimi olarak tanımlanır ve 9,80665 m/s2 (32,1740 ft/s2) olarak belirlenmiştir. Bu nicelik; gn, ge (ancak bu bazen Dünya'daki normal ekvatoral değer anlamına gelir, 9,78033 m/s2 (32,0877 ft/s2)), g0, gee veya basitçe g (bu aynı zamanda yerel değer değişkeni için de kullanılır) olarak çeşitli şekillerde gösterilir.
Bir nesnenin Dünya yüzeyindeki ağırlığı, Newton'un ikinci hareket yasası (F = m a (kuvvet = kütle × ivme)) ile belirtilen, o nesne üzerindeki aşağıya doğru kuvvettir. Kütleçekim ivmesi, toplam yer çekimi ivmesine katkıda bulunur, fakat Dünya'nın dönüşü gibi diğer faktörler de buna katkıda bulunur ve bu nedenle nesnenin ağırlığını etkiler. Yer çekimi, normalde gelgit etkileri olarak açıklanan Ay ve Güneş'in kütleçekim etkisini içermez.

Eşit kütle yoğunluğuna sahip veya yoğunluğu sadece merkezden uzaklığa bağlı olan (küresel simetri) dönmeyen mükemmel bir küre, yüzeyinin tüm noktalarında eşit büyüklükte bir kütleçekimi alanı üretecektir. Ancak, Dünya dönüyor ve küresel simetrisi yoktur. Kutuplarda biraz daha düzken, Ekvatordaki şişme nedeniyle basık küremsidir. Bu nedenle, yüzeyi boyunca kütleçekim büyüklüğünde hafif sapmalar oluşur. Dolayısıyla Ekvator ve çevresinde yer çekimi az, kutuplara doğru gidildikçe daha fazladır.
Dünya yüzeyindeki yer çekimi, Peru'daki Nevado Huascarán dağında 9,7639 m/s2'den, Kuzey Buz Denizi yüzeyinde 9,8337 m/s2'ye kadar yaklaşık olarak %0,7 oranında değişkenlik gösterir. Büyük şehirlerde, Kuala Lumpur, Meksiko ve Singapur'da 9,7806 ile Oslo ve Helsinki'de 9,825 aralığında değişir.

1901'deki üçüncü Ölçüler ve Ağırlıklar Genel Konferansı'nda, Dünya'nın yüzeyi için standart bir yer çekimi ivmesi tanımlandı: gn = 9,80665 m/s2. Bu, 1888'de Paris yakınlarındaki Pavillon de Breteuil'de yapılan ölçümlere dayanıyordu ve deniz seviyesinde 45°'lik bir enleme dönüştürmek için teorik bir düzeltme uygulanmıştı. Dolayısıyla bu tanım, belirli bir yerin değeri veya dikkatlice hesaplanmış bir ortalama değil, daha iyi bir gerçek yerel değer bilinmiyorsa veya önemli değilse kullanılacak bir değer için oluşturulmuş mutabakattır. Aynı zamanda kilogram-kuvvet ve pound-kuvvet birimlerini tanımlamak için de kullanılır.
Dünya yüzeyindeki yer çekimi ivmesini; Dünya'nın ortalama yarıçapı (6.371 kilometre (3.959 mi)), deneysel olarak belirlenen kütleçekimi sabiti ve 5,9722 ×1024 kg'lık Dünya kütlesi kullanılarak hesaplamak, 9,80665 m/s2'lik standart yer çekiminden biraz daha büyük olan 9,8203 m/s2'lik bir ivme değerini verir. Standart yer çekiminin değeri, 63.754 kilometre (39.615 mi) bir yarıçapta Dünya üzerindeki yer çekimine karşılık gelir.

Dünya'nın yüzeyi döndüğü için, ivmesi olan bir referans çerçevesidir. Dünya'nın dönüşü tarafından üretilen dışa doğru merkezkaç kuvveti, Ekvatora yakın enlemlerde kutup enlemlerine göre daha büyüktür. Bu, düşen nesnelerin görünür aşağı ivmesini küçük bir derecede azaltarak (Ekvatorda maksimum %0,3'e kadar) Dünya yer çekimini dengeleyen bir etki yapar.
Farklı enlemlerdeki yer çekimi farkının ikinci büyük sebebi, Dünya'nın ekvatorda şişkin oluşunun (dönüşten kaynaklanan merkezkaç kuvvetinin neden olduğu) Ekvator'daki nesnelerin, kutuplarda bulunan nesnelere göre gezegenin merkezinden daha uzakta olmasına neden olmasıdır. İki cisim (Dünya ve tartılan cisim) arasındaki çekim kuvveti aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olduğundan, Ekvator'daki bir cisim, kutuplardan birindeki bir cisimden daha zayıf bir kütleçekime maruz kalır.
Kombine edildiğinde ekvator şişkinliği ve dönmeye bağlı yüzey merkezkaç kuvvetinin etkileri, Ekvatorda deniz seviyesindeki yer çekiminin yaklaşık olarak 9,780 m/s2'den, kutuplarda yaklaşık 9,832 m/s2'ye kadar artmasına neden olur. Bu nedenle bir nesne kutuplarda, Ekvatordan yaklaşık %0,5 oranında daha ağır olur.

Yeryüzünden yükseldikçe yer çekimi azalır, çünkü daha yüksek bir irtifaya çıkıldıkça Dünya'nın merkezine olan uzaklık artar. Diğer tüm faktörler eşit olduğunda, deniz seviyesinden 9.000 metre (30.000 ft) yüksekliğe çıkmanın ağırlık kaybı yaklaşık %0,29'dur. (Yüksekteki hava yoğunluğundaki azalma nesnenin kaldırma kuvvetini azalttığı için görünür ağırlığı etkileyen ek bir faktördür. Bu, 9.000 metre yükseklikteki bir kişinin görünen ağırlığını yaklaşık %0,08 arttırır.)
Yörüngede bulunan astronotların yerçekimsiz ortamda oldukları düşüncesi yaygın bir yanılgıdır, çünkü Dünya'nın yer çekiminden kaçmak için yeterince yüksekliktedirler. Aslında, ISS'nin tipik yörüngesi olan 400 kilometre (250 mi) yükseklikte yer çekimi hala Dünya yüzeyindekinin yaklaşık %90'ı kadar güçlüdür. Ağırlıksızlık, yörüngede olan nesnelerin serbest düşüşte olmaları nedeniyle gerçekleşir.
Yer yüksekliğinin etkisi, yerin yoğunluğuna bağlıdır. Deniz seviyesinden 9.100 metre (30.000 ft) yükseklikte dağların üzerinde uçan bir kişi, aynı yükseklikte deniz üzerinde uçan birinden daha fazla yer çekimi hissedecektir. Ancak, yer yüzeyinde duran bir kişi, yükseklik arttıkça daha az yer çekimi hisseder.
Aşağıdaki formül Dünya'nın yer çekimi değişimini yüksekliğe bağlı olarak yaklaşık hesaplar:

  
    
      
        
          g
          
            h
          
        
        =
        
          g
          
            0
          
        
        
          
            (
            
              
                
                  R
                  
                    
                      e
                    
                  
                
                
                  
                    R
                    
                      
                        e
                      
                    
                  
                  +
                  h
                
              
            
            )
          
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle g_{h}=g_{0}\left({\frac {R_{\mathrm {e} }}{R_{\mathrm {e} }+h}}\right)^{2}}
  

gh deniz seviyesinden h yüksekliğindeki yer çekimi ivmesidir.
Re Dünya'nın ortalama yarıçapıdır.
g0 standart yer çekimi ivmesidir.
Bu formül, Dünya'yı kütle dağılımı açısından radyal olarak simetrik bir mükemmel küre olarak ele alır; daha doğru matematiksel bir işlem aşağıda belirtilmiştir.

Yeryüzünün merkezinden r uzaklıktaki yer çekimi için yaklaşık bir değer, Dünya'nın yoğunluğunun küresel olarak simetrik olduğu varsayımıyla elde edilebilir. Yer çekimi, yarıçapı r olan kürenin içindeki kütleyle sınırlıdır. Dışarıdan yapılan tüm katkılar, yer çekiminin ters kare yasasının bir sonucu olarak iptal edilir. Başka bir sonuç, yer çekiminin tüm kütlenin merkezde yoğunlaşmış gibi aynı olmasıdır. Bu nedenle, bu yarıçapta yer çekimi ivmesi

  
    
      
        g
        (
        r
        )
        =
        −
        
          
            
              G
              M
              (
              r
              )
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle g(r)=-{\frac {GM(r)}{r^{2}}}.}
  
 olur.
Burada G kütleçekimi sabiti ve M(r), r yarıçapı içindeki toplam kütledir. Dünyanın sabit bir ρ yoğunluğu olsaydı, kütle M(r) = (4/3)πρr3 ve yer çekiminin derinliğe bağımlılığı

  
    
      
        g
        (
        r
        )
        =
        
          
            
              4
              π
            
            3
          
        
        G
        ρ
        r
        .
      
    
    {\displaystyle g(r)={\frac {4\pi }{3}}G\rho r.}
  
 olurdu.
d derinliğindeki yer çekimi g′, g′ = g(1 − d/R) şeklinde verilir; burada g, Dünya yüzeyindeki yer çekiminden kaynaklanan ivme, d derinlik ve R, Dünya'nın yarıçapıdır. Eğer yoğunluk, merkezdeki ρ0 yoğunluğundan yüzeydeki ρ1 yoğunluğuna kadar artan yarıçapla doğrusal olarak azalıyorsa, o zaman ρ(r) = ρ0 − (ρ0 − ρ1) r / re ve bağımlılık

  
    
      
        g
        (
        r
        )
        =
        
          
            
              4
              π
            
            3
          
        
        G
        
          ρ
          
            0
          
        
        r
        −
        π
        G
        
          (
          
            
              ρ
              
                0
              
            
            −
            
              ρ
              
                1
              
            
          
          )
        
        
          
            
              r
              
                2
              
            
            
              r
              
                
                  e
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle g(r)={\frac {4\pi }{3}}G\rho _{0}r-\pi G\left(\rho _{0}-\rho _{1}\right){\frac {r^{2}}{r_{\mathrm {e} }}}.}
  
 olur.
Sismik seyahat sürelerinden çıkarılan gerçek yoğunluk ve yer çekimi derinlik bağımlılıkl

İnsanlık tarihi, insanlığın geçmişinin tasviridir. Arkeoloji, antropoloji, genetik, dilbilim, epigrafi, filoloji, paleografi ve diğer disiplinler ile yazının icadından bu yana kayıtlı tarih, ikincil kaynaklar ve araştırmalar yoluyla incelenir.
İnsanlık tarihi, Paleolitik Çağ'dan (Eski Taş Devri) başlayıp, ardından Neolitik Çağ'ın (Cilalı Taş Devri) takip ettiği tarih öncesine dayanıyordu. Neolitik Çağ, Yakın Doğu'nun Bereketli Hilal'inde, tarım devriminin MÖ 10.000 ila 5.000 yılları arasında başladığına tanık oldu. Bu dönemde insanlar, sistematik bitki ve hayvan yetiştiriciliğine başladı. Tarım ilerledikçe çoğu insan, göçebelikten yerleşik bir yaşam tarzına geçiş yaptı ve genellikle çiftçi olarak kalıcı yerleşkelerde yaşamaya başladı. Çiftçiliğin sağladığı göreceli güvenlik ve artan üretkenlik, insan toplulukların ulaşımdaki gelişmelerle birlikte giderek daha büyük birimlere genişlemesini sağladı.
Tarih öncesi ya da sonrası fark etmeksizin, ilk insanların her zaman güvenilir içme suyu kaynaklarına yakın olmaları gerekiyordu. Yerleşkeler MÖ 4.000 kadar erken bir zamanda İran'da, Mezopotamya'da, İndus Nehri vadisinde, Mısır'ın Nil Nehri kıyılarında ve Hindistan ile Çin'in nehirleri boyunca gelişti. Çiftçilik geliştikçe, tahıl tarımı daha sofistike bir hâle geldi ve büyüme mevsimleri arasında yiyecek depolamak için bir iş bölümüne yol açtı. İş bölümleri, boş zamanı olan bir üst sınıfın yükselmesine ve uygarlığın temelini oluşturan şehirlerin gelişmesine yol açtı. Toplumların bu artan karmaşıklığı, muhasebe ve yazı sistemlerini gerekli kıldı.
Yerleşim yerleri ve tarımın gelişimi, insanların yaşam kalitesi üzerinde doğrudan bir etkiye neden oldu ve nüfus yoğunluğunda ciddi artışa yol açtı. Dünya nüfusu ilk uygarlıkların zamanında yaklaşık 20 milyonken zamanla 200 milyona kadar arttı. O dönemde Han Hanedanlığı'nın yönetimi altındaki Çin'de yaklaşık 50 milyon kişi yaşarken, Atlantik kıyılarından Pers sınırına kadar uzanan Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altında da buna yakın bir nüfus vardı. Ayrıca uzun ticaret yolları Avrupa, Hindistan ve Çin gibi yerleri birbirine bağladı ve şehirler önemli ölçüde büyüdü.

Medeniyetlerin gelişmesiyle birlikte Antik Çağ (MÖ 3000'den MS 500'e kadar uzanır), bazı imparatorlukların yükselişine ve düşüşüne tanık oldu. Klasik dönem sonrası tarih (Orta Çağ, MS 500 – 1500 arası); Hristiyanlığın yükselişine, Orta Doğu'da İslam'ın doğuşuna ve yayılmasına, İslam'ın Altın Çağı'na (y. 750'den 15. yüzyılın sonlarına kadar) ve Avrupa Rönesansı'na şahit oldu. Orta Çağ'ın sonu, Bilim Devrimi'ne öncülük etti. Bazen "Avrupa Çağı" ve "İslam'ın Barut Çağı" olarak anılan Erken Modern Dönem (Yeni Çağ), 1500'den 1800'e kadarki dönemi ve Aydınlanma Çağı ve Coğrafi Keşifler gibi radikal olguları içeriyordu. 18. yüzyıla gelindiğinde bilgi–teknoloji birikimi, Sanayi Devrimi'ni meydana getiren kritik bir yoğunluğa ulaştı ve 1800'lü yıllarda başlayıp günümüze kadar devam eden Geç Modern Dönem'i (Yakın Çağ) başlattı.
Bu tarihsel dönemlendirme planı; Eski Dünya tarihi, özellikle Avrupa ve Akdeniz için geliştirilmiştir ve en iyi şekilde bu dönem için geçerlidir. Eski Çin ve eski Hindistan da dâhil olmak üzere bu bölgenin dışında, tarihî zaman çizelgeleri farklı şekilde gelişti. Bununla birlikte, 18. yüzyılda, yaygın dünya ticareti ve sömürgeleştirme nedeniyle çoğu medeniyetin tarihi, "küreselleşme" olarak bilinen bir süreçle önemli ölçüde iç içe geçmiş bir hâle geldi. Son 250 yılda nüfus artış oranları, bilgi, teknoloji, iletişim, ticaret, silahların yıkıcılığı ve çevresel bozulma gibi faaliyetler büyük ölçüde hızlandı ve şu anda gezegenin insan topluluklarının karşı karşıya olduğu benzeri görülmemiş fırsatlar ve tehlikeler yarattı.

İngiliz biyolog Richard Dawkins tarafından ortaya atılan bir teoriye göre; dil daha karmaşık bir hâle geldikçe, elde edilen bilgileri hatırlama ve iletme yeteneği yeni bir kültürel iletim birimi (Mem) ile sonuçlandı. Böylece fikirler hızlı bir şekilde, nesiller boyunca aktarıldı. Kültürel evrim, hızlıca biyolojik evrimden daha da büyük bir faktör hâline geldi ve "tarih" gerçek anlamda başladı.
Yaklaşık 12.000 yıl öncesine dek, yani tarihinin %90'ından fazlası boyunca insanlar, avcı–toplayıcı göçebeler olarak küçük gruplar hâlinde yaşıyordu. Neolitik Devrim, yani insan topluluklarının ilk kez tarım yapması, ilk olarak Güneybatı Asya'daki (Orta Doğu) Bereketli Hilal adı verilen bölgede (Mezopotamya) başladı ve sonraki milenyum boyunca Eski Dünya'nın geniş bölgelerine yayıldı. Neolitik Devrim ayrıca Mezoamerika'da (6.000 yıl önce), Çin'de, Papua Yeni Gine'de, Sahel'de ve Batı Afrika'nın savan bölgelerinde de bağımsız bir şekilde gerçekleşti. Türkiye'nin Şanlıurfa ili sınırları içerisinde keşfedilen ve MÖ 9600–8000 tarihli olduğu düşünülen Göbeklitepe'nin geniş kompleksi, Neolitik bir dinî veya sivil sitenin muhteşem bir örneğidir. Yerleşik bir nüfustan ziyade avcı–toplayıcılar tarafından inşa edilmiş olabileceği tahmin edilmektedir.

Buğday ve keçiler yaklaşık M.Ö 9.000'de, bezelye ve mercimek M.Ö 8.000'de, zeytin M.Ö 5.000'de, atlar M.Ö 4.000'de ve üzüm M.Ö 3.500'de evcilleştirildi. Asya'daki İndus Vadisi'nde M.Ö 6.000'lerde ekinler ekilmeye ve sığırlar evcilleştirilmeye başlandı. Çin'deki Sarı Irmak Nehri kıyılarında, M.Ö 7.000 civarında, darı ve diğer tahıl ürünleri yetiştiriliyordu; Yangtze'de ise pirinç daha da erken bir tarihte, M.Ö 8.000'lerde ekildi. Amerika'da M.Ö 4.000 civarlarında günebakan, Orta Amerika'da ise M.Ö 3.500'lerde mısır ve fasulye ekimi yapılıyordu. Patates ilk olarak, lamaların da evcilleştirilmiş olduğu Güney Amerika'da, And Dağları'nda yetiştirildi.
Tarımın bir sonucu olarak insanların ilk kez ihtiyaç duyduklarından fazla gıdaya erişim sağlamaları; yerleşik insan yerleşimlerinin kurulmasını, hayvanların evcilleştirilmesini ve tarihte ilk kez metal aletlerin kullanılmaya başlanmasını sağladı. Tarım ve yerleşik hayat; çok daha yoğun popülasyonların bir arada yaşamasına imkan vererek, daha sonra imalatın, ticaretin ve siyasi gücün merkezi hâline gelecek olan şehirlerin ortaya çıkmasına yol açtı. İlk antik şehirler, M.Ö 6.000 civarlarında Eriha (günümüzde Filistin) ve Çatalhöyük'te (günümüzde Konya, Türkiye) görüldü. Antik şehirler, politik imparatorluklar içinde kilit noktalar olarak yer aldılar. Bilgi, güç gibi kontrol kaynaklarının toplanma merkezi olan şehirler kara ve su yollarıyla birbirlerine bağlıydı. Şehirlerin gelişimiyle eş zamanlı olarak uygarlıklar da yükseldi. İlk olarak Sümerler ve daha sonra diğerleri ortaya çıktı. Ancak dünya üzerindeki tüm toplumlar, özellikle de Avustralya gibi izole ve ekilebilir bitki türleri bakımından fakir bölgeler göçebe yaşam tarzını terk etmediler.

Şehir devletlerinin, özellikle de Mezopotamya'da yer alan Sümer şehirlerinin gelişmesiyle birlikte, M.Ö 4. milenyumda bir şehir devrimi gerçekleşti. Yazının en eski hâli olan çivi yazısı, bu şehirlerde, M.Ö 3.000 civarlarında ortaya çıktı. Bu zamanlarda gelişen diğer büyük uygarlıklar; İndus Vadisi Uygarlığı, Antik Çin, İran ve Antik Mısır idi. Bu kavimler, zamanla birbirleriyle ticaret yapmaya başladılar ve tekerlek, saban ve yelken gibi teknolojiler geliştirdiler. Astronomi, matematik gibi alanlarda da çok önemli gelişmeler katedildi ve M.Ö 2.580 civarında Mısır'da Keops Piramidi inşa edildi.
M.Ö 2.250'de Büyük Sargon, ilk büyük imparatorluk olan Akad İmparatorluğu'nu kurdu. Günümüzde mevcut olan kanıtların gösterdiği üzere, bu uygarlıkların gerilemesine sebep olmuş olabilecek yaklaşık yüz yıl süren şiddetli bir kuraklık gerçekleşti ve bunun sonucunda yeni uygarlıklar ortaya çıktı. Babil medeniyeti Mezopotamya üzerinde hüküm sürdü, Orta Doğu'da Yeni Asur ve Pers imparatorlukları kuruldu; Poverty Point kültürleri, Minoslar ve Shang Hanedanı gibi diğerleri ise kendi bölgelerinde öne çıktı. İndus Vadisi Uygarlığı'nda ise Vedalar olarak bilinen ve Hinduizm inanışının temelini oluşturan metinler ortaya çıktı. M.Ö 1.200 civarında Bronz (Tunç) Çağı aniden çöktü; bu, bir dizi uygarlığın sonlanmasına ve Yunan Karanlık Çağı'nın başlamasına sebep oldu. Bu dönemde demir, tuncun yerini almaya başladı ve bu da Demir Çağı'nın başlamasına yol açtı.
M.Ö 5. yüzyılda, tarihi kaydetmek bir disiplin hâline geldi ve bu, o zamanlarda hayatın nasıl olduğuna dair çok daha net verilerin var olmasını sağladı. Bu dönemde yaşayan Antik Yunan yazarları Herodot (M.Ö 484–425) ve Thukididis (M.Ö 460–400), kanıtlar toplayıp yorumlar yaparak geçmiş hakkında soruları ilk araştıran kişiler oldular. MÖ 8. ve 6. yüzyıllar arasında Avrupa, Klasik Antik Çağ'a girdi: Tarihin ilk demokratik hükûmetini kuran ve felsefe ile bilim alanında önemli gelişmeler kateden Antik Yunanistan ile hukuk, hükûmet ve mühendislik alanlarında gelişmeler gerçekleştiren Antik Roma da bu dönem içerisinde gelişti. Bunlar, Batı kültürünün temellerini büyük oranda şekillendiren uygarlıklar oldu.

MÖ 336'da memleketi Makedonya'dan seferlerine başlayan Büyük İskender, Anadolu üzerinden ilerledi ve o zamanın süper gücü olan Pers devleti Ahameniş İmparatorluğu'nun topraklarını işgal etti. Ardından Mısır'ı ele geçirdi; tekrar doğuya doğru –Hindistan'a kadar– ilerledi. İskender MÖ 323'te öldüğünde, geriye dünyanın o zamana kadar görmüş olduğu en büyük imparatorluğunu bıraktı. Onun bu fetihleri, "Helenistik Dönem" olarak bilinen, Antik Dünya'da Grek etkisinin doruğa ulaştığı dönemin yaşanmasına neden oldu.
Bu zaman zarfında dünyanın başka bölgelerinde farklı uygarlıklar yükseldi: Orta Amerika'da Maya Uygarlığı şehirler inşa etmeye başladı ve karmaşık takvimler oluşturdu; Meksika'daki Chichén Itzá gibi Mısır'daki piramitlere benzer yapılar oluşturuldu. Doğu Afrika'da Aksum Krallığı, gerileme dönemindeki Kuş Krallığı'nın yerini aldı ve Hindistan ile Akdeniz arasındaki ticareti kolaylaştırarak sıklaştırdı. Batı Asya'da, Pers devleti Ahameniş İmparatorluğu'nun merkezi yönetim sistemi, kendisinden sonra gelen birçok imparatorluğa örnek oldu. Hindistan'daki Gupta İmparatorluğu ve Çin'deki Han Hanedanlığı ise kendi hükmettikleri bölgelerin altın çağlar

İnsanın çevre üzerindeki etkisi veya çevre üzerindeki antropojenik etki, biyofiziksel ortamlarda ve ekosistemlerde, biyoçeşitlilikte ve doğal kaynaklarda doğrudan veya dolaylı olarak insanlar tarafından neden olunan küresel ısınma, çevresel bozulma, okyanusların asitlenmesi, kitlesel yok oluş, biyoçeşitlilik kaybı, ekolojik kriz, yasak avlanma ve ekolojik çöküş gibi değişikliklerdir. Doğayı toplumun ihtiyaçlarına göre şekillendirmenin şiddetli etkileri, aşırı insan nüfusu artışı ile daha kötü bir hale gelmiştir. İnsanların çevrede hasara yol açan aktivitelerine nüfus artışı, aşırı tüketim, aşırı kullanma, çevre kirliliği ve ormansızlaşma örnek verilebilir. İnsanların yol açtığı bu sorunlardan bazıları, örnek olarak küresel ısınma ve biyoçeşitlilik kaybı, insanlık için bir varoluşsal risk teşkil etmektedir ve aşırı insan nüfusu artışı bu sorunlarla yakından ilişkilidir.
Antropojenik terimi insan aktivitesinden kaynaklanan bir etkiyi veya nesneyi belirtmek için kullanılır. Terim ilk olarak Rus jeolojist Aleksey Petrovich Pavlov tarafından, İngilizcede ise ilk kez İngiliz ekolog Arthur Tansley tarafından kullanılmıştı. Atmosferik bilim insanı Paul Crutzen 1970'lerin ortasında "Antroposen" terimini tanıttı. Terim genellikle Yeşil Devrim'in başlangıcından bu yana insan faaliyetlerinden kaynaklanan kirlilik emisyonları bağlamında kullanılır, ancak aynı zamanda çevre üzerindeki tüm önemli insan etkilerini izah etmek için de kullanılır.

David Attenborough gezegendeki insan nüfusunun seviyesini diğer tüm çevre sorunlarının bir çarpanı olarak tanımlar. Kendisi 2013 yılında insanlığı, "nüfus artışını sınırlayarak kontrol edilmesi gereken, yeryüzündeki veba" olarak tanımladı.
Pentti Linkola gibi bazı ekolojistler, aşırı insan nüfusu artışını tüm biyosfer için bir tehdit olarak görüyor. 2017 yılında, dünya çapında 15.000'den fazla bilim insanı, insanlığa bir "uyarı" yayınladı ve aşırı insan nüfusu artışının "birçok ekolojik ve hatta toplumsal tehdidin arkasındaki ana itici güç" olduğunu iddia etti.

Aşırı tüketim, kaynak kullanımının ekosistemin sürdürülebilir yenilenme kapasitesinden fazla olması durumudur. Ekolojik ayak izi ile ölçülür. Tahminler insanlığın mevcut talebinin, gezegenin tüm ekosistemlerinin toplamının yenilenme oranından %70 daha yüksek olduğunu gösteriyor. Uzun süreli bir aşırı tüketim modeli, çevresel bozulmaya ve nihayetinde kaynak temellerinin kaybına yol açar.
İnsanlığın gezegen üzerindeki genel etkisi, sadece insan nüfusundan değil, birçok faktörden etkilenir. İnsanların yaşam tarzları ve ürettikleri kirlilik eşit derecede önemlidir. 2008'de The New York Times, dünyanın gelişmiş uluslarının sakinlerinin petrol ve metal gibi kaynakları insan nüfusunun çoğunluğunu oluşturan gelişmekte olan ülkelerinkinden neredeyse 32 kat daha fazla tükettiğini belirtti.

Aşırı nüfusun etkileri aşırı tüketimle birleşir. 2017'de Paul Ehrlich'in dediğine göre;

Zengin batı ülkeleri artık gezegenin kaynaklarını emiyor ve ekosistemlerini benzeri görülmemiş bir hızla yok ediyor. Biz (insanlık) cep telefonlarımız için daha çok nadir toprak mineralleri elde etmek için Serengeti boyunca otoyollar inşa etmek istiyoruz. Denizdeki tüm balıkları yakalıyor, mercan resiflerini mahvediyor ve atmosfere karbondioksit yerleştiriyoruz. Büyük bir yok olma olayını tetikledik [...] Yaklaşık bir milyarlık bir dünya nüfusu, genel bir yaşam yanlısı etkiye sahip olacaktır. Bu, binlerce yıl boyunca desteklenebilir ve mevcut kontrolsüz büyümemiz ve ani çöküş beklentimizle karşılaştırıldığında uzun vadede çok daha fazla insan hayatını sürdürebilir. [...] Eğer herkes ABD düzeyinde kaynakları tüketseydi - ki bu dünyanın arzuladığı şey - dört veya beş tane daha Dünyaya ihtiyacımız olacak. Gezegenimizin yaşam desteğini mahvediyoruz.
İnsan uygarlığı doğadaki tüm memelilerin %83'ünün ve bitkilerin yarısının yok olmasına sebep oldu. Dünyadaki tavukların toplam ağrılığı tüm yabani kuşların üç katı ağırlığındadır ve evcilleştirilmiş sığır ve domuzlar tüm vahşi memelilerden 14'e 1 oranla daha ağırdır. Dünya nüfusunun 9 milyara çıkması ile üresel et tüketiminin 2050'ye kadar iki kat, belki de %76'ya kadar çıkacağı tahmin ediliyor, bu da eğer yaşanırsa Biyoçeşitlilik kaybının ve artan sera gazı emisyonlarının önemli bir faktörü olacak.

Tarımın çevreye olan etkisi, dünya çapında kullanılan çok çeşitli tarımsal uygulamalara bağlı olarak değişir. Nihayetinde bu çevresel etki çiftçiler tarafından kullanılan sistemin üretim uygulamalarına bağlıdır. Çevreye salınan emisyonlar ile tarım sistemi arasındaki bağlantı dolaylıdır, çünkü bu aynı zamanda yağış ve sıcaklık gibi diğer değişkenlere de bağlıdır.

Balıkçılığın çevreye olan etkisi, aşırı avlanma, sürdürülebilir balıkçılık ve balıkçılık yönetimi gibi yakalanacak balığın mevcudiyetini içeren konulara ve mercan resifleri gibi habitatların yanlışlıkla yakalanması ve tahrip edilmesi gibi balıkçılığın çevrenin diğer unsurları üzerindeki etkisini içeren sorunlara bölünebilir.
Bu sorunlar deniz korumasının bir parçasıdır ve balıkçılık bilimi programlarında ele alınmaktadır. Balıkların sağlıklı bir şekilde nesillerine devam etmeleri için ne kadarının avlanabileceği ile insanlığın arzusu arasında gittikçe büyüyen bir uçurum vardır ve bu dünya nüfusu arttıkça daha da kötüleşen bir sorundur.
Diğer çevresel sorunlara benzer şekilde, geçim kaynakları için balıkçılığa bel bağlayan balıkçılar ve gelecekteki balık popülasyonlarının sürdürülebilir olması için balıkçılığın azalması veya hatta tamamen durması gerektiğini savunan bilim adamları arasında anlaşmazlık olabilir.
Science dergisi Kasım 2006'da dört yıllık bir çalışma yayınladı ve bu çalışma, günümüzdeki tüketim trendlerine göre dünyada 2048'de doğadan yakalanmış deniz ürünlerinin tükeneceğini öngördü. Bilim adamları düşüşün ekosistemleri bozulurken aynı zamanda balıkçılık popülasyonunu azaltan aşırı avlanma, kirlilik ve diğer çevresel faktörlerin bir sonucu olduğunu belirtti. Ancak çalışma birçok balıkçılık yönetimi yetkilisi, endüstri temsilcisi ve bilim insanı tarafından kusurlu olduğu gerekçesiyle eleştirildi. Tonga, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi birçok ülke ve uluslararası yönetim organı deniz kaynaklarını uygun şekilde yönetmek için adımlar atmıştır.
Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2018'de, özellikle avlanmak için yetiştirilen balıkların üretiminin son yirmi yıldır sabit kaldığını, ancak sürdürülemez aşırı avlanmanın dünya balıkçılığının %33'üne yükseldiğini ve su ürünleri yetiştiriciliğinin 1990'da yıllık 120 milyon tondan 2018'de 170 milyon tonun üzerine çıktığını belirtti.

Sulamanın çevreye olan etkisi, sulamanın bir sonucu olarak toprak ve su miktarındaki ve kalitesindeki değişiklikleri ve sulama planının sonundaki ve akış aşağısındaki doğal ve sosyal koşullar üzerinde ortaya çıkan etkileri içerir.
Sulamanın etkileri, sulama planının kurulması ve işletilmesi nedeniyle değişen hidrolojik koşullardan kaynaklanmaktadır.
Sulama planı genellikle nehirden su çeker ve sulanan alana dağıtır. Bunun hidrolojik sonuçları şöyle sıralanabilir;

Nehrin akıntı yönündeki deşarjı azalır
Nehirdeki buharlaşma artar
Nehirdeki yenilenebilir yeraltı suları artar
Su tablasının seviyesi yükselir
Drenaj akışı artar
Bu etkiler, doğrudan etkiler olarak adlandırılabilir.
Sulamanın toprak ve su kalitesi üzerindeki etkileri dolaylı ve karmaşıktır ve doğal, ekolojik ve sosyoekonomik koşullar üzerinde müteakip etkileri bulunur. Sulama bazı durumlarda su baskını ve toprak tuzluluğu ile sonuçlanabilir. Bununla birlikte, toprak drenajı ile kullanıldığında toprak tuzlanmasının üstesinden de gelebilir.
Yeraltı suyunun kuyulardan çıkarılmasıyla da sulama yapılabilir. Bunun hidrolojik bir sonucu olarak su seviyesinin düştüğü bulunmuştur. Kuyu kullanarak yapılan sulamanın etkileri diğer şekillerde yapılan sulamadan farklı olabilir, ancak yine de zararlıdır.
Sulama projelerinin büyük faydaları olabilir, ancak olumsuz etkiler genellikle göz ardı edilir. Yüksek güçlü su pompaları, barajlar ve boru hatları gibi tarımsal sulama teknolojilerinin, akiferler, göller ve nehirler gibi tatlı su kaynaklarının tükenmesinde etkisi vardır. Tatlı suların, göllerin, nehirlerin ve derelerin yapısındaki bu değişikliğin bir sonucu olarak çevredeki ekosistemler ciddi şekilde değişir ve birçok su türü yok olur.

Teknolojinin gelişmesinin etkileri çevre üzerinde çeşitli etkilere neden olur. Teknolojinin uygulanmasının çevre üzerinde neden olduğu etkiler, genellikle birkaç nedenden dolayı kaçınılmaz olarak algılanmaktadır.

Madenciliğin çevresel etkileri arasında erozyon, dolinlerin oluşumu, biyoçeşitlilik kaybı ve madencilik süreçlerinden çıkan kimyasallar tarafından toprak, yer altı suyu ve yüzey sularının kirlenmesi yer almaktadır.
Bitkiler büyümeleri için bazı ağır metallere ihtiyaç duysalar da, bu metallerin fazlası genellikle onlar için zehirlidir. Madenciliğin ortaya çıkmasına sebep olduğu ağır metallerle kirlenmiş bitkiler genellikle düşük büyüme, verim ve performans göstermektedir. Ağır metallerin neden olduğu kirlilik, toprağın organik madde bileşimini azaltarak toprak besin maddelerinde düşüşe neden olur ve bu da bitkilerin büyümesinde bir düşüşe hatta ölümlerine neden olmaktadır.
Çevreye zarar vermesinin yanı sıra, kimyasalların sızmasından kaynaklanan kirlilik insan sağlığını da etkilemektedir. Bazı ülkelerde madencilik şirketlerinin çevre ve rehabilitasyon kurallarına uymaları ve madencilik yaptıkları alanın madencilikten önceki durumuna yakın hale getirilmesini sağlamaları bir yasal yükümlülük olsa da, dünyanın çoğunda bu yasalar mevcut değildir. Bazı madencilik yöntemlerinin önemli çevresel ve insan sağlığına etkileri olabilir. Ağır metaller genellikle toprak biyotasına karşı zehirli etkiler gösterir ve bu, mikrobiyal süreçlerin etkilenmesi ve toprak mikroorganizmalarının sayısının yanı sıra aktivitesini de azaltır. Düşük ağır metal konsantrasyonunun bitkilerin fizyolojik metabolizmasını engelleme şansı da yüksektir.

Enerji üretiminin ve tüketiminin doğa üzerindeki etkileri türlü

Aage Niels Bohr (19 Haziran 1922, Kopenhag - 8 Eylül 2009, Kopenhag), Danimarkalı Nobel ödüllü fizikçidir.
Margrethe ile 1922'de Nobel Danimarka'nın ilk nobel ödülünü alan fizikçi Niels Bohr'un oğludur. Aage Niels Bohr, "Atom çekirdeklerindeki toplu hareket ile parçacık hareketi arasındaki bağlantının keşfi ve bu bağlantıya dayalı olarak atom çekirdeğinin yapısı teorisinin geliştirilmesi" nedeniyle 1975 yılında, Ben R. Mottelson ve James Rainwater ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür. Babasından sonra Nobel ödülünü kazanan ikinci Danimarkalı olmuştur. 
Aage Niels Bohr, Kopenhag Üniversitesi'nde fizik eğitimi aldı ve II. Dünya Savaşı sırasında ailesiyle birlikte 1943 yılında İsveç üzerinden Birleşik Krallık'a kaçtı. Burada babası Niels Bohr ile birlikte Manhattan Projesi kapsamında bilimsel çalışmalara katkıda bulundu.
Aage Bohr, 8 Eylül 2009 tarihinde 87 yaşında doğduğu kent olan Kopenhag'da hayatını kaybetti.

Adam Guy Riess (16 Aralık 1969 Washington, DC), Özellikle Süpernovalar üzerine yaptığı araştırmalar ile tanınan Amerikalı astrofizikçi. Riess 2006 yılında Shaw Ödülü ve 2011 yılında Nobel Fizik Ödülü sahibi olmuştur. Nobel Fizik Ödülünü Saul Perlmutter ve Brian Schmidt ile birlikte evrenin genişlemesinin hızlandığına dair kanıt arama çalışmaları nedeniyle almıştır.

Riess, Amerikalı Yahudi olan bir ailenin üç çocuğundan birisi olarak dünyaya gelmiştir. New Jersey'in Warren ilçesinde büyüdü ve bir klinikte psikolog olarak görev yaptı. Adam Riess'in Gail Michele Saltz ve Holly Hagerman isimli iki kız kardeşi bulunmaktadır. Gail Michele Saltz bir psikiyatrist, Holly Hagerman ise bir sanatçıdır.
Riess, Lise eğitimi aldığı Watchung Hills Bölge Lisesi'nden 1988 yılında mezun oldu. 1992 yılında ise Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden mezun oldu. Aynı zamanda Delta Phi Theta kardeşliği olarak bilinen kulübün de üyesidir. 1996 yılında Harvard Üniversitesinde yirmi Tip Ia süpernova'nın homojen olmayan düzensizliklerini düzelterek doğru mesafelerinin bulunması için yaptığı ölçümler ile ilgili tezini tamamladı. Riess'in tamamladığı tezi Robert Kirshner denetledi ve bu tezi ile 1999 yılında Astronomi'de olağandışı buluşlar için verilen Robert J. Trumpler Ödülü'nü kazandı.

1999 yılında Uzay Teleskop Bilim Enstitüsü'ne geçmeden bir süre önce Miller Araştırmacıları üyesi oldu. 2005 yılında hâlen görev yaptığı Johns Hopkins Üniversitesi'nde göreve başladı.
Riess, Yüksek-z Süpernova Arama Ekibi'nde Brian Schmidt liderliğinde 1998 yılında başladıkları Tip Ia süpernovaların izlendiği ortak çalışmada evrenin genişleme hızının arttığına dair kanıtları raporladı. Bu sonuç neredeyse aynı anda Süpernova Kozmoloji Projesinde çalışan Saul Perlmutter tarafından keşfedildi. İki rakip takım bundan sonra hızlanan evren teorisi ve doğasını anlamak için yeni bir araştırma başlattı. Bu çalışmaları ile 2011 yılı Nobel Fizik Ödülünü paylaştılar.

Kozmolojik sabit
Karanlık enerji

Aleksandr Mihayloviç Prohorov (Rusça: Алекса́ндр Миха́йлович Про́хоров; d. 11 Temmuz 1916 - ö. 8 Ocak 2002), Sovyet fizikçi. Lazerler ve maserlerle ilgili öncü araştırmaları ile tanınır. Bu konulardaki çalışmalarıyla 1964 yılında Charles Hard Townes ve Nikolay Basov ile birlikte Nobel Fizik Ödülü kazanmıştır.

A. M. Prokhorov (Editor in Chief), J. M. Buzzi, P. Sprangle, K. Wille. Coherent Radiation Generation and Particle Acceleration, 1992, ISBN 0-88318-926-7. Research Trends in Physics series published by the American Institute of Physics Press (presently Springer, New York)
V. Stefan and A. M. Prokhorov (Editors) Diamond Science and Technology Vol 1: Laser Diamond Interaction. Plasma Diamond Reactors (Stefan University Press Series on Frontiers in Science and Technology) 1999 ISBN 1-889545-23-6.
V. Stefan and A. M. Prokhorov (Editors). Diamond Science and Technology Vol 2 (Stefan University Press Series on Frontiers in Science and Technology) 1999 ISBN 1-889545-24-4.

Prokhorov's role in the invention of lasers and masers
Prokhorov'un mezarı 3 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aleksey Alekseyeviç Abrikosov (Rusça: Алексе́й Алексе́евич Абрико́сов) (d. 25 Haziran 1928 - ö. 29 Mart 2017), Moskova doğumlu Rus Teorik fizikçidir. 2003 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır.

1928 yılında Moskova'da fizikçi anne-baba Aleksey İvanoviç Abrikosov ve Fanny Davidovna Vulf oğulları olarak dünyaya gelmiştir. 1977 yılında Svetlana Yuriyevna Bunkova ile evlenen Abrikosov'un iki oğlu bir de kızı vardır.

1943'te liseden mezun olan Abrikosov, Enerji mühendisliği enstitüsünde lisans eğitimine başlar. 1945 yılında transfer olduğu Moskova Devlet Üniversitesi Fizik bölümünden 1948'de mezun olur. Kapitza Enstitüsü-Fizik Sorunları dalında doktora öğrencisi olarak kabul edilir. Lev Landau doktora öğretmenidir. 1951 'de verdiği 'termal difüzyonla tamamen ve tam iyonlaşmış plazmalar' teziyle profesör unvanı alır. Aynı enstitünün NV Zavaritskii grubunda daha yeni açıklanmış olan Ginzburg-Landau nun ultra ince filmlerde kritik manyetik süperiletkenliği teorisi üzerinde araştırmalar yapar.

1961 yılında L. Gor'kov ve I. Dzyaloshinskii ile "istatistiksel fizik kuantum alan teorisi yöntemleri" üzerine bir kitap yayınlar. Aslen Rusça yazılmış olan kitap İngilizce, Almanca, Çince, Japonca dillerine tercüme edilir ve hala bu konuda temel kaynak metnidir.
1964 yılında SSCB (şimdi Rusya Bilimler Akademisi), Bilimler Akademisi Sorumlu Üyesi seçilir. 1966 yılında "güçlü manyetik alanlarda süperiletkenlik teorisi için" VL Ginzburg ve LP Gor'kov ile birlikte Lenin Ödülü alır.
1965 yılında Teorik Fizik ve yeni organize Enstitüsü (daha sonra LD Landau Enstitüsü adını alan) içinde Yoğun Madde Teorisi Anabilim Dalı başkanı olur.
1965-68 yıllarında 'manyetik kirlilik atomu' üzerine bir seri makaleler yazar. Bu makaleler 1971 yılında İngilizceye çevrilerek "Normal Metaller Teorisine Giriş" adıyla yayımlanmıştır. 1972 yılında düşük sıcaklık fiziği üzerine yaptığı çalışmalarla Uluslararası Fritz Londra Ödülü 'ne layık görülür. 1975 yılında Lozan Üniversitesi (İsviçre) tarafından 'Honoris Causa' bilimleri doktora unvanı alır.
Üzerinde üç yıl çalışarak 1988'de yayımladığı kitabı "Metallerin Teorisinin Temelleri" İngilizce ve Japoncaya çevrilmiştir. 1989'da L. Gor'kovve I. Dzyaloshinskii ile yazdığı "İstatistik Fizikte Alan Kuramı Yöntemleri" kitabıyla Rusya Bilim Akademisi ödülü alırlar.
1991 yılında halan bir parçası olduğu Argonne Uluslararası Araştırmalar Laboratuvarına(Amerika) kabul edilerek 'seçkin bilim insanı' olur. Uluslararası John Bardeen Ödülü'ne layık görülen, Abrikosov, Amerikan Dış işleri Sanat ve Bilim Akademisi 'Onur Üyesi' seçilir. 1992 yılında Amerikan Fizik Vakfı üyeliğine seçilir. 1999 yılında Amerikan vatandaşı olur.
2000 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesi seçilir ve 2001'da İngiltere,Royal Society of Londona yabancı üye olur. 2003 yılında (Fransa),Bordeaux Üniversitesi 'Honoris Causa' departmanında doktor unvanı verilir. 2003 yılında V. Ginzburg ve A. Leggett ile "süperiletkenlik ve süper akışkanlık teorisi üzerine öncü çalışmaları için" Nobel Fizik Ödülü alır.
29 Mart 2017'de yaşama veda etmiştir.

1950'lerdeki makalelerinin uzun süre Rusçadan İngilizceye tercüme edilememesi sonucu camiada geç fark edilen Abrikosov, 2001 yılında Vitaly L. Ginzburg ve Anthony J. Leggett ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.
Abrikosov, manyetik alan içine yerleştirilen 2. Tip bir süperiletkende manyetik alanın niye bazı bölgelere nüfuz edip bazı bölgelere nüfuz edemediğini kuramsal olarak açıkladı.
Abrikosov'un alana katkısı, Ginzburg ile Landau'nun kuramlarını daha da geliştirerek Tip II süperiletkenlerin davranış biçimlerini tanımlaması ve tip II süperiletken malzemeye giren alan çizgilerinin bir hasır desen oluşturacağını öngörmesi. Öngörü, 1967 yılında doğrudan gözlenmiş bulunuyor. Abrikosov, ayrıca Tip II süperiletkenlerin bile artan alan şiddetlerine bir ölçüden sonra dayanamayacaklarını ve
süpetiletkenlik özelliklerini kaybedeceklerini göstermiştir.
Süperiletkenlik en kapsamlı anlatımına John Bardeen, Leon Cooper ve ve J. Robert
Schriefer tarafından geliştirilen ve kısaca BCS Kuramı diye bilinen açıklamayla kavuşmuştu; ama fizik camiasının ortak görüşü Ginzburg ve Abrikosov'un BCS'den önce bu alanda çok önemli deneysel çalışmalar yaptıkları merkezindedir.
Fizik Ödülü'nün diğer bir sahibi olan Leggett'in çalışmalarıysa süperiletkenlikle doğrudan olmasa da dolaylı bir ilgisi olan süperakışkanlık konusundaydı. 2003 Fizik Nobel Ödülünün dikkat çekici bir özelliği de son 8 yıl içinde bu alanda dağıtılan ödüllerden dördünün soğuk "sıcaklıklar”ın fiziğiyle ilgili çalışmalara verilmesidir.

Lenin Ödülü 1966 (Vitaly L. Ginzburg ile)
Fritz London Memorial Ödülü 1972
SSCB Devlet Ödülü 1982
RAS LD Landau Ödülü 1989
TMS John Bardeen Ödülü 1991
Nobel Fizik Ödülü 2003 (Vitaly L. Ginzburg ve Anthony J. Leggett ile)
Argonne Ulusal Laboratuvar Müdürü (1991 -)
American Fen Bilimleri Akademisi üyesi, 1991
Amerikan Fizik Derneği üyesi oldu, 1992
Ulusal Bilimler Akademisi üyesi oldu 2000
Royal Society Yabancı Üyesi oldu, 2001
Rusya Bilimler Akademisi üyesi oldu,1964
1999'da ABD vatandaşı oldu

Tüm makaleleri İng.
Süper iletkenlik pptx

Nobel Fizik Ödülü
Yoğun madde fiziği
Süper iletken

Alfred Kastler (3 Mayıs 1902, Guebwiller - 7 Ocak 1984, Bandol), Alsas doğumlu Fransız fizikçidir. 1966 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.

1902 yılında Guebwiller, Haut-Rhin'de doğdu ve 1984'te öldü. Fransız asıllı fizkçi, 1921'de École normale supérieure'e girdi. Colmar Lisesi'nde, daha sonra Bordeaux Fen Fakültesi'nde (1931) öğretmenlik yaptı.
1941'de École normale'in fizik laboratuvarına döndü. Orada genç araştırmacıları topladı ve yetiştirdi. Paris Fen Fakültesi'nde profesör, Optik Enstitüsü Konseyi Başkanı, Bilimsel Araştırmalar Milli Merkezi Yönetim Kurulu üyesi oldu. 1958'den sonra atom saati laboratuvarını yönetti.
Kastler, bilimsel çalışmalarını, ışık tayf çekimi usulleriyle Hertz dalgalarla tayf çekimi usullerini birleştirerek yeni gelişmeler getirdiği fiziksel optik olayların incelenmesine ayırdı.
Kastler ayrıca kuvanta elektroniğinin ustalarındandır. Özellikle 1950'de yardımcısı Jean Brossel ile ortaya koyduğu bir atom içindeki elektron topluluğunun evirtimini gerçekleştiren bir usulle tanınır; "Optik Pompalama" adıyla bilinen bu usul, cisimlerin fiziksel özelliklerinin incelenmesi için düşünülmüş, sonradan maser amplifikatörleri ve lazer ışını yayıcılarında çok önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Ayrıca hassas magnetometrelerde ve atom saatlerinde de faydalanılır. Kastler ayrıca G. Bruhat ın "Fizik Üstüne İnceleme" adlı kitabındaki optiğe ayrılmış kısmı yeniden gözden geçirdi ve hataları düzeltti.

Alfred Kastler29 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sir Andre Konstantin Geim (Rusça: Андрей Константинович Гейм) (d. 21 Ekim 1958, Soçi), Rus fizikçidir.

Webpage at the University of Manchester23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Webpage at the Mesoscopic Physics Group at the University of Manchester
Documents at the Moscow Institute of Physics and Technology14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Selected research papers by Andre Geim's group14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Selected research papers by Andre Geim and Konstantin Novoselov related to research that won them the Nobel Prize9 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Publications at Astrophysics Data System, NASA24 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geim's Nobel Prize banquet speech18 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrea Mia Ghez (16 Haziran 1965 doğumlu), Amerikalı bir gökbilimci ve Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi Fizik ve Astronomi Bölümü'nde profesördür. Araştırmaları Samanyolu galaksisinin merkezine odaklanıyor. 2020'de, Nobel Fizik Ödülü'nün yarısını Reinhard Genzel ile paylaşarak (ödülün diğer yarısı Roger Penrose'a verildi) Nobel Fizik Ödülü'nü alan dördüncü kadın oldu. Nobel Ödülü, Samanyolu galaktik merkezinde artık genel olarak bir kara delik olarak kabul edilen süper kütleli kompakt bir nesneyi keşfettikleri için Ghez ve Genzel'e verildi.

Ghez, RAND şirketinde jeolog ve araştırma bilimcisi olan Tom LaTourrette ile evli. İki oğulları var. Ghez, Masters Yüzme Kulübü'nde aktif bir yüzücüdür.

Astronomi Annie J. Cannon Ödülü (1994)
Packard Bursu ödülü (1996)
Amerikan Astronomi Topluluğu Astronomi Newton Lacy Pierce Ödülü (1998)
Amerikan Fizik Topluluğu Maria Goeppert-Mayer Ödülü (1999)
Sackler Ödülü (2004)
Gold Shield Fakültesi Akademik Mükemmellik Ödülü (2004)
Marc Aaronson Anma Konferansı (2007)
MacArthur Bursu (2008)
Astronomide Crafoord Ödülü (2012)
İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi (2012)
Royal Society Bakerian Madalyası (2015)
Fahri Bilim Doktorası, Oxford Üniversitesi (2019)
Amerikan Fizik Derneği Üyeliği (2019)
Nobel Fizik Ödülü (2020)

Ghez, Andrea Mia; Cohen, Judith Love (2006). You Can Be a Woman Astronomer. Cascade Pass. ISBN 978-1-880599-78-5. 

Nobel Fizik Ödülü sahipleri listesi

Ghez UCLA home page 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Andrea Ghez, Astronomy / UCLA Spotlight
UCLA Faculty Research Lecture: Unveiling a Black Hole at the Center of the Milky Way
Finkbeiner (20 Mart 2013), As an early adopter of astronomical technology, Andrea Ghez is revealing secrets about the giant black hole at the Galaxy's centre, 495 (7441), ss. 296-298, doi:10.1038/495296a, PMID 23518544 
Andrea Ghez at TED
Andrea Ghez on Nobelprize.org

Anne L'Huillier (Fransızca telaffuz: [an lɥi.je]; 16 Ağustos 1958, Paris), Fransız fizikçi. İsveç'teki Lund Üniversitesi'nde atom fiziği dalında profesör olarak görev almaktadır. Atomik seviyedeki kimyasal reaksiyonları anlamak için kullanılan, elektronların hareketlerini gerçek zamanlı olarak inceleyen bir attosaniye fizik grubuna liderlik etmektedir. 2023 yılında "maddedeki elektron dinamiklerini incelemek için attosaniye ışık darbeleri üreten deneysel yöntemler" geliştirmesinden dolayı Pierre Agostini ve Ferenc Krausz ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.
L'Huillier yüksek lisansını teorik fizik ve matematik alanında yaptı. Doktorasını ise Saclay Nükleer Araştırma Merkezi'ndeki Fransız Alternatif Enerjiler ve Atom Enerjisi Komisyonu'nun Fransız nükleer araştırma departmanında deneysel fizik üzerine yaptı. Tezi, yüksek yoğunluklu lazer alanlarında çoklu iyonlaşma üzerineydi.

Anthony James Leggett, Tony Leggett olarak da bilinir (26 Mart 1938 - 8 Mart 2026), Profesör ve fizikçidir. 1983 yılından beri İllinois Üniversitesi'nde profesörlük yapan Leggett, 2003 ve 2008 yıllarında Fizik dalında en mükemmel eğitmen seçilmiştir.

Fizik öğretmeni İngiliz bir baba ve matematik öğretmeni İrlandalı bir annenin çocuğu olan Tony Leggett, 1938 yılında doğmuştur. “Clare” ve “Judith” adında iki kız kardeşi, “Terence” ve “Paul” isimlerinde iki erkek kardeşi vardır. 1972'de evlendiği antropolog “Haruko Kinase” (d. 20 Kasım 1950) ile 28 Eylül 1978 doğumlu “Elizabeth Asako” isimli bir kızları vardır. 2002 yılında Amerikan vatandaşı da olan Leggett, çifte vatandaştır.

Çocukluk ve gençlik zamanları savaş dönemlerine denk gelmiştir. Katolik bir okulda ilköğrenimine başlayan Leggett, sonrasında yüksek notları sayesinde Wimbledon'da bir okula geçiş yapar. Babasının işe başladığı özel bir okul olan “Beaumont College”de lise eğitimini tamamlar. 1954 yılında Oxford Üniversitesi, Baliol Koleji'nin sınavlarına girer ve kazanır. Kariyeri üzerine araştırmalar ve değerlendirmeler yapan Leggett, Japonca bile öğrenir. 1958 yılında fizik dalında, Oxford'ta, ikinci lisans diploması daha almaya karar verir. O dönemde ikinci lisans diploması pek yaygın olmadığı için, Leggett, üniversite kurulunu askerden kaçmak için değil kariyer için bu başvuruda bulunduğuna ikna etmek zorunda kalmıştır. 1959 yılında başvurusu kabul edilir. Fizik doktorasını da Oxford Üniversitesi'nde tamamlar. Kısa bir süre Illinois Üniversitesi' nde araştırma görevlisi olarak çalışır.

İllinois Üniversitesi'nde kısa dönem kariyerinden sonra Legget kuzey-doğu Asya ile ilgilenmeye başlar. İngiliz akademik kariyerinden önce kendini hazırlamak için tanıdıkları vasıtasıyla Japonya'daki Kyoto Üniversitesi'nden “Profesör Takeo Matsubara”'nın grubuna girmeyi başarır. Dilini geliştirmek için, diğer öğrencilerin aksine Japon öğrencilerle yurtta kalıp İngilizceyi fazla kullanmaması “CIA ajanı olduğu” spekülasyonlarına sebep olmuştur.
Japonya'dan ayrıldıktan sonra Oxford, Harvard ve Illinois gibi üniversitelerde öğretim üyesi olmaya çalışırken yeni kurulan Sussex Üniversitesi'nce kabul edilir.
Cornell Üniversitesi'nde öğretim üyelik kriterini de öz geçmişine ekledikten sonra 1983 yılında hala akademik kadrosunda olduğu İllinois Üniversitesi'nde profesör olmuştur.

Anthony J. Leggett, “Üstüniletkenlik ve üstün akışkanlık kuramlarına yön verici katkıları nedeniyle” 2003 Yılı Nobel Fizik Ödülü'nü Alexei A. Abrikosov ve Vitaly L. Ginzburg ile paylaşmıştır. Leggett, helyum-3’ün üstün iletkenliğinin anlaşılmasına olan katkıları nedeniyle Nobel Ödülü’ne layık görülmüştür. Bir diğer önemli araştırması ise makroskobik kuantum mekaniği üzerinedir. Üstüniletkenlerden yapılan aygıtların gösterdiği kuantum etkilerinin kuramsal temellerini atan çalışmalar gerçekleştirmiştir.
Süperakışkanlıkta  sıvı helyum gibi son derece soğuk maddeler, süperiletkenliğe yol açanlara benzer nedenlerle garip davranışlar gösterir. Örneğin sürtünmenin yok olması ve yokuş yukarı da “akabilmek” gibi. BCS kuramı, helyum-4'ün süperakışkanlığını mükemmel biçimde açıklarken, helyum-3'ün 1972'de keşfedilen süperakışkan fazını açıklamaktan aciz kalıyordu. Leggett, çalışmalarıyla helyum-3'ün davranışlarını da BCS Kuramı kapsamına sokmayı başarmıştır. Araştırmacıya göre bu izotopun kuram dışında gibi görülmesinin nedeni, çok daha zengin bir yapıya sahip olmasıdır. 2003 yılı Fizik Nobel Ödülünün dikkat çekici bir özelliği de  son 8 yıl içinde bu alanda dağıtılan  ödüllerden dördünün soğuk
"sıcaklıklar”ın fiziğiyle ilgili çalışmalara verilmesi. Üstüniletkenlik olgusu, tam yüz yıldır bilim ve teknoloji dünyasının göz bebeği olmayı sürdürmekte.

Tüm makaleleri 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Royal Society  Resmi Sitesi 7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wolf Wakfı Resmi Sitesi 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuantum mekaniği
Üstüniletkenlik

Anton Zeilinger (d. 20 Mayıs 1945), Avusturyalı kuantum fizikçisi ve 2022 Nobel Fizik Ödülü sahibi bilim insanı Zeilinger, Viyana Üniversitesi'nde fahri fizik profesörü ve Avusturya Bilimler Akademisi Kuantum Optik ve Kuantum Bilgisi Enstitüsü'nde kıdemli bilim insanıdır. Araştırmalarının çoğu kuantum dolaşıklığın temel yönleri ve uygulamaları ile ilgilidir.
2007'de Zeilinger, "hızla gelişen kuantum bilgisi alanının mihenk taşı haline gelen kuantum fiziğinin temellerine yaptığı öncü kavramsal ve deneysel katkılardan dolayı" Londra Fizik Enstitüsü'nün ilk Açılış Isaac Newton Madalyasını aldı. Ekim 2022'de; dolaşık fotonlarla ilgili deneyler içeren, Bell eşitsizliklerinin ihlalini belirleyen ve kuantum bilgi bilimine öncülük eden olağanüstü çalışmaları nedeniyle Alain Aspect ve John Clauser ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

Anton Zeilinger 1945'te Ried im Innkreis, Yukarı Avusturya, Avusturya'da doğdu. 1963'ten 1971'e kadar Viyana Üniversitesi'nde fizik okudu. 1971'de Viyana Üniversitesi'nden Helmut Rauch gözetiminde "Dy-single kristalinde nötron depolarizasyon ölçümleri" konulu teziyle doktora aldı.1979'da Viyana Teknoloji Üniversitesi'nde üniversite hocası (habilitasyon) oldu.

Nobel Fizik Ödülü (2022, John Clauser, Alain Aspect ile birlikte) 
Micius Quantum Ödülü, Micius Quantum Foundation (2019, Stephen Wiesner, Charles H. Bennett, Gilles Brassard, Artur Ekert ve Pan Jianwei ile birlikte) 
Cozzarelli Fizik ve Matematik Bilimleri Ödülü, PNAS ve Ulusal Bilimler Akademisi (2018, Alexey A. Melnikov, Hendrik Poulsen Nautrup, Mario Krenn, Vedran Dunjko, Markus Tiersch ve Hans Briegel ile birlikte) 
John Stewart Bell Kuantum Mekaniğindeki Temel Sorunlar ve Uygulamaları Üzerine Araştırma Ödülü, Toronto Üniversitesi (2017, Ronald Hanson ve Sae Woo Nam ile) 
Çek Cumhuriyeti Senatosu gümüş madalyası (2017) 
Willis E. Lamb Ödülü, Fizik Kuantum Elektroniği (PQE) konferansı (2016, Robin Côté, Maciej Lewenstein ve John Madey ile birlikte) 
Heidelberg Bilimler ve Beşeri Bilimler Akademisi Madalyası (2015) 
Urania Madalyası, Urania Berlin (2013) 
Finalist, İletişim Teknolojisi için Dünya Teknoloji Ödülü, Dünya Teknoloji Ağı (2012) 
Ben Gurion Madalyası, Negev Ben-Gurion Üniversitesi (2010) 
Wolf Fizik Ödülü, Wolf Foundation (2010, Alain Aspect ve John Clauser ile birlikte) 
Federal Almanya Cumhuriyeti Liyakat Nişanı Yıldızı ile Büyük Liyakat Haçı (2009) 
ERC Advanced Grant, Avrupa Araştırma Konseyi (2008) 
Uluslararası Kuantum İletişim Ödülü, Tamagawa Üniversitesi (2008, Jeffrey Shapiro, Akira Furusawa ile birlikte) 
Açılış Isaac Newton Madalyası, Fizik Enstitüsü (2008) 
Kuantum Elektroniği Ödülü, Avrupa Fizik Derneği (2007) 
Kral Faysal Uluslararası Fizik Ödülü, Kral Faysal Vakfı (2005) 
Descartes Ödülü, Avrupa Birliği, IST-QuComm proje işbirliğinin üyesi olarak (2004) 
Lorenz-Oken Medal, Alman Bilim Adamları ve Doktorları Derneği (2004) 
Klopsteg Anma Ödülü, Amerikan Fizik Öğretmenleri Derneği (2004) 
Sartorius Ödülü, Göttingen Bilimler Akademisi (2003) 
Sanat ve Bilim için Pour le Mérite onuru (2000) 
Kıdemli Humboldt Üyesi Ödülü, Alexander von Humboldt Vakfı (2000) 
Avrupa Optik Ödülü, Avrupa Optik Topluluğu (1996) 
Avrupa Öğretim Görevlisi, Avrupa Fizik Topluluğu (1996) 
Prix Vinci d'Excellence (1995) 

Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi Yabancı Üyesi 
ABD Ulusal Bilimler Akademisi Yabancı Üyesi 
Romanya Bilimler Akademisi Yabancı Onursal Üyesi 
Çin Bilimler Akademisi Yabancı Üyesi 
Rusya Bilimler Akademisi Yabancı Üyesi 
Belarus Ulusal Bilimler Akademisi Yabancı Üyesi 
American Physical Society, American Association for the Advancement of Science (AAAS), World Academy of Sciences (TWAS) ve Optica üyesi
Socio Corrispondente Straniero, Accademia Galileiana 
Alman Bilimler Akademisi üyesi Leopoldina, Berlin-Brandenburg, Avusturya, Slovak Bilimler Akademileri, Academia Scientiarum et Artium Europaea, Sırbistan Bilimler ve Sanatlar Akademisi, Academia Europaea  ve Fransız Académie des Sciences 

Anton Zeilinger, Google Akademik tarafından dizinlenen yayınlar 
Curriculum Vitae 30 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Anton Zeilinger
"Prof. Dr. Anton Zeilinger". Vienna Center for Quantum Science and Technology. 17 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2016. 
Quantum Teleportation by Zeilinger 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hans Christian von Baeyer (17 Şubat 2001). "In the beginning was the bit". New Scientist. 169 (2278): 26-30. 27 Kasım 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi1 Mart 2023. 
Spooky action and beyond 11 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Isaac Newton Medal, Institute of Physics, 17 June 2008, [1]
Anton Zeilinger on the opening panel discussion at the Quantum to Cosmos festival
Homepage of the International Academy Traunkirchen 19 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Es stellt sich letztlich heraus, dass Information ein wesentlicher Grundbaustein der Welt ist 15 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a German-language interview

Arthur Bruce McDonald (d. 29 Ağustos 1943), Kanadalı astrofizikçi. McDonald Sudbury Nötrino Gözlemevi Enstitüsü direktörü ve Kingston, Ontario'da bulunan Queen Üniversitesi'nde parçacık astrofiziği dalında Gordon ve Patricia Gray Kürsüsü başkanıdır. Japon fizikçi Takaaki Kajita ile ortaklaşa 2015 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür.

McDonald 29 Ağustos 1943 yılında Sydney, Nova Scotia' da doğdu. 1956 yılında Dalhouse Üniversitesi'nin fizik bölümünden mezun oldu. 1969 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı.
McDonald Ottawa’nın kuzeybatısındaki Chalk River Nükleer Laboratuvar’ında 1970'ten 1982’ye kadar araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1982-1989 yılları arasında Princeton Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. Buradan ayrılıp Queen’s Üniversitesinde Perimeter Institute for Theoretical Physics bölümünde yönetim kurulu üyesi oldu ve günümüzde de çalışmaya devam etmektedir.

Fizikçiler nötrinoların kütlesinin olup olmadığını bir süredir araştırmaktadırlar. 1960’ların sonlarında yapılan deneylerde nötrinoların kütlesinin olabileceğinin fikrine vardılar. Güneşin teorik modeli nötrinoların şaşırtıcı sayılarda olması gerektiğini gösteriyordu. Dünya üzerindeki nötrino detektörleri beklenilen sayının altında ölçümler yapıyordu. Çünkü nötronlar üç şekilde geliyordu (electron, müon ve tau nötrinolar),ve solar nötrino detektörleri sadece elektron nötrinolarına karşı hassastı. Yıllarca tercih edilen açıklama, “kayıp” nötrinoların detektörlerin algılamayacağı çeşitlere dönüştüğü ya da titreştiği kanısı üzerineydi.Eğer bir nötrino titreşiyor ise kuantum mekaniği kurallarına göre kütleye sahip olmaları gerekiyordu.
Ağustos 2001 yılında, Mcdonald liderliğinde Sudbury nötrino Gözlemevi ile yapılan çalışmada Güneş'ten gelen nötrinoların titreşerek müon ve tau nörünolara dönüştüğünü gözlemlediler. SNG bu raporu 13 Ağustos 2001 yılında yayınladı. Rapor çok önemli bir sonuç olarak görüldü.2007 yılında Benjamin Franklin madalyasının alıcı oldu.2015 yılında nötrinoların titreştiği keşfi ve kütleleri olduğunun gösterimi ile Nobel fizik ödülünü kazandı.

Arthur Leonard Schawlow (5 Mayıs 1921 - 28 Nisan 1999 ) Amerikalı fizikçi. Schawlow lazerler ile ilgili yaptığı çalışmalar ile tanınır. Bu çalışmaları sayesinde 1981 yılında Nicolaas Bloembergen ve Kai Siegbahn ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşmıştır.

Schawlow Mount Vernon, New York'ta doğdu. Annesi Kanadalı Helen (Mason) ve babası Arthur ise bir Letonya Yahudisi göçmendi. Schawlow, annesi Helen'in dini Protestan dini içerisinde yetişmiştir. Arthur henüz üç yaşındayken ailesi Kanada Toronto'ya taşındılar.
16 yaşına geldiğinde daha sonra adı Vaughan Collegiate Enstitüsü olarak değişin Vaughan Yolu Akademisi'nden mezun oldu. Bu esnada Toronto Üniversitesi (Victoria Koleji)'nde bir bilim bursu kazandı. Schawlow lisans diplomasını aldıktan sonra öğrenimi Dünya Savaşı nedeniyle kesildi  ve daha sonra Toronto Üniversitesi'nde lisansüstü okumaya devam etti. Savaşın ardından Schawlow, Profesör Malcolm Crawford ile Toronto Üniversitesi'nde doktora çalışmalarına başladı. Daha sonra 1949 yılı sonbaharında Kolombiya Üniversitesi fizik bölümünde Charles Townes ile birlikte doktora sonrası pozisyon alarak çalıştı.
1951 yılında fizikçi Charles Hard Townes'in  kız kardeşi Aurelia Townes ile evlendi ve bu evlilikten Arthur Jr, Helen ve Edith isimli üç çocukları oldu. Çocuklarından Arthur Jr'ın otistik bir rahatsızlığı bulunuyordu ve çok az konuşabiliyordu.
Kendisini Ortodoks Protestan Hristiyan olarak kabul eden  Schawlow aynı zamanda Metodist Kilisesine katıldı.
1951 yılında Bell Laboratuvarlarında kendisine sunulan bir teklif üzerine çalışmaya başladı. Bu işi 1961 yılında Stanford Üniversitesi'nde profesörlük yapmak için bıraktı. Profesörlüğe 1966 yılında emekli oluncaya kadar devam etti.

Avustralya Ulusal Üniversitesi (İngilizce: Australian National University), kısaca ANU, Avustralya'nın başkenti Canberra'da bulunan bir devlet üniversitesidir. Ülke genelinde eyalet yasalarıyla kurulan diğer üniversitelere nazaran, Avustralya Parlamentosunda 1946 yılında kabul edilen federal yasayla kurulan tek üniversitedir.
Merkez kampüsü Acton, Canberra'da bulunan üniversitenin yedi öğretim ve araştırma koleji, birkaç lisansüstü araştırma odaklı merkezi ve yükseköğretim dahilinde olmayan eğitim kurumları bulunmaktadır.
Bünyesinde ayrıca Bilim Konusunda Toplumsal Bilinç Oluşturma Avustralya Ulusal Merkezi (Australian National Centre for the Public Awareness of Science), Avustralya Ulusal Film ve Ses Arşivi ve Ulusal Bilişimsel Altyapı tesisini barındırmaktadır.
2012 yılında, sırasıyla QS Dünya Üniversite Sıralaması ve Times Higher Education Dünya Üniversiteler Sıralaması'nda Avustralya üniversiteleri arasında 1. ve 2. sırada, dünya üniversiteleri arasında ise 24. ve 38. sırada yer aldı.

Australian National University 13 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Group of Eight 26 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ben Roy Mottelson (9 Temmuz 1926, Chicago - 13 Mayıs 2022, Kopenhag), ABD doğumlu Danimarkalı nükleer fizikçi. Atom çekirdeğinin küresel olmayan geometrisi üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı 1975 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır.

Gürcistan'dan Amerika Birleşik Devletleri Illinois eyaletinin Chicago şehrine göç etmiş mühendis Goodman Mottelson'un oğlu olarak doğdu. Chicago'nun kenar banliyolerinden birisi olan La Grange'da Lyons İlçesi Lisesi'nden mezun oldu. 1947 yılında Purdue Üniversitesi'nde lisans eğitimi aldıktan sonra  1950 yılında Harvard Üniversitesi'nde nükleer fizik alanında doktorasını tamamladı. Harvard'dan arkadaşı olan Traveling Sheldon'un isteği üzerine, 1957 yılında Danimarka Kopenhag'da yeni kurulan İskandinav Teorik Fizik Enstitüsü'nde (Nordita) profesör oldu. 1971 yılında ise Danimarka vatandaşı oldu.
1950 ve 1951 yıllarında James Rainwater ve Aage Bohr ile birlikte nükleon davranışlarını tek tek dikkate alan atom çekirdeğinin modellerini geliştirmişlerdi. Etkin bir iç yapıya sahip olarak çekirdek basit damla sıvı tedavisinin ötesine taşındı. Bu modeller, belirli çekirdeklerin küresel olmayan dağılımı dahil olmak üzere nükleer özelliklerini, açıklayabilir ilk örneklerdir.
Mottelson'a James Rainwater ve Aage Bohr ile ortaklaşa olarak yaptıkları "atom çekirdeklerinin kolektif ve parçacık hareketi ile bu bağlantı dayalı atom çekirdeğinin yapısı teorisinin gelişimi arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarttıklarından dolayı" 1975 yılında Nobel Fizik Ödülü verildi.
1948 yılında Nancy Jane Reno ile evlenen Mottelson'un bu evlilikten 3 çocuğu bulunmaktadır. Mottelson 1983 yılında Britta Marger Siegumfeldt ile evlenmiştir.
13 Mayıs 2022'de Kopenhag'da 95 yaşında öldü.

Bertram Neville Brockhouse (15 Temmuz 1918 - 13 Ekim 2003), Kanadalı fizikçidir. "Nötron spektroskopisinin" özellikle de "Yoğun madde çalışmalarında kullanılan nötron saçılımı tekniklerinin" geliştirilmesine öncü nitelikte katkıları için için (Clifford Shull ile paylaştığı) 1994 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Brockhouse, Lethbridge, Alberta'da doğdu. Lisans öğrenimini 1947'de "British Columbia Üniversitesi"'nde tamamladıktan sonra Toronto Üniversitesi'ne gitti, 1948'de master, 1950'de doktora derecelerini aldı.
1950-1962 yılları arasında Brockhouse Kanada'nın Chalk River Nükleer Laboratuvarında Atom Enerjisi araştırmalarını yürüttü.
1984 yılında emekli olduktan sonra Kanada McMaster Üniversitesi'nde profesör oldu.

MIT'den Amerikalı fizikçi Clifford Shull ile birlikte yoğunlaştırılmış madde araştırmaları için nötron saçılımı tekniklerinin geliştirilmesi ile ilgili yaptıkları çalışma nedeniyle 1994 Nobel Fizik Ödülü'nü aldılar 
1982 yılında, Brockhouse Kanada Nişanı'na (Companion of the Order of Canada) layık görülmüş, Nobel ödülünü kazanmasından sonra 1995'te bir üst derecedeki nişan verilmiştir.
1999 yılında Kanada Fizikçiler Derneği (CAP) Yoğun Madde ve Malzeme Fiziği Bölümü (DCMMP) Brockhouse onuruna bir madalya yarattı. Brockhouse Madalyası yoğun madde ve malzeme fiziği üzerine üstün deneysel veya teorik katkıları tanımak ve teşvik etmek için yılda bir kez verilmektedir.
2005 Ekim ayında, Hamilton, Ontario'da McMaster Üniversitesi'nin kuruluşunun 75. yıldönümü kapsamında, Üniversite kampüsünde bir sokağa Brockhouse onuruna "Brockhouse Yolu" adı verildi. Deep River, Ontario'da da onuruna bir sokak seçildi.

science.ca profil1 Ekim 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bertram Brockhouse4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel site3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şablon:Canadian honour

Brian David Josephson (d. 4 Ocak 1940), Galli teorik fizikçi ve Cambridge Üniversitesi’nden emekli olmuş fizik profesörüdür. En iyi bilindiği çalışmaları süper iletkenlik ve kuantum tünellemedir. 1962 yılında 22 yaşında doktorasını yaparken Cambridge’te yaptığı Josephson etkisi öngörüsü için 1973 yılında Nobel Fizik Ödülü aldı. Josephson Gallerli olup da Nobel Fizik Ödülü alan tek kişidir. Ödülü fizikçiler Leo Esaki ve Ivar Giaever ile paylaştı.
Josephson kariyerini Cavendish Laboratuvarı’nda Sıkıştırılmış Cisim Teorisi grubunun üyesi olarak geçirdi. 1962'den beri Trinity Koleji, Cambridge’te üyeydi ve 1974'ten 2007'ye kadar profesör olarak hizmet verdi.
1970'lerin başlarında Josephson transendental meditasyon yapmaya başladı ve dikkatini alışılagelmiş bilimin parametrelerinden dışarıya yönlendirdi. Akıl-Madde Birleşmesi Projesini Cavendish’te doğadaki zeka fikrini, kuantum mekaniği ve bilinç arasındaki ilişkiyi ve kuantum gizemi olarak bilinen bilim ve doğu gizemini keşfetmek için kurdu. Bu ilgileri parapsikoloji, su hafızası ve soğuk füzyon gibi konularda desteklendi.

Josephson, Yahudi bir ailenin çocuğu, annesi Mimi (evlilik öncesi soyadı Weisbard 1911-1998), babası Abraham Josephson, olarak Cardiff, Galler’de doğdu. Yardımlarından dolayı özellikle onu fizik ile tanıştıran Emrys Jones gibi öğretim üyelerinden kredi aldığı Cardiff Lisesi’ne gitti. 1957 yılında matematik okuduğu Trinity Koleji, Cambridge’e gitti. Matematiği iki yılda tamamladıktan ve az çok verimsiz bulduktan sonra fiziğe geçme kararı verdi.
Josephson Cambridge’te parlak ama utangaç öğrenci olarak tanınıyordu. Fizikçi John Waldram rastlantı eseri duyduğu Oxford’lu müfettişi çağırdı Josephson’ın sınav sonucunu David Shoenberg ile tartıştı. Sonrasında Cambridge’teki okuyucu “ Bu çatlak Josephson da kim? Teoriye tereyağından kıl çeker gibi yaklaşmış gözüküyor.” dedi. Hala lisans öğrencisi iken diğer bilim insanlarının gözden kaçırdığı çok mühim bir noktayı işaretleyerek Mössbauer etkisi üzerine makale yayınladı. Pizik Dünyasındaki önemli bir fizikçinin konuşmasına göre Josephson Josephson etkisinin keşfi haricinde bile yazdığı birkaç makale ile kendini fizik tarihinde yer alacaklar arasına yerleştirmeye yetti.
1960’ta mezun oldu ve Brian Pippard denetimindeyken eski Cavendish bölgesindeki Mond Laboratuvarında araştırma öğrencisi oldu. Amerikan fizikçi Philip Anderson, aynı zamanda Nobel Ödülü kazananı, Cambridge’te bir yılını (1961-1962) geçirdi ve Josephson’ın sınıfınızda olması hakkında şöyle dedi “öğretmen açısından telaşlandırıcı bir deneyim olduğuna garanti verebilirim çünkü her şey doğru olmak zorundadır yoksa dersten sonra gelecek ve size açıklayacaktır.” Bu zaman dilimi içinde, 1962 doktora öğrencisi olarak, araştırmasını sürdürdü ve bu ona Josephson etkisini keşfine götürdü. 1962 yılında Trinity Koleji'nin üyesi seçildi ve 1964'te süper iletkenlerdeki doğrusal olmayan iletim başlığı altındaki teziyle doktorasını aldı.

Josephson ona Nobel Ödülü kazandıran kuantum tünelleme üzerindeki çalışmasını yaparken 22 yaşındaydı. Fizikçi Andrew Whitaker'a göre “iki süper iletkenin kesişim noktasında akım voltajda düşme olmamasına rağmen akımına devam edecek; voltaj düşmesi olmadığında akım voltajdaki düşme frekansına bağlı olarak salınacak; ve herhangi bir manyetik alanda etki gösterecek.” süper iletkenin ince bir bariyer boyunca tünelleyebileceğini keşfetti. Bu Josephson etkisi olarak bilinmeye başladı ve kesişim Josephson kesişimi olarak adlandırıldı.
Hesaplamaları Fizik Mektupları’nda (Pippard tarafından yeni bir gazete olasından dolayı seçildi) “süper iletken tünellemedeki yeni mümkün etkiler” başlığı altında 8 Haziran 1962'de teslim edildi ve 1 Temmuzda yayınlandı. Deneysel olarak Philip Anderson ve John Rowell tarafından Princeton'daki Bell Laboratuvarında ispatlandı. Bu makalelerinde “ Josephson’ın süper iletken tünelleme etkisi muhtemel gözlemi” adıyla Ocak 1963'te teslim edildi.
Anderson ve Rowell hesaplamaları onaylamadan önce 1956'da ve 1972'de Nobel Fizik Ödülü kazanmış Amerikan fizikçi John Bardeen Josephson'ın çalışmasına itiraz etti. 25 Temmuz 1962'de Physical Review Letters'a “süper sıvı akışı olamaz” tartışmasında bir makale teslim etti. Bu anlaşmazlık Eylülde Londra Queen Mary Kolejinde sekizinci Uluslararası Düşük Isıdaki Fizikçiler Konferansında ünlü bir karşılaşmaya yol açtı. Bardeen (dünyadaki en ünlü fizikçilerden biri) konuşmaya başladığında Josephson (hala öğrenci) ayağa kalktı ve konuşmasını böldü. Donald G. McDonald tartışmayı “genç olguna karşı, cüretkar ruh deneyim derinliğine karşı ve matematik sezgiye karşı” olarak tanımladı. Josephson haklı olarak sonuçlandı.
Whitaker Josephson etkisinin keşfinin süper iletken kuantum arayüz cihazları (SİKAC), jeolojide oldukça hassas ölçümlerde kullanıldığı gibi tıp ve bilgisayar alanında da kullanılmaktadır, icadı da dahil olmak üzere fizikte çok önemli bir rol oynadığını yazdı. IBM 1980 yılında Josephson'ın çalışmasını IBM 3033'model bilgisayar yapmak için kullandı.

Josephson 1969'da bilime yaptığı katkılardan dolayı Araştırma Derneği Ödülü, 1972'de Hughes Madalyası ve Holweck Ödülü de dahil olmak üzere keşfi ile birçok önemli ödül aldı. 1973 yılında Nobel Fizik Ödülü aldı ve 122,000 doları kuantum tünellemede çalışan iki bilim insanı ile paylaştı. Josephson “süper iletkenlerin tünel bariyeri boyunca teorik öngörüsü, bu olayın Josehson etkisi olarak bilinmesinden dolayı” ödülün yarısını aldı.
Ödülün diğer yarısı Yorktown'daki Thomas Watson Araştırma Merkezinde fizikçi olan Leo Esaki ve Schenectady New York'ta Genel Elektrikte olan Norveç-Amerikan fizikçi Ivar Giaever arasında “deneysel keşifleri” için eşit olarak paylaştırıldı. Sıradışı olarak kazananların hiçbirini ödülden önce profesörlükleri yoktu.

Josephson doktoradan sonraki yılını (1965-1966) Amerika Birleşik Devletleri Illinois Üniversitesinde araştırma asistan profesörü olarak geçirdi. Cambridge'e tekrar döndükten sonra 1967 yılı Cavendish Laboratuvarında, teorik fizikçilerin oluşturduğu Sıkıştırılmış Madde Teorisi grubu üyesi olup kariyeri boyunca öyle olduğu yer, araştırmanın yönetici asistanlığını yaptı. 1970 yılında Royal Society üyesi olarak seçildi. Aynı yılda bir yılını geçirdiği Cornell Üniversitesi tarafından Ulusal Bilim Kuruluşu üyeliği ile ödüllendirildi. 1972 yılı Cambridge'te fizik alanında reader oldu ve 1974'ten 2007 emekliliğine kadar profesör olarak kaldı.

Altmışların sonlarında Josephson özellikle akıl-beden problemi başta olarak aklın filozofisi ile ilgilenmeye başladı ve birkaç bilim insanından biri parapsikoloji fenomenini (telepati, psikokinezi ve diğer paranormal temalar) gerçek olabileceğini savundu. 1971 yılında en ünlüsü Beatles olmak üzere bazı ünlülerce popüler hale gelen transendental meditasyon pratiğine başladı.
1973 yılında Nobel Ödülünü kazanması ona daha az Ortodoks alanlarda çalışma özgürlüğü tanıdı.
Bu yılın mayısında Josehson Maharishi'nin Cambridge'e gelişini selamlayan bilgi şöleni düzenledi. Ertesi ayında psikokinezi üzerine olan ilk Kanada konferansında Matthew Manning tarafından iddia edilen psikokinetik yetenekleri olduğunu söyleyen genci test eden 21 bilim insanından biriydi. Josephson muhabirlere Manning'ın gününün bir çeşit yeni enerji olduğuna inandığını söyledi. Daha sonrasında sözünü geri aldı ve düzeltti.
Josephson Trinity Koleji'nin paranormal olaylardaki yaklaşımının onun fikirlerini elden bıraktırmayacağını söyledi. Fizik Araştırma Kurumunun birkaç başkanı Trinity'nin de üyesi oldu ve Perrott-Warrik Fund 1937 yılında hala yürürlükte olan parapsikoloji araştırma fonu kurdu. Fritjof Capra'nın The Tao of Physics (1975) okuduktan sonra doğada bir zekanın olması düşüncesini araştırmaya devam etti. 1979 yılında TM-Sidhi programı olarak bilinen daha ileri aşama TM yapmaya başladı. Anderson'a göre TM hareketi Josephson'ın yerden birkaç inç yükseldiğini gösteren afiş imal etti. Josephson meditasyonun mistik ve bilimsel sezgiyi güçlendireceğini savundu ve böylece bir yaratıcı olduğuna inanmaya başladı.

Josephson yetmişlerin ortasında Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'deki Lawrence Berkeley Laboratuvarından paranormal varsayımları inceleyen bir grup fizikçi ile görüşmeye başladı. Kendilerini genel olarak Fundamental Fysiks Grubu olarak adlandırdılar ve Stanford Araştırma Enstitüsü (SAE)’nde bilim tarihçisi David Kaiser’e göre etkili hale geldiler.
Kuantum mekaniğine ilgi duyan birçok ünlü ve devlet yöneticisi –Amerikan hükümeti SAE’deki telepati araştırmasına maddi katkıda bulunuyordu- vardı. Fizikçiler kendilerini bir talep içerisinde bulmuş hissettiler. Fundamental Fysiks Grubu kuantum fiziğinden fikirler kullandı. Bunlar mesafedeki hareket, kehanet, önsezi ve psikokinezi gibi bazı sorunları keşfetmek için özellikle kullanılmış olan Bell Teoremi ve kuantum karmaşıklığı idi.
1976 yılında grubun öncülerinden lazer fizikçisi Russell Targ ve Mind Reach (1977) yazarı Harold Puthoff ile buluşmak için Kaliforniya’ya seyahat etti. Targ ve Puthoff SAE’de parapsikoloji laboratuvarı açtılar ve daha sonrasında test edilmiş olan Uri Geller’ın psikokinezi kullanarak objeleri hareket ettirebilme iddiası da dahil olmak üzere çalışmaları hakkındaki makaleleri Nature ve diğer dergilerde yayınladılar.
1978 yılı Cambridge’de nörobilimci V. S. Ramachandran ile birlikte bilinç üzerine bir bilgi şöleni organize etti. “Bilim ve Bilinç” üzerine olan konferans bir yıl sonrasında Cordoba, İspanya'da düzenlendi ve fizikçiler ve jung psikolojicilerin katıldığı bu konferansta konuşmayı Josephsoni Fritjof Capra ve David Bohm (1917- 19992) yaptı.
1996 itibarı ile Cavendish Laboratuvarında doğadaki zeka ilerlemesini incelemek için Akıl-Madde Birleşmesi Projesini kurdu. 2002 yılında Fizik Dünyasına: “ gelecek bilim kunatum mekaniğini organize olmuş karışık bir sistemin belirli bir türünden fenomenoloji olarak değerlendirecek. Kuantum karmaşıklığı böyle bir organizasyonun açıkça görünümü olacak, paranormal fenomena ise diğeri.” şeklinde anlattı.

Josephson 2006'da Pollock Anma Dersi, 2009'da Hermann Staud

Burton Richter (d. 22 Mart 1931 - ö. 18 Temmuz 2018) Nobel ödüllü Amerikalı fizikçidir. New York'un yerlisi olan Richter MIT'de 1952 yılında lisansını ve 1956 yılında da doktorasını tamamlamıştır. 1984 ile 1999 yılları arasında Stanford Linear Accelerator Center'ın yöneticiliğini yapmıştır.

Richter Brooklyn'de doğmuştur ve Far Rockaway'ın komşusu olan Queens'de büyümüştür. Baruch Samuel Blumberg ve Richard Feynman gibi Nobel'e aday gösterilmiş olan şahıslarında mezun olmuş olduğu Far Rockaway Lisesi'nden mezun olmuştur.

Dünyanın ilk hadron çarpıştırıcısı olan CERN ISR(Intersecting Storage Rings)'de bir deney gerçekleştirmiş ve 1990'larda CERN'in bilimsel programının en önemli parçası ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısının atası olan LEP(Large Electron Positron) çarpıştırıcısının gerekliliğini ifade etmiştir.
Stanford Üniversitesi'nde profesörlük yapan Richter, David Ritson'un yardımları ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu'nun destekleri ile SPEAR (Stanford Positron-Electron Asymmetric Ring) olarak adlandırılan bir parçacık ivmelendirici yapmıştır. Bu parçacık ivmelendirici sayesinde yeni bir atomaltı parçacık keşfetmiş ve onu psi parçacığı (şu anda J/ψ parçacığı olarak bilinmektedir) adlandırmıştır.
Aynı buluş bağımsız olarak Samuel Ting tarafından da yapılmıştır ve iki bilim insanı 1976 yılında ortak olarak Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmışlardır. Richter ses fiziğini Amerikan hükûmetine tanıtmaya odaklanmış olan Scientists and Engineers for America'da danışmanlar meclisinde çalışmaktadır.

1975 Ernest Orlando Lawrence Ödülü
1976 Nobel Fizik Ödülü
2012 Enrico Fermi Ödülü
2012 Ulusal Bilim Madalyası

Nobelprize.org otobiyografi8 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Konferanası11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF biçiminde)
1976 Nobel Fizik Ödülü30 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SLAC basın resmi3 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIF Secretary of Energy Board3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burton Richter adına verilmiş bir resepsiyon27 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. SLAC resim galerisi

Cecil Frank Powell, (d. 5 Aralık 1903 - ö. 9 Ağustos 1969), İngiliz fizikçi, nükleer işlemleri okuyan fotografik yöntemi ile Nobel Fizik Ödülü almış bilim insanı.

Powell İngiltere'nin Tonbridge kentinde yerel bir tüfek satıcısının oğlu olarak dünyaya geldi. Sidney Sussex kolejinden 1925 yılında mezun oldu. Cambridge üniversitesine devam etti  ve lisansını burada tamamladı. Cavendish Laboratuvarında Wilson ve Lord Rutherford ile birlikte çalıştı. Araştırma Görevlisi PM olarak 1928 yılında Bristol Üniversitesi Fizik Laboratuvarında çalışmaya başladı ve daha sonra buraya öğretim görevlisi olarak atandı.1932 yılında Isobel Artner ile evlendi ve çiftin iki kızı oldu.1936 yılında volkanik faaliyet araştırmaları için bir araştırmanın parçası olarak Batı Hint Adaları seferine katıldı.

Temel parçacıkların parça kaydını kolaylaştırmak için özel fotoğraf emülsiyonlar kullandığı yöntemleri geliştirmeye başladı. Genç Brezilyalı fizikçi César Lattes ile iş birliği yaptı. 1949 yılında Powell Royal Society Üyesi oldu ve aynı yıl  Hughes Madalyası aldı. 1950 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. 1955 yılında Bilimsel İşçileri Dünya Federasyonu üyesi, Bertrand Russell, Albert Einstein ve bilim insanı Joseph Rotblat tarafından ileri sürülen Russell-Einstein Manifestosuna imzası eklendi. Powell 9 Ağustos 1969 tarihinde öldü.

Powell'ın sayfası5 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nobel sitesinde, biyografi ve konuşmalarını da içerir. (İngilizce)
Powell'ın portre fotoğrafları American Institute of Physics sitesinde. (İngilizce)

Chandrasekhara Venkata Raman (சந்திரசேகர வெங்கட ராமன்) (d. 7 Kasım 1888 - ö. 21 Kasım 1970), ülkesinde fizik biliminin gelişmesini sağlayan Hint fizikçi. Raman etkisi ve Raman saçılması olarak literatüre geçen, ışığın saydam bir malzemeden geçmesiyle bir kısmının bükülerek farklı dalga boyları oluşturması keşfiyle 1930 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır.
1983 yılında kendi gibi bir fizikçi olan yeğeni, Subrahmanyan Chandrasekhar da Nobel Fizik Ödülü sahibi olmuştur.

Hindistan'ın ilk Nobel Ödülü kazanan ve dünyaca tanınan fizikçisi, Venkata Raman, 7 Kasım 1888'de Trichinopoly, Tamil Nadu, Güney Hindistan'da matematik ve fizik öğretim görevlisi “Chandrasekhara Ayyar” ile “Parvathi Ammal” çiftinin çocukları olarak dünyaya gelmiştir. 6 Mayıs 1907'de evlendiği “Lokasundari Ammal” ile “ Radhakrishnan” adını koydukları bir oğulları olmuştur. 21 Kasım 1970 tarihinde kalp yetmezliği nedeniyle hayata veda etmiştir.

1902 yılında “Cumhurbaşkanlığı Koleji”ne giren Raman, 1904'te fizik dalında birincilik ve altın madalya kazanır. 1907 yılında en yüksek puanla yüksek lisans eğitimine başlar. Fizik profesörü olan babasının etkisi altında yetişen Raman, bütün eğitimini Hindistan okullarında görmüştür ve 16 yaşında Madras Üniversitesi'nden mezun olmuştur. 19 yaşında yüksek lisansını tamamlayıp kamuda çalışmaya başlamıştır.

1907 yılında Hint Hükümetinin finans bölümünde muhasebeci olmuştur. Raman 29 yaşında profesör olmuştur.
1934 yılında “Hint Fizik Vakfı”nı ve “Hindistan Bilimler Akademisi”ni kurmuştur.

Hindistan'da bilimin gelişmesine önayak olan Raman 475 araştırma yazısı, makale ve beş önemli monografi yayımlamıştır. İngiltere yönetimi Raman'ı şövalye ilan etmiş Sir unvanı vermiştir. C.V. Raman, akustikler, ultrasonik, optikler, manyetik ve kristal fiziğinde çok önemli buluşlar ve araştırmalar yapmıştır.

1928'deki keşfi Raman saçılması ile 1930 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan ilk Asyalı ve ilk Hint olmuştur. Bu olgu daha önce Hendrik Anthony Kramers (1894-1952) ve Werner Heisenberg (1901-1976) tarafından teorik olarak tahmin edilmiştir. Fakat Raman'ın çalışması, ışığın kuantum teorisinin en ikna edici kanıtı olmuştur. Albert Einstein (1879-1955) bu konuyla ilgili "CV Raman, foton enerjisinin maddenin içinde kısmi bir dönüşüm geçirdiğini ilk gösteren oldu, ben hâlâ bu keşfi hepimizin üstünde bıraktığı canlı derin bir izlenim olarak hatırlıyorum ....." demiştir.

Raman saçılması
Titreşimsel spektroskopi ve izotop etkisi
Elastik olmayan nötron saçılması
Nobel Fizik Ödülü sahipleri listesi

Royal Society Resmi Sitesi7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyografisi (İng.) 9 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Prize Biyografisi (İng.) 28 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl David Anderson (d. 3 Eylül 1905, New York - ö. 11 Ocak 1991, San Marino, Kaliforniya), Amerikalı fizikçidir. 1932 yılında pozitronu, 1936'da ise müonu keşfetti. 1936 yılında Pozitronların üretimi ve özellikleri araştırması sayesinde Nobel Fizik Ödülü'nü almaya hak kazanmıştır.

Anderson, New York'ta İsveçli göçmen bir ailenin çocuğu olarak 3 Eylül 1905'te, New York'ta dünyaya geldi. Babasının adı Carl David, annesinin adı ise Emma Adolfina Ajaxson'dur. 1927 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Fizikçi olarak mezun oldu. 1930 yılında aynı enstitüde doktorasını tamamladı. 1933 yılında yardımcı doçent, 1939 yılında ise profesör unvanını elde etti. 1941 ile 1945 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Millî Savunma Araştırma Komitesine bağlı Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Dairesinde yapılan projelerde görev aldı.
X ışınları konusunda ön araştırmalar yaptı. 1932 yılında sis odalarında kozmik ışınları incelediği esnada Pozitron (veya pozitif elektron) isimli Antimadde'yi keşfetti. Anderson bu keşif sayesinde fizikçi Paul Dirac'ın teorik olarak öne sürdüğü parçacıkların varlığını ispatlamış oldu.  Bu keşfinden dolayı 1936 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kozmik ışınımı keşfini gerçekleştiren Victor Francis Hess ile paylaştı.
Anderson ayrıca 1936 yılında ilk doktora öğrencisi Seth Neddermeyer ile birlikte  Müon (veya uzun yıllar bilinen adıyla mu-mezon) isimli Atomaltı parçacığa oranla 207 kat daha büyük kütleli bir elektronun keşfini de yapmıştır.
Anderson akademik kariyerini ve araştırmalarını Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde gerçekleştirdi. II. Dünya Savaşı sırasında yapılan roket araştırmalarında görev almıştır. 1937 yılında Elliott Cresson Madalyası'nı aldı. 1945 yılında Amerika Cumhurbaşkanlığı Liyakat Sertifikası ile ödüllendirildi. 1946 yılında Lorraine Bergman ile hayatını birleştirdi. Bu evliliğinden Marshall ve David ismini verdikleri iki çocuğu oldu. 1950 yılında Amerikan Fen Akademisi üyeliğine seçildi.  11 Ocak 1991 yılında öldükten sonra Kaliforniya, Los Angeles'ta bulunan Hollywood şehri Forest Lawn Memorial Park mezarlığına defnedildi.

Foton kuşağı

C.D. Anderson (1933). "Pozitif elektron". Fiziki inceleme. Cilt 6 (43 bas.). s. 491. doi:10.1103/PhysRev.43.491. 1933PhRv...43..491A. 
C.D. Anderson (1932). "Kolaylıkla Bükülebilen Pozitif Görünür Varlık". Science, 1967 (76 bas.). ss. 238-9. doi:10.1126/science.76.1967.238. 1932Sci....76..238A. 

Hidrojen atomunun yapısının incelenmesi18 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dr Carl Anderson Sözlü Tarihi22 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nükleer silah araştırmaları
Mezarının bulunduğu yer24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Carl Edwin Wieman (d. 26 Mart 1951), 1995 yılında Eric Allin Cornell ile ilk doğru Bose-Einstein Yoğuşmasını ürettiği için 2001 Nobel Fizik Ödülünü kazanan, günümüzde Colombia Üniversitesinde profesörlük yapan Amerikalı fizikçidir.

26 Mart 1951'de Corvallis, Oregon'da "N. Orr" ve "Alison Wieman" çiftinin beş çocuğunun dördüncüsü olarak dünyaya gelmiştir. Wieman, 1984 yılında "Sarah Gilbert" ile evlenmiştir.
Annesi ve babası üniversite mezunu ailelerden gelen Wieman'ın dedesi ilahiyat fakültesinde profesördür. Ailesi eğitime çok önem verir. Dört kardeşi de başarılı kariyerler çizmiştir; birisi başarılı bir nükleer fizikçi, diğeri üst düzey bir yazılım mühendisi ve diğer ikisi doktora yapmıştır.

Küçük bir kasabada büyüyen Wieman zorluklarla geçen bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Kitap okumayı çok seven ve kütüphaneden çıkmayan bir öğrencidir. Diğer aileler gibi evlerinde televizyon olmadığı için boş zamanlarını kitap okuyarak geçirmesinin kendisini geliştirdiğini ifade etmektedir.
Lise döneminde tutkulu bir satranç oyuncusu olan Wieman, Oregon'da ve diğer eyaletlerde pek çok turnuvaya katılır. Lise notları çok yüksek olmasa da (MIT) Massachusetts Enstitüsü'nde lisans eğitimine kabul edilir ve başlar. Üniversite döneminde tenise ve Squashe yönelir, turnuvalara katılır fakat 19 yaşında sakatlandığı için emekli olur. Yüksek lisansını  Dan Kleppner'ın grubunda MIT'te başlatan Wieman sonra Stanford Üniversitesi'ne geçerek doktorasını oradan almıştır.

1977-1979  yılları arasında Michigan Üniversitesi'nde "Bill Williams"ın grubunda araştırma görevlisi olarak çalışır.
1979-1984 tarihleri arasında yine aynı üniversitede fizik dalında profesör yardımcısı olur. 1984-1987 tarihleri arasında Colorado Üniversitesinde öğretim üyeliği yapar. Aynı üniversitede 1987-2007 yılları arasında profesör olarak görev alır.
2007'den günümüze ise British Columbia Üniversitesi'nde profesördür.
1985'ten günümüze "Joint Institute for Laboratory Astrophysics"  Joint Enstitüsü Astrofizik Laboratuvarı (JILA)'nda araştırmalarına devam etmektedir. 1993-1995 yıllarında JILA'nın başkanlığını yapmıştır. 1997 yılında Chicago Üniversitesi Bilim Dalı fahri doktora unvanı almıştır. 1999 yılında Oxford Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmıştır.

Carl E. Wieman, Amerikalı Eric A. Cornell ve Alman Wolfgang Ketterle, buldukları maddenin yeni haliyle (daha hızlı ve küçük elektronik bileşenler üretilmesine yol açabilecek ultra-soğuk gaz) 2001 Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi olmuştur. Üç bilim adamının paylaştığı para ödülü 943 bin dolardı.
İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yaptığı açıklamada, bilim adamlarının, "Bose-Einstein yoğuşması" olarak adlandırılan maddenin yeni halini keşfetmeleriyle hassas ölçümler ve nanoteknoloji gibi alanlara devrimci uygulamalar kazandıracağı belirtilmiştir. Eric Cornell ve Carl
Wieman, 2000 rubidyum atomunu mutlak sıfır'ın (-273.15 °C) yalnızca bir derecenin milyarda birkaçı yakınına kadar soğutarak bir BEC oluşturmayı başarmışlardır.
Bose-Einstein Yoğuşmasını (BEY) elde etmeye çalışmak fizik dünyasında büyük bir ilgi odağıdır. Bu konuda ilk adım Einstein'ın fikrini kanıtlamaya yönelik olmuştur. Fakat bu konunun asıl önemi, Kuvantum Mekaniğinin tuhaf dünyasından makroskopik dünyaya pencere açmasından ileri gelir. Bose-Einstein yoğuşması Kuantum mekaniğinde bazı paradoksların çözülmesine ışık tutmuştur. Bununla birlikte uygulanan lazer soğutması tekniğinin kolay ve ucuz olması MIT araştırmacıları, Wieman ve Cornell, nın hidrojeni bu yönde bir teknik kullanarak yoğunlaştırmak amacına itmiştir.

(İng.),"Laser Physics at the Limits"ktp.1 ISBN 3642076270
(İng.),"Collected Papers of Carl Wieman"ktp.2 ISBN 9812704159
(İng.),"PRECISION ELECTROMAGNETIC MEASUREMENTS" ktp.3 ISBN 0780350197

Colorado Üni.14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel-Otobiyografisi2 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wieman'ın Bilim Yazısı (İng.)11 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tüm makaleleri (İng.)27 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nobel Fizik Ödülü
Düşük sıcaklıklar fiziği
Bose-Einstein yoğuşması

Carlo Rubbia, İtalyan Cumhuriyeti Liyakat Nişanı, (31 Mart 1934) CERN'de W ve Z parçacıklarının keşfindeki büyük katkılarından dolayı 1984 Nobel Fizik Ödülünü, Simon van der Meer ile paylaşan İtalyan parçacık fizikçisi ve mucit.

Carlo Rubbia Pisa'daki Scuola Normale'de okudu ve 1959 yılında Pisa Üniversitesi'nde kozmik ışın deneyleri yaparak mezun oldu. Sonra Amerika'daki Columbia Üniversitesi'nde müonların bozulmaları ve çekimleri üzerine bir buçuk sene boyunca deneyler yaptı. Zayıf etkileşimler üzerine yaptığı deneyleri Rubbia'nın Nobel Ödülüyle sonuçlanacak bir dizi deneylerinden sadece ilkleriydi. 1959 yılında Columbia'da fizik doktorasını aldı. .
1960 senesinde Avrupa'ya geri döndü. Yeni kurulan CERN ilgisini çekti ve burada zayıf etkileşimlerin yapısı üzerine birçok deneyler gerçekleştirdi. CERN bu arada yeni bir tür hızlandırıcı, Intersecting Storage Rings (Kesişen Depolama Halkaları), yapmıştı. Rubbia ve onun takım arkadaşları zayıf bağlar üzerine yaptıkları deneylerine burada da devam ettiler. Bu deneyler ileride daha egzotik parçacıkları keşfedecek farklı türdeki parçacık çarpıştırıcıların üretilmesi için çok önemliydi.

1976 senesinde Rubbia CERN'in, Super Proton Synchrotron (SPS)/Süper Proton Hızlandırıcısı'nı protonları ve antiprotonları aynı halkada çarpıştırabilecek hale getirilmesini önerdi ve böylelikle dünyanın ilk antiproton fabrikası inşa edildi. Çarpıştırıcı 1981 senesinde çalışmaya başladı ve 1983 senesinin başlarında Rubbia önderliğindeki 100 fizikçiden oluşan uluslararası takım (UA1 İşbirliği olarak da bilinmektedir) temel parçacık fiziğinin kuramı için dönüm noktası olan ara vektör bozonlarını yani W ve Z bozonlarını keşfetmişlerdir. Bozonların atom çekirdeğindeki radyoaktif parçalanmaya sebep olan zayıf kuvvetleri taşıdığına ve Güneş'teki yanmaları kontrol ettiğine inanılmaktadır. Ayrıca Big Bang ve kozmolojide de görüldüğü üzere, bu zayıf kuvvetin elementlerin nükleosentezlerinde çok önemli bir rol oynadığı da düşünülmektedir. Bu parçacıkların kütleleri protonlarınkinden neredeyse 100 kat daha fazladır.
Rubbio, David Cline ve Peter McIntyre ile birlikte bu parçacıkları oluşturabilecek enerjiyi elde etmek için yepyeni bir parçacık hızlandırıcısı tasarımı önermişlerdir. Onlar, proton ve antiproton (antimadde ikizi) demetlerini hızlandırıcının vakum borusunda karşılaştırarak kafa kafaya çarpışmalarını önermişlerdir. Sonuç olarak, bilim adamlarının kuvvetli proton demetlerini oluşturabilmek ve kullanabilmek için yeni teknikler geliştirmeleri lazımdı.
Mezonların gözlemlenmesinin yanı sıra proton-antiproton çarpıştırıcısı, 1982'deki ilk operasyonundan 2002'de görevini Fermilab'daki Tevatron'a bırakıncaya kadar yüksek enerjili fiziğe birçok hizmeti olmuştur.

CERN'de W bozonu ve Z bozonunun keşfi üzerinde eş zamanlı olarak iki takım çalışıyordu. UA2 olarak bilinen diğer takım W bozonunu UA1 takımıyla aynı anda Z bozonunu ise 3 hafta önceden keşfetmişti. Ancak keşfi UA1 takımının yaptığı kabul edildi. CERN'ın genel direktörü UA1 takımını UA2'nin protestolarına karşı destekledi.

30 Ağustos 2013 tarihinde İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano tarafından ömür boyu senatör atanmıştır.

Nobel prize Autobiyografiler17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Ödülü-Basın16 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Britannica Ansiklopedisindeki Carlo Rubbia hakkındaki makale18 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charles Hard Townes (d. 28 Temmuz 1915 - ö. 27 Ocak 2015), Amerikan Nobel Ödüllü fizikçi ve eğitimci. Townes en çok maserler üzerindeki teori ve uygulama çalışmaları ile bilinir. Maserlerin ana patentini alan Townes ayrıca maser ve lazer araçları ile bağlantılı kuantum elektroniği üzerinde de çalışmıştır. Bu çalışmaları nedeniyle 1964 yılında Nikolay Basov ve Aleksandr Prohorov ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır.

Townes 1941 yılında eşi Frances H. Brown ile evlendi. Berkeley, California'da yaşadılar. 4 kızları vardı, Linda Rosenwein, Ellen Anderson, Carla Kessler ve Holly Townes.
Townes, 27 Ocak 2015 yılanda 99 yaşında Oakland, California'da hayata gözlerini kapamıştır.

1956 - Ulusal Bilimler Akademisi Asli Üyesi seçildi.
1957 - Fen Amerikan Akademisi üyeliğine seçildi [28].
1958 - Ulusal Bilim Akademisi Fizik Ödülü'ne layık Comstock [29].
1959 - Fizik Amerikan Öğretmenler Derneği Richtmyer Memorial Ödülü'ne layık [30].
1961 - Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü ve Fen Amerikan Akademisi tarafından ödüllendirildi Rumford Ödülü tarafından verilen David Sarnoff Elektronik Ödülü'ne layık.
1962 -. Ulusal Bilim Akademisi tarafından verilen Advancement of Science için John J. Carty Ödülü [31]
1962 - Franklin Enstitüsü tarafından verilen Stuart Ballantine Madalyası.
1963 - Genç Madalya ve Ödül, Fizik Enstitüsü tarafından sunulan optik alanında seçkin araştırma.
1964 - maser ve lazer gelişimine yol açan kuantum elektroniği temel çalışması katkılarından dolayı Nikolay Basov ve Aleksandr Prokhorov ile Nobel Fizik Ödülü.
1979 - O atom enerjisinin barışçıl kullanımı katkılarından dolayı, Niels Bohr, uluslararası madalya kazandı.
1980 - Townes Bilim ve Teknoloji South Carolina Hall evine devlet tarafından müzeye oldu ve aynı zamanda Bilim ve Teknoloji Citation bir South Carolina Hall layık görüldü.
1982 - O başkan Ronald Reagan tarafından sunulan Ulusal Bilim Madalyası aldı.
1983 - Papalık Bilimler Akademisi atandı.
1994 - Rusya Bilimler Akademisi Üyesi seçildi Dışişleri.
1996 - Optical Society of America tarafından Frederic Ives Madalyası
1997 - Jansky Öğretim Görevlisi Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi önce
1998 - Amerikan Astronomi Topluluğu tarafından Henry Norris Russell Öğretmenliğini kazandı.
2000 - Rusya Bilimler Akademisi tarafından Lomonosov Altın Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
2003 - Telluride, Colorado Teknoloji Telluride Tech Festivali Ödülü'ne layık.
2004 - Optik İtalyan Derneği ve Fotonik (SIOF) "Galileo" madalya kazandı.
2005 - için Templeton Ödülü'nü "Araştırma ve Manevi Gerçekler hakkında Keşifler Karşı İlerleme."
O da LeConte Madalyon layık görüldü.

2006 - ortak Raj Reddy ile birlikte, Townes Bilim Lifetime Katılımlar ve devlet adamlığı için Vannevar Bush Ödülü'ne layık görüldü
2008 - 24 Mayıs'ta Townes Redlands Üniversitesi İnsani Edebiyat Fahri Doktora aldı.
2010 - SPIE Altın Madalya
2011 -On 14 Mayıs Townes Texas A & M Üniversitesi'nde Bilim Fahri Doktora aldı.
2012 - Beklenmedik uygulamalar ile hükûmet tarafından finanse edilen araştırma için Altın Kaz Ödülü'ne layık görüldü.
2012 - Makina Mühendisleri American Society Nancy DeLoye Fitzroy ve Roland V. Fitzroy Madalyası

M. Bertolotti, History of the Laser, Taylor and Francis, 2004.
J.L. Bromberg, The Laser in America, 1950–1970, MIT Press, 1991.
R.Y. Chiao, Amazing Light : A Volume Dedicated To Charles Hard Townes On His 80th Birthday, Springer, 1996.
J. Hecht, Beam: The Race to Make the Laser, Oxford University Press, 2005.
J. Hecht, Laser Pioneers, Academic Press, 1991.
N. Taylor, Laser: The Inventor, the Nobel Laureate, and the Thirty-Year Patent War, Citadel, 2003.
A.L. Schawlow and C.H. Townes, "Infrared and Optical Masers," Phys. Rev. 112, 1940 (1958).
C.H. Townes, Making Waves, AIP Press, 1995.
C.H. Townes, How the Laser Happened: Adventures of a Scientist, Oxford University Press, 2000.
C.H. Townes and A.L. Schawlow, Microwave Spectroscopy, McGraw-Hill, 1955.
F. Townes, Misadventures of a Scientist's Wife, Regent Press, 2007.
(with H.M. Foley & W. Low)"Nuclear Quadrupole Moments and Nuclear Shell Structure, 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." Brookhaven National Laboratory, United States Department of Energy (through predecessor agency the Atomic Energy Commission), (June 23, 1950).
(with J. Turkevich)"Hyperfine Structure and Exchange Narrowing of Paramagnetic Resonance, 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." Brookhaven National Laboratory, United States Department of Energy (through predecessor agency the Atomic Energy Commission), (1950).
(with C. Herring & W.D. Knight)"The Effect of Electronic Paramagnetism on Nuclear Magnetic Resonance Frequencies in Metals, 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." Columbia University, Bell Labs, Atomic Energy Commission, (September 22, 1950).
(with K. Shimoda & T.C. Wang)"Research Investigation Directed Toward Extending the Useful Range of the Electromagnetic Spectrum (Special Technical Report): Further Aspects of the Theory of the Maser., 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." Columbia University, Signal Corps (United States Army), Office of Naval Research, Air Research and Development Command, Atomic Energy Commission, (March 01, 1956).

Biography and Bibliographic Resources 18 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://news.harvard.edu/gazette/2005/06.16/05-laser.html5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles Hard Townes 29 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amazing Light: Visions of Discovery (Symposium in honor of Charles Townes)
Bright Idea: The First Lasers (history with interview clips) 3 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Infrared Spatial Interferometer Array
Research page
Oral History interview transcript with Charles H. Townes 20 and 21 May 1987, American Institute of Physics, Niels Bohr Library and Archives 25 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dedication Program for the Charles H. Townes Center for Science, Furman University, 1 Kasım 2008

Christopher Albert "Chris" Sims (21 Ekim 1942 - 14 Mart 2026), Amerikalı iktisatçı. Uğraştığı alanlar arasında ekonometri, zaman serileri ve yeni neoklasik makroekonomi yer almaktadır. Princeton Üniversitesi'nde "Harold B. Helms Ekonomi ve Bankacılık" Profesörü olarak görev yapmıştır.
Ekim 2011'de "makroekonomide neden ve sonuç üzerinde ampirik araştırmalar" konusundaki orijinal katkılar dolayısıyla Thomas Sargent ile birlikte Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanmıştır.

Christopher (Chris) A. Sims Washington Ekim 1942'de doğmuştur. Üniversite linans eğitimi için 1959'da girdiği Harvard Üniversitesi'nin matematik bölümünde lisans eğitimini tamamlamıştır. Haziran 1963'te aldığı B.A. lisans diploması "magna cum laude" şeref derecesi ile verilmiştir. Lisans üstü çalışmalarına Eylül 1963'te Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de başlamıştır. Ama Temmuz 1964'te tekrar Harvard Üniversitesi'ne dönmüş ve burada doktora için çalışmalara devam etmiştir. "The Dynamics of Productivity Change. A Theoretical and Empirical Study (Verimlilik Değişmesi Dinamiği: Teorik ve Empirik bir Çalışma)" adlı doktora tezi ile 1968'de Harvard Üniversitesi'nden Ph.D. doktorasını almıştır.
Doktora öğrencisi iken Harvard Üniversitesi'nde Ekonomi okutmanlığı yapmıştır. 1968-1970 arasında yine Harvard Üniversitesi'nde İktisat Asistan Profosörlüğü yapmıştır. 1970-1974'te Minnesota Üniversitesi'nde İktisat Assosiye Profesörlüğü yapmıştır. 1974'te bu üniversitede profesörlük görevine atanmış ve 1974-1990'da Minnesota Üniversitesi'nde İktisat Profesörü olarak çalışmıştır. Sonra Yale Üniversitesi'ne geçmiş ve 1990-1999'da Yale Üniversitesi'nde "Henry Ford II İktisat Profesörü" olarak görev yapmıştır. 1999'da Princeton Üniversitesi'e İktisat Profesörü olarak geçmiş; aynı üniversitede 2004'ten sonra  "Harold H. Helm '20 İktisat ve Bankacılık Profesörü" olarak günümüze kadar bulunmuştur.
Christopher Sims ekonometri ve yeni neoklasik makroekonomik teori alanlarına çok önemli ve etkili makaleler yazarak katkıda bulunmuştur. Ekomnometri alanında "zaman serieri yaklaşımı"'na eğilmiş ve özellikle "Vektör Otoregresyon" VAR modelleri teorisinde ve bu modellerin "Bayes tipi kestirim" ile empirik olarak kullanılanılmasında öncü çalışmalar yapmıştır. Yeni neoklasik makroekonomi çalışmaları içinde "fiyat seviyesi için mali politika teorisi" ve (Lars Hansen ile birlikte) "rasyonel dikkatsizlik (rational inattention)" konularını yeni olarak ortaya atıp geliştirmiştir.

1975: "Ekonometri Derneği (Econometric Society)" (1995'te Başkan)
1988: "Amerikan Edebi Bilgiler ve Fen Bilimleri Akademisi (American Academy of Arts and Sciences )"
1989: "ABD Millî Bilimler Akademisi (National Academy of Sciences)"

"The Dynamics of Productivity Change. A Theoretical and Empirical Study (Verimlilik Değişmesi Dinamiği: Teorik ve Empirik bir Çalışma)", Doktora Tezi, Harvard Üniversitesi, 1968.

1971: "Discrete Approximations to Continuous Time Distributed Lags in Econometrics",  Econometrica C. XXXIX, No.3, S. 545-563
1971: "Distributed Lag Estimation When the Parameter Space is Explicitly Infinite-Dimensional", Annals of Mathematical Statistics, C. XLII, No. 5, S. 1622-1636.
1972: "Money, Income, and Causality", American Economic Review, C. LXII, No. 4, S. 540-552
1974: "Seasonality in Regression", Journal of the American Statistical Association, C. LXIX, S. 618-627
1977: " Exogeneity and causal orderings in macroeconometric models", New methods in business cycle research. Federal Reserve Bank of Minneapolis, Minneapolis
1980: "Macroeconomics and Reality", Econometrica, C. XLVIII, No.1, S. 1-48
1982: "Policy Analysis with Econometric Models", Brookings Papers on Economic Activity, C. XIII, S. 107-164.
1991: Harald Uhlig ile, "Understanding Unit Rooters. A Helicopter Tour", Econometrica, C. LIX, No.6, S. 1591-1599
1994: Eric M. Leeper ile, "Towards a Modern Macroeconomic Model Usable for Policy Analysis",  NBER Macroeconomics Annual MIT Press, S. 81-118
1994: "A Simple Model for Study of the Determination of the Price Level and the Interaction of Monetary and Fiscal Policy", Economic Theory Springer, C. IV, No. 3, S. 381-399.
1996: "Macroeconomics and Methodology", Journal of Economic Perspectives, C. X, No. 1, S. 105-120
1998: Eric M. Leeper ve Tao Zha ile, "What Does Monetary Policy Do?", Brookings Papers on Economic Activity, C. XXVII, S. 1-78
1998: Tao Zha ile, "Bayesian Methods for Dynamic Multivariate Models", International Economic Review, C. XXXIX, No. 4, S. 949-968
1998: "Role of interest rate policy in the generation and propagation of business cycles. What has changed since the '30s?". Proceedings 1998 Boston FRB Annual Res. Conf., Federal Reserve Bank of Boston, S. 121-160
1999: Tao Zha ile, "Error Bands for Impulse Responses", Econometrica C.LXVII, No. 5, S. 1113-1156
1999: "The Precarious Fiscal Foundations of EMU", De Economist C. CXLVII, No. 4, S. 415-436
2002: "Fiscal consequences for Mexico of adopting the dollar.", Journal of Money, Credit and Banking, C. XXXIII, No. 2, S. 597-616
2002: "Solving Linear Rational Expectations Models", Computational Economics, C. XX, No. 1/2, S. 1-20
2002: "The Role of Models and Probabilities in the Monetary Policy Process", Brookings Papers on Economic Activity C. XXXIII, S. 1-62
2006: "Rational Inattention. Beyond the Linear-Quadratic Case", American Economic ReviewC. XCVI, No. 2, S. 158-163

Ekonomistler listesi
Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi

Princeton websitesinde CV20 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Resmi Nobel Ödülü websitesinde Chris Sims'in biyografisi12 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Princeton Üniversitesi websitesinde Chris Sims'in şahsi web sitesi9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Clinton Joseph Davisson (d. 22 Ekim 1881 - ö. 1 Şubat 1958), elektron kırınımı keşfi ile 1937 yılında Nobel Fizik Ödülünü alan  Amerikalı fizikçidir. Davisson ödülü bağımsız olarak kendi ile aynı anda elektron kırınımını keşfeden George Paget Thomson ile  paylaşmıştır.

Bloomington, Illinois doğumlu Davisson 1902'de burslu olarak Chicago Üniversitesi'ne kabul edilmiş, 1905 yılında Robert A. Millikan tavsiyesi üzerine Princeton Üniversitesi'nde fizik okutmanı olarak görev yapmaya başlamıştır. Doktorasını 1911 yılında Owen Richardson'ın öğrencisi olarak Princeton'da tamamlamıştır. Yardımcı doçent olarak Carnegie Teknoloji Enstitüsü'ne atanan Davisson 1917'de I. Dünya Savaşı sırasında enstitüden ayrılmış ve askeri araştırmalar yapan Bell Labs'da mühendislik departmanında çalışmaya başlamıştır. Savaş sonrasında da burada kalıcı bir pozisyonu kabul etmiş ve 1946 yılındaki emekliliğine kadar burada çalışmaya devam etmiştir. Emekliliğinden sonra Virginia Üniversitesi'nde profesörlük görevini kabul etmiş ve 1954 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür.

1927 yılında Clinton Davisson ve Lester Germer Bell Labs'da elektronların vakumda nikel (Ni) kristalden saçılması üzerine deney yaparlarken, tamamen rastlanti eseri elektronların aynı x ışınları gibi kırınım desenleri oluşturduğunu gözlemlediler ve elektronların dalga boylarını ölçmeyi başardılar. Ölçütükleri dalgaboyu, 
  
    
      
        λ
        =
        h
        
          /
        
        p
      
    
    {\displaystyle \lambda =h/p}
  
 şeklindeki de Broglie Hipotezi ile uyum sağlayarak hipotezi doğrulamıştır. Buradaki 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 Planck sabiti ve 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 elektronun momentumudur. Davisson ve Germer deneyi parçacıların dalga özelliği taşıdığını yani kuantum mekaniğinin temel prensiplerinden birini, madde dalgalarının varlığını kanıtlamıştır.

Nobelprize.org Biography 1 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dan Shechtman 24 Ocak 1941 Tel Aviv'de doğmuştur. İsrail Teknoloji Enstitüsü - Technion'da Malzeme Bilimi Philip Tobias profesörüdür ve Iowa State Üniversitesi Malzeme Bilimi Profesörüdür. 8 Nisan 1982 tarihinde, Washington DC Ulusal Teknoloji Enstitüsü'nde tatilde iken, Shechtman quasiperiodik kristalleri keşfetti. quasikristallerin keşfi için 2011'de Kimya Nobel ödülü verildi. Shechtman 4. Kimya Nobel'ini alan bir İsraillidir.

Dan Shectman, 1941'de o dönemde Birleşik Krallık Filistin Mandası, olan ve daha sonra  1948 yılında kurulan İsrail Devleti'nin bir parçası hâline gelen Tel Aviv kentinde doğdu. Yahudi bir ailede büyüyen Shechtman, çocukluğunu Petah Tikva ve Ramat Gan'da geçirdi. Büyükbabası ve büyükannesi, 1904–1914 yılları arasındaki İkinci Göç Dalgası sırasında Filistin'e göç etmiş ve bir matbaa kurmuşlardı. Shechtman, çocukken Jules Verne'in Esrarlı Ada (1874) adlı romanına büyük ilgi duymuş ve kitabı defalarca okumuştu. Küçüklüğünden beri en büyük hayali, romandaki başkahraman Cyrus Smith gibi mühendis olmaktı.
Shechtman, Hayfa Üniversitesi Rehberlik ve İnsan Gelişimi Bölüm Başkanı ve psikoterapi üzerine iki kitabın yazarı olan Prof. Tzipora Shechtman ile evlidir. Çiftin biri erkek, üçü kız olmak üzere dört çocuğu vardır: Oğulları Yoav Shechtman, W. E. Moerner'in laboratuvarında doktora sonrası araştırmalar yapmaktadır. Kızlarından Tamar Finkelstein, İsrail polis teşkilatının liderlik merkezinde görev yapan bir örgütsel psikologdur; Ella Shechtman-Cory ile Ruth Dougoud-Nevo ise her ikisi de klinik psikoloji alanında doktora yapmıştır.

İsrail'de bilim ve teknoloji

Biography and Bibliographic Resources 16 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Office of Scientific and Technical Information, United States Department of Energy
Story of quasicrystals as told by Shechtman to APS News in 2002.
Biography/CV Page – Technion
TechnionLIVE e-newsletter
Dan Shechtman (Iowa State faculty page)
2012 interview with The Times of Israel 26 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jonathan David Gross (d. 19 Şubat 1941), Yahudi kökenli Amerikalı parçacık fizikçisi ve sicim kuramcısıdır. Frank Wilczek ve David Politzer ile birlikte, asimptotik serbestlik keşiflerinden dolayı Fizik 2004 Nobel Ödülü verilmiştir. Hâlen Kaliforniya Üniversitesi, Santa Barbara Teorik Fizik Kavli Enstitüsü Teorik Fizik bölümü Frederick W. Gluck Başkanı, direktörü ve sahibidir. Ayrıca, UC Santa Barbara Fizik Bölümü'nde öğretim üyesidir.

Gross ailesi Yahudi olan Washington, DC doğumlu ve ABD'de büyümüş bir bilim insanıdır. Babası Bertram Myron Brüt 1912 ve 1998 yılları arasında yaşamıştır. 1962 yılında, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden master derecesini aldı. Geoffrey Chew gözetiminde 1966 yılında Kalifornia, Berkeley Üniversitesi'nde fizik alanında doktora yapmıştır.
1997 yılına kadar Harvard Üniversitesi'nde  profesörlük yaptı. 1987 yılında MacArthur Foundation Fellowship ödülüne layık görüldü, ayrıca  1988 yılında Dirac Madalyası ve 2000 yılında Harvey Ödülü kazanmıştır.
Jeffrey A. Harvey, Emil Martinec ve Ryan Rohm ile Gross, heterotik sicim teorisini formüle etti.

Dirac Madalyası (1988)
Harvey Ödülü (2000)
Nobel Fizik Ödülü (2004)

Nobel citation 1 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ArXiv papers 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Webpage at the Kavli Institute
Scientific articles of David Gross (SLAC database)
BBC synopsis on the award 4 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interviews 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David Lee Morris (20 Ocak 1931) "helyum-3 süperakışkanlık buluşları için" Robert C. Richardson ve Douglas Osheroff ile Fizik 1996 Nobel Ödülü'nü kazanan Amerikalı fizikçi.

Lee Çavdar, New York'ta büyüdü. Anne ve babası İngiltere ve Litvanya'dan gelen Yahudi göçmenlerin çocukları idi. 1952 yılında Harvard Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra 22 ay için ABD Ordusu'na katıldı.Ordudan teskere aldıktan sonra Connecticut Üniversitesi'nden Master derecesi aldı. 1955 yılında Lee doktora sınavına girdi kendisi likit üzerinde yapılan deneysel araştırmalar yaparak, düşük sıcaklık fiziği grubunda Henry A. Fairbank altında çalışmıştır.1959 yılında Yale'den mezun olduktan sonra, Lee, Cornell Üniversitesi'nde bir işe girdi. Eşinin ismi Dana'dır; çiftin iki oğlu vardır.
Lee, 16 Kasım 2009 tarihinde Cornell Texas A & M Üniversitesi'nde yaptığı laboratuvar taşındı.

Nobel Ödülü başta olmak üzere, Lee'nin kazandığı diğer ödüller Fizik İngiliz Enstitüsü'nün 1976 yılında Sir Francis Simon Memorial Ödülü ve superfluid 3He çalışmaları için Doug Osheroff ve Robert Richardson ile birlikte Amerikan Fizik Derneği 1981 Oliver Buckley Ödülü sayılabilir.

Photograph, Biography and Bibliographic Resources 24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Office of Scientific and Technical Information, United States Department of Energy
Faculty page at Cornell 20 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David J. Thouless tam adı ile David James Thouless (21 Eylül 1934, Bearsden - 6 Nisan 2019, Cambridge), Britanyalı fizikçi ve bilim insanı.
2016'da Duncan Haldane ve Michael Kosterlitz ile birlikte maddenin topolojik evre değişimleri ve maddenin topolojik evrelerinin kuramsal keşfine yaptıkları katkı nedeniyle Nobel Vakfı tarafından Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

David James Thouless 21 Eylül 1934 tarihinde İskoçya'nın Bearsden şehrinde doğdu.

Thouless ilk olarak Winchester College'da öğrenim gördü. 1955'te lisans derecesini Cambridge Üniversitesi'nde aldı. Doktora eğitimini, 1967 Nobel Fizik Ödülü sahibi nükleer fizikçi Hans Bethe'nin danışmanlığında 1958 yılında Cornell Üniversitesi'nde tamamladı.
David Thouless Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Daha sonra Birmingham Üniversitesi'nde fizikçi Rudolf Peierls ile çalışmak için Birleşik Krallık'a döndü. 1965-1978 yılları arasında Birmingham Üniversitesi'nde matematiksel fizik alanında profesör olarak görev aldı. Thouless ve Kosterlitz, maddenin yüzeyi düz ve iki boyutlu ortamlarda nasıl davranacağını geçerli kılan teoriler geliştirdi. Yale Üniversitesi'nde kısa bir süre çalıştıktan sonra, 1980 yılında Washington Üniversitesi Fizik Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Kuantum Hall etkisi'ni açıklamak için topolojik metotlar kullandı. 2003 yılında Washington Üniversitesi'nden emekli oldu.
1979'da Royal Society, 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri Sanat ve Bilimler Akademisi ve Ulusal Bilimler Akademisi'ne üye oldu. Ayrıca 1987 yılında Amerika Birleşik Devletleri Fizik Derneği'ne katıldı.

Thouless, çalışmaları ve keşifleri için birçok ödül kazandı. 1990 yılında Fransız fizikçi Pierre-Gilles de Gennes ile birlikte geniş bir yelpazede yoğun madde sistemlerinin organizasyonu anlayışına öncü katkıları, Thouless'ın düzensiz ve düşük boyutlu  sistemler üzerine çalışmaları ve Gennes'in makromoleküler madde ve sıvı kristal alanındaki çalışmaları nedeniyle Wolf Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

4 Ekim 2016'da İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından David J Thouless ile birlikte Duncan Haldane ve Michael Kosterlitz'e, topolojik evre değişimlerin ve maddenin topolojik evrelerinin kuramsal keşfine yaptıkları katkılar nedeniyle 2016 Nobel Fizik Ödülü verilmesine karar verildi.
Komite tarafından yapılan açıklamada "Bu yılın ödül sahipleri, maddenin farklı durumlara girebildiği, bilinmeyen bir dünyanın kapılarını açtılar. Bilim adamları, süperiletkenler, süper sıvılar ve incecik manyetik katmanlar gibi maddenin alışılmadık evre ya da durumlarını araştırmak için ileri matematiksel yöntemler kullandı. Öncü çalışmaları sayesinde maddenin yeni ve şimdiye kadar hiç bilinmeyen evreleri araştırma konusu oldu." ifadeleri kullanıldı.
10 Aralık 2016'da İsveç'in başkenti Stockholm'de düzenlenen ödül töreninde Thouless'e, sertifika ve altın madalya ile birlikte 4 milyon İsveç kronu para ödülü İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf tarafından tevcih edildi.
6 Nisan 2019 tarihinde İngiltere'nin Cambridge şehrinde 84 yaşında öldü.

Thouless, D. J. (1998). Topological Quantum Numbers in Nonrelativistic Physics. Singapur: World Scientific. ISBN 978-981-02-2900-9. 21 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Mart 2017. 
Thouless, D. J. The Quantum Mechanics of Many-Body Systems (Pure and Applied Physics Series). 1972: Academic Press. ISBN 978-012-69-1560-0. 21 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Mart 2017. 

Kosterlitz, J. M. (1973). "Ordering, metastability and phase transitions in two-dimensional systems" (PDF). Journal of Physics C: Solid State Physics, 6. ss. 1181-1203. doi:10.1088/0022-3719/6/7/010. PMID 27665689. 5 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi18 Mart 2017. 
D. J., Thouless (1982). "Quantized Hall Conductance in a Two-Dimensional Periodic Potential". Physical Review Letters, 49. ss. 405-408. doi:10.1103/PhysRevLett.49.405. 7 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Mart 2017. 

Physicist Thouless to give two talks at Lab; Wayback Machine, Los Alamos Ulusal Laboratuvarı (İngilizce)
David James Thouless, Washington Üniversitesi: 2000 Lars Onsager Ödül Töreni 5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Wolf Fizik Ödülü sahibi David J. Thouless  - 1990 5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wolf Vakfı resmî sitesi (İngilizce)

David Jeffrey Wineland (d. 23 Şubat 1944) Nobel ödüllü NIST laboratuvarında çalışan Amerikan fizikçi. İleri düzeyde optik özellikle de lazer soğutulmuş sıkışık iyonlar ve iyonları kullanarak kuantum hesapları yapmak üzerinedir. 2012 yılında Nobel Fizik ödülünü kuantum sistemlerinin ölçümü ve kullanımı sağlayan deneysel metotlar ile kazanmıştır, Serge Haroche ile paylaşmıştır.

Wineland Sacramento, Kaliforniya'da bulunan Encina High School'da lise eğitimini tamamladı. Sonrasında 1965 yılında University of Californiya Berkeley ‘den mezun oldu, 1970 yılında Norman Foster Ramsey, Jr. denetimi altında “The Atomic Deuterium Maser” adındaki doktorasını tamamladı. Doktora sonrası University of Washington'da iyon tuzaklarındaki elektronlar hakkında araştırma yaptı. 1975 yılında NIST ye katıldı. Burada iyon depolama grubunu kurdu.
Wineland 1978 yılında iyonları lazerle soğutan ilk kişi oldu. NIST'deki grubu yakalanmış iyonları kullanarak temel fizik ve kuantum durumunda deneyler yaptı.Grup optik tekniklerle gösterimler yaparak süperpozisyon ve karışmış durumlara zemin hazırladı. Bu çalışma ileri düzeyde tayfölçümü, atomik saat ve kuantum hakkında bilgi sahibi olunması açısından öncü oldu.1995 yılında ilk tek atomlu kuantum mantığı kapısı ve 2004  yılında  büyük parçacıkların kuantum ışınlanması hakkındaki bilgileri topladı. Wineland 2005 yılında kuantum mantığını kullanarak tek alüminyum iyonlu hassas bir atom saatini yaptı.
Wineland American Physical Society ve The American Optical Society üyesiydi. 1992 yılında ABD Ulusal Bilimler Akademisi'ne seçildi. 2012 yılında özel kuantum sistemlerinin ölçülmesi kullanılmasını sağlayan çalışması yaparak Nobel ödülünü Fransız bilim adam Serge Haroche ile paylaştı.

Wineland Sedna Quimby-Wineland ile evlidir ve iki oğlu bulunmaktadır.
Sedna Helena Quimby bir University of Washington'da antropolog olarak öğrenim görevlisi olan George I. Quimby (1913 - 2003) ve Thomas Burke Memorial Washington State Museum yönetici Helen Ziehm Quimby'in kızıdır.

1990 Davisson-Germer Prize in Atomic or Surface Physics
1990 the  Optical Society of America William F. Meggers Ödülü
1996 Einstein Prize for Laser Science of the Society of Optical and Quantum Electronics
1998 IEEE Ultrasonics, Ferroelectrics, and Frequency Control Society Rabi Ödülü.
2001 Arthur L. Schawlow Prize in Laser Science
2007 National Medal of Science  mühendislik bilimleri dalında
2009 OSA Herbert Walther ödülü
2010 Benjamin Franklin Medal Fizik dalında Juan Ignacio Cirac ve Peter Zoller ile paylaştı.
Frederic Ives Medal
2012 Nobel Fizik Ödülü  Serge Haroche ile birlikte.

Dennis Gabor (Macarca'daki asıl adı: Gábor Dénes, 5 Haziran 1900, Budapeşte - 9 Şubat 1979, Londra), Macar asıllı İngiliz fizikçi, elektrik mühendisi ve mucittir. Holografiyi bulmuş ve üzerinde çalışmıştır. Bu çalışmalarıyla daha sonra 1971 yılında Nobel Fizik Ödülü kazanmıştır.

Budapeşte ve Berlin Politeknik okullarında yükseköğrenimini tamamlayan Gabor, Alman teknik araştırma laboratuvarında ve "Berlin Siemens" ile "Halske" firmalarında çalışmıştır. 1933 yılında İngiltere'ye giderek, birçok firmada araştırmacı olarak çalışmıştır. 1949 yılında Londra'daki "Imperial College of Science and Technology"de uygulamalı elektronik fizik profesörü olmuştur.
Stanford Üniversitesi'deki araştırma laboratuvarlarında çalışan Gabor, 1948 yılında bulduğu ve geliştirdiği holografi yöntemiyle 1971 Nobel Fizik Ödülü'nü elde etti. Gabor'un katot osilografisi, manyetik mercekler, gazlarda boşalma ve bilgi kuramı ile ilgili çalışmaları da vardır.

Geleceği Yaratalım, 1963.

Biyografisi27 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Prize - Otobiyografi2 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Donna Theo Strickland, (d. 27 Mayıs 1959, Guelph, Ontario), lazer alanında öncü olan Kanadalı fizik doktorudur.
Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi olan üçüncü kadındır. Ödülü, doktora danışmanı Gérard Mourou ile beraber yaptıkları çalışmalar sonucu kazandı. Mourou ile beraber kısa atım yükseltmesi adında, lazerle oldukça yüksek şiddette çok küçük atımlar üretebilen bir teknik geliştirdikleri için ödüle layık görüldüler. Bu teknik lazerli talaşlı imalatta, tıpta, cerrahide ve temel bilimlerde kullanılmaktadır.

1998 Alfred P. Sloan Research Fellowship
1999 Premier's Research Excellence Award
2000 Cottrell Scholars Award from Research Corporation
2008 Fellow of the Optical Society of America
2018 Nobel Fizik Ödülü

Donna Strickland - Google Scholar Citations 18 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Douglas D. Osheroff (d. 1 Ağustos 1945) "Helium-3 süperakışkanlık buluşları için" Robert C. Richardson ve David Morries Lee ile Fizik 1996 Nobel Ödülü'nü kazanan Amerikalı fizikçi.

nobel_prizes 12 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.forumacil.com/genel-biyografiler/299290-douglas-d-osheroff-hayati.html

Photograph, Biography and Bibliographic Resources 24 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Office of Scientific and Technical Information, United States Department of Energy
Stanford Physics Department - Osheroff 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Osheroff Learning of his Nobel Prize 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Osheroff released this recording from his answering machine, which showed his initial annoyance with a 2.30am phone call.
Freeview video interview with Douglas Osheroff by the Vega Science Trust 4 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Duncan Haldane tam adı ile Frederick Duncan Michael Haldane (14 Eylül 1951, Londra), İngiliz fizikçi ve bilim insanı.
2016'da David J. Thouless ve John M. Kosterlitz ile birlikte, maddenin topolojik evre değişimleri ve maddenin topolojik evrelerinin kuramsal keşfine yaptıkları katkılar nedeniyle Nobel Vakfı tarafından 2016 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Frederick Duncan Michael Haldane 14 Eylül 1951 tarihinde İngiltere'nin başkenti Londra'da doğdu.

Duncan Haldane Londra St. Paul Okulu'ndan mezun oldu. Lisans ve doktora eğitimini 1977 Nobel Fizik Ödülü sahibi Philip Warren Anderson'ın danışmanlığında Cambridge Üniversitesi'nde tamamladı.
Haldane 1977-1981 yılları arasında Fransa'nın Grenoble şehrindeki Laue-Langevin Enstitüsü'nde çalıştı. 1981'de Güney Kaliforniya Üniversitesi'nin Fizik Fakültesi'nde çalışmalarına devam etti.

4 Ekim 2016'da İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından Duncan Haldane ile birlikte John M. Kosterlitz ve David J. Thouless'e, topolojik evre değişimlerin ve maddenin topolojik evrelerinin kuramsal keşfine yaptıkları katkılar nedeniyle 2016 Nobel Fizik Ödülü verilmesine karar verildi.
Komite tarafından yapılan açıklamada "Bu yılın ödül sahipleri, maddenin farklı durumlara girebildiği, bilinmeyen bir dünyanın kapılarını açtılar. Bilim adamları, süperiletkenler, süper sıvılar ve incecik manyetik katmanlar gibi maddenin alışılmadık evre ya da durumlarını araştırmak için ileri matematiksel yöntemler kullandı. Öncü çalışmaları sayesinde maddenin yeni ve şimdiye kadar hiç bilinmeyen evreleri araştırma konusu oldu." ifadelerine yer verildi.
10 Aralık 2016'da İsveç'in başkenti Stockholm'de düzenlenen ödül töreninde Haldane'e, sertifika ve altın madalya ile birlikte 2 milyon İsveç kronu para ödülü İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf tarafından tevcih edildi.

Edward Victor Appleton (d. 6 Eylül 1892 – ö. 21 Nisan 1965), İngiliz fizikçiydi.

Appleton Bradford, Batı Yorkshire şehrinde doğmuş ve Hanson Grammar Okulu'nda eğitim gördü. 18 yaşındayken  Cambridge St. John 's Kolejine, burs kazandı. Fen Bilimlerinde birincilik derecesiyle mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında West Riding Alayı'na katıldı, daha sonra Royal Engineers-Kraliyet Mühendsilerine aktarıldı. I. Dünya Savaşı'nda aktif hizmetten döndükten sonra, Appleton 1920 yılında Cavendish Laboratuvarı'nda deneysel fizik asistanı olmuştur. 1924-1936 senelerinde King's College London'ta fizik alanında profesör olmuş, 1936-38 senelerindeyse Cambridge Üniversitesi'nde doğa felsefesi alanında profesörlük yapmıştır. 1939-1949 yılları arası Bilimsel ve Endüstriyel Araştırmalar Departmanı'nın başkanlığını üstlenmiş ve 1947 yılında, daha sonradan radarın geliştirilmesine önayak olacak, iyonosfer hakkında yaptığı araştırmalarından dolayı Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür.
1949 yılından 1965'teki ölümüne kadar Edinburgh Üniversitesi'nde başkan ve şansölye yardımcısı görevlerini yerine getirdi. İsmi, ölümünden sonra Edinburgh Üniversitesi'nin derslik ve araştırma binalarından birine ("Appleton Tower") verilmiştir.

F bölgesi

Edward Mills Purcell (d. 30 Ağustos 1912 – ö. 7 Mart 1997), Amerikalı fizikçi. Sıvı ve katılardaki nükleer manyetik rezonans ile ilgili bağımsız keşfi (1946'da yayınlandı) nedeniyle 1952'de Nobel Fizik Ödülü kazandı. Nükleer Manyetik Rezonans (NMR) günümüzde moleküler saf materyalleri ve bunların karışımlarının bileşen yapısını incelemek için yaygın olarak kullanılır hale gelmiştir.

Biography and Bibliographic Resources 17 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Academy of Sciences biography3 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Mills Purcell13 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The story of the 21 cm line experiment, including a photo of Purcell 2 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Purcell's Math Genealogy 2 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ellen Johnson-Sirleaf (d. 29 Ekim 1938, Monrovia, Liberya), Liberyalı siyasetçidir. Afrika ülkesi Liberya'da 2005 ile 2018 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulunan Johnson-Sirleaf devlet başkanlığı seçimini kazanarak Afrika'da halk oyu ile seçilmiş ilk kadın devlet başkanı olmuştur.
35 yıllık çalışma hayatı boyunca Liberya Ekonomi Bakanı, Liberya Kalkınma ve Yatırım Bankası Başkanlığı; Dünya Bankası, HSBC, Citibank gibi kurumlarda yöneticilik yaptı. IMF, Afrika Kalkınma Bankası, Dünya Bankası gibi kurumlarda Liberya temsilcisi olarak bulundu.
1992-1997 yılları arasında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın Afrika bürosunda 5 yıl çalıştı.
1997 genel seçiminde başkanlığa aday olarak 13 aday arasında ikinci oldu. 2005 yılında gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimlerinde yeniden aday olan Johnson-Sirleaf, söz konusu seçimlerde ikinci tura kalmış, ikinci turda eski futbolcu George Weah'a üstünlük sağlayarak ülkenin halk tarafından seçilen ilk kadın devlet başkanı olarak makama gelmiştir. 2011 yılında yapılan seçimlerden de birinci çıkan Johnson-Sirleaf, ikinci bir altı yıllık süreç için daha makama seçilmiştir.
Devlet başkanlığı görevini 22 Ocak 2018 tarihine kadar sürdüren Johnson-Sirleaf, söz konusu tarihte 2017 seçimlerinin galibi olan Weah'a makamını devrederek makamdan ayrılmıştır.
Kamu Yönetimi alanında Harvard Üniversitesi'nden yüksek lisans derecesi sahibi olan Ellen Johnson-Sirleaf'ın dört oğlu ve altı torunu vardır.

2014 yılında üvey oğlu Fombah Sirleaf ve güvenlik teşkilatının dahil olduğu bir adli soruşturmaya müdahale etmekle suçlandı. Adalet Bakanı Christiana Tah, Başkan Sirleaf'i Temmuz 2014'te yetkisiz bir otel baskınında NSA tarafından Koreli işadamlarının yasadışı paralarına el konulmasına ilişkin cezai soruşturmaya müdahale etmekle suçlayarak Ekim 2014'te istifa etti.

Kasım 2017'de Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu tarafından yürütülen soruşturmada Sirleaf, Paradise Papers iddialarında adı geçen politikacılar arasında gösterilmiştir.

Enrico Fermi (d. 29 Eylül 1901, Roma - ö. 28 Kasım 1954, Chicago), dünyanın ilk nükleer reaktörü olan Chicago Pile-1'i inşa eden ve Manhattan Projesi'nin bir üyesi olarak tanınan, İtalyan ve daha sonra Amerikan vatandaşlığına kabul edilen bir fizikçiydi. Kendisine "atom çağının mimarı" ve "atom bombasının mimarı" adı verilmiştir. Hem teorik fizikte hem de deneysel fizikte üstün olan çok az fizikçiden biriydi. Fermi, nötron bombardımanı yoluyla indüklenmiş radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalar ve uranyum ötesi elementlerin keşfi nedeniyle 1938 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Fermi, meslektaşlarıyla birlikte nükleer enerjinin kullanımına ilişkin, tamamı ABD hükûmeti tarafından devralınan birçok patent başvurusunda bulundu. İstatistik mekaniğinin, kuantum teorisinin, nükleer ve parçacık fiziğinin gelişimine önemli katkılarda bulundu. Parlak bir öğrenciydi, henüz 21 yaşındayken Pisa Üniversitesi'nden fizik doktoru unvanını aldı.
Fermi'nin ilk büyük katkısı istatistiksel mekanik alanıyla ilgiliydi. Fermi, Wolfgang Pauli 1925 yılında dışlama ilkesini formüle ettikten sonra bu ilkeyi ideal bir gaza uyguladığı ve şu anda Fermi-Dirac istatistiği olarak bilinen istatistiksel bir formülasyonu kullandığı bir makale yayınladı. 
Günümüzde dışlama ilkesine uyan parçacıklara "fermiyon" adı verilmektedir. Pauli daha sonra enerjinin korunumu yasasını ispatlamak için beta bozunması sırasında bir elektronla birlikte yayılan yüksüz, görünmez bir parçacığın varlığını öne sürdü. Fermi bu fikri benimsedi ve "nötrino" adını verdiği varsayılan parçacığı içeren bir model geliştirdi. Daha sonra Fermi etkileşimi olarak anılan ve şimdilerde zayıf etkileşim olarak adlandırılan teorisi, doğadaki dört temel etkileşimden birini tanımlıyordu. Fermi, yakın zamanda keşfedilen nötronla radyoaktiviteyi tetikleyen deneyler sayesinde, yavaş nötronların atom çekirdekleri tarafından hızlı olanlara göre daha kolay yakalandığını keşfetti ve bunu açıklamak için Fermi yaş denklemini geliştirdi. Toryum ve uranyumu yavaş nötronlarla bombaladıktan sonra yeni elementler oluştuğu sonucuna vardı. Bu keşfi nedeniyle kendisine Nobel Ödülü verilmiş olsa da, yeni elementlerin daha sonra nükleer fisyon ürünleri olduğu ortaya çıktı.
Fermi, Yahudi olan karısı Laura Capon'u etkileyen yeni İtalyan ırk yasalarından kaçmak için 1938'de İtalya'yı terk etti. II. Dünya Savaşı sırasında Manhattan Projesi'nde çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Fermi, Chicago Üniversitesi'nde, 2 Aralık 1942'de kritik hale gelen ve insan yapımı, kendi kendini sürdürebilen ilk zincirleme nükleer reaksiyonunu gösteren Chicago Pile-1'i tasarlayan ve inşa eden ekibe liderlik etti. 1943'te Oak Ridge, Tennessee'deki X-10 Grafit Reaktörü kritik hale geldiğinde ve ertesi yıl Hanford Sahası'ndaki B Reaktörü kritik hale geldiğinde o da oradaydı. Los Alamos'ta, bir kısmı Edward Teller'ın termonükleer "Süper" bombası üzerinde çalışan F Ekibi'ne başkanlık etti. 16 Temmuz 1945'teki Trinity testine katıldı ve burada bombanın verimini tahmin etmek için Fermi yöntemini kullandı.
Savaştan sonra Fermi, J. Robert Oppenheimer'ın başkanlığında, Atom Enerjisi Komisyonu'na nükleer konularda danışmanlık yapan Genel Danışma Komitesi'nde görev yaptı. Ağustos 1949'da ilk Sovyet fisyon bombasının patlamasından sonra, hidrojen bombasının geliştirilmesine hem ahlaki hem de teknik gerekçelerle şiddetle karşı çıktı. Oppenheimer'ın güvenlik izninin reddedilmesiyle sonuçlanan 1954 duruşmasında Oppenheimer adına ifade veren bilim adamları arasındaydı.
Fermi parçacık fiziği alanında, özellikle pionlar ve müonlarla ilgili önemli çalışmalar yaptı ve kozmik ışınların, yıldızlararası uzaydaki manyetik alanlar tarafından madde hızlandırıldığında ortaya çıktığını öne sürdü. Enrico Fermi Ödülü, Enrico Fermi Enstitüsü, Fermi Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı (Fermilab), Fermi Gama-ışını Uzay Teleskobu, Fermi paradoksu ve sentetik bir element olan fermiyum dahil olmak üzere birçok ödül, konsept ve kurum Fermi'nin adını almıştır. Bu onu elementlere kendi adlarını veren 16 bilim insanından biri yapıyor.

Enrico Fermi, 29 Eylül 1901'de İtalya'nın Roma kentinde doğdu. Demiryolları Bakanlığı'nda bölüm başkanı olan Alberto Fermi ile ilkokul öğretmeni Ida de Gattis'in üçüncü çocuğuydu. Kız kardeşi Maria iki yaş büyüktü, erkek kardeşi Giulio ise ondan bir yaş büyüktü. İki oğlan çocuğunun sütanneleri için kırsala gönderilmesinin ardından Enrico, iki buçuk yaşındayken Roma'daki ailesine yeniden katıldı. Büyükanne ve büyükbabasının istekleri doğrultusunda bir Roma Katoliği olarak vaftiz edilmesine rağmen ailesi pek dindar değildi; hayatı boyunca dua etmeye devam etti ve Tanrı fikrine büyük önem verdi. Küçük bir çocukken, kardeşi Giulio ile ilgi alanları birçok noktada ortaktı. Birlikte elektrik motorları yapıp elektrikli ve mekanik oyuncaklarla oynuyorlardı. Giulio 1915'te boğazındaki apsenin alınması için gerçekleştirilen bir ameliyat sırasında öldü. Maria ise 1959'da Milano yakınlarında gerçekleşen bir uçak kazasında öldü.
Fermi, Campo de' Fiori'deki yerel bir pazarda 900 sayfalık Elementorumphysicae mathematicae adlı bir fizik kitabı buldu. Bu kitap fizik çalışmaları için ona büyük katkı sağladı. Collegio Romano'da profesör olan Cizvit Peder Andrea Caraffa tarafından Latince yazılan kitap, 1840'ta bilindikleri kadarıyla matematik, klasik mekanik, astronomi, optik ve akustiği hakkında araştırmalar içeriyordu. Fermi, bilime ilgisi olan diğer bir öğrenci olan Enrico Persico ile arkadaş oldu ve birlikte jiroskoplar inşa etmek ve Dünya'nın yerçekimi ivmesini ölçmek gibi projeler yürüttü.
1914'te, iş çıkışı sırasında babasıyla sık sık ofisinin önünde buluşan Fermi, eve giden yolun bir kısmını babası Alberto ile birlikte yürüyen meslektaşı Adolfo Amidei'yle tanıştı. Enrico, Adolfo'nun matematik ve fizikle ilgilendiğini öğrenmiş ve bu fırsatı Adolfo'ya geometri hakkında bir soru sorarak değerlendirmişti. Adolfo, genç Fermi'nin projektif geometriden bahsettiğini anladı ve ona Theodor Reye'nin bu konu hakkında yazdığı bir kitabını verdi. İki ay sonra Fermi, kitabın sonunda verilmiş olan ve Adolfo'nun bazılarının zor olduğunu düşündüğü tüm sorunları çözerek kitabı ona göre verdi. Bunu gördükten sonra Adolfo, Fermi'nin "en azından geometri açısından bir dahi" olduğunu hissetti ve çocuğa daha fazla akıl hocalığı yaparak ona fizik ve matematik üzerine daha fazla kitap getirmeye başladı. Adolfo, Fermi'nin hafızasının çok iyi olduğunu ve okuduklarını çok iyi hatırlayabildiği için kitapları okuduktan sonra geri verebileceğini belirtti. Bunun sonucunda Fermi'nin de fizik ve matematiğe ilgisi oldukça arttı.

Fermi, üçüncü sınıfı tamamen atlayarak liseden Temmuz 1918'de mezun oldu. Amidei'nin ısrarı üzerine Fermi, o dönemde o dilde yayınlanan birçok bilimsel makaleyi okuyabilmek için Almanca öğrendi ve Pisa'daki Scuola Normale Superiore'ye başvurdu. Amidei, Scuola'nın Fermi'nin gelişimi için o zamanlar Roma La Sapienza Üniversitesi'nin sağlayabileceğinden daha iyi koşullar sağlayacağını düşünüyordu. Bir oğlunu kaybetmiş olan Fermi'nin ailesi isteksizce de olsa onun dört yıl boyunca Roma'dan uzakta okulun pansiyonunda yaşamasına izin verdi. Fermi, konusu "Seslerin Karakteristik Özellikleri" olan makale yazması gereken giriş sınavında birinci oldu ve 17 yaşındaki Fermi, titreşen bir çubuğun kısmi diferansiyel denklemini türetmek ve çözmek için Fourier analizini kullanmayı seçti. Sınavdan sonra gözetmen Giuseppe Pittarelli, Fermi ile görüştükten sonra yazdığı makalenin doktora seviyesinde olduğunu ve onun olağanüstü bir fizikçi olacağını açıkladı.
Fermi Scuola Normale Superiore'da tanıştığı öğrenci Franco Rasetti ile yakın arkadaş oldu ve daha sonra birlikte çalışmalar yaptılar. Fermi'ye öğretebileceği çok az şey olduğunu söyleyen ve sık sık Fermi'den onun yerine bir şeyler öğretmesini isteyen fizik laboratuvarı müdürü Luigi Puccianti'nin tavsiye de edilmişti. Fermi'nin kuantum fiziği bilgisi o kadar fazlaydı ki Puccianti ondan bu konuda seminerler düzenlemesini istedi. Bu süre zarfında Fermi, genel göreliliğin anahtarı olan tensör hesabını öğrendi. Fermi başlangıçta ana dal olarak matematiği seçti ancak kısa süre sonra fiziğe geçti. Genel görelilik, kuantum mekaniği ve atom fiziği üzerine çalışarak büyük ölçüde kendi kendini yetiştirdi.
Eylül 1920'de Fermi fizik bölümüne kabul edildi. Bölümde sadece üç öğrenci bulunduğundan (Fermi, Rasetti ve Nello Carrara) Puccianti onların laboratuvarı istedikleri amaçla özgürce kullanmalarına izin verdi. Fermi, X ışını kristalografisini araştırmaları gerektiğine karar verdi ve üçü, bir Laue fotoğrafı (bir kristalin X ışını fotoğrafı) üretmek için çalıştı. Fermi, üniversitedeki üçüncü yılı olan 1921'de ilk bilimsel çalışmalarını İtalyan Nuovo Cimento dergisinde yayınladı. Bunlardan ilki, "Ölçme hareketinde elektrik yüklerinden oluşan katı bir sistemin dinamiği üzerine" (Sulla dinamica di un sistema stricto di cariche elettriche in moto traslatorio) başlığını taşıyordu. Burada kütle bir tensör olarak ifade edilmişti; bu, üç boyutlu uzayda hareket eden ve değişen bir şeyi tanımlamak için yaygın olarak kullanılan matematiksel bir yapıydı. Klasik mekanikte kütle skaler bir niceliktir ancak görelilikte hıza bağlı olarak değişir. İkinci makale "Elektromanyetik yüklerin düzgün bir yerçekimi alanının elektrostatiği ve elektromanyetik yüklerin ağırlığı üzerine" idi (Sull'elettrostatica di un campo gravitazionale üniformae e sul peso delle masse elettromagnetiche). Fermi, genel göreliliği kullanarak bir yükün U/c2'ye eşit bir ağırlığa sahip olduğunu gösterdi; burada U, sistemin elektrostatik enerjisi ve c, ışık hızıdır.
İlk makale, elektrodinamik teori ile elektromanyetik kütlelerin hesaplanmasına ilişkin göreceli teori arasındaki çelişkiye işaret ediyor gibi görünüyordu; zira ilki, 4/3 U/c2 değerini tahmin ediyordu. Fermi bunu gelecek yıl "Elektrodinamik ve göreli elektromanyetik kütle teorisi arasındaki çelişki hakkında" başlıklı makalesinde ele aldı ve görünürdeki çelişkinin göreliliğin bir sonucu olduğunu gösterdi. Bu 

Eric Allin Cornell (19 Aralık 1961) Carl E. Wieman ile Bose-Einstein yoğunlaşması üzerine yaptıkları buluş nedeniyle 2001 Nobel Fizik Ödülü kazanmış Amerikan fizikçidir.

Stanford Üniversitesi' nden lisansüstü derecelerle mezun olmuş ebeveynlere sahip olan Eric Allin Cornell, 1961 yılında Palo Alto, Kaliforniya'da doğmuştur. Cornell doğduktan iki sene sonra taşındıkları Cambridge, Massachusettsde büyümüştür. Babası (MIT) Massachusetts Institute of Technology'de inşaat mühendisliği profesörlüğü, annesi liselerde İngilizce öğretmenliği yapmıştır. Bir kız bir de erkek kardeşi vardır.

Annesinden okula başlamadan okuma yazma öğrenen Cornell, lisede matematik ve satranç kulüplerine katılır. Liseyi bitirmesine bir sene kala San Francisco ya taşınırlar." Lowell High School"dan mezun olur. Bu okul şehrin her yerinden gelen akademik eğilimli öğrenciler için "mıknatıs okul" denilen bir yerdir. Lisans eğitimini Stanford Üniversitesi'nde alır. Nobel için yazdığı otobiyografisinde, bilim öğrenmek ve araştırmalar yapmak için gerekli olan bütçesini ayarlamak için, fizikte ilk işinin "Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi"'nde bir tarayıcı olduğunu ifade etmiştir.
Stanford'ta lisans eğitimi sırasında Charlie Marcus'un grubunda ve Blas Cabrera  ile düşük sıcaklıklar fiziği üzerine araştırmalar yapmıştır. Stanford'un Asya'da Gönüllüleri programına dahil olarak İngilizce dersleri vermek için Japonya Tayvan'a gider. 5 ay Tayvan'da kaldıktan sonra üçer ay Hong Kong ve Çin'de kalır, Çince öğrenir.
Lisans eğitimini tamamlayan Cornell, lisans üstü eğitim için Cambridge'e geri döner. MIT'de Dave Pritchard ın grubuna katılır. 1985 yılının sonbaharında Pritchard'ın tek iyonsiklotron rezonans deneyine katılır.

1995 yılında Colorado Üniversitesi laboratuvarlarında yaptıkları araştırmalarla  Eric Cornell ve Carl E. Wieman Rubidium atomlarında Bose-Einstein yoğunlaşmasını göstermeyi başardılar.
2001 yılında 39 yaşında Eric Allin Cornell Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır. 943 bin dolarlık ödülü Colorado Üniversitesi'nden Amerikan fizikçi Carl E. Wieman ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Alman Wolfgang Ketter ile paylaşmıştır.
Bose-Einstein yoğunlaşması olarak adlandırılan maddenin yeni halini (daha hızlı ve küçük elektronik bileşenler üretilmesine yol açabilecek ultra-soğuk gaz) keşfetmeleriyle hassas ölçümler ve nanoteknoloji gibi alanlara uygulanabilirlik kazandırmaları bu ödülü kazanmalarını sağlamıştır. Buldukları bu maddenin yeni hali, daha küçük elektronik devreler yapılması yolunda önemli bir adım olarak görülmüştür. Bose-Einstens terimi, Hint fizikçi S.N. Bose ve ünlü bilim insanı Albert Einsten'i ifade ediyor. Bu araştırmaların temeli 2001 yılından 76 yıl önce Albert Einstein ve Satyendra Nath Bose'nin kurdukları teoremin bir sonucudur. Bir konteyner içerisindeki gaz atomları olağan bir sıcaklıkta her yöne doğru hareket ederler. Bazıları yüksek, bazıları düşük enerjiye sahiptirler. Einstein'a göre eğer atomlar yeterince düşük sıcaklığa getirilirlerse, bunların büyük çoğunluğu muhtemel en düşük enerji düzeyinde bulunurlar. Dalga fonksiyonları  (atomun konum, hız gibi fiziksel özelliklerini barındıran Matematiksel bir ifadedir) çakışır, dolayısıyla atomlar ayırdedilemez duruma gelirler. 1924 yılında Bose, foton adı verilen ışık parçacıkları üzerinde istatistiksel çalışmalar yapmıştır. Albert Einstein da Bose'nin kendisine gönderdiği bu teoriyi geliştirerek geniş kitlelere yaymıştır. Einsten'ın tahminine göre parçacıklar yavaşladığında ve birbirine yaklaştığında maddenin yeni bir hali üretilmektedir.
2001 Nobel ödülü 11 Eylül'deki terörist saldırıları sebebiyle zıt duygu ve eleştirilerin etkisi altında kalmıştır. Sheldon Glashow gibi bazı ünlü Nobel Ödülü sahipleri "eğlenmenin zamanı değil" diyerek yapılan çağrıya olumsuz yanıt verirken, Nobel Kimya Ödülü sahibi Dudley Herschbach gibi düşünenler ise "Biraz eğlenmekle saygısızlık edilmiş olmaz" diyerek kasvetli havanın dağılmasına katkıda bulunmuşlardır.

Nobel Fizik Ödülü
Düşük sıcaklıklar fiziği
Bose-Einstein yoğunlaşması

Colorado Üni. Cornell araş. grubu (İng.) 6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Colorado Üni.25 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"The Builder, a Biography of Eric Cornell" Biyografisi ktp.1
'Bose-Einstein yoğunlaşması' Doç. Dr. Haluk Berkmen  — PDF 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ernst August Friedrich Ruska (d. 25 Aralık 1906 - ö. 27 Mayıs 1988), Alman fizikçi.
Heidelberg'de doğmuştur. Münih Teknik Üniversitesi'ndeki eğitimi sonrası Technical University of Berlin 'de çalışmalarına devam etmiştir. Elektronların kullanımı ile mikroskop birlikteliği sayesinde gelişmiş görüntülerin elde edilmesini sağlamıştır. 1931 yılında elektron lensini imal etmiş ve bu ilk elektron mikroskobunun 1933'te yapımını sağlamıştır.
Ruska 1937-1955 yılları arasında Siemens-Reiniger-Werke AG 'de çalışmıştır. 1955-1972 arasında ise Fritz Haber Institute 'de Elektron Mikroskobi bölümünün başkanlığını yürütmüştür. Ayrıca 1972'deki emekliliğine değin Technical University of Berlin 'de profesör olarak görev yapmıştır. 1986 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne elektron optiğine yaptığı katkılardan dolayı uzanmıştır. Aynı yıl, aynı ödül Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer arasında da paylaştırılmıştır.
Berlin'de 1988 yılında ölmüştür.

Karl Ferdinand Braun (d. 6 Haziran 1850; Fulda, Almanya - ö. 20 Nisan 1918; Brooklyn, New York, ABD), Nobel Fizik Ödülü sahibi Alman mucit ve fizikçi. Braun, radyo ve televizyon teknolojisinin gelişmesine önemli katkılarda bulundu ve Guglielmo Marconi ile 1909 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaştı.

Braun, Fulda'da doğdu. 1872'de Berlin Üniversitesinden fizik doktorasını aldı. 1895'te Fizik Enstitüsü yöneticisi ve Strasbourg Üniversitesinde fizik profesörü oldu.
1897'de katot ışınlı tüpü ve katot ışınlı tüp osiloskobunu icat etti. Almanca konuşulan ülkelerde (Braunsche Röhre) ve Japonya'da (Buraun-kan) CRT, soyadına ithafen Braun tüpü olarak adlandırıldı. Yüz yıl sonra yani günümüzde, CRT teknolojisi yavaş yavaş televizyon ve bilgisayar ekranlarında düz ekran teknolojisi (LCD, LED, Plazma gibi) ile yer değiştirdi.
Radyonun gelişim sürecinde, telsiz telgraf ile de uğraştı. 1898'lerde, Kristal diyot doğrultucuyu icat etti. Guglielmo Marconi, Braun'un patentlerini kullandı. Braun'un İngiliz patentinin ayarları, Marconi'nin birçok patent ayarlarında kullanıldı. Marconi, sonralarda Braun'un patentlerinden bir parça aldığını itiraf etti. 1909'da, telsiz telgrafa olan katkıları için Marconi'yle beraber Nobel Fizik Ödülü aldı.
I. Dünya Savaşı'nın başlangıcıyla beraber Alman kablosuz iletişim istasyonunu (Marconi Corporation'un yönettiği) İngilizlere karşı savunmaya yardım etmek için Amerika savaşa katılmadan önce Amerika, Sayville'a gitti. Amerika savaşa katıldıktan sonra Braun tutuklandı ama rahat bir şekilde Brooklyn'a gitti.
Braun, 1918'de savaş bitmeden önce, Brooklyn'deki evinde öldü.

U.S. Patent 0,763,345, Means for Tuning and Adjusting Electric Circuits
U.S. Patent 0,750,429, Wireless Electric Transmission of Signals Over Surfaces

Karl Ferdinand Braun, 1850-1918 5 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (Almanca)
Karl Ferdinand Braun, Dr: 1850 - 1918. (İngilizce)
Rybak, James P., "Forgotten" Pioneers of Wireless; Karl Ferdinand Braun. (İngilizce)
The Ferdinand-Braun-Institut fuer Hoechstfrequenztechnik Berlin, Germany (Almanca)
Ferdinand Braun – Biography - Nobel Lectures. Physics 1901-1921, Elsevier Publishing Company, Amsterdam, 1967. 3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ferenc Krausz (d. 17 Mayıs 1962) attosaniye bilimi alanında çalışan Macar fizikçidir. Almanya'da Max Planck Kuantum Optiği Enstitüsü'nde direktör ve Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi'nde deneysel fizik profesörüdür. Araştırma ekibi, ilk attosaniye ışık pulsunu üretmiş ve ölçmüş ve bunu atomlar içindeki elektronların hareketini yakalamak için kullanarak attophysics'in doğuşunu işaretlemiştir. 2023 yılında Pierre Agostini ve Anne L'Huillier ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür.

1981'den 1985'e kadar Krausz, Macaristan'daki Eötvös Loránd Üniversitesi'nde teorik fizik ve Budapeşte Teknik Üniversitesi'nde elektrik mühendisliği okudu. 1987'den 1991'e kadar Avusturya'daki Viyana Teknik Üniversitesi'nde doktora derecesini tamamladı ve 1991'den 1993'e kadar da habilitasyonunu orada gerçekleştirdi. 1996-1998 yılları arasında doçent oldu, 1999'dan 2004'e kadar aynı enstitüde elektrik mühendisliği profesörü olarak görev yaptı.
2003 yılında Garching'deki Max Planck Kuantum Optiği Enstitüsü'nde direktör olarak atandı ve 2004 yılında Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi'nde deneysel fizik kürsüsüne geldi.

2003: Max Planck Gesellschaft Otto Hahn Madalyası
2005: Deutsche Physikalische Gesellschaft Walter Schottky Ödülü
2006: Royal Society of Chemistry Bourke Ödülü
2006: Wittgenstein Ödülü
2007: European Physical Society Quantum Electronics and Optics Prize
2008: Arthur L. Schawlow Ödülü
2010: European Research Council Advanced Grant
2012: Kavli Prize in Nanoscience
2013: SPIE Gold Medal of the Society of Photo-Optical Instrumentation Engineers
2019: SPIE Gold Medal
2023: Nobel Fizik Ödülü (Pierre Agostini ve Anne L'Huillier ile birlikte)

Portrait at the Deutsche Forschungsgesellschaft 3 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homepage of Ferenc Krausz 14 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homepage of the group of Ferenc Krausz
Munich-Center for Advanced Photonics

Frank Anthony Wilczek (d. 15 Mayıs 1951) Nobel Fizik ödülü sahibi Amerikalı kuramsal fizikçidir. Hâlen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Herman Feshbach fizik profesörüdür.
Wilczek, David Gross, H. David Politzer ile birlikte, güçlü bir etkileşim teorisi asimptotik serbestlik keşiflerinden dolayı 2004 yılında Nobel Fizik Ödülü almıştır.

Polonyalı ve İtalyan kökenli Mineola, New York doğumludur. Wilczek Martin Van Buren Yüksek Okulu'nda ve Queens devlet okullarında eğitim görmüştür.
1970 yılında Chicago Üniversitesi'nden 1972 yılında Princeton Üniversitesi'nden, mezun olmuştur.
2002 yılında Lorentz Madalyası ile ödüllendirildi. Wilczek 2003 yılında Amerikan Fizik Derneği Lilienfeld Ödülü'nü kazandı.Aynı yıl Prag'daki Charles Üniversitesi'nde Matematik ve Fizik Hatıra Madalyası verildi. Ayrıca 2005 Kral Faysal Uluslararası Ödülüne layık görüldü.

Wilczek 3 Temmuz 1973 tarihinde Betsy Devine ile evlendi. Amity ve Mira isimli iki kızı vardır.

Biography and Bibliographic Resources15 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Office of Scientific and Technical Information, United States Department of Energy
Longer biography at Lifeboat Foundation website
Frank Wilczek explains Einstein's massive contributions to science
Papers in ArXiv8 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Frank Wilczek discusses his book "The Lightness of Being" on the 7th Avenue Project Radio Show7 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The World's Numerical Recipe
Scientific articles by Wilczek in the SLAC database
Wilczek on anyons and superconductivity16 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blog of the Wilczek family's Nobel adventures30 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Freeman Dyson, "Leaping into the Grand Unknown: Review of The Lightness of Being," The New York Review of Books 56(6), April 9, 2009.
ForaTV: The Large Hadron Collider and Unified Field Theory
A radio interview with Frank Wilczeck22 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Aired on the Lewis Burke Frumkes Radio Show the 10th of April 2011.

François, Baron Englert (6 Kasım 1932, Brüksel - 18 Haziran 2026), Nobel Ödüllü (2013'te Peter Higgs ile paylaştı) bir kuramsal fizikçidir. Kuramsal fizik araştırma grubunun bir üyesi olduğu Université libre de Bruxelles'de fahri profesörlük görevini sürdürmektedir. Englert ayrıca Kaliforniya'daki Chapman Üniversitesi'nin Kuantum Çalışmaları Enstitüsünün de bir üyesidir. 2010'da J.J. Sakurai Kuramsal Fizik Ödülü, (Gerry Guralnik, C. R. Hagen, Tom Kibble, Peter Higgs ve Robert Brout ile paylaştı)  2004'te Wolf Fizik Ödülü, (Brout ve Higgs ile paylaştı) ve 1997'de  Avrupa Fizik Topluluğu Yüksek Enerji ve Parçacık Fiziği ödülü (Brout ve Higgs ile paylaştı) gibi birçok ödül kazanmıştır. İstatiksel fizik alanında katkıları bulunmaktadır. François Englert'e 2013'te Higgs Mekanizması'nın keşfi nedeniyle Peter Higgs ile birlikte Nobel Fizik Ödülü verilmiştir.

François Englert, Holokost'dan kurtulan Yahudi bir ailede dünyaya gelmiştir. II. Dünya Savaşı'nda Naziler'in Belçika'yı işgali sırasında Yahudi kimliğini gizlemek zorunda kalmış ve Dinant, Lustin, Stoumont ve son olarak Annevoie-Roullion şehirlerindeki yetimhanelerde yaşamıştır. Bu şehirler daha sonra Amerikan ordusu tarafından kurtarılmıştır.

François Englert, 1955'te  Université Libre de Bruxelles'ten (ULB) elektromekanik mühendisi olarak mezun oldu. Daha sonra 1959'da yine bu üniversiteden doktora unvanını aldı. 1959'dan 1961'e kadar Cornell Üniversitesinde ilk olarak Robert Brout'un araştırma asistanı olarak daha sonra da yardımcı doçent olarak çalıştı. Daha sonra ULB'ye geri dönerek profesör olarak çalışmaya başladı. 1980'de Robert Brout'un da katılımıyla Kuramsal Fizik Grubunu kurdu. Englert 1998'de fahri profesörlük unvanını aldı. 2011'de şimdi ziyaretçi profesör olarak görev yaptığı Chapman Üniversitesi'nin Kuantum Çalışmaları Enstitüsüne katıldı.

Brout ve Englert 1964'te abelyen olan veya olmayan ayar vektörü alanlarının eğer boş uzay maddesel sistemlerde rastlanan belirli yapı tipleri ile donatılırsa kütle kazandığını gösterdi. Higgs, ayar alanları için olan Goldstone teoreminin hatalarına odaklanarak aynı sonuca ulaştı. Bu alandaki üçüncü yayın Geral Guralnik, C. R. Hagen  ve Tom Kibble tarafından yayımlandı. Bu bozonun keşfi hakkındaki bu üç yayın Higgs, Englert ve Brout ve Guralnik, Hagen, Kibble  tarafından yazıldı ve bu yayınlar Physical Review Letters tarafından bu keşif için birer kilometre taşı olarak görüldü.
Yapıyı anlatmak gerekirse, Her biri küçük mıknatıs bulunduran atomlardan oluşan bir ferromıknatıs düşünülebilir. Bu mıknatıslar hizaya geldiğinde ferromıknatısın içi yapılandırılan boş uzay ile yüksek oranda benzerlik taşır. Boş uzayın bu yapısına hassas olan ayar vektör alanları sadece belirli mesafelerde yayılırlar. Bu yapıya hassas olmayanlar ise hiçbir engelleme olmadan yayılırlar. Bunlar, kütlesiz kalırlar ve uzun mesafe etkileşimlerinden sorumludurlar. Bu şekilde, mekanizma bünyesinde uzun ve kısa mesafe etkileşimleri için bir tek birleştirilmiş kuram barındırır.
Brout ve Englert, Higgs ve Gerald Guralnik, C. R. Hagen ve Tom Kibble birçok fizikçi tarafından evrendeki tüm kütleden sorumlu olarak gördükleri aracıyı skaler bir alan (çoğunlukla Higgs alanı denir.) olarak tanıttı. Brout ve Englert ayrıca mekanizmanın bu skaler alan daha yapılandırılmış bir bir aracı ile değiştirildiğinde de geçerli olabileceğini gösterdi. Onların bu yaklaşımı onlara bu kuramın boylandırılabileceğini varsayımlarını sağladı. Boylandırılabilmenin nihai kanıtı, yirminci yüzyıl fiziğindeki büyük gelişmelerden biri, 1999 yılında bu çalışmalarından ötürü Nobel fizik ödülü alan Gerardus 't Hooft ve Martinus Veltman sayesindedir. Brout–Englert–Higgs–Guralnik–Hagen–Kibble mekanizması elektrozayıf kuvvet kuramının yapıtaşı olmuştur ve doğanın temel yasalarının birleştirilmesi görüşünün temellerini atmıştır.

1978'de “The Casual Universe” adlı makaleye International Gravity Contest'te birincilik ödülü
1982'de Temel etkileşimlerdeki anlık simetri kırılmalarının kuramsal olarak anlaşılmasına kakılarından ötürü Francqui Ödülü.
1997'de Yüksek Enerji ve Parçacık Fiziği Ödülü
2004'te Wolf Fizik ödülü
2010'da Kuramsal Parçacık Fiziği J. J. Sakurai ödülü
Kraliyet Emriyle 8 Temmus 2013'te François Englert, Belçika Kralı II. Albert tarafından baron unvanı verildi.
8 Ekim 2013'te Atom altı parçacıkların kütesinin kaynağının anlaşılmasındaki mekanizmaya olan katkılarından ötürü Fizik Nobel Ödülü. (Peter Higgs ile paylaştı.)

Higgs bozonu
Higgs mekanizması

François Englert's personal webpage4 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
François Englert's list of publications

Frederick Reines (d. 16 Mart 1918, Paterson, New Jersey - ö. 26 Ağustos 1998, Orange, Kaliforniya), Amerikalı fizikçi. Yaptığı nötrino deneyi ile 1995 yılında Nobel Fizik Ödülü almaya layık görüldü.

Reines Paterson, New Jersey'de doğdu. Ailesi dini sebepler nedeniyle Rusya'dan ABD'ye göç eden diğer Yahudilerle beraber göç etti. Ayrıca ailenin dört çocuğundan en küçüğüydü.

Reines, ilköğretim yıllarını Union City, New Jersey'de geçirdi. Orada Horace Mann İlköğretim Okulu'nda okudu. Ardından Union Hill Lisesi'ni bitirdi. Okulunda Tarih Forumu Üyesi'ydi. Okulunda Eagle İzci grubunda baş editör olmuştu.

Nötrino
Parçacık fiziği
Standart Model
Parçacık listesi

Frederick Reines: britannica.com 14 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
nobelprize.org13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Frits Zernike (d. 16 Temmuz 1888 - ö. 10 Mart 1966), 1953 yılında kendi buluşu olan Faz kontrast mikroskobu ile Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Hollandalı fizikçi. Keşfettiği mikroskop iç hücre yapısını incelerken, hücreleri boyalama yaparak öldürmeden rahatça çalışılmasına olanak sağlar.

Zernike, Hollanda Amsterdam'da Carl Frederick ve Antje Dieperink'in çocuğu olarak dünyaya geldi. Anne ve babası matematik öğretmeni olan Zernike, özellikle babasının fiziğe karşı olan tutkusunu paylaştı. Amsterdam Üniversitesi'nde fizik, kimya ve matematik alanlarında eğitim gördü. 1912 yılında gazlardaki opalleşme (yanardönerlik) üzerine yaptığı çalışmalar için bir ödül aldı. 1913 yılında Groningen Üniversitesi astronomik laboratuvarında, Jacobus Cornelius Kapteyn'in asistanı oldu. 1914 yılında Leonard Salomon Ornstein ile birlikte Ornstein-Zernike denklemi'nin türetilmesinde teorik olarak kritik rol oynadı. 1915 yılında, aynı üniversitede teorik fizik alanında bir pozisyon elde etti ve 1920 yılında teorik fizik profesörlüğüne terfi etti.

Jonas Ferdinand Gabriel Lippmann (16 Ağustos 1845 – 13 Temmuz 1921), Fransız-Lüksemburglu fizikçi ve mucittir. Fotoğrafik olaylarda renklerin karışmasını engelleyen bir yöntem bulması nedeniyle Nobel Fizik Ödülü aldı.

Gabriel Lippmann 16 Ağustos 1845 tarihinde Bonnevoie, Lüksemburg'da doğdu. Babası Isaïe bir Fransız Yahudi'dir. Babası  Bonnevoie'de eski manastır aile eldiven yapma işini başardı. 1848 yılında, aile Paris'e taşındı. Burada annesi (Miriam Rose (Lévy)) Lippmann'a özel ders vermeye başlamıştı. Ta ki Lycée Napoléon'nun saldırana kadar. Onun için matematiğe özel bir ilgisi olduğu, oldukça dikkatsiz ama düşünceli bir öğrenci olduğu söylenir. 1868 yılında, Paris'te Ecole Normale Supérieure'e kabul edildi. Burada “Agregation” sınavından başarısız oldu. Bu sınav ile öğretmen olabilirdi. Çünkü fizik okumayı tercih etmiyordu. 1872 yılında, Fransız hükûmeti, o Gustav Kirchhoff teşviki ile elektrikte uzmanlaşmayı başardı ve Heidelberg Üniversitesi'ne onu bir göreve gönderdiler. 1874 yılında doktorasını aldı. Lippmann 1875 yılında Paris'e geri döndü ve burada 1878 yılına kadar çalışmaya devam etti, ta ki Sorbonne'da fizik profesörü oluncaya kadar.

Lippmann çeşitli yıllarda fiziğin birçok konusunda katkılarda bulunmuştur.

Lippmann'ın erken bulgularından bir tanesi de elektrik ve kılcal olaylar arasındaki bağlantı olmuştur. Bu da ona duyarlı kılcal elektrometreyi geliştirmek için fikir sağladı, daha sonra, birinci ECG makinesinde kullanıldı Lippmann elektrometresi olarak da bilinir. Aşağıdaki gibi 17 Ocak 1883 tarihinde Glasgow Felsefe Kurumuna bir belge gönderdi.
“Lippmann'ın elektrometresi sıradan cam bir tüpün, uzun ve her iki ucu da açık çapı 7 milimetre, 1 metre ve sağlam bir destek tarafından dikine konumunda tutulur. Kılcal çap, milimetrenin 0,005 kadar alt ucu, bir kılcal alanına çekilir. Tüp cıva ile doldurulur ve kılcal noktası (hacim su 1-6) seyreltik sülfürik asit içine daldırılır ve asit içeren kabın alt biraz cıva vardır. Bir platin tel son olarak düzenlemeler yapıldı. Kılcal noktası 250 kadar çapları büyüteç mikroskop ile görülebilecek şekilde yapılır. Bu çok hassas bir alettir ve bu alet bir cismi tam 10.080 kez büyütebiliyor. Bu yüzden çok dikkatli kullanılması gereken bir icattır ve dakika elektromotor kuvvetlerinin ölçülmesi sağlar.
24 Temmuz 1875 tarihinde Sorbonne sunulan Lippmann'ın doktora tezi, elektrokapilarite oldu.

Her şeyden önce, Lippmann fotoğraf renkleri çoğaltmaya yönelik bir yöntemin mucidi olarak hatırlanır. Bu yüzden de 1908 yılında  Nobel Fizik ödülü aldı.
1886 yılında, Lippmann'ın ilgisi bir fotoğrafik plaka üzerinde güneş spektrumunun renkleri tespit etmek için bir yönteme yöneldi. 2 Şubat 1891 tarihinde, o Bilimler Akademisi’ne açıkladı: ”Görüntüyü bozmadan fotoğrafik plaka üzerindeki renk spektrumunun görüntüsünü almayı başardım”. Nisan 1892 O bir vitray pencerenin üzerindeki renklerin görüntülerini üretiminde başarılı olduğunu raporuna yazdı. Hahaş kırmızısı ve çok renkli bir papağanın görüntüsü almayı başardı. O akademiye renkli fotoğraf teorisini sundu 1894 yılında diğeri, 1906 yılında.

Optik girişim fenomen ışığın dalga şeklinde  yayılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Yansıyan belirli bir dalga boyunda ışık bir ayna tarafından kendi üzerine geri yansıtıldığı zaman, duran dalgalar oluşur. Aynı bir taşın dalgalanmaya neden olabileceği gibi. Bir havuz duvarıda taşın oluşturduğu dalgayı geri yansıtır. Sıradan tutarsız ışık durumunda, kararlı dalgalar sadece yansıtıcı yüzeyin yanındaki olan bir mikroskopik ince  hacmin içinde farklıdır.

Lippmann çekim plakası üzerine bir görüntü yansıtarak bu fenomeni kullandı çünkü görünür ışık dalga boyunu daha ayrıntılı kayıt etmek için. Alt mikroskobik küçük gümüş halojenür tahıl içeren çok ince ve neredeyse şeffaf fotografik emülsiyon haline destekleyen cam levha ışık geçirir. Yakın temas içinde sıvı cıva geçici bir ayna görevi görür ve emülsiyonu ters çevirir. Bu da görüntü yakalanırken duran dalgaların etkisinin azalmasına neden oluyor. Tabakalarda boşluk bıraktı. Bu boşluklar fotoğrafı ışığın dalga boyuna karşılık olarak geldi. Görüntünün her kısmı olarak bu eylemi yaptı.
Bitmiş plakası gün ışığı ya da görünür spektrumdaki dalga boyları tam aralığını ihtiva eden beyaz bir ışık kaynağı kullanılarak, neredeyse dik bir açıyla ön aydınlatılmıştır. Plaka üzerindeki her noktada, bu tabakaları üretti ışık ile yaklaşık olarak aynı dalga boyunda ışık güçlü arka izleyiciye doğru yansıtıldı. Emilen ya da sadece  geliştirilmiştir levhanın arka yüzüne uygulanan bir siyah yansıma önleyici kaplama ile absorbe edilmesi sağlanmıştır. Bunlar sayesinde yeniden ve tam renkli bir görüntü oluşturulması sağlanmıştır.
Lippmann'na göre süreç kolay değildi. Son derece ince taneli ve yüksek çözünürlüklü fotoğraf emülsiyonlara göre doğal olarak çok daha az ışık duyarlı sıradan emülsiyonlar daha fazladır, bu yüzden bu kadar pozlama süreleri istedi. Çok parlak güneşli konunun bir lens ile, bir dakikadan daha az bir kamera pozlama bazen mümkün oldu. Saf spektral renkler  parlaktır ve çoğaltılamaz ancak gerçek dünya nesneleri tarafından yansıtılan dalga boylarında kötü tanımlanmış geniş bantlar bazen sorunlu olabiliyor. Lippmann'a kadar renkli fotoğraf yapmayı başaran olmamıştı, o bir kâğıt üzerine baskı alması mümkün kıldı. Böylece her bir görüntü eşsizdi. Çok düşük açılı yüzey prizma genellikle istenmeyen yansımaları saptırmak için bitmiş plakanın önünü genellikle çimentolu bir biçimde kullanıyordu ve bu da kapağı büyük yapıyordu. En iyi etki için renkleri görmesi gerekli olduğu için  aydınlatma ve görüntüleme bazı düzenleme rahat kullanımını sağlamıştır. Özel plakalar ve yerleşik bir cıva rezervuar ile bir plaka tutucu 1900 dolaylarında birkaç yıldır piyasada mevcut olmasına rağmen laboratuvar da güzel sonuçlar almasına rağmen bu sadece bilimsel bir merak olarak gözüküyordu. Ama çalışıyordu renkli fotoğraf alabiliyordu. Lippmann'ın süreci lazer holografiyi habercisiydi. Bu ayrıca  fotoğraf ortamda kayıt duran dalgalara da dayanmaktadır. Denisyuk'un yansıma hologramları belli dalga boylarını yansıtırlar benzer laminar yapılara sahip olan. Bu tür birden fazla gerçek dalga boyundaki renkli hologramlar durumunda, renk bilgisi sadece Lippmann'ın işleminde kaydedilir ve yeniden üretilirdi. Lippmann renkli fotoğraf aksine, lazerler bir dalga boyunun dörtte biri içinde stabil tutulmalıdır.

1908 yılında, Lippmann tamamlayıcı fotoğrafçılığı tanıttı. Bu icadı birçok yatay ve dikey konumlardan göründüğü alabildiği gibi sahnenin görüntülerini kaydedebiliyordu. Çıkan görüntüleri lens benzeri bir dizi araç ile düzeltildiği ve incelendi zaman bir göz gibi küçük oluşan pozları tek bir bütün olarak gösteriyor. Gözün konumu gördüğü küçük resimleri hangi bölüm de olduğunu belirler. Etki, orijinal görüntünün görsel geometrisiyle yeniden olmasıdır.

1895 yılında fotoğraf kaydı kullanarak bu alanda kullanılabilecek iki sarkaçtan oluşan bir icatta bulundu.

8 Şubat 1886'dan beri üye olan Lippmann 1912 yılında başkan oldu ve ölene kadar başkanlık yaptı. Buna ek olarak, o Londra Royal Society Yabancı Üyesi oldu, Bureau des Longitudes'de üye oldu ve Büyük Ducal Enstitüsü üyesidir. 1892 yılında Société Française de photographie üyesi oldu ve 1896-1899 yılları arasında başkanlığını yaptı. Lippmann Fransa'da APPLIQUEE  théorique Institut d'optique kurucularından biriydi.

Lippmann 1888 yılında romancı Victor Cherbuliez'in kızıyla evlendi. 13 Temmuz 1921 tarihinde öldü.

J.P. Pier & J.A. Massard (eds) (1997):Gabriel Lippmann: Commémoration par la section des sciences naturelles, physiques et mathématiques de l'Institut grand-ducal de Luxembourg du 150e anniversaire du savant né au Luxembourg, lauréat du prix Nobel en 1908. Luxembourg, Section des sciences naturelles, physiques et mathématiques de l'Institut grand-ducal de Luxembourg en collaboration avec le Séminaire de mathématique et le Séminaire d'histoire des sciences et de la médecine du centre universitaire de Luxembourg, 139 p.
Lebon, Ernest, "Savants du jour : biographie, bibliographie analytique des écrits", comprenant Portrait de Gabriel Lippmann. - 1911. p. 70, Gauthier-Villars (Paris), 1909-1913.

Nobel Fizik Ödülü sahipleri listesi

Geoffrey Everest Hinton (d. 6 Aralık 1947), İngiliz-Kanadalı bilişsel ruhbilimci ve bilgisayar bilimcisi. Yapay sinir ağları konusundaki çalışmalarıyla tanınan Hinton 2013'te Google Brain projesine katılmıştır. 2018 Turing Ödülü'nü Yoshua Bengio ve Yann LeCun'la birlikte almaya hak kazanmıştır.
Geoffrey Hinton, yapay sinir ağlarıyla makine öğrenimini mümkün kılan keşifleri dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Princeton Üniversitesinden John Hopfield ile birlikte 2024 Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.
Geoffrey Hinton, 1978 yılında Edinburgh Üniversitesi'nde yapay zekâ üzerine doktorasını tamamlamıştır. Yapay sinir ağları üzerine yaptığı çalışmalar, veri madenciliği ve makine öğrenimi alanlarının yanı sıra konuşma tanıma, bilgisayarla görme ve dil işleme gibi çeşitli alanlarda çığır açıcı olmuştur. 1980'lerde, Rumelhart ve Williams ile birlikte geriye yayılım (backpropagation) algoritmasını geliştirmiştir. Bu algoritma, sinir ağlarının eğitiminde büyük bir devrim niteliğindedir ve günümüzde derin öğrenme modellerinin temelini oluşturmaktadır.
Hinton, 2012 yılında öğrencileri Alex Krizhevsky ve Ilya Sutskever ile birlikte gerçekleştirdiği "AlexNet" isimli çalışmasıyla büyük bir başarı elde etmiştir. Bu çalışma, görsel tanıma yarışması olan ImageNet'te birincilik kazanmış ve derin öğrenmenin potansiyelini göstererek yapay zekâ araştırmalarında büyük bir ilgi uyandırmıştır.
Akademik kariyerinin yanı sıra, Google'da da çalışmış ve burada yapay zekâ araştırmaları üzerine katkıda bulunmuştur. Hinton, Google Brain ekibinin bir üyesi olarak, yapay zekânın daha geniş çapta uygulanabilirliğini araştırmıştır. Yapay zekâ konusundaki etik meseleler ve yapay zekânın toplumsal etkileri üzerine de görüşler bildirmiştir.
Geoffrey Hinton, 2018 yılında Yann LeCun ve Yoshua Bengio ile birlikte yapay sinir ağları ve derin öğrenme alanındaki öncü çalışmaları nedeniyle Turing Ödülü'ne layık görülmüştür. Turing Ödülü, bilgisayar biliminin Nobel'i olarak kabul edilmektedir. Hinton'un çalışmaları, modern yapay zekânın temellerini atarak, pek çok teknolojik gelişmenin yolunu açmıştır.

Geoffrey William Marcy (d. 29 Eylül 1954), Amerikalı gökbilimci. Ötegezegen tespiti, keşfi ve karakterizasyonu alanında tanınan Marcy, Ekim 2015'te istifa etmeden önce Berkeley, California Üniversitesi'nde Astronomi Profesörü ve San Francisco Eyalet Üniversitesi'nde Yardımcı Fizik ve Astronomi Profesörü idi. Berkeley Astronomi Departmanındaki meslektaşları, cinsel taciz iddialarının ardından onu istifaya zorladı.
Marcy ve araştırma ekipleri, bilinen ilk 100 dış gezegenden 70'ini ve ayrıca Güneş benzeri bir yıldız olan Upsilon Andromedae'nin etrafındaki ilk gezegen sistemi de dahil olmak üzere birçok ötegezegeni keşfetmeleriyle tanınmaktadırlar. Marcy, NASA Kepler görevinde yardımcı araştırmacı olarak görev aldı. İş arkadaşları arasında R. Paul Butler, Debra Fischer ve Steven S. Vogt, Jason Wright, Andrew Howard, Katie Peek, John Johnson, Erik Petigura, Lauren Weiss, Lea Hirsch ve Kepler Bilim Ekibi yer almaktaydı.

George Elwood Smith, (10 Mayıs 1930 - 28 Mayıs 2025), Amerikalı fizikçi. Willard Boyle'ile CCD'nin ortak mücidi ve 2009 Nobel Fizik Ödülü'nün Willard Boyle ve Charles K. Kao'ile ortak sahibi.

George Smith White Plains New York'ta 1930 yılında dünyaya gelmiştir. Çocukluğu süresince ABD'nin farklı eyaletlerinde ikamet etmiş ve çeşitli okullara devam etmiştir. 1948 yılında lise eğitimini tamaladığında ABD donanmasına katılmıştır. Kore Savaşı devam ederken ordudaki görevine devam etmiştir. Miami Üniversitesi'nde yeterli sayıda ders aldıktan sonra Pensilvanya Üniversitesi'ne 1952 yılında kayıt olmuş, Kore Savaşı sırasında orduda görev aldığı için GI kanunu gereğinci üniversiteye burslu kaydolmuştur. 1955 yılında fizik bölünden mezun olmuş hemen sonrasında evlenmiştir. 1959 yılında doktora eğitimini tamamlayıp, doğrudan Bell Laboratuvarlarında katılmıştır. Burada Bill Boyle (Willard S. Boyle)'un başkanlık ettiği yeni bir araştırma bölümünde işe girmiştir. Bu dönemde yarı metallerin elektronik özellikleri üzerinde araştırmalar yapmıştır. Daha sonra Bill Boyle'un önermesi üzerine Bell Laboratuvarlarında yeni açılan Araç Konseptleri adlı bölümün başında getirilmiştir. 1969 yılında Boyle'ile birlikte CCD aletini icat etmiştir. Kariyeri boyunca 31 patent ve 40 akademik makale üretmiş, IEEE, Amerikan Fizik Topluluğu (American Physics Society) ve Ulusal Mühendislik Akademisi'nin bilimsel kurullarında yer almıştır.
28 Mayıs 2025 tarihinde öldü.
2009 yılında aldığı Nobel ödülü dışında 

1973 Ballantine Madalyası Franklin Institute – “CCD'nin icadı vesilesiyle.”
1974 Morris N. Liebman Ödülü – “CCD'nin icadı vesilesiyle.”
1986 Gelişim Ödülü Photographic Society of America– “CCD'nin icadı vesilesiyle.”
1999 IEEE Alet Araştırma Konferansı Ödülü – “CCD'nin icadı vesilesiyle.”
1999 Bilgisayar ve İletişim Ödülü– “CCD'nin icadı vesilesiyle.”
2001 Edwin Land Madalyası
2006 Charles Stark Draper Ödülü
gibi ödüllere de layık görülmüştür.

CCD (İngilizce Charged Couple Device)  19 Ekim 1969 yılında Boyle ve Smith tarafından Bell Laboratuvarlarında icat edilmiştir. CCD, ölçüm aletleri ve sensör tasarımında çığır açmıştır. Dijital kameralar, görüntü sensörleri ve optik tarayıcılar başta olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadırlar.

CCD
Nobel Fizik Ödülü
Nobel Ödülü
Willard Boyle
Charles K. Kao

Penn. Üniversitesi George Smith hakkında makale (İngilizce)24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Otobiyografisi (İngilizce)10 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

George Paget Thomson, (d. 3 Mayıs 1892 – ö. 10 Eylül 1975), Britanyalı fizikçi. Elektron kırınımının özelliklerini keşfetmesi ve dolayısıyla maddenin dalga özelliğini kanıtlaması sonucu 1937'de Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür.

Thomson İngiltere'nin Cambridge kentinde doğdu. Babası Nobel Ödüllü J. J. Thomson, annesi Cambridge Üniversitesi'ndeki bir tıp profesörünüm kızıydı. İlkokula Perse School'a gitti. Cambridge'den önce matematik ve fizik öğrenmek için Trinity Koleji'ne gitti ancak I. Dünya Savaşı'nın çıkması sonucu (1914) okulu bırakmak zorunda kaldı ve savaşa katıldı. Kısa bir süre Fransa'da aerodinamik üzerine çalıştı.
Thomson, 1921 yılında Sir Adam Smith'in kızı Kathleen Buchanan Smith ile evlendi. Bu evlilikten ikisi kız, ikisi erkek olmak üzere dört çocukları oldu. Bayan Thomson 1941 yılında öldü.

I. Dünya Savaşı'ndaki kısa hizmetinin ardından, kariyerine Aberdeen Üniversitesi'nde devam etmiştir. Thomson 1937 yılında Aberdeen'de elektron dalgalarının özelliklerini keşfinden ötürü Nobel Fizik ödülü'ne layık görülmüştür. Aynı keşfi bağımsızca ortaya çıkardıkları için Clinton Davisson'la bu ödülü paylaşmışlardır.
1930 yılında Imperial Koleji'ine profesör olarak atandı. 1930 sonları ve II. Dünya Savaşı sırasında askeri uygulamalar için nükleer fizikte uzmanlaştı. 1940-1941'de atom bombasını oluşturmayı tamamladı. Daha sonraki hayatında nükleer enerjiyle ilgili çalışmalarına devam etti. Aerodinamik ve toplumsal bilimler alanlarında eserler yazdı. 1943'te şövalye oldu. 1952 yılına kadar Imperial Koleji'nde devam etti.

Georges Charpak (1 Ağustos 1924, Dabrowica - 29 Eylül 2010, Paris), Polonyalı-Fransız fizikçidir.

Polonya-Ukrayna kökenli Yahudi bir ailenin çocuğudur. 7 yaşında Polonya'dan Fransa'ya yerleşti. Jerzy olan ismini Georges olarak değiştirdi. II. Dünya Savaşı sırasında direnişçilere katıldı. 1943 yılında Vichy Fransası hükûmeti tarafından tutuklandı ve Naziler tarafından Dachau Toplama Kampı'na gönderildi. 1945 yılında savaşın bitmesiyle kamptan kurtuldu. 1948 yılında maden mühendisi diplomasını aldı. 1954 yılında nükleer fizik alanında doktorasını tamamladı.
1992'de, "parçacık dedektörlerinin, özellikle de çok telli orantılı odanın keşfi ve geliştirmesinden dolayı"
Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi oldu.

Maskeler Aşağı! Astroloji, Kehanet, Telepati ve Diğer Yalancı Bilimlerin İçyüzü, (Georges Charpak, Henri Broch), Kapital Kitapları, Temmuz 2005

Biyografi 22 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Georges Charpak U.S Patent

Gerardus 't Hooft (d. 5 Temmuz 1946, Den Helder), hâlen Utrecht Üniversitesine bağlı Spinoza Enstitüsü ve Teorik Fizik Enstitüsünde profesörlük yapan Hollandalı teorik fizikçidir. 1999 yılında, tez danışmanı Martinus J.G. Veltman ile elektrozayıf etkileşimlerin kuantum yapısını keşifleri dolayısıyla Nobel Fizik Ödülünü kazanmışlardır.

Gerard 't Hooft Hollanda'nın Den Helder şehrinde 1946 yılında gemi mühendisi “H. 'T Hooft” ve “MA van Kampen” çiftinin çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Annesi daha on sekiz yaşındayken hayata veda eden babasını, 't Hooft, çok küçük yaşta kaybetmiştir. “Ita” adında bir kız kardeşi vardır. Sanat okuluna giden annesi, Fransızca dersleri aldıktan sonra özel Fransızca dersleri vermektedir. 1972 yılında evlendiği “Albertha A. Schik” ile iki kız çocuk sahibi olmuşlardır.

Sekiz yaşındayken 'büyünce ne olacaksın?' sorusuna “her şeyi bilen adam olacağım” diyen, 't Hooft, bilim insanı olmaya o zamandan karar vermiştir. Nobel için yazdığı otobiyografisinde bilimin ailesinin temelinde, genlerinde olduğunu ifade eden fizikçinin büyük amcası Frits Zernike, 1953 yılında faz kontrast mikroskobunu keşfettiğinde kararına daha sıkı sarılır. Diğer amcası, “Nicolaas Godfried van Kampen” Utrecht Üniversitesi'nde Teorik Fizik dalında profesörlüğe atandığında annesi küçük 't Hooft için bilimsel bir kariyer yerine sanat okumasını tavsiye etmiştir.

16 yaşında, Hollanda Ulusal Matematik Olimpiyatı'nda ikinci olan 't Hooft, Lahey'deki ‘Dalton Lisesi’'ne gitmiştir. Ünlü bilim insanı, lisans ve lisans üstü eğitimini aldığı Utrecht Üniversitesi'nden 1972 yılında doktorasını almıştır. Utrecht Üniversitesinde 1974 yılında akademik kariyeri başlayan 't Hooft 1977'den günümüze “Spinoza Enstitüsü” ve “Teorik Fizik Enstitüsü”nde profesörlük yapmaktadır.
Doktorasını aldıktan sonra Cenevre, CERNde araştırmalara katılmıştır. Burada Veltman ile birlikte  Yang-Mills kuramının kuvvetli etkileşimlerde uygulanılabilecek şekilde renormalize edilebilir olduğunu (Kuvantum Kromodinamiği (QCD) )göstermişlerdir. Böylece, yerçekimi dışındaki üç temel etkileşim ve parçacıklar bugün Standart Model olarak isimlendirilen kuvantum alan kuramı ile açıklanır olmuştur.

1999 yılı Nobel Fizik Ödülünü Gerardus ’t Hooft ile Martinus J. G. Veltman kazanmıştır. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisinin, “fizikte elektrozayıf etkileşmelerin kuantumlu yapısını açıklığa kavuşturmaları” nedeniyle verildiğini açıkladığı bu çalışma, aslında 1971 yılında Utrecht Üniversitesi'nde Veltman'ın yanında doktora yapmakta olan ‘t Hooft’un hazırladığı tez çalışmasıdır. O sıralar 24 yaşında bir öğrenci olan ‘t Hooft’un, bu zor problemi orijinal matematik yöntemler geliştirerek çözebilmesi dünyada ve Türkiye'de de yankılar uyandırmıştır.
Fizik otorilerince yıllardır beklenen,‘t Hooft ve Veltman’ın kazandıkları bu ödülün, biraz gecikmiş olduğu belirtilmiştir. Kendiliğinden simetri bozulması yoluyla kütle kazanımı sağlayan elektrozayıf etkileşme modelleri, 1960’ların başından beri gündemdeydi. Bu modeller arasından birisi, 1967’de Amerikalı Steven Weinberg ve İngiltere’de bulunan Pakistan’lı Abdus Salam tarafından önerilen ve bugün standard model olarak bilinen bir tanesi, zamanla öne çıkmıştır.
Öncesinde kuantumlu ayar alanteorileri olarak bu tür modellerin kesin hesaplamalara imkân verip vermedikleri bilinmemekteydi. Yani bir elekrozayıf bozunma için yarı-süre veya bir parçacık saçılması için tesir kesiti, kuantum elektrodinamiğinden bilinen yöntemlerle hesaplanırsa, bu hesaplardan belli sayılar bulunacağı, yani bir öngülerinin olup olmadığı henüz kuşkuluydu. Utrecht Üniversitesi’nde teorik fizik profesörü olan Martinus Veltman bu zor ve uzun bu hesapları yapabilmek için ilk bilgisayarla sembolik hesap program paketi olan “SCHOONSHIP”i geliştirmiştir. O dönemde onun yanında bu programı kullanan öğrencisi olan ‘t Hooft sonsuz
çıkan Feynman integrallerinin boyutsal regülarizasyonunu yaparak, standart model türü kuantumlu ayar alan teorilerinin renormalizasyonunu göstermiştir.Dolayısıyla bu modellerin belirli ve kesin öngörülerinin hesaplanabileceğini kanıtlamış olmuştur.
“İyi bir araştırmacı, elde ettiği sonuçları abartmak yerine mütevazı göstermeye dikkat eder.” diyen 't Hooft, bilimin başarılı olmasının nedenlerinden birinin özünde bir hata düzeltme mekanizması ile birlikte yapılanmış olmasını göstermektedir.

Prof.Hooft İletişim ve Akademik Sayfası (İng.) 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'CERN'deki LHC deneyleri'(kara delikler) Doç.Dr. Kerem Cankoçak - (ITU Fizik bölümü) Türkçe — PDF 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Elektrozayıf Etkileşmelerin Kuantumlu Yapısı' Prof. Dr.Tekin Dereli- ODTÜ Fizik Dalı - (İTÜ) Türkçe — [2] 18 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tüm makale ve eserleri 26 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Otobiyografisi (İng.) 9 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Web Sitesi 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gerard't Hooft (2008). Maddenin Son Yapı Taşlar. TÜBİTAK YAYINLARI. ISBN 9789754032994. 24 Aralık 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Mart 2012. 

M-Kuramı
Kuantum mekaniği
Kuantum alan kuramı
Nobel Fizik Ödülü

Nils Gustaf Dalén (30 Kasım 1869 - 9 Aralık 1937), AGA cooker ve Dalén light'ın mucidi, AGA şirketinin kurucusu Nobel Fizik Ödülü sahibi fizikçi İsveçli mucittir. 1912 yılında fenerlerin ve şamandıraların aydınlatılmasında kullanılan gaz akümülatörleri ile beraber kullanılan otomatik regülatörleri icat etmesi sayesinde Nobel Fizik Ödülü kazanmıştır.

Dalén Västra Götaland ilinin küçük bir köyü olan Stenstorp'ta doğdu. Ailesinin çiftliğini yönetiyordu, sonrasında çiftliği bostan, süt ürünleri ve tohum tüccarlığı alanlarında genişletti. 1892 yılında süt yağını test edip sütün kalitesini ortaya koyan bir alet icat etti ve bu yeni icadını Gustaf de Laval'a göstermek için Stockholm'e gitti. De laval icattan etkilendi ve kendi kendini eğiten Dalén'i basit teknik eğitim alması için cesaretlendirdi. Dalén Chalmers Teknik Üniversitesi'ne kabul edildi. 1896 yılında master ve doktorasını tamamlamış olarak Chalmers Teknik Üniversitesini bıraktı. Dalén tam Gustaf de Laval'in tipinde bir mucitti. İmkânsız şeyleri denemekten korkmazdı, fakat şirket ekonomisi yönetiminde oldukça dikkatli davranırdı. Bir ürünü piyasaya sürmeden önce pazarda yer edineceğinden emin olurdu.

1906 yılında Dalén bir asetilen üreticisi ve dağıtıcısı olan Gaz Akümülatör şirketinde baş mühendis olarak görev almaya başladı. 1909 yılında bu şirkette müdürlük statüsüne yükseldi ve şiketin adını Svenska Aktiebolaget Gasaccumulator olarak değiştirdi. AGA Dalén'sin ürünlerini kullanan denizfenerleri geliştirmeye başladı. 1910 yılında şirket Lidingö'den büyük bir arsa aldı ve 1912 yılında üretim tesisinin tamamlanmasıyla Stockholm'den buraya taşındılar.
Hayatı boyunca AGA İsveç'te en yenilikçi ve en büyük üretime sahip olan şirket oldu. Nihayet 1970'li yılların başlarında AGA şirketi dahil olduğu piyasaların azalması nedeniyle endüstriyel alanda kullanılan gazların üretimi üzerinde yoğunlaştı.

Dalén başlarda çok yanıcı hidrokarbon türevi bir gaz olan asetilen ile çalışıyordu. Dalén Agamassan (Aga) isminde bir kaplama malzemesi icat etti. Bu malzeme gazı emip güvenli bir şekilde saklanması ve dolayısıyla ticari olarak kullanmaya olanak sağlıyordu.
Asetilen aşırı parlak beyaz bir ışık üretiyordu. Sonuç olarak LPG'nin sağladığı donuk ışığı kullanan deniz fenerleri, asetilen kullanmaya başladılar.  Dalén yeni yakıtının kullanımında işe yarayacak Güneş vanası adında yeni bir icat geliştirdi. Bu alet ışığın sadece gece yanmasını sağlayıp enerji tasarrufu yapıyor ve fenerlerin kullanım ömürlerini uzatıyordu.
Dalen Flasher isimli cihaz, pilot alevden farklı olarak, sadece fener ışık yayacağı zaman çalışıyordu. Cihaz gaz tüketimini yüzde doksan oranda azaltıyordu. AGA deniz feneri donanımları elektrik kaynağı kullanmadan çalışıyordu ve bu yüzden oldukça emniyetliydiler.
Bu seri üretim, sağlam ve küçük şamandıralar İskandinavya gibi dalgalı bir kıyıyı daha yaşanılabilir ve güvenli kılıyordu. AGA deniz fenerleri bütün Panama Kanalını aydınlatmaktaydı.

Dalen 1922 yılında AGA cooker isimli bir tür fırın olan icadının patentini almıştır. Fırın üzerindeki deneylerini, 1912'de AGA Lidingö'ye taşıdığı sırada inşa ettiği Villa Ekbacken'deki kişisel mutfağında gerçekleştirmiştir. Fakat icadını kendi gözlerinle görememiştir. Bunun nedeni ise 1912 yılında bir test sırasında olan patlamada gözlerini kaybetmesidir. Fırın'ı geliştirmeyi ailesin yardımları ile gerçekleştirmiştir.

Dalén'in ebeveynleri Anders ve Lovisa Dalén dir. 1901 yılında Elma Persson ile evlenmiştir. İkisi erkek ikisi kız olmak üzere 4 çocukları olmuştur.

Maja, Silfverstolpe ile evlenmiştir. (1904-1995)
Gunnar (1905-1970)
Anders(1907-1994)
Inga-lisa, Keen ile evlenmiştir. (1910-2006)

1912 yılında, Dalén akümülatörlerin maksimum basınçlarda ki tepkilerini ölçerken asetilenden ötürü oluşan patlamada gözlerini kaybetmiştir. Aynı yılın devamında Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır. Çok hasta olduğu için Dalén'in yerine törene Karolinska Enstitüsü'nde göz hastalıkları profesörlüğü yapan kardeşi Albin Dalén katılmıştır.
Tanıtma sunumu, bilimin gelişmesi için kendi kişisel güvenliğini tehlikeye atmış Dalén'e iltifat niteliğindeydi. Kör olmasına rağmen Dalén AGA şirketini 1937 yılında ölene dek yönetti. Yaşamı boyunca 100 patente sahip olmuştur.

1912 Nobel Fizik Ödülü
İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi üyeliği
Bilim ve Mühendislik Akademisi üyeliği

Gustaf Dalén biography AGA şirketinden.
(İsveççe) The Dalén Museum 22 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
nobelprize.org: Gustaf Dalén biography 22 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gustav Ludwig Hertz (d. 22 Temmuz 1887, Hamburg - ö. 30 Ekim 1975, Berlin), Alman fizikçi.

Heinrich Hertz'in yeğenidir. Öğrenimini Göttingen, Münih, Berlin, Eindhoven (Hollanda) üniversitelerinde tamamladıktan sonra 1925'te Halle Üniversitesi'ne profesör olarak atandı ve 1928'de Berlin Fizik Enstitüsü'nün müdürlüğüne getirildi. 1945'te SSCB hesabına atom araştırmaları yaptı ve 1954'te Leipzig Üniversitesi'nde profesörlüğe atandı. İlk çalışmaları gazların yayınımını içerir. 1925'te atom fiziği konusundaki çalışmalarından ötürü James Franck ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Bu iki fizikçi, yoğunluğu azaltılmış bir gazın atomlarına hızlı elektronlar fırlatarak fluorışı olaylarının mekanizmasını aydınlattılar. İki meslektaş daha 1913'te kuvantum kuramına göre, atomdaki elektronların enerji düzeyi kavramını ortaya atmışlardı.

Gérard Albert Mourou (d. 22 Haziran 1944, Albertville), Fransız fizikçi ve akademistendir. Elektrik mühendisliği ve lazerler üzerine çalışmalarda bulunmaktadır. 2018 yılında Nobel Fizik Ödülü kazanmıştır.

Grenoble Üniversitesi'nden 1967'de mezun olmasının ardından, 1973'te Pierre ve Marie Curie Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. Doktorası öncesinde, Kaliforniya Üniversitesi, San Diego ile École Polytechnique öğretim kadrosunda yer aldı. Sonrasında, Rochester Üniversitesi bünyesindeki Lazer Enerji Bilimi Laboratuvarında çalıştı. 1988'de akademik kadrosuna dahil olduğu Michigan Üniversitesi'nden 2005'e ayrılarak, 2008'e kadar École Polytechnique bünyesinde çalıştı. Arthur Ashkin ve Donna Strickland ile birlikte 2018'de, "lazer fiziği alanındaki önemli buluşları", özellikle de "yüksek yoğunluklu, ultra kısa optik darbeleri oluşturma yöntemi"nden dolayı Nobel Fizik Ödülü'nün sahibi oldu.

R. W. Wood Ödülü (1995)
SPIE Harold E. Edgerton Ödülü (1997)
IEEE LEOS Quantum Electronics Award (2004)
Willis E. Lamb Lazer Bilimi ve Kuantum Optiği Ödülü (2005)
Charles Hard Townes Ödülü (2009)
Frederic Ives Madalyası (2016)
Nobel Fizik Ödülü (2018, Arthur Ashkin ve Donna Strickland ile birlikte)

Mourou, Gérard (2004). "53. The dawn of ultrafast science and technology at the University of Rochester." (PDF).  Stroud, Carlos (Ed.). A Jewel in the Crown: 75th Anniversary Essays of The Institute of Optics of the University of Rochester. Rochester, NY: Meliora Press. s. 272. ISBN 978-1580461627. 3 Ekim 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 10 Şubat 2019. 

Gérard Mourou, Google Akademik tarafından dizinlenen yayınlar

Hans Albrecht Bethe (Almanca telaffuz: [ˈhans ˈalbʁɛçt ˈbeːtə]; d. 2 Temmuz 1906 – ö. 6 Mart 2005) astrofizik, kuantum elektrodinamiği ve katı hâl fiziğine önemli katkılarda bulunmuş, 1967'de yıldız nükleosentezi teorisi üzerine yaptığı çalışma ile Nobel Fizik Ödülü almış annesi Yahudi, babası Alman olan nükleer fizikçi.
1928'de doktorasını Münih Üniversitesinde bitirdi. 1930'larda Nazilerin güçlenmesiyle Avrupa kıtasını terk etti, Amerika'ya yerleşti. 1935'te Cornell Üniversitesinde fizik profesörü olarak görev yapmaya başladı.
Bethe'nin burada güneş enerjisi ve füzyon Enerjisi ile ilgi araştırmaları onu Los Alamos'daki atom bombası çalışmalarının başına getirdi. II. Dünya Savaşından  sonra Bethe, Edward Teller ile birlikte hidrojen bombasının geliştirilmesi için çalıştı. Sonra 1956'dan 1964'e kadar başkanın danışma komitesinde görev aldı. 1958 yılında nükleer silahsızlanma çalışmalarına Başkanlık etti. 1963'teki Sovyetler Birliği ile yapılan antlaşlamada görev aldı. Başkan Eisenhower, Kennedy ve Johnson'a danışmanlık yaptı.
1967'de Nobel Fizik ödülünü aldı. Bundan sonraki yaşamında Nükleer savunma sistemlerine karşı mücadele verdi. 1975 yılında Cornell Üniversitesi'nden emekli oldu.
Süpernova enerjilerinde kullanılan Bethe birimi Hans Bethe'nin adından türetilmiştir.

Özel

Genel
Sonboyut

Three Lectures by Hans Bethe10 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kuantum Teorisi üzerinde 3 Ders

Hans Georg Dehmelt (9 Eylül 1922, Görlitz, Almanya - 7 Mart 2017, Seattle, Amerika Birleşik Devletleri.), Alman asıllı Amerikalı fizikçidir. 1989 yılında fizik dalında Nobel Ödülü almıştır.

Dehmelt Berlin'de büyümüş, 1940 yılında orduya yazılmış ve Stalingrad Muharebesi'ne katılmıştır. Daha sonra askeri eğitim programı çerçevesinde Wrocław Üniversitesi'nde fizik okumuştur. 1944 yılında tekrar savaşa gönderilmiş, Batı Cephesi'nde Ardenler Taarruzu sırasında Amerikalı askerler tarafından esir alınmıştır. 1946 yılında serbest kaldıktan sonra eğitimini Göttingen Üniversitesi'nde sürdürmüş ve 1948 yılında diplomasını almıştır. ABD'den aldığı davet üzerine 1952 yılında Washington Üniversitesi'ne geçmiş ve burada 1961 yılında profesör olmuştur. Dehmelt 2002 yılında emekliye ayrılmıştır.

1989 yılında Nobel Fizik Ödülü'nün yarısını Amerikalı fizikçi Norman Foster Ramsey almış, diğer yarısını ise geliştirdikleri iyonları hapsetme tekniği için Alman fizikçi Wolfgang Paul'la Hans Dehmelt paylaşmışlardır.
Dehmelt ayrıca 1995 yılında ABD Ulusal Bilim Vakfı'nın (National Science Foundation) Ulusal Bilim Ödülü'nü (National Medal of Science) de almıştır.

Johannes Hans Daniel Jensen (d. 25 Haziran 1907 - ö. 11 Şubat 1973) Alman nükleer fizikçi. II. Dünya Savaşı sırasında Alman nükleer enerji projesi olarak bilinen Uranyum Kulübü'nde çalıştı ve uranyum izotopların ayrılması amacıyla çalışmalar yürüttü. Savaştan sonra Jensen Heidelberg Üniversitesi'nde profesör olarak görev aldı. Ayrıca University of Wisconsin-Madison, Institute for Advanced Study, Indiana Üniversitesi ve California Teknoloji Enstitüsü'nde misafir profesör olarak çalıştı.
Jensen, Maria Göppert-Mayer ile  birlikte nükleer kabuk modeli çalışmaları nedeniyle 1963 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır.

Otto Haxel, J. Hans D. Jensen, and Hans E. Suess On the “Magic Numbers” in Nuclear Structure, Phys. Rev.Volume 75, 1766 - 1766 (1949). Institutional affiliations: Haxel: Max-Planck Institut für Physik, Göttingen; Jensen: Institut für theoretische Physik, Heidelberg; and Suess: Inst. für physikalische Chemie, Hamburg. Received 18 April 1949.
Helmut Steinwedel, J. Hans D. Jensen, and Peter Jensen Nuclear Dipole Vibrations, Phys. Rev. Volume 79, Issue 6, 1019 - 1019 (1950). Institutional affiliations: Steinwedel and J. H. D. Jensen - Institut für theoretische Physik, Universität Heidelberg and Peter Jensen - Physikalisches Institut, Universität Freiburg. Received 10 July 1950.

Beyerchen, Alan D. Scientists Under Hitler: Politics and the Physics Community in the Third Reich (Yale, 1977) ISBN 0-300-01830-4
Hentschel, Klaus, editor and Ann M. Hentschel, editorial assistant and Translator Physics and National Socialism: An Anthology of Primary Sources (Birkhäuser, 1996) ISBN 0-8176-5312-0
Hoffmann, Dieter Between Autonomy and Accommodation: The German Physical Society during the Third Reich, Physics in Perspective7(3) 293-329 (2005)
Jensen, J. Hans D. Glimpses at the History of the Nuclear Structure Theory, The Nobel Prize in Physics 1963(12 December 1963)8 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stech, Berthold J.H.D. Jensen:  Personal recollection of Heidelberg
Walker, Mark German National Socialism and the Quest for Nuclear Power 1939–1949 (Cambridge, 1993) ISBN 0-521-43804-7

Heike Kamerlingh Onnes (Felemenkçe telaffuz: [ɦɛi̯.kə ˈkaː.mər.lɪŋ ˈɔ.nəs]; d. 21 Eylül 1853, Groningen - ö. 21 Şubat 1926, Leiden), Nobel ödüllü Hollandalı fizikçidir. Soğutma teknikleri ve malzemelerin yaklaşık mutlak sıfıra kadar soğutulduğunda nasıl davrandığı konularında araştırmalar yapmıştır. Onu süperiletkenlik olgusunu araştırmaya sevk eden en önemli olay 1908 yılında 0,9 K'de  helyumu sıvılaştırmayı başarmasıdır.

21 Eylül 1853 tarihinde Kamerlingh Onnes Hollanda'nın Groningen şehrinde doğdu. Babası Harm Kamerlingh Onnes bir tuğla fabrikası sahibiydi. Annesinin adı ise Anna Gerdina Coers'di. 1870 yılında Groningen Üniversitesinde önlisansa başladı. 1871 ve 1873 yıllarında Heidelberg Üniversitesinde Robert Bunsen ve Gustav Kirchhoff'la çalıştı. Yine Groningen Üniversitesinde 1878 ve 1879 yıllarında doktora tezini hazırladı. Aynı zamanda 1878 ile 1882 yıllarında Johannes Bosscha'nın asistanlığını yaptı. 1881 ve 1882 yıllarında Delft Teknik Üniversitesinde eğitim görevlisi olarak çalıştı.  1883 yılında Delft'te, tezleri için önerilerde bulunduğu Pieter Zeeman ile tanıştı.
Onnes, 1882 ile 1923 yıllarında Leiden Üniversitesinde deneysel fizik profesörlüğü yaptı. 1904 yılında ise Düşük sıcaklıklar fiziği üzerine çalışmalarını yapabileceği bir laboratuvar kurdu. 1908 yılında Hampson-Linde döngüsünü ve Kriyostat kullanarak Helyum'u sıvılaştıran ilk fizikçi oldu. Joule-Thomson etkisi kullanarak -269 °C - 3 K olan yeryüzündeki en soğuk sıcaklığa düşürmeyi başardı. Bu deneyde kullanılan orijinal ekipmanlar hala Leiden'de bulunan Boerhaave Müzesinde yer almaktadır.
Bu başarısı sayesinde Onnes, 4,2 K'e kadar olan düşük sıcaklıklarda fiziksel özelliklerin araştırılmasını mümkün hale getirmiş oldu. Daha sonra, metallerin elektriksel dirençlerinin en düşük sıcaklık bölgelerindeki değişim süreçlerini incelemeye başladı. Yaklaşık  3 yıl kadar sonra Onnes, cıva metalinde DC elektriksel direncin kritik sıcaklık diye adlandırıldığı sıcaklık ve altındaki sıcaklıklarda ölçülemeyecek kadar küçük bir değere düştüğünü gözlemledi.
Bu gözlemlerin ardından iletkenlerin sıfır elektrik direncinin yanı sıra manyetik alanı dışladıkları belirlendi. Meissner etkisi adı verilen bu olay, süperiletkenlik kuramının açıklık getirilmesi gereken en önemli noktalarından birisidir. Mıknatıs üzerine konulan süperiletken bir malzemenin havada asılı kalmasını sağlayan kuvvet, Meissner etkisiyle doğrudan açıklanabilir. İletkenlerin üstüniletken hale geçtikleri kritik sıcaklık Kritik sıcaklık (TC), uzun yıllar birkaç Kelvin civarında kaldı. Onnes ve arkadaşlarının süperiletkenlik olayını keşfettikleri cıva için TC 4,2 K idi.

Matteucci Madalyası (1910)
Rumford Madalyası (1912)
Nobel Fizik Ödülü (1913)
Franklin Madalyası (1915)

Akmazlık
Sıcaklık
Mutlak sıcaklık

Boerhaave Müzesi 17 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leiden Üniversitesi Dünya üzerindeki en soğuk yer 1 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Heinrich Rohrer (6 Haziran 1933 - 16 Mayıs 2013), Gerd Binnig ile taramalı tünelleme mikroskobunu tasarlayıp 1986 Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşan İsviçreli bilim insanı.
Rohrer Buchs, St. Gallen'da ikiz kız kardeşinden yarım saat sonra doğmuştur. 1949'da ailesi ile birlikte Zürih'e taşındıklarında rahat bir çocukluk geçirdi. 1951 yılında Wolfgang Pauli ile birlikte çalışarak İsviçre Federal Enstitüsü'ne kabul edildi. Doktora tezi, Jörgen Lykke Olsen tarafından başlatılan bir projede manyetik alan kaynaklı süperiletken geçişlerinde Süperiletkenlerin uzunluk değişimlerini inceledi. Çalışmaları sırasında, araştırmalarını gece yarısı şehir uyurken ve sessizken yapmak zorunda olduğunu çünkü araştırmalarının titreşimlere karşı çok hassas olduğunu fark etti.
Çalışmaları, bulunduğu orduda İsviçre dağ piyadeleri tarafından kesintiye uğratıldı. 1961 yılında, Rose-Marie Egger ile evlendi.

Antoine Henri Becquerel (15 Aralık 1852 - 25 Ağustos 1908), Fransız fizikçi, radyoaktivitenin kâşiflerindendir. 1903 Nobel Fizik Ödülü sahibidir. SI ölçü sistemindeki radyoaktivite birimi Bekerel (Becquerel, Bq) onun ismine ithafen verilmiştir.
Babası Alexander Edmond Becquerel, Paris Doğa Tarihi Müzesi'nde uygulamalı fizik profesörüydü. Henri, Ailesinin bilim geleneğini devam ettirerek 1872 yılında École Polytechnique okuluna başladı ve 1888 yılında fizik üzerine doktorasını verdi. 1878 ile 1892 yılları arası Paris Doğa Tarihi Müzesi'nde asistan, sonrasında da profesör olarak görev aldı. 1895 yılında École Polytechnique'te fizik profesörü olarak göreve başladı.
1896'da Becquerel yağmurlu havadan dolayı birkaç gün uranyum tuzlarını güneş ışığına maruz bırakamadı. Siyah kağıda sarılı film ve üstüne konmuş uranyum bileşiği, birkaç gün çekmecesinde bekletti. 1 Mart günü, belli bir nedeni olmaksızın, çekmecedeki filmi banyo etti ve uranyum kristalinin güneş ışığına maruz kalmadığı halde filme iz bıraktığını gördü. Becquerel, bunu X ışınlarına benzer görünmez bir ışın olarak tanımladı.

Becquerel bulduğu bu sonucu 2 Mart 1896'da kısa bir makale olarak Fransa Bilimler Akademisi'ne okudu. Bu olay o tarihten itibaren 1898 yılına kadar Becquerel ışınları olarak adlandırıldı. 1898'de Marie Curie bu adı, daha genel bir ad olan radyoaktivite ile değiştirdi.
Becquerel radyoaktiviteyi bulmasının ardından üç ayrı keşfe daha imza attı. 1899 ve 1900 yılları arası beta parçacıklarının elektrik alan ve manyetik alan içerisinde saptığını gözlemleyerek beta parçacıklarının İngiliz fizikci J. J. Thomson'un yeni keşfettiği elektronlar ile aynı parçacık olduğunu gösterdi. Bunun yanı sıra, yeni hazırlanmış uranyumun belli bir süre sonra kısmen yok olduğuna ve radyoaktiflik kazandığına dikkat çekti. Bu gözlem, 1890 yılında Ernest Rutherford ve Frederick Soddy tarafından radyoaktif bozunma olarak adlandırılacaktı. Son olarak 1901 yılında cebinde taşıdığı radyumun vücudunda yanma yarattığını bildirerek, sağlık fiziğine ve radyum kanser tedavisine katkıda bulunmuş oldu.

Birçok onur ödülü ve Fransa'da ve dünyadaki çeşitli akademik topluluklara olan üyeliklerine layık görüldü. 1903 yılında Pierre Curie ve Marie Curie ile birlikte radyokativitenin keşfinde oynadığı rolden dolayı Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

25 Ağustos 1908 tarihinde Fransa'nın Le Croisic şehrinde öldü. Ölümünün ardından onuruna, radyoaktivitenin SI ölçü sistemindeki birimine Bekerel (Becquerel veya Bq olarak da adlandırılır) ismi verildi. Ayrıca biri Ay'da diğeri Mars'ta olmak üzere iki kratere Becquerel krateri ismi verildi.

Henry Way Kendall (9 Aralık 1926 - 15 Şubat 1999), derin inelastik saçılma ilgili öncü niteliğindeki araştırmaları için "Jerome Isaac Friedman ve Richard E. Taylor ile birlikte 1990 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Amerikalı parçacık fizikçisi.

Sanayici bir ailenin çocuğu olarak Boston'da doğdu. 1950 senesinde Amherst College'de matematik öğrenimi gördü.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde, pozitronyum üzerine deneysel bir çalışmadan oluşan yüksek lisans araştırması yaptı ve 1955 yılında doktorasını tamamladı. 60'ların başlarındaki Way Jerome Friedman ve Richard Taylor ile çalıştı. Stanford Üniversitesi'nde Robert Hofstadter araştırma grubunun beş yıl geçirdi. Way Stanford'da Wolfgang KH Panofsky ile yakın bir çalışma ilişkisi içerisine girdi.
Daha sonra hayatının geri kalanını geçirmek üzere MIT Fizik Bölümüne, geri döndü. 1982 yılında Fen Bilimleri Amerikan Akademisi Üyesi seçildi.

Kendall 1969 yılında Duyarlı Bilim Adamları (UCS) Birliği'nin kurucu üyelerinden biri oldu.1999 yılından ölümüne kadar 1974 UCS Başkanı olarak görev yaptı. Ayrıca Jason Savunma Danışma Grubu üyesi idi

Kendall Florida da yaptığı dalış sırasında bilincini yitirdi ve boğularak öldü.

Photograph, Biography and Bibliographic Resources 18 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Office of Scientific and Technical Information, United States Department of Energy
Oral History interview transcript with Henry Way Kendall 25 and 26 November 1986, American Institute of Physics, Niels Bohr Library and Archives 13 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Herbert Kroemer (25 Ağustos 1928, Weimar - 8 Mart 2024), Nobel ödüllü Alman kökenli Amerikalı fizikçidir.

Herbert Kroemer Weimar'daki Friedrich Schiller lisesini bitirdikten sonra, 1947 yılında Jena şehrindeki Friedrich Schiller Üniversitesi'nde fizik eğitimine başladı. Friedrich Hund ve diğer hocaların derslerine devam etti. Batı Berlin'e yardım amacı ile kurulan Berlin Hava Köprüsü'nün kurulduğu dönemde staj yapmak üzere Berlin'de bulunan Kroemer, bu fırsattan yararlanarak batıya kaçtı ve eğitimine Göttingen’deki Georg August Üniversitesi’nde devam etti. 1952 yılında, Richard Becker’in yanında, teorik fizik dalında, sıcak elektronların Transistörlere etkileri konulu doktorasını yaptı. Hemen ardından Almanya Federal Posta İdaresi, Telekomünikasyon Merkezi’nde, kendi deyimiyle Uygulayıcı Teorisyen olarak işe başladı. 1954 yılında Amerika’ya gitti ve Princeton Üniversitesi’nde ve Palo Alto’da çeşitli araştırma ve geliştirme projelerinde çalıştı. 1968 ile 1976 yılları arasında Boulder’deki Colorado Üniversitesi’nde fizik profesörü olarak çalıştı, daha sonra Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi’ne geçti.

Herbert Kroemer hiçbir zaman güncel konularda çalışmadı. Yıllar sonra kullanılabilecek konular üzerinde çalışmayı her zaman yeğlemiştir. 1950'li yıllarda üzerinde çalıştığı gigahertz frekanslarındaki performans yükseltici transistörleri mümkün kılan çalışması ve 1963 yılında geliştirdiği, laserle ilgili çalışma, ancak 1980'li yıllarda epitaxie’nin geliştirilmesinden sonra kullanılabilmiştir.
Santa Barbara'da çalıştığı zamanlar, teorik çalışmaların yanı sıra, deneysel çalışmalara da yöneldi. 1970'lerde molekül ışınları epitaxie geliştirme çalışmalarına katıldı ve bu çalışmalarda galyum ile fosfor'un birleştirilmesi (GaP) ve galyum ile arsenik birleştirmesi (GaAs) gibi yeni materyal kombinasyonlarını silisyum altkatmanları olarak üretti ve inceledi. 1985 yılından itibaren indiyum ile arsenik (InAs) birleştirilmesi, galyum ile antimon (GaSb) birleştirmeleri ve alüminyum ile antimon (AlSb) birleştirmeleri ile ilgilenmeye başladı.
2000 yılında Zhores Iwanowitsch Alferow ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'nün yarısını, yüksek hız ve optoelektronikde kullanılan yarı iletken ayrı cins yapıların ("developing semiconductor heterostructures used in high-speed- and opto-electronics") geliştirilmesi çalışmaları nedeni ile aldı. Ödülün diğer yarısı entegre çiplerin (Tümleşik devre) geliştirilmesi çalışmaları nedeni ile Jack Kilby'ye verildi.

J.J. Ebers Award, Institute of Electrical and Electronics Engineers(IEEE), 1973
Heinrich-Welker-Medaille, International Symposium on GaAs and Related compounds, 1982
National Lecturer, IEEE Electron Devices Society, 1983
Jack Morton Award, IEEE, 1986
Humboldt Araştırma Ödülü, 1994
Nobel Fizik Ödülü, 2000
Friedrich Schiller Üniversitesi Fizik ve Astronomi Fakültesi tarafından verilen onursal doktora 20 Mayıs 2008

http://nobelprize.org/nobel_prizes/physics/laureates/2000/ 19 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nobel Fizik Ödülü16 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
nobelpreis.org (Türkçe)

Hideki Yukava (湯川 秀樹 Yukawa Hideki) (23 Ocak 1907, Tokyo - 8 Eylül 1981, Kyoto), Japon fizikçidir.
Kyoto Imperial University mezuniyeti sonrasında teorik fizikle, özellikle elementer parçacıklar konusu ile ilgilenmeye başlamıştır. 1933 yılında Osaka Üniversitesine Doçent olarak başlamıştır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'de kalan ilk japon öğretim üyelerinden biri. 1955'te Japonya'ya döndü ve Kyoto Üniversitesi'nde yeniden ders vermeye başladı. 1935'te mezonlar teorisini ortaya atmıştır. Bu proton ve nötronlar arası ilişkiye ait bir teoriydi. İki yüklü parçacık arasındaki elektromanyetik etkileşimin gizli foton parçacıkları arasındaki değiş-tokuşun bir sonucu olarak kabul edilmesini göz önüne alan Yukawa, nukleonlar arasındaki nükleer etkileşimin bu ara kuvanton nükleonları yani mezonlar arasındaki değiş-tokuştan doğduğunu varsaydı. Heisenberg bağıntılarına dayanarak ve nükleer etkili olduğu uzaklık değerini (çekirdek boyutlarının büyüküğü düzeyinde, yaklaşık 10−15 metre) daha 1935'te bu kuvantonların kütlesini kütlesini ve yaşam süresini hesaplayabileceği veriler buldu. Yukawa'nın tamamen kuramsal olan öngörüsü bir yıl sonra doğrulandı. Anderson ve Blackett kozmik ışınları çözümlerken mezonu (ya da pionu) deneysel yoldan buldular.
Yukava 1940 yılında Kyoto Üniversitesi'nde profesör olmuştur. 1940 yılında Japon Akademisi İmparatorluk Ödülü 'nü almıştır. Mezonlar ve alanların kuvantal kuramı üstüne çalışmaları ona 1949'da Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırdı. Ayrıca bu yıl Columbia Üniversitesi'ne geçmiştir. 1953 yılında Yukawa Institute for Theoretical Physics kurumunun ilk başkanı olmuştur. University of Paris tarafından onursal doktora unvanı verilmiştir. Royal Society of Edinburgh, Indian Academy of Sciences, International Academy of Philosophy and Sciences ve Pontificia Academia Scientiarum tarafından onur üyesi olarak seçilmiştir. 1955 yılında 10 arkadaşı ile beraber nükleer silahlanma karşıtı olan Russell-Einstein Manifestosunu imzalamıştır.

Hideki Yukawa - Biografi15 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hideki Yukawa hakkında10 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
mezonlar ve nükleer güç hakkında görüşleri.

Hiroshi Amano (天野 浩 Hiroshi Amano, d. 11Eylül 1960), Japon fizikçi ve yarı iletken teknolojisinde uzman mucit. 2014 Nobel Fizik Ödülü'nü Isamu Akasaki ve Shuji Nakamura ile yaptığı "parlak ve enerji tasarruflu beyaz ışık kaynaklarını etkinleştiren yeterli mavi ışık yayıcı diyotların icadı" için kazanmıştır.

Amano, 11 Eylül 1960 yılında Hamamatsu, Japonya'da doğdu. BE, ME ve DE derecelerini 1983, 1985 ve 1989 yıllarında Nagoya Üniversitesi'nden aldı.
1988'den 1992'ye kadar Nagoya Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1992 yılında yardımcı profesör olarak çalıştığı Meijo Üniversitesi'ne geçti. 1998'den 2002'ye kadar doçent doktor oldu. 2002'de profesör oldu. 2010'da hâlen profesörlüğünü yaptığı yer olan Nagoya Üniversitesi Mühendislik Yüksekokulu'na geçiş yaptı.
1982'de Profesör Isamu Akasaki'nin grubuna lisans öğrencisi olarak katıldı. O zamandan beri mavi iyot yayan diyotların materyali olarak kullanılan grup III nitrid yarı iletkenlerin büyümesi, karakterizasyonu ve cihaz uygulamaları ile ilgili çalışmalar yapmaktadır.
1985'te safir alt-tabaka üzerinde bir grup III nitrid. yarı iletken filmler büyümesi için düşük sıcaklık çökelmiş tampon katmanları geliştirmiştir.
1989'da p tipi Galyum Nitrur büyütebilmiş ve dünyada ilk defa parlak galyum nitrid (GaN) p-n jonksiyonu mavi LED'i üretmiştir.

H. Amano, N. Sawaki, I. Akasaki & Y. Toyoda, Appl. Phys. Lett. 48, 353 (1986).
H. Amano, I. Akasaki, T. Kozawa, K. Hiramatsu, N. Sawaki, K. Ikeda & Y. Ishii, J. Lumin. 40 &41, 121 (1988).
H. Amano, M. Kito, K. Hiramatsu, & I. Akasaki, Jpn. J. Appl. Phys. 28, L2112 (1989).
H. Murakami, T. Asahi, H. Amano, K. Hiramatsu, N. Sawaki & I. Akasaki, J. Crystal Growth 115, 648 (1991).
K. Itoh, T. Kawamoto, H. Amano, K. Hiramatsu & I. Akasaki, Jpn. J. Appl. Phys. 30, 1924 (1991).
I. Akasaki, H. Amano, K. Itoh, N. Koide & K. Manabe, Int. Phys. Conf. Ser. 129, 851 (1992).
I. Akasaki, H. Amano, S. Sota, H. Sakai, T. Tanaka & M. Koike, Jpn. J. Appl. Phys. 34, L1517 (1995).

Isidor Isaac Rabi (/ˈrɑːbi/; doğum adıyla Israel Isaac Rabi, 29 Temmuz 1898 - 11 Ocak 1988), manyetik rezonans görüntülemede (MRI) kullanılan nükleer manyetik rezonansı keşfetmesiyle 1944'te Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Amerikalı bir fizikçiydi. Aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nde mikrodalga radarında ve mikrodalga fırınlarda kullanılan boşluk magnetronu üzerinde çalışan ilk bilim insanlarından biriydi.
Galiçya'nın Rymanów kentinde geleneksel bir Polonyalı-Yahudi ailede doğan Rabi, bebekken Amerika Birleşik Devletleri'ne geldi ve New York'un Lower East Side bölgesinde büyüdü. 1916'da Cornell Üniversitesi'ne elektrik mühendisliği öğrencisi olarak girdi ancak kısa süre sonra kimyaya geçti. Daha sonra fizikle ilgilenmeye başladı. Çalışmalarına Columbia Üniversitesi'nde devam etti ve burada belirli kristallerin manyetik duyarlılığı üzerine yaptığı tezle doktora unvanını aldı. 1927'de Avrupa'ya gitti ve burada zamanın en iyi fizikçilerinin çoğuyla tanıştı ve çalıştı.
1929'da Rabi Amerika Birleşik Devletleri'ne döndü ve burada Columbia ona fakülte pozisyonu teklif etti. Gregory Breit ile birlikte Breit-Rabi denklemini geliştirdi ve Stern-Gerlach deneyinin atom çekirdeğinin özelliklerini doğrulamak için değiştirilebileceğini öngördü. Atomların manyetik momentini ve nükleer dönüşünü ayırt etmek için nükleer manyetik rezonansı kullanma teknikleri, ona 1944'te Nobel Fizik Ödülü'nü kazandırdı. Nükleer manyetik rezonans, nükleer fizik ve kimya için önemli bir araç haline geldi ve bundan sonra manyetik rezonans görüntülemenin geliştirilmesi, onu tıp alanı için de önemli hale getirdi.
II. Dünya Savaşı sırasında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Radyasyon Laboratuvarı'nda (RadLab) ve Manhattan Projesi'nde radar üzerine çalıştı. Savaştan sonra Atom Enerjisi Komisyonu Genel Danışma Komitesi'nde (GAC) görev yaptı ve 1952'den 1956'ya kadar başkanlık yaptı. Aynı zamanda Savunma Seferberlik Dairesi ve ordunun Balistik Araştırma Laboratuvarı'nın Bilim Danışma Komitelerinde (SAC'ler) görev yaptı ve Başkan Dwight D. Eisenhower'ın Bilim Danışmanı'ydı. 1946'da Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nın kuruluşunda yer aldı ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin UNESCO delegesi olarak 1952'de CERN'in kurulmasında görev aldı. Columbia 1964'te üniversite profesörü unvanını oluşturduğunda, bu pozisyonu alan ilk kişi Rabi oldu. 1985 yılında özel bir kürsüye ismi verilmiştir. 1967 yılında öğretmenlikten emekli olmuş ancak bölümde aktif olarak görev yapmış ve ölümüne kadar Fahri Profesör ve Özel Öğretim Görevlisi unvanını taşımıştır.

Israel Isaac Rabi, 29 Temmuz 1898'de, o zamanlar Avusturya-Macaristan'ın bir parçası olan ama günümüzde Polonya olan Rymanów, Galiçya'da Polonyalı-Yahudi Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğduktan kısa bir süre sonra babası David Rabi Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Küçük Rabi ve annesi Sheindel, birkaç ay sonra David'e katıldı ve aile, Manhattan'ın Lower East Side bölgesinde iki odalı bir daireye taşındı. Aile evde Yidiş konuşuyordu. Rabi okula kaydolduğunda Sheindel adının Izzy olduğunu söyledi ve bir okul yetkilisi bunun Isidor'un kısaltması olduğunu düşünerek bunu onun adı olarak kaydetti. Bundan sonra bu onun resmi adı oldu. Daha sonra antisemitizme tepki olarak adını Isidor Isaac Rabi olarak yazmaya başladı ve profesyonel olarak I.I. Rabi adıyla tanındı. 1903 doğumlu kız kardeşi Gertrude de dahil olmak üzere çoğu arkadaşı ve ailesi onu yalnızca soyadıyla tanıyordu. 1907'de aile, bir bakkal dükkanı işlettikleri Brownsville, Brooklyn'e taşındı.
Rabi çocukluğunda bilimle ilgileniyordu. Halk kütüphanesinden ödünç aldığı bilim kitaplarını okuyup kendi radyo setini kurdu. Radyo kondansatörünün tasarımıyla ilgili ilk bilimsel makalesi, ilkokuldayken Modern Electrics dergisinde yayınlandı. Kopernik günmerkezliliği hakkında okuduktan sonra ateist oldu. Anne ve babasına "Her şey çok basit" dedi ve ekledi, "Tanrı'ya kimin ihtiyacı var?" Ailesiyle uzlaşmak amacıyla evde düzenlenen Bar Mitzvah töreninde elektrik ışığının nasıl çalıştığına dair Yidiş dilinde bir konuşma yaptı. Brooklyn'deki John Jay Eğitim Kampüsü'ne gitti ve buradan 1916'da mezun oldu. Aynı yılın ilerleyen aylarında Cornell Üniversitesi'ne elektrik mühendisliği öğrencisi olarak girdi ancak kısa süre sonra kimyaya geçti. 1917'de Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na girişinden sonra Cornell'deki Öğrenci Ordusu Eğitim Birliği'ne katıldı. Bitirme tezi için manganezin oksidasyon durumlarını araştırdı. Haziran 1919'da Bilim Lisansı derecesini aldı ancak o dönemde Yahudiler kimya endüstrisinde ve akademideki istihdamın büyük ölçüde dışında tutulduğundan herhangi bir iş teklifi almadı. Kısa bir süre Lederle Laboratuvarları'nda çalıştı, ardından muhasebeci olarak çalıştı.

Rabi 1922'de mezun kimya bölümü öğrencisi olarak Cornell'e geri döndü ve bir de Fizik alanında çalışmaya başladı. 1923'te Hunter okulunda yaz okulu öğrencisi olan Helen Newmark ile tanıştı. Flört etmeye başladılar ve Rabi yöneticiliğini Albert Willis'in yaptığı Kolombiya Üniversitesindeki çalışmasına Newmark eve döndüğünde de ona yakın olmak için burada devam etti. Rabi 1924 Haziranında NewYork'un City College'ında yarı zamanlı öğretmen olarak iş aldı. Uzmanlık alanı manyetizma olan Willis Rabi'ye doktora tezini sodyum buharının manyetik duygunluğu üzerine yazmasını önerdi. Bu konu Rabi'ye hitap etmiyordu; fakat William Lawrence Bragg Kolombiya'da Tutton'un tuzları adı verilen bazı kristallerin elektrik duygunluğu hakkında seminer verdikten sonra o da bu kristallerin manyetik duygunluğu üzerine araştırma yapmaya karar verdi. Daha sonra Willis Rabi'yi yönetici yaptı.
Kristallerin manyetik rezonanslarını ölçme ilk önce büyüyen kristalleri kapsıyordu ve sıklıkla ortaokul öğrencilerinin gerçekleştirdiği basit bir prosedürdü. Kristaller iç yapıları farklı merkezlere sahip yüzeyleri olan bölümlere ustaca ayrılarak dikkatlice hazırlanmak ve manyetik alana karşılık olarak titizlikle ölçülmek zorundalardı. Rabi, kristalleri büyürken daha basit bir metoddan esinlenen James Clerk Maxwell'in 1873'te yayınladığı A Treatise on Electricity and Magnetism isimli kitabı okudu. Kristali, manyetik duygunluğu iki manyetik kutup arasında çeşitlenebilen torsiyon dengeli bir çözeltiye katılmış camyününe indirdi. Mıknatıs böyle bir kristalle karşılaştığında onun düzenini bozmaksızın açılıp kapanabiliyordu. Bu yeni yol eskilerine göre hem çok daha az iş gerektirdi hem de daha kesin sonuçlar üretti. Rabi On The Principal Magnetic Susceptiblities of Crystals başlıklı tezini 16 Temmuz 1926'da Physical Review isimli gazeteye gönderdi. Sonraki gün de Helenle evlendi. Bildiri metodu kendi kristal araştırmalarında kullanan Kariamanickam Srinivasa Krishnan tarafından okunmasına rağmen akademik camiada çok fazla destekçi bulmadı. Bunun üzerine Rabi çalışmasını yayınladığı kadar aslında destekçiye de ihtiyacı olduğunu anladı.
Diğer birçok genç fizikçi gibi, Rabi de Avrupa'daki önemli gelişmeleri yakından takip ediyordu. Onu kuantum mekaniğinin geçerliliğine ikna eden Stern-Gerlach deneyini görünce şaşkına döndü. Ralph Kronig, Mark Zemansky ve diğerleriyle birlikte Scrödinger denklemini genişletmek için yola çıktı ve bu tür mekanik sistemlerin enerji evrelerini buldu. Problem hiçbirisinin sonucu veren ve yarı diferansiyel olan ikinci derece denklemi çözememesiydi. Rabi, cevabı 19 yy. matematikçisi Carl Gustav Jacob Jacobi tarafından yazılan bir kitapta buldu. Denklem Jacobi'nin sonuç bulduğu hipergeometrik denklem formundaydı. Kronig ve Rabi sonuçlarını yazıp 1927'de bu sonuçları yayınlayacak olan Physical Review'a gönderdiler.

Rabi, 1927 Mayısında Barnard bilim kuruluna atandı ve 1927 Eylülünden 1928 Haziranına kadar $ 1,500 (2015 ekonomisinde +20,365) kazandı. Rabi Avrupa'da çalışmak için 1 yıllığına City College'den ayrılma izni için başvuruda bulundu. Reddedilince de istifa etti. Erwin Schrödinger için çalışmayı umduğu Zürih'e varınca iki Amerikan bilim insanıyla tanıştı. Bunlar Julius Adams Stratton ve Linus Pauling idi. Schrödinger'in Berlin'deki Friedrich Wilhelm Üniversitesi'nin teorik enstitüsüne atanmış olduğunu için buradan ayrılıyor olduğunu öğrendiler. Böylece Rabi Scrödinger'le çalışmak yerine Münih Üniversitesi'nde Arnold Sommerfeld ile birlikte iş aramaya karar verdi. Münih'te Howard Percy Robertson ve Edward Condon isimli iki Amerikalı daha buldu. Sommerfeld Rabi'yi doktora sonrası öğrencisi olarak aldı. Bu sırada Rudolf Peierls ve Hans Bethe de Sommerfeld ile çalışıyordu; ancak üç Amerikalı özellikle birbirlerine çok yakın oldular.
Willis'in önerisi üzerine Rabi, Werner Heisenberg'ün kuantum mekaniği üzerine bildiri sunacağı British Association for the Advancement of Science'ın 97. yıldönümü toplantısı için Leeds'e gitti. Ardından, Niels Bohr için çalışmaya gönüllü olduğu şehre, Kopenhag'a, gitti. Bohr tatildeydi; ama Rabi doğruca moleküler hidrojenin manyetik duygunluğunu hesaplamak üzere çalışmaya gitti. Bohr, Ekim'de döndükten sonra Rabi ve Yoshio Nishia'nın işlerine Wolfrang Pauli ile Hamburg Üniversitesinde devam edecekleri şekilde ayarlamalar yaptı.
Pauli ile çalışmak için Hamburg'a gelmesine rağmen Rabi burada Otto Stern'ü buldu. Otto Stern, isimleri Ronald Fraser ve John Bradshaw olup İngilizce konuşan iki doktora sonrası öğrencisi ile çalışıyordu. Onlarla arkadaş oldu ve Stern'e 1943 yılında Fizik dalında Nobel Ödülü kazandıracak olan moleküler ışın deneylerine merak saldı. Araştırmaları müdahale etmenin ve net bir ölçüm yapmanın zor olduğu düzensiz manyetik alan içerdi. Rabi, bu düzensiz manyetik alanlar yerine geliş açısında moleküler ışınlı düzenli manyetik alan kullanma fikrini öne sürdü. Böylece atomlar prizmadan geçen ışık gibi yön değiştireceklerdi. Bunu kullanmak ve daha net sonuçlar elde etmek kolaydı. Stern'in cesaretlendirmesiyle ve Taylor'un da desteğiyle, Rabi bu düşüncesini hayata geçirmeyi başardı. Stern'in önerisi üzerine elde ettiği sonuçlar hakkında Şubat 1929'da yayınlanan Nature dergisine mektup yazdı. Bu yazısını Zeitschrift für Physik dergisinde

Jack Steinberger veya gerçek ismiyle Hans Jakob Steinberger (25 Mayıs 1921, Bad Kissingen, Almanya - 12 Aralık 2020, Cenevre, İsviçre), Amerikalı Nobel fizik ödülü sahibi fizikçidir.

Steinberger, Almanya'nın Schonungen kasabasında mukîm, Yahudi bir sığır tüccarının on iki çocuğundan biriydi. Babası Ludwig Steinberger, 1896'dan beri kaplıca kenti Bad Kissingen'de Yahudi cemaatinin kantoru ve din öğretmeni olarak çalışıyordu. Annesi Berta Steinberger, Nürnbergli şerbetçiotu tüccarı May Ailesi'nden geliyordu.
Oğlu Ned (* 1948) ABD'li elektro bas ve gitar üreticisi Steinberger'in kurucusudur.

Steinberger, 1931 ile 1934 arasında Bad Kissinger'deki Kissinger Realgymnasium'a devam etti. (Bu okulun adı daha sonra Jack Steinberger Gymnasium olarak değiştirildi.) Aile artan Nazi saldırılarından dolayı iki büyük oğulları Jakob (Jack) ve Herbert'i bir Yahudi yardım kuruluşunun desteği ile Amerika Birleşik Devletleri'nin Chicago kentine gönderdi. Ailenin geri kalanı ise ancak 1937-1938'de ABD'ye kaçabildi.
Jack Steinberger, Chicago'da New Trier High School'dan sonra önce kimya okumaya başladı, fakat krizin ardından Chicago Üniversitesi'nde okumaya başladığında asıl olarak fiziğe büyük bir ilgisi olduğunu fark etti. 1948'de hayranı olduğu Enrico Fermi'nin yanında fizik doktorasını yaptı. 1954'te New York'taki Columbia Üniversitesi'nde profesörlüğe terfi etti. 1962'de Leon Max Lederman ve Melvin Schwartz ile birlikte Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'de nötrinolar üzerine çalışmalar yapmaya başladı. Bu deneylerde tek bir çeşit nötrinonun olmadığını, elektron nötrinosu ve müon nötrinosu olarak adlandırılabilecek en az iki çeşit nötrino olduğunu ispatlayan üç bilim insanı, birlikte 1988 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü almayı başardı. Steinberger, ödülünü okulu New Trier High School'a bağışladı.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra dönem dönem Avrupa'ya döndü ve 1968'den sonra Cenevre'deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi laboratuvarında parçacık fiziği üzerine çalışmalar yürüttü. Aynı zamanda 1968'de Heidelberger Akademie der Wissenschaftena üye seçildi ve Pisa'daki Scuola Normale Superiore di Pisa'da dersler verdi.
Sonraki hayatı boyunca Steinberger kendisini kozmolojiye ve tam bir nükleer silahsızlanmanın gerçekleşmesine adadı. 1989 yılında o zamanki belediye başkanı Georg Straus'un daveti ile doğduğu şehir olan Bad Kissinger'i ziyaret etti. 2001 Kasım'ında Steinberger'in 80'inci doğum günü şerefine Bad Kissinger Gymnasium'a Steinberger'in adı verildi. 18 Aralık 2006'da ise şehrin onursal vatandaşı ilan edildi.

Learning about Particles: 50 privileged years, 2005, Springer Verlag, ISBN 3-54021329-5

Nobel ödül sayfası 12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel resmi sitesindeki biyografisi 9 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

James Franck (d. 26 Ağustos 1882 - ö. 21 Mayıs 1964), Hamburg doğumlu, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü kazanmış bilim insanı.

Frank lisans eğitimini 1906 yılında tamamladı ve yüksek lisans tezini 1911 yılında fizik üzerine Berlin Humboldt Üniversitesi'nde verdi. Daha sonra bu üniversitede 1918 yılında kadar çalışmalarda bulundu ve burada profesörlüğe yükseldi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Demir Haç ödülü ile ödüllendirildi ve Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde  fizik bölüm başkanlığına getirildi. 1920 yılında deneysel fizikte ordinaryüs profesör oldu. Ayrıca Göttingen Üniversitesi'nde İkinci Deneysel Fizik Enstitüsü'nde başkan oldu. Üniversitede bulunduğu sırada, nicem fiziği üzerine Max Born ile birlikte çalışmalarda bulundu.

1925 yılında Frank; Nobel Fizik Ödülü'ne, 1912-1914 yılları arasında  yaptığı Franck-Hertz Deneyi ve Bohr modeli hakkında atomlarla ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı layık görüldü.
1933'te Nazizm'in gelmesinden sonra, Almanya'yı terk etti, ABD'ye yerleşti ve bilimsel çalışmalarına burada devam etti. İlk önce Baltimore'de Johns Hopkins Üniversitesi'nde çalışmalarına başladı. Yaklaşık bir yıl sonra Chicago, Illinois'te çalışmalarına devam etti. Burası, Manhattan Projesi'nin başlatıldığı yer olarak bilinir ve bu projede, Kimya Bölümü Metaruluji Laboratuvarı bölümü başkanlığına getirildi. Ayrıca burada atom bombası ile ilgili olan Politik ve Sosyal Problemler Komitesi'nin başdanışmanlığını yürüttü. Bu komitenin diğer üyeleri: Donald J. Hughes, J. J. Nickson, Eugene Rabinowitch, Glenn T. Seaborg, J. C. Stearns ve Leo Szilard'ten oluşuyordu. Komite, 11 Haziran 1945'te atom bombasının askeri sonuçları üzerine yazdığı Franck Raporu ile ismi duyulur oldu.
Almanya, II. Dünya Savaşı'nda Danimarka'ya girince, Macar kimyager George de Hevesy; Max von Laue ve James Franck'e verilen nobel ödülünü Naziler tarafından çalınmasını önlemek amacı ile asitli çözelti içinde sakladı. Savaştan sonra altını asitli çözelti içerisinden çıkardı. Nobel cemiyeti, ödül madalyonlarını eritilen özgün altınları kullanarak tekrar hazırladı.

1925 Nobel Fizik Ödülü
Franck Nobel Konferansı 17 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - 1926
1951 Max Planck Medaille Alman Fizik Ödülü
1953 Göttingen Onur Ödülü
1955 Rumford Madalyası Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi
1964 Londra Kraliyet Kurumu'na atom ve elektron enerjileri üzerinde yaptığı çalışmalardan do layı yabancı üye olarak seçildi

Nobel resmi sayfası, biyografisi 17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
James Franck biyografisi, Nükleer Öneriler için Alsos Digital Kütüphanesi (İngilizce)
James Franck Biography – Amerikan Felsefe Birliği (İngilizce)

Leo James Rainwater (9 Aralık 1917 - 31 Mayıs 1986), bazı atom çekirdeklerinin asimetrik şekillerin belirlenmesinde yaptığı çalışmalar nedeniyle 1975 yılında Nobel Fizik Ödülü almaya hak kazanmış Amerikalı fizikçidir.

Rainwater, 9 Aralık 1917 tarihinde Idaho eyaletine bağlı Council şehrinde doğdu. Ancak 1918 yılında yaşanan büyük grip salgınında babasının ölmesi üzerine Kaliforniya Hanford şehrine taşındılar. 1939 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde lisansını aldıktan sonra doktorasını tamamlamak üzere Columbia Üniversitesi'ne gitti. 1946 yılında Enrico Fermi ile birlikte Üniversitenin daire başkanı ve profesörü olarak çalışmaya başladı.
II. Dünya Savaşı sırasında Manhattan Projesi takma adı verilen ve yeraltında ilk kullanılabilir atom bombası icat çalışmalarında yer aldı. 1949 yılında  tüm atom çekirdeklerinin küresel olduğuna inanılıyordu. Ancak Rainwater bunun aksi olduğunu ispat etmek için çalışmalar yaptı. Fikirleri daha sonra Aage Bohr Ben R. Mottelson'un yaptığı deneyler ile doğrulandı.Rainwater ayrıca X-ışınlarının bilimsel olarak anlaşılmasına katkıda bulundu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu'nda deniz araştırma projelerine katıldı.
1946 yılında Columbia Üniversitesi'nde fizik öğretim üyeliği görevinin ardından 1952 yılında profesörlük yapmaya başladı. 1982 yılında Pupin Fizik Profesörü seçildi. 1963 yılında Ernest Orlando Lawrence Fizik Ödülünü aldı.
Rainwater'a Ben R. Mottelson ve Aage Bohr ile ortaklaşa olarak yaptıkları "atom çekirdeklerinin kolektif ve parçacık hareketi ile bu bağlantı dayalı atom çekirdeğinin yapısı teorisinin gelişimi arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarttıklarından dolayı" 1975 yılında Nobel Fizik Ödülü verildi.

Jerome Isaac Friedman (d. 28 Mart 1930, Chicago), Amerikalı fizikçidir. Massachusetts Institute of Technology (MIT), fizik fakultesi ve enstitüsünde profesörlük yapmaktadır.

Jerome I. Friedman, 28 Mart 1930'da Rusya göçmeni Selig ve Lillian Friedman çiftinin ikinci çocuğu olarak Chicago, Illinois'de doğdu. Babası 1913 yılında ABD'ye gelmiştir ve I. Dünya Savaşı'nda ABD Ordusu Topçu birliğinde görev yapmıştır. Finansal zorluklara rağmen ailesi çocuklarına müzik ve sanat dersleri aldırmayı başarmıştır.
Tania Letetsky-Baranovsky ile evlenen Friedman'ın Ellena, Joel, Martin ve Sandra isimlerinde dört çocuğu vardır. Kendi mesleğiyle pek de alakası olmayan hobileri olan Friedman boş zamanlarında tiyatro, müzik, bale etkinliklerine katılıp, boyama ve Asya seramik çalışmaları yapmaktadır.

İlk ve orta öğrenimini Chicago'da almıştır. Lise eğitimini özel bir sanat okulunda tamamlamıştır. Öğretmenlerinin tavsiyesine uymayarak Chicago Sanat Müzesi Enstitüsü yerine tam burslu olarak Chicago Enstitüsü liberal sanat bölümünde eğitime başlar. Yüksek lisans için 1950'de fizik bölümüne giriş yapar, 1953'te masterını tamamlar, 1956'da 'proton kutuplaşmayla çekirdeklerin saçılmasıyla çıkan siklotron enerji' konulu teziyle doktor unvanı alır. Tezin amacı, kutuplaşmanın elastik veya inelastik saçılma sonucu olmadığının saptanmasıdır. Çalışmalarına Chicago Üni. nükleer emülsiyon laboratuvarında devam ettirmiştir.
1957'de Stanford Üniversitesi, Yüksek Enerji Fiziği Laboratuvarı, Hofstadter grubunda araştırma görevlisi olur. 1960 yılında Massachusetts Enstitüsü Fizik Bölümü'nde öğretim üyesi olmuştur. Henry W. Kendall 1961 yılında Friedman'ın araştırma grubuna katılır. Araştırmalarına 1963 yılında Richard E. Taylor da yardımcı olmaya başlar. 1980 yılında, MIT'de Nükleer Bilim Laboratuvarı Müdürü  ve ardından 1983 ile 1988 yılları arasında Fizik Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapar. Ayrıca altı yıl aynı üniversitenin Araştırma Derneği Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapar.
Enerji ve Süperiletken Süper Çarpıştırıcısı Laboratuvarı Bilimsel Politikalar Kurulu başkanlığı ve Yüksek Enerji Danışma Kurulu üyeliği yapmıştır. deneysel yüksek enerji fiziği araştırma grubu çabadır.
1990 yılında Richard E. Taylor ve Henry W. Kendall ile Nobel Fizik Ödülünü kazanır.
2008'de Belgrad Üniversitesi (Belgrad, Sırbistan) tarafından 'Fahri Doktora' verilir. Belgrad Üniversitesi, Teorik ve Deneysel Fizik Enstitüsü ile fizik fakültesinde aynı yıl fahri profesör olur.

J.I. Tüm yazı ve makaleleri23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MIT web20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Johannes Stark (15 Nisan 1874 - 21 Haziran 1957) 1919 yılında Nobel Fizik Ödülünü alan Alman fizikçidir.
Stark, Schickenhof, Bavyera Krallığı'nda doğdu (şimdiki ismi Freihung), Stark Bayreuth Gymnasium (orta okul) da eğitim gördü ardından Regensburg'da eğitimine devam etti. Üniversite eğitimine, fizik, matematik, kimya ve kristal  üzerine çalıştığı Münih Üniversitesi'nde başladı. Buradaki eğitimine 1894'te başladı ve 1897'de Isaac Newton'un buluşlarıyla ilgili doktora teziyle buradan mezun oldu.

Johannes Stark, 15 Nisan 1874'te Bavyera Krallığı'nda doğdu. Münih Üniversitesi'nde eğitim aldı ve 1897'de Eugen von Lommel danışmanlığında doktorasını tamamladı. Eğitim hayatı boyunca optik ve elektrik alanına özel ilgi gösterdi.

1900 yılında Göttingen Üniversitesi'nde Privatdozent (maaşsız öğretim görevlisi) olarak çalışmaya başladı. 1906'da Königliche Technische Hochschule’ya Olağanüstü Profesör olarak atandı ve 1909’da Aachen Teknik Yüksekokulu Profesörü oldu. 1917–1922 yılları arasında Greifswald Üniversitesi ve Würzburg Üniversitesi'nde görev yaptı.
1933–1939 yılları arasında Stark, Physikalisch-Technische Reichsanstalt’ın başkanlığını yürüttü ve aynı zamanda Notgemeinschaft der Deutschen Wissenschaft (Alman Bilim Acil Derneği) başkanlığını yaptı.

Stark, kanal ışınları ve Doppler etkisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı. 1919’da Nobel Fizik Ödülüne, özellikle Stark etkisi keşfi nedeniyle layık görüldü. Elektrik ve optik alanında 300’den fazla makale yayımladı.
1907’de, hâlâ nispeten bilinmeyen Albert Einstein’ı, Jahrbuch der Radioaktivität und Elektronik dergisinde bir inceleme makalesi yazması için davet etti. Stark, makalesinde Lorentz ve Einstein’ın görelilik ilkelerini ve Planck’ın M0 = E0/c2 ilişkisini alıntılayarak elektronun durgun hâlde kütlesine karşılık gelen enerji miktarını hesapladı. Bu katkı, Einstein’ın daha sonra geliştireceği genel görelilik teorisi için bir ön adım oldu.

1924’ten itibaren Stark, Adolf Hitler’i destekledi.  
Nazi döneminde, Deutsche Physik hareketi ile Alman fiziğinin lideri olmayı hedefledi; bu hareketle, Einstein ve Heisenberg’in "Yahudi fiziğine" karşı çıktı (Heisenberg Yahudi değildi). Stark, Heisenberg'i resmi SS gazetesi Das Schwarze Korpsta “Beyaz Yahudi” olarak nitelendirdi.
1934 tarihli Nationalsozialismus und Wissenschaft (Ulusal Sosyalizm ve Bilim) adlı kitabında, bilim insanının önceliğinin ulusa hizmet etmek olduğunu savundu; teorik fiziği "Yahudi" olarak eleştirdi ve Nazi Almanyası'nda bilimsel pozisyonların yalnızca saf Almanlar tarafından tutulması gerektiğini vurguladı.
1947'de, II. Dünya Savaşı'nın ardından, Stark “Büyük Suçlu” olarak sınıflandırıldı ve dört yıl hapis cezası aldı (daha sonra ertelendi).Şablon:Kaynak gerek

Matteucci Madalyası (1915)
Nobel Fizik Ödülü (1919)

Stark, ağırlıklı olarak elektrik ve optik alanında 300'den fazla makale yayımladı. Öne çıkan çalışmaları arasında Stark etkisi ve kanal ışınları üzerine araştırmalar bulunmaktadır.

1900 yılında Stark, Göttingen Üniversitesi'nde Privatdozent (maaşsız öğretim görevlisi) oldu. 1906'da Hanover'daki Königliche Technische Hochschule (Kraliyet Teknik Yüksekokulu)na Olağanüstü Profesör olarak atandı ve 1909'da Technische Hochschule Aachen (Aachen Teknik Yüksekokulu) Profesörü oldu. 1917–1922 yılları arasında Greifswald Üniversitesi ve Würzburg Üniversitesi'nde profesörlük yaptı.
1919 yılında Stark, Nobel Fizik Ödülü'ne, "kanal ışınlarındaki Doppler etkisi ve spektral çizgilerin elektrik alanlarda ayrışmasını keşfi" nedeniyle layık görüldü (sonuncusu Stark etkisi olarak bilinir).
1933'ten 1939'daki emekliliğine kadar Stark, Physikalisch-Technische Reichsanstalt (Fizik-Teknik Reich Enstitüsü) Başkanı olarak görev yaptı; aynı zamanda Notgemeinschaft der Deutschen Wissenschaft (Alman Bilim Acil Derneği) Başkanlığı yaptı.
Stark, 1907'de hâlâ nispeten bilinmeyen Albert Einstein'ı, Jahrbuch der Radioaktivität und Elektronik dergisinde bir inceleme makalesi yazması için davet eden editör oldu. Stark, makalesinde H. A. Lorentz ve A. Einstein tarafından formüle edilen "görelilik ilkesini" ve Planck'ın M0 = E0/c2 ilişkisini alıntılayarak, elektronun durgun hâlde kütlesine karşılık gelen enerji miktarını hesaplamak için e0 = m0c2 denklemini kullandı. Bu sırada Einstein, daha sonra genel görelilik teorisini geliştirecek bir düşünce sürecine başladı; bu, doğrulandıktan sonra Einstein'ın dünya çapındaki ününün başlangıcı oldu. Bu durum, Stark'ın sonradan Deutsche Physik hareketinde Einstein karşıtı ve anti-görelilik propagandası yapması açısından ironiktir.
Stark, ağırlıklı olarak elektrik ve benzeri konular üzerine 300'den fazla makale yayımladı.

John Clarke FRS (d. 10 Şubat 1942), İngiliz fizikçidir. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Emeritus Profesördür.
Clarke, 1980’lerde John M. Martinis ve Michel Devoret’in de yer aldığı bir araştırma grubuna liderlik etmiştir. Süperiletkenlerdeki makroskopik kuantum olguları üzerine yaptıkları çalışmalar, kendisine ve ekibine 2025 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırmıştır.

John Clarke, 10 Şubat 1942’de Cambridge’de doğdu. İlköğrenimini The Perse School’da tamamladıktan sonra, Christ’s College, Cambridge’da Doğa Bilimleri alanında yükseköğrenimine başladı. 1964 yılında Fizik dalında lisans (BA) derecesini aldı ve ardından Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Royal Society Mond Laboratuvarı’nda fizik alanında doktora çalışmalarına başladı.
1965 yılında, yeni kurulan Darwin College, Cambridge’in ilk öğrencilerinden biri oldu ve aynı zamanda kolej öğrenci birliğinin ilk başkanlığını üstlendi. Brian Pippard’ın danışmanlığında yürüttüğü doktora araştırmaları sırasında, “Superconducting Low-inductance Undulatory Galvanometer” (Süperiletken Düşük Endüktanslı Dalgalı Galvanometre) adını verdiği son derece hassas bir voltmetre geliştirdi; bu aygıt daha sonra “SLUG” kısaltmasıyla anılmaya başlandı. Clarke, 1968 yılında fizik doktorasını tamamladı.
Doktorasını tamamladıktan sonra Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de doktora sonrası araştırmacı olarak göreve başladı ve akademik kariyerinin tamamını burada sürdürdü. 1969’da yardımcı doçent, 1971’de doçent, 1973’ten 2010 yılına kadar ise fizik profesörü olarak görev yaptı.
Clarke, Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşmesinin ardından da Cambridge Üniversitesi ile olan akademik bağlarını sürdürdü. 1972’de Christ’s College üyeliğine seçildi; 1989’da Clare Hall, Cambridge’de misafir üye olarak bulundu ve 1998’de Churchill College’a by-fellow olarak kabul edildi. 2003 yılında Cambridge Üniversitesi tarafından kendisine bilim doktoru (ScD) unvanı verildi. Ayrıca 1997’de Christ’s College’ın, 2023’te ise Darwin College’ın onursal üyesi olarak seçildi.

Clarke’ın araştırmaları, süperiletkenlik ve süperiletken elektronik üzerine yoğunlaşmıştır. Özellikle manyetik akıdaki en küçük değişimleri dahi algılayabilen son derece hassas dedektörler olan süperiletken kuantum girişim aygıtlarının (SQUID) geliştirilmesi ve uygulanması üzerinde çalışmıştır.
Clarke, 1985 yılında doktora öğrencisi John M. Martinis ve o dönemde doktora sonrası araştırmacı olan Michel Devoret ile birlikte bir Josephson birleşiminin kuantum davranışını gözlemlemeyi başardı. Bu çalışma, ilerleyen yıllarda süperiletken kuantum hesaplama teknolojisinin temelini oluşturdu.
Ayrıca SQUID’leri kuantum gürültüsü sınırında çalışan yükselteçler olarak kullanarak karanlık maddenin olası bileşenlerinden biri olan aksiyon parçacığını aramaya yönelik araştırmalar da yürütmüştür.

Srinath, S. (1 Ağustos 2006).  Clarke, John (Ed.). "A Review of: "The SQUID Handbook: Fundamentals and Technology of SQUIDS and SQUID Systems": John Clarke and Alex I. Braginski (editors), Vol. 1". Materials and Manufacturing Processes. 21 (5). ss. 583-583. doi:10.1080/10426910500503706. ISSN 1042-6914. 
Tesche, Claudia D.; Clarke, John (1 Kasım 1977). "dc SQUID: Noise and optimization". Journal of Low Temperature Physics (İngilizce). 29 (3). ss. 301-331. doi:10.1007/BF00655097. ISSN 1573-7357. 
Clarke, John; Cleland, Andrew N.; Devoret, Michel H.; Esteve, Daniel; Martinis, John M. (26 Şubat 1988). "Quantum Mechanics of a Macroscopic Variable: The Phase Difference of a Josephson Junction". Science. 239 (4843). ss. 992-997. doi:10.1126/science.239.4843.992. 
Clarke, J. (August 1989). "Principles and applications of SQUIDs". Proceedings of the IEEE. 77 (8). ss. 1208-1223. doi:10.1109/5.34120. ISSN 1558-2256. 
McDermott, Robert; Trabesinger, Andreas H.; Muck, Michael; Hahn, Erwin L.; Pines, Alexander; Clarke, John (22 Mart 2002). "Liquid-state NMR and scalar couplings in microtesla magnetic fields". Science (New York, N.Y.). 295 (5563). ss. 2247-2249. doi:10.1126/science.1069280. ISSN 1095-9203. PMID 11910105. 
Clarke, John; Hatridge, Michael; Mössle, Michael (2007). "SQUID-detected magnetic resonance imaging in microtesla fields". Annual Review of Biomedical Engineering. Cilt 9. ss. 389-413. doi:10.1146/annurev.bioeng.9.060906.152010. ISSN 1523-9829. PMID 17328671. 

Nobel Ödülleri sayfasında jhon Clarke

John Francis Clauser (d. 1 Aralık 1942, Pasadena), Amerikalı teorik ve deneysel fizikçi. Kuantum mekaniğinin temellerine, özellikle de Clauser-Horne-Shimony-Holt (CSHS) eşitsizliğine katkılarıyla bilinir. Clauser, Fransız Alain Aspect ve Avusturyalı Anton Zeilinger ile birlikte "dolanık fotonlarla ilgili deneyler, Bell eşitsizliklerinin bozulduğunun gösterilmesi ve kuantum enformasyon biliminde öncülük etmelerinden" dolayı 2022 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Clauser, Pasadena, Kaliforniya’da doğdu. 1964’te California Teknoloji Enstitüsü’nden fizik mezunu oldu. Columbia Üniversitesi’nde 1966’da yüksek lisans, 1969’da da doktora yaptı.
1969’dan 1996’ya kadar ağırlıklı olarak Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı, Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı ve California Üniversitesi’nde çalıştı. Mayıs 1975’te Elizabeth Rauscher ve George Weissmann tarafından kurulan, felsefe ve kuantum fiziğini tartışmak için her hafta bir araya gelen, gayri resmi Berkeley Fundamental Fysiks Group üyesiydi.
1972’de Stuart Freedman ile çalıştı. 1974’te Michael Horne ile çalıştı. İlk önce Bell Teoreminin genellemesinin bütün yerel gerçekçi doğa teorileri için şiddetli kısıtlamalar getirdiğini gösterdi (örneğin, nesnel yerel teoriler). Bu çalışma Clauser-Horne (CH) eşitsizliğini, yerel gerçekçilik tarafından belirlenen ilk genel deney gerekliliği olarak tanıtıldı. Aynı zamanda “CH Gelişmeyen varsayım” tanıtılmasıyla CH eşitsizliği CHSH eşitsizliğine indirgendi. Ve bunun üzerine birlikte yapılan deneysel testler de yerel gerçekçiliği de kısıtlamaktadır. Ayrıca 1974'te ışık için sub-Poisson istatistiklerinin ilk gözlemini yaptı (Klasik elektromanyetik alanlar için Cauchy-Schwarz eşitsizliğinin ihlali yoluyla). 
Ve böylece ilk defa, fotonlar için belirgin bir parçacık benzeri özelliği gösterdi. 1976'da CHSH-Bell teoremi tahminleri için dünyanın ikinci deneysel testi gerçekleştirildi.
Alain Aspect ve Anton Zeilinger ile birlikte 2010 yılında  Wolf Fizik Ödülü, 2022 yılında Nobel Fizik Ödülü aldı.

http://www.aip.org/history/ohilist/25096.html 24 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John Joseph Hopfield (15 Temmuz 1933) Amerikalı fizikçi ve Princeton Üniversitesi'nde emekli profesördür ve daha çok 1982'de ilişkisel sinir ağları üzerine yaptığı çalışmayla tanınır. Hopfield ağının geliştirilmesiyle de bilinir. Yapay zeka (AI) alanındaki araştırmalar, icadından önce bir gerileme döneminde veya Yapay zekâ kışındaydı. Hopfield çalışmaları ile bu alana olan ilgiyi yeniden canlandırdı.
2024 yılında, Geoffrey Hinton ile birlikte, özellikle yapay sinir ağları üzerindeki çalışmaları aracılığıyla makine öğrenimine temel katkılarından dolayı Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Yoğun madde fiziği, istatistiksel fizik ve biyofizik dahil olmak üzere çok disiplinli alanlardaki çalışmalarından dolayı çeşitli önemli fizik ödüllerine layık görüldü.

Princeton'daki Ana Sayfa 2 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
User:John J. Hopfield – Akademikpedia
Hopfield, John J. (2014). "Whatever Happened to Solid State Physics?". Annual Review of Condensed Matter Physics. Cilt 5. ss. 1-13. Bibcode:2014ARCMP...5....1H. doi:10.1146/annurev-conmatphys-031113-133924. . This review traces the trajectory of solid state physics through Hopfield's own experiences.
Hopfield, John (October 2018). "Now What?". Princeton Neuroscience Institute. 1 Mart 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ekim 2024.  (Otobiyografik deneme)

John Matthew Martinis (d. 1958) Amerikalı fizikçi ve Kaliforniya Üniversitesi emeritus profesörüdür.
Martinis, John Clarke ve Michel Devoret ile birlikte bir elektrik devresinde makroskopik kuantum mekanik tünellemesinin ve enerji kuantizasyonunun olabileceğine dair birlikte yaptıkları çalışmalardan dolayı 2025 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'den mezun olan Martinis, 1980'de fizik ana dalı ile lisans (BSc) ve 1987'de fizik alanında doktora (PhD) derecesi aldı.
Doktora çalışmaları sırasında, makroskopik bir değişkenin, bir Josephson tünel eklemi üzerindeki faz farkının kuantum davranışını araştırdı. Doktora danışmanı John Clarke'dı. Bu süre zarfında, o zamanlar bir doktora sonrası araştırmacı olan Michel Devoret ile işbirliği yaptı.

1985'te Clarke, Devoret ve Martinis, bir Josephson ekleminin kuantum davranışını gösteren mikrodalga darbelerinin analizlerini sundular. Bu çalışma, daha sonra süperiletken kuantum hesaplamanın temelini oluşturacaktı.

İlk doktora sonrası çalışması için Fransa, Saclay'daki Atom Enerjisi Komiserliği'ne (Commissariat à l'Energie Atomique) katıldı ve ardından Boulder'daki Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nde (NIST) Elektromanyetik Teknoloji bölümünde, süperiletken kuantum girişim cihazı (SQUID) amplifikatörleri üzerinde çalıştı. NIST'teyken, elektrotermal geri beslemeli bir süperiletken geçiş kenarı sensörlü mikrokalorimetre kullanarak X-ışını tespiti tekniği geliştirdi.
2002'den beri, ilk kuantum bilgisayarı yapma amacıyla Josephson-Eklem kübitleri üzerinde çalışmaktadır.
2004'te, 2017'ye kadar deneysel fizikte Worster Kürsüsü'nü elinde tuttuğu Kaliforniya Üniversitesi, Santa Barbara'ya taşındı. 2014'te Martinis ve ekibi, ilk kullanışlı kuantum bilgisayarı inşa etmeleri için Google tarafından milyonlarca dolarlık bir anlaşmayla işe alındı.
2014'te, Google Quantum A.I. Lab, Martinis ve ekibini, süperiletken kübitler kullanarak bir kuantum bilgisayarı inşa etmek için milyonlarca dolarlık bir anlaşmayla işe aldığını duyurdu.
23 Ekim 2019'da Martinis ve ekibi, "Programlanabilir bir süperiletken işlemci kullanarak kuantum üstünlüğü" başlıklı bir makaleyi Nature'da yayınladı ve bu makalede 53-kübitlik bir kuantum bilgisayar kullanarak ilk kez kuantum üstünlüğünü nasıl başardıklarını sundular. Nisan 2020'de Martinis, bir danışmanlık rolüne atandıktan sonra Google'dan istifa etti.
29 Eylül 2020'de, Martinis'in Avustralya'ya taşınıp Profesör Michelle Simmons tarafından kurulan bir startup olan Silicon Quantum Computing'e katıldığı açıklandı.
2022'de, "yarı iletken endüstrisinin, yüksek kaliteli kübitlerin geniş ölçekli üretimini mümkün kılarak pratik bir kuantum bilgisayar yaratmanın anahtarını elinde tuttuğu" önermesine dayanarak Qolab şirketini kurdu. Ocak 2025 itibarıyla şirketin Baş teknoloji yöneticisi'dir (CTO).

2014'te, Fritz London Anma Ödülü'nü Michel Devoret ve Robert J. Schoelkopf ile paylaştı.
2021'de, Kuantum Mekaniğindeki Temel Konular ve Uygulamaları Üzerine Araştırma için John Stewart Bell Ödülü'nü aldı.
2025'te, doktora danışmanı John Clarke ve Devoret ile birlikte, bir elektrik devresinde makroskopik kuantum mekanik tünelleme ve enerji kuantizasyonunun keşfinden dolayı Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Jores İvanoviç Alferov (Rusça: Жоре́с Ива́нович Алфёров; Rusça telaffuz: [ʐɐˈrɛs ɨˈvanəvʲɪtɕ ɐlˈfʲɵrəf]; Belarusça: Жарэс Іва́навіч Алфёраў; 15 Mart 1930, Vitebsk, Belarus - 1 Mart 2019, Sankt-Peterburg, Rusya), Rusya Bilimler Akademisi üyesi fizikçi ve akademisyen. Modern heterostructure fiziğe ve elektroniğe büyük katkıları bulundu. Heterotransistörleri icat etti.

Alferov Vitebsk, Belarus'ta, Beyaz Rus ve Yahudi karışımı bir ailede doğdu. 1952 yılında Leningrad'taki V. I. Ulyanov (Lenin) Elektroteknik Ensititüsü'den mezun oldu. 1953'ten beri SSCB Bilim Akademisi'nde (1991 yılından itibaren Rusya Bilimler Akademisi) çalışmaktadır. Burada 1961'de "a Candidate of Sciences in Technology" ve 1970 yılında "a Doctor of Sciences in Physics and Mathematics" derecelerini kazandı. 1987 yılına kadar Ioffe Enstitüsü'nde yöneticilik yaptı. 1972 yılında SSCB Bilimler Akademisine eş üye olarak seçildi ve 1979 yılında tam üye oldu. 1989 yılında SSCB Bilim Akademisi'nde başkan yardımcısı, ayrıca Sankt-Peterburg Bilimsel Araştırmalar merkezine başkan oldu. 2000 yılında Herbert Kroemer ile beraber fizik dalında Nobel Ödülü aldı.
Alferov heterotransistoru icat etti. Bu başarısıyla eskiye göre daha yüksek frekanslara çıkılmasını sağladı. Aynı zamanda cep telefonları ve uydu iletişiminde devrim gerçekleşti. Alverov ve Kroemer bu teknolojiyi lazer ışıklarına uyguladı. Bu sayede yarı iletken dizayn kullanılan alanlarda özellikle LED'lerde, barkot ve CD okuyucularda devrim yarattı. Hermann Grimmeiss, Alferov olmadan uydulardan dünyaya veri aktarımının mümkün olmadığını söylemiştir.

Alferov 1962'den bu yana yarı iletken heterostructure alanında çalışmaktadır. Fizik ve yarı iletken heterostructure teknolojilerine katkıları, özellikle lazerlerin, güneş pillerin, LED'lerin ve epitaksilerin üretilmesine olanak sağlarken, modern heterostructure fiziğin oluşmasına ve elektroniğe öncülük etti.

Lenin Ödülü (1972)
Sovyetler Birliği Devlet Ödülü (1984)
Ioffe Ödülü (Rusya Bilimler Akademisi, 1996)
Demidov Ödülü (1999)
Fizik dalında Nobel Ödülü(2000) (Herbert Kroemer ve Jack Kilby ile beraber).
İleri Teknoloji Kyoto Ödülü (2001)

Biyoloji3 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ioffe Physico-Technical Institute'un websitesi
Otobiyografi 30 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Stockholm'daki Nobel Vakfının websitesi

Topolojide ve geometride simit (torus) bir yüzeydir. Üç boyutlu uzayda bir çemberin, aynı düzlemde yatan ve çembere değmeyen bir doğru etrafında döndürülmesiyle elde edilir. Yiyecek simidin ya da yüzmek için kullanılan şişirilmiş iç lastiğin yüzeyi matematiksel olarak birer simittir.
Simit topolojik olarak bir çemberle (S1) kendisinin çarpımı (S1 × S1) olarak tanımlanır. (İki boyutlu) Simit genelde T2 olarak gösterilir. Bu çarpım aracılığıyla üzerinde çarpım topolojisi kurulmuştur. Bir yüzey olarak kapalıdır (tıkız ve kenarsız).
Böyle tanımlanmış topolojik simit doğal olarak karmaşık 2 boyutlu (gerçel 4 boyutlu) karmaşık vektör uzayı C2'de bulunabilir. C 'de S1 birim çemberini düşünelim. C2'nin her bir C kopyasında bulunan birim çemberlerin çarpımı C2'de bir simit tanımlayacaktır. Bu simide Clifford simidi denir. Bu simidin her noktası C2'de başnoktadan (orijin) 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 kadar uzaktadır. Dolayısıyla Clifford simidi C2'de üç boyutlu küre (S3) içinde yatar.
Bir simidi topolojik olarak tanımlamanın birçok yolu vardır. Örneğin düzlemde K=[0,1] × [0,1] birim karesi üzerinde şöyle bir denklik bağıntısı tanımlayalım. Her nokta kendisine; sol kenardaki her bir nokta, sağ kenarda karşısındaki noktaya; alt kenardaki her bir nokta, üst kenarda karşısındaki noktaya denk olsun:

(x,y) ~ (x,y); (0,y) ~ (1,y); (x,0) ~ (x,1).
K topolojik uzayı bu denklik bağıntısına bölündüğünde ortaya çıkan bölüm uzayı yukarıda tarif edilen simide homeomorfiktir; yani topolojik olarak eştirler.
Bu işlem aslında şöyle hayal edilebilir: kare bir kağıdın önce alt ve üst kenarları, sonra sol ve sağ kenarları yapıştırılıyor. Elde edilen yüzey bir simittir.

Yukarıdaki inşaya benzer bir biçimde, a ve b sıfırdan farklı iki gerçel sayı olmak üzere, R2 düzlemi, üzerinde tanımlanan 

(x,y) ~ (x+a,y) ~ (x,y+b)
denklik bağıntısına bölündüğünde çıkan bölüm uzayı da simide homeomorfiktir.

Creation of a torus19 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"4D torus" 14 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Relational Perspective Map" 28 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Torus Games" 2 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Polydos

Topolojik uzaylar, matematiğin Topoloji dalının başlıca uğraş konularıdır. Bir X kümesi ve bu kümenin alt kümelerinin bir kısmını içeren ve aşağıdaki varsayımları sağlayan S kümesinden oluşurlar:
1) 
  
    
      
        ∅
      
    
    {\displaystyle \emptyset }
  
 ve X kümeleri S'nin elemanıdır;
2) S'nin elemanları arasından seçilecek herhangi bir 
  
    
      
        
          U
          
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle U_{\alpha }}
  
 koleksiyonu için, 
  
    
      
        
          ⋃
          
            α
          
        
        
          U
          
            α
          
        
      
    
    {\displaystyle \bigcup _{\alpha }U_{\alpha }}
  
 birleşim kümesi de S'nin bir elemanıdır,
3) S'nin elemanları arasından seçtiğimiz 
  
    
      
        
          U
          
            1
          
        
        ,
        .
        .
        .
        ,
        
          U
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle U_{1},...,U_{n}}
  
 kümelerinin kesişimi olan 
  
    
      
        
          ⋂
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          U
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle \bigcap _{i=1}^{n}U_{i}}
  
 kümesi de S'nin elemanıdır.
Burada ikinci şartta bahsettiğimiz koleksiyonun sonsuz sayıda eleman içerebileceğine ancak üçüncü şarttaki altkümelerin sayısının sonlu olduğuna dikkat etmek gereklidir.
Geleneksel olarak X'in alt kümelerinden S'nin elemanı olanlara açık kümeler denir. Buna karşılık C kümesi X'in bir altkümesiyse ve 
  
    
      
        X
        ∖
        C
      
    
    {\displaystyle X\setminus C}
  
 fark kümesi açık bir kümeyse o zaman C'ye de kapalı bir küme denir. Bu tanıma göre X ve 
  
    
      
        ∅
      
    
    {\displaystyle \emptyset }
  
 kümeleri aynı zamanda hem açık hem kapalıdırlar.
Verilen bir (X, S) topolojik uzayında X'in altkümelerinden oluşan öyle bir Y kümesi olsun ki X'te açık her küme Y'nin elemanlarının bir birleşimi olarak yazılabilsin. Bu durumda Y kümesine (X, S) uzayının temeli denir.

1) Verilen herhangi bir X kümesi için, S, X'in tüm alt kümelerinin kümesi olsun (yani her bir altküme açık olsun). Böyle oluşturulmuş topolojiye taneli (discrete) topoloji denir.
2) Reel Sayılar üzerinde (a, b) şeklindeki (a 
  
    
      
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle -\infty }
  
 ve b 
  
    
      
        ∞
      
    
    {\displaystyle \infty }
  
 olabilir) doğru parçalarının yarattığı topoloji. Öklit Uzayları'nın geometrik özelliklerini anlamakta kullanılan doğal topolojidir.
3) Uzunluk uzayları, metrik uzaylar, iç çarpım uzayları ve Banach uzayları topolojik uzaylardır.

X herhangi bir küme, T ise X kümesinin altkümelerinin bir kısmından oluşan bir küme olsun. Eğer T aşağıdaki koşulları sağlıyorsa T'ye X'in üzerinde bir topoloji denir:

Boşküme ve X, T'nin elemanları olmalıdır.
T'nin herhangi sayıda elemanının (X'in altkümesi olarak) birleşimi yine T'nin elemanı olmalıdır.
T'nin sonlu sayıda elemanının kesişimi yine T'nin elemanı olmalıdır.
Bu koşulların sağlanması durumunda T ile donatılmış X kümesine bir topolojik uzay denir.

X = {1, 2, 3, 4} ve yukarıdaki aksiyomları sağlamak adına X'in yalnız 2 altkümesini içeren koleksiyon τ = {{}, {1, 2, 3, 4}}, X üzerinde bir topolojidir.
X = {1, 2, 3, 4} ve X'in altı altkümesinden meydana gelen koleksiyon τ = {{}, {2}, {1, 2}, {2, 3}, {1, 2, 3}, {1, 2, 3, 4}}, X için bir başka topolojidir. (aşikar (indiskrit) topoloji)
X = {1, 2, 3, 4} ve koleksiyon τ = P(X) (X'in kuvvet kümesi) verilmiş olsun. (X, τ) bir topolojik uzay temsil eder. Bu durumda τ'ye ayrık topoloji denir.
X = Z, (Z: tam sayılar kümesi) ve τ koleksiyonu, Z'nin elemanları ile oluşturulabilecek sonlu sayıdaki tüm altkümeler ve Z'nin kendisinden oluşmak üzere, τ koleksiyonu bir topoloji değildir, çünkü (örneğin) 0'ı içermeyen tüm sonlu altkümelerin birleşimi sonsuzdur, fakat hâlâ Z'nin tüm elemanlarını içermez, bu yüzden τ'nin elemanı değildir.

Matematikte Öklid uzayı, Öklid geometrisinin üç boyutlu uzayıdır ve bu kavramlar, çok boyutlu olarak genelleştirilir. “Öklid” terimi bu uzayları, Öklid geometrisi olmayan eğimli uzaydan ve Einstein'nın genel görelilik kuramından ayırt eder. Bu adı Yunan matematikçi Öklid'den dolayı almıştır.
Modern matematikte Öklid uzayını ifade etmek için kartezyen koordinat sistemi ve analitik geometri kavramları çok yaygın olarak kullanılır.

Reel sayılar kümesi R ile gösterilsin. Herhangi bir pozitif n tamsayısı. Rde n boyutlu vektör uzayında tüm n katlı reel sayılardan oluşsun. Bu  Rn sembolü ile gösterilir ve bazen reel koordinat uzayı olarak adlandırılır. Rnde bir eleman şöyle yazılabilir;

  
    
      
        
          x
        
        =
        (
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        
          x
          
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} =(x_{1},x_{2},\ldots ,x_{n}),}
  

Her bir xi, bir reel sayıdır. Rndeki vektör uzayı işlemleri şöyle ifade edilir;

  
    
      
        
          x
        
        +
        
          y
        
        =
        (
        
          x
          
            1
          
        
        +
        
          y
          
            1
          
        
        ,
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          y
          
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} +\mathbf {y} =(x_{1}+y_{1},x_{2}+y_{2},\ldots ,x_{n}+y_{n}),}
  

  
    
      
        a
        
        
          x
        
        =
        (
        a
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        a
        
          x
          
            2
          
        
        ,
        …
        ,
        a
        
          x
          
            n
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle a\,\mathbf {x} =(ax_{1},ax_{2},\ldots ,ax_{n}).}
  

Rn vektör uzayı doğal taban ile gösterilir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    e
                  
                  
                    1
                  
                
              
              
                
                =
                (
                1
                ,
                0
                ,
                …
                ,
                0
                )
                ,
              
            
            
              
                
                  
                    e
                  
                  
                    2
                  
                
              
              
                
                =
                (
                0
                ,
                1
                ,
                …
                ,
                0
                )
                ,
              
            
            
              
              
                
                

                
                
                
                
                ⋮
              
            
            
              
                
                  
                    e
                  
                  
                    n
                  
                
              
              
                
                =
                (
                0
                ,
                0
                ,
                …
                ,
                1
                )
                .
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}\mathbf {e} _{1}&=(1,0,\ldots ,0),\\\mathbf {e} _{2}&=(0,1,\ldots ,0),\\&{}\,\,\,\vdots \\\mathbf {e} _{n}&=(0,0,\ldots ,1).\end{aligned}}}
  

Rnde keyfi bir vektör, aşağıdaki biçimde yazılabilir;

  
    
      
        
          x
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          x
          
            i
          
        
        
          
            e
          
          
            i
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} =\sum _{i=1}^{n}x_{i}\mathbf {e} _{i}.}
  

Rn, bir n boyutlu vektör uzayında prototip örnektir. Aslında her reel n boyutlu vektör uzayı V, Rn  izomorfizmasıdır.

Öklid uzayı, bir reel koordinat uzayında daha fazlasıdır. Öklid geometrisinde işlem yapmak için noktalar arasındaki mesafeden ve çizgi veya vektörler arasındaki açıdan da bahsetmek gerekir. Bu nicelikleri elde etmenin doğal yolu, Rn'de nokta çarpım kullanmak gerekir. Herhangi x ve y iki reel nvektörü nokta çarpımı şöyle ifade edilir;

  
    
      
        
          x
        
        ⋅
        
          y
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          x
          
            i
          
        
        
          y
          
            i
          
        
        =
        
          x
          
            1
          
        
        
          y
          
            1
          
        
        +
        
          x
          
            2
          
        
        
          y
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          x
          
            n
          
        
        
          y
          
            n
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} \cdot \mathbf {y} =\sum _{i=1}^{n}x_{i}y_{i}=x_{1}y_{1}+x_{2}y_{2}+\cdots +x_{n}y_{n}.}
  

Sonuç daima bir reel sayıdır. Ayrıca xin kendisi ile nokta çarpımı hiçbir zaman negatif olmaz. Bu çarpım, bir x vektörünün "uzunluğunu" ifade etmemizi sağlar, şöyle ki;

  
    
      
        ‖
        
          x
        
        ‖
        =
        
          
            
              x
            
            ⋅
            
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              ∑
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            (
            
              x
              
                i
              
            
            
              )
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \|\mathbf {x} \|={\sqrt {\mathbf {x} \cdot \mathbf {x} }}={\sqrt {\sum _{i=1}^{n}(x_{i})^{2}}}.}
  

Bu uzunluk fonksiyonu, gerekli norm özelliğini sağlar ve Rnde Öklid normu olarak adlandırılır.
θ (0° ≤ θ ≤ 180°), x ile y arasındaki sabit açıdır (periyodik olmayan) ve şöyle ifade edilir;

  
    
      
        θ
        =
        
          cos
          
            −
            1
          
        
        ⁡
        
          (
          
            
              
                
                  x
                
                ⋅
                
                  y
                
              
              
                ‖
                
                  x
                
                ‖
                ‖
                
                  y
                
                ‖
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \theta =\cos ^{-1}\left({\frac {\mathbf {x} \cdot \mathbf {y} }{\|\mathbf {x} \|\|\mathbf {y} \|}}\right)}
  

burada cos−1, arccos'un ters trigonometrik fonksiyonudur.
Son olarak, Rndeki bir metriği (uzaklık fonksiyonunu) ifade etmek için aşağıdaki norm kullanılabilir;

  
    
      
        d
        (
        
          x
        
        ,
        
          y
        
        )
        =
        ‖
        
          x
        
        −
        
          y
        
        ‖
        =
        
          
            
              ∑
              
                i
                =
                1
              
              
                n
              
            
            (
            
              x
              
                i
              
            
            −
            
              y
              
                i
              
            
            
              )
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle d(\mathbf {x} ,\mathbf {y} )=\|\mathbf {x} -\mathbf {y} \|={\sqrt {\sum _{i=1}^{n}(x_{i}-y_{i})^{2}}}.}
  

Bu uzaklık fonksiyonu Öklid uzaklığı olarak adlandırılır ve Pisagor teoreminin bir biçimi olarak görülebilir.
Reel koordinat uzayı ile bu Öklid yapısı Öklid uzayı olarak adlandırılır ve daha çok En sembolü ile gösterilir. (Çoğu yazar, Öklid uzayında çalışırken Öklid yapısının anlaşılması için Rn sembolünü kullanmayı tercih eder).
T doğrusal dönüşümlerine yönelimi ifade etmek için Öklid uzayı dönüşü (rotasyonu) kullanılır. Bunlar açı ve uzaklıkla belirtilir;

  
    
      
        T
        
          x
        
        ⋅
        T
        
          y
        
        =
        
          x
        
        ⋅
        
          y
        
        ,
      
    
    {\displaystyle T\mathbf {x} \cdot T\mathbf {y} =\mathbf {x} \cdot \mathbf {y} ,}
  

  
    
      
        
          |
        
        T
        
          x
        
        
          |
        
        =
        
          |
        
        
          x
        
        
          |
        
        .
      
    
    {\displaystyle |T\mat

Lutetia (küçük gezegen tanımı: 21 Lutetia), ana asteroit kuşağında yer alan bir M-tipi asteroitdir. 1852 yılında Hermann Goldschmidt tarafından keşfedildi. Adı, Paris'in Latincesi olan Lutetia'dan gelmektedir.
Lutetia düzensiz bir şekle ve çok sayıda kratere sahiptir. En büyük çarpma kraterinin çapı 45 km'dir. Yüzey jeolojik olarak heterojendir ve iç kırıkların yüzey belirtileri olduğu düşünülen kırıklar, yarıklar ve kanallar ile kesişir. Metal açısından zengin kayaçları olduğu düşünülen yüksek bir kütle yoğunluğuna sahiptir.
Rosetta sondası Temmuz 2010'da Lutetia'nın 3.162 km yakınından geçti. Dawn, Temmuz 2011'de Vesta'ya ulaşana kadar bir uzay aracı tarafından ziyaret edilmiş en büyük asteroiddi.

Lutetia, 15 Kasım 1852'de Hermann Goldschmidt tarafından Paris'teki apartmanının balkonunda keşfedildi. Asteroidin başlangıç yörüngesi, Kasım-Aralık 1852'de Alman astronom Georg Rümker ve diğerleri tarafından hesaplandı. 1903'te Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde Edward Pickering tarafından fotoğraflandı ve 10,8'lik bir karşı konum büyüklüğü hesapladı.
10 Temmuz 2010'da, ESA Rosetta uzay sondası, 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızına giderken saniyede 15 km hızla Lutetia'nın yanından minimum 3168 ± 7,5 km mesafede uçtu. Uçuş, piksel çözünürlüğü başına 60 metreye kadar görüntüleme yaptı ve çoğunlukla kuzey yarımkürede yüzeyin yaklaşık %50'sini çekti. 462 görsel, 0,24 ila 1 μm arasında uzanan 21 dar ve geniş bant filtrede elde edildi. Lutetia, görünür-yakın kızılötesi görüntüleme spektrometresi VIRTIS tarafından da gözlemlendi ve manyetik alan ve plazma ortamının ölçümleri alındı.

Lutetia, iç asteroit kuşağında Güneş'in etrafında yaklaşık 2,4 AU mesafedeki bir yörüngede döner. Yörüngesi neredeyse ekliptik düzleminde yer alır ve orta derecede eksantriktir. Lutetia'nın yörünge süresi 3,8 yıldır.

Rosetta uçuşu, Lutetia'nın kütlesinin (1,700 ± 0,017)×1018 kg olduğunu, yani uçuş öncesi tahmin edilen 2,57×1018 kg'dan daha küçük olduğunu göstermiştir. 3,4 ± 0,3 g/cm3 ile en yüksek kütle yoğunluğuna sahip asteroitlerden birisidir. %10-15'lik olası gözeneklilik hesaba katıldığında, Lutetia'nın kütle yoğunluğu tipik bir göktaşınınkinden daha fazladır.

Lutetia, neredeyse tamamen metalik olduğuna inanılan esrarengiz M-tipi asteroitler arasında sınıflandırılır. Bununla birlikte M-tipi asteroitlerin radar gözlemleri, Lutetia da dahil olmak üzere bunların üçte ikisinin saf metal yerine metalle zenginleştirilmiş silikatlardan oluşabileceğini göstermektedir. Lutetia'nın teleskopik spektrumları, karbonlu kondritler ve C-tipi asteroitlerinkine benzer ve metalik meteoritlerin aksine, hidratlı minerallerin, bol silikatların ve çoğu asteroitden daha kalın bir regolit kanıtınınkine benzer düz, düşük frekanslı bir spektrum göstermiştir.
Rosetta sondası, asteroidin görünür ışıkta orta derecede kırmızı bir spektruma ve yakın kızılötesinde düz bir spektruma sahip olduğunu tespit etti. Gözlemlerin kapsadığı 0,4–3,5 μm aralığında hiçbir emilim özelliği tespit edilmedi. Bu, hidratlı mineraller ve karbon açısından zengin bileşiklerin önceki zemin bazlı raporlarıyla çelişmektedir. Ayrıca hiçbir olivin kanıtı tespit edilmedi ancak uzay sondası, Lutetia'nın sadece yarısını gözlemlediği için olivinin bulunma olasılığı göz ardı edilemez. Lutetia için bildirilen yüksek kütle yoğunluğu ile birlikte bu sonuçlar, Lutetia'nın ya enstatit kondrit malzemeden yapıldığını ya da CB, CH veya CR gibi metal bakımından zengin ve sudan fakir karbonlu kondrit ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
Rosetta uzay sondasının gözlemleri, Lutetia'nın yüzeyinin 50-100 μm boyutunda gevşek bir şekilde toplanmış toz parçacıklarından oluşan bir regolit ile kaplı olduğunu buldu. Bu regolitin 3 km kalınlığında olduğu ve büyük kraterlerin çoğunun yumuşatılmış ana hatlarından sorumlu olduğu düşünülmektedir.

Rosetta sondasının fotoğrafları, Lutetia'yı "keskin ve düzensiz şekil özellikleri" olan kaba bir küre olarak tanımlayan 2003 yılındaki ışık eğrisi analizinin sonuçlarını doğruladı. 2004-2009 yılları arasında yapılan bir araştırma, yüksek olasılıkla Lutetia'nın üstündeki büyük Suspicio Krateri nedeniyle dışbükey olmayan bir şekle sahip olduğunu belirtti. Rosetta'nın bulgularının bu iddiayı destekleyip desteklemediği henüz belli değildir.

Fotometrik ışık eğrileri ile birlikte Rosetta sondasının analizi, Lutetia'nın kuzey dönüş kutbunun konumunu verdi: RA = 51,8°±0,4°, Dec = +10,8°±0,4°. Bu, 96°'lik bir eksen eğikliğine eşdeğerdir. Yani Lutetia'nın dönme ekseni, Uranüs gezegenine benzer şekilde tutulum düzlemi ile yaklaşık olarak paraleldir.

Lutetia'nın yüzeyi çok sayıda çarpma krateri ile doludur ve iç kırıkların yüzey belirtileri olduğu düşünülen kırıklar, yarıklar ve kanallar ile kesişir. Asteroidin görüntülenen yarımküresinde çapları 600 m ile 55 km arasında değişen toplam 350 krater vardır. En yoğun kraterli yüzey (Achaia bölgesi), yaklaşık 3,6 ± 0,1 milyar yıllık bir krater yaşına sahiptir.
Lutetia'nın yüzeyi; Baetica (Bt), Achaia (AC), Etruria (Et), Narbonensis (Nb), Noricum (Nr), Pannonia (Pa) ve Raetia (Ra) olmak üzere jeolojik özelliklerine göre yedi bölgeye ayrılmıştır. Baetica bölgesi kuzey kutbu çevresinde (resmin ortasında) yer alır ve 21 km çapında birkaç çarpma kraterinin yanı sıra çarpma çökeltilerini içerir. Lutetia'daki en genç yüzey öğesidir. Baetica, eski kraterleri kısmen gömmüş yaklaşık 600 m kalınlığında pürüzsüz bir ejekta örtüsü ile kaplıdır. Diğer yüzey özellikleri arasında 300 m boyutuna kadar çarşaklar ve yerçekimi yamaçları bulunur. Göçükler ve mostralar, genellikle daha parlak olan albedo varyasyonları ile ilişkilidir.
En yaşlı iki bölge Achaia ve Noricum'dur. İlki, çok sayıda çarpma kraterine sahip oldukça düz bir alandır. Narbonensis bölgesi, Lutetia-Massilia üzerindeki en büyük çarpma krateri ile çakışmaktadır. Daha küçük yüzey birimlerine sahiptir ve daha sonraki dönemlerde oluşan çukur zincirler ve kanallar tarafından değişime uğramıştır. Diğer iki bölge olan Pannonia ve Raetia'nın da büyük çarpma kraterlerine sahip olması muhtemeldir. Son olarak Noricum bölgesi, 10 km uzunluğunda ve yaklaşık 100 m derinliğinde bir kanal ile kesişir.
Sayısal simülasyonlar, 45 km çapındaki Lutetia üzerindeki en büyük krateri oluşturan çarpmanın bile ciddi şekilde kırıldığını ancak asteroidi parçalamadığını gösterdi. Bu nedenle, Lutetia muhtemelen Güneş Sistemi'nin başlangıcından beri bozulmadan hayatta kaldı. Doğrusal kırıkların varlığı ve çarpma kraterlerinin morfolojisi, bu asteroidin iç kısmının önemli bir güce sahip olduğunu ve birçok küçük asteroit gibi bir moloz yığını olmadığını da göstermektedir. Birlikte ele alındığında, bu gerçekler, Lutetia'nın ilkel bir gezegenimsi olarak sınıflandırılması gerektiğini göstermektedir.

Lutetia üzerindeki kırık desenleri üzerine yapılan araştırmalar, gök bilimcilerin Lutetia'nın güney tarafında Suspicio Krateri adında ~45 kilometrelik bir çarpma krateri olduğunu düşünmelerine sebep oldu. Ancak Rosetta sadece Lutetia'nın kuzey kısmını gözlemlediği için neye benzediği kesin olarak bilinmemektedir.

Mart 2011'de, Uluslararası Astronomi Birliği'ndeki Gezegensel Adlandırma Çalışma Grubu, Lutetia'daki coğrafi özellikler için bir adlandırma şeması üzerinde anlaşmaya vardı. Lutetia bir Roma şehri olduğu için asteroidin kraterleri, Lutetia'nın varlığı sırasında Roma İmparatorluğu'nun şehirleri ve Avrupa'nın bölgelerinin adını aldı. Asteroidin bölgeleri, Lutetia'yı keşfeden kişinin (Goldschmidt) ve Lutetia'nın var olduğu zamanda Roma İmparatorluğu'nun eyaletlerinin adını aldı. Diğer özelliklerin adları, Roma İmparatorluğu'nun nehirlerinden ve Avrupa'nın bölgelerinden alınmıştır.

Lutetia'nın bileşimi, iç Güneş Sistemi'ndeki karasal gezegenler arasında oluştuğunu ve bunlardan biriyle etkileşim yoluyla asteroit kuşağına fırlatıldığını göstermektedir.

Lutetia'nın Rosetta tarafından çekilen görüntüleri
31 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20221031174436/https://www.nasa.gov/topics/solarsystem/features/rosetta_images20100710.html arşivlendi. Lutetia'nın tam çözünürlüklü görüntüleri]
21 Lutetia - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
21 Lutetia - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

253 Mathilde , 12 Kasım 1885'te Avusturyalı gökbilimci Johann Palisa tarafından Viyana Gözlemevi'nde keşfedilen, yaklaşık 50 kilometre çapındaki ara asteroit kuşağında bulunan bir asteroittir . Güneş'in etrafında dönmesi dört yıldan fazla süren nispeten eliptik bir yörüngeye sahiptir. Bu yuvarlanan asteroitin alışılmadık derecede yavaş bir dönüş hızı vardır ve ekseni etrafında 360°'lik bir dönüşünü tamamlaması 17,4 gün sürer. İlkel bir C tipi asteroittir ; bu da yüzeyinde yüksek oranda karbon bulunduğu anlamına gelir; bu da üzerine düşen ışığın yalnızca %4'ünü yansıtan koyu bir yüzey sağlar.
Mathilde, Haziran 1997'de 433 Eros asteroitine giderken NEAR Shoemaker uzay aracı tarafından ziyaret edildi. Kısa uçuş sırasında, uzay aracı asteroitin bir yarım küresini görüntüleyerek, yüzeyinde çukurlar açmış birçok büyük krater ortaya çıkardı. Keşfedilen ilk karbonlu asteroitti ve 2010'da 21 Lutetia ziyaret edilene kadar, bir uzay aracı tarafından ziyaret edilen en büyük asteroitti .

253 Mathilde - AstDyS-2, Asteroitler—Dinamik Site
Gök günlüğü · Gözlem tahmini · Yörünge bilgisi · Uygun yörünge öğeleri · Gözlem bilgisi
253 Mathilde - JPL Small-Body Database 
En yakın yaklaşmalar · Keşif · Gök günlüğü · Yörünge grafiği · Yörünge öğeleri · Fiziksel parametreler

Bir cismin moleküllerine etki eden yerçekimi kuvvetlerinin bileşkesinin uygulama noktasına ağırlık merkezi denir. Fizikte ve mühendislik hesaplarında işlemlerin basitleştirilmesi için yaygın olarak kullanılır.

Homojen yapılı ve simetrik cisimlerde ağırlık merkezi simetri eksenlerinin kesişme noktasındadır. Basit geometrik şekillerin veya basit geometrik şekillere bölünebilen cisimlerin ağırlık merkezleri çizim yolu ile kolaylıkla bulunabilir.
Yandaki şekilde, bir dirkdörtgenin ağırlık merkezinin, birbirine dik iki kenarın ortalarını birleştirmek sureti ile çizilen doğruların kesişme noktalarının verdiği O noktası olduğu gösterilmiştir. Bu nokta aynı zamanda dikdörtgenin köşegenlerinin de kesişim noktasıdır.

Yandaki şekillerde iki dikdörtgenden oluşan bir cismin ağırlık merkezinin çizim yoluyla bulunuşu gösterilmektedir.

Cisim şekil 2'de görüldüğü biçimde iki dikdörtgene ayrılır ve oluşan iki yeni dikdörtgenin köşegenleri çizilerek, bu dikdörtgenlerin A ve B ağırlık merkezleri bulunur. İki dikdörtgenden oluşan bu cismin ağırlık merkezi AB doğrusu üzerinde olacaktır. Ancak tam yeri belli değildir.
Şekil 3'te görüldüğü biçimde cisim iki farklı dikdörtgene daha ayrılır, köşegenleri çizilerek C ve D ağırlık merkezleri bulunur. Yine iki dikdörtgenden oluşan bu cismin ağırlık merkezi CD doğrusu üzerinde olacaktır.
Şekil 4'te görülen biçimde, AB ve CD doğruları kesiştirilir, kesişme noktası olan O noktası cismin ağırlık merkezidir.

Herhangi n sayıda parçadan oluşan homojen düzlemsel bir cismin, seçilen bir eksen takımına göre ağırlık merkezi yeri olan (
  
    
      
        
          X
          
            o
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{o}}
  
,
  
    
      
        
          Y
          
            o
          
        
      
    
    {\displaystyle Y_{o}}
  
) noktası aşağıdaki bağıntılar yardımıyla hesaplanabilir. Burada ; 
  
    
      
        
          F
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle F_{i}}
  
 parça alanı, 
  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
 parçanın x koordinatı, 
  
    
      
        
          y
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle y_{i}}
  
 parçanın y koordinatıdır.

  
    
      
        
          X
          
            1
          
        
        0
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            
              
                F
                
                  i
                
              
              ⋅
              
                x
                
                  i
                
              
            
            
              ∑
              F
            
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{1}0=\sum _{i=1}^{n}{\frac {F_{i}\cdot x_{i}}{\sum F}}}
  
, 
  
    
      
        
          Y
          
            o
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            
              
                F
                
                  i
                
              
              ⋅
              
                y
                
                  i
                
              
            
            
              ∑
              F
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Y_{o}=\sum _{i=1}^{n}{\frac {F_{i}\cdot y_{i}}{\sum F}}}
  

Burada ayrıca,

  
    
      
        
          S
          
            x
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            F
            
              i
            
          
          ⋅
          
            x
            
              i
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{x}=\sum _{i=1}^{n}{F_{i}\cdot x_{i}}}
  
, 
  
    
      
        
          S
          
            y
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            F
            
              i
            
          
          ⋅
          
            y
            
              i
            
          
        
      
    
    {\displaystyle S_{y}=\sum _{i=1}^{n}{F_{i}\cdot y_{i}}}
  

ya da integral biçimleriyle,

  
    
      
        
          S
          
            x
          
        
        =
        
          ∫
          
            F
          
        
        y
        ⋅
        d
        F
      
    
    {\displaystyle S_{x}=\int _{F}y\cdot dF}
  
, 
  
    
      
        
          S
          
            y
          
        
        =
        
          ∫
          
            F
          
        
        x
        ⋅
        d
        F
      
    
    {\displaystyle S_{y}=\int _{F}x\cdot dF}
  

büyüklükleri statik momentler olarak tanımlanır, statik momentin birimi cm3'dür. Görüleceği üzere ağırlık merkezi koordinatları, ilgili eksen için statik momentin alana bölümüdür.
Ağırlık merkezinin hesabının daha genel hali aşağıdaki biçimdedir. Karmaşık geometrik şekillerin ağırlık merkezleri bu integraller yardımıyla hesaplanır.

  
    
      
        
          X
          
            o
          
        
        =
        
          
            1
            F
          
        
        
          ∫
          
            F
          
        
        y
        ⋅
        d
        F
      
    
    {\displaystyle X_{o}={\frac {1}{F}}\int _{F}y\cdot dF}
  
, 
  
    
      
        
          Y
          
            o
          
        
        =
        
          
            1
            F
          
        
        
          ∫
          
            F
          
        
        x
        ⋅
        d
        F
      
    
    {\displaystyle Y_{o}={\frac {1}{F}}\int _{F}x\cdot dF}

Clyde William Tombaugh (4 Şubat 1906, Illinois, ABD – 17 Ocak 1997; Las Cruces, New Mexico, ABD), Amerikalı astronom. 1930 yılında cüce gezegen Plüton'u keşfetmiştir.
Tombaugh; 4 Şubat 1906'da, Amerika Birleşik Devletleri'nin Illinois eyaletindeki Streator şehrinde doğdu. Ailesi Burdett, Kansas'a taşındıktan sonra, Tombaugh ilk teleskobunu yaptı ve Lowell Gözlemevi'ne Jüpiter ve Mars ile ilgili gözlemlerine ait resimler yolladı. Bunun sonucunda Tombaugh'a iş teklifi yapıldı. 1929'dan 1945'e kadar Lowell Gözlemevi'nde çalıştı. Plüton'u keşfinden sonra Kansas Üniversitesi ve Kuzey Arizona Üniversitesi'nden dereceler kazandı. 1931'de keşfedilen 1604 Tombaugh isimli asteroit, adını Tombaugh'dan aldı. 1955'ten 1973'te emekli oluşuna kadar New Mexico Eyalet Üniversitesi'nde astronomi dersleri verdi. Yaşamı boyunca 14 asteroit keşfeden Tombaugh'nun ilk keşfi 1929'da, Plüton'u ararken keşfettiği 2839 Annette'ydi. Tombaugh keşfettiği bazı asteroitlere karısı, çocukları ve torunlarının adlarını verdi. 1931'de Kraliyet Astronomi Topluluğu Tombaugh'a Jackson-Gwilt Madalyası'nı verdi. 17 Ocak 1997'de, New Mexico eyaletinin  Las Cruces şehrinde öldü.

Klasik Kuiper Kuşağı cismi (aynı zamada kubvano (İng. İngilizce: cubewano (İngilizce telaffuz: [ˌkjuːbiːˈwʌnoʊ] "QB1-o") da denir), düşük dış merkezlikli Kuiper Kuşağı cisimlerinden (KKC; İng. İngilizce: Kuiper belt object) olup yörüngesi Neptün'ün dışında ve onunla yörüngesel rezonans hâlinde olmayan gök cisimlerine verilen addır. Kubvano yörüngelerinin ana eksenleri 40–50 AB civarında oyup Plüton'nun hilafına Neptün'ün yörüngesini geçmezler. Başka bir ifadeyle düşük dış merkezlikleri ve bazen klâsik gezegenler gibi düşük eğimli yörüngeleri vardır.
"Kubvano" adı, Plüton ve Charon'dan sonra keşfedilen ilk Neptün ötesi cisim (İng. İngilizce: trans-Neptunian object, TNO) olan (15760) 1992 QB1'dan gelmektedir. Daha sonra bulunan benzer cisimler, İngilizcede sık sık bu ilk cisimden hareketle "QB1-o's" veya "cubewanos" diye adlandırıldı. Buna rağmen bu tür gök cisimleri için "klâsik" kavramı bilimsel literatürde çok daha fazla kullanılmaktadır.
Kubvano olarak tarif edilen cisimler arasında şunlar bulunmaktadır:

(15760) 1992 QB1
Makemake: bilinen en büyük kubvano ve bir cüce gezegen
(50000) Quaoar ve (20000) Varuna: keşfedildiklerinde zamanın en büyük NÖC'ü olarak kabul edildiler
19521 Chaos, 58534 Logos, 53311 Deucalion, 66652 Borasisi, 88611 Teharonhiawako
(33001) 1997 CU29, (55636) 2002 TX300, (55565) 2002 AW197, (55637) 2002 UX25
Haumea, geçici olarak Minor Planet Center tarafından 2006'da bir kubvano olarak sıralanmasına rağmen sonradan rezonans hâlinde olduğu anlaşıldı.

Çoğu kubvanolar, Neptün'le (plütinolarca doldurulmuş olarak) 2:3 yörüngesel rezonans hâlindedir ve 1:2 rezonansında bulunur. Mesela 50000 Quaoar'ın yörüngesi dairesel şekilde olup ekliptiğe yakındır. Diğer taraftan plütino yörüngelerinin dış merkezliği daha fazla olduğundan bazıları Güneş'e Neptün'den daha fazla yaklaşırlar.
'Soğuk popülasyon' diye anılan cisimlerin çoğunluğunun düşük eğimleri ve dairesele yakın yörüngeleri vardır. Daha küçük bir popülasyonunu ('sıcak popülasyon') yüksek eğimli ve daha dış merkezlikli yörüngeler karakterise eder.
Deep Ecliptic Survey (derin tutulum anketi) iki popülasyonun dağılımını gösterir; birinin eğim merkezi 4.6°'de (Core), diğerinkiyse 30°'nin üstündedir (Halo).

KKC'lerinin büyük çoğunluğunun eğimleri (üçte ikiden fazlası) 5°'den az olup dış merkezlikleri 0,1'den azdır. Ana eksenleri kuşağın ortasını tercih ettiklerini gösterir; rezonans limitine yakın küçük cisimlerin ya rezonansa girmiş ya da yörüngeleri Neptün tarafından değiştirilmiş olduğu tartışmalıdır.
'Sıcak' ve 'soğuk' popülasyonlar çok farklıdır: kubvanoların %30'dan fazlası düşük eğimli dairesele yakın yörüngelerdedirler. Plütino yörüngelerinin parametreleri daha benzer oranlarda paylaştırılmış olup ılımlı dış merkezliklerdeki bölgesel maksimumu 0,15 ilâ 0,2 arası olup düşük eğimleri 5 ilâ 10° arasındadır.
Ayrıca dağınık disk cisimleriyle karşılaştırmaya bakınız.

Kubvanoların yörüngesel dış merkezlikleri kıyaslandığındı onların Neptün'ün yörüngesinin dışında bariz bir 'kuşak' oluşturduğu görülürken plütinoların Neptün'ün yörüngesine yaklaştığı, hatta onu geçtikleri görülür. 'Sıcak' kubvanoların yörüngesel eğimleri tipik olarak 20°'nin altında kalan plütinolarla kıyaslandığında kolayca yüksek eğimleriyle ayırt edilirler. (Hâlihazırda 'sıcak' kubvanoların eğimleri için bariz bir izah mevcut değildir.)

Farklı yörünge karakteristiklerinin yanında her iki popülasyonun fizikî karakteristikleri de farklıdır.
Kırmızı soğuk popülasyonla daha heterojen olan sıcak popülasyon arasındaki renk farklılığı ilk defa 2002'de gözlemlendi.
Daha büyük bir veri setine dayalı yeni çalışmalar, sıcak ve soğuk popülasyonlar arasındaki kesim eğiminin 5° yerine 12° olduğunu gösterdi ve homojen, kırmızı popülasyonla mavimtrak sıcak popülasyon arasındaki farkı teyit etti.
Düşük eğimli (soğuk) ve yüksek eğimli (sıcak) klasik cisimler arasında mevcut olan başka bir fark, gözlemlenen ikili cisimlerin sayısıdır. İkili cisimler düşük eğimli yörüngelerde oldukça yaygın olup tipik olarak elemanları benzer kadirde olan sistemlerdedirler. Yüksek eğimli yörüngelerde ikili sistemler daha ender olup bileşenlerinin kadiri tipik olarak farklıdır. Renk farklılıklarının yanında bu bağıntı, şimdi gözlemlenen klasik cisimlerin en az iki farklı ve kesişen popülasyondan meydana geldiği ve bunların fizikî özellikleriyle yörüngesel geçmişlerinin farklı olduğu görüşünü destekler.

'Kubvano' veya 'klasik NÖC' için resmî bir tarif yoktur. Buna rağmen bu kavram, normalde Neptün'den kaynaklanmış hatırı sayılır düzensilikleri olmayan cisimler için kullanılırken Neptün'le yörüngesel rezonansta olan KKC'ler (rezonans hâlindeki Neptün ötesi cisimler) buna dahil edilmez. Minor Planet Center (MPC) ve Deep Ecliptic Survey (DES), aynı kritere dayanarak kubvanoları (yani klasik cisimleri) listelemez. MPC tarafından kubvano olarak tasnif edilen birçok NÖC, DES tarafından ScatNear (İng. İngilizce: scattered near; "muhtemelen Neptün'ce tedirgin edilmiş") olarak sınıflandırılır. Cüce gezegen Makemake, böyle sınırda olan klasik bir kubvano/ScatNear cismidir. (119951) 2002 KX14, muhtemelen plütinolara yakın bir iç kubvano olabilir. Bundan başka Kuiper Kuşağı'nın 47–49 AB'den daha uzaklarda düşük eğiklikli cisimler olmaması şüphesiyle bir 'kenar'ının olduğuna dair söz edilmeye 1998'de başlanmış, bunun doğru toplanan yeni verilerle 2001'de gösterilmiştir. Sonuç olarak kavramın geleneksel kullanımı, yörüngenin ana eksenine dayanır ve 2:3 ilâ 1:2 rezonansında, yani 39,4 ve 47,8 AB arasında olan cisimleri (bu rezonansların kendisi ve aralarındaki daha küçükleri hariç) ihtiva eder.
Bu tanımlar kesinlikten yoksundur: bilhassa klasik cisimlerle dağınık disk arası sınır muğlaktır. 2010 yılı itibarıyla günberisi (q) > 40 AB ve günötesi (Q) < 47 AB olan  377 cisim bilinmektedir.

J. L. Elliott ve arkadaşları tarafından Deep Ecliptic Survey raporuna göre 2005 yılında kullanılmaya başlanmış tasniftir ve ortalama yörünge parametrelerine dayalı biçimsel kriterler kullanır. Gayriresmî bir ifadeyle bu tanım, Neptün yörüngesini hiç geçmeyen cisimleri içerir. Bu tanıma göre bir cisim, şu şartlar altında klasik KKC'dir:

rezonans hâlinde değilse
Neptün'e göre ortalama Tisserand parametresi 3'ü geçerse
ortalama dış merkezliği 0,2'den azsa.

Alternatif bir tasnif, B. Gladman, B. Marsden ve C. van Laerhoven tarafından 2007'de kullanılmaya başlandı. Bu tasnif, 10 milyon sene yörünge entegrasyonunu Tisserand parametresi yerine kullanır. Klasik cisimler, buna göre rezonans hâlinde olmayan ve şimdi Neptün tarafından tedirgin edilmeyen cisimlerdir.
Formel olarak bu tanım, şimdiki yörüngeleri aşağıdaki gibi olan bütün cisimleri klâsik olarak görür:

rezonans hâlinde değilse (metodun tanımına bakınız)
ana ekseni Neptün'den daha büyük (> 30,1 AB; yani centaurlar dahil değil) ve 2000 AB'den azsa (İç Oort Bulutu cisimleri hariç)
Neptün'ce tedirgin edilmemişlerse
(müstakil cisimleri dışlamak için) dış merkezliği (eksantrikliği) 
  
    
      
        e
        <
        0
        ,
        240
      
    
    {\displaystyle e<0,240}
  
 ise.
Başka düzenlerin aksine bu tarif, İç Klasik Kuşak denilen ve ana ekseni 39,4 AB'den az (2:3 rezonansı) veya Dış Klasik Kuşak denilen ve ana ekseni 48,7'den fazla olan (1:2 rezonansı)  cisimleri dahil eder, Ana Klasik Kuşak kavramını ise ikisi arasındaki yörüngeler için bırakır.

Bir gök cisminin parçalanmasının kalıntıları olarak düşünülen klasik Kuiper Kuşağı'nda bilinen ilk çarpışma ailesi Haumea ailesidir. Haumea'yı, uydularını, 2002 TX300 ve yedi daha küçük cismi içerir.† Cisimler sadece benzer yörüngeler takip etmekle kalmaz, fizikî karakteristikleri de birbirlerine benzer. Birçok başka KKC'nin hilafına yüzeylerinde büyük miktarda buz (H2O) bulunurken tolinler ya hiç yoktur ya da çok azdır. Yüzey bileşimi, (kırmızının tersine) nötür renkleriyle 1,5 ve 2 μm'deki kızılötesi tayfta olan derin absorbsyondan anlaşılır.
†2008 itibarıyla. Ailenin en büyük dört cismi grafiklerde Humea'yı temsil eden çemberin içindedir.

İşte kubvanoların çok genel bir listesi. 2014 itibarıyla q > 40 (AU) and Q < 48 (AU) olan 473 cisim bilinmektedir.

15760 Albion
1993 RP
1995 GJ
1998 WW31
20000 Varuna
2001 QW322
307261 Máni
(307616) 2003 QW90
(444030) 2004 NT33
(308193) 2005 CB79
2010 RE64
486958 Arrokoth
(119951) 2002 KX14
(120178) 2003 OP32
120347 Salacia
(144897) 2004 UX10
145452 Ritona
(145453) 2005 RR43
148780 Altjira
(15807) 1994 GV9
(16684) 1994 JQ1
174567 Varda
(19255) 1994 VK8
19521 Chaos
(202421) 2005 UQ513
(24835) 1995 SM55
(24978) 1998 HJ151
(278361) 2007 JJ43
(33001) 1997 CU29
50000 Quaoar
(52747) 1998 HM151
53311 Deucalion
55565 Aya
(55636) 2002 TX300
(55637) 2002 UX25
58534 Logos
66652 Borasisi
(69987) 1998 WA25
(79360) 1997 CS29
(79983) 1999 DF9
(85627) 1998 HP151
(85633) 1998 KR65
(86047) 1999 OY3
88611 Teharonhiawako
90568 Goibniu

Nottingham Üniversitesi (İngilizce: University of Nottingham), Nottingham, İngiltere'de bulunan bir araştırma üniversitesidir. 1881'de Londra Üniversitesi'nin bir koleji olarak kurulmuş ve 1948'de bağımsız üniversite olarak Kraliyet Beratı verilmiştir. Ana kampüsü, "University Park Kampüsü", Nottingham şehrinin varoşlarındadır; ayrıca daha küçük "Jubilee Kampüsü", "Sutton Bonington Kampüsü" ve "King's Meadow Kampüsü"leri vardır. Son yıllarda uluslararası hüviyet kazanarak  Kuala Lumpur, Malezya yakınlarında "Semenyih"de ve Ningbo, Çin'de şube ve kampüsler açmıştır.
Kuruluş tarihi ve yapılanması dolayısıyla "Kırmızı Tuğla (Redbrick) Üniversitesi" olarak sınıflandırılmaktadır. Nottingham Üniversitesi Britanya Üniversiteleri içinde araştırmaya önem veren üniversitelerin kurduğu 1992'den önce kurulmuş üniversitelerden oluşan "Russell Grubu" ve "Universities 21" grubu üyesidir.
Nottingham Üniversitesinde 5 fakülte bulunmakta ve çok geniş bilim, teknoloji ve bilgi alanlarını ve sanatları kapsayan 50 kadar değişik üniversite diploması sağlamaktadır. Son Birleşik Krallık üniversite istatistiklerine göre 34.377 tam-zamanlı kayıtlı öğrencisi bulunmakta ve tam-zamanlı üniversite öğretim üyesi sayısı 2,735 kişidir.

Resmî site 2 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Nottingham Universitesi Alumni cemiyeti websitesi 18 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Highfields ve Nottingham University Parks kampuslari için bilgiler ve resimler (İngilizce)
Highfields Park Kampusu fotigraflari 11 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İngilizce)

Yıldızlar öbeği veya yıldız popülasyonları, 1944 yılında Walter Baade tarafından Samanyolu Galaksisinde yer alan yıldızların gruplandırılmasıdır. Baade, söz konusu çalışmasının özet bölümünde, bu sınıflandırmanın esas itibarıyla Jan Oort tarafından 1926 yılında yapılan sınıflamaya dayandığını kabul etmektedir.
Baade, daha mavi yıldızların spiral kollarla güçlü bir şekilde ilişkilendirildiğini ve sarı yıldızların merkezi galaktik çıkıntı ve küresel yıldız kümelerinde baskın olduğunu gözlemledi. İki ana bölüm, Popülasyon I ve Popülasyon II olarak tanımlandı ve 1978'de Popülasyon III adı verilen yeni, varsayımsal bir bölüm eklendi.
Popülasyon türleri arasında, gözlemlenen yıldız spektrumlarıyla ilgili önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıkların daha sonra yıldız oluşumu, gözlemlenen kinematikler, yıldız yaşı ve hem spiral hem de eliptik galaksilerin evrimiyle ilgili olabileceği gösterildi. Bu üç basit popülasyon sınıfıyla yıldızlar, kimyasal bileşimlerine veya metalikliklerine göre kullanışlı bir şekilde ayrılmıştır.
Tanım gereği, her popülasyon grubu, azalan metal içeriğinin yıldızların yaşının artması anlamına geldiğini gösterir. Bu nedenle, evrendeki ilk yıldızlar (çok düşük metal içeriği) Popülasyon III olarak kabul edildi, eski yıldızlar (düşük metaliklik) Popülasyon II ve yakın tarihli yıldızlar (yüksek metaliklik) Popülasyon I olarak adlandırıldı. Güneş, %1.4'lük göreceli olarak yüksek bir metaliklikle Popülasyon I olarak kabul edilir. Astrofizik terminolojisinde helyumdan daha ağır olan her elementin "metal" olarak kabul edildiğini ve buna oksijen gibi kimyasal ametallerin de dahil olduğunu belirtmek gerekir.

Yıldız spektrumu gözlemleri Güneşten daha yaşlı olan yıldızların Güneş'e göre daha az miktarda ağır elementleri içerdiğini ortaya çıkarmıştır. Bu durum, metalikliğin yıldız nükleosentezi süreciyle yıldız nesilleri boyunca evrimleştiğini göstermektedir.

Günümüzde kabul edilen kozmolojik modeller kapsamında, Büyük Patlama sonucunda ortaya çıkan tüm maddelerin büyük çoğunluğu hidrojen (%75) ve helyumdan (%25) oluşmakta olup, bunların dışında lityum ve berilyum gibi diğer hafif elementlerden oluşan az miktardaki diğer maddeler bulunur. Evren hızlı bir biçimde soğuduğunda, Popülasyon III olarak adlandırılan ilk yıldızlar herhangi bir ağır metal içermeyecek biçimde oluşmuştur. Bu durumun yaratmış olduğu etkiler nedeniyle bu popülasyondaki yıldızların kütleleri Güneş'in kütlesine oranlar yüzlerce kat daha büyüktür. Bunun karşılığında, söz konusu dev yıldızlar çok hızlı bir biçimde dönüşmüş ve nükleosentez süreçleri sonucunda ilk 26 element (periyodik tabloda demire kadar olan bölüm) ortaya çıkmıştır.
Birçok teorik yıldız modeli, yüksek kütleli popülasyon III yıldızlarının çoğunun enerjilerini hızla tükettiğini ve muhtemelen son derece güçlü çift kararsızlığı süpernovaları halinde patladığını göstermektedir. Bu patlamalar, daha sonraki yıldız nesillerine dahil edilmek üzere yıldızlararası ortama (ISM) metaller fırlatarak materyallerini tamamen evrene saçmıştır. Bunların yok olması, galaktik yüksek kütleli Popülasyon III yıldızlarının gözlemlenebilmesinin zor olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, bazı Popülasyon III yıldızları, evrenin erken dönemlerinde ışığı görülen yüksek kırmızıya kayan galaksilerde görülebilir. Bilim insanları, Samanyolu'ndaki spiral kolların ikili sisteminde bulunan, son derece küçük, Güneş'ten biraz daha küçük, ultra metal fakiri bir yıldızın kanıtını bulmuşlardır. Bu keşif, daha da eski yıldızları gözlemleme olasılığının önünü açmaktadır.
Çift kararsızlığı süpernovası üretemeyecek kadar büyük yıldızlar muhtemelen foto-bozunma olarak bilinen bir süreçle kara deliklere çökecektir. İşte bu süreç sırasında bir miktar madde göreli püskürmeler şeklinde dışarı kaçmış ve bu da evrene ilk metalleri dağıtmış olabilir.

Şimdiye kadar gözlemlenen ve Popülasyon II olarak bilinen en yaşlı yıldızlar çok düşük metalikliğe sahiptir; sonraki nesil yıldızlar doğdukça, oluştukları gaz bulutları Popülasyon III'ten önceki nesil yıldızlar tarafından üretilen metal bakımından zengin tozu aldıkça daha fazla metal yönünden zenginleşmişlerdir.
Popülasyon II yıldızları yok olurken, gezegenimsi bulutsular ve süpernovalar aracılığıyla yıldızlararası ortama metalce zengin malzeme taşıyarak, yeni yıldızların oluştuğu bulutsuları daha da zenginleştirdiler. Güneş de dahil olmak üzere bu en genç yıldızlar bu nedenle en yüksek metal içeriğine sahiptir ve Popülasyon I yıldızları olarak bilinirler.

Popülasyon I yıldızları, her üç popülasyon içinde en yüksek metalikliğe sahip genç yıldızlardır ve daha çok Samanyolu Galaksisi'nin spiral kollarında bulunurlar. Güneş orta Popülasyon I yıldızı olarak kabul edilirken, Güneş benzeri μ Arae metaller açısından çok daha zengindir. ("Metal zengini yıldız" terimi, Güneş'ten önemli ölçüde daha yüksek metalikliğe sahip yıldızları tanımlamak için kullanılır; bu değer ölçüm hatasıyla açıklanabilecek olandan daha yüksektir).
Popülasyon I yıldızları genellikle Galaktik Merkez'in etrafında düşük bağıl hızla düzenli eliptik yörüngelere sahiptir. Daha önce, Popülasyon I yıldızlarının yüksek metalikliklerinin, gezegen sistemlerine sahip olma olasılıklarını diğer iki popülasyondan daha fazla hale getirdiği varsayılmıştır, çünkü gezegenlerin, özellikle de karasal gezegenlerin, metallerin birikmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, Kepler Uzay Teleskobu verilerinin incelenmesi, çeşitli metalikliklere sahip yıldızların etrafında daha küçük gezegenler bulunduğunu, yalnızca daha büyük, potansiyel gaz devi gezegenlerin nispeten daha yüksek metalikliğe sahip yıldızların etrafında yoğunlaştığını göstermiştir - ki bu da gaz devi oluşumu teorileri üzerinde etkileri olan bir bulgudur. Orta Popülasyon I ve Popülasyon II yıldızları arasında orta disk Popülasyonu yer almaktadır.

Popülasyon II ya da metal fakiri yıldızlar, helyumdan daha ağır elementleri nispeten daha az içeren yıldızlardır. Bu nesneler evrenin daha erken bir döneminde oluşmuştur. Orta Popülasyon II yıldızları Samanyolu'nun merkezine yakın şişkinlikte yaygınken, galaktik halkada bulunan Popülasyon II yıldızları daha yaşlıdır ve bu nedenle daha fazla metal eksikliği vardır. Küresel yıldız kümeleri de yüksek sayıda Popülasyon II yıldızı içerir.
Popülasyon II yıldızlarının bir özelliği, genel metalikliklerinin daha düşük olmasına rağmen, Popülasyon I yıldızlarına kıyasla genellikle demire (Fe) göre daha yüksek bir "alfa elementi" (alfa süreci ile üretilen oksijen ve neon gibi elementler) oranına sahip olmalarıdır; mevcut teori bunun, tip II süpernovaların oluşumları sırasında yıldızlararası ortama daha etkili biçimde katkıda bulunmalarının bir sonucu olduğunu, oysa tip Ia süpernova metal zenginleşmesinin evrenin gelişiminde daha sonraki bir aşamada gerçekleştiğini öne sürmektedir.
Bilim insanları, Timothy C. Beers ve arkadaşlarının HK objektif-prizma araştırması ve Norbert Christlieb ve arkadaşlarının Hamburg-ESO araştırması da dahil olmak üzere, başlangıçta soluk kuasarlar için başlatılan birkaç farklı araştırmada bu en eski yıldızları hedef almışlardır. Şimdiye kadar, yaklaşık on ultra metal fakiri (UMP) yıldız (Sneden Yıldızı, Cayrel Yıldızı, BD +17° 3248 gibi) ve bugüne kadar bilinen en eski yıldızlardan üçü: HE 0107-5240, HE 1327-2326 ve HE 1523-0901 ortaya çıkarılmış ve ayrıntılı olarak incelenmiştir. Caffau Yıldızı 2012 yılında Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması verileri kullanılarak bulunduğunda şimdiye kadarki en metal fakiri yıldız olarak tanımlanmıştır. Ancak, Şubat 2014'te SkyMapper astronomik araştırma verilerinin yardımıyla bulunan SMSS J031300.36-670839.3 adlı daha da düşük metalikliğe sahip bir yıldızın keşfedildiği duyurulmuştur. Metal eksikliği açısından daha az aşırı, ancak daha yakın ve daha parlak ve dolayısıyla daha uzun süredir bilinen yıldızlar bir kırmızı dev olan HD 122563 ve bir altdev olan HD 140283'tür.

Popülasyon III yıldızları, muhtemelen yakınındaki diğer bir erken dönem Popülasyon III süpernovadan kaynaklanan diğer metallerle karışık püskürmelerden kaynaklananlar dışında fiilen hiçbir metal bulunmayan sıcak, parlak, aşırı derecede büyük varsayımsal bir Popülasyondur. Bu terim ilk olarak 1965 yılında Neville J. Woolf tarafından tanımlanmıştır. Bu biçimdeki yıldızlar evrenin oldukça erken dönemlerinde var olmuş olması muhtemeldir (ör. yüksek kırmızıya kayma) ve bildiğimiz hayatın ve gezegenlerin sonraki oluşumları için gerekli olan hidrojenden daha ağır kimyasal elementlerin üretimini başlatmış olabilir.
Popülasyon III yıldızlarının varlığı fiziksel kozmolojiden çıkarsanmaktadır ancak bunların henüz doğrudan bir gözlemi yapılamamıştır. Varlıklarının dolaylı kanıtları evrenin uzak oldukça uzak kısımlarındaki kütleçekimsel merceklenme etkisinde bulunabilir.  Bunların varlığı kuasar emisyon spektrumunda gözlemlenen Büyük Patlama kaynaklı olamayacak ağır elementlerin varlığına dayandırılabilir. Bunların ayrıca soluk mavi galaksilerin bileşenleri olduğu düşünülmektedir. Bu yıldızlar muhtemelen büyük çoğunluğu yıldızlararası ortamın hidrojen gazı oluşturmasının bir ana hâl değişimi olan evrenin reiyonizasyon dönemini tetiklemiştir. UDFy-38135539 galaksisinin gözlemleri söz konusu reiyonizasyon sürecinin bir rol oynamış olabileceğini göstermiştir. Avrupa Güney Rasathanesi, z = 6,60 (kırmızıya kayma değeri) düzeyinde Büyük Patlama'dan yaklaşık 800 milyon yıl sonrasındaki reiyonizasyon döneminden kalma oldukça parlak Cosmos Redshift 7 galaksisinde bir grup erken dönem yıldız öbeği keşfetmiştir. Galaksinin geri kalanında sonraki döneme ait kırmızımsı Popülasyon II yıldızları bulunmaktadır. Bazı teoriler ise Popülasyon III yıldızlarının iki jenerasyonu bulunduğunu savunmaktadır.

Halihazırdaki teori ilk yıldızların oldukça devasa olup olmadığına göre ikiye ayrılmaktadır. Birinci olasılık bu yıldızların günümüzdeki yıldızlardan birkaç yüz güneş kütlesinden bin güneş kütlesine erişebilecek kadar daha büyük olduğudur. Bu kapsamdaki yıldızlar yalnızca 2-5 milyon yıl sürecek oldukça kısa ömürlü olma

2M1207, 2M1207A veya 2MASS J12073346-3932539, Centaurus'ta yer alan bir kahverengi cücedir. Yıldızın etrafında dönen 2M1207b cismi doğrudan ve bir kahverengi cüce yörüngesinde keşfedilen ilk dış gezegendir.

Space.com - Astronomers Confident: Planet Beyond Solar System Has Been Photographed 25 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Space.com article on the discovery27 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jean Schneider (2011). "Notes for star 2M1207". Extrasolar Planets Encyclopaedia. 5 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Nisan 2016. 
"A Giant Planet Candidate Near a Young Brown Dwarf" (PDF) from the European Southern Observatory.
"A Moving Cluster Distance to the Exoplanet 2M1207b in the TW Hydrae Association" 6 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abell S740, Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 450 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gökada kümesidir. Abell Kataloğu'nun ikinci bölümünde yer alan ve güney yarımkürede görünen kümeleri tanımlayan Güney Araştırması dolayısıyla "S" olarak adlandırılmıştır.
Zenginlik sınıfı 0 olan (30-49 gökada varlığına karşılık gelen) küçük bir kümedir. Bautz-Morgan sınıflandırmasına göre sınıf I-II'dir.
Küme, 2007 yılında Hubble Uzay Teleskobu ile gözlemlendi. Elde edilen görüntü Abell S740'ın, ESO 325-4 olarak kataloglanan ve kümenin arkasında bulunan uzak cisimler üzerinde kütleçekimsel merceklenme etkisine neden olabilen dev bir eliptik merceksi gökadanın egemenliğinde olduğunu gösteriyor. ESO 325-4'ün kütlesi yaklaşık olarak 100 milyon güneş kütlesine eşittir ve binlerce küresel yıldız kümesi gökadanın etrafında dönmekte. Fotoğrafta sağ altta, yine kümenin bir parçası olan sarmal gökada ESO 325-5 açıkça görülebiliyor.
2008 yılında yapılan bir çalışmada, küme üyelerine ek aday olarak 15 ultra kompakt cüce gökada (UCDG) tanımlanmıştır.

Adi logaritma (On tabanlı logaritma, Genel Logaritma) taban olarak 10 un kullanıldığı bir logaritma fonksiyonudur. Logaritmada her pozitif sayı taban olarak kullanılabilir. Ama uygulamada en yaygın logaritma tabanları 10 ve e=2,718281.. dir. 10 tabanlı logaritmaya adi logaritma denilir. Fonksiyon 
  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle \log _{10}}
  
 olarak gösterilirse de, genellikle 10 indisi ihmal edilerek sadece 
  
    
      
        log
      
    
    {\displaystyle \log }
  
 olarak gösterilmesi de mümkündür.

        m
        =
        
          10
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle m=10^{n}\quad }
  
 denklemi ters fonksiyon olarak yazılırsa; 
  
    
      
        n
        =
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        m
        )
        
      
    
    {\displaystyle n=\log _{10}(m)\quad }
  
 olarak gösterilir. Buna göre 10 sayısının l0 tabanına göre logaritması 1 dir.
On tabanlı logaritma da logaritmanın genel kurallarına tabidir. Yani;

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        a
        ⋅
        b
        )
        =
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        a
        )
        +
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \log _{10}(a\cdot b)=\log _{10}(a)+\log _{10}(b)}
  

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        a
        
          /
        
        b
        )
        =
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        a
        )
        −
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \log _{10}(a/b)=\log _{10}(a)-\log _{10}(b)}
  

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        a
        
          )
          
            p
          
        
        =
        p
        ⋅
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle \log _{10}(a)^{p}=p\cdot \log _{10}(a)}
  

          10
          
            5
          
        
        =
        100000
        
      
    
    {\displaystyle 10^{5}=100000\quad }
  
 olduğuna göre 
  
    
      
        
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        100000
        )
        =
        5
        
      
    
    {\displaystyle \quad \log _{10}(100000)=5\quad }
  

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        100
        ⋅
        1000
        )
        =
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        100
        )
        +
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        1000
        )
        =
        2
        +
        3
        =
        5
      
    
    {\displaystyle \log _{10}(100\cdot 1000)=\log _{10}(100)+\log _{10}(1000)=2+3=5}
  

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        
          10
          
            5
          
        
        )
        =
        5
        ⋅
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        10
        )
        =
        5
        ⋅
        1
        =
        5
      
    
    {\displaystyle \log _{10}(10^{5})=5\cdot \log _{10}(10)=5\cdot 1=5}
  

  
    
      
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        1000000
        
          /
        
        10
        )
        =
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        1000000
        )
        −
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        (
        10
        )
        =
        6
        −
        1
        =
        5
      
    
    {\displaystyle \log _{10}(1000000/10)=\log _{10}(1000000)-\log _{10}(10)=6-1=5}
  

Sayıların logaritmaları bilimsel hesap makinelerinde ve cep telefonlarında bulunabilir. Ayrıca, pek çok kitapla ve bilgisayar sitesinde adi logaritma tabloları vardır. Bu tablolarda okunan değer bir ondalık kesir yani 1 den küçük bir rakamdır. Bu ondalık değere mantisa denilir. Kullanıcı bu rakamın başına bir de tam sayı ekler. Bu tam sayıya da karakteristik denilir. Bu karakteristik,

1 ile 10 arasında (10 hariç): 0
10 ile 100 arasında (100 hariç): 1
100 ile bin arasında (1000 hariç): 2
1000 ile 10000 arasında (10000 hariç): 3 tür
Yani toplam basamak sayısının bir altıdır.
Mesela 2000000 sayısı için beş basamaklı bir logaritma tabloda bulunan mantisa 0.30103 tür. 2000000 sayısının toplam basamak sayısı 7 dir. Bu yüzden logaritmada karakteristik te bunun bir altı yanı 6 dır. Sonuç 6.30103 tür.

  
    
      
        l
        o
        
          g
          
            10
          
        
        (
        2000000
        )
        =
        6.30103
      
    
    {\displaystyle log_{10}(2000000)=6.30103}

Akrep-Erboğa birliği (bazen Sco–Cen veya Sco OB2 olarak da adlandırılır), Güneş'e en yakın OB birliğidir. Bu yıldız topluluğu üç alt gruptan (Üst Akrep, Üst Erboğa–Kurt ve Alt Erboğa–Güneyhaçı) oluşur ve uzaklığı yaklaşık olarak 420 ışık yılıdır. Gelişmiş Hipparcos verilerinin kullanıldığı analizler bilinen üye sayısını 436'ya çıkarmıştır. Küme, yıldızların sürekli bir dağılımını gösterir ve herhangi bir alt sınıflandırmaya ihtiyaç duymaz.
Sco–Cen alt grupları, 11 milyon yıl (Üst Akrep) ile yaklaşık 15 milyon yıl (Üst Erboğa–Kurt ve Alt Erboğa–Güneyhaçı) arasında değişen yaşlara sahiptir. Akrep, Kurt, Erboğa ve Güneyhaçı takımyıldızlarındaki birçok parlak yıldız, Üst Akrep'in en kütleli üyesi olan Antares ve Güneyhaçı'ndaki yıldızların çoğu dahil olmak üzere Sco–Cen birliğinin üyeleridir. Sco–Cen'e üye olarak tanımlanan yüzlerce yıldızın kütleleri yaklaşık 15 güneş kütlesinden (Antares) hidrojen yakma sınırının altına (yani kahverengi cücelere) kadar değişmektedir ve her üç alt gruptaki toplam yıldız popülasyonu muhtemelen 1000–2000 civarındadır. Sco–Cen OB birliği, 20 milyon yıldan daha genç ve halen devam eden yıldız oluşumunun en belirgin parçası gibi görünmektedir. Bu kompleks, Sco–Cen'in yakın çevresinde yer alan Rho Oph, Pipo Bulutsusu, Barnard 68, Bukalemun, Kurt, Güneytacı ve Kömür Çuvalı bulut komplekslerini içerir (hepsi yaklaşık 120-200 parsek uzaklıktadır). Sco–Cen'in çevresinde ise yaklaşık 3–5 milyon yıl yaşındaki Epsilon Chamaleontis grubu, ~7 milyon yıl yaşındaki Eta Chamaleontis hareketli grubu, ~8 milyon yıl yaşındaki TW Hydrae birliği, ~12 milyon yıl yaşındaki Beta Pictoris hareketli grubu ve muhtemelen ~30-50 milyon yıl yaşındaki IC 2602 açık yıldız kümesi de dahil olmak üzere birkaç daha az kalabalık, genç yıldız grubu bulunur.
Sco–Cen birliğindeki yıldızlar, yılda yaklaşık 0,02-0,04 yay-saniye düzeyinde yakınsak özdevinimlere sahiptir, bu da yıldızların hemen hemen paralel hız vektörlerine sahip olduğunu ve Güneş'e göre yaklaşık 20 km/s hızla hareket ettiklerini gösterir. Alt gruplar içindeki hızların dağılımı ise yalnızca 1–2 km/s mertebesindedir ve grup muhtemelen kütleçekimsel olarak bağlı değildir. Son 15 milyon yıl içinde Sco-Cen içerisinde grubu çevreleyen Loop I kabarcığı (Loop I Bubble) da dahil olmak üzere genişleyen süper kabarcıklardan oluşan bir ağ bırakan birkaç süpernova patlamıştır.
Pasifik Okyanusu çökellerindeki biyojenik manyetit kristallerinde ve derin okyanus ferromangan kabuklarında radyoaktif 60Fe izotopunun varlığını açıklamak için, muhtemelen Sco–Cen üyesi bir süpernovanın yaklaşık 3 milyon yıl önce Güneş'in yakınlarında patladığı ve Pliyosen-Pleistosen sınırı deniz yok oluşuna neden olduğu öne sürülmüştür. Bununla birlikte, diğer bulgular bu süpernovanın 100 parsekten daha uzakta gerçekleştiğini ve "ultraviyole B (UV-B) felaketi" adı verilen mekanizma aracılığıyla bu yok oluşa katkıda bulunmasının olası olmadığını savunmaktadır. Araştırmacılar 2019 yılında Antarktika'da, muhtemelen Sco–Cen birliğinin yakınlarında oluşmuş olabilecek Yerel Yıldızlararası Bulut ile ilişkilendirdikleri yıldızlararası demir bulmuşlardır.

Aralık 2021'de Üst Scorpius birliğinde yaklaşık 70 yeni yetim gezegen keşfedilmiştir.
Akrep-Erboğa birliğinin alt grupları, K2-33 b (11 milyon yıl), TOI-1227 b (11 milyon yıl) ve HIP 67522 b (17 milyon yıl) gibi geçiş yapan en genç ötegezegenleri içermektedir. Ayrıca, UScoCTIO 108 b ve PDS 70 sistemi gibi doğrudan görüntülenen ötegezegenlere de ev sahipliği yapmaktadır.

Antares
Acrux
Mimosa
Beta Centauri
Zeta Ophiuchi, muhtemelen bu birliğin içinde oluşmuş bir kaçan yıldızdır.

β Pictoris hareketli grubu
Büyük Ayı Hareketli Grubu

Bu sayfa, katalog tanımlayıcıları tarafından hazırlanmış olan Gökbilim kataloglarının bir listesidir.

0ES — Einstein Slew Survey, versiyon 0
1A, 2A, 3A — Ariel V uydusundan X-ışını kaynakları listesi
1ES — Einstein Slew Survey
1RXH — ROSAT HRI Pointed Observations
1RXS — ROSAT All-Sky Bright Source Catalogue, ROSAT All-Sky Survey Faint Source Catalog
1SWASP — Super Wasp Angle Search for Planets
2A — 1A'ya bakınız
2E — Einstein Observatory Yumuşak X-ışını kaynakları listesi
2MASS — Two Micron All Sky Survey
2MASP — Two Micron All Sky Survey, Prototip
2MASSI — Two Micron All Sky Survey, Artımlı açıklaması
2MASSW — Two Micron All Sky Survey, Çalışma veritabanı
2MUCD — 2MASS Kataloğu'ndan aşırı-soğuk cüceler
3A — 1A'ya bakınız
4C — Fourth Cambridge Survey gökyüzü radyo kaynakları
8pc — 8 parsek listeleme, tüm yıldızlar 8 parsek

Abell — Abell Kataloğu
AC — Astrographic Catalogue
ADS — Aitken Double Star Catalogue
AG, AGK, AGKR — Astronomische Gesellschaft Katalog
ALS — Case-Hamburg Kuzey ve Güney aydınlık yıldızlar için UBV beta veritabanı
AN — Astronomische Nachrichten
APM — Automatic Plate Measuring machine
Arp - Tuhaf Gökadalar Atlası
ASCC — N.V. Kharchenko, All-Sky Compiled Catalogue, Kinematika Fiz. Nebesn. Tel., 17, bölüm no 5, 409 (2001)

B — E. E. Barnard'ın Karanlık bulutsular dizini
BAC — Bordeaux Astrographic Catalog
BAY — Uranometria (Bayer belirtmesi)
BCVS — Bibliographic Catalogue of Variable Stars
BD — Bonner Durchmusterung
BDS — Burnham Double Star Catalogue
BEN — Jack Bennett Catalog
BPM / L — Bruce Proper Motion Survey (Luyten)
BRI — Bj, R, I survey

C — Caldwell Kataloğu
CCDM — Catalog of Components of Double and Multiple Stars
CCO — Catalogue of Cometary Orbits
CCS — General Catalogue of Cool Carbon Stars
CCS2 — General Catalog of S Stars, ikinci baskı
CD / CoD — Cordoba Durchmusterung
CDIMP — Catalogue of Discoveries and Identifications of Minor Planets
CEL — Celescope Catalogue of Ultraviolet Magnitudes
CGSS — Catalogue of Galactic S Stars
CIO — Catalog of Infrared Observations
CMC — Carlsberg Meridian Catalogue
Col — Collinder Kataloğu
CoRoT — CoRoT Kataloğu
CoRoT-Exo — CoRoT Kataloğu
CPC — Cape Photographic Catalogue
CPD — Cape Photographic Durchmusterung
CSI — Catalog of Stellar Identifications
CSV — Catalog of Suspected Variables
CSS — General Catalogue of S Stars

DA — Dominion Gözlemevi Liste A
DCld — A catalogue of southern dark clouds
DENIS — Deep Near Infrared Survey
DENIS-P — Deep Near Infrared Survey, Provisory designation
DM — Durchmusterung
BD — Bonner Durchmusterung
CD / CoD — Cordoba Durchmusterung
CPD — Cape Photographic Durchmusterung
DO — Dearborn Observatory

EGGR — Eggen-Greenstein proper motion star
EMP — Ephemerides of Minor Planets

FCC — Fornax Cluster Catalogue
FK4 — Fourth Fundamental Catalogue
FK5 — Fifth Fundamental Catalogue
FLM — Historia coelestis Britannica (Flamsteed designation)
FSC — Faint Source Catalogue

G — Lowell Proper Motion Survey (Giclas)
GD — Lowell Proper Motion Survey (Giclas dwarf)
GR* — Lowell Proper Motion Survey (Giclas red star)
HG — Lowell Proper Motion Survey (Giclas Hyades)
GC — Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Genel Kataloğu
GC (Boss) — Boss general catalogue of 33342 stars
GCRV — General Catalogue of Stellar Radial Velocities
GCTP — General Catalogue of Trigonometric Parallaxes
GCVS — General Catalog of Variable Stars
Gl / GJ — Gliese-Jahreiß catalogue or Gliese-Jahreiss catalogue
GSC — Guide Star Catalog
GSC2 / GSC II — Guide Star Catalog II
GSPC — Guide Star Photometric Catalog
GSPC2 — Guide Star Photometric Catalog, 2nd

HD — Henry Draper Kataloğu
HDE — Henry Draper Extension
HE — Hamburg/ESO Survey
Hen — Henize Catalogues of Hα-Emission Stars and Nebulae in the Magellanic Clouds
HIC — Hipparcos Giriş Kataloğu
HIP — Hipparcos Kataloğu
HIPASS — HI Parkes All-Sky Survey
HR — Bright Star Catalogue (Harvard Revised Catalogue)

IC — Index Kataloğu
IC I — Index Kataloğu I
IC II — Index Kataloğu II
IDS — Index Catalogue of Visual Double Stars
IGR — Integral Gamma-Ray source
IRAS — Infrared Astronomical Satellite
IRS — International Reference Star

J — Robert Jonckheere's catalogue of double star observations (see [1] for an article about it)
JW — Jones' & Walker's list of stars near the Orion Nebula.

KIC — Kepler Giriş Kataloğu
KGZ — Catalogue de Zimmerman
KUV — Kiso observatory, UV-excess object

L / BPM — Bruce Proper Motion Survey (Luyten)
Lac — Catalog of Nebulae of the Southern Sky (Lacaille)
Lac I — Bulutsular
Lac II — Nebulous Star Clusters
Lac III — Nebulous Stars
LBN — Lynds' Catalogue of Bright Nebulae
LDN — Lynds' Catalogue of Dark Nebulae
LDS — Luyten Double Star catalogue
LEDA — Lyon-Meudon Extragalactic Database
LFT — Luyten Five-Tenths catalogue
LHS — Luyten Half-Second catalogue
LP — Luyten-Palomar Survey
LPM — Luyten Proper-Motion Catalogue
LS — either of two "Luminous Stars" catalogues; see LSN and LSS, below
LSN — Luminous Stars in the Northern Milky Way
LSPM - LSPM catalog - Lépine-Shara Proper Motion catalog
LSR — Lepine-Shara-Rich catalogue
LSS — Luminous Stars in the Southern Milky Way
LTT — Luyten Two-Tenths catalogue

M — Catalog of Nebulae and Star Clusters (Messier object)
MACHO — MACHO Project lensing events (Massive Compact Halo Object)
MACHO-LMC — MACHO Project Large Magellanic Cloud Microlensing
MACHO-SML — MACHO Project Small Magellanic Cloud Microlensing
McC — McCormick Observatory Catalog
MCG — Morphological Catalogue of Galaxies
MCW — Morgan, Code, and Whitford
MPC — Minor Planet Circulars contain astrometric observations, orbits and ephemerides of both minor planets and comets
MW — Mandel-Wilson Catalogue of Unexplored Nebulae, not in SIMBAD yet

N30 — Catalog of 5,268 Standard Stars Based on the Normal System N30
NGC — Gökbilim Kataloğu (Yeni Genel Katalog)
NHICAT — Northern HIPASS Catalog
NLTT — New Luyten Two-Tenths Catalogue
NOMAD — The Naval Observatory Merged Astrometric Dataset (NOMAD) [2]
NStars — Nearby Stars Database
NSV — New Catalogue of Suspected Variable Stars

OGLE — Optical Gravitational Lensing Experiment

PGC — En Önemli Gökadalar Kataloğu
PHL — Palomar-Haro-Luyten catalogue
PK — Catalogue of galactic planetary nebulae (Perek-Kohoutek)
PLX — General Catalogue of Trigonometric Stellar Parallaxes and Supplement (Jenkins, Yale University)
PMC — Tokyo Photoelectric Meridian Circle Catalog
PNG — Strasbourg-ESO Catalogue of Galactic Planetary Nebulae
PPM — Positions and Proper Motions Star Catalogues

QSO — Revised and Updated Catalog of Quasi-stellar Objects

RC — Reference Catalogue
RC2 — Reference Catalogue, 2. baskı
RC3 — Reference Catalogue, 3. baskı
RCW — A catalogue of Hα-emission regions in the southern Milky Way
RECONS — Research Consortium on Nearby Stars
RNGC — Revised New General Catalogue
Ross — Ross Catalogue of New Proper Motion Stars
ROT — Catalogue of Rotational Velocities of the Stars
RSA — Revised Shapley-Ames Catalogue
RST — Catalogue of southern double stars (Rossiter)
RX — ROSAT observations

SACS — Second Astrolabe Catalogue of Santiago
SAO — Smithsonian Astrophysical Observatory Star Catalog
SCR — SuperCOSMOS-RECONS
SDSS — Sloan Digital Sky Survey
SDSSp — Sloan Digital Sky Survey, provisory
1SDSS — Sloan Digital Sky Survey, 1st release
2SDSS — reserved by the Sloan Digital Sky Survey for future release. The name is reserved to the IAU, but does not exist yet.
3SDSS — reserved by the Sloan Digital Sky Survey for future release. The name is reserved to the IAU, but does not exist yet.
Sh — Sharpless' catalogue.
SIMP — Sondage Infrarouge de Mouvement Propre
SIPS — Southern Infrared Proper Motion Survey
SPF2 — Second Cat of Fundamental Stars
SPF3 — Third Santiago-Pulkovo Fundamental Star Catalogue
SRS — Southern Reference Star Catalog
SSSPM — SuperCOSMOS Sky Survey
SSTc2d — Spitzer Space Telescope c2d Legacy Source
STF — Struve the Father double star
Stock — Stock open clusters (Stock 1 and 2 in, Stock 3 to 23 in, Stock 24 in)

TAC — Twin Astrograph Catalog
TD1 — Catalogue of stellar UV fluxes (TD1 satellite)
TIC — Tycho Input Catalog
TrES — Trans-Atlantic Exoplanet Survey
TrES-And0 — TrES of planetary candidate in the Andromeda constellation
TVLM — Tinney's Very Low Mass Catalogue
TYC — Tycho Catalogue
TYC2 — Tycho-2 Catalogue
Trumpler — Robert Julius Trumpler's open cluster list, published in Preliminary results on the distances, dimensions and space distribution of open star clusters

UBV — Photoelectric Catalogue, magnitude and color of stars in UBV (Blanco et al. 1968)
UBV M — UBV Photoelectric Photometry Catalogue (Mermilliod 1987)
UCAC — USNO CCD Astrograph Catalog (UCAC1 and UCAC2)
UGC — Uppsala Genel Kataloğu
USNO — US Naval Observatory
USNO-A1.0 — US Naval Observatory, A1.0 catalogue
USNO-A2.0 — US Naval Observatory, A2.0 catalogue
USNO-B1.0 — US Naval Observatory, B1.0 catalogue
uvby98 — uvbyβ photoelectric photometric catalogue, by B. Hauck, M. Mermilliod, Astron. Astrophys., Suppl. Ser., 129, 431-433 (1998)

vB — Van Biesbroeck catalog, variant, "VB"
VCC — Virgo Cluster Catalog

W20 — Washington 20 Catalog
WASP — Wide Angle Search for Planets survey
WASP0-TR — Wide Angle Search for Planets, Transit
WDS — Washington Double Star Catalog
Wo — Woolley Nearby Star Catalogue
Wolf — Catalogue of High Proper Motion Stars (Wolf)
WR — Catalog of Galactic Wolf-Rayet stars

XBS — XMM-Newton, Bright Source
XBSS — XMM-Newton Bright Serendipitous Survey
XEST — XMM-Newton Extended Survey of the Taurus Molecular
XEST-OM — XEST, Optical/UV Monitor
XTE — X-ray Timing Explorer

YZ — Yale Observatory Zone Catalog

Z — Fritz Zwicky, Catalogue of galaxies and of clusters of galaxies

Book of Fixed Stars
Tables of Toledo
Zîc-i İlhânî
Zîc-i-Sultânî

Gökbilim kısaltmaları dizini
Genel gökbilim sembolleri dizini

VizieR28 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CDS Service for Astronomical Catalogues23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dictionary of Nomenclature of Celestial Objects 26 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi

Beta Centauri, Erboğa takımyıldızının güneyinde bulunan bir üçlü yıldız sistemidir. Resmi adı Hadar olan Beta Centauri'nin Bayer belirtmesi, β Centauri'den Latinceleştirilmiş ve Beta Cen veya β Cen olarak kısaltılmıştır. Sistemin 0,61'lik birleşik görünür büyüklüğü onu Erboğa'daki en parlak ikinci ve gece gökyüzündeki en parlak on birinci yıldız yapar. Astrometrik Hipparcos uydusundan alınan paralaks ölçümlerine göre bu sistemin uzaklığı yaklaşık 390 ışık yılıdır (120 parsek).

Yıldız sisteminin Bayer belirtmesi β Centauri'dir (Latinceden Beta Centauri'ye çevrilmiştir).
Geleneksel adları Hadar ve Agena olarak bilinirdi. Hadar, Arapça حضار (anlamı "medeniyet" veya "yerleşim yeri") kelimesinden gelirken diğer adı Agena'nın ise yıldızın Erboğa takımyıldızında tasvir edilen Kentaurun sol dizindeki konumundan dolayı "dizler" anlamına gelen Latince genua'dan türetildiği düşünülmektedir. 2016 yılında Uluslararası Astronomi Birliği, yıldızların özel adlarını kataloglamak ve standartlaştırmak amacıyla Yıldız Adları Çalışma Grubu'nu (WGSN - IAU Working Group on Star Names) organize etti. WGSN 21 Ağustos 2016'da β Centauri Aa yıldızı için Hadar ismini onayladı ve bu isim IAU Yıldız İsimleri Kataloğu'na kaydedildi.
Yıldızın Çince adı 马腹一'dur (Mandarin: mǎ fù yī, "Atın karın bölgesinin ilk yıldızı").
Avustralya'nın kuzeybatısında yer alan Victoria bölgesinde yaşayan Boorong halkı, yıldıza Bermbermgle adını vermiştir (α Centauri ile birlikte). Bermbermgle, cesaretleri ve yıkıcılıkları ile tanınan Tchingal, yani "The Emu" (Kömür Çuvalı Bulutsusu) adlı kuşu mızraklayarak öldüren iki kardeş olarak bilinir. Wotjobaluk halkı ise bu iki kardeşe Bram-bram-bult adını vermiştir.

Beta Centauri gece gökyüzünde Erboğa'nın ön bacaklarında, takımyıldızın güney kısmında ve güney Samanyolu yönünde yer alan 0,61 büyüklüğünde mavi bir yıldız olarak görünür. Görsel olarak sadece 4,5° uzaklıkta olduğu ve 1'den küçük görünür büyüklükteki en yakın yıldız çiftini oluşturduğu α Centauri'ye yakındır.
Beta Centauri'nin 60°G'lik deklinasyonu onu güney yarımkürenin tüm bölgelerinden mükemmel bir şekilde görünür kılar, fakat kuzey yarımküredeki bölgelerden gözlemlenebilirliği büyük ölçüde azdır, özellikle de 30. paralelden daha kuzeydeki tüm bölgelerde görünmezdir. Bu da bu yıldızın Avrupa'nın tamamından, Akdeniz'in Afrika kıyılarından, Türkiye ve Rusya'nın tamamından, Japonya'nın tüm büyük adalarından ve Amerika Birleşik Devletleri'nin neredeyse tüm bölgelerinden görülemeyeceği anlamına gelir. Öte yandan, Hindistan'ın neredeyse tamamından, Çin'in güneyinden, Florida ve Teksas'ın güneyinden, Meksika'nın neredeyse tamamından ve Akdeniz kıyıları hariç Kuzey Afrika ülkelerinden görülebilir. Kuzey yarımküreden gözlenmesi için en uygun aylar Nisan-Mayıs aylarıdır.
Yıldız antik çağlardan beri bilinmektedir, çünkü ekinoks devinimi nedeniyle o zamanlar Akdeniz enlemlerinde güney Samanyolu ile birlikte görülebilmekteydi.

Beta Centauri sistemi üç yıldızdan oluşmaktadır: Beta Centauri Aa, Beta Centauri Ab ve Beta Centauri B. Tespit edilen tüm spektral çizgiler, sadece çizgi profillerinin değiştiği bir B1 tipi yıldızla uyumludur, bu nedenle üç yıldızın aynı spektral tipe sahip olduğu düşünülmektedir.
1935 yılında Joan Voûte Beta Centauri B'yi tanımlamış ve ona VOU 31 adını vermiştir. Yoldaş yıldız, birincil yıldızdan 1,3 yay-saniye ile ayrılır ve durum açısı altı derece değişmiş olmasına rağmen keşiften bu yana bu şekilde kalmıştır. Beta Centauri B, görünür büyüklüğü 4 olan B1 tipi bir cüce yıldızdır.
1967 yılında Beta Centauri'nin dikey hızında gözlenen değişim Beta Centauri A'nın ikili yıldız olduğunu göstermiş ve bu durum 1999 yılında doğrulanmıştır. Yaklaşık 0,8245 gibi büyük bir dışmerkezlikle 357 günlük bir süre boyunca birbirlerinin yörüngesinde dönen benzer kütleli bir çift yıldızdan, β Centauri Aa ve β Centauri Ab'den oluşur.
2005 yılında çiftin kabaca 4 astronomik birimlik bir ortalama uzaklıkla (161 parseklik bir sistem uzaklığı temel alınarak) ayrıldığı hesaplanmıştır.
Hem Aa hem de Ab görünüşe göre B1 III yıldız sınıflandırmasına sahiptir ve III olan aydınlatma sınıfı, ana koldan uzaklaşan dev yıldızlara işaret eder. Aa bileşeni Ab'den çok daha hızlı döner, bu da tayf çizgilerinin daha geniş olmasına neden olmakta ve böylece iki bileşen ayırt edilebilmektedir. Yavaş-dönen yıldız olan Ab bileşeni güçlü bir manyetik alana sahiptir, fakat spektrumunda herhangi bir bolluk özelliği tespit edilmemiştir. Aa bileşeninde, bazıları parlaklık değişimlerine karşılık gelen çoklu zonklama modları tespit edilmiştir, bu nedenle değişen yıldız olduğu düşünülmektedir. Tespit edilen zonklama modları hem Beta Cephei değişenleri hem de yavaş zonklayan B-tipi yıldızlara (SPB) karşılık gelir. Benzer zonklamalar Ab bileşeninde tespit edilmemiştir, fakat onun da değişen yıldız olması mümkündür.
Aa, Güneş'ten 12,02 ± 0,13 kat daha büyük bir kütleye sahipken, Ab 10,58 ± 0,18 kat daha büyüktür.

Boğa kümesi, (ayrıca Hyades veya Öküz Kümesi olarak da bilinir) Boğa takımyıldızı yönünde bulunan bir açık yıldız kümesi.
Güneş sistemi'ne en yakın açık küme olması yanı sıra en iyi incelenmiş olan yıldız kümesidir. Yaklaşık olarak 151 ışık yılı uzaklıkta olan küme; yaşı, kökeni ve kimyasal içeriği aynı olan 300 ile 400 arası yıldızdan oluşur. Boğa takımyıldızı içinde parlak kırmızı dev Aldebaran ile birlikte "V" şeklini oluşturur. Aldebaran, Arapça "takip eden" veya "izleyen" demektir. Bu konumda "izlenen", Boğa Kümesi'dir. Ancak, Aldebaran sadece aynı görüş hattında bulunan bir yıldızdır ve kümeyle bir ilgisi yoktur.
Kümenin dört parlak üyesi, hayatlarına masif A-tipi yıldızlar olarak başlamış kırmızı devlerdir. Tümü, birbirlerinden birkaç ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Bunlar, Bayer belirtmesine göre; Gama, Delta, Epsilon ve Teta Tauri'dir. "Boğanın gözü" olarak da bilinen Epsilon Tauri, en az bir tane gaz devi gezegen barındırır.

Simbad 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Information on the Hyades from SEDS 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Astronomy Picture of the Day 27 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2000-09-29)
WEBDA open cluster database website for Hyades cluster 15 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – E. Paunzen (Univ. Vienna)
Distance to the Hyades undergraduate lab – J. Lucey (University of Durham)

WikiSky'da Boğa (yıldız kümesi): DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Kataloğu (Catalogue of Nebulae and Clusters of Stars, kısaca CN), ilk olarak 1786 yılında William Herschel tarafından, kız kardeşi Caroline Herschel'in yardımıyla yayımlanan bulutsular astronomi kataloğudur. Daha sonra oğlu John Herschel tarafından 1864 yılında Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Genel Kataloğu (General Catalogue of Nebulae and Clusters of Stars, kısaca GC) olarak genişletilmiştir. CN ve GC, John Louis Emil Dreyer'in 1888 yılında derlediği ve günümüz astronomları tarafından kullanılan Yeni Genel Katalog'un (NGC) öncülleridir.

Catalogue of Nebulae and Clusters of Stars, ilk olarak 1786 yılında William Herschel tarafından Philosophical Transactions of the Royal Society of London'da yayımlanmıştır. 1789 yılında 1.000, 1802 yılında ise 500 giriş daha ekleyerek toplam giriş sayısını 2.500'e çıkarmıştır. Bu katalog, tanımlayıcı olarak harfler ve katalog numaralarının kullanımını başlatmıştır. Büyük "H" harfi ve ardından gelen katalog giriş numarası, öğeyi temsil ediyordu.
1864 yılında CN, William'ın oğlu John Herschel tarafından General Catalogue of Nebulae and Clusters of Stars (GC) olarak genişletildi. GC, 5.079 giriş içeriyordu. Daha sonra kataloğun tamamlayıcı bir baskısı, ölümünden sonra General Catalogue of 10,300 Multiple and Double Stars ("10.300 Çoklu ve Çift Yıldızlar Genel Kataloğu") olarak yayımlandı. Küçük "h" harfi ve ardından gelen katalog giriş numarası, öğeyi temsil ediyordu.
1878 yılında John Louis Emil Dreyer, Genel Kataloğa (General Catalogue) bir ek yayımladı. 1886 yılında Genel Kataloğa ikinci bir ek yapılmasını önerdi, fakat Kraliyet Astronomi Topluluğu Dreyer'dan bunun yerine yeni bir versiyon derlemesini istedi. Bu durum, 1888 yılında Yeni Genel Katalog'un (New General Catalogue, NGC) ve 1895 ile 1908 yıllarında iki genişlemesi olan Dizin Katalogları'nın (Index Catalogues, IC) yayımlanmasına yol açtı.

Bulutsular Kataloğu
Yeni Genel Katalog (NGC)
Dizin Kataloğu (IC)
Kategori:NGC cisimleri
Kategori:IC cisimleri

Bumerang Bulutsusu (ayrıca Fiyonk Bulutsusu olarak da bilinir), Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 5.000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir ön gezegenimsi bulutsudur.
Bulutsu, 1 K (−272.15 °C; −457.87 °F) ölçülen sıcaklığıyla evrenin en soğuk yeridir. Bumerang bulutsusu, yıldız çekirdeğinden çıkan gazdan oluşmuştur. Bu gaz dışarı doğru 164 km/sn hızla hareket etmekte ve uzayda çok büyük bir hızla genişlemektedir. Çok düşük sıcaklığın nedeni bu hızlı genişlemedir.

Bumerang bulutsusu 1998 yılında Hubble Uzay Teleskobu tarafından ayrıntılı olarak görüntülenmiştir.
Keith Taylor ve Mike Scarrott'ın Siding Spring Gözlemevi'ndeki çalışmalarıyla, 1980 yılından sonra 'Bumerang Bulutsusu' olarak adlandırılmıştır. Onlar, Hubble Uzay Teleskobu gibi ayrıntılı bir görüntü göremezlerdi, sadece bulutsunun bumerang benzeri asimetrik şeklini gördüler. Yüksek çözünürlüklü Hubble görüntüleri 'Fiyonk Bulutsusu' isminin belki de daha iyi olacağını göstermektedir.
1995'te, Şili'deki 15 metrelik İsveçli ESO Altmilimetre teleskobunu kullanan gök bilimciler, laboratuvar ortamında yaratılan Bose-Einstein yoğunlaşması durumunun dışında bulutsunun evrenin en soğuk yeri olduğunu gösterdiler. −272 °C ile, mutlak sıfırdan (bütün sıcaklıklar için en alçak sınır) sadece 1 °C daha sıcaktır.

WikiSky'da Bumerang Bulutsusu: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
Sahai, Raghvendra (1997). "The Boomerang Nebula: The Coldest Region of the Universe?". The Astrophysical Journal. Cilt 487. ss. L155-L159. doi:10.1086/310897. 
Browne, Malcolm W. (24 Haziran 1997). "The Chilliest of Stars". New York Times. 
The Boomerang Nebula - The Coolest Place in the Universe?9 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ESA, 20 February 2003
Hubble's View of the Boomerang Nebula21 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 13 September 2005; see also Scattered Light from the Boomerang Nebula17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble-Boomerang Nebula1 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Caldwell kataloğu, amatör gökbilim gözlemcileri için hazırlanmış, 109 parlak yıldız kümesi, bulutsu ve gökadadan oluşan bir gökbilim kataloğudur. Sir Patrick Caldwell-Moore bilinen adıyla Patrick Moore tarafından Messier Kataloğu'nu tamamlayıcı olarak derlenmiştir.
Messier Kataloğu'nda amatör gök bilimciler tarafından sıkça kullanılan ve gözlemler için ilginç olan derin uzay nesneleri listelenmiştir. Ancak Moore bu listenin  Hyades, Çift Küme (NGC 869 ve NGC 884) ve NGC 253 gibi pek çok parlak derin uzay nesnesini içermediğini belirtti. Dahası Moore, Kuzey Yarımküre gözlemlerine dayanarak derlenen Messier Kataloğu'nun, Güney Yarımküreden görülen Omega Centauri, Centaurus A, Mücevher Kutusu ve 47 Tucanae gibi parlak derin uzay nesnelerini kapsamadığını belirtmiştir. Hızla 109 nesnenin bir listesini derledi (Messier Kataloğu'ndaki nesnelerle eşleşecek numaralarla) ve Aralık 1995'te Sky & Telescope'da yayımlandı.

      Yıldız kümesi
      Bulutsu
      Gökada

Messier Kataloğu
Yeni Genel Katalog (NGC)
Dizin Kataloğu (IC)
Gözden Geçirilmiş Yeni Genel Katalog (RNGC)
Gözden Geçirilmiş Dizin Kataloğu (RIC)

 Wikimedia Commons'ta Caldwell kataloğu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

(İngilizce)The Caldwell Catalogue at SEDS1 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)The Caldwell Club14 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)Caldwell Star Charts, Images and more
(İngilizce)Searchable Caldwell Catalogue list 17 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)Clickable Caldwell Object table2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Değişen yıldız belirtmesi, astronomi'de değişen yıldız'lara verilen özel bir tanımlayıcıdır. 17. yüzyılda Bayer (1572'den 1625'e kadar) tüm parlak yıldızları kataloglarken, takımyıldız adlarının kısaltmaları önüne eski yunan alfabesinin harflerini koyarak bir adlandırma yoluna gitmiştir. Yunan alfabesinin harfleri yeterli olmayınca bu adlandırmaya Latin alfabesinin küçük harfleri ve daha sonra da büyük harfleri ile devam etmiştir. Fotoğraf filminin astronomide kullanılmaya başlaması ile gözlenen yıldız sayısındaki hızlı artış sonucu, Hevelius ve Flamsteed, harflerle yapılan adlandırmanın yeterli olmayacağını düşünerek, bir takımyıldızdaki üyeleri sağ açıklık sırasına dizmişler ve takımyıldız adının önüne (1 den başlayarak) sayıları koyarak yıldızları adlandırmayı tercih etmişlerdir. Argelander, 19. yüzyıl ortasında "Bonner Durchmunsterung (1855)" kataloğu ve haritalarını oluştururken, çok sayıda ışık değişimi gösteren yıldızın var olduğunu görmüş ve bunların düzenli bir şekilde adlandırılması gerektiğini düşünmüştür. Argelander değişen yıldızların adlandırılması için arayış içinde iken Latin alfabesinin küçük harfleri tükenmiş, büyük harflerin ise bir kısmı kullanılmış durumdaydı. Alfabenin sonuna yakın harfler hiçbir takımyıldız üyesi için kullanılmamıştı. Argelander öncelikle, bir takımyıldızda 9 dan fazla değişen keşfedilemeyeceği düşüncesi ile Latin alfabesinin R, S, T, U, V, W, X, Y, Z harflerini takımyıldız isminin "in" halinin önüne koyarak adlandırmaya başlamıştır. Ancak yeterli olmadığını görünce, aynı harflerin ikili kombinasyonlarını kullanmıştır:

Burada dikkat edilmesi gereken kural, ikili kombinasyonların harflerinin yer değiştirmiş şekillerinin kullanılmaması gerektiğidir (tabloda açık mavi olarak gölgelenmiş olanlar). Bu
kombinasyonlar da yeterli olmayınca Latin alfabesinin ilk harfinden başlayarak kalanlar için
yine ikili kombinasyonlardan isim türetilmiştir:

Burada dikkat edilmesi gereken kural ise J harfine ait kombinasyonların tamamının kullanılmamış olmasıdır. Bu şekilde tek ve ikili harf kombinasyonlarından oluşma adlandırma sisteminde her takımyıldız için 334 olasılık ortaya çıkmıştır. Zaman geçtikçe Hollandalı astronom Nijland harflerin tükenmekte olduğunu görüp, değişen yıldızların adlandırılmasında da sayılara dayalı bir sisteme geçilmesinin uygun olacağını teklif etmiştir. Önerisine göre her takımyıldızdaki değişen yıldızlar;

V<değişen numarası> <takımyıldız isminin "in" hali>
şeklindeki bir formata uyacak biçimde adlandırılacaktı. Buna göre R Aquilae, V1 Aquilae olacaktı. Ancak Nijland'ın öneride bulunduğu zamana kadar birçok değişen yıldızın harflerden oluşma adları yaygın olarak kullanılmıştı, hatta bunlardan bazıları ortak özellikler gösteren değişenleri bir sınıf olarak ifade etmek için prototip ismi olarak da kullanılmıştı (W UMa yıldızları, δ Scuti değişenleri gibi). Bunun üzerine Nijland'ın önerisi şu şekilde kabul gördü: Her takımyıldız için 334 adet harf kombinasyonları tükenince adlandırmaya V335, V336, ..... şeklinde sayı sistemi ile devam edilecekti. Bu adlandırma şekli bugün de hâlen kullanılmaktadır.
Takımyıldız sınırları bu adlandırmalarda önemli rol oynamaktadır, dolayısıyla sınırların belirgin bir şekilde ortaya konması gerekmektedir. Buna göre, mevcut adlandırmayı da bozmayacak şekilde, 1930 yılında, IAU'nun gözetiminde, DELPORTE yaptığı bir çalışma ile takımyıldızların sınırlarını ekvatoryal koordinat sisteminde (α,δ), 1875.0 epoğuna göre belirledi. Kabul edilen son hali ile adlandırma işlemi, IAU'nun 27. komisyonunun bir alt çalışma grubu (GCVS'yi hazırlayan Rus grup) tarafından sürdürülmektedir. Bu nedenle "GCVS belirtmesi" olarak da bilinmektedir. Aday değişenlerin, değişim türü belirlendikten sonra adları verilmekte ve listeler halinde IBVS'de ilan edilmektedir. Bu listelere CDS'den elektronik olarak da ulaşabilmek mümkündür.

Bu arada çeşitli kuruluş ve organizasyonlar değişen yıldızlar için, yakın tarihe kadar kendi isimlendirme yöntemlerini de kullanmışlardır. II. Dünya Savaşı başına kadar "Astronomischen Nachrichten" editörleri, olası değişenleri geçici olarak bir sıra numarası ve araya nokta koyarak keşif yılı ile adlandırmışlardır (173.1937, 46.1925 gibi). Bunun yanında sistematik gökyüzü tarama gözlemleri yapan çok sayıda gözlemevi de değişen yıldızlar için kendi isimlendirmelerini tercih etmişlerdir. Bir örnek olarak, en çok değişen yıldız keşfinin gerçekleştiği Harvard Üniversitesi Gözlemevi'nde, takımyıldız adı kullanılmaksızın sadece Harvard kelimesinin baş harfi H veya "Harvard Variable"in baş harfleri HV ile başlayan ve devamında sıra numarasından oluşan bir sistem tercih edilmiştir (H#### veya HV####). Nova ve Süpernovalar ise bu konuda bir ayrıcalığa sahip olup, verilmekte olan GCVS adlarına rağmen, klasikleşmiş bir adlandırma ile anılırlar. Buna göre;

N <takımyıldız adının kısaltması> <keşif yılı>
Nova kelimesinin baş harfi, görüldüğü takımyıldız isminin kısaltması ve bunları takip eden keşif yılından oluşma bir formatla adlandırılırlar. Bu adlandırma hâlen, GCVS ismi verilene kadar novaların geçici adlandırılması için kullanılmaktadır. Örnek:

N Cyg 1600
N Sgr 1900 = AT Sgr
N Sgr 1933 = V373 Sgr

SN <keşif yılı> < takımyıldız adının kısaltması> veya SN <keşif yılı><küçük harfler>
Novalara benzer bir isimlendirme kullanılmaktadır ancak, keşif yılı ile takımyıldız isminin kısaltması yer değiştirmiştir. Ayrıca süpernova kelimesini simgeleyen SN harflerini takip eden keşif yılı ve hemen peşine o yıl içinde keşfedilen sayıyı simgelemek üzere sıralı harflerden oluşan bir adlandırma şekli de yaygın olarak kullanılmaktadır. Örnek:

SN 1572 Cas = B Cas
SN 1604 Oph = V843 Oph
SN 1987a

Yıldız kataloğu

"The names and catalogues of variable stars", Les étoiles variables - The variable stars, 21 Haziran 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi6 Kasım 2005

ESO 325-G004 Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 455,8 Mly (139,75 Mpc)uzaklıkta bulunan bir merceksi gökadadır.
Hubble Uzay Teleskobu tarafından elde edilen foroğraf, gökadanın binlerce küresel yıldız kümesi ve kütleçekimsel bağla birbirlerine bağlı olan binlerce yıldızın oluşturduğu küçük yoğun grupları ortaya çıkarmıştır. Bu kümeler, eliptik dış haleye küre şeklinde eşit olarak dağılmış ve milyonlarca yıldır gökadanın merkezi etrafında yol almaktadırlar. Bu parlak gökada halesi içinde, pek çok ön plan yıldızı ve arka plan gökadası görülebilmektedir. Gök bilimciler yaptıkları analizlerde ESO 325-4'ün kütleçekimsel merceklenme etkisini keşfetmişlerdir.

 Wikimedia Commons'ta ESO 325-4 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

WikiSky'da ESO 325-4: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

ESO 444-46 (Shapley 8-1, A3558-M1), Erboğa takımyıldızında Abell 3558 gökada kümesinin baskın ve en parlak üyesi olan ve yaklaşık olarak 636 Mly (195 Mpc) uzaklıkta bulunan süperdev bir eliptik gökadadır. En yakın komşu süperkümelerden biri olan devasa Shapley Süperkümesi'nin çekirdeğinde yer alır. Yerel evrendeki en büyük gökadalardan biridir ve muhtemelen bilinen en büyük kara deliklerden birini içermektedir. Kara deliğin kütlesi çok belirsizdir ve tahminler 501 milyon M☉ gibi düşük bir değer ile 77,6 milyar M☉ gibi yüksek bir değer aralığında değişir.

Tüm eliptik gökadalarda olduğu gibi ESO 444-46 da, Samanyolu gibi sarmal gökadaların daha belirgin yapılarına kıyasla pürüzsüz ve özelliksiz bir görünüşe sahip olmasıyla karakterize edilir. Morfolojik sınıflandırması olan E4, oval şekilli bir yıldız dağılımına sahip olduğunu gösterir.
ESO 444-46'nın çapı en az 400.000 ışık yılı olarak tahmin edilmektedir ve yarıçapının çok ötesine uzanan dağınık bir yıldız halesine sahiptir. Başak Kümesi'ndeki ünlü Messier 87'den iki buçuk kat daha büyüktür ve bu tür gökadaların geçmişte birden fazla gökadanın birleşmesinin sonucu olduğuna inanılmaktadır.

ESO 444-46'nın yaklaşık 27.000 küresel yıldız kümesi barındırdığı tahmin ediliyor ki bu, şimdiye kadar incelenen en geniş popülasyonlardan biri olabilir. Bu sayı, Messier 87'deki 15.000 ve Samanyolu'ndaki 200 küresel yıldız kümesiyle karşılaştırıldığında oldukça fazladır. Bununla birlikte bu büyük sayı, Abell 3558'in merkezinden yaklaşık 1 yay-dakika uzaklıkta yer alması nedeniyle kümelerarası küresel yıldız kümelerini de içermesinden kaynaklanabilir.

Devasa bir kümenin çekirdeğinde yer alan ESO 444-46 ve benzeri diğer gökadaların merkezlerinde süper kütleli bir kara delik bulunduğu öne sürülmüştür. ESO 444-46'daki merkezi kara deliğin kütlesini hesaplamak için en az üç farklı yöntem kullanılmıştır.
Merkezi bölgenin yıldız yoğunluğunu parlaklığı kullanarak tahmin eden küremsi aydınlatma gücü yöntemi kullanılarak yapılan bir hesaplama, 77,6 milyar güneş kütlesi değerini vermiştir (22 milyar M☉ ila 270 milyar M☉ arasında). Bu değer onu Messier 87'deki kara deliğin kütlesinin yaklaşık on iki katı ve Samanyolu'nun merkezindeki kara delik olan Sagittarius A*'dan 18.000 kat daha kütleli olacak şekilde bilinen en büyük kara deliklerden biri yapar. Bu kütleye sahip bir kara deliğin Schwarzschild yarıçapı 1.530 AU'dur (yaklaşık 461 milyar km çapında).
M-sigma bağıntısı ve daha yeni çekirdek kırılma yarıçapı yöntemini kullanan alternatif hesaplamalar sırasıyla 500 milyon M☉ ve 27 milyar M☉ tahminlerini vermiştir.

Galaksiler listesi
Yakın galaksiler listesi
NGC 4889
NGC 4874
IC 1101

WikiSky'da ESO 444-46: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Bu liste Erboğa Takım Yıldızındaki dikkate değer yıldızlar listesi olup, azalan parlaklığa göre sıralanmıştır.

Takımyıldızına göre yıldızlar dizini

ESA (1997). "The Hipparcos and Tycho Catalogues". 26 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Aralık 2006. 
Kostjuk, N. D. (2002). "HD-DM-GC-HR-HIP-Bayer-Flamsteed Cross Index". 1 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Aralık 2006. 
Roman, N. G. (1987). "Identification of a Constellation from a Position". 1 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Aralık 2006. 
Gould, B. A. "Uranometria Argentina". Reprinted and updated by Pilcher, F. 28 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Temmuz 2010. 
Samus, N. N. (2004). "Combined General Catalogue of Variable Stars (GCVS4.2)". 1 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Nisan 2012. 
Samus, N. N. (2012). "General Catalog of Variable Stars (GCVS database, version 2012Feb)". 1 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Nisan 2012.

Erboğa A veya Centaurus A (ayrıca NGC 5128 olarak da bilinir), Erboğa takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 35,87 Mly (11 Mpc)uzaklıkta bulunan bir merceksi veya dev eliptik gökadadır. James Dunlop tarafından 29 Nisan 1826 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 153 olarak "İç emilim ile bozulmuş gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. NGC 5128, Dünya'ya en yakın radyo gökadalardan birisidir, bu nedenle etkin gökada çekirdeği, profesyonel gök bilimciler tarafından yoğun olarak incelenmiştir. Ayrıca gökyüzündeki en parlak beşinci gökadadır ve bu da onu sadece düşük kuzey enlemlerinden ve güney yarımküreden görülebilmesine rağmen ideal bir amatör gökbilim hedefi haline getirir.
Gökadanın merkezi, X-ışını ve radyo dalga boylarındaki salımlardan sorumlu olan bir göreceli jeti dışarı doğru fırlatan, 55 milyon güneş kütlesine eşdeğer kütleye sahip bir süper kütleli kara delik içerir. On yıl önce ayrılan jetin radyo gözlemlerini değerlendiren gök bilimciler, jetin iç kısımlarının ışık hızının yaklaşık yarısında hareket ettiğini belirlediler.
Diğer yıldız patlaması gökadalarında olduğu gibi, yoğun yıldız oluşumu patlamasının bir çarpışma sonucu oluştuğundan şüpheleniliyor. Modeller, Erboğa A'nın daha küçük bir sarmal gökadayla çarpışan ve birleşen büyük bir eliptik gökada olduğunu göstermektedir.

Güneş'in 1 milyar katı yoğunluğundaki bu kara deliğin güçlü plazma püskürtüşleri X-ışınları ve radyo dalgalarıyla izlenmiş ve Hubble Uzay Teleskobu ile Erboğa A'nın ayrıntıları elde edilmiştir. Kızılaltı dalgaboyu civarlarında gözlem yapan NICMOS dedektörü, bu galaksiyi sarmalayan kalın yıldızlararası toz bulutu kuşağını geçerek en küçük ayrıntıları göstermiş ve dev bir toplanma diski (kara delik etrafında bir disk oluşturan madde) ortaya koymuştur. Toplanma diskleri, sadece kara delikler etrafında bulunurlar ve genellikle plazma püskürtmeleri bu diske dik doğrultudadır. Erboğa A kara deliğinde, plazma püskürtmelerinin diskle yaptığı açı 90° değildir; bunun nedeninin disk ekseninin görülemeyecek kadar küçük konik bir devinim yapması olduğu düşünülür.

1826: NGC 5128, 29 Nisan'da James Dunlop tarafından keşfedildi.
1847: John Herschel, olağandışı-bulutsu tuhaf görünümlü olarak katalogladı.
1949: Radyo dalgaları keşfedildi.
1970: X-ışını dalgaları keşfedildi.
1975-76: Gamma ışını dalgaları keşfedildi.

Erboğa A, tuhaf görünümlü bir galaksi olarak tarif edilebilir. Dünya'dan bakıldığında üzerine bindirilmiş bir toz şeridiyle, merceksi veya eliptik bir galaksi gibi görünür. Galaksinin tuhaflığı ilk kez 1847 yılında John Herschel tarafından tanımlanmıştır. Galaksinin tuhaf görünümünün genellikle iki küçük galaksinin birleşmesi sonucu olduğu düşünülür.
Galaksinin şişkin bölgesi genellikle gelişmiş kırmızı yıldızlardan oluşur. Tozlu disk çoğunlukla yeni yıldızların oluştuğu bir bölge olmuştur ve disk içinde 100'den fazla yıldız oluşum bölgesi tanımlanmıştır.

Erboğa A içinde bir tane süpernova tespit edilmiştir.
SN 1986G adlı süpernova, Robert Evans tarafından karanlık toz şeridinin içinde 1986 yılında keşfedilmiştir.
Daha sonra tip Ia süpernova olarak tanımlanmıştır.

Erboğa A, iki altgruptan oluşan M83 Grubu'nun Cen A altgrubunun merkezindedir. Diğer altgrubun merkezinde ise Messier 83 bulunur. Bu iki altgrup bazen tek bir grup olarak bazen de iki altgrup olarak tanımlanmaktadır. Erboğa A/M83 Grubu, Başak Süperkümesi içinde yer alır.

Erboğa A, Omega Centauri'nin (çıplak gözle gözlenebilen küresel yıldız kümesi) yaklaşık olarak 4° kuzeyinde yer alır. Galaksi, yüksek yüzey parlaklığı ve nispeten büyük açısal boyutu nedeniyle amatör gözlemler için ideal bir hedeftir. Parlak merkezi şişlik ve toz şeridi büyük bir dürbünle bile gözlemlenebilir ama diğer ayrıntılar için büyük bir teleskop gerekebilir. Erboğa A, Stephen James O'Meara tarafından çıplak gözle fark edilmiştir.

STScI. Hubble Provides Multiple Views of How to Feed a Black Hole23 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Press release: Space Telescope Science Institute. Mart 14, 1998.
Chandra X-Ray Observatory Photo Album Centaurus A Jet15 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Messier 87 - güçlü bir radyo kaynağı olan dev eliptik galaksi
NGC 1316 - güçlü bir radyo kaynağı olan benzer merceksi galaksi

SEDS: Peculiar Galaxy NGC 51284 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble images of Centaurus A8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA's APOD: The Galaxy Within Centaurus A (3/4/06)20 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA's APOD: X-Rays from an Active Galaxy (7/5/03)21 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
High-resolution image of Centaurus A27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. showing the discrete elements of galactic core
Centaurus A8 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at UniverseToday.com
NGC5128 Centaurus A

WikiSky'da Erboğa A: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Fleming 1, Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 2.400 parsek (7.800 ly) uzaklıkta bulunan sıra dışı bir gezegenimsi bulutsudur. 1910 yılında Williamina Fleming tarafından keşfedildi. 2,8 parsekten daha fazla bir alana yayılan ve üzerinde çok sayıda düğüm bulunan simetrik bir çift kutuplu jete sahiptir. Jetler ve düğümler bulutsunun merkezinden dışarı doğru hareket eder ve muhtemelen 10.000 ila 16.000 yıl önce fırlatılmışlardır. Bulutsunun en iç kısmı kelebek şeklindedir ve soluk bir hale içine gömülüdür. Kelebeğin kanatları, eksenleri görüş hattına göre 50° eğik olacak şekilde jetler yönünde uzanır. "Kelebeğin" bel kısmı, içteki parlak elipsi oluşturan genişleyen bir sıcak gaz halkasıyla çevrilidir. Fleming 1 muhtemelen 5.000 yıl yaşındadır.
Diğer gezegenimsi bulutsular gibi Fleming 1 de yaşlı bir asimptotik dev kol (AGB) yıldızının hidrojen zengini dış zarfını kaybederek geride sıcak bir çekirdek (genç bir beyaz cüce) –yani bulutsunun merkezi yıldızını– bırakmasıyla oluşmuştur. Fleming 1'in merkezindeki yıldız 80.000 ± 15.000 K sıcaklığa ve 0,56+0,3-0,04M☉ kütleye sahiptir.
Avrupa Güney Gözlemevi (ESO) tarafından yapılan gözlemler, merkezi yıldızın aslında 1,1953 ± 0,0002 günlük bir periyoda sahip, çift dejenere (iki beyaz cüceden oluşan) ikili yıldız sistemi olduğunu göstermiştir. Yoldaş yıldız muhtemelen kütlesi 0,64 ila 0,7 M☉ arasında olan daha yaşlı bir beyaz cücedir. Sıcaklığı yaklaşık 120.000 K'dir ve bulutsuyu iyonize etmek için gereken yüksek enerjili fotonların büyük kısmını sağlar. Jetlerin, muhtemelen AGB yıldızından gelen maddenin bu beyaz cüce üzerine yığılması sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Bu yığılma, yalpalayan (presesyon yapan) bir yığılma diskinin oluşumuna yol açmıştır ve bu disk de kendi dönme ekseni boyunca madde püskürterek jetlerin ve düğümlerin oluşmasına neden olmuştur. Geçmişteki yığılma olayları ikinci beyaz cücenin yüksek sıcaklığını da açıklamaktadır.

Gaia BH2 (Gaia DR3 5870569352746779008), Erboğa takımyıldızında yaklaşık olarak 3.800 ışık yılı (1,16 kpc) uzaklıkta bulunan bir kırmızı dev ve büyük olasılıkla yıldız kütleli bir kara delikten oluşan ikili sistemdir. 2023 yılı itibarıyla Dünya'ya bilinen en yakın ikinci kara delik sistemidir. Gaia BH2, Gaia DR3 astrometrik verilerinden keşfedilen ikinci kara deliktir ve Gaia DR3 verilerinden tespit edilebilecek tek kara delik ikilileri büyük ihtimalle Gaia BH1 ve BH2'dir.
Kara delik ve kırmızı dev, sistemin ağırlık merkezi etrafında ortalama 0,518'lik bir dış merkezlikle 1.277 günde veya yaklaşık 3.5 yılda bir dolanır. Kara deliğin kütlesi yaklaşık olarak 8,94 M☉'dir ve bu kütleye göre Schwarzschild yarıçapının yaklaşık 26,4 km (16,4 mi) olması gerekir. Kırmızı devin kütlesi 1,07 M☉ ve yarıçapı 7,77 R☉'dir. Sıcaklığının ise yaklaşık 4604 K (4331 °C; 7827,8 °F) olduğu tahmin edilmektedir.

Gaia BH2, ilk olarak 2022 yılında Gaia BH1 ile birlikte Gaia uzay aracı ile yapılan astrometrik gözlemlerle, olası bir kara delik ikili sistem adayı olarak keşfedildi. O zamanlar Gaia BH2'nin kesin olarak bir kara delik barındırıp barındırmadığı belli değildi, fakat Gaia verilerinde Gaia BH1 dışındaki tek makul aday buydu. Daha sonra yapılan dikey hız gözlemleri bu kara delik sistemini doğruladı ve yörünge parametrelerinin daha hassas bir şekilde belirlenmesini sağladı.

Gemini Rasathanesi Hawaii ve Şili'de 8,1 metrelik iki teleskopu olan astronomik rasathane. Bu ikiz teleskoplar, kuzey ve güneyde neredeyse tüm gökyüzünü kapsamaktadır. Şu anda astronomların kullandığı optik/kızılötesi teleskopların en gelişmiş ve en büyükleri arasındadır.
Gemini teleskopları, ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Şili, Brezilya, Arjantin ve Avustralya'dan oluşan bir konsorsiyum tarafından inşa edilmiş ve işletilmektedir. Bu ortaklık, Association of Universities for Research in Astronomy (AURA) tarafından yönetilmektedir.

Gemini Observatory23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (resmi site)
Gemini Observatory Image Gallery
UK Re-instated as Partner in Gemini 8 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Save Astronomy8 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UK Update of Gemini Partnership 7 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resolution of UK Partnership Issue
Photos of Gemini and other Mauna Kea observatories from "A Gentle Rain of Starlight: The Story of Astronomy on Mauna Kea" by Michael J. West. ISBN 0-931548-99-3.
Science funding cuts to hit UK astronomers- Telegraph 7 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bulutsular ve Yıldız Kümelerinin Yeni Genel Kataloğu (kısaca: NGC, İngilizce: New General Catalogue of Nebulae and Clusters of Stars), 1888'de John Louis Emil Dreyer tarafından derlenen ve derin gökyüzü cisimlerinden oluşan bir astronomi kataloğudur. NGC, gökadalar, yıldız kümeleri ve salma bulutsuları da dahil olmak üzere 7.840 gök cismi içerir. Dreyer NGC'ye, 1895 ve 1908 yıllarında 5.386 gök cismini daha tanımlayan ve Dizin Katalogları (kısaca IC) olarak bilinen iki ek yayınladı. Bu cisimlerin birçoğu halen NGC veya IC numaralarıyla yaygın bir şekilde bilinmektedir.
NGC, William ve Caroline Herschel'in kataloglama çalışmalarını ve John Herschel'in Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Genel Kataloğu'nu genişletip birleştirdi. Göksel ekvatorun güneyindeki cisimler daha eksik kataloglanmış olsa da, birçoğu John Herschel veya James Dunlop tarafından yapılan gözlemlere dayanarak dahil edilmiştir.
NGC birçok hata içeriyordu ve bunları düzeltmeye yönelik girişimler; 1973'te Jack W. Sulentic ve William G. Tifft tarafından Gözden Geçirilmiş Yeni Genel Katalog (Revised New General Catalogue RNGC), 1988'de Roger W. Sinnott tarafından NGC2000.0 ve 1993'te NGC/IC Projesi (NGC/IC Project) ile gerçekleştirildi. Wolfgang Steinicke tarafından 2009'da Gözden Geçirilmiş Yeni Genel Katalog ve Dizin Kataloğu (Revised New General Catalogue and Index Catalogue RNGC/IC) hazırlandı ve 2019'da 13.957 cisim eklenerek güncellendi.

Orijinal Yeni Genel Katalog, 1880'lerde John Louis Emil Dreyer tarafından William Herschel, oğlu John ve diğerlerinin gözlemlerini kullanarak derlendi. Dreyer, Herschel'in Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Genel Kataloğu'na (GC) yaklaşık 1.000 yeni gök cismini içeren bir ek yayımlamıştı. 1886'da Genel Katalog'a ikinci bir ek oluşturma fikrini ortaya atmış, fakat Kraliyet Astronomi Birliği Dreyer'den yeni bir versiyon derlemesini istemişti. Bu, Yeni Genel Katalog'un 1888 yılındaki Memoirs of the Royal Astronomical Society'de yayınlanmasıyla sonuçlanmıştır.
NGC'yi bir araya getirmek zorlu bir görevdi çünkü Dreyer, çapları 2 ila 72 inç arasında değişen çeşitli teleskoplarla yapılan birçok çelişkili ve belirsiz raporla uğraşmak zorunda kalmıştı. Bazılarını kendi kontrol etse de cisimlerin sayısı o kadar fazlaydı ki, derleme amacıyla başkaları tarafından yayınlanan verileri olduğu gibi kabul etmek zorunda kaldı. Katalog, çoğunlukla konum ve açıklamalarla ilgili bazı hatalar içeriyordu, fakat Dreyer kataloğunda referanslar vermişti. Bu da, daha sonraki gök bilimcilerin orijinal referansları incelemelerine ve orijinal NGC'de düzeltmeler yayınlamalarına olanak tanıdı.

NGC'nin ilk büyük güncellemesi, John Louis Emil Dreyer tarafından iki bölüm halinde yayınlanan Bulutsular ve Yıldız Kümeleri Dizin Kataloğu'dur (kısaca IC). İlk bölümü olan IC I, 1895'te yayınlandı ve 1.520 gök cismini içerir. İkinci bölümü olan IC II ise 1908'de yayınlandı ve 3.866 gök cismini içerir. Bu katalog NGC'ye bir ek olarak hizmet verir ve toplamda IC cisimleri olarak bilinen ilave 5.386 cisim içerir. IC, 1888 ile 1907 yılları arasında çoğu fotoğrafçılık sayesinde mümkün olan gökada, küme ve bulutsu keşiflerini özetler. IC'de yapılan düzeltmelerin bir listesi 1912'de yayınlandı.

Gözden Geçirilmiş Yeni Yıldız Olmayan Gök Cisimleri Kataloğu (kısaca RNGC,İngilizce: Revised New Catalogue of Nonstellar Astronomical Objects), 1970'lerin başlarında Sulentic ve Tifft tarafından derlenmiş ve 1973'te NGC'nin bir güncellemesi olarak yayınlanmıştır. Bu çalışma, NGC verilerinde daha önce yayınlanmış olan bazı düzeltmeleri (Dreyer tarafından yayınlanan düzeltmeler dahil) içermemekte ve yeni hatalar eklemektedir. Örneğin, Aslan takımyıldızında bulunan ve iyi bilinen bir yoğun gökada grubu olan Copeland Yedilisi RNGC'de yokmuş gibi görünmektedir.
RNGC'de yaklaşık 800 cisim "var olmayan" olarak listelenmiştir. Bu tanımlama, mükerrer katalog girişi olan cisimlere, sonraki gözlemlerde tespit edilmeyenlere ve sonraki çalışmalarda tesadüfi gruplamalar olarak kabul edilip yıldız kümesi olarak kataloglanan birkaç cisme uygulanır. 1993 tarihli bir monograf, RNGC'de "var olmayan" olarak adlandırılan 229 yıldız kümesini incelemiştir. Bunların "yanlış tanımlanmış veya 18. ve 19. yüzyıllarda keşfedilmelerinden bu yana bulunamamış" olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırma, 229 gök cisminden biri olan NGC 1498'in gerçekte var olmadığını bulmuştur. Beş tanesi başka girişlerin kopyalarıydı, 99'u "bir şekilde mevcuttu" ve diğer 124'ünün çözümlenmesi için ek araştırmaya ihtiyaç vardı.
Başka bir örnekte, Avcı takımyıldızında bulunan bir yansıma bulutsusu olan NGC 2163, Dreyer tarafından yapılan bir transkripsiyon hatası nedeniyle "var olmayan" olarak sınıflandırılmıştır. Dreyer, kendi hatasını Dizin Kataloglarında düzeltmiş olsa da, RNGC orijinal hatayı korumuş ve ek olarak yükselim işaretini ters çevirerek NGC 2163'ü "var olmayan" olarak sınıflandırmıştır.

Gözden Geçirilmiş Yeni Genel Katalog ve Dizin Kataloğu (kısaca: RNGC/IC,İngilizce: Revised New General Catalogue and Index Catalogue), Wolfgang Steinicke tarafından 2009'da hazırlanmış bir derlemedir. NGC ve IC kataloglarının kapsamlı ve güvenilir bir değerlendirmesidir.

NGC 2000.0 (Bulutsular ve Yıldız Kümelerinin Tam Yeni Genel Kataloğu ve Dizin Kataloğu olarak da bilinir), Roger W. Sinnott tarafından 1988'de J2000.0 koordinatları kullanılarak yapılan NGC ve IC'nin bir derlemesidir. Gök bilimciler tarafından yıllar boyunca yapılan birçok düzeltmeyi ve yazım hatalarını içerir.

NGC/IC Projesi, profesyonel ve amatör gök bilimciler arasında 1993'te gerçekleştirilmiş bir işbirliğidir. 2017'de tamamlanan proje, tüm NGC ve IC cisimlerini tanımlamayı, hataları düzeltmeyi, görüntüleri ve temel astronomik verileri toplamayı amaçlıyordu. Başlıca ekip üyeleri Harold G. Corwin Jr., Steve Gottlieb, Malcolm Thomson, Robert E. Erdmann ve Jeffrey Corder idi.

Astronomi katalogları
Messier cisimleri
Astronomi katalogları listesi
NGC cisimleri dizini

Etkileşimli NGC Çevrimiçi Katalog 21 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adventures in Deep Space: Challenging Observing Projects for Amateur Astronomers. 29 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gözden Geçirilmiş Yeni Genel Katalog 30 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Helis Bulutsusu (diğer adlarıyla Helix Bulutsusu, NGC 7293 veya Caldwell 63), Kova takımyıldızı yönünde bulunan oldukça büyük bir gezegenimsi bulutsu. Karl Ludwig Harding tarafından muhtemelen 1824'ten önce keşfedilmiştir. Bu bulutsu, parlak gezegenimsi bulutsular içinde Dünya'ya en yakın olanıdır. Uzaklığı yaklaşık olarak 215 parsek yani 700 ışık yılıdır. Görünüşte Halka bulutsusu'na, boyutu, yaşı ve fiziksel özellikleri nedeniyle de Halter bulutsusu'na benzemektedir. Helis, 2003'ten bu yana internette sıklıkla "Tanrı'nın gözü" olarak anılır. Ünlü TV dizisi Battlestar Galactica'nın 15 Aralık 2006 tarihinde yayınlanan The Eye of Jupiter bölümünde Helis bulutsusuna muhtemelen bir gönderme vardır.

Helis Bulutsusu, bir yıldızın evriminin son aşamasındaki 'gezegenimsi' oluşumun tipik bir örneğidir. Yıldızın çevresindeki gazlar bizim bulunduğumuz noktadan alttaki bir helezon yapısına bakıyormuşuz gibi görünür. Bulutsunun merkezindeki yıldız, 30.000 yıl önce dış katmanlarını uzaya salmış olan çok sıcak (110.000 derece) bir beyaz cücedir. Merkezi yıldızda gözlenen kırmızılığı öylesine enerjiktir ki çevresindeki gazları bir floresans gibi aydınlatır. Helis Bulutsusu'nun iç kenarlarından alınan yakın çekim görüntüler, kökeni henüz bilinmeyen karmaşık gaz düğümlerini gözler önüne sermektedir.

NASA'nın Spitzer Kızılötesi Teleskobu, bulutsu'nun merkezinde, olası kuyrukluyıldız çekirdekleri gibi katı cisimlerin çarpışmasından oluşan tozlu bir disk belirlemiştir. Merkezdeki yıldızın uzaya püsküren dış katmanlarının çevredeki tozu süpürmüş olması gerekirdi. Ancak Spitzer teleskopu, yıldızdan 35-150 Astronomik birim uzaklıkta bir disk oluşturan yoğun tozun varlığını belirlemiştir (Soldaki resmin merkezindeki kırmızı daire, çok küçük olduğu için net görüntülenemeyen diskin oluşturduğu parlama). Astronomlar bu tozun, bizim Güneş Sistemimizin dış sınırlarındaki Kuiper kuşağı'ndakiler gibi katı cisimlerin çarpışmasının kalıntısı olduğu görüşündeler. Eğer şimdi beyaz cüce olan orijinal yıldızın çevresinde bir zamanlar büyük kütleli gezegenler dolaşıyorduysa, yıldızın dış katmanlarını uzaya salarak kütle kaybetmesi nedeniyle yörüngelerinin karmaşaya kapılması, bunun da Helis'deki Kuiper Kuşağı benzerini karıştırmış olması ve nisbî çok sayıda çarpışmaya yol açmış olması olasılık olarak düşünülmektedir. Ayrıca, hareketlendirilen enkazın bir kısmının beyaz cüce üzerine düşmüş olması gerekir. Bu da şimdiye kadar tam anlaşılamayan bir olguya; beyaz cücenin yaydığı olağandışı ölçekte X-ışınlarına bir açıklama getirmektedir.

Gökbilim Kataloğu (NGC)
Halka bulutsusu

NASA APOD – May 10, 2003 NGC 7293: The Helix Nebula 21 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SEDS: NGC 7293, the Helix Nebula 1 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com – NGC 7293, the Helix Nebula 28 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Snopes.com; Helix Eye of God Urban Legend

Antofagasta, Şili'nin 15 idari bölgesinden biridir. II Región ("2. Bölge") olarak da bilinir.

Antofagasta'nın tarihi bölge gibi ikiye ayrılır, sahil bölgesi ve And dağları'nda bulunan dağlık yayla veya altiplano. Kolomb öncesi zamanlarda, sahil kıyısında balıkçı-toplayıcı göçebe Chango kızılderili kabileleri yaşıyordu. Changolar hakkında conquistadorlar (Peru ve Meksika'ya keşfe giden onaltıncı yüzyıl fatihleri) ile fazla iletişmde olmamalarından dolayı fazla bilgi bilinmemektedir.
Bölgenin iç kısımlarında Atacama Salar (kurumuş tuz gölü), Loa Nehri havzası ve vadileri ve altiplano çevresindeki vaha çevresi atacaman kültürü tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmaktadır, önemli yerleşim San Pedro de Atacama köyüdür.
Atacaman kültürü önemli oranda Tiwanaku kültüründen etkilenmiştir ve daha sonra İnka hakimiyetine girmiştir. Atacamanlar başlıca mısır ve fasulye ekmişlerdir, Amazon havzası ve Pasifik kıyılarına kadar ticareti genişletmiştir. İspanyolların 16. yüzyılda gelmesi kültürlerini yoketmemiştir fakat derinden etkileyerek mestizaje işlemi sonucu değiştirmiştir, bu işlem sonucunda her iki kültür birbirine karışmıştır. İspanyol hakimiyetinde, Atacaman bölgeleri (sadece iç bölgeler), Charcas yönetimine verilmiştir ve özgürlük uğraşı zamanında Simón Bolívar yeni Bolivya Cumhuriyeti olarak, yaşayanların %90-95'i Şili kökenli olmasına rağmen, "Litoral" ismi altında birleştirmiştir (iç kısımlar ve sahiller dahil). Bu karara Şili hükûmeti tarafından muhalefet edilmiştir ve şu zamana kadar anlaşmazlıklara yol açmıştır. Şili bu bölgelerde İspanyol hükümdarlığının Uti possidetisi öne sürerek hak ilan etmektedir, kıyı kesimleri onlara aittir ve Peru'ya doğrudan sınırları vardır. Juan López ve José Santos Ossa gibi Şilili gezginler zengin nitrat ve guano madenleri keşfetmişlerdir, bu keşiflerin sonucunda Şili kıyılarının kolonizasyonu artmıştır. Her iki ülkenin yerleşimcileri arasındaki gerilim 1879 yılında patlak veren Pasifik Savaşı'na kadar artmıştır. Antofagasta savaş sonunda kalıcı olarak Şili'ye bağlanmıştır.
Şilililer tarafından kolonileştirme, "Küçük Kuzey" isimli bölgeden (Atacama ve Coquimbo'nun modern bölgeleri, III ve IV bölgeleri) başlayarak daha yeni bölgeler olan Antofagasta and Tarapacá ile devam etmiştir, diğer adı Büyük Kuzey. Avrupa'dan da göçmenler gelmeye başladı (başta Hırvatlar, İspanyollar, Britanyalılar ve Yunanlar), Arap ülkelerinden ek olarak Çin, Peru ve Bolivya'dan. Diğer çeşitli ülkelerden göçler devam ederek Kuzey Şili'nin altiplano bölgesinin modern kültürünü oluşturdu. Şu anki hali, Orta vadiden daha çok And kültürü taşımaktadır.
Bölge 20. yüzyılın başlarında olan Şili'nin birleşme hareketinde önemli bir merkez olmuştur. Bakır madenlerinin nitrat madenlerinin yerine geçmeden önce, bölge nitrat endüstrisine bağımlı durumdaydı. Dünya'daki en büyük ve en zengin iki açık çukur madeni Antofagasta'da bulunmaktadır: La Escondida ve Chuquicamata.

Çoğunlukla çöl iklimi vardır, Atacama Çölü'nün bir kısmı, sahilden dağlık çöl kısımlara kadar farklı oranlarda yağış alır.

Bölgenin başlıca geçim kaynağı %59 oranla madencilik ve madencilik ile ilgili işlerdir, ayrıca balıkçılık ve endüstriyel üretim de vardır.
En önemli nehri Loa'dır.

Atacama sınır sorunu

Formaldehit CH2O formülüne sahip bir organik bileşiktir. Aldehitlerin en basit üyesidir, diğer ismi Metanaldir. Karbonil grubunun boş olan iki bağına birer hidrojen bağlanmasıyla oluşur. Tüm gelişmiş canlılarda  doğal olarak üretilir. Zehirli bir gazdır. Sulu çözeltisinin kendisine özgü, yakan bir kokusu vardır. Formaldehit, genellikle %37'lik sulu çözeltisi şeklinde taşınır veya depo edilir. Bu çözeltiye formalin denir. Formalinden, düşük basınç altında su buharlaşıp, ayrıldığı zaman, paraformaldehit meydana gelir. Bu bir polimer olup, formülü HO(CH2O)xH olan beyaz katı bir maddedir (x yaklaşık 30'dur). Bu polimer ısıtıldığı zaman, gaz formaldehite dönüşür. Bundan dolayı, gaz formaldehit elde etmek için, uygun bir kaynaktır. Saf formaldehitten, polimer ürünler elde edilebildiği gibi, fenol ve kazein ile de sentetik reçine ve plastikler imal edilmektedir.

Ticari olarak, metanol buharının hava oksijeni ile oksitlenmesinden veya doğal gazların uygun oksidasyonu ile elde edilir. Formaldehit, 1859 yılında Rus kimyager  Aleksandr Butlerov (1828–1886) tarafından keşfedildi.

Formaldehit kimya endüstrisinde en yaygın olarak kullanılan ve üretilen maddelerden birisidir. Saf hâlde renksiz bir gazdır ve sıklıkla en fazla %37'lik olmak üzere sulu çözelti hâlinde kullanılır (formalin). Formalin çözeltilerinde bir miktar da metil alkol bulunmaktadır. Gerek gaz hâli gerekse sıvı çözeltisi kendisine özgü, hoşa gitmeyen bir kokuya sahiptir. Oksitleyen maddelerle hızla tepkimeye girer, yüksek derişimlerinde yanıcı bir sıvıdır. Hidroklorik asitle bis(klorometil) eter buharı oluşturacak şekilde tepkimeye girer, oluşan bu madde ise kanser yapıcı bir maddedir. Tıp laboratuvarlarda koruyucu sıvı ve sterilize edici madde olarak kullanılmaktadır. Başlıca reçine imalatında ve kimyasal üretim ara maddesi olarak kullanılmaktadır. Üre-formaldehit ve fenol-formaldehit reçineler köpük yalıtımı malzemelerinin, yapımında, sunta ve kontrplak imalinde tekstil ürünlerinin işlenmesinde ve ayrıca, formaldehit üre, fenol ve melamin reçinelerinin yapımında kullanılmaktadır.
Kişisel bakım ürünlerinde mikropların üremesini önlemek için koruyucu olarak kullanılır, bu dozu insan için tehlike arz etmez. Ayrıca bazı aşılarda da ölü hücreleri korumak için kullanılır.

Formaldehit etkilenimi çoğu kez gaz hâlinde iken solunum yoluyla alınmasına bağlı olarak meydana gelir. Formaldehit soluyan kişilerde yorgunluk, uyuklama, baş ağrısı, baş dönmesi, deri döküntüleri gibi şikayetler görülür. Ancak sıvı formaldehit deri yoluyla da emilebilir. İşçiler, üretim sırasında, maddelerin işlenmesinde ve reçine imalatında etkilenebilir. Sağlık elemanları, eğitim görevlileri ve öğrenciler de formaldehit içerisinde saklanan ve hazırlanmasında formaldehit kullanılan materyallere bağlı olarak yüksek etkilenim riski altındadır. Tüketiciler inşaatta kullanılan bazı malzemelerden, kozmetiklerden, ev parkelerinden, ev mobilyalarından ve dokuma ürünlerinden yayılan formaldehitten etkilenebilirler. Ani formaldehit etkilenimi ölüme neden olabilir. Koku eşiği 1 ppm civarındadır. Koku duyusu yorgunluğuna bağlı olarak formaldehit kokusunu algılama eşiği zamanla yükselebildiğinden kokunun uyarıcı bir faktör olarak kabul edilmesi çok zordur. Uzun süreli olarak düşük dozlarda formaldehite maruziyet solunum güçlüğü, ekzema ve alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Formaldehit insanlarda kanser yapıcı maddeler arasında sayılmaktadır. Burun ve akciğer kanseri ile bağlantılı, beyin kanseri ve lösemiyle de ilişkili olduğu düşünülmektedir. Havada 0,1 ppm bulunduğunda, gözlerin sulanmasına, öksürüğe, nefes darlığına, hırıltılı solunuma, deri döküntülerine, alerjik tepkilere, göz, burun ve boğazda yanmaya neden olur. Etkilenime bağlı olarak kusma ve ishale de yol açar. Duyarlığa yol açması nedeniyle daha sonraki etkilenimler aynı derişimde daha şiddetli reaksiyolara yol açabilir. 2 ppm konsantrasyonda gözlerde tahriş yapar, 20 ppm de tek bir etkilenimle bile korneada kalıcı matlaşmaya neden olur. 25 ppm üzerindeki etkilenimler öldürücü akciğer ödemi dahil çok şiddetli tepkilere yol açar.

1978'de formaldehitin kanserojenliğine ilişkin bir teori önerildi.  1987'de Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (EPA) bunu olası bir insan kanserojeni olarak sınıflandırdı ve daha fazla çalışmadan sonra DSÖ Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) da 1995'te bunu olası bir insan kanserojeni olarak sınıflandırdı. Daha fazla bilgi ve bilinen tüm verilerin değerlendirilmesi, IARC'ın formaldehiti burun sinüs kanseri ve nazofarenks kanseriyle ilişkili bilinen bir insan kanserojeni olarak yeniden sınıflandırmasına yol açtı. Bazı kanıtlar, işyerinde formaldehite maruz kalmanın sinüs kanserine katkıda bulunduğunu göstermektedir.
2009 ve 2010 yıllarında yapılan çalışmalar da formaldehit maruziyeti ile lösemi, özellikle miyeloid lösemi gelişimi arasında pozitif bir ilişki olduğunu göstermiştir.

Formik asit

Rehber Ansiklopedisi
https://pubchem.ncbi.nlm.nih.gov/compound/Formaldehyde12 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Llano de Chajnantor Rasathanesi, yerden 4.800 m yüksekte, Kuzey Şili'de Atacama Çölü'nde bulunan rasathane grubuna verilen genel bir isimdir. Antofagasta bölgesinde bulunan bu alan, San Pedro de Atacama köyüne yaklaşık olarak 50 kilometre uzaklıktadır. Oldukça kurak ve soğuk bir iklimi olan bu bölge insanlar için elverişli olmamasına karşın milimetre-altı astronomi için mükemmel bir konum özelliği taşımaktadır. Bunun nedeni ise su buharlarının milimetre-altı radyasyonu emerek gözlemin verimini düşürmesidir. Llano de Chajnantor bölgesi aynı zamanda dünyanın en büyük ve pahalı astronomik teleskop projesine, Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi (ALMA), ev sahipliği yapmaktadır. Llano de Chajnantor ve çevresi Şili hükûmeti tarafından Chajnantor Bilim Fonu (İspanyolca: Reserva Científica de Chajnantor) kapsamındadır.

Llano de Chajnantor bölgesi Altiplano platosunun güneyinde, Puna de Atacama yaylasının batısında bulunur. And Dağları 200 kilometreyi aşkın bir uzunlukta doğuya yani Arjantin'e doğru uzanır. The Salar de Atacama havzası batıda Cordillera Domeyko bölgesince çevrelenen Puna de Atacama havzası ile sınırlandırılmıştır. Puna de Atacama havzasının batısı, Andean volkanik kuşağının merkezi volkanlarının arasında yer alır. Llano de Chajnantor bölgesinin kendisi Holosen devrinden beri aktif olmasına rağmen tarih boyunca hiç patlamamış Purico Complex volkanik tepeleriyle sarılıdır. Kuzeyde Cerro Chajnantor, doğuda Cerro El Chascón, güney ve batı bölgesinde ise küçük küçük volkanik tepeler bulunur. Pampa la Bola kuzeydoğuya, Cerro El Chascón, Cerro Chajnantor'un kuzeyi ve doğusuna uzanır. Pampa la Bola ortalama olarak 4.800 m yüksekliğe sahipken, Llano de Chajnantor bölgesinin ortalama yüksekliği 5.000 m olarak ölçülmüştür. Atmosferin inceliği verimsiz bir iklim oluşturup bilim insanlarının çalışmalarını güçleştirdiğinden dolayı, ALMA için işlerin çoğu yerden yaklaşık olarak 2.900 m yüksekliğe sahip Salar de Atacama havzasındaki merkez binada yürütülecektir.
ALMA'nın bulunduğu bölgede yıllık ortalama yağış miktarı 100 mm olarak kaydedilmiştir. Llano de Chajnantor bölgesinin kuru iklimi 3 ana nedene dayandırılır: And Dağları'ndan ve Chilean Coastal Range Dağları'ndan gelen küçük çapta yağmur akıntıları, Şili kıyısındaki Humboldt Akıntısı'nın oluşturduğu sıcaklık terselmesi veya bir diğer adıyla enverziyon, Kuzey Pasik Yükseği'nin basıncıyla şekillenen Hadley ve Ferrey atmosferik sirkülasyonunun oluşturduğu inversiyon. Bölge genellikle Atacama Çölü'nde yer alıyor gibi kabul edilmiş olsa da ekolojisinden dolayı aslında Central Andean dry puna bölgesinin içerisinde yer alır. Llano de Chajnantor bölgesi aynı zamanda Güney Afrika ve Orta Avustralya'daki çöllerle aynı enlemde bulunmaktadır.

Atacama Büyük Milimetre/Milimetre-altı Dizisi (İngilizce: Atacama Large Millimeter/sub-millimeter Array; ALMA), Şili'nin kuzeyindeki Llano de Chajnantor bölgesinde yapım aşamasında olan astronomik interferometre özellikli büyük radyo teleskoplardır. Tamamlandığında 66 dev antenden oluşacaktır. 2011 yılında ilk bilimsel gözlem tamamlandığında, 12 m metre çapında 20 tane anten kurulmuştu. Proje 1,3 milyar doların üzerinde bir ticari yüke sahip olduğundan Ulusal Radyo Astronomi Rasathane (İngilizce: National Radio Astronomy Observatory, kısaca NRAO) ve Avrupa Güney Rasathane'nin (İngilizce: European Southern Observatory) liderliğinde uluslararası bir ticaret birliği anlaşması yapıldı.
Atacama Öncü Deney Teleskobu (İngilizce: Atacama Pathfinder Experiment) (APEX), 2005 yılında kurulan 12 m çapında bir milimetre-altı radyo teleskobudur. APEX, Max Planck Radyo Astronomi Enstitüsü liderliğinde bir ticaret birliği anlaşması ile işletilen, ALMA antenleri için bir prototip niteliğindeydi.
Kozmik mikrodalga arka plan ışınımını gözlemlemek için inşa edilmiş QUIT (İngilizce: QU Imaging Experiment Telescope) üç adet radyo teleskop dizisinden oluşur. Teleskoplar, elektromanyetik ışınımı ölçmek için ilginç bir Mizuguchi-Dragone tasarımıyla beraber son derece hasssas bolometrelere sahiptir. Daha önce 2009 yılında CBI dizisine ev sahipliği yapan proje, Chicago Üniversitesi tarafından yönetiliyor.

Atacama Milimetre-altı Teleskop Deneyi (İngilizce: Atacama Submillimeter Telescope Experiment; ASTE), Mitsubishi Electric tarafından inşa edilmiş 10 m çapında bir milimetre-altı radyo teleskoptur. Teleskop, Japonya Ulusal Astronomi Rasathanesi'nin öncülüğünde bir uluslararası ticaret birliği ile işletilen ALMA antenleri için bir ön prototipti. ASTE, ilk olarak 2000 yılında Japonya'da inşa edildi ve ardından 2002 yılında Şili'de yeniden kuruldu. Düzenli gözlemlerine 2004 yılında başladı.
NANTEN2 Rasathanesi (NANTEN2), Köln Üniversitesi öncülüğünde uluslararası bir ticaret anlaşmasıyla işletilen 4,0 m çapında bir milimetrik-dalga radyo teleskobudur. 2004 yılında 1995 yılından beri işletilen Las Campanas Rasathanesi'nden taşınmıştır.

Atacama Kozmoloji Teleskobu (İngilizce: Atacama Cosmology Telescope; ACT), 6,0 m çapında gökyüzünü mikrodalga dalgaboyunda keşfetmek için Gregorian tipinde dizayn edilmiş bir teleskoptur. 2007 yılında Cerro Toco Stratovolkanı'nın batı köşesine inşa edilen teleskop, 2007 yılından beri Princeton Üniversitesi öncülüğünde uluslararası bir ticaret anlaşmasıyla işletilmektedir.
* Tokyo Üniversitesi Atacama Rasathanesi (İngilizce: University of Tokyo Atacama Observatory) (TAO), Llano de Chajnantor bölgesinin hemen kuzeyinde yer alan Cerro Chajnantor bölgesinde 6,5 m çapında planlanan bir optik ve kızılötesi teleskoptur. 2009 yılında 1,0 m çapında teleskoba sahip, miniTAO olarak isimlendirilen test amaçlı bir tesis kurulmuştur. TAO, halen dünyanın en güçlü ve nitelikli teleskopları arasında yer almaktadır.

Cerro Chajnantor Atacama Teleskobu (CCAT), TAO'nun yakınındaki Cerro Chajnantor bölgesine kurulması planlanan 25 m çapında bir milimetre-altı radyo teleskoptur. Proje henüz gelişim sürecindeyken, CCAT'ın web sayfasında ifade edildiği gibi aslında Cornell Caltech Atacama Teleskobu olarak isimlendirilmesi planlanmıştı. Projenin 2020 yılında tamamlanması bekleniyor.
Huan Tran Teleskobu (HTT), kozmik mikrodalga arka plan ışıması polarizasyonunu ölçmek için başlatılmış bir projenin parçasıdır. HTT, 3,5 m çapa sahip Gregorian tipi bir teleskoptur. Teleskoba, 1 K (−273 °C)'den daha düşük sıcaklıklara kadar soğutulan bolometre dizisinden oluşan POLARBEAR deneyi bağlanmıştır. HTT ilk olarak 2010 yılında test edilmek için CARMA bölgesine kurulmuştur. Ardından 2011 yılında ACT'nin yakınlarında bir Cerro Toco bölgesine taşınmış ve ilk ışığını Ocak 2012'de gözlemlemiştir. Proje, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi öncülüğünde uluslararası bir ticaret anlaşmasıyla geliştirilmiştir.

Kozmik Arka plan Görüntüleyici (İngilizce: Cosmic Background Imager; CBI), kozmik mikrodalga arka plan ışımasının yoğunluğunu ve polarizasyonunu ölçmek için dizayn edilmiş bir teleskop interferometresiydi. 13 tane 0,9 m çapa sahip teleskopla 1999 ve 2006 yılları arasında işletildi ve 2008'e kadar ise 1,4 m çapındaki antenlere entegre edildi. CBI şimdilerde QUIET deneyi için kullanılıyor.
Milimetrik-dalga interferometresi (İngilizce: Millimeter-wave Interferometer) (MINT), 2001 yılının sonlarında Cerro Toco'nun yamaçlarında işletilen dört parçadan oluşmuş bir diziydi. Prototipi iki tane 0,3 m çapında ve iki tane 0,45 m çapında Cassegrain tipi yansıtıcıdan oluşuyordu. Kozmik mikrodalga arka plan ışımasını ölçmek için dizayn edilmişti.
Mobil Anizotropi Teleskobu (İngilizce: Mobile Anisotropy Telescope; MAT veya MAT/TOCO), kozmik mikrodalga arka plan ışımasının anizotropisini ölçümlemek amacıyla dizayn edilen 0,8 m çapında bir teleskoptu. Aslında QMAP balon projesinin sepetine yerleştirilip kullanılması amaçlanmış olan proje, 1997 ve 1998 yıllarının sonlarına doğru Cerro Toco'nun yamaçlarında işletilmiştir.

Olay Ufku Teleskobu (İngilizce: Event Horizon Telescope, kısaca EHT), dünyanın dört bir yanındaki radyo teleskopların oluşturduğu büyük bir teleskop dizgesidir. EHT projesi, süper kütleli kara deliği gözlemlemek için yeterli açısal çözünürlüğe sahip birleşik bir dizi oluşturan, Dünya çevresindeki birkaç çok uzun temelli interferometri (VLBI) istasyonundan gelen verileri birleştirir. Projenin gözlemsel hedefleri, Dünya'dan gözlemlenen en büyük açısal çapa sahip iki kara deliği içeriyor: süper dev eliptik galaksinin merkezindeki kara delik Messier 87 (M87*, "M87-Star" olarak telaffuz edilir) ve Samanyolu'nun merkezindeki Sagittarius A*(Sgr A*).
Olay Ufku Teleskobu projesi, uzun bir teorik ve teknik gelişmelerden sonra 2009 yılında başlatılan uluslararası bir işbirliğidir. Radyo gözlemindeki teknik ilerlemeler, Sgr A*'nın ilk tespitinden giderek daha kısa dalga boylarında VLBI'ye geçerek, sonuçta hem Sgr A* hem de M87'de ufuk ölçeği yapısının tespit edilmesine yol açtı.
Messier 87 galaksisinin merkezindeki bir kara deliğin ilk görüntüsü, EHT Collaboration tarafından 10 Nisan 2019'da altı bilimsel yayından oluşan bir seri halinde yayınlandı. 12 Mayıs 2022'de gök bilimciler, Samanyolu'nun merkezindeki Sagittarius A* süper kütleli kara deliğin ilk görüntüsünü yayınladılar.

Dünya'nın değişik noktalarındaki 8 ayrı radyo teleskobunun birleşiminden oluşur. Teleskoplar arası mesafe ne kadar büyükse, teleskobun çözünürlüğü o kadar iyi olur. Dünya döndüğü için kaynağı, aynı anda o yöne bakan 2 ya da 3 tane teleskop görebilir. Değişik zamanlarda birden fazla teleskopla alınan veriler sonradan birleştirilerek görüntü oluşturulur. Teleskobun şu anki çözünürlüğü 20 mikro açı saniyesidir. Olay Ufku Teleskobu websitesinde 10 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bu çözünürlüğe örnek olarak New York'taki bir kişinin Paris'te bir kafede oturan başka birisinin gazetesini okuyabileceğini belirtiliyor.

Radyo teleskop, elektromanyetik tayfın radyo bölgesindeki dalgaları yakalayıp kuvvetlendirerek gözlem yapmak için kullanılan çanak şeklinde antenlerden oluşmuş alıcı veya alıcılardır. Radyo teleskop alıcısı radyoyla hemen hemen aynı işi görür. Radyo teleskobun radyodan farkı kozmik cisimlerden gelen yayının çok zayıf olmasıdır. Bu da gelen yayının yüz milyon kattan daha fazla kuvvetlendirilmesini gerektirir. Bu yüzden radyo teleskop alıcıları daha duyarlı yapılmak zorunda ayrıca ileri radyo ve bilgisayar teknolojileri gerektirmektedir. Radyo teleskoplar elektronik ve bilgisayar alanlarındaki gereksinimlerinden dolayı bu alanlara da önemli katkılarda bulundular. Antenin büyüklüğü yani dalgaları toplayan alanın büyüklüğü önemli olduğu için radyo çanakları olabildiğince büyük yapılmaya çalışılır.
Optik teleskopların ışık kirliliğinden etkilenmemeleri için ışık kirliliğinin olmadığı yerlere kuruldukları gibi, radyo teleskopların da radyo kirliliğinden uzak yerlere kurulması gerekmektedir. Optik teleskoplar minik parçacıkların atmosfer içindeki düzensiz hareketlerinden dolayı 0,5 yay saniyesinden daha fazla çözünüme ulaşamazlar. Optik bir teleskobu ne kadar büyük yaparsak yapalım bu çözünümün üzerine çıkamayız.Radyo dalgaları görünür ışık gibi atmosferden etkilenmediği için, radyo teleskopların çözünüm gücü atmosfere bağlı olmaz; ancak radyo anteninin çapı gözlem yapılan dalga boyuyla sınırlıdır. Radyo dalgaları optik ışıktan daha uzun olduğu için de radyo antenleri optik teleskopların ışığı toplayan aynalarından çok daha büyük yapılmak zorundadır.

Atacama Large Millimeter Array

İnterferometri bilgi çıkarımı için elektromanyetik dalgaların üst üste getirildiği tekniktir. İnterferometri, astronomi, fiber optik, mühendislik, optik, oşinografi, sismoloji, spektroskopi (ve onun uygulama alanlarından kimya), kuantum mekaniği, nükleer ve parçacık fiziği, plazma, uzaktan algılama, biyomoleküler etkileşimler, yüzey profili, mikroakışkanlar, mekanik gerilme/gerilim ölçümü, velosimetri ve optimetri alanlarında önemli bir araştırma tekniğidir.
Girişimölçer ya da İnterferometre ışığın girişim özelliğinden faydalanılarak çok küçük mesafelerin ve maddelerin kırılma indislerinin ölçümünde ve saydam cisimlerin yüzey düzgünlüğünün kontrolü için kullanılan bir ölçü aletidir.

Girişimölçerin çalışma ilkesi şöyledir: Monokromatik (tek renkli) bir ışık kaynağından çıkan ışınlar, paralel demet hâline getirilerek kısmi geçirgen bir levha üzerine düşürülür. Bu levha, ışığı iki demete ayırır. Birinci demeti geçirerek bir paralel kaydırıcı lama gönderir. Kaydırıcıdan çıkan ışınlar, bir aynadan yansıtılarak tekrar kaydırıcıya düşürülür. Bu ışınlar kaydırıcıdan geçip tekrar kısmi yansıtıcı üzerine döner. Kısmi yansıtıcı bu sefer bu ışınları bir dürbüne gönderir. Kısmi geçirgen levhadan yansıtılan ikinci demet hâlindeki ışınlar ise, geçen ışınların yansıdığı aynaya dik olan başka bir aynadan yansıyarak tekrar levhaya döner. Levhaya geçen ışınlar da dürbüne ulaşır. Aynaların levhaya uzaklığı eşit alınarak iki demet arasındaki yol farkı sıfır olacak şekilde ayarlanır. İkinci demetin yansıdığı ayna, levhaya dalga boyunun yarısı kadar yaklaştırılırsa yol farkı yine dalga boyu kadar olur ve yine yapıcı girişim yani dürbünde ışık gözlenir. Ayna, levhaya dalga boyunun dörtte biri kadar yaklaştırılırsa yol farkı dalga boyunun yarısına eşit olduğundan yok edici girişim olur ve dürbün içi karanlık olur. Ayna sürekli yaklaştırılırsa karanlık ve aydınlık görünüm birbirini takip eder. Kararma sayısı, aynanın yaklaşma miktarını, dalga boyuna bağlı olarak verir. Bu durumda ayna, mikrometre olarak kullanılır. Girişimölçerde lazer ışınları kullanılarak ölçümler daha da duyarlılaştırılmıştır.

Şili resmî adıyla Şili Cumhuriyeti, Güney Amerika'nın batısında yer alan bir ülkedir. Dünyanın en güneydeki ülkesi ve Antarktika'ya en yakın ülke olup, And Dağları ile Pasifik Okyanusu arasında uzanan dar bir kara şeridi boyunca yer almaktadır. 2024 nüfus sayımına göre Şili'nin nüfusu 18,5 milyondur. Ülke, 756.102 kilometrekarelik (291.933 mil kare) bir alanı kaplamakta olup, kuzeyde Peru, kuzeydoğuda Bolivya, doğuda Arjantin ve güneyde Drake Geçidi ile sınır komşusudur. Ayrıca Juan Fernández, Sala y Gómez, Desventuradas ve Paskalya Adası da dahil olmak üzere çeşitli Pasifik adalarını yönetmekte ve Antarktika'nın yaklaşık 1.250.000 kilometrekarelik (480.000 mil kare) bir bölümünü Şili Antarktika Bölgesi olarak sahiplenmektedir. Başkenti ve en büyük şehri Santiago'dur ve resmi ve ulusal dili İspanyolcadır.
İspanya, 16. yüzyılın ortalarında İnka yönetiminin yerini alarak bölgeyi fethetti ve sömürgeleştirdi; ancak, günümüzde güney-orta Şili'de yaşayan özerk Mapuche kabilelerini fethetmeyi başaramadı. Şili, 1818'de İspanya'dan bağımsızlığını ilan ettikten sonra 1830'larda nispeten istikrarlı bir otoriter cumhuriyet olarak ortaya çıktı. 19. yüzyılda Şili, önemli ekonomik ve bölgesel büyüme yaşadı, 1880'lerde Mapuche direnişine son verdi ve Pasifik Savaşı'nda (1879-83) Peru ve Bolivya'yı yenerek mevcut kuzey topraklarını kazandı.
20. yüzyılda, 1970'lere kadar Şili, demokratikleşme sürecinden geçti ve hızlı nüfus artışı ve kentleşme yaşadı, ekonomisini desteklemek için giderek daha fazla bakır madenciliğinden elde edilen ihracata bağımlı hale geldi. 1960'lar ve 1970'ler boyunca ülke, şiddetli sol-sağ siyasi kutuplaşma ve kargaşayla damgasını vurdu; bu durum, 11 Eylül 1973'te Salvador Allende'nin demokratik olarak seçilmiş solcu hükûmetinin ABD'nin desteğiyle devrilmesiyle sonuçlanan darbeyle doruğa ulaştı. Bunu, Augusto Pinochet liderliğindeki 16 buçuk yıllık sağcı askeri diktatörlük izledi; bu dönemde 1980 Anayasası yürürlüğe girdi, çok sayıda siyasi ve ekonomik reform yapıldı ve 3.000'den fazla ölüm ve kayıp da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleri yaşandı. 1988'deki referandumun ardından 1990'da rejim sona erdi ve yerini 2010 yılına kadar iktidarda kalan merkez sol bir koalisyon aldı.
Şili, yüksek gelirli bir ekonomiye sahip ve Güney Amerika'nın ekonomik ve sosyal açıdan en istikrarlı ülkelerinden biridir. Şili ayrıca devletin sürdürülebilirliği ve demokratik gelişme açısından da bölgede iyi performans göstermektedir. Şili, Birleşmiş Milletler, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) ve Pasifik İttifakı'nın kurucu üyesidir ve 2010 yılında OECD'ye katılmıştır.

Ülkenin İspanyolca ismi olan Chile kelimesinin kökeni tek ve kesin bir şekilde kanıtlanmamıştır. En yaygın açıklama, kelimenin Aymara dilinden türediğidir. Bu dilde Chilli kelimesi dünyanın son bulduğu diyar anlamına gelir. Bu durum, Aymara yerleşim bölgelerinden yola çıkıp Şili'ye gelen ilk İspanyol olgusuyla desteklenir. İspanyollar Güney Amerika'nın sömürgeleştirilmesinin başlangıcından itibaren Atacama Çölü'nün güneyindeki toprakları Chile adıyla nitelendirirler.
Başka bir teori ise, İnka dili quechua'yı ismin kökeni olarak gösterir. İnka Krallığı'nın azami genişliği bugünkü Santiago'ya ulaşır. İnkalar Río Aconcagua'nın güneyindeki toprakları, görece soğuk iklime ve karlarla kaplı Andlar'a dayanarak kar anlamına gelen Tchili diye adlandırırlar.

Yüzölçümü 756.945 km² olan Şili; her ne kadar Güney Amerika kıtasının kuzey-güney doğrultusunda Antarktika'ya kadar uzanan bir ülke olsa da, ortalama genişliği sadece 180 km'dir. Ülkenin en dar yeri (Antarktika'daki Şili toprakları sayılmazsa) 90 km iken en geniş yerinin uzunluğu 240 km kadardır. Avrupa ile kıyaslanacak olursa Danimarka'dan Sahra Çölü'ne uzanacak kadar bir mesafe katedilir. Doğu-Batı mesafesi çok az olsa da bu iki uç arasında çok fazla rakım farkı oluşur. Ülke ayrıca kuzeyden güneye çok farklı iklim, bitki örtüsü ve coğrafi şekiller gösterir. Bu yüzden Şili, birçok kaynakta tezatlar ülkesi olarak anılır. Hakikaten de kuzeydeki çölü, Afrika'nın Sahara'sını, güneydeki kanalları Norveç kanallarını, Los Lagos'daki Osorno ve çevresi İsviçre Alplerini, Orta bölgeleri Akdeniz'i hatırlatmasıyla ayrıca Patagonya'daki buzullarıyla bu ismi hak eder.

Şili dağları, yeryüzünün en yüksek sıradağlar zincirini oluşturur. 6.000 m'nin üstünde birçok zirvesi vardır. Bunlardan biri olan Şili'nin en yüksek dağı (6.880 m) Ojos del Salado aynı zamanda dünyanın en yüksek volkanıdır. Aşağıda en ünlüleri listelenmiştir.

Nevado Ojos del Salado, 6.880 m, III. Bölge (Atacama Bölgesi)
Cerro Tupungato, 6.800 m, (Metropolitan Bölgesi)
Volcán Llullaillaco, 6.739 m, II. Bölge (Antofagasta Bölgesi)
Volcán Parinacota, 6.342 m, I. Bölge (Tarapacá Bölgesi)
Volcán Licancábur, 5916 m, II. Bölge (Antofagasta Bölgesi)
Descabezado Grande, 3.830 m, VII. Bölge(Maule Bölgesi)
Torres del Paine, 2.800 m, XII. Bölge (Magallanes y de la Antártica Chilena Bölgesi)
Volcán Villarrica, 2.840 m, VIII. Bölge (Araucanía Bölgesi)
Volcán Osorno, 2.652 m, X. Bölge (Los Lagos Bölgesi)
Volcán Cerro Hudson, 1.905 m, XI. Bölge (Aysén Bölgesi)

Ülkenin özel coğrafi yapısı sebebiyle, uzun nehirleri yoktur. En uzun nehir olan Rio Loa'nın uzunluğu 443 km'dir. Ülkenin kuzeyinde Atacama Çölü'ndeki aşırı kuraklık, büyük su birikimlerinin oluşmasını engeller. Kuzeydeki az sayıda nehir And Dağları'ndaki karlardan beslenirler. Güneye indikçe artan yağışlar, beraberinde bu bölgelerdeki nehirlere daha fazla su hacmi getirir. Nehirler, Şili ekonomisinde, özellikle enerji sağlanmasında önemli rol oynar. Bununla birlikte somon balıkçılığı ve rafting gibi macera turizmi içinde fırsatlar sunar. Kuzeyden güneye önemli nehirleri aşağıda sıralanmıştır.

Río Lauca, 160 km, I. Bölge (Tarapacá)
Río Lluta, 167 km, I. Bölge (Tarapacá)
Rio Loa, 443 km, II. Bölge (Antofagasta)
Río Copiapó, 162 km, III. Bölge (Atacama)
Río Elquí, 170 km, IV. Bölge (Coquimbo)
Río Choapa, 160 km, IV. Bölge (Coquimbo)
Río Aconcagua, 142 km, V. Bölge (Valparaíso)
Río Maipo, 250 km, Metropolitan / V. Bölge (Metropolitan/ Valparaíso)
Río Mapocho, 120 km, Metropolitan(Metropolitana)
Río Cachapoal, 172 km, VI. Bölge( O´Higgins)
Río Maule, 240 km, VII. Bölge (Maule)
Río Biobío, 380 km, VIII. Bölge (Biobío)
Río Imperial, 52 km, IX. Bölge (Araucanía)
Gölleri arasında kuzeydeki tuz gölleri sayılabilir ki bunların en ünlüsü olarak Salar de Atacama'yı söyleyebiliriz. Bununla birlikte en kuzeyde, yeryüzünün en yüksek konumdaki göllerinden biri olan Lago Chungará gölü bulunur. Gölün alanı 21,5 km² olup, 4.500 m yükseklikte bulunur.

Bir grup büyük ve güzel göller Temuco şehrinin güneyinden başlayıp Puerto Montt'a kadar uzanır. Bunlar sırasıyla şöyledir.

Lago Colico, 56 km², IX. Bölge (Araucanía)
Lago Caburga, 51 km², IX. Bölge(Araucanía)
Lago Villarrica, 176 km², IX. Bölge (Araucanía)
Lago Calafquén, 120 km², IX. Bölge (Araucanía) und X. Bölge (Los Lagos)
Lago Panguipulli, 116 km², X. Bölge (Los Lagos)
Lago Riñihue, 77 km², X. Bölge (Los Lagos)
Lago Ranco, 401 km², X. Bölge (Los Lagos)
Lago Puyehue, 156 km², X. Bölge (Los Lagos)
Lago Rupanco, 223 km², X. Bölge (Los Lagos)
Lago Llanquihue, 860 km², X. Bölge (Los Lagos)
Ayrıca güneyde 970 km² alanı ile Şili'nin en büyük gölü Lago General Carrera bulunur ki bu göl Arjantin'deki Lago Buenos Aires gölünün batı kanadını oluşturur.

Nüfusun en sık olarak bulunduğu yer, Santiago ve çevresidir. Toplam nüfusun neredeyse yarısı bu bölgede yaşar. Sadece şehirde 6.5 milyon insan yaşar ki bu ülkenin 1/3'üne tekabül eder. Kuzeyde ve güneyde tarımın yapılabildiği Andlar'ın arasında kalan ovalar yine yoğun yaşanan yerlerdir. Santiago'nun 100 km batısında liman şehri Valparaíso'da 1.5 milyon insan yaşar.
Ülkenin kuzey ve güney uç noktalarına gidildikçe, yerleşim yoğunluğu, elverişsiz yaşam koşulları sebebiyle seyrekleşir. Zira kuzey çölü ve güneyin soğuk, rüzgârlı iklimi buralarda yaşamayı zorlaştırır.

2017 nüfus sayımına göre Şili'nin nüfusu 17.574.003 kişidir. Doğum oranının düşmesi nedeniyle nüfus artış hızı 1990'dan bu yana azalmaktadır.
Şili nüfusunun %95'inini Avrupalılar ve torunları ve genellikle Basklar oluşturur.. Ülkeye özellikle 19. yüzyılda Avrupa'dan İngiliz, İrlandalı, Alman göçmen gelmiş; sonraları ise Hırvatistan, Filistin, İtalya'dan göçmen almıştır. Yerliler, nüfusun sadece %3,2'sini temsil eder.
Şili istatistiklerine göre Şili'de 50.000 (0,30%) dolayında Müslüman bulunmaktadır. Birçok İslami kuruluşun bulunduğu Şili'de; Şili Müslüman Toplumu ve Es-Selâm Mescidi Santiago şehrinde, Bilal Camii Iquique şehrinde, Muhammed Kültür Merkezi VI Coquimbo şehrinde bulunmaktadır.
1856 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarından (Suriye, Filistin ve Lübnan) Şili'ye bir Arap göçü oldu. Bunlar arasında bulunan Müslümanlar (bu Arapların çoğu Ortodoks Hristiyan idi) Müslüman Toplumu Birliği'ni kurdular. 1907'de ülkedeki Müslüman sayısı 1498'e çıkmış, bu rakam %0,04 oranı ile ülke tarihinde en yüksek orana yükselmiştir. 1988 yılında Şeyh Tevfik Rumi öncülüğünde ilk camiyi Santiago'da inşa ettiler. Cami 1989 yılında tamamlandı. 1980 yılı sonlarına kadar birkaç yerli Şilili İslam'ı seçmişti. Bu cami tamamlandıktan sonra İslam'a geçenlerin sayısında artış oldu.

Şili, kuzeyden güneye uzanan uzun bir ülke olması nedeniyle çok geniş ve değişik bir bitki örtüsüne sahiptir. Atacama Çölü'nde pratikte hiçbir şey yetişmez. Burada daha çok kaktüs çeşitlerinin yanı sıra, Andlar'a doğru ve sahil kesimlerinde bitkilere rastlanabilir. Bununla birlikte bazı yıllarda yağan yağışların ardından, çöl birkaç günlüğüne de olsa milyonlarca çiçek ile bezenir.
Çölün güneyi step ve bozkırdır ve Andlar'da And yastığı da denilen taş sertliğinde yareta (Azorella yareta) yetişir. Kuru bölgelerde Boldo (Peumus boldus) denen bir çalı türü hakimdir. Kıyı bölgelerdeki sıradağlarda ve Andlar'da sisli ormanlar mevcuttur.
Şarap bağları, Rio Elqui nehir bölgesindedir. Nehir vadisinin dışında sadece dikenli çalı ve kaktüsler vardır.
Ülkenin orta bölgesinde Jubaea cinsi bir palmiye ağacı ve şil

NGC 4676 (ayrıca Fareler Galaksileri olarak da adlandırılır), Berenis'in Saçı takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 305,93 Mly (93,8 Mpc)uzaklıkta bulunan etkileşim halindeki bir gökada çiftidir. William Herschel tarafından 13 Mart 1785 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 242 olarak "Füzyon görünümüne sahip gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir.
Kütleçekim etkisi sonucu her iki gökadadan çıkan uzun yıldız kuyrukları ve gaz nedeniyle "Fareler" olarak adlandırılmıştır. NGC 4676 olarak bilinen çift, sonunda tek bir dev gökada halinde birleşecektir.
Gökadaların renkleri oldukça tuhaftır. NGC 4676A, çekirdeğinde bazı karanlık bölgeler ve sarmal kollarını çevreleyen mavimsi beyaz bir kalıntıyla çevrilidir. Kuyruk, dışarıya doğru önce mavi renk ile başlar ve daha sonra sarımsı bir renk alarak son bulur. Gerçekte hemen hemen tüm sarmal gökadalarda kollar sarımsı bir renk ile başlar ve giderek mavileşen bir renk ile sonlanır. Bu bakımdan NGC 4676A oldukça sıra dışıdır. NGC 4676B, sarımsı çekirdeği ve iki yayıyla normale daha yakındır. Koldaki kalıntıların alt kısımları ise mavimsidir.
Gökadalar, 2002 yılında Hubble Uzay Teleskobu'nun eski kameralarından daha hassas olan ve daha geniş bir alanı görüntüleyen Gelişmiş Araştırma Kamerası (ACS) tarafından fotoğraflandı. Fareler'in arka planında, 13 milyar ışık yılı mesafeye kadar en az 3.200 gökada bulunur. NGC 4676, Saç kümesi'nin bir üyesidir.

Anten Galaksileri
Etkileşen galaksi
NGC 7318

APOD: When Mice Collide (6/12/04)25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Mice Galaxies29 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Mice (Galaxy) Gözlem bilgisi (In-The-Sky.org)

WikiSky'da Fareler Galaksileri: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

NGC 1097 Ocak takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 45 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan çubuklu sarmal gökadadır. William Herschel tarafından 9 Ekim 1790 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 77 olarak "Eşlikçileri küçük ama yüksek yüzey parlaklığına sahip sarmal gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. Bu gökadanın Arp 77 olarak listelenmesine yol açan "nesne", hemen yanında yer alan eliptik gökada (PGC 10479) NGC 1097A'dır. NGC 1097 içerisinde SN 1992bd, SN 1999eu ve SN 2003B olmak üzere üç süpernova gözlenmiştir.

Şili'de Avrupa Güney Rasathanesi'ne ait Çok Büyük teleskop (VLT) ve girişimölçüm (interferometri) tekniğini kullanan astronomlar, güney gökküre'de 45 milyon ışık yılı uzaklıkta NGC 1097'nin merkezinde, maddenin dev kütleli bir karadeliğe nasıl düştüğünü belirlediler. Ocak (Fornax) takımyıldızındaki galaksi, Aktif Galaksi Çekirdeği (Active Galactic Nucleus – AGN) denen bir türün, nisbî olarak küçük bir örneğidir. Bu türe ait galaksilerin ışığının büyük kısmı, merkezlerinde aktif durumda bulunan dev kütleli bir karadeliğe düşen gaz ve yıldızların yaydığı ışınımdan kaynaklanıyor.
NGC 1097 adlı galaksinin çekirdeğiyse nisbî olarak küçüktür. Merkezdeki karadeliğin, türün daha muhteşem örneklerinde görüldüğü gibi fazla gıda bulamadığı, dolayısıyla çevresindeki ışınımın ötekiler kadar güçlü olmadığı anlaşılıyor. Ama belki de bu sayede VLT, merkezdeki ışığın perdelenmesi tekniğini kullanarak, çevredeki gazın deliğe doğru sarmal yapılar hâlinde çekildiğini görüntüleyebilmiş. NGC 1097'nin çubuklu bir merkezi ve bunun içinde de yoğun yıldız oluşumunun görüldüğü belirgin bir halka var. Halkanın içinde de ana çubuğa neredeyse dik konumda ikinci bir çubuk görülüyor VLT'nin yeni görüntülerindeyse, 300 kadar yıldız oluşum bölgesi görülüyor. Bunlar, resimde beyaz noktacıklar hâlinde seçilebiliyor. Halkanın ortasında, küçük bir aktif çekirdek var. Ancak, galaksinin toplam ışığı görüntüyü belirsizleştiriyor ve dolayısıyla çekirdek ve yakın çevresinin detayları izlenemiyor. Görünümü netleştirmek için astronomlar, yıldız ışığını bastıracak bir maskeleme tekniği kullanmışlar. Sonuçta, merkezde parlak bir çekirdek, ama daha çok merkez bölgede toplanmış karmaşık lifsi yapılardan oluşan bir görüntü ortaya çıkmış. Bilgisayar modellemelerinin ortaya koyduğu yapıyla oluşan bu görüntüdeki lifler, sonunda AGN'ye yakıt sağlamak üzere merkeze doğru çökmekte olan soğuk toz ve gaz kütlelerini betimliyor. Astronomlara göre bu sarmal lifler, en içteki 300 ışıkyılı genişliğindeki bölgede birbirleri üzerine kıvrılıyorlar. Bu da merkezde gerçekten dev kütleli bir karadeliğin varlığını kanıtlıyor.

NGC 1232
NGC 1300
Ocak kümesi

Antilhue-Chile: NGC 1097 in Fornax19 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Astronomy Picture of the Day for 1 December 200621 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NGC 1097 - The Galaxy with the Longest known Optical Jets
Very Large Telescope observations of NGC 1097

WikiSky'da NGC 1097: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

NGC 2207 ve IC 2163 Büyük Köpek takımyıldızında, yaklaşık 127,2 Mly (39 Mpc) uzaklıkta bulunan sarmal galaksi çiftidir. Her iki galaksi de 24 Ocak 1835 tarihinde John Herschel tarafından keşfedilmiştir. NGC 2207 içinde şimdiye kadar dört süpernova gözlenmiştir (SN 1975A, SN 1999ec,SN 2003H ve SN 2013ai).
Galaksileri Kasım 1999'da Hubble Uzay Teleskobu, Nisan 2006'da da Spitzer Uzay Teleskobu gözlemlemiştir.

NGC 2207 ile IC 2163, çarpışma ve birleşme sürecindedir. Fakat Antenler veya Fareler Galaksileri'nden farklı olarak hala iki ayrı sarmal galaksidirler. Bu süreçte gözlemlenen tek galaksi çifti NGC 2207 ve IC 2163'tür. Onlar yakında bu çarpışma sürecinde giderek daha çok Fareler Galaksileri'ne benzeyecekler. Yaklaşık bir milyar yıl sonra tamamen birleşerek, eliptik galaksi haline gelecekleri düşünülmektedir.

Antenler Galaksisi
Arp 299
Andromeda-Samanyolu çarpışması

SIMBAD: NGC 2207
SIMBAD: IC 2163
HST: A grazing encounter between two spiral galaxies11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
APOD: Spiral Galaxies in Collision (11/9/1999)22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NGC 2207/IC 2163
NGC 2207 at ESA/Hubble
Spitzer Space Telescope page on NGC 2207 and IC 2163

NGC 2936, Suyılanı takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 325,5 Mly (99,8 Mpc)uzaklıkta bulunan ve aslında sarmal gökada iken NGC 2937 ile olan etkileşim sonucu yapısı bozulmuş bir düzensiz gökadadır. Alman astronom Albert Marth tarafından 3 Mart 1864 tarihinde keşfedildi.
Halton Arp tarafından görüntülenmiş, etkileşim halinde olduğu eliptik gökada NGC 2937 ve UGC 5130 ile birlikte Arp 142 olarak "Yayılan materyale sahip eliptik gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. Bu etkileşim sonucunda NGC 2936'nın yapısı bozulmuş ve bu durum yıldız oluşumlarını tetiklemiştir. NGC 2936'nın kalbinden çıkartılan gaz ve toz, bu yakın karşılaşmanın etkisiyle sıkışmış ve genç mavi yıldızları ortaya çıkarmıştır. Bu mavimsi düğümler, eliptik gökadaya yakın olan çarpık kollar boyunca görülebilir. Bağlantısı bulunmayan mavimsi düzensiz bir gökada olan UGC 5130, NGC 2936'nın hemen yanında yer alır.
NGC 2937 içinde yer alan yıldızlar, kırmızımsı renginin de gösterdiği gibi çok yaşlıdırlar. Yeni yıldız oluşum bölgelerinin kanıtı sayılacak olan mavi yıldızlar gözlenmemektedir. Yakın karşılaşmadan dolayı NGC 2937 yıldızlarının yörüngeleri değişmiş olsa bile, komşu gökada etkisinin çok fazla olmadığı görülmektedir.
NGC 2936 ve NGC 2937'nin muhtemelen yaklaşık bir milyar yıl sonra tamamen birleşeceği ve böylece daha büyük bir gökadanın ortaya çıkacağı düşünülmektedir.

NGC 2936 Gözlem bilgisi (In-The-Sky.org)

WikiSky'da NGC 2936: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

NGC 5195 (ayrıca Messier 51b veya M51b olarak da bilinir), Girdap gökadası (ayrıca M51a veya NGC 5194 olarak da bilinir) ile etkileşim halinde olan çubuklu sarmal gökadadır. Her iki gökada da yaklaşık 23 milyon ışık yılı uzaklıkta Av Köpekleri takımyıldızı bölgesinde bulunurlar. NGC 5195, ayrıca M51 Grubu'nun üyesidir.

M51b, Pierre Méchain tarafından 21 Mart 1781 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve NGC 5194 ile birlikte Arp 85 olarak "Eşlikçileri büyük ve yüksek yüzey parlaklığına sahip sarmal gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir.

Gökada, yakın zamanda Girdap gökadası ile yakın bir karşılaşma yaşadı ve bu karşılaşmanın M51'de çok göze çarpan sarmal kollar oluşturması kadar, milyarlarca NGC 5195 yıldızının gökadalar arası uzay boşluğuna püskürtülmesi gibi sonuçları oldu.

Süpernova SN 1945A, NGC 5195 içerisinde gözlenebilen tek süpernovadır.

M51 Grubu
NGC 1097

SEDS: NGC 519522 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NGC 5195 at ESA/Hubble

NGC 520, Balıklar takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 88,06 Mly (27 Mpc)uzaklıkta bulunan çarpışma ve birleşme sürecindeki bir sarmal gökada çiftidir. 13 Aralık 1784 tarihinde William Herschel tarafından keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 157 olarak "İç emilim ile bozulmuş gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. NGC 470 Grubu üyesidir ve H II çekirdeğe sahiptir.
NGC 520, fotoğrafta da görülen garip şeklini birleşme sürecinde olan iki gökadaya borçludur. Bu gökadaların, Samanyolu ve komşusu Andromeda Gökadası gibi oldukları düşünülmektedir. Yapılan hesaplar aynı sonucun bizim gökadamız ile Andromeda arasında da olacağını göstermektedir. Başlıktaki fotoğraf, 5 milyar yıl sonra Andromeda'nın çarpmaya başlayacağı Samanyolu'nun başına gelebileceklerin de adeta bir görüntüsüdür.

NGC 520, An Interacting pair of Spiral Galaxies 30 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da NGC 520: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Sarmal galaksiler veya sarmal gökadalar, ilk olarak Edwin Hubble tarafından 1936 yılında yazdığı The Realm of the Nebulae adlı eserinde tanımlanan bir gökada sınıfıdır ve bu nedenle Hubble düzeninin bir parçasını oluştururlar. Çoğu sarmal gökada, yıldızlar, gaz ve toz içeren düz, dönen bir disk ile yıldızların yoğunlaştığı, şişkinlik adı verilen merkezi bir bölgeden oluşur. Bu gökadalar genellikle, yıldızlardan oluşan çok daha soluk bir hale ile çevrilidir ve halede bulunan birçok yıldız, küresel kümelerde yer alır.
Sarmal gökadalar, merkezden galaktik diske doğru uzanan sarmal yapılarından dolayı bu şekilde adlandırılmıştır. Sarmal kollar yıldız oluşumunun devam ettiği bölgelerdir ve içlerinde bulunan genç, sıcak OB yıldızları nedeniyle diskin geri kalanından daha parlak ve belirgindir.
Tüm sarmal gökadaların yaklaşık üçte ikisi, merkezi şişkinlikten uzanan ve uçlarından sarmal kolların başladığı çubuk benzeri bir yapıya sahiptir. Çubuklu sarmal gökadaların çubuksuz sarmallara oranı evrenin tarihi boyunca değişiklik göstermiştir. Yaklaşık 8 milyar yıl önce gökadaların yalnızca %10'u çubuk içerirken, bu oran 2,5 milyar yıl önce yaklaşık dörtte bire, günümüzde ise görünür evrendeki (Hubble hacmi) gökadaların üçte ikisinden fazlasına ulaşmıştır.
Samanyolu bir çubuklu sarmal gökadadır, fakat Dünya'nın galaktik disk içindeki mevcut konumundan dolayı çubuğun kendisini gözlemlemek zordur. Galaktik merkez'de yıldızlardan oluşan bir çubuğun varlığını gösteren en güçlü kanıtlar, Spitzer Uzay Teleskobu da dahil olmak üzere son yıllarda yapılan çeşitli araştırmalarla elde edilmiştir.
Düzensiz gökadalarla birlikte sarmal gökadalar, günümüz evrenindeki gökadaların yaklaşık %60'ını oluşturur. Genellikle düşük yoğunluklu bölgelerde bulunurlar ve gökada kümelerinin merkezlerinde nadiren görülürler.

Sarmal gökadalar, birkaç farklı bileşenden oluşabilir:

Sarmal kolların belirgin bileşenleri olduğu, yıldızlar ve yıldızlararası maddeden meydana gelen düz, dönen bir disk
Daha çok yaşlı yıldızlardan oluşan ve bir eliptik gökadayı andıran merkezi bir yıldız şişkinliği
Yıldızların çubuk şeklinde dağıldığı bir yapı
Küresel kümelerdeki birçok yıldızı da içeren, yıldızlardan oluşmuş neredeyse küresel bir hale
Şişkinliğin tam merkezinde yer alan bir süper kütleli kara delik
Neredeyse küresel bir karanlık madde halesi
Farklı bileşenlerin kütle, parlaklık ve boyut açısından göreceli önemi, gökadadan gökadaya değişiklik gösterir.

Sarmal kollar, çubuklu ve çubuksuz sarmal gökadalardan merkezin dışına doğru uzanan yıldız bölgeleridir. Bu uzun ve ince bölgeler bir sarmalı andırır ve sarmal gökadalara adını verir. Doğal olarak sarmal gökadaların farklı sınıflandırmaları birbirinden farklı kol yapılarına sahiptir. Örneğin, Sc ve SBc gökadalarının kolları oldukça "gevşek" bir yapıdayken, Sa ve SBa gökadalarının kolları (Hubble düzenine göre) sıkıca sarılmıştır. Her durumda sarmal kollar, yüksek kütle yoğunluğu ve yıldız oluşum oranı nedeniyle çok sayıda genç, mavi yıldız içerir ve bu da kolları oldukça parlak yapar.

Şişkinlik, büyük ve sıkı bir şekilde toplanmış yıldızlar grubudur. Terim, çoğu sarmal gökadanın merkezinde bulunan yıldız grubunu ifade eder ve genellikle dış (üstel) disk ışığının içe doğru uzantısının üzerinde kalan yıldız ışığı fazlası olarak tanımlanır.

Hubble sınıflandırmasına göre Sa gökadalarının şişkinliği genellikle düşük metal içeriğine sahip, yaşlı ve kırmızı Popülasyon II yıldızlarından oluşur ve ayrıca, Sa ve SBa gökadalarının şişkinlikleri genellikle büyük olma eğilimindedir. Buna karşılık, Sc ve SBc gökadalarının şişkinlikleri çok daha küçüktür ve genç, mavi Popülasyon I yıldızlarından oluşur. Bazı şişkinlikler, kütle ve parlaklık seviyelerinin daha düşük olduğu eliptik gökadalara benzer özellikler gösterir. Diğerleri ise disk gökadalarına benzer özellikler sergileyen, disklerin daha yüksek yoğunluklu merkezleri gibi görünürler.
Birçok şişkinliğin, merkezinde süper kütleli kara delik barındırdığı düşünülmektedir. Örneğin, Samanyolu gökadamızda yer alan Sagittarius A* adı verilen nesne süper kütleli bir kara deliktir. Bazı sarmal gökadaların merkezindeki aktif çekirdeklerin varlığı ve Messier 106 gibi gökadalardaki büyük, sıkışık merkezi kütlelerin varlığını tespit eden dinamik ölçümler de dahil olmak üzere, sarmal gökada merkezlerinde kara deliklerin varlığına dair birçok kanıt bulunmaktadır.

Yıldızlardan oluşan çubuk şeklindeki uzantılar, tüm sarmal gökadaların yaklaşık üçte ikisinde gözlemlenmiştir. Bu çubukların varlığı bazen güçlü, bazen de zayıf olabilir. Yandan görünen sarmal (ve merceksi) gökadalarda çubuğun varlığı bazen, düzlem dışında X şeklindeki veya fıstık kabuğu şeklindeki yapılarla ayırt edilebilir. Bu yapılar genellikle düzlemdeki çubuk uzunluğunun yarısında maksimum görünürlüğe ulaşır.

Bir sarmal gökadadaki yıldızların büyük çoğunluğu ya tek bir düzleme (galaktik düzlem) yakın bir bölgede az çok geleneksel dairesel yörüngelerde galaktik merkez etrafında hareket eder ya da gökada çekirdeği etrafında bir küremsi gökada şişkinliğinde yer alır.
Bununla birlikte bazı yıldızlar, bir tür galaktik hale olan küremsi hale veya galaktik küre içinde yer alır. Bu yıldızların yörüngesel davranışları tartışmalıdır; ters yönlü (retrograd) ve/veya yüksek eğiklikte yörüngelere sahip olabilirler ya da hiç düzenli yörüngelerde hareket etmeyebilirler. Hale yıldızları, sarmal gökadayla birleşen küçük gökadalardan elde edilmiş olabilirler. Örneğin Yay Eliptik Cüce Gökadası şu anda Samanyolu ile birleşme sürecindedir ve gözlemler Samanyolu halesindeki bazı yıldızların bu gökadadan geldiğini göstermektedir.
Galaktik diskin aksine, halenin tozdan arınmış olduğu görülmektedir. Ayrıca galaktik haledeki Popülasyon II yıldızları, galaktik diskteki Popülasyon I kuzenlerine kıyasla çok daha yaşlıdır ve metal içeriği çok daha düşüktür, fakat gökada şişkinliğindeki yıldızlara benzerlik gösterirler. Galaktik hale, ayrıca birçok küresel yıldız kümesi içerir.
Hale yıldızlarının hareketi zaman zaman onları diskin içinden geçirmektedir ve Güneş'e yakın birkaç küçük kırmızı cücenin, örneğin Kapteyn Yıldızı ve Groombridge 1830'un galaktik haleye ait olduğu düşünülmektedir. Galaktik merkez etrafındaki düzensiz hareketleri nedeniyle bu yıldızlar genellikle alışılmadık derecede yüksek özdevinim sergilerler.

BRI 1335-0417, 2024 itibarıyla bilinen en yaşlı ve en uzak sarmal gökadadır. Gökada, 4,4'lük bir kırmızıya kayma değerine sahiptir ve bu da ışığının Dünya'ya ulaşmasının 12,4 milyar yıl sürdüğü anlamına gelir.
Kayıtlardaki en yaşlı büyük tasarım sarmal gökada BX442'dir. On bir milyar yıl yaşında olan bu gökada, daha önceki keşiflerden iki milyar yıl daha yaşlıdır. Araştırmacılar gökadanın şeklinin, yoldaş bir cüce gökadanın kütleçekimsel etkisinden kaynaklandığını düşünmektedir. Bu varsayıma dayalı bilgisayar modelleri, BX442'nin sarmal yapısının yaklaşık 100 milyon yıl süreceğini göstermektedir.
2022 itibarıyla bilinen en yaşlı çok kollu sarmal gökada A2744-DSG-z3'tür. Kırmızıya kayması z=3,059'dur ve bu değer, Dünya'ya 11,5 milyar ışık yılı uzaklıkta olduğunu göstermektedir.
A1689B11, Başak takımyıldızında bulunan Abell 1689 gökada kümesindeki son derece yaşlı bir sarmal gökadadır. Dünya'dan 11 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunur ve Büyük Patlama'dan 2,6 milyar yıl sonra oluşmuştur.

2019 yılının Haziran ayında Galaxy Zoo projesine katılan vatandaş bilim insanları, özellikle sarmal gökadalarla ilgili olarak kullanılan Hubble sınıflandırmasının her zaman geçerli olmayabileceğini ve güncellenmesi gerekebileceğini bildirmişlerdir.

Gökadanın dönüşü ve sarmal kolların oluşumu üzerine yapılan çalışmaların öncüsü, 1925 yılında Bertil Lindblad olmuştur. Lindblad, yıldızların kalıcı olarak sarmal bir şekilde dizildiği fikrinin savunulamaz olduğunu fark etmiştir. Galaktik diskteki açısal dönüş hızının gökada merkezine olan uzaklığa bağlı olarak değiştiği (güneş sistemi tipi standart bir kütleçekim modeli aracılığıyla) düşünüldüğünde, bir radyal kol (tekerlek parmağına benzer şekilde) gökada dönerken hızla eğilip bükülecektir. Bu kol, birkaç galaktik dönüşten sonra giderek daha fazla bükülerek gökadanın etrafını daha sıkıca saracaktır. Bu duruma sarılma problemi (İng. winding problem) adı verilmektedir. 1960'ların sonlarında yapılan ölçümler sarmal gökadalardaki yıldızların, galaktik merkeze olan uzaklıklarına göre yörüngesel hızlarının Newton dinamiğinden beklenenden daha yüksek olduğunu, ancak yine de sarmal yapının kararlılığını tam olarak açıklayamadığını göstermiştir.
1970'lerden itibaren gökadaların sarmal yapıları için iki temel hipotez veya model ortaya konmuştur:

Yoğunluk dalgaları modeli: Galaktik disk içerisindeki yoğunluk dalgalarının neden olduğu yıldız oluşumu.
Stokastik (olasılıksal) kendi kendine çoğalan yıldız oluşumu modeli (SSPSF modeli): Yıldızlararası ortamda şok dalgalarının neden olduğu yıldız oluşumu. Bu şok dalgaları, daha önceki yıldız oluşumlarından kaynaklanan yıldız rüzgarları ve süpernova patlamaları tarafından oluşturulur ve yıldız oluşumunun kendini çoğaltmasına ve sürdürülebilir hale gelmesine yol açar. Sarmal yapı, bu süreçte gökada diskindeki farklı dönüş hareketinden kaynaklanır.
Bu farklı hipotezler birbiriyle çelişmez, çünkü farklı türdeki sarmal kolları açıklayabilirler.

Bertil Lindblad, sarmal kolların gökadanın yıldızları ve gazından daha yavaş dönen yoğunluğun arttığı bölgeler (yoğunluk dalgaları) olduğunu öne sürdü. Gaz bir yoğunluk dalgasına girdiğinde sıkışır ve yeni yıldızlar oluşturur, bu yıldızlardan bazıları kısa ömürlü mavi yıldızlardır ve bu yıldızlar kolları aydınlatır.

Sarmal yapı için kabul edilebilir ilk teori, 1964 yılında C. C. Lin ve Frank Shu tarafından geliştirildi. Bu teori sarmal yapıların büyük ölçekli yapısını, sabit açısal hızla hareket eden ve gökadanın gaz ve yıldızlarının hızından farklı bir hızda dönen düşük genlikli bir dalganın yayılmasıyla açıklamayı amaçlıyordu. Lin ve Shu sarmal kolların, sarmal yoğunluk dalgalarının tezahürleri olduğunu öne sürdüler. Yıldızların hafi

Sarmal kollar, sarmal gökadaların ayırt edici bir özelliğidir. Bu kollar, galaktik disk içinde parlaklığı artmış sarmal şekilli bölgeler olarak kendini gösterir. Tipik olarak sarmal gökadalar iki veya daha fazla sarmal kola sahiptir. Bu kolların toplu konfigürasyonu, gökadanın sarmal deseni veya sarmal yapısı olarak adlandırılır.
Sarmal kolların görünümü oldukça çeşitlidir. Büyük tasarım sarmal gökadalar, gökada boyunca uzanan simetrik ve belirgin iki sarmal koldan oluşan bir desen sergiler. Buna karşılık topaklanmış sarmal gökadaların sarmal yapısı, birbiriyle bağlantılı olmayan çok sayıda küçük kol parçalarından oluşur. Sarmal kolların görünümü elektromanyetik spektrum boyunca değişiklik gösterir.
Sarmal kollar artan parlaklığın yanı sıra, yıldızlararası gaz ve toz yoğunluğu, parlak yıldızlar ve yıldız kümeleri, aktif yıldız oluşum bölgeleri (starburst), daha mavi bir renk ve gökadalardaki manyetik alan şiddetinin arttığı bölgeler olarak öne çıkar. Sarmal kolların toplam gökada parlaklığına katkısı bazı gökadalar için %40-50'ye ulaşabilir. Sarmal kolların özellikleri gökadaların diğer özellikleriyle de ilişkilidir; örneğin sarmal kolların bükülme açısı, merkezdeki süper kütleli kara deliğin kütlesi ve şişkinliğin toplam parlaklığa katkısı gibi parametrelerle bağlantılıdır.
Sarmal kolların kökenini açıklamak için iki ana teori öne sürülmüştür: Yoğunluk dalgası teorisi ve stokastik (olasılıksal) kendi kendine çoğalan yıldız oluşumu modeli (SSPSF modeli). Bu teoriler sarmal yapının farklı türlerini tanımlar ve birbirini dışlamaz. Bu teorilere ek olarak, bazı durumlarda sarmal yapının ortaya çıkışını açıklayabilecek başka teoriler de bulunmaktadır.
Sarmal yapı ilk kez 1850 yılında Lord Rosse tarafından Girdap gökadası'nda (M51) tespit edilmiştir, fakat gökadalardaki sarmal yapının doğası uzun bir süre boyunca çözülememiştir.

Sarmal kollar, sarmal gökadaların yapısal bileşiminin belirleyici bir özelliğidir. Bu kollar, diskler içinde yer alır ve çevrelerine göre daha parlak bir görünüm sergilerler. Yapısal olarak sarmal şeklinde olan bu kollar, çubuksuz gökadalarda genellikle gökadanın merkezine yakın bir bölgeden başlarken, çubuklu gökadalarda çubuğun uçlarından başlar. Sarmal kollar diskin tüm yarıçapı boyunca uzanmaz ve diskin hala ayırt edilebildiği bir mesafede son bulur. Bir gökada tipik olarak iki veya daha fazla sarmal koldan oluşur. Bu kolların bir gökada içindeki toplu konfigürasyonuna sarmal desen veya sarmal yapı adı verilir.
Tüm büyük kütleli gökadaların yaklaşık üçte ikisi sarmal gökadalardır. Sarmal kollar, 
  
    
      
        z
        ≈
        1
      
    
    {\displaystyle z\approx 1}
  
'e kadar olan kırmızıya kayma değerlerine sahip gökadalarda ve bazen daha uzak mesafelerde de gözlemlenmiştir. Bu durum, Evrenin yaşı şimdiki değerinin yarısından az olduğunda bile sarmal yapının var olduğunu gösterir. Bu da sarmal yapının uzun ömürlü bir fenomen olduğunu göstermektedir.
Sarmal kolların görünümü önemli ölçüde çeşitlilik gösterir. Genel olarak bu bölgeler, gaz ve toz yoğunluğunun arttığı, aktif yıldız oluşumlarının (starburst) gerçekleştiği ve diskin geri kalanından daha fazla yıldız kümesinin, H II bölgelerinin ve parlak yıldızların yaygınlığı ile karakterize edilirler. Sarmal kollar öncelikle genç yıldız popülasyonu sayesinde tanımlanabilse de, aynı zamanda yaşlı yıldızların da yoğunlaştığı bölgelerdir.

Sarmal kolların bir gökadadaki görünümü ve ifade biçimi, elektromanyetik spektrumun hangi bölümünde gözlemlendiğine bağlı olarak değişebilir. Spektrumun mavi ve ultraviyole bölgelerinde, mavi süperdevlerin varlığı nedeniyle sarmal kollar belirgin şekilde görünür. Kırmızı ve yakın-kızılötesinde ise yaşlı yıldızların katkısı artar ve bu da sarmal kolları daha pürüzsüz fakat daha az kontrastlı hale getirir. Yıldızlararası tozdan gelen radyasyon, uzak kızılötesi spektrumda sarmal kolları parlak gösterirken; nötr hidrojen ve moleküllerden gelen radyasyon, bu kolları radyo bandında parlak kılar. Sarmal kollar, salma bulutsularının yaydığı spektral çizgilerde ve soğuk gaz bulutlarının ürettiği poliaromatik hidrokarbon çizgilerinde gözlemlendiğinde en yüksek kontrast ve ince detaylara sahiptir.
Sarmal kolların görünümü, gökadaların morfolojik sınıflandırılmasında kullanılan kriterlerden biridir. Örneğin, Hubble sınıflandırma şemasında sarmal gökadalar Sa, Sb ve Sc tiplerine ayrılır. Çubuklu sarmal gökadalar ise SBa, SBb ve SBc tipleri olarak sınıflandırılır. Erken tip Sa ve SBa gökadaların sarmal kolları sıkı sarılmış ve pürüzsüzdür; geç tip Sc ve SBc gökadaların kolları ise düğümlü ve gevşek bir şekilde sarılmıştır. Sb ve SBb tipleri ise bu iki özellik arasında ara dereceli bir görünüm sergiler.

Buta, R. J. (2011).  Oswalt, T. D.; Keel, W. C. (Ed.). "Galaxy Morphology". Planets, Stars, and Stellar Systems. New York: Springer Reference. 6. arXiv:1102.0550 . doi:10.1007/978-94-007-5609-0. ISBN 978-94-007-5609-0. 
Сурдин, В. Г. (2017). Галактики [Galaxies] (Rusça) (2, rev. and supplement bas.). Moscow, Russia: Физматлит. ISBN 978-5-9221-1726-5. 
Засов, А. В.; Постнов, К. А. (2011). Общая астрофизика [General Astrophysics] (Rusça) (2, revised and supplemented bas.). Fryazino: Век 2. ISBN 978-5-85099-188-3. 
Karttunen, H.; Kroger, P.; Oja, H.; Poutanen, M.; Donner, K. J. (2016). Fundamental Astronomy (6 bas.). Berlin, Germany; Heidelberg, Germany; N.Y.: Springer. ISBN 978-3-662-53045-0. 
Binney, J.; Merrifield, M. (1998). Galactic Astronomy. Princeton University Press. ISBN 978-0-691-23332-1. 
Seigar, M. S. (2017). Spiral structure in galaxies. San Rafael, California: IOP Publishing. ISBN 978-1-6817-4609-8. OCLC 994877317.

Bu konu bir gökada kümesi olan Saç kümesi ile ilgilidir. Yıldız kümesi için Saç yıldız kümesi maddesine bakınız.

Saç Kümesi (Abell 1656), 1.000'in üzerinde tanımlanmış gökada içeren büyük bir gökada kümesidir. Aslan kümesi (Abell 1367) ile birlikte Saç Süperkümesi'ni oluşturur.
Kümenin Dünya'dan uzaklığı yaklaşık 99 Mpc, 321 milyon ışık yılıdır. İçinde görünür büyüklüğü 12 ile 14 kadir arasında 10 tane parlak gökada bulunur (20 cm'den büyük amatör teleskoplarla gözlenebilir). Merkezi bölgeye iki dev eliptik gökada, NGC 4874 ve NGC 4889 hakimdir. Küme, gökyüzünde kuzey galaktik kutbun birkaç derece içindedir. Saç kümesinin merkezi bölümünde yer alan gökadaların çoğu eliptiktir. Saç Kümesi'nde hem cüce hem de dev eliptikler bol miktarda bulunur.
Saç Kümesi, en meşhur gökada kümelerinden biridir. Büyük miktarda bilimsel araştırmaya tabi olmuştur. Bunun bir nedeni, binlerce gökada içeren çok verimli bir küme olmasıdır. Bir diğer neden ise, Saç Kümesi'nin (Kahraman kümesi veya Abell 3627 Kümesi'nin aksine) galaktik düzlemden çok uzakta yer alması ve herhangi bir gaz, toz veya ön plandaki herhangi bir yıldız tarafından büyük oranda engellenmemesidir.

Saç Kümesi'nin hakimleri iki dev eliptik gökadadır. Bunlar, NGC 4874 ve NGC 4889'dur. Her ikisi de 250 bin ışık yılından daha büyük bir çapa sahiptir ve her ikisi de Başak Süperkümesi'nde yer alan herhangi diğer bir gökadadan çok daha büyüktür. Teleskoplardan alınan resimlerde bir tane de çok belirgin bir ön plan yıldız bulunmaktadır. HD 112887, Saç Kümesi'ne olan uzaklığın milyonda birinden daha az bir uzaklık olan 265 ışık yılı uzaklıkta yer alan, 8 kadir parlaklığında bir yıldızdır.
Olağan bir şekilde küme içinde dev eliptik ve S0 türü gökadalar ezici çoğunluktadır. Sayıca çok daha az genç sarmal gökadalar, kümenin dışına yakın bölgelerde yer alır. Bireysel anlamda küme içindeki pek çok gökada daha önce tanımlanmış olmasına rağmen, dolu alanı 1950'lerde Palomar Dağı Gözlemevinde gök bilimciler çalışıncaya kadar tam anlaşılamamıştı.
Saç Kümesi'nin merkez bölgesinin haritası sağdadır. Bu harita, kümenin tam merkezindeki en parlak gökadalardan 118'inin konumlarını gösterir. Çok az sarmal gökada olduğu ve hiç parlak düzensiz gökada olmadığı hemen fark edilebilir. Buradaki gökadaların hemen hemen tamamı eliptik veya merceksi gökadalardır. Eliptik ve merceksi gökadaların nasıl oluştuğu ile ilgili en yaygın kuram, onların daha küçük gökadaların birleşmesinden oluştuğudur. Saç Kümesi'nin yoğun ortamında, büyük bir ihtimalle milyarlarca yıl içerisinde birçok gökada birleşmesi meydana gelmiştir ve sonuç çok az sayıda sarmal ve düzensiz gökada içeren bir kümedir.

Ocak kümesi - diğer yakın gökada kümesi
Başak kümesi - diğer yakın gökada kümesi

NASA APOD: The Coma Cluster of Galaxies10 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The dynamical state of the Coma cluster with XMM-Newton 26 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Very Small Array observations of the Sunyaev-Zel'dovich effect in nearby galaxy clusters4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Saç kümesi: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Seyfert Galaksileri, kuasarlar içinde aktif galaksiler içinde en büyük iki gruptan birini teşkil eder. Bunlar, kuasarlardan farklı olarak, ev sahibi galaksileri kolayca tespit edilebilen, yüksek iyonizasyon emisyon hatları ortaya çıkartan spektrumları olan oldukça yüksek yüzey parlaklıkları ile kuazar benzeri (elektromanyetik radyasyonun oldukça parlak, uzak ve göz alıcı özelliği olan) çekirdeklere sahiptirler.
Seyfert galaksiler tüm galaksilerin yaklaşık% 10'unu teşkil ederler ve, kuasarlardan  daha yakın ve daha az aydınlatma gücüne sahip olmasına rağmen, kuasarlarda meydana gelen aynı olaylardan güç aldıkları düşünüldüğü için astronomide üzerine en yoğun çalışılan nesnelerden birkaçını oluştururlar. Bu galaksiler, içine materyallerin düşmesi ile devasalaşan disklerin çevrelediği merkezdeki muazzam boyuttaki kara deliklerdir. Büyüyen disklerin, gözlemlenen ultraviyole radyasyonunun kaynağı olduğuna inanılıyor. Ultraviyole emisyonu ve soğurma hatları, çevreleyen materyalin bileşimi için en iyi teşhis (dayagnostik) imkânı sağlar. Görünür ışıkta görüldüğü üzere, Seyfert galaksilerin hemen hemen çoğu normal sarmal galaksiler gibi görünürler, fakat diğer dalga boyları altında incelendiğinde merkezdeki parlaklığın, Samanyolu boyutundaki tüm galaksilerin parlaklığının karşılaştırılabilir yoğunlukta olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Seyfert galaksileri ilk olarak 1943 yılında bu sınıfı keşfeden Carl Seyfertin adıyla adlandırılırlar.

Seyfert galaksileri, spiral nebulalar olduğu düşünülen astronomik objelerin spektrumlarına bakan Lick Gözlemevini kullanan Vesto Slipher ve Edvard A. Fath tarafından 1908 yılında tespit edilmişlerdir. Onlar; NGC 1068'in, yıldızlarla ilgili olarak bir emme spektrumu olarak göründüğü gözlemlenen objelerin çoğunun sıra dışı kabul edilen altı parlak emisyonu gösterdiğinin farkına vardılar.
1926 yılında, Edwin Hubble emisyon NGC 1068 hatları ve diğer iki tür "nebulalara”  baktı ve onları ekstra-galaktik objeler olarak sınıfladı. Carl Keenan Seyfert NGC 1068 benzeri oldukça fazla galaksiler keşfetti ve bu galaksilerin geniş emisyon çizgileri üreten çok parlak yıldız benzeri çekirdeklere sahip olduğunu bildirdi. 1944 yılında Cygnus A 160 MHz'de tespit edildi ve bu tespit 1948 yılında teyit edilmiştir ve bu tarihte de ayrı bir kaynak olduğu kabul görmüştür. Onun çift radyo yapısı interferometri kullanımı ile görünür hale geldi. 1950 yılına kadar Seyfert galaksilerinin, onların çekirdeklerinin, (<100 pc, yani "çözülmemiş") son derece kompakt olduğu ve yüksek kütleyi içerdiği (≈109±1 güneş kütlesi)  ve pik nükleer emisyon süresinin (>108) nispeten kısa olduğu gerçeğini içine alan çok önemli özellikleri keşfedildi.

1960-1970'li yıllarda, Seyfert galaksilerin özelliklerini daha iyi anlamak için bazı araştırmalar yapılmıştır. Seyfert çekirdeğinin gerçek boyutuna yönelik olarak doğrudan birkaç ölçüm yapılmıştır ve dayametrik doğrultuda bin ışık yılı aşkın bölgede NGC 1086'da emisyon çizgilerinin üretildiği tespit edilmiştir. İhtilaf tartışma  Seyfert kızıllaşmalarının kozmolojik kökenli olup olmadıkları üzerine yoğunlaşmaktaydı. Syfert galaksilerinin mesafesinin ve yaşının tahminen teyidi, birkaç yıllık zaman skalası üzerinde parlaklıkta değişiklik gösterdiğinden dolayı  sınırlı düzeydeydi; bu nedenle böylesi galaksilerin mesafelerini ve ışığın sabit hızını ihtiva eden (argumanlar) araçlar yaşlarını ölçmeye yönelik olarak her daim için kullanılamıyor. Aynı zaman diliminde, Seyfertlerin de dâhil olduğu galaksilerin araştırılması, tanımlanması ve kataloglarının oluşturulması için araştırmalar yürütülmüştür. 1967 yılının başlamasıyla, Benjamin Markarian; diğer araştırmacılar tarafından 1973 yılında geliştirilmiş olan bazılarının pozisyon ölçümleri ile, çok güçlü ultraviyole emisyonu özellikleriyle ayırt edilen birkaç yüz galaksiyi içeren listeler  yayınladı. Aynı zamanda, spiral galaksilerin 1% Seyferts olduğuna inanılıyordu. 1977'e kadar birkaç Seyfert galaksilerinin; çoğu normal veya çubuklu sarmal galaksiler olarak, eliptik olduğu anlaşıldı. Aynı dönemde Seyfert galaksiler için spektrofotometrik verileri toplamak amacıyla, çabalar yapılmıştır. Seyfert galaksilerinden gelen tüm spektrumların aynı olduğu anlaşıldı ve bu yüzden emisyon spektrumlarının özelliklerine göre alt sınıflara ayrıldı. Tip I ve II şeklinde basit bir bölünme, emisyon çizgilerinin nispi genişliğine bağlı olarak sınıfları ile oluşturulmuştur. Daha sonra bazı Seyfert çekirdeklerinin; alt sınıflar tip 1.2,1.5,1.8 ve 1.9  (Sınıflandırma bkz.) olarak sonuçlandığından ara özellikleri gösterdiğinin farkına varılmıştır. Seyfert galaksiler için yapılan ilk araştırmalar bu grubun sadece parlak temsilcileri içerdiği yönünde bir önyargıya sahipti. Belli belirsiz Seyfert çekirdekleri ve düşük parlaklığa sahip galaksiler ile ilgili son araştırmalar, Seyfert fenomenin; galaksilerin, ±% 5 % 16'sında meydana geldiği ve aslında oldukça yaygın olduğunu göstermektedir. Gerçekten, Seyfert fenomennini sergileyen birkaç düzine galaksi bizim galaksimiz (27 MPC ≈) yakınında bulunmaktadır. Seyfert galaksileri, Markarian'ın oluşturduğu katalogda görünen galaksilerin önemli bir kısmını oluşturur. Markarian'ın oluşturduğu bu katalog, çekirdeklerinde bir ultraviyole aşırılığı bulunan galaksilerin bir listesini içermektedir.

Aktif bir galaktik çekirdek (AGN), elektromanyetik spektrumun bölümleri üzerinde normalden yüksek bir parlaklığı olan bir galaksinin merkezinde kompakt bir bölgede bulunur. Etkin bir çekirdeğe sahip bir galaksiye aktif galaksi denir. Aktif galaktik çekirdekler Evrende elektromanyetik radyasyonun en parlak kaynakları olup bunların evrimleri kozmolojik modellere kısıtlamalar koyarlar. Türüne bağlı olarak, kendi parlaklığı, birkaç yıldan birkaç saate kadar değişikler gösterir. Aktif galaksilerin büyük iki alt sınıfı kuazarlar ve Seyfert galaksiler olup ikisi arasındaki temel fark yaydıkları radyasyon miktarıdır. Tipik Seyfert galaksisinde, kuasar'daki nükleer kaynak, en az 100 faktör ile kurulmuş kurucu yıldızlardan daha parlak iken, nükleer kaynak, bütün galaksiyi oluşturan yıldızlarınkiyle mukayese edilen görünebilir düzeyde büyük boyutta radyasyon yayar. Seyfert galaksileri, 108 ile 1011 güneş ışıması arasında değişen ışımaya sahip son derece parlak çekirdeklere sahiptir. Bunların yaklaşık sadece % 5 ‘i radyo parlaması olup emisyonları, X-ışınlarında parlak ve gama ışınlarında ise orta düzeydedir. Onların görünür ve kızılötesi spektrumları, hidrojen, helyum, nitrojen ve oksijenden oluşan çok parlak emisyon çizgilerini gösterir. Bu emisyon çizgileri, 500 ile 4.000 km/s (310 için 2 bin 490 mł/s) arasında hızı kapsayan güçlü Doppler genişletilmesini gösterir ve merkez kara deliği saran gelişen bir diskin yanında oluştuğuna inanılmaktadır.

Merkezdeki kara deliğin kütlesine yönelik en alt sınır Eddington parlaklığı ile hesaplanabilir. Bu limit; ışık, radyasyon basınçı sergilediğinden dolayı ortaya çıkar. Hem diskteki elektron iyon çifti gibi hareket eden kuvvetli çekim gücü hem de ters-kare yasasını izleyen radyasyon basıncıyla ortaya çıkan itme gücü. Eğer kara delikteki çekim gücü, radyasyon basıncından dolayı itici güçten daha az ise, disk radyasyon basıncın dolayı darmadağın olacaktır.

Bir Seyfert galaksinin spektrumunun görülen emisyon çizgileri gelişen diskin kendi yüzeyinden kaynaklanabilir veya iyonizasyon konisindeki merkezi motor tarafından aydınlatılan gaz bulutlarından ileri gelebilir. Yayılım bölgesinin tam geometrisini; galaktik merkezin zayıf çözünürlülüğünden dolayı tespit etmek zordur. Ancak, büyüyen diskin her bir parçası görüş çizgimize göre farklı bir hıza sahip olacaktır ve gaz; kara deliğin etrafında ne kadar hızlı dönerse, emisyon hattı da o kadar geniş olacaktır. Benzer şekilde, bir ışıklı disk rüzgârı da bir pozisyona bağlı hıza sahiptir.
Geniş çizgiler kara deliğe daha yakın ortaya çıkarken, dar çizgilerin; hızları daha düşük olduğu yer olan aktif galaktik çekirdeklerin dış yüzeyinden kaynaklandığına inanılmaktadır. Bu; dar çizgilerin saptanabilir bir farklılığa sahip olmadığı gerçeği ile doğrulanmaktadır. Öyle ki, bu durum; fışkırma bölgesinin, izafi kısa bir zaman ölçeğine göre değişiklik ortaya koyan geniş çizgilerin aksine, geniş olduğunu ortaya koymaktadır. Yansıma haritalaması, fışkırma bölgesinin morfoloji ve lokasyonunun saptanması için çaba gösteren bu değişkenliği kullanan bir tekniktir. Bu teknik, süreçteki değişikliklere cevap olarak ortaya çıkan çizgilerdeki değişiklikleri gözlemleyerek fışkırma bölgesindeki geniş çizginin yapısını ve kinematiğini ölçer. Yansıma haritalamasının kullanımı, döngünün, tek bir merkezin kaynağından kaynaklandığı varsayımını zorunlu kılmaktadır. 35 AGN için, yankı haritalama merkezi kara deliklerin kütlesini ve geniş çizgi bölgelerinin boyutunu hesaplamak için kullanılmıştır. Birkaç yüksek sesli Seyfert galaksisinin gözlenmesi ile, radyo emisyonun jetten kaynaklanan sinkrotron emisyonunu temsil ettiğine inanılmaktadır. Kızılötesi emisyonun; çekirdeğe yakın toz tarafından yeniden işlenen diğer gruplarda bulunan radyasyondan kaynaklanmaktadır. Yüksek enerjili fotonlarının kara deliğin yakınında bulunan yüksek sıcaklığa sahip korona tarafından ters Compton saçılması ile oluşturulduğuna inanılmaktadır.

Seyferts, ilk olarak spektrumlar ile gösterilen emisyon çizgilerine dayalı olarak, Tip I ya da II olarak sınıflandırıldı. Tip I Seyfert galaksilerine ait spektrumlar; hem H I, He I veya He II gibi izin verilmiş çizgileri (allowed lines) hem de O III gibi daha dar yasaklanmış çizgileri (forbidden lines) içerdiğini ortaya koymaktadır. Onlar bazı dar izin çizgilerini de gösterirler ve hatta bu dar çizgiler normal galaksiler tarafından gösterilen çizgilerden çok daha geniştirler. Ancak, Tip II Seyfert galaksilerin spektrumları, sadece hem izin verilen ve hem de yasak dar çizgileri göstermektedir. Yasak çizgiler, kuantum mekaniğinin seleksiyon kurallarının normalde mümkün kılmadığı elektron geçişlerinden dolayı ortaya çıkan fakat hala aynı anda oluşma ihtimali olan spektral çizgile

Soluk mavi gökada (İngilizce: faint blue galaxy, kısaltılmışı FBG), düşük yüzey parlaklığına sahip, genellikle küçük ve fark edilemeyen bir gökadadır. Soluk olmalarına ilave olarak, çoğu gökadada kırmızı yıldızların çok yaygın olmasına kıyasla, seyrek dağılmış mavi yıldızların dikkat çekici bir fazlalığını gösterirler. Eski fotoğraf plakalarında, belirgin bir yapı veya şekle sahip olmayan soluk, mavimsi lekeler olarak görünürler ve kırmızı ışığa daha duyarlı olan modern dijital kameralarla iyi kaydedilemezler. Şu anda, bir yıldız oluşum patlaması geçiren küçük cüce düzensiz uydu gökadalar olarak yorumlanmaktadırlar.

Bazıları daha önce gökyüzü araştırmalarında soluk lekeler olarak fotoğraflanmış olsalar da, ilk olarak 1970'lerde fark edildiler ve o dönemdeki gökada oluşum teorileri için bir sorun teşkil ettiler. FBG'ler, gökada kümelerinin dış kenarlarında ve büyük gökadaların uzak uyduları olarak bulunma eğilimindedir ve galaktik büyümenin artık tamamlanmış bir aşaması gibi görünmektedirler. Herhangi bir gökada, küçük olduğu için veya çok uzakta olduğu için soluk görünebilir. Ne bu açıklama, ne de herhangi bir kombinasyon, ilk FBG gözlemleriyle örtüşmemiştir.

Astrofizikte soluk mavi gökada (FBG) problemi, ilk olarak 1978'de başlayan ve bolometrik büyüklüğü 22'den büyük olan gökadaların, o zamanki teorinin öngördüğünden daha fazla olduğunu gösteren gözlemlerle ortaya çıktı.
O zamandan beri bu tür gökadaların dağılımının; kozmik enflasyon modelleri, kozmik mikrodalga ardalan ölçümleri ve sıfıra eşit olmayan bir kozmolojik sabitle, yani günümüzde kabul gören karanlık enerjinin varlığıyla tutarlı olduğu bulunmuştur. Bu sayede, karanlık enerjiyi gerektiren süpernova gözlemlerinin bir doğrulaması olarak işlev görmektedir.

İkinci bir sorun ise 1988 yılında daha da derinlemesine yapılan gözlemlerin, soluk gökadaların çok daha fazla olduğunu göstermesiyle ortaya çıktı.
Bu gökadalar şimdi, genç ve büyük kütleli yıldızların mavi ışığını üreten büyük yıldız oluşum patlamaları yaşayan cüce gökadalar olarak yorumlanmaktadır. Bu nedenle FBG'ler, boyutlarına ve uzaklıklarına göre son derece parlaktırlar.
Çoğu FBG'nin kırmızıya kayma değeri z = 0,5–2 aralığında görünür. Diğer gökadalarla birleştikleri ve sonuç olarak "yakın" kozmolojik geçmişte bir süre ayrı nesneler olarak ortadan kayboldukları sonucuna varılmıştır.

Süperkümeler, küçük gökada kümelerinden ve gökada gruplarından oluşan büyük kümeler olup Evren'de şimdilik gözlemlenebilen en büyük yapı birimleridir. Süperkümelerin varlığı gökadaların Evren'de tek biçimli dağılmamış olduğunu gösterir.
Gökadaların çoğu, kütleçekimi etkisi sayesinde birbirlerine bağlı “kümeler” adı verilen topluluklar oluştururlar; onlar da yine kütleçekimi etkisi sayesinde birbirlerine bağlı süperkümeleri oluştururlar. Süperkümeler de Büyük Duvar CfA2 denilen daha büyük bir yapıya bağlı olduğundan, bu gruplaşmalar zinciri süperkümelerle de son bulmaz ve muhtemelen Evren'in gitgide daha büyük ölçekteki gruplaşmalarca kapsanma söz konusu olacak şekilde, hiyerarşik olarak uzar gider.
Süperkümelerin çoğu 50'ye yakın gökada içeren gökada grupları ile birkaç bine kadar gökada içeren gökada kümelerinden oluşur.
Süperkümeler gökada kümeleri, gökada grupları ve bazen de bireysel gökadalar halinde onbinlerce gökada içerirler. Bir milyar ışık yılı uzunlukta olabilen bu muazzam büyüklükteki yapılarda, aralarında büyük boşluklar olan gökadalar, rastgele değil, bir yapıdaki teller ya da ipliksiler gibi dizilmişlerdir. Bunlara galaktik ipliksi ya da gökada iplikçiği (İng. İngilizce: galaxy filament) adı verilir. Süperküme ölçeğinin daha üzerinde Evren'in izotropik ve homojen olduğu düşünülür. Gökadaların yaklaşık % 90'ı bir kümeye ya da bir süperkümeye dahildir.
30 civarında gökadadan oluşan, içinde bulunduğumuz Yerel Grup’un (İngilizce: Local Group) kendisi de Yerel Süperküme de denilen Başak Süperkümesi’nin içindeki bir bulutumsu yapının bir parçasıdır.

En parlak 60.000 gökadanın tüm gökyüzü haritası, gökadaların nasıl yığınlar halinde bir araya gelerek büyük süperküme yapıları oluşturduklarını göstermektedir. Yalnızca en yakın süperkümeler belirgin olsalar da büyük süperkümelerin bazıları haritada belirtilmiştir. Bu gökadalardan yalnızca dördü çıplak gözle görülebilmektedir. Haritada görülen geniş, yuvarlak, koyu renk kuşak kendi gökadamızın düzlemidir. Önde bulunan bütün o gaz, toz ve yıldızlar nedeniyle uzak gökadaları görmek zorlaşmaktadır.

Evren'in geniş ölçekli yapısı
Gökada kümeleri dizini
Gökada
Gökada kümesi
Gökada iplikçiği
Gökada grubu

Overview of local superclusters12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Nearest Superclusters19 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Universe family tree: Supercluster4 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sıcak, tozla gizlenmiş gökada, nadir görülen bir kuasar türüdür. Bu tür gökadaların merkezindeki kara delik, muazzam miktarda radyasyon yayar ve bu radyasyon, gökadanın içine çekilen toz ve gazı ısıtarak Samanyolu'ndan yaklaşık 1000 kat daha fazla oranda kızılötesi ışık üretir. Bu da onları evrendeki en parlak gökadalardan biri yapar. Bununla birlikte, çevreleyen tozun yoğunluğu o kadar yüksektir ki bu ışığın çoğu gizlenir. Ortalama sıcaklıkları 60 ila 120 K (-213 ila -153 °C; -352 ila -244 °F) arasındadır ve bu da ortalama bir gökadanın 30 ila 40 K (-243 ila -233 °C; -406 ila -388 °F) olan sıcaklığından belirgin şekilde daha yüksektir. Ayrıca, bu gökadalar galaktik kütlelerinin çok daha büyük bir kısmını merkezlerindeki kara delikte yoğunlaştırmış gibi görünmektedir ve bu durum, normal gökadalarda gözlemlenenden farklıdır.
Araştırmacılar, bu tür gökadaların merkezindeki kara deliğin yeni yıldızların oluşma hızından daha hızlı bir şekilde madde yakaladığını, fakat bu hızlı emilimden kaynaklanan radyasyon basıncının çevredeki maddenin büyük bir kısmını uzaklaştırdığı bir galaktik evrim aşamasını temsil ettiğine inanmaktadırlar. Kara delik, sonunda etrafındaki aşırı toz ve gazı temizleyerek gökadanın normal, görünür bir gökada haline gelmesine neden olacaktır.
Bu nesneler ilk kez 2010 yılında Geniş Alan Kızılötesi Araştırma Gezgini (WISE) tarafından tespit edildi ve WISE tarafından gözlemlenen her 3000 kuasardan sadece biri bu türdendir. Wu ve diğerleri (2012) bu gökadaları, WISE'ın W1 (3,4 μm) ve W2 (4,6 μm) algılama bantlarında soluk ya da görünmez olduğu için "W1W2-dropouts" ("W1W2-kayıpları") olarak adlandırmaktadır.

Parlak kızılötesi gökada

 Wikimedia Commons'ta Sıcak, tozla gizlenmiş gökadalar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Tip-cD gökada (ayrıca cD-tipi gökada veya cD gökadası olarak da belirtilir) D tipi eliptik dev galaksinin bir alt türü olan morfolojik bir gökada sınıflandırmasıdır. Yıldızlardan oluşan büyük bir hale ile karakterize edilirler. En dikkat çeken cD tipi gökadalar, genellikle bireysel olarak veya çiftler halinde ortaya çıkar ve 1 milyon ışık yılını bulan yarıçaplarıyla muazzam boyutlara ulaştıkları zengin gökada kümelerinin merkezinde bulunabilirler. Ayrıca süper dev eliptikler veya merkezi baskın gökadalar olarak da bilinirler.
Merkezi bir çift cD gökadasına sahip bir gökada kümesinin en iyi bilinen örneği, iki dev gökada NGC 4874 ve NGC 4889'a ev sahipliği yapan nispeten yakın Saç kümesidir. CD tipi gökadaların, kümenin yoğun nüfuslu merkezi bölgesindeki eliptik dev gökadaların diğer gökadalarla kaynaşmasıyla ("galaktik yamyamlık") oluştuğuna inanılmaktadır. Bu aynı zamanda bu tipteki birçok gökadanın birden fazla çekirdeğe sahip olması ve neredeyse hepsinin güçlü radyo kaynakları olduğu gerçeğine de işaret ediyor.

Perseus A
NGC 6166
IC 1101, bilinen en büyük çapa sahip gökada (yaklaşık 5,5 milyon ışık yılı)
Messier 87, Başak kümesi'nin merkezi gökadası
NGC 1399, Ocak kümesi içerisinde
NGC 4889, Süperdev gökada Caldwell 35 olarak da bilinen bir sınıf-4 eliptik gökadadır. Berenis'in Saçı takımyıldızındaki Caldwell nesneleri içinde en parlak olanıdır.
NGC 6086
QSO 0957, kütleçekimsel mercek etkisinin tanımlandığı ilk nesnedir

Dev eliptik gökada (gE)
Merceksi gökada (S0, SA0, SAB0, SB0, E9)
Tip-D gökada

Uydu gökada, daha büyük kütleli ve parlak bir konak gökadanın (birincil gökada olarak da bilinir) kütleçekimsel potansiyeli içinde bağlı yörüngelerde hareket eden daha küçük bir yoldaş gökadadır. Tıpkı Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin Güneş'e kütleçekimsel olarak bağlı olması gibi, uydu gökadalar ve bileşenleri de konak gökadalarına bağlıdır. Çoğu uydu gökada cüce gökada olsa da, büyük gökada kümelerinin uydu gökadaları çok daha büyük bir kütleye sahip olabilir. Samanyolu'nun etrafında en büyüğü Büyük Macellan Bulutu olmak üzere elliye yakın uydu gökada dönmektedir.
Bununla birlikte uydu gökadalar, daha büyük konak gökadalara kütleçekimsel olarak bağlı olan yegane astronomik nesneler değildir (bkz. küresel yıldız kümeleri). Bu nedenle gökbilimciler gökadaları, baryonik madde (yani sıradan madde) ve Newton'un kütleçekim yasalarının kombinasyonuyla açıklanamayan özellikler sergileyen, kütleçekimsel olarak bağlı yıldız toplulukları olarak tanımlarlar. Örneğin, sarmal gökadalar içindeki yıldızların ve gazın yörünge hızlarının ölçümleri, teorik tahminlerden önemli ölçüde sapan bir hız eğrisi ortaya koymaktadır. Bu gözlem, karanlık madde teorisi ve Newton dinamiklerindeki değişikliklerin motivasyonunu oluşturmuştur. Bu nedenle her ikisi de konak gökadaların uyduları olmasına rağmen, küresel yıldız kümeleri uydu gökadalarla karıştırılmamalıdır. Uydu gökadalar, küresel yıldız kümelerine kıyasla daha geniş ve dağınıktır ve aynı zamanda oluşum süreci sırasında kendilerine bahşedildiği düşünülen devasa karanlık madde haleleriyle örtülmüşlerdir.
Uydu gökadalar, hem daha büyük konak gökadayla hem de diğer uydularla olan kaotik etkileşimleri nedeniyle genellikle çalkantılı bir yaşam sürerler. Mesela bir konak gökada, gelgit kuvvetleri ve ram basıncı sıyırması yoluyla yörüngesindeki uyduları bozabilir. Bu tip çevresel etkiler, uydulardan büyük miktarlarda soğuk gazı (yani yıldız oluşumunun yakıtı) uzaklaştırabilir ve bu da uyduların yıldız oluşturmaya son verdikleri anlamında pasif hale gelmelerine neden olabilir. Dahası, uydular konak gökadalarıyla çarpışarak küçük birleşmelere (yani, önemli ölçüde farklı kütlelere sahip gökadalar arasındaki birleşme olayı) yol açabilir. Öte yandan, uydular birbirleriyle birleşerek büyük birleşmelere de (yani, karşılaştırılabilir kütlelere sahip gökadalar arasında birleşme olayı) yol açabilirler. Gökadalar çoğunlukla uzay boşluğu, yıldızlararası gaz ve tozdan oluştuğu için birleşme sırasında bir gökadadan gelen nesnelerle diğerinden gelen nesneler arasındaki çarpışmaları gerektirmez ve bu birleşme olayları genellikle çok daha büyük kütleli gökadalarla sonuçlanır. Sonuç olarak gökbilimciler, hem küçük hem de büyük birleşmelerin hangi hızda gerçekleştiğini belirlemeye çalışarak galaktik gruplar ve kümeler gibi kütleçekimsel olarak bağlı devasa gökada yapılarının oluşumunu daha iyi anlamayı amaçlamaktadırlar.

Yukarıda belirtildiği gibi uydu gökadalar genellikle cüce gökadalar olarak sınıflandırılır ve bu nedenle cüce gökada olduğunu belirtmek için çeşitli standart türlerin önüne küçük "d" harfi eklenmesiyle, konak gökadalarıyla benzer bir Hubble sınıflandırma şemasını izlerler. Bu türler arasında cüce düzensiz (dI), cüce küremsi (dSph), cüce eliptik (dE) ve cüce sarmallar (dS) bulunur. Bununla birlikte tüm bu türler arasında cüce sarmalların uydu gökadalar olmadığı, aksine sadece alanda bulunan cüce gökadalar oldukları düşünülmektedir.

Cüce düzensiz uydu gökadalar, kaotik ve asimetrik görünümleri, düşük gaz oranları, yüksek yıldız oluşum oranı ve düşük metallikleriyle karakterize edilir. Samanyolu'nun en yakın üç cüce düzensiz uydusu arasında Küçük Macellan Bulutu, Büyük Köpek Cüce Gökadası ve yeni keşfedilen Antlia II bulunur.

Cüce eliptik uydu gökadalar, gökyüzündeki oval görünümleri, içerdikleri yıldızların düzensiz hareketi, orta ila düşük metallikleri, düşük gaz oranları ve yaşlı yıldız popülasyonları ile karakterize edilir. Yerel Grup'taki cüce eliptik uydu gökadalar arasında, komşu Andromeda Gökadası'nın uyduları olan NGC 147, NGC 185 ve NGC 205 bulunur.

Cüce küremsi uydu gökadalar, dağınık görünümleri, düşük yüzey parlaklıkları, yüksek kütle-ışık oranları (yani karanlık madde ağırlıklı), düşük metallikleri, düşük gaz oranları ve yaşlı yıldız popülasyonları ile karakterize edilir. Dahası, cüce küremsi gökadalar, Samanyolu'nun bilinen uydu gökadalarının en büyük popülasyonunu oluşturur. Bu uydulardan bazıları, isimlerini bulundukları takımyıldızlardan alan Herkül, Balıklar II ve Aslan IV'tür.

Küçük birleşmeler ve çevresel etkilerin bir sonucu olarak bazı cüce gökadalar, ara veya geçiş tipi uydu gökadalar olarak sınıflandırılırlar. Örneğin, Anka ve Balıklar I, cüce düzensizlerden cüce küremsilere geçiş halinde görünen ara tipler olarak sınıflandırılır. Ayrıca, Büyük Macellan Bulutu'nun da cüce sarmaldan cüce düzensize geçiş sürecinde olduğu düşünülmektedir.

X-şekilli (veya "kanatlı") radyo galaksiler, düşük yüzey parlaklığına sahip iki radyo lobu ("kanatlar") sergileyen ve bu lobların, aktif veya yüksek yüzey parlaklığına sahip loblara belirli bir açıyla hizalandığı ekstragalaktik radyo kaynakları sınıfıdır. Her iki lob da, lobların kaynağı olan eliptik galaksinin merkezinden simetrik olarak geçer ve bu da radyo galaksisine radyo haritalarında gözlenen X-şekilli bir morfoloji verir.
X-şekilli kaynaklar ilk olarak 1992 yılında J. P. Leahy ve P. Parma tarafından tanımlanmış ve bu tür 11 nesnenin bir listesi sunulmuştur. X-şekilli galaksiler, 2002 yılında iki süper kütleli kara deliğin yakın zamanda birleşmesiyle ilişkili dönüş ekseni kaymalarının (spin-flip) gerçekleştiği yerler olabileceği iddiasının ardından büyük ilgi görmüştür.

X-şekilli galaksiler, Fanaroff-Riley Tip II (FRII) radyo galaksilerinin bir alt sınıfıdır. FRII nesneleri, ana eliptik galaksiyi çevreleyen büyük (kiloparsek) ölçekli bir çift radyo lobu sergiler. Bu lobların, süper kütleli kara deliğin etrafındaki yığılma diskiyle ilişkili jetler tarafından galaksinin merkezinden dışarıya doğru fırlatılan plazmadan oluştuğuna inanılmaktadır. Klasik FRII kaynaklarının aksine X-şekilli galaksiler, benzer boyutlarda, hizalanmamış iki radyo lob çifti sergiler. Lob çiftlerinden biri olan "aktif" loblar, nispeten yüksek yüzey parlaklığına sahiptir ve galaksinin merkezinden devam eden emisyonla oluşmuş gibi görünmektedir. İkinci çift olan "kanatlar" ise daha düşük yüzey parlaklığına sahiptir ve aktif loblarla ilişkili eksenden farklı bir eksen boyunca fırlatılan plazmadan oluşuyor gibi görünmektedir. Kanatların aktif loblara kıyasla daha yüksek bir spektral indeks gösterdiği ve oldukça polarize olduğu gözlemlenmiştir. Bir istisna dışında, X-şekilli kaynakların hiçbiri kuasar aktivitesiyle ilişkili geniş optik emisyon çizgileri göstermemektedir. Konak galaksiler çoğunlukla yüksek eliptiklik sergiler ve birçoğunun yakınlarında yoldaş galaksiler bulunmaktadır.

Leahy ve Parma 11 X-şekilli galaksiden oluşan orijinal kataloglarında, "kanatların, mevcut nükleer aktivitenin yeniden başlamasından birkaç on milyon yıl önce gerçekleşen ve bu süre zarfında fırlatma ekseninin devindiği (presesyon) daha önceki bir patlamada yaratıldığını" öne sürdüler. Ayrıca, düşük yüzey parlaklığı, dik radyo spektrumu ve kanatların yüksek polarizasyonu gibi eski (aktif olmayan) radyo kaynaklarıyla ilişkilendirilen özelliklerin bu öneriyle tutarlı olduğunu belirttiler.
X-şekilli kaynakların oluşumu için yaygın olarak tartışılan bir model, süper kütleli kara deliğin dönüş ekseni kayması ("spin-flip") senaryosunu içerir. Bu modele göre bir galaksi birleşmesi, orijinal radyo galaksisinin merkezine daha küçük bir süper kütleli kara deliğin yerleşmesine yol açar. Küçük kara delik, büyük kara delikle ikili sistem oluşturur ve bu iki kara delik, genel çekim dalgaları yayarak birleşir. Birleşme sırasında, küçük kara deliğin yörüngesel açısal momentumunun soğurulmasıyla büyük kara deliğin dönüş ekseni ani bir yön değişimi yaşar ("spin-flip"). Loblar, iç yığılma diskine dik olarak fırlatılan jetler tarafından üretildiğinden ve yığılma diski Bardeen-Petterson etkisiyle kara deliğin dönüş eksenine dik olarak uzanmaya zorlandığından, dönüş yönündeki bir değişiklik, lobların yönünde bir değişiklik anlamına gelir. Kütlesi büyük kara deliğin beşte biri kadar olan nispeten küçük bir kara delik bile, büyük kara deliğin dönüş eksenini doksan derece değiştirebilir.
X-şekilli kaynakları açıklayan alternatif modeller arasında; yığılma diskinin eğilme kararsızlığı, aktif loblar boyunca gazın geri akışı ve birleşmeden önceki ikili-disk etkileşimleri bulunur. Bu mekanizmaların her birinin bir ölçüde aktif olduğu ve yeniden hizalanma sürecinin radyo kaynağının morfolojisini etkilediği düşünülmektedir. En hızlı yeniden hizalanmalar X-şekilli kaynakları üretirken, daha yavaş yeniden hizalanmalar jetin enerjisini daha büyük bir hacme yaymasına neden olarak, S-şekilli FRI radyo kaynaklarına yol açacaktır.

Massive Black Hole Binary Evolution İkili kara delikler üzerine derleme makale (İngilizce)
Scientists Detect "Smoking Gun" of Colliding Black Holes X-şekilli galaksiler hakkında popüler bir makale (İngilizce)

Süper kütleli kara delik
Radyo galaksisi

Bu liste, Güneş Sistemi'ne 3,8 megaparsek (12,4 milyon ışık yılı) uzaklıktaki bilinen gökadaları, güneş merkezli veya Güneş'e olan mesafeye göre artan sırada göstermektedir. Bu liste, yaklaşık 50 büyük Yerel Grup gökadasını ve komşu gökada gruplarının üyeleri olan bazı gökadaları (M81 Grubu ve Erboğa A/M83 Grubu) ve şu anda tanımlanmış herhangi bir gökada grubunda olmayan bazı gökadaları içermektedir.
Liste, güncel bilgiyi yansıtmayı amaçlamaktadır, fakat 3,8 Mpc yarıçaptaki tüm gökadalar henüz keşfedilmemiştir. Yakınlardaki cüce gökadalar hala keşfedilmektedir ve Samanyolu'nun merkezi düzleminin arkasında bulunan gökadaları ayırt etmek son derece zordur. Herhangi bir gökadanın, arkasında bulunan başka bir gökadayı gizlemesi mümkündür. Gökadalar arasındaki mesafe ölçümleri büyük belirsizliklere açıktır. Listelenen veriler, birçok ölçümün birleşimidir ve bunların bazıları bireysel hata payları birbirine çakışmayacak şekilde daraltılmış olabilir.

Astronomik nesneler listeleri
Galaksiler listesi
Yakın yıldızlar dizini
Sarmal galaksiler listesi

Belokurov, V.;  ve diğerleri. (2006). "A Faint New Milky Way Satellite in Bootes". The Astrophysical Journal. 647 (2): L111-L114. arXiv:astro-ph/0604355 . Bibcode:2006ApJ...647L.111B. doi:10.1086/507324. 
Dolphin; A. E.;  ve diğerleri. (Mart 2003). "Deep Hubble Space Telescope Imaging of Sextans A. II. Cepheids and Distance". The Astronomical Journal. 125 (3): 1261-1290. arXiv:astro-ph/0211486 . Bibcode:2003AJ....125.1261D. doi:10.1086/346279. 
Karachentsev; I. D.;  ve diğerleri. (2002). "The M 81 group of galaxies: New distances, kinematics and structure" (PDF). Astronomy and Astrophysics. 383 (1): 125-136. Bibcode:2002A&A...383..125K. doi:10.1051/0004-6361:20011741 . 
Karachentsev; I. D.;  ve diğerleri. (2002). "New distances to galaxies in the Centaurus A group". Astronomy and Astrophysics. 385 (1): 21-31. Bibcode:2002A&A...385...21K. doi:10.1051/0004-6361:20020042 . 
Karachentsev; I. D.;  ve diğerleri. (Haziran 2003). "Distances to Nearby Galaxies in Sculptor". Astronomy and Astrophysics. 404 (1): 93-112. arXiv:astro-ph/0302045 . Bibcode:2003A&A...404...93K. doi:10.1051/0004-6361:20030170. 
Karachentsev; I. D.;  ve diğerleri. (2004). "A Catalog of Neighboring Galaxies". Astronomical Journal. 127 (4): 2031-2068. Bibcode:2004AJ....127.2031K. doi:10.1086/382905 . 
Karachentsev, I. D. (2005). "The Local Group and Other Neighbouring Galaxy Groups". Astronomical Journal. 129 (1): 178-188. arXiv:astro-ph/0410065 . Bibcode:2005AJ....129..178K. doi:10.1086/426368. 
McConnachie; A. W.;  ve diğerleri. (2005). "Distances and Metallicities for 17 Local Group Galaxies". MNRAS. 356 (3): 979-997. arXiv:astro-ph/0410489 . Bibcode:2005MNRAS.356..979M. doi:10.1111/j.1365-2966.2004.08514.x . 
Tonry; J. L.;  ve diğerleri. (2001). "The SBF Survey of Galaxy Distances. IV. SBF Magnitudes, Colors, and Distances". Astrophysical Journal. 546 (2): 681-693. arXiv:astro-ph/0011223 . Bibcode:2001ApJ...546..681T. doi:10.1086/318301. 
Van den Bergh, S. (Nisan 2000). "Updated Information on the Local Group". The Publications of the Astronomical Society of the Pacific. 112 (770): 529-536. arXiv:astro-ph/0001040 . Bibcode:2000PASP..112..529V. doi:10.1086/316548.

Yay Eliptik Cüce Galaksisi (SagDEG) Samanyolu galaksisinin uydusu olan bir cüce eliptik galaksidır. Ana küme, 1994 yılında keşfedilmiştir. Çapı yaklaşık 10.000 ışık yılı olan galaksi, Dünya'dan 70.000 ışık yılı uzaklıktadır ve Samanyolu çekirdeğine 50.000 ışık yılı uzaklıktaki bir yörüngede seyahat etmektedir. SagDEG, 3,4 milyon ışık yılı uzaklıktaki küçük bir galaksi olan Yay Düzensiz Cüce Galaksisi (SagDIG) ile karıştırılmamalıdır.

Resmi olarak Rodrigo Ibata, Mike Irwin ve Gerry Gilmore tarafından 1994 yılında keşfedilen SagDEG, keşfedildiğinde Samanyolu'na bilinen en yakın komşu olarak tanındı. (2003 yılından bu yana, yeni keşfedilen Büyük Köpek Cüce Galaksisi en yakın komşu olarak kabul edilir). Dünya'nın konumuna göre Galaksi çekirdeğinin karşı tarafında yer alır ve gökyüzünde geniş bir alanı kaplamasına karşın oldukça soluktur. SagDEG, küçük yıldızlararası toz ve Popülasyon II yıldızlarının çokluğuyla yaşlı bir galaksi gibi görünür ve Samanyolu'na göre metal fakiri bir galaksidir.

SagDEG, görünüşte çekirdeğinde olduğu düşünülen Messier 54 ile birlikte dört küresel kümeye sahiptir. Diğer küresel kümeler; Terzan 7, Terzan 8 ve Arp 2'dir.

Messier 54
Omega Erboğa

[1]26 Eylül 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SagDEG23 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (SEDS)
SagDEG24 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. solstation.com

Yıldız patlama galaksisi, galaksilerdeki yıldızlararası dev moleküler bulutlarında oluşan soğuk gaz rezervlerinden meydana gelirler. Yıldız doğumları oranının istisnai derecede yüksek olduğu galaksiler “starburst galaksileri” adıyla bilinir. Bu galaksiler aşırı miktarda yıldız üretmeye sürekli olarak devam etselerdi gaz rezervlerini tüketerek ömürlerini iyice azaltırlardı. Fakat bu etkinlikleri genellikle yalnızca on milyon yıl kadar sürer ki, bu süre bir galaksinın ömür süresine nazaran nispeten kısa bir süredir. "Starburst galaksileri" Evren tarihinin erken dönemlerinde daha yaygındılar. Günümüzde bile bu galaksilerin yıldız doğumları toplamına katkıları tahminen %15 civarındadır.
Starburst galaksileri tozlu gaz yoğunlaşmalarıyla ve yeni doğmuş yıldızların çokluğuyla nitelendirilirler ki, bu yıldızlardan bazıları çevredeki bulutları iyonize ederek içerisinde yıldız oluşumlarının gerçekleştiği H II bölgeleri meydana getiren büyük yıldızlardır. Bu büyük yıldızlar süpernova patlamaları da meydana getirirler ve bu patlamalarda saçtıkları maddeler, çevredeki gazla çok güçlü bir etkileşime girip gaz bölgesinde yıldız oluşumunu sağlayan zincirleme reaksiyonları tetiklerler. Öyle ki bu etkinlik, ancak söz konusu bölgedeki gaz tüketildiğinde ya da dağıldığında son bulur.
Starburst tipi galaksilerin teşekkülü, genellikle galaksilerin birleşmesiyle ya da etkileşime geçmesiyle açıklanır. Starburst galaksilerinin bu tür bir etkileşimle oluşmasına, M 82 galaksisi tipik bir örnek oluşturur. M 82, kendisinden daha büyük bir galaksi olan M 81 ile yüz yüze gelecek şekilde yakınlaşmış ve normal bir galaksinin on misli oranında yıldız üreten bir yıldız patlama galaksi hâline gelmiştir. Düzensiz galaksiler, genellikle belirli aralarla yıldız patlama etkinliği sergilerler.

Etkin galaksi çekirdeği

Çubuklu merceksi gökada, çubuklu sarmal gökadanın merceksi türünde sınıflandırıldığı bir gökada türüdür. Hubble düzeninde SB0 olarak gösterilir.
Tıpkı sarmal gökadalar gibi, merceksi gökadalar da merkezi bir çubuk yapısına sahip olabilirler. Normal merceksi gökadaların sınıflandırma sistemi toz içeriğine dayanırken, çubuklu merceksi gökadalar merkezi çubuğun belirginliğine göre sınıflandırılır. SB01 gökadaları en az belirgin çubuk yapısına sahiptir ve yalnızca merkezi şişkinliğin karşı tarafları boyunca hafifçe artan yüzey parlaklığına sahip olarak sınıflandırılırlar. Çubuğun belirginliği indis numarası ile artar, bu nedenle NGC 1460 gibi SB03 gökadaları, şişkinlik ile disk arasındaki geçiş bölgesi boyunca uzanabilen oldukça belirgin çubuklara sahiptir. NGC 1460, merceksi gökadalar arasında görülen en büyük çubuklardan birine sahip gökadadır. Ne yazık ki merceksi gökadalardaki çubukların özellikleri hakkında ayrıntılı araştırmalar yapılmamıştır. Tüm bu özelliklerin yanı sıra çubukların oluşum mekanizmasının anlaşılması, merceksi gökadaların oluşum veya evrim tarihini netleştirmeye yardımcı olacaktır.

Çubuksuz merceksi galaksi

Astronomide galaktik şişkinlik (gökada şişkinliği ya da sadece şişkinlik) bir sarmal gökadanın yoğun merkezi bölgesidir. Bu şişkinlik, gökadanın geri kalanından net bir şekilde ayrılır. Bir yandan, yüksek yoğunluğu nedeniyle çok daha parlak görünür, diğer yandan da genellikle disk düzleminin çok ötesinde bir şişkinlik gösterir. Çok uzak gökadalar söz konusu olduğunda, şişkinlik genellikle gökadadan görülebilen tek şeydir ve bu şişkinlik, eliptik gökadaları andırır.
Bu terim, çoğunlukla sarmal gökadalarda bulunan merkezi yıldız gruplarını ifade eder. Geçmişte şişkinliklerin, etraflarında bir yıldız diski bulunan eliptik gökadalar olduğu düşünülüyordu, ancak Hubble Uzay Teleskobu kullanılarak elde edilen yüksek çözünürlüklü görüntüler, birçok şişkinliğin sarmal bir galaksinin kalbinde yer aldığını ortaya çıkardı. Günümüzde, eliptiklere benzeyen şişkinlikler ve sarmal gökadalara benzeyen şişkinlikler olarak en az iki tür şişkinlik olduğu düşünülmektedir.
Son araştırmalara göre Samanyolu'nun merkezi de dahil olmak üzere, şişkinliğin içinde genellikle bir kara delik bulunmaktadır. Şişkinliğin kütlesi ile kara deliğin kütlesi arasındaki oran (başka bir deyişle "şişkinliğin kara delik içindeki kütle oranı") farklı gökadalar için %0,2 veya %0,6 olarak sabittir. Yüzdelerin büyüklük oranları araştırmalarda tartışmalıdır.

Chandrasekhar limiti, astrofizikte kararlı bir beyaz cücenin sahip olabileceği en büyük kütledir. Bu limiti ilk defa Wilhelm Anderson ve E. C. Stoner hesaplamış, ancak adını bu hesapları 1930 yılında daha hassas olarak yapan Subrahmanyan Chandrasekhar'dan almıştır.
Büyük bir yıldız patladığında arkasında kalan ışık yaymayan, ama başka ışınları yansıtabilen beyaz cüceler içindeki atomlar, muazzam kütleden dolayı sıkışırlar. Bu sıkışma atom bazında, elektronların atom çekirdeğine yaklaşmasına neden olur. Yaklaştıkça elektronların teorik olarak ışık hızına yakın hızlarda hareket etmesi gerektiğinden Rölativite Teorisi kullanılması gerekir. Hint fizikçi Subrahmanyan Chandrasekhar 1930'da yaptığı çalışmalarında durumu Fermi gazları üzerinde inceleyerek elektronların çekirdeğe düşmesi noktasını tanımlamıştır. Teorik olarak bu nokta kara deliklerin mümkün olduğunu, elektronların çekirdeğe düşebileceği bir kütlenin tamamen kendi içine çöktüğünü ortaya çıkarmıştır.
Günümüzde Chandrasekhar limiti yaklaşık 1,4 Güneş kütlesi olarak kabul edilir. Bu kütlenin altındaki beyaz cücelerdeki dejenere elektron basıncı, yıldızın daha fazla içine çökmesine engel olur. Beyaz cüceler zamanla soğuyup kara cüce hâline gelene kadar beyaz cüce olarak kalırlar. Bu limiti aşan beyaz cücelerdeki çekim kuvveti dejenere elektron basıncına galip gelir ve bu yıldızlar daha etkili bir şekilde içlerine çökerler. Bu çökmenin sonucunda bir nötron yıldızına ya da kara deliğe dönüşürler.
Kritik kütle 
  
    
      
        
          M
          
            
              k
              r
              i
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {krit} }}
  
 için

  
    
      
        
          M
          
            
              k
              r
              i
              t
            
          
        
        =
        1,457
        27
        
          
            (
            
              
                2
                η
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        
          M
          
            ⊙
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {krit} }=1{,}45727\left({\frac {2}{\eta }}\right)^{2}M_{\odot }}
  

formülü kullanılır. Burada 
  
    
      
        
          M
          
            ⊙
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\odot }}
  
 Güneş kütlesi ve beyaz cücelerin elektriksel olarak nötr olduğu farz edilirse 
  
    
      
        η
        =
        A
        
          /
        
        Z
      
    
    {\displaystyle \eta =A/Z}
  
 da nükleon başına ortalama kaç elektron düştüğünü gösterir. Yıldız maddesi, 
  
    
      
        A
      
    
    {\displaystyle A}
  
 nükleon ve 
  
    
      
        Z
      
    
    {\displaystyle Z}
  
 protondan meydana gelen atomlardan müteşekkildir.

            6
          
          
            12
          
        
        
          C
        
      
    
    {\displaystyle {}_{\ 6}^{12}\mathrm {C} }
  
 karbon veya 
  
    
      
        
          

          
          
             
            8
          
          
            16
          
        
        
          O
        
      
    
    {\displaystyle {}_{\ 8}^{16}\mathrm {O} }
  
 oksijen izotoplarından meydana gelen beyaz cüceler için

  
    
      
        η
        =
        12
        
          /
        
        6
        =
        16
        
          /
        
        8
        =
        2
      
    
    {\displaystyle \eta =12/6=16/8=2}
  

geçerlidir. Buradan doğrudan zikredilen kritik kütle olan 1,457 Güneş kütlesi çıkar. Misal olarak Sirius B yıldızı gösterilebilir.

  
    
      
        
          

          
          
            26
          
          
            56
          
        
        
          F
          e
        
      
    
    {\displaystyle {}_{26}^{56}\mathrm {Fe} }
  
 demirinden meydana gelmiş bir çekirdeği olan bir yıldız içinse

  
    
      
        η
        =
        56
        
          /
        
        26
        ≈
        2,154
      
    
    {\displaystyle \eta =56/26\approx 2{,}154}
  

geçer. Bunların kritik kütleleri böylece 1,256 Güneş kütlesidir. Yani Chandrasekhar limiti her yıldız için aynı olmayıp yıldızın yapıldığı maddeyle alâkalıdır.
Tip Ia termonükleer süpernovası, Chandrasekhar limit kütlesini aşmanın bir neticesi olarak yorumlanır. Bu süpernovalar, ışık eğrisinde ve mutlak kadirlerinde oldukça düzgün bir seyir gösterir. Ia tipi süpernovaların bir alt grubu olan süper Chandrasekhar Ia süpernovaları, ehemmiyetli miktarda daha yüksek bir parlaklığa sahip olup kütlesi 2,5 Güneş kütlesine kadar varan çökmüş bir beyaz cüceye çıkar. Yüksek manyetik alan yoğunluklarına sahip beyaz cüceleri modellemek için girişimlerde bulunuldu. Bu sayede dejenere madde çökmeye karşı stabilize edilir. Ancak Lorentz kuvvetleri, Chandrasekhar limit kütlesinde güçlü bir artışa mânî olmalıdır.

Nötron yıldızları için Tolman–Oppenheimer–Volkoff Limiti adı verilen eşdeğer bir sınır vardır. Aynı şekilde hipotetik kuark yıldızları için benzer bir sınır farzedilirse de hâl denklemi daha bulunamamıştır.

Kütleçekim sabiti, MKS sisteminde yaklaşık 6,67x10ˉ¹¹ değerine sahiptir ve de G harfi ile gösterilir.
Kütleçekim kuvveti hesaplarına katılan fiziksel bir sabittir. Genellikle Sir Isaac Newton'un evrensel gravitasyon yasasında ve de Albert Einstein'in Genel görelilik kuramında karşımıza çıkar. Ayrıca evrensel kütleçekim sabiti veya Newton'un sabiti olarak da geçer. Ancak kütleçekim ivmesi olan küçük g "g" ile karıştırılmamalıdır.

Evrensel kütleçekim yasasına göre iki kütle arasındaki çekim gücü (F) bu iki kütlenin kütlelerinin bir ürünüdür (
  
    
      
        
          
            m
            
              1
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {m_{1}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            m
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {m_{2}}}
  
 ) ve de kütlelerin aralarındaki uzaklıkla da ters orantılıdır.

  
    
      
        F
        =
        
          
            
              G
              
                m
                
                  1
                
              
              
                m
                
                  2
                
              
            
            
              r
              
                2
              
            
          
        
         
      
    
    {\displaystyle F={\frac {Gm_{1}m_{2}}{r^{2}}}\ }
  

  
    
      
        G
        =
        6.6738
        (
        480
        )
        ×
        
          2
          
            −
            211
          
        
         
        
          
            
              m
            
          
          
            3
          
        
         
        
          
            
              kg
            
          
          
            −
            1
          
        
         
        
          
            
              s
            
          
          
            −
            2
          
        
        =
        6.67384
        (
        80
        )
        ×
        
          10
          
            511
          
        
         
        
          
            N
          
        
        
        
          
            (
            m
            
              /
            
            k
            g
            
              )
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle G=6.6738(480)\times 2^{-211}\ {\mbox{m}}^{3}\ {\mbox{kg}}^{-1}\ {\mbox{s}}^{-2}=6.67384(80)\times 10^{511}\ {\rm {N}}\,{\rm {(m/kg)^{2}}}}
  

Kütleçekim sabiti atanan boyutları yukarıdaki eşitliğe göre -uzunluğun kübü bölü kütle bölü zamanın karesi (SI birim sistemi içerisinde)- ölçüm birimlerini kütleçekimsel denklemlerde dengelemek zorundadır. Ancak bu boyutlar Planck birimleri açısından temel öneme sahiptir.
SI birim sisteminde ifade ettiğimiz zaman, kütleçekim sabiti, boyutsal ve büyüklük olarak;
(Planck uzunluğu)³/(Planck kütlesi) x (Planck zamanı)²  formülüne eşittir.
G değeri pek çok ortaokul kitabında;

  
    
      
        G
        ≈
        6.674
        ×
        
          10
          
            −
            11
          
        
        
          
             
            N
          
        
        
        
          
            (
            m
            
              /
            
            k
            g
            
              )
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle G\approx 6.674\times 10^{-11}{\rm {\ N}}\,{\rm {(m/kg)^{2}}}.}
  

Santimetre - gram - saniye sisteminde;

  
    
      
        G
        ≈
        6.674
        ×
        
          10
          
            −
            8
          
        
        
          
            
               
              c
              m
            
          
          
            3
          
        
        
          
            
              g
            
          
          
            −
            1
          
        
        
          
            
              s
            
          
          
            −
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle G\approx 6.674\times 10^{-8}{\rm {\ cm}}^{3}{\rm {g}}^{-1}{\rm {s}}^{-2}.}
  

G ayrıca

  
    
      
        G
        ≈
        0.8650
        
          
            
               
              c
              m
            
          
          
            3
          
        
        
          
            
              g
            
          
          
            −
            1
          
        
        
          
            
              h
              r
            
          
          
            −
            2
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle G\approx 0.8650{\rm {\ cm}}^{3}{\rm {g}}^{-1}{\rm {hr}}^{-2}.}
  

olarak da ifade edilebilir.
P küresel bir objenin etrafında dairesel bir yörüngede dönen bir cismin periyodu olarak ifade edilirse;

  
    
      
        G
        M
        =
        3
        π
        V
        
          /
        
        
          P
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle GM=3\pi V/P^{2}}
  

Burada V yörüngenin yarıçapı içerisindeki hacmi olduğu için

  
    
      
        
          P
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              3
              π
            
            G
          
        
        
          
            V
            M
          
        
        ≈
        10.896
        
          
            
               
              h
              r
            
          
          
            2
          
        
        
          
            g
             
          
        
        
          
            
              c
              m
            
          
          
            −
            3
          
        
        
          
            V
            M
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle P^{2}={\frac {3\pi }{G}}{\frac {V}{M}}\approx 10.896{\rm {\ hr}}^{2}{\rm {g\ }}{\rm {cm}}^{-3}{\frac {V}{M}}.}
  

elde ederiz.
Astrofizikte pek çok uzunluk parsek (pc) cinsinden ifade edilir. Eğer G'yi parsek cinsinden yazarsak;

  
    
      
        G
        ≈
        4.302
        ×
        
          10
          
            −
            3
          
        
        
          
             
            p
            c
          
        
        
        
          M
          
            ⊙
          
          
            −
            1
          
        
        
        
          
            
              (
              k
              m
              
                /
              
              s
              )
            
          
          
            2
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle G\approx 4.302\times 10^{-3}{\rm {\ pc}}\,M_{\odot }^{-1}\,{\rm {(km/s)}}^{2}.\,}
  

elde ederiz.

Tabanca Yıldızı (İngilizce'de Pistol Star), Samanyolu Gökadası'nın bilinen aydınlatma gücü en yüksek yıldızlarından bir mavi üstündevdir. Galaksi merkezi'nde bulunan Beşiz Kümesi içindeki pek çok büyük kütleli genç yıldızdan birisidir. İsmini aydınlatmış olduğu Tabanca Bulutsusu'ndan alır. Yıldız, Yay takımyıldızı içinde yaklaşık olarak 25.000 ışık yılı uzaklıkta yer almaktadır. Yıldızlararası tozun soğurucu etkisiyle gizlenmemiş olsaydı, 4. kadirden bir yıldız olarak çıplak gözle gözlemlenebilecekti.

Gökadamız, Tabanca Yıldızı'nın bulunduğu konum nedeniyle yüzeyinden saldığı bu muazzam ışığı engellemektedir. Öyle ki, yeryüzündeki en güçlü optik teleskoplar bile Tabanca Yıldızı'nı görsel bölgede görüntüleyemezler. Ancak, yaydığı kızılötesi ışığın en fazla %10'u Dünya'ya ulaşabilmektedir. Bu sayede onu ancak algılama yeteneği yüksek kızılötesi dedektörlerle donatılmış teleskoplarla görebiliriz. Bundan dolayı, varlığı ilk kez 1990 yılı başlarında Dünya'da bulunan teleskoplara takılı bu tür bir dedektörle tespit edilebilmiştir.
Tabanca Bulutsusu içerisindeki bu dev yıldızın ilk belirgin görüntüsü 13 Eylül 1997'de Hubble Uzay Teleskobu'yla elde edildi. Yıldız, gözle görülemeyen ışınımının kızılötesi ışınımı algılayan bir dedektör sayesinde görüntülenebilmiştir. Başlıktaki bu yıldıza ait fotoğraf, gerçekte onun çıplak gözle görülebileceği görüntüsü değildir. Bilim adamları, renk çevirimi denilen bir tekniği kullanarak, hedeflenen cismi olduğu gibi görmeye çalışmaktadırlar.

Yaklaşık 4 milyon yıllık yaşı süresince güneş kütlesinin on beş katı kadarlık bir maddeyi püskürterek kendisini çevreleyen dev bulutsuyu oluşturmuştur. Bulutsunun, Tabanca Yıldızı ile aynı kimyasal kompozisyona sahip olduğunun tespiti bunu destekleyen bir diğer önemli bulgudur. Tabanca Bulutsusu o kadar yaygındır ki, Güneş'e en yakın yıldız olan Alfa Centauri arasındaki mesafe kadar bir boşluğu kaplamaktadır. Yani boyutu yaklaşık 4 ışık yılı (40 trilyon km) dır. Benzer bir yapı gökadamızın bir başka üstündev yıldızı olan Eta Carinae çevresinde de mevcuttur. İlginç olan şudur ki; yapılan hesaplamalara göre Tabanca Yıldızı'nın ilk oluştuğu andaki kütlesi teorik üst limiti (100 güneş kütlesini) aşmaktadır. Gök bilimciler, bu kadar aşırı bir kütleye sahip bir yıldızın gökada merkezine yakınlığının tesadüf olmadığına dikkat çekmektedirler. Tabanca Yıldızı'na ilişkin bulgular, yıldız oluşum sürecinde bize model oluşturan Güneş'ten daha yüksek kütleli yıldızların gökada merkezi civarında oluşmaya meyilli olduklarını göstermektedir.
Tabanca Yıldızı'nın kütlece güneşten yaklaşık 150 kez daha büyük olduğu hesaplanmaktadır. Çapının ise yaklaşık olarak 400 milyon km olabileceği tahmin edilmektedir ki bu değer onun Güneş'in bulunduğu noktada olması durumunda Dünya'yı içine alabileceğini göstermektedir. Oluşturduğu yıldız rüzgarı, Güneş'ten 10 milyar kat daha güçlüdür. Yaşı ve geleceği tam olarak bilinmemektedir ancak, 1 ile 3 milyon yıl içerisinde yaşamının bir süpernova veya üstünnova olarak sonlanacağı tahmin edilmektedir. İlk bulgular, Güneş'ten 100 milyon kat fazla güç üreten bu yıldızın bilinen aydınlatma gücü en yüksek yıldız olabileceğini düşündürmüştür. Tabanca Yıldızı, tıpkı Eta Carinae gibi parlak mavi değişenler sınıfına dahil edilmektedir. Bu özellikleri nedeniyle bir değişen yıldız olarak V4647 Sgr adıyla da anılır.

Eta Carinae
LBV 1806-20
En aydınlık yıldızlar dizini
Beşiz Kümesi
Wolf-Rayet yıldızı

NASA Discovery press release, Oct 7, 19977 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Pistol Star Fact Sheet16 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Further details on the Pistol Star from hubblesite.org23 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"The Pistol Star", Donald F. Figer et al. (İngilizce)
Tim Thompson about the Pistol Star30 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

VY Canis Majoris ya da bilinen adıyla VY CMa, Büyük Köpek Takımyıldızı'nın içinde bulunan ve evrendeki bilinen en büyük yıldızlardan birisi olmasıyla beraber bir kızıl üstündev yıldız. Yarıçapı 1.420±120 güneş yarıçapı genişliğindedir. Ayrıca, aydınlatma gücü en yüksek yıldızlardan biri olan VY CMa, Dünya'dan yaklaşık 3.840 ışık yılı uzaktadır. Çift veya çoklu yıldız sistemlerinde bulunan çoğu yıldızın aksine, VY CMa tekil bir yıldızdır ve herhangi bir yıldızsal yoldaşı bulunmamaktadır. Bu yıldız yarıdüzenli değişen olarak kategorilendirilmiştir ve 2.000 günlük bir yörünge süresi vardır.

VY Canis Majoris'in bilinen ilk kaydı Fransız astronom Jérôme Lalande'ın 7 Mart 1801 tarihli yıldız kataloğundadır. Bu katalog VY CMa'nın kadrini 7. derece olarak vermektedir. 19. yüzyılda sürdürülen çalışmalar 1850'den bu yana yıldızın kadrinin giderek azaldığını ortaya çıkarmıştır. VY CMa, 1847'den beri bir kızıl yıldız olarak bilinmektedir.
19. yüzyıl boyunca gözlemciler VY CMa'ya 6 ayrı tamamlayıcı ölçmüşlerdir ve bu bulgularından hareketle VY CMa'nın bir çoklu yıldız sistemine ait olabileceğini belirtmişlerdir. Ama artık biliniyor ki bu ayrı tamamlayıcı olarak tanımlanan elementler, yıldızı saran bulutsunun parlak alanlarıdır. 1957'deki gözlemler ve 1998'deki yüksek çözünürlüklü resimlemeler VY CMa'nın herhangi bir yoldaş yıldızı olmadığını göstermiştir.
VY Canis Majoris, yaklaşık 3.500 K olan etkili ısısı ile aydınlatma gücü yüksek bir M yıldızıdır. Bu durum onu Hertzsprung-Russell diyagramında sağ üst köşeye yerleştirir. Kütleye göre H-R diyagramına bakarsak, anakol boyunca VY CMa yaklaşık 30 - 40 M☉ kütlesi ile bir O yıldızı olmalıydı.

Minnesota Üniversitesi profesörü Roberta M. Humphreys, VY CMa'nın yarıçapının 1800-2.100 güneş yarıçapı genişliğinde olduğunu ileri sürüyor. Boyutunun daha iyi anlaşılabilmesi için, eğer VY Canis Majoris'i Güneş'in yerine koyarsak VY CMa yaklaşık Satürn'ün yörüngesine kadar bir alan kaplar. Yarıçapı için üst limit olan 2.100 güneş yarıçapını kabul edersek, ışığın yıldızın yüzeyinde tam bir tur atması için 8 saat gerekir; bu süre Güneş'te 14,5 saniyedir. VY Canis Majoris'in içini doldurmak için 7.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 (7 Desilyon)'dan fazla Dünya gerekir. VY CMa'nın çapı yaklaşık 3.063.500.000 kilometredir. VY CMa, Güneş'in yerine konulunca Jüpiter'in yörüngesine ulaşan boyutuyla VV Cephei A'dan %15 daha büyüktür. Eğer saatte 980 km hızla giden bir uzay mekiği VY Canis Majoris'in etrafında bir tur atmak isteseydi bu tur yaklaşık 1100 yıl sürerdi (?). Eğer dünyayı 1 cm çapında var sayarsak, VY Canis Majoris yıldızının çapı 6,5 km büyüklüğünde olurdu. Eğer Dünya'dan VY CMa'ya 2000 KM hız yapan bir uzay mekiği ile gitmek istesek bu yaklaşık 10 bin trilyon yıl sürerdi.

2006'da Profesör Humphreys VY CMa'nın izgesel enerji dağılımını ve uzaklığını kullanarak yıldızın aydınlatma gücünü ölçmeyi denedi. Yıldızdan yayılan radyasyonun çoğu, yıldızı çevreleyen bulut tarafından yeniden işlendiğinden dolayı Profesör Humphreys tüm bulutsunun üzerindeki toplam akıntıyı bütünleştirdi ve VY CMa'nın aydınlatma gücünü 4,3×10 üssü 5 L☉ olarak buldu.

VY Canis Majoris: The Astrophysical Basis of Its Luminosity (pdf) 23 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Roberta M. Humphreys, 13 Ekim 2006

Yörünge periyodu, yörünge süresi veya orbital periyot, astronomik bir cismin yörüngesini tamamlaması için gereken süredir.

        T
        
      
    
    {\displaystyle T\,}
  
: yörünge süresi

  
    
      
        T
        =
        2
        π
        
          
            
              a
              
                3
              
            
            
              /
            
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle T=2\pi {\sqrt {a^{3}/\mu }}}
  

ve

  
    
      
        μ
        =
        G
        M
        
      
    
    {\displaystyle \mu =GM\,}
  
 (standart yer çekimi parametresi)
Burada

  
    
      
        a
        
      
    
    {\displaystyle a\,}
  
 yörüngenin ana eksenidir (km),

  
    
      
        μ
        
        
      
    
    {\displaystyle \mu \!\,}
  
 standart yer çekimi parametresidir,

  
    
      
        G
        
      
    
    {\displaystyle G\,}
  
 yer çekimi sabitidir,

  
    
      
        M
        
      
    
    {\displaystyle M\,}
  
 merkezî objenin kütlesidir (kg).

Yıldız kümeleri veya yıldız bulutları, öz kütleçekimiyle bir arada tutulan büyük yıldız gruplarıdır. İki ana yıldız kümesi türü belirlenmiştir: Küresel kümeler, kütleçekimsel olarak bağlı on bin ila milyonlarca yaşlı yıldızın oluşturduğu sıkı gruplardır, açık kümeler ise genellikle birkaç yüzden az üye içeren, daha gevşek kümelenmiş ve çoğunlukla çok genç yıldızların oluşturduğu gruplardır. Açık kümeler, gökada içinde hareket ederken dev moleküler bulutların çekim etkisiyle zamanla dağılır, fakat küme üyeleri artık çekimsel olarak bağlı olmasalar da uzayda genel olarak aynı yönde hareket etmeye devam ederler; bunlara yıldız topluluğu, bazen de hareketli grup denir.
Çıplak gözle görülebilen yıldız kümeleri arasında Ülker, Boğa ve 47 Tucanae sayılabilir.

Küresel yıldız kümeleri 10,000'den birkaç milyon yıldızın yaklaşık olarak küresel bir yapıya bürünmüş halidir. 10 ila 30 ışık yılı mesafesindeki bir bölge içindedirler. Genel olarak çok yaşlı Popülasyon II yıldızlarını içerirler. Evrenin kendisinden sadece birkaç yüz milyon gençtirler. Çoğunlukla sarı ve kırmızı yıldızlardır. Kütleleri iki güneş kütlesinden daha azdır. Bu tür yıldızlar kümeler içinde baskındır çünkü daha sıcak ve çok daha fazla kütleye sahip yıldızlar süpernova olarak patlamışlardır veya sonradan beyaz cüce olmak üzere gezegenimsi bulutsuya doğru evrimleşmişlerdir. Birkaç nadir mavi yıldız da küresel kümelerde bulunur. Kendi yoğun iç bölgelerinde  yıldız birleşmeleri sonucu oluştuğu düşünülüyor. Bu yıldızlar mavi başıboşlar olarak da bilinir.
Bizim galaksimizde, küresel yıldız kümeleri  yaklaşık olarak küresel biçimde galaksi halesinde, galaksi merkez erafında, oldukça eliptik yörüngelere dağıtılmışlardır. 1917 yılında, astronom Harlow Shapley küresel kümelerin dağılımına bakarak Güneş'in  galaksi merkezine olan  mesafesini tahmin etmeyi başardı. Daha önce, Samanyolu içinde Güneş'in konumu iyi belirlenememişti.
Yakın zamana kadar, küresel yıldız  kümeleri  astronomide  büyük bir gizeme neden oldu. Yıldız evriminin teorilerinin, küresel yıldız kümeleri arasındaki en yaşlı  üyeleri için verdiği  yaş evrenin tahmin edilen yaşından  daha büyük. Ancak, Hipparcos uydusu kullanılarak küresel yıldız kümelerinin mesafesini ölçmek için  yapılan  gelişmiş ölçümler ve Hubble sabitinin giderek artan hassasiyetteki doğru ölçümleri  paradoksu yeniden  çözdü. Evrene yaklaşık 13 milyar yıl yaş verdi ve en yaşlı yıldızlara birkaç yüz milyon yıl yaş verdi.
Böyle Samanyolu gök adasındaki Westerlund 1 gibi  Süper yıldız kümeleri küresel yıldız kümelerinin habercisi olabilir.
Bizim galaksimiz yaklaşık 150 küresel yıldız kümesine sahiptir. Bunlardan bazıları Samanyolu gök adası tarafından bozulmuş küçük galaksiler tarafından yakalanmış olabilir. Küresel yıldız kümesi M79 için durumun böyle olduğu görülüyor. Bazı galaksiler küresel yıldız kümeleri açısından  çok zengindir. Örneğin dev eliptik gökada M87 binin üzerinde küresel yıldız kümesi içerir.
Küresel yıldız kümelerinden en parlak olan  birkaç tanesi  çıplak gözle görülebilir. Omega Centauri en parlak olanlarından biridir. Antik çağlardan beri bilinmektedir  ve teleskobik yaşından önce bir yıldız olarak kataloglanmıştır. Kuzey yarımküredeki en iyi bilinen küresel yıldız  kümesi  M13'tür (alçakgönüllülükle Herkül'deki Büyük Küresel Yıldız Kümesi  olarak adlandırılır).

2005 yılında, astronomlar Andromeda Galaksisi içinde tamamen yeni bir tip yıldız kümesi  keşfetti. Birçok yönden küresel yıldız kümelerine benzerdir (daha az yoğun olmasına rağmen). Şu anda, Samanyolu içinde  keşfedilen herhangi bir ara küme (ayrıca genişletilmiş küresel kümeler olarak da bilinir) yok. Andromeda galaksisinde keşfedilen üç küme M31WFS C1, M31WFS C2 ve M31WFS C3'dir.
Bu yeni keşfedilmiş yıldız kümeleri yüzbinlerce yıldız içerir. Küresel yıldız kümelerinde bulunabilecek yıldız sayısıyla benzerdir. Kümeler aynı zamanda  küresel kümelele başka özellikler de paylaşır. Örneğin yıldız popülasyonu ve metallik. Onları küresel yıldız kümelerinden ayıran özellikleri çok daha büyük olmalarıdır, birkaç yüz  ışık yılı mesafesinde ve yüzlerce kat daha az yoğundur. Yıldızlar arasındaki mesafe, yeni keşfedilen genişletilmiş kümeler içinde çok daha büyüktür. Parametrik olarak, bu kümeler (düşük karanlık madde) küresel küme ve (karanlık madde-egemen) cüce küresel galaksinin arasında bir yerdedir.
Henüz bu kümelerin nasıl oluştuğu bilinmemektedir, ancak oluşumları  küresel yıldız kümeleri bu ile ilişkili olabilir. Samanyolu değil sahipken M31 gibi kümeleri vardır neden henüz bilinmemektedir. Neden M31 bunun gibi kümelere sahipken Samanyolu'nun bu kümelere sahip olmadığı henüz bilinmiyor. Ayrıca başka bir galaksinin bu tip kümeler içerip içermediği bilinmemektedir. Ancak M31'in bu kümeleri içeren  tek galaksi olması pek olası değildir.

Açık yıldız kümeleri, küresel yıldız kümelerinden çok farklıdırlar. Küresel olarak dağılmış yıldız grubunun aksine galaktik düzleme sınırlandırılmıştır ve neredeyse spiral kollarıyla birlikte bulunurlar. Genel olarak genç objelerdir, birkaç on milyon yaşındadırlar. Örneğin, Messier 67 (en yakın ve en çok gözlenen yaşlı açık yıldız kümesi) gibi birkaç milyar yıl yaşında olan nadir istisnalar dışında. Orion Bulutsusu gibi  H II bölgesinden oluşurlar.
Açık kümeler genellikle birkaç yüz yıldız içerir. Yaklaşık 30 ışık yılı bir bölge  içinde bulunur. Küresel yıldız kümeleri ile karşılaştırıldığında  daha az yoğun yıldız içerir. Çok daha az kütleçekim kuvveti ile  bağlıdırlar. Ve zaman geçtikçe dev moleküler bulutlar ve diğer kümelerin kütleçekim etkisiyle  bozulur. Küme üyeleri arasındaki yakın karşılaşmalar da buharlaşma fırlatmaları ile sonuçlanabilir.

Turizm ya da gezim, dinlenmek, eğlenmek, görmek ve tanımak gibi amaçlarla yapılan geziler ve bir ülkeye veya bir bölgeye gezmen (turist) çekmek için alınan ekonomik, kültürel, teknik önlemlerin, yapılan çalışmaların tümüdür. 
Turistik gezi, insanların sadece bir yerden bir yere gitmesi değil kültürel, ekonomik ve toplumsal olarak da iletişim içinde olmalarıdır. Turizm sayesinde insanlar hem diğer ülkelerin, hem kendi ülkelerinde yaşadıkları bölgenin dışındaki güzelliklerin, hem de geçmişte yaşamış olan insanların bırakmış oldukları kültürel mirasın farkına vararak, gelecek kuşaklara daha yaşanılabilir bir dünya bırakmanın gerekliliğine inanarak hayata farklı açılardan bakabilirler. Turistler gittikleri ülke ya da bölgede gördükleri yerler karşılığında o yöre halkına para kazandırırlar. Yani turizm ziyaret edilen ülke ve bölgenin ekonomisine büyük bir maddi katkı sağlar. Turizm açısından Türkiye'ye en çok Antalya ve Bodrum gelir kazandırır.
Turizm sözcüğü ilkin 21. yüzyılda bazı İngilizlerin Avrupa'ya yaptığı yolculuklar için kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bu eylem, dünya çapında yaygınlık kazanınca, turizm sözcüğü de dilden düşmez olmuştur. Eskiden yalnız zengin ve aylak kimselerin yaptığı bu geziler, ulaşım kolaylıklarının sürekli olarak gelişmesi (hız, konfor ve güvenlik gibi) ve kısa zamanda herkesin tatil yapmasını sağlayan toplumsal gelişmeler (oteller, moteller, kamp yerleri, tatil köyleri vb) sonucunda gittikçe çoğalmıştır.
Turistlerin barınmaları, eğlenip dinlenmeleri için yapılan oteller, moteller, pansiyonlar, plajlar, lokanta ve gazinolar, kamp alanları, eğlence yerleri, spor ve avcılık tesisleri, kaplıcalar birer turizm kurum veya kuruluşudur. Bu kurumların sayısı, konforu, personelinin güler yüzlülüğü, buralara ulaşım kolaylığı turist akımını artırır. Turizmi arttıran bir başka bir etmen de tarihi anıtların bolluğudur. Eski kent harabeleri, ünlü anıtlar (camiler, kiliseler, açık hava tiyatroları, müzeler vb...) her zaman insanların ilgisini çekmiştir. Bunların yanı sıra doğa güzellikleri de önemli bir ilgi kaynağıdır. Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) turizm gelirlerinin her yıl %4 oranında artış gösterdiğini belirtmiştir.

Eğitim turizmi
Sağlık turizmi
Gastronomi turizmi
Tarihi turizm
Spor turizmi
Dini turizm
Kültür turizmi
Deniz turizmi
Seks turizmi

Turizm türleri listesi
Turizm coğrafyası
Dünya Turizm Sıralaması
Rehber

Karboksilik asitler karboksil grubu olan organik asitlerdir, -C(=O)OH formülüne sahiptirler, bu genelde -COOH veya CO2H olarak da yazılır. Karboksilik asitler Bronsted asitleridir, yani proton vericileridir. Karboksilik asitlerin tuz ve anyonlarına karboksilat denir. Karboksilik asitler, esterlerle fonsiyonel grup izomeridirler. Karboksilik asitlerin en basit dizisi alkanoik asitlerdir, R-COOH formülüyle gösterilirler, R bir hidrojen atomu veya bir alkil grubuna karşılık gelir. Bileşiklerde birden fazla karboksilik asit grubu bulunabilir.

Karboksilik asitler polar moleküllerdir ve birbirleriyle hidrojen bağları kurarlar. Yüksek sıcaklıkta, buhar fazında, karboksilik asit molekülleri çiftler (dimer) halinde bulunurlar. Kısa karboksilik asitler (1-4 karbonlu) suda çözürler, daha uzun olanları ise alkil zincirin gittikçe artan hidrofobik özelliği yüzünden çok daha az çözünürler. Eter ve alkol türü daha az polar çözücülerde çözünme eğilimleri vardır.
Karboksilik asitler tipik olarak zayıf asitlerdir, yani sadece kısmen H+ katyonu ve RCOO− anyonlarına ayrışırlar. Örneğin, oda sıcaklığında suda çözünmüş asetik asit molekülerinin yalnızca % 0.02 ayrışmış durumdadır.
Karboksilik asitler zayıf asitler olduklarından suda her iki biçimleri arasında bir denge oluşur:

RCOOH ↔ RCOO- + H+
Karboksilik asitlerin asitlikleri hem asit halin, hem de eşlenik (konjüge) bazın kararlılığı ile açıklanabilir.

Karboksilik asitlerin asitliği, iki elektronegatif oksijen atomunun O-H bağını çevreleyen elektron bulutunun şeklini bozarak bu bağı zayıflatması ile, endüktif etkiler ile açıklanabilir. Zayıf O-H bağı asit molekülünün daha az kararlı olmasına neden olur ve hidrojen atomunun daha kolay ayrışıp H+ iyonu salmasına neden olur. Asit karasız olduğu için denge sağa kaymış durumdadır.
Ek elektronegatif atom veya grupların, R grubu üzerinde bulunana klor veya hidroksil gibi, benzer ama daha zayıf etkileri olur. Bu grupların varlığı endüktif etki sonucu asitliği artırır. Örneğin (üç -Cl grubu olan) trikloroasetik asit, laktik asitten (bir -OH grubu olan)daha kuvvetli bir asittir, o da asetik asitten (hiç elektronegatif parçası olmayan) daha kuvvetlidir.

Karboksilik asitler kızıl ötesi spektroskopisi ile kolaylıkla tanınabilirler. 1680 ile 1725 cm−1 arasında keskin bir C=O gerilmesi vardır, ayrıca karboksil grubununun kendine has O-H gerilmesi 2500 ile 3000 cm−1 arasında yayvan bir tepe olak belirir.
1H NMR spektrometresinde hidroksil hidrojeni 10-13 ppm bölgesinde görünür, ama eser miktarda su ile değişim yüzünden ya genişlemiş olur ya da hiç gözlemlenmez.

Kısa düz zincirli alifatik karboksilik asitler ve C18'e kadar uzunluktaki çift sayılı karbonlular ticarî olarak sağlanabilir. Örneğin, asetik asit karbon monoksitin metanol karbonilasyonu ile üretilir. Daha uzun karboksilik asitler ise bitki veya hayvan kaynaklı trigliseritlerin hidrolizinden elde edilir.
Sirke, asetik asidin derişik bir çözeltisidir, biyolojik olarak, etanolun fermantasyonu yoluyla üretilir.

Karboksilik asitler birincil alkol ve aldehitlerin, Jones ayracı, potasyum permanganat veya sodyum klorit gibi kuvvetli yükselgenlerle yükseltgenmesi ile üretilebilir. Ayrıca olefinlerin potasyum permanganat veya potasyum dikromat ile oksidatif parçalanması yoluyla da üretilebilirler. Özellikle bir benzen halkasındaki herhangi bir alkil grubu, zincir uzunluğu her ne olursa olsun, bir karboksilik aside tamamen yükseltgenir. Benzoik asidin endüstriyel olarak toluenden sentezlenme yöntemi buna dayalıdır.
Karboksilik asitler ayrıca, asit veya baz eklenerek, nitrillerin, esterlerin veya amidlerin hidrolizi ile de elde edilebilirler. Ayrıca karbon dioksit üzerine etki edecek bir Grignard ayracı ile de hazırlanabilirler, ama bu yöntem endüstride kullanılmaz.
Karboksilik asitler asağıdaki tepkimelerle de oluşabilirler:

Bir aldehitin Cannizaro tepkimesi ile disproporsiyonu
Diketonların benzilik asit düzenlenmesi ile düzenlenmesi
Haloform tepkimesinde metil ketonların halojenasyon ve ardından hidrolizi ile
Benzoik asitlerin oluşumunda yer alan daha ender bazı tepkimeler, nitrobenzenlerden von Richter tepkimesi ve fenollerden Kolbe-Schmitt tepkimesidir.

Karboksilik asitler bazlar ile tepkiyip karboksilat tuzları oluştururlar, hidroksildeki hidrojen bir metal katyonu ile yer değiştirir. Böylece, örneğin sirkede bulunan asetik asit, sodyum bikarbonat ile reaksiyona girip sodyum asetat, karbon dioksit ve su oluşturur:

CH3COOH + NaHCO3 → CH3COONa + CO2 + H2O
Karboksilik asitler alkol ve aminlerle tepkiyip ester ve amidler oluştururlar. Diğer alkol ve fenoller gibi karboksilik asitlerdeki hidroksil de, tionil klorür kullanılarak klor atomuyla yer değiştirip asil klorürler oluşturabilir.
Karboksilik asitler lityum aluminyum hidrit veya boran ile indirgenip birincil alkoller oluşturabilirler ancak bu tepkimelerden birincisi yavaştır. Esterler daha kolay indirgenebilirler, bu yüzden asitlerin indirgenmeden evvel esterleştirilmesi genelde daha mümkündür.
Tüm karbonil bileşikler gibi α-karbondaki protonlar da keto-enol totomerizasyonu ile ayrılmaya müsaittir. Böylece, Hell-Volhard-Zelinsky halojenasyonu ile alfa karbon kolayca halojenleşebilir.

Arndt-Eistert sentezi karboksilik aside bir α-metilen grubu dahil eder.
Curtius düzenlemesi karboksilik asitleri isosiyanatlara dönüştürür.
Karboksilik asitler Hunsdiecker tepkimesi ile dekarboksile olurlar.
Dakin-West tepkimesi bir amino asidi ona karşılık gelen amino ketona dönüştürür.
Barbier-Wieland bozunumunda alifatik karboksilik asidin alfa metilen grububir dizi adımla ayrılır, böylece sincir kısalması meydan gelir.
Bir bileşiğe bir karboksilik grubun eklenmesine karboksilasyon denir; onun çıkartılmasına da dekarboksilasyon. Bu tepkimeleri katalizleyen enzimlere karboksilaz (EC 6.4.1) ve dekarboksilaz (EC 4.1.1) denir.

Karboksilat anyonu R-COO- genelde -at eki ile adlandırılır, dolayısıyla, örneğin, asetik asitinin iyonuna asetat denir. IUPAC adlandırma sisteminde karboksilik asitlerin -oik asit eki olur (örneğin oktadekanoik asit). Genel kullanımda ek genelde -ik asit şeklindedir (örneğin stearik asit).
Bazı karboksilik asit sınıflarının temsilcileri aşağıda listelenmiştir:

Kısa zincirli doymuş asitler
Formik asit (metanoik asit) - HCOOH, arı ve karınca sokmalarında bulunur
Asetik asit – CH3COOH, sirkede bulunur
Propionik asit (propanoik asit) – CH3CH2COOH
Orta zincirli doymuş monokarboksilik asitler
Valerik asit (pentanoic acid) – C5H11COOH
Enantik asit (heptanoic acid) – C6H13COOH
Pargonik asit (nonanoic acid) – C8H17COOH
Kısa zincirli doymamış monokarboksilik asitler
Akrilik asit (2-propenoic acid) – CH2=CHCOOH, polymer sentezinde kullanılır
Yağ asitleri– orta ve uzun alkan zincirli, bir karboksil gruplu asitler.
Butirik asit (butanoic acid) – CH3CH2CH2COOH, ekşimiş terayağında bulunur
Laurik asit (dodecanoic acid) – CH3(CH2)10COOH, hindistan cevizinde bulunur
Dokoheksanoik asit
Eikosapentanoik asit
Amino asitler– proteinlerin yapı taşları
Keto asitler– keton grubu taşırlar
Pirüvik asit
Asetoasetik asit
Aromatik karboksilik asitler
Benzoik asit– C6H5COOH. Sodyum benzoat, benzoik asidin sodyum tuzu, gıda koruyucusu olarak kullanılır
Salisilik asit– çoğu deri bakım ürününde kullanılır
Dikarboksilik asitler - iki karboksilik grubu vardır
Aldarik asit - şeker asitleri ailesi
Oksalik asit - çoğu gıdada bulunur
Malonik asit
Malik asit - elmalarda bulunur
Suksinik asit - sitrik asit döngüsünün bir parçası
Glutarik asit
Adipik asit - naylon üretmekte kullanılan monmer
Trikarboksilik asit - üç karboksil grubu vardır
Sitrik asit - turunçgillerde bulunur
Alfa hidroksi asitler - hidroksi grubu vardır
Laktik asit (2-hidroksipropanoik asit) – ekşi sütte bulunur

Anizoil klorür

Bütirik asit (Yunanca βουτυρος, tereyağı), sistematik adıyla butanoik asit, 4 karbonlu, renksiz, karakteristik kokulu düz zincirli bir alkil karboksilik asittir. Kimyasal formülü CH3CH2CH2CO2H olan bu asit doymuş yağ asididir. Suda çözünebilir ve odada hafif uçucudur. Bütirik asitin tuzları ve esterlerine bütiratlar ya da bütanoatlar denir. Endüstriyel kimyada yaygın olarak kullanılır. Memelilerin kolonları için önemli bir bileşendir. Bütirik asidin gliserit hâli tereyağında %3-4 oranında bulunur.

Bütirik asit, ilk kez 1814 yılında Fransız kimyager Michel Eugène Chevreul tarafından saf olmayan bir biçimde keşfedilmiştir. 1818 yılında ise Chevreul, bu maddeyi yeterince saflaştırarak özelliklerini belirlemiştir. Ancak, Chevreul bu erken bulgularını yayımlamak yerine araştırmalarını Paris'teki Bilimler Akademisi'nin sekreterine yazılı olarak sunmuştur. Ayrıca Fransız kimyager Henri Braconnot da tereyağının bileşimi üzerine araştırmalar yapıyor ve yayımlıyordu. Bu da keşiflerin önceliği konusunda tartışmalara yol açmıştır. 1815 yılına kadar Chevreul, tereyağının kokusuna neden olan maddeyi bulduğunu iddia ediyordu. 1817'de, bütirik asit ile ilgili bazı bulgularını yayımlayarak bu maddeyi adlandırmıştır. Ancak, bütirik asidin özelliklerine dair detaylı çalışmasını ancak 1823'te yayımlayabilmiştir. Bütirik asidin ismi, ilk kez bulunduğu madde olan "tereyağı" anlamına gelen βούτῡρον (butyron) kelimesinden alınmıştır. Latince’deki butyrum (veya buturum) kelimesi de benzer bir anlam taşır.

Enterobacter  Gram negatif, fakültatif anaerobik, çubuk şeklinde, spor oluşturmayan, Enterobacteriaceae familyasına ait bakteri cinsidir. Enterobacterales takımının tip özelliklerini taşıyan cinsidir. 20 türü bulunmaktadır. Yakın zamanlı çalışmalarla bu cinse ait bazı türler farklı cinsler altında sınıflandırılmıştır, örneğin E. aerogenes, Klebsiella aerogenes olarak değiştirilmiştir. Bu cinsin klinik öneme sahip tek türü E. cloacae'dir.
Bu cinse ait bakterilerin bazı suşları patojeniktir ve bağışıklığı baskılanmış (genellikle hastanede yatan) kişilerde ve özellikle mekanik ventilasyon hastalarında fırsatçı enfeksiyonlara neden olurlar. En sık enfeksiyona neden oldukları organlar, idrar ve solunum yollarıdır. Enterobacter cinsi, koliform bakteriler grubunun bir üyesidir. Grubun en bilinen üyesi olan Escherichia coli'nin aksine fekal koliform (veya termotolerant koliformlar) değildirler. Bazıları quorum sensing özelliği gösterirler.
Araştırmacılar 2018'de Uluslararası Uzay İstasyonunda (ISS) nonpatojen Enterobacter bugandensis bakteri suşları tespit ettiler ve astronotlara sağlıklı bir ortam sağlamak için ISS üzerinde bu mikroorganizmaların dikkatle izlenmesi gerektiğini bildirdiler.

Enterobacter cinsi bakteriler, safra tuzları içeren besiyerinde, 35-37 °C'de 48 s. inkübasyon ile laktozu fermente ederek gaz oluştururlar. Oksidaz ve indol testleri negatif, üreaz ise değişkendir.

Tedavi, antibiyotik direnci durumuna göre düzenlenir. Enterobacter huaxiensis ve Enterobacter chuandaensis, özellikle antibiyotiklere direnç gösterebilen, yakın zamanda keşfedilmiş iki türdür.
Β-Laktam antibiyotik grubundan, dördüncü nesil bir sefalosporin olan Cefepime ve karbapenem grubundan Imipenem genellikle tercih edilen antibiyotiklerdir. Amikasin gibi aminoglikositlerin de çok etkili olduğu bulunmuştur.  Kinolonlar da etkili bir alternatif olabilirler.

Yakın zamanda yapılan bir araştırma, morbid obez bir bireyin bağırsaklarında bulunan Enterobacter cloacae B29 suşunun, hastanın obezitesine katkıda bulunmuş olabileceğini göstermiştir. Hastanın bağırsaklarındaki E.cloacae B29 bakteri yükünün % 35''ten, tespit edilemeyecek seviyelere düşürülmesi, paralel olarak endotoksin yükünde azalma ve buna eşlik eden önemli seviyede kilo kaybı ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca, hastadan izole edilen aynı bakteri suşunun, yüksek yağlı bir diyetle beslenen C57BL/6J farelerinde obezite ve insülin direncini arttırdığı gösterilmiştir. Araştırmacılar, E. cloacae B29'un, endotoksin kaynaklı ve enflamasyon ilişkili bir mekanizma yoluyla, insanlarda obeziteye katkıda bulunabileceğini öne sürmektedir.

Enterobacteriaceae, Salmonella ve Escherichia coli gibi ünlü hastalık etkenlerini de içeren büyük bir bakteri ailesidir. Genetik araştırmalar, bu aileyi, Proteobacteria şubesine koyar. Enterobacteriales takımının içinde yer alan tek familyadır. Bilimsel yayınlarla doğrulanmış 32 cinsi mevcuttur.
Bu familyanın içinde enfeksiyon hastalıklarına yol açan zararlı cinslere rastlandığı gibi gıda ve ilaç endüstrilerinde kullanılan yararlı cinsler de vardır. Bazı cinsler organik maddelerin doğada çürümesine yardım eder, birçoğu ise insan ve diğer hayvanların normal bağırsak florasını oluştururlar.

Enterobakterileri tanımlamak için klasik olarak belirlenmiş yedi kıstas vardır. Ancak yeni taksonomi yöntemleri (ribozomal RNA dizinlerinin karşılaştırılması) ile bakteri sınıfları yeniden düzenlenmiş, bunun sonucu bazı cinsler bu kıstaslara artık uymamaktadır:

Gram-negatif özellikli, spor oluşturmayan, çomak şekilli (basil) bakteriler (genelde boyları 1-5 μm civarındadır).
Kolay kültürlenme (özel gereksinimlerinin olmaması)
Oksidaz negatif (Pleisomonas hariç) ve genelde katalaz positif (Shigella dysenteriae haricinde).
Nitrat redüktaz pozitif (nitratı nitrite indirgeyebilme).
Seçmeli (fakültatif) anaerob (oksijen varlığında da, yokluğunda da büyüyebilme).
Glikoz fermantasyonu yapabilme (gaz üretimi olabilir de, olmayabilir de).
Çoğu bütün hücre yüzeyine yayılmış flagellaya sahip olmaları sonucu hareketlidirler, birkaç cins ise hareketsizdir. Bu genellemenin bir istisnası Pleisomonas 'tır, bu cinsteki türlerin kutupsal flagellası vardır.
Bu familyayı oluşturan cins ve türleri ayırt etmek için tanımlanmış ayrıntılı kıstaslar vardır, örneğin çeşitli şekerlerin fermente edilebilmesi, kükürtlü bileşiklerin üretilebilmesi, bazı metabolik enzimlerin varlığı (β-galaktosidaz, deaminazlar, dekarboksilazlar, gibi), yapabildiği fermantasyon tipi (karışık asit veya 2,3 bütandiol fermantasyonu) gibi. Bu kıstaslarla bilinmeyen bir bakteri türü belli gruplara yerleştirilerek tam kimliği kesinleştirilebilir. Ancak bu grupları oluşturan türler filojenetik anlamda birbirlerine yakın olmayabilirler, çünkü kullanılan kıstaslar klasik bilimsel sınıflandırmada olduğu gibi, sadece fenotipe dayalıdır.

Çok yaygındırlar, bazıları sadece doğada, özellikle nemli ortamlarda bulunurlar. Bu cinslerin çoğu hastalık etmeni türler içerir, bunların neden olduğu hastalıkların ciddiyeti bir suştan öbürüne çok fark edebilir. Bazıları bitki hastalıklarına neden olur, bazıları ise hayvan hastalıklarına.
Bu bakteriler pek çok ekosistemde bulunabilir:

Bazı türler sadece çürümekte olan organik maddeler üzerinde büyürler (saprotroflar). Bunlar nemli ortamlarda, özellikle toprakta, bitkilerin üzerinde, gıda maddelerinde bulunurlar.
Bazıları bitkilerde hastalık yaparlar: Erwinia, Pantoea gibi.
Türlerin büyük çoğunluğu kommensaldirler, insan ve diğer hayvanların bağırsaklarından izole edilebilirler, enterobakter ismi de buradan kaynaklanır.
Genelde bir konak hayvanda da doğada da aynı derecede çoğalmakla beraber bazı türler bir ortama daha iyi adapte olmuş olabilirler.

Genelde insan ve hayvanların bağırsaklarında yaşarlar. Ancak, buna ilaveten derinin nemli bölgelerinde, burun boşluğunda ve kadın üreme kanalında da geçici olarak bulunabilirler.
Enterik bakteriler bağırsak florasının önemli bir bölümünü oluştururlar. Kolon içinde (çekum ile rektum arasında) sayıları çok yüksektir, gıda artıklarının yıkımına ve bağırsak gazlarının oluşumuna katkıda bulunurlar.
Bağırsaklardaki Enterik bakterilerin arasında Escherichia coli türü başta gelir. Aerobik bakterilerin %80'nini oluşturur, dışkıdaki miktarı 108E. coli /gram'dır. Daha düşük sayıda olan diğer türler arasında Proteus ve Klebsiella, daha değişken olarak da Citrobacter, Hafnia, Providencia, Enterobacter cinsleri sayılabilir.

Hastalık yapan enterobakteriler, zorunlu patojenler ve fırsatçı patojenler olarak iki gruba ayrılabilir.

Organizmanın içinde bunların varlığı, sayıları ne kadar olursa olsun anormal sayılır ve genelde bir enfeksiyona yol açarlar. Pislenmiş gıdalarla vücuda giren bu bakteriler bağırsak mukozasına bağlanıp sonra da bağırsak duvarını ötesine geçerek bağırsak sorunlarına yol açarlar. Genelde ağır ishal vakaları olarak kendilerini belli ederler.
Bu gruptaki bazı türler:

Salmonella typhi, tifoya neden olur.
Shigella dysenteriae, bakteriyel dizanterinin etmenidir

Fırsatçı patojenler sağlıklı bir konağı hasta edecek bir özellikleri yoktur. Bağışıklık yetersizliği olan bir konakta ise enfeksiyona yol açarlar. Septisemi, solunum yolu, idrar yolu veya abdominal enfeksiyonlara neden olabilirler.
Bunlar bağırsağın normal florasını oluşturabilirler. Örneğin Escherichia coli (özellikle kadınlarda), örneğin kronik kabızlık durumunda, idrar yolu enfeksiyonuna yol açabilir. Klebsiella pneumonia da bazen solunum yolu enfeksiyonuna yol açabilir.

Saprofit enterobakteriler toprakta, suda bitkilerde ve genelde tüm nemli ortamlarda bulunurlar. Organik maddelerin çürümesine yardım ederler. Bunlarına arasında Proteus türleri (hem saprofit hem kommensal olarak yaşarlar),gram pozitif ve negatifle hiçbir alakaları yoktur yalan söylenmektedirler mikrobiyoloji kitaplarında ayrı başlık altlarındadırlar

Eskiden bu familyaya ait cinsler arasında sayılan Erwinia Erwiniaceae familyasına, Hafnia Hafniaceae familyasına, Proteus Morganellaceae familyasına ve Yersinia Yersiniaceae familyasına taşınmıştır.

Bilim ve Teknik Canlılar Dünyası:Enterik bakteriler
J.P. Euzéby: Dictionnaire de Bactériologie Vétérinaire: Enterobacteriaceae, "Enterobacteriales" [1] (Fransızca)

Glikoliz, glikozun enzimlerle pirüvik asite (pirüvat) kadar yıkılması olayıdır. Bütün canlılarda glikoliz reaksiyonları aynı şekilde gerçekleşir çünkü olaylar için tüm canlılarda aynı enzimler görevlidir. Başlangıçta glikozu aktifleştirmek için 2 ATP (Adenozin tri fosfat) harcanır. Reaksiyonlar sırasında 4 ATP(Adenozin tri fosfat) oluşturulur. 2 NADH meydana gelir. Oluşan NADH'lar oksijenli solunumda elektron taşıma sistemine aktarılır, her birinden 2.5 ATP elde edilir ya da anaerobik glikolizin son ürünü olan laktatı oluşturmak için laktat dehidrogenaz enzimi tarafıdan kullanılır. Oksijensiz solunumda ise NADH'lar son ürün evresinde tekrar yükseltgenerek bir sonraki glikoliz olayında kullanılır. Kısacası glikolizde substrat düzeyinde fosforilasyonla 4 ATP (Adenozin tri fosfat) üretilir. Ve 2ATP harcandığı için net kazanç 2 ATP (Adenozin tri fosfat)'dir. Ancak oluşan 2NADH iyonundan dolaylı olarak 6 ATP(Adenozin tri fosfat)ETS'den kazanılır.
Pirüvik asitin oluşturulmasına kadar kullanılan substratlar bütün canlılarda aynıdır (bazı kemosentetikler hariç). Bu bilgi canlılarda glikoliz reaksiyonlarını kontrol eden kalıtsal yapı ve enzim benzerliğini kanıtlar.
Glikolizde dikkat edilecek noktalardan biri de Fosfofruktokinaz enziminin katalizlediği Fruktoz 6 fosfat'tan Fruktoz 1,6 bifosfat oluşumudur. Bu basamak geri dönüşümsüz hız kısıtlayıcı basamak olup insülin, glukagon ve epinefrin hormonlarının kontrolünde aktive veya inaktive olur. Fruktoz 1,6 bifosfat daha sonra aldolaz enzimi kataliziyle Gliseraldehit 3-fosfat ve Dihidroksiaseton fosfat'ı oluşturur.

Oksijensiz solunum
Fermantasyon
Alkol fermantasyonu
Laktik asit fermantasyonu

Lippincott Illustrated Reviews Biochemistry
Harper's Biochemistry

Glikolizin ardındaki kimyasal mantık

APC/C (anafaz uyarıcı kompleks veya siklozom), hücre döngüsünün metafaz-anafaz geçiş noktasında görevli çokaltbirimli bir kompleks.
Hücre döngüsünün 3 tane önemli kontrol noktası vardır. Bunlardan ilki başlama noktası (mayalarda start point, memelilerde restriction point) adı verilen; geçilmesi, bölünme hazırlıklarının başladığını gösteren kontrol noktasıdır. İkincisi ise G2/M geçiş noktası adı verilen ve mitoza girişi düzenleyen kontrol noktasıdır. Bu kontrol noktaları hücredeki siklin bağımlı kinaz aktivitesine bağlı olarak düzenlenirken hücrenin üçüncü kontrol noktası metafaz-anafaz geçiş noktasının kontrolü protein yıkımı ile düzenlenir.

Metafaz evresinde hücrenin ekvatoral düzleminde dizilen kromatit çiftleri, anafaz evresinin başlamasıyla birbirinden ayrılır ve iğ iplikleri tarafında zıt kutuplara doğru çekilir. Kromatitlerin iki hücreye eşit şekilde paylaştırılabilmesi, her kromatitin kinetokoruna iğ ipliklerinin bağlanmış olmasını gerektirir. Metafaz-anafaz geçiş noktasının en önemli görevi iğ ipliklerinin kromatitlere doğru bir şekilde bağlanıp bağlanmadığını kontrol etmesidir.
Metafaz-anafaz geçiş noktasının birincil aktörü APC/C'dir. E3 ubiquitin ligaz aktivitesi bulunan APC/C, substratlarına uzun ubiquitin zincirleri ekleyerek onları 26S protozomda yıkılmak üzere işaretler. Anafaz uyarıcı kompleksin iki önemli hedefi vardır:

Bunlardan ilki sekurin proteinleridir. Sekurinler, kardeş kromatitleri bir arada tutan kohezinleri korumakla görevlidir. Sekurinlerin yıkımı, beraberinde kohezinlerin de yıkımını getirir ve kardeş kromatitler arasındaki bağ kopar.
İkinci hedef ise S ve M evresinde görev yapan siklinlerdir. Bu siklinler; hücrede mitozun hazırlığını yapmakla, mitozu başlatmakla görevlidir. Anafazdan sonra, mitozdan çıkmak ve stabil bir hal almak isteyen hücre, S ve M siklinlerini yıkıma uğratır ve bu siklinlerin neden olduğu değişimler hücredeki çeşitli fosfatazlar tarafından geri alınır.
Anafaz uyarıcı kompleks aktif hale geçebilmek için sırasıyla Cdc20 ve Cdh1 isimli aktivatörlerle etkileşir. Bu aktivatörler substrat seçimine de yardımcı olur. Cdh1 ve APC/C, G1 evresinde de etkileşimlerini sürdürür ve siklin birikimini engelleyerek hücrenin stabil halini korumasını kolaylaştırır.

Amsterdam Antlaşması, 2 Ekim 1997 tarihinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerce imzalanmış ve 1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması'nın koşullarında köklü değişikler yapmıştır. Antlaşma 1 Mayıs 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Amsterdam Antlaşması, Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerini arttırmış; demokrasi, birey hak ve özgürlükleri, Avrupa Birliği vatandaşlığı gibi konular üzerine yeni vurgular yapmıştır. İşçi çalıştırma; bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanı oluşturulması; ortak dışişleri ve güvenlik politikası ve genişleme hamlesinde birliğin kurumlarına yenilikler yapılması gibi konular da bu antlaşmada hükme bağlanmıştır.

Amsterdam Antlaşması, Roma Antlaşmaları'nın imzalanmasından kırk yıl sonra, 2 Haziran 1995 tarihinde Sicilya'nın Messina kentinde başlayan çok uzun bir müzakere sürecinin ardından 17 Haziran'ı 18 Haziran'a bağlayan gece Amsterdam'da tamamlandı. 2 Ekim 1997'de resmen imzalandıktan sonra, katılımcı ülkelere bu antlaşmanın onaylama süreci için eşit süre tanındı. Tüm ülkelerde onaylanmasının ardından, Avrupa Parlamentosu'ndan da geçti ve 1 Mayıs 1999 tarihinde resmen yürürlüğe girdi.

Amsterdam anlaşması 13 protokol, üye ülkelerin hükûmet temsilcilerinden oluşan konferans tarafından kabul edilen 51 deklarasyon, üye ülkelerin eklediği 8 deklarasyon ve var olan anlaşmalara getirilen 15 maddelik değişiklikleri içermektedir. 16 paragraf içeren birinci madde Avrupa Birliği Antlaşması'nın genel maddelerini değiştirmiş, Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ve asayiş konusunda iş birliğine değinmiştir. 70 paragraflık sonraki dört madde Roma Antlaşması, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu antlaşması, Euratom antlaşması ve Avrupa Parlamentosu seçimlerini düzenleyen yasayı değiştirmiştir.
Antlaşma ile AB, birlik içinde insanların serbest dolaşım hakkı için gerekli olan göçmenlik, özel hukuk, medeni usul hukuku gibi konularda yasa çıkarma konusunda yetki sahibi olmuştur. Aynı zamanda üye ülkelerin kriminal vakalarda daha etkili bir biçimde çalışabilmeleri için, hükûmetler arası iş birliği desteklenmiştir. Schengen antlaşmaları da AB yasalarına dahil edilmiştir.
Antlaşma ortak dışişleri ve güvenlik politikaları konusunda AB değerlerini dış dünyada tanıtmak ve birlik çıkarlarını gözetmek amaçlı yeni ilkeler ve sorumluluklar ortaya çıkarmıştır. Avrupa Zirvesi, Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından onaylanarak yürürlüğe konulabilecek ortak stratejiler belirleme hakkı kazandı. Antlaşma ayrıca, Konsey ve Komisyon ile AB politikalarını dış dünyada temsil edecek Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilciliğini ortaya çıkardı.

Avrupa Birliği Adalet Divanı ya da kısaca Avrupa Adalet Divanı, AAD (İngilizce: Court of Justice of the European Union) Avrupa Birliği (AB) bünyesi içinde yer alan en yüksek mahkemedir. Avrupa Birliği üyesi ülkeleri arasında, Avrupa Birliği hukukunu ilgilendiren konularda son sözü söyleyen kurumdur. Avrupa Adalet Divanı 27 yargıç ve 11 hukuk sözcüsünden oluşmaktadır.
Adalet Divanı Statüsünün 4. maddesinde de belirtildiği üzere; Avrupa Adalet Divanı bünyesindeki yargıçlar; siyasi veya idari nitelikteki hiçbir bir makamı temsil edemese de yargıçların profesörlük veya öğretim üyeliği gibi akademik faaliyet içinde bulunmalarını engel teşkil edecek bir durum söz konusu olmadığından akademik faaliyet gösterebilmektedirler.
Kurum 1952 yılında, pek çok Avrupa Birliği kurumuna ev sahipliği yapan Brüksel kentinde değil, Lüksemburg şehrinde kurulmuştur. Mahkeme, her Avrupa Birliği üyesi ülkeden bir yargıçtan oluşur ancak bu üyelerden yalnızca on üçü büyük salonda davalara bakar. Mahkeme başkanı 2015 yılından beri görevde bulunan Belçikalı yargıç Koen Lenaerts'tır.
Avrupa Adalet Mahkemesi'nin bir altı olan, Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi, genelde doğrudan bireyler ya da şirketler tarafından açılan davalara bakar. Avrupa Adalet Divanı ise üye ülkelerle ya da Avrupa Birliği kurumlarıyla ilgili davalarla ve üye ülke mahkemelerinin bir üst kuruma sevk ettiği uyuşmazlıklarla uğraşır. İlk Derece mahkemelerinde alınan kararlar için bazı yasalar doğrultusunda Adalet Divanı'na başvurulabilir ve temyiz istenilebilir. Avrupa Adalet Divanı'nın altında görev yapan iki diğer mahkeme de Avrupa Birliği kurumlarında çalışan memurların arasındaki uyuşmazlıklara bakan Avrupa Sivil Servis Mahkemesi ve Avrupa Birliği maliyesini denetleyen Avrupa Birliği Sayıştayı'dır. Avrupa Adalet Divanı, merkezi Strazburg'da bulunan ve Avrupa Konseyi'nin bir kurumu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ile karıştırılmamalıdır.

[1] 1 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Bankacılık Otoritesi (İngilizce: European Banking Authority EBA), merkezi La Défense, Paris'te bulunan bir Avrupa Birliği düzenleyici kurumudur. Kurumun faaliyetleri arasında Avrupa bankalarında şeffaflığı artırmak amacıyla stres testleri yapmak ve bankaların sermaye yapısındaki zayıf noktaları tespit etmek yer almaktadır.
EBA, ulusal düzenleyicilerin bankaları doğru şekilde denetlememesi durumunda onların kararlarını geçersiz kılma yetkisine sahiptir. Bu sayede düzenleyici boşlukların kullanımını önler ve bankaların AB genelinde adil şekilde rekabet etmesini sağlar. Daha az düzenlemeye sahip ülkelerdeki bankalar artık avantajlı olmayacak, tüm bankalar daha yüksek pan-Avrupa standartlarına uymak zorunda kalacaktır.
3 Haziran 2019'dan beri genel merkezi Fransa'nın başkenti Paris'in batısındaki La Défense iş bölgesinde, Europlaza kulesinde bulunmaktadır. Daha önce Londra'da bulunan kurum Brexit'in ardından Londra'dan ayrılmıştır. 2017 yılı itibarıyla kurumun 197 çalışanı bulunmaktadır.

Avrupa İlaç Ajansı

Avrupa Birliği'nin hazırladığı raporlara göre Avrupa Birliği ülkeleri Dünya'daki bilimsel buluşların ve katkıların üçte birini sağlamışlardır. Avrupa Birliği dünyada bilim ve teknolojik alanlarda üstünlüğünü kaptırmamak için hedefler koymuştur.

2000 yılında kabul edilen Lizbon Anlaşması'nda beri Avrupa Birliği sınırları içerisinde bilimsel ve teknolojik araştırmaların ve uygulamaların gerçekleştirilebilmesi için her türlü coğrafi, bürokratik ve diğer sınırlamaların kaldırılması veya etkinleştirilmesi için çalışmalar yürütülmektedir. Bu bağlamda Avrupa Araştırma Alanı (İngilizcesi: European Research Area veya ERA)] oluşturuldu.
ERA'nın işlerlik kazanması amacıyla bugüne kadar 7 adet çerçeve programı uygulandı. 2007 yılında başlayan 7. Çerçeve Programı 2013 yılında sona erecektir. Ayrıca 2007 yılından beri uygulamada olan ERAWATCH adlı program ile ulusal ve bölgesel araştırma politikaları, bilimsel gelişmeler gibi konular ile ilgili bilgilerin bir portalda toplanması amaçlanmaktadır.

Avrupa'da Bilim ve Teknoloji
Araştırma ve Teknolojik Geliştirme Çerçeve Programı
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
Avrupa Araştırma Konseyi
Avrupa Uzay Ajansı
Galileo konumlandırma sistemi
Yedinci Çerçeve Programı

Avrupa Birliği'nde din ve dinlere bakış açısı her bir üye ülkeye göre değişiklik gösterir. Halkının büyük çoğunluğu Hristiyanlık inancına bağlı olan Avrupa Birliği, var olan hiçbir din ile bağlantısı olmayan ve yaptığı anlaşma ve aldığı kararlarda herhangi bir dine değinmeyen laik bir örgütlenmedir. Buna karşın üye ülkelerde devlete bağlı kiliselere rastlanmaktadır.
Avrupa Birliği'nde Hristiyanlık inancı Güney ve Orta Avrupa'da Roma Katolik mezhebi, Kuzey ve Batı Avrupa'da Protestanlık mezhebi ve Doğu Avrupa'da Ortodoksluk mezhebi olarak üç ana bölüm altında incelenebilir.
Doğu Avrupa'da ayrıca İslam da geniş kitlelerce uygulanan bir inançtır. Birliğin aday üyesi Türkiye de Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu yerlerin başında gelmektedir. Birlik üyesi Balkan ülkelerinde de önemli ölçüde Müslüman nüfus yaşamaktadır. Bunun dışında son yıllarda Avrupa'ya Orta Doğu ve Mağrip ülkelerinden yaşanan göçlerden ötürü birlik içindeki Müslümanların sayısı hızla artmaktadır. Avrupa Birliği sınırları içinde yaklaşık 20 milyon Müslüman'ın yaşadığı sanılmaktadır.Tüm Avrupa Birliği başkentlerinde en az bir cami bulunmaktadır. Avrupa içinde giderek artan Müslüman nüfusun yarattığı karşı akım da, zaman zaman terörizm olayları ile birlikte anılan ve İslam dinine karşı oluşan İslamofobi olgusudur.
II. Dünya Savaşı öncesi, Holokost olayları gerçekleşmeden önce Avrupa'da 9 milyon civarı olduğu sanılan Yahudi nüfusu günümüzde 1 milyonu biraz aşmaktadır. Bunun yarısından fazlası Fransa'da, 270 bin kadarı Birleşik Krallık'ta yaşamaktadır. İslamofobi olgusuna benzer olarak, Avrupa'da Yahudilere karşı da antisemitizm akımı gelişmiştir.

Avrupa'da din

Avrupa Birliği'nde kültür alanında üye ülkeler arasında pek çok iş birliği yapılmaktadır. Avrupa Birliği içinde kültürel etkinliklerin yaygınlaştırılması için atılan adımlar arasında en önemlileri yedi yıl sürmesi öngörülen Kültür 2000 programı, Avrupa Kültür Ayı etkinliği, Media Plus programı, Avrupa Birliği Gençlik Orkestrası gibi orkestralar ve Avrupa Kültür Başkenti düzenlemesidir.
Avrupa Birliği, kültürel politikalar için ayırdığı bütçe aracılığıyla birlik üyesi ülkelerde ortaya konan kültür olaylarına ödenekler verir. Kültürler ile ilgili politikalar genellikle her bir üye ülke tarafından bağımsız olarak belirlenir. Üye devletler arasında kültürel dayanışma ve iş birliği Maastricht Antlaşması'nda bir topluluk olarak tanımlanmasından beri Avrupa Birliği'nin ilgilendiği temel konulardan biri olmuştur.

Spor, Avrupa Birliği'nden çok, üye devletlerin kendilerinin ya da uluslararası kuruluşların sorumluluğundadır. Ancak, ulusal futbol liglerinde Avrupa Birliği vatandaşı yabancı oyuncu sayısına kota koymayı kaldıran ve bonservis bedeli olmaksızın transfer edilmesine olanak sağlayan Bosman Kuralları gibi bazı kararlar Avrupa Birliği içinde spor politikaları üzerine büyük öneme sahiptir.
Avrupa Birliği'nin spor politikasının oluşturulması sırasında, FIBA, Avrupa Futbol Federasyonları Birliği, Avrupa Hentbol Federasyonu, Uluslararası Buz Hokeyi Federasyonu, Avrupa Ragbi Birliği ve Avrupa Voleybol Konfederasyonu gibi pek çok spor örgütüne danışılır ve onların fikirleri alınır. Tüm Avrupa birliği üyeleri ve bu ülkelerin ilgili ulusal spor takımları UEFA gibi Avrupa içi spor etkinliklerine katılırlar.

Avrupa Birliği vatandaşlığı, 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan Maastricht Antlaşması'yla oluşturulmuştur. Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin vatandaşlarının ulusal kimliklerine ek olarak verilmiştir ve kişilere bazı özel haklar sağlar. Bu adımın atılmasının amacı ortak bir Avrupa kimliği ve dolayısıyla ortak bir Avrupa kültürü yaratmaktır.

Eğitim ve araştırma alanında Avrupa Birliği'nin görevi ulusal yönetimleri desteklemekle sınırlıdır. Eğitimde, birliğin politikaları genel olarak 90'ların öğrenci değişimini ve öğrencilerin yurt dışında okumasını kolaylaştıran programlardan oluşmaktadır. Bu programlardan en göze çarpanı, 1987 yılında uygulamaya konulan bir üniversite öğrencisi değişimi programı olan Erasmus Programı'dır. İlk yirmi yılında bu program uluslararası düzeyde 1.5 milyon üniversite ve kolej öğrencisine yurt dışında öğrenimlerini sürdürme olanağı sağlamıştır. Günümüzde ilköğretim öğrencileri, öğretmenler, meslekî eğitim stajyerleri ve Hayatboyu Öğrenme Programı içindeki yetişkin öğrenciler için de benzer programlar vardır. Bu programlar ülkelerarası bilgi aktarımını artırmak, eğitim ve yetiştirme konusunda yararlı uygulamaları birliğe üye ülkeler arasına yaygınlaştırma gibi amaçlar güdülerek oluşturulmuştur. Bologna Süreci'ne verdiği destekle de Avrupa Birliği, Avrupa'da eğitim desteğini sürdürmektedir. Avrupa Birliği'nin eğitimle ilgili diğer destekleme ve projeleri arasında Araştırma ve Teknolojik Geliştirme Çerçeve Programı, Avrupa Uzay Ajansı, Avrupa Güney Gözlemevi, Avrupa Araştırma Alanı, Avrupa Araştırma Konseyi'dir.

Dil politikası her üye ülkenin kendi sorumluluğundadır ancak Avrupa Birliği kurumları da bünyesindeki resmî dillerin öğrenilmesini teşvik eder.

Avrupa Birliği'nde siyaset, Avrupa Birliği'nin ekonomi, sağlık, tarım, kültür, çevre sorunları, dış ilişkiler, içişleri gibi çeşitli konularda antlaşmalar çerçevesinde uygulama kararı aldığı yönergeler bütünüdür.

Avrupa Birliği'ni oluşturan kurumlar Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Zirvesi ve Avrupa Konseyi'dir. Avrupa Birliği'nin iç ve dış politikalarını biçimlendiren ve politika oluşturulması ve bunların feshi gibi konularda söz sahibi olan kurumlardır.

Avrupa Birliği'nin politikası genel olarak üç sütun olarak tanımlanan görev ve sorumluluk alanları çerçevesinde yürütülür.

Topluluk sütunu da denen birinci sütun, ekonomik, toplumsal ve çevresel konuları ele alır.
Ortak dışişleri ve güvenlik politikası da denen ikinci sütun dış ilişkileri ve askerî konularla ilgilenir.
Güvenlik Güçleri ve Adalet Alanında İş Birliği de denen üçüncü sütun suça karşı birlikte çalışmayı kapsar. Bu başlık ilk olarak Adalet ve içişleri olarak adlandırılmıştır.

Avrupa Birliği izleyeceği politikaları yaptığı antlaşmalarla resmiyete döker. Bu antlaşmaların hükümlerince ortaya konan yönergeler doğrudan etki ilkesi doğrultusunda Avrupa Birliği üyesi ülkelerin iç hukuklarında yer eder.

Avrupa Birliği'nde spor, Avrupa Birliği'nden çok, üye devletlerin kendilerinin ya da uluslararası kuruluşların sorumluluğundadır. Ancak, ulusal futbol liglerinde Avrupa Birliği vatandaşı yabancı oyuncu sayısına kota koymayı kaldıran ve bonservis bedeli olmaksızın transfer edilmesine olanak sağlayan Bosman Kuralları gibi bazı kararlar Avrupa Birliği içinde spor politikaları üzerine büyük öneme sahiptir.
Onay beklemekte olan Lizbon Antlaşması spor oyunlarına, bu sektörü Avrupa Birliği'nin ekonomi kurallarından muaf tutacak özel bir statü tanınmasını öngörmektedir. Serbest pazar prensiplerinin varlıklı ve yoksul futbol kulüpleri arasındaki farkı büyütmesine yönelik duyulan kaygılar nedeniyle bu durum Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği gibi yönetim birimleriyle görüşülmüştür.
Avrupa Birliği'nin spor politikasının oluşturulması sırasında, FIBA, Avrupa Futbol Federasyonları Birliği, Avrupa Hentbol Federasyonu, Uluslararası Buz Hokeyi Federasyonu, Avrupa Ragbi Birliği ve Avrupa Voleybol Konfederasyonu gibi pek çok spor örgütüne danışılır ve onların fikirleri alınır. Tüm Avrupa birliği üyeleri ve bu ülkelerin ilgili ulusal spor takımları UEFA gibi Avrupa içi spor etkinliklerine katılırlar.

Avrupa Birliği'nin Bölgesel Politikası, Avrupa Birliği üyesi ülkeler içinde belirli bölgelerin refahı ve yaşam kalitesini artırmak amacıyla uygulanan bir politikadır. Avrupa Birliği'nin toplam bütçesinin yaklaşık üçte biri, bu politika için ayrılmıştır. Politikanın amacı Avrupa Birliği içinde bölgelerarası gelir uçurumunu en aza indirgemek, gerilemekte olan sanayi alanlarını yeniden yapılandırmak ve tarımın önemini yitirmeye yüz tuttuğu kırsal bölgelerde tarımsal çeşitliliği artırmaktır. Avrupa Birliği'nin bugüne kadarki en büyük genişleme hareketi Mayıs 2004'te olmuş ve çoğunluğunu Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin oluşturduğu bu büyüme atılımını 2007'de birliğe Romanya ve Bulgaristan'ın katılması izlemiştir. Birliğe sonradan katılmış olan bu on iki ülkenin pek çoğunun önceden üye ülkelerden ekonomik olarak daha az gelişmiş düzeyde olması nedeniyle Avrupa Birliği'nin kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılası azalmıştır. Birliğe yeni katılan ülkelerin az gelişmiş bölgelerine bu politika uyarınca "amaç 1" ya "amaç 2" görevleri yüklenmiştir.

İBBS 1'in kapsadığı bölgeler Nomenklatür'ün (Bölge Birimleri Sınıflandırması) 2 bölümünde yer alan yerlerdir. Politikanın bu ayağından yararlanmak için bölgenin kişibaşı gayri safi yurt içi hasılasının Avrupa Birliği ortalamasının %75'inden az olmalıdır. Ancak Finlandiya ve İsveç seyrek nüfuslanmış alanlar da politikanın bu ayağından ödenek almaya hak kazanabilirler.

İBBS 2'nin kapsadığı bölgeler İBBS 1'e oranla daha az yardıma gereksinen bölgelerdir. Avrupa Birliği içindeki sanayi alanları, eğer bölgede işsizlik oranları Avrupa Birliği ortalamasının altındaysa bu adımın ödeneklerinden pay almaya hak kazanabilirler. Kırsal bölgeler de eğer çok seyrek nüfuslanmışsa (sınır kilometrekareye 100 kişiden az olarak belirlenmiştir) ya da nüfus kaybı yaşamaktaysa bu amaçça kapsanabilirler. Balıkçılık sektöründen geçinimi sağlayan bölgeler de eğer nüfus kaybı da yüksek işsizlik oranları gibi sorunlar içindeyse bu amaç içinde değerlendirilir.

İBBS 3 ise Avrupa Birliği'nin genelinde eğitim, öğretim ve iş istihdamı politikalarının iyileştirilmesinin ve çağdaşlaştırılmasının desteklenmesini sağlar. Bu adımın ödeneklerinden Amaç 1'den ödenek alan bölgeler dışında tüm Avrupa Birliği bölgeleri yararlanabilirler.

Avrupa Birliği ekonomisi
Yapısal Fonlar ve Uyum Fonu
Bölge Birimleri Sınıflandırması

Bölgesel Politika için genel ağ sayfası 30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği'nin ajansları, Avrupa Birliği'nin (AB) desentralize edilmiş organlarıdır. Bu Ajanslar AB’nin Enstitüsyonel Kurumlarından farklıdırlar. Ajanslar belirli görevleri, kendine özgü alanlarda yerine getirmek için oluşturulmuşlardır. Ayrıca her ajansın kendine özgü yasal kişiliği mevcuttur. Bazıları bilimsel veyahut teknik bilgi ve beceri içerirken, bazıları ise farklı ilgi gruplar arası iletişimi kolaylaştırmak ve rahatlamak için Avrupa ve Uluslararası seviyelerinde oluşturulmuştur.

Alttaki kaynaklar/linkler resmi AB websitesinin birer parçasıdırlar:

AB’nin ajansları hakkında anasayfası16 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birinci sütun ajanslar 19 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İkinci sütun ajanslar 20 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üçüncü sütun ajasnlar 19 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İcra ajansları 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Trans-Avrupa Ulaşım Ağı İcra Ajansı (TEN-T EA) 10 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AB ajanslarının mevki dağılımı:

Avrupa Konsey Neticeleri, 16 Şubat 2011 tarihinde erişilmiştir 11 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tavsiye edilen literatür:

Governance of the EU: The Reform Debate on European Agencies Reignited

İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (Türkçe: İBBS), Avrupa'da 1970'lerde başlayan bir sistem. Nüfus ile ilgili her türlü yerel verileri toplayıp istatistiki neticeler üretmek isteyen bu proje 2003'te yasal ve hukuksal alanda kuvvet kazanarak uygulamaya konuldu. İngilizcede "Nomenclature of Territorial Units for Statistics", yani kısaltması NTUS olan isimlendirme, Avrupa'da Fransızca kısaltmasıyla kökleşmiştir. Kısacası "Nomenclature d'Unités Territoriales Statistiques" ya da NUTS  olarak bilinen kısaltma standart haline getirilmiş olan bir jeokod sistemidir. Bu sistem istatistiki veriler toplamak için ülkelerin idari bölgelerini referans gösterebilmek amaçlı kullanılmaktadır. Bu stadardizasyon Avrupa Birliği tarafından 2006-2010 yıllarında daha da geliştirilmiştir.
İBBS üç dereceye kadar idari bölgeleri tanımlıyor ve bunun altında iki adet birim daha mevcut. İngilizcede "Local Administrative Units" ya da LAU olan bu birimlerin isimlendirmeleri belediye, beldelere ve hatta köylere kadar inebiliyor ve Türkçede "Yerel İdare Birimleri" olarak tanımlanıyor. Çoğu ülkeler her idari dereceyi içermediği gibi ülkenin büyüklüğüne göre dereceler belirleniyor. Mesela Lüksemburg'daki durumu en uç nokta olarak örnek gösterebiliriz. Bu küçük ülkenin İBBS'si yok ama sadece YİB'lerden oluşuyor. Bu durumda İBBS'nin her 3 derecesi aslında bütün ülkeye tekabül ediyor.
Son olarak AB-Türkiye üyelik müzakereleri sürecinde 35 başlıktan oluşan müktesebat başlıklarının 18.si olan 'istatistik' faslı uyumlu hale getirildi. Alttaki tabloda Avrupa Birliği'ne üye olan 27 ülkenin birinci ve ikinci derece İBBS isimlendirmelerini bulabilirsiniz.

Türkiye'nin İBBS'si
Avrupa Birliği
Avrupa Birliği'nin Bölgesel Politikası

Avrupa - Eurostat - Bölgeler25 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İBBS’nin Genel bakış haritaları ve Avrupa’nın istatistiki bölgeleri – AB ülkeleri haritasına genel bakış - 1. derece İBBS31 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği'nin dış ilişkileri, genel olarak yirmi yedi Avrupa Birliği üyesi ülkenin her birinin kendi yürüttüğü ikili ilişkiler ışığında gelişir. Bir bütün olarak Avrupa Birliği'nin birlik dışı ülkelerle kurduğu ilişkiler genellikle uluslararası antlaşmalar yoluyla sağlanır. Bu ilişkiler çoğunlukla ekonomi ya da enerji alanlarında iş birliği yapmak konusundadır.

Avrupa Birliği'ne üye olmasalar da Norveç, İzlanda ve Lihtenştayn, Avrupa Birliği ortak pazarı bünyesinde Avrupa Ekonomik Alanı'na dâhillerdir. İsviçre, Avrupa Ekonomik Alanı'nın dışındadır ancak bu ülke de Avrupa Birliği ile birtakım iki taraflı antlaşmalarla işbirliği içindedir. Avrupa kıtasını, Vatikan, Monako, San Marino ve Andorra gibi mikrodevletleri de Batı Avrupa'da Avrupa Birliği'nin iş birliği kurduğu ülkelerdendir. Bu dört küçük ülke de yapılan antlaşmalar çerçevesinde para birimi olarak avro kullanmaktadırlar. San Marino ve Andorra Avrupa Birliği ile gümrük birliği antlaşmaları yapmışken, Monako da Fransa ile yapmıştır. Avrupa Birliği ile gümrük kontrolü yapmayı sürdüren tek batı Avrupa ülkesidir. Ancak bu iş birliği antlaşmalarına karşın bu ülkelerden hiçbiri Avrupa Birliği ile politik bir bütünleşme içine girmemiştir.

Batı Balkanlarda yer alan ülkelerden Kuzey Makedonya ile Türkiye, Avrupa Birliği'ne katılmaya aday iki ülkedir. Geriye kalan tüm Balkan ülkeleri de Avrupa Birliği'nin olası adaylarıdır. Bu ülkelerle ilişkiler iş birliği antlaşmaları ya da üyelik müzakereleri çerçevesinde yürütülmektedir. Bu ülkeler genelde Avrupa Komisyonu gibi büyük çaplı projelerde de yer alırlar.
Geçmişte Avrupa Komisyonu'nun eski Yugoslavya'da yaşanan savaşlara karşı başarısız tutumu nedeniyle Avrupa Birliği bu bölgeyle uzun zamandır bağlar oluşturmaya çalışmaktadır. Balkanlarda güdülmüş olan eski başarısız politikalar Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası'nın hazırlanması sürecini tetiklemiş ve bölgede istikrarın sağlanması için bu bölgeye doğru büyüme hamleleri gerçekleştirilmektedir.

Avrupa'nın en doğusunda yer alan ülkelerin birliğe katılma hakları bulunsa da, birliğin uygulamakta olduğu gündem ve beklemede olan Avrupa Birliği Anayasası nedeniyle birliğe yakın gelecekte bu ülkelerden herhangi birinin katılması beklenmemektedir. Bunun yerine komşu ülkeler (Rusya dışında) ve Akdeniz ülkeleriyle Avrupa Komşuluk Politikası (AKP) yürütülmektedir. Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Moldova ve Ukrayna'da birtakım politikacılar Avrupa Birliği üyeliği konusunda olumlu görüş sahibidirler. Rusya'ya yakınlık güden bir politika uygulayan Belarus ise Avrupa Birliği'nce insan hakları ve demokrasi konularına yeterince özen göstermediği gerekçesiyle sık sık uyarılmaktadır.

Akdeniz çevresindeki ülkeler uzun süredir Avrupa Birliği'nin dış politikasının ilgi odağı olmuştur. Akdeniz çevresinde bir dostluk halkası yaratmak amacıyla Avrupa Birliği bir komşuluk politikası geliştirmiş ve Akdeniz ülkeleriyle birlik dışında kalan Doğu Avrupa ülkelerini de kapsayan bir çember oluşturmuştur. Bu çembere İsrail, Filistin bölgesi ve Ürdün de dâhildir. Bir Avrupa-Akdeniz serbest ticaret alanı oluşturmak için de girişimlerde bulunulmuş ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından bir Akdeniz Birliği kurulması önerisi ortaya atılmıştır.

Akdeniz için Birlik
Doğu Ortaklığı

Avrupa Birliği'nin en uç noktalarını anlatan liste:

En kuzeydeki nokta - Nuorgam, Finlandiya (70° 5' 30” K)
En güneydeki nokta - Limasol, Kıbrıs Cumhuriyeti de jure 3,4(34° 39' K)
ya da Kedi Burnu, Limasol, Kıbrıs Cumhuriyeti de facto3,4(34° 34’ K)
En batıdaki nokta - Fajã Grande, Azor Adaları, Portekiz
En doğudaki nokta - Dipkarpaz, Kıbrıs Cumhuriyeti de jure1,4(34° 36' D)
ya da Greko Burnu, Ayia Napa, Kıbrıs Cumhuriyeti de facto1,4(34° 5’ D)

En kuzeydeki nokta - Nuorgam, Finlandiya
En güneydeki nokta - Saint-Joseph, Réunion,2 Fransa
En batıdaki nokta - Saint-Martin, Fransa
En doğudaki nokta - Sainte-Rose, Réunion,2 Fransa
En yüksekteki nokta - Mont Blanc / Monte Bianco, Fransa / İtalya

En kuzeydeki nokta - Nuorgam, Finlandiya
En güneydeki nokta - Punta de Tarifa, İspanya (36° 0' 15” K)
En batıdaki nokta - Cabo da Roca, Portekiz (9° 30' B)
En doğudaki nokta - Hattuvaara, Finlandiya (31° 21' D)

Avrupa Birliği'nin simgeleri, büyük ölçüde 1950'lerde Avrupa Konseyi'nin kendisi için simgeler seçtiği dönemde doğmuştur. Bu simgeler daha sonra, zamanla Avrupa Birliği tarafından da benimsenmiş ve daha birleştirici anlamlar yüklenmişlerdir. Bunlar kurumsal simgeler olmalarının yanı sıra, birleşik bir Avrupa kimliğini ve bir bütün olarak Avrupa kıtasını simgelemeleri için de seçilmiştir. Avrupa Birliği sonradan kendisi için özel simgeler de türetmiştir.

Evropa (Yunanca: Ευρώπη), Antik Yunan mitolojisinde soylu bir kadın olarak betimlenir. Ona âşık olan Zeus Evropa'yı beyaz bir boğa kılığına girerek Girit Adası'na kaçırır. Evropa burada Girit Kraliçesi olur ve adı dört bir yana yayılır. Evropa adının coğrafi olarak Avrupa kıtasını belirtmek için kullanılması ise Şarlman'ın egemenliği döneminde yaşanan gelişmelerle olmuştur. Evropa adı farklı biçimlerde bütün Avrupa dillerine girmiştir.

Avrupa Birliği Bayrağı, koyu mavi zemin üzerine dairesel düzende dizilmiş on iki sarı yıldızdan oluşur. Bayrak ilk kez 1955'te Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmiş ancak daha sonra 1980'lerde Avrupa Toplulukları tarafından da benimsenmiş ve bugün Avrupa Birliği için kullanılmaktadır. Avrupa Birliği'nin en öne çıkan simgelerindendir.
Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi birbirlerinden ayrı kurumlar olmalarına karşın aynı bayrağı kullanırlar. Avrupa Birliği'nin yirmi yedi üyesinin tamamı, Belarus, Kazakistan ve Vatikan dışında tüm Avrupa ülkelerini ve beş gözlemci ülkeyi kapsayan kırk yedi üyeli Avrupa Konseyi bu bayrağı kullanmaktadır. Bayrak Avrupa Konseyi tarafından ilk tasarlandığında yalnızca kendisini simgelemek için değil Avrupa kıtasını da simgelemek için de seçilmiştir. Hem Avrupa Birliği, hem Avrupa Konseyi birleşmiş bir Avrupa'yı simgelediği için bu iki kurum aynı bayrağı kullanmaktadır.

Avrupa Birliği marşı, 1823 yılında Ludwig van Beethoven tarafından 9. senfoninin bitiş bölümü olarak bestelenmiş Neşeye Övgü (Almanca: Ode an die Freude) adlı müzikal çalışmadır. Türkçede Neşeye Ağıt, Özgürlüğe Ağıt biçimlerinde de adlandırılmaktadır. Adına yazılmış sözleri bulunmasına karşın marş, sözsüz biçimde Avrupa Birliği tarafından da, Avrupa Konseyi tarafından da resmî ortamlarda çalınmaktadır.

Avrupa Günü, Mayıs ayının ilk 10 günü Avrupa'da önemli günler olarak kabul edilmiştir. Avrupa Günü olarak Avrupa'da kutlanan gün aslında 5 Mayıs'tır. 5 Mayıs 1949'da Avrupa Konseyi kurulmuş ve bu tarih II. Dünya Savaşı'ndan çıkış için en önemli umutlardan biri sayılmıştır. 9 Mayıs tarihi 1964 yılından bu yana Avrupa Günü olarak kutlanmaktadır.

Euro, yürürlüğe girdiği 2002 yılından bu yana on beş Avrupa Birliği üyesi ülkenin resmî para birimidir. Simgesi € imidir. Avrupa içinde birlik bilincinin en somut örneklerindendir.

Slogan: Avrupa Birliği'nin sloganı, Latince kökenli In varietate concordia sözüdür. Çeşitli Avrupa dillerinde karşılığı aşağıdaki gibidir.

Makedonca - Обединети во различноста (Obedineti vo različnosta)
Türkçe - Çeşitlilikte birlik

Bu liste Avrupa Birliği'ndeki sınır ülkelerin listesidir.

AB'nin kuzey ve doğu sınırı,kuzeyden güneye:
01 Norveç (İsveç ve Finlandiya ile sınır)
02 Rusya (Finlandiya, Estonya ve Letonya ile sınır)
03 Belarus (Letonya, Litvanya ve Polonya ile sınır)
04 Ukrayna (Polonya, Slovakya, Macaristan ve Romanya ile sınır)
05 Moldova (Romanya ile sınır)
AB'nin güney ucu sınırı:
06 Türkiye (AB'ye aday ülke; Bulgaristan ve Yunanistan ile sınır)
Balkanlar batı ucu enclave AB toprakları içinde:
07 Sırbistan (Hırvatistan, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan ile sınır)
08 Makedonya (AB'ye aday ülke); (Bulgaristan ve Yunanistan ile sınır)
09 Arnavutluk (Yunanistan ile sınır)
AB karasınırı içindeki diğer ülkeler:
Kaliningrad Oblast (Rusya) (Litvanya ve Polonya ile sınır)
10 İsviçre (Avusturya, Almanya, Fransa ve İtalya ile sınır)
11 Lihtenştayn (Avusturya ile sınır)
12 Andorra (Fransa ve İspanya ile sınır)
13 Monako (Fransa ile sınır)
14 San Marino (İtalya ile sınır)
15 Vatikan (İtalya ile sınır)
Kıbrıs ile sınır:
16 Agrotur ve Dikelya
İspanya exclaves of Ceuta ve Melilla:
17 Fas
Fransız Guyanası ile sınır2:
18 Surinam
19 Brezilya
Saint Martin ile sınır2:
20 Hollanda Antilleri

AB'nin kuzey ve doğu sınırı,kuzeyden güneye:
01 Norveç (İsveç ve Finlandiya ile sınır)
02 Rusya (Finlandiya, Estonya ve Letonya ile sınır)
03 Belarus (Letonya, Litvanya ve Polonya ile sınır)
04 Ukrayna (Polonya, Slovakya, Macaristan ve Romanya ile sınır)
05 Moldova (Romanya ile sınır)
AB'nin güney ucu sınırı:
06 Türkiye (AB'ye aday ülke; Bulgaristan ve Yunanistan ile sınır)
Balkanlar batı ucu enclave AB toprakları içinde:
07 Hırvatistan (AB'ye aday ülke; Slovenya ve Macaristan ile sınır)
08 Sırbistan (Macaristan, Romanya ve Bulgaristan ile sınır)
09 Makedonya (AB'ye aday ülke); (Bulgaristan ve Yunanistan ile sınır)
10 Arnavutluk (Yunanistan ile sınır)
AB karasınırı içindeki diğer ülkeler:
Kaliningrad Oblast (Rusya) (Litvanya ve Polonya ile sınır)
11 İsviçre (Avusturya, Almanya, Fransa ve İtalya ile sınır)
12 Lihtenştayn (Avusturya ile sınır)
13 Andorra (Fransa ve İspanya ile sınır)
14 Monako (Fransa ile sınır)
15 San Marino (İtalya ile sınır)
16 Vatikan (İtalya ile sınır)
Kıbrıs ile sınır:
17 Agrotur ve Dikelya
İspanya exclaves of Ceuta ve Melilla:
18 Fas
Fransız Guyanası ile sınır2:
19 Surinam
20 Brezilya
Saint Martin ile sınır2:
21 Hollanda Antilleri

AB'nin kuzey ve doğu ucu sınırı, kuzeyden güneye:
01 Norveç (İsveç ve Finlandiya ile sınır)
02 Rusya (Finlandiya, Estonya ve Letonya ile sınır)
03 Belarus (Letonya, Litvanya ve Polonya ile sınır)
04 Ukrayna (Polonya, Slovakya ve Macaristan ile sınır)
05 Romanya (Macaristan ile sınır)
06 Sırbistan-Karadağ, hemen sonra Sırbistan (Macaristan ile sınır)
07 Hırvatistan (Macaristan ve Slovenya ile sınır)
Yunanistan sınırı:
08 Arnavutluk
09 Makedonya
10 Bulgaristan
11 Türkiye
AB sınırları içindeki AB üyesi olmayan ülkelere ait topraklar:
Kaliningrad Oblast (Rusya) (Litvanya ve Polonya ile sınır)
12 İsviçre (Avusturya, Almanya, Fransa ve İtalya ile sınır)
13 Lihtenştayn (Avusturya ile sınır)
14 Andorra (Fransa ve İspanya ile sınır)
15 Monako (Fransa ile sınır)
16 San Marino (İtalya ile sınır)
17 Vatikan (İtalya ile sınır)
Kıbrıs ile sınır:
18 Agrotur ve Dikelya
İspanya exclaves of Ceuta ve Melilla:
19 Fas
Fransız Guyanası ile sınır2:
20 Surinam
21 Brezilya
Guadeloupe ile sınır2:
22 Hollanda Antilleri

Avrupa Birliği'nin üç sütunu (İngilizce: Three pillars of the European Union), 7 Şubat 1992 tarihinde Hollanda'nın Maastricht kentinde imzalanan ve Avrupa Birliği'ni resmen kuran Maastricht Antlaşması uyarınca birlik politikalarının ayrıldığı üç ana başlıktır.

Topluluk sütunu da denen birinci sütun, ekonomik, toplumsal ve çevresel konuları ele alır.
Ortak dışişleri ve güvenlik politikası da denen ikinci sütun dış ilişkileri ve askerî konularla ilgilenir.
Güvenlik Güçleri ve Adalet Alanında İş Birliği de denen üçüncü sütun suça karşı birlikte çalışmayı kapsar. Bu başlık ilk olarak Adalet ve içişleri olarak adlandırılmıştır.

Her bir sütun uluslarüstü ve hükûmetlerarası ilkelere dayalıdır. Uluslarüstü ilkeler birinci sütunda en yoğun biçimde görülür. Birnici sütunun işlevi 1967 yılında Brüksel Antlaşması'yla yapısal özellikleri birleştirilen Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'ndan oluşan Avrupa Toplulukları'nın görevleridir. Bir süre daha Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak anılan bu kurumun adındaki ekonomik ibaresi 1992 Maastricht Antlaşması'yla kaldırıldı. Daha sonra Amsterdam Antlaşması'nda üçüncü sütundan birinci sütuna yeni görev ve sorumluluk alanları aktarıldı. 2002 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu yürürlükten kalktı çünkü geçerli olması öngörülen elli yıllık süre doldu.
Ortak Güvenlik ve Dışişleri Politikası ile Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası'nda, Avrupa Parlamentosu'nun, Avrupa Adalet Divanı'nın ve Avrupa Komisyonu'nun güçleri Liderler Zirvesi'ne oranla oldukça kısıtlıdır.

Avrupa Birliği Antlaşmaları AB'nin anayasal temellerini belirleyen Avrupa Birliği (AB) üyesi devletler arasındaki bir dizi uluslararası anlaşmadır. Çeşitli AB kurumlarını birikimleri, usulleri ve hedefleri ile birlikte kurarlar. AB, bu sözleşmeler yoluyla kendisine verilen yetkiler dahilinde hareket edebilir ve anlaşmalara yapılan değişiklikler her bir imza sahibinin anlaşma ve onaylamasını gerektirir (ulusal usullerine göre).
Avrupa Birliği Antlaşması (başlangıçta 1992'de Maastricht'te imzalanmıştır) ve Avrupa Birliği'nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (aslen 1957'de Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran Antlaşma olarak Roma'da imzalanmıştır) iki temel işlevsel antlaşma, AB'nin faaliyet gösterir ve kendileriyle bağlantılı birçok uydu antlaşması bulunmaktadır. Antlaşmalar, ilk imzalandıktan sonra 65 yıl boyunca defalarca başka antlaşmalarla değiştirildi. İki temel antlaşmanın konsolide versiyonu düzenli olarak Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanmaktadır.

Avrupa Birliği hukuku

Constitution of the European Union 31 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Summary of EU treaties 28 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Europa
Full texts of EU treaties 13 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – EUR-Lex (Europa)4

Avrupa Birliği (AB) bağımsız bir Avrupa Parlamentosu ve 27 üye devletten farklı olan bir sivil servise sahiptir. Bu, AB içindeki üye devletler arasındaki ortak kanunları ve ortak politika içindeki masrafları yönetir. Bu ödemeleri yapmak için 2007 yılı için 116 milyar €'luk anlaşılmış bir bir bütçeye sahiptir ve 2007-2013 dönemi için ise bu 862 milyar € dur.

En büyük tek kalemdeki masraf % 45 oranı ile Ortak Tarım Politikası'dır. İkinci en büyük masraf kalemi % 30 oranı ile Avrupa Birliği Bölgesel Politikası'dır. Dış siyaset masrafı % 8, yönetim % 6 ve araştırma %5'tir.

Aşağıdaki tablo 2006 bütçesindeki üye devletlerin bütçeye katkı ve bütçeden faydalanma tutarları ve toplam bütçedeki yüzdeleri şeklinde verilmiştir.

Avrupa Birliği Ekonomisi
Ortak Tarım Politikası
Ortak Balıkçılık Politikası
Avrupa Birliği Bölge Politikası
OLAF

EU discussion of revenue25 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Breakdown of revenue and expenditure22 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EU Breakdown of revenue
EU financial reports 2001 to 200622 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği Rekabet Hukuku, Avrupa Birliği içerisinde kullanılan rekabet hukukudur. Toplumun çıkarlarına zarar verecek karteller ve tekellerin oluşumlarını engellemek için teşebbüslerin rekabete aykırı eylemlerini düzenleyerek Avrupa tek pazarı içerisindeki rekabetin sürdürülmesini ve piyasa ekonomisi mekanizmalarının daha sağlıklı işlemesini destekler.
AB rekabet hukuku günümüzde çoğunlukla Avrupa Birliği'nin İşleyişi Hakkında Antlaşma'nın (ABİHA) 101 ila 109. maddelerinin yanı sıra birtakım tüzük ve yönergelere dayanmaktadır. Bu kapsamda dört ana politika alanı bulunmaktadır:

Karteller veya gizli anlaşmaların ve diğer rekabete aykırı uygulamaların kontrolü, ABİHA'nın 101. maddesi kapsamında.
Pazar hakimiyeti veya ABİHA'nın 102. maddesi kapsamında firmaların pazardaki hakim konumlarının kötüye kullanılmasının önlenmesi.
Birleşmeler, Avrupa Birliği birleşme yasasına göre, AB'de belirli, tanımlanmış bir ciro miktarına sahip şirketleri içeren önerilen birleşme, devralma ve ortak girişimlerin kontrolü
Devlet yardımları, Avrupa Birliği üye devletleri tarafından ABİHA'nın 107. maddesi kapsamında şirketlere verilen doğrudan ve dolaylı yardımların kontrolü.
Avrupa Birliği'nde rekabet hukukunun uygulanmasında birincil yetki Avrupa Komisyonu ve onun Rekabet Genel Müdürlüğü'ne ait olmakla birlikte, tarım gibi bazı sektörlerdeki devlet yardımları diğer genel müdürlükler tarafından ele alınmaktadır. Müdürlükler, 2012 yılında Malév Hungarian Airlines'ta olduğu gibi, uygunsuz bir şekilde verilen devlet yardımlarının geri ödenmesini zorunlu kılabilmektedir.

The European Commission's competition website for professionals
The European Commission's competition website for consumers
Treaty on the Functioning of the European Union – Articles 101–109 on competition
Information on State Aid law (Articles 107 – 109 of the TFEU)

Avrupa Birliği Resmî Gazetesi, Avrupa Birliği tarafından, birliğe ilişkin resmî olay ve yasaların kamuya bildirilmesi için çıkarılan bir yayındır. 1 Şubat 2003 tarihinde Nice Antlaşması yürürlüğe girdiğinden bu yana düzenli olarak yayınlanmaktadır. Resmî gazete, Avrupa Birliği'nin yirmi dört resmî dilinde de basılır.
Bu gazete çıkarılmaya başladığında, 30 Aralık 1952 tarihinden beri yayınlanmakta olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Resmî Gazetesi'nin yerini almıştır. Günümüzde kullanılan Avrupa Birliği adını almadan bir süre önce de, Avrupa Toplulukları Resmî Gazetesi olarak çıkmıştır.
Resmî gazete iki diziden oluşur:

L dizisi: düzenlemeler, yönergeler, kararlar, öneriler ve düşünceler gibi Avrupa Birliği'nin yasamaya ilişkin tüm yayınlarını içerir.
C dizisi: Avrupa Adalet Divanı ile Avrupa İlk Derece Mahkemesi'nin karar ve duyurularını içeren yayınlardır.

Birliğin tüm resmî dillerinde
Avrupa Birliği Resmî Gazetesi 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği Silahlı Kuvvetleri, Avrupa entegrasyonu henüz askeri alanda çok yol katetmemiş olduğundan dolayı henüz oluşturulmamıştır. Ancak Avrupa Birliği birtakım askeri organizasyon ve barış gücü olarak katıldığı operasyonlarla bir Avrupa Birliği Silahlı Kuvvetleri oluşturma konusunda simgesel adımlar atmıştır. Günümüzde Avrupa Birliği'nde savunma konusu her bir üye ülkenin kendi sorumluluğundadır. Şu an Avrupa Birliği ordusu olarak adlandırılabilecek tek oluşum Avrupa Birliği Savaş Grupları olarak bilinen küçük birliklerdir. Avrupa Birliği güvenlik alanındaki tüm konuları Ortak Dışişler ve Güvenlik Politikası ışığında yürütür. Kararlara katılmama hakkını kullanan Danimarka bu politikanın altına imza koymamıştır ve bu politikanın dışındadır. Bunun dışında Avrupa Birliği Norveç, Türkiye gibi üçüncü ülkelerle de iş birliğine gitmiştir. Avrupa Birliği'nin tek başına ya da üçüncü ülkelerle ortaklaşa oluşturduğu askerî oluşumlardan bazıları;

Avrupa Birliği Savaş Grupları
Avrupa Birliği Askerî Personeli
Avrupa Kolordusu (Eurocorps) ve
Avrupa Jandarma Kuvveti'dir.
Avrupa Birliği Silahlı Kuvvetleri, 1 Şubat 2026'da İran tarafından terör örgütleri listesine dâhil edildi.

Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi (İngilizce: Charter of Fundamental Rights of the European Union, "CFR"), Avrupa Birliği tarafından hazırlanan ve vatandaşlara birtakım temel haklar tanıyan ve bunu Avrupa Birliği hukuku'nda koruma altına alan bir belgedir. Bildirgenin içeriği bakanlar düzeyinde kararlaştırılmış ve Avrupa Birliği Anayasası olarak yürürlüğe girmesi öngörülen taslağa dâhil edilmiştir. Ancak bu taslağın Fransa ve Hollanda gibi bazı Avrupa Birliği üyesi ülkelerde halkoylaması sonucu reddedilmesinden dolayı bildirge Lizbon Antlaşması'na dahil edilmiştir.
Avrupa Birliği bir antlaşma ya da tüzük değişikliği yapmadan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin altına imza koyamamaktadır. Bu nedenle kendisi bu bildirgeyi oluşturmuştur. Bu bildirge hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin maddelerini kapsar, hem de kendi antlaşmalarında önceden kabul ettiği hükümlerle Birleşmiş Milletler kararlarını da içine alır. Bu hüküm ve kararlar ekonomik ve politik haklardan, iyi yönetim ve temiz çevre hakkı gibi üçüncü kuşak haklara kadar geniş bir yelpazeye yayılan toplumsal hakları içerir.
Avrupa Birliğinin hazırlamış olduğu bu temel haklar bildirgesi 2000 yılında ilan edilmiş ve Lizbon Antlaşmasının 2009'da yürürlüğe girmesiyle diğer Avrupa Birliği anlaşmalarıyla aynı yasal değeri kazanmıştır. İngiltere ve Polonya imzaladıkları bir protokolle bu bildirgeye sınırlı bir şekilde katılmışlardır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi

Avrupa Birliği Uydu Merkezi (İngilizce: European Union Satellite Centre SatCen), Avrupa Birliği Konseyi'nin bir dairesidir. Kuruluşun amacı uydu resimleri aracılığıyla bilgi toplamak ve Avrupa Birliği'nin anlaşmazlıkları önlemesine ve insanî yardımda bulunmasına olanak sağlamaktır.
Uydu Merkezi, 2002 yılında Batı Avrupa Birliği'nin Batı Birliği Uydu Merkezi adlı kuruluşunun yerini alarak göreve başlamıştır. Böylece eski uydu merkezinin birtakım görevleri bu yeni merkeze yüklenmiştir. Uydu merkezi bu görevleri Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası çerçevesinde yürütmektedir. Uydu merkezinin genel müdürlüğü İspanya'nın Torrejón de Ardoz kentinde bulunmaktadır. Uydu merkeziyle iş birliği antlaşması yapmış olan diğer ülkeler de Avrupa Birliği Uydu Merkezi'nin kaynaklarından yararlanabilirler. Günlük işlerin yürütülmesi konusunda kendi içinde özerk bir kurum olan uydu merkezinin yönetimini Avrupa Birliği Konseyi'nin Genel Sekreteri yürütür.

Avrupa Birliği Uydu Merkezi resmî genel ağ sayfası 14 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği Uyuşturucu Ajansı ya da kısaca EUDA, merkezi Portekiz'in Lizbon kentinde bulunan ve 1993 yılında kurulan bir Avrupa Birliği ajansıdır.
EUDA, Avrupa'daki uyuşturucu sorunlarının yapısını daha iyi kavramak ve bu sorunlara daha etkili çözümler geliştirilmesine katkı sağlamak amacıyla bağımsız ve güvenilir bilgi üretmek üzere kurulmuştur. Ajans, üye ve katılımcı ülkelerdeki karar vericilere uyuşturucuya ilişkin mevzuatın hazırlanması ve ulusal stratejilerin oluşturulması sürecinde ihtiyaç duyulan bilimsel ve karşılaştırılabilir verileri sağlamaktadır. Bunun yanı sıra uzmanlara ve sahada görev yapan uygulayıcılara yeni araştırma alanlarının belirlenmesi ve iyi uygulama örneklerinin paylaşılması konusunda destek sunmaktadır.
Türkiye 2014 yılından bu yana Avrupa Uyuşturucu Ajansı'nın bir üyesidir.

Avrupa Birliği coğrafyası, genel olarak birliğe üye yirmi yedi ülke ve onların gerek Avrupa'daki, gerekse Avrupa kıtası dışındaki topraklarının coğrafi özelliklerinden oluşmaktadır. Avrupa Birliği toprakları Batı ve Orta Avrupa'nın büyük bölümünü ve Doğu Avrupa'nın bir kısmını ve bazı üye ülkelerin denizaşırı aidiyetlerini kaplar. Bu hâlde Avrupa Birliği'nin toplam yüzölçümü 4.233.262 kilometrekaredir. Birlik toprakları, kıta Avrupasında kuzeydoğuda Finlandiya'dan kuzeybatıda İrlanda'ya, güneydoğuda Kıbrıs Cumhuriyeti'nden kuzeydoğuda İber Yarımadası'na uzanır. Avrupa Birliği tek bir ülke olarak sayıldığında dünyanın en büyük yedinci toprak parçasıdır.

Avrupa Birliği coğrafyası onu oluşturan yirmi sekiz ülkenin coğrafyasından müteşekkildir. Avrupa Birliği coğrafyasını ayrıntılı bir biçimde incelemek için:

Avrupa Birliği, Avrupa kıtasını büyük ölçüde kaplıyor olsa da Avrupa kıtasında yer alan pek çok ülke birliğe dâhil değildir. Norveç, İsviçre, Rusya ve bazı Balkan ülkeleri Avrupa kıtasında olmalarına karşın henüz birlik üyesi değillerdir. Avrupa Birliği'nin toplam yirmi bir değişik ülkeyle kara sınırı bulunmaktadır.
Avrupa Birliği'nin kıyılarının toplam uzunluğunun 66 bin kilometre olduğu sanılmaktadır. Bu kıyılar, Akdeniz, Atlas Okyanusu, Karadeniz, Baltık Denizi ve Adriyatik Denizi boyunca uzanır. Alpler, Karpat Dağları, Balkan Dağları ve İskandinav Dağları Avrupa Birliği içinde bulunan yüksek yer şekilleridir. Avrupa Birliği'nin en yüksek dağı Mont Blanc'tır.
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin pek çok denizaşırı bölge ve toprağı da resmî olarak Avrupa Birliği üyesi sayılır. Azorlar, Kanarya Adaları, Fransız Guyanası, Guadeloupe, Madeira, Martinik, Réunion, Saint Barthélemy ve Saint Martin gibi coğrafi olarak Avrupa toprakları içinde olmasa da ait oldukları ülkeler aracılığıyla birliğe dâhil sayılmaktadır. Bununla birlikte, bazı üye ülkelerin de topraklarının bir bölümünü oluşturan yerler; örneğin Danimarka'nın Faroe Adaları birliğin dışındadır. Birliğin üyelerine bağlı, coğrafi olarak Avrupa dışında kalan, Grönland, Aruba ve Hollanda Antilleri gibi pek çok bölge de birliğin dışındadır.
Denizaşırı ülke toprakları da işin içine katıldığında Avrupa genel olarak kutup ikliminden tropikal iklime kadar geniş yelpazeye yayılan bir iklim çeşitliliği yaşar. Bu durum da Avrupa için genel bir iklimsel değerlendirme yapmayı olanaksız kılar. Nüfusun hemen hemen hepsi ya Akdeniz ikliminin (Güney Avrupa) ya okyanusal iklimin (Batı Avrupa) ya da kuzey iklimine geçiş öncesi karasal iklimin egemen olduğu bölgelerde (Kuzey Avrupa) yaşar.

Avrupa Birliği'nin komşuları
Avrupa Birliği'nin en uç noktaları

Avrupa Birliği ekonomisi, Uluslararası Para Fonu (IMF)'na göre satın alma gücü paritesi bazında 12,256 milyar euroluk bir gayri safi yurt içi hasıla meydana getirir. Avrupa Birliği ekonomisi bir ortak pazara sahiptir ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından bir bütün olarak değerlendirmeye alınmaktadır.

Avrupa Birliği'nin resmî para birimi eurodur. Tüm belge ve politikalarda bu para birimi kullanılır. Avrupa Birliği üyesi on altı ülkenin tek ve ortak para birimi olarak benimsediği euro, aynı zamanda  birlik içinde en çok kullanılan para birimidir. Euroyu kullanan ülkelerin oluşturduğu topluluk euro bölgesi adıyla anılır.
Kararlara katılmama haklarını kullanan Danimarka ve Birleşik Krallık dışında tüm birlik üyesi ülkeler gerekli ölçütleri yerini getirdiklerinde mevcut para birimlerini kullanmayı bırakarak euroyu benimseyeceklerini bildirmişlerdir. Artık ortak para birimi olarak euroyu benimsemek Avrupa Birliği'nin koyduğu bir üyelik koşuludur.

Avrupa Birliği'nın 2007 yılı kararlaştırılmış bütçesi 120,7 milyar eurodur ve 2007-2013 arası süreç için toplamda 864,3 milyar euro ayırmıştır. Bu miktar Avrupa Birliği'nin yirmi yedi ülkesinin toplam gayri safi millî hasılasının %1,1'i ila %1,05'ine eşit gelir. Bir karşılaştırma yapılacak olursa, Birleşik Krallık'ın 2004 yılı bütçesi 759 milyar euro olarak tahmin edilmiş ve Fransa'nın da 801 milyar euro harcayacağı öngörülmüştür. 1960 yılında Avrupa Birliği'nin önceli Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun bütçesi gayri safi millî hasılanın sadece %0,03'ü kadardı.

Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi marşı, 1823 yılında Ludwig van Beethoven tarafından 9. senfoninin bitiş bölümü olarak bestelenmiş olan Neşeye Övgü (Almanca: Ode an die Freude) adlı müzikal çalışma. Türkçede Neşeye Ağıt, Özgürlüğe Ağıt şekillerinde de adlandırılmaktadır. Adına yazılmış sözleri bulunmasına karşın, sözsüz biçimde Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi tarafından resmî ortamlarda marş olarak çalınmaktadır.

Friedrich Schiller, 1785 yılında An die Freude (Türkçe: Neşeye) adlı şiirini yazdı. Bu şiirde Schiller insan ırkının kardeşlik ortamı içinde yaşamasına ilişkin ülkülerini ifade etti. Bu da Ludwig van Beethoven'ın 9. senfonisinin Neşeye Övgü bölümünü yazmasına kaynaklık etti.

1971 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Ludwig van Beethoven'ın 9. senfonisinin Neşeye Övgü bölümünün Avrupa Birliği'nin resmî marşı olması konusundaki öneriler kabul edildi. Avrupa Konseyi bakanları 19 Ocak 1972 tarihinde Strazburg'da bunun Avrupa Birliği'nin resmî marşı olduğunu ilan ettiler.
Bir orkestra şefi olan Herbert von Karajan'dan solo piyano, üflemeli çalgılar ve senfoni orkestraları için üç ayrı düzenleme yapmasını istenildi. Resmî kayıtlardaki orkestranın çalmasına da Karajan şeflik etti.
Kabul edildiği dönemde Avrupa Topluluğu, 1993'ten bu yana Avrupa Birliği olarak anılan topluluğun üyelerinin kabul ettiği bu marş, üye ülkelerin ulusal marşlarının yerini alması amacıyla oluşturulmamış, yalnızca birlikteki üyelerin ortak kutlamalarında çalınması düşünülmüştür. Marş, birleşik bir Avrupa ülküsünü, özgürlüğü, barışı ve dayanıklılığı ifade eder.

Marşın, diğer Avrupa Birliği simgeleriyle birlikte oluşturulmak istenen Avrupa Birliği Anayasası'na dâhil edilmesi düşünülmüş ancak bu tasarı kabul görmeyip düşünce, daha sonraki Lizbon Antlaşması'nda bu simgelere ilişkin herhangi bir şey belirtilmemiştir. Bununla birlikte, Avrupa Parlamentosu ise marşın daha çok ortamda çalınması kararına varmıştır. Bu marş, Sırbistan'dan ayrılma kutlamalarını yapan Kosova tarafından da kendi ulusal marşını oluşturana kadar, Avrupa Birliği'nin bağımsızlık süreçlerine verdiği desteğe bir minnet olarak kullanılmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Avrupa Birliği marşı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Avrupa Birliği pasaportu, Avrupa Birliği'ne üye bir ülke tarafından kendi vatandaşlarına verilen pasaporttur. Avrupa pasaportları bordo renkli kapak, ilk sayfada Avrupa Birliği'nin on iki resmi dilinde "Avrupa Birliği" ibaresi ile ortak güvenlik ve biyometrik özellikler gibi bazı ortak unsurları paylaşır.
Tasarım Avrupa Birliği tarafından tavsiye edilen bordo renkli bir kapağı içerir. Hırvatistan hariç tüm üye devletler bu tavsiyeye uymaktadır. Ön kapakta pasaportu düzenleyen ülkenin resmi dili veya dillerinde ve bazı durumlarda İngilizce ile Fransızca olarak "Avrupa Birliği" ibaresi yer alır. Bunun altında üye devletin adı, devlet arması, “Pasaport” kelimesi ve kapağın alt orta kısmında biyometrik pasaport sembolü bulunur.

Aralık 2025 itibarıyla Henley Pasaport Endeksi pasaportları sahiplerinin vizesiz veya varışta vizeyle girebildiği ülke ve bölge sayısına göre sıralamıştır. Avrupa Birliği içinde Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve İspanya en yüksek sırayı paylaşırken, küresel ölçekte ise Singapur birinci sırada yer almıştır.

Avrupa Birliği aday ülkelerinin pasaportları
Avrupa Birliği vize politikası

Avrupa Birliği'nin temelini, II. Dünya Savaşı sonrasında sanayi bakımından özellikle önemli iki temel hammadde olan kömür ve çelik sektörünü güçlendirmek ve bunları uluslarüstü bir otorite ile kontrol ederek barışı sürdürmek amacıyla 1951'de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu oluşturmaktadır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, 18 Nisan 1951'de Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya arasında imzalanan Paris Antlaşması (1951) ile kurulmuştur. Yine bu ülkelerin imzaladığı 25 Mart 1957 tarihli Roma Antlaşması ile bir başka topluluk daha, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) eklendi ve bu anlaşmayla, aynı tarihte Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuş oldu. 1958'de yürürlüğe giren Roma Antlaşması üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştür. Bu yapının oluşturulmasının öncüleri Fransız Planlama Teşkilatı Başkanı Jean Monnet ve Dışişleri Bakanı Robert Schuman olmuştur. Jean Monnet ve ekibinin titizlikle hazırlamış olduğu ve Robert Schuman'ın 9 Mayıs 1950'de ilan ettiği metin "Schuman Bildirgesi" adını alacak ve daha sonraları 9 Mayıs, Avrupa Günü olarak kabul edilecekti.
Ancak Roma Antlaşması'nda nihai hedef sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasıdır. Belirtilen bu amaçlara, süreç içerisinde daha sonra imzalanacak olan diğer anlaşmalarla aşamalı olarak ulaşılmaya çalışılmıştır. Şu an itibarıyla, Maastricht Antlaşması (1992) (Avrupa Birliği'ni kuran antlaşma sayılmaktadır), Amsterdam Antlaşması (1999) ve Nice Antlaşması (2003) sonrasında Avrupa Birliği, bazı üyeler dışında parasal birliğe girmiş (Euro), Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikasını benimsemiş, Adalet ve İçişlerinde, suça ilişkin konularda Polis ve Hukuk iş birliğine karar vermiştir.

2020 – Birleşik Krallık birlikten ayrıldı.
2013 – Hırvatistan birliğe katıldı.
2007 – Bulgaristan ve Romanya birliğe katıldı; Lizbon Antlaşması imzalandı.
2005 – Fransa ve Hollanda, Anayasa'yı reddetti; Hırvatistan ve Türkiye ile tam üyelik müzakereleri başladı.
2004 – 10 yeni ülke daha birliğe katıldı; Avrupa Birliği Anayasası için anlaşma imzalandı.
2002 – Euro kullanıma girdi.
1999 – Avrupa Zirvesi'nde istifalar.
1995 – Avusturya, Finlandiya ve İsveç birliğe katıldı.
1993 – Kopenhag Kriterleri belirlendi.
1992 – Maastricht Antlaşması ile bugünkü AB doğdu.
1989 – Doğu Avrupa'da Demir Perde'nin düşüşü.
1987 – Türkiye üyelik başvurusunda bulundu.
1986 – Portekiz ve İspanya birliğe katıldı. AB bayrağı kabul edildi.
1985 – Grönland birlikten ayrıldı.
1981 – Yunanistan'ın üyeliği.
1979 – İlk Avrupa Parlamentosu seçimleri.
1973 – Birleşik Krallık, İrlanda ve Danimarka birliğe katıldı.
1967 – Birleşme Antlaşması imzalandı.
1963 – Charles de Gaulle Birleşik Krallık'ın girişini veto etti.
1957 – Roma Antlaşması imzalandı.
1951 – Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu.
1945 – II. Dünya Savaşı bitti.

Avrupa Birliği vatandaşlığı, 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan Maastricht Antlaşması ile oluşturulmuştur. Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin vatandaşlarının ulusal kimliklerine ek olarak verilmiştir ve kişilere bazı özel haklar sağlar.

1992 Maastricht Antlaşması öncesinde, Avrupa Toplulukları antlaşmaları ekonomik bakımdan etkin kişilere hareket özgürlüğü sağlıyordu ama genellikle diğer kişilere bu hak tanınmıyordu. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu kuran Paris Antlaşması bu sanayi alanlarında işçilerin ülkelerarası serbest dolaşımına izin veriyordu. 1957 Roma Antlaşması ise, tüm işçilerin ve hizmet sektörünün üye ülkeler arasında serbest dolaşımını sağladı. Ancak bu antlaşma hükümleri Avrupa Adalet Divanı tarafından yalnızca ekonomik alanda sınırlı olarak yorumlanmadı ve daha geniş bir toplumsal düzeye yayıldı. Genel anlamıyla Maastricht Antlaşması'nda oluşturulan Avrupa Birliği vatandaşlığı kavramı Amsterdam Antlaşması'nda daha da geliştirilmiş ve koşulları iyileştirilmiştir. Bu antlaşmada Avrupa Birliği vatandaşı olmanın, ulusal kimliğin yerini almadığı, onu yalnızca tamamladığı belirtilmiştir.

Roma Antlaşması'nda birliğe üye ülkelerin vatandaşı olan kişilere verilen haklar şunlardır:

Ulusal kimliği nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğramama güvencesi
Güvenlik güçleri gibi bazı istisnalar dışında birliğe üye herhangi bir ülkede çalışabilme ya da istenilen bir ülkede özgürce oturma ve okuma hakkı
Üye ülkelerde yerel seçimlere katılma ve bunlarda oy kullanabilme hakkı
Avrupa Birliği üyesi olmayan bir ülkedeyken, kendi ülkesinin büyükelçilik ya da konsolosluğu yoksa herhangi bir üye ülkeninkine sığınabilme
Kötü yönetim durumunda Avrupa Parlamentosu'na ya da Avrupa Ombudsmanı'na dilekçe yazabilme
Avrupa Birliği kurumlarına birliğin herhangi bir resmî dilinde dilekçe yazabilme ve aynı dilde yanıt alabilme
Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu belgelerine özgürce ulaşabilme

Schengen Bölgesi politikası, Avrupa Birliği'nin daha geniş kapsamlı özgürlük, güvenlik ve adalet politikasının bir bileşenidir. Schengen Bölgesi, Kıbrıs Cumhuriyeti için de geçerlidir ancak diğer AB üyesi İrlanda için geçerli değildir. Vize politikası, belirli ülkelerin vatandaşlarının herhangi bir takvim yılında, 180 günlük süre içinde 90 güne kadar vizesiz olarak hava, kara veya deniz yoluyla Schengen Bölgesi'ne girmelerine izin verir. Bazı diğer ülke vatandaşlarının Schengen bölgesine girmek ve bazı durumlarda transit geçebilmeleri için vizeye sahip olmaları gerekmektedir.
Schengen Bölgesi, 25 AB üye ülkesi ve EFTA üyesi olan dört AB üyesi olmayan ülkeden (İzlanda, Lihtenştayn, Norveç ve İsviçre) oluşmaktadır. Ayrıca,  Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan ɡibi Schengen ülkeleriyle açık sınırları olan dört Avrupa mikrodevletini de fiilen kapsamaktadır. 
Kıbrıs, AB üyesi bir devlet olmasına rağmen henüz Schengen Bölgesi'nin bir parçası değildir, ancak yine de kısmen Schengen müktesebatına dayalı bir vize politikasına sahiptir.
İrlanda, Schengen Anlaşması'ndan çekilmiş olup, bunun yerine tıpkı Schengen üyesi devletlere bağlı bazı denizaşırı bölgeleri gibi kendi vize politikasını (Ortak Seyahat Alanı) uygulamaktadır.
Avrupa tek pazarı ülkelerinin vatandaşları sadece vizeden muaf olmakla kalmayıp, birbirlerinin ülkelerine girme ve orada ikamet etme hakkına da yasal olarak sahiptirler.

Aşağıdaki kategorilerdeki bireyler, Schengen Alanı'na, Bulgaristan, Kıbrıs, Hırvatistan ve Romanya'ya vizesiz girebilmektedirler:

AB, AEA ve İsviçre vatandaşları
Geçerli bir pasaport veya ulusal kimlik kartı olan tüm Avrupa Birliği üye ülkelerinin vatandaşları, Avrupa Ekonomik Alanı (İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç) ve İsviçre girip vizesiz Schengen Alanı'nda ve ayrıca Bulgaristan, Kıbrıs ve Romanya'da ikamet edebilirler.

Tanınmayan seyahat belgeleri
Aşağıdaki seyahat belgeleri herhangi bir Schengen ülkesi tarafından kabul edilmeyip, Bulgaristan, Kıbrıs ve Romanya içinde vize seyahat belgeleri geçerli olmamaktadır.

Kuzey Kıbrıs pasaportu
Sahra pasaportu
Buna ek olarak, aşağıdaki ülkelerin pasaportları Bulgaristan, Kıbrıs ve Romanya ya da herhangi bir Schengen ülkesi tarafından egemen devletlerin pasaportu olarak ve geçerli seyahat belgeleri olarak kabul edilmemektedir.

Abhazya pasaportu
Dağlık Karabağ pasaportu
Somaliland pasaportu
Güney Osetya pasaportu
Transdinyester pasaportu

2015 yılında 15.446.676 vize başvurusu yapılmış ve 14.308.392 Schengen vizesi çıkartılmıştır.
Çoğu vize aşağıdaki ülkelerden başvurulmuştur.

Genel olarak, Schengen bölgesi içinde bir havaalanı üzerinden geçen bir yolcu, Bulgaristan, Kıbrıs ve Romanya'dan geçerken airside vize gerekmez. Ancak, 5 Nisan 2010 tarihinde, havaalanı transit ortak vizesi Avrupa Birliği tarafından tanıtıldı. Şu anda, aşağıdaki 12 ülkenin vatandaşlarının Schengen bölgesi içinde herhangi bir havalimanından transit geçiş yaparken bir havaalanı transit vizesine sahip olmaları gerekmektedir.

Bu 12 ülkenin vatandaşları aşağıdaki belli şartları sağlamaları durumunda havaalanı transit vizesinden muaftırlar:

Schengen vizesi, AB üyesi bir devlet tarafından verilen uzun süreli bir vize ya da ikamet iznine sahip ise
AB üyesi bir devlet veya Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması, Kanada, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri veya bu ülkelerden birine ait geçerli bir vizeye sahip ise
Bir AB vatandaşının aile üyesi ise,
Diplomatik pasaport sahibi ise veya
Bu ülkelerden birinin uyruğunda olup Uluslararası Sivil Havacılık Şikago Sözleşmesi'ne taraf olan uçuş mürettebatı ise.

Avrupa Birliği, Avrupa Birliği vatandaşları ve ortak ülkenin vatandaşlarına vizelerde kolaylaştırma anlaşmaları imzalamıştır. Kolaylaştırılmış işlemler ile daha hızlı vize işlem süreleri, azaltılmış vize ücreti veya ücretsiz vize başvuru işlemleri, istenilen belgelerin listesini azaltmasını sağlamaktadır. Anlaşmaların yürürlükte olduğu ülkeler aşağıdadır:

6 Mayıs 2015 tarihinde geçerli olmak üzere karşılıklı vizesiz anlaşma Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalandı. 26 Mayıs 2015 tarihinde derhal geçerli olmak üzere karşılıklı vizesiz anlaşma Doğu Timor ile imzalandı. 28 Mayıs 2015 tarihinde karşılıklı vizesiz anlaşma Dominika, Grenada, Samoa, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Trinidad ve Tobago ve Vanuatu vatandaşları için yürürlüğe girmiştir. Tonga ile vize muafiyet anlaşması 21 Kasım 2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kolombiya ile benzer bir vize muafiyet anlaşması 3 Aralık 2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Palau ile vize muafiyet anlaşması 8 Aralık 2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Peru ile Anlaşma 2016 15 Mart tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kiribati ile 23 Haziran 2016, Marşal Adaları ile 28 Haziran 2016 ve Tuvalu vatandaşları için 2 Temmuz 2016 tarihinde anlaşmalar yürürlüğe girerek Avrupa Birliği'nin Schengen ülkeleri için vize zorunluluğu kaldırılmıştır. 20 Eylül 2016 tarihinde Mikronezya Federal Devletleri ile anlaşma yapılarak  vize zorunluluğu kaldırılmıştır.
25 Şubat 2013'te, Gürcistan ile vize uygulamasının serbestleştirilmesi üzerine bir eylem planı başlatıldı. Aralık 2015'te Avrupa Komisyonu, Gürcistan'ın vize serbestleştirme kriterlerine uyduğu sonucuna vardı. Mart 2016'da, Komisyon, vize şartlarının Gürcistan'ı da içerecek şekilde değiştirilmesi yönünde bir teklif sundu. Gürcistan'da vize muafiyeti hakkı 28 Mart 2017'de yürürlüğe girdi. Ukrayna için vize muafiyeti hakkı 11 Haziran 2017'de yürürlüğe girdi.
5 Ağustos 2015 tarihinde, Avrupa Komisyonu, Çin ile diplomatik pasaport sahipleri için kısa süreli vize muafiyet anlaşması müzakerelerinin açılmasını onaylayan bir tavsiye sundu. Anlaşma sonradan 29 Şubat 2016 tarihinde her iki tarafça imzalanmış ve 2 Mart 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anlaşma İngiltere ve İrlanda için geçerli değildir.

Şu anda Avrupa Birliği 2024 yılı itibarıyla, şu ülkelerle karşılıklı vizesiz rejim hakkında ɡörüşmeler yapmaktadır:

 Belize – 2024 yılında AB ve Belizeli yetkililer Schengen vizesinden muafiyet konusunu görüşmek üzere toplantılara devam etti.
 Bahreyn – 2022'de AB, Bahreyn de dahil olmak üzere Körfez İşbirliği Konseyi'nin tüm ülkelerinin vatandaşları için bir vize muafiyeti önerdi.
 Ekvador – 2018'de İspanya, Ekvador vatandaşları için vize muafiyeti talebinde bulundu. 2022'de AB Parlamentosu Ekvador vatandaşlarına vize muafiyeti teklif etti.
 Fiji – 2023'te AB ve Fiji yetkilileri, Fiji vatandaşlarının Schengen Bölgesi'ne vizesiz seyahat etme potansiyelini tartışmak üzere bir araya geldi.
 Guyana – Temmuz 2023'te Guyana Devlet Başkanı İrfaan Ali, en az beş AB ülkesinin Guyana vatandaşlarına yönelik vize muafiyeti teklifine sponsor olmayı kabul ettiğini belirtti.
 Kuveyt – 2022'de Avrupa Komisyonu, Kuveyt vatandaşları için vize şartının kaldırılmasını önerdi.
 Umman – 2022'de AB, Umman vatandaşları için vize muafiyeti için potansiyel müzakereleri duyurdu.
 Katar – 2022'de Avrupa Komisyonu, Katar vatandaşları için vize şartının kaldırılmasını önerdi.
 Suudi Arabistan – 2022'de Suudi ve AB yetkilileri bir araya gelerek Suudi Arabistan vatandaşlarının Schengen Bölgesi'ne vizesiz girişlerinin kolaylaştırılması konusunu görüştüler.
 Ermenistan – 2018'de AB ve Ermeni yetkililer yeni bir Kapsamlı ve Gelişmiş Ortaklık Anlaşması'nın imzalanmasının ardından vize serbestisi planlarını açıkladılar. 2023'te AB ve Ermeni yetkililer anlaşmanın ardından vize serbestleştirme planlarını tekrar tartıştılar. Avrupa Komisyonu, Temmuz 2024'te Ermenistan ile Ermeni vatandaşlarının AB'ye vizesiz seyahat edebilmesi için vize serbestisi konusunda resmi bir diyalog başlattı. 9 Eylül 2024'te AB Komisyonu başkan yardımcısı Margaritis Schinas liderliğindeki bir AB heyeti vize serbestisi ɡörüşmeleri için Erivan'a ɡitti.
 Türkiye – Aralık 2013 yılında Geri Kabul Anlaşması imzaladıktan sonra, AB "vizesiz rejim yolunda Yol Haritası" da dahil olmak üzere Türkiye ile vize diyaloğu başladı. 2-3 yıl içinde Türkiye ile vizesiz anlaşmaya varmak için bir plan yapıldı. 29 Kasım 2015 tarihinde yapılan AB-Türkiye zirvesine katılan tüm üye Devletlerin Vize Yol Haritasının yerine getirilmesini hızlandırmak için Türkiye tarafından verilen taahhütleri memnuniyetle karşıladı. Ancak özellikle terörle mücadele yasasının değiştirilmesi konusundaki anlaşmazlık bu sürecin durma noktasına gelmesine sebep olmuştur. 2023'te AB ve Türk yetkililer vize serbestleştirme koşullarındaki ilerlemeyi tartışmak üzere bir araya geldi.
 Rusya – 15 Aralık 2011 tarihinde, AB-Rusya zirvesi sonrasında verilen açıklamada, Avrupa Komisyonu Başkanı, Rusya ile "vizesiz seyahat yolunda Ortak Adımlar" lansmanını doğruladı fakat Kırım ilhakı yüzünden Mart 2014 yılı içinde görüşmeler askıya alındı. 2014 yılında AB, Donbas'taki savaş nedeniyle Rusya ile vizesiz seyahat görüşmelerini askıya aldı. 2019'da Alman yetkililer genç Ruslara vizesiz bir rejim getirilmesini önerdi. 2022 yılında AB, Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesi sonucunda Rusya ile vize kolaylaştırma anlaşmasını tamamen askıya aldı.
 Endonezya – 10 Temmuz 2015 tarihinde, Endonezya Dışişleri Bakanı Retno Marsudi, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans tarafından karşılandı ve Endonezya Pasaport hamillerinin Schengen Alanı'na vizesiz giriş olasılığı hakkında konuştular. 2020'de Endonezya Hukuk ve İnsan Hakları Bakanı Yasonna Laoly, karşılıklı vizesiz bir planı görüşmek üzere 20 AB üye devletinin büyükelçileriyle bir araya geldi.
 Nauru – 2012 yılında AB, çeşitli ada ülkelerinin vatandaşları için vizesiz seyahat yapılmasını önermiştir. 2014 yılında AB, her ülke ile imzalanacak karşılıklı bir anlaşmaya bağlı olarak, Nauru da dahil olmak üzere birçok ülkenin vatandaşları için vize muafiyetini onayladı. Nauru hariç tüm ada ülkeleri 2016 yılına kadar gerekli anlaşmaları imzaladı.
 Maldivler – Aralık 2022'de Maldiv Dışişleri Bakanı Abdulla Shahid, AB diplomatlarıyla Schengen Bölgesi'ne girmek isteyen Maldiv vatandaşlarına vize muafiyeti sağlanması olasılığını tartıştı.
 Tayland – Tayland Başbakanı Srettha Thavisin, 2024 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile

Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi veya Avrupa Birliği Liderler Zirvesi (İngilizce: European Council), Avrupa Birliği'nin en yüksek siyasi kurumudur. İngilizcede European Council olarak anılan ve yalnızca Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile ilgili olan bu kurum, kırk yedi üyeli Avrupa Konseyi (İngilizce: Council of Europe) ile karıştırılmamalıdır. Zirve, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin devlet ya da hükûmet başkanlarının ve Avrupa Komisyonu başkanının katılımlarıyla yürütülür. Zirveye Avrupa Birliği Konseyi'nin başkanı başkanlık eder.
Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi, yasama ve yürütme gibi güçlere sahip değildir ancak Avrupa Birliği'nin önemli konularını ele alır. Zirve yılda en az iki kez toplanır. Toplantılar Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi'nin de karargâhı olan Belçika'nın başkenti Brüksel'deki Europa binasında yapılır.

İlk Avrupa Zirveleri, 1961 yılının şubatında Paris'te, temmuzunda Bonn'da gerçekleştirildi. İlk yapılan toplantılar Avrupa Topluluğu'nun üyelerinin gayriresmî bir araya gelmesiydi. 1969 yılına dek düzensiz periyotlarda bir dizi zirve düzenlendiyse de gerçek anlamda ilk zirve bu yıl geldi. 1969 Lahey Zirvesi'nde üye ülkelerin başkanları Birleşik Krallık'ın topluluğa kabulü üzerine görüş birliğine vardılar ve Avrupa Politik İş Birliği'ni oluşturdular.
Zirveler, 1974 yılına gelindiğinde resmiyete döküldü ve zirvelerin o dönemki Fransa cumhurbaşkanı Valéry Giscard d'Estaing tarafından yapılan bir öneri üzerine düzenli olarak yapılması kararına varıldı. 1987 yılında Avrupa Tek Senedi imzalanarak uygulamaya koyuldu ve Maastricht Antlaşması uyarınca tanımlanan bir role sahip oldu. İlk başlarda yılda yalnızca iki zirve düzenlenirken bu sayı günümüzde dörttür. Dönem başkanlığını yürüten her ülke iki kez bu toplantılara ev sahipliği yapar. Olağan zirvelerin yanı sıra, özel ya da olağanüstü zirveler de düzenlenebilir.
Bu zirveler pek çok kişi tarafından Avrupa Birliği tarihinde dönüm noktası olan olayların yaşandığı yer olarak görülmektedir. Örneğin:

1969, Lahey: İlk genişleme kararı
1974, Paris: Liderler zirvesinin resmen oluşturulması
1985, Milano: Avrupa Tek Senedi'nin temellerinin atılması
1991, Maastricht: Maastricht Antlaşması üzerinde anlaşılması
1997, Amsterdam: Amsterdam Antlaşması'nın imzalanması
1998, Brüksel: Bazı üye ülkelerin Euroyu ortak para olarak kabul etmesi
1999; Köln: Askerî birimlerin oluşturulması
1999, Tampere: Kurumsal yenilikler
2000, Lizbon: Lizbon Stratejisi'nin belirlenmesi
2002, Kopenhag: Büyüme kararının alınması
2007, Lizbon: Lizbon Antlaşması'nın imzalanması

Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi, Avrupa Birliği'nin yaptığı pek çok antlaşmada "birliğin gelişmesi için gerekli yardımı yapacak" bir birim olarak anılsa da Avrupa Birliği'nin resmî kurumlarından biri değildir. Avrupa Zirevlerinde Avrupa Birliği'nin dış politikası belirlenir ve bu nedenle Avrupa entegrasyonunun motor gücü olarak tanımlanmaktadır. Bunu yaparken resmî herhangi bir dayanağı olmayan kurumun etkisi Avrupa Birliği üyesi ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarından oluşuyor olmasındandır.
Ulusal liderlerden oluştuğu için üye ülkelerin yürütme güçlerini bir araya getiren zirve, Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ile Güvenlik güçleri ve adalet alanında iş birliği programlarında olduğu gibi Avrupa Topluluğu dışında da etkili bir güce sahiptir.
Liderler zirvesi çoğu zaman belirli bir liderinin olmamasından, zayıf yapısından, yılda dört kez iki gün süreyle toplanmasından ve bir personel kadrosunun olmamasından dolayı sık sık eleştirilmektedir.

Resmî olarak Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi üye ülkelerin devlet ya da hükûmet başkanlarından ve Avrupa Komisyonu'nun başkanından oluşur. Komisyon başkanının oy kullanma yetkisi yoktur. Toplantıların düzenlendiği ülkenin dişişleri bakanı da toplantılara katılır. Avrupa Komisyonu başkanınına da bir başka komisyon üyesi eşlik edebilir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ya da onun temsilcisi de düzenki katılımcılardandır. Bu görev son zamanlarda Genel Sekreterin zirveleri düzenlemedeki etkin rolü nedeniyle bir hayli önem kazanmıştır. Toplantılar başlamadan önce Avrupa Parlamentosu başkanı da bir açılış konuşması yapar.
Ancak zirveler sırasındaki görüşmelerde sahne arkasında da pek çok görevli çalışır. Ancak ülke başına 2 temsilci dışında bu görevliler toplantı salonlarına giremez. Her üye ülkenin temsilcisi kendi dilinde konuşma hakkına sahip olduğu için çoğu zaman toplantı salonunda metinleri diğer temsilcilere çevirmek amacıyla çevirmenler de bulunur.

Notlar

Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi başkanı ya da Avrupa Birliği Liderler Zirvesi başkanı, Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi'nin (27 devlet başkanından oluşur) çalışmalarına başkanlık eden kişidir. Aynı zamanda Avrupa Birliği'ni yurt dışında temsil etme yetkisi de bulunmaktadır.
Avrupa Birliği Konseyi başkanlığı 1975'ten 2009'a kadar, Avrupa Birliği Konseyi'nin altı aylık dönem başkanlığını elinde bulunduran üye devletin, devlet veya hükûmet başkanı tarafından temsil edilen, resmi olmayan bir pozisyondu. Ancak, 2007 Lizbon Antlaşması'ndan bu yana, Avrupa Birliği Antlaşması'nın 15. maddesi gereği, Avrupa Birliği Konseyi'nin bir kez yenileme olasılığı ile iki buçuk yıllık bir dönem için tam zamanlı bir başkan atanmaktadır. Atamalar ve görevdekilerin görevden alınması için Avrupa Birliği Konseyi'nde çifte çoğunluk desteği gerekmektedir.
19 Kasım 2009'da Lizbon Antlaşması uyarınca Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi'nin ilk başkanı Herman Van Rompuy olmuştur.
Makamın ikinci sahibi eski Polonya başbakanı Donald Tusk'tır. İlk olarak 1 Aralık 2014 - 31 Mayıs 2017 tarihleri arasında görev yapmak üzere seçilmiş, ardından 9 Mart 2017'de 1 Haziran 2017 - 30 Kasım 2019 tarihleri arasında görev yapmak için ikinci defa seçilmiştir.

Official Website 13 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A 'George Washington' for Europe 29 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – BBC News

Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), besin zinciri ile ilişkili mevcut ve ortaya çıkan riskleri bildiren ve bağımsız bilimsel tavsiyelerde bulunan bir Avrupa Birliği ajansıdır. EFSA Şubat 2002'de kurulmuştur. Merkezi Parma, İtalya'dadır. 2021 bütçesi 118,6 milyon € toplam personel sayısı 542 idi.
EFSA'nın çalışmaları, hayvan sağlığı ve refahı, mahsul koruma, bitki sağlığı ve bitki besleme dahil olmak üzere gıda ve yem güvenliği üzerinde doğrudan veya dolaylı etkisi olan tüm konuları kapsar. EFSA Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve AB üye devletlerini, gıda ve yem zincirinin güvenliğini ve Avrupalı tüketicilerin sağlıklarının korunmasını sağlayan etkili ve zamanında risk yönetimi kararları alma konusunda destekler. EFSA ayrıca, görev alanına giren tüm konularda kamuoyu ile açık ve şeffaf bir şekilde iletişim kurar.

2002 tarihli bir yönetmeliğe göre EFSA dört organdan oluşur:

Yönetim Kurulu
Yönetici müdür
Danışma Forumu
Bilimsel Komite ve Bilimsel Paneller
Yönetim Kurulu bütçeyi belirler, çalışma programlarını onaylar ve EFSA'nın AB ve ötesindeki ortak kuruluşlarla başarılı bir şekilde işbirliği yapmasını sağlamaktan sorumludur. Avrupa Birliği Konseyi tarafından Avrupa Parlamentosu ile istişare edilerek Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan bir listeden atanan on dört üyeden ve Avrupa Komisyonu'nun bir temsilcisinden oluşur.
İcra Direktörü EFSA'nın yasal temsilcisidir ve günlük yönetimden, çalışma programlarının hazırlanmasından ve uygulanmasından ve Yönetim Kurulu tarafından kabul edilen diğer kararların uygulanmasından sorumludur. Yönetim Kurulu tarafından atanırlar.
Danışma Forumu, özellikle EFSA'nın çalışma programları için bir teklif taslağı hazırlarken, İcra Direktörüne tavsiyede bulunur. Üye Devletlerde risk değerlendirmesinden sorumlu ulusal organların temsilcilerinden ve Norveç, İzlanda, İsviçre ve Avrupa Komisyonu'ndan gözlemcilerden oluşur.
Bilimsel Komite ve Bilimsel Panelleri, her biri kendi yetki alanına giren ve bağımsız bilimsel uzmanlardan oluşan bilimsel görüş ve tavsiyeler sağlar. Bilimsel Panellerin sayısı ve isimleri, EFSA'nın talebi üzerine Avrupa Komisyonu tarafından teknik ve bilimsel gelişmeler ışığında uyarlanmıştır. Bağımsız bilimsel uzmanlar, İcra Direktörünün önerisi üzerine Yönetim Kurulu tarafından üç yıllık bir süre için atanır.

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (İngilizce: European Centre for Disease Prevention and Control (ECDC)), 2005'te kurulan ve merkezi İsveç'in başkenti Stokholm'de bulunan, Avrupa'nın bulaşıcı hastalıklara karşı savunmasını güçlendirmeyi amaçlayan, bağımsız bir Avrupa Birliği kuruluşudur.

27 AB üyesi: Almanya, Avusturya, Belçika, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, Yunanistan.
3 AEA/ASTB üyesi: İzlanda, Lihtenştayn, Norveç

European Centre for Disease Prevention and Control2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eurosurveillance 11 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European programme for intervention epidemiology training - EPIET
ESCAIDE 27 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EpiNorth
EpiSouth 11 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EU Public Health5 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

EU at a glance

Avrupa Jandarma Gücü  (EUROGENDFOR veya EGF), Fransa, İtalya, Hollanda, Portekiz ve İspanya tarafından Avrupa Birliği'nin (AB) beş üyesi arasında 2006 yılında bir anlaşma ile kuruldu. Romanya, 2009 yılında katılmış, Polonya ise 10 Ekim 2006'da Avrupa Jandarma Gücü'ne katılmak istediğini belirtmiş ve 2011 yılında katılmıştır. Diğer ülkelerinde gelecekte katılmasına izin verilecektir. Statüsü, 18 Ekim 2007 tarihli Velsen Antlaşması'nda yer almaktadır.

Fransız Savunma Bakanı Michèle Alliot-Marie, ilk önce Eylül 2003'te kuvveti önerdi. Alliot-Marie ve İtalyan Savunma Bakanı Antonio Martino bu fikri Ekim 2003'te Avrupa Birliği Savunma Bakanları Toplantısında sundular. Uygulama anlaşması sonunda 17 Eylül 2004'te Hollanda'nın Noordwijk kentindeki beş katılımcı ülkenin savunma bakanları tarafından imzalandı. 23 Ocak 2006'da, EGF, Vicenza'daki General Chinotto kışlasında bir askeri tören sırasında resmi olarak açıldı. 20 Temmuz 2006'da tamamen faaliyete geçti.
Romanya'nın Avrupa Birliği'ne girmesinden sonra, Romanya Jandarma Komitesi tam üyelik yolunda atılan ilk adım olarak Avrupa Jandarma Gücü ile sürekli gözlemci statüsüne girdi. 3 Mart 2009'da, Romanya Jandarması, Avrupa Jandarma Gücü'nün tam üyesi oldu.
Polonya Askeri Jandarması, aslen ortak bir güç olarak 10 Ekim 2006'da EGF'ye katılmak istediğini belirtti. 2011 yılı Aralık ayında Polonya, 2011 yılında verilen EGF'ye tam üyelik başvurusunda bulundu.
Aralık 2009'dan bu yana EGF, Afganistan Savaşı'ndaki Afgan Ulusal Polisinin (ANP) NATO Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü (ISAF) eğitim operasyonunda yer almıştır. Haziran 2010'dan itibaren, Fransa, İspanya, Hollanda, Polonya ve Portekiz'den EGF'nin (124'u Fransa jandarmalı olan) 276 üyesi Afgan Ulusal Sivil Emir Polisi (ANCOP) memurları ve astsubaylarını eğitiyor; İlk görevin yaklaşık 400-500 kişilik olması planlandı. Onlar ANCOP eğitim merkezlerinde eğitilir, aynı zamanda P-OMLT (Polis Operasyonel Mentorluk ve İrtibat Ekipleri) görevleri sırasında eşlik ediyor, danışmanlık yapmakta ve onlara yardımcı olmaktadır. Mayıs 2010 itibarıyla, ANCOP'un 50 subayı ve 250 astsubay öğretmeni yetiştirmiş ve daha sonra Fransız Savunma Bakanı Brice Hortefeux, bu misyona yardımcı olması için 40 Fransız jandarmanın gönderileceğini açıklamıştır.
2010'un başlarında EGF, kurtarma sonrası güvenlik çabalarına yardım etmek üzere Haiti'ye yerleştirildi.

Avrupa Jandarma Gücü, İtalya'nın kuzeydoğusundaki Vicenza'da kurulmuştur ve 800-900 üyesi vardır. Üyeler aşağıdaki ülkelerin unsurlarını içerir.

 Ulusal Jandarma
 Carabinieri
 Dutch Royal Marechaussee
 Polish Military Gendarmerie
 Ulusal Cumhuriyet Muhafızları
 Romanya Jandarması
 Guardia Civil

 Türkiye Jandarması
Anayasa, polis hizmetleri için askerî güç kullanılmasına izin vermediği için Almanya katılmıyor. O dönemde Savunma Bakanı Peter Struck 2004'te, askeri polis güçlerinin yasal dayanağının EGF'nin altında yatan beklentilerden farklı olduğunu açıkladı. Eyaletlerin paramiliter Bereitschaftspolizei birimleri Alman Federal Polisi gibi ayakta devriye emrini vermiyor. Almanya, Velsen Antlaşması'nı EGF ya da daha sonraki bir anlaşma üzerinde imzalamamıştır. Bunun yerine, Prüm Antlaşması'na dayanan polis kuvvetlerinin sıkı bir entegrasyonu var. Başlangıçta Prüm Antlaşması, komşu ülkelerin polis veritabanlarına erişimi düzenledi, ancak katılan ülkelere (Almanya, İspanya, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Avusturya ve Belçika) polis karakolları ve personeli istihkam etmek için yasal temel olarak defalarca kullanıldı. 2008 yılında Prüm Antlaşması AB yasalarına tabi kılınarak ülkelerin AB yasalarına (Schengen anlaşmasına göre) göre düzenlenmiş polis kuvvetlerine erişmelerine izin verdi. 2009 Avrupa Polis Kuvvetleri Eğitim Programı (EUPFT 2009), Vicenza'da (EGF merkezinin evi) çalıştırıldı ve anti-ayaklanma taktikleri üzerine EUPFT 2010 Almanya'daki Lehnin'de gerçekleştirildi.

Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi ya da kısaca EPPO, Avrupa Birliği bünyesinde yer alan, tüzel kişiliğe sahip bağımsız bir kurumdur. Lizbon Antlaşması temelinde ve güçlendirilmiş iş birliği yöntemiyle AB'ye üye 27 ülkeden 24'ünün katılımıyla kurulmuştur.
EPPO'nun kurulma fikri AB'nin mali çıkarlarına zarar veren suçlarla daha etkili mücadele edebilmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Avrupa Komisyonu 2013 yılında bu yönde bir yasa teklifi sunmuş Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve üye devletler arasındaki uzun müzakerelerin ardından 12 Ekim 2017'de 2017/1939 sayılı Tüzük kabul edilerek EPPO resmen kurulmuştur. Bu Tüzük EPPO'nun amaçlarını, yapısını, yetki alanını ve çalışma usullerini düzenleyen temel hukuki dayanağıdır.
EPPO'nun temel görevi; AB bütçesine zarar veren dolandırıcılık, yolsuzluk ve kara para aklama gibi suçları soruşturmak ve kovuşturmaktır. Buna ek olarak üye devletler arasında iş birliği ve koordinasyonu güçlendirerek sınır ötesi suçlarla mücadelede daha bütünleşik ve etkili bir yapı oluşturmayı hedeflermektedir. Böylece AB'nin mali kaynaklarının korunmasına ve hukuk devletinin güçlendirilmesine önemli katkı sağlar.
EPPO'nun merkezi Lüksemburg’un Kirchberg bölgesinde; Avrupa Adalet Divanı (CJEU) ve Avrupa Sayıştayı (ECA) ile birlikte bulunmaktadır.

Avrupa Mesleki Eğitim Geliştirme Merkezi (Cedefop), Avrupa Birliği'nin mesleki eğitim politikalarının geliştirilmesini desteklemek ve bunların uygulanmasına katkıda bulunmak amacıyla kurulan bir kuruluşudur.
Cedefop Avrupa'da mesleki eğitim alanında iş birliğini güçlendirmek amacıyla Avrupa Komisyonu, ulusal hükümetler, işveren ve sendika temsilcileri, araştırmacılar ve uygulayıcılarla yakın iş birliği içinde çalışır. Avrupa mesleki eğitim politikalarının sağlam verilere dayanmasına katkı sağlar ve bu alandaki eğilimleri ile temel sorunları analiz eder.
Cedefop'un çalışma alanları rehberlik ve kariyer danışmanlığından yaşlı çalışanların becerilerinin güncellenmesine kadar uzanır. İş gücü piyasasında beceri arz ve talebinin öngörülmesi, örgün eğitim dışında kazanılan öğrenmelerin tanınması ve belgelendirilmesi ile ulusal ve Avrupa düzeyinde yeterlilik çerçevelerinin geliştirilmesi de ajansın öncelikli konuları arasındadır.

Avrupa Sayıştayı (İngilizce: The European Court of Auditors), AB mali kaynaklarının gereğince yönetilip yönetilmediğini kontrol eden kurumdur.
22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulan mahkeme, Lüksemburg'da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay'ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir.
Sayıştay, her AB ülkesinden bir üyeye sahiptir. Bu üyeler, 6 yıllık yenilenebilir bir dönem için Konsey tarafından atanır. Üyeler, aralarında bir kişiyi, 3 yıllık yenilenebilir bir dönem için başkan olarak seçerler. Alman Klaus-Heiner Lehne Sayıştay Başkanı'dır.

European Court of Auditors12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmî site
European Court of Auditors 7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa Birliği üyelerince oluşturulan banka 1958'de Roma Anlaşması ile kurulmuştur. AB'nin mali kuruluşudur, tüzel kişidir. Merkezi Lüksemburg'da olan banka ortak projelerin finansmanını sağlar.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB), Avrupa Birliği'nin finans kurumu olup, Birliğin hedeflerine ulaşmasını sağlayacak yatırımları finanse etmek amacıyla kurulmuştur. AYB, tüzel kişiliğe sahip olup, üyeleri Avrupa Birliği üyesi devletlerden oluşmaktadır. Bankanın temel amacı, Birliğin çıkarları doğrultusunda iç pazarın dengeli ve düzgün gelişimine katkıda bulunmaktır. Bu bağlamda AYB, sermaye piyasasından ve öz kaynaklarından yararlanarak kazanç amacı gütmeksizin kredi vermek suretiyle çeşitli projelerin finanse edilmesini sağlamaktadır.

Sosyo-ekonomik olarak geri kalmış bölgelerin kalkındırılmasına yönelik projeler. Teşebbüslerin Modernizasyonu ve Yapılandırılması: İşletmelerin modernizasyonu ve yeniden yapılandırılması. İç pazarın etkin işleyişini sağlamak için gerekli projeler. Üye devletler tarafından finanse edilemeyen, yeni istihdam olanakları yaratma amaçlı projeler. Ortak Çıkar Projeleri: Birden fazla üye devletin ortak çıkarına yönelik olup, münferit üye devletlerce finanse edilemeyen büyük projeler.

Avrupa Birliği'nin dengeli gelişimine katkıda bulunmak. Trans-Avrupa ulaşım ve telekomünikasyon ağlarının geliştirilmesine yönelik projelere finansman sağlamak. Çevrenin korunmasına yönelik projeleri desteklemek .Enerji kaynaklarının sürdürülebilirliğini sağlamak. Avrupa sanayisinin ve KOBİ'lerinin uluslararası rekabet gücünü artırmak. Uluslararası İşbirliği: AYB, Avrupa Birliği'ne üye olmayan üçüncü devletlerdeki uygun projelere kredi sağlayarak, Birliğin üye olmayan devletlerle olan işbirliği politikalarının hayata geçirilmesine katkıda bulunmaktadır. AYB, görevlerini yerine getirirken Birliğin yapısal fonlarından ve diğer finansman araçlarından yararlanarak yatırım programlarının finanse edilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu sayede, Avrupa Birliği'nin ekonomik ve sosyal hedeflerine ulaşmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Avrupa Yatırım Fonu, Avrupa Birliği bünyesinde faaliyet gösteren bir mali kuruluştur. 1994 yılında kurulan Avrupa Yatırım Fonu, küçük ve orta ölçekli işletmelere risk finansmanı sağlamak amacıyla faaliyet göstermekte olup merkezi Lüksemburg'da bulunmaktadır. Avrupa Yatırım Bankası Grubu'nun bir parçası olan AYF'nin temel görevi Avrupa Birliği'nin kamu politikası hedeflerini desteklemektir.
Avrupa Yatırım Fonu 2024 yılında deeptech, yaşam bilimleri, yeşil teknolojiler, sosyal etki fonları, çift kullanımlı savunma teknolojileri ve ölçek büyütme fonlarına toplam 14,4 milyar Euro tutarında finansman sağlamıştır. Bu yatırımların yaklaşık %43'ü (6,1 milyar Euro) yeşil yatırımlardan oluşurken, %45'i ekonomik gelişmişlik düzeyi Avrupa Birliği ortalamasının altında olan bölgelere sağlanmıştır. Nisan 2025'te Sifted tarafından yayımlanan bir haberde Avrupa Yatırım Fonu "Avrupa'nın en büyük sınırlı ortağı" olarak tanımlanmış ve yönetimi altındaki varlıkların toplamının 143,7 milyar Euro'ya ulaştığı belirtilmiştir.
Avrupa Yatırım Fonu Ağustos 2020'de KOBİ'lerin kriz sürecinde desteklenmesi amacıyla başlatılan 25 milyar Euroluk Pan-Avrupa Garanti Fonu (EGF) aracılığıyla Avrupa Birliği'nin COVID-19 krizine yönelik müdahalesine katkıda bulunmuştur.

Avrupa İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı (EU-OSHA), iş sağlığı ve güvenliği alanında faaliyet gösteren işletmelerin, hükümetlerin ve uzmanların ihtiyaçlarına hizmet edebilecek ilgili bilgileri toplamak ve analiz etmek görevli Avrupa Birliği'nin bir ajansıdır.
EU-OSHA 18 Temmuz 1994 tarihli ve 2062/94 sayılı Konsey Tüzüğü ile kurulmuştur. Ajansın merkezi İspanya'nın Bilbao kentindedir ve burada iş sağlığı ve güvenliği, iletişim ve idari alanlarda uzmanlaşmış bir ekip görev yapmaktadır.
2062/94 sayılı Konsey Tüzüğü 20 Şubat 2019 tarihinde 2019/126 sayılı AB Tüzüğü ile yürürlükten kaldırılmış ve yerine yeni düzenleme getirilmiştir.
EU-OSHA, güncel iş sağlığı ve güvenliği konularına ilişkin bilgi veren aylık OSHmail adlı bir bülten yayımlar. Ayrıca ayrıntılı raporlar ve Napo adı verilen medya içerikleri gibi çeşitli yayınlar da sunar.

Batı Avrupa Birliği ya da kısaca BAB (İngilizce: Western European Union, WEU; Fransızca: Union de l'Europe Occidentale, UEO), yarı etkin bir Avrupa güvenlik ve savunma örgütüdür. 17 Mart 1948 tarihinde imzalanan Brüksel Antlaşması'yla birlikte Batı Birliği adıyla kurulmuş kurulmuş ve 1954 yılında İtalya ile Batı Almanya'nın katılımlarıyla Batı Avrupa Birliği adını almıştır. Batı Avrupa Birliğinin genel merkezi Brüksel'dedir. Günümüzde başka bir uluslararası örgüt olan Avrupa Birliği ile karıştırılmamalıdır. Lizbon Antlaşmasının yürürlüğe girmesiyle işlevsiz kalmış ve 30 Haziran 2011 tarihinde Avrupa Birliği ile birleştirilmiştir.

Brüksel Antlaşması 17 Mart 1948 tarihinde Birleşik Krallık, Fransa, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda'nın katılımlarıyla imzalanmıştır. Antlaşmanın ekonomik, kültürel ve toplumsal alanlarda da iş birliği ilkelerini içeren hükûmetler arası karşılıklı bir savunma antlaşması olması öngörülmüştür. Avrupa Savunma Birliği Antlaşması'nın Fransız Parlamentosunda reddedilmesi üzerine, İtalya ve o zamanki Batı Almanya'nın da katılımlarıyla bu birliğin kurulması kararlaştırılmıştır. Katılımcı ülkeler üç temel amaçlarını metnin önsözünde şöyle belirtmişlerdir:

Avrupa'nın ekonomik bakımdan iyileşmesi için Batı Avrupa'da sağlam temeller oluşturmak;
Birliktelik oluşturmak ve Avrupa'da sürekli entegrasyonu özendirmek
Herhangi bir saldırı durumunda üyeler arası yardımlaşma sağlamak
Brüksel'de yapılan görüşmeler genel olarak kültürel ve toplumsal başlıkları ele almış ve daha çok bir danışma konseyi oluşturulması amaçlanmıştır. Bunun yapılmasının arkasındaki neden Batı Avrupa ülkeleri arasında her alanda iş birliği sağlayarak Komünizm'in durdurulması konusunda bir önlem almaktır. Brüksel'de yapılan görüşmeler sonucu imzalanan Brüksel Antlaşmasının hükümleri daha sonra Paris Konferansında yeniden görüşülmüş ve 23 Ekim 1954 tarihli Londra Konferansında antlaşmaya son biçimi verilmiştir. Aynı tarihte İtalya ve Batı Almanya da birliğe katılmışlardır. Batı Avrupa Birliği de örgüte bu antlaşmayla verilmiştir.

Batı Avrupa Birliği üç ana yönetimsel birimi vardır. Bunlar: Bakanlar Konseyi, Konsey Başkanlığı ve Genel Sekreterliktir. Batı Avrupa Birliği, bir Bakanlar Konseyi tarafından yönetilir. Konsey başkanı üye ülkeler arasında dönüşümlü olarak 6 ayda bir seçilir. Eğer Avrupa Birliği Komisyonu başkanı Batı Avrupa Birliği Komisyonu başkanının seçildiği ülkeden ise, Avrupa Birliği Konseyi başkanı her iki görevi de yürütür. Komisyonun genel sekreteri 20 Kasım 1999'da göreve atanan Javier Solana'dır. Solana aynı zamanda Avrupa Birliğinin Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikasını da yürütmektedir.

Batı Avrupa Birliği, 10 üye ülkeye, 6 ortak üye ülkeye, 5 gözlemci üye ülkeye ve 7 ortak iş birliği üyesinden oluşmaktadır. 14 Haziran 2001 yılında, Javier Solana yapılan toplantıda birliğe üye olmayan ülkelerin statülerinin değişmesi için öngörülebilir bir neden olmadığı belirtmiştir.

Batı Avrupa Birliği resmî sitesi11 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eurogroup, Euro'yu resmi para birimi olarak kabul etmiş Avrupa Birliği üyesi ülkelerin maliye bakanlarının bir araya geldiği gayriresmi toplantılara verilen isimdir. Başka bir ifadeyle Euro bölgesine dahil olan ülkelerin maliye bakanları bu platformda buluşur. Grup 21 üyeden oluşur.
Bakanlar genellikle Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi'nin Ekonomik ve Mali İşler Konseyi toplantısından bir gün önce, basına kapalı olarak bir araya gelirler. Toplantıların ardından alınan kararlar basın açıklamaları ve resmi belgeler aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılır. Eurogroup Avrupa Birliği Konseyi ile yakından bağlantılıdır, nitekim ECOFIN'de Euroya ilişkin konularda yalnızca Eurogroup üyesi ülkeler oy kullanır. Grup Lizbon Antlaşması ile resmi bir statü kazanmıştır.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı, Ekonomik ve Parasal İşlerden sorumlu Avrupa Komisyonu Üyesi ile Eurogroup Çalışma Grubu Başkanı da toplantılara gözlemci sıfatıyla katılmaktadır. Buna karşılık Euro bölgesine dahil olmayan Avrupa Birliği üyesi ülkeler gözlemci statüsüne sahip değildir.
Zaman zaman Uluslararası Para Fonu (IMF) yetkililerinin de toplantılarda bulunmasına izin verilmektedir. Ancak gözlemcilerin toplantılar sırasında söz alıp alamadıkları net değildir.

Avrupa Birliği Cezai Konularda Adli İşbirliği Ajansı ya da Eurojust, Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında cezai konularda adli iş birliği öngören bir kurumudur. 2002 yılında kurulan kurum, soruşturma ve savcılık koordinasyonunu teşvik ederek ciddi sınır ötesi ve organize suçlarla mücadeleyi iyileştirmek amacıyla oluşturulmuştur. Genel merkezi Hollanda'nın Lahey kentinde bulunmaktadır.
Eurojust her bir AB üye devletinden deneyimli hakimler, savcılar veya eşdeğer yetkinliğe sahip kolluk görevlilerinden oluşan 27 ulusal üyeden meydana gelen bir kolekten oluşmaktadır. Üyelerin görev ve yetkileri kendilerini atayan devlet tarafından belirlenmektedir. Eurojust ayrıca üçüncü ülkelerle ve Avrupa Adli Ağı, Europol ile OLAF gibi diğer AB kurumlarıyla da iş birliği yapmaktadır.

Eurojust kuruluş amacı ve görev alanı çerçevesinde, aşağıda belirtilen temel hedeflerin gerçekleştirilmesini amaçlamaktadır:

Üye devletlerin yetkili makamları tarafından yürütülen soruşturma ve kovuşturmalara ilişkin faaliyetlerin koordinasyonunu teşvik etmek ve geliştirmek,
Özellikle uluslararası adli yardımlaşmanın uygulanmasını ve iade taleplerinin yerine getirilmesini kolaylaştırmak suretiyle üye devletlerin yetkili makamları arasındaki iş birliğini güçlendirmek,
Üye devletlerin yetkili makamlarını, yürüttükleri soruşturma ve kovuşturmaların etkinliğini artırmak amacıyla desteklemek,

eu-LISA
Europol

Avrupa Polis Teşkilatı ya da kısaca Europol, Avrupa Birliği üyesi ülkeler ile birliğin ortaklık kurduğu diğer ülkelerin güvenlik güçleri arasında, uluslararası organize suçlar ve terörizm konusunda iş birliği ve etkili çalışma ortamı sağlamak amacıyla kurulmuş bir birimdir. 
Europol’ün temel amacı, AB üyesi devletlerin kolluk kuvvetleri arasındaki etkinliği ve iş birliğini artırmaktır. Bu amaç doğrultusunda bilgi ve istihbarat paylaşımını kolaylaştırır, analitik destek sunar ve uzmanlık ile özel eğitim sağlar. Kurumun odaklandığı başlıca alanlar arasında uyuşturucu ticareti, insan ticareti, bilişim suçları, para aklama ve terörle mücadele yer almaktadır.
Teşkilatın yürütme yetkisi yoktur ve yetkilileri şüphelileri tutuklama, bağımsız soruşturma yürütme veya üye devletlerdeki yetkili makamlardan önceden onay almadan hareket etme yetkisine sahip değildir. Bunun yerine Europol'ün rolü, AB içindeki ulusal kolluk kuvvetlerinin çabalarını desteklemek ve kolaylaştırmaktır.

Merkezi Hollanda'nın Lahey kentinde bulunan Avrupa Polis Ofisi, 1976 tarihinde kurulan TREVI (Terrorisme, Radicalisme, Extrémisme et Violence Internationale – Terörizm, Radikalizm, Aşırılık ve Uluslararası Şiddet)  olarak adlandırılan hükûmetler arası bir kuruluşun temelleri üzerine kurulmuştur. Europol adı ilk olarak Haziran 1991'de düzenlenen Lüksemburg Zirvesi'nde gündeme gelmiş ve 1992 tarihli Maastricht Antlaşması K-3. maddesi çerçevesinde kurulması öngörülmüştür. Kuruluşun sözleşmesi 1995'te hazırlanmış ve AB Üyesi Devlet parlamentolarında onaylandıktan sonra 1999 tarihinde etkin olarak yürürlüğe girmiştir. İlk olarak 1994'te EDU (Europol Drugs Unit) adıyla sınırlı bir yetki alanıyla uyuşturucu konusunda faaliyet göstermeye başlayan ofis, bugün 27 ülkeden 600'ün üzerinde çalışanı bulunan bir kurum hâline gelmiştir. Kuruluş, 1 Ocak 2010 tarihinde yürürlüğe giren Konsey Kararı ile Kanun Uygulayıcılar Birimi olarak adını değiştirmiş ve AB kuruluşu haline gelmiştir.
Çalışanlarının sorgulama ve tutuklama yetkisinin bulunmadığı Kanun Uygulayıcılar Birimi (Europol), Avrupa Birliği üyesi ülkelerin polis teşkilâtları için suç analizi yapmakta, operasyonel ve stratejik istihbarat toplamakta ve iletişim ağı oluşturmaktadır.

Avrupa Polis Ofisi resmî genel ağ sayfası 15 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı ya da kısaca Frontex, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin komşularıyla olan sınırlarının korunmasını ve güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulmuş merkezi Polonya'nın Varşova kentinde bulunan bir Avrupa Birliği ajansıdır. 
Avrupa Birliği'nin birliğe üye olmayan komşu ülkelerle olan sınırlarının güvenliğinin sağlanması, ulusal sınır muhafızları arasında iş birliği yapılmasını ve sınırlarla ilgili risk analizleri oluşturulması amacıyla kurulmuştur. 3 Ekim 2005 tarihinde hizmete giren kurum Avrupa Birliği'nin birliğe yeni katılan ülkelerde genel merkezini kurduğu ilk dairedir. Başkanı Marko Gašperlin'dir.
Frontex'in bütçesi 2015 yılı için ayrılan 143 milyon avrodan 2025 yılı itibarıyla 1,12 milyar avroya yükselmiştir. Ayrıca ajansın personel sayısının 2027 yılına kadar 10.000'e ulaşması planlanmaktadır.

Galileo, Avrupa Birliği tarafından ABD Ordusunun denetimi altındaki GPS (Küresel Konumlama Sistemi) ile Rus GLONASS'a alternatif uydu yönleyici sistemidir. Toplam 30 adet uydunun dünya yörüngesine oturtularak hizmet vermesi düşünülen tasarının ilk uydusu 2005 yılında gönderildi.
Şu an itibariye kullanılmakta olan GPS sistemi ABD Ordusunun emrinde olduğu için ordu, savaş veya hareket gibi durumlarda uydularının yerini değiştirebiliyor veya kullanım dışı bırakabiliyor. Galileo'da ise Avrupa Birliği veya Avrupa Uzay Ajansı (ESA) bu tür bir karar almayacaktır.
Galileo tasarısı 1999 yılında Almanya, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık'tan gelen dört farklı tasarı önerisini değerlendirilmesiyle başlamıştır. 26 Mayıs 2003 tarihinde Avrupa Birliği ve Avrupa Uzay Ajansı tasarıyı resmi olarak üstlenmiştir. Tasarının resmi olarak açıklanan bütçesi 1,1 milyar Eurodur. 2006-2010 yılları arasında uzaya 30 adet uydu gönderilmesi planlanmaktadır. Bu uyduların ilki Giove uydusu 28 Aralık 2005 tarihinde Kazakistan'da bulunan Baykonur Uzay Üssünden fırlatılmıştır. Tasarının ticari işletmelere açılma kararı ve Avrupa Birliği Ülkeleri dışındaki ülkelerin de ortak edilmesi kararını takiben tasarı bitiş tarihi 2 sene önceye alınabilecektir.
Tasarıya göre her biri yaklaşık 675 kg ağırlığında ve boyutları 2.7 m x 1.2 m x 1.1 m olan 30 uydu, üç yörünge hattına ve 23.222 km irtifaya fırlatılacaktır. Tasarıda öngörüldüğü üzere uyduların ömrü 12 yıldan daha fazla olacaktır.
Çalışma esnasında Galileo, Fucino İtalya'da ve Münih yakınlarında Almanya'daki iki yer operasyon merkezini kullanacaktır. 2010 yılının Aralık ayında Brüksel'de AB bakanları Galileo projesinin merkezi olarak Çek Cumhuriyeti Prag için oy kullandı.
21 Ekim 2011 tarihinde dört operasyonel uydudan ilk ikisi sistemi doğrulamak için devreye alındı. Sonraki ikisi "olası Galileo'yu uçtan uca sınamak için" 12 Ekim 2012 tarihinde takiben devreye girdi. Bu Yörünge Doğrulama (IOV - In-Orbit Validation) aşaması tamamlandıktan sonra, ek uydular orta-onlu takım olarak yörünge etrafında İlk Operasyonel Yeteneğine (IOC) ulaşmak için çalıştırılacaktı. Sadece Galileo uydularından yayılan sinyallere dayanarak bir pozisyonun ilk belirlenmesi 12 Mart 2013 tarihinde gerçekleştirildi. 30-uyduluk Galileo sisteminin (27 operasyonel ve üç etkin yedek uydu) tamamlanması için 2019 yılı bekleniyor.
Bir başka özellik olarak, Galileo benzersiz bir küresel arama ve kurtarma (SAR) işlevi sağlayacaktır. Uydular daha sonra kurtarma operasyonu başlatılıp Kurtarma Eşgüdüm Merkezi, kullanıcının vericiden röle tehlike sinyallerini alacak şekilde bir transponder ile donatılmış olacaktır. Aynı zamanda, sistem durumları tespit edilmiş ve yardımcı olarak yolda olduğunu bildiren, kullanıcılara bir sinyal verecektir. Bu son özellik, yeni ve mevcut GPS ve kullanıcıya geri bildirim vermeyen GLONASS konumlandırma sistemleri ile karşılaştırıldığında büyük bir yükseltme olarak kabul edilir. Şubat 2014 yılında deneyleri Galileo'nun bulduğu arama ve kurtarma işlevi için, mevcut Uluslararası Cospas-Sarsat Programının (International Cospas-Sarsat Programme) bir parçası olarak etkinliği simüle edilmiş tehlikeli yerlerde %77, 2 km içinde kesin olarak belirlemiş olabilir; ve 5 km içinde % 95 bulunmuştur.

1999 yılında, Galileo için (Almanya, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık) farklı kavramlar karşılaştırılmış ve her dört ülkeden gelen mühendisler ortak bir ekip olmuştur. Galileo programının ilk aşaması, Avrupa Birliği ve Avrupa Uzay Ajansı tarafından 26 Mayıs 2003 tarihinde resmen üzerinde anlaşılan bir konu olmuştur.
Galileo Sistemi ile:

Şu anki GPS sisteminden daha keskin konumlama bilgisine ulaşılacak,
İskandinavya ülkeleri gibi dünyanın kuzey bölgelerinde de yönlenim sağlanacak,
Uydular savaş zamanında dahi açık kalacaktır.
Sistem, Amerika Birleşik Devletleri (GPS), Rusya (GLONASS) ve Çin (Beidou-1/2, COMPASS) sistemlerinin daha askeri odaklı özelliklerinin aksine, sivil kullanım için öncelikle tasarlanmıştır. ABD sinyal gücünü veya GPS hassasiyetini sınırlama ya da ABD ve müttefiklerinin sadece silahlı kuvvetler boyutunda çatışma zamanı kullanmanın mümkün olacağı GPS erişimini tamamen kamudan engelleme hakkını saklı tutar. Avrupa sistemi sadece aşırı durumlarda askeri amaçlar için kapatılmaya tabi olacaktır. Sivil ve askerî kullanıcılarda tam hassasiyeti mevcut olacaktır.
2000 yılına kadar ABD dış askerî kullanıcılara GPS sinyalinin hassasiyetini kasıtlı bir zamanlama nabız bozulma süreci ile sınırlandırmamıştı, seçici kullanılabilirlik olarak bilinen durum kaldırılmış ve GPS uydularında bir yetenek daha sonra devreye alınmıştır.

Birçok iddia proje için "yıllık başına" satışa yansıtılmış grafikleri öngörülen her yıl satışların önceki tüm yıllar dahil "birikimli" çıktılar olarak 2001 yılı Kasım ayında maruz bırakılmışlardır, Avrupa Komisyonu, projenin bir sonraki aşamaya geçişinde biraz ödenek zorluklarıyla karşılaştı. Satış tahminlerinin üstünde bu milyar avroluk büyüyen hata payı ile yerine getirilmiş, önceden yatırımcılar ve karar vericilere öneri edilmiş yatırımın getirisi olacağının olası olduğu yerde Komisyon genel bir farkındalık oluşturarak sonuçlandı.
Ayrıca, 11 Eylül 2001'deki saldırıların ardından Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti askerî operasyon zamanlarında uydu konumlandırmayı kapatmaya yönelik, ABD'nin yeteneğinin sona ereceğini savunarak, Avrupa Birliği ile karşılıklı anlaşmaya vardı. 17 Ocak 2002 tarihinde proje için bir sözcü, ABD baskısı ve ekonomik zorluklar sonucu, "Galileo neredeyse öldü." diye belirtti.
Birkaç ay sonra, ancak, durumu dramatik bir şekilde değişti. Avrupa Birliği üye devletleri, ABD'nin kolayca siyasi çatışma zamanlarında kapatmak istemesini gerekçe olarak kabul ederek bir uydu tabanlı konumlama ve zamanlama sistemi altyapısına sahip olmanın önemli olduğuna karar verdi.
Avrupa Birliği ve Avrupa Uzay Ajansı (26 Mayıs 2003 tarihinde tamamlanmıştır), 2003 yılında inceleme bekleyen projeyi finanse etmek için Mart 2002'de bir anlaşmaya vardı. 2005 yılında sona eren dönemde başlangıç maliyeti 1.1 milyar € olarak tahmin edilmektedir. Gerekli uydu (planlanan sayısı 30 olan) sisteminin ilk aşaması 2011 ve 2014 yılları arasında başlatılacak ve 2019'dan itibaren sivil kullanıma açık olacaktır. Toplam maliyet, 2006 ve 2007 yılında Dünya'da yapılmış altyapı yatırımları dahil olmak üzere 3 milyar € olarak tahmin edilmektedir. Taslaklanan uygulama maliyetinin en az üçte ikisi AB ve ESA'dan arta kalan ödeneğin bölünmesi ile yatırım için özel şirket ve yatırımcılar için olmuştur. Temel Açık Hizmet, kullanılabilir bir şifreli yüksek bant genişliğinde geliştirilmiş hassas Ticari Hizmeti ile, bir Galileo uyumlu sinyal alıcısı ile herkes tarafından ücretsiz olarak kullanılabilir olacaktı ancak Şubat 2018'de yüksek doğruluk hizmetinin (high accuracy service - HAS) (E6 frekansında Kesin Nokta Konumlandırma verileri sağlar), kimlik doğrulama hizmetinin ticari kalmasıyla birlikte ücretsiz olarak sunulmasına karar verildi. 2011 yılı başında projenin maliyetleri başlangıç tahminlerinin % 50 üzerinde çıkmıştı.

Haziran 2004'te, ABD ile imzalanan anlaşma, Avrupa Birliği'nin GPS ve Galileo'nun hem birlikteliği hem de sistemlerinin geleceğinde kombine kullanımına izin vermek için BOC (1,1) (Binary offset carrier 1.1) olarak bilinen bir modülasyona geçmek için anlaştılar.
Avrupa Birliği ile "müttefik ve ABD ulusal güvenlik yeteneklerinin korunmasıyla ilgili karşılıklı endişeleri" gidermek için anlaştılar.

İlk deney amaçlı uydu, GIOVE-A, 2005 yılında başlatıldı ve ikinci bir deney uydusu, GIOVE-B, 2008 yılında onu izledi. Bu Yörünge Doğrulama (IOV - In-Orbit Validation) aşaması tamamlandıktan sonra, ek uydular başlatılacaktı. 30 Kasım 2007 tarihinde ilgili 27 AB ulaştırma bakanı, 2013 yılında faaliyete girecek bir anlaşmaya vardı, ama daha sonra basın bültenleri ile 2014'e ertelendiği duyuruldu.

2006 yılı ortalarında kamu/özel ortaklığı dağıldı ve Avrupa Komisyonu Galileo programını kamulaştırma kararı aldı.
2007'nin başlarında, AB sistemi ve proje için ödeme konusunda kararı henüz vardı, ama daha fazla kamu fonlarının yetersizliğinin "derin kriz"e yol açtığı söyleniyordu. Alman Ulaştırma Bakanı Wolfgang Tiefensee yalnızca bir deneme ortamı uydusunun başarıyla başlatıldığını açıkladı.
Avrupa Birliği araştırma ve geliştirme projelerinin finansman açığını aşmak için bazılarını boşa çıkarabilir.

2003 Eylül ayında, Çin Galileo projesine katıldı. Çin sonraki yıllarda projeye 230 milyon € (302 milyon ABD Doları, 155 milyon Sterlin, 2.34 milyar Yuan) katkı sağlayacaktı.
Temmuz 2004'te, İsrail Galileo projesine ortak olmak için Avrupa Birliği ile bir anlaşma imzaladı.
Bir basın açıklamasında belirtildiği gibi 3 Haziran 2005 tarihinde Avrupa Birliği ve Ukrayna, projeye katılmak için Ukrayna için bir anlaşma imzaladı.
Kasım 2005 itibarıyla, Fas ayrıca programa katıldı. 12 Ocak 2006 tarihinde, Güney Kore programa katıldı.
2006 yılının Kasım ayında, Çin Galileo yerine bağımsız olarak Beidou uydu konumlandırma sistemini geliştirme kararı aldı.
Hindistan, Eylül 2005'te, EGNOS çerçevesinde bölgesel katılımı artırmak amacıyla tasarı ortağı olmuştur.
Arjantin, Avustralya, Brezilya, Japonya, Kanada, Malezya, Meksika, Norveç, Pakistan, Rusya ve Şili'nin de tasarıya ortak olacağına dair söylentiler vardır.

Açık hizmet: Belirli yanılma payı içerisinde Galileo Alıcısı bulunan tüm kullanıcılar ücretsiz olarak sistemden faydalanabileceklerdir.
Ticari Hizmet: Yanılma payı 10 cm'den daha küçük olarak işleyen hizmet, 3. taraf hizmet sağlayıcıları için ücretli olarak verilecektir.
Kamusal ve Güvenlik Hizmeti: Kamu programları, güvenlik ve arama-kurtarma çalışmaları için, yanılma payı düşük olan sistem, ücretsiz olarak verilecektir.

Galileo konumlandırma uyduları listesi
GPS
GLONASS

+

Güvenlik Güçleri ve Adalet Alanında İş Birliği ya da Adalet ve İçişleri (İngilizce: Police and Judicial Co-operation in Criminal Matters) Avrupa Birliği'nin, üç sütun adını verdiği görev alanlarının üçüncüsüdür. Bu sütun büyük ölçüde yasaların uygulanması ve ırkçılığa karşı yürütülen işlemler ile ilgilenir. Daha çok hükûmetlerarası ilişkiler ile ilgilendiğinden bu sütuna Avrupa Komisyonu'ndan, Avrupa Parlamentosu'ndan ve Avrupa Adalet Divanı'ndan gerçekleştirilen müdahale en alt düzeyedir. Avrupa tutuklama emri ve polis güçlerinin denetimi de bu sütunun görev ve sorumluluk alanına girer. Avrupa Birliği içinde birbirlerinden bağımsız işleyen üç ayrı güvenlik birimi vardır: Eurojust, Europol ve Cepol'dür.

Maastricht Antlaşması uyarınca, üye ülkeler Avrupa Birliği hedeflerini, özellikle de serbest dolaşım ilkesini uygularken aşağıdaki ilkeleri ortak çıkar alanı olarak kabul etmelidirler:

Sığınma
Sınır kapılarından girişleri düzenleyen kurallar
Göç politikaları ve üçüncü ülke vatandaşlarını ilgilendiren politikalar:
Giriş koşulları ve yabancı ülke vatandaşlarının Avrupa Birliği sınırları içinde dolaşımı;
Ailesi ve çalışma izniyle yabancı ülke vatandaşlarının üye ülkelerde oturma koşulları;
Avrupa Birliği sınırları içinde yasadışı göçe, oturmaya ve çalışmaya karşı savaş
Yasadışı hap ve uyuşturucu maddelere karşı savaş
Uluslararası dolandırıcılık işlemlerine karşı savaş
Sivil konularda iş birliği
Cezai konularda iş birliği
Gümrük iş birliği
Terörizme, uyuşturucu ticaretine ve diğer uluslararası suçlara karşı gerektiğinde gümrük alanında da iş birliği yaparak savaş verme.

Lizbon Antlaşması (ilk bilinen adıyla Reform Antlaşması) Avrupa Birliği'nin anayasal temelini oluşturan iki antlaşmayı değiştiren bir Avrupa uzlaşısıdır. Lizbon Antlaşması bütün AB üyesi ülkeler tarafından 13 Aralık 2007'de imzalanmış ve 1 Aralık 2009'da yürürlüğe girmiştir. Antlaşma güncel haliyle Avrupa Birliği Antlaşması (2007) veya ABA olarak da bilinen 1992 tarihli Maastricht Antlaşması'nı ve güncel haliyle Avrupa Birliği'nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (2007) veya ABİHA olarak da bilinen 1957 tarihli Roma Antlaşması'nı değiştirmiştir. Antlaşma ayrıca ekli antlaşma protokollerini ve Avrupa Enerji Topluluğu Antlaşması'nı da değiştirmiştir.
Öne çıkan değişiklikler Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi'nde kabul oyu kurallarını (şu anda 2014'ten beri geçerli olan) oy birliği ile kabulden en az 45 siyasi başlıkta nitelikli çoğunlukla kabul oyuna çevirmeyi, bu çoğunluğu hesaplamak için yeni bir çifte çoğunluğa geçmeyi, olağan yasama sürecinde Bakanlar Konseyi'nin yanı sıra çift meclisli bir yasama sistemi kurarak daha güçlü bir Avrupa Parlamentosu oluşturmayı, AB adına yerleşik bir tüzel kişilik yaratmayı ve uzun görev süreli bir Avrupa Konseyi Başkanı ve bir Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi makamlarını oluşturmayı içerir. Antlaşma ayrıca birliğin temel haklar bildirgesi olan Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'ni yasal olarak bağlayıcı kılmıştır. Antlaşma ilk kez üye ülkelere birlikten ayrılma açık yasal hakkı tanımış ve bunun gerçekleşmesi için de yürütülmesi gereken süreci belirlemiştir.
Antlaşmanın belirtilen amacı "Amsterdam Antlaşması (1997) ve Nice Antlaşması (2001) ile başaltılmış olan süreci Birliğin etkinliğini ve demokratik meşruiyetini artırma ve eylemlerinin bütünlüğünü geliştirme vizyonu ile tamamlamak"tır. Lizbon antlaşması'nın muhalifleri, önceki Danimarka AB Meclisi üyesi Jens-Peter Bonde gibi, "gücü [ulusal seçmenlerden] uzaklaştırarak" antlaşmanın AB'yi merkezcileştireceğini ve böylece demokrasisini zayıflatacağını savunmuştur. Destekçileri ise daha güçlü Avrupa Parlamentosu ve ulusal meclislerin yeni rolüyle AB sistemine daha fazla denge ve kontrol mekanizması getireceğini savunmuştur.
AB kurumlarını değiştirme müzakereleri 2001'de başlamış ve ilk olarak mevcut Avrupa antlaşmalarını ortadan kaldırıp onların yerine geçecek bir "anayasa" olacak olan Avrupa Birliği Anayasası'nın teklifi ile sonuçlanmıştır. Üye ülkelerin çoğu tarafından onaylanmış olsa da Fransız seçmenlerin %55'inin 29 Mayıs 2005'te ret oyu vermesinin ve Hollandalı seçmenlerin %61'inin 1 Haziran 2005'te ret oyu vermesinin ardından teklif geri çekilmiştir. Bir "düşünme süresinin" ardından üye ülkeler bir anayasa yerine mevcut antlaşmaları yürürlükte tutup onları geri çekilen anayasa teklifinde hayata geçirilmesi tasarlanmış olan reformları bu anlaşmaları değiştirerek yasallaştırma konusunda uzlaşmıştır. Bir değişiklik teklifi içeren "reform" antlaşması 2007'de Lizbon'da yazılmış ve imzalanmıştır. İlk olarak 2008'in sonunda tüm üye ülkeler tarafından onaylanarak yürürlüğe girmesi amaçlanmıştır. Bu zamanlama hedefi ilk olarak antlaşmaya dair birtakım tavizleri güvenceye aldıktan sonra Ekim 2009'da ikinci bir referandumla kabul edilse de İrlandalı seçmenlerin Haziran 2008'de İrlanda Anayasa değişikliği referandumunda ret oyu vermesinin ardından tutturulamamıştır.

AB'nin anayasal çerçevesinin, özellikle 2004 yılında on yeni üye devletin katılımı ışığında gözden geçirilmesi ihtiyacı, 2001 Nice Antlaşması'na eklenmiş bir deklarasyonda vurgulanmıştı. Nice'deki anlaşmalar, oy verme prosedürlerini reforme ederek birliğin daha fazla genişlemesinin önünü açmıştı. Aralık 2001 Laeken Deklarasyonu, AB'yi demokrasi, şeffaflık ve verimliliği artırmaya ve bu hedeflere ulaşmayı amaçlayan bir anayasanın oluşturulabileceği süreci belirlemeye yöneltmişti. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d'Estaing başkanlığında Avrupa Konvansiyonu kuruldu ve Avrupa genelinde mümkün olduğunca geniş bir danışma süreci yürüterek Anayasa'nın ilk taslağını hazırlama görevi verildi. Önerilen Anayasa'nın nihai metni, İrlanda başkanlığı altında 18-19 Haziran 2004 tarihlerindeki zirve toplantısında kabul edildi.
Lizbon Antlaşması'na kadar AB'nin doğrudan yabancı yatırım düzenlemelerine ilişkin açık bir yasası yoktu.
Anayasa, 25 üye devlet hükûmet başkanları tarafından kabul edildikten sonra, 29 Ekim 2004'te Roma'da düzenlenen bir törenle imzalandı. Ancak yürürlüğe girebilmesi için her üye devlet tarafından onaylanması gerekiyordu. Onay süreci, her ülkenin geleneklerine, anayasal düzenlemelerine ve siyasi süreçlerine bağlı olarak farklı biçimlerde gerçekleşti. 2005 yılında, Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlar, Avrupa Anayasası'nı reddetti. Üye Devletlerin çoğunluğu Avrupa Anayasası'nı (çoğunlukla parlamento onayı yoluyla. Sadece İspanya ve Lüksemburg referandum düzenlemişti) zaten onaylamış olmasına rağmen, AB antlaşmalarını değiştirmek için oybirliği gerekliliği nedeniyle, yürürlüğe giremeyeceği açıkça ortaya çıktı. Bu durum bir "düşünme süreci"ne ve önerilen Avrupa Anayasası'nın siyasi olarak sonuna yol açtı.

2007 yılında Almanya, dönemsel AB Başkanlığını devraldı ve düşünme sürecinin sona erdiğini ilan etti. Mart ayına gelindiğinde, Roma Antlaşmaları'nın 50. yıl dönümünde, tüm üye devletler tarafından Berlin Deklarasyonu kabul edildi. Bu deklarasyon, tüm üye devletlerin 2009 Parlamento seçimlerine kadar yeni bir antlaşma üzerinde anlaşma sağlama niyetini, yani 2009 ortasına kadar onaylanmış bir antlaşmaya sahip olma niyetini ortaya koydu.
Berlin Deklarasyonu'ndan önce bile, Avrupalı politikacılardan oluşan ve grupta iki temsilcisi bulunan Barroso Komisyonu tarafından desteklenen bir grup olan Amato Grubu (resmi olarak Avrupa Demokrasisi İçin Eylem Komitesi, ACED) Avrupa için bir Anayasa Oluşturan Antlaşma'yı (AB Anayasası) gayri resmî olarak yeniden yazmakla uğraşıyordu. 4 Haziran 2007'de grup, metinlerini Fransızca olarak yayınladı ve Avrupa için bir Anayasa Oluşturan Antlaşma'daki 448 maddelik 63.000 kelimeden oluşan metin 70 maddelik 12.800 kelimeden oluşan bir metne indirildi. Berlin Deklarasyonu'nda AB liderleri, yeni antlaşma için gayri resmi olarak yeni bir zaman çizelgesi belirledi:

21–23 Haziran 2007: Brüksel'de Avrupa Konseyi toplantısı, Hükümetlerarası Konferans (HAK) yetkisi
23 Temmuz 2007: Lizbon'da HAK, Reform Antlaşması metni
7–8 Eylül 2007: Dışişleri Bakanları toplantısı
18–19 Ekim 2007: Lizbon'da Avrupa Konseyi, Reform Antlaşması üzerinde nihai anlaşma
13 Aralık 2007: Lizbon'da imza
1 Ocak 2009: Öngörülen yürürlüğe girme tarihi

21 Haziran 2007'de, devlet veya hükûmet başkanlarından oluşan Avrupa Konseyi, reddedilen Anayasa'nın yerine geçecek yeni bir antlaşmanın temelini oluşturmak üzere Brüksel'de toplandı. Toplantı, Almanya AB Başkanlığı altında gerçekleşti ve Şansölye Angela Merkel, Avrupa Konseyi'nin Dönem Başkanı olarak müzakerelere liderlik etti. Kıbrıs Cumhuriyeti ve Malta'nın Avro Bölgesi'ne katılımı gibi diğer konular ele alındıktan sonra antlaşma üzerindeki müzakereler başladı ve 23 Haziran 2007 sabahına kadar sürdü. Müzakerelerin en zorlu kısmının, Polonya'nın Bakanlar Konseyi'nde karekök oy sistemi konusunda ısrarı olduğu bildirildi.
Avrupa Sanayiciler Yuvarlak Masa Toplantısı (ERT) Üyeleri, 2010 yılına kadar Avrupa'yı “dünyanın en rekabetçi ve dinamik bilgi tabanlı ekonomisi” yapmayı amaçlayan Lizbon Gündemi'nin hazırlanmasına katkıda bulundular. Ancak gündemin uygulanması, Avrupa Konseyi tarafından Mart 2000'de kabul edildiği sırada yapılan açıklamalardan daha az etkileyiciydi. ERT üyeleri, aksi takdirde Avrupa'nın ulaşamayacağı bir zaman çerçevesi içinde Lizbon hedeflerine ulaşma konusunda ulusal hükûmetlerin daha iyi performans göstermesi gerektiğini sürekli olarak vurguladılar. Sonraki yıllarda ERT, Avrupa genelinde Lizbon Gündemi'nin daha iyi uygulanmasını sağlamanın yolları, inovasyonu teşvik etme ve Avrupa'da araştırma ve geliştirmeye daha yüksek sanayi yatırımı sağlama yolları da dahil olmak üzere, düzenli olarak tartışmalara katkıda bulundu.
Eski Avrupa Anayasası metnindeki anayasal terminoloji ve sembollerin çoğunun çıkarılmasını öneren 16 sayfalık bir Hükümetler Arası Konferans yetkisi üzerinde anlaşmaya varıldı. Buna ek olarak, HAK'a eski Avrupa Anayasası hükümlerinin belirli kilit yönlerde (oylama veya dış politika gibi) değiştirilmesi tavsiye edilmesinde anlaşıldı. Birleşik Krallık ve Polonya'nın baskısı nedeniyle Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'ne (Britanya veya Polonya'da mahkemelerin ulusal yasaları geçersiz kılma yetkisini genişletmediğini açıklayan) bir protokol eklenmesine de karar verildi. Belirli değişiklikler arasında, belirli mevzuat alanlarında daha fazla çekilme yeteneği ve Avrupa Anayasası'nın bir parçası olan önerilen yeni oy sisteminin 2014'ten önce kullanılmayacağı yer alıyordu.
Haziran toplantısında, “Reform Antlaşması” adı da ortaya çıktı ve anayasal yaklaşımın terk edildiği nihayet netleşti. Teknik olarak, Reform Antlaşması'nın Avrupa Anayasası'nın çoğu hükmünü içerecek şekilde Avrupa Birliği Antlaşması (AB Antlaşması) ve Avrupa Topluluğu'nu Kuran Antlaşma (AT Anlaşması) olmak üzere her iki antlaşmayı da değiştireceği, ancak bunları tek bir belgede birleştirmeyeceği konusunda anlaşıldı. Avrupa Topluluğu'nu kuran ve Avrupa birincil hukukunun çoğu maddi hükmünü içeren temel işlevsel anlaşma olan antlaşmanın adının "Avrupa Birliği'nin İşleyişi Hakkında Antlaşma" olarak değiştirilmesi de kararlaştırıldı. Buna ek olarak, bir tüzüğün belgenin bir parçası olduğu Avrupa Anayasası'nın aksine, bu metni yasal olarak bağlayıcı kılmak için yalnızca Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'ne atıfta bulunulacağı konusunda anlaşıldı. Konseyden sonra Polonya, bazı alanları yeniden açmak istediğini belirtti. Haziran ayında Polonya Başbakanı, tartışmalı bir şekilde, II. Dünya Savaşı olmasaydı Polonya'nın nüfusunun önemli ölçüde daha büyük olacağını belirtmişti. Bir diğer sorun da Hollanda Başbakanı Jan-Peter Balkenende'nin, bunun Hollanda'nın anlaşması için pazarlık edi

Maastricht Antlaşması veya Avrupa Birliği Antlaşması, Avrupa Birliği'nin (AB) kuruluş antlaşmasıdır. Avrupa Toplulukları'nın o zamanki on iki üye devleti arasında 1992 yılında imzalanan bu antlaşma, başta ortak bir Avrupa vatandaşlığı, nihai olarak tek bir para biriminin uygulamaya konulması ve ortak dış ve güvenlik politikaları ile Avrupa kurumlarında ve karar alma usullerinde, özellikle de Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerinin güçlendirilmesi ve Bakanlar Konseyi'nde daha fazla çoğunluk oylaması gibi bir dizi değişiklik hükümleri olmak üzere “Avrupa bütünleşmesi sürecinde yeni bir aşamayı” ilan etti. Bunlar birçok kişi tarafından “federal bir Avrupa”nın habercisi olarak görülse de, kilit alanlar ulusal hükûmetlerin kolektif olarak kilit kararları almasıyla hükûmetler arası olmaya devam etti. Bu anayasal tartışma, 2007 Lizbon Antlaşması ile sonuçlanan müteakip antlaşmaların müzakeresi boyunca devam etti.

10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht’te düzenlenen Zirve’de Topluluk, daha önce toplanmış olan Hükûmetlerarası iki Konferans çerçevesinde varılan sonuçları temel alarak yeni bir Avrupa Toplulukları Antlaşması yapılmasına karar vermiştir. 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Kasım 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Birliği adını almıştır. AB’yi kuran Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Topluluklarına yeni boyutlar kazandırılmış ve AB’nin “üç temel direği” oluşturularak, yeni bir hukuksal yapı düzenlenmiştir. Üç temel yapı aşağıda sıralanmıştır

Avrupa Birliği'nin Kurulması: Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği adı resmiyet kazanmış, ekonomik entegrasyonun ötesinde, siyasi ve sosyal alanlarda da işbirliği hedeflenmiştir.
Avrupa Parasal Birliği (EMU): Antlaşma, ekonomik ve parasal birliğin (EMU) temelini atmış ve tek para birimi olan Euro'nun kullanımını başlatmıştır. Bununla birlikte, üye ülkeler arasında mali politikaların koordinasyonu da öngörülmüştür.
Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP): AB'nin dış politikada daha güçlü ve birleşik bir aktör olmasını sağlamak için Ortak Dış ve Güvenlik Politikası oluşturulmuştur.
Avrupa Vatandaşlığı: Maastricht Antlaşması, AB vatandaşlığı kavramını getirmiştir. Buna göre, AB üyesi bir ülkenin vatandaşı olan herkes aynı zamanda Avrupa Birliği vatandaşı sayılmış, bu vatandaşlara AB sınırları içinde serbest dolaşım, yerleşme ve çalışma hakkı tanınmıştır.
Demokratikleşme ve Temsil: Antlaşma, Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerini genişleterek AB içindeki demokratik temsili güçlendirmiştir. Parlamento, yasama süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmuş ve bütçe yetkileri artmıştır.

Avrupa Birliği'ne yeni üye olmak isteyen ülkeler için Maastricht Antlaşması ile belirlenen kriterler şunlardır:
Düşük Enflasyon: Enflasyon oranının AB ortalamasına yakın olması.
Bütçe Açığı: Devlet bütçe açığının gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) %3'ünü aşmaması.
Kamu Borcu: Kamu borcunun GSYİH'nın %60'ını geçmemesi.
Döviz Kuru İstikrarı: Ülkenin para biriminin, Avrupa Döviz Kuru Mekanizması (ERM) içinde istikrarlı olması.
Uzun Vadeli Faiz Oranları: Faiz oranlarının AB ortalamasına yakın olması.

Maastricht Antlaşması'nın doğuşu, Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sonrasında artan işbirliği ve barış çabalarına dayanmaktadır. 1951'de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile başlayan bu süreç, 1957'de imzalanan Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) kurulmasıyla devam etmiştir. AET, üye ülkeler arasında ortak bir pazar oluşturmayı ve ekonomik entegrasyonu derinleştirmeyi hedeflemiştir.
Ancak, 1980'lere gelindiğinde, Avrupa'daki liderler daha derin bir entegrasyonun kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Özellikle ekonomik işbirliği başarılı olmuş, ancak üye devletler arasında daha geniş bir siyasi ve parasal birlik ihtiyacı doğmuştu. 1986'da Tek Avrupa Senedi ile birlikte, iç pazarın daha da genişletilmesi ve 1992 yılına kadar gümrük kontrollerinin kaldırılması hedeflenmişti.
Maastricht'e Giden Yol
1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Avrupa'nın siyasi manzarasını tamamen değiştirdi. Avrupa kıtasındaki bu gelişmeler, entegrasyon sürecinin hızlanmasına neden oldu. 1990'da Avrupa Topluluğu'na üye ülkeler, tam anlamıyla bir parasal birlik oluşturma niyetlerini ortaya koyarak, Maastricht Antlaşması'na giden yolu açtılar.
Haziran 1991'de Avrupa Birliği'ni kurmak üzere Maastricht şehrinde başlayan müzakereler, 1991 yılı sonunda sonuçlandırıldı ve 7 Şubat 1992'de resmi olarak imzalandı.
Maastricht Antlaşması'nın Yürürlüğe Girişi
Antlaşma, imzalanmasının ardından Avrupa Birliği'ni kuran resmi belgeler arasında yer aldı. Ancak, antlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için üye devletlerin kendi ulusal parlamentolarında onaylanması gerekiyordu. Bu süreç bazı ülkelerde çeşitli tartışmalara neden oldu. Özellikle Danimarka'da, ilk referandumda antlaşma reddedildi. Ancak daha sonra bazı tavizler verilerek ikinci bir referandum düzenlendi ve bu sefer onaylandı.
Sonunda, 1 Kasım 1993 tarihinde Maastricht Antlaşması yürürlüğe girdi ve Avrupa Birliği  resmen kuruldu.
Maastricht Antlaşması'nın Etkileri
Antlaşmanın imzalanmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Birliği adını aldı ve daha kapsamlı bir yapıya dönüştü. Avrupa Birliği sadece ekonomik bir birlik olmaktan çıkıp, ortak bir dış politika, güvenlik politikası ve vatandaşlık gibi siyasi boyutları da içeren bir yapıya kavuştu.
Maastricht Antlaşması, aynı zamanda Avrupa'da parasal birliğin temelini atarak, Euro'nun kullanımına zemin hazırladı. 1999 yılında Euro, sanal para birimi olarak hayat buldu ve 2002 yılında fiziksel olarak dolaşıma girdi.
Sonuç olarak Maastricht Antlaşması, Avrupa'nın entegrasyon sürecinde dönüm noktalarından biri olmuş ve Avrupa kıtasındaki siyasi ve ekonomik birliğin güçlenmesine önemli katkılar sağlamıştır.

Maastricht Antlaşması'yla EPB'nin ikinci aşamasına geçiş tarihi olarak 1 Ocak 1994 tarihi saptanmıştır. Bu çerçevede Avrupa Komisyonu ve Avrupa Para Enstitüsü tarafından hazırlanan raporlar, Konsey tarafından incelenerek 1996 yılı sonunda en az yedi üye ülkenin aşağıdaki kriterleri yerine getirip getirmediğinin incelenmesi kararlaştırılmıştır: düşük enflasyon oranı, kamu maliyesinde düşük açık, para politikalarında istikrar ve uzun vadeli faizler (Bkz. Makro-ekonomik yaklaşım kriterleri).
Bu hususları inceleyen Konsey, EPB'nin üçüncü aşamasının 1 Ocak 1999 tarihinde başlamasını kararlaştırmıştır. Bu aşamada bağımsız bir Avrupa Merkez Bankası tarafından yönetilecek olan tek paranın yürürlüğe girmesi öngörülmüştür. Bu da günümüz şeklini almıştır.

İkinci temel direği oluşturan ODGP çerçevesinde Bakanlar Konseyi uzlaşma yöntemiyle, bu alanlarda ortak eyleme konu olacak sorunları ve nitelikli çoğunluk ile hangi alanlarda kararlar alınacağını saptamıştır.

ODGP, Topluluğu “Ortak Savunma”'ya götürecek bir ortak savunma politikasının ileride saptanmasını da içermektedir. Batı Avrupa Birliği (BAB), Topluluğun ortak hareket alanlarını yürürlüğe koymakla görevlendirilmektedir. BAB'ın mekanizmalarının güçlendirilmesinin ve bu kuruluşun Maastricht Antlaşması içerisine alınmasının, BAB Antlaşması'nın sona erdiği 1998 sonundan itibaren görüşülmesi kararlaştırılmıştır.

Diğer bir üye devlette ikamet eden AB vatandaşlarının, Avrupa Parlamentosu seçimleriyle belediye seçimlerinde seçme ve seçilme, AB toprakları üzerinde ikamet ve hareket etme hakları ve tüm AB vatandaşlarının üçüncü ülkelerde diplomatik korumadan faydalanması kararlaştırılmıştır.

Tüketicinin korunması, gelişme halindeki ülkelere yardım, eğitimle ilgili bazı konular, sağlık, ulaştırma, çevre, Trans-Avrupa ağlarının altyapıları konularında Konsey'de nitelikli çoğunlukla karar alınabilecektir. Bu çerçevede 1989 Avrupa Şartı'nı temel alarak yürürlüğe koyulması kararlaştırılan Sosyal Politika'ya ait bazı uygulamalarda da çoğunluk usulü ile oylama yapılabilecektir.

Avrupa Parlamentosu'nun yetkileri genişletilmekte, bazı hallerde Konsey ile ortak karar almasını sağlayacak yeni bir yöntem oluşturulmaktadır. Ayrıca Avrupa Parlamentosu bazı hallerde uygun görüş belirtmek hakkını kazanmaktadır.

Ekonomik ve sosyal uyumun, 31 Aralık 1993 tarihinde kurulacak bir uyum fonuyla güçlendirilmesi öngörülmüştür. Bu çerçevede üye devletlerin öz kaynaklar sistemine katkılarının, olanakları ile doğru orantılı olması kararlaştırılmıştır.

Üçüncü temel olan Adalet ve İçişlerinde İşbirliği kapsamında üye devletler, göç ve siyasi iltica alanlarında aralarındaki iş birliğini artırmak amacıyla bir Avrupa Polis Ofisi kurmuşlardır (Europol).
Maastricht'te kurulan hukuksal yapı sayesinde Topluluk bütünleşmesi ile Hükûmetlerarası iş birliği aynı zamanda işler duruma gelmiştir. 1996 yılından sonra Avrupa Parlamentosu'nun yetkilerini artırmak ve bütünleşmeyi güçlendirmek amacıyla bazı iş birliği alanlarının yeniden gözden geçirilmesi öngörülmüştür. Öngörülen değişiklikler 26 Mart 1996 tarihinde başlatılan altıncı Hükûmetlerarası Konferans (HAK) sırasında şekillenerek, Haziran 1997'de gerçekleştirilen Amsterdam Zirvesi'nde kabul edilen Amsterdam Antlaşması'yla nihai şeklini almıştır.

Nice Antlaşması, Fransa'nın Nice kentinde gerçekleştirilen Avrupa Birliği Liderler Zirvesi sırasında Avrupa Birliği'nin iki kurucu antlaşmasının koşullarını iyileştirmek ve düzenlemek için kabul edilmiş bir antlaşmadır. Antlaşma gereğince Euro adlı para ortak birimini ve Avrupa Birliği'nin üç sütununu oluşturan Maastricht Antlaşması (ya da Avrupa Birliği Antlaşması) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu kuran Roma Antlaşması'nın maddeleri üzerine değişiklikler yapılmıştır.
Antlaşma üzerinde, 11 Aralık 2000 tarihinde Nice'de düzenlenen Liderler Zirvesi'nde Avrupa Birliği üyesi devlet başkanları tarafından karara varılmış ve 26 Şubat 2001'de imzalandıktan sonra 1 Şubat 2003 tarihinde yürülüğe girmiştir. Nice Antlaşması'nın temel amacı, Avrupa Birliği'nin kurumlarını, birliğin genişleme sürecine ayak uydurabilmesi nedeniyle yenileyip güçlendirmektir.

Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ya da ODGP (İngilizce: Common Foreign and Security Policy) 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan Maastricht Antlaşması'yla Avrupa Birliği'nin üç sütunundan biri olarak kabul edilmiştir. 1 Mayıs 1999 tarihinde yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması bu politika üzerinde daha büyük yenilikler yapmış ve politikayı genişletmiştir. 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması'yla sütun özelliği sona ermiştir. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası, 1986 yılında Avrupa Tek Senedi'nin oluşturduğu Avrupa İş Birliği Kurumunun yerini almıştır.
Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası, Avrupa Birliği'nin topraklarının korunmasından NATO'yu sorumlu görür. Ancak 1999 yılından bu yana barış gücü askerliği ve yapılan antlaşmaların korunması gibi hususlar Avrupa Birliği tarafından yapılmaktadır.

Ortak Ticaret Politikası uyarınca, uluslararası ticaret görüşmelerinde iş birliği esası 1957 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olarak birliğin temellerinin atıldığı döneme dayanır. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası'nın ise kökleri 1970 yılında başlatılan Avrupa Politik İş Birliği kurumuna dayanmaktadır. Avrupa Politik İş Birliği, üye ülkeler arasında dış politika konularında ortak bir çizgi yaratarak, hem üye ülkelerin kendi çıkarlarını hem de Avrupa Birliği'nin çıkarlarını gözetmesini amaçlayan bir gayriresmî danışma birimi gibi işlev görmüştür. Bu iş birliği uyarınca insan haklarına, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne saygı da öngörülmüştür. Amsterdam Antlaşması'nda Avrupa Birliği'nin dış politikalarını yönetmesi amacıyla günümüzde Javier Solana tarafından yürütülen bir de Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi görevi oluşturulmuştur.

Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması'nın hükümleri gereğince Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası adında geçen alanlara ilişkin izlenecek tüm yolları belirler. Bu politikanın hükümleri şunlardır:

Birleşmiş Milletler Yasası ile birlikte ortak değerleri, temel çıkarları, bağımsızlığı ve Avrupa Birliği'nin bütünlüğünün korumak;
Her koşulda Avrupa Birliği'nin güvenliğini geliştirmek;
Birleşmiş Milletler Yasası ile birlikte barışı korumak ve uluslararası güvenliği artırmak, sınırları tutmak
Uluslararası alanda iş birliği geliştirmek
İnsan haklarına, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve özgürlüklere saygı geliştirilmesi ve pekiştirilmesi.

Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası ya da kısaca AGSP, (eski adıyla Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası) Avrupa Birliği'nin Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası'nın en önemli ayağı ve Avrupa Birliği'nin askeriye ve savunma alanlarını kapsayan yönergesidir. Bu politika, NATO bünyesinde yer alan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği oluşumunun yerini almış ve Avrupa Birliği'nin kendi yetki alanı içinde olması ve NATO üyesi olmayan ülkelerle de iş birliği kurması bakımından bu eski oluşumdan farklı olmuştur.
Resmî olarak, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası, üye ülkelerin temsil edildiği hükûmetlerarası bir birim olan Avrupa Birliği Konseyi bünyesinde bulunur ancak Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcilisi de -günümüzde bu görevde Josep Borrell Fontelles bulunmaktadır- bu politikada önemli rol oynar. Konsey Genel Sekreteri, politika gereğince alınan kararlar Konsey'e gelmeden önce onları inceler ve yeni kararlar hazırlar. Makamı Avrupa Birliği Konseyi Genel Sekreterliği'ndedir.
Avrupa Savunma Ajansı, Petersberg Görevleri, Avrupa Güvenlik Stratejisi, Berlin Plus Antlaşması ve Avrupa Birliği Savaş Grupları tasarısı bu politika uyarınca oluşturulmuştur.

REACH (Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals), Avrupa Birliği'nin yeni kimyasallar politikası. Avrupa Birliği'nde kimyasallara ilişkin mevcut birçok mevzuatı tek bir çatı altında toplayan bir AB tüzüğüdür. REACH, Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, İzni ve Kısıtlanması anlamına gelen Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals ifadesinin harflerinden oluşturulmuş bir kısaltma olup sözcük anlamı ulaşmak, varmak olan İngilizce bir kelimedir.
REACH Tüzüğü, 18 Aralık 2006 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilmiş ve 1 Haziran 2007'de yürürlüğe girmiştir. AB Resmî Gazetesi'nin 29 Mayıs 2007 tarihli nüshasında son haliyle yayımlanmıştır. Tüzüğe göre, Avrupa Birliği üye ülkelerinde faaliyet gösteren ve yılda bir tondan fazla kimyasal madde üretim veya ithalatı yapan tüm firmaların bu kimyasalları Avrupa Kimyasallar Ajansı (AKA) yönetimindeki bir merkezî veritabanına kaydettirmeleri gerekmektedir. Dolayısıyla uygulama, tüm dünya ülkelerinin AB ülkelerine olan kimyasal madde ihracatını doğrudan etkileyecektir.
Tüzükle amaçlanan insan ve çevre sağlığını daha üst düzeyde korumayı sağlamak ve kimyasallar hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak bu bilgileri toplumla paylaşmaktır.
 Bu süreçte EINECS (Avrupa Mevcut Ticarî Kimyasal Maddeler Envanteri) listesinde yer alan (faz-içi) maddelerin 1 Haziran 2008 ile 1 Aralık 2008 tarihleri arasında ön kayıt yaptırılmaları gerekmektedir. AB üye ülkelerinde yılda bir tonun üzerinde tüketilen kanserojen, mutajen, üreme için toksik maddelerin, yılda 100 tonun üzerinde sudaki organizmalar için çok toksik, su ortamında uzun süreli olumsuz etkilere neden olabilecek maddelerin ve yılda 1000 tonun üzerindeki faz-içi maddelerin ise 30 Kasım 2010 tarihine kadar son kayıt yaptırılması gerekmektedir. Yılda 100-1000 ton arasında tüketilen faz-içi maddelerin son kayıt tarihi 31 Mayıs 2013 iken, yılda 1-100 ton arasında tüketilen faz-içi maddelerin son kayıt tarihi 31 Mayıs 2018'dir. Ön kayıt yapılması yoluyla 2018 yılına kadar REACH kayıt sistemine kaydı yapılan maddelerin AB ülkelerinde tüketilmesine ara verilmeden devam edilmesi sağlanmış olacaktır.

İstanbul Maden ve Metaller İhracatçı Birlikleri REACH Yardım Masası'nın web portali 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Roma Antlaşması (Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu Kuran Antlaşma), 25 Mart 1957 tarihinde Fransa, Batı Almanya, İtalya, Benelüks ülkeleri Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında imzalanan ve bağımsız bir uluslararası örgüt olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu oluşturan antlaşma.
Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan iki kurucu anlaşmadan birisidir. 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe girdi. Orijinal adı, "Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu Kuran Antlaşma" idi.
Çeşitli tarihlerde yapılan değişikliklerle, içeriğinin yanı sıra, ismi de değişmiştir. Adındaki "ekonomik" kelimesi  Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşmasıyla çıkarıldı ve böylece "Avrupa Topluluğu’nu Kuran Antlaşma"   adını aldı. 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile  adı tekrar değişerek "Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma"  oldu.

Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurulduğu Roma Antlaşması'nın imzalandığı gün, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu da kuran bir antlaşma imzalanmış ve var olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'na iki yeni üye daha katılmıştır. Bunun ile birlikte diğer iki antlaşma da Roma Antlaşmaları olarak adlandırılmıştır.
Bugüne kadar, Avrupa Birliği'nin yaptığı pek çok diğer anlaşmayla birlikte Roma Antlaşması'nın maddeleri iyileştirilmiş ya da antlaşmaya yeni maddeler eklenmiştir. Nice Antlaşması tüm bu antlaşmaları bir araya toplamıştır.
Sonradan imzalanan antlaşma ve alınan kararlara, özellikle de Maastricht Antlaşması'na rağmen Roma Antlaşması Avrupa Birliği'nin yürüttüğü politika ve aldığı kararlar için hâlâ yasal temeli oluşturmaktadır. Bu antlaşma topluluğun yasama alanında da temel dayanağıdır.

2007 yılında Avrupa Birliği'nin tüm üyeleri birliğin tarihindeki bu önemli olayı hatıra paraları bastırarak kutlamışlardır. Euro bölgesine giren ülkelerde Euro, bu para birimini geçilmemiş ülkelerde ise ulusal para birimlerinde hatıra paraları tasarlanmıştır.

Schengen Bölgesi, Lüksemburg'un Schengen kasabasında 1985 yılında imzalanan Schengen Anlaşmasını uygulayan 29 Avrupa ülkesinin topraklarını kapsamaktadır. Schengen bölgesi, alan içinde ve dışında seyahat edenler için sınır kontrolleri ile uluslararası seyahat edenler için tek bir devlet gibi ancak herhangi bir iç sınır kontrolü olmadan çalışır. Schengen Bölgesi şu anda 423 milyon kişilik bir nüfusa sahip ve 4.368.693 kilometrekare (1.686.762 sq mi) bir alanı kapsamaktadır.
Schengen kurallarının uygulanması, aynı zamanda üye olmayan devletler ile sınır denetimlerinin güçlendirilmesi, diğer Schengen üyeleri ile sınır kontrollerini ortadan kaldırmaktadır. Herhangi bir AB ülkesinin ulusal kimlik kartı, onaylı bir pasaportu ya da bir AB kimliği ile havaalanlarında, otellerde ya da polis tarafından yapılan kontroller için gereklidir ve ulusal kurallara bağlı olmakla beraber ülkeler arasında değişir. Bazen, düzenli olarak Schengen ülkeleri arasındaki sınır kontrollerinde kullanılır.
Yunanistan, 2000 yılında Schengen Bölgesine katılmış ve Nordik Pasaport Birliği ülkeleri-Danimarka, Finlandiya, İsveç olmak üzere AB üyesi olmayan İzlanda ve Norveç ise 2001 yılında bölgeye katılmıştır. 2004 yılında üye olan dokuz ülke-Çekya, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya Schengen alanına 2007 yılında katılmışlardır.
İsviçre Schengen Bölgesine (ve AB üyesi olmayan üçüncü üyesi) 12 Aralık 2008 tarihinde katıldı. Lihtenştayn ise Schengen alanının en yeni üyesi olarak 19 Aralık 2011 tarihinde katılmıştır. Böylece Schengen Bölgesine üye devlet sayısı 26'ya yükselmiştir. 13 Eylül 2015 tarihinde Almanya, karşı karşıya kaldığı göç dalgasının boyutunun beklediği oranları aşması üzerine önlem olarak serbest dolaşıma izin veren Schengen uygulamasını askıya aldı. İki Avrupa Birliği üyesi ile (İrlanda ve Birleşik Krallık) istisna olarak kendi istekleri ile Schengen Alanına katılmak istememişlerdir. Birleşik Krallık 2020 yılında Avrupa Birliğinden ayrılmıştır.
16 Mayıs 2014 tarihinde Hırvatistan Başbakanı, Hırvatistan'ın 1 Temmuz 2015 tarihinde Schengen Bölgesine katılacağını belirtti. Ekim 2014 yılında, Hırvatistan İçişleri Bakanı Ranko Ostojic, ülkenin o tarihe kadar Schengen Bölgesine katılmaya hazır olacağını beklediğini belirtti. Ülke 1 Ocak 2023'te ise resmen Schengen bölgesine dahil oldu ve üye sayısı 27'e yükseldi.
31 Mart 2024 tarihinde Bulgaristan ve Romanya Schengen'in bir parçası olmuştur.

Kıbrıs Cumhuriyeti henüz Schengen bölgesinde değildir. Bulgaristan ve Romanya'nın 2011'de Schengen Bölgesine dahil olması öngörülmüştü fakat bu tarih şimdilik uzatılmıştır. Schengen Alanına katılmak için Romanya ve Bulgaristan Haziran 2011'de Avrupa Parlamentosuna teklif götürdüler ve bu istekleri onaylandı ama Hollanda hükûmetinin her iki ülkede yolsuzlukla mücadele tedbirlerinde ve organize suçlarla mücadelesinde eksiklikleri olduğu ileri sürülerek bu istekleri Eylül 2011'de yapılan Bakanlar Kurulu tarafından reddedilmiştir. Kurulda ayrıca Schengen ülkelerine gitmek üzere Türkiye üzerinden Bulgaristan ve Romanya gelen yasadışı göçmenlerin potansiyel akını hakkında endişeler ifade edilmiştir.
Schengen Alanı, Mart 2012 tarihinde Bulgaristan ve Romanya'nın hava ve deniz sınırlarına açılacak olması ile beraber, kara sınırlarının Temmuz 2012 tarihinde açılması beklenmiştir. Büyük olasılıkla iki ülkenin Schengen Bölgesi üyeliği iki aşamada gerçekleştirilecekti fakat 1 Mart 2012'de Brüksel'de bir araya gelen AB liderleri, Bulgaristan ile Romanya'nın Schengen üyeliğinin eylül ayına ertelenmesini kararlaştırdı. İki ülkenin üyeliklerine Hollanda'nın karşı çıkması üzerine, üyelik kararının Eylül 2012'de alınması kararlaştırıldı. Bu anlaşmanın Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy'un tavsiyesi üzerine Avrupa Konseyi tarafından onaylanması beklenmektedir. Hollanda, iki ülkenin Schengen'e katılması için, yolsuzlukla mücadeleye yönelik 'İşbirliği ve Doğrulama Takip Mekanizması'ndan (CVM) üst üste iki defa olumlu rapor çıkmasını şart koşuyor. Komisyon ise CVM ve Schengen'e katılım konularının birbiriyle alakalı olmadığı görüşündedir. Herman van Rompuy'un tavsiyesi üzerine Avrupa Konseyinde hâlen onay beklenmektedir.
Mart 2013 tarihindeki Konsey toplantısında yapılan anlaşma, Bulgaristan'da devam eden protestolar nedeniyle ertelenmiştir. Hollanda'nın yanı sıra Bulgaristan, Romanya'nın Schengen Bölgesine katılmasına karşı çıkan ülkeler Almanya, Belçika, Fransa, Finlandiya, Danimarka ve Avusturya olarak sıralanmaktadır.
4 Ekim 2017'de, "Avrupa Parlamentosu, Bulgaristan ve Romanya'nın Schengen Bilgi Sistemine" erişimi "için oylama yapıldı." Ayrıca, “iki ülkenin Schengen bölgesinin bir parçası olup olamayacağına ve komşu AB ülkeleriyle yapılan sistematik sınır kontrollerinin durdurulup durdurulmayacağına ilişkin nihai siyasi karar Avrupa Konseyi'nin bütün tarafları tarafından oybirliği ile alınmalıdır.” 11 Aralık 2018'de, Avrupa Parlamentosu, her iki ülkenin de kabul edilmesi lehine karar vererek oy birliği ile Avrupa Konseyi'nin konuyla ilgili "hızlıca hareket etmesini" istedi.
Eylül 2019'da Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, Bulgaristan'ın, sınırsız alanın bir parçası olur olmaz ülkenin göçmen istilasından uğrayabileceği korkusundan dolayı Schengen Bölgesi'ne katılma isteğinden geçici olarak vazgeçtiğini belirtti.

3 Mart 2022'de Rumen milletvekili Eugen Tomac, katılım kriterlerinin karşılandığı 9 Haziran'da kabul edildiğinden, "Romanya'nın AB'ye katıldıktan 15 yıl sonra Schengen bölgesine katılımının önünde hangi engellerin kaldığına" ilişkin bir parlamento sorusu aracılığıyla resmi olarak yanıt istedi.
Romanya'nın Schengen'e katılımı için ikinci bir girişim, 8-9 Aralık 2022 tarihlerinde Adalet ve İçişleri Konseyi'nde kurulacaktı ve AK, Avusturya'nın muhalefetinin ardından başarısız olan toplantı gündemindeki konuları açıkladı, çünkü yetkililer Bulgaristan ve Romanya'yı ülkeye gelen göçmenlerin çoğu için bir geçiş yolu olarak görüyorlardı. Romanya bu değerlendirmeye itiraz ediyor[82] ve başarısız bir şekilde Avusturya hükûmetini Romanya'nın Schengen'e katılımı için oy vermeye ikna etmeye çalıştı. Hollanda, Romanya'ya destek beyan etmesine rağmen, Bulgaristan'ın katılımına karşı olduğu için aleyhte oy kullandı.
Avusturya'nın vetosu Romanya'da güçlü bir infial yarattı. Veto sonucunda, Romanya'nın Avusturya büyükelçisinin Viyana'dan çekilmesinin ardından iki devlet arasındaki ilişkiler geriledi. Rumen şirketleri, girişimcileri, müzeleri ve üniversiteleri tarafından Avusturya'ya karşı bir boykot da başladı ve Avusturya bankalarının Romanya'daki şubelerinde de Avusturya karşıtı yazılar belirdi.
Euractiv'e göre, Avrupa kurumları 2023 yılında Bulgaristan ve Romanya'yı Schengen'e kabul etmeye hazırlanıyor; Ekim 2023'te sınır kontrolsüz hava yolculuğu ve ardından 1 Ocak 2024 itibarıyla kara sınır kontrollerinin kaldırılması planlanıyor. Avrupa Parlamentosu, 12 Temmuz 2023'te yayınladığı basın açıklamasında, her iki ülkenin de Schengen'e katılmak için gerekli tüm kriterleri karşıladığını vurgulayan yeni kararın 526 milletvekili tarafından desteklendiğini, sadece 57'sinin buna karşı olduğunu ve 42 çekimser oy verildiğini açıkladı. Parlamento, "her iki ülkenin de Schengen'e kabul edilmek için gerekli şartları zaten yerine getirdiğini" vurguladı. Ancak Eylül 2023'te Avusturya, bu ülkelerin Schengen Bölgesi'ne kabul edilmesine itirazını yineledi. Buna yanıt olarak Romanya, mali tazminat talebinde bulunmak üzere Avusturya'nın vetosuna Avrupa Adalet Divanı'nda itiraz etme tehdidinde bulundu.
30 Aralık 2023'te, Bulgaristan ve Romanya'nın 31 Mart 2024'te hava ve deniz seyahati için Schengen Bölgesi'ne katılması konusunda bir anlaşmaya varıldı ve kara sınırları o yılın ilerleyen dönemlerinde tartışılacaktır. Hava ve deniz sınırlarının kaldırılması, mülteci kontrolü açısından daha az tartışmalıdır çünkü operatörlerden, uçağa binmeden önce kimlik belgelerini kontrol etmeleri istenebilir; bu, örneğin Schengen üyesi Yunanistan'dan diğer üyelere giden Schengen bölgesi içindeki rotalar için uzun süredir yaygın olan bir durumdur.
31 Mart 2024'te Bulgaristan ve Romanya'nın Schengen Bölgesi'ne katılımı onaylanarak hava ve deniz seyahatleri için sınır kontrolleri kaldırıldı. 22 Kasım 2024'te Avusturya, Bulgaristan ve Romanya ile kara sınır kontrollerinin kaldırılmasına ilişkin vetosunu kaldırmayı kabul etti. Daimi Temsilciler Komitesi (COREPER), 27 Kasım 2024'te, 12 Aralık 2024 tarihli toplantıda Bulgaristan ve Romanya'nın 1 Ocak 2025 itibarıyla Schengen Bölgesi'ne tam katılımını onaylayan Avrupa Birliği Konseyi kararına ilişkin hazırlıklarını tamamladı.

AB'ye 1 Mayıs 2004'te katılan Kıbrıs Cumhuriyeti, yasal olarak Schengen Bölgesi'ne katılmaya mecbur olsa da, uygulama Kıbrıs Sorunu nedeniyle ertelendi. Eski Kıbrıs Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'a göre, Kuzey Kıbrıs'ın "Schengen'e dayalı katı ve tam kontrol Kıbrıslı Türkler için günlük bazda büyük bir sıkıntı yaratacak" ve anlaşmazlığın çözülmesinden önce bu kontrolün mümkün olup olmadığı açık değildir. AB dışında bir İngiliz Denizaşırı Bölgesi olan Ağrotur ve Dikelya'daki İngiliz Egemen Üs Bölgeleri de "başka idare ve mekanizmalara" ihtiyaç duymaktadır. Akrotiri ve Dikelya'nın Kıbrıs'a sınır kontrolü yok, ancak hava üssünde kendi sınır kontrolü var. 2018 itibarıyla, Schengen kurallarının Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından uygulanması için herhangi bir tarih belirlenmemiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti, başka bir AB üyesiyle kara sınırı olmadığı için Schengen'in uygulanmasından daha az potansiyel faydaya sahiptir; en yakın AB üyesine hava yolculuğu veya yaklaşık 12 saat deniz yolculuğu gerekmektedir.
Kasım 2019'da Kıbrıs Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis, Kıbrıs'ın Schengen bölgesine katılma sürecini Eylül ayında resmen başlattığını açıkladı. Bunun önemli bir nedeni, Schengen Bilgi Sistemine ve diğer sınır kontrol işbirliğine erişimdir. Avrupa Komisyonu 2019 yılından bu yana başvuruyu değerlendiriyor. Temmuz 2023'te Kıbrıs, Schengen Bilgi Sistemi'ne (SIS) katıldı (SIS'e katılım, Schengen Bölgesi'ndeki

Sitoplazma, yarı sıvı matriks olup, plazma zarı ile nükleus arasını doldurur. Sitoplazma organeller ve bunların içinde yer aldığı koyu kıvamlı sıvı kısımdan (sitozol) oluşur. Bu sıvı kısmın içeriğini enzimler, RNA, aminoasitler, nükeotitler gibi yıkım tepkimeleri sonucu oluşan atık ürünler, koenzimler, iyonlar ve büyük oranda su oluşturur.
Sitoplazmanın submikroskobik morfolojisi 1945 yılında Porter tarafından elektron mikroskobu ile yapılan çalışmalar sonunda aydınlatılmıştır. Bir canlıda saptanan her türlü canlılık olayları sitoplazma içerisinde geçer. Genellikle saydam ve homojen bir kitle oluşturur.
Sitoplazma solunum, fotosentez, beslenme, sindirim, boşaltım gibi bütün yaşamsal faaliyetlerin geçtiği yerdir. Bu olaylar ile ilgili tepkimeler sitoplazmanın sıvı kısmına dağılmış enzimler tarafından yapılırken bir kısmı da organellerde gerçekleştirilir. Sitoplazmanın miktarı hücrenin boyutuna göre değişir.

Hücre zarının hemen altında yer alan kısımdır. Buna ektoplazma da denir. Bu kısım yoğun ve granülsüzdür. Dış sitoplazma kolloit yapısını belirgin olarak gösterir; reversiblkolloit özelliğini daima korur; jel halinden sol haline ya da zıt yönde kolayca değişebilir.
Stoplazma solunum, fotosentez, beslenme, sindirim, boşaltım gibi bütün yasamsal olayların geçtiği yerdir, fakat yoğunluğu sudan daha yüksektir. Bu canlı maddenin özünü proteinler ve su oluşturur. Ayrıca çeşitli enzimler, lipitler, karbonhidratlar ve mineraller de vardır. Suyun bir kısmı bağımsız halde protein moleküllerinin arasını doldurmakta, az bir kısmı ise protein moleküllerine bağlanmış durumda bulunmaktadır.
Hücre zarı ile çekirdek arasındaki sıvı bölüme sitoplazma denir. Sitoplazma büyük oranda su içerdiği için açık renkli yarı akışkan ve saydam özelliğe sahiptir.

ARKive, gezegenin biyolojik çeşitliliğini belgeleyen, vahşi yaşam fotoğraf ve video arşivi oluşturma amacını taşıyan, Birleşik Krallık merkezli bir projeydi. 2003 yılında Wildscreen adlı hayır kurumu tarafından başlatılan proje, nesli tükenmekte olan türleri görsel olarak belgeleme amacı güdüyordu. ARKive, bilim insanlarının, koruma uzmanlarının ve fotoğrafçıların katkılarıyla, özellikle tehdit altındaki türlere dikkat çekmeye çalıştı. Proje, 15 yıllık faaliyet süresinden sonra 2019 yılında sona ermiştir.

ARKive, 2003 yılında, doğa koruma ve biyolojik çeşitlilik hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan bir projeyle faaliyete başladı. Wildscreen tarafından başlatılan proje, dünya genelinde biyolojik çeşitlilik kaydını oluşturmayı hedefledi. Proje, özellikle doğa koruma alanında çalışan uzmanlardan ve belgesel yapımcılarından destek aldı.

ARKive, dünyadaki hayvan ve bitki türlerine ait yüksek kaliteli fotoğraf ve videoların yanı sıra, bilimsel ve eğitici bilgiler sundu. Site, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan türleri vurgulayan bir platform sundu ve bu türlerin korunmasına dair küresel farkındalığı artırmayı hedefledi. Proje, nesli tükenme riski altındaki türlerin daha geniş bir kitle tarafından tanınmasına katkı sağlamış ve eğitim amaçlı birçok okul ve kurum tarafından kullanılmıştır.

ARKive, geniş içerik arşivi ve biyolojik çeşitliliği koruma misyonuyla dikkat çekmesine rağmen, fon eksiklikleri nedeniyle 2019 yılında faaliyetlerine son vermek zorunda kaldı. Ancak, ARKive’ın içerikleri, farklı doğa koruma kuruluşlarının veri tabanlarına aktarılmış ve Wildscreen’in diğer projelerine kaynak sağlamaya devam etmiştir.

ARKive’ın sağladığı materyaller, vahşi yaşamın korunması ve biyolojik çeşitlilik konularında farkındalık oluşturma açısından önemli bir etkiye sahiptir. Wildscreen, ARKive’ın elde ettiği görsel içeriği ve bilgileri koruma misyonunu sürdürmeye devam etmektedir.

Daha önce Toprak Koruma Servisi (Soil Conservation Service-SCS) olarak bilinen Doğal Kaynakları Koruma Servisi (Natural Resources Conservation Service-NRCS), çiftçilere ve diğer özel arazi sahiplerine ve yöneticilerine teknik yardım sağlayan Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı'nın (United States Department of Agriculture-USDA) bir ajansıdır.
Adı, daha geniş misyonunu yansıtmak için 1994 yılında Bill Clinton'ın başkanlığı sırasında değiştirildi. Şu anda yaklaşık 12.000 çalışanı olan nispeten küçük bir kurumdur. Misyonu, özel arazilerdeki doğal kaynakları, devlet ve yerel kurumlarla işbirliğine dayalı bir ortaklık aracılığıyla iyileştirmek ve korumaktır. Birincil odak noktası tarım arazileri olmakla birlikte, toprak etüdü ve sınıflandırması ile su kalitesinin iyileştirilmesine birçok teknik katkı sağlamıştır. Bir örnek, 2002 Çiftlik Güvenliği ve Kırsal Yatırım Yasası (2002 Çiftlik Yasası) kapsamındaki programlar tarafından teşvik edilen ve desteklenen tarımsal koruma çabalarının faydalarını ölçmek için kurulan Koruma Etkileri Değerlendirme Projesi'dir (Conservation Effects Assessment Project -CEAP). NRCS, bu projede lider kurumdur.

Doğal Kaynakları Koruma Servisi 25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmi site

Ecocrop, bir ekinin belirli bir ortam için uygunluğunu belirlemek için kullanılan bir veritabanıydı. Birleşmiş Milletler'e bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından geliştirilen bu sistem, farklı yerlerde ve iklim koşullarında ekin canlılığını tahmin eden bilgiler sağlamıştır. Aynı zamanda bir bitki kataloğu ve bitki büyüme özellikleri olarak da hizmet etti.

Ecocrop ilk olarak 1991 yılında bir veri tabanının geliştirilmesine ilişkin planlama ve ilk uzman danışmanlığı tamamlandıktan sonra ortaya çıktı. Bu sistem, FAO'nun Arazi ve Su Geliştirme Bölümü (AGLL) tarafından geliştirildi ve 1992'de başlatıldı. Amaç, belirli ortamlar ve kullanımlar için bitki türlerini tanımlayabilen bir araç ve bir Arazi Kullanım Planlaması konseptine katkıda bulunan bir bilgi sistemi oluşturmaktı. 1994 yılında Ecocrop veritabanı, dünyanın tüm tarımsal-ekolojik ortamlarını kapsayan 1.700'den fazla mahsulün ve 12-20 çevre gereksiniminin tanımlanmasını sağladı. 1998'den 1999'a kadar veritabanının birbirini takip eden yinelemeleri, esas olarak kullanıcı arayüzünde iyileştirmeler içeriyordu. 2000 yılına kadar, veritabanı 2.000 tür ve 10 ek tanımlayıcı içeriyordu. Bu sayı daha sonra 300 ekin türünün eklenmesiyle genişletildi.

Ecocrop modeli, farklı değişkenleri değerlendirerek bir mahsulün bir yere uygunluğunu belirler. Spesifik olarak, bitki tanımlayıcıları kategori, yaşam formu, büyüme alışkanlığı ve yaşam süresini içerirken, çevresel tanımlayıcılar sıcaklık, yağış, ışık yoğunluğu, Köppen iklim sınıflandırması, fotoperiyodizm, enlem, irtifa ve diğer toprak özelliklerini içerir. Ekin veritabanı, çevresel aralıkları kullanmaktan başka alternatif yoksa özellikle yararlıdır. Bu girdiler belirlendikten sonra, sistem yüzde olarak bir uygunluk indeksi üretir. Uygunluk indeksi puanı, 0'dan 1'e kadar üretilir ve ilki tamamen uygunsuz olduğunu gösterirken, ikincisi optimal veya mükemmel uygunluğu gösterir. Çıktı ayrıca sıcaklık ve yağış için ayrılmış uygunluk değerlerini de içerir.
Bir tahmin modeli olarak Ecocrop algoritması, DOMAIN ve BIOCLIM gibi diğer modellerin ürettiği verilerden daha genel veriler üretir. Sistemin diğer bir sınırlaması ise sonuçların yalnızca biyoklimatik faktörlere bağlı olması ve toprak gereksinimleri, haşereler ve hastalıklar gibi diğer değişkenleri dikkate almamasıdır. Diğer bir sınırlama, sonuçların yalnızca biyoklimatik faktörlere bağlı olması ve toprak gereksinimleri, haşereler ve hastalıklar gibi diğer değişkenleri dikkate almamasıdır.
Ecocrop, her ay sıcaklık ve yağış için iklim koşullarının büyüme mevsimi içinde yeterli olup olmadığını değerlendirir. Yağış ve sıcaklık marjinal ve optimal aralıklarına dayalı iklimsel uygunluğun hesaplanmasını içerir.

Ecocrop, bir bitki tanımlayıcısı olarak hizmet etmenin yanı sıra başka amaçlar için de kullanılır. Örneğin, gelecekteki iklim değişikliğinin ekin uygunluğu üzerindeki etkisini değerlendirebilir. Ayrıca, optimum ve mutlak mahsul yetiştirme koşulları (minimum sıcaklık, maksimum sıcaklık, yağış değerleri, sıcaklık ve aşırı yağışları tanımlayan değerler) hakkındaki veritabanı bilgilerini kullanarak mahsul verimini tahmin etmek için kullanılabilir.

Resmî site

Flora of China (Türkçe: Çin Florası), Çin'e özgü bitkileri tanımlamayı amaçlayan bilimsel bir yayındır.
Proje Çin'deki 31.000 damarlı bitki türünün ilk modern İngilizce açıklamasını yayınlamak için ortak bir bilimsel çabadır. Bu sayı yaklaşık 8.000 tıbbi ve ekonomik açıdan önemli bitki türü ile yaklaşık 7.500 ağaç ve çalı türünü içermektedir.
Yayın, bu türleri tanımlamakta ve belgelemektedir. Flora Reipublicae Popularis Sinicae (FRPS)'nin İngilizce bir revizyonudur ve taksonomi her grubun mevcut anlayışını yansıtmaktadır. Familya sıralaması FRPS'de kullanılana benzer şekilde değiştirilmiş bir İngiliz sistemidir; ancak bazı familyaların sınırlandırılması grupların mevcut anlayışını yansıtmaktadır. Çin'in tüm damarlı bitkilerinin; tanımları, tanımlama anahtarları, temel sinonimi, fenolojisi, Çin'deki il dağılımı, Çin dışı dağılım hakkında kısa açıklamalar ve sorunlu taksonların sınırlandırılmasına ilişkin açıklamalar dahil olmak üzere ele alınması amaçlanmıştır.
Flora of China Illustrations serisi, yayında belgelenen türlerin yaklaşık %65'inin resmedildiği tamamlayıcı bir cilt setidir. İllüstrasyon ciltlerinin çoğu dünyada şimdiye kadar yayınlanmış ilgili familyaların veya generlerin çizgi çizimlerinden oluşan en büyük koleksiyonlardır.
Botanik isimler, literatür, Çin içinde ve dışında coğrafi dağılım ve endemizm durumu çevrimiçi Flora of China Kontrol Listesi'nde mevcuttur. Bu kontrol listesi ve Missouri Botanik Bahçesi'nin Tropicos veritabanı birlikte, isimlendirme ve dağılım verileri ile illüstrasyonların sorgulanması için arayüzler sağlar.
Yayımlanan ciltlerdeki veriler, familyalar, cinsler ve türlerin ayrı ayrı incelenmesi şeklinde çevrimiçi olarak sunulmaktadır. Bu uygulamalar eFloras'ta isimler ve diğer çeşitli bilgiler üzerinden aranabilir. Büyük cinsler için interaktif tanımlama anahtarları mevcuttur.
Araştırma, yazma, gözden geçirme ve düzenleme konularında yakın uluslararası işbirliği, Flora'nın üretimini karakterize etmektedir. Çinli yazarlar, 29 ülkeden (Arjantin, Ermenistan, Avustralya, Avusturya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Japonya, Kore, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Filipinler, Rusya, İspanya, Güney Afrika, İsveç, İsviçre, Tayland, İngiltere, Ukrayna ve ABD) Çinli olmayan meslektaşlarıyla birlikte çalışmaktadır. Ortaya çıkan taslak daha sonra Çinli botanikçiler, Flora of China Yayın Komitesi, dünyanın dört bir yanından aile uzmanları ve Çin'e komşu bölgelerin floraları konusunda danışmanlar tarafından mümkün olan en iyi tedavileri üretmek için gözden geçirilir.
Projenin Harvard Üniversitesi Herbaria, California Bilimler Akademisi, Smithsonian Enstitüsü, Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi, Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri, Muséum National d'Histoire Naturelle (Paris) ve projenin organizasyon ve koordinasyon merkezi olan Missouri Botanik Bahçesi olmak üzere Çinli olmayan yedi editoryal merkezi bulunmaktadır. Çin'deki dört merkez ise CAS Botanik Enstitüsü (Pekin), Kunming Botanik Enstitüsü, Jiangsu Botanik Enstitüsü (Nanjing) ve Güney Çin Botanik Bahçesi'dir (Guangzhou). Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 478 bilim insanı Flora'daki bireysel tedavilerin hazırlanmasında işbirliği yapmıştır.
Kai Larsen (1926-2012) serinin danışmanlarından biriydi.

Paul Ormerod, serinin, "çalışmalarını Çince okumayı akıcı bir şekilde bilmeyenler için önemli ölçüde kolaylaştırdığını belirtmiştir." 6. cildi eleştiren bir eleştirmen seriyi övmüş ve "Flora of China serisini hem içeriği hem de üretim kalitesi açısından okuyuculara gönülden tavsiye edebilirim" diye yazmıştır. Başka bir akademisyen 25. cilt hakkında serinin "önemli ve uzun zamandır beklenen bir parçası" olduğunu yazmıştır.

Flora of China

Flora of North America North of Mexico (Türkçe: Kuzey Amerika Kuzey Meksika Florası, genellikle FNA olarak anılır), Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, St. Pierre ve Miquelon ve Grönland dahil olmak üzere Kuzey Amerika'nın yerli bitkilerini ve doğallaştırılmış bitkilerini açıklayan çok ciltli bir çalışmadır. Biryofitleri ve damarlı bitkileri içerir. Tüm taksonlar tanımlanmış ve ikili anahtarlara dahil edilmiştir, tüm türlerin ve türler arası taksonların dağılımları haritalanmıştır ve türlerin yaklaşık %20'si FNA için özel olarak hazırlanmış çizimlerle gösterilmektedir. Tamamlandığında 30 cildi doldurması bekleniyor ve Meksika'nın kuzeyindeki bilinen tüm florayı ele alan ilk çalışma olacak; 2015'te dizinin 2017'de bitmesi bekleniyordu. 2022 itibarıyla ciltlerin yirmidokuzu yayınlandı.
Yayınlandıktan kısa bir süre sonra, içerikler çevrimiçi olarak sunulur.
FNA, dünyanın dört bir yanından yaklaşık 1.000 yazar, sanatçı, gözden geçiren ve editörün ortak çalışmasıdır.

Seri, "kişinin kendi eyaleti veya bölgesi için geliştirilen anahtarlarla sınırlı olmak yerine, botanikçilerin Kuzey Amerika kıtasındaki cinslerin taksonomik ve coğrafi özelliklerini incelemesine olanak tanıyan kapsamlı işlemleri" nedeniyle övgü aldı.
3. cildi gözden geçiren Paula Wolfe, diziyi tavsiye etmeye değer buldu ve yüksek standartlar*ı için övdü.

Flora of North America — Homepage

Germplasm Resources Information Network (Germplazm Kaynakları Bilgi Ağı veya GRIN), Ulusal Bitki Germplazm Sistemi tarafından toplanan tüm bitki germplazmasının holdingleri için bilgisayar veritabanını kapsamlı bir şekilde yönetmek için kullanılan çevrimiçi bir USDA Ulusal Genetik Kaynaklar Programı yazılım projesidir.
GRIN, böcek (omurgasız), mikrobiyal ve hayvan türlerinin germplazm depoları hakkındaki bilgileri yönetme rolünü genişletmiştir (bkz. Alt projeler).

Site, 10.000 türü kapsayan bitkilerin 500.000'den fazla girişinde (farklı çeşitler, çeşitler vb.) Taksonomik bilgileri (bilimsel isimler) ve ortak isimleri tanımlamak için bir kaynaktır; İstilacı veya zararlı otlar olan, tehdit edilen veya tehlikede olan, habitatlarının dünya çapında dağılımı hakkında veri verir. GRIN ayrıca bir Ekonomik Tesisler Veritabanı da içermektedir.
Ağ GRIN'in Veritabanı Yönetim Birimi (GRIN / DBMU) tarafından yönetilmektedir. GRIN, Beltsville, Maryland'deki Ulusal Germplazm Kaynakları Laboratuvarı'nın (NGRL) denetimi altındadır. GRIN also incorporates an Economic Plants Database. 1990 yılında öncüsünü, önceden GRIN çalıştıran Germplasm Hizmetleri Laboratuvarı (GSL),  yerine almıştır.  Kasım 2015'ten bu yana GRIN, USDA ve Global Crop Çeşitlilik Vakfı arasındaki işbirlikçi bir proje tarafından üretilen GRIN-Global yazılımı üzerinde çalışmaktadır.

GRIN'in belirtilen misyonu aşağıdaki projeleri desteklemektir: 

Ulusal Bitki Germplazm Sistemi (NPGS)
Ulusal Hayvan Germplazm Programı (NAGP)
Ulusal Mikrobiyal Germplazma Programı (NMGP)
Ulusal Omurgasızlar Germplazm Programı (NIGP)

Larix kaempferi, Pinaceae familyasından bir ibreli ağaç türüdür.

Sivri, geniş konik ve çok açık taçlı ve yatay dallanma desenli yaprak döken kozalaklı ağaçtır. Alt dallar genellikle hafifçe sarkar. Yaklaşık genişlik 10–15 m'dir. Genç örnekler çok hızlı büyür; büyüme hızı daha sonra yavaşlar. Kabuk kırmızıdan grimsi kahverengiye, kalın ve pulludur ve dar şeritler halinde dökülür. Dallar genellikle kırmızımsı kahverengi ve hafif tüylü, bazen buzludur. Tomurcuklar kısa sürgünler üzerindedir ve yumuşak iğneler birlikte 40 ila 50'lik demetler halinde büyür. Her iki tarafta mavimsi yeşil ila koyu yeşil renktedir ve sonbaharın sonlarında altın sarısı rengindedir. Japon kökenli olmasına rağmen, bu tür Avrupa'da Larix deciduadan daha fazla yetiştirilmektedir. Ağaç aynı zamanda peyzaj için de kullanılır ve bir çit bitkisi olarak kullanım için mükemmel şekilde uygundur.

Larix kaempferi images at the Arnold Arboretum of Harvard University Plant Image Database 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gymnosperm Database: Larix kaempferi
 Wikimedia Commons'ta Larix kaempferi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Larix kaempferi ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Karpat Dağları (Rumence: Munții Carpați, Lehçe: Karpaty, Almanca: Karpaten, Macarca: Kárpátok, Slovakça: Karpati, Çekçe: Karpaty, Sırpça: Карпати, Ukraynaca: Карпати - Karpati), Doğu Avrupa'da bir dağ silsilesi. Viyana yakınlarında Bratislava'da başlayıp kuzeydoğuya doğru bir yay biçiminde uzanarak Polonya'nın güneyinden ve Ukrayna'nın güneybatı kesiminden geçip güneydoğuya, Romanya topraklarında Ramnicu Sarat yakınlarında batıya kıvrılır ve Tuna üzerinde Demirkapı denilen bölgede son bulur. Macaristan'ı çok geniş ve açıktan çevreleyen bir yay biçimindedir.

Karpat Dağları; Çekya, Slovakya, Polonya, Ukrayna ve Romanya olmak üzere beş ülkenin toprakları üzerinde yer alır. Dağların uzunluğu yaklaşık 1500 km, ortalama genişliği 150 km'nin üzerindedir.
Karpat Dağlarının meydana gelişi hakkında tahmin yapan araştırmacılar, dağların Alp Dağlarından daha önce teşekkül etmiş olabileceğini söylemektedirler.
Karpat Dağlarını yapı ve şekil bakımından üç kısımda incelemek mümkündür. Bratislava'dan Ujok Geçidi'ne (889 m) kadar olan bölüme Batı Karpatlar denir. Karpat Dağlarının en yüksek bölümüdür. Dağ silsilesinin en yüksek noktası olan Geristort Tepesi (2655 m) burada bulunur. Batı Karpatlar: Beyaz Karpatlar, Küçük Karpatlar, Tatra ve Slovakya Maden Dağlarının meydana getirdiği kütledir. Önemli yükseltileri, Aşağı Takra (2043 m), Babja Gora'dır (1725 m). Batı Karpatlar üzerinde Lysa Geçidi (502 m) ve Lubkaw Geçidi (657 m) önemli geçitlerdir. Borislav'ın güney batısındaki Ujok Geçidi (889 m) çok önemli bir geçit olup Batı Karpatlarla doğu Karpatları birbirinden ayırır.
Batı Karpatlar, birçok nehrin beslendiği ve su depoları olan bölgedir. Mesela Vah Nehri, Hron Nehri, Hernad Nehri, Dunajeçvistül ve San Nehri bunların başlıcalarıdır. Kuzeyde akan nehirler üzerinde bulunan barajlar küçük Polonya denilen bölgenin ekonomik desteğidir. Batı Karpatların bazı otlaklar hariç büyük bölümü sık ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda vahşi hayvanlar bulunmaktadır. Kremnica bölgesinde demir, gümüş ve altın madenleri bulunur.
Doğu Karpatlar, Ujok Geçidi'nden Braşov şehrinin doğusuna, güneyde ise Buzau'ya kadar uzanır. Ortalama yüksekliği 1100 m kadardır. Kuzeyde Ukrayna sınırlarında kalan bölgeye Karpatlar Ormanı, güneyde ise Callımanu Dağları ve Narghita Dağları vardır. Bu bölge Karpatların en verimli, bitki örtüsü bakımından en zengin olan kısmıdır. Bu kısımdaki yükseklikler, Vf Pietrosu (2305 m), Sibulja (818 m), Goverla (2061 m) ve İneu (2280 m)'dur. Aynı zamanda Ukrayna'yı Romanya'ya bağlayan Tabloniste Geçidi (931 m) burada bulunur. Ukrayna'da Borislay bölgesinde zengin maden yatakları, petrol, güneyinde Dasava'da ise tabii gaz bulunur. Bu kesim çok sık ve gür ormanlarla kaplı olup, Siret, Otlu Mureş, Somes ve Dinyester nehirlerini besler.
Dağların üçüncü bölümü olan Transilvanya Alpleri, Alp Dağlarının özelliklerini haiz olduğundan bu isim verilmiştir. Ortalama yükseklik 1500 m'nin üzerindedir. Eflak ile Transilvanya arasında büyük bir engel olup geçitlerden ulaşım imkânı vardır. Önemli yükseltileri Peleaga Tepesi (2509 m), Cındrelu Tepesi (2245 m) ve Moldavneanu Tepesi (2543 m)'dir. Önemli geçitler ise Demirkapı Geçidi, Kızkule Geçidi ve Pradal Geçidi'dir.
Bacauve Plolesti bölgelerinde petrol çıkar. Burası da sık ormanlarla kaplı olup yer yer otlaklara rastlanır. Bu otlaklarda koyun yetiştiriciliği gelişmiştir.

Antalar
Leitha Dağları

İğne yapraklılar (Pinales), bitkiler (Plantae) âleminin açık tohumlular (Pinophyta) bölümünde bulunan tek sınıf olan Pinopsida'ya dahil bir bitki takımıdır ve servigiller (ardıç, sekoya servi, yalancı servi, su sediri, mazı, yalancı mazı), çamgiller (sedir, çam, göknar, ladin) ve porsuk gibi soyu sürmekte olan tüm kozalaklı bitkileri içerir.

İğne yapraklılar, Pinopsida sınıfı içinde yer alan dört takımdan biridir ve iğne yapraklı bitkilerin soyunu sürdüren tüm üyelerini içerir. Pinopsida içinde yer alan ve soyu tükenmiş olan iğne yapraklı takımları ise şunlardır:
▪ Cordaitales
▪ Vojnovskyales
▪ Voltziales
"Coniferales", bu takımın "Pinales" olarak adlandırılmasından önce kullanılmış ama artık geçersiz olan adıdır.
İğne yapraklılar takımı familyalarından porsukgillerin (Taxaceae) üyelerinin de diğer Pinales üyeleri ile aynı kökten geldiği son kalıtsal çalışmalarla ortaya konana kadar, bu bitkiler "Taxales" olarak adlandırılan ayrı bir takımda sınıflandırılmıştır. Ancak, artık bunun geçerliliği kalmamıştır.

Dallanma genel olarak monopodial'dır.
Çoğunun kısa ve uzun sürgünleri vardır.
Sekonder yapılarında traheler olmayıp, odunları asıl olarak traheid'lerden oluşmaktadır.
Birçok örneklerinde yaprak, kabuk ve odunlarında reçine kanalı ya da bezeleri bulunur.
Sürgünlere çoğunlukla sarmal, karşılıklı ve çevrel dizilen yapraklar iğne ya da pul yaprak şeklini almıştır. Bu yüzden iğne yapraklılar denilmektedir.
Yapraklar kısa sürgünlerde birçoğu bir arada; uzun sürgünlerde teker teker bulunmaktadır.
Çiçekler bir evcikli ya da iki evciklidir.
Erkek çiçekler çoğunlukla sürgün diplerinde ve pul yaprakların koltuğunda bulunurlar. Çok azı da sürgünlerin uçlarında terminal durumludur.
Dişi kozalakların olgunlaşma süreleri çoğunlukla bir yıl; bazılarında 2-3 yıldır.
Kozalak kimi taksonlarda kuru, kimi taksonlarda etli pullardan oluşmaktadır.
Tohum birçok türünde kanatlıdır.
Çenek sayıları 2-18 arasında değişmektedir.

Larix, Pinaceae familyasına bağlı yaprak döken iğne yapraklı bir ağaç cinsidir.
Larix, taksonomik bakış açısına bağlı olarak, kuzey yarımkürede dağılmış 10-15 türden oluşan bir cinstir. Bazı botanikçiler, yerel çeşitleri tam tür olarak kabul eder ve durum, türlerin buluştuğu geniş melez bölgeler nedeniyle daha da karmaşık hale gelir. Üç tür (Larix gmelinii, Larix laricina ve Larix sibirica, Avrasya ve Kuzey Amerika'nın boreal ormanlarında yaygındır, diğerleri ise yüksek rakımlarda dağ veya yarı alpin bitki örtüsü ile sınırlıdır. Larix; düz, sütunlu (nadiren çatallı) gövdeli uzun ağaçlardır. Pseudolarix amabilis (J. Nelson) ile birlikte, çamgillerin (Pinaceae) tek yaprak döken üyeleridir. Kabuk pürüzsüzdür ancak kısa sürede kalın, pullu ve çatlak hale gelir. Odun reçine bakımından zengindir ve taç konik, geniş veya düzensiz olabilir. İnternodal dallanma yaygındır. Uzun sürgünlerde düzenli aralıklarla kısa sürgünler ile belirgin sürgün dimorfizmi vardır. Olgunlaşmamış dallar tüylü veya tüysüz olabilir ve olgunlaştıkça rengi değişir. Apikal tomurcuklar küçüktür ve uzun sürgünlerin büyümesini sürdürürken, koltuk altı tomurcukları kısa sürgünlere dönüşür. Bazı larix türlerinde sürgünler zaman zaman kozalaklar yoluyla büyümeye devam eder (çoğalma), ancak bu sürgünler kozalağın olgunlaşmasının ötesinde hayatta kalamaz. İğneye benzer yapraklar kısa sürgünler ve birinci yıl uzun sürgünlerle sınırlıdır; yaşlı dalların yaprakları yoktur. Kısa sürgünlerdeki yapraklar genellikle daha kısa ve uzun sürgünlerdeki yapraklardan daha dardır. Spiral olarak düzenlenmiştir ve kısa pulvini ile birleştirilmiştir. Stomalar, alt yaprak yüzeyinde bir salma ile ayrılmış iki sıra halinde düzenlenir ve genellikle yaprağın üst yüzeyinde de bulunur (amfistomatik). Erkek strobili küçüktür, tektir ve kısa sürgünlerin tepesinde taşınır, ardından sürgün ölür. Dişi kozalaklar ayrıca kısa sürgünlerde oluşur ve tacın her yerinde oluşabilir. Kısa sürgünlerin tepesinden gelişirler ve genellikle diktirler (bazen yayılırlar veya sarkıktırlar). Kozalaklar tozlaşmadan dört ila yedi ay içinde olgunlaşır ve genellikle kalıcıdır, sadece dökülen dallarla düşer. Tohum pulları spiral olarak düzenlenmiştir, içbükey dışbükey, tohumları serbest bırakmak için olgunlaştığında açılır. Olgunlaşmamış kozalaklar kırmızı, mor veya yeşil olabilir ve olgunlukta soluk ila koyu kahverengiye dönüşebilir. Çiçek sapı yaprakçığı (brakte) pulları değişkendir ve uzun olabilir veya kısa olabilir. Her pulda iki tohum vardır; kalıcı bir kanat oluşturacak şekilde uzanan zarsı bir kap içine kısmen kapatılmıştır.
Yakın zamanda yapılan genetik araştırmalar, Larix türlerinin brakte pulu uzunluğu ve yaprak morfolojisine dayalı olarak iki bölüme ayrılmasının yapay bir ayrım olduğunu ve aslında Avrasya ve Amerikan türleri arasında büyük bir farklılık olduğunu göstermiştir. Avrasya türleri içinde, kısa ve uzun tüylü türler arasında ikincil bir bölünme vardır.
Larix hem doğada hem de yetiştirmede kolaylıkla hibritler oluştururlar ve hibritleşmenin önünde çok az engel vardır ancak kesişimsel hibritler çok düşük tohum verimine sahiptir. Bir hibrit, L. × marschlinsii (L. kaempferi × L. decidua, daha eski eş adı L. × eurolepis ile daha iyi bilinir), çok yaygın olarak yetiştirilmektedir.
Larix uzun zamandır ormancılar için büyük ilgi gören bir grup olmuştur ve türlerin çoğu ticari amaçlarla tanıtılmış ve test edilmiştir. Ancak, yüksek yerlerdeki veya soğuk bölgelerdeki kökenleri onları ilkbahar donlarına ve daha yumuşak koşullarda çeşitli mantar ve böcek sorunlarına karşı duyarlı hale getirdiğinden, çok azının soğuk iklimlerden uzakta yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Gençken biçimli olmalarına rağmen, sıska ve yaşla biraz bozulma eğilimindedirler ve başarılı olursa, potansiyel olarak çok büyük ağaçlardır, bu nedenle daha küçük bahçeler için uygun değildirler. Bununla birlikte, yeşilliklerinin güzelliği, ilkbaharda taze yeşil ve sonbaharda görkemli sarısı ile kullanılırlar ve bunun için küçük bir grubun bir araya getirilebileceği geniş bir peyzaj veya park alanı ekiminin önemli bir bileşenidirler. Çok çeşitli toprak türlerine toleranslı olsalar da, iyi drene edilmiş topraklarda en iyisini yaparlar.

Larix cinsine bağlı türler:

Larix decidua - Mill.
Larix gmelinii - (Rupr.) Rupr.
Larix kaempferi - (Lam.) Carrière
Larix laricina - (Du Roi) K. Koch
Larix lyallii - Parl.
Larix occidentalis - Nutt.
Larix sibirica - Ledeb.

Gernandt, D. S.; Liston, A. (1999). "Internal transcribed spacer region evolution in Larix and Pseudotsuga (Pinaceae)" (PDF). American Journal of Botany. Botanical Society of America. 86 (5): 711-723. doi:10.2307/2656581 . JSTOR 2656581. PMID 10330075. 27 Eylül 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)15 Nisan 2022. 
Gros-Louis, M.-C., Bousquet, J., Pâques, L. E., & Isabel, N. (2005). Species-diagnostic markers in Larix spp. based on RAPDs and nuclear, cpDNA, and mtDNA gene sequences, and their phylogenetic implications. Tree Genetics & Genomes 1 (2): 50–63. Abstract.
Rushforth, Keith (1986) [1980]. Bäume [Pocket Guide to Trees] (Almanca) (2.2isbn=3-444-70130-6 bas.). Bern: Hallwag AG. 
Semerikov, V. L., & Lascoux, M. (1999). Genetic relationship among Eurasian and American Larix species based on allozymes. Heredity 83: 62–70.
Wei, X.-X., & Wang, X.-Q. (2003). "Phylogenetic split of Larix: evidence from paternally inherited cpDNA trnT-trnF region". Plant Systematics and Evolution. 239 (1–2): 67-77. doi:10.1007/s00606-002-0264-3. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Wei, X.-X., & Wang, X.-Q. (2004). "Recolonization and radiation in Larix (Pinaceae): evidence from nuclear ribosomal DNA paralogues". Molecular Ecology. 13 (10): 3115-3123. doi:10.1111/j.1365-294X.2004.02299.x. PMID 15367124. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 

Earle, Christopher J., (Ed.) (2011). "Larix (larch) description". The Gymnosperm Database. 8 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Givnish, Thomas J. (2002). "Adaptive significance of evergreen vs. deciduous leaves: solving the triple paradox" (PDF). Silva Fennica. 36 (3): 703-743. doi:10.14214/sf.535 . 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)15 Nisan 2022. The larch paradox—Finally, let us turn to one last, enduring ecological paradox: the deciduous habit of larches (Larix) at high latitudes in nutrient-poor peatlands in the northern hemisphere, where evergreen plants are expected to dominate and often do.  Quote from p. 729.
Phillips, D. H., & Burdekin, D. A. (1992). Diseases of Forest and Ornamental Trees. Macmillan 0-333-49493-8.

Larix images at the Arnold Arboretum of Harvard University Plant Image Database 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Friedman, William (Ned). "Larch cones in spring." 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Posts from the Collection, Arnold Arboretum of Harvard University, 2 April 2016. Accessed 26 May 2020.
Rose, Nancy. "Not All Conifers are Evergreen." 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Arnold Arboretum of Harvard University website, 6 January 2016. Accessed 26 May 2020.
"Snow Scenes, winter, larches 1977." 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Library Featured Images, Arnold Arboretum of Harvard University website, 21 November 2019. Accessed 26 May 2020.
"Gymnosperm Database - Larix ssp". 8 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Eichhorn, Markus (August 2011). "The Larch". Test Tube. Brady Haran for the University of Nottingham. 9 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
 "Larch". The New Student's Reference Work. 1914. 
 Wikimedia Commons'ta Larix ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Larix ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Philip Miller (1691 - 18 Aralık 1771) İskoç kökenli İngiliz botanikçi. Bitki bilim mahlası Mill.'dir.
Deptford ya da Greenwich'de doğdu 1722 yılından ölümünden kısa bir süre önceye kadar (emekli olması yönünde baskı yapılması nedeniyle kerhen emekli olmuştur) Chelsea Physic Garden'da bahçevan olarak çalıştı.
1764 yılında bahçeyi ziyaret eden bitki bilimci Peter Collinson'e göre Miller, Chelsea Physic Garden'ı her türden ve her sınıftan, hatta her iklimden çok sayıda bitki ile donatmış ve bu sayede bahçenin itibarı hayli artmıştı.
The Gardener's Dictionary adlı eserini ilk defa 1731 yılında yayımlandı ve hayatı boyunca sekiz baskı ile eserini genişletti. Eser Job Baster tarafından Hollandacaya çevrildi.
Miller dünyanın her bölgesindeki bitki bilimcilerle etkileşim halindeydi ve sürekli onlarla mektuplaşırdı. Bu sayede çok sayıda türü İngiltere'ye getirdi ve çok sayıda türü ilk defa kültüre aldı. Bitki bilim alanındaki bilgi ve birikimi nedeniyle Fellow of the Royal Society üyeliğine seçildi.
Bildiklerini William Aiton ve William Forsyth'a aktardı.
Miller başlangıçta L.'nin sistemi yerine Tourn. ve Ray'in sistemlerini kullanmayı tercih etti. Buna rağmen L., Mill.'in Gardeners Dictionary adlı eserinden övgüyle bahsetti. Mill. ise eserinin 1768 yılındaki baskısında L.'nin sistemine geçti.
Mill.'e ait doğruluğu kesinleşmiş herhangi bir portre yoktur.

Pinaceae (Çamgiller), Pinales takımından bazen çalı formunda kozalaklı ağaç türlerini içeren bitki familyasıdır.
Familya üyeleri bir evcikli her dem yeşil ve yaprak döken türleri içerir. Larix ve Pseudolarix türleri kışın yapraklarını döker. Kabuk düz, pullu veya çatlaklıdır. Kısa ve uzun sürgünler bulunur. Yanal sürgünler iyi gelişme gösterir ve uzun sürgünlere benzer. Kısa sürgünler Picea, Psudotsuga ve Abies türlerinde bulunmaz. İnce dallar primer yapraklarla dizilidir. İnternodlar arasında en uzun 1 cm'lik mesafe vardır.
Yapraklar basit olup tek tek dökülür, (Pinus'da demetler halinde dökülür) Karşılıklı veya sarmal dizilmiştir fakat bazen 1-2 sıra halinde dizildiği görülür. Yapraklar bütün türlerde iğnemsi kısa saplı veya sapsızdır. Uzun sürgünlerde tek tek (sarmal) kısa sürgünlerde ise demetler halinde (Cedrus, Larix, Pseodularix) yer alır. Juvenil yapraklar (ilk çıkan yaprak) uzun sürgünlerde bulunur. Yapraklarda reçine kanalları görülür. Kotiledon sayısı 2-15(-24) arasındadır.
Dişi kozalaklar bir yılda olgunlaşır (Pinus'da 2-3 yılda) ve kısa bir süre içerisinde dağılır (Cedrus ve Abies) veya uzun süre ağaç üzerinde kalır. Kozalak pulları üst üste dizilmiş sert ve yassıdır. Olgunlaşınca sert, kalın ve odunsu yapıya sahip olur (Pinus). Brahte içeride veya dışa doğru yönelmiştir (Abies'de dışa doğru).
Erkek çiçekler bir yıl sonunda olgunlaşır, tek veya küme halinde sürgün koltuğunda bulunur, yumurtamsı, elips veya silindirik yapıdadır. Sporofiller üst üste binmiştir. Polenler küre biçiminde olup her iki yanında kanatlar bulunur veya bulunmaz.(Larix ve Pseudotsuga'da bulunmaz)
Tohumlar ikişer pulludur. Tohum kanadı tohumu kıskaç gibi tutar. Bazı çam türlerinde kanatlar körelmiştir (Pinus pinea).

Pinaceae familyasına bağlı cinsler:

Abies - Mill.
Cedrus - Trew
Keteleeria - Carrière
Larix - Mill.
Picea - A. Dietr.
Pinus - L.
Pseudolarix - Gordon
Pseudotsuga - Carrière
Tsuga - Carrière

Arboretum de Villardebelle 5 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. French Arboretum of conifers around the world
Gymnosperm Database 31 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Pinaceae
Pinaceae on the web page of the Tree-of-Life project 20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
40 Pine Trees From Around the World 7 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by The Spruce
Şablon:Jepson eFlora, covers Californian species and much of western North America
5 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20220305023618/http://www.efloras.org/florataxon.aspx?flora_id=1&taxon_id=10691 arşivlendi. Pinaceae in Flora ]
 Wikimedia Commons'ta Çamgiller ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Çamgiller ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Prag (Çekçe: ; Çekçe telaffuz: [ˈpraɦa]), Çekya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Geçmişte Çekoslovakya'nın da başkentiydi. Orta Bohemya'da Vltava Nehri'nin üzerinde yer alır ve 1.2 milyon nüfusu vardır. Prag "Altın Şehir", "Doksanların Sol Bankası", "Masal Şehri", "Şehirlerin Anası" ve "Avrupa'nın Kalbi" gibi isimlerle de anılır. Prag konumu gereği çevresindeki ülkeler ile merkezi bir konum oluşturur. Avrupa'daki en fazla iç kaleye sahip 3 şehirden birisidir. Bu şehrin gölgesi Franz Kafka olmuştur. Kafka için bile fazlasıyla turist çeken bir Orta Çağ şehridir.
Prag'ın bir özelliği de II. Dünya Savaşı'nda pek zarar görmemiş olmasıdır. Bu sayede birçok tarihi ev ve mekanı barındırır. Bu yerler arasında Aziz Vitus Katedrali de yer alır. Turizm alanında son yıllarda çok fazla rağbet görmektedir.
1992'den beri Prag'ın tarihi merkezi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)'nun Dünya Mirası listesi listesinde yer almaktadır.

Prag'ın tarihi, Orta Avrupa'nın politik, kültürel ve dini gelişimlerinin kesiştiği bir merkez olarak şekillenmiştir. Şehrin bulunduğu bölge, tarihöncesi dönemlerden itibaren yerleşime sahne olmuş; ancak kentleşme süreci özellikle erken Orta Çağ'da hız kazanmıştır. Çeklerin ataları Prag çevresine ağırlıklı olarak 5. yüzyıldan sonraki göçlerle gelmişlerdir. Prag'ın gelişmesi 9. yüzyılın sonlarında kurulan Bohemya Devleti'nin başkenti olmasıyla mümkün olmuştur. Prag Kalesi'nin inşa edilmesi, bölgenin siyasi bir merkez hâline gelmesinin dönüm noktasıdır. Prag'ın merkezinde yer aldığı topraklar Premysl Hanedanı'ndan düklerin ve daha sonra aynı hanedandan Bohemya krallarının ikametgâhı olmuştur. Vltava Nehri üzerindeki geçiş noktası sayesinde şehir kısa sürede bölgesel bir ticaret merkezine dönüşmüştür. Prag 973'te piskoposluk, 1344'te başpiskoposluk merkezi haline gelmiştir. Prag merkezli krallık 1310'da Lüksemburg hanedanına geçmiştir. 14. yüzyılda IV. Karl'ın başkent olarak Prag'ı seçmesiyle şehir, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun politik ve kültürel merkezi hâline gelmiştir ve gelişmesi hızlanmıştır. Bu dönemde Karl Köprüsü, Aziz Vitus Katedrali ve Yeni Şehir (Nové Město) gibi anıtsal yapılar inşa edilmiştir. 1348'de kurulan Prag Üniversitesi, Orta Avrupa'nın ilk üniversitelerinden biri olmuştur.
15. yüzyılda Jan Hus'un önderliğindeki dini reform hareketleri ve ardından gelen Hussit Savaşları Prag'ı, Avrupa'nın en önemli teolojik tartışmalarının merkezine taşımıştır. Kent, 1526'dan itibaren Habsburglar'ın yönetimine girerek Avusturya Monarşisi'nin başlıca şehirlerinden biri hâline gelmiştir. 1618'deki ünlü "Prag Pencereden Atılmaları" olayı, Avrupa'yı büyük ölçüde şekillendiren Otuz Yıl Savaşları'nın başlangıcı sayılır. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu zayıfladıkça Prag, önce Avusturya İmparatorluğu daha sonra da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun bir parçası haline geldi.
Sanayileşmenin etkisiyle Prag, 19. yüzyılda hızlı bir ekonomik ve demografik dönüşüm geçirdi. Şehirde Çek ulusal bilincinin gelişmesini destekleyen kültürel kurumlar, tiyatrolar ve dernekler kuruldu. 1848 Devrimleri sırasında Prag, Habsburg yönetimine karşı reform taleplerinin yoğunlaştığı önemli merkezlerden biri oldu.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sonunda yıkılınca Prag 1918 yılında Çekoslovakya'nın başkenti oldu.
15 Mart 1939'da Adolf Hitler, Prag'a girmek için Alman Ordusuna emir verdi ve Prag Kalesi'nde bir Alman himayesi olan Bohemya ve Moravya Protektorası ilan edildi. Tarihinin çoğu bölümünde Prag, Çekçe, Almanca ve (çoğunlukla Çek ve/veya Almanca konuşan) Yahudi nüfusu ile çok ırklı bir kent olmuştur. 1939'da ülke Nazi Almanyası tarafından işgal edildi ve II. Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin çoğu sürgün edildi ve Reinhard Heydrich liderliğinde Almanlar tarafından öldürüldü.
Prag savaş sonunda USAAF tarafından çok sayıda bombardıman yaşadı. 1.000'den fazla kişi yaralandı, 701 kişi öldü, binalar, fabrikalar ve yüzlerce tarihi yer yıkıldı. 5 Mayıs 1945'te, Nazi Almanyası'nın tesliminden dört gün önce, Almanya'ya karşı bir ayaklanma meydana geldi. Dört gün sonra Sovyet 3. Şok Ordusu şehre girdi. Alman nüfusunun çoğunluğu ya kaçtı ya da savaş sonrası Beneš kararnameleri tarafından ülkeden atıldı. Prag, savaş sonrası Sovyet etkisinin belirginleştiği bir döneme girdi. 1968'deki "Prag Baharı", sosyalizm içinde reform girişimi olarak tarihe geçti; ancak Varşova Paktı müdahalesiyle hareket bastırıldı.
1989'daki "Kadife Devrim", Çekoslovakya'da barışçıl bir demokratik dönüşüm sağladı. 1993'te ülkenin ikiye ayrılmasıyla Prag, Çekya'nın başkenti hâline geldi. Günümüzde şehir, Orta Avrupa'nın finans, kültür, turizm ve eğitim merkezlerinden biri olarak önemli bir küresel konuma sahiptir.

Prag, Çekya'nın batısında, Bohemya bölgesinin merkezinde yer alır ve Vltava Nehri'nin iki yakasına yayılan çok katmanlı bir kent dokusuna sahiptir. Şehir, tarih boyunca hem ticaret yollarının kesişiminde olması hem de doğal savunma avantajları nedeniyle önemli bir yerleşim noktası hâline gelmiştir.

Vltava Nehri, şehri kuzey-güney doğrultusunda kat ederek Prag'ın hem tarihsel gelişimini hem de modern kent planlamasını belirleyen ana unsurlardan birini oluşturur. Nehir boyunca oluşan kıvrımlar, köprülerin yoğunluğunu artırmış ve Karl Köprüsü, Čech Köprüsü ve Legií Köprüsü gibi yapılar tarihi merkezle diğer yerleşim alanlarını birbirine bağlamıştır. Prag, Avrupa'daki büyük başkentler arasında kişi başına düşen yeşil alan oranı yüksek şehirlerden biridir.
Kent, nehir vadisinin çevresindeki tepeler üzerine kuruludur. Şehirde bulunan çeşitli plato, tepe ve kayalıklar hem doğal savunma avantajı sağlamış hem de şehrin peyzajını belirleyen yükseltiler hâline gelmiştir. Bu topografik yapı, Prag'ın panoramik görünümünü etkileyen temel unsurlardandır.

Prag'ın iklimi orta düzeyde kıtasal özellik taşır. Kışlar oldukça soğuk, yazlar ise ılıman geçer. Yıl boyunca dört belirgin mevsim yaşanır. Kış aylarında gündüz sıcaklıkları yaklaşık 0 °C yakınına düşebilir ve en kuru dönemdir. Yaz aylarında ise ortalama gündüz sıcaklıkları 20-25 °C civarındadır. En sıcak dönem ise genellikle Temmuz ve Ağustos aylarıdır. Yağış bakımından en yağışlı dönem ilkbahar-yazdır. Yaz aylarında gök gürültülü sağanaklar yaygındır.

Prag, Orta Avrupa'nın en zengin ve en iyi korunmuş mimari dokularından birine sahiptir. Şehirde Romanesk, Gotik, Rönesans, Barok, Rokoko, Neoklasik, Art Nouveau ve modernist yapılar iç içe bulunur. Bu çok katmanlı mimari karakter, Prag'ın tarih boyunca sürekli olarak imparatorluk, krallık ve çok uluslu bir devletin merkezi olmasından kaynaklanır.
12. yüzyıldan itibaren gelişen Romanesk mimari, Prag'ın en eski taş yapılarını oluşturur. Rotundalar, kalın duvarlı şapeller ve küçük bazilikalar bu dönemin karakteristik örnekleridir. Aziz George Bazilikası ve Aziz Martin Rotundası, şehrin Romanesk mirasının en iyi korunmuş yapıları arasında yer alır.

14. yüzyıl, Prag'da Gotik mimarinin altın çağıdır. IV. Karl'ın imparatorluğu döneminde kent büyük bir inşa faaliyeti yaşamıştır. Karl Köprüsü, Eski Şehir Köprü Kulesi, Aziz Vitus Katedrali'nin ilk bölümleri ve Yeni Şehir surları bu dönemde yapılmıştır. Aziz Vitus Katedrali, yüksek kaburgalı tonozları, geniş nef düzeni ve zengin vitraylarıyla Orta Avrupa Gotik mimarisinin en gelişmiş örneklerinden biri kabul edilir.
16. yüzyıl Rönesans dönemi, özellikle Hradčany ve Malá Strana çevresindeki soylu konaklarında etkisini göstermiştir. Lobkowicz Sarayı ve Kraliyet Yazlık Sarayı (Belvedere) bu dönemi temsil eden yapılardandır. 17. ve 18. yüzyıllarda Prag, Barok mimarinin Orta Avrupa'daki en önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Aziz Nicholas Kilisesi, Clementinum kompleksi, Loreta ve Kampa adası çevresindeki yapılar Barok üslubun görkemli örnekleridir.

Sanayileşme ile birlikte Prag'da tiyatrolar, müzeler ve kamu binaları hızla çoğalmıştır. Neoklasik tarzda inşa edilen Prag Ulusal Müzesi ve Neo-Rönesans Ulusal Tiyatro, 19. yüzyılın sanat ve mimarlığa verdiği önemi yansıtır.
20. yüzyıl başında Prag, Orta Avrupa'nın en etkili Art Nouveau merkezlerinden biri hâline geldi. Obecní dům (Belediye Binası) ve Hlavní Nádraží'nin orijinal terminal yapısı bu akımın önemli örnekleridir. Cephelerde floral bezemeler, çizgisel süsleme ve iç mekânlarda vitray kullanımı bu dönemi öne çıkarır.
20. yüzyılın ikinci yarısından sonra Prag'da modernist ve kübist mimari öne çıkar. Josef Gočár ve Pavel Janák'ın öncülük ettiği Çek Kübizmi, Avrupa'da benzersiz bir mimari akım olarak gelişmiştir. House of the Black Madonna bu anlayışın simge yapısı hâline gelmiştir. 1990 sonrası dönemde ise "Dans Eden Ev" (Tančící dům), şehrin çağdaş mimariye verdiği açık yaklaşımın sembolü hâline gelmiştir.

Prag'ın tarihî merkezi, Gotik, Barok ve Rönesans dönemlerine ait yapıları bütüncül şekilde koruduğu için 1992 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiştir.

Prag, Çekya ekonomisinin merkezidir ve ülkenin finans, turizm, teknoloji, yüksek eğitim ve kültür sektörlerinin büyük bir bölümünü barındırır. Kent, Orta Avrupa'nın kişi başına düşen gelir düzeyi en yüksek başkentlerinden biri olup uluslararası şirketlerin bölgesel yönetim merkezleri için önemli bir konumdur. Şehir ekonomisi büyük ölçüde hizmet sektörüne dayanır. Finans, sigorta, bilişim teknolojileri, yaratıcı endüstriler ve yüksek nitelikli iş gücüne dayalı sektörler Prag'ın ekonomik büyümesinin temel bileşenleridir. Prag, Çekya GSYİH'sının önemli bir kısmını tek başına üretir ve ülkenin en yüksek vergi gelirine sahip bölgesidir. Ulusal ve uluslararası bankaların, yatırım fonlarının ve danışmanlık şirketlerinin büyük bir bölümü Prag'da konumlanmıştır. Şehir, özellikle Orta ve Doğu Avrupa pazarında faaliyet gösteren küresel firmalar için operasyon merkezi niteliğindedir.
Prag, geleneksel sanayi merkezlerinden biri olmamakla birlikte, ileri teknoloji firmaları, yazılım şirketleri ve Ar-Ge merkezleri şehir ekonomisinde önemli paya sahiptir. Biyoteknoloji, nanoteknoloji ve otomasyon alanlarında faaliyet gösteren şirketler, üniversitelerle iş bi

The Plant List (Türkçe: Bitki Listesi), Kraliyet Botanik Bahçeleri, Kew ve Missouri Botanik Bahçesi tarafından oluşturulan ve 2010 yılında başlatılan bitki türlerinin botanik isimlerinin bir listesiydi. Zaman içinde bitki türlerinin bilinen tüm isimlerinin kapsamlı bir kaydı olması amaçlanmıştır ve 2002-2010 Bitki Koruma Stratejisinin (GSP C) Hedef 1'ine yanıt olarak "Bilinen herkesin çevrimiçi bir florasını" üretmek üzere üretilmiştir. Bitkiler, 2013'ten beri güncellenmemiştir ve yerini World Flora Online almıştır.

Ekim 2012'de, 2020 yılına kadar bilinen tüm bitkilerin çevrimiçi bir florasını yayınlamak amacıyla World Flora Online takip projesi başlatıldı.  Bu, 2020 yılına kadar dünya çapında bitki türlerinin kaybını durdurmak amacıyla Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin bir projesidir. 2011-2020 GSPC'nin güncellenmiş Hedefi 1'e dünya çapında işbirliği yapan bir kurumlar grubu tarafından geliştirilmiştir. Bu, 2020 yılına kadar bilinen tüm bitkilerin çevrimiçi Florasını elde etmeyi amaçlamaktadır. 2012 yılında dört kurumdan oluşan ilk bir grup tarafından tasarlandı; Missouri Botanik Bahçesi, New York Botanik Bahçesi, Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi ve Kraliyet Botanik Bahçeleri, Kew.
Kew'in de dahil olduğu Uluslararası Bitki İsimleri Endeksi adı verilen tamamlayıcı bir proje var. IPNI yayının ayrıntılarını vermeyi amaçlamaktadır ve hangisinin kabul edilen tür isimleri olduğunu belirlemeyi amaçlamamaktadır. Yeni yayınlanan adlar IPNI'den, Bitki Listesinin temelini oluşturan bir veritabanı olan Seçilen Bitki Aileleri Dünya Kontrol Listesine otomatik olarak eklenir.

Bitki Listesi 1.064.035 tür bilimsel bitki ismine sahiptir, bunların 350.699'u 642 bitki ailesine ve 17.020 bitki türüne ait kabul edilen tür isimleridir. Bitki Listesi, yaklaşık 350.699 benzersiz türü kabul eder ve bu türler için 470.624 eş anlamlısı vardır, bu da birçok türe birden fazla isim altında atıfta bulunulduğunu gösterir. 2014 yılı itibarıyla, Bitki Listesi başka 243.000 ismin "çözülmediğini" belirledi, yani botanikçiler şimdiye kadar ayrı bir tür mü yoksa 350,699 eşsiz türün bir kopyası mı olduğunu belirleyemediler.

Bitki Listesi 2010 yılında (Uluslararası Biyoçeşitlilik Yılı) piyasaya sürüldüğünde, kapsamlı yaklaşımı nedeniyle medyanın dikkatini çekti. Fox News karşılaşılan eşanlamlıların sayısını vurgulayarak, bunun dünyadaki biyolojik çeşitliliğin "şaşırtıcı bir eksikliğini" yansıttığını düşündürdü. Endeks Kewensis (IK) olarak adlandırılan bitki listesi Kew, IK ilk olarak 400.000 tür adıyla yayınlandığından beri her yıl ortalama 6.000 tür ekledi. " ) şu anda Fabrika Listesi yerine IPNI'nın bir parçası olarak çalıştırılmaktadır.  However, the IK (which by 1913 avoided making taxonomic judgement in its citations) is currently run as part of the IPNI rather than the Plant List.

Resmî site
World Flora Online - An Online Flora of All Known Plants 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
State of the World's Plants 7 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Damarlı bitkiler (Latince vasculum kelimesinden kaynaklanmaktadır) aynı zamanda tracheophytes (Yunanca trakea kelimesinden kaynaklanmaktadır) olarak bilinen, yaklaşık 300.000 bitki türünü içeren geniş bir bitki grubudur. Damarlı bitkiler arasında Lycopodiopsida, atkuyruğu, eğrelti, açık tohumlular ve çiçekli bitkiler bulunmaktadır. Bu grup için önerilen isimler arasında Tracheophyta,  Tracheobionta ve Equisetopsida sensu lato bulunmaktadır.

Bitki bilimciler damarlı bitkileri üç temel özellik ile tanımlar:

Damarlı bitkiler, bitkinin tamamında görülen damar dokusuna sahiptir. Bitkilerde iki çeşit damarlı doku oluşur: odun borusu ve soymuk borusu. Bu ikisi birbirleriyle yakından ilişkilidir ve tipik olarak bitkide birbirine bitişik olarak bulunurlar.
Damarlı bitkilerde, ana üretim fazı spor üreten ve diploid (hücre başına iki kromozom setine sahip) olan sporofittir.
Damarlı bitkiler (bazı bitkiler bu özelliklerin bir veya daha fazlasını ikincil olarak kaybetmiş olsa bile), gerçek köklere, yapraklara ve gövdelere sahiptir.

“Higher plants” or “vascular plants”? 2 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Tracheophyta ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Tracheophyta ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Tuna, Almanya'nın güneyinde Kara Orman bölgesinde Donaueschingen kasabasında Brigach ve Breg nehirlerinin birleşmesiyle meydana gelen nehir.
Tuna nehri havzası, 801.463 km2 toplam alanıyla Volga Nehri'nden sonra Avrupa'nın en büyük ikinci nehir havzasıdır. Nehir 11 ülkeyi katederek Karadeniz'e dökülmektedir. Tuna nehri havzası, 19 ülkeden 80 milyondan fazla insan tarafından paylaşılmakta olup, bu özelliği onu dünyanın en uluslararası nehir havzası yapmaktadır.
Eğim durumuna göre Tuna nehri havzası; üst, orta ve aşağı havzalar olmak üzere üç alt bölgeye ayrılmaktadır. Üst havzası Almanya'daki kaynağından, Slovakya'dan Bratislava'ya kadar uzanır. Orta havza üç alt bölgeden en büyüğü olup, Bratislava' dan Sırbistan ve Romanya sınırındaki Demirkapı barajına kadar uzanmaktadır. Romanya ve Bulgaristan arasındaki ovalar, platolar ve dağlar Tuna nehrinin Alt havzasını oluşturmaktadır. Karadeniz'e ulaşmadan önce nehir 3 ana kola ayrılmakta ve 6.750 km² lik Tuna Deltası'nı şekillendirmektedir.
Tuna deltasından nehrin yukarısına doğru 2.411 km boyunca gemilerle nehirde yol almak mümkün olup, bu da toplam nehir uzunluğunun % 87' sine tekabül etmektedir. Tuna nehri üzerinde, Kelheim ve Karadeniz arasında gemiler için 78 adet liman bulunmaktadır.
Tuna nehrine doğuş yeri Kara Orman’dan Karadeniz arasında 27 büyük, 300 den fazla küçük dere mansaplanmaktadır. Bunlar arasında Tisa 966 km ile en uzun kolu oluşturmakta ve en büyük havza alanına sahiptir. Ayrıca 500 km den uzun kolları; Prut (950 km), Drava (893 km), Sava (861 km), Olt (615 km), Siret (559 km) ve Inn (515 km) nehirleri oluşturmaktadır.
Tuna nehri havzasını oluşturan ülkelere göre alan dağılımı şöyledir: Romanya (%29), Macaristan (%11,6), Sırbistan (%10,2), Avusturya (%10), Almanya (%7), Bulgaristan (%5,9), Slovakya (%5,9), Bosna-Hersek (%4,6), Hırvatistan (%4,4), Ukrayna (%3,8), Çekya, (%2,9), Slovenya (%2), Moldova (%1,6), Karadağ (0,9), İsviçre (%0,2) ve diğer (<%0,1 Arnavutluk, Makedonya, İtalya ve Polonya)

Tuna Nehri, seyri boyunca yaklaşık 20 milyon insanın içme suyu kaynağıdır. Almanya'nın Baden-Württemberg, Stuttgart, Bad Mergentheim, Aalen ve Alb-Donau kentleri arasındaki bölgenin suyunun neredeyse yüzde 30'u (2004 itibarıyla) Tuna Nehri'nin arıtılmış suyundan geliyor. Ulm ve Passau gibi diğer şehirler de Tuna Nehri'nden gelen suyun bir kısmını kullanıyor.
Avusturya ve Macaristan'da suyun çoğu toprak ve kaynak kaynaklarından çekilmektedir ve yalnızca nadir durumlarda Tuna Nehri'nden gelen su kullanılmaktadır. Çoğu eyalet, yoğun kirlilik nedeniyle suyu temizlemenin de çok zor olduğunu düşünüyor; Romanya'nın yalnızca suyun daha temiz olduğu kısımları hâlâ Tuna Nehri'nden düzenli olarak içme suyu alıyor.

19. yüzyılda Tuna önemli bir su yoluydu ama The Times of London'ın belirttiği gibi "her yıl büyük bir gemiyi sudan kaldıracak veya onu bir havuçmuş gibi ikiye bölecek buzla sürükleniyordu."
Bugün Avrupa Birliği'nin "Koridor VII" si olan Tuna, önemli bir ulaşım güzergahıdır. Ren-Ana-Tuna Kanalı'nın açılmasından bu yana nehir, Rotterdam Limanı'nı ve Batı Avrupa'nın sanayi merkezlerini Karadeniz'e ve ayrıca Tuna-Karadeniz Kanalı üzerinden Köstence Limanı'na bağlamaktadır.
Su yolu, büyük ölçekli iç gemiler (110 × 11,45 m ) için tasarlanmıştır ancak rotasının çoğunda çok daha büyük gemileri taşıyabilir. Tuna Nehri kısmen Almanya'da (5 kilit) ve Avusturya'da (10 kilit) kanalize edilmiştir. Navigasyonu iyileştirmek için bir dizi yeni kilit inşa etme teklifleri, kısmen çevresel kaygılar nedeniyle ilerleme kaydetmedi.
Viyana'daki Freudenau kanallarının aşağısında, Tuna Nehri'nin kanalize edilmesi Gabčíkovo barajı ve Bratislava yakınındaki kanallar ve Tuna Nehri'nin Sırbistan ile Romanya arasındaki sınır bölgesindeki iki çift Demir Kapı kanalıyla sınırlıydı. Bu kilitlerin boyutları daha büyüktür. Demir Kapı'nın aşağısında nehir, 860 kilometreden (530 mil) fazla bir mesafe olan Karadeniz'e kadar serbestçe akıyor.
Tuna, Kelheim'daki Ren-Main-Tuna Kanalı'na, Viyana'daki Donaukanal'a ve Cernavodă'daki Tuna-Karadeniz Kanalı'na bağlanır.
Gemi taşımacılığına elverişli birkaç ikincil kol dışında, Tuna Nehri'ne bağlanan gemi taşımacılığına elverişli tek büyük nehirler Drava, Sava ve Tisa'dır. Sırbistan'da bir kanal ağı da nehre bağlanıyor; Tuna-Tisa-Tuna Kanalları olarak bilinen ağ, akış aşağısındaki bölümleri birbirine bağlar.
Tuna Nehri'nin Avusturya ve Almanya kesimlerinde, nehir boyunca kullanılmak üzere Zille adı verilen düz tabanlı bir tekne türü geliştirildi. Zillen bugün hala bu bölgede balıkçılık, feribot ve diğer mal ve insan taşımacılığı için kullanılıyor.

Tuna Nehri üç bölüm olarak incelenir. Bunlar;

Yukarı Tuna, nehrin kaynağından Devin Geçiti'ne kadar olan kısımdır.
Orta Tuna, Yukarı Tuna Bölümünün sonundan başlayarak, Sırbistan-Romanya sınırındaki Demir Geçit'e son bulur.
Aşağı Tuna, bu kısım Demir Geçit'ten Karadeniz kıyısındaki Rumen şehri Sulina'ya kadardır.

Tuna Nehrindeki bazı önemli adalar;

Adakale, geçmişte Türk nüfusun yaşadığı ama şimdi baraj suları altında kalan ada
Csepel Adası, Tuna'nın en büyük adası.
Siga Island, Liberland'ın başkenti.

Nehir birçok kanal vasıtası ile su yolu taşımacılığı için daha uygun hale getirilmiştir. Başlıca kanallar;

Ren-Main-Tuna Kanalı (Almanca: Rhein-Main-Donau-Kanal)
Tuna-Karadeniz Kanalı (Rumence: Canalul Dunăre – Marea Neagră)
Tuna-Tisza-Tuna Kanalı (Sırpça: Kanal Dunav-Tisa-Dunav/ Канал Дунав-Тиса-Дунав)

Sultanlar Yolu trekking parkuru Tuna nehri boyunca oluşturulan uzun menzilli kültür rotasıdır. Sultanlar Yolu Tuna nehri kıyılarında Viyana'dan başlayarak Sırbistan'da Smeredevo şehrine kadar Tuna boyunu takip eder. Smederevo'da Tuna nehrinden ayrılarak İstanbul'da sonlanır.

Dünyanın en uzun nehirleri

Uluslararası Bitki İsimleri Endeksi (IPNI) kendisini "tohumlu bitkiler, eğrelti otları ve likitlerin isimleri ve ilgili temel bibliyografik detayları" olarak tanımlamaktadır. Bitki isimlerinin kapsamı en iyi tür ve cins sıralamasındadır. İsimlerle ilişkili temel bibliyografik ayrıntıları içerir. Amaçları arasında, bitki isimleri hakkında temel bibliyografik bilgiler için birincil kaynaklara tekrar tekrar referans verilmesi ihtiyacının ortadan kaldırılması bulunmaktadır.
IPNI ayrıca standartlaştırılmış yazar kısaltmalarının bir listesini tutar. Bunlar başlangıçta Brummitt & Powell'a (1992) dayanıyordu, ancak sürekli olarak yeni isimler ve kısaltmalar eklenmektedir.

IPNI, Kraliyet Botanik Bahçeleri, Kew (Index Kewensis), Harvard Üniversitesi Herbaria (Gri Herbaryum Endeksi) ve Avustralya Ulusal Herbaryumu (APNI) arasındaki işbirliğinin ürünüdür. IPNI veritabanı, işbirliği yapan üç kurum tarafından kaydedilen isimlerin bir derlemesidir ve bilgileri standartlaştırmak için çalışırlar. Algler, mantarlar ve bitkiler için Uluslararası İsimlendirme Kanunu tarafından önerilen yazar kısaltmaları standardı Brummitt ve Powell'ın Bitki İsimleri Yazarlarıdır. IPNI'da çevrimiçi olarak dijital ve sürekli güncellenen bir yazar ve kısaltma listesine bakılabilir.
IPNI, bilimsel yayınlarda ortaya çıkan isimleri, kabul edilen botanik isimlendirmeyi reçete etmek yerine yayınlanmış isimlerin bir indeksini sağlamayı amaçlar.

Resmî site

Vikitür (İngilizce: Wikispecies) viki tabanlı bir Wikimedia Vakfı tarafından desteklenen çevrimiçi bir projedir. Amacı, tüm türler için kapsamlı bir ücretsiz içerik kataloğu oluşturmaktır; proje genel halka değil bilim adamlarına yöneliktir. Jimmy Wales editörlerin derecelerine faks göndermeleri gerekmediğini, ancak gönderimlerin teknik bir izleyici ile toplanması gerektiğini belirtti. Vikitür GNU Özgür Belgeleme Lisansı ve CC BY-SA 3.0 altında bulunabilir.
Eylül 2004'te dünyadaki biyologlar katkıda bulunmaya davet edildi, proje, Nisan 2005'e kadar bağımsız türler hakkındaki Vikipedi makalelerine bağlantılar içeren Linnaean taksonomisini kapsayan bir çerçeve geliştirdi.

Benedikt Mandl, 2004 yazının başlarında projeyle ilgilenmek isteyen ve potansiyel destekçilerle temasa geçen birkaç kişinin çabalarını koordine etti. Veri tabanları değerlendirildi ve yöneticilerle temasa geçti, bazıları Vikitür için verilerini sağlamayı kabul etti. Mandl iki ana görev tanımladı:

Veri tabanının içeriğinin nasıl sunulması gerektiğini öğrenin - uzmanlara, profesyonel olmayan potansiyel kullanıcılara sorarak ve bunu mevcut veri tabanlarıyla karşılaştırarak
Yazılımın nasıl yapılacağını, hangi donanımın gerekli olduğunu ve maliyetlerin nasıl karşılanacağını öğrenin - uzmanlara sorarak, diğer gönüllüleri ve potansiyel sponsorları arayın
Avantajlar ve dezavantajlar wikimedia-I posta listesinde geniş çapta tartışıldı. Wikimedia Vakfı yönetim kurulu, Vikitür kurulması lehine 4 ile 0 arasında oy kullandı. Proje Ağustos 2004'te başlatılmış ve species.wikimedia.org adresinde düzenlenmektedir. Resmi olarak 14 Eylül 2004'te Wikimedia Vakfı'nın kardeş projesiyle birleştirildi.

10 Ekim 2006'da proje 75.000 makaleyi aştı.
20 Mayıs 2007'de proje toplam 5.495 kayıtlı kullanıcıyla 100.000 makaleyi aştı.
8 Eylül 2008'de proje toplam 9.224 kayıtlı kullanıcıyla 150.000 makaleyi aştı.
23 Ekim 2011'de proje 300.000 makaleye ulaştı.
16 Haziran 2014'te proje 400.000 makaleye ulaştı.
7 Ocak 2017'de proje 500.000 makaleye ulaştı.
30 Ekim 2018'de proje 600.000 makaleye ve toplam 1.12 milyon sayfaya ulaştı.
8 Aralık 2019'da proje 700.000 makaleye ve toplam 1.33 milyon sayfaya ulaştı.
Taksonomi ve isimlendirme veritabanı olarak, Vikitür, takson sayfalarını ve ek olarak eş anlamlılar, takson yetkilileri, taksonomik yayınlar ve tip örneği tutan kurumlar veya depolarla ilgili sayfaları içerir.

Vikitür, Creative Commons gibi ücretsiz lisansla lisanlanmamış içeriğin kullanımına izin vermez.

Encyclopedia of Life

Vikitür Şartı, Wales tarafından yazılmış.
 Wikimedia Commons'ta Vikitür ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

World Checklist of Selected Plant Families (genellikle WCSP olarak kısaltılır) seçilen bitki ailelerinin kabul edilen bilimsel isimleri ve eş adları hakkında en son hakemli derlenmiş ve yayınlanmış görüşleri sağlayan uluslararası bir işbirliği programıdır. Kraliyet Botanik Bahçeleri, Kew tarafından korunarak, ailelerin, cinslerin ve türlerin adlarının yanı sıra kontrol listeleri oluşturma yeteneğine izin veren çevrimiçi olarak mevcuttur.
Proje, tarihini 1990'larda Kew araştırmacısı Rafaël Govaerts tarafından Quercus cinsinin bir kontrol listesinde izleyen çalışmalarına kadar takip ediyor. Küresel Bitki Koruma Stratejisinden etkilenen proje genişledi. (2013 (2013-January) itibarıyla), 173 tohum bitkisi ailesi dahil edilmiştir. Monokotiledon ailelerinin kapsamı tamamlanmıştır; diğer aileler de eklenmektedir.
Kew'in de dahil olduğu Uluslararası Bitki İsimleri Endeksi (IPNI) adı verilen tamamlayıcı bir proje vardır. IPNI yayının ayrıntılarını vermeyi amaçlamaktadır ve hangisinin kabul edilen tür isimleri olduğunu belirlemeyi amaçlamamaktadır. Yaklaşık bir yıllık bir gecikmeden sonra, yeni yayınlanan adlar IPNI'den WCSP'ye otomatik olarak eklenir. WCSP, 2010 yılında tanıtılan Kew ve Missouri Botanik Bahçesi tarafından oluşturulan Bitki Listesi'nin altında yatan veritabanlarından biridir.

Australian Plant Name Index
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
Plants of the World Online
The Plant List
Tropicos
Vikitür

Resmî site

World Flora Online, dünyadaki bitki türlerinin internet tabanlı bir özetidir .

World Flora Online (WFO), 2020 yılına kadar bilinen tüm bitkilerin çevrimiçi florasını yayınlamak amacıyla Ekim 2012'de The Plant List'in devamı niteliğinde bir proje olarak başlatılan açık erişimli bir veritabanıdır. 2020 yılına kadar dünya çapında bitki türlerinin kaybını durdurmak amacıyla Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi projesidir. 2011-2020 Küresel Bitki Koruma Stratejisi'nin (GSPC) güncellenmiş Hedef 1'i olan "bilinen tüm bitkilerin çevrimiçi bir florasını" üretmeye yanıt olarak dünya genelindeki işbirliğine dayalı bir kurumlar grubu tarafından geliştirilmiştir.
Bilinen tüm bitki türlerinin erişilebilir bir florası, bitki koruma için temel bir gereklilik olarak kabul edildi. Stratejinin diğer hedeflerine ulaşılması ve izlenmesi için bir temel sağlar. GSPC'nin bir önceki hedefine 2010 yılında The Plant List ile ulaşılmıştı. WFO, 2012 yılında dört kurumdan oluşan bir başlangıç grubu tarafından tasarlandı; Missouri Botanik Bahçesi, New York Botanik Bahçesi, Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi ve Kew Kraliyet Botanik Bahçeleri. Toplamda 36 kurum üretimde yer almaktadır.

Özel

Genel

Yugoslavya (Sırp-Hırvatça: Jugoslavija, Југославија; Slovence: Jugoslavija; Makedonca: Југославија; Arnavutça: Jugosllavia; Macarca Jugoszlávia; Rusça: Югославия), Balkanlar’ın batısında 20. yüzyılda, üç defa farklı yapı ve idari şekille kurulmuş olan bir devlet olmuştur. Bu ada sahip olan devlet, 1918-2003 yıllarında çeşitli idari yapılarda varlığını sürdürmüş bir Balkan devletidir.
Yugoslavya adıyla bilinen ilk devlet 1918 yılında kurulan Yugoslavya Krallığı’dır. 1943 yılında Demokratik Federal Yugoslavya ilan edilmiştir. Bu devlet, 1946 yılında “Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti” adını almıştır.

Bugünkü Yugoslavya topraklarında yaşadığı bilinen ilk kavim İliryalılardır. Bu bölgede 4. yüzyıl civarında Hun grupları yaşamıştır. Hunlar, Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan oluşturdukları yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçmişlerdir. Romalılardan karşılık görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlemişlerdir. Roma imparatoru I. Theodosius'un ölüm yılı olan 395'te Hunlar yeniden Balkanlar'da hareketlenmişlerdir.

Scodra (bugünkü İşkodra) şehri merkez olmak üzere İlirler, MÖ IV. yüzyılda bölgede güç oluşturmuşlardır. Ancak, MÖ 358'de II. Filip (Büyük İskender'in babası), İlirleri yenip egemenlik alanını Ohri Gölü'ne dek genişletmiştir.
MÖ 229 ve 219'da Roma ordusu, İlirya yerleşkelerine baskın düzenlemiştir. Bu baskınlar Neretva vadisinde gerçekleşmiştir.
MÖ 180 yılında Dalmaçyalılar, İlirya kralı Gentius'a karşı bağımsızlık ilan ederler. Romalılar, MÖ 168'de son İlirya kralı Gentius'u yenip kendisini MÖ 165'te Roma'ya esir olarak götürmüşlerdir. Kısa süre sonra bu bölge Roma kontrolü altına alınmış, idari yapılanma kurulmuştur.

MÖ II. yüzyılın ilk kısmında, Balkanlar'da ve dolayısıyla Yugoslavya'nın yer aldığı bölgede Roma İmparatorluğu dönemi başlamıştır. Dönemle beraber bölge idari, kültürel ve askerî açılardan Roma yapısıyla kurgulanmaya başlanmıştır.
Roma egemenliğinin son yıllarında Romalılar, Gotlar ve Hunlar, bölgede kendi güç alanları oluşturma uğraşına girişmiş ve kendi alanlarını kurmuşlardır.
İmparator I. Theodosius’un (346-395) ölümünden önce, devletin topraklarını iki oğlu arasında paylaştırması üzerine Balkanlar da ikiye bölünmüştür. Kuzeybatı kısmı (bugünkü Hırvatistan ve Slovenya toprakları) Batı Roma; gerisi Doğu Roma İmparatorluğu sınırlarında kalmıştır. Bu bölünmede Yugoslavya toprakları da iki ayrı devlet yapısının içinde olmuştur.

Balkanlar’a Hristiyanlık, Pavlus ve onun takipçileri Trakya üzerinde Balkanlar’a geldiklerinde girmiştir. III. yüzyılda bölgede Hristiyan sayısı artmıştır. 313 yılından sonra, Roma’nın hoşgörüsü sonrasında Balkanlar’da Hristiyanlık iyice yayılmaya başlamıştır.

V. ve VI. yüzyıllarda, çeşitli lehçeleri konuşan Slavlar birçok grup hâlinde Balkanlar’ın geniş arazilerine hâkim olmuşlardır. Çok sonraları doğacak olan Yugoslavya devletinin nüfusunun ciddi bir kısmını oluşturan Slavlar da, bu dönemden itibaren bölgede yayılmaya başlamışlardır.
Slavlar, Balkanlar’a geldiklerinde, bölgeye geçici olarak yerleşmiş ve bu yerleşmelerle Slavların bölgedeki birçok halkı asimile ettiği düşünülmektedir. Bu Slav kabileleri büyüklü küçüklü birçok göçle bölgeye yayılmışlardır. Göçlerin büyük kısmı, Balkanlar’ın Doğu Roma toprakları içinde kalan kısımlarına olmuştur.

Bulgarların Balkanlar’a gelişinden daha sonra XI. ve XII. yüzyıllarda Peçenek, Kuman (Kıpçak) ve Uz Türkleri, Balkanlar’a göç etmişler ve bunların bir kısmı XV. yüzyıla kadar toplu olarak varlıklarını korumuşlardır. O dönemde Kumanlarla ticaret yapan Avrupalılar için 2500 kadar kelimeyi içine alan bir Kumanca sözlüğün (Codex Cumanicus) hazırlanmış olduğu bilinmektedir. Peçenek ve Kuman boylarının yayılım alanı içinde Yugoslavya toprakları da var olmuştur. Bu yayılımın bugüne kadar gelen hatıralarından birisi o dönem Yugoslavya’nın güneyinde (bugünkü Makedonya) yer alan Kumanova şehridir.

10. yüzyılda bölgenin büyük bir kısmını ele geçiren Büyük Bulgar İmparatorluğu, 1014 yılında "Bulgar Kasabı" olarak bilinen Bizans İmparatoru II. Basileios tarafından yıkıldıktan sonra, bölgeye yerleşen Bizans İmparatorluğu, 14. yüzyılda, Stefan Duşan (1331-1355) dönemindeki Sırp saldırıları sonucu aynı akıbete uğramıştır. Belgrad'dan Atina'ya kadar geniş bir alana yayılarak bölgede Doğu Roma'nın (Bizans) yerini alan kudretli Sırp İmparatorluğu ise; 14. yüzyılda doğudan gelen Osmanlı İmparatorluğu'nun saldırıları sonucu ortadan kaldırılmıştır.

O dönemde, Yugoslavya topraklarının bir bölümü Sırbistan olarak bilinmekteydi. Ülke toprakları 1389 yılında yapılan I. Kosova Muharebesi ile Osmanlı Türklerine bağlı bir derebeylik olmuştu. Bölgedeki birçok Slav halkı ve Slav olmayan halklar, 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamaya başlamışlardır.
II. Kosova Muharebesi'nin kaybedilmesi Balkanlar'da Osmanlılara karşı direnişinin kesin olarak sona ermesine neden oldu. Bölge, bu savaştan 17. yüzyıl sonlarındaki II. Viyana Kuşatması'na kadar, diğer dönemlere oranla göreceli de olsa sakin ve huzurlu bir dönem geçirdi. Bunda o dönemki Osmanlı yöneticilerinin bölgeden yalnızca bir miktar vergi almayı yeterli görmesi ve halkın gelenek, görenek, inanç ve ibadet olarak ifade edebileceğimiz yaşam tarzına karışmaması önemli bir yere sahiptir.
Yugoslavya'nın bulunduğu topraklar uzun yıllar Osmanlı idaresinde kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflamaya başladığı yıllarda Balkanlar'da çeşitli isyanlar çıktı. Balkan topraklarında meydana gelen isyanlar, devletin günden güne zayıflamasına ve sonunda parçalanmaya kadar varan bir sürece götürmüştür. 1789'da meydana gelen Fransız İhtilali Avrupa'da eşitlik, adalet, özgürlük, bağımsızlık, anayasacılık vb. birçok yeni düşüncenin ortaya çıkmasına sebep oldu. Ortaya çıkan bu yeni düşünceler kısa sürede, bütün dünyada olduğu gibi Balkanlar'da da hızla yayıldı.
Başlangıçta birtakım haksızlıklara karşı bir tepki olarak başlayan mücadelenin yönü, Sırp kuvvetlerinin İvankovaç Muharebesi, Mişar Muharebesi ve Deligrad Muharebesi'nde Osmanlı kuvvetlerini arka arkaya yenmesi üzerine Kara Yorgi tarafından bağımsızlık olarak değiştirildi. 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı'nın tam bu döneme denk gelmesi de isyanın bir türlü kontrol altına alınamamasına neden oldu. Ancak Osmanlılar 1809'da yaklaşık 20.000 kişilik bir kuvvetle tekrar Sırbistan'a girdi ve Çegar Muharebesi'nde Sırp ordusu isyanın başından beri ilk defa ciddi olarak yenilgiye uğratıldı. Ancak Kara Yorgi Rusların da desteği ile isyanını 1812'ye kadar aralıklarla devam ettirdi. 1812 Bükreş Antlaşması'nda Rusların da baskısıyla Sırplara birtakım haklar verildi. Fakat bu verilen haklardan tatmin olmayan ve yukarıda da açıkladığımız gibi tam bağımsızlığı hedefleyen Kara Yorgi tekrar ayaklandı. Tam bu sırada Napolyon'un Rusya Seferi'ni başlatmasından da faydalanan Osmanlı İmparatorluğu, Ruslardan yardım alma ümidi olmayan Sırplar üzerine bir ordu gönderdi. Osmanlı kuvvetleri karşısında tutunamayan Kara Yorgi yenilerek Avusturya'ya kaçmak zorunda kaldı. Bunun üzerine isyanın liderliğini 3 yıl sonra, 1815'te Miloş Obrenoviç aldı. Bu ayaklanmaya müdahale etmesi hâlinde Rusya'nın müdahalesinden çekinen Osmanlı İmparatorluğu, Miloş'la anlaşma yoluna gitti. Onu Sırpların prensi olarak tanıdı ve Sırbistan'a kısmi özerklik verdi.
19. yüzyılda Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek bölgeleri Osmanlı sınırlarından çıktı. 1878 Berlin Antlaşması'yla Sırbistan, bağımsız bir krallık oldu. Böylece 500 yıllık Osmanlı idaresi, ülkenin bazı kesimlerinde sona erdi, bazı kesimlerinde (Kosova, Makedonya, Sancak) 1912-13 yıllarına kadar sürdü.

Yugoslavya Krallığı, Yugoslavya adıyla kurulan ilk devlettir. Bu krallık 3 Ekim 1929 tarihinden önce “Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı” adıyla bilinmiştir. Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, 1 Aralık 1918'de Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti ile Sırbistan Krallığı'nın birleşmesiyle kurulmuş (13 Temmuz 1918 tarihinde Karadağ Krallığı bu birliğe eklenmiştir.) ve 13 Temmuz 1922 tarihinde Paris'teki Büyükelçiler Konferansı'nda uluslararası tanınması yapılmıştır. Yugoslavya Krallığı, 1941 yılında Mihver Devletleri tarafından işgal edilmiş ve 1943-1945 yılları arasında da bir siyasi yapı olarak oluşturulmuştur.
I. Dünya Savaşı'nın önemli bir cephesi de Güney Slavlarının siyasi birlik yönünde attığı adımlar oldu. Daha savaşın başlarında Sırp, Hırvat ve Sloven kökenli politikacı ve aydınların bu amaçla Londra'da kurduğu Yugoslav Komitesi, yeni ve birleşik bir devleti savunan çevrelerin sözcüsü durumuna geldi. Yugoslav Komitesi ile sürgündeki Sırp hükûmeti temsilcilerinin Temmuz 1917'de imzaladığı Korfu Bildirisi'yle bu program ilk kez somut bir biçim kazandı. Bildiri temelde farklı ulusal ve dinsel toplulukların eşit haklarla yer alacağı, demokratik ilkelere dayalı bir anayasal monarşi kurulmasını öngörüyordu. Bu gelişme Habsburg (Avusturya) yönetimi altında olan Hırvatlar ve Slovenler arasında bağımsızlık mücadelesini de güçlendirdi. Aynı yıl örgütlenen Yugoslav Ulusal Konseyi açıkça Güney Slavları birliğini savunmaya başladı. Bunun gibi siyasi çalışma ve gelişmeler Yugoslavya Krallığı'nın oluşması ile sonuçlanmıştır.

Yugoslavya adına sahip ikinci devlet olarak tarihte görünen siyasi yapı Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyeti'dir. Bu devlet yapısı, II. Dünya Savaşı sırasında direniş gerçekleştiren Yugoslavya Partizanları tarafından 1943 yılında Demokratik Federal Yugoslavya adıyla ilan edilmiştir. Ülkenin adı 1946'da Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti ve nihayetinde 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak değiştirildi.
II. Dünya Savaşı sırasında Mihver Devletleri saldırısı üzerine Bosna'ya çekilerek İşçi Tugayları'na dayalı yeni bir savaş taktiğini seçen Partizanlar, İtalyan, Alman, Ustaşa ve Çetnik birliklerinin Mart 1942'de giriştiği harekâttan sonra Bosna'nın kuzeybatı kesimini üs edindi. Josip Broz Tito'nun Kasım 1942'de topladığı Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi (AVNOJ) direniş harekâtının bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir siyasal programa kavuş

Çekoslovakya, Orta Avrupa'da 1918 ile 1992 arasında varlığını sürdürmüş ülke. 1 Ocak 1993'te Slovakya ve Çek Cumhuriyeti adlı iki bağımsız devlete bölünmüştür.
Dağılmadan önceki başkenti Prag'dı. Denize kıyısı olmayan bir ülke olan Çekoslovakya 127.903 km²'lik bir alanı kaplıyordu. Güneydoğuda Avusturya ve Macaristan, doğuda Ukrayna, kuzeydoğuda Polonya, kuzeybatı ve batıda da Almanya ile çevriliydi.
Çekoslovakya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinden sonra, 28 Ekim 1918'de Prag'daki Çekoslovak Ulusal Konseyi tarafından bağımsızlığın ilan edilmesiyle, bugünkü Çek ve Slovakya topraklarında kuruldu. II. Dünya Savaşı'ndan önce Münih Antlaşması ile Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. Savaş sonrasında, 1945-1990 arası Doğu Bloku'na katılmış, 1980'lerin sonlarında Doğu Avrupa'daki demokratikleşme dalgası sırasındaki Kadife Devrim ile komünizm sona erdirerek demokrasiye dönmüştür. Václav Havel Devlet Başkanı seçildi.
25 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Çek ve Slovak siyasetçileri arasında ülkenin birliği konusunda büyük bir tartışma başladı. Václav Havel ülkenin parçalanmasına karşı olup, Çeklerin ve Slovakların federal bir yapı olarak kalmalarını desteklediği için görevinden istifa etti. Çek siyasetçi Václav Klaus ve Slovak siyasetçi Vladimír Mečiar arasındaki görüşmeler sonucunda iki ülkenin ayrılması konusunda anlaşmaya varıldı. Böylece 31 Aralık 1992 tarihi itibarıyla ülke, barışçıl bir şekilde dağılarak, 1 Ocak 1993'te Çekya ve Slovakya olarak ikiye ayrılmıştır. Çekoslovakya'nın tüm hakları ayrı ayrı Slovakya ve Çekya'ya geçmiştir. Çekoslovakya'nın yaşadığı bölünme; dünyada hiçbir sorun yaşanmadan ve tek bir kurşun atılmadan ortaya çıkan tek hükümranlık bölünmesidir. Bu modele Çekoslovakya tipi bölünme modeli denmektedir.
Çekya bayrağı, eski Çekoslovak bayrağı ile aynıdır. Çekoslovakya'nın dağılmasının ardından Slovakya yeni bir bayrak kabul ederken, Çekya bu bayrağı tarihsel bağları nedeniyle sürdürdü.

1918-1920: Çekoslovakya Cumhuriyeti
1920-1938: Çekoslovak Cumhuriyeti
1938-1939: Çeko-Slovak Cumhuriyeti
1945-1960: Çekoslovak Cumhuriyeti
1960-1990: Çekoslovak Sosyalist Cumhuriyeti
1990-1992: Çek ve Slovak Federal Cumhuriyeti

Çekoslovakya'nın dağılması

Servigiller (Cupressaceae), Pinales takımından dünyada geniş yayılış gösteren kozalaklı ağaç türlerinden oluşan bitki familyası.

Bir evcikli veya iki evcikli ağaçlar veya çalılardır. Erişkin bitkiler üzerindeki yapraklar pulsu ve birbirine dik zıt çiftler halinde dizilmiştir (decussate). Gençlerde biz şeklinde, yayılan ve sarmal olarak dizilmiş veya düzensiz yerleşmiştir. Küçük kozalaklarda, uçlarda veya kısa yanal sürgünlerde sadece erkek organı verimli olan çiçekler yer alır. Pullar az sayıda, yarı kalkansı, 2 polen kesesi taşır. Olgun dişi kozalaklar genellikle odunsu kalkansı olup kalıcıdır. Pullar karşılıklı dizilidir. Bazen de güçlükle ayırt edilebilen pullara sahip dut benzeri bir meyvedir. Dişi kozalaklar 1-12 pullu, pullar etli veya odunsudur. Tohumtaslağı pul başına bir adet, diktir.

Antarktika hariç tüm kıtalarda çeşitli habitatlarda meydana gelen tüm gymnosperm familyalarının en yaygın olanıdır, ancak Juniperus(Ardıç) dışındaki tüm cinsler çok sayıda yerel, nadir ve nesli tükenmekte olan takson ile güçlü bir reliktüel dağılım gösterir. Jenerik çeşitliliğin çoğu güney yarımkürededir, ancak en büyük cins olan Juniperus, esas olarak kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde bulunur.

Birçok Cupressaceae türünün öz odunu, termit hasarına ve mantar çürümesine karşı dirençlidir ve bu nedenle toprakla temas halinde [örneğin çit direkleri için] yaygın olarak kullanılır. Çin'in önde gelen Cunninghamia lanceolata, familyanın bir başka üyesidir ve Chamaecyparis ağacı Japonya'da da benzer talep görmektedir. Öz odunları gerçek Cedrus kadar aromatik olduğu için birçok cinse yanlışlıkla sedir denir. Kurşun kalemler Calocedrus decurrens ve Juniperus virginiana yapılır, aynı zamanda sandıkları astarlamak için de kullanılır. Thuja(Mazı) türlerinden elde edilen ahşap, çatı kiremitleri ve ev dış cephe kaplaması için kullanılır.
Pek çok Cupressaceae, geleneksel toplumlar tarafından çok büyük saygı görmektedir. Japonya'da Cryptomeria japonica ulusal ağaçtır ve 'Kiso'nun beş kutsal ağacından' dördü bu familyadadır (Chamaecyparis obtusa, Chamaecyparis pisifera, Thuja standishii, Thujopsis dolabrata). Thuja plicata, evlerini, kanolarını, sepetlerini, kutularını ve hatta kıyafetlerini, kabuğundan, ağacından ve köklerinden yapan Kuzey Amerika'nın Kuzeybatı Kıyısı kabileleri arasında büyük saygı görür. Sequoia ve Sequoiadendron insanlar arasında ihtişamlı görüntüsüyle derin bir saygı duygusuna ilham verir.
Cupressaceae aynı zamanda modern bahçecilikte en önemli kozalaklı ağaç familyasıdır. Çeşitli Chamaecyparis, Cupressus ve Juniperus türleri, bahçecilik ticaretinde büyük öneme sahiptir ve İngiltere'de bahçe dikimi için satılan tüm kozalaklı ağaçların yaklaşık %99,9'unu oluşturur; binlerce çeşit isimlendirilmiştir.

Tozlaşma genellikle kış sonlarında veya ilkbaharda meydana gelir, ancak bazı Juniperus türleri için yaz sonundan kış başlarına kadar herhangi bir zamanda meydana gelebilir. Tohum olgunlaşması yaz sonunda veya sonbaharda gerçekleşir. Callitris, Cupressus, Sequoiadendron ve Widdringtonia'nın birçok türü, yıllarca kapalı kalan ve bazıları yalnızca ateşe maruz kaldıktan sonra açılan serotinöz kozalaklara sahiptir.
Cinslerin çoğunluğu monotipiktir ve diğerlerinin çoğu, tek tek türler geniş çapta dağılmış olsa bile, ayrık veya reliktal dağılımlar gösterir. Sadece kuşlarla dağılan Juniperus, geniş, neredeyse sürekli bir Kuzey Yarımküre dağılımı ile tür bakımından zengindir. Tekdüzelikleri nedeniyle, fideler ve genç örnekler cins için belirlenemeyebilir. Çeşitlerin yaprakları, yabani bitkilerde bulunan formlardan büyük ölçüde sapabilir; bir, cv. 'Sanderi', kimyasal analizin Platycladus orientalis'in genç-yeşillik çeşidi olarak jenerik ve spesifik kimliğini keşfettiği 1978 yılına kadar 84 yıl boyunca doğru tanımlamayyı bekledi; daha önce çeşitli yazarlar tarafından (yalnızca onun için yaratılan bir Shishinderia dahil) beş başka cinsin altına yerleştirilmiştir.
Familyanın hiçbir üyesi, kuzey ormanlarında Pinaceae'nin bazı türlerinin yaptığı gibi uçsuz bucaksız coğrafi alanlar üzerinde hakimiyet sağlayamasa da, önemli ölçüde yerel ve bölgesel önem elde edebilirler. Örnekler arasında kuzey Kaliforniya sahili boyunca Sequoia sempervirens, Orta Avrasya, güneybatı Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika'da birkaç Juniperus türü ve güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nin derin bataklıklarındaki Taxodium distichum sayılabilir. Onların dağılımları ve egemenlik bölgeleri, erken Tersiyer döneminde önemli ölçüde daha büyüktü.

Actinostrobus – Athrotaxis – Austrocedrus – Callitris – Calocedrus – Chamaecyparis – Cryptomeria – Cunninghamia – Cupressus – Diselma – Fitzroya – Glyptostrobus –Hesperocyparis -Juniperus – Libocedrus – Metasequoia – Microbiota – Neocallitropsis – Papuacedrus – Pilgerodendron – Platycladus – Sequoia – Sequoiadendron – Taiwania – Taxodium – Tetraclinis – Thuja – Thujopsis – Widdringtonia

Kore, Doğu Asya'da bir bölge. 1945'ten beri iki ayrı bağımsız devlete bölünmüş durumdadır: Kuzey Kore (resmen "Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti") ve Güney Kore (resmen "Kore Cumhuriyeti").

Kore'nin ilk krallığının (Gojoseon = Eski Joseon) MÖ 2333 yılında Dangun Wanggeom (ya da Tan'gun Wanggŏm; Korece: 단군왕검, Hanja: 檀君王儉) tarafından kurulduğu ve onun ardından Çin'in Shang Hanedanı'ndan gelen Gija(Çince:Jizi) tarafından Gija Joseon (ya da Kija Josŏn; 기자조선, 箕子朝鮮)'nun kurulduğuna dair efsaneler aktarılmaktadır.

Tarihteki yazılı kaynaklarda ve kaynaklarda adı geçen ilk krallık, MÖ 7. yüzyıla kadar uzanan Joseon'dur. Arkeolojik açıdan varlığı ispatlanmış olan ilk krallık Wiman Joseon (ya da Wiman Chosŏn; 위만조선, 衛滿朝鮮; MÖ 194 - MÖ 108) Çin'in Yan'ndan gelen Wiman tarafından kurulmuştur. MÖ 108'de Han İmparatoru Wu tarafından yok edilmiş ve yerine başta Lelang ilçesi (樂浪郡 / 乐浪郡) olmak üzere Han'ın dört ilçesi kurulmuştur.

Jinhan, Mahan ve Byeonhan devletleri; zamanla bu devletlerin ortadan kalkmasıyla Mahan toprakları üzerinde "Baekje", Byeonhan (Byeonjin) toprakları üzerinde "Gaya" ve Jinhan toprakları üzerinde "Silla" devletleri kuruldu.

Bu kabileler arasında Amnokyang ırmağı kıyısına yerleşen ve daha sonra krallık haline gelen ilk kabile Goguryeo (ya da Koguryŏ; 고구려, 高句麗; MÖ 37 - MS 668) çevresindeki kabileleri himayesi altına aldıktan sonra Çin'in Lolang bölgesini de 313 yılında ele geçirdiler.
Koguryo, Çin ile uğraşırken ülkenin güneyinde çevresindeki kabileleri ele geçiren Baekje (ya da Paekche;　백제, 百濟; MÖ 18 - MS 660) güçlendi ve topraklarını genişletti. Kral Kınçago (346-375) döneminde merkezileşmiş ve güçlü bir devlet haline gelmişti.
Gaya (가야, 加耶 veya 伽倻; MS 42 – MS 562), yarımadanın en güneyine yerleşmiş küçük ülkelerin konfederasyonuydu.
Silla (신라, 新羅; MÖ 57 - MS 995) ise yarımadanın güneydoğusuna yerleşmiş ve üç krallıktan uzak az gelişmiş ve zayıftı.

Silla Krallığı güçlenmeye başladıktan sonra ilk olarak komşusu Gaya Krallığı'nı himayesi altına almıştır. Silla diğer iki krallık olan Koguryo ve Pekçe'yi ele geçirmek için de Çin ile işbirliği yapmış; fakat Çin'de bu toprakları ele geçirmek isteyince onlarla da savaşmak zorunda kalmıştır. Silla, Çin'le olan bu savaşında başarılı olmuştur.
Silla Krallığı ise 8. yüzyılın ortalarında en güçlü dönemini yaşamıştır. Budacı olan bu krallıkta ayrıca Kore tarihinin önemli yapıtlarından biri olan Bulguksa tapınağı da yapılmıştır.
Zamanla Buda Kültürü devlet üzerinde çok etkili olmaya başladı Kralların lüks yaşama isteğiyle hevesiyle yozlaştı ve krallık yönetiminde de çatlaklara neden oldu. Bu devirde güçlenen Goryeo hanedanına boyun eğmek zorunda kaldı.
Silla'da kadınlarla erkekler aynı haklara sahiptiler ve Silla tarihinde 3 kadın hükümdar vardır. Bunlardan ilki de Seondeok'tur.

1231'de Moğol istilaları başladı ve Moğollar, 1232'de Goryeo Hanedanı'nın sığındığı Ganghwa-do (Ganghwa Adası) dışında bütün Kore Yarımadası'nı işgal etti. 1258'da Ganghwa-do'da direnişe devam eden Kral Gojong Moğol İmparatorluğu'na teslim oldu ve veliaht oğlunu (sonra Kral Wonjong olarak tahtta geçecek) Moğollar'a emanet etti. Wonjong'un oğlu Chungnyeol Kubilay Han'ın kızıyla evlendi ve Japonya'ya saldırmasında ısrar etti. Nihayet Japonya Seferleri 1274 ve 1281 yıllarında gerçekleştirildi.
Ancak her ikisinde Moğollar ve Koreliler yenildiler. 1298'de Moğollar yanlı siyasetinden dolayı tahttan indirildiyse de aynı yıl Moğollar tarafından tekrar tahta geçirildi. Chungnyeol'un oğlu Chungseon (Moğolca ismi: Ijirbuga) yarı moğol yarı koreli olan bir melez ve bundan sonraki kralların da hep Moğolca isimlerine de sahipti. 27. Kralı (Moğolca ismi: Aratotosili), 28. Kralı Chunghye (Moğolca ismi: Botapsilli), 29. Kralı Chungmok (Moğolca ismi: Palsamanaeisa), 30. Kralı Chungjeong (Moğolca ismi: Misagamtaaji), 31. Gongmin (Moğolca ismi: Bayan Timur).

Goryeo Krallığının sonuna doğru 1389 yılında politik ve askeri açıdan güçlü olan General Lee Seongye Kral Chang'ı (1388-1389) yılında tahttan indirdi ve yerine Kral Gongyang'ı (1389-1392) getirdi. Bununla da kalmayıp ülkede önemli reformlar yapmaya başladı. Goryeo monarşisi ve soylu sınıfına karşı krallığın temel felsefesi olarak Konfüçyüsçülüğü benimsediler.
1392 yılında kurulan bu krallık yönetim konusunda oldukça dengeli bir siyaset sistemi kullandılar. Devletin çeşitli kademelerinde görevlendirecekleri kişileri belirli bir sınav sistemi ile almaya başladılar, toplumsal gelişim ve düşünsel açıdan Konfüçyüs'a dayanan bir toplum yaratmaya çalıştılar. Fakat bu oluşun sırasında aynı dikkat ve özen ticarete ve üretime yansımadı.
Dördüncü Kral Sejong'un hükümdarlığı döneminde (1418-1450) büyük bir kültür ve sanat gelişmesi yaşandı. Kralın desteğiyle krallığın önde gelen bilginleri Kore alfabesi Hangul'u hazırladılar. Kral Sejong'un aynı zamanda gökbilime de büyük ilgisi vardı. Yine bu dönemde önemli bilim adamları güneş saatleri, su saatleri, göksel küreler ve gök bilimsel haritalar yaptılar. Kral daha sonra yerini oğlu Munjong'a (1450-1452) bıraktı fakat onun ani ölümüyle 11 yaşındaki veliaht Danjong başa geldi. Genç kralın tahtta olduğu dönemde monarşinin gücü ortadan kayboldu ve bunu fırsat bilen amcası tahtı zorla elinden aldı. Kral Sejo (1455-1468) Konfüçyüsçülüğü destekleyerek krallığın layık olduğu yere tekrar çıkarmak için çalıştı ve onun vermiş olduğu uğraşlar bugün Kore yaşam biçiminin de temelini oluşturdu.

1592 yılında Japonya'nın Toyotomi Hideyoshi hükûmeti Çin'e yapacağı akınlara yol açmak için Joseon Krallığını istila etti. Bu savaş döneminde Güney Kore resmî tarihinin önemli isimlerinden biri Amiral Yi Sunsin (1545-1598) Japonlara karşı koymak için Gobukson (kaplumbağa gemi) denilen zırhlı savaş gemilerini yaptırdı.
Japonlar tüm yarımadanın güçlü savunması ve son olarak hükümdarı Toyotomi Hideyoshi'nin ölümü üzerine Busan'a çekilmeye karar vermişlerdir. Amiral Yi, Japonların geri çekilmesini önleyerek imha etmeye çalıştıysa da 16 Aralık 1598'de Noryang Deniz Muharebesi'nde yenilmiş ve orada ölmüştür.
Bu savaş 1598'de sona erdi fakat Joseon Krallığında oldukça büyük etkiler bıraktı. Ülkenin önde gelen sanatçıları, bilim adamları Japonya'ya zorla götürülmüş, Japon sanat ve bilim alanlarında katkıda bulunmuşlardı.

Savaştan sonra 17. yüzyılda Joseon Krallığı büyük sosyal ve ekonomik değişikliklere tanık oldu. Bu, Krallığın maddi nedenlerden dolayı birçok reform yapmasına neden oldu. Tarım ve sanayide yenilikler yönetimde de birçok reforma gidildi.
Kral Yeongjo (1724-1776) ve Kral Jeongjo'nun (1776-1800) benimsedikleri yansızlık politikası ve siyasi istikrar bu dönemde güçsüz olan yönetim otoritesinin kuvvetlenmesine ve ülkenin istikrarlı bir şekilde gelişmesini sağlamıştır. Yine bu dönemde bilginler için okullar kurulmuş ve bilimde önemli mesafeler kat edilmiştir. Bu bilim adamları tarım ve sanayi de önemli reformlar yapmayı uygun bulmuşlar fakat yönetim bunların birçoğuna gereken önemi vermemiştir.
18. yüzyılda ise yarımada sıkıntılı zamanlar yaşadı. Sel baskınları, kuraklık nedeniyle iyi hasat alınamadı ve bu açlığı, hastalıkları, kıtlığı beraberinde getirdi. Aşırı vergi alınması ülkede işçi sınıfının oluşmasına neden oldu. Bu zıt doğa ve sosyal terslikler ayaklanmalara ve ülkede karışıklıklara neden oldu, ancak ordunun devreye girmesiyle bu ayaklanmalar bastırılabildi.

Doğu Asya dünyası tarih boyunca Çin imparatorlarına itaat eden kraliyetlerden ibaretti. Tek istisna olan Japon İmparatorluğu dışında Kore, Vietnam ve Moğolistan gibi ülkeler Çin imparatorluğunun üstünlüğünü tanıyordu. Dönemin Kore Kraliyeti Joseon Hanedanı (Yi ailesi) de Qing Hanedanı (Mançularından Aisin Gioro ailesi)’na bağımlıydı.
1868’de Meiji Devrimi ile yeniden kurulan Japon İmparatorluğu 13 Eylül 1871’de Çing-Japon Dostluk Anlaşmasına imzalayarak Çing ile eşit ilişkisini tekrar kanıtladı ve Kore’ye de diplomatik heyeti göndererek dışarıya açmasını önerdi. Fakat dışarıya kapalı politikasını izleyen Kral Gojong’un babası Heungseon Daewongun bunu reddetti.
Yeni Japon İmparatorluğunda Saigō Takamori ve Itagaki Taisuke başta olmak üzere bazı siyasetçiler ‘Sei Kan Ron (Kore Fethi Tezi)’ savunup Kore'nin yurtdışına açmasını istediler ve Saigô'nun heyeti olarak Kore'ye yollanması kararlaştırıldı. Ancak sonra geri çevirilince Saigō, Itagaki ve benzerleri sine-i millete döndü.
1873'te Gojong'un eşi Kraliçe Min (vefatından sonra 1897'de ‘İmparatoriçe Myeogseong’ unvanı verildi) Heungseon Daewongun’u kovarak akrabalarla birlikte ülkeyi yönetmeye başladı ve dışarıya açık siyasetini takip etti. 1875'te Japonya donanmasını yollayarak Ganghwa-do’da bulunan müstahkem mevkileri topa tutup deniz piyadesini karaya çıkardı. (Ganghwa-do Olayı) 1876’de Ganghwa Antlaşması’yla 3 limanı açtı.

1882’de Daewon-gun darbe girişiminde bulunduysa Kore’de konuşlandırılan Çin ordusu’nun komutanı Yuan Shikai’nin yardımıyla Kraliçe Min kazandı ve Kral Gojong yakalanarak Çin’e götürüldü. Bu olaydan sonra Kraliçe Min Japonya’dan uzaklaşarak Çin’e yanaştı. 1884’te ‘aydın’ siyasetçi Kim Okgyun Japonya'nın yardımıyla darbe girişiminde bulundu.
Kim Okgyun 1894'te Kraliçe Min'in yolladığı kiralık katili Hong Jongu tarafından öldürüldü ve ölü Kore'ye getirilerek parçalandı.) Çin-Japon Savaşı (1894-95) sırasında Japon Ordusu Kraliçe Min'i iktidardan uzaklaştırmayı başardı. Ancak Kraliçe Min bu sefer Rus İmparatorluğu elçiliği ve Rus yardımlarıyla tekrar iktidara geçti.
Çin-Japon Savaşında Japon İmparatorluğu'nun zaferiyle 17 Nisan 1895'te Shimonoseki Antlaşması imzalanmış ve antlaşma gereğince, Kore Krallığı Çing'e olan bağımlılığını bitirerek tam bağımsızlığına kavuşmuştur.
Fakat 8 Ekim 1895'te Daewongun'un adamları Kraliçe Min'i öldürüp cesedini yaktılar. (Eulmi Hadisesi, 을미사변 / 乙未事變, Eulmi sabyeon). Kore hükûmeti 19 Ekim 1895'te başta Yi Johoe (이주회 / 李周會), Bak Seon (박선 / 朴銑), Yun Seogu (윤석우 / 尹錫禹) olmak üzere üç sanık ve onların aile fertlerini idam etmiştir. Fakat 25 Ekim 1896'da Bak ve Yun olmak üzere iki kişinin suçsuz olduğu açıklanmış ve tazminat ödenmiştir. Elçi Miura Gorō (三浦梧楼)'nun Yarbay Kusunose Y

Neredeyse tehdit altındaki türler (NT), nesli tehlikede olmamakla beraber, yakında nesli tehlikeye girebilecek türlerdir.

Dev karıncayiyen (Myrmecophaga tridactyla)
Üç kemerli armadillo (Tolypeutes matacus)

Afrika fili (Loxodonta africana)

Damalı fil faresi (Rhynchocyon cirnei)

Hint pangolini (Manis crassicaudata)
Temminck pangolini (Manis temminckii)

Zürafa (Giraffa camelopardalis)
Okapi (Okapia johnstoni)
Pudu (Pudu puda)
Sambar geyiği (Cervus unicolor)
Alageyik (Dama dama)
Küçük kızıl karayiku (Mazama rufina)
Pampa geyiği (Ozotoceros bezoarticus)
Tepelikli geyik (Elaphodus cephalophus)
Harvey duikeri (Cephalophus harveyi)
Kara sırtlı duiker (Cephalophus dorsalis)
Kara yüzlü duiker (Cephalophus nigrifrons)
Kara duiker (Cephalophus niger)
Ak karınlı duiker (Cephalophus leucogaster)
Kob (Kobus kob)
Puku (Kobus vardonii)
Kaya antilobu (Oreotragus oreotragus)
Kara antilop (Antilope cervicapra)
İmpala (Aepyceros melampus)
Keseli ceylan (Antidorcas marsupialis)
Thomson ceylanı (Gazella thomsoni)
Tibet ceylanı (Procapra picticaudata)
İber dağ keçisi (Capra pyrenaica)
Çengel boynuzlu keçi (Rupicapra rupicapra)
Pirene çengel boynuzlu keçisi (Rupicapra pyrenaica)
Amerika dağ koyunu (Ovis canadensis)
Nyala (Tragelaphus angasii)
Bongo (Tragelaphus eurycerus)
Sitatunga (Tragelaphus spekei)
Küçük kudu (Tragelaphus imberbis)
Büyük kudu (Tragelaphus strepsiceros)
Bayağı eland (Taurotragus oryx)
Tsessebe (Damaliscus lunatus)
Sığır antilobu (Alcelaphus buselaphus)
Licntenstein sığır antilobu (Alcelaphus lichtensteinii)
Afrika mandası (Synceferus caffer)
Amerika bizonu (Bison bison)

Gri balina (Eschrichtius robustus)
Denizgergedanı (Monodon monoceros)
Bayağı gagalı balina (Berardius arnuxii)
Baird gagalı balinası (Berardius bairdii)
Kuzey şişe burunlu balinası (Hyperoodon ampullatus)
Güney şişe burunlu balinası (Hyperoodon planifrons)
Beyaz balina (Delphinapterus leucas)
Katil balina (Orcinus orca)
Kambur yunus (Sousa chinensis)

Pallas kedisi (Felis manul)
Benekli kedi (Felis margarita)
Geoffroy kedisi (Oncifelis geoffroyi)
Pampa kedisi (Oncifelis colocolo)
Kaplan kedisi (Leopardus tigrinus)
Margay (Leopardus wiedii)
Bayağı vaşak (Lynx lynx)
Puma (Puma concolor)
Leopar (Panthera pardus)
Jaguar (Panthera onca)
Benekli sırtlan (Crocuta crocuta)
Çizgili sırtlan (Hyaena hyaena)
Kahverengi sırtlan (Hyaena brunnea)
Yeleli kurt (Chrysocyon brachyurus)
Falanuk (Eupleres goudotii)
Kakomistle (Bassariscus sumichrasti)
Volverin (Gulo gulo)
Küçük pençeli susamuru (Aonyx cinerea)
Susamuru (Lutra lutra)
Baykal foku (Pusa sibirica)

Büyük nalburunlu yarasa (Rhinolophus ferrumequinum)
Meksika serbest kuyruklu yarasası (Tadarida brasiliensis)
Yalancı vampir yarasa (Vampyrum spectrum)
Kıllı bacaklı vampir (Diphylla ecaudata)
Dyacopterus spadiceus

Hasat faresi (Micromys minutus)
Urar fare kuyruklu hamsterı (Calomyscus urartensis)
Fırat araptavşanı (Allactaga euphratica)
Anadolu sincabı (Sciurus anomalus)
Kızıl sincap (Sciurus vulgaris)
Benekli gelengi (Spermophilus suslicus)
Kayauyuru (Dryomys laniger)
Hasancık (Dryomys nitedula)
Fındık faresi (Muscardinus avellanarius)
Notomys cervinus
Dağ kunduzu (Aplodontia rufa)
Blarinomys breviceps
Lenoxus apicalis

Gine babunu (Papio papio)
Hint şebeği (Macaca mulatta)
Tarai boz languru (Semnopithecus hector)
Tepeli boz langur (Semnopithecus priam)
Kel başlı ukari (Cacajao calvus)
Halka kuyruklu lemur (Lemur catta)
Ak başlı lemur (Eulemur fulvus)
Ay-ay (Daubentonia madagascariensis)

Cüce tavşan (Brachylagus idahoensis)
Forrest pikası (Ochotona forresti)

Glironia venusta
Chiloé keseli sıçanı (Dromiciops gliroides)
Koala (Phascolarctos cinereus)
Sarı ayaklı kaya valabisi (Petrogale xanthopus)
Parma valabisi (Macropus parma)
Kaya kangurusu (Petrogale penicillata)
Benekli keselikedi (Dasyurus maculatus)

Penelope pileata
Meksika hokkosu (Crax rubra)
Virginia bıldırcını (Colinus virginianus)
Çalı tavuğu (Centrocercus urophasianus)
Mikado sülünü (Syrmaticus mikado)
Ak kulaklı sülün (Crossoptilon crossoptilon)
Benekli hindi (Meleagris ocellata)
Dağ horozu (Tetrao mlokosiewiczi)

İmparator kazı (Chen canagica)
Orinoko kazı (Neochen jubata)
Pasbaş patka (Aythya nyroca)

Ala doğan (Falco vespertinus)
İsli doğan (Falco concolor)
Kārearea (Falco novaeseelandiae)
Ichthyophaga ichthyaetus
Harpi kartalı (Harpia harpyja)
Kızıl çaylak (Milvus milvus)
Bozkır tuygunu (Circus macrourus)
Kara akbaba (Aegypius monachus)
Ak sırtlı akbaba (Gyps africanus)
Rüppell akbabası (Gyps rueppellii)

Yelkovan (Puffinus yelkouan)

Boyalı leylek (Mycteria leucocephala)
Kara boyunlu leylek (Ephippiorhynchus asiaticus)
Ak tepeli balaban (Tigriornis leucolopha)
Karabaş aynak (Threskiornis melanocephalus)
And kondoru (Vultur gryphus)

Küçük flamingo (Phoenicopterus minor)
Şili flamingosu (Phoenicopterus chilensis)
James flamingosu (Phoenicopterus jamesi)

Benek gagalı pelikan (Pelecanus philippensis)
Peru pelikanı (Pelecanus thagus)
Kap karabatağı (Phalacrocorax capensis)
Yılanboyun (Anhinga melanogaster)

Taçlı turna (Balearica pavonina)
Denham toyu (Neotis denhami)
Mezgeldek (Tetrax tetrax)
Boynuzlu meke (Fulica cornuta)
Kral yelve (Rallus elegans)
Bıldırcın kılavuzu (Crex crex)

Gentoo pengueni (Pygoscelis papua)
Macellan pengueni (Spheniscus magellanicus)

Boz fırtınakuşu (Procellaria cinerea)
Boz yelkovan (Calonectris diomedea)
Jouanin fırtınakuşu (Bulweria fallax)
Gri yelkovan kuşu (Puffinus griseus)
Pterodroma feae

Macellan kızkuşu (Pluvianellus socialis)
Bayağı kervançulluğu (Numenius arquata)
Scolopax saturata
Scolopax celebensis
Büyük su çulluğu (Gallinago media)
Limnodromus semipalmatus
Çamur çulluğu (Limosa limosa)
Tryngites subruficollis
Burhinus grallarius
Esacus giganteus
Beyaz gözlü martı (Larus eucophthalmus)
Ada martısı (Larus audouinii)
Fildişi martısı (Larus eburnea)
Sterna elegans
Kara kanatlı bataklık kırlangıcı (Glareola nordmanni)
Porzana paykullii

Kererū (Hemiphaga novaeseelandiae)
Nicobar güvercini (Caloenas nicobarica)

Arı sinek kuşu (Mellisuga helenae)

Kızıl başlı ağaçkakan (Melanerpes erythrocephalus)

Gökkuzgun (Coracias garrulus)
Mavi yanaklı yalıçapkını (Cittura cyanotis)
Gergedan boynuzgagası (Buceros bicornis)
Malabar kara boynuzgagası (Anthracoceros coronatus)
Ceratogymna elata

Tepeli kuetzal (Pharomachrus mocinno)

Benekli baykuş (Strix occidentalis)
Glaucidium castanonotum

Afrika gri papağanı (Psittacus erithacus)
Goffin kakatusu (Cacatua goffiniana)
Agapornis lilianae
Fischer ayrılmazı (Agapornis fischeri)
Kākāriki (Cyanoramphus sp.)

Küçük sıvacıkuşu (Sitta krueperi)
Mavi ispinoz (Fringilla teydea)
Sheppardia gunningi
Ryukyu kızılgerdanı (Erithacus komadori)
Halka boyunlu karga (Corvus torquatus)
Pityriasis gymnocephala
Funda ötleğeni (Sylvia undata)
Carpodacus cassinii
Contopus cooperi
Vermivora chrysoptera
Ammodramus henslowii
Kirtland ötleğeni (Dendroica kirtlandii)
Cicinnurus respublica
Petroica phoenicea
Zoothera spiloptera
Bradypterus palliseri
Sarı kulaklı arapbülbülü (Pycnonotus penicillatus)
Mor sırtlı kirazkuşu (Emberiza yessoensis)
Macronyx flavicollis
Limnoctites rectirostris

Kara kayman (Melanosuchus niger)

Milos kertenkelesi (Podarcis milensis)
Chamaeleo thamnobates

Hint pitonu (Python molurus)
Porto Riko boası (Epicrates inornatus)

Herman kaplumbağası (Testudo hermanni)
Benekli kaplumbağa (Emys orbicularis)
Emydoidea blandingii
Malaclemys terrapin

Cryptobranchus alleganiensis

Domates kurbağası (Dyscophus antongilii)
Rana draytonii

Manta vatozu (Manta birostris)
Yassı burunlu vatoz (Rhinoptera bonasus)
Dikenli vatoz (Raja clavata)
Küçük gözlü vatoz (Raja microocellata)
Büyük vatoz (Raja binoculata)
Mavi benekli vatoz (Taeniura lymma)
Benekli kartal vatozu (Aetobatus narinari)
Grönland köpek balığı (Somniosus microcephalus)
Kaplan köpek balığı (Galeocerdo cuvier)
Fırfırlı köpek balığı (Chlamydoselachus anguineus)
Mavi köpek balığı (Prionace glauca)
Kum köpek balığı ( Carcharhinus plumbeus)
Boğa köpek balığı (Carcharhinus leucas)
Kara yüzgeçli köpek balığı (Carcharhinus melanopterus)
Bakır köpek balığı (Carcharhinus brachyurus)
Ak yüzgeçli köpek balığı (Triaenodon obesus)
Limon köpek balığı (Negaprion brevirostris)
Leopar köpek balığı (Triakis semifasciata)
Altı yüzgeçli köpek balığı (Hexanchus griseus)
Yedi yüzgeçli köpek balığı (Heptranchias perlo)
Bayağı camgöz (Mustelus canis)
Mercan camgözü (Atelomycterus marmoratus)
Benekli halı köpek balığı (Orectolobus maculatus)
Yapraklı halı köpek balığı (Orectolobus dasypogon)
Dişsiz köpek balığı (Chlamydoselachus anguineus)

Yapraklı deniz ejderi (Phycodurus eques)
Lepidogalaxias salamandroides
Micropterus notius
Mistichthys luzonensis
Puntius nigrofasciatus
Kahverengi benekli orfoz (Epinephelus fuscoguttatus)
Epinephelus daemelii
Mycteroperca venenosa
Plectropomus leopardus

Mantar mercanı (Fungia fungites)
Boynuz mercanı (Acropora formosa)
Acropora florida
Acropora humilis
Acropora hyacinthus
Agaricia tenuifolia
Heteropsammia eupsammides

Tıp sülüğü (Hirudo medicinalis )

Yenilebilir denizkestanesi (Echinus esculentus)

Büyük deniztarağı (Tridacna maxima)
Pullu deniztarağı (Tridacna squamosa)

Atnalı yengeci (Limulus polyphemus)

Kırmızı bacaklı Meksika tarantulası (Brachypelma smithi)

Orman karıncası (Formica rufa)
Korubeni kelebeği (Maculinea arion)
İskoç esmergüzeli (Lycaena dispar)
Ornithoptera chimaera

Arrojadoa dinae
Chamaesyce olowaluana
Cycas brunnea
Pseudotsuga macrocarpa
Higori çamı (Pinus aristata)
Makedonya çamı (Pinus peuce)
Pinus virginiana
Pinus fenzeliana
Pinus muricata
Pinus clausa
Pinus latteri
Pinus orizabensis
Pinus gerardiana
Pinus occidentalis
Pinus radiata
Pinus balfouriana
Dimocarpus longan
Ilex paraguariensis
Afrika abanozu (Dalbergia melanoxylon)
Chamaecyparis obtusa
Akdeniz servisi (Cupressus sempervirens)
Saxegothaea conspicua
İspanya göknarı (Abies pinsapo)
Yunan göknarı (Abies cephalonica)
Santa Lucia köknarı (Abies bracteata)
Eucommia ulmoides
Picea breweriana
Fokienia hodginsii
Washingtonia filifera
Podocarpus nubigenus
Alluaudia procera
Leitneria floridana
Tetraclinis articulata
Austrotaxus

Kâr amacı gütmeyen kuruluş, gelirinin giderinden çok olması durumunda onu üyelere ve paydaşlara (hissedarlara) dağıtmayıp hedeflerinin daha iyi gerçekleşmesi için kullanan, gönüllü bir dernek gibi hareket eden organizasyondur. Genellikle sorun çözmeye yönelik çalışmalar yaparlar. Çeşitli kişi ve kurumlardan bağış alarak ayakta kalmaktadırlar.
Bu kuruluşlar genellikle sosyal, kültürel, eğitimsel veya çevresel sorunlara çözüm üretmek amacıyla faaliyet gösterirler. Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, toplumda belirli bir ihtiyacı karşılamak veya belirli bir sorunu çözmek amacıyla hizmet verirler.
Hukuki statü ve yönetim
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, hukuki statüleri ve yönetim şekilleri itibarıyla kâr amacı güden şirketlerden farklıdır. Genellikle dernek, vakıf veya kamu yararına çalışan kurum statüsünde faaliyet gösterirler. Bu kuruluşlar, yönetim kurulları veya mütevelli heyetleri tarafından yönetilir ve kararlar, kuruluşun misyon ve vizyonuna uygun şekilde alınır.
Finansman ve kaynak yaratma
KAGK'lar, finansmanlarını sağlamak için çeşitli yollar kullanır. Bu yollar arasında bağışlar, hibe programları, sponsorluklar ve etkinlikler yer alır. Bazı kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, kendi gelirlerini yaratmak amacıyla ticari faaliyetlerde de bulunabilirler. Ancak, elde edilen gelirler kuruluşun hedeflerine hizmet etmek üzere kullanılmalıdır.
Vergi avantajları
Birçok ülkede, kâr amacı gütmeyen kuruluşlara belirli vergi avantajları sağlanır. Bu avantajlar, kuruluşların vergi yükünü azaltarak daha fazla kaynağın misyonlarına ayrılmasına olanak tanır. Örneğin, bağış yapan kişiler veya şirketler, bağışlarının bir kısmını vergiden düşebilir.
Toplum üzerindeki etkileri
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, topluma çeşitli şekillerde katkı sağlarlar. Eğitim programları, sağlık hizmetleri, sosyal hizmetler ve çevre koruma gibi alanlarda aktif rol oynayarak toplumsal gelişime katkıda bulunurlar. Ayrıca, gönüllü katılımı teşvik ederek, topluluk içinde dayanışmayı artırırlar.
Zorluklar ve engeller
KAGK'lar, sürdürülebilir finansman sağlama, kaynakların etkin yönetimi, gönüllü yönetimi ve etki ölçümü gibi çeşitli zorluklarla karşılaşabilirler. Sürekli değişen ekonomik ve politik ortamlar, bu kuruluşların faaliyetlerini de etkileyebilir. Bu nedenle, etkili stratejiler geliştirmek ve esneklik sağlamak, KAGK'lar için kritik öneme sahiptir.
Örnekler
Dünya çapında birçok ünlü kâr amacı gütmeyen kuruluş bulunmaktadır. Örneğin, Kızılhaç, global sağlık ve acil yardım hizmetleri sunarken; Greenpeace, çevre koruma alanında faaliyet göstermektedir. Eğitim alanında çalışan birçok vakıf ve dernek de, eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak için çalışmalar yapmaktadır.

Sivil toplum kuruluşu
Gönüllü kuruluş

Sivil toplum kuruluşları (STK) ya da sivil toplum örgütleri, resmî kurumların dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukukî ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlayan veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır. Sivil toplum örgütleri oda, sendika, vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. Vakıf ve dernekler topluma yararlı bir hizmet geliştirmek için kurulmuş yasal topluluklardır ve herkese yardım etmek için kurulmuşlardır.
Anlam ve içerik bakımından kitle örgütlerinden ayrılırlar. Sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmı güdümlü bir yapılanma içerisinde belli merkezlere bağlı çalışmaktadırlar. Fakat buna karşın kitle örgütleri ise, adı üstünde, kitlelerin ürünü, sesi ve gücüdürler. Bu ürün, ses ve güç, demokratik ilkelerin örgütlenmenin omurgasına yerleşmiş olmasından meydana gelir. Burada sözü edilen demokrasi halkın doğrudan demokrasisidir. Yani halkın kendi örgütü içinde, kendisini ifade edebilme özgürlüğüdür.
Kitle örgütü, bünyesinde belirli bir toplumsal sınıfı veya çeşitli toplum katlarından gelen, aynı meslekten kişileri veya toplumun aynı özelliğe sahip belli unsurlarını barındıran ve temsil ettiği kitlenin ekonomik-demokratik hak ve çıkarlarını savunan örgütlere verilen isim. Çoğunlukla girişimcilerden oluşan bu toplumlar gönüllü olarak yardım etmek amacıyla çalışırlar. Bu iş karşılığında para almazlar.

Topluluk organizasyonu
Gönüllü kuruluş
Kâr amacı gütmeyen kuruluş
Sosyal hareket organizasyonu
Kişisel gelişim organizasyonları
Devlet dışı aktörler
GONGO
Hayır kurumu
Sosyal yatırım vakfı

Uluslararası sivil toplum kuruluşu
Gönüllü sektör
Örgütlenme özgürlüğü
Sivil toplum
Uluslararası kuruluş

Slovakya veya resmî adıyla Slovakya Cumhuriyeti, Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeyde Polonya, doğuda Ukrayna, güneyde Macaristan, batıda Avusturya ve kuzeybatıda Çek Cumhuriyeti ile çevrilidir. Çoğunlukla dağlık olan Slovakya toprakları yaklaşık 49.000 km² (19.000 mil²) alana yayılmış olup, 5,4 milyonu aşkın bir nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Bratislava, ikinci büyük şehri ise Košice'dir.
Slavlar, günümüz Slovakya topraklarına 5. ve 6. yüzyıllarda gelmişlerdir. 6. yüzyılın sonlarından itibaren, modern Slovakya'nın bazı bölümleri Avar Kağanlığı'na dahil edilmiştir. 7. yüzyılda Slavlar, Samo İmparatorluğu'nun kurulmasında önemli bir rol oynamışlardır. 9. yüzyılda Avar Kağanlığı dağıldığında, Slavlar Nitra Prensliği'ni kurmuşlar, daha sonra bu prenslik Moravya Prensliği'ne (daha sonra Büyük Moravya oldu) dahil edilmiştir. 10. yüzyılda Büyük Moravya'nın düşmesiyle, bölge 9. yüzyılın sonunda Macaristan Prensliği'ne entegre edildi ve daha sonra 1000 yılında Macaristan Krallığı oldu. 1241 ve 1242 yıllarında, Moğolların Avrupa'yı istilasından sonra, bölgenin büyük bir kısmı yıkıldı, ancak Macar kralı IV. Bela sayesinde büyük ölçüde geri kazanıldı. 16. ve 17. yüzyıllarda, günümüz Slovakya'sının güney kısımları Osmanlı İmparatorluğu'nun eyaletlerine dahil edildi. Osmanlı kontrolündeki bölgeler 18. yüzyılın başlarında Habsburglara devredildi. 1848'deki Macaristan bağımsızlık ilanının ardından aynı yıl Slovak Ulusal Konseyi'nin kurulmasıyla Slovak Ayaklanması gerçekleşti. Ayaklanma amacına ulaşamasa da, Slovak ulusal kimliğinin pekiştirilmesinde önemli bir rol oynadı. Macar bağımsızlık savaşları sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kurulmasıyla sonuçlanan bir uzlaşmayla sonuçlandı.
I. Dünya Savaşı sırasında, Çekoslovak Ulusal Konseyi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşü ortamında bağımsızlık için başarılı bir mücadele verdi ve 1918'de Çekoslovakya devleti ilan edildi. Sınırlar 1919'da Saint Germain Antlaşması ile belirlendi ve 1920'de Trianon Antlaşması ile Çekoslovakya, tamamen Macaristan Krallığı'nın bir parçası olan günümüz Slovakya topraklarını da bünyesine kattı. II. Dünya Savaşı'na giden süreçte, Slovak topraklarında yerel faşist partiler yavaş yavaş iktidara geldi ve ilk Slovak Cumhuriyeti, 1939'da Nazi Almanyası'nın kontrolü altında tek partili dinci faşist bir uydu devlet olarak kuruldu. 1940'ta, liderlerinin Üçlü Pakt'ı imzalamasıyla ülke Mihver Devletleri'ne katıldı. Çekoslovakya, 1945'te savaşın sonunda ülkenin kurtuluşundan sonra yeniden kuruldu. 1948'deki Sovyet destekli darbeden sonra Çekoslovakya, Doğu Bloku içinde, Demir Perde'nin ardındaki Sovyetler Birliği'nin uydu devleti ve Varşova Paktı üyesi bir komünist devlet haline geldi. Komünizmi liberalleştirme girişimleri, Ağustos 1968'de Varşova Paktı'nın Çekoslovakya'yı işgaliyle bastırılan Prag Baharı'nda doruğa ulaştı. 1989'da Kadife Devrimi, Çekoslovakya'daki komünist yönetimi barışçıl bir şekilde sona erdirdi. Slovakya, Çekoslovakya'nın barışçıl bir şekilde dağılmasının ardından, bazen Kadife Boşanma olarak da adlandırılan 1 Ocak 1993'te bağımsız bir demokratik devlet oldu. 
Slovakya, gelişmiş ve yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Ülke, vatandaşlarına evrensel sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, Avrupa'daki en düşük emeklilik yaşlarından biri ve OECD'deki en uzun ücretli ebeveyn izinlerinden birini sağlayan kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi ile piyasa ekonomisini bir arada sürdürmektedir. Slovakya, Avrupa Birliği, Euro Bölgesi, Schengen Bölgesi, Birleşmiş Milletler, NATO, CERN, OECD, WTO, Avrupa Konseyi, Vişegrad Grubu ve AGİT üyesidir. Slovakya ayrıca sekiz UNESCO Dünya Mirası Alanına ev sahipliği yapmaktadır. Kişi başına düşen otomobil üretiminde dünyanın en büyük ülkesi olan Slovakya, 2023 yılında toplam 1,08 milyon otomobil üreterek toplam sanayi üretiminin %44'ünü temsil etmiştir.

Slavlar 5. yüzyılda günümüzdeki Slovakya topraklarına yerleşmişlerdir. 8. yüzyılda bölgede kurulan Nitra Prensliği komşusu olan Moravya'yla birlikte Büyük Moravya İmparatorluğu'nu oluşturdu. 1000 yılından sonra Slovakya'nın büyük bir bölümü Macaristan Krallığı'nın bir parçası haline geldi. Çek toprakları da Almanya tarafından işgal edildi.
1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın komutasındaki Osmanlı ordusu'nun Mohaç Muharebesi'ni kazanarak Budin (Budapeşte) kentini ele geçirmesi sonucu Macaristan'ın büyük bir bölümü Osmanlı Devleti'ne katıldı. Macarların geri kalan bölümü Habsburgların himayesi altında Slovakya topraklarında yaşadılar ve Bratislava bu bölgenin başkenti rolünü oynadı. 1663 yılında Fazıl Ahmet Paşa tarafından Osmanlı Devleti topraklarına katılan Slovakya 1685 yılında Avusturyalıların eline geçinceye kadar Uyvar Eyaleti şeklinde varlığını sürdürdü. 1683-1699 yılları arasındaki Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları'nı kaybeden Osmanlılar, Macaristan ve Slovakya'dan geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihten sonra Slovakya'nın önemi azaldı. Ama Slovakya 20. yüzyıla kadar Macaristan'ın bir parçası olarak Avusturya İmparatorluğu'nun içinde yaşadı.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu I. Dünya Savaşı sonunda yıkılınca 1918 yılında Slovakya, Bohemya, Moravya, Silezya ve Karpat Rutenya ile birleşerek Çekoslovakya adında bir ülke haline geldi. II. Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra Slovakya Nazi Almanyası'yla anlaşarak Çekoslovakya'dan ayrıldı. Nihayet 9 Mayıs 1945 tarihinde Sovyet ve Amerikan birlikleri ülkeye girerek Alman işgaline son verdiler. Çekoslovakya tekrar birleşti. 1948 yılında yönetim komünistlerin eline geçti. Bu tarihten sonra, 41 yıl boyunca Çekoslovakya Doğu Bloku'nda yer aldı.
5 Ocak 1968 tarihinde iktidara gelen Alexander Dubček siyasi bir liberalleşme dönemi başlattı. Ancak Prag Baharı adı verilen bu dönem aynı yılın 20 Ağustos'unda Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı müttefiklerinin (Romanya hariç) ülkeyi işgal etmesi ile sona erdi. Kasım 1989'da Çekoslovakya Kadife Devrimi adı verilen kansız bir devrimle kapitalizme geçti. 1 Ocak 1993 tarihinde ülke barışçı bir biçimde Çekya ve Slovakya olmak üzere iki ülkeye ayrıldı. Her iki ülkede geniş çaplı ekonomik reformlar yapıldı. Slovakya 29 Mart 2004 tarihinde NATO'ya, 1 Mayıs 2004 tarihinde ise Avrupa Birliği'ne üye oldu.

Slovakya dağlık olmasıyla bilinen bir ülkedir, Karpatlar ülkenin neredeyse yarısını kaplar. Bu sıradağların arasında Tatra Dağları'nın yüksek zirveleri de mevcuttur. Kuzeyde, Polonya sınırı yakınlarında Yüksek Tatra Dağları çok sayıda göl ve vadiye, bunun yanı sıra 2.655 metre ile ülkenin en yüksek noktası olan Gerlachovský štít ile sembolik öneme sahip Kriváň Dağı'na ev sahipliği yapar.
Slovakya'nın en önemli nehirleri Tuna, Váh ve Hron nehirleridir. Tisa Nehri bazı bölgelerde Macaristan sınırını belirler.
Slovakya iklimi ılıman iklimle karasal iklimin arasında bulunur. Yazlar nispeten ılık, kışlar soğuk, bulutlu ve nemli geçer. Ülkede bölgeden bölgeye iklim farklılıkları vardır, bu farklılıklar Bratislava, Košice, Poprad ve Spiš yerleşimlerinde görülebilir.

Slovakya'nın devlet sembolleri
Uyvar Eyaleti (1662-1685, Devlet-i Âliyye)
Çekoslovakya Cumhuriyeti (1918-1920)
Çeko-Slovak Cumhuriyeti (1938-1939)
Slovak Cumhuriyeti (1939-1945)
Çek ve Slovak Federal Cumhuriyeti (1990-1992)
Slovakya'da LGBT hakları

The Slovak Republic Government Office28 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Stockholm, İsveç'in başkenti ve en kalabalık şehridir ve aynı zamanda İskandinav ülkelerindeki en büyük kentsel alandır. Belediye sınırları içinde yaklaşık 1 milyon kişi yaşamaktadır, kentsel alanda 1,6 milyon ve metropol alanında 2,5 milyon kişi yaşamaktadır. Şehir, Mälaren Gölü'nün Baltık Denizi'ne döküldüğü on dört adaya yayılmıştır. Şehrin doğusunda ve kıyı boyunca Stockholm takımadaları adalar zinciri yer almaktadır. Bölge, MÖ 6. binyılda Taş Devri'nden beri yerleşim görmüştür ve 1252 yılında İsveçli devlet adamı Birger Jarl tarafından şehir olarak kurulmuştur. Şehir, Stockholm İli'nin idari merkezidir.
Stockholm, İsveç'in kültürel, medya, siyasi ve ekonomik merkezidir. Stockholm bölgesi tek başına ülkenin GSYİH'sının üçte birinden fazlasını oluşturmaktadır ve kişi başına düşen GSYİH açısından Avrupa'nın en iyi 10 bölgesi arasında yer almaktadır. Küresel bir şehir olarak kabul edilen Stockholm, İskandinavya'nın en büyük şehri ve Kuzey bölgesindeki şirket merkezlerinin ana merkezidir. Şehir, Karolinska Enstitüsü (tıp), KTH Kraliyet Teknoloji Enstitüsü, Stockholm Ekonomi Okulu ve Stockholm Üniversitesi gibi Avrupa'nın en üst sıralarda yer alan üniversitelerinden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Her yıl Nobel Ödülü törenleri ve ziyafetleri Stockholm Konser Salonu ve Stockholm Belediye Binası'nda düzenlenmektedir. Şehrin en değerli müzelerinden biri olan Vasa Müzesi, İskandinavya'nın en çok ziyaret edilen müzesidir. 1950'de açılan Stockholm metrosu, istasyonlarının dekorasyonuyla ünlüdür; dünyanın en uzun sanat galerisi olarak adlandırılmıştır. Şehir, 1912 Yaz Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmış ve o zamandan beri birçok uluslararası spor etkinliğine ev sahipliği yapmıştır.
Stockholm, İsveç'in başlıca finans merkezi, İskandinavya'nın en büyüklerinden biri ve İsveç'in en büyük şirketlerinden bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, İsveç'in en büyük bankalarının çoğunun genel merkezi Stockholm'dedir. Stockholm, Avrupa'nın önemli teknoloji merkezlerinden biridir; şehir bazen Avrupa'nın inovasyon merkezi olarak da adlandırılmıştır. Stockholm bölgesinin GSYİH'si yaklaşık 180 milyar dolardır ve Stockholm İlçesi, İsveç'teki tüm ilçeler arasında kişi başına düşen en yüksek GSYİH'ye sahiptir.
Stockholm, İsveç hükûmetinin ve kurumlarının çoğunun merkezidir, yargıdaki en yüksek mahkemeler de dahil olmak üzere, İsveç hükümdarının ve başbakanın resmi konutları da buradadır. Hükûmetin merkezi Rosenbad binasında, Riksdag (İsveç parlamentosu) Parlamento Binası'nda ve başbakanın konutu ise bitişiğindeki Sager Evi'ndedir. Stockholm Sarayı, İsveç hükümdarının resmi konutu ve ana çalışma yeri iken, komşu Ekerö'deki Drottningholm Sarayı Kraliyet Ailesi'nin özel konutu olarak hizmet vermektedir.

Kentin kurulduğu alan tarihte Agnafit gibi Norveç sagalarında geçmektedir. Bölgenin efsanevî kralı Agne de bu sagalarda bulunmaktadır. Yazılı kaynaklarda bilinen ilk Stockholm tarifi ise 1252'ye kadar uzanmaktadır. Bu tarih, Stockholm'ün yakınlarındaki Bergslagen kentinde yapılan demir madenciliği ile yakın zamana denk gelmektedir. Kentin adı İsveççe kütük, Eski Almanca sağlamlaştırma anlamına gelen Stock ve adacık anlamına gelen holm kelimelerinden türemiştir. Kentin Birger Jarl tarafından, İsveç'i yabancı düşman donanmalarından kurtarmak için kurulduğu düşünülmektedir.
Stockholm'ün merkezi olan ve günümüzde Eski Kent olarak bilinen Gamla Stan, Helgeandsholmen'in yanındaki merkez adada 1300'lerden 1500'lere kadar kent olarak kalmıştır. Kent bu süreçte bir Baltık ticaret ortaklığı olan Hansa Birliği'nin ilgisini çekti. Kent bu dönemde Lübeck, Hamburg, Danzig, Visby, Reval (Tallinn) ve Riga ile yakın ilişkiler kurdu. 1296 ve 1478 yılları arasında kent meclisi 24 üyeye sahipti. Bunların yarısı ise Hansa Birliği'nin temsilcisiydi.
Stratejik ve ekonomik önemi, kenti kısa sürede Danimarka krallarının ve 15. yüzyıldaki bağımsızlık çalışmalarının bir ilgi merkezi yaptı. Danimarka kralı II. Christian kente 1520 yılında girdi. 8 Kasım 1520'de kent bir kan gölüne döndü. Bu katliam Kalmar Birliği adındaki bir diğer örgütü de yıktı. İsveç kralı Gustav Vasa'ın 1523'te kente yeniden girişiyle beraber kraliyet gücü yükseldi ve kent hızla büyümeye başladı. Bu sayede Stockholm 1600 yılında 10,000'lik nüfusu geçti. 17. yüzyılda şehir Avrupa ortalamalarına göre çok daha hızlı büyüdü. 1610'dan 1680'e kadar nüfus altı kat arttı. 1634'te Stockholm, İsveç İmparatorluğu'nun resmî başkenti oldu. Ticaret ise kenti önemli kılmaya başladı.

1710'da kentte veba salgınları yayılmaya başladı. Bu salgının bir de Büyük Kuzey Savaşı'nın ardından yaşanınca, kent birden durakladı. Nüfus artışı dururken, ekonomik büyüme yavaşladı. Ancak zamanla III. Gustav'ın katkılarıyla kent hızla toparlandı. Kraliyet Operası ise bu dönemin ünlü bir mimarî yapısıdır.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kent ekonomik rolünü iyice etkinleştirdi. Yeni sanayi dallarına destek verilirken kent baştan sona bir ticaret ve hizmet merkezi oldu. Kent nüfusu göçler ve sık doğumlar sayesinde ivmeli olarak arttı. Yüzyılın sonlarına doğru ülkede doğanların %40'ından biraz daha azı Stockholm doğumluydu. Yine kentteki bu hızlı büyüme, ek olarak şehri de genişletti. 19. yüzyılda kentte birçok sanayi ve bilim merkezi açıldı. Üniversiteler ve güzel sanatlar okulları bunların başında yer alır.
20. yüzyıla gelindiğinde kent tamamen çağdaş, teknolojik donanımlı ve etnik farklılıklara sahip bir kent oldu. Birçok tarihî bina yıkılarak yeni gereksinimleri karşılayan çağdaş binalar yapıldı. Bu yüzyıl boyunca tüm sanayi alanları ve organize sanayi bölgeleri kent dışına taşındı. Kent nüfusça gelişimini sürdürdü ve bu nedenle yeni bölgeler yerleşime açıldı. Bu yeni yerleşmelerin arasında Rinkeby ve Tensta da yer almaktadır.

Stockholm, İsveç'in orta-güneydoğu kuşağında, Mälaren Gölü'nün Baltık Denizi ile birleştiği bölgede kuruludur. Kent merkezi Stockholm takımadalarını takip eden on dört adayı kapsar. Coğrafî kent merkezi su üzerinde olup Riddiarfjärden Körfezi'nde yer almaktadır. Şehrin alanının onda üçü su yollarıyla kaplı olduğu gibi, bir diğer onda üçlük kısmı parklar ve yeşil alanlarla örülüdür. Bu yeşil alanlar sayesinde Stockholm, Avrupa başkentleri arasında en temiz havaya sahip şehirlerden biridir.
Stockholm belediyeleriyle bilinen bir kenttir. Kentin kuzeyinde Järfälla, Solna, Täby, Sollentuna, Lidingö, Upplands Väsby, Österåker, Sigtuna, Sundbyberg, Danderyd, Vallentuna, Ekerö, Upplands-Bro, Vaxholm ve Norrtälje bulunmaktadır. Güney Stockholm'de ise Huddinge, Nacka, Botkyrka, Haninge, Tyresö, Värmdö, Södertälje, Salem, Nykvarn ve Nynäshamn bulunmaktadır.

Stockholm Belediyesi, net coğrafî sınırlarla çevrili bir yönetim birimidir. Belediyenin bir diğer yarı resmî adı Stockholm kenti (İsveççe: Stockholms stad) şeklindedir. Bir belediye olarak Stockholm, bölgelere ayrılmış durumdadır. Bu alt birimler eğitimden, toplumsal yaşamdan ve kültürel hizmetlerden sorumludurlar. Belediye çoğunlukla üç bölge altında incelenir: 

Stockholm Kent Merkezi (Innerstaden)
Güney Stockholm (Söderort)
Batı Stockholm (Västerort)

Stockholm, nemli kıta iklimine sahiptir. Kentin çok kuzeyde yer alması gündüzlerin yazın 18, kışın 6 saat yaşanmasına neden olmaktadır. Ancak konumuna rağmen kent, yıl boyunca ılık ve yumuşak bir iklime sahiptir. Bu ılımlı iklimin sebebi Gulf Stream adlı sıcak su akıntılarıdır. Kent yılda ortalama 1.981 saat güneş görmektedir.
Kent yazları bir kuzey ülkesine göre sıcaktır. Bu mevsimde şehir en fazla 20 - 23 °C, en az 15 °C değerlerine ulaşır. Ancak kimi sıcak rüzgârlar kenti 25 °C+ üzerine çıkarabilmektedir. Kışları ise kent soğuktur. Bu mevsimde sıcaklıklar en fazla -3 ilâ 1 °C, en düşük -10 °C değerlerindedir. Bahar mevsimleri ise genelde serin ile ılık arasındadır. Yıllık yağış 539 mm kadardır. Yıl boyunca kentte ortalama 164 yağışlı gün bulunmaktadır. Yağışlar baharda ve yazın yağmur olarak düşerken, kışın genelde kar şeklindedir.

Belediyeler, yönetimin istediği görevleri yapmakla yükümlüdür. Yine mecliste alınan kararlar tüm belediyeleri ilgilendirmektedir. Kentin belediye başkanı Nisan 2008 itibarıyla Ilımlılar'dan Sten Nordin'dir. 2010 yılındaki yerel seçimlerde aşağıdaki partiler çoğunluklu oyları almıştır:

Stockholm'de işçi halkının onda sekizinden fazlası hizmet sektöründe çalışmaktadır. Sanayi merkezlerinin kent dışında olması kenti temiz bir başkent yapmaktadır. Özellikle, son yıllarda kentteki sanayi merkezlerinin hemen hemen hepsi yüksek teknolojiye sahip, temiz fabrikalardan ibarettir. Kentte sanayi merkezlerinde yer alan en büyük şirketler IBM, Ericsson ve Electrolux'tür.
Stockholm İsveç'in finans merkezidir. Merkez İsveç bankaları olan Swedbank, Handelsbanken ve Skandinaviska Enskilda Banken gibi bankaların merkezi Stockholm'dedir. Yine büyük sigorta şirketleri olan Skandia ve Trygg-Hansa buradadır. Stockholm Borsası (Stockholmsbörsen), Avrupa'nın en önemli borsalarından biridir. Ünlü H&M adlı giyim şirketinin de merkezi Stockholm'de yer almaktadır. Son yıllarda şehirde turizm de önemli bir yer tutmaktadır. 1991–2004 yılları arasında yıllık turistik ziyaret sayısı 4 milyondan 7.7 milyona yükselmiştir.
İşçi sayısının fazlalığına göre kentteki en büyük şirketler aşağıdaki gibidir. 

Stockholm'de deneye ve ileri düzey bilime dayanan eğitim atılımları 18. yüzyılda başladı. Stockholm Gözlemevi de bunlardan biridir. Kent ilk defa 1811'de Karolinska Institutet adlı enstitünün kurulmasıyla tıp eğitimine başladı. Kraliyet Teknik Üniversitesi (Kungliga Tekniska Högskolan veya KTH) ise 1827 yılında kurulmuş olup, 13.000 öğrencisiyle İskandinavya'nın en büyük eğitim merkezidir. 1878 yılında kurulan Stockholm Üniversitesi, 1960'ta resmî üniversite olarak tanındı. Bu eğitim kurumunda 2008 yılı verilerine göre 52,000 öğrenci öğrenim görmektedir.
Güzel sanatlar alanında Stockholm'de en kayda değer eğitim kurumlarından biri de Kraliyet Müzik Fakültesi'dir. Bu fakültenin geçmişi 1771 yılına kadar uzanmaktadır. Kentte bunların yanında Kraliyet Pandomim ve Oyunculuk Akademisi ve Greta Garbo 

İsveç (İsveççe: Sverige), resmî adıyla İsveç Krallığı (İsveççe: Konungariket Sverige), Kuzey Avrupa'da İskandinav Yarımadası'nda yer alan bir İskandinav ülkesidir. Batıda ve kuzeyde Norveç, doğuda Finlandiya ile sınır komşusudur ve güneyde Danimarka ile deniz sınırını paylaşmaktadır. 450.295 kilometrekare (173.860 mil kare) yüzölçümü ve nüfusu bakımından en büyük İskandinav ülkesi olan İsveç, Avrupa'nın beşinci büyük ülkesidir. Başkenti ve en büyük şehri Stockholm'dür. İsveç'in nüfusu 10,6 milyondur ve kilometrekare başına 25,5 kişi (66/mil kare) gibi düşük bir nüfus yoğunluğuna sahiptir; İsveçlilerin %88'i kentsel alanlarda yaşamaktadır. Bunların çoğu ülkenin orta ve güney yarısında yer almaktadır. İsveç'in kentsel alanları toplam toprak alanının %1,5'ini kaplamaktadır. İsveç, 55°N ile 69°N arasında değişen uzunluğu nedeniyle çeşitli bir iklime sahiptir.
İsveç, MÖ 12.000 dolaylarında tarih öncesi dönemlerden beri yerleşim görmüştür. Bölge sakinleri, denizci halklar olarak bilinen İskandinavların bir parçası olan Geatlar (İsveççe: Götar) ve İsveçliler (Svear) olarak ortaya çıktı. Birleşik bir İsveç devleti 10. yüzyılın sonlarında kuruldu. 1397'de İsveç, Norveç ve Danimarka ile birleşerek İskandinav Kalmar Birliği'ni kurdu ve 1523'te bu birlikten ayrıldı. İsveç, Otuz Yıl Savaşları'na Protestan tarafında katıldığında, topraklarının genişlemesi başladı ve 18. yüzyılın başlarına kadar Avrupa'nın büyük güçlerinden biri olarak kalan İsveç İmparatorluğu kuruldu. Bu dönemde İsveç, Baltık Denizi'nin büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. İskandinav Yarımadası dışındaki ele geçirilen toprakların çoğu 18. ve 19. yüzyıllarda yitirildi. İsveç'in doğu yarısı, günümüz Finlandiya'sı, 1809'da Rusya İmparatorluğu'na kaybedildi. İsveç'in doğrudan dahil olduğu son savaş, 1814'te İsveç'in askeri yollarla Norveç'i kişisel birliğe zorlamasıyla gerçekleşti; bu birlik 1905'e kadar sürdü. 
İsveç, İnsan Gelişme Endeksi'nde beşinci sırada yer alan oldukça gelişmiş bir ülkedir. Anayasal monarşi ve parlamenter demokrasi olup, yasama yetkisi 349 üyeli tek meclisli Riksdag'a aittir. 21 ilçe ve 290 belediyeye bölünmüş üniter bir devlettir. İsveç, vatandaşlarına evrensel sağlık hizmeti ve yükseköğretim sağlayan bir İskandinav sosyal refah sistemini sürdürmektedir. Kişi başına düşen GSYİH'si bakımından dünyada 14. sırada yer almakta olup, yaşam kalitesi, sağlık, eğitim, sivil özgürlüklerin korunması, ekonomik rekabet gücü, gelir eşitliği, cinsiyet eşitliği ve refah açısından çok yüksek sıralarda yer almaktadır. İsveç, 1 Ocak 1995'te Avrupa Birliği'ne ve 7 Mart 2024'te NATO'ya üye oldu. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Schengen Bölgesi, Avrupa Konseyi, İskandinav Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) üyesidir.

İsveç ismi Eski İngilizce'de yer alan Sweoðeod sözcüğünden türetilmiştir. (Eski Nors dili Svíþjóð, Latince Suetidi) Bu sözcük de Sweon/Sweonas sözcüklerinden türemiştir. (Eski Nors dili Sviar, Latince Suiones) İsveç isminin İsveççe karşılığı olan Sverige aslen Götaland'daki Gotlar dışında "İsveçlilerin Ülkesi" anlamını taşımaktadır.
Sweden adının değişik yazımları birçok diğer ülkede İsveç adının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Danca ve Norveççede İsveç'teki gibi Sverige adı kullanılır. Fin-Ugor dillerinde bu kalıplardan farklı bir isim kullanılır: İsveç'in Fincedeki karşılığı Ruotsi, Estoncadaki karşılığı ise Rootsi şeklindedir. Bu farkın Uppland - Roslagen bölgelerinde yaşayan Ruslar'dan kaynaklandığı sanılmaktadır. İsveçli (Swede) ve dolayısıyla İsveç adının (Sweden) Proto-Cermence birinin sahip olduğu anlamına gelen Swihoniz kökünden geldiğini öne sürenler varsa da bu yaygın olarak desteklenmeyen bir görüştür.
Kelime Türkçeye, Fransızca "İsveç ülkesi" anlamına gelen Suède kelimesinden geçmiştir.

İsveç'in tarih öncesi dönemi yaklaşık MÖ 12000'li yıllara uzanan Allerød salınımı dönemine kadar uzanmaktadır. Eski Taş Çağı sonlarında rastlanan Bromme Kültürü'ne ait ren geyiği av kamplarına ülkenin en güneyinde bir buz kenarında rastlanmıştır. Bu dönemdeki halk, avcı-toplayıcı olarak yaşayan ve taş teknolojisiyle avlanan bir grup insandan ibarettir.

Tarım, hayvancılık, ölü gömme törenleri ve işlemeli çömlekler MÖ 4.000 civarında Avrupa'dan geçen Funnel Beaker kültürü ile yerleşti.
İsveç'in güneyi, hayvancılık ve tarımsal açıdan İskandinav Tunç Çağı Kültürü alanının parçası oldu, bunun en önemli nedeni İsveç'in bu kültürün merkezi olan Danimarka'nın yakın çevresinde olmasıydı. Dönem, yaklaşık MÖ 1700 yıllarında Avrupa'dan tunç ithalatının başlamasıyla başladı. Bakır madenciliği bu dönemde henüz var olmadığından ve İskandinavya'da kalay madeni bulunmadığından bütün metallerin ithal edilmesi gerekiyordu.
İskandinav Tunç Çağı tamamen şehircilik-öncesiydi, insanlar küçük köylerde tek katlı ahşap uzun-evler (long-house) bulunan çiftliklerde yaşıyorlardı.
Roma işgali haricindeki İsveç'in Demir Çağı, bilinen sayısı yaklaşık 1100 olan taş yapı ve manastırları ile dikkat çeker. Bu dönemin çoğu protohistoriktir, yani yazılı kaynaklar vardır fakat inanılırlığı düşüktür. Yazılı malzemelerden arta kalan parçalar, ya söz konusu zamandan çok sonraları uzak bölgelerde ya da yerinde ve çağında ama son derece kısa yazılmıştır.

İklimin çok kötüleşmesi çiftçileri kışları sığırları kapalı tutmak zorunda bıraktı, bu da yıllık gübre birikimine yol açtı, böylece gübre ilk kez sistematik olarak toprak iyileştirilmesi için kullanılabildi. İmparatorluk sınırlarını Ren'den Elbe'ye kadar genişletmeyi amaçlayan Roma girişimi 9'da, Cermenler tarafından Teutoburg Ormanı Savaşı'nda pusuya düşürülen Publius Quinctilius Varus komutasındaki Roma lejyonlarının mağlup edilmesiyle durduruldu. Bu tarihlerde, Romalılar ile artan ilişkinin sonucu olarak, İskandinavya'nın kültür ortamında önemli bir değişiklik yaşandı.
2. yüzyıldan itibaren, güney İsveç'in tarımsal arazilerinin çoğu düşük taş duvarlarla parsellere ayrıldı. Arazileri daimi tarla ve çayırlara böldüler; duvarın bir tarafında kış için biriktirilmiş yemler ve diğer tarafında sığırların otladığı ağaçlık dış arazi vardı. Bu peyzaj düzeni ilkesi 19. yüzyıla kadar sürdü. Roma Dönemi'nde ayrıca, ülkenin kuzeyinin üçte ikisinin Baltık kıyılarına kadar uzanan tarımsal yerleşiminin ilk büyük çaplı genişlemesi görüldü.
İsveç, 98'de Tacitus'un Germania adlı kitabı ile proto-historik döneme girer. Germania 44, 45'te İsveçlilerden, her iki ucunda da pruva olan gemilere (viking yelkenlisi) sahip, Suiones adlı güçlü bir kabile olarak bahsedilir. Hangi kralların (kuningaz) bu Suiones kabilesini yönettiği bilinmese de İskandinav mitolojisinde MÖ son yüzyıla kadar uzanan efsanevi ve yarı-efsanevi kralların adı geçer. İsveç'in kendi yazılı eserleri ise 2. yüzyılda güneydeki İskandinav elitler tarafından icat edilen Runik yazı ile başlar. Fakat Roma Döneminden günümüze ulaşan runik yazıların tümü eşyaların üzerindeki kısa parçalardır. Erkek adlarının çoğuna bakarak güney İskandinavya insanlarının bu dönemde Proto-Nors (İsveççenin ve diğer Kuzey Cermen dillerinin atası olduğu varsayılan dil) konuştuğu düşünülmektedir.
6. yüzyılda Jordanes, Scandza'da yaşayan Suehans ve Suetidi adında iki kabileden bahseder. Bu iki adın da aynı kabileye ait olduğu düşünülmektedir. Jordanes'in yazılarına göre, Suehansların aynı "Thyringi" kabilesi gibi çok iyi atları vardır (alia vero gens ibi moratur Suehans, quae velud Thyringi equis utuntur eximiis). Snorri Sturluson, çağdaşı İsveç kralı Adils'in (Eadgils) zamanının en iyi atlarına sahip olduğunu yazmıştır. Suehanslar, Roma pazarı için siyah tilki derilerinin tedarikçileriydi. Jordenes'in verdiği Suetidi adının, Svitjod'in o zamanlardaki Latince biçimi olduğu düşünülmektedir. Gene Jordenes, Suetidi'lerle beraber aynı soydan gelen Danların en uzun erkekler olduğunu yazar ve sonra da aynı boyda olan diğer İskandinav kabilelerinden bahseder.

İsveç'te Vikinglerin dönemi 8. ve 11. yüzyıllar arasında yaşandı. Bu dönemde İsveçlilerin, doğu İsveç'e genişlemeye başladığı ve güneyde Gotlar ile birleştiği düşünülmektedir. Aynı şekilde İsveçli Vikinglerin ve Götlandlıların yoğun olarak bugünkü Finlandiya'ya yakın olan güney ve doğu kesimlerde yaşadığına ve düzenli olarak Baltık ülkelerine, Rusya'ya, Belarus'a, Ukrayna'ya ve hatta Bağdat'a kadar göç ettikleri bilinmektedir. Vikingler bu göç yolları üzerinden Dinyeper nehri aracılığıyla o dönemde Konstantinopolis olarak bilinen İstanbul'a kadar giderek kenti birkaç kez istila ettiler. Vikinglerin bu savaşçı yetenekleri Bizans yönetimince anlaşılınca, imparator Theophilos onlara kendi kişisel koruması olmalarını teklif etti. Bu topluluğa günümüzde Varangyan adı verilmektedir. Zamanında Rus olarak bilinen İsveç Vikinglerinin, Kiev Ruslarının da atası olduğu bilinmektedir. Arap gezgin İbn Fadlan, bu Vikingleri şu şekilde betimledi: 

Rusları ticari yolculuklarından dönüp İdil Nehri'nin yakınında konakladıklarını gördüm. Daha önce hiç bu kadar mükemmel fiziksel özellikte bir halkı gördüğümü hatırlamıyorum. Hurma ağacı gibi upuzun, sarışın ve al yanaklılar. Kıyafetleri ne tünik ne de kaftan; özellikle erkeklerin giydiği giysiler, vücutlarının bir yüzünü baştan başa kaplıyor ve yalnızca bir elinin açıkta kalmasına izin veriyor. Her adamın bir baltası, bir kılıcı ve bir bıçağı var. Üstelik tüm bunları sürekli yanlarında taşıyorlar. Kılıçları geniş olup, girintili çıkıntılılar. Bu özellikleriyle Frenklere benziyorlar.
Bu İsveçli Vikinglerin maceraları İsveç'teki birçok dikilitaşta anlatılmış olup özellikle Yunanistan Dikilitaşları ve Varangyan Dikilitaşları'nda işlenmiştir. Bunun yanında Vikinglerin batıya doğru yaptığı önemli seferler de mevcuttur. Bu seferlerin birçoğu İngiltere Dikilitaşları'na işlenmiştir. Bilinen en son Viking göçleri, Hazar Denizi'nin güney yakası olarak bilinen ve genelde Abbasi Devleti anlamına gelen Serkland'a doğru gerçekleşti. Bu göçte sağ kalanların isimleri Ingvar Dikilitaşları'na işlenmiştir. Bu göçte yer alan diğer Vikinglere ne olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber hastalıktan öldükleri düşünülmekte

Adi ardıç (Juniperus communis), servigiller (Cupressaceae) familyasından 15 m'ye değin boylanabilen, çoğu kez de çalı halinde olan ardıç türü. Kabuk kırmızımsı kahverengi, ince kâğıt gibi parçalara ayrılır ve dökülür.

İğne yapraklar 1,5 cm uzunluğunda dipleri geniş, uçlara doğru daralmaktadır. Uçları sivri ve batıcıdır. Sürgünlere geniş bir açı ile üçlü çevrel olarak dizilmişlerdir. Üst yüzlerinde tek bir stoma çizgisi bulunur. Oysa bu sayı Juniperus oxycedrus''ta iki adettir.
Çiçekler çoğunlukla iki evciklidir. 5–6 mm çapında üzümsü kozalak mavimsi siyah, 2-3 yılda olgunlaşır. İlk sene yeşil, ikinci yılda ise mavimsi siyah olur. Kozalak kısa saplı olup, 3 adet tohum içerir.

Üzümsü kozalaklarından içki sanayiinde yan ürün olarak yararlanılır. Odunu ise diri kısmı sarı, özodunu koyu renkli olup, tornacılıkta kullanılır.

Doğal olarak Kuzey Amerika, Avrupa, Akdeniz, Batı Himalaya ve Japonya'da yayılış yapar. Türkiye'de iki varyete bulunmaktadır.

Juniperus communis var. communis, Türkiye.
Juniperus communis var. depressa
Juniperus communis var. megistocarpa
Juniperus communis var. nipponica
Juniperus communis var. saxatilis, Türkiye.

Andız ya da andız ağacı (Juniperus drupacea, bazen Arceuthos drupacea olarak da sınıflandırılır), servigiller (Cupressaceae) familyasından, 10–15 m boyunda, Juniperus seksiyonunun Caryocedrus alt seksiyonundan ardıç türü. Doğu Akdeniz bölgesinde, güney Yunanistan, güney Türkiye, Batı Suriye ve Lübnan’da 800-1700 m yükseklikteki kayalıklarda dağılım gösterir.
Kışın yapraklarını dökmeyen andızın «andız giliği» denilen meyvelerinden «andız pekmezi», odunundan «andız katranı», kozalaklarından da «andız tespihi» yapılır.

Türkçede andız ya da andız ağacı adıyla yaygındır. Ardıç türünden olduğunu vurgulamak için bazen andız ardıcı dendiği de olur. Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana subsp. equi-trojani) için andız çamı adı kullanılır. Papatyagiller familyasından otsu bitki türüne (Inula helenium) ise andız otu adı verilir.
Arapçada servi ağacı gibi uzun boylu ve konik olmasından ötürü «servi ardıcı» anlamına gelen ar'ar servi (عرعر سوري) adı kullanılır.
Yunancada Latince bilim adından harfiyen çevrilen «drupalı ardıç» (άρκευθος η δρυπώδης) ya da Batı dillerinden çeviri ile «Suriye ardıcı» (συριακή άρκευθος) adları kullanılır.
Avrupa dillerinde daha çok «Suriye ardıcı» anlamına gelen adlar (İngilizce Syrian juniper, Almanca syrischer Wacholder, Norveççe syrisk einer, Fransızca genévrier de Syrie, İspanyolca enebro de Siria) kullanılır.

Ortalama 10-15 en fazla 40 m boyunda koni biçimli uzun ardıç türüdür. Gövde 1–2 m kalınlığındadır. Erkek ve dişi ağaçları ayrı olan iki evcikli (dioik) bitkidir. Önce yeşil sonra esmer renkli olan kozalak küremsi ve 20–25 mm çapında.

Doğu Akdeniz bölgesinde, güney Yunanistan, güney Türkiye, Batı Suriye ve Lübnan’da dağılım gösterir.

Türkiye'de Adana yöresinde kozalaklarından acımsı tadı olan «andız pekmezi» yapılır. Antalya Manavgat'ta «andız pekmezi» ya da «enek pekmezi» yapılır.

Çanakkale ile Balıkesir illerindeki Kaz Dağında
kozalağından hazırlanan dekoksiyon astımda içilerek kullanılır. Kahramanmaraş'ta kozalağından hazırlanan dekoksiyon astım ve bronşit için kullanılır.
Antalya Manavgat'ta Dal ve yaprakları kaynatılarak, buğusu hayvanlarda sancıyı kesmede kullanılır. Kozalakları kaynatılıp içilirse öksürüğü keser. Kaynattıktan sonra üzerine bal katıp, tuz atılırsa
balgam söktürür. Andız ya da enek pekmezi nefes darlığına ve basura iyi gelir.
Kahramanmaraş'ta ve Karaman'da basur için kullanılır.
Muğla Bodrum'da kozalağı kaynatılıp suyu içilirse idrar yolu ve prostata iyi gelir.

Boylu ardıç veya boz ardıç (Juniperus excelsa), servigiller ailesinden ardıç cinsine ait bir türdür. Adını boz renkli gövdesinden alır. Birçok toprak tipini ve kuraklığını tolere eder. Sert ve kurak iklim koşullarında öncü ağaç olarak öne çıkar.

Kuzeydoğu Yunanistan ve güney Bulgaristan'dan Türkiye boyunca Suriye ve Lübnan, Ürdün, Kafkas dağları ve Kırım'ın güney kıyılarına kadar Doğu Akdeniz'de bulunan bir ardıçtır.Anadolu'da 900 yaşından fazla anıt ağaç olarak adlandırılan uzun ömürlü boylu ardıçlar bulunmaktadır. Toroslar bölgesinde sedir ağaçlarının tahrip olduğu alanda hakim duruma geçmiştir. Sığ ve taşlı topraklarda bile yetişebilir.

Juniperus excelsa, 6–20 metre (20–66 fit) uzunluğa, nadiren 25 m'ye (82 ft) ulaşan büyük bir çalı veya ağaçtır. Çapı 2 m'ye (6+1⁄2 ft) kadar olan bir gövdesi ve geniş konik ila yuvarlak veya düzensiz bir tacı vardır. Kabuğu gençken pürüzsüz, daha sonra kırmızımsı-kahverengi, sonrasında lifli, uzunlamasına oluklu hale gelir. Sıklıkla Kokulu Ardıç ile görülür. Yaprakları 0,7–1,3 mm çapındaki (Kokulu ardıç yaprağı 1,2–2 mm çapında ) daha ince ve sürgünleri ve orta yeşil yerine gri-yeşil yaprakları ile ondan ayırt edilir.

Kokulu ardıç veya Kara ardıç (Juniperus foetidissima), servigiller (Cupressaceae) familyasından olan bir ardıç türüdür. Adını, diğer ardıç türlerine nazaran kara olan gövdesinden alır.

Güneydoğu Avrupa'dan kaydedildi: Arnavutluk, Yunanistan, Makedonya; Doğu Avrupa: Ukrayna: Kırım; Kafkasya: Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Krasnodar, Stavropol; Batı Asya: Kıbrıs, Kuzeybatı İran, Lübnan, Türkiye; ve Orta Asya: Türkmenistan.

Akdeniz çalılıklarında, Juniperus-Quercus çalılıklarında, açık çam ormanlarında ve diğer iğne yapraklı ormanlarda, Pinus brutia, Pinus nigra, Juniperus excelsa, Juniperus drupacea, Juniperus oxycedrus, Cedrus libani, Abies cephalonica, Abies cilicica, Abies nordmanniana, Quercus ilex, Pistacia lentiscus, vb. Genellikle kireçtaşı kayalıklarda veya kayalık yamaçlarda veya serpantin veya diğer baz bakımından zengin kayalarda, sığ topraklarda yetişir. Rakım aralığı 700 m ila 2.000 m arasındadır. İklim, kışların daha kuru ve daha soğuk olduğu daha karasal iç bölgelere geçişler ile Akdeniz'dir.

Bu yaygın tür yok olma tehdidi altında değildir, ancak aşırı otlatma ve yangın sıklığındaki artış yerel olarak sorunlu olabilir.

Geçmişte mobilya gibi dayanıklı malzemelerin yapımında büyük ağaçlar kullanılmıştır, ancak ticari kullanımı artık sınırlıdır. Bazı bölgelerde hala bu türden yakacak odun elde edilebilir. Yetiştirmede nadirdir.

Bu tür birkaç korunan alanda mevcuttur. Bazı son derece büyük ve yaşlı ağaçlar, örn. Türkiye'nin güneyinde Mersin, Kadıncık Deresi, tek tek ağaçlar olarak korunmaktadır.

Orta Asya ardıcı veya Himalaya kalem ardıcı, (Çince: 昆仑多子柏, kun lun duo zi bai) Orta Asya dağlarına özgü bir ardıç türü, kuzeydoğu Afganistan'da, en batı Çin (Sincan)'de, Hindistan'nın en kuzeybatısında, güneydoğu Kazakistan, Kırgızistan, batı Nepal, kuzey Pakistan, Tacikistan ve Özbekistan'da yerli 1,550-4,350 m arası rakımlarda yetişir.
Bu ardıcın bir çeşidi olan Juniperus semiglobosa var. talassica Beş-Taş Milli Parkı alanında  yetişir.

Juniperus jarkendensis Komarov; Juniperus sabina Linnaeus var. jarkendensis (Komarov) Silba; Sabina vulgaris Antoine var. jarkendensis (Komarov) C. Y. Yang.

Kozalakları, basık küresel iki-loplu veya üçgen şeklinde, dut-gibi, 4–6 mm uzunluğunda ve 4–8 mm çapında, mavi-siyah, iki ya da üç tohumu içerir ve yaklaşık 18 ayda olgunlaşır.

Flora of China Juniperus semiglobosa 30 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Juniperus semiglobosa IUCN Kırmızı Listesinde Juniperus semiglobosa (İngilizce)

Takson, canlıların sınıflandırılmasında, âlemden alt türe kadar bir hiyerarşi içinde düzenlenmiş tüm birimlerin ortak adı.
Saka kuşu, kuşlar, kordalılar, denildiği zaman bir grup organizma kastedilir. Eğer böyle biyolojik bir grup, sınıflandırma kademelerinde biyolog tarafından ayırdedici karakterleri bakımından yeterince farklı görülürse o zaman organizma takson adını alır. Takson, belirli bir kategoriye girebilecek derecede ayırdedici farklılıklara sahip olan herhangi bir derecedeki (cins, tür, alt tür, vs.) taksonomik gruptur.

Taksonomik basamaklarda (kategori) yer alan taksonomik birimler (takson), tabloda gösterildiği gibi sıralanabilir. En üst kategorilerde yer alan taksonlar, daha aşağıdaki taksonları içine alır. Ayrıca, örnek olarak bir şubede bir veya birden fazla sınıf; bir sınıfta bir veya birden fazla takım olabilir. Aynı durum familya, cins ve türler için de geçerlidir.

Systematics - A Simple Introduction
Biological Diversity and Classification
Speciation, Phylogeny, and Taxonomy22 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soru: Two empires or three? (E. Mayr)20 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cevap: Default taxonomy: Ernst Mayr's view of the microbial world5 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Cumhuriyeti Tarım ve Orman Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, tarım ve orman işlerinden sorumlu olan bakanlık. Gıda, Tarım ve Hayvancılık ile Orman ve Su İşleri bakanlıklarının teşkilat ve görevlerine ilişkin yasal düzenlemelerin yürürlükten kaldırılması sonrasında, 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle yeniden yapılandırılmıştır.

Osmanlı'da yenilik hareketleri kapsamında bakanlıklar kurulmuş; tarımsal kamu hizmetlerinin örgütlenmesi için 1846 yılında Ziraat Nezareti kurulmuştur. I. Meşrutiyet döneminde bakanlık yedi kez isim değiştirmiştir. 1911 yılına kadar bakanlık, Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti ismiyle kalmıştır. 2 Mayıs 1920 tarih ve 3 sayılı "Türkiye Büyük Milletler Meclisi ve İcra Vekillerinin Sureti İntihabına Dair Kanun" ile tarım ve orman işleri İktisat Vekaletine bağlanmıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte İktisat Vekaleti adıyla kurulan bakanlık 6 Mart 1924 tarihinde Ziraat Vekaleti adını alarak köklü değişime uğramıştır. 25 Mart 1924 tarihinde ise çıkarılan kanunla Ziraat Vekaleti ve Ticaret Vekaletleri resmen kurulmuştur. 1931 yılına kadar üç kez değişiklik yapılmıştır. 4 Haziran 1937 tarihinde çıkan kanun ile bakanlığın görevleri ve yapısı ayrıntılı şekilde belirlenmiştir. 26 Ocak 1974 tarihinde Tarım Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı adını almıştır. 17 Şubat 1981 tarihinde iki bakanlık birleştirilerek Tarım ve Orman Bakanlığı adını almıştır. 14 Aralık 1983 tarihinde bakanlık Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı ile birleştirilerek Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı adını almıştır. 26 Ağustos 1991'de Orman Bakanlığı yeniden kuruldu ve bakanlığın adı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı adını almıştır. 8 Mayıs 2003 tarihinde Orman Bakanlığı ile Çevre Bakanlığı birleştirilmiş ve Çevre ve Orman Bakanlığı adını almıştır. 6 Temmuz 2011 tarihinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı adını alırken; Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı adını almıştır. 10 Temmuz 2018 tarihinde iki bakanlık birleştirilerek yeniden Tarım ve Orman Bakanlığı kurulmuştur.

Tarım ve Orman Bakanlığının görev ve yetkileri şunlardır:

Bitkisel ve hayvansal üretim ile su ürünleri üretiminin geliştirilmesi, tarım sektörünün geliştirilmesi ve tarım politikalarının oluşturulmasına yönelik araştırmalar yapmak.
Gıda üretimi, güvenliği ve güvenirliği, kırsal kalkınma, toprak, su kaynakları ve biyoçeşitliliğin korunması ile verimli kullanılmasını sağlamak.
Çiftçinin örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi, tarımsal desteklemelerin etkin bir şekilde yönetilmesi, tarımsal piyasaların düzenlenmesi gibi ana faaliyet konularının gerçekleştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak; tarım ve hayvancılığa yönelik genel politikaların belirlenmesi amacıyla çalışmalar yapmak, uygulanmasını izlemek ve denetlemek.
Ormanların korunması, geliştirilmesi, işletilmesi, ıslahı ve bakımı, çölleşme ve erozyonla mücadele, ağaçlandırma ve ormanla ilgili mera ıslahı konularında politikalar oluşturulması amacıyla çalışmalar yapmak.
Tabiatın korunmasına yönelik politikalar geliştirilmesi amacıyla çalışmalar yapmak, korunan alanların tespiti, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, sulak alanlar ve biyolojik çeşitlilik ile av ve yaban hayatının korunması, yönetimi, geliştirilmesi, işletilmesi ve işlettirilmesini sağlamak.
Su kaynaklarının korunmasına ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasına dair politikaların oluşturulması amacıyla çalışmalar yapmak, ulusal su yönetimini koordine etmek.
Bakanlığın faaliyet alanına giren konularda uluslararası çalışmaların izlenmesi ve bunlara katkıda bulunulması amacıyla ulusal düzeyde yapılan hazırlıkları ilgili kuruluşlarla işbirliği hâlinde yürütmek.
Kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yapmak.

Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü
Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü
Hayvancılık Genel Müdürlüğü
Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü
Tarım Reformu Genel Müdürlüğü
Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü
Su Yönetimi Genel Müdürlüğü
Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
Personel Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Bilgi Teknolojileri Genel Müdürlüğü
Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Tütün ve Alkol Dairesi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Eğitim ve Yayın Dairesi Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü

Yurt Dışı Temsilcilikleri

İl Tarım ve Orman Müdürlükleri
Araştırma Enstitüleri
Araştırma İstasyonları
Gıda Kontrol Laboratuvar Müdürlükleri
Veteriner Sınır Kontrol Noktası Müdürlükleri
Tohum Sertifikasyon Test Müdürlükleri
Eğitim Merkezi Müdürlükleri
Zirai Karantina Müdürlükleri
Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürlükleri
Ulusal Gıda Referans Laboratuvar Müdürlüğü

Yüksek Komiserler Kurulu
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü
Türkiye Su Enstitüsü
Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü(4 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan kararname ile devlete ait bütün hisseleri Türkiye Varlık Fonu'na devredilmiştir)
Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü
Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü
Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü
Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü
Orman Genel Müdürlüğü
Doğa Koruma Ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü

Köyişleri Bakanlığı
Geleceğe Nefes

Resmî site
Facebook'ta Tarım ve Orman Bakanlığı
X'te Tarım ve Orman Bakanlığı
Instagram'da Tarım ve Orman Bakanlığı
YouTube'da Tarım ve Orman Bakanlığı

Utah ardıcı (Juniperus osteosperma), servigiller (Cupressaceae) familyasından 3–6 m'ye değin boylanabilen, çoğu kez de çalı halinde olan ardıç türü.

Kozalaklı, yaprak dökmeyen 4,5–9 m boyunda, taçları yuvarlak ve dolgun çalı veya kısa gövdeli ağaçtır. Dallar yükselerek yayılır. Sürgünler dik, enine kesitte 3 veya 4 kenarlıdır. Yapraklar pula benzer açık sarı-yeşil, her biri 1–2 mm, genellikle üst üste binmez, omurgalı, ucu yuvarlak, sivri veya bazen küt, çıkıntılıdır. 1-2 yılda olgunlaşan tohum kozalakları, küresel, çoğunlukla 6–9 mm, mavimsi kahverengi, lifli, her biri 4–5 mm olan 1 (veya 2) tohum bulunur.

Juniperus osteosperma, Güneybatı ABD'deki geniş Çam-Ardıç ormanlık oluşumunda en yaygın ardıç türüdür; çok az ticari değeri vardır ve genellikle diğer birkaç bitkinin ayak bastığı kayalık dik yamaçlarda ve platolarda oluşur. Bu nedenle Asgari Endişe olarak değerlendirilir.

Batı ABD'ye özgüdür: Arizona, Kaliforniya, Colorado, Idaho, Montana, Nevada, New Mexico, Utah ve Wyoming'de bulunur.

Bu tür, Amerika'nın batısındaki Dağlar Arası Bölge'nin yaygın Çam-Ardıç ormanlarında Pinus edulis, Pinus monophylla (dağılımının güneybatısında), Pinus cembroides (dağılımının güneyinde), Juniperus scopulorum, Juniperus occidentalis (dağılımının batı kısmında), Seriphidium tridentatum, Chrysothamnus spp., Quercus gambelii ve Ephedra viridis ile birlikte bir kodominanttır veya topluluğun alt irtifa sınırlarında saf meşcereler oluşturur. Rakım aralığı 460-2.700 m'dir. Juniperus osteosperma, kayalık veya çakıllı alüvyon yamaçlarda ayrıca kayada büyümek için yarıklar bulduğu çıplak kumtaşı veya şeyllerde bol miktarda bulunur. Kuzey Amerika'daki kuraklığa en dayanıklı ardıçlardan biridir.

Colorado Platosu'ndaki birçok kurak yerde ve geniş dağılımının başka yerlerinde bu ardıç türü, yaban hayatı için önemli yaşam alanı sağlayan en önemli küçük ağaçtır. Yakacak odun için kullanımı artık tesadüfidir ve yaşlandıkça çarpık yapısı odununu diğer birçok kullanımını engellemektedir. Yazları kurak ve sıcak geçen bölgelerde bahçelerde; karasal iklimde ve yüksek rakımlarda doğal olarak oluştuğu için çok dayanıklıdır.

Bu tür, aralarında (yarı) kurak güneybatıdaki ünlü milli parkların da bulunduğu birçok korunan alanda bulunur.

António Manuel de Oliveira Guterres (Portekizce telaffuz: [ɐ̃ˈtɔnju ɣuˈtɛʁɨʃ] /ɡʊˈtɛrəs/; d. 30 Nisan 1949), Portekizli siyasetçi ve diplomattır. 2017 yılından bu yana Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak görev yapmaktadır. Portekiz Sosyalist Partisi üyesi olan Guterres, 1995-2002 yılları arasında Portekiz başbakanı olarak görev yaptı.
Guterres, 1992-2002 yılları arasında Sosyalist Parti'nin genel sekreteri olarak görev yaptı. 1995'te başbakan seçildi ve partisinin 2001 Portekiz yerel seçimlerinde yenilgiye uğramasının ardından 2002'de istifasını açıkladı. Altı yıl boyunca mutlak çoğunluğa sahip olmadan ve kötü bir ekonomi ile yönetilen Sosyalist Parti, anketlerin önde olduğunu gösterdiği Lizbon ve Porto'daki kayıplar nedeniyle beklenenden daha kötü bir performans sergiledi. Eduardo Ferro Rodrigues, Ocak 2002'de Sosyalist Parti liderliğini üstlendi, ancak Guterres genel seçimleri José Manuel Barroso liderliğindeki Sosyal Demokrat Parti'ye kaybedene kadar başbakan olarak kalacaktı. Bu yenilgiye rağmen, 2012 ve 2014 yıllarında Portekiz'de yapılan kamuoyu yoklamaları Guterres'i son 30 yılın en iyi başbakanı olarak gösterdi.
1999-2005 yılları arasında Sosyalist Enternasyonal'in başkanlığını yaptı ve 2005-2015 yılları arasında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği görevini yürüttü. Guterres, Ekim 2016'da genel sekreter seçilerek bir sonraki yılın başında Ban Ki-mun'un yerine geçti ve 1981'de Kurt Waldheim'dan bu yana bu görevi yürüten ilk Avrupalı oldu.

Virgílio Dias Guterres (1913-2009) ve Ilda Cândida dos Reis Oliveira Guterres'in (1923-2021) oğlu olan Guterres, Parede'de doğdu ve Portekiz'in Lizbon kentinde büyüdü.
Camões Lisesi'ne (şimdiki adıyla Camões Ortaokulu) gitti ve 1965 yılında ülkedeki en iyi öğrenci olarak Ulusal Lise Ödülü'nü (Prémio Nacional dos Liceus) kazanarak mezun oldu. Lizbon'daki Instituto Superior Técnico - Lizbon Teknik Üniversitesi'nde fizik ve elektrik mühendisliği okudu. 1971'de mezun oldu ve sistem teorisi ve telekomünikasyon sinyalleri dersleri veren bir yardımcı doçent olarak akademik kariyerine başladı, ardından siyasi bir kariyere başlamak üzere akademik hayattan ayrıldı. Üniversite yıllarında, genç Katolikler için bir kulüp olan Işık Grubu'na katıldı ve burada yakın bir arkadaşı ve sırdaşı olan önde gelen bir Fransisken rahip ve kilise yöneticisi olan Peder Vítor Melícias ile tanıştı.

1972 yılında çocuk psikiyatristi Luísa Amélia Guimarães e Melo ile evlendi ve çiftin, Pedro Guimarães e Melo Guterres (d. 1977) ve Mariana Guimarães e Melo de Oliveira Guterres (d. 1985) adlarında iki çocuğu oldu. Eşi 1998 yılında 51 yaşındayken Londra'daki Royal Free Hastanesi'nde kanserden öldü.
2001 yılında Guterres, Portekiz'in eski kültürden sorumlu devlet sekreteri ve Lizbon Şehir Konseyi kültür sekreteri Catarina Marques de Almeida Vaz Pinto (d. 1960) ile evlendi.

BP plc (LSE: BP, NYSE: BP)  Britanyalı enerji şirketi ve çok uluslu petrol şirketidir. Merkezi Birleşik Krallık'ın başkenti Londra'dadır. Şirket dünyadaki en büyük özel enerji şirketlerinden biridir ve dünyanın en büyük altı enerji şirketi arasındadır. 1908 yılında Anglo-Persian Oil Company olarak kurulmuştur. 1954'te British Petroleum adını almıştır. 2024 yılı itibarıyla Türkiye pazarından çıkmıştır.16 Kasım 2023 tarihinde sözleşme imzalanmıştır. Bu sözleşme ile Petrol Ofisi, (Vitol) Türkiye'deki BP istasyonlarını satın alacak ve işletecektir. 14 Kasım 2024'te ise tamamen Petrol Ofisi'ne satılmıştır.

BP petrol sızıntısı
Petrol Ofisi

BP Resmi websitesi6 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BP haberleri
BP Petrol23 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneş paneli, fotovoltaik (PV) hücreler üzerinden güneş ışığını elektriğe dönüştüren bir cihazdır. PV hücreleri, ışığa maruz kaldıklarında devre boyunca akarak çeşitli cihazları çalıştırmak veya pillerde saklanmak üzere doğru akım (DC) elektrik üretir. Güneş panelleri aynı zamanda güneş pili panelleri, güneş elektrik panelleri veya PV modülleri olarak da bilinir.
Güneş panelleri sistem veya sıralı dizi oluşturan gruplar halinde düzenlenir. Fotovoltaik sistem bir veya daha fazla güneş paneli, DC elektriği alternatif akıma dönüştüren bir inverter ve bazen de denetleyiciler, sayaçlar ve takip sistemleri gibi diğer bileşenlerden oluşur. Fotovoltaik sistem, uzaktaki evler veya kulübeler gibi şebeke dışı uygulamalar için elektrik sağlamak veya elektriği şebekeye geri vererek kamu hizmeti şirketinden avans veya ödeme almak için kullanılabilir. Buna şebeke bağlantılı fotovoltaik sistem (On-Grid Sistem) denir.
Yenilenebilir ve temiz enerji kaynağı kullanmaları, sera gazı emisyonlarını azaltmaları ve elektrik faturalarını düşürmeleri güneş panellerinin avantajıdır. Dezavantajları, güneş ışığının mevcudiyeti ve yoğunluğuna bağlı olmaları, bakım ve temizlik gerektirmeleri ve yüksek başlangıç maliyetlerine sahip olmalarıdır. Güneş panelleri konut, ticari ve endüstriyel amaçlar ile uzay ve ulaşım uygulamaları için de yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bazı malzemelerin ışığa maruz kaldıklarında elektrik yükü oluşturma yeteneği ilk kez Fransız fizikçi Edmond Becquerel tarafından 1839'da gözlemlendi. İlk güneş panelleri, basit elektrikli cihazlar için bile çok verimsizdi.
Becquerel'in gözlemi, İngiliz elektrik mühendisi Willoughby Smith'in yükün ışığın selenyuma çarpmasından kaynaklanabileceğini keşfettiği 1873 yılına kadar tekrarlanmadı. William Grylls Adams ve Richard Evans Day, 1876'da Smith'in sonuçlarını tekrarlamak için kullandıkları deneyi anlatan "Işığın selenyum üzerindeki etkisi"ni yayınladılar.
1881'de Amerikalı mucit Charles Fritts "sadece güneş ışığına maruz kalmakla kalmayıp aynı zamanda loş, dağınık gün ışığına da maruz kaldığında sürekli, sabit ve önemli bir kuvvete sahip" olarak bildirilen ilk ticari güneş panelini yarattı, fakat bu güneş panelleri, özellikle kömürle çalışan santrallere kıyasla çok verimsizdi.
1939'da Russell Ohl, birçok modern güneş panelinde kullanılan güneş pili tasarımını yarattı. 1941'de tasarımının patentini aldı. Bu tasarım ilk olarak Bell Laboratuvarları tarafından 1954 yılında ticari olarak uygulanabilir ilk silikon güneş pilini oluşturmak için kullanıldı.
2008 ve 2013 yılları arasında güneş paneli kurulumcuları önemli bir büyüme oranı kaydetti. Birçok montajcının çalışmak için "ideal" olmayan güneş çatıları projeleri vardı ve gölgeli çatılar ve yönlendirme zorluklarına çözüm bulmak zorunda kaldılar. Mikro invertörlerin yeniden yaygınlaşması ve güç optimize edicilerin icadı sürece katıldı.
Üreticiler AC modülleri oluşturmak için mikro invertör şirketleriyle ve akıllı modüller oluşturmak için modül üreticileriyle güç optimize edici şirketlerle ortaklık kurdu. 2013 yılında birçok güneş paneli üreticisi akıllı modül çözümlerini duyurdu ve piyasaya sürmeye başladı.

Fotovoltaik modüller çok sayıda güneş hücresinden oluşur ve fotovoltaik etki üzerinden elektrik üretmek için Güneş'ten gelen fotonları kullanır. Çoğu modül, gofret yapılı kristal silikon veya ince film hücreler kullanır.
Modülün ayrıca yük taşıyan katman ihtiyacı olabilir. Hücreler mekanik hasar ve nemden korunmalıdır. Modüllerin çoğu katıdır, ancak ince film hücrelerine dayalı yarı esnek olanlar da mevcuttur.
Hücreler istenen voltaj için seri, akım değeri için paralel olarak bağlanır.
Modülün gücü (watt) cinsinden ifade edilir; voltaj (volt) ve akımın (amper cinsinden) matematiksel sonucudur ve ışık miktarıyla da ilişkilidir
Güneş panelleri üzerindeki üretim spesifikasyonları, (genellikle güneş panellerinin kurulu olduğu gerçek çalışma koşullarını yansıtmaz) standart koşullar altında elde edilir.
Güneş panelinin arkasına çıkış arabirimi olarak işlev gören bir PV bağlantı kutusu takılır. Çoğu fotovoltaik modül hava koşullarına dayanıklı MC4 konektörlerini kullanır. Güneş panelleri ayrıca panel yapısını daha iyi desteklemek için raf bileşenleri, braketler, reflektör şekilleri ve oluklardan oluşan metal çerçeveler kullanır.

Güneş modüllerinde, ön elektrotların önden bağlanması ön optik yüzey alanını az da olsa bloke edecektir. Güneş ışığı için mevcut ön yüzey alanını en üst düzeye çıkarmak ve verimliliği artırmak için üreticiler çeşitli arka bağlantı teknikleri kullanır:

Pasifleştirilmiş yayıcı arka kontağı (PERC), ışığı yakalamak için bir polimer film ekler
Tünel oksitle pasifleştirilmiş temas (TOPCon), daha fazla ışık yakalamak için PERC filme bir oksidasyon katmanı ekler.
Interdigitated back contact (IBC).

Tek bir güneş modülü sınırlı miktarda güç üretebilir; çoğu kurulum birden fazla modül içerir. Bir fotovoltaik sistem tipik olarak bir dizi fotovoltaik modül, invertör, pil paketi, şarj kontrolörü, ara bağlantı kabloları, devre kesiciler, sigortalar, bağlantı kesme anahtarları, voltaj ölçerler ve isteğe bağlı olarak bir güneş takip mekanizması içerir. Çıkış ve depolamayı optimize etmek, güç aktarımı sırasında güç kaybını azaltmak için ekipman dikkatle seçilir.

Akıllı modüller, geleneksel güneş panellerinden farklıdır; modüle gömülü güç elektroniği, panel düzeyinde maksimum güç noktası izleme ve gelişmiş güvenlik gibi işlevsellikler sunar. Bir güneş modülünün çerçevesine veya bir konektör aracılığıyla fotovoltaik devreye bağlanan güç elektroniği, akıllı modüller olarak kabul edilmez.
Birkaç şirket, PV modülüne aşağıdakiler gibi çeşitli gömülü güç elektroniği dahil etmeye başladı:

Maksimum güç noktası izleme (MPPT) güç optimize ediciler, bir modülün bir bölümüne düşen bir gölgenin neden olduğu, gölgeleme etkilerini telafi ederek güneş fotovoltaik sistemlerinden elde edilen gücü en üst düzeye çıkarmak veya modüldeki daha fazla hücre dizisinin sıfıra yakın düşmesi, ancak tüm modülün çıktısının sıfıra düşmemesi için geliştirilmiş bir DC-DC dönüştürücü teknolojisidir.
Veri ve arıza tespiti için solar performans monitörleri

Çoğu güneş modülü şu anda çok veya tek kristalli silikondan yapılan (c-Si) güneş hücrelerinden üretilmektedir. 2013 yılında kristal silikon, dünya çapındaki PV üretiminin %90'ından fazlasını oluştururken, genel pazarın geri kalanı kadmiyum tellür (CdTe), bakır indiyum galyum selenid (CIGS) ve amorf silikon (a-Si) kullanan ince film teknolojilerinden oluşuyor.
Ortaya çıkan üçüncü nesil güneş enerjisi teknolojileri gelişmiş ince film hücreleri kullanır. Diğer güneş enerjisi teknolojilerine kıyasla daha düşük bir maliyetle nispeten yüksek verimli bir dönüşüm üretirler. Ayrıca, uzaya kaldırılan kilogram başına üretilen gücün en yüksek oranını sundukları için, yüksek maliyetli, yüksek verimli ve sıkışık dikdörtgen çoklu bağlantı (MJ) hücreleri genellikle uzay gemilerindeki güneş panellerinde kullanılır. MJ hücreleri, bileşik yarı iletkenlerdir ve galyum arsenit (GaAs) ve diğer yarı iletken malzemelerden yapılmıştır. MJ hücrelerini kullanan bir başka gelişmekte olan PV teknolojisi, yoğunlaştırıcı fotovoltaiktir (CPV).

Sert ince film modüllerinde hücre ve modül aynı üretim hattında üretilir. Hücre, bir cam substrat veya üst tabaka üzerinde oluşturulur ve elektrik bağlantıları, "monolitik entegrasyon" adlandırılan yerinde oluşturulur. Alt tabaka veya üst tabaka, bir ön veya arka tabakaya, genellikle başka bir cam tabakasına bir kapsülleyici ile lamine edilir. Bu kategorideki ana hücre teknolojileri CdTe, a-Si, a-Si+uc-Si tandem ve CIGS'dir. Amorf silikonun güneş ışığı dönüştürme oranı %6-12'dir.
Esnek ince film hücreleri ve modülleri, aynı üretim hattında, fotoaktif katman ve diğer gerekli katmanların esnek bir alt tabaka üzerine yerleştirilmesiyle oluşturulur. Alt tabaka bir yalıtkan ise (örneğin polyester veya poliimid film), monolitik entegrasyon kullanılabilir. İletken ise, elektrik bağlantısı için başka bir teknik kullanılmalıdır. Hücreler, ön tarafta şeffaf, renksiz bir floropolimere, tipik olarak etilen tetrafloroetilen (ETFE) veya florlu etilen propilene (FEP) ve diğer tarafta nihai substrata bağlanmaya uygun bir polimere lamine edilerek modüller halinde birleştirilir.

Büyük şebeke ölçekli güneş enerjisi santralleri genellikle yere monte fotovoltaik sistemler kullanır. Modüller yer tabanlı montaj desteklerine bağlı raflar veya çerçeveler tarafından yerinde tutulur. Zemine dayalı montaj destekleri şunları içerir:

Doğrudan zemine sürülen veya betona gömülen direk montajları
Beton levhalar veya dökülmüş temeller gibi temel montajları
Güneş enerjisi modülü sistemini yerinde sabitlemek için ağırlık kullanan ve zemine nüfuz etmeyi gerektirmeyen beton veya çelik tabanlar gibi balastlı ayak ayakları. Bu tür bir montaj sistemi, üstü kapalı düzenli depolama alanları gibi kazı yapmanın mümkün olmadığı yerler için çok uygundur ve güneş enerjisi modülü sistemlerinin hizmetten çıkarılmasını veya yeniden konumlandırılmasını basitleştirir.

Çatıya monte güneş enerjisi sistemleri, çatıya dayalı montaj desteklerine bağlı raflar veya çerçeveler tarafından yerinde tutulan güneş modüllerinden oluşur. Çatı tabanlı montaj destekleri şunları içerir:

Doğrudan çatı yapısına takılan ve modül rafını veya çerçevelerini bağlamak için ek raylar kullanabilen ray bağlantıları.
Panel sistemini yerinde sabitlemek için ağırlık kullanan ve içinden penetrasyon gerektirmeyen beton veya çelik tabanlar gibi balastlı ayak ayakları. Bu montaj yöntemi, çatı yapısı üzerinde herhangi bir olumsuz etki olmaksızın güneş paneli sistemlerinin hizmetten çıkarılmasına veya yeniden konumlandırılmasına olanak tanır.
Bitişik güneş modüllerini enerji toplama ekipmanına bağlayan tüm kablolar, yerel elektrik yasalarına göre kurulmalı ve iklim koşullarına uygun bir kanaldan geçirilmelidir.

Güneş takip sistemi, mekanik karmaşıklık ve artan bakım maliyetlerine karşın modül başına üretilen enerjiyi artırır. Güneşin yönünü algılarlar ve ışığa maksimum maruz kalma 

Hümik asitler veya humus, kısmen veya tamamı ile çürümüş bitki veya hayvan artıklarının oluşturduğu siyah veya koyu kahverenkli maddelerdir.
Liebig humusu şöyle tarif etmiştir: “alkali ortamda kolayca çözünebilen, fakat suda çözünmeyen, alkalilerin veya asitlerin aksiyonu ile bitkilerin bozulması boyunca üretilen kahverenkli bir madde”. Khristeva humusu “zamanla bozunmaya karşı maddenin ilk hayati durumundan daha dirençli kılan hayvansal ve bitkisel organizmalardan arta kalan transformasyon maddesidir” diye tanımlamıştır. Humus kelimesi bazı toprak bilimcileri tarafından “toprak organik maddesi” şeklinde de kullanılmıştır. Bu anlam topraktaki hümik asitleri içeren tüm organik maddeleri kapsamaktadır. Toprak organik madde kavramı genellikle bitki ve hayvan dokuları, toprak biyokütlesi, hümik maddeler ve canlı organizmalar tarafından sentezlenmiş tüm organik maddeleri içermektedir. Hümik asitler kolloidal maddelerdir ve kil gibi hareket etmektedirler. Hümik molekülünün katyon değişim siteleri hidrojen iyonu ile doldurulduğu zaman oluşan madde “hümik asit” olarak düşünülmektedir. Fakat bunun pH üzerinde büyük etkisi yoktur. Zira, bu asit suda çözünmemektedir. Katyon değişim siteleri hidrojen haricinde herhangi bir katyon ile doldurulursa bu madde “humat” olarak tarif edilmektedir. Monovalent alkali metallerin humatları suda çözünmektedir. Kristeva hümik asitlerin alkaliler ile işlenmesi ile sodyum ve potasyum humatları elde etmiştir. Fakat multivalent metal humatları, metaline göre suda ya kısmen çözünmekte veya hiç çözünmemektedirler. Kimyasal olarak bulunduğu bölgeye göre çok farklı özellikler gösteren hümik asitlerin moleküler büyüklüğü 2000-300000 dalton, karbon içeriği %45-65, oksijen içeriği %30-50, katyon değişim kapasitesi 500-1500 meq/100 g olarak tespit edilmiştir.

Son zamanlarda kromatografik, spekroskopik ve x-ray analizleri hümik asitlerde bulunan organik yapısal gruplar hakkında bilgilerimize çok şeyler katmaktadır. Ayrıca, katyon ve anyon değişim reaksiyonları geniş biçimde çalışılmıştır. Fakat kimya ve toprağın verimliliği arasındaki ilişkiyi kuran çalışmalar yeterli düzeyde değildir. Bu çalışmalara genellikle tamponlama, gerekli elementlerin şelatlanması ve aynı kaynaktan gelen organik maddenin hormon etkisi örnek verilebilir. Jenkinson ve Tinley farklı kaynaklardan elde edilen ligno-proteinlerin çok farklı kızıl ötesi tayfa sahip olduklarını göstermiştir. Makstmow ve Liwski hümik asitli gübrelerin hazırlanma metoduna göre bitki tepkilerinin farklı olduklarını bulmuşlardır. Ayrıca, ekstraksiyonun metodu ve kaynağının hümik asitlerin toprak verimliliğini etkilemede önemli olduğunu belirtmişlerdir. Leonardit kimyası üzerine yapılan son çalışmalar hümik asitin tuzlarının bileşimi olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hümik asitler kayaların ve minerallerin bozulmasında aktif görev yapmaktadırlar. Olayın karakteri hümik asitlerin bulundukları yerdeki doğasına ve minerallerin mukavemetine bağlıdır.
Hümik asitler doğal büyük bio-polielektrolitlerdir. Bünyelerinde önemli oranda polifenoller, polikarboksilik asitler, karboniller ve peroksitler gibi organik kimyanın önemli gruplarını barındırmaktadırlar. Hümik asitler gerekli besin maddelerinin bitkiye geçişini sağlamaktadırlar. P2O5 in hümik asitlerce elverişli hale getirilmesi hakkında birçok makale yazılmıştır. P2O5 içeriğinin fazlaca bulunduğu ortamlarda meydan gelen kloroz problemini hümik asitlerin demiri bitkinin alacağı forma getirmesi ile çözdüğünü DeKock 1955'te göstermiştir. İz elementlerin bitki tarafından ihtiyacının karşılanmasında hümik asitlerle şelat yapan bileşiklerin rolü büyüktür. Tüm gerekli metaller hümik asitlerle şelat yapabilmektedir. Toprakta bulunan potasyum, kalsiyum, mağnezyum, demir ve çinko ile reaksiyona giren hümik asitler organa-mineral köprüler üretmektedirler. Bu köprüler mikroorganizmalar için hayati destek veren toprağın mekanik parçacıklarını bağlamaktadırlar.
Şelatlama; Hümik asit-metal kompleksi bitki beslemede belirleyici bir durumdur. Kurşun, krom, kadmiyum ve benzer ağır metaller ile radyoaktif elementlerin önce bitkiye, sonra da hayvanlarla insanlara geçişi ciddi hastalıklara yol açtığı bilinmektedir. Ağır metaller ile çözünmez bileşikler yapan hümik asitler bunların hücreden içeri girmesini engelleyen setler oluşturmaktadır. İnorganik demir bileşikleri de toprakta çözünmezler, oldukça kararsızdırlar ve kalsiyumu yüksek (kireçli) topraklarda bitki tarafında alımı zordur. Humatlı bileşikler demiri şelatlı kompleksler içine dahil etmektedir. Toprak fosfatları demir ve alüminyum ile yaptıkları reaksiyonlarda bitki tarafından alınamaz duruma gelmektedirler. Fakat reaksiyon sonucu oluşan bileşik hümik asitler tarafından komplekslenmektedir.
Şelatlama maddeleri olan hümik asitler fosfat ile demir-alüminyum arasındaki bağları kırabilmektedirler. Sonuçta fosfat iyonu serbest kalmaktadır. Humatların toprağa ilavesi bu işlemin hızını yükseltmekte ve fosfatın bitkilerce alınmasını kolaylaştırmaktadır. Küçük miktardaki hümik asitler bile bitkiyi hassas hale getirmede, plasmanın geçirgenliğini arttırmada ve bitkilerce besin elementlerinin alımının hızlanmasında aktif hareket etmektedirler. İlieske hümik asit ve türevlerinin bitki zarının geçirgenliğini arttırdığını, bunun da bitkinin besin elementlerini almasını kolaylaştırdığını tespit etmiştir. Büyük orandaki hümik asitler ise elverişli demir kaynağıdırlar.

Pestisitler (tarım ilaçları) toprak hümik asitleri ile reaksiyona girmekte ve kompleks reaksiyonlar oluşturmaktadır. Bazı pestisitler hümik asitlerle hareketsiz hale gelmekte ve pratikte çevrede yok olmaktadır. Bu durumlarda hümik asitler organik maddece zayıf kumlu topraklarda fazla pestisitleri etkili bir biçimde bertaraf etmektedir. Hümik asitlerle pestisitler arasında bilinen kimyasal işlem adsorbsiyondur. Bu işlem pestisitin kimyasal yapısına bağlı bir hızda toprağa bırakılması ile izlenmektedir. Pestisitin yok olması kısmen toprağa bırakılma oranı ile belirlenecektir. Hümik asitler bu durumlarda topraktaki pestisit konsantrasyonu kontrol etmek için ve çevreye yapabileceği zehirleyeci etkisinden sakınmak için kullanılabilmektedir.
Başka bir konu ise tarımsal kökenli veya sentetik hümik asitlerin pestisitleri taşıması olayıdır. Pestisitlerin bazıları hümik asitlerle kompleks oluşturmaktadır. Leonardit kökenli humik asitlerde bu problem bulunmaz.

Toprak biyolojisi; Toprak mikrobiyolojisinde hümik asitlerin olumlu etkileri gözlemlenmiştir. Araştırmacılar bu etkiyi hümik asitlerin demirle yaptığı komplekse veya onların kolloidal doğasına veyahut da hümik asitlerin organik katalist gibi hareket etmesine yüklemişlerdir. Mikroflora popülasyonunun uyarılması hümik asitlerin karbon ve fosfat kaynağı olması ile alakalıdır. Hümik asitler bu populasyonun artması için gerekli siteleri sağlamaktadır. Bakteriler organik katalist olarak hareket eden enzimleri oluşturmaktadır.
Fiziksel yapıya etkisi; Humik asitler kilin gevşetilmesi, suyun toprağa nüfuz edişinin kolaylaştırılması, toprağın iyon değişim kapasitesinin arttırılması yoluyla toprak canlılarının uyarılması humik asitin başlıca fziksel etkileridir.
Killi toprakların kuruma sırasında sıkı bir yapı teşkil etmesi bitki besleme ve geliştirmede ciddi bir problemdir. Kil ve tuz yüzdesi fazla olan topraklarda bir kil parçacığının etrafındaki artı değerlikli yük, diğer parçacığın düz yüzeyindeki eksi değerlikli yükle birleşmektedir. Bu durum oldukça sıkı üç boyutlu bir yapı oluşturmaktadır. Hümik asitler her bir kil parçacığının etrafında film yaparak bunları birbirinden ayırmaktadır. Hümik asitler tuzları çözmekte ve onları kil parçacığının yüzeyinden uzaklaştırmaktadır. Sonuçta oluşan eksi değerlikli yük kil parçacıklarının birbirlerini itmelerine neden olmakta ve böylece toprak gevşemektedir. İkinci durumda hümik asitlerin bünyelerindeki karboksilik (-COOH) gruplar artı yüklü parçacıklar ile bağlanmaktadırlar. Bu artı yük iyonların (tuzların) çözünmelerini ve kil parçacığı üzerinden uzaklaşmasını sağlamaktadır.
Hümik asitler suyun topraktan buharlaşmasını yavaşlatmaktadır. Bu durum kilin hiç olmadığı veya kısmen az olduğu ve su tutma kapasitesi olmayan kumlu topraklar için önemlidir. Suyun dipolar molekül olması ve elektriksel olarak da nötr olmasından dolayı oksijen içeren molekülün sonu bir iyona gevşek olarak bağlanmaktadır. Su molekülünün eksi yüklü kısmı veya hidrojen bir miktar nötrleşmektedir. Sonuçta hidrojenin bulunduğu yerin artı çekim gücü artmaktadır. Diğer su molekülünün oksijen bulunan yeri (eksi yük) hidrojenle birleşmektedir. Bu durum su molekülünün çekim gücü bitene kadar sürmektedir.
Ayrıca hümik asitler iklim şartlarına göre toprağın rengini daha koyu renklere dönüştürme özelliğine sahiptir. Böylece toprağın ısı şartları da değişmiş olmaktadır. Hümik asitlerin kolloidal yapısı ve ana fonksiyonel grupların hidrofilleşmesinin yüksek seviyede oluşu onlara tutkal özelliğini vermektedir. Birçok araştırmacı, bundan dolayıdır ki, hümik asit uygulamalarından sonra toprağın su tutma özelliğinin geliştiğini ve kurak bölgelerde bunun etkili olduğu gözlemlemişlerdir.
Bitki yapısına etki; Hümik asitler ile “auxin” (hücrenin gerilip uzaması, bölünmesi gibi birçok değişik fonksiyonu düzenleyen çeşitli bitki hormonları) tipi reaksiyonların varlığı üzerine birçok makale yazılmıştır. Hümik asitlerin tohumun çimlenme kapasitesini arttırdığını ve bitkilerin vitamin içeriğini çoğalttığını bildirmişlerdir. Hümik asitlerin tohumun çimlenmesini etkilemesi bitkinin köklerini etkilemesine benzemektedir. Su ve besin maddelerini taşıyan hümik asitler tohumun gözeneği boyunca çekilmekte ve çimlenmenin başlaması için tohumu uyarmaktadır. Tohumdaki nakil için gerekli mekanizma, indolbütirik asitin mekanizmasına benzetilmektedir.
Hümik asitler tohumun yanında kök sistemini ve üst aksamı da uyarmaktadır. Kök gelişimindeki ilerleme bitkinin veriminin artmasındaki en önemli etkendir. Kristeva vejetasyonun erken safhalarında bitkiye geçen hümik asitlerin polifenol kaynağı olduğunu ve bunun da solu

Joseph Robinette Biden, Jr. (/ˈbaɪdən/ BAY-dən; d. 20 Kasım 1942), Amerika Birleşik Devletleri'nin 46. başkanı olarak görev yapmış Amerikalı siyasetçi ve eski avukattır. Demokrat Partinin üyesi olan Biden, 2009-2017 yılları arası ABD'nin 47. başkan yardımcılığı, 1973-2009 yılları arasında ise Delaware Senatörlüğü görevlerini üstlenmiştir.
Scranton, Pensilvanya'da doğup New Castle County, Delaware'de büyüyen Biden, 1968'de Syracuse Üniversitesinden hukuk diplomasını almadan önce Delaware Üniversitesinde okumuştu. 1970'te New Castle County Meclis Üyesi seçildi. 1972'de Delaware'den Senatoya seçildiğinde, Amerikan tarihinin en genç altıncı senatörü oldu. 1991'deki Körfez Savaşı'na politik düzlemde karşı çıktı, ancak Doğu Avrupa'daki ülkelerin NATO'ya yakınlaşmasını ve Yugoslav Savaşları'na yapılan askerî müdahaleyi destekledi. 2002'de Irak Savaşı'na onay veren kararı da destekledi, ancak 2007'de bölge üzerindeki Amerikan birliklerinin sayısının artırılması kararına karşı geldi. 1987-1995 arasında uyuşturucu, artan suç ve sivil özgürlük problemleriyle ilgilenen Senato Yargı Komitesinin başkanlığını yaptı; Şiddetli Suç Kontrolü ve Yasa Uygulama Yasası ile Kadına Yönelik Şiddet Yasasını yürürlüğe geçirme çabasında önemli bir isim oldu. Yüksek Mahkeme'de, Robert Bork ve Clarence Thomas'ın tartışmalı duruşması gibi toplam altı çekişmeli duruşmayı denetledi.
Demokratik Parti'nin Başkan ve Başkan Yardımcısı adayları Biden ve Kamala Harris, 2020 başkanlık seçimlerinde görevdeki Başkan Donald Trump ve başkan yardımcısı Mike Pence'i yenerek Başkan ve Başkan Yardımcısı seçildiler. Biden, seçilen en yaşlı başkan, Harris, ilk kadın başkan yardımcısı oldu. Yemin töreni olan 20 Ocak 2021'den sonra Biden'ın emirleri COVID-19 pandemisini ele aldı ve Senato ve Temsilciler Meclisi tarafından onaylanan 1,9 trilyon dolarlık COVID-19 destek paketini imzaladı. İlk görev günün'de Paris Anlaşması'na yeniden katıldı. Ve Nisan 2021'de Biden, tüm ABD birliklerinin Eylül 2021'e kadar Afganistan'dan çekileceğini duyurdu.
Toplam altı defa Senatoya seçilen Biden, 2008 başkanlık seçimlerini kazanan Barack Obama'nın başkan yardımcısı olarak görev yapmak üzere Senatodan "kıdemli senatör" olarak istifa etti. Başkan yardımcılığı görevinde Biden, Büyük Durgunluğa karşı koymak için 2009'da altyapı harcamalarını denetledi. Kongre'deki Cumhuriyetçilerle yaptığı müzakereler, bir vergilendirme çıkmazını çözen 2010 Vergi Yardımı Yasası, borç tavanı krizini çözen 2011 Bütçe Kontrol Yasası ve yaklaşmakta olan finansal uçurumu ele alan 2012 Amerikan Vergi Mükellefi Yardım Yasası gibi birçok çözüm odaklı yasanın geçmesine yardımcı oldu. Birleşik Devletler–Rusya Yeni Başlangıç antlaşmasını kabul etme çabasında önemli bir isim oldu. Libya'ya yapılacak olan askerî müdahaleyi destekledi ve 2011'de Irak'taki Amerikan birliklerinin geri çekilmesiyle yeni Irak politikasının hazırlanması için çaba gösterdi. Ocak 2017'de ise Obama tarafından Biden'e Başkanlık Özgürlük Madalyası verildi. 20 Ocak 2025 tarihinde, 4 yıllık görevini Donald Trump'a devretti.

Joseph Robinette Biden Jr., 20 Kasım 1942'de Catherine Eugenia “Jean” Biden (née Finnegan; 1917-2010) ve Joseph Robinette Biden Sr. (1915-2002) çiftinin oğlu olarak Scranton, Pensilvanya'daki St. Mary's Hastanesinde dünyaya geldi. Bir kız ve iki erkek kardeşe sahip olan Biden, ailenin en büyük çocuğuydu. Annesi Jean, İrlanda kökenli bir Katolikti ve kökleri Louth Kontluğu ve Londonderry Kontluğu'na kadar uzanıyordu. Babası Joseph Biden Sr.'nin ebeveynleri Mary Elizabeth (née Robinette) ve Joseph H. Biden idi; Joseph H., Baltimore, Maryland doğumlu bir petrol işletmecisiydi ve İngiliz, Fransız ve İrlandalı köklere sahipti.
Babası başlangıçta zengin bir işletmeciydi fakat Biden'in bebek olduğu dönemlerde ailecek finansal problem çektiler. Birkaç yıl boyunca Biden, anne tarafından büyük ebeveynleri ile birlikte yaşadı. 1950'lerde Scranton şehri, ekonomik olarak negatif büyüme yaşadı, bu nedenle Biden'in babası istikrarlı bir iş bulamadı. 1953'ten sonra aile, Claymont, Delaware'de bir apartman dairesi kiraladı ve birkaç yıl orada yaşadılar. Sonra Wilmington, Delaware'de başka bir eve taşındılar. Daha sonra Joe Biden Sr., başarılı olacağı bir ikinci el araba satıcılığı işine başladı ve aile, orta sınıf bir yaşam tarzı sürdürerek devam etti.
Claymont'taki Archmere Akademisinin futbol takımında oynayan Biden, oyun kurucu özelliğiyle göze çaptı; ayrıca orada beyzbol da oynadı. Yoksul fakat doğal bir liderdi ve ilk ve son sınıfta başkandı. 1961'de ise mezun oldu. Newark'taki Delaware Üniversitesinde de kısa bir süre Amerikan futbolu oynamaya devam etti. 1965'te tarih ve politika bilimi alanlarında çift anadal, dilbilimi alanında ise yandal lisansı derecesini aldı. Ortalaması C idi ve 688 öğrencili okulunun 506'ncısı oldu. Yirmili yaşlarından itibaren gittikçe büyüyen bir kekemeliğe sahip olan Biden, aynanın önünde şiir okuyarak bunu azalttığını, ancak 2020 Demokrat Parti başkanlık tartışmalarındaki performansını etkilediği söyledi. Ayrıca Biden, "ailemde yeterince alkolik var" diyerek alkol kullanmadığını da birçok kez dile getirdi. 1969'da Biden, önce bir kamu avukatı olarak sonra da onu Demokratik Forum'a atayan yerel olarak aktif bir Demokrat'ın başkanlık ettiği bir firmada, partiyi yeniden biçimlendirmeye ve canlandırmaya çalışan bir grupta hukuk uyguladı; Biden daha sonra Demokrat olarak yeniden kaydoldu. O ve başka bir avukat da bir hukuk bürosu kurdu. Ancak şirketler hukuku ona itiraz etmedi ve ceza hukuku iyi ödeme yapmadı. Gelirini mülkleri yöneterek tamamladı.

1968'de Syracuse Üniversitesinin Hukuk Fakültesinden, 85 öğrencili bölümün 76'ncısı olarak hukuk derecesi aldı. 1969'da Delaware barosuna kabul edildi. Okuldayken öğrenci taslak ertelemelerini aldı ve sahip olduğu astım hastalığı nedeniyle vermek istediği askerlik hizmetine "şu an için uygun değil" denilerek kabul edilmedi.
1968'de Biden, yerel Cumhuriyetçi William Prickett'in başkanlık ettiği bir Wilmington hukuk bürosunda katiplik yaptı ve daha sonra ise Biden, "kendimi bir Cumhuriyetçi olarak düşündüm" dedi. Görevdeki Demokrat Delaware valisi Charles L. Terry'nin muhafazakâr, ırkçı politikasından hoşlanmadı ve 1968'de Terry'yi mağlup eden daha liberal bir Cumhuriyetçi Russell W. Peterson'u destekledi. Zamanla Biden, yerel Cumhuriyetçiler tarafından topluluğa alındı, ancak Cumhuriyetçi başkan adayı Richard Nixon'u pek sevmediğinden ileriki zamanlarda bağımsız olmayı tercih etti.
1969'ya gelindiğinde ise Biden, önce kamuda, sonra ise onu Demokratik Forum'a alacak aktif bir Demokratın başkanlık ettiği, partiyi yeniden biçimlendirmeye ve canlandırmaya çalışan bir grup içinde avukatlık yaptı. Daha sonra başka bir avukatla birleşip bir hukuk bürosu kurdular. Ancak şirketler hukuku hiç şikâyet vermedi ve ceza hukuku iyi para getirmedi. Gelirlerini mülkleri yöneterek sağladı. Aynı yılın ilerleyen zamanlarında Biden, çoğunlukla Cumhuriyetçilerin yaşadığı New Castle County, Delaware banliyölerinde toplu konutlara destek içeren liberal bir ilçe meclisi koltuğuna seçildi. Yasa hâlâ uygulanırken, 1972'ye kadar konseyde görev yaptı. Wilmington'un şehir planını bozabilecek otoyol projelerine de karşı çıktı.

Delaware'den çıkan bir ABD Senatörü olmak isteyen Biden, görevdeki Cumhuriyetçi rakibi J. Caleb Boggs'u 1972'deki seçimlerde mağlup etti. Boggs'a karşı meydan okuma ruhuna sahip tek Demokrat Joe Biden idi; kaliteli bir kampanya yapmak için neredeyse hiç parası yoktu. Delaware'nin küçük boyutu ve küçük nüfusu sayesinde seçmenlerle yüz yüze görüştü ve kampanya broşürlerini elden dağıttı. Aynı zamanda AFL-CIO'dan Demokrat anketör Patrick Caddell'den de biraz yardım aldı. Daha çok halkın memnuniyetsizliğine odaklanmış Biden'ın temel kampanya konuları 'Vietnam'dan çekilme', 'çevre', 'sivil haklar', 'toplu taşıma', 'adil vergilendirme' ve 'sağlık hizmetleri' idi. Seçimlerden birkaç ay önce Biden, Boggs'u neredeyse 30/100 puan geride bıraktı; seçim sonuçlarında, Biden'ın seçmenlerin duygularıyla bağlantı kurma becerisi işe yaradı ve oyların %50,5'ini kazandı.

Biden 5 Ocak 1973'te, eşinin ve çocuklarının geçirdiği trafik kazası nedeniyle Wilmington Tıp Merkezi'ndeydi ve Senato sekreteri Francis R. Valeo tarafından orada yemin ettirildi; artık 30 yaşında, ABD tarihindeki en genç altıncı senatör olmuştu.

Senatodaki ilk yıllarında Biden, tüketicinin ve çevrenin korunması gibi konulara odaklandı. Time dergisinin 1974 sayılı Geleceğin 200 Yüzü dergisinde ismi geçenlerden biri oldu. Aynı yıl yaptığı bir röportajda, sivil haklar ve özgürlükler, yaşlı vatandaşların endişeleri ve sağlık hizmetleri konusunda liberal olduğunu, ancak kürtaj ve askerlik hizmeti gibi diğer konularda muhafazakâr olduğunu belirtti.
1981'de Biden, Senato Yargı Komitesinin en üst düzey azınlık üyesi oldu. 1984'te Kapsamlı Suç Kontrol Yasası'nın geçişini başarılı bir şekilde sağlamak için kat müdürü oldu; ancak zamanla, yasa içindeki 'suçla mücadele' hükümleri tartışma yarattı ve 2019'da Biden, tasarıyı geçirmedeki rolünü "büyük bir hata" olarak nitelendirdi. Bu, o zamana kadarki en önemli yasama başarısıydı ve sevenleri, yasanın içinde bulunan bazı kötü hükûmleri değiştirdiği için Biden'ı övdü. Aynı yıl Demokratlar için yaptığı hem azarlayan hem de cesaretlendiren konuşmalarıyla da dikkat çekti. 1993'te Biden, eşcinselliğin askerî yaşamla bağdaşmaz kabul eden ve böylece eşcinsellerin orduda görev yapmasını yasaklayan bir hükme evet oyu verdi. 1996'da ise federal hükûmetin eşcinsel evlilikleri tanımasını yasaklayan Evliliği Savunma Yasası'na da evet oyu verdi; böylece bu tür evliliklerdeki bireylerin federal yasalar altında eşit korumaya sahip olması yasaklandı (eyaletlerin de aynısını yapmasına izin verdi). 2015'te, eşcinsel evliliklerini yasallaştırmak için Kongreye sunulan Obergefell v. Hodges yasasının, anayasaya aykırı olduğunu kabul etti.

Biden, Senatoda geçirdiği ilk on yıl boyunca silahlanma kontrolü üzerinde durdu. 1979'da Sovyet başbakanı Leonid Brejnev ve Başkan Jimmy Carter'in imzaladığı SALT II A

Hermafrodit, erdişi veya hünsâ; hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlılara verilen addır.

Kelime olarak hermafrodit, Yunan mitolojisindeki haberleşme tanrısı Hermes ile güzellik tanrıçası olan Aphrodite'nin  çocuğu olan Hermaphroditos'un adından gelmektedir.  Bu adlandırma aynı vücutta hem erkek hem dişi bireyin birleşmesiyle ilgili bir mite dayanır.
Bu mitin çeşitli yorumları vardır. Bir yoruma göre Aphrodite ile Hermes'in bir oğulları olur. Adını Hermaphroditos koyarlar. Hermafroditos o kadar güzeldir ki bir su perisi Salmakis' in dikkatini çekmiştir. Sürekli ona yakınlaşmak için uğraşır ama Hermafroditos'un nazı ile karşılaşır. Bir türlü yüz bulamayan Salmakis, Hermafroditos gölde yüzerken birdenbire karşısına çıkar ve sıkı bir şekilde ona sarılır. Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Sonunda dileği kabul olur ve ikisi de aynı vücutta can bulurlar. Böylece ortaya çift cinsiyetli bir insan çıkar.

Diodorus, Bibliotheke historike kitap IV 4.6.5
Ovidius, Metamorfozlar kitap IV 285-388

Jean-Baptiste Lamarck (asıl adı Jean Baptiste Pierre Antoine de Monet, Chevalier de Lamarck) (1 Ağustos 1744 - 18 Aralık 1829), Fransız doğa bilimci, biyolog, akademisyen ve askerdir. Evrim konusunda yaptığı kapsamlı çalışmalarla bilinir.
Lamarck, 1760 yılında babasının ölümünden sonra, Fransız ordusuna katıldı ve Yedi Yıl Savaşları'nda Prusya'ya karşı Fransız ordusunda yer aldı. Savaşa katıldığının ilk yıllarında, başlarındaki üst rütbeli olanların tamamının öldüğü ve bölüktekilerin güvenini kazanmış 17 yaşındaki bir asker olarak bölüğün kumandasını ele aldığı aktarılır. Bu başarısı ve cesareti onu, çatışma sonrasında bölük liderliğine yükseltmiştir. 1766'da yaralanması sebebiyle ordudan emekli olarak tıp okumaya başlar. Abisinin onu bu meslekten caydırması sebebiyle botaniğe olan ilgisine daha fazla zaman ayırır. Kısa sürede meşhur Fransız botanikçi Bernard de Jussieu'nun yanında çalışmaya başlar. 1778'de üç ciltlik, botanik araştırmalarını ihtiva eden ve Fransa'da yetişen bitkileri sınıflandırdığı "Flore françoise" eserini yayınlar ve bu sayede 1779'da Fransız Bilimler Akademisi'ne alınır. 8 Ağustos 1778'de Marie Anne Rosalie Delaporte ile evlenir ve 1781'de 'Kraliyet Botanikçisi' unvanı alır ve ülkenin botanik bahçeleri ve müzelerini dolaşmaya başlar. 1790 yılında, Fransız Devrimi doruğunu yaşarken kraliyet ile bağını kesmek amacıyla adını değiştirir ve Doğal Tarih Müzesi'nin küratörü ve bir omurgasız canlılar profesörü olarak çalışmalarını sürdürür. 1798 yılında Ay'ın Dünya'nın iklimi üzerindeki etkileriyle ilgili bir makale yayınlar. 1801 yılında omurgasızları evrimsel olarak sınıflandırdığı "Système des animaux sans vertèbres" çalışmasını yayınlar. 1802'de yayınladığı Hidrojeoloji adındaki bir çalışmasında, "biyoloji" terimini ilk defa modern anlamda kullanır.
Bitki ve hayvan örneklerinin bilgili uzmanlarının kontrolünde sınıflandırılmasını ileri süren modern müze kolleksiyonculuğu kavramını ilk ortaya atanlardandı. Omurgasızların sistematiği ile ilgilenerek temel organların fonksiyonlarını ve yapısını incelemiş, çeşitli solucanlar ve yumuşakçalar arasındaki yüzeysel benzerliklerin altındaki farkları göstermiştir.
Lamarckizm teorisinde çevrenin, bitkilerin değişmesindeki önemi anlatılır.

1778 yılında ilk eserinin yayınlanması ile ilmi hayatı başlayan Lamarck, 1783'ten îtibâren Botanik Ansiklopedisi adlı eserini yayınladı.
1809'da neşrettiği Filozofî Zoolojik ismindeki kitabında “canlıların bir asıldan türeyebileceğini” yazdı.

Lamarck'ın sisteminde ‘Evrim Teorisi’, ‘Tanrı’nın hikmeti’ ile özdeşleştirilmişti. Burada, türlerin yok olmasının Tanrı'nın hikmetine aykırı görülmesinin sebeplerinin ne olduğu sorulabilir. Birinci sebebin, canlıların varlığının sadece insanlara hizmet olduğu şeklindeki inanış olduğu söylenebilir; yok olan türlerin insanlara bir yararı olamayacağına göre, bu türlerin varlığı Tanrı'nın hikmetine aykırı bulunuyordu. Her şeyin insan için yaratılmış olduğuna dair inanç, Tanrısal hikmet adına yanlış anlayışların oluşmasına yol açmıştır. Astronomideki Aristoteles-Batlamyus sistemi ile biyolojideki Linnaeus'un sistemleri, bu yanlış önkabulden dolayı yanlış sonuçlara varan sistemlerin en önemlileridirler. Evrensel oluşumları sırf ‘insana hizmet gayesi’ ile sınırlamak Tanrısal hikmeti sınırlamak değil midir? Ikinci sebep, Aristoteles'ten beri gelen ‘varlık skalası’ fikri idi. Eğer bazı türler yok olmuşsa ‘varlık merdivenleri’nde eksiklikler olacağı ve bunun Tanrı’nın mükemmel yaratışı ile uyuşmayacağı düşünülüyordu. Hatırlanacağı gibi, ‘varlık skalası’ anlayışında, her tür başka iki türün arasında yer alır, türler arası uçurumlar yoktur ve türler hiyerarşik bir sıralanmayla ‘varlık merdivenleri’nde belirli bir yere sahiptirler. Bu anlayışta eğer bu zincirin tek bir halkası olan bir tür bile çıkarılırsa sistem bozulacaktır. Bu yüzden hiçbir tür yok olamaz. Böylesi zihinsel bir kurgu, Tanrısal hikmetle özdeşleştirilmiş ve doğadaki varlıksal (ontolojik) yapı ile karıştırılmıştır. Bazı türlerin yok olduğunun anlaşılmasıyla, bu sanal kurgunun sadece filozofların zihinlerinden çıkan bir hayal olduğu ortaya çıkmıştır. Sonradan birçoklarının fark edeceği gibi Tanrısal hikmet ile türlerin yok olması arasında bir zıtlık bulmak suni bir sorundur. Tanrı’nın yaratışındaki hikmetleri, insana hizmet veya insanın gözlemiyle sınırlamaktan doğan hatalar yanlış yargılara yol açmıştır. Lamarck bu suni soruna çare bulduğunu düşünüyordu.
Georges Cuvier, anatomi ve fosilbiliminde kendi döneminin en yetkin isimlerinden biriydi ve Lamarck’ı, ‘varlık merdivenleri’nde ilerleme (evrim) olduğunu söyleyen fikirlerinden dolayı eleştirdi. Canlılar dünyasında ‘hiyerarşik bir skala’ olmadığını, canlılar dünyasının en aşağıdan en yukarıya dizilmeye uygun olmayacak kadar çok çeşitli olduğunu söyledi. Cuvier'nin çağdaşları, onun, Lamarck'ın Evrim Teorisi'ni geçersiz kıldığını düşündüler. Lamarck'ın, yeryüzünün, ufak ve yavaş değişimleri adım adım geçirdiğini düşünmesine karşılık; Cuvier, yeryüzünün, büyük değişimler (katastrofik) geçirdiğini savundu ve türlerin yok olması ile yeni yaratılışları bu değişimlere (Nuh Tufanı gibi) bağladı. Mısır’daki mumyalanmış hayvanlarla günümüz hayvanlarının aynı olmasını, türlerin sabitliğine ve evrimleşmenin, türlerin yok olmasını önleyecek bir mekanizma olamayacağına karşı delil olarak kullandı.

Lamarck, canlılara içkin olan ve onları kompleksliğe götüren bir eğilim olduğunu ve bunun, Yaratıcı’nın canlılara bahşettiği bir unsur olduğunu söyledi. Görüldüğü gibi, sistematik bir şekilde Evrim Teorisi’ni ilk ortaya koyan kişi olarak gösterilen Lamarck, Tanrı’nın varlığını da kabul eden bir evrim görüşü savunmuştur. Bu da Evrim Teorisi’nin mutlak olarak ateist bir görüş olduğu iddiasının yanlışlığını gösteren önemli bir durumdur. Lamarck’a göre, en basit canlılar ‘kendiliğinden oluş’ yoluyla oluşuyordu ve daha sonra en kompleks canlılar baştaki bu ‘kendiliğinden türeyen’ canlılardan evrimleşiyordu. Insan en yüksek mükemmelliği temsil ettiği için, canlılar insana yaklaştıkları ölçüde mükemmeldi. İnsan evrimin en son ürünüydü ve maymunumsu canlılardan evrimleşmişti. Böylelikle Lamarck, Charles Darwin’den önce maymunumsu canlılardan insanın evrimleştiğini açıkça söyledi. Descartes ve Buffon gibi Fransız düşüncesinde etkin olan ve insanla hayvanlar arasına geniş bir uçurum koyan düşünürlere karşı Lamarck, insanla hayvanları evrimsel bir şemada birleştirdi.
Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin günümüzde algılanan şekliyle Evrim Teorisi’nden önemli farklarından biri, onun bütün türler için ‘ortak bir ata’yı savunmamış olmasıdır. Buffon ‘kökensel türler’in, diğer türler için ‘ortak bir ata’ olduğunu savunmuş, fakat evrim fikrini reddettiği için tüm türler için ‘ortak bir ata’yı reddetmiştir. Lamarck ise kendiliğinden türeyen birçok basit canlı formundan kompleks canlıların ‘farklı evrimsel çizgiler’de oluşumunu öngördüğü için ‘ortak bir ata’ fikrine tamamen yabancıydı.
Lamarck, çevredeki yavaş değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlıların hareketlerinin bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi: Kullanılan organlar sinirsel sıvıdan daha çok faydalanıp gelişiyor, buna karşın kullanılmayan organlar köreliyordu. Bilinen en ünlü örneğe göre zürafaların boyunları yüksek dallardaki yaprakları yiyebilmek için uğraşmaları sonucunda uzamıştır ve bu özellik sonraki nesillere aktarılıp türün özelliği olmuştur. Lamarck'ın bu yaklaşımı türlerin oluşumunu doğal seleksiyon temelinde açıklayan Darwin'inkinden farklıdır. Örneğin Darwinci tarzda uzun boyunlu zürafaları açıklamaya kalkan biri; önce kısa boyunlu zürafaların olduğunu, bazı uzun boyunlu varyasyonlar (çeşitliliğin içinde bir tip) oluşuverdiğini ve bu uzun boyunlu zürafaların daha iyi beslenebilmelerinden dolayı, yani daha avantajlı olmalarından dolayı yaşadıkları, kısa boyunlu olanların ise doğal seleksiyon sonucunda yok olduklarını söyler. Lamarck'ın anlatımında çevresel değişiklikler öncedir, bunlar canlıdaki değişime sebep olur. Darwin'de ise rastgele varyasyonlar önce vardır, doğanın düzenleyici etkisi olan doğal seleksiyon sonra devreye girer.
Mendel’in ve Weismann’ın çalışmaları, Lamarck’ın Evrim Teorisi’nin kalbi olan ‘sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması’ fikrinin yanlışlığını gösterdi. Weismann ünlü deneyinde, farelerin kuyruklarını kesti ve birçok nesilde devam ettirdiği bu uygulamanın farelerde hiçbir değişikliğe sebep olmadığını gösterdi. Lamarckçılar'ın sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabildiğini göstermek için yaptıkları tüm deneyler sonuç vermedi. Genetik biliminin ve embriyolojinin bilinen tüm çalışmaları çevresel faktörlerin, üreme hücrelerindeki genetik koda etki etmeyeceğini ve embriyonun (yeni canlının), bu genetik koda göre gelişeceğini göstermiştir. Binlerce yıldır sünnet olan Yahudilerin çocuklarının sünnetsiz doğması ve eskiden beri ayaklarını özel ayakkabılarla sıkan Çinli kadınların çocuklarının dört burunlu hermotopoglitler olması kalıtım modelini yanlışlamaktadır. Darwin'de sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini düşünüyordu; ama bu mekanizma, onun teorisinde, Lamarck'ta olduğu kadar önemli değildi. Yeni-Darwinizm’in ise -günümüzde Evrim Teorisi ve Darwinizm ile anlaşılan odur- en önemli özelliği, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmadığı bir evrim modelini savunmasıdır.
Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra ‘Türlerin Kökeni’ adlı eserini (1859) yazdıktan sonra Lamarckçılık, yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki ilerlemeler Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon fikrini rastgele, kör bir mekanizmaymış gibi savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu daha ümitvar bir yaklaşımdı: Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi.
Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destek

Vücut bölgeleri, canlıların çeşitli kısımlarına verilen adlardır.

Dorsal: bir canlı vücudunun sırt tarafı.
Ventral: karın tarafı.
Anterior: ön tarafı.
Posterior: arka tarafı.
Mediyan çizgi: vücudun burun ucundan ve kuyruk kısmından geçen eksen.
Lateral: yan tarafı.
Bazal: bir organın vücuda bağlandığı kısım.
Distal: uç kısmı. Dört ayak üstündeki hayvanlarda ekstremitelerin yere yakın kısmını tarif eder.
Apikal: yüzeye bakan uç kısmı.
Apeks: tepe kısmı.
Proksimal: kaideye yakın kısmı. Dört ayak üstündeki hayvanlarda ekstremitelerin gövdeye yakın kısmını tarif eder.
Diskoidal: ortadaki alan.
Vertikal: düşey doğrultu ve düzlemler.
Horizontal: yatay düzlem ve doğrultular.
Kranial: kafaya yakın
Kaudal: kuyruğa yakın

Boyuna (Sagital) kesit: Mediyan (orta) ve vertikal (düşey) doğrultudan geçer.
Yatay (Frontal) kesit: Sagital kesite dik ve yere paralel geçer.
Enine (Transvers) kesit: Frontal ve sagital kesite dik geçen ve vücudu ortadan ikiye bölen bir kesittir.

Vücut simetrileri

Sülükler ya da (Lat. Hirudinea), halkalı solucanlar şubesine ait bir alt sınıftır.
Sülüklerin tatlı su, kara ve deniz formları vardır. Oligochaeta, şubesiyle yakın akrabalardır ve klitellum yapısını bulundururlar. Toprak solucanları gibi hermafroditlerdir. Bütün sülükler etçildir. Solucanlar, sümüklüböcekler, böcek larvaları, küçük kabuklular ile beslenebilirler ya da ikiyaşamlılar, sürüngenler, balıklar ya da bazı memelilerde kan emen parazit olarak bulunabilirler. Sülüklerin bilinen en büyük avcıları, balıklar, sucul böcekler, karidesler ve diğer sülük türleridir.

Tıbbi sülük Hirudo medicinalis, Avrupa'da doğal olarak bulunan ve yüzyıllardır kan emmesiyle bilinen, tıbbi amaçla kullanılan sülüktür. Bu sülüğün salgıladığı antikoagulan madde yapıştırıldığı kısımda kan pıhtılaşmasını engeller ve bu sebeple parmağı kopan kişilerde olduğu gibi, yeniden dikilen organlarda geçici süreyle kan akışının devamını sağlamak amacıyla kullanılırlar.

Sülükler, sölom (vücut boşluğu) sıvı dolu bir alanlı silindirik tipik annelidlerden çok farklı olarak, morfolojik olarak birbirlerine dikkate değer benzerlik gösterirler. Sülüklerde, sölom dört ince uzunlamasına kanala indirgenir ve vücudun içi çeşitli organlar arasında katı bir dermis ile doludur. Genellikle, vücut sırt ve karın (İngilizce: Dorsal and ventral) olarak düzleşir ve her iki uçta da incelir. Vücut duvarındaki uzunlamasına ve dairesel kaslar, çapraz kaslarla desteklenir ve sülüklere çok çeşitli vücut şekilleri benimseme ve büyük esneklik gösterme yeteneği verir. Çoğu sülüğün hem ön (ön) hem de arka (arka) uçlarda bir emicisi vardır ancak bazı ilkel sülüklerin arka tarafında tek bir emici vardır.

Diğer annelidler gibi, sülük de parçalı bir hayvandır ancak diğer annelidlerin aksine, bölme dış halka işaretleriyle (halkalar) maskelenir.
Halka sayısı hem vücudun farklı bölgelerine hem de türlere göre değişir. Bir türde vücut yüzeyi 102 annuliye bölünmüştür, ancak vücut tüm sülük türleri arasında sabit bir sayı olan 33 parçadan oluşur. Bu bölmelerden ilk beşi baş olarak adlandırılır ve ön beyin, sırtta birkaç ocelli (göz noktaları) ve karından emiciyi içerir. Aşağıdaki 21 orta vücut parçasının her biri bir sinir gangliyon içerir ve aralarında iki üreme organı, tek bir dişi gonopor ve dokuz çift testis bulunur. Son yedi bölüm arka beyni içerir ve hayvanın kuyruk emicisini oluşturmak için birleştirilmiştir.

Biyolojik taksonomide sınıf (Latince: classis), hem taksonomik seviye hem de o seviyedeki bir taksonomik birimdir (yani bir takson).
Carl von Linné'nin 1735 yılında 11 sayfadan oluşan Systema Naturae isimli eserinde yaptığı taksonomik kategorilerdendir. Linné canlıları 5 taksonomik kategori içine yerleştirmiştir. Bunlar:

Sınıf (Classis)
Takım (Ordo)
Cins (Genus)
Tür (Species)
Varyete (Varietas)
Daha sonraları Linné, bitki ve hayvanların isimlendirilmesi için ikili adlandırma (binomial nomenklatür) yani, 2 sözcükten oluşan (Cins adı+Epitet adı=TÜR adı) bir sistem geliştirdi. Bu sistem hâlen geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde taksonomik kategoriler ve canlı gruplarına göre isimlendirmede kullanılan son ekler şöyledir:

Âlem (Regnum)
Altâlem (Subregnum)
Bölüm (Diviso-Phylum) (-phyta)
Altbölüm (Subdivisio-Subphylum)
Sınıf (Classis) (-opsida)
Altsınıf (Subclassis)
Takım (Ordo) (-ales)
Alttakım (Subordo)
Aile (Familia) (-aceae)
Altaile (Subfamilia)
Oymak (Tribus) (-eae)
Altoymak (Subtribus)
Cins (Genus)
Altcins (Subgenus)
Seksiyon (Sectio)
Altseksiyon (Subsectio)
Seri (Serie)
Altseri (Subserie)
Tür (Species)
Alttür (Subspecies)
Varyete (Varietas)
Altvariyete (Subvarietas)
Ira (Forma)
Altıra (Subforma)
Sistematik de, hiyerarşik olarak benzer bireyler türü (Species), benzer türler cinsi (Genus), benzer cinsler familyayı (Familia), benzer familyalar takımı (Ordo), benzer takımlar sınıfı (Classis), benzer sınıflar şube(bölüm)leri (Divisio-Phylum) meydana getirir. Tüm bu taksonlar, filogenetik akrabalıklarına göre dizilir. Bu şekilde doğal sınıflandırmada benzer taksonlar, bir üstteki kategorinin (taksonun) kapsamına sokulur. Geri doğru gittikçe taksonlar büyür ve kapsamları genişler.

Vücut boşluğu en geniş tanımıyla çok hücreli canlıların sahip olduğu, sıvıyla dolu boşluklardır. Hayvanlarda kemikler tarafından çevrelenmiş vücut bölümleri vücut boşluklarıdır. Ancak terim, genelde hayvanların dışını kaplayan epidermisle karın boşluğunun iç organları oluşturan dış kısmının arasında kalan boşluğu ifade etmektedir. Sadece vücut boşluğu terimi genel olarak insanda mevcut olan vücut boşlukları arasından diğerlerinden çok daha büyük olan ön vücut boşluğunu karşılamaktadır.

Sölom, mezodermden türemiş epitelyum kaplı boşluktur. Sölomda oluşan organlar vücut duvarından bağımsız olarak serbestçe büyür, gelişir ve hareket eder. İçindeki sıvı, organlar için yastık görevi görür ve onları şoklara karşı korur.
Eklem bacaklılar ve yumuşakçalar indirgenmiş söloma sahiptir, bu sölom gerçek sölomdur. Bunun yanında bu canlıların asıl vücut boşluğu açık dolaşım sistemini içeren hemosöldür.
Memeli embriyosu iki tane sölom boşluğuna sahiptir: embriyoiçi sölom ve embriyodışı sölom (koryon boşluğu).

Yenilenme (yenilenim) veya rejenerasyon, bazı doku ve hücrelerinin yenilenmesi ya da verilen kayıpların tekrar yerine konmasına verilen addır.

Fizyolojik yenilenme, normal yaşantıda bazı vücut doku ve hücrelerinin sürekli olarak yaptığı yenilemedir. Örneğin, epitel tabakası ve kan hücrelerinde, eklem bacaklılarda üst derininin atılması, kuşlarda tüy, memelilerde kıl, geyiklerde boynuz değişimi, vs.
Onarımsal yenilenme, vejetatif üreme sırasında ya da yaralanmalarda vücudun eksik kısımlarının tamamlanmasıdır. Örneğin bazı eklem bacaklılar, balıklar, amfibiler de genellikle genç dönemlerde yitirilen üyeler yenilenebilir. Bunun en bilinen örneği, kertenkelelerin kuyruklarını yenilemesidir. Çoğu omurgasız hayvan, vücudunun tamamını yenileyebilir. Örneğin denizyıldızı orta diskten parça alınması koşuluyla, kopan bir kol tüm vücudunu tamamlayabilir. Halkalı solucanlar, ortadan bölündüklerinde arka kısım ön tarafı, ön kısımsa arka tarafını tamamlayabilir. En bilindik rejenerasyon örneklerinden Planaria ise 1/100'ünü yenileyebilir. Yenilenme yeteneği hayvanın yaşı, organizasyon derecesi geliştikçe azalır. Gelişmiş çok hücrelilerde yenilenme genellikle olmaz, dokuların bazılarında (beyin, retina) hiç görülmezken bazı dokularda görülür.

Döllenme
Embriyonik gelişim
Çokhücrelilerde özel gelişimler

İlkin ağızlılar ya da birincil ağızlılar (Protostomia), Bilateria grubundan hayvanların ayrıldığı iki alt gruptan biri.
İlkin ağızlılarda embriyonik gelişim sırasında blastopor (= ilkin ağız) bütün yaşam boyunca ağız olarak kalırken, diğer grup olan ikincil ağızlılarda (Deuterostomia) anüse dönüşür; ağız başka yerde oluşur.
İlkin ağızlılarda anüs, ağzın tam karşısında, arka bölgedeki ektodermin çökmesiyle gelişir. Yumurtaları spiral bölünme yapar ve mozaik gelişim görülür. Embriyo blastomerlerinin hangi dokuyu ya da organı oluşturacağı, gelişimin erken evrelerinde belirlenir. Bu yüzden blastomerler ayrıldığında, tam bir birey olarak gelişemez. Larvaları trocophor tipindedir. Sölom boşluklarının özelliğine göre, sölomsuzlar, yalancı sölomlular ve gerçek sölomlular olmak üzere 3 gruba ayrılır.

Acoelomata (Sölomsuzlar) : Sölom boşluğu yoktur.
Platyhelminthes - Yassısolucanlar
Mesozoa -
Gnathostomulida - Çeneli solucanlar
Nemertea - Hortumlusolucanlar
Pseudocoelomata (Yalancı sölomlular) : Gerçek anlamda bir sölom boşluğu yoktur. Embriyonik gelişim sırasındaki blastosölün devamı şeklinde bir vücut boşluğu görülür.
Gastrotricha - Karnı kıllı solucanlar
Nematoda - Yuvarlak solucanlar
Nematomorpha - Kılımsısolucanlar
Rotifera - Tekerlekli hayvanlar
Acanthocephala - Başı dikenli solucanlar
Kinorhyncha - Derisi dikenli solucanlar
Loricifera - Zırhlı solucanlar
Priapulida - Yırtıcı deniz solucanları
Entoprocta - Kadehimsi solucanlar
Eucoelomata (Gerçek sölomlular) : Gerçek anlamda bir sölom boşluğu vardır. Sölom, periton adı verilen mezoderm yapıdaki zar ile astarlanmış olan ikinci vücut boşluğudur ve embriyonik gelişim sırasında oluşum şekline göre şizosöl veya enterosöl tipte olabilir.
Sipuncula - Fıstığımsı solucanlar
Mollusca - Yumuşakçalar
Echiura - Kaşığımsı solucanlar
Annelida - Halkalı solucanlar
Tardigrada - Su ayıları
Onychophora - Kütük ayaklılar
Pentastomida - Dil solucanları
Arthropoda - Eklem bacaklılar

TÜBİTAK Bilim ve Teknik

Biyolojide şube, âlemin altında ve sınıfın üstünde yer alan bir sınıflandırma düzeyi veya taksonomik seviyedir.
Carl Linnaeus'un 1735 yılında 11 sayfadan oluşan Systema Naturae isimli eserinde öncülüğünü yaptığı taksonomi bilimine göre daha sonraları geliştirilmiş olan Sınıf-Classis'leri kapsayan bir kategoridir.
Linné, bitki ve hayvanların isimlendirilmesi için İkili Adlandırma (Binominal Nomenklatür) yani 2 sözcükten oluşan (Cins adı+Epitet adı=Tür adı) bir sistem geliştirmiştir. Bu sistem zamanla değişiklikler gösterse de hâlen geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde taksonomik kategoriler ve canlı gruplarına göre isimlendirmede kullanılan son ekler şöyledir:

Âlem (Regnum)
Altalem (Subregnum)
'''Bölüm (Diviso-Phylum) (-phyta)
Altbölüm (Subdivisio-Subphylum)
Sınıf (Classis) (-opsida)
Altsınıf (Subclassis)
Takım (Ordo) (-ales)
Alttakım (Subordo)
Aile (Familia) (-aceae)
Alt familya (Subfamilia)
Oymak (Tribus) (-eae)
Alt oymak (Subtribus)
Cins (Genus)
Alt cins (Subgenus)
Seksiyon (Sectio)
Altseksiyon(Subsectio)
Seri (Serie)
Altseri (Subserie)
Tür (Species)
Alttür (Subspecies)
Varyete (Varietas)
Altvariyete (Subvarietas)
Form (Forma)
Altıra (Subforma)
Sistematik de, hiyerarşik olarak benzer bireyler türü (Species), benzer türler cinsi (Genus), benzer cinsler familyayı (Familya), benzer familyalar takımı (Ordo), benzer takımlar sınıfı (Classis), benzer sınıflar şube (bölüm)leri (Divisio-Phylum) meydana getirir. Tüm bu taksonlar, filogenetik akrabalıklarına göre dizilir. Bu şekilde doğal sınıflandırmada benzer taksonlar, bir üstteki kategorinin (taksonun) kapsamına sokulur. Geri doğru gittikçe taksonlar büyür ve kapsamları genişler.

Taksonomik seviye
Kladistik

Ankarapithecus meteai (sinonim: Sivapithecus meteai), geç Miyosen döneminde Anadolu'da yaşamış hominid türü. Yaklaşık 27.5 kg ağırlığında meyve yiyici bir insansıydı. Kalıntıları ilk kez 1950'lerde, daha sonra 1990'larda Ankara yakınlarında bulunmuştur. Ankarapithecus cinsine ait tek primattır ve Pakistan'da bulunan Sivapithecus ile benzer özellikler gösterir.
Anadolu'daki ilk insansı kalıntıları 1957 yılında Prof. Dr. Fikret Ozansoy tarafından, Ankara'nın Kızılcahamam ilçesindeki Sinaptepe'de bulunmuştur. 10 milyon yıl öncesine ait ve Ankara maymunu olarak da bilinen bu kalıntılara Ankarapithecus meteai adı verilmiştir.

Yeni anatomik detaylar Sivapithecus'tan birçok önemli farkı ortaya koyuyor ve Ankarapithecus isminin değişikliğini haklı çıkarıyor. Ankarapithecus, Sivapithecus ve Pongo'yu da içeren kladda (Ponginae) büyük bir hominiddi. Sivapithecus ve Pongo, Ankarapithecus'ta bulunmayan türetilmiş karakterleri paylaşır, bu nedenle Sivapithecus-Pongo soyunun kardeş taksonudur. Bu analizin sonuçları Sivapithecus ve Pongo'nun kardeş ilişkisini desteklerken, Siwaliklerden büyük hominidlerle paleobiyocoğrafik ve taksonomik ilişkiler konusunda bazı belirsizlikler var. Ankarapithecus benzeri bir takson Sivapithecus'un atası olabilir veya hem Sivapithecus sensu stricto hem de Ankarapithecus'tan önce gelen erken bir Siwalik (Chinji formasyonu) taksonu her ikisinin de atası olabilir.
Avrupa'da orta Miyosen ve geç Miyosen'de yaşamış olan Dryopithecus, Ouranopithecus ve Ankarapithecus, Hominidae'nin kök gruplarıdır ve Homininae ya da Ponginae ile ilişkili bir gruba dahil olduğuna kanıt sağlamaz, ancak Ankarapithecus en yakından ilişkili takson olan Sivapithecus ile birçok ortak özelliği paylaşır. Sivapithecus ise Ponginae'de sınıflandırılmıştır.

Ankara Üniversitesi (AÜ), 1946 yılında Ankara'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 13 Haziran 1946 tarihinde kabul edilen 4936 sayılı kanunla kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde kurulan ilk üniversite olma özelliğini taşır. AÜ, Avrupa Üniversiteler Birliği'ne (EUA) üyedir. Üniversite, Times Higher Education Dünya Üniversite Sıralaması 2025'te 1501+ bandında, QS Dünya Üniversite Sıralaması 2026'da ise #=697 sıradadır.

Ankara Üniversitesinin temelleri, çeşitli yükseköğretim kurumlarının bir araya gelmesiyle atılmıştır. 1925 yılında Hukuk Mektebi ile başlayan süreç, 1933'te Yüksek Ziraat Enstitüsü ve 1935'te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin kurulmasıyla devam etmiştir. 1936 yılında Ankara'ya taşınan Siyasal Bilgiler Okulu ile II. Dünya Savaşının ardından kurulan Tıp ve Fen Fakülteleri de bu yapının bir parçasını oluşturmuştur. Bu gelişmelerin sonucunda, 1946 yılında resmi olarak kurulan Ankara Üniversitesinin gelişme kronolojisi şöyledir:

1948′de Yüksek Ziraat Enstitüsünün Ziraat ve Veteriner Fakülteleri üniversite bünyesine alındı.
1949′da İlahiyat Fakültesi kuruldu.
1936'da kurulan Siyasal Bilgiler Okulu 1950′de Siyasi Bilgiler Fakültesi adını aldı.
1960′ta Eczacılık Fakültesi kuruldu.
1963′te kurulan Diş Hekimliği Yüksek Okulu, 1977′de Diş Hekimliği Fakültesi adını aldı.
1965′te Eğitim Bilimleri Fakültesi kuruldu.
1965'te şimdiki adıyla İletişim Fakültesi olan Basın Yayın Yüksekokulu kuruldu.
2001 yılında Mühendislik Fakültesi, Fen Fakültesi bünyesinden ayrılarak kuruldu.
1996 yılında eğitim-öğretime başlayan Sağlık Eğitim Fakültesi 2007 yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi adını aldı.
1993 yılında eğitim-öğretime başlayan Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu 2013 yılında Spor Bilimleri Fakültesi adını aldı.
2014 yılında Uygulamalı Bilimler Fakültesi kuruldu.
1996 yılında resmi olarak kurulan ama faaliyete geçmeyen Güzel Sanatlar Fakültesi 2015 yılında Üniversitenin 17. Fakültesi olarak aktif hale geldi.
2017 yılında Hemşirelik Fakültesi (Hemşirelik ve Ebelik bölümleri) kuruldu.
2020 yılında Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi kuruldu.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 9923 ön lisans, 48.271 lisans, 5751 yüksek lisans ve 6276 doktora öğrencisi olarak toplamda 70.221 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 1113 profesör, 364 doçent, 281 doktor, 684 öğretim görevlisi ve 1309 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 3751 akademik personel görev yapmaktadır.

Ankara Üniversitesinin sembolü olan Güneş Kursu, genellikle Hitit uygarlığına ait bir eser olarak kabul edilir. 1935 yılında Hamit Zübeyr Koşay ve Remzi Oğuz Arık tarafından bulunan eser, ilk kez Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarafından sembol olarak benimsenmiş, Ankara Üniversitesi kurulduktan sonra da Üniversite'nin sembolü olarak Güneş Kursu kullanılmıştır.

Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu (22 Haziran 1946 - 26 Nisan 1948)
Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal (30 Nisan 1948 - 22 Haziran 1949)
Prof. Dr. Hikmet Birand (22 Haziran 1949 - 22 Haziran 1951)
Prof. Dr. Ekrem R. İzmen (22 Haziran 1951 - 22 Haziran 1953)
Prof. Dr. H. Cahit Oğuzoğlu (22 Haziran 1953 - 22 Haziran 1955)
Prof. Dr. Yusuf İzzet Birant (22 Haziran 1955 - 22 Haziran 1957)
Prof. Dr. Zihni Erençin (22 Haziran 1957 - 22 Haziran 1959)
Ord. Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin (22 Haziran 1959 - 4 Kasım 1963)
Prof. Dr. İhsan Doğramacı (4 Kasım 1963 - 4 Kasım 1965)
Prof. Dr. Cumhur Ferman (4 Kasım 1965 - 10 Haziran 1969)
Prof. Dr. Tahsin Özgüç (1 Ağustos 1969 - 31 Mayıs 1980)
Prof. Dr. Türkan Akyol (31 Mayıs 1980 - 31 Temmuz 1982)
Prof. Dr. Tarık Somer (31 Temmuz 1982 - 1 Ağustos 1987)
Prof. Dr. Necdet Serin (1 Ağustos 1987 - 20 Ağustos 1992)
Prof. Dr. Günal Akbay (20 Ağustos 1992 - 7 Ağustos 2000)
Prof. Dr. Nusret Aras (7 Ağustos 2000 - 6 Ağustos 2008)
Prof. Dr. Cemal Taluğ (6 Ağustos 2008 - 6 Ağustos 2012)
Prof. Dr. Erkan İbiş (6 Ağustos 2012 - 14 Ağustos 2020)
Prof. Dr. Necdet Ünüvar (14 Ağustos 2020 - Görevde)

Fakülteler:
Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi (ANKUZEF)
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF)
Diş Hekimliği Fakültesi (DHF)
Eğitim Bilimleri Fakültesi (EBF)
Eczacılık Fakültesi (AEF)
Fen Fakültesi (AÜFF)
Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF)
Hemşirelik Fakültesi (HF)
Hukuk Fakültesi (AÜHF)
İlahiyat Fakültesi (AÜİF)
İletişim Fakültesi (İLEF)
Mühendislik Fakültesi (AÜMÜH)
Sağlık Bilimleri Fakültesi (SBF)
Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye)
Spor Bilimleri Fakültesi (AÜSF)
Tıp Fakültesi (AÜTF)
Uygulamalı Bilimler Fakültesi (UBF)
Veteriner Fakültesi (AÜVF)
Ziraat Fakültesi (AÜZF)
Konservatuvarlar:
Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı (AÜDK)
Yüksekokullar:
Yabancı Diller Yüksekokulu (YDY)
Meslek Yüksekokulları:
1. Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulu (AÜOSB)
Adalet Meslek Yüksekokulu (ADMYO)
Ayaş Meslek Yüksekokulu (AYMYO)
Bala Meslek Yüksekokulu (BAMYO)
Beypazarı Meslek Yüksekokulu (BEMYO)
Elmadağ Meslek Yüksekokulu (EMYO)
GAMA Meslek Yüksekokulu (GAMAMYO)
Haymana Meslek Yüksekokulu (HMYO)
Kalecik Meslek Yüksekokulu (AÜKMY)
Kızılcahamam Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (KSHMYO)
Nallıhan Meslek Yüksekokulu (NMYO)
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu (SHMYO)
Siber Güvenlik Meslek Yüksekokulu (SGMYO)
Enstitüler:
Adli Tıp Enstitüsü
Biyoteknoloji Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Girişimsel MR Klinik ARGE Enstitüsü
Gıda Güvenliği Enstitüsü
Hepatoloji Enstitüsü
Hızlandırıcı Teknolojisi Enstitüsü
Kanser Araştırma Enstitüsü
Kök Hücre Enstitüsü
Nükleer Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Su Yönetimi Enstitüsü
Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü

(liste korunmuştur)

TIPDİL, Ankara Üniversitesi Türkçe ve Yabancı Dil Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER) adına Ankara Üniversitesi Sınav Yönetim Merkezi (ASYM) tarafından yürütülen yabancı dil sınavıdır. Güncel uygulama esasları ve tarihler ASYM tarafından yayımlanan kılavuzda ilan edilir.

Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi tarafından çıkarılan Communication A1, A2, B ve C serilerinde Matematik, İstatistik, Fizik, Fizik Mühendisliği, Elektronik Mühendisliği, Astronomi, Kimya, Kimya Mühendisliği, Biyoloji, Jeoloji Mühendisliği ve Jeofizik Mühendisliği'nin çeşitli dallarında yazılmış özgün araştırma makalelerine yer verilir. Ayrıca editör tarafından çağrıda bulunulan, konusunda uzman tanınmış bilim adamlarınca hazırlanmış son gelişmeleri içeren inceleme tipi çalışmalara yer verilen dergidir.

1942 yılından beri yayın hayatında olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi Sümerce ve Hititçeden Latince ve Yunancaya, antik doğu ve batı dilleri yanında modern diller ile coğrafya, felsefe, psikoloji, sosyoloji, antropoloji Türk ve Türkiye tarihi gibi çeşitli sosyal bilimlerin farklı alanlarında kaynak yayınlar arasında yer almaktadır.

1963 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü tarafından çıkarılmaya başlanan Araştırma Dergisi günümüze dek çıkmayı başarmıştır. Özgün inceleme ve araştırmaya dayalı felsefe ve düşünce alanında yayın yapan Araştırma Dergisi aynı zamanda akademik bir yayın olma özelliğini taşır.

Farmasötik Bilimlerin tüm alanlarındaki önemli gelişmeleri içeren orijinal araştırmalar, kısa bildiriler ve derlemelerin yayınlanması için uluslararası bir ortamdır.

Abdullah Öcalan
Atilla Yayla
İlber Ortaylı
Mehmet Şimşek
Bülent Ecevit
Murat Bardakçı
Engin Akyürek
Halil İnalcık
Adnan Menderes
İsmet Özel
Selahattin Demirtaş
Mustafa Cengiz
Melih Gökçek
İhsan Doğramacı
Naci Bostancı
Ziya Selçuk
Recep Yazıcıoğlu
Gazi Yaşargil
Tunç Soyer
Sırrı Süreyya Önder
Erdal İnönü
Emine Ülker Tarhan
Mevlüt Çavuşoğlu
Cüneyt Özdemir
Namık Kemal Zeybek
Mustafa Ceceli
Kemal Kılıçdaroğlu
Selda Bağcan
Mehmet Hakkı Suçin

TÖMER
Ankara Üniversitesi SK

Resmî site
Twitter Adresi 28 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EUA – Member Directory (AÜ profili filtrelenebilir)
THE profil sayfası
QS profil sayfası

Delice, Kırıkkale ilinin kuzeydoğusunda Yozgat sınırında yer alan bir ilçedir.İl merkezine 50 km uzaklıkta bulunan ilçenin toplam nüfusu 10.577'dir. 

İlçe merkezinde ‘’ Çömelek Kaya ‘’ adıyla bilinen bölgede çıkan tarihi kalıntılardan, ilçeye ilk yerleşenlerin Hitit’ler olduğu sanılmaktadır. 1760–1780 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkmen ve Yörük boylarını mecburi iskâna tabi tutması sonucu Çorum ayanı Mahmut Bey tarafından görevlendirilen Demirci KARABEKİR ve KARADUMAN adlı şahısların obalarını toplayarak ilçe merkezinin şimdiki adıyla KARABEKİR Mahallesi olan yerleşim yerinde bir köy kurdukları, kurucusu KARABEKİR adına izafeten de buraya KARABEKİR adının verildiği bilinmektedir. Kaynaklarda ilçenin ilk adının Piran olduğu yazılıdır. İlçe şimdiki adını ise Delice Irmağı’ndan almıştır.

İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Bununla birlikte başka geçim kaynakları vardır. Bunların başında ticaret ve hizmet sektörü ve diğer sektörlerden, memuriyet ve işçilik oluşturmaktadır. Genelde ilçede durgun bir ekonomik hayat yaşanmaktadır.

Halkın başlıca tarımsal faaliyetleri buğday ve patatestir. Ayrıca daha çok kendi ihtiyaçlarında kullanılmak üzere mısır, patates, salatalık ve bunların yanı sıra bazı sebzeler yetiştirilmektedir. Üzüm bağlarıda çok fazladır
İlçenin kavunu ve üzümü çok meşhur olup Türkiye'nin her yerine gönderilmektedir.
Türkiye’de Tescilli Coğrafi İşaret alan tek tuz çeşidi Delice Tuzu’dur.

Delice kaynak tuzu, yer altından kaya tuzunun fay kırığından çıkan sıcak su ile erimesi sonucu oluşan, yer yüzüne sıvı halde çıkan, rafine edilmeden üretilen, bol mineralli ve Türkiye’nin en doğal ve en lezzetli tuz çeşididir. Kırıkkale Delice ilçesinde var olan kaynak sularından elde edilen bir kaynak tuzu çeşidini oluşturuyor. Dünyada çok az bulunan bu kaynak tuzu, en yüksek mineral içeriğine sahip tuz çeşitlerinden biri olarak bilinmektedir. Artı olarak tortu ve silis gibi erimeyen maddeleri de içerisinde barındırmayan bu doğal tuz, vücudun ihtiyaç duyduğu mineral ve tuzu karşılamak adına karşımıza geliyor. Bu özellikleri ile çokça önerilen himalaya tuzu ve kaya tuzundan daha kaliteli ve sağlıklı olduğu görülmektedir. 
Türkiye’de Tescilli Coğrafi İşaret alan tek tuz çeşidi Delice Tuzu’dur 

İlçede İç Anadolu'nun karasal iklim özellikleri hakim olup tamamen karasal iklim etkisi altındadır.

Delice ilçesi doğuda Sungurlu (Çorum) ve Yerköy (Yozgat), batıda Keskin (Kırıkkale) ve kısmen Balışeyh (Kırıkkale) ve Sulakyurt (Kırıkkale) ilçeleriyle sınırlıdır. Bu sınırların sadece doğusunu Delice Irmağı çizmektedir. Başkaca bir tabi sınırı bulunmamaktadır. Çok arızalı olan bu kesimlerde sınır tepelik alanlardan geçmektedir. Kesin bir sınırlama yapmak oldukça güçtür.
İlçenin yüzölçümü 970 km²’dir. Delice ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 680 metredir.

Kırıkkale Valiliği28 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Delice Belediyesi28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fasiyes, belirgin bir yer sürecini ve depolanma ortamını yansıtan çökel paketlerinin özelliklerinin genel ismidir.

Jeolojide fasiyes, herhangi bir gözlemlenebilir niteliği (genel görünümü, bileşimi veya oluşum durumu gibi) olan veya bir coğrafi alanda bu özelliklerde meydana gelebilecek değişikliklerin gözlemlenebildiği belirli karakteristik özelliklere sahip bir kaya kütlesidir. Bir kayayı bitişik kayalardan ayıran, kimyasal, fiziksel ve biyolojik özellikleri dahil toplam özelliklerinin toplamıdır. Fasiyesler terimi, 1838'de İsviçreli jeolog Amanz Gressly tarafından öne sürüldü ve modern stratigrafinin özüne büyük bir etki bıraktı. Neptunizmin önceden kullanılan kavramlarının yerini aldı. Fasiyes kelimesi; görünüş, şekil, ifade, olanak demektir. Bu kelimelerin hepsini kapsar. Bir dağın veya bir kısmı sığ olan denizi belirtmek için kullanılır. Farklı terimleri bulunur. Bu farklı terimleri kullanmak için onların ne anlama geldiğini bilmek gerekir.
İdeal olarak fasiyes belirli bir süreç ya da ortamını yansıtan sedimantasyonların belirli koşullar altında oluşturulan farklı bir kaya birimidir. Kayaların analiz edilebilir özellikleri (şekilleri, oluştuğu maddeler veya gelişimleri gibi) ve bir coğrafi alanda bulunan çeşitli nitelikler değişimler oluşturabilir. Ör; bir kıyı çökeli için plaj fasiyesi ya da bir akarsu çökeli içinde kanal fasiyesi gibi. Birleşik kayayı diğerinden ayıran kimyasal, fiziksel ve biyolojik özelliklerinin bütünü o kayanın yapısını ortaya koyar.
Fasiyes, çökelme bölgesinden ayrı değildir fakat bazı durumlarda başkalaşıma uğramış alanlarda kullanılabilir.

Sedimanter fasiyes farklı bir çökelme ortamında biriken tortullardan farklı bir tortul organıdır.İdeal olarak, bir tortul fasiyes, belirli bir süreci veya ortamı yansıtan belirli sedimantasyon koşulları altında oluşan ayırt edici bir kaya birimidir. Sedimanter fasiyes tanımlayıcı veya yorumlayıcıdır. Genellikle görünüş açısından sert tortullardır.Genel olarak, jeologlar fasiyesleri incelenen kaya veya tortu yönüyle ayırırlar. Böylece  petiografik  karakterli fasiyesler tanecik gibi boyut ve mineroloji denilen litofasiyesler aslında fosil içerikli ve siyofasiyes denilen fasiyes içeriklidir.
Bu fasiyes türleri genellikle daha fazla bölünmüşlerdir. Örneğin;güneşten tabakalanmış olabilir ya da bronzlaşmış olabilir ya da kireçtaşı fasiyesi veya killi yapraktaşı fasiyesi olabilir.
Sert karakterli üniter çökelme ortamında ve orijinal birleşiminden oluşmaktadırlar.
Kullanılışından bu yana fasiyes kavramı ile ilgili jeolojik kavramlarla genişletilmiştir.Örneğin; karakteristik derneklerin organik mikrofosillerle ve kayaların organik parçacıkları veya tortulların durumları polynofasiyes merkezlidir. Ayrık sismik birimler benzer olarak sismik fasiyeslerde olabilir.
Bir fasiyes genellikle daha da alt bölümlere ayrılır, örneğin biri "tan, çapraz tabakalı oolitik kireçtaşı fasiyes" veya bir "şeyl fasiyes" anlamına gelebilir. Kaya biriminin özellikleri çökelme ortamından ve orijinal bileşimden gelir. Sedimanter fasiyes çökelme ortamını yansıtır, her fasiyes o bölge veya çevre için farklı bir tortu tipidir.

1838'deki kuruluşundan bu yana, fasiyes kavramı ilgili jeolojik kavramlara genişletilmiştir. Örneğin, kayalarda veya tortulardaki organik mikrofosillerin ve parçacık halindeki organik malzemenin karakteristik bileşimlerine palinofasiler denir. Ayrık sismik birimlere benzer şekilde sismik fasiyes denir. Tortul fasiyes, farklı, tekrarlanabilir ve kapsamlı olması gereken bir grup "fasiyes tanımlayıcısı" içinde tanımlanmaktadır. Alandaki bir çıkıntının güvenilir bir fasiyes açıklaması şunları içerir: kompozisyon, doku, tortul yapılar, yatak geometrisi, yatak temasının doğası, fosil içeriği ve renk.

Jeolog Johannes Walther'ın (1860-1937) adını verdiği Walther yasası ya da Walther kanunu, fasiyeslerin yanal ortamda dikey olarak arkaya doğru yaptığı değişiklerin yansıttığı görünümünü belirmektedir. Tersine bir çökelme ortamı yanal olarak "göç ettiğinde" bir çökelme ortamının çökeltilerinin diğerinin üzerinde yer aldığını belirtir. Rusya'da yasa Nikolalov A. Golovkinsky'yi de onurlandıran Golovkinsky-Walther Yasası olarak bilinir (1834-1897). Bu yasanın klasik bir örneği deniz geçişlerini ve gerilemelerini karakterize eden dikey stratigrafik ardıllıktır.

İlerleme sırasında oluşan metamorfizma minerallerinin dizisi (yüksek sıcaklıklar veya basınçlarla metamorfizma gibi) tanımlanabilmektedir.

Sismik fasiyes, parametreleri bitişik fasiyes birimlerinden farklı olan yansıma birimlerinden oluşan haritalanabilir üç boyutlu sismik birimlerdir.

https://pubs.geoscienceworld.org/gsa/gsabulletin/article-abstract/109/12/1617/183215/Amanz-Gressly-s-role-in-founding-modern?redirectedFrom=fulltext2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://jeoloji.ogu.edu.tr/Storage/Jeoloji/Uploads/6-Yorumlama.pdf29 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/c8d4bf91897c23d_ek.pdf31 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://en.wikipedia.org/wiki/Special:BookSources/0-7167-2882-626 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://elpub.wdcb.ru/journals/rjes/doi/2007ES000222.html23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hayrabolu, Tekirdağ ilinin bir ilçesi.
Hayrabolu, Trakya'nın en eski yerleşim birimlerinden biridir. Türkler tarafından ilk olarak 1358 yılında fethedilmişse de kısa bir süre sonra Roma İmparatorluğu'nca geri alınmıştır. 1368 yılında Sultan I. Murad zamanında ikinci ve son olarak Roma İmparatorluğu'ndan geri alınmıştır. Bu tarihten sonra Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden, özellikle Kayseri ve Sivas dolaylarından seçilen aileler Hayrabolu ve çevresine iskan edilmiştir.
Eski adı Chariupolis'tir (Hanri-polis; Rüzgarlı şehir). Bugünkü adı ise ikinci fethinden sonra Hanripol; Hayrı-bol olarak değiştirilmiştir ve günümüze "Hayrabolu" olarak gelmiştir. Tekirdağ il merkezine uzaklığı 52 km'dir. 2008 TÜİK sayımına göre ilçe şehir merkezi nüfusu 19.096, belde ve köyler 18.326; ilçe, köy, belde ve şehir toplamı 37.422'dir.

Hayrabolu'nun bugün bulunduğu bölge tarihin çok eski çağlarında ormanlık bir bölgeydi. Özellikle Hayrabolu bahçesi bir zamanlar ağaçlarla kaplı, çayır ve gölleriyle, tertemiz akan deresiyle adeta cennetten bir parçaydı. Bir gün, bu bölgeden çok uzaklarda yaşayan ve hayatlarını hayvancılıkla sürdüren göçebe kavimlerden birinin koyunları kayboldu. Bütün kabile halkı günlerce ormanlık bölgede koyunları aradı durdu. Bu arayıştan bitkin düşen sürünün çobanı, böğürtlen ve güvem yemişlerinin iç içe ve bolca bulunduğu bir çatakta gördüğü bir taşa oturup biraz dinlenmek ve etrafında bulunan bu yemişlerden de yemek istedi.
Çoban, çalılıklardan topladığı böğürtlen ve güvem yemişlerini avuçlarının içinde tutarak taşa oturdu ve yemeye başladı. İşte o anda hiç beklenmeyen bir olay oldu. Çobanın oturduğu taş dönerek, güney istikametinde oturmuş olan çobanın yönünü kuzeye çevirdi. Bu duruma bir anlam veremeyen ve çok korkan çoban alelacele oradan uzaklaşarak kabilesine gitti. Durumu kabile reisi ile kabilenin ileri gelenlerine anlattı. Çobanın anlattıklarını dikkat ve hayretle dinleyenler sonunda hep birlikte 'Döner Kaya'nın bulunduğu mevkiye gitmeye karar verdiler.
Böğürtlen ve güvem çalılıklarıyla kaplı ve orta yerinden tertemiz bir suyun aktığı derin bir çatak içine giren kabile mensupları orta yerde duran kayanın ne tarafa döndüğünü çobana sordular. Çoban ilk oturuş istikameti ile dönüş istikametini anlattı. Bunun üzerine kabile mensupları çobanın döndüğü kuzey istikametinde bulunan hafif yükseklikteki bayıra çıkmaya karar verdiler. Bayırın tepesine çıktıklarında ise hayretler içinde kaldılar. Çünkü kaybettikleri ve günlerce aradıkları koyunlarının tamamı oradaydı ve kuzey istikametinden esen rüzgara karşı yatmış geviş getiriyorlardı. Kabile bu olaydan sonra gelip buraya yerleşmeye karar verdi.
Koyunların bulunduğu yer, şu anda Hayrabolu şehrinin bulunduğu yerdi. Dönen kayanın bulunduğu çatak ise şimdi Kahya Mahallesinin mezarlıklar mevkiinde 'Dönerkaya' olarak anılan yerdi. Bugün dahi, (1990'larda) batıl inancı olan kişiler bu dönerkayayı ziyaret edip adaklarda bulunmakta, bazı kişiler de kayanın kendilerinde döndüğünü iddia etmektedir.
Kayanın kendisi bugün toprak altında kalmış olmasına karşın, mevkiini bilenler ve şehrin kuzey rüzgarlarına açık bulunması bu efsaneye güç katıyor.
Hatta bu efsaneden olsa gerek, bazı kişiler Hayrabolu'nun ilk adının 'Rüzgarlı Şehir' anlamına gelen bir isim olabileceğini düşünüyorlar.

Hayrabolu, Trakya'nın en eski kasabalarından biridir. Hisar Mahallesini çevreleyen kale daha Osmanlılar zamanında yok olmuştur. Ancak kalıntıları görülmektedir. Rüstem Paşa tarafından yaptırıldığı bazı kayıtlarda geçen hamamdan da sadece bir kubbe geri kalmıştır.
Günümüze ulaşamamış olan en önemli tarihî eserleri ise: Beyler Hani Camii, İbrahim Celebi Camii, İskender Pasa Camii, Gazi Süleyman Pasa Camii ile 12 adet mescit ve 2 adet köprüdür. Giray Han'larından Selamet Giray'a ait bir sarayın da Hayrabolu'da bulunduğu ancak günümüze ulaşamadığı bildirilmektedir.

Paşa Camii: Kayıtlarda "Çelebi Sultan Mehmet Camii" olarak da geçmektedir. İstanbul'un fethinden önce yapılmış (1419) ilçedeki tek camidir. Camiyi yaptıran Çelebi Sultan Mehmed, mimarı, Mimar Hacı İvaz Paşa'dır. 1875'te geniş çaplı bir onarımdan geçmiştir.2001 yılında çatısı çöken cami, son olarak 2004 yılında onarımdan geçirilmiş ve 2005 başında yeniden ibadete açılmıştır.
Hasan Bey Camii: Kayıtlarda "Ulu Camii" ve "Güzelce Hasan Bey Camii" olarak da geçmektedir. II. Beyazıd'ın damadı Güzelce Hasan Bey tarafından yaptırılmıştır. Yapımına 1486 yılında başlanmış 1499 yılında ibadete açılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nden bir üniversiteden (University of Southern California) heyet gelerek caminin mimarisi hakkında çalışmalar yapmışlar, akademik yayınlarında caminin özellikle ses ve günışığını alma sistemlerine hayran kalmışlardır.
Çarşı Camii: Kayıtlarda "Hasib Bey Camii" ve "Kethüdazade Çorumlu Mustafa Bey Camii" olarak da geçmektedir. Çorumlu Mustafa Bey tarafından 1686 yılında yaptırılmaya başlanmış fakat ömrü yetmeyince Mehmet Hasib Bey tarafından tamamlanmıştır.
Sarban-i Ahmet Dergahı: Kanuni Sultan Süleyman'ın Deve Kolları Kumandanı, şair, evliya Sarban-ı Ahmed'in türbesi. Kanuni'nin fermanıyla 1527 yılında inşa edilmiş, zaman içinde restorasyondan geçirilmiştir.
Hacılar Köprüsü: Ataullah Beyin Tekirdağ yolu ve Hayrabolu deresi üzerinde yaptırdığı altı gözden oluşan köprüdür.
Hayrabolu'nun Kabahöyük, Delibedir, Kadriye, köylerinde Höyükler ve Tümülüsler bulunmaktadır. Hacılı Koyu “Tek Höyük” tümülüsünde yapılan kazılarda Roma dönemine ait Trakyalı bir savaşçıya ait yakma (kramasyon) mezar ortaya çıkarılmıştır.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Edirne Vilayeti Tekfurdağı Sancağı'nın bir kazası olan Hayrabolu, kasabası içindeki 691 evde 2758 nüfus vardır. Kasaba 72 köy ile çiftliğin merkezidir. Kaza genelinde 3846 evde 16472 çeşitli milletten nüfus bulunmaktadır.
Kasaba içinde 4 cami, 2 mescit ve köylerde 17 cami, 38 mescit vardır.
Eskimiş hükûmet konağı yıktırılarak ve arsası genişletilerek 3 katlı 23 odalı taştan yeni bir bina yaptırılmaktadır. Kasabada belediye binası, posta telgraf daireleri, aşar ambarı, 2 tekke, 2 zaviye, 1 un fabrikası, 8 çeşme, 2 kiremithane ve 4 çömlekhane vardır.

Tekirdağ'a 52 km uzaklıkta olan Hayrabolu'nun kuzeyinde Kırklareli, batısında Edirne, güneyinde Tekirdağ, doğusunda Muratlı bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.009 km²dir. 
Bölgenin en verimli topraklarına sahip olup il merkezinin kuzey batısında Ergene havzasında, Hayrabolu deresi vadisinde kurulmuştur.
Arazisinin %60'ı ova, %35'i hafif engebeli olup %5'i orman örtüsüyle kaplıdır. Deniz seviyesinden en yüksek yeri 269 metreyle Kabahöyük tepesidir. Batı kesimleri Işıklar Dağı'nın alçak olan kuzeybatı uzantıları engebelidir. Bunun dışındaki alanlar ise çok parçalanmamış ve yer yer dalgalı düzlüklerden oluşan bir plato niteliğindedir.
Hayrabolu vadisi "U" kesitli, iki yamacı farklı eğilimli bir vadidir. Hayrabolu deresinin oluşturduğu bu vadinin güney yamacı, kuzey yamacına göre daha diktir. Hayrabolu'da diğer vadiler Kurtdere, Çengelköprü ve Çurçura vadileridir.
Hayrabolu ilçesi plato görünümündedir. Hayrabolu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 63 metredir.
İlçe topraklarının sularını Ergene Nehri'nin önemli kollarından Hayrabolu Deresi toplar. Güney-kuzey yönünde akan Hayrabolu Deresi Hayrabolu ilçe merkezinden geçer ve kuzeyde Ergene Nehri'ne dökülür. Ergene Nehri'nin önemli kollarından biridir.
Hayrabolu'da 14 adet sulama göleti bulunmaktadır. Bunlar Bayramşah, Büyük Karakarlı, Çerkezmüsellim, Dambaslar, Hayrabolu merkez, Hedeyli, Karababa, Karakavak, Örey, Övenler, Parmaksız, Soylu, Susuzmüsellim, Temrezli göletleridir.
Hayrabolu'da Trakya geçit iklimi görülür. Kışları oldukça yağışlı ve çok soğuk, yazları az yağışlı ve sıcaktır. Yıllık yağış ortalaması 600 mm'dir.

Sefer yolu üzerinde bulunuşu nedeniyle uzun yıllar, özellikle Kanuni devrinde at ve develerden kurulan savaş ikmal kollarına kışlak olmuştur.
Fetihten sonra Cerman Sancağına bağlanmış bir bucak merkezi iken 1849 yılında Tekirdağ'a, bir ara (1866-1867) Lüleburgaz'a bağlanmışsa da 1867 yılında müstakil kaymakamlık haline gelen Hayrabolu 1868'de ilçe oldu.

Tekirdağ'ın 1924 yılında il haline gelmesinden sonra da Tekirdağ'a bağlanmıştır.
Merkezi idari yönden 4 mahalleden (Aydınevler, Hisar, İlyas, Kahya) meydana gelmektedir. Hayrabolu'ya 2 belde belediyesi (Çerkezmüsellim ve Şalgamlı) ve 46 köy bağlıdır.
Son verilere göre Tekirdağ'ın yıllık nüfus artış hızı en düşük ilçesi olan Hayrabolu şehir merkezinin nüfusu 19.000, köylerinin toplam nüfusu 18.500'dür. Hane halkı büyüklüğü hane başına 4 kişi ile Tekirdağ'ın en yüksek hane değerine sahiptir (hane büyüklüğü 1 evde yaşayan kişi sayısı).
Belediye sınırları içinde (81.500 metrekare) 3.000 bina, 5.000 konut, 1.500 işyeri vardır. Şehir nüfusu oranı %51 köy nüfusu oranı %49'dur (rakamlar yuvarlanmıştır).
En büyük köyleri sırasıyla Lahana, Büyükkarakarlı ve Soylu'dur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Cumhuriyet öncesinde Hayrabolu'da bir Rüştiye ve Hayrabolu'nun Kadriye köyünde 1 iptidai mektebi bulunduğu tarihi kayıtlarda görülmektedir. Hayrabolu ilçesinde 1 genel lise 1 Anadolu lisesi, 1 Kız meslek lisesi 1 Endüstri Meslek Lisesi ve 16 adet ilköğretim okulu, Halk Eğitim Merkezi, Mesleki Eğitim Merkezi mevcut olup, toplam 6044 öğrenci eğitim görmektedir.
Hayrabolu ilçesinde Trakya üniversitesine bağlı bir Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır. Meslek yüksek okulunun Seracılık, Elektrik, Motor ve Muhasebe bölümleri vardır. İlçede iki ortaöğretim yurdu bulunmakta olup, kredi yurtlar kurumuna bağlı 500 öğrenci kapasiteli yüksek okul öğrenci yurdunun yapımı devam etmektedir.
Hayrabolu Halk Eğitim Merkez Müdürlüğü 1979 tarihinde kurulmuş olup, İlçede Mesleki kurslar ve Genel Bilgi kurslarını düzenli olarak açmaktadır. Bugüne kadar 3568 vatandaşa kurs belgeleri verilmiştir. İlçede okullaşma oranı %100'dür.
İlçede 7 ana sınıfında, 4 öğretmen, 3 usta öğretici ve 154 öğrenci bulunmaktadır.

Kırıkkale, Kırıkkale ilinin merkezi olan şehirdir. 1941 yılında belediye statüsüne kavuşmuştur. Kırık köyü arazileri üzerine kurulmuş, gelişmiş ve büyümüştür. 1920'lerde mühimmat fabrikasının temellerinin atılması, DDY'nin buradan geçmesi gibi unsurlar şehrin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Mühimmat Fabrikasının üretime geçmesiyle şehir göç almaya başlamış ve 12 hanelik Kırık köyü, 1929 yılında bucak yapılarak "Kırıkkale" biçiminde kullanılmıştır.
Kırıkkale 1929'da 3000 nüfusa sahip bir Anadolu kasabasıydı. İlk yerleşimler TCDD güzergahında; bugün aynı adı taşıyan Fabrikalar mahallesi, Ovacık mahallesi, Kurtuluş ve Hüseyin Kahya mahallelerinde oluşmaya başlamıştır.
1935 genel nüfus sayımında şehrin nüfusu 4599'a yükseldi. Makine ve Kimya Endüstrisi kurumuna bağlı fabrikalarda çalışmak için çevre illerden insanlar buraya göç etmeye başladılar. Cumhuriyetin ilk yılları olması nedeniyle sanayi şehrin büyümesine öncülük yaptı. Ayrıca Kırıkkale Türkiye'nin 5 adet rafinerisinden birisi olan Orta Anadolu Kırıkkale Rafinerisine ev sahipliği yapmaktadır.
21 Haziran 1989 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından yapılan törenle il oldu.

Merkez ilçede 31 mahalle ve 9 köy mevcuttur.
Merkez ilçenin yüzölçümü 432 km²dir. Kırıkkale il merkezinin denizden yüksekliği ortalama 712 metredir.

Cumhuriyet sonrasında, 1927 yılında, yapılan ilk nüfus sayımında Kırıkkale adına rastlanılmamıştır. Ancak o dönemde Ankara'nın ilçesi konumunda olan Keskin'in nüfusu 48.934 kişidir. Kırıkkale, 1935 ve 1940 nüfus sayımlarında Keskin ilçesine bağlı nahiye statüsündedir.

Paşalar Fosil Lokalitesi, Bursa'da bir Fosil lokalitesi.
Gönen havzasının güneyinde ince bir şerit halinde uzanmakta olan havza Miyosen dönemi kalıntıları içerir. Havza akarsular tarafından doldurulmuş depozitlerden oluşmuştur. Lokalite'nin fosilli katmanları vadi benzeri depresyonun en derin yerinde bulunmaktadır. Bölgenin jeomorfolojik haritası Prof.Dr. O.Erol tarafından hazırlanmıştır. Fosil içeren bu sedimanlar bir erozyon yüzeyi görünümünde olup, yer yer Kuvaterner depozitleri ile de örtülmüştür.

Birinci kazı ve araştırmaları Paşalar fosil lokalitesi ilk olarak keşif çalışmaları, Bavyera Bilimler Akademisi'nin ilgili üyesi Alman akademisyen Heinz Tobien tarafından 1960'larda kazılmıştır. Lokalite, 1968 yılında orman yolu açılırken Alman-Türk jeolog ekibinin yürüttüğü linyit yüzey araştırması sırasında tesadüfen bulunmuştur. O dönemde yapılan arkeolojik çalışmalarda bulunan 82 kadar omurgalı lokalitesinden Paşalar lokalitesi en zenginlerinden biri olduğu ve primat fosilleri içerdiği için, ilk olarak kayıtlara geçen 1969 ve 1970 yıllarında Alman paleontolog Heinz Tobien tarafından kazılmıştır. Lokaliteden ele geçen primat fosilleri üzerinde arkeolojik inceleme, ilk çalışmalar 1977 yılında P. Andrews ve H.Tobien tarafından yapılmıştır. Başlıca iki tür tanımı yapılıp, ufak yapıda olanları Sivapithecus darwini olarak gruplandırılmıştır.

Afrika'dan ele geçen yaklaşık aynı döneme ait fosil, hominoid örnekler Asya ve Avrupa'dan ele geçen örneklerden ayrılınca Paşalar'ın iri yapıdaki örnekleri Sivapithecusdarwini ve ufak yapıda olanları ise, Çandır'da bulunan mandibula göz önüne alınarak Sivapithecusalpani olarak adlandınlmıştır.1983 senesinde Prof.Dr.Berna Alpagut  başkanlığında başlayan ikinci kazı sezonundan sonra(Alpagut,1990),Paşalar hominoidleri oldukça seksüel dimorfik bir tür Sivapithecus alpani ve ikinci tür ise aynı genus içerisinde intermediyet bir tür olarak tanımlanmıştır. (Alpagut, Andrews ve Martin,1990).Alpagut,·Andrews ve Martin'e göre(1990), Paşalar fosil lokalitesinde ikinci bir tür hominoid olma olasılığı bulunmaktadır.

Türkiye'de şimdiye kadar bilinen hominoid fosillerinden biri, 1974 yılında MTA paleontologları tarafından İbrahim Tekkaya başkanlığında gerçekleştirilen Ankara ili Kalecik ilçesi Çandır omurgalı fosil yatağı kazılarında bulunmuştur. Griphopithecus alpani olarak isimlendirilen bu fosil Orta Miyosen döneme tarihlendirilmiştir (15 milyon yıl öncesi). Bu alandaki kazı çalışmaları daha sonraki yıllarda A.Ü. DTCF öğretim üyelerinden Prof.Dr. E.Güleç tarafından 1989-1998 yılları arasında sürdürülmüştür.
İkinci hominoid (insanımsı) fosili Bursa ili Mustafakemalpaşa ilçesi Paşalar lokalitesinden 1977 yılında Adrews ve Tobien tarafından bulunmuştur. Çandır fosili ile aynı genus (cins) ve tür içerisinde sınıflandırılan bu fosil (Griphopithecus alpani) de Orta Miyosen döneme (15 milyon yıl öncesine) tarihlendirilmiştir. Paşalar'da 1984 yılında Prof.Dr.B. Alpagut başkanlığında yeniden başlayan kazı çalışmaları halen devam etmektedir.
İkinci sezon
İkinci kazı sezonu, 1983 yılında başladı ve temel amaçlardan biri lokalitenin tafonomik tarihini ortaya koymaktı. Temelde bu amaçla, 1984 kazı sezonunda Pl lokalitesinden, üç farklı kum ünitesinden eleme yöntemiyle fosil materyal toplandığı kayıtlarda yer almaktadır. Bu materyal üzerinde sırasıyla şu analizler yapılmıştır. İlk analiz çalışması olarak, makroskobik beş tafonomik kriter altında incelendiği ve ikinci olarak, her bir kriterdeki kemikler ölçülerek, 0–5mm'den başlayıp 25-X'e kadar olan, 6 milimetrik boyut kategorilerine ayrılmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, Paşalar orta Miyosen dönem sedimanları bulundukları yere tek hızlı bir akıntı ile taşınarak depolandığı sanılmaktadır. Taşınmadan önce fosiller hava şartlarından etkilendiği ve taşınma sırasında yuvarlaklaşma ve kırılmalar meydana geldiği ve taşınmadan sonra fosillerde aşınma ve bozulmalar meydana geldiği, bitkilerin kök izlerini bıraktığı görülmektedir. Fosiller bölgeye sedimanın bir parçası olarak taşındığı görülmektedir. Üç ana kum ünitesinin tafonomik tarihinde farklılık olmadığı için, Paşalar faunası karışık bir fauna değil ve fosil topluluk hemen hemen yaşayan topluluğu yansıtmakta olduğu görülmektedir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü ve A.Ü. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi tarafından finanse edilen Bursa ili-Mustafakemalpaşa ilçesi-Paşalar Köyü Paleoantropolojik kazının n. sezonu, 1/7/1986-12/8/1986 tarihleri arasında yapılmıştır'. Bakanlık temsilcisi Mersin Müzesi elemanlarından sayın Tanses Baydak'ın gözcülüğünde yürütülerı kazı ekibinde; Dr. Andrews, Dr. Martin, öğrencilerimizden; Ayhan Ersoy, Ahmet Demirörs, Levent Yeşilkaya. Levent Sevik, İpek Arınan ve Lisansüstü öğrencimiz M.T.A. Doğa Tarihi Müzesi paleontologlarından Songül Alparslan yer almışlardır. Ayrıca; Prof. Dr. Oğuz Erol ve Doç. Dr. İlhan Kayan tarafından Paşalar lokalitesinin jeomorfolojik yapısını saptamak üzere bir çevre araştırması yapılmıştır.
Akademik çalışmalar, bu yatak ilk kez 1965- 1969 yılları arasında MTA. Enstitüsü ve bir gurup Alman Jeolog- Paleontolog işbirliğiyle gerçekleştirilen linyit araştırmaları sırasında keşfedildiğini göstermektedir. Kazı başkanı Berna Alpagut, Paşalar köyündeki Orta Miyosen dönem fosil yatağı kazıları olduğu bilinmektedir. Anadolu yarımadasının Jeolojik zaman içerisinde Miyosen ve Pliyoseni kapsayan dilimindeki önemini belirleme amacını taşımakta ve arkeolojik araştırmalarda elde edilen sonuçlara göre Anadolu orta-üst Miyosen, Pliyosen ve alt Pleistosen'i kapsayan zaman dilimi içinde 12 fauna topluluğu ile temsil edilmektedir. Paşalar lokalitesi de Anadolu neojeninde tanıtılan bu fauna gurubuna göre kronolojik olarak en eskisi olduğu bilinmektedir. Fosil primat dişlerini içeren fauna, günümüzden 14 milyon yıl eskiye orta- üst Miyosen döneme tarihlenmekte olduğu görülmektedir. 1983 yılından itibaren bu lokalite AÜ. DTCF. Paleoantropoloji öğretim üyesi Prof. Dr. Berna Alpagut başkanlığındaki bir ekip tarafından yeniden incelenmeye başlanmış, 1984'te kazıya dönüşen araştırmalar Antropoloji, Jeoloji, Fizik vb. çeşitli bilim dallarından uzmanların katkıları günümüze kadar devam etmiştir. 1983'te yapılan yüzey araştırmaların ilk sonucu Paşalar Köyü'nün güney batısında köy yolunun kenarında dar bir şerit halinde uzanan neojen sedimanlarının, etrafını çeviren ana kayalardan sağladığı ve zengin kalsiyum karbonat sayesinde fosilleşerek iyi derecede korunduğu anlaşılmasıdır. Fosil sedimanı vadi benzeri çöküntüde yaklaşık en dar yerinde olduğu gözlenirken, yola paralel olarak bugün ölçülen uzunluğu 42.60 m. yüksekliği ise 4 m. civarında olduğu saptanmıştır. Ancak yol yapımı sırasında kuzey sınırının tahrip edilmesi ile birlikte sedimanın ana kaya ile bağlantısı tam olarak görülememekte. Yüzey araştırmasından çıkan diğer sonuç, sedimanın fluvialite olmadığı aksine Miyosen dönemin akarsuları tarafından taşınarak havzaya birikmesi sonucu oluştuğu gözlemlenmiştir. Yakın çevredeki kalkerli alanlardan akıntıların sürüklemesiyle dişler ve kemik parçaları, kum ve çakıl taneleri tarafından taşınarak burada biriktiği gözükmektedir. Ele geçen kemik parçaları ve dişlerde görülen kırıklar, kemik uçlarının yuvarlak olması, çakıllı ünitenin kırık fosil parçacıkları içermesi gibi deliller bunun kanıtlarıdır. Daha sonraki kazılarda elde edilen küçük memeli fosilleri üzerinde taramalı elektron mikroskobu ile yapılan incelemelerde Paşalar fosil topluluğunun bulunduğu yere taşınarak geldiği, taşınmadan önce bir süre açık havada kaldığı güneş ışınları, rüzgâr gibi hava koşullarından etkilendiğini gözlenmektedir.
1996 yılı 13. kazı sezonu çalışmaları 10.07.1996 tarihinde başlamış 15.08.1996 tarihinde sona ermiştir. Gözlemci olarak Bursa Müzesi'nden Arkeolog Koncagül Hançer ve Asuman Güngör'ün katılımı ile 9 öğrenci ve 6 işçiden oluşan kazı ekibinin işbirliği ile kazı çalışmaları başlamıştır.

MTA 1965-1969
Alpagut 1985a
Alpagut 1985b; Alpagut 1986
Alpagut 1986
Alpagut 1987
Alpagut 1986; 1988
Alpagut 1990
Bulur&Özer&Göksu 1991
Alpagut 1991
Alpagut 1994
Alpagut& Demirel 2003 

Anadolu'da miyosen dönemin paleo-ekolojik ortamı hakkında vereceği bilgiler açısından da son derece önemlidir. Günümüzden 15 milyon yıl öncesinin ekolojik ortamını aydınlatan verilerin sağlanması, Bursa- Gönen havzasında doğal yaşamın tablosunu ortaya çıkaracaktır. Jeolojik verilere göre günümüzden 18 milyon yıl önce başlayan kıta çarpışmaları sonucunda Afrika ile Avrupa arasında oluşan birkaç kara köprüsü kıtalar arasında hayvan topluluklarının geçişini sağlamıştır. Afrikalı primatlardan maymunlar, kemirgenler, et yiyiciler vb. hayvan gurupları da Avrasya'ya bu sırada geçmişlerdir. Bunların günümüzden 24 milyon yıl ile 5 milyon yıl arasını kapsayan Miyosen dönemde gerçekleşmiş olması ve Paşalar fosillerinin de aynı döneme ait olması merkezin önemini artırmaktadır. Miyosen'in paleo-ekolojik ortamını primatlar ile paylaşan ot ve et yiyiciler, kemirgenler, filler, gergedanlar gibi memeli hayvanlar Miyosen dönemin yaşam tablosunu oluşturmakta ve bize ortam hakkında ip uçları sunmaktadır (Alpagut 1987).Bu ip uçlarından insan oğlunun evrimini hazırlayan ekolojik ortamların nasıl olabileceği yönünde teorilerde elde edilebilir. Ancak doğaldır ki bu bilgilerin edinilmesi, fosillerin çeşitli bilimsel yöntemlerle incelenmesiyle mümkündür. Bunlardan biri de fosil kalıntılarının ölümünden yeniden bulununcaya kadar başına gelenleri inceleyen Paleontoloji'nin alt disiplini Tafonomi bilimi kapsamındadır. Genellikle fosiller bütün olmayan parçalardan oluştukları ve geçmiş faunayı tam olarak temsil etmediklerinden tafonomik analizler fosillerin değişmesine neden olan süreçlerin belirlenmesi yolu ile geçmiş ortamlar hakkında bilgi edinmemizi sağlamaktadır. Paşalar tabakalarında hiçbir polen, ağaç ya da omurgasız canlı kalıntısına rastlanmaması paleo- ekolojik değerlendirmelerin sadece omurgalı fosil kalıntılarına bakılarak yapılmak zorunda bırakmaktadır. Özellikle küçük memeli kemikleri ortamdaki değişikli

Sahelanthropus tchadensis ("Sahel insanı"), yaklaşık 7 milyon yıl önce, Çad'da yaşamış bir temel hominin türüdür. Sahelanthropus'un şempanzeninkinden ayrılmış insan soy ağacının en eski temsilcisi olduğu düşünülmektedir. Dik yürümek, bu türün ormanlar ve otlaklar da dahil olmak üzere çeşitli habitatlarda hayatta kalmasına yardımcı olmuş olabilir.

Paleoantropologlarca 2001'de Çad'ın kuzeyindeki Djurab (Curab) Çölü'ndeki zorlu çalışmalar sonrasında bulunan fosile yerel dilde kurak mevsimde doğan çocuklara takılan Toumai adı verilirken bilimsel ad olarak Sahelanthropus tchadensis ismi verilmiştir.

Tip örneğinin kafatası neredeyse tamamen düzleştirildi, bu nedenle orijinal hacmi ve sayısız kemik parçasının tam düzeni, Université de Poitiers'den Michel Brunet ve Patrick Vignaud'un etrafındaki grup tarafından yeniden inşa edilmek zorunda kaldı. İlk tanımlandığında, yaklaşık olarak bugün yaşayan bir şempanzeninkine karşılık gelen 320 ila 380 santimetreküplük varsayılan bir iç hacim gösterildi. George Washington Üniversitesi'nden paleoantropolog Bernard Wood, ilk tanımla ilgili bir yorumda, tip örneğini "dikkate değer bir mozaik şekli" olarak tanımladı: "Arkadan bakıldığında bir şempanzeye benziyor, önden bakıldığında ise 1,75 milyon yaşında bir Australopithecus gibi görünebilir."  2005'teki bir analizde de kafatası hacmi 360–370 cm³ olarak hesaplandı.

İnsan benzeri bir türün dik bir pozisyonda hareket ettiğinin en eski kanıtlarından bazıları Sahelanthropus'tan gelir. Foramen magnum (omuriliğin beyinden kafatasından çıktığı büyük açıklık) insansı maymunlara veya insanlar dışındaki diğer primatlara göre daha ileride (kafatasının alt tarafında) bulunur. Bu özellik, Sahelanthropus'un başının muhtemelen iki ayak üzerinde yürümekle ilişkili olarak dik bir vücut üzerinde tutulduğunu gösterir.
Bununla birlikte, 2020'de örneğin femuru analiz edildi ve Sahelanthropus'un iki ayaklı olmadığı bulundu.

Sahelanthropus tchadensis, muhtemelen kendisinden yaklaşık bir milyon yıl sonra yaşamış olan bir hominin türü olan Orrorin ile ilişkili olan şempanze-insan ayrışması zamanına yakın yaşadı. Eskiden yaşamış ilk iki ayaklı avustralopitesin olduğu düşünülüyordu. Bir başka olasılık da, Toumaï'nin ne insanların ne de şempanzelerin atası olmadığı, daha çok Gorillini (goriller ve Chororapithecus) soyunun erken bir temsilcisi olduğudur. Orrorin tugenensis'in kaşifleri Brigitte Senut ve Martin Pickford, S. tchadensis'in özelliklerinin bir dişi ön-goril ile tutarlı olduğunu öne sürdüler. Bu iddia desteklense bile bulgu önemini kaybetmeyecektir, çünkü şu anda Afrika'nın herhangi bir yerinde çok az şempanze, insan veya gorilin atası olabilecek fosil bulunmuştur. Dolayısıyla S. tchadensis, şempanzelerin ve insanların veya sadece şempanzelerin ya da gorillerin bir atası/akrabasıysa, onların soyunun bilinen en eski üyesini temsil eder.

Guy ve meslektaşları tarafından yapılan analize göre oluşturulmuş kladogram:

Orrorin
Ardipithecus
İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

 Wikimedia Commons'ta Sahelanthropus tchadensis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Bradshaw Foundation.com'da Sahelanthropus tchadensis 17 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnsanın evriminin zaman çizelgesi 30 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çökelme veya tortullanma, doğal oluşumlu bir materyaldir ki bu materyal kötü havadan dolayı aşınma ve erozyon sürecinde bozulur. Daha sonra bu tortulanma hava hareketi, su veya buz ya da parçacıklar üzerinde hareket eden yer çekimi ile taşınır. Meydana gelişi bir çözelti ya da süspansiyondaki katı parçacıkların dibe çökmesiyledir. Çeşitli materyallerin (kum, taş, bitki ve hayvan kalıntıları) yeryüzünün çukur (jeosenklinal) yerlerinde birikip doğal bir harç ile birleşerek katılaşması sonucu sedimenter yani tortul kayaçlar meydana gelir. Mesela kömür, linyit, tebeşir birer organik tortul kayaçken, kalker (kireçtaşı), jips (alçı taşı), kayatuzu ise kimyasal tortul kayaçlara örnek verilebilir. İnsanlarda da çeşitli sedimantasyon faaliyetleri oluşabilir.
Tortulanmalar daha çok su (akışsal süreç), rüzgâr (esinti süreci) ve buzullar ile taşınır. Sahil ve ırmak kanal birikimleri akışsal taşınma ve yığılmanın örnekleridir, gerçi gölde yavaş hareket eden veya sabit duran suda ve okyanus kumullarında ve taşınan ince taneli topraklarda ortaya çıkan tortulanma rüzgara bağlı taşınması ve yığılmanın örnekleridir. Buz moren yığılmaları ve toprak aşınmaları buzsal taşınma ile oluşan tortulanmalarıdır.

Tortulanma insan yapımı dalgakıranlarla ortaya çıkar. Çünkü dalgakıranlar suyun akış hızını azaltır, bu yüzden dere çok tortu yükü taşıyamaz. Tortulanma bir akışın uzunluğuna, boyutuna, hacmine, yoğunluğuna ve şekline göre taşınır. Daha güçlü akıntı yükselmeyi ve parçacıklar üzerinde sürüklenmeyi artırır, bu esnada daha geniş ve yoğun parçalar akıntının içine düşer.

Prothero, Donald R.; Schwab, Fred (1996), Sedimentary Geology: An Introduction to Sedimentary Rocks and Stratigraphy, W. H. Freeman, ISBN 0-7167-2726-9 
Siever, Raymond (1988), Sand, New York: Scientific American Library, ISBN 0-7167-5021-X 
Nichols, Gary (1999), Sedimentology & Stratigraphy, Malden, MA: Wiley-Blackwell, ISBN 0-632-03578-1 
Reading, H. G. (1978), Sedimentary Environments: Processes, Facies and Stratigraphy, Cambridge, MA: Blackwell Science, ISBN 0-632-03627-3

Tekirdağ, Türkiye'nin Tekirdağ ilinin merkezi olan şehirdir. 2012 yılında nüfusu 750.000'i geçen 14 adet il TBMM'de kabul edilen kanun ile büyükşehir statüsü kazandığı için Türkiye'nin 30 büyükşehrinden biridir. 30 Mart 2014'te yapılan yerel seçimlerin ardından resmen büyükşehir belediyeciliği ile yönetilmeye başlanmıştır, hizmet sahası 6.190 km² olarak tüm il sınırlarıdır. Bu kanunla üç yeni ilçe kurulmuştur. Bunlar, Süleymanpaşa, Kapaklı ve Ergene'dir.
Tekirdağ'ın deniz seviyesinden yüksekliği 37 metredir.

Tekirdağ, Bizans döneminde Bisanthe (Βισάνθη) ve sonraları Rodosto (Ραιδεστός) adıyla anılmıştır. Kenti ele geçiren Türkler, şehre önceleri Rodosçuk, 18. yüzyıldan itibaren de Tekfur Dağı demeye başlamışlardır. Tekfur Ermeniceden alıntı bir sözcük olup Osmanlı Türkçesinde Hristiyan hükümdarlara verilen bir sandır. Aslı tagovar, anlamı ise taç taşıyandır. Cumhuriyetin ilanından sonra tekfur sözcüğü atılarak yerine sesçe benzeşen tekir getirilmiştir.
Tekirdağ'ın bir Yunan kolonisi olarak kurulduğu kabul edilegelmiştir. Sisam Adası'ndan gelen kolonicilerin ilk olarak kurduğu şehir "Bisanthe" adıyla bilinir. Bu ad ile Bizans kelimesi arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Kent, Trak kökenli Odris Krallığı yönetimi altına girdiğinde de bu isim kullanılmıştır. Bu görüşü kabul edenler Roma İmparatorluğu döneminde şehrin "Rhaedestus" olarak yeniden adlandırıldığını öne sürer. Fakat Bisanthe şehrinin, Tekirdağ merkezde değil, merkeze bağlı Barbaros beldesinde olduğunu savunan yeni görüşler de vardır. Yaşlı Plinius olarak da bilinen Romalı tarihçi Gaius Plinius Secundus, Bisanthe şehrinden ve bu şehirden ayrı "Resisto" adında başka bir şehirden söz eder. Bu doğrultuda Bisanthe ismini değil de Resisto/Resisthon adı Tekirdağ'ın bilinen ilk ismi olarak kabul edilebilir.
Önceleri Roma kökenli Rhaedestos ismi ile anılan şehir, Doğu Roma İmparatorluğu dönemine denk gelen Orta Çağ boyunca bu isimden gelen "Rodosto" adı ile bilinir. Osmanlılar da şehri ilk aldıklarında yine bu isimden türetilmiş "Rodosçuk" ismini kullanır. Ama daha sonra şehir "Tekfurdağı" ismi ile anılmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ise kentin güneybatısında yer alan Tekir Dağı vesilesiyle şehrin adı "Tekirdağ" olarak resmîleştirilmiştir.

Tekirdağ'da insan yerleşimi ile ilgili en eski kalıntılara Karansıllı köyü dolaylarındaki Yatak, Kuştepe ve Malkara yakınlarındaki Balıtepe adlı buluntu yerlerinde rastlanmıştır. Bunlar Alt Paleolitik Çağ'a ait aletlerin bulunduğu açık hava buluntu yerleridir. Tipolojik olarak bir milyon yıl ile 250 bin yıl önceleri arasına tarihlenebilirler. Tekirdağ'ın hemen doğusunda bulunan Menekşe Çatağı ise Kalkolitik Çağ'dan Helenistik Dönem'e kadar yerleşilmiş bir buluntu yeridir.
Tekirdağ'ın eski tarihi Trakya'daki diğer illere paralellik gösterir; ilk olarak Traklar tarafından iskan edilen bölge, Makedon, Pers, Roma ve Bizans egemenliğinin ardından 1357'de I. Murat tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1703 yılında Avusturya İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık mücadelesi veren asi Macar prensi Rakoczi'ye de ev sahipliği yapmış olan Tekirdağ, Osmanlı döneminin sonlarında Edirne vilayetine bağlı bir sancak merkezi idi. 93 Harbi'nde (1878) Rus, Balkan Harbi'nde (1912) Bulgar ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra (1920-1922) Yunan işgali yaşayan il, Türk Kurtuluş Savaşı ile gelen zaferin ardından 13 Kasım 1922 tarihinde kalıcı olarak Türk topraklarına katıldı.

Tekirdağ'ın bu dönemine ait buluntular çeşitli Trak tümülüsleri ile Bisanthe ve Heraion Teikhos antik kentleridir. Dönem boyunca bölgede Trak boyları ve Marmara kıyılarında Yunan koloniciler etkili olmuştur.
Bölgedeki (yalnızca Tekirdağ merkez) tümülüsler şunlardır;

 *Karaevlialtı Höyüğü: Harekkattepe tümülüsü olarak da bilinir. Heraion Teikhos antik kentinin yakınında denizden 150 m içeride yer alır. Tekirdağ-İstanbul karayolu kıyısında yer alan höyük, 1957'deki yol çalışmaları nedeniyle önce zarar görmüş, daha sonraki yıllarda planlanan yol genişletme çalışmaları neticesinde daha fazla zarar görmesin diye, hızlı bir kurtarma kazısı faaliyetine girilmiştir. Bir mezar olan bu yapı Odris krallarından, Kersepleptes'e aittir. Erguvani bir elbiseyle gömülen kralın mezarında meşe ve sarmaşık çelenklere rastlanılmıştır. Buluntular Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesinde görülebilir.
Menekşe Çatağı Höyüğü: Batı ve doğu diye ikiye ayrılan höyüğün, batı kısmında yapılan kazılarda Toptepe Kültürüne ait MÖ 4300'lere yani Orta Bakır Çağa denk gelen buluntulara rastlanmıştır. Höyüğün İlk Tunç Çağı boyunca kullanıldığı ve Troya1 ile benzer kapaklara ve Troya2'ye ait nesnelere ulaşılmıştır. Bu tabakanın üzerinde Erken Demir Çağına (MÖ 1200) ait bir tabaka bulunmuştur. Doğu Menekşe Çatlağında ise yine benzer dönemlere ilişkin bulgular elde edilmiştir. Erken Demir Çağına ait hayvan adakları ve kerpiç kalıntılara ulaşılmıştır. MÖ 2 yüzyıl kadar kullanıldığı sanılan bir tapınak kalıntısı da Doğu Menekşe Çatağından tespit edilmiştir.

2012 yılında Tekirdağ büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçenin ismi Süleymanpaşa olarak değiştirilmiştir.

Naip Tümülüsü Tekirdağ il merkezinin yaklaşık 15 km güneybatısındaki Naipköy'dedir. Diğer ismi Kızlarhöyük olan tümülüste kazılara Tekirdağ Müzesi 1984 yılında başlamıştır. MÖ 325-320 yıllarına tarihlenen mezarın Kersepleptes'in oğlu Teres'e ait olduğu düşünülmektedir. Teres, Naip Tümülüsü'nün bulunduğu Ganos Dağları'nı içine alan Doğu Trakya bölgesinin prensidir.

Naip tümülüsünde kazı yapılmış ve açılmış durumdadır. İnce, dar bir girişten sonra üzeri beşik tonoz örtülü kare bir mekandan oluşmaktadır. Tarih olarak MÖ yaklaşık 4. ve 6. yüzyıllara tarihlenmektedir. Ancak Perslere mi yoksa Traklara mı ait
olduğu tartışmalıdır. Civarda Trak egemenliği uzun sürdüğünden Traklara ait olduğu tahmin edilir: fakat buluntulardaki
birtakım motifler de örneğin tabak altlarında, kepçe kulbunda, fare ve ejder motifleri açısından da Pers yaklaşımı
kurulur. Buluntular arasında bir ölünün konduğu yatak, iki konsol, bir masa, taburesi ve bir miktar kap kacak, altından bir diadem, yine altından at koşum takımları, altın, gümüş karışımı bir sürahi, koku şişeleri, mızrak uçları, bir amphora, kalkan ve bir kandil vardır. Eserler bugün Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'ndedir.
Tekirdağ, merkezde yer alan başlıca antik kentler deniz kıyısında olmakla beraber 2 tanedir.

Bisanthe: Bisanthe, Panion daha sonraki yıllarda ise Banados olarak bilinen yerleşim yeri araştırmalara göre, Tekirdağ merkeze bağlı Barbaros beldesidir. Sisamlı koloniciler tarafından MÖ 550 yılı civarında kurulan şehir, için Odris krallarından Seuthes kendi toprakları içinde yaşanacak deniz kıyısındaki en güzel yer olarak tarif eder.
Heraion Teikhos: Karaevlialtı mevkiinde yer alan antik kent, MÖ 2000'den, Bizans dönemine kadar kullanılmıştır. Adı '" Hera'nın Surları"' anlamına gelen şehrin aslında bir Trak yerleşimi yeri olarak kurulduğu, MÖ 8-7. yüzyıl döneminde Hera kültünün önemli bir merkezi sayılan Sisam adasında gelen göç dalgasından etkilendiği düşünülüyor. Tespit edilen başlıca yapılar, bir kale, sağlık tanrısı Asklepios'a adanan tıp merkezi, çok sayıda sayıda tanrı ve tanrıçaya tapılan bir tapınak kompleksi ve Helenistik devre ait mezarlardır.

Roma imparatorluğunun önemli karayollarından Egnatia Yolu'nun geçtiği bölge, özellikle Doğu Roma İmparatorluğu döneminde başkent Konstantinopolis'in tahıl ihtiyacını bir kısmını karşılıyordu. Bu dönemin önemli kentleri Resisto (Tekirdağ) ve artık Bisanthe olarak değil de Panion (Barbaros) olarak adlandırılan kentlerdir. Panion kenti bunun yanında, Doğu Roma döneminde bir ara Theodosiopolis olarak isimlendirilmiştir.
Plinius'un MS 1. yüzyılda Resisto/Resisthon olarak andığı Tekirdağ şehri, Prokopius tarafından Rhaidestos/Rhaedestos şeklinde kayda geçer. İmparator I. Justinianus tarafından 6. yüzyıl restore edilen kent, dönem dönem Balkanlardan gelen akıncılar tarafından yağmalanır. Bulgarlar tarafından 813 ve 1206 yıllarında yapılan yıkımlar buna örnektir. Bölgede yapılan 1206 yılındaki Bulgar-Latin savaşı adını kentten alır: Rodosto Savaşı

Çimpe Kalesinin alınmasıyla Avrupa kıtasına ayak basan Osmanlılar, Tekirdağ'ı ilk kez Orhan Gazi döneminde 1357'de şehzade Murad ile fethederler. Bizans'ın kenti tekrar alması sonrasında ise I. Murad bu kez padişah olarak 1367 yılında şehri ikinci kez fethetmek zorunda kalır. Tekirdağ fethi sırasında 9 mahalleye sahip iken, kent Osmanlı dönemi boyunca gelişerek 17. yüzyılda 22'si Müslüman, 2'si Ermeni ve 6'sı Rum mahallesi üzere 30 mahalleli bir hale gelmiştir. Şehirdeki Ermeni mahalleleri özellikle Celali isyanları sebebiyle Anadolu'dan göç ettirilen Ermenilerce kurulmuştur.
Transilvanya Prensi Macar II. Ferenc Rákóczi ve arkadaşlarının Tekirdağ'a sürgün edildiği ve mezarlarının burada bulunduğu, Cevdet Paşa'nın Osmanlılar başlıklı tarih kitabında yazmaktadır.
Edirne Vilayet Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Edirne Vilayeti Tekfurdağı Sancağı'nın merkezi olan kasabada 42 mahalle ile Ereğli, İnecik ve Naip nahiyelerinden başka 23 köy ve toplamda 41432 karışık nüfus bulunur.
Kasaba merkezinde 9 cami, 12 tekke, 3 türbe, 1 hükûmet konağı, telgrafhane, askerlik dairesi, aşar ambarı, ortaokul, vergi dairesi, karantina, liman, belediye dairesi, 2 depo, 55 çeşme, 4 şadırvan, 2 un fabrikası, 1 çömlek ve kiremithane, 20 yel değirmeni vardır.
Camilerden ilki deniz kenarındaki İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Eski Gümrük Cami, ikincisi Cağalazade Rüstem Paşa tarafından yaptırılan Paşa Cami, üçüncüsü Sinan Ağa tarafından yaptırılan Orta Cami, dördüncüsü Eski Cami, beşincisi Bigos Cami, altıncısı Şaban Oğlu Cami, yedincisi Salhiye Cami, sekizincisi Hasan Efendi Cami ve dokuzuncusu Hacı Hürmüz Cami'dir.
93 Harbi (1877-1878) ile Ruslar, Birinci Balkan Savaşı (1913) ile Bulgarlar tarafından işgal edilen Tekirdağ, son olarak 20 Temmuz 1920'de Yunanlar tarafından işgale uğrar. Bu işgal 13 Kasım 1922'de Türk ordusunun kente

Teropod veya Theropoda (Grekçe: "canavar ayak"), kertenkele kalçalı dinozorlar (Saurischia) takımına (veya kladına) bağlı, boş kemikleri ve iki-üç parmaklı uzuvları ile karakterize edilen bir dinozor kladı. Karga boyutundaki Microraptor ve devasa Tyrannosaurus rex gibi boyut açısından çeşitlilik sunan cinsleri içerir. Modern kuşlar da Theropoda kladına bağlıdır.

Grubun tamamı iki ayağı üzerinde yürüyen Saurischia takımına ait türlerden oluşur. Theropoda alt takımı Giganotosaurus ve Tyrannosaurus gibi yeryüzünde yaşamış en büyük etçil cinslerden bazılarını da barındırır.
Dinozorlarla ilgili son çalışmalar sonucu artık teknik olarak dinozor soyunun tükenmediği yorumu getirilmektedir, zira günümüz dünyasının en yaygın canlıları olan kuşlar, küçük uçamayan Teropodlardan evrilmişlerdir. Özellikle son yıllarda dinozor araştırmaları sayesinde bulunan her yeni fosil parçasıyla dinozorlar ve özellikle Teropodlar hakkındaki görüş güncellenmiştir. 1960'larda keşfi ve çalışması yapılan fosil Deinonychus antirrhopus sayesinde dinozorlar hakkındaki eski görüşler sorgulanmış ve değiştirilmiştir. Aptal, hantal ve soğuk kanlı özellikler gösteren dinozor düşüncesinin yerini sıcak kanlıya yakın, tüylü, hızlı ve kuyruklarını sürümeyen daha aktif bir dinozor şablonu almıştır.
Teropodların belli karakteristik özellikleri mevcuttur, özellikle içi boş ve ince çeperli kemikleri bunlara örnektir. yine bu canlıların evrimsel süreçte el ve ayak parmaklarında belli değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle eldeki dördüncü parmak ileri türlerde üçe düşmüştür. Ayak parmaklarında da üç ana ayak parmağı vardır ve dördüncü parmak körelmiştir. Teropodların en önemli özelliklerinden biri de keskin ve kıvrık dişleri ile büyük ve sağlam pençeleridir.

En erken teropodlar Coelophysoidea üst familyası içinde yer alırlar. İki ayaklı ve etçil bu dinozorlar geç Triyas'tan erken Jura dönemine değin yaşamışlardır.
Bir sonraki grup Neoceratosauria'dır ve içinde Abelisauridler (Carnotaurus) ile Ceratosaurus bulunur. Teropodların en büyük grubu Tetanurae'dir ve bu büyük grup önemli familyaları içermektedir. Megalosauroidea (Megalosaurus ve Spinosaurus gibi cinsleri içerir) ve Allosauroidea gibi üst familyalar bu gruptadır. Allosauroidea da Allosaurus, Giganotosaurus ve Carcharodontosaurus gibi dev cinsleri içerir.
Son ve evrimsel olarak en ileri grup da yine Tetanurae içerisindeki Coelurosauria grubudur. Kuşları ve onların yukarıda adı geçen diğer gruplara göre daha yakın akrabası dinozorları barındıran bu grubun üyeleri, Tyrannosaurus gibi devlerle birlikte, genelde Velociraptor  ve Microraptor gibi küçük türlerden oluşan çeşitli bir gruptur.

Aşağıdaki soy ağacı, 2010'larda yürütülen çeşitli çalışmalara dayanan ana teropod gruplarının ilişkilerinin bir bireşimini göstermektedir.

Timothy Rhys White (25 Mart 1954, Cumberland - 19 Haziran 2022, Orlando), Amerikan profesyonel güreş hakemi.

Uzun yıllar Dünya Güreş Federasyonu'nda çalışmış profesyonel güreş hakemi. Ayrıca WWE'nin Smackdown programında yapımcılık ve program yazarlığı bölümünde çalışmıştır. Aynı zamanda 1980'ler ve 1990'lar da mevcut hakemlik görevi haricinde dönemin efsane güreşçilerinden André the Giant'ın asistanlığını yapmıştır.
Dünya Güreş Federasyonu'na ilk girdiği 1985'te André the Giant'ın asistanı olarak çalışmaktadır, ama 1993 yılında André'nin ölmesi üzerine hakem olarak çalışmaya devam etti. Kariyerinde hakemliğini yaptığı en önemli maçlardan birisi ise 1998 yılındaki King of the Ring izle ve öde etkinliğindeki The Undertaker ve Mankind arasındaki profesyonel güreş tarihinin efsanevi Hell in a Cell maçıdır.
2002 yılındaki Judgment Day programındaki Chris Jericho ve Triple H arasındaki maç sırasında omuzundan sakatlanmıştır. Daha sonra 2004 yılındaki WrestleMania XX'de Chris Jericho ve Christian arasındaki maçta tekrar aynı omuzundan sakatlık yaşayınca emekli olmuştur. Ama 2009 yılına kadar WWE'nin arka planında çeşitli görevlerde çalışmaya devam etti.

White ayrıca 2018 yılında yayınlanan HBO'nun André the Giant belgeselinde yer almıştır.
29 Mart 2023'te WWE Hall of Fame'e seçildi.

19 Haziran 2022 tarihinde 68 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü üzerine WWE resmi sitesinden anma mesajı yayınladı. Ayrıca Jim Ross, Eric Bischoff, Mick Foley ve Matt Hardy gibi pek çok çalışma arkadaşı White'ın ölümü üzerine taziye mesajı yayımladı.

IMDb'de Tim White

Üç ana kayaç türünden (diğerleri; magmatik kayaçlar, metomorfik kayaçlar ya da başkalaşım kayaçları) biri olan tortul kayaçlar, yeryüzünde en çok görülen kayaç türüdür. Dünya'nın yüzeyinin yaklaşık yüzde 75'ini yerkabuğunun ise yaklaşık yüzde 8'ini kaplarlar. Bu kayaçlar genellikle tabakalı olarak bulunurlar ve içerisinde organizma kalıntıları (fosil) bulundururlar. Sarkıt ve dikitler bu kayaçların oluşturduğu jeolojik yapılara örneklerdir. Tortul kayaçların büyük bir kısmı dış etmenler tarafından yeryüzünün aşındırılmasıyla meydana gelen çeşitli büyüklükteki unsurların (sediman) taşınarak çukur sahalara (göl, deniz ve okyanus tabanları gibi) biriktirilmesi sonucu oluşmuşlardır. Bu olaya genel anlamda tortullaşma denir. Biriken unsurlar önceleri boşluklu gevşek bir yapıya sahiptirler. Fakat zamanla sıkışıp sertleşirler. Bir birikme sahasında, sonradan biriken unsurlar öncekiler üzerinde birikerek ağırlıkları vasıtasıyla basınç yaparlar. Bu basınç sonucu unsurlar, aralarındaki boşlukların küçülmesi ve büyük ölçüde ortadan kalkmasıyla sıkışır ve sertleşirler. Tortul depoların veya kayaçların oluştukları ortamlar yerden yere farklılık gösterirler.

Dünya kabuğunun kıtalarının tortul kaya örtüsünün kapsamı geniştir (Dünya'nın mevcut kara yüzeyinin%73'ü), ancak tortul kayaçların toplam katkısının, kabuğun toplam hacminin sadece %8'i olduğu tahmin edilmektedir. Sedimanter kayaçlar esas olarak magmatik ve metamorfik kayaçlardan oluşan bir kabuk üzerindeki ince bir kaplamadır. Tortul kayaçlar tabakalar halinde çökelir ve yatak adı verilen bir yapı oluşturur. Tortul kayaçlar ve kaya tabakalarının incelenmesi, inşaat mühendisliği için yararlı olan yeraltı, örneğin yolların inşasında, evler, tüneller, kanallar veya diğer yapılar. Tortul kayaçlar ayrıca kömür, fosil yakıtlar, içme suyu veya cevherler gibi önemli doğal kaynaklarıdır
Sedimenter kaya tabakaları dizisinin incelenmesi, paleocoğrafya, paleoklimatoloji ve yaşam tarihi de dahil olmak üzere dünya tarihinin anlaşılması için ana kaynaktır. Bilimsel öğreti özellikleri ve tortul kayaların kökenini incelenmesine sedimantoloji denir. Sedimantoloji hem jeoloji hem de fiziksel coğrafyanın bir parçasıdır ve yer bilimlerinde pedoloji, jeomorfoloji, jeokimya ve yapısal jeoloji gibi diğer disiplinlerle kısmen örtüşmektedir. Mars'ta da tortul kayaçlar bulunmuştur.

Kırıntılı tortul kayaçlar, silikat mineralleri ile çimentolaşmış diğer kaya parçalarından oluşur. Kırıntılı kayalar büyük ölçüde kuvars, feldispat, kaya (litik) parçaları, kil mineralleri ve mikadan oluşur; herhangi bir mineral türü mevcut olabilir, ancak bunlar genelde yerel olarak bulunan mineralleri temsil eder.
Kırıntılı tortul kayaçlar, baskın parçacık boyutuna göre alt bölümlere ayrılır. En jeologlar kullanımı Udden-Wentworth tane boyutu ölçeği ve konsolide olmayan üç bölüme tortu ayırmaktadır: çakıl (> 2 mm çapında), kum (1/16 mm çapında 2) ve çamur (kil olan <1/256 mmince kum olduğu 1/16 ve 1/256 mm arasında). Kırıntılı tortul kayaçların sınıflandırılması bu şemaya paraleldir; konglomeralar ve breşler çoğunlukla çakıl, kumtaşı çoğunlukla kum ve kerpiçten yapılmıştır. Çoğunlukla en iyi malzemeden yapılır. Bu üçlü alt bölüm geniş kategorilere göre yansıtılmış rudites, arenitik ve lutites eski literatürde sırasıyla.
Bu üç geniş kategorinin alt bölümü, klast şekli (konglomeralar ve breşler), bileşim (kumtaşı), tane büyüklüğü veya dokusundaki (çamurluklar) farklılıklara dayanmaktadır.

Konglomeralar baskın olarak yuvarlak çakıllardan oluşurken, breşler baskın açısal çakıllardan oluşur.

Kumtaşı sınıflandırma şemaları çok çeşitlidir, ancak çoğu jeolog Dott şemasını benimsemiştir. Kuvars, feldispat ve litik çerçeve tanelerinin göreceli bolluğunu ve daha büyük taneler arasındaki çamurlu bir matrisin bolluğunu kullanır.

Kum boyutlu çerçeve tanelerinin göreceli bolluğu, kumtaşı adındaki ilk kelimeyi belirler. İsimlendirme, kuvars, feldispat veya diğer kayalardan kaynaklanan litik parçaların en bol bulunan üç bileşeninin baskınlığına bağlıdır. Diğer tüm mineraller aksesuar olarak kabul edilir ve bolluğa bakılmaksızın kayanın isimlendirilmesinde kullanılmaz.
·  Kuvars kumtaşlarının%90'dan fazla kuvars tanesi vardır
·  Feldspatik kumtaşlarının litik tanelere göre <%90'dan fazla kuvars tanesi ve daha fazla feldspat tanesi vardır.
·  Litik kumtaşlarının feldspat tanelerinden%90'dan az kuvars tanesi ve daha fazla litik tanesi vardır.
Kum taneleri arasındaki çamurlu matris malzemesinin bolluğu

Kum boyutlu partiküller biriktiğinde, taneler arasındaki boşluk açık kalır veya çamurla (silt ve / veya kil boyutlu partikül) doldurulur.
·  Açık gözenekli (daha sonra matris malzemesi ile doldurulabilen) "temiz" kumtaşlarına arenit denir.
·  Bol (>%10) çamurlu matriks içeren çamurlu kumtaşlarına wackes denir.
Tahıl bileşimi (kuvars-, feldspatik- ve litik-) tanımlayıcıları ve matris (wacke veya arenit) miktarı kullanılarak altı kumtaşı adı mümkündür. Örneğin, bir kuvars areniti çoğunlukla (>%90) kuvars tanelerinden oluşur ve taneler arasında çok az veya hiç killi matris bulunur, bir lithic wacke bol miktarda litik tanecik ve bol çamurlu matris vb.
Dott sınıflandırma şeması rağmen yaygın Sedimantologlar tarafından kullanılır, gibi ortak isimler grovak arkoz ve kuvars kumtaşı hala yaygın olmayan uzmanlar tarafından ve popüler literatürde kullanılmaktadır.

Çamurlar en az %50 silt – kil boyutlu parçacıklardan oluşan tortul kayalardır. Bu nispeten ince taneli parçacıklar yaygın olarak su veya havadaki türbülanslı akışla taşınır ve akış sakinleştikçe ve parçacıklar süspansiyondan uzaklaştıkça çökelir.
Yazarların çoğu halihazırda çamurdan oluşan tüm kayaçlara atıfta bulunmak için "çamurluk" terimini kullanmaktadır.  Çamurlar, ağırlıklı olarak silt boyutlu parçacıklardan oluşan silttaşı olarak ikiye ayrılabilir; silt ve kil büyüklüğünde partiküllerin eşit olmayan karışımı olan çamurtaşları; ve çoğunlukla kil boyutlu parçacıklardan oluşan kiltaşları birçok yazar "kullanımı şist bir bir terim olarak" bölünebilir (bağımsız olarak tane büyüklüğü) bazı eski literatür Çamur kayacı eşanlamlı şekliyle "şist" kullanılmasına karşın, Çamur kayacı.
Biyokimyasal Tortul Kayaçlar
Biyokimyasal tortul kayaçlar, organizmalar dokularını oluşturmak için havada veya suda çözünmüş materyaller kullandığında oluşturulur. Örnekler:
·  Çoğu kireçtaşı, yumuşakça mercan ve foraminer gibi organizmaların kalkerli iskeletlerinden oluşur.
·  Kömür, atmosferden karbonu çıkaran ve dokularını oluşturmak için diğer elementlerle birleştiren bitkilerden oluşur.
·  Mevduatı çört gibi mikroskobik organizmaların silisli iskeletleri birikimi meydana radyolarya ve diatom.

Çözelti içindeki mineral bileşenleri aşırı doymuş hale geldiğinde ve inorganik olarak çökeldiğinde  kimyasal tortul kayaç oluşur. Genel kimyasal tortul kayalar içerir oolitli kireçtaşı ve oluşan kayalar Evaporit gibi mineraller, halit (kaya tuzu), sylvite, baryum sülfat  ve alçı.

Bu dördüncü muhtelif kategori, piroklastik akışlar, çarpma breşleri, volkanik breşler ve diğer nispeten nadir işlemler tarafından oluşturulan kayalar içerir.
Kompozisyona Dayalı Sınıflandırma
Alternatif olarak, tortul kayaçlar mineralojilerine dayanarak kompozisyon gruplarına ayrılabilir:
Siliklastik tortul kayaçlar, baskın olarak slikat minerallerinden oluşur. Bu kayaları oluşturan tortu, yatak yükü, asılı yük  veya tortu yerçekimi akışları  ile taşınmıştır. Silisiklastik tortul kayaçlar bölünmüştür. Konglomera ve breşer, kumtaşı  ve çamurkaya.
Karbonat tortul kayaçlar kalsitten (eşkenar dörtgen CaCO) oluşur, aragonit
(ortorombik CaCO3), dolomit (CaMg (CO)3)2) ve CO'ya dayalı diğer karbonat
Mineralleri 2−3 iyon. Yaygın örnekler arasında kireçtaşı ve kaya dolomit bulunmaktadır.
Evaporit tortul kayaçlar, suyun buharlaşmasından oluşan minerallerden oluşur. En yaygın evaporit mineralleri karbonatlar (kalsit ve CO'ya dayalı diğerleri)2−3), klorürler (halit ve Cl üzerine inşa edilmiş diğerleri) ve sülfatlar (alçıtaşı ve SO üzerine inşa edilmiş diğerleri)2−4). Evaporit kayaçlarında genellikle bol halit (kaya tuzu), alçıtaşı ve anhidrit bulunur.
·  Organik zengini tortul kayaçlar, genellikle toplam% 3'ten fazla organik karbondan önemli miktarda organik maddeye sahiptir. Yaygın örnekler arasında kömür, petrol şistinin yanı sırapetrol ve doğal gaz için kaynak kayalar yer alır.
·  Silisli tortul kayaçlar, neredeyse tamamen silikadan (SiO) oluşur.2), tipik olarak çört, opal, kardeson veya diğer mikrokristalin formlar.
·  Demir bakımından zengin tortul kayaçlar >%15 demirden oluşur; en yaygın formlar şeritli demir oluşumları ve demir taşlarıdır.

Tortul kayalar zaman meydana gelen tortu olduğu biriken hava, buz, rüzgar, ağırlık üzerinden ya da su içinde parçacıkları taşıyan akımlarının süspansiyon. Bu tortu genellikle ayrışma ve erozyon bir kayağı kaynak bir alanda gevşek malzemeye böldüğünde oluşur. Malzeme daha sonra kaynak alanından biriktirme alanına taşınır. Taşınan tortu türü, hinterlandın jeolojisine (tortunun kaynak alanı) bağlıdır. Bununla birlikte, evaporitler gibi bazı tortul kayaçlar, biriktirme yerinde oluşan malzemeden oluşur. Bu nedenle, tortul bir kayanın doğası, sadece tortu arzına değil, aynı zamanda içinde oluştuğu tortul çökelme ortamına da bağlıdır.
Dönüşüm (Diyajenez)
Ana madde: Diyajenez
Diyajenez terimi, ilk birikiminden sonra bir tortunun maruz kaldığı yüzey ayrışması hariç tüm kimyasal, fiziksel ve biyolojik değişiklikleri tanımlamak için kullanılır. Bu işlemlerin bazıları tortunun başlangıçta gevşek olan malzemeden kompakt, katı bir madde halinde birleşmesine neden olur. Genç tortul kayaçlar, özellikle de Kuaterner yaşlılar (jeolojik zaman ölçeğinin en son dönemi) genellikle hala konsolide değildir. Tortu birikimi arttıkça aşırı yük (litostatik) basınç artar ve lithifikasyon olarak bilinen bir işlem gerçekleşir.
Tortul kayaçlar genellikle deniz suyu ya da doymuş altı suyu minerallerin çözebilen ya da başka mineral hangi, çökeltilmesi. Çöktürücü mineraller bir kayadaki gözenek alanını azaltır, bu da sementasyon olarak adla

Çad (Arapça: تشاد; Fransızca: Tchad), resmi adıyla Çad Cumhuriyeti, Kuzey-Orta Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeyde Libya, doğuda Sudan, güneyde Orta Afrika Cumhuriyeti, güneybatıda Kamerun ve Nijerya (Çad Gölü), batıda ise Nijer ile komşudur.
Kuzeyde çöl bölgesi, merkezde yarı-kurak Sahel kuşağı ve güneyde daha verimli olan Sudan Savanı bölgesi Çad'ın başlıca bölgeleridir. Ülkenin ismini aldığı Çad Gölü, Çad'ın en büyük ve Afrika'nın ikinci büyük sulak alanıdır. Başkent N'Djamena en büyük şehirdir. Resmi diller Arapça ve Fransızcadır. Ülke 200'den fazla etnik ve dilsel topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. İslam (%51.8) ve Hristiyanlık (44.1%) en yaygın iki dindir.
MÖ 7. binyıldan başlayarak büyük insan grupları Çad havzasına göç ettiler. MS 1. binyılın sonlarına dek Çad'ın Sahel kuşağından geçen trans Sahra ticaret yollarını ele geçirmeye çalışan birçok imparatorluk kuruldu ve yıkıldı.
Bölge 1920'de Fransa'nın egemenliğine girdi ve Fransız Ekvatoral Afrikası'na dahil edildi. 1960'ta François Tombalbaye liderliğinde bağımsızlık ilan edildi. Tombalbaye'nin Müslüman kuzeye yönelik politikalarına duyulan öfke 1965'te uzun süren bir iç savaşın patlak vermesine yol açtı. 1979'da isyancılar başkenti ele geçirdi ve Güney'in hegemonyasına son verdi. Ancak ayaklanma liderleri arasında yeni bir savaş Hissène Habré'nin rakiplerini yenmesine kadar sürdü. 1978'de Libya'nın saldırısıyla başlayan Çad-Libya Savaşı Fransız askeri müdahalesiyle 1987'de son buldu. Hissène Habré de 1990'da general Idriss Déby tarafından devrildi. 1991'de Fransız desteğiyle Çad silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu başlatıldı. 2003'ten bu yana süren Sudan'daki Darfur sorunu Çad sınırlarının içine yayıldı ve ülkenin istikrarsızlaşmasına neden oldu. Zaten yoksul olan ülke ve halk, sınıra yakın bölgelerde kurulan kamplar ve çevresine yerleşen yüz binlerce Sudanlı mülteciyi ağırlama mücadelesi verdi.
Birçok siyasi parti faaliyet gösterse de Çad'da tüm güçler eski Cumhurbaşkanı Déby'nin kurduğu Vatansever Kurtuluş Hareketi'nin elindedir. Ülke siyasal şiddet ve darbe girişimleriyle boğuşmaya devam etmektedir. Çad dünyanın en yoksul ve en yolsuz ülkelerinden biridir; halkın çoğu geçimlik tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Petrol satışı 2003'te geleneksel pamuk endüstrisini geçerek ana ihracat kalemi olmuştur. Çad'ın insan hakları sicili zayıftır. Keyfi hapis cezaları, yargısız infazlar, hem güvenlik güçleri hem de silahlı milisler tarafından özgürlük kısıtlamaları gibi hak ihlalleri sık görülmektedir.

Borkou-Ennedi-Tibesti bölgelerinde bulunan arkeolojik kalıntılardan MÖ 2000 yıllarında bölgede insan yerleşimine ait kanıtlar bulunmuşsa da bilim adamları Çad'ın kuzeyinde mükemmel iklim ve çevre koşulları göz önüne alarak yerleşimi MÖ 7.000 yılına dek indirmektedir. Medeniyetlerin kesişme noktası olan Çad'da arkeolojik kalıntı ve sözlü tarih derlemelerinden anlaşıldığı kadarıyla bilinen en eski uygarlık Sao Dönemi olup ardından Kanem İmparatorluğu kurulmuştur. MS 1.000'li yıllara dek Sahra ticaret yollarını elinde tutan imparatorluk, Müslüman Araplar tarafından yıkılmıştır. 20. yüzyılda Fransız sömürgesi olan ülkede keten üretimi teşvik edilmiştir. 11 Ağustos 1960 tarihinde bağımsızlığını kazanan ülkenin ilk devlet başkanı Çad İlerici Partisi'nin başkanı PPT'nin lideri François Tombalbaye olmuştur. Tek parti rejiminden rahatsız olan Müslümanlar iki yıl sonra ayaklanmışlar ve ülkede iç savaş çıkmıştır. Diktatör Tombalbaye 1975 yılında tahttan indirilip öldürülmüştür. 1979'da isyancılar başkenti ele geçirince ülkede istikrar yeniden bozulmuştur. Bu dönemde Fransızların ülkedeki varlığı da tehlikeye düşmüş, ek olarak bir de Libya ordusu Çad'ı işgal girişiminde bulunmuş, Libya - Çad savaşı başlamıştır Fransız destekli Hissène Habré'nin seçilmesi, Libya ordusunun ülkeden çıkarılması sağlanmışsa da Habre'nin diktatörlüğünde en az 40.000 kişi katledilmiştir. Habre'nin generali Idriss Déby'nin 1990 yılında diktatörü devirmesiyle bugüne gelinmiştir.
2001, 2005 ve 2006 yıllarında düzenlenen başkanlık seçimlerini kazanan Debi, ülkenin tekrar iç savaşa sürüklenmesine engel olamamıştır.Birleşmiş Milletler etnik şiddetin gittikçe arttığı ülkede Darfur'da gerçekleşen soykırıma benzer olayların yaşanabileceğine dikkat çekmiştir. Sudan destekli Birleşik Değişim Cephesi gerillaları 1 Şubat 2008 günü Massaguet bölgesinde İdris Debi'ye bağlı kuvvetlere üstünlük sağlayarak 2 Şubat 2008 günü başkent N'Djamena'ya girmiş, ABD ve Fransa gibi Batı ülkeleri büyükelçiliklerinin tahliye hazırlıklarına başlamışlardır.

18. yüzyılda Osmanlıların buradaki Müslüman nüfusa askeri eğitim vermek amaçlı birlik gönderdiği bilinmektedir. Askerlerden bazılarının dönmeyip buraya yerleştiği ve günümüzde Osmanlı torunu olduklarını söyleyen insanlar bulunduğu söylenmektedir. Fizan Sancağı ve Trablusgarp Eyaleti'ne bağlı olarak sahraaltı Afrika ile ilişkiler sürmüştür. 19. yüzyıl ortalarında Sudan ve Uganda toprakları Mısır valileri tarafından ele geçirilmişti. Diğer taraftan Trablusgarp'tan güneye doğru Çad Gölü havzasına kadar gidilerek Nijer ve Çad üzerinde hâkimiyet kurulmaya çalışılmıştı.

Orta Afrika'da, Libya'nın güneyinde konumlanmıştır. Sınır komşuları: Kamerun 1.094 km, Orta Afrika Cumhuriyeti 1.197 km, Libya 1.055 km, Nijer 1.175 km, Nijerya 87 km, Sudan 1.360 km'dir. Güneyde tropikal, kuzeyde çöl iklimi hakimdir. Merkezde geniş, kuru ovalar, kuzeyde çöller, kuzeybatıda dağlar, güneyde düzlükler yer almaktadır. Petrol, uranyum, natron, kaolin, balık (Çad Gölü) başlıca doğal kaynaklarındandır. Kuzeyde sıcak, kuru, tozlu rüzgarlar ortaya çıkmaktadır; periyodik kuraklıklar; çekirge istilaları diğer felaketlerdendir. Günümüzde Afrika kıtasında özellikle Libya, Cezayir, Mısır, Sudan ve Çad'da yoğunlaşan, yer altı su kaynaklarının keşfi yapılmıştır.

Nüfusun etnik dağılımı: Müslümanlar (Arap, Hadjerai, Fulbe, Kotoko, Kanembou, Gouran, Baguirmi, Boulala, Zaghawa ve Maba); Müslüman olmayanlar (Sara, Ngambaye, Mbaye, Goulaye, Moundang, Moussei, Massa); yerli olmayanlar 150,000 (1,000 Fransız) Din: Müslüman %55, Hristiyan %35, animizm %7 diğer inançlar %3 Diller: Fransızca (resmi), Arapça (resmi), Sara ve Sango (kuzeyde), 100'den fazla dil ve lehçe kullanılmaktadır.

Çad ekonomisi, 2003'ten beri petrol üretimine dayalı, tarım ve hayvancılığı baskın olduğu, denize kıyısı olmayan düşük gelirli bir yapıdadır. Nüfusun %85'i tarım ve hayvancılıkla geçinirken, yoksulluk oranı %42'nin üzerindedir. Petrol ihracatı ana gelir kaynağı olsa da, ekonomik çeşitlilik eksikliği ve altyapı yetersizliği temel sorunlardır.

Çad'da LGBT hakları

Çandır, Yozgat ilinin bir ilçesidir. Etrafı Çayıralan, Boğazlıyan ve Felahiye ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 205 km²dir. Çandır ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.221 metredir. İl genelindeki nüfusu en az ilçedir.

İlçenin tarihçesi hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte, Hititler dönemine kadar uzanan bir yerleşim yeri olduğu sanılmaktadır. Yine tarihi kalıntıların gösterdiğine göre Bizans döneminde de Çandır bir yerleşim yeridir. Daha sonra sırası ile Selçuklu Hanedanı ve Anadolu Beyliklerinden Dulkadiroğluları tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmıştır.
Çandır, 1930 yılında belediye, 1948 yılında bucak ve 20 Mayıs 1990 tarihinde da ilçe olmuştur. 15.7.1991 tarihinde ilk kaymakamın göreve başlamasıyla hukuken kazanılan ilçelik vasfı fiilen uygulamaya geçmiştir.

Çandır adı rivayete göre daha önceleri "can kadar güzel, can gibi değerli" anlamına gelen "Candır" kelimesinin değişmesi sonucu verilmesi doğru değildir. Çandır, yerleşim yerinin uygunluğu nedeni ile tarihi boyunca hep yerleşim yeri olarak kaldığı gibi Cumhuriyet döneminde de çevreye göre kalabalık nüfuslu bir kasaba niteliğini korumuştur.
Gerçekte çandır ilçesinin adı 24 oğuz boyundan biri olan Çavuldur boyundan gelmektedir.
Çandır Köyünün ismi, Türk boylarından olan Çavundur'dan türeyen bir Türk Boy ismidir. Çavundur Boyu Yazıcıoğlu tarihinde de olduğu gibi Çavdur – Çavındır olarak yazıldığı örnekler mevcuttur.
Çavuldur Oğuzların üçok koluna gökhan soyundan gelmektedir. Bazı kaynaklarda isimleri çavundur ve çavdur olarak geçmektedir.
Orta Asya'da man-gışlak bölgesinde yurt tutunmuşlardır. Kınıklar ile bir kısmı Anadolu'ya gelmişlerdir. Anadolu fethinde iki tane önemli beyleri olmuştur. Çaka bey ve Emir Çavundur.
Hazar ötesinde önemli bir miktarda Çavundur yerleşimi vardır. Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan ve İran'da Anadolu'dan fazla Çavundur boyuna mensup insan yaşamaktadır.
Çavundur boyu 6 obadan meydana gelmektedir. Çavdar, Çavgın, Çavdır, Çandır, Kara Çavdur ve Oğul beğlidir.
Ayrıca Kayseri merkezdeki eski Çandır mahalleside aynı boydan gelmektedir
Şablon:Yazıcıoğlu tarihi

İlçe, İç Anadolu Bölgesi'nin Orta Kızılırmak Bölgesinde yer alan 35-36 derece doğu meridyenleri ile 39-40 derece kuzey paralelleri arasında yer alır. Kuzeyinde Sarıkaya ilçesi, güneyinde Felahiye ilçesi, doğusunda Çayıralan ilçesi, batısında da Boğazlıyan ilçesi bulunur. Denizden yüksekliği 1225 metredir. İlçenin yüzölçümü 205 km²dir.
İlçe topraklarını sulayan iki önemli akarsu vardır. Bunlar, Çayıralan ilçesi Çokradan kasabasından gelen Mera Çayı ve Çayıralan ilçesinin orman köylerinden kaynağını alan Kozan Çayı'dır. Bu iki çay, ilçemizde birleşerek ilçenin batısında bulunan Uzunlu Barajına dökülmektedir. Yine ilçemizin sınırları içinde sulama amacına yönelik olarak İğdeli köyünde İğdeli Sulama göleti mevcuttur.
İlçe merkezi düz bir alana kurulmuş olup, etrafı yüksek olmayan tepelerle çevrilidir. Bu tepeler küçük dere ve çaylarla parçalanarak platoları oluşturmuştur. En önemli yükseltisi Gevencik Dağı'dır (1607 m). Ayrıca Güllü dağı, Seğmen tepe, Beş tepeler, Akbayır ve Kel dağı ilçenin diğer engebeleridir.
İlçe, il topraklarının güneydoğusunda olup, doğuda; Çayıralan, güneyde; Kayseri, batıda; Boğazlıyan, kuzeyde ise, Sarıkaya ile çevrilidir. Çayıralan ilçesine bağlı kasaba iken, 1990 yılında ilçe olmuştur. İdari olarak bir kasaba ve 3 köy bağlı bulunmaktadır.

İlçede Türkiye'nin büyük bir bölümünü etkisi altında tutan, karasal iklim özellikleri görülür. Yazları sıcak (+35 dereceye kadar) ve kurak, kışlar ise soğuk (-37 °C'ye kadar) ve kar yağışlı geçer. Yağmur en fazla ilkbaharda mart-nisan aylarında, sonbaharda ise eylül-ekim aylarında yağar. Ortalama yıllık yağış tutarı metrekareye 370 mm3tür. Yaz aylarında yağan yağmur ortalaması 6,5 mm'dir. İlçede don sebebiyle ekim ve kasım aylarına kadar mahsuller zarar görmektedir. Bu nedenle de sonbahar erken donları ve ilkbahar geç donlarından dolayı ürün ekim ve dikimleri gecikmekte, hasat erken yapılmaktadır. 2,5 - 3 aya sığdırılan üretim süresinde ancak bir ürün alınabilmektedir. Ayrıca ilçede dolu yağışları da görülmektedir.
Bitki örtüsü olarak İç Anadolu'nun hakim bitki örtüsü olan bozkırlar hakimdir. Sulanabilen vadi boylarında kavak ve söğüt ağaçları, üzüm bağları ve meyve ağaçları ilçenin diğer bitki örtüsünü oluşturmaktadır.
İlçede, İç Anadolu Bölgesi'nin tipik karasal iklimi olup, yazları; sıcak ve kurak, kışları ise, soğuk ve kar yağışlıdır. İl genelinde, sisli gün sayısının en çok olduğu ilçedir. Yağışların miktarı, ilk ve sonbaharda artmaktadır. Doğal bitki örtüsünün, bozkırlardan oluştuğu ilçede, akarsu kenarlarında yoğun olarak kavakçılık yapılmaktadır.

İlçenin nüfusu, 2020 yılı sonuçlarına göre 4.381 kişidir. Bu nüfusun 3.561'i ilçe merkezinde, 820'si ise köylerde yaşamaktadır.

Ekonomisi genellikle tarım  ve hayvancılığa dayanmaktadır. Yurtdışı işçiliği de geçim kaynakları arasında sayılabilir. Tarım ürünlerinden; buğday, arpa, yulaf, çavdar, ayçiçeği, patates ve sebze üretiminin yanı sıra; fiğ, yonca ve korunga gibi yem bitkilerinin üretimine de önem verilmektedir. Vadilerdeki düzlüklerde ise, ceviz, badem, ayva, elma, kayısı ve vişne gibi meyveler bol miktarda yetiştirilmektedir. Yöreye has meyve olan girabolu'dan bol bol yetişir. Geniş mer'alarında, koyun ve sığır sürüleri beslenen ilçede, son yıllarda besi hayvancılığı da yaygınlaşmaya başlamıştır.

Girabolu yöreye has bir meyvedir, adalar mevki başta olmak üzere ilçenin her yerinde yetişir ayrıca ilçenin belediye ve kaymakamlık logoları armaları girabolu meyvesi görseli vardır. Yozgat çandır ilçesi "Girabolu Diyarı" diyede anılır.

Çandır Kaymakamlığı 12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YerelNet 23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alcidae Charadriiformes takımına bağlı bir kuş familyasıdır.

Sıkı, siyah-beyaz tüyleri, karada dik pozisyonlu duruşu ve kutuplar çevresindeki dağılımı ile Alcidae, büyük ölçüde penguenlere benzer. Ancak penguenlerle yakın akrabalıkları yoktur. Benzerlik sadece aynı yöne yönelen evrimden kaynaklanır.
Alcidae, penguenlerden farklı olarak, nesli tükenmiş Alca impennis (eski adıyla: Pinguinus impennis) türü haricinde uçabilmeleridir. Çok iyi yüzücü ve dalıcıdırlar ancak karada sıklıkla hantaldırlar. Kısa oluşu sebebiyle kanatlarını uçuş sırasında çok hızlı çırpmak zorundadır. Alcidae özellikle denizde yaşar. 100 metreyi bulan dalışları sırasında kanatlarını kürek olarak kullanırlar.
Tüm tüyleri aynı anda yenilenir. Bu yüzden kuşlar geçici olarak uçuş kabiliyetinden yoksundur.

Alcidae  familyasına bağlı cinsler:

Aethia - Merrem, 1788
Alca - Linnaeus, 1758
Alle - Link, 1806
Brachyramphus - Brandt, 1837
Cepphus - Pallas, 1769
Cerorhinca - Bonaparte, 1828
Fratercula - Brisson, 1760
Pinguinus - Bonnaterre, 1791
Ptychoramphus - Brandt, 1837
Synthliboramphus - Brandt, 1837
Uria - Brisson, 1760

Sadece kuluçka zamanı uzun süre karada kalırlar. Kuluçka periyodu boyunca dalıcımartıların çoğu devasa koloniler halinde dik kayalık sahillerde ve blok yığınlarda yaşarlar. Kuluçka 1-2 yumurtadan oluşur.

Alcidae fosilleri ilk defa 15 milyon yıl öncesine, Miosen devrine dayanır. Bazı zoologlar familyada Eosen devirden, daha eski fosilleri hesaba katarlar. En fazla ve en eski bulgular Kuzey Pasifik kökenlidir. Atlantik'e taşınma ilk başta güney enlemlerde gerçekleşir. Arktik Okyanus'tan yolun ilk  geçit vermesi, Sibirya ile Alaska arasındaki kara köprüsünün kalkması ile olur.
Diğer deniz kuşlarından farklı olarak familyaya ait cinslerin daha az türü vardır. Bu durum familyanın daha küçük dağılım göstermesiyle bağlantılıdır. Alcidae  Kuzey Yarımküre'nin serin denizlerinde yaşar. Sıcak denizlerde, kril denen planktonik canlılarla beraber dalıcımartıların ana besinini oluşturan balıklar, başarılı bir ava engel olan hızlara ulaşırlar. Bu familyanın en güneyde görülen türleri sadece, Kaliforniya ve Meksika'da soğuk su katmanlarının yukarı tırmanması sebebiyle hayatta kalırlar.

Norveç, Kuş Adası turu (Alm.)24 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Alcidae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Alcidae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Tavuk (Latince: Gallus gallus domesticus), sülüngiller familyasından evcilleştirilebilir bir kuş alt türüdür ve genelde çiftliklerde yetiştirilir. Hindistan'da Asya'nın güneydoğusundaki kırmızı Hint kuşundan geldiğine inanılır.
2003 yılında 24 milyar nüfus ile, dünyada en fazla bulunan kuş türüdür. İnsanlara iki çeşit sık kullanılan besin kaynağı sunarlar: etleri ve yumurtaları. Tavuklar uçamayan kuşlardandır ve hepçildir.
Tavuklar hayatlarının farklı evrelerinde farklı isimler alırlar. Yeni doğmuş yavrularına civciv, genç ve gelişme çağında olanlara piliç, yumurtlama olgunluğuna henüz ulaşmamış, ergenlik öncesi dönemdeki dişiye yarka, cinsi olgunluğa ulaşmış ergin dişilere tavuk, ergin erkeklere horoz denir.

Tavuklarda hayvanın dış görünümü, davranış ve verimlilik durumunu belirleyen, değişik coğrafyalarda evrimleşme sonucu gelişmiş değişik tavuk türleri bulunur. Bu ırklar, "saf" veya "melez" ırklar olarak sınıflandırılabilirler.

Saf ırklarda anne ve babadan elde edilen yavrular ebeveynleri ile aynı verim ve biyolojik özellikleri gösterirler. Bunlar et ve yumurtası için tercih edilen kombineler ve sadece yumurtacı özellikleri ile öne çıkan et verimi düşük ırklar veya cüce süs tavuğu olarak kullanılan ırklar olabilir.

Plymouth Rock, Rhode Island Red, Sussex, Australorp, Bielefelder, Amrock, New Hampshire, Wyandotte, Brahma, Cochin, Langshan, Dorkinng, Orpington, Cornish, Leghorn (Ligorin), Minorca, Denizli ve Gerze (hacıkadın)

Genetik yаpı bakımından birbirinden farklı ebeveyn hatların çiftleştirilmeleri ile elde edilen yüksek verimli, bir özelliği öne çıkan ve уaşama gücü yüksek döllere denir. Hibrit veya melez çeşitlerde yavruların kendi arasında çaprazlanmasıyla elde edilen yeni nesillerde 1. derece ebeveynlerinin değil, uzak ebeveynlerinin özellikleri ortaya çıkabilir.

Yumurtacı hibritler
Lohman Brown (RIR horoz ve Ligorin tavuk melezi), Isa Brown, Red star, Golden Comet (New hampshire horoz ve Plymouth Rock tavuk), Atabey, Atak s.
Kahverengi yumurtаcı hibritler beyaz yumurtacı hibritlere göre % 30 – 40 daha ağırdırlar. Koyu renk horoz ile açık renk tavuklar çiftleştirildiği zaman renkli yavrular dişi, açık olanlar ise horozdur.

Etçi hibritler
Broiler tavuğu tavuk eti üretiminde kullanılırlar.

Tavukların da dahil olduğu, modern kekliklere benzeyen su veya kara kuşlarının bulunduğu Tavuksular takımı, tüm ağaçta yaşayan kuşları ve dinozor akrabalarını yok eden Kretase-Paleojen yok oluşunu sağ olarak atlattı. Tavuklar esasen kırmızı orman tavuğundan (Gallus gallus) türemiştir ve bilimsel olarak iki hayvan da aynı türden kabul edilir. Evcil tavuklar kırmızı orman tavuklarıyla serbestçe çiftleşebilir. Daha sonra evcil tavuklar, gri orman tavuğu, Sri Lanka orman tavuğu ve yeşil orman tavuğu ile melezlendi; örneğin, sarı deri geni, gri orman tavuğundan (G. sonneratii) evcil kuşlara aktarıldı. Tahminlere göre tavukların genomunun %71 ila %79'u kırmızı orman tavuğuyla aynıdır.

Yapılan ilk araştırmalara göre, günümüz Tayland'ında kırmızı orman tavuğunun tek seferde evcilleştirilmesi, modern tavukların ortaya çıkmasına yol açmış ve modern ırkları ayıran sadece küçük geçişler olmuştur. Kırmızı orman tavuğu, onlarca yıl süren bambu ekim döngüsünün sonunda üretilen devasa miktardaki tohumdan istifade ederek kendi üremesini artırmaya oldukça iyi adapte olmuştur. Tavuğun evcilleştirilmesinde, insanlar, kırmızı orman tavuğunun yiyecek arzındaki bir artışa maruz kaldığında üremede büyük bir artış gösterme yeteneğinden faydalandılar.
Tavuğun tam olarak nerede ve ne zaman evcilleştirildiği konusu hala tartışmalıdır. Genomik çalışmaların tahminine göre tavuklar 8 bin yıl önce Güneydoğu Asya'da evcilleştirildi ve bundan 2 ila 3 bin yıl sonra Çin'e ve Hindistan'a yayıldı. Arkeolojik bulgular, evcil tavukların MÖ 6000'den çok önce Güneydoğu Asya'da, MÖ 6000'de Çin'de ve MÖ 2000'de Hindistan'da varlık gösterdiğini desteklemektedir. 2020 yılında yayımlanan ve dünya çapında 863 tavuğun tam genomunu sıralayan önemli bir Nature çalışması, tüm evcil tavukların, günümüzde ağırlıklı olarak güneybatı Çin, kuzey Tayland ve Myanmar'da bulunan kırmızı orman tavuğunun tek seferde evcilleştirilmesiyle türediğini öne sürmektedir. Bu evcilleştirilmiş tavuklar, Güneydoğu ve Güney Asya boyunca yayılmış, burada yerel vahşi orman tavuğu türleriyle melezleşerek genetik ve coğrafi olarak farklı grupları meydana getirmiştir. En popüler ticari ırklara dair yapılan analizler, Beyaz Leghorn ırkının, kırmızı orman tavuğunun alt türlerinden miras alınan farklı ataların bir mozaik karışımına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Tavuk çiftliklerinde kümesler yüksek ve büyüktür (ortalama 10 000 et tavuğu ya da 4 000 yumurta tavuğu), oysa ilkel bir barınak ile önündeki gezinti alanından ibaret geleneksel kümeste; ancak elli kadar tavuk barınabilir. Aydınlatmanın cinsine (doğal ya da yapay ışık), yetiştirme tarzına (yerde ya da kafeslerde), havalandırmaya, ısıtma sistemine, beslenme sistemine göre çeşitli kümes tipleri vardır.
Et tavuğu (piliç) üretimi için başvurulan yerde yetiştirme, hayvan sıklığının çok yüksek olduğu (metrekareye 15 ila 18 piliç) yapılarda gerçekleştirilir. Isıtma ve havalandırma için, sıcaklık kışın 15 ila 18 derece arasında ve yazın 25 derecenin altında tutulur. Civcivler, kuluçkalıklar sayesinde tamamlayıcı bir ısıtmadan yararlanırlar. Yem dağıtımı gerek yemliklere elle dökülerek, gerek otomatik besleme zincirleri sayesinde mekanik olarak yapılır.
Yumurta tavukları için kafeste yetiştirme yerde yetiştirmenin yerine geçmiştir. Tavuk çiftliğinde, tavukların tek tek yerleştirildikleri bitişik tel örgülü kafeslerin üst üste konduğu 3 ya da 4 batarya bulunur. Kafeslerin tabanı yumurtaların oluklara yuvarlanmasını sağlayacak biçimde eğik yapılmıştır; oluklara düşen yumurtalar ya elle ya da hareketli bant ile otomatik olarak toplanır.
Karanlık denen kümeslerde aydınlatma yapay olduğundan pencere bulunmaz. Yumurta ve üretim tavuklarında ışık ritminin (gün boyunca aydınlık ve karanlık dönemlerin karşılıklı süreleri) kesin kontrolü gerektiğinden böyle bir sistem çok elverişlidir. Aydınlatmanın gün ışığı ile sağlandığı pencereli kümesler et hayvanı (piliç, hindi palazı, ördek palazı vb.) üretimi için daha elverişlidir.

Erysipelothrix insidiosa bakterisi tavuklarda en sık görülen depresyon ve uyuklama semptomlarının nedenidir. Bu bakteri alkalik topraklarda yıllarca yaşayabilir.

Tavuk ıslah çalışmaları ve Melez azmanlığı
Ticari tavuk ırkları, saf-melez, yumurtacı, etçi, coğrafi vs. 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kendi hibridini yap 23 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tilki ve köpekten korunaklı serbest gezen tavuk evi1 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Köy tavuklarında yumurta verimini etkileyen faktörler

Güvercin (Columba livia), Güvercingiller (Columbidae) familyasına ait bir kuş türü.

Güvercinlerde kafatası ile beyin arasında bulunan ferromanyetik bazı tanecikler, yerin manyetik alanına karşı duyarlı birimler haline gelmişlerdir. Güvercinler bu sistem sayesinde yerin manyetik alanındaki değişimleri hissedebilmektedirler. Bu sistem güvercinlerin çok uzaklardan uçurulduklarında bile yönlerini kolaylıkla bulabilmelerine yardımcı olmaktadır. Omurilik omurga kanalının son ucuna kadar uzanır. Omurilikten ayrılan sinir sistemi, bütün organlara ve kaslara kadar dağılır.

Trakya, Türkiye'nin Avrupa kıtası topraklarında kalan bölümü için kullanılan bir tanımlamadır. Bu bölgeye genel olarak Trakya bölgesi denilmektedir. Aslında Trakya tanımlaması eski Yunan'dan günümüze kadar gelen ve Balkanlardaki bir bölgeyi tanımlayan coğrafi bir terimdir. Bu tanımlamaya göre bugünkü Bulgaristan'ın güney kesimleri, Yunanistan'ın Tharaki yönetim bölgesi ve Türkiye'nin Avrupa'daki topraklarını içine alan bölgeye genel olarak Trakya denilmektedir. Trakya güvercinleri, bu bölgede yoğun olarak yetiştirildikleri için adını bu bölgeden almış olan güvercinlerdir. Bu güvercinlere Türkiye genelinde “Trakya Makaracısı” adı verilirken, Trakya bölgemizde daha çok, “Trakya Taklacısı”, “Rumeli Taklacısı”, “Rumeli Yerlisi”, “Trakya Yerlisi” ya da “Yerli” adı ile bilinirler. Dünyada ise “thrace roller” adı ile tanınmaktadırlar.

Bazı güvercin ırkları etlik olarak yetiştirilebilir. Lezzetli ve pahalı bir gıda olarak 0.5 kg karkas ağırlığında olmak üzere yumurtadan çıkışı takiben 28 günlük olduklarında tüketilebilirler.

Trakya ırkının kökeni hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Türkiye'de uzun yıllardır yetiştirildiği bilinen bir ırk olmakla birlikte daha çok bölgesel bir yapı göstermektedir. Trakya bölgemiz dışında fazla görüldüklerini söyleyemeyiz. Irkın köken olarak diğer makaracı ırklarla akraba olma olasılığı fazladır. Dünyada “Oriental Roller” olarak bilinen ve köken olarak Türkiye'den kaynaklanan makaracı ırk ile, Bulgar ve Arnavutluk kökenli makaracı ırklarla akraba olduğu düşünülmektedir. Vücut yapıları ve büyüklük olarak bu ırklara benzer olması böyle bir sonuca varılmasına neden olmaktadır.

Vücut yapısı olarak orta büyüklükte kuşlardır. Gagaları orta büyüklükte olmalıdır. Gaganın kısa olması farklı melezlemelerin yaşandığının göstergesidir. Bu tür kuşlar kıymetli değillerdir. Boyunları fazla uzun değildir. Ayaklar biraz kısa ve dirsekten aşağısı paçasızdır. Dirsek aşağısındaki her tüy paça olarak kabul edilir ve kuşun ciddi şekilde değer yitirmesine neden olur. Kuyruk telek sayıları 14 ile 18 arasında değişebilir. Kanatlar kuyruk üzerinde taşınır. Bu taşınma şekli kuşun karakteristik özelliğidir. Bazı diğer makaracı ırklarda görülen kuyruğun kanat altında taşınma biçimi bu kuşlarda olmamalıdır. Eğer kanatlar farklı şekillerde taşınıyorsa, bu güvercinlerin saf kan olmadıkları sonucuna varabiliriz. Gaga renkleri kuşun rengi ne olursa olsun beyaz olmalıdır. Ancak gaga ucunda kuşun kendi renginde küçük bir koyuluk bulunabilir. Sadece mavi renklerde mor gaga rengine rastlanabilmektedir. Trakya güvercinlerinin rengi ne olursa olsun göz renkleri açık renktir. Sadece beyaz renk olanlar bu durumun istisnası olarak siyah göz rengine sahiptirler. Trakya güvercinleri tepeli ya da tepesiz olarak görülmektedirler. Bütün renklerinin tepeli ve tepesiz olanları bulunmaktadır. Bu güvercinlerde tepe kulaktan kulağa tabir edilen tarzda geniştir. Tepe ensenin altından başlar ve enseyi tam olarak sarmalar. Tepenin her iki ucunda “tepe gülü” adı verilen tarzda şekillenmeler makbul kabul edilmektedir. Dişileri genelde bir çift yumurta yumurtlayıp kuluçkaya yatar. Nadir de olsa üç yumurtaya veya tek yumurtaya kuluçkaya yattığı görülmüştür. Güvercin yumurtası ilk yumurtladığında 15 gram kadardır. 11 gram kadar doğan yavruların yedinci günde ağırlıkları 70, on dördüncü günde 170 grama kadar ulaşır. Yavrular 24-25 günlükken tek başlarına yem yemeye başlamaktadırlar.

Trakya ırkında başlıca 5 çeşit renk görülmektedir. Bunlar beyaz, siyah, kırmızı, sarı ve mavidir. Yaygın olarak rastlanan renkleri beyaz ve kırmızıdır. Bu renklerin tümünün tepelisi ve tepesizleri de bulunmaktadır. Bu renklerin bölgedeki adlandırılışları şu şekildedir.
Beyaz: Bu güvercinlerin tüm vücutları beyazdır. İşaret taşımazlar. Beyazlarda güvercinin herhangi bir yerinde farklı renkte tüy bulunmamasına dikkat edilir. Gözleri siyah olur. Gaga beyazdır.
Kanarya (sarı): Bu güvercinler sarı renklidirler. Tüm vücutları sarıdır. İşaret taşımazlar. Vücutlarının herhangi bir yerinde beyaz tüy bulunmamasına dikkat edilir. Gözler açık renklidir. Gaga beyazdır.
Pal (Kırmızı): Bütün vücutları kırmızı (koyu kızıl) bir tondadır. İşaret taşımazlar. Vücutlarının herhangi bir yerinde beyaz tüy bulunmamasına dikkat edilir. Gözler açık renklidir. Gaga beyazdır.
Murakat (Siyah): Bütün vücutları siyahtır. İşaret taşımazlar. Vücutlarının herhangi bir yerinde beyaz tüy bulunmamasına dikkat edilir. Gözler açık renklidir. Gaga beyazdır.
Zavrak (Mavi): Bu güvercinler dumanlı mavi olarak adlandırabileceğimiz şekilde mavi-gri renkte olurlar. Bu kuşlarda işaret olarak adlandırdığımız kanat üzerinde iki sıra şerit bulunur. Bu renk çeşidinde mor renk gagaya da rastlanmaktadır. Daha az bulunan bir renk çeşididir. “Küllü” olarak da adlandırılmaktadır. Zavrakların bir de işaret olarak çakmaklıları vardır. Çakmaklı olanlarına “Tekir” adı verilir. Tekirler de kanatlar üzerinde iki sıra şerit yerine küçük siyah noktacıklardan oluşan pullu bir yapı vardır.
Trakya güvercinlerinde renkler kendi içinde eşleştirilmelidir. Yani kırmızı kırmızı ile, sarı sarı ile vb. Farklı renklerin birbiri ile eşleştirilmeleri sonucu çıkan yavrular yine ana ya da babanın renginde olmakla birlikte iyi yetiştiriciler tarafından tercih edilmezler. Ancak farklı renkler arasında yapılan eşleştirmelerde renklerden biri beyazsa, yavrular alacalı olmaktadır. Bu bakımdan özellikle beyazın beyaz ile eşleştirilmesine özen gösterilmeli, beyaz başka renklerle eşe atılmamalıdır.

Trakya güvercinlerinin ürkek yapılı ve ele gelmeyen bir tarzları vardır. Makaracı ırklarımıza özgü uçuş özelliklerinin tümüne sahiptirler. Her şeyden önce Trakya ırkı bir performans ırkıdır ve uçuş kuşudur. Performans ırklarında temel alınması gereken özellik uçuş özellikleri olmalıdır. Tabii ki renk vb. özelliklere de dikkat edilmelidir, ama uçuştan taviz verilerek değil. Son yıllarda makaracı ırklarımızın tümünde karşılaştığımız kostümün ön plana çıkma ve uçuşun gerileme durumu ne yazık ki Trakya ırkımız için de geçerlidir. Balkanlar üzerinden Türkiye'ye kuş girişi son yıllarda göçmenler aracılığı ile hızla artmıştır. Buradan getirilen kuşlar daha çok gösteri kuşlarıdır. Bu kuşlarla yapılan melezlemeler Trakya güvercinlerinin uçuş özelliklerini geriletmiştir. Bütün bu yaşananlara karşın Trakya güvercinleri, uzun ve yüksek uçan kuşlardır. İyi bir Trakya kuşundan 3–5 saat arası uçması beklenir. Bu güvercinler nokta yükseklikte uçmaları ile tanınırlar. Biraz da bu nedenle yerden yönetilebilmeleri kolay değildir. Yerden verilecek pırıltılara fazla reaksiyon göstermezler. Grup olarak uçan kuşlardır. 10–30 kuştan oluşan gruplar uçuş için idealdir. Ancak havada daha küçük gruplar halinde ayrılarak ya da tamamen bağımsız uçmayı tercih ettikleri görülmektedir. Bu güvercinlerin en önemli uçuş özellikleri makara yapmalarıdır. Trakya güvercinlerinden sık sık makara yapması yerine daha kaliteli makara yapması beklenmektedir. Peş peşe makaraya girme şekli uçuşa ayrı bir renk kattığı için tercih nedenidir.

Hünkari

Güvercinler Hakkında Bilgiler, 2005 2 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Güvercin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Güvercin ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Hebridler (İngilizce: Hebrides, İskoç dili: Innse Gall) İskoçya'nın batı kıyılarında, Britanya Adası'nın en eski kayalarının bulunduğu adalar topluluğudur.

Adaların bir kısmı karaya yakın, bir kısmı ise daha açıklarda yer almaktadır. Bu nedenle İskoçlar adaları adlandırmak için genelde iki grubu ayırır.

Skye Adası, Mull Adası, Islay Adası, Jura Adası, Staffa Adası ve diğer küçük adacıklar.

Levis Adası, Harris Adası, Berneray Adası, Kuzey Uist Adası, Güney Uist Adası, Barra Adası, St Kilda Adası.

Hebridler, İskoçya'nın en tanınmış adalarıdır. Çoğu zaman İskoçya'nın kuzeydeki adaları da bilinmeden Hebridler diye adlandırılır. Hebridler'de MÖ 8000'lerden bu yana yerleşim olduğu sanılmaktadır. Ayakta bulunan ilk antik yapılar MÖ 3000'lere tarihlenir. Ada çok uzun yıllar boyunca Norveçlilerin egemenliğ altında kalmıştır. Daha sonra İskoçlar'ın akınları ile ada alınmıştır. Klasik müzik bestecisi Felix Mendelssohn 2. opusunu Hebridler Uvertürü diye adlandırmıştır.

(İngilizce)Hebridler ile ilgili bir web sitesi 27 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Heimaey (IPA: ˈheɪmaeɪ) Atlas Okyanusu'nda, İzlanda'ya ait Vestmannaeyjar takımadalarının en büyük üyesidir. 13,4 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip olan ada İzlanda'nın güney kıyılarından yaklaşık 7,4 kilometre uzaklıktadır. Vestmannaeyjar'daki tek meskun adadır. Adada yaklaşık 4.500 kişi yaşar.

1627 yılında Osmanlı Devleti koruması altında yola çıkan Cezayirli korsanlar Vestmannaeyjar'a vardılar. Derhal saldırılara başlayan korsanların en kayda değer zararları Grindavík ve Heimaey kentlerinde olmuştur. Grindavík halkı evlerini zamanında boşaltıp gerekli yerlere saklanmayı başarabildikleri için bu saldırıdan pek zarar görmemişlerse de, Heimaeylilerin düzlük ve boş kentleri onların saklanmasını olanaksız kılmşıtır. Birçoğu tutsak düşerek Cezayir'e götürülmüş ve köle pazarlarında satılmıştır.

23 Ocak 1973 günü sabaha karşı Heimaey'deki Eldfell adlı yanardağda bir hareketlenme başladı. O andan başlayarak adanın tüm yaşayanları balıkçı teknelerinin kapsamlı çalışmaları ile tahliye edildi. Kentin içlerine doğru akarak ilerlemeye başlayan lavlar kentin yaşam kaynağı olan limanı tehdit etmeye başladığında, deniz suyu ve toprak kullanılarak lavlarla savaşılmış ve lavlar geri püskürtülerek liman yıkımdan kurtarılmıştır. Ancak bu felakette kentin yarısına yakını yok olmuşsa da, olayın ardından kent hızla gelişmeye başlamıştır.

(İngilizce) Vestmannaeyjar Kent Konseyi 30 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Yerel gazete 26 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Yerel gazete 30 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Fotoğraflar
(İngilizce) Püskürme 13 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Kutup Dairesi, Dünya haritasında gösterilen Güney Kutup Dairesi, Oğlak Dönencesi, Yengeç Dönencesi ve Ekvator Çizgisi ile birlikte beş büyük enlemden biridir. 66° 33′ 39″ enleminde Güney Yarımküre'deki karşıtı Güney Kutup Dairesi ile simetrik duran daire her yıl Dünya'nın eğiklik açısının değişmesinden dolayı (40.000 yılda ) 2 derece 15 dakika kuzeye kaymaktadır. Gündönümlerinde yerkürenin 23.5 derecelik açı ile eğik olması sebebi ile kış mevsiminin yaşandığı Aralık ayında dairenin her noktasında en azından 24 saatlik gece, yaz mevsiminin yaşandığı Haziran ayında ise en azından 24 saatlik gündüz yaşanır.

Amerika Birleşik Devletleri - Alaska
Danimarka - Grönland
Finlandiya
İsveç
Kanada (Kuzey Kanada)
Norveç
Rusya
Bu ülkeler dışında İzlanda da Kuzey Kutup Dairesi üzerinde toprak sahibidir; fakat toplam yüzölçümleri 1 kilometrekareyi geçmemekte olup adaların hiçbiri meskûn değildir. Bununla birlikte Dünya genelinde Kuzey Kutup Dairesi'nin üzerinde nüfus oldukça azdır. Dairenin kuzeyinde kurulmuş en önemli şehirler Rusya'da Murmansk (nüfus: 325.100), Norilsk (nüfus: 135.000) ve Vorkuta (nüfus: 85.000); Norveç'te Tromsø (nüfus: 62.000); Finlandiya'da Rovaniemi'dir (nüfus: 58.000).

Çukçi-Kamçatka halkları: Rusya
Çukçiler
Koryaklar
Eskimolar
İnuitler: Grönland, Kanada
İnyupikler: Alaska
Yupikler: Alaska
Sibirya Yupikleri: Alaska, Rusya
Tunguzlar (Kuzey Tunguzları)
Evenkiler: Çin, Moğolistan, Rusya
Ural halkları
Laponlar: Norveç, İsveç, Finlandiya, Rusya
Samoyedler (Kuzey Samoyedleri)
Enetsler: Rusya
Nenetsler: Rusya
Nganasanlar: Rusya
Ugor halkları
Hantılar: Rusya
Mansiler: Rusya
Yukagirler: Rusya

Ekvator
Gündönümü
Güney Kutup Dairesi
Oğlak Dönencesi
Yengeç Dönencesi

(İngilizce) Topographical map of Arctic Circle, centered about North Pole
(İngilizce) Map of Arctic Circle (dotted line), showing major population areas 2 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Terra Incognita: Exploration of the Canadian Arctic27 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lofoten Norveç'in Nordland ilçesinde bir takımada ve geleneksel bir bölgedir. Lofoten, dramatik dağları ve tepeleri, açık denizi ve korunaklı koyları, plajları ve el değmemiş toprakları ile kendine özgü manzarasıyla bilinir. En büyük kasabası olan Leknes, Kuzey Kutup Dairesi'nin içinde yaklaşık 169 km (105 mil) ve Kuzey Kutbu'ndan yaklaşık 2.420 km (1.500 mil) uzaklıkta olup, Lofoten'i dünyanın en kuzeydeki nüfuslu bölgelerinden biri yapar. Kuzey Kutup Dairesi içinde yer almasına rağmen, takımadalar, yüksek enlemine göre dünyanın en büyük yüksek sıcaklık anormalliklerinden birini yaşamaktadır.

Lofotr, aslında yalnızca Vestvågøy adasının adıydı. Daha sonra adalar zincirinin adı oldu. Sivri tepeli adalar zinciri, anakaradan bir vaşak ayağı gibi görünüyor. Norveççede her zaman tekildir. Karşılaşabileceğiniz diğer bir isim, "Lofotveggen" veya Lofoten duvarıdır. Takımadalar, Bodø çevresindeki yüksek noktalardan bakıldığında veya denizden gelindiğinde, yaklaşık 100 kilometre uzunluğunda ve 800-1.000 metre (2.600-3.300 fit) yükseklikte kapalı bir duvar gibi görünür.
Mart 1941'de adalara Claymore Operasyonu sırasında İngiliz Komandoları tarafından baskın düzenlendi ve ardından Aralık ayında Vaagso baskınını desteklemek için yapılan bir şaşırtma saldırısı yapıldı.
Adalar 2017 yılı itibarıyla yılda bir milyon turist çekmektedir.

Lofoten, Kuzey Norveç'teki Kuzey Kutup Dairesi'nin kuzeyindeki 68. ve 69. paralellerde yer almaktadır. Norveç'teki doğal ortamı ile tanınır. Lofoten, Vågan, Vestvågøy, Flakstad, Moskenes, Værøy ve Røst belediyelerini kapsar. Kuzeyden güneye uzanan başlıca adalar şunlardır:

Lofoten birçok kaya tırmanışı ve dağcılık fırsatı sunmaktadır. Yazın 24 saat gün ışığına sahiptir ve Alp tarzı sırtlara, zirvelere ve buzullara sahiptir, ancak yüksekliği 1.200 metreden (3.900 fit) daha azdır. Kaya tırmanışının ana merkezi Austvågøya'daki Henningsvær'dir.
Dağcılık ve tırmanış için ana alanlar Austvågøy ve Moskenesøya üzerindedir. Moskenesøya uzak ve ciddi bir dağcılığa sahipken, Austvågøy kaya tırmanışı için çok popüler bir alandır. Daha fazla bilgi için Dyer'in yürüyüş rehberine ve Craggs ve Enevold'un kaya tırmanışı rehberine bakın (referanslara bakınız).

Lofoten, dünyanın en eşsiz futbol sahalarından birine sahiptir. Saha, gerçek oturma yeri olmayan kayalık bir adacık üzerinde durmaktadır. Benzersiz bir şekilde konumlandırılmış futbol sahasını içeren bir Lofoten manzarası, Microsoft Windows için başlangıç ekranı görüntüsü olarak kullanılmıştır.

Unstad, sörf için en iyi bilinen yerlerinden biridir. Her Eylül, dünyanın dört bir yanından sörfçü Lofoten Masters yarışmasına katılmak için ziyaret eder.

Avrupa E-yolu E10, daha büyük Lofoten adalarını köprüler ve deniz altı tünelleriyle birbirine bağlar. E10 yolu ayrıca Lofoten'i 1 Aralık 2007'de resmi olarak açılan Lofast karayolu bağlantısı ile Norveç anakarasına bağlamaktadır. Lofoten adaları arasında ve Lofoten ile E10 boyunca ana kara arasında birçok günlük otobüs seferleri vardır.
Bodø, genellikle Lofoten'e seyahat için bir merkez olarak kullanılır. Hava yolculuğuna ek olarak Bodø'yu Moskenes'e bağlayan bir feribot vardır. Ayrıca Svolvær'u Hamarøy'deki Skutvik'e bağlayan ve doğudan E6'ya karayolu bağlantısı olan bir feribot da bulunmaktadır.

Lofoten takımadalarının adaları doğal ortamlarıyla tanınır. Bölge engebeli bir manzaraya ve benzersiz bir aydınlatmaya sahiptir. Sonuç olarak, adalar uzun zamandır sanatçılar için bir ilham kaynağı olmuştur. Norveçli ressam Gunnar Berg, memleketi Lofoten'in resimleriyle tanınıyordu. Esas olarak yerel balıkçıların günlük yaşamlarından sahneler çizdi. İşleri Lofoten ile ilişkilendirilen diğer sanatçılar arasında Adelsteen Normann, Otto Sinding, Christian Krohg, Theodor Kittelsen ve Lev Lagorio yer almaktadır.

Atlantik morinası

Resmî site
The first Lofoten website (1996) with special emphasis on the islands of Moskenes and Flakstad. 28 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Unesco World Heritage – Lofoten archipelago on the tentative list 31 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hiking and trekking portal of the Lofoten Islands 30 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maine, Amerika Birleşik Devletleri'nin New England bölgesinde yer alan bir eyalettir ve bitişik ABD topraklarının en kuzeydoğusundaki eyalettir. Batıda New Hampshire, güneydoğuda Maine Körfezi ve kuzeydoğu ve kuzeybatıda Kanada'nın New Brunswick ve Quebec eyaletleriyle sınır komşusudur ve Yeni İskoçya ile deniz sınırını paylaşmaktadır. Sadece bir başka eyaletle (New Hampshire) sınır komşusu olan tek eyalettir. Maine, toplam alan bakımından New England'ın en büyük eyaletidir ve neredeyse kalan beş eyaletin toplam alanı kadar büyüktür. 50 ABD eyaleti arasında, alan bakımından 12. en küçük, nüfus bakımından 9. en az kalabalık, nüfus yoğunluğu bakımından 13. en az kalabalık ve en kırsal eyalettir. 2024 yılı itibariyle, Maine'nin nüfusu, Nüfus Sayımı tahminlerine göre 1.400.000'dir ve bu, eyaletin şimdiye kadarki en yüksek nüfus tahminidir. Maine'nin başkenti Augusta iken, en kalabalık şehri Portland'dır.
Maine toprakları, Son Buzul Çağı'nda buzulların çekilmesinden sonra yaklaşık 12.000 yıldır yerli halklar tarafından iskan edilmiştir. Avrupalıların gelişinde, bölgeyi Algonquian dilini konuşan birkaç ulus yönetiyordu ve bu uluslar şimdi Wabanaki Konfederasyonu olarak biliniyor. Bölgedeki ilk Avrupa yerleşimi, 1604 yılında Pierre Dugua, Sieur de Mons tarafından kurulan Saint Croix Adası'nda Fransızlar tarafından kuruldu. İlk İngiliz yerleşimi, 1607 yılında Plymouth Şirketi tarafından kurulan kısa ömürlü Popham Kolonisiydi. 1620'lerde Maine kıyısı boyunca bir dizi İrlandalı ve İngiliz yerleşimi kuruldu, ancak sert iklim ve yerel yerli halk ve Fransızlarla olan çatışmalar birçoğunun başarısız olmasına neden oldu. Maine, 17. yüzyıl boyunca önemli savaşlar yaşadı. Maine 18. yüzyıla girerken, yalnızca yarım düzine Avrupa yerleşimi hayatta kalmıştı. 
Amerikan Devrimi sırasında Sadıklar ve Vatanseverler Maine toprakları için mücadele etti. 1812 Savaşı sırasında, büyük ölçüde savunmasız olan Maine'in doğu bölgesi, Yeni İrlanda Kolonisi aracılığıyla Kanada'ya ilhak etme amacıyla İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edildi, ancak kuzey sınırında, orta Atlantik'te ve güneyde başarısız İngiliz saldırılarının ardından Amerika Birleşik Devletleri'ne geri döndü ve savaş öncesi sınırları geri getiren bir barış antlaşması imzalandı. Maine, 1820'de Massachusetts'ten ayrılarak bağımsız bir eyalet olma kararı alana kadar Massachusetts Commonwealth'inin bir parçasıydı. 15 Mart 1820'de Missouri Uzlaşması uyarınca Maine, 23. eyalet olarak Birliğe kabul edildi. 
Bugün Maine, girintili çıkıntılı, kayalık Atlantik Okyanusu ve koy kıyıları, dağları, yoğun ormanlık iç kesimleri ve özellikle yabani yaban mersini ve ıstakoz ve istiridye gibi deniz ürünleriyle ünlü mutfağıyla bilinir. Kıyı ve Doğu Maine, özellikle Portland civarında, yaratıcı ekonomi için önemli merkezler olarak ortaya çıktı ve bu durum şehre ve metropol alanına soylulaştırmayı da getirdi.

Avrupa'dan gelen göçmenler ilk defa 1607 yılında buraya yerleştiler. 1652 yılında Maine, Birleşik Krallık'a bağlı olan Massachusetts Körfez Kolonisi'nin bir parçası oldu. 1776 yılında Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlığını ilan ettiği zaman hala Massachusetts eyaletinin bir parçasıydı. Ancak 1820 yılında nüfusunun çok artmış olması ve Massachusetts eyaletinden çok uzakta kalması nedeniyle ayrı bir eyalet olarak ayrılmasına karar verildi. 1832 yılına kadar başkenti Portland kenti iken, bu tarihte başkent Augusta kentine aktarıldı.

Maine eyaleti sınırlarının en büyük bölümünde Kanada ile komşudur. Kuzey, kuzeydoğu ve kuzeybatısında Kanada yer alır. Komşu olduğu tek ABD eyaleti güneybatısındaki New Hampshire'dır. Güneydoğusunda Atlas Okyanusu bulunur. Maine eyaleti ABD'nin en doğuda bulunan eyaletidir. Maine'in en büyük gölü Moosehead Gölü, en yüksek dağı da Katahdin Dağı'dır. Maine eyaletinde kış ayları soğuk ve sert geçmekle birlikte yaz aylarında ılımandır.

Maine'in nüfusunun %95'ten fazlası Beyaz Amerikalılardan oluşur.

Eyalet genel seçimlerinde, Maine seçmenleri çoğu eyaletten daha sık bağımsız ve üçüncü taraf adayları kabul etme eğilimindedir. Maine'in son zamanlarda iki bağımsız valisi oldu (James B. Longley, 1975-1979 ve 2013'te ABD Senatörü olan Angus King, 1995-2003). Maine eyaleti politikacıları, hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, kendi partilerinin ulusal kanatlarındaki birçok kişiden daha ılımlı görüşlere sahip olduklarına dikkat çekmektedir.
6 Mayıs 2009'da Maine, eşcinsel evliliği yasallaştıran beşinci eyalet oldu ancak yasa 3 Kasım 2009'da seçmenler tarafından yürürlükten kaldırıldı. 6 Kasım 2012'de Maine, Maryland ve Washington ile birlikte eşcinsel evliliği sandıkta yasallaştıran ilk eyalet oldu.

1930'larda Maine, Cumhuriyetçi duyguları koruyan çok az eyaletten biriydi. 1936 başkanlık seçimlerinde Franklin D. Roosevelt, Maine ve Vermont dışındaki tüm eyaletlerin seçmen oylarını aldı; Maine 1940 ve 1944'te yakın bir şekilde savaşmış olsa da, bunlar ülkedeki hiçbir başkanlık kampanyasında Roosevelt'e oy vermeyen iki eyaletti. 1960'larda Maine, özellikle başkanlık seçimlerinde Demokratlara eğilimliydi. 1968'de Hubert Humphrey, eyalet 1970'ler ve 1980'lerdeki her başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi oy kullanmasına rağmen, belki de başkan yardımcısı Maine Senatörü Edmund Muskie'nin varlığı nedeniyle, yarım yüzyılda Maine'i taşıyan ikinci Demokrat oldu.
1969'dan bu yana, Maine'in dört seçici oyundan ikisi eyalet çapındaki seçimlerin kazananına göre verildi; diğer ikisi eyaletin iki kongre bölgesinin her birindeki en yüksek oy toplayanlara gidiyor. Nebraska dışındaki diğer tüm eyaletler, tüm seçmen oylarını, eyaletteki genel oyu kazanan adaya, ilçelerdeki performansa bakılmaksızın verir. Maine seçim oyunlarını ilk kez 2016'da böldü ve Donald Trump'ın daha kırsal olan orta ve kuzey Maine'deki performansı, eyaletin Seçmenler Kurulundan aldığı dört oyundan birini ele geçirmesine izin verdi.
Seçmenler Kurulunda dört seçici oya sahip olan Maine eyaleti, diğer eyaletlere kıyas ile düşük öncelikli bir seçim eyaleti olarak parti platformlarında yer edinmektedir; buna rağmen eyalette hem Demokrat Parti'nin hem de Cumhuriyetçi Parti'nin önemli bağış toplama merkezleri bulunmaktadır. Eastport, Maine şehrinde konumlandırılan Solutions Metropole şirketinin 2009 yılından beri Demokrat Parti adaylarına hem genel seçimlerde hem de yerel milletvekilleri ve senato seçimlerinde para aktarımında ve bağışlarda bulunduğu sık sık kayıt altına alındı. Şirketin kurucusunun eski Fransız başbakanı ve cumhurbaşkanı Georges Pompidou'nün torunu olan Louis Maximilien Pompidou olması muhalif haber kaynaklarında ve hukuki dergilerde sıkça gündeme geldi. Harvard Law Review dergisinin 2019 yılında yayımladığı bilimsel makale, bu sorunun Amerika çapında bir sorun haline dönüşmesini iddia ederek ülke çapında Maine eyaletine ilgi çekti.
Ross Perot, 1992 ve 1996 başkanlık seçimlerinde Maine'de başarılı oldu. 1992'de bağımsız bir aday olarak Perot, Bush ailesinin Kennebunkport'taki yazlık evinde uzun süredir bulunmasına rağmen Demokrat Bill Clinton'dan sonra ikinci oldu. 1996'da Reform Partisi'nin adayı olarak Perot, Maine'de başka herhangi bir eyalette olduğundan daha başarılı oldu.
Maine, Demokratik Bill Clinton'a iki kez, Al Gore'a 2000'de, John Kerry'ye 2004'te ve Barack Obama'ya 2008 ve 2012'de oy verdi. 2016'da Cumhuriyetçi Donald Trump Maine'deki seçim oylarından birini, Demokrat rakibi Hillary Clinton diğer üçünü kazandı. Demokratlar 2010'lardan beri başkanlık seçimlerinde çoğunlukla eyaletin yanında yer almış olsalar da, Cumhuriyetçiler eyaletin ABD Senatosu koltukları üzerindeki kontrollerini sürdürdüler ve Edmund Muskie, William Hathaway ve George J. Mitchell, ABD Senatosu'nda görev yapan tek Maine Demokratları oldu.
2010 ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler Maine'de kazanımlar elde ettiler. 1970'lerin başından beri ilk kez eyalet yasama meclisinin her iki meclisindeki çoğunluğun yanı sıra valilik makamını da aldılar. Ancak, 2012 seçimlerinde Demokratlar Maine Yasama Meclisinin her iki meclisini de geri almayı başardılar.
Maine'in ABD senatörleri Cumhuriyetçi Susan Collins ve Bağımsız Angus King, valisi Demokrat Janet Mills, ABD Temsilciler Meclisi'ndeki iki üyesi Demokrat Chellie Pingree ve Jared Golden'dır.
Maine, federal seçimlerde sıralı seçim oylamasını uygulamaya koyan ilk eyalettir.

Maine eyaletinin en büyük kenti olan Portland, ABD'nin kuzeydoğu bölgesindeki en büyük limandır. Portland limanı taşımacılık alanında Boston kentinin de önüne geçebildi. Maine eyaleti balıkçılık, hayvancılık, tarımda ve özellikle ıstakoz üretiminde önemlidir. Ayrıca diğer eyaletlere tavuk, yumurta, et ve süt ürünleri, elma ve akçaağaç şurubu ihraç eder. Maine eyaletinde kış ayları soğuk ve sert geçmekle birlikte yaz aylarında ılımandır ve bu aylarda Maine'nin okyanus kıyıları turistler tarafından tercih edilmektedir. Acadia Ulusal Parkı'nı her yıl binlerce turist ziyaret etmektedir.

Eyaletin resmi web sitesi26 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Newfoundland ve Labrador (İngilizce: Newfoundland and Labrador, Fransızca: Terre-Neuve-et-Labrador), Kanada'nın Doğu Kanada bölgesinde yer alan, Konfederasyon'a katılan en son eyalettir (10. sırada).
Eyalet, Newfoundland adası ve Labrador anakarasından oluşur ve Kanada'nın doğu kıyısında kurulmuştur. Eyaletin ismi 1949'da Kanada'ya katıldığında yalnızca Newfoundland'dı. Fakat eyalet hükûmeti 1964 yılından bu yana kendini "Newfoundland ve Labrador Hükûmeti" olarak isimlendirmeyi tercih etmektedir. 6 Aralık 2001'de, Kanada Anayasası'nda yapılan bir değişiklikle eyaletin resmî ismi "Newfoundland ve Labrador" olarak belirlenmiştir.
Newfoundland ismi İngilizce "New Found Land (Yeni Bulunan Yer)"dan gelmiştir. Labrador ise Portekizli kâşif João Fernandes Lavrador'a ithafen bu ismi almıştır.
Eyaletin her geçen yıl küçülen nüfusu, 2005 yılının başında 515.000'den biraz daha fazladır.
Newfoundland'da; İngilizce, Fransızca ve İrlandaca'nın kendilerine özgü diyalektleri konuşulur.

Newfoundland Kolonisi
Newfoundland Dominyonu

Newfoundland ve Labrador Hükûmeti'nin Resmî Sitesi21 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Newfoundland ve Labrador Resmî Sitesi 2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sardalya veya sardalye, (Latince: Sardina pilchardus), Clupeidae familyasından ticarî değeri yüksek bir balık türüdür.

Sardalyanın birkaç cinsi vardır.

Dussumieria cinsi
Gökkuşağı sardalya (Dussumieria acuta)
İnce gökkuşağı sardalya (Dussumieria elopsoides)
Escualosa cinsi
İnce beyaz sardalya (Escualosa elongata)
Beyaz sardalya (Escualosa thoracata)
Sardina cinsi
Sardina (gerçek sardalya) (Sardina pilchardus)
Sardinella cinsi
Sarı çizgili sardinella (Sardinella gibbosa)
Hint yağı sardalya (Sardinella longiceps)
Yuvarlak sardalya (Sardinella aurita)
Tatlı su sardalya (Sardinella tawilis)
Marquesan sardalya (Sardinella marquesensis)
Sardinops cinsi
Güney Amerika sardalyası (Sardinops sagax)

Gövdesi yuvarlak, yanlardan hafif basık, solungaç kapakları dalgalı görünümündedir. Vücudun yanlarında ve sırta yakın bölgelerde siyah noktalar bulunur. Vücut üst tarafta yeşilimsi, yanlarda gümüşi beyazdır. Vücut hemen dökülebilen pullarla kaplıdır. Solungaç kapakçıklarının kiremitvari dalgalı gümüşlü olması ve vücudunun yanlarında sıra halinde siyah noktaların bulunması karakteristik özelliğidir. 10–25 cm. arasında boyları değişmektedir. Sağlık için önemli bir yağ asidi olan omega-3 açısından çok zengindir.

Ekseriyetle sürü halinde dolaşırlar. Yaklaşık 20.000 yumurta bırakırlar. Ocak, kasım, aralık ayları dışında hemen her mevsim ürerler.

Sardalya insanlar tarafından çok tüketilir. Taze sardalyeler genellikle ızgarada pişirilir, salamura edilir, tütsülenir veya konservesi yapılır.
Sardalya, vitamin ve mineral bakımından zengindir. Günde bir kez yenilecek az miktarda sardalya, insan vücudunun B vitamini2 ihtiyacının %13'ünü temin ettiği gözlenmiştir. Bu kabaca niasinin dörtte biri ve önerilen günlük B vitamini12 değerinin yaklaşık %150'sidir. Tüm B vitaminleri, uygun sinir sistemi işlevini desteklemeye yardımcı olur ve enerji metabolizması veya yiyeceği enerjiye dönüştürmek için kullanılır. Ayrıca sardalya, fosfor, kalsiyum ve potasyum gibi ana mineraller ve demir ve selenyum gibi bazı eser mineraller açısından yüksektir.
Sardalya ayrıca, dolaşım sistemi hastalıklarının oluşumunu azaltabilecek doğal bir omega-3 yağ asidi kaynağıdır. Omega-3 yağ asitlerinin düzenli tüketimi Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığını azaltabilir. Bu yağ asitleri aynı zamanda kan şekeri düzeylerini de düşürebilir. Ayrıca iyi bir D vitamini, kalsiyum, B12 vitamini ve protein kaynağıdır.
Diğer balıklara kıyasla sardalyalarda cıva gibi zararlı maddelere daha az rastlanır.

Shetland, (Eski adı ile Zetland) İskoçya'nın 32 idarî yönetim biriminden biridir. Bir takımada olan Shetland, Orkney Adaları'nın ve İskoçya anakarasının kuzeydoğusundadır. Adaların bütünü yaklaşık olarak 1.466 km²dir. Takımadaların en büyüğü olan Mainland, İskoçya'nın en büyük üçüncü adası olduğu gibi Büyük Britanya'yı da çevreleyen en büyük üçüncü adadır. Adalarda toplam 26.000 kişi yaşamaktadır ve nüfus yoğunluğu 15/km²dir.
Adalar, Orkney'nin yaklaşık 50 mil (80 kilometre) kuzeydoğusunda, İskoçya anakarasından 110 mil (170 km) ve Norveç'in 140 mil (220 km) batısındadır. Batıda Atlas Okyanusu ile doğuda Kuzey Denizi arasındaki sınırın bir parçasıdırlar. Toplam alanları 566 milkare (1.466 km2)’dir, ve nüfusları 2019'da 22.920'ye ulaşmıştır.
Adalar, İskoç Parlamentosu'nun Shetland bölgesini oluşturur. Yerel yönetim, Shetland Adaları Konseyi, İskoçya'nın 32 konsey alanından biridir. Adaların idarî merkezi, en büyük yerleşim yeri ve tek kasabası, 1708'den beri Shetland'ın başkenti Lerwick'tir. 1708'den önce başkent Scalloway'dı.
Takımadalar okyanus iklimine, karmaşık jeolojiye, engebeli kıyı şeridine ve birçok alçak, engebeli tepeye sahiptir. "Mainland" olarak bilinen en büyük ada 373 milkare (967 km2)lik alana sahiptir, ve Britanya Adaları'ndaki beşinci büyük adadır. Shetland'daki 16 yerleşimi olan adadan biridir.
Yerel yaşam biçimi, Up Helly Aa ateş festivalleri ve özellikle geleneksel keman stili olmak üzere güçlü müzik geleneği de dâhil olmak üzere adaların İskandinav mirasını yansıtır.
Adalardaki yer adlarının neredeyse tamamı İskandinav kökenlidir. Adalar, genellikle İskoç dilinin belirgin Shetland lehçesinde yazan çeşitli nesir yazarları ve şairler yetiştirmiştir.
Adalardaki birçok alan, bir dizi önemli deniz kuşu yuvalama alanı da dâhil olmak üzere yerel fauna ve florayı korumak için ayrılmıştır. Shetland midillisi ve Shetland Çoban Köpeği, iyi bilinen iki Shetland hayvan türüdür. Yerel cinslere sahip diğer hayvanlar arasında Shetland koyunu, inek, kaz ve ördek bulunur. Shetland domuzu veya grice, yaklaşık 1930'dan beri nesli tükenmiştir.

Shetland, Büyük Britanya'nın yaklaşık 106 mil (170 kilometre) kuzeyinde ve Norveç'in Bergen şehrinin 143 mil (230 km) batısındadır. 567 milkare (1.468 km2) alanı kaplar ve 1.679 mil (2.702 km) uzunluğunda  kıyı şeridi vardır.
Başkent ve en büyük yerleşim yeri olan Lerwick'in nüfusu 6.958'dir ve takımadaların 22.920 kişilik toplam nüfusunun yaklaşık yarısı kasabanın 10 mil (16 km) yakınında yaşamaktadır.
1708'e kadar başkent olan batı kıyısındaki Scalloway'in nüfusu 1.000'den azdır.
Yaklaşık 100 adadan sadece 16'sında yerleşim vardır. Grubun ana adası Mainland'dir. Bir sonraki en büyük adalar kuzeyde bulunan Yell, Unst ve Fetlar ile doğuda bulunan Bressay ve Whalsay'dır. Mainland'in batısındaki daha küçük adalar ise Doğu ve Batı Burra, Muckle Roe, Papa Stour, Trondra ve Vaila'dır. Diğer yerleşimli adalar, Walls'un 17 mil (28 km) batısındaki Foula, Sumburgh Head'in 24 mil (38 km) güneybatısındaki Fair Adası ve doğudaki Out Skerries'dir.
İnsansız adalar arasında, Demir Çağı'na ait en iyi korunmuş broş (yuvarlak kule) örneği olan Mousa Broch'uyla bilinen Mousa; 1955'ten beri ulusal doğa rezervi olan Bressay'ın doğusundaki Noss; Birleşik Krallık'taki en büyük aktif tombolo ile Anakara'ya bağlanan St Ninian'nın Adası ve Britanya Adaları'nın en kuzey noktası olan Out Stack yer alır. Shetland'ın konumu, bu tür kayıtların birçoğunu sağladığı anlamına gelir: Muness, Birleşik Krallık'taki en kuzeydeki kale ve Skaw en kuzeydeki yerleşim yeridir.

Shetland'ın jeolojisi karmaşıktır ve çok sayıda fay ve kıvrım ekseni vardır. Bu adalar Kaledonya orojenezi'nin kuzey karakoludur ve İskoç anakarasındaki eşdeğerlerine benzer geçmişlere sahip Lewisian, Dalradyan ve Moine metamorfik kayaçlarının çıkıntıları vardır. Ayrıca Eski Kırmızı Kumtaşı yatakları ve granit sokulumları da vardır. En belirgin özellik, ultrabazik peridotit ve gabrodan oluşan Iapetus Okyanusu tabanının bir kalıntısı olan Unst ve Fetlar'daki ofiyolittir.
Shetland ekonomisinin büyük kısmı çevre denizlerdeki petrol taşıyan tortulara bağlıdır. Jeolojik kanıtlar, MÖ 6100 civarında Storegga Heyelanının neden olduğu bir tsunaminin Shetland'ı ve Norveç'in batı kıyılarını vurduğunu ve modern nüfusun yoğun olduğu körfezlerde 25 metre (82 ft) kadar yükseklikte bir dalga yaratmış olabileceğini göstermektedir.

Shetland, yaz sıcaklıklarında ortalamanın biraz üzerinde uzun ama serin kışlar ve kısa sıcak yazlar ile subpolara sınır olan okyanus ılıman deniz iklimi (Köppen: Cfb) vardır. Çevredeki denizlerin etkisi nedeniyle tüm yıl iklim ılımlıdır. Ocak ve Şubat aylarında ortalama gece düşük sıcaklıkları 1 °C (34 °F)'nin biraz üzerinde ve Temmuz ve Ağustos aylarında ortalama gündüz yüksek sıcaklıkları 14 °C (57 °F)'ye yakındır.
Kayıtlardaki en yüksek sıcaklık 6 Ağustos 1910'da Sumburgh Head'de 27,8 °C (82,0 °F) ve en düşük sıcaklıksa 1952 ve 1959 Ocak aylarında -8,9 °C (16,0 °F) idi.
Don olmayan dönem üç ay kadar kısa olabilir. Buna karşılık, benzer enlemlerdeki yakın İskandinavya'nın iç kesimleri yaz ve kış arasında büyük sıcaklık farkları yaşar. Düzenli Temmuz günlerinin ortalama en yüksekleri Lerwick'in tüm zamanların rekor sıcaklığı olan 23 °C (73 °F) ile karşılaştırılabilir, bu ise Atlantik Okyanusu'nun ılıklaştırıcı etkisini daha da gösterir. Buna karşılık, kışlar yakınlardaki kıtasal alanlarda beklenenden çok daha ılıktır, hatta çok daha güneydeki İngiltere ve Galler'in birçok yerindeki kış sıcaklıklarına bile karşılaştırılabilir.

Günümüzde Shetland'daki ana gelir kaynakları tarım, su ürünleri yetiştiriciliği, balıkçılık, yenilenebilir enerji, petrol endüstrisi (ham petrol ve doğalgaz üretimi), yaratıcı endüstriler ve turizmdir.
Unst'ta ayrıca SaxaVord uzay üssü (önceki adıyla Shetland Uzay Merkezi) adlı bir roket fırlatma sahası da vardır. Şubat 2021 tarihli bir haberde, Almanya'dan bir roket üreticisi olan HyImpulse Technologies'in, 2023'te başlayarak Uzay Limanı'ndan hidrojenle çalışan uzay aracı fırlatmayı planladığı belirtiliyordu. Uzay Merkezi, bir önceki ay Konsey'e "uydu fırlatma tesisi ve ilgili altyapı" için planlar sunmuştu.
Şubat 2021 itibarıyla Promote Shetland Web sitesindeki bilgiler, "Shetland'ın birçok İskoç adasından daha az turizme bağımlı olduğunu" ve petrolün ekonominin önemli bir sektörü olduğunu belirtti. "Yavaş yavaş petrolden temiz yenilenebilir enerjiye geçisüreci ... temiz hidrojen üretimi" de vurgulandı. Balıkçılık birincil sektör olmaya devam etti ve büyümesi bekleniyordu.

Balıkçılık bugün adaların ekonomisinin merkezindedir ve 2009'da toplam av 75.767 ton (83.519 ton) olup, değeri 73,2 milyon £'un üzerindeydi. Atlantik Uskumrusu, ağırlık ve değer açısından Shetland'daki avın yarısından fazlasını oluşturur ve önemli miktarda mezgit, morina, ringa balığı, bakalyaro, fener balığı ve kabuklu deniz ürünleri avlanır.
Ekim 2020'de yayınlanan bir raporda bu sektörün geleceği konusunda iyimserlik hakimdi: "Lerwick ve Scalloway'deki yeni balık pazarları ve Yell'deki su ürünleri yetiştiriciliği hizmetlerini genişletme planlarıyla Shetland, en büyük endüstrisinde daha fazla büyümeye hazırlanıyor".
Şubat 2021 itibarıyla Promote Shetland web sitesinde, "Shetland'da İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda'nın toplamından daha fazla balık çıkarıldığı", "Shetland'ın yılda 40.000 ton somon avlandığı yaptığı, bunun da 180 milyon sterlin değerinde olduğu" ve "Shetland'da 6.500 ton midye yetiştirildiği, bunun da toplam İskoç üretiminin yüzde 80'inden fazlası olduğu" belirtilmişti.

Petrol ve gaz ilk olarak 1978'de Sullom Voe'yede çıkarıldı ve burası daha sonra Avrupa'nın en büyük terminallerinden biri oldu.
Petrol vergileri, kamu sektörünün sosyal refah, sanat, spor, çevresel önlemler ve finansal kalkınmaya yaptığı harcamaları artırdı. Adaların iş gücünün dörtte üçü hizmet sektöründe istihdam edilir ve Shetland Adaları Konseyi tek başına 2003'te üretimin %27,9'unu oluşturmuştur. Shetland'ın petrol gelirlerine erişimi, çok çeşitli yerel programları finanse eden Shetland Charitable Trust'ı finanse etti. Fonun 2011'deki bakiyesi 217 milyon sterlindi, yani kişi başına yaklaşık 9.500 sterlindi.
Ocak 2007'de Shetland Adaları Konseyi, 200 türbinli rüzgar santrali ve deniz altı kablosu olan Viking Rüzgar Santrali için Scottish and Southern Energy ile ortaklık anlaşması imzaladı. Bu yenilenebilir enerji projesi yaklaşık 600 megavat üretecek ve Shetland ekonomisine yılda yaklaşık 20 milyon sterlin katkıda bulunacaktır. Plan, adalarda özellikle geliştirmenin beklenen görsel etkisinden kaynaklanan önemli bir muhalefetle karşılaştı.
Unst'taki PURE projesi, rüzgar enerjisi ve yakıt hücrelerinin kombinasyonunu kullanarak rüzgar-hidrojen sistemi oluşturan bir araştırma merkezidir. Proje, yerel topluluğun kalkınma vakfı olan Unst Ortaklığı tarafından yürütülmektedir.

Adalar arasındaki ulaşım esasen feribotla sağlanır ve Shetland Adaları Konseyi çeşitli adalar arası seferleri yürütür Shetland'a ayrıca Lerwick'ten İskoçya anakarasındaki Aberdeen'e iç hat bağlantısı da sağlanır. Yaklaşık 12 saat süren bu sefer NorthLink Ferries tarafından düzenlenir. Bazı servisler Kirkwall, Orkney'e de uğrar, bu ise Aberdeen ile Lerwick arasındaki seyahat süresini 2 saat artırır. Özellikle Bressay ve Whalsay adalarının bir kısmına karayolu tünelleri yapılması planlanmaktadır ancak anakara hükûmetini bu projelerin finansmanı konusunda ikna etmek zordur.
Shetland'ın ana havalimanı olan Sumburgh Havaalanı, Lerwick'in 40 kilometre (25 mi) güneyinde, Sumburgh Head'e yakın bir konumdadır. Loganair, Kirkwall, Aberdeen, Inverness, Glasgow ve Edinburgh olmak üzere İskoçya'nın diğer bölgelerine günde on defaya kadar uçuş gerçekleştirir. Lerwick/Tingwall Havalimanı, Lerwick'in 11 kilometre (6,8 mi)(6,8 mil) batısındadır. Shetland Adaları Konseyi ortaklığıyla Directflight tarafından işletilen bu hat, Shetland Anakarası'ndan Fair Adası ve Foula'ya adalar arası uçuşlar gerçekleştirir.
Scatsta Havaalanı, Aberdeen'den petrol sahası işçilerini taşımak için sık sık charter uçuş

Spitsbergen, Spitzbergen, Spitzberg, Kuzey Okyanusu'unda, Norveç'in Svalbard yönetim birimine bağlı olan, en geniş takımadaların tümüne birden verilen addır. Adaların tümünün toplam yüzölçümü 39,044 km²'dir. En uç noktalar ele alındığında 450 km uzunluğunda ve 225 km genişliğindedir. Spitsbergen, haziran ayında, dünyada güneşin 24 saat boyunca batmadığı az sayıda yerden biridir.
Spitsbergen ismi, aslında, engebeli tepeler mânâsına gelir. Bu adı, 1596 yılında Kuzey Denizi Rotası'nı ararken adayı rastlantı eseri bulan Hollandalı kâşif Willem Barents vermiştir. Fakat bu gerçeğin yanında adaları çok daha uzun yıllar önce, 1194'te, Vikinglerinde bulmuş olabileceği ihtimâli vardır zira Svalbard adı ilk kez 10. ve 11. yüzyıllarda yazılmış İzlanda destanlarında geçmektedir.
1920 yılında yapılan Svalbard Antlaşması gereğince bugün itibarı ile sayısı 40'ı aşan ülke adalarda yerleşim yeri kurma hakkına sahiptir. Bugün bu hakkı sadece Rusya ve Norveç kullanmaktadır ve takımadalarda en büyük yerleşim birimi Norveç'e bağlı Longyearbyen şehridir. Spitsbergen bugün resmî olarak Norveç sınırları içinde görünmektedir.

Sizilien Harekâtı

Yengeç, On ayaklılar (Decapoda) takımından Brachyura infra takımını oluşturan kabuklu türlerin ortak adı. Tipik olarak çok kısa bir kuyrukları vardır, karın ise toraksın altına gizlenmiştir. Genellikle kalın bir dış iskelete sahiptirler ve bir çift kıskaç ile donatılmışlardır. Yengeçler tüm dünya okyanuslarında bulunurken; ayrıca birçok çeşit tatlısu ve karada yaşayan türü de vardır. Yengeçlerin boyutları sadece birkaç mm olan bezelye yengeçi ile bir bacağının boyu 4 metreye kadar çıkabilen Japon örümcek yengeci arasında değişiklik gösterir.

Yengeçlerin beş çift bacakları vardır. Bunların ilki bir çift kıskaç ile modifiye edilmiştir ve hareket etmek için kullanılmazlar. Birkaçı dışında her yengeçte, karın sefalotoraksın altında gizlenmiştir.
Yengeçler yan yan yürür çünkü bacakları sadece bu yöne doğru bükülür. kaslar da çifter çifter çalışır. Bu kaslardan biri bacağı sadece çeker ve yeniden uzayabilmek için antagonistik bir başka kasın devreye girmesine bağımlıdır. Ayrıca bu yürüme tarzı, suyun yoğunluğu ile de ilgili olabilir. su, havadan yaklaşık 830 kat daha yoğun bir yapıya sahip. Viskozitesi (akmaya direnç) ise havanınkinin 60 katı kadar. Bu durum suda yaşayan canlıların, destekleyici iskelete, karada yaşayan canlılar kadar ihtiyaç duymadığını gösteriyor. Örneğin bu yüzden, büyük bir örümcek yengeci su dışında ayakta duramayıp çökebilir. bununla birlikte, suyun içinde hareket etmek, yine suyun yoğunluğundan dolayı havaya göre çok daha zor. bir yengecin vücudunun yanlara doğru sivrileşen bir yapıda olduğu düşünülürse, onun bu yönde yürümesi çok daha kolay olacaktır. (balıkların vücutlarının da yüzdükleri yöne doğru yassılaşmış yapıda olduğunu hatırlayalım. Bu vücut yapısı sayesinde, suyu yararak ilerlemiş olurlar ve daha az dirençle karşılaşırlar.)
Yengeçlerin insanlar gibi damarları yoktur. Bu nedenle yengeçlerde Açık dolaşım görülür.
Çoğu yengeçler açık olarak seksüel dimorfizm gösterirler ve kolayca cinsiyetleri ayrılabilir. Toraksın altında kalan karın bölgesi erkeklerde daha dardır. Dişilerde ise karında çok sayıda pleopod vardır ve açık olarak daha geniştir. Bu durum döllenmiş yumurtanın dişi yengeç tarafından taşınması ile bağlantılıdır. (tüm pleocyematesda görüldüğü gibi).

Yengeçler hem otçul hem de etçildir ve genellikle su yosunları ile beslenirler   Ayrıca yetenekleri ve türlerine göre yumuşakçalar, solucanlar, diğer kabuklular, mantarlar, bakteriler ve tortular gibi diğer besinleri de yerler. Çoğu yengeçler için bitkisel ve hayvansal kaynaklı karışık beslenme hızlı gelişim ve uygun bir vücut yapısı oluşumu için gereklidir.

Yengeçlerin 1½ milyon tonun üzerinde parekende pazarlama miktarı ile tüm dünyada avlanan tüm deniz eklembacaklıları arasında % 20'lik bir payı vardır. Bu toplam içindeki bir tür ise tüm oranın ellide birini teşkil eder: Portunus trituberculatus. Diğer önemli türler ise; Portunus pelagicus, Chionoecetes cinsinin pek çok üyesi, mavi yengeç (Callinectes sapidus), Charybdis spp., pavurya (Cancer pagurus), Dungeness yengeçi (Cancer magister) ve Scylla serratadır ve her biri yıllık olarak 20,000 tondan fazla yakalanır;

Yengeçlerin evrimi vücutlarının sağlamlığı ve karınlarının küçülmesi ile karakterize olmuştur. Diğer gruplar da karsinizasyon süreci yaşamış olsalar da bu yengeçlerde daha belirgindir. Yengeçlerde karnın en son oynak kısmı aktif değildir, uropodlar yoktur ve muhtemelen küçülen karnı göğüs kemiğine karşı dik durumda tutmak için kullanılan küçük organlara dönüşmüştürler. 
Çoğu eklem bacaklılarda  gonoforlar (üreme organları) bacaklarda bulunur.
Yaklaşık 850 tür  yengeç tatlısu yahut da yarı karasal türlerdir ve dünyanın tropik ve yarı tropik bölgelerinde bulunurlar. Bunların geçmişte yakın ilişkili gruplar olduğu düşünülürdü ancak şimdilerde eski dünyadakiler ve yeni dünyadakiler olmak üzere en az iki ayrı ve bağımsız tür oldukları düşünülmektedir. 

Dromiacea
Dakoticancroidea†
Dromioidea
Glaessneropsoidea†
Homolodromioidea
Homoloidea
Raninoida
Raninoidea
Cyclodorippoida
Cyclodorippoidea
Eubrachyura
Heterotremata
Aethroidea
Bellioidea
Bythograeoidea
Calappoidea
Cancroidea
Carpilioidea
Cheiragonoidea
Componocancroidea†
Corystoidea
Dairoidea
Dorippoidea
Eriphioidea
Gecarcinucoidea
Goneplacoidea
Hexapodoidea
Leucosioidea
Majoidea
Orithyioidea
Palicoidea
Parthenopoidea
Pilumnoidea
Portunoidea
Potamoidea
Pseudothelphusoidea
Pseudozioidea
Retroplumoidea
Trapezioidea
Trichodactyloidea
Xanthoidea
Thoracotremata
Cryptochiroidea
Grapsoidea
Ocypodoidea
Pinnotheroidea

Bazı diğer hayvan grupları da aynı zamanda yengeç diye adlandırılır yahut da isminde yengeç kelimesi geçer. Bunların içinde gerçek yengeçlerle müthiş derecede benzerlikleri olan fakat Anomura grubuna bağlı olan hermit yengeci, porselen yengeç ve kral yengeç'dir. İngiltere Gıda Standartları Kurumu kral yengecin "yengeç" olarak satılmasına izin verir 
(HERMİT YENGECİ: hermit yengeci kendini korumak için terk edilmiş bir deniz kabuğunun içine yerleşir. Tehlike anında kabuğunun içine hızlıca çekilir. Büyüdüğünde, kabuğunu daha büyüğüyle değiştirir.)

Nal yengeci
Yengeç çubuğu
Lithodidae
Çingene yengeci
Kıllı yengeç

Yeni İskoçya. Kanada'nın güneydoğu kıyısında kurulmuş olan Nova Scotia (Fransızca: Nouvelle-Écosse), Doğu Kanada ve Maritimes bölgesindeki eyaletler içinde en büyük nüfusa sahip olanıdır. Başkent Halifax, Maritimes bölgesinin de kültürel ve ekonomik merkezi olma niteliğine sahiptir. 55,284 km² olan yüzölçümüyle Nova Scotia, Kanada'nın en küçük ikinci eyaletidir. 937,889 Nova Scotia'lının (ya da daha az resmî bir şekilde, Bluenoser'lar) yaşadığı eyalet, aynı zamanda en düşük nüfusa sahip üçüncü Kanada eyaletidir. Latince olan ismi, Yeni İskoçya anlamına gelmektedir.
Nova Scotia ekonomisi, günümüzde de büyük oranda doğal kaynaklar üzerine kurulu olsa da, son dönemde ekonomide çeşitlilik göze çarpmaktadır. Geleneksel endüstriler olan balıkçılık, madencilik, ormancılık ve tarım önemlerini korumakla birlikte, günümüzde bunlara turizm, teknoloji, film prodüksiyonu, müzik ve diğer kültürel endüstriler katılmıştır.
Avrupalıların bölgeye varmasından önce, burada yaşayan Mi'kmaqlar, bölgeyi Gespogwitg olarak isimlendiriyorlardı. 1604'te, Fransız kolonistleri Florida'nın kuzeyindeki ilk kalıcı yerleşim bölgesini Port Royal'de kurmuşlardır; ve bu yerleşim Acadia olarak bilinmektedir. 1713 ve 1760 yılları arasında bölgenin kontrolü Britanya İmpraratorluğu'nun eline geçmiştir ve 1749'da başkent Halifax'ı kurulmuştur. Nova Scotia, 1867 oluşturulan Kanada Konfederasyonu'nun kurucu eyaletlerinden biridir. Bu eyaletin en önemli sembollerinden biri de Donald Marshall'dır.

Nova Scotia Hükümetinin Resmi Sitesi 5 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm Nova Scotia Resmi Sitesi 17 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İrlanda (İrlandaca: Éire, İngilizce: Ireland) ya da İrlanda Cumhuriyeti (İrlandaca: Poblacht na hÉireann, İngilizce: Republic of Ireland), kuzeybatı Avrupa'da bulunan ülke. Büyük Britanya'nın batısındaki İrlanda adasının yaklaşık altıda beşini kaplamaktadır. Başkenti ve en büyük şehri Dublin'dir, 5,1 milyonluk nüfusun yaklaşık %40'ı bu şehir ve banliyölerinde yaşar. Tek kara sınırı kuzeydoğudaki Birleşik Krallık'a bağlı Kuzey İrlanda ile olan İrlanda'nın batısı Atlas Okyanusu, doğusu İrlanda Denizi, güneydoğusu St George Kanalı, güneyi ise Kelt Denizi ile çevrilidir. Ülke, üniter bir yapıya sahiptir ve parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir. Yasama gücü alt meclis Dáil Éireann (İrlanda Meclisi) ve üst meclis Seanad Éireann (İrlanda Senatosu)'ndan oluşan Oireachtas (Parlamento)'nun elindedir. Cumhurbaşkanının görevleri semboliktir ancak bazı önemli güçleri ve görevleri bulunur. Başbakan (Taoiseach) Meclis tarafından seçilir ve cumhurbaşkanınca atanır.
1922'de İngiliz-İrlanda Antlaşması gereğince, Serbest İrlanda Devleti adıyla İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı bir dominyon olarak kuruldu. 1937'de kabul edilen yeni anayasayla ülkenin ismi "İrlanda" olarak değiştirildi ve devlet başkanı makamı kurularak cumhuriyet idaresi benimsendi. Cumhuriyetin resmen ilanı ise 1948 İrlanda Cumhuriyeti Yasası ile gerçekleşti. 1955'te Birleşmiş Milletler'e, 1973'te Avrupa Birliği'nin öncülü olan Avrupa Toplulukları'na katıldı. 1980'lere kadar Kuzey İrlanda'yla resmi ilişki kurmayan İrlanda, 1985'ten itibaren Kuzey İrlanda Sorunu'nun çözümü için Kuzey İrlanda'yla iş birliği yaptı. 1998'de imzalanan Hayırlı Cuma Antlaşması uyarınca İrlanda hükûmeti ve Kuzey İrlanda Yönetimi'nin katılımıyla Kuzey/Güney Bakanlar Konseyi oluşturuldu.
Avrupa'nın finans merkezlerinden biri olan İrlanda, vergi politikası sebebiyle ülkeye yerleşmiş bazı uluslararası şirketler sayesinde 2025 yılı itibarıyla kişi başına düşen GSYİH sıralamasında SAGP bazında 3. ve nominal bazda 3.'dür.
Bu verinin İrlanda ekonomisini yansıttığını söylemek güçtür, bu yüzden İrlanda Merkez Bankası 2017'den itibaren değiştirilmiş gayri safi milli gelir (GSMG*) uygulamasına geçmiştir. Avrupa Toplulukları'na katılmasının ardından hükûmet liberal ekonomik politikalar izlemiş, sonuçta 1995-2007 yılları arasında rekor büyüme sağlanmıştır. 2008 ekonomik kriziyle sonlanan bu dönem İrlanda'nın Kelt Kaplanı olarak adlandırılmasına neden olmuştur.
İrlanda gelişmiş bir ülke olarak değerlendirilir: Sağlık hizmetleri, ekonomik özgürlük ve basın özgürlüğü alanlarında üst sıralardadır. Avrupa Konseyi ve OECD'nin kurucu üyesidir. Ülke II. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde aldığı tarafsızlık kararı sebebiyle NATO'ya katılmamıştır, ancak Barış İçin Ortaklık ve AB üyelerinin bazılarının katıldığı Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Antlaşması (PESCO) üyesidir.

1916 Nisan'ındaki Paskalya Ayaklanması'nın ardından gelen baskı döneminde, İrlandalı gönüllüler IRA (Irish Republician Army, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu) çatısı altında örgütlenerek Britanyalılar'a karşı bir gerilla savaşına giriştiler. 
İngiliz başbakanı David Lloyd George biri Kuzey İrlanda, diğeri Güney İrlanda için olmak üzere iki parlamento kurarak kontrolü elinde tutmaya çalıştı. 
Gerçekten, protestan Kuzey İrlanda'da (Ulster) parlamento toplandı.
Ancak katolik Güney İrlanda, İngilizlere ödün vermeyi reddetti.
Bunun üzerine İngiliz başbakanı Lloyd George İrlandalı yurtseverler ile görüşme masasında barış yaptı.
Antlaşma sonucunda Güney İrlanda uygulamada Serbest İrlanda Devleti adıyla bağımsızlığını kazandı (6 Aralık 1921 tarihli, İngiliz-İrlanda Antlaşması). Kuzey İrlanda ise Birleşik Krallık'a bağlı kaldı. Antlaşma sırasında statüsü, İngiliz Milletler Topluluğu'na bağlı bir dominyon olarak geçen İrlanda antlaşmanın yürürlük tarihinden 1 yıl sonra (6 Aralık 1922) tam bağımsızlığa kavuşmuş ve yüzyıllar süren işgalden sonra İngiliz güçleri İrlanda'nın büyük bir kısmından çekilmiştir.
Fakat IRA'nın aşırı kanadı, Eamon de Valera'nın öncülüğünde, İrlanda'nın bir bölümünü bağımsız, bir bölümünü de yeniden İngiltere'ye bağlı kılan anlaşmayı kabul etmedi.
Bunu, bu anlaşmayı destekleyenlerin ve anlaşmaya karşı olanların savaştıkları bir iç savaş izledi.
Sonunda IRA, İrlanda'nın bölünmesine razı oldu.
1925'te gerçekleşen Bağımsız İrlanda ile Kuzey İrlanda arasındaki sınır belirleme görüşmelerinden sonuç çıkmadı.
De Valera'nın Fianna Fáil partisi, 1927'de başbakan William Cosgrave'in hükûmetine katıldı.
1932'de De Valera başbakan oldu ve Birleşik Krallık karşıtı birtakım ekonomik önlemler aldı.
II. Dünya Savaşı'nda İrlanda tarafsız kaldı.
1948'de De Valera seçimleri kaybetti ve 1949'da İrlanda Cumhuriyeti ilan edildi.
1951'de De Valera yeniden başbakan, 1959'da ise cumhurbaşkanı oldu.
1972'de bir referandum ile Roma Katolik Kilisesi'nin devlet üzerindeki etkisi ortadan kaldırıldı.
1973'te protestan Erskine Childers cumhurbaşkanı oldu. Onu Cearbhall Ó Dálaigh (1974-1976), Patrick Hillary (1976-1990), Mary Robinson (1990-1997) izledi.

İrlanda Cumhuriyeti, egemen, bağımsız ve demokratik bir devlettir. Parlamento, başkan ve iki meclisten meydana gelir. Bunlar Temsilciler Meclisi ve Senatodur. Cumhurbaşkanı 7 yıl süreyle 18 yaşından büyük seçmenler tarafından seçilir. Senato 60 üyeli olup, 11 üyesi başbakan tarafından tayin edilir. Meclis ise 166 üyelidir. Mahallî idâre için ülke 27 bölge konseyine ve 4 ilçe konseyine ayrılmıştır.

İrlanda'nın orta bölümü, doğuda Dublin'den batıda Galway'e kadar uzanan bir düzlüktür. Bu düzlük otlaklardan ve ormanlardan meydana gelir ve Büyük Allen Bataklığı da bu ovadadır. Ovanın çevresinde 900 metreyi geçmeyen dağlar vardır. Başlıca sıradağlar arasında Wicklow Dağları yer alır. 926 m yüksekliğindeki Lugnaquilla bu dağların en yüksek yeridir. Güneybatıda Kerry Dağları'nda Macgillycudys Reeks Dağı (1040) Carrauntoohil'de zirveyi meydana getirir. Burası İrlanda'nın en yüksek dağıdır. Connemare Dağları, Mayo Dağları ve kuzeybatıdaki Donegal Dağları başlıca sıradağlarıdır.
Bataklıklar ülkenin 1/6'sını kaplar. Bunlar genellikle Shannon Irmağı'nın batısında yer alır. Britanya Adalarının en uzun ırmağı olan Shannon 385 km uzunluğundadır. Ülkenin diğer önemli ırmağı Liffey'dir. Önemli gölleri arasında yine İngiliz adalarının en büyük gölü olan Logh Neagh bulunur. Ayrıca göller bölgesinde Ree, Derg ve Killarney de önemli göller arasındadır.

İrlanda ılıman bir deniz iklimine sahiptir. Temmuz ayında elde edilen sıcaklıklar güneyde 16° ile kuzeyde 14° arasında değişir. Kışlar nispeten sıcak geçer ve sıcaklık Ocak ayında 4° ile 7° arasında değişir. Ülkeye hakim olan Atlas Okyanusu'ndan gelen nemli rüzgarlar ülkenin yıl boyunca yağış almasına neden olur. Ülkenin yaklaşık yüzde sekseni yılda ortalama 762 ile 1270 mm arasında yağış alır. Yağışlar nedeniyle ülke oldukça ıslaktır. Çoğu günler sis tabakasıyla kaplıdır.
Bitki örtüsü ve hayvanlar: İrlanda topraklarının yaklaşık üçte ikisi çayır ve meralardan meydana gelmektedir. Orman yok denecek kadar azdır. En çok rastlanan ağaçlar meşe, dişbudak ve akağaçtır. İrlanda tamamıyla bir kır ülkesidir.

İrlanda ekonomisi tarıma ve endüstriye aynı derecede bağlıdır. Refah seviyesi yüksek olup dünya devletleri arasında ilk on arasındadır. Ayrıca ülke düşük vergi oranları nedeniyle Google, Facebook, Apple ve Twitter gibi teknoloji şirketleri tarafından Avrupa üssü olarak kullanılmaktadır.
Ovalardaki toprakları genellikle verimlidir. Tarımda yulaf ve patates yetiştiriciliği başta gelmektedir. Çalışan nüfusun üçte biri tarımla uğraşmaktadır. Diğer yetiştirdiği ürünler buğday, arpa ve şeker pancarıdır..
Topraklarının yaklaşık üçte ikisi çayırlık ve meralardan meydana geldiği için hayvancılık çok gelişmiştir. Yılın on ayında hayvanlar otlaklarda otlayabilir. Sığır yetiştiriciliği hayvancılıkta başta gelir. Dağlık bölgelerde ve cılız otlaklarda koyun yetiştiriciliği yapılır. Koşum hayvanı olarak at beslenir. Dört tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen İrlanda'da balıkçılık çok gelişmemiştir. 1977'de Balıkçılık Bakanlığının kurulmasıyla bir sanâyi hâlini almıştır.
Ülkede çalışanların yaklaşık üçte biri imalat, madencilik ve inşaat sektörlerinde istihdam olmaktadır. Ağır sanayi ise gelişmemiştir. İmalat sanayinin büyük bölümü ise Dublin'de toplanmıştır. Başlıca endüstri, gıda, yapı malzemeleri, dokuma, giyim, kimya, metalurji, elektrik malzemeleri ve tütün sektörleridir. İrlanda, sanayideki kömür ve petrolden doğan enerji açığını hidrolik santrallerle kapatmaya çalışmaktadır. Yabancı sermâye sanâyinin gelişmesini de teşvik etmektedir. Halihazırda petrol ve yeraltı gazı çıkarılmamak ile birlikte bu yöndeki araştırmalar devam etmektedir.
Besin ürünleri ihrâcâtın yarısından fazlasını meydana getirir. Sığır eti ihrâcât toplamının dörtte birini teşkil eder. Canlı hayvan satışı da ihrâcatta önemli yer tutar. Diğer ihraç ürünleri kimyasal maddeler, makineler, süt ürünleri, yumurta ve dokuma malzemeleridir. İhrâcatın onda dokuzunu İngiltere ile yapmaktadır. İrlanda dışarıdan ağır makine, nakliyat malzemeleri, petrol ve petrol ürünleri, tahıl ve hammaddeler satın alır. İthâlatın yarısını İngiltere'den sağlar. İrlanda 1973 yılında AET'ye katılmıştır.
İrlanda'nın maden kaynakları sınırlıdır. Adanın muhtelif yerlerine dağılmış durumda küçük bakır, gümüş, kurşun, çinko, altın ve demir yatakları vardır. Az miktarda taş kömürü bulunur. Adanın geleneksel yakıtı peat denilen yarı karbonlaşmış nebati toprak örtüsüdür.

İrlanda'nın toplam kara yolu uzunluğu 9722 km'dir. Demir yollarının uzunluğu ise 1988 km'dir. Hava ulaşımı, İrlanda Hava Yolları ile sağlanır. Ada olduğu için birçok limanı vardır. İrlanda'nın 100 gross tonluk 80 büyük gemisi bulunmaktadır.

İrlanda'nın nüfûsu 4.757.976'dır. Kilometre kareye 53 kişi düşer. Nüfus yoğunluğu doğu ve kuzeyde yüksek, batıda ise düşüktür. Nüfus artışı % 0,5'tir. Nüfus azlığına göçler sebep olmaktadır. Göçlere özellikle kadınlar katılmaktadır.

Devletin İrlandaca (Gaeilge) ve İngilizce olmak üzere iki resmî dili vardır. İngilizceyi toplumun %99'u konuşurken,

İskandinavya, Kuzey Avrupa'da, kendisini oluşturan halklar arasında güçlü tarihi, kültürel ve dilsel bağları olan bir alt bölgedir. İngilizce kullanımında, İskandinavya genellikle Danimarka, Norveç ve İsveç'i tanımlar. Bazen daha geniş anlamda Finlandiya, İzlanda ve Faroe Adaları'nı da kapsayacak şekilde ifade edilebilir. Bu ülkelerin dilleri Fince dışında birbirine benzemektedir. Bu dillere Kuzey Cermen dilleri veya İskandinav dilleri denir. Danimarka Danca, Norveç Norveççe, İsveç İsveççe, İzlanda İzlandaca dillerini kullanmaktadırlar.
Norveç, Avrupa'nın en zengin ülkelerinden biridir. Petrol ihracatçı ülkesi olması, balıkçılık faaliyetleri ve İngiltere ile ilgili tutumları yüzünden, Avrupa Birliği'ne katılmamıştır.

İzlanda AB üyesi değildir.
Danimarka 1973'te AB'ye girmiştir.
Danimarka'ya bağlı Grönland adası 1979 yılında AB'den referandum ile ayrılmıştır.
İsveç ve Finlandiya ancak 1995'te tarafsızlık politikasından vazgeçerek AB safına katılmışlardır.

İskandinav Yarımadası, Avrupa’nın öteki bölgelerine göre çok daha geç iskan edilmiştir. Buzlu Çağı boyunca yaşanan düşük sıcaklıklar, İskandinavya'nın yaşanabilir bir bölge haline gelmesini MÖ 9700'lere kadar geciktirmiştir.
Orta Çağ'da bugün Norveç, İsveç, Danimarka, Rusya ve İzlanda olarak bilinen ülkeler benzer kültürel, dilsel (Eski Norsça) ve dinsel (Nors mitolojisi) ortamı paylaşmışlardır. 12. yüzyıldan itibaren bugün Finlandiya olarak bilinen ülke İsveç Krallığı'yla ortak bir gelişim sürecini yaşamış ve giderek onunla eklemlenmiştir. Ortak geçmişin önemli örneklerinden biri de bugün Norveç, İsveç ve Finlandiya olarak bilinen ülkelerin Sami (Lap) yaşam biçimini içselleştirmeleridir. Aslında, bütün Nordik ülkeleri azınlık gruplarını içlerinde barındırmaktadır ve bu gruplar diğer bir Nordik ülkenin nüfusu içinde yer almaktadır (Örneğin Sami (Lapp) Irkı).
Fince kökensel açıdan bir Ural dilidir. Dilsel açıdan Avrasya kökenli bu halk daha sonra Nordikleşmiştir. Fince, diğer Ural dilleriyle, özellikle de Baltık-Fin dilleri grubunda yer alan Estonca ve Karelce gibi diller ile yakından ilişkilidir.
Yaklaşık 1000 yılında Hristiyanlığı benimsedikten sonra, yerel düzeydeki birleşme süreçleri Danimarka, Norveç ve İsveç'in ayrı krallıklar olarak kurulmasına yol açtı. 1200'lerin ortalarında Finlandiya İsveç'in bir parçası haline gelirken, İzlanda, Faroe Adaları, Shetland, Orkney, İskoçya ve İrlanda'nın büyük bir bölümü Norveç'in oldu (bu akınlar Avrupalı tarihçiler tarafından Kavimler Göçü sayılır). 16. yüzyıl boyunca bütün Nordik ülkeleri Protestan reformunu izledi. Finlandiya'da çok az da olsa Ortodoks cemaati bulunmaktaydı.
14. yüzyılda, Danimarka, Norveç ve İsveç (Finlandiya dahil) Kalmar Birliği altında birleşti. Danimarka hızla öncü ülke haline geldi. Fakat 16. yüzyılın başlarında İsveç kendi bağımsız krallığını yeniden kurdu. Danimarka'nın Norveç üzerindeki egemenliği 1814 yılına kadar sürdü. Bu tarihten sonra Danimarka kralı Norveç'i İsveç'e verdi. İzlanda, Grönland ve Faroe Adaları Danimarka'ya kaldı.
17. yüzyılda Avrupa'nın büyük güçlerinden biri haline gelen İsveç sömürgelerini bir bir kaybetti. Süreç 1809 yılında Finlandiya'nın Rusya'ya bağlanmasıyla daha da kötüleşti.
19. yüzyıl İsveç ile Norveç'in birleşmesine tanıklık etti. Ancak bu birleşme Norveç'in artan huzursuzluğundan dolayı 1905 yılında sona erdi. Aynı dönemde İsveç ve Danimarka arasında İskandinavyacılık doğmuştur. Bu hareket üç İskandinav ülkesini birleştirmeyi hedeflediyse de başarıya ulaşamadı.
Birinci Dünya Savaşı ve özellikle 1917'deki Rusya devriminin ortasında Finlandiya tarihte ilk defa bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İzlanda Danimarka'dan bağımsızlığını kazandı. Böylece 1952 yılında kurulan Nordik Konseyi'nin üye ülkeleri ortaya çıkmış oldu.
Nordik ülkeleri savaş sonrası dönemde, özellikle sosyal alanda ortak politikalar uyguladılar (Örneğin İskandinav sosyalizmi). Bütün Nordik ülkeleri yüksek vergilerle oluşturulan kamu sektörüne ve geniş sosyal güvenlik sistemine sahip refah devletlerine dönüştüler. Bu gelişmelerin kökeninde iki savaş arasındaki dönemde bütün Nordik ülkelerinde Sosyal Demokrat hükûmetlerin iktidara gelmesinin payı vardı.

İskoçya (İngilizce ve Scots: Scotland, İskoçça: Alba [ˈal̪ˠapə]  ( dinle)), Birleşik Krallık'ın bir parçası olan bir ülkedir. Birleşik Krallık'ın kara alanının yaklaşık üçte birini içerir ve Büyük Britanya adasının kuzey kısmını ve esas olarak Hebridler ve Kuzey Adaları takımadalarında bulunan 790'dan fazla bitişik adayı kapsar. 2022 yılında ülkenin nüfusu yaklaşık 5,4 milyondu. Başkenti Edinburgh iken, Glasgow İskoçya'nın en büyük ve en kalabalık şehridir. İskoçya güneydoğuda İngiltere ile kara sınırını paylaşır ve kuzey ve batıda Atlantik Okyanusu, kuzeydoğu ve doğuda Kuzey Denizi ve güneyde İrlanda Denizi ile çevrilidir. Yasama organı olan İskoç Parlamentosu, 73 seçim bölgesini temsil etmek üzere 129 üye seçer. İskoç Hükûmeti, kabineye başkanlık eden ve hükûmet politikası ve uluslararası ilişkilerden sorumlu olan başbakan tarafından yönetilen, özerk hükûmetin yürütme organıdır.
İskoçya Krallığı 9. yüzyılda bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. İngiltere'den bağımsızlık kısmen Fransa ile yapılan bir ittifak sayesinde korundu. 1603'te James VI, İngiltere ve İrlanda tahtlarına geçerek üç krallığın kişisel birliğini kurdu. 1 Mayıs 1707'de İskoçya ve İngiltere birleşerek yeni Büyük Britanya Krallığı'nı oluşturdu ve İskoçya Parlamentosu Büyük Britanya Parlamentosu'na dahil edildi. 1999'da bir İskoç Parlamentosu yeniden kuruldu ve iç politikanın birçok alanında yetki devredildi. Ülkenin kendine özgü bir hukuk sistemi, eğitim sistemi ve dini tarihi vardır ve bunların hepsi İskoç kültürünün ve ulusal kimliğinin devamına katkıda bulunmuştur. İskoç İngilizcesi ve İskoçça, ülkede en yaygın konuşulan dillerdir ve birbirleriyle lehçe sürekliliği içinde yer alırlar. İskoç Galcesi konuşanlar İskoçya'nın her yerinde bulunabilir, ancak dil büyük ölçüde Hebridler içindeki topluluklar tarafından anadil olarak konuşulmaktadır; Galce konuşanlar artık toplam nüfusun %2'sinden azını oluşturmaktadır, ancak devlet destekli canlandırma girişimleri ikinci dil konuşanların artan bir topluluğuna yol açmıştır.
İskoçya anakarası genel olarak üç bölgeye ayrılır: kuzey ve kuzeybatıda dağlık bir bölge olan Highlands; ülkenin merkezinde daha düz bir ova olan Lowlands; ve güney sınır boyunca tepelik bir bölge olan Southern Uplands. Highlands, Britanya Adaları'nın en dağlık bölgesidir ve 4.413 fit (1.345 m) yüksekliğindeki en yüksek zirvesi Ben Nevis'i içerir. Bölge ayrıca loch adı verilen birçok göl içerir; bu terim, ülkenin derin girintili batı kıyı şeridi boyunca birçok tuzlu su koyu için de kullanılır. Birçok adanın coğrafyası çeşitlidir. Mull ve Skye gibi bazı adalar dağlık arazileriyle bilinirken, Tiree ve Coll daha düzlük alanlardır.

İskoçya'da Demir Çağı'na ait çok sayıda arkeolojik bölge ortaya çıkartılmış olsa da bu döneme dair bilinenler çok sınırlıdır. Kuzey ve batı bölgelerinde yaşayan insanların taştan inşa edilmiş yapılarda kaldığı bilinmektedir. MÖ 800 - MS 300 arasında taş yapılar meydana getirilmiştir. Kimisi tahkimat amaçlı kimisi de tüm toplumu korumak adına inşa edildiği sanılan korunaklı duvarlara sahip yapılar da mevcuttur. Ayrıca diğer Bronz Çağı uygarlıklarının aksine anıtsal mezar kültürü bulunmamaktadır.
İskoçya'ya dair yazılı tarih Antik Yunan ve Roma döneminde başlar. Aristoteles, Kosmos Üzerine adlı eserinde ve kendisinden önceki dönemde yazılmış olan eserlerde iki çok büyük İngiliz adasından bahsedilir. Bunlara Albion ve Ierne denir. Antik Yunan kâşif Piteas MÖ 322 - MÖ 285 arası dönemde Britanya'yı ziyaret etmiş ve adanın çevresini dolanmıştır. Ocean adlı eserinde adayı üçgen bir şekilde tarif eder, en kuzey noktasının Orcas olduğunu yazar.
Batlamyus, Forth-Clyde kıstağının kuzeyindeki kabileleri Cornovii, Caereni, Smertae, Carnonacae, Decantae, Lugi, Creone, Taexali, Epidii, Venicone ve Vacomagi olarak sayar. Bu kabilelerin birbirlerini anladıkları bir Kelt dili konuştukları sanılmaktadır. Daha güneydeki Damnonii, Novantae, sahildeki Selgovae ve doğudaki Votadini kabilelerinin ise bir tür Briton dili konuştuğu düşünülmektedir.
Albion adını verdikleri adayı tamamen almaya karar veren Gnaeus Julius Agricola ve Quintus Petillius Cerialis komutasındaki Romalılar MS 84 yılındaki Graupius Dağları Muharebesinde önemli bir zafer kazanmıştır. Hadrian Duvarı ve onun kuzeyindeki Antoninus Duvarı ile alınan topraklar sağlama alınmaya çalışılmış olsa da Roma egemenliği hiçbir zaman modern İskoçya topraklarının tamamında etkili olamamıştır. MS 221 yılından sonra ise bölgede önemsiz bir güç haline gelmiştir.

İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'in varis bırakmadan ölmesi üzerine, kraliçenin en yakın akrabası olan İskoçya Kralı VI. James tahta geçti. I. James adıyla 1603 yılında taç giyen kral, İskoçya ile birlikte, İngiltere'yi, 12. yüzyıldan beri değişen derecelerde İngiliz tacı altında bulunan İrlanda'yı ve 1536'da İngiltere ile siyasi olarak birleşen Galler'i merkezden yönetmeye başladı. I. James'in, İngiltere ve İskoçya'yı hukuki ve siyasi olarak tam bir birlik haline getirme çabası sonuç vermedi ve "Taçların Birliği" olarak adlandırılan bu dönemde iki ülke bir tek kral altında ayrı ayrı varlıklarını sürdürmeye devam etti.
1707 yılında önce İskoç Parlamentosu tarafından, daha sonra da İngiliz Parlamentosu tarafından kabul edilen Birleşme Yasası ile iki krallık tek bir parlamento ile yönetilmeye başladı. Bu birleşme sonrasında 
oluşan yeni krallık, Büyük Britanya olarak adlandırıldı. İskoçlar bu birleşmeden sonra tacı ele geçirmek üzere en önemlileri 1715 ve 1745 tarihlerinde olmak üzere birkaç kez ayaklansalar da başarılı olamadılar. 1800'de çıkarılan yeni bir Birleşme Yasası ile İrlanda Parlamentosu da dağıtıldı ve parlamentoya Birleşik Krallık Parlamentosu'nda temsil hakkı verildi. Bu gelişme ile oluşan yeni ülkenin adı ise Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı oldu.

İskoçya'yı bağımsızlık referandumuna taşıyan ilk somut adım, 1978 yılında İskoçya ve Galler için ayrı ayrı çıkarılan ve yetki devri (devolution) öngören yasalar çerçevesinde 1 Mart 1979 tarihinde yapılan referandum oldu. Bahse konu referandumda söz konusu yasa hükümlerinin uygulamaya geçirilmesinin istenip istenmediği soruldu. Galler halkının %79,7'sinin "hayır" oyu kullandığı referandumda, İskoçlar %51,6'lık oran ile ile yetki devri öngören yasanın uygulamaya geçirilmesini desteklediler. Ancak, ilgili yasaya eklenmiş olan "evet oylarının toplam seçmen sayısının %45'ini aşması zorunluluğu" nedeniyle referandum sonuçlarına rağmen yetki devri gerçekleşemedi.
Bağımsızlık referandumu yolundaki ikinci önemli adım 1997 yılında gerçekleştirilen referandum ile atıldı. İskoçya ile birlikte Galler'e de yetki devrine yönelik olarak bu referandum yapıldı. Galler halkına sadece kendi parlamentolarını isteyip istemedikleri sorulurken, İskoç halkına bu soru ile birlikte, İskoç Parlamentosu'nun vergileri değiştirme yetkisine sahip olmasını isteyip istemedikleri yönündeki soru da yöneltildi. İskoç halkının %60,4'ü referandumda oy kullandı ve katılanların %74,3'ü İskoçya'nın kendi parlamentosuna sahip olması fikrini destekledi. Parlamentolarının vergileri değiştirme yetkisine sahip olmasını savunanların oranı ise %63,5 oldu. 1997 referandumu sonuçları çerçevesinde 1999 yılında 129 üyeli İskoçya Parlamentosu kuruldu. Sağlanan yetki devri uyarınca, egemen devletin sahip olduğu yasama ve yürütme yetkilerinin bir bölümü Birleşik Krallık Parlamentosu ve hükûmetinden bu parlamentoya ve parlamentonun seçtiği yürütme organlarına devredildi.
İskoçya'yı bağımsızlık referandumuna taşıyacak son önemli adım, İskoç ve Birleşik Krallık Hükûmetleri arasında yapılan müzakereler sonucunda 15 Ekim 2012 tarihinde İskoçya Birinci Bakanı Alex Salmond ile Birleşik Krallık başbakanı David Cameron tarafından imzalanan Edinburgh Antlaşması ile atıldı. Antlaşmayla referandumun 2014 yılı sonundan önce gerçekleştirilmesi ve referandumda bağımsızlık ile ilgili tek bir sorunun sorulması kararlaştırıldı. 18 Eylül 2014 tarihinde bağımsızlık referandumunda Birleşik Krallık'tan ayrılmama kararı çıktı. Nihai sonuçlara göre; Evet oyu 1 milyon 617 bin 989 (%45), hayır oyu ise 2 milyon bin 926 (%55) oldu. Katılım oranı ise %84,5 olarak belirlendi. 2016 Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği üyeliği referandumunda İskoçya'daki seçmenlerin %62'si AB'de kalma yönünde oy kullanmasına rağmen oylama sonucunda Birleşik Krallık'taki seçmenlerin %51,9'u AB'den ayrılma yönünde oy kullandı.

İskoçya, 77.900 km²'lik yüzölçümü ile Birleşik Krallık'ın toplam yüzölçümünün yaklaşık %32,3'ünü kapladığı Büyük Britanya adasının en kuzeyinde yer alır. Güneyde İngiltere'ye komşu olan ülkenin doğusunda Kuzey Denizi, batısında ise Atlantik Okyanusu yer alır. Kaledonya Kanalı, İskoçya'nın doğu ve batı kıyılarını birleştirir.

Coğrafı olarak İskoçya, kuzeyden güneye 3 ana bölgeye ayrılmıştır. Bunlar dağlık bir bölge olan Highlands, deniz seviyesine yakın olan Central Belt ve tepelik bir araziden oluşan Southern Uplands'dir. İskoçya nüfusunun çoğu Edinburgh, Glasgow ve Stirling gibi en önemli şehirlerin içinde yer aldığı Central Belt bölgesinde yaşamaktadır. Bunun yanında İskoçya'ya bağlı 130'u yerleşim bölgesi olan 790 ada vardır. İskoçya, dağları, nehirleri ve gölleriyle zengin bir doğaya sahiptir. Bunlardan en ünlüsü şüphesiz yöre halkının Nessie adını verdiği efsanevi canavarla ünlü Loch Ness'tir. 

Üç tarafı denizle çevrili olan İskoçya'nın iklimi, ülkenin büyük çoğunluğunda ılıman ve okyanusaldır. İskoçya, Gulf Stream akıntısı nedeniyle aynı enlemde yer alan Labrador, Moskova ve Kamçatka gibi bölgelerle karşılaştırıldığında görece ılık kışlara ve serin, yağışlı yazlara sahiptir. En sıcak aylar olan temmuz ve ağustosta ortalama hava sıcaklığı 15-20 °C olarak seyreder. Ülke, Büyük Britanya içerisinde en soğuk bölgeyi oluşturur ve dağlık Braemar (1982) ile Altnaharra (1995) bölgelerinde kaydedilmiş -27,2 °C olan sıcaklık, Birleşik Krallık'taki en düşük kaydedilmiş sıcaklık olma rekoruna sahiptir.
Yağış ülke içinde bölgeden bölgeye göre değişiklik gösterir. Batı Highlands bölgesi, 4.577 mm'ye varan yıllık yağış ortalaması ile Avrupa

Fregat kuşları, bütün tropik ve subtropik okyanuslarda bulunan ve monotipik Fregat kuşugiller (Fregatidae) familyasında sınıflandırılan  deniz kuşlarıdır. Yaşayan beş türün tamamı Fregata cinsinde yer alır. Tamamının tüyleri ana olarak siyah renklidir, kuyrukları uzun ve çatallıdır, gagaları ise uzun kanca şeklindedir. Dişilerin karınaltı tüyleri beyaz renklidir. Erkekler çok belirgin kızıl boğaz derilerini üreme mevsiminde dişileri çekmek için şişirirler. Uzun kanatlarının açıklığı 2,3 m'ye kadar uzanabilir. Kuşlar arasında vücut ağırlığına göre en büyük kanar alanına sahiptirler.
Haftalar boyunca rüzgâr içinde havada süzülebilen fregat kuşları günün büyük çoğunluğunu beslenme için avlanma amaçlı olarak uçarak geçirirler ve geceleri ağaç ya da kayalıklara tünerler. Ana avları, orkinos gibi büyük avcılar tarafından su yüzüne doğru kovalanan balık ve kalamarlardır. Sıklıkla diğer deniz kuşlarının avlarını çalan fregat kuşları kleptoparazit olarak nitelendirilirler ve ayrıca diğer deniz kuşlarının yuvalarından yavruları da kaptıkları gözlemlenir. Mevsimsel olarak tekeşli yaşayan fregat kuşları koloni hâlinde yuva yaparlar. Issız adalarda alçak ağaçlarda ya da yerde kaba yuvalar kurarlar. Her üreme döneminde dişi kuş tek yumurta yumurtlar. Yavru kuşlara ebeveynlerin baktığı süre diğer kuş türleri arasında en uzun olan kuşlardır. Fregat kuşları ancak her iki yılda bir üreyebilmektedir.
Geleneksel olarak Pelikansılar takımda sınıflandırılan fregat kuşları son dönemlerdeki moleküler araştırmalar sonucunda karabataklar, yılanboyun, sümsük kuşları ile birlikte Suliformes takımında sınıflandırılması önerilmiştir. Yaşayan beş türün üçü yaygın olarak dağılmıştır (Fregata magnificens, Fregata minor, Fregata ariel) ancak diğer iki türün her biri (Fregata aquila, Fregata andrewsi) yalnızca küçük bir adada üreyebilmekte ve soyları tehlike altındadır. En eski fosil kayıtları yaklaşık 50 milyon yıl önceye Eosen'e dayanır. Limnofregata cinsi içinde sınıflandırılan tarih öncesi üç türün daha kısa ve daha az kanca biçimli gagaları, daha uzun bacakları vardır ve tatlı su ortamında yaşamışlardır.

Kulaklı karabatak (Phalacrocorax auritus), karabatakgiller (Phalacrocoracidae) familyasından bir kuş türü. Kuzey Amerika'da hem sahil kesimleri boyunca hem de iç kesimlerde bulunan tek karabatak türüdür.
Genelde deniz kuşlarından sayılan, erişkin kuşun boyu 76 ile 91 cm kadar olup, ağırlığı 1.5 ile 2 kg kadar gelir. Karabataklar için tipik olan torpil şeklinde bir vücudu vardır. Boynu kıvrımlı, büyük olan ayakları perdelidir. Avrupa'da yaşayan karabataklara benzer şekilde gagası kanca biçiminde ve kuvvetlidir.
Sayıları oldukça fazladır. Bu kuşlar, çiftliklerde yetişen balıkları da avladıklarından Mississippi Nehri boyunca balık çiftlikleri için problem teşkil ederler.

IUCN Kırmızı Listesi 22 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Double-crested Cormorant Information and Photos 16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Double-crested Cormorant Species Account 9 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Double-crested Cormorant 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Penguen, Sphenisciformes takımında Spheniscidae familyasında yer alan, uçamayan, yüzebilen, dimdik durabilen, perde ayaklı deniz kuşudur. Güney Kutbu, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Amerika, Güney Afrika ve Galapagos Adaları'nın kıyılarında yaşarlar; ancak Kuzey Kutbu da dâhil olmak üzere Kuzey yarımkürede penguenler bulunmaz. Büyüklük bakımından 30–105 cm arasında değişik 18 kadar türü bilinmektedir. Hemen hemen tüm penguen türleri Güney Yarımküre'ye özgü olsa da, sadece Antarktika gibi soğuk iklimlerde bulunmazlar. Aslında, o kadar uzak Güney'de sadece birkaç penguen türü yaşamaktadır. 18 türden 5'inin Antarktika'da, 4'ünün alt-Antarktika adalarında yaşadığı ve bu türlerden sadece 4'ünün soğuk iklimde, 14'ünün ılıman ve sıcak iklimlerde yaşadıkları belirtilmektedir. Ilıman bölgede birkaç tür bulunur, ancak bir tür, Galapagos pengueni Ekvator yakınlarında yaşar. Penguenlerin en irileri olan İmparator penguen 45 kg ağırlığa ulaşır. Sıcak bölgelere doğru gidildikçe boyları küçülür. Denizlerdeki kabuklular, balık ve mürekkep balıkları ile beslenirler. Tüyleri kuş tüylerine hiç benzemez. Sırtları siyah veya gri, karın kısımları beyaz ince ve pulsu tüylerle örtülüdür. Türler birbirinden, başlarındaki renkli tüyleriyle ayrılır. Kuyrukları kısa ve ayakları vücutlarının gerisinde olduğundan rahatlıkla dimdik ayakta durabilirler. Denizde, saatte 10 deniz mili hızla yüzebilirler. Hatta gerektiğinde bu hızlarını iki katına çıkarabilirler.

Penguen sözcüğü Türkçeye Fransızca üzerinden geçmiştir. Fransızca sözcüğün kökeni İngilizceye dayandırılmaktadır. İlk kez 16. yüzyılda, ya İngilizce ya da Hollandaca kaynaklarda, penguenlerle alakasız bir dalıcımartıgil olan Pinguinus impennis'i tanımlamak için kullanılmıştır. Oxford English Dictionary gibi kaynaklar nihai kökenini Galce "kafa" anlamındaki pen ile "beyaz" anlamındaki gwyn kelimelerinin birleştirilmesine bağlamaktadır. Bir diğer teori sözcüğün Latince yağ anlamına gelen pingius kelimesinden türetildiğidir. Penguenin Türkçe eş anlamlısının karabat (veya karabat kuşu) sözcüğü olduğu hakkında kaynaklar da bulunmaktadır.

Kanatları uzun telek tüylerinden yoksun olup, kırılmadığı için uçmaya yaramaz. Buna karşılık yüzerken çok kuvvetli yüzgeç vazifesi görür. Penguenler, buz üzerinde sıçrar ve çok iyi kayarlar. Göğüslerinin üzerinde yatarak yüzgeç kanatlarının yardımıyla kızak gibi kayarak, karada birkaç yüz kilometre içeriye kadar girebilirler. Yalnız üreme mevsimlerinde yumurtlamak için karaya çıkarlar. Vücutlarını örten sık tüyler ve deri altlarındaki kalın yağ tabakaları ile Antarktika'nın sıfırın altındaki dondurucu soğuklarından korunurlar. Vücut ısılarını ayarlayan otomatik bir mekanizmaya sahiptirler. Gerektiğinde kan damarlarıyla deriye giden kanı azaltarak, yükselterek ve tüylerini dikleştirerek vücut sıcaklıklarını kontrol ederler. Penguen türlerinin hemen hepsinin siyah gövdeleri ve beyaz karınları bulunmakla birlikte yakın bir zamanda sarı penguen keşfedildiği de belirtilmektedir.

Güney Kutbu penguenleri 40 °C'lik vücut ısılarıyla -40 °C'lik Antarktika soğuğuna uyum sağlarlar. Vücutlarındaki tüy, yağ ve besinlerden elde ettikleri enerji ve kontrol mekanizmalarıyla 80 °C'lik sıcaklık farkına dayanırlar.
Antarktika'nın Kral penguenleri günde ortalama 140 defa suya dalarlar. Bunun ancak yüzde onunda av yakalayabilirler. Tüy dipleri deriye yakın kısımda ısıya karşı yalıtkan bir iç tabaka meydana getirerek vücudu soğuktan emniyetle korur.
Bazı türler, kuluçka dönemlerinde dört aya yakın bir zaman açlığa dayanırlar. Bu devrede ağırlıkları yarı yarıya düşer. Antarktika dışında yaşayanların, su akıntıları ve yüzen buzlarla Güney Kutbu'ndan geldikleri sanılmaktadır.

Üreme devrelerinde bir kısmı yan yana yuvalar kurarak yüzbinlerce bireyden hasıl olan kuluçka kolonileri meydana getirir. Yuva yapanlar 2 - 3 yumurta yumurtlar. İmparator penguen (Aptenodytes forsteri) ve Kral penguen (Aptenodytes patagonicus) ise yuva yapmaz, birer yumurta yumurtlar ve tek yumurtalarını ayakları üzerinde ve karınlarının altındaki gerçek kuluçka derisinin altında muhafaza ederek soğuktan korur. Yuva yapanların erkekleri, dişilerine çakıl taşları hediye ederek kur yapar. Dişi, karlar eridikçe bu taşlarla yuvasının seviyesini yükseltir. Erkek ve dişi sırayla kuluçkaya yatar. Kuluçka devresinde bir şey yemezler. Yavrular anne ve babaları tarafından birlikte bakılır ve ısıtılır. Birçok hayvanın aksine penguenler tek eşli bir yaşam sürerler.

Penguenler insandan kaçmadıkları için, yağlarından istifade etmek isteyenler tarafından çok miktarda avlanarak tüketiliyor. Çıkarılan kanunlarla nesilleri korunmaya çalışılıyor. Dünyanın birçok hayvanat bahçesine de uyum sağladıkları görülmüştür.
2010 yılında tespit edilen 36 milyon yaşındaki penguen ile de penguenlerin geçmişinde yeni bir dönem açılmıştır. Bu penguen o bölgede çok iyi korunmuş ve eskisi gibi mükemmeldir. İncelemeler sonucu penguenin melanozomları fırtına kuşu ve albatrosa benzediği tespit edilmiştir. Ve de çoğu kişinin aklına gelmeyen penguenlerin renklerinin kahverengi ve kırmızı olmasıdır. Araştırmacı Julia Clarke "Bu fosili görene kadar kişisel fikrim, penguenlerin önceden de siyah ve beyaz renklerden oluştuğuydu" demiştir. Bu bilgiler Kasım 2010 yılında Bilim ve Teknik Dergisinde yayınlanmıştır.

Sümsük kuşu (Morus bassanus), önceden Sula bassana olarak isimlendirilmekte olan, Sümsük kuşugiller (Sulidae) familyasından bir su kuşu türü.

Yavru kuşlar, ilk yılında koyu kahverengidir ve aşamalı olarak daha çok müteakip mevsimlerde beş yıldan sonra olgunluğa uzanıncaya kadar beyazlaşırlar. Erişkinlerin büyüklükleri 87–100 cm ve kanat açıklıkları 165-180 cmdir. Tüyleri beyaz olup kanat uçları siyahtır. Gagaları açık mavimsidir. Göz, açık mavidir ve etrafı siyah deri ile kuşatılmıştır. Üreme dönemi esnasında baş ve boyun narin bir sarı çok tüylüdür.

Üreme alanları Kuzey Atlantik'tir. Onlar normal olarak, okyanusa nazır olan uçurumlarda veya küçük kayalık adalarda büyük kolonilerde yuva yaparlar. İskoçya'daki Bass kayalıklarında (Bass Rock) 20.000 civarında sümsükkuşu, yine St Kilda adasında 100.000 sümsükkuşu ile 50.000 fırtına kuşu kuluçka yapar
Sümsük çiftleri, birkaç mevsimin üzerinde bir arada kalabilir. Göçmendirler ve uzak güneyde Atlantik'te, en çok kışın denizdedirler. 200 bin çiftten oluşan bir kolonide sümsük kuşu (Sula bassana), ömür boyu bağlandığı eşini sesi sayesinde tanıyabilir.

Bu kuşlar, olağanüstü dalgıçlardır, yüksek hızda okyanusa dalarlar. Çoğunlukla, yüzeyin yakınında gruplarda toplanan küçük balıkları yerler. Güçlü ve çevik uçucular olmalarına rağmen, kalkışlar ve inişlerde biçimsizdirler.

BirdLife International (2004). Morus bassanus. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 09 Mayıs 2006 tarihinde alınmıştır.

Sümsük kuşu videosu İnternet Kuş Koleksiyonu
Stamps12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sümsük kuşu fotoğraf galerisi7 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. VIREO
Sümsük kuşu resimler 15 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sümsük kuşugiller (Sulidae), Suliformes takımına ait bir familya.  Balık ve benzeri avlarını suya dalarak avlayan, orta büyüklükte ve deniz kıyılarında yaşayan kuşlardır. Bu familyada yer alan on tür eski kaynaklarda Sula cinsi içinde sınıflandırılmıştır. Ancak Sula ve Morus cinsleri morfolojik ve davranışsal özellikleri ile kolayca birbirlerinden ayırt edilebilirler. Bu iki cinsin DNA dizilimleri de birbirinden farklıdır. Papasula abbotti türü ise muhtemelen daha eski bir ortak atadan ayrılmıştır ve diğer iki cinsten farklılık gösterdiği için monotipik Papasula cinsinde sınıflandırılmıştır.

Boyları yaklaşık 60 ila 85 cm. arasındadır ve kanat açıklıkları ise 140 ila 175 cm. arasındadır. Uçları sivri kanatları uzun ve dardır. Oldukça uzun ve kısmen baklava şeklindeki kuyruklarının dış tüyleri ortadaki tüylerinden daha kısadır. Dalış yapmak için gereken küçük kesitli vücut yapıları nedeniyle uçuş kasları oldukça küçüktür. Bu nedenle kanat düşen yükün artması sonucu sürüklemeyi azaltacak şekilde gövdeli torpido biçiminde oldukça aerodinamik bir yapıya sahiptir.
Bacakları tıknaz ve ayakları perdelidir. Ayak perdeleri dört parmağı birbirine bağlar. Bazı türlerde ayak perdeleri parlak renklidir ve kur yaparken kullanılır. Genellikle dikkat çekici renklere sahip olan gaga uzun ve ucu sivridir. Kenarları testere şeklinde girintili olan gaganın tabanı derindir. Üst gaganın ucu hafifça aşağı doğru kıvrıktır ve büyük avları yakalayabilmek için yuları doğru hareket edebilir. Dalarken suyun girmemesi için burun delikleri dışarı açılacağına gagaya girer. Öne doğru açılı olarak kafada bulunan gözler diğer kuşlara göre çok daha geniş bir binoküler görüş sağlar.
Tüyler kanat uçları ve kuyruk koyu renkli olmak üzere ya tamamen beyaz (ya da açık kahve veya grimsi) renklidir ya da alt kısımlar beyaz olmak üzere üst kısımlar koyu kahverengi ya da siyahtır. Morus cinsinin başında sarımsı tonda leke bulunur. Yüzde göz ile gaga arasında siyah bölgeler bulunur. Yakın akrabaları yılanboyun ve karabatakların aksine üropigial bezleri iyi gelişmiştir ve bu bezden salgılanan yağları tüylerine yayarak su geçirmezliği sağlar ve zararlılara karşı korunurlar. Kuyrukları düzensiz, kanatları da etaplar hâlinde tüy değiştirir. İlk tüy değiştirmeden itibaren üzerlerinde bazı eski tüyler, bazı yeni tüyler ve bazı yeni büyümeye başlamış tüyler bulunur. Stresli dönemlerde tüy değiştirdikleri gözlemlenmiştir.

Asıl olarak tropikal ve subtropikal denizlere yayılmışlardır. Özellikle Morus cinsi ılıman bölgelerde de bulunur. Akraba oldukları Procellariiformes takımındaki kuşlar gibi gerçek pelajik deniz kuşları değildirler ve genellikle kıyılara yakın olmayı tercih ederler. Ancak birçok Pasifik adasında büyük kolonilerinin bulunması fırtınalarla yaşadıkları yerlerden savrulduklarında güvenli bir kara bulana kadar uzun süre uçabildiklerini göstermektedir.
Tüm türleri çoğunlukla orta boyda balıklar ve deniz omurgasızları ile beslenir. Türlerin çoğu toplu hâlde beslenir. Bazı türler balıkçı teknelerini takip ederek atıkları yerler. Karakteristik avlanma davranışı havadan suya dalmaktır. Bir dalışta suyun bir ila iki metre altına inebilirler. Eğer ilk seferinde avları kaçarsa ayak ve kanatlarını kullanarak su altında yüzerek avlarını kovalayabilirler.
Yukarıda belirtildiği gibi Morus ve Sula cinsinin davranışları birbirinden farklı olsa da genel olarak bazı sinapomorfik davranışları vardır. Uçmaya başlamadan önce gagalarını yukarı (Morus cinsi) ya da ileri (Sula cinsi) uzatırlar. Uçtuktan sonra yere inerken ise gagalarını aşağı doğru uzatırlar. Tehdit karşısında ise saldırmadan kafalarını sallayarak gagalarını tehdide karşı uzatırlar.

Familyanın tüm üyeleri koloniler hâlinde ürer. Koloni alanını uçarak gözden geçiren erkek kuş uygun bir yuva yeri seçer ve seçtiği yeri gerekirse kavga ederek korur. Daha sonra erkek özel bir nümayiş ve çağrı ile dişileri çağırır. Nümayiş davranışı karabataklarda görüldüğü kadar çeşitli olmasa da karakteristiktir ve genellikle erkek kuşun başını sallamasından oluşur. dişi kuş uçarak ya da yürüyerek koloniyi dolaşır ve uygun bir eş arar. Eşler seçildikten sonra kuşlar birbirlerini temizleyerek ve sık sık çiftleşerek eş bağını korurlar.

Tipik yumurta sayısı ikidir. Yumurtala beyazımsı, soluk mavi, yeşil ya da pembe renkli, lekesizdir ancak yuvadaki pisliklerden üzerleri kaplanabilir. Kuluçka süresi türe göre 42 ila 55 gün arasında değişir. Erkek ve dişi birlikte kuluçkaya yatar. Kuluçka sırasında perdeli ayaklarınde damarlar artar ve yumurtaları sıcak ayak perdelerinin altında tutarlar. Kuluçkanın ilk yarısında kaybolan yumurtaların yerine yenisi yumurtlanır.
Yumurtalar çatlamadan önce ayak perdelerinin üzerine alınır. Tüysüz doğan yavrular kısa sürede beyaz hav tüylere kavuşur. Yavrular ebeveynlerinin gagalarına dokunarak besin ister ve ebeveynlerinin midelerinden çıkarttıkları besinleri doğrudan ağzından alırlar. Başlangıçta ebeveynlerden biri mutlaka yavruların yanındadır ancak iki haftadan sonra ebeveynlerin ikisi birden avlanmaya giderek yuvayı korunmasız bırakırlar. Yavruların palazlanması ve bağımsız olabilmesi büyük oranda besin kaynağına bağlıdır. İki ila dört yumurta yumurtlayan Peru sümsük kuşu (Sula variegata) türü dışındaki diğer türlerde nadiren birden fazla yavru erginliğe erişir. İki yavrudan güçlü olanının diğerini öldürmesi yaygındır.

Cins Morus
Morus bassanus - Sümsük kuşu
Morus capensis
Morus serrator
Cins Papasula
Papasula abbotti
Cins Sula
Sula nebouxii - Mavi ayaklı sümsük kuşu
Sula variegata - Peru sümsük kuşu
Sula dactylatra - Maskeli sümsük kuşu
Sula granti
Sula sula - Kızıl ayaklı sümsük kuşu
Sula leucogaster

Christidis, Les & Boles, Walter E. (2008): Systematics and Taxonomy of Australian Birds. CSIRO Publishing, CollingwoodVictoria, Australia. ISBN 978-0-643-06511-6 Excerpt1 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Google Books
Friesen, V.L.; Anderson, D.J.; Steeves, T.E.; Jones, H. & Schreiber, E.A. (2002): Molecular Support for Species Status of the Nazca Booby (Sula granti). Auk 119(3): 820-826. [English with Spanish abstract] DOI: 10.1642/0004-8038(2002)119[0820:MSFSSO]2.0.CO;2 PDF fulltext
Göhlich, Ursula B. (2003): The avifauna of the Grund Beds (Middle Miocene, Early Badenian, northern Austria). Annalen des Naturhistorischen Museums Wien A 104: 237-249 [English with German abstract]. PDF fulltext
Kennedy, Martyn; Spencer, Hamish G. & Gray, Russell D. (1996): Hop, step and gape: do the social displays of the Pelecaniformes reflect phylogeny? Animal Behaviour 51(2): 273-291. DOI:10.1006/anbe.1996.0028 (HTML abstract) Erratum: Animal Behaviour 51(5): 1197. DOI:10.1006/anbe.1996.0124    
Lambrecht, Kálmán (1933): Familia Sulidae. In: Handbuch der Palaeornithologie: 284-287 [German]. Gebrüder Bornträger, Berlin.
Mayr, Gerald (2009): 7.1.3 Sulidae (Gannets and Boobies). In: Paleogene Fossil Birds: 64-65. Springer-Verlag, Heidelberg & New York. ISBN 3-540-89627-9 Excerpt 1 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Google Books
Mlíkovský, Jirí (2002): Cenozoic Birds of the World (Part 1: Europe). Ninox Press, Prague. 80-901105-3-8  PDF fulltext
Mlíkovský, Jirí (2007): Taxonomic identity of Eostega lebedinskyi LAMBRECHT, 1929 (Aves) from the middle Eocene of Romania. Annalen des Naturhistorischen Museums in Wien A 109: 19-27 [English with German abstract]. PDF fulltext20 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nelson, J. Bryan (2003): Gannets and Boobies. In: Perrins, C. (ed.): The Firefly Encyclopedia of Birds: 82–87. Firefly Books, Oxford.
Olson, Storrs L. (1985): Section X.G.5.a. Sulidae. In: The Fossil Record of Birds. Avian Biology 8: 203-204. PDF fulltext18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yelkovan kuşu (Puffinus), Fırtına kuşları (Procellariiformes) takımından martı iriliğinde bir okyanus kuşu. Birçok türü vardır. Hepsi de iyi yüzücü ve çoğu dalıcıdır.

Boyları 30–63 cm uzunluğundadır. Perde ayaklı göçmen kuşlardır. Sivri ve uzun kanatlarıyla uzun mesâfeler kat ederler. Çoğunun sırtı gri, siyah, kahverengi ve karın altları beyazdır. Tamamen siyah olan türler de vardır. Tüyleri sık ve su geçirmez özelliktedir. Uzun ve ucu çengelli gagaları boynuzsu plaklarla örtülüdür. 15 yıl kadar yaşarlar. Burun delikleri tüp şeklinde ayrık iki boru hâlinde dışarı açılır.

Yelkovan kuşları uçarken su yüzeyine yakın uçar ve yüzeyde bulabildikleri küçük balıklar, deniz kabukluları, yengeç, salyangoz ve atıklarla beslenirler.

Yalnız üreme dönemleri karaya çıkarlar. Kuluçka zamanı haricinde okyanuslarda yaşarlar. Fırtına kuşları gibi midelerinden yağlı ağır kokulu bir madde salgılarlar. Bazıları bunu yavrularını beslemede, bir kısmı ise düşmanlarına karşı kendilerini korumada kullanırlar. Tehlike anında bu sıvıyı burun deliklerinden dışarı fışkırtırlar. Çok uzaklara göç eden mükemmel uçuculardır. Koloniler halinde açık adalarda ürerler. Kullanılmayan tavşan yuvalarını veya kendi açtıkları çukurları yuva olarak kullanırlar. Tek ve beyaz bir yumurta yumurtlarlar. Özellikle Avustralya adalarında büyük koloniler meydana getirirler. Tek eşlidirler. Erkek ve dişi sırayla kuluçkaya yatar. 50 gün içinde yumurta açılır. Yavru 12-14 hafta anne ve baba tarafından yuvada beslenir. Sonra yalnızlığa terk edilir. Yürüyemeyecek kadar irileşen yavru bir hafta zarfında zayıflayarak yuvadan ayrılır. Anne ve babasının uçtuğu yöne doğru uçmaya başlar. 3-4 yıl sonra içgüdüsü ile doğduğu yere döner. Yelkovan kuşlarının yön bulma kabiliyetleri güçlüdür. Uçsuz bucaksız okyanuslar üzerinden uçarak yuvalarını şaşırmadan bulurlar. Bu kuşlar her yerde yaşayabilirler.

Yelkovan kuşu, Akdeniz ülkelerinde ve Türkiye'de de bulunur. Örneğin İstanbul Boğazı'nda suyun az üzerinde sürüler halinde Karadeniz'den Marmara'ya veya Marmara'dan Karadeniz'e hızla uçarlar. Türkiye'de bulunan türü sarıgagalı yelkovandır (Puffinus kuhlii). İstanbul Boğazı'ndan geçen kuşların sayısı Şubat ayında en yüksek sayıya erişir. Mayıs ayından itibaren düşen kuş sayısı Aralık ayında artar.
Deney için alınan iki yelkovan kuşundan biri Venedik'te (İtalya'da), diğeri Boston'da (ABD'de) serbest bırakıldı. İlki, 1300 km'lik yolu iki haftada aşarak yuvasına ulaştı. İkincisi ise 500 km'yi 12,5 günde alarak yuvasını buldu. Yelkovan kuşları göçmen kuşlardır. Kuluçka zamanı haricinde daima denizde yaşarlar.

Puffinus puffinus
Puffinus assimilis
Puffinus atrodorsalis
Puffinus auricularis
Puffinus bannermani
Puffinus bulleri
Puffinus carneipes
Puffinus creatopus
Puffinus gavia
Puffinus gravis
Puffinus griseus
Puffinus heinrothi
Puffinus huttoni
Puffinus lherminieri
Puffinus mauretanicus
Puffinus nativitatis
Puffinus opisthomelas
Puffinus pacificus
Puffinus persicus
Puffinus tenuirostris
Puffinus yelkouan

Yelkovan kuşu, Orhan Veli Kanık'ın "Gün Olur" şiirinde aşağıdaki dizelerde geçer:Gün olur, alır başımı giderim,Denizden yeni çıkmış ağların kokusundaŞu ada senin, bu ada benim,Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Mor ve Ötesi adlı Türk rock grubunun Güneşi Beklerken albümündeki "Mermiler" şarkısında geçer:
...Şimdi aramız dağlar
Yelkovan kuşları
Uzun yolculuk var...

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 331-332. ISBN 978-605-100-090-9.

Yelkovangiller ya da yelkovan kuşugiller (Procellariidae, Puffinidae), kuşlar (Aves) sınıfının karinalılar (Carinatae) bölümününün Fırtına kuşları (Procellariiformes) adı ile de bilinen Tüpburunlu kuşlar (Tubinares) takımına ait bir familyadır.
Genellikle güney denizlerinde yayılış gösteren kuşlardır. Kıyılar ve açık denizlerde bulunurlar. Burun kanalları çok büyüktür. Kanatları ince uzundur. İyi dalmazlar. Uçuşları rüzgarla sürüklenme ve süzülme şeklindedir. Besinleri kafadanbacaklılar, leşler, yumurtalar ve yavru kuşlardır. Besinlerini yüzerek ya da su üzerinde uçarak alırlar. Çok defa kovuklarda ve toplu olarak kulukçkaya yatarlar.

Aphrodroma
Bulweria
Calonectris
Daption
Fulmar (Fulmarus)
Halobaena
Macronectes
Pachyptila
Pagodroma
Procellaria
Pseudobulweria
Pterodroma
Yelkovan kuşu (Puffinus)
Thalassoica

ingilizce, yelkovangiller hakkında doküman 24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yumurta; kuşların, sürüngenlerin, balıkların, amfibilerin ve böceklerin çiftleştikten sonra vücutlarının bir bölümünden çıkardıkları, içinde yavru hayvanların oluştuğu oval veya küre şeklindeki, farklı renk ve büyüklükteki cisim.

Genellikle dişi kuşlar yumurtlayıp kuluçkaya yatsalar da bazı türlerde erkek kuşların da kuluçkaya yattıkları görülmüştür. Kuluçka süreleri 2 haftadan 3 aya kadar uzayabilir. Bazı kuşların yumurtaları yenilebilir.

Kuş yumurtaları farklı renklerde (beyaz, altın sarısı, kızıl, beyaz, mavi, yeşil, siyah, kahverengi) olabilir. Bazı kuşların yumurtaları benekli veya çizgili de olabilir. Örnek olarak, kaya güvercininin yumurtası beyazken büyük korsan martınınki benekli zeytin rengi-kahverengidir.

Tüm kuş türlerinin yumurta kabukları farklıdır. Bazı kuş yumurtalarının kabukları sertken bazılarının kabukları yumuşaktır. Yavru, yumurta kabuğunu gagasında bulunan yumurta dişi ile kırarak yumurtadan çıkar.

Kuş yumurtalarının şekilleri genellikle oval ya da küredir; fakat bazı kuşların yumurtaları altından üstüne doğru incelen bir şekil olabilir. Yumurtaların boyu değişkendir.

Balık yumurtaları genellikle küre şeklinde, küçük ve sade renklerdedirler. Dişi balıklar yuvaya 4-6 milyon yumurta bıraktıktan sonra bir süre boyunca yuvada durur, sonra ise gider. Yavru yumurtadan çıktıktan sonra avlanmayı ve yemeyi öğrenir.

Amfibiler genellikle yüksek sayılarda yumurtlarlar ve yumurtalarını suya bırakırlar. Yavru yumurtadan çıktığında başkalaşım geçirir. Böceklerde ise yavru genellikle başkalaşım geçirmez. Böceklerin yumurtaları genellikle yumuşak kabuklu, küçük ve hassastır. Sürüngen yumurtalarının büyüklükleri değişir ve genellikle sert kabuklu olurlar. İçinden çıkan yavrular narin ve güçsüz gibi görünürler. Anneleri yavrulara saklanacak iyi bir yer bulunca yavruları oraya götürerek saklar.

Hamerkop (Scopus umbretta) ya da çekiç başlı, çekiç başlı leylek, leyleğe benzeyen orta büyüklükte suda gezerek avlanan bir kuş türüdür. Uzun gagası ve kafasının arkasındaki sorguç şeklindeki tüyleri çekice benzediğinden dolayı bu adla anılır. Afrika'da Madagaskar'dan Arabistan'a kadar olan bölgede haliçler, göl ve akarsu kıyıları, kayalık sahiller gibi çeşitli su havzalarında yaşar. Göçmen olmayan ancak mevsimsel olarak yerel yer değişikliğinde bulunan hamerkop yöresel olarak Afrika ve Madagaskar'da yüksek popülasyona sahiptir ve korunma durumu asgari endişe altında türler arasındadır. Boyu ortalama 56 cm, ağırlığı ise ortalama 470 g'dır. Monotipik Scopidae familyasının monotipik Scopus cinsinde sınıflandırılır.

Hamerkop geleneksel sınıflandırmada leyleksiler (Ciconiiformes) takımı içinde yer almıştır ancak son yapılan moleküler araştırmalar sonucunda pelikansılar (Pelecaniformes) takımına dahil edilmesi önerilmiştir. Kendine özgü özellikleri nedeniyle monotipik Scopidae familyasında yine monotipik Scopus cinsinde sınıflandırılır.

İki alt türü tanınmaktadır: Scopus umbretta umbretta ve Scopus umbreta minor.

S. u. umbretta (Gmelin, 1789), Afrika'nın tropikal bölgelerinin çoğunda, Arabistan'ın güneybatısında ve Madagaskar'da yaşar.
S. u. minor, (Bates, 1931), Sierra Leone'den Nijerya'nın doğusuna sahil şeridinde yaşar.

Tüyleri mat kahverengindedir ve sırtında mor yanardöner tüyler bulunur. S. u. minor alt türünün tüyleri daha koyu renklidir. Gaga uzun, yassı ve belli belirsiz ucu kancalıdır. Boynu ve bacakları diğer leyleksilerden daha kısadır. Hamerkopun ayakları kısmen perdelidir. Orta parmağı balıkçıllarda olduğu gibi tarak dişi şeklinde bir yapıya sahiptir. Kuyruğu kısa, kanatları büyük, geniş ve uçları yuvarlaktır. Havada iyi süzülür. Süzülürek yükselirken boynunu leylek ve aynaklar gibi ileri doğru uzatırken, kanat çırparak uçarken ise boynunu balıkçıllar gibi S yaparak geriye doğru alır.
Çıkardığı sesler gıdaklamaya benzer ve uçarken tiz çığlık atar. Grup hâlinde dolaşmadıkları zamanlarda genellikle sessizdirler.

Hamerkop Afrika'da Sahra Çölü'nin güneyinde, Madagaskar'da ve Arap Yarımadası'nın güneybatı kıyılarında, ormanlarda, savanlarda, sulu tarlalarda ve tüm su havzalarında yaşar. Kendi bölgelerinde çiftler hâlinde yaşar ve göçmen değildirler. Ancak bir kısmı yağmur mevsiminde daha iyi yaşam alanı bulmak için yöresel olarak yer değiştirir. Baraj ya da kanal gibi yeni su kaynakları ortaya çıktığında hamerkoplar kısa sürede bu bölgelere taşınırlar.

Hamerkopun davranışları diğer kuşlarda görülmeyen bazı özellikler gösterir. Sıradışı bir özellikleri on kadar hamerkopun "törensel" bir biçimde bir araya gelip birbirlerinin etrafında daireler şeklinde koşarak dönmeleri bu sırada da tepeliklerini kaldırarak, kanatlarını çırparak yüksek sesler çıkarmalarıdır. Bir diğer davranış da bir kuşun diğerinin üzerine çıkmasıdır ancak bu kuşlar çift olmadıkları gibi bunu çiftleşmek amacıyla da yapmazlar.

Hamerkop davranışının en garip kısmı bazen 1,5 m'den büyük olan, muhtemelen 10.000 kadar çırpıdan oluşan ve bir insanın ağırlığını çekebilecek olan devasa yuvalardır. Kuşlar yuvanın dışını bulabildikleri parlak renkli her türlü nesne ile süslerler. Mümkün olduğu sürece yuvalarını bir ağacın dallarının oluşturduğu çatala yaparlar ancak gerekli olduğu durumlarda su kıyısına, kayalıklara, insan yapısı duvar veya barajlara ve hatta doğrudan yere de yuvalarını yapabilirler. Erkek ve dişi kuş yuvayı yapmaya öncelikle çamurla birbirine tutturulmuş çırpılardan oluşan bir platform yaparak başlarlar daha sonra yuvanın duvarlarını ve kubbe şeklinde tavanını yaparlar. Yuvanın tabanında çamurla sıvanmış 13 ila 18 cm genişliğinde giriş 60 cm uzunluğunda bir tünel ile hem ebeveynleri hem de yavruları içine alabilecek kadar büyük olan yuva odasına açılır.
Bu kuşlar yuva yapma konusunda kompulsiftirler, üreme dönemi olsun olmasın yılda iç ya da beş yuva yaparlar. Peçeli baykuşlar ve puhular hamerkopları yuvalarından zorla çıkarabilir ve yuvalarına el koyabilirler. Ancak baykuşlar yuvayı terk ettikten sonra hamerkoplar tekrar yerleşebilir. Yılanlar ve Genetta cinsi gibi küçük memeliler ve çeşitli kuşlar terk edilmiş yuvalarda yaşayabilirler. Dokumacı kuşlar, sığırcıklar ve güvercin gibi kuşlar yuvaların dış kısmına kendi yuvalarını yapabilirler.

Yuva bittikten sonra erkek ve dişi kuş grup törenlerine benzer nümayişlerde bulunurlar. Dişi kuş üç ila yedi arasında yumurta yumurtlar. Önce beyaz olan yumurtalarda daha sonra lekeler görülür. Hem erkek hem de dişi kuş kuluçkaya yatar ve kuluçka süresi 28 ila 30 gün arasındadır. Ebeveynlerin ikisi de yavrularını bezler. Suda yürüyerek avlanan kuşlarda görülenin aksine yavrularını uzun süre yalnız bırakabilirler. Bu farklı davranışın nedeni muhtemelen yuvalarının kalın duvarlarıdır. Yeni doğan kuşlar gri hav tüyleri ile kaplıdır. Yumurtadan çıktıktan 17 gün sonra baş ve tepelik tüyleri çıkar, bir ay içinde de gövde tüyleri gelişir. 44 ile 5o günlük iken yuvayı terkederler ancak iki aylık olana kadar geceleri yuvada tünemeye devam ederler.

Hemerkoplar gündüz beslenir ve sıklıkla öğlen vakti dinlenmek için yuvalarına tünerler. Genellikle tek olarak ya da çift halinde beslenirler. Besin maddeleri uzun bacaklı suda yürüyerek avlanan kuşlarla aynıdır ama en önemli kısmı amfibiler oluşturur. Ayrıca balık, karides, böcek ve kemirgenlerle de beslenirler. Sığ suda av arayarak yürürler, ayakları ile suyu karıştırarak ya da kanatlarını çırparak avların saklandıkları yerden çıkmalarını sağlarlar.

Hamerkoplar hakkında birçok söylence vardır. Bazı bölgelerde diğer kuşların hamerkopların yuvalarını yapmalarına yardım ettiği söylenir. Wilhelm Bleek'e ǀXamlar kamplarının üstünde hamerkopu uçarak ses çıkarttığında bir yakınlarında birinin öldüğünü bildiklerini söylemişlerdir.
Bazı kültürlerde yıldırım kuşu olarak bilinirler ve Buşmanlar bir insana yıldırım çarpmasının nedeninin hamerkop yuvasından yumurta çalmak olduğuna inanırlardı. Aynı zamanda kötülük tanrısı Khauna'nın hamerkop öldürülmesinden hoşlanmadığına da inanırlardı. Eski bir Malgaş inanışına göre hamerkop yuvasını yıkanın cüzzam hastalığına yakalanacağına inanılırdı ve bir Malagaş şiirinde hamerkoptan "kötülük kuşu" olarak söz edilir. Bu tarz inanışlar kuşlara biraz koruma sağlamıştır.

Hamerkop videoları, fotoğrafları ve sesleri.13 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Internet Bird Collection
Hamerkop7 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The Atlas of Southern African Birds

Bir holotip, türlerin (veya daha düşük dereceli taksonun) resmi olarak tanımlandığı zaman kullanıldığı bilinen bir organizmanın tek bir fiziksel örneğidir (veya gösterimidir). Ya bu tür fiziksel bir örnek (ya da örnek) ya da bunlardan bir tanesidir; ancak açıkça holotip olarak belirtilmiştir. Uluslararası Zoolojik İsimlendirme Kanunu (ICZN) uyarınca, bir holotip çeşitli isim taşıyan türlerden biridir. Algler, mantarlar ve bitkiler (ICN) ve ICZN için Uluslararası İsimlendirme Kanunu'nda türlerin tanımları niyet bakımından benzerdir ancak terminoloji veya temel kavramda aynı değildir.
Örneğin, kelebek Plebejus idas longinus'un holotipi, Harvard Üniversitesindeki Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi tarafından tutulan bu alt türlerin korunmuş bir örneğidir. İzotip, holotipin bir kopyasıdır ve genellikle holotip ve izotiplerin genellikle aynı bireysel bitkiden parçalar veya aynı buluşmadan örnekler olduğu bitkiler için yapılır.
Bir holotip, ideal olarak olması gerekse de, bu taksonun mutlaka "tipik" olması değildir. Bazen bir organizmanın sadece bir kısmı, özellikle bir fosil söz konusu olduğunda, holotiptir. Örneğin, erken Jurassic döneminden kalma büyük bir otçul dinozor olan Pelorosaurus humerocristatus'un (Duriatitan) holotipi, Londra'daki Doğa Tarihi Müzesi'nde saklanan bir fosil bacak kemiğidir. Daha sonra daha iyi bir numune bulunsa bile, holotip yerini almaz.

ICN uyarınca, ek ve açıklayıcı bir tür, orijinal malzemenin açıkça belirsiz veya yetersiz olduğu Madde 9.8 uyarınca bir epitet olarak belirlenebilir.
Korunmuş bir tür (ICN makale 14.3) bazen yanlış bir adla ilgili bir sorunu düzeltmek için kullanılır; bu örnek orijinal holotipin yerini alır.
Bir holotipin yokluğunda, duruma bağlı olarak, bir lekotip veya bir neotip türüne bağlı olarak, farklı türden bir çeşit arasından başka bir tür seçilebilir.
Örneğin, hem ICN hem de ICZN'de bir neotip, daha sonra orijinal holotip yokluğunda atanan bir türdür. Buna ek olarak, ICZN uyarınca Komisyon, holotip türün yakın akrabalarından ayırt edilmesi için gerekli önemli teşhis özelliklerinden yoksun olduğu ortaya çıktığında bir holotipi bir neotiple değiştirmeye yetkilidir. Örneğin, timsah gibi archosaurian sürüngen Parasuchus hislopi Lydekker 1885 bir göre tarif edilmiştir premaksillanın kürsü (burun parçası); ancak bu artık yakın akrabaları Parasuchus ayırt etmek için yeterlidir. Bu Parasuchus hislopi adını nomen dubium yaptı. Teksaslı paleontolog Sankar Chatterjee yeni bir tip numunenin, tam bir iskeletin belirlenmesini önerdi. Uluslararası Zoolojik İsimlendirme Komisyonu davayı dikkate aldı ve orijinal tipteki numuneyi önerilen neotiple değiştirmeyi kabul etti.
Orijinal kaybolduğunda yeni tip bir numunenin tayin edilmesi için prosedürler, holotip olarak belirtilen örneğin, vahşi doğada kalmasına izin verilen canlı bir birey olduğu bazı yeni, yüksek profilli tür tanımları için devreye girer (örn. yeni kapuçin maymunu, Cebus cinsi, Marleyimyia xylocopae veya Arunachal makak Macaca munzala). Böyle bir durumda, çalışma için gerçek bir tip örneği yoktur ve - türlerin kimliğinde algılanan herhangi bir belirsizlik olması durumunda - müteakip yazarlar ICZN Kodunda aşağıdakilerin belirlenmesine izin veren çeşitli hükümler çağırabilir. bir neotip. ICZN'nin 75.3.7. Maddesi, bir neotipin belirlenmesine "neotipin veya yayınlandıktan hemen sonra tanınmış bir bilimsel veya eğitim kurumunun adı ile anılan, adı taşıyan tipleri korumak için uygun olanaklara sahip bir araştırma koleksiyonunu sürdüren ve onları çalışma için erişilebilir kılan "; ancak bir holotip için böyle bir gereklilik yoktur.

Allotip (zooloji)
Genetip — tip örneklerinden genetik dizi verileri
paratip
Tip (biyoloji)

BOA9 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Neotropikal Rhopalocera'nın tip numunelerinin fotoğrafları.

Kansu (Çince (basitleştirilmiş): 甘肃; Çince (geleneksel): 甘肅; pinyin: Gānsù 

Kansu, Qin Hanedanı döneminde (MÖ 221-206) Çin topraklarına katıldı. Marco Polo'nun Çin'e girdiği yol olarak tanınan bölge, pek çok kişinin kişinin seyahat ettiği bir koridordu. Kansu adı Yuan Hanedanı döneminde, Ganzhou ve Suzhou bölgelerinin adlarından (1206-1368) oluşturuldu. 1644'ten 1911'e değin Qing (Mançu) hanedanının yönetiminde kalan Kansu'nun bu dönemde en ünlü yöneticilerinden olan Zuo Zongtang (1812-1885) Taiping ve Müslüman ayaklanmalarının (1862-1877) ardından yörede yarım yüzyıl boyunca barış sağladı. 1920'de, 20. yüzyılın en büyük deprem felaketlerinden biri maydana gelmiştir. Merkezi Kansu'nun doğusunda bulunan 8.6 şiddetindeki depremde yaklaşık 200,000 - 250,000 arasında can kaybı yaşanırken, pek çok kent ve kasaba haritadan silinmiştir.

Kansu'da doğal yapının en belirgin özelliği platolardır. Kansu Koridoru olarak anılan bölge, Lanzhou'nun 192 km kuzeybatısındadır. Kansu'nun doğu kesimi Çin'in başlıca deprem merkezidir. Kansu'da yaz ve kış arasında büyük sıcaklık farklılıkları görülür.

2020 yılı Çin Ulusal Nüfus Sayımı'na göre Kansu Eyaleti'nin toplam nüfusu 25.019.831.

Kansu Eyaleti sınırları içerisinde nüfusları 10 bin'i aşan etnik gruplar şunlardır:

Kansu Eyaleti çapında Beifanghua'nın (Mandarin) farklı lehçeleri konuşulur. Kansu'da Beifanghua'nın Zhongyuan Guanhua dalına ait lehçeler şunlardır: Guanzhong lehçesi (Qingyang Şehri-Ning İlçesi), Qinlong lehçesi (Longnan, Pingliang ve Qingyang şehirleri), Longzhong lehçesi (Tianshui ve Dingxi şehirleri), Hezhou lehçesi (Linxia Hui Özerk İli) ve Güney Xinjiang lehçesi (Dunhuang). Kansu'da Beifanghua'nın Lanyin Guanhua dalına ait lehçeler de şunlardır: Lanzhou lehçesi (Lanzhou ve Baiyin şehirleri; Linxia İli-Yongjing İlçesi) ve Hexi lehçesi (Wuwei, Jiayuguan, Jiuquan, Jinchang ve Zhangye şehirleri). Tüm bunların dışında, Ethnologue'a göre, Kansu'da konuşulan diğer diller şunlardır: Amdo Tibetçesi, Baima dili, Batı Yugurca, Bonan dili, Choni dili, Doğu Yugurca, Donşianca, Jin Çincesi, Kalmak-Oyratça, Kazakça, Moğolca, Monguor dili, Salarca ve Uygurca

Pamuk, keten yağı, karpuz, mısır ve darı başlıca tarımsal ticari ürünlerdir. Ancak Kansu ekonomisi büyük ölçüde madenciliğe dayanır. Petrol, kömür ve demir cevheri başlıca yer altı kaynakları arasındadır. Çin'in bir nükleer enerji merkezidir.

 Wikimedia Commons'ta Kansu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

2010 Kansu heyelanı

Ornithurae (Grekçe:"kuş kuyrukları"), Ichthyornis, Hesperornis ve modern kuşlar'ın son ortak atasını ve tüm soyundan gelenleri içeren bir avialan grubudur.

Ernst Haeckel 1866 yılında bu adı türetti ve gruba "mevcut tüm kuşların karakteristik kuyruk morfolojisine" sahip tüm "gerçek kuşları" dahil etti (tercüme, Jacques Gauthier'den). Ernst Haeckel; bu grubu, kendinin Sauriurae adlı başka bir gruba yerleştirdiği Archæopteryx'ten ayırır. Basitçe, modern kuşların kısa, kaynaşmış pygostyle kuyrukları vardır, Archæopteryx ise kuş olmayan theropod dinozorlarının uzun kuyruk özelliğine sahipti.
Gauthier ise, Ornithurae'ye klad temelli bir tanım vererek bir gruba dönüştürdü: "Mevcut kuşlar ve Ichthyornis, Hesperornis gibi mevcut kuşlara Archaeopteryx'ten daha yakın olan diğer tüm taksonlar".

Aşağıdaki kladogram, Michael Lee ve meslektaşlarının 2012'de O'Connor & Zhou tarafından yapılan daha önceki bir çalışmadan elde edilen verilerle genişletilmiş bir 2014 analizinin sonucudur. Sınıf isimleri tanımlarına göre yerleştirilmiştir.

Kuşların evrimi
Ornithothoraces

Saurischia (Yunanca: kertenkele kalçalı), kuşları (Aves) ve kuşlarla kuş kalçalı dinozorlara göre daha yakın akraba olan tüm dinozorları barındıran iki ana dinozor grubundan biridir.
Kertenkele kalçalı dinozorlar ya da Saurischia, dinozorların temel gruplarından biridir. Sauros (σαυρος) Yunancada kertenkele anlamınına, ischion (ισχιον) ise kalça eklemi anlamına gelir. Bugünkü paleontologlar, diğer gruplandırmalar yerine 1888 yılında Harry Seeley'in yaptığı gibi dinozorları, kertenkele kalçalı ve kuş kalçalı (Ornithischia) olmak üzere iki gruba ayırır.

Dinozor grupları 19. asrın başından bu yana belli ölçütlerle tasnif ediliyorlardı. Boyutları, diş yapıları veya kafataslarına göre muhtelif sınıflandırma teşebbüsleri yapıldı; ancak genel kabul görmeyen ve oturmayan bu tasniflerden sonra 1888'de Richard Owen'ın da öğrencisi olan Harry G. Seeley tarafından pelvisin (kalça kemiği) karakteristiğine dayanan bir sınıflandırma yapmıştır.  Bu pelvisin şekli klasik sürüngen kalça kemiğine benzemekte ve pubis aşağı ve öne doğru uzamaktadır. Buna mukabil, diğer grup olan ornithischiada pelvis net şekilde farklılaşmıştır. İkinci kalça yapısının kuşlarınkine büyük oranda benzemesi sonucu kuş kalçalılar olarak adlandırılan ornithischia grubunda pubisin bir kısmı arkaya ve aşağıya inmektedir.  İsminin aksine kuş kalçalı dinozorların kuşlarla yakın bir akrabalığı yoktur, tersine kertenkele kalçalı dinozorlar kuşlarla yakın akrabadır.

Bilimsel araştırmaların ışığında saurischia ve ornithischia gruplarının aile ağaçlarının orta Triyas'ta (242-227 milyon yıl önce) ayrıldığı tahmin edilmektedir. İlk dinozorlar küçük ve bipedaldi, kısa bir süre içinde pek çok yönden inanılmaz çeşitlilikte evrildiler. Her iki grup da yaklaşık aynı dönemde evrilmeye başladıysa da saurischian dinozorların fosil kayıtlarının daha net olduğunu görülmektedir. Saurischian takımının iki ana grubu theropoda ve sauropodomorpha'dır. Mezozoyik dönemin theropodları tamamen bipedaldiler (iki ayak üstünde) ve bu gruptan yaklaşık 150-144 milyon yıl önce ilk kuşlar evrilmiştir (orta Jura devri). Diğer grup olan sauropodomorpha'nın tüm üyeleri de devasa, quadrupedal (dört ayak üstünde) ve otçuldu. Bu grubun ilk üyeleri (prosauropoda) esasında küçük ve bipedal iken; erken Jura devriyle evrimsel olarak boyutlarını büyütme eğiliminde olup devasa bedenlerini taşıma amacıyla sütunu andıran bir bacak yapısına kavuşmuş quadrupedal beden yapısına sahip olmuşlardır.

2017 tarihli Matthew Baron ve arkadaşlarının imza attığı bir çalışmadaysa 130 yıllık kalıplaşmış bu dinozor sınıflandırmasına bir eleştiri getirilmiştir. Bu yeni hipoteze göre theropoda ve sauropodomorpha arası ilişkiden ziyade ornithischia ile theropoda kardeş grup olarak düzenlenip ornithoscelida takımı oluşturulmuştur. Sauropodomorpha ile herrerasauridae ise saurischia olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu makale ayrıca herrerasauridae ile theropodların farklı evrimsel iz üzerinde etçil özellik geliştirmelerine ve yine theropodlar ile erken kuş kalçalılar arasındaki anatomik benzer özelliklere bir açıklama önermektedir.

Soy tükenmesi, biyolojide ve ekolojide, bir türün veya cinsin varlığının sona ermesi, biyosferin küçülmesidir. Soy tükenmesi durumu doğal evrim sürecinin bir parçasıdır. Türler değiştikçe bazen yaşadıkları çevrelere daha iyi uyarlanmış ve aynı zamanda çevre tarafından değişikliğe uğratılmışlardır. Bu türler varlıklarını sürdürürken, çevreye uyum sağlayamayanlar ise var olma savaşında yenik düşüp yeryüzünden silinmişlerdir.

Yaşamın başlangıcından bu yana (3,8 milyar yıl öncesinden günümüze) türler kısa zaman aralıklarıyla yaşayıp yok olmuştur. Ancak Dünya Korunma Birliğinin oluşturduğu kırmızı listede sadece yakın zamanda nesli tükenmiş türler yer alır (Dodo, Tazmanya kurdu, Falkland tilkisi vb.).
Genelde o türdeki son canlının ölümü, soy tükenme anı olarak kabul edilir, ancak soyun devam etmesi için gerekli olan canlı sayısı çok daha önceden yitirilmiş olabilir. Örneğin Pinta Adası kaplumbağasının (Geochelone nigra abingdoni) sadece 1 erkek üyesi kalmıştı. Bu üyenin adı Yalnız George'tu. Bazen bir canlının neslinin tam tükenip tükenmediği bilinmez (Çin nehir yunusu vb.). Bunun gibi durumlarda bu tür kritik tehlikede kabul edilir. Ayrıca çok nadir bir durum olarak, neslinin tükendiği sanılan bir hayvanın hâlâ yaşıyor olduğu ispatlanabilir (Takahe, Keseli sincap vb.). Bu durumda bu tür Lazarus taksonuna girer.

Soy tükenmesinin birçok nedeni vardır. Örneğin kuş olmayan dinozorların nesli, çok büyük bir göktaşı nedeni ile tükenmiştir. Veya Buzul Çağı'nda yaşamış hayvanların nesli sıcağa uyum sağlayamadıkları için tükenmiştir (mamut, yünlü gergedan, vb.).
Bazen bir hayvan türü evrimleşen yeni ve daha başarılı türlerin rekabetine dayanamaz. Örneğin milyonlarca yıl boyunca kıtalar, Dünya'nın yüzeyinde yavaş yavaş sürüklendi. Bu sürüklenme sonucu, Güney Amerika öbür kıtalardan milyonlarca yıl (yaklaşık 100 milyon yıl) uzak kalmış, bu dönem boyunca keseliler rahatça gelişip çeşitlenme fırsatı bulmuştu. Ancak bundan yaklaşık 3-4 milyon yıl önce oluşan Panama Kıstağı nedeniyle Kuzey Amerika'daki eteneliler (örn. Canis dirus gibi etçiller) Güney Amerika'ya göç etti ve birçok keselinin soyunun tükenmesine neden oldu.
Yakın zamanda (holosen-günümüz, özellikle antroposen) birçok türün tükenmesine neden olan en önemli unsur insandır.
Avcılık, kirlenme, yabancı türlerin getirilmesi ve doğal yaşam alanının tahribatı soy tükenmesinin nedenlerinden birkaçıdır. Dünya Korunma Birliği'ne göre 1500 yılından itibaren 784 türün tükendiği kesin olarak kanıtlanmıştır.

Nesli tehlikedeki türler
IUCN Kırmızı Listesi
Türdiriltimi

Tip tür, zoolojik adlandırmada, ait olduğu cinsin sınıflandırmada gözlemlenen önemli, belirleyici özelliklerin atfedilen türde birebir gözlemlenmesi durumudur. Benzer bir kavram, tip cins adı verilen suprajenerik gruplar için kullanılır.
Bakteriyoloji 'de, her tür için bir tip tür tahsis edilmiştir.
Şu anda zoolojik olarak geçerli kabul edilmiş olsun olmasın, zoolojide adı geçen her cins veya alt cins, teorik olarak bir tip türü ile ilişkilidir. Bununla birlikte, uygulamada veya eski yayınlarda bir tür belirtilmesi gerekmediğinde tanımlanmamıştır.

Bir tip türün değeri, belirli bir cins adını "bağladığı" gerçeğidir. Birden fazla türe ait bir taksonun birden fazla cinse bölünmesi gerektiği zaman; tip tür otomatik olarak orijinal taksonun adını, ortaya çıkan yeni taksonlardan birine, yani tip türü içeren taksona aktarır.
Örnek olarak kara salyangozları sınıfının Monacha cinsinin Monacha cartusiana türü, cinsinin tip türü olarak kabul edilir.
Zoolojide tip tür kavramı Pierre André Latreille tarafından tanımlandı.

Çamurtaşı, silt ve kil parçacıklarının (her birinin en az 1 / 3'ü) bir karışımını içeren silisli bir tortul kayaçtır. "Çamurtaşı" terminolojisi, kireç taşları için Dunham sınıflandırma şeması ile karıştırılmamalıdır. Dunham'ın sınıflandırmasına göre, çamurtaşı yüzde ondan daha az karbonat taneleri içeren herhangi bir kireç taşıdır. Not, bir silisiklastik çamurtaşı karbonat taneleri ile ilgilenmez. Friedman, Sanders ve Kopaska-Merkel (1992), silisiklastik kayaçlarla karışıklığı önlemek için "kireç çamurtaşı" kullanımını önermektedir.

Çamurtaşı, ince taneli silisiklastik tortul kayaçlar sınıfıdır. Değişen çamurtaşı türleri şunlardır: silttaşı, kiltaşı, çamurtaşı, kayrak taşı ve şeyl. Taşın oluştuğu parçacıkların çoğu 0.0625 mm'den (1/16 mm veya 0.0025 inç) daha azdır ve sahada kolayca çalışmak için çok küçüktür. İlk bakışta Kaya türleri oldukça benzer görünüyor, ancak kompozisyon ve isimlendirmede önemli farklılıklar var. Çamurtaşlarının sınıflandırılmasıyla ilgili büyük bir anlaşmazlık olmuştur. Aşağıdakiler de dahil olmak üzere sınıflandırmada birkaç önemli engel vardır:
1. Çamurtaşları en az anlaşılan ve bugüne kadar en az araştırılan tortul kayaçlardan biridir.

2. Çamurtaşı bileşenlerini küçük boyutları ve mostralar üzerinde hava koşullarına duyarlılıkları nedeniyle incelemek zordur.
3. Ve en önemlisi, bilim adamları tarafından kabul edilen birden fazla sınıflandırma şeması vardır.
Çamurtaşları, jeolojik kayıttaki tortul kayaçların yüzde ellisini oluşturur ve yeryüzündeki en yaygın tortulardır. İnce tortu, erozyonun en bol bulunan ürünüdür ve bu çökeller, genel olarak çamurtaşlarının her yerde bulunmasına katkıda bulunur. Zamanla artan basınçla, düz kil mineralleri paralel tabakalaşma (bölünme) görünümüyle hizalanabilir. Kolayca ince tabakalara ayrılan bu ince tabakalı malzeme, çamurtaşından farklı olarak şeyl diye adlandırılır. Çamurtaşındaki bölünebilirlik veya tabakalaşma eksikliği, ya orijinal dokuya ya da litiifikasyondan önce tortudaki organizmaları oyarak tabakalaşmanın bozulmasına bağlı olabilir. Uygarlığın başlangıcından itibaren, çömlekçilik ve kerpiçler elle yapıldığında, bugüne kadar, çamurtaşları önemli olmuştur. Çamurtaşı ile ilgili ilk kitap, Geologie des Argils Millot  tarafından, 1964 yılına kadar yayınlanmadı; bununla birlikte, bilim adamları, mühendisler ve petrol üreticileri, Burgess Şeylinin keşfinden sonra çamurtaşı ve petrolün ilişkisinden bu yana çamurtaşının önemini anlamışlardır. Her yerde mevcut olan bu taş türü hakkındaki literatür son yıllarda artmaktadır ve teknoloji daha iyi analiz için izin vermeye devam etmektedir.

Çamurtaşları, tanım olarak, en az yüzde elli çamur büyüklüğünde parçacıklardan oluşur. Spesifik olarak, çamur çapı bir milimetrenin 1/16 – 1/256 ((1/16)2) arasında olan silt büyüklüğünde parçacıklardan ve 1/256 milimetreden daha küçük olan kil büyüklüğündeki parçacıklardan oluşur. Çamurtaşları çoğunlukla kil mineralleri ile kuvars ve feldispatlar içerir. Ayrıca 63 mikrometreden daha az aşağıdaki parçacıkları da içerebilirler:
kalsit, dolomit, siderit, pirit, markazit, ağır mineraller ve hatta organik karbon.  İnce taneli silisik için çeşitli eşanlamlılar vardır bir milimetrenin 1/256'sından daha az olan bileşenlerinin yüzde elli veya daha fazlasını içeren plastik kayaçlar. Çamurtaşları, şeyller, lutitler ve arjit ortak niteleyiciler veya şemsiye terimleridir; bununla birlikte, çamurtaşı terimi, tortul jeologlar ve yazarlar tarafından giderek daha fazla tercih edilen terminoloji haline gelmiştir. "Çamurtaşı" terimi silttaşı, kiltaşı, çamurtaşı ve şeyl'in daha fazla alt bölümlerine izin verir. Örneğin, bir silttaşı, bir milimetrenin 1/16-1/256'sına eşit olan yüzde 50'den fazla taneden oluşacaktır. "Şeyl", tabakalaşmaya paralel olarak kolayca parçalanma veya kopma yeteneğini ima eden çatlaklığı ifade eder. Silttaşı, çamurtaşı ve kiltaşı, parçalanma olmaksızın taşlaşmış veya sertleşmiş kırıntı anlamına gelir. Genel olarak, "çamurtaşları" en yararlı niteleyici terim olabilir, çünkü taşların, katkıda bulunan tanelerin en büyük kısmına silt, kil veya çamur gibi tane boyutlarına bölünmesine izin verir. 

Bir kiltaşı, taşlaşmış ve bölünemez bir çamurtaşıdır. Bir kayanın kiltaşı olarak kabul edilebilmesi için, parçacığı bir milimetrenin 1 / 256'sından daha küçük olan en az yüzde elli kilden (filosilikat) oluşması gerekir. Kil mineralleri çamur taşlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve hacimce en çok bulunan birinci veya ikinci bileşeni temsil eder. Dünyada 35 tanınmış kil mineral türü vardır. Çamurları yapışkan ve plastik hale getirirler veya akabilirler. Kil mineralleri genellikle çok ince tanelidir ve çamurda tanınan en küçük parçacıkları temsil eder. Bununla birlikte, kuvars, feldispat, demir oksitler ve karbonatlar da tipik kil mineral taneciklerinin boyutlarına ulaşabilir. Bir boyut karşılaştırması İçin, Kil büyüklüğünde bir parçacık, bir kum tanesinin boyutunun 1/1000'idir. Bu, bir kil parçacığının sabit su hızında 1000 kat daha fazla hareket edeceği ve böylece yerleşim için daha sessiz koşullar gerektireceği anlamına gelir. Kil oluşumu iyi anlaşılmıştır ve topraktan, volkanik külden ve buzullaşmadan gelebilir. Eski çamurtaşı başka bir kaynaktır, çünkü kolayca hava alır ve parçalanırlar. Feldispat, amfiboller, piroksen ve volkanik cam, kil minerallerinin temel bağışçılarıdır.

Silttaşı, taşlanmış, bölünemez  bir çamurtaşıdır. Bir kayanın silttaşı olarak adlandırılabilmesi için, yüzde elliden fazla silt büyüklüğünde malzeme içermesi gerekir. Silt, kumdan daha küçük, 1/16 milimetrelik ve kilden daha büyük, 1/256 milimetrelik herhangi bir parçacıktır. Silt, donma ve çözülme, termal genleşme ve basıncın serbest bırakılmasını içerebilen fiziksel ayrışma ürünü olduğuna inanılmaktadır. Fiziksel ayrışma kayada herhangi bir kimyasal değişiklik içermez ve en iyi şekilde bir kayanın fiziksel olarak parçalanması olarak özetlenebilir. Yeryüzünde bulunan en yüksek silt oranlarından biri, filitlerin yılda beş ila on metre (16 ila 33 fit) yağışa maruz kaldığı Himalayalar'dadır. Kuvars ve feldispat, silt alemine en büyük katkıda bulunanlardır ve silt, yapışkan olmayan, plastik olmayan olma eğilimindedir, ancak kolayca sıvılaşabilir. Bir kayanın silttaşı olup olmadığını belirlemek için sahada yapılabilecek basit bir test vardır, bu da kayayı dişlerine koymaktır. Kaya kişinin dişlerine sert geliyorsa o zaman o bir silttaşıdır.

Şeyl, kil minerallerinin yanı sıra kuvars ve feldispat siltinden oluşan ince taneli, sert, lamine bir çamur kayasıdır. Şeyl taşlanmış ve bölünebilir. Parçacıklarının en az yüzde 50'si 0.062 mm'den daha küçük olmalıdır. Bu terim, killi veya kil içeren kayalarla sınırlıdır. Kireçli ve organik zengin de dahil olmak üzere birçok şeyl çeşidi vardır; bununla birlikte, siyah şeyl veya organik yönden zengin şeyl, daha fazla değerlendirmeyi hak ediyor. Bir şeylin siyah bir şeyl olması için, yüzde birinden fazla organik karbon içermesi gerekir. Hidrokarbonlar için iyi bir kaynak kaya, yüzde yirmiye kadar organik karbon içerebilir. Genel olarak, siyah şeyl, karbon akışını alglerden alır, çürür ve sapropel olarak bilinen bir sızıntı oluşturur. Bu sızıntı istenen basınçta pişirildiğinde, üç ila altı kilometre (1.8 - 3.7 mil) derinlikte ve 90–120 °C (194–248 °F) sıcaklıkta pişirildiğinde, kerojen oluşturacaktır. Kerojen ısıtılabilir ve ton kaya başına 10-150 ABD galonuna (0,038–0,568m³) kadar doğal petrol ve gaz ürünü verebilir.

Kayrak, metamorfizma geçirmiş ve iyi gelişmiş bir bölünme özelliğine sahip sert bir çamurtaşıdır. 200–250 °C (392–482 °F) arasındaki sıcaklıklarda metamorfizma veya aşırı deformasyon geçirmiştir. Kayrak, basınç ve sıcaklığa bağlı olarak alt metamorfizma alanında oluşturulduğundan, kayrak tabakalaşmasını korur ve sert, ince taneli bir kaya olarak tanımlanabilir. Kayrak genellikle çatı, döşeme veya eski moda taş duvarlar için kullanılır. Çekici bir görünüme sahiptir. ideal bölünmesi ve pürüzsüz dokusu arzu edilir.

Çamurtaşları çoğu okyanuslarda veya göllerde oluşur. Çünkü bu ortamlar çökelme için gerekli sessiz suları sağlar. Çamurtaşı yeryüzündeki her çökelme ortamında bulunabilmesine rağmen, çoğunluğu göllerde ve okyanuslarda bulunur.

Şiddetli yağış, çamur, kil ve silt taşımacılığı için gerekli kinetik hareketi sağlar. Bangladeş ve Hindistan da dahil olmak üzere Güneydoğu Asya, Musonlardan yüksek miktarda yağmur alır, bu da daha sonra Himalayalardan ve çevresindeki bölgelerden Hint Okyanusu'na tortularını yıkıyor. Ilık, nemli iklimler kayaları aşındırmak için en iyisidir ve tropikal kıyıların açıklarındaki okyanus raflarında, ılıman veya kutup sahanlıklarından daha fazla çamur bulunur. Örneğin Amazon sistemi, Peru, Ekvador ve Bolivya'daki And Dağları'ndan kil, alüvyon ve çamur sağlayan yağışlarla Dünya üzerindeki en büyük üçüncü tortu yüküne sahiptir. Nehirler, dalgalar ve kıyı akıntıları, düşme hızından dolayı çamur, silt ve kili kum ve çakıldan ayırır. Düşük eğimlere ve geniş su havzalarına sahip daha uzun nehirler, çamur için en iyi taşıma kapasitesine sahiptir. Büyük miktarda suya sahip uzun, düşük eğimli nehrin iyi bir örneği olan Mississippi Nehri, en kuzeydeki bölümlerinden çamur taşıyacak ve malzemeyi çamur ağırlıklı deltasında biriktirecektir.

Aşağıda, kaynak görevi gören çeşitli ortamların bir listesi, okyanuslara ulaşım modları ve çamurtaşları için çökelme ortamları bulunmaktadır.

Hindistan'daki Ganj, Çin'deki Sarı ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Aşağı Mississippi, alüvyon vadilerinin güzel örnekleridir. Bu sistemler sürekli bir su kaynağına sahiptir ve taşkın sırasında çamur ve silt biriktiğinde banket üstü sedimantasyonu ve terk edilmiş bir akıntının çamurla doldurulduğu kağnı sedimantasyonu yoluyla çamura katkıda bulunabilir. Alüvyal bir vadinin var olması için, genellikle aktif tektonik hareketle yükselen yüksek bir bölge ve okyanusa su ve tortu için bir kanal görevi gören bir alt bölge olması gerekir.

Çok miktarda çamur ve toprak buzullar tarafından üretilir ve hem toprak hem de göllerde karada biriktirilir. Buzullar, halihazı

Baenidae, Paracryptodira takımına ait, Kuzey Amerika'da Erken Kretase'den Eosen'e kadar yaşamış, soyu tükenmiş bir kaplumbağa familyasıdır. Erken Kretase döneminde kıta genelinde yaygın olan bu familya, Geç Kretase döneminde yalnızca Laramidya bölgesinde bulunmuş, Appalachia'dan ise yok olmuştur. Birçok baenid türü, Kretase-Paleojen yok oluşunu atlatmasına rağmen, familya son olarak Eosen döneminde tamamen tükenmiştir. Tip cinsi olan Baena adının, muhtemelen Arapaho dilinde “be’enoo” kelimesinden türediği düşünülmektedir.
Baenid kaplumbağalar, genellikle tatlı su ortamlarında yaşamış ve genelci beslenme alışkanlıkları olan yarı sucul canlılardır.

†Arundelemys
†Arvinachelys
†Baena
†Cedrobaena
†Chisternon
†Edowa
†Gamerabaena
†Gehennachelys
†Hayemys
†Lakotemys
†Neurankylus
†Palatobaena
†Peckemys
†Plesiobaena
†Protobaena
†Denazinemys
†Saxochelys
†Stygiochelys
†Thescelus
†Trinitichelys

Baenidae familyası, özellikle Geç Kretase döneminde Kuzey Amerika'nın tatlısu ortamlarında yaygın olarak bulunuyordu. Ailenin türlerinin çoğu, Kretase-Paleojen yok oluşunu atlatmasına rağmen, Eosen döneminin sonlarına doğru tamamen nesli tükendi.

Benekli kaplumbağa (Emys orbicularis), Emydidae familyasından tatlı sularda yaşamakla birlikte deniz kenarları ve acı sularda da görülen bir kaplumbağa türü.

Üst kabuğu siyahımsı ya da kahverengimsidir, boyun, bacaklar ve kuyrukta küçük sarı benekler vardır. Sırt kabuğu ile karın kabuğu yanlarda tam olarak kaynaşmıştır. Ortalama yetişkin bir benekli kaplumbağanın boyu 20 cm, kuyruğu 8 cm, ağırlığı da 1 kg civarındadır.

Gündüzleri bataklıkların kenarında güneşte dolaşan bu kaplumbağa türü, akşamları durgun suların üstünde yüzer ya da kıpırdamadan durur. Kışı, suyun dibinde kış uykusuna yatarak geçirir. Hem karada, hem sularda gelişen larvalar, balıklar, yumuşakçalar ve küçük kabuklularla beslenir.

Bu tür kaplumbağalara Avrupa'da çok rastlanır. Türkiye'de Trakya, Orta Anadolu, Batı Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 4 alt türünün yaşadığı tespit edilmiştir. Yaşam alanları sürekli tahrip edildiği için soyu tükenme tehlikesi altındadır.

Deniz kaplumbağası, denizlerde yaşar. Sırt tarafı kırmızımsı kahverengi alt tarafı ise beyazımsı açık sarı renklidir. Bacakları yüzmeye yarayacak şekilde kürek biçimi almıştır dış kenarlarında en fazla 2 tırnak bulunur. Yumurtalarını gece kumsallarda açtıkları çukurlara gömerler. Bir defasında 100 yumurta bırakabilir. Yavrular 2 aylık kuluçka döneminden sonra gece vakti yumurtadan çıkarak denize giderler. Nesli tükenme tehlikesi altında olduğu için koruma altındadır. Akdeniz sahillerine yayılmıştır. En önemli yumurtlama bölgelerinden biri Köyceğiz Dalyan sahilidir.
Bu arada kaplumbağaların soyunun tükenmesi yumurtlama kumsallarının işgali, avlanma ve ışık kirliliğinden kaynaklanır. Yavruları ışığı takip ederek karaya gelir. Yapay ışık kaynakları erginlerin yumurtlamasına engel teşkil ederken yavrular içinde yanlış yönelim etkenidir. Yanlış yönelim sonucu denize ulaşamayan yavruların kuruyarak ya da avcılarına yakalanarak ölme riski artar. Avlanmak da sayılarını azaltır. Türleri tehlikededir ve nesilleri tükenmektedir. Aynı zamanda yumurtadan geceleyin çıkmalarının nedeni gündüz güneşin ışığıyla yön değiştirmeleridir.

Deniz kaplumbağaları birçok deniz canlısına yataklık ve barınma sağlayan deniz çayırlarının büyümeleri için gerekli olan belirli aralıklarla kesim işlemini gerçekleştirirler. Sahillere bıraktıkları yumurta kalıntıları sahil ekosisteminin ve birçok canlının beslenmesi için önemli olduğu gibi kumulların erozyonla kaybını da önler. Kaplumbağaların işgalci ve zehirli denizanalarının hızla çoğalmalarını engellemede de önemli oldukları bilinmektedir.

Evrim Ağacı (İngilizce: Tree of Evolution), Çağrı Mert Bakırcı öncülüğünde, 5 Kasım 2010'da ODTÜ "Biyoloji ve Genetik Kulübü" üyeleri tarafından kurulmuş bir kuruluş. Kurucuları arasında Babür Erdem ve Güngör Budak bulunmaktadır. Evrim Ağacı'nın erken dönemlerinde, gelişimini sağlamasında ODTÜ'lü öğrenciler ve akademisyenler rol aldı. Günümüzde merkezi Teksas'ta bulunan ve Türkçe konuşan insanlara çok yönlü yayınlar yapan bir popüler bilim firmasıdır. 2023 yılı itibarıyla yöneticileri arasında Ashlee Lane Bakırcı-Taylor ve teknik işler sorumlusu Eyüp Can Akman bulunmaktadır.
Alexa sıralamasına göre resmî internet sitesi olan evrimagaci.org Türkiye'nin internet üzerinde en çok ziyaret edilen web siteleri arasında yer almıştır. Çalışmaları, Avrupa Evrimsel Biyoloji Cemiyeti  tarafından aralıklarla maddi ve akademik olarak desteklenmektedir.
Evrim Ağacı, Türkiye'de 1 Haziran 2016 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından 2015-44893 marka numarasıyla tescil edilmiştir. 23 Şubat 2018 itibarıyla, Amerika Birleşik Devletleri'nin Teksas eyaletinde "Tree of Evolution" markası ve firması olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Evrim Ağacı'nın temelleri, Eylül 2010'da yapılan bir ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu (BİYOGEN) haftalık toplantısı sırasında atılmıştır. Toplantıda, ilk defa BİYOGEN'e katılım gösteren Çağrı Mert Bakırcı; dönemin Yönetim Kurulu Başkanı'na yeni bir evrimsel biyoloji oluşumu kurma fikrini anlatmış, olumlu geri dönüş almıştır. Bu olumlu dönüşler üzerine, kısa sürede proje hayata geçirilmeye karar verilmiş ve Evrim Kuramı ile özellikle ilgilenmek isteyebilecek kişiler, Bakırcı ile bir araya gelmiştir. Bu süreçte Babür Erdem ve Güngör Budak ile tanışan Bakırcı, kısa sürede geniş bir yol haritası çizmiş ve ekibin diğer muhtemel bireyleriyle beyin fırtınası yaparak oluşumun vizyonu, misyonu, içeriği ve planlarıyla ilgili gerekli kararları almıştır. Bir bilim ve aydınlanma hareketi olarak ilerlemesine karar verilen grubun ismi olacak olan “Evrim Ağacı”, birkaç günlük düşünme ve tartışma süreci sonrasında Erdem tarafından tavsiye edilmiş ve kısa sürede kabul edilmiştir. Bunun üzerine, Bakırcı önderliğinde düzenlenen ilk toplantısıyla Evrim Ağacı, 5 Kasım 2010 günü ODTÜ, Ankara'da resmen kurulmuştur. Ekip, Facebook'un ilk kurulduğu sıralarda oluşturduğu Facebook sayfası ile yayın yapmaya başlamıştır. 4 Nisan 2012'de Avrupa Evrimsel Biyoloji Cemiyeti (ESEB) tarafından ilk defa maddi ve akademik olarak desteklenmeye başlamıştır. Ekip 11 Aralık 2012 tarihinde Evrimagaci.org adı altında resmî sitelerini açmıştır. O tarihten beridir Evrim Ağacı'nın tüm veritabanı resmî internet sitesi üzerinde depolanmakta ve Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya hesapları üzerinden resmi bir şekilde yayımlanmaktadır. Evrim Ağacı'nın logosu ise 16 Şubat 2015'te, Serhat Seykan tarafından tasarlanmıştır.

Evrim Ağacı'nın gerçekleştirdiği etkinlikler arasında seminerler, konferanslar, kurslar, paneller ve akademik programlar bulunmaktadır. "Türkiye Evrimle Tanışıyor (TET)" etkinlikleri Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere Bursa ve Eskişehir gibi illerde düzenlenmiştir. Ekip, bu illerdeki üniversite ve liselerde çeşitli seminerler düzenlemiş, düzenlenen seminerlere konuşmacılar göndermiştir. Ayrıca çeşitli bilim insanları ve bilim oluşumlarıyla röportajlar yapmıştır. Evrim Ağacı, ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu ile birlikte Türkiye'nin en uzun süredir devam eden ve en çok katılımcılı evrimsel biyoloji etkinliği olan ODTÜ Aykut Kence Evrim Konferansını düzenlemiştir. Etkinlik her yıl yerli, yabancı akademisyen, öğrenci ve vatandaşların katılımı ile düzenlenmişti. Düzenlenen bu etkinliklere Douglas Futuyma, Kenneth Miller ve Andrew Berry gibi evrimsel biyologlar katılmıştır. Evrim Ağacı'nın doğrudan katılım gösterdiği veya düzenlediği etkinlikler arasında, Richard Dawkins Vakfı'ndan Sean Faircloth'un katılımıyla düzenlenen I. Özgür Düşünce ve Sekülerizm Konferansı, ODTÜ'deki bilim topluluklarının katılımıyla düzenlenen "ODTÜ Bilim Günleri" ile birlikte, "ODTÜ Sinirbilim Günleri" ve "ODTÜ Biyokimya Konferansı" gibi diğer etkinlikler de bulunmaktadır. Evrim Ağacı, kuruluşundan bu yana ODTÜ'de bilim semineri de düzenlemiştir.

Kuruluşun resmî internet sitesinde, evrimsel biyoloji başta olmak üzere, çeşitli modern bilim dallarına ait, temel düzeyden akademik düzeye kadar değişen bir ölçekte kavramsal tanımlama, akademik örnekleme ve kuramsal analiz yayınlar yer alır. İnternet sitesinde; makale arşivi, bilim sözlüğü ve dijital öğrenme platformu olarak tasarlanan "EA Akademi" adlı proje yer almaktadır. Evrim Ağacı, NASA APOD (Günün Astronomi Görseli) platformunun resmî Türkiye temsilcisidir. Sitenin APOD sayfasında, günlük olarak yayımlanan APOD içeriklerinin Türkçe çevirileri paylaşılmaktadır. 23 Eylül 2023 tarihi itibari ile 703 NASA APOD içeriğini Türkçeye çevirmişlerdir. Çeviri editoryal denetim ekibinde; Evrim Ağacı yayın ekibinden Çağrı Mert Bakırcı, Çınar Civan, Eda Alparslan ve NASA APOD ekibinden Ögetay Kayalı bulunmaktadır.

Evrim Ağacı bünyesinde yayınlanan ilk yazılı eser, 1 Ocak 2014 tarihinde Evrensel Basım Yayın tarafından basılan ve Çağrı Mert Bakırcı tarafından yazılan "Evrim Kuramı ve Mekanizmaları: Evrimin Temelleri ve Nasıl İşlediği Üzerine" isimli kitaptır. Ergi Deniz Özsoy önsözüyle yayınlanan ve Londra Kitap Fuarı'nda da satışa sunulan kitap, Şubat 2020 itibarıyla 11 baskı yapmıştır. Kitap, çok sayıda eleştirmen tarafından[kim?] olumlu bir şekilde eleştirilmiş ve övülmüştür. Evrim Ağacı'nın ikinci kitabı olan "Evrenin Karanlığında Evrimin Işığı: Modern Bilimlerin Bütünleştirici Harcı Evrime İnterdisipliner Bir Bakış" ise 5 Mayıs 2017'de EOS İletişim tarafından Muaf Kitap etiketiyle basılmıştır. Kitapta 9 ayrı bilim insanı[kim?], bilimin farklı dallarının evrim ile olan ilişkisini ele almış, evrimin bu sahalara yaptıkları katkılardan ve bu sahalarda yapılan çalışmaların evrimsel biyoloji üzerindeki etkisinden söz etmişlerdir. Evrim Ağacı'nın üçüncü kitabı olan "Şüphecinin El Kitabı: Bilgi Çağında Gerçeği Bulmak", Arsel Berkat Acar ve Çağrı Mert Bakırcı tarafından kaleme alınmıştır. Kitap, bilimsel şüphecilik ile ilgili teorik bir altyapıya ek olarak, popüler sahtebilim iddialarına, mitlere ve komplo teorilerine şüpheci bir yaklaşım sergilemektedir. Evrim Ağacı'nın uzun dönem basılı yayınları arasında, 50 sayı boyunca BirGün Gazetesi'nde yayınlanan bilim sayfası ile Bilim ve Ütopya Dergisi'nde yayınlanan Evrim Ağacı yazıları bulunmaktadır. Ekip bunların haricinde, Bilim ve Gelecek Dergisi, BilimsoL, Doğu Batı Dergisi, Düşünbil Dergisi, Evrensel Gazetesi, Genç Hayat, Evrimin Gıdası, Fikir Bilim Dergisi, Löpçük Dergisi gibi diğer basılı yayın organlarıyla da aralıklarla iş birliği yapmıştır.

Evrim Ağacı video içeriklerini YouTube kanalı üzerinden ilk olarak 21 Temmuz 2011'de yayınlamaya başlamıştır. Evrim Ağacı'nın 2017 yılında başlattığı "Canlı Bilim" isimli canlı yayın serisi, Dünya'nın dört bir tarafında akademik araştırmalarını sürdüren Türk bilim insanlarını YouTube kanalları üzerinde ağırlamaktadır. Yayın serisine bugüne kadar İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Celal Şengör, Cambridge Üniversitesi'nden Mete Atatüre, Hacettepe Üniversitesi'nden Ergi Deniz Özsoy, Boğaziçi Üniversitesi'nden Cem Say ve Aslı Tolun, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü Media Lab'dan Canan Dağdeviren, Harvard Üniversitesi'nden Önder Albayram, ODTÜ ve CERN'den Bilge Demirköz, İTÜ ve CERN'den Kerem Cankoçak, astronom Ethem Derman, New York Eyalet Üniversitesi'nden Ömer Gökçümen, NASA'dan Umut Yıldız gibi isimler katılmıştır. Projenin ikinci sezonunda ise Barış Özcan, Ekrem Aydıner ve Tansu Daylan gibi isimler yer almıştır.

Evrim Ağacı'nın yönetim kadrosundaki kişiler doktora ve/veya yüksek lisans sahibi kişilerden oluşmaktadır, diğer isimler ise üniversite mezunu veya üniversite öğrencilerinden oluşmaktadır. Evrim Ağacı, Evrim Çalışkanları oluşumundan sonra, Avrupa Evrimsel Biyoloji Cemiyeti tarafından desteklenen ilk Türk popüler bilim oluşumudur. Ekip, Ergi Deniz Özsoy, Namık Kemal Pak, Müge Boz, Mehmet Somel, Füsun Gezgin Özer gibi evrimsel biyologlar, fizikçiler ve diğer dallardan olan bilim insanlarıyla da birçok farklı nedenle iş birliği yapmış, ortak etkinliklerde bulunmuş, ortak yazılar kaleme almış ve ortaklaşa televizyon programları yapmıştır.

Evrim Ağacı, ALS hastalarına yönelik olarak düzenlenen Ice Bucket Challenge'ın Türkiye'ye taşınmasında büyük rol oynadığı ve Indiegogo kampanyasıyla binlerce ABD dolarının toplanmasına önayak olduğu gibi, görme engellilere yönelik başlattığı "Sesiniz Olsun" gibi sosyal sorumluluk projeleriyle de bilinmektedir.

İstanbul Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi gibi çeşitli üniversitelerde yapılan lisansüstü araştırma ve tezlerde Evrim Ağacı, internet aracılığıyla ve sosyal medya üzerinden bilim anlatıcılığı konusunda bir ekol olarak incelenmiştir.

Evrim Ağacı'nın vejetaryenlik ve veganizm ile ilgili tutumu vegan organizasyonlar tarafından eleştirilmiştir.

Özel

Genel
Muratoğlu Pehlivan, Bahar (2020). "Yeni Medyada Bilim Haberciliği: Bir Alternatif Habercilik Örneği Olarak Evrim Ağacı".  Atalay, Gül Esra (Ed.). Yeni Medya ve Alternatif Gazetecilik: Yeni Olanaklar, Sorunlar ve Tartışmalar. Hiperyayın. ISBN 9786052818930. 
Bogenç Demirel, Emine; Görgüler, Zeynep (2019). "Yeni Toplumsal Hareketlerin İşaret Fişeği: Evrim Ağacı Topluluğu ve Darwin'i Yeniden Çevirmek". Frankofoni, 34. 

Resmî site3 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rafetus euphraticus, yaygın adıyla Fırat Kaplumbağası Trionychidae familyasından dibi çamurlu göl ve nehirlerde yaşayan bir kaplumbağa türü.

Kabuğun üzeri yumuşak deriyle örtülüdür. Başının ucunda ufak bir hortum bulunur. Havayı bu hortumun ucunda bulunan burun delikleriyle alır. Güneşlenmek için nadiren su dışına çıkar. Hayatlarının çoğunu dipte çamura gömülü olarak geçirirler. Deri ve ağız içi solunumuda yaptıkları için uzun süre su altında kalabilirler.

Türkiye'de Fırat ve Dicle nehirlerinde görülürler. Yapılan barajlar nedeniyle soyları tükenme tehlikesi altındadır.

Çeşitli bitkiler balık, sucul böcekler, yengeç, solucan, kurbağalar, yiyebileceği boyuttaki su yılanları ve yiyebileceği boyuttaki tüm sucul hayvanlardır.

 Wikimedia Commons'ta Fırat kaplumbağası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Fırat kaplumbağası ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Trakya tosbağası veya Hermann kaplumbağası (Testudo hermanni), Testudinidae familyasından karada yaşayan bir kaplumbağa türü. Avrupa kıtasında bulunur. Türkiye'de sadece Trakya bölgesinde bulunduğu için Trakya tosbağası diye bilinir.
Arka ayak butlarında Testudo graeca ibera gibi mahmuz çıkıntıları yoktur buna karşın kuyruğunun ucu sertleşerek tırnak benzeri bir uç halini almıştır. Kabuğu Testudo graeca iberalara göre daha incedir. Boy 20 cm kadardır. Çeşitli otlar sebzeler ve ulaşabildiği bitki yaprakları ile beslenir
Herman kaplumbağası 2 alt türe ayrılır.

Testudo hermanni hermanni: Batı Avrupa'nın güneyinde, Fransa, Korsika adası ve İtalya'da bulunur
Testudo hermanni boettgeri: Doğu Avrupa'nın güneyinde, Yugoslavya, Balkanlar, Yunanistan ve Türkiye'nin sadece Trakya bölgesinde bulunur.

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. s. 374. ISBN 978-605-100-090-9.

Kunstformen der Natur (Doğanın Sanatsal Biçimleri), Alman biyolog Ernst Haeckel'in taş baskı eserlerinden oluşan bir kitaptır.
1899-1904 yılları arasında 10 levhalık setler halinde ve 1904'te de tam bir cilt olarak yayımlanan bu kitapta, çoğu ilk olarak Haeckel'in kendisi tarafından tanımlanmış olan çeşitli canlılara ait 100 adet baskı levha bulunur.
Kitap, Haeckel'in kariyeri boyunca üretmiş olduğu taslaklar ve sulu boya resimlere dayanarak üretilmiş binden fazla baskı içinden en iyilerinin seçilmesiyle oluşturulmuştur.
Haeckel'in kitabında özellikle dikkat çeken levhalar arasında, Protista âleminin Radiolaria (ışınlılar) şubesine dahil planktonlara ait olan ve bu canlıların amatör mikroskopçular arasında popülerleşmesine katkıda bulunan çeşitli baskılar vardır.
Bu baskılardan, neredeyse her onluk sette en az bir tane bulunur.
Hayvanlar âleminin Knidliler (Cnidaria) şubesi de kitapta oldukça öne çıkarılmıştır.
Actiniaria, Semaeostomeae ve Siphonophora gibi çeşitli Knidliler takımlarından canlılara yer verilmiş olan kitabın birinci onluk setinde, Haeckel'in ikinci eşi Anna Sethe'nin ölümünden kısa bir süre sonra tanımladığı ve "Desmonema annasethe" adını verdiği (günümüzde, Cyanea annasethe), özellikle çarpıcı bir denizanası da resmedilmiştir (sağdaki resim).

 Wikimedia Commons'ta Kunstformen der Natur ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağası (Testudo graeca), bilinen diğer adıyla Yunan kaplumbağası, Testudinidae familyasından bir kaplumbağa türüdür. Testudo graeca, Akdeniz kaplumbağalarının (Testudo ve Agrionemys cinsleri) beş türünden biridir. Diğer dört tür ise Trakya kaplumbağası (T. hermanni), Mısır kaplumbağası (T. kleinmanni), çizgili tosbağa(T. marginata) ve Rus kaplumbağası (A. horsfieldii)dir. Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağası çok uzun ömürlü bir hayvan olup 125 yılın üzerinde yaşayabilir, doğrulanmamış bazı raporlara göre ise 200 yıla kadar yaşayabilir.

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağasının kesin olarak bilinen en eski fosil kalıntısı, Yunanistan'ın Erken Pliyosen dönemine aittir . Ancak Yunanistan ve Türkiye'de Orta ve Geç Miyosen dönemlerinden itibaren "Testudo cf. graeca" olarak adlandırılan örnekler bulunmuştur .

Yunan kaplumbağasının doğal yaşam alanı Kuzey Afrika, Güney Avrupa ve Güneybatı Asya'yı kapsar. Kafkasya'nın Karadeniz kıyılarında (Rusya'nın Anapa şehrinden Gürcistan'ın Abhazya özerk cumhuriyetindeki Sohum şehrine kadar uzanan bölgede) yaygındır. Aynı zamanda Gürcistan, Ermenistan, İran ve Azerbaycan'ın diğer bölgelerinde de bulunur.

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağası (T. g. ibera) genellikle Trakya tosbağası (T. hermanni) ile karıştırılır. Ancak, ayırt edilmelerini sağlayan belirgin farklılıklar vardır.

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağasını alt türlerine ayırma işlemi zor ve kafa karıştırıcıdır. Üç kıtaya yayılmış geniş yaşam alanı, farklı araziler, iklimler ve biyotoplar nedeniyle çok sayıda varyete ortaya çıkmış ve sürekli olarak yeni alt türler keşfedilmektedir. 2023 yılı itibarıyla en az 20 alt tür yayımlanmış olsa da, bunlardan yalnızca aşağıdaki 12 tanesi geçerli kabul edilmektedir.

T. g. graeca Linnaeus, 1758 – kuzey Afrika, güney İspanya
T. g. soussensis Pieh, 2000 – güney Fas
T. g. marokkensis Pieh & Perälä, 2004 – kuzey Fas
T. g. nabeulensis Highfield, 1990 – Tunus kaplumbağası, Tunus
T. g. cyrenaica Pieh & Perälä, 2002 – Libya
T. g. ibera Pallas, 1814 – Türkiye
T. g. armeniaca Chkhikvadze & Bakradse, 1991 –Ermeni kaplumbağası, Ermenistan
T. g. buxtoni Boulenger, 1921 – Hazar Denizi
T. g. terrestris Forskål, 1775 –İsrail, Ürdün, Lübnan
T. g. zarudnyi Nikolsky, 1896 –Azerbaycan, İran
T. g. whitei Bennett in White, 1836 – Cezayir
T. g. perses Perälä, 2002 – Türkiye, İran, Irak
Bu eksik listeleme mahmuzlu Akdeniz kaplumbağasının alt türlere ayrılmasındaki sorunları açıkça ortaya koymaktadır. Alt türler arasındaki biçimsel farklılıklar öncelikle boyut, ağırlık, renklenme (koyu kahverengiden parlak sarıya kadar) ve beneklenme (tekdüze renkten çok sayıda lekeye kadar) gibi faktörlerle sınırlıdır. Ayrıca kabuklarının kenarlarının yukarı doğru kıvrılma açısı da minimumdan belirgin seviyeye kadar değişiklik göstermektedir. Bu kadar çok sayıda alt tür arasında kaybolmamak adına, son zamanlarda daha önce T. graeca olarak sınıflandırılmış bazı kaplumbağalar farklı türlere veya hatta farklı cinslere atanmıştır.
Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağasının (T. graeca) genetik zenginliği, melezleşme eğiliminde de kendini gösterir. Farklı form gruplarına ait kaplumbağalar sıklıkla çiftleşerek, şekil ve renk bakımından oldukça farklı yavrular meydana getirir. Belki de gelecekte tanımlama için en iyi yöntem, doğrudan kaplumbağanın bulunuş yerini esas almaktır.

Mahmuzlu Akdeniz kaplumbağası alt türleri arasında en küçüklerinden biri olan Tunus kaplumbağası, sarıdan turuncuya ve kahverengiye kadar değişen, canlı ve göz alıcı renklere sahip bir kabuğa sahiptir. Ancak aynı zamanda bu alt tür, soğuğa ve neme karşı türün en hassas olanıdır. Ilıman iklimlerde, soğuk ve yağışlı yaz mevsimleri boyunca dışarıda tutulamazlar, çünkü bu koşullar bu hayvanların hızla hastalanmasına neden olur. Ayrıca, diğer alt türlere kıyasla daha kısa süreli kış uykusuna yatarlar.Tunus kaplumbağası 13–18 cm kabuk uzunluğuna ulaşır ve diğer Yunan kaplumbağası alt türlerine kıyasla daha az yaygındır ve neslinin tükenmekte olduğu düşünülmektedir.

TÜBİTAK'ın yayınladığı tür listesine göre bu yukarıda sıralanan Testudo graeca alt türlerinden yalnızca dördü Türkiye'de yaşamaktadır.

Testudo graeca ibera, Türkiye'de en yaygın bulunan kaplumbağa türüdür. Doğu Karadeniz bölgesi dışında tüm Anadolu'ya yayılmıştır. Anadolu'da adi kaplumbağa ya da tosbağa olarak da bilinir. Kabuk uzunluğu 25 cm'ye kadar büyür. Tamamen otçul beslenir, çeşitli otlar boyunun yetiştiği yapraklar, sebzeler bazı çiçekler ve karahindiba başlıca besin kaynaklarıdır. Dişi kaplumbağaların kuyrukları erkek kaplumbağalara göre daha ufaktır ayrıca cinsel olgunluğa ulaşan erkek kaplumbağaların alt kabuğu içe doğru göçük olur. Yumurtlayarak çoğalırlar. Dişiler toprakta açtıkları çukurlara 6-12 yumurta bırakırlar. Son yıllarda toplandıkları için doğada sayıları hızla azalmaktadır.
Testudo graeca anamurensis, sadece Anamur bölgesinde yaşamaktadır. Ayrı bir alt tür kabul edilmesi daha çok yenidir.
Testudo graeca terrestris, Türkiye'de Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bulunur ayrıca Lübnan, Suriye ve Ürdün'de de yaşar.
Testudo graeca armenica - Ermenistan kaplumbağası

Yunanistan kara kaplumbağasının, Fas ve İspanya gibi kaynak ülkelerde ticaretinin yasadışı olmasına rağmen, yaygın bir şekilde evcil hayvan olarak ticareti yapılmaktadır . Bu durum, yerel evcil hayvan ticareti ve ihracat için vahşi bireylerin sürdürülemez şekilde yok olmasına yol açabilir. Ayrıca, hayvanlar satılırken düzgün bir şekilde barındırılmadığı için bu ticarette refah endişeleri mevcuttur ve bu da esaret altında yüksek ölüm oranlarına neden olmaktadır .

Esaret altında Yunanistan kara kaplumbağaları, karahindiba yaprakları ve diğer yapraklı bitkileri sever. Ancak marul yemeyi de sevseler de, kaplumbağaların yaşaması için gerekli besin maddelerinin eksikliği nedeniyle kendilerine önerilmez .

Nil kaplumbağası veya Sini bağı (Trionyx triunguis), Trionychidae familyasından göl, nehir ve denizlerde yaşayan kaplumbağa türü.

Kabuğunun üzeri yumuşak deriyle kaplıdır. Üst tarafı yeşilimsi kahverengidir üzerinde küçük yuvarlak sarı lekeler bulunur. Karnı kirli beyaz ya da grimsi renktedir. Başının ucunda yumuşak kısa bir hortumu vardır. Havayı sudan çıkmadan bu hortumuyla alır. Parmak aralarında zar bulunur ve yalnızca 3 parmağında tırnak olur. Boyu 1 metreyi geçebilir.

Balık, sucul böcekler, yengeç, solucan kurbağalar, yiyebileceği boyuttaki yavru su yılanları ve yiyebileceği boyuttaki tüm sucul hayvanlardır.Genellikle nisan sonu mayıs haziran aylarında gerçekleşir tek üretimde anne kaplumbağalar en az 20 en fazla 60 yumurtayı gömmek için kıyılarda açtıkları çukurlarda bırakırlar.

Türkiye'de Akdeniz'e dökülen nehir ağızlarında ve Dalyan'dan Hatay'a kadar tüm Akdeniz sahillerinde yaşar.

Protostegidae, Kretase döneminde (yaklaşık 135–66 milyon yıl önce) yaşamış, soyu tükenmiş ve tamamen açık deniz yaşamına uyum sağlamış devasa bir deniz kaplumbağası familyasıdır. 
Familya, dünya üzerinde yaşamış bilinen en büyük kaplumbağa türlerini barındırmakta olup Kretase-Paleojen yok oluşu olayı sırasında tamamen ortadan kalkmıştır.

Protostegidlerin denizel yaşama uyum süreci ve büyük vücut boyutlarının evrimi sanılandan çok daha erken dönemde gerçekleşmiştir. Kolombiya'daki Valanginiyen yaşlı (yaklaşık 130-135 milyon yıl önce) Rosa Blanca Formasyonu'ndan elde edilen fosil kalıntıları, familyada devasa boyutların henüz Erken Kretase'nin başlarında evrimleştiğini göstermektedir.
Kolombiya'da keşfedilen bir diğer tür olan Desmatochelys padillai (yaklaşık 120 milyon yıl önce), günümüzde bilinen en eski tam denizel kaplumbağa türü olarak kabul edilmektedir. Avustralya'da keşfedilen Bouliachelys suteri gibi bazal formlar ise familyanın Erken Kretase döneminde Gondvana genelinde küresel bir yayılım gösterdiğini doğrulamaktadır.

Geleneksel sınıflandırmalarda modern deniz kaplumbağalarıyla birlikte Chelonioidea üst familyasına dahil edilmişse de modern filogenetik analizler Protostegidae'nin günümüz deniz kaplumbağalarının doğrudan atası olmadığını, bağımsız bir erken deniz kaplumbağası soyunu temsil ettiğini veya Dermochelyidae ile kardeş bir grup olduğunu göstermektedir.

†Archelon
†Protostega
†Desmatochelys
†Santanachelys
†Bouliachelys
†Calcarichelys
†Chelosphargis
†Notochelone
†Rhinochelys

Protostegidler açık okyanus koşullarına üst düzeyde uyum sağlamış anatomik ve fizyolojik özelliklere sahipti:

Kabuk Yapısı: Yüzme verimliliğini artırmak ve hidrodinamik ağırlığı azaltmak amacıyla kabuk kemikleri incelmiş ve boşluklu bir yapı kazanmıştır.
Büyüme Hızı ve Metabolizma: Protostega gigas kemik mikroyapısı (osteohistoloji) üzerinde yapılan araştırmalar, bu canlıların gençlik dönemlerinde son derece hızlı ve kesintisiz bir büyüme sergilediğini ortaya koymuştur. Bu büyüme stratejisi günümüz deri sırtlı deniz kaplumbağalarına oldukça benzerlik gösterir ve protostegidlerde yüksek metabolizma hızı ile devleşme fizyolojisinin (gigantotermi) evrimleştiğine işaret eder.
Uzuvlar: Ön ayaklar tamamen yüzgeç biçimine dönüşmüştür. Erken Kretase türlerinde (örn. Santanachelys) hâlâ belirgin parmak yapıları korunmuşken, türemiş türlerde bütüncül palet yapısı gelişmiştir.
Yırtıcı Etkileşimi: Bazı Protostega fosillerinde dev deniz köpekbalıklarına (örn. Cretoxyrhina) ait ısırık izleri tespit edilmiş olup dönemin apeks yırtıcılarıyla av-avcı ilişkisi içinde oldukları belgelenmiştir.

Deniz kaplumbağaları
Kretase

İribaş deniz kaplumbağası ya da Caretta caretta, Caretta cinsine bağlı bir deniz kaplumbağası türüdür.
Caretta carettalar, yumurtlamak haricinde karaya hiç çıkmaz. Sırt tarafı kırmızımsı kahverengi, alt tarafı ise beyazımsı açık sarı renklidir. Bacakları yüzmeye yarayacak biçimde kürek biçimi almıştır ve dış kenarlarında en fazla 2 tırnak bulunur. Erkekleri  hem daha uzun hem de geriye doğru kıvrılmış tırnakları ve uzun kuyrukları ile dişilerinden ayrılır. Oksijeni havadan almasına rağmen uzun süre su altında kalabilir. Yumurtalarını gece kumsallarda açtıkları çukurlara gömerler. Tek seferde 100 yumurta bırakabilir (162'ye kadar tespit edilmiştir). Yavrular 2 aylık kuluçka döneminden sonra gece vakti yumurtadan çıkarak denize giderler.
Yumurtlama bölgeleri Akdeniz sahillerine yayılmıştır. En önemli yumurtlama bölgesi Adana'nın Yumurtalık ilçesi ve Belek, Anamur, Köyceğiz, Dalyan sahilidir. Belek kıyıları, Caretta caretta'ların Akdeniz'deki ikinci (Yunanistan'ın Zakintos adasının ardından) ve Türkiye'nin en büyük yumurtlama alanıdır. 2006 yılı içinde Belek'te 1000 civarında, Anamur'da 2007 yılında 1040 adet yuva tespit edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Kabuk boyları 1 metre kadar büyüyebilir. Balıklar, kabuklular ve su canlıları (özellikle deniz anaları) ile beslenir.
Yaklaşık Eosen'den beri yeryüzünde oldukları bilinmektedir. İnsanoğlunun yerleşme ve çoğalma kapasitesi yüzünden ve ışık kirliliği nedeniyle bugün sayıları giderek azalmaktadır. Nesli tükenme tehlikesi altında olduğu için koruma altında tutulmaktadır.
Caretta caretta'lar, manyetik alanları kullanarak binlerce kilometrelik göç rotalarını hatırlayıp aynı kumsala geri dönebilirler.

Bowen, B.W.; Abreu-Grobois, F.A.; Balazs, G.H.; Kamezaki, N; Limpus, C.J.; Ferl, R.J. (1995). "Trans-Pacific migrations of the loggerhead turtle (Caretta caretta) demonstrated with mitochondrial DNA markers". Proc. Natl. Acad. Sci. USA. 92 (9): 3731-4. Bibcode:1995PNAS...92.3731B. doi:10.1073/pnas.92.9.3731 . PMC 42035 . PMID 7731974. 
Committee on Sea Turtle Conservation, National Research Council (1990). Decline of the Sea Turtles: Causes and Prevention. The National Academies Press. doi:10.17226/1536. ISBN 0-309-04247-X. 28 Mayıs 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Mayıs 2010. 
Conant, Therese A.; Dutton, Peter H.; Eguchi, Tomoharu; Epperly, Sheryan P.; Fahy, Christina C.; Godfrey, Matthew H.; MacPherson, Sandra L.; Possardt, Earl E.; Schroeder, Barbara A.; Seminoff, Jeffrey A.; Snover, Melissa L.; Upite, Carrie M.; Witherington, Blair E. (August 2009). Loggerhead Sea Turtle (Caretta caretta) 2009 Status Review Under the U.S. Endangered Species Act (PDF). Loggerhead Biological Review Team. 24 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2010. 
Dodd, C. Kenneth Jr. (May 1988). "Synopsis of the Biological Data on the Loggerhead Sea Turtle Caretta caretta (Linnaeus 1758)" (PDF). Biological Report. United States Fish and Wildlife Service. 88 (14): 1-83. 18 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi27 Mayıs 2010. 
Ernst, C.H.; Lovich, J.E. (2009). Turtles of the United States and Canada (2. bas.). JHU Press. ISBN 978-0-8018-9121-2. 20 Nisan 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2010. 
James, Michael C.; Martin, Kathleen; Dutton, Peter H. (2004). "Hybridization Between a Green Turtle, Chelonia mydas, and Loggerhead Turtle, Caretta caretta, and the First Record of a Green Turtle in Atlantic Canada" (PDF). Canadian Field- Naturalist. 6 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Haziran 2010. 
Janzen, Fredric J (August 1994). "Climate change and temperature-dependent sex determination inreptiles". Proceedings of the National Academy of Sciences. 91 (16): 7487-7490. Bibcode:1994PNAS...91.7487J. doi:10.1073/pnas.91.16.7487 . PMC 44426 . PMID 8052608. 
Lorne, Jacquelyn; Salmon, Michael (11 Nisan 2007). "Effects of exposure to artificial lighting on orientation of hatchling sea turtles on the beach and in the ocean". Endangered Species Research. 3: 23-30. doi:10.3354/esr003023 . 
Marn, N.; Jusup, M.; legovic, T.; Kooijman, S.A.L.M.; klanjscek, T. (24 Eylül 2017). "Environmental effects on growth, reporduction, and life-history traits of loggerhead turtles ("Caretta caretta")". Ecological Modelling. 360 (360): 163-178. doi:10.1016/j.ecolmodel.2017.07.001. 
Márquez, R. (1990). "Sea Turtles of the World: an Annotated and Illustrated Catalogue of Sea Turtle Species Known to Date". FAO Fisheries Synopsis. 11 (125). 15 Kasım 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi31 Mayıs 2010. 
Miller, Jeffrey D.; Limpus, Collin J.; Godfrey, Matthew H. (2003). "Nest site selection, oviposition, eggs, development, hatching and emergence of loggerhead turtles" (PDF).  Bolten, Alan; Witherington, Blair (Ed.). Loggerhead Turtles. Smithsonian Books. ss. 125-143. ISBN 1588341364. Erişim tarihi: 28 Şubat 2013. 
Peaker, Malcolm; Linzell, J. (1975). Salt Glands in Birds and Reptiles. Monographs of the Physiological Society. ss. 1-297. ISBN 0-521-20629-4. PMID 177858. 
Shearer, Benjamin F.; Shearer, Barbara S. (1994). State names, seals, flags, and symbols (2. bas.). Westport, Connecticut: Greenwood Publishing Group. ISBN 0-313-28862-3. 
Spotila, James R. (2004). Sea Turtles: A Complete Guide to their Biology, Behavior, and Conservation. Baltimore, Maryland: The Johns Hopkins University Press and Oakwood Arts. ISBN 0-8018-8007-6. 
Valente, A. L. S. (2007). Diagnostic Imaging of the Loggerhead Sea Turtle, Caretta Caretta (PDF). ISBN 978-8469166239. 21 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2010. 
Witherington, Blair (2006). "Ancient Origins". Sea Turtles – An Extraordinary Natural History of Some Uncommon Turtles. St Paul, Minnesota: MBI Publishing Company. ISBN 0-7603-2644-4. Erişim tarihi: 4 Haziran 2010. 
Wynne, Kate; Schwartz, Malia (1999). Guide to Marine Mammals and Turtles of the U.S. Atlantic and Gulf of Mexico. illustrated by Garth Mix (2. bas.). Rhode Island Sea Grant. ISBN 0-938412-43-4. 
Yntema, C.; Mrosovsky, N. (1982). "Critical periods and pivotal temperatures for sexual differentiation in loggerhead sea turtles" (PDF). Canadian Journal of Zoology. 60 (5): 1012-1016. doi:10.1139/z82-141. ISSN 1480-3283. 30 Mayıs 2010 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi25 Mayıs 2010. 
Arnold EN, Burton JA (1978). A Field Guide to Reptiles and Amphibians of Britain and Europe. London: Collins. 272 pp. 0-00-219318-3. (Caretta caretta, p. 95 + Figure 2 on p. 99).
Behler JL, King FW (1979). The Audubon Society Field Guide to North American Reptiles and Amphibians. New York: Alfred A. Knopf. 743 pp., 657 color plates. 0-394-50824-6. (Caretta caretta, pp. 475–476 + Plate 265).
Bolten, Alan B.; Witherington, Blair E. (2003). Loggerhead Sea Turtles. Washington, District of Columbia: Smithsonian Books. ISBN 1-58834-136-4. 
Boulenger GA (1889). Catalogue of the Chelonians, Rhynchocephalians, and Crocodiles in the British Museum (Natural History). New Edition. London: Trustees of the British Museum (Natural History). (Taylor and Francis, Printers). x + 311 pp. + Plates I-III. (Thalassochelys caretta, pp. 184–186).
Goin CJ, Goin OB, Zug GR (1978). Introduction to Herpetology, Third Edition. San Francisco, California: W.H. Freeman and Company. xi + 378 pp. 0-7167-0020-4. (Caretta caretta, pp. 122, 124, 267).
Gulko D, Eckert KL (2004). Sea Turtles: An Ecological Guide. Honolulu, Hawai'i: Mutual Publishing. 1-56647-651-8.
Linnaeus C (1758). Systema naturæ per regna tria naturæ, secundum classes, ordines, genera, species, cum characteribus, diferentiis, synonymis, locis. Tomus I. Editio Decima, Reformata. Stockholm: L. Salvius. 824 pp. (Testudo caretta, new species, pp. 197–198). (in Latin).
Lutz, Peter L.; Musick, John A.; Wyneken, Jeanette (1997). The Biology of Sea Turtles, Volume I. Boca Raton, Florida: CRC Press. ISBN 0-8493-8422-2. 
Lutz, Peter L.; Musick, John A.; Wyneken, Jeanette (2003). The Biology of Sea Turtles, Volume II. Boca Raton, Florida: CRC Press. ISBN 0-8493-1123-3. 
Powell R, Conant R, Collins JT (2016). Peterson Field Guide to Reptiles and Amphibians of Eastern and Central North America, Fourth Edition. Boston and New York: Houghton Mifflin Harcourt. xiv + 494 pp., 47 plates, 207 figures. 978-0-544-12997-9. (Caretta caretta, p. 192 + Plate 14 + Figure 81 on p. 174).
Smith HM, Brodie ED Jr (1982). Reptiles of North America: A Guide to Field Identification. New York: Golden Press. 240 pp. 0-307-13666-3. (Caretta caretta, pp. 36–37).
Stejneger L, Barbour T (1917). A Check List of North American Amphibians and Reptiles. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press. 125 pp. (Caretta caretta, p. 123).

A 3D animation of a sea turtle.  10 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Caretta caretta ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Caretta caretta ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Toxochelyidae, Geç Kretase Dönemi'nde (yaklaşık 100–66 milyon yıl önce) yaşamış, soyu tükenmiş bir deniz kaplumbağası grubudur. Fosil kayıtlarına dayanan paleontolojik çalışmalar, bu grubun erken deniz kaplumbağalarının evrimsel tarihinde ve karasal atalardan açık denizel yaşama geçiş sürecinin anlaşılmasında önemli bir yere sahip olduğunu düşünülmektedir.
Geleneksel olarak familya düzeyinde sınıflandırılan bu Geç Kretase kaplumbağaları, özellikle Toxochelys ve Ctenochelys cinsleriyle tanınmaktadır. Güncel filogenetik ve cladistic araştırmalar, geçmişte Toxochelyidae içinde değerlendirilen bazı taksonların modern deniz kaplumbağalarını içeren Chelonioidea grubunun taban üyeleri (stem-group) arasında yer aldığını ve "toxochelyid" ifadesinin monofilektik bir familyadan ziyade morfolojik bir dereceyi (grade) temsil edebileceğini ortaya koymaktadır.

Toxochelyidae üyelerine ait fosil kayıtları, Kuzey Amerika kıtasındaki Geç Kretase yaşlı denizel tortullarda yoğunlaşmıştır. En zengin fosil yatakları, dönemin sığ iç denizi olan Western Interior Seaway (Batı İç Deniz Yolu) çökellerini barındıran Kansas eyaletindeki Smoky Hill Chalk ve Pierre Shale formasyonlarıdır.
Özellikle Toxochelys latiremis gibi iyi bilinen türlerin kafatası, çene, uzuv ve kabuk parçaları, bu canlıların kıyısal ve açık denizel ortamlarda yaşadığını göstermektedir. Fosil verileri ve stem-chelonioid bulguları, grubun Kretase boyunca çeşitlenerek farklı denizel nişlere uyum sağladığını göstermektedir.

Toxochelyidae üyeleri, karasal hayattan sucul yaşama adaptasyonun geçiş evrelerini yansıtan çeşitli anatomik özelliklere sahiptir:

Kabuk Yapısı: Karasal atalarının yüksek ve ağır kabuklarına kıyasla hidrodinamik direnci azaltmak amacıyla basıklaşmış ve hafiflemiş bir karapas yapısına sahiptirler.
Uzuv Adaptasyonu: Ön üyeleri yüzmeye uyum sağlayacak biçimde genişlemiş ve sucul hareket için özelleşmeye başlamıştır; ancak modern Cheloniidae üyelerindeki tamamen gelişmiş yüzgeç yapısına ulaşmamıştır.
Beslenme: Çene ve kafatası anatomileri; gelişmiş bir ezme tablası ile ikincil damaktan (secondary palate) yoksun olduklarını gösterir. Bu yapı, kıyısal ve sığ denizel alanlarda yumuşakçalar, küçük balıklar, denizanaları ve kabuklu deniz canlılarıyla beslenen genelci (generalist) bir beslenme stratejisine sahip erken deniz kaplumbağaları olarak değerlendirilir.

Toxochelyidae tarihsel olarak Geç Kretase deniz kaplumbağalarını kapsayan bir familya olarak tanımlanmıştır. Ancak güncel filogenetik çalışmalar, geleneksel olarak bu familyaya dahil edilen bazı taksonların monofiletik bir grup oluşturmadığını ve bazılarının Chelonioidea içindeki farklı bazal soyları temsil ettiğini göstermektedir.
Aşağıdaki cinsler tarihsel olarak Toxochelyidae veya "toxochelyid-grade" deniz kaplumbağaları arasında değerlendirilmiştir:

Bunlara ek olarak bazı araştırmacılar †Lophochelys, †Prionochelys ve bazı diğer Geç Kretase chelonioidlerini tarihsel Toxochelyidae kapsamına dahil etmiş, ancak bu yerleşimler modern filogenetik analizlerde değişmiştir.

Toxochelyidae üyeleri Geç Kretase boyunca özellikle Kuzey Amerika'nın Western Interior Seaway denizlerinde yaşamış ve Kampaniyen ile Maastrihtiyen evrelerinde çeşitlilik göstermiştir. Bu grubun fosilleri başta Kuzey Amerika'daki Geç Kretase yaşlı denizel tortullardan bilinmektedir ve özellikle Toxochelys ile Ctenochelys cinsleri bu dönemin önemli deniz kaplumbağaları arasında yer almaktadır. Ancak Toxochelyidae üyeleri, yaklaşık 66 milyon yıl önce gerçekleşen Kretase-Paleojen (K-Pg) kitlesel yok oluşundan sonra fosil kayıtlarında görülmez hale gelmiştir. Güncel çalışmalar, bazı erken chelonioid soylarının bu krizden sağ çıktığını, ancak Geç Kretase'ye özgü bazı grupların ortadan kalktığını göstermektedir.
Toxochelyidae'nin yok oluşu, K-Pg sınırında meydana gelen küresel çevresel değişimlerle ilişkilendirilmektedir. Chicxulub asteroid çarpması sonucu oluşan iklimsel değişimler, denizel besin ağlarındaki bozulmalar ve sığ deniz ekosistemlerindeki değişimler, bu dönemde birçok deniz canlısı grubunun azalmasına veya yok olmasına neden olmuştur.

Chelonioidea
Protostegidae
Kretase-Paleojen yok oluşu

World Register of Marine Species (WoRMS) veya Dünya Deniz Türü Kayıtları, deniz organizmalarının adlarının yetkili ve kapsamlı bir listesini sağlamayı amaçlayan taksonomik bir veri tabanıdır.

Ana finansörü Avrupa Birliği olan WoRMS, Belçika'nın Oostende kentinde Flanders Marine Institute (VLIZ) tarafından barındırılmaktadır. WoRMS, Küresel Biyoçeşitlilik Danışma Tesisi (GBIF:Global Biodiversity Information Facility) ve Yaşam Ansiklopedisi (Encyclopedia of Life) de dahil olmak üzere diğer birçok biyolojik çeşitlilik projesi ile resmî anlaşmalar imzaladı. 2008 yılında WoRMS, 2010 yılında deniz yaşamı sayımının tamamlandığı yıl olan ve bütün deniz türlerinin güncel bir kaydını hedeflediğini belirtmiştir.
Şubat 2018 itibarıyla WoRMS, 480.931 deniz türü adı (eş anlamlılar dahil) ve bunların 240,633’ü geçerli deniz türleri (%95'i kontrol edildi) olan bir listeyi oluşturmuştur. Amaçları, yaklaşık 240.000'den fazla deniz türünden her biri için bir listeye sahip olmaktır.
VLIZ ayrıca ortak bir altyapı kullanarak, Interim Register of Marine and Nonmarine Genera (IRMNG) kurumuna ev sahipliği yapmaktadır.

World Register of Marine Species
Horton, Tammy; Gofas, Serge; Kroh, Andreas; Poore, Gary C. B.; Read, Geoffrey; Rosenberg, Gary; Stöhr, Sabine; Bailly, Nicolas; Boury-Esnault, Nicole (28 Aralık 2017). "Improving nomenclatural consistency: a decade of experience in the World Register of Marine Species". European Journal of Taxonomy (İngilizce). 0 (389). doi:10.5852/ejt.2017.389. ISSN 2118-9773. 20 Ocak 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi19 Ocak 2019. 
Vandepitte, Leen; Vanhoorne, Bart; Decock, Wim; Vranken, Sofie; Lanssens, Thomas; Dekeyzer, Stefanie; Verfaille, Kevin; Horton, Tammy; Kroh, Andreas (6 Nisan 2018). "A decade of the World Register of Marine Species – General insights and experiences from the Data Management Team: Where are we, what have we learned and how can we continue?". PLOS ONE (İngilizce). 13 (4). s. e0194599. doi:10.1371/journal.pone.0194599. ISSN 1932-6203. PMC 5889062 . PMID 29624577.

Yeşil deniz kaplumbağası (Chelonia mydas), Chelonia cinsi içindeki tek tür olan bir deniz kaplumbağasıdır. 200 kg ağırlığa, 1-1,5 metre uzunluğa erişebilir ve bu ölçülerle, sert kabuklu kaplumbağalar içinde en büyük olandır. Tropik, tropik altı ve bazı daha ılıman denizlerde dağılım gösteren tür, erişkin bireylerin yosunlardan zengin beslenmesine bağlı olarak bedenlerindeki yağ dokusu yeşil renk alır.
Dişi bireyler, yumurta bırakmak için, tipik yuvalanma kumsallarına çıkarlar. Ayrıca, bu türün bireylerinin soğuk kanlı bedenlerini ısıtmak için kumsallara çıktığına da sıkça rastlanır. Bunlar dışında, tamamen bir deniz kaplumbağasıdır.
Sırtı gri kahverengi üzerine sarımsı kahverengi lekelidir alt kabuğu ise beyazımsı sarı renk olur. Bacak kenarlarında tek tırnakları vardır. Eti lezzetli olduğu ve yendiği için çorba kaplumbağası da denilir. Bu yüzden sayıları çok azalmıştır. Gece kumsallarda açtıkları çukurlara 200 den fazla yumurta bırakabilirler.
Çok nadiren Karadeniz'de de görülebilen bu canlı tüm Akdeniz'e yayılmıştır. Türkiye'de yalnızca Hatay, Mersin ve Adana sahillerinde yumurtlarlar. Kabuk boyu 140 cm'ye kadar ulaşabilir. Erginleri deniz bitkileriyle yavrular ise hayvansal besinlerle beslenir. Yeşil deniz kaplumbağalarının nesli tükenmektedir. Bu amaçla WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), düzenlemiş olduğu Türkiye'nin Canı Kampanyası I. Dönem Hibe Projeleri kapsamında Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği'nin Samandağ Deniz Kaplumbağaları adlı projesine destek vermiştir.

Yeşil kaplumbağa24 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ARKive yeşil kaplumbağa (Chelonia mydas) fotografları
"Chelonia mydas ". Bütünleştirilmiş Taksonomik Bilgi Sistemi. 
Seminoff (2004). "Chelonia mydas". IUCN Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi. 20049 Mayıs 2006. 
Images and movies (Chelonia mydas)—ARKive
US National Marine Fisheries Service green sea turtle page 15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Floridian and Mexican populations 6 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—US Fish and Wildlife Service
Desktop wallpaper & fun green turtle facts 25 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Green turtle video 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Macaulay Library
Baby green sea turtles 9 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Open Water 859
Sealife'da Chelonia mydas fotoğrafları koleksiyonu

Devon, Birleşik Krallık'ta İngiltere ülkesinin Güney Batı bölgesinde bulunan, hem iki seviyeli yerel idarenin üst seviyesi olan bir kontluk hem de kraliyetle ilgili seremoniler için bir törensel kontluktur. Gayriresmî olarak bazen "Devonshire" olarak da anılmakla beraber bu shire tipi kontluk olduğunu göstermek için kullanılmakta ve Devon'da yaşayan halk arasında genellikle kabul edilmemektedir.
Devon ismi yaklaşık MS 50'de Antik Romalıların Britanya adasının istila ettikleri dönemde bu yörede yaşayan Kelt asıllı kavmine verilen  "Dumnonii" (yani derin vadisinde yaşayanlar) isminden alınmıştır.

Devon, bir yarımada üzerindedir ve bu yüzden İngiliz ilçeleri arasında benzersiz şekilde, kuzeyde Bristol Kanalı ve Kelt Denizi ve güneyde Manş Denizi olmak üzere iki ayrı kıyı şeridi vardır. Güney Batı Sahil yolu, her ikisinin de tamamı boyunca uzanır ve yaklaşık %65'i Heritage coast olarak adlandırılır. 1974'te İngiliz ilçelerinde yapılan değişikliklerden önce Devon, alana göre üçüncü en büyük ilçeydi. Devon, ilçe benzeri bölümlere ayrılmamış ilçelerin en büyüğüydü (yalnızca Yorkshire ve Lincolnshire daha büyüktü) ve her ikisi de sırasıyla idari bölgelere veya parçalara bölünmüştür). 1974'ten beri ilçe, alana göre dördüncü sıradadır. Cumbria'nın kurulması nedeniyle, tören ilçeleri arasında ve büyükşehir olmayan üçüncü büyük ilçedir. Lundy adası ve Eddystone resifi de Devon'dadır. İlçe, İngiltere'deki diğer tüm ilçelerden daha fazla yol mesafesine sahiptir.

Kontluğun komşuları batıda Cornwall, doğuda Dorset ve Somerset kontlukları bulunur. Güneyinde Atlantik Okyanusuna bir kısmı olan Manş Denizi ve kuzeyinde ise Atlantik Okyanusunun Bristol'da bulunan Bristol Halici bulunur.

Devon'un yüzölçümü 6.707 km², 2005'te tahmini nüfusu 1.109.900; ve nüfus yoğunluğu km² başına kişi olarak 165'tir.

Devon kontluğunun alt seviyesinde ikincil seviyede bulunan metropoliten olmayan bölgeler ve Devon Kontluğu Yerel İdaresinden bağımsız ama törensel olarak Devon'a bağlı olan tek-seviyeli yerel idareler haritası şudur:

Bu törensel kontluk içinde bulunan ikincil seviyede bulunan metropoliten olmayan bölgeler ve tek seviyeli metropoliten bölge ve şehirler; idare merkezleri; içinde bulunan önemli yerleşkeleri listesi ve bir görüntü şöyle verilebilir:

Devon plajları ile ve Dartmouth ve Exmoor milli parkları ile Birleşik Krallık'taki tatil turizmi ve diğer ülkelerden turistler için çok çekici turistik bir alandır ve yazlık tatil dönemlerinde nüfusun birkaç misli turist barındırmaktadır. Özellikle geleneksel Britanya plaj şehirleri olan Torquay ve Exmouth çok popülerdir. Devon'un kuzeydeki ve güneydeki sahilleri ve bu sahillerindeki plajları büyük sayıda "surf" sporu yapan genç turist de çekmektedir.
Devon'un bazı turistik doğal zenginlikleri uluslararası dünya zenginlik özel listelerine kabul edilmişlerdir. 2001'den itibaren Dorset ve Doğu Devon Sahilleri alanları jeolojik adıyla "Jurasik Sahiller" ve 2006'dan itibaren de "Cornwall ve Batı Devon Madenleri" Birleşik Krallık'ta bulunan UNESCO Dünya Mirasları listesine dahil alanlardandır. Devon'un kuzeyinde bulunan kumullar kompleksi olan " Braunton Burrows" ise "UNESCO Biosphere Reserve" olarak kabul edilmiştir.

Güney Batı İngiltere
Exeter

Devon Kontluk Yerel İdaresi resmi sitesi 17 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Devon 15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genuki Devon Tarihi, coğrafi ve sülale bağlantıları hakkında bilgiler
Curlie'de Devon (DMOZ tabanlı)

Greenpeace, 1971 yılında Kanada'da bir grup çevre aktivisti tarafından kurulan bağımsız ve küresel bir kampanya ağı ve sivil toplum kuruluşudur. Örgüt, amacının "Dünya'nın tüm çeşitliliği ile yaşamı besleme gücünü garantiye almak" olduğunu belirtir ve çalışmalarını iklim değişikliği, ormansızlaşma, aşırı avlanma, ticari balina avcılığı, genetik mühendisliği, savaş karşıtlığı ve nükleer karşıtı politikalar gibi küresel konulara odaklar. Hedeflerine ulaşmak için doğrudan eylem, savunuculuk, araştırma ve "ekotaj" olarak adlandırılan çevreci sabotaj yöntemlerini kullanır. Greenpeace ağı; Avrupa, Amerika, Afrika, Asya, Avustralya ve Pasifik'te 55'ten fazla ülkede faaliyet gösteren 26 bağımsız ulusal ve bölgesel örgütten oluşur ve merkezi Hollanda'nın Amsterdam şehrinde bulunan Greenpeace International tarafından koordine edilir.
Greenpeace'in küresel ağı, hükûmetler, şirketler veya siyasi partilerden finansman kabul etmez; bunun yerine üç milyona yakın bireysel destekçi ile vakıf hibelerine dayanır. Örgüt, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi nezdinde genel danışmanlık statüsüne sahiptir ve sivil toplum kuruluşlarının hesap verebilirlik ve şeffaflığını artırmayı amaçlayan uluslararası bir yapı olan INGO Accountability Charter'ın kurucu üyeleri arasında yer alır. Greenpeace, şiddet içermeyen doğrudan eylemleriyle tanınır ve dünyanın en görünür çevre örgütlerinden biri olarak nitelendirilir. Örgüt, çevre sorunlarının kamuoyunda bilinirliğini artırdı ve hem özel sektör hem de kamu politikaları üzerinde etkili oldu. Bununla birlikte çeşitli eleştirilere de maruz kaldı; özellikle genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı yürüttüğü kampanyayı sonlandırması çağrısında bulunan 100'den fazla Nobel ödüllü bilim insanının imzaladığı bir açık mektuba konu oldu.
Örgütün doğrudan eylemleri, Greenpeace ve aktivistlerine karşı çeşitli hukukî süreçlerin başlatılmasına yol açtı. Mart 2025'te Kuzey Dakota'da dokuz kişilik bir jüri, 2016-2017 yıllarında Dakota Access Boru Hattı'na karşı düzenlenen "Standing Rock" protestoları nedeniyle Greenpeace'i 660 milyon dolardan fazla tazminattan sorumlu buldu. Ayrıca, genetiği değiştirilmiş buğdayın deneme ekim alanını tahrip eden aktivistlere para cezaları ve ertelenmiş hapis cezaları verildi; Peru hükûmeti savcıları ve mahkeme kararlarına göre ise Nazca Çizgileri gibi bir Birleşmiş Milletler Dünya Mirası alanına zarar verilmesi nedeniyle de yaptırımlar uygulandı.

Greenpeace, birkaç kişinin kiraladıkları kırık dökük bir tekne ile nükleer denemeleri protesto etmek için ABD'nin Alaska eyaletinden, Amchitka'daki nükleer deneme sahasına gitmeleri ile 1971 yılında Kanada'nın Vancouver şehrinde doğmuştur.

Şiddetsiz Doğrudan Eylem
Bilimsellik
Bağımsızlık
Tabiat Anaya Saygı

Okyanuslar ve yaşlı ormanların korunması.
İklim değişikliğini durdurabilmek için fosil yakıtların kademeli olarak sonlandırılması ve yenilenebilir enerjilerin teşvik edilmesi.
Nükleer silahlanma ve nükleer kirliliğe son verilmesi.
Temiz ve geri dönüştürülebilir enerjinin kullanılması.
Zehirli kimyasalların ortadan kaldırılması.
Genleri ile oynanmış organizmaların doğaya bırakılmasının önlenmesi.
Savaşların önlenmesi.
Küresel Isınma'nın durdurulması.
Ticari amaçlı balina avının kontrol altına alınması.
Ormanların yok olmasının engellenmesi.

Greenpeace Türkiye, uluslararası çevre kuruluşu Greenpeace'in Akdeniz Ofisi'ne bağlı olarak 1992 yılından itibaren faaliyet göstermeye başlamıştır. Kuruluş dünyayı tehdit eden en önemli çevre sorunları üzerinde çalışır ve çözümler öneriyor.
Türkiye Ofisi şu anda enerji ve iklim değişikliği, toksik maddeler, denizler, Nükleer Silahsızlanma alanında etkin çalışmalar yürütüyor. Sürekli maddi destekte bulunan 60.000'den fazla destekçisi ve İstanbul ofisinde 12 tam ve yarım zamanlı çalışanı bulunmaktadır.

Türkçe Web Sitesi 17 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Web Sitesi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Göçmen balıklar, düzenli periyotlarla göç eden bazı balık türlerine denir. Balıkların büyük bir kısmı, örneğin alabalıklar oldukça küçük ve sınırlı bir bölge içinde yer değiştirdikleri halde yılan balıkları gibi bazıları uzun yolculuklar yaparlar. Bir göçte tipik olarak göçün başladığı yere dönüş vardır ve çoğunlukla göç yumurtlamak veya besin bulmak amacıyla yapılır.
Göçler, günlük olabilirken bazılarında yıllık olarak yapılır. Katedilen mesafeler birkaç metreden birkaç bin kilometerye kadar olabilir.
Göçteki amaç genellikle beslenme veya üremeyle ilişkilendirilir, ancak bazı göçlerin nedenleri hala bilinmemektedir.
Bazı türlerde görülen günlük dikey göç doğal bir davranıştır, bazı denizel türler beslenmek için geceleri yukarı çıkar ve gün içinde eski derinliklerine inerler.
Tuna gibi deniz balıklarının bir kısmı kuzeye ve güneye okyanuslardaki sıcaklıkları takip ederek yıllık olarak göç eder. Bu balıkçılık için önemli bir değişimdir.
Tatlı su balıklarının yumurta dökme amaçlı yapılan göçleri genellikle daha kısadır.
Göç eden balıklar şu şekilde sınıflandırılabilir:

Tuzlu sular ve tatlı sular arasında göç eden balıklardır. Üç alt grubu bulunur:

Çoğunlukla denizlerde büyüyüp beslenen, yumurtlamak için iç sulara gelen ve orada yumurtlayan, yavruları hayatlarının bir kısmını iç sularda geçiren ve daha sonra denizlere göç eden balıklardır.
Anadrom balıklardan en iyi bilineni Pasifik som balığıdır. Bu balık küçük tatlı su akıntılarında yumurtadan çıkar, denizlere doğru gider ve burada yıllarca yaşar. Daha sonra yumurtadan çıktığı tatlı sulara doğru geri döner, yumurtalarını bırakır ve kısa süre sonra ölür. Balık bu şekilde yukarıya doğru yüzlerce kilometre gider.
Başka örnekler ise deniz alabalığı, üç dikenli balık ve tirsi balıklarıdır.

İç sularda büyüyüp beslenen yumurtlamak için denizlere göç eden ve orada yumurtlayan, yavruları hayatlarının bir kısmını denizlerde geçiren balıklardır.
Katadrom balıklardan tatlı sularda yaşayan yılan balığının Anguilla larvaları açık denizlerde aylar bazen yıllarca dolaşır, erginleşir ve daha sonra akarsulara geri dönerler. Üreme zamanı yumurtlamak için denizlere tekrar göç ederler.

Hayatlarının bir kısmında tatlı sular ve tuzlu sular arasında göç yaparlar. Ancak bu üreme için değildir.
Yaşamlarını genellikle iç sularda geçirirler. Fakat üreme döneminde akarsularda yaşayanlar akarsuyun kaynak kısımlarında, göllerde yaşayanlar ise göle bağlı akarsulara girerler. (Örn. tatlısu kefali)

Hayatlarının tamamını denizlerde geçiren fakat yumurtlama zamanı denizlerde bir yerden diğer bir yere göçeden balıklardır. (Örn. hamsi)

Carl E. Bond, Biology of Fishes, 2nd ed. (Saunders, 1996), pp. 599–605.
Michael Blumm, J.D., Sacrificing the Salmon: A Legal and Policy History of the Decline of Columbia Basin Salmon 26 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Bookworld Publications, 2002.

Gübre, bitkinin beslenmesinde gerekli olan kimyasal elementleri sağlamak için toprağa ilave edilen herhangi bir madde. Organik gübre, kümes gübresi, hayvan gübresi, solucan gübresi, kompost, torf, üre, guano gibi türleri bulunuyor.
Bitkiler, büyüme ve yaşamaları için azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum, kükürt, demir, mangan, bakır, çinko, bor ve bazı hallerde de molibden gibi elementlere muhtaçtır. Bunlar arasında azot, fosfat ve potasyum en önemlileridir. Gübreler, bitkilerin büyümesi için gerekli gıdayı ihtiva eden maddelerdir. Her ne kadar toprak ve su bu gıdanın büyük bir kısmını sağlamaya yeterse de birçok hallerde bir takım gıdalar bakımından fakir olabilirler. Böyle hallerde toprağın gübre ile takviye edilmesi gerekir. Hayvan dışkısı, saman ve diğer bitki artıkları binlerce yıldan beri doğal gübre olarak kullanılmaktadır. Eski zamanlarda toprağın asitliğini azaltmak ve kalsiyum temin etmek için kireçli maddeler kullanılmıştır. Kullanılan ilk kimyevi gübreler, sodyum nitrat ve kemikler olmuştur.
Azot ve fosfor içeren kimyasal ya da hayvansal gübrelerin dikkat ve özen gösterilmeden gerçekleştirilen yaygın kullanımı bugün toprak ve su üzerinde insan eliyle gerçekleştirilen en yaygın çevre kirliliği sebeplerinden birisi olmuştur.

Bitkilerin ideal gelişimi sıcaklık, nem, güneş ışığı, üzerinde geliştiği toprağın fiziksel, biyolojik ve kimyasal özellikleri ile ilgilidir. Hava durumu ve iklim gibi çevresel faktörler yanında toprak pH'ı, tekstürü, havalanma özellikleri, organik madde oranı, toprağın biyolojik yapısı ve besin elementlerinin oransal dengesi bitkilerin topraktaki besin elementlerinden faydalanma durumunu belirleyen faktörlerdir. Bu faktörler bitki gelişimi açısından gübreleme kadar değerlidir ve öncelikle ele alınmaları gereklidir.
Bitkiler karbon, hidrojen ve oksijeni, hava ve sudan; diğer bütün besinleri ise topraktan temin ederler. Bitkinin en çok ihtiyaç duyduğu besinler, kalsiyum, azot, fosfor, magnezyum, potasyum ve kükürttür. Bu elementler hektar başına 11.2 kg'dan 440 kg'a kadar gerekli olabilir. Bitkilerin daha az ihtiyaç duyduğu besinler ise, bor, klorür, bakır, demir, manganez, molibden ve çinkodur. Bunlardan molibdene hektar başına 15 gr, demir ve mangana ise 700 gram ihtiyaç duyulabilir.

Bitkiler besinlerini bu besinler toprakta yeterince bulunmasına rağmen de fiziksel (pH, tuzluluk/ozmolarite, toprak tekstürü vb.) nedenlerle alamayabilirler. Bitkiler besinlerini yeterli alamadıkları zaman, çok defa gözle görülen eksiklik belirtileri gösterirler. Ancak durumun gözle görülür hale gelmesi bitkinin gelişim veya veriminin düştüğü şiddetli eksiklik durumlarında görülür. Eksiklik belirtileri;

Azot: Yetişme engellenir, bitkinin rengi sararır. Yaprak uçları bitkinin altındaki yapraklarından başlayarak kırmızımsı kahverengi olur.
Fosfor: Kök gelişmesi engellenir, saplar uzar, bitkinin olgunlaşması gecikir. Bitkinin rengi morumsu olur.
Potasyum: Yaprak uçları kavrulur, sararır, saplar zayıflar. Meyve çekirdekleri kuruyup büzülür.
Kalsiyum: Yaprak uçları tarak dişi gibi parçalanır. Uç tomurcuklar ölür, çiçekler olgunlaşmadan taç yapraklarını kaybederler.
Magnezyum: Yapraklar ince ve gevrek olurlar; uçlarında ve damar aralarındaki bölgede renklerini kaybederler, soluk yeşil renk alırlar.
Kükürt: Bitkinin alt kısımlarındaki yaprakları sararır, kökler ve sapların çapları küçülür.
Bor: Uç tomurcuklar açık yeşildir. Köklerde koyu lekeler görülür. Saplar çatlar.
Bakır: Bitkilerin renkleri ağarır. Turunçgiller kırmızımsı kahve renkte, anormal şekilde büyüme gösterir.
Demir: Yapraklar sararır. Fakat damarlar yeşil kalır. Yapraklar yukarı doğru kıvrılır.
Mangan: Arazlar demirdekine benzer. Yapraklarda ölü dokular görülerek, yaprağa pürüzlü bir görünüş verir.
Molibden: Azot eksikliği gibidir.
Çinko: Uç yaprakları çok küçülür. Yapraklar ölü bölgelerde benekli hale gelir. Tomurcuk teşekkülü azalır.
Gübreler genel olarak iki sınıfta incelenir: Doğal ve yapay gübreler.

Doğal gübreler bitki ve hayvanlardan sağlanır. Bunların en önemlisi guano denilen kurutulmuş kuş gübresidir. Bu gübrede %12 azot ve %12 fosfor pentaoksit vardır. Bütün doğal gübreler azot ve fosfor ihtiva ederler. Fakat sentetik gübrelerden daha pahalı oldukları için, modern ziraatte çok az kullanılırlar.
Bununla beraber doğal gübreler daha yavaş tesirli oldukları, suda daha az çözündükleri için, çim tohumlarına ve yeni filizlerin köklerine zarar vermezler. Bu özellikleriyle sebze ve çiçek yetiştiriciliğinde tercih edilirler. Doğal gübrelerin bir diğer katkısı da toprağın topraktaki organik madde oranının artması ile toprağın su tutma, pH gibi fiziksel özelliklerini düzeltmeleridir. Organik maddeler ayrıca topraktaki K, azot gibi suda kolaylıkla eriyen ve yıkanan mineral maddelerin yağmur suları ile yıkanıp gitmelerine engel olurlar. Doğal gübrelerden en önemlileri; ahır gübresi, kompostlar ve yeşil gübredir. Toprakta en fazla organik madde artışı bitkisel artıkların ve yeşil gübrelerin parçalanarak toprağa verilmesi ile sağlanır.

Ahır gübresi, terkibinde bulunan azot, fosfor ve potasyum gibi bitki besin elementleri dolayısıyla, toprağı besin maddelerince zenginleştirir.Toprağa humus vererek de toprağı ıslah eder. Ahır gübresi, toprağın işlenmesini kolaylaştırır. Toprağın su tutma kabiliyetini ve havalanmasını arttırır. Genel olarak mahsul artışında gübre faktörü, %40 gibi bir artış sağlar.
Toprağa verilen gübrenin ilk üç sene verim üzerine tesir ettiği, üç seneden sonra da bu tesirin giderek azaldığı müşahede edilmiştir. Dekara verilen iki ton iyi ahır gübresiyle, toprağa 10 kg azot, 5 kg fosfor, 11 kg potasyum verilmiş olur. Memleketimiz şartlarında ahır gübresi genel olarak ahırdan dışarı atıldıktan sonra ekim zamanına kadar açıkta bırakılmaktadır. Bu durumda yağışlar ve fermantasyon gazlarıyla gübre içinde bulunan besin maddelerinin büyük bir kısmı zayi olmaktadır. Onun için ahır gübresinin iyi muhafaza edilmesi lazımdır. Ahır gübresini gayet sıkı bir yığın halinde biriktirip, içine hava girmesine mani olacak şekilde sıkıştırmak masrafsız ve en pratik bir muhafaza yoludur.

Çiftlikte meydana gelen bitki ve hayvani menşeli artıkların bir araya toplanıp, gübre yapmak üzere çürümeye terk edilmesiyle elde edilir.
Çiftlikteki bitki ve hayvan artıkları takriben 30 cm yüksekliğinde yayılır. Üzerine su serpilerek iyice ıslatılır ve sıkıştırılır. Bunun üzerine 5–15 cm yüksekliğinde, varsa ahır gübresi, yoksa toprak veya odun külü yayılır. Bunu takiben yine 30 cm'lik bitki artığı konur. Sulandıktan sonra, tekrar 5–15 cm toprak veya odun külü ilave edilerek istenilen yükseklikte bir kompost yığını yapılır. Yığına yukarı doğru daralan bir şekil verilir. Rutubet kaybını önlemek için en üste toprak serilir. Hazırlanan kompost yığını 3-4 hafta kendi haline bırakılır. Bundan sonra birer ay ara ile bir veya iki defa altüst edilerek yığının her tarafının çürümesi sağlanır. 3-4 ay sonra kompost gübre kullanılmaya hazır bir hale gelir.
Sanayii şeklinde kompostlama da mümkündür ve farklı çeşitleri vardır. Kompostlama aslen bir fermentasyon biçimidir. Aerobik ve anaerobik olarak ikiye ayrılmaktadır.
Aynı zamanda Solucan Gübresi'de bir kompost gübredir. Çeşitli oranlarda hayvan gübresi ve evsel organik mutfak atıklarının karıştırılarak solucanlara yedirilmesi sonucu elde edilen bu organik gübre içeriğindeki organik madde muhtevası nedeniyle toprağın su tutma ve havalandırma kapasitesini arttırır. Solucanların gübreye geçirdikleri vücut sıvıları (sölom sıvısı) sayesinde bitkilerde patojenlere karşı direnç oluşturur. Solucanların sindirim sisteminde bulunan, çok sayıdaki mikroorganizma taşıyan, azot fikse eden bakteriler ve antibiyotik etkisi yaratacak doğal büyüme hormonları ve enzimler dışkıya yani gübreye geçer ve bu sayede bitkilerin büyümesinde hız ve direnç sağlar.

Ekilmiş bir mahsulün hasat edilmeden, toprağı ıslah etmek maksadıyla, toprağa gömülmesine yeşil gübreleme ve bu maksat için kullanılan bitkilere ise yeşil gübre adı verilir.
Yeşil gübre bitkileri, toprakta çürüyerek, toprağı organik maddece zenginleştirir. Bünyelerinde bulunan besin maddeleri de toprağa geçer. Toprağın yapısı düzelir.
Yeşil gübrelemede, daha ziyade fiğ, bakla, soya fasulyesi, taş yoncası gibi havanın azotundan istifade ederek, köklerinde azot biriktiren ve bu sebeple toprağı azotça zenginleştiren bitkinin seçilmesi en uygundur. Yapılan birçok denemeler neticesinde, bunların kendilerinden sonra gelen mahsulün verimini %20-100 arasında arttırdığı görülmüştür.

Yapay gübreler, sıvı ve katı halde bulunur. Genellikle taşınması ve depolanması kolay olduğundan, katı ve granül haldekiler tercih edilir. Eskiden kimyevi gübreler toz halinde yapılmaktaydı. Toz halindeki gübreler çok nem çekici ve taşınması zor olduğundan terk edilmiştir. Sıvı gübreler ise gün geçtikçe önem kazanmaktadır.
Gübreleme, genellikle ilkbaharda yapılır. Fakat kışın hafif ve yağışlı geçtiği bölgelerde sonbaharda yapılmaktadır. İstenirse ekstra olarak bitkinin büyüme mevsiminde katı gübre, mevsim ortasında ise sıvı gübre kullanılır. Uçucu özellikte olan gübreler, toprak altına konur. Bitki köklerinin, toprağın derinliklerine gitmesi sağlanır.
Toprağın yapısına ve yetiştirilen bitkinin çeşidine göre azot, fosfor ve potas ihtiva eden kimyasal gübrelerin dekara verilecek miktarları hesap edilir ve buna göre verilir.
Kimyasal gübreler şunlardır:

Azotlu gübrelerin çeşitli tipleri vardır. En çok amonyum ve nitrat tuzları halinde kullanılır. Bunlar arasında en önemlileri, sırasıyla amonyak ve amonyum hidroksit, amonyum nitrat, amonyum sülfat, amonyum fosfat, sodyum nitrat, kalsiyum nitrat, potasyum nitrattır. Bunlardan amonyak sıvı, diğerleri ise katı olup, amonyaktan elde edilirler. Kalsiyum nitrat ve potasyum nitratın dışındaki bütün azotlu gübreler toprağı asidik yaparlar. Fakat bu asitlik uygun kireçleme ile kolaylıkla düzeltilebilir. Siyanamid, üre ve üre-form adı verilen üre-formaldehid bileşiği de azot gübresi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bu sayılan bileşiklerin değişik oranlardaki karışımları ayrı p

Mikrosistinler, bir grup siyanobakteri cinsi tarafından üretilen bir grup siklik heptapeptit hepatotoksinlerdir. Bu siyanobakteri cinslerinin en tanınmışı Mikrosistindir. Mikrosistinlerin bu organizmada ve diğer siyanobakterilerde bulunduğu görülmüştür. Günümüze kadar 60 mikrosistin tanımlanabilmiştir.

Mikrosistis, siyanobakterilerin bir grubu olup ve göl veya nehirler gibi tatlı su sistemlerinde düşük yoğunluklarda doğal olarak bulunan bir mikroskopik organizmadır. Ara sıra zararlı alg patlamalarına sebep olur. Mikrosistis bazen tatlı sulardan çıkınca düşük tuz yoğunluklu sularda da bulunabilir. Bu organizma sarımsı-yeşil ya da kum tanelerine benzeyen yüzen küçük koloniler oluşturur. Büyük popülâsyonlarda rüzgâr kolonileri kıyıya doğru itebilir ve kalın bir örtü meydana getirirler. Bu yoğun bölgelerle birleşmiş olan çok sayıda yüzey köpüğü oluşabilir. Tüm dünyada Avustralya’dan Güney Amerika’ya, Avrupa’ya, Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar uzanabilir.
Optimal koşullar altında (genelde yazın olan yüksek ışık ve sakin hava) Mikrosistisler ara sıra büyüme patlaması oluşturlar ya da suyun yüzeyinde kalın bir tabaka oluşturan yoğun hücre kümeleri oluştururlar. Mikrosistis patlamaları o kadar yoğundur ki suya saçılmış olan parlak yeşil boyayı andırırlar. Olasılıkla insan sağlığını ve doğal kaynakları etkileyebildiği gibi su kalitesini de etkiler. Büyük patlamaların ayrışması sudaki çözünmüş oksijenin yoğunluğunun azalmasına ve sonuçta hipoksia (düşük oksijen) ya da anoksia (oksijenin bulunmaması) oluşumuna sebep olur. Bazen bu balıkların ölümüne de sebep olur. Patlamalar bazen de göze hoş gelmeyen, genellikle ayrışan bir tabaka hainde yüzeyde koku oluşturur.
Günümüzde 50 tatlı su siyanobakterisi genusu tanımlanabilmiştir ve yaklaşık olarak bunların üçte biri toksin üretir. Mikrosistis bu zehirli olan siyanobakterilerin en yaygın olanıdır ve insan ile çiftlik hayvanları, hatta balık zehirlenmeleriyle ilişkisi vardır. Bu nedenle, hatırı sayılır bir araştırma bu organizma ve bunun toksini üzerinde yoğunlaşmıştır. Tüm Mikrotoksin patlamaları zararlı ya da zehirli değildir. Aslında, Mikrosistislerin hem zehirli olan, hem de zehirli olmayan ırkları vardır. Zehirli ırklar, toksin ekspresyon genini düzenlerler, aslında toksin üretimini “açarlar” ya da “kapatırlar”. Bu yüzden Zehirli ırklar her koşul altında Zehirli değildir. Mikrosistinlerin zehirli ırkları protein tabanlı bir toksin olan mikrosistini üretirler. Günümüze kadar 60 yapısal mikrosistin çeşidi tanımlanmıştır. Anabaena flos-aquae gibi diğer siyanobakteriler de mikrosistin üretebilirler.

Mikrosistinler, beş tane protein olmayan amino asit ve iki protein amino asitinden oluşan yedi parçalı bir peptid halkasıdır. Mikrosistinleri birbirinden ayıran bu iki protein amino asitidir. Diğer amino asitler farklı mikrosistinlerde az ya da daha çok değişkendir. Amino asit tek harf kodlaması kullanarak her mikrosistine yapısını tamamlayan değişken amino asitlere bağlı olarak bir isim verilir. En yaygın ve çok güçlü olanı, değişik pozisyonlarda Lösin (L) ve Arjinin (R) taşıyan mikrosistin-LR'dir.
Microcystis aeruginosa, tatlı sularda bulunan zehirli bir siyanobakteridir. Bu organizma balıkları ve kuşları öldüren mikrosistinleri üretir. Bu toksinler ayrıca insan sağlığını da riske atar çünkü karaciğer düzensizliğine ve deri promlemlerine yol açar. Örneğin, Brezilya'da 1996 yılında bu toksin yüzünden kötü arıtılmış sudan içen 60 kişi hayatını kaybetmiştir.

Mikrosistinr hepatotoksindir (karaciğerde etkili) ve bilinen bir tümör promotorudur. Eğer bir insan mikrosistin kontamine olmuş bir sudan içerse, maruz kalma belirtileri mide bulantısı, kusma ve çok az vakada görülse de şiddetli karaciğer yetmezliğini içerir. 
Olası Mikrosistis patlamasından etkilenen insanların sayısı az olsa da, patlamadaki suyla temas eden bir kişide ikinci derecede deri tahrişi, suyu sindiren bir kişide ise gastrointestinal rahatsızlılar görülebilir. Tatlı sularda Mikrosistise maruz kalmış hayvanlarda da sağlık problemleri ortaya çıkabilir. Tıpkıçiftlik hayvanları ve evcil hayvanları, kontamine olmuş suları içmeleri yüzünden zehirlenebildiği gibi, Mikrosistis patlamalarından etkilenen ve ölen balık ve kuşlar da bulunmaktadır. 
Mikrosistin toksinine maruz kalmayı sınırlamak için:

Yüksek oranda Mikrosistis içeren sulardan kaçının. Bunun içinde yüzme ve herhangi bir şekilde suya dalma da dâhildir.
Patlama içeren suda çocukların ve evcil hayvanların oynamasına izin vermeyin.
Mikrosistis patlaması içeren sudan asla arıtmadan içmeyin ve evcil hayvanlarla çiftlik hayvanlarının da içmesine izin vermeyin.
Mikrosistisleri öldürmek için herbisit kullanmayın çünkü bu, toksinlerin direkt olarak suya karışmasına neden olacaktır.

https://web.archive.org/web/20070409072102/http://floridamarine.org/features/view_article.asp?id=25259
http://www.kbs.msu.edu/extension/microcystis/INDEX.HTM 1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www-cyanosite.bio.purdue.edu/cyanotox/toxins/microcystins.html 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Münhasır ekonomik bölge (MEB) (İngilizce: Exclusive economic zone (EEZ)), Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca bir devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve rüzgâr enerjisi de dâhil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgeleridir.
Türkiye, 121. madde nedeniyle bu anlaşmayı hiçbir zaman imzalamamıştır:
Gerçekten de, BMDHS'ye göre, insan yerleşimine uygun olmayan veya kendi ekonomik yaşamı olmayan resifler hariç, tüm adalar karasuları hakkına ve bir kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge kurma hakkına sahiptir.
Türkiye, anlaşmanın aksine, Girit ya da Sicilya gibi üzerinde yerleşim olan adaların MEB'e sahip olma hakkını tanımayan eşsiz bir bakış açısına sahiptir: Bu alan devletin denize olan kıyı kenarından, denize doğru 200 deniz mili (370 km) dışına kadar uzanır. Argo kullanımında, bu terim devletin kabul edilen karasularının tamamında ve hatta 200 deniz millik sınırın ötesinde kıta sahanlığı içerecek şekilde kullanılmaktadır.

Genel olarak MEB, bir ülkenin karasularının ölçülmeye başladığı esas hatlardan itibaren denize/okyanusa doğru 200 deniz mili (370 km) kadar uzanır. Bu kuralın istisnası ise, ülkelerin MEB'leri örtüştüğü / birbiri ile çakıştığı zamanlarda, diğer bir deyişle ülkenin karasularının ölçülmeye başladığı esas hatlardan itibaren diğer ülkeye ait deniz sınırına ulaşıncaya kadar 400 deniz mili (740 km) mesafe bulunmadığındadır. Böyle bir durum meydana geldiğinde ise, MEB devletlerin deniz sınırı tasvir edilerek belirlenir. Genellikle bu gibi durumlarda MEB, en yakın devletin varsayılan sınırları ile örtüştüğü alandır.

Bu listede bağımlı bölgeler (ıssız topraklar dâhil) egemen devletlere bağlı olarak gösterilmektedir ancak Antarktika üzerindeki hak iddialarını içermemektedir. MEB+TYA Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) artı toplam yüzölçümü alanı (TYA).

Lübnan-Kıbrıs Cumhuriyeti deniz yetki alanı anlaşması

Sea Shepherd Conservation Society (Türkçe: Deniz Çobanı Koruma Derneği), Greenpeace'in kurucularından biri olan Kanadalı Kaptan Paul Watson'un 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletinde kurduğu, kâr amacı gütmeyen çevreci dernektir. Faaliyetlerini esas olarak denizlerde ve okyanuslarda yürüten kuruluşun, Neptune's Navy (Neptün'ün Donanması) olarak adlandırdığı RV Farley Mowat, MV Steve Irwin ve RV Sirenian adında üç gemisi vardır. Dernek bunların yanı sıra daha küçük teknelere de sahiptir.
Sea Shepherd, Antarktika'daki nesli tükenmekte olan balinaları avlamak için harekete geçen Japon balıkçılarıyla mücadele etmektedir. Dernek, balina avcılığı konusunda şiddete başvurmadan direniş sergilemeyi yeğleyen Greenpeace'e nazaran, uluslararası balina avcılığı hukukunu çiğneyen gemilerin kasıtlı olarak batırılmasını ya da sabote edilmesini onaylar. Sonuç olarak Sea Shepherd ile bağlarını koparan Greenpeace, derneğe hiçbir konuda destek sağlamamakta kararlıdır.
Merkez büroları Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington eyaletinde ve Avustralya'nın Melbourne kentindedir.

(İngilizce) Sea Shepherd Conservation Society Resmi Websitesi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

(İngilizce) ActivistCash
(İngilizce) High North Alliance15 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Institute of Cetacean Research16 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Siyanobakteriler (Cyanobacteria) (veya eski adı ile mavi-yeşil algler), besinini fotosentez yolu ile elde eden bir bakteri dalıdır. Adı, bakterinin renginden gelir. (Yunanca: κυανός [kyanós]; "mavi" demektir.) Denizdeki azot çevriminin önemli bir bileşeni ve okyanusun pek çok yerinde özbesilenendir. Ayrıca, karada da bulunmaktadır.
Oksijen üreten siyanobakterilerin 2,8 milyar yıl öncesine ait fosilleşmiş stromatolitleri bulunmuştur. Siyanobakterinin karbondioksit ile fotosentez gerçekleştirmesi yeteneğinin, Dünya üzerindeki yaşamın çarpıcı bir biçimde değişmesine ve yaşam çeşitliliğinin patlamasına neden olacak biçimde, erken dönem dünya atmosferinin oksijenle dolmasına yol açtığı düşünülmektedir.
Yeşil bitkiler gibi fototrof ökaryotlar, atalarının siyanobakterilerde olduğu düşünülen plastitlerde fotosentez yapar ve endosimbiyoz adı verilen bir süreçle uzun zaman önce elde edilmiştir. Ökaryotlardaki bu endosimbiyotik siyanobakterilerin daha sonra geliştiği ve toplu olarak plastidler olarak bilinen kloroplastlar, kromoplastlar, etiyoplastlar ve lökoplastlar gibi özel organellere dönüştüğü düşünülmektedir.

What are Cyanobacteria and What are its Types? 30 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Webserver for Cyanobacteria Research
Diving an Antarctic Time Capsule Filled With Primordial Life 5 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Siyanobakteri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Siyanobakteri ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Gillian Cribbs (1997) Nature's Superfood, the Blue-Green Algae Revolution. Newleaf. ISBN 0-7522-0569-2
Marshall Savage, (1992, 1994) The Millennial Project: Colonizing the Galaxy in Eight Easy Steps. Little, Brown. ISBN 0-316-77163-5
Dyer, Betsey D. A Field Guide to Bacteria. Ithaca: Comstock Publishing Associates, 2003.
Fogg, G.E., Stewart, W.D.P., Fay, P.and Walsby, A.E. 1973. The Blue-green Algae. Academic Press, London and New York. ISBN 0-12-261650-2
"Architects of the earth's atmosphere."16 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Introduction to the Cyanobacteria. University of California, Berkeley. 03 Feb. 2006.
Whitton, B.A. Phylum Cyanophyta (Cyanobacteria). in The Freshwater Algal Flora of the British Isles. Cambridge University Press, Cambridge ISBN 0-521-77051-3

Dil kemiği ya da hiyoid kemik (os hyoideum), alt çenenin alt arkasında bununan oldukça küçük bir kemiktir. Kafatasında oynar ekleme sahip iki kemikten biridir. Os hyoideum, yassı ya da yuvarlak fibrokartilaginöz ve kemiksel parçalardan meydana gelmiştir. Hyoid kemiğinin görevi dilin kafatası içinde sabitlenmesidir. Bu kemik şakak kemiğinin (os temporale) processus styloideus'una bağlanır. Evcil memeli hayvanlardan etçillerde bu kemik temporal kemiğin processus mastoideus'una bağlanır.

U harfi şeklinde olan kemik, insanlarda diğer bir başka kemikle eklem yapmaz. Asıl kısım ve asıcı kısım olarak iki kısımdır. Kemiğin U şeklindeki kollarını oluşturan büyük boynuzlarına "cornu majus", U harfinin üzerinde olan küçük boynuzlarına "cornu minus" adı verilir. Boynuzlar arasında kalan kısım kemiğin cismi yani corpusu olarak adlandırılır.

Basihyoideum (corpus): Dil kemiğinin gövdesidir, tektir ve ortada yer alır. Hemen önünde processus lingualis denilen ve dile uzanan bir çıkıntı bulunur. Bu çıkıntı ruminantlarda küt ve kısadır, atgillerde uzun ve sivridir.
Ceratohyoideum (cornu minus): Basihyoideum'un ön ve üst kısmının iki yanında bulunan kısa uzanrılar olup kemiğin gövde kısmına eklemlerle bağlanmıştır.
Thyroideum (cornu majus): Basihyoideum'un iki yanından arkaya, larynx'e doğru uzanan uzun çıkıntılardır.

Dil kemiğinin asıcı kısmı Ceratohyoideum'dan itibaren sırasıyla epihyoideum, sytloideum, tympanohyoideum adındaki üç parçadan oluşur. Epihyoideum atgillerde küçük bir kemiksel yumru halindeyken ruminantlarda daha belirgin ve uzundur. Sytloideum en uzun parçadır. Tympanohyoideum ise fibrokartilaginöz bir parçadır.

Hyoid kemiğe büyük miktarda kas bağlanır.

Hipertrofi ya da irileşim, bir doku ya da organın hacminin, temel yapı taşları olan hücrelerindeki büyüme nedeniyle artmasıdır. Çoğunlukla hiperplazi ile karıştırılır ancak hiperplazi dokudaki hücrelerin büyüklüğünün değil sayılarının artması sonucu meydana gelen hacim artışıyken, hipertrofi sürecinde çoğunlukla hücre sayısında değişim olmaz. Hipertrofi ve hiperplazi her ne kadar tamamen farklı süreçler olsalar da kimi olgularda birlikte görülürler. Örneğin, hamilelik sırasında rahmin büyümesi bu iki sürecin beraber işlediği durumlardandır.
Hipertrofi, hücrelere, daha çok çalışmaları ya da daha güçlü olmaları yönünde gelen uyarıların sonucunda beliren bir adaptasyon biçimidir. Uyarılardan etkilenen hücrelerin metabolizması artar, sitoplazmaları genişler ve organelleri çoğalır. Hipertrofik organ normale dönebilir (reversibldir). Etkilenen hücrelerin oluşturduğu doku ve organlar büyür.
Saf hipertrofi örneklerin çoğunda kas dokusunun etkilendiği izlenir:

Sporcuların iskelet kaslarında görülen hipertrofi,
Hipertansiyon hastalarında saptanan kalp hipertrofisi.

Sporculardaki iskelet ve kalp kası hipertrofisi (sporcu kalbi)
Gebelikte uterusun büyümesi (hipertrofi ile birlikte hiperplazi de saptanır)

Kalp hipertrofileri en önemli patolojik hipertrofi olgusudur. Nedenleri:

Hipertansiyon
Aort kapağı stenozu
Kalp defektleri
Kalıtsal kalp hipertrofisi (anormal beta-myosin geni; Reggie Lewis hastalığı).

Kulak kemikleri veya kulak kemikçikleri (Latince: tek. Ossicula auditus, çoğ. Ossicula auditoria) orta kulaktaki üç kemikten oluşur ve insan vücudundaki en küçük kemikler arasında yer alır. Havadan gelen sesleri sıvı dolu kemik labirente (koklea) aktarmaya yararlar. İşitsel kemiklerin yokluğu, orta ila şiddetli bir işitme kaybı oluşturur. "Ossicula" terimi, "minik kemik" veya "kemikçik" anlamına gelir. Terim vücuttaki herhangi bir küçük kemiğe atıfta bulunsa da, tipik olarak orta kulaktaki malleus, incus ve stapes (çekiç, örs ve üzengi) kemikleri anlamında kullanılır.

Kemikler kulak zarından iç kulağa sırasıyla malleus, incus ve stapes olarak ilerler ve Latincede de "çekiç, örs ve üzengi" manasına gelirler.

Çekiç (Latince: "malleus"), inkudomalleolar eklem ile örs kemikçiğine bağlanır. Titreşimsel ses basıncı değişiklikleri kemiğin timpanik membrana (kulak zarı) temas etmesine neden olur ve sesin iletimi başlar.
Örs (Latince: "incus"), diğer iki kemikçiğe bağlıdır.
Üzengi (Latince: "stapes"), örs kemikçiği ile inkudostapedial eklem ile bağlanır. İç kulak ve orta kulak arasında yer alan Fenestra ovalis zarına bağlıdır. Vücuttaki en küçük kemiktir.

Ses dalgaları timpanik membranı (kulak zarı) titrettiğinde zar, bağlı olduğu çekiç kemikçiğini hareket ettirir. Daha sonra çekiç titreşimleri örs kemikçiği yoluyla, üzengiye, üzengi ise bunu fenestra ovalis'in zarına (oval pencereye) iletir ve ses iç kulağa iletilmiş olur.
Havadan geçen ses çoğunlukla sıvı bir ortamla temas ettiğinde yansıtılır; Havada hareket eden ses enerjisinin yaklaşık 1/30'u bu sıvıya aktarılır. Bu, kafa suyun altında kaldığında meydana gelen ani ses kesilmesinden gözlemlenir. Bunun nedeni, bir sıvının bağıl sıkıştırılamazlığının havada dolaşan ses dalgalarının kuvvetine direnç göstermesidir.

Orta kulak ve kemikler27 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kıkırdak esnek ve pürüzsüz bir bağ dokusu türüdür. Yarı şeffaf ve gözeneksiz bir doku türüdür. Genellikle perikondriyum adı verilen sert ve lifli bir zarla kaplıdır. Tetrapodlarda, eklemlerdeki uzun kemiklerin uçlarını eklem kıkırdağı olarak kaplar ve korur ve göğüs kafesi, kulak, burun, boğaz, boyun, bronşiyal tüpler ve omurlar arası diskler de dahil olmak üzere birçok vücut parçasının yapısal bileşenidir. Kıkırdaklılar gibi diğer taksonlarda ve aynı zamanda cephalaspidomorphide iskeletin çok daha büyük bir kısmını oluşturabilir. Kemik kadar sert ve katı değildir ancak kastan çok daha sert ve çok daha az esnektir. Kıkırdak matrisi glikozaminoglikanlardan, proteoglikanlardan, kollajen liflerinden ve bazen elastinden oluşur. Genellikle kemikten daha hızlı büyür.
Sertliği nedeniyle kıkırdak sıklıkla vücutta tüplerin açık tutulması amacına hizmet eder. Krikoid kıkırdak ve karina gibi trakea halkaları örnek olarak verilebilir.
Kıkırdak, büyük miktarda kollajenöz hücre dışı matris, proteoglikan ve elastin lifleri açısından zengin, bol miktarda temel madde üreten kondrositler denilen özel hücrelerden oluşur.
Kıkırdak; elastik kıkırdak, hiyalin kıkırdak ve fibrokartilaj olmak üzere üç tipte sınıflandırılır; bunlar göreceli olarak kollajen ve proteoglikan miktarları bakımından birbirinden farklılıdır.
Kıkırdak kan damarları veya sinirler içermediğinden duyarsızdır. Ancak diz menisküsleri gibi bazı fibrokartilajlarda kısmen kan desteği bulunur. Beslenme kondrositlere difüzyonla sağlanır. Eklem kıkırdağının sıkışması veya elastik kıkırdağın esnemesi, besinlerin kondrositlere difüzyonuna yardımcı olan sıvı akışını üretir. Diğer bağ dokularıyla karşılaştırıldığında, kıkırdağın hücre dışı matriks dönüşümü çok yavaştır ve diğer dokulara göre yalnızca çok yavaş bir oranda onarıldığı belgelenmiştir.
Kıkırdak veya sentripom hayvansal bir dokudur. Vücutta yarı taşıyıcı bir görev üstlenir.

Kıkırdak doku kondrosit ve öncülleri olan kondroblastları ihtiva eder. Kondroblastlar matrisin salgılanması ve bakımından sorumludurlar. Matris içindeki kontroblastlar olgunlaşarak kondrositlere dönüşürler. Kondrositler lakuna olarak adlandırılan boşluklarda bulunurlar. Kondrositlerin hemen etrafındaki matrise teritoryal matris denir.

Kıkırdak kolajen ve elastik lifler içerir. Hiyalin kıkırdakta, Tip II kolajen kuru ağırlığın yaklaşık %40'nı oluşturur. Elastik kıkırdak da elastik lifler içerir. Fibrokartilaj hiyalin kıkırdaktan daha büyük oranda kolajen ihtiva eder.

Üç farklı kıkırdak tipi bulunur. Bunların hepsi bulundukları yerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde farklı özelliklere sahiptir.

En sık rastlanan kıkırdak tipidir. Hiyalin sözcüğü Yunanca hyalos yani "cam" sözcüğünden türemiştir. Yarısaydam (ışığı hafif olarak geçiren) matrisi nedeniyle bu ismi almıştır. Hareketli eklemlerde bulunur. Ayrıca kemiklerin içinde kemikleşme merkezi olarak çalışacak şekilde bulunur. Ek olarak burun, gırtlak ve nefes borusu gibi büyük solunum yolları duvarlarında da bulunur. Hiyalin kıkırdağa mikroskop altında bakıldığında bazı hücrelerin birbirinden ayrılmadığı, ikili veya üçlü halde kaldığı görülür ki bunlara izogen gruplar denir.

Elastik kıkırdak (sarı kıkırdak olarak da anılır) kulak kepçesinde ve çeşitli borularda (örneğin: gırtlak, östaki borusu) bulunur. Bu borulardaki kıkırdak boruların sürekli olarak açık kalmasını sağlar. Elastik kıkırdak hiyalin kıkırdağa benzerdir fakat hiyalin kıkırdaktan farklı olarak, Tip II kolajenin yanı sıra matrise dağılmış elastik lifler içermesidir. Bu dokuyu sert ama elastik kılar.

Fibröz Kıkırdak özel tip kıkırdaktır ve sert destek veya yüksek gerilme direnci gereken yerlerde, omurgalar arası disklerde, kalça ve pelvis kemiklerde arasında, tendon veya ligamentlerin kemiklere birleşme noktalarında bulunur. Fibröz kıkırdağın yoğun kıkırdak doku ile hiyalin kıkırdak doku arasında bir karakteri vardır.

Kıkırdakları etkileyebilecek birçok hastalık vardır. Kondrodistrofiler, kıkırdağın büyümesi ve bunu izleyen kemikleşmesindeki bozukluklarla karakterize olmuş hastalıklar grubudur. Kıkırdakları etkileyen veya içeren bazı yaygın hastalıklara örnek olarak; polikondrit, artrit, akondroplazi ve kostokondrit. Kıkırdak dokunun normal anatomik yapısının bozularak zayıflamasına kondroporoz (chondroporosis) adı verilir. 

aof.edu.tr - Ünite 6, Kıkırdak Dokusu

Muraena helena veya Müren balığı, Muraena cinsine bağlı bir balık türüdür. Doğu Atlantik ve Akdeniz'de bulunur.

Uzun ve yılan balığı şeklinde vücuda sahiptir. Pulsuz, tüysüz ve pürüzsüzdür. Yaklaşık 80-130 cm (31-51 in) uzunluğunda olsa da 1,5 metre (4 ft 11 in) uzunluğunda yakalanan örneği vardır.. Bilinen en ağırı 6,5 kg (14 lb), en yaşlısı ise 38 yaşındadır. Ortalama ömrü 12-15'dir.
Yaygın bilinenin aksine ısırığı zehirli değildir. Ancak zararsız da değildir. Mukusu veya tükürüğü ikincil enfeksiyonlara sebep olabilir. Tükürüğünde Pseudomonas ve Vibrio cinsi bakteriler bulunur. Isırık tedavisinin yanı sıra bu bakteri türlerine yönelik tedavilerin uygulanması da yararlı olabilir.

Eschmeyer, William N., ed., 1998: Catalog of Fishes. Special Publication of the Center for Biodiversity Research and Information, no. 1, vol 1-3. 2905
Bauchot, M.-L. (1987) Poissons osseux.: p. 891-1421. In W. Fischer, M.L. Bauchot and M. Schneider (eds.) Fiches FAO d'identification pour les besoins de la pêche. (rev. 1). Méditerranée et mer Noire. Zone de pêche 37. Vol. II. Commission des Communautés Européennes and FAO, Rome.
Chinese Academy of Fishery Sciences (2003) Chinese aquatic germplasm resources database.: http://zzzy.fishinfo.cn
FAO-FIES (2017) Aquatic Sciences and Fisheries Information System (ASFIS) species list.: Retrievef from http://www.fao.org/fishery/collection/asfis/en (accessed 08/06/2017).
Grabda, E. and T. Heese (1991) Polskie nazewnictwo popularne kraglouste i ryby. Cyclostomata et Pisces.: Wyzsza Szkola Inzynierska w Koszalinie. Koszalin, Poland. 171 p..
Hanel, L. and J. Novák (2002) České názvy zivočichů V. Ryby a ryboviti obratlovci (Pisces) 3., maloústí (Gonorhynchiformes) - máloostní (Cypriniformes).: Národní muzeum (zoologické oddělení), Praha
Pihu, E. (1979) Loomade elu 4. köide. Kalad: Pihu, E. 1979. Loomade Elu, 4. Köide, Kalad. Valgus, Tallinn.
Sanches, J.G. (1991) Catálogo dos principais peixes marinhos da República de Guiné-Bissau.: Publ. Avuls. Inst. Nac. Invest. Pescas 16:429 p.
Smith, D.G. and E.B. Böhlke (1990) Muraenidae.: p. 136-148. In J.C. Quero, J.C. Hureau, C. Karrer, A. Post and L. Saldanha (eds.) Check-list of the fishes of the eastern tropical Atlantic (CLOFETA). JNICT, Lisbon; SEI, Paris; and UNESCO, Paris. Vol. 1.
Soljan, T. (1975) I pesci dell'Adriatico.: Arnoldo Mondadori Editore, Verona, Italy.
Wu, H.L., K.-T. Shao and C.F. Lai (eds.) (1999) Latin-Chinese dictionary of fishes names.: The Sueichan Press, Taiwan. 1028 p.
Dammous, S. (1999) Common names for fish occurring on the Lebanese coast.: Pers. comm.
FAO EastMed Project (2013) Species identification plates, Arabic/Egyptian/English version 2013.: FAO EastMed Project -
Ganaden, S.R. and F. Lavapie-Gonzales (1999) Common and local names of marine fishes of the Philippines.: Bureau of Fisheries and Aquatic Resources, Philippines. 385 p.
Hornell, J. (1931) The fishing industry in Malta with suggestion for its further development.: Government Printing Office, Malta. 62 p.
Louisy, P. (2001) Guide d'identification des poissons marins. Europe et Méditerranée.: Paris: Eds. Eugène Ulmer.
Shiino, Sueo M., 1976: List of Common Names of Fishes of the World, Those Prevailing among English-speaking Nations. Science Report of Shima Marineland, no. 4. 262.
Blache, J., M.-L. Bauchot and L. Saldanha (1979) Muraenidae.: p. 224-227. In J.C. Hureau and Th. Monod (eds.) Check-list of the fishes of the north-eastern Atlantic and of the Mediterranean (CLOFNAM). UNESCO, Paris. Vol. 1.
Dalzell, P., S.R. Lindsay and H. Patiale (1991) Fisheries resources survey of the Island of Niue.: Tech. Doc. Inshore Fish. Res. Proj. S. Pac. Comm 3. A report prepared in conjunction with the South Pacific Commission Inshore Fisheries Research Project, and the FAO South Pacific Aquaculture Development Project for the Government of Niue, July 1990.
Economidis, P.S. (1973) Catalogue of the fishes of Greece.: Reprinted from Hellenic Oceanology and Limnology, Praktika of the Inst. of Ocean. and Fishing Research, vol. 11 (1972).
Hanel, L. and J. Novák (2001) České názvy zivočichů V. Ryby a rybovití obratlovci (Pisces) II., nozdratí (Sarcopterygii), paprskoploutví (Actinopterygii) [chrupavčití (Chondrostei), kostnatí (Neopterygii): kostlíni (Semionotiformes) - bezostní (Clupeiformes)].: Národní muzeum (zoologické odděleí), Praha.
Lanfranco, G.G. (1996) The fish around Malta (Central Mediterranean).: Progress Press Co. Ltd. (Malta). 132 p.
Miniconi, R. and Parc naturel régional de la Corse (1980) Parc naturel régional de Corse : poissons de Corse et de Méditerranée.: Ajaccio: Parc naturel régional de la Corse; [Clermont-Ferrand] : Atelier de recherche des parcs pour l'expression graphique et l'édition, 116 p.
Ministero Delle Politiche Agricole Alimantari e Forestali (2008) Elenco delle denominazioni in lingua Italiana: Delle specieittiche di interesse commerciale.: Gazzetta Ufficiale Repubblica Italiana. Serie generale N. 45. http://gazzette.comune.jesi.an.it/2008/45/4.htm
Ricker, W.E. (1973) Russian-English dictionary for students of fisheries and aquatic biology.: Fisheries Research Board of Canada, Ottawa.
Robins, C.R., R.M. Bailey, C.E. Bond, J.R. Brooker, E.A. Lachner, R.N. Lea and W.B. Scott (1991) World fishes important to North Americans. Exclusive of species from the continental waters of the United States and Canada.: Am. Fish. Soc. Spec. Publ. (21):243 p.
Santos, R.S., F.M. Porteiro and J.P. Barreiros (1997) Marine fishes of the Azores: annotated checklist and bibliography.: Bulletin of the University of Azores. Supplement 1. 244 p.
Torcu, H., Z. Aka and İşbİlİr (2001) An investigation on fishes of the Turkish Republic of northern Cyprus.: Turk J Vet Anim Sci 25: 155-159.
Alegre, M., J. Lleonart and J. Veny (1992) Espècies pesqueres d'interès comercial. Nomenclatura oficial catalana.: Departament de Cultura, Generalitat Catalunya, Barcelona, Spain.
Costa, F. (1991) Atlante dei pesci dei mari italiani.: Gruppo Ugo Mursia Editore S.p.A. Milano, Italy. 438 p.
Dhora, Dh. (2008) Fjalor i emrave të kafshëve të Shqipërisë (Emri shkencor - Shqip - Anglisht) / Dictionary of animal names of Albania (Scientific names - Albanian - English).: Camaj - Pipa. Shkodër, Albania. pp. 288.
Djabali, F., B. Brahmi and M. Mammasse (1993) Poissons des Côtes Algériennes.: Pelagos, Bulletin de I'Ismal (Bulletin de l'Institut des Sciences de la Mer et de l'Aménagement du Littoral). Numéro special 215 p.
Nunes, A. (1953) Peixes da Madeira.: Edição da Junta Geral do distrito Autón.
Organisation for Economic Co-operation and Development (1990) Multilingual dictionary of fish and fish products.: Fishing News Books, Oxford.
Reiner, F. (1996) Catálogo dos peixes do arquipélago de Cabo Verde.: Publ. Avuls. Inst. Port. Invest. Mar. 2:339 p.
Sanches, J.G. (1989) Nomenclatura Portuguesa de organismos aquáticos (proposta para normalização estatística).: Publ. Avuls. Inst. Nac. Invest. Pescas 14:322 p.
Wheeler, A. (1992) A list of the common and scientific names of fishes of the British Isles.: J. Fish Biol. 41(suppl.A):1-37.
de Leiva, I., C. Busuttil, M. Darmanin and m. Camilleri (1998) Artisanal fisheries in the western Mediterranean- Malta fisheries.: Copemed - FAO Sub-regional project, Malta, 21p.
Muller, Y. (2004). Faune et flore du littoral du Nord, du Pas-de-Calais et de la Belgique: inventaire. [Coastal fauna and flora of the Nord, Pas-de-Calais and Belgium: inventory]. Commission Régionale de Biologie Région Nord Pas-de-Calais: France. 307 pp.
Artedi, A.P. (1793). Sueci synonymia nominum piscium fere omnium. Ichthyologiae pars IV. Editio II. Röse: Grypeswaldiae.
van der Land, J.; Costello, M.J.; Zavodnik, D.; Santos, R.S.; Porteiro, F.M.; Bailly, N.; Eschmeyer, W.N.; Froese, R. (2001). Pisces, in: Costello, M.J. et al. (Ed.) (2001). European register of marine species: a check-list of the marine species in Europe and a bibliography of guides to their identification. Collection Patrimoines Naturels, 50: pp. 357–374
Linnaeus, C. (1758). Systema Naturae per regna tria naturae, secundum classes, ordines, genera, species, cum characteribus, differentiis, synonymis, locis. Editio decima, reformata [10th revised edition], vol. 1: 824 pp. Laurentius Salvius: Holmiae.

 Wikimedia Commons'ta Müren balığı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Müren balığı ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

İnsan anatomisinde nörokranyum, kafatasının üst ve arka kısmı olup, beyin etrafında adeta koruyucu bir kap oluşturur.  İnsan kafatasında, nörokranyum kalvaryayı içerir. Kafatasının geri kalanı ise yüz kemiklerinden oluşur.
Karşılaştırmalı anatomide, nörokranyum bazen endokranyum veya kondrokranyum ile eş anlamlı olarak kullanılır.

Nörokranyum iki bölüme ayrılır:

membranöz kısım, beyni çevreleyen yassı kemiklerden oluşur; ve
kartilajinöz kısım veya kondrokaryum, kafatası tabanını oluşturur.
İnsanlarda, nörokranyumun aşağıdaki sekiz kemiği içerdiği genel olarak kabul edilmektedir:

1 etmoid kemik
1 frontal kemik
1 oksipital kemik
2 parietal kemik
1 sphenoid kemik
2 temporal kemik
Kulak kemikleri (her iki yanda da üçer adet) nörokranyumun parçaları arasına genelde dahil edilmez. Değişken olarak aynı zamanda sutural kemikler bulunabilir.
Nörokranyumun alt tarafında karmaşık açıklıklar (foramenler) ve kemikler bulunur. Bunlardan birisi omuriliğin geçtiği foramen magnumdur. Yine bu bölgede bulunan işitsel bulla (auditory bullae) da, işitmeye yardımcı olur.
Nörokranyumun boyutu memeliler arası değişkenlik gösterir. Çatısı temporal krestler gibi çıkıntılar içerebilir.

Nörokranyum paraksiyel mezodermden gelişir. Ayrıca ektomezenkim de katkıda bulunur. Kıkırdaklı balıklar ve diğer kartilajinöz omurgalılarda kranyumun bu kısmı kemikleşmez; endokondral ossifikasyon ile değişmez.

Nörokranyum, endokranyum ve kafatası çatısından oluşur.
Evrimsel olarak, insan nörokranyumu memeli kafatasının arka tarafını oluştururken büyüyerek aynı zamanda üst kısmını da oluşturmaya başlamıştır: beynin evrimsel gelişiminde, nörokranyum splanchnokranyumdan daha fazla büyümüştür. Kranyumun üst en ön parçası da aynı zamanda memeli beyninin evrimsel olarak en yeni parçası olan, frontal lobları içerir.

Kafatası boşluğu

Bones of the Brain Case 14 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Nörokranyum ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Solungaç, su hayvanlarının solunum organı. Suda çözünmüş oksijenin kana alınmasını ve kandaki karbondioksitin atılmasını sağlayacak yapıdadır. Solunum yüzeyinin kıvrılması ve dallanması ile meydana gelirler. Solungaç solunumu, sürekli suda yaşayan omurgasız hayvanlarda, balıklar ve kurbağa larvalarında görülür. Amfiyoksüsta bağırsağın ön kısmı genişlemiş ve birçok yarıkla delinerek solungaç sepeti denilen kan damarlarıyla zengin özel bir organ halini almıştır.
Balıklarda solungaçlar, önden ağız, yanlardan dışarıyla bağlantısı olan bir boşlukta (solungaç boşluğu) yer almıştır. Kemikli balıklarda solungaçlar dört çift olup, operkül denen solungaç kapaklarıyla örtülüdür. Solunum suyu ağızdan alınıp, solungaç kapaklarının daralması ile dışarı atılır. Kıkırdaklı balıkların ise çoğunda beş çift solungaç yayı olup, solungaç kapakları bulunmaz. Solungaç yayları, içlerinde kılcal kan damarları bulunan solungaç yapraklarına sahiptir. Her solungaç yaprağı ise ince yaprakçıklardan meydana gelmiştir. Kılcal damarlardaki kan, solungaçlara kırmızı rengini verir.
Solunum, yaprakçıkları çevreleyen suda erimiş oksijenle kılcal damarlarda dolaşan kanın alyuvar hücreleri arasında olur. Oksijenin kana geçebilmesi için suyun devamlı olarak solungaçların üzerinden geçmesi gerekir. Balık, suyu ağzından alır, solungaç yaprakları üzerinden geçirir. Bu arada oksijen difüzyonla kana geçer. Aynı yolla karbondioksit dışarı atılır. Kanın solungaç iplikçiklerindeki akışı, suyun solungaçlar üzerindeki akışının ters yönündedir. Bu durum daha fazla oksijen alınmasını sağlar.
Çoğu balığın solungaç yayları üzerinde solungaç tarakları da bulunur. Ağızdan alınan su, solungaçlardan dışarı atılırken suda çözünmüş oksijen, difüzyonla kana verilir. Bu arada suda bulunan besinlerse, solungaç taraklarıyla tutularak yutulur.
Köpekbalıklarında su hem ağızdan, hem de ilk solungaç yarığından alınır. Solungaç yaprakları ve yarıkların daralmasıyla dışarı atılır. Tatlı su balıkları gerekli su ihtiyaçlarını solungaç zarlarından osmozla alırlar. Tuzlu su balıkları ise su içerler. İçtikleri suyun tuzunu solungaçlarıyla ayırırlar. Solungaç yaylarının ve taraklarının sayı ve biçimleri balıkların sınıflandırılmasında işe yarayan belirtilerdir.
Dipnoi'lerde, akciğer ve solungaç solunumu bir arada görülür.

Ladik Gölü (Samsun)’nde Yaşayan Turna Balığı (Esox lucius L., 1758)’nda Yaş Tayini İçin Farklı Kemiksi Yapıların Değerlendirilmesi
Turna (Esox lucius) Balığı Entansif Yetiştiriciliği
Turna balığı, Esocidae familyasını oluşturan etçil balık türlerinin ortak adı. Hepsi de Esox cinsine aittir. Füze şeklinde ama yan tarafları düz olan bir vücutları ve içeriye dönük "köpek dişleri" ile dolu olan uzun, ördek gagasını andıran bir ağızları vardır. Sırt ve anal yüzgeçleri vücutlarının çok arka kısmında kalır. Genç yaşlardakiler yeşil, olgun yaşlara ulaşanların ise sarımsı kahverengi renkleri vardır.

Turna balıklarının üreme zamanı hemen karlar eridikten sonra başlar ve Mayıs ayında sona erir. Dişilerin ürettikleri 3 milim büyüklüğünde olan, 100.000 ila 1 milyon arasındaki yumurta, su bitkilerine yapışık şekilde bırakılır. 10 ila 30 gün içinde yavrular dünyaya gelir ve ömürlerinin ilk günlerinde yumurtalardan arta kalanlar ile beslenirler. Turna balıkları üç dört yaşlarına varınca ilk kez çiftleşirler.

Turna balıkları çok aç gözlü avcılardır ve yamyamlık bile onlar için çok doğaldır; yavru turna balıklarının %90'ı kardeşleri tarafından yenilir. Bir turna balığı kendi büyüklüğünün %70'i büyüklüğünde olan diğer bir turna balığını tamamen yutabilir. Turna balıkları yemek seçenekleri konusunda hiç çekingen değillerdir. Bütün balık türlerini, kurbağalar, fareler, kemeler, yavru ördekler ve bazen yengeç bile avlar. Besinin kıt olduğu dönemlerde hatta solucan ve büyük mayıs sülükleri bile yerler.

Turna balıkları Avrupa, Kuzey Amerika ve kısmen Asya'da bulunur. Bol su bitkileri bulunan ama temiz sularda yaşamayı tercih eder. Türkiye'nin özellikle kuzeyinde ve batı kesimlerinde çokça bulunur. Kuzey turna balığı (Esox lucius) 1,5 metre uzunluğa ve 35-40 kilo ağırlığa kadar varabilir, ama bu büyüklüktekilere rastlamak nadirdir. Bir metreyi geçenleri çok seyrek tutulur. Bu büyüklükteki balıklar genelde Sakarya bölgesindeki göletlerde ve Sapanca gölünde rastlanır. Hele 1,3 metreye varan tutulursa bu mucize sayılır. Turna balıkları her şeyden önce, oltada savaşmalarından ve enerjilerinden dolayı sevilirler. Oltaya takılmış bir turna balığı kurtulmak için her şeyi dener ve bu mücadele esnasında sudan dışarıya sıçrayarak takla da atar; ve balıkçıyı heyecanlandırır. Olta ile avlanacağı zaman çelik tel kullanılması oltanın solungaç ve balığın dişleri tarafından kesilmemesi için şarttır.
Ama tabii ki sadece oltada değil, mutfakta da kalitesini ortaya koyar. Birçok Y şeklinde küçük kılçıkları vardır. Bu yüzden etini ayırıp köfte yapan aşçılar da vardır. Etinin 100 gramında 372 kJ (89 kcal) bulunur.

Esox türleri:
Amerika turna balığı (Esox americanus)
Amur turna balığı (Esox reicherti)
Kuzey turna balığı, Bayağı turna balığı (Esox lucius) Türkiye.
Deniz turnası veya İskarmoz / Baraküda
Kara turna balığı (Esox niger)
Maskinonge (Esox masquinongy)

Deniz yaşamı

kkgm.gov.tr – Turna balığı
Turna balığı avı
denizce.com – Turna balığı

Üzengi (Latince: stapes) insanların ve diğer memelilerin orta kulağında, ses titreşimlerinin iç kulağa iletilmesinde rol oynayan bir kemiktir. Üzengi şeklindeki küçük kemik sesi oval pencereye iletir. Üzengi, insan vücudundaki en küçük ve en hafif kemiktir ve üzengi ile benzerliğinden dolayı Latincede de üzengi manasına gelen "stapes" ismi kullanılmaktadır. Üzengi kemiğinin sesle beraber hareket edip etmemesi incelenerek, işitme kaybı ve çeşitli hastalıklar tespit edilebilir.

Üzengi, orta kulaktaki kulak kemikçiklerinin üçüncüsüdür. Üzengi şeklindeki kemik insan vücudundaki en küçük kemiktir. Halka bir ligaman ile oval pencereye bağlanır. Üzengi, oval pencereye dayanan bir tabanın yanı sıra, kafa kısmından örs kemiğine bağlıdır. Bu bağlantı "bacak" (Latince: crura) olarak adlandırılan anterior ve posterior çıkıntılar sayesinde gerçekleşir. Kemik, inkusostapedial eklem boyunca örse bağlanır. Kafa tabanı açıklığı boyunca daha geniş olmakla birlikte kabaca 3x2.5 mm boyutundadır.

Üzengi, memelilerdeki üç kulak kemiğinden biridir. Memeli olmayan dört bacaklı hayvanlarda, üzengiye homolog olan kemiğe genellikle columella denir, ancak sürüngenlerde her iki terim de kullanılabilir. Balıklarda homolog kemiğe homandibuler denir ve solungaç kemerinin bir parçasıdır. Amfibilerde eşdeğer terim "Latince: pars media plectra" olmaktadır.

""İnsan Temporal Kemiğin 3 Boyutlu Sanal Modelleri ve İlgili Yapıları"". Eaton Peabody İşitsel Fizyoloji Laboratuvarı. 24 Ekim 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Eylül 2016.

Aerodinamik ısınma, katı bir cismin hava içinde yüksek hızda ilerlemesi sonucu ısınmasıdır.   Bilim ve mühendislikte aerodinamik ısınmanın anlaşılması, Dünya atmosferine giren meteoroitlerin davranışlarını tahmin etmek, uzay araçlarının atmosfere girişi güvenli bir şekilde atlatmasını sağlamak ve yüksek hızlı hava araçları ile füzelerin tasarımı için gereklidir. 
"Yüksek hızlı hava araçları ve füzelerde aerodinamik ısınma, bu unsurların durgun hava içindeki bağıl hareketleri sonucunda kinetik enerjinin ısı enerjisine dönüşmesi ve ardından bu ısının dış yüzey üzerinden aracın yapısına ve iç kısımlarına aktarılmasıdır. Isının bir kısmı, aracın burnu ve kanat hücum kenarları gibi durma noktalarında (stagnation point) ve bu noktaların yakınında akışkanın sıkışmasıyla üretilir. Ek ısı ise sınır tabakası içindeki dış yüzey boyunca havanın sürtünmesinden kaynaklanır." Kaplama ısınmasının bu iki bölgesi van Driest tarafından gösterilmiştir. Dış yüzeyin sınır tabakası ısınması, kinetik ısınma olarak da bilinebilir.  

Aerodinamik ısınmanın dış yüzey sıcaklığı üzerindeki etkileri ve ardından yapıya, kabine, ekipman bölmelerine ve elektrik, hidrolik ve yakıt sistemlerine olan ısı transferi, süpersonik ve hipersonik hava araçlarının ile füzelerin tasarımına dahil edilmek zorundadır.  
Aerodinamik ısınmanın neden olduğu temel endişelerden biri kanat tasarımında ortaya çıkar.  Sesaltı hızlar için kanat tasarımının iki ana hedefi, ağırlığı en aza indirmek ve dayanıklılığı en üst düzeye çıkarmaktır.  Süpersonik ve hipersonik hızlarda meydana gelen aerodinamik ısınma, kanat yapısı analizine ek bir husus katar.   İdealize edilmiş bir kanat yapısı sparlar (kanat ana kirişi) , lonjeronlar ve dış yüzey (kaplama) segmentlerinden oluşur.  
Normalde sesaltı hızlara maruz kalan bir kanatta, kanada etki eden taşıma kuvvetinin neden olduğu eksenel gerilmelere ve eğilme gerilmelerine dayanacak yeterli sayıda boylamasına kiriş bulunmalıdır.  Buna ek olarak, kirişler arasındaki mesafe kaplama panellerinin burkulmayacağı kadar küçük olmalı ve paneller, kanat üzerindeki taşıma kuvvetinden dolayı panellerde mevcut olan kayma gerilmesine ve kayma akışına dayanacak kadar kalın olmalıdır.  Ancak kanadın ağırlığı mümkün olduğunca küçük tutulmalıdır, bu nedenle kirişler ve dış yüzey kaplama için malzeme seçimi önemli bir faktördür. 
Süpersonik hızlarda, aerodinamik ısınma bu yapısal analize başka bir unsur daha ekler. Normal hızlarda, lonjeronlar ve kirişler taşıma kuvvetinin, birinci ve ikinci eylemsizlik momentlerinin ve lonjeron uzunluğunun bir fonksiyonu olan bir yüke maruz kalırlar.  Daha fazla lonjeron ve kiriş olduğunda, her bir elemandaki yük azalır ve kirişin kesit alanı, kritik gerilme gereksinimlerini karşılamak üzere küçültülebilir.  Bununla birlikte, havadan (bu yüksek hızlarda dış yüzey sürtünmesiyle ısınan) akan enerjinin neden olduğu sıcaklık artışı, lonjeronlara termal yük adı verilen başka bir yük faktörü ekler. Bu termal yük kirişlerin hissettiği kuvveti artırır ve dolayısıyla kritik gerilme gereksiniminin karşılanabilmesi için kirişlerin alanının artırılması gerekir.
Aerodinamik ısınmanın uçak tasarımında neden olduğu bir diğer sorun ise, yüksek sıcaklıkların yaygın malzeme özellikleri üzerindeki etkisidir. Uçak kanadı tasarımında kullanılan alüminyum ve çelik gibi yaygın malzemeler, sıcaklıklar aşırı yükseldikçe dayanımlarında bir düşüş yaşarlar. Malzemenin maruz kaldığı gerilme ile şekil değiştirme arasındaki oran olarak tanımlanan Young modülü, sıcaklık arttıkça düşer. Daha yüksek bir değer, malzemenin taşıma ve termal yüklerden kaynaklanan akma ve kayma gerilmesine direnmesini sağladığından, Young modülü kanat için malzeme seçiminde kritik öneme sahiptir. Bunun nedeni, Young modülünün eksenel elemanlar için kritik burkulma yükünü ve kaplama panelleri için kritik burkulma kayma gerilmesini hesaplamak için kullanılan denklemlerde önemli bir faktör olmasıdır. Eğer malzemenin Young modülü, aerodinamik ısınmanın neden olduğu yüksek sıcaklıklarda düşerse, uçak süpersonik hıza çıkarken bu mukavemet kaybını telafi etmek için kanat tasarımı daha büyük lonjeronlar ve daha kalın kaplama segmentleri gerektirecektir. 
Aerodinamik ısınmanın yol açtığı yüksek sıcaklıklarda mukavemetini koruyan bazı malzemeler de vardır. Örneğin, 1958'de hipersonik hızlarda uçan bir North American havacılık firması uçağı olan X-15'in gövdesinin bazı kısımlarında Inconel X-750 kullanılmıştır. Yüksek sıcaklıklarda bile yüksek mukavemetini koruyan bir diğer malzeme ise titanyumdur ve süpersonik uçakların kanat iskeletlerinde sıklıkla kullanılır. SR-71, sıcaklığı düşürmek için siyaha boyanmış ve genleşmeyi karşılamak için oluklu hale getirilmiş titanyum kaplama panelleri kullanmıştır. 
Erken dönem süpersonik uçak kanatları için bir diğer önemli tasarım konsepti, kanat profili üzerindeki akış hızının serbest akım hızından çok fazla artmaması için küçük bir kalınlık-veter oranı (İng: thickness-to-chord ratio) kullanılmasıydı. Akış halihazırda süpersonik olduğu için, hızı daha da artırmak kanat yapısı için faydalı olmayacaktır. Kanadın kalınlığının azaltılması üst ve alt kirişleri birbirine yaklaştırarak yapının toplam eylemsizlik momentini düşürür.  Bu durum kirişlerdeki eksenel yükü artırır ve dolayısıyla kirişlerin alanının ve ağırlığının artırılması gerekir. Hipersonik füzeler için bazı tasarımlarda hücum kenarlarının sıvı ile soğutulması (genellikle motora giden yakıt kullanılarak) yöntemi kullanılmıştır. Sprint füzesinin ısı kalkanı, Mach 10 sıcaklıklarına dayanabilmesi için çeşitli tasarım yinelemelerine ihtiyaç duymuştur.

Atmosfere çok yüksek hızlarda (20 Mach'tan büyük) girilmesinin neden olduğu ısınma, özel teknikler kullanılmadığı takdirde aracı yok etmek için yeterlidir.  
Mercury, Gemini ve Apollo gibi erken dönem uzay kapsüllerine, ısının büyük bir kısmının çevredeki havaya dağılmasını sağlayan bir ayrık şok dalgası (İng: bow shock) oluşturmak için küt şekiller verilmişti. Ek olarak, bu araçlarda yüksek sıcaklıkta gaza süblimleşen ablatif bir malzeme bulunuyordu.  Süblimleşme eylemi, aerodinamik ısınmadan kaynaklanan termal enerjiyi emer ve kapsülü ısıtmak yerine malzemeyi aşındırır.
Mercury uzay aracının ısı kalkanının yüzeyinde, çok katmanlı cam elyaflı bir alüminyum kaplama bulunuyordu. Sıcaklık 1.100 °C (1.400 K)'ye yükseldiğinde katmanlar buharlaşarak ısıyı da beraberinde götürürdü. Uzay aracı ısınırdı, ancak bu ısınma zarar verecek düzeyde olmazdı. Uzay Mekiği, ısıyı emip yaymak ve aynı zamanda alüminyum gövdeye ısı iletimini önlemek için alt yüzeyinde yalıtkan karolar (İng: tiles) kullandı. Columbia Uzay Mekiği'nin fırlatılışı sırasında ısı kalkanının hasar görmesi, atmosfere dönüşü sırasında parçalanmasına neden olan etmenlerden biriydi.

Termal hız

Moore, F.G., Approximate Methods for Weapon Aerodynamics, AIAA Progress in Astronautics and Aeronautics, Cilt 186
Chapman, A.J., Heat Transfer, Üçüncü Baskı, Macmillan Publishing Company, 1974
Bell Laboratories R&D, ABM Research and Development At Bell Laboratories, 1974. Stanley R. Mickelsen Safeguard Complex

Akondrit, içinde kondrül (gökkumu) barındırmayan taşlı bir meteordur. Yeryüzü bazaltı veya plütonik kayaya benzeyen bir materyal içerir. Erime ve kristalleşmeden dolayı farklılaşmış ve değişik oranlarda tekrar işlenmiştir. Bunun sonucu olarak akondritlerin kendine has bir yapısı ve volkanik süreç geçirdiğine dair mineraller bulunduran bir içeriği vardır.
Akondritler bütün meteorların %8'inde bulunur ve çoğunluğu (üçte biri) HED meteoru olarak tanımlanır. Büyük ihtimalle 4 Vesta asteroitinin izi olduğu düşünülmektedir. Mars ve Ay akondritleri farklı grupta akondritler olurken diğer gruplar henüz çeşidi belirlenemeyen asteroitlerden ortaya çıkmıştır. Bu gruplar içerisinde barındırdığı Demir/Manganez oranına ve 17O/18O oksijen izotop oranlarına göre belirlenir. Aynı zamanda bunlar herkesin parmak izinin ana özelliği olarak öne çıkar.

İlkel akondritler
Asteroit akondritler
Ay meteorları
Mars meteorları
  

Kimyasal içerik yönünden fakir oldukları için bu şekilde adlandırılmaktadırlar. Bu yönden diğer bir taş grubu olan kondiritlere benzerler. Fakat yapısı volkanik maddeler bulundurduğuan dolayı erime sürecine işaret eder. Bu gruba ait olanlar:

Acapulcoitler (Acapulco, Meksika'daki meteordan sonra)
Lodranitler (Lodran meteorundan sonra)
Winonaitler (Winona meteorundan sonra)

Atmosfer girişi, uzaydan bir nesnenin girdiği bir gezegen, cüce gezegen veya doğal uydu atmosferi içindeki gazlar üzerindeki hareketidir. Atmosfer girişin iki ana türü bulunmaktadır: astronomik nesnelerin girişi, uzay enkazı veya bolitler gibi kontrol edilemeyen giriş veya önceden belirlenmiş bir rotayı izleyebilen bir uzay aracının kontrollü girişi (veya yeniden girişi).

Center for Orbital and Reentry Debris Studies (The Aerospace Corporation) 8 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Apollo Atmospheric Entry Phase 25 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 1968, NASA Mission Planning and Analysis Division, Project Apollo. video (25:14).
Buran's heat shield
Encyclopedia Astronautica article 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on the history of space rescue crafts, including some re-entry craft designs.

Batı Virginia, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güney ve Orta Atlantik bölgelerinde yer alan, dağlık ve denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Kuzeydoğuda Pensilvanya ve Maryland, güneydoğuda Virginia, güneybatıda Kentucky ve kuzeybatıda Ohio ile sınırlıdır. Batı Virginia, yüzölçümü bakımından 10. en küçük eyalet olup, 1.769.979 nüfusuyla 12. en az nüfuslu eyalettir. Başkenti ve en kalabalık şehri, 49.055 nüfusuyla Charleston'dur.
Batı Virginia, 20 Haziran 1863'te köleci bir eyalet olarak Birliğe kabul edildi ve Amerikan İç Savaşı sırasında önemli bir sınır eyaletiydi. Virginia'dan ayrıldı ve İç Savaş sırasında Birliğe kabul edilen iki eyaletten biriydi (Nevada ile birlikte). Sakinlerinin bir kısmı köle sahibiydi, ancak çoğu mülk sahibi çiftçiydi ve delegeler yeni eyalet anayasasında köleliğin kademeli olarak kaldırılmasını öngördüler. Eyalet yasama organı, eyalette köleliği kaldırdı ve aynı zamanda 3 Şubat 1865'te ulusal düzeyde köleliği kaldıran 13. Değişikliği onayladı. 
Batı Virginia'nın kuzeydeki uzantısı, Pensilvanya ve Ohio'ya bitişik olarak uzanarak üç eyaletli bir bölge oluşturur; Wheeling, Weirton ve Morgantown, Pittsburgh metropol bölgesinin hemen karşısında yer alır. Güneybatıdaki Huntington, Ohio ve Kentucky'ye yakındır, doğudaki Martinsburg ve Harpers Ferry ise Maryland ve Virginia arasında, Washington metropol bölgesinin bir parçası olarak kabul edilir. Batı Virginia, Orta Atlantik, Yayla Güneyi ve Güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere çeşitli ABD coğrafi bölgelerine sıklıkla dahil edilir. Apalaş Bölgesel Komisyonu tarafından hizmet verilen alanın tamamı içinde yer alan tek eyalettir; bu alan genellikle "Apalaş" olarak tanımlanır.
Eyalet, dağları ve engebeli tepeleriyle, tarihsel olarak önemli kömür madenciliği ve ağaç kesme endüstrileriyle ve siyasi ve işçi tarihiyle ünlüdür. Ayrıca turizmi ve kayak, rafting, balıkçılık, yürüyüş, sırt çantalı gezi, dağ bisikleti, kaya tırmanışı ve avcılık gibi çok çeşitli açık hava rekreasyon olanaklarıyla da bilinir. Büyük Buhran'dan 1990'lara kadar, eyalet, sendika temelli siyaset geleneği nedeniyle Demokrat Parti'ye yoğun bir şekilde oy verdi. O zamandan beri, eyalet büyük ölçüde Cumhuriyetçi oldu ve federal düzeyde "koyu kırmızı" bir eyalet olarak kabul ediliyor. Batı Virginia, sağlık sonuçları, yaşam beklentisi, eğitim ve ekonomik faktörler açısından sürekli olarak ABD eyaletleri arasında en düşük sıralarda yer almaktadır.

Bolit (Latinceden İtalyancaya, Eski Yunanca βολίς (bolís) "mermi" kelimesinden), az ya da çok büyük boyutlarda, dünya dışından gelen katı ve doğal bir gök cisminin (meteoroit) atmosfere girişiyle oluşan parlak ışık olayıdır. Amatör astronomlar arasında "bolit" kelimesi, görünür oldukları esnada en azından Venüs gezegeninin ulaştığı maksimum büyüklüğe (-4,6m) ulaşan tüm meteorları ifade eder. Bu parlaklık, herhangi bir yıldız ve gezegeninkinden daha yüksektir ve sadece Güneş'in, Ay'ın ve bazı süpernova ve galaktik novaların parlaklığından daha düşüktür. Parlaklık için bir üst sınır yoktur ve Güneş'inkinden (-26,3m) daha yüksek parlaklıklara sahip bolitler gözlemlenmiştir.

Bolit kelimesi, kullanıldığı bağlama bağlı olarak farklı fenomenleri ifade edebilir ve okurların belirli bir yayında hangi anlamın kastedildiğini belirlemek için çıkarım yapmaları gerekebilir.
Tanımlardan biri, özellikle atmosferde patlayan son derece parlak bir meteoru ifade eder. Astronomide, yaklaşık dolunay kadar parlak bir ateş topunu ifade eder ve genellikle ateş topuyla eş anlamlı olarak kullanılır. Jeolojide ise bolit, çok büyük bir çarpma etkisine sahip gök cismidir.
Diğer bir tanım bolidi, görünür büyüklüğü -4 veya daha parlak olan bir ateş topu olarak tanımlar. Başka bir tanım ise, bileşimi (örneğin, kayalık veya metalik bir asteroit veya buzlu bir kuyruklu yıldız) bilinmeyen, büyük bir krater oluşturan çarpan cisim olarak tanımlar.
Süperbolit, görünür büyüklüğü -17 veya daha parlak olan bir bolittir ve dolunaydan yaklaşık 100 kat daha parlaktır. Yakın zamandaki süperbolit örnekleri arasında Kaliforniya'daki Sutter's Mill meteoriti ve Rusya'daki Çelyabinsk meteoru sayılabilir.

IAU'nun "bolit" için resmi bir tanımı yoktur ve genellikle bu terimi, normalden daha parlak bir meteor olan ateş topunun eş anlamlısı olarak kabul eder. Bununla birlikte terim, genellikle -4 veya daha parlak görünür büyüklüğe ulaşan ateş topları için kullanılır. Gökbilimciler, özellikle patlayan (bazen "patlayan ateş topu" olarak da adlandırılır) olağanüstü parlak bir ateş topunu tanımlamak için bolit terimini kullanma eğilimindedir. Ayrıca, sesi duyulabilen bir ateş topunu kastetmek için de kullanılabilir.

Jeologlar bolit terimini astronomlardan farklı bir şekilde kullanırlar. Jeolojide, çok büyük bir çarpma cismini ifade eder. Örneğin, USGS'nin Woods Hole Kıyı ve Deniz Bilimleri Merkezi, kökeni ve bileşimi bilinmeyen, mesela taşsı veya metalik bir asteroit mi yoksa su, amonyak ve metan gibi uçucu maddelerden oluşan daha az yoğun, buzlu bir kuyruklu yıldız mı olduğu bilinmeyen, büyük krater oluşturan herhangi bir çarpma cismi için bolit terimini kullanır.
Bunun en önemli örneği, 66 milyon yıl önce Chicxulub Krateri'ni oluşturan bolittir. Bilimsel mutabakat, bu olayın doğrudan kuş olmayan tüm dinozorların neslinin tükenmesine yol açtığı konusunda hemfikirdir ve bu durum, K-Pg sınırını belirleyen jeolojik katmanda bulunan ince bir iridyum tabakasıyla kanıtlanmıştır.

861'den 2012'ye kadar dünyanın dört bir yanında Dünya atmosferine girdiğine tanık olunan bolitlerin tarihi kaydı (B612 Foundation) (İngilizce)
Bolit Olayları 1988 - 201714 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. neo.jpl.nasa.gov  (İngilizce)

Giovanni Schiaparelli (14 Mart 1835–4 Temmuz 1910), İtalyan astronomdur.
Schiaparelli, Güneş Sistemi'ndeki nesneleri deniz, kıta vb. ile Mars yüzeyindeki kanalları gözlemledi. 26 Nisan 1861 tarihinde 69 Hesperia asteroitini keşfetti.
Yeğeni Elsa Schiaparelli ünlü bir modacı olan Giovanni Schiaparelli, 75 yaşında iken 1910 yılında öldü.

Ödüller

Gold Medal of the Royal Astronomical Society (1872)
Bruce Medal (1902)
Onurlar

Asteroid 4062 Schiaparelli
Ay'da "Schiaparelli" krateri
Mars'ta "Schiaparelli" krateri

Le Mani su Marte: I diari di G.V. Schiaparelli
La Vita Sul Pianeta Marte çalışmaları – Gutenberg Projesi

(İtalyanca) AN 185 (1910) 193/1945 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) ApJ 32 (1910) 3137 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) MNRAS 71 (1911) 2827 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) PASP 22 (1910) 1647 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Carolina (İngilizce: South Carolina), Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu bölgesinde bir eyalettir. Kuzeyinde Kuzey Karolina, güneydoğusunda Atlas Okyanusu ve güneybatısında Savannah Nehri boyunca Georgia ile sınırlanmıştır. Güney Carolina, 2020 nüfus sayımına göre 5.124.712 kayıtlı nüfusuyla ABD'nin en geniş 40. ve en kalabalık 23. eyaletidir. 2019'da GSYİH'si 213,45 milyar dolardı. Güney Carolina 46 ilçeden oluşmaktadır. Başkent, 2019'da 133.273 nüfusa sahip Columbia'dır; en büyük şehri ise 2020 nüfusu 150.227 olan Charleston'dur. Greenville–Anderson–Mauldin metropol bölgesi, 2018'de 906.626 nüfus tahminiyle eyaletteki en büyük bölgedir.
Güney Carolina, İngiliz kolonisini ilk kuran İngiltere Kralı I. Charles'ın onuruna verildi ve Carolus Latince "Charles" anlamına geliyordu. 1712'de Güney Karolina Eyaleti kuruldu. On Üç Koloniden biri olan Güney Carolina, 1719'da bir kraliyet kolonisi oldu. Amerikan Devrimi sırasında, Güney Carolina 1776'da Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçası oldu. Güney Carolina, 23 Mayıs 1788'de ABD Anayasasını onaylayan sekizinci eyalet oldu. 20 Aralık 1860'ta Birlikten ayrılma lehinde oy kullanan ilk devlet. Amerikan İç Savaşı'ndan sonra, 9 Temmuz 1868'de Amerika Birleşik Devletleri'ne yeniden kabul edildi. 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar, devlet eyalet çapında birçok tekstil fabrikası ve fabrika inşa edildiğinden ekonomik ilerlemeyi görün. Güney Carolina'nın ekonomik çeşitliliği, havacılık ve uzay, tarım ticareti, otomotiv üretimi ve turizm gibi sektörlerde 21. yüzyılın başlarına kadar devam edecekti.
Güney Carolina içinde doğudan batıya üç ana coğrafi bölge, Atlas kıyı ovası, Piedmont ve Upstate Güney Carolina'nın kuzeybatı köşesindeki Blue Ridge Dağları vardır. Güney Carolina, sıcak nemli yazlar ve ılıman kışlar ile nemli bir subtropikal iklime sahiptir. Güney Carolina'nın doğu kıyı ovası boyunca birçok tuz bataklığı ve haliç bulunur. Güney Carolina'nın güneydoğusundaki Lowcountry, Atlas Okyanusu boyunca uzanan bir bariyer adaları zinciri olan Sea Islands'ın bölümlerini içerir.

Eyaletin kayda geçen tarihi İspanyol kâşif Hernando de Soto'nun 1540 yılında Güney Karolina kıyılarına uğramasıyla başladı. 1670 yılında bir İngiliz kolonisi olan Barbados'tan gelen göçmenler günümüzdeki Charleston kenti'ne yerleştiler. Bölgeye Karolinalar adı verildi. 1712 yılında Karolinalar Kuzey Karolina ve Güney Karolina olarak ikiye ayrıldı. 1729 yılında Güney Karolina resmen Birleşik Krallık'a ait bir koloni olarak kabul edildi. 15 Mart 1776 tarihinde Güney Karolina Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti. Güney Karolina Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında hazırlanan ilk anayasayı onaylayan ilk eyalet idi. Bağımsızlığın ilanından sonra da 23 Mayıs 1788 tarihinde resmen ABD'nin 8. eyaleti oldu.
Amerikan İç Savaşı'nın patlak vermesi üzerine 20 Aralık 1860 tarihinde ABD'den ayrılan ilk güneyli eyalet yine Güney Karolina'ydı. Savaşa çok sayıda askerle katılan Güney Karolina savaş sırasında çok büyük bir hasara uğradı. Kuzeyli general William Tecumseh Sherman'ın orduları eyaletin başkenti Columbia'yı ele geçirerek yerle bir ettiler. Amerikan İç Savaşı Güney Karolina eyaletinin ekonomisine çok büyük bir darbe vurdu. Günümüzde hâlen eyalet birçok ekonomik göstergeler açısından 50 eyalet arasında en alt sıralarda yer almaktadır.

Güney Karolina nüfusunun yaklaşık % 70'i beyaz, % 30'u ise siyah ırktan oluşmaktadır. Güney Karolina'ya ilk yerleşen Avrupalıların büyük bir bölümü Protestan İrlandalılardı. Afrikalı köleler 20. yüzyıla kadar nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktaydılar. Ancak 20. yüzyıl başlarında özgürlüğünü kazanmış siyah ırktan gelen onbinlerce eski kölelerinin ABD'nin kuzey eyaletlerine göç etmeleri üzerine Güney Karolina'nın nüfus yapısı değişti ve beyazlar çoğunluk kazandılar. Günümüzde eyalet nüfusunun bu eski ögelerinin yanı sıra Latin Amerikalı göçmenler nüfusun % 3'ünü oluşturmaktadırlar, ancak oranları hızla artmaktadır. Din olarak Protestanlar eyalet nüfusunun % 84'ünü oluştururlar.

Güney Karolina eyaletinin başkenti ve en büyük kenti Columbia'dır. İki diğer önemli kent ise güneydoğu kıyısında yer alan Charleston ve kuzeybatıdaki Greenville kentleridir. Diğer önemli kentler:

Anderson
Aiken
Beaufort
Florence
Georgetown
Greenwood
Hilton Head Island
Moncks Corner
Mount Pleasant
Myrtle Beach
Newberry
Orangeburg
Rock Hill
Spartanburg
North Augusta
Sumter

Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombası saldırısı, II. Dünya Savaşı'nın son aşamasında Amerika Birleşik Devletleri tarafından gerçekleştirilen, dünya tarihinde askerî amaçla yapılan ilk ve tek nükleer saldırısıdır.
Japonya'nın diplomatik arayışları ve Sovyetler Birliği'nin tutumu
Japonya, II. Dünya Savaşı'nın son aşamasında, 10 Temmuz 1945'te Yüksek Savaş Yönetimi Kongresi aracılığıyla müzakere yolu aramak üzere Fumimaro Konoe'yi özel elçi olarak Sovyetler Birliği'ne göndermeyi teklif etmiştir. 17 Temmuz 1945'te Almanya'nın Potsdam kentinde ve Müttefik Devletlerin liderleri Harry S. Truman, Winston Churchill ve Joseph Stalin'in katıldığı Potsdam Konferansı gerçekleştirilmiştir. Toplantının ikinci gününde Japonya'nın teklifi değerlendirilmiştir; ancak bu teklif Sovyetler Birliği tarafından reddedilmiştir.
Potsdam Demeci ve teslimiyet şartları üzerine anlaşmazlık
26 Temmuz 1945'te Müttefikler "Potsdam Deklarasyonu (veya Demeci)" ile Japonya'yı teslim olmaya çağırmıştır. Ancak demeçte imparatorluk sisteminin korunmasına dair madde kaldırıldığı için Japon Başbakanı Kantarō Suzuki Potsdam Demeci'ni kabul etmemiştir.
ABD'nin nükleer müdahale kararı ve stratejisi
Japonya'nın teslimiyet şartlarını reddetmesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri, askerî bir zorlama unsuru olarak nükleer silah kullanma kararı almıştır. ABD ajanları, sivil halkın ve askerî personelin günlük yaşam alışkanlıklarını analiz ederek dışarıda bulunma oranının en yüksek olduğu sabah 08.15 vaktini saldırı saati olarak belirlemiştir. Bu doğrultuda önce 6 Ağustos'ta Hiroşima'ya, üç gün sonra da Nagasaki'ye atom bombası atılmıştır.
Hiroşima saldırısı (6 Ağustos 1945)
İlk saldırı, 6 Ağustos 1945 Pazartesi günü yerel saatle 08.15'te Hiroşima üzerine gerçekleştirilmiştir. ABD Hava Kuvvetleri, "Little Boy" (Küçük Oğlan) kod adlı Uranyum-235 tipi atom bombasını Hiroşima şehri üzerine bırakmıştır.
Nagasaki saldırısı (9 Ağustos 1945)
İlk saldırıdan üç gün sonra, 9 Ağustos 1945'te ikinci bir nükleer saldırı düzenlenmiştir. Saldırı saati ABD kayıtlarında 10.58, Japon kayıtlarında ise 11.02 olarak yer almaktadır. Bu saldırıda "Fat Man" (Şişman Adam, Mark III) kod adlı Plütonyum-239 tipi atom bombası ile Nagasaki şehri hedef alınmıştır.
Bu iki nükleer müdahalenin neticesinde Japonya teslim olmak zorunda kalmış ve II. Dünya Savaşı kesin olarak sona ermiştir.
Saldırıların insani ve demografik bilançosu
Atom bombası saldırısından dolayı 1945'in sonuna kadar Hiroşima'da yaklaşık 140.000, Nagasaki'de ise yaklaşık 80.000 kişi hayatını kaybetmiştir. 2007'de, sadece Nagasaki belediyesinin resmî sitesine göre, saldırı esnasında öldürülen ve daha sonra atom bombasının etkisiyle ölenlerin toplam sayısı 143.124'e ulaşmıştır.

12 Nisan 1945'te Amerika Birleşik Devletleri başkanı Franklin Delano Roosevelt öldü ve yerine devlet başkanlığına getirilen Truman, atom bombası saldırısının zaman ve mekânını seçme işlemlerini başlattı. 27 Nisan 1945'te düzenlenen Hedef Tetkik Komitesi'nin ilk toplantısında 17 bölge incelemeye alınmak üzere seçildi.

Kent merkezinin çapının 4,8 kilometreden fazla olup merkezin etrafında da yerleşim bölgelerinin var olması.
Tokyo (東京 Tōkyō) ile Nagasaki (長崎) arasında (Tokyo'nun batısı ve Nagasaki'nin doğusu) bulunan şehirlerden olması.
Aynı gün aday seçilen 17 kent: (Daha önceki saldırılarla imha edilen kentleri hariç etme şartı konulmuştu.)

Kantō bölgesi: Tokyo Körfezi, Kawasaki (川崎) kenti ve Yokohama (横浜) kenti
Tōkai bölgesi: Nagoya (名古屋) kenti
Kansai bölgesi: Osaka (大阪 Ōsaka) kenti, Kobe (神戸 Kōbe) kenti ve Kyoto (京都 Kyōto) kenti
Chūgoku bölgesi: Hiroşima kenti, Kure (呉) kenti, Shimonoseki (下関) kenti ve Yamaguchi (山口) kenti
Kyūshū bölgesi: Yawata (八幡) kenti, Kokurakita (小倉) kenti, Kumamoto (熊本) kenti, Fukuoka (福岡) kenti, Nagasaki kenti ve Sasebo (佐世保) kenti
Hedef şehrin seçilmesinde, patlama rüzgârının etkisi ölçülebilecek coğrafi duruma sahip olması şartı ilave edildi. Bu şartın ilave edilmesinden sonra 11 Mayıs 1945'te Hedef Tetkik Komitesi ikinci bir toplantı düzenledi. Bu  toplantıda hedef olarak Kyoto, Hiroşima, Yokohama ve Kokura kentleri seçildi. Daha sonra Kyoto'nun yerine Niigata seçildi.
28 Mayıs 1945'te, atılacak olan atom bombasının yıkıcı etkisini net bir şekilde gözlemleyebilmek amacıyla seçilen dört kente, öncesinde herhangi bir hava saldırısı yapılması ABD Hava Kuvvetleri tarafından yasaklanmıştır. Bu stratejik kısıtlamanın bir yan etkisi olarak şehirlerde yayılan "Oraya hava saldırısı yok" söylentileri, çevre bölgelerdeki sivil halkın bu şehirleri daha "güvenli" kabul ederek buralara yoğun bir şekilde göç etmesine sebep olmuştur.
1 Haziran 1945 tarihli toplantıda, hedef kriteri olarak "etrafında işçi evlerinin bulunduğu askerî sanayi bölgesi" belirlenmiş ve stratejik sürpriz etkisinin korunması amacıyla atom bombası atılmadan önce herhangi bir ön ikaz yapılmayacağı kararlaştırılmıştır.
14 Haziran 1945'te Kyoto'nun, kültürel ve tarihi önemi gerekçe gösterilerek hedef adayları arasından çıkarılması ve Yokohama'nın askeri hedeflerinin başka bölgelere dağılmış olması nedeniyle listeden düşürülmesiyle, yerine Nagasaki seçilmiştir.
25 Temmuz 1945'te Truman nihai emrini vermiştir. Emre göre "Özel Bomba", 3 Ağustos 1945 tarihinden sonra, görsel olarak hedefin seçilebileceği (açık hava) ilk günde Hiroşima, Kokurakita, Nagasaki ve Niigata kentlerinden birine atılacaktı.
2 Ağustos 1945 tarihli "13. Stratejik Emri" ile Niigata hedeften çıkarılmıştır. Birinci hedef olarak Hiroşima ve sanayi bölgesi, ikinci hedef olarak Kokurakita Silahhanesi ve şehir merkezi, yedek üçüncü hedef olarak ise Nagasaki'nin şehir merkezi kararlaştırılmıştır.

Aralık 1944'te Franklin Delano Roosevelt'in emriyle kara, deniz ve hava kuvvetlerinden toplanan 1767 personelle, Albay Paul Tibbets komutanlığında 509. Mürettep Grubu kuruldu. Önce Utah eyaletinde çöl içindeki üste tatbikata başlayan grup, Mayıs 1945'te Tinian Adası'na taşındı. Atom bombası saldırıları için özel donanımlı, "Silver Plate" (Gümüş Tabak) kod adlı B-29 tipi bombardıman uçakları da 393. Bombardıman Filosu'ndan Tinian Adası'na nakledildi. 15 Silverplate şunlardır:

20 Temmuz 1945'ten sonra 509. Mürettep Grubu, şeklen "Fat Man"ın tıpkısına 2.858 kiloluk TNT'yi doldurulan Balkabağı bombası (ağırlık: 4.774 kilo) ile bombardıman tatbikatı gerçekleştirdi. Tinian Adası'ndan 24, 26, 29 Temmuz ve 8, 14 Ağustos tarihlerinde toplam 49 kez olmak üzere 30 şehre attılar.

Atom bombasının parçalarının nakliye görevini Portland sınıf ağır kruvazör "USS Indianapolis (CA-35)" üstlendi. 16 Temmuz 1945'te San Francisco limanından hareket ederek 26 Temmuz 1945'te Tinian Adası'na ulaştı. Kara Kuvvetleri Hava Birliğine bağlı C-54 nakliye uçağı Uranyum-235'nın nişangâh parçasını nakletti ve atom bombası, Tinian Adası'nda gizlice monte edildi.
Görevini tamamlayan "Indianapolis" 28 Temmuz 1945'te Guam Adası'na uğrayıp Leyte Adası'na doğru yola çıktı. Ve 30 Temmuz 1945'te Filipinler Denizi'nde Deniz Yb. Mochitsura Hashimoto komutasındaki Japon denizaltı I-58 tarafından batırıldı. Geminin ekibi 1.199 kişi arasında yaklaşık 300 kişi denizaltının hücumuyla öldü ve geri kalan yaklaşık 900 kişi ise 5 gün denizde kaldı. Açlık ve köpek balıklarının hücumlarıyla sadece 316 kişi hayatta kalabildi. Jaws filminde Robert Shaw, "Indianapolis" ekibi olup hayatta kalan Quint rolünü oynuyor.

2 Ağustos'ta Guam Adası'nda bulunan 20. Hava Birlikleri karargâhı Tinian Adası'nda konuşlandırılan 509. Mürettep Grubuna çok gizli emir verdi.
Harekât Emri (Field Order No.13) Tarih: 2 Ağustos 1945
Saldırı Günü: 6 Ağustos 
Saldırının hedefi: Hiroşima şehir merkezi ve sanayi bölgesi 
Yedekte ikinci hedefi: Kiyakushu Silahhanesi ve şehir merkezi 
Yedekte üçüncü hedefi: Nagasaki şehir merkezi 
Özel direktif: Bomba gözle görülerek atılacaktır.

4 Ağustos'ta B-29 tipi bombardıman uçaklarından "Enola Gay" son tatbikatını bitirip Mariana Adaları'na Tinian Adası Kuzey Havaalanına döndü.
5 Ağustos'ta 509. Mürettep Grubuna bağlı B-29 uçağı Hiroşima üzerinde keşif uçuşu yaparak "Yarın Hiroşima'nın havası güzel olacak" diye Tinian Adası'na bildirdi. "Enola Gay" komutanı Albay Paul Tibetts (23 Şubat 1915 - 2 Kasım 2007) "Bu geceki harekâtımız tarihîdir" diyerek takımına hareket emrini bildirdi.

00.37 6 Ağustos gece yarısı hava ölçme cihazlarıyla donatılmış 3 B-29 tipi bombardıman uçağı havaya kalktı. "Straight Flush" (komutanı: Binbaşı Claude Robert Eatherly) Hiroşima'ya, "Jabit III" (komutanı: Binbaşı John A. Wilson) Kokurakita'ya ve "Full House" (komutanı: Ralph R. Taylor) Nagasaki'ye uçtu. 
00.51 Yedek olan "Top Secret" (komutanı: Yüzbaşı Charles F. McKnight) Iwo Jima Adası'na uçtu. 
01.27 Atom bombasını taşıyan "Enola Gay"in piste girişine izin verildi. 
01.45 Pist A'dan havalandı. 
01.47 Atom bombasının gücünü ölçmekle görevlendirilen "Great Artist" (komutanı: Yüzbaşı Charles D. Albury) kalktı. 
01.49 Fotoğraf çekmekle görevlendirilen "Nesesarry Evil" (komutanı: Yüzbaşı Norman W. Ray) kalktı. 
Tinian Adası'ndan Hiroşima'ya kadar 7 saatle varılır.

Sabah 06.30 Little Boy'un detonatorundan yeşil bujiyi kaldırarak yerine kırmızı bujiyi koydu. 
Tibbets "Arkadaşlar, bizim taşıdığımız silah dünyanın ilk atom bombasıdır" diyerek ekibine ilk defa açıkladı. Ardından "Enola Gay"in radarında parlak nokta göründü. "Enola Gay" kaçış ve irtifa dalış hareketine geçerek 2000 metreden 8700 metreye yükseldi.
Şikoku üzerini geçerken Japon ordusunun radarı tarafından yakalandı ve 1. geçişinde Japon avcı uçağı ateş ettiyse zarar veremedi. Japon uçağı, yarım tur hareketiyle 2. geçişinde ateş etmeyi denediyse de ateş pozisyonu elde edemedi.

7.00 "Enola Gay"den önce kalkmış olan "Straight Flush" Hiroşima üzerine ulaştı. Komutanı Binbaşı Claude Robert Eatherly, "Enola Gay"e "Hava açık, tarihî bombardıman harekâtımıza engel yok. Görüş uzaklığı 10 mil, irtifa 15.000 feet'te, bulut kalınlığı 12'de 1" diye bildirdi. Hedefi Hiroşima olarak kararlaştırıldı. 
07.09 Japon ordusu "Straight Flush"ı buldu ve hava akın ikaz duyuruldu. 
07.31 "Straight Flush"ın Hiroşima'yı terk etmesiyle hava akın i

Idaho, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısındaki Pasifik Kuzeybatı ve Dağlık Batı alt bölgelerinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Doğuda Montana ve Wyoming, güneyde Nevada ve Utah, batıda ise Washington ve Oregon ile sınır komşusudur; eyalet, kuzeyde Kanada-Amerika Birleşik Devletleri sınırının küçük bir bölümünü Kanada'nın Britanya Kolombiyası eyaletiyle paylaşmaktadır. Idaho'nun başkenti ve en büyük şehri Boise'dir. 83.569 mil kare (216.440 km²) alanıyla Idaho, yüzölçümü bakımından 14. en büyük eyalettir. Eyaletin nüfusu yaklaşık iki milyon kişidir; 50 ABD eyaleti arasında nüfus bakımından 13., nüfus yoğunluğu bakımından ise 7. sırada yer almaktadır.
Binlerce yıldır ve Avrupa kolonizasyonundan önce Idaho, yerli halk tarafından iskan edilmiştir. 19. yüzyılın başlarında Idaho, ABD ve Britanya İmparatorluğu arasında tartışmalı bir bölge olan Oregon Ülkesi'nin bir parçası olarak kabul ediliyordu. Idaho, 1846 Oregon Antlaşması'nın imzalanmasıyla resmen ABD topraklarına katıldı, ancak ayrı bir Idaho Bölgesi 1863 yılına kadar kurulmadı; bunun yerine belirli dönemlerde Oregon Bölgesi ve Washington Bölgesi'ne dahil edildi. Eyalet nihayet 3 Temmuz 1890'da Birliğe kabul edilerek 43. eyalet oldu. 
Pasifik Kuzeybatısı'nın (ve ilgili Cascadia biyobölgesinin) bir parçası olan Idaho, çeşitli farklı coğrafi ve iklimsel bölgelere ayrılmıştır. Eyaletin kuzeyi, nispeten izole edilmiş Idaho Panhandle, Pasifik Zaman Dilimi'ni paylaştığı Doğu Washington ile yakından bağlantılıdır; eyaletin geri kalanı Dağ Zaman Dilimi'ni kullanır. Eyaletin güneyi, nüfusun ve tarım arazilerinin çoğunu barındıran Snake Nehri Ovası'nı içerir ve güneydoğusu Büyük Havza'nın bir bölümünü kapsar. Idaho oldukça dağlıktır ve Rocky Dağları'nın çeşitli bölümlerini içerir. Amerika Birleşik Devletleri Orman Servisi, Idaho topraklarının yaklaşık %38'ini elinde bulundurmaktadır; bu oran, diğer tüm eyaletler arasında en yüksektir.
Eyalet ekonomisi için önemli olan sektörler arasında imalat, tarım, madencilik, ormancılık, bilim, teknoloji ve turizm yer almaktadır. Idaho, eyalet kurulduğundan beri ağırlıklı olarak Cumhuriyetçi bir eyalet olmuştur ve Cumhuriyetçi Parti hem eyalet hem de ulusal seçimlerde baskın konumdadır; kürtaj ciddi şekilde kısıtlanmıştır ve eyalet, kurşuna dizme gibi yöntemler de dahil olmak üzere ölüm cezasını korumaktadır. Eyalet, Idaho Ulusal Laboratuvarı'na ev sahipliği yapmaktadır. Idaho'nun tarım sektörü birçok ürün tedarik etmektedir, ancak eyalet en çok ulusal verimin yaklaşık üçte birini oluşturan patates mahsulüyle tanınmaktadır. Resmi eyalet lakabı "Gem State"dir.

Bölgeye 19. yüzyıl başında, kürk ticareti yapan avcılar ve Lewis ile Clark'ın araştırma heyeti girdi (1805). İlk süreli yerleşme mormonların Franklin'e yerleşmesidir (1855); ama bölge ancak 1860'tan sonra altın yataklarının bulunması üzerine gelişme göstermiştir. 1890'da ise Amerika'nın 43. Amerikan Eyaleti olmuştur.
İspanya'dan göç eden Basklar da yaşamaktadır. Boise şehrinde bir Bask Müzesi ve Kültür Merkezi bulunmaktadır.

Idaho, birbirine benzemeyen iki coğrafik bölüme ayrılır. Bir kısmı kayalık dağlara bağlanan ve tortul dağ zincirleri 3500 metreyi bulan yükselmiş batolit kapsayan orta ve kuzey kesimi ve diğer bir kısmı Snake ovasının oluşturduğu güney kesimidir. Bu yarı çorak ovalarda yaygın yöntemlerle koyun yetiştiriciliğine elverişli bir misk otu bozkırı uzanır. Ne var ki burada sulu tarım yapılabilir.
Kurşun, Çinko, Gümüş yatakları Coeur d'Alene yakınlarında işletilmektedir. Eyalette önemli orman kaynakları bulunur. Genellikle nüfus Snake ovasında ve maden yataklarında toplanmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu'nun 2018 tahminlerine göre Idaho'nun nüfusu 1.787.065 kişidir ve 2010'a göre nüfus %14 artmıştır. Bu, eyaleti ABD içerisindeki en hızlı büyüyen eyaletlerden bir yapmaktadır.
2017 tahminlerine göre Idaho etnik açıdan %91 Beyaz Amerikalılardan oluşur. Asyalı Amerikalılar toplumun %1.4'ünü, Amerika yerlileri %1.3'ünü, Afroamerikalılar ise %0.7'sini oluşturur. Geri kalan kişiler diğer etnik gruplara veya birden fazla ırka mensuptur. Herhangi bir ırka mensup Hispanik ve Latinolar ise toplumun yaklaşık %12'sini oluşturmuştur.
Idaho nüfusunun %67'si Hristiyandır. Hristiyanlar içerisinde en büyük grubu Protestanlık, Mormonluk ve Katolikler oluşturmaktadır. %27'si dinsiz olan toplumun %4'ünü Müslümanlar, Yahudiler, Budistler, Hindular gibi azınlık dinleri oluşturur. Geriye kalan kişiler din sorusuna cevap vermemiştir.

Kondrül (Antik Yunanca: χόνδρος hondros; tane) kondiritlerde bulunan yuvarlak taneciklerdir. Kondrüller erime veya asteroitlere katılmadan erimiş damlacıklar halinde oluşur. Kondrüller Güneş Sistemi'ndeki en eski katı materyallerden biri ve gezegenlerin oluşumunda büyük bir rolü olduğundan dolayı, kondrüllerin oluşumunu anlamak gezegen sistemini anlama konusunda hatırı sayılır bir öneme sahiptir.

Farklı gruplarda taşlı, metalik olmayan göktaşları - kondirit denilen - yine farklı oranlarda kondrüller içerir. Genellikle karbon içeren kondiritler en az oranda kondrül içerir. Buna karşın sıradan ve enstatite kondiritleri en fazla oranda kondrül içerir. Sıradan kondiritler dünyaya düşen göktaşlarının %80'inde bulunduğundan ve bu sıradan kondritlerin her biri %60 - %80 arasında kondrül içerdiğinden, dünyaya göktaşlarından gelen materyallerin çoğu (tozların haricinde) kondrüllerden meydana gelir.
Kondrüller birkaç mikrosantimlik çaptan, 1 santimetrelik çapa kadar değişiklik boyutlarda bulunabilir.

Çoğu kondrül büyük miktarda silikat mineralleri olan olivin ve piroksen içerirken, camsı ya da kristalimsi olan feldspatik bir madde tarafından çevrilir. Az miktarda diğer mineralller de mevcuttur. Bunlara örnek olarak: demir sülfat, metalik demir-nikel oksit (kromit, fosfat,  merilit). Daha nadir bulunan kondrül çeşitleri daha çok feldspatik materyal (camsı ya da kristalimsi) silisyum dioksit veya metalik demir-nikel içerebilir.
Kondrüller geniş miktarda doku farklılığı gösterebilir. Bu kondrül dilimlendiğinde ve cilalandığında kendini gösterir. Bazılarının dokusu eridikten hemen sonra hızlı bir soğuma örneği gösterir. Oldukça iyi taneleşmiş piroksence zengin kondrüller lifli kristalleri döndürür ve sadece birkaç mikrometre ve altındaki boyutta olanlara cryptocrystalline kondrütler denir. Piroksen lifleri daha kalın olduğu zaman, yüzeydeki herhangi bir merkezden yayılabilir ve böylece radial veya excentroradial doku oluşmuş olur. Olivince zengin kondrüller o minerale yakın özellikler gösterebilir ve devamlı bir şekilde olivin kabukları tarafından çevrelenmiş olup, feldspatik cam tabakalar arasını doldurur. Bu tabakaya çizgili doku denir. Diğer iyi gözlenmiş hızlı soğuma sonucu oluşmuş dokular dendrit (kristal), huni şeklinde olivin taneleri ve tamamı camdan oluşan kondrüllerdir.

Fizikte, kurtulma hızı kütleçekim alanındaki (yerçekimi etkisindeki) herhangi bir cismin kinetik enerjisinin söz konusu alana bağıl potansiyel enerjisine eşit olduğu andaki hızıdır. Genellikle üç boyutlu bir uzayda bulunan cismin kendisini etkileyen kütleçekim alanından kurtulabilmesi için ulaşması gereken sürati ifade eder.

Belirli bir kütleçekimsel alan etkisi altında ve pozisyonda, bir cismin kütleçekim kaynağından herhangi bir ek ivme gerektirmeden kaçabilmesi için sahip olması gereken minimum hız o cismin kurtulma hızıdır. Kurtulma hızına sahip cisim, kaçmaya çalıştığı kütleye geri düşmez veya o cisim etrafında herhangi bir yörüngede (orbit) hareket etmez. Kurtulma hızı teoride yönden bağımsızdır; yani bu hıza sahip cisim üç boyutlu bir uzayda hangi yönde hareket ediyor olursa olsun çekim kaynağından kaçmayı başaracaktır. Ancak yön, pratik uzay uygulamalarında önemlidir. Çünkü uzay mühendisliği bilimince de sıkça incelendiği gibi, cismin fırlatılış hızı ile beraber sahip olacağı son yörüngeyi belirler. Dolayısıyla, kutupsal (polar) yörüngeye yerleştirilecek bir uyduyu taşıyan füzeye atmosferdeki yükselişi esnasında verilecek yön ile eliptik bir yörüngeye yerleştirilecek başka bir uyduyu taşıyan füzeye verilecek yön, hemen hemen aynı yükseliş hızına sahip de olsalar, farklıdır. Kurtulma hızına ulaştırılıp, Dünya'nın yerçekim alanını terk ettirilecek (örn. uzay sondaları) gibi cisimler fırlatılışın genellikle tüm aşamalarını atmosfere dik olarak geçtikten sonra uzay ortamında ateşlenen nispeten küçük roket motorlarıyla gidecekleri hedef gezegene doğru yönlendirilirler.
Aynı fiziksel teoremi tersten düşünecek olursak, tek merkezli bir gravitasyonel (kütleçekimsel) alanın etkisi altında ve sonsuz uzaklıktaki bir cisim, söz konusu kütleçekimsel alanı yaratan kütleye yaklaşırken en fazla o cisimden kaçarken erişmesi gereken minimum hız olan kurtulma hızında seyir edecektir. Kurtulma hızı genellikle kütlelerin yüzeyinde ölçülür. Yani, "Dünya'nın kurtulma hızı 11.2 km/sn'dir" dediğimizde aslında Dünya'nın yüzeyinde, deniz seviyesindeki bir konuma relatif kurtulma hızından bahsederiz. Buna nazaran, örneğin 9,000 km yüksekte (uzayda) cismin Dünya'nın yerçekiminden kaçması için sahip olması gereken kurtulma hızı 7.1 km/s'dir. Bir başka deyişle, cisim yerçekim kaynağından uzaklaştıkça, o kaynaktan kaçabilmesi için erişmesi gereken kurtulma hızı azalır.

Kurtulma hızı, herhangi bir cismin büyük kütlenin etrafındaki herhangi bir yörüngeden çıkması için sahip olması gereken hızla karıştırılmamalıdır. Belirli bir motor ve hareket kabiliyetine sahip cisim (örneğin bir helikopter), büyük kütlenin kütle merkezinden istediği herhangi bir hızda uzaklaşabilir. Uzaklık arttıkça, cismin büyük kütlenin yerçekiminden ilelebet kurtulabilmesi için çıkması gereken hız azalacaktır. Yani, cismin büyük kütlenin çekim etkisinden kurtulabilmesi için cisme verilmesi gereken ilk hızdır.

Atmosfer yüzünden Dünya yüzeyine yakın irtifalarda cisme 11.2 km/s'lik hipersonik bir hız kazandırmak, cismin hava molekülleri ile çarpışması sonucu yanarak parçalanmasına sebep olacağından pratikte mümkün değildir. Gerçek uzay uygulamalarında, atmosferin yavaşlatıcı etkisini egale etmek için cisim öncelikle alçak Dünya yörüngesine yerleştirilir, sonra ikinci bir motor ateşlemesiyle kurtulma hızına ulaştırılır.

Tek merkezli, basit bir çekim alanından kurtulma durumunda kurtulma hızı, cismin sahip olduğu kinetik enerjinin kütleçekimsel potansiyel enerjiye (eksi) eşit olduğu andaki meblâdır.

  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    1
                    2
                  
                
              
            
          
        
        m
        
          v
          
            e
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              G
              M
              m
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{matrix}{\frac {1}{2}}\end{matrix}}mv_{e}^{2}={\frac {GMm}{r}}}
  

  
    
      
        
          v
          
            e
          
        
        =
        
          
            
              
                2
                G
                M
              
              r
            
          
        
        =
        
          
            
              
                2
                μ
              
              r
            
          
        
        =
        
          
            2
            g
            r
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle v_{e}={\sqrt {\frac {2GM}{r}}}={\sqrt {\frac {2\mu }{r}}}={\sqrt {2gr\,}}.}
  

Burada 
  
    
      
        
          v
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{e}}
  
 kurtulma hızı, G kütleçekim sabiti, M kaçılan cismin kütlesi, m kaçan cismin kütlesi, g yerçekimi ivmesi, r cismin merkezi ile kurtulma hızının hesaplandığı nokta arasındaki mesafe ve μ ise standart kütleçekim parametresini sembolize etmektedir.
Belirli bir irtifada kurtulma hızı, o irtifada dairesel orbitte hareket eden cismin hızının 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 katına eşittir. Küresel olarak homojen dağılımlı bir kütleye sahip cisim için yüzeyden kaçışta ihtiyac duyacağı kurtulma hızı 
  
    
      
        
          v
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{e}}
  
 (m/s cinsinden) yaklaşık 2.364×10−5 m1.5kg−0.5s−1 çarpı yarıçap r (metre cinsinden) çarpı averaj yoğunluğun ρ (kg/m³ cinsinden) karekökü olur.

  
    
      
        
          v
          
            e
          
        
        ≈
        2.364
        ×
        
          10
          
            −
            5
          
        
        r
        
          
            ρ
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle v_{e}\approx 2.364\times 10^{-5}r{\sqrt {\rho }}.\,}
  

Aşağıdaki türevlerde Newton'un evrensel çekim kanunu, Newton'un hareket kanunları ve integral işlemce kullanılmıştır.

Dünya'nın kurtulma hızı, yüzeyindeki standart yerçekimine bağıl ivme g kullanılarak elde edilebilir. Bu durumda Dünya'nın toplam kütlesi M veya yerçekimi sabitini G'nin bilinmesine de gerek yoktur. Şimdi,

r = Dünya'nın yarıçapı
g = Dünya'nın yüzeyindeki yerçekim ivmesi
olsun. Dünya'nın yüzeyinin üzerindeki irtifalarda, yerçekimi ivmesi Newton'un evrensel çekim kanunu'ndaki ters kare ilişkisi ile bulunur. Dünya'nın yüzeyinden s yükseklikteki bir noktada (ve s > r olduğunda) yerçekimi ivmesi 
  
    
      
        g
        (
        r
        
          /
        
        s
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle g(r/s)^{2}}
  
'dir. Burada m kütlesine sahip cismin yüzeydeki ağırlığı gm iken, s yüksekliğindeki ağırlığı gm (r / s)² olur. Dolayısıyla, m kütleli ve yüzeyden s yükseklikteki cismi, yüzeyden s + ds yüksekliğine çıkartabilmek için ihtiyaç duyulan enerji gm (r / s)² ds olacaktır. Bu değer s arttıkça hızla azalacağından dolayı, cismin sonsuz yüksekliğe çıkartılabilmesi için ihtiyaç duyulan toplam enerji sonsuza ulaşmaz ve sonlu bir meblaya yaklaşır. Bu mebla yukarıdaki ifadenin integralidir:

  
    
      
        
          ∫
          
            r
          
          
            ∞
          
        
        g
        m
        (
        r
        
          /
        
        s
        
          )
          
            2
          
        
        
        d
        s
        =
        g
        m
        
          r
          
            2
          
        
        
          ∫
          
            r
          
          
            ∞
          
        
        
          s
          
            −
            2
          
        
        
        d
        s
        =
        g
        m
        
          r
          
            2
          
        
        
          
            [
            
              −
              
                s
                
                  −
                  1
                
              
            
            ]
          
          
            s
            :=
            r
          
          
            s
            :=
            ∞
          
        
      
    
    {\displaystyle \int _{r}^{\infty }gm(r/s)^{2}\,ds=gmr^{2}\int _{r}^{\infty }s^{-2}\,ds=gmr^{2}\left[-s^{-1}\right]_{s:=r}^{s:=\infty }}
  

  
    
      
        =
        g
        m
        
          r
          
            2
          
        
        
          (
          
            0
            −
            (
            −
            
              r
              
                −
                1
              
            
            )
          
          )
        
        =
        g
        m
        r
        .
      
    
    {\displaystyle =gmr^{2}\left(0-(-r^{-1})\right)=gmr.}
  

Bu, m kütleli cismin gezegenin yerçekiminden kaçabilmesi için sahip olması gereken kinetik enerjidir. Tabi v hızıyla ilerleyen ve m kütleli cismin toplam kinetik enerjisi Ek = (1/2)mv² formülü ile hesaplandığına göre,

  
    
      
        
          
            
              
                
                  
                    1
                    2
                  
                
              
            
          
        
        m
        
          v
          
            2
          
        
        =
        g
        m
        r
        .
      
    
    {\displaystyle {\begin{matrix}{\frac {1}{2}}\end{matrix}}mv^{2}=gmr.}
  

şeklinde bir eşitlik kurabiliriz. Burada m'ler birbirini iptal eder ve eşitliği v için çözersek,

  
    
      
        v
        =
        
          
            2
            g
            r
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle v=

Küçük Gezegen Merkezi (MPC), Uluslararası Astronomi Birliği'nin (IAU) himayesinde küçük gezegenleri gözlemlemek ve raporlamak için oluşturulmuş resmi bir organdır. 1947 yılında kurulan merkez, Smithsonian Astrofizik Gözlemevi bünyesinde faaliyet göstermektedir.

Küçük Gezegen Merkezi, küçük gezegenler (asteroidler gibi) için gözlemsel verileri toplamaktan, yörüngelerini hesaplamaktan ve bu bilgileri Küçük Gezegen Genelgeleri ile yayınlamaktan sorumlu olan dünya çapındaki resmi kuruluş olarak tanımlanmıştır. Uluslararası Astronomi Birliği'nin (IAU) himayesinde, Harvard Koleji Gözlemevi ile birlikte Astrofizik Merkezi'nin bir parçası olan Smithsonian Astrofizik Gözlemevi dahilinde faaliyet göstermektedir.
Küçük Gezegen Merkezi (MPC), gözlemcilerin küçük gezegenleri ve kuyruklu yıldızları gözlemlemelerine yardımcı olmak için bir dizi ücretsiz çevrimiçi hizmet de yürütür. Küçük gezegen yörüngelerinin tam kataloğu ("Küçük Gezegen Kataloğu" olarak da anılır) da merkezden ücretsiz olarak indirilebilir. Astrometrik verilere ek olarak, MPC küçük gezegenlerin ışık eğrisi fotometrisini toplar. MPC'nin temel işlevlerinden biri, gözlemcilerin NEO (Yakın Dünya Nesnesi) web formu ve blogu Near-Earth Object Onay Sayfası aracılığıyla olası Dünya'ya yakın nesnelerin (NEO'lar) takip gözlemlerini koordine etmelerine yardımcı olmaktır. MPC ayrıca, keşfedilmelerini takip eden birkaç hafta içinde Dünya'yı etkileme riski olan yeni NEO'ları belirlemek ve bunlara karşı uyarı vermekten de sorumludur (bkz . Potansiyel olarak tehlikeli nesneler ve § Videos ).

Küçük Gezegen Merkezi, 1947'de Paul Herget'in yönetiminde Cincinnati Üniversitesi'nde kuruldu. Herget'in 30 Haziran 1978'de emekli olması üzerine  MPC, Brian G. Marsden yönetiminde SAO'ya taşındı. 2006'dan 2015'e kadar, MPC'nin yöneticisi, beş kişilik bir kadroyu denetleyen  Timothy Spahr'dı . 2015'ten 2021'e kadar Küçük Gezegen Merkezi'ne geçici yönetici Matthew Holman başkanlık etti. Onun liderliğinde MPC, hem personel büyüklüğünü hem de her yıl işlenen gözlem hacmini ikiye katlayarak önemli bir yeniden yapılanma ve büyüme dönemi yaşadı. Holman'ın 9 Şubat 2021'de (19 Şubat 2021'de duyurulmuştur) istifası üzerine Matthew Payne, MPC'nin müdür vekili olarak atandı.

1947–1978 Paul Herget
1978–2006 Brian Marsden
2006–2015 Timothy Spahr
2015–2021 Matthew Holman
2021–     Matthew Payne

MPC periyodik olarak küçük gezegenlerin yanı sıra kuyruklu yıldızlar ve doğal uyduların astrometrik gözlemlerini de yayınlar. Bu yayınlar Küçük Gezegen Genelgeleri (MPC'ler), Küçük Gezegen Elektronik Genelgeleri (MPEC'ler) ve Küçük Gezegen Ekleri'dir (MPS'ler ve MPO'lar). Minor Planet Center'ın web sitesinde PDF biçiminde kapsamlı bir yayın arşivi mevcuttur. Arşivin en eski yayını 1 Kasım 1977'ye (MPC 4937–5016) kadar uzanıyor.

Minor Planet Circulars (MPC veya MPCs), 1947'de kuruldu, Minor Planet Center tarafından genellikle her dolunay tarihinde, daha parlak gece gökyüzü nedeniyle bildirilen gözlem sayısının minimum olduğu tarihte yayınlanan bilimsel bir dergidir. Genelgeler, küçük gezegenlerin, kuyruklu yıldızların ve bazı doğal uyduların astrometrik gözlemlerini, yörüngelerini ve efemeridlerini içerir. Kuyruklu yıldızların astrometrik gözlemleri tam olarak yayınlanırken, küçük gezegen gözlemleri gözlemevi koduyla özetlenmiştir (tam gözlemler şu anda Küçük Gezegen Daireselleri Eki'nde verilmektedir). Küçük gezegenlerin yeni numaralandırmaları ve adlandırmaları (ayrıca bkz. Küçük Gezegenlerin Adlandırılması ), ayrıca periyodik kuyruklu yıldızların ve doğal uyduların numaralandırmaları Genelgelerde duyurulur. Genelgelerde kuyruklu yıldızlar ve doğal uydular için yeni yörüngeler yer alıyor; Küçük gezegenler için yeni yörüngeler, Küçük Gezegenler ve Kuyruklu Yıldızlar Yörünge Eki'nde görünür (aşağıya bakın) .
Küçük Gezegen Elektronik Genelgeleri (MPEC'ler), Küçük Gezegen Merkezi tarafından yayınlanır. Genellikle olağandışı küçük gezegenlerin ve tüm kuyruklu yıldızların konumsal gözlemlerini ve yörüngelerini içerirler. Gözlemlenebilir olağandışı nesnelerin, gözlemlenebilir uzak nesnelerin, gözlemlenebilir kuyruklu yıldızların ve numaralı küçük gezegenlerin kritik listesinin aylık listeleri de bu genelgelerde yer almaktadır. Günlük Yörünge Güncellemesi Her gün yayınlanan MPEC'ler, önceki 24 saat içinde elde edilen küçük gezegenlerin yeni kimliklerini ve yörüngelerini içerir.
Minör Gezegenler ve Kuyrukluyıldızlar Eki (MPS), IAU'nun F Bölümü (Gezegen Sistemleri ve Biyoastronomi) adına Küçük Gezegen Merkezi tarafından yayınlanmaktadır.
Küçük Gezegenler ve Kuyrukluyıldızlar Yörünge Eki (MPO), IAU'nun F Bölümü adına Küçük Gezegen Merkezi tarafından yayınlanmaktadır.

Doğal Uydular Ephemeris Hizmeti, Küçük Gezegen Merkezinin çevrimiçi bir hizmetidir. Hizmet, "dev gezegenlerin dış düzensiz uyduları için efemeridler, yörünge öğeleri ve artık bloklar" sağlar. [1] 4 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Astronomik Telgraflar Merkez Bürosu
İAÜ Genelgesi
astronomik toplumların listesi
Küçük gezegen gruplarının listesi
Küçük gezegenlerin listesi
List of minor planets § Main index
Küçük gezegen adlarının anlamları

Resmî site
MPC/MPO/MPS Archive 18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., all published circulars since 1977 (downloadable as PDF)
The MPC Orbit (MPCORB) Database 20 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Minor Planet Center Status Report, Matthew J. Holman, 8 November 2015
Recent MPECs 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., list of most-recently published Minor Planet Electronic Circulars

YouTube'da Asteroid Hazards, Part 1: What Makes an Asteroid a Hazard?  (min. 6:04)
YouTube'da Asteroid Hazards, Part 2: The Challenge of Detection  (min. 7:14)
YouTube'da Asteroid Hazards, Part 3: Finding the Path  (min. 5:38)

Küçük Güneş Sistemi Cismi (KGSC, İng. Small Solar System Body, SSSB), 2006 yılındaki kararla Uluslararası Astronomi Birliği'nce (UAB) tanımlanan güneş sisteminde bulunup ne gezegen, ne de cüce gezegen olan bir cisimdir:

Güneş'in etrafından dönen diğer cisimlere topluca "Küçük Güneş Sistemi Cismi" olarak telmih edilecek... Bunlar, şu anda Güneş Sistemi'nin çoğu asteroitlerini, çoğu Neptün-ötesi cisimleri (NÖC), kuyruklu yıldızlar ve diğer küçük cisimleri içerir.
Bu tür cisimler

cüce gezegenler hariç tüm küçük gezegenler, yâni:
en büyüğü Ceres hariç klasik asteroitler ;
Centaurlar ve Neptün Truvalıları;
Plüton, Haumea, Makemake and Eris gibi cüce gezegenler hariç Neptün ötesi cisimler;
bütün kuyruklu yıldızlar.

Şimdilik KGSC ölçülerine bir alt sınırlama getirilip getirlimeyeceği ya da meteoritlere kadar her şeyi kapsayıp kapsamayacağı belli değildir.
Hidrostatik dengede olan en büyükleri dışında uydular boyutlarıyla değil, yörüngeleriyle KGSC'lerinden ayrılırlar. Uyduların yörünge merkezleri güneş değil, güneş sisteminde bulunan gezegenler, cüce gezegenler, hattâ Küçük Güneş Sistemi Cisimleri'nin kendileri etrâfında dönerler.
Küçük Güneş Sistemi Cisimleri'nin büyükleri hakkında yürümekte olan araştırmalar, bunların hidrostatik dengede olup olmadığı konusuna daha açıklık getirmediğinden muhtemelen gelecekte cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırılabileceklerdir.
Küçük güneş sistemi cisimleri yörüngelerinin büyük çoğunluğu iki ayrı bölgede toplanır. Bu bölgeler asteroit kuşağıyla Kuiper kuşağıdır. Bu iki kuşağın iç yapılarında büyük gezegenlerin (öncelikle Jüpiter'in Neptün'ün) çekimleriyle oluşturduğu düzensizlikten dolayı farklılıklar gözetlenmekte olup sınırları pek belirgin değildir. Güneş Sistemi'nin başka bölgelerinde de daha düşük yoğunluklarda da olsa küçük cisimler kapsanmaktadır. Bunlar Dünya'ya Yakın Cisimler, Centaurlar, Kuyruklu yıldızlar ya da Dağınık Disk cisimleridirler.
Güneş etrâfındaki en küçük makroskobik  cisimlere meteorlar adı verilir. Bunlardan daha küçük olan Gezegenlerarası toz, Güneş rüzgârı ve serbest hidrojen atomları da bulunmaktadır. DYC tanımı, 50 m'ye kadar çapı olan cisimleri meteorit olarak görür. Krâliyet Astronomi Derneği, meteoriti 100 µm'yle 10 m arasında tanımlayan yeni bir önerisi vardır. Bu tanımla bundan küçük cisimler gezegenlerarası toz, gaz bulutlarındaki moleküller veya atomlar olabilir.

Ana kuşak
Centaurlar
Dünya'ya Yakın Asteroitler
Göktaşları
Kuiper kuşağı
Kuyruklu yıldızlar

Uluslararası Astronomi Birliği'ne (IAU) göre küçük gezegen, Güneş'in etrafında doğrudan yörüngede dönen ve ne gezegen ne de kuyruklu yıldız olarak sınıflandırılmayan bir gök cismidir. IAU, 2006 yılından önce resmen küçük gezegen terimini kullanmaktaydı, fakat o yıl yapılan toplantıda küçük gezegenler ve kuyruklu yıldızlar; cüce gezegenler ve Küçük Güneş Sistemi Cisimleri (SSSB) olarak yeniden sınıflandırıldı.
Küçük gezegenler, asteroitleri (Dünya'ya yakın cisimler, Mars-kesişenler, ana kuşak asteroitleri ve Jüpiter truvalıları) ve uzak küçük gezegenleri (centaurlar ve Neptün ötesi cisimler) içerir ve bunların çoğu Kuiper Kuşağı'nda ve dağınık diskte bulunur. Nisan 2024 itibarıyla, Küçük Gezegen Merkezi verilerine göre, 5 tanesi cüce gezegen olmak üzere, 680.000 numaralandırılmış (kesinleşmiş keşifler) ve 673.821 numaralandırılmamış küçük gezegen olmak üzere ikiye ayrılan 1.358.410 cisim; NASA JPL SSS'ye göre ise; 660.000 numaralandırılmış ve 694.532numaralandırılmamış küçük gezegen olmak üzere toplam 1.354.532 cisim bulunmaktadır.
1801 yılında keşfedilen ilk küçük gezegen Ceres'tir, fakat Ceres, önce 'gezegen' olarak, kısa bir süre sonra da 'asteroit' olarak sınıflandırılmıştır. Küçük gezegen terimi, 1841 yılına kadar kullanılmadı ve 1932 yılına kadar bir 'gezegen' alt kategorisi olarak kabul edildi. Planetoit terimi de, özellikle IAU'nun 2006'dan beri cüce gezegenler olarak adlandırdığı daha büyük, gezegenimsi cisimler için kullanılmıştır. Tarihsel olarak asteroit, küçük gezegen ve planetoit terimleri az çok eşanlamlı hale gelmiştir. Bu terminoloji, özellikle asteroit olarak değerlendirilmeyen, Neptün ötesi cisimler gibi Jüpiter yörüngesinin ötesindeki sayısız küçük gezegenin keşfiyle daha karmaşık hale gelmiştir. Gaz açığa çıkararak bir kuyruk oluşturduğu görülen bir küçük gezegen, kuyruklu yıldız olarak da sınıflandırılabilir. Hem uçucu bileşenlere sahip olarak kuyruklu yıldız özelliği gösteren, ancak Güneş'e yakın olmaması nedeniyle bir kuyruk oluşturmayarak halihazırda bir küçük gezegen olan cisimler ise Centaur'lar olarak sınıflandırılmaktadır.
Kendi kütle çekimleri hidrostatik dengeye ulaşmak ve elipsoidal bir şekil oluşturmak için yeterli olan cisimlere cüce gezegen denir. Diğer tüm küçük gezegenler ve kuyruklu yıldızlar, Küçük Güneş Sistemi Cisimleri olarak adlandırılır. IAU, küçük gezegen teriminin hala kullanılabileceğini, fakat Küçük Güneş Sistemi Cismi teriminin tercih edildiğini belirtmiştir. Bununla birlikte, numaralandırma ve adlandırma amacıyla küçük gezegen ve kuyruklu yıldız arasındaki geleneksel ayrım hala kullanılmaktadır.

Güneş sisteminde yüzbinlerce küçük gezegen keşfedilmiş ve her ay yaklaşık yüzden fazla cisim keşfedilmeye devam edilmektedir. Küçük Gezegen Merkezi 441 milyon gözlem neticesinde, cismin numaralandırılmasına imkan sağlayan biçimde yörüngesi tutarlı olarak tespit edilen 680 bin cisim dahil toplamda 1.3 milyon cismin bulunduğunu raporlamıştır. Bu cisimlerin 24.695 tanesi ise isimlendirilmiştir. Şubat 2024 itibarıyla, henüz isimlendirilmemiş en küçük numaralandırılmış cisim (4596) 1981 QB; en büyük numaralandırılmış ve isimlendirilmiş cisim ise (638676) Žižek (2016 CJ185)'tir.

Sayılarının fazla olmasına bağlı olarak çok çeşitli küçük gezegen popülasyonları bulunmaktadır:

Asteroitler; geleneksel olarak birçoğu iç Güneş Sistemi'nde bulunan cisimlere verilen genel gruptur.
Dünya'ya yakın asteroitler, Mars'ın yörüngesinin içine doğru yönelen bir yörüngeye sahip cisimlerdir. Yörünge mesafelerine göre farklı alt sınıflara ayrılmaktadırlar:
Atira veya Apohele asteroitleri, Dünya'nın günberi mesafesi içinde kalan bir yörüngeye sahip olmaları nedeniyle tamamen Dünya'nın yörünge mesafesi içinde bulunan cisimlerdir.
Aten asteroitleri, yarı büyük ekseni Dünya'nınkinden daha küçük (<1 AU) ve günötesi 0,983 AU'dan daha büyük olan asteroitlerdir.
Apollo asteroitleri, yarı büyük ekseni Dünya'nınkinden daha büyük olan ve günberi mesafesi 1,017 AU veya daha kısa olan asteroitlerdir. Aten asteroitleri gibi, Apollo asteroitleri de Dünya'nın yörüngesinden geçen asteroitler arasında yer almaktadır. .
Amor asteroitleri, Dünya'nın yörüngesine uzaktan yaklaşan ancak Dünya'nın yörüngesiyle kesişmeyen Dünya'ya yakın asteroitlerdir. Amor asteroitleri, yarı büyük eksenlerinin Dünya'nın yörüngesi ile asteroit kuşağı arasında nereye düştüğüne bağlı olarak dört alt gruba ayrılır.
Dünya truvaları, Dünya ile eş yörüngeli ve kütleçekimsel olarak ona kilitlenmiş asteroitler. 2024 itibarıyla iki adet Dünya truvası olduğu bilinmektedir: 2010 TK7 ve 2020 XL5.
Mars truvaları, Mars'ın ile eş yörüngeli ve kütleçekimsel olarak ona kilitlenmiş asteroitler. 2024 yılı itibarıyla bu türde MPC tarafından tanınan 16 adet asteroit bulunmaktadır.
Asteroit kuşağı cisimleri, Mars ve Jüpiter arasında kalan ve ana kuşak olarak da adlandırılan bölgede, kabaca dairesel yörüngeler izleyen asteroitlerin bulunduğu kısımda yer alan gruptur.
Jüpiter truvaları, Jüpiter ile eş yörüngeli ve kütleçekimsel olarak ona kilitlenmiş asteroitler. Popülasyon olarak asteroit kuşağı asteroitlerine eşit sayıda oldukları tahmin edilmektedir.
Uzak küçük gezegenler, dış Güneş Sistemi'ndeki küçük gezegenler için kullanılan bir şemsiye terimdir.
Centaurlar, dış Güneş Sistemi'nde Jüpiter ve Neptün arasında yer alan cisimler. Dev gezegenlerin çekim etkisi nedeniyle kararsız yörüngelere sahiptirler ve bu nedenle başka bir yerden, muhtemelen Neptün'ün dış bölgelerinden çekilmiş oldukları tahmin edilmektedir.
Neptün truvaları, Neptün ile eş yörüngeli ve kütleçekimsel olarak ona kilitlenmiş cisimlerdir. Güncel olarak çok az sayıda cisim tespit edilmiş olmasına rağmen, Neptün truvalarının asteroit kuşağındaki asteroitlerden veya Jüpiter truvalarından daha fazla sayıda olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır.
Neptün ötesi cisimler, en dış gezegen olan Neptün'ün yörüngesiyle kesişen veya ötesinde bulunan cisimler.
Kuiper kuşağı, Güneş'ten yaklaşık 55 AU uzaklıktaki yörüngelerde, belirgin şekilde azalan bir popülasyona sahip nesneler.
Cubewanos olarak da bilinen cüce gezegen Makemake gibi klasik klasik Kuiper kuşağı nesneleri, Neptün ile rezonans halinde olmayan basit, nispeten dairesel yörüngelerdedir.
Rezonant Kuiper kuşağı cisimleri.
Plutinolar, cüce gezegen Plüton gibi Neptün ile 2:3 rezonansta olan cisimler.
Eris gibi Kuiper kuşağının dışında günöteye sahip dağınık disk nesneleri. Bunların Neptün tarafından dışa doğru saçıldığı düşünülmektedir.
Rezonant dağınık disk nesneleri.
Kuiper kuşağının dışında hem günberi hem de günöteye sahip Sedna gibi müstakil nesneler.
Sednoidler, 75 AU'dan daha büyük bir günberiye sahip müstakil nesneler (Sedna, 2012 VP113 ve Leleākūhonua).
Oort bulutu, uzun periyotlu kuyruklu yıldızların kaynağı olduğu düşünülen ve Güneş'ten 50.000 AU mesafeye kadar uzanabilen varsayımsal bir popülasyon

Güneş sistemindeki tüm astronomik cisimlerin ayırt edici isimlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Küçük gezegenlerin adlandırılması üç adımlı bir süreçle yürütülmektedir. İlk olarak, keşif sonrası cisme bir geçici adlandırma tanımlanır. Bunun nedeni cismin varlığının halen daha yanlışlanabilme veya ortadan kaybolma ihtimali bulunmasıdır. Gözlem yayının cismin gelecekteki konumunu tespit edilebilecek ölçüde öngörülebilmesi halinde cisim resmi olarak adlandırılır ve numaralandırılır. Son olarak, keşfedenler tarafından cisim isimlendirilir. Bununla birlikte tüm cisimlerin çok az bir kısmı isimlendirilebilmiştir. Keşfedilen cisimlerin büyük çoğunluğu halen daha geçici tanımıyla veya numarasıyla anılmaktadır. Adlandırma sürecine ilişkin bir örnek aşağıda yer almaktadır:

1932 HA – 24 Nisan 1932 tarihindeki keşfinin ardından verilen geçici adlandırma
(1862) 1932 HA – resmi adlandırma, resmi numaralandırma
1862 Apollo – isimlendirme, bu halinde sıralı numarası düşürülür

Yeni keşfedilen bir küçük gezegene geçici bir adlandırma yapılmaktadır. Örneğin, Amor grubu içinde yer alan bir Dünya'ya yakın cisim olan 2002 AT4 adlı cismin geçici tanımı, keşif yılını (2002), keşfin ayın hangi yarısında yapıldığının alfanumerik kodunu (A) ve keşif sırasını(T4) bilgilerini içermektedir. Bu cisim, 2002 yılının Ocak ayının ilk yarısında (1-15 Ocak; "A" harfinin karşılığı) keşfedilen 119'uncu ((4*25)+19("T" harfinin karşılığı)) cisimdir. Detaylı hesaplama için bkz. Modern geçici adlandırma. Cismin yörüngesi onaylandığında geçici adlandırmanın önüne bir numara atanır. İlerleyen süreçte de bu cisim isimlendirilebilir. (Ör. 433 Eros) Resmi adlandırma konvansiyonu numaraları parantez içerisinde gösterirken, parantez olmaksızın gösterim oldukça yaygındır. Resmi olmayan biçimde, akan metinde bir isim tekrarlandığında numaranın tamamen atılması veya ilk geçtiği yerden sonra atılması yaygındır.
Numaralandırılmış ancak isimlendirilmemiş küçük gezegenler geçici adlandırmalarını korumaya devam eder. Örn. (29075) 1950 DA. Modern keşif yöntemleri sayesinde oldukça fazla sayıda asteroit keşfi yapılmakta olup, artan şekilde bu cisimler isimsiz kalmaktadır. İsimlendirilmemiş en eski cisim olan (3360) 1981 VA yakın zamanda 3360 Syrinx olarak isimlendirilmiştir. Kasım 2006'da bu ünvan şu anda 3708 Socus olarak isimlendirilen (3708) 1974 FV1'e geçmiştir. (4596) 1981 QB ise günümüzde (Nisan 2024) isimlendirilmemiş en eski keşfedilen cisimdir. Nadir durumlarda, bir küçük cismin geçici tanımı kendi başına bir isim olarak kullanılabilir: Ocak 2018'de 15760 Albion olarak adlandırılmadan önce, o tarihte isimsiz olan (15760) 1992 QB1 klasik Kuiper kuşağı cisimleri ("cubewanos") olarak bilinen bir grup cisme "ismini" vermiştir.
Kimi cisimler ise hem kuyruklu yıldız hem de bir asteroit olarak tanımlanmaktadır. 4015 Wilson–Harrington adlı cisim aynı zamanda 107P/Wilson–Harrington adıya bir kuyruklu yıldız olarak listelenmektedir.

Küçük gezegenler, yörüngeleri tam olarak hesaplanıp onaylandıklarında numaralandırılırlar. Keşif sayısının yüksek oranda artmasıyla birlikte halihazırda altı rakamlı numaralar bu cisimlere atanmaktadır. 19 Ekim 2005 tarihli Küçük Gezegen Merkezi yayınıyla ilk olarak beş

Emirgân Korusu, İstanbul'un Sarıyer ilçesinin Emirgân semtinde bulunan bir korudur. İstanbul Boğazı kıyısında, 47,2 hektarlık bir alanda sırtlar ve yamaçlar üstüne yayılmıştır. Çevresi yüksek duvarlarla çevrilmiş durumdadır.
Koru, 17. yüzyılda Osmanlı Padişahı IV. Murad tarafından Emirgûneoğlu Yusuf Paşa'ya armağan edilmiştir. Daha önce Feridun Bahçeleri olarak adlandırılan bölge, bundan sonra "Emirgân Korusu" olarak adlandırıldı. Yüzyıllar boyunca pek çok kez el değiştirmiş, 19. yüzyılda Osmanlı Padişahı Abdülaziz tarafından Mısır Hıdivi İsmail Paşa'ya verildi. 1871-1878 yılları arasında koru içinde 3 köşk yaptırıldı. Günümüze de ulaşan bu köşkler Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk olarak adlandırılmaktadır. Emirhan Korusu, 1940 yılında dönemin İstanbul Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından kamulaştırılarak park olarak düzenlendi ve 1943 yılında halka açıldı.

Emirgan Korusu, her yıl Nisan ayında düzenlenen Lale Festivali ile ünlüdür. Renk cümbüşü içinde açan laleler, koruyu adeta bir çiçek bahçesine dönüştürür. Festival süresince düzenlenen etkinlikler, konserler ve sergilerle ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim sunar.

"Korular". Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. III. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları. 1993. ss. sf. 72, 7, 74, 75.

Fundalık, çoğunlukla serbest drenajlı, kısır, asidik topraklarda bulunan ve açık, alçak büyüyen odunsu bitki örtüsüyle karakterize edilen bir çalılık yaşam alanıdır. Kıraç araziler genellikle yüksek zemin fundalıklarıyla ilişkilidir.
Fundalıklar dünya çapında yaygındır ancak hızla yok olmaktadır ve Avrupa'da nadir bir yaşam alanı olarak kabul edilmektedir. Avustralya'nın nemli ve yarı nemli bölgelerinde, fundalıkların bakımı için tekrarlayan yanmaların gerekli olduğu yangın rejimlerinde geniş ve oldukça çeşitli topluluklar oluştururlar. Daha da çeşitli ancak daha az yaygın fundalık toplulukları Güney Afrika'da görülür. Geniş fundalık toplulukları ayrıca Teksas çalılığında, Yeni Kaledonya'da, Şili'nin merkezinde ve Akdeniz kıyılarında da bulunabilir. Bu geniş fundalık alanlarına ek olarak, bitki örtüsü türü Antarktika hariç tüm kıtalarda dağınık yerlerde de bulunur.

The Countryside Agency information on types of open land
Origin of the word 'heath'

Sarmal (helis, heliks veya helezon), burgu şekilli, üç boyutlu bir şekildir. Sarmal şekilli gündelik nesnelere örnek olarak silindirik yay, vida ve minare merdiveni gösterilebilir. Sarmallar biyolojide de yer alır, DNA molekülü birbirine sarılmış iki sarmaldan oluşur, çoğu proteinde de alfa sarmal olarak adlandırılan sarmal yapılar bulunur. Sıfat hali için sarmal (helisel, helikal veya helezonî) kullanılır.
Helis kelimesi Yunanca "bükülmüş, kavisli" anlamına gelen ἕλιξ kelimesinden gelir.  "İçi dolu" bir sarmal - örneğin "spiral" (sarmal) bir rampa - helikoid adı verilen bir yüzeydir.

Sarmallar dönüş yönlerine göre sağ elli veya sol elli olarak nitelendirilirler. Sağ elli bir sarmal şöyle tanımlanabilir: hayalinizde sarmalı sağ elinizle tutun, başparmağınız sarmalın eksenine paralel yönde olsun, diğer parmaklarınızı da sarmalın oyuklarının içine yerleşsin. Eğer parmaklarınızın uçları başparmağınıza doğru yönlenmişse sarmal sağ ellidir. Yoksa, sol elli.
Bir diğer tanıma göre, sarmalın ekseni boyunca baktığınızda sarmalın saat yönünde dönmesi, sarmalın sizden uzaklaşıyor gibi görünmesine neden oluyorsa sarmal sağ ellidir, yoksa sol elli.
Ellilik (veya kirallik) sarmalın bir özelliğidir, bakış açısına göre değişmez: sağ-elli bir sarmal döndürülerek veya çevrilerek sol-elli olamaz, ancak aynadan yansıması ile sol elli görülür (keza, sol-elli sarmal da sağ-elli olamaz).
Çoğu vida sağ-elli sarmal şekillidir. Biyolojideki alfa sarmal, DNA'nın A ve B halleri de sağ-elli sarmallardır. DNA'nın Z hali sol-ellidir.
Bir çift sarmal, geometrik anlamda, aynı eksene sahip iki eşleşik sarmaldır, bunlardan biri ötekinin eksen boyunca ötelenmiş halidir.
Konik sarmal, bir konik yüzey üzerindeki sarmaldır, koninin tepesine olan uzaklık eksene göre olan açının üssel bir fonksiyonudur.
Dairesel bir sarmalın sabit eğriliği ve torsiyonu olur. Sarmalın hatvesi, sarmal ekseni boyunca ölçülen, sarmalın bir tam dönüşünün genişliğidir.
Bir eğrinin teğetinin bir doğruyla yaptığı açı sabitse, bu eğriye genel sarmal denir.

Matematikte sarmal, 3 boyutlu uzayda bir eğri tipidir. Kartezyen koordinat sisteminde aşağıdaki üç denklem bir sarmalı tanımlar:

  
    
      
        x
        =
        cos
        ⁡
        (
        t
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle x=\cos(t),\,}
  

  
    
      
        y
        =
        sin
        ⁡
        (
        t
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle y=\sin(t),\,}
  

  
    
      
        z
        =
        t
        .
        
      
    
    {\displaystyle z=t.\,}
  

Sağ-elli bir koordinat sisteminde, t parametresi artarken, (x,y,z) noktası sağ-elli bir sarmal çizer, bunun çapı 1, z-ekseni boyunca hatvesi 2π'dir.
Silindirik koordinat sisteminde (r, θ, h), aynı sarmal şöyle tanımlanır:

  
    
      
        r
        =
        1
        ,
        
      
    
    {\displaystyle r=1,\,}
  

  
    
      
        θ
        =
        t
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \theta =t,\,}
  

  
    
      
        h
        =
        t
        .
        
      
    
    {\displaystyle h=t.\,}
  

Çapı a, hatvesi 2πb olan bir sarmal bu denklemlerle tanımlanır:

  
    
      
        x
        =
        a
        cos
        ⁡
        (
        t
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle x=a\cos(t),\,}
  

  
    
      
        y
        =
        a
        sin
        ⁡
        (
        t
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle y=a\sin(t),\,}
  

  
    
      
        z
        =
        b
        t
        .
        
      
    
    {\displaystyle z=bt.\,}
  

Bir sarmalı matematiksel olarak oluşturmanın bir diğer yolu, sanal argümanlar kullanan kompleks değerli üssel bir fonksiyonun (e^xi) grafiğini çizmektir (bkz. Euler formülü)
Döndürme, öteleme ve ölçeklemeler dışında, tüm sağ-elli sarmallar yukarıda tanımlanan sarmala eşdeğerdir. Eşdeğer sol-elli sarmal birkaç yoldan oluşturulabilir, en kolayı x, y veya z bileşenlerinden birinin negatifini almaktır.
Kartezyen koordinatlarla 

  
    
      
        t
        ↦
        (
        a
        cos
        ⁡
        t
        ,
        a
        sin
        ⁡
        t
        ,
        b
        t
        )
        ,
        t
        ∈
        [
        0
        ,
        T
        ]
      
    
    {\displaystyle t\mapsto (a\cos t,a\sin t,bt),t\in [0,T]}
  
a
olarak ifade edilen, a çaplı ve 2πb havleli bir dairesel sarmalın uzunluğu 
  
    
      
        T
        ⋅
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            +
            
              b
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle T\cdot {\sqrt {a^{2}+b^{2}}}}
  
, eğriliği 
  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              a
              
                |
              
            
            
              
                a
                
                  2
                
              
              +
              
                b
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {|a|}{a^{2}+b^{2}}}}
  
 ve torsiyonu 
  
    
      
        
          
            
              b
              
                
                  a
                  
                    2
                  
                
                +
                
                  b
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          ′
        
        d
        i
        r
        .
      
    
    {\displaystyle {\frac {b}{a^{2}+b^{2}}}'dir.}
  

Alfa sarmal
Kollajen heliks

George Fletcher Bass (/bæs/; 9 Aralık 1932 - 2 Mart 2021) Amerikalı arkeologdur. Sualtı arkeolojisinin öncü uygulayıcılarından biri olarak, 1960'ta Gelidonya Burnu'nda antik bir batığı tamamen kazma amacıyla yapılan ilk sefere eş-başkanlık yaptı ve 1972'de Deniz Arkeolojisi Enstitüsü'nü kurdu.

Bass, 9 Aralık 1932'de Columbia, Güney Karolina'da, bir İngiliz Edebiyatı profesörü ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı uzmanı olan Robert Duncan Bass ve yazar Virginia Wauchope'un oğlu olarak dünyaya geldi. Amcası, arkeolog Robert Wauchope idi. 1940'ta Bass, ailesiyle birlikte Annapolis, Maryland'e taşındı. Burada babası II. Dünya Savaşı'nda ABD Donanması'nda aktif göreve başladı ve ABD Deniz Kuvvetleri Akademisi'nde İngilizce dersleri verdi. Amcası, arkeolog Robert Wauchope idi.[4] [3][5] Gençliğinde hem astronomi hem de denizcilikle ilgilendi ve amfibi bir araçla dünyayı dolaşan ilk kişi olan maceracı Ben Carlin için çeşitli işler yaptı.
Liseden mezun olduktan sonra Johns Hopkins Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitime başladı ve henüz ikinci yılında bir değişim programıyla İngiltere'ye giderek Exeter Üniversitesi'ne girdi. Burada karıştığı bir şaka olayı sonucu kırk öğrenciyle birlikte okuldan uzaklaştırıldı. Gidecek başka bir yeri olmadığı için, bahar tatilinde kardeşinin oda arkadaşı ve arkadaşlarıyla birlikte Sicilya'nın Taormina kentine gitti ve burada arkeoloji ile ilgilenmeye başladı.
Johns Hopkins'e döndüğünde bölüm değiştirdi ve 1955'te üniversiteden Yakın Doğu Arkeolojisi alanında yüksek lisans derecesi aldı. Üniversitenin bir arkeoloji bölümü olmadığı için, Yakın Doğu ve Klasik Çalışmalar bölümlerinden dersler alarak onun için özel bir program oluşturuldu. Daha sonra iki yıl boyunca Atina'daki Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu'nda eğitim gördü ve burada Gordion'da kazı çalışmalarına katıldı. 1957'de askeri hizmete başladı ve Güney Kore'de, Kore Tarafsız Bölgesi yakınlarındaki Türk Tugayı'na bağlı 30 kişilik bir ordu güvenlik grubuna atandı. Pirinç tarlaları çevresinde çalışırken aniden ekipman, yiyecek, lojistik ve operasyonlardan sorumlu hale geldi ve bu, gelecekteki arkeoloji seferleri için önemli bir öğrenme deneyimi oldu.
1960 yılında, kendisine çalışmalarında yardımcı olan piyanist ve piyano öğretmeni Ann Bass (doğumdaki soyadı Singletary) ile evlendi. İki oğulları oldu.

1959'da Pennsylvania Üniversitesi'nden Bass'in meslektaşı Profesör Rodney Young, dalgıç ve gazeteci Peter Throckmorton'dan bozulmamış bir Bronz Çağı Akdeniz gemi batığı hakkında bilgi almıştı. Young, Bass'i bir antik gemi batığını tamamen kazacak ilk seferde çalışmaya davet etti. Türkiye'de, Gelidonya Burnu yakınlarındaki batık alanının kazısı 1960 yazında başladı. Hazırlık olarak Bass, Philadelphia YMCA'da dalış dersleri aldı; kazı başlamadan önce sadece bir pratik dalış dersi alabilmişti. Bass, Joan du Plat Taylor ile birlikte seferin eş-direktörü oldu.
1960'lı yıllarda Tunç Çağı, Klasik Çağ ve Bizans dönemine ait gemi batıkları kazılarında yer aldı. 1964 yılında Pensilvanya Üniversitesi'nden Klasik Arkeoloji alanında doktora derecesi aldı ve burada birkaç yıl öğretim görevlisi olarak görev yaptı.
1966'da, Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi'nin direktörü Froelich Rainey, Bass'e Türkiye'de bulunan Truva antik kentinden geldiği düşünülen bir dizi altın eserin müzeye tartışmalı kabulü hakkında bir rapor yazma görevi verdi. Müze, altınları özel bir antika satıcısından satın almıştı. O dönemde Akdeniz Bölümü'nde yardımcı küratör olan Bass, müzenin etik beyanının oluşturulmasında etkili olan bir rapor yazdı. Bu, 1970 Pennsylvania Deklarasyonu'ydu ve UNESCO'nun daha sonra yayınlayacağı 1970 Kültür Varlıklarının Kanunsuz İthal, İhraç ve Mülkiyet Transferinin Önlenmesi ve Yasaklanması Sözleşmesi'ni öngörüyordu.
Bass, geleneksel karasal arkeolojik araştırma tekniklerini deniz tabanına uyarlayarak bir yenilikçi olarak önemli teknolojik gelişmelere katkıda bulunmuştur. Bunlar arasında dalgıçların yüzeyle iletişim kurabildiği su altı "telefon kulübesi", yerlerini daha iyi haritalamak için 3D fotogrametri ve enkazları tespit etmek için yan tarama sonarı kullanımı yer almaktadır. 1964 yılında, ticari olarak üretilen ilk Amerikan araştırma denizaltısı olan Asherah'ı kullanmaya başlayarak batık gemileri inceledi ve fotoğrafladı.
Bass, 1972 yılında Deniz Arkeolojisi Enstitüsü'nü (INA) kurdu ve ertesi yıl Pensilvanya Üniversitesi'nden ayrıldı  1976 yılında INA merkezini Bass'ın profesör olduğu ve Deniz Arkeolojisi alanında George T. ve Gladys H. Abell Kürsüsü'nü yönettiği Texas A&M Üniversitesi bünyesine taşıdı.
Bass, 2001 yılında "öncü okyanus teknolojisi ve yeni bir bilim dalı olan deniz arkeolojisini yaratarak ekonomi, teknoloji ve okuryazarlık tarihleri hakkında yeni bilgiler sağladığı" için Ulusal Bilim Madalyası ile ödüllendirildi. Ödül, Başkan George W. Bush tarafından takdim edildi.
2 Mart 2021'de Bryan, Teksas'ta bir hastanede 88 yaşında hayatını kaybetti.

Amerika Arkeoloji Enstitüsü'nün Üstün Arkeolojik Başarı Altın Madalyası (1986) 
Amerikan Felsefe Derneği'nin seçilmiş üyesi (1989) 
Kaşifler Kulübü Lowell Thomas Ödülü
National Geographic Society La Gorce Altın Madalyası
National Geographic Society Yüzüncü Yıl Ödülü
JC Harrington Madalyası (1999) Tarihi Arkeoloji Derneği'nden 
İstanbul Boğaziçi Üniversitesi'nden fahri doktora
Liverpool Üniversitesi'nden fahri doktora
Amerikan Başarı Akademisi Altın Tabak Ödülü (2001) 
Ulusal Bilim Madalyası (2001) 
Lucy Wharton Drexel Arkeolojide Başarı Madalyası (2010) Pennsylvania Üniversitesi'nden
Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'nin seçilmiş üyesi (2012) 

Bass, 2010 yılında This American Life adlı haftalık bir saatlik Amerikan radyo programında meslektaşı Fred van Doorninck ile birlikte Adam Davidson'a röportaj verdi.

Beneath the Seven Seas : Adventures with the Institute of Nautical Archaeology by George Fletcher Bass (London: Thames & Hudson, 2005) 0-500-05136-4, OCLC 60667939
Archaeology Under Water by George Fletcher Bass (New York, Praeger, 1966), OCLC 387479
Archaeology Beneath the Sea by George Fletcher Bass (New York: Walker, 1975) 0-8027-0477-8, OCLC 1414901
Ancient ships in Bodrum by George Fletcher Bass (Istanbul: Boyut, 2012) 9789752310315, OCLC 880980693
A History of Seafaring Based on Underwater Archaeology by George Fletcher Bass (New York, Walker, 1972) 0802703909, OCLC 508334
Ships and Shipwrecks of the Americas: a history based on underwater archaeology by George Fletcher Bass (New York, N.Y. : Thames and Hudson, 1988) 0-500-05049-X, OCLC 18759167
Cape Gelidonya: a Bronze Age Shipwreck by George Fletcher Bass (Philadelphia, American Philosophical Society, 1967), OCLC 953382
Navi e Civiltà : Archeologia Marina by George Fletcher Bass (Milano: Fratelli Fabri, 1974), OCLC 8201972
Yassi Ada by George Fletcher Bass and Frederick H Van Doorninck (College Station: Published with the cooperation of the Institute of Nautical Archaeology by Texas A&M University Press, ©1982) 0-89096-063-1, OCLC 7925092
Geschiedenis van de scheepvaart weerspiegeld in de scheepsarcheologie by George Fletcher Bass (Bussum: Unieboek, 1973) 90-228-1908-6, OCLC 64115385
Serce Limani, vol. 1: the ship and its anchorage, crew, and passengers by George Fletcher Bass and others (College Station: Published with the cooperation of the Institute of Nautical Archaeology by Texas A&M University Press, 2004) 0-89096-947-7, OCLC 56457232
Beneath the wine dark sea : nautical archaeology and the Phoenicians of the Odyssey by George F Bass, OCLC 41174856
A diversified program for the study of shallow water searching and mapping techniques by George F Bass; Donald M Rosencrantz; United States Dept. of Navy, Office of Naval Research; University of Pennsylvania, University Museum (Philadelphia, Pa.: The University Museum, University of Pennsylvania, 1968), OCLC 61423407
Glass treasure from the Aegean by George Fletcher Bass (Washington: National Geographic Society, 1978), OCLC 13594255
Shipwrecks in the Bodrum Museum of Underwater Archaeology by George Fletcher Bass and Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi (Bodrum: Museum of Underwater Archaeology, 1996) 975-17-1605-5, OCLC 35759537
New tools for undersea archeology by George Fletcher Bass (v. 134, no. 3 (Sept. 1968) (Washington, D.C. : National Geographic Society, ©1968), OCLC 57758351
Archäologie unter Wasser by George Fletcher Bass (Bergisch Gladbach: Lübbe, 1966), OCLC 73584270
Marine archaeology: a misunderstood science by George Fletcher Bass (Chicago and London: The University of Chicago Press, ©1980), OCLC 13598481
Tesori in fondo al mare by George Fletcher Bass (Milano: Sonzogno, 1981), OCLC 46996362

Hava arkeolojisi veya havadan arkeoloji, arkeolojik kalıntıların daha yüksek bir irtifadan incelenerek araştırılmasıdır. Günümüzde bu genellikle uydu görüntüleri veya insansız hava araçları kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Arkeolojik eserlerin, sit alanlarının ve peyzajların anlaşılması için gerçekleştirilen saha araştırmalarında hava fotoğraflarının (ve diğer görüntü türlerinin) yorumlanmasını ve analizini içerir. Diğer arkeolojik yöntemlerle kıyaslanamayacak bir ölçekte kapsamın ve geniş arazi alanlarının keşfedilmesini ve incelenmesini sağlar.
Hava arkeolojisinde uçak, helikopter, balon ve insansız hava aracı gibi çeşitli hava taşıtları kullanılır. Son zamanlarda yapay uydular aracılığıyla uzaydan kayda geçirilen arkeolojik buluntu yerleri de hava arkeolojisine benzer bir biçimde uluslararası literatürde uydu arkeolojisi ya da uzay arkeolojisi gibi isimlendirmelere de rastlamak mümkündür.

1985: Marktbreit Roma castrası
1991: Goseck çevresel mezarı
1991: Wilkenburg Roma dönemi kalıntısı
1992: Petersteich yerleşimi
2018: İznik Gölü Bazilikası

Antoine Poidebard
Otto Braasch
Klaus Leidorf
Baoquan Song
Heinz-Dieter Freese

Hava fotoğrafçılığı

Helmut Becker (Hrsg.): Archäologische Prospektion. Luftbildarchäologie und Geophysik. Karl M. Lipp Verlag, München 1996, (Bayern. Arbeitshefte des Bayerischen Landesamtes für Denkmalpflege 59).
Stephan W. E. Blum, Frank Schweizer, Rüstem Aslan: Luftbilder antiker Landschaften und Stätten der Türkei. Mit Flugbildern von Hakan Öge. Philipp von Zabern, Mainz 2006, (Antike Welt Sonderheft; Zaberns Bildbände zur Archäologie).
Otto Braasch, Kirsten Thiel: Vom heiteren Himmel ... Luftbildarchäologie. Gesellschaft für Vor- und Frühgeschichte, Esslingen 2005, (Porträt Archäologie 1).
Gustaf Dalman: Hundert deutsche Fliegerbilder aus Palästina. Bertelsmann, Gütersloh 1925 (Schriften des Deutschen Palästina-Instituts 2, ZDB-ID 510394-0).
Georg Gerster: Flug in die Vergangenheit. Archäologische Stätten der Menschheit in Flugbildern. Herausgegeben von Charlotte Trümpler. Verlag Schirmer-Mosel, München 2005, (Ausstellungskatalog).
Thomas R. Lyons u. a.: Aerial Remote Sensing Techniques in archeology. Chaco Center – National Park Service – U.S. Dept. of the Interior, Albuquerque NM 1977 (Reports of the Chaco Center 2).
Johannes Nollé, Hertha Schwarz: Mit den Augen der Götter. Flugbilder des antiken und byzantinischen Griechenlandes. Das Festland. Mit Flugbildern von Georg Gerster. Philipp von Zabern, Mainz 2004, (Antike Welt Sonderheft; Zaberns Bildbände zur Archäologie).
Judith Oexle (Hrsg.): Aus der Luft – Bilder unserer Geschichte. Luftbildarchäologie in Zentraleuropa. Landesamt für Archäologie Sachsen mit Landesmuseum für Vorgeschichte, Dresden 1997, (Ausstellungskatalog).
Dieter Planck, Otto Braasch, Judith Oexle, Helmut Schlichtherle: Unterirdisches Baden-Württemberg. 250.000 Jahre Geschichte und Archäologie im Luftbild. Konrad Theiss Verlag, Stuttgart 1994, .
Klaus Leidorf, Baoquan Song, Eckhard Heller: Luftbildarchäologie. Archäologische Spurensuche aus der Luft, WBG Theiss, Darmstadt 2019, ISBN 978-3-8062-3887-7

Heinrich Schliemann, (6 Ocak 1822 - 26 Aralık 1890), Alman tüccar ve amatör arkeologdur.
Heinrich Schliemann İliada'yı iyice okuyup inceledikten sonra, Homeros'un anlattığı Troia'nın, yani İlios kentinin, Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) güneyinde yer alan, 100x250 metre boyutlarındaki Hisarlık Tepesi'nde aranması gerektiğine inanmıştı. Bu ören yeri, Ege kıyılarından yaklaşık 6 km, Çanakkale Boğazı kıyısından ise 4.5 km. uzaklıkta, stratejik açıdan önemli bir noktada, Skamander (Karamenderes) ve Simoeis (Dümrek) vadileri arasında uzanan kireç taşı bir yükseltinin ucundadır. 1863-1865 yılları arasında Troia'da küçük kazılar yapan Frank Calvert, daha önceden Hisarlık Tepesi'nin bir höyük olarak meydana geldiğinin farkına varmıştır.
Büyük çaptaki ilk kazılar (1870 yılındaki sondajlardan sonra) 1871-1874 yılları arasında, dokuz çalışma döneminde tamamlanmıştır. Bu kazılar 1890'a kadar, bu uğurda servetin büyük bir bölümünü harcayan Schliemann başkanlığında yapılmıştır. Troia II dönemini İliada'daki Troia olarak kabul eder ve bu dönem tabakaları arasında ünlü Priamos Hazinesi'ni bulur. Schliemann 1873'te bu hazineyi Almanya'ya kaçırmıştır. 1876 yılında eşi Sophie ile birlikte Yunanistan'da Mikenlilerden kalma Kral Agamemnon'un Maskesini bulmuştur. Schliemann'ın ölümünden sonra, çalışma arkadaşı ve mimar Wilhelm Dörpfeld kazı başkanlığını 1893 ve 1894 yıllarında üstlenerek, çalışmaları geçici bir sonuca ulaştırmıştır.
Heinrich Schliemann Troya'dan kaçırdığı hazineleri ölümünden önce Berlin Ulusal Müzesi'ne bağışlamıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında Berlin'i yağmalayan Ruslar bu hazineleri de ele geçirmiş ve ülkelerine götürmüştür. Günümüzde yağmalanan hazine Puşkin Müzesi'nde sergilenmektedir.
Schliemann'ın dil öğrenme yetisi akıllara durgunluk verecek bir yetiydi. Hiç bilmediği bir dili tam altı haftada konuşacak ve yazacak kadar öğrenir, sonra bir başkasına geçerek, ilk öğrendiği dili de ilerletme fırsatı bulurdu. Böylece Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, İngilizce, Felemenkçe ve Rusçayı öğrenmiştir. Bu dillerden her biri ile mektuplar, giderek eserler yazmıştır. Kırım Savaşı sırasında çok para kazanmış, bu arada Lehçe ve İsveççe de öğrenmiştir. 1856'dan sonra ölü dillere de merak sarmış ve ikisi birden olmak üzere eski ve yeni Yunancayı kısa bir zamanda öğrenmiştir. İki yıl sonra ticareti bırakmış, Latince öğrenmeye koyulmuştur. 1858'de bir Akdeniz yolcuğuna çıkmış, Mısır'da kalıp orada Arapça da öğrenmiş, bir dünya turu yapmış, Paris'e yerleşmiş ve Çin ve Japonya üzerine Fransızca bir kitap yazmıştır.

Troia Vakfı - Kazı tarihçesi
Düşlerin Sürüklediği Adam; Heinrich Schliemann ve Bizden Götürdükleri; Truva Hazinesi (Chronicle Dergisi)

Hesaplamalı arkeoloji, uzun vadedeki insan davranışı ve davranışsal evrimin incelenmesi için bilgisayar tabanlı analitik yöntemleri ifade eder. Adlarının önüne 'hesaplamalı' sözcüğü eklenmiş olan diğer alt disiplinlerde olduğu gibi (örneğin, hesaplamalı biyoloji, hesaplamalı fizik ve hesaplamalı sosyoloji), terim, bilgisayar yardımı olmadan gerçekçi bir şekilde gerçekleştirilemeyen (genellikle matematiksel) yöntemleri temsil etmektedir.
Hesaplamalı arkeoloji, coğrafi bilgi sistemlerinin (CBS) kullanımını özellikle de görüş alanı analizi, en-düşük maliyetli yol analizi benzeri mekansal analizler gibi, bir bilgisayarın gücü olmaksızın uygulanması imkansız olmasa bile son derece zor veya karmaşık olan çalışmalarda kullanılabilmektedir. Benzer şekilde, bazı istatistiksel ve matematiksel modelleme biçimleri ve Swarm veya Repast gibi yazılım araçlarını kullanarak insan davranışının ve davranışsal evriminin simülasyonunun da bilgisayar yardımı olmadan hesaplanması imkansız olacaktır. University College London'ın Mekansal Sözdizimi (space syntax) programı gibi yazılımları kullanarak inşa edilmiş mekanlarda insan algısı ve hareketi gibi arkeolojik sorunları çözmek için çeşitli karmaşık ve amaca uygun yazılım biçimlerinin uygulanması da 'hesaplamalı arkeoloji' terminolojisi içerisinde tanımlanır.
Kazılarda ve müzelerde arkeolojik buluntuların elde edilmesi, belgelenmesi ve analiz edilmesi, çanak çömlek analizini içeren önemli bir başlıktır. Bu alanda, yapılandırılmış ışık taraması (SLS), "hareketten yapı" (SfM) gibi fotogrametrik yöntemler, bilgisayarlı tomografi ve bunların kombinasyonları gibi 3B yakalama teknikleri, dijital çanak çömlek araştırmalarında çok sayıda nesne ile büyük veri setlerinin oluşturulmasını sağlar. Bu teknikler, kazı yerlerinde iş akışına gün geçtikçe daha fazla entegre edilmektedir Corpus vasorum antiquorum'un (CVA) Avusturya alt projesi, müzelerdeki buluntular üzerine yapılan dijital araştırmalar bağlamında ufuk açıcıdır.
Hesaplamalı arkeoloji aynı zamanda "arkeolojik bilişim" (Burenhult 2002, Huggett ve Ross 2004 veya "arkeoinformatik" (bazen "AI" olarak kısaltılır, ancak yapay zeka ile karıştırılmamalıdır) olarak da bilinir.

Son yıllarda, arkeologların sayısal yöntemlerin ve bilgisayar teknolojisinin tüm potansiyelinden ancak arkeolojik veri ve araştırma süreçlerinin doğasında bulunan belirli güçlüklerin ve potansiyellerin farkına varmaları durumunda yararlanabilecekleri açıkça ortaya çıkmıştır. Yapay zeka bilimi, arkeolojik bilginin belirli özelliklerini ve kalıplarını ortaya çıkartmaya, sayısal olarak ifade etmeye ve keşfetmeye çalışan yeni bir disiplindir. Yapay zeka, bilgi işlemede kendi kendine yeterli bir arkeolojik yaklaşım için veri ve yöntemler üzerine yapılan temel araştırmalar, özellikle arkeolojik problem çözme ve anlamaya yönelik sayısal yöntemleri ve bilgisayar yazılımlarını üretmektedir.
Yapay zeka bilimi, bilimsel arkeolojik araştırmaların hemen hemen her alanını tamamlama ve geliştirme yeteneğine sahiptir. 1960'lardan bu yana sayısal arkeolojide geliştirilen yöntem ve teorilerin büyük bir bölümünü içerir, ancak genel arkeolojik bilgileri ve problem yapılarını, bilgisayar algoritmaları ve veri yapıları olarak temsil etmenin yollarını araştırarak arkeolojiyi nicelleştirmeye çalışan eski girişimlerin ötesine geçer. Bu, arkeolojik analiz alanını, çok karmaşık sorunları çözmeye uygun çok çeşitli bilgisayar tabanlı bilgi işleme yöntemlerine açar. Ayrıca, disiplinin araştırma konularının formal bir şekilde anlaşılmasını teşvik eder ve hem yöntem, hem de yazılım teknolojisinde arkeoloji ile diğer nicel disiplinler arasında bağlantılar oluşturur. Gündemi, birbirini tamamlayan iki ana araştırma temasına ayrılabilir:

Arkeolojik verilerin yapısı, özellikleri ve olanakları, çıkarım ve bilgi oluşturma üzerine temel araştırmalar (teorik YZ bilimi). Bu, arkeolojik verilerdeki bulanıklık ve belirsizliğin modellenmesini ve yönetilmesini, ölçek etkilerini, optimal örnekleme stratejilerini ve mekansal - zamansal etkileri içerir.
Bu teorik bilgiyi kullanıcıya sunan bilgisayar algoritmalarının ve yazılımın (uygulamalı yapay zeka bilimi) geliştirilmesi.
Arkeolojide nicel yöntemlerin ve bilgisayar tabanlı analizin kullanımına ilişkin geniş bir literatür zaten mevcut. Yöntemlerin ve uygulamaların geliştirilmesi, CAA konferansının yıllık yayınlarında en iyi şekilde yansıtılmaktadır. En az iki dergi, İtalyan Arkeologia e Calcolatori ve İngiliz Archaeological Computing Newsletter, arkeolojik bilgi işlem yöntemlerine adanmıştır. Yapay Zeka Bilimi, aşağıdakiler dahil olmak üzere ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere birçok temel araştırma konusuna katkıda bulunur:

arkeoloji, mekansal ve zamansal arkeolojik veri analizinde ileri istatistikler
Bayesci analiz ve ileri olasılık modelleri, arkeolojik verilerde bulanıklık ve belirsizlik
ölçekle ilgili olgular ve ölçek ihlalleri
saha içi analizi (stratigrafi gösterimleri, 3B analiz, eser dağılımları)
kültürel peyzaj analizi (bölgesel modelleme, görünürlük analizi)
optimal anket ve örnekleme stratejileri
süreç-tabanlı modelleme ve simülasyon modelleri
arkeolojik tahmini modelleme ve miras yönetimi uygulamaları
denetimli ve denetimsiz sınıflandırma ve tipoloji, yapay zeka uygulamaları
dijital kazılar ve sanal gerçeklik
arkeolojik araştırmanın hesaplamalı tekrarlanabilirliği
arkeolojik yazılım geliştirme, elektronik veri paylaşımı ve yayınlama
Yapay zeka bilimi, arkeolojik çıkarım ve bilgi oluşturmaya yönelik biçimselleştirilmiş bir yaklaşımı savunmaktadır. Yapay zeka çalışmalarının disiplinler arası doğasında, bilgisayar bilimi (örneğin algoritma ve yazılım tasarımı, veritabanı tasarımı ve teorisi), coğrafi bilgi bilimi (mekansal istatistik ve modelleme, coğrafi bilgi sistemleri), yapay zeka araştırması (denetimli sınıflandırma, bulanık mantık), ekoloji (nokta örüntü analizi), uygulamalı matematik (grafik teorisi, olasılık teorisi) ve istatistik gibi diğer birçok disiplinden yöntem ve teoriyi ödünç almak, uyarlamakta ve geliştirmek bulunmaktadır.

Arkeolojideki bilimsel ilerleme, diğer herhangi bir disiplinde olduğu gibi, geçmiş insan eylemlerinin ve tezahürlerinin altında yatan süreçler hakkında soyut, genelleştirilmiş ve aktarılabilir bilgi oluşturmayı gerektirir. Niceleme, bilimsel yeteneklerimizi sezgisel bilişin sınırlarını aşarak soyutlamanın ve genişletmenin bilinen nihai yolunu sağlar. Arkeolojik bilgi işleme ve çıkarıma yönelik nicel yaklaşımlar, arkeolojik araştırmalarda kritik bir bilimsel yöntemler bütünü oluşturmaktadır. Bu metodlar, cebir, istatistik ve bilgisayar algoritmaları gibi, formal olmayan veya tamamen bilişsel çıkarımlar için fazla geniş hacimli veya karmaşık olan bilgileri işlemek için araçlar sunmaktadır. Ayrıca arkeoloji ile jeofizik, coğrafi bilgi bilimleri ve uygulamalı istatistik gibi çok sayıda nicel bilim arasında bir köprü kurarlar. Ve arkeoloji alanındaki bilim insanlarının araştırmalarını formal, şeffaf ve anlaşılır bir şekilde tasarlamalarına ve yürütmelerine olanak sağlarlar.
Gelişmekte olan bir araştırma alanı olan yapay zeka bilimi, şu anda özellikle akademik öğretimde daha güçlü, iyi finanse edilmiş ve kurumsallaşmış yerleştirmeye ihtiyaç duyan oldukça dağınık bir disiplindir. Göze çarpan ilerlemelere ve kullanışlılığına rağmen, günümüzün nicel arkeolojisi genellikle arkeolojik eğitim ve öğretimde yeterince temsil edilmemektedir. Bu sorunun bir kısmı, matematik ve hümanist arkeoloji arasındaki görünürdeki çatışma hakkındaki kavram yanılgıları olabilir.
Bununla birlikte, dijital kazı teknolojisi, modern kültürel miras yönetimi ve karmaşık araştırma konuları, yetenekli öğrencilerin ve araştırmacıların, sürekli büyüyen bir arkeolojik veri kütlesini ve bağlı araştırma sorunlarını işlemek için yeni, verimli ve güvenilir araçlar geliştirmelerini gerektirmektedir. Bu nedenle, arkeoloji öğrencilerine matematik, istatistik ve bilgisayar bilimleri gibi sayısal bilimlerde sağlam bir altyapı sağlamak bugün her zamankinden daha önemli görünmektedir.
Şu anda, Birleşik Krallık merkezli üniversiteler, İtalya, Almanya ve Hollanda'da daha fazla enstitünün hızla güçlü bir profil geliştirmesiyle, ileriye dönük sayısal arkeologlar için çalışma programlarının en büyük kısmını sağlamaktadır. Almanya'da, ülkenin yapay zeka bilimindeki ilk öğretim üyesi pozisyonu (" Archäoinformatik ") 2005 yılında Kiel Üniversitesi'nde kurulmuştur. Nisan 2016 'da Köln Üniversitesi'nde (Arkeoloji Enstitüsü) Arkeoinformatik alanında ilk tam profesörlüğü istihtam etmiştir.
Sayısal arkeoloji ve yapay zeka biliminde öğrenciler ve araştırmacılar için en önemli platform, 30 yılı aşkın bir süredir var olan ve her yıl Avrupa'nın farklı bir şehrinde düzenlenen Arkeolojide Bilgisayar Uygulamaları ve Sayısal Yöntemler (CAA) konulu uluslararası konferanstır. Viyana'nın şehir arkeolojisi birimi, uluslararası önemi hızla artan yıllık bir etkinliğe de ev sahipliği yapıyor (alttaki bağlantılara bakın).

Jeoarkeoloji ya da Geoarkeoloji, arkeolojik konuları yer bilimlerinin metodlarıyla araştıran bir yardımcı bilim dalıdır. Temel olarak tarihsel ve tarih öncesi doğanın rekonstre edilmesini amaçlar. Bunun için Geomorfoloji, sedimantoloji, jeokimya, yerleşme coğrafyası ve jeolojiden yararlanır.
Kavram ilk kez 1971 yılında bilim insanı Karl Butzer tarafından kullanılmıştır. Jeoarkeolojinin konuları arasında antik yapıların inşasında kullanılan taşların, antik dünyadaki taş kaynakları göz önünde bulundurarak nereden getirildiğini tespit etmek de yer almaktadır.

İlhan Kayan, "Arkeoloji, Jeoloji, Coğrafya... Yeni Bir Yaklaşım Jeoarkeoloji" Toplumsal Tarih 2002 (Cilt 18, Sayı101, Sayfa 64-66).
Eberhard Zangger ve Serdal Mutlu: Troia’daki Yapay Limanlar ve su Mühendisliğı: Bir JeoArkeolojik Çalışma Hipotezi. İçinde: Olba – Mersin Üniversitesi Kilikia Arkeolojisini Araştırma Merkezi yayınları 23, 2015.

Johann Joachim Winckelmann (/ˈvɪŋkəlˌmɑːn/ ; Almanca: [ˈvɪŋkl̩man] ; d. 9 Aralık 1717, Stendal, Brandenburg - ö. 8 Haziran 1768, Trieste), Alman sanat tarihçisi ve arkeologdur. Yunan, Greko-Romen ve Roma sanatı arasındaki farkı ilk kez dile getiren öncü bir Helenistti. "Modern arkeolojinin peygamberi ve kurucu kahramanı"  olarak anılan Winckelmann, bilimsel arkeolojinin kurucularından biriydi ve tarz kategorilerini ilk olarak sanat tarihine geniş, sistematik bir temelde uygulayan kişidir. Birçoğu onu sanat tarihi disiplininin babası olarak görür. Yunan Sanatını dönemlere ve zaman sınıflandırmalarına göre ilk ayıranlardan biridir. 18. yüzyılın sonlarında Neoklasik hareketin yükselişinde en belirleyici etkilerden birini Winckelmann yapacaktır. Yazıları yalnızca yeni bir arkeoloji ve sanat tarihi bilimini değil, batı resim, heykel, edebiyat ve hatta felsefe anlayışını da etkilemiştir. Winckelmann'ın Eski Sanat Tarihi (1764), Almanca yazılmış bir Avrupa edebiyatı klasiği haline gelen ilk kitaplardan biridir. Lessing, Herder, Goethe, Hölderlin, Heine, Nietzsche, Stefan George ve Spengler üzerindeki akabindeki etkisi çarpıcı bir şekilde "Yunanistan'ın Almanya üzerindeki Tiranlığı" olarak adlandırıldı."
Bugün, Berlin Humboldt Üniversitesi'ndeki Winckelmann Enstitüsü tamamen klasik arkeoloji araştırmalarına adanmıştır.
Winckelmann bir eşcinseldi ve estetik üzerine olan yazılarında açık bir homoerotizm gözlemlenir. Bu durum Goethe gibi çağdaşları tarafından kabul edilmiştir.

Winckelmann, Brandenburg Margraviate'deki Stendal'da yoksulluk içinde doğdu. Babası Martin Winckelmann ayakkabı tamircisi olarak çalışırken, annesi Anna Maria Meyer bir dokumacının kızıydı. Winckelmann'ın ilk yılları zorluklarla doluydu, ancak akademik ilgileri onu ileriye taşıdı. Daha sonra Roma'da ünlü bir bilgin olduğunda şöyle yazmıştı: "İnsan buradayken şımarır ama Tanrı bana bunu borçluydu: [çünkü] gençliğimde çok acı çektim."
Winckelmann, Berlin'deki Köllnisches Gymnasium'a ve Salzwedel'deki Altstädtisches Gymnasium'una kaydoldu ve 1738'de, 21 yaşında, Halle Üniversitesi'ne teoloji öğrencisi olarak yazıldı. Fakat Winckelmann'ın teolojiye ilgisi yoktu; gençliğinde Yunan klasikleriyle ilgilenmeye başlayan Winckelmann kısa süre sonra Halle'deki hocalarının onun entelektüel ilgilerinden hoşnut olmadığını fark etti. Yine de kendini özel olarak eski yunancaya adadı ve "estetik " terimini ilk ortaya atan Alexander Gottlieb Baumgarten'in derslerini takip etti.
1740 yılında Winckelmann doktor olma niyetiyle Jena'da tıp derslerine katıldı. Ayrıca dil dersleri de veriyordu. 1743'ten 1748'e kadar Altmark'taki Seehausen Gymnaisium'unda müdür yardımcısıydı, ancak Winckelmann çocuklarla çalışmanın gerçek uğraşı olmadığını hissetti. Üstelik imkanları yetersizdi: maaşı o kadar düşüktü ki, bedava yemek için öğrencilerinin ebeveynlerine bel bağlamak zorunda kalıyordu. Böylece Magdeburg yakınlarında bir öğretmenliği kabul etmek zorunda kaldı.  Güçlü Lamprecht ailesinin öğretmeni iken, Lamprechtlerin yakışıklı oğluna aşık oldu, fakat bu aşk karşılıksızdı. Bu hayatı boyunca tecrübe edeceği bir dizi aşktan biriydi. Erkek vücuduna duyduğu tutku, Winckelmann'ın Antik Yunan ve Roma heykellerine karşı tomurcuklanan hayranlığını daha da alevlendirdi.

1748'de Winckelmann, Kont Heinrich von Bünau'ya şunları yazdı: "İyi kitapların çok az ve pahalı olduğu böylesi bir dönemde iyice içine gömüldüğüm Yunan literatürüne çok az değer veriliyor". Aynı yıl, Winckelmann, von Bünau'nun Dresden yakınlarındaki Nöthnitz'deki kütüphanesine sekreter olarak atandı. Kütüphane yaklaşık 40.000 cilt kitabı içerisinde barındırıyordu. Winckelmann Homeros, Herodotos, Sophokles, Ksenophon ve Platon'u okumuştu; fakat Nöthnitz'deki kütüphanede Voltaire ve Montesquieu gibi ünlü Aydınlanma yazarlarının eserleriyle tanıştı. Prusya'nın konforsuz ortamını geride bırakmak onun için büyük bir rahatlama oldu. Winckelmann'ın başlıca görevlerinden biri de Von Bünau'nun Kutsal Roma İmparatorluğu hakkında yazacağı kitabı için kaynaklar toplamaktı. Bu dönemde Dresden'deki eski eserler koleksiyonunu birkaç kez ziyaret etti, ancak buradaki en iyi resimleri tasvir ettiği yapıtını bitiremedi. Yine de oradaki sanat yapıtları Winckelmann'da sanata yoğun bir ilgi uyandırdı ve bu ilgi çeşitli sanatçılarla, özellikle de Winckelmann'ı estetik çalışmalarında teşvik eden ve Goethe'nin (Winckelmann daha sonra Goethe üzerinde de çok güçlü bir etki bırakacaktır) gelecekteki arkadaşı ve etkilendiği bir insan olan ressam Adam Friedrich Oeser (1717-1799) ile derinleşti.
1755'te Winckelmann, Gedanken über die Nachahmung der griechischen Werke in der Malerei und Bildhauerkunst ("Resim ve Heykelde Yunan Eserlerinin Taklidi Üzerine Düşünceler") adlı eserini yayınladı, eserinin yayınlanmasından sonra görünüşte tarafsız bir eleştirmen tarafından esere sahte bir saldırı yapıldı ve kendi ilkelerini savundu. Gedanken, daha sonra geliştirdiği doktrinlerin ilk ifadesini,  "asil sadelik ve sessiz ihtişam" (edle Einfalt und stille Größe) idealini ve kesin bir içerik taşıyan bir savı içerir: "Yüce olmamızın ve belki de benzersiz olmamızın tek yolu antikleri taklit etmemizle olur." Eser yalnızca içerdiği fikirlerle değil, edebi üslubuyla da büyük beğeni topladı. Bu eser Winckelmann'ı ünlü bir insan yaptı. Daha sonradan birkaç kez daha basılan bu eser, kısa süre sonra Fransızcaya da çevrildi. İngiltere'de, Winckelmann'ın görüşleri sanat çevreleriyle sınırlı olmasına rağmen, 1760'larda ve 1770'lerde tartışmaların odağında yer aldı: Henry Fuseli  Winckelmann'ın eserini Reflections on the Painting and Sculpture of the Greeks  adıyla çevirdi ve 1765'te yayınladı; bu çeviri 1767'de düzeltmelerle yeniden basıldı.

Papalık elçisi olan ve kendisinin gelecekteki işvereni olacak Alberico Archinto 1751'de Nöthnitz'i ziyaret etti ve 1754'te Winckelmann Roma Katolik Kilisesi'ne katıldı. Goethe, Winckelmann'ın bir pagan olduğu sonucuna varırken, Gerhard Gietmann, Winckelmann'ın "dindar ve samimi bir Katolik olarak öldüğünü" iddia eder; her iki durumda da, katolikliğe geçişi ona sonunda çok zengin olan papalık kütüphanesinin kapılarını açar. Gedanken über die Nachahmung der Griechischen Werke isimli kitabının etkisiyle Polonya kralı ve Saksonya elektörü  olan III. Augustus kendisine 200 thaler maaş bağlar; böylelikle Winckelmann Roma'daki çalışmalarına maddi sıkıntılar olmadan daha kolay yoğunlaşır.
Winckelmann, Kasım 1755'te Roma'ya geldi. Oradaki ilk görevi Cortile del Belvedere'deki heykelleri -Apollo Belvedere, Laocoön, Antinous denilen heykeller ve Belvedere Torso-  tasvir etmekti ve ona göre bu heykeller "antik heykel anlayışının en mükemmel örneklerini" temsil ediyorlardı.
Başlangıçta Winckelmann, Dresden'den gelen hibenin yardımıyla İtalya'da sadece iki yıl kalmayı planlıyordu; ancak Yedi Yıl Savaşı'nın (1756-1763) patlak vermesi planlarını değiştirdi. Winckelmann'ın güzel Yunanca yazısından etkilenen Kardinal Passionei onu kütüphanecisi olarak atadı. Winckelmann ayrıca Kardinal Archinto'nun da kütüphanecisi oldu ve Kardinal Passionei'den fazlasıyla ilgi gördü. Bu iki insanın ölümlerinden sonra Winckelmann, Porta Salaria'daki villasında muhteşem bir antika koleksiyonu olan Alessandro Kardinal Albani'nin evinde kütüphaneci olarak işe alındı. 

Winckelmann, ilk kez Roma'da birlikte yaşadığı yeni arkadaşı ressam Anton Raphael Mengs'in (1728-79) yardımıyla kendisini Roma antik eserlerini incelemeye adadı ve kısa süre sonra antik sanat hakkında rakipsiz bir birikim elde etti.  Winckelmann dikkatli bir gözlem yöntemiyle Yunan sanatının Roma kopyalarını ayırt etti ki bu o zamanlarda olağandışı bir durumdu; çünkü Roma kültürü antikitenin en üstün örneği olarak görülüyordu. Arkadaşı Mengs sayesinde Winckelmann'ın düşünceleri sanat camiasında fark edilmeye başlandı ve düşünceleri Avrupa'ya yayıldı. (Winckelmann, Gedanken'de "Büyük, evet, mümkünse taklit edilemez olmamızın tek yolu, Yunanları taklit etmemizle mümkün hale gelir" der. Taklit ile şuursuzca bir kopyalamayı kastetmez: "... taklit edilen şey, akılla ele alınırsa, deyim yerindeyse başka bir doğaya bürünebilir ve kişinin kendisi haline gelebilir"). Neoklasik sanatçılar Antik Yunan ve Roma'nın ruhunu olduğu kadar görünüşlerini de canlandırmaya çalıştılar. Mengs'in bu çabaya katkısı dikkate değer bir nitelik taşır - Mengs zamanının yaşayan en büyük ressamı olarak kabul edilir. Mengs ile Roma'da tanışan Fransız ressam Jacques-Louis David, (1775-80) onun aracılığıyla Winckelmann'ın sanatsal teorilerinden haberdar olur. Roma'daki ilk zamanlarında Winckelmann, mimarlıkta neoklasizmin önde gelen savunucusu olması için etkilediği İskoç mimar Robert Adam ile tanıştı. Winckelmann'ın idealleri daha sonra Josiah Wedgwood'un "Etruria" fabrikasının (1782) reprodüksiyonlarıyla İngiltere'de popüler hale geldi. 

1760'da Winckelmann Description des pierres gravées du feu Baron de Stosch [Merhum Stosch Baronunun oyma değerli taşlarının tasviri] isimli eseri ve ardından 1762'de Paestum'daki tapınakların bir hesabını içeren Anmerkungen über die Baukunst der Alten ("Eskilerin Mimarisi Üzerine Gözlemler") isimli eserini yayınladı.  1758 ve 1762'de, Pompeii ve Herkulaneum'da yürütülen arkeolojik kazıları gözlemlemek için Napoli'yi ziyaret etti. "Albani ile olan ilişkisine rağmen, Winckelmann, Francesco Ficoroni ve Baron Stosch gibi çok daha az sistematik antikacıların bilimsel saygınlığı tehlikeye atan karanlık sanat dünyasından uzaklaştı." Bunda Winckelmann'ın yoksulluğu bir rol oynamış olabilir: Çünkü eski eserler üzerine olan ticaret hem pahalı ve hem de spekülatif mecraydı. 1763'te Albani'nin desteğiyle Papa XIII. Clement'in Eski Eserler Valisi olarak atandı.
1763'ten itibaren, Winckelmann, Albani'nin yanındaki konumunu korurken, Vatikan'ın eski eserler (Prefetto delle Antichità) ve yazar (Scriptor linguae teutonicae) biriminde başkan olarak çalıştı. Winckelmann, 1765 ve 1767'de Napoli'yi tekrar ziyaret etti ve Saksonya'nın elektoral prensi ve prensesinin kullanımı için, ölümünden on bir yıl sonra Antologia romana'da 

John Lloyd Stephens (28 Kasım 1805 - 13 Ekim 1852) Amerikalı kaşif, yazar ve diplomat. Orta Amerika'da Maya uygarlığının yeniden keşfedilmesinde ve Panama demiryolunun planlanmasında yer alan önemli kişilerdendir.

John Lloyd Stephens, 28 Kasım 1805'te New Jersey'nin Shrewsbury kasabasında doğdu. Başarılı bir New Jersey tüccarı olan Benjamin Stephens ile seçkin bir yerel yargıcın kızı olan Clemence Lloyd'un ikinci oğluydu. Ertesi yıl aile New York City'ye taşındı. Stephens orada, özel öğretmenli iki okulda Klasikler eğitimi aldı. 13 yaşında Columbia College'a kaydoldu ve dört yıl sonra 1822'de sınıfının birincisi olarak mezun oldu.
Bir yıl boyunca bir avukatın yanında hukuk eğitimi aldıktan sonra Litchfield Hukuk Okulu'na devam etti. Eğitimini tamamladıktan sonra baro sınavını geçti ve New York City'de avukatlık yaptı.
Stephens 1834'te Avrupa'ya bir yolculuğa çıktı ve sonrasında Mısır ve Levant'a gitti, 1836'da evine döndü. Daha sonra seyahatleri ve keşifleri hakkında birkaç popüler kitap yazdı.

1837'de Hollanda'ya ABD Büyükelçisi olarak atanması için tavsiye edildi, ancak Başkan Martin Van Buren, 1842'ye kadar görev yapan Harmanus Bleecker'ı aday gösterdi. 1846'da eyalet anayasa kongresine delege oldu ve burada bir uzlaştırma mahkemesinin (küçük tazminat mahkemesi) kurulması ve kabul edilmesinden sorumlu oldu.

Stephens, Alexander von Humboldt ve Juan Galindo gibi yazar ve kaşiflerin Mezoamerika'nın yıkık şehirleri hakkındaki ilk anlatımlarını ilgiyle okudu. 1839'da Başkan Martin Van Buren, Stephens'ı Orta Amerika'ya Özel Büyükelçi olarak görevlendirdi. Oradayken Orta Amerika Federal Cumhuriyeti hükûmeti iç savaşta dağıldı. Daha sonra tanık olduğu olayları Incidents of Travel in Central America, Chiapas, and Yucatán adlı eserinde yayınladı.
Stephens ve seyahat arkadaşı, mimar ve çizer Frederick Catherwood, British Honduras'a (şimdi Belize) çıktıktan sonra ilk Maya kalıntılarıyla Copán'da karşılaştılar. Bulduklarına şaşırdılar ve iki hafta boyunca alanın haritasını çıkardılar. Stephens, bunun yerli Mayalar tarafından yapıldığını hayal edemediği için, uzun zaman önce unutulmuş bir halk tarafından inşa edilmiş olması gerektiğini tahmin etti. Ancak Catherwood, modern Mayalarla yüz benzerliğini fark etti. Stephens, Copán şehrini 50 dolara satın almayı başardı ve onu nehir yoluyla Amerika Birleşik Devletleri'ndeki müzelere taşıma hayalleri kurdu.
Daha sonra Palenque, Quiriguá ve Uxmal'a gittiler. 11 Mayıs 1840'ta Palenque'ye ulaştılar ve Haziran başında ayrıldılar. Oradayken, Yazıtlar Tapınağı, Haç Tapınağı, Güneş Tapınağı ve Yapraklı Haç Tapınağı'nı belgelediler. Ekim 1841'de Yucatán'a yaptıkları dönüş yolculuğuyla Maya kalıntılarını incelemeye devam ettiler. Stephens'ın yolculuk hakkındaki kitabına göre, Chichen Itza, Izamal, Kabah, Labná'daki geçit, Mayapan, Sayil, Tulum, Uxmal ve Xtampak gibi toplam 44 Maya alanını ziyaret ettiler. Uxmal'da Vali'nin Evi, Rahibe Dörtgeni ve Büyücünün Piramidi'ni belgelediler. Catherwood ayrıca Bolonchén'deki kuyunun ünlü bir görünümünü çizdi.
Catherwood'un çizimleri ve taşbaskıları, Kolomb öncesi Amerika'nın en sanatsal ve entelektüel eserlerinden bazılarının yazarlarının Mayalar olduğunu hiç şüphesiz gösteriyordu. Büyük yapıların yanı sıra taş ve alçı heykeller, freskler, boyalı çömlekler ve ahşaptan yarım kabartmalar gibi sanatsal incelikli eserler de üretmişlerdi. Araştırmalarının bir sonucu olarak Stephens ve Catherwood, Mayaların, eski Orta Amerika şehirlerini Avrupa veya Asya uygarlıklarından gelen etnik gruplarca inşa ettiği teorisinin aksine tamamen kendilerince inşa ettiğini ikna edici bir şekilde savundu.
Stephens'ın kitapları, New York Review ve Graham's Magazine için Stephens'ın üç kitabını inceleyen Edgar Allan Poe'ya ilham kaynağı oldu.

O dönemde İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri'ne gidiş-dönüş okyanus seyrüseferinde tekel konumundaydı. Stephens, New York eyaletinden bir imtiyaz elde etti ve Ocean Steam Navigation Company'yi kurdu. Şirket, Avrupa'ya seferler yapan Washington ve Hermann adlı iki buharlı gemi edindi.
1849'da Panama Demiryolu Şirketi kurulduğunda, Stephens başkan yardımcısı olarak seçildi. Demiryolunun inşası için düzenlemeler yapmak üzere Panama ve Yeni Granada'yı ziyaret etti. Yeni Granada'nın başkenti Bogotá'ya giderken katırından düştü ve tam olarak iyileşemediği ciddi yaralanmalar geçirdi. Amerika Birleşik Devletleri'ne döndü ve demiryolunun başkanı olarak atandı.

In 1841, Stephens was elected to the American Philosophical Society. While in Panama, he was struck down by malaria in the spring of 1852. He recovered sufficiently to return to New York, only to have a recurrence of the disease. He died October 13, 1852. He was buried at New York City Marble Cemetery.
1841'de Stephens, Amerikan Felsefe Topluluğu'na seçildi. 1852 baharında Panama'da sıtmaya yakalandı. New York'a dönecek kadar iyileşti, ancak hastalık tekrar nüksetti. 13 Ekim 1852'de öldü. New York Şehri Mermer Mezarlığı'na gömüldü.

Stephens, şu eserlere konu olmuştur: İlk olarak 1947'de yayınlanan Victor Wolfgang von Hagen'in Maya Explorer ve William Carlsen'in Jungle of Stone (2016).

Incidents of Travel in Egypt, Arabia Petraea, and the Holy Land (1837)
Incidents of Travel in Greece, Turkey, Russia, and Poland (1838)
Incidents of Travel in Central America, Chiapas and Yucatán, Vols. 1 & 2 (1841) (Reissued by Cambridge University Press, 2010. 978-1-108-01730-5)
Incidents of Travel in Yucatán, Vols. 1 & 2 (1843)

Cabañas, Miguel A. (2008). "Chapter One: Putting the World in Order: John Lloyd Stephens's Narration of America." The Cultural “Other” in Nineteenth-Century Travel Narratives: How the United States and Latin America Described Each Other. Lewiston, NY: Edwin Mellen Press.
Carlsen, William (2016) Jungle of Stone: the true story of two men, their extraordinary journey, and the discovery of the lost civilization of the Maya
Hay, John (2017). "The American Holy Land: John Lloyd Stephens's Mayan Excursions." Postapocalyptic Fantasies in Antebellum American Literature. New York: Cambridge University Press. 154-165.
Pérez Luna, Julio Alfonso (2002). "John Lloyd Stephens. Los indígenas y la sociedad mexicana en su obra" (PDF).  Manuel Ferrer Muñoz (Ed.). La imagen del México decimonónico de los visitantes extranjeros: ¿un estado-nación o un mosaico plurinacional? (PDF online facsimile). Serie Doctrina Jurídica, no. 56 (İspanyolca). México D.F.: Instituto de Investigaciones de Jurídica, Universidad Nacional Autónoma de México. ss. 195-216. ISBN 968-36-9318-0. OCLC 50761138. 29 Şubat 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Stephens, John L. (1841). Incidents of Travel in Central America, Chiapas, and Yucatan. in 2 vols. Frederick Catherwood (illus.). New York: Harper & Brothers. OCLC 863468. 

John Lloyd Stephens, a biography.
Guide to the John Lloyd Stephens at The Bancroft Library
Reed College website including all the illustrations of Uxmal, Kabah, Sayil, and Labná in Stephens's 1841 Incidents of Travel in Central America and Stephens and Catherwood's 1843 Incidents of Travel in Yucatán.
John Lloyd Stephens çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki John Lloyd Stephens tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Works by John Lloyd Stephens at Google Books

Klasik Arkeoloji tıpkı Hristiyan Arkeolojisi gibi, Arkeoloji'nin alt bilimdallarından biridir. Bu disiplin daha çok Antik Yunanistan ve Antik Roma kültürü ve bu kültürlerin geriye bıraktıkları ile ilgilenir.

Arkeoloji ve antik olana yönelik ilk ilgi Rönesans dönemindeki hümanist akımlarla birlikte başlamıştır. Bu konuda önemli isimler Flavio Biondo ve Poggio Bracciolini olarak verilebilir. İtalyan tüccar ve hümanist Ciriaco d'Ancona (d. yaklaşık 1391– ö. yaklaşık 1455) Klasik Arkeoloji'nin kurucularından biri olarak kabul edilir. Arkeolojinin Babası olarak da adlandırılır. Kültür tarihi bakımından değerlendirildiğinde Johann Joachim Winckelmann da klasik Arkeoloji'nin kurucuları arasında sayılmaktadır.
Bilim dalı geç tunç çağından (miken uygarlığı) başlar, İsa'dan sonra 6. yüzyıla kadar uzanan bir zaman dilimini kapsar. Klasik Arkeoloji kütüphane araştırmalarının yanı sıra, küçümsenmeyecek derecede zorlu saha çalışmalarını da kapsamaktadır.

Arif Müfid Mansel
Alexander Conze
Katalan Klasik Arkeoloji Enstitüsü

Kuir arkeolojisi, geçmişe dair normatif (kural koyucu) ve özellikle heteronormatif görüşlere meydan okumak için kuir teoriyi kullanan bir arkeoloji yaklaşımıdır.
Kuir (queer) arkeoloji, tarihte eşcinsel insanların, diğer cinsel yönelimlerin veya alternatif cinsiyet kimliklerinin geçmiş örneklerini aramayı ya da bu kavramların kökenini açıklamayı amaçlamaz. Asıl amaçladığı şey, eleştirel bir bakış açısını desteklemek ve hâkim arkeolojik söylemin normatif ve ikili varsayımlarından kaçınmaktır. Bu son noktada, queer arkeoloji feminist arkeoloji ile örtüşür. Bu sadece geçmişteki kadınlara bir bakış veya geçmişin yorumlarına bu cinsiyetin dahil edilmesi değil, aynı zamanda ve her şeyden önce arkeolojik yorumların cinsiyetçi değerlerine meydan okumayı temsil eder.

Feminist, toplumsal cinsiyet ve kuir arkeolojisi birbirinin evrimi olarak ortaya çıkıyordu ve feminist hareket veya kuir hareket gibi farklı toplumsal hareketlerden etkileniyordu.

İlk ortaya çıkan üçünden biri feminist arkeoloji oldu, çünkü 20. yüzyıl boyunca Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkan tüm feminist hareketlerle bir simbiyoz ilişkisi vardı. Bu, arkeolojik araştırmalarda mevcut değerlerin (toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili) geçmişe hem bilinçli hem de bilinçsizce taşınması uygulamasını ilk kez eleştirme ve sorgulama başarısını gösterdi. Ayrıca, feminist arkeolojiler şu gibi sorulara cevap bulmaya çalışma eğilimindedir: toplumsal cinsiyet eşitsizliği her zaman var mıydı yoksa tarihsel bir ürün müdür? Ya da daha geniş bir ifadeyle, sosyal eşitsizlik ve sömürü insanlığın doğasında mı var yoksa tarihsel dönüşümlerin bir sonucu mudur?

Cinsiyet arkeolojisi, önceki yaklaşıma bir tepki olarak ortaya çıkmıştır ve diğer politik çağrışımlar olmaksızın cinsiyet hakkında bilgi sunmaya odaklanmıştır. Öte yandan bazen, başlangıçtaki feminist yaklaşımdan kopuk olur ve yorumlama yaparken daha fazla özgürlük sunar. Cinsiyet ve feminist arkeoloji bazen eş anlamlı olarak da kullanılır, anlamları ters çevrilir veya birlikte incelenir. Bu, ikisi arasındaki farkın çoğu zaman her arkeoloğun görüşüne göre tanımlanmadığı ve şartlandırılmadığı anlamına gelir.

Kuir arkeoloji, kuir teorilerinin ortaya çıkışı sayesinde ve önceki iki yaklaşıma bir eleştiri olarak doğdu. Bu eleştiri, onların toplumsal cinsiyet/cinsiyet eşitliğini ele alış biçimine, farklı kültürleri, etnisiteleri ve sosyal sınıfları göz önünde bulundurmamasına ve Avrupa-merkezci bakış açısına yönelikti. Kuir arkeoloji aynı zamanda, sosyal kimliklerin büyük çeşitliliğinin ve aile ya da aile birimi gibi kavramların sorgulanmasının dikkate alınması gerektiğini savunur.

Kuir çalışmaları
Kuir teoloji

Queer Arkeoloji Bibliyografyası

Malzeme, kullanılabilir cisimler yapmak amacı ile doğal veya yapay olarak kullanılan her türlü maddelere "malzeme" denir.
Malzemeler bir nesneyi oluşturan bir madde veya maddelerin karışımıdır. Malzemeler saf veya saf olmayan, canlı veya cansız madde olabilir. Malzemeler fiziksel ve kimyasal özelliklerine veya jeolojik kökenlerine veya biyolojik işlevlerine göre sınıflandırılabilir. Malzeme bilimi, malzemelerin yapı ve özelliklerini inceleyen bilim dalıdır.
Doğada, petrol, doğal gaz vb. birikimleri olan farklı kaya, toprak veya mineral yataklarını oluşturabilen sonsuz miktarda malzeme vardır. Malzemeler, doğadan elde edilen ve insanın bunları istediği şekilde kullanabildiği doğal ve yapay olmak üzere iki gruba ayrılırlar.

Geleneksel olarak malzemeler metaller, seramikler ve polimerler olmak üzere üç ana kategoriye ayrılırlar. Bunun dışında bu üç ana malzemeden en az iki malzemenin birlikte kullanıldığı kompozit (karma) malzemeler de vardır. Diğer bir grup ise ileri malzemeler olup yarı-iletkenler, biyomalzemeler, akıllı malzemeler ve nanomalzemeler ileri teknoloji uygulamalarında kullanılan malzeme grubudur.

Sir Robert Eric Mortimer Wheeler(Doğumu 10 Eylül 1890 Glasgow, Ölümü 22 Temmuz 1976 Londra, İngiltere), yirminci yüzyılın en bilinen İngiliz Arkeologlarından biriydi.

Bradford Dil Okulunda ve Londra üniversitesinde öğrenim gördü. Yüksek lisans derecesini de 1912 yılında aynı okulda tamamladı. 1913 yılının sonbaharında İngiltere' de Kraliyet, Tarihi Eserler Kurulunda işe başladı Birinci Dünya Savaşı başladığında Kraliyet topçu birliğinde görevlendirildi, ilk etapta Londra Üniversitesi subayları eğitim birliğinde katıldı, 1917 yılına kadar İskoçya ve İngiltere'nin çeşitli bölgelerinde görev aldı. Savaşın son bölümünde de Fransa topraklarında savaştı, Temmuz 1919' Rhineland'dan Londra'ya sivil hayatına geri döndü.

1920 ve 1926 arasında kendini ulusal müzenin "National Museum of Wales" müdürü olarak buldu, bu dönemde Prehistorik ve Roma Döneminde Galler kitabında (1925) yaşamsallığı ve ileri bakışı sentezledi. 1926'dan 1944'e Londra Müzesinde görev aldı. Kariyeri boyunca Britanya adasında birçok kazı çalışması yaptı. Bunlardan bazıları; Lydney, Caerleon, Caernarvon, Verulamium (günümüzde St Albans) ve Stanwick Demir Çağı yapılanmasıdır. Fakat kendisinin en bilinen kazısı Dorset'teki Maiden Kalesi çalışmasıdır bu çalışmayı 1943 yılında yayınlamıştır. Bu Wheeler'in metodunun klasik arkeoloji yazınındaki en net göstergesi olmuştur. Kullandığı kazı metotları, örnek grid "parmaklık" sistemi (sonraları Kathleen Kenyon tarafından geliştirilen ve Wheeler-Kenyon metodu olarak bilinen), arkeoloji metoduna önemli avantajlar getirmişti, gerçi sonraları daha da geliştirilmiştir. Wheeler, General Augustus Pitt Rivers'ın çalışmalarından büyük ölçüde etkilenmiştir (1827 “1900). Wheeler kazı tekniğinde, kendi modellediği yeni bir sistemi kurmuştur Fransızların "Wheeler metodu" olarak adlandırdıkları bu sistem Kesitlerin kesin hatlarla belirlenmesini öngörüyordu. Kazı alanları anahtar kirişlerle karelere bölünüyor, her şeyin kesin kaydı tutuluyor, eksiksiz ve detaylı yüzey araştırmaları olabildiği ölçüde yayınlanıyordu.
1943 yılında Hindistanda "General of Antiquities"in Müdürlüğüne atandı. Hindistan yarımadasına, arkeolojinin araştırma ve kazıdaki bilimsel metodunu getiren kişidir. İki dünya savaşı arasında Britanya'da geliştirdiği yeni öğrenimin ilhamıyla Hindistan Arkeolojisini canlandırmıştır. Arkeologları yetiştirdi ve kendini birçok yüksek önemdeki kazıda kanıtladı ilk olarak Mohenzo-Daro ve Harappa'da tarih öncesi yerleşimlerin gerçek doğasına ilişkin araştırmalar yaptı, İkinci olarak Taxila ve Chandragupta gibi Hindistanın tarih öncesi ve antik tarihi arasında kalmış bölgelerde çalışmalar yaptı ve üçüncüolarak da Hint-Roma ticaret ağında bir merkez olan "Arikamedu" Kentini Keşfetti. Hindistan Prehistorik Çömlekçiliği Hindistan'ın Büyük ölçekli yapı biçimlerini ve özellikle Hristiyanlık öncesi yüzyılları Deccan'da çalıştı."Ancient İndia" Antik Hindistan adlı bir dergi çıkardı. Arkeolojik alt yapıyla yetişmiş elemanlar yetiştirmek için çalıştı. Hindistan ve Pakistan'da birçok arkeolog Wheeler'i bir guru olarak kabul etmektedir.
İkinci dünya savaşı esnasında Fransa'da çalışmala yapıyordu. Cardiff 'ten Londra'ya Londra Müzesi Müdürlüğü Görevi için hareket etti burada Karısı Tessa Verney ile Londra üniversitesinde Arkeoloji enstitüsünü kurdu. Kendi hayat Hikâyesini Still Digging adlı kitabında açıkladı. İngiltere'de "British Academy"ye girdi ve Kuzey Yorkshire Stanvick'te kazıda çalıştı Society of Antiquaries'in başkanıydı. Arkeolojinin halka ulaşması için televizyon programları hazırlamıştır. (Üç tane Televizyon serisi hazırladı :'Animal, Vegetable, Mineral?' (1952–60), 'Buried Treasure' (1954–59), and 'Chronicle' (1966) . 1954 yılında İngiliz televizyonunun çok tanınan siması olmuştur

The excavation of Maiden Castle, Dorset: second interim report (1936).
Five thousand years of Pakistan; an archaeological outline (1950).
Reports of the Research Committee of the Society of Antiquaries of London No.XVII: The Stanwick Fortifications, North Riding of Yorkshire (1954).
Archaeology from the earth (1954).
Roman art and architecture (1964).
Civilizations of the Indus Valley and beyond (1966).

Wheeler, Sir Mortimer Still Digging (Michael Joseph Ltd., 1955; re-published, slightly abridged by the author, by Pan Books Ltd., London, 1958, book number GP 94)
Clark, Ronald William Sir Mortimer Wheeler (Roy Publishers, New York, 1960)
Wheeler, Sir Mortimer The Indus Civilization (Cambridge, 1962)
American Anthropologist 79,4 (1977)
Daniell, Glyn A Short History of Archaeology (1981)

Mısırbilim, Mısıroloji veya Ejiptoloji, Antik Mısır ve Mısır'ın tarihi konularını inceleyen bir bilim dalıdır. Antik çağ tarihi ve arkeoloji bilimlerinin bir alt koludur. Mısırbilimi ile uğraşan kişilere Mısırbilimci ya da Mısırolog adı verilmektedir.

Bilim dalının doğuşuna neden olan en önemli olay, Fransa'nın Mısır Seferi takip eden dönemde Fransız bilim insanı Jean François Champollion'un 3 dilli (Antik Yunanca, Demotik, Hiyeroglif) Rosetta taşı yardımı ile hiyeroglifleri deşifre etmesi olmuştur. Napolyon'un bu sefere çıkarken 35000 adamının arasında 167 önemli bilim insanını götürdüğü ve bu bilim insanlarının karşılaştıkları zengin antik kültürü çalıştıkları bilinmektedir. 1809 yılından başlayarak 1829 yılına kadar seriler halinde yayınlanan Description de l'Égypte adlı eser, batılı bilim insanlarının Mısır ile bilimsel olarak ilgilendiği ilk önemli eserdir.

19. yüzyılda koleksiyonlar, sergiler ve müzeler ile birlikte yükselerek artan Mısır tarihine duyulan ilgi, 1831 yılında Paris'te kurulan ve Champollion'un yönettiği Mısırbilim kürsüsü ve daha sonraları 1846'da Berlin'de kurulan ve yönetimi Karl Richard Lepsius'a verilen Mısırbilim kürsüsü ile bilimsel bir zemin kazanır. Lepsius tarafından 1842-1845 yıllarında gerçekleştirilen bilimsel Mısır seyahatleri, 67 yeni piramidin keşfi ile sonuçlanır. Buluntuların çoğalması ile eşdeğerli artan Mısır ilgisi, 1867 yılında Göttingen'de yeni bir Mısırbilim kürsüsü kurulması ile sonuçlanır. Bu bölümün başına Brugsch Paşa lakabı ile bilinen Heinrich Brugsch atanır ve bu bölüm Almanya'da kurulan ikinci Mısırbilim dalı olur.

20. yüzyıla gelindiğinde artık Mısırbilim'in başucu kitapları olarak adlandırılabilecek Mısır dili sözlükleri ve ansiklopedileri yayınlanır. Bu zamana değin filolojik konulara yoğunlaşmış olan bölüm, arkeolojik araştırmalara da ağırlık vermeye başlar. Bunun dışında Jsesh, WinGlyph ve Visual Glyph gibi hiyeroglifler ile çalışmayı kolaylaştıran programlar yazılır.

Egiptomani
Thomas Young
Demotik

Erik Hornung, Mısırbilime Giriş, [2004, İstanbul]
Erik Hornung, Mısır Tarihi, [2008, İstanbul]

Erik Hornung, Kadim Mısır Ötedünya Kitapları [2006, İstanbul]

Erik Hornung, Ezoterik Mısır [2011, İstanbul]

"North African Archaeology". ANTIQUITYOFMAN.COM: Anatomical and Behavioural Evolution. 8 Mart 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ekim 2006. 
"Egyptologists' Electronic Forum (EEF), version 64". Egyptological Societies and Institutes. 13 Eylül 2015. 6 Nisan 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi.  Liste, Mısıroloji topluluklarını ve Enstitülerini gösterir
Curlie'de Mısırbilim (DMOZ tabanlı)
"Egyptology Books and Articles in PDF online". The University of Memphis Institute of Egyptian Art and Archaeology. 6 Mart 2015. 30 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Egyptology collection". The Metropolitan Museum of Art. 15 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"A key to the translation exercises in Sir Alan Gardiner's Egyptian Grammar, Electronic publications, Egyptological databases, Dictionaries and lexicography, Useful Web sites & Main libraries with Egyptological holdings". Griffiths Institute, OXFORD UNIVERSITY. 16 Temmuz 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Hawass, Zahi; Brock, Lyla Pinch, (Ed.) (2000). "Egyptology at the Dawn of the Twenty-First Century Proceedings of the Eighth International Congress of Egyptologists". American University in Cairo Press. Kahire. 26 Mart 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ekim 2011. 
"Rare Books and Special Collections Digital Library Underwood & Underwood Egypt Stereoviews Collection". American University in Cairo. 18 Haziran 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Czech Institute of Egyptology, Faculty of Arts, Charles University in Prague". Czech Institute of Egyptology. 28 Eylül 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Global catalogue of Egyptian archeological records belonging to Institutions of all over the world". globalegyptianmuseum.org (without arşivurl website) (İngilizce). 27 Ekim 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Ekim 2018.

Bu, kısmi bir Mısırbilimciler listesidir. Mısırbilimci, Eski Mısır ve antika eserler üzerine bilimsel çalışma olan Mısırbilim konusunda uzmanlaşmış herhangi bir arkeolog, tarihçi, dilbilimci veya sanat tarihçisi'dir. Demotistler, Demotik dili ve Demotik Çalışmaları alanında uzmanlaşmış Mısırbilimcilerdir. Her ne kadar Eski Mısır ve Mısır antik eserleri üzerine disiplinli bir çalışma yürüten bir kişi "Mısırbilimci" olsa da, Mısırbilim alanı sadece bu tür çalışmalar yürüten kişilere özel değildir.

Barbara G. Adams (Britanyalı, 1945–2002)
Johan David Åkerblad (İsveçli, 1763–1819)
Cyril Aldred (Britanyalı, 1914–1991)
James Peter Allen (Amerikalı, d. 1945)
Maurice Alliot (Fransız, 1903–1960)
Hartwig Altenmüller (Alman, d. 1938)
Émile Amélineau (Fransız, 1850–1915)
Alessia Amenta (İtalyan)
Guillemette Andreu (Fransız, d. 1948)
Tadeusz Andrzejewski (Polonyalı, 1923–1961)
Jan Assmann (Alman, d. 1938)
Éric Aubourg (Fransız)
Sydney Hervé Aufrère (Fransız, d. 1951)
A.-C.-T.-Émile Prisse d'Avennes (Fransız, 1807–1879)
Edward Russell Ayrton (Britanyalı, 1882–1914)

Alexander Badawy (Mısırlı, 1913–1986)
John Robert Baines (Britanyalı, d. 1946)
Pascale Ballet (Fransız, d. 1953)
Émile Baraize (Fransız, 1874–1952)
Alessandro Barsanti (İtalyan, 1858–1917)
Hussein Bassir (Mısırlı, d. 1973)
Marcelle Baud (Fransız, 1890–1987)
Michel Baud (Fransız, 1963–2012)
Alfred Chester Beatty (Amerikalı, 1875–1968)
Nathalie Beaux-Grimal (Fransız, d. 1960)
Jürgen von Beckerath (Alman, 1920–2016)
Giovanni Battista Belzoni (İtalyan, 1778–1823)
Georges Aaron Bénédite (Fransız 1857–1926)
Yosef Ben-Jochannan (Amerikalı, 1918–2015)
Margaret Benson (İngiliz, 1865–1916)
Susanne Bickel (İsviçreli, d. 1960)
Manfred Bietak (Avusturyalı, d. 1940)
Friedrich Wilhelm von Bissing (Alman, 1873–1956)
Fernand Bisson de la Roque (Fransız, 1885–1958)
Aylward Manley Blackman (Britanyalı, 1883–1956)
C. Blankenberg-van Delden (Hollandalı, 1906–1994)
Edward Bleiberg (Amerikalı, d. 1951)
Martin Bommas (Alman, d. 1967)
Charlotte Booth (Britanyalı, d. 1975)
Ludwig Borchardt (Alman, 1863–1938)
Käthe Bosse-Griffiths (Alman-Britanyalı, 1910–1998)
Urbain Bouriant (Fransız, 1849–1903)
Peter J. Brand (Kanadalı-Amerikalı, d. 1967)
James Henry Breasted (Amerikalı, 1865–1935)
Edda Bresciani (İtalyan, 1930–2020)
Bob Brier (Amerikalı, d. 1943)
Edwin C. Brock (Amerikalı, 1946–2015)
Mary Brodrick (Britanyalı, 1858–1933)
Myrtle Florence Broome (Britanyalı, 1888–1978)
Émile Brugsch (Alman, 1842–1930)
Heinrich Karl Brugsch (Alman, 1827–1894)
Guy Brunton (İngiliz, 1878–1948)
Betsy Bryan (Amerikalı, d. 1949)
E. A. Wallis Budge (Britanyalı, 1857–1934)
Harry Burton (Britanyalı, 1879–1940)
James Burton (Britanyalı, 1788–1862)

Agnès Cabrol (Fransız, 1964–2007)
Arthur Callender (Britanyalı, 1875–1936)
Amice Calverley (Britanyalı-Kanadalı, 1896–1959)
Ricardo Caminos (Arjantinli, 1916–1992)
Jean Capart (Belçikalı, 1877–1947)
George Herbert, 5th Earl of Carnarvon (İngiliz, 1866–1923)
Howard Carter (Britanyalı, 1874–1939)
Giovanni Battista Caviglia (İtalyan, 1770–1845)
Jaroslav Černý (Çek, 1898–1970)
François Chabas (Fransız, 1817–1882)
Jean-François Champollion (Fransız, 1790–1832)
Émile Gaston Chassinat (Fransız, 1868–1948)
Charles Chipiez (Fransız, 1835–1901)
Somers Clarke (İngiliz, 1841–1926)
Jean Clédat (Fransız, 1871–1943)
Kathlyn M. Cooney (Amerikalı)
Jean-Pierre Corteggiani (Fransız, d. 1942)
Pearce Paul Creasman (Amerikalı, d. 1981)
Gwendolen Crewdson (Britanyalı, 1872-1913)
Winifred M. Crompton (Britanyalı, 1870–1932)
Silvio Curto (İtalyan, 1919–2015)

Alec Naylor Dakin (İngiliz, 1912–2003)
Alicia Daneri (Arjantinli, d. 1942)
Georges Émile Jules Daressy (Fransız, 1864–1938)
François Daumas (Fransız, 1918–1984)
Françoise Dunand (Fransız, d. 1934)
Colleen Darnell (Amerikalı, d. 1980)
John Coleman Darnell (Amerikalı, d. 1962)
Nina de Garis Davies (Amerikalı, 1881–1965)
Norman de Garis Davies (Amerikalı, 1865–1941)
Theodore M. Davis (Amerikalı, 1837–1915)
Théodule Devéria (Fransız, 1831–1871)
Aidan Dodson (İngiliz, d. 1962)
Sergio Donadoni (İtalyan, 1914–2015)
Günter Dreyer (Alman, 1943-2019)
Étienne Drioton (Fransız, 1889–1961)
Bernardino Drovetti (İtalyan, 1776–1852)
Johannes Dümichen (Alman, 1833–1894)

Bendix Ebbell (Norveçli, 1865–1941)
Georg Ebers (Alman, 1837–1898)
Dorothy Eady (İngiliz, 1904–1981)
Campbell Cowan Edgar (Britanyalı, 1870–1938)
Amelia Edwards (Britanyalı, 1831–1892)
Iorwerth Eiddon Stephen Edwards (Britanyalı, 1909–1996)
August Eisenlohr (Alman, 1832–1902)
Walter Bryan Emery (Britanyalı, 1903–1971)
Jean-Yves Empereur (Fransız, d. 1952)
Reginald Engelbach (Britanyalı, 1888–1946)
Adolf Erman (Alman, 1854–1937)

Raymond O. Faulkner (Britanyalı 1894–1982)
Cecil Mallaby Firth (Britanyalı, 1878–1931)
Henry George Fischer (Amerikalı, 1923–2006)
Hans-Werner Fischer-Elfert (Alman, d. 1954)
Joann Fletcher (Britanyalı, d. 1966)
Georges Foucart (Fransız, 1865–1943)
Detlef Franke (Alman, 1952–2007)
Henri Frankfort (Hollandalı, 1897–1954)
Henning Franzmeier (Alman)
George Willoughby Fraser (Britanyalı, 1866–1923)
Renée Friedman (Amerikalı)
Elizabeth Frood (Yeni Zelandalı)

Marc Gabolde (Fransız, d. 1957)
Alan Gardiner (Britanyalı, 1879–1963)
Jean Sainte-Fare Garnot (Fransız, 1908–1963)
John Garstang (Britanyalı, 1876–1956)
Henri Gauthier (Fransız, 1877–1950)
Joseph Étienne Gautier (Fransız, 1861–1924)
John Gee (Amerikalı, d. 1964)
Paul Ghalioungui (Mısırlı, 1908–1987)
Stephen Ranulph Kingdon Glanville (Britanyalı, 1900–1956)
Orly Goldwasser (İsrailli)
Vladimir Golenishchev (Rus, 1856–1947)
Zakaria Goneim (Mısırlı, 1905–1959)
Charles Wycliffe Goodwin (İngiliz, 1817–1878)
Janet Gourlay (İskoç, 1863–1912)
Georges Goyon (Fransız, 1905–1996)
Pierre Grandet (Fransız, d. 1954)
Hermann Grapow (Alman, 1885–1967)
Eugène Grébaut (Fransız, 1846–1915)
Bernard Pyne Grenfell (Britanyalı, 1869–1926)
Francis Llewellyn Griffith (Britanyalı, 1862–1934)
Nora Griffith (Britanyalı, 1870–1937)
Nicolas Grimal (Fransız, d. 1948)
Sarah İsraillit Groll (İsrailli, 1925–2007)
Battiscombe Gunn (İngiliz, 1883–1950)

Labib Habachi (Mısırlı, 1906–1984)
Hermine Hartleben (Alman, 1846–1918)
Selim Hassan (Mısırlı, 1887–1961)
Zahi Hawass (Mısırlı, d. 1947)
William C. Hayes (Amerikalı, 1903–1963)
Wolfgang Helck (Alman, 1914–1993)
Johann Jakob Hess (İsviçreli, 1866–1949)
James K. Hoffmeier (Amerikalı, d. 1951)
Erik Hornung (İsviçreli, d. 1933)
Arthur Surridge Hunt (Britanyalı, 1871–1934)
Brian M. Hauglid (Amerikalı, d. 1954)

Salima Ikram (Pakistanlı, d. 1965)
Sergei Ignatov (Bulgar, d. 1960)

Christian Jacq (Fransız, d. 1947)
Thomas Garnet Henry James (Britanyalı, 1923–2009)
Gustave Jéquier (İsviçreli, 1868–1946)
Jean-Baptiste Jollois (Fransız, 1776–1842)
Edme-François Jomard (Fransız, 1777–1862)
Pierre Jouguet (Fransız, 1869–1949)
Hermann Junker (Alman, 1877–1962)

László Kákosy (Macar, 1932–2003)
Ahmed Kamal (Mısırlı, 1851–1923)
Naguib Kanawati (Mısırlı-Avustralyalı, d. 1941)
Peter Kaplony (Macar-İsviçreli, 1933–2011)
Barry Kemp (Britanyalı)
Jean Kérisel (Fransız, 1908–2005)
Athanasius Kircher (Alman, 1602–1680)
Kenneth Anderson Kitchen (Britanyalı, d. 1932)
Giovanni Kminek-Szedlo (Çek-İtalyan, 1828–1896)
Jirō Kondō (Japon, d. 1951)
Charles Kuentz (Fransız, 1895–1978)

Pierre Lacau (Fransız, 1873–1963)
Violette Lafleur (Kanadalı, 1897–1965)
Jean-Philippe Lauer (Fransız, 1902–2001)
Jean Leclant (Fransız, 1920–2011)
Conradus Leemans (Hollandalı, 1809–1893)
Eugène Lefébure (Fransız, 1838–1908)
Gustave Lefebvre (Fransız, 1879–1957)
Georges Legrain (Fransız, 1865–1917)
Mark Lehner (Amerikalı)
Oscar Lemm (Rus, 1856–1918)
Charles Lenormant (Fransız, 1802–1859)
Karl Richard Lepsius (Alman, 1810–1884)
Leonard H. Lesko (Amerikalı, d. 1938)
František Lexa (Çek, 1876–1960)
Nestor L'Hôte (Fransız, 1804–1842)
Miriam Lichtheim (İsrailli, 1914–2004)
Jadwiga Lipińska (Polonyalı, 1932–2009)
Jens Lieblein (Norveçli, 1827–1911)
Victor Loret (Fransız, 1859–1946)

Arthur Cruttenden Mace (Britanyalı, 1874–1928)
Auguste Ferdinand François Mariette (Fransız, 1821–1881)
Gaston Maspero (Fransız, 1846–1916)
Bernard Mathieu (Fransız, d. 1959)
Bernadette Menu (Fransız, d. 1942)
Barbara Mertz (Amerikalı, 1927–2013)
Kazimierz Michałowski (Polonyalı, 1901–1981)
Béatrix Midant-Reynes (Fransız)
Nicholas Millet (Amerikalı, 1934–2004)
Sir Robert Mond (Britanyalı, 1867–1938)
Pierre Montet (Fransız, 1885–1966)
Ludwig David Morenz (Alman, d. 1965)
Alexandre Moret (Fransız, 1868–1938)
Jacques de Morgan (Fransız, 1857–1924)
Rosalind Moss (Britanyalı, 1890–1990)
Tycho Q. Mrsich (Alman, 1925–2022)
William J. Murnane (Amerikalı, 1945–2000)
Margaret Alice Murray (Anglo-Hint, 1863–1963)
Karol Myśliwiec (Polonyalı, d. 1943)

Édouard Naville (İsviçreli, 1844–1926)
Alessandra Nibbi (Avustralyalı, 1923–2007)
Christiane Desroches Noblecourt (Fransız, 1913–2011)

David O'Connor (Avustralyalı, d. 1938)
Boyo Ockinga (Alman-Avustralyalı)

Laure Pantalacci (Fransız)
Sarah Parcak (Amerikalı)
Richard Anthony Parker (Amerikalı, 1905–1993)
Richard B. Parkinson (Britanyalı, d. 1963)
Thomas Eric Peet (Britanyalı, 1882–1934)
John Pendlebury (Britanyalı, 1904–1941)
John Shae Perring (Britanyalı, 1813–1869)
Hilda Petrie (İrlandalı, 1871–1957)
William Flinders Petrie (Britanyalı, 1853–1942)
Karl Piehl (İsveçli, 1853–1904)
Willem Pleyte (Hollandalı, 1836–1903)
André Pochan (Fransız, 1891–19??)
Paule Posener-Kriéger (Fransız, 1925-1996)

Joachim Friedrich Quack (Alman, d. 1966)
James Edward Quibell (Britanyalı, 1867–1935)
Stephen Quirke (Britanyalı)

David Randall-MacIver (Britanyalı-Amerikalı, 1873–1945)
Maarten Raven (Hollandalı, d. 1953)
John D. Ray (Britanyalı, d. 1945)
Donald B. Redford (Kanadalı, d. 1934)
Nicholas Reeves (İngiliz, d. 1956)
Adolphe Reinach (Fransız, 1887–1914)
George Andrew Reisner (Amerikalı, 1867–1942)
Peter le Page Renouf (İngiliz, 1822–1897)
Eugène Revillout (Fransız, 1843–1913)
Alexander Henry Rhind (İskoç, 1833–1863)
Herbert Ricke (Alman, 1901–1976)
Robert K. Ritner (Amerikalı, 1953–2021)
David Roberts (İskoç, 1796–1864)
Gay Robins (Britanyalı-Amerikalı, d.

Paleopatoloji, antik insan ve hayvan kalıntıları üzerindeki hastalık izlerini, travmaları, beslenme yetersizliklerini ve anatomik anomalileri inceleyen multidisipliner bir bilim dalıdır. Tıp tarihi, fiziksel antropoloji, arkeoloji, biyoloji ve kimyanın kesişim noktasında yer alan bu disiplin; geçmiş popülasyonların sağlık durumlarını, hastalıkların evrimsel süreçlerini ve insan-çevre etkileşimlerini anlamayı amaçlar. 

Paleopatolojinin temelleri 19.yüzyılın sonlarında atılmıştır. Terim ilk kez 1892 yılında Sir Marc Armand Ruffer tarafından, Antik Mısır mumyaları üzerindeki enfeksiyon ve parazit bulgularını tanımlamak amacıyla tıp literatürüne kazandırılmıştır. Rönesans dönemindeki anatomistlerin kemik deformasyonlarına olan ilgisiyle başlayan süreç, 20.yüzyılda radyoloji ve mikrobiyolojinin gelişmesiyle modern bir bilim dalına dönüşmüştür.

Antik kalıntıların analizinde makroskobik incelemelerin yanı sıra ileri biyokimyasal ve moleküler teknikler kullanılmaktadır.
''Radyolojik Görüntüleme:'' X-ışınları ve Bilgisayarlı Tomografi (BT), mumyaların ve iskeletlerin bütünlüğüne zarar vermeden iç yapılarındaki tümör, kırık ve dejeneratif hastalıkların tespit edilmesini sağlar.
''Moleküler Analiz ve Antik DNA (aDNA):'' Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) gibi biyoteknolojik yöntemler kullanılarak kemik veya diş özünden izole edilen antik DNA, geçmişteki patojenlerin (örneğin ''Mycobacterium tuberculosis'' veya ''Yersinia pestis'') genetik yapısını ve evrimini aydınlatır.

'''İzotop Analizi:''' Kalıntılardaki karbon ve azot gibi stabil izotopların kimyasal analizi, antik popülasyonların diyet alışkanlıklarını, göç yollarını ve bunlara bağlı olarak gelişen metabolik rahatsızlıkları hücresel düzeyde ortaya koyar.

Potasyum-argon yaş tayini veya K-Ar yaş tayini, jeokronoloji ve arkeolojide kullanılan bir radyometrik yaş tayini yöntemidir. Argon (Ar) içindeki potasyum (K) izotopunun radyoaktif bozunma ürününün ölçülmesine dayanır. Potasyum mika, kil mineralleri, tefra ve evaporit gibi birçok malzemede bulunan ortak bir elementtir. Bu malzemelerde, çürüme ürünü 40Ar sıvı (erimiş) kayadan dışarı kaçabilir ama kaya katılaştıkça birikmeye başlar (yeniden kristalleşir). Yeniden kristalleşmeden (rekristalizasyondan) sonra geçen süre, biriken 40Ar miktarı ile arta kalan 40K miktarının oranının ölçülmesi ile hesaplanır. 40K'nin yarılanma süresi, bu yöntemin birkaç bin yıldan daha eski numunelerin mutlak yaş tayinini hesaplamak için kullanılmasına olanak tanır. Jeomanyetik kutup zaman ölçeği, büyük ölçüde K-Ar yaş tayini ile kalibre edilmiştir.

Özdirenç (resistivity) birim uzunluk ve kesit alana sahip bir iletkenin elektrik akımına karşı ne ölçüde direnç gösterdiğinin bir ölçüsüdür. Özdirenç iletkenin geometrik ölçülerinden bağımsız bir büyüklük olup, sadece iletkenin yapıldığı maddenin özellikleriyle ilgilidir.

        ρ
        =
        
          
            E
            J
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \rho ={E \over J}\,\!}
  

Bu denklemde E elektrik alan şiddeti, J elektrik akım yoğunluğu (yani birim kesit alan başına elektrik akımı) ve ρ da özdirençtir. Boyut saptama için şu ilişkiler yazılabilir:

  
    
      
        E
        =
        
          
            V
            ℓ
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle E={V \over \ell }\,\!}
  

  
    
      
        J
        =
        
          
            I
            S
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle J={I \over S}\,\!}
  

Burada V iletkenin iki ucu arasındaki gerilim, I akım şiddeti, 
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 iletken uzunluğu ve S de iletken kesit alanıdır.Şu halde;

  
    
      
        ρ
        =
        
          
            
              (
              V
              
                /
              
              ℓ
              )
            
            
              (
              I
              
                /
              
              S
              )
            
          
        
        =
        
          
            V
            I
          
        
        ⋅
        
          
            S
            ℓ
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \rho ={\frac {(V/\ell )}{(I/S)}}={\frac {V}{I}}\cdot {\frac {S}{\ell }}\,\!}
  

V / I oranı direnç (R) olduğundan,

  
    
      
        ρ
        =
        R
        ⋅
        
          
            S
            ℓ
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \rho =R\cdot {\frac {S}{\ell }}\,\!}
  

  
    
      
        
          
            S
            ℓ
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {S}{\ell }}\quad }
  
 boyutu uzunluk olduğundan,
Özdirenç birimi ohm-metredir. (Ω m)

        σ
        =
        
          
            1
            ρ
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \sigma ={1 \over \rho }\,\!}
  

Burada σ öziletkenliktir.

Metal iletkenlerin çoğunun özdirençleri sıcaklık ile artar.

  
    
      
        ρ
        =
        
          ρ
          
            0
          
        
        ⋅
        (
        1
        +
        α
        ⋅
        Δ
        T
        )
        
        
      
    
    {\displaystyle \rho =\rho _{0}\cdot (1+\alpha \cdot \Delta T)\,\!}
  

Burada ρ0 iletkenin belli bir dayanak ısıda (mesela 200C de) özdirenci, Δ T sıcaklık farkı ve α de söz konusu iletkenin sıcaklık sabitidir.
Ancak yarı iletkenlerde özdirenç sıcaklık ile azalır. Yani yarı ilekenlerde 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 negatif bir değer alır.

Çeşitli maddelerin 20 C deki özdirençleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.Birinci sütunda madde isimleri (iletken ve yalıtkanlar), ikinci sütunda özdirenç, üçüncü sütunda sıcaklık katsayısı ve dördüncü sütunda da bilgi kaynağı (İngilizce Wiki'den) gösterilmiştir.

Bu tabloda eksi işaretli sıcaklık katsayısı sıcaklık ile azalan özdirenç anlamına gelir.
(Tablodaki manganin kontantin ve nikorom gibi maddeler sıcaklık katsayısı düşük alaşımlardır.)

Tabloda demirin 200 C deki özdirencinin 1 • 10−7 olduğu görülmektedir. Sıcaklık katsayısı ise 0.005 tir. Bu durumda demirin 400 C deki özdirenci şu şekilde bulunur:

  
    
      
        
          ρ
          
            40
          
        
        =
        
          ρ
          
            0
          
        
        ⋅
        (
        1
        +
        α
        ⋅
        Δ
        T
        )
        =
        
          10
          
            −
            7
          
        
        ⋅
        (
        1
        +
        0.005
        ⋅
        20
        )
        =
        1.1
        ⋅
        
          10
          
            −
            7
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho _{40}=\rho _{0}\cdot (1+\alpha \cdot \Delta T)=10^{-7}\cdot (1+0.005\cdot 20)=1.1\cdot 10^{-7}}
  

1.Serway, Raymond A. (1998). Principles of Physics (2nd ed ed.). Fort Worth, Texas; London: Saunders College Pub. pp. 602. ISBN 0-03-020457-7. 
2. Griffiths, David (1999) [1981]. "7. Electrodynamics". in Alison Reeves (ed.). Introduction to Electrodynamics (3rd edition ed.). Upper Saddle River, New Jersey: Prentice Hall. pp. 286. ISBN 0-13-805326-X. OCLC 40251748. 
3. Giancoli, Douglas C. (1995). Physics: Principles with Applications (4th ed ed.). London: Prentice Hall. ISBN 0-13-102153-2.

Sir Richard Colt Hoare, 2. Baronet  (9 Aralık 1758 - 19 Mayıs 1838) 18. ve 19. yüzyılda yaşamış İngiliz antikacı, arkeolog, sanatçı ve gezgindir. Memleketi Wiltshire'in tarihine ilişkin detaylı çalışmalarda bulundu.

Hoare, Surrey'deki Barnes'da doğdu ve aile bankacılık işi olan Hoare's Bank'ın kurucusu, Londra Belediye Başkanı Sir Richard Hoare'ın soyundan geliyordu.  Anne ve babası Sir Richard Hoare, 1. Baronet (1735-1787) ve Anne Hoare'dı (1737-1759). Eğitimini önce Wandsworth'teki Bay Devis'in okulunda hazırlık okulu olarak aldı, ardından Greenford'daki Samuel Glasse'ın okuluna devam etti ve klasik eğitimini Rahip Joseph Eyre'dan aldı.
Hoare, 1783 yılında 1. Baron Lyttelton William Lyttelton'ın kızı Hester ile evlendi. 1785'te büyükbabası Henry Hoare II'den Wiltshire'daki büyük Stourhead malikânesini miras aldı;bu miras, daha önce ilgi gösterdiği arkeolojik çalışmalar da dahil olmak üzere ilgi alanlarını sürdürmesini sağladı. Mirasını, aile bankacılık işinden ayrılma şartıyla aldı, çünkü Henry Hoare II, ailenin diğer işleri zorluklarla karşılaşırsa malikânenin varlığını sürdürmesini sağlamak istiyordu. 1785'te Hoare'ın eşi, ikinci çocuklarının doğumunun ardından hayatını kaybetti; çocuk da yaşamadı. Eşini ve önceki kariyerini kaybeden Hoare, Fransa, İtalya ve İsviçre'yi kapsayan bir kıta turu seyahatine çıktı. 1786'da Glastonbury Tor'u satın aldı ve üzerindeki kilise kulesinin restorasyonunu finanse etti.
1787'de baronetlik unvanını devraldı ve 1788'de ikinci bir kıta turuna çıktı. Bu seyahatlerinin kaydı 1815 ve 1819 yıllarında Recollections Abroad (Yurtdışı Anıları) ve A Classical Tour through Italy and Sicily (İtalya ve Sicilya'da Klasik Bir Tur) başlıkları altında yayımlandı. Seyahatleri sırasında çok sayıda eskiz çizdi ve bunlardan daha sonra ağırlıklı olarak sepya tekniğiyle yıkama çizimler ve daha az sayıda suluboya eserler üretti. Hocası John 'Warwick' Smith ve ressam Francis Nicholson'a da kıta eskizlerinin bazılarından renkli küçültmeler yapmaları için görev verildi. Ciltler halinde bir araya getirilen bu eserlerin çoğu, 1880'lerde gerçekleşen Stourhead satışlarında dağıtıldı.

Galler'e yaptığı seyahatin ardından, Gerald of Wales'in Itinerarium Cambriae ve Descriptio Cambriae eserlerini çevirdi. Hoare, çevirisine notlar ve Gerald'ın hayatını da ekledi. Bu çalışma ilk olarak 1804'te yayımlandı ve daha sonra 1863'te Thomas Wright (1810-1877) tarafından gözden geçirildi. Hoare'ın diğer eseri Tour in Ireland (İrlanda Turu) ise 1807'de yayımlandı.
Hoare, 1792'de Kraliyet Cemiyeti'ne üye seçildi ve aynı zamanda Londra Antikacılar Derneği'nin de üyesiydi. 1805 yılında Wiltshire Yüksek Şerifi olarak atandı. 1825'te Hoare, İtalyan topografya ve tarih eserlerinden oluşan koleksiyonunu British Museum'a bağışladı.
Sir Richard Colt Hoare tutkulu bir bitki koleksiyoncusuydu ve Sardunya ile Orman güllerini seviyordu.

1838'de Stourhead'de hayatını kaybetti. Malikâne köyü olan Stourton'daki St Peter Kilisesi'nin avlusunda bulunan anıt mezarı, John Pinch the Elder tarafından tasarlanan sivri kuleli Gotik bir gölgelik altındadır.

Stonehenge çevresinde yapılan ilk kayıtlı kazılar William Cunnington ve Richard Colt Hoare tarafından 1798'de yapıldı. Kazılar, 1810'da tekrar edildi. Düşmüş bir trilitonun ve düşmüş bir kurban taşının etrafında kazı yaparak, bir zamanlar dik durduklarını keşfettiler. Colt Hoare, Salisbury Ovası'nda 379 höyük kazmış ve bölgedeki diğer birçok alanı da tespit ederek bulgularını yayınladı ve sınıflandırdı. Ancak, üç çağ sistemi henüz tanıtılmadığı için bulgularını tarihleyemedi ve bu nedenle onları yorumlamaya çalışırken dezavantajlıydı. En önemli kitabı olan Wiltshire'ın Antik Tarihi bulgularını özetledi; bu çalışma ilk olarak 1810'dan 1821'e kadar beş bölüm halinde yayınlandı ve iki cilt halinde ciltlendi. Ayrıca, 11 ciltlik The History of Modern Wiltshire (1822–1844) kitabına önemli ölçüde katkıda bulundu ve sponsorluk yaptı.

İrlanda'da bir gezinin günlüğü, MS 1806 (1807)
İtalya'nın Tarihi ve Topografyası ile İlgili Kitapların Kataloğu (1812)
Elba Adası'nda Bir Tur (1814)
İtalya'daki gezginlere ipuçları (1815)
Yurt dışı anılar, 1790 (1817) yılları
İtalya ve Sicilya'da Klasik Bir Tur (1819) – cilt 1 – cilt 2
Repertoryum Wiltonense. Wiltshire'ın topografyası ve biyografisi hakkında araştırmayı kolaylaştırmak amacıyla basılmıştır (1821)OCLC 560823665
Camulodunum Antik Kolonisi'nin Gerçek Yerini Belirten Bir Mektup (1827)
Giraldus Cambrensis'in Tarihi Eserleri (1905) Hoare'nin çevirisini içerir

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Hoare, Sir Richard Colt". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Hutchings, Victoria (2005). Messrs Hoare Bankers. London: Constable & Robinson. ISBN 978-1-84119-965-8.

Sualtı arkeolojisi, su altındaki kalıntıları inceleyen arkeoloji dalı.
Toprak altındaki eski kalıntılar gibi sualtı da insanlığın geçmişine dair izleri yansıtmaktadır. Sualtında bulunan arkeolojik eserler geçmişimize dair bilgiler sunmaktadır. Arkeolojinin su altındaki kalıntılarını incelen dalı sualtı arkeolojisi olarak adlandırılır. Türkiye'de su altı çalışmalarından elde edilen bulgularının çoğunluğu Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.

Gölbaş, Alper. (2019). Sualtı arkeolojisinin terminoloji sorunsalı, VII. 589-605. 10.13113/CEDRUS/201927
Denizcilik arkeolojisi
Gemicilik arkeolojisi
Pavlopetri

Mehmet Bezdan, Derinlerdeki Portreler, TINA Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı Yayınları (2016)
Hakan Öniz, Temel Sualtı Arkeolojisi, Arkeoloji ve Sanat Yayınları (2009)
Oğuz Alpözen, Türkiye'de Sualtı Arkeolojisi (1975)
George F. Bass, Su Altında Arkeoloji (2003)
Richard Ernest Wycherley, Antik Çağ'da Kentler Nasıl Kuruldu? (1993)
Lionel Casson, Antik Çağda Denizcilik ve Gemiler (2002)
Veli Sevin, Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası (2007)
Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (2005)
Chester G. Starr, Antik Çağda Deniz Gücü (2000)
Tufan Turanlı, Denizlerimizdeki Tarih Türkiye'nin Sualtı Hazineleri (2000)

Sözde arkeoloji, (alternatif arkeoloji, psödoarkeoloji, fantastik arkeoloji veya kült arkeoloji olarak da bilinir), arkeoloji bilimi topluluğunun dışından, geçmişi kabul edilen veri toplama ve analitik yöntemlerini reddederek inceleyen yorumlara verilen ad. Bu sahte bilimsel yorumlar, psödoarkeologların iddialarını desteklemek üzere bilimsel olarak asılsız teoriler inşa etmek için eserlerin, alanların veya materyallerin kullanımını içerir. Yöntemler arasında kanıtların abartılması, dramatik veya romantik sonuçlar, safsata kullanım ve kanıtların üretilmesi yer alır. Amerikan Arkeoloji Derneği dergisinde yazan arkeolog John Hoopes'a göre, "Psödoarkeoloji, beyaz üstünlüğünü, ırkçı milliyetçiliği, sömürgeciliği ve yerli halkların mülksüzleştirilmesinde ve ezilmesinde rutin olarak kullanılan mitleri aktif olarak teşvik eder."
Birleşik bir sözde arkeoloji teorisi veya yaklaşımı yoktur, ancak bilimsel topluluk tarafından ortaklaşa geliştirilen teorilerle çelişen birçok farklı yorum vardır. Bunlar arasında Babil Kulesi, Nuh'un Gemisi ve dünya çapında tufan miti gibi dini konulara dair yaklaşımların yer aldığı, "yaratılış bilimi" olarak tanımlanan yaratılışçılı arkeolojisi grubu yer almaktadır. İtalyan yazar Peter Kolosimo, Fransız yazarlar Louis Pauwels ve Jacques Bergier ve İsviçreli yazar Erich von Däniken'in Tanrıların Arabaları gibi bazı sözde arkeoloji teorileri, tarih öncesi ve eski insan toplumlarının gelişmelerinde dünya dışı yaşamın yardımcı olduğu fikri etrafında döner. Sözde arkeolojide antik dönemde Atlantis'te teknolojik olarak önemli ölçüde gelişmiş insan toplumları olduğu teorileri de bulunmaktadır. Sözde arkeoloji, Mayacılık ve 2012 fenomeninde de kendini göstermiştir.

Toplumsal cinsiyet arkeolojisi, cinsiyetlerin sosyal anlamda inşasını arkeolojik buluşlar ışığında anlamlandırmayı amaçlayan arkeolojik bir metot ve araştırma alanıdır. Arkeolojinin cinsiyet araştırmaları ile birlikte ele alınması ile yorumsal arkeoloji kuramının bir sonucu olarak doğmuş bir alandır.
Cinsiyet arkeolojisini doğuşu 1984 yılında Margaret W. Conkey ve Janet D. Spector tarafından yayınlanan Archaeology and the study of gender makalesi olarak kabul edilmektedir. İlk olarak tarihöncesi toplumlarının cinsiyeti nasıl algıladığı ve farklı cinsiyetlerin toplumsal düzen içerisinde ne gibi rolleri üstlendiği araştırılmıştır. Cinsiyet arkeolojisinin temel düşüncesi, cinsiyetlere atfedilen rollerin doğuştan gelmediği, bunların sonradan öğrenildiği ve sosyal düzenin bir ürünü olduğu iddiasıdır. Buna göre bu alanda araştırma yapmak isteyen bir araştırmacı öncelikle kendisi de kendi içerisinde bulunduğu  erkekmerkezci düzenin farkında olmalıdır. Bu farkındalık olmadan tarihöncesi araştırmaları yaparken bu gibi düzenleri tespit etmek mümkün değildir.

St. Burmeister & N. Müller-Scheeßel: Soziale Gruppen - kulturelle Grenzen 2006
M. W. Conkey & J. D. Spector: Archaeologie and the Study of Gender. in: Advances in Archaeological Method and Theorie 7 S. 1 - 38 (1984)
J.E. Fries & J.K. Koch (Hrsg.), Ausgegraben zwischen Materialclustern und Zeitscheiben, Perspektiven zur archäologischen Geschlechterforschung. Frauen - Forschung - Archäologie 6, Münster 2005.
K. P. Hoffmann: Geschlechterforschung, publiziert in: D. Mölders/S. Wolfram (Hrsg.), Schlüsselbegriffe der Prähistorischen Archäologie. Tübinger Archäologische Taschenbücher 11 (Münster 2014), S. 111–114 Online verfügbar 31 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
S. Karlisch, S. Kästner & E.-M- Mertens (Hrsg.), Vom Knochenmann zur Menschenfrau. Feministische Theorie und archäologische Praxis. Frauen - Forschung - Archäologie 3, Münster 1997.
Th. Wagner: Von der feministischen Ethnologie zur Genderarchäologie - Herrschaft und Herrschaftslosigkeit, in: Christian Sigrist, (Hrsg.) Macht und Herrschaft (Veröffentlichungen des Arbeitskreises zur Erforschung der Religions- und Kulturgeschichte des Antiken Vorderen Orients) 2004.

William Henry Holmes (d. 1 Aralık 1846 - ö. 20 Nisan 1933), W. H. Holmes olarak da bilinir, Amerikalı kaşif, antropolog, arkeolog, sanatçı, bilimsel illüstratör, kartograf, dağcı, jeolog ve müze küratörü ve müdürüdür.

William Henry Holmes, 1 Aralık 1846'da Ohio'nun Harrison County bölgesindeki Cadiz yakınlarındaki bir çiftlikte Joseph ve Mary Heberling Holmes'un çocuğu olarak dünyaya geldi. Atalarından biri, 1638'de Salem, Massachusetts'e göç eden Rahip Obadiah Holmes idi.
William Henry Holmes, 1870 yılında Ohio, Hopedale'deki McNeely Normal School'dan mezun oldu ve ardından kısa bir süre okulda çizim, resim, tabiat tarihi ve jeoloji dersleri verdi. 1889 yılında okul, ona fahri A.B. (Bachelor of Arts) derecesi verildi. Daha sonra, 1918 yılında, George Washington Üniversitesi (Washington, D.C.), çalışmalarını ve başarılarını onurlandırmak için ona fahri Fen Bilimleri Doktoru (Doctor of Science) unvanını verdi.

1871 yılında William Henry Holmes, Theodore Kaufmann'ın yanında sanat eğitimi almak için Washington, D.C.'ye gitti. Yeteneği kısa sürede Smithsonian Enstitüsü'ndeki bilim insanlarının, özellikle Fielding Bradford Meek'in, dikkatini çekti ve Holmes, fosil kabukların ve canlı yumuşakçaların kabuklarının çizimlerini ve eskizlerini yapmak üzere işe alındı.
1872 yılında Holmes, Ferdinand Vandeveer Hayden'in hükûmet tarafından yürütülen araştırma ekibine sanatçı/topograf olarak katıldı ve Thomas Moran'ın yerini aldı. Batı'ya yaptığı ilk seyahat, yeni kurulan Yellowstone Ulusal Parkı'na oldu. 1870'ler boyunca Holmes, bilimsel illüstratör, haritacı, öncü bir arkeolog ve jeolog olarak ulusal bir üne kavuştu. Lakolit üzerindeki çalışmaları, Grove Karl Gilbert’in aynı konudaki çalışmalarını etkiledi.
Sahada Holmes, fotoğrafçı William H. Jackson ile yakın işbirliği yaptı ve Washington'a döndüğünde, Hayden’in büyük başarısı olan Colorado ve Yakındaki Bölgelerin Jeolojik ve Coğrafi Atlası'nın (1877, 1881) hazırlanmasına katkıda bulundu.

Hayden Araştırması 1879'da ABD Jeolojik Araştırma Kurumu'na dahil edildikten sonra Holmes, sanat eğitimine devam etmek için Almanya'nın Münih kentine gitti. Orada Frank Duveneck'in yanında sanat çalışmaları yaptı ve Dresden Antropoloji Müzesi'nden Adolphe B. Meyer'den "müze yapımı" konusunda dersler aldı. ABD'ye döndüğünde, Jeolojik Araştırma Kurumu tarafından işe alındı ve Clarence Dutton'ın altında jeolog ve illüstratör olarak görevlendirildi.
Holmes, Dutton'ın Büyük Kanyon Bölgesi'nin Tersiyer Tarihi (1882) adlı eserine ait atlası resimledi. Bu atlas için hazırladığı Point Sublime'den Büyük Kanyon'un üç parçalı panoraması, Amerikan bilimsel illüstrasyonunun başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Ayrıca ünlü bir dağcıydı ve Yellowstone Ulusal Parkı'ndaki bir zirveye onun onuruna "Mount Holmes" adı verildi.
1875 yılında Holmes, Utah'taki San Juan Nehri bölgesinde Anasazi kültürünün kalıntılarını incelemeye başladı. Eski Amerikan yerli harabelerine ait modelleri, Philadelphia'da düzenlenen Centennial Uluslararası Sergisi'nde büyük ilgi topladı. Holmes, özellikle tarih öncesi çömlekçilik ve kabuk sanatına ilgi duydu ve bu konularda Art in Shell of the American Indians (1883) ve Pottery of the Ancient Pueblos (1886) adlı eserleri yayımladı. Bu çalışmalarını tekstil ürünlerini de kapsayacak şekilde genişletti ve Güneybatı Amerika'nın Yerli halklarının hem antik hem de güncel sanatları konusunda tanınmış bir uzman haline geldi.
1889 yılında Holmes, Batı Virginia'nın merkezinde yer alan yerli kaya oymalarını (petroglifler) keşfetti ve bu keşfi raporladı.

Holmes, 1889 yılında Jeolojik Araştırmalar Kurumu'ndan ayrılarak Smithsonian Enstitüsü'nün Amerikan Etnolojisi Bürosu'nda arkeolog olarak çalışmaya başladı. 1894-1897 yılları arasında Washington'dan geçici olarak ayrılarak, Chicago'daki Field Columbian Müzesi'nde antropoloji küratörü olarak görev yaptı ve bu süre zarfında Meksika'ya bir keşif gezisi düzenledi.
1897 yılında Smithsonian'a dönerek ABD Ulusal Müzesi'nin antropoloji baş küratörü olarak görev aldı. 1902-1909 yılları arasında, John Wesley Powell'dan sonra Amerikan Etnolojisi Bürosu'nun başkanı (yani direktörü) olarak görev yaptı. Bu dönemde, Georgia'daki Mississippi kültürüne ait Etowah Yerli Höyükleri üzerinde çalıştı ve 1903'te Seramiklerin Sentezi adlı çalışmasını yayımladı.
1905 yılında Holmes, Amerikan Antikacılar Derneği üyesi seçildi. 1910 yılında ABD Ulusal Müzesi'nin Antropoloji Bölümü başkanı oldu. 1920 yılında Ulusal Sanat Galerisi'nin (günümüzde Smithsonian Amerikan Sanat Müzesi olarak bilinir) direktörü oldu ve burada Kuzeybatı Kıyısı'na ait Yerli sanat eserlerinden oluşan sergiler düzenledi.
Holmes, arkeoloji ve antropoloji konularında birçok eser yayımladı. Ayrıca, Hayden'in Colorado Atlası ve Jeolojik Araştırma Kurumunun 11. ve 12. raporları gibi jeolojik yayınları düzenledi. Kitaplarından biri, 1919'da yayımlanan Handbook of Aboriginal American Antiquities (Aborjin Amerikan Antikaları El Kitabı) adlı eserdir.
1899'da Amerikan Felsefe Derneği'nin üyeliğine seçildi.

Holmes, 1932'de Ulusal Sanat Galerisi Müdürlüğü görevinden emekli olmasının ardından oğluyla birlikte Royal Oak, Michigan'da yaşadı ve 20 Nisan 1933'te öldü.

Ölüm yılı olan 2011'de, Holmes'un doksan iki sanat eserinin yer aldığı bir anma sergisi Corcoran Sanat Galerisi'nde düzenlendi.
William Henry Holmes öğrencileri arasında Amerikalı ressam Susan Brown Chase de bulunuyordu.

Holmes'un birçok katkı ve başarısı arasında, muhtemelen Amerika kıtalarında insanların eski varlığı konusundaki tartışmalarda oynadığı rolle tanınır. Holmes, insanların erken dönem varlığına ilişkin iddiaların en titiz testlere tabi tutulması gerektiği konusunda ısrarcıydı. Bu konudaki tutumu, Amerikan arkeolojisinin en temel sorularından birine sağlıklı ve temkinli bir yaklaşım kazandırmıştır.
Onun onuruna adlandırılmış iki dağ zirvesi bulunmaktadır: Yellowstone Ulusal Parkı'ndaki Mount Holmes ve Utah'taki Henry Dağları'nda yer alan Mount Holmes.

Holmes'un yayınlanmış ve yayınlanmamış yazıları şunlardır:

"Kolombiya [ Panama ] Chiriqui Eyaletinin Antik Sanatı" : Amerikan Etnolojisi Bürosu'nun Smithsonian Enstitüsü Sekreterine 1884-1885 Altıncı Yıllık Raporu, Devlet Basımevi, Washington, 1888, 187 sayfa
Antik Pueblos'un Seramikleri (Devlet Basımevi, Washington, DC, 1886)
Doğu Amerika Birleşik Devletleri'nin Tarih Öncesi Tekstil Sanatı : Amerikan Etnolojisi Bürosu'nun Smithsonian Enstitüsü Sekreteri'ne Sunduğu On Üçüncü Yıllık Rapor 1891–1892, Devlet Basımevi, Washington, 1896 sayfa 3–46.
"Taştan Yapılmış Aletlerin Doğal Tarihi." CS Wake tarafından düzenlenen Uluslararası Antropoloji Kongresi Anıları'nda, s. 120–139. Schulte, Chicago, Il. (1894)
Meksika'nın Antik Kentleri Arasında Arkeolojik Çalışmalar (1895)
"Potomac-Chesapeake Gelgit Bölgesinin Taş Aletleri." Amerikan Etnoloji Bürosu Yıllık Raporunda, s. 13–152. Cilt. 15. Devlet Basımevi, Washington, DC (1897)
Bir Ömür Boyu Rastgele Kayıtlar, 1846–1931: Bilim, edebiyat ve sanata adanmış, yetmiş yıllık hurda yığınından büyük ölçüde kişisel olan ayıklamalar.' 1932. Açıklama: 21 v. 22'de. Resimli. (monte edilmiş, kısmen sütunlu) kupürler, mektuplar. 27 santimetre. Smithsonian Amerikan Sanat ve Portre Galerisi Kütüphanesi Nadir Kitap Koleksiyonu'nda bulunmaktadır.

Fernlund, Kevin J. (2000). William Henry Holmes and the Rediscovery of the American West. Albuquerque: University of New Mexico Press. ISBN 978-0-8263-2127-5. 
Gleach, Frederic W. (2002). "William Henry Holmes, 1909–1910".  Regna Darnell; Regna Darnell; Frederic W. Gleach (Ed.). Celebrating a Century of the American Anthropological Association: Presidential Portraits. Arlington, VA: American Anthropological Association; Lincoln: University of Nebraska Press. ss. 13-15. ISBN 978-0-8032-1720-1. OCLC 49225637. 
Goetzmann, William H. (1966). Exploration and Empire: The Role of the Explorer and Scientist in the Exploration and Development of the American West, 1800–1900. New York: Alfred Knopf. OCLC 760599995. 
Hough, Walter (October–December 1933). "William Henry Holmes". American Anthropologist. New Series. Arlington, VA: American Anthropological Association and affiliated societies. 35 (4): 752-764. doi:10.1525/aa.1933.35.4.02a00110. ISSN 0002-7294. OCLC 1479294. 
Nelson, Clifford. William Henry Holmes: Beginning a Career in Art and Science. Records of the Columbia Historical Society, Washington, D.C. 50 (1980): 252–78
Wallace Stegner. (1954). Beyond the Hundredth Meridian:  John Wesley Powell and the Second Opening of the American West. New York: Houghton Mifflin.
Swanton, John R. (1936). "Biographical Memoir of William Henry Holmes, 1846–1933" (PDF). Biographical Memoirs of the National Academy of Sciences. Tenth Memoir: Presented to the Academy at the Autumn meeting, 1935. 17. Bibliography compiled by Ella Leary. Washington, DC: National Academy of Sciences. ISSN 0077-2933. OCLC 37424036. 
Willey, Gordon R.; Meltzer, David J.; Dunnell, Robert C. (Bahar 1994). "[Review of] The Archaeology of William Henry Holmes by David J. Meltzer; Robert C. Dunnell". Journal of Field Archaeology. Boston, MA: Association for Field Archaeology, Boston University. 21 (1): 119-123. doi:10.2307/530250. ISSN 0093-4690. OCLC 8560818. 

Smithsonian'daki William Henry Holmes sayfası
William Henry Holmes çalışmaları – Gutenberg Projesi
Works by or about William Henry Holmes
William Henry Holmes çalışmaları (kamu malı sesli kitaplar) 
Holmes'un 1895 Yucatan Anıtları, Reed College web sitesinde

X ışını floresansı, yüksek enerjili X ışınları ya da gama ışınları bombardımanına uğratılarak uyarılan bir malzemeden karakteristik "ikincil" (ya da floresansal) X ışınlarının yayılmasıdır. Bu olay element analizi ile kimyasal analizde, özellikle de metal, cam, seramik ve inşaat malzemelerinin incelenmesi ile jeokimya, adli tıp, arkeoloji ve sanat eserlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır.

Beckhoff, B.; Kanngießer, B.; Langhoff, N.; Wedell, R.; Wolff, H. (2006). Handbook of Practical X-Ray Fluorescence Analysis (İngilizce). Springer. ISBN 3-540-28603-9. 
Bertin, E. P. (1975). Principles and Practice of X-ray Spectrometric Analysis (İngilizce). Kluwer Academic / Plenum Publishers. ISBN 0-306-30809-6. 
Buhrke, V. E.; Jenkins, R.; Smith, D. K. (1998). A Practical Guide for the Preparation of Specimens for XRF and XRD Analysis (İngilizce). Wiley. ISBN 0-471-19458-1. 
Jenkins, R. (1988). X-ray Fluorescence Spectrometry (İngilizce). Wiley. ISBN 0-471-29942-1. 
Jenkins, R.; De Vries, J. L. (1973). Practical X-ray Spectrometry (İngilizce). Springer-Verlag. ISBN 0-387-91029-8. 
R. E., Van Grieken; A. A., Markowicz (2002). Handbook of X-Ray Spectrometry (İngilizce) (2. bas.). New York: Marcel Dekker. ISBN 0-8247-0600-5. 9 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Mart 2019.

Yüzey araştırması, arkeolojide belirli bir bölge üzerinde ekip halinde ve sistematik bir biçimde yürüyerek ve yüzeydekileri gözlemleyerek yapılan alan araştırmalarının tümüne verilen isimdir. Bu çalışmalar günümüzde sıklıkla jeofiziksel yöntemler ve araçlardan da yararlanmaktadır.

Yüzey araştırmasına hazırlık sürecinde araştıralacak bölgenin sınırları belirlenerek amaçlar ve hedefler net bir biçimde formüle edilmeli ve bir projelendirme yapılmalıdır. Bölge hakkında daha önceden yapılmış araştırmalar toplanmalı ve mümkünse saha çalışması öncesinde değerlendirilmelidirler. Projelendirme süreci, ekibin tüm üyelerini ve bu üyelerin hangi işlerden sorumlu olduğu bilgisini aktarmanın yanı sıra, bütçe ve resmi izin gibi noktaları da aydınlatmalıdır. Bütçelendirme başlığında konaklama, taşıt ve yakıt ücretleri, uzman hizmet bedelleri ve yüzey araştırmasının yürütülmesi için elzem olan başta GPS ve takeometre olmak üzere bilgisayar ve kamera gibi tüm teçhizat giderleri listelenmelidir. 
Ayrıca belirlenen bölgeyi kaç kişinin, hangi aralıklarla ve ne kadar süre içerisinde yürüyecekleri tahminen önceden hesaplanmalıdır. Bu hesaplamalar yapılırken buluntu yoğunluğu, sayımı ve toplanması gibi farklı parametreler de gözetilmelidir. Belgeleme yöntemi net bir şekilde açıklanmalı ve elde edilecek verilerin hangi tür bir veri tabanında nasıl korunacağı bilgisi verilmelidir.
İlaveten araştırılacak bölgenin ölçeğinin sonuçlara ve uygulanacak metodolojiye doğrudan bir etkisi olduğunu söylemek mümkündür. Bu sebepten ötürü ölçeği çok büyük olan bölgesel yüzey araştırmalarında örnekleme metodolojisi uygulanır.

Kayda geçirilen maddi buluntular (sikkeler, seramik kalıntıları, cam, metal ve bronz parçaları ya da mimari kalıntılar) genellikle bir haritaya işlenirler. Bu aşamada araştırma yapılan bölgeye bağlı olarak daha önce hazırlanmış topografik, eğim, bakı ve hidrolojik haritaları kullanılabilir. Türkiye özelinde bu tip haritalar Harita Genel Müdürlüğü ya da Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'nden temin edilebilirler. Belgeleme işlemleri yapılırken hava fotoğrafı arkeolojisinden de yararlanılabilir. Bu işlemler yapılırken iklim koşullarından arazinin eğimine değin çeşitli parametreler dikkate alınarak değerlendirilmelidirler. Diğer bir yandan yüzey araştırmalarında yerleşim alanları dışında kalan bölgelerde de buluntular ele geçmektedir. Ele geçen bu buluntular kullanılarak yerleşim alanı olmayan bölgelerde uygulanmış aktiviteler hakkında bilgi sahibi olunabilir. Bilhassa iskan öncesi dönem araştırmalarında avcı-toplayıcı toplulukların gündelik hayatını aydınlatma noktasında bu buluntular çok önemli olmaktadır.

Yüzey araştırmalarında veri toplanmasından, toplanan verilerin yorumlanmasına kadar uzanan süreç zamanla analitik bir zemin üzerinde yükselmeye başlamış, bu durum örnekleme ve istatistik gibi bazı matematiksel yöntemlerin yüzey araştırmalarına entegre olmasına neden olmuştur. Bu durum arkeolojinin 80li yıllardan itibaren içine daldığı metodolojik tartışmalardan bağımsız değildir. Zira bir grup arkeolog arkeolojinin gitgide niceliksel bir hal almasından şikayetçiyken, süreçsel arkeologların başını çektiği diğer bir cephe bunun pozitif bilimlere yakın en doğru araştırma yöntemi olduğunu savunmuştur.

Yüzey araştırması sonucu oluşturulan ön değerlendirme raporuna istinaden sonraları o bölgede arkeolojik kazının gerekliliğine karar verilebilir ancak arkeolojik kazı, yüzey araştırmasının temel amacı değildir. Çağdaş arkeolojik kuram çerçevesinde bugün artık yüzey araştırması salt kazı öncesinde uygulanan bir yöntem olmanın ötesinde, kendi soruları ve hedefleri olan bir çalışma alanı olarak tanınmıştır.
Yüzey araştırmaları sonucunda bölgenin coğrafyası tanınır ve tespit edilen buluntular kayda geçirilir. Yüzey araştırmaları daha sıklıkla peyzaj arkeologları tarafından uygulanan bir yöntemdir.

Türkiye'de yüzey araştırmalarının arkeolojik bir yöntem olarak yaygın bir biçimde uygulanışını GAP kapsamında inşa edilen baraj projeleri ile ilişkilendirmektedir. 1960'lı yıllardan itibaren bilhassa Keban (Baraj İnşası 1965-1975), Karkamış (Baraj İnşası 1996–2000) ve son olarak Ilısu (Baraj İnşası 2007-2017) bölgeleri yoğun biçimde yüzey araştırması yapılan bölgeler olagelmişlerdir. Koparal'a göre "GAP Projesi çerçevesinde yürütülen arkeolojik yüzey araştırmaları ve kurtarma kazıları Anadolu arkeolojisi tarihinde bir dönüm noktasıdır."
Ayrıca Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi, "yayını yapılmış arkeolojik verilerin doğrulanması, buluntu yerlerinin, yerleşmelerin (höyükler, mağaralar, kaya sığınakları, düz yerleşmeler, tümülüsler, anıtlar vd.) o günkü durumlarının ve tahribatın boyutlarının belgelenmesi ve görsel bir Türkiye arkeolojik arşivinin oluşturulması" amaçları ile yüzey araştırmaları yürütmüştür.
Günümüzde yüzey araştırmaları Kültür Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler genel müdürlüğü tarafından verilecek izin ve ruhsat dahilinde yürütülebilirler.

Elif Koparal, Arkeolojide Yüzey Araştırmaları: Yöntem, Tarihçe ve Uygulama, içinde: S. Ünlüsoy - C. Çakırlar - Ç. Çilingiroğlu, Arkeolojide Temel Yöntemler (İstanbul 2018) 109-158

Çevresel arkeoloji, 1970'lerde ortaya çıkan, geçmiş toplumlar ile içinde yaşadıkları ortamlar arasındaki ilişkileri inceleyen arkeolojinin bir alt dalıdır. Bu alan, paleo-çevreyi anlamak üzere arkeolojik-paleoekolojik bir yaklaşımı benimsemektedir. Geçmiş çevreleri ve insanların içinde yaşadıkları doğa ile ilişki ve etkileşimlerini ortaya çıkarmak, arkeologlara antropojenik ortamların kökeni ve evrimi ile tarih öncesi uyum süreçleri hakkında fikir vermektedir.
Çevresel arkeoloji genellikle üç alt alana ayrılır:

Arkeobotanik (bitki kalıntılarının incelenmesi) 
Zooarkeoloji (fauna kalıntılarının incelenmesi)
Jeoarkeoloji (jeolojik süreçlerin incelenmesi ve bunların arkeolojik kayıtlarla ilişkisi)
Çevresel arkeoloji, tarih öncesi yerleşimlerin hangi bitki örtüsü ile örtülü olduğu ve bölgede hangi hayvan türlerinin mevcut olduğunu ve geçmiş toplumların bunları nasıl yönettiğini araştırmak için bitki ve hayvan kalıntılarını inceler. Bu araştırmalar arasında günümüz fiziksel çevresi ve geçmiştekinin kıyası da yapılır. Biyoarkeoloji veya jeomorfoloji gibi uzmanlık alt alanları, çalıştıkları materyallerle tanımlanırken, "çevresel" terimi, zaman dilimleri ve coğrafi bölgeler arasında geçerli olan genel bir bilimsel araştırma alanını belirtmek için kullanılır ve amaç çevrenin bir bütün olarak arkeolojik bir çerçeveden incelenmesidir.

Arkeobotanik, bitki kalıntılarının incelenmesi ve yorumlanmasıdır. Araştırmacılar, bitkilerin tarihsel bağlamlardaki kullanımlarını belirleyerek, geçmişteki insanların beslenme biçimlerini anlamaya çalışırlar. İnsanların bitkiler ile olan ilişkilerine bakmak, onların geçim stratejilerinin yanı sıra ve bitki ekonomisini anlamak yönünde de önemli bilgiler sağlar. Örneğin, odun kömürü gibi numunelerin analizi, toplumun yakıt kaynağını ortaya çıkarabilir. Arkeobotanikçiler ayrıca polen, tohum ve meyve kalıntılarını da sıklıkla incelerler. Bitkiler çeşitli şekillerde uzun yıllar boyunca korunarak arkeolojik olarak yeniden bulunabilirler, örneğin karbonizasyon, mineralizasyon, su içinde koruma yahut kuruma bu koruma çeşitlerinden bazılarıdır. Arkeobotaniğin bir alt dalı olan etnobotanik daha spesifik olarak bitkiler ve insanlar arasındaki ilişkiye ve bitkilerin insan toplumları üzerindeki kültürel etkilerini inceler. Bu noktada bitkilerin gıda, ekin veya ilaç olarak kullanımı kadar ekonomik ehemmiyetleri de araştırma konusudur.

Zooarkeoloji, hayvan kalıntılarının arkeolojik olarak incelendiği bir bilim dalıdır. Kalıntılar hayvanların içinde var olduğu insan toplulukları hakkında ne gibi bilgiler verdiklerine dikkat edilerek incelenirler. Hayvan kalıntıları, avcılık faaliyetleri ya da evcilleştirmeye yönelik bilgi verebilirler. Hayvanlar ve insanlar arasındaki belirli ilişkileri ortaya çıkarmasına rağmen, belirli bir alanda keşfedilen hayvan kemikleri, derileri veya DNA'lar, o bölgenin tarihi doğası ve iklimi hakkında bilgi verir.

Jeoarkeoloji, insanın ortaya çıkışından günümüze peyzaj ve jeolojik süreçlerin incelendiği bilim dalıdır. Geçmiş toplumların çevreyi nasıl etkilemiş ve ondan nasıl etkilenmiş olabileceğini inceler. Jeolojik tortu ve toprak, eserlerin çoğunluğunun bulunduğu yer olmalarından ötürü incelenirler. Bunun dışında doğal süreçler ve insan davranışları da toprağı değiştirebileceği için, jeolojik bir yaklaşım elzemdir. Normal gözlemin yanı sıra, bilgisayar programlama ve uydu görüntüleme işlemleri de geçmişteki doğa ve mimariyi rekonstre etmek için sıklıkla kullanılırlar.
Diğer ilgili alanlar şunlardır:

Peyzaj arkeolojisi
Biyoarkeoloji ve insan ekolojisi
İklimbilim
Paleoekoloji

Çevre arkeolojisi, son 50 yılda ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Son yıllarda önemi hızla artmış ve şu anda çoğu kazı projesinin yerleşik bir bileşeni haline gelmiştir. Multidisipliner olan bu alanda çevre arkeologları ve paleoekologlar, geçmişteki insanların geçim kaynaklarını, insan-çevre etkileşimlerini ve özellikle de iklimsel faktörlerin insanları nasıl etkilediği hakkındaki araştırmalarını, bütünsel bir anlayışa ulaşmak için materyal kültür çalışmalarında uzmanlaşmış arkeologlar ve antropologlarla birlikte gerçekleştirirler.
1960'lar arkeolojisinde, insanı çevreleyen doğa onunla "pasif" bir etkileşime sahip gibi düşünülüyordu. Ancak Darwinizm ve ekolojik ilkelerin araştırmalara dahil edilmesiyle bu paradigma değişmeye başladı. Longue durée, vaha teorisi ve katastrofist teoriler bu yaklaşımı benimsediler. Örneğin felaketçilik, doğal afet gibi felaketlerin bir toplumun hayatta kalmasında nasıl belirleyici faktör olabileceğini tartıştı. Ayrıca çevrenin insan toplulukları üzerinde sosyal, politik ve ekonomik etkileri olabileceği göz önünde bulunduruldu. Dolayısıyla doğal çevrenin bir toplum üzerinde sahip olabileceği doğrudan etkiye bakmak daha önemli hale geldi. Bu, orta menzil teorisine (middle range theory) ve 20. ve 21. yüzyıllarda çevresel arkeoloji tarafından yöneltilen temel soruların ortaya çıkmasına sebep oldu. Alan içindeki düşüncede bir başka önemli değişiklik, maliyet etkinliği kavramı etrafında odaklandı. Daha önce arkeologlar, insanların genellikle kaynak kullanımlarını en üst düzeye çıkarmak için hareket ettiğini düşünüyorlardı, ancak bu durumun böyle olmadığını anlamaya başladılar. Daha sonraki teoriler, sosyallik ve failliğin yanı sıra, arkeolojik alanlar arasındaki etkileşime odaklandılar. Son olarak devlet araştırma denetimleri ve çevresel arkeolojinin 'ticarileştirilmesi' de daha yakın zamanlarda bu disiplini şekillendiren unsurlardan biri olmuştur.

Louis Leakey, bu alanda çok sayıda araştırmaya katkıda bulunmuştur. Leakey ve eşi Mary Leakey, en çok Afrika'daki insanın kökenleri üzerine yaptıkları çalışmalarla tanınırlar. Lewis Binford, orta menzil teorisini geliştirmiştir. Bu teori modeller aracılığıyla insan ve çevre arasındaki ilişkiyi inceler.
Eric Higgs, Asya'da tarımın gelişimini ve arazinin potansiyeline dayalı olarak arazinin kullanımına bakan "alan havza analizi" yöntemini araştırdı.
Karl Butzer çevre arkeolojisinin dikkate değer bir öncüsüdür ve arkeoloji, coğrafya ve jeoloji alanlarında çok sayıda ödül kazanmış ve araştırmalar yürütmüştür.
Douglas Kennett çevresel arkeoloji ve insan davranış ekolojisi üzerine çalışmaktadır. En çok, iklim değişikliğinin Maya uygarlığının gelişimi ve parçalanmasını nasıl etkilediğini araştıran çalışmalarıyla tanınmaktadır.

Çevresel arkeologlar bir alana değerlendirme veya kazı yoluyla yaklaşırlar. Değerlendirme, bir alanda verilen kaynakları ve eserleri ve bunların potansiyel önemini analiz etmeye çalışır. Kazı, zemindeki farklı katmanlardan örnekler alır ve değerlendirmeye benzer bir strateji kullanır. Tipik olarak aranan numuneler, insan ve fauna kalıntıları, polen ve tohumlar, odun ve odun kömürü, böcekler ve hatta izotoplardır. Lipitler, proteinler ve DNA gibi biyomoleküller de aydınlatıcı örnekler olabilirler. Jeoarkeoloji ile ilgili olarak, topoğrafya ve uydu görüntüleme sistemleri genellikle doğal çevreyi yeniden oluşturmak için kullanılır. Coğrafi Bilgi Sistemleri, mekansal verileri işleyebilen ve sanal peyzajlar oluşturabilen bir bilgisayar sistemidir. İklim kayıtları, sıcaklıklar, yağış, bitki örtüsü ve diğer iklime bağlı koşullar hakkında bilgi sağlayabilen paleoklimatoloji verileri aracılığıyla rekonstre edilebilirler. Bu bilgiler, mevcut iklim için bağlam oluşturmak ve geçmiş iklimi şimdiki zamanla karşılaştırmak için kullanılabilir.

Çevre arkeolojisindeki her araştırma, insanların çevreleriyle olan ilişkilerinin farklı bir yönü hakkında bilgi toplar. Bu bileşenler birlikte (diğer alanlardaki yöntemlerle birlikte), geçmiş bir toplumun yaşam tarzını ve çevreleriyle etkileşimlerini tam olarak anlamak için birleştirilir. Arazi kullanımı, gıda üretimi, alet kullanımı ve meslek kalıpları bu sayede  daha iyi anlaşılır. Bu veriler mevcut ve gelecekteki insan-çevre etkileşimlerine uygulanabilir. Predasyon, tarım ve yabancı biyotanın yeni ortamlara girmesi yoluyla insanlar geçmiş ortamları değiştirmiştir. Bu geçmiş süreçleri anlamak, günümüzdeki koruma ve onarıcı süreçleri takip etmeye yardımcı olabilir.
Çevresel arkeoloji, sürdürülebilirlik ve neden bazı kültürlerin yok olurken bazılarının hayatta kaldığı hakkında fikir vermektedir. Tarih boyunca birçok kez toplumsal çöküş yaşanmıştır, bunun en belirgin örneklerinden biri Maya uygarlığıdır. Arkeologlar, daha önce tartışılan göl tortu numunesi ve iklim yeniden yapılandırma teknolojisini kullanarak, Mayalar zamanında mevcut olan iklimi rekonstre edebildiler. Maya toplumu çöktüğünde Yucatán Yarımadası'nda aşırı kuraklık olduğu tespit edilmiş olsa da, diğer birçok faktörün de onların yok olmasına katkısı olmuştur. Ormansızlaşma, aşırı nüfus ve sulak alanların manipüle edilmesi, Maya uygarlığının çöküşüne dair öne sürülen teorilerden bazılarıdır. Bu faktörlerin hepsi birlikte doğal çevreyi kötü yönde etkilemiştir. Sürdürülebilirlik açısından, Mayaların çevreyi nasıl etkilediğini incelemek, etkileşimin bölge peyzajını ve müteakip popülasyonları kalıcı olarak nasıl etkilediğini görmek önemlidir.
Arkeologlar, çalışmalarının disiplinin ötesinde bir etkiye sahip olduğunu kanıtlamak için giderek daha fazla baskı altına girmektedirler. Bu durum, çevresel arkeologları, iklim değişikliği, arazi örtüsü değişikliği, toprak sağlığı ve gıda güvenliği gibi alanlarda gelecekteki sonuçları modellemek için geçmiş çevresel değişikliklerin anlaşılmasının gerekli olduğunu tartışmaya sevk etti.

Çevresel Arkeoloji nedir? 4 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A'dan Z'ye Arkeoloji: S - Tohumlar (Botanik Kalıntılar) 5 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arkeolojinin A'dan Z'si: T - Taphonomi (Site Oluşum Süreçleri) 4 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arkeolojinin Yönleri: Arkeozooloji 4 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hayvanlar, Yiyecekler ve Antik Kültür 11 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevresel Arkeoloji Derneği 5 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tari

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi akademik bir ekol ve Kitâb-ı Mukaddes çalışmaları ve Levanten arkeolojisinin bir alt kümesidir. Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi, Eski Yakın Doğu ve özellikle Kutsal Topraklar (aynı zamanda Filistin, İsrail Toprakları ve Kenan olarak da bilinir), Kitâb-ı Mukaddes zamanlarından itibaren arkeolojik alanları inceler.
Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi 19. yüzyılın sonlarında İngiliz ve Amerikalı arkeologlar tarafından Kitâb-ı Mukaddes'in tarihselliğini doğrulamak amacıyla ortaya çıkmıştır. Filistin'in İngiliz yönetimi altına girdiği I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra 1920'ler ile 1960'lar arasında Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi, William F. Albright ve G. Ernest Wright gibi isimlerin öncülüğünde Levanten arkeolojisinin baskın Amerikan ekolü haline geldi. Çalışmalar çoğunlukla kiliseler tarafından finanse edilmiş ve teologlar tarafından yönetilmiştir. 1960'ların sonlarından itibaren Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi süreçsel arkeoloji ("Yeni Arkeoloji") tarafından etkilenmiş ve araştırmanın dini yönlerini bir kenara itmesine neden olan sorunlarla karşılaşmıştır. Bu durum Amerikan okullarının Kitâb-ı Mukaddes çalışmalarından uzaklaşmasına ve Kitâb-ı Mukaddes'teki anlatıyı kanıtlamaya ya da çürütmeye çalışmak yerine bölgenin arkeolojisine ve bunun Kitâb-ı Mukaddes metniyle ilişkisine odaklanmasına yol açmıştır.
İbrani Kutsal Kitabı, Filistin bölgesi hakkında ana bilgi kaynağıdır ve çoğunlukla Demir Çağı dönemini kapsar. Bu nedenle arkeoloji, Kitâb-ı Mukaddes tarih yazımının sağlayamadığı bilgileri sağlayabilir. Kutsal Kitap metinlerinin ve arkeolojik keşiflerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi, Eski Yakın Doğu halklarının ve kültürlerinin anlaşılmasına yardımcı olur. Hem İbrani Kutsal Kitabı  hem de Yeni Ahit dikkate alınsa da, çalışmanın çoğunluğu ilkine odaklanır.

Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi çalışmaları genel arkeoloji ile aynı zamanda başlamıştır ve doğal olarak gelişimi son derece önemli antik eserlerin keşfi ile ilgilidir

Kutsal Kitap arkeolojisinin gelişimi farklı dönemlere tanıklık etmiştir:

Filistin'de İngiliz Mandasından önce: İlk arkeolojik keşifler 19. yüzyılda Avrupalılar tarafından başlatılmıştır. Bu dönemde çalışan pek çok ünlü arkeolog vardı ancak en tanınmışlarından biri, bir dizi antik kent keşfeden Edward Robinson'du. Filistin Keşif Fonu 1865 yılında Kraliçe Victoria'nın himayesinde kurulmuştur. Kudüs'teki "Wilson Kemeri "nin adını aldığı Charles Warren ve Charles William Wilson tarafından 1867 yılında Kudüs'teki Tapınak çevresinde büyük araştırmalar yapıldı. Amerikan Filistin Keşif Derneği 1870 yılında kuruldu. Aynı yıl genç bir Fransız arkeolog olan Charles Clermont-Ganneau, iki önemli yazıt üzerinde çalışmak üzere Kutsal Topraklara geldi: Ürdün'deki Mesha Steli ve Kudüs Tapınağı'ndaki yazıtlar. "Filistin arkeolojisinin babası" olarak bilinen Sir William Matthew Flinders Petrie, 1890 yılında sahneye çıkan bir başka isim oldu. Tell-el-Hesi'de Petrie, arkeolojik işaretler olarak seramiklerin analizine büyük önem vererek metodik araştırmanın temelini atmıştır. Çömlekler tarih boyunca her dönemde farklı şekillerde ve belirli özelliklerde yapıldığından, ele geçirilen nesneler ya da parçalar kronolojiyi kesin olarak saptamaya hizmet eder. 1889 yılında Dominiken Tarikatı, alanında dünyaca tanınacak olan Kudüs Fransız Kitâb-ı Mukaddes ve Arkeoloji Okulu'nu açtı. M-J. Lagrange ve L. H. Lagrange ve L. H. Vincent gibi otoriteler okulun ilk arkeologları arasında öne çıkmaktadır. 1898'de Berlin'de Deutsche Orient-Gesellschaft (Alman Şarkiyat Cemiyeti) kuruldu ve kazılarının bir kısmı daha sonra Almanya İmparatoru William II tarafından finanse edildi. Bu dönemde, yeni gelişmekte olan bu disiplini ilerletmek amacıyla birçok benzer kuruluş daha kurulmuştur, ancak bu dönemdeki araştırmaların tek amacı Kitâb-ı Mukaddes'teki öykülerin doğruluğunu kanıtlamaktır.
Filistin'deki İngiliz Mandası Dönemi (1922-1948): Kutsal Toprakların araştırılması ve keşfi bu dönemde önemli ölçüde arttı ve William Foxwell Albright, C. S. Fischer, Cizvitler, Dominikenler ve diğerlerinin parlak zekası tarafından domine edildi. Büyük gelişmelerin ve faaliyetlerin yaşandığı bu dönem, 1947'de Kumran'da Ölü Deniz Parşömenlerinin bulunması ve ardından büyük ölçüde Fransız Roland de Vaux tarafından yönetilecek olan kazıların başlamasıyla büyük bir başarıyla kapanmıştır.
Günümüzde Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi: Yirmi birinci yüzyıl Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi genellikle üniversiteler ve İsrail Eski Eserler Kurumu gibi devlet kurumları tarafından desteklenen uluslararası ekipler tarafından yürütülmektedir. Gönüllüler, profesyonellerden oluşan bir kadro tarafından yürütülen kazılara katılmak üzere işe alınmaktadır. Uygulayıcılar, her bir bölgenin antik tarihi ve kültürü hakkında giderek genişleyen ve daha ayrıntılı bir genel bakış oluşturmak amacıyla bir kazının sonuçlarını yakınlardaki diğer kazılarla ilişkilendirmek için giderek daha fazla çaba sarf etmektedir. Teknolojideki son hızlı gelişmeler, düzinelerce ilgili alanda bilimsel olarak daha hassas ölçümlerin yanı sıra daha zamanında ve daha geniş çapta yayılan raporları kolaylaştırmıştır.

 Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi alanındaki en önemli keşiflerden bazıları:
Ölü Deniz Parşömenleri: Bu parşömenler 1947 yılında Ölü Deniz yakınlarındaki bir mağarada keşfedilmiştir ve İbrani Kutsal Kitabı'nın bilinen en eski kopyalarından bazılarını içermektedir.
Tel Dan Yazıtı: 1993 yılında Tel Dan'da kazı yapanlar "Davut'un evinden" bahseden ve Kral Davut'un varlığına dair kanıt sağlayan bir yazıt ortaya çıkarmışlardır.
Ebal Dağı Lanet Tableti: Bu tablet 2022 yılında keşfedilmiştir ve Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisi tarihindeki en önemli keşiflerden biri olarak kabul edilmektedir. Eski İbranice yazıyla yazılmış bir lanet içermektedir.
Hizkiya Yazıtı: 2022 yılında, Kudüs'ün Gihon Pınarı yakınlarında, antik İsrail veya Yahudiye'de büyük bir başarıyı kutlayan bilinen ilk anıtsal yazıt olan bir kireçtaşı parçası keşfedildi.
Kayafa Ossuary: Bu kemiklik 1990 yılında keşfedilmiştir ve Yeni Ahit'te adı geçen baş rahip Kayafa'nın kalıntılarını içerdiğine inanılmaktadır.
Sergius Paulus Yazıtları: Bu yazıtlar 1877 yılında Kıbrıs'ta keşfedilmiştir ve Elçilerin İşleri kitabında adı geçen Sergius Paulus adlı bir prokonsülden bahsetmektedir.
Rylands Kütüphanesi Papirüsü P52: Bu papirüs 1920 yılında Mısır'da keşfedilmiştir ve Yeni Ahit'in bilinen en eski parçasıdır.
Kral Uzziya Döneminden Deprem Kanıtları: 2021 yılında Kudüs'te Kral Uzziya döneminde meydana gelen bir depremin kanıtları keşfedildi.
Kudüs'te Fildişleri: 2022'de Kudüs'te Asur, Fenike ve Samiriye gibi diğer kraliyet bölgelerinden bilinen fildişleri keşfedildi. Bu bulgular, Kudüs'ün Birinci Tapınak Dönemi'nde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Demir Çağı
Ölü Deniz Parşömenleri

Mantar öldürücüler biyosidal kimyasal bileşikler veya parazitik mantarlar veya onların sporlerini öldürmek için kullanılan biyolojik organizmalardır. A fungistatik büyümelerini engeller. Mantarlar tarımda ciddi hasara neden olabilir ve verim, kalite ve kâr açısından kritik kayıplara neden olabilir. Mantar öldürücüler hem tarımda hem de hayvanlarda mantar enfeksiyonları ile savaşmak için kullanılır. Mantar olmayan oomycetes'i kontrol etmek için kullanılan kimyasallara mantar öldürücüler de denir, çünkü oomycetes bitkileri enfekte etmek için mantarlarla aynı mekanizmaları kullanır.
Mantar öldürücüler temas, translaminar veya sistemik olabilir. Temas mantar ilaçları bitki dokusuna alınmaz ve sadece spreyin bırakıldığı bitkiyi korur. Translaminar fungisitler, mantar ilacını püskürtülmüş üst yaprak yüzeyinden alt, püskürtülmemiş yüzeye yeniden dağıtır. Sistemik mantar öldürücüler alınır ve ksilem damarları yoluyla yeniden dağıtılır. Birkaç mantar öldürücü bitkinin tüm kısımlarına hareket eder. Bazıları yerel olarak sistemiktir ve bazıları yukarı doğru hareket eder.
Perakende olarak satın alınabilen çoğu mantar ilacı sıvı halde satılmaktadır. Çok yaygın bir aktif bileşen kükürt'tür, daha zayıf konsantrelerde %0.08'de bulunur ve daha güçlü mantar öldürücüler için %0.5'e kadar çıkar. Toz halindeki mantar öldürücüler genellikle %90 civarında kükürt içerir ve çok zehirlidir. Mantar öldürücülerdeki diğer aktif maddeler arasında neem yağı, biberiye yağı, jojoba yağı, bakteri Bacillus subtilis ve faydalı mantar Ulocladium oudemansii bulunur.
Mantar ilacı kalıntıları, çoğunlukla hasat sonrası tedavilerden kaynaklanan insan tüketimine yönelik gıdalarda bulunmuştur. Artık kullanımdan kaldırılmış olan vinclozolin gibi bazı mantar öldürücüler insan sağlığı için tehlikelidir. Ziram ayrıca uzun süre maruz kalındığında insanlar için toksik olan ve yutulduğunda ölümcül olan bir mantar ilacıdır.  İnsan sağlığı bakımında da bir takım mantar öldürücüler kullanılmaktadır.

Mankozeb
Miklobütanil

Bakır
Kükürt
Fosforlu asit

En yaygın mantar bitki patojenilerinden bazılarının mikovirüslerden muzdarip olduğu bilinmektedir ve bunlar, iyi çalışılmamış olsalar da, bitki ve hayvan virüsleri kadar yaygın olmaları muhtemeldir. Mikovirüslerin zorunlu olarak parazit doğası göz önüne alındığında, bunların hepsinin konakçıları için zararlı olması ve dolayısıyla potansiyel biyokontrols/biyofungisit olmaları muhtemeldir.

Doğal haşere yönetimi savunucuları, bazı bitki bazlı kimyasalların mantar öldürücü aktiviteye sahip olduğunu iddia eder. Bitkiler ve diğer organizmalar, kendilerine mantar gibi mikroorganizmalara karşı avantaj sağlayan kimyasal savunmalara sahiptir. Bu bileşiklerin bazıları mantar öldürücü olarak kullanılır, ancak etkinlikleri şüphelidir:

α-Cadinol (farklı bitkilerin uçucu yağlar içinde bulunur)
Citronella yağı
Gmelinol ('Gmelina arborea dan izole edilmiştir)
Hinokitiol ('Cupressaceae ağaçlarından izole edilmiştir)
Jojoba yağı
Mesquitol ('Prosopis ağaçlarından izole edilmiştir)
Nimbin (neem'den izole edilmiştir)

Patojen'ler, direnç geliştirerek mantar ilacı kullanımına yanıt verir. Bu alanda çeşitli direnç mekanizmaları tanımlanmıştır. Mantar ilacı direncinin gelişimi kademeli veya ani olabilir. Niteliksel veya ayrık dirençte, bir mutasyon (normalde tek bir gene) yüksek derecede dirençli bir mantar ırk üretir. Bu tür dirençli çeşitler ayrıca, mantar ilacı piyasadan kaldırıldıktan sonra da devam ederek kararlılık gösterme eğilimindedir. Örneğin, şeker pancarı yaprak lekesi, hastalığın kontrolü için kullanılmadıktan sonra azoller yıllarına karşı dirençli kalır. Bunun nedeni, mantar ilacı kullanıldığında bu tür mutasyonların yüksek seçim basıncı olması, ancak mantar ilacının yokluğunda bunları ortadan kaldırmak için düşük seçim baskısı olmasıdır.
Direncin daha yavaş meydana geldiği durumlarda, patojende mantar ilacına duyarlılıkta bir kayma görülebilir. Böyle bir direnç poligenik – farklı genlerde her biri küçük bir katkı etkisine sahip birçok mutasyonun birikimidir. Bu tür direnç, nicel veya sürekli direnç olarak bilinir. Bu tür bir dirençte, mantar ilacı artık uygulanmazsa patojen nüfusu hassas bir duruma geri dönecektir.
Mantar ilacı tedavisindeki değişimlerin, bu mantar ilacına direnç geliştirmek için seçim baskısını nasıl etkilediği hakkında çok az şey bilinmektedir. Kanıtlar, hastalığın en fazla kontrolünü sağlayan dozların aynı zamanda direnç elde etmek için en büyük seçim baskısını sağladığını ve daha düşük dozların seçim baskısını azalttığını göstermektedir.
Bazı durumlarda, bir patojen bir mantar ilacına direnç geliştirdiğinde, otomatik olarak diğerlerine direnç kazanır - çapraz direnç olarak bilinen bir doğa olayı. Bu ilave mantar öldürücüler normalde aynı kimyasal ailedendir veya aynı etki şekline sahiptir veya aynı mekanizma ile detoksifiye edilebilir. Bazen, bir kimyasal mantar öldürücü sınıfına direncin, farklı bir kimyasal mantar öldürücü sınıfına karşı duyarlılıkta bir artışa yol açtığı yerde, negatif çapraz direnç meydana gelir. Bu, carbendazim ve diethofencarb ile görülmüştür.
Ayrıca çoklu ilaç direncinin patojenler tarafından evrimi - ayrı mutasyon olaylarıyla kimyasal olarak farklı iki mantar ilacına karşı direnç - kaydedilmiş vakalar da vardır. Örneğin, Botrytis cinerea hem azollere hem de dikarboksimit mantar öldürücüler karşı dirençlidir.
Patojenlerin mantar ilacı direnci geliştirebileceği birkaç yol vardır. En yaygın mekanizma, özellikle tek etkili mantar ilaçlarına karşı bir savunma olarak, hedef bölgenin değiştirilmesi gibi görünmektedir. Örneğin, ekonomik açıdan önemli bir muz patojeni olan Black Sigatoka, tek nükleotid değişikliği nedeniyle bir amino asit (glisin) QoI mantar ilaçlarının hedef proteininde başka bir (alanin), sitokrom b yüzünden QoI mantar ilaçlarına karşı dirençlidir. Bunun mantar ilacının proteine bağlanmasını bozduğu ve mantar ilacını etkisiz hale getirdiği varsayılmaktadır. Hedef genlerin yukarı regülasyonu ayrıca mantar ilacını etkisiz hale getirebilir. Bu, DMI'ye dirençli Venturia inaequalis suşlarında görülür.
Mantar ilaçlarına karşı direnç, mantar öldürücünün hücre dışına verimli şekilde akışı ile de geliştirilebilir. Septoria tritici bu mekanizmayı kullanarak çoklu ilaç direnci geliştirdi. Patojen, birlikte toksik kimyasalları hücreden dışarı pompalamak için çalışan, örtüşen substrat özelliklerine sahip beş ABC tipi taşıyıcılar'a sahipti.
Yukarıda özetlenen mekanizmalara ek olarak, mantarlar hedef proteini aşan metabolik yollar da geliştirebilir veya mantar öldürücünün zararsız bir maddeye metabolizmasını sağlayan enzimler edinebilir.

Fungisit Direnç Eylem Komitesi (FRAC), özellikle azoxystrobin gibi “Strobilurinler” dahil olmak üzere risk altındaki mantar ilaçlarında, mantar ilaç direncinin gelişmesini önlemeye çalışmak için önerilen birkaç uygulamaya sahiptir. FRAC, fungisit gruplarını, genellikle aktif bileşenlerin ortak bir etki modunu paylaşması nedeniyle çapraz direncin muhtemel olduğu sınıflara atar. FRAC, CropLife International tarafından organize edilmektedir.
Ürünler her zaman tek başına değil, farklı etki mekanizmasına sahip başka bir mantar ilacı ile karışım veya alternatif spreyler halinde kullanılmalıdır. Bir mantar ilacına dirençli izolatların diğeri tarafından öldürülmesi, patojenin direnç geliştirme olasılığını büyük ölçüde azaltır; başka bir deyişle, sadece bir mutasyon yerine iki mutasyon gerekli olacaktır. Bu tekniğin etkinliği, bir fenilamid mantar ilacı olan Metalaxyl ile gösterilebilir. İrlanda'da patates yanıklığını (Phytophthora infestans) kontrol etmek için tek ürün olarak kullanıldığında, bir büyüme mevsimi içinde direnç gelişti. Ancak Birleşik Krallık gibi yalnızca bir karışım olarak pazarlandığı ülkelerde, direnç sorunları daha yavaş gelişti.
Mantar ilaçları sadece kesinlikle gerekli olduğunda, özellikle de risk grubundaysa uygulanmalıdır. Ortamdaki fungisit miktarının düşürülmesi, direncin gelişmesi için seçim baskısını azaltır.
Üreticilerin doz'larına her zaman uyulmalıdır. Bu dozlar normalde hastalığın kontrolü ile direnç gelişimi riskinin sınırlandırılması arasında doğru dengeyi sağlamak için tasarlanmıştır. Daha yüksek dozlar, hepsinde olduğu gibi, suşlar ancak mutasyonu taşıyanları yok edecek ve böylece dirençli suş çoğalacağından, direnç sağlayan tek bölgeli mutasyonlar için seçim baskısını artırır. Mantar ilacına biraz daha az duyarlı olan suşlar hayatta kalabileceğinden, daha düşük dozlar poligenik direnç riskini büyük ölçüde artırır.
Hastalık kontrolünde tek başına fungisitlere güvenmek yerine bütünleştirici haşere yönetimi yaklaşımını kullanmak daha iyidir. Bu, patojenin kışlayabildiği patates ıskarta yığınlarının ve anızların çıkarılması gibi dayanıklı çeşitlerin ve hijyenik uygulamaların kullanılmasını içerir, bu da patojenin titresini ve dolayısıyla mantar ilacı direnci geliştirme riskini büyük ölçüde azaltır.

Fitopatoloji

Fungicide Resistance Action Committee 6 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fungicide Resistance Action Group, United Kingdom
General Pesticide Information 29 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - National Pesticide Information Center, Oregon State University, United States

Islak mendil ya da kolonyalı mendil, katlanmış ve kolaylık sağlamak için ayrı ayrı sarılan küçük ıslak kâğıt veya kumaş parçasıdır. Islak mendil, kişisel hijyen veya ev temizliği gibi temizleme amaçları için kullanılır.

Amerikalı Arthur Julius ıslak mendillerin mucidi olarak görülmektedir. Julius kozmetik endüstrisinde çalıştı ve 1957'de sabun parçalayıcı bir makine ayarladı ve Manhattan'da bir çatı katına makineyi kurdu. Julius, 1958'de hala kullanılmakta olan ürününün adı olan Wet-Nap markasını çıkardı. 1960 Ulusal Restoran Fuarı'nda ürününü tanıttı ve 1963'te KFC restoranında Albay Sanders'e Wet-Nap ürünleri satmaya başladı.
Kuru kâğıtlar rulo halinde makineye yerleştirilir ve karıştırıcıda solüsyon hazırlanır. Daha sonra çalıştırılan makine ruloları solüsyona bular, keser ve katlar.

Kâğıt mendil
Mendil kapmaca

Bir karton, genellikle kağıt tahta ve bazen oluklu mukavvadan yapılmış bir kutu veya kaptır. Ambalajda pek çok tip karton kullanılır. Karton bardak veya karton kutu türleri yaygın uygulanmaktadır. Karton ayrıca selofan veya polistiren ile de kaplanabilir.
Bir karton yiyecek, ilaç, donanım ve diğer birçok ürün tipi için uygun bir ambalaj türüdür. Katlanan kartonlar genellikle üreticide bir tüpe birleştirilir ve paketleyiciye düz bir şekilde nakledilir. Tepsi stilleri sağlam bir tabana sahiptir, genellikle düz boşluklar olarak gönderilir ve paketleyici tarafından birleştirilir. Bazıları aynı zamanda kendiliğinden kalkıyor. Kartonları kurmak, yüklemek ve kapatmak için yüksek hızlı ekipman mevcuttur.

Yumurta kartonları veya tepsileri, taşıma sırasında bütün yumurtaları korumak için tasarlanmıştır. Geleneksel olarak, bunlar kalıp hamurundan yapılmıştır. Bu, yumurtaları koruyan bir şekilde biçimlendirilmiş geri dönüştürülmüş gazete kağıdı kullanır. Daha yakın zamanlarda, yumurta kartonları genleşmiş polistiren ve polietilen tereftalat'tan da yapılmıştır.

Sıvılar için kartonlar, sıvı paketleme panosunun laminatlarından, folyodan ve polietilenden imal edilebilir. Çoğu Tetra Pak veya SIG Combibloc sistemlerine dayanır. Bir seçenek, baskılı laminatın bir rulo üzerinde tedarik edilmesidir. Karton paketleyicide kesilir, puanlanır ve oluşturulur. İkinci bir seçenek, tamamlanmış ve doldurulmuş olarak önceden monte edilmiş tüplerin paketleyiciye teslim edilmesini sağlamaktır. Bunlar aseptik işlem için uygundur ve süt, çorba, meyve suyu, vb. için kullanılır. Karton bazlı kartonlar, benzer boyuttaki bir çelik kutuya göre daha hafiftir, geri dönüşümü daha zordur. Bazı açık döngü geri dönüşüm işlemleri, inşaat malzemelerinde kullanılmak üzere toplanan kartonları topak haline getirir veya düzleştirir; kapalı döngü geri dönüşümü, işlemden önce katmanları ayırarak mümkündür, ancak bazı geri dönüşümcüler sadece karton elyaflarını geri dönüştürür.

Gable top kartonları genellikle süt, meyve suyu, vb. gibi sıvı ürünler için kullanılır. Bunlar polietilen kaplı karton, başka bir sıvı ambalaj tahtası ve bazen de folyo laminat kullanırlar. Çoğu, üst kısımdaki kabloları açarak ve üst kısmını dışarı çekerek açılır. Bazılarının içeriği açıp yemeye yardımcı olacak donanımları vardır.

Kartonun geçmişi, Robert Gair tarafından yaratılarak bir Brooklyn, New York fabrikasında, 1879 yılına kadar uzanıyor. Bu, bir katlanmış kartonun tek bir izleniminde kalıba dayalı, kesilmiş ve puanlanmış bir karton idi. 1896'da, Ulusal Bisküvi Şirketi (Nabisco) krakerleri paketlemek için ilk kartonları kullandı.
Karton yapımında kullanılan katlanmış kağıdın bir sonraki geliştirilmesinden sonra 1908'de Seattle, Washington'dan olan Dr. Winslow, kağıt süt kaplarının San Francisco ve Los Angeles'ta ticari olarak satıldığını iddia etti. Bu kartonun mucidi G.W. Maxwell idi. Bununla birlikte, 1915'te Ohio, Toledo'dan John Van Wormer'in süt saklamak için ilk katlanan boş kutu olan ilk "kağıt şişe" için ilk patenti verildi. Buna "Tetra-Pak" dedi. Süt kutusu katlanabilir, yapıştırılabilir, sütle doldurulabilir ve bir süt çiftliğinde mühürlenebilirdi. 1960'ların başında, tekrarlanabilir işlemlerin üretimine yardımcı olacak birçok otomatik sistem getirdi. O zamanlar Mario Lepore adlı Detroit'ten bir mühendis, üçgen bir üst kartonu katlamak ve mühürlemek için bir makine geliştirdi.
Amerikan ambalaj endüstrisinin öncüsü, John W. Kieckhefer tarafından işletilen Kieckhefer Konteyner Şirketi oldu. Şirket, özellikle kağıt süt kartonunu içeren fiber nakliye konteynerlerinin kullanımında mükemmele sahipti. 1957 yılında, bir borsa aracılığıyla Kieckhefer Container Co.'nun hisseleri Washington'daki Tacoma'daki Weyerhauser Timber Company ile birleştirildi.

Karton, birçok malzemeden yapılabilir: mukavva, dubleks, beyaz kraft, geri dönüştürülmüş ve daha birçok farklı plastik veya kompozit. Birçok karton, tek bir kartondan yapılır. İhtiyaca bağlı olarak, bu karton bir nem bariyeri oluşturmak için balmumlu olabilir veya polietilen ile kaplanabilir. Bu, sıvı bir ürün içermeye veya bir tozu kuru tutmaya hizmet edebilir.

Oluklu kutu tasarımı

Kartpostal, zarf olmadan yazma, postalama için tasarlanmış, bir yüzü resimli, öbür yüzünede birşeyler yazılabilen dikdörtgen bir kalın kağıttır. Dikdörtgen dışındaki şekiller de kullanılabilir.
Dünyanın en eski kartpostalı, 1840 yılında Londra'da Theodore Hook'a gönderildi. Kartpostalların çalışılması ve toplanması, deltioloji olarak adlandırılır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kullanılmaya başlaması ise, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vatandaşı olan Max Fruchtermann’ın 1867 yılında İstanbul’a gelmesi ile ve burada bir çerçeveci dükkânı açması ile gerçekleşmiştir. Daha sonra 1895 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki günlük yaşamından kareler içeren ve insanların yaşam tarzlarına dair bilgiler sağlayan tasarımlarla oluşturduğu ilk Osmanlı İmparatorluğu kartpostal serisini Breslau’da yayına sokmuştur.

Fransız kartpostalı
Reklam kartpostalı
Paskalya kartpostalı
Colnect
Ahşap kartpostal
Gerçek fotoğraflı kartpostal
Linç kartpostalı
Abartılı kartpostal
Antiye

The Postcard Traders association 31 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Represents professionals within the UK postcard industry.
The International Federation of Postcard Dealers 22 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.—Represents professional postcard dealers worldwide.
Eski Kartpostallar - SALT Araştırma Merkezi (Yüksek Çözünürlük, Açık Erişim, İndirilebilir - ↓)

Kartvizit, genel olarak sahibinin adı ve soyadı, bağlı bulunduğu kurum, ünvanı ve iletişim bilgilerinin yer aldığı tasarımlardır. Çoğunlukla kartvizit baskıları bristol kartona yapılmaktadır. Kartvizitler için sıklıkla kullanılan ölçüler: eni için 5 - 5,5 cm, boyu için 8-9 cm'dir. Kartvizitler, kurumsal kimliğin ayrılmaz bir parçası olduğu için bu doğrultuda hazırlanması gerekmektedir. Firma logoları için belirlenen renklerin pantone numaraları matbaa ile paylaşılmalıdır. Kartvizitler, profesyonelliğin kısa bir ifadesidir. İş görüşmelerine başlamadan önce kartvizitlerin değişimi son derece önemlidir. Ayrıca günümüzde dijital ortamda hazırlanan kartvizitler daha kolay şeçilebilmekte ve daha kolay şekilde isteklere uyarlanabilmektedir.
18. yüzyıldan önce, sosyal ziyaretlerde bulunan ziyaretçiler, evde olmayan arkadaşlarının evine el yazısıyla notlar bırakıyordu. 1760'lara gelindiğinde, Fransa ve İtalya'daki üst sınıflar bir yüzünde resimlerle süslenmiş basılı ziyaret kartları, diğer yüzünde ise el yazısıyla not yazmak için boş bir alan bırakıyordu. Bu tarz hızla Avrupa'ya ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yayıldı. Baskı teknolojisi geliştikçe, ayrıntılı renkli tasarımlar giderek daha popüler hale geldi. Ancak 1800'lerin sonlarına doğru daha basit stiller daha yaygın hale geldi.

Pazarlamada kupon, bir ürün ya da hizmeti satın alırken indirim ya da indirim sayılabilecek nitelikte avantaj sağlayan belgedir. Çeşitli türleri olsa da genel amaç kuponu sağlayan firmanın tanıtımı ve tüketicinin indirim kazanmasıdır.
Geleneksel olarak kuponlar, perakende satış mağazalarında satış promosyonlarının bir parçası olarak kullanılmak üzere basın yayın organları tarafından dağıtılır veya perakende satış noktaları (market, alışveriş merkezi, konfeksiyon dükkânı vb.) tarafından doğrudan tüketicilere verilir. Genellikle posta, dergiler, gazeteler, İnternet (sosyal medya, e-posta bülteni), doğrudan perakendeciden ve cep telefonları gibi mobil cihazlar aracılığıyla yaygın olarak dağıtılırlar.

Dünya üzerinde ilk kuponun Coca Cola tarafından 1888 yılında kupon başına 5 Cent değerinde bir bardak kola ikramı için kullanıldığı ve 1913 yılına kadar bu kampanyayı sürdürdüğü bilinmektedir. Coca Cola kupon dağıtımını Amerika Birleşik Devletlerinin tüm eyaletlerinde eş zamanlı olarak gazete ve dergi gibi kitle iletişim araçlarıyla yapmıştır.
Türkiye'de ise ulusal gazetelerin X sayıda kupon karşılığında telefon, televizyon, ansiklopedi seti gibi hediyelerle kupon kullanımını yaygınlaştırdığı bilinmektedir. Türkiye tarihinde bilinen en eski kupon 1926 yılında Vakit gazetesi tarafından dağıtılmış ve toplanan 15 kupon karşılığında tüketicilere kalem ve kitap verilmiştir.

Fiyat indirimi, ücretsiz kargo, ücretsiz numune ürün, X ürün fiyatına Y ürün gibi faydalar sağlayan farklı türlerde kuponlar bulunmaktadır.

Kâğıt poşet; bir ucu açık, kâğıttan yapılmış çantadır. Genellikle kraft kâğıttır. Kâğıt poşetler genellikle alışveriş torbaları, ambalajlar ve torbalar olarak kullanılır.
Özellikle gelir seviyesi yüksek kişilere hizmet eden markalara ait mağazalarda kullanılmaya başlanan kâğıt poşetler üreticilerin artması ve fiyatların rekabetle düşmesiyle kısa sürede yayılmış; tekstil, ayakkabı ve parfümeri firmaları tarafından kullanılmıştır.
Matbaacılık sektöründeki yenilikler ve özellikle ofset baskı sisteminin gelişmesiyle üretimi ve tüketimi hızla artmıştır.
Kâğıt alışveriş çantası, hediye ambalajı için kullanılan poşetler, kahverengi kâğıt poşetler, bakkal poşetleri, kâğıt ekmek poşetleri ve diğer hafif iş poşetleri tek bir kâğıt tabakasına sahiptir. Çeşitli yapılar ve tasarımlar mevcuttur. Birçoğu mağazaların ve markaların isimleri ile basılmıştır. Kâğıt poşetler su geçirmez değildir. Kâğıt poşet tipleri şunlardır: lamine, bükülmüş, düz musluk. Lamine çanta, tamamen su geçirmez olmasa da, dışını bir dereceye kadar koruyan bir lamineye sahiptir.
Günümüzde ambalaj amaçlı kullanılan plastiklerin doğada kısa sürede çözünmediği için kirliliğe yol açması sebebiyle plastik poşete bir alternatif olarak da kullanılmaktadır.

Kâğıt tahta kalın kâğıt bazlı bir malzemedir. Kâğıt ile mukavva arasında keskin bir ayrım olmamasına rağmen, mukavva genellikle kâğıttan daha kalındır (genellikle 0.30 mm, 0.012 inç veya 12 punto) ve katlanabilirlik ve sertlik gibi bazı üstün özelliklere sahiptir. ISO standartlarına göre karton, gramajı 250 g / m²nin üzerinde olan bir kâğıttır, ancak istisnalar da vardır. Kâğıt tahta tek veya çok katlı olabilir. Parke, ahşap, sert kereste, yumuşak kereste içerikli olabilir.
Kâğıt tahta kolayca kesilebilir ve şekillendirilebilir, hafiftir ve güçlü olduğundan dolayı ambalajlarda kullanılır. Diğer bir kullanım alanı, kitap ve dergi kapakları veya kartpostallar gibi yüksek kaliteli grafik baskıdır. Güzel sanatlarda heykel yapmak için kâğıt tahta kullanılır.
Bazen, ağır kâğıt hamuru bazlı herhangi bir tahtayı ifade etmek için kullanılan genel, düz terim olan karton olarak adlandırılır, ancak bu kullanım kâğıt, baskı ve ambalaj endüstrilerinde her bir ürün tipini yeterince açıklamadığı için kullanımdan kaldırılmıştır.

Kuşe
Elyaf levha
Kâğıt yapımı
Kayma levha

Mukavva, daha kalın ve üstün dayanıklılığa veya diğer mekanik özelliklere sahip kâğıt bazlı ürünler için genel bir terimdir. Yapı, karton olarak bilinen kalın bir tabakadan oluklu ve düz tabakalardan yapılmış oluklu mukavvaya kadar değişebilir.
Yaygın olarak İngilizce ve Fransızcada kullanılmasına rağmen, ticarette belirli bir ürünü yeterince tanımlamaması gerektiği için ticarette ve sanayide kullanımdan kaldırılmıştır. Malzeme üreticileri, konteyner üreticileri, paketleme mühendisleri ve standart kuruluşlar daha spesifik terminoloji kullanıyorlar.

"Karton" olarak adlandırılabilecek çeşitli mukavva türleri mevcuttur. Bunlar kalın kağıtlar (çeşitli tiplerde) veya kartvizitler, iş kartı, kartpostallar, iskambil kâğıdı, katalog kapakları, kitap ciltleme için ciltleme tahtası, scrapbooking ve diğer kullanımlar için kullanılan kartondur.

Bunlar yüksek yüzey dayanıklılığı ve basılabilirliğe sahip çok sert bir tek yapraklı iskambil kartlarıdır. Karton, genellikle yaklaşık on mil (0,010 inç (0,25 mm)) kalınlığında kâğıt esaslı bir malzemedir. Genellikle kartonları, kurulum kutularını, karton ambalajları vb. katlamak için kullanılır.
Karton konfigürasyonları şunları içerir:

Oluklu sunta üretiminde kullanılan konteyner.
Çok katlı kimyasal ve mekanik kâğıt hamuru içeren katlama kutusu.
Tamamen ağartılmış, kimyasal hamurdan yapılmış ve genellikle mineral veya sentetik bir pigmente sahip olan katı ağartılmış tahta.
Katı ağartılmamış tahta, tipik olarak ağartılmamış kimyasal hamurdan yapılır.
Tipik olarak atık kâğıt katmanlarından veya geri dönüştürülmüş elyaftan yapılan, en sık olarak üstte iki ila üç kat ve arka tarafta bir katman olmak üzere beyaz astarlı sunta levha.
Ciltçi tahtası, ciltli kitap yapımında cilt kaplama işlemlerinde kullanılan bir kartondur. Şu anda, bu tür malzemeler herhangi bir gerçek kâğıt kullanılmadan yapılabilir.

Çoğu karton türleri geri dönüştürülebilir. Laminat olan, balmumu kaplı veya ıslak mukavemet için işlenmiş levhaların geri dönüşümü daha zordur. Karton endüstriyel veya ev içi kullanım için geri dönüştürülebilir. Örneğin, karton hayvan yatağı için kompostlanabilir veya parçalanabilir.

Nişasta, farin veya amidon, suda çözünmeyen, kompleks bir karbonhidrat. Bitkiler tarafından fazla glikozu depolamak için kullanılır. Endüstride tutkal, kâğıt ve tekstil yapımında kullanılır. Gıda endüstrisinde kıvamlandırıcı, yemek yapımında sıvıları koyulaştırmakta kullanılır. Çoğunlukla tahıllardan ve patatesten elde edilen tatsız ve kokusuz bir tozdur. En yaygın kullanılan nişasta ürünleri mısır nişastası, patates nişastası, tahıl nişastası, mısır şurubu, glikoz şurubu, modifiye edilmiş nişasta, buğday nişastası, pirinç nişastası'dır.

Kimyasal (CAS kayıt numarası: 9005-25-8) olarak nişasta, amiloz ve amilopektin isimli iki polimerik karbonhidratın (polisakkaritin) birleşimidir. Amiloz, glikoz monomer birimlerinin alfa-1,4 bağlantılılarla uç uca eklenmesinden oluşur. Amilozdan farklı olarak amilopektinde dallanma vardır, ana her 24-30 glikoz monomerinden birinde alfa-1,6 bağlantısı ile bir yan zincir başlar.
Amiloz lineer bir moleküldür, ancak birbirini izleyen glikoz birimlerinin açili olma eğiliminden dolayı bir sarmal oluşturur. İki amiloz molekülü birbirine sarılarak bir çifte sarmal da oluşturabilirler. Bu sarmalın iç yüzeyi hidrofobik olduğu için içinde yer alan su molekülleri kolaylıkla daha hıdrofobik moleküllerle yer değiştirebilir. Nişasta testinde kullanılan iyot molekülleri amiloz sarmallarının içine dizilince mavi bir renk oluşur. Amiloz sarmalları arasında oluşan hidrojen bağları yüzünden içinde çok az su barındıran yoğun bir yapı oluşur.
Amilopektinde dallanma noktalarından sonra birbirine paralel iki zincir birbirlerine sarılarak bir çifte sarmal oluştururlar. Amilopektin, bir çalı gibi, bir merkezden dallandıkça genişleyen bir şekle sahiptir. Dallanmakta noktalarında molekül düzensizdir, iki dallanma noktası arasında ise çifte sarmallar düzgün bir şekilde istiflenerek kristal bir yapı oluştururlar; bu yüzden mikroskopta nişasta taneciklerinde bu düzenli ve düzensiz bölgeler büyüme halkaları gibi görünür.
Bu moleküler yapısından dolayı amilopektin, nişasta taneleri olarak depolanmasını sağlayan sarmal şekilli olur. Hem amilopektin hem de amiloz glikozun polimerleridir ve tipik bir amiloz polimeri 500-20.000 glikoz molekülünden, bir amilopektin molekülü ise yaklaşık bir milyon glikozda oluşur.
Yapısal olarak nişasta, birbirine bağlı, lineer polimer sütunlardan oluşur. Amilopektinde alfa-1,4 bağlantılı zincirler, düzenli aralıklarla alfa-1,6 bağlantılarıyla dallanır. Farklı bitki türlerinde, hatta aynı türün farklı anaçlarında (cultivar) amilozun amilopektine oranı değişir. Örneğin yüksek amilozlu mısır nişastasında % 85 oranında amiloz bulunurken, mumlu (waxy) mısır türünde amilopektin orani %99'dır. Amilopektin sarmalları çoğu tahıl nişastasında sıkı bir şekilde istiflenmişken (A-tipi nişasta), patates ve muz gibi bazı bitkilerde daha aralıklı istiflenirler (B-tipi nişasta). Bazı amilopektinlerde glikozların üzerinde bulunan fosfat grupları nişastanın suyu daha kolay emmesini sağlar. Bitkilerde nişasta çok az su içeren tanecikler halinde depolanır, bu taneciklerin boyutları bitkiden bitkiye değişir.
Bitkilerde nişastanın başlıca işlevi enerji depolamaktır. Bitki hücrelerinde nişastanın oluşumu plastid denen organellerde (kloroplast ve amyloplast) gerçekleşir.
Nişasta suda çözünmez. Sindirilmesi hidroliz yoluyla olur, bu reaksiyonu katalizleyen amilaz enzimleri glikozlar arasındaki bağları keserler. Hayvanlar amilaz enzimlerine sahip olduklarından nişastayı sindirebilirler. Farklı tip amilazlar nişastayı farklı biçimlerde parçalarlar. Nişasta parçalandıkça dekstrin, maltoz ve nihayet glikoza dönüşür. Maltoz ayrıca maltaz enzimi tarafından da sindirilebilir.
İçerdiği glikoz monomerleri sebebi ile ve nişastanın kan şekerine doğrudan etkisi bulunmaktadır.

Farklı zincir yapılarına sahip olan nişasta türleri su absorbsiyon kapasitesinde ve pişirme sıcaklığında da farklılıklar gösterir. Jelleşme sıcaklık aralığı 50- 85 °C'dir. Örneğin patatesten elde edilen nişastalar 60-65 C°'lerde jelleşme gösteririken, tahıl nişastaları 80-85 C°'lerde jelleşmektedir. Ayrıca patates nişastasının önceliği viskozitesinin yüksekliği ve jelleşme ısısının düşük olmasının yanı sıra jel çözeltisinin son ürüne renk ve parlaklık açısından etkilemeyecek oranda yarı saydam olmasıdır.
Oda sıcaklığında nişasta polimer zincirlerinin birbirine sıkıca kenetlendiği granüllerden oluşur. Suyun normalde içine giremediği granüllerdeki zincirler, yüksek sıcaklıkta birbirlerinden uzaklaşır ve suyla etkileşebilir hale gelirler. Su ve sıcaklığın etkisiyle, nişastadaki polimerler birbirleriyle hidrojen bağları kurmak yerine suya bağlanırlar. Su, nişastanın içine nüfuz ettikçe genel polimer yapısının düzeni bozulmaya başlar, granüllü bölgeler küçülür ve amorflaşır. Suyla etkileşen amiloz, nişasta tanesinden dışarı sızar. Böylece su emip şişen nişastaya jelleşmiş denir.
Jelleşmiş ve ardından kurutulmuş nişastaya prejelatinize edilmiş nişasta denir. Jelleşmiş nişasta doğrudan kurutulabileceği gibi, aşağıda ayrıntılanan şekillerde modifiye edildikten sonra da kurutulabilir.
Sıcaklık azalınca jelleşmiş nişastadaki polimer zincirleri tekrar birbirleriyle etkileşmeye başlarlar ve bağlandıkları su moleküllerini salarlar. Bu arzu edilmeyen bir süreçtir çünkü salınan su, bu nişastayı bulunduran gıda ürünlerinde mikrop üremesine ortam sağlar. Buna engel olmak için nişastanın modifikasyonuna gidilir.

Nişastanın suyunu salmamasını sağlamak için kullanılan yöntemlerden biri kimyasal olarak çapraz bağlar kurmaktır. Ancak bu işlemden geçen nişastalar dondurulma halinde bozulduklarından bir diğer modifikasyon daha uygulanır, şekerlerin hidroksil gruplarının belli bir oranına şekerlerin birbiriyle etkileşmesine engel olmak için asetil veya hidroproksil grupları eklenir.
Bir başka modifikasyon türü ise jelatinasyon sırasında asit kullanarak polimerlerin az miktarda parçalanarak boylarının kısalmasıdır. Bunun avantajı hidroliz edilmiş nişastanın ısınmayla daha az genişleyip daha az su emmesi, dolayısıyla soğuduğunda da fazla su salmamasıdır.
Polimerlerin boyunu kısaltmanın bir diğer yöntemi de oksidasyondur. Nişastaya sodyum hipoklorit katılınca hem şekerler arasındaki bağlar kopar, hem şeker halkalarının bazılarının parçalanması sonucunda karboksil ve karbonil grupları oluşur. Zincirlerin kısalması nişastanın su emme kapasitesini azaltır, karbonil ve karboksil grupları ise bu nişastayı asit hidrozli nişastadan daha dayanıklı kılar. Oksitlenmiş nişasta ayrıca daha yapışkandır.
Bu modifikasyonların her biri nişastaya farklı özellikler verir ve farklı uygulamalarda kullanılmasını sağlar. Bu modifikasyonlar, endüstriyel ürünlerde kullanımı esnasında pH, sıcaklık, basınç ve diğer faktörlere karşı direnç sağlar. Modifiye nişastalar Çerez, Ketçap, toz içecek ve çorba, et sanayi, unlu mamüller gibi gıda ürünlerinin yanında tekstil, kâğıt ve tutkal sanayinde de geniş bir kullanım alanı sunar.
Fiziksel modifikasyonlarda ürünlerde E numarası bulunmaz. Ancak kimyasal ve enzimatik modifikasyonların hemen hemen tamamında ürüne E numarası eklenir.

Nişasta, bitkilerde meyve, tohum, kök gövdesi (rizom) ve yumru köklerde bulunur. Türkiye'de nişastanın başlıca kaynakları buğday, pirinç, patates ve mısırdır. Ekmek önemli bir nişasta kaynağı olup buğdaydan hazırlanır. Yemeklik baklagiller de (bakla, mercimek, bezelye, nohut) nişasta bakımından zengindir.
Dünyada yaygınca kullanılan nişasta kaynakları arasında arrakaça, karabuğday, muz, arpa, manyok, konjak, kudzu, oka, sago, kocadarı (sorgum), taro, Hint yeralması ve tatlı patates sayılabilir.
Nişasta işlenmiş gıdalarda sıkça kullanılan bir katkı maddesidir. Nişasta önceden pişirilip puding tipi gıdalara koyulaştırıcı olarak katılır (agar, pektin, jelatin ve carrageenan da aynı amaçla kullanılır).

Kola nişasta ile suyun karıştırılarak (eskiden önceden kaynatılması gerekirdi) hazırlanan bir sıvıdır. Avrupa'da 16. ve 17. yüzyıllarda zenginlerin kullandığı geniş yakaları sertleştirmek için kullanılırdı. 19. ve 20. yüzyıl ilk yarısında erkek gömlek yakalarını ve kız eteklerinin fırfırlarını sertleştirmek için onları ütülürken kola kullanılırdı. Keskin kat yerleri oluşturmanın yanı sıra kolalamanın bir diğer avantajı daha vardı. Gömleği giyen kişinin boyun ve bileklerindeki kir ve ter, kumaşın ipliklerine yapışmak yerine nişastaya yapışır ve yıkanmayla kolayca çıkardı. Her yıkamadan sonra nişasta yeniden uygulanırdı.

Gıda ürünlerinde nişastanın tetkiki iyot testi ile gerçekleştirilmektedir. Ürünün iyot testinde koyu kahve veya mor renge dönüşmesi nişasta içeriğini işaret etmektedir. Bunun mekanizması tam olarak bilinmemekle beraber iyodun I3- and I5- iyonlarının) amiloz sarmalları arasına girdiği ve oluşan amiloz-iyot kompleksindeki enerji düzeyleri arasındaki farklar ışığın görünür kısmında absorpsiyon spektrumuna karşılık gelmektedir. İyot amilopektinle mavi renk oluşturmaz.
Bu ayıraçı hazırlamak için 4 g suda çözünür nişasta sıcak suya katılır, kullanmadan evvel soğutulur. Nişasta-iyot kompleksi yükseltgenme-indirgenme reaksiyonlarını titre etmek için kullanılır: yükseltgen bir bileşik olduğunda çözelti mavidir, indirgen varsa mavi renk gider çünkü I5- iyonları iyot ve iyodüre dönüşür.

Nişasta asit, enzimler veya bunların bir birleşimi ile hidroliz edilip parçalanabilir. Bu
dönüşümün derecesi nişastadaki glikozid bağların kopma yüzdesi olan dekstroz eşdeğeri (DE) ile nicelenir. Bu şekilde üretilen gıda ürünleri arasında aşağıdakiler sayılabilir:

Maltodekstrin az hidroliz edilmiş (DE 10-20) bir nişasta ürünüdür, kıvamladırıcı olarak
kullanılır.

Çeşitli mısır şurupları (DE 30-70) işlenmiş gıda ürünlerinde tatlandırıcı ve kıvamlandırıcı olarak kullanılırlar.
Dekstroz (DE 100) ticari glikoz, nişastanın tam hidrolizi ile elde edilir.
Yüksek früktozlu şurup dekstroz çözeltisinin glikoz izomeraz enzimi eklenerek glikozun büyük oranda früktoza dönüştürülmesi yoluyla üretilir. Tatlandırılmış içeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılır.

Jones, Orlando, "US2000 Improvement in the manufacture of starch". (Class: 127/68; 48/119;127/6

Oluklu mukavva iki düz kâğıt kökenli plaka arasına yivle dalga verilmiş kâğıt kökenli malzeme konulması ile oluşturulan malzemedir. Genellikle kutu üretiminde kullanılmaktadır.
Oluklu mukavva, genellikle 0.25 mm kalınlığın üzerindeki kâğıt levhalardan oluşmaktadır. Oluklu mukavva bazen karton olarak anılsa da karton farklı bir malzemedir.

Oluklu mukavvanın temeli 19.Yüzyıl ortalarında şekillendirilmiş kâğıtların nazik malzemelerin nakliyesinde kullanılması ile başlar. Patenti ise 1856 yılında İngiltere'de alınır. Ancak şu an anladığımız anlamda kullanımı Albert Jones tarafından New York'ta gerçekleşir. Jones, ilk defa lamba camlarının korunması amacıyla silindir şeklinde oluklu mukavvalar geliştirir.
İlk makine ise 1874 yılında yüksek miktarlı oluklu mukavva üretmek amacıyla G. Smyth tarafından tasarlanır ve aynı yıl Oliver Long tarafından Jones'in geliştirdiği buluş paralelinde üretilir. Bugün bilinen oluklu mukavva üretimi tekniği de bu makineye dayanmaktadır.
1890 yılında İskoçya'da doğan Robert Gair ilk oluklu mukavva kutuyu keşfetti.Oluklu mukavva plakalarını yarı keserek kurmalı bir kutu yapan Gair, bir gün nakliye hasarına uğrayan daktiloların koruma amaçlı bir sipariş alınca fabrikasyon üretimine geçmiştir. Oluklu mukavva 20. Yüzyılda ahşap ambalajın yerine geçmiş kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır.
Oluklu mukavvakutular ilk olarak cam ve porselen çanak gibi nakliye esnasında kolaylıkla kırılabilen malzemelerin paketlemesinde kullanılmış, daha sonra ise meyvelerin tüketiciye zedelenmeden ulaşmasını sağlamak amacıyla meyve sandığı olarak kullanılmaya başlamıştır. Günümüzde ise vazgeçilmez bir ambalaj malzemesi olarak yerini almıştır.

Oluklu mukavvalar yüksek hassasiyet gerektiren makinalarda üretilirler. Bunlar dakikada 500 feet (157m/dak) ve üzeri hızda üretim yapan makinalardır ve eğrilme, deformasyon gibi bazı problemlerin oluşmaması için çok kompleks mekanizmalara sahiptirler.
Kâğıtlar, yüksek buhar basıncı ile nemlendirilirler. Nemlendirmenin amacı kâğıda istenilen özelliklerde dalga verebilmek ve tutkallamak için yumuşatmaktır. İşlem önemli miktarda su gerektirmektedir.
Kâğıt plakalar şekillendirdikten sonra neminden arındırılır. Yeni formunda 120-180 C'de kurutma işlemine tabi tutulurlar. Oluklu mukavva üretiminde oldukça yüksek enerji tüketilmektedir.
Selüloz ve bakır liflerinden elde edilen bu koli ham maddesi sağlamlığını bünyesindeki bakır birleşiminden almaktadır. Bu koli çeşidinin ön yüz kısmında lineer olarak tabir edilen kâğıt kullanılırken, iç kısmında ise fluting cinsi kâğıt kullanılır.

Yaygın ondüle tipleri "A", "B", "C", "E" ve "F" dalgadır. Harf tanımı, göreceli boyutlarla değil, icat edilme sırasına bağlı verilmiştir. Oluk boyutu, farklı oluklu mukavva üreticileri için farklılık gösterse de, 1 metreye düşen oluk sayısını ifade eder. Burada önemli bir kriter ise, oluk katsayısı olarak tanımlanan faktör olup, faktör pratik anlamda, ondüle kağıdını ütülenmiş halinin ilk duruma göre ne kadar uzadığını ifade eder.

Koli

Peçete; yemek esnasında kıyafetleri korumak veya sonrasında temizlenmek için kullanılan, çoğunlukla dikdörtgen şeklinde, kâğıt veya kumaş parçası.
Peçeteler, dize serilerek elbiseye yemek ve içecek dökülmesini önlemek için de kullanılır ve çeşitli şekiller verilerek masanın daha güzel ve estetik görünmesini sağlar. Klasik peçete rengi beyazdır; masa örtüsüne uyumlu olacak şekilde çeşitli renklerde peçeteler de üretilir.

Türkçeye İtalyanca pezzetto (küçük kumaş veya kâğıt parçası) sözcüğünden geçmiştir.  Gündelik hayatta peçete olarak kullanılan bu obje, antik kaynaklarda mappa olarak adlandırılan ketenden dokunan bir tekstil ürünü idi. Yüzü kurulamak için bir mendil veya havlu olarak kullanılan mappa, ziyafet sofralarında peçete olarak kullanılmakta idi. Antik Roma döneminden heykeller, kabartmalar, lahitler, mozaikler ve fildişinden tablolarda sıklıkla karşılaşılan mappa, onu elinde tutan kişinin statüsünü belirleyen bir semboldür.
Türkiye'de Osmanlı döneminde peşkirler, genellikle yemek peçetesi olarak kullanılmıştır.

Kağıt peçeteler ve kumaş peçeteler olmak üzere iki tür peçete vardır. Kumaş peçeteler için kolay temizlenebilir, sıvıları emebilen, kalıcı şekil alabilen türde kumaşlar tercih edilir. Pamuklu, keten, pamuk–keten karışımı veya pamuk terilen karışımı kumaşlardan peçete yapılır. Kağıt peçeteler, kumaş peçetelerin yerine kullanılabildiği gibi kumaş peçete ile birlikte de kullanılabilir.

Yemek peçeteleri; öğle ve akşam yemeklerinde kullanılan kare biçimli peçetelerdir.
Kahvaltı ve çay peçeteleri; yemek peçetelerine göre daha küçük boyutta peçetelerdir.
Garson peçeteleri; servis sırasında servis yapan kişinin işlerini kolaylaştırmak üzere kullandıkları 60×60 cm boyutundaki peçetelerdir.
Tepsi peçeteleri; tepsideki malzemenin kaymasını önlemek üzere tepsiye serilen peçetelerdir.

İtalyanca pezzetto "küçük kumaş veya kâğıt parçası" sözcüğünden alıntıdır. İtalyanca sözcük İtalyanca pezzo "parça" sözcüğünün küçültme halidir. Bu sözcük Geç Latince yazılı örneği bulunmayan *pettia sözcüğünden evrilmiştir. Geç Latince sözcük Kelt dillerinde yazılı örneği bulunmayan *petssi sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Hintavrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *kʷezd-i- "parça" biçiminden evrilmiştir.

Peçete katlama
Ev tekstili
Kâğıt havlu
Kağıt mendil

Polivinil klorür, (genelde PVC olarak kısaltılır) oldukça geniş kullanım alanı olan bir plastik polimer. Vinil klorürün polimerleştirilmesi ile elde edilir. Polietilen ve polipropilenden sonra dünyada en çok üretilen üçüncü sentetik plastik polimerdir. Her yıl yaklaşık 40 milyon ton PVC üretiliyor.
Katı (bazen RPVC olarak kısaltılır) ve esnek olmak üzere iki formu vardır. PVC'nin katı formu yapı sektöründe boru ve tesisat malzemeleri ile kapı ve pencere profilleri için kullanılır. Son yıllarda PVC geleneksel yapı malzemeleri olan ahşap, beton ve kilin birçok alanda yerini almıştır. Ayrıca şişelerde, yenilemeyen ürün paketlerinde ve kartlarda (banka ve üye kartları) kullanılır. Ftalat gibi akışkanlaştırıcıların eklenmesiyle daha yumuşak ve esnek hâle getirilebilir. Bu yumuşak formu ise atık su endüstrisinde boru hatlarında, elektrik kablosu yalıtımında, imitasyon deride, şişirilebilir ürünlerde kullanılır. Kauçuk yerine kullanıldığı uygulama alanları da vardır. Son 50 yıldır sağlık sektöründe de kullanıma girmiştir. Parenteral kullanılan sıvıların, kan ve kan ürünlerinin torbalarında ve transfüzyon setlerinde, kateter, kanül ve drenlerde, stoma ürünlerinde ve daha birçok yerde PVC'ye rastlanabilir.

Polivinil klorür, gösterildiği gibi vinil klorür monomerinin (VCM) polimerizasyonu ile üretilir.

Üretimin yaklaşık %80'i süspansiyon polimerizasyonu yöntemiyle yapılır. Emülsiyon polimerizasyonu, PVC üretiminin yaklaşık %12'sini, kütle polimerizasyonu ise %8'ini oluşturur. Süspansiyon polimerizasyonu ortalama çapları 100–180 μm olan parçacıklar üretirken, emülsiyon polimerizasyonu ortalama boyutu yaklaşık 0,2 μm olan çok daha küçük parçacıklar verir. VCM ve su, bir polimerizasyon başlatıcısı ve diğer katkı maddeleriyle birlikte reaktöre verilir. Reaksiyon kabının içeriği basınçlandırılır ve süspansiyonu korumak ve PVC reçinesinin tekdüze parçacık boyutunu sağlamak için sürekli olarak karıştırılır. Reaksiyon ekzotermiktir ve bu nedenle soğutma gerektirir. Reaksiyon sırasında hacim azaldıkça (PVC, VCM'den daha yoğundur), süspansiyonu korumak için karışıma sürekli olarak su eklenir.

PVC, 1872 yılında Alman kimyager Eugen Baumann tarafından uzun süren araştırma ve deneyler sonucunda sentezlendi.  Polimer, dört hafta boyunca güneş ışığından korunan bir rafta bırakılan bir vinil klorür şişesinin içinde beyaz bir katı olarak ortaya çıktı. 20. yüzyılın başlarında, Rus kimyager Ivan Ostromislensky ve Alman kimya şirketi Griesheim-Elektron'dan Fritz Klatte, PVC'yi ticari ürünlerde kullanmaya çalıştılar, ancak sert, bazen kırılgan olan polimerin işlenmesindeki zorluklar çabalarını engelledi. Waldo Semon ve B.F. Goodrich Şirketi, 1926'da PVC'yi çeşitli katkı maddeleriyle karıştırarak plastikleştirme yöntemini geliştirdi. 

PVC yaklaşık yedi kez geri dönüşebilir ve ömrü yaklaşık 140 yıldır. Uluslararası plastik reçine kodu "3" olarak belirtilmiştir.

Poliester, ana zincirlerinin her tekrar biriminde ester işlevsel grup içeren polimerlerin bir kategorisidir.
Özel bir malzeme olarak, en çok polietilen tereftalat (PET) adı verilen bir türle ilgilidir.
Poliesterler, bitki ve böcek gibi doğada bulunan canlıların kimyasalların ve polibütirat, polikarbonat vb. içeren sentetik poliesterlerin geniş bir ailesidir.
Doğal poliesterler ve birkaç sentetik olanı biyobozunurdur ancak çoğu sentetik poliester değildir.
Poliester lifleri bazen harmanlanmış özelliklere sahip kumaş üretmek için doğal liflerle birlikte eğrilir. Pamuk-poliester karışımları güçlü, kırışmaya ve yırtılmaya karşı dayanıklıdır ve çekmeyi azaltır. Poliester kullanılan sentetik elyaflar, bitki türevi elyaflara kıyasla daha çok suya, rüzgara ve çevreye dirençlidir. Daha az yangına dayanıklıdır ve tutuştuğunda eriyebilir.
Sıvı kristal poliesterler, sanayide kullanılan ilk sıvı kristal polimerler arasındadır. Mekanik özellikleri ve ısıya dayanıklılığı için kullanılır. Bu özellikler, jet motorlarında aşındırılabilir conta uygulamalarında da önemlidir.
PET, termoplastik poliesterlerin en önemlilerindendir.
İlk sentetik poliester olan gliserin ftalat su geçirmezlik özelliği elde etmek için I. Dünya Savaşı’nda kullanılmıştır. 
Doğal poliesterler 1830’lu yıllardan beri bilinmektedir.
Poliester kelimesinin yaygın kullanımı poliester liften gelen kumaşı belirtir.
Sentetik poliesterler giyimde yaygın kullanılır. Poliester giysiler, doğal liflerle karşılaştırıldığında, daha az doğal hissedilir. Poliester lifleri sıklıkla pamuk lifleri ile beraber, daha iyi özellikli giysiler üretmekte kullanılır.

Poliesterler, özellikle emtia plastikleri arasında sayılan PET tarafından yönlendirilen, ekonomik açıdan en önemli polimer sınıflarından biridir; 2000 yılında dünya çapında yaklaşık 30 milyon ton üretildi. Poliester ailesinde, R grubunun değişen doğasına bağlı olarak çok çeşitli yapılar ve özellikler vardır (mavi ester grubu ile ilk şekle bakınız).

Doğada bulunan poliesterler, omega hidroksi asitleri ve bunların türevlerinden oluşan, ester bağları yoluyla birbirine bağlanan, belirsiz boyutta poliester polimerleri oluşturan Kütikulaların cutin bileşenini içerir. Poliesterler ayrıca yeraltı kuluçka hücreleri için selofan-benzeri bir poliester astar salgılayan Colletes cinsindeki arılar tarafından da üretilir ki bu yüzden onlara "poliester arıları" takma adı verilmiştir.

Sentetik poliester ailesi

Lineer alifatik yüksek moleküler ağırlıklı poliesterler (Mn >10,000) düşük erime noktalı (m. p. 40 – 80 °C) yarı kristalli polimerlerdir ve nispeten zayıf mekanik özellikler sergilerler. Hidrolitik kararsızlıklarından kaynaklanan doğal bozunabilirlikleri, onları olası bir çevresel etkinin söz konusu olduğu uygulamalar, örn. ambalaj, tek kullanımlık ürünler veya tarımsal malç filmleri⁠ veya biyomedikal ve farmasötik uygulamalarda kullanılır.
⁠* Alifatik lineer düşük molar kütleli (Mn < 10,000) hidroksi sonlu poliesterler, poliüretan üretimi için makromonomer olarak kullanılır.

Aşırı dallanmış poliesterler, özellikle düşük viskoziteleri, iyi çözünürlükleri ve yüksek işlevsellikleri nedeniyle termoplastiklerde reoloji değiştiricileri veya kaplamalarda çapraz bağlayıcı olarak kullanılır.
Poli(etilen tereftalat) ve poli(bütilen tereftalat) dahil olmak üzere alifatik-aromatik poliester, yüksek eriyen yarı kristal malzemedir (m. p. 160–280 °C) ve mühendislik termoplastiği, lif ve film olarak kullanılır.
Tamamen aromatik lineer kopoliesterler üstün mekanik özellikler ve ısı direnci sunar ve bir dizi yüksek performanslı uygulamada kullanılır.
Doymamış poliesterler çok işlevli alkollerden ve doymamış dibazik asitlerden üretilir ve daha sonra çapraz bağlanır; kompozit malzemelerde matris olarak kullanılırlar. Alkid reçineleri, çok işlevli alkollerden ve yağ asitlerinden yapılır ve oksijen varlığında çapraz bağlanabildikleri için kaplama ve kompozit sanayiinde çok kullanılır.
Ayrıca termoplastik poliester elastomerler (ester TPE'ler) olarak adlandırılan kauçuk-benzeri poliesterler de vardır. Doymamış poliesterler (UPR) ısıyla sertleşen reçinelerdir. Sıvı halde döküm malzemeleri, levha kalıplama bileşiklerilerinde, fiberglas laminasyon reçineleri ve metalik olmayan oto gövde dolgu maddelerinde kullanılırlar. Ayrıca pre-preglerde termoset polimer matrisi olarak da kullanılır. Camelyaf takviyeli doymamış poliester, yat gövdelerinde ve otomobil gövde parçaları olarak geniş uygulama alanı bulur.
Kimyasal yapısına bağlı olarak, poliester termoplastik veya termoset olabilir. Sertleştiricilerle kürlenen poliester reçineler de vardır; ancak en yaygın poliesterler termoplastiklerdir.
OH grubu, isteğe bağlı olarak pigmentli olabilen kaplamalar üreten 2 bileşenli bir sistemde bir İzosiyanat fonksiyonel bileşiği ile reaksiyona sokulur. Termoplastik olarak poliesterler ısı uygulandıktan sonra şekil değiştirebilirler. Yüksek sıcaklıklarda yanıcı olmalarına rağmen, poliesterler alevlerden büzülme ve tutuşma üzerine kendiliğinden sönme eğilimindedir. Poliester elyaflar, diğer endüstriyel elyaflara kıyasla yüksek dayanıklılık ve E-modülü ve ayrıca az su emme ve minimum büzülmesi vardır.
Poliesterlerin aromatik kısımlarının arttırılması onların cam geçiş sıcaklığı, erime sıcaklığı, ısıl değişmezlik, kimyasal değişmezlik ve solvent direncini arttırır.
Poliesterler ayrıca polikaprolakton diol (PCL) ve polietilen adipat diol (PEA) gibi telekelik oligomerler de olabilir. Daha sonra prepolimerler olarak kullanılırlar.

Kumaş üretimi için lifler (ve mikrolifler)
Şişeler
Film şeritler
Fotoğraf filmleri
Yaygın olarak kullanılan camla güçlendirilmiş (fiberglas) kompozit malzeme ve diğer kompozit malzemeler
LCD (likit kristal ekran)
Hologramlar
Filtreler
Sığaçlar için dielektrik film ve teller için yalıtım filmi ve yalıtım bandı
Halı
Sütür
Jet motorlarında aşınma contası olarak kullanılırlar.
Termoset polyester reçineler genellikle döküm malzemeleri olarak kullanılırlar, fiberglas kaplanmış reçineler ve metalik olmayan oto gövde dolguları gibi. 
Birçok uygulamada, polimerizasyon ve çapraz bağlar, metil etil keton peroksit veya benzol peroksit gibi organik peroksit içeren ısıveren (ekzotermik) tepkime başlatırlar.

Post-it®, 3M firması tarafından geliştirilen yapışkan kâğıttır. İngilizcede post-it note, arkasında yapışkanı olan sarı not kâğıtlarına verilen genel addır.

Her şey 1968 yılında, Dr. Spencer Silver'ın, yüzeylere hafifçe yapışan, ancak kolaylıkla çıkarılıp yeniden farklı yerlere yapıştırılabilen eşsiz bir yapışkan bulması ile başladı.
Bu yeni yapışkan Silver'ın meslektaşı Art Fry'ın Post-it® Not fikrini bulmasıyla tüketiciler için pratik bir uygulamaya dönüştü. Çıkarılıp, yeniden yapışabilen bir not kâğıdı fikri ise Fry'ın aklına kilise korosunda ilahi söylerken geldi. Fry'ın ilahi kitabının sayfalarını işaretlemek için kullandığı kâğıt parçaları kitabının arasından düşüyor ve işaretlediği sayfayı kaybetmesine neden oluyordu. Fry, meslektaşı Silver'ın bulduğu yapışkanı bir kâğıt parçasına sürerek kitapta istediği sayfaları işaretlemede kullandı. Art Fry daha sonra hazırladığı yapışkanlı sayfa işaretlerinden birinin üzerine bir not yazdı ve patronu Bob Molenda'ya sunacağı rapora yapıştırdı. Patronu sorusunu aynı sayfa üzerinde yanıtladı ve başka belgelerin üzerine yapıştırarak, ona geri gönderdi. Beraberce kahve içtikleri bir sırada, Art Fry'ın iletişimde yeni bir yol keşfetmiş olduğunun ayrımına vardılar.
1970'li yıllarda ofisler iğneler, ataçlar, raptiyeler ve bantlarla doluydu. 1980'de üç ürün ile ticari olarak piyasaya sürülen Post-it® Notlar ile 3M, insanların hatırlama, hatırlatma, komünikasyon ve organizasyon şeklini değiştirdi ve Post-it® Notlar vazgeçilmez bir organizasyon gereci haline geldi.
Post-it® Not, Günümüzde Avrupa ve Amerika'da hemen hemen tüm ofislerde kullanılan, en popüler ve en çok satan ofis ürünü haline gelmiştir.

Post-It 22 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Posta pulu, posta gönderilerinde posta ücretinin ödendiğini göstermek amacı ile kullanılan bir tarafı yapışkanlı, diğer tarafı çoğunlukla resimli ve yazılı kâğıt etiket. Posta pulları geçmişte gönderinin posta ücretini ödemenin en çok kullanılan şekliydi. Günümüzde ise gönderiler çoğunlukla damga makinesinden geçirilmekte ve kâğıt pul taşımamaktadır. Ayrıca posta idareleri tarafından hazırlanan antiye zarf ve antiye kart gibi ayrıca ek bir ücret veya pul gerektirmeyen yazı malzemeleri de postada kullanılmaktadır.
İlk olarak Birleşik Krallık'ta, 6 Mayıs 1840 tarihinde kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye'de ise Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1 Ocak 1863 tarihinde kullanılmaya başlanmıştır.
Posta pulları ayrıca pul koleksiyoncuları tarafından satın alınarak biriktirilen çok popüler bir koleksiyon aracıdır. Zarf, kart, damga, posta kartı ve benzeri posta ile ilgili her türlü malzeme dünya çapında yüz milyona yakın olduğu tahmin edilen koleksiyoncu tarafından toplanır. Posta pulları filatelistler tarafından incelenerek pulların dantelleri, kâğıtları, mürekkepleri ve benzeri diğer teknik özellikleri araştırılır; pulların posta merkezlerine dağıtılması da filatelinin araştırma alanları arasındadır.

Dünyada posta idareleri tarafından çıkartılan ilk posta pulu konusunda tartışmalar olmakla birlikte, genel kabul gören Birleşik Krallık ve İrlanda'da posta reformcusu Rowland Hill tarafından başlatılan çalışmalar sırasında kullanılmaya başladığıdır. O zamana kadar postayı alan posta ücretini ödüyordu. Sonradan postayı gönderenin posta ücretini ödemesine ve bu ücretin ödendiğini göstermek için gönderinin üzerine posta pulu yapıştırılmasına karar verilmiştir. 1 Mayıs 1840 tarihinde ilk posta pulu olan "Penny Black" satılmaya başlanmıştır; ancak postada geçerliliği 6 Mayıs 1840 tarihi ile başlamıştır, birkaç gün sonra ise "İki penilik mavi" pul çıkartılmıştır. Her iki pulun üzerinde genç Kraliçe Viktorya'nın resmi bulunmaktadır. Bu ilk çıkan pullarda dantel bulunmamakta idi (imperforated) ve makas ile kesilip ayrıldıktan sonra kullanılmaları gerekiyordu, ayrıca pulların üzerinde Birleşik Krallık'ın adı bulunmamaktadır, bugün bile pullarının üzerinde ülke adı belirtilmeyen tek ülke Birleşik Krallık'tır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında kurulan posta sistemi Bosna-Hersek'ten Yemen'e, Kafkasya'dan Libya'ya bugün bağımsız devlet haline gelen 23 ülkede organize posta taşımacılığının başlangıcı kabul edilmektedir. İlk Türk posta pulları ise 1862 yılında Darbhane-i Amire'de taş baskı (litografi) tekniği ile basılmıştır. Değişik kalınlıklardaki kâğıtlar üzerine basılan pullar elle boyanmış ve zamklanmıştır, ayrıca sahtekarlıkları azaltabilmek için Nezaret-i Maliye tarafından üzerlerine eski yazı ile "Nezaret-i Maliye-i Devlet-i Aliye" yazılı kırmızı veya mavi renkli kontrol damgası vurulmuştur. Pulların posta gönderilerinde kullanılması ise 1 Ocak 1863 tarihinde başlamıştır. Pulların üzerinde dönemin padişahı Sultan Abdülaziz'e ait tuğra bulunmaktadır, tuğranın altındaki hilalin içinde ise Devlet-i Aliye-i Osmaniye yazılıdır. Bu pullarda dantel bulunmamakta idi ve makas ile kesilerek ayrılıp gönderilere yapıştırılması gerekiyordu.
Posta pullarının kullanılmaya başlaması o gün için iletişimde bir devrim yaratmıştır denilebilir, Birleşik Krallık'ta pul öncesi dönemde 1839 yılında 82 milyon posta gönderisi yollanmasına karşılık pul sonrası dönemde 1841 yılında bu sayı 170 milyon olmuştur. Bugün ise Birleşik Krallık'ta her yıl yaklaşık 20 milyar posta gönderisi yollanmaktadır.

Pullar alışılagelen kare veya dikdörtgen şekillerin dışında daire, üçgen, beşgen veya sekizgen şekillerinde de basılmışlardır.
Sierra Leone ve Tonga kendinden yapışkanlı pulları çıkaran ilk ülkeler arasındadır, hatta bunlar arasında meyve şekilli pullar bulunmaktadır. Bhutan ise üzerinde, ulusal marşlarını içeren, çalınabilir bir kayıt bulunan bir pul çıkartmıştır. Ayrıca pullar kâğıt dışında maddelerden de yapılmışlardır, kabartmalı folyo (bazen altın) sıkça kullanılmıştır; İsviçre kısmen dantelden bir pul ve kısmen tahtadan başka bir pul yapmıştır; ABD plastikten bir pul üretmiş, Doğu Almanya tamamıyla sentetik kimyasallardan oluşmuş bir pul çıkartmıştır. Hollanda ise gümüş folyodan yapılmış bir pul çıkartmıştır.

Sürekli pul: Çok büyük miktarlarda ve çoğunlukla iki renkli olarak basılan pullar.
Anma pulu: Bir olayı veya kişiyi anma amacı ile çıkarılan üzerinde o olay ve kişiye ait resimler bulunan pullar.
Ek değerli pul: PTT tarafından yılda iki defa çıkarılan ve ek gelirleri Kızılay ile Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumuna verilen pullar.
Resmî pul: Sadece resmi kuruluşlar tarafından posta ücretlerinin ödenmesi için kullanılabilen pullar.
Uçak postası pulu: Uçak postası hizmeti ödenmesi için çıkartılan pullar. Üzerinde uçak kelimesi olabileceği gibi sadece uçak profili veya uçak resmi olan pullarda çıkartılmıştır. Amerikan Scott kataloğunda ayrı bir sınıflandırma olmasına karşılık, Avrupa ve Türkiye pul kataloglarında böyle bir sınıflandırma bulunmaz.
Takse pulu: Posta ücreti ödenmeyen veya eksik ödenen gönderilerinden alınan cezalı posta ücretinin ödenmesi için çıkartılan pullar.
Millî Müdafaa pulu: İkinci Dünya Savaşı döneminde devlete ek gelir sağlamak için posta gönderilerinden alınan vergilerin ödenmesinde kullanılan pullar.
Otomat pulu: PTT tarafından bir dönem denenen, pul veren makineler yani otomatlar tarafından basılan pullar.
Kişisel pul: PTT tarafından gerçek ve tüzel kişiler için kişiye özel basılan, gerek postada gerekse hatıra amaçlı kullanılan pullar. Filatelistler tarafından kınanan ve pek çok sakıncası olan bu uygulama ile PTT gelir sağlamayı amaçladığı iddiasındadır.
Yardım dernekleri pulları: 1958 öncesinde özel kanun ile bayram günleri posta gönderilerinde kullanılması zorunlu olan Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türk Hava Kurumuna yardım amaçlı pullar.

İng. First Day Cover

Bir pul setinin çıkartıldığı ilk gün pul seti bir zarfa yapıştırılıp o gün için hazırlanan özel hazırlanan bir hatıra damgası ile damgalanırlar bu zarfa İlk Gün Zarfı (kısaltılmış olarak İGZ - İng. FDC) denir; bu şekilde hazırlanan zarflar Posta idaresi tarafından satışa çıkarılır. İlk Gün Zarfları (İGZ) ayrıca bileşen parçalarından pul koleksiyoncuları tarafından da hazırlanmaktadır. Bu zarflarda genel olarak pullardaki konuya uyan tasarımda çizimler, süslemeler veya resimler bulunur. 
Türkiye'de 1950 ile 1980 yılları arasında İGZ'ler PTT tarafından değil filateli dernekleri, pul tüccarları ve PTT çalışanları yardım derneği tarafından hazırlanmıştır. 1981 yılından beri İGZ'ler PTT tarafından hazırlanmaktadır. Ancak PTT çok nadir olarak bazı serilere ait zarfları hazırlamamıştır, bu zarflar daha zor bulunmakta ve daha yüksek fiyatlar ile satılmaktadır.

Pul koleksiyonculuğunun popüler bir uğraşı olması nedeni ile koleksiyonculara satmak amacı ile pul çıkartılması dünyada yaygınlaşmaktadır. Postada kullanmak için değil koleksiyonculara pul satmak amacı ile pul ürettiği bilinen ülkeler vardır, bu ülkelerin hükûmetleri pullardan önemli ölçülerde gelir sağlayabilmektedir. Bu şekilde posta macı ile değil koleksiyonculara satmak için pul çıkaran ancak pul çıkartma politikaları göreceli olarak tutucu olan Lihtenştayn ve Pitcairn Adası gibi bazı yerlere koleksiyoncular tarafından hoşgörü gösterilmektedir; ancak benzeri politikalar uygulamayan ülkeler koleksiyoncularca kınanmaktadır. Bu konuda koleksiyoncuları suistimal eden Birleşik Arap Emirlikleri'ni oluşturan emirlikler tarafından çıkartılan pullar bilgi sahibi koleksiyoncular tarafından tercih edilmemektedir. Özellikle 1960'lı yıllarda Barody Pul şirketi başta emirlikler olmak üzere bazı ülkelerin adına çok yüksek sayılarda pul üretmek üzere sözleşmeler yapmıştır bunun sonucu olarak bu ülkelerin adı kötüye çıkmıştır.
Yüzlerce ülkenin pek çok sayıda pul çıkarması nedeni ile 2000 yılında 400 000 çeşit pul basılmış durumdaydı, son yıllarda ise dünya üretimi yılda 10 000 çeşit civarındadır.

Ankara Hükûmeti-Türkiye Cumhuriyeti geçiş dönemi
Adana anma pulları
Cenova baskısı pullar
Türkiye Cumhuriyeti dönemi
Ayyıldız posta pulları
Lozan Sulh Antlaşması anma pulları
XII. Uluslararası Kadın Hakları Cemiyeti Kongresi anma pulları
Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü ve devlet cenaze töreni
Kıbrıs Türk pulları
Cemaat Meclisi sosyal yardım pulları
Türkiye Cumhuriyeti'nin 50. yılı anma pulları

Pul koleksiyonculuğu
Konulu pul koleksiyonculuğu

Stamp Collecting News 18 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Dünyada yeni çıkan pullar ile ilgili bilgiler (İngilizce)
Posta pullarının tarihi ve pul koleksiyonculuğu(İngilizce)5 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Filateli Topluluğu - American Philatelic Society (İngilizce) 30 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Flowers (Çiçekler): 1, 2, 3, 4 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 5 12 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 6, 7 10 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 8
Night Animals (Gece Hayvanları): 1 10 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2, 3, 4
Wild Animals (Yaban Hayvanları): 1, 2 11 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 3, 4

Selüloz, formülü (C6H10O5)n olan ve birkaç yüz ila binlerce β(1→4) bağlantılı D-glikoz biriminden ve doğrusal zincirden oluşan polisakkarit ve organik bir bileşiktir. Selüloz, yeşil bitkilerin, birçok alg türünün ve oomisitlerin birincil hücre duvarının önemli yapısal bir bileşenidir.
Bazı bakteri türleri selülozu salgılayarak biyofilm oluşturur. Selüloz, Dünya'da en bol bulunan organik polimerdir. Pamuk lifinin selüloz içeriği %90, odununki %40-50 ve kurutulmuş kenevirinki yaklaşık %57'dir.
Selüloz esasen mukavva ve kağıt üretmek için kullanılır. Daha az miktarları selofan ve suni ipek gibi çok çeşitli türev ürünlere dönüştürülür.
Enerji mahsullerinden selülozun selülozik etanol gibi biyoyakıtlara dönüştürülmesi yenilenebilir yakıt kaynağı olarak geliştirilmektedir.
Endüstriyel kullanım için selüloz esasen odun hamurundan ve pamuktan elde edilir. Selüloz ayrıca çeşitli organik sıvılarla doğrudan etkileşimden büyük ölçüde etkilenir.
Bazı hayvanlar, özellikle gevişgetirenler ve termitler, bağırsaklarında yaşayan Trichonympha gibi simbiyotik mikroorganizmaların yardımıyla selülozu sindirebilirler. İnsan beslenmesinde selüloz, çözünmeyen diyet lifinin sindirilemeyen bir bileşenidir ve dışkı için hidrofilik hacim artırıcı madde işlevi yapar ve potansiyel olarak dışkılamaya yardım eder.
Selüloz (C6H10O5)n, bitkilerde hücre yapısının büyük bir bölümünü oluşturan karbonhidrat.
Selüloz patlayıcı maddelerin yapımında da kullanılır.
Selüloz bitkinin sert ve kuvvetli olmasını sağlar. Otobur hayvanlar selülozu, bağırsaklarında yaşayan simbiyoz bakterileri, protozoa türleri ve odun yiyen bazı böcek türlerinin salgıladıkları selülaz enzimi ile sindirebilir.
Selüloz sanayide cmc adıyla seramik yapımında, boya üretiminde üstün film yapıcılığı sayesinde ekonomik oluşuyla da tercihen kullanılmaktadır.
Glikoz moleküllerinin ters bağlanması sonucunda oluşmuşlardır.
Hayvanlar selülozu enerji verici olarak kullanamazlar.
Selüloz suda çözünmez ve iyotla reaksiyon vermez.

Selüloz, 1838'de bitki materyalinden izole eden ve kimyasal formülünü belirleyen Fransız kimyager Anselme Payen tarafından keşfedildi. Selüloz, 1870 yılında Hyatt Manufacturing Company tarafından ilk başarılı termoplastik polimer olan selüloit üretmek için kullanıldı. Selülozdan bitkisel ipek ("yapay ipek") üretimi 1890'larda başladı ve selofan 1912'de icat edildi. Hermann Staudinger 1920 yılında selülozun polimer yapısını belirledi. Bileşik ilk olarak 1992 yılında Kobayashi ve Shoda tarafından kimyasal olarak sentezlendi (biyolojik olarak türetilen enzimler kullanılmadan).

Serigrafi, bir seri baskı yapma şeklidir. Geçmişi 16 yy.kadar uzanan bu sanat dalı son zamanlarda sanayinin de gelişmesi ile endüstriyel ürünlerin markalanmasında büyük önem kazanmıştır. Ahşap ya da metal bir çerçeveye gerilen değişik türdeki polyester ipek kumaşının fotofilm emülsiyon denilen bir film tabakasıyla kaplanıp ışıkta pozlandıktan sonra basılması gereken grafik, bu kumaşa bir şablon gibi çıkar. Işığa duyarlı bölgeler suyun yardımı ile boşaltılır ve hassas bir şablon oluşur. Bu şablona kalıp denir. Bir ragle (ağzı keskin bir kauçuk) yardımı ile baskı yapılır.
Serigrafi baskı her türlü malzeme ve yüzeye uygulanabilir. Yuvarlak baskılar yapılabilir. Aynı zamanda matbaanın baskı yapamadığı metal, seramik, kumaş ve cam gibi malzemelere baskı serigrafi ile yapılır. Elektroniğin bel kemiğidir. Serigrafi sayesinde devre kartları daha net ve temiz olarak yapılmaktadır. Son yıllarda serigrafi endüstrinin olmazsa olmazları arasına girmiştir.

Bir paket veya sigara paketi, çoğunlukla sigara içeren kartondan oluşan dikdörtgen bir kaptır. Paket, aroma koruyucu folyo, kağıt veya plastik ile tasarlanmış ve şeffaf hava geçirmez bir plastik film ile kapatılmıştır. "Çekme tırnakları" çekilerek paket açılır. Sert paketler açıldıktan sonra tekrar kapatılabilir, oysa yumuşak paketler kapatılamaz.
Çoğu sigara paketinin hiçbir özelliği yoktur ve sadece sigaralarla dolu tek bir kaptan oluşur. Bununla birlikte, sigara izmaritlerinin atılması için boş bir kap içeren bazı sigara paketleri önerilmiştir: Sokağa atılan izmaritlerin çevreye verdiği zarar bu şekilde azaltabilir.
″Sigara paketleri genellikle hangi ülkede satıldıklarına bağlı olarak uyarı mesajları içerir. Avrupa Birliği'nde, çoğu tütün uyarısı standardize edilmiştir (Birleşik Krallık'ta artık düz tütün ambalajı olmasına rağmen).

Bir paketin boyutu genellikle devlet tarafından  düzenlenir. Devlet kurumları genellikle minimum bir paket büyüklüğü belirler.
Avustralya'da paket başına en yaygın sigara miktarı 25'tir, ancak bazı markaların 26 veya 20 adet sigarası vardır (yasal minimum), 30, 40 ve hatta 50 adetli sigara paketleri de satılmaktadır.
Kanada'da satılan paketlerin çoğunda 25 sigara bulunur, ancak 20 adetli paketler de popülerdir.
Birçok Avrupa ülkesinde, sigara vergisi artışları, aynı kârı elde etmek için paketteki sigara miktarının değişmesine neden olur.
Malezya'da, 20'den az sigara içeren paketlerin satışı yasaktır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, bir paketteki sigaraların miktarı, 25'lik paketler halinde gelen Export As gibi belirli markalarla en az 20 olmalıdır.
Birleşik Krallık'ta markalar yalnızca 20'lik paketler halinde satılmaktadır; 2017 yılının Mayıs ayında, gevşek tütün satışlarını 30 g. veya 50 g. katlarıyla sınırlayan yeni yasalar, aynı zamanda düz yeşil renkteki kutuları tanıtan 10 çubuk paketlerinin ve markalı ambalajların satışını da yasakladı.
Yeni ambalaj, temel bir yazı tipinde marka adını taşıyor; paketin çoğu metinsel ve fotografik sağlık uyarılarına adanmıştır. Eski otomatik satış makineleri bazen 16 veya 18 sigara içeren paketler dağıtırken, paketlemenin boyutları 20 adet içeren eşdeğer paketle aynıdır.

Bir karton sigara genellikle 10 paket içerir ki bu toplamda 200 sigara eder. Bazı kartonlarda toplam 400 sigara bulunan yirmi paket vardır.
Sert bir paket, nispeten istikrarlı bir kutudan oluşan mağazalardan satın alınan sigaralar için kullanılan genel karton ambalaj tarzıdır. Flip-top hard pack sigara paketi 1955 yılında Philip Morris International tarafından tanıtıldı. Bu paket, bir kişinin cebinde veya çantasında tutulduğunda sigaraların buruşmasını başarıyla önler. Ayrıca sert paketin tasarımı, sigara içen kişiyi paketi her açtığında marka adını ve logosunu görmesini sağlayacak şekilde çalışır.
Sert paketin markalı üst kısmı, bir dahaki sefere ne alacağının mükemmel bir hatırlatıcısı olarak çalışıyor. Yumuşak paket, genellikle 20 sigara içeren, ince kağıttan yapılmış bir kutu ambalajdır. Yumuşak paketler kolayca kırıldıkları ve tekrar tamamen kapatılamadıkları için uygunsuz olarak kabul edilebilirler. bununla birlikte sigara içen kişiye istediği zaman paketi açmak zorunda kalmaması bakımından rahatlık sunar. Yumuşak paketler için, pakette daha az sigara kaldığında daha az fiziksel 'cep alanı' gerektirir gibi fantastik fikirler de öne sürülmüştür. Amerikan markalarında, yumuşak bir paketten gelen sigaralar, genellikle sert kutulardaki emsallerinden birkaç milimetre daha uzundur.
Koleksiyon sigara paketleri kollektörler arasında popüler öğelerdir. Bunlar endüstriyel tasarımın güzel örnekleridir ve sosyal, kültürel ve pazarlama tarihi çalışmaları için iyi bir kaynaktır. Koleksiyonerler genellikle koleksiyonlarını sigara markası, üreticinin ülkesi, süre, uyarı mesajı vb. çeşitli kriterlere dayandırır. Ayrıca, paketlerin boş veya dolu olması koleksiyoncular için önemlidir. Boş paketler dolu paketlerden daha yaygın ve daha ucuzdur. Dolu paketlerin nadir olduğu düşünülür ve özellikle orijinal selefon ambalajlarında bulunan paketler için müşterilerin daha fazla ödeme yapmaları beklenir.

Bazı sigara paketleri sigara paketi toplayıcılarını bu işe teşvik etmek ve ilgilerini cezbetmek için özel olarak tasarlanmışlardır. Bunlar tahsil "etiketli" sigara paketleridirler.
Bazı markalar, reklam yasalarını atlamak için promosyon paketleri sunar. Bir örnek, potansiyel alıcıları cezbetmek için paketin şeklini, amacını ve bir sigara kasasının görünüşünü içeren teneke kutudan yapılan süreli promosyonlardır. Bunlar benzersiz bir dekora sahiptirler ve, ya çok eski ya da bazı nedenlerden dolayı imalattan çıkarıldıkları için nadirattan sayılırlar.
1920-1930 döneminin en popüler sigara markaları Player's Navy Cut, Woodbine, Capstan, Craven 'A' ve Black Cat'ti. Woodbin'ler işçi sınıfına yönelik ucuz sigaralar iken, Craven 'A' başlangıçta kadınları hedef alan en eski filtre markalarından biriydi.
1940 yıllarında en çok satan sigara markaları Lucky Strike, Camel, Chesterfield ve Old Gold'du. Bu yıllar tüm tütün endüstrisi için büyüme zamanıydı ki, II. Dünya Savaşı sırasında asker rasyonlarına sigaralar da dahil edildi.
1950 yıllarında en çok satan sigara markaları Camel, diğer markalar Balto, Esmer, Encore, Gitanes ve Kent'ti. Bu sigaraların satış başarıları televizyonda da yayınlandı.

Sodyum karbonat, (çamaşır sodası, kristal soda ve soda külü olarak da bilinir) Na2CO3 formülüne sahip değişik hidratları olan bir inorganik bileşiktir. Bütün formları beyaz, suda çözünür tuzlardır. Tüm formları güçlü bir alkali tada sahiptir ve suda orta derecede alkali çözeltiler verir. Tarihsel olarak sodyum bakımından zengin göl sularından veya sodyum bakımından zengin topraklarda yetişen bitkilerin küllerinden çıkarıldı. Bu sodyum açısından zengin bitkilerin külleri, potas üretmek için kullanılan odun küllerinden belirgin şekilde farklı olduğundan, "soda külü" olarak anıldı. Günümüzde ise, Solvay işlemi ile sodyum klorür ve kireç taşından büyük miktarlarda üretilmektedir.

Sodyum karbonat üç hidrat formda ve susuz tuz olarak üretilir:

sodyum karbonat dekahidrat (natron), Na2CO3•10H2O, kolaylıkla çiçeklenerek monohidrat şekle dönüşür.
sodyum karbonat heptahidrat (mineral formu bilinmiyor), Na2CO3•7H2O.
sodyum karbonat monohidrat (termonatrit), Na2CO3•H2O. Kristal karbonat olarak da bilinir.
kalsine edilmiş soda olarak da bilinen susuz sodyum karbonat, hidratların ısıtılmasıyla oluşur. Ayrıca, Solvay işleminin son aşamasında olduğu gibi sodyum bikarbonat ısıtıldığında (kalsine edildiğinde) da oluşur.
Dekahidrat  -2.1 - +32 °C sıcaklık aralığındaki kristalleşen sulu çözeltilerden, heptahidrat 32 - 35.4 °C sıcaklıktaki dar aralıkta ve bu sıcaklığın üzerinde ise monohidrat form oluşur. Kuru havada dekahidrat ve heptahidrat monohidratı vermek üzere su kaybeder. Diğer hidratlar da bilinmektedir, örn. sodyum karbonat birim başına 2.5 birim su ile ("pentahemihidrat").

En büyük kullanım alanı olarak, sodyum karbonat cam, kağıt, suni ipek, sabun ve deterjan üretiminde kullanılır.

Sodyum karbonat silika için bir akış görevi görür, karışımın erime noktasını özel malzemeler olmadan erişebilir bir noktaya düşürür. Bu "soda camı" hafifçe suda çözünür, bu nedenle camın çözünmez olması için eriyik karışımına bir miktar kalsiyum karbonat eklenir. Şişe ve pencere camı (Soda-kireç camı) sodyum karbonat, kalsiyum karbonat ve silis kumu (silisyum dioksit (SiO2)) gibi karışımların eritilmesiyle yapılır. Bu maddeler ısıtıldığında, karbonatlar karbon dioksit açığa çıkarır. Bu şekilde sodyum karbonat, bir sodyum oksit kaynağıdır. Soda kireç camı, yüzyıllardır en yaygın cam şekli olmuştur.

Sodyum karbonat Mg2+ ve Ca2+ uzaklaştırıp suyu yumuşatmak için kullanılır. Bu iyonlar karbonat iyonları ile işleme tabi tutulduğunda çözünmeyen katı çökeltiler oluşturur: 

Ca2+  +  CO32-  →   CaCO3
Sodyum karbonat ucuz ve suda çözünür bir karbonat iyonları kaynağıdır.

Sodyum karbonat bir asitlik düzenleyici, topaklanmayı önleyici madde, kabartma maddesi ve stabilizatör olarak kullanılan bir gıda katkı maddesidir (E500). Rāmen eriştelerine karakteristik lezzet ve dokusunu vermek için kullanılan ve bir alkali tuz çözeltisi olan kansui (かん水) bileşenlerinden biridir. Snus üretiminde son ürünün pH'ını stabilize etmek için kullanılır. Şerbet tozu üretiminde sodyum karbonat kullanılır. Serinlik ve fışırtı hissi, şerbet tükürük tarafından nemlendirildiğinde ortaya çıkan karbondioksit gazını serbest bırakan zayıf bir asit, genellikle sitrik asit ile sodyum karbonat arasındaki endotermik reaksiyondan kaynaklanır. Çin'de, geleneksel Kanton ay keklerinin kabuğunda ve diğer birçok Çin buğulanmış çörekler ve eriştelerde küllü suyun yerini almak için kullanılır. Pişirme işleminde, özellikle Alman pretzelleri(bir Alman simiti) ve lye ruloları(bir Alman ekmek türü)nda kostikleştirme için bazen sodyum hidroksit yerine kullanılır. Bu yemekler, yiyeceğin yüzeyinin pH'ını değiştirmek ve esmerleşmeyi iyileştirmek için bir alkali madde çözeltisi ile işlem görürler.

Sodyum karbonat ayrıca çeşitli alanlarda nispeten güçlü bir baz olarak kullanılır. Basit bir alkali olarak, birçok kimyasal işlemde tercih edilir, çünkü NaOH'den daha ucuzdur ve kullanımı daha güvenlidir. Çok kuvvetli bir baz olmayışı özellikle ev içi uygulamalarda kullanılmasını önermek için iyi bir nedendir.
Örneğin, fotoğraf film banyosu maddelerinin çoğunun etkisi için gerekli kararlı alkali koşulları korumak için bir pH düzenleyicisi olarak kullanılır. Ayrıca istenen pH ve karbonat sertliğini (KH) korumak için yüzme havuzlarında ve akvaryum suyunda yaygın olarak kullanılan bir katkı maddesidir. Elyaf reaktif boyar maddelerle kumaş boyamada, boyar maddenin selüloz (bitki) lifleri ile uygun kimyasal bağlanmasını sağlamak için sodyum karbonat(genellikle soda külü fiksatörü veya soda külü aktivatörü gibi bir isim altında) kullanılır, Tipik olarak, bu işlem boyamadan önce (batik boyama), boyar madde ile (boyar maddenin boyaması için) karıştırılarak veya boyamadan sonra (daldırma boyama için) yapılır. Ayrıca, köpüklü yüzdürme işleminde kalsiyum oksit ve diğer hafif bazik bileşiklere ilaveten bir köpük düzeltici olarak uygun bir pH’I devam ettirmek için kullanılır.
Yanın söndürücülerin bir bileşeni olan sodyum bikarbonat (NaHCO3) veya yemek sodası, genellikle sodyum karbonattan üretilir. NaHCO3 ‘ın kendisi Solvay işleminin bir ara ürünü olmasına rağmen, ona bulaşmış olan amonyağın uzaklaştırılması için gerekli olan ısınma NaHCO3’ın birazını ayrıştırır ve imali tamamlanmış Na2CO3’ın CO2 ile reaksiyona girmesini daha ekonomik hale getirir:

Na2CO3 +  CO2  +  H2O  →  2NaHCO3
Benzeyen bir reaksiyonda, sodyum karbonat lignini selülozdan ayırmak için kullanılan "sülfit" yöntemi için gerekli sodyum bisülfit (NaHSO3) yapımında kullanılır. Bu reaksiyon, elektrik santrallerindeki baca gazlarından kükürt dioksiti uzaklaştırmak için kullanılır:

Na2CO3 +  SO2  +  H2O  →  NaHCO3  +  NaHSO3
Bu uygulama, özellikle santrallerin sıkı emisyon kontrollerini karşılaması gerektiğinde daha yaygın hale gelmiştir.
Sodyum karbonat, pamuk endüstrisi tarafından havlı pamuk tohumunun asitle linterlenmesi(havların temizlenmesi) için gereken sülfürik asidi nötralize etmek için kullanılır..

Sodyum karbonat, tuğla endüstrisi tarafından kili preslemek için gereken su miktarını azaltmaya yarayan bir ıslatıcı madde olarak kullanılır. Kalıplamada, "bağlayıcı madde" olarak adlandırılır ve ıslak aljinatın jelleşmiş aljinata yapışmasına izin vermek için kullanılır. Sodyum karbonat, köpük oluşturucu ve aşındırıcı olarak etki ettiği ve ağız pH'ını geçici olarak arttırdığı için diş macunlarında kullanılır.
Sodyum karbonat ayrıca hayvan postlarının işlenmesinde ve tabaklamada kullanılır.

Ağırlıkça %10'luk sodyum karbonat çözeltisinin integral entalpisi -28.1 kJ/mol'dür. Sodyum karbonat monohidratın Mohs sertliği 1.3'tür.

Sodyum karbonat suda çözünür ve doğal olarak kurak bölgelerde, özellikle mevsimsel göller buharlaştığında oluşan mineral yataklarında (evaporitler) ortaya çıkabilir. Mineral natron tortuları, antik çağlardan beri, natronun mumyaların hazırlanmasında ve camın ilk imalatında kullanıldığı Mısır'daki kuru göl diplerinden çıkarılmıştır.
Sodyum karbonatın susuz mineral formu oldukça nadirdir ve natrit olarak adlandırılır. Sodyum karbonatın Tanzanya'nın eşsiz yanardağı Ol Doinyo Lengai'den püskürtüldüğü ve geçmişte diğer yanardağlardan da püskürtüldüğü varsayılmaktadır. Ancak bu minerallerin dünya yüzeyindeki dengesizlik nedeniyle erozyana uğraması muhtemeldir. Sodyum karbonatın üç mineralojik formunun yanı sıra trona (trisodyum hidrojendikarbonat dihidrat)ın tamamı, örneğin Rusya'daki Kola Yarımadasında meydana gelen ultra alkali pegmatitik kayalardan da bilinmektedir. 
Dünya dışı olarak bilinen sodyum karbonat nadirdir. Tortullar, yüzeye getirilen gezegen iç malzemesi olan Ceres'deki parlak noktaların kaynağı olarak tanımlanmıştır. Mars yüzeyindeki karbonatlar varken ve bunların sodyum karbonat içermesi beklenirken, tortulların henüz doğrulanmamış olmasına rağmen, bu yokluk daha önce sulu Mars toprağında düşük pH ın küresel baskınlığından dolayı açıklanmaktadır.

Trona, trisodyum hidrojendikarbonat dihidrat (Na3HCO3CO3•2H2O) ABD'nin çeşitli bölgelerinde çıkarılır ve neredeyse tüm yerli sodyum karbonat tüketimini sağlar. 1938'de bulunan Green River, Wyoming yakınlarındaki gibi büyük doğal yatakların madenciliği, Kuzey Amerika'daki endüstriyel üretimden daha ekonomik hale getirdi. Türkiye'de önemli trona rezervleri vardır. Ankara yakınlarındaki rezervlerden iki milyon ton soda külü çıkarıldı. Ayrıca, Kenya'daki Magadi Gölü gibi bazı alkali göllerden dip tarama yapılarak çıkarılır. Sıcak tuzlu su kaynakları göldeki tuzu sürekli olarak yeniler, böylece tarama oranı ikmal oranından daha yüksek değilse, kaynak tamamen sürdürülebilir duruma gelmektedir.

Birçok "halofit" (tuza dayanıklı) bitki türü ve deniz yosunu türü, saf olmayan bir sodyum karbonat formu verecek şekilde işlenebilir. Bu kaynaklar Avrupa'da ve 19. yüzyılın başlarına kadar başka yerlerde hakimdi. Kara bitkileri (tipik olarak deniz börülcesi veya tuz otu) veya deniz yosunu (tipik olarak Fucus türleri) hasat edildi, kurutuldu ve yakıldı. Küller daha sonra bir alkali çözeltisi oluşturmak üzere "sıvılaştırıldı" (su ile yıkandı). Bu çözelti, "soda külü" olarak adlandırılan nihai ürünü oluşturmak üzere kaynatılıp, kurutuldu; bu çok eski isim, üretim için hasat edilen birçok deniz kıyısı bitki türünden biri olan deniz fasulyesinin bilimsel ismine uygulanmış Arapça soda kelimesinden türetilmiştir. "Barilla", kıyı bitkilerinden veya kelplerdan elde edilen saf olmayan bir potas formuna uygulanan ticari bir terimdir.
Soda külü içindeki sodyum karbonat konsantrasyonu, deniz yosunundan türetilmiş form ("kelp") için yüzde 2-3'ten İspanya'daki  tuz otu bitkilerinden üretilen en iyi barilla için yüzde 30'a kadar çok geniş bir şekilde değişti. Soda külü için bitki ve deniz yosunu kaynakları ve ayrıca ona benzeyen alkali "potas" için, 18. yüzyılın sonuna kadar gittikçe yetersiz hale geldi ve tuz ve diğer kimyasal maddelerden soda külü sentezlemek için, ticari olarak uygun yolların araştırılmasına ağırlık verildi.

1792 yılında, Fransız kimyager Nicolas Leblanc tuz, sülfürik asit, kireç taşı ve kömürden sodyum karbonat üretmek için bir işlemin patentini aldı. İlk aşamada, sodyum klorür, Man

Tekstil veya dokumacılık, hayvansal, bitkisel veya kimyasal lifli kullanım ürünleridir. Giyilebilen her şey ve bazı dekorasyon ürünlerini de içine alan üretim sektörüdür.
Dokumacılık; kullanılıcak malzemenin elde edilmesinden (pamuk, keten, jut, sisal vb tarladan, ipek, yün veya kıl ise hayvandan, sentetik ise üretimden) kullanıma hazır hale gelene kadar (kumaş, dikili mamul ya da ev tekstili) geçirdiği sürecin tamamına verilen addır.
Fransızca textile "dokuma, kumaş" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince textilis "dokuma" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince texere, text- "dokumak, örmek" fiilinden türetilmiştir Aslında batı dillerinden gelen tekstil kelimesi, sadece "kumaş" demek iken, Türkçede bu terim çok daha geniş anlamlara kavuşmuştur.
Dokumacılık sektörü 2 ana başlığa ayrılmaktadır. 

Hazır giyim
Ev Dokumacılığı

Standart ölçülere göre seri olarak hazırlanmış ve satışa sunulmuş giyim eşyası ve bu bağlamda üretim yapan sektöre verilen isim.

Ev içinde kullanılan dokumacılık ürünlerinin üretimiyle ilgilenen bölümüdür. Bu ürünler perde, çarşaf, nevresim, her çeşit örtüler ve havlu gibi ürünlerden oluşmaktadır.

Geçmiş yıllarda otel, motel ve pansiyonlar dokumacılık gereksinimlerini yerel terzilerden ve tekstil firmalarından karşılamakta idiler. 1970'li yıllardan sonra yapılan turizm yatırımlarının ardından hızla gelişen turizm sektörünün dokumacılık gereksinimlerini karşılamak için dokumacılık firmaları otel kullanımına uygun şekilde eniyileştirilmiş ürünler sunmaya başladılar. Artan istek aşamasında tamamen veya kısmen otellere yönelik dokumacılık çözümleri ve ürünleri sunan firmalar kurulmuştur.
Oteller, gerekli temizliği sağlamak için ağır ve günlük yıkama koşullarına dayanıklı dokumacılık malzemeleri kullanmalıdırlar. Otel dokumacılığı firmaları, otel kullanımı için dayanıklılığı artırılmış masa örtüsü, yatak örtüsü, çarşaf, yastık, yorgan ve diğer dokumacılık ürünlerini üretirler.

Zarf; bir malzemeyi alıcısına ulaşması esnasında korumak ve gizlemek amacıyla veya estetik amaçlı olarak kullanılan, kâğıt veya plastikten üretilen paket.
Kırtasiye malzemesi olarak kullanılan zarflar daha çok posta sistemlerinde kullanılmaktadır. Daha çok mektupların içine yerleştirilerek korunduğu ve gizlendiği kâğıt parçası olan zarflar aynı zamanda para, kart ve her türlü basılı evrakın taşınabildiği malzemelerdir.

Orta Çağ'da belge rulo haline getirilir, uçları kapaklı metal boru şeklindeki bir zarfın içine sokulurdu. Çok büyük ebatdaki belgeler (tipik olarak çizimler) için günümüzde de örneğin kartondan, iki yanı plastik kapaklı silindir zarf kullanılır.
çay, kahve gibi sıcak içecekler için kullanılan yuvarlak sapsız fincan, metalden ve tutacak sapı olan zarf ismi verilen bir parça içine koyularak kullanılır.

kapanma kısmının yapıştırıcı şeridi kuru, ıslatılınca yapışan veya üzeri şeritli, şeridi kaldırılınca yapışan çeşitleri vardır
Su geçirmeye ve yırtılmaya dayanıklı çeşitleri vardır (ayrıca bkz. tyvek)

PTT

Cam kağıdı veya kaplamalı aşındırıcı da denilen zımpara kağıdı, bir yüzüne aşındırıcı madde yapıştırılmış kağıt veya bez tabakalarından oluşan bir malzeme türüdür.
Kağıt veya destek, kum için kullanılan malzeme, tane boyutu ve bağdaki farklılıklar ile ayrılan birçok zımpara kağıdı çeşidi vardır.
Bu ürünlerin modern imalatında, kum ve camın yerini alüminyum oksit veya silisyum karbür gibi diğer aşındırıcı maddeler almıştır. Kağıdı tanımlarken aşındırıcının adının kullanılması yaygındır; örneğin "alüminyum oksit kağıt" veya "silisyum karbür kağıt" denilmesi gibi.
Zımpara kağıdı çeşitli tane boyutlarında üretilir ve yüzeyleri daha pürüzsüz hale getirmek (boyama ve ahşap kaplamagibi), bir malzeme tabakasını çıkarmak (eski boya gibi) veya bazen yüzeylerden malzemeyi çıkarmak için veya yüzeyi daha pürüzlü hale getirmek (örneğin, yapıştırma hazırlığı olarak) için kullanılır. Zımpara kağıdının tane boyutu genellikle parçacık boyutuyla ters orantılı bir sayı ile belirtilir. 20 veya 40 gibi küçük bir sayı kaba taneyi, 1500 gibi büyük bir sayı ise ince taneyi göstermektedir.

Zımpara kağıdının ilk kaydedilen örneği, ezilmiş deniz kabukları, tohumlar ve kumun doğal sakız kullanılarak parşömene yapıştırıldığı 13. yüzyıl Çin'inde görüldü.
Köpekbalığı derisi (plakoid pullar) de aşındırıcı olarak kullanılmıştır. Coelacanth'ın kaba pulları aynı amaçla Komor yerlileri tarafından kullanılmaktadır.
Kaynatılıp kurutulan kaba atkuyruğu bitkisi, Japonya'da zımpara kağıdından daha ince olan geleneksel bir cilalama malzemesi olarak kullanılır.
Cam kağıt, 1833'te Londra'da, şirketi seri üretime olanak tanıyan yeni yapıştırma teknikleri geliştiren John Oakey tarafından üretildi. Cam hamuru keskin kenarlı parçacıklara sahiptir ve iyi keser, oysa kum taneleri yumuşaktır ve aşındırıcı olarak iyi sşındırmaz. Ucuz zımpara kağıdı genellikle cam kağıt olarak isimlendiriliyordu. Stalker ve Parker, 1688'de yayınlanan A Treatise of Japaning and Varnishing'de buna karşı uyarıda bulundu 
1921'de 3M firması ıslak ve kuru olarak bilinen, silisyum karbür gritli ve su geçirmez bir yapışkan ve arkalıklı bir zımpara kağıdı icat etti. Bu durum aksi halde kumu tıkayacak parçacıkları uzaklaştırmak için bir yağlayıcı görevi görecek olan suyla kullanıma izin verdi. İlk uygulaması otomotiv boya tamirindeydi.

Zımpara kağıdının arkası, kağıda ek olarak kumaş (pamuk, polyester, suni ipek), PET film, "elyaf" ve kauçuk içerir. Kumaş mesnet zımpara diskleri ve bantlar için kullanılırken PET film son derece ince taneler için destek olarak kullanılır. Elyaf veya vulkanize elyaf, birçok polimer emdirilmiş kağıt katmanından oluşan sağlam bir destek malzemesidir. Desteğin ağırlığı genellikle bir harfle belirtilir. Kağıt arkalıklsrı için ağırlık derecelendirmeleri "A" ile "F" arasında değişir; A en hafifi, F ise en ağırıdır. Harf terminolojisi, kumaş arkalıklar için farklı bir sistemi takip eder; arkalığın ağırlığı en hafiften en ağıra kadar J, X, Y, T ve M olarak derecelendirilir. Esnek bir arkalık, zımpara kağıdının iş parçasının düzensiz hatlarını takip etmesini sağlar; nispeten esnek olmayan arkalık, normal yuvarlak veya düz yüzeyler için idealdir. Zımpara kağıdı arkalıklar kağıda yapıştırılabilir veya zımpara bantlarında ve disklerinde kullanıldığı gibi zımpara kağıdını hareket ettirmek için ayrı bir destek yapısı oluşturabilir. Daha sağlam kağıt veya arkalık ahşabı zımparalama kolaylığını artırır. Arkalık malzemesi ne kadar sert olursa, zımparalama o kadar hızlı olur, kağıdın aşınması da o kadar hızlı olur ve zımparalanan yüzey o kadar pürüzlü olur.

Avrupa Aşındırıcı Üreticileri Federasyonu 31 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
zımpara kağıdı üzerinde sizes.com 23 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dönüşüm Tablosu Aşındırıcılar - Tane Büyüklükleri 26 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İllüstrasyon (Fransızca: illustration), resimleme, bezeme. Basılı, el yazması veya dijital yayınların (dergi, kitap, gazete vb.) içinde yer alan bir metinle ilgili, onu açıklayan, somutlaştıran, süsleyen resim, desen. İllüstrasyon sanatını icra edenlere illüstratör denir.
Antik mağara resimlerinden, günümüzde gazetelerde çizilen karikatürlere kadar farklı illüstrasyon örnekleri vardır. Grafik sanatların bir koludur.

Albüm kapağı
Biyolojik illüstrasyon
Cephe (kitap tasarımı)
Kitap illüstrasyonu
Botanik illüstrasyon
Callout
Konsept sanat
Kapak resmi
Emakimono
Moda illüstrasyonu
Dijital illüstrasyon
Grafik kolaylaştırma
Başlık (kitap illüstrasyonu)
İkonofor
Maskeleme (illüstrasyon)
Tıbbi illüstrasyon
Stok illüstrasyon
Teknik illüstrasyon
Vinyet (grafik tasarımı)
Vinyet (filateli)

Grafik Tasarım
Resim

Altlık, içecek altlığı, içki altlığı ya da bira altlığı üzerine içecek konulan bir eşyadır. Altlıklar masanın veya içeceğin konulduğu herhangi bir yerin yüzeyini korurlar. Ayrıca içeceğin üstüne konan altıklar içeceğin bitmediğini göstermek ya da kirlenmeyi (özellikle böceklerden) önlemek için kullanılabilir. Altlıklar sıcak içeceklerin yüzeyi yakmasını da önleyebilir.
Publarda genellikle tezgahlara yayılmış bira matları vardır. Bunlar sadece masanın yüzeyini korumak için değil, genellikle kağıttan yapıldıkları için cam boyunca damlayan yoğuşmayı emme amacıyla veya geçici bir defter olarak da kullanılabilirler. Beermatlar genellikle ticari markalarla veya alkol reklamlarıyla markalanır. Bira altlıkları, bir bar veya barda tezgahı korumak ve dökülen içeceklerin yayılmasını sınırlamak için kullanılan bar altlıkları, dikdörtgen kauçuk parçaları veya emici malzemelerle karıştırılmamalıdır.

İlk bardak altlıkları, sürahiler veya şarap şişeleri için tasarlanmıştı, böylece bunlar hizmetçiler gittikten sonra yemek masasının üstünde kaydırılabiliyordu. Yaklaşık 1760'tan sonra yaygın kullanıma girmişlerdir. İlk bardak altlıkları, tahtadan, kağıt hamurundan, gümüş veya gümüş tabaktan yapılmış sığ bir tepsi veya tabak şeklini almıştır.
1880'de, kartondan yapılan ilk bira altlıkları Alman matbaa şirketi Friedrich Horn tarafından tanıtıldı. 1892'de Dresdenli Robert Sputh, odun hamurundan yapılan ilk bira matını üretti. Watney bira fabrikası onları 1920'de soluk biralarının reklamını yapmak için Birleşik Krallık'a tanıttı. 1872'de kurulan ambalaj şirketi Quarmby Promotions, 1931'de Milnsbridge'de bira matları üretmeye başladı. Quarmby Promotions, Katz Group tarafından devralındıktan sonra, 2009'da kapatmadan önce üretimi Brighouse'a ve 2006'da Morley, West Yorkshire'a taşıdı.
Tabaklar da batı kültüründe uzun süredir aynı amaç için kullanılmaktadır. Çay içerken bir fincan ve fincan tabağı takımı kullanmak adettendir. Yirminci yüzyılın ortalarında, ev içi kullanım için birçok malzemeden çeşitli tarzda yapılmış içecek altlıkları üretiliyordu. Günümüzde günlük ev eşyası olarak yaygındır ve restoranlarda da kullanılmaktadır.

Altlıklar genellikle yüksek gramajlı kartondan yapılır, ancak birkaç kat kağıt mendilden de yapılabilir. Altlıklar ayrıca bazen sabuntaşı, metal, ahşap ve silikondan yapılır. Bira altlıkları için önemli özellikler su emiciliği, ıslak sürtünme ve baskı yapılabilirliktir.
Daha yakın zamanlarda, boş çerçeveli cam bardak altlıkları üretilmiştir. Bu vesileyle müşteriler kendi benzersiz resimleri veya tasarımlarıyla bardak altlıklarını kişiselleştirebilmişlerdir. Günümüze yakın zamanda bazı bira altlığı üreticileri, üretim süreçlerini elden geçirerek daha ucuz küçük ölçekli siparişlere izin verdi. Bu, insanların düğünleri için ısmarlama bira altlıkları basmayı seçmeleri ve siyasi partilerin bunları kampanya mesajlarını iletmek için kullanmalarıyla birlikte, bira altlığının erişimini genişletti.
Bazı içecek altlıkları geri dönüştürülebilir.

Bira altlıkları genellikle özelleştirilmiş bir görüntüyle süslenir—genellikle bir bira markasından bahseder veya reklamını yapar, ancak bunlar aynı zamanda bir içki işletmesini, spor kulübünü, işletmeleri veya özel etkinlikleri tanıtmak için de kullanılabilir.

Bazı bardak altlıkları koleksiyon ögeleridir. Tegestoloji, Latince'den (Latince: teges "örtü" ya da "hasır" ve etis) türetilmiş bir terimdir. Bira veya bardak altlıkları koleksiyonu yapma olarak tanımlanır, bunu yapanlar ise tegestolog olarak bilinir. 1960 tarihli bir İngiliz Pathé News kısa filminde komedi ikilisi Morecambe ve Wise, tegestolog olarak gösterilmiştir.

Alban Berg, (9 Şubat 1885, Viyana, Avusturya - 24 Aralık 1935, Viyana) 20. yüzyılın II. Viyana Okulu üyesi Avusturyalı bestecidir.

Bir tüccarın oğlu olan Alban Berg, küçük yaşlarda bazı şarkılar bestelemiş, ancak 1904'te Arnold Schönberg'den ders almaya başlayıncaya kadar müzik eğitimi almamıştı. Kitap satıcısı olarak çalışmaya başladığı 1904 yılında Schönberg ile tanıştı ve ondan sanatçı yönünü ifade etme tekniklerini öğrendi. 2 yıl sonra kitap satıcılığı işini bırakıp kendisini tamamen besteciliğe verdi. 25 yaşına kadar Schönberg ile çalışmaya devam etti.
1908'de Op.1 Piyano Sonatı'nı, 1910'da Op.2 Şarkılar'ı ve aynı yıl atonal yapıdaki Op.3 Yaylı Dördül'ü besteledi ve 1911'de evlendiği eşi Helene'ye adadı. İlk orkestra eseri Op. 4 Şarkılar'ı 1912'de yazdı. 1914-1915'te bestelediği Op. 6 Orkestra için 3 parça'yı 40. yaş gününde Schönberg'e armağan etti.
1837'de 24 yaşında ölen Alman yazar Georg Büchner'in Woyzeck adlı eserinden yarattığı Wozzeck operası'nı 1917'de Avusturya ordusunda görev yaptığı sırada (1915-1918 )yazmaya başladı, 1922'de bitirdi. Bu eser, müzik tarih içinde ilk atonal opera olma özelliği taşır ve yirminci yüzyıl müziğinin en önemli temsilcilerinden birisidir.
1925'te bestelediği Oda Konçertosu daha klasik bir tarzdadır. 1926'da bestelediği Lirik Suit ve 1929-1935 yılarında bestelediği ikinci operası olan Lulu'daki karamsarlık ve ümitsizliğin zengin bir sanayinicin eşi olan Hanna Fuchs-Robettin ile yaşadığı umutsuz bir aşktan kaynaklandığı ancak bestecinin ölümünden onlarca yıl sonra anlaşılmıştır.
Berg, 1935'te Lulu operası üzerindeki çalışmasına ara vererek Keman Konçertosu'nu besteledi. Alma Mahler ile ikinci eşi ünlü mimar Walter Gropius'un 18 yaşlarındaki kızları Manon Gropius'un ani ölümünden ilham alan bu eser, keman konçertolarının en güzellerinden birisidir. Eseri tamamladıktan birkaç gün sonra sırtında bir çıban büyüyen sanatçı, enfeksiyonun 4 ay içinde vücuduna yayılması sonucu Viyana'da bir hastanede 24 Aralık 1935'te 50 yaşında ölmüştür.

Piyano Sonata, Op.1

Yaylı Çalgılar Kuarteti Op.3
Klarinet ve Piano İçin Dört Parça, Op.5
Lirik Suit
Kammerkonzert (1925) Piyano, keman ve 13 üflemeli çalgı için

Orkestra İçin Üç Parça, Op.6
Keman Konçerto

Wozzeck, Op.7
Lulu

Yedi Erken Şarkı
Dört Şarkı, Op. 2
Beş Peter Altenberg'in Karti Uzerine Orkestral Lieder, Op. 4
Der Wein
Schliesse mir die Augen beide

Opera bestecileri listesi

IMSLP websitesi "Berg,_Alban" maddesi 28 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:2.11.2010)
"Alban Berg Stiftung" websitesi 3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca) (Erişme:2.11.2010)
"Deutchen Musikarchivs" katalogu "Alben Berg" maddesi (Almanca) (Erişme:2.11.2010)

Alexander Ernst Kluge (14 Şubat 1932 – 25 Mart 2026), Alman yazar, film yönetmeni, akademisyen ve bir televizyon yapım şirketinin kurucusuydu. Frankfurt'ta Theodor W. Adorno ile yaptığı çalışmaların ardından, Fritz Lang'ın The Tiger of Eschnapur filminde asistan olarak çalıştı. İlk filmi olan Brutality in Stone'u 1960 yılında yönetti; bu film, Nazi geçmişini konu alan kısa bir montajdı. Ulm Tasarım Yüksekokulu'nda bir film enstitüsü kurarak Yeni Alman Sineması'nda önemli bir rol oynadı. İmza filmleri arasında 1968'de Sirkin Tepesinde Artistler: Şaşkın ve 1985'te The Assault of the Present on the Rest of Time yer almaktadır. 1987'de, özel televizyon için yapımlar yapan DCTP adlı televizyon yapım şirketini kurdu.
Yazar olarak kısa öykülere odaklandı. Sosyal eleştiri alanındaki başlıca eserleri arasında, Oskar Negt ile birlikte yazdığı ve ilk olarak 1972'de yayımlanan, "Öffentlichkeit und Erfahrung" (Kamusal Alan ve Deneyim) adlı eseri yer almaktadır. 1973'ten itibaren Frankfurt'ta profesörlük yaptı. Kluge, yaşam boyu başarılarından dolayı önemli edebiyat ödülleri ve Grimme Ödülü'nü aldı.

Kluge, 14 Şubat 1932'de Halberstadt'ta doğdu, bir taşra doktorunun oğluydu. II. Dünya Savaşı sırasında büyüdü ve 1944'te henüz 12 yaşındayken Volkssturm'a askere alındı. 8 Nisan 1945'te memleketinin bombalanmasına tanık oldu. Marburg Üniversitesi'nde ve Frankfurt'ta tarih, hukuk ve kilise müziği okudu. 1956'da hukuk doktorasını aldı.
Frankfurt'ta öğrenim görürken Kluge, Sosyal Araştırma Enstitüsü'nde (Frankfurt Okulu) ders veren filozof Theodor W. Adorno ile arkadaş oldu. Kluge, enstitüde hukuk danışmanı olarak görev yaptı ve bu dönemde ilk öykülerini yazmaya başladı. Adorno'nun önerisiyle film yapımcılığını da araştırmaya başladı ve 1958'de Adorno onu Alman film yapımcısı Fritz Lang ile tanıştırdı; Kluge, Lang'ın The Tiger of Eschnapur filminin yapımında asistan olarak çalıştı.

Kluge, 25 Mart 2026'da Münih'te 94 yaşında vefat etti.

Resmî site
IMDb'de Alexander Kluge 
Sinemanın Duyuları: Büyük Yönetmenler Eleştirel Veritabanı
Hans-Ulrich Obrist'in Alexander Kluge ile Röportajı
Kluge-Müller'in Cornell Üniversitesi aracılığıyla yaptığı röportajlar.
Filmleri indirin
Suhrkamp
Filmlerinden Resimlerin ve Metinlerin Tam Belgesel Özeti (Portekizce)

Auschwitz-Birkenau (), Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma, sistematik katliam ve imha kampıdır.
İlk kurulan ana kamp Auschwitz I Polonya'nın Kraków şehrinin 60 km batısında, küçük bir şehir olan Oświęcim'in güneybatısında, Auschwitz II Oświęcim'in 3 km batısında Brzezinka　(Birkenau) köyünde, I.G. Farben, Krupp, Siemens gibi fabrikalar için yapılan Auschwitz III ise Oświęcim doğusunda Monowice (Monowitz) köyünde inşa edilmiştir.
Auschwitz-Birkenau'ya tüm Avrupa'dan 1,3 milyon insan yerleştirilmiştir. 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon insanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Yaklaşık 900.000 kişi kampa geldikleri anda doğrudan gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüştür. Kalan 200.000 kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında ölmüştür. Ortalama 6 ay içinde ölen tutsaklar, en ağır şartlarda günde en az 10 saat çalıştırıldılar. Gaz odalarına gönderilirken, saç kesme, ceset toplama, yakma gibi işlemleri de yine kendileri yapıyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Auschwitz, eski adıyla Oscwinchim, yarısı Yahudi olan 14 bin kişinin yaşadığı sakin bir kasabaydı. Auschwitz ismi, Holokost sürecinde kurban olanların ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı'ndaki Nazi dehşetinin sembolü olmuştur. Bu kamplarda, Yahudiler, Çingeneler, eşcinseller gibi Nazilerin düşman ilan ettikleri gruplar başta olmak üzere 6 milyon kişi ölmüştür.
1979 yılında UNESCO'nın İnsanlığın Kültür Mirası listesine eklenen bu iki kampın kalıntıları ve Yahudi mezarlığı, Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi ve Holokost anma mekânı olarak kamuya açılmıştır.

1940 yılında kurulan ilk kamp Auschwitz I'de tüm kampların yönetim merkezi de bulunuyordu. Burada yaklaşık 70.000 Polonyalı entelektüel ve Sovyet savaş esiri ölmüştür.

Auschwitz-Birkenau çalışma ve imha kampı olarak düzenlenmiştir ve 6 gaz odası ile 4 ölü yakma tesisini barındırır. Hemen gaz odasına gönderilmeyen yüzbinlerce tutuklu, tasavvur edilemeyecek kadar zor koşullar altında çalışmaya zorlanmış, işkence görmüş, soğukta bırakılmış, açlığa terkedilmiş, hastalıkları tedavi edilmemiş, tıbbi deneylerde kullanılmış ve sonunda da gaz odasında öldürülmüştür.

Bunlara ek olarak 40 km²'ye dağılmış 39 yan kampı ile beraber KZ Auschwitz III Monowitz diye bir toplama kampı daha vardır.

26 Eylül 1941'de Rudolf Höß, 100.000 Sovyet savaş esiri için bir çalışma kampı kurulması yönünde emir alır. Bu kamp Brzezinka 'da (Birkenau) KZ Auschwitz I 'in yaklaşık 3 km. uzağında kurulur. Naziler yöre halkını evlerini terk etmeye zorlar, inşaat malzemesi elde etmek üzere evleri yıkarlar. İlk başlarda Auschwitz yerel halkı korkutma amaçlı olarak kullanılmaktaydı. Bu maksatla Naziler Polonya halkından elit kişileri gelişigüzel olarak bu kampa getirmişti. Nazilerin bunu yapmasının sebebi yerel halkın siyasi direnişini önlemekti.
Kamp yaklaşık 5 km² alana kurulmuştur. Bu geniş alan içinde farklı bölümleri olan kampın tamamı kuvvetli elektrik akımı verilmiş dikenli tellerle çevrilmiştir.
Başlangıçta bu kampın, savaş esirlerinin ve tutukluların zorunlu olarak SS için çalışması amacıyla kurulduğu sanılıyordu. Kampın asıl işlevi birkaç ay sonra ortaya çıktı. 1941 sonlarında KZ Auschwitz I 'de denemeleri yapılan Zyklon B adı verilen zehirli gazla 1942 yazında gaz odasında ölümler başlatıldı. Önce Sovyet komiserler ve çalışamayan tutuklular öldürüldüler. Kısa süre sonra da anne ve çocuklar ve diğer çalışamayacak kişiler kampa getirildiklerinde hemen ayıklanarak gaz odalarına gönderilmeye başlandı.
1942 Haziran'ından (ya da bazı belgelere göre Nisan'dan) itibaren toplu olarak kampa getirilen yüzlerce Yahudi anında öldürülmüştür. Böylece Auschwitz-Birkenau, bir imha kampı işlevi kazanmış, aynı zamanda, kötü koşullardaki bir çalışma ve toplama kampı olarak kullanılmaya da devam etmiştir.

Kurbanlar kampa genellikle, hayvan taşımakta kullanılan vagonlardan oluşan trenlerle getiriliyor, Auschwitz Garı'na gelince doğrudan kampa götürülüyorlardı. 1944 yılında peronlar kampın içine kadar uzatılır (ilk fotoğrafa bakınız). Bazen tamamı doğrudan gaz odalarına gönderiliyor, bazen de hasta, zayıf, yaşlı ve çalışamayacak durumda olanların ayıklanması süreci yaşanıyordu. Bu ayıklama işlemini genellikle, caniliği ile tanınan kamp doktoru Josef Mengele yönetmiştir.
Auschwitz-Birkenau'da altı binada gaz odası vardır. Ancak bunların hepsini aynı anda kullanmak mümkün olmamıştır. 1943 yılının ilk yarısında, gaz odalarının alt kısmı olan 100 m²'lik dört yakma kısmı devreye sokulur. İnşaatta dört ayrı firma çalışmış, yakma fırınları J. A. Topf und Söhne firması tarafından imal edilmiş, montajı yapılmış, tamir ve bakımı üstlenilmiştir.

Ayırma işlemi sonucunda hayatta kalanlar, kampın yakınındaki endüstri işletmelerinde çalışmak zorundaydılar. Bunlardan biri I.G. Farben firması için sentetik benzin ve sentetik kauçuk üreten bir tesisti. Diğer bir büyük Alman firması  Krupp'un da Auschwitz'in hemen yakınında fabrikaları vardı. Bu firmalar Nazi yöneticilere her işçi için kira ödüyor, dolayısıyla SS mensupları esirler üzerinden gelir elde ediyorlardı.

Kampın özel bir alanı kadınlar bölümüydü. Kanada isminde bir başka alanda, Alman hükûmetine iletilmek üzere, öldürülen tutukluların eşyaları toplanırdı; kıyafetler, ayakkabılar, bavullar ve insan saçlarından oluşan dağlarda, gözlük, oyuncak, yüzlerce kilo takma altın diş, mücevher, para, hisse senedi, banka defterleri vs. bulunuyordu.

Almanya ile savaşan Müttefikler, 31 Mayıs 1944'ten itibaren detaylı olarak tüm kampların havadan görüntülerini elde ederler. 2003 yılında Royal Air Force, Auschwitz üzerindeki casus uçuşlarından elde edilen, yanan ceset yığınlarının da görüldüğü ilk fotoğrafları yayımlamıştır. Kaçmayı başaran iki tutuklu Rudolf Vrba ve Alfred Wetzler, 1944 yazında kampın tam tarifini ve planlarını hazırlayarak Müttefiklere ulaştırırlar. Witold Pilecki gönüllü olarak esir konumunda kampa girerek, Batılı Müttefiklere birçok rapor gönderir. 13 Eylül 1944 tarihinde ABD bombardıman uçakları Auschwitz yakınlarındaki Buna-Werke isimli fabrikaya bir saldırı düzenler ve kayda değer bir zarar verir.
Müttefik hava güçlerinin kampı ve esirleri oraya ulaştıran demiryollarını bombalaması gerekmez miydi sorusu hâlâ tartışılmaktadır.

17 Ocak ve 23 Ocak 1945 arasında 60.000 kişi kamptan çıkartılarak batıya doğru bir nevi tehcire zorlanır. Bu yürüyüşe katılamayan güçsüz ya da hasta 7.500 tutuklu kamplarda ya da çevresinde kalır. 300'den fazlası vurularak öldürülür. Kızıl Ordu'nun hızlı ilerlemesinin planlanmış bir imha hareketini önlediği yönünde tahminler yürütülmüştür.27 Ocak 1945'te General Pawel Kurotschkin komutasındaki Sovyet  60. Ordu Ukrayna cephesi birlikleri öğleden önce Auschwitz III Monowitz kampına gelirler. Orada bırakılmış yaklaşık 600 ila 850 tutukludan 200'ü tıbbi yardıma rağmen takip eden günlerde güçsüzlükten ölür.
Birlikler, 27 Ocak öğleden sonra ana kamp Auschwitz I ve Auschwitz-Birkenau kamplarına girerler. Birkenau'da 4.000'i kadın olmak üzere 5.800 güçsüz ve hasta tutuklu geride bırakılmıştır. Dezenfekte edilen barakalarda, enfeksiyonlu, eksik beslenmiş ve travmalı tutuklulara bakım yapılır.
Birkaç gün sonra dünya kamuoyu bu hunharca eylem konusunda bilgilendirilir. Kamplarda, SS'in geride bıraktığı bir milyondan fazla giysi, yaklaşık 45.000 çift ayakkabı ve 7 ton insan saçı bulunur.
Her yıl 27 Ocak Uluslararası Holokost'u Anma Günü'nde bu kamplarda hayatını kaybeden insanlar anılmaktadır.

UNESCO, 1979 yılında Dünya Kültür Mirası listesine Auschwitz-Birkenau kampını ekledi. 2011 yılında, Auschwitz müzesi 1.400.000 ziyaretçi çekmiştir.
Papa II. John Paul 7 Haziran 1979 tarihinde kampa giden tren rayları üzerinde bir ziyaret gerçekleştirdi.
4 Eylül 2003 günü, İsrail Hava Kuvvetlerinden üç F-15 Eagles, bir törenle Auschwitz-Birkenau üzerinden bir uçuş gerçekleştirdi. Uçuşu Holokost'tan kurtulanın oğlu Tümgeneral Amir Eshel, tarafından yürütüldü.

II. Dünya Savaşı filmleri ve TV programları listesi#Holokost
Mark Herman, The Boy in the Striped Pyjamas (Çizgili Pijamalı Çocuk)(2008)
Okuyucu (2008)
The Pianist (2002) - Piyanist
Schindler's List (1993) - Schindler'in Listesi
La Vita è Bella (1997) - Hayat Güzeldir
Remember (2015) - Hatırla
Labyrinth of Lies (2014) - Yalan Labirenti
The Zone of Interest (2023) - İlgi Alanı

Tadeusz Borowski, "Böyle Buyurun Gaza Bayanlar Baylar" 1997 (İng. This Way for the Gas, Ladies and Gentlemen) Çeviren: Mete TUNÇAY ISBN 0-14-018624-7
Tadeusz Borowski, We Were in Auschwitz, Natl Book Network, 2000. 212 sayfa, ISBN 1-56649-123-1.

 Wikimedia Commons'ta Auschwitz-Birkenau ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Offizielle Webpräsenz der Gedenkstätte
Deutsches Historisches Museum (DHM) Berlin 16 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Webpräsenz der Auschwitz-Foundation und des Dokumentationszentrums Mémoire d'Auschwitz15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Das Ende des Schweigens (Hessischer Rundfunk 2005)
jüdisches Sonderkommando,
Ausführlicher Artikel bei Shoa.de 15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
dem „Sonderkommando-Aufstand“ 23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gefangene aus Auschwitz erinnern sich23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sport im KZ Auschwitz23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Foto-Galerie13 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Polen im Zweiten Weltkrieg: Auschwitz
Holocaust-Referenz, Argumente gegen Auschwitzleugner30 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nazi toplama kampları
Blechhammer toplama kampı

Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (kısaca CDU, Almanca: Christlich Demokratische Union Deutschlands), Hristiyan demokrat ve liberal muhafazakâr görüşte, merkez sağ pozisyonda bir Alman siyasi partisidir. Genel başkanı Friedrich Merz'tir.

CDU, mezhep farkı gözetmeyen, Hristiyanlığı temel almış, Hristiyan demokrasinin özelliklerini uygulayan bir partidir. CDU'nun politikaları politik Katoliklikten, politik Protestanlıktan ve ayrıca neoliberalizm, mali muhafazakârlık ve ulusal muhafazakârlıktan etkilenmiştir.
CDU sosyal market ekonomisini ilk savunan partidir. Ancak Helmut Kohl'ün 82-98 arasındaki şansölyelik döneminde daha liberal bir ekonomik politika uyguladılar. Dış politika konusunda, CDU kendisini Avrupa birleşmesine ve ABD ile güçlü ilişkilerine adamıştır. Avrupa Birliği konusunda ise, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmaktadır. Onun yerine "imtiyazlı ortaklık" önermektedir. İnsan hakları ihlallerinin dışında, CDU, Türkiye'nin Kıbrıs'ı bağımsız bir ülke olarak görmek istememesinin, üyelerinin birbirlerini tanıması gerektiğini söyleyen AB politikasına karşı olduğunu belirtmektedir. İç politika olarak ise, CDU bürokratik engellerin azaltılmasını ve kültürel geleneklerin korunmasını savunmaktadır.
CDU'nun karşıtları, sosyal demokratik SDP (Almanya Sosyal Demokrat Partisi), sosyalist Die Linke (Sol Parti) ve merkez-sol, çevreci Bündnis'90/Die Grünen (Birlik 90/Yeşiller)'dir. CDU, SPD ve Yeşiller'le koalisyon kurmuştur. Sol Parti ve aşırı sağcı partilerle ise koalisyon kurmamaktadır. Liberal FDP (Hür Demokratik Parti) ise CDU hükûmetinin tercih edilen koalisyon ortağıdır çünkü mali politikalarda çok ortak noktaları vardır. Fakat FDP, 2013 seçimlerinde seçim barajını geçemeyerek parlamentoya girememiştir.
Bir muhafazakâr parti olarak CDU suçlara karşı sert cezaları savunmaktadır. Doğal afetler ve ülke içindeki olası terörist saldırılara karşın Bundeswehr'in geliştirilmesini de savunmaktadır. Göçmenler konusunda ise CDU dil kursları ile göçmenlerin entegrasyon girişimlerini desteklemektedir ve göçü daha iyi kontrol etmeyi amaçlamaktadır. Çifte vatandaşlığın sadece ender durumlarda verilmesini savunmaktadır.

CDU, II. Dünya Savaşı'nın hemen sonunda, Nazi diktatörlüğünün yıkılmasının ardından, Almanya'da yeni bir siyasi düzen ihtiyacı belirdikten sonra eski Merkez Parti'li üyeler tarafından, sadece Katolikleri değil, Protestanları da kapsayan, liberal ve muhafazakâr bir parti olarak kuruldu. Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünden öğrenilen derslerden biri demokratik partilerin uyumsuzluğunun Nazi Partisi'nin yükselişinin en önemli nedenlerinden biri olmasıydı. Bu yüzden halk, selefi olmayan yeni bir parti kurdu ve adına "Birlik" adını verdi. Berlin'deki ilk CDU lideri Andreas Hermes, 20 Temmuz suikast girişimine katıldığı için, ilk parti başkanı ve Merkez Partisi eski üyesi Konrad Adenauer ile Nazi Almanyası tarafından yakalandı.
CDU 1949'daki kuruluşundan sonra 20 yıl boyunca Batı Almanya'daki dominant parti oldu. 1963'e kadar Konrad Adenauer'in yönetimi altında kaldı. O yıl, ekonomi eski bakanı Ludwig Erhard, Adenauer'in yerine geçti. Erhard, Hür Demokrat Parti (FDP)'nin mali ve ekonomik politikalardaki anlaşmazlıklar nedeniyle koalisyondan çekilmesi nedeniyle, istifa etti. Sonuç olarak, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP) ile büyük bir koalisyon kuruldu ve Şansölye CDU'nun yeni başkanı Kurt Georg Kiesinger oldu.
Ancak SPD popülarite kazandı ve 1969 genel seçimlerinde FDP ile koalisyon kurdu ve böylelikle CDU 1982'ye kadar muhalefette kaldı. FDP, SPD ile mali ve ekonomik politikalarda anlaşamayıp, liberal-sosyalist SDP-FDP koalisyonundan çekildikten sonra 1982'de CDU ile koalisyon kurdu. CDU başkanı Helmut Kohl 1982'de Batı Almanya'nın yeni şansölyesi oldu ve onun CDU-FDP koalisyonu 1983 seçimleriyle de onaylandı. 1990'daki Alman Bundestag seçimleri de yönetimdeki CDU-FDP koalisyonuna destek vererek, Almanya'nın birleşmesine giden yolda halk desteği olduğunu gösterdi.
Doğu Almanya'daki hükûmetin yıkılışı ile birlikte, Batı Alman şansölyesi Kohl, Fransa, Birleşik Krallık ve ABD'nin büyük desteğiyle, Almanya'nın birleşmesi gerektiği mesajını verdi. 3 Ekim 1990'da, Alman Demokratik Cumhuriyeti hayatına son verdi ve toprakları yeniden Almanya'ya bağlandı. Doğu Almanya CDU'su da, Batı Almanya'daki ile birleşti. Aynı yıl, birleşen cumhuriyette seçimler yapıldı. Kohl, yeniden seçilse de, parti, eski Doğu Almanya'nın ekonomik gerilemesi ve batıdaki vergi artışı nedeniyle popülaritesinin bir kısmını kaybetti. Yine de 1994 seçimlerinde, ekonomik düzelme sayesinde az farkla seçimleri kazandı.
Helmut Kohl, partisinin 1998'deki seçim kaybına kadar başkanlığa devam etti. O yıl Wolfgang Schäuble başkanlığa geçti. Ancak 2000'lerin başında Schäuble partideki finansman skandalı nedeniyle istifa etti ve yerine Angela Merkel geçti. 1998 seçimlerinde CDU oyların %28.4'ünü kardeş parti Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ise oyların %6.7'sini aldı. Bu 1949'dan beri CDU ve CSU'nun aldığı en düşük oy oranıydı. Bu yüzden 2005'te kadar Gerhard Schröder'in başkanlığında bir Sosyalist-Yeşiller koalisyonu görev aldı. 2002'de CDU oy oranını %29.5, CSU da %9'a artırdı. Ancak bu sonuçlar CDU-CSU-FDP üçlüsünün yönetimi almasına yetmedi.
2005 erken seçimlerinde, CDU, yönetimdeki SPD'ye büyük bir fark attı, ondan fazla eyaleti kazandı. CDU/CSU ve SPD partileri şansölyenin kim olacağı konusunda tartışmaya girdi. İki parti de şansölyeliği istiyordu. 3 hafta süre müzakereler sonucu, Merkel'in şansölye olmasına, SPD'nin de kabinedeki 16 koltuğun 8'ine sahip olmasına ve bu koltukların en prestijlilerinden olmasına karar verildi. 14 Kasım'da koalisyon anlaşması partiler tarafından kabul edildi. 22 Kasım'da 397'ye 217 oy oranıyla Merkel'in şansölyeliği kabul edildi.

CDU'nun 28 Temmuz 2008'e göre 530,755 üyesi vardır. Bunların %74.6'si erkek, %25.4'ü kadındır. Kadın oranı Almanya'nın doğusunda batısına göre daha fazladır.

Partinin geleneksel kaleleri genel olarak kırsal ve Katolik kesimdedir (Eifel, Münsterland, Sauerland, Fulda, Emsland, Oldenburger Münsterland, Thüringen Eichsfeld).

CSU da CDU gibi II. Dünya Savaşı'ndan sonra kuruldu ve genel olarak insan hayatına Hristiyan bakış açısıyla bakıyorlardı. Parlamentoda (Bundestag), CDU, CSU ile aynı grupta temsil ediliyordu. Bu grup CDU/CSU olarak ya da resmî  olmayan şekilde "Birlik" olarak adlandırılmaktaydı ve bu, iki parti arasında "Fraktionsvertrag" adı verilen bir bağlılık anlaşmasına bağlıydı. CDU ve CSU'nun gençlik kolları da ortaktır. (Junge Union)
CDU ve CSU'nun merkezi politikaları farklı değildir ancak yasal ve organizasyon bazında ayrı iki partidirler. CDU ve sosyal bakımdan daha muhafazakâr CSU arasındaki farklılıklar geçmişte çatışmalara sebep oldu. En önemli ve ciddi olay 1976'da, Franz Josef Strauß'un yönettiği CSU, bir parti konferansında CDU ile ortaklığını bitirmesi oldu. Karar, CDU'nun Bavyera'da CSU'ya karşı aday sürmesi tehdidiyle geri çevrildi.

Konrad Adenauer (1950-1966)
Ludwig Erhard (1966-1967)
Kurt Georg Kiesinger (1967-1971)
Rainer Barzel (1971-1973)
Helmut Kohl (1973-1998)
Wolfgang Schäuble (1998-2000)
Angela Merkel (2000-2018)
Annegret Kramp-Karrenbauer (2018-2021)
Armin Laschet (2021-2022)
Friedrich Merz (2022-günümüz)

CDU – Resmi sitesi
CDU Parti yasası (PDF)

Frankfurt am Main, genellikle kısaltılmış haliyle Frankfurt, Almanya'nın Hessen eyaletinin en kalabalık şehridir. 2025 yılı itibarıyla 778.589 nüfusuyla Almanya'nın en kalabalık beşinci şehridir. Adını aldığı Main Nehri üzerindeki Taunus'un ön bölgesinde yer alan şehir, Offenbach am Main ile sürekli bir kentsel alan oluşturmaktadır; kentsel alanının nüfusu 2,7 milyonu aşmaktadır. Frankfurt, 5,8 milyondan fazla nüfusa sahip ve Almanya'nın Ren-Ruhr bölgesinden sonra ikinci büyük metropol bölgesi olan daha büyük Ren-Main metropol bölgesinin kalbidir. Avrupa Merkez Bankası'na ev sahipliği yapan şehir, Avrupa Birliği'nin dört kurumsal merkezinden biridir (Brüksel, Lüksemburg ve Strazburg ile birlikte). Frankfurt, GaWC tarafından Alfa dereceli bir dünya şehri olarak sınıflandırılmıştır. 
Frankfurt'tan ilk kez 794 yılında bir belgede bahsedilmiş ve 1372'den beri imparatorluk şehri olmuştur. Frankfurt, yaklaşık beş yüzyıl boyunca Frankfurt Serbest Şehri olarak bir şehir devletiydi ve İmparatorluk taç giyme törenlerinin yapıldığı yer olarak Kutsal Roma İmparatorluğu'nun en önemli şehirlerinden biriydi; 1806'da imparatorluğun çöküşüyle ​​egemenliğini kaybetti, 1815'te geri kazandı ve ardından Avusturya-Prusya Savaşı'nın ardından Prusya Krallığı tarafından ilhak edildiğinde 1866'da tekrar kaybetti. 1945'ten beri Hessen eyaletinin bir parçasıdır. Frankfurt kültürel, etnik ve dini açıdan çeşitlilik gösteren bir şehirdir; nüfusunun yarısı ve gençlerinin büyük çoğunluğu göçmen kökenlidir. Nüfusun dörtte biri, birçok gurbetçi de dahil olmak üzere yabancı uyruklulardan oluşmaktadır. 2015 yılında Frankfurt, 1.909 ultra yüksek net değere sahip bireye ev sahipliği yaparak, bu sayı bakımından herhangi bir şehirde altıncı sırada yer almıştır. 
Frankfurt, ticaret, kültür, eğitim, turizm ve ulaşım alanlarında küresel bir merkez olup, birçok küresel ve Avrupa şirketinin genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Eski Batı Almanya'daki merkezi konumu nedeniyle Frankfurt Havalimanı, Almanya'nın en işlek, dünyanın en işlek havalimanlarından biri, dünyanın en fazla direkt uçuş ağına sahip havalimanı ve Almanya'nın ulusal havayolu şirketi ve Avrupa'nın en büyük havayolu şirketi Lufthansa'nın ana merkezi haline gelmiştir. Frankfurt Merkez İstasyonu, Hamburg Hbf'den sonra Almanya'nın en işlek ikinci tren istasyonudur ve dünyanın en büyük demiryolu şirketi Deutsche Bahn tarafından işletilmektedir. Frankfurter bölümü DB InfraGO, Avrupa'nın en büyük demiryolu ağını yönetmektedir. Frankfurter Kreuz, AB'deki en yoğun kullanılan aktarma merkezidir. Frankfurt, Avrupa Merkez Bankası, Deutsche Bundesbank, Frankfurt Borsası, Deutsche Bank, DZ Bank, KfW, Commerzbank, DekaBank, Helaba, çeşitli bulut ve fintech girişimleri ve diğer kurumların genel merkezleriyle Avrupa'nın önemli finans ve iş merkezlerinden biridir. Otomotiv, teknoloji ve araştırma, hizmetler, danışmanlık, medya ve yaratıcı endüstriler ekonomik temeli tamamlıyor. Frankfurt'un DE-CIX'i dünyanın en büyük internet değişim noktasıdır. Messe Frankfurt, dünyanın en büyük ticaret fuarlarından biridir. Diğer önemli fuarlar arasında Müzik Fuarı ve dünyanın en büyük kitap fuarı olan Frankfurt Kitap Fuarı yer almaktadır. Şehirde ayrıca, en büyüğü ABD Başkonsolosluğu olmak üzere 93 konsolosluk bulunmaktadır. 
Frankfurt, Goethe Üniversitesi (Hessen'in en büyük hastanesi olan Universitätsklinikum Frankfurt [de] ile birlikte), FUAS, FUMPA ve FSFM gibi yüksek lisans okulları da dahil olmak üzere etkili eğitim kurumlarına ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Almanca konuşulan ülkelerin en büyük ve dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri olan Alman Ulusal Kütüphanesi'nin (Leipzig ile birlikte) iki merkezinden biridir. Ünlü kültürel mekanları arasında Avrupa kıtasının en büyük İngilizce tiyatrosu olan Alte Oper konser salonu ve Städel, Liebieghaus, Alman Film Müzesi, Senckenberg Doğa Müzesi, Goethe Evi ve Schirn sanat merkezi gibi birçok müze bulunmaktadır. Frankfurt'un silüeti, Avrupa'nın en yüksek gökdelenlerinden bazılarıyla şekillenmiştir ve bu da "Mainhattan" teriminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 
Şehirde birçok park ve büyük botanik bahçesi bulunmaktadır. Şehir alanının yaklaşık %52'si yeşil alandır. Frankfurt, Avrupa Şehirleri İklim İttifakı'nın kurucu üyesidir ve 2030 yılına kadar karbon emisyonlarında %50'lik bir azalma hedefiyle çalışmayı taahhüt etmiştir. Frankfurt, Alman Futbol Federasyonu'nun merkezidir, birinci lig futbol kulübü Eintracht Frankfurt'a, Löwen Frankfurt buz hokeyi takımına ve Frankfurt Skyliners basketbol kulübüne ev sahipliği yapmaktadır ve Frankfurt Maratonu ile Ironman Almanya'ya ev sahipliği yapmaktadır.

Frankfurt, Almanya'nın güneybatısındaki Hessen federe devlet'inin en büyük şehridir.

Frankfurt Main nehrinin her iki tarafında, Taunus sıradağlarının güney doğusunda  en önemli ekonomi merkezidir. Şehrin güney kısmı, Almanya'nın en büyük şehir ormanı olan Frankfurt Şehir Ormanı'nı içerir. En yüksek noktası Berger tepesinde kurulu Seckbach semtidir (deniz seviyesinden 212 metre yükseklikte). Şehir Basel'den Yukarı Ren düzlüğüne kadar yayılmış Ren nehri havzasının en kuzeyindeki noktada kurulmuştur.
Kuzeyinde ünlü Kronberg ile Königstein derebeylik kentleri, batısında Hessen eyaletinin başkenti Wiesbaden ve Rheinland-Pfalz eyaletinin başkenti Mainz, güneyinde ise üniversite şehri Darmstadt vardır.
Gökdelenler bu kentin ayırt edici özelliklerinden biridir.
Şehrin alanı 248.31 km² (95.87 mil²) dir ve doğudan batıya 23.4 km ve kuzeyden güneye 23.3 km boyunca uzanır.
Şehir merkezi, Altstadt bölgesinde (tarihi merkez) ve çevresindeki Innenstadt bölgesinde Main nehrinin kuzeyindedir.
Coğrafi merkez, Frankfurt West istasyonu yakınlarındaki Bockenheim bölgesindedir.
Frankfurt, yoğun nüfuslu Frankfurt Ren-Main Metropolitan Bölgesi'nin merkezidir ve nüfusu 5.5 milyondur.
Bölgedeki diğer önemli şehirler: Wiesbaden (Hessen'in başkenti), Mainz (Rhineland-Pfalz'in başkenti), Darmstadt, Offenbach am Main, Hanau, Aschaffenburg, Bad Homburg vor der Höhe, Rüsselsheim, Wetzlar ve Marburg'dur.

Şehir 46 şehir bölgesine ("Stadtteile") ve bunlar da sırasıyla 121 ilçeye ("Stadtbezirke") ve 448 seçim bölgesine ("Wahlbezirke") bölünmüştür. 46 şehir bölgesi, her birinin bir bölge komitesi ve başkanı olan 16 bölgesi (Ortsbezirke) halinde birleşir.
Nüfusa ve bölgeye göre en büyük şehir bölgesi Sachsenhausen, en küçüğü ise Frankfurt'un tarihi merkezi Altstadt'tır. Üç büyük şehir bölgesi (Sachsenhausen, Westend ve Nordend) idari amaçlarla sırasıyla kuzey (-Nord), güney (-Süd), batı (-West) ve doğu (-Ost) bölümleridir ancak genellikle tek bir şehir bölgesi olarak kabul edilir (bu nedenle genellikle yalnızca Şehrin resmi web sitesinde bile 43 şehir bölgesinden bahsedilir).
Nordweststadt (Niederursel, Heddernheim ve Praunheim), Goldstein (Schwanheim'in bir kısmı), Riedberg (Kalbach-Riedberg'in bir kısmı) ve Europaviertel (Gallus'un bir kısmı) gibi bazı büyük konut alanları, yerel halk tarafından bile, genellikle yanlış bir şekilde şehir bölgeleri olarak adlandırılır.
Frankfurt'un finans bölgesi olan Bankenviertel (bankacılık bölgesi) de bir idari şehir bölgesi değildir (batı Innenstadt bölgesi, güney Westend] bölgesi ve doğu Bahnhofsviertel) bölgelerini kapsar).
Birçok şehir bölgeleri banliyölerle (Vororte) birleştirilmiştir veya daha önceleri buralar Höchst gibi bağımsız şehirlerdi. Nordend ve Westend gibi bazıları, Almanya'nın birleşmesi sonrasında Gründerzeit'te şehrin hızlı büyümesi sırasında ortaya çıktı. Dornbusch ve Riederwald gibi diğerleriyse daha önce başka bir şehre ait olan bölgelerden oluşturuldu.

Frankfurt, dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri ve Hamburg ile Stuttgart'ın ardından Almanya'nın finans başkentidir. Frankfurt, Uluslararası Finans Merkezleri Gelişim Endeksi'nde (2013) sekizinci, Dünya Çapındaki Ticaret Merkezleri Endeksi'nde (2008) sekizinci, Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde (Eylül 2013) dokuzuncu, Küresel Güç Şehirleri Endeksi'nde (2011) onuncu, Küresel Şehir Rekabet Endeksi'nde (2012) 11., İnovasyon Şehirleri Endeksi'nde (2011) 12., Dünya Şehir Araştırması'nda (2011) 14. ve Küresel Şehirler Endeksi'nde (2012) 23. sırada yer almıştır.
Liverpool Üniversitesi'nin araştırmasına göre kişi başı satın alma gücü paritesine göre Avrupa'nın en zengin kenti olarak sayılmaktadır. 
2008 yılı Mercer yaşam standartları yönünden Dünya'nın en yaşanabilir kentleri sıralamasında 7. sıradadır. Bunun yanında Almanya'nın en yoğun iş bölgesidir.
Frankfurt am Main ve Ren-Main havzasında büyük sanayi kuruluşları mevcuttur. Özellikle kimya ve ilaç sanayisi başı çekmektedir. Otomotiv sanayisine çalışan başlı başına isim yapmış şirketlerle, mühendislik ve şirket danışmanlık firmaları bulunur. Bazı önemli bilişim şirketleri de Frankfurt'un merkezi ve mükemmel ulaşım ve iş imkânlarından yararlanmak için buradadırlar.
Şehirde hizmet dalındaki şirketlerin yanında büyük bankalar da vardır. Bankalar şehri olarak bilinen kent, Almanya ve Avrupa çapında faaliyette bulunan finans şirketlerinin Avrupa merkezi olarak seçilmiştir.

Frankfurt'da iki önemli merkez bankası vardır: Alman Bundesbank ve Avrupa Merkez Bankası (ECB).

Frankfurt Havalimanı dünyanın en yoğun havalimanlarından biri olup aynı zamanda 500'den fazla şirketi ve 71.500 kişiyi istihdam eden (2010) Almanya'nın en büyük iş yeridir. Frankfurt havaalanı yönetim şirketi (FraPort AG) en büyük işverendir.
Almanya'da hızlı tren sistemi ICE'nin Köln şehrine bağlantısı bulunmaktadır. Bu tren hattı ile dev yük tren garı yanında nehir limanına da sahiptir.

Frankfurt Borsa'sı, Alman borsasının %90'ından fazlasını oluşturan cirosuyla Almanya'nın açık ara en büyüğüdür ve Londra ve Paris'ten sonra Avrupa'nın üçüncü büyük borsasıdır. En önemli borsa endeksi, borsada işlem gören en büyük 30 Alman şirketinin endeksi olan DAX'tır.

Frankfurt Fuarı (Messe Frankfurt), toplam 578.000 m2 (6.220.000 ft2) alanıyla dünyanın en büyük üçüncü fuar alanına sahiptir.
Uluslararası muhasebe ve profesyonel hizmetler alanındaki en büyük dört firmadan (Dört Büyük) üçü Fra

Gabriel Marcel, 1889-1973 yılları arasında yaşamış olan Fransız varoluşçu filozof, oyun yazarı ve eleştirmendir.
Yazar Henry Marcel'in oğludur. Paris Üniversitesi mezunudur. Sorbonne'da felsefe öğrenimi gördükten sonra öğretmenlik yaptı. Redaktör ve eleştirmen olarak çalıştı, oyunlar yazdı. Varoluşçu felsefenin Fransa'daki ilk temsilcisi sayılır.
Gerçek olanı rasyonel olanla, yani özlerle ya da değerlerle özdeşleştirdiğine, şeyleri saf nesnelere dönüştürdüğüne inandığı ve varoluşu, çelişik olduğu gerekçesiyle, inkâr ettiğine inandığı idealizme karşı çıkan Marcel, inancın önemini vurgulamış ve Heidegger gibi, insani tecrübenin ontolojik ağırlığını ortaya çıkarmaya çalışmıştır.
Varoluşçu olduğu halde Tanrı'ya inandığı ifade edilmiştir ama onun da nihai bir anlam üretemediğini savunmuştur.

1914'te Existence et Objectivité (Varoluş ve Nesnellik)'yi yazdı
1951'da Le Mystère de l'être (Varlıkbilgisel Giz Üzerine)

1933'te Le monde cassé (Kırık Dünya)

Emmanuel Levinas, Paul Ricœur ve Xavier Tilliette, Jean Wahl et Gabriel Marcel, Beauchesne, 1976, 96 sf., ISBN 2-7010-0240-0
Paul Marcus, In Search of the Spiritual: Gabriel Marcel, Psychoanalysis, and the Sacred (Londra: Karnac), 2012. ISBN 1780490542

Internet Encyclopedia of Philosophy: Gabriel Marcel 6 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – yazar: Jill Graper Hernandez.
Stanford Encyclopedia of Philosophy: Gabriel (-Honoré) Marcel10 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – yazar: Brian Treanor.
Gabriel Marcel Topluluğu
Gabriel Marcel'in Koleksiyonu 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Harry Ransom Center4 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Austin, Texas Üniversitesi
Homage to Gabriel Marcel ("Revue Métapsychique" makalesi) (no. 14, Haziran 1969, sf. 41–52)

Gustav Mahler (7 Temmuz 1860, Bohemya - 18 Mayıs 1911, Viyana), Yahudi kökenli Avusturyalı besteci ve orkestra şefi.
Geç-romantizm ile modernizm arasındaki dönemin en büyük bestecisi kabul edilen sanatçı; -sonuncusunu tamamlayamadığı - on senfonisi ve romantizmin farklı birçok türünü bir araya getiren orkestra eşlikli şarkıları bestelemiştir. Yaşadığı dönemin önde gelen orkestra şeflerinden birisi idi.
Eserlerinde yaşam ve ölüm korkusunu, insanların yalnızlıklarıyla kuşkularını ve doğayı anlamanın zorluğunu sunmaya çalışan sanatçının müziği; ölümünden sonra  50 yıl görmezlikten gelinmiş, ama daha sonra 20. yüzyıl bestecilik tekniklerinin öncülerinden biri olduğu Arnold Schoenberg, Dmitri Şostakoviç ve Benjamin Britten gibi bestecileri etkilediği kabul edilmiştir.

1860'ta, o dönemde Avusturya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Bohemya’da Almanca konuşan çok çocuklu bir Yahudi ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi, o çocukken Jihlava kentine taşındı. Babası önce faytonculuk, sonra meyhanecilik yaptı. Bulunduğu yöredeki kışlada çalınan askeri marşlar ve halkın söylediği türküler ve o yöredeki daha sonraki yıllarda bestelerine esin kaynağı oldu.
Müzik dehası çok erken yaşlarda dikkati çekti. Altı yaşına iken piyano çalmayı öğrendi. 10 yaşında iken ilk konserini verdi. Ailesinin 14 çocuğundan sekizi çocukken öldü. Özellikle 1874’te erkek kardeşi Ernst’in uzun bir hastalıktan sonra hayatını kaybetmesi onu çok etkiledi ve duygularını müzikle ifade etmek üzere bir arkadaşının yardımıyla kardeşi anısına bir opera yazamaya girişti. Eserin ne müziği ne de librettosu günümüze gelebildi.
Okul  hayatında başarılı bir öğrenci olmayan Gustav Mahler’i babası Viyana Konservatuvarı’nın sınavlarına soktu. 1875-1876 döneminde konservatuvara kabul edilen Gustav, bu okulda başarılı oldu. 1878’de konservatuvardan mezun oldu ve Viyana Üniversitesi’ne kaydoldu; edebiyat ve felsefe derslerini takip etti. Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche gibi filozofların düşünceleri müziğini öğrencilik yıllarından sonra da etkilemeye devam etti.
1879’da üniversiteden ayrılıp piyano dersleri vererek hayatını kazanmaya başladı. Bu dönemde ilk önemli yapıtı olan  “Das Klagande Lied” ("Yakınma Şarkısı”) adlı kantatı besteledi. Ertesi sene konservatuvarın açtığı yarışa bu eserle katıldı ama “Beethoven Kompozisyon Ödülü”’nü kazanamayınca kendisine daha güvenli bir geçim sağlama amacıyla orkestra şefliğine yöneldi; beste yapmayı uzun yaz tatillerine bıraktı. Bu nedenle “yaz bestecisi” olarak bilinir.

Bundan sonraki 17 yıl boyunca şeflikte adım adım yükseldi. Şef olarak, “basılı notaların uyulması gereken kutsal metinler olmadığı” düşüncesiyle hareket ediyordu
Avusturya’da yönettiği müzikal farsların ardından Leipzig, Prag, Budapeşte gibi önemli operalarda çalıştı; 1891-1897’de  Hamburg operası’nda görev yaptı; şef olarak yaygın bir üne kavuştu. Bu başarıları; 37 yaşındayken, Avrupa’nın en önemli müzikal pozisyonu olan Viyana Kraliyet Operası’nın sanat yönetmenliğine getirilmesini sağladı.

Mahler, Viyana’da şefliğe başladığı 1897 yılına kadar ilk 3 senfonisini besteledi. “Titan” başlıklı  Birinci Senfoni, 1884-1888 arasında bestelendi; ilk defa 20 Kasım 1899’da Budapeşte’de seslendirildi.
İkinci senfonisi (1897-1904), Alman yazar Friedrich Klopstock‘ un "Ölümden Sonra Diriliş" od'undan solo ve koro için düzenlenmiş bir müzikle biter ve bu yüzden “Ölümden sonra Diriliş Senfonisi” olarak tanınır. Besteci, solocuların ve koronun seslendirdiği sözlü metinleri aktarmakta Beethoven’in “Koral Senfoni"sinden esinlendi.
Altı bölümden oluşan Üçüncü Senfoni (1893-1896), belki de gelmiş geçmiş en uzun senfonidir. Besteci, o dönemdeki geleneksel dört bölümlü senfonilerden daha fazla bölüm içeren senfoniler bestelerken Beethoven'in “Pastoral Senfoni”si ile Hector Berlioz'un “Fantastik Senfoni”sini örnek almıştı.

Mahler, Viyana Kraliyet Operası’nın sanat yönetmenliğine 1897’de getirildi. Daha önce hiçbir Yahudi bu göreve getirilmemişti. Mahler’in de görevi kabul etmek için din değiştirmesi, Katolikliği kabul etmesi gerekti.
Ünlü şef, kurumun sanat yönetmenliğini yürüttüğü 10 yıl içinde Viyana Kraliyet Operası’nda günümüzde halen geçerli olan bazı sıkı kurallar getirdi. Örneğin geç gelen izleyicilerin sahnenin sonuna kadar salona girmesinin engellenmesi uygulamasını getiren ilk odur Operaların sahnelenişi sembolizm yoluyla sadeleştirmeye çalıştı; bu konuda sahne tasarımcısı olarak çalışan ressam Alfred Roller onun yardımcısı oldu.
Viyana gazetelerinde ona karşı yürütülen antisemitist bir kampanya 1907’de onu ayrılmak zorunda bırakana kadar görevini sürdürdü.

Mahler, Viyana’da orkestra şefliği yaptığı dönemde yoğun çalışma temposuna rağmen beş senfoni besteledi. Dördüncü Senfoni (1899-1901), bestecinin daha önce bestelediği “Das himmlische Leben” adlı şarkıdan yola çıkarak yazıldı. Bu eser, onun ilk dönem besteleri arasında sayılır.

Beşinci Senfoni’nin (1901-1902) ilk seslendirilişi 1904'te Köln’de gerçekleşti. Yaşamının en mutlu döneminde yazdığı Altıncı  Senfoni (1903-1904)’de sanatçı “kaderin darbelerini” ifade etmek için için sahnede dev bir balyoz bulundurmayı seçti; eser, “Trajik Senfoni” olarak tanındı. Bu umutsuzluktan kurtulma çabasındaki Yedinci Senfoni (1904-1905)  kimilerince “Gecenin Şarkısı” olarak bilindi. Bu üç senfoni, enstrümantal eserlerdir. Dinsel temalar üzerine görkemli bir senfoni olan Sekizinci Senfoni çok fazla enstrüman ve vokal ses gerektirdiği için “Binler  Senfonisi” adıyla anıldı.

Mahler, Viyana Orkestrası'nda görev yapmaya devam ederken  1902'de kendisinden 20 yaş küçük Alma Schindler ile evlendi. Ressam Emil Jakob Schindler'in güzelliği ile ünlü kızı olan Alma, küçük yaştan itibaren müzik eğitimi alan ve şarkılar besteyelen bir genç kadındı. Mahler'in isteği üzerine evlendiklerinde beste yapmayı bırakan Alma, 1902 Kasımında kızları Maria'yı ve 1904'te ikinci kızları Anna'yı dünyaya getirdi. Mahler  “Kindrtotenlieder” (Çocuk ölümü üzerine şarkılar) adlı eserini eşinin ilk çocuklarına hamileliği sırasında bestelemeye başladı. Arkadaşı şair Friedrich Rückert'in kaybettiği çocukları üstüne yazdığı şiirlerini besteleyen müzisyen, kendi kızı Maria'yı 1907'de difteriden kaybetti; Anna ise kardeşi ile birlikte yakalandığı bu hastalıktan kurtuldu; yetişkin yaşa erişerek bir heykeltıraş oldu.

1907'de kızını kaybeden, kendisinin kalp hastası olduğunu öğrenen Mahler, aynı yıl  Viyana'daki görevini bırakmak zorunda kaldı. Bu gelişmeler üzerine  şeflik kariyerine ABD’de devam etti. Metropolitan Opera ve New York Filarmoni Orkestrası’nın konserlerini yöneten sanatçı; her yaz Avusturya kırlarına gidip, orada besteler yapmayı sürdürdü.

Gustav Mahler'in son dönem yapıtlarında varoluşun sorgulanması ve ölüm temaları ön plana çıktı. Bu yapıtlardan "Das Lied von der Erde" (Yeryüzü Şarkısı) gerçekte bir senfoni formundadır ve bestecinin senfonileri arasında dokuzuncu sırada yer alır. Ama Mahler batıl inançları nedeniyle, Beethoven ve Anton Bruckner örneklerine bakarak dokuzuncu sıradaki senfoninin ölümünden önceki son senfonisi olacağına inanmış ve Yeryüzü Şarkısı'na Dokuzuncu Senfoni adını vermemiştir. Daha sonra Dokuzuncu Senfoni'ye başladığında şaka yollu artık tehlikenin geçtiğini, çünkü bu senfoninin gerçekte onuncu senfoni olduğunu söylemiştir. Oysa Dokuzuncu Senfoni Mahler'in de son senfonisi oldu, New York’a taşındığında bestelemeye başladğı Onuncu Senfoni bitmeden taslak olarak kaldı. Son senfonisini yazmaya başladığı sırada sağlık sorunlarına  kendisini aldatan eşi Alma ile sorunları eklenmişti; bu ortamda kaleme aldığı eserde dinginlik arayışını ifade etti Son dönem eserlerinin hiçbiri Mahler hayattayken seslendirilmedi.

1910 sonlarında sağlık durumu bozulmaya başlayan Mahler, son konserini 21 Şubat 1911’de New York’ta yönettikten sonra fenalaştı. Streptokoksik bir enfeksiyon yüzünden rahatsızlanan sanatçı, tedavi görmek için Paris’e gitti; Mayıs ayında Viyana’da bir sanatoryuma transfer oldu; ve 18 Mayıs 1911’de 50 yaşında hayatını kaybetti. Son sözü “Mozart, Mozart” oldu. Cenazesi Viyana’da Grinzinger Mezarlığı’na defnedildi.

Mahler’in eserleri, 1920'li yıllarda Avrupa’da giderek daha fazla kabul görmeye başlasa da, 1930’larda en tanınmış olduğu ülkelerde Naziler tarafından yasaklandı: 1933’te Almanya, 1938’de Avusturya ve 1940'tan itibaren Hollanda’da . Bu yasaklanmanın nedeni; Yahudi olması ve müziğinin huzursuz edici modernitesi idi. Takipçisi olan müzisyenlerin kariyeri mahvedildi; hayatları sürgün ve savaşlar nedeniyle söndü  1945’ten itibaren Mahler’in müziği pek ender seslendirildi. 
1960’ların sonuna doğru Mahler’in müziği devrin müzisyenleri tarafından yeniden keşfedildi.

Birinci Senfoni (Re major), "Titan" (1884–1888)
İkinci Senfoni (Do minör, Mi bemol major ile biter), "Yeniden Diriliş" (1888–1894)
Üçüncü Senfoni (Re minor) (1895–1896)
Dördüncü Senfoni (Sol major, Mi major ile biter), (1899–1901)
Beşinci Senfoni (Do# minor, Re major ile biter), (1901–1902)
Altıncı Senfoni (La minor), "Trajik" (1903–1904)
Yedinci Senfoni(Mi minor, Do major) ile biter, "Gecenin Şarkısı" (1904–1905) (Alt başlık, Mahler tarafından verilmiş değil)
Sekizinci Senfoni(Mib major), Binler Senfonisi (1906) (Alt başlık, Mahler tarafından verilmiş deği)
Dokuzuncu Senfoni(re major, Reb major ile biter) (1909–1910)
Onuncu Senfoni (Fa# minor/major) (1910, yarım )

Das Klagende Lied 1880
Drei Lieder (Tenor ve piyano için üç şarkı, 1880)
Lieder und Gesänge aus der Jugendzeit (piyano eşliğinde on dört şarkı, 1880–1890)
Lieder eines fahrenden Gesellen (piyano ve orkestra eşliğinde ses için, 1883–1885)
Lieder aus 'Des Knaben Wunderhorn' (fses ve orkestra için, 1892–1896, ayrıca 1899 ve 1901 yıllarından iki tane daha)
Rückert Lieder (piano veya orkestra eşliğinde ses için, 1901–1902)
Kindertotenlieder (ses ve orkestra için, 1901–1904)
Das Lied von der Erde, (1907–1909)

Universal Music’in Mahler hakkında blogu (İngilizce) 20 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1] 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Müzisyenin t

Hans Albert (8 Şubat 1921 - 24 Ekim 2023), Alman filozof ve yazardır.

Albert, 8 Şubat 1921'de Köln, Almanya'da doğdu. Köln Üniversitesi'nde eğitim gördü. Mezun olduğu Köln Üniversitesi ile Mannheim Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Araştırmaları Sosyal Bilimler ve Genel Yöntem Çalışmaları üzerineydi. En çok; rasyonel buluşsal yöntemlere (problem çözme) özel önem veren eleştirel bir rasyonalist olarak öne çıktı. Çalışmalarıyla; Demir Haç (2'nci sınıf), Ernst Hellmut Vits Ödülü, Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı (1'inci sınıf) ve Avusturya Bilim ve Sanat Onur Nişanı'nın (1'inci sınıf) sahibi oldu.
Avusturyalı eşinden bir oğlu bulunan Albert, 24 Ekim 2023'te yaşlılığa bağlı doğal nedenlerden Heidelberg, Almanya'da 102 yaşında öldü.

Demir Haç, 2'nci sınıf
1976: Ernst Hellmut Vits Ödülü
1994: Avusturya Bilim ve Sanat Onur Nişanı, 1'inci sınıf
2008: Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı, 1'inci sınıf (Verdienstkreuz 1. Klasse)

 Wikimedia Commons'ta Hans Albert ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Akitanca veya Akvitan dili ya da literatürdeki diğer adlarıyla Vasko-Akvitan ve Eusko-Akvitan; antik çağın kadim toplulukları olan Akvitanlar (Aquitani) ve Vaskonların (Vascones) konuştuğu dildir. Roma egemenliği döneminde Akvitan halkı; güneyde Pireneler, kuzey ve doğuda Garonne Nehri, batıda ise Atlas Okyanusu’nun çevrelediği coğrafyada yaşamını sürdürmekteydi. Bu kadim dile dair epigrafik buluntular ve yazıtlar, sadece bu hatla sınırlı kalmayıp Pireneler’in güneyine, yani Vaskonların yurdu olan bugünkü Navarra ve Kastilya bölgelerine kadar uzanmaktadır. Dilbilimsel açıdan Baskça ile doğrudan akraba olan Akvitan dili, bu dil ile birlikte Vaskonik diller ailesi çatısı altında sınıflandırılmaktadır.

"Akvitanya" terimi, Jül Sezar'ın Galya'nın güneybatı ucunda; Garonne Nehri, Pireneler ve Atlas Okyanusu arasında kalan bölgeye verdiği Aquitania isminden türetilmiştir. Modern akademi bu terimi iki farklı coğrafi ve dilsel kapsamda ele almaktadır: Dar anlamıyla terim, yalnızca Pireneler'in kuzeyinde yaşayan Akvitanların konuştuğu dili ifade eder. Geniş anlamıyla ise dağ sırasının her iki yamacında konuşulan ve birbiriyle akraba olan tüm dilsel varyasyonları kapsar. Ünlü dilbilimci Joaquín Gorrochategui bu ayrımı netleştirmek adına, kuzeyde konuşulan dili "Asıl Akvitanca", güneyde Vaskonların yurdunda konuşulan dili ise "Vaskonik" olarak adlandırmaktadır.

Günümüze Akvitan dilinde kaleme alınmış herhangi bir edebi metin ya da doğrudan yazılı belge ulaşmamıştır. Bu kadim dile dair sahip olduğumuz yegane kanıtlar, Roma İmparatorluk Dönemi’ne ait Latince yazıtlarda dolaylı olarak korunmuş olan onomastik (özel isim) verilerinden ibarettir. Bu veriler, büyük bölümü MS 1. ve 3. yüzyıllar arasına tarihlenen, küçük bir kısmı ise MS 4. veya 5. yüzyıla kadar sarkan yaklaşık 200 şahıs ismi ile 60 civarında yerel tanrı ve tanrıça adından oluşmaktadır.

Erromintxela dili (Baskça telaffuz: [eromintʃela]), Bask Ülkesi'nde yaşayan ve kendileri de "Erromintxela" olarak bilinen bir grup Romanın konuştuğu dil. Bazen İngilizcede Basque Caló veya Errumantxela, İspanyolcada caló vasco, romaní vasco veya errominchela ve Fransızcada euskado-rromani veya euskado-romani olarak adlandırılır. 19. yüzyılın sonlarından beri bu dili anlatan ayrıntılı yazılı tanımlar var olsa da, dilbilimsel araştırmalar ancak 1990'larda başladı.
Erromintxela halkı, 15. yüzyılda Fransa üzerinden Bask Ülkesi'ne girmiş bir Kalderaş göç dalgasının torunlarından oluşmaktadır. Hem etnik hem de dilbilimsel açıdan Caló dilini konuşan İspanya Romanlarından ve Kuzey Bask Ülkesi'ndeki Kaskarot Romanlarından farklılar. Erromintxela bir karma dildir (Romanca dilbiliminde "Para-Romani" olarak adlandırılır); İngiltere Romanlarının konuştuğu İngiltere Çingenecesi Romanca kelime hazinesini İngilizce dilbilgisiyle harmanladığı gibi, Erromintxela da çoğunlukla Kalderaş Romancasından türeyen bir kelime hazinesini ve Baskça dilbilgisi kurallarını kullanır. Erromintxela halkının Bask toplumuna olağandışı derecede derin bir şekilde entegre olması ve bunun sonucunda Erromintxela halkının iki dilliliğe kavuşması, bu karma dilin ortaya çıkmasına yol verdi. Buna rağmen, bu dili konuşanların sayısı günümüzde gitgide azalmaktadır; dili hâlen konuşabilen 1000 civarı insanın çoğu Labourd kıyısında ve Soule, Navarra, Gipuzkoa ve Biskay'daki dağlık alanlarda yaşamaktadır.

Ses bilgisi ya da fonetik dilsel seslerin öğelerini araştıran modern dilbilim, biyoloji, akustik bilimi, sinirbilim, tıp ve diğer bilimlerle ilişkili olan kendine özgü, disiplinler arası bir alandır. Ses bilgisinin araştırma nesnesi, konuşulan dildir. Dilde gerçekleşen ses olayları da bu bilim dalının konularından biridir.
"İşlevsel ses bilgisi", (sesbilimin ilgi alanı olduğu gibi) konuşulan dili farklı açılardan ele alır. Sesbilimde “dil sistemindeki ses birimlerin işlevleri”, ses bilgisinde ise sözlü ifadelerdeki özellikler söz konusudur ve ses bilgisi, fen bilimlerinin yöntemlerini kullanır. Ses bilgisinin amacı görgül dil üretimi ve bu üretimin algılamasının imkân ve sınırlarını araştırmaktır.
Fonetik sözcüğü, Yunanca “ses” anlamında olan phōnḗ  sözcüğünden türetilen ve “işitilen, duyulan” anlamına gelen phōnētikós sözcüğünden gelmektedir. Türkçede "fonetik" anlamında eskiden savtiyat (ﺻﻮﺗﻴّﺎﺕ) kelimesi kullanılırdı (savt [صَوْت] Arapçada "ses" demektir).

Ses bilgisi, çalışma alanı olarak ikiye ayrılır:

Genel ses bilgisi, bir dildeki işaretlerin üretimi, aktarımı ve alınması ile ilgilenir.
Genel Ses bilgisinin bu üç çalışma alanına karşılık gelen alt alanları şunlardır: 

Boğumlama: Dile fizyolojik bakış açısı ile yaklaşır.
Sesçil fonetik: Seslerin ve dil şifrelerinin taşıyıcısı olarak dilin fiziksel yapısıyla uğraşır.
İşitsel fonetik: Ses olaylarının nasıl algılandığı ve bunların beyindeki oluşumu ile ilgilenir.

Alt alanları:

Düzgüsel sesbilgisi: Bir dildeki seslerin doğru söylenişine göre dildeki ses sisteminin kurallarını inceler.
Karşılaştırmalı sesbilgisi: Artzamanlı ve eşzamanlı olarak iki dilin sesbilimsel sistemlerini karşılaştırır.
Betimsel sesbilgisi: Fonetik öğelerin ve bu öğelerin birleşimlerinin sıklığı, belli bir şifreye ait dilsel işaretlerin özelliği, fonetik ve fonolojik istatistik konularını inceler.
Adli sesbilgisi: Suç bilimi gibi alanlarda bir konuşmacının ses ve konuşma özelliklerinin araştırılmasına yönelik fonetik bilginin kullanıldığı alandır.
Araçsal ya da deneysel sesbilgisi: Uluslararası Fonetik Alfabesi aracılığıyla bütün dillerdeki seslerin gösterilmesi ve tanımlanması ile uğraşır.
Kulak fonetiği: İnsan duyumunun yeteneğiyle uğraşan kuramsal sesbilgisinin alanıdır.
Patholoji fonetiği: Dilbilimsel dil, konuşma, ses, nefes alma ve duyma bozukluklarına yönelik inceleme yapar.
Fonolojik sesbilgisi: Farklı tonlama türlerinin ve vurgulamanın araştırılması gibi konularda bir dildeki ses birimlerinin işlevi, ilişkisi, düzenlenmesi ve yapısı ile uğraşır.
Psikolojik sesbilgisi: Bir dildeki seslerin yayılması, konuşma sürecinin planlanması ve konuşmayı konuşmacının kendisinin algılaması gibi konuları kapsar.
İletişimsel sesbilgisi: Bilgi alışverişinde ses yapısının düzenlenmesi ile uğraşır.
Nörolojik sesbilgisi: Merkezi sinir sisteminin konuşma sürecini ayarlaması ile uğraşır.
Eğitsel fonetik: Konuşma becerisinin kazanılması ve bireysel ses gelişimi konularıyla uğraşır.
Prozodi: Dildeki seslerin tanımlanması ve bu seslerin, sözcük hecelerindeki kullanımı ile uğraşır. Araştırma alanına hecelerin ses yapısı ve dildeki seslerin birleştirilme kuralları da dahildir.
Dil sisteminin öğesi olarak sesbirimlerle sesbilim de ilgilenir. Fonetik ve fonoloji arasındaki fark “Ses Bilgisi” kavramıdır.

Dilbilim
Sesbilim
Phono-semantic matching

Kırgızca ya da Kırgız Türkçesi (Kırgızca: кыргызча, قىرعىزچا, romanize: Kırgızça‎ ya da кыргыз тили, قىرعىزتئلى, romanize: Kırgız tili‎), Kırgızların ana ve Kırgızistan'ın resmî dili. Altay dillerinin içerisinde sınıflanan Türk dillerinin Kıpçak grubuna ait bir dildir. Kazakça ile yakın özellikler gösteren Kırgızca 4 milyondan fazla kişi tarafından konuşulmaktadır.

Kırgızlar hakkındaki ilk tarihî bilgiler M.Ö. 200'lü yıllara dayanmaktadır. Çin kaynaklarında korunmuş bu belgelerde Kırgızlar, daha o dönemlerde kendi devlet yapısına ve kuvvetli orduya sahip en eski Türk boyu olarak gösterilir. Daha sonraki Çin, Türk, Arap, Fars kaynakları Kırgızların Orta Asya'nın geniş topraklarında dinamik bir göçebe hayat sürdürdüklerini, Kırgız Kağanlığı gibi uzun ömürlü devlet kurduklarını göstermektedir. 6. yüzyılın ortasında kurulmuş olan Kırgız devleti yedi asır yaşadıktan sonra 13. yüzyılın sonlarında Cengiz Han'ın oğulları tarafından yıkılmıştır.
Kırgızcanın oluşum tarihi de Kırgız halkının tarihi kadar eski çağlara dayanır. Bu oluşum tek bir sahada gerçekleşmemiştir. Kırgızcanın diğer Türk boyları ve Moğol, Fars kökenli diller ile uzun süreli temasları ve onlardan etkilenmeleri söz konusudur.
Kırgızcanın bir yandan Moğolca, en eski Türk dillerinden Sarı Uygurca ve Sibirya Türk dilleriyle, diğer yandan Kıpçak grubu ile yakınlık gösteren özellikleri ona Türkoloji bölümlemelerinde bazen Kıpçak grubu içinde, bazen de Sibirya Türk dilleri içinde yer verilmesine neden olmaktadır. Son Türkoloji bölümlemelerine göre Kırgızca, Kıpçak grubu içinde yer almaktadır. Ancak bu grup içinde Kırgızcanın ayrıca bir konumu hep olacaktır. Bu özellik, Kırgızcanın ses ve söz varlığı açısından Sibirya Türk dilleri ve Moğolca ile, dilbilgisi yönünden de Kıpçak grubu ile yakınlık göstermesinden kaynaklanmaktadır.
11. yüzyıldan itibaren Kırgızların Yeniseyden Tanrı Dağlarına doğru göçü başlar. Bununla beraber Kırgızcanın da Kıpçaklaşma süreci başlamış olur. Orta Çağ Kırgızcasının durumu kısmen Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânü Lugâti't-Türk sözlüğünde yansıtılmıştır. Kırgızcanın daha sonraki çağlardaki gelişme sürecini belirleyici olgulara bakılırsa, Kırgızcayı diğer Kıpçak lehçelerinden ayıran ve ikincil uzun ünlülerin oluşması, yuvarlaklaşmanın eklere de yansıması, ortak Moğolca kelimelerin varlığı gibi sadece Altayca ile yakınlık gösteren özellikler bu çağın sonlarına doğru oluştuğu görülür.
Yeni Kırgız Türkçesi çağı Kırgızların şimdiki Kırgızistan topraklarına yerleşmesinin tamamlanması, Kırgız etnogenezinin oluşmasından sonraki dönemdir. Bu oluşumun esası Yenisey'den göç etmiş Kırgız tayfaları ile Tanrı Dağlarında eskiden beri yerleşik yaşayan Türk ve Fars kökenli tayfaların asimile sürecinin sonucu olarak oluşmuştur. Günlük hayat, ziraat, yerleşik yaşam tarzı ve İslam ile ilgili çok sayıda Arapça, Farsça kelimeler Kırgızcaya bu dönemde girmiştir. Kırgızcanın hem dilbilgisi, hem söz varlığı açısından birbirinden farklı iki ağzının oluşumu da bu dönemde başlamıştır.
Çağdaş Kırgız edebî dilinin temeli 1920'li yıllarda atılmıştır. Sovyet dönemindeki ilk alfabe, Arap alfabesinin Kırgızcanın özelliklerine uydurulmuş şekli idi. Bu alfabeyle ilk Kırgız gazeteleri Erkin-Too, Kızıl Kırgızstan yayımlanmış; ilkokul kitapları, dergiler, resmî dokümanlar yazılmıştır. Kırgızistan'ın ilk yazarları, şairleri ilk eserlerini sözü edilen Arap alfabeleriyle yayımlamışlardır.
1928 yılında bu alfabe Latin alfabesiyle değiştirilmiştir. 1940'a kadar kullanılmış olan Latin yazısı 1940'ta diğer Sovyet cumhuriyetlerinde olduğu gibi Kırgızistan'da da ortak Kiril esaslı yeni alfabenin kabul edilmesiyle kullanımdan kalkmıştır. 36 harften oluşan Kiril alfabesi günümüzde de kullanılmaktadır.

Kırgızcada 14 ünlü ses vardır. Bunların а, э, ы, и, о, ө, у, ү olmak üzere 8'i kısa; а, э, о, ө, у, ү olmak üzere 6'sı kısadır. Bazı Türk dillerinde rastlanan ы, и seslerinin uzunları Kırgızcada yoktur. Kırgız ünlüleri teşekkül noktalarına, açıklık-kapalılık derecesine, teşekkülleri sırasında dudakların aldığı duruma ve uzunluk-kısalıklarına göre sınıflandırılır.

а, ы, о, у harflerinden oluşan kalın ve э, и, ө, ү harflerinden oluşmuş ince olarak ikiye ayrılır. Kalın ünlülerin oluşumu dilin arka kısmının çeşitli noktalarının kabararak arka (yumuşak) damağa yaklaşmasıyla gerçekleşir. İnce ünlülerin oluşumu ise dilin ön yarısının çeşitli noktalarının kabararak ön (sert) damağa yaklaşmasıyla yapılır.

а, э, о, ө harflerinden müteşekkil geniş ve ы, и, ү, ү harflerinden müteşekkil dar olarak ikiye ayrılır. Geniş ünlülerin teşekkülünde çenelerin birbirine az yaklaşması nedeniyle dilin kabargan kısmı ile damak arasındaki açıklık geniş, ağızdaki ses yolu serbest olur. Dar ünlülerin teşekkülünde ise çeneler birbirine daha çok yaklaşır ve dilin kabargan kısmı ile damak arasındaki açıklık dar, ağızdaki ses yolu engelli olur. O nedenle gür ve güçlü olan geniş ünlülere nazaran dar ünlüler zayıf olur ve ses olaylarında düşme ihtimalleri daha fazladır.
Eklerin çok varyantlılığıyla tanınan Kırgızca gibi dillerde ünlülerin açıklık-kapalılığına göre ayrılması büyük önem taşır çünkü geniş ünlü bir ekin sadece geniş ünlü varyantları oluşabileceği gibi dar ünlü bir ekin de ancak dar ünlü varyantları olur.

о, ө, у, ү harflerinden oluşan yuvarlak ve а, ы, и, э harflerinden oluşan düz olarak ikiye ayrılır. Yuvarlak ünlülerin söylenmesinde dudakların yuvarlaklaşması etkili olur, oysa düz ünlüler dudakların az katılması veya katılmaması ile söylenir. Kırgızca gibi kelimenin bütün hecelerinde hatta eklerinde de yuvarlaklaşma, yani yuvarlak uyumu tam egemen olan bir dilde ünlüleri bu niteliğine göre ayırmanın büyük önemi vardır.

а, э, о, ө, у, ү harflerinden müteşekkil uzun ve а, э, о, ө, у, ү, ы, и harflerinden müteşekkil kısa olarak ikiye ayrılır. Kısa ünlülere göre uzun ünlüler 1,5-2 kat daha uzun söylenir. İkisinin kalan bütün ses nitelikleri, yuvarlak-düzlüğü, çıkış noktaları, kalınlık-incelikleri aynıdır. Kelime içinde uzun ünlüler de kısa ünlüler gibi tek hece oluşturur.

Kırgızcada şimdiki zaman çeşitliliği de görülür. -a / -e, -y ekiyle kurulan şimdiki zamandır (cönököy uçur çak - basit şimdiki zaman):

Tataal uçur çak (birleşik şimdiki zaman) cat-, cür-, tur-, otur- fiilleriyle kurulan şimdiki zamana Kırgızcada birleşik şimdiki zaman denir:
Мен иштеп жүрѳм (men işte-p cür-ö-m): "ben çalışıyorum".

 İşbu madde Gülzura Cumakunova tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayımlanan metin içermektedir.

Latin veya Romen harfleri, kökeni antik Roma tarafından Eski Latinceyi yazmak için kullanılan Latin alfabesine dayanan bir yazı sistemidir. ISO tarafından belirlenmiş standart modern Latin alfabesinde 26 harf bulunur. Latin harfleri şu anda dünyada en yaygın kullanılan yazı sistemidir.
Latin harfleri, görsel olarak Eski Yunan harflerine benzerdir. Eski Yunan harfleri ise aslen günümüz modern alfabelerin temeli olan Fenike alfabesinden türemiştir. Roma'nın erken dönemlerinde Etrüskler tarafından kullanılan Cumae Grek alfabesi zamanla Etrüsk alfabesine evrimleşmiş, Romalılar bu alfabeyi benimseyerek geliştirmişlerdir.

ISO'nun belirlediği standart modern Latin alfabesinde 26 harf bulunmaktadır.

Latinizasyon (Romanizasyon) tabiri genel olarak Latin alfabesi dışındaki ses sistemlerinin Latin alfabesine çevrilmesini ifade eder. Latin alfabesine çeviri yapılırken bu uygulamaların hiçbirisinde (fonetik alfabeler hariç) ortak bir uygulama geliştirilememiştir. Çünkü her ülke kendi harflerini esas alan bir çeviri sistemi benimsemiştir. Fakat yine de ana hatlarıyla genel kabul görmüş bazı sesler ve simgeler tercih edilmeye başlanmıştır. Örneğin Türk Devletleri arasında Ortak Türk Alfabesi esas alınarak yapılan bir işaret sistemi büyük oranda geliştirilmiş durumdadır. Fakat yine de çeşitli ülkelerin, sesleri simgelerken kullandıkları harflerin değişik olması nedeniyle farklılıklar ortaya çıkmaktadır.
Türkçede kullanılmayan sesler (aslında söyleyişte mevcut olduğu hâlde harf olarak bulunmayan sesler de dâhil olmak üzere) aşağıda belirtilmiştir. Latinize harfler Farsça, Arapça ve Kiril alfabelerinde yer alan temel seslerin karşılığıdır.

Sesli harflerin uzun biçimleri inceltme imi ile gösterilir: Â, Ê, Î, Ô, Û.
Yarı-sesli (gırtlaksıl) harfler yumuşatma imi ile gösterilir: Ă, Ĕ, Ĭ, Ŏ, Ŭ.
Alfabede Türkçede bulunmayan harflere de yer verilmiştir. Bu sesler ve onları gösteren harfler daha çok başka topluluklarla iç içe yaşayan Türk halkları tarafından kullanılmaktadır. Örneğin İran Azerileri Arapça Ayın (Ayn) harfini veya Gagavuzlar Slavik Tse harfini yoğun biçimde kullanırlar. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Dolayısıyla alfabenin bazı kısımları yalnızca bazı topluluklar tarafından kullanılmaktadır.
Kiril Е harfi için Azeri Kiril alfabesindeki Е harfinin ses değeri esas alınmıştır. Bu harf de Türkçedeki E sesidir.
W: Açık bir V harfidir. Klasik V sesinden kesinlikle farklıdır. V harfinde dudaklar birbirine değerken, bu seste (W harfinde) tıpkı U sesinde olduğu gibi dudakların birbirine değmesi söz konusu değildir. Arapçadaki Vav (و) ve Batı dillerindeki w sesi başlıca örneklerdir. Örneğin: Dawul (Davul), Hawlu (Havlu), Yawaş (Yavaş).
Q: Anadolu Türkçesindeki gırtlağa yakın olarak çıkarılan kalın K harfini gösterir (Ⱪ, Ķ). Örneğin: Qomşu (Komşu)... Bazı Türki dillerde (Örneğin Azericede) ise yine kalın K sesine yakın olarak gırtlaktan çıkarılan kalın bir G sesini karşılar. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Azeri Türkçesinin resmi harflerinden birisidir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Örneğin: Qadın (Kadın) sözcüğünün okunuşu "Gadın" şeklindedir. Baştaki G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. (Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir.)
X: Boğazdan gelen gırtlaksı, hafif boğumlu bir H sesidir. Türkçedeki Xalı (Halı), Xala (Hala), Xoroz (Horoz) sözcüklerinin bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Bazı dillerde normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Arapçadaki Hı (خ) harfidir. Azericenin resmî harflerinden birisidir. İç ve Doğu Anadolu ağızlarında sıklıkla rastlanır. Örneğin: Baxmax (Bakmak) fiilinin okunuşu Baḥmaḥ şeklindedir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak)… Bu sesin Türkçedeki kullanımında çoğu zaman birbirlerine çok yakın kaynaklardan çıkan Arapçadaki Ha (ح) harfi ile olan farkı ortadan kalkmıştır (Ⱨ, Ḩ).
Ä veya Ə: Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. Azericede yoğun olarak kullanılır. İnce bir harf olduğu hâlde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında büyük ünlü uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin: İncä/İncə. Türkçede Selçuk ismi diğer Türk dillerinde “Sälçuk / Səlcuk” olarak, Akçe sözcüğü ise “Akçä / Akçə” olarak yazılır. Türkçede her ikisi de "Ben" olarak yazılan Bän (Azerice: Mən, 1. Tekil Şahıs Zamiri) ve Ben (Azerice: Ben, Deri Kabartısı) sözcükleri birbirinden farklı anlamlar içerir ve ses değerleri de farklıdır. Ə harfi kimi Latin alfabelerinde, özellikle el yazılarında Эə biçiminde de kullanılır. Örnekler: Ämäk/Эmək/Əmək (Emek), Ämir/Эmir/Əmir (Emir), Äsas/Əsas/Эsas (Esas), Sämär/Səmər (Semer)...
Š=Ť ve Ž=Ď harfleri Peltek seslerdir; dil ucu ile dişlerin arasından çıkar.
Arapçada bulunan Peltek Š (Arapça: ث) sesi Türk dilleri içinde yalnızca Başkurtçada yer alır (Kiril: Ҫ).
Arapçada bulunan Peltek Ž (Arapça: ذ) sesi Türk dilleri içinde yalnızca Başkurtçada yer alır (Kiril: Ҙ).
Türkçede bulunmayan Ț (Kiril: Ц) ve Ḑ (Kiril: Ӡ) sesleri Kiril alfabesinin romanizasyonunda kullanılır.
Ṡ ve Ḋ harfleri vurgulu S ve vurgulu D olarak işitilen seslerdir. Modern standart Arapçadaki ses değerleri esas alınmıştır.
Türkçeye Arapçadan geçen kelimelerde ص için üzeri noktalı Ṡ kullanılırken, ض harfi için çevirilerde üzeri noktalı Ḋ kullanılır. Örneğin: Ṡadaka, Ṡahib, Ṡabun, Huṡuṡ, Ramaḋan, Kaḋı, Kaḋa, Ḋarb, Ḋarbe, Arḋ...
Ṫ ve Ż harfleri vurgulu T (T-D) ve vurgulu Z (Z-S) olarak işitilen seslerdir. Modern standart Arapçadaki ses değerleri esas alınmıştır.
Türkçeye Arapçadan geçen kelimelerde ط için üzeri noktalı Ṫ kullanılırken, ظ harfi için çevirilerde üzeri noktalı Ż kullanılır. Örneğin: Ṫarık, Ṫarikat, Hariṫa, Żan, Żalim, Żafer, Mażlum...
Ğ ve Ă: Gırtlaksıl sessiz harflerdir (Arapça: غ ve ع). Boğazın boğumlanmasıyla çıkarılan seslerdir. Örneğin: Ăsker, Ărab...
Ayın (ع) harfinin çekimli (harekeli biçimleri) Ŭ ve Ĭ olarak gösterilir. Örneğin: Ŭmum, Ĭtır...
Ⱨ ve Ⱪ: Boğazdan çıkan boğumlu harflerdir (Arapça ح ve ٯ; Kiril Ҳ ve Қ). Boğazın hafif sıkılması gerekir.
Ň: Gırtlağa yakın olarak genizden çıkarılan N sesini gösterir.
Č: Türkçedeki J sesini karşılayan bir harftir.
Önemli Açıklama-1: Kiril Є (İe) harfinin ses değerinin kesinlikle Latin E harfi ile hiçbir ilgisi yoktur. Kiril Є harfinin Latin karşılığı Ë harfidir.
Önemli Açıklama-2: Kiril Ё (Io) harfinin ses değeri olarak kesinlikle Latin Ë (E-Umlaut) harfi ile hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen bir şekil benzerliğidir. Latin Ë harfinin Kiril karşılığı kesin olarak Є harfidir.
Türkçedeki yazım koşulları göz önünde bulundurularak Arapça sesli harflerin Türkçeye çevirisinde aşağıdaki biçimler tercih edilir.

(Ä: A+E) şeklinde bir gösterim de harflerin açılımı bakımından doğrudur.
Ortak Türkçe Alfabe (veya Uniform Türk Alfabesi, Biçimlendirilmemiş Türki Abece) - 1930'lu yılların başında Sovyetler Birliği içindeki Türk topluluklarının alfabelerini ortak bir yazı sistemi ile Latin alfabesine çevirebilmek amacıyla oluşturulan ve asal sesleri gösteren alfabedir.
Uniform sözcüğü "Evrensel Biçim" (Ortak Gösterge) veya "Biçimlendirilmemiş" anlamına gelir. Yani bu alfabe henüz biçimlendirilerek ikincil sesler oluşturulmuş değildir. Bunu yapabilmek ve ilgili dillerin tüm ses değerlerini simgeleyecek harfleri belirleyebilmek için noktalama işaretlerinden yararlanarak yeni harfler oluşturmak gerektiği öngörülmüştür. Başlangıç noktası olarak da Türkiye Cumhuriyeti'nin alfabesi esas alınmış fakat bazı değişiklikler yapılmıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bahsedilen riskler değerlendirilip göze alınarak bazı devletlerce yeni Latin alfabesi çalışmaları yapılmıştır. Nihayet Azerbaycan, Türkmenistan, Gagavuzya, Tataristan gibi ülkeler yeni alfabeye ya bütünüyle geçmişler ya da bir geçiş süreci içinde Kiril tabanlı eski alfabe ile birlikte bir süre kullanmayı öngörmüşlerdir. Günümüzde alfabe çalışmaları dikkate alındığında Türki Cumhuriyetlerde Latin alfabesine geçiş yönünde gelişmeler yaşanmaktadır. Örneğin Azerbaycan, Türkiye'deki Türk alfabesini temel alan bir sistemi kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti alfabesinin üzerine üç tane harf (yeni ses değerleri) ekleyerek kendi alfabelerini oluşturmuşlardır.

Vurgu İmi (´): Sağa yatık olarak kullanılır. Aslında sesli-sessiz bütün harflerin üzerine gelebilmesi mümkündür. Kimi zaman işaretli harf üzerinde bir duraksama veya hece bölünmesiyle ortaya çıkar. Türki dillerde iki işlevi vardır:

Vurgunun hangi hecede olduğunu işaretler. Bazen eş sesli kelimeleri birbirinden ayırmaya yarar. Mesela, Rusçada ve Yunancada hemen her kelimede kullanılır, çünkü vurgunun hangi hecede yer aldığını göstermeye yarar. Böylece aynı yazılışa sahip kelimeler de birbirinden ayrılabilir. Böyle bir vurgu uygulaması Türkçede pek mümkün değildir, çünkü hece vurgusu Türk dilinin yapısı gereği çok fazla değiştirilemez, başka heceye kaydırılamaz. Vurgunun değiştirilmesi ile kelimenin manası değişmez. Konuşma dilinde bunu ayırt edebilmek için özel bir çaba sarf edilmez. Bu nedenle de vurgunun ayrıca gösterilmesine gerek yoktur. Türki Kiril alfabelerinde Rusçadan gelen kelimelerde kullanılır.
Üzerinde bulunduğu harfin ses değerini vurgulayarak değiştiren bir işarettir. Seslerin (harflerin) aslında biraz uzatılmasını sağlar.
Sessiz Harflerde: Sert ve vurgulu bir söyleyiş kazandırır. Ý Türkmen alfabesinde bir harf olarak bulunur ve Türkçedeki Y sesini karşılar. Çünkü işaretsiz yalın Y harfi pek çok dilde Türkçedeki I sesine denk düşer. (Kyrgyz: Kırgız gibi). Ć ise Boşnakçada yer alır ve Ç sesine yakın sert bir C sesi verir. Yeni Başkurt alfabesinde Ź harfi peltek Z ses

Yazı sistemi, bir dildeki unsurları ve tarif edilebilir durumları temsil etmek için kullanılan bir çeşit semboller sistemidir.
Yazı sistemleri sembollerle sesler arasındaki ilişkinin biçimine göre dörde ayrılır:
Alfabelerde konuşmadaki her bir ünlü ve ünsüz sesbirimin doğrudan karşılığı olarak yazıda da bir veya birkaç sembol bulunması esastır. Latin, Kiril, Ermeni alfabeleri ve Hangıl hakiki alfabelere örnektir.
Hece yazılarında her bir simge konuşmadaki bir heceye karşılık gelir. Harf sayısının çok fazla olmaması için kullanıldıkları dilin sesdizimsel olarak çok basit olmasını gerektirdiklerinden, saf hece yazıları çok yaygın değildir. Japoncada kullanılan hiragana ve katakana sistemleri saf hece yazılarıdır.
Bir çeşit hece yazısı olan abugidalarda, her bir ünsüz için temel birer harf bulunurken, ünlü sesler bu harfler üzerinde yapılan düzenli değişikliklerle veya eklenen ayırıcı imlerle gösterilir. Özellikle Hint yarımadasında konuşulan dillerin kullandığı abugidaların en bilinen örneği Devanagari'dir. Harekelerle yazılmış Arap harfleri de abugidadır.
Ünsüz alfabelerinde yalnızca ünsüz sesler için semboller bulunur. Ünlüler ya belirli bağlamlarda bir veya birkaç ünlünün yerine geçebilen bazı ünsüz harflerle gösterilir ya da hiç gösterilmez. Arap ve İbrani alfabeleri günümüzde kullanılan en yaygın ünsüz alfabeleridir.
Logografik yazı sistemlerinde sembollerle konuşmadaki sesler arasında herhangi bir düzenli ilişki bulunmaz. Bunun yerine her sembol bir veya birkaç biçimbirimi ifade eder. Mısır hiyeroglifleri ve Çin karakterleri logografik yazı sistemleridir.

Alfabe
Hece yazısı
Logogram
Ünsüz alfabesi

Arch Chinese (Traditional & Simplified) 25 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Çince karakterli yazı animasyonları ve doğal konuşmacı sesletimleri
decodeunicode Unicode Wiki with all 98,884 Unicode 5.0 characters as gifs in three sizes
Afrika Yazı Sistemleri3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omniglot-Dünya Dilleri ve Yazı Sistemleri 18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ancient Scripts26 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Farklı Yazı Sistemlerine Giriş
Michael Everson's Avrupa Alfabeleri28 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Unicode Consortium12 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İtalyanca (italiano ya da lingua italiana), çoğunluğu İtalya ve İsviçre'nin güneyindeki Ticino kantonunda yaşayan 61 milyon kişi tarafından konuşulan Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir Latin dilidir.
İtalyan asıllı göçmenlerce Amerika Birleşik Devletleri'nde, Arjantin'de, Brezilya'da, Kanada'da ve Avustralya'da da sıkça konuşulur.
Orta Çağ itibarıyla Halk Latincesi (Vulgar Latince) çeşitli dillere ayrılmıştır. Orta Çağ'ın sonunda Floransa şehrinin kültür ve edebiyat üstünlüğü etkisiyle, Toskana yazı dilinden bugünkü İtalyanca şekillenmiştir. Dilin gelişiminde Boccaccio, Dante Alighieri ve Petrarca gibi isimlerin Latince yerine Toskana ağzını kullanmalarının büyük etkisi vardır. Buna rağmen İtalyan dili, siyasi birliğin de uzun zaman tamamlanamamış olmasının da etkisiyle bölgeden bölgeye büyük farklılıklar taşır. Her bölgenin kendine özgü şivesi vardır.
Buna ek olarak İtalyanca gibi Halk Latincesinden türemiş ancak İtalyancadan farklı ve karşılıklı anlaşılabilirlik göstermeyen 30 civarı dil de İtalya'da bulunmaktadır. Çoğu İtalyanca konuşuru hem İtalyanca ve şivilerini, hem de kendi bölgesel dillerini (örneğin Sicilyaca veya Furlanca) konuşmaktadır.
Diğer Latin dilleriyle (Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Rumence, Katalanca gibi) büyük benzerlikler taşır. İtalyancayı iyi bilen birisi diğer Latin dillerini de kısa zamanda öğrenebilir. İtalyanca ve Sardunyaca, Latinceden en az farklılaşmış yaşayan diller olarak nitelendirilmektedir.
İtalyanca, kelimelerin hemen hemen tamamının ünlü harfle bitmesi ve kesif vurgularıyla kendine özgü bir melodiye sahiptir. İtalyanca, Rönesans devrinde lingua franca görevini görmüş olduğundan diğer dilleri etkilemiştir ve özellikle müzik alanında terminoloji İtalyancadır. İtalyanca, dünyanın sayılı melodik dillerinden biridir.

İtalyanca, Roma İmparatorluğu'nun geç dönemlerinde İtalya'da konuşulan ve yüzyıllar boyunca derinlemesine değişime uğrayan Halk Latincesi'nden türetilen bir Latin dilidir.

Orta Çağ'da Avrupa'da yerleşik yazı dili Latinceydi ancak insanların büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu ve yalnızca bir avuç insan bu dili iyi biliyordu. İtalyan Yarımadası'nda Avrupa'nın çoğunda olduğu gibi çoğu yerel dilde konuşurdu. Yaygın olarak anıldıkları şekliyle bu lehçeler, resmi standartlar ve öğretilerden etkilenmeden yüzyıllar boyunca Halk Latincesi'nden gelişti. Bunlar hiçbir şekilde, kendi bu yerel dillerden biri olarak başlayan standart İtalyancanın "lehçeleri" değil, İtalyancanın kardeş dilleridir. Karşılıklı anlaşılabilirlik, genel olarak Roman dillerinde olduğu gibi, İtalyancada da büyük farklılıklar gösterir. İtalya'nın Roman dilleri her seviyede (fonoloji, morfoloji,sözdizimi, sözlük, pragmatik) İtalyancadan büyük farklılıklar gösterebilir ve tipolojik olarak farklı diller olarak sınıflandırılır.

İtalyan alfabesinde 21 harf bulunur. J, K, W, X ve Y harfleri İtalyancada kullanılmaz, sadece yabancı kelimelerde bulunur.

C harfi a, o, u harflerinin önünde bulunduğunda k [kʰ] olarak okunurken, e ve i harflerinden önce Türkçedeki ç [ʧ] gibi okunur.
Ch ve gh harfleri daima e ve i harflerinin önüne yazılır ve sırasıyla k ve g şeklinde okunurlar.
G harfi a, o, u harflerinin önünde normal g olarak okunurken, e ve i harflerinden önce Türkçedeki c [ʤ] harfi gibi okunur.
Gl, [ʎ] olarak, gn ise [ɲ] olarak okunur: “Taglia” (beden) talya olarak, “ogni” (her) onyi olarak okunur.
H harfi İtalyancada hiçbir zaman okunmaz. Eşsesli kelimelerde anlam karışıklılığını ortadan kaldırmak için kullanılır. Örneğin "anno" (yıl) ve "hanno" (sahip olmak fiilinin 3. çoğul şahıs çekimi). Yabancı kelimelerde de okunmaz, örneğin "hotel".
R harfi İtalyancada Türkçede olduğundan daha kuvvetli yuvarlatılır.
Z sesi "dz" olarak, zz ise "ts" olarak okunur: “Zucchero” (şeker) dzukkero, “pizza” ise pitsa olarak okunur.
"C" ile "g" harfleri ve "Sc" kombinasyonu

Çoğu İtalyanca kelimede vurgu sondan ikinci hecededir.

Örneğin: adesso (şimdi), liceo (lise)
Bazı kelimeler ise bu kurala uymaz ve vurgu kelimenin herhangi başka hecesinde bulunabilir.

Örneğin: fragola (çilek), cinema (sinema)
Vurgusu son hecede olan kelimelerde ünlü harfler sola yatık olan grave imi (à, è, ì, ò, ù) ile gösterilir. Bu aksanlar vurguda istisnaları gösterip, kelimenin sadece son harfine eklenir. Kelimenin başında veya ortasında olan vurgular için grave imi kullanılmaz.
Örneğin: caffè (kahve), lunedì (pazartesi)
İmi sağa yatık olan acute imi (é) ise kelimeye keskin aksan verir ve pratikte sadece kelime sonunda veya son hecede bulunur ve vurguyu gösterir.
Örneğin: trentatré (otuz üç), perché (çünkü)
Bazı kelimelerde ise diyakritik işaretler anlam ayırımı için önem taşır.
Örneğin:
la (dişi belirteç) - là (orada)
e (ve) - è (olmak fiili, dir-dır)
sì (evet) - si (dönüşlü zamir)

İtalyancada isimlerin tamamı erkek ya da dişi olarak betimlenir. Erkek kelimeler genellikle “-o” harfiyle, dişi kelimeler ise genellikle “-a” harfiyle biter. Erkek çoğul “-i”, dişi çoğul ise genellikle “-e” takısını alır. Dolayısıyla erkek çocuk “bambino”, kız çocuk “bambina”, erkek çocuklar “bambini”, kız çocuklar ise “bambine” olarak söylenir.
Sıfatlar isimlerin cinsiyetine uyar. Bambino bello=Güzel erkek çocuk, Bambina bella=Güzel kız çocuk, Bambini belli= Güzel erkek çocuklar, Bambine belle=Güzel kız çocuklar.

İtalyancada belirli tanımlıkların (articoli determinativi) tekil ve çoğul hâlleri cinsiyete ve kelimenin başlangıç harfine göre değişir.

İtalyancada fiiller şahıslara göre ve zamana göre çekilir. Bu şahıslar io (ben), tu (sen), lui (erkek o), lei (dişi o ya da Siz), noi (biz), voi (siz), loro (onlar) dur. Şimdiki zamanda (Presente) fiil kökünün sonuna konan eklerle şahıslar betimlendiğinden şahıs zamiri genellikle "gizli özne" olarak kalabilir.

İtalyancanın en temel iki fiili olan essere (olmak) ve avere (sahip olmak) düzensizdir ve diğer zamanların oluşturulmasında yardımcı fiil olarak kullanılırlar.

İtalyancada düzenli fiiller mastar eklerine göre üç ana gruba ayrılır. Aşağıda her gruptan birer örnek fiilin temel zamanlardaki (Şimdiki, Geçmiş, Hikâye) çekimi verilmiştir.

-ere* bitimli fiillerde geçmiş zaman eki genellikle -uto olur.

-ire* bitimli fiillerde geçmiş zaman eki genellikle -ito olur.

Standart İtalyanca dilbilgisi; 4 geçmiş, 1 şimdiki, 1 gelecek ve çeşitli şart kipleri dahil olmak üzere zengin bir zaman yapısına sahiptir. Ancak günümüz İtalya'sında konuşulan ve "Italiano neostandard" (Yeni Standart İtalyanca) olarak adlandırılan varyantta, bu zamanların birçoğu günlük konuşma dilinde kullanılmamakta veya işlevini yitirmektedir.
Özellikle geçmiş zaman kipleri arasında belirgin bir kullanım farkı göze çarpar.

Passato prossimo (yakın geçmiş): Günlük konuşmada ve modern edebiyatta geçmiş zamanın temel kipidir. İtalya'nın kuzey ve orta kesimlerinde passato remotonun tamamen yerini almıştır; Güney İtalya'da ise her iki kip bir arada kullanılır. Ho mangiato, sono andato, ho vissuto gibi yapılarla kurulur. Anlatılan olay konuşma anına göre hâlâ bağlantılı veya yakın hissedildiğinde tercih edilir.
Imperfetto (süreklilik taşıyan geçmiş / miş'li geçmiş): Geçmişte alışkanlık, betimleme, devam eden durumlar için kullanılır. Konuşma ve yazı dilinde çok canlıdır. Örnek: mangiavo, andavo, pioveva.
Passato remoto (uzak geçmiş): Edebi metinlerde, tarih kitaplarında ve masallarda yaygın olarak kullanılır. Bununla birlikte, İtalya'nın kuzey ve orta bölgelerinde günlük konuşma dilinde neredeyse tamamen passato prossimo ile değiştirilmiştir. Güney İtalya'da hâlâ canlı birincil geçmiş zaman kipi olarak tercih edilir (örn. mangiai, andai).
Trapassato prossimo (önceki yakın geçmiş): Avevo mangiato, ero andato örneklerinde olduğu gibi, geçmişte başka bir geçmiş olaydan önce gerçekleşmiş eylemleri anlatır. Günlük konuşmada ve modern edebiyatta en sık kullanılan “önceki geçmiş” zamanıdır. Trapassato remotonun tamamen yerini almıştır ve çağdaş İtalyancanın canlı, üretken zaman kiplerinden biridir.
Trapassato remoto (önceki uzak geçmiş): dopo che ebbi/avvi mangiato, appena che fui partito gibi yapılarla kullanılan bu zaman kipi, çağdaş İtalyancada neredeyse tamamen terk edilmiştir. Günümüzde yalnızca çok eski edebi metinlerde (19. yüzyıl öncesi ve Manzoni'nin 1827 baskısı gibi) rastlanır. Modern İtalyancada aynı anlam trapassato prossimo ile ifade edilir ve trapassato remoto pratikte “ölü” bir zaman kipi kabul edilir.
Presente (şimdiki zaman): Hem şimdiki zaman hem yakın gelecek hem de tarihsel anlatılarda (presente storico) kullanılır. İtalyan dilinin en canlı ve en sık kullanılan zamanıdır. Örnek: mangio, vado, domani parto.
Futuro semplice (basit gelecek): Günlük konuşmada yakın gelecekteki eylemler için genellikle presente tercih edilir (Domani vado al mare = “Yarın denize gidiyorum”). Futuro semplice ise günümüzde daha çok tahmin, olasılık veya şüphe belirtmek için kullanılmaktadır (epistemik gelecek): Saranno le cinque («Saat beş olmalı»), Chi sarà mai? («Kim olsa gerek?»), Avrà trent’anni («Herhalde otuz yaşındadır») gibi.

Aşağıdaki tabloda standart İtalyanca dilbilgisinde yer alan tüm zamanlar ve bunların günümüz konuşma dilindeki kullanım sıklıkları özetlenmiştir.

İtalyanca, tipolojik olarak SVO (Özne-Yüklem-Nesne) söz dizimine sahip bir dildir. Cümlenin temel öğeleri genellikle Romans dillerinde görülen standart sıralamayı takip eder.
Temel cümle yapısı şu şekildedir: Özne + Yüklem + Tümleç
Örnek: Luigi viene da casa. (Luigi evden geliyor.)
Ancak İtalyanca, "Adıl düşüren dil" (Pro-drop language) grubuna girdiği için, fiil çekimi şahsı belirttiğinde özne zamiri genellikle kullanılmaz. Bu durumlarda cümle yapısı doğrudan yüklemle başlayabilir:

Parlo con te. (Seninle konuşuyorum) – (Burada Io [Ben] öznesi gizlidir.)
İtalyanca, söz dizimi açısından İngilizce gibi dillere kıyasla daha esnektir. Vurgu (focalizzazione) yapılmak istendiğinde özne yüklemden sonraya da gelebilir.
Örnek: Ha chiamato la mamma (Annem aradı) cümlesinde vurgu 'arayanın anne olduğu' üzerinedir)

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Madde 1:

:
Orijinal metin: "Tutti gli esseri uma

İzole dil (yalıtık dil), başka hiçbir dil ile akrabalığı olmayan doğal dillere denir. Sümerce, Baskça ve Elamca sıkça zikredilen izole diller olsa da, her birinin diğer dillerle bağlantısı olduğunu iddia eden dil bilimciler olmuştur.
Bazı kaynaklar, "izole dil" kavramını, bir dil ailesinin alt dallarından birinin son örneğini ifade etmek için kullanır. Örneğin, Arnavutça, Ermenice ve Yunanca sıklıkla izole Hint-Avrupa dilleri olarak adlandırılır. Bu diller Hint-Avrupa dil ailesinin parçası olsa da, bu ailenin bilinen dallarından (örn. Latin, Hint-İran, Slav) birine dahil değildir. Benzer şekilde Latin dillerine dahil olan Sardunyaca, görece izole bir Romen dilidir. Ancak, herhangi bir ek ifade olmaksızın söylendiğinde, izole dil, diğer hiçbir dille bağlantısı kanıtlanamamış dillere işaret eder.

Bugüne kadar başka dillerle ilişki tespit edilememiş olan bu diller şunlardır:

Abinomn dili, Adai dili, Aikaná dili, Akitanyaca, Anem dili, Atakapa dili, Aynuca
Baskça, Beothuk dili, Buruşaski, Busa dili
Cayuse dili, Chimariko dili, Chitimacha dili, Coahuilteco dili, Cofán dili, Cotoname dili, Cuitlatec dili
Elamca, Enindhilyagva dili, Esselen dili, Etrüskçe
Gilyakça
Hadzaca, Hattice, Haydaca, Huavece
Itonama dili
İberce, İsirava dili
Kakacu dili, Kalto dili, Karankava dili, Karok dili, Ketçe, Kol dili, Kootenai dili, Korece, Kuot dili, Kusunda dili
Laal dili, Laragiya dili
Mapudungun dili, Maratino dili, Mekejir dili, Meroitik dili, Minkin dili, Movima dili, Munichi dili,
Naolan (Oxalan), Natchez dili, Ngurmbur dili
Oropomca
Pele-Ata dili, Pirahã dili, Pucikvar dili, P'urhépecha dili, Pyu dili
Quileute dili, Quinigua dili
Salinan dili, Sandavece, Seri dili, Siuslav dili,Sulka dili, Sümerce
Taiap dili, Takelma dili, Ticuna dili, Tivi dili, Tol dili
Umbugarla dili
Yalë dili, Yámana dili, Yélî Dnye dili, Yukagirce, Yuri dili
Zunice

Agattu Adası (Aleutça: Angatux̂; Rusça: Агатту), Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletinde Bering Denizi'nde bulunan bir adadır. Aleut Adaları'nın batı ucundaki Near Adaları'nda yer almaktadır. İdari olarak Aleutians West sayım bölgesine bağlıdır.
Ada, Attu Adası'ndan sonra Near Adaları'nın ikinci büyük adası ve Aleut Adaları'nın en büyük ıssız adasıdır. Volkanik ve oldukça dağlıktır. Ağaçsız ada, deniz seviyesinden 632 m yüksekliğe ulaşan tundra benzeri bir araziye sahiptir.

Agattu Island: Block 1149, Census Tract 1, Aleutians West Census Area, Alaska United States Census Bureau
Agattu Island Nautical Chart NOAA Nautical Chart 16434 Agattu Island, 6th Edition, May 2004
U.S. Coast Pilot 9, Chapter 7, Aleutian Islands 27 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Agattu Island Photos Photos from Agattu Island, July 2008

Aivilik İnuitçesi (kendilerince Aivilingmiutut, Inuktitut, Doğu Kanada İnuitçesi Aivilimmiutut ; İngilizce Aivilik, Aivilingmiut, Aivillirmiut, Kangiqłniq, Walrus Inuit), Kanada'nın Nunavut bölgesinde ᓴᒡᓕᖅ (Sagliq/Southampton Island), ᐃᒡᓗᓪᓕᒑᕐᔪᒃ (Igluligaarjuk/Chesterfield Inlet) ve ᑲᖏᖅᖠᓂᖅ (Qangiqłiniq/Rankin Inlet) şehirlerinde Aivilik İnuitleri tarafından konuşulan Doğu Kanada İnuitçesinin Kivalliq-Aivilik grubundan lehçesi.

2 alt lehçesi bulunur:

Southampton şivesi (İng.Southampton subdialect). Adanın asıl yerlisi olan Sallirmiut İnuitlerinin "oldukça farklı" dilleri hakkında fazla bir şey bilinmez ve konuşanların tamamı 1903 yılında salgın hastalıktan ölünce dilleri ve ayrıcalıklı kültürleri yok olmuş, sonradan burası Aivilik İnuitleri tarafından işgal edilmiştir.
Rankin şivesi (İng. Rankin subdialect). Konuşan kabileler: Aivilingmiut, (?) Amitormiut

2001 Kanada İstatistiklerine göre Aivilik İnuitçesi konuşanların sayısı:

L.-J. Dorais (1976), Aivilingmiut Uqausingit. The Aivilik Inuit Language. Le Parler Inuit Aivilik. Québec: Association Inuksiutiit Katimajiit, 1976
Alex Spalding (1982), Inuktitut dictionary by Themes (Aivilik dialect), Dept. of Indian and Northern Affairs, Ontario, 1982

Alaska Yerli Dil Merkezi (kısaltması ANLC; İngilizce: Alaska Native Language Center), Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletinde devlet mevzuatına göre Fairbanks Alaska Üniversitesi (UAF, University of Alaska Fairbanks) bünyesinde 1972 yılında kurulan araştırma merkezi.
Merkez, Alaska'nın yerli dilleri olan Eskimo ve Kızılderili (daha yoğun olarak Atabask) dillerinden 20 kadar dil üzerine araştırma ve araştırma malzemeleri yayımlamaktadır. Bu yayınlar arasında, dilbilgisi, sözlük, hikâye kitapları, folklor koleksiyonu ve özgün dil araştırmaları yer almaktadır.
Alanında tek olduğu için bu yirmi dilin araştırma ve eğitimi üzerine uluslararası ilgi çeken merkezdir. Personeli eyalet çapında iki dilli öğretmen ve araştırmacılardan oluşur. Personelin sertifikalı eğitimi, Fairbanks Alaska Üniversitesinde, Alaska'nın yerli dilleri içinde konuşanı en fazla olan iki Eskimo dilinde, Yupikçe ve İnyupikçe üzerinedir.
Sözlü verileri toplayıp yazıya geçirmek ve kayıt altına almak, daha önce kayda geçirilmiş malzemeleri arşivine alarak araştırmacılara sunmak, koruma ve kollamaya yönelik soyu tehlike altında bulunan 20 dilde eğitim yapmak ve bu eğitime destek olan malzemeleri yayımlamak, merkezin ana görevleri arasındadır.
Merkez, soyu tehlikedeki bu dillere karşı kamu bilincini artırmak için yoğun çalışma içerisindedir.

Fairbanks Alaska Üniversitesi kampüsünde bulunan arşivi eşsizdir. Rus Alaskası döneminden kalma elyazmaları da dahil olmak üzere bugün merkezde 15.000 adet belge bulunmaktadır. 1940 'larda kaydedilmiş ses kayıtları da bu sayının içerisindedir. Belgelerin bir kısmı yayımlanmış malzemeden, diğer bir kısmı da henüz yayımlanmamış malzemeden oluşur. Arşiv, kamuya açık olup alanla ilgili araştırmacıların uğrak yeridir.
Arşiv malzemesi kabaca üç bölümde sınıflandırılır:

Birincil malzemeler (primary materials) : Yayımlanmamış elyazmaları ve saha notlarından oluşur.
Gri literatür (grey literature) : Lokal yayımlanmış malzemeden oluşur. Bunlar, kişisel yayınlar, okuma malzemeleri vs. yayınlardır.
İkincil malzemeler (secondary materials) : ANLC dışındaki koleksiyonlardan elde edilmiş belgelerin kopyalarından oluşur.

ANLC tarafından araştırılıp desteklenen diller (Dipnot rakamları arşivlerine açılan linkleri gösterir) ve etnik nüfusa göre konuşanlarının sayısı:

Michael E. Krauss
Yukon Yerli Dil Merkezi
Alaska yerli sanatı
Iḷisaġvik College
İnyupik Tarih, Dil ve Kültür Komisyonu
Poldine Carlo
Marie Meade

https://web.archive.org/web/20101202141052/http://www.uaf.edu/apache/anlc/

Yupikler ya da Alaska Yupikleri (kendilerince Yupʼik, Yupʼiaq (tekil)  Yupiik (ikil)  Yupiit (çoğul)), Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinin batı (Nome Census Area ile Wade Hampton Census Area) ve güneybatısında (Bethel Census Area, Dillingham Census Area ve Lake and Peninsula Borough) yaşayan Yupik kolundan bir Eskimo halkıdır. Kendilerini yuk («insan») kelimesi ile -pik/-piaq («gerçek») ekinden türettikleri Yupʼik/Yupʼiaq («gerçek insan») adıyla ifade ederler. Dillerini ise Yugtun («insana benzer») olarak adlandırırlar. Hem Yupik halkları hem de Alaska yerlileri içinde en büyük nüfusa sahip olanlardır. Alaska Yerli Dil Merkezine göre 25.000 kişilik Yupik nüfustan 10.400 kadarı anadillerini konuşabiliyor. İngilizce bilmeyen Alaska yerlileri içinde 1993 yılında ilk sırayı % 42 lik oranla Yupikler, ikinci sırayı da % 20 lik oranla İnyupikler çeker. Şamanist inançlı avcı ve toplayıcıdırlar. Alaska'nın çetin ikliminde yenebilir her türlü şeyin yenildiği, yenemeyenlerin de kullanılabilirliğine bağlı olarak değerlendirildiği bir yaşam tarzı oluşturmuşlardır. Avların modern dünyada önemsenmeyecek kısımlarından ilginç eşya ve aksesuarlar yapmaları da asgari malzemenin azami olarak değerlendirilmesi olarak görülür. Fokların karınzarının pencere camı olarak kullanılması ya da kuş ve balık derisinden parka ya da ayakkabı yapmak Yupiklerin iklim ve coğrafya zoruyla oluşmuş geleneklerindendir. Dünya maske sanatında Yupik maskeleri benzersizdir. Y önsesini koruyan ana grup Yupik adını alırkan, bu sesi ç önsesine dönüştüren lehçeleri (Chevak Çupikçesi ile Nunivak Çupikçesi) konuşanlar Çupik olarak adlandırılırlar.
Kanada'da küçültücü (derogatory) bulunarak resmî olarak kullanılmayan "Eskimo" adı, yasal olarak Alaska'da İnyupikler ile Yupik ve Supikleri topluca adlandırmada rahatlıkla kullanılmaktadır. Alaska Eskimolarını topluca adlandırmak için bazen İngilizcede Yupik-Inupiaq (ya da Inu-Yupiaq) biçimi de kullanılır.
Yupikler üzerine araştırma yapanlar arasında ilk sırayı Ann Fienup-Riordan alır.

Kendilerini yuk ('insan') kelimesi ile -pik ya da -piaq ('gerçek') ekinden türettikleri Yupʼik ( < Yugpik ) ya da Yupʼiaq ('gerçek insan') adıyla ifade ederler. Dillerini ise Yugtun ya da Yugcetun ('insana benzer, insan gibi') olarak adlandırırlar.
İnyupiklerle komşu olan kuzeydeki Norton Sound yöresindeki Unaliq ve Pastuliq yerlileri ile Supiklerle komşu olan Egegik (Bristol Bay) yerlileri ve merkezi Alaska'da doğudan Atabask Kızılderilileri ile komşu olan Yukon ve Kuskokwim yerlileri  Yupik (Yup’ik)  adıyla anılırken Hooper Bay ile Chevak (Cevʼaq) yöresindeki az sayıda yerli Çupik (Cup’ik), Nunivak Adasındakiler ise Nunivak Çupikleri (Cup’ig) olarak adlandırılır. İngilizcede hepsini içine alan Y/Cuʼpik biçiminde yazım da görülebilmektedir.
Yine Alaska'daki St. Lawrence Adasının yerlileri farklı bir dil konuşan Sibirya Yupikleridir ve bunlara gündelik Alaska İngilizcesinde apostrofsuz Yupik biçimi kullanılırken, apostroflu Yup’ik biçimi Alaska Yupiklerini ifade eder. Sibirya Yupikleri kültürel açıdan Yupiklere değil İnyupiklere benzerler.

Eskimo – Aleut halkları
Aleutlar
Eskimolar
Yupik halkları
Sirenik Yupikleri
Öz Yupik halkları
Sibirya Yupikleri
Naukan Yupikleri
Yupikler
Supikler
İnuit halkları
İnyupikler
Batı Kanada İnuitleri
Doğu Kanada İnuitleri
Grönland İnuitleri

23.000 kişilik nüfusla Alaska'nın en kalabalık yerli halkıdır. Nüfusu 200 ilâ 1000 arasında değişen 56 köyde toplanmışlardır. Yupik coğrafyasının merkezi Bethel olup burada yaklaşık 7.000 Yupik bulunur. Alaska'da konuşanı en fazla yerli dil olan Yupikçeyi konuşabilen Yupik sayısı 14.000 den biraz fazladır.
Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı

Alaska Yupikçesi [İngilizce Alaskan Yup'ik, Central Alaskan Yup'ik]
Unaliq-Pastuliq Yupikçesi [İngilizce Norton Sound Yup’ik]
Unaliq Yupikçesi [kendilerince Unalirmiut; İngilizce Unaliq subdialect]
Atnegmiut
Kuuyuŋmiut
Eŋlutaleġmiut
Caxtulegmiut
Uŋallaqłiŋmiut
Tacirmiut
Pastuliq Yupikçesi [kendilerince Pastulirmiut; İngilizce Kotlik subdialect]
Yupikçe [kendilerince Yugtun ya da Yugcetun (dil), Yupiaq (sg), Yupiik (dual), Yupiit (pl); İngilizce General Central Yup’ik]
Qerauranermiut
Kuigularmiut
Qip'ngayarmiut
Qaluyaarmiut
Marayaarmiut
Chnagmiut
Kuigpagmiut
Akulmiut
Caninermiut
Kusquqvagmiut
Unegkumiut
Kiatagmiut
Egegik Yupikçesi [kendilerince Aglurmiut; İngilizce Egegik Yup’ik, Bristol Bay Yup’ik]
Çupikçe [kendilerince Cugtun ya da Cugcestun (dil), Cup’ik (sg) Cupiik (dual) Cupiit (pl); İngilizce Cup’ik, Hooper Bay-Chevak Cup’ik]. Yupik alfabesinde c harfi ç (ch) sesine tekabül eder.
Hooper Bay Çupikçesi [kendilerince Askinarmiut; İngilizce Hooper Bay subdialect]
Chevak Çupikçesi [kendilerince Qissunamiut; İngilizce Chevak subdialect]
Nunivak Çupikçesi [kendilerince Cugtun (dil), Cup’ig (sg), Cupiik (dual), Cupiit (pl), Nuniwarmiut; İngilizce Cup’ig, Nunivak Cup’ig or Cup’ik]. Nunivak adasında Nunivak Çupikleri tarafından konuşulur

Yupikler 23.000 olan nüfuslarıyla Alaska'nın en kalabalık yerli halkıdır. Ancak 14.000 den biraz fazlası anadilini konuşabiliyor. Aşağı Kuskokwim Okul Bölgesi'ne göre bu rakam 15.000 dir.  İngilizce bilmiyen Alaska yerlileri içinde 1993 yılında ilk sırayı % 42 lik oranla Yupikler çeker. Alaska Yerli Dil Merkezi ile koordineli biçimde en az 17-18 (ya da 25) kasabada Yupikçe eğitim ve öğretimi yapılmaktadır. Yukon ve Kuskokwim şivelerinde (Yupʼik) daha çok olmak üzere, Hooper Bay ile Chevak bölgesinin şivesi (Cupʼik) ve Nunivak adasının şivesi (Cupʼig) üzerine de kısa kısa öykücükler halinde ders kitapları çıkmaktadır.
Nunivak Çupikçesi yalnızca Nunivak adasında Mekoryuk kasabasında yaşlılarca konuşulmaktadır.
1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Yupik öğrencilerin sayısı :

Okul bölgeleri ve bağlı olan okullar:

Aşağı Yukon Okul Bölgesi (kısaltması LYSD, İngilizce Lower Yukon School District): Yukon Deltasında bulunan ve alanı Louisiana eyaletinin yarısı büyüklüğünde olan okul bölgesidir. 11 küçük kasabadan oluşur. İki dilli (Yupikçe ve İngilizce) eğitim verilmektedir. Esas olarak Yukon-Kuskokwim kökenli genel Yupikçe öğretilir. Bölgeye bağlı okullar: Alakanuk, Emmonak, Hooper Bay, Ignatius Beans Memorial, Kotlik, Marshall, Pilot Station, Pitkas Point, Russian Mission, Scammon Bay, Sheldon Point.
Aşağı Kuskokwim Okul Bölgesi (kısaltması LKSD, İngilizce Lower Kuskokwim School District): 22.000 mil kare alanıyla Alaska'nın en büyük kırsal bölgelerinden biri olup kabaca Batı Virjinya eyaletinin boyutlarındadır. Sertifikalı eğitim veren beş Yupik okul bölgesi içinde en büyük olanıdır. 345 öğretmen ve profesyonel eğitimcilerce ders verilen 3900 öğrenci (K-12) bulunur. 1974 yılından beri iki dilli (Yupikçe ve İngilizce) eğitim verilmektedir. Esas olarak Yukon-Kuskokwim kökenli genel Yupikçe öğretilir. Yalnızca Mekoryuk kasabasında Nunivak Çupikçesi eğitimi verilir. Bölgeye bağlı okullar: Atmautluak, Akiuk-Kasigluk, Akula-Kasigluk, Ayaprun, BABS School, Bethel High School, Chefornak, EEK, Goodnews Bay, Gladys Jung, Kipnuk, Kongiganak, Kwethluk, Kwigillingok, M.E. School, Mekoryuk, Napakiak, Napaskiak, Newtok, Nightmute, Nunapitchuk, Oscarville, Platinum, Quinhagak, Toksook Bay, Tuntutuliak, Tununak, Pre-School.
Yupiit Okul Bölgesi (kısaltması YSD, İngilizce Yupiit School District): 1984 yılında kuruldu. 450 öğrencisi bulunur. İki dilli (Yupikçe ve İngilizce) eğitim verilmektedir. Esas olarak Yukon-Kuskokwim kökenli genel Yupikçe öğretilir. Bölgeye bağlı okullar: Akiachak (K-12), Akiak (PK-12), Tuluksak (PK-12)
Kashunamiut Okul Bölgesi (kısaltması KSD, İngilizce Kashunamiut School District): Chevak'ta tek sitelik okul bölgesidir. Çupikçe (Chevak Çupikçesi)  ve İngilizce iki dilli eğitim verilir.
Kuspuk Okul Bölgesi (İngilizce Kuspuk School District): % 90-98 i Yupiklerden oluşan bölgede 8 kasaba bulunur: Lower Kalskag, Kalskag, Aniak, Chuathbaluk, Crooked creek, Red Devil, Sleetmute, Stony River.
Güneybatı Okul Bölgesi (kısaltması SWRSD, İngilizce Southwest Region School District): Bristol Körfezi ve Nushagak Irmağı yörelerinde bulunan 8 kasabadan oluşur: Aleknagik, Clarks Point, Ekwok, Koliganek, Manokotak, New Stuyahok, Togiak, Twin Hills

Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar Eskimo halklarının Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü olduğu zamanlarda günümüzden 10.000 yıl önce iki ayrı etnik grup (Eskimo ve Aleut) olarak Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin geliştirilmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, bunun yanında deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.

Geleneksel evlilik, kuzenler arasında olur. Çoğu tek eşli olsa da bazen çok eşlilik de görülür. Hristiyanlık öncesi evlilik töreni, damadın ailesi tarafından yapılan giysileri gelinin giymesi ve damada yemek servisi yapmasıyla olurdu. İlkbahardan sonbahara kadar av ve çalışma mevsiminde iken çekirdek aile olarak aynı evde kalan aile bireyleri, sonbahar sonunda ev ayrımına giderlerdi. Erkekler qasgi denen evlerde kalırken, kadın ve kızlar normal evlerde bulunurdu. 19. yydan itibaren misyonerler bu geleneği yıkmaya çalıştılar. Günümüzde çekirdek aile tipi hakim olsa da, ev fiyatlarının artması ya da evlilik dışı çocuk sahip olma gibi sebeplerle üç nesil bir arada kalınan aile tipi de yaygındır. Ölenin mirası geleneksel olarak ya mezar başına bırakılır ya da ailesi tarafından yabancılara dağıtılırdı. Misyonerlerin unutturmak için çok çaba gösterdiği bu gelenek günümüzde uygulanmıyor.

Qasgi (Yupikçe qasgi ya da qasgiq (sg) qasgit (pl); Çupikçe qaygiq; Nunivak Çupikçesi kiiyar, İnyupikçe qargi (sg) qargit (pl); İngilizce community house, traditional community house, communal men's house, men’s community house, men's house, ceremonial house, council house, dance house, c

Yupikçe, Yupik dili veya Alaska Yupikçesi (kendilerince Yugtun), Batı ve Güneybatı Alaska'da Yupiklerin konuştuğu Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili.
Yupikçenin de facto yazı dili olan biçimi Yukon ve Kuskokwim ırmakları çevresinde konuşulan şivedir. Yupikler 23.000 olan nüfuslarıyla Alaska'nın en kalabalık yerli halkıdır. Fakat, ancak 14.000 den biraz fazlası anadilini konuşabiliyor. Yine de bu rakam Yupikçeyi Alaska'da en fazla konuşanı olan yerli dil yapar. Alaska Yerli Dil Merkezindeki son rakamlara göre 25.000 kişilik Yupik nüfustan 10.400 kadarı anadillerini konuşabiliyor.
1900'lü yıllarda anadili Yupikçe olan Uyaquk adlı birisi tarafından icat edilen hece yazısıyla (Alaska yazısı ya da Yugtun yazısı) da örnekleri olsa da, Rus döneminde Kiril alfabesi kullanılmıştır. 1960'lı yıllarda, Irene Reed ve başkaları tarafından Alaska Yerli Dil Merkezi (ANLC) 'nde uygulanan Latin kökenli alfabe, 1970'li yıllarda başarıya ulaşan bir programın sonucudur. Bugün Yukon ve Kuskokwim şivelerinde (Yupʼik) daha çok olmak üzere, Hooper Bay ile Chevak bölgesinin şivesi (Cupʼik) ve Nunivak adasının şivesi (Cupʼig) üzerine de kısa kısa öykücükler halinde ders kitapları çıkmaktadır. Alaska Yerli Dil Merkezi ile koordineli biçimde 17 kasabada Yupikçe eğitim ve öğretimi yapılmaktadır.

Eskimo – Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi
Yupikçe
Çupikçe
Nunivak Çupikçesi
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı

Modern Yupik alfabesinde 18 harf vardır. Bunların 14 tanesi (c, g, k, l, m, n, p, q, r, s, t, v, w, y) ünsüz olup, 4 kısa (a, e, i, u) ve 3 uzun (aa, ii, uu) ünlü bulunur. Ayrıca, 6 tane de (ai, au, ia, iu, ua, ui) diftong vardır.
Çift ünsüzler apostrafla gösterilir : Yupʼik (ok: Yuppik)

Unaliq-Pastuliq Yupikçesi [İngilizce Norton Sound Yup’ik]
Unaliq Yupikçesi [kendilerince Unalirmiut; İngilizce Unaliq subdialect]
Atnegmiut
Kuuyuŋmiut
Eŋlutaleġmiut
Caxtulegmiut
Uŋallaqłiŋmiut
Tacirmiut
Pastuliq Yupikçesi [kendilerince Pastulirmiut; İngilizce Kotlik subdialect]
Yupikçe [kendilerince Yugtun ya da Yugcetun (dil), Yupiaq (sg), Yupiik (dual), Yupiit (pl); İngilizce General Central Yup’ik] : De facto yazı dilidir.
Qerauranermiut
Kuigularmiut
Qip'ngayarmiut
Qaluyaarmiut
Marayaarmiut
Chnagmiut
Kuigpagmiut
Akulmiut
Caninermiut
Kusquqvagmiut
Unegkumiut
Kiatagmiut
Çupikçe [kendilerince Cugtun ya da Cugcestun (dil), Cup’ik (sg) Cupiik (dual) Cupiit (pl); İngilizce Cup’ik, Hooper Bay-Chevak Cup’ik]. Yupik alfabesinde c harfi ç (ch) sesine tekabül eder.
Hooper Bay Çupikçesi [kendilerince Askinarmiut; İngilizce Hooper Bay subdialect]
Chevak Çupikçesi [kendilerince Qissunamiut; İngilizce Chevak subdialect]
Nunivak Çupikçesi [kendilerince Cugtun (dil), Cup’ig (sg), Cupiik (dual), Cupiit (pl), Nuniwarmiut; İngilizce Cup’ig, Nunivak Cup’ig or Cup’ik]. Nunivak Adasında konuşulur
Egegik Yupikçesi [kendilerince Aglurmiut; İngilizce Egegik Yup’ik, Bristol Bay Yup’ik]
Yupikçenin 5 şivesi vardır. Bunlardan Yukon ve Kuskokwim ırmakları çevresinde konuşulan ana şive Hooper Bay ve Chevak ile Nunivak haricinde de facto yazı dilidir.
Kuzeyde yer alan Unaliq - Pastuliq şivesi bir İnuit dili olan komşusu İnyupikçeden etkilenmiş ve onu da etkilemiştir. Hatta bu güney İnyupikleri Yupiklerin verdiği Malimiut adıyla anılırlar.
Güneyde yer alan Egegik şivesi de diğer bir Yupik dili olan Supikçeden etkilenmiş ve onu da etkilemiştir.
Hooper Bay ile Chevak yörelerinde az sayıda konuşanı olan Çupikçe, genel Yupikçeden ayrı olarak yazıya geçirilir ve Chevak'taki okulda öğretilir.
Nunivak adasında konuşulan Nunivak Çupikçesi, ada izolasyonu sonucu Yupikçenin en farklı lehçesi olup ayrı bir dil gibi nitelendirilir ve Nunivak'taki okulda öğretilir ve yazıya geçirilir. Nunivak adasında Mekoryuk kasabasında yaşlılarca konuşulmaktadır.
Genel Yupikçe ile Çupikçe (Hooper Bay ve Chevak) ve Nunivak Çupikçesi sayı adlarının karşılaştırması

Daha çok kelime bazında lokal kullanışlardan kaynaklanan diyalektler ve şiveler arası farklar, karşılıklı anlaşmaya engel olmaz.

Yupikçe, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif eki alırlar: daha çok -q ya da -k
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur: kök (stem), yapım eki (postbase), çekim eki (ending), bağlaç (enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, Yupikçede iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:
kuigem paanga : ırmağın ağzı
qayam paanga : kayağın ağzı
nunam iqua : tundranın sonu
asverem enra : morsun kemiği
anipam quliraa : baykuş hikâyesi
Her ikisi de sayı ile uyumludur:
angun : adam
angutem qimugtii : adamın köpeği
angutem qimugtai . adamın köpekleri
angutet qimugtiit : adamların köpeği
angutet qimugtait : adamların köpekleri
angutek qimugtegkek : iki adamın iki köpeği
Sayı (= rakam) adlarında da sayı (= gramer sayısı) uyumu vardır:
yuinaq : yirmi
yuinaak malruk : kırk (harfiyen: 'iki yirmi')
yuinaat pingayun : altmış (harfiyen: 'üç yirmi')
Fiiller de sayı ile uyumludur:
yurar- : Eskimo usulü dans etmek
arnaq yurartuq : kadın dans ediyor
arnak yurartuk : iki kadın dans ediyor
arnat yurartut : kadınlar (en az üç kadın) dans ediyor
Nere- "yemek" fiilinin şimdiki zaman çekimi:

Nerua  Ben yiyorum
Ner'uten Sen yiyorsun
Nertuq O yiyor
Ner'utek Siz ikiniz yiyorsunuz
Ner'uci Siz (en az: üçünüz) yiyorsunuz
Ner'ukuq Biz ikimiz yiyoruz
Ner'ut = Onlar yiyorlar

Yupiugua : Ben Yupiğim
Yupiugukut : Biz Yupiğiz
Yup'ik-aamek elitnaurtua : Yupikçe öğreniyorum
Yup'ik Yugtun qanyuitua : Yupikçe bilmiyorum
Kass'atun qanyiutua : İngilizce bilmiyorum
Kituuga atren?  : Adın(ız) ne ?
Winga atqa ... : Adım ...
Quyana qalarullua : Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim
Kuingiryaqunak : Sigara içilmez
Kenkamken : Seni seviyorum
Piurci : Hoşçakal(ın)
Yupikçede olmayan kelimeler İngilizceden ödünç alınarak kullanılır ve bunlar yazıda bir tire işareti ile eklerinden ayrılır:

Ciulirneret Museum-aani : Deneyimli yaşlılar müzede (İng. Museum)
Atam uksumi, tua-i December aam maani kinguani, January-m maani nangyartullranek ayagluku qayarkanek-llu up'ngetullrulriit : Şimdi kışın, bazen Aralık (İng. December) ayından sonra, bazen de Ocak (İng. January) ayının sonunda kayak malzemelerinin yapım ve tamirine başlarlar.
Yugtun qaneryaramteni Science-aartaitellruuq : Bilim (İng. Science) kelimesi dilimizde bulunmuyor
Örnek metin: Kuş gribi: YUPİKÇE : Tengmiat Nangyutiit : Manaa cali pinarqelraa nang'yun qanruteksugluuku makut teng'miat nang'yutiit arnarqelraa maavet nunamtenuun tekitnayukluuku, murilkesqluucii ak'maai teng'miat matumeng nang'yutmeng nal'aulliniut. Alingnarkug manaa nang'yun, yuut'lu ilait matumeng ayag'nirluteng nalaa'quluuteng. Qanrutek'saaqaat qallaullukii tengmiat, meqluu nang yun nalaaciqniluuku. Pingran tau'waam cakneq murilkelluuta piniartukut. Illait yuut nan'vaneng, kucircitanengluu mertatuut maggun'gguq tengmiat anaitgun nangyun cagtetuug. Nunat tamalkuita pilliiniit nungyun murilkesqluuku. Neqakniacii manaa tengmianeng nerqataaquv'cii wallu nanvaneng qang'allu kucircitaaneng mertaquv'cii, qallaulluki aturniacii. Kiakuu nalamalrianeng tengmianeng nalkuskuv'ci agturavkenaaki piniartucii. Ukuu'nun calistenun qan'rutekniacii. Yuut tekiciqut maa'vet manaa nungyun pitekluuku. Quyuureskaata tainiertucci, pinarqelriaruuk.

İNGİLİZCE ÇEVİRİSİ : Bird Flu : Recently Avian Flu concerns have been going around nationally and internationally and we were given precautions on it. For now we were informed to boil our birds and be very careful in preparing them to consume that we will get on subsistence activities this spring. Avian flu can get here by migratory birds from Asia where it is starting and a few have died from it. Other ways the flu can spread is by bird droppings through our drinking water from lakes, ponds, and rain water collection methods in homes. If you find any dead birds do not handle it but report it to us. Some agencies are coming to our community to inform us and give us directions on the Avian Flu very soon. We are encouraging parents and others to attend meetings and pass this possible epidemic information to their children and others in the community.

Rus Alaskası döneminde (1733 - 1867) Ruslarla ve Rusçayla karşılaşan Yupiklerin dillerinde Rusça alıntılar günümüzde de canlılığını sürdürür:

cainik (< Rus. чайник) 'çaydanlık'
cukunak / cukunaq (< Rus. чугунок) 'dökme demirden kap'
kaminiaq (< Rus. камин) 'soba'
kelipaq (< Rus. хлеб) 'ekmek'
kuskaq (< Rus. кошка) 'kedi'
luuskaaq (< Rus. ложка) 'kaşık'
mass'laq (< Rus. масло) 'tereyağı'
missuuk (< Rus. мешок) 'çanta; çuval'
mulut'uuk (< Rus. молоток) 'çekiç'
nuussiq (< Rus. нож) 'bıçak'
paltuuk / pal'tuuk (< Rus. пальто) 'palto'
puckaq (< Rus. бочка) 'namlu'
pucunaq (< Rus. бочонок) 'namlu'
putuskaq (< Rus. подушка) 'yastık'
saarralaq / caarralaq (< Rus. сахар) 'şeker'
saayuq / caayuq (< Rus. чай) 'çay'
sap'akiq / cap'akiq (< Rus. сапоги) 'bot, potin'
saskaq / caskaq (< Rus. чашка) 'fincan'
Slaaviq 'Rus Ortodoks Hristiyan'
spiickaaq (< Rus. спичка) 'kibrit'
sulunaq / culunaq (< Rus. солонина ?) 'tuzlama balık'
tiissicsaaq (< Rus. тысяча) 'bin'
yaassiik : (< Rus. ящик) 'kutu'
Alaska'yı Ruslardan satın alan Amerikalıların dilinden de Yupikçeye geçen alıntılar bulunur:

ingek : 'mürekkep' (< İngilizce ink)
anainessaaq : 'soğan' (< İngilizce onions)
patitussaaq : 'patates' (< İngilizce potatoes)
snuukuuq : 'kar makinesi' (< İngilizce snow-go)

Yupik dilinde yayımlanan Vikipedi versiyonu (Yugtun Vik'ipitiyaq 21 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) henüz Incubator'da olup test edilmektedir.

Alaska Yerli Dil Merkezi

Terryl Miller (2006), Yup

Aleutlar ya da Unanganlar (Aleutça: Unangan (batı) ya da Unangas (doğu)), Kuzey Pasifik Okyanusu ile Bering Denizi arasında yer alan Aleut Adaları’nın yerli halkıdır. Hem Aleutlar hem de adalar, siyasi olarak ABD’nin Alaska eyaleti ile Rusya Federasyonu’na bağlı Kamçatka Krayı arasında bölünmüştür.
Bu topluluk, Aleut dili olan Unangam Tunuu’da Unangax̂ adıyla da bilinir. Alaska’nın Aleut Bölgesi’nde federal olarak tanınmış 13 Aleut kabilesi bulunmaktadır. 2000 yılında ise Rusya’daki Aleutlar, bir hükûmet kararnamesiyle “nüfusça az olan yerli halk” statüsünde tanınmıştır.

Alaska'yı Aleut Adalarından keşfe başlayan Rus kâşif, kürk tüccarı ve yerleşimciler (промышленник) tarafından Aleut (dönemin Rusçasıyla Алеутъ) adı verilen yerliler, o zamanın Rusçasında bugünkü Aleutları ve Kodiak adasındaki Supik Eskimolarını kapsıyordu.
Rusçadaki Aleut adının kökeni olarak:

Rusçadaki Aleut adının, keşifteki Sibirya halklarından (? Çukçi) kılavuzların dilinde "sahil sakini" anlamına gelen bir kelimeden çıktığı sanılıyor.
Çukçi dilinde Eskimolar için kullanılan A´lvayê´lilit (harfiyen 'yabancı dilliler') adlandırması da vardır.
G. Menovşçikov gibi kimi uzmanlara göre Unanganca allíthuh ('topluluk') kelimesinden gelir.
Aleutlar ile Supikleri bir tutup aynı adla anan Ruslar, Aleut Adalarındaki Aleutlardan ayırmak için Kodiak Adasındaki Supikleri "Kodiak Aleutu" ve dillerini de "Kodiak Dili" olarak adlandırmışlardır. İngilizcede "Kodiak Aleutları" (Kodiak Aleuts) adı da Ruslardan kalan yanlış adlandırmanın sonucudur.

İngilizcede Aleut adlandırma karışıklığı Rusların kullanımına dayanmaktadır:
Aleutian Aleut (Unangan)
Kodiak Aleut (Sugpiaq)
Uzun yıllar Ruslaşma asimilasyonu geçirdikleri için;
Kodiak Supikleri, Ruslardan kalma Aleut adını günümüzde Alutiiq biçiminde kendilerine ikinci ad olarak verirler. Birincil adları Sugpiaq.
Batı Aleutları, Ruslardan kalma Aleut adını günümüzde Aliguutax̂ biçiminde kendilerine ikinci ad olarak verirler. Birincil adları kabile kabile Naahmiĝus ve Niiĝuĝis.
Yan yana yaşamaktan dolayı kültürleri benzer olan iki halk birbirlerini ayrıt eder:
Kodiak Adasındaki Supikler Unangan denilen Aleutlara Taya'uq adını verirler.
Aleutlar (Unangan) da Supikleri (Alutiiq) Kanaaĝin adıyla anarlar.
Günümüzde bu karışıklığı bertaraf etmek ve kendi verdikleri adı kullanma yönelimiyle Aleut halkı ve dili için Alaska'da akademik çevrelerde Unangan adı tercih edilmektedir.

Rusya'da 1897 yılında yapılan ilk genel nüfus sayımından iki yıl önce "Rus İmparatorluğu’nda Yaşayan Halkların Alfabetik Listesi" başlığıyla bir ön çalışma yapılmış. 1895 yılında Petersburg’ta yayınlanan bu listede Rusya halklarının değişik yayınlarda yer alan ve farklı yıllara ait nüfus bilgileri derlenerek dilleri, dini inançları ve yaşadıkları bölgeyle ilgili kısa bilgiler verilmiştir. Buna göre Aleutların (Алеуты [Унангуны]) 1871 yılındaki nüfusu 1.913 kişidir.
Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı

Rusya Federasyonuna bağlı Komandor Adalarındaki Aleutların yıllara göre nüfusu :

1901	502
1902	523
1903	509
1904	512
1905	514
1906	499
1913	516
1917	449
1921	377
1922	381
1923	364
1927	345
1935	367

Günümüzde Aleutların eğitim gördüğü okullar 4 okul bölgesinde toplanır:

Aleutian Region School District
Pribilof School District
Aleutians East Borough School District
Unalaska City School District
1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Aleut öğrencilerin sayısı :

Unanganca (Aleutça) [kendilerince Unangam Tunuu (dil), Unangax̂ (sg), Unangax (dual), Unangan (pl/Doğu lehçesinde), Unangas (pl/Batı lehçesinde)].
Diyalekt ve kabileleri:

Uzak Batı Unangancası
Sasignan Unangancası [kendilerince Sasignan; Doğu lehçesinde Sasxinan; Batı lehçesinde Sasxinas; İngilizce Attuan]. Attu, Agattu, Semichi adalarında konuşulur.
Rus Unangancası [kendilerince Kasakam Unangangis 'Rus Aleutları'; İngilizce Copper Island Aleut; Rusça медновский язык]. Rusça temelli Sasignan kreolü olup Rusya Federasyonuna bağlı Komandor adalarında (Остров Беринга и Медный Остров) konuşulur.
Orta Batı Unangancası [kendilerince Aliguutax̂; İngilizce Atkan, Western Aleut]
Naahmiĝus. Delarof (Amatignak, Tanaga) adalarında konuşulur.
Niiĝuĝis. Andreanof (Kanaga, Adak, Atka, Amlia, Seguam) adalarında konuşulur.
Doğu Unangancası [İngilizce Eastern Unangan, Eastern Aleut]
Akuuĝun ya da Uniiĝun. Four Mountains Adaları (Amukta, Kagamil) adalarında konuşulur.
Qawalangin. Fox (Umnak, Samalga, Unalaska'nın batısı) adalarında konuşulur.
Qigiiĝun. Krenitzin (Unalaska'nın doğusu, Akutan, Akun, Tigalda) adalarında konuşulur.
Qagaan Tayaĝungin. Sanak (Unimak, Sanak) adalarında konuşulur.
Taxtamam Tunuu. Belkofski'de konuşulur.
Qaĝiiĝun. Shumagin adalarında konuşulur.

Geleneksel Aleut evi (ulax̂ «ev»), adalarda sert esen rüzgâra dayanabilmesi için Eskimo köy odası gibi yarı yarıya toprağa gömülüdür. Günümüzde bu evler artık kullanılmamakta, Aleutlar da diğer Alaskalılar gibi modern binalarda kalmaktadır.

Aleut yağmurluğu
Alaska Yerli Dil Merkezi
Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası
Alaska Yerli Bölge Şirketleri
Amerika'nın Ruslar tarafından sömürgeleştirilmesi

Amatignak Adası (Aleutça: Amatignax̂; Rusça: Амактигнак), Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletindeki Aleut Takımadaları'nda yer alan Delarof Adaları'nın (batı Andreanof Adaları) bir üyesidir. Alaska'nın en güney noktası bu adada bulunur. Ayrıca Alaska, Amerika Birleşik Devletleri ve Kuzey Amerika'nın en batı boylamı da buradadır.
2025 yılında yapılan bir çalışma, Aleut Adaları'nın geri kalanı gibi tarihsel olarak ayıdan yoksun olduğu düşünülen adada bulunan ayı kemiklerinin muhtemel açıklamasını ortaya koydu. 3500 ila 5500 yıl önce, yerel halkın buz üzerinden bölgeye gelen ayıları avladığına dair kanıtlar bulunmuştur.
Ada kuzeyden güneye yaklaşık 8 km uzunluğunda ve doğu-batı yönünde de yaklaşık 5 km genişliğindedir. Adada yerleşim yeri yoktur. En yakın ada, yaklaşık 6 km kuzeydoğu yönünde bulunan Ulak Adası'dır.
27 Eylül 1932 akşamı, kargo gemisi Nevada, Astoria, Oregon'dan Yokohama, Japonya'ya giderken adanın doğu ucunda karaya oturdu. Japon buharlı gemisi Oregon Maru imdat çağrısına yanıt verdi, ardından Amerikan gemileri President Madison, Oregon ve USCGC Haida yardıma geldi. Kaza anında gemide bulunan 35 mürettebat üyesi ve bir yolcudan sadece 3'ü President Madison tarafından kurtarılabildi.

Batı Kanada İnuitçesi (kendilerince Siglit şivesinde Inuvialuktun, Uummarmiut şivesinde  Iñuvialuktun; İngilizce Inuvialuktun, Western Canadian Inuktitut, West Inuktitun, Western Canadian Inuit), Kanada'da Batı Kanada İnuitleri tarafından konuşulan İnuit dilleri kolundan bir Eskimo dili.
Kuzeybatı Topraklarında 11 resmî dilden iki şivesi Inuvialuktun ve Inuinnaqtun adlarıyla yer alır.
Nunavut'ta 4 resmî dilden biri olarak Inuinnaqtun adıyla yer alır.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Siglit İnuitçesi (İngilizce Siglitun, Siglit, Inuvialuktun proper). Kuzeybatı Topraklarında Tuktuyaaqtuuq (Tuktoyaktuk), Paulatuuq (Paulatuk), Ikaasuk (Sachs harbour) ve Inuuvik (Inuvik) şehirlerinde konuşulur. Konuşan kabileler:  Qikiqtaruqmiut, Kupugmiut, Kittegaryumiut, Nuvuraqmiut, Avvagmiut, Nuunatahmiut
İnuinnaq İnuitçesi (kendilerince ᐃᓄᐃᓐᓇᖅᑐᓐ; İngilizce Inuinnaqtun, Inuinnaq, Copper Inuktitut)
Kangiryuarmiut İnuitçesi (İngilizce Kangiryuarmiutun subdialect). Kuzeybatı Topraklarında Ulukhaqtuuq (Ulukhaktok, Kangiryuaq, Holman) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Kanghiryuatjagmiut, Kanghirjuarmiut, (?) Haneragmiut, (?) Puivlirmiut, (?) Nagyuktomiut
İqaluktuuttiaq İnuitçesi (İngilizce Cambridge subdialect). Nunavut'da Iqaluktuuttiaq (ᐃᖃᓗᒃᑑᑦᑎᐊᖅ, Cambridge Bay) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Ekaluktomiut, Kiglinirmiut
Qurluqtuq İnuitçesi (İngilizce Coppermine subdialect, Kugluktuk dialect). Kanada Nunavut'da Qurluqtuq (ᖁᕐᓗᖅᑐᖅ, Kugluktuk, Coppermine) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Akkuliakattangmiut, Noahognirmiut, Kogluktomiut, Wallirmiut, Asiagmiut, Pingangnaktomiut
Umingmaktuuq İnuitçesi (İngilizce Bathurst subdialect). Nunavut'da Umingmaktuuq (Umingmaktok, Bathurst) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Nennitagmiut, Kilusiktomiut
Natsilik İnuitçesi (kendilerince Inuktitun; İngilizce Natsilingmiutut, Natsilik dialect)
Nattilik İnuitçesi (kendilerince Nattilingmiutut (dil); İngilizce Natsilik subdialect, Natsilik proper). Nunavut'da ᑕᓗᕐᔪᐊᑦ (Talurjuat/Spence Bay) ile ᓇᐅᔭᑦ (Naujat/Repulse Bay) şehirlerinde konuşulur. Konuşan kabileler: Arvertormiut, Netsilingmiut, Kuungmiut
Arviligjuaq İnuitçesi (İngilizce Arviligjuaq subdialect). Kanada Nunavut'da ᐊᕐᕕᓕᒡᔪᐊᖅ (Arviligjuaq/Pelly Bay) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Arviligjuarmiut, Sinimiut
Utkuhiksalik İnuitçesi (kendilerince Utkuhiksalingmiutitut (dil); İngilizce Utkuhiksalik subdialect, Utkuhikhalik, Gjoa Haven dialect). Nunavut'da ᐅᖅᓱᖅᑑᖅ (Uqsuqtuuq/Gjoa Haven) ile ᖃᒪᓂ‛ᑐᐊᖅ Qamani'tuaq (Baker Lake) şehirlerinde konuşulur. Konuşan kabileler: (?) Ahagmiut, (?) Hanningařuqmiut, (?) Ilivilermiut, Ugyulingmiut, Qeqertarmiut, Utkuhiksalingmiut (İngilizce Utkuhiksalik proper)
Linguist List'e göre 8 child dialects olarak alt bölümlere ayrılır:

ikt-sig → Siglit; Sigluit
ikt-hol → Holman Island; Ulukhaqtuuq
ikt-cop → Copper; Copper Inuktitut; "Copper Eskimo"; Copper Inuit; Kangiryuarmiut; Iqaluktuuttiaq; Kangormiut
ikt-cpm → Coppermine; Qurluqtuq
ikt-net → Netsilik; Arviligjuaq
ikt-gjo → Gjoa Haven; Uqsuqtuuq
ikt-spe → Spence Bay; Talurjuaq
ikt-car → Caribou; Caribou Eskimo; Keewatin; Kivalliq
Kivalliq İnuitçesi (ikt-car) daha çok Doğu Kanada İnuitçesi içinde sınıflandırılır.
NOT: Kuzeybatı Topraklarında Inuvialuktun adı altında geçen Uummarmiutun şivesi, Batı Kanada İnuitçesine değil, Alaska'daki İnyupikçeye aittir. Kanada'nın idari ve politik kaygılarıyla Inuvialuktun şivesi olarak verilmektedir.

Kuzeybatı Topraklarında (Siglitun, Inuinnaqtun) Latin alfabesi kullanılır.

Kısa ünlüler: a, i, u
Uzun ünlüler: aa, ii, uu
Diftonglar : ai, ia, iu, ui, ua, au
Ünsüzler : b, ch, g, dj, k, l, ł, m, n, ng, p, q, r, s, t, v, y
Nunavut'da (Natsilingmiutut) hece yazısı kullanılır.

Batı Kanada İnuitçesi, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul
Siglitun şivesinden örnekler:

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif eki alırlar: daha çok -q ya da -k, daha az olarak da -n
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur:
kök (İng. stem)
yapım eki (İng. postbase)
çekim eki (İng. ending)
bağlaç (İng. enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, Batı Kanada İnuitçesinde iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:
tuktum niqaa  : Ren geyiğinin besini (bir liken adı)
tuktum niaqua  : Ren geyiğinin kafası
qimmim niaqua  : Köpeğin kafası
tarium sikua  : Denizin buzu
Her ikisi de sayı ile uyumludur:

tuktut nurait  : Ren geyiğinin yavruları

akłaq boz ayı
kuuk ırmak
tasiq (sg) / tatchiit (pl) göl
tariuq deniz
anuri rüzgâr
nuvuya bulut
sila hava
kalluk şimşek
qilak gök
siku buz
apun kar

Inuvialuit Settlement Region – TK Study, August 2006 (1)
Inuvialuit Settlement Region – TK Study, August 2006 (2)

Doğu Kanada İnuitçesi (kendilerince ᐃᓄᒃᑎᑐᑦ Inuktitut; İngilizce Inuktitut, Eastern Canadian Inuktitut, East Inuktitun), Kanada'da Doğu Kanada İnuitleri tarafından konuşulan İnuit dilleri kolundan bir Eskimo dili.
Kuzeybatı Topraklarında 11 resmî dilden biri
Nunavut'ta 4 resmî dilden biri

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

3 ana lehçe grubu oluşturur: Kivalliq-Aivilik, Qikiqtaaluk (Baffin), Nunavik-Labrador.

Kivalliq-Aivilik İnuitçesi
Kivalliq İnuitçesi (kendilerince ᑭᕙᓪᓕᕐᒥᐅᑦ Kivallirmiut, Kivallirmiutut, Kivallirmiutun, Inuktitun; İngilizce Kivalliq, Keewatin dialect, Caribou dialect, Caribou Inuit (sensu stricto)). (Nunavut)'da ᖃᒪᓂᑦᑐᐊᖅ (Qamanittuaq/Baker Lake) ile ᑎᑭᕋᕐᔭᖅ (Tikirarjuaq/Whale Cove) şehirlerinde konuşulur.
Qaernermiut şivesi (İngilizce Qairnirmiut subdialect). Konuşan kabileler:  Qaernermiut, (?) Harvaqtormiut
Hauneqtormiut ya da Kangiqliniqmiut (İngilizce Hauniqturmiut subdialect)
Padlermiut (İngilizce Paallirmiut subdialect)
Ahiarmiut (İngilizce Ahiarmiut subdialect)
Aivilik İnuitçesi (kendilerince Aivilingmiutut, Inuktitut; İngilizce Aivilik dialect, Walrus Inuit). ᓴᒡᓕᖅ (Sagliq/Southampton Island), ᐃᒡᓗᓪᓕᒑᕐᔪᒃ (Igluligaarjuk/Chesterfield Inlet) ve ᑲᖏᖅᖠᓂᖅ (Qangiqłiniq/Rankin Inlet) şehirlerinde konuşulur.
Southampton şivesi (İngilizce Southampton subdialect)
Rankin şivesi (İngilizce Rankin subdialect). Konuşan kabileler: Aivilingmiut, (?) Amitormiut
Qikiqtaaluk İnuitçesi
Kuzey Qikiqtaaluk İnuitçesi (kendilerince Qikiqtaaluk uannangani, Inuktitut; İngilizce North Baffin dialect, North Qikiqtaaluk dialect). (Nunavut)'da ᐃᒡᓗᓕᒃ (Iglulik/Igloolik), ᓴᓂᕋᔭᖅ (Sanirajaq/Hall Beach), ᒥᑦᑎᒪᑕᓕᒃ (Mittimatalik/Pond Inlet), ᑲᖏᖅᑐᒑᐱᒃ (Kangiqtugaapik/Clyde River), ᐃᒃᐱᐊᕐᔪᒃ (Ikpiarjuk/Arctic Bay), ᓇᓂᓯᕕᒃ (Nanisivik), ᖃᐅᓱᑦᑐᖅ (Qausuittuq/Resolute) ve ᐊᐅᔪᐃᑦᑐᖅ (Aujuittuq/Grise Fiord) şehirlerinde konuşulur.
Tununirmiut şivesi (İngilizce Tununirmiut subdialect). Konuşan kabileler: Nedlungmiut, Tununirusirmiut, Tununermiut, Mittimatalingmiut (halk) Mittimatalingmiutut (dil), Aggomiut, (?) Pilingmiut
Iglulirmiut (İngilizce Iglulingmiut subdialect)
Güney Qikiqtaaluk İnuitçesi (kendilerince Qikiqtaaluk nigiani, Inuttitut; İngilizce South Baffin dialect (sensu lato), South Qikiqtaaluk dialect). (Nunavut)'da ᑲᖏᖅᑐᒑᐱᒃ (Kangiqtugaapik/Clyde River), ᕿᑭᖅᑕᕐᔾᔪᐊᖅ (Qikiqtarjuaq/Broughton Island), ᐸᖕᓂᖅᑐᐅᖅ (Pangniqtuuq/Pangnirtung), ᐃᖃᓗᐃᑦ (Iqaluit/Frobisher Bay), ᑭᖕᒥᕈᒃ (Kingmiruk/Lake Harbour) ve ᑭᙵᐃᑦ (Kinngait/Cape Dorset) şehirlerinde konuşulur.
Güneydoğu şivesi (İngilizce Southeast Baffin subdialect, East Baffin dialect). Konuşan kabileler: Akudnirmiut, Padlimiut, Qinguamiut, Saumingmiut, Kingnaitmiut, Qinguamiut, Okomiut, Talirpingmiut
Güneybatı şivesi (İngilizce Southwest Baffin subdialect, South Baffin dialect (sensu stricto)). Konuşan kabileler: Kingarmiut ya da Sikosuilarmiut (İngilizce Cape Dorset dialect), Akuliarmiut, Nugumiut, Qaumauangmiut
Nunavik-Nunatsiavut İnuitçesi
Nunavik İnuitçesi (kendilerince Inuttitut, Nunavimmiutitut, Nunavimiut; İngilizce Nunavik dialect, Arctic Quebec Inuit). ᑰᑦᔪᐊᕌᐱᒃ (Kuujjuaraapik/Great Whale River), ᐅᒥᐅᔭᖅ (Umiujaq), ᐃᓄᑦᔪᐊᖅ (Inujjuaq/Inukjuak), ᐳᕕᕐᓂᑐᖅ (Puvirnituq), ᓴᓂᑭᓗᐊᖅ (Sanikiluaq), ᒣᓚᓯᒃᑯᑦ (Mailasikkut/Chisasibi), ᐊᑯᓕᕕᒃ (Akulivik), ᐃᕗᔨᕕᒃ (Ivujivik), ᓴᓪᓗᐃᑦ (Salluit), ᑲᖏᖅᓱᔪᐊᖅ (Kangiqsujuaq), ᖁᐊᖅᑕᖅ (Quaqtaq), ᑲᖏᕐᓱᒃ (Kangirsuk), ᐊᐅᐸᓗᒃ (Aupaluk), ᑕᓯᐅᔭᖅ (Tasiujaq), ᑰᑦᔪᐊᖅ (Kuujjuaq/Fort Chimo), ᑲᖏᖅᓱᐊᓗᑦᔪᐊᖅ (Kangiqsualujjuaq), ᑕᕐᐸᖓᔪᖅ (Tarpangajuq) ve ᑭᓪᓕᓂᖅ (Killiniq/Port Burwell) şehirlerinde konuşulur.
Tahagmiut ya da Tarramiut (halk), Tarramiutut ya da Taqramiutut (dil). Konuşan kabileler: Nuvugmiut, Ungavamiut, Tahagmiut
Siqinirmiut. konuşan kabileler: Koksoakmiut, Kangiqsualujjuamiut, Kidlinungmiut
Itivimiut
Qikirtamiut (İngilizce Belcher Islands Inuit)
Nunatsiavut İnuitçesi ya da Labrador İnuitçesi (kendilerince Inuttut, Inuttitut, Nunatsiavummiutut, Labradorimiutut; İngilizce Labrador Inuttut, Labrador Inuttitut). Naini (Nain), Hopedale, Maqûvik (Makkovik), Ukkusitsalik (Davis Inlet), Vaali (Goose Bay–Happy Valley), Nutâk (Nutak), Hebron†, Tikirarsuarusik (Rigolet) şehirlerinde konuşulur.
Kuzey Nunatsiavut İnuitçesi (İngilizce Northern Labrador subdialect, Labrador Inuttut (sensu stricto)). Konuşan kabileler: Kongithlushuamiut, Chuckbuckmiut, Nunenumiut, Avitumniut
Rigolet İnuitçesi (İngilizce Rigolet subdialect, Rigolet Inuttut). konuşan kabileler: Aivitumiut, (?) Netcetumiut, (?) Puthlavamiut
Linguist List 3 child dialect groups ve 6 child dialects olarak alt bölümlere ayırır. Kivalliq İnuitçesi kısmen Doğu Kanada İnuitçesi (ike-che → Chesterfield Inlet; Igluliagaarjuk) kısmen de Batı Kanada İnuitçesi (ikt-car → Caribou; Caribou Eskimo; Keewatin; Kivalliq) içine dahil edilir:

child dialect groups
ike-arq → Arctic Quebec
ike-nba →  North Baffin
ike-sba → South Baffin
child dialects
ike-rep → Repulse Bay; Naujat; Southampton
ike-rig → Rigolet; Tikiraqsuarusik
ike-cor → Coral Harbour; Sagliq
ike-lab → Labrador; Labrador Eskimo; Inuktitut (Quebec-Labrador)
ike-che → Chesterfield Inlet; Igluliagaarjuk
ike-aiv → Aivilik; Kangiqłniq; Aivillirmiut

İnuit hece yazısı:

Doğu Kanada İnuitçesi, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif eki alırlar: daha çok -q ya da -k, daha az olarak da -n
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur:
kök (İng. stem)
yapım eki (İng. postbase)
çekim eki (İng. ending)
bağlaç (İng. enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz

...ujunga ...ᐅᔪᖓ Adım...
aagga ᐋᒡᒐ Hayır
aatsuu ᐋᑦᓲ Bilmiyorum
qanuippit? ᖃᓄᐃᑉᐱᑦ? Nasılsın (İyi misin) ?
qanuinngittunga ᖃᓄᐃᙱᑦᑐᖓ İyiyim
nakurmiik ᓇᑯᕐᒦᒃ Teşekkür ederim
nakurmiimmarialuk ᓇᑯᕐᒦᒻᒪᕆᐊᓗᒃ Çok teşekkür ederim
aput ᐊᐳᑦ kar
anaana ᐊᓈᓇ anne
ataata ᐊᑖᑕ baba
qallunaatitut ᖃᓪᓗᓈᑎᑐᑦ İngilizce
uivititut ᐅᐃᕕᑎᑐᑦ Fransızca

Alana Johns (2007), Ergativity in Inuktitut: Varying Views 16 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Inuktitut Living Dictionary 23 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tusaalanga Inuktitut (Learning Inuktitut Online) 18 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eskimo-Aleut halkları, anadilleri Eskimo - Aleut dilleri ailesine giren Sibirya kökenli avcı ve toplayıcı şamanist halklar. Sibirya kökenli olmalarına rağmen, günümüzde Sibirya'da az sayıda bulunurlar; daha çok Kuzey Amerika'nın arktik bölgesi ile Grönland'da yoğunlaşmışlardır ve Arktika'nın birincil ana halkı konumundadırlar. Dil temelli sınıflandırmaya göre, Aleutlar ile Eskimolar olmak üzere iki ana gruba ayrılırlar. Dilce yapılan bu sınıflandırma kültürce yapılan sınıflandırmayla da örtüşür. Yalnız, dilleri Eskimo dillerinin Yupik koluna giren ve İngilizcede Alutiiq adıyla da anılan Supikler, kültürce Eskimolara değil Unangan da denilen Aleutlara yakındır ve geçmişte Ruslarca her iki halk da Çukçilerin verdiği "Aleut" ortak adıyla anılırlar. Eskimo - Aleut dilli halkların nüfusu 102.000 kişidir. Büyük çoğunluğunu Eskimolar oluştururken, Aleutlar 2300 kişilik nüfuslarıyla çok azınlıkta kalırlar.
Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar, Eskimo - Aleut halklarının Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü (Bering Köprüsü) olduğu zamanlarda günümüzden 10.000 yıl önce iki ayrı etnik grup olarak Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin geliştirilmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, bunun yanında deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.

Aleutlar
Eskimolar
Sirenik Eskimoları
Yupik halkları
Sirenik Yupikleri
Öz Yupik halkları
Sibirya Yupikleri
Naukan Yupikleri
Alaska Yupikleri (Yupikler & Çupikler & Nunivak Çupikleri)
Supikler
İnuit halkları
İnyupikler
İnuitler
Batı Kanada İnuitleri
Doğu Kanada İnuitleri
Grönland İnuitleri
Sirenik Yupiklerinin günümüzde konuşanı kalmayan dilleri diğer Yupik dillerinden belirgin biçimde farklıdır ve bu farklılığa dayanarak Menovşçikov (Меновщиков) gibi kimi uzmanlar Sirenik Yupikçesini Yupik dilleri dışında tutarak Sirenik Eskimocası adı altında Eskimo dillerinin üçüncü ana kolu olarak sınıflandırır.

Alaska yerlileri beş ana kültür grubuna ayrılır ve bunların ilk üçü Eskimo-Aleut halklarıdır:  

1. Aleutlar (Unangan) ve Supikler (Alutiiq)
2. Alaska Yupikleri
3. Sibirya Yupikleri ve İnyupikler
Kanada'da Yupik kolundan Eskimo bulunmaz, hepsi İnuit kolundandır ve Batı Kanada İnuitçesi (İnuvialuktun) ile Doğu Kanada İnuitçesi (İnuktitut) olmak üzere iki dile ayrılırlar. Batı Kanada İnuitleri kültürel açıdan Mackenzie Deltası İnuitleri, Banks Adası İnuitleri, Bakır İnuitleri ve Netsilik İnuitleri olmak üzere dört kültür grubuna ayrılır. Bakır İnuitleri ve Netsilik İnuitleri Merkezî İnuitler adı altında bir üst grupta toplanırlar. Dilleri Batı Kanada İnuitçesine giren Utkuhiksalik İnuitleri ile dilleri Doğu Kanada İnuitçesine giren Kivalliq ve Aivilik İnuitleri birlikte Rengeyiği İnuitleri (İng. Caribou Inuit) kültür grubunu oluşturur. Doğu Kanada İnuitleri ise, Sallirmiut, Iglulik, Baffinland ve Labrador-Quebec olmak üzere dört kültür grubuna ayrılır.
Dilleri üzerine herhangi bir kayıt yapılmadan 1903 yılında Batılı balina avcılarınca getirilen salgın hastalıklardan yok olan Sallirmiut İnuitlerinin günümüzdeki bütün İnuitlerin atası olan Thule kültüründen önceki Dorset kültürüne ait olduğu düşünülüyor.

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Eskimo-Aleut halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

Eskimo - Aleut dillerindeki "insan" anlamına gelen ve kendilerini adlandırıken de temel aldıkları sözlerin benzerliği:

Grönland İnuitleri (Danca grønlændere), Danimarka'ya bağlı özerk Grönland'da yaşayan İnuit kolundan Eskimo halkı. 2012 yılı itibarıyla nüfusları 51.349 kişidir. Dillerinin batı şivesi Grönland'ın resmi dilidir.
Dil ve kültür açısından üç ayrı grupta toplanırlar:

Kuzey Grönland İnuitçesi (Inuktun) ve Kuzey Grönland İnuitleri (Inughuit)
Batı Grönland İnuitçesi (Kalaallisut) ve Batı Grönland İnuitleri (Kalaallit)
Doğu Grönland İnuitçesi (Tunumiisut) ve Doğu Grönland İnuitleri (Tunumiit)

Eskimo kabile adları tipik olarak -miut («halk») ekiyle biter ve dil ile şiveleri belitrmek için de buna -ut eki getirilir.

Kuzey Grönland İnuitçesi ve Kuzey Grönland İnuitleri (kendilerince Avannarhuarmiutut (yazı dili: Avanersuarmiut[u]ut), Kalaallihut, Inuktun, Taissumanialungmiut, Inughuit; İng. North[ern] Greenlandic, dialect of Avanersuaq, Polar Greenlandic, Polar Inuit; Dan. nordgrønlandsk, polareskimoisk i Thuleområdet). Qaanaaq şehrinde konuşulur.
Batı Grönland İnuitçesi ve Batı Grönland İnuitleri (kendilerince Kitaamiutut/Kalaallisut; İng. West[ern] Greenlandic, West Greenland Inuit, Dialect of Kitaa; Dan. vestgrønlandsk)
Kuzey Batı Grönland İnuitçesi (İng. North West Greenlandic; Dan. nordvestgrønlandsk). Upernavik, Uummannaq, Diskobugt ve Aasiaat şehirlerinde konuşulur.
Avangnamiut (İng. dialect of Upernavik; Dan. Upernavik-dialekt)
Kangaatsiaq-Uummannaq şivesi (İng. Kangaatsiaq-Uummannaq (sub-)dialect)
Qeqertarsuarmiut
Kangiamiut
Akunermiut
Orta Batı Grönland İnuitçesi (İng. Central West Greenlandic; Dan. centralgrønlandsk). Sisimiut, Maniitsoq ve Nuuk şehirlerinde konuşulur.
Quavaitmiut
Kalatditmiut. Yazı dilinin temelini oluşturur.
Güney Batı Grönland İnuitçesi (İng. South West Greenlandic; Dan. sydvestgrønlandsk). Paamiut, Qadortoq ve Kap Farvel (Nunap Isua) şehirlerinde konuşulur.
Paamiut şivesi (İng. Paamiut (sub-)dialect; Dan. Paamiut (kommunes) dialekt)
Nanortalik-Qaqortoq şivesi (İng. Nanortalik-Qaqortoq (sub-)dialect; Dan. Qassimiut-Nanortalik dialekten)
Kap Farvel şivesi (İng. Kap Farvel; Dan. Kap Farvel dialekten)
Doğu Grönland İnuitçesi ve Doğu Grönland İnuitleri (İng. East[ern] Greenlandic, East Greenland Inuit, dialect of Tunu; Dan. østgrønlandsk). Angmagssalik ve Ittoqqortoormiut (Illoqqortoormiut) şehirlerinde konuşulur.
Angmagsalingmiut

Grönland'da tarihi olarak Dorset kültürü ile sonrasında gelişen Thule kültürü görülür ve günümüzdeki diğer İnuit halkları gibi Grönland İnuitleri de Thule kültürünün torunlarıdır.
1850 lerde Kanada İnuitlerinden Kuzey Grönland İnuit yerleşimlerine katılım olmuştur

Inuit Circumpolar Council
Skræling
1953 Eskimo Tehciri

ISO 639-5:2008 "Dil adlarının temsili için kodlar - Bölüm 5: Dil aileleri ve grupları için Alfa-3 kodu", Uluslararası Standartlar Teşkilatı (ISO) tarafından yayınlanan oldukça eksik bir uluslararası standarttır. ISO Teknik Komitesi 37, Alt Komite 2 tarafından geliştirilmiştir ve ilk olarak 15 Mayıs 2008'de yayınlanmıştır. ISO 639 standart serisinin bir parçasıdır.

ISO 639-5, dil ailelerini ve gruplarını tanımlayan "toplu kodlar" olarak adlandırılan alfa-3 (3 harfli) kodları tanımlar. 11 Şubat 2013'te ISO 639-5'e yapılan güncellemeden itibaren, standart 115 toplu kod tanımlamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi, ISO 639-5'i içeren Alfa-3 kodlarının listesini tutar.
Standart, dilbilimciler tarafından kullanılan tüm dil ailelerini kapsamaz. Bir grup kodunun kapsadığı dillerin dilsel olarak ilişkili olması gerekmez, ancak coğrafi bir ilişkiye veya kategori ilişkisine (Kreol gibi) sahip olabilir.

ISO 639-5 kodlarındaki kodların bir kısmı ISO 639-2 "Alpha-3 code" standardında da bulunmaktadır. ISO 639-2, bazı bireysel diller için kodlar, bazı ISO 639 makro dil kodları ve bazı toplu kodlar içerir; ISO 639-2'de bulunan herhangi bir kod, ISO 639-3 veya ISO 639-5'te de bulunur.
ISO 639-2'deki diller, aileler veya grup kodları "grup" (g) veya "kalan grup" (r) türünde olabilir. Bir "grup" birkaç ilgili dilden oluşur; "kalan grup", bazı belirli dillerin hariç tutulduğu, birbiriyle ilişkili birkaç dilden oluşan bir gruptur. Ancak ISO 639-5'te "kalan gruplar" herhangi bir dili dışlamaz. ISO 639-2 ve ISO 639-5 aynı Alfa-3 kodlarını kullandığından, ancak verilen herhangi bir kod için her zaman aynı dil listesine başvurmadığından, bir Alfa-3 kodunun atıfta bulunduğu diller belirlenemez. kodun ISO 639-2 veya ISO 639-5 bağlamında kullanılıp kullanılmadığı bilinmektedir.

ISO 639-5'in komite taslağı 23 Şubat 2005'te yayınlandı. Taslağın oylanması 5 Temmuz 2005'te sona erdi; taslak onaylandı.
2006 yılında, nihai standart için hedef yayın tarihi 30 Ekim 2007 olarak belirlendi. Standardın onaylanması aşamasında, ISO nihai taslağı uluslararası standart oylaması 8 Şubat 2008'e kadar başlatılmadı. Oylama 10 Nisan 2008'de sona erdi. ("aşama 50.60").
Standart, 15 Mayıs 2008'de yayınlandı.
Güncellemeler Ağustos 2008, Şubat 2009 ve Şubat 2013'te yapılmıştır.

ISO 639-5 kod seti, dünyadaki dil ailelerinin ve gruplarının çok küçük bir bölümünü temsil eder. Daha eksiksiz bir kodlama girişimi ISO 639-6 idi (2014'te geri çekildi).

"ISO 639 Registration Authority Report 2004–2005" (PDF). www.niso.org. National Information Standards Organization. 28 Eylül 2006 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Constable, Peter (20 Ağustos 2004). "What's the plan for ISO 639-3 and RFC 3066 ter?" (E-posta). Erişim tarihi: 23 Ağustos 2010. 
http://www.iso.org/iso/iso_catalogue/catalogue_tc/catalogue_detail.htm?csnumber=39536 28 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. —ISO website for purchasing a copy of the ISO 639-5 standard

İnuinnaq İnuitçesi ya da İnuinnait İnuitçesi (kendilerince ᐃᓄᐃᓐᓇᖅᑐᓐ Inuinnaqtun; İngilizce Inuinnaqtun, Inuinnaq, Copper Inuktitut), Kanada'da Kuzeybatı Toprakları ile Nunavut özerk bölgesinde yaşayan Batı Kanada İnuitlerinden İnuinnait İnuitleri tarafından konuşulan Batı Kanada İnuitçesinin bir lehçesidir ve Kuzeybatı Topraklarında Latin alfabesi ile Nunavut'ta İnuit hece yazısı ile yazılmaktadır. Kuzeybatı Topraklarının 11 resmî  dilinden ve Nunavut'ta ise 4 resmî  dilden biridir.

4 alt lehçeye ayrılır:

Kangiryuarmiut İnuitçesi (İng. Kangiryuarmiutun subdialect). Kuzeybatı Topraklarında Ulukhaqtuuq (Ulukhaktok, Kangiryuaq, Holman) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Kanghiryuatjagmiut, Kanghirjuarmiut, (?) Haneragmiut, (?) Puivlirmiut, (?) Nagyuktomiut
İqaluktuuttiaq İnuitçesi (İng. Cambridge subdialect). Nunavut'ta Iqaluktuuttiaq (ᐃᖃᓗᒃᑑᑦᑎᐊᖅ, Cambridge Bay) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Ekaluktomiut, Kiglinirmiut
Qurluqtuq İnuitçesi (İng. Coppermine subdialect, Kugluktuk dialect). Kanada Nunavut'da Qurluqtuq (ᖁᕐᓗᖅᑐᖅ, Kugluktuk, Coppermine) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Akkuliakattangmiut, Noahognirmiut, Kogluktomiut, Wallirmiut, Asiagmiut, Pingangnaktomiut
Umingmaktuuq İnuitçesi (İng. Bathurst subdialect). Nunavut'ta Umingmaktuuq (Umingmaktok, Bathurst) şehrinde konuşulur. Konuşan kabileler: Nennitagmiut, Kilusiktomiut
Linguist List ise Batı Kanada İnuitçesinin 8 lehçesi içinde 3 lehçe olarak verir: 

ikt-hol (Holman Island; Ulukhaqtuuq)
ikt-cop (Copper; Copper Inuktitut; "Copper Eskimo"; Copper Inuit; Kangiryuarmiut; Iqaluktuuttiaq; Kangormiut)
ikt-cpm (Coppermine; Qurluqtuq)

2001 Kanada İstatistiklerine göre Nunavut bölgesinde resmî  dillerden olan Inuinnaqtun dilini konuşanların sayısı:

Inuinnaqtun\English Dictionary (2010)
Glossary, Kitikmeot Heritage

Kamçatka Yarımadası (Rusça: полуо́стров Камча́тка, poluóstrov Kamchátka; Aynuca: Cupka), Rusya’nın Uzak Doğu bölgesinde yer alan, yaklaşık 1.250 kilometre uzunluğunda ve 270.000 km² yüzölçümüne sahip bir yarımadadır. Yarımadanın batı kıyıları Ohotsk Denizi ile çevrilidir. Yarımadanın hemen açıklarında ve Bering Denizi’nin güneyinde, 9.600 metre derinliğindeki Kuril-Kamçatka Çukuru uzanır. Doğu kıyıları ise Büyük Okyanus’un bir parçası olan Bering Denizi’ne bakmaktadır.
Kamçatka Yarımadası, Komandor Adaları ve Karagin Adası ile birlikte Rusya'ya bağlı Kamçatka Krayını oluşturmaktadır. 2014 yılı itibarıyla 322.079 olan nüfusun büyük çoğunluğunu etnik Ruslar oluştururken, yaklaşık 13.000 kişi Koryak kökenlidir. Nüfusun yarıdan fazlası, Petropavlovsk-Kamçatski (2010’da 179.526) ve yakınındaki Yelizovo (38.980) kentlerinde yaşamaktadır. Kamçatka Yarımadası, Pasifik ateş çemberi’nin bir parçasını oluşturan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Kamçatka volkanlarını barındırmaktadır.

TÜBİTAK Kutup Bilimleri Ansiklopedisi'nde Kamçatka Yarımadası

Kivalliq İnuitçesi (kendilerince Kivallirmiutun, Inuktitun, Doğu Kanada İnuitçesi ᑭᕙᓪᓕᕐᒥᐅᑦ Kivallirmiutut ; İngilizce Kivalliq, Keewatin dialect, Caribou dialect, Caribou Inuit (sensu stricto), Chesterfield Inlet Dialect of Eastern Canadian Inuktitut), Kanada Nunavut'ta Kivalliq Bölgesinde yaşayan Kivalliq İnuitleri tarafından konuşulan Doğu Kanada İnuitçesi içinde Kivalliq-Aivilik grubunun lehçesi. Batı Kanada İnuitçesine yakınlaşan yönleri bulunur ve bazen onun lehçesi olarak da sınıflandırılır.

4 alt lehçesi bulunur:

Qaernermiut şivesi (İng. Qairnirmiut subdialect). Konuşan kabileler:  Qaernermiut, (?) Harvaqtormiut
Hauneqtormiut ya da Kangiqliniqmiut (İng. Hauniqturmiut subdialect)
Padlermiut (İng. Paallirmiut subdialect)
Ahiarmiut (İng. Ahiarmiut subdialect)

2001 Kanada İstatistiklerine göre Kivalliq-Aivilik İnuitçesi konuşanların sayısı:

ma'na — teşekkür ederim
ilgaak ᐃᓪᒑᒃ — kar gözlüğü
nukatugat — genç erkek rengeyikleri

Northwest Territories (NWT; Fransızca: les Territoires du Nord-Ouest), Kanada'nın Kuzey Kanada denen kuzey bölgelerinden biridir.
Diğer iki bölge olan Yukon ve Nunavut'un ortasında yer alan NWT; batıda Yukon'la ve doğuda Nunavut'la sınırlarını paylaşır. Güneyinde Kanada'nın batı eyaletlerinden Britanya Kolumbiyası, Alberta ve Saskatchewan yer alır. 1,171,918 km²lik devasa yüzölçümüne rağmen bölgede Ocak 2005 tarihi itibarıyla yalnızca 42,944 kişi yaşamaktadır. Bölgenin başkenti, 1967 yılından bu yana Yellowknife'tır.
ABD sınırındaki Büyük Göller bir tarafa bırakılırsa, Kanada'nın en büyük iki gölü olan Great Bear (Büyük Ayı) ve Great Slave (Büyük Esir) gölleri NWT'dedir. Kanada'nın en uzun nehri olan Mackenzie Nehri ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Nahanni River (Nahanni Nehri) Ulusal Parkı bölgenin sahip olduğu ilgi çekici doğal oluşumlardan bazılarıdır.

Kuzeybatı Topraklarının 11 resmî dili vardır:

İngilizce, Fransızca
Kızılderili dilleri: Guçince, Denetaca, Satuca, Tlınçonca, Denesulinece, Krice
Eskimo dilleri: Inuvialuktun,Inuinnaqtun,Inuktitut

NWT Hükümetinin'nin Resmî Sitesi16 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm NWT Resmî Sitesi

Naukan Yupikçesi (İngilizce Naukan Yupik), Rusya'ya bağlı Çukçi Özerk Okrugunda Naukan (посёлок Наукан) ile Dejnyov (посёлок Дежнёв) adlı iki köyde Naukan Yupikleri (нывуӄаӷмит) tarafından konuşulan ve soyu tükenme tehlikesi altında olan Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili.
Konuşanları 2005 rakamlarına göre 50 kişiyi geçmez.

Dilcilik açısından Sibirya Yupikçesi ile Alaska Yupikçesi arasında bir dildir.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Naukan Yupikçesi üzerine ilk kayıt 1732 yılında tek bir kelime olarak yapılmıştır. Sonraki kayıt 1791 yılında elyazması olarak Michael Robeck tarafından yapılan ve 1811 yılında Sankt-Peterburg'da Wörterbuch der Olennüi und Aiwanskije Tschuktschi adıyla yayımlanan çalışmada 277 kelime kaydedilmiştir.
Robeck'in Almanca - Çukçice - Naukan Yupikçesi sıralamasıyla verdiği listeden örnekler (Çukçice çıkartılarak) şöyledir:

Dil üzerine en sonki çalışma Alaska'da yapılmıştır. Elizaveta Dobrieva ile Evgeniy V. Golovka tarafından hazırlanan ve Steven A. Jacobson ile Michael E. Krauss editörlüğünde Alaska Yerli Dil Merkezince Fairbanks'ta yayımlanan Naukan Eskimo Dictionary adlı sözlük dilin şu ana kadar yayımlanabilmiş en geniş malzemesidir.

pikna / пикньа  yukarıda
pikute- / пикуты-  benzer olmak
yuk insan
anguyak düşman; yabancı; Rus
igurgiq karabatak
nanuq kutup ayısı
ayveq mors
neghhsaq fok
ulagaq kutup tilkisi
quyngiq evcil ren geyiği
tuntu yabani ren geyiği
peyuggtemke hayvan sürüsü
epeqaq yosun
equt söğüt (ren geyiklerince yenilir)
qamawk ren geyiği ya da köpek koşulan kızak
atekuk parka
qulliik pantolon
kamgek (ikil) kamget (çoğul); bot, ayakkabı
nasaghaq, nasaq başlık
ayggaq eldiven
ayepghhaataq kolçak
sikuq iğne
eknitaq lamba
qulumsi kazan
ngughun, ipute kürek
eknitet kibrit kutusu
awk kan
aningoq apse, sivilce
penagun eğe
mesiiq eritme yağ
suuqaq balina kemiği

Steven A. Jacobson (2005), History of the Naukan Yupik Eskimo dictionary with implications for a future Siberian Yupik dictionary 7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Études/Inuit/Studies 29 (1–2):149-161
М. Членов, Уэленский язык – проблема идентификации
Эскимосов азиатских язык

Nunavut (Doğu Kanada İnuitçesi: ᓄᓇᕗᑦ Nunavut «toprağımız»), Kanada'nın Kuzey Kanada bölgesinin en kuzeyinde bulunan ve İnuitlerce meskun olan en yeni bölgesi. Gerçek sınırları 1993 yılında çizilmesine rağmen, resmî olarak 1 Nisan 1999 tarihinde Nunavut Yasası ve Nunavut Land Claims Agreement Yasası gereği Kuzeybatı Toprakları'ndan ayrılarak kurulmuştur. Dünya'nın en kuzey kalıcı yerleşim yeri olan Alert burada bulunur.

Ana yerli halkı Nunavut İnuitleri (Nunavummiut) olup dil temelli olarak Doğu Kanada İnuitçesi ile Batı Kanada İnuitçesi konuşanlar olmak üzere iki ana gruba ayrılırlar.

Topraklarının 1,877,787 km²'si karadır. En yüksek noktası Ellesmere Adası'ndaki Barbeau Peak (2,616 m) zirvesidir. İç sınır komşuları Kuzeybatı Toprakları, Manitoba, Saskatchewan, Newfoundland ve Labrador ile Québec eyalet ve bölgeleri, dış komşusu ise Grönland'dır.

Bölge 4.000 yıldır insan yerleşimindedir ve Paleo-Eskimo (MÖ 2500 - MÖ 1500), Pre-Dorset (MÖ 2500 - MÖ 500), Dorset kültürü (MÖ 500 - MS 1500) ve Thule kültürü (MS 1000 - MS 1600) aşamalarından sonra günümüzdeki Kanada İnuitleri (MS 1600 - günümüz) aşamasına geçilmiştir. Tarihçilerin çoğu Kuzey Germen sagalarında geçen Helluland yer adının Baffin Adası kıyıları olduğunda hemfikirdir.

2001 nüfus sayımına göre nüfusun %93.2'si Hristiyandır. En büyük ilk üç mezhebi Kanada Anglikan Kilisesi 15.440 (%58), Roman Catholic Diocese of Churchill-Baie d'Hudson 6.205 (%23) ve Pentakostalizm 1.175 (%4) olarak sıralanır.

Nunivak Adası (Nunivak Çupikçesi : Nuniwar ; Yupikçe : Nunivaaq), Bering Denizinde Alaska anakarasının batısında bulunan Amerika Birleşik Devletlerine bağlı olan ada.
ABD'nin 8. büyük adasıdır.
Ada sakinleri Yupiklerin bir kabilesi olup Nunivak Çupikleri (İngilizce Nunivak Cup'ig) olarak bilinir ve kendilerini Cup'ig (pl: Cup'it) ya da 'Nunivak halkı' anlamına Nuniwarmiut olarak adlandırır. Adanın en büyük yerleşimi olan Mekoryuk (Çupikçe Mikuryarmiut) kasabasının nüfusu 215 tir.

1821 : Ruslar, Mikhail S Vasilev kaptanlığındaki Otkrytie gemisiyle Nunivak'ı keşfetti. Rus haritalarında adanın adı geminin adıyla geçer.
1821 : Vasilii S. Khromchenko ve Adolph K. Etolin komutasında Rus gemileri Golovnin ve Baranov adayı ziyarete geldi. Etolin'in adı Cape Etolin ve Etolin Strait yer adlarında yaşamaktadır.
1822 : Khromchenko ve Etolin gemileri Golovnin ile geri döndü ve adadaki ren geyiği, tilki, misk sıçanı kürkleri, mors dişi vs. ürünlerin ticaretini raporlarında belirtti.
1867 : Amerikalılar Alaska'yı 30 Mart 1867 tarihinde Ruslardan satın aldı. Nunivak adası da buna dahildir.
1874 : Willliam H. Dall sınırlı jeolojik araştırma yaptı.
1879 : Amerikan gemisi Timandra karaya oturdu ve sekiz mürettebatı iki ay boyunca Tacirrarmiut yerleşimine yakın yerde mahsur kaldılar. Mürettebattan iki Beyazın üç Nunivak Çupiğini öldürdüğü rivayet edilir.
1880 : C.L. Hooper kaptanlığında United States Revenue-Steamer Corwin mürettebatı Kangiremiut'ta karaya çıktı ve bir adam, üç kadın ve üç çocuk ile iletişim kurdu. Sakinlerinin sonradan anlattığına göre daha önce hiç beyazla karşılaşmadıkları için çok korkmuşlar.
1890 : Nunivak adasının ABD tarafından yapılan ilk sayımı Ivan Petroff tarafından yapıldı ve 15 yerleşimde toplam 745 nüfus kaydedildi. Bu büyük rakam hem Nunivak Çupiklerince hem de akademik araştırmacılarca hep sorgulanır.
1897 : Kuskokwim Irmağı Moravian misyonundan John H. Kilbuck adaya kısa bir ziyarette bulundu. Nuniwarmiut'ların anakaradaki Yupik kabilelerinden farklı bir kabile olduğunu gözlemledi ve onlardan biraz farklı lehçede konuştuklarını kayda geçirdi.
1900 : Sınırlı ABD nüfus sayımı USS Manning gemisinin cerrahı Alanson Weeks tarafından yapıldı. Bu sayıma göre 110 kişi kaydedildi.
1905 : George B. Gordon tarafından Pennsylvania Free Museum of Science and Art ile birlikte yürütülen bir araştırmayla sınırlı dil bilgisi ve sözlük çalışması yapıldı.
1910 : Sınırlı ABD nüfus sayımı ajan (agent) L.L. Bales tarafından yapıldı. Bu sayıma göre 10 yerleşim yerinde toplam 131 nüfus kaydedildi.
1920 : Sınırlı ABD nüfus sayımı yapıldı. Bu sayıma göre 6 yerleşim yerinde toplam 189 nüfus kaydedildi.

1920 : ABD hükûmetinin U.S. Biological Survey, U.S. Bureau of Education birimi ve Lomen Reindeer Company tarafından ren geyiği yetiştiriciliği ada halkına tanıtıldı.
1924 : Adanın ilk okulu Nash Harbor Village (Ellikarrmiut / Qimuglugpagmiut) köyünde kuruldu ve ilk öğretmen geldi.
1927 : Arkeolojik ve antropometrik araştırmalar Bureau of American Ethnology bölümünde Henry B. Collins ile U.S. National Museum bölümünden T. Dale Stewart tarafından yapıldı. Mezarlar eşilerek cenazelerin ölçümü ve gömülen tören eşyalarının kaydı tutuldu.
1927 : Kaliforniya Bilimler Akademisi (California Academy of Sciences) uzmanı Cyril Guy Harrold tarafından 30 Haziran - 6 Kasım tarihlerinde Nunivak adasındaki kuş ve memeli türleri üzerine biyolojik araştırma yürütüldü.
1927 : Edward S. Curtis tarafından araştırma yapıldı. bu araştırma Nunivak Çupikleri hakkında yayımlanan ilk etnografik çalışma olup detaylı fotoğraflarla belgelenmiştir.
1928 : Nunivak Adası Vahşi Yaşam Sığınağı (Nunivak Island (wildlife) Reservation) kuruldu.
1934 : 18 Haziran'da Kızılderili Reorganizasyon Yasası (IRA, Indian Reorganization Act) ve Nunivak IRA Konseyinin kurulması.
1935 : Misk sığırı adalılara tanıtıldı.
1936 : Mekoryuk (Mikuryarmiut) kasabasında Evangelical Covenant Church Kilisesi kuruldu. Mekoryuk'un ilk ordained minister i olan Jacob Kenizk'in varışı ve Eskimo usulü dans etme ve şarkı söyleme  ve maske yapımı ile birlikte bütün şamanistik törenler yasaklanması.
1936-37 : Alman etnolog Hans Himmelheber'in Nunivak yerlilerinin sanat, kültür ve sosyal yaşamı üzerine etnografik ve psikolojik çalışmaları yayımlandı
1939-40 : Amerikalı antropolog Margaret Lantis'in etnografik araştırmaları Nunivak yerlilerinin kültür ve toplumsal yaşamının en kapsamlı Batılı analizidir. Lantis, sonraki yıllarda da Nunivak'ta pek çok çalışma yaptı.
1952 : Arkeolog James W. VanStone arkeolojik çalışmalarını yayımladı.
1967 : Michael Nowak arkeolojik araştırmalarına ve geçim ekonomisi çalışmalarına başladı. Bu çalışma 1990 larda da devam ediyor.

1971 : 18 Aralık'ta Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası (ANCSA) başkan Richard Nixon tarafından onaylandı. Bu yasayla kurulan Alaska Yerli Bölge Şirketlerinden Calista Corporation bünyesinde Nunivak Island Mekoryuk Alaska Corporation (NIMA) adlı köy şirketi kuruldu.
1971 : Yukon Deltası Milli Yaban Yaşamı Sığınağı (Yukon Delta National Wildlife Refuge) bünyesine Nunivak adası da dahil edildi. Sonra Nunivak Adası Milli Yaban Yaşamı Sığınağı (Nunivak Island National Wildlife Refuge) kuruldu. Adanın güney yarısı Federal Wilderness statüsü aldı.
1986 : Kızılderili İşleri Bürosu (BIA, Bureau of Indian Affairs) tarafından tarihi yerler ve mezarlık saha çalışmaları yapıldı. Daha fazlası 1991 yılında yapılmıştır.
1996 : 100 ve 68 katalog numaralı insan kalıntıları Mekoryuk'a iade edildi.
1999 : NPT, Inc. yerli şirketinin kuruluşu ve federal olarak tanınması
2002 : Çupik dans, şarkı ve davullarının canlandırılması. Geleneksel Çupik dansçıları olan Nuniwarmiut Kassiyurtait grubu kuruldu. Grup, halk önünde ilk dansını Messenger Festival bayramında yaptı.

En az 89 göçmen deniz ve su kuşu yazın deniz kıyısı uçurumlarında ve iç bölge tundra göllerinde kuluçkaya yatar.
Cape Etolin denilen burunun kuzeydoğu kısmı adann diğer bölümlerinden oldukça farklıdır. Mekokayak ırmağının ağzına yakın yerde birkaç geniş gelgit çamur düzlükleri kaz ve diğer kuşlar için cazibe merkezidir. Bölgede Elymus mollis adlı ot türü bulunur. Otun tohumları sonbaharda kar kiraz kuşu (Plectrophenax nivalis; am'arulkara'ar) tarafından tüketilir. Otun kuru saplarından Çupikler sepet ve paspas ördükleri gibi çorap bile yaparlar. Sonbaharda olgunlaşan sulu Empetrum nigrum meyveleri pek çok kuşun suratının mor renkli olmasına yolaçar.
Adadaki en uzun ağaç 1.2 metre boyuyla bodur söğüt (Salix spp.; Inaqacit, Uqvigar) türleridir.
Adada 40 kadar dere bulunur.

NIMA (Nunivak Island Mekoryuk Alaska Corporation, Nunivak Adası Mekoryuk Alaska Şirketi) : ABD Kongresinde 18 Aralık 1971 tarihinde onaylanan Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası gereği kurulan Alaska Yerli Bölge Şirketlerinden Calista Corporation bünyesinde oluşturulan kâr amaçlı yerli köy şirketidir. Şirket, hissedarları olan Nunivak'taki Çupiklerin maddi haklarını korumak ve kollamakla yükümlüdür. Adada yerel bir ofisi olan şirketin ana merkezi Anchorage'dadır.
Ren geyiği : ABD hükûmetinin U.S. Biological Survey, U.S. Bureau of Education birimi ve Lomen Reindeer Company tarafından ren geyiği yetiştiriciliği 1920 yılında ada halkına tanıtıldı. Ren geyiği etinin işlenmesi Kızılderili İşleri Bürosu (BIA, Bureau of Indian Affairs) tarafından 1940 yılında gerçekleştirildi. 1945 yılında inşa edilen kesimhane 1970 lerin başlarında bir yangın sonucu tahrip olmuştur. Yeni tesislerin yapımı için yeterli finans sağlanamdığı için gecikmeyle ancak 1980 li yılların sonuyla ve 1990 lı yılların başlarında yenilenmiştir. 1990 yılında BIA ren geyiği işleme işini Kızılderili Reorganizasyon Yasası (IRA, Indian Reorganization Act) gereği kurulan Nunivak IRA Konseyine devretti. Nuniwarmiut Ren geyiği ve Su Ürünleri İşleme (NRSP, Nuniwarmiut Reindeer and Seafood Processing) adlı ticari kuruluşun eski adı Berin Denizi Ren geyiği Ürünleri Firması ( Bering Sea Reindeer Products Company) olup Mekoryuk'ta konuşlanmıştır. Köy şirketinin Rengeyiği Komitesi NRSP'ye tavsilerde bulunabilir fakat üzerinde kontrol hakkı yoktur. Adanın güneyinde insan yerleşimine kapalı olan Wilderness kısmında bulunan ren geyiği sürüsü 4.000 baştır. Burada motorlu araçların kullanımı yasaktır. Firmanın katma değerli ürünleri Alaska'nın diğer bölgelerinde de dükkânlarda satışa sunulur.
Misk sığırı : Alaska Av Komisyonu (Alaska Game Commission) Grönland'da yakalanan 31 misk sığırını (Ovibos moschatus; Umingmar) avcılık amacıyla 1935 ve 1936 yıllarında Nunivak doğasına saldı. İlk av sezonu 1975 yılında yapılmıştır.

Nuniwarmiut Piciryarata Tamaryalkuti 9 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nuniwarmiut Piciryarata Tamaryalkuti : Qikertamteni Nunat Atrit Nuniwarmiuni 3 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Nunivak Adasının Çupikçe haritası)

Nunivak Çupikçesi (kendilerince Cugtun ; İngilizce Cup'ig ya da Nunivak Cup'ig, Nunivak Cux), Alaska'da, Nunivak Adasında Nunivak Çupiklerinin konuştuğu Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili olan Yupikçenin bir şivesi.
Nunivak adasında konuşulan Nunivak Çupikçesi, ada izolasyonu sonucu Yupikçenin en farklı lehçesi olup ayrı bir dil gibi nitelendirilir ve Nunivak'taki okulda öğretilir ve yazıya geçirilir. Nunivak adasında Mekoryuk kasabasında yaşlılarca konuşulmaktadır.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi
Unaliq-Pastuliq Yupikçesi : Norton Sound yöresinde
Yupikçe : Yukon ve Kuskokwin yörelerinde
Egegik Yupikçesi : Bristol Koyu yöresinde
Çupikçe : Hooper Bay ve Chevak yörelerinde
Nunivak Çupikçesi
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Dünyada yalnızca tek bir okulda, Aşağı Kuskokwim Okul Bölgesine (LKSD Lower Kuskokwim School District)  bağlı olan Mekoryuk'taki okulda (Nuniwarmiut School PK-12) Nunivak Çupikçesi "yabancı dil" gibi öğretilmektedir. Çocuklar anadillerini bilmedikleri için evde konuşamıyorlar, okulda sonradan öğreniyorlar. Okulun 32 öğrencisi var. Alaska Yerli Dil Merkezi tarafından Yupikçeden (Yup'ik) ayrı olarak Nunivak Çupikçesi (Cup'ig) ile de ders kitabı yayımlanmaktadır.

Nunivak Çupikçesinin tehdit altındaki dillerden olduğu Alaska Yerli Dil Merkezi (ANLC) tarafından da belgelenmiştir. Michael Krauss tarafından 1975 yılında yapılan tespite göre "bazı çocuklar Çupikçeyi konuşabiliyor" denilirken, 1982 yılında ise "çocukların hiçbiri Çupikçeyi konuşamıyor" olmuştur.

Nunivak Çupikçesi, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif eki alırlar: daha çok -r ya da -g
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur: kök (stem), yapım eki (postbase), çekim eki (ending), bağlaç (enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, Nunivak Çupikçesinde iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:

Cangacit? - Nasılsın (İyi misin) ?
Canritua - İyiyim
Unuakukegci - Günaydın
Agayunerpakegcikici - Mutlu Noeller
Allrakularakegciluci-llu - Ve de Yeniyılın kutlu olsun
Quyana - Teşekkürler
Taqukat, maklit neqkanka - Foklar, sakallı foklar benim yiyeceğimdir
Quyana niicugnillua - Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim
Quyana naqluki allnganka - Ne yazdığımı okuduğunuz için teşekkür ederim
Örnek metin: NUNİVAK ÇUPİKÇESİ : Tamakut cuut pilliaraat ciuliaratuut nallumteni. Cugtun ayuqellernek caumallret amllertut, culliarit. Aukwallaat kwa-i curpailemta piqullrungataat apertusciigatki-llu kwaten tauggaam tangrrumaaqluki kwangkuta pitungamta avani cuut, cullret augkut. Atamta-llu [?] piliqucullrulliningateki tamaakut ak'allaulrit nalluaput qangvaq pillrit. Tava tayim' cami pillrit niicuitaput.

İNGİLİZCE ÇEVİRİSİ : Our ancestors made those before we were even born. There are many of those people-faced figures, the ones they made. Those are very ancient and were carved way before we were born and people in the time we were young could not talk about them because they did not know of them. But they were made and how old exactly they are is not known about. We never hear when they have made those or what year.

Rus Alaskası döneminde (1733 - 1867) 1821 yılında ilk kez Ruslarla ve Rusçayla karşılaşan Yupiklerin dillerinde Rusça alıntılar günümüzde de canlılığını sürdürür:

caarralar (< Rus. сахар) 'şeker'
caayu  (< Rus. чай) 'çay'
cainig (< Rus. чайник) 'çaydanlık'
cap'akir (< Rus. сапоги) 'bot, potin'
cass'ar (< Rus. часы) 'saat'
culunar (< Rus. солонина ?) 'tuzlama balık'
kelipar (< Rus. хлеб) 'ekmek'
maslar (< Rus. масло) 'tereyağı'
miss'ug (< Rus. мешок) 'çanta; çuval'
mulut'ug (< Rus. молоток) 'çekiç'
paltug (< Rus. пальто) 'palto'
pelatekar (< Rus. палатка) 'çadır'
putuskar (< Rus. подушка) 'yastık'
tiisiss'ar (< Rus. тысяча) 'bin'
yaassig : (< Rus. ящик) 'kutu'

Nuniwarmiut Piciryarata Tamaryalkuti : Nunivak Island Cup'ig Language Preliminary Dictionary

Sanak Adası, Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletine bağlı Aleut Adaları'nın bir parçası olan Tilki Adaları'nda bulunan küçük, ıssız bir adadır. Sanak Adası yaklaşık 21 km uzunluğunda olup, Fox Adaları'nın batısında yer almaktadır ve Sanak Adaları'nın bir parçasıdır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ada, Amerikan kuvvetleri için önemsiz bir üs görevi görmüştür. Terk edilmiş savaş malzemeleri, gemi enkazları ve Pauloff Limanı'nın ıssız yerleşimi, geçmiş insan varlığının sessiz tanıkları olarak günümüzde de durmaktadır. Bugün ada, zaman zaman Aleut yerlileri tarafından adanın vahşi sığır sürülerini avlamak veya balık tutmak için ziyaret edilmektedir. Sığırların yanı sıra Sanak, çeşitli kuş türlerine, deniz samurlarına ve atlara da ev sahipliği yapmaktadır.
Şu anda ıssız olan adada, arkeologlar MÖ 5600 yılına kadar uzanan insan yerleşimine ait kalıntılar buldular.

U.S. Geological Survey Geographic Names Information System: Sanak Adası
Seite mit vielen Impressionen von Sanak Island (İngilizce)

Sibirya Yupikleri ya da Yuitler, Rusya'ya bağlı Çukçi Yarımadası ile ABD'deki Alaska eyaletine bağlı St. Lawrence Adası'nda yaşayan Yupik kolundan bir Eskimo halkı. Alaska Yerli Dil Merkezine göre Alaska'daki 1.400 kişilik nüfustan 1.000 kadarı, Rusya'daki 900 kişilik nüfustan ise ancak 300 tanesi anadillerini konuşabiliyor.
St. Lawrence Adası'ndaki Sibirya Yupikleri, Alaska'da kültürel olarak İnyupiklere en yakın halktır. Rusya'daki Sibirya Yupikleri, Çukçilerin kültürel asimilasyonu altında kalarak Çukçileşmişlerdir. Kıyı Çukçilerinin de Çukçileşmiş Yupik oldukları tahmin edilmektedir. Çukçilerle kendilerini Yupik olarak Çukçilerden soyutlayanlar arasında tek fark dilde görülmektedir.
Sibirya Yupiklerinin günümüzdeki nüfusları 2000'in üzerindedir. 1980 ve 1992 yılında yapılan sayımlarda, Sibirya Yupiklerinin %95'inin Sibirya Yupikçesini konuşabildiği görülmüştür; fakat günümüzde bu oran daha düşüktür. Sibirya Yupiklerinin geleneksel inancı animizm ve şamanizm olsa da 1887 yılından itibaren Hristiyanlık da yaygınlaşmıştır. Halkın ana geçim kaynakları ise avcılık ve toplayıcılık ile fildişi oymacılığıdır.
ABD Kongresi'nde 18 Aralık 1971 günü yürülüğe giren Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası (ANCSA), Alaska'daki bütün yerli halklara olduğu gibi Sibirya Yupiklerine de ekonomik bir rahatlama getirmiştir. Rusya'daki Sibirya Yupikleri ise Sovyetler Birliği dönemindeki ekonomik rahatlamadan günümüzde oldukça uzaktır ve kültürel yozlaşma ile birlikte işsizlik, alkol ve buna bağlı yüksek suç oranları Asya Eskimoları'nın bugünkü toplumsal sorunlarıdır.

Alaska'daki St. Lawrence Adası'nın yerlileri, Yukon-Kuskokwim Deltası'ndakilerden farklı bir dil konuşan Sibirya Yupikleri olup, bunlara gündelik Alaska İngilizcesinde apostrofsuz Yupik biçimi kullanılırken, apostroflu Yup'ik' biçimi Alaska Yupiklerini ifade eder.
Daha çok Ruslarca kullanılan Yuit adı (Rusça: Юит tekil, Юиты çoğul), 1931 yılından beri Sibirya Yupiklerinin resmî adıdır. Yupik dillerinde yuit' kelimesi 'insanlar' anlamına gelir.
Rusya'da "Eskimolar" ya da Yupigıt adı altında verilen айваны, вутенцы, науканцы (пээки ), сиреникцы, унгазикцы (чаплинцы ) gibi halklar içinde Sibirya Yupikçesi dışında tutulan Naukan Yupikçesi ile Sirenik Yupikçesi konuşan Yupik halkları da toplanır. Rusçadaki adlandırmaya paralel olarak bazen İngilizcede de Sibirya Yupikleri adı Naukan ve Sirenik Yupiklerini de kapsayacak biçimde geniş tutulur ve Chaplino Yupikleri için "Merkezi Sibirya Yupikleri" adı verilir.

Sibirya Yupikleri ve bölgedeki diğer halkların ataları, önceleri Altay Dağları civarında yaşıyordu. Daha sonra daha kuzeye ilerlediler. Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar; Eskimo halklarının, günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce, Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü olduğu zamanlarda Eskimo ve Aleut olmak üzere iki ayrı etnik grup halinde Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin geliştirilmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar, deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.
Yupiklerin ataları muhtemelen Sibirya'nın Bering Boğazı ve Arktik Okyanusu kıyılarında büyük bir alanda yaşıyorlardı ve Çukçi ile Koryak kabilelerinin kuzeye ilerlemesiyle birbirinden kopuk adacıklar halinde kıyılara hapsolunmuştu. Günümüzdeki Kıyı Çukçileri'nin büyük bir kısmı muhtemelen Çukçileşmiş Yupiklerdir.
Sibirya kıyılarında yaşayan Sibirya Yupikleri, 1950'li yılların ortalarına kadar 15 civarı köyde yaşamaktaydılar. 1958 yılında bu köylerin sakinleri, Sovyetler Birliği hükûmeti tarafından tek bir yerde toplandılar. Günümüzde, bölgede yaşayan Sibirya Yupiklerinin çoğunluğu dört yerleşimde ikamet etmektedir.
Alaska'ya bağlı olan St. Lawrence Adası 2.000 yıldır aralıklarla insan yerleşimindedir. 18. ve 19. yüzyıllarda 4.000 'den fazla kişinin 35 köyde yaşadığı bilinmektedir. Avrupalıların adaya ayak basmasıyla Sibirya Yupiklerinin yaşayış biçimlerinde büyük değişiklikler olmuştur. Adaya bay ve bayan Vene C. Gambell'in adına ithafen St. Lawrence adı verilmiştir. 1878 ve 1880 yılları arasındaki kıtlık ada nüfusunun büyük bir kısmının ölümüne yol açmıştır. Kıtlığın çetin geçen kıştan ve adaya erzak taşıyan bir geminin batmasından dolayı gerçekleştiği ve bu dönemde 1000 ila 1500 kişinin öldüğü bilinmektedir. Bu dönemde salgın hastalıklar da etkili olmuştur. Bu tarihten sonra ada nüfusu tekrar artışa geçmiştir. 1900 yılında evcil ren geyiği yetiştiriciliği adalılara tanıtıldı ve 1903 yılında ABD başkanı Theodore Roosevelt ren geyiği rezervasyonu kurdu. 1930'larda bazı yerliler Savoonga'ya taşındılar. Şehir 1963 yılında kurulmuştur. ABD Kongresinde 18 Aralık 1971 tarihinde yürürlüğe giren Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası (ANCSA) gereği ada Savoonga ve Gambell kasabaları tarafından ortaklaşa sahiplenilmektedir. ANCSA şirketi Elim Native Corporation dır.

Eskimo - Aleut halkları
Aleutlar
Eskimolar
Yupik halkları
Sirenik Yupikleri
Öz Yupik halkları
Sibirya Yupikleri
Naukan Yupikleri
Alaska Yupikleri (Yupikler & Çupikler)
Supikler
İnuit halkları
İnyupikler
Batı Kanada İnuitleri
Doğu Kanada İnuitleri
Grönland İnuitleri

1958 yılında 645 kişilik nüfustan 345 i Gambell, 300 ü de Savoonga kasabalarında yaşıyordu.
2000 nüfus sayımına göre Gambell'de 159 hane ve 121 aile olmak üzere nüfus 649 kişidir ve bunun %95.69 u yerlidir. Savoonga'da ise 145 hane ve 113 aile olmak üzere nüfus 643 kişidir ve bunun % 95.33 ü yerlidir.
Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı

Ungazik Yupikçesi (kendilerince Уӈазиӷмӣ sg Уӈазиӷмӣт pl; İngilizce Chaplino dialect; Rusça Уназикский говор). Rusya Federasyonuna bağlı Ungazik (Посёлок Унгазик ya da Чаплино) köyünde konuşulur.
Avan Yupikçesi (Rusça Аванский говор). Rusya Federasyonuna bağlı Avan (Посёлок Аван) köyünde konuşulur.
İmtuk Yupikçesi (Rusça Имтукский говор). Rusya Federasyonuna bağlı İmtuk (Посёлок Имтук) köyünde konuşulur.
Sivuqaq Yupikçesi (kendilerince Yupiget pl, Yupigestun (dil); İngilizce St. Lawrence Island Yupik; Rusça диалект острова Св. Лаврентия). ABD'ye bağlı Sivuqaq (St. Lawrence) adasında konuşulur ve İngilizcede "Siberian Yupik" adı gündelik dilde daha çok bu lehçe için kullanılır.
Sivuqarmiit
Pauvuilagmiit
Kukuligmiit
Sikuuvugmiit
Kialigagmiit

Sibirya Yupikçesi, tehlike altındaki diller arasında yer almaktadır. St. Lawrence Adasındaki 1.400 Sibirya Yupiği içinde anadilini konuşan kişi sayısı 1.000 dir. Rusya'da ise 900 kişilik nüfusun içinde 300 kişi anadilni konuşabilir. Adada iki dillilik (Yupikçe ve İngilizce) görülür.
Amerika Birleşik Devletlerinin Alaska eyaletine bağlı olan St. Lawrence Adasındaki Sibirya Yupiklerinin dilleri yıllarca ihmal edilmiş, ABD Kongresi'nde 18 Aralık 1971 tarihinde Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası (ANCSA) yürürlüğe girene kadar okullarda öğretilmesi engellenmiştir. 1970 lerin başında Latin kökenli Yupik alfabesinin oluşturulmasından sonra Yupikçe yayınlar artmış ve adadaki iki okulda öğretilmesine başlanmıştır.
1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Sibirya Yupiklerinden olan öğrencilerin sayısı:

Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında yapılan sayıma göre Sibirya Yupiklerinin nüfusu 1.100 kişi olup anadilini konuşabilenlerin (yetişkinlerin hepsi ve çocukların çoğu) sayısı 1.050 kişidir.
Rusya'da Naukan ve Sirenik Yupikleri dahil Sibirya'daki bütün Yupiklerinin nüfusu 1.700 olup bunlardan 800 kadarı anadilini konuşabiliyor. Birçoğu da Çukçice ile Rusçayı akıcı biçimde konuşabilmektedir. Sovyet döneminde 1920 lerin sonunda Kiril kökenli alfabe (ayırt edici harfler: ӷ, ӄ, ӈ, ў, ӽ) oluşturulmuş ve okullarda kullanılmaya başlanmıştır.

Sibirya Yupikleri'nin birçoğu, Çukçiler ile benzer şekilde Animizm'e inanmaktadır. Kutsal sayılarak öldürülmesi kesinlikle yasak olan hayvanlar arasında katil balina, kurt ve kuzgun bulunur. Tıpkı Çukçiler ve Koryaklar'da olduğu gibi Sibirya Yupikleri'nde de dünyayı yaratan güç kuzgun olarak kabul edilmektedir. Kuzgunun leşten ya da avdan eti yutması saygıyla karşılanır; çünkü o, denizdeki avcıların koruyucusudur. Katil balinaya da aynı şekilde, denizdeki avcıların koruyucusu olduğundan saygı gösterilir. Katil balinanın, kışın kurda dönüşerek ren geyiği yediğine ve diğer ren geyiklerini avcılara doğru sürerek onların da avlanmasını sağladığına inanılır. Deniz avı başlamadan önce ritüel olarak, katil balinaların yemesi için denize bir parça et atılarak avın sorunsuz geçmesi sağlanır. Balinanın ruhu ve yaşam gücü bir kadın olarak tasvir edilir.
Her köyün karakteristik kolyeleri ile püsküllü ve saçaklı özel giysileri olan bir şamanı bulunur. Şamanlar hem şifacı hem de ruhlarla temasa geçip kötü etkileri uzaklaştıran ruhanî liderlerdir.
Karadan ve denizden gelen kötü ruhları kovmak ya da bu ruhların eşliğinde bilinmeyen yerlere seyahat etmemek için muska olarak; yugaaq denilen kolsuz, bacaksız, insan biçimli üzeri dövme desenli fildişi oyma bebekler kullanılır. Bunun yanında, yeni annenin bebeğine zarar vermek için gelebilecek kötü ruhları da savuşturduğuna da inanılan bu bebekler, hem St. Lawrence Adası'nda hem de Sibirya'da görülür. St. Lawrens Adası'nda ise yine uyaghqutat adındaki muska bantları kullanılır.
Sibirya Yupileri, ölümş insanların yeniden doğduklarına inanırlardı. Bebeklerinin adlarını da buna göre koyarlardı. Bebek doğmadan önce, bebeğin hangi ölmüş kişinin ruhunu taşıdığına dair araştırmalar yürütülür, rüyalar ve olaylar bu bakımdan incelenirdi. Bebek doğduktan sonra, fiziksel özellikleri ölmüş kişininkilerle karşılaştırılır ve ad bebeğe buna göre verilirdi. Eğer bebek ölmüşse, bunun bebeğe yanlış ad verildiğinden olduğuna inanırlardı. Bir hastalık durumunda ise, fazladan bir isim koymanın iyileşmeyi sağlayacağı yönünde bir inançları vardı.

St. Lawrence Adası'ndaki ilk Hristiyan misyonerler 1887 yılında Anglikan Reform

Sibirya Yupikçesi  (kendilerince Yupigestun), Amerika Birleşik Devletlerinde Alaska'ya bağlı St. Lawrence Adasında ve Rusya'ya bağlı Çukçi Özerk Bölgesinde yaşayan Sibirya Yupikleri tarafından konuşulan  Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili. Alaska Yerli Dil Merkezine göre Alaska'daki 1.400 kişilik nüfustan 1.000 kadarı, Rusyadaki 900 kişilik nüfustan ise ancak 300 tanesi anadillerini konuşabiliyor.
Soğuk Savaş yıllarında (1948-1988) ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki siyasi çekişmeler Bering'in her iki yakasındaki Sibirya Yupiklerini yıllarca ayrı tutmuş, dillerinin korunup gelişmesi, soyunun tehlikede olmasına rağmen, ihmal edilmiş ve engellenmiştir.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

St. Lawrence Adasındaki 1.400 Sibirya Yupiği içinde anadilini konuşan kişi sayısı 1.000 dir. Adada iki dillilik (Yupikçe ve İngilizce) görülür.
Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında yapılan sayıma göre Sibirya Yupiklerinin nüfusu 1.100 kişi olup anadilini konuşabilenlerin (yetişkinlerin hepsi ve çocukların çoğu) sayısı 1.050 kişidir.
Rusya'da Naukan ve Sirenik Yupikleri dahil Sibirya'daki bütün Yupiklerinin nüfusu 1.700 olup bunlardan 800 kadarı anadilini konuşabiliyor. Birçoğu da Çukçice ile Rusçayı akıcı biçimde konuşabilmektedir. Anadilleri 1997 yılında tükenen Sirenik Yupiklerinin  günümüzdeki dilleri Sibirya Yupikçesi ya da Rusçadır.

ABD'de Alaska eyaletine bağlı St. Lawrence Adasında Latin alfabesi, Rusya federasyonunda ise Kiril kökenli alfabe kullanılır.
Rusya Federasyonunda kullanılan Kiril kökenli Eskimo alfabesi :

NOTLAR:

Ünlüler uzun ya da kısa olur; fakat yazıya yansıtılmayabilir/ӈъ = ŋ
Alternatif karakterler: ӷ = г', ӄ = к', ӈ = н', ў = w, ӽ = х'
* Eskimoca kelimelerde kullanılmaz.
St. Lawrence Adasındaki şive için Latin alfabesinden uyarlanan Sivuqaq Yupik alfabesi, 1970 lerin başında Fairbanks Alaska Üniversitesinden Michael Krauss tarafından Linda Aghnaghaghpik Badten, Sharon Pungowiyi Orr ve diğer Yupik konuşucuların katkılarıyla oluşturulmuştur.

Sovyet döneminde 1920 lerin sonunda Kiril kökenli alfabe oluşturulmuş ve okullarda kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra alfabe 1930 ların sonunda yenilenmiştir. Yupikçe okuma parçaları ve öykü kitapları Rusça çevirileriyle birlikte Ekaterina Rubtsova (Е. С. Рубцова, 1888-1971) ve Georgiy Menovşçikov (Г. А. Меновщиков, 1911-1991) gibi dilcilerce yayımlanmıştır.
Amerika Birleşik Devletlerinin Alaska eyaletine bağlı olan St. Lawrence Adasındaki Sibirya Yupiklerinin dilleri yıllarca ihmal edilmiş, ABD Kongresinde 18 Aralık 1971 tarihinde Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası (ANCSA Alaska Native Claims Settlement Act) yürürlüğe girene kadar okullarda öğretilmesi engellenmiştir. 1970 lerin başında Latin kökenli Yupik alfabesinin oluşturulmasından sonra Alaska Yerli Dil Merkezi (ANLC), Kızılderili İşleri Bürosu (BIA, Bureau of Indian Affairs) ve Unalakleet'te konuşlanan Bering Boğazı Okul Bölgesinin St. Lawrence Adasındaki Malzeme Geliştirme Merkezi (Materials Development Center) tarafından geleneksel Yupik öykülerinin metinleri ve okuma kitapları yayımlanmış olup bunlar Gambell ve Savoonga okullarında kullanılmaya başlanmıştır. Gambell'deki okulun iki binası olup, birinde okul öncesi başlangıç eğitimi (Head Start) yapılırken diğeri anaokulu ve lise olarak kullanılmaktadır. 1970 lerden günümüze kadar çok sayıda kitap ve kitapçık yalnızca Yupikçe ya da hem Yupikçe hem İngilizce iki dilli basılmıştır. Bir okulda üç yıl sınıf yardımcısı olarak çalışan Yupikçe öğretmenlerine Alaska eyaleti tarafından Yerel Tanınan Uzman (LRE, Locally Recognized Expert) sertifikası verilmektedir.
1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Sibirya Yupiklerinden olan öğrencilerin sayısı :

йук (sg) йугыт (pl) insan
аӷна́ӄ kadın
ата́ baba
насӄуӄ baş, kafa
ӄытӈилъӄўаӄ ayakkabı topuğu, ökçesi
аӷвы́ӄ balina
ука́зиӄ tavşan
ӄауа́к kuş
ниӷраӄ kafes
мыӄ (sg) мыӷыт (pl) su
акин (sg) акитын (pl) yastık
хуаӈа ben
хуанӄутуӈ biz ikimiz
хуаӈкута biz (en az üçümüz)
ылъпак sen
ылъпытак siz ikiniz
ылъпыси siz (en az üçünüz)
ылъна o
ылъкык o ikisi
ылън'ит onlar (en az üçü)

igaq: el
igaghvik: okul
aqelqaamavik, aqelqaghvik, aqelqiqvik: otel
yughaghta: rahip (Katolik ve Protestan)
tengegkayuk: uçak
igaghyaghqaq: kâğıt
ullghitak, pangalgusik: kar motosikleti
eltughaq: torun
sikuq: iğne
Sivuqam nangaghnegha = Sivuqaq (St. Lawrence) bilgisi
kalanta, tanqighsuun: takvim
tanqiq: ay
Qaluvik: Ocak
Nazighaghsiq: Şubat
Teghiglugsiq: Mart
Lluughvik: Nisan
Kiigem Aghnaa: Mayıs
Pinaghvik: Haziran
Ellngaghvik: Temmuz
Palighvik: Ağustos
Kumlavik: Eylül
Naayvaghvik: Ekim
Aqumuq: Kasım
Kaneghyengesiq: Aralık

Shinen, David C. 1962. "Notes on Saint Lawrence Island Yupik phonology." In Science in Alaska: Proceedings of the 12th Alaska Science Conference, Aug. 28-Sept. 1, 1961, 16-17. Ann Arbor: Edwards Brothers.
Shinen, David C. and Marilene Shinen. 1978. "Some discourse features in Siberian Yupik Eskimo narrative." Work Papers of the Summer Institute of Linguistics, University of North Dakota 22: 29-46.

St Lawrence Adası şivesinde hayvan adları5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sirenik Yupikçesi (< İngilizce Sirenik Yupik language) ya da Sirenik Eskimocası (kendilerince Uqeghllistun), Rusya'ya bağlı Çukçi Özerk Okrugunda bulunan Çukçi Yarımadasının güney kıyılarında Sirenik (Сиӷы́ных) başta olmak üzere birkaç köyde Sirenik Yupikleri (Сиӷы́ныгмы̄́ӷий) tarafından geçmişte konuşulan ve Valentina Vıye (Валентина Выйе) adlı son konuşanının 1997 yılında ölmesiyle de yok olan Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili. Diğer Yupik dillerinden oldukça farklı olduğu için kimilerine göre Eskimo dillerinin Yupik ve İnuit dışında üçüncü koludur.

Diğer Yupik dillerinden belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılıklara dayanarak Menovşçikov (Меновщиков) gibi kimi uzmanlar Sirenik Yupikçesini Yupik dilleri dışında tutarak Sirenik Eskimocası adı altında Eskimo dillerinin üçüncü ana kolu olarak sınıflandırır.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Sirenik Eskimocası
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

20 yüzyıl başlarında Sirenik Yupikleri Çukçi Yarımadasının Provideniya (Провидения) ile Preobrajeniya (Преображения) koyları arasında bulunan Sirenik ya da Sığınık (Сиӷы́ныӽ), İmtuk (Имтух), Kınlığak (Кынлыӷаӽ), Asun (Асун) ve Nunalık (Нуналых) noktalarında yaşıyordu.
1895 yılında Sireniki (Sirinek) köyünde 79, İmtuk köyünde de 43 konuşanı vardı. 20 yüzyıl başlarında Sirenik Yupikçesini konuşanlar 1954 yılında 130 kişi iken 1980 li yılların  başlarında  yalnızca 30 kişi tarafından konuşuluyordu. 1988 yılında bu sayı 4 e inmiş, 1997 yılında da son kişi ölünce de yok olmuştur. Anadillerini unutan Sirenik Yupikleri bugün Sibirya Yupikçesinin Ungazik şivesiyle konuşmaktadır.
Dil hakkında ilk bilgiler 19. yüzyılda kaydedilmiştir. Monografik ilk çalışma ise 1964 yılında yapılmıştır.

Sirenik Yupikçesi, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü kısmen sergiler:

Kelimelerde iki sayı vardır: tekil, çoğul (Grönland İnuitçesi hariç diğer Eskimo - Aleut dillerinde ise üç sayı vardır : tekil, ikil, çoğul). Grönland İnuitçesinde sonradan yok olan ikil sayının Sirenik Yupikçesinde de sonradan mı yok olduğu yoksa eskiden beri mi böyle olduğu, belli değildir.

Çoğul eki diğer Eskimo dillerinde -t iken, Sirenik Yupikçesinde farklıdır: -ıy (-ый)

Ünlüler : а, и, у, ы
Ünsüzler : б, (ф), в, г, ӷ, й, (йъ), к, ӄ, л, лъ, м, н, (нъ), ӈ, п, з, с, ш, т, х, ӽ, ч, (ц), ʔ

Сиӷы́ныгмы̄́ӷа sg Сиӷы́ныгмы̄́ӷий pl Sirenik Yupikleri
апа dede
паных kız evlat
нахцых kadın
нахцыграӽ genç kız
айвыӽ mors
иглыӽ boğaz
ситых tırnak
кымыгныӽ akciğer
кутыӽ köprücük kemiği
аӄыӽ kök
увыныӽ beden
ӄулъва gözyaşı
куцых ırmak
мыӽ su
мыӽтаӷисиӷаӽ su taşımak üzere her iki uzuna kova asılan omuz sırığı
кисыӽ taş
кугымлъа dalga
амтуӷын çok
мараму buraya
ӄайыӽ sarmak

Г. А. Меновщиков (1997), Сиреникских эскимосов язык 15 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Языки мира. Палеоазиатские языки. - М., 1997. - С. 81-84
A. Nutawyi &  N. Rodionova, (2008), List of the Sireniki Yupik Sea Ice Terms. Unpublished manuscript prepared for the SIKU project (in Yupik, with Russian parallels)

Sledge Adası veya Ayak Adası (İnyupikçe: Ayaaq ; Yupikçe: Asaaq), Amerika Birleşik Devletleri'nin Alaska eyaletinde, Bering Denizi'nde bulunan küçük bir volkanik adadır. Ada Alaska kıyı açıklarında, Seward Yarımadası'nın güneybatı kıyısından 53 mi (85 km) uzaklıkta yer almaktadır.

Sledge Adası volkanik kökenlidir ve sadece 16 mil (26 km) genişliğinde. Ortalama yükseklik 410 fit (120 metre) dir. Ada idarî olarak Nome Sayım Bölgesi'ne aittir.
Ada 280 km (170 mi) uzunluğunda ve 148 km (92 mi) genişliğindedir.
Ada, Alaska Deniz Millî Yaban Hayatı Koruma Alanı'nın Bering Denizi bölümünün bir parçasıdır.

Bu adaya 5 Ağustos 1778'de Kaptan James Cook tarafından ismi verildi ve Cook şu yorumu yaptı: "Karaya çıktığımız kıyıdan biraz uzakta bir kızak bulduk ve bu da adaya bu ismin verilmesine neden oldu."  Rusya İmparatoriçesi II. Katerina'nın emriyle yola çıkan 1791 Rus seferinin sekreteri Martin Sauer, 1802'de bu adanın İnuitçe adının "Ayak" olduğunu iddia etti.
Kaptan Frederick Beechey şunları gözlemledi: "Kaptan Cook'un, bu aletlerden birinin üzerinde bulunmasının koşulları nedeniyle Sledge Adası olarak adlandırdığı bu adanın, Eskimo dilinde aynı anlama gelen bir kelimeyle adlandırılması tuhaftır." 
Ada, Bering Denizi Altını'nın 8. ve 11. sezonlarında deniz tabanındaki alüvyon altını aramak ve madencilik yapmak için bir yer olarak gösterildi.

USGS-GNIS
Adanın havadan çekilmiş fotoğrafı.
Martin Sauer'in yolculukları

Supikler ya da Pasifik Yupikleri, Alutikler (kendilerince Sugpiaq sg, Sugpiak dual, Sugpiat pl  ya da Alutiiq sg, Alutiik dual, Alutiit pl), Güney Alaska'da yaşayan Yupik kolundan Eskimo halkıdır. Alaska Yerli Dil Merkezine göre 3.500 kişilik Supik nüfustan 200 kadarı anadillerini konuşabilmektedir.

Alaska'yı Aleut Adalarından keşfe başlayan Rus kâşif, kürk tüccarı ve yerleşimciler tarafından Aleut (Rusça: Алеутъ) adı verilen yerliler, o zamanın Rusçasında bugünkü Aleutları ve Kodiak Adası'ndaki Yupik Eskimolarını (İngilizce: Alutiiq) kapsıyordu. Rusçadaki Aleut adının, keşifteki Sibirya halklarından (? Çukçi) kılavuzların dilinde "sahil sakini" anlamına gelen bir kelimeden çıktığı sanılıyor. 1784 yılında Kodiak Adasında bulunan Three Saints Koyuna (Supikçe: Sun'alleq) yerleşen Rus kürk tüccarları (Rusça: промышленник), Supiklerle karşılaşan ilk Avrupalılardır. Supikler, kültürel açıdan Aleutlara en çok benzeyen Eskimolardır. Günümüzde Alaska'daki Eskimoların üç kültür grubundan birini Aleutlar ile Supikler oluşturur. Aleutlar ile Supikleri bir tutup aynı adla anan Ruslar, Aleut Adalarındaki Aleutlardan (Unangan) ayırmak için Kodiak Adasındaki Supikleri "Kodiak Aleutu" (dönemin Rusçasıyla Алеутъ Кадьякскiй, okunuşu: Aleut Kadyakskiy) ve dillerini de "Kodiak Dili" (Rusça: Кадьякскiй Языкъ, okunuşu: Kadyakskiy Yazık) olarak adlandırmışlardır. Uzun yıllar Ruslaşma asimilasyonu geçiren Kodiak Supikleri, Ruslardan kalma Aleut adını günümüzde Alutiiq biçiminde kendilerine ikinci ad olarak verirler. Bu Alutiiq adı İngilizcede Supiklerin genel adı olarak yaygınlaşmaktadır. Atka Aleutları Ruslardan kalma Aleut adını Aliguutax̂ biçiminde kendileri için kullanırlar.
İngilizcede Alutiiq, Sugpiaq, Sugpiat, Supik, Suk, Pacific Gulf Yupik, Gulf Yupik gibi farklı adlarla anılırlar.
2000 ABD Nüfus sayımında Supikler "Alutiiq Aleut", "Bristol Bay Aleut", "Chugach Aleut", "Koniag Aleut" ve "Sugpiaq" gibi adlarla ayrı ayrı geçerken asıl Aleutlar "Unangan Aleut" adıyla yer alıyor.

Eskimo - Aleut halkları
Aleutlar
Eskimolar
Yupik halkları
Sirenik Yupikleri
Öz Yupik halkları
Sibirya Yupikleri
Naukan Yupikleri
Alaska Yupikleri (Yupikler & Çupikler)
Supikler
İnuit halkları
İnyupikler
Batı Kanada İnuitleri
Doğu Kanada İnuitleri
Grönland İnuitleri

Supikler dil ve kültürlerine göre iki ana gruba ayrılır: 

Batı Supikleri (Kaniagmiut)
anakara: (Ugaassarmiut, Aluuwirmiut): Alaska Yarımadası
ada: (Qik'rtarmiut, Tangirnarmiut): Kodiak Takımadaları
Doğu Supikleri
anakara: (Unegkurmiut, Yalegmiut): Kenai Yarımadası
ada (Chugachigmiut: Tyanirmiut, Shuqlurmiut, Nutyirmiut, Palugvirmiut, Alukarmiut, Atyarmiut, Talitlarmiut, Kangirtlurmiut, Ugalakmiut): Prince William Sound
Batı ve Doğu Supik kabileleri birbirinden ayrılmış ve coğrafyaları karadan ve denizden Alaska Atabasklarından Denağina Kızılderililerince bölünmüştür.

Supiklerin komşuları olarak batıda Unangan da denilen Aleutlar (Supikçe Taya'uq), kuzeybatıda Alaska Yupikleri (Supikçe  Pamanarmiut) ile Denağina Kızılderilileri (Supikçe Kenaayuq), kuzeydoğuda Ahtna Kızılderilileri ve doğuda da Eyak ve Tlingit (Supikçe Swaciit) Kızılderilileri bulunur.
Ruslar ile Amerikalılardan başka, sonradan gelen Çinliler (Supikçe Cing'iyak) ve Japonlar (Supikçe Yapuunsaq) da kontakt kurulan halklardır.

Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar Eskimo halklarının Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü olduğu zamanlarda günümüzden 10.000 yıl önce iki ayrı etnik grup (Eskimo ve Aleut) olarak Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin geliştirilmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, bunun yanında deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.
1784 yılında Grigoriy Şelihov (Rusça: Григорий Иванович Шелихов, okunuşu: Grigory İvanoviç Şelihov) tarafından Sitkalidak adasındaki Awa'uq (KOD 450 Sitkalidak Refuge Rock site) yerleşiminde Awa’uq Katliamı (Sitkalidak Massacre ya da Awa'uq (Refuge Rock) massacre) yapılmış ve 500-2000 kadar Supik Eskimosu öldürülmüş, 1000 kadarı da tutsak alınmıştır.

Ocean Bay site: Sitkalidak adasındaki bu arkeolojik sit 1989 yılında Exxon Valdez petrol sızıntısının Kodiak'taki olası etkilerini araştırken arkeolog Rick Knecht tarafından keşfedilmiştir. İlk büyük arkeolojik kazı 1992 yazında yapılmış ve ahşap oyma eserler, sepetler, insan saçı, hayvan kürkü bulunmuştur.

Alaska Yerli Dil Merkezine göre 3.500 kişilik Supik nüfustan 200 kadarı anadillerini konuşabiliyor.
Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı

Yaklaşık 3000 kişilik Supik nüfusundan 400 kadarı anadilini konuşabiliyor.
1987-1988 döneminde Alaska okul bölgelerinde Supik öğrencilerin sayısı :

Geleneksel Supik avcılığı diğer Eskimo halklarıyla benzerlik gösterir. Alaska'nın doğasının çetin oluşu, açlık (kaik) kaygısıyla denizde (imaq) ve karada (nunat) yenebilecek her şeyin avlanılmasını ya da toplanmasını gerektirir. Supiklerin yaşadığı coğrafya Alaska'daki en güney bölge olduğu için kuzeydeki Yupik ve İnyupik coğrafyasına nazaran daha iyi durumdadır.
Av araç ve gereçleri arasında kayak (qayaq) ile kayık (angyaq) ve kürek (anguaq) ava ulaşma ve taşıma işinde değerlidir. Silah olarak ok (ruuwaq) ve yay (qitguyaq) ile zıpkın (ayaquq) kullanılır. Beyazlardan gördükleri ateşli silahlar (nutek) da sonradan ava dahil olmuştur. Av şapkası (caguyaq) ve av torbası (ekgwik) avın olmazlarındandır.
Kara memelileri olarak  ren geyiği (tuntuq), boz ayı (taquka'aq), samur (aaquyaq), tavşan (kuskanat), tilki (kaugya'aq), kakım (amitatuk) ve gelengi (qanganaq) avlanır.
Deniz memelileri arasında balinalar (arwaq) başta olmak üzere yunus (mangaq), denizaslanı (wiinaq) ile foklar (aataak, isuwiq) en değerli deniz avlarıdır. Bunları deniz samuru (arhnaq) takip eder.
Kuşlar, etinden ve derisi ile diğer uygun kısımlarından yararlanılan hayvanlardır. Bunlar arasında ördekler (saqul'aq), martı (qatayaq), yelkovan (tuungat) ve karabatak (agasuuq) sayılabilir. Kuşların tüyleri (culuk) süslemede kullanılırken, yumurtaları (manik) da toplanır.
Deniz omurgasızları arasında kiton (urriitaq), deniz tarağı (mamaayaq), ahtapot (amikuq) ve deniz hıyarı (uutuk) gözde toplama avlardır.
Balıkçılık da yapılır. Balıkçı kayığı (paRaguutaq) ile ağ (kugyaq), olta (iqsak) ve kargı (panaq) ana balıkçılık malzemeleridir. En gözde balıklar som balığı (iiliksak, amartuq, niklliq, qakiiyaq) türleriyle diğer balık türleri (anciq, waa'uq, sagiq, iqalluarpak, iqalluak) gelir. Bunlar taze olarak tüketildiği gibi, ileride yemek için kurutulur (tamuuq) ya da tuz (taryuq) ve duman (puyuq) kullanarak tuzlanır ya da tütsülenerek (kupcuunaq) saklanır.
Bitkiler açısından fakir olan coğrafyada yenebilecek böğürtlensi ya da üzümsü meyveler (alagnat, cuawak, aqagwik, kenegtaq, puyurniq, muuguat) ve sebzeler (aatunaq) az olsa da vitamin alımı açısından değerlidir.

Geleneksel Eskimo dini şamanizm, Supiklerde de görülür. Eskiden dini amaç taşıyan şamanistik törenler, günümüzde folklorik gösteriden ileriye gitmez. Bunda Rusların Ortodoksluğu Supiklere kabul ettirmelerinin rolü vardır. Şaman (kalla'alek), ruh (sua) ve hayalet (tanraq, tangruaq) şamanlığın ana kavramlarıdır.

Aynı zamanda şamanistik gösteride de kullanılan müzik olarak davul (cauyaq) ve şarkı (atuun) ile dans (agnguaq) bütünlük oluşturur. Maskeler (giinaquq ve giinaruangcut ya da maaskaat) de bunları tamamlar, böylece müzik ve dans törensel nitelik kazanır. Ruslardan aldıkları akordeon (kaRmuniaq) yeni müzik aletleridir.
Takı ve desenler törensel niteliklidir. Kadınların boncuktan yapılan şapkası (nacaq), bilezik (tayarnerutaq), kulak küpesi (kulunguaq), dudak küpesi de denilen labret (kulut'ruaq) ve dövme (kRasiruaq) tipik Eskimo beden aksesuarlarıdır.

Kodiak Adasında, günümüzde 42 kişinin yaşadığı Karluk (Supikçe Kal'uq) şehrinde yapılan arkeolojik kazılar şehrin 5000 yıldır insan yerleşimine açık olduğunu göstermektedir. Arkeolojik siteler yönünden gerçekten zengin olan Kodiak'ta  tarih öncesine (prehistorik) ait 900 kadar site bulunur.

Alaska Eskimoları
Alaska Yerli Dil Merkezi
Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası
Alaska Yerli Bölge Şirketleri
Amerika'nın Ruslar tarafından sömürgeleştirilmesi
Henrik Johan Holmberg
Rick Knecht

Alvin Eli Amason: ressam ve heykeltıraş
Sven Haakanson: antropolog

Alutiiq Museum 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Catherine Foster West (2009), Kodiak Island's Prehistoric Fisheries: Human Dietary Response to Climate Change and Resource Availability, Journal of Island & Coastal Archaeology, 4:223–239, 2009

Supikçe ya da Supik dili (kendilerince Sugcestun, Sugt'stun, Sugtestun, Alutiitstun, İngilizce Alutiiq, Sugpiaq, Suk, Supik, Gulf Yupik, Pacific Gulf Yupik), Güney Alaska'da Supikler tarafından konuşulan Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili. Alaska Yerli Dil Merkezine göre 3.500 kişilik Supik nüfustan 200 kadarı anadillerini konuşabiliyor.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Alaska'yı Aleut Adalarından keşfe başlayan Rus kâşif, kürk tüccarı ve yerleşimciler tarafından Aleut (Rus. Алеут) adı verilen yerliler, o zamanın Rusçasında bugünkü Aleutları ve Kodiak adasındaki Yupik Eskimolarını (İng. Alutiiq) kapsıyordu. Rusçadaki Aleut adının, keşifteki Sibirya halklarından (? Çukçi) kılavuzların dilinde "sahil sakini" anlamına gelen bir kelimeden çıktığı sanılıyor. Günümüzde Aleutlar için Alaska'da resmi ve akademik olarak Unangan adı tercih edilmektedir. İngilizcede "Kodiak Aleutları" (Kodiak Aleuts) adı da Ruslardan kalan yanlış adlandırmanın sonucudur. Aleut adının bir varyetesi olan Alutiiq adı ise İngilizcede, Ruslardan kalma bir yanlış adlandırmanın devamı olarak, Supikler ve Supikçe için kullanılmaktadır. Alutiiq adı Supiklerin geneli için kullanıldığı gibi, yalnızca Batı Supikleri için de daraltılmıştır ve Doğu Supikleri için Sugpiaq ya da Chugach adı tercih edilir. Kodiak Adasındaki Supikler, Ruslaşmanın en yoğun olduğu Eskimo halkıdır ve Rusların yerliler için kullandığı Aleut adından bozma Alutiiq adını ikinci bir ad olarak kendileri için kullanırlar. Doğu Supikleri (Chugach) ise Alutiiq adı yerine Sugpiaq adını kullanırlar. Bu ad Yupiklerin kendileri için kullandığı Yup'ik ya da Yugpiaq adının bir versiyonudur. Kelime olarak Suk (= Yuk 'insan') ve -pik ya da -piaq ('gerçek') yapım ekinden (postbase) kuruludur. Aynı ek, Alaska'daki tek İnuit kolundan Eskimo olan İnyupiklerin adında da (Iñupiaq < Iñuk 'insan' + -piaq 'gerçek') bulunur. Kodiak Adasındaki Supikler Unangan denilen Aleutlara Taya'uq adını verirler. Aleutlar (Unangan) da Supikleri (Alutiiq) Kanaaĝin adıyla anarlar.

Sugcestun, Sugt'stun, Sugtestun (dil); konuşanları: Sugpiaq (sg), Sugpiak (dual), Sugpiat (pl)
Alutiitstun (dil); konuşanları: Alutiiq (sg), Alutiik (dual), Alutiit (pl)
Kendilerini adlandırmaları gibi dillerini adlandırma biçimleri de ilginçtir: Sugcestun ('insana benzer'), Alutiitstun ('Aleuta benzer')

Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı

Batı Supikçesi [kendilerince Kaniagmiut; İngilizce Koniag Alutiiq, Koniag dialect, Alutiiq (sensu stricto)]
Anakara Batı Supikçesi [İngilizce Koniag Alutiiq of Alaska Peninsula]
Ugaassarmiut [İngilizce Ugashik subdialect]
Katmai şivesi [İngilizce Katmai subdialect]
Ada Batı Supikçesi [İngilizce Koniag Alutiiq of Kodiak Island] : Kodiak Adasında konuşulan bu lehçe, 1964 Alaska Depreminde (Supikçe: Aulaluni) yerle bir olmasından önce Afognak adasında da konuşuluyordu.
Qik'rtarmiut Sugpiat ya da Qik'rtarmiut Alutiit
Güney şivesi [İngilizce Southern subdialect]. Kodiak adasındaki Akhiok ve Old Harbor şehirlerinde konuşulur.
Kuzey şivesi [İngilizce Northern subdialect]. Kodiak adasındaki Karluk, Larsen Bay, Port lions, Ouzinkie ve Kodiak şehirlerinde konuşulur.
Tangirnarmiut. Tangirnaq (Woody Island) adasında konuşulur.
Doğu Supikçesi [İngilizce Chugach Alutiiq, Chugach dialect, Chugach Eskimo, Sugpiaq (sensu stricto)]
Anakara Doğu Supikçesi [İngilizce Chugach Alutiiq of Kenai Peninsula]
Unegkurmiut
Yalegmiut
Ada Doğu Supikçesi [kendilerince Chugachigmiut; İngilizce Chugach Alutiiq of Prince William Sound, Chugach proper]
Tyanirmiut
Shuqlurmiut
Nutyirmiut
Palugvirmiut
Alukarmiut
Atyarmiut
Talitlarmiut
Kangirtlurmiut
Ugalakmiut
Batı Supikçesi (Kodiak şivesi) ile Doğu Supikçesi ay adlarının karşılaştırması

Batı Supikçesi (Kodiak şivesi) ile Doğu Supikçesi sayı adlarının (nuumiraq) karşılaştırması

Supikçenin ilk örnekleri Kodiak Adasında Ruslar tarafından Kiril yazısıyla kaleme alınmıştır. Bunlar daha çok yerli halk için dua gibi kilise metinleri ve incil ağırlıklı dini yazılardır.
Günümüzde Kodiak adasındaki Batı Supikçesi için 26 harflik Latin alfabesi  kullanılır.

Batı Supikçesinde (Kodiak Adası) uzun ünlüler (aa, ii, uu) ile diftonglar (ai, au, ia, iu, ua, ui) da bulunur.

Supikçe, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif eki alırlar: daha çok -q ya da -k
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur: kök (stem), yapım eki (postbase), çekim eki (ending), bağlaç (enclitic)
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, Yupikçede iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:
isuwim suqaa : fok midesi

Batı Supikçesine (Kodiak Adası şivesinde) örnek cümleler:

Asirtuten-qaa? - Nasılsın (İyi misin) ?
Asirtua - İyiyim
Asiitua - İyi değilim
Camaʼi - Merhaba
Aaʼa - Evet
Qangʼa - Hayır
Quyanaa - Teşekkür ederim
Quyanaasinaq! - Çok teşekkür ederim!
Quyanaituq - Bir şey değil
Qunuqamken - Seni seviyorum
Pingaqamken - Senden hoşlanıyorum
Qusuʼamken - Seni özledim
Tamaqamken - Seni bulamadım

Kodiak Adasında Rus Alaskası döneminde iki dilli olan ve dilleri Ruslarca yazıya geçirilip dini okullarda öğretilen Supikler, Alaska'yı 1867 yılında Ruslardan satın alan Amerika Birleşik Devletleri döneminde üç dilli konuma düştükleri gibi dillerinin kullanımı da büyük ölçüde kısıtlandı. O dönemde Supikçe genelde çocuklarca evde kullanılırken, Rus Ortodoks ayinlerinde Rusça, Amerikan misyoner ve devlet okullarında ise yalnızca İngilizce kullanmaya zorlandılar. Bu zorlamada Amerikan döneminde dayak en etkili yöntemlerden biri idi. Dayakla terbiye edilip dillerini kullanmaları kısıtlanan Supikler aşamalı olarak o zamandan günümüze dil kaybına uğradılar.
Supikçenin özellikle Kodiak Adasında konuşulan biçimi soyu tehlikedeki dillerden olup tükenmeye karşı yaşlı neslin (Supikçe: cuqlliq) kılavuzluğunda dilin yeniden kazanılmasına çalışılmaktadır.
Kodiak Adasında dilin yeniden canlandırılması girişimleri olarak, seyahat broşürlerinde ve yerel gazetelerde "hoşgeldiniz" ya da "merhaba" tarzı kalıplaşmış Supikçe cümlecikler kullanma gibi fazla bir işe yaramayan pasif girişimleri bir yana bırakırsak, Kodiak'taki halk radyosu KMXT ([1] 16 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) tarafından Haftanın Supikçe Kelimesi (Alutiiq Word of the Week)  adlı program sesçe en etkili olanıdır. İnternet ortamındaki yayınlar arasında yazıca en etkilisi Supik Müzesi (Alutiiq Museum [2]) adlı sitedir.

Rus Alaskası döneminde (1784 - 1864) Ruslarla ve Rusçayla karşılaşan Supiklerin dillerinde Rusça alıntılar günümüzde de canlılığını sürdürür. Supikler, Ruslaşmanın en yoğun görüldüğü Eskimolardır.
Cainiq (< Rus. чайник) 'çaydanlık', cayuq (< Rus. чай) 'çay', caskaq (< Rus. чашка) 'fincan', kaminaq (< Rus. камин) 'soba', kelipaq (< Rus. хлеб) 'ekmek', kuskaq (< Rus. кошка) 'kedi', masla (< Rus. масло) 'tereyağı', muRuk'uuq / muluk'uuq  (< Rus. молоко) 'süt', nehusiq (< Rus. ножик) 'bıçak', paltuuk (< Rus. пальто) 'palto', piRuq (< Rus. пирог) 'börek; turta', saalaq (< Rus. сало) 'yağ, içyağı', stakanaq (< Rus. стакан) 'bardak', slaapaq (< Rus. шляпа) 'şapka'.
Amerikan döneminde de İngilizceden geçen alıntılar bulunur:
haatkiik (< İng. hotcake) 'krep, pankek', mastaq (< İng. mustard) 'hardal', ...
Yerli dillerden Eyakça ile Tlingitçeden de Supikçeye kelime geçmiştir.

Alaska Yerli Dil Merkezi

Alutiiq Museum, Alutiiq Word of the Week Archives (Batı Supikçesi)
John E. Smelcer, Alutiiq Noun Dictionary and Pronunciation Guide , Common Nouns in Prince William Sound and Kenai Peninsula Region Alutiiq (Excluding Kodiak Island) (Doğu Supikçesi)

Chugachigmiut, Regional Culture and Language Program

Utkuhiksalik İnuitçesi (kendilerince ᐅᑦᑯᓯᒃᓴᓕᖕᒥᐅᑎᑐᑦ Utkuhiksalingmiutitut; İngilizce Utkuhiksalik, Utkuhikhalik, Utkuhikhaliq, Utkuhiksalingmiutitut, Utkuhiksalingmiutut, Utkuhiksalingmiut Inuktitut, Utku, Gjoa Haven dialect), Kanada'da Nunavut bölgesinde Batı Kanada İnuitlerinden Utkuhiksalik İnuitleri tarafından konuşulan Batı Kanada İnuitçesinin Natsilik İnuitçesi lehçesinin bir alt lehçesidir ve İnuit hece yazısı ile yazılmaktadır. Eskiden Nunavut'taki Utkuhiksalik (Uᑦᑯᓯᒃᓴᓕᒃ Chantrey Inlet) bölgesinde konuşulurken, şimdi Kanada anakarasındaki Uqsuqtuuq (ya da Uqšuqtuuq ᐅᖅᓱᖅᑑᖅ Gjoa Haven) ve Qamani'tuaq (ᖃᒪᓂ‛ᑐᐊᖅ Baker Lake) yörelerinde konuşulmaktadır.

Utkuhiksalik İnuitçesi Nattilik İnuitçesine benzer. Her iki alt lehçenin karşılaştırması:

Utkuhiksalik ařgaq 'el'    (Nattilik ažgak)
Utkuhiksalik aqiřgiq 'kar kekliği'   (Nattilik aqigžeq)
Utkuhiksalik ipřit 'sen' (Nattilik ižvit)

Utkuhiksalingmiut Inuktitut Dictionary Project ᑐᑭᕐᑲᖅᑐᑦ ᐅᑦᑯᓯᒃᓴᓕᖕᒥᐅᑦ ᐅᕐᑲᐅᓯᖕᒋᑦ 8 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yenisey dilleri, Orta Sibirya'da Yenisey Nehri yakınlarında konuşulan bir dil ailesidir. Ket dili hariç gruptaki diğer dillerin soyu tükenmiştir. Yenisey dilleri, Kuzey Amerika'daki Kızılderili Na-Dene dilleri ile birlikte Dene-Yenisey dil ailesi altında sınıflandırılması önerilmektedir. Tonlamalı dillerdir.
Göl ve nehir isimleri ve genetik verilerin incelenmesine dayanarak dil ailesinin geçmişte Kuzey Çin ve Moğolistan'ı da kapsamış çok daha geniş bir alanda konuşulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Buna ek olarak 17. yüzyıldan beri kayıtlara dayanarak dil grubunun kuzeye doğru göç ettiği tespit edilmiştir. Proto-Yenisey urheimatının Baykal Gölü'nün güneyinde kaldığı kabul edilmektedir.
Vovin ve bazı diğer araştırmacılar Hiung-nu yönetici sınıfının günümüzde soyu tükenmiş Pumpokol gibi bir Güney Yenisey dili konuştuğunu öne sürmüştür. Bu savı destekleyen araştırmacılara göre Han, Kağan, Tarkan ve Tengri gibi Moğol ve Türk dillerinde yer alan çeşitli kelimeler alıntı olup kökenleri Yenisey dillerine dayanmaktadır. Kuzey Çin'de Sonraki Chao'yu yönetmiş Jielerin dillerinin de Pumpokol benzeri bir dil olduğu öne sürülmektedir.

Yenisey dilleri [İngilizce Yeniseian, Yeniseic; Rusça Енисейские языки)

Kuzey Yenisey dilleri [İngilizce Northern Yeniseian; Rusça Кетско-югская группа]
Ketçe [kendilerince остыганна ка’; İngilizce Ket, Yenisei-Ostyak; Rusça кетский, имбатский, енисейско-остяцкий]. Eskiden Yenisey Ostyakçası adıyla anılırdı. Ketler arasında konuşanı birkaç yüzdür ve özellikle korunması gereken dillerdendir.
† Yuğca [İngilizce Yugh, Yug; Rusça югский]. Yok olmak üzeredir.
Sım Yuğcası [İngilizce Yug, Sym-Ket; Rusça сымский]. Yok olmuştur.
Asıl Yuğca [İngilizce Yugh; Rusça югский]. Konuşanı bir iki kişi olup yok olmak üzeredir.
Güney Yenisey dilleri [İngilizce Southern Yeniseian]
Kot-Asan dilleri [İngilizce Kott-Assan; Rusça Ассано-коттская группа]
† Kotça [İngilizce Kott; Rusça коттский]. 1800'lerin ortalarında yok oldu.
† Asanca [İngilizce Assan; Rusça ассанский]. 1800'lerde yok oldu.
Arin-Pumpokol dilleri [İngilizce Arin-Pumpokol; Rusça Арино-пумпокольская группа]
† Arince [İngilizce Arin; Rusça аринский]. 1800'lerde yok oldu.
† Pumpokolca [İngilizce Pumpokol; Rusça пумпокольский). 1750'lerde yok oldu.

https://web.archive.org/web/20121028223548/http://minlang.srcc.msu.ru/kets/g/g_home_en.htm A Multimedia Database of Ket (İngilizce)
https://web.archive.org/web/20070320100658/http://lingsib.unesco.ru/ru/languages/ket.shtml.htm Кетский язык (Rusça)

Yupik dilleri, Rusya'da Çukçi Yarımadası'nın birbirinden ayrı iki kıyısında ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Alaska eyaletinde Eskimo-Aleut dilleri ailesinden Yupik halkları tarafından konuşulan Eskimo dilleri ailesidir. Eskimo dillerinin diğer ana kolu İnuit dilleridir. Alaska Yerli Dil Merkezi'ndeki son rakamlara göre 30.800 kişilik nüfusa sahip Yupik halklarından 11.900 kadarı anadillerini konuşabilimektedir.
Sirenik Yupiklerinin günümüzde konuşanı kalmayan dilleri, diğer Yupik dillerinden belirgin şeklinde farklı olup bu farklılığa dayanarak Menovşçikov (Меновщиков) gibi kimi uzmanlar Sirenik Yupikçesini Yupik dilleri dışında tutarak Sirenik Eskimocası adı altında Eskimo dillerinin üçüncü ana kolu olarak sınıflandırır.

Sirenik Yupikçesi (Uqeghllistun)  (1997 yılında tükendi)
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi (Yupigestun) (konuşanı 1.300 kişi)
Naukan Yupikçesi (Нывуӄаӷмит) (konuşanı 50 kişi)
Alaska Yupikçesi (Yugtun &  Cugtun) (konuşanı10.400 kişi)
Yupikçe (Yugtun)
Çupikçe (Cugtun)
Nunivak Çupikçesi (Cugtun)
Supikçe (Sugcestun, Sugtʼstun, Sugtestun, Alutiitstun) (konuşanı 200 kişi)

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Yupik halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

Çukçi Yarımadası ya da Çukotka Yarımadası (Rusça: Чуко́тский полуо́стров, Rusça: Чуко́тка), kuzeydoğu Asya'nın koordinatı yaklaşık 66° N 172° W olan yarımadası. Kuzeyde Çukçi Denizi ile çevrilen yarımada doğudan Bering Boğazı güneyden de Bering Denizi ile çevrilidir. Rusya'ya bağlı Çukotka Özerk Okrugunun bir parçasıdır.

Yarımada geleneksel olarak Çukçilerin ve Asya Eskimolarının (Sibirya Yupikleri, Naukan Yupikleri ve Sirenik Yupikleri) toprağıdır. Ayrıca, Koryaklar, Çuvanlar, Evenler (ya da Lamutlar), Yukagirler ve sonradan gelen Ruslar bulunur.

Madenlerin (kalay, kurşun, çinko, altın ve kömür) de bulunduğu yarımadada ren geyiği yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılık da yapılmaktadır.

Aĭnana, L., and Richard L. Bland. Umiak the traditional skin boat of the coast dwellers of the Chukchi Peninsula : compiled in the communities of Provideniya and Sireniki, Chukotka Autonomous Region, Russia 1997-2000. Anchorage: U.S. Dept. of the Interior, National Park Service, 2003.
Dinesman, Lev Georgievich. Secular dynamics of coastal zone ecosystems of the northeastern Chukchi Peninsula Chukotka : cultural layers and natural depositions from the last millennia. Tübingen [Germany]: Mo Vince, 1999. ISBN 3-934400-03-5
Dikov, Nikolaĭ Nikolaevich. Asia at the Juncture with America in Antiquity The Stone Age of the Chukchi Peninsula. St. Petersburg: "Nauka", 1993.
Frazier, Ian, Travels in Siberia, Farrar, Straus, and Giroux, 2010. Travelogue in Siberia.
Portenko, L. A., and Douglas Siegel-Causey. Birds of the Chukchi Peninsula and Wrangel Island = Ptitsy Chukotskogo Poluostrova I Ostrova Vrangelya. New Delhi: Published for the Smithsonian Institution and the National Science Foundation, Washington, D.C., by Amerind, 1981.

Çupikçe ya da Chevak Çupikçesi (kendilerince Cugtun ; İngilizce Cup'ik ya da Hooper Bay–Chevak Cup’ik), Alaska'da, Chevak ile Hooper Bay yöresinde Çupiklerin konuştuğu Yupik dilleri kolundan bir Eskimo dili olan Yupikçenin bir lehçesi. Nunivak Çupikçesi gibi bu da Yupikçenin y sesine karşılık ç (yazıda: c harfi) sesini kullanmasıyla belirginleşir.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi
Unaliq-Pastuliq Yupikçesi : Norton Sound yöresinde
Yupikçe : Yukon ve Kuskokwin yörelerinde
Egegik Yupikçesi : Bristol Koyu yöresinde
Çupikçe : Hooper Bay ve Chevak yörelerinde
Nunivak Çupikçesi
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

Dünyada yalnızca tek bir okulda, Kashunamiut Okul Bölgesine (Kashunamiut School District) bağlı olan Chevak'taki okulda Alaska Yerli Dil Merkezi ile koordineli biçimde ikidilli eğitim çerçevesinde Çupikçe öğretilmektedir. Esas olarak Chevak kasabasında Çupikçe, İngilizce ve her ikisinin karışımı olan karma dil konuşulur.
1950 öncesi eğitim Qaygiq denen Eskimo köy odasında ve kendi evlerinde yapılırdı

50-100 kadar kişinin konuştuğu Çupikçe, Yupikçenin farklı bir lehçesidir ve tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Yukon-Kuskokwim Yupikçesi ile Chevak Çupikçesinin karşılaştırması:

Çupik alfabesinde 18 harf bulunur: a c e g i k l m n p q r s t u v w y.
İngilizcede kullanılan bazı harfler Çupikçede kullanılmaz: b d f h j o x z.
Ünlüler:

Kısa ünlüler: a i u e
Uzun ünlüler: aa ii uu
Diftonglar: ai ui au iu ua ia
Ünsüzler:

Stops: p t c k q
Voiced fricatives: v l y g r w
Voiceless fricatives: vv ll ss gg rr ww
Voiced nasals: m [m] n [n] ng [ŋ]
Voiceless nasals: m [m̥] n [n̥] ng [ŋ̊]

Rus Alaskası döneminde (1733 - 1867) Ruslarla ve Rusçayla karşılaşan Yupiklerin dillerinde Rusça alıntılar günümüzde de canlılığını sürdürür:

caarralaq (< Rus. сахар) 'şeker'
caayuq  (< Rus. чай) 'çay'
caanik (< Rus. чайник) 'çaydanlık, çaynik'
cap'akiq (< Rus. сапоги) 'ayakkabı'
cass'aq (< Rus. часы) 'saat'
culunaq (?< Rus. солонина 'salted meat') 'tuzlama balık'
kalantaassaq (< Rus. карандаш) 'kalem'
kalmaaniq (< Rus. карман) 'cep'
kelipaq (< Rus. хлеб) 'ekmek'
luussitaq (< Rus. лошадь) 'at'
mass'laq (< Rus. масло) 'tereyağ, margarin'
missuulleq (< Rus. мешок) 'çuval'
muluk'uuq (< Rus. молоко) 'süt'
mult'uuq (< Rus. молоток) 'çekiç'
pal'tuuk (< Rus. пальто) 'palto'
pelatekaq (< Rus. палатка) 'çadır'
putuskaq (< Rus. подушка) 'yastık'
spickaq : (< Rus. спичка) 'kibrit'
tiititsaaq / tiissitsaaq (< Rus. тысяча) 'bin; bin dolar'
yaassiik : (< Rus. ящик) 'kutu'

Alaskool: Chevak Cup’ik Glossary6 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alaskool: Guidebook for Integrating Cup'ik Culture and Curriculum5 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kashunamiut School District25 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
On the Facebook: Cup'ik Word Of The Day - Chevak by Rebecca Nayamin (Kashunamiut School Cup'ik Language Teacher)

İnuit dilleri, Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinde, Kanada'da ve Danimarka'ya bağlı Grönland'da Eskimo-Aleut dilleri ailesinden İnuit halkları tarafından konuşulan Eskimo dilleri ailesi. Eskimo dillerinin diğer ana kolu Yupik dilleridir. Alaska Yerli Dil Merkezindeki son rakamlara göre 93.200 kişilik nüfusa sahip İnuit halklarından 73.644 kadarı anadillerini konuşabiliyor.

İnyupikçe (Alaska İnuitçesi)
Batı Kanada İnuitçesi (Inuvialuktun)
Siglit İnuitçesi
İnuinnaq İnuitçesi
Natsilik İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi (ᐃᓄᒃᑎᑐᑦ Inuktitut)
Kivalliq İnuitçesi
Aivilik İnuitçesi
Qikiqtaaluk İnuitçesi
Kuzey Qikiqtaaluk İnuitçesi
Güney Qikiqtaaluk İnuitçesi
Nunavik İnuitçesi
Nunatsiavut İnuitçesi
Grönland İnuitçesi (Kalaallisut)
Batı Grönland İnuitçesi
Doğu Grönland İnuitçesi
Kuzey Grönland İnuitçesi

Alaska Yerli Dil Merkezine göre Yupik halklarının nüfusu ve anadillerini konuşabilen kişi sayısı:

İnyupikler (kendilerince Iñupiaq (tekil) Iñupiak (ikil) Iñupiat (çoğul)), Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinin kuzey (North Slope Borough) ve kuzeybatısında (Northwest Arctic Borough ve Nome Census Area) yaşayan İnuit kolundan bir Eskimo halkıdır. Alaska'daki tek İnuit halkı olduğu için Alaska İnuitleri adı da verilmektedir. Kendilerini iñuk («insan») kelimesi ile -piaq («gerçek») ekinden türettikleri Iñupiaq («gerçek insan») adıyla ifade ederler. Dillerini ise Iñupiatun («gerçek insana benzer») olarak adlandırırlar. Alaska Yerli Dil Merkezine göre Alaska yerlileri içinde 25.000 nüfuslu Yupiklerden sonra 15.700 kişilik nüfuslarıyla ikinci en büyük halktır ve ancak 2.144 kadarı dilini konuşabilmektedir. İngilizce bilmeyen Alaska yerlileri içinde 1993 yılında ilk sırayı %42'lik oranla Yupikler, ikinci sırayı da %20'lik oranla İnyupikler çeker. Şamanist inançlı avcı ve toplayıcıdırlar. Kültürel açıdan deniz sahiline yakın yaşayıp balina, fok, mors gibi deniz memelilerini avlayan Taġiuġmiut («deniz halkı») ile denizden uzak içbölgede rengeyiği avlayan Nunamiut («kara halkı») olmak üzere iki ana gruba ayrılırlar. Bazen, iki ayrı dil ve halk olarak ele alındığı da olur ve Seward Yarımadasındakiler Qawiaraq adıyla, North Slope ile Northwest Arctic ilçelerindekiler ise Inupiaq adı altında toplanır. İnyupiklerin Kanada'da yaşayan ırkdaşları (Uummarmiut) siyasi ve idari kaygılarla Batı Kanada İnuitleri ile birlikte Inuvialuit adı altında toplanırlar. Eskimolar içinde en uzun boylular Kuzey Alaska'daki İnyupiklerdir ve Kanada İnuitlerinden 10 cm daha uzundurlar. Kobuk İnyupikleri doğu komşuları ve ticari ortakları olan Atabasklardan Koyukon Kızılderilileriyle sınır bölgelerinde evlilik de yapmışlardır. Beyaz Avrupalıların kültürleriyle en geç tanışan Eskimolar 1890 yılından sonra Hristiyanlıkla tanışan Kuzey Alaska İnyupikleridir.
Kanada'da küçültücü (derogatory) bulunarak resmî olarak kullanılmayan "Eskimo" adı, yasal olarak Alaska'da İnyupikler ile Yupik, Çupik ve Supikleri topluca adlandırmada rahatlıkla kullanılmaktadır. Alaska Eskimolarını topluca adlandırmak için bazen İngilizcede Yupik-Inupiaq (ya da Inu-Yupiaq) biçimi de kullanılır.
St. Lawrence adasındaki Sibirya Yupikleri (Yupiget) farklı dil konuşsa da Alaska'da kültürel olarak İnyupiklere en yakın halktır ve her ikisi de aynı kültür grubunda yer alır.

Dil verileri ve arkeolojik kalıntılar, Eskimo-Aleut halklarının günümüzden 10.000 yıl önce Bering Boğazı'nın buzlarla kaplanıp kara köprüsü olduğu zamanlarda, iki ayrı etnik grup (Eskimolar ve Aleutlar) olarak Alaska'dan Kamçatka'ya kadar olan bölgede bulunduklarını göstermektedir. Eskimo ve Aleutların denizde avlanma tekniklerinin gelişmesinden önce bölündüklerini gösteren dil verileri arasında ok ve yay için ortak kelimelerin bulunması, bunun yanında deniz avcılığı terimlerinin Eskimo ve Aleutlarda farklı olması gösterilebilir. Eskimo ve Aleutlar deniz avcılığını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirmişlerdir.

Utqiaġvik arkeolojik siti bugünkü Barrow'un (İnyupikçe Utqiaġvik) kasaba merkezinin yaklaşık 1/4 mil güneybatı kenarında yer alır ve başlangıçta Ukpiaġvik («kar baykuşu avlanma yeri») olan ismi yıllar içinde değişim geçirerek bugünkü Utqiaġvik biçimine dönüşmüştür. Burası kışlık konutların ve qargi denen köy odasının bulunduğu, etnografik ve arkeolojik bilgilere göre yıl boyunca avcılık ve ticaret faaliyetlerinin sürdüğü bir yerleşimdi. Tundra yüzeyinden iki metre yukarıdaki 60'tan fazla höyüksü tümsek (igluluaġruk) bugün dahi görülebilmektedir. Arkeolojik çalışmalarla, burasının son 1000 yıldır yerleşimde olduğu tespit edilmiştir. Binghamton Üniversitesinden arkeologlar tarafından 1981-1983 yıllarında kapsamlı bir kazı yapılmış ve 20.000 den fazla eser bulunmuştur. Utqiaġvik kazılarından çıkarılan buluntular arasında fildişi heykelcikler, ok başları, labretler, boynuzdan bıçaklar, fildişi ulu (yarım ay biçimli bıçak), zıpkın başları, fildişi oyuncaklar, tahta ağ şamandırası, deri eldiven gibi eserler vardır. Bunların arasında kar gözlükleri de bulunur.
Alaska'da Rus döneminde (1733 – 1867) Rusların keşfettiği alanlar daha çok deniz kıyılarıyla sınırlı kalmıştır. 1895 yılında Alaska'nın yalnızca deniz kıyıları ile büyük nehirlerin bulunduğu alanları keşfedilip haritalandırılmışken iç karanın büyük kısmı haritalandırılmamıştı.
Norton Sound'dan Kanada sınırına kadar olan Arktik Alaska'daki İnyupikler, Avrupalı kâşiflerle 18. yy sonu ile 19. yy başlarında tanışırlar. Bunlar, 19. yy sonları ve 20. yy başlarında yapılan ve New Bedford'dan yola çıkan 2000'den fazla balina avcılığı seferine diğer Alaska yerlilerinden daha fazla sayıda katılmışlardır. İnyupikler bu seferlerde gemi tayfası olarak yer aldıkları gibi, balinacılara kürk satımında da bulunmuşlar ve onların karaya çıkmalarını daha olanaklı kılan korunaklı ortam sağlamışlardır. Bu yardımların karşılığı olarak New Bedford Balina Avcılığı Milli Tarih Parkı tarafından Barrow'da 1999 yılında halka açılan İnyupik Miras Merkezi kurulmuştur.
Taġiuġmiut İnyupiklerinin yaşadığı Point Barrow (Nuvuk) yöresine Batılılar tarafından yapılan ilk keşif gezileri:

İlk keşif: İngiliz deniz subayı Frederick William Beechey'in 1825-1828 keşif gezisinden bir bölük, güneybatı Alaska'dan kaptan Thomas Elson tarafından Eylül 1826 tarihinde yapıldı. Thomas Elson ile William Smythe Barrow İnyupikleriyle karşılaşan ilk Avrupalılardır. İnyupiklerin av bulmakta zorlandığı bir döneme denk gelen ziyaretçiler, yerlilerce önce dostça karşılanmış sonra da erkek avcılar etraflarını sarınca güneye yönelmişler ve keşif bununla sınırlı kalmıştır.
İkinci keşif: Hudson's Bay Company keşif gezisinden Thomas Simpson liderliğinde bir bölük tarafından batı Arktik kıyılarına yapıldı ve 4 Ağustos 1837 tarihinde doğudan bulunulan yere ulaşıldı. Yazın yapılan bu keşifte bölge halkının çoğu avda olduğu için birkaç yerli görüldü fakat onlar da kâşiflerden korkup saklandılar. Yakınlarına kadar giderek korkulacak bir şey olmadığına ikna edebilseler de keşif için ancak birkaç saatleri vardı.
Üçüncü keşif: Aleksandr Filippoviç Kaşevarov liderliğindeki Rus keşif ekibi 23 Temmuz 1838 tarihinde Point Barrow'a ulaştı. Küçük teknelerden oluşan bir filo güneybatıdan bulundukları noktaya yanaştı. Önemli sayıda yerlinin düşmanca tutumu yüzünden Ruslar üç gün sonra bölgeden kaçmak zorunda kaldılar. Ziyaret kısa sürse de doğal yaşam üzerine önceki ziyaretlerden daha fazla bilgi edindiler ve tercüman olarak kullanacakları bir yerli kazandılar. Rusların karşılaştığı İnyupik kabilesi Kakligmiut idi.
Dördüncü keşif: Kayıp İngiliz kâşifi John Franklin'i aramak için birçok gemiyle düzenlenen arama ve araştırma gezisi çerçevesinde Rochefort Maguire komutasındaki H. M. S. Plover adlı depo gemisi 1852–1853 ve 1853–1854 kış aylarında Nuvuk'un güneydoğusuna kısa bir mesafe kala denizin buz tutması sonucu mahsur kaldılar. Önce düşmanlıkla karşılandılar ancak akıllıca yürütülen diplomasi yoluyla barışçıl ilişki kurulması sonucunda uzun süre orada kaldılar ve yerlilerin yaşamı hakkında epeyce bilgi topladılar.
Nunamiut İnyupikleriyle Batılıların ilk karşılaşması 1886 kışında ABD Deniz Kuvvetlerinden teğmen George Stoney ve keşif ekibiyle olmuştur.
Kuzeybatı Alaska'da Avrupalılarla ilk karşılaşan Malimiut İnyupikleri 1816 yılında Goodhope Körfezindekiler, en geç karşılaşanlar ise 1860'lar ya da 1870'lerde Orta ve Yukarı Kobuk yörelerinde yaşayanlardır:

13.500 kişilik İnyupik nüfusundan ancak 3000 kadarı dilini konuşabilmektedir. İngilizce bilmiyen Alaska yerlileri içinde 1993 yılında ilk sırayı %42'lik oranla Yupikler, ikinci sırayı da %20'lik oranla İnyupikler çeker. 6 - 16 yaş arası bütün İnyupik çocukları yasal olarak sayıları 73 olan federal Bureau of Indian Affairs (BIA) okullarına gitmek zorundadır. Ayrıca, 77 kadar da eyalete bağlı köy okulu bulunur. North Slope Borough ilçesinde okul dönemi Ağustos sonunda başlamakta ve 180 gün sürmektedir. Barrow'da lise sonrası yüksek öğrenim Alaska'da kabile kontrolündeki tek kolej olan Iḷisaġvik College tarafından yapılmaktadır.
İnyupikler dillerinde bulunmayan sesleri (e, o, b, d, f, j, w, x) alfabelerine (atchagat) almamış, dillerine özgü sesler için de yeni harfler (ġ, ł, ł̣, ḷ, ñ, ŋ) eklemişlerdir.
Kaktovik (Qaagtuviġmiut) öğrencilerinin yirmili sistem baz alınarak oluşturduğu 
Kaktovik İnyupik Rakamları:

Alaska'da Yupiklerde olduğu gibi İnyupiklerde de çift dilli kişi adları (atiq) kullanılmaktadır. Bunlar Beyazlar arasında kullanılan resmî Batılı ad (Taniksiñiq) ile yerliler arasında ve ailede kullanılan İnyupik adıdır (Iñupiaqsiñiq).
Okul bölgeleri ve bağlı olan okullar:

North Slope Okul Bölgesi (kısaltması NSBSD, İngilizce North Slope Borough School District): North Slope Borough ilçesinde bulunan bölgeye bağlı okullar: Alak, Barrow High, Eben Hopson Middle, Fred Ipalook Elementary, Harold Kaveolook, Kali, Kiita Learning Center, Meade River, Nuiqsut Trapper, Nunamiut, Tikigaq.
Northwest Arctic Borough Okul Bölgesi (kısaltması NWABSD, İngilizce Northwest Arctic Borough School District): Northwest Arctic Borough ilçesinde bulunan bölgeye bağlı okullar: Ambler, Buckland, Deering, Kiana, Kivalina, Kobuk, Kotzebue Middle/High, June Nelson Elementary, Noatak, Noorvik, Selawik, Shungnak, Star of the Northwest Magnet
Nome Okul Bölgesi (kısaltması NCSD, İngilizce Nome City School District): Nome Census Area sayım bölgesinde bulunan bölgeye bağlı okullar: Nome Elementary, Nome-Beltz Junior/Senior High, Anvil City Science Academy.
Bering Boğazı Okul Bölgesi (kısaltması BSSD, İngilizce Bering Strait School District): Unalakleet'te konuşlanan bölgeye bağlı olan okullar: Brevig Mission, Diomede, Elim, Gambell, Golovin, Koyuk, St. Michael, Savoonga, Shaktoolik, Shishmaref, Stebbins, Teller, Unalakleet, Wales, White Mountain.

Eskimo kabile adları tipik olarak -miut («halk») ekiyle biter. İnyupikler ve İnyupikçe çoğu zaman bir bütün olarak ele alınmaktadır. Bazen, iki ayrı dil ve halk olarak ele alındığı da olur ve Seward Yarımadasındakiler Qawiaraq adıyla, diğerleri 

İnyupikçe  ya da İnyupik dili (kendilerince Kuzey ve Kuzeybatı şivelerinde Iñupiatun, King Adası şivesinde Inupiaqtun), Kuzey ve Kuzeybatı Alaska'da İnyupiklerin konuştuğu İnuit dilleri kolundan bir Eskimo dili. Alaska Yerli Dil Merkezine göre 15.700 kişilik nüfustan 2.144 kadarı anadillerini konuşabiliyor.
1948 öncesinde Rusya'ya bağlı Büyük Diomede Adasında da konuşulurdu (Imaqłit).
Kanada İnyupikçesi (Uummarmiutun) denilen biçimi Kanada'da Inuvik ve Aklavik şehirlerinde konuşulur. Uummarmiutlar Kanada'da siyasi ve idari kaygılarla çoğu kez Siglitlerle birlikte Batı Kanada İnuitleri (Inuvialuit) adı altında toplanırlar. Şiveleri de Batı Kanada İnuitçesi (Inuvialuktun) içerisinde ele alınır.

Eskimo - Aleut dilleri
Aleut dilleri
Eskimo dilleri
Yupik dilleri
Sirenik Yupikçesi
Öz Yupik dilleri
Sibirya Yupikçesi
Naukan Yupikçesi
Alaska Yupikçesi  (Yupikçe & Çupikçe)
Supikçe
İnuit dilleri
İnyupikçe
Batı Kanada İnuitçesi
Doğu Kanada İnuitçesi
Grönland İnuitçesi

13.500 kişilik İnyupik nüfusundan ancak 3000 kadarı dilini konuşabiliyor. 6 - 16 yaş arası bütün İnyupik çocukları yasal olarak sayıları 73 olan federal Kızılderili İşleri Bürosu (BIA, Bureau of Indian Affairs) okullarına gitmek zorundadır. Ayrıca, 77 kadar da eyalete bağlı köy okulu bulunur. North Slope bölgesinde okul dönemi Ağustos sonunda başlar ve 180 gün sürer. Barrow'da lise sonrası yüksek öğrenim Iḷisaġvik College adlı kolej tarafından yapılır.
Alaska'da 1980 ile 1992 yıllarında Eskimo-Aleut dilli halkların nüfusu ve anadillerini konuşabilenlerin sayısı 

İnyupikler ve İnyupikçe çoğu zaman bir bütün olarak ele alınır. Bazen, iki ayrı dil ve halk olarak ele alındığı da olur ve Seward Yarımadasındakiler Qawiaraq adıyla, diğerleri (North Slope ve Northwest Alaska) de Inupiaq adı altında toplanır.

Seward Yarımadası İnyupikçesi [İngilizce Seward Peninsula Inupiaq]

Bering Boğazı İnyupikçesi [İngilizce Bering Strait Inupiaq]
Diomede şivesi [İngilizce Diomede subdialect]
İngalik İnyupikçesi [kendilerince Ingalikmiut; İngilizce Ingalikmiut Eskimo]. ABD'ye bağlı Küçük Diomede (Little Diomede) adasında az sayıda konuşanı vardır.
İmaqliq İnyupikçesi [kendilerince Imaqłit; Rusça имакликский диалект]. Rusya Federasyonuna bağlı Büyük Diomede (Остров Ратманова, Большой Диомид) adasında konuşulan bu şive 1948 yılında yok oldu.
Wales İnyupikçesi [İngilizce Wales subdialect]
Kiŋikmiut
Tapqaġmiut
Ukiuvaŋmiut [İngilizce King Island subdialect]
Qawiaraq İnyupikçesi [İngilizce Qawiaraq, Kawerak]
Batı Qawiaraq İnyupikçesi [İngilizce Teller subdialect, Qawiaraq proper]
Siñġaġmiut
Qaviaraġmiut
Ayaqsaaġiaaġmiut
Aziagmiut. Sledge (Aziak, Ayak) adasında konuşulur.
Doğu Qawiaraq İnyupikçesi [kendilerince Iġałuiŋmiut; İngilizce Fish River subdialect]
İnyupikçe [İngilizce Northern Alaskan Iñupiaq]

Malimiut İnyupikçesi [İngilizce Malimiutun, Northwest Alaska Inupiatun]. Malimiut adı komşuları olan Yupikler tarafından verilmiştir.
Kotzebue şivesi [İngilizce Kotzebue subdialect, Southern Malimiut Inupiatun]
Pittaġmiut
Kaŋiġmiut
Qikiqtaġruŋmiut
Kobuk şivesi [İngilizce Kobuk subdialect, Northern Malimiut Inupiatun]
Kuuŋmiut
Kiitaaŋmiut ya da Kiitaaġmiut
Siiḷviim Kaŋianiġmiut
Nuurvinmiut
Kuuvaum Kaŋiaġmiut
Akuniġmiut
Nuataaġmiut
Napaaqtuġmiut
Kivalliñiġmiut

Kuzey Alaska İnyupikçesi [kendilerince Iñupiatun ; İngilizce North Alaskan Inupiatun]
Tikiğaq İnyupikçesi [kendilerince Tikiġaġmiut; İngilizce Point Hope Inupiatun]
North Slope İnyupikçesi [İngilizce North Slope Inupiatun]
Utuqqaġmiut
Siḷaliñaġmiut
Kukparungmiut
Kunmiut
Kakligmiut
Sidarumiut
Utkiavinmuit
Nuvukmiut
Kuulugruaġmiut
Ikpikpagmiut
Kuukpigmiut
Kañianermiut
Killinermiut
Kagmalirmiut
Nunataağmiut İnyupikçesi [kendilerince Nunataaġmiut; İngilizce Anaktuvik Pass Inupiatun, Nunamiut]
Uummarmiut İnyupikçesi [kendilerince Uummarmiut, Uummarmiutun; İngilizce Uummarmiut Iñupiaq, West Arctic Inupiatun, Canadian Iñupiaq]. Kanada'da Mackenzie deltasında yer alan Aklavik ve Inuvik şehirlerinde konuşulur. Kökenleri Nunamiut'lara dayanır. Etnik olarak “Inupiaq” olsa da Kanada'da siyasi sebeplerle “Inuvialuit” adı altında toplanır.

Sessiz R (voiceless r) harfi yazıda sr (/ʂ/) olarak gösterilir ve iki ünsüz arasında daha çok Kobuk (K) şivesinde kullanılır. North Slope (N) şivesinde ise normal s sesi olarak yer alır: aġnasalluq (N) aġnasralluq  (K); atausiq (N) atausriq (K); iñuusiq  (N) iñuusriq (K); ikusik (N) ikusrik (K); irrusiq (N) irrusriq (K); isaġuq (N) israġuq (K); isuma (N) isruma (K); kanŋusuktuq (N) kanŋusruktuq (K); masu (N) masru (K); nakasuk (N) nakasruk (K); nasaq (N) nasraq (K); pasigaa (N) pasrigaa (K); pisaasuqtuq (N) pisaasruktuq (K); qanusiq (N) qanusriq (K) ...
Şiveler arası sayı adları karşılaştırması:

Alaska İnyupikçesi ile Kanada İnyupikçesi (Uummarmiutun) arasındaki farklılıklar hem alfabe farklılığından hem de birtakım ses değişmelerinden kaynaklanır:

Yukarıdaki tablo Kuzey Alaska (North Slope) İnyupikçesinin alfabesidir. Diğer şivelerde geçen sesler için de şu harfler bulunur:

Diomede : e
Bering  : w, z, zr
Kobuk : ’
Seward : b
İnyupik alfabesi, Atchagat ('abeceler') ya da Iñupiatun Aglait ('İnyupik harfleri') olarak da bilinir. 1946 yılında İnyupik kökenli Presbiteryan rahibi Roy Ahmaogak ile Summer Institute of Linguistics üyesi Eugene Nida tarafından geliştirilmiştir. Altında nokta olan k harfi (ḳ) daha sonra q harfi ile değiştirilmiştir. İnyupikçede "alfabe" için kullanılan atchagat kelimesi tıpkı "abece" gibi ilk üç harfin okunuşuna -t çoğul eki getirilerek türetilmiştir.
Kanada'da Uummarmiut İnyupikçesi farklı alfabe kullanır:

İnyupikçe, Eskimo - Aleut dillerinin tipik görünümünü sergiler:

Kelimelerde üç sayı vardır: tekil, ikil, çoğul

Kelimeler yalın halde çoğu zaman nominatif eki alırlar: daha çok -q ya da -k, daha az olarak da -n
Kelimeler (ya da cümleler) 4 bölümden oluşur:
kök (İng. stem)
yapım eki (Akunniġun sg Akunniġutit pl; İng. postbase)
çekim eki (Isukłiqpiaq, Uqaluit isukłiqpiaŋit & Uqaluit isuŋit ; İng. ending)
bağlaç (İng. enclitic)
taiguallu aglaaksrallu Iñupiatun : İnyupikçe okuma ve yazma (-llu 've')
Tamlama (isim ya da sıfat) bulunmaz
Türkçede iyelik tamlaması (genitive + possessive) ile ifade edilen (örn: adamın evi) yapılar, İnyupikçede iyelik tamlaması olmadığı için ona yakın başka bir yapıyla kurulur: relative + absolutive:
imnaim nagrua  : Yaban koyununun boynuzu
tuttum nagrua  : Ren geyiğinin boynuzu
tuttum niaqua  : Ren geyiğinin kafası
tulukkam nauligaaŋa  : Kuzgunun mızrağı (bir bitki adı)
Her ikisi de sayı ile uyumludur:
tallimat nannuayaat : beş kutup ayısı yavrusu
Fiiller de sayı ile uyumludur:

qulit aġnat taliqtut : On kadın dans ediyor (King Adası)
qaugait qairut  : Ördekler geldi
aġġirit quviasupiaġataqtut  : Dansçılar ve davulcular mutlular

Taiku suna Çok teşekkür ederim
Nakuaġikpin Seni seviyorum
Uvlaalluataq Günaydın
Qavsiñukpa Saat kaç?
ukiumi kışın
upinġaksrami ilk baharda
upinġaami yazın
ukiaġmi güzün, son baharda
İnyupikçede olmayan kelimeler İngilizceden ödünç alınarak kullanılır ve bunlar yazıda bir tire işareti ile eklerinden ayrılır:

North Slope-mi : North Slope'de
Örnek metin (North Slope Borough School District misyonu) :

İNYUPİKÇE : Miŋuaqtuqtitchirit Sivuniŋat : Iñupiat Nunaanni  miŋuaqtuqtitchiruat sivuniqaqtut piviksraqaquvlugich miŋuaqtuqtuat pisigivlugu iñulluataġuġniŋat. Miŋuaqtuqtuat atuumagisigaich piḷġusivut piqpakkutiqaġlutiŋ, aviktuaqatigiigḷutiŋ, suli avanmun aitchuqtuutilutiŋ kaŋiqsimalugu kiŋuvaaksriusiaqput piraġausivullu.
İngilizce ÇEVİRİSİ : Mission Statement : The North Slope Borough School District is committed to providing opportunities to help all students become productive and contributing citizens. Students will maintain our values of caring, sharing, and giving by understanding our history and traditions.

İnyupik Tarih, Dil ve Kültür Komisyonu
Alaska Yerli Dil Merkezi

Iñupiaq Combined Dictionary (Yalnızca Kuzey ve Kuzeybatı Alaska şiveleri alınmış; Seward dahil değildir)
Interactive IñupiaQ Dictionary8 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Yalnızca Kuzey ve Kuzeybatı Alaska şiveleri alınmış; Seward dahil değildir; Dikkat, Iñupiaq font yüklenmemişse: e = ñ / o =  ł̣ / b = ġ / f = ŋ / j = ł / x =  ḷ)
Ugiuvaŋmiuraaqtuaksrat / Future King Island Speakers23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (King Adası şivesinde)
North  Slope  Iñupiaq  Grammar  Second  Year  (Preliminary Edition for Student Use Only) by Edna Ahgeak MacLean, Alaska Native Language Center, University of Alaska Fairbanks, seventh printing 2000

Facebook: Iñupiaq Word of the Day (= Günün İnyupikçe Kelimesi)
Facebook: Iñupiaq Phrase of the Day (= Günün İnyupikçe Cümlesi)

Ceyhun Alp ya da Amuderya (Türkmence: Amyderýa / Jeýhun; Özbekçe: Amudaryo; Farsça: آمودریا, Âmudaryâ), Orta Asya'nın en uzun ırmaklarından biridir. Ceyhun, Afganistan'dan, Pamir ve Hindukuş dağlarının kesiştiği yerden, yaklaşık 4950 m rakımdaki kaynağından Aksu (Penç Irmağı) adı altında doğarak batıya doğru ilerler ve kuzeyden, başlıca Pamir Vahan suyu, Kızılsu (Vahş/Uranovodsk), Kâfirnihân ve Surhân, güneyden de Kökçesu kollarını kendisine katarak Kunduz-Belh hizasında kuzeybatıya döner. Bu dönüşten sonrası bir bölümü çöller ve stepler içinde kurak iklim kuşağından geçerek, hiçbir kol kendisine katılmadan kuzeybatı yönünde ilerler ve sonunda değişik kollara ayrılarak Aral Gölü'ne suyunu boşaltır. 2540 km uzunluğundaki ırmağın kıyılarında tarih boyunca önemli yerleşim merkezleri kurulmuştur.

Tarih boyunca değişik uluslar Ceyhun ırmağına çeşitli adlar vermişlerdir; örneğin Çinliler Wu-hu, Araplar Belh/Ceyhun, İranlılar Veh-roz/Behroz, Türkler ise “ırmak” anlamında olan Ögüz (Anadolu'daki öz sözcüğü) adını vermişler ve ırmağı batı dünyasının literatürüne sokan Grek ve Latin yazarları da bu son adı halk etimolojisi ile Oxus (boğa, Türkçede öküz) olarak kaydetmişlerdir. Günümüzde de kullanılmakta olan Ceyhun adı, ırmağın kıyılarındaki Amül ya da Amuya antik kentinin  adından gelmektedir.

İran, Grek ve İslam kaynaklarında da yer bulan bir olay (Ceyhun'un Hazar Denizi'ne dökülürken yatağının ve ağzının yerinin değiştiği) bilim dünyasını uzun süre meşgul etmiştir. 1800'lerin sonundan 1960'lara dek aralıklarla yapılan alan çalışmalarıyla Rus biliminsanları ırmağın Taş Çağı öncesi Kızıl Su koyundan Hazar Denizi'ne akarken, İlk Taş Çağı'nda güçlü olasılıkla Düldül Atlagan'daki Çağlayan Geçidi'nden taşarak kumul düzlüklerde göllenmesi sonucu Aral Gölü'ne yöneldiği ve geç Taş çağında da bugünkü Sarıkamış Kuru göl havzasında toplanarak yeniden Hazar'a döküldüğü ve belli aralıklarla bunun yinelendiği anlaşılmaktadır. Ceyhun ırmağı uygarlık tarihi bakımından da önemli bir ırmaktır. 1000 yılına gelindiğinde ırmağın güneyinde Birbirlerine karışmamış halklar yer alırken kuzeyinde Türk soylu boylar bulunmaktaydı. İslamiyet de Orta Asya'ya Ceyhun üzerinden yayılmıştır. Türgiş-Emevi savaşlarının da yapıldığı sınırı  bu ırmak belirlemiştir.

Ceyhun ırmağı havzası 1017.8 km2 yüzölçümüne sahip olan okyanuslara çıkışsız kapalı bir havzadır ve Aral Gölü bölgesiyle örtüşmektedir. Orta Asya'nın en önemli ırmaklarından biri olan Ceyhun Irmağı'nın havzası Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Afganistan'ın topraklarını kapsar. Orta Asya'nın en büyük su toplama alanına sahip en uzun ırmağı olarak Pyanj ırmağı ile Vahş ırmağının birleşmesinden oluşur. Pyanj ırmağının başında Aral Gölü'ne dek 2574 km iken; iki ırmağın kavşak noktasından göle dek 1415 km uzunluktadır. Pyanj ırmağı tümüyle Afganistan-Tacikistan sınırından akar ve kaynağı Pamir dağlarıdır.
Pyanj ve Vahş ırmaklarına ek olarak, Sürhan derya, Kafirnigan gibi büyük kolları da vardır, Zerevşan Irmağı de eski koludur, çünkü artık Ceyhun'a akmamaktadır. Irmağın yukarı bölümünde (kaynak yönü) su yakalama havzası yaklaşık 309.000 km kare alana sahiptir ve bu bölüm büyük oranda Tacikistan'ın büyük bölümü, Kırgızistan'ın güneybatı köşesi ve Afganistan'ın kuzeydoğu bölümüdür. Irmağın orta ve aşağı bölümlerinin drenaj alanları Türkmenistan ve Özbekistan sınırlarındadır ve 465.000-612.000 km2 arasında bir alana sahip olabilmektedir. Ceyhun Irmağı'nın yıllık ortalama akış miktarı 78 km3 değerindedir ve bu değerin yüzde 80'inin Tacikistan'da oluştuğu görülmektedir. Yer altı suyu kaynağı ise yılda 7.1 km3 kadardır. Ceyhun havzası üzerinde 35'ten çok su depoları yapılmıştır ve bu depoların toplam su varlığı 29.8 km3 sığasındadır (hacmindedir). Bu depolama miktarının 17 km3 kadarı ana ırmak havzası üzerindeyken; 2.5 km3 kadarı 4 su deposu Türkmenistan'daki Karakum kanalındadır ve Özbekistan'da da Tudalkulsky ve Talimarcansky adında görece olarak küçük depolar vardır. Vahş ırmağının akışı yüksek oradan düzenlenmiştir (regüle edilmiştir), ancak Pyanj ırmağı düzenlemesi sınırlıdır ve bu nedenle Tyuyamuyunsk rezervuarı ile ırmakların birleştiği yer arasında sık sık sel baskınları oluşmaktadır. Mansap yönünde buharlaşma, sızma ve sulama suyu kullanımı nedeniyle akım düşüşleri yaşanmaktadır. Ceyhun'un su kullanımı yüzde 90 oranında tarımsal kullanım niteliğindedir. Son yıllarda pamuk tarımı biraz gerilemiş ve genelde besin üretimine dayalı tarım daha çok yer tutmaya başlamıştır. Sulamadan kaynaklı drenaj (boşaltım) suyu ırmağın yukarısından aşağısına doğru giderek artan oranda su kalitesini olumsuz etkilemektedir. Suyun kimyasal bileşimi değişmeye başlamış ve tuzluluk, çözünmüş çeşitli iyonlar suda oldukça çok bulunmaya başlamıştır. Ceyhun'un suyunun kalitesinin bozulması yanında su yitimleri de sulama sistemleri ile ilgilidir.

Seyhun
Maveraünnehir
Dünyanın en uzun nehirleri

Gerhard Doerfer (8 Mart 1920 - 27 Aralık 2003), Türkoloji ve Altay Dilleri alanında yaptığı çalışmalarla öne çıkan Alman bir dilbilimcidir. Özellikle Halaçça (Khalaj) üzerine yaptığı araştırmalarıyla Halaççanın Kâşifi olarak değerlendirilir.

Doerfer, 8 Mart 1920'de Königsberg'de (bugünkü Kaliningrad), posta memuru Franz Doerfer ve bayan Adina Doerfer'in çocuğu olarak dünyaya geldi. Sekiz yaşındayken Berlin'e taşındılar.
1930-1938 yıllarında Reinickendorf İlköğretim Okulu'nda okudu. Ülkesindeki mevcut konjonktürden dolayı 1938'de askeri hizmetlere çağrıldı ve 1945'e kadar zorunlu olarak devlet işlerinde çalıştı. Yabancı dillere olan merakı bu yıllarda belirginleşti. Bir müddet savaş esiri olarak tutulduktan sonra 1946'da Berlin'e döndü. Bir yandan ray döşeme, hendek kazma, moloz kaldırma, ekmek satma gibi işler yaparken diğer yandan da akşam okuluna devam etti ve 24 Mayıs 1949'da liseyi bitirdi.
1949-1951 yılları arasında Berlin Humboldt Üniversitesi'nde, 1952-1954 yılları arasında Berlin Freie Üniversitesi'nde eğitim gördü. Karl Heinrich Menges'ten Türk ve Altay Dilleri üzerine, Walther Braune'dan İslam bilimleri ve Sami Dilleri üzerine, Olaf Hansen'den İran Dili ve edebiyatı üzerine dersler aldı. Ayrıca Otto Spies'in dilbilim derslerine katıldı. 29 Temmuz 1954'te doktorasını, Zur Syntax der Geheimen Geschichte der Mongolen (Moğolların Gizli Tarihi adlı antik metnin sözdizimini inceleyen bir çalışma) adlı teziyle tamamladı.
Doerfer, 1955-1957 yılları arasında Mainz Bilim ve Edebiyat Akademisi'nde araştırma görevlisi olarak çalışıp Türk Dili grameri üzerine çok ciltli bir eser olan Philologiae Turcicae Fundamenta (Türkçe Dilbilgisi Temelleri) yayınının editörlüğünü yaptı. 1957-1960 yılları arasında Göttingen Üniversitesi'nde dersler verirken, Çağdaş Farsçada Türk ve Moğol Unsurları (Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen) konulu doktora sonrası tezi üzerinde çalıştı. Bu tezi tamamlamasından sonra Göttingen Üniversitesi (Georg-August Üniversitesi) Türkoloji bölümünde doçent oldu. İlerleyen süreçteki çalışmaları, Türk ve Altay Dilleri üzerine yoğunlaştı. 1966'da Göttingen Üniversitesi'nde profesör oldu.
Doerfer, 1968-1973 yılları arasında, İran'da konuşulan Türk dillerini araştırmak için birkaç keşif gezisine çıktı. Bu geziler esnasında, o güne değin hakkında pek bir şey bilinmeyen Halaççanın Türki bir dil olduğunu keşfetti ve bu keşfini bilim dünyasına tanıttı. Ardından gelen araştırmaları ise Azerice ile Güney Oğuzca lehçelerine (Afşarca da dahil) ve Horasan Türkçesine odaklandı.
1970 yılında Göttingen Üniversitesi'nde Türkoloji ve Altayizm Bilim Dalı'na ordinaryüs profesör olarak tayin edilen Doerfer, 1988 yılında da fahri profesör oldu. Kariyeri boyunca Indiana Üniversitesi (1966-1969), İstanbul Üniversitesi (1975-1976) ve Mainz Üniversitesi (1994) gibi çeşitli kurumlarda konuk profesör olarak görev yaptı.
Doerfer, kapsamlı ve çok yönlü çalışmalarında, Fars kültüründeki Moğol ve Türk menşeli unsurları inceledi ve Farsça-Türkçe etkileşimlerinin tespit edilmesine önemli katkılarda bulundu. 1975'ten 1979'a kadar Societas Uralo-Altaica'nın (Ural-Altay Topluluğu) icra başkanlığı görevini, 1990'a kadar Deutsch-Türkische Gesellschaft'ın (Alman-Türk Derneği) başkanlık vazifesini üstlenen Doerfer, Altay Dil Ailesi kavramının geçerliliğini reddetti. Türkçe, Moğolca, Tunguzca, Korece ve Japoncada ortak olan kelime ve özelliklerin kültürel ödünçlemelerden kaynaklandığını, diğer benzerliklerin de rastlantısal nedenlere bağlanması gerektiğini savundu.

Karl Heinrich Menges
Mainz Bilim ve Edebiyat Akademisi
Moğolların Gizli Tarihinin Sözdizimi Üzerine
Çağdaş Farsçada Türk ve Moğol Unsurları
Türkçe Dilbilgisi Temelleri
Ural-Altay Topluluğu
Alman-Türk Derneği

Güney Horasan, (Farsça: استان خراسان جنوبی; Ostân-e Horâsân-e Conubi), İran'ın 31 ilinden birisidir.
2004 yılında Horasan adlı büyük bir eyaletin 3'e bölünmesiyle müstakil bir eyalet olmuştur. Doğusundan Afganistan ile sınırı vardır. Eyalet daha çok kilimleri ve safran üretimiyle tanınmaktadır.
Yüzölçümü 124.899 km², 2006 yılı resmî nüfusu 636.420 kişidir. Yönetim merkezi Bircend şehridir.

Güney Horasan Eyaleti, İran'ın doğusunda yer alır.Eyaletin kuzeyinde Razavi Horasan, doğusunda Afganistan, güneyinde Sistan ve Belucistan ile Kirman, batısında Simnan eyaletleri bulunur.

Eyalette yaşayan nüfus, Peştunlar, Beluçlar ve Araplar gibi çeşitli etnik gruplardan oluşur. Çoğunluğu Peştunlar oluşturur, kî eyaletin daha çok Bircend ve Gain şehirleri ile doğu kısmına yerleşmişlerdir. Son yıllarda Afganistan'dan büyük Peştun göçleri olmuştur.
Eyaletin Bircand'dan başka önemli şehirleri: Firdevs, Gain, Serayan, Nehbendan, Tebes ve Serbişe'dir.

Eyalet 8 şehristan ve 19 bahşa ayrılmıştır. Bu alt yönetim bölgeleri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Horasan (Farsça: خراسان Khorâsân, diğer adları Khurasan ve Khorassan), Helenistik dönemde Traxiane olarak da adlandırılmıştır. Horasan Eyaleti, İran'ın kuzeydoğu ve doğusunda yer alan bölgeye verilen isim. Farsça bir kelime olan Horasan "Güneşin yükseldiği yer" anlamına gelir. Horasan'da Farslar, Horasan Türkleri, Türkmenler ve Kürtler yaşamaktadır. Horosan Türkmenleri Şia ve Sünni mezheplerine bağlıdır. Bölgede yaşayan Farslar şii, Kürtler sünnidir. Eskiden Horasan bölgesi bugünün İran, Afganistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan'ının bazı bölgelerini kapsardı.
İran Parlamentosu tarafından 18 Mayıs 2004 tarihinde üç eyalete ayrılmıştır. Bu eyaletler:

Kuzey Horasan, merkezi: Bucnurd, diğer şehirleri: Şirvan, Cacarm, Maneh, Samlaghan, İsfarayen
Güney Horasan, merkezi: Bircand, diğer şehirleri: Sarayan, Nahbandan, Sarbişeh
Razavi Horasan, merkezi: Meşhed, diğer şehirleri: Goçan, Dargaz, Çenaran, Serahs, Fariman, Türbet Cam, Taybad, Ferdows, Gayen, Haf ve Roşthar, Kaşmar, Bardaskan, Nişabur, Sabzevar, Gonabad, Kalat, Boshrooyeh ve Khalil Abad

Azerbaycan (İran)

Nogayca (Noğay tili, Noğayşa/Nogay tili, Nogayşa), Türk dillerinin Kıpçak öbeğine bağlı, Nogaylar tarafından konuşulan dildir. Ağırlıklı olarak Rusya'nın güney kesiminde konuşulur. Günümüzde Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.
Nogaycanın diyalektlerinden Kara Nogayca Dağıstan'da, Ak Nogayca Kuban Irmağı boylarında, o yöredeki Karaçay-Çerkesya ve Mineralnye Vody bölgesinde, asıl Nogayca ise Stavropol Kray'da konuşulur. Ak Nogay ve Asıl Nogay diyalektleri birbirine çok yakındır, Ak Nogayca ise daha çok farklılık gösterir.

Nogaylar, Altın Orda Hanlığı halkının torunlarıdır ve adları Cengiz Han'ın torunu Nogay Han'dan gelir. Nogay Han'ın önderliğinde göçen halklar Tuna Irmağı'na değin ilerlemiş ve bugünkü Ukrayna'nın Karadeniz kıyılarına yerleşmişlerdir.
Adını yine Nogay Han'dan alan Nogayca, önceleri Arap alfabesiyle yazılıyordu. 1928 yılında Latin alfabesine geçildi ve bu alfabenin ortografik sistemini akadamisyen A. Canibekov (Canibek) oluşturdu. Sonra bu sistem bütün Türk dillerine uyarlandı. 
1938 yılında Nogayca Kiril alfabesiyle yazılmaya başladı. Ancak ortografik sistemi Latin alfabesinden alındı.
19. yüzyılda Nogaylar Ukrayna'dan çıkarılınca bu lehçeyi konuşulduğu bölgeler birbirinden kopuk hale geldi. Nogayca nüfusun bir kısmı Türkiye ve Romanya'ya göç etti. Bir bölümü Çarlık Rusya'sında kalarak Dağıstan, Çeçenya ve Stavropol Kray'a yerleşti.
Türkiye'ye yerleşen Nogaylar kısa sürede asimile olmadılar ve Nogayca büyük küçük herkesin konuşabildiği bir Türk Lehçesi haline geldi. Sovyetler Birliği'nde de okullarda Rusça öğretim yapılması nedeniyle Nogayca büyük ölçüde geriledi. Son tahminlere göre Nogayca konuşan nüfus 80.000 dolayındadır.
1973 yılında iki küçük Nogayca gazete yayımlandı. Bunlardan biri Karaçay-Çerkesya'da, diğeri Dağıstan'da basılıyordu. Ancak dağıtım olanaklarının zorluğu yüzünden bu gazeteler Nogay köylerine ulaştırılamıyordu.
Nogayca günümüzde Dağıstan'da Nogay Bölgesi'ndeki okullarda 1-10. sınıflarda okutulmaktadır. Karaçay-Çerkesya'da ise Pedagoji Enstitüsü'nde Nogayca bölüm bulunmaktadır.

Nogayca 1928'den önce Arap-Fars alfabesiyle yazılıyordu. Bu alfabe, Nogay seslerini tamamen karşılıyordu. Bu alfabenin kullanımı çok uzun zaman sürmedi.

Not: پ، چ، ژ، ڮ، گ، ںُ، ۇ، ۋ‎ sembolleri eklenmişti.

1928 yılında bütün Sovyetler Birliği'nde Latin alfabesine geçiş kampanyası sürecinde bu alfabe ortaokul öğretmeni ve folklorist Abdul-Hamid Şarşembiyeviç Canibyekov (1879-1955) tarafından Nogayca'ya da uyarlandı.

Notlar:

Bu alfabeye 1931'de C c, I̡ ı̡, F f, H h, X x, Ƶ ƶ;
1933'te – S̷ s̷;
1936'da Ç ç, Ə ə, H h, I̡ ı̡ harfleri eklendi.

Nogayca'nın Kiril alfabesiyle yazımına 1938'de geçildi. Nogay alfabesindeki son değişiklikler 1950'de yapıldı.

Notlar:

Bu alfabe, Ё ё harfleri dışında, Rus alfabesindeki bütün harflerini ve ayrıca Гъ гъ, Къ къ, Нъ нъ digrafları içeriyordu;
Aynı yıl Оь оь, Уь уь  digrafları da eklendi;
1944 yılında alfabeden Гъ гъ, Къ къ digrafları da çıkarıldı.

Sabir Karger - Seni Kalay Unutayım (Nogay Türkçesi Alt Yazılı Şarkı)  25 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Peçenekçe, 12. yüzyılda yok olana kadar Peçenekler tarafından konuşulmuş Oğuz grubuna ait olduğu düşünülen ölü bir Türk dilidir. Karadeniz'in kuzeyi, Macaristan ve Balkanlar'da konuşulmuştur.
Peçenekçe herhangi bir yazıt günümüze ulaşmamıştır ve dolayısıyla dili hakkındaki verimiz az sayıdadır.

Gyula Neméth kişi ve yer adlarından yola çıkarak Peçenek dilinin bir Kıpçak dili olduğunu ileri sürmüştür. Kaşgarlı Mahmut Peçenek dilini Bulgarca ve Suvarca ile bir tutar. Ancak Peçeneklere Oğuz boyları arasında yer verir. Kumanlarla aynı dili konuştukları kaydedilmiştir. Bir tüccar olan İbn Yakup, Slav dili konuştuklarını kaydetse de bunun ticaretten kaynaklandığı âşikardır.

Peçenek dilinden günümüze kalan isimler arasında Türk kökenli kelimeler hakimdir. Boyla, çor ve yula unvanlarını kullanmışlardır. Bizans kayıtlarında tek bir etimoloji ile açıklanamayan Kangar ismi kaydedilmiştir. Bir diğer kaydedilen özel isim Borotalmat'ın sonundaki -talmat kısmı, Türkçe çevirmen anlamına gelen dilmaç ila karşılaştırılmıştır. Bizans kaynaklarında geçen Almatay, Uvul, Karakul, vb. gibi Türkçe nehir isimlerinin de Hazarca değilse Peçenekçe olması gerekir. 1087 yılında Bizans'a karşı 80.000 kişiden oluşan Peçenek ordusunun başında Çelgü adında bir komutan bulunuyordu. 10. yüzyılda İbn Fadlan Bulgar Emirliği'ne giderken Peçenek ülkesini terk edince Yayık olarak bildiğimiz Cayıh (جَيخ) nehrinden geçtiğini kaydetmişti.

Salarca, çoğunlukla Çin'in Çinghay ve Kansu eyaletlerinde yaşayan Salar halkı tarafından konuşulan bir Türk dilidir. Türk dillerinin Oğuz kolunun doğu parçasıdır, diğer Oğuz dilleri (Türkçe, Azerice, Türkmence) çoğunlukla Batı ve Orta Asya'da konuşulmaktadır. Salarlar yaklaşık 105.000 kişidir, yaklaşık 70.000'i (2002) Salar dilini ana dil olarak konuşmaktadır.
Konuşulan iki ayrı lehçesi vardır. Bunlar Çince ve Tibetçeden etkilenen Çinghay lehçesi, İli vadisine göç edip ilaveten Uygurca ve Kazakçadan da etkilenen İli lehçeleridir. Aynı zamanda Salarcanın Çağatay Türkçesine olan yakınlığı tarihin belli bir döneminde ilişki içerisinde olduklarını gösteriyor.

Salarcanın 1982 yılında 55.000 kişi tarafından ana dil olarak konuşulduğu bilinmektedir. Çin`de 2000 yılında yapılan nüfus sayımında 104.500 kişinin bu etnik halka ait olduğu tespit edilmiştir.
Günümüzde konuşulan Oğuzcanın en doğuda konuşulan örneğini temsil eder. Salarların (Salur boyu); İpek Yolu üzerinde ipek ticaretinin canlı olduğu zamanlarda batıdan, ipeğin o zamanlar kaynağı olan doğuya, bugünkü yaşadıkları bölgeye yerleştikleri varsayılmaktadır. Göçebe değil yerleşik bir hayat sürdürmüşler ve genelde ipekçilik ve ipek ticareti ile uğraşmışlardır.
Salarların yerleşim yerleri Çin Cumhuriyeti sınırları içinde Qinghai ilinin Xunhua Salar özerk ilçesinde ve Hualong Hui özerk ilçesinde bulunur.
Konuşucuları genelde birden fazla diller konuşur. Salarcanın yanında Çince ve çoğu ayrıca Uygurca konuşur.
Salarlar birçok sınıflandırmalarda komşuları ve diğer bir Türk halkı olan Yugurların üçte biri ile birlikte bir dil birliği olarak gösterilmektedir.

,Salarca kendi içinde tutarlı ve ağızları birbirine yakın bir dildir. Tenişev Salarcayı iki ana diyalekte ayırır: Batı Salarcası ve Doğu Salarcası. Batı Salarcası İli Kazak Özerk ilinde yaşayan Salar halkının konuştuğu ağızdır. Doğu Salarcası ise otonom ilçenin de bulunduğu ana Salarcadır ve nüfus bakımından fazladır. Fakat Doğu Salarcası da kendi içinde Şunhua Salar Özerk ilçesinde konuşulan ağız ve Hualong Hui Özerk ilçesinde konuşulan ağız olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Şunhua Salar Özerk ilçesinde konuşulan ağız da ikiye ayrılır: Gaizi ağzı ve Mengda ağzı. Lin Lianyun ve Han Jianye, Batı Salarcasını da Gaizi ağzına dahil ederek Salarcayı iki gruba böler: Gaizi ağzı ve Mengda ağzı. Mengda ağzı b-Salarcası iken Gaizi (veya Jiezi) ağzı v-Salarcasıdır. Örneğin; İli Salarcasında, Hualong Salarcasında ve Gaizi bölgesinde, kısaca Gaizi ağzında, vol-, Mengda ağzında bol- "olmak" şeklinde yaşar. Ağızlar arasındaki fark şu örneklerle özetlenebilir: Gaizi ver-, Mengda ber- "vermek"; Gaizi zorıx, Mengda zorax "şapka"; Gaizi dimur, Mengda demur "demir"; Gaizi güzgü, Mengda gusgu "ayna"; Gaizi değ-, Mengda dex- "değmek"; Gaizi yağ-, Mengda yax- "yağmak"; Gaizi yiğne, Mengda yixne "iğne"; Gaizi altı, Mengda alçı "altı"; Gaizi ardı, Mengda arcı "ardı".

Hem Gaizi hem Mengda ağzında zaman zaman Oğuzca uzun ünlülere rastlanır. Salarlar dilin bu özelliğini İli'ye de taşımıştır.

Haidong'da Şunhua Salar Özerk İlçesinde, Hualong Hui Özerk İlçesinde; Sincan'da İli vadisinde konuşulan ve nüfus bakımından baskın Salarca ağızdır. Jiezi ağzı, Hualong ağzı ve Ili Salar ağzı olmak üzere alt gruplara ayrılır. Gaizi ya da Jiezi, Altıyuli olarak da bilinir.

Jiezi ağzı başta adını aldığı Jiezi mahallesi olmak üzere Çağandüz mahallesini, Señger mahallesini (Qingshui), Akır mahallesini (Baizhuang) ve Jishi mahallesini kapsar. Hualong ilçesinde Gandu mahallesinde konuşulan ağız da Jiezi ağzına dahildir. Nispeten Çinceden daha çok etkilenmiş ağızdır.

Hualong Hui Özerk ilçesinde Çumar ve Ashinu mahallelerinde izole gelişmiş ağızdır. Nispeten daha muhafazakardır ve daha az alıntı kelime içerir.

Salarların Gaizi ağzını konuşan kolu 19. yüzyılın sonlarına doğru eğitim nedeniyle ilk kez İli vadisine göç etmiştir. Fakat asıl göç dalgası 1930'larda Hui lordunun baskıları sonrası gerçekleşecektir. 1953'te ilk sayımlarda İli'deki Salarların sayısı 240 iken 1982'ye gelindiğinde 2945'e çıkmıştır, yani 10 kat artmıştır. 1986'da Salarların az bir kısmı Qinghai'a geri dönmüştür. Sincan İli'de kalan Salarlar ise çevrelerindeki Kazak ve Uygur dillerinden etkilenerek İli Salarcasını oluşturmuşlardır. Fakat İli Salarları kilometrelerce uzakta olmalarına rağmen, henüz Qinghai'dan ayrılalı kısa bir süre olduğundan, Şunhua'da konuşulan Gaizi ağzını kolaylıkla anlayabilirler. Dilleri anlamakta güçlük çektirecek kadar farklılaşmamıştır, aksine oldukça yakındır.
Batı Salarcası sahip olduğu Uygur ve Kazak etkisiyle diğer ağızlardan ayrılmaktadır.

Şunhua Salar Özerk İlçesinde Mengda ve Tashapo'da, Gannan Tibet Özerk İlinde Jone'de Dazhuang'da ve Lintan'da Muchang'da konuşulan ağızdır. Mengda ya da Chiizi, Mınta olarak da bilinir. Mengda daha sonra mahalle adı oldu. Hualong ağzı gibi izole gelişmiştir. Hualong ağzı ile birlikte diğer ağızlara nispeten daha muhfazakardır ve daha az alıntı kelime içerir.

Salarca 10'uncu yüzyıldan sonra uzun süre Arap alfabesi ile yazılmıştır.
1969-1970 yıllarında Latin alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. Bu alfabe Uygurların Latin alfabesine benzemekteydi. Günümüzde Salarlar Latin alfabesi kullanmaktadırlar. Dil kodu: SLR' dir.

Günümüzde Salar gençleri kendi aralarında TB30 ve TB31 olmak üzere latin alfabesinin iki varyantını kullanmaktadırlar. Sosyal medyada oldukça popülerdir.

Aa Bb Cc Çç Dd Ee Ff Gg
Ğğ Hh İi Iı Kk Ll Mm Nn Ññ
Oo Öö Pp Qq Rr Ss Şş Tt
Uu Üü Vv Yy Zz

Aşağıdaki hikâye The folklore of China's Islamic Salar nationality adlı eserde yer alan kiš yiγen ġadïn kiš (Türkçe: insan yiyen kadın) hikâyesinden bir parçadır.

Tenişev'e göre Salarcanın kelime haznesine bakıldığında Oğuzca kelimelerin listesi oldukça uzundur: dodaq, gölek, dovşan, geme, yeresen, el, sāğır, aşāğı, bili-, esine-, vusla-... Diğer Türk dillerinden izole geliştiği için eski ve nadir kelimeler korunmuştur: ava, ğañli, yānit, otāce, düle, düü, yanşa-, deyiş-, dum-... Tenişev Salarcanın söz varlığını göç serüveni üzerinden detaylı bir biçimde açıklıyor. Salarcanın Orta Asya'da iken bir temasla Kıpçakçadan etkilendiği görülmektedir: öy, gaçañ, gayda, bol-... Qinghai'a doğru göç ederken, Turfan-Xani bölgesinde budist Uygurlarla etkileşime girerler: ātıq, yalañgadaq, kure, yarmaq, sıdır, poqor, piştik... İslam dinini benimsemelerinden ötürü Arapça alıntılar vardır fakat dildeki Arapça ve Farsça sözcükler diğer Türk dillerindekiyle aynıdır: dunya, zemin... Göçtükleri yerde Moğolca, Tibetçe ve Çince kelimeler ödünçlenmişlerdir. Moğolca ödünçlenmeler Çinceye nispeten azdır. Tibetçe ödünçlenmeler, ortak yaşamın bir ürünü olarak, aile ile ilgili kavramlardır. Çince ise dile öylesine işler ki Arapça kelimelerin yerini alıp terimbilime büyük oranda tesir eder. İli Salarları İli'ye geç bir dönemde göç ettiği için bütün bu etkileşime dahildir.

Dwyer, Arienne M. 1998. The Turkic strata of Salar: An Oghuz in Chaghatay clothes? Turkic Languages 2, 4983.
Chen ZONGZHEN, Nurbeg, ZHao Xiangru, (1990). Türkiy Tillarning Selişturma Lugiti, Bei Jing.
LIN Lianyun, (1985). Sa-la-yu Jian-Zhi, `Ana Çizgileriyle Salarca` Pekin.
Salarca-Çince, Çince-Salarca Sözlük, CHengdu 1992.

The Salar ethnic minority8 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çin Hükûmetinin Çin`de yasal olarak tanıdığı 55 Etnik gruptan Salarlar`a ait bilgi)
Salarca örnekler28 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
SALARÇA,OĞUŞ 撒拉尔语文
撒拉語，2006，大英百科全書，2006年1月30日取自大英線上繁體中文版。

Gagavuzca Vikipedi10 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırımçakça Vikipedi3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kumukça Vikipedi3 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güney Altayca Vikipedi26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Osmanlı Türkçesi Vikipedi20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karaçayca Vikipedi29 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sibirya Tatarca (Sibirya tatarca: татар тел / tatar tel, себер тел, seber tel, себер татар теле, seber tatar tele, tatarca: себер татар теле, көнбатыш себер татарлары теле, көнчыгыш диалект, себер татарча) ya da Sibir Tatarcası, Türk dillerinin Kıpçak Grubuna bağlı bir dil. Yaklaşık 100.000 kişi tarafından konuşulmakta olan dil, Sibirler'in millî dilini oluşturur. Sibirce, Tobol-İrtış, Baraba ve Tom olmak üzere üç lehçeye sahiptir.
Dil, Rusya Federasyonu'nda Kurgan, Tümen, Omsk, Novosibirsk, Tomsk, Kemür, Svedlov bölgelerinde konuşulur. Ayrıca zamanında Sibirya'dan Türkiye'ye  göçmüş Böğrüdelik, Cihanbeyli köyü halkı da Sibirce konuşur.
UNESCO'ya göre Rusya'da asimile olan ve tehlike altında bulunan bir dildir. 2012 yılında Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından düzenlenen  4. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu Dilleri ve Kültürleri Yok Olma Tehlikesine Maruz Türk Toplulukları Son Sesler Duyulmadan, Sibir dili ve Sibirler toplumunu kritik tehlike altında kategorisinde değerlendirmiştir.

Tubıl-irtеş:
Tömen söyleşimi — Tümen;
Tubıl söyleşimi — Tubıl,Úr Vаgаy, Yarkeü rаyоnlаrı;
Könçıgış tubıl аs söyleşimi (tugız-uvаt)  — Vаgаy;
Sаz söyleşimi — Tubıl, Uvаt rаyоnlаrı ;
Tevriz (kurdаk, kurtаk) söyleşimi — Оmsk Oblastından Tevriz, Ust-İşim, Znаmеnskое rаyоnlаrı;
tаrа söyleşе — Omsk Oblastı'nın Tаrа, Bоlşеrеçе, Kоlоsоvkа rаyоnlаrı.
Bаrаbа — Novosibirsk Oblastının Bаrаbа, Kuybışеv, Kıştаv, Vеngеrоvо, Ubа, Çаn rаyоnlаrı
Tоmsk:
eüştе-çаt söyleşе — Tоmsk Oblastı'nın Tоmsk rаyоnu ;
kаlmаk söyleşе — Kеmеrоvо Oblastı'nınYurgа rаyоnu;
оr аssöyleşе — Novosibirsk Oblastı'nın Kоlıvаn rаyоnu .

Şu anda Sibirya Tatar dilinin yazımını yasal olarak düzenleyen herhangi bir düzenleyici belge bulunmamaktadır. Bu durum, Sibirya Tatar dilinin Rusya'nın Batı Sibirya Tatarlarının edebi dili olarak kesin bir şekilde yorumlanmasını engellemektedir, bu nedenle yalnızca bağımsız bir dil belirtileri olan ayrı Batı Sibirya Tatar lehçelerinden bahsedilebilir. İslam'ın Sibirya'ya girmesinden bu yana, Sibirya Tatarları, Tatar yazısını kullandılar.

ЮНЕСКО Интерактивный Атлас языков мира, находящихся под угрозой исчезновения. Электронная версия: Siberian Tatar.
Cтефанова Р. Т., Тюменский юридический институтLanguage and Literature № 12 22 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Словарь диалектов сибирских татар 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Диалектная ономастическая и апеллятивная лексика в основах фамилий сибирских татар 22 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
С. М. Исхакова, Б. Ф. Валеев Проблемы возрождения национального языка сибирских татар
Н. З. Гаджиева К вопросу о классификации тюркских языков и диалектов
Н. З. Гаджиева Тюркские языки (Лингвистический энциклопедический словарь. — М., 1990
Смирнова Е. Ю. (Омск) Магия в традиционном мировоззрении: по материалам традиционной одежды сибирских татар
Валеев Б. Ф. Об этнической принадлежности сибирских татар
Сагидуллин М. А. Словарь тугумных наименований (генонимов) сибирских татар
Сагидуллин М. А. Семантико-грамматические параллели крымскотатарского и сибирскотатарскиого языков
"Научное наследие профессора Г. Х. Ахатова". 4 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ekim 2019.

Tatarca (Tatarca: татар теле veya татарча) veya İdil Tatarcası, Tatar Türkçesi Türk dillerinin Kıpçak grubuna bağlı bir dildir. Aynı aileden bir lehçe olan Kırım Tatarcasından ayırmak için “Kazan Tatarcası” olarak da adlandırılır. Çoğunluğu, Rusya Federasyonu içindeki Tataristan'da yaşayan Tatarlar tarafından konuşulur. Tataristan Cumhuriyeti'nin Rusça ile birlikte iki resmî dilinden biridir.

Tatarcanın iki ana lehçesi vardır:

Merkezi Tatarca (Kazan)
Batı Tatarcası (Mişer)
Bu lehçelerin hepsinin alt bölümleri de vardır. Tatar dilinin ve lehçelerinin incelenmesine önemli katkılar, modern Tatar lehçebilim okulunun kurucusu olarak kabul edilen bir bilim insanı olan Gabdulhay Ahatov tarafından yapılmıştır. Yukarıdaki ikisinden önemli ölçüde farklı olan Sibirya Tatarlarının konuşma deyimleri, bazıları tarafından genellikle Tatarcanın üçüncü lehçe grubu olarak kabul edilirken diğerleri tarafından kendi başına bağımsız bir dil olarak kabul edilir.

Äye – He/evet
Yuq – Yok/hayır
İsänme(sez)/sawmı(sız) – Merhaba/esen misiniz
Sälâm – Selam
Saw bul(ığız)/xuş(ığız) – Güle güle
Zínhar öçen – Lütfen
Räxmät – Teşekkür ederim/sağ olun
Ğafu it(egez) – Affedersiniz
Min – Ben
Sin – Sen
Ul – O
Bez – Biz
Sez – Siz
Alar – Onlar
Millät – Millet
İngiliz(çä) – İngilizce

Sesli harfler kullanılan alfabeye göre değişir.

Kazan Tatarcası ve Kırım Tatarcası iki farklı dildir, ancak her ikisi de Kıpçak dillerine aittir.

Kırım Tatar Türkçesi
Sibirya Tatarcası

http://www.linguistlist.org1 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20071222225212/http://tugan-tel.noka.ru/

http://www.tatarcasozluk.com 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Online Tatarca - Türkçe - İngilizce Sözlük
Tatarca - Türkçe Sözlük 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20120829014707/http://www.kirimtatar.net/tatarca/dil.html - Kırım Tatarcası
http://alparslanfatih2007.googlepages.com/kirilalfabesi 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Tataristan Kiril Alfabesi

Tofaca veya Tofa Türkçesi (kendilerince Тоъфа дыл Tòfa dıl), Rusya'da yaşayan Tofalar tarafından konuşulan Sayan dilleri grubundan bir Türk dilidir. 2010 yılında yalnızca 93 kişi tarafından konuşulan dil Tofa dili Tuvacaya yakın olup Soyot Tuka Türkçesi gibi tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Diğer zamirler: бо "bu", тээ "şu", кум "kim" ve чү "ne".

Tofalar
Şor Türkçesi
Tuva Türkçesi
Duhaca
Duhalar
Soyot Tuka Türkçesi
Sayan dilleri

Tofastan — Tofa Türkçesinde ağsayfası 20 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tofa Dili ve Kültürü 25 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soyot-Duka dili
В. И. Рассадин О проблемах возрождения и сохранения языков некоторых малочисленных тюркских народов Южной Сибири (Tofalar ve Soyotların dili üzerine)
Sovyet Federasyonu sayfasında Tofa Türkleri ile ilgili bilgiler 4 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tuvaca, Tuva Türkçesi, Tuva dili (Tuvaca: тыва дыл / tıva dıl), Rusya'ya bağlı özerk Tuva Cumhuriyetinde Tuvalar tarafından konuşulan Sayan dilleri grubundan çağdaş Türk yazı dillerinden biridir. Tuva Cumhuriyeti'ndeki 250.000 civarındaki Tuva nüfusunun yanı sıra, kuzey-batı Moğolistan'da 27.000 kişi ve Çin'in adlandırmasıyla Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ne Türk Dünyasındaki adlandırmayla Doğu Türkistan'a  bağlı Altay İli'nde 2.400 kişi bu dili konuşmaktadır. Ayrıca Buryat Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde ve Kazakistan'da az sayıda Tuvaca konuşanlar vardır.

Tuvaca, söziçi ve sözsonu d seslerinin durumu açısından ele alındığında Yakutçaya, y- sesinin ç- sesine gelişimi açısından Hakasçaya yakındır denebilir. Şorcanın Tatarca ve Tuvaca arasında bir Türk dili olması Tuvaca ve Şorca arasında tercüman olmadan anlaşılması yakınlığın göstergesidir.
Tannu Tuva Halk Cumhuriyeti ve Tuva Cumhuriyeti'nin resmî dil olup 1940'tan beri de zorla kabul ettirilen Kiril alfabesi ile yazılmaktadır. Rusçanın Kiril alfabesinde bulunmayan üç harf eklemesi yapılmıştır.
Ek Harfler;

Ң ң (Tuvacada "ñ" (birleşik ng)
Ө ө (Tuvacada "ö")
Ү ү (Tuvacada "ü")
Bu harfler Kiril alfabesinde türetildikleri harften hemen sonra gelirler; örneğin: Н, Ң ; О, Ө ; У, Ү olarak takip eder.
Dilde olduğu gibi kültürde de Moğol tesiri vardır. Tuva Türkçesi 1930'a kadar Eski Uygur alfabesi ya da Moğol harfleri de denilen alfabe ile yazı yaşamını devam ettirmiştir. Kısa bir süre bağımsız olan Tuva Cumhuriyeti'nde Türk Latin Alfabesi de kullanılmış fakat daha sonra SSCB'nin işgalinden sonra 1940'tan itibaren Kiril alfabesi mecburi olmuş ve bu alfabe ile yazı yaşamını sürdürmektedir.
Tuvaca, Türkiye Türkçesinde olduğu gibi, yüzey bilimi (jeomorfoloji) bileşik kelimelere, son ekler ekleyerek kelime türetirler. Örnek: [teve] 'deve' demektir, [teve-ler] 'develer', [teve-ler-im] 'develerim', [teve-ler-im-den] 'develerimden' gibi.

Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan gibi Türk dillerindeki y ile başlayan Türkçe asıllı sözler, Kırgızcada c, Kazakçada j, Yakutçada s değişimine uğramışken Tuvacada ise ç ile söylenir. Çeñge (yenge), çılan (yılan), yıl (çıl), çurt (yurt), çeğen (yeğen), çem (yemek), çedi (yedi,7), çarış (yarış), çarık (yarık), çañgı (yankı), çağ (yağ)  gibi.

Eski Türk dilindeki söz ortası "d" sesi, günümüzde çoğu Türk dilinde "y" harfine dönüşmüşken Tıva Türkçesinde değişime uğramamıştır. "adak", son (ayak sözünden), "bedik" (yüksek, Türkiye Türkçesinde "büyük" sözüne dönüşmüştür), "kuduk" (kuyu), "kuduruk" (kuyruk),"küdé" (güvey, damat)

Tuvaca şimdi Kiril Alfabesini kullanmadan önce Latin Alfabesini kullandılar. Latin Alfabesinden önce Uygurlardan Moğollara geçen Uygur Alfabesini (bu alfabe aslında Sogdlardan alınmıştır denilir)  kullandılar. Tuvaların şu anda kullanmadıkları Göktürk Alfabesi millî alfabeleridir.

Tuvaların eskiden kullandıkları ilk ve ulusal alfabe Orhun alfabesi adı da verilen Turan coğrafyasının Türk alfabesidir.

 - Tuba (Eski Türk alfabesinde v harfi olmayıp b harfi vardı). Eski Türk dilinde Tuva için Tuba, Toba sözleri kullanıldığı bilinmektedir. Günümüzde Tuva, Tıva, Tofa şeklinde kullanımları vardır.

Uygur alfabesi diye tanınmış Sogd menşeli alfabeyi Uygur Türkleri Moğollara öğretmişler ve Moğollar da yakın zamana kadar bu alfabeyi kullanmışlardır. Moğollara yakın olan Tuvalar da bu alfabeyi bir zaman süresince kullandılar. Bu alfabe sonradan oluşan Moğolca ve Mançu alfabelerinin ilk örneğidir. 18 harften oluşur, 4'ü seslidir. Yukarıdan aşağıya doğru yazılır.

Uygur alfabesiyle Uygur Devleti döneminde yazılmış yazılı nesirler: 

Altun Yaruk
İki Kardeş Hikâyesi
Sekiz Yükmek
Günümüz Tuvaların dini olan Budizm ile ilgili bilgilerin yanı sıra günümüz Tuva Türkçesi ile benzerlikler epey dikkat çekicidir.
Eski Uygur yazmalarındaki Türkçe ile günümüz Tuva Türkçesinin karşılaştırılması

1930 yılında Monguş Lopsan-Çimit isminde bir Tuva Budist keşiş tarafından tasarlanmıştır.
A B C D E F G Ƣ I J K L M N Ꞑ O Ɵ P R S Ş T U V X Y Z Ƶ Ь
a в c d e f g ƣ i j k l m n ꞑ o ө p r s ş t u v x y z ƶ ь
Örnek:
Pirgi tьвa dьldьņ yƶykteri - Birinci Tıva (Tuva) dili alfabesi

Günümüz Tuva Kiril ve ilk Tuva Latin alfabelerinin karşılaştırılması

Misal olarak,

1943 yılında Latin harflerin yerine Sovyet Rusların  baskısı üzerine Kiril alfabesine geçilmiştir.
А Б В Г Д Е Ё Ж З И Й К Л М Н Ң О Ө П Р С Т У Ү Ф Х Ц Ч Ш Щ Ъ Ы Ь Э Ю Я
а б в г д е ё ж з и й к л м н ң о ө п р с т у ү ф х ц ч ш щ ъ ы ь э ю я
Rus alfabesinde bulunmayan üç harf eklemesi yapılmıştır.
Ek Harfler
Ң ң (tuvaca „ng“) 
Ө ө (tuvaca „ö“) 
Ү ү (tuvaca „ü“)
Bu harfler Kiril alfabesinde türetildikleri harften hemen sonra gelirler; örneğin: Н, Ң ; О  Ө ; У, Ү olarak takip eder.
Dilde olduğu gibi kültürde de Moğol etkisi büyüktür. Tuvaca 1930'a kadar Moğolların da kullandığı Uygur alfabesi ile yazılmıştır. Kısa bir süre bağımsız olan Tuva Cumhuriyeti'nde Türk Latin Alfabesi de kullanılmış fakat daha sonra SSCB'nin ilhakından sonra 1940'tan itibaren Kiril alfabesi ile yazılmaktadır.

 A (A), Б (B), Ж (j), Ч (Ç), Д (D), Э (E), Е (E; kelime başlarında ise YE olarak okunur), Ф (F), Г (G), Х (H), Ы (ı), И (İ), К (K), Л (L), М (M), Н (N); Ң (ñ Damaktan N harfi Türk Ortak Latin Alfabesi'nde “ñ” olarak belirlenmiştir), O (O), Ө (Ö), П (P), Р (R), С (S), Ш (Ş), Т (T), У (U), Y (Ü), В (V), Й (Y), З (Z), Ë (yo), Ц (ts), Щ (şç), Ю (yu), Я (ya), Ъ (kesme işareti), Ь (inceltme işareti)
Tıva Alfabesi:

Altay Tuvacasında, Türk dünyasının diğer bölgelerinde hemen hemen hiç görülmeyen birtakım arkaik özellikler görülebilmektedir. Mesela bu Tuvaca ağız, bir adaγ-dilidir, yani Eski Türkçe’deki "δ"sesi bugün bazı Türk dillerinde "y" sesine, bazılarında ise "z" sesine dönüştüğü halde, Altay Tuvacası'nda (ve Tuvaca'da) "d" sesine dönüşmüştür. Bir diğer arkaik özellik ise, zarffiil ekleriyle kurulan bağımlı sıralı cümlelerin (periodische Kettensätze) Altay Tuvalarının dilinde çok yaygın olarak kullanılmasıdır.

0 тик (tik)1 бир (bir), 2 ийи(iyi), 3 үш (üş), 4 дѳрт (tört), 5 беш (beş), 6 алды (aldı), 7 чеди (çedi), 8 сес (seğes), 9 тос (toğos), 
10 он (on), 20 (çébri),30 үжен (ücen), 40 дөртен (dörden), 50 бежен (becen), 60 алдан (aldan), 70 чеден (çeden), 80 сезен (sezen), 90 тозан (tozan)
100 чүс (çüs), 1000 муң (muñ)
Tuva ve Kırgız Türkçelerinde sıra sayıları karşılaştırması

Tuva Türkçesinde renk sözü "öñ" demektir. Ak (ak, beyaz), qara (kara, siyah), kök (gök, mavi), qızıl (kızıl, kırmızı), sarıg (sarı), nogaan (yeşil), hüreñ (kahverengi).

Tuvacada söz (kelime) sonundaki ç, günümüzde şye dönüşmüştür (3-üş).
Tuvacada t, tonlulaşarak günümüzde d ye dönüşmüştür (6-aldı).
Tuvacada g  nin düşmesi ile birlikte kendisinden sonra gelen ünlü de düşmüştür (8-seğes, 9-toğos, dağ, oğol, ).
Azerbaycan ve Türkmenistandaki gibi söz başlarında genelde t yerine d kullanımı vardır. Daş (taş), dacık sú (taşkın su), dan(tan), daştı (dışarı, dış), der (ter), dovurak (toprak), dózun (toz), duzak (tuzak), duzár (tuzlamak), dus (tuz), dığış (tıkışık), dırbak (tırnak), dırgak (tarak) v.b.
Tuva dilinde diğer dillerin aksine geçmiş hayat çizgisinin önünde, gelecek ise arkasında yer alır. Bu nedenle Tuvalar, soñğár (geri gitmek) sözcüğünü geleceği, burungár (ileri gitmek) sözcüğünü de geçmişi ifade etmek amacıyla kullanırlar.

Tuvacada 8 ünlü var. 
а (a), е/э (e), и (i), о (o), ө (ö), у (u), ү (ü), ы (ı) 

Sekiz ayrı ünlü uzun veya kısa olabilir. 
ол (ol) - o
оол (oğol) - oğul
дүн (dün) - gece
дүүн (dűn) - dün

аът (a't) - at (hayvan)
ат (at) - ad,isim
bunun istisnası durumlar da vardır.
qaş - kaç, nasıl

Türkçe - Kırgızca - Tuvaca
ben-	men-	men
sen-	sen-  sen
o-	al-	ol
biz-	biz-	bis
siz-	siz, sizder, siler-	siler
onlar-	alar-	olar
Zamirlerin –nıkı, -nıyı, - nığı, -niği vb. eklerle birleşimi
Kırgızca -Türkçe - Tuvaca
meniki-benim- méniği
seniki – senin 	-señiği
anıkı – onun	-óñú
bizdiki – bizim--bistiği, bisterniği,
sizdiki, sizderdiki, silerdiki – sizlerin-silerlerniği
alardıkı - onların-olarnığı

qaş, qaşıl (kaç)?, kaş kici (kaç kişi), kayı (hangi), qayı bacın (hangi ev)?, çece, çecel (kaç), çece mal (kaç sığır)?, qandığ (nasıl, hangi), qandığ kici (nasıl kişi)?

Tuva Türkçesinin öteki Türk lehçeleri ile karşılaştırıldığında belirgin özelliği düşürmelerin çok yaygın olmasıdır. Ses (sekiz), ağas (ağız) v.b.
Fakat ünsüzlerini düşüren bazı sözler ek aldıklarında aslına dönerler. ağas (ağız)  aksım-askım (ağzım), oğol (oğul), oğlum (oğlum), bört (börk) börgüm (börküm), v.b.

Ada çokta çartık ösküs, Ava çokta budun
Qırpan át oruk çaspas

Tuva Türklerine özgü gelişmiş bir edebiyat bulunmaktadır. Önemli yazarlar arasında Çoodu Kara-küske, Viktor Kök-ool, Stepan Sarıg-ool ve Salçak Toka sayılabilir.
XX. yüzyılda edebi dil haline gelen Tuva Türkçesinin önemli yazarları:

Aleksey Arapçor (Арапчор, Алексей Дугерович) (1924)
Hovalıg Artık (Артык, Ховалыг Хом-Оттуковна) (1951)
Aleksandr Darjay (Даржай, Александр Александрович) (1944)
Eduard Dongak (Донгак, Эдуард Люндупович) (1941)
Dorcu Monguş (Монгуш, Доржу Баянович) (1939-1992)
Monguş Ölçeyól (Олчей-оол, Монгуш Кунгаевич) (1934-1996)
Mannay Oğorcak (Ооржак, Маннай Намзыраевич) (1892-1968)
Çançıhó oğorcak (Ооржак, Чанчы-Хоо Чапаажыкович)(1895-1962)
Oleg Saganool (Саган-оол, Олег Карламович) (1913-1971)
Vladimir Serenool (Серен-оол, Владимир Седипович) (1942-1994)
Oleg Suvakpit (Сувакпит, Олег Одербеевич) (1926)
Salim Sürünool (Сюрюн-оол, Салим Сазыгович) (1924-1995)
Yekaterina Tanova (Танова, Екатерина Дуктуг-ооловна) (1930)
Salçak Toka-Kol Tııkı (Тока, Салчак Калбакхорекович-Кол Тыыкы) (1901-1973)
Baazanay Tülüş (Тюлюш, Баазанай Халдааевич) (1890-1951)
Baykara Hövenmey (Ховенмей, Байкара Дамчаевич) (1915-1972)
Leonid Çadamba (Чадамба, Леонид Борандаевич) (1918-1987)
Kuular Çerligool (Черлиг-оол, Куулар Чашпынмаевич) (1940)
Saylıkmaa Kombu (комбу, сaйлыкмaa сaлчaккызы) (1960-)

Tuvaca /Tıva dıl /Тывa дыл
Evet/iye/ iğe
Sen /sen/ сен
Hayır, yok /çok/чок
Merhaba, selam /ekiği/Экии
Xoşça kal, güle güle / bayırlığ/бaйырлыг
Nasılsınız?/Qayı hire tur siler/Кайы хире тур силер?
Teşekkür eder

Türkmence (türkmençe, түркменче, تۆرکمنچه ya da türkmen dili, түркмен дили, تورکمن دیلی), çoğunluğu Türkmenistan'da yaşayan Türkmenlerin konuştuğu Türk dil ailesine bağlı Doğu Oğuz dilidir. Türkmenistan'daki yaklaşık 7 milyon konuşuru ile resmî dil olup, çevresindeki Afganistan ile İran'ın sınır bölgelerinde yaşayan Türkmenler tarafından da konuşulur.

Türkmence, Türk dilleri ailesinin Şaz Türkçesi grubunun Oğuz öbeği içinde yer alır ve bu öbekte Horasan Türkçesi ile beraber Doğu Oğuz dilleri grubunu oluşturur. Dil, diğer Oğuz dilleri olan Türkçe ve Azerice ile karşılıklı anlaşılabilirlik gösterir.
Türkmenistan'daki Türkmencenin Çovdur lehçesine benzeyen ve Rusya'da Stavropol Krayında yaşayan Kafkas Türkmenleri tarafından konuşulan Kafkasya Türkmencesi de Türkmencenin bir lehçesi olarak kabul edildiği gibi ayrı bir Oğuz dili olarak da değerlendirilir.
Özbekistan'ın çoğunlukla Harezm bölgesinde konuşulan ve Özbekçe'den ses bilgisi ve gramer düzeylerinde önemli farkları bulunan Harezm Oğuzcası, Türkmenceyle benzer dil özellikleri paylaşır. Harezm Oğuzcasını, Türkmenceleşmiş Özbek diyalekti olarak kabul eden görüşler mevcuttur. Resmi yazışma ve eğitim dili olarak Türkiye Türkçesini kullanan Irak Türkmenlerinin kullandığı dil ise Azerbaycan Türkçesi ağızları içinde değerlendirilmektedir.

Türkmence, Türkmenistan'da resmi dil statüsündedir. Türkmenistan'da yaşayan toplam 6 milyon kadar kişinin yanı sıra Türkmenistan'ın dışında, Afganistan'ın Güney Türkistan denen kısmında, çoğu Türkmenistan sınırına yakın, bir kısmı da Afganistan-İran sınırında yaşayan yaklaşık 1 buçuk milyon Afganistan Türkmeni ile İran'ın kuzey-doğusunda bulunan ve Türkmenistan ile sınır komşusu olan Türkmen Sahra denen coğrafi bölgede yaşayan 2 milyon İran Türkmeni'nin anadili konumundadır.

Yenisey havzası ve Ötüken'deki ana yurtlarından 9. ve 11. yüzyıllar arasında Aral gölünün kuzeyine ve Sirderya bölgesine göç eden ve Müslüman olduktan sonra Türkmen adını alan Oğuzlar, 11. yüzyıldan itibaren Büyük Selçuklu Devletini kurup dalgalar halinde Harezm, Horasan, Azerbaycan üzerinden Anadolu'ya değin uzanmışlardır. Türkmenlerin kaderini değiştiren en önemli olaylardan biri de Moğol İstilalarıdır. Bunun neticesinde Türkmen boylarının bir kısmı Batıya doğru ilerlerken, bir bölümü de Afganistan-Harezm-Horasan-İran-Azerbaycan hattında kalmıştır. Günümüzde Türkmenistan'daki Türkmenler, Oğuz Türklerinin batıya ikinci büyük göç dalgasında yer almayan bakiyeleridir.
Türkmenceyle yazılmış en eski metinlerin, Ahmed Yesevî'nin şiirleri ve Ali'nin Kıssa-i Yûsuf'u olduğu iddia edilirse de, aslında bunlar Türk dilinin müşterek dönemine ait eserlerdir. Eski Türkmen Türkçesi, yazılı belgelerle takip edilemeyen Ana Oğuz Türkçesinin içinden ayrılan veya Ana Oğuz Türkçesiyle beraber yaşamış olan bir kol olarak düşünülmektedir. Özellikle Hazar Denizi'nin batısına göç eden kalabalık Oğuz boylarının dışında, Hazar'ın doğusunda yaşamını sürdürmüş olan Oğuzların konuşmuş oldukları diyalektlerdir. Yazı dili olmadığı için Eski Türkmen diyalektleri olarak da belirtilebilir. Hazar Denizi'nin güneyi ve batısındam Balkanlar'a kadar olan sahada Eski Anadolu Türkçesi sonrasında 15. yüzyılla beraber Osmanlı Türkçesi ve Klasik Azerbaycan Türkçesi Oğuz yazı dilleri olarak sistemleşirken, Eski Türkmen diyalektleri de sahasında Kıpçak lehçeleri konuşan Türk boylarıyla beraber özelliğini oluşturmuştur. Tüm Türkistan'da olduğu gibi Türkmenlerin yaşadığı coğrafyada da yazı dili konumunda olan Harezm Türkçesi ve Çağatayca Türkmenler üzerinde etkili olmuştur.
Türkmence asıl eserlerini 18. yüzyıldan itibaren vermeye başlamıştır. Türkmen edebiyatının en büyük şairi sayılan Mahtumkulu Firaki Türkmen edebiyatının önde gelen temsilcilerinden biridir. 18. yüzyıl şairi olan Mahtumkulu Türkmen halkına yol göstermeye ve umut vermeye çalışan bir şair olarak, şiirleri Türkmen hayatının her yönünü kapsamış ve Türkmen birliği, Türkmen ruhu ve şuuru, gibi konular Mahtumkulu'nun şiirlerinde en çok öne çıkan temalar olmuştur.
Mahtumkulu Firaki:(Mağtumkulı Fırağî)
Gönüller, yürekler bir olsa başlar,
Tartsa yığın erir topraklar taşlar,
Bir sufrada tayyar kılınsa aşlar,
Yükselir o ikbali Türkmeniň.

Türkmence, Azerice ile birlikte Türkçeye en yakın olan dildir. Türkçe konuşan insanlar tarafından küçük bir çabayla anlaşılabilir. Türkmence, Azerice ve Türkçe gibi eski Oğuzca'dan kopup ayrı bir gelişim sergileyen bir dildir. Oğuz dilleri arasında yer alan Türkmence bununla beraber bu dillerden bir takım hususiyetlerle belirgin bir şekilde ayrılır. Bünyesinde eski Oğuzcaya ait unsurları barındırmasına rağmen Çağataycanın tesirinde gelişmiş bir yazı dili olduğu için Azerice ve Türkçeden farklı olarak Türk dillerinin Uygurca ve Kıpçak dili gibi doğu ve kuzey kolunda yer alan lehçelere ait özellikler de taşımaktadır. Türk dillerinin Oğuz grubunda görülen b- > v- değişmesi, Türkmencede olmayıp b'ler korunmuştur (bol- “ol-”, bar “var”, bermek "vermek" vs.). Türkmencenin en önemli özelliklerinden birisi de Türkçenin ve Azericenin kısalttığı asli uzun ünlüleri korumuş olmasıdır. Aslî uzunluklar, Türkmence kelimelerin ilk hecesinde bulunurlar: a'ğı (ağıt), ka'bak (göz kapağı), mo'njuk (boncuk), o'ba (oba, köy), o'dun (odun).
Türkmencenin kelime hazinesini, Türkçe kelimelerin yanı sıra Arapça, Farsça ve Rusça kelimeler oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği döneminde Arapça ve Farsça kelimelerin geçişi dururken Rusça kelimelerin sayısı hızlı bir şekilde artmıştır. Türkçe dışındaki Batı grubu Türk lehçelerinde Rusça kelimeler bakımından bir ortaklık söz konusudur. Türkçede ise, onlardan farklı olarak Fransızca ve İngilizce kelimeler bulunmaktadır.
Türkmencenin birçok ağzı bulunmaktadır. Söz konusu ağızlar, şu şekilde sıralanabilir: Yomut, Teke, Êrsarı, Sarık, Salır, Gökleň, Çovdur, Alili, Nohur, Karadaşlı, Ênev, Yemreli, Hasar, Ata, Nerezim, Çandır, Mukrı, Sakar, Bujak, Olam, Iğdir, Surhı, Düyeji, Hatap, Eski, Bayat, Hıdırili, Mehin, Çêrjev, Mürçe, Kıraç, Burkaz, Müjevür ve Arabaçı. Sovyet döneminde, edebî dil için Yomut ve Teke ağızları esas alınmış, ancak Türkmen aydınları bütün ağızlardan faydalanmayı prensip edinmişlerdir. Bu çizgide gelişen Türkmenceyle yazan birçok şair ve yazar yetişmiş ve bunlar zaman zaman kendi ağızlarında bulunan bazı kelimelere de eserlerinde yer vermişlerdir.

Türkmence 1929 yılına kadar Arap harfleri ile yazılırdı. 1929–1940 arasında Latin harflerine geçilse de 1940 yılından itibaren Sovyet Türkmenistan'ında Rus etkisi nedeni ile Kiril afabesi'ne geçiş yapılmış ve Türkmence için Kiril alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılıp Türkmenistan bağımsız bir ülke haline gelince, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov hemen Türkmencenin yazımında yeniden Latin harflerinin kullanımını teşvik etmeye başladı. Türkmenistan Meclisi, 12 Nisan 1993 tarihinde aldığı bir kararla, Türkmen dilinin yazımında Latin harfleri esas alan, otuz harften oluşan, Türkmenistan'da Täze Elipbiy denen yeni Türkmen alfabesine geçmeyi kabul etmiştir. Bu karara göre yeni alfabe, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren resmen kullanılmaya başlanmış; daha sonra alınan bir kararla birkaç harfte değişiklik yapılarak 1 Ocak 2000'de bütünüyle Lâtin alfabesine geçilmiştir. Pound (£), dolar ($), yen (¥) ve yüzde işaretleri (¢) gibi bazı olağandışı harfler, daha geleneksel harf sembolleri ile değiştirilmiştir. Türkmence hala İran ve Afganistan'da Arap harfleri ile yazılmaktadır.

Alfabe Türk alfabesini temel alarak oluşturulduysa da birkaç farklılık bulunmaktadır.
Türkmen alfabesinde Türk alfabesinden farklı olan harfler şunlardır:

1-Şahıs Zamirleri
Türkmence şahıs zamirleri aşağı yukarı Türkiye Türkçesindeki gibidir:

Yönelme hâl çekimi:
maňa, saňa, oňa
2-İşaret Zamirleri
Türkmence işaret zamirleri şunlardır: Bu, şu, ol, şol.
Çekimli hallerde;

"Bu" işaret zamiri "m" ile başlar.
Ek ile zamirlerin aralarına "n" sesi girer.
Yönelme hallerinde ise n>ň değişmesi olur.
muny: bunu
muňa: buna 
onuň: onun

-ýar, -ýär Şimdiki Zaman Eki + Şahıs Ekleri

Türkmence gelecek zamanda şahıslara göre fiil çekimi yoktur. Bunun yerine zamirler kullanılır.

Türkmencenin imlasına bağlı olarak:
Üçüncü şahıslarda görülen geçmiş zaman bu şeklinde yazılır.

gördi, gördüler
düşündüm, düşündüň, düşündi, düşündük, düşündüňüz, düşündüler

Türkmenistan'ın eski Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı döneminde 2003 yılında değiştirilen ay ve gün isimleri Kurbankulu Berdimuhammedov döneminde 1 Temmuz 2008'de halktan gelen istekler üzerine önceki haline getirilmiştir. Gün isimleri Farsçadan gelmekte olup ay isimleri ise Rusçadan gelmiştir.

Renkler
Türkmencede “renk” sözünü karşılamak üzere kullanılan “reňk” sözü Türkmenceye Farsçadan geçmiştir ve Azerice, Türkçe ve Gagavuzcada da kullanılmaktadır. Türkiye Türkçesinde kullanılan siyah, kahverengi Arapça olup Türkmencedeki gara, ak ve mele Türk dillerine özgüdür. Buna karşılık Türkmencedeki pembe karşılığında kullanılan gülgüne Farsçadan geçmiştir.

Mevsimler (Pasyllar)

Jeýhun bilen bahry-Hazar arasy,        Ceyhun ile Bahr-ı Hazar arası,
Çöl üstünden öser ýeli türkmeniň,   Çöl üstünden eser yeli  Türkmen'in;
Gül-gunçasy – gara gözüm garasy,    Gül goncası - kara gözüm karası
Gara dagdan iner sili türkmeniň.        Kara dağdan iner seli Türkmen'in.
Hak sylamyş bardyr onuň saýasy,          Hak sıylamış, vardır onun sayesi,
Çyrpynşar çölünde neri, maýasy,          Çırpınışır çölünde neri(erkek deve), mayası(dişi deve)
Reňbe-reň gül açar ýaşyl ýaýlasy,       Rengârenk gül açar yeşil yaylası,
Gark bolmuş reýhana çöli türkmeniň. Gark olmuş reyhana çölü Türkmen’in.
Al-ýaşyl bürenip çykar perisi,                Al-yeşil bürünüp çıkar perisi,
Kükeýip bark urar anbaryň ysy,            Yayılıp berk vurur amberin kokusu,
Beg, töre, aksakgal ýurduň eýesi,        Bey, töre, ak-sakal yurdun iyesi(sahibi),
Küren tutar gözel ili türkmeniň.          Tay tutar güzel ili Türkmen'in.
Ol merdiň ogludur, mertdir pederi,     O merdin oğludur, merttir pederi,
Görogly gardaşy, serhoşdyr seri,      Köroğlu kardeşi, s

Urumca ya da Urum Türkçesi (kendilerince Ukrayna: Урум тыль, урум тілі, урум ділі Urum Tili; Gürcistan: bizim dilca)
Urumlar tarafından konuşulan Türk dillerinin Oğuz dilleri grubundan dildir. Urumca Türkçeye çok benzeyen bir dildir. Bir Yunan dili olan Rumeyce ile karıştırmamak gerekir.
Urumca, diğer Kıpçak Türk yazı dilleriyle ve Türkçeyle ortak pek çok atasözü ve deyime sahiptir.

A. Garkavets'e göre Ukrayna'daki Urumca dört gruba ayrılır:

1. Büyük Yanisol, Beşev, Manguş: Oğuz unsurları çok az.
2. Kermençik, Bagatır, Ulaklı: Oğuz unsurları az belirgin.
3. Karan, Laspi, Kamar, İgnatyevka: Oğuz unsurları belirgin.
4. Mariupol, Starıy Kırım: Oğuz unsurları Kıpçak unsurlarıyla karışık

Gürjüden Beşeve Atlar Yetişti

Gürjüden Beşeve atlar yetişti
O anemin yurtuna bir ateş tüştü
Beş hızın erasına injesi edim
Anemin babemin eglenjesi edim
Taçankalar üstüne tezip yürdüm men
Kör timnernen yep içtim kör time tüştüm
Oynadım anem oynadım oynap toymadım
Ajel teldi başıma yendim duymadım
Gürjüden Beşeve atlar yetişti
O anemin yurtuna bir ateş tüştü
(Yelena Akritov, 46, Eski Kırım)
Urumlar Kırım'dan çıkarılırken bir kız bir oğlan iki kardeş vatanlarından çıkmak istemezler. Ölürsek de burada öleceğiz diye kendilerini bindirildikleri gemiden denize bırakırlar. Cesetleri bulunamaz. Halk bunun üzerine aşağıdaki türküyü veya ağıtı yakar.
Hara Deniz Büngür Büngür

Hara Deniz büngür büngür büngürder
Dalğasıylen dalğasıynen demileri yürütür
Hara Deniz büngür de  büngür de büngürdür
Büngürdeyip esti de derdim yeniler
Hara Deniz yahın olaydın yanıma
Dalaydım da yar seni deyi bulaydım
Balıhçılar aldılar benim sesimi
Bağırdım da şitmedin mi sesimi
Betim hutarırdım o benim ğarip janımı
Betim çare bulurdu harap janıma
Dalaydım da hızhardaşım bulaydım
(Kosta Koca, 84, Eski Kırım, Babasının arkadaşlarından)
Urğun Urğun Dost Bağına Vardığım

Urğun urğun dost bağına vardığım
El uzatıp ğonje gülünü sardığım
Yaremilen zevhüsefa  sürdüğüm
O da varsın onulen eş olsun
Kündüz eyan beyan yeje düş olsun
Ağley ağley gözler dizden yaş olsun
Yarem oynar satrançilen  merdini
Çeken bilir ağrıların derdini
Ben çekmişim üçün dördün beşini
O da vardın çeksin benim derdimi
O da varsın onulen eş olsun
Kündüz eyan beyan yeje düş olsun
Ağley ağley gözler dizden yaş olsun
İdit odur çıhıp yoldan dönmeyen
Aşıh olup sevdalığı bilmeyen
Üç beş mal hazanıp delmeyen
O da varsın onulen eş olsun
Kündüz eyan beyan yeje düş olsun
Ağley ağley gözler dizden yaş olsun
Osman Paşa

Ahsaray da Bahçısaray
Dül açılır meydanına
Tör olaydı Osman Paşa
Jıhtı aster baştan başa
İle olur mu bile olur mu
Evlad babiye halır mı
Duna teyler ahmam dedi
Çadırımdan çıhmam dedi
Yüz bin aster hırılanjaz
Çadırımdan bahmam dedi
Pendjereden har delir o
Ben sanettim yar delir o
Açtım pendjereyi bahtım
Osman Paşa  jan veriy o
Osman Paşa (2)

Hara deniz ahmam deyor
Tenarımı yıhmam deyor
Esmer Güzel Muhtar Paşa
Edirneden teçmem deyor
Hara deniz ahar dider
Tenarını yıhar diter
Tör olaydı Osman Paşa
Edirneyi teçer diter
Penjereden har deliyor o
Ben sanettim yar deliyor o
Açtım penjereyi bahtım
Osman Paşa  jan veriyor
Osman Paşa (3)

Kara Deniz akmam diy
Ah denize bahmam diy
Kırh bin aster kırmayınjes
Çadırımdan çıhmam diy
Kara deniz ahar diter
Ah denizde bahar diter
Kırh bin aster kırar diter
Çadırından çıhar diter
Öle olur mu bele olur mu
Evlad Babayı urur mu
Padişağın zulumları
Bu dünya bize halır mı
Ben Yaltadan Taş Yükledim
Ben Yaltadan taş yükledim yemime almaya
Ben Yefeden bir yar sevdim yendime almaya
Del del del del alaydım seni
Ender mintan olur ise saraydım seni
Ben Yaltadan bir yüzük aldım elmazdır taşı
Ben Yefeden bir yar sardım on beştir yaşı
Del del del del alaydım seni
Ender mintan olur ise saraydım seni
Alem

Borlu suyun üstünden ağeler  atımı atlattım
On beş yanşa Garavil çufutun ötünü patlattım
Şaroş edim duyamadım pıçak oynattım
Bir Tatarı soymajes anem yolumu da açtım
Beş yüz atlı horalap aldılar yene hutuldum
Ederimi arhama urdum obaya jıvırdım
Alebin oğlu tutuldu deyen anesi ağledi
Ğarip babem bağrına taşler bağladi
Duşenkalar

Sarağaç boyanır mı da
Varsam yar uyanır mı
Gelsek garşı garşıya
Ona can dayanır mı
Çal atımı da bineyim de
Bulutlara sineyim
Ölsem onda öleyim de
Yar yüzünü göreyim
Ev ardına gül direk de
Yaprağı ne tökerek
Garip gönlüme göre de
Allah vermiş şen yürek
Hara haş olmayaydı da
Ben seni sarmayaydım da
Ben seni sarmayaydım da
Gömüp de yanmayaydım
Yavaş yavaş tohta gel
Tahtalar oynamasın
Gündüz gelme gece gel de
Düşmanlarım duymasın
(Kosta Koca, 84, Eski Kırım, Babasının arkadaşlarından)
Çınlar (Maniler)

Aylan aylan jeltermem
Jel turanda ey a hız
Timi sarıp seveyim
Sen tuğranda ey a hız
Altın da taptı yaşım
Kümüş te taptı yaşım
Donbastan on altıdan beri
Hayıtmadı menim yaşım
A hız senin közlerin da
Vermem de dünye malına
Senin dibik vah yarem de
Bulamam dünyalara
Köpür tüpü beş tahta
Beşsi de yarım tahta
Beni bırahıp onu alsa
Yaşasın yarım afta
Tarilkaya beş alma
Yavluh ilen alınız
Ben saldat ditejegim
Savluh ilen halınız
Çete yılan sızğırıy
Sesi de deliy oh dibik
Bırahıp ditti beni de yarem
Duynalara yoh dibik
A hız saçın örmezler
Seni bana bermezler
Tel alayım haçayım
Harangılıh körmezler
A hız saçın setiz hat
Tes birisin bizge sat
Anan baban hayl osa
Tel bögeje bizge yat
Urum Hikâyelerine Örnekler
Huşlubek
Bir vahıtta bir dene padşah var eten, evladı yoh eten. Günnerden bir gün diy harıya:
- Hur maa bir torva pismet, titeyim evladlıh –birini mirini alajah oğul olajah. Alıy tayağın, torbasın çıhay titiy. Titkende çıhay bir hart ögne:
- Anda titiysin? Diy
- Titiyim bele bele, evlad hırlamağa. Alajam özüme bir evladlıh.
- Sen –diy- hayt. Vereyim men saa bir alma. Temizle almayı, hoy başınızın dübüne. Saba harınnan hahlar yersiniz almayı, yejeginiz. Habuhların da temizlersin verirsin atına
Alıy almayı hayıtıy. Harısı diy
- Sora nasın? Taptın olan?
- Tapmadım- diy. – Bir hart bele bele dedi: ‘A bu almayı temizleniz. Habuhlarını atınıza versiniz, yer. Özün de başınız dübüne  hoyarsınız, saba hahlar yersiniz.- olur evladınız’ - dedi.
Temizliy, hart degeni dibik, hoyay başın dübüne almayı. Yaraylar etisi de yiy harı-hoja. Habuhların da veriy biye. Biyeden oluy bir tay. Harının oluy bir oğlu....
Bilmeceler:

Irahtan körem appaçıh
Yanına vardım şapkaçıh
(Manter: mantar)
Biz biz biz edik
Otuz eti hız edik
Biz tahta sen sıyıldıh
Sabaderek joyulduh
(Tişler : dişler)
Kiçineçik odaçıh
Otuz eti hudaçıh
(Abuz, Tişler)
Deve yünden töşek
Onu bilmeyen eşek
(post-tiyiz)
Yırahtan körem hara hara
Yanna  barım para para
(at boh)
Urumca Masal Örnek:
Zilifsiya
Bir zamanda bir padşahın üç tene oğlu var. Üçü de avju. Titiy büyügü avlamaa alıy yanna asterini. Yürüyler yürüyler tapmaylar bir şiy de. Sora çevriy, kün batıya titiyler. Titiyler onda, az titiyler, tüşiyler bir yere çoh pek huş. Er türlü tiyiklik. Başlaylar patlatma. Patlathanda bir dene siya bulut peyda olunuy, çıhay bir siya bulut, teliy honay buların stüne elçin de hıray öldürüy.
Bir kün teçiy yohtur ağa, eti kün teçiy yohtur ağa. Üçünjü kün  diy ortanjı
-Titiyim ağayı hıdırayım yohsam bir av rastetirdi telyamay.
Titti o da. Yürüdü yürüdü kün doğuya. Bişiy yoh. Çevriy  kün batıya, titiy, tapay o  tiyikliy. Bu da başlay patlatmaa. Yene o siya bulut teiy, bları da hıray. Bu asteri de.
Teçiy bir üç-dört kün. En kiçigi:
- Nas şiy bele? Biri titti – Yoh. Biri daa titti – yoh. Varayım ağaları hıdırayım men de.
Çıhay titiy payına. Almaya ster. Varıy kün doğuya – yohtur, tapmay, çevriy kün batıya yürüy yürüy tüşüy o tiyiklikcee- patlamay. Çünkü ağaların terek hıdırmaa.
Varıy tapay ağalarnı...

Uygurca, Yeni Uygurca, Uygur Türkçesi veya Yeni Uygur Türkçesi (ئۇيغۇرچه, Uyghurche veya ئۇيغۇر تىلى‎, Uyghur tili), Uygurlar tarafından konuşulan, Türk dillerinin Uygur grubunda yer alan bir dildir.

Türkçe literatürde “Uygurca” veya “Uygur Türkçesi” kullanımı, aynı zamanda tarihî Eski Uygur Türkçesini de kapsayabildiğinden ayırmak için bu çağdaş yazı dil yayınlarda Yeni Uygur Türkçesi olarak da kullanılır. Eski Uygur Türkçesi Türki dillerin Sibirya koluna aitken, Karluk grubuna dahil edilen modern Uygurca Çağataycadan türemiştir ve dolayısıyla diller soysal açıdan devamlılık ve yakın akrabalık oluşturmamaktadır.

Uygurcada 8 ünlü (a, ä, e, i, o, u, ö, ü), 24 ünsüz vardır (b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, ñ, p, q, r, s, ş, t, v, x, y, z). Uygurcada iki türlü e sesi vardır. Bunlardan ə Türkiye Türkçesindekinden daha açık, e ise daha kapalı telaffuz edilir. Kalın olan q ve ğ sesleri yanında i'ler ı okunabilir, diğer yerlerde ise i okunduğu kabul edilir. q ve ğ sesleri Türkçedekinden daha kalındır. Bu sesler gırtlağa daha yakın olarak telaffuz edilir. x sesi sert olarak telaffuz edilen bir gırtlak sesidir. ng artdamaksı n sesidir.
Yeni Uygur Arap Alfabesinin (UEY), Urumçi üniversitesince kabul edilen Latin alfabesi karşılıklarında (ULY); ɵ yerine ö, ə yerine e, e yerine ë, ƣ yerine gh, k̡ yerine q, q yerine ch, ⱨ yerine h, h yerine x, x yerine sh, v yerine w kabul edilmiştir. Türkiye'deki Uygurlar, ch, sh, gh yerine ç, ş, ğ harflerini kullanırlar.

Uygurca, Çin'de yaklaşık 10 milyon kişi tarafından konuşulur. Uygurca ayrıca 300.000 kişi tarafından Kazakistan'da konuşulur ve Afganistan, Arnavutluk, Avustralya, Belçika, Kanada, Almanya, Endonezya, Kırgızistan, Moğolistan, Pakistan, Suudi Arabistan, İsveç, Tayvan, Tacikistan, Türkiye, Birleşik Krallık, ABD ve Özbekistan'da da Uygurca konuşan Uygur diaspora toplulukları vardır.

Uygurca 10. yüzyıldan beri Arap alfabesi ile yazılmaktadır. 1969-1983 yılları arasında Çin hükûmetinin hazırlattığı Uygur Latin alfabesi ile yazılmış fakat sonra Uygurca sesleri gösteren ek işaretler ile Arap alfabesine dönülmüştür. Aşağıdaki kıyaslama Arap, Latin ve Kiril harflerinin bir karşılaştırılmasıdır:

Uygur Kiril alfabesi ek olarak iki harfe sahiptir ki bunlar iki sesin birleşimidir. Bunlar aşağıda Arap, Pinyin ve Latin alfabelerindeki eşdeğeriyle gösterilmiştir.

Ⱬ veya Z̦: Türkçedeki J sesidir. Uygur Türkleri tarafından da kullanılmakta olan, Pinyin adı verilen ve Çinceyi Latin alfabesine çevirmekte kullanılan sistemin Uygur alfabesine uyarlanmış biçiminde Türkçedeki J sesini karşılar.
Ƣ: Uniform Türk Alfabesinde yer alır. Hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır (Kiril Ӷ, Ghe). Almanların gırtlaktan çıkan R harfinin taşıdığı ses değerine benzer (Ř). Arapçadaki Gayın (غ) harfidir. Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Doƣan (Doģan). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bazı dillerde, örneğin Gagavuzca ve Kırgızcada Ğ harfi sesli harflerin art arda iki kere yazılmasıyla -gizli olarak- elde edilir. Örneğin: Uur (Uğur).
Ə: Azerice’de, Tatarca’da, Gagavuzca’da ve Türkmence’de kullanılır. Kısa, kapalı, gırtlaktan gelen ve sert bir E harfidir. Normal E harfine göre daha kısa ve serttir. Ayrıca A ve E arası bir ses olarak öngörülür (Æ). Ses ve harf karşılığı olarak Arapçada ve Almancada da bulunur. Türkçede normal e sesinden tam olarak ayırt edilebilmesi günümüzde çok zordur. Azericede yoğun olarak kullanılır. İnce bir harf olduğu halde kalın uyumludur. Bu harfi içeren sözcüklerin aslında Büyük Ünlü Uyumuna uymadığı hâlde kulağı tırmalamıyor olması bu nedenledir. Örneğin: İncä/İncə. Türkçede Selçuk ismi diğer Türk dillerinde “Sälçuk / Səlcuk” olarak, Akçe sözcüğü ise “Akçä / Akçə” olarak yazılır. Bu harf kimi latin alfabelerinde, özellikle el yazılarında Эə biçiminde de kullanılır.
Ⱪ veya Ķ: Türkî Kiril Alfabelerinde yer alır (Қ). Gırtlaktan çıkan ve Q sesine oldukça yakın olan kalın bir K sesi olarak okunur ve söylenir. Örneğin: Ķurt, Ķoyun, Ķardaş (Kardeş). K sesleri gırtlaktan ve kalın olarak çıkarılır. Kazakça Қасқыр (Ⱪasⱪır: Kurt), Қой (Ⱪoy: Koyun) sözcüklerinde olduğu gibi. Bu sözcüklerdeki K sesleri gırtlaktan ve kalın olarak çıkarılır. Başkurtçadaki Ҡалын (Kalın) sözcüğünün çevirisi Qalın olarak yapılır ve okunuşu (Kalın/Galın) biçimindedir. Baştaki K veya G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. Türkçedeki İnceltme İmi ile yazılan bazı sözcüklerin okunuşunda aslında K harfinin de incelmesi söz konusudur. Örneğin: Ⱪar ve Kâr... Pek çok lehçe ve şivede Q sesine dönüşmüştür. Örneğin: Qayın (Kayın)…
Ñ: Tatarca’da, Türkmence’de kullanılır. Genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir (Ņ). Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Osmanlıcadaki üç noktalı Kaf-ı Nûni (ڭ) harfinin karşılığıdır. Örneğin: İç Anadolu'da, özellikle Sivas yöresinde Saňa, Baňa, Deňiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 1. maddesi:...

Doğu Türkistan Uygurları için yazı diline esas olan ağız Urumçi ağzı iken, eski Sovyetler Birliğinde yaşayan Uygurlar için yazı diline esas olan ağız, İli ağzıdır. Doğu Türkistan'da Uygur ağızları aşağıdaki şekilde gruplara ayrılır;

Urumçi ağzı,
Kumul ağzı
Turfan ağzı,
Kâşgar - Artuş ağzı,
İli ağzı.

Tarım alt-ağzı,
Moğal alt-ağzı,
Kuça alt-ağzı,
Kelpin alt-ağzı,

Guma ağzı,
Karikaş ağzı,
Elçi ağzı,
Lop ağzı,
Keriye ağzı.

Döñkotan ağzı,
Kara ağzı,
Miren ağzı.
Lopnur ağzı konuşanların sayısı, Uygurların nüfusunun %0,4'üne ulaşmasına rağmen, Lopnur bölgesinin özel coğrafi konumu ve özel tarih koşullarından dolayı, bu ağızda çok sayıda eski dil ögeleri korunmuştur. Lopnur ağzı bir "boy dili" olarak, Çağdaş Uygurcaya bağlıdır.

Uygurca-Türkçe Sözlük 22 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (GNU Public Lisans)
Uygurca-Çince Sözlük 19 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uygur Edebiyatı 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Free English-Uighur Dictionary
Ing'lizche-Uyghurche Lughet
Uygur Türkçesi öğretmek için hazırlanmış ücretsiz kitapçık 16 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Abdurehim Heyit - Uçraşqanda (Alt Yazılı Uygur Türkçesi Şarkı) 28 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yakutça veya Sahaca (Saqa tıla), Saha Türklerinin konuştuğu dildir. Türk dillerinin Sibirya grubuna bağlı dil 450.140 kişi tarafından konuşulur. Ayrıca Taymir Yarımadası'nın doğusunda yaşayan halkların ticaret dilidir (Ruslar hariç). Konuşucuların çoğunluğu Rusya'ya bağlı Yakutistan'da yaşar.

Olorbuttáğar ülelé
bit orduk = Çalışmak oturmaktan daha iyi(dir).
Min ubayım saha oskůlatıgar bâr = Benim abim Yakut okulundadır.
Bihiği at mınen barıahpıt = Biz at(a) binip gideceğiz.
Haydah oloroğut? = Nasılsınız? ("Nasıl yaşıyorsunuz?")
En olus türgennik sanarağın = Sen çok hızlı konuşuyorsun.
Min sahalıı kıratık öydüğübün = Ben Yakutça biraz anlarım.
Bihigi sarsıarda erde turabıt = Biz sabahleyin erken kalkarız.
Ol oğo tűn ıtír = O çocuk gece(leri) ağlar.
Miehe sıttık háta ůnna holůha náda = Bana yastık kılıfı ile galoş gerek.
Bu son siğeğe olus qılgas = Bu ceket(in) yen(leri) çok qısa.
En ubayın hanna üöreneriy? = Senin abin nerede okuyor?

İsimlerin tekil ve çoğul halleri vardır. Bir sözcüğü çoğul yapmak için genelde /-lar/ son ekinden yararlanılır. Bu son ek sözcükteki ünlü ve ünsüz harflere göre -лар (-lar), -лэр (-ler), -лөр (-lör), -лор (-lor), -тар (-tar), -тэр (-ter), -төр (-tör), -тор (-tor), -дар (-dar), -дэр (-der), -дөр (-dör), -дор (-dor), -нар (-nar), -нэр (-ner), -нөр (-nör) veya -нор (-nor) hallerini alabilir. İsimlerde diğer Türk Dillerinde olduğu gibi cinsiyet ayrımı yoktur.

Türkçede Eski Türkçe kökenli söz başlarındaki Y ile başlayan sözcükler Kırgızcada "C" sesi ile söylenirken Sahacada "S" olmuştur. Eski Türkçede "Y" olan bu imce zaman içinde Türk topluluklarında Y>C>S şeklinde değişime uğramıştır. Türkçe, Azerice, Türkmence, Özbekçe ve Uygurcada "Y" ile söylenirken Kazakistan'da "J", Kazakçada "C", Altayca, Hakasça ve Tıvacada "Ç", Sahacada ise bu imce "S" olmuştur.

Yakutça Kiril alfabesiyle yazılır: Modern Yakut alfabesi, 1939 yılında Sovyetler Birliği tarafından Rusçada bulunanlarla birlikte Ҕҕ, Ҥҥ, Өө, Һһ, Үү harflerinin de eklenmesiyle oluşturuldu.
Сахалыы сурук-бичигэ Saqalıı suruk-biçige (Yakut alfabesi)

Yakutlar
Dolganca
Semyon Novgorodov – IPA'ya uyarlanmış ilk Yakut alfabesinin yaratıcısı.

Sakha Open World - Орто Дойду -Orto Doydu 29 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - İnternet üzerinde Yakutçayı tanıtmak için kurulmuş, haber, şiir, müzik, forum ve videolar içeren site (Yakutça)
Kyym.ru 11 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Yakutistan haberler sitesi
Sahaca - İngilizce Sözlük 9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mukayeseli Yakut Türkçesi ve Moğolca kelimeler9 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yakut texts with Russian translations26 Temmuz 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kahramanlık şiirleri, peri masalları, efsane, atasözleri, vb.
Sakhalyy suruk 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Saha Unicode fontları ve bilgisayar için klavye
Sakhatyla.ru 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Çevrimiçi Saha Türkçesi-Rusça, Rusça-Saha Türkçesi sözlük
Saha Türkçesi-İngilizce Sözlük 9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saha Alfabesi 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saha Yeri ve Saha Türkçesi

Çulımca (Ös til, Çulım tili, Çulım Tatar tili, Melets Tatar tili, Çulım Türkçesi, Küerik) Rusya'da Sibirya'nın ortasında genellikle Krasnoyarsk krayı, Novosibirsk oblastı ve Tomsk oblastında konuşulan bir Türk lehçesidir. Bu lehçenin tüm konuşurları Rusçayı da bilir. Sovyetler Birliği zamanında Rusça konuşmaları için yapılan baskılar sonucunda çoğu Çulım Türkü, Çulımcayı öğrenememiş, unutmuş ve böylece Çulım Türkçesinin konuşanları azalmıştır. Çulımlar Sibirya'da Kızılyar (Rusçası Krasnoyarsk) bölgesi ve Tom bölgesinde yaşarlar. Kendi aralarında kendi dillerini ifade etmek için Ös (yani öz, kendi) sözünü de kullanırlar.
2002 sayımına göre 656 kişilik Çulım Türkleri arasında dillerini konuşabilenlerin sayısı 270 kişidir. 2010 sayımına göre 355 kişilik nüfustan anadilini konuşabilen yalnızca 44 kişidir.UNESCO'ya göre dilleri ve kültürleri yok olma tehlikesindedir.

Çulım Türkçesinin Şor Türkçesi ve Hakas Türkçesi ile yakınlığı vardır. Bazı kesimlerce hepsinin tek dil olarak kabul görmesine karşın Çulım Türkleri buna katılmamaktadır. Çulım akarsuyu dolayında yaşadıklarından Çulım Türkleri denilmiştir. UNESCO Kızıl kitabında tükenmekte olan diller listesindedir ki 20 yıl içinde yok olacağı düşünülmektedir. 2008 yılında çekilen Dilbilimciler Amerikan belgesel filminin çekimleri sırasında, dilbilimci Greg Anderson ve K. David Harrison  hopörlörlü 20 kayıt cihazı alıp Çulım Türkünün konuşmasından dijital kayda almıştır. En genç 54 akıcı konuşan kişi filmediliyordu.
Çulım, Rusyanın doğusunda Sibiryanın merkezinde, Altay dağlarının kuzeyinde  Çulım akarsuyu, Ob akarsuyunun koludur. Bütün konuşmacılar cesaretli şekilde konuşurlar. Çulım Türkçesi konuşanların Sovyet Rusya tarafından cezaya uğradığını açıkça söylerler

Çulım Türklerinin dili(Rusça)
Sovyet Federasyonunda Çulım Türkleri hakkında bilgiler(Rusça)
narodru.ru sayfasından bilgiler20 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(Rusça)
Çulım Türklerinin anadili mücadelesi20 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
'The Linguists': Raiders of the Lost Tongues ("I have always loved the Chulym language.")20 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da "When Languages Die" author/linguist K. David Harrison
YouTube'da Bear Story in Chulym

Çuvaşça (Çuvaşça: Чӑвашла / Çăvaşla), Rusya'nın orta kesiminde, Ural Dağları’nın batısında konuşulan çağdaş dönem Türki dillerden biridir. Türk dillerinin Ogur-Bolgar grubu öbeğinden varlığını korumuş tek dilidir. Çuvaşça, Çuvaşların anadili ve Çuvaşistan’ın resmî dilidir. Yaklaşık iki milyon kişi tarafından konuşulur. 2002 verilerine göre Çuvaşistan’da bu dili konuşan nüfusun % 92 etnik olarak Çuvaş, % 8’i ise başka etnik kökenlidir. Çuvaşça, okullarda eğitim dili olmasına ve medyada kullanılmasına karşın, Rusçanın yaygın kullanımından dolayı tehlike altında olan bir dildir.
Çuvaşça diğer Türki dillerden büyük oranda ayrışmıştır. Öyle ki, diğer Türki diller karşılıklı anlaşılabilirken, Çuvaşça için bu geçerli değildir. Hatta, dil bilimciler tarafından ilk olarak bir Fin-Ugor dili olduğu sanılmıştır. 13. ve 14. yüzyılda dikilmiş, bugünkü Tataristan'da yoğunlaşan, İdil Bulgar kitabelerinde Çuvaşların atası olan bir dil kullanılmıştır.
Bazı akademisyenler Çuvaşça'nın diğer Türki dillerinden çok uzak olduğunu savunup eski Bulgar dilinin Hunca ile bağlantılı olduğunu savunmuş ve bu genişletişmiş Oğur öbeğinin Türk dillerinin lehçesi olarak değerlendirilmesi yerine Hun-Bulgar veya Hun dillerinin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Volga dirseğindeki Kazan'da, ileride -Tatarlar ve Başkırlar arasında dağılmış olarak- Volga ve Ural arasındaki bölgede, nispeten az olan sayılarına rağmen (1959 sayımına göre 1.470.000) dil bilim ve etnoloji açısından en ilgi çekici ve en önemli Türk halklarından biri olan Çuvaşlar (Çavaş) yaşar. Hem farklı etnik hususiyetleri hem de ağız hususiyetlerine göre Çuvaşlar iki ana gruba ayrılırlar: Kozmodem'jansk, Çeboksary, Jadrin ve Kurmyş kasabalarında Yukarı Çuvaşlar (viryal < *üz el "yukarı memleket, yukarı halk") ve Aşağı Çuvaşlar (anatri < *enet ôegi ? 'aşağıda [Volga ve devamında] bulunanlar'), ayrıca, bilhassa Volga kıyısı dağları boyunca Cyvil'sk'den, Tetyuşi üzerinden Ul'janovsk (eski Simbirsk, Step Çuvaşlarının merkezi) bölgesine kadar olan yerdeki Step Çuvaşları önemle kaydedilmelidir.

А Ӑ Б В Г Д Е Ё Ӗ Ж З И Й К Л М Н О П Р С Ҫ Т У Ӳ Ф Х Ц Ч Ш Щ Ъ Ы Ь Э Ю Я
а ӑ б в г д е ё ӗ ж з и й к л м н о п р с ҫ т у ӳ ф х ц ч ш щ ъ ы ь э ю я
а, ӑ, бӑ, вӑ, гӑ, дӑ, е, ё, ӗ, жӑ, зӑ, и, йӑ, кӑ, лӑ, мӑ, нӑ, о, пӑ, рӑ, сӑ, ҫӑ, тӑ, у, ӳ, фӑ, хӑ, цӑ, чӑ, шӑ, щӑ, хытӑлӑхпалли, ы, ҫемҫелӗхпалли, э, ю, я
a, bă, vă, gă, dă, ye, yo, jă, ză, i, yă, kă, lă, mă, nă, o, pă, ră, să, şă, tă, u, ü, fă, hă, tsă, çă, şă, şçă, hıtălăhpalli, ı, şemşelĕhpalli, e, yu, ya

Çuvaşçanın ünsüzleri şunlardır: /p/ (п), /t/ (т), /k/ (к), /tɕ/ (ч), /ʂ/ (ш), /ɕ/ (ç), /χ/ (х), /ʋ/ (в), /m/ (м), /n/ (н), /l/ (л), /r/ (р), /j/ (й).

Günümüzde diğer Türkî dillere çok uzak olan Çuvaşçanın önemli ses değişimleri vardır:

Ş>L dönüşümü: “Taş” sözcüğündeki ş, “l” sesine dönüşmüştür: çul (burada ayrıca t>ç ve a>u değişimleri de vardır.)
Gümüş sözcüğünün Çuvaşçası “kĕmĕl” şeklindedir.

A>U dönüşümü: Örneğin “at” sözcüğü Çuvaş Lehçesinde ut şeklindedir.
Z>R dönüşümü: Örneğin “biz” kişi zamiri Çuvaşçada ebir  şeklindedir.
'Örnekler: Türkiye Türkçesi “sekiz”, Çuvaşçada sakăr. “Siz” kişi zamiri Çuvaşçada “esir”. “Buzağı” sözcüğü Çuvaşçada “păru”

D>R dönüşümü: Örnekler: “ayak” sözcüğünün eski Türkçesi “adaq/azaq” şeklindedir. Çuvaşçada “ayak” sözcüğü a'nın u'ya, d'nin y'ye ve k harfinin yumuşak g'ye dönüşmesiyle şöyle bir gelişme izlemiştir: adaq/azaq>urak>urağ>ura. Çuvaşçada “ura” ayak anlamındadır.
Koymak sözcüğünün eski Türkçesi (kod-) şeklindedir. Bugünkü Çuvaşçada o'nun u'ya, k'nin de sert h (x)’ye dönüşmesiyle (xur-) şeklindedir.
T>Ç dönüşümü: Bazı sözcüklerde olmayabilir. Bu değişime şu örneği verebiliriz: “taş” sözcüğünün Çuvaşçası çul şeklindedir. Bazı fiillerde bu tip değişmelere rastlamayabiliriz; dolmak fiilinin Çuvaşçası (tul-) şeklindedir.
K>Y dönüşümü: k>ğ>y şeklinde gelişmiştir. Bazı sözcüklerde vardır: “kan” sözcüğünün Çuvaşçası  “yun” şeklindedir.

Aşağıdaki tablo, Şaz grubuna ait Türkçe ile Tatarcanın Lir grubuna ait Çuvaşça ile kelime karşılaştırmalarını içermektedir: 

Nikolay Aşmarın - Çuvaş dili sözlüğü

Çuvaşça-Türkçe Sözlük18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E. Čaušević: Tschuwaschisch. in: M. Okuka (Hg.): Lexikon der Sprachen des europäischen Ostens. Klagenfurt (= Wieser Enzyklopädie des europäischen Ostens 10) 2002. S. 811.
Çuvaşça-İngilizce İngilizce-Çuvaşça Sözlük6 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ön Türkçe, Türk dilleri ailesinin Şaz ve Oğur dallarına ayrılmadan önceki dönemlerine ait varsayımsal bir anadildir. Ana Bulgarca ve Ana Türkçe gibi alt kuramsal dillere ayrılır. Diğer anadiller gibi, geçmişteki konuşma dili ile birebir aynı olmayabilir. "ilk" ve "ön" anlamlarına gelen preliminary sözcüğünde ifade edildiği gibi, ilk Türkçe dönemi olarak da görülebilir.

İlk Türkçe (Pre-Türkçe), alt yapılandırma dilleri olan Ana Türkçe ve Ana Bulgarcanın atasıdır.

Ana Türkçe ya da Ön Türkçe (Proto-Türkçe), Şaz grubunda yer alan Türk dillerinin yapılandırılmış varsayımsal ata dilidir. Bu dil milat başlarından Göktürk dönemine kadar olan sürede Ön Türkler tarafından konuşulmuştur.
Türkçenin elde olan en eski yazılı kaydı; 682-691 yıllarında yazılmış olan Çoyr Yazıtıdır. Fakat bu yazıt Orhun yazıtları kadar hareketlilik ve canlılık göstermediğinden çoğu zaman Orhun Yazıtları Türkçenin ilk yazılı kaynağı kabul edilir. Orhun Yazıtları Türk dillerinin doğu kolunun özelliklerini gösterir. Geçmişte Ana Türkçenin oluşturulma çalışmaları daha çok Eski Doğu Türkçesi ve Oğuz dillerine dayanıyorken günümüzde yaşayan tüm yazılı ve sözlü Türkî dillerin kapsamlı olarak incelenmesine başlandı. Eski doğu Türkçesinin Runik, Uygur ve Mani belgeleri yeniden oluşturulma çalışmalarında etkili olurken, Eski Batı dilleri ile ilgili yazılı kaynaklar yetersizdir.

Ana Bulgarca ya da Ön Bulgarca (Proto-Bulgarca), Lir grubunda yer alan Türk dillerinin yapılandırılmış varsayımsal ata dilidir. Bu dili milat başından 6. yüzyıla kadar Ön Bulgarların konuştuğu kabul edilir. 5-6. yüzyıllarda Macarcanın atası olan dile pek çok ödünç kelime vermiştir. Ana Bulgarca yapılandırmalarda Çuvaşçadan, İdil Bulgarcasından, Tuna Bulgarcasından ve başka dillere geçmiş Oğurca kelimelerden yararlanılır. Hazarların, Avarların ve Avrupa Hunlarının bu dili konuşup konuşmadığı konusu verilerin yetersiz olmasından dolayı tartışmalıdır.

Dünyadaki tüm ana dillerin bir üst zaman sınırı yani yaklaşık başlangıç noktası vardır ve bu aralık genellikle Orta Taş Çağı'nın sonu veya Cilalı Taş Devri'nin başıdır. Neolitik Devrim denen dönemde oluşan toplumsal-dilsel koşullar, bugün bildiğimiz anlamda dillerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Ana Türk dili, Ana Türkler tarafından konuşulan, Türk dillerinin ortak atasıdır. İlk Türkçe, Ogur (batı) ve Şaz (doğu) kollarına ayrıldı. İlk Türkçenin en son 2.500 yıl önce Doğu Asya'da konuşulduğu düşünülüyor.

Küçükdilsil ünsüzler artdamaksıl ünsüzlerin arka ünlüler çevresinde aldığı biçimlerdir. Örneğin *k sesi *eke (eci, abla) sözcüğünde /k/ iken *āk (batı; ak, beyaz) sözcüğünde /q/ idir.
/h/ sesinin İlk Türkçede varlığı tartışmalıdır. Halaçça'da sözcük başında oldukça sık ve düzenli bulunmasından dolayı İlk Türkçeden gelmiş ve sözcük başı *h sesini koruyan tek Türk dilinin Halaçça olabileceği düşünülmektedir, ancak bu Halaçça'ya özgü sonradan bir icat da olabilir.

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi tüm ünlülerde kısalık-uzunluk ayrımı söz konusudur. Uzun ünlüler uzatma işareti ile gösterilir, örneğin kısa /a/ *a iken uzun /a/ *ā idir. Yalnızca ünlü uzunluğu ile ayrımsanan sözcükler de söz konusudur, örneğin "at" (at) ile "āt" (ad).
Ayrıca Çağdaş Türkçede olduğu gibi İlk Türkçede de büyük (ön-arka) ve küçük (düz-yuvarlak) ünlü uyumları vardır.

Türkçenin *r ve *z ağızlarına ayrılması daha Altay döneminde olmuştur ve en azından MÖ 2000 yıllarına dayanmaktadır. Kimi araştırmacılar Türkçedeki bu ses değişiminde r'nin z'den önce olması düşüncesindedirler. Karşı görüşte olanlar da vardır.

Şaz Türkçesi
Eski Türkçe
Proto Hint-Avrupa dili
Proto Güney Kafkasya dili
Ön insan dili

Özbekçe veya Özbek Türkçesi (Özbekçe: oʻzbekcha, Özbek Dili: oʻzbek tili), Özbekistan'ın resmî dilidir. Türk dillerinin içerisinde sınıflanan Karluk grubuna bağlı bir dil ve tarihî Çağataycanın çağdaş devamı olan Türk yazı dillerinden biridir.
SSCB devrinde Özbekçe adı kullanılmaya başlamadan önce Özbekler kendi dillerini Türkçe olarak adlandırmaktaydı. Örneğin Muhammedemin Fahriddinov'un 1913 yılında okullarda okutulmak üzere yazdığı Özbekçe ders kitabının adının Turkcha Qoida olduğu kaydedilir. Abdurrauf Fitrat'ın 1919 yılında yayımlanan Tilimiz başlıklı yazısında kendi dilinden Türkçe adıyla bahsettiği görülür.
Özbekçe, tipolojik açıdan diğer Türk dillerinden farklı özelliklere sahiptir. Ünlü uyumunun olmaması ve bünyesinde Karluk, Kıpçak ve Oğuz lehçelerini barındıran tek Türk dili olması, bu farklılıklardan bazılarıdır.
Özbekçe Orta Asya genelinde en çok konuşulan Türk dilidir. Özbekistan'ın Fergana vadisi, Taşkent ve etrafı ile Semerkant, Buhara, Karşı, Şehrisebz ve Termez şehirlerinde Karluk lehçeleri, Surhanderya, Kaşkaderya, Semerkant vilayetlerinde Kıpçak lehçeleri, Harezm vilayetinde ise Oğuz lehçeleri konuşulmasına rağmen, Özbek edebi dilinde ağırlıklı olarak Fergana ve Taşkent'te kullanılan Karluk lehçesi hâkimdir. Karluk dili Orta Çağ'da Orta Asya'nın en önemli kültür ve bilim dili olmuştur.
Özbekçede diğer Türk dillerine göre Farsçanın etkisi daha fazladır. Sözlüklerinde Farsça sözlük sayısı fazla olduğu gibi sesletimde de Farsçanın etkisi açıkça görülür. Diğer Türk dillerindeki ünlü uyumu Özbekçede yoktur. Gerek Kiril alfabesinde gerekse bugün kullanılan Latin alfabesinde mevcut ünlülerin yetersiz oluşu da lehçelerdeki bu eğilimin önünde engel teşkil etmektedir.
XIX. asrın ikinci yarısında Çarlık Rusyası tarafından Orta Asya'nın zapt edilmesiyle birlikte (Rus-mahallî mekteplerinin açılışı, iktisadi talancılık, siyasi hakimiyetin Rusların elinde oluşu, vb.) ve yeni gazetelerin, dergilerin neşredilişi münasebetiyle çok Rusça ve uluslararası söz ve ibareler Özbek diline (konuşma ve yazı diline) girmeye başlamıştır. Bu cereyan özellikle 20. asrın 20'li yıllarında süratlenmiştir. Eğer 1922 yılında içtimai ve siyasi terimlerin %0.9'u Rusça uluslararası terimler ise, 1980'li yıllara gelince %20'sini teşkil eder. Belli bilimlerde ise Rusça uluslararası terimler %70-%80'e, kimya biliminde ise %90-%95'e ulaşmıştır.
Özbekçe, Türkistan coğrafyasında Özbekistan dışına yayılmış olan Özbek Türkleri arasında; Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan, Afganistan, Türkmenistan cumhuriyetlerinde de kullanılır. Söz konusu bazı bölgelerde, Özbek dili bölgenin resmi dilinden de çok kullanılır.

1904'ten önce, bütün Orta Asya dilleri Arap yazısı ile yazılırdı. 1924-1940 arasında resmî Özbekçe, Stalin idaresi tarafından Kiril alfabesi dayatılıncaya kadar Latin alfabesi ile yazılmıştır. Özbekistan'ın bağımsızlığından sonra, 1995 yılında Latin esaslı yeni bir alfabe resmî olarak kabul edilmiştir. Günümüzde Latin alfabesinin yanında Kiril alfabesi de hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır.

Kiril:

Latin:

İli Türkçesi, 1982 yılı verilerine göre İli vadisinde Gulca şehri yakınında 120 konuşanı bulunan bir Türk lehçesidir. Çin'de ve olasılıkla Kazakistan'da konuşulmaktadır. Bu lehçeyi, Kazak Özerk İli bölgesinde ihtiyar kişiler konuşurlar.

İli Türkçesi, Türk dilinin Çağatay öbeğine benzerlik gösterse de  bazı özellikleri ile
Kıpçak altkatman (dil) izlenimini uyandırır.
İli Türkçesi dilindeki Çağatay ve Kıpçak özelliklerinin kıyaslaması aşağıdaki cetvelde gösterilmektedir:

Hiçbir ülkede resmî dil olarak konuşulmayan İli Türkçesi, ilk defa 1980 yılında Profesör Franz Hahn Reinhard adındaki dilbilimci tarafından saptanmış ve son otuz haneli yaklaşık olarak 120 Türk kökenli insanın İli Kazak Özerk İlinde İli Nehri ve yan kolları boyunca ve Gulca kenti yakınlarında yaşadıkları bildirilmiştir. Başka bir kaynakta 1991 yılında sayılarının iki yüz olduğu sanılmaktadır. Büyük bir olasılıkla bu dil Kazakistan'da konuşulmaktadır. Söylentilere göre bundan 200 yıl önce Fergana vadisinden (günümüz Özbekistan ve Kırgızistan) İli vadisine göç etmişlerdir.

Zhào Xiāngrú ve Reinhard F. Hahn (1989). "The Ili Turk People and Their Language". Central Asiatic Journal 33 (3/4): 261-285.
Reinhard F. Hahn (1991). "An Annotated Sample of Ili Turki". Acta Orientalia Academiae Scientiorum Hungaricae 45 (1): 31-53.
Reinhard F. Hahn, "Spoken Uyghur", Univ Of Washington Presse, ISBN 978-0-295-98651-7.

Ili Turki 1 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Şorca veya Şor Türkçesi (Şorca: тадар тили, шор тили), Şorlar tarafından konuşulan Türk dillerinin Sibirya grubuna bağlı Türk dillerinden biridir. Tuvacaya büyük benzerlik gösterir. Rusya'nın Kemerovo bölgesinde 2010 yılı itibarıyla 2.840 kişi tarafından konuşulmaktadır. Günümüzde Şorca Kemerovo Üniversitesi'nde öğretilmektedir.
Şorca, Türkçenin eski dönemlerine dair barındırdığı çok sayıda arkaik özellik ile dilbilimsel çalışmalar için özel bir yere sahiptir. Bu lehçenin bir diğer özelliği ise Rusçanın yanı sıra tarihsel süreç içerisinde Moğol ve Ural dillerinden çok sayıda kelime ödünçlemiş olmasıdır.
Şorcanın iki ana ağzı bulunmaktadır. Bunlar bulundukları coğrafyadaki nehirlerden adlarını almıştır: Mrassu ve Kondoma. Bu lehçede bugün hâlâ Türkçenin ayırıcı özelliklerinden olan /ḍ/ sesinin kayıcılaşması hadisesi canlıdır. Nitekim Mrassu kolu bir /z/ ağzı iken Kondoma ağzı ise /y/ dilidir.
Şorca ilk kez 19. yüzyılın ortalarında Hristiyan misyonerler tarafından yazılı hâle getirilen bir lehçedir. 1980'li yıllarda bu dili yeniden canlandırmak maksadı ile yapılan çalışmalarda edebî Şor dilinin temeli olarak Mrassu ağzı alınmıştır.
Bugün Şorca konuşan topluluk ekolojik bir hayat sürdürmektedir ve genel olarak çam fıstığı hasadı coğrafyanın en önemli gelir kaynağıdır.

Şorcanın alfabesi 19. yüzyılın ortalarında Rus Hristiyan misyonerleri tarafından oluşturulmuştur. 1929-1938 yılları arasında Latin alfabesi kullanan Şorlar, sonra tekrar Sovyet-Rus yönetiminin baskısı ile Kiril Alfabesi'ne geçirilmişlerdir.
Şor alfabesinde şu harfler vardır: 
А  	Б  	В  	Г  	Д  	Е  	З  	И  	Й  	К  	Қ  	Л  	М  	Н
О 	Ö 	П 	Р 	С 	Т 	У 	Ӱ 	Ф 	Х 	Ч 	Ш 	Ы 	Э 	Я

Transkripsiyon

*'Ñ' artdamaksıl n'dir. Artdamaksıl n Türkçenin lehçe ve ağızlarında da bulunabilir. Birçok Türk dilinde de önemini korur.
**X, İngiliz alfabesindeki x değildir. 'X' geniz h'sidir (hırıltılı h).

Bütün Türk dillerinde olduğu gibi zümre, sınıf, cinsiyet, kategori ayrımı yoktur. 
Çokluk eki sözcüğe göre ayarlanır, bu ekler  (-lar/-ler, -nar/-ner, -tar/-ter), ekleridir.

Туған черим – Тағлығ Шор.
Чатқан чуртум ырыстығ чурт.
Туған ичем – Қудайдығ иче.
Чатқан ÿгем чарық ÿге.
Туған черимде – ақ чачықтар.
Чатқан черимде – кöк тегри.
Tuğan çerim- Tağlığ Şor.
Çatqan çurtum ırıstığ çurt.
Tuğan içem- Qudaydığ içe.
Çatqan ügem çarıq üge.
Tuğan çerimde - aq çaçıqtar.
Çatqan çerimde- Kök Tegri.

Şorca-Türkçe Sözlük Vikisözlük'te! 6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şorca-Türkçe Sözlük 12 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şorca-Rusça Sözlük
Şor Dili
Şorlar hakkında bilgi
Şor dilinde metinler

Ahmet Caferoğlu (17 Nisan 1899, Gence - 6 Ocak 1975, İstanbul), Türk dilbilimci.
Türkçenin temel yapıtları, etimolojisi, Türk lehçeleri ve Anadolu ağızları üzerine çalışmalar yapmıştır. Türkiye'deki ilk ağız araştırıcısı ve dil tarihçisi unvanına sahip bilimdamıdır. 1946-1973 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Tarihi Kürsüsü'nün başkanlığını yapmıştır.
İlk cildi 1959'da yayımlanan ve Türkoloji dilciliğin tarihinde Almanca Fundamenta adıyla tanınan; eski, yeni ve en yeni Türk yazı dilleri ve tarihî lehçelerine ilişkin ilk bilimsel denemeler seviyesinde bir el kitabı olarak da bilinen eseri hazırlayanlardan birisidir.

1899 yılında Gence'de doğdu. Üç yaşında iken babası İsmail Bey'in ölümü üzerine annesi Cevher (veya Güher) Hanım tarafından büyütüldü. 1905'teki Ermeni-Müslüman davası döneminde ailesiyle Semerkant'a göç
etti. İlk ve orta öğrenimini Semerkand'da tamamladıktan sonra Azerbaycan'a döndü; lise öğrenimini 1916'da Gence'de tamamladı. Kiev Yüksek Ticaret Enstitüsü'nde başladığı eğitimini yarım bırakmak zorunda kaldı ve Ekim Devrimi'nden sonra Gence'ye döndü. Bir süre Bakü Üniversitesi Türkoloji bölümüne devam ettikten (1919) sonra Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesine katıldı. Nuri Paşa'nın komutanlık ettiği Kafkas İslam Ordusu'nda çarpıştı.
Azerbaycan'da Sovyet yönetimi kurulması üzerine 1920'de Türkiye'ye iltica etti. Yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde tamamladı (1924). Bir süre İlahiyat Fakültesi kütüphanesinde memurluk yaptı. Daha sonra Türkiyat Enstitüsü'nde asistan oldu.
1925'te Alman Dışişleri Bakanlığı'nın verdiği bursla Almanya'ya giderek Berlin ve Breslau üniversitelerinde okudu. Breslau Üniversitesi'nde Friedrich Giese'nin yönetiminde hazırladığı 75 Azarbajğanisce Lieder Bajaty in der Mundart von Gandscha nebst einer sprachlichen Erklarung (1929; Gence Ağzında 75 Azerbaycan Bayatısı Türküsü Bir Dil Açıklamasıyla) adlı teziyle doktor oldu. Aynı yıl Türkiye'ye döndü, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Tarihi Kürsüsü'ne müderris muavini olarak atandı.
19 Ağustos 1934 tarihinde yapılan II. Türk Kurultayı sırasında dile getirdiği "Rus Dilinde İlk Türk Dili Yadigârları" başlıklı tezinin sunumu sırasında Sovyetler Birliği toprakları altında kalan akraba Türk topluluklarının dil birliğini sağlamak için tek bayrak altında toplanmasını işaret eden Turancı söylemi nedeniyle oturumu izlemekte olan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk salonu terk etmiş, bunun üzerine Kurultay Başkanı TBMM Başkanı Kazım Özalp sözünün keserek kendisini kürsüden indirmiştir.
1938'de profesör oldu. 1946'da Yeni Türk Dili Kürsüsü başkanı oldu. 1973'te emekli oluncaya değin bu görevde kaldı.
Azerbaycan Yurt Bilgisi (1932-1934), Türk Amacı (1942-1943) gibi dergilerin sorumlu müdürlüğünü, Türkiyat Enstitüsü'nün de müdürlüğünü yaptı (1965-73). 1946'dan başlayarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi onun başkanlığı altında yayımladı. 6 Ocak 1975'te İstanbul'da öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Türk Dilinin hemen her alanıyla ilgili araştırma ve incelemeler yayımladı. Türk dilinin gelişme aşamalarını göz önünde bulundurarak dört cilt olarak düşündüğü, ama iki cildini yayımlayabildiği Türk Dili Tarihi'nin (1958-64) ilk cildi Türk dilinin başlangıcından 9. yüzyıla, ikinci cildi ise 10. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına değin süren dönemi içerir.
Türk sözlükçülüğü üzerinde de ayrıntılı biçimde duran Caferoğlu, ilk Türk sözlükçüsü Kaşgarlı Mahmud'u tanıtan bir kitap yazmış (Kaşgarlı Mahmut, 1938), Ebu Hayyan'ın Kıpçakca sözlüğünü yayıma hazırlamış (Kitabü'l-İdrak li-Lisani'l-Etrak, 1931), Uygur Türkçesinin söz varlığını derleyen kapsamlı bir sözlük çalışması ortaya koymuştur (Uygur Türkçesi, 1934-38, 3.bölüm; Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü 1968).
Anadolu'nun çeşitli yörelerinden yaptığı dil derlemerini de 9 cilt olarak yayımlamıştır Anadolu Dialektolojisi Üzerine Malzeme, 1940-41, 2 cilt; 1942; Anadolu Ağızlarından Toplamalar, 1944; Güneydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, 1945; Kuzeydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, 1946; Orta Anadolu Ağızlarından Derlemeler, 1948; Anadolu İlleri Ağızlarından Derlemeler, 1951). Philologiae Turcicae Fundamenta 'da "Anadolu ve Rumeli Ağızları","Azerbaycan Dili" (Gerhard Doerfer ile birlikte) ve "Azerbaycan Edebiyatı" bölümlerini yazmıştır. Türk kavimlerine ilişkin notları ölümünden sonra kitaplaştırılmıştır (Türk Kavimleri, 1983).

Gasimov, Zaur. (2017) Transfer and Asymmetry. European journal of Turkish studies. DOI: 10.4000/ejts.5432

Amerikan İngilizcesi (American English; AmE, AE, AmEng, USEng, en-US) veya Amerikanca, İngilizcenin çoğunlukla ABD'de konuşulan lehçelerinin bütünüdür. Dünyada anadili İngilizce olanların yaklaşık üçte ikisi Birleşik Devletler'de yaşamaktadır.
İngilizce ABD'deki en yaygın dildir. Amerikan Hükûmeti'nin federal düzeyde resmî dili olmamasına karşın hükûmetin de facto dili İngilizcedir. ABD'deki 50 eyaletten en az 28'i İngilizceyi resmî dil kabul etmiştir.

Amerikan ve İngiliz İngilizcesinde söylenişleri aynı olan ancak değişik yazılan birçok ortak sözcük vardır.

Fransızcadan gelen -our ile biten sözcükler (behaviour, colour, honour, neighbour, etc.) İngiliz İngilizcesinden ayrı olarak Amerikan İngilizcesinde -or ile biter (behavior, color, honor, neighbor).
Fransızca kökenli -re ile biten sözcükler (metre, centre) İngiliz İngilizcesinden ayrı olarak Amerikan İngilizcesinde -er ile biter (meter, center).
İngiliz İngilizcesinde -ise ile biten eylemler (criticise, realise) Amerikan İngilizcesinde -ize ile yazılır. Ancak İngiliz İngilizcesinde bu durum zorunlu değildir, İngiliz sözlüklerinde alternatif olarak da -ize biçiminde verilir.
Noah Webster'ın tanıttığı bir değişiklik de travelled sözcüğünün traveled olması gibi çift l yazımını değiştirilmesidir.
Amerikan İngilizcesindeki değişiklikler:

aluminium yerine aliminum yazılır.
doughnut yerine donut yazılır.
draught yerine draft yazılır.
plough yerine plow yazılır.
Bunlar da Amerikan İngilizcesindeki sözcük değişiklikleri:

aeroplane yerine airplane denir.
ladybird yerine ladybug denir.
lift yerine elevator denir.
lorry yerine truck denir.
nappy yerine diaper denir.
petrol yerine gasoline denir.
trousers yerine pants denir.
underground yerine subway denir.
toilet yerine w.c denir.
post yerine mail denir.

Afrikalı Amerikan İngilizcesi

Amerikan ve İngiliz İngilizcesinin karşılaştırılması

Argo, bir dilin parçası olmakla birlikte, toplumun belli bir çevresi tarafından kullanılan, kendine özgü sözcük, deyim ve deyişlerden oluşan özel bir dildir. Argo küfür değildir fakat küfürlü argo terimler de vardır.
Ana dili içinde ayrı bir dil olan argo, ana dille birlikte kullanıldığı gibi, belirli gruplara özgü bir dil olabilir; Suç argosu, okul argosu gibi. Argoda kelimelerin anlamı örtüktür. Eski anlamlar yeni anlama kavuşturulur, uydurmadır. Ana dildeki kelimeyi bozma, yabancı kelimelerle yerli kelimeleri birleştirme yaygındır. En çok mizah ve küfürlü söyleyişlerdedir.

Aynı uğraş alanındaki insanların, kullanılan genel dilden ayrı olarak, benimseyip kullandıkları, herkesçe anlaşılamayan, kendilerine özgü sözcük ve deyimlerin yer aldığı özel dil.
Ortak dilden olmakla birlikte her yerde ve her zaman kullanılmayan ya da kullanılması hoş karşılanmayan; külhanbeylerinin, serserilerin ya da eğitimsiz kimselerin kullandıkları sözcük, deyim ya da söz.
Bir ana dilin, genel kültür dilinin, ortak dilin içinde yer alan özel bir dil olan argo, Fransızca argodan dilimize yerleşmiştir. İngilizcede slang denir. Argo, kaba ve küfürlü, bozuk bir dil olarak anlaşılır, ancak küfürlü dilden veya bozuk dilden (jargon) ayrıdır. Bu dile toplum tarafından külhanbeyi dili, kayış dili, pirpirilerin, hazelelerin (saçmalayan) ve erazillerin (reziller) dili olarak bakılmaktadır.
Bir gruba has bozulmuş dile jargon, genel olarak kaba halk diline, özel bir terminolojisi olan gizli dile argo denilmektedir. Jargondan argoya, argodan genel dile geçişler olabilmektedir. Ayrıca jargon, nörolinguistikte bir aphasia terimidir. Argo, teklifsiz konuşma, hakaret dili, şakacı dili ile karışmış; ana dilin üstdüzeyindeki yazı dilinden ayrı, ana dilin altdüzeyindeki konuşma diline özgüdür.

Yunanistan'ın Argos kentinden, argu=kavga kelimesinden, gergo=hırsız'dan, argotier=dilenci'den, hargoter=azarlamak'tan, harigoter=yarmak'tan, arigote=kaba saba'dan geldiği üzerinde tartışmalar vardır. Türkçe lügatlarda gizli dil, bir mesleğe has dil, külhanbeyi (gulhan=hamam sıcaklığı), erazil dili, kaba ve aşağılık dil, hilekar ve dolandırıcı dili, tulumbacı dili, ayaktakımı ağzı diye tanımlar yapılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud, Süruri, Sabit, A.Fikri, Enderunlu Fazıl, Şinasi, Ahmed Vefik Paşa'dan Şair Eşref, Ahmed Rasim, Neyzen Tevfik'e birçok yazar argo kullanmıştır. Günümüzde reklamcılıktan (aganigi vb) müziğe kadar her alanda argo kullanılmaktadır. Ortaoyunu, geleneksel tiyatro, Karagöz ve Yeşilçam sinemasında argo yaygındır.

Argoda kelimeler örtük, şekilleri bozuk ve yerleri değiştirilmiş olabilir. Anadildeki ilk anlamı dışında kaydırmalara uğratılan kelimeler, yabancı kelimelerle ve azınlıkların kelimeleriyle karışık olarak ortaya çıkar. Konular genel olarak içki, kadın, kumar, hapishane, denizcilik, günlük hayatla ilgilidir. Teşbih, istiare, mecaz, hüsni talil ve mübalağaya açık bir dildir. Suç dünyasında, kapalı topluluklarda, göçmenlerde, cinsellikle ilgili alanlarda, eğlence ve futbol dünyasında,internette bu özel dile has kelimeler kullanılmaktadır.
Argonun bir özelliği gizliliğidir. Bunun sebebi suçlar ve sırlar, müstehcenlik ve kapalılıktır. Grup kimliğinde oluşan argo, özenti ve aykırı görünme, samimi konuşmaya çalışma dilidir. Sokağın, çarşı pazarın dili argo ile doludur. Döviz piyasasında paraların özel adları vardır. Beyoğlu, Galata, Tophane gibi semtlerde ve Çingene Romanlarda argo yoğundur. Bu dilin bir özelliği de çokça benzetmeye yer vermesi, tabuları ve ritüelleri oyunlaştırması, bitki ve hayvan isimlerini insanileştirmesidir. (Naskali-Sağol 2002)

afi «gösteriş»
andavallı, dallama «ahmak, enayi, bön»
arakçı «hırsız»
araklamak «çalmak»
atmasyon «asılsız, anlamsız, uydurma, yalan söz veya haber»
aynasız «polis»
dev «polis»
hanzo, kıro, çuşka, andavallı «kaba saba, görgüsüz kimse»
kaşkariko «yalan dolan, hile, dolap»
klark çekmek «soğuk davranmak; reddetmek»
manda koşturmak «zarla kumar oynamak»
mandepsi «oyun, tuzak»
martaval «asılsız söz, palavra»
otoş «trafik magandası»
papel «para»
tırnakçı «hırsız, yankesici»
tüymek «kaçmak»
uyutmak «aldatmak, kandırmak»
uyuzlanmak «huylanmak, şüphelenmek»
volta «bir aşağı, bir yukarı dolaşma»
yaylanmak «çekip gitmek»
zoka «tuzak, hile, dalavere, oyun»
sıvışmak «gizlice ve dikkat çekmeden gitmek, kaçmak»
okutmak «satmak»
beleş 》ücretsiz

Türk Kültüründe Argo, ed. Emine Gürsoy-Naskali, Gülden Sağol, Sota Yay., 2002.

www.anadilim.org/Makale-Argo-26

Belarusça veya Beyaz Rusça (беларуская мова - belaruskaya mova), Rusça ile beraber Belarus'un resmî dilidir. Hint-Avrupa dil ailesinin Slav dilleri grubunun Doğu Slav dilleri alt grubuna dahil olup toplam konuşan sayısı yaklaşık 7 milyondur. Mevcut Anayasa (Madde 17) uyarınca Belarus Cumhuriyeti'nde Rusça ile birlikte iki resmî dilden biridir. Ek olarak Rusya, Litvanya, Letonya, Polonya ve Ukrayna'nın bazı bölgelerinde Belaruslu azınlıklar tarafından konuşulmaktadır.
Belarusçanın iki farklı standardı mevcuttur. İlki Narkamaŭka da denilen 1933 yılından beri kullanılmakta olan resmî form; ikincisi Taraškevica da denilen 1918-1933 arasında kullanılmış olan klasik formdur. Klasik form, resmî formdan temel olarak yazım konusunda ayrılsa da morfoloji ve sözcük dağarcığı bakımından da farklılık gösterir. Resmî form Rusçaya, klasik form da Lehçeye yakın olduğundan birinin diğerine tercih edilmesinde bireylerin politik görüşleri ve millî duyguları rol oynayabilir.
1999 yılında yapılan nüfus sayımında, Beyaz Rusça yaklaşık 3.686.000 Belarus vatandaşı (nüfusun % 36,7'si) tarafından "evde konuşulan bir dil" olarak belirtildi. Belarusluların yaklaşık 6.984.000'i (%85,6) Beyaz Rusçayı "anadilleri" olarak ilan etti. Ethnologue gibi diğer kaynaklar, rakamı yaklaşık 2,5 milyon aktif konuşmacı olarak gösterdi. Belarus hükûmeti tarafından 2009 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Belarusluların %72'si evde Rusça konuşurken Belarusça aktif olarak Belarusluların yalnızca %11,9'u tarafından kullanılmaktadır. Belarusluların yaklaşık %29,4'ü Belarusça yazabilir, konuşabilir ve okuyabilirken %52,5'i sadece okuyup konuşabilmektedir. UNESCO Dünya Dilleri Tehlike Atlası'na göre Belarus dilinin savunmasız olduğu belirtilir.

Belarusçanın hem çağdaş hem de tarihsel olarak konulmuş bir dizi ismi vardır.

Belarusian (aynı zamanda Belarusan, (/ˌbɛləˈruːsiən, -ˈruːsən/; Belarussian) - "Belarus" ülkesinin adından türetilmiştir, Belarus Dışişleri Bakanlığı tarafından yurtdışında kullanılması resmi olarak onaylanmıştır (1992) ve o zamandan beri tanıtılmaktadır.

Byelorussian (aynı zamanda Belorussian, Bielorussian) - Belarus ülkesinin Rusça dilindeki adından ("Byelorussia" Kiril: Белоруссия) türetilmiştir. Bu isim SSCB döneminde (1922–1991) ve daha sonra Rusya Federasyonu'nda resmi olarak (Rusçada) kullanıldı.
Beyaz Rusça veya Beyaz Rutence (ve diğer dillerdeki karşılıkları) - "Belarusça" sözcüğünü oluşturuan sözcüklerin kelimesi kelimesine çevirisidir. Dile atıfta bulunan "Beyaz Rutence" terimi en az 1921'den beri İngilizce metinlerde yer almaktadır.

Büyük Litvanca (вялікалітоўская (мова)) - 1960'lardan beri Yan Stankyevich tarafından önerilen ve kullanılan, "Moskovitlerin Belarus topraklarını çağırma geleneğiyle ilgili isme sahip olmanın azalan geleneğinden" ayrılmayı ve "Belarus devletinin büyük geleneğine" ait olmayı amaçladı.
Krivitsa, Krivichanskaya, Krivskaya (крывіцкая/крывічанская/крыўская (мова) - Lehçe: język krewicki) Belarus ulusunun oluşumunun temellerindeki ana kabilelerden biri olan Slav kabilesi Krivichi'nin adından türetilmiştir. 19. yüzyılda Belarusça-Lehçe konuşan yazarlar Jaroszewicz, Narbut, Rogalski, Jan Czeczot tarafından yaratılmış ve kullanılmıştır. Vacłaŭ Łastoŭski tarafından güçlü bir şekilde desteklenmiştir.

Belarus alfabesi, ilk olarak Eski Kilise Slavcası için bir alfabe olarak kullanılan Kiril alfabesinin bir çeşididir. Modern Belarusça alfabesinin formu 1918'de tanımlanmıştır ve otuz iki harften oluşmaktadır. Bundan önce Belarusça; Belarus Latin alfabesiyle, Belarus Arap alfabesi ile (Lipka Tatarları tarafından) ve İbrani alfabesi ile (Belarus Yahudileri tarafından) yazılmıştır.

Belarusça, Rusça ve Ukraynaca dilleri arasında yüksek derecede karşılıklı anlaşılırlık vardır. Doğu Slavcası içinde, Belarus dili en çok Ukraynaca ile yakından ilgilidir.

Ethnologue report for Belarusian11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
English-Belarusian dictionaries, in Lacinka2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Łacinka.org13 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Belarusça)
Metrica of GDL2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Statutes of GDL2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
pravapis.org - Belarusian language (Belarusça)
Fundamentals of Modern Belarusian13 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Belarusan English Dictionary from Webster's Online Dictionary

Britanya İngilizcesi, Birleşik Krallık'a, özellikle de Büyük Britanya'ya özgü İngilizce çeşitlerinin bütünüdür. Dar anlamıyla özellikle İngiltere'deki İngilizceye, geniş anlamıyla Birleşik Krallık genelindeki İngilizce lehçelerinin tek isim altında ele alınmasına; örneğin İskoç İngilizcesi, Gal İngilizcesi ve Kuzey İrlanda İngilizcesi gibi lehçelerin de dahil edilmesine atıfta bulunabilir.
Birleşik Krallık'ta resmi (hem yazılı hem de sözlü) İngilizcede farklılıklar mevcuttur. Örneğin, ikisi de "küçük" anlamına gelen wee ve little sıfatlarından wee sıfatı neredeyse yalnızca İskoçya'nın bazı bölgelerinde, kuzeydoğu İngiltere'de, Kuzey İrlanda'da, İrlanda'da ve bazen de Yorkshire'da kullanılırken diğer yerlerde bunun yerine little sıfatı daha yaygın kullanılır. Bununla birlikte, Birleşik Krallık içinde yazılı İngilizcede anlamlı bir tekdüzelik derecesi vardır ve bu, "Britanya İngilizcesi" terimiyle tanımlanabilir. Ancak, konuşulan İngilizcenin biçimleri, İngilizcenin konuşulduğu dünyanın diğer birçok bölgesine göre önemli ölçüde daha fazla çeşitlilik göstermektedir ve bu nedenle, konuşulan dile tekdüze bir Britanya İngilizcesi kavramı uygulamak daha zordur.
Küresel olarak, eski İngiliz sömürgeleri veya İngiliz Milletler Topluluğu üyeleri olan ülkeler, Avrupa Birliği kurumlarının kullandığı İngilizce gibi, İngiliz İngilizcesini takip etme eğilimindedir. Birleşmiş Milletler de Oxford yazım kurallarına göre İngiliz İngilizcesi kullanmaktadır. Çin'de hem İngiliz İngilizcesi hem de Amerikan İngilizcesi öğretilmektedir. Birleşik Krallık hükûmeti, dünya çapında İngilizceyi aktif olarak öğretmekte ve teşvik etmekte olup 100'den fazla ülkede faaliyet göstermektedir.

Diyalektikoloji (Yunancadan διάλεκτος, diyalektos, "tartışma, lehçe" ve -λογία, -logia) veya lehçebilim, toplumdilbilimin bir alt alanı olan ve lehçeleri inceleyen bir bilim dalıdır. Dilin çeşitliliği, öncelikle coğrafi dağılıma ve bunlarla ilişkili özelliklere bağlıdır. Diyalektoloji, ortak bir atadan gelen iki yerel lehçenin ayrımı ve eşzamanlı varyasyon gibi konuları ele almaktadır.

Petyt, K. M. (1980). The Study of Dialect: An Introduction to Dialectology. The language library. Londra: A. Deutsch. 
Stankiewicz, Edward (1957), "On discreteness and continuity in structural dialectology", Word, 13 (1), ss. 44-59 
Thomas, Alan R. (1967), "Generative phonology in dialectology", Transactions of the Philological Society, 66 (1), ss. 179-203, doi:10.1111/j.1467-968X.1967.tb00343.x, 7 Şubat 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi6 Şubat 2018

Gramofon veya eski adıyla fonograf (eski Yunanca fone, "ses" ve grammein, "yazmak" sözcüklerinden türetilmiştir) kayıtlı sesin mekanik ve benzer bir hâlini üretmeye yarayan makine. İlk patenti, 8 Kasım 1887 tarihinde Alman bilim insanı Emile Berliner tarafından alındı.

Gramofon bir yuvarlak ince taş plak ile, "fonograf" ise bir silindir ile çalışır. Fonografı ilk tasarlayanlardan biri ünlü Thomas Alva Edison'dur. İlk müzik çalar kutusu, günümüzde hâlâ dinlenmektedir.
Plak üzerine tespit edilmiş olan esasları tekrarlamaya yarayan alettir. Gramofon iki bölümden ibarettir: Plak ve makine.
Plak, gomalaka ve mumlu maddelerle (son yıllarda plastik maddelerle) yapılan bir disktir. İki yüzünde helezon şeklinde oyuklar vardır. Bu oyuklar, girintili çıkıntılıdır, özel olarak yapılmış olan gramofon iğnesi, bu oyuklar arasında dolaşırken, meydana gelen titreşimler, plağa alınan sesin tekrar duyulmasını sağlar.
Makine, plağın devamlı olarak ve aynı hızda dönmesini sağlayan bir motor ile, sesi yansıtan bir bölümden ibarettir. Motor, zemberek ya da elektrikle çalıştırılabilir. Her iki şekilde de dakikada ortalama olarak 78 devir yapılır. Elektrikle çalışan gramofonlara pikap adı verilir.
İğne, plak üzerinde dolandıkça, oyukların girinti ve çıkıntısına göre meydana gelen titreşimler, iğnenin bağlı bulunduğu diyagrama yansır, ses titreşimleri, diyagram ve ses kutusu yardımı ile büyütülerek aksettirilmiş olur.
Gramofon 1877 yılında Edison tarafından icat edilmiş olan fonografın geliştirilmiş şeklidir.

Balmumundan yapılmış düz ve daire biçimli kalıplar, gramofona benzeyen bir makineye konur. Bu makine, balmumundan kalıbı, belli bir hızla döndürür. Kalıbın üzerine bir iğne konmuştur. Bu iğne bir diyagrama bağlıdır.
Makinenin karşısında yapılan bir konuşma ya da söylenen bir şarkı, havayı titreştirir, hava da diyagramda titreşimler meydana getirir. Bunun sonucu olarak, diyagrama bağlı olan iğnede de titreşmeler olur. İğne, titreşerek, dönmekte olan balmumu kalıbı üzerinde, titreşme durumuma göre inişli çıkışlı çizgiler çizer. Böylece, bir kalıp elde edilmiş olunur. Bu kalıptan nikel kalıplar çıkarılır. Sonra da bu nikel kalıptan, bildiğimiz gramofon plâkları çoğaltılır. İlk müzik çalar kutusu. Günümüzde hala dinlenmektedir. Ancak bu bilindiği gibi Edison'un icadı değildir. Gramofon Edison'dan yaklaşık 50 sene öncesinde dedesi tarafından tasarlanmıştır.
Jean Michel Jarre'nin Büyükbabası André Jarre, ilk kez ses miksaj masasını icat etmiş ve bunu Radyo Lyon'da kullanmıştır. Ayrıca ikinci dünya savaşından sonra ilk taşınabilir fonograf (Teppaz) [1] cihazını yapmış, daha sonra bunu torunu Jean-Michel'e hediye etmiştir.

(İngilizce) Phonogalarie "Paris Phono Müzesi" websitesi [2] 11 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Franz Bopp (d. 14 Eylül 1791, Mainz - ö. 23 Ekim 1867, Berlin) F. Bopp Alman dilbilimci ve Hint – Avrupa dil ailesinin Hint –İran grubuna bağlı Sanskritçeyi araştıran bilim insanıdır. Karşılaştırmalı Hint – Germen dilbiliminin kurucusu olarak kabul edilir.

Bopp ailesi gibi Aschaffenburg kentine (Almanya) yerleştikten sonra lisede hocası olan Karl Windischman'dan etkilenerek doğuya özgü dillere ilgi göstermeye başlamıştır. Hocasıyla beraber Friedrich Schlegel'in ‘Hindistanlı’nın Dili ve Bilgeliği Üzerine’ isimli eserini incelemiştir ve bu eser onda büyük bir heyecan uyandırmıştır. 1812 yılında Fransa'ya gitmiştir. Burada Antonie- Leonard de Chezy, Silvestre de Sacy, August Wilhelm Schlegel ve diğer önemli dilbilimcilerin eserlerini ele almıştır. Bu kişilerin el yazı yapıtlarını inceleyerek kendisini geliştirmiştir. Bir süre sonra çığır açan ‘Sanskritçe Fiil Çekim Sisteminin Yunan, Latin, İran ve Alman Dilleriyle Karşılaştırılması’ isimli eserini hocası Windischmann'ın önsözüyle birlikte 1816 yılında Frankfurt'ta yayımlamıştır. Bu eser Hint-germen Dili'nin bir bilim dalı olarak sayılmasında önemli bir rol oynamıştır, dolayısıyla Franz Bopp bu bilim dalının kurucusu olarak kabul edilmiştir.
Bopp bu dillerin fiil yapıları vasıtasıyla onların genetik akrabalığı için fiil çekim sisteminde yöntemli şemalar oluşturmuştur, bu genetik akrabalık daha önceden İngiliz oryantalist William Jones tarafından işlenmiştir. Daha sonra Hint – Germen dillerinin çerçevesini Slavca, Litvanyaca, Arnavutça ve Ermenice ile genişletmiştir.
Bavyera Kralı I. Maximilian tarafından Londra'ya gönderilmiştir. Burada, öğrencilerine Sanskritçe öğreten dönemin Prusya elçisi Wilhelm von Humboldt ile bilgilerini pekiştirmiştir. Fiil çekimi sistemini kapsamlı İngilizce makalelerin de çekimi ile birleştirerek geliştirmiştir. 1819 yılında Nala'dan Latince çeviriler ve Mahabharata Destanı’ndan bir bölümün çevirisini yayımlamıştır.
Bavyera’ya döndüğünde Humboldt’un teşvikiyle 1821 yılında Berlin Üniversitesi’nde ordinaryüs, 1822 yılında Bilim Akademisi’nin üyesi ve 1825 yılında oryantalist Edebiyat ve Berlin’de konuşulan genel diller alanlarında ordinaryüs olmuştur.
Onun bir dilin alanını başka dillerden farklı farklı ayırma işlemini Sanskritçe, Zendice, Yunanca, Latince, Litvanyaca, Gotça ve Alman dillerinin Karşılaştırmalı Dil bilgisi adlı eserinde görebiliriz. Bunun yanı sıra “Latin Grameri”nin ve “Sanskrit Dili’nin Eleştirel Grameri” konusunda uygulamalı bir düzende kısa bir çerçevede birleştirildiği detaylı öğrenme yapılarını oluşturmuştur.

Sesli harf sistemi, karşılaştırmalı dil eleştirileri
Keltçe dilleri Üzerine, Berlin, 1839
Malezya – Polinezya dillerinin Hint –Germen dilleri ile olan akrabalıkları Üzerine, Berlin, 1841
Hint – Avrupa Dil Köklerinin Kafkas kolları Üzerine, Berlin, 1847
Eski Prusya dili Üzerine, Berlin, 1853
Karşılaştırmalı Vurgu Sistemi, Berlin, 1854
Arnavutçanın Akraba Dilleri ilişkisi Üzerine, Berlin, 1854
Fiil Çekimi Sistemi'nin yayımlanmasının 50. yıl dönümünde 16 Mayıs 1866 tarihinden itibaren, sistemin ortaya çıkışı her yıl kutlanmaya başlanmıştır. Kendi yapısını Alman prenslerinin ve bütün dünya Filologlarının katkılarıyla şekillendiren Bopp-Vakfı'nın kurulmasının yanı sıra karşılaştırmalı dilbilimin kurulması da kutlanmaya başlamıştır.
Franz Bopp, Berlin'de 23 Ekim 1867 tarihinde hayata veda etmiştir. Vefatından sonra Berlin-Kreuzberg'deki kilise mezarlığına defnedilmiştir.

Franz Bopp, Bilim ve Sanat ödülü olan Pour le Merite'yi alan ilk otuz kişiden birisi olmuştur. Ödül 1842 yılında IV. Friedrich Wilhem tarafından takdim edilmiştir. Aschaffenburg'da, Berlin – Kreuzberg'de ve Mainz kentinde Bopp adı verilen birçok cadde bulunmaktadır.

Catalog der aus dem Nachlasse des in Berlin verstorbenen Professor’s Franz Bopp zum Verkauf stehenden Bibliothek. Berlin 1868 (Digitalisat 19 Aralık 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Salomon Lefmann: Franz Bopp, sein Leben und seine Wissenschaft. Berlin 1891–1897
Wolfgang Morgenroth: Franz Bopp als Indologe. In: Reinhard Sternemann (Hrsg.): Bopp-Symposium 1992 der Humboldt-Universität zu Berlin. Heidelberg 1994, ISBN 3-8253-0193-1, S. 162–172
Reinhard Sternemann: Franz Bopp und die vergleichende indoeuropäische Sprachwissenschaft. Beobachtungen zum Boppschen Sprachvergleich aus Anlass irriger Interpretationen in der linguistischen Literatur. Innsbruck 1984, ISBN 3-85124-579-2
Rudolf Sommer: Sprachforscher Franz Bopp - Was hat König Suppiluliuma aus Hatuscha mit Franz Bopp aus Aschaffenburg zu tun? In: Spessart: Monatszeitschrift für die Kulturlandschaft Spessart, Juni 2007, ISSN 1613-9518
Harald Wiese: Eine Zeitreise zu den Ursprüngen unserer Sprache. Wie die Indogermanistik unsere Wörter erklärt, Logos Verlag Berlin, 2007, ISBN 978-3-8325-1601-7.

Bopp auf der HP von Aschaffenburg
Franz Bopp - Texte aus dem Mahabharata 3 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hindi veya Meleagris, Phasianidae familyasına bağlı bir kuş cinsidir. Amerika'ya ilk göç edenler tarafından keşfedilmiş ve 17. yüzyıl'ın başlarında Avrupa'ya getirilmiştir. Eti için yetiştirilen bir kümes hayvanı olarak tanınırlar. Evcil hindinin Kuzey Amerika'ya ulaşması ise İngiltere üzerinden olmuştur. ABD'nin kurucularından Benjamin Franklin hindinin yeni kurulan devletin simgesi olmasını önerdiyse de bu kabul edilmemiş ve kel kartal seçilmiştir.

Hindi, Amerika'nın keşfi ile dünyaya yayılmış olmasına rağmen Türkçedeki Hindi kelimesinin Colomb'un Amerika'yı Doğu Hint Adaları sanması ile bir ilgisi yoktur. Çeşitli kaynaklara göre Hint tavuğu olarak da bilinen bu kuşa halk arasında Hint illerinden gelen kuş manasında Hindi kuş da denilmekte idi.
İngilizcede ise Turkey olarak anılan hindiye bu ismin verilmesi de buna benzer bir şekilde olmuştur. Keşfin yapıldığı yıllarda Akdeniz ticareti Levantenlerin elinde idi. Yeni kıtadan gelen hindiler de İngiliz halkına "Turkey Merchants" adı ile de bilinen "Levant Company" adlı şirket tarafından ulaştırılıyordu. Hatta bu sebepten Levantenler İngilizcede "Turkey merchants" (Hindi tüccarları) olarak da anılırdı. Türkler tarafından getirilen bu yeni kuşun adına da halk Turkey bird (Türk kuşu) veya Turkey cock (Türk horozu) ismini vermekte gecikmemiştir. Aslında keşiften önce de yine Osmanlı denizciler tarafından İngiltere'ye getirilen Gine tavuğu da bir süre Turkey bird olarak anıldıysa da daha sonra Linnaeus tarafından başlatılan bu karmaşa çözülmüştür.
Fransızcada ise Colomb'un Amerika'yı Batı Hint Adaları sanmasına binaen Hintten gelen manasında cocq de l'Inde (hint horozu) ve sonraları kısaca dinde denilmiştir.
Hollandaca da ise kalkoen denilen hindiye bu isim aslında o zamanlar Hollandalı denizciler aktif olarak ticaret yaptıkları bir liman olan Hindistan'ın 'Kalikut' limanına istinaden bu isim verilmiştir. Çünkü Hollandalılar da bu kuşun Hindistan'dan geldiğini sanmışlardır ve halk o zaman Hollanda'ya pek çok malın getirildiği bu liman şehrinden geldiğini düşünüp bu ismi vermiştir. Önceleri Kalikutse Haan (Kalikut horozu) olarak halk ağzında kalkoen şekline dönüşmüştür. Hollandacadan bu kelime kuzeydeki Finlandiya, Norveç, İsveç ve Danimarka gibi ülkelerin dillerine geçmiştir. Almancada da önceleri Kalkuhn, sonraları Turkische Hahn (Türk horozu) şimdilerde ise Truthahn diye bilinmektedir.
Mısırlılar da Türkiye'den geldiğini düşünüp dikrum demişlerdir.
Herkes hindinin Hindistan'dan geldiğini düşünedursun, Hindistanlılar da Portekizliler aracılığı ile hindi oraya ulaştığında bu kuşun o zaman İspanyolların kontrolünde olan Peru'dan geldiğini düşünmüşler ve Peru kuşu demişlerdir. Oysa o zamanlarda Peru'da hindi bulunmamaktaydı. Portekizcede de Peru ismiyle bilinmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Hindi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Hindi ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Hindustani (हिन्दुस्तानी, ہندوستانی, Hindustānī), Hindistan'da Hintçe, Pakistan'da Urduca adlı iki standart yazım formu bulunan ve Güney Asya'nın geçer dili (lingua franca) olan bir Hint-Aryan dili. 13. yüzyılda Delhi ve Meerut kentlerinde İslam hâkimiyetinden kaynaklanan dil çeşitliliğin bir sonucu olarak ortaya çıktı. 19. yüzyılda Birleşik Krallık, Hindistan'ın dilini standartlaştırabilmek ve bölgede bulunan Fars kültürünün egemenliğini azaltmak için Hindustani kullanımını resmîleştirdi ve teşvik etmeye çalıştı. Bu dil günümüzde Hindistan'ın en yaygın dili olmakla birlikte, avam dili olduğu için kullanıcı adedini tespit etmek oldukça zordur.

Hindustani, Khari Boli olarak da bilinen Urduca dilinin eski adıydı.
Hindustânî, önceleri Hintçenin Kariboli ağzını konuşan kimselerle, 13. yüzyıldaki İslam fetihlerinden sonra Kuzey Hindistan'a yerleşen ve Farsça, Türkçe veya Arapça konuşan kimselerin anlaşabilmesini sağlıyordu.
Amîr Khosrow (1253–1325), Kabîr (1440–1518), Dadu (1544–1603) ve Ekber'ın saray şairi Raḥîm (1556–1627) gibi şairler sayesinde Hindustânînin popülaritesi arttı. Sufi derviş Baba Ferîd ile ölümsüzlüğe ulaşabilmek için Budizm'i, Şaivizmi ve Hatha Yoga'yı birleştiren Natha geleneğinden gelen çeşitli şairler de Hindustânînin yayılmasında etkili oldular.

Hırvatça (hrvatski), Slav dillerinin güney grubundan, Hırvatların konuştuğu dildir. Sırpça, Karadağca ve Boşnakça'nın da dahil olduğu Sırp-Hırvat dilinin standart bir formu (yazı dili) olarak kabul edilmektedir. Bugün Hırvatistan Cumhuriyeti'nin ve Avrupa Birliği 'nin resmî dili olması dışında Bosna-Hersek'in fiiliyatta üç etnik yapılı bölümlenmesi sebebiyle burada da resmiyete sahiptir.

Günümüzde sosyopolitik nedenlerce ayrı bir dil statüsünde tutulmasına rağmen Hırvatça dilbilimciler tarafından karşılıklı anlaşılabilirlik ilkesine dayanaraktan Sırp-Hırvatça dilinin standartlaştırılmış bir lehçesi olarak görülmektedir. Bu dil ise 17. yüzyılda günümüzde Bosna Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan'ın bulunduğu coğrafyada konuşulan Güney Slav dillerinin tek standart bir yazı dili altında toplanması amacıyla oluşturulmaya başlanmış ve 19. yüzyılda bu hareket hız kazanmıştır. Bunun sonucunda 1850 yılında Sırp-Hırvatça yazı dilinin temelleri Avusturya'da düzenlenen bir toplantıda atılmıştır.
Daha önce Hırvat adı altında çeşitli Slav krallıkları bulunmuş olmasına rağmen bir dil olarak Hırvatça ilk olarak 1863 yılında Macaristan ile yapılan bir antlaşmada geçmektedir.
1967 yılında Hırvat yazarların Yugoslavya hükûmetinden Hırvat, Sırp, Sloven, Makedon ve Boşnak dillerinin standartlaştırılmış formlarının da Sırp-Hırvatça ile aynı resmî statülere tabii olmasının gerekliliğini savundukları belge Hırvatçanın ve diğer dillerin ilerleyen zamanlarda Sırp-Hırvatçadan ayrışmasında rol oynamıştır.

Hırvatça, Boşnakça gibi Latin alfabesiyle yazılır. Sırpça ile alfabe ve /e/-/ije/ (belo-bijelo) denkliği bakımlarından farklılık gösterir.
Alfabede 30 harf + 2 (i+e=ie, r+r=ŕ) vardır:

q, w, x, y harfleri sadece yabancı özel isimlerde kullanılır.
900 yıllık bir geçmişi vardır. Standart Hırvatça yazı dili, merkez ağız bölgesinden oluşmuştur.

Jacob Ludwig Karl Grimm (d. 4 Ocak 1785; Hanau, Hessen - ö. 20 Eylül 1863), Berlin), Alman dilbilimci, filolog, hukukçu ve halk bilimci.
Jacob Grimm, hukukçu olmanın yanı sıra Alman dilbilimci ve edebiyat bilimcidir. Ayrıca Alman Dil ve Edebiyat Bilimi ve Alman Arkeolojisi'nin kurucusu olarak kabul edilir.
Onun özgeçmişi ve eserleri, kendinden bir yaş küçük olan kardeşi Wilhelm Grimm ile bağdaştırılmıştır. Bundan dolayı bu iki kardeş, Grimm Kardeşler olarak adlandırılır.

Jacob Grimm, 4 Ocak 1785'te Hessen eyaletinin Hanau şehrinde doğdu. Gençlik dönemini babasının memur olarak çalıştığı Steinau'da geçirdi. 1798 yılında kardeşi Wilhelm ile Kassel'deki Friedrich Lisesi'ne gitti. Jacob, 1802 yılında Marburg Philipps Üniversitesi'ne kaydını yaptırdı ve bu üniversitede ünlü bir Roma Hukuku uzmanı olan Friedrich Carl von Savigny'nin derslerinden ilham aldı ve daha sonraki Deutsche Grammatik (Almanca Dilbilgisi) eserinin önsözünde, bilim bilinci kazandırdığı için Savigny'ye teşekkür etti. Johann Friedrich Ludwig Wachler'in dersleriyle beraber Yasa Tarihi Araştırmaları yaparken Alman Dili ve Edebiyatı'nın Gelişimi üzerine yaptığı çalışmalar ile dikkat çekmeye başladı. Savigny, bilimsel araştırmalar için (Orta Çağ'daki Roma hukuku üzerine ders vermek için) 1804 yılında Paris'e gittiğinde yerini Grimm'e bırakmıştır. Bir süre sonra hukuk çalışmaları, Jacob Grimm üzerindeki etkisini kaybetti. Sonrasında Eski Alman Edebiyatı'na yöneldi ve bu edebiyat üzerine çalışmalar yaptı. 1805 yılının Eylül ayında, annesinin yaşadığı yer olan Kassel'e geri döndü. Kassel'e geri dönmesiyle beraber Savaş Heyeti tarafından göreve getirildi. Ancak bir yıl sonra görevi terk etmek zorunda bırakılarak makamından uzaklaştırılmıştır.
Annesinin ölümünden sonra 1808 yılında Jacob Grimm, ailenin diğer üyelerinin geçimini ve sorumluluğunu üstlendi. Vestfalya Krallığı'nın bünyesinde olan Jerome Bonapartes Kütüphanesi'nde memur olarak çalışmaya başladı. Ayrıca 1809 yılının Şubat ayında Devlet Konseyi Üyeliği'ne atandı. İşinden arta kalan zamanlarında Eski Alman Nazımları ve Dil'i üzerine çalışmalar yürüttü.
1806 yılından itibaren kardeşi Wilhelm ile diyar diyar gezerek masallar topladılar. Günümüzde bu masallar, üzerinde düzenlemeler yapılarak yayımlanmaktadır. Hessen Prensi'nin bölgeyi tekrar ele geçirmesiyle Grimm, kütüphanecilik görevini kaybetti; ancak yeni Prens tarafından diplomatik görevlere atandı. 1814–15 yılları arasında Viyana Kongresi’nde Elçilik Sekreteri olarak görüşmelerde aktif bir rol oynadı. Kısa bir süreliğine Paris’te, Hessen ve Prusya’ya ait kıymetli sanat eşyaların iadesi için gerekli anlaşmalarda görev aldı.
Bu süreçte Grimm, Slav dillerine merak sardı ve bu diller üzerine çalışmalara başladı. 1815 yılında sadece Edebiyat Tarihi ve Dilbilimi çalışmak uğruna diplomatlık görevine kendi isteğiyle son verdi. Bir yıl sonra Kassel Kütüphanesi’nde tekrar görev aldı. (kardeşi de elçilik görevine atanmıştır). 1829 yılında çalıştığı bölümdeki amirinin ani ölümüyle, Grimm bir üst makama getirildi. 1830 yılında Göttingen Üniversitesi’nde profesör oldu.
1837 yılında Hannover Kralı’nın isteğiyle memurluk görevi yükseltilince ülkede dikkat çeken ve bilinen bir kişi oldu. 1841 yılında Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm’in çağrısı üzerine Berlin’e gitti ve burada Hukuk Akademisi’nin bir üyesi olarak dersler verdi. 1846–47 yıllarında Alman Meclisi’nde sözü geçen bir insan olarak görev aldı. 1848 yılında ise Frankfurt Meclisi’nde vekil oldu.
Grimm, ölümüne kadar Friedrich Wilhelm Üniversitesi’nde 20 yılı aşkın süre ders verdi. Bu üniversitede kardeşiyle beraber Luther’den Goethe’ye kadar geçen dönemdeki eserlerin sözcük dağarcığını inceleyerek "Deutsches Wörterbuch" (Almanca Sözlük) üzerine çalışmalar yürütmüşlerdir.
Kardeşi Wilhelm ile Alman Arkeoloji Bilimi, Dilbilimi ve Dil- Edebiyat Bilimi’nin kurucuları olarak kabul edilir. Ayrıca Karl Lachman’nın araştırmalarına fayda sağlayan Eski Alman Edebiyatı’nın Stoklaması’nın yanı sıra Ortaçağ Alman Edebiyatı üzerine katkıları da önemsenemez.
Pozisyonunun yaptırım gücü ile Grimm, bütünüyle saldırgan ve zıt bir yönde ilerlemiştir, dolayısıyla rakipleri, tartışmaların yanı sıra ona karşı kişisel karalama çalışmaları yürütmüşlerdir. Grimm kardeşler daha çok “Çocuk - Ev Masalları“ ve “Alman Sözlüğü” ile tanınmıştır. Jacob Grimm 1822 yılında bu güne kadar "ünsüz değişmesi" olarak adlandırılan kuramı, Alman Dili için Fonetik Kanunu olarak formüllendirmiştir. Anglosakson ülkelerinde insanlar Grimm Kanunları'nın etkisinde konuşurlar. Jacob Grimm, “Frucht” isimli makalesini yazdığı dönemde 20 Eylül 1863 tarihinde öldü. Cenazesi, ölümünün hemen ardından Berlin- Schönberg'deki St-Matthaus Kilisesi'ne defnedildi.
Geride bıraktığı mirası (örneğin kişisel notları ile kitaplığı) Berlin Devlet Kütüphanesi'nde veya Prusya Kültür Sarayı'nda sergilenmektedir. Erkek yeğeni Herman Grimm, diğer eşya ve kalıntılarını Kassel Grimm Kardeşler Müzesi gibi arşivlere vermeyi uygun görmüştür. Böylelikle burası Jacob Grimm Okulu olarak adlandırılmıştır.

Alman Grameri, 1819
Almanca Eski Hukuk Eserleri, 1828
Almanca Sözlük, 1838 ff.
Alman Mitolojisi. Eksiksiz Eser. Marix Verlag: Wiesbaden 2007, ISBN 978 – 386539–1438.
Eski Alman Ustalık Edebiyatı Üzerine, Göttingen 1811
Wilhelm Grimm ve Arkeoloji Üzerine Konuşma, Berlin 1863

Jargon veya uğraş dili, belirli bir meslek ya da topluluğu paylaşan, aynı ilgi alanları ve aynı geçmişe sahip kişilerin ortak dil kullanımı. Bazı sözlüklerin verdiği tanımlar ise jargon sözcüğüne aşağılayıcı bir anlam yükler: "anlaşılması güç, bozuk dil" ve "argo" gibi.
Genel olarak bu terim belli bir yaş grubu, meslek, hobi veya ilgi alanı ya da amacı paylaşarak bir araya gelmiş kişilerin kullandığı dile karşılık gelir. Gençlik dili, hekimlerin mesleki konuşmaları veya Vikipedi yazarlarının yazışmaları birer jargon örneği olarak gösterilebilir. Her bir dil kapsamında çok sayıda farklı jargon bulunmaktadır.
Bir jargonu oluşturan sözcükler o gruba ait olmayan bir kişi için anlaşılmaz gelebilir veya yaygın sözcükler olmalarına rağmen tamamen farklı bir anlamda da kullanılabilir. Bu bağlamda jargon kullanımı, iletişim açısından kimi zaman bir engel yaratmaktadır.

Jargon, temel olarak aşağıdaki kavramlar odağında gelişmektedir:

Meslek ya da uzmanlık
Sosyal kimlik
Gizlilik

Abraham Harold Maslow (d. 1 Nisan 1908, New York, ABD - ö. 8 Haziran 1970, Kaliforniya, ABD), Amerikalı psikologdur. Hümanist psikolojinin kurucusudur ve psikoloji bilimine olumlu psikoloji kavramını kazandırdı.

Rusya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne göçmüş maddi olanakları sınırlı bir Aşkenazi Yahudi ailenin çocuğu olarak New York'un Brooklyn semtinde doğdu ve orada büyüdü. Ailesinin ABD'ye göçmesinin en büyük nedeni oğulları Abraham'ın daha iyi bir geleceğe sahip olmasıydı. Çok çalışmasının ve derslerindeki başarısının en önemli nedenlerinden biri de buydu. Maslow yedi kardeşin en büyüğüydü, düzenli ve ağırbaşlı bir yapıya sahipti. Çocukluğu, hatırladığı kadarıyla yalnız ve oldukça mutsuz geçmişti çünkü, dediğine göre, "Ben hiç Yahudi komşuların olmadığı bir yerdeki tek Yahudi çocuktum, bu sanki beyaz çocukların okuduğu bir okulda tek siyah çocuk olmaya benziyor. İşte bu yüzden kendimi hep dışlanmış ve mutsuz hissediyordum. Ama bu sayede laboratuvarlarda ve kitapların arasında büyüdüm."
Abraham Maslow, önce ailesini memnun etmek için hukuk eğitimi aldı; fakat daha sonra psikoloji alanına eğildi. University of Wisconsin'de psikoloji bölümünü bitirdi. Ardından, ilk kuzeni Bertha ile ailesinin karşı çıkmasına rağmen Aralık 1928'de evlendi ve üniversitede onu en çok etkileyecek olan hocası Harry Harlow ile tanıştı. Onunla beraber dominantlık savaşı ve insan cinselliği üzerine araştırmalarda bulundu. Bu araştırmalardan sonra kendini biraz daha ilerletmek istiyordu. Bu sebeple Columbia University'e geldi. Burada küçük çalışmalar yaparken ikinci akıl hocası Alfred Adler ile tanıştı.

Maslow 1937'den 1951'e kadar Brooklyn College'de görev yaptı. Burada profesyonelliklerine ve bireyselliklerine hayran olduğu iki tane daha akıl hocası buldu; Antropolog Ruth Benedict ve Gestalt psikoloğu Max Wertheimer. Bu iki konuyu beraber ele almak istiyordu. Bu sayede "muhteşem insan doğasını" anlayabilecekti. Maslow bu iki davranış hakkında notlar almaya başladı. Bunlar üzerine çok geniş yazılar yazdı. Bu çabalar sonunda ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisi, Meta motivasyon, Öz-güncelleme ve Doruk yaşantısı gibi çalışmalar ortaya çıkmıştır. Maslow yazdıklarıyla 1950'li ve 1960'lı yıllarda psikolojide hümanistik ekolün sembolü oldu. Bunların neticesinde Amerikan Hümanist Derneği tarafından Yılın Hümanisti ödülünü almıştır.

Maslow, ömrünün son yıllarını (1951-1969) Brandeis University'de profesörlük yaparak geçirdi. 1969'da dinlenmeye çekilerek Kaliforniya'daki Laughlin Institute'de dostlarının yanına taşındı. 8 Haziran 1970'te geçirdiği kalp krizi sonucu öldü.

Albert Bandura (4 Aralık 1925; Mundare - 28 Temmuz 2021), sosyal öğrenme kuramı ve öz yarar teorisi üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Kanadalı ünlü psikolog.

Albert Bandura 4 Aralık 1925'te Kanada, Alberta'nın kuzeyinde, Edmonton'a yaklaşık 50 mil uzaklıktaki Polonya ve Ukrayna'dan çok fazla göç alan ve yaklaşık 400 nüfusa sahip küçük bir köy olan Mundare'de doğdu. Doğu Avrupa kökenli ailenin altı çocuğundan en küçük ve tek erkek çocuğudur. Annesi Ukrayna'dan, babası Polonya Krakow'dan gençlik çağlarında Kanada'ya göç etmiştir. Babası Kanada demiryollarında işçi, annesi ise kasabada bir mağazada görevlidir. Anne ve babası standart bir eğitim alamamış da olsa eğitime önem vermişlerdir. Örneğin babası kasabadaki okulun yönetim kurulu üyesi olarak çocuklara şu üç dilde eğitim verdi;  Lehçe, Rusça ve Almanca.  
Bandura ilkokul ve liseyi kasabadaki tek okulda okudu. Liseden mezun olduktan sonra batıdaki Vancouver, British Columbia Üniversitesine gitmiştir. Bandura mühendislik sınıfında okurken derslerin erken başlamamasını fırsat bilerek bir gün kütüphaneye gider. Orada bir kurs kataloğuna denk gelir. Sabahları ders saatinden önce gidebileceği bu kurs ile psikoloji kariyerine adım atmış olur psikoloji sınıfına başlar. 1949'da Bolocan Ödülü ile üniversitenin psikoloji bölümünden mezun olur. Üniversiteden mezun olduktan sonra danışman hocasına ‘ Psikolojinin temelini nerede bulabilirim?’ diye sorar ve Iowa Üniversitesine gitmeye karar verir. Kenneth Spence'nin Psikoloji Bölümünde başkanlık yaptığı dönemde, Clark Hull tarafından Iowa Üniversitesine yönlendirilmiştir.
O sırada hafta sonları gittiği golf kursunda etkileyici bir kadın golfçü ile karşılaşır. Bandura'nın sonradan ‘Eşimle ilk olarak kum sahada tanıştık’ dediği ve ömür boyu eşi olarak kalan Virginia Varns, hemşirelik okulunda eğitmendir. 1952 yılında evlenmişlerdir. Kızlarından Mary 1954'te, Carol ise 1958'de doğmuştur.
Bandura 1951'de yüksek lisans derecesini ve 1952 yılında da Klinik Psikoloji alanında ise doktorasını Iowa Üniversitesinde yapmıştır. 1953 yılında Stanford Üniversitesinde kariyerini sürdürmeye devam eder. APA'nın yöneticilerinden olan Bob Sears, Jack Hilgard, Quinn McNemar, Calvin Stone ve Paul Farnsworth'la muhteşem deneyimler paylaşmasında bu fakültenin çok faydası olmuştur.  Bandura 1960'lara kadar çocukların özdenetim yeterliklileri hakkındaki çığır açıcı çalışmalarını sürdürmüştür. 1964 yılında Stanford Üniversitesi profesörü olarak APA (Amerikan Psikologlar Derneği) seçimlerinde başkan olmuştur. 

1953'te Stanford Üniversitesi'nde öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Ailenin, sosyal çevrenin ve önceki kuşakların sosyal davranışlar üzerindeki etkisini irdelemiştir.Öğrencisi Richard Walters ile sosyal öğrenme ve saldırganlık üzerine birlikte araştırma yapmışlardır. Bandura'ya göre insanın şiddete eğilimi salt onun doğasında olan bir durumdan değil; gözlem, taklit ve benzer çevresel etmenlerden de kaynaklanmaktaydı. Örneğin, annenin sürekli baba tarafından dövüldüğü bir ailede büyüyen çocuk, ileride dayakçı bir eş oluyordu.
Bandura, çevresel faktörlere fazlasıyla önem verdiği ve bireysel farklılıklar ile genetik yapıyı göz ardı ettiği gerekçesiyle özellikle biyolojik ekolün psikologları tarafından eleştirilmiştir.

Albert Bandura, kuramını geliştirme sürecinin ilk aşamasında ‘Sosyal Öğrenme Kuramı’nı (1977) oluşturmuştur. Sosyal Öğrenme Kuramı’nın temel ilkesi: ‘İnsanların başkalarının davranışlarını gözleyerek ve bunlardan bir sonuç çıkararak öğrenebilecekleri’dir. Daha sonra öğrenmede gözlemin yanında bilişssel bazı bileşenlerin de olduğunu düşnerek kuramının kapsamını genişletmiştir ve ‘Sosyal Bilişsel Teori’ yi oluşturmuştur.

İnsanların karşılıklı etkileşim sonucu birbirlerinden bir şeyler öğrenmelerine, başkalarının davranışlarını gözlem yoluyla model almalarına ilişkin ilk açıklamalar Platon ve Aristo'ya kadar dayanmaktadır. Bu konuda ilk sistematik şekilde fikir belirten kişi ise John Dewey olmuştur. Sonrasında Rus psikolog  Lev Vygotsky de sosyal ortamda öğrenme ile ilgili çalışmıştır. Başkalarıyla etkileşime girerek öğrenme ile ilgili ilk fikir beyan eden bu kuramcılardan sonra sosyal öğrenme kuramının temelleri 1950'li yıllarda Rotter tarafından atılmıştır ve ‘Sosyal öğrenme kavramı'nı ilk defa 1947 yılında Julian Rotter kullanmıştır. Günümüzde ise Sosyal Öğrenme Kuramı denildiğinde akla gelen ilk isim Albert Bandura'dır.
Bandura'nın ilk olarak öğrenmeye getirdiği yaklaşım sosyal davranışçılıktır.  Sonrasında  Sosyal Öğrenme Kuramı'nı ileri süren Albert Bandura bireylerin nasıl öğrendiklerini açıklamaya çalışmıştır.  Daha sonra, taklit ve gözlemin, insanın öğrenmesini açıklamada yetersiz kaldığını anladığında,  kuramını insanların ahlaki değerleri nasıl öğrendiklerini açıklamak üzere daha da geliştirmiş; düşünme, hafıza, dil ve davranışların sonuçlarını tahmin etme ve değerlendirme gibi süreçleri de içine alacak şekilde genişletmiştir.
Sosyal öğrenme kuramı, öğrenmeye gözlem ile birlikte zihinsel süreçleri de katarak, öğrenmeyi ve davranış edinimini uyarıcı-tepki etkileşimi ve pekiştireçlerle açıklayan katı davranışçı yaklaşımlardan farklılık göstermiştir. Bu açıdan Sosyal Bilişsel Kuram olarak da anılan bu kuramın ilk davranışçı ekoller ile davranışçılığın gözden düşmesiyle alanda hakim anlayış haline gelen bilişsel yaklaşım arasında bir geçiş elemanı olarak görev yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sosyal Öğrenme teorisi öğrenmenin ve davranış ediniminin  bir başkasını gözlemleyerek, taklit yoluyla ya da bir kişiyle etkileşime girerek de olabileceğine dair açıklamalar getirmiştir. Yine bu kurama göre saldırganlık davranışları da gözlemle ve taklit yoluyla edinilir.
Bandura ve arkadaşları, model alma yoluyla öğrenmenin saldırgan davranış üzerindeki etkisine ilişkin bir dizi çalışma yapmıştır. Bunlardan en önemlisi ve ünlüsü Bobo Doll Deneyi'dir. Bu deneyde bir model, patlamayan, plastikten yapılmış olan Bobo adlı bir bebeğe saldırmıştır. Kavgacı biçimde bir hitaptan sonra model, tokmakla bebeğin başına vurur, yere fırlatır, üzerine oturur ve arka arkaya, sürekli burnunu yumruklar, bir tekmeyle odanın öbür ucuna savurur, hızla havaya fırlatır ve toplarla bombardımana tabi tutar. Bu gösteri çocuklara izletilmiştir ve sonrasında aralarında Bobo bebeğin de bulunduğu oyuncaklarla oynamalarına izin verilmiştir. Deneyin sonucunda modelin çocukların davranışlarını iki şekilde etkilediği görülmüştür. İlki model, çocuklara yeni saldırı biçimleri öğretmiştir. İkincisi, modelden taklit edilenlere ek olarak, diğer saldırgan davranışların sayısı da artmıştır. Bandura ve arkadaşlarının yaptığı bu çalışmada görüldüğü gibi gözlem ve taklit yoluyla diğer davranışların öğrenilmesinde olduğu gibi saldırganlık da öğrenilmektedir.

Bandura yaşamla mücadele ederken hissedilen yeterlik ve beceri duygusunu anlatan kendine saygı veya kendilik değeri duygumuz olan kendine yeterlik(self-efficacy) kavramını ele almıştı. Bu içsel durum bizim davranışlarımızı pek çok şekilde etkileyebilir.
Çalışmaları göstermiştir ki kendine yetme duygusu yüksek insanlar hayatlarındaki çok çeşitli olaylarla daha iyi başa çıkabilmektedirler. Bu insanlar güçlüklerin üstesinden gelebilmeyi umarlar. Görevlerinde sebat ederler ve başarılı olacaklarına dair kendine güven seviyelerini daima yüksek tutarlar.
Öte yandan, kendine yetme duygusu düşük olan insanlar, hayatın çeşitli olaylarıyla baş etmede kendilerini mutsuz ve umutsuz hissederler ve kendilerini etkileyen durum veya koşulları değiştirmek için ya çok az ya da hiç imkânları bulunmadığına inanırlar.
Bandura'ya göre (1977, 1997), insanlar gerçekten değişmek için kesin bir karar vermedikleri ve gereken çabayı göstermedikleri sürece, davranışlarını değiştirmeye pek yanaşmazlar. Bandura sonuç beklentileri ve ikna beklentileri arasında bir ayrım yapar. Sonuç beklentisi insanların, eylemlerinin belirli bir sonuca yol açmakta ne derece başarılı olacağına dair beklentileridir. İkna beklentisi ise insanların istedikleri bir sonucu elde etmekte ne derece başarılı olacaklarına dair inançlarıdır. Bu duruma örnek verecek olursak, her akşam birkaç saatinizi ders çalışmaya ayırıp hafta sonu dışarı çıkmaktan vazgeçerseniz yüksek notlar alacağınıza dair bir beklentiniz olur. Ancak aynı zamanda bu kadar çok çalışamayacağınıza ve fedakarlık yapamayacağınıza dair ikna beklentileri de olabilir.

Bireyin etkin bir şekilde yaparak ve yaşayarak, tüm vasıflarını geliştirmesine odaklı öğrenme tekniği kişinin olumlu bir şekilde gelişmesine zemin hazırlamaktadır. Sosyal Öğrenme Teorisi bilgilerin ezberlenmesini değil, yaşam boyu problemlerin çözülebilmesi için gerekil tutum ve zihinsel süreç becerilerini kazandırmayı amaçlamaktadır.
Sosyal öğrenme kuramından ortaya çıkan başarı kuramına göre insanların neden başarıya ulaşmak istedikleri bilinirse öğrencileri motivasyona yönlendirici stratejiler seçilebilir. İnsanlar başarısız olma olasılığını en aza indirgeyip başarılı olma duygusunu en üst düzeye çıkardıkları zaman kendileri için gerçekçi amaçlar oluştururlar. Başarı deneyimi yaşayan öğrencilerde başarma ihtiyacı güçlenir. Bandura'nın kişilerin yetenekleriyle ilgili inançlarıyla ilgili gösterdiği kaynaklardan biri harekete geçirici üstünlük deneyimleridir. Bunlar geçmişte elde edilen bir başarıyı yine elde etme çabasıdır.
Sosyal Öğrenme Teorisi başkalarının davranışlarının gözlemlenmesine dayalı bir dolaylı öğrenmeyi temel almaktadır. Gözlenen davranışın ödül getirdiği gözleniyorsa bu davranış model alınarak sürdürülür. Yeni davranışların kazandırılmasında öğretmenin uygun model olması önemli bir faktördür. Öğretmenin kullandığı dil ve kelimeler, öğrencilere karşı davranışları ve tutumu öğrenciler tarafından model olarak alınır. Bireyin öğrenme süreci başkalarını gözlemleyerek, gözlemlediği davranışı ceza veya ödülle ilişkilendirerek gözlemlenen davranışın model alınarak benimsenmesi ya da bireyin kendi deneyimleri sonucunda davranışı sürdürüp sürdürmemesi şeklinde gerçekleşmektedir.
Sosyal öğrenme kuramında, öğretmenin sınıfta model olma durumu ö

Amos Nathan Tversky (İbranice: עמוס טברסקי; 16 Mart 1937 - 2 Haziran 1996) İsrailli bilişsel ve matematiksel psikologdur ve sistematik insan bilişsel yanlılığının keşfi ve risk yönetimi konusunda önemli bir figürdür.
İlk çalışmalarının çoğu ölçümün temelleri ile ilgiliydi. Foundations of Measurement adlı üç ciltlik bir incelemenin ortak yazarıdır. Daniel Kahneman ile yaptığı erken dönem çalışmaları, tahmin psikolojisi ve olasılık yargısına odaklandı; daha sonra, insanın irrasyonel ekonomik seçimlerini açıklamayı amaçlayan ve davranışsal iktisadın ufuk açıcı çalışmalarından biri olarak kabul edilen beklenti teorisini geliştirmek için birlikte çalıştılar.
Tversky'nin ölümünden altı yıl sonra Kahneman, Amos Tversky ile birlikte yaptığı çalışma nedeniyle 2002 Nobel Ekonomi Anma Ödülü'nü aldı. (Ödül ölümden sonra verilmemektedir.) Kahneman, ödülü aldıktan kısa bir süre sonra The New York Times'a verdiği bir röportajda şunları söyledi: "Bunun ortak bir ödül olduğunu hissediyorum. On yıldan fazla bir süredir ikiz gibiydik."
Tversky ayrıca Thomas Gilovich, Itamar Simonson, Paul Slovic ve Richard Thaler gibi önde gelen birçok araştırmacıyla işbirliği yaptı. 2002'de yayınlanan A Review of General Psychology anketi, Tversky'yi Edwin Boring, John Dewey ve Wilhelm Wundt ile birlikte 20. yüzyılın en çok alıntı yapılan 93. psikoloğu yapmıştır.

Tversky, Polonya doğumlu veteriner Yosef Tversky ile Litvanyalı Yahudi Jenia Tversky'nin (doğumdaki soyadı Ginzburg) oğlu olarak İngiliz Filistin Mandası şehirlerinden Hayfa'da (günümüzde İsrail) doğdu. Annesi daha sonra Mapai'yi (İşçi Partisi) temsilen İsrail Devleti Parlamentosu Knesset'e üye olan bir sosyal hizmet uzmanıydı. Tversky'nin kendisinden on üç yaş büyük Ruth adında bir kız kardeşi vardı.
Tversky'nin annesi, matematik de dahil olmak üzere birçok alanda oğlunun kendi kendini yetiştirdiğini söyler. Lisede Tversky, edebiyat eleştirmeni Baruch Kurzweil'den dersler alır ve ileride ödüllü bir şair olacak olan sınıf arkadaşı Dahlia Ravikovich ile arkadaş olur.
Tversky, lisans derecesini İsrail'deki Kudüs İbrani Üniversitesi'nden 1961'de ve doktora derecesini 1965'te Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nden aldı. Yargıyı araştırma konusunda net bir vizyon geliştirmişti.

Bu süre zarfında, zorunlu askerlik hizmetini tarımsal yerleşim birimlerinin kurulmasıyla birleştiren bir İsrail Savunma Kuvvetleri programı olan Nahal'ın da üyesi ve lideriydi.
Tversky, İsrail Savunma Kuvvetlerinde bir paraşütçü olarak ayrıcalıklı bir şekilde hizmet etti, yüzbaşı rütbesine yükseldi ve cesaretle ödüllendirildi. 1956'da Süveyş Krizi sırasında savaş bölgelerinde paraşütle atladı, 1967'de Altı Gün Savaşı sırasında bir piyade birliğine komuta etti ve 1973'te Kippur Savaşı sırasında bir psikoloji saha biriminde görev yaptı.

Tversky, doktorasının ardından İbrani Üniversitesi'nde ders verdi. Daha sonra 1978'de kariyerinin geri kalanını geçireceği Stanford Üniversitesi fakültesine katıldı.

Amos Tversky'nin en etkili çalışması, 1960'ların sonlarında başlayan bir ortaklıkla uzun süre birlikte çalıştığı Daniel Kahneman ile yapıldı. Çalışmaları, insanın karar verme sürecinde sürekli olarak sergilenen rasyonalitedeki önyargıları ve başarısızlıkları araştırıyordu. Kahneman ve Tversky, birlikte ilk makaleleri olan "Belief in the Law of Small Numbers (Küçük Sayılar Yasasına İnanç)"tan başlayarak, sıklıkla öznelerin belirsiz koşullar altında nasıl irrasyonel kararlar aldıklarını gösteren küçük ölçekli ampirik deneyler kullandılar ve insan yargısını etkileyen on bir "bilişsel yanılsama" ortaya koydular. (Bilişsel önyargı kavramını 1972'de tanıttılar.) Bu çalışma, büyük ölçüde tüm aktörlerin rasyonalitesini varsayan iktisat alanında oldukça etkili oldu.
Kahneman'a göre iş birliktelikleri, yeniden canlandırmaya çalışsalar da 1980'lerin başlarında 'azaldı'. Bunu etkileyen faktörler arasında, ortaklığın çıktısı için verilmekte olan dış kredinin çoğunu Tversky'nin alması ve Tversky ile Kahneman'ın artık birbirleriyle etkileşime girme isteklerinde bir azalma olması gibi nedenler yer aldı.

Tversky ve Fox (1995), karşılaştırmalı belirsizlik çerçevesiyle, insanların belirsiz kumarları veya belirsiz seçimleri sevmediği fikri olan 'belirsizlikten kaçınmayı' ele aldı. Fikirleri, insanların yalnızca belirsiz bir seçeneği belirsiz olmayan bir seçenekle karşılaştırarak dikkatleri özellikle belirsizliğe getirildiğinde belirsizlikten kaçındıklarıydı. Örneğin, insanlar, bu iki testi aynı anda değerlendirirken, eşit oranlarda siyah ve kırmızı top içeren bir kavanozdan doğru renkli bir top seçmeye, bilinmeyen oranlarda bilye içeren bir kavanozdan daha fazla bahse girmeye isteklidirler. Ancak, bunları ayrı ayrı değerlendirirken, insanlar her iki kavanoz için de yaklaşık olarak aynı miktarda bahse girmeye isteklidir. Bu nedenle, muğlak kumarı muğlak olmayan kumarla kıyaslmaka mümkün olduğunda, insanlar bundan hoşlanmazlar. - ama kişi bu karşılaştırmadan habersiz olduğunda böyle bir durum olmaz.

ölçümün temelleri
ankraj ve ayar
kullanılabilirlik sezgisel
taban oran yanılgısı
bağlaç yanılgısı
çerçeveleme
davranışsal finans
kümelenme illüzyonu
kayıptan kaçınma
beklenti teorisi
kümülatif beklenti teorisi
temsili buluşsallık
Tversky indeksi
destek teorisi
kontrast modeli
özellik eşleştirme benzerlik hesabı

Kahneman, Tversky'nin "problemleri seçmekte mükemmel bir zevke sahip olduğunu ve önemli olmayan hiçbir şey için asla fazla zaman kaybetmediğini" söyler. Ayrıca her zaman ilerlemesini sağlayan şaşmaz bir pusulası vardı.
Tversky'nin Kahneman ile bilişsel illüzyonlar üzerine yazdığı 1974 Science makalesi, bir "ilgili araştırma dizisini" tetikledi, Science News 1994'te akıl yürütme üzerine araştırmaların yakın tarihinin izini süren bir makale yazdı. Ekonomi, işletme, felsefe ve tıp alanındaki karar teorisyenlerinin yanı sıra psikologlar da çalışmalarından alıntı yaptı.

1980'de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesi oldu.
1984'te MacArthur Bursu aldı ve 1985'te Ulusal Bilimler Akademisi'ne seçildi. Tversky, Daniel Kahneman ile ortak olarak, 2003 Louisville Üniversitesi Grawemeyer Psikoloji Ödülü'nü kazandılar.
Tversky'nin ölümünden sonra Kahneman, Tversky ile birlikte yaptığı çalışmalardan dolayı 2002 Nobel İktisadi Bilimler Anma Ödülü'ne layık görüldü. Ancak, Nobel ödülleri ölenin ardından verilmez.

Kahneman, "Amos tanıdığım en özgür insandı ve aynı zamanda en disiplinli olduğu için özgür olabiliyordu" demiştir.
Stanford'da matematik profesörü olan Persi Diaconis, "Onun huzurunda olmaktan mutluyduk. Adeta çevresinde parlayan bir nur vardı." demiştir.
Stanford Üniversitesi Rektörü Gerhard Casper, Tversky'nin "en yüksek profesyonel etik standartlarını koruduğunu" ve "Stanford'a ve fakülte yönetişim kurumlarına olan bağlılığının örnek teşkil ettiğini" söyledi.
Çok işbirlikçi olmakla birlikte, Tversky'nin geceleri başkaları uyurken yalnız çalışmak gibi ömür boyu süren bir alışkanlığı da vardı.
Entelektüel tartışmalarda Tversky "karşısındakini ezmek isterdi".
Tversky, insanların olasılıksal bir evrende belirsizlik altında yaşadıklarına inanıyordu.

1963'te Tversky, daha sonra Columbia Üniversitesi Teachers College'da insan gelişimi bölümünde profesör olan Amerikalı psikolog Barbara Gans ile evlendi. Çiftin üç çocukları oldu.
Dr. Amos Tversky, 2 Haziran 1996 Pazar günü California, Stanford'daki evinde bir çeşit cilt kanseri olan metastatik melanomdan öldüğünde 59 yaşındaydı.
Yahudi bir ateistti.  Yani etnik olarak Yahudi, ancak fikir ve dünya görüşü olarak ateist idi.

Malcolm Gladwell tarafından 2013'te yazılan David and Goliath: Underdogs, Misfits, and the Art of Battling Giants, adlı kitabında anlatıldığı gibi, Tversky'nin akranları onu o kadar çok düşündüler ki, zeka ölçmek için gayri ciddi tek parçalı bir test tasarladılar. Gladwel'el anlatıldığına göre, Psikolog Adam Alter'in, Tversky zeka testi tanımı şöyleydi: "Tversky'nin senden daha zeki olduğunu ne kadar hızlı anlıyorsan, o kadar zekisin".

Michael Lewis'in 2016'da yayınlanan The Undoing Project: A Friendship That Changed Our Minds adlı kitabı, Tversky'nin Daniel Kahneman ile kişisel ve profesyonel ilişkisini konu alır.

 Vikisöz'de Amos Tversky ile ilgili sözler mevcuttur.
Memorial Resolution - Amos Tversky
Boston Globe: The man who wasn't there
Daniel Kahneman – Autobiography 29 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tversky in group discussion (39 mins) https://www.youtube.com/watch?v=BoiFo3MA0mc 20 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tversky lecturing; https://www.youtube.com/watch?v=zO0oLX_WEYQ 20 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anormal psikoloji, zihinsel bir bozukluğu tetikleyen veya anlaşılmayabilecek alışılmadık davranış, duygu ve düşünce kalıplarını inceleyen psikolojinin bir dalıdır. Birçok davranışın anormal olduğu düşünülse de, psikolojinin bu dalı tipik olarak klinik bağlamdaki davranışlarla ilgilenir. Anormal veya aykırı kabul edilen davranışları anlama ve kontrol etme konusunda uzun bir geçmiş tarihi vardır (istatistiksel, işlevsel, ahlaki veya başka bir anlamda) ve alınan yaklaşımda genellikle kültürel farklılıklar vardır. Anormal psikoloji alanı, farklı koşullar için birden fazla nedeni tanımlar, genel psikoloji alanından ve başka yerlerden çeşitli teoriler kullanır ve hala çok sayıda “anormal” ile kastedilene bağlıdır. Geleneksel olarak psikolojik ve biyolojik açıklamalar arasında, zihin-beden sorununa ilişkin felsefi bir düalizmi yansıtan bir ayrım vardır. Zihinsel bozuklukları sınıflandırmaya çalışırken farklı yaklaşımlar da vardır. Anormal üç farklı kategori içerir; subnormal, olağanüstü ve paranormaldirler.
Anormal psikoloji bilimi iki tür davranışı inceler: uyarlanabilir ve uyumsuz davranışlar. Uyumsuz davranışlar bazı sorunların var olduğunu ve bireyin savunmasız olduğunu ve çevresel stresle başa çıkamayacağını ima edebileceğini, bu da onların duygularında, zihinsel düşünmelerinde, fiziksel eylemlerinde ve konuşur. Uyarlanabilir davranışlar, insanların doğasına, yaşam tarzlarına ve çevresine ve iletişim kurdukları insanlara, birbirlerini anlamalarına izin veren davranışlardır. Klinik psikoloji, klinik uygulamada psikolojik durumları değerlendirmeyi, anlamayı ve tedavi etmeyi amaçlayan uygulamalı psikoloji alanıdır. 'Anormal psikoloji' olarak bilinen teorik alan, bu tür bir çalışma için zemin oluşturabilir, ancak mevcut alandaki klinik psikologların 'anormal' terimini uygulamalarına göre kullanmaları pek olası değildir. Psikopatoloji, anormal psikolojiye benzer bir terimdir ancak daha çok altta yatan bir patolojinin (hastalık süreci) bir imağına sahiptir ve bu nedenle psikiyatri olarak bilinen tıbbi uzmanlıkta daha yaygın olarak kullanılan bir terimdir.

Askerî psikoloji dost ve düşman kuvvetlerinde veya sivil topluluklardaki davranışları anlama, tahmin etme ve karşı koymaya yönelik psikolojik teorilerin ve ampirik verilerin araştırılması, tasarımı ve uygulanmasıdır. Askerî harekâtların yürütülmesi için istenmeyen, tehdit edici veya potansiyel olarak tehlikeli olabilecek davranışlara özel önem verilmektedir. Askerî psikoloji, askeri zaferler için askerî birlikler arasındaki dayanıklılığı teşvik etmek ve düşman güçlerine karşı koymak için psikolojinin çoklu alt disiplinlerini kullanır. Askerî psikoloji altında incelenen stres ve zihinsel hastalıklar askeriyeye özgü değildir. Ancak, askerler genellikle savaş ve savaş ortamlarında benzersiz stres kombinasyonlarıyla karşılaşırlar ve stresle ilişkili psikiyatrik bozukluklar yaşayabilirler. Askerî personelin karşılaştığı sorunların özel örnekleri arasında Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), suçluluk, aile ve partner zorlukları, kâbuslar ve geri dönüşler sayılabilir. Uygulamalı askerî psikoloji özellikle danışmanlık ve askerî personelin ve ailelerinin stres ve yorgunluğunun tedavisi üzerine odaklanmıştır.

Askeriye, benzersiz ve genellikle kaotik ve travma dolu durumlarda millî güvenlik görevlerini yerine getirmek üzere eğitilmiş ve donanımlı bir grup insandır. Bu durumlar muharebenin ön saflarını, olağanüstü hâl durumları, müttefik yardımlarını veya hem dost hem de düşman devletlerin yerli nüfus için yardım sağladıkları afet müdahale senaryolarını içerebilir. Birçok psikolog, insanların travmatik durumlara verdiği tepki konusunda genel bir anlayışa sahip olsa da, askeri psikologlar, bu özel nüfus arasında uygulamalı bilim ve pratik konusunda benzersiz bir şekilde eğitilmiş ve deneyimli uzmanlardır. Askerler olayların kurbanlarına doğrudan yardım sağlarken, yaygın olmayan ve anormal durumlara sıklıkla "normal" yanıt veya reaksiyon ile başa çıktıkları için askeri psikologlar askerlere, ailelerine ve askerî operasyonların kurbanlarına özel yardım sağlarlar.
Askeri psikologlar, daha önce bahsedilen uzmanlık rollerine ek olarak, genellikle dinamikleri inceler, insanları eğitir ve rehin müzakerelerinde danışmanlık yaparlar. Bazı durumlarda, psikologlar rehine durumunu doğrudan ele alan kişi olmayabilirler ancak rehine müzakerecileri, psikoloji biliminden türetilen bilimsel ilkelerin çoğunu kullanarak rehin krizini çözerler. Buna ek olarak, klinik psikolojinin bilimsel disiplininin birçok ilkesinin kökleri II. Dünya Savaşı'nın erken askeri psikologlarının çalışmalarıdır.
Askeri psikologlar için bir diğer yaygın uygulama alanı, özellikle yüksek risk ve yüksek güvenlik içeren branşlarda görev değerlendirmelerine uygunluk sağlamaktır. Bunlar, Askeriye ve diğer silahlı mesleklerde sık sık karşılaşılan polis, stratejik güvenlik ve koruyucu hizmetler personeli gibi benzersiz zorlukta branşlardır. Görev değerlendirmeleri için güvenilir ve doğru yerleştirme yapabilme yeteneği, değer katar ve şiddet, aksilikler ve yaralanmalar de dahil olmak üzere birçok alanda riski en aza indirirken, aktif ve potansiyel hizmet veren erkek ve kadınların yeteneklerinin korunmasını en iyi hale getirerek çalışma yerlerindeki beşeri sermaye yatırımından azami fayda sağlar. Uygunluk değerlendirme çeşitleri, hem temel giriş sınavlarını hem de terfi, yüksek sınıflandırma tasfiye durumu ve ihtisas, tehlike ve görev açısından kritik çalışma koşulları gibi gereklilikler içeren  bireylerin kariyer ilerleme sınavlarını da kapsar. Operasyon icra eden komutanlar, bu eylemleri sırasında sürekli, eleştirel ve travmatik etkileri konusunda endişe duyduklarında, genellikle bir askeri psikoloğa danışırlar. Askerî psikologlar, bireyin, grubun ve örgütün en ideal refahı için en uygun görev durumunu değerlendirebilir, teşhis edebilir, tedavi edebilir ve önerebilir. Savaşçının ve komutanın zihinsel durumunu, dayanıklılığını veya psikolojik varlıklarını ve kırılganlıklarını etkileyen olaylar, askerî psikologların benzersiz zorlukları karşılamak ve savaş gücünün davranışsal sağlığını korumak için uzman bakımı ve danışmanlık sağlamak için en donanımlı oldukları yerdir. Uygunluk değerlendirmeleri komuta etmeye yönelik idari eylemlere yol açabilir veya bir sağlık kurulu veya başka bir mahkeme tarafından karar vermek için gerekli bilgileri sağlayabilir ve önyargısız kişiler tarafından yapılan değerlendirmeler karar vericiler için kilit önemdedir. Askerî psikologlar, uygulamalı uygulamalı uzmanlar olarak psikoloji sanatında ve biliminde iyi bilgili olmalıdırlar. Aynı zamanda askeri mesleğinde son derece yetkin uzmanlar olmalılar ve her iki mesleği de askerî operasyonlar bağlamında insan davranışını inceleyebilecek kadar iyi anlayabilmelidirler. Psikoloğun doktora ötesinde, psikolojinin ordunun karmaşık ihtiyaçlarına nasıl entegre edileceğini anlamak için gerekli uzmanlığı geliştirmesi gerekir.
Askeri psikolojinin diğer çok seçkin ve seyrek kullanımı, konuların röportajı, mahkûmların soruşturulması ve dost askerî operasyonların sonuçlarını artıracak veya dost ve düşman kayıplarını azaltacak operasyonel veya istihbarat değeri hakkında bilgi verebilecek kişilerin araştırılmasıdır. Psikolojinin burada uygulanan bilimsel ilkeleri, modern savaşan ülkelerin çoğunun uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler anlaşmaları üzerindeki durumuna bakılmaksızın, görüşmeci, temsilci veya sorgulayıcının, aktif önlemlere başvurmaya veya katılım kurallarına, ev sahibinin ulusal sözleşmelerine, uluslararası ve askeri yasalara veya ABD ve müttefiklerinin taraf oldukları Cenevre Sözleşmeleri'nin ilkelerinin sınırlarına aykırı davranmaya gerek kalmadan, noninvazif yollarla mümkün olduğunca fazla bilgi edinmesidir.

Mevcut askerî psikologların hedefleri ve misyonları, her sektöre ortaya konulan araştırmaların yoğunluğu ve gücüne bağlı olarak yıllar boyunca korunmuştur. Ruh sağlığı hizmetlerine duyulan ihtiyaç artık yüksek stresli askeri ortamların beklenen bir parçasıdır. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) önemi ve şiddeti, geçmişte maruz kaldığı acılardan daha fazla güvenilirlik kazanmıştır ve tedavi programlarında vurgulanmaktadır. Dağıtımdan sonra daha kapsamlı taramalar, daha önce fark edilmeden ve tedavi edilmeden geçirilen sorunlu iyileşmelere ev sahipliği yapar.

Terörizm ve terörle mücadele, bilgi yönetimi ve psikolojik savaş, gelişen askerî psikolojinin uygulamalı yönleri için katma değerli rollerdir. Örneğin, modern teröristlerle ilgili, zihinsel rahatsızlık veren bireyler olarak tasvir eden ortak mitlerin ve klişelerin aksine; teröristlerle doğrudan röportaj yapan ve gözlemleyen ya da terörizm ve teröristlerin meta-analitik çalışmalarını yürüten davranışsal ve sosyal bilimciler tarafından yürütülen çalışmalara göre çoğu terörist bu tipolojiden uzaktır.
Teröristler, ev sahibi ülkelerinde daha iyi eğitimli ülkelerden olma eğilimindedir. Çoğu zaman iyi düşünülmüş, ancak çok yaygın olmayan veya iyi ifade edilmemiş, stratejileri ve taktikleri için temel oluşturan katı bir ideoloji geliştirmişlerdir. Psikolojik olarak rahatsız olan teröristler, terör örgütünün stratejik sonuçlarına zarar verme riskini artırır. Her örgütte olduğu gibi, zihinsel olarak rahatsız olan teröristler bir yükümlülüktür ve terörist grupların liderleri bu tür kişilerin mevcut risklerinin farkındadır. İyi bir örgütsel lider olarak, etkili terörist eylem için en iyi kişiyi işe almaya çalışacaktır. Modern terörist grupların, Amerika Birleşik Devletleri'nde veya diğer Batı ülkelerinde iş kanunları uyarınca dikte edilen olumlu eylemi ve diğer işe alım uygulamalarını benimsemeleri şüphelidir.
Yukarıda önerildiği gibi psikolojik etkisi nedeniyle terörizm etiketinin ne zaman ve nasıl uygulandığını anlamak önemlidir. Terörist zihniyetin nedenleri, hedefleri, metodolojisi ve stratejisi, psikolojik araştırma ve onunla yüzleşmek için kullanılan strateji ve taktiklerin geliştirilmesi için çok uygundur. Terörizm, insanları siyasi amaçlar için etkilemek için sosyal ve psikolojik ilkelerin yanı sıra davranışsal, duygusal ve grup dinamiklerini kullanan bir ideolojidir. Bu bir tür psikolojik savaştır. Teröristler, siyasi gündemi ilerletmek için korku, şiddet, şiddet tehditleri ve travma konusunda uzmandır. Teröristler, psikolojik kontrol ararlar ve şiddet içeren davranışları kullanarak nüfusun mevcut siyasi süreçleri ve siyasi gücün sembollerini bozacak ve yok edecek şekilde davranmasını sağlarlar. Bir tepki ve şekil davranışı sağlamak için derin ilkel duyguları kullanarak insanları kontrol ederler.
Bir teröristin amacı, doğal ölüm ve parçalanma korkusunu yaratmak için şiddeti kullanmak ve onu politik davranışı değiştirmek veya şekillendirmek, düşünceyi kontrol etmek ve konuşmayı değiştirmek için kullanmaktır. Askeri ve operasyonel psikologlar son derece eğitimli ve deneyimlidir. Askeri ve psikoloji mesleklerinin sanat ve bilimindeki uzman bilgi, beceri ve yetenekleri ile donatılmış uzmanlar, bu eşsiz operasyonel ortamda onlara büyük bir potansiyel sunuyorlar.

Operasyonel psikoloji, psikoloji alanında, kilit karar vericilerin bir bireyi, grubu veya kuruluşu taktik, operasyonel veya stratejik başarıya daha etkin bir şekilde anlamalarını, geliştirmelerini, hedeflemelerini ve etkilemelerini sağlamak için danışma kullanarak davranış bilimi ilkelerini ulusal güvenlik veya ulusal savunma alanı içinde uygulayan bir uzmanlık alanıdır. Bu, askeri, istihbarat ve kolluk alanlarında psikologlar ve davranış bilimcileri tarafından büyük ölçüde istihdam edilen nispeten yeni bir alt disiplindir (her ne kadar kamu güvenliğinin diğer alanlarında da bu kapasitede psikologlar istihdam edilmektedir). Psikoloji sağlıkla ilgili olmayan alanlarda uzun yıllardan beri kullanılmasına rağmen, son yıllarda ulusal güvenlik uygulamalarına daha fazla odaklanılmaktadır. Bu tür uygulamalara örnek olarak insan profili çıkarma, sorgulama ve gözaltı desteği, bilgi-psikolojik operasyonlar ve özel askeri veya diğer kamu güvenliği faaliyetleri için personel seçimi yoluyla karşı-ayaklanma stratejisinin geliştirilmesi verilebilir.
Son zamanlarda, operasyonel psikoloji, askeri 

Ruh biliminde "Büyük Beş" kişilik özelliği, deneysel araştırma ile keşfedilmiş, 5 göze çarpan etmen veya kişilik boyutudur. Bu model hakkında ilk genel ima, 1933 yılında Amerikan Psikoloji Birliği için yapılan başkanlık söylevinde, L. L. Thurstone tarafından yapılmıştır. Thurstone'un yorumları, bir sonraki yıl Psychological Review dergisinde basılmıştır.
Bu 5 etmen Açıklık, Sorumluluk, Dışadönüklük, Uyumluluk ve Duygusal denge'dir (İngilizcede Openness, Conscientiousness, Extraversion, Agreeableness, Neuroticism olarak bilinir ve kısaca OCEAN olarak geçmektedir). Bunlara aynı zamanda "Beş Etmen Modeli" (BEM) de denir. Fakat, kimi zaman "Anlayış Yeteneği" olarak da adlandırılan Açıklık etmeninin nasıl yorumlanması gerektiği hakkında bazı tartışmalar mevcuttur. Her etmen, birbiriyle yakından ilişkili olan daha özel kişilik özelliklerinin öbekleşmesinden oluşur. Örneğin, dışadönüklük, sosyallik, heyecan arayışı, düşünmeden hareket etme ve olumlu duygular gibi yakından ilgili terimleri de içerir.
Beş Etmen Modeli, kişiliğin açıklayıcı bir modelidir, fakat psikologlar Büyük Beş'i daha ayrıntılı açıklayabilmek için belirli kuramlar geliştirmiştir.

Büyük Beş etmen ve bunların bileşen kişilik özellikleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Açıklık - sanatı takdir, his, macera, sıra dışı fikirler, hayal kurma, merak ve çeşitli deneyimler.
Sorumluluk - öz disiplin göstermeye yönelim, sorumluluk sahibi olarak hareket etme ve başarı için azimli olma; kendiliğinden olan yerine planlı hareket etme.
Dışadönüklük - enerji, olumlu duygular ve diğerlerinin ortaklığını ve teşviğini aramaya eğilim.
Uyumluluk - şüpheli ve zıt olmaktan çok merhametli ve yardıma hazır olmaya eğilim.
Duygusal denge - öfke, kaygı, bunalım veya alınganlık gibi tatsız duyguları kolayca yaşama eğilimi; bazen duygusal dengesizlik olarak da adlandırılır.
Bireysel geribildirim alınarak puanlandığında, bu özellikler yüzdeli biçimde gösterilirler. Örneğin, %80'lik bir sorumluluk puanı, göreceli olarak yüksek bir sorumluluk ve düzenlilik, aynı biçimde %5'lik bir dışadönüklük puanı da sıra dışı bir yalnızlık ve sessizlik ihtiyacını gösterir.
Bu özellik öbekleri istatistiksel kümeler olmasına rağmen, bireysel kişilik profillerinde istisnalar olabilir. Ortalamada, açıklık düzeyi yüksek olan insanlar entelektüel anlamda meraklı, duygulara açık, sanatla ilgili ve yeni şeyleri denemeye isteklidirler. Belirli bir bireyin açıklık puanı yüksek olabilir ve yeni kültürleri incelemeye ve öğrenmeye istekli olabilir, ama sanat veya şiirle ilgili yüksek bir ilgi düzeyi olmayabilir. Duruma özgü bazı etkiler de var olabilir, örneğin dışadönükler bile bazen insanlardan uzak kalmak isteyebilir.

Sir Francis Galton Sözcüksel Varsayım olarak bilinen olguyu ilk fark eden bilim insanı olmuştur. Bu fikir, yaşamdaki en belirgin ve sosyal olarak ilgili kişilik farklılıklarının zamanla dilde işlenmiş hale geleceğiydi. Varsayım şunu söylemekteydi, dili örnekleyerek insan kişilik özelliklerinin ayrıntılı bir sınıflandırması yapılabilirdi.
1936 yılında, Gordon Allport ve H. S. Odbert bu varsayımı uygulamaya koydular. İkili, o zaman mevcut olan en ayrıntılı iki İngilizce sözlüğü üzerinde çalıştılar ve 17,953 kişilik-tanımlayıcı sözcük çıkardılar. Daha sonra bu büyük listeyi, gözlemlenebilir ve görece kalıcı olduğuna inandıkları 4,504 sıfata indirgediler.
Raymond Cartell 1940'larda Allport-Odbert listesini edindi, psikolojik araştırmalardan gelen bazı terimleri ekledi ve eşanlamlıları eleyerek toplamı 171'e indirdi. Daha sonra deneklerden tanıdıkları insanları bu sıfatlarla oylamalarını istedi ve bu oylamaları analiz etti. Cattell, "kişilik küresi" olarak adlandırdığı, 35 büyük kişilik özelliği öbeğini belirledi. Ortaklarıyla birlikte bu özellikler için kişilik testleri hazırladı. Gelişen bilgisayar teknolojisiyle birlikte etmen çözümlemesi yöntemi kullanılarak bu testlerden elde edilen veriler incelendi. Bu, 16PF Kişilik Anketi'nin geliştirilmesine neden olan 16 büyük kişilik etmeniyle sonuçlandı.
1961 yılında, iki Amerikan Hava Kuvvetleri araştırmacısı, Tupes ve Christal, sekiz büyük örnekten gelen kişilik verisini inceledi. Bu araştırmacılar, Cattell'in kişilik ölçeğini temel alarak, 5 tekrar eden etmen keşfettiler. Bu çalışma, beş büyük etmenin, büyük bir kişilik verisi kümesini karşılayabilecek kadar yeterli olduğunu bulan Norman tarafından tekrarlandı. Norman bu etmenleri Dışadönüklük, Uyumluluk, Sorumluluk, Duygusal Dengelilik ve Kültür olarak isimlendirdi.

Sonraki iki onyıl içerisinde, değişen görüşler kişilik araştırmalarının yayımlanmasını zorlaştırdı. 1968'deki kitabı Personality and Assessment'ta, Walter Mischel, kişilik testlerinin davranışları 0.3'ten fazla bir bağlılaşımla tahmin edemeyeceğini iddia etti. Mischel gibi sosyal psikologlar tutum ve davranışların kararlı olmadığını, duruma göre değiştiğini öne sürdüler. Kişilik testleriyle davranışları tahmin etmek olanaksız görüldü. 1970'lerdeki radikal durumcular, o kadar ileri gittiler ki, diğerleri üzerinde dünyada tutarlılık olduğu yanılsaması vermek için insanlar tarafından kurgulanmış bir yapı olduğunu söylediler.
Gelişen yöntemler 1980'lerde bu görüşe meydan okudu. Güvenilmez olan tekil davranış örneklerini tahmin etmeye çalışmak yerine, araştırmacılar, büyük sayıdaki gözlemleri birleştirerek davranış örüntülerini tahmin edebileceklerini keşfettiler. Sonuç olarak, davranış ve kişilik arasındaki ilintiler oldukça arttı ve "kişilik" diye bir olgunun varlığı anlaşıldı. Bugün genel olarak kişilik psikologları ve sosyal psikologlar, insan davranışının anlaşılması için hem kişilik hem de durumsal değişkenlerin birlikte incelenmesi gerektiği konusunda uzlaşıyorlar.
1980 yılında, Tupes, Christal ve Norman tarafından gerçekleştirilen öncü çalışmalar büyük ölçüde unutulmuştu. Lewis Goldberg kendi sözcüksel projesine başladı, beş etmeni tekrar keşfetti ve psikologların ilgi alanına geri getirdi. Daha sonra bu etmenler için "Büyük Beş" terimini kullandı.

1981'de Honolulu'da bir sempozyumda, dört önde gelen araştırmacı, Lewis Goldberg, Naomi Takemoto-Chock, Andrew Comrey ve John M. Digman, o günün kişilik testlerini inceledi. Bu araştırmacılar, en fazla güven veren testlerin, Norman'ın 1963'te keşfetmiş olduğu beş genel etmenin altkümelerini ölçtüğü sonucuna vardılar. Bu olay, beş etmen modelinin kişilik araştırmacıları arasında büyük ölçüde kabul görmesiyle ve aynı zamanda NEO PI-R beş etmen kişilik envanterinin Costa ve McCrae tarafından 1985'te yayımlanmasıyla sonuçlandı.
Beş etmen modelinin getirdiği en önemli gelişmelerden biri, daha önce var olan dağınık ve düzensiz alana, ortak bir sınıflandırma getirmesi olmuştur. Beş etmen modelini diğerlerinden ayıran özellik, bu modelin belirli bir psikoloğun kuramına değil, dile, insanların birbirlerini anlamak için kullandıkları doğal araca dayalı olmasıydı.
Birkaç meta-analiz Büyük Beş'in geniş bir davranış dizisini tahmin gücünü ortaya koydu. Saulsman ve Page, Büyük Beş kişilik boyutu ve Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-IV)'ta yer alan 10 kişilik bozukluğu sınıfı arasındaki ilişkileri inceledi. Araştırmacılar, 15 bağımsız örnekten, her bozukluğun tekil ve tahmin edilebilir bir beş etmen profilini gösterdiğini keşfettiler. Bozuklukların altında yatan en belirgin ve tutarlı kişilik göstergeleri, Duygusal denge'nin olumlu birleşimleri ve Uyumluluğun olumsuz birleşimleri idi.
Uygulama alanında, Barrick ve Mount 23,994 katılımcının yer aldığı 162 örneği kullanan 117 çalışmayı gözden geçirdiler. Araştırmacılar, sorumluluğun, tüm iş grupları için tüm başarım ölçütlerinde tutarlı ilişkiler ortaya koyduğunu keşfettiler. Sosyal etkileşim gerektiren işlerde (örn. yönetim ve satış) dışadönüklük geçerli bir gösterge idi. Dahası, dışadönüklük ve deneyime açıklık, eğitim yeterliliği ölçütünün geçerli göstergeleriydi.

Ana madde: Deneyime açıklık
Açıklık, duyguları, macerayı, sıra dışı fikirleri, hayal gücünü, merakı ve çeşitli deneyimleri genel olarak takdir anlamına gelmektedir. Bu özellik, yaratıcı insanları gerçekçi ve basmakalıp (sıradan) insanlardan ayırmaktadır. Deneyime açık olan insanlar, entelektüel olarak meraklı, sanatı takdir eden ve estetiğe duyarlı kişilerdir. Kapalı insanlara kıyasla, daha yaratıcı ve arzularının daha fazla ayırdında olan insanlardır. Alışılmadık inançlara bağlı olmaya daha fazla meyillidirler.
Açıklıkta düşük puanlara sahip insanlar daha geleneksel, basmakalıp ilgilere sahip olmaya eğilimlidirler. Onlar, basit, doğrudan ve açık olanı; karmaşık, belirsiz ve incelikli olana tercih ederler. Sanatı ve bilimi şüpjeyle karşılayabilirler, bu çabaları anlaşılması zor, derin ve pratik kullanımdan uzak bulabilirler. Kapalı insanlar aşina oldukları şeyleri yeni yollara karşı tercih ederler. Değişime karşı tutucu ve dirençlidirler.

Fikirlerle dopdoluyum.
Kavramları hızlı bir şekilde anlayabilirim.
Zengin bir kelime hazinem vardır.
Canlı bir hayal gücüm vardır.
Müthiş fikirlerim vardır.
Nesneler hakkında düşünmek için zaman harcarım.
Zor kelimeler kullanırım.
Soyut fikirlerle ilgilenmem. (tersi)
İyi bir hayal gücüm yoktur. (tersi)
Soyut fikirleri anlamakta güçlük çekerim. (tersi)

Ana madde: Sorumluluk
Sorumluluk öz-disiplin gösterme eğilimi, görev bilinciyle hareket etme ve başarı için azim gösterme demektir. Bu özellik, kendiliğinden gerçekleşene karşılık planlı hareketi tercih etmeyi gösterir. Dürtülerimizi yönlendirme, düzenleme ve kontrol etme eğilimimizi belli eder. Sorumluluk Başarıya İhtiyaç Duyma (İngilizce Need for Achievement olarak bilinen ve kısaltması NAch olan) etmenini içerir.
Yüksek sorumluluğun faydaları açıktır. Sorumluluk sahibi bireyler kasıtlı planlama yaparak ve bunda süreklilik göstererek yüksek başarı düzeyine ulaşırlar ve sorunlardan kaçarlar. Diğerleri tarafından güvenilir ve zeki olarak adlandırılırlar. Diğer taraftan, zorlayıcı mükemmeliyetçiler ve işkolikler olabilirler.

Her zaman hazırımdır.
İşimde zor beğenen biriyimdir.
Bir programı takip ederim.
Ev işlerini hemen yaparım.
Düzeni severim.
Detaylara dikkat ederim.
Eşyalar

Bilişsel nörobilim, odak noktası mental süreçlerde görev alan beyindeki sinirsel bağlantılar olmak üzere, genel anlamda  bilişin altında yatan biyolojik süreçleri inceleyen bilim alanıdır. Bilişsel aktivitelerin beyindeki sinirsel devreler tarafından nasıl etkiilendiği veya kontrol edildiği sorularını ele alır. Bilişsel nörobilim, hem nörobilim hem de psikolojinin bir dalıdır ve davranışsal nörobilim, bilişsel psikoloji, fizyolojik psikoloji ve duyuşsal nörobilim gibi disiplinlerle örtüşür. Bilişsel nörobilim, bilişsel bilimdeki teorilere, nörobiyoloji ve hesaplama modellemesine dayanan kanıtlara dayanır.
Beynin bazı kısımları bu alanda önemli bir rol oynar. Nöronlar en hayati rolü oynarlar, çünkü asıl mesele, serebral korteksin farklı lobları ile birlikte nöral bir perspektiften bir biliş anlayışı oluşturmaktır.
Bilişsel nörobilimde kullanılan yöntemler, psikofizik ve bilişsel psikoloji, fonksiyonel nörogörüntüleme, elektrofizyoloji, bilişsel genomik ve davranışsal genetik deneysel prosedürleri içerir.
Beyin lezyonlarına bağlı bilişsel eksiklikleri olan hastaların incelenmesi bilişsel nörobilimin önemli bir yönünü oluşturmaktadır. Lezyonlu beyinlerdeki hasarlar sağlıklı ve tamamen işleyen beyinler açısından karşılaştırılabilir bir temel oluşturur. Bu hasarlar beyindeki sinirsel devreleri değiştirir ve hafıza veya öğrenme gibi temel bilişsel süreçler sırasında arızalanmasına neden olur. Hasar ile sağlıklı sinir devrelerinin nasıl çalıştığını karşılaştırabilir ve muhtemelen etkilenen bilişsel süreçlerin temeli hakkında sonuçlar çıkarabiliriz.
Ayrıca, beyin gelişimine dayalı bilişsel yetenekler gelişimsel bilişsel nörobilim alt alanı altında incelenir ve incelenir. Bu, zaman içinde beyin gelişimini, farklılıkları analiz etmeyi ve bu farklılıkların olası nedenlerini hesaplamayı gösterir.
Teorik yaklaşımlar hesaplamalı nörobilim ve bilişsel psikolojiyi içerir .

Bilişsel nörobilim, nörobilim ve psikolojiden ortaya çıkan disiplinlerarası bir çalışma alanıdır. Bu disiplinlerde, araştırmacıların araştırmalarına yaklaşım tarzını değiştiren ve alanın tam olarak yerleşmesine yol açan birkaç aşama vardı.
Bilişsel nörobilimin görevi beynin zihni nasıl yarattığını tanımlamak olsa da, tarihsel olarak beynin belirli bir alanının belirli bir zihinsel fakültesi nasıl desteklediğini araştırarak ilerlemiştir. Bununla birlikte, beyni alt bölümlere ayırma çabalarının sorunlu olduğu ortaya çıktı. Frenolog hareketi teorileri için bilimsel bir temel sağlayamadı ve o zamandan beri reddedildi. Beynin tüm alanlarının tüm davranışlara katıldığı anlamına gelen toplam alan görüşü, ayrıca Hitzig ve Fritsch'in deneyleriyle  ve sonunda pozitron gibi yöntemlerle geliştirilen beyin haritalaması sonucu reddedildi. emisyon tomografisi (PET) ve fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI). Gestalt teorisi, nöropsikoloji ve bilişsel devrim, bir alan olarak bilişsel nörobilimin yaratılmasında önemli dönüm noktalarıydı ve araştırmacıların davranış ve sinirsel alt tabakaları arasında daha fazla bağlantı kurmasını sağlayan fikir ve teknikleri bir araya getirdi.

Filozoflar her zaman akılla ilgilenirler. Bir fenomeni açıklamanın, bundan sorumlu mekanizmanın anlaşılmasını içerdiği fikrinin felsefe tarihinde M.Ö. 5. yüzyılda atom teorilerinden 17. ve 18. yüzyılda (Galileo, Descartes ve Boyle'ın çalışmaları) yeniden doğuşuna kadar derin kökleri vardır.. Diğerlerinin yanı sıra Descartes'ın insanların inşa ettiği makinelerin bilimsel açıklama modelleri olarak çalışabileceği fikri de var. ” Örneğin, Aristoteles beynin vücudun soğutma sistemi olduğunu ve zeka kapasitesinin kalbinde olduğunu düşündü. Aksine inanan ilk kişinin, MS ikinci yüzyılda Roma doktoru Galen olduğu ve beynin zihinsel aktivitenin kaynağı olduğunu ilan ettiği öne sürülmüştür , bu da Alcmaeon'a akredite edilmiştir. Bununla birlikte Galen, kişilik ve duyguların beyin tarafından değil, diğer organlar tarafından üretildiğine inanıyordu. Bir anatomist ve doktor olan Andreas Vesalius, beynin ve sinir sisteminin aklın ve duyguların merkezi olduğuna inanan ilk kişi oldu. Psikoloji, bilişsel nörobilim katkı sağlayan temel bir alan, zihin konusundaki akıl ortaya çıktı.

Bilişsel nörobilimin öncüllerinden biri olan frenoloji, bir sözdebilimdir ve davranışın kafatasının şeklinden anlaşılabileceğini iddia etmiştir. 19. yüzyılın başlarında, Franz Joseph Gall ve JG Spurzheim insan beyninin yaklaşık 35 farklı bölüme yerleştiğine inanıyordu. Gall, Genel olarak Sinir Sisteminin ve Özellikle Beynin Anatomisi ve Fizyolojisi adlı kitabında, bu alanlardan birinde daha büyük bir yumru olduğunu, beynin o kişinin o kişi tarafından daha sık kullanıldığı anlamına geldiğini iddia etti. Bu teori, halkın dikkatini çekti ve frenoloji dergilerinin yayınlanmasına ve insan konusunun kafasındaki çarpmaları ölçen frenölçerlerin oluşturulmasına yol açtı. Frenoloji fuarlarda ve karnavallarda bir fikstür olarak kalırken, bilim camiasında geniş bir kabul görmüyordu. Frenolojinin en büyük eleştirisi, araştırmacıların teorileri ampirik olarak test edememesidir.

Yerelleştirici görüş, zihinsel yeteneklerin, yeteneklerin özelliklerinin ne olduğu ve nasıl ölçüleceğinden ziyade beynin belirli bölgelerine lokalize olmasıyla ilgiliydi. John Hughlings Jackson gibi Avrupa'da yapılan çalışmalar bu görüşü destekledi. Jackson beyin hasarı olan hastaları, özellikle epilepsili hastaları inceledi. Epileptik hastaların nöbetler sırasında sıklıkla aynı klonik ve tonik kas hareketlerini yaptığını keşfetti ve Jackson'ı her seferinde aynı yerde olması gerektiğine inanmaya yönlendirdi. Jackson, spesifik fonksiyonların beynin belirli bölgelerinde lokalize olduğunu öne sürdü, bu da beyin loblarının gelecekteki anlaşılması için kritikti.

Tüm alan görüşüne göre, beynin tüm alanları her zihinsel işleve katılır.
Fransız deneysel psikolog Pierre Flourens, hayvan deneyleri kullanarak yerelleştirici görüşe meydan okudu. Tavşanlarda ve güvercinlerde serebellumun çıkarılmasının kas koordinasyonu duygusunu etkilediğini ve serebral yarım küreler çıkarıldığında güvercinlerde tüm bilişsel işlevlerin bozulduğunu keşfetti. Bundan, serebral korteks, beyincik ve beyin sapının bir bütün olarak birlikte çalıştığı sonucuna vardı. Yaklaşımı, testlerin mevcut olması durumunda seçici açıkları fark edecek kadar hassas olmamaları nedeniyle eleştirildi.

Belki de zihinsel işlevleri beyindeki belirli yerlere yerleştirmeye yönelik ilk ciddi girişim Broca ve Wernicke tarafından yapıldı. Bu çoğunlukla beynin farklı bölgelerindeki yaralanmaların psikolojik işlevler üzerindeki etkilerini inceleyerek başarıldı. 1861'de Fransız nörolog Paul Broca, dili anlayabilen ancak konuşamayan bir adamla karşılaştı. Adam sadece "tan" sesini üretebiliyordu. Daha sonra adamın, şimdi Broca bölgesi olarak bilinen sol ön lobunun bir bölgesine zarar verdiği keşfedildi. Bir Alman nörolog olan Carl Wernicke, akıcı ama mantıklı olmayan bir şekilde konuşabilen bir hasta buldu. Hasta inmenin kurbanı olmuş ve konuşulan ya da yazı dilini anlayamamıştı. Bu hastada sol parietal ve temporal lobların buluştuğu bölgede, şimdi Wernicke bölgesi olarak bilinen bir lezyon vardı. Lezyonların belirli davranış değişikliklerine neden olduğunu öne süren bu olgular lokalizasyoncu görüşü kuvvetle desteklemiştir.

1870'te Alman doktorlar Eduard Hitzig ve Gustav Fritsch hayvanların davranışlarıyla ilgili bulgularını yayınladılar. Hitzig ve Fritsch, bir köpeğin beyin korteksinden bir elektrik akımı geçirerek beynin hangi bölgelerinin elektriksel olarak uyarıldığına bağlı olarak farklı kasların kasılmasına neden oldu. Bu, bireysel alan fonksiyonlarının, toplam alan görüşünün önerdiği gibi, bir bütün olarak serebrumdan ziyade beynin belirli bölgelerine lokalize edilmesine yol açtı. Brodmann ayrıca beyin haritalamasında önemli bir figürdü; Franz Nissl'in doku boyama tekniklerine dayanan deneyleri beyni elli iki bölgeye ayırdı.

20. yüzyılın başında, Amerika'daki tutumlar, psikolojide birincil yaklaşım olarak davranış tercihine yol açan pragmatizm ile karakterize edildi. JB Watson uyaran-cevap yaklaşımıyla kilit bir figürdü. Hayvanlar üzerinde deneyler yaparak davranışı tahmin etmeyi ve kontrol etmeyi amaçlıyordu. Davranışçılık nihayetinde başarısız oldu çünkü insan eylemi ve düşüncesinin gerçekçi psikolojisini sağlayamadı - öncelikle düşünce ve hayal gücü gibi fenomenleri açıklama pahasına uyaran-yanıt ilişkilerine odaklandı. Bu genellikle "bilişsel devrim" olarak adlandırılan şeye yol açtı.

20. yüzyılın başlarında, Santiago Ramón y Cajal ve Camillo Golgi, nöronun yapısı üzerinde çalışmaya başladı. Golgi, belirli bir bölgedeki birkaç hücreyi tamamen lekeleyebilen gümüş boyama yöntemini geliştirdi ve bu da nöronların bir sitoplazmada doğrudan birbiriyle bağlantılı olduğuna inanmasına neden oldu. Cajal, beynin daha az miyelin içeren bölgelerini boyadıktan ve nöronların ayrık hücreler olduğunu keşfettikten sonra bu görüşe meydan okudu. Cajal ayrıca hücrelerin nörondan elektrik sinyallerini yalnızca bir yönde ilettiğini keşfetti. Golgi ve Cajal, 1906'da nöron doktrini üzerindeki bu çalışma için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü.

20. yüzyılda oküler hakimiyet sütunlarının bulunması, hayvanlarda tek sinir hücrelerinin kaydedilmesi ve göz ve kafa hareketlerinin koordinasyonu gibi çeşitli bulgular alanı ilerletmeye devam etti. Deneysel psikoloji de bilişsel nörobilimin kuruluşunda önemliydi. Bazı önemli sonuçlar, bazı görevlerin ayrık işleme aşamaları, dikkat çalışması, ve davranışsal verilerin zihinsel süreçleri açıklamak için yeterli bilgi sağlamadığı düşüncesi ile gerçekleştirildiğinin gösterilmesidir. Sonuç olarak, bazı deneysel psikologlar davranışların sinirsel temellerini araştırmaya başladı. Wilder Penfield, ameliyat sırasında hastaların kortekslerini uyararak beynin primer duyusal ve motor bölgelerinin haritalarını oluşturdu. Sperry ve Michael Gazzaniga'nın 1950'lerde bölünmüş beyin hastaları üzerindeki çalışmaları da alanın ilerlemesinde etkili oldu. Bilişsel nörobilim terimi 1976'da bir taksiyi paylaşırken G

Psikolojide bilişselcilik, 1950'lerde itibar kazanan zihni anlamak için teorik bir çerçevedir. Akım, bilişselcilerin bilişi açıklamayı ihmal ettiğini söylediği davranışçılığa bir yanıttır. Bilişsel psikoloji, adını bilme ve bilgiye atıfta bulunan Latince cognoscere'den almıştır, bu nedenle bilişsel psikoloji, kısmen düşünce ve problem çözme araştırmalarının önceki geleneklerinden türetilen bir bilgi işleme psikolojisidir.
Davranışçılar düşünmenin varlığını kabul ettiler ama onu bir davranış olarak tanımladılar. Bilişselciler, insanların düşünme biçimlerinin davranışlarını etkilediğini ve bu nedenle kendi başına bir davranış olamayacağını savundu. Bilişselciler daha sonra düşünmenin psikoloji için o kadar önemli olduğunu ve düşünme çalışmasının kendi alanı haline gelmesi gerektiğini savundu. Bununla birlikte, bilişselciler tipik olarak, bilgisayımsallığın geliştirdiği türde, belirli bir zihinsel faaliyet biçimini varsayarlar.
Bilişselcilik, son zamanlarda postkognitivizm tarafından sorgulanmıştır.

Entelektüel ufkumuzu özümseme ve genişletme süreci bilişsel gelişim olarak adlandırılır. Çevreden çeşitli uyaranları emen karmaşık bir fizyolojik yapıya sahibiz, uyaranlar bilgi ve beceri üretebilen etkileşimlerdir. Ebeveynler bilgiyi evde gayri resmi olarak işlerken, öğretmenler bilgiyi okulda resmi olarak işler. Bilgi, şevk ve şevkle takip edilmelidir; değilse, o zaman öğrenme bir yük haline gelir.

Dikkat, bilişsel gelişimin ilk kısmıdır. Bir kişinin odaklanma ve konsantrasyonu sürdürme yeteneği ile ilgilidir. Dikkat aynı zamanda bir bireyin ne kadar odaklanmış olduğu ve tüm konsantrasyonunu bir şeye vermesi olabilir. Kalıcılık ve dikkat dağınıklığı gibi diğer mizaç özelliklerinden, dikkat dağınıklığının bireyin çevre ile günlük etkileşimini değiştirmesi anlamında ayrılır. Öte yandan dikkat, belirli görevleri yerine getirirken davranışını içerir. Örneğin öğrenme, öğrenci dikkatini öğretmene verdiğinde gerçekleşir. İlgi ve çaba dikkatle yakından ilişkilidir. Dikkat, çok sayıda dış uyaranı içeren aktif bir süreçtir. Herhangi bir zamanda bir organizmanın dikkati üç iç içe çember içerir; farkındalığın, sınırın ve odaklanmanın ötesinde. Bireylerin zihinsel bir kapasiteye sahip olduğuna dikkat etmek önemlidir; Bir kişinin aynı anda odaklanabileceği pek çok şey vardır.
Bilgi işleme adı verilen bir bilişsel gelişim teorisi, hafıza ve dikkatin bilişin temeli olduğunu savunur. Çocukların dikkatinin başlangıçta seçici olduğu ve amaçları için önemli olan durumlara dayandığı öne sürülür. Bu kapasite, çocuk büyüdükçe görevlerden uyaranları daha fazla özümseyebildiği için artar. Başka bir kavramsallaştırma, dikkati zihinsel dikkat ve algısal dikkat olarak sınıflandırmıştır. İlki, beyindeki görevle ilgili süreçleri etkinleştiren, yürütme tarafından yönlendirilen dikkat "beyin enerjisi" olarak tanımlanırken, ikincisi, yeni algısal deneyimler tarafından yönlendirilen anlık veya kendiliğinden dikkattir.

Bilişsel teori temel olarak bilginin edinilmesini ve zihinsel yapının büyümesini vurgular. Bilişsel teori, öğrencinin öğrenme sürecini kavramsallaştırmaya odaklanma eğilimindedir: bilgi nasıl alınır; bilgilerin nasıl işlendiği ve mevcut şemada nasıl düzenlendiği; bilgi geri çağrıldığında nasıl alınır. Başka bir deyişle, bilişsel teori, bilgi edinme sürecini ve zihindeki zihinsel yapılar üzerindeki müteakip etkileri açıklamaya çalışır. Öğrenme, öğrencinin ne yaptığının mekaniği ile ilgili değildir, daha ziyade öğrencinin halihazırda ne bildiğine (mevcut bilgi) ve yeni bilgi edinme yöntemine (yeni bilgiyi mevcut şemalarına nasıl entegre ettiğine) bağlı bir süreçtir. Bilgi edinimi, öğrencinin zihnindeki zihinsel yapıların içsel kodlanmasından oluşan bir faaliyettir. Teoriye göre, öğrenci kendi öğrenme sürecinde aktif bir katılımcı olmalıdır. Bilişsel yaklaşımlar temel olarak öğrencinin zihinsel planlama, hedef belirleme ve organizasyonel stratejiler gibi zihinsel faaliyetlerine odaklanır. Bilişsel teorilerde, öğrenmede sadece çevresel faktörler ve öğretim bileşenleri önemli bir rol oynamaz. Kodlamayı, dönüştürmeyi, prova yapmayı ve bilgileri depolamayı ve geri almayı öğrenmek gibi ek temel unsurlar vardır. Öğrenme süreci, öğrencinin düşüncelerini, inançlarını ve tutum değerlerini içerir.

Bellek, öğrenme sürecinde hayati bir rol oynar. Bilgi, bellekte düzenli ve anlamlı bir şekilde depolanır. Burada öğretmen ve tasarımcılar öğrenme sürecinde farklı roller oynarlar. Öğretmenler sözde öğrenmeyi ve bilginin organizasyonunu optimal bir şekilde kolaylaştırırlar. Oysa tasarımcılar, öğrencilerin önceki bilgilerine eklemek için yeni bilgiler edinmelerine yardımcı olmak için sözde gelişmiş teknikler (analojiler ve hiyerarşik ilişkiler gibi) kullanırlar. Unutma, bilgiyi bellekten geri getirememe olarak tanımlanır. Hafıza kaybı, yeni edinilen bilgilerin alaka düzeyini değerlendirerek durumla ilgili olmayan bilgileri atmak için kullanılan bir mekanizma olabilir.

Bilişsel teoriye göre, bir öğrenci bilgiyi farklı bağlamlarda ve koşullarda nasıl uygulayacağını biliyorsa, o zaman aktarımın gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Anlama, bilgiden oluşur - kurallar, kavramlar ve ayrımcılık biçiminde. Hafızada saklanan bilgi önemlidir, ancak bu tür bilgilerin kullanımı da önemlidir. Ön bilgiler, kendisi ile yeni bilgiler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları belirlemek için kullanılacaktır.

Bilişsel teori çoğunlukla karmaşık öğrenme biçimlerini akıl yürütme, problem çözme ve bilgi işleme açısından açıklar. Yukarıda belirtilen tüm bakış açılarının amacının aynı olduğu - bilginin öğrenciye mümkün olan en verimli ve etkili şekilde aktarılması - vurgulanmalıdır. Sadeleştirme ve standardizasyon, bilgi aktarımının etkinliğini ve verimliliğini artırmak için kullanılan iki tekniktir. Bilgi analiz edilebilir, ayrıştırılabilir ve temel yapı taşlarına basitleştirilebilir. Bilgi aktarım ortamının davranışçı modeli ile bir korelasyon vardır. Bilişselciler verimli işleme stratejilerinin önemini vurgularlar.

Bir davranışçı, davranışı istenen yönde değiştirmek için geri bildirim (pekiştirme) kullanırken bilişselci, geri bildirimi doğru zihinsel bağlantıları yönlendirmek ve desteklemek için kullanır. Farklı nedenlerden dolayı öğrencilerin görev analizcileri hem bilişselciler hem de davranışçılar için kritik öneme sahiptir. Bilişselciler, öğrenenin öğrenmeye yatkınlığına bakar (Öğrenen, öğrenmesini nasıl etkinleştirir, sürdürür ve yönlendirir?). Ek olarak bilişselciler, öğrenenin 'nasıl tasarlanır' talimatını özümseyebilecek şekilde inceler. (yani, öğrenenlerin mevcut zihinsel yapıları ne durumda?) Tersine, davranışçılar, öğrenenlere dersin nerede başlaması gerektiğini nasıl belirleyeceklerine bakarlar (örneğin, öğrenciler hangi düzeyde başarılı bir performans sergiliyorlar?) ve en etkili takviyeler nelerdir (yani, Öğrenciler tarafından en çok istenen sonuçlar nelerdir?) öğrenen?).
Öğretim tasarımını yönlendiren bazı özel varsayımlar veya ilkeler vardır: öğrencinin öğrenme sürecine aktif katılımı, öğrenen kontrolü, üstbilişsel eğitim (örneğin, kendi kendini planlama, izleme ve gözden geçirme teknikleri), belirlemek için hiyerarşik analizlerin kullanımı ve önkoşul ilişkileri gösterir (bilişsel görev analizi prosedürü), bilgilerin yapılandırılması, organize edilmesi ve sıralanmasının en uygun şekilde işlenmesini kolaylaştırır (anahatlar, özetler, sentezleyiciler, ön düzenleyiciler vb. gibi bilişsel stratejilerin kullanımı), öğrencileri daha önce öğrenilen materyallerle bağlantı kurmaya teşvik eder ve öğrenme ortamları oluşturma (önkoşul becerilerin hatırlanması; ilgili örneklerin kullanımı, analojiler).

Bilişsel kuramlar temel olarak bilgiyi anlamlı kılmaya ve öğrenenlerin yeni bilgileri bellekteki mevcut bilgilerle ilişkilendirmelerine yardım etmeye odaklanır. Öğretimin etkili olabilmesi için öğrencilerin mevcut şemalarına veya zihinsel yapılarına dayanması gerekir. Bilginin organizasyonu, mevcut bilgiyle anlamlı bir şekilde ilişki kuracak şekilde bağlantılıdır. Bilişsel strateji örnekleri analoji metaforlarıdır. Diğer bilişsel stratejiler, çerçeveleme, anımsatıcıların ana hatlarını çizme, kavram haritalama, önceden düzenleyiciler ve benzerlerinin kullanımını içerir. Bilişsel kuram temel olarak öğretmenin/tasarımcının temel görevlerini vurgular ve farklı bireylerin öğrenme çıktılarını etkileyebilecek çeşitli öğrenme deneyimlerinin öğrenme durumuyla ilgili analizini içerir. Öğrenenlerin önceden edindikleri bilgi yetenekleri ve deneyimleri arasında bağlantı kurmak için yeni bilgileri organize etmek ve yapılandırmak. Yeni bilgi, öğrencinin bilişsel yapısı içinde etkili ve verimli bir şekilde özümlenir/yerleştirilir.

Bilişselliğin biri metodolojik, diğeri teorik olmak üzere iki ana bileşeni vardır. Metodolojik olarak, bilişselcilik pozitivist bir yaklaşıma sahiptir ve psikolojinin (ilke olarak) bilimsel yöntemin kullanılmasıyla tamamen açıklanabileceğini söyler, bunun doğru olup olmadığına dair spekülasyonlar vardır. Bu aynı zamanda, zihinsel işlevin bireysel bileşenlerinin ('bilişsel mimari') tanımlanabileceği ve anlamlı bir şekilde anlaşılabileceği inancıyla büyük ölçüde indirgemeci bir hedeftir. İkincisi, bilişin, kurallar veya algoritmalar kullanılarak değiştirilebilen ayrık ve içsel zihinsel durumlar (temsiller veya semboller) içerdiğini söyler.
Bilişselcilik, 20. yüzyılın sonlarında psikolojide baskın güç haline geldi ve zihinsel işlevi anlamak için en popüler paradigma olarak davranışçılığın yerini aldı. Bilişsel psikoloji, davranışçılığın toptan bir çürütülmesi değil, zihinsel durumların var olduğunu kabul eden bir genişlemedir. Bu, 1950'lerin sonlarına doğru basit öğrenme modellerine yönelik artan eleştirilerden kaynaklanıyordu. En dikkate değer eleştirilerden biri, Noam Chomsky'nin dilin yalnızca şartlandırma yoluyla elde edilemeyeceği ve en azından kısmen içsel zihinsel durumların varlığıyla açıklanması gerektiği iddiasıydı.
Bilişsel psikologları ilgilendiren temel konular, insan düşüncesinin içsel mekanizmaları ve bilme süreçleridir. Bilişsel psikologlar, fizikse

Bruce Sherman McEwen (17 Ocak 1938 - 2 Ocak 2020) Amerikalı bir nöroendokrinolog ve Rockefeller Üniversitesi'ndeki Harold ve Margaret Milliken Hatch Nöroendokrinoloji Laboratuvarı başkanıydı. Allostatik yük terimini icat eden McEven, çevresel ve psikolojik stresin etkileri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu.
Dr. McEwen, stresin üç biçimini tanımlamıştır: 

iyi stres — zihni odaklayan bir enerji patlamasıyla ani bir zorluğa yanıt olarak;
geçici stres — hızla çözülen günlük hayal kırıklıklarına bir yanıt olarak;
kronik stres — toksik bir tepki, sonunda vücudu parçalayan amansız bir meydan okuma olarak.

McEwen, 1938'de, George ve Esther (Lenters) McEwen'in oğlu olarak Colorado, Fort Collins'de doğdu. Babasının Michigan Üniversitesi'nde İngilizce profesörü olduğu Michigan, Ann Arbor'da büyüdü. Annesi ev hanımıydı. İlk evliliğini Nancy Ames ile yaptı. Boşandıktan sonra 2 evliliğini bir akademisyen olan Karen Bulloch ile gerçekleştirdi. Karen aynı zamanda Rockefeller araştırma doçenti ve üniversitenin nöroendokrinoloji ve inflamasyon programı başkanlığını yapmıştır. İkisi üvey 4 çocukları vardır. Yakalandığı bir hastalığın ardından felç komplikasyonları nedeniyle 2 Ocak 2020'de 81 yaşında öldü.

McEwen, kimya alanında lisans derecesini Oberlin Koleji'nden ve doktora derecesini hücre biyolojisi üzerine 1964'te Rockefeller Üniversitesi'nden aldı. Doktora sonrası Göteborg'daki Nörobiyoloji Enstitüsünde ve Rockefeller Üniversitesi'nde Amerikalı deneysel psikolog Neal E. Miller ile birlikte çalıştı. McEwen ilk olarak 1966'nın başlarında Minnesota Üniversitesi'nde zooloji yardımcı doçenti olarak görev yaptı, ancak 1966'nın ortalarında yine yardımcı doçent olarak Rockefeller Üniversitesi'ne geri döndü. Burada 1971 yılında doçent ve 1981 yılında profesörlük unvanını aldı.
McEwen laboratuvarı, onlarca yıldır beyindeki östrojen ve glukokortikoid etkisinin araştırılmasında hep ön saflarda yer aldı. McEwen'in grubu, östrojenin hipokampusun CA1 alt alanındaki dendritik omurga yoğunluğunu artırabildiğini ilk kez göstermiştir. Ayrıca, McEwen laboratuvarı CA3 hipokampal alt alanında stres kaynaklı dendritik retraksiyon keşfetmiştir. Beyinde hem gonadal hem de adrenal steroid etkisinin rolüne öncülük eden McEwen laboratuvarı, modern stres kavramının geliştirilmesine yardımcı oldu. Araştırmaları glukokortikoidler, stres ve nöronal dejenerasyon üzerine odaklanmıştır.
McEwen'in önemli öğrencileri arasında Robert Sapolsky, Elizabeth Gould, Catherine Woolley, Michael Meaney ve Heather Cameron bulunmaktadır.
McEwen, Society for Neuroscience'ın eski başkanı olup, aynı zamanda Ulusal Bilimler Akademisi, Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi ve Ulusal Tıp Akademisi'nin de bir üyesiydi.
McEwen ilk makalesini 1959'da yayımladıktan sonra, Nature, JAMA: The Journal of the American Medical Association, The New England Journal of Medicine, Neurobiology of Aging ve The Journal of Neuroscience gibi dergilerde 700'den fazla hakemli makale yayımladı. Uzmanlığı ve çalışmaları ABC, NBC, CNN, PBS, NPR, BBC ve The New York Times, The Wall Street Journal ve diğer pek çok yayında yer aldı.
Bilim yazarı Elizabeth Norton Lasley ile birlikte The End of Stress As We Know It kitabının ve bilim yazarı Harold M. Schmeck Jr ile birlikte The Hostage Brain kitabının ortak yazarlığını da yapmıştır.

Nöroplastisitede IPSEN Vakfı Ödülü,
Biyolojik Psikiyatri Derneği'nden Altın Madalya ödülü,
Nöropsikiyatride Pasarow Ödülü,
İngiliz Endokrin Derneği Dale Madalyası,
Beyin ve Davranış Araştırma Vakfı ve Karl'dan Bilişsel Sinirbilim için Goldman-Rakic Ödülü
Amerikan Felsefe Derneği'nden Spencer Lashley Ödülü.
McEwen, Anti-AgingGames.com'un Bilimsel Danışma Kurulunda da yer almıştır ve burada video oyunlarının kurucu babası Nolan Bushnell ve dünyaca ünlü davranışsal sinirbilimcilerden oluşan bir ekiple 35 yaş üstü sağlıklı yetişkinler için hafıza, odaklanma ve rahatlama oyunları geliştirmek üzerine işbirliği gerçekleştirdi.

Carl Ransom Rogers (8 Ocak 1902 - 4 Şubat 1987), psikolojide humanistik yaklaşımın kurucularından ve psikoterapi araştırmaları yapan psikologlar içinde en önemlilerinden birisi olarak görülen Amerikalı psikolog. Rogers, 20.yüzyılın en çok etkilenilen altı psikoloğundan biri ve Sigmund Freud'dan sonra en önemli klinik psikolog olarak gösterilmektedir.

Rogers, Carl. (1939). Clinical Treatment of the Problem Child
Rogers, Carl. (1942). Counseling and Psychotherapy: Newer Concepts in Practice.
Rogers, Carl. (1951). Client-centered Therapy: Its Current Practice, Implications and Theory. London: Constable. ISBN 1-84119-840-4.
Rogers, Carl. (1959). A Theory of Therapy, Personality and Interpersonal Relationships as Developed in the Client-centered Framework. In (ed.) S. Koch, Psychology: A Study of a Science. Vol. 3: Formulations of the Person and the Social Context. New York: McGraw Hill.
Rogers, Carl. (1961). On Becoming a Person: A Therapist's View of Psychotherapy. London: Constable. ISBN 1-84529-057-7.Excerpts30 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rogers, Carl. (1969). Freedom to Learn: A View of What Education Might Become. (1st ed.) Columbus, Ohio: Charles Merill. Excerpts9 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rogers, Carl. (1970). On Encounter Groups. New York: Harrow Books, Harper and Row, ISBN 0-06-087045-1
Rogers, Carl. (1977). On Personal Power: Inner Strength and Its Revolutionary Impact.
Rogers, Carl. (nd, @1978). A personal message from Carl Rogers. In: N. J. Raskin. (2004). "Contributions to Client-Centered Therapy and the Person-Centered Approach." (pp. v-vi). Herefordshire, United Kingdom: PCCS Books, Ross-on-the-Wye. ISBN 1-898059-57-8
Rogers, Carl. (1980). A Way of Being. Boston: Houghton Mifflin.
Rogers, Carl. & Stevens, B. (1967). "Person to Person: The Problem of Being Human". Lafayette, CA: Real People Press.
Rogers, Carl R. (1985). The necessary and sufficient conditions of therapeutic personality change. "Journal of Consulting Psychology", 2:95-103.
Rogers, Carl, Lyon, Harold C., & Tausch, Reinhard (2013)  On Becoming an Effective Teacher - Person-centered Teaching, Psychology, Philosophy, and Dialogues with Carl R. Rogers and Harold Lyon. London: Routledge, ISBN 978-0-415-81698-4: http://www.routledge.com/9780415816984/22 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klinik psikoloji
Hümanizm
Esalen Enstitüsü

Behind the Mirror: Reflective Listening and its Tain in the Work of Carl Rogers13 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carl Rogers29 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
nrogers.com
Personality Theories — Carl Rogers2 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carl Rogers page5 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carl Rogers' On Becoming A Person8 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Communication: Its Blocking and Its Facilitation23 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Analysis of Carl Rogers theory of personality
https://web.archive.org/web/20110716112130/http://www.muskingum.edu/~psych/psycweb/history/rogers.htm
Luca Corchia, La teoria della personalità di Carl R. Rogers
Person-centered counselling theory – video presentation10 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carl R. Rogers, Selected Writings15 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Daniel Kahneman (5 Mart 1934 - 27 Mart 2024), Amerikalı Nobel Ekonomi Ödülü sahibi psikolog.
2011'de Foreign Policy dergisi tarafından en iyi küresel düşünürler listesinde yer aldı. Aynı yıl, araştırmalarının çoğunu özetleyen Hızlı ve Yavaş Düşünme adlı kitabı yayınlandı ve en çok satanlar listesine girdi. 2015 yılında The Economist tarafından dünyanın en etkili yedinci ekonomisti olarak listeledi.

1934 yılında Tel Aviv'de doğan Prof. Kahneman, Paris'te büyüdü ve çocukluğunu Nazi işgali altında geçirdi. Naziler Fransız Yahudilerini topluca tutuklamaya başladığında, o ve ailesi Cagnes-sur-Mer'deki bir tavuk kümesine saklanarak kurtuldu. Kudüs İbrani Üniversitesi'nde psikoloji ve matematik eğitimi aldı. Kaliforniya Üniversitesi'nde psikoloji eğitimine devam etti. 1961'den 1978'e kadar İbrani Üniversitesinde ders verdi ve burada profesör oldu. Princeton Üniversitesinde emekli profesördü. Anne Treisman ile evlendi.

"Beklenti Teorisi"ni Amos Tversky ile birlikte kuran iki deneysel psikologtan biridir. Bireylerin riskli ve belirsiz koşullardaki karar ve tercih süreçleri ile ilgili bahisler türetip cevaplarını da kendileri vererek binlerce karar örneği geliştirmişlerdir.
Bireylerin sonuçları kesin olan şeyleri abartarak bunlara, sonuçları kesin olmayan şeylerden daha fazla değer verdiklerini kabul etmektedirler. Yani insanlar karışık, riskli durumlarda, karar verirken, her zaman mantıklı ve akılcı davranmazlar.
Mâkul kararlar almayan insan modeli, ekonomi alanında genel kabul görmüş, rasyonel ve mantıklı davranan, kendi çıkarlarını gözeten insan modeliyle çelişmiştir.
Rasyonel ekonomi dünyasına, psikolojinin, zihinselliğin, bahislerin, belirsizlik ve rastgeleliğin girmesini sağlayan Kahneman 10 Aralık 2002'de Stokholm'de Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür. ABD eski Başkanı Barack Obama 2013 yılında, Kahneman'a ülkenin en yüksek sivil onuru olan Başkanlık Özgürlük Madalyası'nı vermişti. Prospect dergisi tarafında 2015 yılının Nisan ayında açıklanan ve yaklaşık 3000 kişi ile yaptığı dünyanın önde gelen düşünürleri anketinde Kahneman sekizinci sırada yer almıştır.

Kahneman, D., Slovic, P. ve Tversky, A. (1982). Judgment under uncertainty: Heuristics and biases. New York: Cambridge University Press.
Kahneman, D., Diener, E. ve Schwarz, N. (ed). (1999). Well-being: The foundations of hedonic psychology. New York: Russell Sage Foundation.
Kahneman, D., & Tversky, A. (e). (2000). Choices, values and frames. New York: Cambridge University Press.

Tversky, A. ve Kahneman, D. (1971). Belief in the law of small numbers. Psychological Bulletin, Cilt 76, 105-110.
Kahneman, D. ve Tversky, A. (1972). Subjective probability: A judgment of representativeness. Cognitive Psychology, Cilt 3, 430-454.
Kahneman, D. (1973). Attention and effort. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.
Kahneman, D. ve Tversky, A. (1973). On the psychology of prediction. Psychological Review, Cilt 80, 237-251.
Tversky, A., & Kahneman, D. (1973). Availability: A heuristic for judging frequency and probability. Cognitive Psychology, 5, 207-232.
Tversky, A. ve Kahneman, D. (1974). Judgment under uncertainty: Heuristics and biases. Science, Cilt 185, 1124-1131. Science Mag Link 2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kahneman, D. ve Tversky, A. (1979). Prospect theory: An analysis of decisions under risk. Econometrica, Cilt 47, 313-327.
Tversky, A. ve Kahneman, D. (1981). The framing of decisions and the psychology of choice. Science, 211, 453-458. Science Mag Link 3 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kahneman, D. ve Tversky, A. (1984). Choices, values and frames. American Psychologist, Cilt 39, 341-350.
Kahneman, D. ve Miller, D.T. (1986). Norm theory: Comparing reality to its alternatives. Psychological Review, Cilt 93, 136-153.
Kahneman, D., Knetsch, J.L. ve Thaler, R. H. (1990). Experimental tests of the endowment effect and the Coase theorem. Journal of Political Economy, Cilt 98, 1325-1348.
Kahneman, D. ve Lovallo, D. (1993). Timid choices and bold forecasts: A cognitive perspective on risk-taking. Management Science, Cilt 39, 17-31.
Kahneman, D. ve Tversky, A. (1996). On the reality of cognitive illusions. Psychological Review, Cilt 103, 582-591.
Kahneman, D. (2003). A perspective on judgment and choice: Mapping bounded rationality. American Psychologist, Cilt 58,697-720.

TED'de Daniel Kahneman 
 Wikimedia Commons'ta Daniel Kahneman ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikisöz'de Daniel Kahneman ile ilgili sözler mevcuttur.
Resmî site
Kütüphanelerdeki Daniel Kahneman tarafından oluşturulan veya hakkındaki eserler (WorldCat katalogu)
IMDb'de Daniel Kahneman 
Nobelprize.org'ta Daniel Kahneman

Deneysel psikoloji, psikolojiye doğa bilimleri gözlüğüyle bakar ve onu bilimsel yöntem yardımıyla anlamaya çalışır. Deneysel psikolojinin odaklandığı konular davranışı belirleyen süreçler ve zihinsel yaşamın doğasıdır. Bu dal, psikolojik bilgi birikimini günlük yaşamda karşılaşılan sorunları çözmekte kullanan uygulamalı psikoloji ve zihinsel hastalıkları terapi yoluyla ortadan kaldırmayı amaçlayan klinik psikolojiden ayrılır.
Deneysel psikoloji bir konudan çok yöntemler dizgesini ifade eder ve psikolojinin diğer alanlarında kullanılan pek çok yöntemi içerir. Deneysel psikologlar nöroloji, gelişimsel psikoloji, duyarlık, algılama, bilinçlilik, öğrenme, bellek, düşünme ve dil konularında araştırmalar yapmış, makaleler yayımlamış ve dersler vermişlerdir. Deneysel psikolojinin günümüzdeki ilgi alanları ise motivasyon, duygu ve toplumsal psikolojidir.

Deneysel psikolojinin geçmişi 11. yüzyıla dayanmaktadır. İbn-i Heysem 1021'de yazdığı Optiğin Kitabı adlı yapıtta görsel algı ve yanılsamaları deneysel bir yaklaşımla incelemiş ve Ebu Reyhan Biruni tepki zamanı kavramını bulgulamıştır. Ne var ki, deneysel psikolojinin çağdaş bir akademik dal durumuna gelmesi Wilhelm Wundt'un matematiksel ve deneysel yaklaşımına ve dünya üzerindeki ilk psikoloji laboratuvarını kurmasıyla gerçekleşmiştir. İlk deneysel psikologlardan Hermann Ebbinghaus ve Edward Titchener çalışmalarında içgözlem yöntemini de kullanmışlardır.

Davranışçılık yirminci yüzyılın ilk yarısında psikolojinin baskın örnekçelerinden biri olmuştur. Bu, zihinsel görüngelerin deneysel psikolojideki önemini azaltmıştır. Bu durum Avrupa için çok geçerli değildir. Bunun nedeni, düşünme, bellek ve ilgi konularına eğilen Sir Frederic Bartlett, Kenneth Craik, W. E. Hick ve Donald Broadbent gibi psikologların Avrupa psikolojisini etkilemiş olmasıdır. Bu durum, bilişsel psikolojinin hızlı gelişimine de altyapı hazırlamıştır.
"Deneysel psikoloji" yirminci yüzyılın ikinci yarısında boyut değiştirmiş ve birçok alt dala ayrılmıştır. Deneysel psikologlar araştırmalarında çok sayıda farklı yöntem kullanırlar ve bilim felsefesinin deneyin ayrıcalıklı prestiji üzerindeki etkilerini göz önüne alarak belirli bir yönteme saplanıp kalmazlar. Deneysel yöntemin günümüzdeki kullanım alanları daha önce deneysel psikolojinin parçası olmayan gelişimsel ve toplumsal psikolojidir. Terim, prestij sahibi bilimsel dergilerde ve kimi üniversitelerin psikoloji derslerinde kullanılmaktadır.

İnsan davranışı ve zihinsel süreçlerin karmaşıklığı, bu olguların yorumlanmasına yardımcı değişkenler ve konu oldukları bilinçdışı süreçler deneysel psikolojinin tutarlı bir yöntemler dizgesine sahip olmasını zorunlu kılmaktadır.
Psikolojideki temel deneysel yöntemler dış değişkenlerin denetimi, deneyci yanlılığının azaltılması, deneysel evrelerin ağırlıklandırılması, uygun örnek sayısı, güvenilir ve geçerli işlemsel tanım kullanımı ve istatistiksel çözümlemedir. Psikoloji bölümlerinin lisans programları araştırma yöntemleri ve istatistik konularında zorunlu dersler içermektedir.
Yasal ve ahlaksal sorunlar nedeniyle deneysel psikologlar hayvanlar üzerinde araştırma yaparlar. Deneyler ile değişik çevre koşullarının davranışı nasıl etkilediği araştırmalar ile bulunmaya çalışılır. Deneysel psikoloji deyince günümüz psikologlarının aklına, hayvan davranışları üzerinde yapılan çalışmalar gelir.

Olay incelemesi, ilintisel ve doğal gözlemin de içinde bulunduğu diğer araştırma yöntemlerinin de kullanıldığı deneysel psikoloji, bilgi birikimine en yüksek değeri atfeder. Kimi deneysel psikologlar bu durumu daha da ileriye taşımış ve deney dışındaki diğer tüm araştırma yöntemlerine kuşkuyla bakmışlardır. Daha özel anlamda, olay incelemesi ve görüşme yöntemleri klinik psikolojide kullanıldıkları için deneysel psikologlar tarafından pek önemsenmezler.
Deneysel çalışmalar sürecinde, insan psikolojisi göz önüne alınmalı ve insan hayatının etik değeri korunmalıdır.

Eleştirel ve postmodernist psikologlar insan doğasının içinde yaşadığı çevreye ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğuna inanmakta ve deneysel psikologların insan doğasını kültürel, ekonomik ve tarihsel bakış açısını yadsıyarak anlamaya çalıştıklarını öne sürmektedirler. Deneysel psikolojiye kuşkuyla bakan kişiler bu dalın, çevresel etmenlerin insanın zihinsel süreçlerini ve davranışını etkileyen değişkenler olarak tanımlamadıklarını vurgulamaktadırlar. Bu durumun deneysel psikologların insan doğasını eksik anlatmasına yol açtığı iddiası da dile getirilmektedir.
Radikal davranışçılardan B.F. Skinner ölümünden üç gün önce Amerika Psikoloji Kurumu'nda yaptığı bir konuşmada deneysel psikolojiyi iç zihinsel süreçlere gözlemlenebilir davranışlardan daha fazla önem vermesinden ötürü eleştirmiştir. Bu eleştiri, davranışçılığın önemini yitirdiği bilişsel devrimin yükseliş dönemine rastlamış ve pek dikkate alınmamıştır.

Edwin G. Boring. Deneysel Psikoloji Tarihi. 2. Baskı. Prentice-Hall, 1950.
Robert L. Solso ve M. Kimberly MacLin. Deneysel Psikoloji: Farklı Bir Yaklaşım. 7. Baskı. Allyn & Bacon, 2001.

Din psikolojisi, insana özgü olan dinsel yaşamın psikolojik açıdan çeşitli yönlerini inceleyen bilim dalı. Diğer bir ifade ile din psikolojisi, dinin insan ruhundaki temel karakteristiklerini, davranışlara yansıyan etki durumlarını ele alır. Psikoloji duygu, düşünce ve davranışların bilimsel olarak araştırılmasını konu edinirken; din psikolojisi dinî duygu, düşünce ve davranışların araştırılmasını konu edinmiştir.
Din psikolojisi, insanın dinî hayatını bütün derinliği ve genişliği ile kavramak, incelemek ve ruhsal olaylarla ilişkisini göstermek ister. Din psikolojisi dinin emir ve yasakları üzerinde tartışmaz. Sadece dinin bireydeki yansımalarını inceler. Dinî hükümleri doğrulamak ya da çürütmek gibi bir amacı yoktur. Olayları ön kabullerden uzak bir şekilde bilimsel bir metotla araştırıp sınıflandırır. Din psikolojisi normatif bir bilim değildir. Yani dinsel akide ve gerçeklerde değer yargılarına varmak din psikolojisinin görevi ve amacı değildir. Din psikolojisi, dinî ifade şekillerini psikolojik gelişme ve süreçler bağlamında ele alır. Din psikolojisinin araştırma alanı dinin kendisi değil, dini yaşayan insanlardır.
Bu bilim dalı dinî tasavvurlar ve tanrı tasavvuru, tanrıya bağlanma tarzı, dinî düşünce, duygu ve davranışlar ve bunlara etki eden faktörler, din ve tanrı inancının ortaya çıkışı, din değiştirme, dinî yüklemeler, dindarlık tipleri, dinî gelişim, inanç-sağlık ilişkisi, ölüm, rüyalar ve mistik deneyimler, adil dünya inancı, din-değer ilişkisi gibi konu başlıklarını incelemektedir.

Gerek dinî kaynaklardan, gerekse eski felsefe ve kültürlerden yararlanarak İslam bilginleri insanın ruhsal yapısı ve davranışları konusunda birçok kavram ve görüş geliştirmişlerdir. 8. yüzyıldan itibaren İlmü'n-nefs, İlmü'n-nefs ve'r-Rûh, Kitâbü'r-Rûh, İlm-i Ahvâl-i Rûh gibi başlıklar taşıyan çeşitli çalışmalar ortaya koyulmuştur.
Hâris el-Muhâsibî'nin eserleri içinde en meşhur olanı er-Riâye aynı zamanda psikolojik tahlillerin yer aldığı en kapsamlı eseridir. Eserde ihlâs, riyaset (baş olma sevdası), mübâhât (aldanış), tefâhur, tehâsüd (hased besleme), hayâ, masiyet, riya kavramlarını ele almıştır. Ayrıca ahlakla ilgili marifet-i nefs konusunda geniş bilgi vermektedir. Ele aldığı konuları derinlemesine ve en ince ayrıntılarına kadar inceleyen Muhâsibî davranışları hataratlara bağlamaktadır. Hataratların kaynağını ise nefis, şeytan ve akıl olarak görmektedir. Muhâsibî hatarattan "kalpleri her türlü hayır ve şerre çağıran davetçilerin ta kendisidir" ifadesiyle bahsetmektedir.
Kindî, İslam düşünce tarihinde nefsin mahiyeti ve işlevlerini, arınmasının yol ve yöntemlerini, ölümden sonraki durumu felsefi açıdan inceleyip temellendiren ilk filozoftur. Risâle fi'l-hîle li-defi'l-ahzân isimli eserinde psikolojik sağlığın korunması konusunda önemli değerlendirmeler ve tavsiyelere yer vermektedir. Kindî, kişilere mutluluğu istemeyi mutsuzluktan kendisini korumayı tavsiye etmektedir. Kindî'ye göre arzulanan ve sevilen şeyler kişinin yapısına uygun olmalı, elden gidene üzülmemeli ve kişinin yapısına uygun olmayan duyusal varlıklar istenmemelidir.
Râzî ilim öğrenmek için birçok yeri dolaşmış, çeşitli ilim ve kültür merkezlerinde edebiyat, tıp, felsefe ve astronomi alanlarında tahsil görmüştür. İlk olarak Râzî'nin ortaya attığı "et-Tıbbu'r-ruhâni" kavramı kalbin afetlerini ve hastalıklarını ortaya çıkararak tedavi yollarını ve iyileştirme çarelerini bulmaya çalışan, ahlaki ve psikolojik durumlar aracılığıyla sağlığı düzeltmeye çalışan bir disiplindir. Ortaya attığı kavramla aynı ismi taşıyan eseri et-Tıbbu'r-Ruhâni'de ise endişen ölüm korkusuna kadar pek çok psikolojik kavramı işlemiştir. Râzî, eserinde ölüm üzerine düşünmemeyi ve üzüntüden uzak olmayı tavsiye etmiştir.
İbn-i Sînâ insan psikoloji üzerine çeşitli değerlendirmeler yapmış ve de özellikle nefis konusuyla ilgilenmiş, onun cisimden farklı oluşuyla nefsin bedende bulunmasından dolayı bedende ortaya çıktığı görülen fiillerin aslında nefse ait olduğunun saptanmasına çalışmıştır. İbn-i Sînâ insanı bir nefis ve bir bedenden oluşan bir varlık olarak kabul eder ve nefsin güçlerini nebati, hayvani ve insani olmak üzere bir sınıflamaya tabii tutar. Nefsin bu güçleri arasında tam bir sıra ve düzen vardır. İnsani yetkinliğin kazanılması ve mutluluğun elde edilmesi için bir alttaki gücün bir üsttekine hizmet etmesi gerekir.
Gazzâlî'nin fikirleri ve incelemeleri de din psikolojisi açısında oldukça önemlidir. Gazzâlî kalp, ruh, nefis, akıl kelimelerinin üzerinde durmuş ve onlara yüklediği anlamları açıklamıştır. Kalbi hem cisim olarak hem de idrak eden bilen ve kavrayan ruhani bir varlık olarak ele almıştır. Ruhun ise evin bir köşesinde yakılan lambanın ışığının eve dağılması gibi damarlar aracılığıyla bedene dağılan ve koklamayı, dinlemeyi, görmeyi, hissetmeyi sağladığını belirtir. Nefsi ise insandaki şehvet ve öfke kuvveti olarak anlatır. Akla işlerin hakikatini bilmek ve ilimleri idrak eden nesne olarak anlamlarını yüklemiştir. Gazzâlî'ye göre irade, kudret, görme koklama, duyma ve dokunma ise kalbin destekleyicileridir.

Din psikolojisinin tarihsel gelişimine bakıldığında alanın bilimsel bir disiplin olarak ortaya çıkması 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başına rastlamaktadır. Din psikolojisinin oluşumuna öncülük edenler arasında başta Granville Stanley Hall olmak üzere James Henry Leuba, Edwin Diller Starbuck, George Albert Coe, William James, James Bissett Pratt ve Wilhelm Wundt öne çıkmaktadır.
Amerika'da William James, Almanya'da Wilhem Wundt, din psikolojisinin bugünkü anlamda kurulmasına öncülük eden ilk psikologlardır. Dünyada ilk kez psikoloji laboratuvarı kurarak deneysel psikoloji çalışmaları başlatan Wilhelm Wundt'un on ciltlik Völkerpsychologie adlı eserinde din psikolojisine önemli katkılar sağlayan bölümler vardır. Wundt eserinde halk psikolojisini incelerken dillerin, mitolojilerin ve örflerin üzerinde durmuştur. Wundt'a göre nasıl ki dil, dinî gelenekleri canlı olarak koruyor ve birey bunlar vasıtasıyla kendi kişiliğine has dindarlığı elde ediyorsa örf ve adetlerden de her ferdin dinî faaliyeti için esas teşkil eden, değer taşıyan, saygı gören özel bir çerçeve meydana gelir. Bu, dinî gelenek ve adetlerin çerçevesidir.
1889'de çıkan The Psychology of Religion adlı kitabıyla Edwin Diller Starbuck, bağımsız bir disiplin olarak din psikolojisi alanında ilk kitabın sahibi olarak tanınmaktadır. Ancak, bilimsel anlamda ilk çalışmaların öncüsü olduğu için din psikolojisinin kurucusu olarak, William James kabul edilir. William James'in Edinburgh Üniversitesinde verdiği on konferanstan derlenen Dinsel Deneyimin Çeşitleri isimli eseri alandaki en önemli kaynak eserler arasındadır. James pek çok kişi tarafından Wundt'tan sonra Amerika Birleşik Devletlerinin en büyük psikoloğu olarak kabul edilir.
James, felsefedeki pragmatist yaklaşımını din psikolojisinde de göstermiştir. Dinî davranışları faydacı bir açıdan ele almış, varoluşsal gerçekliklerden ziyade bireylerin yaşamlarında sağladıkları faydalar üzerinde durmuştur. Bu özelliği onun alanda fark edilmesini ve ilgi görmesini sağlamıştır. James dini bireysel ve kurumsal olmak üzere ikiye ayırır. Dua, zikir, tefekkür, kendini adama vb. kişisel ibadetler dinin bireysel yönüne girerken; seremoni, ibadethanelere ait organizasyonlar ise dinin kurumsal yönüne girer. James din psikolojisi için daha önemli olan bireysel din üzerinde durur. Dinî tecrübenin; dinî yaşantıların kelimelerle ifade edilememesi, akılla ilgisinin az oluşu, mistik durumun uzun sürmemesi ve edilgenlikten haiz dört temel özelliği olduğunu ifade etmiştir.
Din psikolojisi tarihindeki bir başka önemli şahsiyet Granville Stanley Hall’dur. 1892’de Amerikan Psikoloji Derneğinin organizatörü ve ilk başkanı oldu. 1917’de Jesus, the Christ, in the Light of Psychology isimli eserini yayımladı. Hall 19. yüzyılın ikinci yarısında deneysel din psikolojisinin doğup gelişmesini sağlayanlar arasındadır. Din psikolojisinde anket yönteminin kullanılarak başarılı çalışmalar yapılmasına Hall öncülük etmiştir.
Gordon Allport, James ile aynı çizgiyi benimseyen bir diğer önemli isimdir. 1915 yılında Harvard Üniversitesine giren Allport, lisans eğitimini tamamladıktan sonra Sigmund Freud’la Viyana’da hayal kırıklığı ile sonuçlanan bir görüşme yapmıştır. Bu görüşme sonunda Freud’un bilinçaltı üzerinde ısrarlı duruşu ile kendisinin bilinci önemseyen ve kendisinin bilinci öne çıkaran yaklaşımı arasındaki farklılığın daha iyi farkına varmıştır. "An Experimental Study of the Traits of Personality" isimli teziyle Harvard'da doktora çalışmasını tamamlamıştır. Kişilik konusu kadar Allport'un üzerinde durduğu bir başka konu da dinî duygu olmuştur. Dinin insan hayatındaki pozitif etkisine dikkat çekmeye çalışmıştır. Allport, olgunlaşmış bir dinî duygu modeli önermektedir. Ona göre dinî duygu bireyi anlamlı bir şekilde bütün varlığıyla ilişkilendiren bütüncül bir tavırdır. Allport, dindarlık tipolojisi ve dinsel önyargı konularında önemli çalışmalar yapmıştır. Dindarlık tipolojilerini bireyin kendi dinî çıkarları için bir fayda aracı olarak kullanıp kullanmamasına göre dışsal ve içsel olarak iki yönelime ayırmıştır.
Psikologların din konusuna olan ilgileri 1920'lerden 1960'lara doğru azalan bir eğilim göstermiştir. Bu dönem psikologlar daha bilimsel olduğu düşünülen diğer konuları çalışmak üzere dinle ilgili olanlardan uzaklaşmışlardır. Davranışçılığın indirgemeci yöntemleri inancın veya direkt olarak ölçülemeyen diğer kurumsal yapıların araştırılmasına çok az yer verdiği için; dinî ve manevi konular bu dönemde ihmal edilmiştir.
Bu dönemde en çok dikkat çeken isimlerden biri Sigmund Freud'tur. Freud bir nevroz olarak gördüğü dinin kaynağını çocukluk devresindeki tecrübelerinde aradı. Dinin bir nevroz olduğuna, ilk yazılarından olan "Obsessive Actions and Religious Practices" başlıklı makalesinde ve çocukluk tecrübeleri üzerine yazdığı psikanaliz yazılarında yer verdi. Din ile nevroz arasında bağ kurduğu bu ilişkiyi din üzerine yazdığı ilk hacimli eser olan Totem ve Tabu ile birlikte Bir Yanılsaman

Donald Olding Hebb (22 Temmuz 1904 - 20 Ağustos 1985) nöropsikoloji'nin babası olarak bilinen, bu alanda ciddi çalışmalar yapmış ve birçok meslektaşına esin kaynağı olmuş Kanadalı psikolog.
Nöronların "öğrenme" gibi psikolojik süreçlere olan etkisini inceleyen çalışmaları ile tanınmaktadır. 1949 yılında yazdığı klasik olarak görünen eseri "The Organization of Behavior" da temellerini attığı Hebbian teorisi en çok bilinen çalışmalarından birisidir. Yaptığı çalışmalar günümüzde yalnızca psikoloji alanında değil bilgisayar bilimleri, fizik ve daha birçok alanda kullanılan temel konseptler haline gelmiştir.

The Organization of Behaviour. 1949. John Wiley & Sons. ISBN 978-0-471-36727-7
Essays on Mind. 1980. Lawrence Erlbaum. ISBN 978-0-89859-017-3.
Textbook of Psychology, Textbook of Psychology Students' Handbook (with Don C. Donderi). 1995. Kendall Hunt Pub Co. ISBN 978-0-7872-1103-5.

Edward Lee "Ted" Thorndike (d. 31 Ağustos 1874, ö. 9 Ağustos 1949), eğitim psikolojisinin babası olarak bilinen Amerikalı psikolog. Karşılaştırmalı psikoloji alanında çalışmalar yürütmüştür. Öğrenmenin temelini, “Duyusal uyarıcılar ile harekete geçiriciler arasında kurulan bağ oluşturur" önermesini ortaya atmış, bunu bağlaşımcılık teorisi ile açıklamıştır. Bu teori ile eğitimsel psikolojiye bilimsel bir yaklaşım getirmiştir. Thorndike, ayrıca çalışanlarla iligli testler ve sınavlar geliştirerek, endüstriyel problemlerin çözümüne katkı sağlamıştır. 1912 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği'nin başkanlığını yürütmüştür.

Educational Psychology (1903)
Introduction to the Theory of Mental  and Social Measurements (1904)
The Elements of Psychology (1905)
Animal Intelligence (1911)
Edward L. Thorndike. (1999) [1913], Education Psychology: briefer course, New York: Routledge, ISBN 0-415-21011-9 
The Teacher's Word Book (1921)
The Psychology of Arithmetic (1922)
The Measurement of Intelligence (1927)
Human Learning (1931)
A Teacher's Word Book of the Twenty Thousand Words Found Most Frequently and Widely in General Reading for Children and Young People (1932)
The Fundamentals of Learning (1932)
The Psychology of Wants, Interests, and Attitudes (1935)
The Teacher's Word Book of 30,000 Words (co-authored with Irving Lorge) (1944)

"Some Experiments on Animal Intelligence," Science, Vol. VII, January/June, 1898.
"Do Fishes Remember?," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 11, No. 268, Feb. 16, 1900.
"Mental Fatigue," The Psychological Review, Vol. VII, 1900.
"Judgements of Magnitude by Comparison with a Mental Standard," with R. S. Woodworth, The Psychological Review, Vol. VII, 1900.
"Adaptation in Vision," 11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 14, No. 345, Aug. 9, 1901.
"Psychology in Secondary Schools," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The School Review, Vol. 10, No. 2, Feb., 1902.
"The Careers of Scholarly Men in America," 19 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Century Magazine, Mayıs 1903.
"Measurement of Twins," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Methods, Vol. 2, No. 20, Sep. 28, 1905.
"An Empirical Study of College Entrance Examinations," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 23, No. 596, Jun. 1, 1906.
"Sex and Education," The Bookman, Vol. XXIII, March/August 1906.
"Education," 19 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Bookman, October 1906.
"The Mental Antecedents of Voluntary Movements," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Methods, Vol. 4, No. 2, Jan. 17, 1907.
"On the Function of Visual Images," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Methods, Vol. 4, No. 12, Jun. 6, 1907.
"The Effect of Practice in the Case of a Purely Intellectual Function," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The American Journal of Psychology, Vol. 19, No. 3, Jul., 1908.
"A Note on the Specialization of Mental Functions with Varying Content," 12 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Methods, Vol. 6, No. 9, Apr. 29, 1909.
"Collegiate Instruction," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 31, No. 794, Mar. 18, 1910.
"Repeaters in the Upper Grammar Grades," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Elementary School Teacher, Vol. 10, No. 9, May, 1910.
"The Relation between Memory for Words and Memory for Numbers, and the Relation between Memory over Short and Memory over Long Intervals," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The American Journal of Psychology, Vol. 21, No. 3, Jul., 1910.
"Practice in the Case of Addition," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The American Journal of Psychology, Vol. 21, No. 3, Jul., 1910.
"Testing the Results of the Teaching of Science," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Mathematics Teacher, Vol. 3, No. 4, June, 1911.
"A Scale for Measuring the Merit of English Writing," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 33, No. 859, Jun. 16, 1911.
"The Measurement of Educational Products," 19 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The School Review, Vol. 20, No. 5, May, 1912.
"Educational Diagnosis," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 37, No. 943, Jan. 24, 1913.
"Notes on the Significance and Use of the Hillegas Scale for Measuring the Quality of English Composition," 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The English Journal, Vol. 2, No. 9, Nov., 1913.
"An Experiment in Grading Problems in Algebra," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Mathematics Teacher, Vol. 6, No. 3, March, 1914.
"The Failure of Equalizing Opportunity to Reduce Individual Differences," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Science, New Series, Vol. 40, No. 1038, Nov. 20, 1914.
"The Form of the Curve of Practice in the Case of Addition," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The American Journal of Psychology, Vol. 26, No. 2, Apr., 1915.
"The Resemblance of Young Twins in Handwriting," 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The American Naturalist, Vol. 49, No. 582, Jun., 1915.
"Notes on Practice, Improvability, and the Curve of Work," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The American Journal of Psychology, Vol. 27, No. 4, Oct., 1916.
"On the Function of Visual Imagery and its Measurement from Individual Reports," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Methods, Vol. 14, No. 14, Jul. 5, 1917.
"The Understanding of Sentences: A Study of Errors in Reading," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Elementary School Journal, Vol. 18, No. 2, Oct., 1917.
"Reliability and Significance of Tests of Intelligence," The Journal of Educational Psychology, Vol. XI, 1920.
"The Psychology of the Equation," 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Mathematics Teacher, Vol. 15, No. 3, March, 1922.
"A Note on the Failure of Educated Persons to Understand Simple Geometrical Facts," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Mathematics Teacher, Vol. 14, No. 8, December 1921.
"The Psychology of Problem Solving," 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Part II 8 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Mathematics Teacher, Vol. 15, No. 4, April, 1922; Vol. 15, No. 5, May, 1922.
"The Nature of Algebraic Abilities," 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Part II 14 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Mathematics Teacher, Vol. 15, No. 1, January 1922; Vol. 15, No. 2, February, 1922.
"The Strength of the Mental Connections Formed in Algebra," 14 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Mathematics Teacher, Vol. 15, No. 6, October, 1922.
"The Constitution of Algebraic Abilities," 3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Mathematics Teacher, Vol. 15, No. 7, November, 1922.
"The Teachable Age," 19 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Survey, April 1, 1928.

Works by Edward L. Thorndike 4 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Thorndike biography20 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Classics in the history of Psychology - Animal Intelligence by Thorndike28 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward L. Thorndike18 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eleştirel psikoloji büyük ölçüde eleştirel teoriye dayanan bir psikolojiye bakış açısıdır. Eleştirel psikoloji, hakim olan psikoloji anlayışına karşıdır ve psikolojik anlayışları daha ilerici bir şekilde onaylar, sosyal değişime genellikle toplumsal psikopatolojinin önlenmesi veya tedavi edilmesi olarak bakar.
Eleştirel psikoloji terimi, ana akım psikoloji disiplininin çalışmalarına yönelik, bir dizi felsefi bilimsel ve politik karşı çıkışı ifade eder. Eleştirel psikologlar genellikle ana akım psikolojiyi, bir anlamda kabullenilmiş pratikleri üreten ve toplumdaki baskın iktidar yapılarıyla uyumlu fikirleri yayan politik bir girişim olarak tanımlarlar.
Eleştirel psikolojinin geleneksel psikolojiye karşı ana eleştirilerinden biri de geleneksel psikolojinin kişileri veya grupları etkileyen sosyal sınıflar ve gruplar arasındaki güç dengesini düşünme konusunda yetersiz olması da ya kasıtlı olarak görmezden gelmesidir. Bu şekilde olmasının sebebi, geleneksel psikolojinin insanı bireysel olarak değerlendirme eğiliminden dolayıdır.

Eleştirel psikoloji hareketinin kökleri Batı Alman öğrenci hareketindedir. Psikolojinin niyetinin manipüle etmek olduğunu ve geleneksel psikolojinin çarpıtılmış bir soyutluğa sahip olduğunu düşünüyorlardı. Öğretim üyelerinin katı ve geleneksel tavrı öğrencilerin toplum eleştirisini bilim eleştirisi olarak formüle etmelerine imkân tanıdı.

Birçok eleştirel uyguluma gibi, eleştirel psikoloji de Marksist ve feminist hareketlerin eleştirel tutumunu almıştır. Eleştirel psikoloji anlayışı bazen radikal psikoloji veya özgürleşim psikolojisi olarak adlandırıldı.

Türkiye'de eleştirel psikoloji
Almanya'da eleştirel psikoloji (Almanca) 27 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dennis Fox tarafından yazılmış makaleler (İngilizce) 13 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pozitif psikoloji

Endel Tulving (26 Mayıs 1927 - 11 Eylül 2023), Estonya doğumlu Kanadalı deneysel psikolog ve bilişsel sinirbilimcidir. İnsan hafızası üzerine yaptığı araştırmalarda semantik ve epizodik hafıza arasındaki ayrımı ortaya koymuştur. Tulving, Toronto Üniversitesi'nde fahri profesördür. Baycrest Sağlık Bilimleri Rotman Araştırma Enstitüsüne 1992 yılında Bilişsel Sinirbilim alanında katılmış ve 2010 yılında emekli olana kadar orada çalışmıştır. 2006'da Kanada'nın en yüksek sivil onuru olan Kanada Nişanı almıştır.

Tulving 1927'de Estonya'nın Petseri kentinde doğdu. 1944'te Sovyetlerin Estonya'yı yeniden işgal etmesinin ardından (o zamanlar 17 yaşındaydı) küçük kardeşi Hannes ile birlikte ailelerinden ayrılarak Almanya'ya gönderildiler. Almanya'da liseyi bitirdi ve ABD ordusunda öğretmen ve tercüman olarak çalıştı. 1949'da Kanada'ya göç etmeden önce kısa bir süre Heidelberg Üniversitesi'nde tıp okudu. 1950'de Almanya'daki bir mülteci kampında tanıştığı Tartu'lu bir Estonyalı olan Ruth Mikkelsaar ile evlendi. Üç kızı oldu: Elo Ann, Ruth ve Linda.
Tulving Toronto Üniversitesi'nden lisans (1953) ve yüksek lisansını (1954) tamamladı ve Harvard Üniversitesi'nden deneysel psikoloji alanında doktora derecesi (1957) aldı. Doktora tezi okülomotor ayarlamalar ve görme keskinliği konusundaydı.
1956'da Toronto Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmayı kabul etti ve kariyerinin geri kalanında burada kaldı. 1974'ten 1980'e kadar Psikoloji Bölüm Başkanı olarak görev yaptı ve 1985'te Profesör oldu. 2019 yılı itibarıyla Toronto Üniversitesi'nde Fahri Profesör ve St. Louis'deki Washington Üniversitesi'nde Misafir Psikoloji Profesörü unvanlarına sahiptir.

Tulving yedi seçkin derneğin üyesidir: Royal Society of Canada, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Royal Society of London, Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi, Ulusal Bilimler Akademisi, Academia Europaea ve Estonya Bilimler Akademisi 
Diğer ödüller şunlardır:

1983: Psikolojiye Seçkin Bilimsel Katkı Ödülü, Amerikan Psikoloji Derneği 
1983: Bir Bilim Olarak Psikolojiye Seçkin Katkı Ödülü, Kanada Psikoloji Derneği 
1994: Psikoloji Biliminde Yaşam Başarısı Altın Madalya Ödülü, Amerikan Psikoloji Vakfı 
1994: Izaak Walton Killam Memorial Ödülü, Kanada Konseyi 
2005: Kanada Gairdner Uluslararası Ödülü, Gairdner Vakfı 
2006: Kanada Nişanı 
2007: Kanada Tıp Onur Listesi 

The Works of Endel Tulving – Endel Tulving tarafından yazılan bölümlere ve makalelere tam erişim 13 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilim.ca profili 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rotman Araştırma Enstitüsü sayfası 9 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Büyük Kanada Psikoloji Web Sitesi – Endel Tulving Biyografi 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Endüstri ve örgüt psikolojisi, psikoloji içinde uygulamalı bir disiplindir. Endüstri, iş ve örgütsel psikoloji (IWO), uluslararası alanda daha geniş bir küresel terimdir.
Bu disiplin, işle ilgili insan davranışı bilimidir ve psikolojik teorileri ve ilkeleri, çalışma yerlerindeki kuruluşlara ve bireylere ve bireyin iş yaşamına daha genel olarak uygular. Bu alandaki psikologlar Bouldel Modeli konusunda eğitilir. Bir kurumun başarısını, çalışanlarının genel sağlık ve refahının yanı sıra performansını, motivasyonunu, iş memnuniyetini ve iş güvenliğini geliştirerek katkıda bulunurlar. Bir endüstriyel psikoloji psikoloğu, çalışanların davranışları ve tutumları ve bunların işe alım uygulamaları, eğitim programları, geri bildirim ve yönetim sistemleri yoluyla nasıl geliştirilebileceği konusunda araştırmalar yapmaktadır.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu'nun 2014'teki Occupational Outlook Handbook'una göre, endüstri ve örgüt psikolojisi önümüzdeki on yıl içinde en hızlı büyüyen meslek olarak seçildi. Ortalama 109,030 ABD Doları maaşla %53 büyüyeceği tahmin edilmektedir. En yüksek yüzde 10'luk oranın 2018'de 192,150 ABD doları kazanacağı tahmin edilmektedir.
2020'den itibaren endüstri ve örgüt psikolojisi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Amerikan Psikoloji Derneği (APA) tarafından tanınan 17 profesyonel uzmanlık alanından biridir. APA Bölüm 14 tarafından temsil edilmektedir ve resmi olarak Endüstri ve Örgüt Psikolojisi Derneği (Society for Industrial and Organizational Psychology) olarak bilinir.

İş analizi mülakatlar, anketler, görev analizi ve gözlem dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere bir dizi farklı yöntemi kapsar.. Öncelikle bir iş hakkında sistematik bilgi toplanmasını içerir. Göreve yönelik bir iş analizi, değerlendirilmekte olan işin gerektirdiği görevlerin, görevlerin veya yetkinliklerin incelenmesini içerir. Buna karşılık, işçi odaklı bir iş analizi işi başarılı bir şekilde gerçekleştirmek için gereken bilgi, beceri, yetenek ve diğer özelliklerin incelenmesini içerir. İş analizlerinden elde edilen bilgiler, işle ilgili seçim prosedürlerinin oluşturulması, performans değerlendirmeleri ve ihtiyaç duydukları kriterler ve eğitim programlarının geliştirilmesi de dahil olmak üzere birçok amaç için kullanılır.

Bireysel değerlendirme bireysel farklılıkların ölçülmesini içerir. Endüstri ve örgüt psikolojisi psikologları, istihdam için adaylar arasındaki farkları ve çalışanlar arasındaki farkları değerlendirmek için bireysel değerlendirmeler yapar. Ölçülen yapılar iş performansı ile ilgilidir. İstihdam adayları ile, bireysel değerlendirme genellikle personel seçim sürecinin bir parçasıdır. Bu değerlendirmeler arasında yazılı testler, yetenek testleri, fiziksel testler, psiko-motor testleri, kişilik testleri, bütünlük ve güvenilirlik testleri, çalışma örnekleri, simülasyonlar ve değerlendirme merkezleri yer alabilir.

Sistem psikolojisi
İşe uyum
İş sağlığı psikolojisi
Endüstri sosyolojisi
Örgütsel davranış

Ergonomi; insanın fiziksel ve psikolojik özelliklerini inceleyerek insanın makine ve çevre ile olan uyumunu doğal ve teknik olarak araştırma ve geliştirme çalışmaları topluluğudur. Yunancada ergo iş, nomos ise yasa anlamına gelmektedir.

Multidisipliner bir alan olan ergonomi ilk kez Polonya'da 1857 yılında haftalık bir dergide  Profesör Wojciech Jastrzebowski tarafından felsefe alanında kullanılmıştır. Yunancada yer alan “ergon” (iş) ve “nomos” (bilim) kelimelerinden türetilen ergonomi Uluslararası Ergonomi Derneği (International Ergonomics Association-IEA)’ne göre; insanlar veya bir sistemin diğer unsurları arasındaki etkileşimlerin anlaşılması için ya da insan refahını genel olarak optimize etmeye yarayan tasarım için teori, ilke, veri ve yöntemleri uygulayan bilimsel bir disiplin ve meslektir.
Kavram “insanın fiziksel, fizyolojik, biyomekanik ve psikolojik özelliklerinin göz önünde bulundurularak; iş sistemlerinin etkinliği ve verimliliğini optimize etmek suretiyle iş yeri, ekipman, makine, teçhizat, ürün, çevre ve sistemin çalışana uygun biçimde tasarlanması” olarak da tanımlanmıştır. Ayrıca ofis malzemelerinin yanı sıra yapılan işin niteliği-niceliğine göre değişkenlik gösteren ve çalışan verimliliğini etkileyen; aydınlatma, gürültü, termal konfor, titreşim, çalışma alanının dizaynı, masa, sandalye, koltuk, ayakkabı, alet araç gereç dizaynları, çalışanların mesai saatleri, fazla çalışma süreleri, vardiyalar, ara dinlenmeleri (molalar) ve gece çalışmaları gibi unsurlarda ergonomik faktörler içerisinde bulunmaktadır (Oskaloğlu & Çatı, 2021: 1024).
Deneyimler insanlığın oluşumundan bu yana gözlemlenmektedir. Ancak bunu bilimsel hale getirilmesi F. W. Taylor tarafından yapılmıştır. Mühendis ve psikolog olan Gilberth'ler ise hareket konusunda çalışmalar yapmışlardır.
1913 yılında ergonomiyle alakalı ilk kitap olan Munsterberg'in "Endüstriyel Etkinliklerde Psikoloji" adlı kitabı yayınlanmıştır. Cambridge Üniversitesi ise 1921 yılında ilk deneysel psikoloji laboratuvarını kurmuştur.
İkinci Dünya savaşında mühendis ve diğer çalışanların uygun olmayan şartlarda çalıştırılması; savaştan sonra görev ve ortamın insan şartlarına göre düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Ergonomi ilk olarak 1949 yılında Murrell tarafından Oxford Üniversitesinde birçok biliminsanıyla görüştüğü sırada önerilmiş ve kabul edilmiştir.
1961 yılında Stockholm'de Londra'da uluslararası bir ergonomik kurul kurulma kararı alınmıştır.
1960'ların sonlarına doğru İTÜ ve Çalışma Bakanlığı Türkiye'de ergonomi alanında incelemelere başlamışlardır. Ders olarak ilk kez 1971 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünde okutulmaya başlanmıştır.
Ergonomi ile sinirbilimin birleşiminden oluşan nöroergonomi kavramı ise ilk kez 1998 yılında Raja Parasurman'in yazdığı kitapta kullanılmıştır.

Erik Erikson (15 Haziran 1902, Frankfurt - 12 Mayıs 1994, Harwich), Danimarka ve Alman kökenli Amerikalı psikolog.
Gelişim psikolojisi ve psikoanaliz alanlarında çalışmaları, özellikle insanların sosyal gelişim teorisi ile tanınmaktadır. "Kimlik bunalımı" kavramını ilk kullanan psikologdur.

Frankfurt'ta Danimarkalı bir annenin çocuğudur. Evlilik dışı bir ilişki sonucu dünyaya gelmiştir ve sonrasında annesinin Yahudi bir iş adamı ile evliliği nedeniyle bir Yahudi olarak yetiştirilmiştir. Ailesi bu durumu kendisinden uzun süre saklamıştır ve bu olayın kendisini kimlik üzerine düşünmeye ve araştırmaya ittiği genellikle iddia edilir.
Viyana'da Sigmund Freud'un kızı Anna Freud ile tanışmış ve kendisine psikoanaliz uygulatmıştır. Yaşadığı deneyim üzerine kendisi de bir psikoanaliz eğitimi almaya karar vermiştir. 1933'te eğitimini tamamladığında Naziler iktidara geliyordu. Bunun üzerine eşi ile birlikte önce Danimarka'ya, sonra da Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmiştir. Boston'a yerleşmiş, Yale ve Harvard Üniversiteleri dahil pek çok kurumda akademik ve yönetim görevleri almıştır.

Erikson, her insanın tam gelişimine ulaşmak için belirli sayıda bazı evrelerden geçtiğine inanıyordu. Doğumdan ölüme kadar insanlar geçtiği sekiz evre tespit etmiştir. Bu evreler:

Umut - Güven ya da Güvensizlik (0-1 yaş)
Özerklik ya da Utanç ve Kararsızlık (2-3 yaş)
Girişim ya da Suçluluk (3-5 yaş)
Beceri ya da Aşağılık Duygusu (6-11 yaş)
Ego kimliği ya da Rol Karmaşası (11-20 yaş)
Yakın ilişkiler ya da Soyutlanma (Genç yetişkinlik dönemi)
Üretkenlik ya da Kısırlık (Yetişkinlik dönemi)
Ego Bütünleşimi ya da Umutsuzluk (Yaşlılık dönemi)

Gelişim psikolojisi

Erik Erikson: İnsanda Gelişimin Sekiz Evresi 22 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yazar: David Elkind, Çeviri: Dr. Ali Sönmez

Feminist psikoloji, sosyal yapılara ve cinsiyete odaklanan bir psikoloji biçimidir. Feminist psikoloji, tarihsel psikolojik araştırmaları, erkeklerin norm olduğu görüşüyle, erkek bakış açısıyla yapıldığı şekliyle eleştirir. Feminist psikoloji, feminizmin değer ve ilkelerine odaklanır.
Toplumsal cinsiyet konuları birçok farklı kategoriye ayrılabilir ve oldukça tartışmalı olabilir. İnsanların cinsiyetlerini tanımlama biçimlerini (örneğin: erkek, kadın, cinsiyet queer; transgender veya cisgender) ve cinsiyetle ilgili toplumsal yapılardan nasıl etkilendiklerini (cinsiyet hiyerarşisi), cinsiyetin bireyin yaşamındaki rolünü (ör. basmakalıp toplumsal cinsiyet rolleri) ve toplumsal cinsiyetle ilgili diğer sorunlar.
Bu çalışma alanının arkasındaki temel amaç, bireyi toplumun daha geniş sosyal ve politik yönleri içinde anlamaktır. Feminist psikoloji, kadın haklarına güçlü bir vurgu yapar. Psikanaliz klinik veya terapötik bir yöntem, feminizm ise politik bir strateji olarak şekillendi.

George Armitage Miller (3 Şubat 1920 - 22 Temmuz 2012), bilişsel psikolojinin kurucularından Amerikalı psikolog. Dil psikolojisine ve bilişsel bilimlere yaptığı genel katkılarla da tanınmaktadır. Çevrimiçi kelime bağlantı veritabanı olan, WordNet 'in oluşturulması sürecini yönetmiştir. 20.yüzyılın en önemli psikologlarından birisi olarak kabul edilmektedir.

George A. Miller (1963). Language and Communication. McGraw Hill. ASIN B000SRSOIK. 
George A. Miller (1965). Mathematics and Psychology (Perspectives in Psychology). John Wiley & Sons. ISBN 9780471604082. 
Frank Smith & George A. Miller, (Ed.) (1966). The genesis of language; a psycholinguistic approach; proceedings of a conference on language development in children. MIT Press. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Frank Smith & George A Miller (1968). The Genesis of Language: A Psycholinguistic Approach. MIT Press. ISBN 978-0262690225. 
George A. Miller, (Ed.) (1973). Communication, Language and Meaning (Perspectives in Psychology). Basic Books. ISBN 9780465128334. 
George A. Miller (1974). Linguistic Communication: Perspectives for Research. International Reading Association. ISBN 978-0872079298. 
George A. Miller (1975). The Psychology of Communication. Harper Androw-1975. ISBN 978-0465097074. 
George A. Miller & Philip N Johnson-Laird (1976). Language and Perception. Harvard University Press. ISBN 978-0674509474. 
Morris Halle, Joan Bresnan, & George A. Miller, (Ed.) (1978). Linguistic theory and psychological reality. MIT Press. ISBN 0262080958. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
George A. Miller & Elizabeth Lenneberg, (Ed.) (1978). Psychology and biology of language and thought : essays in honor of Eric Lenneberg. Academic Press. ISBN 0124977502. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Oscar Grusky & George A. Miller, (Ed.) (1981). Sociology of Organizations (2 bas.). Free Press. ISBN 9780029129302. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Ned Joel Block, Jerrold J. Katz, George A. Miller, (Ed.) (1981). Readings in Philosophy of Psychology, Volume II. Harvard University Press. ISBN 9780674748781. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
George A. Miller, Eugene Galanter, & Karl H. Pribram (1986). Plans and the Structure of Behavior. Adams Bannister Cox Pubs. ISBN 0937431001. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
George A. Miller (1987). Spontaneous Apprentices: Children and Language (Tree of Life). Seabury Press. ISBN 978-0816493302. 
George A. Miller (1987). Language and Speech. W H Freeman & Co (sd). ISBN 978-0716712978. 
George A. Miller (1991). Psychology: The Science of Mental Life. Penguin Books Ltd. ISBN 9780140134896. 
George A. Miller (1991). The Science of Words. W H Freeman & Co. ISBN 978-0716750277. 

Bilişsel psikoloji
Bilişsel bilim
Bilgi işleme teorisi

2007 discussion on the cognitive revolution, with Chomsky, Bruner, Pinker and others: Part I
2007 discussion on the cognitive revolution, with Chomsky, Bruner, Pinker and others: Part II
2007 discussion on the cognitive revolution, with Chomsky, Bruner, Pinker and others: Part III
2007 discussion on the cognitive revolution, with Chomsky, Bruner, Pinker and others: Part IV
Classics in the history of psychology: The seven plus/minus two paper3 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bio on Kurtzweil.net
Old faculty page 27 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Communication, Language, and Meaning (edited by Miller) 2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A blog with links to discussions on the seven-plus-minus-two paper5 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Neurotree: Miller's academic genealogy11 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hans Jürgen Eysenck, PhD, DSc (4 Mart 1916 – 4 Eylül 1997, Londra) İngiliz vatandaşı Alman psikologdu. Hayatının büyük bölümünü İngiltere'de geçirmiştir. Psikolojinin pek çok farklı alanında çalışmış olsa da, en bilinen çalışmaları zihin ve kişilik üzerinedir. Eysenk, öldüğünde psikolojide hakemli dergilerde yayımlanan çalışmalarda en çok alıntı yapılan uzmandı.

Eysenck Berlin, Almanya'da doğdu. Annesi Silesia doğumlu film yıldızı Helga Molander, babası da eğlence sektöründe çalışan Eduard Anton Eysenck'tir. Annesi Lutheran, babası ise Katolik'ti. Eysenck anneannesi tarafından yetiştirildi. (Anneannesi de bir Lutherandı ancak toplama kampına alınması ve orada ölmesinden sonra Eysenck araştırmalarıyla ailesinin Yahudi olduğunu öğrendi.) 1930'larda İngiltere'ye gitti ve Nazi Partisine olan nefreti sebebiyle kalıcı olarak buraya yerleşti. Alman vatandaşlığı nedeniyle ilk başlarda iş bulamadı ve savaş döneminde gözaltına alınma tehlikesi atlattı. 1940'ta University College London Psikoloji Bölümü'nde doktorasını tamamladı.
Eysenck King's College London Psikiyatri Enstitüsü'nde 1955 ile 1983 yılları arasında Psikoloji Profesörü olarak görev aldı. Üniversitedeki çalışmaları sırasında kişilik ile ilgili modern bilimsel teorilere katkıda bulundu. Eysenck 1981'de kurulan World Cultural Council adlı uluslararası organizasyonun kurucu üyelerinden biridir. Eysenck Personality and Individual Differences adlı uluslararası derginin kurucusudur, yaşamı boyunca 80 kitap ve 1600'ün üzerinde makale yazmıştır. Hans Eysenck 1997'de Londra'da beyin tümörü nedeniyle ölmüştür.

Eysenck görüşleri nedeniyle zaman zaman sert tepkilerle karşılaştı. London School of Economics'te yaptığı IQ üzerindeki genetik etkiler ve ırkların arasında zeka farkının çevresel değil genetikten kaynaklandığını savunması üzerine bir protestocu tarafından kendisine yumruk atıldı ve çocukları öldürülmekle tehdit edildi. Eysenck bu görüşlerini 1970'lerin başlarında yayımlanan kitaplarında da savundu. Ancak görüşleri "WASP ya da Yahudi olmayan herkesi küçümsediği ve hakaret ettiği" sebebiyle eleştirildi ve bilimsel ırkçılık yaptığını öne sürüldü.
Eysenck medyanın görüşleri hakkında yanlış bir izlenim yarattığını, aslında The IQ Controversy, the Media and Public Policy'deki çalışmaların sonuçlarının, görüşlerini pek çok yönden desteklediğini ve görüşlerinin bilimdeki genel fikirbirliğine uymadığı için böyle eleştirildiği ifade etmektedir.
Araştırmacı bu konuyla ilgili görüşlerini kitaplarında da ele almaktadır:

Eysenck zekanın dışında kişiliğin üzerindeki genetik faktörler üzerine de çalıştı. İki boyutlu bir kişilik yapısı modeli geliştirdi. 1967'de yayımlanan Dimensions of Personality adlı kitabında modelini anlatmaktadır. Modeldeki iki boyutu dışadönüklük ve nevrotikliktir. Bu iki boyutun birini dikey düzlemde diğerini yatay düzlemde uzanan doğrular olarak düşünmüş ve bu iki boyutun yüksek-düşük olarak kombinasyonlarıyla dört farklı kişilik tipi (sinirli, melankolik, iyimser, soğukkanlı) tanımlanmaktadır. 1970'lerin sonunda eşi Sybil B. G. Eysenck'le ortak çalışmalarında kurama üçüncü bir boyut olan psikotizmi eklediler.
Eysenck'in kişilik teorileri çalışma arkadaşlarıyla geliştirdikleri psikometrik ölçeklerle de yakından ilişkilidir. Bu ölçekler arasında Maudsley Kişilik Envateri (MPI), Eysenck Kişilik Envanteri (EPI), Eysenck Kişilik Anketi (EPQ), anketin revize edilmiş hali (EPQ-R) ve kısaltılmış hali (EPQ-R-S) yer almaktadır. Sonradan geliştirdiği Eysenck Kişilik Profili'nde (EPP) yarattığı kişilik modelinde bahsettiği kişilik özelliklerinde değişikler yaptı.
Eysenck alandaki ilk katkılarında bilimsel metodolojiye oldukça bağlıydı, kişilik psikolojisinde bilimsel methodların kullanılması gerektiğine inanıyordu. Kendi oluşturduğu kişilik yapısı modelini desteklemek için istatistiksel yöntemlerden faktör analizini kullandı. Yine ilk dönemlerdeki çalışmalarında Eysenck'in psikanalizi eleştirdiği görülmektedir ve kendisinin davranışçı terapiyi tercih ettiğini ifade etmektedir. Decline and Fall of the Freudian Empire adlı kitabında özellikle Freud'u ve onun methodlarını eleştirmektedir.
Eysenck son zamanlarındaki çalışmalarında parapsikoloji ve astrolojiye eğildi. Paranormal yeteneklerin deneylerdeki ampirik kanıtlarla desteklendiğine inanmaktaydı. Paranormali onaylaması nedeniyle kuşkuculardan eleştiriler aldı. Örneğin illüzyonist ve kuşkucu Henry Gordon Eysenck'in bu görüşlerini "inanılmaz safça" bulduğunu ve bahsettiği parapsikoloji deneylerinin hiçbir zaman tekrarlanabilir sonuçlar vermediğini ifade etmektedir. Benzer şekilde James Randi de Eysenck'in görüşlerine karşı çıkmış ve dolandırıcı sözde medyumları desteklerken illüzyonistlerin el çabukluğu becerilerine hiç değinmediğini söylemiştir.

H. B. Gibson (Tony Gibson), Psikiyatri Enstitüsü'nde Eysenck ile çalışmış ve hakkında bir biyografi yayımlamıştır.
Eysenck'in otobiyografisi 1990'da yayımlanmış ve 1997'de revize edilmiştir.
Roderick Buchanan'nın yazdığı Eysenck biyografisi 2010 yayımlanmıştır: Buchanan, Roderick J. (2010). Playing with Fire: The Controversial Career of Hans J. Eysenck. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-856688-5. Diğer özet (23 Ekim 2010). 

Dimensions of Personality (1947)
The Scientific Study of Personality (1952)
The Structure of Human Personality (1952) ve sonraki baskıları
Uses and Abuses of Psychology (1953)
The Psychology of Politics (1954)
Psychology and the Foundations of Psychiatry (1955)
Sense and Nonsense in Psychology (1956)
The Dynamics of Anxiety and Hysteria (1957)
Perceptual Processes and Mental Illnesses (1957) G. Granger ve J. C. Brengelmann ile birlikte
Manual of the Maudsley Personality Inventory (1959)
Know Your Own I.Q. (1962)
Crime and Personality (1964) ve sonraki baskıları
Manual of the Eysenck Personality Inventory (1964) S. B. G. Eysenck ile birlikte
The Causes and Cures of Neuroses (1965) S. Rachman ile birlikte
Fact and Fiction in Psychology (1965)
Smoking, Health and Personality (1965)
Check Your Own I.Q. (1966)
The Effects of Psychotherapy (1966)
The Biological Basis of Personality (1967)
Eysenck, H. J. & Eysenck, S. B. G. (1969). Personality Structure and Measurement. London: Routledge.
Readings in Extraversion/Introversion (1971) üç cilt halinde
Race, Intelligence and Education (1971) ABD'de The IQ Argument adıyla yayımlandı
Psychology is about People (1972)
Lexicon de Psychologie (1972) üç cilt halinde, W. Arnold ve R. Meili ile birliktw
The Inequality of Man (1973). Die Ungleichheit der Menschen'den çeviri
Eysenck, Hans J.; Wilson, Glenn D. (1973). The Experimental Study of Freudian Theories. Londra: Methuen & Co Ltd (SBN 416780105). 
Eysenck, Hans J.; Wilson, Glenn D. (1976). Know your own personality. Harmondsworth, Eng. Baltimore etc: Penguin Books. ISBN 9780140219623. 
Manual of the Eysenck Personality Questionnaire (1975) S. B. G. Eysenck ile birlikte
Eysenck, Hans J.; Wilson, Glenn D. (1976). A Textbook of Human Psychology. Lancaster: MTP Press. 
Sex and Personality (1976)
Eysenck, H. J. & Eysenck, S. B. G. (1976). Psychoticism as a Dimension of Personality. London: Hodder and Stoughton.
Reminiscence, Motivation and Personality (1977) C. D. Frith ile birlikte
You and Neurosis (1977)
Die Zukunft der Psychologie (1977)
Eysenck, Hans J.; Nias, David K. B. (1979). Sex, violence, and the media. New York: Harper Collins. ISBN 9780060906849. 
The Structure and Measurement of Intelligence (1979)
Eysenck, Hans J.; Wilson, Glenn D. (1979). The psychology of sex. Londra: J. M. Dent. ISBN 9780460043328. 
The Causes and Effects of Smoking (1980)
Mindwatching (1981) M. W. Eysenck ile birlikte ve sonraki baskılar
The Battle for the Mind (1981) L. J. Kamin ile birlikte, ABD'de The Intelligence Controversy adıyla
Personality, Genetics and Behaviour (1982)
Explaining the Unexplained (1982, 2nd edition 1993) Carl Sargent ile birlikte
H. J. Eysenck & D. K. B. Nias, Astrology: Science or Superstition? Penguin Books (1982), 0-14-022397-5
Know Your Own Psi-Q (1983) Carl Sargent ile birlikte
…'I Do'. Your Happy Guide to Marriage (1983) B. N. Kelly ile birlikte
Personality and Individual Differences: A Natural Science Approach (1985) M. W. Eysenck ile birlikte
Decline and Fall of the Freudian Empire (1985)
Rauchen und Gesundheit (1987)
The Causes and Cures of Criminality (1989) G. H. Gudjonsson ile birlikte
Genes, Culture and Personality: An Empirical Approach (1989) L. Eaves ve N. Martin ile birlikte
Mindwatching (1989) M. W. Eysenck ile. Prion, 1-85375-194-4
Genius: The natural history of creativity (1995). Cambridge University Press, 0-521-48014-0
Intelligence: A New Look (1998)

Handbook of Abnormal Psychology (1960)
Experiments in Personality (1960)
Behaviour Therapy and Neuroses (1960)
Experiments with Drugs (1963)
Experiments in Motivation (1964)
Eysenck on Extraversion (1973)
The Measurement of Intelligence (1973)
Case Histories in Behaviour Therapy (1974)
The Measurement of Personality (1976)
Eysenck, Hans J.; Wilson, Glenn D. (1978). The Psychological basis of ideology. Baltimore: University Park Press. ISBN 9780839112211. 
A Model for Personality (1981)
A Model for Intelligence (1982)
Theoretical Foundations of Behaviour Therapy (1988)

Eysenck, H. J. (Ekim 1952). "The Effects of Psychotherapy: An Evaluation". Journal of Consulting Psychology. 16 (5). ss. 319-324. doi:10.1037/h0063633. PMID 13000035. 
Eysenck, H. J. (1969). "The Rise of the Mediocracy". In Black Paper Two: The Crisis in Education (Critical Quarterly Society)
Eysenck, H. J. (1987). "Thomson's 'bonds' or Spearman's 'energy': Sixty years on". Mankind Quarterly. 27 (3). ss. 259-274. 
Eysenck, H. J. "A Reply to Costa and McCrae. P or A and C—The Role of Theory". Personality and Individual Differences. 13 (8). ss. 867-868. doi:10.1016/0191-8869(92)90003-8. 
Eysenck, H. J. "Four ways five factors are not basic". Personality and Individual Differences. 13 (6). ss. 667-673. doi:10.1016/0191-8869(92)90237-J. 

Pierre Krebs'e önsöz. Das Unverganglich Erbe

Goldberg, L. R. & Rosalack, T.

Hayvan deneyleri, insan dışındaki hayvan türleri üzerinde bilimsel amaçlarla gerçekleştirilen prosedürlerdir. Bu bilimsel amaçların başlıcaları:

Temel biyolojik araştırmalar
Adli tıpla ilgili araştırmalar
Eğitimde mesleki bilgi ve becerilerin kazandırılması
İnsan ve hayvan sağlığının korunması veya hayvan refahı amacıyla yapılan araştırmalar
Askeri araştırmalar
Ürün kalite ve kontrolü için yapılan araştırmalar

Deneylerde, çalışmanın konu amaç ve hedefine bağlı olarak her tür hayvan kullanılabilir ancak tüm dünyada en çok kullanılan hayvan türleri: balık, kedi, köpek, kemirgenler (çoğunlukla fare, sıçan, hamster, kobay, tavşan), kanatlılar, tek tırnaklılar (at, eşek, katır), ruminantlar, deniz memelileri, insan-dışı primatlardır. Türkiye'de ve çoğu ülkede, insan ile olan genetik benzerliği sebebiyle insan-dışı primatların deneylerde kullanılmasına bir takım yasak veya kısıtlamalar getirilmiştir. Deneylerde kullanılan hayvanlar, hayvan deneylerini düzenleyen tüm yasal metinlerde "deney hayvanı" veya "laboratuvar hayvanı" olarak adlandırılır ancak bu tanımlamalar hayvan hakları savunusu açısından tartışmalıdır. Türkiye'de gerçekleştirilecek deneysel ve bilimsel prosedürlerde kullanılan hayvanların "kayıtlı deney hayvanı üreticisi"nden alınma şartı olsa da; çalışmanın amacının bu şekilde gerçekleştirilebileceğine dair bilimsel gerekçeler sunulması halinde sokak veya bakımevlerindeki kedi ve köpeklerin deneylerde kullanılması mümkün olabilmektedir. Aynı durum, üzerlerinde deney yapılması mevzuatta açık şekilde yasaklanmış olan büyük kuyruksuz maymunlar için de geçerlidir.
Deneylerde kullanılan hayvanlar, prosedürün şiddet kategorisi ve prosedür sonrası genel sağlık durumu gibi etkenlere göre başka çalışmalarda kullanılabilir veya deney sonunda öldürülür. Her tür için belirlenmiş farklı öldürme yöntemleri vardır ve hayvanda kalıcı bir hasar veya şiddetli ağrı-acı var ise uygun yöntemlerden biriyle öldürülür, öldürme işleminin adı ise sakrifiye veya ötanazidir. Deneyin sonucunu etkilememek şartıyla; eğer ağrı ve acı verici uygulamalar söz konusu ise prosedür sırasında hayvanlara anestezi uygulanabilir, prosedür sonrasında ise ağrı kesici verilebilir.

Hayvan deneyleriyle ilgili yasal düzenlemeleri olan tüm ülkelerde hayvanlar üzerinde deneysel ve bilimsel çalışma yapmak isteyen kurum ve kuruluşlar çalışma izni/ruhsat almak zorundadır. Bu izni veren kurum ise ilgili bakanlıktır. Türkiye'de ise buna yetkili merci Tarım ve Orman Bakanlığı'dır. Hayvanlar üzerinde deney yapacak, deneylerde kullanmak üzere hayvan üretecek veya tedarik edecek resmi veya özel kuruluşlar bakanlıktan çalışma izni aldıktan sonra kendi yerel etik kurulunu ve yönergesini oluşturmak zorundadır. Türkiye'de şu an için 135 deney merkezi bulunmaktadır. Merkezler, çalışma izni alırken deneylerde kullanacakları türleri de belirterek bu türlerin bakım ve barınmasına uygun ortamı da sağlarlar. Bu merkezlerde ayrıca bir Hayvan Refahı Birimi bulunur ve sorumlu veteriner hekim prosedürleri denetler.

Hayvanlar üzerinde deneysel ve bilimsel çalışma yapan resmî ve özel kuruluşların kendi bünyesinde oluşturduğu kurula Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu (HADYEK), bakanlığa bağlı olarak çalışan ve tüm yerel etik kurulları denetleyen ve yönergelerini onaylayan kurula ise Hayvan Deneyleri Merkezî Etik Kurulu (HADMEK) denir. HADYEK kurumun sorumlu veteriner hekimi, yetkili ve temsilcilerinden, HADMEK ise bakanlık bürokratları, akademisyenler ve meslek örgütü temsilcileri-meslek profesyonellerinden oluşur. HADMEK'i oluşturan 21 kişiden birinin, hayvanları korumaya yönelik faaliyet gösteren sivil toplum örgütü temsilcisi olması şartı vardır ancak 2014'ten beri faaliyet gösteren HADMEK'teki üye seçimi hayvan hakları örgütleri tarafından mevzuata aykırı olduğu iddiasıyla mahkemeye taşınmıştır. Yerel Etik kurullar, canlı hayvan kullanılarak yapılacak deneysel ve bilimsel çalışmaları inceleyerek bunlara izin verir, değişiklik talep eder veya reddeder. Etik kurul izni olmadan hayvanlar üzerinde deney yapmak yasadışıdır.

HADMEK, her yıl için yerel etik kurullardan yıllık faaliyet raporu talep eder ve bu raporlardan derlediği bilgiler ile "Yıllık İstatistik" raporları oluşturur. Raporlarda, yıl içinde deneylerde kullanılan hayvan tür ve sayıları, bu hayvanların kullanım amaçları gibi bilgiler yer almaktadır. HADMEK yıllık istatistiklerine göre Türkiye'de deneylerde hayvan kullanım oranları şu şekildedir: 
Alternatif yöntemlerin gelişerek yaygınlaşması, hayvan deneylerinin güvenirliğinin ve ahlâkî boyutunun daha da fazla sorgulanıyor olması gibi sebeplerden ötürü son yıllarda, özellikle Avrupa ülkelerinde deneylerde kullanılan hayvan sayıları azalmaktadır. Türkiye'de de 2010 yılı ile 2017 yılı oranları karşılaştırıldığında %1.92'lik bir düşüş gözlemlenir ancak bu düşüş, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında hayli azdır.

Hayvan deneylerine karşıtlığın iki ana nedeni vardır: bilimsel ve ahlâkî itiraz. Bilimsel itirazın temeli, hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların türler arası biyolojik ve fizyolojik farklılıklar nedeniyle insana uyarlanamaması ve yanlış sonuçlar doğurarak insan sağlığını olumsuz yönde etkileyeceğine dair görüş, çalışma ve verilere dayanır. Ahlâkî itiraz ise hayvan hakları temellidir ve hissedebilir canlıların beden bütünlüklerini bozmak, vücutlarına müdahalelerde bulunmak, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek, amaç ne olursa olsun ahlâken yanlış eylemler olarak kabul edilir. Deney karşıtlığının tarihsel gelişimi Antik dönemde düşünürlerin hayvanlara karşı davranış şeklimizle ilgili eleştirileriyle başlayarak günümüze kadar sürmüştür ancak farklı dönemlerde farklı mücadele yöntemleri benimsenmiştir. 18. yüzyılda makale, şiir ve hatta tiyatro oyunlarında kendini gösteren anti viviseksiyonizm, 19.yüzyılda The Victoria Street Society for the Protection of Animals (bugünkü Cruelty Free International) ve The Society for the Prevention of Cruelty to Animals (bugünkü RSPCA) gibi örgütlerin kurulmasıyla gelişerek ve 20. yüzyılda daha agresif bir savunuya dönüşerek doğrudan eylemler, laboratuvar baskınları ve küresel çapta kampanyalarla kendini gösterir. Günümüzde ise hayvan deneylerinin tamamen son bularak alternatif yöntemlerin her alanda kullanıma girmesi için çalışan çok sayıda örgüt vardır, PeTA, Cruelty Free International, Animal Aid, NEAVS, AAVS, Animal Free Research bunlardan birkaçıdır. Türkiye'de ise hayvan deneylerine karşıtlık ilkesiyle kurulan ilk ve tek örgüt 2019 yılında tüzel kişilik kazanan Deneye Hayır Derneği'dir

Canlı hayvan kullanılmadan deneysel ve bilimsel çalışma yapılması için 1970'lerden itibaren alternatif yöntemler geliştirilmeye başlanmış, bu yöntemlerin birçoğu günümüzde rutin uygulamalar haline gelmiştir. Hatta Türkiye'de 2015 yılında yürürlüğe giren ve AB Direktifi ile tüm AB üye devletlerinde de uzun zamandır geçerli olan kozmetik ürün ve bileşenlerinin hayvanlar üzerinde test edilmesiyle ilgili yasağı mümkün kılan da bu yöntemlerden bazılarıdır. Kozmetik ürünler, eskiden olduğu gibi tavşan, fare, kobay gibi hayvanlar yerine alternatif yöntemlerle test edilmekte ve bu test yöntemleri tüm dünyada güvenilir olarak kabul edilmektedir. Alternatif yöntemlerin başlıcaları: radyolojik görüntüleme teknikleri (mri, pet vb.), popülasyon çalışmaları (epidemiyoloji), klinik çalışmalar, in-vitro teknikler, mikro-doz çalışmaları, bilgisayar modellemeleri, ileri matematik, çip organlar, maket manken ve modeller, mikroorganizmalar, 2 ve 3 boyutlu hücre kültürü.

Hayvanları Koruma Kanunu 9 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik 4 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik
Deney Hayvanları Kullanım Sertifikası Eğitim Programına Dair Genelge 25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hukuk psikolojisi ve adli psikoloji birlikte daha genel konuları elen alan ve "psikoloji ve hukuk" olarak tanınan alanı oluşturur. Psikologların hukuki sorunları ele almaya yönelik daha önceki çabalarının ardından, psikoloji ve hukuk, 1960'larda adaleti güçlendirme çabasının bir parçası olarak çalışma alanı haline geldi. Bu alandaki kişilerin görevi psikoloji ve hukuk topluluklarının yanı sıra kamuoyunu psikoloji ve hukuk alanındaki mevcut araştırma, eğitim ve hizmet konusunda bilgilendirmektir.

Psikolojik ilkeleri yasal uygulamalar veya bağlamlarla birleştiren herhangi bir araştırma, hukuk psikolojisi olarak değerlendirilebilir (klinik psikolojiyi içeren araştırmalar, örneğin akıl hastalığı, yeterlilik, delilik savunması, suçlu profili çıkarma vb. genellikle adli psikoloji olarak sınıflandırılır). Hukuk psikolojisi araştırmacıları öncelikli olarak görgü tanıklarının ifadeleri ve jürinin karar vermesiyle ilgili konulara odaklanırlar.
Hukuk ve İnsan Davranışı, Psikoloji, Kamu Politikası ve Hukuk, Suç ve Hukuk ve kriminolojinin genel konularına ve cezai adalet sistemine odaklanan Psikiyatri, Psikoloji ve Hukuk Dergisi dahil olmak üzere çeşitli hukuki psikoloji dergileri bulunmaktadır. Ayrıca hukuk psikologları tarafından yapılan araştırmalar, hem temel hem de uygulamalı araştırma alanlarını kapsayan daha genel dergilerde düzenli olarak yayınlanmaktadır. Çevrimiçi Jüri Araştırma Örgütü (OJRU)  yasal ikna, jüri araştırması ve dava savunuculuğu ile ilgili hukuki psikoloji araştırmalarını düzenli olarak özetlemektedir.

Hukuk psikologları genellikle psikolojinin bazı alanlarında (örn. klinik psikoloji, sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji vb.) doktora sahibidirler ve bu alandaki bilgilerini hukuka uygularlar. Sahte itirafları anlamak için bir psikoloğun karar verme, itaat, ikna ve diğer sosyal etki biçimleriyle ilgili araştırmalara aşina olması gerekir.
Giderek artan sayıda üniversite hukuk psikolojisi alanında uzmanlık eğitimi sunmaktadır.

Uygulamalı Psikoloji
Ampirik hukuk çalışmaları
Adli psikoloji
Araştırmacı psikoloji
Polis psikolojisi
Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi'nin ruh sağlığını ilgilendiren davalarının listesi
Terapötik hukuk

Amerikan Psikoloji-Hukuk Topluluğu

Hümanist psikoloji, 20. yüzyılın ortalarında iki teoriye yanıt olarak ortaya çıkan psikolojik bir bakış açısıdır. Bu teoriler; Sigmund Freud'un psikanalitik teorisi ve BF Skinner'ın davranışçılığıdır. Böylece Abraham Maslow, psikolojide "üçüncü bir kuvvete" olan ihtiyacı ortaya koymuştur. Hümanistik psikoloji düşünce okulu, 1950'lerde hümanist hareket döneminde kilit figür olan Abraham Maslow nedeniyle ilgi gördü. 1950'lerde kişinin kendi yeteneklerini ve yaratıcılığını gerçekleştirme ve ifade etme süreciyle popüler hale geldi.
Hümanistik psikolojinin bazı unsurları şunlardır:

İnsanları, kendimizi ve başkalarını parçalarının toplamından daha büyük bir bütün olarak anlamak.
Bir bireyin tüm yaşam öyküsünün ilgi ve önemini kabul etmek.
İnsan varoluşunda amaçlılığın önemini kabul etmek.
Sağlıklı bir insan için yaşamın nihai amacının önemini kabul etmek.
Hümanistik psikoloji ayrıca ruhsal özlemi psişenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Gelişmekte olan kişiötesi psikoloji alanıyla da bağlantılıdır.
Öncelikle bu tür terapi, kişinin zihin durumunu ve davranışını bir dizi tepkiden daha üretken öz farkındalık ve düşünceli eylemlerle daha sağlıklı bir tepkiye dönüştürmesine yardımcı olan bir öz farkındalığı ve refleksiviteyi teşvik eder. Temelde bu yaklaşım, pozitif sosyal destek ile farkındalık ve davranış terapisinin birleştirilmesine izin verir.
Hümanist Psikoloji Derneği'nin bir makalesinde hümanistik terapinin yararları, "sorunlu kültürümüzü kendi sağlıklı yoluna geri döndürmek için çok önemli bir fırsata sahip olmak" olarak tanımlanıyor. Danışana diğer terapötik uygulamalardan daha az başkalarının ideolojilerini empoze eder. Seçme özgürlüğü maksimuma çıkarılmıştır.
20. yüzyılda hümanist psikoloji, psikanaliz ve davranışçılığın daha önceki daha az hümanist yaklaşımlarından farklı olarak, psikolojide "üçüncü güç" olarak anılmaktaydı.

Hümanist psikolojinin ilk kaynaklarından biri, 1920'lerin ortalarında Freud'dan ayrılan Otto Rank'tan önemli ölçüde etkilenen Carl Rogers'ın çalışmalarıydı. Rogers'ın odak noktası, gelişimsel süreçlerin daha yaratıcı olmasa da daha sağlıklı kişilik işleyişine yol açmasını sağlamaktı. "Gerçekleştirme eğilimi" terimi de Rogers tarafından icat edildi ve sonunda Abraham Maslow'u insanların ihtiyaçlarından biri olarak kendini gerçekleştirmeyi incelemeye yönlendiren bir kavram haline geldi. Rogers ve Maslow, psikanalizin aşırı kötümser görüşü olarak gördükleri şeye yanıt olarak bu pozitif, hümanist psikolojiyi ortaya attılar.
Diğer ilham kaynakları varoluşçuluk ve fenomenoloji felsefelerini içermektedir.

Hümanist Psikoloji Derneği 24 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
West Georgia Üniversitesi Hümanist Psikoloji Programı 13 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Humanistic Psychology Hakkında Her Şey 5 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jean Piaget (9 Ağustos 1896 – 16 Eylül 1980), çocuk gelişimi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen İsviçreli psikolog.
Uluslararası Eğitim Bürosu Direktörü olarak, 1934'te "yalnızca eğitim, toplumlarımızı olası bir çöküşten kurtarabilir" diyen Piaget çocukların eğitimine büyük önem veriyordu. Onun Çocuk gelişimi hakkındaki teorileri okul öncesi eğitimi akademik programlarında önemli bir yer tutmaktadır.
Ernst von Glasersfeld'e göre, Jean Piaget "yapılandırmacı yaklaşımın büyük öncüsüydü." Ancak fikirleri 1960'lara kadar geniş çapta popüler hale gelmedi. Bu fikirler sonrasında gelişim psikolojisi adı altında psikoloji biliminin önemli bir alt disiplinini oluşturdu. [26] 20. yüzyılın sonunda Piaget, B.F. Skinner'dan sonra o dönemin en çok alıntı yapılan ikinci psikologuydu.

9 Ağustos 1896 tarihinde Neuchâtel'de doğdu. 1918 yılında Neuchâtel Üniversitesinde Bilim Doktorası'nı tamamladı. 1921 senesinde çocuk psikolojisi üzerine çalışmaya başladı. Cenevre Üniversitesi'ndeki profesörlük görevine 1929 yılında atandı. 1940'ta Psikoloji Laboratuvarı'nın yöneticisi oldu. Aynı yıl İsviçre Psikoloji Cemiyeti'nin başkanı oldu. Cenevre'deki Uluslararası Epistemoloji Merkezi'ni 1955 yılında kurdu ve yönetti. 1972'de Erasmus Ödülü'nü kazandı. Yaşamının sonlarına doğru, 1977 yılında, kendi talebiyle ve Cambridge Üniversitesi işbirliğiyle kendi çalışmaları ve kuramının epistemolojisini anlattığı Piaget on Piaget isminde bir film yapılmıştır. 16 Eylül 1980 tarihinde Cenevre'de ölmüştür.

Genetik epistemoloji ve bilişsel gelişim alanında çığır açıcı çalışmalar yapmış olan Piaget, çocukta düşünce ve dil gelişiminin bir süreklilik içinde değil de, evrelerden ge­çerek oluştuğunu ve birey çevre ilişkilerinde etkin bir şekilde yapılandığını ortaya koy­muştur.
Dış dünyadan yalnızca izlenimler almakla kalmayıp zekasını etkin bir tarzda yapılandıran çocukta bilişsel yapı, Piaget'ye göre, dört evrede gerçekleşir:

Duyusal motor dönem (0-2 yaş)
İşlem öncesi dönem (2-5/6 yaş)
Somut işlemler dönemi (6/7-11/12 yaşlar) - (somut işlemsel dönem olarak da adlandırılır.)
Soyut işlemler dönemi (11/12 ve sonrası) - (formel işlemsel dönem olarak da adlandırılır.)
Jean Piaget, çocuk zihniyetinin yetişki­nin zihniyetiyle hiçbir ilişkisi olmadığını öne sürmüştür. Çocuğun mantığı kendine özgü olduğu gibi, ona göre, düşüncesi de benmerkezlidir. O kendisi için gelişir, kendi tarzında eğlenir; aklın kavramsal bilgileriyle ilgisi yoktur, çelişki bilmez. Çocuk ancak başkalarının düşüncesiyle temasa geçtiği zaman mantıklı olmaya başlar.
Ayrıca gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget'e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teorisi, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur. Bunların yanında, bilimsel gelişimi açıklamaya yönelik çok farklı ve kapsamlı bir bakış açısı ortaya koymuştur.

Le Langage et la Pensée chez l'En­fant - Çocukta Dil ve Düşünce
La Représentation du Monde chez l'Enfant - Çocukta Dünya Tasarımı
Introduction à l'Épistemologie génétique - Genetik Episte­molojiye Giriş
La Naissance de l'Intelli­gence - Zekânın Doğuşu.

Jerome Seymour Bruner (1 Ekim 1915, New York - 5 Haziran 2016), bilişsel psikoloji, bilişsel öğrenme kuramı ve eğitim psikolojisi gibi alanlarda geliştirdiği teorileri ile tanınan Amerikalı psikolog.

Bruner, Polonya göçmeni anne babanın çocuğu olarak 1 Ekim 1915'te New York'ta doğdu. Duke Üniversitesi'nde psikoloji lisans eğitimini tamamladıktan sonra, 1939'da Harvard Üniversitesi'nde yüksek lisansını 1941'de doktorasını tamamladı. İlk yayımlanan makalesi 1939 yılında dişi farelerin cinsel davranışlarının timüs özütüne etkisi konusu üzerineydi.

Buluş yoluyla öğrenme, öğrencinin kendi etkinliklerine ve gözlemlerine dayalı olarak yargıya varmasını teşvik edici bir öğretim yaklaşımıdır. Bruner'e göre öğretmenin rolü, öğrencinin kendi kendine öğrenebileceği ortamı oluşturmaktır. Bruner, buluşla öğrenmenin zihinde tutmayı ve transferi kolaylaştırdığını, öğrenmeyi güdülediğini savunmuştur. Buluş yolunun matematikte geniş uygulama alanı vardır. Buluş yoluyla öğrenme fen bilimleri ve dil öğretiminde de etkili olarak kullanılabilecek bir stratejidir.

Jerome Kagan (25 Şubat 1929 - 10 Mayıs 2021), Harvard Üniversitesi'nde Daniel ve Amy Starch Araştırma Psikoloji Profesörü ve New England Kompleks Sistemler Enstitüsü'nde öğretim üyesi olan Amerikalı bir psikologdu. Gelişim psikolojisinin en önemli öncülerinden birisi kabul edilir.
Kagan, bir bebeğin "mizacının" zaman içinde oldukça istikrarlı olduğunu çünkü bebeklikteki belirli davranışların ergenlikteki diğer bazı davranış kalıplarının habercisi olduğunu göstermiştir. Mizaç üzerine kapsamlı çalışmalar yaptı ve duygular hakkında fikirler verdi.
2001 yılında “Genel Psikoloji İncelemesi”nde yirminci yüzyılın en seçkin yüz psikoloğu arasında yer aldı. Niceliksel ve niteliksel olarak değerlendirildikten sonra Kagan listede Jung'un hemen üstünde yirmi ikinci sırada yer aldı.

Kagan'ın yazdığı makaleler, katkılar, denemeler ve raporlar:

Kişilik ve Öğrenme Süreci (1965)
İlk Sınıftaki Çocuklarda Dürtüsellik ve Okuma Yeteneği (1965)
Kişisel Gelişim (1971)
Çocuğun büyümesi. İnsani gelişme üzerine düşünceler (1978)
Çocuğun Doğası (1982)
Zihin için bir argüman (2006)
Duygu nedir? Tarih, ölçüler ve anlamlar (2007)
Kalkınmadaki Niteliksel Değişikliklerin Savunmasında (2008)
Üç kültür: 21. yüzyılda doğa bilimleri, sosyal bilimler ve beşeri bilimler (2009)
Bir kez daha Breach içine (2010)
Mizaç ipliği. Genler, kültür, zaman ve şans bizi biz yapan (2010)
Trad. esp .: El temperamento y su trama. Cómo los genes, la cultura, el tiempo y el azar inciden en nuestra personalidad, Buenos Aires / Madrid, Katz editörleri, 2011,978-84-92946-32-7
Görecelik İhtiyacı Üzerine, Amerikalı Psikolog, 1967, 22, 131-142.
Kagan'ın yazdığı veya birlikte yazdığı kitaplar şunları içerir:

Developing Cultures: Essays On Cultural Change (Samuel P.Huntington ile ortak editör) (2006)
Olgunluğa Doğum (1962)
Çocukları Anlamak: Davranış, Güdüler ve Düşünce (1971)
İkinci Yıl: Kişisel Farkındalığın Ortaya Çıkışı (1981)
Kararsız Fikirler: Mizaç, Biliş ve Benlik (1989)
Galen'in kehaneti: İnsan doğasında mizaç (1994)
Üç Baştan Çıkarıcı Fikir (2000)
Büyüyen Bir Beyindeki Genç Zihin (2005)
Psychology's Ghosts: The Crisis in the Profession and the Way Back (2012)
Türler Önce Gelir (2019)
Bir Üçlü Takip: İnsani Gelişmede Bulmacalar 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2021)

Resmî site

John Broadus Watson (9 Ocak 1878 –  25 Eylül 1958), psikolojide davranışçılık ekolüne yaptığı katkılarla tanınan Amerikalı psikologdur.
9 Ocak 1878'de Güney Karolina'da Greenville yakınlarında doğdu. 29 yaşında profesörlük unvanını aldı. Davranışçılık ekolünün kurucusudur.

9 Ocak 1878'de Güney Karolina'da Greenville yakınlarında doğdu. Annesi çok dindardı, babası ise annesinin tam tersiydi. Watson 13 yaşındayken, babası başka bir kadınla kaçtı ve bir daha geri gelmedi. Uzun yıllar sonra Watson ünlü ve zengin birisi olduğunda, babası onu görmek için New York'a geldi. Fakat Watson babasını kabul etmedi. Greenville yakınlarında tek odalı bir okulda ilk eğitimine başladı. Aşırı dindar, tutucu bir ev içinde yetiştirilmesine karşın karakterinin sürekli bir parçası olarak bir başkaldırı çizgisi geliştirdi. Watson'ın o yıllarda bir suç eyaletinde yaşadığı söylenebilirdi. Çeşitli kavgalara karıştı ve biri şehir sınırları içerisinde ateşli silah kullanmaktan olmak üzere iki kez tutuklandı.

Düşük lise notlarına karşın, 16 yaşında Greenville'in Furman Üniversitesi'ne kabul edildi. Orada kendini yetenekli ve zaman zaman çalışkan olabilen bir öğrenci olarak kanıtladı. Bu okuldan mezun olduktan sonra Chicago Üniversitesi'nde yüksek lisans düzeyinde eğitim almaya başladı. Öğrenimini bitirmesi üzerine, Watson hem psikolojide hem de nörolojide birçok iş teklifi aldı. Aralarında en çekici olanı Chicago'da deneysel psikolojide bir yardımcı öğretim üyesi olarak kalmaktı. 2 yıl sonra Johns Hopkins Üniversitesi'nde profesör olarak kariyerine devam etti. Böylece Watson 29 yaşında Amerika'nın büyük üniversitelerinden birinde önemli bir görevi üstlenmiş oldu. Watson 1920 yılına kadar yani 12 yıl boyunca Hopkins'de kaldı ve burada geçirdiği 12 yıl onun psikoloji açısından en üretken dönemi oldu. 1920 sonbaharında evli olan Watson öğrencisi Rosaline Rayner ile ilişkiye girdi ve ilk karısından ayrılarak Miss Rayner ile evlendi. Johns Hopkins yönetimi böyle bir davranışa göz yummadı, saygınlık sürdüremeyeceğine karar verdi ve Watson istifa etmeye zorlandı. Hiçbir üniversite adına yapışmış olan kötü şöhreti sebebiyle onu kabul etmek istemedi. Kısa bir süre içerisinde kendisini toparlayarak profesyonel meslek yaşamına reklamcı olarak başladı.1945 yılında emekli olana kadar reklamcılık üzerinde çalıştı ve ABD'de bu sektörde çok büyük etkiler bıraktı.

Watson geleneksel içebakış  yöntemiyle rahatsız bir birliktelik içinde yaşıyor, hayvanlar üzerinde kendi araştırmalarını sürdürürken James ve Wundt'un çizgileri boyunca dersler veriyordu. İçebakış  yöntemini subjektif olduğu ve tutarsız sonuçlar verdiği için reddediyordu. Watson bilinç ve zihin kavramlarına hiç başvurmadan psikolojik olguların saptanabileceğini ve açıklanabileceğini söylüyordu. Yani Watson'ın kastettiği şey bu sistemde önemli olan ayarlanmalar ve onlara neden olan uyaranlara ilişkin bütüncül bilgilerdir. Psikolojinin teorik amacı, davranışın kestirilmesi ve yönetilmesidir. Canlıların davranışlarını, insan ve hayvan arasına duvar çekmeden birleştirici bir yaklaşımla incelemeyi hedefledi. Bununla birlikte, insanların ona hayvan çalışmalarının psikoloji ile, insan bilincinin incelenmesi arasında ne ilginin olduğunu sormalarından rahatsız olmaya başladı ve bir karar aldı. Bundan böyle kendini geleneksel psikolojinin sistemine uydurmayacak, tam tersine psikolojinin kendine onun uzmanlığına önemli bir konum sunmak üzere yeniden tanımlanmasına çalışacaktı. Bu görüşü 1913'te Psychological Review'de ‘Davranışçının Gözüyle Ruhbilim’ başlıklı sert bir yazıda anlattı. Watson bu görüşlerini 1914'te, Davranış: Karşılaştırmalı Ruhbilime Bir Giriş adlı kitapta genişleterek yayınladı. Watson bu kitapta hayvan psikolojisinin kabul edilmesi gerektiğini ispatlamaya çalıştı ve psikoloji araştırmalarında denek olarak hayvanların kullanılmasının avantajları üzerinde önemle durdu. Ertesi yıl Amerika Psikoloji Derneği Başkanı seçildi. 1915 yılında davranışçı ilkeleri insan psikolojisine uyarlamaya başladı.Bu görüşleri 1919'da ‘Bir Davranışçının Bakış Açısından Ruhbilim’ adı altında yayınladı.1919'un sonlarında Watson bebeklerde duygusal karşılıkların koşullandırılması üzerine oldukça etkili ve tartışmalı bir çalışmaya başladı ve bu sırada akademik psikolojiyi bütünüyle denetim altına almanın kıyısındaydı.Bununla birlikte bu dönemde özel hayatı sebebiyle meslekten uzaklaştırılmasına rağmen çalışmalarını bırakmadı. Yeni Toplumsal Araştırma Okulu'nda davranışçı ruhbilim üzerinde dersler verdi ve 1924'te bunları ‘Davranışçılık’ başlığı altında yayınladı. 1928'de Watson ve karısı davranışçı çizgilerde çocuk yetiştirmeye bir kılavuz olarak Bebeğin ve Çocuğun Ruhbilimsel Bakımı başlıklı bir kitap yayınladılar. Bu kitap Amerikan çocuk yetiştirme uygulamasına dönüştü ve Watson'ın yazdığı diğer her şeyden çok daha fazla halkı etkiledi. 1930 yılında Watson Davranışçılık'ı gözden geçirdi. Bu çalışma Watson'ın ruhbilimi alanındaki son profesyonel çalışması oldu.

Watson psikolojinin kendisini doğa bilimleriyle yani gözlenebilir olan davranışla sınırlamak zorunda olduğunu iddia etmişti. Bu nedenle sadece tamamen nesnel olan araştırma  metotları davranışçının laboratuvarında araştırılabilirdi. Watson araştırmalarda kullanılabilecek  metotları açıkça belirtmişti. (1) araçlı veya araçsız gözlem, (2) test metotları, (3) sözel anlatım  metodu ve (4) koşullu refleks  metodu.

Psikoloji açısından Watson'ın kavramsal davranışçılığının, metotolojik davranışçılığından çok daha büyük öneme sahip olduğu ispatlanmıştır. Öncelikli çalışma konusu daima davranış itemleri veya verileri olmak zorundadır. Davranış bilimi olarak psikoloji sadece uyarıcı ve tepki, alışkanlık edinimi gibi terimlerle nesnel olarak tanımlanabilen davranışlarla ilgilenmek zorundadır. Bütün insan ve hayvan davranışları bu şekilde, ruhsal kavram ve terimlere başvurmadan anlatılabilir. Davranışçı psikoloji davranışın nesnel olarak araştırılması yoluyla, belirli bir tepkinin öncesinde gelen uyarıcının önceden tahmin edilmesi amacını gerçekleştirebilir. Davranışçılığın amacı gerek çalışma konusu gerek  metotolojisiyle ruhsal kavramlardan ve öznel metotlardan uzak, fizik kadar nesnel bir bilim oluşturmaktır.

Davranış: Karşılaştırmalı Psikolojiye Bir Giriş
Bebeğin ve Çocuğun Psikolojik Bakımı
Davranışçılık

Özel

Genel
Fancher, R. E. (1990). Ruhbilimin öncüleri (2). (A. Yardımlı, Çev.). İstanbul: İdea. (Orijinal çalışma basım tarihi 1979).
Schultz, D. P., Schultz, S. E. (2002). Modern psikoloji tarihi. (Y. Aslay, Çev.). İstanbul: Kaknüs Psikoloji.
Özakpınar, Y. (2011). Psikoloji tarihi . Ankara: Ötüken

Kantitatif psikoloji veya Nicel psikoloji, insan veya hayvan psikolojik süreçlerinin matematiksel modellemesi, araştırma tasarımı ve metodolojisi ve istatistiksel analizine odaklanan bilimsel bir çalışma alanıdır. İnsan yeteneklerini ölçmek için testler ve diğer cihazları içerir. Kantitatif psikologlar, psikolojik ölçüm teorisi ve tekniği ile ilgili bir alan olan psikometri olanlar da dahil olmak üzere çok çeşitli araştırma yöntemleri geliştirir ve analiz eder.
Psikologlar uzun zamandır istatistiksel ve matematiksel analize katkıda bulundular ve kantitatif psikoloji artık Amerikan Psikoloji Derneği tarafından tanınan bir uzmanlık alanı. Avrupa ve Kuzey Amerika'daki bazı üniversitelerde bu alanda doktora dereceleri verilmektedir ve kantitatif psikologlar endüstri, hükûmet ve akademide yüksek talep görmektedir. Hem sosyal bilimlerde hem de kantitatif metodolojide eğitimleri, çeşitli alanlarda hem uygulamalı hem de teorik problemleri çözmek için eşsiz bir beceri yeteneği sağlar.

Kantitatif psikolojinin kökleri, on dokuzuncu yüzyılda bilimsel yöntemin ilk olarak sistematik olarak psikolojik olaylara uygulandığı deneysel psikolojinin kökenine gider. Kayda değer katkılar arasında E. H. Weber'in dokunsal duyarlılık çalışmaları, Fechner'ın psikofizik yöntemlerin geliştirilmesi ve kullanımı ve Helmholtz'un 1850'den sonra başlayan görme ve seçmeler üzerine yaptığı araştırmalar vardı. Wilhelm Wundt'a genellikle "deneysel psikolojinin kurucusu" denir, çünkü kendisine bir psikolog der ve 1879'da birçok araştırmacının çalışmaya geldiği bir psikolojik laboratuvar açmıştır. Bunların ve diğerlerinin çalışmaları, Immanuel Kant gibi teorisyenlerin psikolojinin bir bilim haline gelemeyeceği iddiasını desteklemeye yardımcı oldu, çünkü insan aklı üzerinde kesin deneyler imkansızdı.

Zeka testi uzun zamandır kantitatif psikolojinin önemli bir dalı olmuştur. On dokuzuncu yüzyıl İngiliz istatistik uzmanı psikometrinin öncüsü Francis Galton, standart bir zeka testi oluşturan ilk kişi oldu ve insan farklılıklarını ve kalıtımlarını incelemek için istatistiksel yöntemleri ilk uygulayanlar arasındaydı. Zekanın büyük ölçüde kalıtım tarafından belirlendiğine inanmaya başladı ve ayrıca reflekslerin hızı, kas gücü ve kafa büyüklüğü gibi diğer önlemlerin zeka ile ilişkili olduğunu varsaydı. Ertesi yıl 1882'de dünyanın ilk zihinsel test merkezini kurdu ve gözlemlerini ve teorilerini "İnsan Fakültesine Sorular ve Gelişimi" (Inquiries into Human Faculty and Its Development) bölümünde yayınladı.

İstatistiksel yöntemler, psikologlar tarafından en çok kullanılan kantitatif araçlardır. Pearson korelasyon katsayısını ve ki-kare dağılımı testini başlattı. 1900-1920 döneminde t testi, ANOVA ve parametrik olmayan bir korelasyon katsayısı görülmüştür. 20. yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda test geliştirilmiştir. Popüler teknikler nispeten yenidir.
1946'da psikolog Stanley Smith Stevens, ölçülme ölçeğini hala sık sık atıfta bulunulan bir makalede Nominal, Ordinal, Oran ve Aralık olmak üzere dört ölçekte düzenledi. New York Üniversitesi psikoloji profesörü Jacob Cohen, istatistiki güç ve etki büyüklüğünü içeren kantitatif yöntemleri analiz etti. İsmini kappa katsayısına verdi.
1990 yılında American Psychologist dergisinde "İstatistik, Metodoloji ve Psikolojide Ölçüm Lisansüstü Eğitimi" başlıklı etkili bir makale yayınlandı. Bu makalede, Amerika Birleşik Devletleri'nde psikoloji lisansüstü programları için kantitatif yöntemlerde artırılmış ve güncel eğitim ihtiyacı tartışılmıştır.

Kantitatif psikologların genellikle ana ilgi alanı vardır. Psikometride göze çarpan araştırma alanları arasında modern zihinsel test teorisi ve eğitim ve zeka testlerine odaklanan bilgisayar uyarlamalı testler bulunmaktadır. Diğer araştırma alanları arasında, fMRI veri toplama ve yapısal eşitlik modellemesi, sosyal ağ analizi, karar teorisi ve istatistiksel genetik gibi zaman serisi analizi yoluyla psikolojik süreçlerin modellenmesi yer almaktadır.
İki yaygın psikometrik test türü, bir amaç için ham entelektüel uygunluğu ölçmesi gereken yetenek testleri ve karakter, mizaç ve öznenin problemlerle nasıl başa çıktığını değerlendirmeyi amaçlayan kişilik testleri.

APA Division 5: Evaluation, Measurement and Statistics 13 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Psikometri Topluluğu 31 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Society of Multivariate Experimental Psychology 14 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Metodoloji Derneği 28 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Matematiksel Psikoloji Derneği

Kantitatif araştırma yöntemi
Psikometrik
Psikofizik

Karşılaştırmalı psikoloji, hayvanların davranışları ve zihinsel süreçleri, özellikle de filogenetik tarih, uyarlanabilir önem ve davranış gelişimi ile ilgili bilimsel çalışma anlamına gelir. Bu alandaki araştırmalar birçok farklı konuyu ele almaktadır, birçok farklı yöntem kullanılmakta ve böceklerden primatlara kadar birçok farklı türün davranışını araştırmaktadır. Karşılaştırmalı psikolojinin bazen insanlar ve hayvanlar arasındaki türler arası karşılaştırmaları vurguladığı varsayılmaktadır.Bununla birlikte, bazı araştırmacılar, doğrudan karşılaştırmanın karşılaştırmalı psikolojinin tek odak noktası olmaması gerektiğini ve davranışını anlamak için tek bir organizmaya yoğun bir şekilde odaklanmanın da arzu edilir olduğunu düşünmektedir. Donald Dewsbury çeşitli psikologların çalışmalarını ve tanımlarını gözden geçirmiş ve karşılaştırmalı psikolojinin amacının hem yakın hem de nihai nedenselliğe odaklanan genellik ilkeleri oluşturmak olduğu sonucuna varmıştır.
Davranışa karşılaştırmalı bir yaklaşım kullanmak, hedef davranışı Niko Tinbergen tarafından geliştirilen dört farklı, tamamlayıcı perspektiften değerlendirmeyi sağlar. İlk olarak, davranışlar, türler arasında ne kadar yaygın olduğu sorulabilmektedir, Yani hayvan türleri arasındaki davranış ne kadar yaygındır? İkincisi, davranışın, davranışı gösteren bireylerin yaşam boyu üreme başarısına nasıl katkıda bulunduğunu sorulabilir.Yani davranış, davranışı göstermeyen hayvanlardan daha fazla yavru üreterek hayvanlarla sonuçlanır mı? Nihai davranış nedenlerini ele alan teoriler, bu iki sorunun cevaplarına dayanmaktadır. Üçüncüsü, davranışta hangi mekanizmalar vardır. Yani, davranışın oluşturulması için hangi fizyolojik, davranışsal ve çevresel bileşenler gerekli ve yeterli midir ? Dördüncüsü, bir araştırmacı bir birey içindeki davranışın gelişimini sorabilir, yani, bir birey bir davranışı göstermek için hangi olgunluk, öğrenme, sosyal deneyimlerden geçmelidir? Davranışın yaklaşık nedenlerini ele alan teoriler, bu iki sorunun yanıtlarına dayanmaktadır.

Kişilik psikolojisi, bireylerin kendilerine özgü davranış, düşünce ve duygu biçimleriyle ilgilenir.
Günlük yaşamı içinde birey her an hem çevresiyle, hem de kendisiyle sürekli etkileşim halindedir. Birey bu tür etkileşimlerde bulunurken kendine özgü duygu, düşünce ve davranış özellikleri gösterir. Davranış, düşünce ve duygu özelliklerini incelemeyi kişilik psikolojisi üstlenmiştir. Kişiliğin nasıl ortaya çıktığını araştıran kişilik psikolojisi, kişiliğin yapılaşmasını etkileyen değişkenleri genetik, biyolojik, kültürel boyutlar gibi çeşitli boyutlarda inceler.
Psikolojinin bu dalının yoğunlaştığı birkaç ana alan vardır:
1. Bir kişi ve onun önemli psikolojik davranışları ve düşünceleri hakkında tam bir anlayış geliştirmek.
2. İnsanların psikolojileri açısından nasıl farklı olduklarını incelemek.
3. Tüm insanların hangi özellikleri ve davranışları paylaştığını incelemek.
Kişilik kavramının kökleri Latince "maske" anlamına gelen persona kelimesine dayanır. Taktığımız maske gibi, davranışlarımızı ve çevremizdeki dünyayla etkileşimlerimizi etkiler.
Kişiliği çalışma şeklimiz iki ana yönteme ayrılabilir. Birincisi, kişinin tam potansiyeline ulaşma arzusu veya dışa dönük olma özelliği gibi birçok insan için geçerli olan genel ilkeleri arayan nomotetik psikolojidir. İkincisi, belirli bir kişinin kendine özgü yönlerini anlamaya çalışan idiografik psikolojidir.
Kişilik psikolojisi alanı, özellik teorisi, psikodinamik, hümanistik, biyolojik, davranışçı, evrimsel ve sosyal öğrenme perspektifleri gibi birçok teorik gelenekle uzun bir geçmişe sahiptir. Bazı araştırmacılar bu teorilerin bir karışımını kullanır ve araştırma yöntemleri, istatistik kullanmak veya teori geliştirmeye odaklanmak da dahil olmak üzere değişebilir. Kişilik testleri, bu alanın bir diğer önemli yönüdür ve genellikle gerçek dünya uygulamalarında kullanılır.
Psikoloji eğitiminde, kişiliği ve nasıl geliştiğini öğrenmek, anormal psikoloji veya klinik psikoloji gibi daha uzmanlaşmış alanlara geçmeden önce genellikle gerekli bir temeldir.

Kişilik teorileri, araştırmacıların insan davranışları hakkında sahip oldukları inançlara veya fikirlere dayanır. Bu teoriler sadece bilimsel gerçeklerle ilgili değildir, aynı zamanda felsefi ve sanatsal fikirleri de dikkate alırlar. Kişilik söz konusu olduğunda teorisyenlerin sahip olduğu beş temel anlaşmazlık vardır:
1. Özgürlük vs. Determinizm: Bu tartışma, insanların kendi eylemlerini kontrol etme ve anlama gücüne sahip olup olmadıkları ya da eylemlerinin etkileyemedikleri şeyler tarafından kontrol edilip edilmediğiyle ilgilidir. Bazı teoriler davranışlarımızın bilinçdışı düşüncelerimiz, çevremiz ya da biyolojimiz tarafından yönlendirildiğini söyler.
2. Doğaya karşı Yetiştirilme: Buradaki soru, kişiliğimizin esas olarak genlerimiz ve biyolojik yapımız (doğa) tarafından mı yoksa çevremiz ve deneyimlerimiz (yetiştirme) tarafından mı şekillendirildiğidir. Son çalışmalar, hem genlerin hem de çevrenin kişiliğimizi şekillendirmede rol oynadığını göstermektedir. Bu alandaki önemli araştırmacılardan biri, Mizaç ve Karakter modelini geliştiren C. Robert Cloninger'dir.
3. Benzersizliğe karşı Evrensellik: Bu tartışma, her insanın tamamen benzersiz olup olmadığı ya da tüm insanların paylaştığı ortak özellikler olup olmadığı ile ilgilidir. Gordon Allport, Abraham Maslow ve Carl Rogers gibi bazı teorisyenler her bireyin benzersizliğine inanmaktadır. Diğerleri, özellikle davranışçılar ve bilişsel kuramcılar, herkesi etkileyen evrensel insan ilkeleri olduğunu vurgular.
4. Aktif ve Reaktif: Bu anlaşmazlık, insanların esas olarak kendi inisiyatifleriyle mi harekete geçtikleri (aktif) yoksa çevrelerinde olup bitenlere mi tepki verdikleri (reaktif) ile ilgilidir. Geleneksel teorisyenler genellikle insanların çoğunlukla çevreleri tarafından şekillendirildiğini düşünürken, hümanist ve bilişsel teorisyenler insanların hayatlarını şekillendirmede daha aktif bir role sahip olduğunu savunmaktadır. Günümüzde çoğu teorisyen her iki yönün de önemli olduğu konusunda hemfikirdir.
5. İyimser ve Kötümser: Bu, insanların kendi kişiliklerini değiştirip değiştiremeyecekleri konusundaki farklı görüşleri ifade eder. Öğrenmenin rolüne çok fazla odaklanan teoriler, öğrenmeye çok fazla odaklanmayan teorilere kıyasla insanların değişme yeteneği konusunda daha iyimser olma eğilimindedir.

Kişilik teorileri, kişiliği ve onun bireyler arasındaki değişimini inceleyen bir psikoloji dalıdır. Psikoloji alanında, özellikle de insan davranışı çalışmalarında kök salmışlardır. Kişilik teorileri, insanların nasıl davranma eğiliminde olduklarını, başkalarıyla nasıl etkileşime girdiklerini ve kendilerini nasıl gördüklerini tasvir etmeyi amaçlar. Ayrıca bu davranışların, etkileşimlerin ve benlik algılarının altında yatan nedenleri açıklamayı amaçlarlar.
1. Psikanalitik Teori: Sigmund Freud tarafından ortaya atılan psikanalitik teori, davranışların bilinçdışında depolanan geçmiş deneyimler tarafından belirlendiğini öne sürer. Bu teori aynı zamanda kişiliğin üç parçalı yapısını da ortaya koyar: id (ilkel arzular), ego (gerçeklik) ve süperego (ahlak). Carl Jung ve Alfred Adler de psikanalitik teorilere katkıda bulunmuş, Jung kolektif bilinçdışı ve arketip kavramlarını önermiş, Adler ise aşağılık duygusu ve üstünlük çabasına odaklanmıştır.
2. Davranışçı Teori: B.F. Skinner tarafından savunulan davranışçı teori, kişiliğin çevreyle etkileşimler yoluyla edinilen öğrenilmiş davranış kalıplarının bir toplamı olduğunu ileri sürer. Bu teori, klasik ve edimsel koşullanma ilkelerine dayanmaktadır.
3. Hümanistik Teori: Carl Rogers ve Abraham Maslow hümanistik yaklaşımlarıyla tanınırlar. Bu teoriye göre, bireyler doğaları gereği kendilerini gerçekleştirmeye çalışırlar ve temelde iyidirler. Teori, bilinçli deneyimlere ve bireyin özgür iradesine odaklanır.
4. Özellikler Teorisi: Bu teori, kişiliğin zaman içinde ve durumlar arasında istikrarlı olan belirli özelliklerden veya karakteristiklerden oluştuğunu ileri sürer. Başlıca özellik teorisyenleri arasında Gordon Allport, Raymond Cattell ve Hans Eysenck yer almaktadır. Beş Faktör Modeli (Big Five) şu anda en çok kabul gören özellik teorisidir ve kişiliği beş boyutta tanımlar: açıklık, vicdanlılık, dışadönüklük, uyumluluk ve nevrotiklik.
5. Sosyal Bilişsel Teori: Albert Bandura, kişiliğin öğrenme, bilişsel faktörler ve sosyal etkileşimler tarafından şekillendirildiğini öne süren bu teoriyi önermiştir. Kişiliğin şekillenmesinde gözlemsel öğrenmenin, öz yeterliliğin ve durumsal etkilerin rolünü vurgulayan bir bakış açısıdır.
6. Biyolojik Teori: Bu teori, kişiliğin şekillenmesinde genetik ve biyolojik süreçlerin rolünü vurgular. Genlerin, nörotransmitterlerin ve beyin yapısının kişilik üzerindeki etkisi üzerine yapılan çalışmaları içerir.

Benlik kavramı
Benlik saygısı

Kültürlerarası psikoloji, değişkenlik ve değişmezlik de dahil olmak üzere, farklı kültürel koşullar altında insan davranışlarının ve zihinsel süreçlerin bilimsel bir çalışmasıdır. Davranış, dil ve anlamdaki kültürel farklılığı tanımak için araştırma yöntemlerini genişleterek psikolojiyi genişletmeyi ve geliştirmeyi amaçlar. Akademik bir disiplin olarak psikoloji büyük ölçüde Kuzey Amerika ve Avrupa'da geliştiği için, bazı psikologlar, evrensel olarak kabul edilen yapıların, daha önce varsayıldığı kadar değişmez olmadığı konusunda endişe duymuşlardır, özellikle de diğer kültürlerde dikkate değer deneyleri çoğaltma girişimlerinin değişen başarıları vardır. Etki, biliş, benlik kavramları ve psikopatoloji, anksiyete ve depresyon gibi ana temaları ele alan teorilerin, diğer kültürel bağlamlara "dışa aktarıldığında" dış geçerliliğe sahip olup olamayacağı, kültürel psikoloji, kültürel farklılıkları hesaba katmak için kültürel farklılıkları hesaba katmak için tasarlanmış yöntemleri kullanarak bunları yeniden inceler. Her ne kadar bazı eleştirmenler kültürlerarası psikolojik araştırmalardaki metodolojik kusurlara işaret etseler ve kullanılan teorik ve metodolojik temellerdeki ciddi eksikliklerin psikolojideki evrensel ilkeleri araştırmaya engell olduğunu iddia etseler de, kültürler arası psikologlar, fizik veya kimya gibi evrenselleri aramaktan ziyade farklılıkların (varyans) nasıl ortaya çıktığını araştırmaya yönelmektedirler.
Kültürlerarası psikoloji, II. Dünya Savaşı öncesinde sadece küçük bir psikoloji alanını temsil ederken, 1960'larda önemini artırmaya başladı. 1971 yılında disiplinler arası Kültürlerarası Araştırmalar Derneği (SCCR)ve 1972'de Uluslararası Kültürlerarası Psikoloji Derneği (IACCP) kuruldu. O zamandan bu yana, bu psikoloji dalı, kültür ve çeşitliliği çok sayıda psikolojik fenomene yönelik çalışmalara dahil etme konusunda artan bir popülerlik olduğu için genişlemeye devam etmiştir.
Kültürlerarası psikoloji, insan davranışının kültürel farklılıklardan güçlü bir şekilde etkilendiğini savunan psikolojinin dalına atıfta bulunan kültürel psikolojiden farklıdır, yani psikolojik fenomenler kültürler arasında sadece sınırlı bir ölçüde birbirleriyle karşılaştırılabilir. Buna karşılık, kültürlerarası psikoloji, davranış ve zihinsel süreçlerde olası evrenselleri araştırmayı içerir. Kültürlerarası psikoloji "psikoloji içinde tamamen ayrı bir alan yerine bir tür araştırma metodolojisi olarak düşünülebilir". Ayrıca, kültürlerarası psikoloji, özellikle son on yıllarda psikolojinin küresel genişlemesine odaklanan uluslararası psikolojiden ayırt edilebilir. Bununla birlikte, kültürlerarası psikoloji, kültürel psikoloji ve uluslararası psikoloji, psikolojiyi kültürler ve küresel bağlamda psikolojik olayları anlayabilen evrensel bir disipline genişletmek için ortak bir endişe ile birleştirilmektedir.

Alanın iki tanımı şunları içerir: "davranışların sosyal ve kültürel güçler tarafından nasıl şekillendiğini ve etkilendiğini dikkate alarak insan davranışları ve aktarımıyla ilgilenen bilimsel çalışma alanı"  ve "öngörülebilir ve önemli davranış farklılıklarına yol açan farklı deneyimleri olan çeşitli kültürel grupların üyelerinin ampirik çalışması". Kültür, bir bütün olarak, "bir grup insanın ortak yaşam biçimi" olarak da tanımlanabilir. Sosyologların aksine, kültürlerarası psikologların çoğu sosyal yapı ve kültürel inanç sistemleri arasında net bir ayrım yapmaz.
Kültürlerarası psikolojideki erken çalışmalar, 1860'ta yayınlanmaya başlanan Lazarus ve Steinthal'in Zeitschrift für Völkerpsychologie und Sprachwissenschaft dergisinde (Folk Psikoloji ve Dil Bilimi Dergisi) yayınlandı. Daha sonra ampirik yönelimli araştırmalar Avustralya ve Yeni Gine arasında bulunan Torres Straits bölgesinde yaşayan yerli halkın zekasını ve duyusal keskinliğini ölçmeye çalışan Williams HR Rivers (1864–1922) tarafından yürütülmüştür. Modern psikolojinin babası Wilhelm Wundt, Völkerpsychologie (tarihsel olarak yönlendirilmiş bir tür kültürel psikoloji) üzerine on cilt yayınladı, ancak bu ciltlerin İngilizce konuşulan dünyada sadece sınırlı bir etkisi vardı. Wundt'un Columbia Üniversitesi'nde bir antropolog olan öğrencisi Franz Boas, Ruth Benedict ve Margaret Mead gibi birçok öğrencisine Japonya, Samoa ve Yeni Gine gibi batı dışı kültürlerde psikolojik fenomen okumaları için meydan okudu. Birçok psikolojik fenomenin muazzam kültürel değişkenliğini vurgulamış ve böylece psikologları en sevdikleri teorilerin kültürler arası geçerliliğini kanıtlamaya itmişlerdir.

Psikolojinin diğer alanları kişisel ilişkilerin insan davranışını nasıl etkilediğine odaklanır; ancak kültürün insan davranışları üzerindeki önemli etkisini dikkate almazlar. Malinowskian dictum, tüm insan davranışları için geçerli evrensel yasaları bulmak için ortak arayış yerine, bir toplumun kültürünü kendi terimleriyle anlamanın bir gerekliliği olduğu fikrine odaklanmaktadır. Kültürlerarası psikologlar bir süredir emik ve etik ayrımını kullanmışlardır. Emik yaklaşım kültür içindeki davranışı inceler ve çoğunlukla tek bir kültüre dayanır; etik yaklaşım kültür sisteminin dışından davranışları inceler ve birçok kültüre dayanır. Şu anda, kültürler arası araştırma yapan birçok psikologun psödoetik yaklaşım olarak adlandırdığı söyleniyor. Bu sözde yaklaşım aslında Batı kültüründe etik bir yaklaşım olarak çalışmak üzere geliştirilmiş, emik temelli bir yaklaşımdır. Irvine ve Carroll, testin ölçmek istediklerini ölçüp ölçmediğini kontrol etmeden başka bir kültüre zeka testi getirdiler. Bu, sahte kültür olarak kabul edilebilir, çünkü çeşitli kültürlerin zeka için kendi kavramları vardır.

Bazı psikologlar, çoklu kültürle yaşayan insanların olayları nasıl yorumladıklarını anlamak için kültürel şartlamayı kullandı. Örneğin, Hung ve yardımcısı, katılımcılara ABD Capitol veya vs Çin tapınağı gibi farklı bir kültürle ilgili görüntüler sergiler ve ardından bir grup balığın içinde yüzen bireysel tek bir balığın görüntüsünü izletir. Çin tapınağı görüntüsüne maruz kaldıklarında, Hong Kong'lu katılımcılarının kolektivistik bir şekilde akıl yürütme olasılığı daha yüksektir.  Buna karşılık, batı imgelerini gören katılımcılar ters yönde bir tepki vererek ve grubun içindeki tek balığa daha fazla odaklanma olasılığı daha yüksektir.   İki kültürlü toplumdan insanlar farklı kültürel ikonlarla hazırlandıklarında, kültürel olarak aktif atıf yapmaya eğilimlidirler.  Bir başka kültürel şartlama görevi de paragraf okuma sırasında katılımcıdan gördüğü zamirleri (Biz", "bize", "Ben" ve "beni" gibi) bilinçli olarak yuvarlak içine almasının istendiği zamir işaretleme görevidir.

Hollandalı psikolog Geert Hofstede, 1970'lerde IBM için değerler konusunda dünya çapında araştırmalar yaparak alanında devrim yaptı. Hofstede'nin kültürel boyutlar teorisi, sadece kültürler arası psikolojideki en aktif araştırma geleneklerinden biri için sıçrama tahtası değil, aynı zamanda yönetim literatüründe de yaygın olarak belirtilmektedir. İlk çalışması kültürlerin dört boyutta farklı olduğunu buldu: güç mesafesi, belirsizlikten kaçınma, erkeklik-kadınlık ve bireycilik-kolektivizm. Daha sonra, Çin Kültürü Bağlantısı yerli Çin materyalleri kullanarak araştırmasını genişlettikten sonra, Çin dışındaki diğer kültürlerde bulunabilen beşinci bir boyut - uzun vadeli bir yönelimi (başlangıçta Konfüçyüs dinamizmi olarak adlandırıldı) de yeni bir boyut olarak ekledi. Daha sonra, Michael Minkov ile Dünya Değerler Anketi'nden veriler kullanarak çalıştıktan sonra, altıncı bir boyut - hoşgörüye karşı kısıtlamaya ekledi.
Popülerliğine rağmen, Hofstede'nin çalışması McSweeney (2002) tarafından ciddi bir şekilde sorgulandı. Ayrıca Berry ve ark. bireyciliği ve kolektivizmi değerlendirmek için alternatif yöntemler önererek Hofstede'nin bazı çalışmalarına meydan okudular. Gerçekten de, bireycilik-kolektivizm tartışmasının kendisinin sorunlu olduğu kanıtlanmıştır, Sinha ve Tripathi (1994) güçlü bireyselci ve kolektivistik yönelimlerin aynı kültürde bir arada bulunabileceğini savunmaktadır (Hindistan'ı bu bağlamda tartışmaktadırlar). Bunun, doğası gereği ikilik olan çeşitli doğrusal boyutların çoğunda bir sorun olduğu kanıtlanmıştır. Kültürler, bu esnek olmayan boyutsal gösterimlerde temsil edilenden çok daha karmaşık ve bağlamsal temellidir.

Kültürlerarası klinik psikologlar (örneğin, Jefferson Fish ) ve danışmanlık psikologları (örneğin, Lawrence H. Gerstein, Roy Moodley, ve Paul Pedersen ) kültürlerarası psikoloji ilkelerini psikoterapi ve danışmanlığa uygulamışlardır. Ayrıca, Uwe P. Gielen, Juris G. Draguns ve Jefferson M. Fish'in "Çok Kültürlü Danışmanlık ve Terapi Prensipleri" başlıklı kitabı, danışmada kültürün uygulanması konusunda çok sayıda bölüm içermektedir. Joan D. Koss-Chioino, Louise Baca ve Luis A. Varrga, bu kitapta (Meksikalı Amerikalı ve Meksikalı Ergenlerle Grup Terapisi: Kültüre Odaklanma) başlıklı bölümde, terapi yollarında Latinlerle birlikte "kültürel açıdan hassas" olarak bilinir. Örneğin, terapilerinde çocukların / ergenlerin karşılaşabilecekleri zorluklar üzerinde düşünmelerini sağlayan bir "dördüncü yaşam alanı" yaratırlar. Ayrıca kitapta, çeşitli ülkelerin artık çok-kültürlü müdahaleleri danışmanlık uygulamalarına dahil etmeye başladığı belirtiliyor. Listelenen ülkeler arasında Malezya, Kuveyt, Çin, İsrail, Avustralya ve Sırbistan bulunmaktadır. Son olarak, "Çokkültürlülük ve Okul Danışmanlığı: İlgili Kapsamlı Rehberlik ve Danışmanlık Programları Oluşturma" başlıklı bölümde Hardin LK Coleman ve Jennifer J. Lindwall kültürel bileşenleri okul danışmanlığı programlarına dahil etmenin bir yolunu öneriyorlar. Özellikle, danışmanın çok kültürlü yetkinliğe sahip olması gerektiğini ve farklı etnik kökenlere sahip kişilerle çalışırken bu bilgiyi uygulama yeteneğini vurgulamaktadırlar. Buna ek olarak, son birkaç ciltte, kültürler arası benzerlik ve danışmanlık uygulamalarındaki farklılıklar tartışılırken, dünyanın dört bir yanındaki psikolojik danışma ve psikolojik danışma durumu incelenmiştir.

Amerikalı psikologlar tarafından tanımlanan öz

Larry Ryan Squire (d. 4 Mayıs 1941), California Üniversitesi, San Diego'da psikiyatri, sinirbilim ve psikoloji profesörü ve San Diego Gazi İşleri Tıp Merkezi'nde Kıdemli Araştırmacıdır. Hayvan modelleri ve hafıza bozukluğu olan insan hastalarla hafızanın nörolojik temelleri üzerine çalışmış ve bu alanda önde gelen araştırmacılarından birisi olmuştur.

Celeste McCollough ile çalıştığı Oberlin Koleji'nden lisans derecesi ve Peter Schiller ve Hans-Lukas Teuber'in danışmanlığında çalıştığı Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden doktora derecesi aldı. Ardından Albert Einstein Tıp Fakültesi'nde doktora sonrası bursunu tamamladı.

Squire, çalıştığı California San Diego Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak bir pozisyonu kabul etti. Yayınları arasında 480'den fazla araştırma makalesi ve iki kitap bulunmaktadır: Memory and Brain (Oxford Press, 1987) ve Memory: From Mind to Molecules with Eric Kandel (Roberts & Co., 2. Baskı, 2009). Aynı zamanda Fundamental Neuroscience adlı ders kitabının Kıdemli Editörü ve Otobiyografide Nörobilim Tarihinin (sekiz cilt) Genel Yayın Yönetmenidir.
Larry Squire insan hafıza bozukluğunun anatomisini ve fenotipini aydınlattı. Medial temporal lob hafıza sisteminin anatomik bileşenlerini tanımladı (Stuart Zola ile). Bildirimsel ve bildirimsel olmayan hafıza arasındaki biyolojik ayrımın öncülüğünü yaptı. Memeli beyninin bilinçli ve bilinçsiz hafıza sistemlerini araştırdı ve bellek birleştirmenin standartının oluşturulmasına yardımcı oldu.

1993-1994'te Sinirbilim Derneği Başkanı olarak görev yaptı. 1993 itibarıyla Ulusal Bilimler Akademisi'nin seçilmiş bir üyesidir  ve 2009'dan 2012'ye kadar yönetim Konseyinde görev yapmıştır. Ayrıca Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'ne, 1996 itibarıyla Amerikan Felsefe Derneği'ne  ve 2000 itibarıyla Ulusal Tıp Akademisi'ne  üyedir.
1993'te Sağlıkta Öncü Başarılar için Charles A. Dana Ödülü'nü, 1993'te Amerikan Psikoloji Derneği'nden Seçkin Bilimsel Katkı Ödülü'nü, 1994'te Psikoloji Bilimi Derneği'nden William James Fellow'u, 1994'te Amerika Birleşik Devletleri Gazi İşleri Departmanından William Middleton Ödülü, 1999'da Alzheimer Hastalığında Tıbbi Araştırmalar için Metlife Vakfı Ödülü, 1995'te Amerikan Felsefe Derneği'nden Karl Spencer Lashley Ödülü, 2004'te Amerikan Bilim İlerleme Derneği'nden McGovern Ödülü, 2007'de Deneysel Psikologlar Derneği'nden Herbert Crosby Warren Madalyası, 2012'de Ulusal Bilimler Akademisi'nden Bilimsel İnceleme Ödülü, ve 2012'de Beyin ve Davranış Araştırma Vakfı'ndan Goldman-Rakic Ödülü'nü kazanmıştır.
Basel Üniversitesi'nden fahri diploma almıştır.

Hafıza ve Beyin New York ; Oxford : Oxford University Press, 1987. XII, 315 s. 0-19-504208-5
Bellek: Akıldan Moleküllere, 2. Baskı, Eric Kandel ile. Greenwood Köyü: Roberts & Co. 0981519415
Temel Sinirbilim . 4. baskı. San Diego, Kaliforniya : Akademik Yayın, 2012. (1998, 2003 ve 2008'de yayınlandı.) 1426 s. avec CD'si9780123858702
Squire, LR (2009). "Hafıza ve Beyin Sistemleri: 1969-2009." Nörobilim Dergisi, 29, 12711–12716.
Wixted, JT & Squire, LR (2011). "Medial Temporal Lob ve Belleğin Nitelikleri." Bilişsel Bilimlerde Eğilimler, 15, 210–217.
Squire, LR & Wixted, J. (2011). "HM'den beri İnsan Belleğinin Bilişsel Sinirbilimi", Yıllık Nörobilim İncelemesi, 34, 259-288.
Insausti, R., Annese, J. Amaral, DG, Squire, LR (2013). "İnsan Amnezisi ve Hasta EP'si için Nöropsikolojik ve Nörohistolojik Bulgularla Aydınlatılan Medial Temporal Lob", Proceedings of the National Academy of Sciences, U . SA, 110, E1953-E1962.

Lawrence Kohlberg (d. 25 Ekim 1927, Bronxville, Eastchester, Westchester County, New York – ö. 19 Ocak 1987 Massachusetts), Amerikalı psikolog ve akademisyen.
25 Ekim 1927 tarihinde, ABD'nin New York eyaletinin Bronxville bölgesinde dünyaya geldi. Harvard Üniversitesi ve Chicago Üniversitesinde profesörlük yaptı. Ahlak Eğitimi, Nedenleri ve Gelişimi üzerine yaptığı çalışmalar ile ün kazanmıştır. Jean Piaget'in Algılama gelişimi teorisi çalışmalarının yakın bir takipçisi olan Kohlberg'in çalışmaları, takipçilerini de etkilemiş ve çalışmalarına ışık tutarak geliştirmelerini sağlamıştır. Carol Gilligan gibi araştırmacılar Kolhberg'in çalışmalarını yeniden değerlendirerek daha da genişletmişlerdir.

Lawrence Kohlberg, varlıklı bir Yahudi ailede büyüdü ve dönemin en ünlü özel okullarından olan Philips Akademi'ye gitti. Buradaki lise eğitimini bitirdikten sonra, II. Dünya Savaşı sırasında askerliğini ticari bir yük gemisinde mühendis olarak yaptı. Bu gemideki diğer mürettebat ile birlikte, Avrupa'dan kaçan Yahudilerin Filistin'e gönderilmesine yardımcı olmaya karar verdiler. Mültecileri, gemini ambarlarına gizlenmiş muz sandıklarında saklayarak, askeri müfettişleri atlattılar ve İngiliz ambargosunu aşmayı başardılar.

Savaştan sonra 1948 yılında Chicago Üniversitesi'ne başvurdu. Kabulünce çok yüksek seviyeli sınavlara tabi tutulmasına rağmen bunları başardı ve sadece 1 yıl içerisinde psikoloji bölümünden mezun oldu. Daha sonra master eğitimi için üniversitede kalarak, Jean Piaget ve diğer bazı araştırmacıların daha önceki çalışmalarını daha da geliştirdi ve çocukların ahlaksal nedenselliği konusunda etkileyici çalışmalar yaptı. 1958 yılında Ahlak Gelişim Aşamaları adı ile çok iyi bilinen doktora tezini yazdı.
Kohlberg 1962 yılında, Chicago Üniversitesi İnsan Gelişimi Komitesi'nde eğitim görerek akademik yaşamına devam etti. 1968 yılında, 40 yaşında evli ve iki çocuk babası birisiyken, Harvard Üniversitesi'nde, eğitim ve sosyal psikoloji profesörü oldu. Bu aynı zamanda, kendisinin moral gelişim aşamaları teorisini en çok eleştiren meslektaşı Carol Gilligan ile tanıştığı yıldır. 1969 yılında bir İsrail seyahati sırasında, Kibbutz adı verilen topluluklardan birini ziyaret etmiş ve burada yaşayan gençlerin ahlak gelişimi açısından yaşamayanlara oranla ne kadar ileride olduklarını görünce hayretler içerisinde kalmıştır. Burada gördüklerinden sonra Kohlberg, mevcut çalışmalarını yeniden değerlendirerek, Cambridge Latin Lisesi içerisinde bir topluluk okulu (Cluster School) denilen yeni bir okul kurmaya karar vermiştir. Bu okullar tam bir toplum düzeniyle çalışmakta, öğrenciler güvenilir ilişkiler kurabilmekte ve demokrasiyi kullanarak okul kararlarında rol alabilmekteydi. Burada edindiği tecrübeleri ile Kohlberg, diğer okullarda ve hatta bir de hapishane içerisinde benzer topluluklar kurdu.

Kohlberg 1971 yılında Belize (Orta Amerika'da bir ülke)'de yaptığı kültürel çalışmalar sırasında tropik bir hastalığa yakalandı. Bunun sonucunda takip eden 16 yıl boyunca depresyon ve fiziksel acılar ile savaştı. 19 Ocak 1987 tarihinde tedavi gördüğü Massachusetts hastanesinden bir günlüğüne ayrıldı ve intihar ettiği Atlantik Okyanusu'nun sularında boğularak öldü.

Adirondack Dağları (Adirondack Mountains), Amerika Birleşik Devletleri'nde New York'un kuzeydoğu lobunda bulunan ve New York şehrin kuzeyinde kalan, sıra dışı bir jeolojik oluşumdur. Tektonik plaka sınırları boyunca meydan, doğrusal dağ sıralarının aksine, bir kubbeyi andırmaktadır. Günümüzden yaklaşık 1 milyar yıl önce oluşmuş Adirondack Dağlarında, George gölü, Placid gölü, Saranac gölleri ve çok sayıda buzul gölü yer almaktadır. Ayrıca dağda bulunmuş olan 1 milyar yıllık metaformik ve magmatik kayaçlar Québec Kanada'da bulunan Laurentian Dağları'nda da görülmüştür.
Hudson Nehri ile birlikte Sacandaga, Black ve Oswegatchie ırmakları tarafından da sulanan bölgenin yaklaşık üçte ikisi, devlet tarafından kurulmuş olan Adirondack Devlet Parkı'nın içerisinde yer almaktadır.
Adirondack Dağları güneyinde ve New York şehrin kuzeybatısında Catskill Dağları yer almaktadır.

Albuquerque, ABD'nin New Mexico eyaletinin en kalabalık şehridir ve Bernalillo İlçesinin merkezidir. 1706 yılında Santa Fe de Nuevo México valisi Francisco Cuervo y Valdés tarafından La Villa de Alburquerque olarak kurulmuş ve 10. Alburquerque Dükü ve Yeni İspanya Genel Valisi Francisco Fernández de la Cueva'nın onuruna adlandırılmıştır. Şehir, Meksika Şehri'ni Yeni İspanya'nın en kuzeydeki topraklarına bağlayan El Camino Real üzerinde bir karakoldu.
Albuquerque Havzası'nda yer alan şehir, doğuda Sandia Dağları ve batıda Batı Mesa ile çevrilidir ve Rio Grande ve ormanı kuzeyden güneye doğru ortasından akar. 2020 nüfus sayımına göre Albuquerque'nin 564.559 sakini vardı ve bu da onu ABD'nin 32. en kalabalık şehri ve Güneybatı'nın dördüncü büyük şehri yapıyordu. Albuquerque metropol alanı 2023 yılında 955.000 sakine sahipti ve 1.162.523 nüfusa sahip Albuquerque-Santa Fe-Los Alamos birleşik istatistik alanının bir parçasını oluşturuyordu.
Albuquerque, teknoloji, güzel sanatlar ve kitle iletişim araçları için bir merkezdir. New Mexico'nun ana uluslararası havaalanı olan Albuquerque Uluslararası Sunport'a ve eyaletin amiral gemisi ve en büyük üniversitesi olan New Mexico Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. ABD federal hükûmeti, Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi'nin üç laboratuvarından biri olan Sandia Ulusal Laboratuvarları ve Hava Kuvvetleri Küresel Saldırı Komutanlığı'ndaki en büyük tesis olan Kirtland Hava Kuvvetleri Üssü aracılığıyla güçlü bir varlığa sahiptir. 
Albuquerque, Ulusal Tarihi Yerler Sicili'nde listelenen 160'tan fazla yer de dahil olmak üzere birçok tarihi simge yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Önemli yıllık etkinlikler arasında dünyanın en büyük balon festivali olan Albuquerque Uluslararası Balon Festivali, Kuzey Amerika'nın en büyük powwow'u olan Milletler Buluşması ve New Mexico Eyalet Fuarı yer almaktadır. Albuquerque ayrıca hem New Mexico hem de dünya mutfaklarını içeren restoran kültürüyle ve New Mexico müziği ve mimarisinin merkezi olarak da bilinmektedir.

Kent merkezinin nüfusu 2020 yılı itibarıyla 565 bin, metropol alanının nüfusu ise 915 binin civarındadır. Kuzey-güney doğrultusunda akan Rio Grande Nehri ve doğu-batı doğrultusunda giden tarihi "Route 66" yolu, kenti dörde böler. Sırtını doğuda Sandia Dağları'na yaslamış olan kentin rakımı 1600 metredir.

Denizden uzak ve rakımı yüksek olan şehirde özellikle yazları sıcak ve kurak iklim hakim olsa da, sonbahar ve kışın yer yer yağışlı geçer. Gece gündüz sıcaklık farkı çoktur. Kışları gündüz az soğuk, geceleri soğuk, yer yer kar yağışlı geçer. Özellikle 2006 yılından itibaren kışın aşırı yağmur ve kar yağışları, fırtına ve sellere neden olmuş, küresel ısınmanın neden olduğu bir değişmeyi işaret etmiştir.

Şehir İspanyollar tarafından 1706 yılında kurulmuştur. Bir İspanyol dukası olan Duka Albuquerque, şehre adını vermiştir.

Albuquerque'nin sekiz kardeş şehri vardır:

Şehirde New Mexico Üniversitesi'nin merkez kampüsü bulunmaktadır.

www.albuquerque.com 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.cabq.gov 29 Haziran 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Amerikalılar (Almanca: Deutschamerikaner, telaffuzu [ˈdɔʏtʃʔameʁiˌkaːnɐ]), tam veya kısmi Alman soyuna sahip Amerikalılardır. 2019'da yaklaşık 43 milyonluk tahmini büyüklüğü ile Alman Amerikalılar, Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Sayım Bürosu'nun Amerikan Toplum Anketi'nde kendi bildirdiği soy gruplarının en büyüğüdür. Alman Amerikalılar, dünyadaki Alman kökenli insanların toplam nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturmaktadır.
Alman devletlerinin çok azının yeni dünyada kolonileri vardı. 1670'lerde, ilk önemli Alman göçmen grupları Britanya Amerikası'na geldi ve öncelikle Pennsylvania, New York ve Virginia'ya yerleşti.
Fransa'nın Mississippi Şirketi, 1718 ile 1750 yılları arasında binlerce Alman'ı Avrupa'dan Louisiana'ya ve Alman Sahili, Orleans Bölgesi'ne taşıdı.
19. yüzyılda sekiz milyon (sadece 1820 ve 1870 arasında yedi buçuk milyon) Alman'ın göçü ile göç keskin bir şekilde arttı.
Doğu Pennsylvania'dan Oregon kıyılarına kadar Amerika Birleşik Devletleri boyunca uzanan bir "Alman hattı" vardır. Pensilvanya, 3,5 milyon Alman kökenli insanla ABD'deki en büyük Alman-Amerikalı nüfusa sahiptir ve grubun orijinal yerleşim yerlerinden birine, 1683'te kurulan Germantown'a (Philadelphia) ve 1688'de Amerikan kölelik karşıtı hareketin doğum yerine ev sahipliği yapmaktadır.
Toprağın ve din özgürlüğünün çekiciliği tarafından etkilenen birçok Alman, toprak kıtlığı ve dini veya siyasi baskı nedeniyle Amerika'ya ulaştı. Birçok Alman dini veya siyasi özgürlük arayışı veya Avrupa'dakilerden daha büyük ekonomik fırsatlar için Yeni Dünya'da yeni bir başlangıç yapma şansı için geldi. 1850'den önce gelenler çoğunlukla yoğun tarım tekniklerinin karşılığını alacağı en verimli arazileri arayan çiftçilerdi. 1840'tan sonra pek çok kişi, "Germania"nın (Almanca konuşulan bölgelerin) ortaya çıktığı şehirlere geldi.

Amerika Birleşik Devletleri'nde COVID-19 salgınının ilk doğrulanan vakası 21 Ocak 2020'de açıklandı.
12 Mart 2020'ye kadar ABD'de yeni koronavirüs (COVID-19) tanısı konmuş vaka sayısı bini; aktif vaka sayısı ise 14 Mart'a kadar iki bini, 15 Mart'a kadar üç bini ve 16 Mart'a kadar dört bini aştı.
Ülkedeki 94 ölümden 42'si Washington eyaletinde, 29'u huzurevlerinde meydana geldi. 50 ABD eyaletinin 49'unda, Columbia Bölgesinde, Guam'da, Porto Riko'da ve Virjin Adaları'nda vaka görüldüğü doğrulandı. 15 Mart itibarıyla teyit edilmiş vakası olmayan tek eyalet Batı Virginia ve teyit edilmiş vakası olmayan bölgeler Amerikan Samoası ve Kuzey Mariana Adaları'dır.
Başkan Donald Trump, 13 Mart'ta ulusal acil durum ilan etmiştir.
Hükûmet ilk olarak kişileri virüs enfeksiyonu için Şubat ayında test etmeye başladı ancak kısa bir süre sonra, Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC), test kitlerinin arızalı olduğunu ve yanlış sonuçlar verdiğini, bu nedenle testlerin yararsız olduğunu tespit etti. Hükûmet, bu testi hızlandırmayı amaçlayan bir dizi önlem açıkladı. 14 Mart'tan itibaren 50 eyaletin tümü ya CDC'den ya da bir eyaletteki ticari laboratuvardan doktor onayı ile testler yaptırabildi ancak mevcut test kiti sayısı çok sınırlı kaldı. Bu nedenle virüs bulaşmış kişilerin sayısının makul bir doğrulukla tespit edilmesi imkânsız hâle geldi. CDC, doktorların bir teste izin vermeden önce belirli yönergelerle birlikte karar almalarını önerdi.
CDC; Çin, İran, Schengen Bölgesi'ni oluşturan 26 Avrupa ülkesi ile Birleşik Krallık ve İrlanda'ya zorunlu olmayan seyahatlere karşı tavsiyelerde bulundu. Amerika Birleşik Devletleri, son 14 gün içinde bu bölgelerden herhangi birinde olan yabancı uyrukluların girişini yapmayı reddetti.
Çin'in Hubei eyaletinde seyahat ettikten sonra eve dönen Amerikalıların 14 günlük karantinaya başvurmaları gerekiyor. Son 14 gün içinde Çin sınırlarından ABD'ye dönen tüm ABD vatandaşlarının sağlık taraması yaptırması ve kendi kendine karantinaya almaları gerekmektedir.
Salgına karşı alınan önlemler arasında, okulların ve diğer eğitim kurumlarının kapatılması, ticaret fuarlarının, konvansiyonların, müzik festivallerinin iptal edilmesi ve spor etkinliklerinin ve liglerinin iptal edilmesi ve askıya alınması da dahil olmak üzere büyük ölçekli toplantıların yasaklanması ve iptal edilmesi yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün 11 Mart'ta koronavirüs salgınını bir salgın olarak ilan etmesinin ardından CDC, yaygın bulaşmanın çok sayıda insanın sağlık hizmetlerine aşırı yüklenmesine neden olabileceği, hastane ve diğer sağlık hizmetlerine başvurmaya zorlayabileceği konusunda uyardı.

Beyaz Saray Coronavirus Görev Gücü, ABD'de COVID-2019'un "izlenmesi, önlenmesi ve yayılmasını azaltma" çabalarını koordine etmek ve denetlemek için Ocak 2020'de kurulmuştur.
COVID-19 pandemisi başladığında, Laurie Garrett'e göre, federal hükûmetin krize yanıt verme kapasitesi azaldı; çünkü olası herhangi bir pandemiyi planlamak ve cevaplandırmak için doldurulmayan çeşitli pozisyonlar olduğunu belirtti. Washington Post, Trump'ın 2017'de göreve başlamasından sonraki aylar boyunca, CDC'de ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'nda daimi direktörlerin atanmasında gecikmeler yapıldığını ve Sağlık ve İnsan Hizmetleri Departmanı'nda da boşlukların doldurulmadığını yazdı.
Şubat 2020'de CDC, basına enfeksiyonların yayılmasını beklediğini bildirdi ve yerel yönetimleri, işletmeleri ve okulları salgın için planlar geliştirmeye çağırdı. Önerilen hazırlıklar arasında toplumsal toplantıların iptal edilmesi, tele-çalışmaya geçiş ve artan devamsızlık ya da kesintili tedarik zincirleri karşısında iş faaliyetlerinin devam etmesini planlamak bulunuyordu.

Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Sayım Bürosu ABD Federal İstatistik Sistemi'ne bağlı bir bürodur. Amerikan halkı ve ekonomisi hakkında veri üretiminden sorumludur.
Amerika Birleşik Devletleri nüfus sayımı bürosu'nun birinci görevi her on yılda ABD nüfus Sayımı'nı yürütmektir. Bu sayede ABD Temsilciler Meclisi Temsilcileri için hangi bölgeden kaç koltuk çıkacağı belirlenir.
Olarak nüfus sayımının yanı sıra, nüfus sayım bürosu bu asli görevinden başka onlarca diğer sayım ve anketleri, dahil olmak üzere Amerikan Toplum Anketi, ABD Ekonomik nüfus Sayımıve Güncel Nüfus Anketi'ni yürütür. Ayrıca, federal hükûmet tarafından yayınlan ekonomi ve dış ticaret göstergeleri'de Sayım Bürosu'nun üretiği veriler kapsamında yayınlanır. Sayımı Bürosu tarafından yürütülen çeşitli sayım ve anketler 400 milyar dolar dan fazla federal kaynaklara kazanç ve devlete, yerel topluluklara ve bilinçi karar veren işletmelere yardım edilmesini sağlar.
Birleşik Devletler Ticaret Bakanlığı'nın içinde bulunur ve
Birleşik Devletler Nüfus Bürosu Müdürü Amerika birleşik devleterli başkanı tarafından atanır.

Amerika Birleşik Devletleri Anayasası (Madde I, Bölüm II)'de belirtildiği gibi nüfus en az on yılda bir kere sayılmalı ve sonuçlarına göre seçiciler kurulu tarafından her eyaletten kaç kişinin Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisine çıkabileceği belirlenmelidir. Sayım bürosu, her on yılda bir, sonu sıfır ile biten yıllarda (2000,2010,2020, vs) ölçüm yapmaktadır ve bu olayı "decennial" (onuncu yıldönümü) olarak adlandırmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu 9 alt bölge ve 4 istatistik bölge tanımlar.
Bölgesel bölümler tarafından Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu.

Bölüm 1: Northeast
Alt bölüm 1: New England (Connecticut, Maine, Massachusetts, New Hampshire, Rhode Island, ve Vermont)
Alt bölüm 2: Mid-Atlantic (New Jersey, New York, and Pennsylvania)
Bölüm 2: Ortabatı eyaletleri (Haziran 1984'ün başından beri, the Ortabatı eyaletleri Kuzey orta bölge olarak tasarlan Region.)
Alt bölüm 3: East North Central (Illinois, Indiana, Michigan, Ohio, ve Wisconsin)
Alt bölüm 4: West North Central (Iowa, Kansas, Minnesota, Missouri, Nebraska, North Dakota, ve South Dakota)
Bölüm 3: South
Alt bölüm 5: South Atlantic (Delaware, Florida, Georgia, Maryland, North Carolina, South Carolina, Virginia, Washington D.C., ve West Virginia)
Alt bölüm 6: East South Central (Alabama, Kentucky, Mississippi, veTennessee)
Alt bölüm 7: West South Central (Arkansas, Louisiana, Oklahoma, ve Texas)
Bölüm 4: West
Alt bölüm 8: Mountain (Arizona, Colorado, Idaho, Montana, Nevada, New Mexico, Utah, ve Wyoming)
 Alt bölüm 9: Pacific (Alaska, Kaliforniya, Hawaii, Oregon, ve Washington)

Birçok federal, eyalet, yerel ve aşiret hükûmetler nüfus sayımı verilerini şu nedenlerden ötürü kullanırlar,

Yeni konut ve kamu tesislerin kararını verme,
Toplumlar, devletler, ABD ve demografik özelliklerini incelemek,
Ulaştırma sistemleri ve yolları planlama,
Polis ve itfaiye civar birimlerinin yerlerini belirlemek ve
Seçimler, okullar, kamu hizmetleri, vb alanlar oluşturmak.
Her 10 yılda bir nüfus bilgilerini toplamak için

Anket,  sosyal, ekonomik ve Coğrafi Verileri toplama ve inceleme metodudur. Birleşik Devletler'in durumu ve ilçeleri hakkında bilgi sağlar. On yıllar boyunca yapılan nüfus sayımları, Amerika Birleşik Devletleri'nin sosyal ve ekonomik koşulları hakkında çeşitli bilgiler sağlamıştır.
İnsanlar ve özellikleri hakkında güncel araştırmaları programı çalışanları 130'un üstünde devam eden ve özel anketler yapmaktadır. Yapılan geniş çaplı araştırmalar arasında örnek bir haneye sorulan sorular genel olarak istihdam, tüketici harcamaları, sağlık, konut ve diğer konularla ilgilidir. Yapılan anketler arasında :

Amerikan Topluluk Anketi
Amerikan Konut Araştırması
Tüketici Harcamaları Anket
Hükümetlerin nüfus sayımı
Güncel Nüfus Anketi
Ekonomik Nüfus Sayımı
Ulusal Hastane Taburcu Anket
Ulusal Sağlık Görüşme Anket
Ulusal Hastane Ayakta Tıbbi Bakım Anketi
Ulusal Suç Mağduriyet Anketi
(NAMCS)ulusal Ayaktan Tıbbi Bakım Anketi
Millî Huzurevi Anket
Gelir ve Programa Katılım anketi
İnşaat anket
Pazar Emme anket
Program Dynamics anketi
Ulusal Boyuna Anketi
2001 Balıkçılık ulusal Anket, Av Ve Yaban hayatı ile İlişkili Rekreasyon
Amerikan Konut Araştırması
Konut Finansman Anketi
Alkol ulusal Epidemiyolojik Araştırması ile İlgili Koşullar
Yıllık Perakende Ticaret Anketi
Yıllık Toptan Ve Perakende Ticaret Anketi
Yıllık ve üç Aylık Hizmet Anketler

Nüfus idaresi birçok diğer anketlerle de bilgi toplar ve anket sponsorları'nın yayınlaması için veri sağlar. Bu sponsorlar şunlardır:

Adalet İstatistik bürosu (AİS)
İşgücü İstatistikleri bürosu (İİB)
Taşıma İstatislikleri bürosu (TİB)
Konut ve Kentsel Geliştirme bölümü (KKGB)
Ulusal Merkezi Eğitim İstatistikleri (UMEİ)
Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi (USİM)
Ulusal Bilim Vakfı (UBV)
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)

Amerika Birleşik Devletleri metropolitan alanların listesi
Amerika Birlesik Devletleri ilçeler ve il-eşdeğerleri
Yönetim ve Bütçe ABD Ofisi
Birincil istatistiki bölge
Büyükşehir İstatistik Alan
Çekirdek Tabanlı İstatistiki Bölge
İl Listesi
Micropolitan İstatistik Alan –
Micropolitan İstatistik Alan –
Amerika Birleşik Devletleri kentsel Alan – Listesi Birleşik Devletleri kentsel alanlar
Amerika Birleşik Devletleri 13. Başlık
Federal Düzenlemeler Kodu, 15. Başlık
Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu Direktörü
Nüfus yoğunluğuna göre Amerika Birleşik Devletleri eyaletleri

Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu26 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sayım Bürosu 8 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. olarak Federal Register
USCB nüfus tahminleri 18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USCB Geçmişi 17 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
POPClocks ABD ve Dünya Nüfusunun Saatleri – 28 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coğrafi Alanlar Başvuru Kılavuzu11 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu çalışmaları – Gutenberg Projesi
İşler tarafından ya da Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu adresinden İnternet Arşivi
Eserleriyle Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at LibriVox (kamu malı sesli kitap)

Apalaş Dağları (İngilizce: Appalachian Mountains,Fransızca: Appalaches), Kuzey Amerika'da bir dağ dizisi.

Apalaşlar eskiden sırf sıradağlar ismi olarak kullanılırken son yüzyıldan itibaren coğrafyacılar tarafından sıradağlarla birlikte bunların etrafında bulunan tepelere ve plato bölgelerinin de ismi olarak kullanılmaktadır. Ama genel konuşmalarda, Apalaşlar daha dar bir bölge ismi olarak kullanılır ve bu dar bölge Kentucky, Tennessee, Virginia, Batı Virginia ve Kuzey Carolina eyaletlerinin kısımları olarak kullanılmaktadır. Fakat bazen bu anlamda Apalaşlar'a kuzey Georgia ve batı Güney Karolina eyalet kısımları dahil edilir; hatta bazen kuzeyde Pensilvanya'ya ve batıda Ohio eyaleti güneydoğusu da bu Apalaş bölgesi içinde kabul edilir.

Bu dağların en önemli kısmı Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunur ama küçük bir kısmı Kanada'dadır. Kuzeyde Kanada'da Newfoundland adasından başlayarak ABD'de merkezi Alabama eyaletine kadar uzanıp, uzunluğu 2400 km'ye yakın genişliği ve en geniş tarafında 480 km olan bir araziyi kapsarlar. Batıdaki Appalachian ile doğudaki Piedmont yaylaları arasında, kuzeydoğudan güneybatıya yönelen birbirine paralel oluklar bulunur. Bu sıradağlar üzerinde bulunan zirveler irtifaları genellikle 900m civarındadır. Üzerlerindeki tepelerin en yükseği güneyde Kuzey Karolina eyaletinde bulunan 2.037 m rakımlı Mount Michel'dir. Mount Michel zirvesi  ABD'de Mississipi Nehri doğusundaki bölgeler içinde bulunan ve doğu Kuzey Amerika'da da bulunan en yüksek irtifalı noktadır.

bioimages.vanderbilt.edu adresinde resimler 19 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Kentucky Appalachian Center
Forests of the Central Appalachians Project 17 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Orman türleri hakkında envanter

Arlington, ABD'nin Teksas eyaletinde yer alan bir şehirdir. Tarrant Kontluğu içinde bulunur ve ABD'de kontluk merkezi olmayan en büyük şehir olarak kabul edilir.
Nüfusu (2012 nüfus tahminine göre) 375.600 kişidir. Şehir, ABD'nin en büyük 50., Teksas'ın ise en büyük 7. şehridir. Fort Worth şehir merkezinin 19 km doğusunda, Dallas şehir merkezinin ise 32 km batısında yer alır. Arlington, 2012 tahminlerine göre 6.700.991 kişilik nüfusa sahip olan "Dallas–Fort Worth–Arlington Metropleksi" adlı büyükşehirleşmiş bölgenin bir parçasıdır.
1841 yılında, şehrin bulunduğu bölgeye ilk Avrupa kökenli göçmenler yerleşmiştir. Arlington şehri ise 1876 yılında, "Teksas ve Pasifik Demiryolu Şirketi" tarafından kurulmuştur. Şehir ismini, Amerika İç Savaşı sırasında Güney Konfederasyon Orduları Başkomutanı olan General Robert E. Lee'nin, Virginia eyaletindeki "Arlington Kontluğu"nda bulunan "Arlington House" adlı malikanesinden almıştır.
Arlington, Arlington Teksas Üniversitesi ile bir General Motors fabrikasına ev sahipliği yapmaktadır.
Arlington'da, 1972 yılından itibaren günümüzde Texas Rangers adıyla bilinen ve önemli "Amerikan Ligi"nde oynayan beyzbol takımı, "Rangers Ballpark" adlı stadyumda maçlarını yapmaktadır. Ayrıca, "Dallas Cowboys" adıyla profesyonel olarak önemli NFL liginde mücadele eden Amerikan futbolu takımı, "AT&T Stadyumu"nda (eski adıyla Cowboys Stadyumu) yer almaktadır. Bu kapalı stadyum, 80.000 kişilik oturma kapasitesine ve toplamda 105.000 seyirci kapasitesine sahiptir.

Arlington şehrinin aşağıdaki kentlerle kardeş şehir bağlantısı bulunmaktadır:

 Bad Königshofen, Almanya
 Reims, Fransa (2004)

Teksas

Arlington Şehri resmi web sitesi 27 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory projesi "Arlington" maddesi (İngilizce)
Arlington ziyaretçi web sitesi 30 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Discover Arlington, turizm ve konferans rehberi 2 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Arlington Ticaret Odası 14 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Bagel, ABD, Kanada ve Birleşik Krallık'ta yaygın olarak tüketilen mayalı hamurdan yapılmış kalın ve halka şeklinde bir ekmek çeşididir.
İlk kez Polonya'da ortaya çıktığı varsayılan Bagel'ın yapımında maya, un, şeker, tuz ve su kullanılır. Şekil bakımından açmaya benzer, tat bakımından ise susamsız simiti andırır. İlk zamanlar Polonya'daki Yahudi azınlıklar tarafından tüketilen Bagel, daha sonra ABD ve Kanada'da yaygınlaşmıştır. Amerika'da özellikle New York ve Kaliforniya eyaletlerinde çok tüketilmektedir.
Simitten farklı olarak suda haşlanan bagel ın susamlı, çörekotlu, sarımsaklı, soğanlı, haşhaşlı çeşitleri vardır. Genellikle ortadan kesilip ısıtılarak, içine krem peynir, domates, salam konularak kahvaltıda yenilebildiği gibi, İngiltere'de içine biftek, tavuk veya ton balığı konularak sandviç olarak yenilmektedir.
Bagel'in dünyadaki benzerleri, Türkiye'de simit, Rusya'da bublik ve sushki, Çin'de Naan, Avusturya'da Beugel olarak isimlendirilmektedir.

Simit
Donut

Baltimore, ABD'nin Maryland eyaletinin en kalabalık şehridir. Baltimore, 2020 nüfus sayımında 585.708 olan nüfusuyla Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık 30. şehridir. Baltimore, 1851 yılında Maryland Anayasası tarafından bağımsız bir şehir olarak belirlendi ve bugün ülkedeki en kalabalık bağımsız şehirdir. 2020 nüfus sayımı itibarıyla Baltimore metropolitan alanının nüfusunun 2.838.327 olduğu tahmin edilmektedir ve bu da onu ülkenin 20. en büyük metropolitan alanı yapmaktadır. Daha büyük Washington metropolitan alanıyla birleştirildiğinde, Washington-Baltimore birleşik istatistik alanı (CSA), 2020 ABD nüfus sayımına göre 9.973.383'lük bir nüfusa sahiptir ve ülkenin üçüncü en büyük nüfusudur.
Günümüzde Baltimore olarak bilinen arazi, Paleo-Kızılderililer tarafından avlanma alanı olarak kullanıldı. 1600'lerin başında Susquehannocklar burada avlanmaya başladı. Maryland Kolonisi'nden insanlar, Avrupa ile tütün ticaretini desteklemek için 1706 yılında Baltimore Limanı'nı kurdular ve 1729 yılında Baltimore Kasabası'nı kurdular.

ABD'nin İngiltere'den bağımsızlığını kazanmasından önce Baltimore'un içinde bulunduğu bölge Maryland Kolonisi olarak biliniyordu. Koloninin meclisi 1706 yılında sonradan Baltimore'un üzerinde kurulacağı yerin tütün nakliyatı yapan gemilerin demirleyeceği bir liman olarak kullanılmasını onayladı. 30 Temmuz 1729 tarihinde de burada bir kent kurulması kararlaştırıldı. Kente koloninin ilk valisi olan Lord Baltimore'un adı verildi.
Baltimore 18. yüzyıl boyunca hızla gelişti. Atlantik Okyanusu kıyısındaki New York ve Boston gibi kentlerle birlikte liman işlevi gördü. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda önemli bir rol oynadı. 1812 ABD-Birleşik Krallık Savaşı'nda Baltimore Birleşik Krallık savaş gemileri tarafından topa tutuldu. Kentin sakinlerinden Francis Scott Key bu savaş sırasında The Star-Spangled Banner adlı yurtsever bir şarkıyı besteledi. Bu şarkı 1931 yılında ABD Kongresi tarafından ABD Ulusal Marşı olarak kabul edildi.
ABD İç Savaşı sırasında Maryland köleliğin yasal olduğu bir eyalet olmasına rağmen Baltimore Amerika Konfedere Devletleri'ne katılmadı. Ancak ABD'den ayrılma taraflısı olan gruplar 1861 yılında Baltimore'da büyük bir gösteri yaptılar. Buna rağmen 1864 yılında Maryland'da kölelik yasaklandı.
1904 yılında Baltimore'da çıkan büyük bir yangın 30 saat içinde 1500 binanın yanmasına neden oldu. Yangından sonra kentin büyük bir bölümü yeniden inşa edildi.
Baltimore'un nüfusu 1950 yılında 949.708 kişiyle doruğuna ulaştı. O tarihte Baltimore Detroit'in ardından ABD'nin en büyük 6. kenti konumundaydı. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında kentin nüfusu giderek azalmaya başladı. 2000 yılında nüfus 636.251 sayısına kadar düştü. Günümüzde Baltimore'un nüfusu sabit hale gelmiştir ve 637.455 civarındadır.
Ayrıca ünlü yüzücü Michael Phelps'in memleketi olarak bilinir.

Baltimore şehri kuzey-merkezi Maryland'de Patapsco Nehri'nin Chesapeake Körfezi'ne karıştığı mevkiye yakın olarak konumlanmıştır. Aynı zamanda şehir "Piedmont Platosu" ile "Atlas Okyanus Sahil Ovası"nı birleştiği "düşme doğrusu" üzerinde mevkilenmiş olup bu nedenle Baltimore şehri, plato üzerinde bulunan "Yukarı Kent" ile sahil ovası üzerindeki "Aşağı Kent" olarak ayrılabilmektedir. Şehrin rakımı limanda olan minimum 0 metreden şehrin kuzeybatısı köşesinde bulunan, "Pimlico" semtinde maksimum 150 metre arasında değişmektedir.
ABD Nüfus Sayım Bürosu verilerine göre şehrin toplam yüzölçümü 238,41 km² olup bunun 09,64 km²si kara ve 28,77 km²si ise su yüzeylidir. Böylece şehrin tüm yüzölçümünün %12,07 oranı su yüzeylidir.
Baltimore şehri birçok yönde "Baltimore Kontluğu" ile sınır komşusudur ve ancak kuzeydoğuda "Anne Arundel Kontluğu" ile de müşterek sınırı bulunur.

Baltimore Şehri'nde dört mevsimde birbirinden değişik iklim şartları bulunmakta olduğu için şehir arazileri iklimi "nemli subtropikal iklim" ve daha bilimsel olarak Kopfen sıralaması: Cfa iklimi olarak sınıflandırılmaktadır. Yazlar çok sıcak ve nemli geçmekte ve birçok yaz öğleden sonraları yüksek sıcak ve yüksek nem dolayısıyla yıldırımlı gök gürültülü fırtına ortaya çıkmaktadır. İlkbahar ve sonbahar nispeten sıcak geçmektedir. İlkbahar yağışlı günler sayısı itibarıyla en ıslak mevsim olarak nitelendirilmektedir. Kışın havalar soğukça ama değişik geçmekte ve zaman zaman kar yağmaktadır. Ocak ayında günlük ortalama sıcaklık 2.1 °C olmakta ve mevsimlik kar yağışı 51 cm yi bulmakla beraber sıcaklık çok defa 10 °C aşmaktadır; ama bu arada yılda birkaç gece sıcaklık −7 °C altına da düşmektedir.
Baltimore'da her kış az olsa da donmuş yağmur ve dolu yağması olayı ortaya çıkmaktadır. Rüzgâr doğudan estiği zaman denizden gelen soğuk hava batıda bulunan yüksek arazi tarafından bir baraj gibi önü kapanmakta; bulutlar kümelenmekte ve donmuş yağmur veya dolu ortaya çıkmaktadır.
Şehrin şehirsel "ısı adası" etkisi ve Chesapeake Körfezi'nin ılımlayıcı etkisi dolayısıyla şehrin içi ve sahil bölgeleri Metropoliten Baltimore'un kara içinde bulunan varoşlarından daha sıcak olmaktadır. Bu nedenle metropoliten şehrin kuzey ve kuzeybatı varoşlarında kışın kar yağışları daha yüksek olmakta ve bazı bölgelerde yıllık ortalama kar yağışı 76 cm'yi geçmektedir.
Gözlemlenen en düşük sıcaklık 10 Şubat 1899 ve 9 Şubat 1934'te −22 °C; en yüksek gözlemlenen sıcaklık derecesi 22 Temmuz 2011'de 42 °C olmuştur. Ortalama olarak, 38 °C üstündeki sıcaklık gözlemlenen gün sayısı yılda 0.9 gün ve 32 °C üstündeki günlük sıcaklık ise 37 gün gözlemlenmiştir. Günlük sıcaklığın sıfırın altında olduğu gün sayısı yılda ortalama olarak 10 gündür.

Baltimore halkı günlük yaşantılarında görüş tarzlarına göre şehri iki semtten oluşmuş görmektedirler: ya ana cadde olan Charles Sokağı'nın böldüğü "Doğu Baltimore" ve "Batı Baltimore" ya da diğer önemli ana cadde Baltimore Sokağı'nın böldüğü "Kuzey Baltimore" ve "Güney Baltimore". Bazen de bu dört bölüm aynı zamanda kullanılarak şehrin semtleri Kuzeydoğu Baltimore, Kuzeybatı Baltimore; Güneydoğu Baltimore, Güneybatı Baltimore olarak verilmektedir. Resmî olarak ise, özellikle şehir polisinin görev yapması için, Baltimore şehri (saat kadranı dönme yoluyla) 9 coğrafi semte bölünmüştür: Kuzey, Kuzeydoğu, Doğu, Güneydoğu, Güney, Güneybatı, Batı, Kuzeybatı ve Merkezi.

Baltimore'un resmen 11 tane kardeş şehri vardır: http://www.baltimorecity.gov/government/intl/sistercities.ph

The Wire
Baltimore'daki en yüksek binalar listesi

Baltimore Şehri resmi websitesi6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Baltimore" maddesi (İngilizce)
Wikivoyage "Baltimore" maddesi27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Peter Kolchin, (1994) American Slavery: 1619-1877, New York: Hill and Wang, sayfa 81-82.

Binghamton, Amerika Birleşik Devletleri'nin New York eyaletinde Pensilvanya sınırına yakın, Susquehanna ve Chenango nehirlerinin yatağı olan vadide kurulmuş bir şehirdir. Triple Cities olarak bilinen, Binghamton, Endicott ve Johnson City'den oluşan üçlü şehirlerin oluşturduğu metropoliten alanın (Greater Binghamton metropolitan area) da merkezidir (Broome County). Şehrin nüfusu 2010 sayımına göre 47.376'dır.
New York şehrine kara yolu ile yaklaşık 3 saatlik mesafede bulunan Binghamton'da yerel bir de havaalanı (Binghamton Regional Airport) bulunmaktadır.
Bir dönem önemli bir sanayi merkezi ve ulaşım kavşağı olan kentte, 1990'lara kadar tütün, ayakkabı ve ileri teknoloji endüstrisi kalkınmanın motorları olmuşlardır. 1950'de 85.000'i bulan nüfus, 20. Yüzyılın ikinci yarısında dereceli olarak azalmış, üretim endüstrilerinin bölgeden çekilmesiyle kent önemini ve canlılığını yitirmiştir. Son dönemde kenti hizmet ve eğitim sektörü ayakta tutmaktadır. Binghamton Üniversitesi, Broome Community College (iki yıllık yüksek okul) ve New York Eyalet üniversitesine bağlı tıp fakültesi uygulama hastanesi (Clinical Campus of Upstate Medical University) kentte bulunan üç yükseköğrenim kurumudur.

Şehrin coğrafi konumunun bir sonucu oldukça sert geçen kışları, diğeri de içinden geçen iki nehrin yol açtığı sel baskınlarıdır. Yazlar ılık ve yağışlı, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Kar yağışı yıllık ortalama 196 cm'yi bulur. Ocak ayı ortalaması en yüksek -1,5 °C, yılın en sıcak ayı temmuz ortalaması ise 25,8 °C'dir.
Bahar aylarında nehirlerin taşması şehirde alışılagelen bir durumdur. Buna yönelik alınan tedbirlerin (sel duvarları) yetersiz kaldığı 2006 ve 2011 yılında yaşanan sel felaketleri önemli maddi hasara yol açmıştır.

Binghamton adını, 1792'de çevre arazilerin neredeyse tamamını satın alan Philadelphia'nın varlıklı iş insanı ve kongre üyesi William Bingham'dan (1752– 1804) alır. Kente ilk yerleşim 1802 tarihlidir. Binghamton 1834'te kasabaya, 1867'de bir şehre dönüşür. Şehrin ilk belediye başkanı Pennsylvania Kömür şirketi sekreteri  Abel Bennett olur.
Alkolizm tedavisi üzerine uzmanlaşmış ilk merkez olan New York State Inebriate Asylum 1858'de Binghamton'da kurulur. Merkez 1879'da genel bir akıl hastanesine dönüşür. Isaac Perry tarafından tasarlanan ilk binası tarihî eserler kapsamında koruma altında bulunan akıl hastanesi hizmetine Upstate Medical University'ye bağlı olarak devam etmektedir.
Başlangıçta tarım ürünleri pazarı niteliğindeki küçük bir şehir olan Binghamton'un kaderi demiryolunun gelmesiyle değişir. 20. yüzyıl başlarında Amerika Birleşik Devletlerinin en büyük ikinci puro üreticisi konumuna yükselir. 1920'lerde çalışanlarının sosyal refahına verdiği önemle bilinen  Endicott Johnson ayakkabı fabrikası
özellikle Avrupa'dan göç edenlerin şehre olan talebini daha da arttırır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yükselişe geçen ve kısa sürede önde giden teknoloji şirketlerinden birine dönüşen IBM bölgenin teknoloji ve savunma sanayii merkezi konumuna gelmesinin kapısını açar. IBM dışında önemli bir firma da 1929'da ilk uçuş simülatörünü geliştiren Link Aviation Devices'tır. General Electric ve Ansco bir dönem şehirde fabrikaları bulunan diğer tanınmış kuruluşlardır.
1950'lerde en parlak dönemini yaşayan kent, otomobil kullanımının yaygınlaşmasıyla yeni oluşan yerleşimler ve banliyölere kayan işletmeler yüzünden canlılığını yitirmeye başlar. Karayolu taşımacılığı Binghamton'u bölgenin demiryolu merkezi konumundan eder. Kentin ekonomisine asıl darbe 1990'larda soğuk savaş sonrası savunma ve ileri teknoloji yatırımlarının yavaşlamasıyla gelir.
1989'da IBM'in toplam 6 araştırma laboratuvarı ve 12 fabrikasından birer tanesi Endicott'da bulunmaktayken, 90'lar boyunca şirket yatırımlarını başka bölgelere kaydırmış, gerek çalışan sayısı gerekse üretim kapasitesi azalmış, nihayet 2001'de üretim birimi tamamen kapanmıştır. Bazı üretim ve araştırma yapıları yerel firmalara satılmıştır. IBM öncesiyle kıyaslanamasa da hâlen bölgede varlığını hissettirmekte, Endicott'da kalan birkaç merkezde 800 kişiye iş olanağı sağlamaktadır.
Binghamton üniversitesinin kent kalkınmasına potansiyel katkısı ancak son yıllarda ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu doğrultuda üniversite Kamu ilişkileri fakültesini şehir merkezindeki yeni binaya taşımış, bu bölgede öğrenci yurtları tesis etmeye başlamıştır.

Binghamton'un aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşmaları vardır: 

 Borovichi, Rusya
 La Teste-de-Buch, Fransa
Şu şehirle ise yerel bir kardeş şehir projesi bulunmaktadır:

 El Charcón, El Salvador

 Wikimedia Commons'ta Binghamton, New York ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Binghamton Şehri Resmî sitesi  (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Binghamton" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Binghamton" maddesi  (İngilizce)
Büyük Binghamton Konferans ve Ziyaretciler Burosu ziyaretciler rehberi   (İngilizce)

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi, New York şehrinde Birleşmiş Milletler'e ait bir kompleks. 1952'de kompleks inşasının bitmesinden beri Birleşmiş Milletler'in resmî karargâhı olarak fonksiyon göstermiştir. Manhattan'ın Turtle Bay mahallesinde, East River'a bakan bir alanda bulunur. Batısında First Avenue, güneyinde East 42nd Street, kuzeyinde East 48th Street ve doğusunda East River tarafından çevrelenir. "Turtle Bay" BM Genel Merkezi'ni ya da BM'nin tümünü tanımlamak için bir ad aktarması olarak kullanılır.
Birleşmiş Milletler'in üç ek, ikincil, bölgesel karargâhı ya da karargâh alanı vardır. Bunlar Cenevre (İsviçre), Viyana (Avusturya) ve Nairobi (Kenya)'de bulunur. Bu ek ofisler BM menfaatlarını temsil eder, diplomatik faaliyetlere olanak sağlar ve belirli sınırötesi ayrıcalıklara sahiplerdir, ancak sadece New York'taki ana karargâh Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi dahil olmak üzere BM'nin ana organlarının koltuklarını barındırır. BM'nin her 15 uzman kuruluşu New York'un dışındaki bu karargâhlarda ya da diğer kentlerde bulunur.
New York'ta ve ABD topraklarının içinde bulunmasına rağmen Birlemiş Milletler Genel Merkezi'nin kullandığı topraklar yerel, eyalet ve federal yasalara bağlı olmak üzere uluslararası toprak olarak sayılır. İletişim amaçları için BM'nin kendine ait bir ITU alan kodu - 4U - vardır.
Franklin D. Roosevelt East River Drive, kompleksin Konferans Binası'nin altından geçer.
Birleşmiş Milletler Genel Merkezi kompleksi 1949 ile 1950 boyunca New York şehrinde East River'ın kıyısında, New York'un en öne çıkan emlak müteahhidi William Zeckendorf'tan satın alınan yaklaşık 69.000 m2'lik alanın üzerinde inşa edildi. Merkezi Rockefeller ailesine ait Kykuit arazisinde yerleştirmeyi kapsayan ilk teklifin Manhattan'dan fazla izole olması nedeni ile reddedilmesinin ardından Nelson Rockefeller bu son satın almayı düzenledi. 8,5 milyon dolarlık satın alma, parayı şehre bağışlayan babası John D. Rockefeller, Jr. tarafından sağlandı. Binanın ana mimarları Le Corbusier ve Oscar Niemeyer idi.

Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi
Birleşmiş Milletler Nairobi Ofisi
Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi
Lake Success, New York
Milletler Sarayı
Oscar Niemeyer
Queens Museum of Art
Sperry Corporation
U Thant Adası
Uluslararası Adalet Divanı, Lahey

BosWash (aynı zamanda Bosnywash, Boshington veya Kuzeydoğu megapolü), ABD'nin kuzeydoğu kıyısındaki Metropoliten alanları kapsayan bir megapoldür. Megapol kuzeydoğuda Massachusetts'te Boston'dan başlayarak güneydoğuda Washington, DC ve Virginia'ya kadar uzanmaktadır. Başta Boston, New York, Philadelphia, Baltimore ve Washington D.C. olmak üzere büyük şehirleri, metropolitan alanları, banliyöleri ve daha küçük şehir merkezlerini içermektedir.
Fransız coğrafyacı Jean Gottmann, 1961 tarihli Megalopolis: The Urbanized Northeastern Seaboard of the United States adlı çalışmasında megapol terimini yaygınlaştırmıştır.
BosWash'ın nüfusu 2010 yılı itibarı ile 52,332,123 olup ülke nüfusunun %17'sini barındırmaktadır. BosWash Beyaz Saray, Amerikan Kongre Binası, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi, New York Menkul Kıymetler Borsası, IMF ile birçok büyük çok uluslu şirketin merkezine ev sahipliği yapmaktadır ve ABD'nin GSYİH'inin %20'sini oluşturmaktadır.

Boston, Massachusetts eyaletinin başkenti ve en kalabalık şehridir. Kuzeydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nin bir bölgesi olan New England'ın kültürel ve finansal merkezi olarak hizmet vermektedir. Boston, 2020 nüfus sayımına göre 48,4 mil kare (125 km²) alana ve 675.647 nüfusa sahiptir ve bu da onu New York ve Philadelphia'dan sonra Kuzeydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü en kalabalık şehri yapmaktadır. Daha büyük olan Büyük Boston metropol istatistik alanı, 2023 yılında 4,9 milyonluk bir nüfusa sahipti ve bu da onu New England'ın en büyük ve Amerika Birleşik Devletleri'nin on birinci en büyük metropol alanı yapmaktadır.
Boston, 1630 yılında İngiliz Puritan yerleşimciler tarafından Shawmut Yarımadası'nda kurulmuş ve şehre, İngiltere'nin Lincolnshire bölgesindeki Boston pazar kasabasının adını vermişlerdir. Amerikan Devrimi ve Bağımsızlık Savaşı sırasında Boston, Boston Katliamı (1770), Boston Çay Partisi (1773), Paul Revere'nin gece yarısı yolculuğu (1775), Bunker Hill Muharebesi (1775) ve Boston Kuşatması (1775-1776) dahil olmak üzere birçok önemli olaya ev sahipliği yapmıştır. 
Büyük Britanya'dan bağımsızlığını kazandıktan sonra Boston, liman, üretim merkezi ve eğitim ve kültür merkezi olarak önemli bir ulusal rol oynamıştır ve şehir, araziyi doldurarak ve komşu kasabaları ilhak ederek orijinal yarımadadan önemli ölçüde genişlemiştir. Boston'ın birçok ilki arasında ülkenin ilk kamu parkı (Boston Common, 1634), ilk kamu okulu (Boston Latin School, 1635) ve ilk metro sistemi (Tremont Street metrosu, 1897) yer almaktadır. 
Boston daha sonra yükseköğretim ve araştırmada küresel bir lider olarak ortaya çıktı ve 2023 itibarıyla dünyanın en büyük biyoteknoloji merkezi konumunda. Şehir, bilimsel araştırma, hukuk, tıp, mühendislik ve iş dünyasında ulusal bir liderdir. Yaklaşık 5.000 yeni girişim şirketiyle şehir, inovasyon, girişimcilik ve yapay zekâ alanlarında küresel bir öncü olarak kabul ediliyor. Boston ekonomisi finans, profesyonel ve iş hizmetleri, bilgi teknolojisi ve hükûmet tarafından yönlendiriliyor. Boston haneleri, 2013 itibarıyla ulusal düzeyde en yüksek ortalama hayırseverlik oranını sağlıyor ve şehrin işletmeleri ve kurumları, çevresel sürdürülebilirlik ve yeni yatırımlar açısından ulusal düzeyde en üst sıralarda yer alıyor.

Avrupa kolonizasyonu öncesinde günümüz Boston çevresindeki bölgede yerli Massachusettler yaşıyordu. Yerleşim yerleri küçük ve mevsimlik topluluklardan oluşuyordu. Bölgede yaşayan insanlar büyük olasılıkla Charles Nehri (Kinobequin, Yerli halk tarafından "kıvrımlı" anlamına gelir) boyunca iç kesimlerdeki kışlık evleri ile kıyıdaki yaz toplulukları arasında taşınıp dururdu. Avlanma İç kesimlerde çıplak ağaç mevsimlerinde daha kolaydı. Balık sürülerinden ve kabuklu su ürünlerinin yataklarından en kolay yazın faydalanılırdı.
Yılın ılıman döneminde kötü kokulu çamurluklarla çevrili Shawmut yarımadasına, Avrupalıların gelişinden önce çevreye göre daha az yerleşilmişti. Yine de arkeolojik kazılar, Boylston Caddesi'ndeki New England'daki en eski balık bentlerinden birini ortaya çıkardı. Yerli insanlar, Batı yarımküre'ye Avrupalıların gelişi'inden 7.000 yıl önce balıkları tuzağa düşürmek için bu benti inşa etmişlerdi.

Boston olacak olan yerde yaşayan ilk Avrupalı, Cambridge-eğitimli piskoposluk din adamı William Blaxton idi.
1630'da kendi Püriten sömürgeciler tarafından Boston'un kurulmasından doğrudan sorumluydu. Bu, Blaxton'ın liderlerinden birisi olan Isaac Johnson'ı başarısız kolonisi Charlestown‘dan Back Bay’e geçmeye davet etmesi ve yarımadayı paylaşmasından sonra gerçekleşti. Eylül 1630'da Püritenler tarafından Boston kurulmuştu.

30 Eylül 1630'da ölmeden önce, Johnson’ın Charlestown topluluğunun lideri olarak son resmi eylemlerinden biri, nehrin karşısındaki yeni yerleşimine "Boston" adını vermekti. Yerleşime, karısı (Arbellanın adaşı) ve John Cotton (Cotton Mather'in büyükbabası) ile birlikte New England'a göç ettikleri Lincolnshire'daki memleketi‘nin adını verdi. İngiliz şehrinin adı nihayetinde, Johnson ile birlikte göç edene kadar John Cotton’un kilisesinde bölge papazı olarak görev yaptığı şehrin koruyucu azizi, Aziz Botolph’ den türetilmiştir. İlk kaynaklarda Lincolnshire Boston "Aziz Botolph'un şehri" olarak biliniyordu, daha sonra ad "Boston"‘a dönüştü. Bu yeniden adlandırmadan önce, yarımadadaki yerleşim, Blaxton tarafından "Shawmut" ve davet ettiği Püriten yerleşimciler tarafından ise "Trimountain" olarak biliniyordu.
Boston ABD'nin en eski ve varlıklı şehirlerinden biri olarak bilinir. 17. yüzyıl başlarında Amerika'nın yerlileri tarafından kurulmuştur. Amerika'nın Avrupa'dan ilk göçmen alan bölgelerinden biridir. Boston bölgesine ilk yerleşenlerin çoğu İngiliz asıllı Anglikan ve Püritenlerdi. 19. yüzyıl başlarında şehrin nüfus yapısında köklü değişiklikler oldu. Bu dönemde Boston'a gelen göçmenlerin çoğu İtalyan ve İrlandalı asıllıydı ve şehirde Protestanlık yerine Katolik mezhebi ağırlık kazanmaya başladı. Şu anda Boston Amerika Birleşik Devletleri'nde İrlanda kökenlilerin en etkin oldukları şehir olarak bilinir.

İç nüfusu sadece 580.000 civarında olmakla beraber, Boston Metropolitan Bölgesi 6 milyona yaklaşan nüfusuyla Amerika Birleşik Devletlerinin 10 büyük nüfus merkezinden biridir. Nüfusunun %55'i beyaz ırktan, %25'i de siyahi ırktan oluşur.

Boston günümüzde bir eğitim, sağlık, finans ve teknoloji merkezidir. M.I.T., Harvard Üniversitesi, Tufts Üniversitesi, Massachusetts Üniversitesi, Northeastern Üniversitesi, Boston Koleji, Wellesley Koleji ve Boston Üniversitesi gibi dünyaca ünlü eğitim kurumları Boston ve civarında yer alırlar. Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi, Brigham ve Kadın Hastanesi, Massachusetts Genel Hastanesi, Boston Çocuk Hastanesi, Dana-Farber Kanser Enstitüsü ve Harvard Tıp Fakültesi bütün dünyadan hastaların tedavi amacıyla geldikleri ünlü tıp merkezleridir. Ayrıca şehir Fidelity Investments, Putnam Investments ve Wellington Management gibi dünyaca ünlü yatırım fonlarının merkezlerini barındırmaktadır.

Şehri, NBA'da Boston Celtics temsil eder.
Şehri, NHL'de Boston Bruins temsil eder.
Şehri, MLB'de Boston Red Sox temsil eder.

Boston'un resmen 12 tane kardeş şehri vardır:

Boston'daki en yüksek binalar listesi

Resmî site
DMOZ Open Directory Projesi "Boston" maddesi  (İngilizce)
"Wikivoyage" websitesi "Boston" maddesi 22 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Broadway, New York eyaletinde bulunan bir cadde ve ana arterdir. Cadde, Manhattan'ın güneyindeki Bowling Green'deki Battery Place'den başlayarak, ilçenin içinden 20,9 km (13 mil) boyunca uzanır, Broadway Köprüsü'nü geçer ve Bronx'tan 3,2 km (2 mil) daha geçerek New York şehrinin kuzeyine doğru çıkar ve Westchester County'nin Yonkers, Hastings-on-Hudson, Dobbs Ferry, Irvington, Tarrytown ve Sleepy Hollow belediyelerinden geçerek 29,0 km (18 mil) daha uzanır; bundan sonra yol devam eder, ancak artık "Broadway" olarak adlandırılmaz. George Washington Köprüsü/I-95 alt geçidinin kuzeyindeki Broadway'in son kısmı, ABD 9. Karayolu'nun bir bölümünü oluşturur.
New York şehrinin en eski kuzey-güney ana arteridir ve mevcut caddenin büyük bir bölümünün, Avrupalıların gelişinden önce Wickquasgeck yolu olarak başladığı söylenmektedir. Bu durum, Hollanda'nın Yeni Amsterdam kolonisinin ana arterlerinden birinin temelini oluşturdu ve bu durum İngiliz yönetimi altında da devam etti, ancak büyük bir kısmı 19. yüzyılın sonlarına kadar mevcut adını almadı. Manhattan'daki Broadway'in bazı bölümleri, Times Meydanı, Herald Meydanı ve Union Meydanı da dahil olmak üzere, sürekli araç trafiği için kesintiye uğramış ve bunun yerine sadece yayalara açık meydanlar olarak kullanılmaktadır. Columbus Çemberi'nin güneyinde, yol güneye doğru tek yönlüdür. 

Midtown Manhattan'daki Broadway, Amerikan ticari tiyatro endüstrisinin kalbi olarak yaygın olarak bilinir ve hem bunun bir metaforu olarak hem de off-Broadway ve off-off-Broadway gibi alternatif tiyatro girişimlerinin adlarında kullanılır. Lower Manhattan'da, Broadway'in bir bölümü, çeşitli önemli kişileri kutlamak veya karşılamak için kullanılan konfeti geçit törenleri nedeniyle Kahramanlar Kanyonu olarak anılır.

Brooklyn (İngilizce telaffuz: [ˈbrʊklᵻn]) (veya Kings County), New York'un beş bölgesinden biridir. 2020 itibarıyla tahminî 2.648.403 nüfusuyla şehrin en kalabalık bölgesidir. Adını Hollanda'daki Breukelen köyünden alan Brooklyn, batıda Long Island'ın en doğusunda yer alan Queens ilçesi ile komşudur. Brooklyn, Manhattan ilçesine East River'daki birçok köprü ve tünel ile, Staten Island'a ise Verrazzano-Narrows Köprüsü ile bağlanır. 1896'dan beri Brooklyn ile Kings County eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Brooklyn ABD'deki en kalabalık ilçe ve nüfus yoğunluğu en yüksek ikinci ilçedir.
New York City'nin en büyük ikinci ilçesi olan Kings County, 180 km2lik kara ve 67 km2lik su alanı, New York eyaletinin karasal alan olarak dördüncü, toplam alan olarak üçüncü en küçük ilçesidir. 2,5 milyonluk nüfusuyla ABD'deki en kalabalık ilçedir.

Brooklyn adı, Hollanda kolonizasyonu döneminden kalma "bataklık" anlamındaki Breuckelen kelimesinden gelmektedir. 1646 yılında resmen kurulan şehrin adı, yazılı kaynaklarda ilk kez 1663 yılında yer almıştır. Hollandalı kolonistler, şehrin ismini Breukelen, Hollanda'dan esinlenerek koymuşlardır. Geçtiğimiz iki bin yıl boyunca Hollanda'daki köyün adı Bracola, Broccke, Brocckede, Broiclede, Brocklandia, Broekclen, Broikelen, Breuckelen ve son olarak Breukelen olarak kullanılmıştır.
New Amsterdam'da (daha sonraki adıyla New York) yer alan Breuckelen ismi birçok farklı şekilde yazılmıştır. Yazımlar arasında Breucklyn, Breuckland, Brucklyn, Broucklyn, Brookland, Brockland, Brocklin ve Brookline/Brook-line yer almaktadır. Çok sayıda farklı yazım olması, şehrin ismi hakkında tartışmalara sebep olmuş, bazı dil bilimciler şehrin breuckelen isminin "engebeli topraklar" ("broken land") anlamından geldiğini savunmuştur. Şehrin yazımının son hâli olan Brooklyn, orijinal isme en bağlantılı olandır.

Brooklyn, 71 milkare (180 km2) kara (%73) ve 26 milkare (67 km2) su (%27) olmak üzere 97 milkare (250 km2) alanı kaplar; ilçe, New York ilçeleri arasında yüzölçüm bakımından ikinci en büyük ilçedir. Ancak Brooklyn ile komşu Kings İlçesi, kara alanı olarak New York Eyaletinin dördüncü en küçük ve toplam alan olarak üçüncü en küçük ilçesidir. Brooklyn, Long Island'ın güneybatı ucunu ve ilçenin batı sınırındaki adanın batı ucunu oluşturur.
Brooklyn'in su sınırları geniş ve çeşitlidir ve bu sınırları Jamaika Körfezini, Atlantik Okyanusunu, Brooklyn'i New York ‘daki Staten Island ilçesinden ayıran ve Verrazano-Narrows Köprüsünün geçtiği Narrows'u, Brooklyn'i New Jersey eyaletindeki Bayonne ve Jersey City‘den ayıran Yukarı New York Körfezi'ni ve Brooklyn'i New York'taki Manhattan ilçesinden ayıran Brooklyn-Battery Tüneli, Brooklyn Köprüsü, Manhattan Köprüsü, Williamsburg Köprüsü ile geçilen East River'ı ve New York metrosunun sayısız güzergahını kapsar. Brooklyn'in doğusunda Brooklyn'in Doğu New York mahalle sınırından yaklaşık iki mil uzaklıkta ilçenin Jamaika mahallesinde John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı'nı içeren Queens ilçesi vardır.

 Beşiktaş, Türkiye
 Üsküdar, Türkiye

Buffalo (İngilizce telaffuzu: [ˈbʌfəloʊ]), ABD New York eyaletindeki ikinci en büyük şehirdir (New York şehrinden sonra) ve Erie ilçe merkezidir.
Western New York'ta, Erie Gölü'nün doğu ucunda, Niagara Nehri'nin başında, Amerika Birleşik Devletleri'nin Kanada sınırı yakınındadır.
2020 nüfus sayımına göre nüfusu 278.349 olan Buffalo, Amerika Birleşik Devletleri'nin 78. en büyük şehridir.
Buffalo, Niagara Şelaleri şehriyle birlikte, 2020'de tahmini nüfusu 1,1 milyonlu, iki-ilçeli Buffalo–Niagara Şelaleri Büyükşehir İstatistik Bölgesini (İngilizce: metropolitan statistical area (MSA)) oluşturur. Bu bölge, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 49. en büyük MSA ‘dır.

Buffalo, Fort Erie, Ontario'nun karşısında, Erie Gölü'nün doğu ucundadır. Niagara Şelaleleri üzerinden kuzeye Ontario Gölü'ne akan Niagara Nehri'nin başındadır. 
Buffalo Erie Gölü'nün kuzeydoğu noktasında, Niagara Şelaleleri'ne çok yakın konumdadır.
Buffalo metropol alanı, doğuda Utica, New York'a uzanan dar bir ova olan Eastern Great Lakes Lowlands'ın Erie/Ontario Göl Ovası'ndadır. University Heights ve Fruit Belt mahallelerindeki yükseklik değişiklikleri dışında şehir genellikle düzdür. Southtowns daha engebelidir ve Appalachian Yaylası'ndaki Cattaraugus Tepeleri'ne çıkar. Buffalo ve çevresindeki akarsu yatağında birkaç tür şeyl, kireçtaşı ve fosilli tortuları (Almanca:Lagerstätte) boldur.
Şehir yakın zamanda veya önemli bir deprem yaşamamış olsa da, Buffalo Southern Great Lakes Sismik Bölgesi içindedir (Great Lakes tektonik bölgesi'nin parçasıdır.). Buffalo'nun sınırları içinde dört kanal vardır: Niagara Nehri, Buffalo Nehri (ve Deresi), Scajaquada Deresi ve Niagara Nehri'nin bitişiğindeki Black Rock Kanalı. 
Şehrin Orman Bürosu yetmiş binden fazla ağaçtan oluşan veritabanı vardır.
Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu'na göre, Buffalo'nun yüzölçümü 52,5 sq mi (136 km2) olup, bunun 4.038 sq mi (10.460 km2)’si kara, geri kalanı ise sudur. Kentin toplam alanının yüzde 22,66 sudur. 2010 yılında nüfus yoğunluğu mil kare başına 6.470,6 idi.

Buffalo’nun iklimi nemli karasal iklimdir (Köppen: Dfb/Dfa), ve ABD'nin geri kalanıyla birlikte sıcaklıklarda artış oldu. Göl etkili kar, Erie Gölü'nün rüzgar yönüne bağlı olarak şehir ve çevresinde yoğun kar yağışı yapan kar bantlarıyla Buffalo kışlarının bir özelliğidir.

Buffalo şehri sınırları içinde (2012 Nüfus Tahmini itibarıyla) 259.384 kişilik nüfusu ile New York şehrinden sonra en kalabalık ikinci kentidir. Böylece nüfus yoğunluğu 2.568,8 kişi/km2 olur. Buffalo şehir ile varoşlarından oluşan Şehirsel Buffalo'nun nüfus 935.906 kişi olup ABD'de 46. sıradadır. Buffalo "Buffalo-Niagara Şelalesi" metropol bölgesinin odak şehri olup metropoliten bölge nüfusu 1.134.210 kişidir. ABD'de metropoliten bölgeler arasında 49. sırada yer alır. "Amerikan Nüfus Sayım Bürosu" tanımlaması ile ekonomik olarak Buffalo'ya yakın bağlantısı olan yerleşim birimlerinde oluşan "Buffalo–Niagara–Cattaraugus Birleşik İstatistiksel Bölgesi" ise 1.215.826 kişilik nüfus barındırır.

Günümüz Buffalo çağdaş bir sanayi ve liman kenti ve en büyük ekonomik sektörleri sağlık hizmetleri ve eğitimdir. Nisan 2011'de Buffalo'nun işsizlik oranı %7,6 idi.

Buffalo'nun aşağıdaki kentler ile kardeş kent antlaşmaları vardır:

 Lille, Fransa
 Wolverhampton, Birleşik Krallık
 Dortmund, Almanya
 Pescasseroli, İtalya
 Siena, İtalya
 Torremaggiore, İtalya
 Saint Ann, Jamaika
 Kanazawa, Japonya
 Rzeszów, Polonya
 Tver, Rusya
 Yıldırım, Türkiye
Ayrıca aşağıdaki kentler ile "ortak" statüsünü paylaşmaktadır:

 Cape Coast, Gana
 Derry, Birleşik Krallık
 Drohobiç, Ukrayna
 Horlivka, Ukrayna
 Juba, Güney Sudan
 Kiryat Gat, İsrail
 Marília, Brezilya

Buffalo'daki en yüksek binalar listesi

 Wikimedia Commons'ta Buffalo, New York ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Buffalo Sehri Resmi site26 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Buffalo" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Buffalo" maddesi 19 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Buffalo Niagara Konferans ve Ziyaretciler Burosu ziyaretciler rehberi3 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Caput Mundi, motamot "dünyanın önderi" anlamına gelen Latince bir deyiştir, buna göre Roma Caput Mundi Roma dünyanın başkenti anlamına gelir ve Roma kentine tarihi boyunca verilen birçok lakaptan biridir.
Deyiş, önce Cumhuriyet ve İmparatorluğun başkenti, daha sonra da Katolik Kilisesi'nin merkezi olarak şehrin kalıcı gücüyle ilgilidir.
İlk ne zaman kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte Roma, MÖ 1. yüzyılda şair Ovidius tarafından bu şekilde adlandırılmıştır.
"Sonsuz Şehir" ve "Yedi Tepeli Şehir" ile birlikte Caput Mundi, Roma şehrini ifade etmek için en yaygın kullanılan adlardan biri olarak kaldı.

Roma Caput Mundi, "Roma'nın dünyanın başkenti" anlamına gelen Latince bir deyimdir, İtalyancası "Roma Capitale del mondo" (kelimenin tam anlamıyla: "dünyanın başı"). Bilinen dünyanın (Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya) Klasik Avrupa anlayışından kaynaklanır. Roma'nın antik dünyadaki etkisi, Cumhuriyet Güney Avrupa ve Kuzey Afrika'ya yayıldıkça MÖ 2. yüzyılda artmaya başladı. Sonraki beş yüzyıl boyunca Roma, bilinen dünyanın (geleneksel Greko-Romen coğrafyasının) çoğunu yönetti ve bu dönemde dünyanın en büyük şehri olarak hizmet etti. Roma'nın yerel dilinin (Latince) kültürel etkisi, Roma sanatı, mimarisi, hukuku, dini ve felsefesi gibi önemliydi. Roma İmparatorluk şehri, takma adını Caput Mundi olarak benimsedi ve bunu Antik Roma'nın ve Roma Katolik Kilisesi'nin kalıcı bir gücünün algısına bağladı.

Roma
Roma Katolik Kilisesi

Castello Planı (Resmi adıyla Afbeeldinge van de Stadt Amsterdam in Nieuw Neederlandt (Felemenkçe, "Yeni Hollanda'daki Amsterdam Şehrinin Resmi")), günümüzde Lower Manhattan'daki Financial District bölgesinin 1660 tarihli orijinaline dayanan erken dönem şehir haritasıdır. Harita sonradan New York Kolonisi tarafından New York City adı verilen Yeni Amsterdam'dan Jacques Cortelyou (y. 1625–1693) tarafından hazırlandı. Şu anda New York Halk Kütüphanesi'nde bulunan harita, Cortelyou'nun kayıp orijinal haritasının bilinmeyen bir teknik ressam tarafından 1665 ila 1670 yılları civarında yapılmış bir kopyasıdır.
1667 civarında kartograf Joan Blaeu (1596–1673) mevcut planı diğer el yapımı Yeni Amsterdam tasvirleriyle birlikte bir atlasa dahil etti ve atlası Toskana Büyük Dükü Cosimo III de' Medici'ye sattı. Blaeu'nun Yeni Hollanda'ya ayak bastığı kanıtlanamadığından bu satım yüksek olasılıkla Birleşik Hollanda Cumhuriyeti'ndeki Amsterdam'da gerçekleşmiştir.
Plan İtalya'da kaldı ve 1900'de Floransa yakınlarındaki Villa di Castello'da keşfedildi. 1916'da basıldı ve Castello Planı adını aldı.
Isaac Newton Phelps Stokes'un altı ciltlik araştırmasıThe Iconography of Manhattan Island'ın (1915–1928) ikinci cildinde ayrıntılı olarak ele alındı.
Lower Manhattan'daki Peter Minuit Plaza'da bir Castello Planı Anıtı yer alır. Günümüzde Brooklyn'in Ditmas Park mahallesindeki Cortelyou Road'da The Castello Plan adlı bir bar bulunmaktadır.

Iconography of Manhattan Island 7 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Columbia Üniversitesi kütüphaneleri
Castello Planı ve günümüzde Manhattan 7 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mülk sahipleri listesi
Castello Planının yakınlaştırılabilir bir versiyonu 23 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Castello Planına dayanan üç boyutlu model 16 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New Amsterdam History Center 8 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Castello Plan barı 7 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Catskill Dağları, (İngilizce: Catskill Mountains),Amerika Birleşik Devletleri'nin New York eyaletinde alçak bir dağ silsilesi olan Appalaş Dağları'nın etekleridir.
Coğrafî konum
Catskill Dağları, Otsego, Delaware, Sullivan, Schoharie, Greene ve Ulster County'den geçen, yüzeyde kireçtaşından oluşan Allegheny Platosu'nun oldukça parçalanmış bir alanında yer almaktadır.
New York şehrinin yaklaşık 160 km (100 mil) kuzey-kuzeybatısında yer almaktadır ve Hudson Nehri'nin hemen batısından başlar.
Kültürel ve coğrafi bölge olarak, Catskill Dağları genellikle birçok gelişme şekillerine karşı New York eyaleti kanunları kapsamında korunan 2.800 km²'lik (700.000 İngiliz dönümü) Catskill Parkı orman alanı olarak tanımlanır.
Catskill Dağları hem 19. yüzyıl Hudson Nehri Ekolu resimleri, hem de 20. yüzyılda New York şehri kentsel tatilcilerin tercih edilen hedefi olarak Amerikan kültüründe iyi bilinir. Ayrıca Catskill Dağları, özellikle Woodstock ve Phoenicia kasabaları ve etrafları, uzun bir müddet boyunca sanatçılara, müzisyenlere ve yazarlara sığınak olmuştur.

Woodstock Festivali
Adirondack Dağları

Central Park, New York şehrindeki Manhattan'ın Yukarı Batı Yakası ve Yukarı Doğu Yakası mahalleleri arasında yer alan Central Park, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk peyzajlı parktır. 843 dönüm (341 hektar) alanıyla şehrin altıncı büyük parkı olan Central Park, 2016 yılı itibariyle tahmini 42 milyon ziyaretçiyle Amerika Birleşik Devletleri'nin en çok ziyaret edilen şehir parkıdır. Central Park, New York Şehri Parklar ve Rekreasyon Departmanı'na aittir, ancak 1998 yılından bu yana New York Şehri hükümetiyle yapılan bir sözleşme kapsamında kamu-özel sektör ortaklığı çerçevesinde Central Park Conservancy tarafından yönetilmektedir. Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan Conservancy, Central Park'ın yıllık işletme bütçesini belirler ve parkın bakımından sorumludur.
Manhattan'da büyük bir park oluşturulması ilk olarak 1840'larda önerildi ve 1853'te 778 dönümlük (315 hektar) bir park onaylandı. 1858'de peyzaj mimarları Frederick Law Olmsted ve Calvert Vaux, "Greensward Planı" ile park için bir tasarım yarışmasını kazandı. İnşaat 1857'de başladı; Seneca Köyü adlı çoğunluğu siyahi olan bir yerleşim yeri de dahil olmak üzere mevcut yapılar ve yerleşimler kamulaştırma yoluyla ele geçirildi ve yerle bir edildi. Parkın ilk alanları 1858'in sonlarında halka açıldı. Central Park'ın kuzey ucunda ek arazi 1859'da satın alındı ​​ve park 1876'da tamamlandı. 20. yüzyılın başlarındaki bir gerileme döneminden sonra, New York Şehri parklar komiseri Robert Moses, 1930'larda Central Park'ı temizlemek için bir program başlattı. 20. yüzyılın sonlarında parkın daha fazla bozulmasını önlemek amacıyla 1980 yılında kurulan Central Park Koruma Vakfı, 1980'lerden itibaren parkın birçok bölümünü yeniledi.
Parkın başlıca cazibe merkezleri arasında Ramble ve Göl, Hallett Doğa Koruma Alanı, Jacqueline Kennedy Onassis Rezervuarı, Koyun Çayırı, Wollman Buz Pisti, Central Park Atlı Karuseli, Central Park Hayvanat Bahçesi, Central Park Alışveriş Merkezi, Bethesda Terası ve Delacorte Tiyatrosu bulunmaktadır. Biyolojik çeşitlilik açısından zengin ekosistem, yüzlerce bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır. Rekreasyonel aktiviteler arasında atlı araba ve bisiklet turları, bisiklet sürme, spor tesisleri ve Shakespeare in the Park gibi konserler ve etkinlikler yer almaktadır. Central Park, yol ve yürüyüş yolları sistemiyle geçilmekte olup toplu taşıma araçlarıyla hizmet vermektedir. Central Park, dünyanın en çok film çekilen yerlerinden biridir ve tasarımı diğer parklara ilham kaynağı olmuştur. 1963'te Ulusal Tarihi Anıt Bölgesi, 1974'te ise New York Şehri doğal güzellik alanı olarak tescil edilmiştir.

Central Park, 110. Cadde'de Central Park Kuzey, 59. Cadde'de Central Park Güney, 8. Bulvar'da Central Park Batı ve doğuda Beşinci Cadde ile sınırlıdır.
Park, kuzeyde Harlem, güneyde Midtown Manhattan, batıda Upper West Side ve doğuda Upper East Side mahallelerine bitişiktir. Kuzeyden güneye 4.070 metre ve batıdan doğuya 860 metre ölçülerindedir.

New York şehrinin Manhattan ilçesinde bulunan hastalık saçan ve düzensiz alana sahip bir bataklık, şehir halkının nefes alabileceği, zaman geçirebileceği bir alana dönüştürülmek istenmiştir. Bunun için 1857 yılında Central Park komisyonu alan düzenleme yarışması yapmıştır. Frederick Law Olmsted ve ortağı Calvert Vaux bu yarışmaya katılmaya karar vermiş. Hazırladıkları proje 33 projeden birinci seçilmiştir. Olmsted mühendis olarak Central Park projesinin başına geçmiştir. Alanda yaşayan yaklaşık 1600 yoksul insan alanı boşaltmıştır.
Barok tarzıyla (simetrik olmayan, doğala yakın) yapılan Central Park dünyadaki ilk peyzaj çalışmasıdır. Frederick Law Olmsted bu çalışmayla peyzaj mimarlığı ve peyzaj mimarı kavramlarını dünyaya tanıtmıştır. Bu nedenle peyzaj mimarlığının babası olarak kabul edilir.
Parkın bugüne denk olan maliyetinin 200 milyon dolar olduğu söylenmektedir.

Central Park'ta 120 farklı bitki türü, 26.000'den fazla ağaç, 130 hayvan türü bulunmaktadır.
Central Park'ta bulunan ağaçların bir bölümü şunlardır:

Acer campestre Ova akçaağacı
Accer Ginnala
Acer palmatum Japon akçaağacı
Acer platanoides Çınar yapraklı akçaağaç
Acer pseudoplatanus Dağ akçaağacı
Acer saccharinum Gümüşi akçaağaç
Acer saccharum Şeker akçaağacı
Aesculus glabra Amerikan kestanesi
Aesculus hippocastanum At kestanesi
Aesculus pavia Kırmızı kestane
Aesculus x carnea Kırmızı çiçekli at kestanesi
Ailanthus altissima Kokar ağaç
Aralia spinosa
Betula alleghaniensis Sarı huş ağacı
Betula lenta
Betula nigra
Betula papyrifera Kağıt huşu
Celtis Çitlembik
Cedrus atlantica Atlas sediri

Central Park, Atlantik Geçiş Yolu üzerindeki ilkbahar ve sonbahar göçleri sırasında çeşitli göçmen kuşları barındırır.
Central Park'ta gözlemlenen ve 235 tür içeren ilk resmi kuş listesi, 1886'da Augustus G. Paine Jr. ve Lewis B. Woodruff tarafından 'Forest and Stream'de yayınlandı. İlk resmi kayıt listesinin yayınlanmasından bu yana parkta genelde 303 kuş türü görüldü, ve her mevsim tahminen 200 tür tespit ediliyor. Central Park'ın kuş türlerinin takibinden tek bir grup sorumlu değildir. 1991'de Central Park'a bakan bir apartmana tünemiş olan Pale Male adlı bir erkek kırmızı kuyruklu şahin ünlü kuşlardan birisiydi.

Charlotte, ABD'nin Kuzey Karolina eyaletinin en büyük kentidir. Charlotte aynı zamanda Kuzey Karolina'nın "Macklenburg Kontluğu"nun merkez şehridir. Eyaletin güneyinde yer alan şehir, eyaletin başkenti olan Raleigh'e karayolu ile yaklaşık 2-3 saat uzaklıktadır.
Şehir sınırları içindeki nüfusu (2010 Nüfus Sayımı itibarı ile)  731.424 kişi iken 2012 Nüfus Tahmini itibarıyla 775.202 kişi olmuştur ve böylece ABD'nin 17. kalabalık şehridir. ABD Nüfus Sayımı Bürosunun tanımladığı "Charlotte Metropoliten Bölge" nüfusu (2012 tahmini ile)  2.296.569 kişi olup ABD'de nüfus itibarıyla 23. sırayı almaktadır. Charlotte'un etrafından bulunan 16 kontluğu da ihtiva eden Charlotte-Gastonia-Salisbury ekonomik pazar bölgesi (ABD Nüfus Sayımı Bürosu terimi ile "Birleşik İstatistiksel Bölge)'nin nüfusu 2010 Nüfus Sayımı'na göre 2.442.564 kişi idi.
Charlotte etrafındaki bölgenin finans, sanayi, teknoloji ve eğlence merkezidir. Geçmiş yıllarda şehir bir iş ve sanayi merkezi olarak bilinmekte iken son yıllarda şehirde hızla gelişen bir turizm endüstrisi ortay çıkmış ve şehrin merkezi Karolina eyaletleri içinde turizm ziyaretlerine en elverişli bölge haline gelmiştir.
Charlotte ABD içinde çok önemli bir finans merkezi olmuştur ve finansal varlıklar değeri itibarıyla New City'den sonra ikinci büyük finansal şehri durumuna geçmiştir. Bank of America ve Wells Fargo'nun ABD doğu yörelerindeki faaliyetlerinin merkezleri Charlotte bulunmaktadır.
Charlotte'da profesyonel spor da çok gelişmiştir. Amerikan Futbolu baş ligi olan "NFL National Football League" takımlarından olan "Carolina Panthers" takımı; ABD'nin "NBA Ulusal Basketbol Birliği" üyesi takımlarından  olan "Charlotte Hornets" takımına; ABD profesyonel lakros ligi "Major League Lacrosse"'a dahil olan "Charlotte Hounds"  takımına Charlotte şehri ev sahipliği yapmaktadır. Şehirde NASCAR oto yarışı için şeref müzesi olan "Nascar Hall of Fame" bulunmaktadır. Şehirde Carowinds büyük eğlence parkı ve "ABD Ulusal Beyaz Su Merkezi" vardır.
Charlotte şehri ve içinde bulunduğu Charlotte Kontluğu Büyük Britanya Kralı III. George'un karısı olan Alman asıllı Mecklenburg-Strelitz'li Kraliçe Charlotte adına ithafla verilmiştir. Bu nedenle Charlotte takma adı "Kraliçe Şehri" olmuştur. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasından Amerika kolonilerinde Britanyalı ordular komutanı General Lord Cornwallis şehri eline geçirmişti ama şehirde yaşayanların gayet kötü tepkisi nedeni ile; bu şehirden çekilmek zorundan kalmış ve yazdığı bir raporda Charlotte şehrinin "ayaklanmanın eşek arısı yuvası" olduğunu belirtmişti. Bu nedenle Charlotte diğer takma ad olarak "Eşek Arısı Yuvası" adı verilmektedir.
Charlotte'un nemli sıcak bir subtropik iklimi vardır. Şehir "Ctawba Nehri"'nin birkaç kilometre  doğusunda ve Kuzey Karolina'da en büyük insan yapısı baraj gölü olan "Norman Gölü" güneydoğusundadır. Şehrin yakınında daha küçük "Wylie Gölü" ve "Mountain Island Gölü" adlı iki tane daha insan yapısı göl bulunmaktadır.

Şehrin bulunduğu mevkiye yerleşmek için ilk göçmenler İskoç ve İrlanda asıllı Presbiteryen mezhebindendi. Bunlar yerli Amerikalı kabilelerin kullandığı patikaların bir kavşağı olan mevkide (günümüzde Trade Sokağı ile Tryon Sokağı kavşak meydanında) 18. yüzyıl ortalarında bir köy yerleşkesi; bir pazar yeri ve bir mahkeme binası kurmuşlardır. O zamanki Alman asıllı Birleşik Krallık kralı III. George'un kraliçesi adına ithaf olarak yerleşkeye "Charlotte" ve içinde bulunan kontluğa "Mecklenburg Kontluğu" adlarını vermişlerdir. Bu yerleşkenin ana sokağı da bu koloninin o zamanki İngiliz valisi olan Lord Tyron adına "Tyron Sokağı" adı verilmiştir. Charlotte'da bir mahkeme kurulması bu yerleşkeyi Macklenburg Kontluğu merkez şehri yapmıştı ama bu yerleşkenin koloni dönemine isim yapmasına tek neden olmuştu. 

Charlotte'da yaşayanlar, İngiliz asıllı olmayıp, İskoçya ve İrlanda asıllı olmaları ve çok sıkı Presbiteryenlik inançları olması dolayısıyla Amerikan kolonilerinin bağımsızlık kazanmasına yandaştılar. Bağımsızlık ayaklanması başlamadan önce bile Amerika'nın İngiltere'den bağımsız olması için örgütlenmişlerdi ve bu nedenle bu yerleşke halkı "Amerikan Bağımsızlık Bildirisi" ilanından bir yıl önce "Mecklenberg Bağımsızlık Bildirisi"'ni ilan etmişlerdi.
Britanya koloniyal orduları komutanı Lord Cornwallis birkaç ufak çarpışmadan sonra yerleşkeyi eline geçirmişti ama yerleşke halkının gayet aksi tutumu dolayısıyla bu yerleşkeden ayrılmış ve bu yerleşkeyi "ayaklanmanın eşek arısı yuvası" olarak nitelendirmişti.
Buna rağmen bağımsızlık elde edildikten sonra yerleşke ABD'de gayet önemsiz ve küçük bir şehir olarak kalmıştır. Yeni ABD'nin ilk Cumhurbaşkanı George Washington bu yerleşkeyi ziyaret ettikten sonu burasını "gayet küçümsenecek bir mevki" olarak nitelendirmiştir.

Charolotte şehrinin ilk hızla gelişmesi günümüzde "Reed'in Altın Madeni" adı verilen mevkide gayet kocaman bir maden altın parçasının bulunması ile ortaya çıktı. Altın aramaya gelen madenci göçmenler Macklenburg Kontluk arazisini kazıp delik deşik edip maden artıklarından yapılmış büyük karınca yuvası gibi kum taş yığınları haline getirdiler. Charlotte şehrinin sokakları kaldırımları yapılmakta iken bu altın madeni artıkları kullanıldığı için alaycı olarak "Charlotte'un sokakları altınla kaplı" diye şakalar çok genelleşmişti. Bunun bir neticesi de "ABD Darphane İdaresi"'nin şehirdeki "Mint St"'e bir darphane kurması ve sonradan burada banknot matbaası kurması oldu. Yerleşke için daha önemli bir gelişme de yeni kurulan demir yolu şebekesinin de bir odak noktası olması ve birkaç demir yolu hattının Charlotte'da kesişip kentin demir yolu kavşağı olmasına yol açtı. Malalrinai depo ve ABD içinde mallarına dağıtmak isteyen pamuk tarımı ve tütün tarımı yapan çiftçiler bu demir yolu merkezi olan şehri kullanmak gereği duydular. Bu gelişmeler Charlotte'nun günümüzde bir ticaret, finansman ve dağıtım merkezi olmasına isbir erken gösterge sağlamaktadır.

Amerika İç Savaşında Kuzey Karolina Konfedrasyon taraftarı eyalet olmakla beraber bu eyalet içindeki Charlotte diğer Konfederasyon'un önemli şehirleri kadar büyük gayrimenkul ziyanı vermedi. Fakat günümüzde Elmwood Mezarlığı Konfederasyon askerlerinin gömüldüğü mezarlık olduğu için şehrin ne kadar çok genç yaşlı erkeği bu savaşta kaybettiğine bir gösterge sağlamaktadır. Bu savaş sonlaraina doğru bir acayip gelişme ise denizden epeyce uzakta olan Charlotte'un, gayet uygun demir yolu hatlarına merkez olması dolayasıyla, "Konfederasyon Deniz Gücü" Tersane ve Gemi üssü komutanlık mevki olarak seçilmesidir. Güney Konfedarasyonu savaşı kaybettikten sonra Konfedresayon Kabinesi'nin en son toplantısı Charlotte'da yapılmıştır ve Konfederasyon Cumhurbaşkanı olan Jefferson Davis kuzey Birlik cumhurbaşkanı olan Abraham Lincoln'un bir suikastla öldürülmesi haberini Charlotte'da Tyron Sokağı'nda gezmakte iken almıştır. Kentin bu savaşta en büyük kaybı, ABD Darphanesi'nin metalik ve para basma merkezi olan şehrin, güney Konfederasyon'a katılınca bu darphane tesislerinin kapatılması ile, bu tesisleri kaybetmesi olmuştur.

Charlotte, diğer güney Konfederasyon önemli şehirleri olan Atlanta ve Columbia gibi, tamamen yakılıp yıkılmadığı için "Yeni Güney" kurma hedefine rakiplerinden çok önceden başladı. Kentnin pek az zarar gören enfrastrüktürü hemen daha da geliştirilmeye başlandı. Şehrin demir yolu şebeke merkezi oluşuna verilen önemle, şehrin demir yolu ağı daha da geliştirildi. Şehirde birçok fabrika (örneğin tekstil ve mobiyacılık sektörlerinde) kuruldu. Günümüzde bu yeni kurulan önemli fabrikalar üretim görevlerinin kaybetmişlerdir; ama yenileştirme süreci ile bu işlevini kaybetmiş binalar apartman, ikametgâh ve hatta modern iş merkezine dönüştürülmüşlerdir ve günümüzde yıkılmadan hâlen Charlotte'da bulunmaktadırlar. Daha önemli olarak kuzeyden gelip güneyde önemli roller oynamak isteyen fırsatçı girişimciler - yani güneyliler tarafından tenkitçi ve alaycı olarak  "Halıdan Yapılı Çanta Taşıyan (Carpetbagger)" kişiler - için finansal hizmetler ve yatırım fırsatları sağlama görevini Charlotte'da bulunan finansal hizmetler sektörü yüklenmiştir. Charlotte'in yeni banker sektörü bu fırsatçıların sağladığı büyük finansal kaynaklardan yararlanmıştır. Bu bankerler günümüzde de Charlotte finansal sektöründe önemli roller oynamaktadırlar.

Charlotte 20. yüzyılın başında çok önemli ulaşım merkezi ve fabrika imalat üretimine verdiği öneme rağmen küçük bir Amerikan kenti niteliğindeydi. Fakat bu yüzyılda birden büyük bir dönüşüm gösterdi ve 1950'li yıllarda Charlotte Karolina'lar eyaletlerinin en büyük şehri haline geçti. Şehirdeki gayet agresif finansal sektör bu kenti devasa bir finansal merkez haline getirdi.
Demir yolu ulaşımına dayanan ulaşım ve lojistik hizmetleri sektörü de devasa değişme ile kenti otomotiv çağda büyük bir ulaşım ve lojistik merkezine dönüştürdü. Şehirde bulunan yerel tekstil ve mobilyacılık imalat fabrikaları ise kapandı. Bu dönüşümü sağlayamayan diğer Karolinalar şehirleri büyük ekonomik ve sosyal buhranlar geçirmekte iken, Charlotte hızla gelişti. 1970' li yıllarda şehrin nüfusu ABD'nin içinden ve dış ülkelerden gelen göçmenler nedeniyle gayet hızlı büyüdü. Şehrin merkezinin manzarası sanki mantar gibi fırlayan gökdelen iş yerleri ile doluştu ve şehrin etrafı ve varoşları şehir sınırlarını ve sonra Mecklenburg Kontluk sınırlarını hemen geçtiler. 20. yüzyılın sonunda Charlotte eski fabrika küçük şehri hüviyetini kaybemişti ve ortası gökdelenlerle dolu etrafı kilometrelerce yaygın özel evlerle çevrili modern metropolis hüviyetini kazanmıştır.

Charlotte'un finansal merkez olması dolayısıyla şehrin gelişmesi 2008'de ortaya çıkan ABD finansal sektörünün içine girdiği büyük bir buhran ile büyük problemler içine girdi. Charlotte bulunan 5 büyük finansal kurumdan biri olan Bank of America faaliyetlerini New York City'ye nakletti. Charlotte'un büyük finansal kurumlarından bir diğeri olan Wachovia 2008'de nerede ise iflas etmekte iken Wells Fargo tarafından satın alınarak kurtarıldı. 2008-2009 döneminde Charlotte isti

Chrysler Binası (İngilizce: Chrysler Building) New York şehrinde yer alan Art deco tarzında bir gökdelendir. Manhattan'nın doğu tarafındaki Turtle Bay bölgesinde yer alan bina, 42. Cadde ile Lexington Caddesi'nin kesiştiği noktadan yükselmektedir. 319 metre yüksekliğe sahip olan gökdelen, açılışından 11 ay sonra tamamlanan Empire State Binası onu geçene kadar, dünyanın en yüksek binası unvanına sahipti. 1973'te Dünya Ticaret Merkezi'nin İnşaatsıyla New York'taki en yüksek üçüncü bina konumuna gelen Chrysler Binası, 11 Eylül saldırıları sırasında Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılmasının ardından yeniden şehrin en yüksek ikinci binası oldu. Aralık 2007'de Bank of America Kulesi'ne anteninin de eklenmesiyle 365,8 metreye yükseldiğinde, Chrysler, tekrar şehrin en yüksek üçüncü binası oldu. Yine 2007'de açılan New York Times Binası da Chrysler Binası ile aynı yüksekliğe sahiptir.
Art Deco mimarlık alanındaki klasikleşmiş örneklerden birisi olarak gösterilen Chrysler Binası, birçok çağdaş mimar tarafından New York’taki en güzel binalardan birisi olarak nitelendirilir. 2007 yılında AIA tarafından yayımlanan Amerika'nın Favori Mimarlık Listesi adlı listede dokuzuncu sırada yer almıştır. Her ne kadar bu gökdelenin bir kısmı Chrysler Şirketi'nin ofisleri olarak 1930 yılında 1950'li yılların ortasına kadar kullanılmışsa da binanın İnşaatında şirketin hiçbir rolü olmamıştır. Walter P. Chrysler İnşaatın tüm masraflarını şahsi olarak karşılamış ve bu binayı çocuklarına bırakmayı amaçlamıştır.

Chrysler Binası, mimar William Van Alen tarafından Walter P. Chrysler için tasarlanmıştır. Gökdelenin İnşaatına 19 Eylül 1928 tarihinde başlandığında New York şehrindeki dünyanın en yüksek gökdeleninin İnşaatı için oldukça çekişmeli bir rekabet vardı. Bu nedenden dolayı binanın İnşaatı oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşmişse de (haftada ortalama dört kat İnşaat ediliyordu), bu İnşaat sırasında hiçbir İnşaat işçisi, bir iş kazası sonucu ölmedi.

Van Alen'in bu gökdelen için tasarladığı orijinal tasarım süs amaçlı adeta mücehver ile süslenmiş bir camdan bir zirve ile yapının sonlandırılması öngörülmüştü. Bu orijinal tasarımın tabanındaki pencereler, bugünkülerin üç katı yüksekliğinde idi ve üzerinden on iki katlı köşeleri cam kaplı bir kulenin yükselmesi amaçlanmıştı. Böylelikle kulenin, fiziksel ve görsel olarak adeta havada uçacak kadar hafif olduğu izlenimi verilmek isteniyordu. Orijinal gökdelenin 246 metre yüksekliğe çıkması öngörülmüştü. Ancak William H. Reynolds projeyi çok modern ve masraflı bulması nedeniyle, Van Alen'in orijinal planına onay vermedi. Tasarımın ve projenin kira kontratının Walter P. Chrysler'a satılmasından sonra Walter P. Chrysler'in isteği doğrultusunda Van Alen projeyi tekrar gözden geçirdi ve birkaç kat daha ekleyip gökdelenin 282 metreye yükselmesinde anlaşıldı. Walter P. Chrysler'in Chrysler Şirketi'nin genel müdürü olması nedeniyle başta canavar şeklinde gargoyleler olmak üzere binadaki birçok mimari detay Chrysler'in otomobil ürünlerinden esinlenmiştir. Plymouth'un motor kapağı gibi mimari süsler, 1920'lerde moda olan makina çağı uygulamalarına örnek teşkil etmektedir.

Gökdelenin İnşaatına 19 Eylül 1928 günü başlandı. Toplamda 400.000 perçin cıvatası ile  yük taşımayan duvarların örülmesi için yaklaşık 3.826.000 adet tuğla kullanıldı. Yüklenici firmalar, müteahhitler, mühendisler, mimarlar ve İnşaat ile ilgili kalemlerdeki uzmanların bir araya geldiği bir İnşaat takımı oluşturuldu.
Chrysler Binası'nın İnşaatının tamamlanmasına yakın bir dönemde rakip bir proje olan ve H. Craig Severance tarafından tasarlanmış 40 Wall Street ile aynı yüksekliğe ulaştı. Bunun üzerine H. Craig Severance, projesinin yükseliğini artırarak dünyanın en yüksek binası unvanını elde ettiklerini kamuoyuna duyurdu. (dünyanın en yüksek binası unvanı üzerinde sürekli yaşanan bir mekân olmayan Eyfel Kulesi gibi yapılar ile karşılaştırılmayı içermiyordu). Buna karşılık William Van Alen, 56.3 metre yüksekliğindeki bir antenin binanın üzerine eklenmesi için izin aldı ve antenler şantiyeye 4 parça halinde getirildi. 23 Ekim 1929 tarihinde antenin alt kısmı binanın en üst tarafına vinç ile çıkarıldı; sonra 66. kata doğru indirildi. Kalan diğer anten parçaları da vinç ile çıkarıldı ve tüm parçalar sadece 90 dakika içinde birbirine monte edildi.

Eklenen anteni ile Chrysler Binası, İnşaatın 28 Mayıs 1930 tarihinde tamamlanmasıyla  40 Wall Street Binası'nı da geçerek dünyanın en yüksek binası unvanını alırken; Eyfel Kulesi de dünyanın en Yapısı unvanını korudu. Her ne kadar gökdelenin İnşaatı tamamlandıysa da, tasarımcısı Van Alen'in mal sahibi Walter Chrysler'den mimarlık hizmetleri için ödemesi gereken paranın kalan kısmını aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle alamadı. Gökdelenin açılmasından bir yıl kadar sonra, 27 Mayıs 1931 tarihinde, Empire State Binası tamamlandığında yükseklik rekorunu Chrysler Binası'ndan aldı fakat Chrysler hâlen dünyanın en yüksek çelik taşıyıcı sisteme sahip tuğla binasıdır. (Taşıyıcı sistemi çelik olmayan dünyanın en yüksek tuğla binası ise İnşaatına 1389 yılında başlanan, Almanya'nın Landshut şehrinde yer alan Aziz Martin'in Kilisesi'dir.)

Gökdelenin doğu kısmının taban duvarı Manhattan cadde aksına eğilimli olarak durmakta olup 1811 Komisyonları Planı'na göre konumlanmıştır. Chrysler Binası'nın bulunduğu arazi, özel bir okul olan, Cooper Union'a bağışlanmıştı. Orijinal olarak William H. Reynolds'a kiralansa da, bu iş adamının sermayeyi bir araya getirememesi üzerine, bina ve arazinin kullanılma hakkı 1928 yılında Walter P. Chrysler'e verildi. Tahmin edilenin aksine Chrysler Şirketi bu binanın İnşaatıyla veya idaresiyle hiçbir zaman ilgili olmamış; bu proje Walter P. Chrysler'in çocukları için gerçekleştirdiği bir yatırım olmuştur. Zaman içinde binanın mal sahipleri birçok kez değişmiştir. Chrysler ailesi binayı 1947 yılında satmıştır. Chrysler Şirketi'ne ait ofislerin 1950'lerde boşaltılmasının ardından, 1957 yılında emlakçı Sol Goldman ve Alex DiLorenzo tarafından satın alınmış ve sonradan Massachusetts Mutual Life Sigorta Şirketi'ne devredilmiştir. Binanın giriş lobisi 1978-1979 yılları arasından restore edilmiştir. 1979 yılından itibaren Washington kökenli bir yatırımcı olan Jack Kent Cooke'in sahibi olduğu binanın anteni 1995 yılında bir restorasyon çalışmasına maruz kalmıştır. 1998 yılında 42. Cadde ile Lexington Caddesi'nin köşesinde yer alan bu bina ile hemen yanındaki bina, Tishman Speyer ve Travelers şirketleri tarafından, 220 milyon dolarlık bir bankalar konsorsiyumu ve Jack Kent Cooke'a ait mülkiyelerin bedeli ile satın alınmıştır. Cooper Union ile yaptığı anlaşma ile Tishman Speyer bu arazide 150 yıllık bir anlaşma imzalamıştır.
2001 yılında binanın hisselerinin %75'i, Almanya kökenli ve Atlanta'da yer alan bir yatırım fonu olan TMW tarafından, 300 milyon dolara satın alınmıştır. 11 Haziran 2008 tarihinde Abu Dabi Yatırım Konseyi’nin TMW’ye ait %75'lik payı, Tishman Speyer’e ait hissenin %15’ini ve de binanı hemen yanında yer alan Trylons yapısından bir pay almak için 800 milyon dolar önerdiği kamuoyunu duyuruldu. 9 Temmuz 2008 tarihinde bu anlaşmanın tamamlandığı ve Abu Dabi Yatırım Konseyi’nin binanı hisselerinin %90’ına sahip olduğu duyuruldu.

Chrysler Binası Art deco mimarinin en önemli örneklerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Daha önceden denenmemiş bir metot uygulanarak, dış cephe süslemeleri için zamanının Chrysler marka otomobillerinden kullanılan bazı dekoratif öğeleri kullanılmıştır. 61. katın köşelerindeki kartallar 1929 yılında üretilmiş Chrysler marka arabanın motor kapağından esinlenilerek tasarlanmıştır; 31. kattaki köşe süslemeleri ise 1929 yılında üretilmiş Chrysler radyatör kapaklarının kopyasıdır. Binanın taşıyıcı sistemi çelik, dış cephe kaplaması metal olup; iç mekânlar tuğla duvarlar ile birbirinden ayrılmıştır. Yapının cephesinde toplam 3.862 pencere yer almaktadır. Otis tarafından tasarlanmış ve monte edilmiş 8 asansör binaya hizmet vermektedir. 1976 yılında Chrysler Binası, ABD İçişleri Bakanı tarafından, Ulusal Tarihi Önemli Eser olarak ilan edildi.

Chrysler Binası’nın en önemli mimari özelliklerinden art deco stili ile tasarlanmış taraçlı zirvesidir. Yedi adet halka şeklinde taraç parçalarının çapraz çatkılı kemerler şeklinde iç içe geçmesi ve birbiri üzerinde ötelenmesinden oluşan Chrysler Binası’nın zirvesi, Van Alen’in bu binadaki en dikkat çekici tasarım öğelerinden birisidir. Kabartmalı ve perçinlenmiş paslanmaz çelik kaplama ile kaplanmış bu taraçlı zirve, kuvvetli bir güneş ışığını yansıtmayı temsil eden bir şekilde, üçgen kemerli pencerelerden oluşmaktadır. Bu pencereler zirveden aşağı doğru basamak şekilde indikçe daha küçülerek devam etmektedir. Zirvedeki metal kaplamanın tamamı, "Nirosta" adı ile satılan, Almanya kökenli bir firma olan Krupp tarafından üretilen ve gerçek adı "Enduro KA-2" olan bir östenit çeliğinden oluşmaktadır.

Chrysler Binası ilk kez açıldığında 71. katında kamuya açık bir gözetleme güvertesi de vardı; ancak bu bölüm kamuya 1945 yılından itibaren kapatıldı. Günümüz itibarıyla 71. kat kullanılan en yüksek katı olarak binada hizmet vermektedir. 71. katın üzerindeki katlar çoğunlukla dış görünüm için düzenlendikleri için bu mekânlarda sadece antene çıkan merdivenler yer almaktadır. Son derece küçük alana ve alçak tavana sahip olmaları nedeniyle bu katlar sadece radyo yayını ile diğer mekanik ve elektrik donanımları için kullanılmaktadır. WCBS-TV adlı televizyon kanalı; 1940 ve 1950'li yıllarda Chrysler Binası'nın tepesinden yayın yaparken, sonradan Empire State Binası'nın tepesinden yayın yapmaya başlamıştır. Çok uzun yıllar WPAT-FM ve WTFM (şimdi WKTU) adlı radyo kanalları da Chrysler Binası'nı kullanmışlar; fakat onlar da 1970'li yıllarda Empire State Binası'na taşınmışlardır. Günümüzde Chrysler Binası'nın tepesinde yayın yapan hiçbir kurum bulunmamaktadır.

Gökdelenin tepesindeki antende ve süslemelerde iki farklı tür ışıklandırma sistemi yer almaktadır. İlki; binanın taşıyıcı çelik sistemine monte edilmiş V şeklinde ışıklandırma

Cleveland, ABD'nin Ohio eyaletinde bulunan ve Cuyahoga İlçesi'nin merkezi olan bir şehirdir. Erie Gölü'nün güney kıyısında yer alan şehir, gölün karşısında Kanada'nın Ontario eyaletine yakın konumdadır ve Ohio-Pensilvanya eyalet sınırının yaklaşık 97 kilometre batısındadır. Cleveland, Erie Gölü'ndeki en kalabalık şehir ve Ohio'daki (Columbus'tan sonra) ikinci en kalabalık şehirdir; 2020 nüfus sayımına göre nüfusu 372.624'tür. Tahmini 2,17 milyon sakiniyle Cleveland metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 34. en büyük metropol alanıdır.
Cleveland, 1796 yılında, günümüz Kuzeydoğu Ohio'sunda, Connecticut Batı Rezervi'nin bir parçası olarak, General Moses Cleaveland tarafından kurulmuştur ve şehir onun adını almıştır. Şehrin nehir ve göl kıyısındaki konumu, 19. yüzyılın sonlarına doğru büyük bir ticari ve endüstriyel metropol haline gelmesini ve çok sayıda göçmen ve mülteciyi çekmesini sağladı. 20. yüzyılın büyük bir bölümünde nüfus bakımından ABD'nin en büyük 10 şehrinden biriydi ve bu dönemde şehrin kültürel kurumları gelişti. 1960'lara gelindiğinde, imalat sektörünün gerilemesi ve banliyöleşmenin başlamasıyla Cleveland'ın ekonomisi yavaşlamaya başladı. 
Cleveland, St. Lawrence Deniz Yolu aracılığıyla Atlantik Okyanusu'na bağlı bir liman şehridir. Ekonomisi, yükseköğretim, imalat, finansal hizmetler, sağlık hizmetleri ve biyomedikal gibi çeşitli sektörlere dayanmaktadır. Şehir, Cleveland Federal Rezerv Bankası'nın yanı sıra birçok büyük şirketin de genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Büyük Cleveland'ın GSYİH'si 2022'de 138,3 milyar ABD dolarıydı. Akron metropol alanı ile birlikte, sekiz ilçeden oluşan Cleveland-Akron metropol ekonomisi 2022'de 176 milyar dolardı ve Ohio'nun en büyük ekonomisiydi.
Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından küresel şehir olarak belirlenen Cleveland, Cleveland Sanat Müzesi, Cleveland Doğa Tarihi Müzesi, Cleveland Orkestrası, Cleveland Halk Kütüphanesi, Playhouse Meydanı ve Rock and Roll Şöhretler Salonu'nun yanı sıra Case Western Reserve Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok önemli kültürel kuruma ev sahipliği yapmaktadır. Birçok takma adı arasında "Orman Şehri" olarak da bilinen Cleveland, Cleveland Metroparks doğa rezervi sisteminin merkezidir. Şehrin büyük lig profesyonel spor takımları arasında Cleveland Browns (futbol; NFL), Cleveland Cavaliers (basketbol; NBA) ve Cleveland Guardians (beyzbol; MLB) yer almaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosu'na göre şehrin toplam alanı 8.247 milkare (21.359,63 km2) ve bunun 7.770 milkare (20.124,21 km2) kara ve 4,77 milkare (12,35 km2) sulak alandır. Erie Gölü kıyısı deniz seviyesinin üzerinde 569 fit (173 m); ancak şehir göle aşağı yukarı paralel uzanan bir dizi düzensiz uçurumun üzerindedir. Cleveland'da bu kayalıklar esas olarak Cuyahoga Nehri, Big Creek ve Euclid Creek tarafından kesilir.
Kara 569 fitlik göl kıyısı yüksekliğinden hızla yükselir. İç kısımdaki bir mil (1,6 km)'den daha az olan Public Square 650 fit (198 m) yüksekliğinde ve Hopkins Havaalanı, 5 mil (8 km), gölden içeride ve 791 fit (241 m) yüksekliktedir.
Cleveland birkaç iç çember ve tramvay banliyö ile sınır komşusudur. Batıda Lakewood, Rocky River ve Fairview Park ile ve doğuda Shaker Heights, Cleveland Heights, Güney Euclid ve Doğu Cleveland sınırlanır. Güneybatıda Linndale, Brooklyn, Parma ve Brook Park ile sınır komşusudur. Güneyde şehir aynı zamanda Newburgh Heights, Cuyahoga Heights ve Brooklyn Heights ile ve güneydoğuda Warrensville Heights, Maple Heights ve Garfield Heights da sınır komşusudur. Kuzeydoğuda, Erie Gölü kıyısı boyunca Cleveland Bratenahl ve Euclid ile sınırlanır.

Cleveland'ın şehir merkezi mimarisi çeşitlidir. Belediye Binası, Cuyahoga İlçe Mahkemesi, Cleveland Halk Kütüphanesi ve Halk Oditoryumu dahil olmak üzere şehrin hükûmet ve sivil binalarının çoğu açık Cleveland Alışveriş Merkezi etrafında kümelenmiştir ve ortak bir mimariyi paylaşırlar. Bu binalar 20. yüzyılın başlarında inşa edilmiş 1903 Grup Planı'nın sonucudur. Birleşik Devletler'indeki City Beautiful tasarımının en eksiksiz örneklerinden birini oluştururlar.
1927'de tamamlanan ve 1930'da Cleveland Union Terminal kompleksinin bir parçası olarak ithaf edilen Terminal Kulesi 1964'e kadar New York City dışında Kuzey Amerika'daki en yüksek bina ve 1991'e kadar şehrin en yüksek binasıydı. Prototip bir Güzel Sanatlar gökdelenidir. Public Square'deki iki yeni gökdelen Key Kulesi (şu anda Ohio'daki en yüksek binadır) ve 200 Public Square, Art Deco mimarisinin unsurlarını postmodern tasarımlarla birleştirir. Cleveland'ın mimari hazineleri arasında 1907'de tamamlanan ve 2015'te şehir merkezinde Heinen's süpermarketi ve Cleveland Arcade olarak yenilenen Cleveland Trust Şirket Binası (bazen Eski Çarşı olarak da adlandırılır), 1890'da beş katlı bir arcade inşa edilen ve 2001'de Hyatt Regency Oteli olarak yenilenen binalar vardır.
Public Square'den Üniversite Çevresi boyunca doğuya giden cadde prestij ve zarafetiyle bilinen Euclid bulvarı'dır. 1880'lerin sonlarında, yazar Bayard Taylor burayı "dünyanın en güzel caddesi" olarak tanımladı. "Milyonerlerin Sırası" olarak bilinen Euclid bulvarı John D. Rockefeller, Mark Hanna ve John Hay gibi önemli figürlerin evi olarak dünyaca ünlüydü.
Cleveland'ın sınır taşı kilise mimarisi olup, Cleveland şehir merkezindeki tarihi Eski Taş Kilise ve soğan kubbeli St. Theodosius Rus Ortodoks Katedrali Tremont'tadır, şehir etnik kökenlerden ilham alan sayısız Roma Katolik kilisesini içerir.

Yerel olarak "Zümrüt Kolye" olarak bilinen Olmsted, Cleveland Metroparks'tan esinlenerek Cleveland ve Cuyahoga İlçesini çevreledi. Şehir, Metroparks'ın Brookside ve Lakefront doğal koruma alanlarının yanı sıra Rocky River, Washington ve Euclid Creek doğal koruma alanlarının önemli kısımlarına ev sahipliği yapar. Erie Gölü'ne halka açık erişim sağlayan Lakefront doğal koruma alanı, dört parktan oluşur: Edgewater Park, Whiskey Island – Wendy Park, East 55th Street Marina ve Gordon Parkı. Euclid Creek doğal koruma alanın kapsamında üç park daha vardır: Euclid Sahili, Villa Angela ve Wildwood Marinası. Brecksville ve Bedford doğal koruma alanlarındaki bisiklet ve yürüyüş parkurları, daha kuzeydeki Garfield Parkı ile birlikte Cuyahoga Vadisi Ulusal Parkı'ndaki yollara erişim sağlar. Cuyahoga Vadisi Ulusal Parkı'ndaki kapsamlı yol sistemi, güneye Summit İlçesine kadar uzanarak Summit Metro Parkları' na da erişim sağlar. 1882'de kurulan ünlü Cleveland Metroparks Hayvanat Bahçesi de sisteme eklendi. Big Creek Vadisi'nde bulunan hayvanat bahçesi, Kuzey Amerika'daki en büyük primat koleksiyonlarından birine sahiptir. Cleveland Metroparkları, açık hava eğlence aktiviteleri için geniş bir fırsat sunar. Tek parkurlu dağ bisikleti parkurları da dahil olmak üzere yürüyüş ve bisiklet parkurları, parklar boyunca yoğun rüzgarlar vardır. Hinckley doğal koruma alanındaki Whipp's Ledges'te kaya tırmanışı yapılabilir. Yaz aylarında Cuyahoga Nehri ve Erie Gölü'nde kayakçılar, kürek sörfçüleri, kürek ve yelken ekipleri görülebilir. Kış aylarında, Boston Mills/ Brandywine ve Alpine Vadisi kayak merkezlerinde yokuş aşağı kayak, snowboard ve tubing yapılabilmektedir.
Metroparklara ek olarak, Cleveland Public Parks District, şehrin en büyüğü tarihi Rockefeller Parkı olan mahalle parklarını da denetler. İkincisi, 19. yüzyılın sonlarındaki önemli köprüleri, Rockefeller Park Serası ve şehrin etnik çeşitliliğini yöneten Cleveland Kültürel Bahçeleri ile dikkat çeker. Rockefeller Park'ın hemen dışında, 1930'da kurulan University Circle'daki Cleveland Botanical Garden, ülkedeki en eski sivil bahçe merkezidir. Ayrıca, Flats içindeki tarihi FirstEnergy Powerhouse'da bulunan Greater Cleveland Aquarium, Ohio eyaletindeki serbest duran, bağımsız akvaryumdur.

Cleveland daha da büyük şehirleşmiş alan olan "Cleveland-Akron-Canton "Birlesik Istatistiksel Bölgesi" içindedir ve bu istaistiksel bölgenin 2012'de nüfusu 3,497,711, ABD Birleşik İstatistiksel Bölgeleri arasında 15. sıradadır.

2019 nüfus sayımı tahmini itibarıyla, şehrin ırksal bileşimi % 40,0 beyaz, % 48,8 Afrikalı Amerikalı, % 0,5 Yerli Amerikalı, %2,6 Asyalı ve %4,4 iki veya daha fazla ırktır. Hispanikler veya Latinler nüfusun % 11.9'unu oluşturuyordu.

(2010 (2010) itibarıyla), 5 yaş ve üzeri Cleveland sakinlerinin % 88,4'ü (337,658) evde ana dil olarak İngilizce konuşurken, % 7,1'i (27,262) İspanyolca konuştu, %0,6 (2,200) Arapça ve % 0,5 (1,960) Çince. Ayrıca %0,9 (3,364) bir Slav dili (1,279 - Lehçe, 679 Sırp-Hırvat dili ve 485 Rusça). Toplamda Cleveland'ın 5 yaş ve üstü nüfusunun % 11,6'sı (44,148) İngilizce dışında bir dil konuşuyordu.

1920'de Cleveland, %30'luk yabancı doğumlu bir nüfusa sahipti ve 1870'te bu oran %42 idi. Bugün Cleveland'ın yabancı doğumlu nüfusu bir zamanlar olduğu kadar büyük olmasa da Cleveland Cultural Gardens'ta yansıtıldığı gibi şehrin çeşitli etnik toplulukları arasında kimlik duygusu güçlüdür. Cleveland'da en yüksek yabancı doğumlu mahalleler Asiatown/Goodrich – Kirtland Park (%32,7), Clark – Fulton (%26,7), West Boulevard (%18,5), Brooklyn Center (%17,3), Downtown (%17,2)), University Circle (%15.9, Little Italy'de %20) ve Jefferson (%14.3).

Cleveland'ın Cuyahoga Nehri ve Erie Gölü üzerindeki konumu büyümesinin anahtarı olmuştur. Ohio ve Erie Kanalı, demiryolu bağlantılarıyla birlikte şehrin önemli bir iş merkezi haline gelmesine yardımcı oldu. Çelik ve diğer birçok mamul mal, önde gelen endüstriler olarak ortaya çıktı. Şehir, o zamandan beri imalat sektörünün yanı sıra ekonomisini de çeşitlendirdi.
1914'te kurulan Cleveland Federal Rezerv Bankası, 12 ABD Federal Rezerv Bankası'ndan biridir. Doğu 6. Cadde ve Superior Avenue üzerinde bulunan şehir merkezi binası, 1923 yılında Cleveland mimarlık firması Walker and Weeks tarafından tamamlandı. Federal Rezerv Sisteminin Dördüncü Bölgesinin genel merkezi olan banka 1000 kişiyi istihdam etmekte ve Cincinnati ve Pittsburgh'da şubeleri bulunmaktadır. CEO ve başkan Loretta Mester'dır.

Şehir aynı zamanda Aleris, American Greetings, Applied In

Colorado Springs, Amerika Birleşik Devletleri'nin Kolorado eyaletinin El Paso ilçesinde yer alan bir şehirdir. Colorado Springs eyalette Denver şehrinden sonra gelen en kalabalık şehir olup ayni zamanda ABD'nin en kalabalık 41. şehri olma özelliğine sahiptir. Nüfusu 2010 verilerine göre 416.427'dir.
Pikes Peak adlı turistik bir dağı ve Türkiye'deki peri bacaları'na benzeyen ufak tepeleri olan Garden of Gods adlı bir parka sahiptir.
Çevresinde bulunan hava kuvvetleri üsleri ve sahip olduğu askeri veya ticari hava birimleri ile bir nevi havacılık kentidir. 1-3 Communications, Boeing gibi şirketlerin merkezi buradadır.

Colorado Springs'in resmen 7 tane kardeş şehri vardır:

Kolorado

Colorado Springs Şehri resmi websitesi2 Ekim 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Colorado Springs" maddesi  (İngilizce)
Springs   Wikivoyage "Colorado Springs" maddesi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Colorado Springs'in Google Maps ile konumu

Columbus, ABD'nin en büyük 15. şehri ve Ohio eyaletinin en büyük şehri ve başkentidir. Cincinnati ve Cleveland bölgelerinden sonra Eyaletin en büyük 3. kentsel bölgesidir. Amerika'nın 15., Amerikan Orta-Batısı'nın 3. en büyük şehridir. Ünlü kâşif Kristof Kolomb'un adıyla 1812'de Scioto ve Olentangy Nehirleri'nin arasına kurulan şehir 1816'da başkent olmuştur. Şehrin ekonomisi eğitim, hükûmet işleri, sigortacılık, bankacılık, moda, savunma, havacılık, yiyecek, giyecek, taşıma, çelik, enerji, tıbbi araştırma, sağlık hizmetleri, turizm, perakendecilik ve teknoloji gibi pek çok farklı konuya dayanır. Modern Columbus teknolojik anlamda gelişmiş bir şehir olarak varlığını sürdürmektedir. Dünyanın en büyük özel ar-ge kuruluşu, the Battelle Memorial Institute; Chemical Abstracts Service, dünyanın en büyük kimyasal bilgi takas odası (clearınghouse); dünyanın en büyük jet filosunun kısmı mülkiyet sahibi NetJets ve ABD'nin en büyük kampüsüne sahip üniversitesi Ohio Devlet Üniversitesi bu şehirdedir.
2009 yılında Business Week dergisi Columbus'u bir aile kurmak için en elverişli şehir seçmiştir. Forbes Magazine tarafından 2008 yılında en iyi gelecek vadeden teknoloji şehri seçerken 2010 yılında Relocate America tarafından ilk 10 listesi içine dahil edilmiştir. ABD'nin en büyük 10 şehri İngiliz fDi Magazine dergisince Columbus geleceğin 3 şehrinden biri ilan edilirken Ohio'nun kaynakları, Columbus Hayvanat Bahçesi ve Akvaryumu da USA Travel Guide tarafından 2009'un en iyi hayvanat bahçesi ve akvaryumu seçilmiştir.
2008 yılında Market Watch tarafından ABD'de iş yapılacak en iyi 7. şehir ABD'de iş yapmak için en iyi 10 şehir seçilirken Columbus 2011 yılında Forbes 500 listesinden yer alan Nationwide Mütual İnsurance Company, American Electric Power, Limited Brands, Momentive Specialty Chemicals ve Big Lots gibi 5 farklı kurumun genel müdürlüğüne de ev sahipliği yapmaktadır. Columbus'ta faaliyette bulunan ya da şubesi olan belli başlı yabancı şirketler de Almanya menşeli Siemens ve Roxane Laboratories, Finlandiya kökenli Vaisala, Japonya kökenli Techneglas, Inc., Tomasco Mülciber Inc. ve A Y Manufacturing,İsviçre kökenli ABB Group and Mettler Toledo'dur.
2010 nüfus sayımlarına göre Columbus 787.033 kişilik nüfusuyla Ohio'nun en kalabalık kentidir. 2008 tahminlerine göre bu sayının 116.000 civarını yabancılar oluşturmaktadır.

Geçmişte Ohio Vadisi ya da Ohio bölgesi olarak da adlandırılan bölge, bugünkü Columbus'un yerleşim alanıdır Her ne kadar geçmişte Fransa Krallığı'nın kontrolü altında gözükse de sonradan kürk ticareti için Avrupa'nın farklı bölgelerinden pek çok tacir bölgeye gelmiştir. Yerli Amerikalı halkın ve Avrupalıların çıkar çatışması sonucu pek çok çatışmaya sahne olan bölgede Fransızlar zorla gücü ele geçirene kadar Pensilvanyalı tacirlerin egemenliği hüküm sürmüştür.
"1763 Paris Antlaşması" ile bu bölge Britanya İmparatorluğu'na verildi. Bu koloni egemenlik döneminde bölgede sulh ve sükûn ihdas edilemedi. Bu bölge devamlı kargaşalık içinde kaldı ve çatışmalar ve katliamlar devamlı ortaya çıktı.

Amerikan Devrimi'nin ardından Virjinya Askeri Bölgesi'nin bir parçası haline gelen Ohio bölgesi Birleşik Devletler'in egemenliğini kabul etmiştir. Doğu yakasından göçen Avrupa asıllı koloniciler bu bölgede boş ve kendilerinin yerleşebileceği bir sınır bölgesi bulamamışlardır. Onun yerine Miami, Delaware, Wyandot, Shawnee ve Mingo adlı yerli Amerikan halklarından insanlar ile Avrupalı tacirlerle karşılaşmışlardır. Kabileler tecrübesiz Birleşik Devletler'in beyaz kolonicilerinin yayılma politikalarına karşı çıkmış ve yıllar süren kanlı savaşlar meydana gelmiştir. En son "Fallen Timbers Muharebesi" sonucu imzalanan "Greenville Anlaşması" ile yeni yapılanmalara olanak sağlanmıştır.
1797'de Virjinyali genç kontrolör Lucas Sullivant Scioto Nehri kollarının batı yakasında sürekli bir yerleşke kurmuş ve Benjamin Franklin'in hayranı olan Sullivant buraya "Franklinton" ismini vermiştir. Her ne kadar bu yerleşke kanal taşımacılığı ve ulaşım açısından avantajlı olsa da 1798 yılında meydana gelen büyük sel felaketiyle bu yerleşke yerle bir olmuştur. Fakat sonradan yeniden kurulmuştur.

1803 yılında Ohio'ya eyalet statüsü verilmesinden sonra iç politika çatışmaları nedeniyle Ohio'nun önde gelen liderleri eyalet başkentini Chillicothe'den tekrar Zanesville'e taşımışlardır. Eyalet meclisi ise sonunda, eyaletin tam coğrafik ortasında yeni bir başkente ihtiyaç olduğuna karar vermiştir. Bunun için Dublin, Worthington, Delaware ve Franklinton kasabaları da eyalet başkenti olmak için aday gösterilmekle beraber günümüzde Columbus olan mevkiin merkezi konumundan ve belli başlı ulaşım yollarına (o zamanlar en popüler taşımacılık nehir taşımacılığı idi) olan erişilebilirliğinden dolayı yeni eyalet başkenti olarak seçilmiştir. Aslen bölge hükûmeti 1812'de Columbus'un başkent olmasını onaylayan yasamayı yapmadan önce bu mevkide Columbus adlı bir yerleşke bulunmamakta idi. Kurt Sırtı olarak bilinen bu mevki eskiden çok büyük bir ormanlık arazi idi ve yalnızca avcılık için kullanılmakta idi. Başkent olma yasası Ohio eyalet meclisinden geçtikten sonra seçilen mevki yeni bir eyalet başkenti olarak dizayn edilmiştir. Bu yeni kent planları Ohio'nun gelecekteki siyasi, ekonomik ve sosyal alanlardaki rolüne hazırlanmıştır. Kristof Kolomb'u onurlandırmak adına Columbus isim verilmiş ve resmen 14 Şubat 1812'de başkent ilan edilmiştir.
"Columbus Burough"[sic] ya da şehir konseyi resmi olarak 10 Şubat 1816'da kurulmuş ve 9 kişi Belediye Başkanlığı, Haznedar ve diğer pozisyonları doldurmak üzere seçilmiştir. Her ne kadar 1812 Savaşı bölgeye zenginlik getirse de sonradan gelen ekonomik durgunluk ve çelişkili iddialar yeni şehrin başarısını tehdit eder olmuştur. Zorlu koşullar, o zamanlar fazlasıyla etkili olan yüksek ateşli hastalık krizleri ve 1833'te patlak veren kolera salgınıyla daha da kötü hale gelmiştir.
Baltimore'dan gelen "Ulusal Yol" 1831 yılında Columbus'a ulaşmış ve şehrin Ohio ve Erie Kanalı'na olan bağlantısını sağlayarak bir nüfus patlamasına neden olmuştur. Bunun yanı sıra Avrupa'dan gelen bir göçmen dalgası iki etnik göçmen bölgesi oluşmasına zemin hazırlamıştır. Büyük bir İrlanda asıllı nüfus şehrin kuzeyine (bugünkü Nationwide Boulevard civarın) yerleşirken Alman asıllılar güneydeki arazinin daha ucuz olmasından faydalanarak "Das Alte Sudende (Eski Güney Uç)" diye bilinen bölgeyi kurmuşlardır. Columbus'taki Alman göçmenler daha sonra Alman köyü (German Village), birçok bira imalathanesi, Trinity Lutheran Seminary (Protestan İlahiyat Fakültesi) ve Capital University (Capital Üniversitesi) gibi yerleri de kuran aktif bir topluluğu oluşturmuşlardır.

3500 kişilik nüfusuyla Columbus resmi olarak şehir unvanını 3 Mart 1834'te almış, aynı gün eyalet hükûmetinin çıkardığı özel yasa ile yasama işlevi şehir konseyine bırakılırken yargı işlevi belediye başkanına verilmiştir. Aynı yılın nisan ayında seçimler gerçekleştirilmiş John Brooks ilk belediye başkanı olarak seçilmiştir.
Columbus-Xenia tren yolu 1850 yılında şehre giren ilk tren yolu olmuştur. Daha sonra bunu Cleveland-Columbus-Cincinnatı tren yolu izlemiştir (1851). İki demiryolu beraber High Street'in doğu yakasında hemen Naghten'in (Kuzey Kamu Patikası) Union İstasyonu'nu inşa etmiştir. 1875 yılına gelindiğinde Columbus'un demiryolu trafiği artmış, şehir 8 farklı demiryolunu kullanabilir hale gelmiş bu nedenle de yeni bir Gar inşa edilmiştir. Yeni garın yanı sıra inşaatı 18 yıl süren Ohio Statehouse (Devlet Konağı) 7 Ocak 1857'de kullanıma açılmıştır.
İç Savaş döneminde, Columbus gönüllü Union Army 26.000 askerî birliği ve 9.000 konfederasyon mahkûmuna topraklarını (Batı Columbus civarında bugün Hilltop olarak bilinen Chase kampında) açan bir üs haline gelmiştir. Bu bölgede hâlen 2000'den fazla Konfederasyon askeri gömülü bulunmaktadır (bu sayı bölgeyi en büyük Konfederasyon mezarlıklarından biri yapmaya yetmiştir) Ayrıca düzenli ordu kuzey Columbus'ta (Delaware yolu civarında) Thomas kampını, 18. Birleşik Devletler Piyade Sınıfı'nın örgütlendiği ve eğitildiği yer, kurmuştur.
1870 yılında, Morril Land-Grant Colleges kanununa binaen, eskiden William ve Hannah Neil'in olan arazi üzerinde sonradan Ohio State Üniversitesi olacak olan the Ohio Tarım ve Makine Üniversitesi) kurulmuştur.
19. yüzyılın sonlarına doğru Columbus pek çok imalat işletmesinin yükselişine şahit olmuştur. 20'den fazla "buggy tipi binek at arabası" imalathanesine sahip olması nedeniyle o zamanlar Dünyanın Buggy merkezi olarak bilinmekte idi. Bu imalathanelerden en büyüğü sonradan binek at arabası, bisiklet ve otomobil şişme lastiğin üretiminde öncü olan 1875 yılında C.D. Firestone tarafından kurulan The Columbus Buggy Company'dir. Columbus'ta The Columbus Consolidated Brewing Company (Columbus Birleşmiş Bira Üretim Şirketi) adli bira imalatçısı ve fabrikası 19. yüzyılda büyük bir ün kazanmış. Ancak Orlin, Ohio'da kurulmuş 19. yüzyılda özellikle güney ve kırsal kuzey Amerika'da etkili olmuş içki ve barlarda içki servisine karşıt olan (bugün "Amerikan İçki Problemleri Konseyi" adını almış olan birlik olan) "Anti-Saloon League"'in lobi faaliyetleriyle bu başarısı gölgelenmiştir. Çelik endüstrisinde de ileri görüşlü olarak bilinen "Samuel P. Bush Buckeye Çelik Döküm Şirketi"'ni kurmuştur.

Bu kadar işletmenin olması kaçınılmaz olarak Columbus'u işçi örgütlenme merkezlerinden biri haline getirmiştir. Ünlü Amerikan işçi sendikaları organizatörü ve lideri Samuel Gompers Columbus'ta Güney 4. Cadde üzerindeki "Druid's Binası"'nda tüm ABD'de organize olmak hedefiyle işçi sendikaları konfederasyonu olan "Amerikan İşçi Federasyonu"'nu kurmuştur. ABD'de tüm ülkede organize edilmiş olan güçlü bir işçi sendikası olan "Amerika'nın Birleşik Maden İşçileri" de 1890 yılında Colombus'ta eski "Şehir Konağı" binasındaki bir toplantı ile kurulmuştur.

Yazdığı mizah skeç ve hikâyeleri ile Paris ve New York'ta büyük edebi başarılara imza atacak olan James Thurber 1894 yılında Columbus'ta doğmuştur. Günümüzde "Ohio Eyalet Üniversitesi Tiyatro Bölümü"

Condé Nast Binası, New York'ta yer alan 264 metre yüksekliğinde ve 48 katlı bir gökdelendir.

Fox & Fowle Mimarlık Şirketi tarafından tasarlanan bu gökdelen inşaatı 21 Nisan 1998'de başladı ve Ekim 1999'da tamamlandı. Ekim 2003'te ise yapıya 110 metre yüksekliğindeki bir anten eklendi.
Yapının büyük çoğunluğu Condé Nast şirketi tarafından kullanılıyor. Condé Nast şirketi, aralarında Vogue, The New Yorker, Vanity Fair, Architectural Digest gibi dergiler başta gelmek üzere, dünyanın en büyük basın yayın kuruluşlarından birisi. Yapıda dünyanın en büyük elektronik borsası olan NASDAQ da yer alıyor.
Yapıdaki önemli bir başka popüler mekân ise ünlü mimar Frank Gehry tarafından 1996 yılında tasarlanan ve 2000 yılında tamamlanan Conde Nast Kafeteryası oluşturuyor. Yapıdaki başka bir dikkat çekici unsur da çatıya monte edilmiş her birisi 230 metrekare alana yayılan iki ilan panosu. Modern Times Meydanı'nın en göze batan simgelerinden NASDAQ ışıklı tabelası da bu binanın bir parçası.

Dallas, ABD'nin dördüncü en kalabalık nüfuslu Dallas–Fort Worth metropolitan alanının en büyük şehri olup Teksas eyaletinde yer almaktadır. Şehir nüfus bakımından ABD'nin en büyük dokuzuncu, Teksas'ın ise Houston ve San Antonio'dan sonra üçüncü en büyük şehridir. Şehir, tarihi boyunca petrol ve pamuk sanayisi ile çok sayıdaki demir yolu hattının geçtiği bir yerde olması sebebiyle öne çıkmıştır. 2010 yılı ABD Nüfus Sayımı'na göre Dallas'ın nüfusu 1.197.816 kişidir. ABD Sayım Bürosu'nun 2014 verilerine göre ise şehrin nüfusu 1.281.047 kişiye yükselmiştir.
Şehir, 1 Temmuz 2014 itibarıyla 6.954.330 nüfusa sahip olan 12 county'lik Dallas–Fort Worth–Arlington metropolitan alanının ekonomik merkezi durumundadır. Bu alan 1 Temmuz 2013 - 1 Temmuz 2014 dönemi arasında gerçekleştirdiği 131.000 kişilik artışla Houston–The Woodlands–Sugar Land metropolitan alanından sonra ülkenin en çok büyüyen ikinci metropolitan alanıdır. Şehrin ekonomisi ağırlıklı olarak bankacılık, ticaret, telekomünikasyon, bilgisayar teknolojileri, enerji, sağlık, tıbbi araştırmalar, ulaşım ve lojistiğe dayanır. Dallas, aralarında AT&T, Texas Instruments, Dean Foods, Southwest Airlines gibi Fortune 500 listesinde yer alan şirketlerin genel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Dallas civarına Avrupalı ülkelerden önce binlerce yıl çeşitli yerli kültürler hükmetti. İspanyol sömürgecilerin 16. yüzyılda bu bölgenin Nueva España Genel Valiliği'ne ait olduğunu iddia etmesinden önce Caddo halkı bölgeye iskân etmişti. Bölge için Fransız Sömürge İmparatorluğu da hak talebinde bulunsa da 1819 yılında Birleşik Devletler ve İspanya arasında imzalanan Adams–Onís Anlaşması ile bölge İspanya'ya bırakıldı. İki yıl sonra Meksika'nın İspanya'dan bağımsızlığını elde etmesiyle bölge Coahuila y Tejas eyaletinin bir parçası hâline geldi. 1836'da ise Teksas Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olmasıyla bu devletin sınırları içinde kaldı.
1839'da John Neely Bryan adındaki bir tüccar, yerlilerle ticaret yapabilmek için bir ticaret merkezi ararken günümüzdeki Dallas civarını haritaladı. Bryan'dan sonra Dallas'a yerleşmeler başladı. 1845'te Teksas Cumhuriyeti'nin Birleşik Devletler'e dâhil edilmesiyle Dallas County kuruldu. 2 Şubat 1856'da da Dallas şehir oldu.
Demir yollarının inşa edilmesiyle 19. yüzyılın sonlarına doğru Dallas, ekonomi ve ticaret merkezi konumuna geldi. 20. yüzyılın başlarında petrolün bulunmasıyla sanayi şehri olan Dallas, birçok çevre bölge ve eyaletlerden nüfus göçü aldı.
Dallas tarihinin en önemli olaylarından biri 22 Kasım 1963'te yaşandı. Teksas gezisinin ikinci durağı için Dallas'a gelen 35. ABD Başkanı John F. Kennedy araba konvoyu esnasında Elm Street üzerindeki Dealey Plaza'yı geçerken başından vurularak öldürüldü.

Dallas, Birleşik Devletler'in güneyinde Kuzey Teksas bölgesinde bulunur. Dallas Kontluğu'nun merkezidir ve şehrin bazı kısımları komşu kontluklar olan Collin, Denton, Kaufman ve Rockwall'a sarkar. Aynı zamanda daha genel Dallas-Fort Worth metropleksinin beşte birini oluşturur.

Dallas metropolitan alanı sporda ön planda olan bir alandır. Alanın farklı dallarda beş büyük spor kulübü vardır. Bunlar; Dallas Cowboys, Dallas Mavericks, Texas Rangers, Dallas Stars ve FC Dallas'tır.

Dallas 6 kardeş şehre ve 5 dostluk şehre sahiptir.

Kardeş şehirleri:
 Brno, Çek Cumhuriyeti
 Dijon, Fransa
 Monterrey, Meksika
 Riga, Letonya
 Saratov, Rusya
 Taipei, Tayvan
Dostluk şehirleri:
 Sendai, Japonya
 Tianjin, Çin
 Qingdao, Çin
 Dalian, Çin
 Nanjing, Çin

Teksas
Dallas/Fort Worth Uluslararası Havalimanı

Resmi websitesi 3 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Denver (/ˈdɛnvər/ DEN-vər), Amerika Birleşik Devletleri'nin Colorado eyaletinin başkenti ve en kalabalık şehridir. Batı Amerika Birleşik Devletleri'nde, Rocky Dağları'nın doğusundaki High Plains'in batı kenarındaki Güney Platte Nehri Vadisi'nde yer almaktadır. Denver'ın nüfusu 2020 sayımına göre 715.522'dir ve 2010'dan bu yana %19,22'lik artışıyla Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık 19. şehri ve en kalabalık beşinci eyalet başkentidir. Denver, 3 milyondan fazla insanın yaşadığı Denver Metropolitan bölgesinin başlıca şehri olmasının yanı sıra 5 milyondan fazla insana ev sahipliği yapan Front Range bölgesinin de ekonomik ve kültürel merkezidir.
Denver'ın şehir merkezi, Rocky Dağları'nın eteklerinin yaklaşık 12 mil (19 kilometre) doğusunda yer almaktadır. Adını dönemin Kansas Bölgesi valisi James W. Denver'dan alan şehir, 1858 yılında Altına Hücum döneminde Cherry Creek ile Güney Platte Nehri'nin birleştiği yerde kuruldu. Resmî rakımı deniz seviyesinden tam bir mil (5280 fit veya 1609,344 metre) yüksekte olduğu için “Mil Yüksekliğindeki Şehir” olarak adlandırılan Denver, maden arama kökenlerinin ötesine geçerek Büyük Ovalar ve Rocky Dağları'nın batısını kapsayan geniş bir bölgenin başlıca ticaret ve ulaşım merkezi haline geldi.

Denver, çeşitli spor takımlarına ev sahipliği yapmaktadır ve dört büyük lig sporunda takımı olan 12 ABD şehrinden biridir. MLS futbolu da dâhil olmak üzere, beş büyük spor takımına sahip 10 ABD şehrinden biridir.

Şehir, NBA'de Denver Nuggets temsil eder.
Şehir, NHL'de Colorado Avalanche temsil eder.
Şehir, NFL'de Denver Broncos temsil eder.
Şehir, MLB'de Colorado Rockies temsil eder.

Denver'in resmen 10 tane kardeş şehri vardır:

 Brest, Fransa
 Takayama, Japonya
 Nairobi,  Kenya
 Karmiel, İsrail
 Cuernavaca, Meksika
 Potenza, İtalya
 Chennai, Hindistan
 Kunming, Çin
 Axum, Etiyopya
 Ulan Batur, Moğolistan

Colorado

Denver - Vikigezgin (en) 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Denver Şehri resmi web sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Denver" maddesi (İngilizce)

Detroit (İngilizce telaffuz: [dɨˈtrɔɪt]), bir milyona yaklaşan nüfusu ile ABD'nin en büyük 27. şehri ve Michigan eyaletinin en büyük şehridir. Etrafındaki banliyölerle birlikte Detroit şehrinin oluşturduğu Detroit Metro bölgesi ise 4,5 milyona yaklaşan nüfusu ve birçok Fortune 500 şirketine ev sahipliği yapmasıyla ABD'nin en önemli ekonomik merkezlerinden biridir ve konum olarak Kanada sınırında yer alır.
Şehirde bulunan büyük otomobil fabrikaları (General Motors, Ford, Chrysler) nedeniyle dünyanın otomotiv başkenti olarak anılır. Yerli halkı şehre "Motor şehir" manasına gelen 'Motor City' ya da 'Motown' takma adlarını da kullanır. Dünyanın en büyük otomobil fuarı olan ve her sene ocak ayında düzenlenen Uluslararası Otomobil Fuarı'na ev sahipliği yapar. Büyük otomobil firmaları yeni modellerini sergilemek için genelde bu fuarı tercih ederler.
Turistik açıdan pek tercih edilmeyen şehir, şehir merkezinin yaklaşık bir kilometrekarelik kısmı hariç oldukça eski ve ürkütücü bir görünüme sahiptir.
Her mevsim yağış alan şehirde en çok yağış haziran-temmuz aylarında olur. Kışları sert ve yağışlıdır ve Türkiye'de pek görülmeyen bir yağış biçimi olan buz yağışı burada zaman zaman görülebilir.
Ülkenin en kuzeyinden en güneyine uzanan 75 numaralı otoyol Detroit'ten de geçmektedir. Şehirde toplu taşıma yok denecek kadar azdır, ancak şehri Ann Arbor'a ve havaalanına bağlayacak bir yolcu treni ve şehrin en önemli yolu olan Woodward Bulvarı üzerinden kuzey banliyölerine bağlayacak olan bir hafif tramvay hattı yapım aşamasındadır.
Şehrin en büyük eğitim merkezi dünyanın en başarılı ilk 300 sıralamasına da giren Wayne State Üniversitesi'dir.

Şehir 1701 yılında Fransız kaşif Antoine Laumet de la Mothe, Sieur de Cadillac ve 51 Fransız tarafından kurulmuştur. Adı Fransızca su yolu ya da boğaz (dé troit) manasına gelmektedir. Çünkü Detroit şehrinin kurulduğu bölge Büyük Göller'den Erie ile Huron birleştiği bir geçit üzerindedir. Orijinal adı 'Fort Ponchartrain du Détroit' dir. Ancak şehir 1760 yılında Fransızlar ile Amerikan yerlileri arasındaki bir savaş sırasında İngilizler tarafından ele geçirilmiş ve İngilizler kısaca şehri Detroit olarak adlandırmışlardır.
Detroit 1805'ten 1847'ye kadar Michigan bölgesinin başkenti olmuştur. Bu yıllarda genişleyen şehrin imar planları, o yıllarda Michigan bölgesi başyargıcı olan Augustus B. Woodward tarafından yapılmıştır. Detroit '1812 savaşları' sonunda 1813 yılında ABD tarafından ele geçirilmiş ve 1815 yılında ABD şehri olarak yapılandırılmıştır.

Şehri, NBA'de Detroit Pistons, ABD Ulusal Beyzbol Ligi'nde Detroit Tigers, ABD Ulusal Hokey Ligi'nde Red Wings, WNBA'de Detroit Shock temsil eder.

Detroit'in resmen 7 tane kardeş şehri vardır:

Michigan

Detroit Şehri resmi websitesi (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Detroit" maddesi  (İngilizce)
Wiki Voyage websitesi "Detroit" maddesi 30 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Metropoliten Detroit Metro Konferans ve Ziyaretçi Burosu 17 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detroit Bolgesel Ticaret Odasi 13 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detroit Tarih Muzeleri ve Cemiyeti 1 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Experience Detroit" turizm rehnberi 2 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Detroit Entertainment District
Harabeye donmus Detroit Yves Marchand ve Romain Meffre fotolari 6 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dominik Cumhuriyeti (İspanyolca República Dominicana, okunuşu 'Republika Dominikana'), Karayiplerdeki Hispanyola adasında yer alan bir ülkedir. Hispanyola, Porto Riko'nun batısında, Küba ve Jamaika'nın doğusunda yer alır. Venezuela ile deniz sınırı vardır. Adanın batı kısmında ülkenin tek kara komşusu olan Haiti bulunur.
Dominik Cumhuriyeti Avrupalıların Amerika kıtalarında ilk oluşturdukları yerleşimdir. Başkenti, Santo Domingo da Amerika kıtasındaki ilk sömürge başkentiydi. Bağımsızlığının büyük bir bölümünde ülkede siyasi buhran yaşanmış, halkı temsil etmeyen ve baskıcı pek çok hükûmet tarafından idare edilmiştir. 1961'de diktatör Rafael Leonidas Trujillo Molina'nın ölümünden sonra Dominik Cumhuriyeti temsili demokrasiye geçmiştir.

Dominik Cumhuriyeti'nin tropik bir iklimi vardır. Fakat mevsimsel sıcaklık değişimlerinden çok bölgesel sıcaklık farklılıkları görülmektedir. Ağustos ayı bunaltıcı şekilde sıcak olur. Ülkede iki yağmurlu mevsim vardır; Ekim'den Mayıs'a kadar kuzey kıyıları, Mayıs'tan Ekim'e kadar güney kıyıları yağmurlu olur. Bu yağmurlar, sadece serinletici etkilidir ve yarım gün sürer. Haziran-Eylül ayları kasırga mevsimidir.

Dominik Cumhuriyeti'nin resmî para birimi Dominik Pesosu'dur. Ayrıca Doğu Karayip Doları da kullanılmaktadır.

Ülkenin 2007 yılında nüfusu Birleşmiş Milletler tarafından 9.760.000 olarak tahmin edilmiştir. Worldometer verilerine göre ülkenin 2026 yılı nüfusu 11,581,224'tür. Ortalama ömür 73,7 yıl (2002 tahmini), okur yazarlık oranı %82,1 (1995 tahmini).

Kristof Kolomb'un yeni dünyayı keşfinde ilk ayak bastığı yer Bahamalar'da San Salvador adasıdır. Daha sonra Küba'nın kuzeyini gezmiş ve Dominik Cumhuriyeti'nin ve Haiti'nin bulunduğu Hispanyola adasına geçmiştir. Son yıllarda geçirdiği değişim zinciriyle Karayipler'in en lüks tatil mekanlarından biri hâline gelmiştir. Dünya Turizm Örgütü istatistiklerine göre Dominik Cumhuriyeti Karayipler'in en popüler turizm yeridir. Turizm, Dominik Cumhuriyeti'nin ekonomisinde önemli yer tutar.

Dominik Cumhuriyeti geçmişte yoğun yağmur ormanları ve başka hiçbir yerde bulunmayan 1500 türü kapsayan çeşitli bitki örtüsü ile kaplıydı. Bugün birçok bataklık kurumuş ve ağaçlar kömür için kesilmiştir fakat hala korunmuş kesimler vardır. Ülkede yoksulluk ve aşırı nüfus gibi ciddi problemler vardır. Dominik Cumhuriyeti'ndeki birçok örgüt artan nüfus ile ekosistem üzerindeki baskı arasında sağlam bir ilişki kurmak için çalışmaktadır. Tüm bunlara rağmen Dominik Cumhuriyeti ciddi güzellikteki sayfiye yerlerine, mangrov bataklıklarına, dağlık ormanlara, çiçek açan düzinelerce ağaçlara ve 218'den fazla kuş türüne sahiptir.

Dominik Cumhuriyeti temsili bir demokrasi veya demokratik cumhuriyettir, ülke üç güç koluna sahiptir: yürütme, yasama ve yargı. Dominik Cumhuriyeti cumhurbaşkanı yürütme organının başkanlığını yapar ve kongre tarafından geçirilen yasaları yürütür, kabineyi atar ve silahlı kuvvetlerin baş komutanıdır. Başkan ve başkan yardımcısı 4 yıl için doğrudan oyla seçilirler. Ulusal meclis, 32 üyeli bir senato ve 178 üyeli Milletvekilleri Meclisinden oluşan iki meclislidir.
Yargı makamı Yüksek Adalet Divanı'nın 16 üyesine aittir. Cumhurbaşkanı, her iki Kongre meclisinin liderleri, Yüksek Mahkeme Başkanı ve bir muhalefet veya iktidar partisi olmayan üyeden oluşan bir konsey tarafından atanırlar.
Dominik Cumhuriyeti'nin çok partili bir siyasi sistemi var. Seçimler iki yılda bir eşit olarak bölünebilen yıllarda yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri ile dörde bölünemeyen çift sayılı yıllarda yapılan kongre ve belediye seçimleri arasında iki yılda bir yapılır. Dokuz üyeden oluşan Merkezi Seçim Kurulu (JCE) seçimleri denetlemektedir.
Üç büyük partiden en büyüğü muhafazakâr Sosyal Hristiyan Reformcu Partisi'dir (İspanyolca: Partido Reformista Social Cristiano (PRSC)), 1966-78 ve 1986-96 iktidarında; ve 1963, 1978-86 ve 2000-04'te iktidardaki sosyal demokrat Dominik Devrimci Partisi (İspanyolca: Partido Revolucionario Dominicano (PRD)); 1996-2000 döneminde ve 2004'ten beri Dominik Kurtuluş Partisi (İspanyolca: Partido de la Liberación Dominicana (PLD)).
Dominik Cumhuriyeti'nin Amerika Birleşik Devletleri ve Amerikanlararası sistemin diğer ülkeleriyle yakın bir ilişkisi vardır. Dominik Cumhuriyeti'nin Porto Riko ile çok güçlü bağları ve ilişkileri var.
Dominik Cumhuriyeti'nin komşu Haiti ile ilişkisi, Dominik Cumhuriyeti'ne kitlesel Haiti göçü üzerinde gerginleşmekte, Dominik Cumhuriyeti vatandaşları Haitilileri suç ve diğer sosyal sorunlar için suçluyor. Dominik Cumhuriyeti, Internationale de la Francophonie Örgütü'nün düzenli bir üyesidir. Dominik Cumhuriyeti'nin, Dominik Cumhuriyeti-Orta Amerika Serbest Ticaret Anlaşması yoluyla ABD, Kosta Rika, El Salvador, Guatemala, Honduras ve Nikaragua ile Serbest Ticaret Anlaşması bulunmaktadır.

Dominik Cumhuriyeti

Doğu Zaman Dilimi (İngilizce: Eastern Time Zone), Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'nın doğu bölümü, Güney Amerika Kıtası ve Karayipler'i kapsayan zaman dilimidir. Kışın Eşgüdümlü Evrensel Zaman dilimi ile 5, yazın ise 4 saat fark vardır.

Kanada'nın aşağıdaki il ve bölgeleri, Doğu Zaman Dilimi'ni kullanmaktadır:

Ontario
Québec
Nunavut

Amerika Birleşik Devletleri'nin aşağıdaki il ve bölgeleri, Doğu Zaman Dilimi'ni kullanmaktadır:

Batı Virginia
Connecticut
Delaware
Georgia
Maine
Maryland
Massachusetts
New Hampshire
New Jersey
New York
Kuzey Karolina (North Carolina)
Ohio
Pensilvanya (Pennsylvania)
Rhode Island
Virjinya (Virginia)

Aşağıdaki ülkeler de Doğu Saat Dilimi'ni kullanmaktadır:

Meksika
Panama
Jamaika
Haiti
Küba
Bahamalar

Güney Amerika Kıtası'ndaki bazı ülkeler de, bu zaman dilimini kullanır:

Kolombiya
Ekvador (Galapagos hariç)
Peru
Brezilya'nın bazı bölgeleri:
Acre
Amazonas - Eyaletin güneybatısındaki bölge.

Doğu Avrupa Saati

Dünya Ticaret Merkezi (İngilizce: World Trade Center), Amerika Birleşik Devletleri'nin New York kentinde Manhattan semtinde bulunan ve 11 Eylül 2001 terör saldırılarında yıkılan ticaret merkezi. Yıkılışının ardından birinci kulenin yapımına 27 Nisan 2006 tarihinde başlanmış olup 3 Kasım 2014 tarihinde tamamlanıp açılmıştır. Dünya ticareti merkezi 1, 2, 3, 4 ve 7 olarak isimlendirilen kulelerin 7 numaralı olanı 7 Mayıs 2002 tarihinde inşaatına başlanıp 23 Mayıs 2020 tarihinde açılmıştır. 2 numaralı kule 2024 yılında açılmıştır.

İkiz Kuleler olarak adlandırılan merkezin yapımına 1960 yılında başlanmış ve ilk kiracısı 1970 yılında Kuzey kuleye taşınmış, bundan iki yıl sonra ikinci kiracı Güney kuleye taşınmıştır.
New York'taki Dünya Ticaret Merkezi 1973'te inşa edildikten sonra Manhattan'ın çehresini değiştiren dünyanın en yüksek ikiz kuleleri oldu. Kulelerden birinin 107. katında bulunan The Windows on the World isimli restoran, müşterilerine akşam yemeklerinde New York ve Hudson Nehri'ni  izletme fırsatını veren dünyanın en büyük restoranıydı. 2015'te tamamlanan yeni Dünya Ticaret Merkezi ve Kulesi yerini aldı.

Yeni komplekste iki ikiz kulenin eşleri olan Özgürlük Kulesi ve 2 Dünya Ticaret Merkezi binalarının inşasının yanındaki diğer binalar arasında 3 Dünya Ticaret Merkezi, 4 Dünya Ticaret Merkezi, 5 Dünya Ticaret Merkezi ve 7 Dünya Ticaret Merkezi yer almaktadır. Kompleks, New York'un Finans Bölgesinde bulunmakta ve 1.240.000m² ofis alanı içermektedir.

11 Eylül 2001'de Radikal İslamcı Teröristlerden olan El-Kaide  American Airlines Flight 11'i kaçırdı ve onu Kuzey Kulesi'nin  kuzey cephesine sabah 8:46:40'ta çarptı; uçak 93. ve 99. katlar arasında çarptı. On yedi dakika sonra, sabah 9:03:11'de, ikinci bir grup benzer şekilde kaçırılan United Airlines Flight 175'i Güney Kule'nin güney cephesinde, 77. ve 85. katlar arasına çarptı. Usame bin Ladin liderliğindeki terör örgütü El-Kaide Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'e desteği ve Suudi Arabistan'daki ABD birliklerinin varlığı başta olmak üzere Amerikan dış politikasının belirli yönlerine misilleme olarak saldırıları gerçekleştirdi. Saldırılarda yaklaşık 2996 sivil öldü. 11 Eylül saldırıları, dünyanın değiştiği gün olarak tarihe geçmiştir.

1993 Dünya Ticaret Merkezi saldırısı
11 Eylül saldırıları

El-Kaide (Arapça: القاعدة, Türkçe: Kural), dünya çapında faaliyet gösteren radikal İslamcı ve Selefî silahlı örgüt. Kökenleri Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalede bulunduğu döneme dayanan örgüt, 1988 yılında kuruldu. BMGK, NATO, Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlar ile birçok ülke tarafından terör örgütü olarak tanımlanmaktadır. Aralarında 11 Eylül ve 2002 Bali saldırılarının da bulunduğu, bir kısmı sivilleri hedef alan çeşitli saldırıların sorumluluğunu üstlenmiştir.
Kuruluşundan, 2 Mayıs 2011'de Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı kuvvetler tarafından gerçekleştirilen harekât sonucunda öldürülmesine kadar liderliğini, kurucusu Usame bin Ladin'in yürüttüğü örgütün liderliğini günümüzde Usame bin Ladin'in iki yardımcısından biri olan Eymen ez-Zevahiri sürdürmektedir. Ez-Zevahiri, yayınladığı ses kaydında Taliban'ın yeni lideri Ahtar Mansur'a bağlılığını açıklamıştır.
El-Kaide, Yemen'de birçok yeri ele geçirmiş durumdadır.

Nisan 1978'de gerçekleşen ve Sevr Devrimi adı verilen askerî darbeyle var olan Afganistan Cumhuriyeti yıkıldı ve Afganistan Demokratik Halk Partisi yönetiminde oluşturulan hükûmetle Afganistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Yeni hükûmete karşı olan bazı kesimler, mevcut hükûmete karşı ayaklanma başlattı. Ayaklanmanın kontrolden çıkması ve Devlet Başkanı Hafizullah Amin'in bölgedeki Amerikalı diplomatlar ile gizli görüşmeler yapması sonrası Sovyetler Birliği müdahale kararı aldı ve 24 Aralık 1979'da Rus ordusu Afganistan'a girdi. Hafizullah Amin öldürüldü ve Babrak Karmal devlet başkanı olarak atandı. Babrak Karmal'ın devlet başkanlığını tanımayan ve Sovyet güçlerine karşı mücadeleye girişen Afgan mücahitler, Amerika Birleşik Devletleri'nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı (kısaca CIA) tarafından 1979 ile 1989 yılları arasında yürütülen ve Siklon Operasyonu kod adını taşıyan program çerçevesinde, Pakistan'ın Servislerarası İstihbarat (kısaca ISI) teşkilatı ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitilmiş, para ve silah desteği almıştı. Gönüllü Araplar da Afgan mücahitlerin safında mücadele katılırken; 1984 yılında, Arap mücahitler arasında yer alan Abdullah Azzam ile Usame bin Ladin tarafından, Arap dünyasından Afganistan'a para, silah ve gönüllü toplama amacı güden Mektebu'l Hidemat ("Hizmetler Bürosu") kuruldu. Kuruluşun liderliğini Azzam yaparken, bin Ladin daha çok finansal işlerden sorumluydu. Mektebu'l Hidemate kurduğu bürolarla faaliyetlerini yürüttü. 1986 yılında Azzam ile arası açılmaya başlayan bin Ladin, kendisinin Afganistan'da inşa ettiği ilk askerî eğitim kampı olan el-Masada'yı ("Aslan Yuvası"), Paktiya ili sınırlarındaki Caci köyü yakınlarında kurdu.
1988'de Bin Ladin, Mektebu'l Hidemat'a olan desteğini çekerek organizasyondan ayrıldı. 14 Nisan 1988'de, Birleşmiş Milletler'in girişimiyle Cenevre'de imzalanan Cenevre Anlaşması sonrasında, 15 Mayıs itibarıyla Sovyet güçlerinin ülkeden çekiliş süreci başladı. Daha sonraları Bosna-Hersek'te ele geçirilen bir bilgisayardan elde edilen el yazısı notlara göre 11 Ağustos 1988 tarihinde Azzam'ın çağrısı sonucu Peşaver'de gerçekleştirilen ve bin Ladin, Muhammed Atıf, Seyyid İmam el-Şerif, Ebu Ubeyde el-Benşiri, Mohammed Loay Bayazid, Memduh Mahmud Salim ve Vail Hamza Abdülfettah Cüleydan'ın katıldığı cihadın geleceği hakkındaki toplantıda, Sovyet kuvvetlerinin ülkeden ayrılmasının ardından da cihada devam edilmesi kararlaştırıldı. El-Kaide'nin eski hazinedarlarından Medani et-Tayyib, oluşumun 11 Ağustos'taki toplantıdan önce de var olduğunu, bin Ladin tarafından 17 Mayıs'ta gizlice organize edilen bir toplantıya kendisinin de katıldığını ve 11 Ağustos'taki toplantıyla birlikte bu oluşumun gün yüzüne çıktığını belirtmişti. El-Kaide ifadesinin bilinen ilk kullanımı bu toplantıda oldu. 20 Ağustos'ta düzenlenen toplantıyla birlikte el-Kaide'nin esas kuruluşu gerçekleştirildi. Toplantı tutanaklarında "El-Kaide, aslen organize olmuş bir İslami gruptur. Amacı; Allah'ın ismini yüceltmek ve Allah'ın dinini muzaffer kılmaktır." olarak tanımlanan organizasyonun askerî faaliyetleri, savaş boyunca Afgan mücahitlerle birlikte eğitilecek ve savaşacak olan "sınırlı süreli" ve gerçekleştirilecek olan deneme kampı sonrasında aralarındaki en iyilerin seçileceği "açık süreli" olmak üzere ikiye ayrılmıştı.
24 Kasım 1989'da Peşaver'de, cuma namazını kıldırmak için camiye giderken kullandığı aracın, önceden kurulan patlayıcılar sebebiyle infilak etmesi sebebiyle Abdullah Azzam ve araçta bulunan iki oğlu öldü. Azzam'ın ölümü sonrasında Mektebu'l Hidemat dağılarak bazı üyeleri el-Kaide'ye katıldı ve el-Kaide tarafından sindirildi.

Sovyet güçleriyle olan savaşın sona ermesinin ardından bin Ladin Suudi Arabistan'a döndü. 2 Ağustos 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle patlak veren Körfez Savaşı'nın başında Suudi Arabistan Kralı Fehd ve Savunma Bakanı Sultan ile görüşen bin Ladin, Amerika Birleşik Devletleri'nden askerî bir yardım alınmaması gerektiğini ve kendi kuvvetleriyle krallığı savunabileceğini belirtti. Ancak bu teklif kabul edilmedi ve Amerikan kuvvetleri Suudi Arabistan'a konuşlandırıldı. Müslüman olmayan Amerikan birliklerinin kutsal topraklara basmasını uygunsuz bulan bin Ladin, esas savaşın Irak'a karşı değil İslam'a karşı verildiğini belirtmekteydi. Suudi Arabistan hükûmeti karşıtı konuşmalara başlayan ve bu yönde konuşanları desteklemesi sebebiyle ev hapsine mahkûm edilen bin Ladin, aile üyelerinin Kral Fehd ile bağlantısını kullanarak bazı işleri halletmek amacıyla Pakistan'a gitme talebinde bulundu. Nisan 1991'de Pakistan'a varmasının ardından ailesine bir mektup göndererek ülkesine dönmeyeceğini belirtti. Burada birkaç ay geçirdikten sonra Aralık 1991'de ailesi ve çocuklarıyla birlikte, Haziran ayında İslamcı Ulusal İslami Cephenin desteğiyle askerî darbeye uğrayan Sudan'ın başkenti Hartum'daki bir eve yerleşti.

Bin Ladin Sudan'da yaşamaya başladıktan sonra yol inşaatı ve tarım sektörlerine yönelirken, kendisi adına çalışan kişilerin bir kısmı el-Kaide üyesiydi. El-Kaide'nin bazı üst düzey yöneticileri Afganistan'da kalıp buradaki eğitim kampları ve diğer tesislerdeki faaliyetlerini sürdürürken, Ebu Ubeyde ve Ebu Hafız Sudan'a gelerek buradaki el-Kaide üyelerinin askerî eğitiminde görev aldı. Sudan hükûmeti adına savaşan militan grupları ile birlikte çalışıldı ve daha sonraları Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi şefi olacak Salih Abdullah adına Afrika'da çeşitli istihbarat verileri toplandı. Ebu Ubeyde ile Ebu Hafız'ı keşif amacıyla Somali'ye gönderen bin Ladin, daha sonraları Eritre'deki İslamcı kuruluşlarla irtibat kurması, Eritre İslami Cihat Hareketi'ni finansal olarak desteklemesi ve eğitim kamplarının kurulması konusunda yardımcı olması amacıyla Ebu Ubeyde'yi Eritre'ye gönderdi. 29 Aralık 1992'de, Somali'ye gidecek olan Amerikan askerlerinin kaldığı düşünülen Yemen'in Aden şehrindeki Gold Mohur Hotel ve Aden Mövenpick Hotel adlı iki otele el-Kaide tarafından bombalı saldırılar düzenlendi. İki sivilin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan örgütün düzenlediği bu ilk saldırılar gerçekleştirildiğinde Amerikan askerleri otelden ayrılmıştı. Diğer taraftan 1990'ların başında, Bosna-Hersek'te de el-Kaide yapılanması oluşmaya başladı. Bu oluşum, Mart 1992'de patlak veren Bosna Savaşı'nda, Bosnalı mücahitlerin tarafında mücadele vermişti.
26 Şubat 1993'te, New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne çeşitli el-Kaide üyeleri tarafından bomba yüklü kamyonetle bir saldırı gerçekleştirildi. Esas amacı, taşıdığı patlayıcıyla Kuzey Kulesi'nden geçip Güney Kulesi'ne ulaşarak patlayıcıların infilak ettirilmesi ve kulelerin yıkılmasını sağlayarak on binlerce kişinin hayatını kaybetmesi olan saldırı amacına ulaşamayarak 6 kişinin ölümüne ve 1.042 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Somali İç Savaşı sırasında ülkenin güneyinde bin Ladin tarafından birkaç eğitim kampı kuruldu ve aktif olarak kullanıldı; ancak 1993-1994 yıllarında Somalili savaşçılara silah ve eğitim bakımından sağladığı destek dışında el-Kaide üyeleri iç savaşa önemli miktarda bir katılım gerçekleştirmedi. 3-4 Ekim 1993'te gerçekleşen Mogadişu Muharebesi'nde Birleşmiş Milletler askerî güçlerine saldıran güçler arasında el-Kaide üyeleri ve el-Kaide tarafından eğitilen kişiler de bulunmaktaydı. Amerikalı istihbarat analizcilerinin araştırmalarına göre Ocak 1994 itibarıyla bin Ladin, Sudan'da en az üç askerî eğitim kampı kurarak farklı ülkelerden gelen isyancılara eğitim vermeye başladı. Haziran 1995'te bin Ladin'in Kral Fehd'e yazdığı açık mektupta, Amerikan kuvvetlerinin Suudi Arabistan'ı terk edene kadar çeşitli saldırılar gerçekleştireceğini bildirilmekteydi. 13 Kasım 1995'te, Riyad'da bulunan Amerikan güçlerinin kontrolündeki Suudi Arabistan Ulusal Muhafızları eğitim merkezine bomba yüklü araçlarla saldırı düzenlendi. 7 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı gerçekleştirenler arasında olduğu öne sürülen dört kişi, Nisan 1995'te televizyonda yayınlanan itiraflarında bin Ladin'den etkilendiklerini ifade etti. Bin Ladin ise verdiği röportajlarda bu saldırıyla herhangi bir ilgisi olmadığını ancak saldırıdan memnuniyet duyduğunu dile getirdi. 26 Haziran 1995'te, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'e, Etiyopya seyahati sırasında suikast girişiminde bulunuldu. İstihbarat raporlarına göre girişim, el-Kaide ile birlikte hareket eden ve Mısır'da faaliyet gösteren İslam Cemaati ile Mısır İslam Cihadı tarafından gerçekleştirilmiş ve Sudan hükûmeti ile ülkenin istihbarat servisleri tarafından desteklenmişti. Amerika Birleşik Devletleri'nin baskısı sebebiyle Mayıs 1996'da Sudan'dan sınır dışı edilen bin Ladin, Afganistan'ın Celalabad şehrine döndü.
Diğer taraftan Ocak 1995'te, Filipinler'in başkenti Manila'daki bir evde çıkan yangın sonrasında başlatılan soruşturma kapsamında Bojinka Planı adı verilen bir dizi saldırı planı gün yüzüne çıktı. El-Kaide ile bağlantılı kişilerce oluşturulan plan; Papa II. Ioannes Paulus'a suikast, Asya ile Amerika Birleşik Devletleri arasında sefer yapan on bir yolcu uçağına bombalı saldırı ve Fairfax County, Virginia'daki CIA merkezine uçakla intihar saldırısı ger

El Paso, ABD'nin Teksas eyaletinin en büyük kentlerinden biri ve El Paso, Texas Kontluğu (county) merkezidir.
Şehir sınırları içindeki nüfusu (2012 nüfus tahminlerine göre) 672.538 kişi olup, nüfus büyüklüğü sıralamasına göre ABD'nin 19. kalabalık şehri ve Texas eyaletinin 6. büyük şehridir. El Paso ve varoşlarının El Paso Kontluğu ve Hudspeth Kontluğu'nda oluşturduğu El Paso Metropoliten Bölgesi'nin tum nüfusu 830.735 kişidir ve bu ABD metropoliten bölgeleri arasında 56. sırayı alır. El Paso Metropoliten Bölgesi ile Las Crucas adlı varoşlarla birlikte ise "El Paso-La Cruces İstatistiksel Bölgesi (CSA)"ini oluştururlar ve bu istatistiksel bölgenin 2012 tahmini nüfusu 1.045.180 kişidir.
El Paso ABD-Meksika uluslararası sınır olan Rio Grande Nehri üzerindedir. Rio Granda Nehri üzerindeki sınırda bir tarafta ABD'de bulunan El Paso şehir ve karşısında Meksika sınırı içinde ise Juarez bulunmaktadır. Coğrafyacılar bu iki şehirleşmiş uluslararası bölgeye El Paso-Juarez Multipleks veya Borderlands adını vermektedirler. El Paso-Juárez Multipleks bölgesi Dünya'nın Batı yarı küresinde en büyük iki lisanlı iki uluslu nüfusu ve emekçi sayısını teşkil etmektedir.
El Paso, Meksikalıların en yoğun olduğu şehirlerden biridir. Bu şehir, vahşi batı dönemlerinde, "gerçek vahşi batı" olarak bilinmekteydi. Çünkü o dönemde, çoğu kumarbaz, silahçı, hırsız, at kaçıran, katil, rahip ve Çinli ray mühendisi, az bilinen bir Teksas şehri olan El Paso'ya göç etmiştir.
Yukarıdan çöl gibi görünen El Paso, düz şehir görünümüyle dağlık bir bölgede konumlanmıştır. Chihuahuan Çölü tarafından sarılmış durumdaki El Paso, yazın çok sıcak ve kurak, kışın ılık ve yağışlı bir iklime sahiptir. El Paso ismi, İngilizcede "The Passage", yani geçiş anlamındadır. Bu ismin konulmasının nedeni, eski zamanlarda El Paso'nun Amerika-Meksika geçişinin en yoğun bölge olmasıydı.

El Paso'nun resmen 6 tane kardeş şehri vardır:

 Chihuahua, Meksika
 Jerez de la Frontera, İspanya
 Mérida, İspanya
 Ciudad Juárez, Meksika
 Torreón, Meksika
 Zacateca, Meksika

Teksas

El Paso Şehri resmi websitesi 7 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "El Paso" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "El Paso" maddesi 21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Empire State Building, New York'ta bir gökdelen. Bina, Manhattan, Fifth Avenue'de 33. ve 34. caddelerin arasında yer alır. Tam olarak adresi 350 Fifth Avenue, New York, N.Y. 10118 şeklindedir. 10118 aynı zamanda binanın posta kodudur. 1 Mayıs 1931 tarihinde, o güne kadar dünyanın en yüksek binası olan Chrysler Binası'nın bu ünvanını elinden almıştır. Yapımı 1932 yılında bitmiştir. 1931 yılında inşa edilen binanın büroları büyük Bunalım yılları boyunca boş kalmıştır; bina vergi giderlerini manzara seyretmeye gelenlerden karşılayabilmiştir. Bina 102 katlı olup, 1576 merdiven basamağına sahiptir. Yüksekliği 381 m, anten ile beraber 443,2 m'dir. Dünya Ticaret Merkezi (World Trade Center) binasının 1972 tarihindeki açılışına kadar dünyanın en yüksek binası olarak kalmıştır. 11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırıları sonucu World Trade Center binaları yıkılınca (artık ABD'de veya dünyanın geri kalanında olmasa da) New York'taki en yüksek bina olma unvanını geri kazanmıştır. 30 Nisan 2012'de One World Trade Center, Empire State Binası'ndan daha fazla bir yüksekliğe ulaşmış ve bina o günden beridir ABD'nin tamamlanmış (One World Trade Center, Chicago'daki Willis Kulesi ve Trump International Hotel and Tower'dan sonra) en yüksek dördüncü gökdeleni konumuna gerilemiştir. Kışın bazı günler, alt katlarının hizasında yağmur yağarken en üst katına kar yağdığı görülmüştür.
Açık bir havada binadan, 80 mil mesafedeki beş ABD eyaletine bakılabilir. Bunlar, New York, New Jersey, Pensilvanya, Connecticut ve Massachusetts'tir. 1960'ta tepeye yerleştirilen güçlü bir fener binanın 160 kilometre uzaktan görülmesini sağlamıştır. Bugüne kadar binayı 117 milyon kişi ziyaret etmiştir. 1947 yılında manzara platformuna 3 metre yükseklikte korkuluk yapılmıştır. Buna rağmen buradan, bugüne kadar 35 kişi atlayarak intihar etmiştir. Toplam 74 asansör vardır, bunların bir kısmı ara katlarda durmadan en üst kata çıkan ekspres asansörlerdir. Bu yüksek binaya 1945'te bir B-25 Mitchell bombardıman uçağı çarpmış ve 14 kişinin ölümüne sebep olmuştur.
Keops Piramidi 100 bin kişi çalıştırılarak 20 yılda, Ayasofya 1000 kişi çalıştırılarak 5 yılda bitirilmiştir. Empire State Building'in inşaatı ise sadece 18 ayda bitirilmiştir. Eski çağlarda çalışanların tamamına yakını köle olduğu için işten çıkmak gibi bir durum söz konusu değildi. Çalışan sayısı değiştiği için Empire State inşaatında toplam çalışan sayısı net verilemez. Ayrıca Empire State Binası New York'ta çekilen bazı filmlere ilham kaynağı olmuştur. Bunun yanında Empire State, New York eyaletinin lakabıdır.

İnşaata 1929'da başlanmış ve Mayıs 1931'de bitirilmiştir.
Yaklaşık 55.000 ton çelik
10 Milyon kiremit.
Yaklaşık 760 km elektrik hattı.
96 km su borusu
Yaklaşık 5600 km telefon kablosu
6550 pencere
Toplam ağırlık 331.000 ton
30.000 m² mermer zemin
1100'den fazla tuvalet
73 asansör ve asansör boşluğu, toplam 11 km
102 bina katı

Resmî İnternet Sayfası25 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Empire State Binası'nın İnşa Fotoğrafları, 1930-193121 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Genel Kütüphanesi

Evanjelikalizm, Evanjelikal Hristiyanlık veya Evanjelikal Protestanlık, Protestanlık'ta, İncil'in özünün sadece lütufla, yalnızca İsa'nın kefaretine imanla kurtuluş öğretisinden oluştuğu inancını koruyan, dünya çapında mezhepsel bir harekettir. Evanjelikler, kurtuluşta İncil'in Tanrı'nın insanlığa vahiy olarak yetkisi ve Hristiyan mesajını yayma konusundaki dönüşümün veya "tekrar doğma" deneyiminin merkeziliğine inanırlar. Hareket, uzun süredir Anglosfer'de, 19., 20. ve 21. yüzyılların başlarına yayılmadan önce var oldu.
Evanjelikalizm'in kökenleri genellikle 1738 yılına kadar, Pietizm, Püritenlik, Presbiteryenlik ve Moravya Kilisesi (özellikle piskoposu Nicolaus Zinzendorf ve Herrnhut'taki topluluğu) dahil olmak üzere kuruluşuna katkıda bulunan çeşitli teolojik akışlarla izlenir. Öncelikle, John Wesley ve diğer erken Metodistler İlk Büyük Uyanış sırasında bu yeni hareketi ateşlemenin kökenindeydiler. Bugün, Protestan dallarda ve belirli bir dalda toplanmayan çeşitli mezheplerde Evanjelikler bulunur. Protestan hareketin liderleri ve önemli figürleri arasında John Wesley, George Whitefield, Jonathan Edwards, Billy Graham, Bill Bright, Harold Ockenga, John Stott ve Martyn Lloyd-Jones bulunmaktaydı. Hareket, Britanya ve ABD'deki Büyük Uyanışlar ile 18. ve 19. yüzyıllarda büyük bir ivme kazandı.
2016 yılında, dünyada tahmini olarak 619 milyon Evanjelik bulunmakta olup bu da dört Hristiyandan birinin Evanjelik olduğu anlamına gelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en büyük evanjelik nüfusuna sahip olup Amerikalı Evanjelikler, ülke nüfusunun dörtte birini ve tek en büyük dini grubunu oluşturmaktadırlar. Mezheplerarası bir koalisyon olarak, Protestan mezhep ve geleneğinde, özellikle Kalvinist, Baptist, Wesleyan, Pentekostal ve karizmatik kiliselerde, Evanjelikler bulunabilir.

Institute for the Study of American Evangelicalism, Wheaton College, 6 Ağustos 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020 .
Spencer, Michael (10 Mart 2009), "The Coming Evangelical Collapse", The Christian Science Monitor, 6 Aralık 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020 .
Modern Evangelical African Theologians: A Primer, Need not fret, 14 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020 .
American Evangelicalism and Islam: From the Antichrist to the Mahdi, Almanya: Qantara, 3 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020 .
Operation World, 1 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020  – Statistics from around the world including numbers of Evangelicals by country.
World Evangelical Alliance, 14 Mart 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020  (WEA)
FULLER Magazine Issue No. 2 – Evangelical, 3 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Haziran 2020  –  An exploration of what it means to be Evangelical

Fiorello Henry La Guardia (doğumdaki adı: Fiorello Enrico La Guardia), (d. 11 Aralık 1882, Greenwich Village-Manhattan-New York – ö. 20 Eylül 1947, Bronx - New York) Amerikalı politikacı.
1934-1945 yılları arasında üç dönem arka arkaya New York belediye başkanlığı yapmıştır. Cumhuriyetçi Partiye mensup olan La Guardia, oldukça sevilen bir belediye başkanı olmuş, New York'un büyük depresyondan kendine gelmesi sürecinde Başkan Roosevelt'in sivil savunma yöneticiliğini yapmış ve millî bir figür haline gelmiştir.
New York'un üç havalimanından en küçüğü olan LaGuardia Havalimanının adı, La Guardia'ya ithafen verilmiştir.

Obituary, NY Times, September 21, 1947 La Guardia Is Dead; City Pays Homage To 3-Time Mayor 15 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fiorello H. LaGuardia Collection of the LaGuardia and Wagner Archives of the City University of New York
Tiziano Thomas Dossena, "Fiorello La Guardia" in Bridge Apulia USA, No.3 (Italy, 1998)10 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fort Worth, ABD'nin Teksas eyaletinin büyük kentlerinden biridir.
Fort Worth nüfusa göre yapılan listelemede Amerika Birleşik Devletleri içinde on yedinci sırada ve Teksas eyaleti içinde ise on beşinci en geniş şehir olarak yer alır.  Kuzey Teksas içinde konumlanır ve batıya kültürel bir geçiş kapısıdır. Şehir hemen hemen Tarrant, Parker ve Denton illerinde 300 square mil (780 km²) alan kaplar. 2009 yılı tahminlerine göre şehir 720.250 kişilik bir nüfusa sahiptir. Şehir Dallas–Fort Worth–Arlington'ın  ikinci en geniş kültürel ve ekonomik merkezidir. Fort Worth ve etrafını çeviren Metroplex alan çeşitli iş olanakları ve bir dizi geniş atraksiyonlar sunar.
1849 yılında Trinity Nehri'nin dik yarli kıyısı üzerinde bir koruyucu askeri ileri karakol olarak kuruldu. Fort Worth şehri, bugün hala onun batı mirasını ve geleneksel mimari ve dizaynını kucaklar.

Ülkenin en büyük şirketlerinin bazılarının merkezleri Fort Worth'dedir. Bunlara arasında 
AMR alt şirketleri olan American Airlines ve American Eagle Airlines), "John Peter Smith Hastanesi", Pier 1 Imports, RadioShack, BNSF Demiryolu, FUNimation Entertainment, Gallus Motosikletleri ve Lockheed Martin aeronotik.

Aşağıdaki (2011 Finansal Raporlar itibarıyla) Fort Worth'de bulunan en çok işçi istihdam eden şirket ve kurumlara verilmektedir:

Fort Worth'un 7 tane kardeş şehri vardır:

 Reggio Emilia, İtalya
 Nagaoka, Niigata, Japonya
 Trier, Almanya
 Bandung, Endonezya
 Budapeşte, Macaristan
 Toluca, Meksika
 Mbabane, Esvatini

Fort Worth'taki en yüksek binalar listesi

Fort Worth, Teksas Şehri resmi websitesi3 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Fort_Worth" maddesi  (İngilizce)
"Wiki Voyage" websitesi "Fort_Worth" maddesi4 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Fort Worth Konferans ve Ziyaretciler Burosu websitesi(İngilizce)
4 Kasım 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

George Washington Köprüsü (İngilizce orijinal adı: George Washington Bridge), New Jersey'deki Bergen County'de bulunan Fort Lee'yi New York City'nin Manhattan bölgesindeki Washington Heights semtiyle bağlayan, Hudson Nehri'ni geçen çift katlı bir asma köprüdür. Amerika Birleşik Devletleri'nin Kurucu Babalarından ve ülkenin ilk başkanı olan George Washington'ın adını taşımaktadır. George Washington Köprüsü, 2019 yılında 104 milyondan fazla araç trafiği taşıyan dünyanın en yoğun motorlu taşıt köprüsüdür ve 14 araç şeridine sahip dünyanın tek asma köprüsüdür. George Washington Köprüsü 4.760 feet (1.450 m) uzunluğundadır ve ana açıklığı 3.500 feet (1.100 m) uzunluğundadır. 1931'deki açılışından 1937'de San Francisco'daki Golden Gate Köprüsü'nün açılışına kadar dünyanın en uzun ana köprü açıklığıydı.
Köprü gayri resmi olarak GW Köprüsü, GWB, GW veya George olarak bilinir ve inşaat sırasında Fort Lee Köprüsü veya Hudson Nehri Köprüsü olarak biliniyordu. New York ve New Jersey Liman İdaresi'ne aittir; bu kurum, New York ve New Jersey Limanı'ndaki altyapıyı işleten iki eyaletli bir devlet kuruluşudur. George Washington Köprüsü, New York metropol alanı içinde önemli bir ulaşım koridorudur. Her yönde dört şeritli üst katı ve her yönde üç şeritli alt katı olmak üzere toplam 14 şeritli bir ulaşım ağına sahiptir. Köprüdeki hız sınırı 45 mil/saat (72 km/saat)'tir. Köprünün üst katı ayrıca yaya ve bisiklet trafiğini de taşır. Interstate 95 (I-95) ve ABD 1/9 Karayolu (US 1/9, US 1 ve US 9'dan oluşmaktadır) köprü üzerinden nehri geçmektedir. Tamamen New Jersey sınırları içinde yer alan ABD 46 Karayolu (US 46), köprünün ortasında, New York eyalet sınırında son bulmaktadır. Köprünün doğu ucunda, New York şehrinde, Trans-Manhattan Otoyolu'na (I-95'in bir parçası, Cross Bronx Otoyolu'na bağlanmaktadır) devam etmektedir. 
Hudson Nehri üzerinden bir köprü inşa etme fikri ilk olarak 1906'da ortaya atılmış, ancak New York ve New Jersey eyalet meclislerinin böyle bir köprünün planlanması ve inşasına izin vermesi 1925 yılına kadar gerçekleşmemiştir. George Washington Köprüsü'nün inşaatına Eylül 1927'de başlanmış; köprü 24 Ekim 1931'de törenle hizmete açılmış ve ertesi gün trafiğe açılmıştır. George Washington Köprüsü'nün açılışı, Fort Lee'nin bulunduğu New Jersey'deki Bergen County'nin gelişimine katkıda bulundu. Üst güverte 1946'da altı şeritten sekiz şeride genişletildi. Artan trafik nedeniyle, mevcut açıklığın altına 1959 ile 1962 yılları arasında altı şeritli alt güverte inşa edildi.

Haiti ya da resmî adıyla Haiti Cumhuriyeti, Amerika'da Karayip Denizi'nde bir ada ülkesidir. Küba'nın doğusunda yer alan Hispaniola adasını Dominik Cumhuriyeti ile paylaşır ve adanın batı kısımdadır. Küba ve Jamaika'nın doğusunda Bahamalar'ın güneyinde bulunur. Yüzölçümü 27.750 km² olan ülke Karayipler'in yüzölçümü en büyük üçüncü; 11 milyon nüfusu ile Karayipler bölgesinin en kalabalık nüfuslu ülkesi konumundadır. Başkenti Port-au-Prince'tir.
Adanın yerleşik halkı Tainolar olarak bilinir. İlk Avrupalılar Aralık 1492'de Kristof Kolomb'un ilk yolculuğu sırasında adaya geldiler. Kolumbus, Amerikadaki ilk Avrupalı yerleşimini, şu anda Haiti'nin kuzeydoğu kıyısında bulunan La Navidad'da kurdu. Ada, 17. yüzyılın başlarına kadar İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçasını oluşturdu. Yaşanan çatışmalar, adanın batısının 1697'de Fransa'ya devredilmesine yol açtı. Bu bölge Saint-Domingue olarak adlandırıldı. Fransız sömürgeciler, Afrika'dan getirilen kölelerin çalıştığı şeker kamışı tarlaları kurdular ve bu da koloniyi dünyanın en zenginlerinden biri yaptı.
Fransız Devrimi'nin ortasında Afrikalı köleler ve özgür beyaz olmayan insanlar eski bir köle ve Fransız Ordusu generali Toussaint Louverture'un önderliğinde Haiti Devrimi'ni (1791-1804) başlattı. Napolyon'un güçleri, 1 Ocak 1804'te Haiti'nin egemenliğini ilan eden Louverture'un halefi Jean-Jacques Dessalines tarafından yenilgiye uğratıldı ve bu olay adada bulunan Fransızların katledilmesiyle sonuçlandı. 
Ülke, Latin Amerika ve Karayipler'de bağımsızlığını ilan eden ilk ülke, Amerika kıtasındaki ikinci cumhuriyet, Amerika'da köleliği ortadan kaldıran ilk ülke ve köle isyanıyla kurulan tek ülke oldu.
Başkan Jean-Pierre Boyer, Haiti nüfuzunu Hispanyola'nın doğu kısmı üzerinde genişletmeye çalıştı, bu da sonunda Haiti-Dominik Savaşlarına yol açtı. Haiti, Dominik'in bağımsızlığını 1844'teki ilanının ardından 1867'de tanıdı. Haiti'nin bağımsızlığının ilk yüzyılı siyasi istikrarsızlık, uluslararası toplum tarafından dışlanma ve Fransa'ya ödenen büyük bir borç ile geçti. Siyasi istikrarsızlık ve dış ekonomik etki, ABD'nin 1915-1934 yılları arasında ülkeyi işgal etmesine neden oldu. François 'Papa Doc' Duvalier, 1957'de iktidara geldi ve oğlu Jean-Claude Duvalier'in 1986'ya kadar sürdürdüğü uzun bir otokratik yönetim dönemini başlattı.
Ülkede, 2004'te BM'nin müdahalesine yol açan bir darbe, 2010'da 250.000'den fazla insanın ölümüne yol açan yıkıcı deprem ve kolera salgını meydana geldi.
Kötüleşen ekonomik durumuyla Haiti, isyanlar ve protestolar, yaygın açlık ve artan çete faaliyetleriyle belirginleşen sosyoekonomik ve politik bir kriz yaşadı. Mayıs 2024 itibarıyla Haiti'de seçilmiş hükûmet yetkilisi kalmamıştır ve başarısız devlet olarak tanımlanmaktadır.

Haiti'nin yerli halkı, bir Aravak halkı olan Taínolardı. Kristof Kolomb'un 1492'de yeni dünyanın keşfinden sonra adaya Hispaniola adı verilmişti. Hispaniola Adası, Avrupa'dan gelip "yeni dünyayı fethedenler"in üslerinden biri haline geldi. O zamanda yaşamış İspanyol Katolik rahip Bartolome de Las Casas, Türkçede de Kızılderili Katliamı adıyla yayınlanmış kitabında ada hakkında şunları yazmaktadır: "Bu ada üzerinde (ben 1508'de vardığım zaman) 6 milyon insan yaşıyordu, Kızılderililer de dahil olmak üzere. Ne var ki 1494'ten 1508'e kadar 3 milyonun üzerinde insan savaştan, kölelikten ve madenlerden dolayı yok olmuştu. Gelecek nesillerde buna kim inanacaktır?"
Bazı tarihçiler Las Casas'ın bu rakamı abarttığını ve nüfusun 1 milyon kadar olduğunu düşünmekteyse de bazıları 8 milyona kadar vardığını savunmaktadır. Bununla birlikte Las Casas'ın bu kitabında Kuzey Amerika'nın kıyılarından güneye doğru tüm Orta Amerika, Güney Amerika'nın kuzeyi ve Karayipler'deki adalarda yapılan Kızılderili/yerli katliamlarını anlattığı gibi, yeni dünyanın keşfinden sonra bölgede büyük kıyımlar yaşandığı şüphesizdir.
17. ve 18. yüzyıllarda adanın bugünkü Haiti olan 3'te 1'lik batı kısmı Fransız deniz korsanlarının eline geçti. Fransızlar burayı İspanyol ve İngiliz gemilerini taciz etmek için kullandılar. Daha sonra, Saint-Domingue adını verdikleri adanın bu kısmında şeker ve kahve üretimine başladılar.
Fransız İmparatorluğunun 18.yüzyıldaki en zengin sömürgelerinden biri haline gelen Saint-Domingue, 1780'lerde Avrupa'da tüketilen şekerin %40, kahvenin ise %60 kadarını üretmişti. Bu dönemde, şeker kamışı ve kahve ekim alanlarında çalıştırılmak üzere 790.000 kadar Afrikalı köle getirildiği tahmin edilmektedir.

1789 Fransız İhtilali Saint Domingue'nin kaderini de kökten etkiledi. Fakir ve zengin beyazlar, devrim sonrası yasalara göre koloninin nasıl yönetileceği konusunda anlaşmazlığa düştüler. Bu arada, kölelikten kurtulmuş siyahlar ve yerliler, ihtilalin getirdiği Vatandaş ve İnsan Hakları Bildirgesine göre kendilerinin de Fransız vatandaşı olduklarını ileri sürdüler. Bu arada Haiti Devrimini başlatan köleler Haitili liderler Toussaint L'Ouverture, Jean-Jacques Dessalines ve Henri Christophe önderliğinde bir silahlı güç haline geldiler. Yerliler ordusu Fransız güçleri ile Napolyon Bonapart'ın 1803'te gönderdiği orduyu yendi. Bunların sonucunda Haiti kendi yerli ismiyle 1804 yılında bağımsızlığını ilan etti. General Dessalines yönetimi eline aldı ve 1805'te Anayasa ilan etti. Anayasaya göre herkes din özgürlüğüne sahipti ve herkes Haitili siyah olarak tanımlandı.

Haiti bağımsızlığına rağmen 1826'da Panama'da yapılan bağımsız Amerika ülkeleri toplantısına dahil edilmedi ve ABD tarafından 1862'ye kadar tanınmadı. I.Dünya Savaşı'nda 1915 yılından 1934'e kadar ABD haksız bir şekilde Haiti'yi işgal ve kontrol altında tuttu. Haiti 20. yüzyıl boyunca da darbe, katliam ve iç savaşlardan kurtulamadı.
Ülkede 12 Ocak 2010 günü yerel saatle 16:53'te 7.0 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşmiştir ve 200 bin kişinin bu depremde öldüğü tahmin edilmektedir.
Ülkeyi etkileyen bir başka deprem ise 2021 yılının Ağustos ayında 7.2 büyüklüğünde gerçekleşmiştir. Bu depremde 2200'den fazla kişi hayatını kaybetmiştir.

Haiti, 19.97 milyar $ GSYİH ve sermaye başına GSYİH 1.800 $ ile (2017 tahminleri) ağırlıklı olarak serbest bir piyasa ekonomisine sahiptir. Ülke para birimi olarak Haiti shell i kullanıyor. Turizm endüstrisine rağmen, Haiti yoksulluk, yolsuzluk, siyasi istikrarsızlık, zayıf altyapı, sağlık hizmetlerinin eksikliği ve eğitim eksikliğinin temel nedenleri ile dünyanın en fakir ve Amerika bölgesindeki en fakir ülkelerden biridir. İşsizlik yüksek ve birçok Haitili göç etmeye çalışıyor. 2010 depreminden ve ardından kolera salgından sonra ticaret önemli ölçüde geriledi ve ülkenin satın alma gücü paritesi %8 düştü (12,15 milyar ABD dolarından 11,18 milyar ABD dolarına). Haiti, 2010 Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Endeksi'nde 182 ülke sıralamasında 145. sıradadır.
Başkan Aristide'nin yönetimi hakkında tartışmalı 2000 seçimi ve suçlamalarının ardından ABD'nin Haiti hükûmetine yardımı 2001 ve 2004 yılları arasında kesildi. Aristide'nin 2004'te ayrılmasından sonra yardımlar restore edildi ve Brezilya ordusu Haiti barışı koruma operasyonunda Birleşmiş Milletler İstikrar Misyonuna liderlik etti. Yaklaşık dört yıllık durgunluktan sonra, 2005 yılında ekonomi %1,5 büyüdü. Eylül 2009'da Haiti, dış borcunun iptaline hak kazanmak için IMF ve Dünya Bankası'nın Ağır borçlu yoksul ülkeler programı tarafından incelenmeye alındı.
Hükûmetin bütçesinin yüzde 90'ından fazlası, Venezuela liderliğindeki bir petrol ittifakı olan Petrocaribe ile yapılan bir anlaşmadan kaynaklanıyor.

Photo Haiti6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of Haiti 19 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haredi Yahudilik (İbranice: חֲרֵדִי‎ Ḥaredim) veya ultra-Ortodoks Yahudilik, Ortodoks Yahudilik mezhebi içindeki, modernizmin aksine geleneklere ve halaha emirlerine sıkı sıkıya bağlılığı ile bilinen Yahudilik mezhebidir. Üyelerine genellikle ultra-Ortodoks denir, fakat "ultra-Ortodoks" terimi taraftarlarının birçoğu tarafından aşağılayıcı olarak kabul edilmektedir. Haredi Yahudileri, diğer insanlar tarafından tartışılmasına rağmen, kendilerini en dindar ve otantik Yahudi grubu olarak görürler.
Harediler, kendilerini Yahudi dini hukukunun ve geleneğinin en hakiki koruyucuları olarak görüyor ve bunların bağlayıcı ve değiştirilemez olduğuna inanıyorlar. Diğer Yahudilik akımları bu görüşe katılmasa da, Modern Ortodoksluk da dahil olmak üzere Yahudiliğin diğer tüm yorumlarını "Tanrı'nın yasalarından sapma" olarak değerlendirirler.
Bazı akademisyenler, Haredi Yahudiliğin aydınlanma, kültürleşme, sekülerleşme, dini reform, Yahudi ulusal hareketlerinin yükselişi gibi toplumsal değişimlere bir tepki olduğunu ileri sürmüşlerdir. Modern Ortodoks Yahudilerin aksine, Harediler toplumun diğer kesimlerinden kendilerini ayırırlar. Bununla birlikte bazı Harediler, gençlerini, en iyi şekilde öğrenim görerek prestijli bir diploma almaya veya bir iş kurmaya teşvik ederler.
Haredi toplulukları en fazla, sırasıyla İsrail, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa'da bulunur. 2020 yılı itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 2,1 milyon Haredi var ve bu sayı dünya Yahudi nüfusunun %14'ünü temsil ediyor. Farklı dinler arası evlilik olmaması ve yüksek doğum oranı nedeniyle Haredi nüfusu hızla artmaktadır. Nüfusları, 1960'larda görülen 'Baal Teşuva' hareketinin etkisi sebebiyle Haredi yaşam tarzını benimseyen çok sayıda diğer mezheplerden Yahudi tarafından da artırıldı.

İlk defa Isaac Leeser (1806–1868), 1916'da "ultra-Ortodoks" sözcüğünü kullanmış ve tanımlanmıştır.
Haredi ifadesi, Yeşaya Kitabı'nda (66:2; çoğul haredim Yeşaya 66:5) görünür. Tanah'dan türetilen Modern İbranice bir terimdir ve "YHVH'ın sözü" anlamına gelir. Tanrı Yehova'nın iradesini gerçekleştirmek için hayranlık uyandıran bir korku ve endişeyi de ifade eder. Bu sözcük onları, diğer Ortodoks Yahudileri'nden ayırmak için kullanılır (Hristiyanlıkta Quakers'ım Tanrı ile ilişkilerini tanımlamak için kullanılan isme benzer).

Amerika Birleşik Devletleri'nde Hispanik ve Latin Amerikalılar, İspanya ve Hispanik Amerika'dan veya bazen Portekiz ve Brezilya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne göçmüş veya sığınmış insanların torunu olan Amerikalılardır.
Kökü, Amerika Birleşik Devletleri'ne gelmeden önce kişinin, ebeveynlerinin veya atalarının soy, milliyet grubu veya doğum ülkesi olarak görülebilir. İspanyol veya Hispanik olarak tanımlayan insanlar herhangi bir ırktan da olabilir. Birleşik Devletler'de özel olarak belirlenmiş; iki temel etnik köken kategorisinden biri (diğeri "Hispanik veya Latin dışı") olan Hispanikler, birbiriyle ilişkili kültürel ve dilsel miras çeşitliliğini içeren bir pan-etnik kökenini oluşturur. Hispanik ve Latin kökenli Amerikalılar'ın birçoğu sırasıyla Meksika, Porto Riko, Küba, El Salvador, Dominik, Guatemala veya Kolombiya kökenlidir. Hispanik ve Latin Amerikalılar'ın demografik olarak dağılımı çoğunlukla Güneybatı Birleşik Devletler'dir.
Hispanik Amerikalılar, Asyalı Amerikalılar'dan sonra, oransal olarak büyüyen ikinci gruptur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki İspanyol olmayan beyazlardan sonra ikinci en büyük topluluktur. Yerli Amerikalılar'dan sonra Hispanikler, bugün Birleşik Devletler topraklarında yağamış en eski topluluklardan biridir ve birçok Hispaniğin, Yerli Amerikalılar'la genetik ortak soyları kesişmektedir. Geçmişte İspanyol İmparatorluğu, günümüzde Florida, Kaliforniya, New Mexico, Nevada, Arizona, Teksas ve Mississippi olarak bilinen devletleri kolenize etmiş, insanlarını bu topraklara bolca yerleştirmiştir.

Temelde "Hispanik" ve "Latin" sözcükleri bir etnik kökene atıfta bulunmak için kullanılmaktadır. B.D. Nüfus Sayım Bürosu tarafından Hispanikler, etnik bir grup yerine etnik bir kökene sahip insanlar olarak görülür. 2015'te, kimlikleri hakkında düşünceleri alınan Hispanikler için genel bir anket yapıldı; %56'sı Hispanik olmanın hem ırksal hem de etnik kökenlerinin bir parçası olduğunu söylerken, 19% ise bunu yalnızca kendi etnik kökenlerinin veya yalnızca ırksal geçmişlerinin bir parçası olduğunu söyledi. Hispaniklerin dilsel bir geçmişi de olabilir; yine 2015'te yapılan bir ankette Hispaniklerin %71'i 'Hispanik/Latin kökenli kişilerin İspanyolca veya Portekizce konuşmasının zorunlu olmadığı' konusunda hemfikirdi.

Hoboken, ABD'nin New Jersey eyaletinde, Hudson County'e bağlı bir şehir. New York metropoliten alanının bir parçasıdır.
Hoboken'e ilk yerleşim 17. yüzyılda bir Hollanda kolonisi olarak kuruldu. 19. yüzyılın başlarında Albay John Stevens, meskûn olduğu şehri ticari yönden geliştirdi. 1849 yılında bir ilçe oldu. Hoboken, beyzbol sporunun bilinen oynandığı ilk yerdir. 1855'te kurulan ve Amerika Birleşik Devletleri'nin en eski teknik üniversitelerinden biri olan Stevens Teknoloji Enstitüsü şehrin arazisinin içindedir.
Hudson nehri kıyısında, Manhattan'in karşısında bulunan kent; New York ve New Jersey liman bölgesinin önemli bir parçasıdır. Hoboken Terminali bölge için önemli bir ulaşım merkezidir. 20. yüzyılın en popüler ve etkili sanatçılarından Frank Sinatra'nın doğduğu ve büyüdüğü yer olmasıyla da tanınır. Şehirde onun adını taşıyan parklar ve sokaklar vardır. Son yıllarda ekonomisi gelişen kentin eski işçi sınıfı görünümünün yerini lüks binalar almıştır.

Honolulu, Pasifik Okyanusu'nda yer alan Hawaii eyaletinin başkenti ve en kalabalık şehridir. Oahu adasının güneydoğu kıyısında yer alan Honolulu Şehri ve İlçesi'nin merkezidir. 2020 nüfus sayımına göre Honolulu'nun nüfusu 350.964'tür ve 2024 yılına kadar tahmini olarak 344.967'ye düşecektir. Kentsel Honolulu metropol alanının 2024 yılında tahmini nüfusu 1 milyonun biraz altındadır ve ülkenin 56. en büyük metropol alanıdır.
Bölgenin coğrafyası ve Honolulu Limanı, uzun zamandır onu cazip bir liman haline getirmiş ve şehrin Hawaii takımadaları ve daha geniş Pasifik bölgesindeki büyümesini ve önemini açıklamıştır. 1845'te Honolulu, bağımsız Hawaii Krallığı'nın başkenti oldu ve Hawaii ABD toprağı ve daha sonra ABD eyaleti haline geldiğinde bu rolünü korudu. Şehir, 7 Aralık 1941'de Japon İmparatorluğu'nun yakındaki Pearl Harbor'a düzenlediği ve ABD'nin II. Dünya Savaşı'na girmesine yol açan saldırının ardından dünya çapında tanınırlık kazandı; liman, dünyanın en büyük deniz komutanlığı olan ABD Pasifik Filosu'na ev sahipliği yapan önemli bir ABD Donanma üssü olmaya devam etmektedir.
Honolulu, ABD'nin en batıdaki ve en güneydeki büyük şehri ve eyalet başkentidir. Ayrıca Okyanusya'da iş, ticaret, finans, konaklama ve askeri savunma için bir merkezdir. Şehir, çeşitli Asya, Batı ve Pasifik kültürlerinin bir karışımıyla karakterize edilir ve bu da çeşitli demografisi, mutfağı ve geleneklerinde yansır. Honolulu'nun elverişli tropikal iklimi, zengin doğal manzarası ve geniş plajları, onu turistler için popüler bir küresel destinasyon haline getiriyor. 2024 yılında yaklaşık 1,5 milyon ziyaretçiyle Honolulu, Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok ziyaret edilen on şehir arasında yer almaktadır. Ancak 21. yüzyılın başından beri iklim değişikliği, artan kuraklık ve su kıtlığı ile deniz seviyesinin yükselmesi sonucu Honolulu şehir merkezindeki plaj ve otellerin sular altında kalması gibi sorunlarla Honolulu ve turizm ekonomisi için varoluşsal tehditler oluşturmuştur. Bu faktörlere, yaşlanan ve azalan nüfus ile ABD anakarasına göç eden bir kitle de eklenmektedir.

Honolulu'nun resmen 26 kardeş şehri vardır.

Hawaii

Honolulu - Vikigezgin (en)27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Honolulu Şehri resmi websitesi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Honolulu" maddesi  (İngilizce)

Houston (UFA: /ˈhjuːstən/), Teksas'ın ve Güney Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık şehirdir. New York City, Los Angeles ve Chicago'dan sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık dördüncü şehri ve Kuzey Amerika'nın en kalabalık altıncı şehridir. 2022 yılında 2.302.878 nüfusa sahip olan Houston, Güneydoğu Teksas'ta Galveston Körfezi ve Meksika Körfezi yakınlarında yer almaktadır. Harris County'nin merkezi ve en büyük şehri ve Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık beşinci metropolitan istatistiksel alanı ve Dallas-Fort Worth'tan sonra Teksas'ın en kalabalık ikinci şehri olan Greater Houston metropolitan alanının ana şehridir. Houston, Teksas Üçgeni olarak bilinen büyük mega bölgenin güneydoğu çapasıdır.
Yüzölçümü 6.404 milkare (16.590 km2) olan Houston, birleştirilmiş şehir ilçeleri dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'nin en geniş dokuzuncu şehridir. Hükûmeti bir ilçe, bucak veya ilçe ile birleştirilmemiş, toplam alana göre Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük şehridir. Esas olarak Harris County'de olmasına rağmen, şehrin küçük bölümleri Fort Bend ve Montgomery ilçelerine kadar uzanır ve Sugar Land ve The Woodlands gibi Greater Houston'ın diğer ana topluluklarıyla sınır komşusudur.
Houston, 30 Ağustos 1836 tarihinde arazi yatırımcıları tarafından Buffalo Bayou ve White Oak Bayou'nun (günümüzde Allen's Landing olarak bilinen nokta) birleştiği yerde kuruldu ve 5 Haziran 1837 tarihinde şehir olarak birleştirildi. Şehir adını, Teksas Cumhuriyeti'nin başkanı olan ve Allen's Landing'in 25 mil (40 km) doğusundaki San Jacinto Savaşı'nda Teksas'ın Meksika'dan bağımsızlığını kazanan eski General Sam Houston'dan aldı. 1830'ların sonlarında kısa bir süre Teksas Cumhuriyeti'nin başkenti olarak hizmet verdikten sonra Houston, 19. yüzyılın geri kalanında istikrarlı bir şekilde büyüyerek bölgesel bir ticaret merkezi haline geldi.
20. yüzyıla girildiğinde Houston'da hızlı büyümeyi tetikleyen ekonomik faktörler bir araya gelmiştir. Bunlar arasında gelişen liman ve demiryolu endüstrisi, Galveston'un 1900 yılındaki yıkıcı kasırganın ardından Teksas'ın birincil limanı olmaktan çıkması, Houston Gemi Kanalı'nın inşası ve Teksas petrol patlaması yer almaktadır. 20. yüzyılın ortalarında Houston'ın ekonomisi, dünyanın en büyük sağlık ve araştırma kurumu olan Teksas Tıp Merkezi'ne ve Görev Kontrol Merkezi'ne ev sahipliği yapan NASA'nın Johnson Uzay Merkezi'ne ev sahipliği yaparak çeşitlendi.
19. yüzyılın sonlarından bu yana Houston ekonomisi, enerji, imalat, havacılık ve ulaşım alanlarında geniş bir sanayi tabanına sahip olmuştur. Sağlık sektörlerinde ve petrol sahası ekipmanı yapımında lider olan Houston, ABD'deki belediyeler arasında (New York'tan sonra) en fazla Fortune 500 genel merkezine sahip ikinci şehirdir. Houston Limanı, elleçlenen uluslararası su tonajında Amerika Birleşik Devletleri'nde birinci sırada, toplam kargo tonajında ise ikinci sırada yer almaktadır.

Houston'un 18 tane kardeş şehri vardır:

Houston'daki en yüksek binalar listesi
Teksas

Şehrin resmi sitesi2 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Houston'ın kardeş şehirleri
Aiesec Houston
Houston - Istanbul Sister City Association10 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrea Alciato veya çok kullanılan haliyle Alciati (8 Mayıs 1492 - 12 Ocak 1550), İtalyan yazar ve hukukçu. Fransız Hukukçu Hümanistler okulunun kurucusu olarak kabul edilir.

Milano yakınlarındaki Alzate Brianza'da doğdu. 16. yüzyılın başlarına kadar Fransa'da yaşadı. Hukukları açıklamada güzel bir edebi dil kullandı, medeni hukuku tarihte ilk yorumlayanlardan biridir. Antik literatürü araştırmakla birlikte özgün yorumlar ekledi. Çok sayıda hukuk eseri yazdı. Bunun yanı sıra Milano ve bölgesi tarihini yazmak için Roma yazıtlarını derledi ve Tacitus'a dipnotlar yazdı. En ünlü eseri Emblemata, 1531'deki ilk basımından sonra düzinelerce baskı yaptı.
Alciati, 1550'de Pavia'da öldü.

Annotationes in tres libros Codicis (1515)
Emblematum libellus (1531)
De ponderibus et mensuris (Latince). Venezia: Melchiorre Sessa. 1532. 
Opera omnia (Basel 1546-49)
Rerum Patriae, seu Historiae Mediolanensis, Libri IV (Milano, 1625) Milano tarihi, yazımı 1504-05.
De formula Romani Imperii (Basilae: Ioannem Oporinum, 1559, editio princeps)
In Digestorum titulos aliquot commentaria (Latince). 1. Lyon: Compagnie des libraires. 1560.

Berlin Özgür Üniversitesi (Almanca: Freie Universität Berlin kısaca FU Berlin) 1948 yılında kurulmuştur ve merkez kampüsü Berlin'in Steglitz-Zehlendorf ilçesinde Dahlem semtindedir. Öğrenci sayısı bakımından Almanya'nın en büyük 20 yüksek öğretim kurumundan biridir.
Freie Universität, Almanya'da üst düzey yüksek öğretim kurumları olarak seçilen 20 "mükemmel üniversite" (Almanca: Exzellenzuniversität) arasındadır.

Üniversite 1948 yılında siyasi görüşleri yüzünden evvelce Berlin Friedrich Wilhelms Üniversitesi olan Berlin Humboldt Üniversitesinden sürülen öğrenciler tarafından kuruldu. 1968 yılında Paris, Londra ve Berkeley'e paralel olarak solcu Alman öğrenci hareketinin merkeziydi. 1980'lerde okul 66.000 öğrencisiyle Almanya'daki en büyük üniversite haline geldi. Humboldt Üniversitesi'nin yeniden demokratik yapılandırılmasından sonra 1990'larda Berlin Özgür Üniversitesi'nin öğrenci sayısı 38.000'e düşürüldü.

Berlin Botanik Bahçesi ve Botanik Müzesi

Carlo Goldoni (d. 25 Şubat 1707, Venedik - ö. 6 Şubat 1793, Paris), İtalyan mizah ve tiyatro yazarı.

Bir yandan tiyatro ile ilgilenirken diğer yandan avukatlık mesleğine devam etti. Mizah eserlerinde kahramanlarını günlük hayatın içinden seçti. Fransız oyun yazarı Molière'in eserlerini okuyabilmek için Fransızca öğrendi. O döneme kadar tiyatroda hakim olan doğaçlama oyun ve oyunculuk tekniğini kullanmadı ve bir oyun metnine bağlı oyunculuğun ve yönetmenliğin gelişmesini yol açtı.
Goldoni'nin başlıca eserleri Gerçek Arkadaş, Yalancı, Yelpaze, Yabanlar, Dedikoducular, Otelci Kadın, İki Efendinin Uşağı, Chioggia Kavgaları, Tatminsiz, Üç Portakalın Aşkı, Kahvehane ve Don Juan (İtalyanca: Don Giovanni Tenorio, ossia Il Dissoluto) başlıklı oyunlardır.

Biyografisi (Türkçe)19 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ayrıntılı Biyografisi (İtalyanca)24 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TV Dizisi ve sinema filmi çekilen eserleri hakkında (İngilizce)12 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cesena (Romangna lehcesi: Zisêna), kuzey İtalya'nın Emilia-Romagna bölgesinin ve Forli-Cesena ilinin Forli ile birlikte ortak olarak merkezidir. Cesena Rimini'nin batısında ve Ravenna'nin güneyinde; "Savio Nehri" üzerinde; Adriyatik Denizi kıyılarından yaklaşık 15 km içeridedir.

Cesena eski Romagna bölgesinin merkezinde konumlanmıştır ve denizden yaklaşık 15 km içeride ve Emilia bölgesinin tepelerinden geçen antik Roma ve eski Emilia yollarının kavşağında bulunmaktadır. Cesena Belediyesi alanı 249.5 km² olup Ravenna ve Çervia belediyelerinin kuzeyinde; Cesenatıco, Gambettola, Longiano ve Montiano belediyelerinin doğusunda; Roncofreddo ve Mercato Saraceno belediyelerinin güneyinde ve Cıvıtella di Romagna, Meldola ee Bertinoro belediyelerinin batısındadır.
Şehir engebeli, tepelik bir yerleşkedir. Resmi olarak Cesena'nın rakımı Belediye Konağı için olup 44m olarak verilmektedir. Fakat belediye sınırları içindeki araziler için ortalama rakım 97m olur. Bu ortalama rakım Cesena şehrinin tepelik konumu üzerinde pek uygun bilgi vermeyebilir. Alçak rakımlı düz Po ovasında olan içinden geçen nehir vadisinde rakım 5 metre iken ve güney-batıda Apenin'lerin alt eteklerinde bulunan Monte Cavallo tepesinde rakım 480m olur.

Kişi

Cesena'da şu görülebilecek turistik yerler bulunur:

St Maria del Monte Manastırı.
Rocca Malatestiana (Malatestina Kalesi). Eski bir kale yerine 1380'den itibaren Kardinal Albornoz tarafından yaptırılmıştır. Eski kaleye Kutsal Roma İmparatorları Friedrich Barbarossa ve yeğeni II. Friedrich gelmiş olduğu belgelidir. Mevcut yeni kale inşaatı 1460'ta Papalık Devleti valisi Lorenzo Zane tarafından tamamlanmıştır. Cesare Borgia bu kalede Caterina Sforza'yi tutuklatmıştır. Kale eşit sekiz kenarlıdır. İki büyük kulesi bulunmakta ve bunların yükseğine "mascho" daha az yükseğine  "foemina" adı verilmiştir.
Piazza del Popolo (Halk Meydanı)
Biblioteca Malatestiana: Avrupa'da ilk halka açık kütüphane.
Duomo di Cesena, Cattedrale di San Giovanni Battista: Gotik mimari stilinde katedral. Yaklaşık 1500 yılı civarında tamamlanmıştır.
Pinacoteca Comunale: Şehir güzel sanatlar galerisi. Eski bir Benediktin tarikatı manastırında.
Galleria dei dipinti antichi della Cassa di Risparmio di Cesena (Cesena Tasarruf Bankası'nın antik eserler galerisi): Eski bir Celestin Tarikatı manastırında.

Emilia-Romagna
Forli-Cesena

Cesena Belediyesi resmi websitesi 10 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Coluccio Salutati (d. 16 Şubat 1331 – ö. 4 Mayıs 1406), İtalyan hümanist, edip ve Rönesans Floransa'sının en önemli politik ve kültürel figürlerdendir.

Salutati Buggiano'nun yakın küçük bir komün (ilçe) olan Stignano'da doğdu. Bologna'da eğitimini gördükten sonra ailesi Floransa Cumhuriyeti'nin bir bölgesi haline gelen Buggiano'ya geri döndü. Bologno'da noterlik yaptı ve Boccaccio ve Francesco Nelli ile de tanışma fırsatı bularak edebiyat üzerine çalışmalarını sürdürdü. Floransalı bilginlere gönderdiği Latince mektuplarla Cicero'ya benzetildi. 1367 yılında Papalık devleti'nde Todi'ye şansölye olarak görev yapmaya başladı. Papanın katipi Francesco Bruni Coluccio Salutati'yi Avignon'dan yeni dönmüş Papa V. Urbanus'un papalık mahkemesinde yaver olarak çalışması için Roma'ya götürdü. 1370 yılında papalık mahkemesi ile olan bağlantılarıyla Lucca'nın Tuscan şehrine şansölye oldu.

Coluccio'nun kültürel anlamda başarıları belki de politik başarılarından daha büyüktür. Yetenekli bir yazar ve hatip olan Coluccio klasik ve antik geleneğe ağırlık vermiş ve Vergilius ve Cicero'nun Latincesi'ne dayanan güçlü bir nesir üslubu geliştirmiştir. Salutati "Ben her zaman inanmışımdır ki antikiteyi sadece onu yeniden üretmek için değil, yeni bir şey üretmek için de taklit etmeliyim" der. Bu bağlamda kendisinin hümanist felsefesi beslendiği hümanist kuşağın antikite görüşünden daha geniş ve kapsamlıdır.
Maddi gücünün büyük bir kısmını 800 kitaptan oluşan bir koleksiyon için harcamıştır. Ayrıca antik el yazmalarını izleyerek bu alanda önemli keşifler yapmıştır. Bunlardan biri de Orta Çağ yönetici tipini baştan aşağı sarsan bir eser olan Çiçero'nun Epistulae ad familiares isimli eseridir. Coluccio ayrıca tarih alanında da önemli çalışmalar yapmış, Floransa'nın kökeninin Roma İmparatorluğu değil Roma Cumhuriyeti olduğunu öne sürmüştür. Hayatı boyunca özellikle pagan literatürü başta olmak üzere seküler literatür üzerine yaptığı çalışmalar Roma Katolik Kilisesi tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Ayrıca Coluccio Kilise'nin yetkilileri ile pagan literatürünün esasları üzerine teolojik tartışmalar yürüterek Kilise'nin pagan literatürü ve seküler literatür üzerine sahip olduğu görüşleri değiştirmeyi amaçlamıştır.
Gian Francesco Poggio Bracciolini, Niccolò Niccoli, Leonardo Bruni ve Pier Paolo Vergerio gibi genç hümanistler yetiştirmiş ve onlara yön göstermiştir.
Ayrıca 1397'de Bizans bilgini Manuel Chrysoloras'ı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından beri ilk defa Yunanca üzerinde ders vermek için Floransa'ya getirmiştir. Boethius'tan sonra az sayıda Batılı Yunanca konuşabiliyor ve okuyabiliyordu. Birçok Antik Yunanca bilim ve felsefe eserinin Latince çevirisi de bulunmuyordu. Salutati'nin zamanında Aristoteles'in bazı Latince metinleri Avrupa'ya İspanya ve Sicilya üzerinden ulaştı. Lakin bu metinler doğrudan Yunanca yerine Arapçadan çevrildi. Chrysoloras'ı Floransa'ya getirerek Salutati bazı bilginlerin Aristoteles ve Platon'a ait eserlerini orijinal Antik Yunanca dilinde okumasını sağlamıştır.

Forli (İtalyanca yazılışı: Forlì, Romangna lehçesi: Furlè, Latince: Forum Livii), İtalya'nın Emilia-Romagna bölgesinin ve Forli-Cesena ili nin merkezidir.

Forli şehri Falterone Dağı'nın eteklerinde, Adriyatik Denizi kıyısı yakınlarında ve Monte Nehri'nin sağ yakasında konumlanmıştır. Şehrin içinden kuzey İtalya'da Po Nehri ovasında antik Romalılar tarafından yapılmış antik Via Emilia geçer. Forli kara yolu ile idari bakımdan bağlı bulunduğu Emilia-Romagna bölgesi başkenti Bologna'nın 73 km güneydoğusunda ve İtalya başkenti Roma'nın 363 km kuzeyinde bulunur.

Forli İtalya'nın önemli bir tarım merkezidir. Fakat şehirde çok önemli sanayi sektörü de bulunmaktadır. Şehirde bulunan sanayiler ipek ve ipekli kumaş üretimi, konfeksiyon ve hazır giysi üretimi, metal imalatı, özellikle tarım makineleri ve diğer makinelerin üretimi ve beyaz ev eşyaları imalatı tesislerinden oluşmaktadır.

Forli şehrinde İtalya için kültürel ve artistik bakımdan önemli eserler bulunmaktadır.

Forli'de doğmuş olanların en iyi bilenenleri Ulusal Faşist Parti lideri ve İtalya diktatörü Benito Mussolini ve kızı Edda ve oğlu Romano'dur. Forli doğumlu olup İtalya içinde daha iyi bilinen kişiler arasında ressam Melözzo da Forlì, hümanist tarihçi Flavio Biondo ve tanınmış tıp doktorları Girolamo Mercuriale ile Giovanni Battista Morgagni bulunur.

Forli şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Aveiro, Portekiz
 Bourges, Fransa
 Chichester, Birleşik Krallık
 Elektrenai, Litvanya
 Peterborough, Birleşik Krallık
 Plock, Polonya
 Skövde, İsveç
 Szolnok, Macaristan
 Troyan, Bulgaristan

Emilia-Romagna
Forli-Cesena

Forli Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Italyanca Wikipedia "Forli" maddesi1 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Giacomo Luigi Ciamician (İtalyanca okunuşu: [ˈtʃaːmitʃan] ; 27 Ağustos 1857 - 2 Ocak 1922), İtalyan kimyager ve senatördür. Fotokimya ve yeşil kimya alanında öncüdür.

Ciamician, Avusturya İmparatorluğu'nun Trieste şehrinde etnik Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Ailesi 1850 yılında İstanbul'dan Trieste'ye taşınmıştır.
Ciamician Viyana Üniversitesi ve Giessen Üniversitesi'nde eğitim görmüş ve 1880'de Hugo Weidel'in danışmanlığında doktorasını almıştır. Daha sonra Roma Üniversitesi'nde Stanislao Cannizzaro'nun asistanı olarak çalışmış ve 1887'de Padova Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak taşınmıştır. Bologna Üniversitesi'nde profesör olmuş ve kariyerinin geri kalanını orada geçirmiştir.
1910'da Trieste'de doğan ve İtalya Krallığı'nın XXIII. yasama döneminde Senatör olarak aday gösterilen ilk kişi olmuştur.

Ciamician, fotokimya alanında ilk araştırmacılardan biridir ve 1900'den 1914'e kadar 40 not ve dokuz anı yayınlamıştır. Giessen Üniversitesi'nden Doktora derecesini almıştır. İlk fotokimya deneyi 1886'da yayınlandı ve başlığı "Kinonun kinole dönüşümü üzerine" başlığını taşımaktadır.
1912'de 8. Uluslararası Uygulamalı Kimya Kongresi'ne, daha sonra Science dergisinde de yayınlanan ve dünyanın yenilenebilir enerjiye enerji geçişine olan ihtiyacını tanımladığı bir makale sunmuştur. Ciamician, insan uygarlığına güç sağlayacak yakıtları üretmek için güneş enerjisinden yararlanan fotokimyasal cihazları kullanma olasılığını görmüş ve bunların geliştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Bunlar yalnızca insanlığı kömürden bağımsız kılmakla kalmayacak, aynı zamanda zengin ve fakir ülkeler arasındaki ekonomik uçurumu da yeniden dengeleyebilecekti. Vizyonu onu yapay fotosentezin ilk savunucularından biri yapmıştır:
"Çorak topraklarda dumansız, bacasız sanayi kolonileri türeyecek; cam tüplerden oluşan ormanlar ovalara yayılacak ve her yerde cam binalar yükselecek; bunların içinde o zamana kadar insanlığın sırrı olarak saklanan fotokimyasal işlemler gerçekleşecek. bitkiler, ancak bu, onların doğadan daha bol meyve vermesini nasıl sağlayacağını bilen insan endüstrisi tarafından yönetilecektir, çünkü doğanın acelesi yoktur ve insanlığın acelesi vardır. Ve eğer uzak bir gelecekte kömür arzı tamamen tükenirse, uygarlık bununla kontrol altına alınamayacak, çünkü yaşam ve uygarlık güneş parladığı sürece devam edecektir!"

Ciamician, Haziran 1901'de Glasgow Üniversitesi'nden fahri Hukuk Doktoru (DLL) unvanını almıştır. Bologna Üniversitesi Kimya Bölümü adını Ciamician'dan almıştır.

Ciamician, G. L.; Dennstedt, M. (1881). "Ueber die Einwirkung des Chloroforms auf die Kaliumverbindung Pyrrols". Berichte der Deutschen Chemischen Gesellschaft (İngilizce). 14 (1): 1153-1163. doi:10.1002/cber.188101401240. ISSN 0365-9496. 
Ciamician, G.; Plancher, G. (1896). "Ueber die Einwirkung von Jodäthyl auf α‐Methylindol (Methylketol)". Berichte der Deutschen Chemischen Gesellschaft (İngilizce). 29 (3): 2475-2482. doi:10.1002/cber.18960290318. ISSN 0365-9496. 
Ciamician, Giacomo; Silber, Paolo (1901). "Chemische Lichtwirkungen". Berichte der Deutschen Chemischen Gesellschaft (İngilizce). 34 (2): 2040-2046. doi:10.1002/cber.190103402118. ISSN 0365-9496. 
Ciamician, Giacomo (27 Eylül 1912). "The Photochemistry of the Future". Science (İngilizce). 36 (926): 385-394. Bibcode:1912Sci....36..385C. doi:10.1126/science.36.926.385. ISSN 0036-8075. PMID 17836492. 

Ciamician-Dennstedt yeniden düzenlemesi

Giacomo Luigi Ciamician, Michigan Eyalet Üniversitesi'nde

Giacomo Matteotti (d. 22 Mayıs 1885 – ö. 10 Haziran 1924), İtalyan sosyalist bir politikacıydı. 30 Mayıs 1924'te, İtalyan Parlamentosu'nda, Faşistlerin son yapılan seçimlerde hile yaptıklarını açıkça iddia ederek konuştu ve oy kazanmak için uyguladıkları şiddeti kınadı. On bir gün sonra faşistler tarafından kaçırılıp öldürüldü.

Matteotti, Veneto'daki Rovigo Eyaleti, Fratta Polesine'de varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Bologna Üniversitesi'nde hukuk bölümünden mezun oldu.
Bir ateist ve başından beri sosyalist hareket ve İtalyan Sosyalist Partisi'nde bir aktivist olarak, İtalya'nın I. Dünya Savaşı'na girmesine karşı çıktı (ve bu nedenle çatışma sırasında Sicilya'da tutuklandı).
1919, 1921 ve 1924'te olmak üzere üç kez milletvekili seçildi:
Filippo Turati'nin bir takipçisi olan Matteotti, daha radikal olan İtalyan Sosyalist Partisi'nden ayrıldıktan sonra İtalyan Temsilciler Meclisinde reformist Üniter Sosyalist Parti'nin lideri oldu.

10 Haziran 1924'te Matteotti, bir Lancia Lambda'ya bindirildi ve kaçmaya çalışırken bir marangoz eğesiyle birkaç kez bıçaklandı. Cesedi, 16 Ağustos 1924'te Roma'nın 23 kilometre kuzeyindeki Riano yakınlarında kapsamlı bir aramanın ardından bulundu.
Beş adam (Amerigo Dumini - Faşist gizli polisin önde gelen bir üyesi, Ceka - Giuseppe Viola, Albino Volpi, Augusto Malacria ve Amleto Poveromo) kaçırılma olayından birkaç gün sonra tutuklandı. Diğer bir zanlı olan Filippo Panzeri kaçarak tutuklanmaktan kurtuldu.

Sadece üç kişi (Dumini, Volpi ve Poveromo) mahkûm edildi ve kısa bir süre sonra Kral III. Vittorio Emanuele tarafından af kapsamında serbest bırakıldı.
Katillerin yargılanmasından önce Senato Yüksek Mahkemesi, Faşist paramiliter Kara Gömlekliler (MVSN) komutanı general Emilio De Bono hakkında dava açtı, ancak görevden alındı.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1947'de Francesco Giunta, Cesare Rossi, Dumini, Viola, Poveromo, Malacria, Filippelli ve Panzeri'nin davası yeniden açıldı. Dumini, Viola ve Poveromo ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Davalının ölümü ve yargılamanın sona ermesi nedeniyle nedeniyle bu üç davanın hiçbirinde Mussolini'nin parmağı olduğuna dair kanıt beyan edilmedi.

Giosue Carducci (İtalyanca: Giosuè Carducci; Mahlas: Enotrio Romano; d. 27 Temmuz 1835 Pietrasanta, Toskana; ö. 16 Şubat 1907 Bologna) İtalyan şair ve edebiyat tarihçisi. Modern İtalya'nın önde gelen ozanları arasında kabul edilir. Babası  Michele Carducci, 1831 İtalyan devrimine katılmış ve bu yüzden hapsedilmiş bir devrimciydi. 1849'da ise Michele Carducci, siyasal olaylar sebebiyle Toscana'dan Floransa'ya kaçmak zorunda kaldı ve böylece Giosuè Carduccİ, orta öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra burs kazanarak Piza Üniversitesi'ne girdi ve burada İtalyan edebiyatı öğrenimi gördü.1906'da edebiyat dalında Nobel Ödülüne layık görüldü. Bu ödülü alan ilk İtalyan yazar oldu

Rime 1857
Juvenilia 1857
Inno a Satana 1865
Levia Gravia 1868
Studi letterati 1874
Bozetti critici e discorsi letterari 1876
Odi Barbare 1877
Giambi ed epodi 1882
Ça ira 1883
Şiir seçkisi 1880

Graduate Institute of International and Development Studies İsviçre, Cenevre'de lisansüstü eğitim veren bir üniversitedir. Akademik ve profesyonel çevrelerde, Avrupa'nın en prestijli üniversitesi olarak kabul edilir. Enstitü mezunlarının arasında çok sayıda büyükelçi, dışişleri bakanı, devlet başkanı, önceki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, yedi Nobel sahibi ve bir Pulitzer ödülü sahibi ünlü vardır. Okul özellikle siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, uluslararası iktisat, uluslararası tarih, antropoloji ve kalkınma gibi alanlarda uzmanlaşmıştır.
Okulun öğrencilerinin yüzde 80'i farklı ülkelerden gelmiştir ve 100'den fazla değişik ülkeden gelen oldukça kozmopolit bir görüntü sergilerler. Okul, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütü binlarının yanındadır.
Enstitü, aynı zamanda uluslararası araştırmalar yapan üniversite programlarına öncülük eden Association of Professional Schools of International Affairs'nin de tam üyesidir ve İsviçre hükûmeti tarafından bağımsız bir kuruluş olarak tanınmaktadır.
Enstitü, kıta Avrupa'sında uluslararası ilişkiler alanında kurulmuş en eski okul olup (Galler'deki Aberystwyth Üniversitesi 1909 yılında kuruldu.) sadece uluslararası ilişkiler alanında faaliyet gösteren tek okuldur. Dünyada uluslararası ilişkiler alanında doktora programı başlatan ilk okullardan biridir. 2008 yılında Graduate Institute of International Studies, yine Cenevre'de kurulmuş olan Graduate Institute of Development Studies'i içine aldı ve Graduate Institute of International and Development Studies böylece ortaya çıkmış oldu.

Guido Guinizelli (d. 1230 - ö. 1276), 13. yüzyıl İtalyan edebiyatının önde gelen şairlerindendir. Dolce Stil Novo akımının başlatıcısı kabul edilir.

Guido Guinizelli, 1230'da Bologna'da dünyaya gelir. Babası, Guinizello da Magnano; annesi, Guglielmina di Ugolino Chisleri'dir. Ne var ki, yaşamı üzerine bilinenler çok azdır. 1266'da, Bologna'da yargıçlık görevini yürüttüğü bilinmektedir; bununla birlikte, bu göreve daha erken bir tarihte başlamış olabilir. Beatrice della Fratta'yla evliliğinden Guiduccio adında bir oğlu olmuştur. Guinizelli, siyasal olarak Ghibellinolar hizbindendi. Ghibellinolar 1274'te Guelfolara yenik düşünce, Monselice'ye sürülen Guinizelli mesleğini bırakmak zorunda kaldı. 1276'da, Monselice'de öldü.

Guinizelli'den günümüze 24 şiir ulaşmıştır; üstelik, bunlardan bazılarının onun olup olmadığı kesin değildir. Şiirlerini 1265-1276 yılları arasında yazdığı biliyoruz. Tek tek her şiirin yazıldığı tarih kesin olmadığı için, sanatının nasıl bir gelişme gösterdiğini belirlemek güçtür. Gene de, şiirinin iki temel evreden geçtiği söylenebilir: Gençlik dönemine özgü ilk evrede, Guittone d'Arezzo'nun etkisi belirgindir. İkinci evre ise, Dolce Stil Novo hareketinin habercisidir. Kesin tarihini (1265) bildiğimiz A frate Guittone'de Guittone'nin şiir anlayışı hâkimdir. Keza:

Gentil donzella, di pregio nomata
Lamentomi di mia disaventura
Sì sono angostioso e pien di doglia
Madonna mia, quel dì ch’Amor consente
soneleri ile

Pur a pensar mi par gran meraviglia ve
Fra l’altre pene maggio credo sia
bu ilk dönemin estetik anlayışıyla yazılmıştır.
Dolce Stil Novo'nun habercisi olarak görebileceğimiz ikinci dönem şiirleri arasında özellikle Al cor gentil rempaira sempre amore önemlidir.

Guinizelli'nin şiirlerinin ilk dizelerini gösteren aşağıdaki liste, tarih sırasına göre hazırlanmış değildir. Kesin tarihi bilinen tek sone, A frate Guittone'dir (1265).
Bunun dışındaki şiirlerin kesin tarihi bilinmemektedir.

Dante şu ünlü dizelerle (Purgatorio, 26. Kanto, 97-99), Guido Guinizelli'yi Tatlı Yeni Üslup'un "babası" ilan eder:

quand'io odo nomar sé stesso il padre
mio e de li altri miei miglior che mai 
rime d'amor usar dolci e leggiadre.

işittiğimde adının söylendiğini benim
ve benden iyi başkalarının babasının,
tatlı ve güzel aşk şiirleri yazan.

Guinizelli, daha önceki Sicilya Okulu şiirine göre büyük bir yenilikçi olup, Dolce Stil Novo'nun başlatıcısı ve kuramcısı kabul edilir. Ünlü şiiri Al cor gentil rempaira sempre amore, bu akımın manifestosu olarak görülebilir. Tarihsel kimliği konusunda hemen hiçbir şey bilmiyor olsak da, Guinizelli "lirik şiir" geleneği içinde çok önemli bir yere sahiptir. Çağdaşı şairler onun şiirini önemli bulurlar. Nitekim Dante Alighieri, onu hem kendisinin, hem Floransalı arkadaşlarının ustası ilan eder (Araf, 26. Kanto).

Guittone d'Arezzo
Dolce Stil Novo
Dante Alighieri
Bologna

İtalyanca Guido Guinizelli

Guido Reni (4 Kasım 1575; Bologna, Papalık Devletleri - 18 Ağustos 1642, Bologna), erken barok dönemde mitolojik ve dinsel konulu resimleriyle tanınan İtalyan ressam.
On yaşındayken Flaman ressam Denis Calvaert'in yanında çıraklık yaptı. Sonraları Bolognalı Carracci'lerden etkilendi. Onların resme getirdikleri yenilikleri sürdürdü. 1599'da ressamlar loncasına kabul edildi. 1601'den sonra hem Bologna, hem de Roma'da atölye açarak çalıştı. Ünlü bir ressam olunca Giovanni Lanfranco, Francesco Albani ve Antonio Carracci gibi gençleri atölyesine aldı.
Papa V. Paulus ve Scipione kardinali Borghese'nin siparişleriyle çeşitli şapelleri fresklerle bezedi. Resimlerinde baroğun taşkın karmaşık tarzını, klasik resme özgü bir denetimle yumuşatarak yeni bir üslup geliştirdi. "Atalanta ve Hippomenes" (1625, Capodimonte Ulusal Müzesi ve Galerisi, Napoli) gibi kompozisyonları, antik idealleri yansıtan, zarif figürlere olan düşkünlüğünü gösterir. Yaşamının sonlarına doğru daha açık tonlara, yumuşak renklere ve serbest fırça vuruşlarına yöneldi.
Guido, Carracci'lerden başka Rafael'in freskleriyle antik Yunan heykellerinden de etkilenmişti. Gerçeğin idealize edilmiş oranlarla betimlendiği klasik bir uyuma ulaşmak için çaba harcadı. Resimlerinde dingin bir atmosfer, yumuşak renkler ve biçimler egemendi. Dinsel kompozisyonları onu Avrupa'da çağının en ünlü ressamlarından biri yaptı. Birçok İtalyan barok sanatçı onu kendine örnek aldı.

Web Gallery of Art - Paintings by Guido Reni 21 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Helsinki Üniversitesi (Fince: Helsingin yliopisto, İsveççe: Helsingfors universitet; UH) Finlandiya'nın Helsinki şehrinde bulunan bir devlet üniversitesidir. Üniversite, 1640 yılında İsveç İmparatorluğu döneminde Turku Kraliyet Akademisi olarak Turku'da kurulmuş ve 1828 yılında I. Aleksandr'ın sponsorluğunda Helsinki'ye taşınmıştır. Helsinki Üniversitesi, Finlandiya'nın en eski ve en büyük üniversitesidir ve çeşitli disiplinlere sahiptir. 2022 yılında, üniversitenin 11 fakülte ve 11 araştırma enstitüsüne yayılmış lisans programlarına yaklaşık 31.000 öğrenci kaydolmuştur.
Üniversite, 1 Ağustos 2005 tarihi itibarıyla Avrupa çapındaki Bologna Süreci'nin uyumlaştırılmış yapısına uymakta ve lisans, yüksek lisans, lisantiat ve doktora dereceleri sunmaktadır. Derece programlarına kabul, lisans dereceleri söz konusu olduğunda genellikle giriş sınavları ile, yüksek lisans ve doktora dereceleri söz konusu olduğunda ise önceki derece sonuçlarına göre belirlenir.
Üniversite iki dillidir ve yasa gereği eğitim hem Fince hem de İsveççe verilmektedir. İsveççe, Finlandiya'nın resmi dili olmasına rağmen bir azınlık dili olduğundan, Fince üniversitede açık ara baskın dildir. Üniversite genelinde yüksek lisans, lisans ve doktora seviyelerinde İngilizce öğretimi yaygındır ve bu da İngilizceyi fiilen üçüncü bir eğitim dili haline getirmektedir.
Europaeum, UNICA, Utrecht Ağı gibi çeşitli uluslararası üniversite ağlarının bir üyesidir ve Avrupa Araştırma Üniversiteleri Birliği'nin kurucu üyesidir. Üniversite ayrıca küresel refah için uluslararası mali destek almıştır; örneğin Eylül 2021'de ABD Savunma Bakanlığı üniversiteye MYC genleri ve meme kanseri tedavisi için dört milyon avrodan fazla fon sağlamıştır.

Üniversitenin ilk öncülü olan Åbo Katedral Okulu, muhtemelen 1276 yılında Kilise'nin hizmetkârları olacak erkek çocukların eğitimi için kurulmuştur. Üniversite 26 Mart 1640'ta Kristina (1626-1689) tarafından Turku'da (Åbo) Turku Kraliyet Akademisi (Latince: Regia Academia Aboensis) olarak kurulurken, okulun son sınıfları yeni üniversitenin çekirdeğini oluştururken, orta sınıf dersleri bir gramer okulu oluşturdu. Uppsala Üniversitesi ve Tartu'daki Academia Gustaviana'nın (Estonya'daki Tartu Üniversitesi'nin öncülü) ardından İsveç İmparatorluğu'nda kurulan üçüncü üniversiteydi.

Humboldtçu yeni bilim ve kültür ideallerini benimseyen Üniversite, 1828'de tüzük değişikliği ile Finlandiya'da Bilimlerin ve Özgür Sanatların gelişimini teşvik etmeyi ve gençleri hizmete hazırlamayı amaçladı. Üniversite, Rus döneminde özel bir statü kazandı ve önemli isimler etkin rol oynadı.
19. yüzyılda araştırmaların odağı malzeme toplamaktan deneysel, ampirik ve analitik yöntemler kullanmaya kaymıştır. Bu daha bilimsel yaklaşım uzmanlaşmaya ve yeni disiplinlerin oluşmasına yol açtı. Profesör sayısı on kat arttı ve öğrenci sayısı yaklaşık 400'den 3.000'in biraz üzerine çıktı. Bu disiplinler geliştikçe Finlandiya daha fazla bilimsel bilgi edindi ve birçok mezun daha sonra sanayi ve hükûmete girdi.
Turku'daki yangından sonra birçok bina ve koleksiyon kaybedildi. Helsinki'de üniversite altyapısını hızla yeniden inşa etti. Ana bina 1832 yılında tamamlanmıştır. Helsinki'nin merkezinde, Senato'nun karşısında yer alan bina, mimar Carl Ludvig Engel tarafından tasarlanmıştır. Diğer tesisler de kuruldu: bir klinik hastane ve bir ebelik tesisi (1832), bir botanik bahçesi (1832), bir astronomik gözlemevi (1834) ve bir üniversite kütüphanesi (1840). Bu merkezi konum, üniversitenin Fin toplumunu yakından takip etmesini ve İmparator'un temsilcileri tarafından doğrudan denetlenmesini sağladı.
Üniversite, Fin kimliğinin ve kültürünün gelişiminde kilit bir rol oynamıştır. Finlandiya'nın doğasını, manzaralarını ve iklimini haritalandırdı ve doğa bilimleri koleksiyonlarını sıfırdan yeniden inşa etti. Alexander von Nordmann ve William Nylander gibi tanınmış araştırmacılar çalışmalarıyla uluslararası üne kavuştu. Üniversite aynı zamanda Alman neohümanizmini de benimsedi. Tüzüğü derinlemesine çalışmayı ve özgün araştırmaları teşvik ediyordu. Zaman içinde kurum modern bir bilim üniversitesine dönüştü. Artan öğrenci sayısı ve kadınların yükseköğretime kabulü önemli bir sosyal değişime işaret ediyordu. Bu genişleme, Åbo Akademi ve Turku Üniversitesi de dahil olmak üzere Finlandiya'da gelecekteki yükseköğretim kurumlarının temelini oluşturdu.

Üniversite tarihinin üçüncü dönemi, 1917 yılında tam bağımsız Finlandiya Cumhuriyeti'nin kurulması ve üniversitenin Helsinki Üniversitesi olarak yeniden adlandırılmasıyla başlamıştır. Finlandiya 1917'de tam bağımsızlığını ilan ettiğinde, üniversiteye ulus devletin ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra refah devletinin inşasında önemli bir rol verildi. Akademik camianın üyeleri yeni devletin uluslararası ilişkilerini ve ekonomik hayatının gelişimini destekledi. Ayrıca, ulusal siyasete ve eşitlik mücadelesine aktif olarak katıldılar.
İki savaş arası dönemde üniversite, İsveççenin aleyhine olacak şekilde üniversitede Fince dilinin kullanımını geliştirmek isteyenler ile buna karşı çıkanlar arasında bir çatışmaya sahne oldu. Coğrafyacı Väinö Tanner, İsveççe dilinin kullanımını en yüksek sesle savunanlardan biriydi. Finlandiya İsveç Halk Partisi İsveç dilini savunmak için 153 914 imza toplayarak bir kampanya başlattı ve bu imzalar Ekim 1934'te parlamento ve hükûmete teslim edildi. Uluslararası alanda Danimarka, İsveç, Norveç ve İzlanda'dan akademisyenler Finlandiya'nın kendi ülkelerindeki diplomatik temsilciliklerine mektuplar göndererek Helsinki Üniversitesi'nde İsveççenin rolünün azaltılmasının Nordik birliğini zayıflatacağı uyarısında bulundular.
20. yüzyılda Helsinki Üniversitesi'ndeki bilimsel araştırmalar, çeşitli alanlarda rekabetçi Avrupa düzeyinde tanınırlık elde etmiştir. Bu durum, matematikçi Lars Ahlfors'un aldığı Fields Madalyası (1936), Profesör Artturi Virtanen'e verilen Nobel Kimya Ödülü (1945) ve Profesör Ragnar Granit'in paylaştığı Nobel Tıp Ödülü (1967) gibi profesörlerine verilen uluslararası ödüllerle de kendini göstermiştir. Devam eden savaşta üniversite 27 Şubat 1944 tarihinde Sovyet hava saldırısı sırasında bombalardan ağır hasar görmüştür.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, üniversite araştırmaları Finlandiya'nın yaşam koşullarını iyileştirmeye ve toplum ve iş yapısındaki büyük değişiklikleri desteklemeye odaklandı. Örneğin, üniversite araştırmalarını, ulusal yeniden yapılanma döneminde hükûmetin kamu refahını artırma hedefleriyle uyumlu hale getirdi.
Üniversite aynı zamanda modern teknolojinin atılımına da katkıda bulunmuştur. Finlandiyalı araştırmacılar, 1955 yılında Başkan Eisenhower tarafından başlatılan atom enerjisi ve nükleer fizik alanındaki barışçıl bir araştırma projesi olan ilk Büyük Bilim projelerinden birinde yer aldı. Bu proje Helsinki Üniversitesi, Teknoloji Üniversitesi ve diğer enstitülerden uzmanları bir araya getirdi ve değerli ekonomik yenilikleri teşvik etti.
Bilimsel gelişimin ilerlemesi Helsinki Üniversitesi'nde birçok yeni disiplin ve fakülte yaratmıştır. Üniversite şu anda 11 fakülte, 500 profesör ve yaklaşık 40.000 öğrenciden oluşmaktadır. Üniversite, “Avrupa'nın en iyi multidisipliner araştırma üniversitelerinden biri olma konumunu daha da ileri götürmeyi” hedef olarak belirlemiştir.
Mart 2014'te iki kişi tutuklanmış ve Haziran 2014'te üniversitede toplu katliam planladıkları gerekçesiyle üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Üniversite on bir fakülteye ayrılmıştır. Bunlar, hem üniversitenin tarihini hem de üniversitenin kurulduğu dönemdeki disiplinler hiyerarşisini yansıtacak şekilde, üniversite tarafından kullanılan resmi sıraya göre aşağıda listelenmiştir:

İlahiyat Fakültesi (kuruluş 1640)
Hukuk Fakültesi (kuruluş 1640)
Tıp Fakültesi (kuruluş 1640)
Sanat Fakültesi
Fen Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Biyobilimler Fakültesi
Davranış Bilimleri Fakültesi
Sosyal Bilimler Fakültesi (kuruluş 1945)
Tarım ve Ormancılık Fakültesi
Veterinerlik Fakültesi

Helsinki Üniversitesi, Şanghay Jiao Tong Üniversitesi tarafından yayınlanan 2023 Dünya Üniversitelerinin Akademik Sıralamasında dünyada 101-150. sıralarda yer almaktadır. Times Higher Education 2023 Dünya Üniversiteler Sıralamasına göre Helsinki Üniversitesi dünya genelinde 121. sırada yer almaktadır. 2024 QS Dünya Üniversite Sıralamaları listesinde Helsinki Üniversitesi 115. sırada yer almıştır.

Helsinki Üniversitesi, Arktik Üniversitesi'nin aktif bir üyesidir. UArctic, Arktik bölgesinde eğitim ve araştırmayı teşvik etmekle ilgilenen 200'den fazla üniversite, kolej ve diğer kuruluşlardan oluşan, Circumpolar Arctic bölgesinde bulunan uluslararası bir işbirliği ağıdır.
Üniversite, UArctic'in hareketlilik programı north2north'a katılmaktadır. Bu programın amacı, üye kurumların öğrencilerinin Kuzey'in farklı bölgelerinde eğitim görmelerini sağlamaktır.

Üniversite dört ana yerleşkede yer almaktadır. Başlangıçta üniversitenin tamamı Helsinki'nin tam merkezinde yer alıyordu, ancak 1930'lardan bu yana üniversitenin hızlı büyümesi nedeniyle, diğer bölgelerde binalar inşa edildi ve satın alındı.

Tarihi Helsinki Üniversitesi Şehir Merkezi Kampüsü, üniversitenin 19. yüzyılın başlarında Turku'dan Helsinki'ye taşınmasından bu yana faaliyetlerin merkezi olmuştur. Kampüs merkezi bir konuma sahiptir ve şehrin bu bölümünün mimari tarzını yansıtmaktadır. Şehir merkezindeki üniversite binaları İlahiyat, Hukuk, Sanat, Davranış Bilimleri ve Sosyal Bilimler Fakültelerinin yanı sıra idari fonksiyonlara da ev sahipliği yapmaktadır. Kampüsteki binaların çoğu, baskın Neo-Klasik'ten Jugendstil'e ve 20. yüzyıl Modernizmine kadar uzanan önemli bir mimari öneme sahiptir.
Helsinki'nin tarihi merkezi, Senato Meydanı ve Kruununhaka şehir bölgesi etrafında uzanan Şehir Merkezi Kampüsü, Helsinki Üniversitesi'nin idari kalbidir ve Helsinki'deki en büyük fakülte yoğunluğuna sahiptir.
1827'deki Büyük Turku Yangını'nın ardından İmparator I. Nicholas, Turku Kraliyet Akademisi'nin Finlandiya Büyük Dükalığı'nın yeni başkenti Helsinki'ye taşınmasını emretti ve ertesi yıl Finlandiya'daki İmparatorluk A

I. Friedrich (Almanca: Friedrich I; İtalyanca: Federico II) veya Friedrich Barbarossa (1122 – 10 Haziran 1190), 12. yüzyılda yaşamış Alman kralı ve Kutsal Roma Cermen İmparatoru. Almanya Kralı olarak 4 Mart 1152 tarihinde Frankfurt'ta seçildi ve 9 Mart 1152 tarihinde Aachen'da taç giydi. Pavia'da 24 Nisan 1155'te İtalya Kralı ve 18 Haziran 1155'te Roma'da Papa IV. Adrian tarafından imparator olarak taçlandırıldı. İki yıl sonra, Latince: sacrum ("kutsal") terimi ilk kez onun imparatorluğuyla bağlantılı bir belgede yer aldı. Daha sonra 30 Haziran 1178'de Arles'de Burgonya Kralı olarak resmen taç giydi. Yönetmeye çalıştığı kuzey İtalya şehirleri tarafından Barbarossa olarak adlandırıldı: Barbarossa İtalyancada "kızıl sakal" anlamına gelir; Almanca: Kaiser Rotbart olarak bilinirdi ve bu da İngilizcede "İmparator Kızıl Sakal" anlamına gelir. Daha sonraki Almanca kullanımda bile İtalyanca lakabın yaygınlığı, İtalya seferlerinin onun kariyeri için önemini yansıtmaktadır.
Friedrich, 1152'de imparator seçilmeden önce miras yoluyla Swabia Dükü (1147-1152, Frederick III olarak) idi. Hohenstaufen hanedanından Dük II. Frederick ile rakip Welf Hanedanından Bavyera Dükü Henry IX'un kızı Judith'in oğluydu. Dolayısıyla Friedrich, Almanya'nın önde gelen iki ailesinin soyundan geliyordu ve bu da onu İmparatorluğun prens seçicileri için kabul edilebilir bir seçenek haline getiriyordu. Friedrich, Üçüncü Haçlı Seferi'ne katıldı ve Kutsal Topraklara karadan gitmeyi tercih etti. Friedrich, 1190 yılında Saleph Nehri'ni geçmeye çalışırken boğuldu ve ordusunun çoğu Akka'ya ulaşamadan Haçlı Seferi'ni terk etti.
Tarihçiler onu Kutsal Roma İmparatorluğu'nun en büyük Orta Çağ imparatorları arasında saymaktadır. Çağdaşlarına neredeyse insanüstü görünmesini sağlayan nitelikleri bir araya getirmiştir: uzun ömrü, hırsı, olağanüstü organizasyon becerisi, savaş alanındaki zekası ve siyasi feraseti. Orta Avrupa toplumuna ve kültürüne yaptığı katkılar arasında Corpus Juris Civilis'in ya da Roma hukukunun yeniden tesis edilmesi de yer alır; bu sayede, Yatırım tartışmalarının sona ermesinden bu yana Alman devletlerine hakim olan papalık gücü dengelenmiştir. Popülerliği ve kötü şöhreti nedeniyle 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında birçok hareket ve rejim tarafından siyasi bir sembol olarak kullanıldı: Risorgimento, Almanya'daki Wilhelmine hükümeti (özellikle İmparator I. Wilhelm döneminde) ve Nazi hareketi hem altın hem de karanlık efsanelere yol açtı. Modern araştırmacılar, Friedrich'in mirasını araştırırken, efsaneleri ortaya çıkarmaya ve gerçek tarihsel figürü yeniden inşa etmeye çalışmaktadır; bu çabalar hem bir kişi olarak imparatora hem de onunla ilişkili sosyal gelişmelere yeni bakış açıları getirmektedir.

Friedrich 1122 yılında doğdu. 1147 yılında Svabya dükü oldu ve hemen sonrasında amcası Alman kral III. Konrad tarafından başlatılan İkinci Haçlı seferinde ilk seyahatini Doğu'ya yaptı. Svabya dükü II. Friedrich (1090-6 Nisan 1147) ile Welf hanedanından Bavyera dükü IX. Heinrich'in kızı Judith'in oğluydu. 1147'de babası ölünce Svabya dükü, 4 Mart 1152'de amcası İmparator III. Konrad ölünce Almanya kralı oldu. 18 Haziran 1155'te de Kutsal Roma Cermen İmparatoru ilan edildi.

Friedrich ilk önce Papa III. Eugenius'la çatışmaya girdi. Ancak papayı Konstanz Anlaşması'nı imzalamak zorunda bıraktı (1153). Eugenius'un ölümü üzerine yerine geçen yeni Papa IV. Hadrianus, ona Kutsal Roma Cermen İmparatoru tacını giydirdi (1155). Alman prensleri Sicilya kralı II. Rugerro'nun ardılı I. Guglielmo'nun döneminde (1154-1166) ağır bir bunalıma giren Sicilya'yı kurtarmak için hazırlanan Friedrich'e yardım etmeyi reddettiler. Guglielmo, ülkesindeki iç çatışmayı sona erdirdikten sonra Papa IV. Hadrianus'a Benevento Konkardosu'nu imzalamaya mecbur etti (1156). Bu konkardoyla Papalığın gücü Sicilya'da zayıfladı.
Friedrich ülkesindeki iç sorunların bir kısmını çözdükten sonra 1158'de İtalya'ya akın düzenledi. İtalyan kentlerini kendisine bağladı. Friedrich'in bu uygulamaları, İtalyan devletlerle olduğu gibi Papalık'la da arasını açtı. Papalık 1159'da Kardinal Rolando'yu Papa III. Alexander adıyla seçti. Ancak Alexander'ı tanımayan Friedrich kendisinin desteklediği Kardinal Ottaviano'yu Papa IV. Victor adıyla anti papa seçti (1160).

Sicilya kralı I. Guglielmo'nun da desteklediği Roma'daki Papa Alexander 1160'ta Friedrich'i aforoz etti. Avrupa'daki büyük devletlerin çoğunluğu hatta Bizans İmparatoru I. Manuil bile Papa Alexander'ı destekliyordu. Papa Alexander, Fransa'ya giderek Kral VII. Louis'i kendisini desteklemesi için ikna etti. Buna karşılık Friedrich Fransa kralını kendisini desteklemesi için ikna etmeye çalıştı ancak sonuç alamadı. Bizans imparatoru I. Manuil Fransa'yla ittifak kurarak Papayı tanımaya hazırlanırken Friedrich 1162'de Milano'yu yerle bir etti.
1164'te Friedrich'in desteklediği Papa IV. Victor öldü. Friedrich bunun üzerine III. Paschalis'i yeni Papa seçti ve III. Alexander'ı tanımamaya yemin etti. 1166'da Sicilya kralı I. Guglielmo ölünce Friedrich Alexander'a ve yandaşlarına kesin bir darbe vurmaya karar verdi ve bu amaçla İtalya'ya 4. kez sefer düzenledi; ancak ordusu sıtmadan kırılınca sefer fiyaskoyla sonuçlandı. Friedrich'in düzenlediği 5. sefer de bir sonuç getirmedi. Friedrich 1177'de Papa Alexander'la Venedik Barış Anlaşması'nı imzalayarak onu papa olarak tanımak zorunda kaldı.

Bu arada İmparatorlukta da gelişmeler yaşanıyordu. Friedrich'ten sonra en güçlü prens Saksonya dükü olan kuzeni Aslan Henrinch'ti. Friedrich, Heinrich ile Avusturya markgrafı olan Heinrich Jasomirgott arasındaki düşmanlığı giderdi Aslan Heinrich'e Bavyera'yı verdi. Heinrich Jasomirgott ise markgraflıktan düklüğe terfi etti.
1157 ve 1172'de Lehistan'a karşı sefer düzenleyen Friedrich Lehistan düklerini tekrar imparatorluğa bağladı. Ancak Aslan Heinrich birkaç kez ülkede barışı bozunca Friedrich Heinrich'in elinde bulunan Lübeck'e girdi ve onu tüm unvanlarından azletti (1180). İngiliz kraliyet ailesinin soyundan gelen Mathilde ile evli olan Heinrich İngiltere'ye kaçarak İngiltere kralı II. Henry'e sığındı.

1188'de I. Friedrich Mainz Diet'inde Kudüs'e Haçlı olarak gitmek için and içti. 27 Mart 1188'de yeni bir Haçlı seferine katılacağını ve bu sefere katılacak Alman haçlılara komuta edeceğini halka ilan etti. Büyük bir Alman haçlı ordusu toplandı. 1188'de Nürnberg'e gelen Bizans elçileri Balkanlarda Bizans arazilerinde geçiş için organizasyon planları üzerinde uyuşma sağlandı.
İmparator ve üçüncü oğlu Svabya Dükü IV. Friedrich komutasındaki Alman Haçlı ordusu 11 Mayıs 1189'da Ratisbon'dan törenle ayrıldı. Bu ordu toplanan en büyük Haçlı ordusu konumundaydı ve iyi silahlı ve çok iyi disiplinli idi. Ordu Macaristan üzerinden, Bizanslılar elindeki Balkanlardan, Konstantinopolis'e doğru yürüyüşe geçti. Bu orduya 2.000 askerle Macaristan kralı III. Bela'nın en genç kardeşi Geza da katıldı. Alman Haçlı ordusu Bizans arazilerinden yeniden organize edilmiş şekilde merhale merhale geçişe başladı. Haçlı ordusu Balkanlardan geçişi sırasında daha önce Friedrich ile Bizanslılar arasında yapılan anlaşmaya genellikle uydular. Yine de Haçlılar disiplinsizlik örnekleri gösterdiler. Filibe (o zamanki Philippopolis şimdiki Plovdiv) şehrini işgal ettiler ve bu şehri tekrar Bizans eline geçirmek için gönderilen 3.000 kişilik Bizans ordusunu yenik düşürdüler. Ayrıca Adrianopolis (Edirne) şehrini yaktılar.
Bizanslıların 1176 Miryokefalon Muharebesi mağlubiyetinden sonra, ancak 1185'te Bizanslılar ve Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı II. Kılıç Arslan arasında imzalanan barış ve ittifak antlaşması ile Anadolu'da durum dengelenmişti. Bizanslılar Alman Haçlı ordusunun topraklarında bulunmasından hoşnutsuzdular ama Alman ordusunun büyüklüğü karşısında direniş gösteremediler. Friedrich ve Alman ordusu 1189 sonbaharında Konstantinopolis'e gelir gelmez bir an önce Boğaz'dan karşıya taşındı. Bazı kaynaklar Bizans imparatoru II. İsaakios'un Eyyubiler Mısır Sultanı Selahaddin Eyyubi ile  Selahaddin'in Bizans topraklarına hücum etmeme garantisine karşılık Bizanslıların Haçlı ordusunu zayıflatmak için ellerinden geleni yapacağı hakkında gizli  bir antlaşma yaptığını bildirirler.

II. Kılıç Arslan da Friedrich'in Alman Haçlı ordusuyla çatışmadı ve Almanlarla antlaşma yaparak bu ordunun Anadolu'dan Selçuklu ordusunun hücumlarına maruz kalmadan geçişini garantiledi. Alman kaynakları bu ordunun Anadolu'dan geçişi sırasında kimseye buyruk olmayan Türkmenlerin zaman zaman hücumlarına maruz kaldığını bildirirler. Akşehir üzerinden gelen Alman Haçlı ordusu 17 Mayıs'ta Anadolu Selçuklu başkenti olan Konya önlerine vardı. Anlaşma gereğince barış içinde ordunun şehir kenarından geçmesi gerekmekteydi. Fakat imparator Friedrich şehre hücum edip eline geçirmeye karar verdi. Alman tarihçilerine göre Alman Haçlı ordusu Konya önlerine geldiğinde İmparator Friedrich'in Türkmen hücumlarına karşı sabrı tükenmişti ve Türklere karşı bir yaptırım uygulamak istemekteydi. Diğer tarihçiler Haçlılar Konya önüne geldiğinde II. Kılıç Arslan'ın büyük oğlu Kutabeddin'in bu durumu kaldıramamış olduğunu ve babasını tutuklattırarak Haçlı ordusuna karşı koymayı denediğini bildirirler. Her nedenle olursa olsun, Friedrich yapılan antlaşmaya aykırı olarak 18 Mayıs'ta (bazı tarihçilere göre bir askeri çatışmadan sonra Kutabeddin'in ordusunun çekilmesini takiben) Konya'yı işgal etti. Ama Friedrich ve ordusu Konya'da ancak 5 gün kaldılar ve sonra şehri terkedip yine yürüyüşe geçtiler.
Haçlıların Göksu Irmağı vadisini takip edip Akdeniz'e inmeleri planlanmıştı. Fakat Alman Haçlı ordusu 10 Haziran 1190'da tam dağlık araziden çıkıp Silifke civarına geldiği zaman İmparator I. Friedrich ordusunun ve korumalarının biraz ilerisinde bulunmaktaydı. I. Friedrich'in Göksu Irmağı içinde boğularak öldüğü gayet açıkça bilinmektedir fakat bunun nedeni değişik şekillerde anlatılmıştır. Bazı tarihçilere göre imparator çok sıcak olan bir günde serinlemek için ırmağa atlamış ve suyun çok soğuk olması dolayısıyla kriz geçirip boğulmuş ya da suyun hızı bek

Papa  IX. Innocentius, asıl adı Giovanni Antonio Facchinetti (d. 20 Temmuz 1519 Bologna, Papalık Devletleri, (günümüzde İtalya – ö. 30 Aralık 1591 Roma), 21 Ekim 1591 –  30 Aralık 1591 döneminde papa.

Bologna'da 20 Temmuz 1519'da doğdu ve asıl adı "Giovanni Antonio Facchinetti" idi. 1544'te Bologna Üniversitesi'nden hukuk bölümünden doktora almayı başardı. Sonra Roma'ya giderek Vatikan'da Kardinal Nicolò Ardinghelli'ye sekreter olarak göreve başladı. Sonra Kardinal Alessandro Farnese yanında göreve girdi. Avignon Başpiskoposluğu olan bu Kardinal bu başpiskoposluk idaresi için Facchinetti'yi baş temsilci olarak görevlendirdi. Daha sonra bu Kardinal Parma Başpiskoposu olunca Facchinetti onun idaresinin  başı olarak atandı. 1560'ta Calabria, Napoli Krallığı'nda bulunan Nicastoros Piskoposu olarak atandı. Bu görevde iken 1562'de Trento Konsili'ne üye olarak iştirak etti.
Papa V. Pius tarafından 1566'da Venedik Cumhuriyeti'ne papalık elçi-temsilcisi yapıldı. Bu görevde iken Papalık Devletleri, İspanya kralı ve Venedik dukası  arasında 15 Mayıs 1571'de bir Kutsal İttifak anlaşması imzalanmasına önayak oldu. Bu Kutsal İttifak donanmasının Akdeniz'de Osmanlı donanmasına saldırmaya hazırlanmasına destek sağladı. Bu Katolik müttefikler donanması "Don Juan Avusturyalı" komutasında 7 Ekim 1571'de İnebahtı Deniz Muharebesi'nde Osmanlı donanmasına karşı büyük bir galibiyet kazandı.
13 Mayıs 1572'de papa olan XIII. Gregorius tarafından isimsel olarak Kudüs Patrikliği görevi verilerek Avrupa'da gelişmeye başlayan Protestanlık mezheplere karşı Katolik kilisesinin mücadelesini idare etmek için onu Roma Engizisyonu'nun başı yaptı. 1583'te ise Kardinal görevi verildi.
5 Aralık 1590'da Papa seçilen yaşlı ve hasta olan XIV. Gregorius'un 16 Ekim 1591'e kadar süren kısa papalık döneminde tüm Vatikan papalık idaresi Kardinal Facchinetti elinde idi.
Papa XIV. Gregorius ölünce toplanan Kardinaller Konklavı'nda 72 yaşında iken kısa dönem geçici papalık görevi yapacağı beklentisi ile tüm kardinaller anlaştığı için ve İspanya krallığı tarafından da tutulduğu için papa seçildi ve IX. Innocentius adını aldı. Papa olduktan sonra Fransız Din Savaşları (1562–1598) içinde bulunmaktayken Fransa Kralı IV. Henri aleyhine İspanya Kralı II. Felipe'in ve Katolik Lig tarafını tutup bu savaşlara bir Papalık ordusu göndermek için hazırlıklar yapmaya başladı. Fakat Papalık görevinde iki ay kaldıktan sonra, bu politik entrikaları daha da geliştiremeden 30 Aralık 1591'de öldü.

Nicholas Aloysius Weber (1913) "Pope Innocent IX" Catholic Encyclopedia (1913) Cilt 8 [1] 31 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"Innocent IX" maddesi Encyclopedia Britannica (1911)  [2] 13 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Jagiellon Üniversitesi (Lehçe: Uniwersytet Jagielloński, kısaca UJ), Polonya'nın güneyinde yer alan Kraków kentinde bulunan üniversitedir. 1364 yılında Polonya kralı III. Kazimierz tarafından kurulan üniversite, kuruluş tarihi itibarıyla Polonya'nın en eski, Orta Avrupa'nınsa en eski ikinci yükseköğretim kurumu kabul edilir.
THE–QS Dünya Üniversite Sıralamaları'nda Polonya'nın en iyi üniversitesi olarak yer alan Jagiellon Üniversitesi, Dünya Üniversitelerinin Akademik Sıralaması'nda ise dünyanın en iyi 400 üniversitesi arasına girmiştir.

Jagiellon Üniversitesi Türkoloji Kürsüsü, Filoloji Bölümü bünyesinde bulunan Doğu Enstitüsü'nün birimlerinden biridir. Türk Dili ve Edebiyatı kapsamında lisans ve yüksek lisans öğretimi sağlamaktadır. Polonya'nın en eski Türkoloji araştırma merkezidir.
Jagiellon Üniversitesi'nde Türkoloji çalışmaları, dünyaca ünlü Doğu bilimci ve Polonya'nın modern Türkolojisinin öncüsü olan Prof. Tadeusz Kowalski ile başlar. Prof. Kowalski, I. Dünya Savaşı zamanında doçent olarak Osmanlıca-Türkçe dersleri vermiştir. Aynı anda Galiçya Cephesi'nde yaralanan ve Krakov hastanesinde tedavi gören 15. Kolordu askerlerine tercüman olarak hizmet veren Prof. Kowalski, askerlerden derlediği dil materyallerini bilim çalışmalarının kaynağı olarak kullanmıştır. 1919 yılında profesörlük unvanını aldıktan sonra aynı sene Doğu Dilleri Kürsüsü'nü kurmuştur. Arapça ve Farsçanın yanı sıra Osmanlıca-Türkçe dersleri vermiştır, Karayca gibi Türk dilleri, Türk diyalektolojisi, kültürü, edebiyatı ve folkloru ile de ilgilenmiştir. İki Dünya Savaşı arasında Doğu Dilleri Kürsüsü'nde öğretim gören Doğu bilimcilerinden birçoğu sonradan çeşitli akademik merkezlerde çalışmıştır. Mesela Prof. Kowalski'nin öğrencisi ve kısa bir süre asistanı olan Ananiasz Zajączkowski, 1932 yılında Varşova Üniversitesine geçerek oradaki Türkolojinin kurucularından biri olmuştur.
Prof. Tadeusz Kowalski 1948 yılında ölmüştür. Yerine Arap dili ve Edebiyatı uzmanı olan Prof. Tadeusz Lewicki Doğu Dilleri Kürsüsü'ne başkanlık etmiştir, Türkoloji derslerini ise Altay dilleri uzmanı olan Prof. Marian Lewicki vermiştir. Sonraki yıllarda Türkoloji didaktik programının gelişmesiyle beraber kadro da büyümüştür. Çalışanların arasında Dr. Władysław Zimnicki, Prof. Włodzimierz Zajączkowski, Prof. Jan Ciopiński, Dr. Jerzy Lisowski, Prof. Stanisław Stachowski, Dr. Teresa Ciecierska-Chłapowa gibi bilim adamlarını saymak gerekir. O zamanlarda işlenen konular arasında Polonya'da yaşayan Karayların dili, folkloru ve edebiyatı, Gagavuzların dili ve edebiyatı, eski Türk edebiyatı, Osmanlı edebiyatı, Türk onomastiği ve paleografisi, Türkçe transkripsiyon metinleri, Slav dillerinde Türkçe kökenli kelimeler ve Türkiye-Polonya ilişkileri gibi konular yer almaktadır.
Doğu Dilleri Kürsüsü 1972 yılında Doğu Dilleri Enstitüsü'ne dönüşmüş, birimlerinden biri olarak Türkoloji Kürsüsü kurulmuştur. 1973-1982 yıllarında Prof. Włodzimierz Zajączkowski, onun ölümünden sonra ise 1982-2000 yıllarında Prof. Jan Ciopiński Türkoloji Kürsüsü'ne müdürlük etmiştir. 1 Ekim 2000 yılından itibaren Türkoloji Kürsüsü Prof. Ewa Siemieniec-Gołaś tarafından yürütülmektedir.

Resmî site (İngilizce)
 Wikimedia Commons'ta Jagielloń Üniversitesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Katanya Üniversitesi (İtalyanca: Università degli Studi di Catania) 1434 yılında Sicilya'daki Katanya şehrinde kurulmuş bir İtalyan devlet üniversitesidir. Sicilya'nın en eski üniversitesi olup kayıtlı öğrenci sayısı açısından İtalya'nın en büyük üniversiteleri arasında yer almaktadır.

1779 yılına kadar rektör, son sınıf öğrencileri arasından seçilirdi ve öğrencilerin "koruyucusu" ve "hakimi" olarak görev yapardı. Daha sonra bu pozisyon, öğrencilerin disiplinine zararlı olduğu düşünüldüğü için kaldırıldı. 1840 yılında yeniden oluşturulan rektörlük makamı, kral tarafından profesörler arasından seçilen kişilerle doldurulmaya başlandı. 

 

Francesco Ferrara (1843)
Carlo Gemmellaro (1847)
Giuseppe Catalano (1860-1861)

Giuseppe Catalano (1861-1862)
Mario Zurria (1862-1869)
Salvatore Marchese (1869-1881)
Giuseppe Zurria (1881-1886)4
Giuseppe Carnazza Puglisi (1886-1891)
Salvatore Tomaselli (1891-1895)
Angelo Majorana Calatabiano (1895-1896)
Andrea Capparelli (1896-1898)
Annibale Riccò (1898-1900)
Pietro Delogu (1900-1903)
Gesualdo Clementi (1903-1905)
Giovan Pietro Grimaldi (1905-1908)
Giuseppe Muscatello (1908-1910)
Giuseppe Vadalà Papale (1910-1911)
Giuseppe Majorana (1911-1919)
Achille Russo (1919-1924)
Pietro Delogu (1924-1927)
Giuseppe Muscatello (1927-1937)
Orazio Condorelli (1937-1943)
Mario Petroncelli (1943-1944)
Dante Majorana (1944-1947)

Guido Libertini (1947-1950)
Cesare Sanfilippo (1950-1974)
Gaspare Rodolico (1974-1994)
Enrico Rizzarelli (1994-2000)
Ferdinando Latteri (2000-2006)
Antonino Recca (2006-2013)
Giacomo Pignataro (2013-2016)
Francesco Basile (2017-2019)
Francesco Priolo (2019'dan itibaren)

8 Kasım 2008 tarihinde, Eczacılık Fakültesi'nin bulunduğu Üniversite Külliyesi'nin 2 No'lu binası, yüksek derecede zararlı maddelerin varlığına ilişkin incelemeler için önleyici tedbir olarak mühürlendi. Soruşturma, zehirli atıkların uygunsuz bir şekilde bertaraf edildiğini doğruladı ve üniversitede çalışan on beş araştırmacının ölümüyle olası bağlantıyı değerlendirdi. Dava, Ekim 2014'te tüm sanıkların "olay yaşanmadığı" gerekçesiyle beraat etmesiyle sonuçlandı.
28 Haziran 2019 tarihinde, "Üniversite Yasağı" olarak adlandırılan soruşturma, Catania Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütüldü ve Catania Üniversitesi Rektörü Francesco Basile'nin ön soruşturma hâkimi (GIP) [Giudice per le indagini preliminari] tarafından görevden alınmasıyla sonuçlandı. Soruşturmaya, üniversitenin diğer bazı üst düzey yetkilileri de dahil oldu: Giacomo Pignataro, Giuseppe Sessa, Giancarlo Magnano San Lio, Filippo Drago, Carmelo Monaco, Giuseppe Barone, Giovanni Gallo, Michela Maria Benedetta Cavallaro, Roberto Pennisi. Savcılık on yedisi profesörlük, dördü doçentlik ve altısı araştırma görevliliği olmak üzere yirmi yedi sınavın hileli olduğunu iddia ediyor.

Kutsal Roman İmparatorları (Almanca: Römischer Kaiser veya Römisch-Deutscher Kaiser, Latince: Romanorum Imperator), Orta Avrupa'da Orta Çağ ve Yeni Çağ'da hüküm sürmüş olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun seçimle işbaşına geçen hükümdarlarıydı. Geleneğe göre 2 Şubat 962 tarihinde Papa XII. Ioannes'in elinden taç giymiş olan Saksonya Dükü, Almanya Kralı olan I. Otto ilk Kutsal Roma İmparatoru kabul edilmektedir. Ancak İmparatorluğun kendi daha sonraları kurulmuştur. Son Kutsal Roma İmparatoru II. Franz 1806 yılındaki Napolyon Savaşları sırasında tahttan feragât etti ve imparatorluk böylece son buldu.
Kutsal Roma imparatorları kendilerini Roma imparatorluk mirasının mirasçısı olarak görmekteydiler.

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu

Schneidmüller, Bernd (2006). Die Kaiser des Mittelalters. Von Karl dem Großen bis Maximilian I (Almanca). München: Beck. ISBN 3-406-53598-4. .

Laura Maria Caterina Bassi (d. 20 Ekim 1711 Bologna - ö. 20 Şubat 1778 Bologna) fizik alanında çalışmalarda bulunmuş İtalyan akademisyen. 1732 yılının mayıs ayında mezunu olduğu Bologna Üniversitesinde doktorasını tamamlamış ve doktor unvanını almıştır. Bassi, Avrupa'nın ilk kadın fizik profesörüdür. Ayrıca Bassi bilimsel bir alanda bir üniversite kürsüsüne atanan ilk kadındır. Çalışmaları genellikle klasik Newton mekaniği üzerine yoğunlaşmıştır.

Bassi Bologna'da avukat bir ailenin kızı olarak doğmuştur. Doğum tarihi hakkında çeşitli kaynaklar olmakla birlikte 20 - 29 Ekim arasında olduğu anlaşılmaktadır.
İlkokul eğitimini özel olarak Gaetano Tacconi'den almıştır. Tacconi'nin Bassi'nin kartezyen öğrenimine odaklanması gerektiğini vurgulamasına rağmen, Bassi Newton mekaniğine ilgi duymuştur. Bassi bu dönemde kuzeni Lorenzo Stegani'den Latince, Fransızca ve aritmetik dersleri de almıştır.
Özel öğreniminin ardından 1732 yılında tez savunmasını yapan Bassi, akademik kariyerine adım atmıştır.
7 Şubat 1738'de Bologna Üniversitesi fizik bölümünde öğretim görevlisi olan bilim ve tıp doktoru Giuseppe Veratti ile evlenmiştir. Evlilikleri boyunca birlikte çalışmışlar ve bu dönemde Bassi deneysel fizik alanında çalışmalar yapmıştır. İkisinin toplam on iki çocuğu olmuş fakat sadece beşi yaşamış, diğerleri bebekken ölmüştür.
Bassi 20 Şubat 1778 tarihinde 67 yaşında ölmüştür. Mezarı Bologna'daki Via Tagliapietre'de Corpus Domini Kilisesindedir.

Lazzaro Spallanzani ya da Abbe Lazzaro Spallanzani (10 Ocak 1729, Scandiano - 12 Şubat 1799, Pavia), biogenesis konusunda yapmış olduğu araştırmalarla Louis Pasteur'ün buluşlarına giden yolu açan İtalyan biyolog ve Katolik rahip.

Scandiano, İtalya'da doğdu (günümüzde Reggio Emilia) ve Pavia, İtalya'da öldü. Spallanzani Cizvit Kolej'inde eğitim gördü ve Bologna Üniversitesi'nde daha sonra yarıda kesip bilimsel araştırmalara başlayacağı hukuk eğitimine başladı.
Spallanzani, 1768'de hücresel yaşamın kendiliğinden oluşumu hakkındaki kuramı üzerinde çalışmaya başladı. Yaptığı deney mikropların havadan geldiğini ve kaynatma ile öldürülebileceklerini gösterdi. Bu çalışma daha sonra Pasteur'un çalışmalarına ilham verecekti.
Erkek bir köpekten aldığı spermle bir dişi köpeği döllemiş ve ilk yapay dölütü üretmiştir. Zamanının ilginç teorilerinden olan 'Kendiliğinden Oluşum Teorisi'ni yıkmaya çalışmış, ancak kabul görmemiştir. Çünkü suyun içinde kendiliğinden oluştuğu düşünülen, ancak açık havadan dolayı suyun içine sızan bakterilerin girmesini önlemek için kabı hava almayacak şekilde kapatmış, böylece bakterilerin dışarıdan girmesini önlemiştir. Ancak bakterileri boğduğu düşünüldüğü için kabul görmemiştir. Ardılı Pasteur, bakterilerin dışarıdan giremeyeceği ama havanın dışarıdan girebileceği bir düzenek kurup, bu teoriyi yıkarak Spallanzani'nin hayalini gerçekleştirmiştir.

Paul de Kruif, Microbe Hunters (2002 reprint) 978-0-15-602777-9; de Kruif, Paul (1926). "II Spallanzani: Microbes Must Have Parents!". Microbe Hunters. Blue Ribbon Books. New York: Harcourt Brace & Company Inc. ss. 25-56. Erişim tarihi: 14 Ekim 2020. 
Nordenskiöld, E. P. 1935 [Spallanzani, L.] Hist. of Biol. 247-248
Rostand, J. 1997, Lazzaro Spallanzani e le origini della biologia sperimentale, Torino, Einaudi.
Prestes, Maria Elice Brzezinski; Faria, Frederico Felipe de Almeida (December 2011). "Lazzaro Spallanzani e os fósseis: das observações em viagens naturalísticas ao ensino de história natural" [Lazzaro Spallanzani and fossils: from a naturalist's travel observations to the teaching of natural history]. História, Ciências, Saúde-Manguinhos (Portekizce). 18 (4): 1005-1020. doi:10.1590/s0104-59702011000400003 . PMID 22281956. 

Conci, Cesare; Poggi, Roberto (1996). "Iconography of Italian Entomologists, with essential biographical data". Memorie della Società entomologica italiana. 75: 159-382. OCLC 889566579. 
Gibelli, V. 1971 L. Spallanzani. Pavia.
Lhoste, J. 1987 Les entomologistes français. 1750-1950. INRA (Institut National de la Recherche Agronomique), Paris.
Osborn, H. 1946 Fragments of Entomological History Including Some Personal Recollections of Men and Events. Columbus, Ohio, Published by the Author.
Osborn, H. 1952 A Brief History of Entomology Including Time of Demosthenes and Aristotle to Modern Times with over Five Hundred Portraits.Columbus, Ohio, The Spahr & Glenn Company.

Biography at the Catholic Encyclopedia 6 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biography at the 1911 Encyclopedia Britannica

Leon Battista Alberti (İtalyanca telaffuz: [leˈom batˈtista alˈbɛrti]; 14 Şubat 1406 - 25 Nisan 1472), İtalyan Rönesans hümanist yazarı, sanatçısı, mimarı, şairi, rahip, dilbilimci, filozof ve kriptograftı; şimdi polimatlar olarak tanımlananların doğasını özetledi. Johannes Trithemius ile paylaştığı bir iddia olan Batı kriptografisinin kurucusu olarak kabul edilir.
James Beck'in gözlemlediği gibi, sık sık yalnızca bir mimar olarak nitelendirilmesine rağmen, "Leon Battista'nın 'alanlarından' birini diğerlerinden bir şekilde işlevsel olarak bağımsız ve kendi kendine yeterli olarak ayırmanın, Alberti'nin güzel sanatlar konusundaki geniş ve kapsamlı keşiflerini karakterize etme çabalarına hiçbir faydası yoktur.". Alberti daha çok bir sanatçı olarak bilinmesine rağmen, aynı zamanda birçok türden bir matematikçiydi ve on beşinci yüzyılda bu alanda büyük ilerlemeler kaydetti. Tasarladığı en önemli iki bina, her ikisi de Mantua'da bulunan San Sebastiano (1460) ve Sant'Andrea (1472) kiliseleridir.
Alberti'nin hayatı, Giorgio Vasari'nin Lives of the Most Excellent Ressamlar, Heykeltıraşlar ve Mimarlar kitabında anlatılmıştır.

Leon Battista Alberti, 1406'da Cenova'da doğdu. Annesi Bianca Fieschi'ydi. Babası Benedetto Alberti, kendi şehrinden sürgün edilmiş, ancak 1428'de geri dönmesine izin verilmiş zengin bir Floransalıydı. Alberti, Padua'da yatılı okula gönderildi, ardından Bologna'da hukuk okudu. Bir süre Floransa'da yaşadı, daha sonra 1431'de Roma'ya gitti, burada kutsal emirler aldı ve papalık mahkemesinin hizmetine girdi. Bu süre zarfında, mimariye olan ilgisini perçinleyen ve tasarladığı binaların formunu güçlü bir şekilde etkileyen antik kalıntıları inceledi.
Alberti birçok yönden yetenekliydi. Uzun boylu ve güçlü olmasının yanında, en vahşi atı sürerek bir insanın kafasının üzerinden atlayabilecek kadar iyi bir atletti. Çocukluk yıllarında bir yazar olarak öne çıktı ve yirmi yaşına geldiğinde, Klasik edebiyatın gerçek bir parçası olarak başarıyla kabul edilen bir oyun yazmıştı. 1435'te, 15. yüzyılın başlarında Floransa'da filizlenen resim sanatından ilham alarak Della pittura adlı ilk büyük kitabının temellerini atmaya başladı. Bu çalışmada resmin doğasını analiz ederek, perspektif, kompozisyon ve renk unsurlarını araştırdı.
1438'de mimariye olan ilgisi arttı, bu alandaki çalışmalarının ağırlığını arttırmaya karar verdi. Leonello'nun babasının atlı bir heykelini desteklemek için küçük bir zafer takı inşa ettiği Ferraralı Marchese Leonello d'Este tarafından teşvik edildi. 1447'de Alberti, Papa V. Nicholas'ın mimari danışmanı oldu ve Vatikan'da çeşitli projelerde yer aldı.

İlk büyük mimari komisyonu 1446'da Floransa'daki Rucellai Sarayı'nın cephesi içindi. Bunu 1450'de Sigismondo Malatesta'dan Rimini'deki Gotik San Francesco kilisesini Tempio Malatestiano bir anıt şapele dönüştürmek için bir komisyon izledi. Floransa'da, Dominik kilisesi Santa Maria Novella'nın cephenin üst kısımlarını tasarladı ve iki süslü işlemeli parşömen ile orta nef ve alt koridorlar arasında ünlü bir köprü kurdu. Dört yüz yıl boyunca kilise mimarlarının izleyeceği bir görsel sorunu çözerek emsal teşkil etti. 1452'de, Vitruvius'un çalışmalarını temel alarak ve Roma'nın arkeolojik kalıntılarından etkilenerek mimarlık üzerine bir inceleme olan De re aedificatoria'yı tamamladı. Çalışma 1485'e kadar yayınlanmadı. Bunu 1464'te heykeli incelediği daha az etkili çalışması De statua izledi. Alberti'nin bilinen tek heykeli, bazen Pisanello'ya atfedilen bir otoportre madalyonudur.
Alberti, Mantua'da, San Sebastiano'daki iki kiliseyi ve Sant'Andrea Bazilikası'nı tasarlamak için görevlendirildi. Bu kilisenin tasarım süreci hiçbir zaman tamamlanmadı ve Alberti'nin niyeti tam olarak bilinmemekle birlikte sadece spekülasyon yapılabilir. İkinci kilisenin tasarımı, Alberti'nin ölümünden bir yıl önce 1471'de tamamlandı. Tamamlanmış ve onun en önemli eseri olma niteliğine sahip olan bir yapıdır.

Bir sanatçı olarak Alberti, kendisini atölyelerde eğitim görmüş sıradan zanaatkarlardan farklı olarak görüyordu. Aristoteles ve Plotinus'u takip eden bir hümanistti ve zamanın prens ve lordlarının mahkemeleri tarafından desteklenmekte olan, hızla genişleyen entelektüeller ve zanaatkârlar çevresinin bir parçasıydı. Asil bir ailenin bir üyesi ve Roma curia'sının bir parçası olarak Alberti'nin özel bir statüsü vardı. Ferrara'daki Este sarayında memnuniyetle karşılanan bir misafirdi ve Urbino'da sıcak hava mevsiminin bir bölümünü asker-prens Federico III da Montefeltro ile geçirdi. Urbino Dükü, sanatın himayesine cömertçe para harcayan kurnaz bir askeri komutandı. Alberti, mimarlık üzerine yazdığı tezini arkadaşına ithaf etmeyi planladı.
Alberti'nin kendi alanlarında öncü olan daha küçük çalışmaları arasında, örneğin kriptografide De componendis cifris adlı bir inceleme ve ilk İtalyanca dilbilgisi vardı. Floransalı kozmograf Paolo Toscanelli ile o zamanlar coğrafyaya yakın bir bilim olan astronomi konusunda beraber çalıştı ve coğrafya üzerine küçük bir Latince çalışma olan Descriptio urbis Romae (Roma Şehri Panoraması) üretti. Ölümünden sadece birkaç yıl önce Alberti, Medici yönetimi sırasında Floransa hakkında bir diyalog olan De iciarchia'yı (Haneyi Yönetmek Üzerine) tamamladı.
Kutsal emirler alan Alberti hiç evlenmedi. Hayvanları severdi ve onun için bir methiye (Canis) yazdığı melez olan evcil bir köpeği vardı. Vasari, Alberti'yi "takdire şayan bir vatandaş, bir kültür adamı... yetenekli erkeklerin arkadaşı, herkese karşı açık ve nazik" olarak tanımlıyor. "Her zaman onurlu ve beyefendi gibi yaşadı."  Alberti, 25 Nisan 1472'de 66 yaşında Roma'da öldü.

Alberti, matematiği, sanat ve bilim tartışmaları için bir başlangıç noktası olarak görüyordu. Alberti, Brunelleschi'ye adadığı Della Pittura (Resim Üzerine) adlı incelemesinde, "Resim üzerine bu kısa yorumu yazarkenki açıklamamı netleştirmek için," diye başladığı cümlesine, "konumu ilgilendiren şeyleri önce matematikçilerden alacağım." şeklinde devam etti.
Della pittura (Latincede De Pictura olarak da bilinir), sanatta ve mimaride, temsilin geometrik bir aracı olarak perspektifi belirleme konusunda bilimsel içeriğin klasik optiklere dayandığını söyler. Alberti, çağının bilimlerinde ustaydı. Optik bilgisi, Roger Bacon, John Peckham ve Witelo gibi bilimcilerin (benzer etkiler Commentario terzo olarak adlandırılan Lorenzo Ghiberti'nin üçüncü yorumunda da izlenebilir) on üçüncü yüzyıl Perspectivae geleneklerinin Fransisken optik atölyelerinin aracılık ettiği Arap bilgin Alhazen'in (İbn el-Haytham, dc 1041) uzun süredir devam eden Kitab al-manazir'in (The Optics ; Despectibus) geleneğiyle bağlantılıydı.

Hem Della pittura hem de De statua'da Alberti, "öğrenmenin tüm adımlarının doğada aranması gerektiğini" vurguladı. Bir sanatçının nihai amacı doğayı taklit etmektir. Ressamlar ve heykeltıraşlar, "farklı becerilerle, aynı amaca, yani üstlendikleri işin, gözlemciye, doğanın gerçek nesnelerine olabildiğince yakın görünmesi" için çabalarlar. Ancak Alberti, sanatçıların doğayı olduğu gibi yani nesnel olarak taklit etmesini değil, güzelliğe dikkat etmesi gerektiğini söyledi, "çünkü resimde güzellik gerekli olduğu kadar hoştur". Alberti'ye göre sanat eseri öyle inşa edilmiştir ki, bütünün güzelliğini bozmadan ondan bir şey çıkarmak veya ona bir şey eklemek imkansızdır. Alberti için güzellik "birbiriyle ilişkili tüm parçaların uyumu"ydu ve "bu uyum, uyumun gerektirdiği belirli bir sayı, orantı ve düzende gerçekleşir". Alberti'nin armoni üzerine düşünceleri yeni değildi - bunlar Pythagoras'a kadar izlenebilirdi - ama onları çağdaş estetik söyleme çok iyi uyan yeni bir bağlama yerleştirdi.
Alberti'nin Roma'da antik yerleri, harabeleri ve nesneleri incelemek için bolca zamanı vardı. De re aedificatoria (1452, On the Art of Building), adlı eserinde yer alan ayrıntılı gözlemleri, Romalı mimar ve mühendis Vitruvius (fl. MÖ 46-30) tarafından De Architectura'dan sonra modellenmiştir. Eser, Rönesans'ın ilk mimari incelemesiydi. Tarihten şehir planlamasına, mühendislikten güzellik felsefesine kadar çok çeşitli konuları kapsıyordu. Büyük ve pahalı bir kitap olan De re aedificatoria, 1485'e kadar tam olarak yayınlanmadı fakat yayınlanmasıyla beraber mimarlar için önemli bir referans haline geldi. Ancak kitap, Alberti'nin dediği gibi "sadece zanaatkarlar için değil, aynı zamanda soylu sanatlarla ilgilenen herkes için" yazılmıştır. Aslen Latince yayınlanan ilk İtalyan baskısı 1546'da çıktı. Cosimo Bartoli'nin standart İtalyanca baskısı 1550'de yayınlandı. Alberti'nin tüm çalışmayı adadığı Papa Nicholas V, Roma şehrini yeniden inşa etmeyi hayal etti, ancak vizyoner planlarının sadece bir kısmını gerçekleştirmeyi başardı. Alberti, kitabı aracılığıyla Floransa Rönesansı teorilerini ve ideallerini mimarlara, bilimcilere ve diğerlerine açtı.
Alberti, eğitim, evlilik, ev yönetimi ve parayı konu alan I Libri della famiglia'yı Toskana lehçesinde yazdı. Eser 1843 yılına kadar basılmadı. Yıllar sonra Erasmus gibi, Alberti de eğitimde bir reform ihtiyacının altını çizdi. "Çok küçük çocukların bakımı, hemşireler veya anneler için kadınların işidir" ve mümkün olan en erken yaşta çocuklara alfabenin öğretilmesi gerektiğini kaydetti. Büyük umutlarla, eseri ailesine okuması için verdi, ancak otobiyografisinde Alberti, "O, akrabalarından bazılarının hem tüm çalışmayla hem de onun nafile girişimiyle açıkça alay ettiğini gördüğünde, öfke hissetmekten güçlükle kurtulduğunu itiraf etti."  1443 ve 1450 yılları arasında yazılan Momus, Olimpos tanrıları hakkında kayda değer bir komediydi. Bir roman à clef olarak kabul edilmiştir - Jüpiter bazı kaynaklarda Papa IV. Eugenius ve Papa V. Nicholas olarak tanımlanmıştır. Kahramanının adı Momus, Yunanca "suçlama" veya "eleştiri" anlamına gelir. Alay tanrısı Momus cennetten kovulduktan sonra hadım edilir. Jüpiter ve diğer tanrılar da yeryüzüne iner, ancak Jüpiter'in büyük bir fırtınada burnunu kırmasından sonra cennete dönerler.

Alberti, inşaat ile ilgilenmedi ve büyük çalışmalarından çok azı tamamlandı. Vitruvius ve antik R

Leuven Katolik Üniversitesi (Felemenkçe: Katholieke Universiteit Leuven) Belçika'nın Leuven şehrinde bulunan üniversitedir. Günümüzde Katoliklik ile bir bağı olmadığı için uluslararası KU Leuven ya da University of Leuven olarak tanınmak ister. Eğitim dili genellikle Flamanca olup, bazı programlarında İngilizce eğitim verilmektedir.
2022-2023 akademik yılında Times Higher Education dergisinin Dünya Üniversiteleri sıralamasında 42. sıraya yerleşmiştir. Yine Times Higher Education dergisinin 2023 tarihinde yayınladığı sıralamaya göre Avrupa'nın en iyi 12. üniversitesi olarak sıralamada yerini almıştır. Bu sıralamaya göre 'Felemenk' diye bilinen Hollanda, Lüksemburg ve Belçika'nın en iyi üniversitesi unvanını taşır.
Bu üniversitenin öğrencilerinin kurmuş oldukları çeşitli öğrenci dernekleri mevcuttur. Bu dernekler Leuvense Overkoepelende KringOrganisatie (LOKO) adlı dernek çatısı altında birleşmektedir.

Resmi sayfası5 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Felemenkçe, İngilizce)(ve Fransızca, Almanca, İspanyolca, Çinçe, Japoncada özet)

Luciano Floridi (d. 1964 Roma, İtalya), İtalyan filozoftur.

Augmented Intelligence — A Guide to IT for Philosophers. Roma: Armando, 1996.
Scepticism and the Foundation of Epistemology - A Study in the Metalogical Fallacies. Leiden: Brill, 1996.
Internet - An Epistemological Essay. Milano: Il Saggiatore, 1997.
Philosophy and Computing: An Introduction. London/New York: Routledge, 1999.
Sextus Empiricus, The Recovery and Transmission of Pyrrhonism. Oxford: Oxford University Press, 2002.
The Blackwell Guide to the Philosophy of Computing and Information. Oxford: Blackwell, 2003.

Home page and articles online*16 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biography, in English
Biography, in Italian, from Cervelli in Fuga (Rome: Accenti, 2001)
Where are we in the philosophy of information? The Bergen podcast
Floridi's Information Ethics, video of a workshop at NA-CAP

Luigi Galvani, (Latince: Aloysius Galvani; 9 Eylül 1737 - 4 Aralık 1798) kas ve sinir hücrelerinin elektrik ürettiğini keşfeden İtalyan fizikçi ve biyologdur.
Luigi Galvani Bologna - İtalya'da doğdu. Bologna Üniversitesi'nde tıp eğitimi gördükten sonra yine orada anatomi profesörlüğü yaptı. Kimyasal yolla elektrik elde edilebileceğini keşfettiğinden bu işleme soyadından türetilen “galvanizm” denmektedir. Galvani'nin yaptığı diğer araştırmalar onun kurbağa bacaklarının belirli bazı metallere temas etmesi sonucu refleks olarak hızla harekete geçmesinin bu hayvandaki iç elektrik sonucunda ortaya çıktığı sonucuna varmasına yol açmıştır. Bu bağlamda İngilizcede “galvanize” kelimesi günlük hayatta birisini harekete geçirmek, şok etmek anlamlarında kullanılmaktadır. Daha sonra Galvani'nin arkadaşı Volta onun elektrik alanındaki çalışmalarını değerlendirerek önemli buluşlar yapmıştır. Ayrıca elektrik akımını ölçmekte kullandığımız galvanometre de Galvani'den sonra onun adıyla anılmaya başlanmıştır.
Bologna'da anatomi profesörlüğü yaparken 1797 yılında yeni cumhuriyete bağlılık yemini etmediği için üniversitedeki görevinden alındı, bir yıl sonra da öldü. Hayatı boyunca hep bilim için çalışmalar yürüttü.

Luigi Galvani, 9 Eylül 1737 tarihinde Domenico Galvani adlı bir kuyumcunun ve Barbara Caterina Foschni'nin çocuğu olarak Bologna'da Papalık Devleti'nin yurttaşı olarak doğdu. Çocukluğu günümüzde Via Guglielmo Marconi olarak bilinen sokaktaki bir evde geçirdi.

Gençliğinde teoloji okumak isteyen Galvani, babasının yönlendirmesiyle Bologna Üniversitesine tıp okumak amacıyla kaydoldu. Eğitimi süresince Jacopo Bartolomeo Beccari, Giovanni Antonio Galli, Domenico Gusmano Galeazzi, Laura Bassi ve hekim kocası Giuseppe Veratti'den eğitim gördü. 1759'da mezun oldu, üç yıl sonra doktora derecesini aldı. Tezi insan iskeletinin incelenmesine odaklandı ve araştırması öncelikle karşılaştırmalı anatomi ile ilgiliydi. Ardından okulunda eğitim görevlisi makamında çalıştı. Sadece birkaç yıl sonra Fen Bilimleri Enstitüsü'nde de kadın doğum dersleri vermeye başladı. 1772'de Enstitü'nün başkanı olarak atandı. Öğretmenliğine adanan bu uzun yıllar boyunca çok az eser yayımladı. Bu dönemde karşılaştırmalı anatomi, hipofiz, kemikbilim, kas devinimi, termal suların, organik ve inorganik gazların incelenmesi gibi araştırmalar yürüttü.
Profesörlerden birinin kızı olan Lucia Galleazzi ile evlendi. İkisi birlikte yaşamları boyunca ortak araştırmalarda bulundular.

Madrid Complutense Üniversitesi (İspanyolca: Universidad Complutense de Madrid veya Universidad de Madrid, Latince: Universitas Complutensis) İspanya, Madrid'de bulunan ve dünyanın en eski üniversiteleri arasında yer alan bir devlet üniversitesidir. Üniversite her yıl 86.000'in üzerinde öğrenciye eğitim vermektedir, İspanya'nın en iyi üniversiteleri arasında yer almaktadır. Madrid'in Ciudad Universitaria semtinin tümünü kapsayan geniş bir kampüsü bulunan üniversitenin, Pozuelo de Alarcón yörekentinin Somosaguas semtinde de yerleşkesi bulunmaktadır.
Yedi yüz yılı aşkın süredir Madrid Üniversitesi bilim, güzel sanatlar ve politika alanlarına paha biçilmez katkılarda bulunmuştur. Mezunları arasında meşhur filozoflar (Jose Ortega y Gasset, Loyolalı Ignatius, Miguel de Unamuno), yazarlar (Federico García Lorca, Pedro Calderón de la Barca), bilim adamları (Santiago Ramón y Cajal, Severo Ochoa), askerî liderler (Don Juan de Austria, Alexander Farnese, Francisco Jiménez de Cisneros), yabancı liderler (Kardinal Mazarin, José Rizal) ve birçok İspanyol başbakan yer almaktadır. 1785 yılında Madrid Üniversitesi dünyada bir kadına doktora unvanı veren ilk üniversitelerden birisi olmuştur. 1857 yılı Kraliyet Kararnamesiyle İspanyol İmparatorluğu toprakları üzerinde doktora unvanı verme yetkisi bulunan tek üniversite Madrid Üniversitesi'ydi.
Son yıllarda mezunları arasında Nobel Ödülü (7), Asturias Prensliği Ödülü (18), Miguel de Cervantes Ödülü (7) kazananlar ile Avrupa Komisyonu üyeleri, AB Parlamentosu başkanları, Avrupa Zirvesi Genel Sekreteri, NATO Genel Sekreteri, UNESCO Genel Müdürü, IMF Yönetim Müdürü bulunmaktadır. İspanyol gazetesi El Mundo'ya göre Madrid Complutense Üniversitesi birçok kişi tarafından İspanya'nın en prestijli akademik kurumu olarak kabul edilmektedir.

Manuel Olivencia Ruiz (25 Temmuz 1929 – 1 Ocak 2018), İspanyol avukat ve akademisyen.
Ekonomist ve diplomat olarak çeşitli görevlerde bulunan Olivencia, Sevilla Üniversitesi'nde çalıştı ve yine Sevilla'daki Expo '92 Fuarı'nı organize etti.

Olivencia, 25 Temmuz 1929'da Málaga, Ronda'da doğdu. 1953'te Bologna Üniversitesi'nden cum laude derecesiyle mezun oldu. Genç yaştan itibaren hukukçu olarak çalışmaya karar verdiyse de eğitimci olarak faaliyetlerine öncelik verdi. Daha sonra Madrid Complutense Üniversitesi'nde ticari hukuk profesörü oldu.
1960'ta Sevilla Üniversitesi'nde ticaret hukuku profesörü oldu; öğrencilerinden birisi Felipe González'ti. Aynı üniversitede, 1968-1971 yılları arasında Hukuk Fakültesi Dekanı ve 1971-1975 yılları arasında Ekonomi Fakültesi Dekanı oldu.
Ülkesi İspanya'nın demokrasi yönetimine geçmesiyle Eğitim ve Bilim Müsteşarı, İspanya Bankası danışmanı ve RTVE Yönetim Kurulu Üyeliği gibi görevlerde bulundu. 1984-1991 yılları arasında Sevilla Expo '92 Fuarı Komiseri olarak görev yapmıştır. Olivencia, etkinlik konusunda yaptığı açıklamada; "büyük bir sorun oluşmadan en uygun sürede hazırlıklar yapılmıştır" şeklinde ifade etmiştir.
İspanyol avukat, bürokrat ve akademisyen Manuel Olivencia, 1 Ocak 2018'de Sevilla'da 88 yaşında düşme sonucu meydana gelen solunum problemleri nedeniyle öldü.

Marcello Malpighi (d. 10 Mart 1628, Crevalcore, İtalya - ö. 29 Kasım 1694, Roma, İtalya), mikroskobik anatominin kurucusu, modern histoloji ve embriyolojinin öncüsü İtalyan hekim.
Marcello Malpighi, 1628 yılında İtalya'da Bolonya yakınlarında doğdu. Yirmi yaşındayken kendini tıp bilimine adamaya karar vererek insan ve hayvan ölüleri üzerinde araştırmalar yapabileceği bir akademiye girmek istedi. Bu akademide anatomi konusunda araştırma yapmak istemesi, bu araştırmaların aleyhindeki yöneticileri öfkelendirdi. Malpighi'nin mesleğinde ilerlemesine engel olmak için uzun yıllar zorluk çıkartmaya devam ettiler. Buna rağmen Malpighi 28 yaşındayken üniversitede profesör oldu. Sonraki yıllarda araştırmalarını Pisa, Messina ve Bolonya'da sürdürdü. Bu yer değiştirmelere özellikle eski okulunun yöneticilerinin düşmanca davranışları sebep olmuştur. Bütün bu zor şartlara rağmen çalışmaları değerini buldu ve Royal Society üyeliğine getirildi. Hayatının son yıllarında Roma'da Papa'nın özel hekimi oldu ve 1694'te bu şehirde öldü.

Marcello Malpighi'den önce anatomi bilginleri ancak vücudun bölümlerini ayırdedip iç organların biçimleri üzerine bilgi verebiliyordu.
Canlı maddenin bir parçasını mikroskopla inceleyen Marcello Malpighi, canlı organların çeşitli dokulardan, bu dokuların da çıplak gözle görülmeyen, değişik biçimlerde hücrelerden meydana geldiklerini ispatlamayı başarmış oldu. Malpighi, hücrelere ütrikül veya kesecik adını vermiştir.
Malpighi, 1660 yılında bir kurbağanın vücudundan aldığı zarda, kılcal damarlara rastladığını bildirmiştir: "Denemelerim sonuçlanıncaya kadar bütün kurbağa neslini yokettim!"
Mikroskopla çalışmalarına devam eden Malpighi, akciğerlerin bir kesecik yığınından ibaret olduğunu ve her keseciğin bir kılcal damar ağıyla çevrili bulunduğunu ispatladı. Bu keseciklere günümüzde de kullanılmakta olan alveol (petek gözü) adını verdi. Daha sonra bu alveolların soluk borusuyla (bronş) olan ilgisini ve kanın, havayla doğrudan değil de, çok ince bir zar aracılığıyla temasa geçtiğini keşfetti. Oysa o  çağda, bu buluşun tersine içilenlerin akciğerlere gittiğine inanılıyordu. Bu önemli buluştan sonra Malpighi kanı incelemeye başladı. Çalışmaları sırasında kırmızı cisimcikler dikkatini çekmişti. Daha sonra üstderinin yapısını inceledi ve bugün Malpighni tabakası adı verilen, üremenin gerçekleştiği tabakayı keşfetti. Bu araştırmalar sırasında Malpighi, dil dokularını da inceledi, tomurcukların tad organı olduklarını buldu.
Daha sonra sırayla karaciğer, dalak ve böbrek dokularını inceledi. Bütün bu organlarda çeşitli cisimciklerin varlığını meydana çıkardı. Böbreklerdeki Malpighi piramitleri bunların en ünlüleridir.
Malpighi, araştırmalarına ara vermeyerek dişler, kemikler ve beyin üzerinde de incelemeler yaptı. Bu çalışmalarda mikroskop, onun en önemli yardımcısı olmuştur.

Malpighi, gerçek bir biyoloji bilgini olarak zooloji ve botanikle yakından ilgilenmiştir. Değerli iki kitabında, 'Civcivin, yumurtanın içinde şekillenişi ve yumurtanın geçirdiği gelişmeler' konusunu inceleyerek embriyonun yumurtanın içinde ilk gelişmesinden, civcivin şekilleninceye kadarki evreleri adım adım izleyip açıklamıştır. Bilgin bu arada ipek böceğinin anatomisini incelemiş, bitkilerin yapıları konusunda araştırma yapmıştır.
Malpighi, araştırmaları sırasında rastladıklarını dikkatle not etmiştir. El yazması on ciltlik eseri, bugün Bolonya Üniversitesi'nde saklanmaktadır. İlkel araçlarla yapılan Malpighi'nin çalışmaları ve keşifleri, o günler için büyük önem taşımaktadır.

Marche Politeknik Üniversitesi (İtalyanca: Università Politecnica delle Marche), İtalya'nın Ancona şehrinde bulunan bir devlet üniversitesidir. Tarım, mühendislik, iktisat, tıp ve biyoloji programlarında lisans ve lisansüstü eğitim yapmaktır.

1959 yılının Kasım ayında, Urbino Üniversitesi'nin bir parçası olarak eğitime başlandı. 1969 yılında Ancona Bağımsızlık Üniversitesi'nin yayınladığı tüzük gereğince iki yıllık eğitim verecek olan Mühendislik Fakültesi'nin ve program süresi üç yıl olacak olan Tıp Fakültesi'nin kurulması kararlaştırıldı. Böylelikle 1969-1970 eğitim yılında Mühendislik Fakültesi ve onu takip eden sonraki akademik yılda Tıp Fakültesi açıldı. 18 Ocak 1971 tarihinde, Ancona Üniversitesi adıyla resmi olarak devlet üniversitesi statüsüne kavuşan üniversite; Tarım ve Fen fakültelerinin eklenmesiyle beraber 2003 yılında Marche Politeknik Üniversitesi adını almıştır.

Bünyesinde 710'a yakın profesör, öğretim görevlisi ve araştırmacı bulunan üniversitede, 560 kadar da idari ve teknik personel çalışmaktadır.

Tarım Fakültesi
İktisat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Tıp Fakültesi
Fen Bilimleri Fakültesi

Marche Politeknik Üniversitesi, farklı noktalarda gruplanmış ve her biri farklı fakülteleri içeren üç ana kampüsten oluşmaktadır. Bunların ilki Bilim ve Teknoloji Kampüsü'dür. Bilim ve Teknoloji kampüsü, İtalyan asıllı Amerikalı bir mimar olan Pietro Belluschi tarafından tasarlanmış olup Monte D'Ago'da bulunur. Kampüs; mühendislik, tarım, matematik ve doğa bilimleri fakültelerine ev sahipliği yapar. Aynı zamanda kampüs içinde Biyoloji Fakültesi binasının inşaatı da devam etmektedir. Bir diğer araştırma ve eğitim fakültesi, Torrette'de bulunmaktadır. Burada biyolojik, bilimsel ve klinik çalışmalar yapılan Tıp Fakültesi yer alır. Passetto'nun yakınında bulunan Villa Maria, ortodonti ve diş protezleri için ayrılmış ek bir çalışma merkezidir. Üçüncü kampüs ise şehir merkezindeki tarihi bir bina olan Caserma Villarey çevresine kurulmuştur. İktisat Fakültesi burada bulunur.
Üniversitenin yönetim merkezi ve rektörlüğü, şehir merkezindeki Piazza Roma'da bulunmaktadır. Palazzo della Provincia ve diğer idari yapılar ise Palazzo'nun yakınındaki binalarda toplanmıştır.
Posatora yakınlarında geniş bir arazide üniversiteye bağlı olarak çalışan veya okuyanların yararlanması için yapılmış büyük bir spor tesisi de vardır. Aynı bölgeye; Tarım Fakültesi'nin bilimsel çalışmalarına katkı sağlaması amacıyla yeni bir botanik bahçesinin yapılması planlanmaktadır. Ayrıca, ulusal ve uluslararası projeler kapsamında üniversiteye eğitim vermek veya çeşitli enstitü ve bölümlerde araştırma yapmak için gelen akademisyenlerin konaklaması için yapılan Stamira evlerine de yenileme ve bakım çalışmaları yapılması kararlaştırmıştır.

Michelangelo Antonioni (29 Eylül 1912, Ferrara, Emilia-Romagna - 30 Temmuz 2007, Roma), İtalyan film yönetmenidir.
1912 yılında İtalya'nın kuzey doğusundaki Ferrara'da doğan ve Bologna Üniversitesinde ekonomi eğitimi gören Michelangelo Antonioni, 1930'ların İtalyan komedilerini çok sert dille eleştiren yazılarıyla dikkat çekti.
1940'larda İtalyan ulusal sinema okulu Centro Sperimentale'ye yazılan Antonioni, kısa süre içinde senaryo yazarlığına başladı, Roberto Rossellini ve Enrico Fulchignoni gibi yönetmenlerle birlikte çalışmaya başladı.
Yönetmenliğe 1950'de 'Cronoca di un Amore' (Bir Aşkın Güncesi) adlı filmle atılan, ancak 1960 yılında çevirdiği ve Cannes Film Festivalinde Jüri özel ödülünü alan L'Avventura (Macera) filmine kadar uluslararası sinema çevrelerinde adını duyuramayan Antonioni, 20 kadar filme imzasını atmıştı.
Çağdaş İtalyan sinemasının uluslararası ün kazanmış yönetmenlerinden olan Antonioni, siyasetten de kaçınmamış bir sanatçıydı. Antonioni, kendi bakışıyla, 'çağdaş toplumun duygusal bakımdan kısırlaştırılmışlığını' araştırdığı filmleriyle, dünya çapında isim yapmıştır. Genellikle filmografisine bakıldığında insan doğası ve kadın-erkek ilişkilerinin işlendiği temalar göze çarpar. Filmlerindeki kadınlar her daim güçlü karakterli erkekler ise zayıf yönleri ile öne çıkan karakterdedir. Yönetmen için "kadını yücelten" tanımlaması oldukça yerindedir.
1966'da çevirdiği ve çılgın 1960'ları konu alan Blow up (Cinayeti Gördüm) adlı ilk İngilizce filmi unutulmaz yapıtları arasında yer alır.
'Blow Up' (Cinayeti Gördüm), iki Oscar ödülüne aday gösterilmiş ve Cannes Film Festivali'nde 'Altın Palmiye' ödülünü kazanmıştı.
Sinema yaşamına 1940'larda başlayan Antonioni'nin diğer önemli filmleri arasında 'La Signora Senza Camelie' (Kamelyasız Kadın), 'La Notte' (Gece), 'L'Eclisse' (Batan Güneş), 'Il Deserto Rosso' (Kızıl Çöl), 'Zabriskie Point' (Zabriskie Noktası), 'Professione: Reporter' (Yolcu) yer alıyor.
1985 yılında felç geçiren Michelangelo Antonioni, bununla birlikte kamera gerisinde çalışmaya devam etti. "Film çevirmek benim için yaşamak demek" sözleriyle sinema tutkusunu anlatan Antonioni'nin son filmi, 2004 yılında çıkan 'Eros' üçlemesinin parçası olan 'The Dangerous Thread of Things' (Olayların Tehlikeli Dizilişi) idi.
Dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman'ın da iltifatlarına mazhar olan Antonioni Bergman'ın ölümünden bir gün sonra hayatını kaybetmiştir.
1995 yılında Antonioni'ye, sinemaya katkılarından dolayı özel Akademi Ödülü verilmişti.

Yeres, Artun (derleyen) (2004). "Göstermenin Sorumluluğu". İstanbul: Donkişot Yayınları. s. 27. ISBN 975-6511-25-7

Milano Politeknik Üniversitesi (İtalyanca: Politecnico di Milano); yaklaşık 42.000 öğrenciye ev sahipliği yapan, İtalya'nın en büyük teknik üniversitesidir. Lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerinde eğitim yapan üniversite; mühendislik, mimarlık ve tasarımcılık alanlarında yoğunlaşmıştır. 1863 yılında kurulan üniversite, Milano'daki en eski üniversite olma özelliğini de elinde bulundurmaktadır.
Milano Politeknik Üniversitesi; iki tanesi Milano'da, beş tanesi de Lombardiya ve Emilia-Romagna bölgelerinde olmak üzere toplam yedi yerleşke üzerine kuruludur. Milano'da bulunanlar merkez yerleşkeler olup araştırma ve eğitim faaliyetlerinin çoğu buralarda yürütülmektedir. Ayrıca üniversitenin merkez ofisleri ve rektörlüğü de Milano'daki yerleşkelerde bulunmaktadır. 1927'de kurulan ve o günden beri faaliyette olan Milano yerleşkesi, üniversitenin en eski ve en büyük yerleşkesidir.
Üniversite; 2014-2015 eğitim yılında tüm İtalyan üniversiteleri arasında en iyi mühendislik eğitimi veren üniversite seçilmiştir. QS Dünya Üniversite Sıralamaları'na göre de 2019'da dünyanın en iyi 16. teknik üniversitesi olarak belirlenen Milano Politeknik Üniversitesi; tasarım dalında 6., mimarlık alanında 7. ve mühendislik ve teknoloji dalında 20. olmuştur.
1963 yılında Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülen Giulio Natta ve iki kez Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday olarak gösterilen Carlo Emilio Gadda; üniversitenin mezun ettiği en önemli ve ünlü kişilerdendir.

Mimarlık
Bilgisayar Mühendisliği
Makine Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Mimari Dizayn
Mühendislik Yönetimi
Uzay Mühendisliği
Havacılık Mühendisliği
Çevre Mühendisliği
Matematik Mühendisliği
Ürün Servis Sistemi Dizayn
Fizik Mühendisliği
Kimya Mühendisliği
Malzeme Mühendisliği ve Nanoteknoloji
Dizayn ve Mühendislik
Moda Sistemleri İçin Dizayn
Nükleer Mühendisliği
Dijital Dizayn
Jeoinformatik Mühendisliği
Otomasyon ve Kontrol Mühendisliği

Milano Üniversitesi (İtalyanca: Università degli Studi di Milano, UNIMI), Milano'da bulunan, İtalya'nın en büyük üniversitelerinden biridir. Üniversitenin 62.000'nin üzerinde öğrencisi, 2455 öğretim ve araştırma görevlisi bulunmaktadır. Üniversite 1924 yılında kurulmuş olup devlet-destekli bir yükseköğretim kurumudur.
Üniversitenin 9 fakültesi ve 13 kampüsü bulunmaktadır. Bu kampüslerden 10'u Milano merkezinde yer alırken, 3 kampüs Lodi, Brescia, Sesto San Giovanni gibi Milano'ya yakın şehirlerde yer almaktadır.
Üniversite, yirmi bir yüksek araştırma kapasitesine sahip Avrupa Üniversitesinden oluşan bir grup olan Avrupa Araştırma Üniversiteleri Birliği'nin (LERU) tek İtalyan üyesidir. Ayrıca Avrupa'nın en gelişmiş ülkelerinden yalnızca en seçkin üniversitelerinin bulunduğu 4EU+ Alliance birliğinin de yine İtalya'daki tek üyesidir. Çoğu üniversite geneli sıralamada İtalya'nın en iyi üniversite olma sıfatını Pisa Üniversitesi ve Roma La Sapienza Üniversitesi ile paylaşır ve aynı zamanda tıp gibi belirli alanlarda İtalya'nın en iyi üniversitesi ünvanını taşır.
Üniversite, Nobel fizik ödülü sahibi Riccardo Giacconi, matematikte Fields madalyalı Enrico Bombieri ve ayrıca eski Başbakanlar Silvio Berlusconi ve Bettino Craxi dahil olmak üzere pek çok önemli mezun vermiştir. Üniversite ayrıca kimyada Nobel Ödülü sahibi Giulio Natta ve Fizikte Wolf Ödülü sahibi Giuseppe Occhialini gibi önemli bilim insanlarını da bünyesinde barındırmıştır.

Ziraat Fakültesi
Sanat Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Siyasi Bilimler Fakültesi
Fen Fakültesi
Spor Fakültesi
Tıp Fakültesi
Moleküler Biyoloji Fakültesi

Üniversite pek çok uluslararası sıralamada İtalya'nın ve Avrupa'nın en nadide ve önde gelen kuruluşları arasında yer alır. YÖK’ün tanıdığı 4 sıralama kurumundan biri olan QS World University Rankings’e göre Avrupa’nın en iyi 14. üniversitesidir.

Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi (kısaca Münih Üniversitesi veya LMU; Almanca: Ludwig-Maximilians-Universität München), Almanya'nın Münih kentinde bulunan bir devlet araştırma üniversitesidir. İlk olarak 1472 yılında Bavyera-Landshut Dükü Ludwig IX tarafından Ingolstadt Üniversitesi olarak kurulan bu üniversite, sürekli faaliyette olan Almanya'nın altıncı en eski üniversitesidir.

1800 yılında, şehir Fransızlar tarafından tehdit edildiğinde, üniversite Bavyera Kralı Maximilian I Joseph tarafından Ingolstadt'tan Landshut'a ve 1826'da da Bavyera Kralı I. Ludwig tarafından Münih'teki bugünkü yerine taşınmıştır. 1802 yılında üniversite, Bavyera Kralı I. Maximilian tarafından kendisinin ve Ludwig IX'un onuruna resmen Ludwig-Maximilians-Universität adını aldı.
LMU halen öğrenci nüfusu açısından Almanya'nın ikinci büyük üniversitesidir; 2018/19 kış döneminde üniversitenin toplam 51.606 kayıtlı öğrencisi vardı. Öğrencilerinin 9.424'ü birinci sınıf öğrencisi ve uluslararası öğrenciler toplamda 8.875'i veya öğrenci nüfusunun yaklaşık %17'siydi. 2018'de Üniversite işletme bütçesi üniversite hastanesi hariç finansmanı toplam 734,9 milyon avro idi. 2020'de Üniversite hastanesi ile birlikte üniversitenin toplam finansmanı yaklaşık 1,94 milyar Euro tutarındaydı.
2023 itibarıyla Münih Üniversitesi 44 Nobel ödülü sahibiyle ilişkilidir. Wilhelm Röntgen, Max Planck, Werner Heisenberg, Otto Hahn ve Thomas Mann bunlar arasındadır. Papa Benedict XVI, Rudolf Peierls, Josef Mengele, Richard Strauss, Walter Benjamin, Joseph Campbell, Muhammed İkbal, Marie Stopes, Wolfgang Pauli, Bertolt Brecht, Max Horkheimer, Karl Loewenstein, Carl Schmitt, Gustav Radbruch, Ernst Cassirer, Ernst Bloch ve Konrad Adenauer önemli mezunları, öğretim üyeleri ve araştırmacıları arasındadır. LMU, yakın zamanda Alman Üniversiteleri Mükemmellik Girişimi kapsamında "Mükemmellik Üniversitesi" unvanına layık görülmüştür ve LERU'nun yanı sıra U15'in de üyesidir.
Üniversitede dış ülkelerle öğrenci değişimi uygulanır ancak bu değişimler genellikle Avrupa ülkelerindendir. Üniversite ana binası Ludwigstrasse üzerindedir. Üniversiteye Münih Metrosu'nun "Universität" istasyonundan ulaşılabilmektedir.

LMU'nun enstitüleri ve araştırma merkezleri, Oberschleissheim ve Garching ile Maisach ve Bad Tölz banliyölerinde bulunan çeşitli binalarla Münih geneline yayılmıştır. Üniversitenin ana binaları Ludwigstrasse'deki Geschwister-Scholl-Platz ve Professor-Huber-Platz çevresinde gruplandırılmış olup Akademiestraße, Schellingstraße ve Veterinärstraße gibi ara sokaklara kadar uzanır. Diğer büyük kampüsler ve enstitüler Großhadern (Klinikum Großhadern), Martinsried (kimya ve biyoteknoloji kampüsü), Ludwigsvorstadt (Klinikum Innenstadt) ve Lehel'de (Institut am Englischen Garten), ana binaların karşısında, Englischer Garten'dır.
Üniversitenin ana binası Geschwister-Scholl-Platz'dadır ve üniversitenin ana kampüsüne Münih metrosunun Universität istasyonu tarafından hizmet verilmektedir.

Große Aula, Münih'teki Ludwigstraße'deki üniversite ana binasındadır. Aula, Friedrich von Gärtner tarafından ana binanın parçası olarak inşa edilmiş ve 1840 yılında tamamlanmıştır. Salon birinci kattadır ve ikinci kata kadar uzanır.
Aula, II. Dünya Savaşı sırasında yıkılmadı ve bu nedenle Münih'teki savaş öncesi kullanılabilir az sayıdaki mekandan biridir. Aula, savaştan sonraki ilk konser performansları için kullanıldı. Ayrıca, mevcut Bavyera anayasasının kabul edildiği Bavyera eyaletinin kurucu meclisinin de toplantı yeriydi.
Bugün Aula'da çoğunlukla konserler verilir, konferanslar ve söyleşiler yapılır.

Diplom ve Magister Artium gibi çoğu geleneksel akademik dereceli derslerin, Daha uluslararası bilinen Lisans ve Yüksek lisans sisteminin yerini aldığı Bologna Süreci'ne rağmen, Münih Üniversitesi çok sayıda ana ve yan dal kombinasyonuyla 100'den fazla çalışma alanı sunmaya devam etmektedir.
Üniversitenin yüksek öğrenim için popüler hedef olarak uluslararasılaşması paralelinde, Almanca bilgisi çok az olan veya hiç olmayan uluslararası öğrencilere hitap etmek için, çoğunlukla mezun ve lisansüstü düzeylerde giderek artan sayıda İngilizce derste İngilizce olarak verilir. Halen İngilizce programlar arasında psikoloji, fizik, işletme ve çeşitli yönetim alanları vardır.

Üniversite, çeşitli bölüm ve enstitüleri denetleyen 18 fakülteden oluşur. Fakültelerin resmi numaralandırması ve 06 ile 14 rakamlarının eksik olması, geçmişte fakültelerin parçalanması ve birleşmesinden kaynaklanmaktadır. 06 numaralı Orman İşletme Fakültesi 1999 yılında Münih Teknik Üniversitesi'ne katılmış ve 14 numaralı fakülte 13 numaralı fakülte ile birleştirilmiştir.

Roma Katolik Teolojisi Fakültesi
Protestan Teolojisi Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İş idaresi Fakültesi
Ekonomi Fakültesi
Tıp Fakültesi
Veterinerlik Fakültesi
Felsefi Tarih ve Sanat Bilimleri Fakültesi
Psikoloji ve Eğitim Bilimleri Fakültesi
Felsefe, Felsefi Bilim ve Din Bilimleri Fakültesi
Matematik, Bilgisayar Bilimleri ve İstatistik Fakültesi
Sosyal Bilimler Fakültesi
Dil ve Edebiyat Fakültesi
Kültür Çalışmaları Fakültesi
Kimya ve Eczacılık Fakültesi
Fizik Fakültesi
Biyoloji Fakültesi
Yer Bilimleri ve Çevre Fakültesi

Münih Üniversitesi, 18 fakültesine ek olarak, çeşitli akademik programlarını tamamlamak üzere çok sayıda fakülteler arası ve disiplinler arası projelerde yer alan çok sayıda araştırma merkezine de sahiptir. Bu araştırma merkezlerinden bazıları üniversite ile akademi ve endüstriden tanınmış dış ortaklar arasındaki işbirliğinin bir sonucuydu; Örneğin, Rachel Carson Çevre ve Toplum Merkezi, LMU Münih ile Deutsches Museum arasındaki ortak bir girişim aracılığıyla kurulurken, Parmenides Düşünce Çalışmaları Merkezi, Parmenides Vakfı ile LMU Münih İnsan Bilimleri Merkezi arasındaki işbirliğinin sonucunda ortaya çıktı.
Kurulan araştırma merkezlerinden bazıları şunlardır:

Münih Entegre Protein Bilimi Merkezi (CIPSM)
Sistemik Sinir Bilimleri Enstitüsü (GSN)
Helmholtz Zentrum München – Alman Çevre Sağlığı Araştırma Merkezi
Münih Nanosistem Girişimi (NIM)
Parmenides Düşünme Çalışmaları Merkezi
Rachel Carson Çevre ve Toplum Merkezi

Bavyera'daki üniversiteler öğrenim ücreti talep etmez. Bunun yerine, diğer hizmetlerin yanı sıra öğrencilere konaklama ve öğle yemeği seçeneklerinin sağlanması için tamamı öğrenci birliğine devredilen zorunlu bir dönem ücretinin ödenmesi gerekmektedir.

2024 QS Dünya Üniversite Sıralaması, LMU Münih'i dünyada genel olarak 54'üncü, Almanya'da ise 2'nci sırada yer alır. 2023 QS Konu Sıralamasında üniversite, sanat ve beşeri bilimler, doğa bilimleri, yaşam bilimleri ve tıp alanlarında üst sıralardadır.
Times Yüksek Öğretim Sıralaması 2024, LMU Münih'i Almanya'da 2., dünyada ise 38. sırada yer alıyor. 2023 THE konu sıralamasında LMU, sanat ve beşeri bilimler, hukuk ve psikoloji dallarında Almanya'da birinci sıradadır.
Dünya Üniversiteleri Akademik Sıralaması, 2023 itibarıyla LMU Münih'i ulusal düzeyde 2. ve dünyada 59. sırada yer almaktadır. Fizik, eğitim, iletişim, kamu yönetimi ve otelcilik konularında Almanya'da birinci sıradadır.
2018 ve 2019'da LMU, DAX yönetim kurulu üye sayısına göre 1. sırada yer aldı.
2019'un en iyi 3 üniversitesi LMU Münih, RWTH Aachen ve Darmstadt Teknik Üniversitesi oldu.
Alman Araştırma Vakfı'nın (DFG) 2017'den 2019'a kadar olan hibeleri ayrıştıran 2021 finansman raporuna göre LMU Münih, Alman üniversiteleri arasında 1. sırada yer aldı. Alan bazında yaşam bilimlerinde 1., beşeri ve sosyal bilimlerde 2. ve doğa bilimlerinde 6. sıradaydı.
Kasım 2018'de Expertscape, LMU Münih'i pankreas kanseri alanında dünyanın en iyi on kurumundan biri olarak tanıdı.

LMU ve Münih Teknik Üniversitesi, Bavyera eyaletinden gelen 2,5 milyon Euro'luk fonla "Tek Münih Strateji Forumu" üzerinde çalışmak üzere bir araya geldi.

Münih Uluslararası Yaz Üniversitesi (LMU'daki MISU), her yıl Münih'te düzenlenen ve derse bağlı olarak farklı Avrupa şehirlerinde konaklamaları da içeren LMU'nun Yaz Üniversitesidir. MISU, uluslararası öğrencileri kendi üniversitelerinde kış veya yaz tatillerinde bile akademik olarak ilerlemek için LMU Münih'teki kısa süreli programlara katılmaya davet eder. MISU burada iki kurs biçimi sunar: Bir yandan Almanca Dil dersleri yıl boyunca farklı zamanlarda düzenlenir. Öte yandan MISU, çok çeşitli akademik alanları kapsayan, konuya özel 16 Yaz Okulu ve Kış Okulu sunar. 2019 yılında MISU'nun kısa dönemli programlarına yaklaşık 90 ülkeden yaklaşık 1000 öğrenci katıldı.
Almanya, uluslararası öğrencilere yönelik yaz programlarına ev sahipliği yapma konusunda köklü bir geleneği vardır. LMU Münih, Yaz Üniversitesini ilk kez 1927'de düzenledi. Sommerkurse für Ausländer (Yabancılar için Yaz Kursları) olarak adlandırılan Yaz Üniversitesi, 1934'e kadar her yıl yürütüldü ve öncelikle uluslararası öğrencilere yönelik Almanca dil kurslarından oluşuyordu.
Uzun bir aradan sonra, LMU'nun Yaz Üniversitesi Internationaler Münchner Sommer (Münih'te Uluslararası Yaz) olarak yeniden başladı. O tarihten bu yana ders sayısı arttı ve konuya özel Yaz Okullarının kapsamı daha ileri akademik disiplinleri de kapsayacak şekilde genişletildi. 2008'den itibaren LMU'nun Yaz Üniversitesi, Münih Uluslararası Yaz Üniversitesi (MISU) adı altında faaliyet göstermektedir.
MISU'nun temel amacı, araştırma ve öğretim açısından LMU Münih'in uluslararasılığını artırmaktır. Yarıyıl temelli öğrenci değişim programları ile karşılaştırıldığında, Yaz Okulları gibi kısa süreli programlar, uluslararası öğrencilerin LMU Münih'teki araştırma alanları ve kampüs hakkında çok yoğun ve özlü bir fikir edinme avantajına sahiptir. MISU, mükemmel akademik eğitimi müfredat dışı etkinliklerle birleştirmeyi amaçlamaktadır. Böylece katılımcılar yalnızca seçilen konularda deneyimli araştırmacılar tarafından yoğun bir şekilde denetlenmekle kalmaz, aynı zamanda Münih, Bavyera ve Almanya'nın tarihi, kültürü ve siyasetiyle de tanışırlar. Ayrıca Yaz Üniversitesi, LMU Münih'in uluslararası ortak üniversitelerle işbirliğini yoğunlaştırmasına olanak tanır. MISU'nun kısa vadeli programl

Aix-en-Provence (Fransızca telaffuz: [ˌɛks ɑ̃ pʀɔˈvɑ̃s]  ( dinle)), Fransa'nın güneyinde Bouches-du-Rhône departmanına bağlı ve Marsilya'ya 25 km uzaklıktaki tarihi ve kültürel bir şehirdir.
Aix-en-Provence şehrinin kuzeyinde kalan kısımlarda özellikle Puyricard'da burjuva kesiminin yaşadığı söylenirken, bu şehirdeki evlerin Fransa'da en pahalılar arasında olduğu bilinmektedir. Aix-en-Provence'ın 10 km kuzeyinde Cezanne ve Picasso'nun tablolarını yaptığı lavanta tarlalarıyla kaplı St. Victoire Dağı bulunmaktadır. Burada Picasso'nun yaşadığı şato ziyaretçi kabul etmemektedir.
Yeraltı suları, sabunları, Cezanne'ı, lokumu, sucuğu ve keçileriyle meşhur olan şehir 200'ün üzerinde çeşme ve dört üniversite barındırmaktadır. Bunun yanında 16 bakkal, 22 seyyar market, 46 umumi tuvalet ve 300'ü aşkın aile çay bahçesiyle Fransız piknik kültürünü yansıtmaktadır.

MÖ 4. yüzyılda Provence bölgesinin batısında Kelt - Ligur kavimlerin yaşadığı kaynaklarda aktarılmaktadır. Aix'in yakınlarındaki oppidumu başkent ilan eden Salluviler burada Massalia'daki Yunan gruplar ile barış içinde yaşamaktaydılar. İki kavim arasında bir kültürleşme söz konusuydu. MÖ 2. yüzyıldan itibaren birbirlerini tehdit olarak algılamaya başlayan kavimler Romalıları çağırarak onlardan yardım istemişlerdir. Bunun üzerine MÖ 123 tarihinde bölgeye gelerek ele geçiren Prokonsül Gaius Sextius Calvinus, Entremont oppidumunu yağmalatarak ortadan kaldırmıştır. Bölgede sürdürülen savaşların bir diğer amacının Roma'nın İspanya yollarını güvence altına alma çabası olduğu iddia edilmektedir. Bölgedeki Roma hakimiyetini vurgulamak isteyen Calvinus kısa süre sonra bir kaplıca etrafına sur inşa ettirerek Galya topraklarındaki ilk Roma şehirlerinden birisi olan Colonia Aquae Sextiae Salluviorum kurmuştur. Şehrin bugünkü ismi Aix bu ismin kısaltmasından ortaya çıkmıştır.
Kısa süre sonra bu şehrin etrafında Roma eyaleti Gallia Narbonensis kurulmuş ancak eyaletin başkenti MÖ 118 yılından itibaren Colonia Narbo Martius olmuştur. St. Victoire dağı eteklerinde MÖ 102 yılında meşhur Vercellae Savaşı yapılmış ve bu savaşta Gaius Marius komutasındaki Roma ordusu, Tötonlar ve Ambronları mağlup ederek komutan Gaius Marius'u halk destanlarına ve sözlü kültüre yerleşmesine vesile olmuştur. Roma yolu Via Aurelia'da bulunan şehir zamanla hızla büyümüş ve nam salan kaplıcası ile şifa arayan hastaları kendisine çekmeye başlamıştır. Augustus döneminde Roma kolonisi olan Aquae Sextiae, MÖ 15'te vatandaşlarına Roma vatandaşı hakkını tanımıştır.

Aix-en-Provence'in aşağıda listelenen şehirler ile kardeş şehir anlaşması vardır:

 Aşkelon, İsrail 1995
 Bath, Birleşik Krallık 1977
 Baton Rouge, Amerika Birleşik Devletleri 1999
 Kartaca, Tunus 1993
 Coimbra, Portekiz 1982
 Coral Gables, Florida, Amerika Birleşik Devletleri 1996
 Philadelphia, Amerika Birleşik Devletleri 1998
 Granada, İspanya 1978
 Ucda, Fas 1997
 Perugia, İtalya 1970
 Tübingen, Almanya 1960

Cours Mirabeau
Pavillon de Vendôme
Musée Granet
Aix-Marseille Üniversitesi
Başpiskoposluk Sarayı

"Aix-en-Provence belediyesi resmî web sitesi". 15 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (Fransızca)
"Aix-en-Provence turizm resmî web sitesi". 4 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.  (Fransızca)

Albacete (Arapça: Al Basita (البسيطة )), İspanya'nın Kastilya-La Mancha özerk bölgesinde kendi ismini taşıyan ile merkez olan şehir. İspanya'nın önemli sanayi bölgelerinden birisidir. Şehir İspanya İç Savaşı sırasında uluslararası kuvvetlerin karargahlığını da yapmıştır.
Tarihi La Mancha bölgesinin bir parçası olan Albacete, katlanır bıçak üretimiyle ünlüdür. Düz arazisi ve mimari engellerin kaldırılması, şehri ülke genelindeki en ulaşılabilir şehirlerden biri haline getirmiştir.

Albacete sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 170.475 kişidir ve nüfus yoğunluğu 149,4 kişi/km² olur. Albacete sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Albacete'nin şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Houndé, Burkina Faso
 La Lisa, Cuba
 Reconquista, Arjantin
 San Carlos, Nicaragua
 Vienne, Isère, Fransa
 Udine, İtalya

Albacete Belediyesi
Albacete Rehberi 7 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alcalá de Henares, İspanya'nın Comunidad de Madrid Özerk Bölgesinde şehir. Madrid'in 30 km kuzeydoğusundadır. Yaklaşık 200,000 kişilik nüfusu ile bölgenin ikinci büyük şehridir.

Alcala de Henares şehrinin tarihi merkezi birçok çok kavisli dar ve taş kaldırım sokakları ve eski binaları ile bir Orta Çağ şehri karakterini korumaktadır. Tarihi şehir merkezi Cervantes Meydanı etrafında olup bu meydan yayalaştırılmış uzunca "Calle Mayor" adlı verilen bir sokak tarafından geçilmektedir. Tarihi şehirde en önemli sokaklardan biri "Calle del Cardenal Cisneros" adlı sokak olup bu sokak eski şehrin giriş kapısı olan "Puerte Madrid"'den başlayıp, eski tarihi merkezi geçip Santos Niños Meydanı'nda tarihi Alcala Katedrali'ne erişmektedir.
Tarihi merkezdeki eski binalar yerel idare tarafından korunma altına alınmıştır. Ne yazık ki yerel idare merkezde olmayan ve varoşlardaki yapıları fazla kontrol etmemekte ve şehrin bu semtleri yeni İspanya'nın çok katlı betonarme çimentodan apartman yığınına benzemektedir.
Alcala geleneksel olarak bir üniversite şehri idi. "Universidad Complutense" adı ile Alcala'da 1499'da kurulmuştu ve kentte birçok tarihi binası bulunmaktaydı. 1836'da üniversite Madrid'e nakledildi ve "Üniversidad Complütense de Madrid" adı verildi. Alcala Üniversitesi 1977'de resmen yeniden kurulup açıldı ve eski tarihi binaları bu yeni üniversiteye tekrar verildi. Ama yeni üniversite için şehirde iki yeni modern kampüs da kuruldu.
Alcala de Henares'in tarihi merkezinin ve eski klasik üniversite binalarının tarihsel önemi kabul edilmiş ve "Alçala de Henares Üniversite ve Tarihî Semti" 1998'de İspanya için UNESCO Dünya Mirası listesi kültür listesine dahil edilmiştir.
Alcala de Henares ünlü İspanyol yazar Miguel de Cervantes'in doğum yeri olup şehir merkezinde müzeleştirilmiş olan evi bulunmaktadır. Şu an hâlen ziyaretçilere açık olan evin içinde Cervantes'in çalışma odası da mevcuttur. Ev eşyalarıyla birlikte koruma altındadır.
Alcalá de Henares bu tarihi önemi, nezih kafeleri ve nostaljik sokakları ile turistlerin odak noktasıdır. Özellikle Madrid'i görmeye gelen turistler tren yoluyla kısa bir sürede şehre ulaşıp tadını çıkarabilirler.

Alcalá de Henares belediye sınırları içinde nüfus (2008 tahmini itibarıyla) 203,645 kişidir ve nüfus yoğunluğu 2321,5 kişi/km² olur. Alcalá de Henares belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Alcalá de Henares'in şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Alba Iulia, Romanya
 Fort Collins, Colorado, Amerika Birleşik Devletleri
 Guanajuato, Guanajuato, Meksika
 Lublin, Polonya
 Peterborough, Birleşik Krallık
 San Diego, California, Amerika Birleşik Devletleri
 Talence, Fransa

Madrid (özerk topluluk)

Alcalá de Henares Belediyesi resmi websitesi 26 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Badalona, İspanya'nın Katalonya otonom bölgesinde bulunan ve Barselona ili'ne bağlı olan şehir. Şehir Barselona'ya çok yakın olup şehirleşmiş Barselona metropoliten bölgesi içindedir ve Barselona şehir merkezine metro sistemi ile bağlanmaktadır.
Akdeniz kıyısında yer alan şehrin nüfusu 219.000'dir. Yüzölçümü 9858 km²'dir.

Badalona'nın belediye sınırları içinde olan alanı 22.17 km²'dir. Nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 218.886 kişi olup, nüfus yoğunluğu 9,873.1 kişi/km²'dir. Badalona sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Badalona'nın şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Valparaíso, Şili
 Göteborg, İsveç
 Alcanar, İspanya
 San Fernando, Cádiz, İspanya
 Parla, İspanya
 Sitges, İspanya

Barselona ili
Katalonya

Badalona Belediyesi resmi websitesi24 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burgos, İspanya'nın kuzeybatısında Kastilya ve Leon Özerk Bölgesinde şehir. Burgos kendi adını taşıyan Burgos ili'nin idare merkezidir. Burgos geleneksel olarak Kastilya'nın merkezi olarak kabul edilir. 1978 yeni İspanyol Anayasası'na göre kurulan "Kastilya Leon" için resmi olarak bir başşehir tanımlanmamıştır. Bu otonom bölgede en büyük şehir olan Valladolid bölge merkezi olarak kabul edilmiştir. Bu Burgos'lular tarafından uygun karşılanmamaktadır.
1984'ten itibaren Burgos'daki tarihsel Burgos Katedrali UNESCO Dünya Mirası listesi İspanya listesinde bulunmaktadır.

Burgos kuzey İspanya'da İber Yarımadası'nın ortasına doğru denizden uzak olarak 856 m rakımlı bir mevkide kurulmuştur. Geleneksel olarak Kastilya'nın merkez şehridir. Kastilya Leon Özerk bölgesinin diğer büyük şehri olan Valladolid'e uzaklığı 197,08 km ve İspanya başkenti olan Madrid'e uzaklığı 244 km'dir.

Burgos iklimi Akdeniz Avrupa kıta iklimidir. Fakat Burgos konum mevkii deniz kıyılarında uzak ve rakımı 856 m yükseklikte olduğu için yaz kış sıcaklık ortalamaları diğer İspanya şehirlerinden çok daha yaygındır. Kışın Burgos'ta kar yağışları çok olağan karşılanır. Bu kar yağışları baharın içlerine kadar devam edebilir. Kışın şehirde Burgos çok kere sıcaklık sıfır altına düşüp don yapmaktadır ve 20 Ocak 1885'te sıcaklık -21 °C'ye düşerek bir rekor kırmıştır. Yaz ayları ise çok sıcak geçer ve yaz aylarında sıcaklık ortalaması 26,5 °C olur. Rekor günlük ortalama sıcaklık 13 Ağustos 1987'de 42 °C olarak gözlemlenmiştir. Bazı sahil şehirlerine göre daha kuru olmakla beraber Burgos'ta nem ve yağış yine de yüksektir. Yıllık ortalama orantılı nem %72 ve yıllık ortalama yağış 555 mm olarak gözlemlenmiştir.

Burgos belediye sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 178.574 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.667,67 kişi/km² olur. Burgos'un etrafındaki varoşları ile şehirleşmiş metropoliten bölgenin nüfusunun 200.000'e yaklaştığı tahmin edilmektedir. Burgos belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Burgos'un şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Pessac, Fransa
 San Juan de los Lagos, Meksika
 Bruges, Belçika 
 Valencia, İspanya
 Vicenza, İtalya
 Settat, Fas

Burgos ili
Kastilya Leon

Burgos Belediyesi resmi websitesi13 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burgos Ticaret Odası19 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burgos Üniversitesi28 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Castellón de la Plana (Valensiyaca: Castelló de la Plana), Valensiya Özerk Topluluğuna bağlı Castellón ili'nin merkez şehri. Yaklaşık nüfusu 160.000 kişidir. Şehrin gelir kaynağı turizmdir.

Kentte görülebilecek tarihsel binalar çok küçük eski şehir merkezi olan "Plaça Major (Ana Meydan)"
etrafında bulunmaktadır:

Concatedral de Santa Maria: İlk defa 13. yüzyılda yapılıp iki defa renove edilmiştir. İlk defa orijinal yapının bir yangın sonucu kül olmasından sonra yeni yapılmıştır. Bu bina 1936'ya kadar gelmiş ve "İspanya İç Harbi" sırasında radikal belediye liderleri tarafından bir defa daha yıktırılmıştır. Günümüzdeki bina iç harp sona erdikten sonra yapılmıştır.
Ajuntament (Belediye Konağı): 18. yüzyıl başında yapılan İtalyan Toskana bölgesi mimarî stilinde çok süslü bir binadır. Çok göz çekici sütunlu bir zemin üzerinde gelişen süslü bir cephesi vardır.
El Fadrí (Tek Adam): 16. yüzyılda yapılmıştır. Conkatedralin çan kulesi olarak planlanıp yapılmasıyla  beraber katedral binası ile hiç birleşik tarafı bulunmayan bir kule şeklindedir.
Llotja del Cànem (Kenevir Borsası Binası): 17. yüzyılın ikinci yarısında şehir ve etrafında önemli bir tarım ürünü olan kenevirin kenevir kumaş ve ip tüccarları tarafından kolayca satın alınmasını sağlamak için yaptırılmış bir borsa binasıdır. Fakat günümüzde bu bölgede kenevir önemli bir tarım ürünü olmaktan çoktan çıkmıştır. Günümüzde bu tarihi bina Üniversite tarafından kültürel etkinlikler veya geçici sergiler için kullanılmaktadır.
Santa Maria del Lledó: Kentin kuzeydoğu kıyısında kurulmuş bir bazilikadır. 1366'da bir çiftçi tarafından tarlasını sürerken bulunmuş olan bir Bakire Meryem resim parçası anısına 14. yüzyılda bir şapel yapılmıştır. Sonradan 16. yüzyılda bu şapel binasına Barok mimarı stilli büyük ekler yapılmıştır. Bu yapılar kompleksi etrafında çok iyi bakılı güzel bahçeler bulunmaktadır.

 Châtellerault, Fransa

Castellón de la Plana Belediyesi 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2] 25 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Jaime Üniversitesii]

Elhamra Sarayı (İspanyolca telaffuz: [alˈambɾa], Arapça: الْحَمْرَاء, romanize: al-ḥamrāʼ), İspanya'nın Granada şehrinde yer alan bir saray ve kale kompleksidir. İslam mimarisinin en ünlü eserlerinden biri olup, tarihi İslam dünyasından günümüze ulaşan en iyi korunmuş saray örnekleri arasında yer alır. Ayrıca sarayda İspanyol Rönesans mimarisinin önemli örnekleri de bulunmaktadır.
Kompleksin yapımına 1238 yılında, Gırnata Emirliği'nin kurucusu ve ilk Nasrî emiri olan I. Muhammed (İbn el-Ahmer) tarafından başlandı. Yapı, daha önce çeşitli kalelerin ve 11. yüzyılda Samuel ibn Naghrillah'a ait bir sarayın bulunduğu Sierra Nevada eteklerindeki Sabika Tepesi üzerine kuruldu. Nasrî hanedanı döneminde saray kompleksi sürekli genişletildi ve yenilendi. Bugünkü mimari kimliğini kazandıran en önemli çalışmalar, 14. yüzyılda I. Yusuf ve V. Muhammed dönemlerinde gerçekleştirildi. 1492'de Hristiyan Reconquista'sının tamamlanmasının ardından El Hamra, Ferdinand ile Isabella'nın kraliyet sarayı olarak kullanılmaya başlandı. Kristof Kolomb, Amerika keşif seferi için onayını burada aldı. Bu dönemde sarayların bir kısmı değişikliğe uğradı. 1526'da İmparator V. Karl, Nasrid saraylarının yanına Rönesans tarzında yeni bir saray yaptırdı; ancak bu yapı 17. yüzyılın başlarında tamamlanmadan kaldı. Sonraki yüzyıllarda bölge bakımsızlığa terk edildi ve yapılar kaçak yerleşimciler tarafından işgal edildi. 
1812'de Yarımada Savaşı sırasında Napolyon'un ordusu, alanın bir bölümünü tahrip etti. Bu olaydan sonra El Hamra, İngiliz, Amerikalı ve diğer Avrupalı Romantik gezginler için önemli bir cazibe merkezine dönüştü. Aralarında en etkili isim, 1832'de yayımladığı Tales of the Alhambra adlı eseriyle bölgeye uluslararası ilgi uyandıran Washington Irving'di. El Hamra, modern bilimsel incelemelere konu olan ilk İslam anıtlarından biri kabul edilir. 19. yüzyıldan bu yana çok sayıda restorasyon çalışması yapıldı. Günümüzde İspanya'nın en önemli turistik yerlerinden biridir ve UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alır.

Girift bir yapıya sahip olan El-Hamra Sarayı, birbiriyle bağlantılı odalar ve salonlar, bu mekânların arasında yer alan avlular, yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden oluşmaktadır. Ama tüm bu mekânlar belli bir düzen içinde dizilmiştir. Bu düzen, Yahya Kemal Beyatlı'nın İspanya'da ki elçilik görevi sırasında (1929) kaleme aldığı satırlarda şöyle özetlenir:

... El-Hamra'ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken harikulade bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor.

Saray içindeki tüm oda ve salonları çepeçevre dolaşan bir sözcük, Orta Çağ'ın ünlü, Endülüs'teki 780 yıllık İslam hakimiyetinin de önemli sarayı sayılan El-Hamra'nın sırrını içerdiği söylenen Arapça bir cümledir. Bu sözcük, "Allah'tan başka galip yoktur" anlamını taşır. Bu bakımdan dünyanın hiçbir yerinde Allah adını bu kadar çok zikreden sütun, kemer, kubbe, tavan, kapı ve duvara sahip başka bir saray yoktur.
Sarayın çok uzun yıllar kendi haline bırakıldığı, evsiz insanlara barınak haline geldiği bilinmektedir. Bu dönemde bakımsızlıktan dolayı bazı yerlerde duvar kabartma süsleri dökülmüş, hor kullanmadan dolayı kapı ve pencereler tahrip olmuştur. Sarayın mexuar (Divan Odası) denen idari bölümü avlusunun bir zamanlar koyun ağılı olarak kullanıldığı, yine bu bölümün arka kısmında kapel haline çevrilen ibadethaneye geçiş için bir duvarın yıkılarak kapı haline dönüştürüldüğü bilinmektedir. Sarayın harem kısmındaki bir oda ise 1829 yılında Washington Irving'in ikametine tahsis edilmiş ve Amerikalı yazar bu odada El-Hamra ile ilgili anılarını kaleme almıştır. Gırnata'nın 1492 yılında düşüşünden sonra V. Karl Sarayı'nın yapımı için El-Hamra'nın bir kısmının yıkıldığı bilinmektedir. Bu yıkılan bölümlerin neler olduğu, bu yıkımla sarayın neler kaybettiği ise hiçbir zaman öğrenilememiştir.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen El-Hamra Sarayının ayakta kalmak için zamana karşı direndiği söylenebilir. 19. yüzyıl sonunda başlayan restorasyon çalışmaları 20. yüzyılda, yabancı ziyaretçilerin artışı sonucu hız kazanmış, sarayın yavaş yavaş eski ihtişamına kavuşmasına katkı sağlamıştır. İspanyol makamlarının restorasyonda süslemelerin aslına ve obje fonksiyonlarına mümkün olduğunca sadık kalmaya dikkat ettikleri de bilinmektedir.
Paris'teki Institut du Monde Arabe (Arap Dünyası Enstitüsü) eski Başkanı Edgar Pisani sarayın, İslam Medeniyeti'nin insanlığı ulaştırabileceği en yüksek noktalardan biri olduğunu söyledikten sonra El-Hamra'yı şöyle anlatır:

Endülüs İslam sanatını, Müslüman İspanya tarihinden ayrı düşünmek imkansızdır... El-Hamra inşa edilirken hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış, her detay özenle hesaplanmıştır. Kavislerin bölünüşünde, tek ve çift sütunların hoşa giden bir tarzda yerleştirilmelerinde, kapı ve pencere yerlerinin mükemmel konumundan bunu anlamak mümkündür. İşte bu sayede harikulade perspektifler ortaya çıkmış, avlular ile açık salonlar arasında güneş ışığı, suların akışı ve gölgelerin oyunu buluşturularak, dış alemle inanılmaz bir uyum ve zarafet sağlanmıştır. Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi veren yüksek bir zarafettir. El-Hamra'yı gerçekten anlamak için sarayın içindeki pek çok kitabeyi anlayarak okumak gerekir. Kur'an'dan alınan ayetlerin ve İbn-i Zamrak'la diğer Müslüman şairlerin mısralarının kazınmış olduğu bu kitabeler bazı duvarları tamamen kaplamakta, kemerler, kapı çerçeveleri ve sütun tekneleri boyunca uzayıp gitmektedir. Öyle ki bu yazıları süsleme motiflerinden ayırmak neredeyse imkânsız haldedir.

 Wikimedia Commons'ta Elhamra Sarayı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Almanya'nın Güney Batısı'nda bulunan Freiburg im Breisgau (Türkçesi Breisgau'daki Freiburg) Baden-Württemberg eyaletinin dördüncü büyük şehridir. Freiburg bir ilin (Alm. Regierungsbezirk) merkezidir, kendi başına bir ilçedir ve aynı zamanda Breisgau-Hochschwarzwald ilçesinin  merkezidir. Almancada "frei", yani serbest kelimesi ile "Burg" (kurulabilirlik, işlenebilirlik) kelimelerinin karşılığı olan "Freiburg im Breisgau" adını alır.
Kara Orman'ın Batı yakasından Ren ovasına uzanan Freiburg, ılıman iklimi ile ünlüdür ve Almanya'nın en sıcak bölgesidir. "Üç ülke üçgeninde" (Dreiländereck) olan şehir İsviçre'nin sınırından 60 km ve Fransa'nın 25 km uzağındadır. Komünleri ise Givisiez, Granges-Paccot, Villars-sur-Glâne, Marly, Corminbœuf, Belfaux, Avry, Matran, Guin (Alm. Düdingen) ve Tavel (Alm. Tafers)'dir. Nüfusun yaklaşık %85'inin Fransızca konuştuğu bu kentte büyük çoğunluk Katoliktir.

1091 Zähringerler bir kaleyi kurdular. Bu kaleden gelişen belde 1120 yılında şehir hakkı verildi. Ondan sonra çeşitli sülalelere ait olan Freiburg, 1386 yılında Habsburgluların (Avusturya) eline geçti. Orta Çağ'da şehrin zenginliği Kara Orman'daki gümüş madenlerinden kaynakladı. 1457 yılında üniversitesi kuruldu.
Otuz Yıl Savaşı'nda büyük zarar gören Freiburg (1648), Avusturya'nın Batı ilinin ("Vorderösterreich") başkenti oldu. Ama 1713'e kadar birkaç kere Fransa tarafından ele geçirildi. 1805'te Freiburg, Baden grandükalığa tarafından ilhak edildi. 1827'de bir başepiskoposun tahtı olan kent, bu devletin Katoliklerin merkezi haline geldi.
1940'ta Freiburg'da kalmış olan Yahudiler, Güney Fransa'daki Gurs kampına ve sonra Doğu Avrupa'daki imha kamplarına nefyedilip katledildiler. 27 Kasım 1944'te Royal Air Force şehri bombalamasıyla 2700 kişi öldü.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Freiburg, Fransız işgal bölgesine aitti ve Baden eyaletinin başkentiydi. 1952'de eski Baden ve Württemberg eyaletlerinin birleşmesiyle Freiburg eyalet başkenti statüsünü kaybetti. Önce daha muhafazakâr bir şehir sayılan Freiburg, 1968 yılından sonra ekolojik ve Yeni Sol hareketlerin merkezi haline dönerek Yeşiller Partisi'nin Almanya'da en yüksek oy oranlarını elde ettiği bir şehir oldu. Dieter Salomon, Yeşiller Partisi'nin ilk büyükşehir belediye başkanı olarak Freiburg'da seçildi.

1457 yılında kurulan Freiburg Albert-Ludwigs Üniversitesi, Almanya'nın en eski üniversitelerinden biridir. %17'si Dünya'nın farklı ülkelerinden gelen yaklaşık 20.000 öğrenci, çok farklı yönleri olan Freiburg Üniversitesi'nde eğitim görmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Freiburg im Breisgau ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Fuenlabrada, İspanya'nın Madrid Özerk Bölgesinde, Madrid'in 20 km güneybatısında yer alan bir şehirdir.
Fuenlabrada 1970'li yıllardan önce 2000 küsur kişilik küçük bir köydür fakat Madrid'e giden banliyö demiryolu hattının üzerinde olduğu için Madrid metro sistemine bağlanır. Böylece metronun C1, C2 ve C3 hatlarının geçtiği bir yerleşke olur. 1970'li yıllardan sonra çok çabuk gelişmesi ile nüfusu hızla artmış ve günümüzde Madrid'in bir yatakhane-şehri konumuna gelmiştir.
1996'da kurulan Rey Juan Carlos Üniversitesi İletişim Fakültesi, Turizm Okulu ve Telekomünikasyon Mühendisliği Teknik Okulu; 2000'den bu yana Fuenlabrada'da kurulan yerleşkede hizmet vermektedir. İleri teknoloji eğitiminin bu şehirde konumlanması şehre bu teknolojileri kullanan sanayiyi çekmesi beklenmektedir.

Fuenlabrada nüfusu (2009 tahmini itibarıyla) 197,836 kişidir. Şehrin yüzölçümü 39,1 km² olup nüfus yoğunluğu 5,019.9 kişi/km² dir. Fuenlabrada belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Madrid (özerk topluluk)

Fuenlabrada Belediyesi resmi websitesi18 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jerez de la Frontera (Arap Endülüs dönemi: Şeriş), İspanya'nın 17 özerk bölgesinden, ülkenin güneybatı köşesinde en fazla nüfusa sahip Endülüs otonom bölgesinin 8 ilinden biri olan Cádiz'a bağlı 44 belediyeden biridir.

Jerez de la Frontera belediye sınırları içinde nüfusu (2010 tahmini itibarıyla) 208,896 kişidir ve nüfus yoğunluğu 175.8 kişi/km² olur. Jerez de la Fronteras belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Jerez de la Frontera'nin şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Arles, Fransa
 Biarritz, Fransa
 Kiyosu, Japonya
 El Paso, Texas, Amerika Birleşik Devletleri
 Las Palmas de Gran Canaria, İspanya
 Sevilla, İspanya

Cádiz ili
Campiña de Jerez
Endülüs

Jerez de la Frontera - Vikigezgin (en)27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jerez de la Frontera Belediyesi resmi websitesi
Open Directory "Jerez de la Frontera" maddesi (İspanyolca)
Jerez de la Frontera Turizm Kilavuzu 28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jerez de la Frontera Official Airport site
Jerez.TV Jerez de la Frontera video ve fotolar 
Jerez de la Frontera sehir plani ve rehberi

Logroño, İspanya'nın La Rioja Özerk Bölgesinin başkentidir.

Logroño İber Yarımadasının kuzeyinde bulunan La Rioja bölgesinde Ebro Irmağının üzerine kurulmuştur.
Logroño'nun bazı İber yarımadası kentlerinden uzaklıkları: 64 km Vitoria-Gasteiz, 85 km Pamplona, 113 km Burgos, 152 km Bilbao ve 160 km San Sebastián.

Logroño antik bir yerleşkedir. Antik Romalılar döneminde "Vareia" adı ile bilinmektedir ve bir iç ticaret nehir liman şehriydi. Sonra Keltler'in eline geçti. 10. yüzyıldan itibaren şehir Navarre Kralları ile Kastilya Kralları arasında birkaç defa el değiştirdi. Sonunda Kastilya Krallığı'na bağlandı. Kastilya Kralı VI. Alfonso Logroño'ya 1095'te kent hak ve imtiyazlarını açıklayan bir berat verdi ve bu berat diğer önemli Kastilya kentlerine verilen kraliyet imtiyaz beratlarına örnek oldu. 1609-1610 Logroño'da İspanyol Engezisyon mahkemesi bir seri Basklı kadını "cadılık" iddiasıyla yargılayıp idam ettirdi.

Logroño belediye sınırları içinde nüfusu (2010 tahmini itibarıyla) 152.650 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.918,92 kişi/km² olur. Logroño belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Şehir Rioja Şarabı'nın üretim ve ticaret merkezidir. Bununla beraber odun, metal ve tekstil sanayi de gelişmiştir.

Logroño'nun şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Darmstadt, Almanya
 Brescia, İtalya
 Dunfermline, Birleşik Krallık
 Vichy, Fransa
 Rancagua, Şili
 Todos los Santos de la Nueva Rioja, Arjantin

La Rioja (özerk topluluk)

Logroño Belediyesi resmi websitesi 20 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Bermemar web gazetesi 17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İspanyolca)

Mehmet Doğan Cüceloğlu (9 Şubat 1938, Mersin - 16 Şubat 2021, İstanbul), Türk psikolog ve akademisyendir.
Kişisel gelişim kitapları ve televizyon programı ile tanındı. 1980-1996 yılları arasında ABD'nin Fullerton şehrindeki Kaliforniya Eyalet Üniversitesinde görev yaptı; kırktan fazla bilimsel makale yayımladı. 1990'lardan itibaren Türk insanının duygu, düşünce ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları ile inceleyen Türkçe kitaplar yayımladı. 1992'de yayımlanan İçimizdeki Çocuk adlı kitabı, onun en popüler kitaplarındandır. 1996'da Türkiye'ye dönerek üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ana-babalara ve iş adamlarına yönelik seminerler, konferanslar ve atölye çalışmaları yapmıştır.

Mersin'in Silifke ilçesinde 11 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak 9 Şubat 1938 tarihinde dünyaya geldi. Ortaokulu Silifke'de; liseyi Ankara ve Kırklareli'de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. Mezuniyetinden sonra aynı üniversitede akademik kariyerine başladı ve Mümtaz Turhan'ın asistanlığını yaptı.
1964 yılında Amerikan Psikoloji Derneği bursu ile ABD'ye giderek Illinois Üniversitesinde Charles E. Osgood danışmanlığında dil psikolojisi (psikolinguistik) alanında doktora yaptı (1967). Doktorasını yaparken eşi Emily ile tanıştı ve bu evlilikten Ayşen, Elif ve Timur adında üç çocukları oldu.
Türkiye'ye döndükten sonra akademik kariyerine İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesinde devam etti. 1975 yılında doçent unvanını aldıktan sonra Fulbright Araştırma Bursu için başvurdu ve aldığı burs ile Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley)'de ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulundu.
Ailesini ABD'de bırakarak Türkiye'ye dönen Cüceloğlu, Hacettepe ve Boğaziçi üniversitelerinde yarı zamanlı olarak ders verdi. İlk kişisel gelişim kitabı "İnsan İnsana"yı yayımladı (1979). Ailesine yakın olmak için 1980'de ABD'ye döndü 1996 yılında emekli olana kadar Fullerton şehrindeki Kaliforniya Eyalet Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştı.
ABD'de yaşarken Türkçe kişisel gelişim kitapları yayımlamaya devam eden Cüceloğlu, ikinci kitabı olan "İnsan ve Davranışı"nda (1991) modern psikolojinin temel kavramlarını Türkiye'den yerel öykülerle ele aldı. Emekli olduktan sonra Türkiye'ye döndü ve üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ana-babalara ve iş adamlarına yönelik seminerler, konferanslar ve atölye çalışmaları düzenlemeye ağırlık verdi. 1999 yılında bir temizlik firmasının sosyal sorumluluk projesi kapsamında düzenlenen "Temiz Aile, Temiz Gelecek" başlıklı sohbet programları çerçevesinde televizyonda sohbet programları yapmaya başladı. Yazdığı kitaplar ve televizyon programları yoluyla Türkiye'de alanında, eğitim camiasında ve veliler arasında tanındı. Televizyon programlarının ve seminerlerinin içeriğini kitap hâline getirdi. Yıldız Hacıevliyagil ile ikinci evliliğini yaptı.
Hayat öyküsünü anlatan İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog adlı kitabını 2013 yılında yayımladı. Deniz Bayramoğlu'nun Doğan Cüceloğlu ile yaptığı söyleşi kitabı "Kendini Keşfetmeye Zorluklarla Başa Çıkmaya Var mısın? - Güçlü Bir Yaşam İçin Öneriler" adlı söyleşi kitabı Ocak 2021'de yayımlandı.

16 Şubat 2021'de İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki evinde aort damarı yırtılması nedeniyle 83 yaşında öldü. 18 Şubat 2021'de Levent Camii'nde düzenlenen cenaze töreninin ardından Aşiyan Mezarlığı'nda defnedildi.

2021'de İstanbul'un Küçükçekmece ilçesindeki Küçükçekmece Fen Lisesinin adı Doğan Cüceloğlu Fen Lisesi olarak değiştirilerek hatırası yaşatılmıştır.
2022'de İstanbul'un Beşiktaş ilçesi, Akat Mahallesi, Murat Sokak'ta bulunan Murat Park'ın adı Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu Parkı olarak değiştirilerek yaşadığı mahallede hatırası yaşatılmıştır.

Resmî site 9 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üç Farklı Kültürde Yüz İfadeleri ve İletişim, 1968 (Cüceloğlu'nun 1967 tarihi doktora tezinin özeti makale)
YouTube'da Doğan Cüceloğlu 16 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram'da Doğan Cüceloğlu
Facebook'ta Doğan Cüceloğlu 31 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Twitter'da Doğan Cüceloğlu

Neal Elgar Miller (3 Ağustos 1909 - 23 Mart 2002), Amerikalı deneysel psikolog. Fizik, biyoloji ve yazarlık dahil olmak üzere çeşitli ilgi alanlarına sahip enerjik bir insan olarak tanımlanan Miller, bunların yanında psikoloji alanına da girdi. Bilimlerde bir arka plan eğitimi olan Miller, profesörlerden ve önde gelen psikologlardan davranışsal psikoloji ve fizyolojik psikolojinin çeşitli alanlarında, özellikle de davranışa organların tepkileri ilişkilendiren çalışmaları için ilham aldı.
Miller'in psikolojideki kariyeri, "öğrenilmiş bir dürtü olarak korku ve çatışmadaki rolü" üzerine araştırmalarla başladı. Davranışsal tıp alanındaki çalışmaları onu biofeedback konusundaki en dikkate değer çalışmasına yönlendirdi. Hayatı boyunca Yale Üniversitesi, Rockefeller Üniversitesi ve Cornell Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde ders verdi ve Yale İnsan İlişkileri Enstitüsü'nün en genç üyelerinden biriydi. Başarıları ile Davranışsal Tıp Araştırmaları Akademisi'nden Yeni Araştırmacı Ödülü ve Amerikan Psikoloji Derneği'nden seçkin öğretim görevlisi ödülü kazandı. 2002'de yayınlanan A Review of General Psychology araştırması, Miller'ı 20. yüzyılın en çok alıntı yapılan sekizinci psikoloğu olarak sıraladı.

Frustration and aggression. New Haven: Published for the Institute of Human Relations by Yale University Press. 1939. OCLC 256003. 
Social learning and imitation. New Haven: Published for the Institute of Human Relations by Yale University Press. 1941. OCLC 180843. 
Psychological research on pilot training. Aviation psychology program research reports. 8. Washington, DC: U.S. Government Printing Office. 1947. OCLC 1473614. 
Personality and psychotherapy: an analysis in terms of learning, thinking, and culture. McGraw-Hill publications in psychology. New York: McGraw-Hill. 1950. OCLC 964374. 
Graphic communication and the crisis in education. Washington, DC: Department of Audio-Visual Instruction, National Education Association. 1957. OCLC 242913. 
Neal E. Miller: selected papers. Psychonomic perspectives. Chicago: Aldine, Atherton. 1971. ISBN 978-0202250342. OCLC 133865.  Republished as:
Learning, motivation, and their physiological mechanisms. New Brunswick, NJ.: AldineTransaction. 2007 [1971]. ISBN 9780202361437. OCLC 144328310. 
Conflict, displacement, learned drives, and theory. New Brunswick, NJ: AldineTransaction. 2008 [1971]. ISBN 9780202361420. OCLC 156810019. 
Miller, Neal E., (Ed.) (1982). Biofeedback: basic problems and clinical applications. Selected revised papers presented at the XXIInd International Congress of Psychology, Leipzig, GDR, July 6–12, 1980. Amsterdam: North-Holland. ISBN 978-0444863454. OCLC 10751840.  

Sears (1940). "Minor studies of aggression: I. Measurement of aggressive behavior". The Journal of Psychology: Interdisciplinary and Applied. 9 (2): 275-294. doi:10.1080/00223980.1940.9917694. 
Miller (1948). "Minor studies of aggression: II. The influence of frustrations imposed by the in-group on attitudes expressed toward out-groups". The Journal of Psychology: Interdisciplinary and Applied. 25 (2): 437-442. doi:10.1080/00223980.1948.9917387. PMID 18907295. 
Miller (February 1948). "Studies of fear as an acquirable drive: I. Fear as motivation and fear-reduction as reinforcement in the learning of new responses". Journal of Experimental Psychology. 38 (1): 89-101. doi:10.1037/h0058455. PMID 18910262. 
Miller (September 1951). "Comments on theoretical models: illustrated by the development of a theory of conflict behavior". Journal of Personality. 20 (1): 82-100. doi:10.1111/j.1467-6494.1951.tb01514.x. PMID 14898432. 
Miller (20 Aralık 1957). "Experiments on motivation: studies combining psychological, physiological, and pharmacological techniques". Science. 126 (3286): 1271-1278. doi:10.1126/science.126.3286.1271. PMID 13495454. 
Miller (16 Nisan 1965). "Chemical coding of behavior in the brain". Science. 148 (3668): 328-338. doi:10.1126/science.148.3668.328. PMID 14261527. 
Miller (31 Ocak 1969). "Learning of visceral and glandular responses". Science. 163 (3866): 434-445. doi:10.1126/science.163.3866.434. PMID 5812527. 
Weiss (December 1975). "Effects of chronic exposure to stressors on avoidance-escape behavior and on brain norepinephrine". Psychosomatic Medicine. 37 (6): 522-534. doi:10.1097/00006842-197511000-00006. PMID 711. 
Miller (1978). "Biofeedback and visceral learning". Annual Review of Psychology. 29: 373-404. doi:10.1146/annurev.ps.29.020178.002105. PMID 341785. 
Miller (April 1985). "The value of behavioral research on animals". American Psychologist. 40 (4): 423-440. doi:10.1037/0003-066X.40.4.423. PMID 3890636. 
Taub (March 1994). "An operant approach to rehabilitation medicine: overcoming learned nonuse by shaping". Journal of the Experimental Analysis of Behavior. 61 (2): 281-293. doi:10.1901/jeab.1994.61-281. PMC 1334416 . PMID 8169577. 

"Neal Miller: 100 year anniversary". nealmiller.org. 17 Temmuz 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Ağustos 2016. 
"Noted psychologist Neal E. Miller, pioneer in research on brain and behavior, dies". Yale Bulletin & Calendar. 30 (25). 12 Nisan 2002. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi24 Temmuz 2011. 
"John Dollard and Neal E. Miller". Personality theories: critical perspectives. Los Angeles: Sage Publications. 2009. ss. = 4_FOIKi2_tYC&pg = PA275 275-284. ISBN 9781412914222. OCLC 213384841. 
Visceral learning: toward a science of self-control. New York: Viking Press. 1973. ISBN 978-0670747030. OCLC 1258212. 
Miller, Neal E. Neal E. Miller papers, 1926–2000 (inclusive). New Haven: Sterling Memorial Library, Yale University Library. OCLC 702163473.

Avram Noam Chomsky (/noʊm ˈtʃɒmski/ nohm CHOM-skee; d. 7 Aralık 1928), Amerikalı dilbilimci, filozof, bilişsel bilimci, tarihçi, sosyal eleştirmen ve politik aktivist.
Philadelphia'da Aşkenazi Yahudi göçmenlerin çocuğu olarak dünyaya gelen Chomsky, New York City'deki alternatif kitapçılardan anarşizme erken bir ilgi duydu. Pennsylvania Üniversitesi'nde eğitim gördü ve 1955'te Harvard Society of Fellows'taki yüksek lisans çalışması sırasında, doktorasını kazandığı dönüşümsel gramer teorisini geliştirdi. Kendi ismiyle adlandırdığı Chomsky Hiyerarşisi’ni geliştirmiştir. Dilbilimine olan katkısı Davranışçılık kuramının eleştirisinde çok etkili olmuştur. Ayrıca bilişsel biliminin popülaritesini artırmıştır. Dilbilimsel çalışmalarının yanı sıra Kuzey Amerika’nın en önemli sol politikacı entelektüellerinden biri sayılır. Vietnam Savaşı’ndan itibaren ABD’nin dış ve ekonomik politikalarında Dünya'ca tanınan katı bir eleştirmendir. 1992 yılında gerçekleşen Sanat ve İnsan Hakları Takdirnamesi’nde, 1980 ve 1992 yılları arasında Dünya'nın en çok alıntı yapılan yaşayan insanı seçilmiştir. Noam Chomsky Anarko-sendikalizm ile liberter sosyalizmi aynı hizada görmektedir. Ve Dünya Endüstri İşçileri Vakfının bir üyesidir.
Babası İbranice öğretmeniydi ve Orta Çağ İbranice dil bilgisi üzerine hazırlanan bilimsel bir dergiyi çıkarmaktaydı. İlk eğitimini Philadelphia'daki Oak Lane Country Day Okulu'nda ve Central Lisesi'nde aldı. 1940 ile 1945 yılları arasında New York şehrinin anarşist-sosyalist Yahudi entelektüel cemaatinin çalışmalarıyla haşır neşir oldu ve Arap-Yahudi işbirliği için çalışmak üzere İsrail'e göç etmeyi planladı.
Eğitimine dilbilim, matematik ve felsefe çalışacağı Pensilvanya Üniversitesi'nde devam etti. 1945-50 yılları arasında Pensilvanya Üniversitesi öğrencisiydi ve dilbilim öğrenimine başladı. Bu süre zarfında, Zellig Harris'in "Yapısal Dilbilimin Yöntemi" adlı kitabının düzeltmeleri üzerine çalıştı ve Harris'in siyaset üzerine görüşlerine karşı sempati duymaya başladı. Radikal-empirist bir felsefeci olan Nelson Goodman'ın öğrenciliğini de yaptı. 1951 yılında Goodman'ın Genç Araştırmacı Bursu önerisini kabul ederek Harvard Üniversitesine gitti.
1953 yılında Chomsky, Avrupa'ya seyahat etti. Bu gezi sırasında, yapısal dilbilimi şekillendirme girişiminin işe yaramayacağına karar verdi; çünkü dil oldukça soyut, doğuştan edinilen (İng. generative) bir olguydu. Bundan sonraki çalışmalarının bu olgunun modellenmesi ile ilgili olması gerektiğine karar vermişti. 1955 yılında Pensilvanya Üniversitesinden doktora derecesini aldı; ancak bu dereceyi elde etmesini sağlayan araştırmaların çoğunu 1951-55 yılları arasında Harvard Üniversitesi'nde gerçekleştirdi. Doktora derecesini almasından bu yana Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde çalışmaktadır; şu anda Modern Diller ve Dilbilim bölümündeki Ferrari P. Ward Başkanlığı görevinde bulunmaktadır. Noam, 24 Aralık 1949'da (şu anda Harvard Üniversitesinde profesör olan) Carol Schatz ile evlendi. Çiftin iki kız ve bir erkek çocukları vardır.
Noam ününü dilbilim alanında kazandı. Dilbilimin bazı tarihsel ilkelerini İbranice uzmanı olan babası William'dan edinmiştir. Aslında, yüksek lisans derecesi için gerçekleştirdiği ilk araştırmaları konuşulmakta olan modern İbranice hakkındaydı. Pek çok başarısının arasında en ünlü olanı, modern mantığa ve matematiksel temellere olan ilgisinden kaynaklanan üretici dil bilgisi (İng. generative grammar) üzerine olan çalışmalarıdır. Bunun sonucunda, bunu üretici dil bilgisini doğal dillerin tanımlamasına uygulamıştır. Öğrenci olarak, Noam Pennsylvania Üniversitesi dilbilim profesörü olan Zellig Harris'ten oldukça etkilenmiştir. Zellis'in siyasi görüşlerine olan sempatisi, onu dilbilim alanında yüksek lisans eğitimi görmeye yönlendirmiştir.
Noam her zaman siyaset ile ilgilenmiştir ve onu dilbilim alanına çeken şeyin siyaset olduğu söylenir. Sosyalizm ve anarşizme doğru olan siyasi eğilimi, kendi deyişiyle radikal New York Yahudi cemaati'nden kaynaklanmaktadır. 1965'ten beri ABD dış politikasının önde gelen eleştirmenlerinden birisi olmuştur. Amerika'nın Vietnam'a karışmasına karşı öne sürülen en önemli argümanlardan kabul edilen Amerikan Gücü ve Yeni Mandarinler makalelerinden oluşan kitabını yayınlamıştır.
Chomsky, akademik alanda saygı görmüş ve pek çok defa onurlandırılmıştır. Londra Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından Onursal Doktorluk ile ödüllendirilen Chomsky, aynı zamanda Dünya'nın birçok yerinde konferanslara davet edilmiştir. 1967'de Berkeley'deki California Üniversitesinde Beckman Konferansı'nı vermiştir. 1969'da ise Oxford Üniversitesinde John Locke Konferansı'nı ve Londra Üniversitesinde de Sherman Anma Konferası'nı vermiştir.
Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünya'nın ilk 100 entelektüeli listelerinde, 2005 yılında 1., 2008 yılında 11. sırada yer almıştır.

Chomsky 7 Aralık 1928'de William Chomsky ve Elsie Simonofsky'nin oğlu olarak Dünya'ya gelmiştir. 1945 yılında Pensilvanya Üniversitesinde felsefe ve dilbilim alanında eğitim almaya başlamıştır. Hocaları arasında önde gelen dilbilimciler Zellig S. Haris ve felsefeci Nelson Goodman’dır. Chomsky’nin anarşist çalışmaları 1940'lı yıllardan sonra şekillenmeye başlamıştır. En önemlilerinden birisi İspanya İç Savaşı sırasındaki karşıt anarşist beyanlarıdır.
1950'li yılların başında birkaç yıl Harvard Üniversitesi’nde eğitim almıştır. 1955 yılında ise Pensilvanya Üniversitesi’nde dilbilim alanında doktora unvanı elde etmiştir. The Logical Structure of Linguistic Theory ("Dilbilim Teorisinin Mantıksal Yapısı") isimli doktora çalışmasında düşünceleri geliştirmeye yönelik araştırmalar yapmıştır. Bunu 1957 yılında Linguistik alanında en çok tanınan kitabı Syntactic Structures'da ("Sentaktik Yapılar") belirtmiştir.
Doktorasından sonra asistan profesörlüğüne atanmıştır. 1961'den sonra Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Dilbilimi ve Felsefe alanında ordinaryüs olmuştur. 1960'tan bu yana dilbilim alanındaki çalışmaları Dünya'ca tanınmaktadır. Bununla birlikte bu alanda en önemli kuramcılardan birisi olarak kabul edilmektedir. Noam Chomsky 1949 yılından beri Dilbilimci Carol Chomsky ile evliydi.

Noam Chomsky doğal dilleri anlamlarına göre kategorize etmiştir. Kategorize etme eylemini, özel dil ifadelerini meta dil yardımı ile adlandırarak yapmıştır. Meta dilden ayrılarak gelişen gramer sınıfları bir hiyerarşide bölümlere ayrılabilir; bu, günümüzde Chomsky Hiyerarşisi olarak adlandırılır. Chomsky'nin bu çalışmaları dilbilimin temel yapı taşlarını oluşturur. Resmî diller ve Chomsky Hiyerarşisi bilişim evresinde, özellikle karmaşa teorisi ve derleyici yapıların oluşumunda, önemli bir rol oynamıştır. Steven Pinker gibi modern araştırmacılar Chomsky'nin yöntemleri üzerine kendi çalışmalarını yürütmüşlerdir.
Alan Turing’in çalışmalarıyla beraber doğal dillerin matematiksel bir bakış açısıyla ulaşılabilir olduğu yapısal bir alan ve biçimlendirme yöntemi meydana getirilirken makine çevirisi esas itibarıyla mümkün kılınmıştır.
Doğal dillerin matematiksel olarak formüllendirilmesi işlemi, Bilgisayar Dilbilimi adı altında oluşan yeni araştırma alanının ortaya çıkmasını sağlayan Chomsky, doğal dillerin matematiksel yollarla tanımlandığı teorileri ile Turing’in üretici dönüşümlü gramer teorisinin eksiksiz oluşunun kanıtlanmasından sonra dilbilimciler tarafından eleştirilere maruz kalmış ve bilişsel olarak benimsenmiştir. Eleştirilere maruz kalan Chomsky, sözde engellerle kendi dil bilgisi özelliklerini sınırlandırmıştır. Bu ve Goverment, Binding ve Minimalist Program gibi sonraki gramer teorileri, gerçi kusursuz olarak formüllendirilmemiştir ve birleşmeye dayalı LFG (Lexical Functional Gramer) ve HPSG (Head-Driven Phrase Structure Gramer) kuramlarının yanında Bilgisayar Dilbilimi için hâlâ ikinci derece rol oynar.
Noam Chomsky 1965 yılından bu yana Amerika’nın dış politikasını ağır bir şekilde eleştiren sol eğilimli muhaliflerin başında gelir. Amerika’nın dış politikası üzerine yaptığı konuşma kayıtları hem kitap hem CD olarak çoğaltılmıştır. Bunlardan birisi ‘Label Alternative Tentacles von Jello Biafra’dır.
Chomsky, Edward S. Herman ile birlikte kitle iletişim araçları vasıtasıyla kapitalist ortamı haberlerle biçimlendirerek, yönetim ve üst tabakanın onları önemsemesinde rol oynayan propaganda modeli üzerine çalışmıştır.

Chomsky’nin ilk kitabı ‘Syntactic Structures’, onun doktora çalışması olan ‘Logical Structure of Linguistic Theory’nin kısaltılmış, yeniden düzenlenmiş bir özetidir. Bu kitapta Chomsky dönüşümsel gramer teorisini okuyucusuna takdim etmiştir. Bu teoride anlam ifadelerini (kelime, cümle grubu ve cümlelerin) kullanmıştır ve bu ifadelerin yüzeysel metinlerde kurduğu bağlantının, metinlerde soyut anlam derinliği yarattığını belirtmiştir. (Yüzeysel ve anlamsal derinlik yapıları arasındaki açık olarak görünen fark bugün şimdiki benzer teorilerde artık kullanılmamaktadır). Kuralları yapılandırırken, ifadelerin oluşumu ve yorumlanması, deyim yapılarının oluşumunda etki sağlar. Dolayısıyla sonu belli dilbilgisel kurallarla ve sözcüklerle sınırsız sayıda, önceden hiç söylenmemiş cümlecikler oluşturulabilir. Cümleleri bu şekilde oluşturma yeteneği insanoğlunun doğuştan gelen bir yeteneğidir ve insanoğlunun genetik yapısının belli bir kısmıdır. Bunu da Chomsky ‘Evrensel Dilbilgisi’ olarak adlandırmıştır. Bu bizim biyolojik ve bilişsel bir özelliğimizdir ve bu özelliğimizden tam olarak haberdar değilizdir ve çok azımız bu özelliği bilir.
Chomsky’nin teorileri farklı alanlarda köklü bir şekilde kullanılmıştır. Bazı yayınları:

1981: Goverment & Bindung (GB)
1992: Minimalistisches Program (MP)
1994: Bare Phrase Structure (BPS)
2001: Derivation By Phase (DBP)
Chomsky’nin 1990'lı yılların başından bu yana yaptığı güncel teorilerden en fazla kullanılan, talep edilen teori ‘Evrensel Dilbilgisi'dir. Dilbilgisel esaslar dillerde belirlenir ve doğuştan gelen bir yetenekle parametre

Nörogörüntüleme veya beyin görüntüleme; sinir sisteminin yapısını, işlevini veya farmakolojisini doğrudan veya dolaylı yollarla görüntülemek için çeşitli tekniklerin kullanımıdır. Tıp, sinirbilim ve psikolojide kullanımına görece yeni başlanan bir disiplindir. Klinik ortamda nörogörüntülemenin yapılmasında ve yorumlanmasında görevli hekimler de nöroradyolog olarak adlandırılır.
Nörogörüntüleme kabaca iki kategoriye ayrılır:

Yapısal Görüntüleme: Sinir sisteminin yapısının görüntülenmesi ve kafatasının içerisindeki  geniş çaplı (büyük boyutlarda) hastalık (tümör gibi) ve sakatlıkların tespiti için gerçekleştirilir.
İşlevsel Görüntüleme: Daha küçük boyutlardaki metabolik hastalıkları ve lezyonları (Alzheimer hastalığındaki gibi) teşhis edebilmede, bilişsel psikoloji araştırmalarında ve beyin-bilgisayar arayüzleri geliştirmede kullanılır. Beyinde ilgili merkezlerin bilgiyi işlemesi sürecini direkt olarak görüntüleyebilmemizi sağlar. Böyle bir işleme süreci, beyinde ilgili bölgedeki metabolik aktivitenin artmasına ve taramada “parlamasına” sebep olur. Nörogörüntülemenin kullanıldığı alanlara bir başka örnek de daha tartışmalı olan “düşünce tanıma” veya “zihin-okuma” alanlarıdır.

Nörogörüntülemenin tarihçesi İtalyan sinirbilimci Angelo Mosso’nun, duygusal ve entelektüel etkinlikler esnasında kanın beyindeki dağılımını girişimsel olmayan (cildin bütünlüğünü bozmayan) şekilde ölçen “insan dolaşım dengesi” aletine kadar uzanıyor.
1918'de Amerikan beyin cerrahı Walter Dandy, ventrikülografi isimli bir teknik ortaya çıkardı. Beyindeki ventriküler sistemin X-Ray görüntüleri, filtrelenmiş havanın beyinde lateralventriküllere enjekte edilmesiyle elde edildi. Dandy, aynı zamanda subaraknoid boşluğa bel omurundan enjekte edilen havanın serebralventriküllere girebildiğini ve normalde beyin omurilik sıvısı içeren bölgeleri ortaya çıkardığını gözlemledi. Bu teknik de pnömoensefalografi (beyindeki beyin-omurilik sıvısını boşaltıp yerine hava enjekte ederek X-Ray görüntülerinde beynin daha net gözükmesini sağlayan bir teknik) olarak adlandırıldı.
1927'de Egas Moniz, beyindeki hem normal hem anormal damarları yüksek eş değerlikte görüntülemeyi sağlayan beyin anjiyografisi isimli metodu ortaya çıkardı.
1970'lerin başında Allan McLeod Cormack ve Godfrey Newbold Hounsfield bilgisayarlı tomografiyi (BT) buldu ve böylece beynin araştırma ve tanıya yönelik çok daha detaylı anatomik görüntüleri elde edilmeye başlandı. Cormack ve Hounsfield bu teknikle 1979'da Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazandı. 1980'lerin başında radyoligantların geliştirilmesiyle tek foton emisyonlu bilgisayarlı tomografi ve pozitron emisyon tomografisi gibi teknikler ortaya çıkarıldı.
Yaklaşık aynı zamanlarda Peter Mansfield ve Paul Lauterbur gibi araştırmacılar tarafından manyetik rezonans görüntüleme tekniği (MRI veya MR taraması) geliştirildi ve bu teknik 2003'te Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülüne layık görüldü. 1980'lerin başında MRI klinikte kullanılmaya başlandı ve 1980'ler boyunca tekniğe bazı düzeltmeler ve tanısal MR uygulamaları getirildi. Bilim insanları daha sonra PET'le ölçülen kan akışındaki büyük değişimlerin aynı zamanda doğru tipteki bir MRI tekniği ile ölçülebileceğini öğrendi. Bu şekilde işlevsel (fonksiyonel) manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) doğdu ve 1990'lardan beri fMRI düşük girişimselliği, kişiyi radyasyona maruz bırakmaması ve görece yaygın erişilebilirliğiyle beyin görüntüleme ve haritalama alanında üstünlük kurmuştur.
2000'lerin başında nörogörüntüleme alanı, işlevsel beyin görüntülemenin bazı uygulamalarının gerçekleştirilebileceği bir noktaya erişti. Bu bağlamda ana uygulama alanı henüz basit formlardaki beyin-bilgisayar arayüzleridir.

Nörogörüntüleme, hekimin nörolojik muayene sonucunda sinirsel bir hastalığı olan veya olmasından şüphelenilen bir hastayı daha detaylı incelemeye gerek duymasını halinde kullanılır.
Kişilerin tecrübe edebileceği yaygın sinirsel problemlerden biri de bayılmadır. Bu durumda hastanın geçmişi sinirsel semptomlara işaret etmiyorsa teşhiste nörolojik muayene kullanılır fakat rutin nörogörüntülemeye gerek duyulmaz çünkü bu durumlarda bayılma sebebinin merkezi sinir sisteminde bulunma ihtimali son derece düşüktür ve hasta büyük ihtimalle nörogörüntüleme prosedürünün yararını görmeyecektir.
Nörogörüntüleme sürekli baş ağrısı olan ve migren tanısı konmuş hastalar için de önerilmez. Çalışmalar migrenin hastalarda intrakraniyal (intracranial) hastalık riskini artırmadığını ve papil ödemi gibi diğer problemler olmadan migren teşhisi konulan hastalarda nörogörüntülemenin gerekli olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte hekim, özenli bir tanı sürecinde baş ağrısının migren dışında bir sebebi olup olmadığını ve varsa nörogörüntülemenin gerekebileceğini dikkate almalıdır.
İntrakraniyal tümörler, arteriyövenöz anomaliler ve ameliyatla tedavi edilebilecek diğer durumlarda BT, MRI ve PET rehberliğinde yapılan stereotaktik ameliyatlar, nörogörüntülemenin kullanımını gerektiren bir diğer alandır.

Bilgisayarlı tomografi (BT) ya da bilgisayarlı aksiyal tomografi (BAT), kafaya çok sayıda farklı açıdan X-Ray ışınlarının gönderildiği bir tarama tekniğidir. Yaygın olarak beyindeki zedelenmeleri hızlıca görüntülemek için kullanılır. BT taramaları, beynin küçük bir kısmında bir X-Ray ışınının ne kadarının soğurulduğunu bulmak için sayısal integral hesaplamaları (ters Radon dönüşümü gibi) yapan bir bilgisayar programı kullanır. Bu bilgi yaygın olarak beyin kesitlerine ait görüntülerin elde edilmesi için kullanılır.

Dağınık optik görüntüleme veya dağınık optik tomografi, vücuda ait görüntüler oluşturmak için kızılötesine yakın dalgaboylarında ışık kullanan bir medikal görüntüleme tekniğidir. Hemoglobinin optik soğurmasını ölçen bu teknik, hemoglobinin soğurma spektrumunun oksijene bağlı olup olmamasına bağlı olarak değişmesini kullanır. Yüksek yoğunluklu dağınık optik görüntüleme (HD-DOT) ile işlevsel manyetik rezonans görüntüleme, iki teknikle de incelenen deneklerin görsel uyaranlara verdikleri tepkilerle ilgili bir çalışmada karşılaştırılmış ve güven verici ölçüde benzer sonuçlar elde edilmiştir. HD-DOT aynı zamanda fMRI ile dil ile ilgili görevler ve dinlenme anındaki işlevsel bağlantısallık konularında da karşılaştırılmış durumda.

Olaya Bağlı Optik Sinyal, optik fiberler aracılığıyla kızılötesi ışınlar yollayarak serebral korteksteki aktif bölgelerin optik özelliklerindeki değişimleri ölçen bir beyin tarama tekniğidir. Dağınık optik görüntüleme hemoglobinin optik soğurmasını ölçtüğü için kan akışına bağlı bir teknikken olaya bağlı optik sinyal direkt olarak nöronların aktif haldeyken ışığı saçmasında meydana gelen değişikliklerden faydalanır; böylece hücresel aktivitenin daha isabetli ölçümünü sağlar. Bu teknik beyinde gerçekleşen aktivitelerin lokasyonunu milimetreler düzeyinde, zamanını da milisaniyeler düzeyinde bir çözünürlükle tespit eder. Tekniğin en büyük problemi ise kafatasından en fazla birkaç santimetre derinliğinde ölçüm yapabilmesidir. Görece yeni, ucuz ve girişimselci-olmayan bir tekniktir. Urbana-Champaign'deki Illinois Üniversitesinde geliştirilmiş olup buradaki Bilişsel Nörogörüntüleme Laboratuvarında Dr. Gabriele Gratton ve Dr. Monica Fabiani tarafından kullanılmaktadır.

Manyetik rezonans görüntüleme, iyonize edici radyasyon ve radyoaktif izleyiciler olmadan beyin yapılarının yüksek kalitede iki veya üç boyutlu görüntülerini oluşturmak için manyetik alanlar ve radyo dalgaları kullanır.

Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ve arteriyel spin etiketleme teknikleri, beyinde sinirsel aktiviteye bağlı olarak değişen kan akışınını görüntüleyebilmek için oksijene bağlanmış ve bağlanmamış hemoglobinin paramanyetik özelliklerinden faydalanır. Bu da dinlenme durumunda veya çeşitli görevlerin gerçekleştirilmesi sırasında hangi beyin bölgelerinin aktifleştiğini (ve nasıl aktifleştiklerini) görüntülemeyi sağlar. Oksijen durumu (oxygenation) hipotezine göre bilişsel veya davranışsal aktiviteler sırasında hangi bölgelerdeki kan akışında oksijen miktarında değişim gözleniyorsa, o bölgeler o sıradaki aktiviteyle direkt olarak ilişkilendirilebilir.
Çoğu fMRI tarayıcısı deneklere farklı görsel, işitsel veya dokunsal uyaranlar verilebilmesine ve bir tuşa basmak veya oyun konsolunu hareket ettirmek gibi farklı hareketleri yapabilmelerine olanak tanıyor. Sonuç olarak fMRI; algı, düşünce ve hareketle ilişkili beyin yapılarını ve süreçleri ortaya çıkarmak için kullanılabiliyor. fMRI'ın şu anki çözünürlüğü 2-3 milimetre ve bu sınır sinirsel aktiviteye bağlı oluşan hemodinamik tepkinin uzamsal yayılma göstermesinden (ve hemoglobinin oksijene bağlılık oranının sadece aktif hücrenin olduğu noktalarda değil, çevre bölgelerde de değişmesinden) kaynaklanıyor. Beyindeki aktivite örüntülerinin incelenmesinde fMRI, PET yönteminin yerini almış durumda. Fakat PET; radyoaktif izleyiciyle işaretlenmiş reseptör ligandlarını (reseptör ligandı, bir reseptöre bağlanan herhangi bir kimyasaldır) kullanarak beyinde belirli nörotransmiterlere bağlanan ilgili reseptörleri tespit edebilmesi avantajına sahip.
Sağlıklı bireylerle yapılan araştırmaların yanı sıra, hastalık teşhisinde de fMRI giderek daha fazla kullanılıyor. fMRI kan akışındaki oksijen seviyesine oldukça hassas olduğundan, beyinde iskemi (dokuya giden kan miktarının aşırı düşük olması durumu) veya inme sonucu meydana gelen erken değişikliklere de son derece duyarlı. Bazı inme türlerinde pıhtıları dağıtacak maddeler ilk birkaç saatte kullanılabilirken, sonrasında bu maddelerin kullanımı tehlikeli olmaya başlıyor. Dolayısıyla nörolojide inmenin belli türlerinin erken teşhisi önem kazanıyor. fMRI'da görülen değişimler, bu maddelerle tedavi uygulayıp uygulamama kararına yardımcı olabiliyor. Ayrıca fMRI teknikleri, deneğin belli bir anda bir görüntü setinden hangisini gördüğünü %72 ilâ %90 arasındaki bir eşdeğerlikle tahmin edebiliyor (aynı tahminin şansla doğru çıkması ihtimali %0.8).

Manyetoensefalografi (MEG), Süperiletken Kuantum Girişim Cihazı (SQUID) gibi mıknatıs ölçerl

Nöropsikoloji, insan beyninin yapı ve fonksiyonlarının belirli psikolojik olaylarla olan ilişkisini anlamayı ve nörolojik bozuklukların yol açtığı davranışsal ve bilişsel etkilerin teşhis ve tedavisini hedefleyen psikoloji dalıdır.
Daha eklektik psikoloji disiplinlerinden olan nöropsikoloji zaman zaman nörobilim, felsefe, nöroloji, psikiyatri ve bilgisayar bilimi ile kesişir.
Nöropsikoloji, deneysel nöropsikoloji, klinik nöropsikoloji ve bilişsel nöropsikoloji olmak üzere 3 alt dala ayrılır.
Nöropsikologlar genelde üniversite, laboratuvar gibi araştırmaya yönelik alanlarda ya da hastane ve rehabilitasyon merkezleri gibi klinik alanlarda çalışırlar.

Arthur L. Benton
Antonio Damasio
Donald O. Hebb
Alexander Luria
Rosaleen McCarthy
Brenda Milner
Karl Pribram
Vilayanur S. Ramachandran
Tim Shallice

Beyin-bilgisayar arayüzü
Klinik nöropsikoloji
Bilişsel nöropsikiyatri
Bilişsel nöropsikoloji
Deneysel nöropsikoloji
Nöropsikiyatri
Nöroloji
Nörofizyoloji

Paul Ekman (15 Şubat 1934 - 17 Kasım 2025), insan duyguları ve bunların yüz ifadeleri (mimikler) üstündeki etkileriyle ilgili yaptığı çalışmalarıyla öncü olan bir psikologdur.
Ekman'ın araştırmasının temeli insan davranışlarının ve durumlarının zaman içerisindeki gelişiminin araştırılmasına dayanmaktadır.
2009 Yılının en çarpıcı televizyon şovlarından Fox Life ve Dizimax kanallarında gösterilmekte olan Lie to Me (Bana Yalan Söyle) adlı dizide aktör Tim Roth tarafından canlandırılan Cal Lightman adlı karakter, genel hatlarıyla Paul Ekman'ın hayatı ve çalışmalarından esinlenerek yaratılmıştır.

Paul Ekman 1934'te bir çocuk doktorunun oğlu olarak Washington, DC'de Dünya'ya geldi. Çocukluğu, New Jersey, Oregon ve California arasında geçmiştir.
Lisans eğitimini Chicago ve New York üniversitelerinde tamamlamıştır. Doktorasını ise 1958'de Langley Porter Nöropsikiyatri Enstitüsünde bir yıl staj yaptıktan sonra Adelphi Üniversitesi'nden almıştır.
Kendisine 1971'de Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü (UASE) tarafından (National Institute of Mental Health (NIMH)) Araştırmacı Bilim İnsanı ödülü verilmiştir. Bu nişanı daha sonra 1976, 1981, 1987, 1991 ve 1997'de tekrar tekrar almıştır. 40 yılı aşkın bir süre UASE, Ekman'ın çalışmalarını burslar, ödüller ve maddi kaynak sağlamak gibi çeşitli şekillerde desteklemiştir.
2001'de Ekman John Cleese ile birlikte BBC için The Human Face (İnsan Yüzü) belgeselini hazırlamışlardır.
2004'te California Üniversitesi Psikiyatri Departmanında profesör olarak emekli oldu. 1960 - 2004 arasında Langley Porter Psikiyatri Enstitüsünde görev yaptı.
11 Mayıs 2009 tarihli Time dergisinde en çok iz bırakan 100 insan arasında adı anılmıştır.

Ekman'ın, yüz ifadeleri (mimikler) konusundaki çalışmalarının esin kaynağı, psikolog Silvan Solomon Tomkins'in (1911 – 1991) aynı konu üstünde yaptığı çalışmaları olmuştur. Ekman, Margaret Mead gibi bazı antropologların iddialarının aksine yüz ifadelerinin kültürel kökenli olmadığını, aksine tüm yüz ifadeleri ve mimiklerin evrensel olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Üstelik bu durumun sadece insanlarda değil, insanlarla aynı evrimsel köklere sahip tüm canlılarda (ör. primatlar) aynı şekilde olduğunu göstermiştir. İlk aşamada gözlemlenen en temel evrensel yüz ifadeleri (mimikler) şöyle olmuştur; kızgınlık (sinirlenme), iğrenme (tiksinme), korku, zevk, üzüntü ve şaşırma olmuştur. Bunların dışında, aşağılama (hor görme) ifadesi diğerlerine göre daha zayıf belirginliğe sahip olmasına rağmen evrensel kabul edilen bir başka ifade olarak tespit edilmiştir.
Dr. Maureen O'Sullivan ile birlikte yürüttükleri daha önceleri Diojen Projesi olarak adlandırdıkları Büyücüler Projesi (İng.Wizards Project) adlı çalışma sırasında Ekman, insan yüzünde, eğitilmemiş veya doğuştan yeteneğe sahip olmayan kişilerin göremediği mikro ifadeler (yüz ifadeleri) (İng.Microexpressions) bulunduğunu ve bunların gözlemlenmesi sayesinde yalan tespiti çalışmalarına yeni bir bakış açısı getirilebileceğini savunmuştur.
İleriki safhalarda, tüm sınıf ve mesleklerden oluşan 15.000 denekle yürütmüş olduğu testlerin sonucunda, aralarından sadece 50 kişi tamamen eğitimsiz olarak tam başarılı yalan tespiti yapabildikleri görülmüştür. Bu doğal yetenekli bireylere Doğruluk Büyücüleri (Truth Wizards) denilmiştir.
Bununla birlikte, Yüz Hareketleri Tanımlama Sistemi (YHTS) (Facial Action Coding System (FACS)) adını verdiği bir sınıflandırma sistemi geliştirmiştir. Bu sistemin amacı insan yüzüyle oluşturulabilecek tüm ifadelerin belli kodlar vererek sınıflandırmaktır.
Ayrıca Ekman, sözel olmayan iletişim paternleri üstüne çok miktarda araştırma yapmış ve yayımlamıştır. Özellikle yalan tespiti konusunda yapmış olduğu çalışmalar sadece yüzle sınırlı kalmamış, vücudun geri kalanını da kapsamıştır.
Bütün fiziksel ve sözel olmayan belirteçlerin dışında, sözel belirteçlerin de yalan tespiti konusunda nasıl yorumlanacağı üzerinde de çalışmıştır. Monika Lewinsky skandalıyla ilgili röportajında, eğer Bill Clinton'u ben sorgulasaydım yalanını hemen yakalardım demiştir, bunu da Bill Clinton'un Monika Lewinsky'den bahsederken kendinden uzaklaştırıcı lisan kullanmasını tespit ederek desteklemiştir.
Ekman'ın çalışmaları, sosyal olarak, yalanın nasıl ve neden söylendiği ve insanların yalan yakalamak konusundaki ilgisizliği konularının incelenmesine büyük katkı sağlamıştır. Katkıları arasında altürizm (diğergamlık), şefkat ve barışçıl insan ilişkilerinin kökenleri hakkında yaptığı bilimsel araştırmalar da vardır.
Şu anda Paul Ekman, tüm bu çalışmalarına ek olarak görsel bilişim araştırmacısı Dimitris Metaksas ile birlikte görsel yalan tespit cihazı üstünde de çalışmaktadır.
Çalışmalar sırasında kültürler arası araştırmaların temellendirilebilmesi için dış kirlenmeye çok az maruz kalmış izole bir kültüre sahip olan Papua Yeni Gine yerlilerinden referans alınmıştır. Bu çalışmanın sonucunda tüm insan halklarında, her bireyde aynı olan temel yüz ifadeleri, mikro mimikler şöyle bir listede sıralanmıştır:

Kızgınlık (sinirlenme)
İğrenme (tiksinme)
Korku
Mutluluk
Üzüntü (keder)
Şaşkınlık
Fakat 90'lı yıllara gelindiğinde araştırmalarını sürdüren Ekman bu mikro ifade listesini genişletmiştir:

Eğlenme
Aşağılama (hor görme)
Hoşnutluk
Mahçubiyet
Heyecanlanma
Suçluluk duygusu
Gurur
Rahatlama
Memnuniyet
Zevk
Utanç

Paul Ekman insan yüzünün incelenmesi ve yüz ifadelerinin anlamlandırılmasının öğretilmesi için 2 çalışma programı geliştirmiştir. Bu programlar; FACS - Facial Action Coding System ve F.A.C.E - Facial Expression.Awareness.Compassion.Emotions'dır.
FACS eğitimi insan yüzü tarafından yapılabilecek tüm hareket varyasyonlarının tek tek AU0'lara (hareket birimleri; İng. AU - Action Unit) ayrılması ve kodlanması amacıyla yapılan bir çalışmadır. FACS eğitimi, 1978 yılından beri bireylerin kendi kendilerini eğitebilecekleri bir kullanım kılavuzu şeklinde meraklılara ve eğitim göreceklere sunulmaktadır. Şu anda CD temelli bir el kitabı olarak temin edilebilmektedir.
F.A.C.E eğitimi ise insan yüzündeki hareket kombinasyonlarından duyguların ve hislerin yakalanması için yapılan bir çalışmadır. Bu eğitim iki ayrı eğitim aracı vasıtasıyla verilmektedir.
Bu araçlar; Mikro ifade eğitim aracı METT (Micro-expression Training Tool) ve gizli ifade eğitim aracı SETT (Subtle-expression Training Tool)'dır.
Eğitimlerin ve araçların tamamı bireylerin kendi kendilerini eğitebilecekleri şekilde dizayn edilmiştir ve Paul Ekman'ın şirketinin internet sayfası üzerinden meraklılara belli ücretler karşılığında tedarik edilmektedirler.
Şu anda dünyada yaygın olarak Paul Ekman International tarafından ESaC (Emotional Skills and Competencies - Duygusal Beceriler ve Yetkinlikler) ve ETaC (Evaluating Truthfulness and Credibility - Gerçekliği ve Güvenilirliği Değerlendirmek) adlı eğitimler verilmektedir. Türkiye'de Paul Ekman International eğitimlerinin yetkili temsilcisi Sola Unitas Akademi 23 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. dir.

1983 - Fakülte Araştırma Lektörü, California Üniversitesi, San Francisco
1991 - Üstün Bilimsel Katkı Ödülü - Temel araştırmalarda Amerikan Psikoloji Birliği'nin en büyük ödülü.
1994 - Beşeri Çalışmalar Onursal Doktoru, Chicago Üniversitesi
1998 - William James Emsal Ödülü, Amerikan Psikoloji Derneği
2001 - Amerikan Psikoloji Derneği tarafından 20. yüzyılın en iz bırakan psikologlarından biri olarak belirlendi.
2008 - Beşeri Çalışmalar Onursal Doktoru, Adelphi Üniversitesi
2009 - TIME Dergisi 2009'un en iz bırakan 100 insanı arasında seçildi.

Emotional Awareness: Overcoming the Obstacles to Psychological Balance and Compassion (Times Books, 2008) ISBN 0-8050-8712-5
Unmasking the Face ISBN 1-883536-36-7
Emotions Revealed: Recognizing Faces and Feelings to Improve Communication and Emotional Life (Times Books, 2003) ISBN 0-8050-7516-X
Telling Lies: Clues to Deceit in the Marketplace, Politics, and Marriage ISBN 0-393-32188-6
What the Face Reveals (with Rosenberg, E. L., Oxford University Press, 1998) ISBN 0-19-510446-3
The Nature of Emotion: Fundamental Questions (with R. Davidson, Oxford University Press, 1994) ISBN 0-19-508944-8
Darwin and Facial Expression: A Century of Research in Review ISBN 0-12-236750-2
Facial Action Coding System/Investigator's ISBN 99936-26-61-9
Why Kids Lie: How Parents Can Encourage Truthfulness ISBN 0-14-014322-X
Handbook of Methods in Nonverbal Behavior Research ISBN 0-521-28072-9
Face of Man ISBN 0-8240-7130-1
Emotion in the Human Face ISBN 0-08-016643-1
Handbook of Cognition and Emotion (Sussex, U.K. John Wiley & Sons, Ltd., 1999)

Lie to Me

http://www.paulekman.com/about-ekman/25 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview
Official site*24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A biography from Lifeboat Foundation site
Article: The Naked Face
Interview (History Channel transcript) 28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview (Financial Times)
Greater Good Magazine: Interview between Ekman and daughter Eve on parent-child trust 16 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Recording of a conversation with Daniel Goleman
Detecting Deception, American Psychological Association 1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Paul Ekman ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Siyasi psikoloji veya politik psikoloji kavramı günümüzde algıladığımız şekilde ilk olarak Frankfurt Sosyal Araştırmalar Enstitüsü veya diğer adıyla Frankfurt Okulu’nun çalışmaları ile ortaya çıkmıştır. Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse ve Erich Fromm'un Marksist Felsefe ve Klasik Psikanaliz'e dayalı felsefeleri sonucu gelişmiştir. Özellikle Wilhelm Reich, Sovyet toplumunda demokrasinin gelişimi ve kitle davranışları, toplumların yönetime verdiği tepkiler hakkında çalışmalar yürütmüştür. Frankfurt Okulu felsefecileri, I. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da demokrasinin işleyememesi nedeniyle ekonomi ve iletişim ile  psikoloji arasındaki sınırları genişleterek çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Daha sonra Jürgen Habermas'ın politik psikoloji alanında çalışmaları olmuştur.

Politik psikoloji, pragmatik (faydacı) bir bakış açısıyla uygulamacılara yönelik olarak aslında siyaset ve diplomaside başarıyı arttırmak üzere bu alanda hizmet veren politikacılara ve diplomatlara, toplumsal olaylara bakışlarında ve değerlendirmelerinde psikolojik bir pencere açarak hizmet vermektedir. Politik psikolojinin sorunlara yaklaşım yöntemi bütünleyici bir anlayışla, analitik psikolojinin temeline dayanmaktadır. Bu nedenle birkaç disiplinle birlikte bütünleşik bir yaklaşımda bir tarih perspektifi sunmaya çalışmaktadır.
Politik psikoloji, toplumların ya da ulusların birbirleriyle ya da liderleriyle olan ilişkilerini gözlemlemeyi amaçlamaktadır. Yönetim şekli ne olursa olsun sağlıklı ve faydacı bir yöneten-yönetilen anlayışı ortaya koymak için birey-vatandaş ve zümre-sınıf ilişkilerini gözlemleyerek bu yönde çalışmalar yapmaktadır. Yöneten-yönetilen ilişkisinde gözlenen alan "iletişim" olduğu için medyada ya da alanlarda siyasi partilerin seçmen davranışı, lider davranışı, grup dinamiği ve kitle psikolojisi hakkındaki araştırmaları politik psikolojinin alanıdır. Ayrıca politik psikoloji; iç savaş, soykırım, toplumsal travmalar, terör, baskı grupları, göçmenlik ve entegrasyon alanlarında çalışmalar yürütülmesini amaçlamaktadır. Bu alanlardaki araştırmaların başlıca konuları şunlardır: normal kimlik gelişimi, teröristin kimliği, etnik kimliğin gelişimi, terörizmin psikolojisi, büyük grupların ve liderlerin psikolojik motivasyonları, lider ve izleyen psikolojisi, etniklik psikolojisi ve toplumsal ve siyasal gelişmelerin psikodinamiği.

Politik psikolojinin üç temel özelliği şunlardır: Birincisi, sosyal aciliyet olaylarına her zaman hassas olur. İkincisi, başlangıcından beri psikolojik teoriyi politik olaylara bağlamaya çalışır. Sonuncusu ise, geleneksel bir kanı sahası olarak, evrensel teori ve metotları barındırmasıdır.

İlk olarak Amerika'da Jeanne Knutson psikanalistleri, ekonomistleri ve siyaset bilimcilerini yanına alarak Politik Psikoloji Cemiyeti'ni kurmuştur. Prof. Dr. Vamık Volkan ise bu cemiyetin 4. başkanlığını yapmıştır. Her sene Uluslararası Politik Psikoloji Cemiyeti'nin kongreleri düzenlenmektedir.
Türkiye'de ise 1992 yılında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel tarafından Başbakanlığa ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne bağlı olarak kurulan 1997'de pasif hale geçen Politik psikoloji merkezi bulunmaktadır. Ayrıca 1992-1997 yılları arasında bu merkezin başkanlığını yapan Prof. Dr. Abdülkadir Çevik, merkezden ayrıldıktan sonra Ankara merkezli Politik Psikoloji Derneği'ni kurmuştur.

https://web.archive.org/web/20110101173723/http://www.ppd.org.tr/, Politik Psikoloj Derneği resmi web sitesi
https://web.archive.org/web/20091005222413/http://www.genbilim.com/content/view/3616/38

Pozitif psikoloji, 1990'lı yılların sonlarında başlayan bir akımdır ve günümüze geldikçe önem kazanan bir araştırma alanı haline gelmiştir. Pozitif psikoloji hakkındaki araştırmalar ve kuram geliştirme çabaları sayıları gittikçe artan bir psikolog grubunun dikkatini çekmektedir ve hümanistik psikoloji hareketinin en uzun soluklu mirasını temsil edebilir. Ancak bazı psikologlar, hakkını teslim etseler de, pozitif psikolojiyi hümanistik psikolojinin ‘’ yeniden paketlenmesi’’ olarak görüyorlar.
Pozitif psikoloji, “bireylerin, grupların ve kurumların uygun bir şekilde işlev görmesine yardımcı olan ve onların gelişmelerine katkı sağlayan durumlar ve koşulların bir çalışması” olarak tanımlanmıştır.
Pozitif psikoloji, bireylerin ve toplulukların gelişimlerini destekleyen faktörleri incelemeyi ve bunları teşvik etmeyi kendisine bir amaç olarak belirlemiştir. Bu nedenle pozitif psikoloji, hastalık ve rahatsızlıklara yapılan vurgunun da ötesine geçerek, psikolojik sağlık kaynakları üzerine dikkati çekmektedir. Bilimde, araştırmada ve uygulamada pozitifliğe önem veren bu pozitif odaklılık sayesinde pozitif psikoloji hareketi kısa zamanda eğitim, ekonomi, yönetim, sağlık bakım, kamu sağlığı, sosyal ve insan hizmetleri, nörobilim, liderlik ve diğer örgütsel alanlarda hızla yayılmıştır. Pozitif psikoloji, insan potansiyeline, güdülerine ve kapasitelerine karşı daha açık ve takdir edici bir yaklaşım alınmasını ileri sürmektedir. Pozitif psikolojinin insana bakısı ise, profesyonelleri insan potansiyelini daha fazla takdir etmeye yönlendirmektedir.

Doktor Martin E.P. Seligman 29 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 12 Ağustos 1942'de Amerika 15 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'da doğdu. Halen yaşamakta olan Seligman Penn Pozitif Psikoloji Merkezi'nin ve Pozitif Psikoloji Uygulamaları Master Programı'nın (MAPP) direktörlüğünü yapmakta. 1964 yılında Princeton Üniversitesi'nde felsefe 31 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. alanında lisans derecesini aldı.
Pozitif Psikoloji'nin kurucusu olarak görülen Seligman 1998 yılında da Amerikan Psikoloji Derneği başkanlığı yaptı. Başkanlık yaptığı dönem boyunca Pozitif Psikolojinin bilimsel bir çalışma alanı olmasına katkıda bulundu. Seligman 275'ten fazla bilimsel yayın yaptı, 20 tane kitap yazdı. Kitapları 45ten fazla dile çevrildi. Amerika ve yurtdışındaki çok satan kitaplar arasında yer aldı. İyi bilinen eserleri arasında Öğrenilmiş Çaresizlik(1991),Gerçek Mutluluk (2002), Anormal Psikoloji(1982,1988,1995, David Rosenhan ile) yer alıyor. Karakter Güçlü Yanlar ve Erdemler: El Kitabı ve Sınıflandırma kitabında bir diğer Pozitif Psikoloji otoriteri olan Christopher Peterson'la çalıştı (Oxford, 2004).Bu çalışması New York Times, Newsweek, Redbook, U.S. News and World Report, the Reader's Digest, USA Today, Parents, Fortune, Family Circle gibi birçok popüler dergide yer aldı. TV ve radyo programlarında Psikoloji Bilimi ve Uygulamaları hakkında konuşmalar yaptı. Dünya çapında ailelere, eğitimcilere ve ruh sağlığı uzmanlarına eğitim verdi.Amerikan Psikoloji Derneğinden iki tane Bilimsel Katkı Ödülü aldı. Psikopatoloji Araştırma Derneğinden Yaşam Boyu Başarı ödülünü almıştır. Araştırma ve yazıları Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü, Ulusal Bilim Vakfı, Guggenheim Vakfı ve MacArthur Vakfı tarafından desteklendi. Depresyon önlenmesinde yaptığı araştırma ile 1991 yılında Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü Başarı Ödülü'nü aldı. 14 yıldan beri de Pennsylvania Üniversitesi Psikoloji Bölümünde Klinik Eğitim Programı Direktörlüğü yaptı. Geçmişte Amerikan Psikoloji Derneği'nde Klinik Psikoloji bölüm başkanlığı da yaptı.
2002 yılında yayınlanan Genel Psikoloji İncelemesi Anketinde en çok atıf yapılan psikologlar arasında 31. sırada yer almıştır. En son kitabı Flourish 2011 yılında yayımlandı.

Martin Seligman dışında Ed Diener, Mihaly Csikszentmihalyi, Christopher Peterson, Barbara Frederickson, Alex Linley, Robert Biswas-Diener Pozitif Psikolojinin öncüleri ve gelişimine katkıda bulunan isimlerden bazılarıdır.

“Pozitif psikoloji (positive psychology)” terimi yaklaşık olarak 60 yıl önce Maslow'un (1954) Motivasyon ve Kişilik (Motivation and Personality) adlı kitabının son bölümü olan “Pozitif Bir Psikolojiye Doğru (Toward A Positive Psychology)” bölümü ile ilk kez kullanılmıştır. Pozitif bakış ve düşüncenin etkisine dair kaynaklar ise Antik Yunan felsefesindeki Pigmalion etkisine kadar dayandırılabilir (Aybas, 2014).
1998 yılında Amerikan Psikoloji Derneği başkanı olan Martin Seligman'ın (2002) psikoloji alanına yeni bir bakış açısı ile başlayan ve yeni bir akım olan pozitif psikoloji, II. Dünya Savaşı'ndan beri devam eden psikolojinin sadece zihinsel hastalıklar ve patolojilere odaklanan yönüne değil, aynı zamanda psikolojinin unutulmuş iki altın misyonuna vurgu yapmakta ve “insanların doğru olan yönleriyle ilgilenmeye” ve “onları geliştirmeye” odaklanmaktadır.
Seligman ve Christopher Peterson pozitif eşdeğeri olarak nitelendirdikleri Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel Kılavuzu’nu (DSM) 1 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  oluşturmak için birlikte çalıştılar. DSM yanlış gidene odaklanırken, Character Strengths and Virtues kitabı ise doğru gideni tasarlamaya odaklanmıştı. Seligman'a göre Pozitif Psikoloji insanın zayıf taraflarıyla olduğu kadar güçlü taraflarıyla da ilgilenilmeli ve bu güçlü yanlar desteklenmelidir. İnsanların hayatlarını tatmin olacakları hale getirmeye çalışılmalı, yüksek yetenek ve deha yetiştirmekle ilgilenilmelidir.
Seligman ve Peterson çalışmalarında değerli olan erdemlerin yönetilebilir bir listesini çıkarabilmek için çeşitli kültürlerde araştırmalar yapmıştır. Bu kültürler arasında Çin, Hindistan, Roma ve bir takım Çağdaş Batı kültürleri de vardır. Oluşturdukları liste güçlü bir karakterin 6 özelliğini içeriyor: Bilgelik, Cesaret, Sevgi, Adalet, Ilımlılık ve Aşkınlık. Bu özelliklerin hepsi alt başlıklar içerir: Örneğin Ilımlılık affetmeyi, İnsancıllık ise tevazu, sağduyu ve özeleştiriyi içerir. Bu 6 özellik arasında hiyerarşi olduğuna inanmıyorlar. Hiçbir özelliği daha temel ya da öncü görmüyorlar. Pozitif Psikolojinin savunduğu gibi, iyi karakter kötü karakterin olumsuzlanmasından veya minimize edilmesinden daha fazlasıdır. Hatta insanın güçlü yönlerinin ikincili değildir. Peterson ve Seligman'ın sıkı çalışmaları sayesinde insanın güçlü yönleri artık bilimsel değerlendirme ve anlamayla uyumludur.
Seligman son kitabı Flourishte iyi oluşun ölçütlerinden açıkça bahsetmiştir. Bu ölçütleri “İyi Oluş Teorisi” olarak adlandırmıştır. Bu teoriyi 5 elemente dayandırmıştır:

Pozitif Duygu: Sadece öznel değerlendirilebilir. Yaklaşık yüzde 50'si kalıtsaldır dolayısıyla değiştirilmesi pek mümkün değildir.
Bağlılık: Pozitif duygular gibi sadece öznel yollarla ölçülebilir, bir ifade akışında bulunma
İlişkiler: Arkadaşlık, aile, sosyal ilişkilerde bulunma
Anlamlılık: Ait olma ve önemli bir şeylere hizmet etme
Başarı: Olumsuz duyguların, ilişkilerin üstesinden gelme
Seligman'a göre
“Her İyi Oluş elementinin ölçülebilmesi için 3 özelliğe sahip olması gerekir.”

İyi olmaya katkı sağlaması
Birçok kişi yalnızca diğer elementler için değil kendi iyiliği için yapmayı sürdürür.
Diğer elementleri bağımsız olarak tanımlar ve ölçer.
bu 31 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sitede tam teşekküllü mutluluk testleri bulunmaktadır.
Olumlu duyguların nedenlerini araştırmıştır. Sol hemisfer ile sağ hemisfer aktivitesi arasındaki ilişkinin mutluluk nedeni olduğunu bulmuştur.Seligman'a göre psikolojinin amacı zihinsel problemleri çözmenin yanında insanların mutlu olabilmesinin yollarını bulmak olmalıdır.

Psikolojik İyi Oluş: Psikolojik iyi oluş kavramı altı boyutu içerir; kendini kabul, kişisel büyüme, yaşam amacı, diğerleriyle olumlu ilişkiler, çevresel hakimiyet ve özerklik.
Otantik Mutluluk: Seligman mutluluğun üç kökeni olduğunu belirtmektedir: 1. Yüksek düzeyde olumlu duyguları ve doyumu sağlayan güzel hayat, 2. Sürekli özümlemeyi, katılımı ve akışı içeren iyi hayat, 3. Bireyin kendisinden daha büyük ve güçlü bir şeye hizmet etmesini ve güçlü yanlarını bu doğrultuda kullanmasını ifade eden anlamlı hayat.
Akış: Akış kuramı, Mihalyi Csikszentmihalyi'nin sanatçılardan etkilenerek ortaya attığı bir kuramdır. Fiziksel ya da bilişsel bir aktivitenin içinde saniyesi saniyesine yoğun bir şekilde yer almak olarak tanımlanmıştır. Dikkat tamamen gerçekleştirilen göreve verilmiştir ve kişi kapasitesini tam olarak ortaya koymaktadır.
Farkındalık: Farkındalık bilinçli olarak dikkatimizi o anki deneyimlerimize yoğunlaştırmamızdır. Deneyim an ve an düşüncelere, duygulara, fiziksel duyulara ve çevremize olan odaklanmamızdır. Farkındalığı uygulamak demek şimdiki zamanda yaşamaktır.

İlk kez 1999 yılında Martin Seligman, psikoloji biliminin insanın normal olmayan yönleri üzerinde durduğuna, güçlü ve olumlu yönlerini anlayıp geliştirmeye çalışmadığına dikkat çekerek, psikoloji bulgularının insanları nasıl daha normal, daha mutlu, daha başarılı ve daha iyi olabileceklerini öğretmek için kullanılması gerektiğini vurgulayarak “pozitif psikoloji” kavramını ileri sürmüştür. 1998 yılında Amerikan Psikoloji Derneği başkanı olan Martin Seligman'ın (2002) psikoloji alanına yeni bir bakış açısı ile başlayan ve yeni bir akım olan pozitif psikoloji, II. Dünya Savaşı'ndan beri devam eden psikolojinin sadece zihinsel hastalıklar ve patolojilere odaklanan yönüne değil, aynı zamanda psikolojinin unutulmuş iki altın misyonuna vurgu yapmakta ve “insanların doğru olan yönleriyle ilgilenmeye” ve “onları geliştirmeye” odaklanmaktadır.
Sheldon ve King (2001)’e göre pozitif psikoloji, insana özgü olağan güç ve erdemlerin bilimsel olarak incelenmesidir. Bu tanıma göre pozitif psikoloji akımı, psikologların dikkatlerini patolojik birey yerine sağlıklı bireylere çekme amacını taşımaktadır. Cesaret, umut, azim gibi yetkinlikleri güçlü yanlar olarak inşa eden pozitif psikolojinin bu yolla iyilik halini geliştirebileceği ve akıl hastalı

Psikodilbilim veya ruhdilbilim, psikolojik süreçlerle dilsel etkenler arasındaki iletişimi çalışan disiplindir. Bu disiplin başat olarak dilin nasıl işlendiği (to process), zihin ve beyinde nasıl temsillendiği (to represent) ile ilgilenir; yani, insanların dili edinmesini, kullanmasını, anlamasını (to comprehend) ve üretmesini sağlayan psikolojik ve nörobiyolojik faktörlerle...
Psikodilbilim dildeki gramatik yapıların (construction) üretimi için elzem olan bilişsel yeti (faculty) ve süreçlerle (process) ilgilenir. Ayrıca bu yapıların bir dinleyici tarafından algılanışını da inceler.
Psikodilbilim felsefi ve eğitsel alanlardan hareketle ortaya çıkmıştır. Modern araştırmalar, zihnin-beynin dili nasıl işlediğini incelemek için biyoloji, nörobilim, bilişsel bilim, dilbilim ve enformasyon biliminden yararlanır. Bunun yanı sıra sosyal bilimler, insan gelişimi, iletişim teorileri ve bebek gelişimi gibi kimi alanlarla da etkileşimi vardır.
Beynin nörolojik işleyişini incelemek için non-invazif tekniklere sahip birkaç alt disiplin vardır. Örneğin: nörolinguistik başlı başına bir alan haline geldi; gelişimsel psikodilbilim, psikodilbilimin bir dalı olarak, çocuğun dil öğrenme yeteneği ile ilgilenmektedir.

Psikodilbilim, psikoloji, bilişsel bilim, dilbilim, konuşma ve dil patolojisi ve söylem analizi dahil olmak üzere çeşitli farklı arka planlara sahip araştırmacılardan oluşan disiplinlerarası bir çalışma alanıdır. Psikodilbilimciler, aşağıdaki ana alanlara göre insanların dili nasıl edindiklerini ve kullandıklarını inceler:

dil edinimi: çocuklar dili nasıl edinir?
dil anlayışı: insanlar dili nasıl anlar?
dil üretimi: insanlar dili nasıl üretir?
ikinci dil edinimi: Bir dili zaten bilen insanlar başka bir dili nasıl edinir?
Dili anlama ile ilgilenen bir araştırmacı, basılı metindeki örüntülerden ortografik, morfolojik, fonolojik ve anlamsal bilgilerin çıkarılmasıyla ilgili süreçleri incelemek için okuma sırasında kelime tanıma çalışabilir. Dil üretimiyle ilgilenen bir araştırmacı, kavramsal veya anlamsal düzeyden başlayarak sözcüklerin telaffuz edilmeye nasıl hazırlandığını inceleyebilir (bu aslında çağrışımla ilgili bir konudur ve muhtemelen anlamsal farklılıkla ilgili kavramsal bir çerçeve yoluyla incelenebilir). Bunların yanı sıra Gelişimsel Psikodilbilimciler, bebeklerin ve çocukların dili öğrenme ve işleme becerilerini inceler.
Psikodilbilim, çalışmalarını, insan dilini oluşturan farklı bileşenlere göre daha da böler.
Dilbilim ile ilgili alanlar şunları içerir:

Fonetik ve fonoloji, konuşma seslerinin incelenmesidir. Psikodilbilimde araştırmalar, beynin bu sesleri nasıl işlediğine ve anladığına odaklanır.
Morfoloji, özellikle ilgili kelimeler (köpek ve köpekler gibi) arasındaki yapıların ve kurallara dayalı olarak yeni kelime (çoğul bir yapı oluşturmak gibi) oluşumunun incelenmesidir.
Sentaks, kelimelerin cümleler oluşturmak için nasıl birleştirildiğinin incelenmesidir.
Semantik, kelimelerin ve cümlelerin anlamlarıyla ilgilenir. Sentaks, cümlelerin biçimsel yapısıyla ilgiliyken semantik, cümlelerin asli anlamıyla ilgilenir.
Pragmatik, anlamın yorumlanmasında bağlamın rolü ile ilgilenir.

Psikodilbilim dilin özelliklerinin nasıl edinildiğini araştırdığından dolayı doğuştanlığa karşı davranışın edinilmesi konusundaki tartışmalardan bir hayli etklieniyor. Bir süre için doğuştan özellik konsepti psikoloji çalışmalarında hiç dikkate alınmadı. Fakat zaman geçtikçe doğuştanlığa yeni bir tanımın yapılır olması, doğuştan olarak ele alınabilecek davranışlar bir bireyin psikolojik olarak incelenmesinde de tekrar kullanılmaya başlandı. Davranışçı modelin popülaritesinin azalmasının ardından, etoloji, psikoloji içinde önde gelen bir düşünce olarak yeniden ortaya çıkmış ve doğuştan gelen bir insan davranışı olan dil konusunun bir kez daha psikoloji kapsamında incelenmesine olanak sağlamıştır.

Psikodilbilimin teorik çerçevesi, 19. yüzyılın sonlarında “Dilin Psikolojisi” olarak geliştirilmeye başlandı. Psikodilbilimin bir bilim olarak, 1936'da dönemin önde gelen psikologlarından Jacob Kantor'un An Objective Psychology of Grammar adlı kitabında "psikodilbilim" terimini kullanmasıyla başladığı kabul edilir.
Bununla birlikte, "psikodilbilim" terimi, 1946'da Kantor'un öğrencisi Nicholas Pronko'nun "Psikodilbilim: Bir İnceleme" başlıklı bir makale yayınlamasıyla yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Pronko'nun arzusu, birbiriyle ilişkili sayısız teorik yaklaşımı tek bir isim altında birleştirmekti. Böylece psikodilbilim ilk kez "tutarlı olabilecek" disiplinler arası bir bilimden bahsetmek için kullanılmış oldu ve bunun yanı sıra Charles E. Osgood ve Thomas A. Sebeok'un 1954 tarihli bir kitabı olan Psikodilbilim: Teori ve Araştırma Sorunları Anketi'nin de başlığı olarak seçildi.

Halen çok fazla tartışma sürmesine rağmen, çocukların dil edinimi üzerine iki temel teori vardır:

dilin bütününün çocuk tarafından öğrenilmesini gerektiğini savunan davranışçı bakış açısı; ve
soyut dil sisteminin öğrenilemeyeceğine, ancak insanların doğuştan gelen bir dil yetisine veya " evrensel dilbilgisi " olarak adlandırılan yapıya erişimi olduğunu savunan doğuştancı perspektif.
Doğuştancı bakış açısı 1959'da Noam Chomsky'nin BF Skinner'ın Verbal Behavior (1957) adlı kitabına yönelik son derece eleştirel bir inceleme yazmasıyla dikkat çekmeye başladı. Bu inceleme, psikolojide bilişsel devrimi başlatan metinlerden biri olarak kabul edilir. Chomsky, insanların dile özel, doğuştan gelen bir yeteneğe sahip olduğunu ve özyineleme gibi karmaşık sentaktik özelliklerin beyinde "doğuştan geliştiğini" öne sürdü. Bu yeteneklerin, en zeki ve sosyal hayvanların bile kavrayışının ötesinde olduğunu düşünüyordu. Chomsky, bir dil edinen çocukların olası tüm insan gramerleri arasından seçmek için geniş bir arama uzamına sahip olduğunu iddia ettiğinde, çocukların dillerinin tüm kurallarını öğrenmek için yeterli girdi aldıklarına dair hiçbir kanıt yoktu. Bu nedenle, insanlara dil öğrenme yeteneği veren başka bir mekanizma olmalıydı ve bu ancak doğuştan geliyor olabilirdi. "Doğuştanlık hipotezine" göre, böylesi bir dil yetisi insan dilini belirleyen ve bu yetiyi hayvan iletişiminin en karmaşık biçimlerinden bile farklı kılan şeydir.
Dilbilim ve psikodilbilim alanı, o zamandan beri Chomsky'nin karşısında veya tarafında olan tepkilerle tanımlandı. Chomsky'nin lehindeki görüş, insanın dili kullanma yeteneğinin (özellikle özyinelemeyi kullanma yeteneğinin) her türlü hayvan yeteneğinden niteliksel olarak farklı olduğunu savunuyor. Bu yetenek, uygun bir mutasyondan veya başlangıçta başka amaçlar için gelişen becerilerin adaptasyonundan kaynaklanmış olabilir. 
Dilin dışsal girdi ağırlıklı olarak öğrenilmesi gerektiği görüşü özellikle 1960'tan önce popülerdi ve Jean Piaget ve emprist Rudolf Carnap'ın mentalistik teorileri tarafından temsil ediliyordu. Benzer şekilde, davranışçı psikoloji ekolü, dilin koşullu tepkiyle şekillenen bir davranış olduğu görüşünü ortaya koyar; bu yüzden o da öğrenildiğini savunur. Dilin öğrenilebileceği görüşünde, yani yeterince dilsel veriye maruz kaldığımız görüşünde, belirimcilik esinlenen güncel bir canlanma yaşanmaktadır. Bu görüş doğuştancılığın yanlışlanamaz olduğunu, bilimsel olarak test edilebilir görüş olmadığını savunur. Benzer bir çizgiyi takip ederek, 1980'lerden bu yana bilgisayar teknolojisindeki artışla birlikte, araştırmacılar nöral ağ modellerini kullanarak dil edinimini simüle edebildiler.

Dilin yapıları ve kullanımları, ontolojik kavrayışların oluşumu ile ilişkilidir. Bazıları bu sistemi, anlam ve bilgi alışverişinde bulunmak ve aynı zamanda dile anlam vermek için kavramsal ve semantik saygıyı kullanan, böylece bir "durdurma" kısıtlamasına bağlı semantik süreçleri inceleyen ve tanımlayan "dil kullanıcıları arasında yapılandırılmış işbirliği" olarak görür. Sıradan erteleme vakaları değildir. Erteleme normalde bir nedenle yapılır ve mantıklı bir kişi, iyi bir neden varsa her zaman ertelemeye eğilimlidir.

Dil anlama alanındaki bir soru da şudur: insanlar bir cümleyi okurken, o cümleyi anlama süreci (yani, cümle işleme) nasıl gerçekleşir? Şimdiye kadar deneysel çalışmalar, cümle anlamanın mimarisi ve mekanizmaları hakkında çeşitli teorilere yol açmıştır. Bu teoriler tipik olarak, cümlede yer alan, okuyucunun anlam oluşturmak için kullanabileceği bilgi türleri ve okumanın hangi noktasında bu bilgilerin okuyucu için erişilebilir hale geldiği ile ilgilidir. "Modüler" ve "interaktif" işleme gibi konular, sahada teorik ayrışmalara yol açmıştır.
Cümle işleme hakkındaki modüler görüş, bir cümleyi okumayla ilgili aşamaların bağımsız olarak ayrı ayrı modüllerden oluştuğunu, böylece işlev gördüğünü savunur. Bu modüllerin birbirleriyle sınırlı etkileşimi vardır. Örneğin, etkili bir cümle işleme teorisi olan "bahçe yolu teorisi (garden-path theory)", cümle işleme sırasında ilk olarak sentaktik analizin gerçekleştiğini belirtir. Bu teoriye göre, okuyucu bir cümleyi okurken, çabayı ve bilişsel yükü en aza indirmek için mümkün olan en basit yapı zihninde oluşur. Bu, anlamsal analizden veya bağlama bağlı bilgilerden herhangi bir girdi olmadan yapılır. Dolayısıyla, "The evidence examined by the lawyer turned out to be unreliable" cümlesinde, okuyucu "examined" kelimesine geldiğinde, delilin bir şeyi incelediği gibi bir anlam ortaya çıkar çünkü bu, o sırada ulaşılabilen en basit yapıdır. Bu tarz bir anlamlandırma mantıksız şekilde sonuçlansa bile yapılır. Delil, bir şeyi inceleyemez çünkü canlı ve akıllı bir özne değildir örneğin. Bunun "önce sentaks" görüşünü benimseyen teorilere göre, anlamsal bilgi daha sonraki bir aşamada işlenir. Okuyucu ancak daha sonra, ilk ayrıştırmayı "delil"in incelendiği bir çözümleme olarak gözden geçirmesi gerektiğini anlayacaktır. Bu örnekte okuyucular, genellikle hatalarını "by the lawyer" kısmına ulaştıklarında anlarlar ve geri dönüp cümleyi yeniden değerlendirmeleri gerekir. Bu yeniden analiz normalde olduğundan daha fazla efor gerektirir ve okumanın yavaşlamasına yol açabilir.
Modüler görüşün aksine, kısıtlamaya dayalı (co

Psikofizik nicelik bakımından, fiziksel uyaranın ve etkilediği algı ve hislerin arasındaki ilişkiyi inceler. Psikofizik, "uyarıcı ile algının arasındaki ilişkinin bilimsel çalışmasıdır ya da tam olarak "anlayış sürecinin, öznenin deneyimlerinin veya davranışlarının değişken özelliklerinin bir veya birden fazla fiziksel boyutların uyarıcılığındaki analizidir." diye tanımlanmıştır." Psikofizik, ruhi olanla fiziki olan arasındaki münasebetleri, deneysiz olarak inceler. Psikofiziğe göre, beden ve zihin iki farklı ama birbiri ile etkileşim içinde olan; birbirini değiştiren/dönüştüren, bir yapıda hareket etmektedir.
Psikofizik aynı zamanda sadece kavramsal sistemle kabul edilen yöntemlere genel olarak verilen isimdir. Modern uygulamalar büyük oranda ideal gözlemci analizlerine ve sinyal işlemeye dayılıdır,
Psikofizik, yaygın ve önemli pratik uygulamalara sahiptir. Örneğin, dijital sinyal işlemede, psikofizik, kayıplı sıkıştırmanın metotları ve modellerin gelişmesinde bilgi sahibidir. Bu modeller, insanların neden, ses ve video sinyalleri ile kayıplı sıkıştırma kullanılarak biçimlendirildiği zaman, sinyal kalitesinin çok az kaybedildiğini algılayabildiğini açıklar.

Leipzigli Gustav Theodor Fechner, Elemente der Psychophysik’ı yayımladığı zaman, psikofiziğin klasik teknikleri ve teorilerinin çoğu 1860 ta formüllendi. O, bilinç içeriğine fiziksel uyarıcıları ilişkilendirmek için amaçlanan araştırmaları tanımlayan, "psychophysics" terimini deyimledi. Hem fizikçi hem de filozof olan Fechner, maddeyi akla uygun olan yöntemleri geliştirmeyi ve bunun kişi üstündeki etkisini deneyleyen ve kamuya gözlemlenebilir dünya ile bağlantıyı hedefliyordu. Onun fikirleri, 1930'ların başında Alman ve Leipzigli filozof Ernst Heinrich Weber'in sağladığı ışığın ve dokunuşun duyuları üzerindeki deneysel sonuçlar tarafından ilham verildi, en özellikli olanları orta kuvvette uyaranların yoğunluğu ki Weber referans yoğunluğunun sabit bir kesir olduğunu göstermişti ve Fechner, Weber yasalarından yararlandı, Bundan, Fechner, Fechner ölçeği olarak bilinen en önemli logaritmik ölçeği türetti. Weber ve Fechner'in çalışması, Leipzig'te psikolojik araştırmalar için Wilhelm Wundt vakfı ile bir bilim olarak psikolojinin temellerinden biri oluşturuldu. Fechner'in çalışmaları, içebakışçılık yaklaşımı sistemize etti, uyarıcılar gibi fiziksel olarak sözlü tepkiler ile bile davranışçı yaklaşım ile rekabet içine girdiler. 1930 boyunca, özellikle Nazi Almanya'sında psikolojik araştırmalar durma aşamasına geldi, her ikisi de sonunda, akıldaki bilinçli veya bilinçsiz işlemler için kanıt olarak uyarıcı-tepkileri ilişkilerinin kullanımı tarafından yerleri alınmaya başlandı.
Fechner'in çalışmaları, Charles S. Pierce tarafından çalışıldı ve genişletildi ki Charles S. Pierce, yakında kendi hakkında seçkin bir deneysel psikolog olacak olan öğrencisi Joseph Jastrow tarafından desteklendi. Pierce ve Jastrow, Fechner'in deneysel bulgularını tasdikliyordular fakat tamamen değil. Özellikle, Pierce ve Jastrow'un klasik bir deneyi, çok fazla yüksek gerekçesi ile Fechner'in ağırlıkların algı eşiği tahminini reddettiler.
Pierce ve Jastrow aslında, randomize deneyi keşfettiler: Onlar rastgele seçilmiş kör gönüllülerle ağırlıkları ayırt etme yeteneğini ölçmek için tekrarlayan ölçümleri tasarladılar. Pierce'in deneyi, 1800'lerde, uzman ders kitapları ve laboratuvarlarda randomize deneylerin araştırma geleneğini geliştiren için psikoloji ve eğitimdeki araştırmacılara ilham kaynağı oldu. Pierce–Jastrow deneyleri, insan algısına onun yararcılık programının Pierce'in uygulamalarının bölümleri olarak ilişkilendirdiler: diğer çalışmaları ışığın algılanmasında göz önünde bulunduruldu.  JJastrow şu özeti yazdı: “ Sayın Pierce’nin mantıktaki çalışmaları, bana entelektüel gücün ilk gerçek deneyimini verdi. Beni Stanley Hall tarafından kurulan psikoloji laboratuvarına hemen götürmesine rağmen, psikolojik sorunları tedavi etmede ve aynı zamanda benim görevlendirmem ile benim benlik duygumu teşvik etmede, herhangi bir laboratuvar alışkanlıklarının oldukça masum, biraz gerçek bir araştırma ile bana ilk eğitimimi veren Pierce idi. Odama alıp pencereme kurduğum aletleri de o benim için aldı. Aydınlanma koşulları doğru olduğu zaman, gözlemlerimi aldım. Sonuçlar, Ulusal Bilim Akademisi Tutanaklarında ortak adlarımız altında yayımlandı. Kanıt, duyusal izler daha az etki kararı olmayan bilinç içinde herhangi bir kayıt yapmak için çok yavaş etki ediyor, kendi kendine, The Subconscious’ta yıllar sonra bir kitaba söz sahibi olmam için uyarıldığım kalıcı bir güdü oluştu.” Bu çalışma açıkça bilincin deyimi tarafından gözlemlenebilir bilinçsel performansı ayırt etti.
Duyusal algıya modern yaklaşımlar; örneğin, görme üzerindeki araştırma, duyma, dokunma, algılayanın kararının uyarılandan ne çıkardığını ölçme, genellikle kenara koyulan soru nasıl duyumlar yaşanıyor. Bir ana yöntem, çok zayıf uyaranların durumlar için geliştirilen sinyal algılama teorisine bağlıdır. Öznesel yaklaşım, Stanley Smith Stevens'in gelenekleri arasında olanlar devam etti(1906–1973). Stevens, 19. yüzyıl araştırmacıları tarafından önerilen güç yasası fikrini yeniden canlandırdı Fechner'in logaritmik-doğrusal fonksiyonuna karşıt olarak. O ayrıca uyaranların kuvvetleri oranında sayıların tahsisini savundu ki buna büyüklük tahmini denir. Stevens, büyük üretim ve çapraz-modalite eşleştirme gibi teknikleri ekledi. O mukavemet amacıyla etkilenebilir bir çizgi üzerinde konulara uyarıcı güçlerin tahsisine karşı çıktı. Bununla birlikte, yanıtın bu türü psikofizikte yaygın kalmıştır. Böyle çoklu kategori düzenlemeleri, yanlış isimlendirme ile çağrılan Likert ölçeklemedir, sonra soru maddeleri çoklu öğe psikometrik ölçekler oluşturmak için Likert tarafından kullanıldın örneğin; “kesinlikle katılmıyorum” aracılığıyla “kesinlikle katılıyorum” dan dan yedi ibareler.
Omar Khaleefa Orta Çağ bilim adamı Alhazen psikofiziğin kurucusu kabul edildiğini iddia etti. al-Haytham, görüş konusunda birçok öznel rapor yapmış olmasına rağmen, onun nicel psikofiziksel teknikleri kullandığına dair hiçbir kanıt bulunamamıştır ve bu iddiaların tepki ile karşılanmıştır.

Psikologlar genellikle nesnel bir şekilde ölçülebilen deneysel uyaranlar üzerinde çalışırlar. Mesela, yoğunlukta değişen saf tonlar ya da parlaklıkta değişen ışıklar. Bütün duyular çalışıldı: görme, duyma, dokunma, tatma, koklama ve zaman duyusu. Ne olursa olsun duyusal tepki, araştırmanın üç temel unsuru vardır: mutlak eşik, ayırımcılık eşiği ve ölçekleme.
Bir eşik, iki uyaran arasındaki farkın mevcudiyeti ya da bir uyaranın mevcudiyetini algılayan katılımcı yoğunluğun noktasıdır. Eşiğin altındaki şiddetler ile birlikte uyaran tespit edilemez olarak kabul edilir. Bir eşiğe yakın değerlerdeki uyaranlar, durumların bazı oranları ile saptanabilir. Bu yüzden, bir eşik, uyarıcıdaki değişim ya da uyarıcıdaki nokta olarak varsayılır. İki tür eşik vardır: mutlak ve fark.

Mutlak eşik, zamanın uyarıcı bazı oranlarının varlığı tespit edilebilecek bir konuda bir uyaranın şiddetinin seviyesidir. Bir mutlak eşiğin örneği, insanın elinin arkasındaki tüylerdir, hissetmeden önce dokunmak gerekir- katılımcı bir tane saça dokunarak hissetmesi mümkün olmayabilir, fakat bu eşiği aştığında bir veya iki tane saç ile hissetmesi mümkün olabilir.

Farklı eşik, biraz zaman oranı ile tespit edebileceği, farklı yoğunluktaki iki uyaran arasında küçük farkların büyüklüğüdür. Bu eşiği test etmek için, birkaç farklı yöntem kullanıldı. Konu, diğerleri ile aynı algılanana kadar tek uyaran ayarlamak istendi, belki iki uyaranlar arasındaki farkın büyüklüğünü tanımlamak istendi ya da bir arka plana karşı bir uyarıcı bulunmak istendi. Sadece göze çarpan fark, sabit bir miktar değildir; bunun yerine, ölçülen uyaranların ne kadar yoğun olduğuna, ölçülen belirli duyulara bağlıdır. Weber yasaları yoğunluktaki değişimin olmasına rağmen sabit oran olan bir uyarıcının sadece gözle görülebilen farkını belirtir.
Ayrımcılık deneylerinde, deneyci iki uyaran arasındaki farkın hangi noktada gerçekleştiğini belirtmeye çalışır örneğin iki ağırlık veya iki ses saptanabilir. Konu bir uyarıcı ile sunulur örneğin, bir ağırlık ve başka bir tanesinin daha ağır ya da hafif olduğunu söylemek için sorulur. Sübjektif eşitlik konusunda, konu iki ağırlığın aynı olduğunu algılar. Sadece-gözle görülebilen fark ya da eşik farkı, biraz zaman oranını bildiren konu uyaranlardaki farkın büyüklüğüdür, Ek olarak, iki alternatif kuvvetin paradigması, performans iki alternatif arasındaki bir ayrımcılık şansı azaltarak, noktayı değerlendirmek için de kullanılabilir.
Mutlak ve fark eşikleri, bazen benzer olarak kabul edilebilir çünkü uyaranları tespit yeteneğimiz ile arka plana müdahale her zaman vardır ancak fark eşikleri üzerindeki çalışmalar hala devam etmektedir, örneğin saha ayrımcılık görevleri.

Psikofizikte, deneyler konunun bir uyarıcıyı tespit edip etmediğini belirtmek için araştırır, bunu tanımlarsak, bu ve başka uyarıcı arasındaki ayrım ya da büyüklüğü tanımlama ya da bu farkın doğası. Psikofizik deneyler için yazılım, Strasburger tarafından gözden geçirilmiştir.

Psikofizik deneyler, uyaran algılama ve fark algılama deneylerinde deneklerin algısındaki test için geleneksel üç yöntem kullandılar: sınırların yöntemi, sabit uyaran yöntemi ve ayarlama yöntemi.

Artan limitler yöntemleri, tespit edilemeyen uyaranların bazı özellikleri düşük seviyelerde başlar. Daha sonra, onların farkında olduğu bu seviye, katılımcıların raporları kadar artar. Eğer deney tespit edilen sesin minimum genliğini test ediyorsa, ses çok az algılanmaya başlar ve giderek daha ada yükselir. Sınırlar yönteminin azalanında, bu ters çevrilir. Her iki durumda da, eşik, sadece tespit edilen uyaranlarda uyaranların özelliğinin seviyesi olarak kabul edilir.
Deneyde, artan ve azalan metotlar alternatif olarak kullanılır ve eşik ortalaması alınır. Bu yöntemlerin olası bir dezavantajı, konu alışılmış raporlama olabilir, onlar bir uyarıcıyı algılayabilir ve hatta eşiğin ötesinde aynı raporlama devam ed

Psikofizyoloji (Yunanca Grekçe: ψῡχή, psȳkhē, "nefes, hayat, ruh"; Grekçe: φύσις, physis, "doğa, köken"; ve Grekçe: -λογία, -logia) psikolojinin psikolojik süreçlerin fizyolojik temelleri ile ilgilenen dalıdır. Psikofizyoloji 1960'larda ve 1970'lerde genel bir araştırma alanı iken, şimdi oldukça özelleşmiş ve sosyal psikofizyoloji, kardiyovasküler psikofizyoloji, bilişsel psikofizyoloji ve bilişsel sinirbilim gibi alt uzmanlıklara dallanmıştır.

Kimileri, iki farklı bakış açısı olan bir psikofizyoloğu bir fizyolojik psikologdan ayırt etmekte zorlanırlar. Psikologlar neden örümceklerden korkabileceğimizle ilgileniyorlar ve fizyologlar amigdalanın girdi / çıktı sistemine ilgi duyabilirler. Bir psikofizyolog ikisi arasında bağlantı kurmaya çalışacaktır. Psikofizyologlar genellikle sağlam insan deneklerde psikolojik / fizyolojik bağlantıyı incelerler. Erken psikofizyologlar neredeyse her zaman psikolojik durumların fizyolojik sistem tepkileri üzerindeki etkisini incelerken, 1970'lerden beri psikofizyologlar da fizyolojik durumların ve sistemlerin psikolojik durumlar ve süreçler üzerindeki etkisini sık sık incelerler. Psikofizyologları en belirgin kılan zihin ve beden ara yüzünü incelemek bu bakış açısıdır.
Tarihsel olarak, çoğu psikofizyolog, otonom sinir sistemi tarafından innerve edilen fizyolojik yanıtları ve organ sistemlerini inceleme eğilimindedir. Son zamanlarda, psikofizyologlar çoğunlukla merkezi sinir sistemi ile ilgilenmekte ve birçok olayla ilişkili potOSSiyel (ERP), beyin dalgası gibi kortikal beyin potOSSiyellerini araştımakta ve fonksiyonel manyetik rezonOSS görüntüleme (fMRI), MRI, PET, MEG ve diğer nörogörüntüleme tektikleri ileri teknolojilerden faydalanmaktadırlar.
Bir psikofizyolog ve fizyolojik psikolog arasındaki karşılaştırmaya devam eden bir psikofizyolog, stresli bir duruma maruz kalmanın kalp atış hızında (HR), vazodilatasyon / vazokonstriksiyon, miyokardiyal kontraktilite veya inme gibi kardiyovasküler sistemde nasıl sonuç üreteceğine bakabilir. Ses. Bir fizyolojik psikolog, bir kardiyovasküler olayın başka bir kardiyovasküler veya endokrin olayı nasıl etkileyebileceğine veya bir nöral beyin yapısının aktivasyonunun, başka bir nöral yapıda nasıl uyarıcı aktivite yaptığını ve daha sonra başka bir sistemde inhibitör bir etki yarattığını görebilir. Genellikle, fizyolojik psikologlar infrahuman deneklerde inceledikleri etkileri cerrahi veya invaziv teknikler ve süreçler kullanarak incelerler.
Psikofizyoloji, öncelikle psikolojik olaylar ve beyin tepkileri arasındaki ilişkilerle ilgilenen sinirbilim ve sosyal sinirbilim alanıyla yakından ilgilidir. Psikofizyoloji, psikosomatik olarak bilinen tıp disiplini ile de ilgilidir.
Psikofizyoloji, kabaca 1960 ve 1970'lerden önce psikolojik ve tıp biliminin ana akımından bir disiplin olsa da, daha yakın zamanlarda, psikofizyoloji kendisini psikolojik ve tıp biliminin kesişiminde konumlandırmıştır ve popülaritesi ve önemi, zihin ve beden arasındaki ilişkinin kuvveti anlaşıldıkça daha da artmıştır.

Psikofizyoloji önlemleri üç alanda mevcuttur; raporlar, okumalar ve davranış. Değerlendirici raporlar, iç psikolojik durumların veya öz değerlendirme mankeni üzerindeki uyarılma seviyelerinin öz raporu, veya kalp atışı tespiti gibi interoceptif visseral farkındalık ölçümleri gibi iç psikolojik durumların veya fizyolojik duyumların katılımcı içgözlemini ve öz derecelendirmelerini içerir. Öz-raporlamanın avantajları, katılımcıların öznel deneyimlerini doğru bir şekilde anlama ve algılarını anlama üzerine yapılan vurgudur; ancak bunun tuzakları, katılımcıların bir ölçeği yanlış anlama veya olayları yanlış hatırlama olasılığını içerir. Fizyolojik tepkiler ayrıca kalp atış hızı değişikliği, elektrodinamik aktivite (EDA), kas gerginliği ve kardiyak output gibi bedensel olayları okuyan enstrümanlarla da ölçülebilir. Birçok endeks, beyin dalgaları (elektroensefalografi, EEG), fMRI (fonksiyonel manyetik rezonOSS görüntüleme), elektrodinamik aktivite (cilt iletkenliği yanıtı, SCR ve galvanik cilt yanıtı, GSR), kardiyovasküler önlemler (kalp dahil) standart psikofizyolojinin bir parçasıdır. oranı, HR; dakikadaki atım sayısı, BPM; kalp hızı değişkenliği, HRV; vazomotor aktivite), kas aktivitesi (elektromiyografi, EMG), düşünce ve duygu ile gözbebeği çapındaki elektrogastrogram (EGG) değişiklikleri (pupillometri), göz hareketleri empedans kardiyografisi ile kaydedilen elektro-okülogram (EOG) ve bakış yönü yöntemleri ve kardiyodinamik. Bu önlemler faydalıdır çünkü makineler tarafından kaydedilen doğru ve algılayıcıdan bağımsız objektif veriler sağlarlar. Bununla birlikte, olumsuz yönler, herhangi bir fiziksel aktivitenin veya hareketin yanıtları değiştirebileceğidir ve bazal uyarılma ve yanıt verme seviyeleri bireyler arasında ve hatta durumlar arasında farklılık gösterebilir.
Son olarak, gözlemleme ve koşma, dondurma, göz hareketi ve yüz ifadesi gibi gerçek eylemleri içeren açık eylem veya davranış ölçülebilir. Bunlar iyi tepki ölçümleridir ve hayvanlara kaydedilmesi kolaydır; ancak insan çalışmalarında sıklıkla kullanılmazlar.

Psikofizyolojik önlemler genellikle uyaranlara, efor sırasında ve giderek artan şekilde bilişsel süreçleri daha iyi anlamak için duygu ve dikkat yanıtlarını incelemek için kullanılır. Fizyolojik sensörler okullarda duyguları tespit etmek için ve akıllı özel ders sistemleri geliştirmek için kullanılmıştır.

Duygusal olayların kısmen fizyolojik tepkilerden oluştuğu uzun zamandır bilinmektedir. Duyguları psikofizyoloji ile ilişkilendiren erken çalışmalar, tutarlı otonom sinir sistemi (OSS) yanıtlarının ayrık duygusal durumlara haritalanması üzerine araştırmalarla başladı. Örneğin, öfke, artmış kardiyak debi ve yüksek diyastolik kan basıncı gibi, kalıpları daha iyi anlamamızı ve duygusal tepkileri tahmin etmemizi sağlayacak belirli bir dizi fizyolojik yanıttan oluşabilir. Bazı çalışmalar, Paul Ekman ve meslektaşları tarafından 1983'te yapılan erken bir çalışma gibi, belirli bağlamlar altında belirli duygulara karşılık gelen OSS tepkilerinin tutarlı kalıplarını tespit edebildi. kas yoluyla ve geçmiş duygusal deneyimleri yeniden yaşayarak. Üretilen otonom aktivite, yalnızca olumlu ve olumsuz duygular arasında değil, aynı zamanda olumsuz duygular arasında da ayrıştırılmaktadır ". Bununla birlikte, daha fazla çalışma yapıldıkça, sadece bireyler arasında değil, aynı kişilerde ve aynı zamanda sosyal gruplar arasında da zaman içinde ayrı duygu indüksiyonlarına OSS yanıtlarında daha fazla değişkenlik bulunmuştur. Bu farklılıklardan bazıları, indüksiyon tekniği, çalışmanın bağlamı veya uyaranların sınıflandırılması gibi algılanan bir senaryoyu veya duygusal yanıtı değiştirebilen değişkenlere bağlanabilir. Bununla birlikte, katılımcının özelliklerinin OSS yanıtlarını da değiştirebileceği bulunmuştur. Deney sırasında veya testin geri kazanılması sırasındaki bazal uyarılma seviyesi, belirli uyaranlara öğrenilen veya koşullandırılmış yanıtlar, OSS eyleminin aralığı ve maksimum etki düzeyi ve bireysel dikkat gibi faktörlerin hepsi laboratuvar ortamında fizyolojik yanıtları değiştirebilir. Sözde ayrık duygusal durumlar bile özgüllük gösterememektedir. Örneğin, bazı duygusal tipologlar, her ikisi de farklı fizyolojik paternlere ve potansiyel olarak farklı nöral devrelere sahip olabilen kaçmayı veya donmayı içeren alt tiplere sahip olmaktan korkuyorlar. Bu nedenle, belirli otonom kalıpları ayrık duygulara bağlayan kesin bir korelasyon çizilemez, bu da duygu teorisyenlerinin klasik duygu tanımlarını yeniden düşünmelerine neden olur.

Fizyolojik hesaplama, kullanıcının psikofizyolojik aktivitesine gerçek zamanlı yazılım adaptasyonunu içeren bir duygusal hesaplama kategorisini temsil eder. Bunun temel amacı, kullanıcının duygu, biliş ve motivasyonuna yanıt veren bir bilgisayar inşa etmektir. Yaklaşım, yazılıma kullanıcının psikolojik durumunun bir gösterimine erişim izni vererek örtük ve simetrik insan-bilgisayar iletişimini sağlamaktır.
Kullanıcının psikolojik durumunu temsil etmek için birkaç olası yöntem vardır (duygusal bilgi işlem sayfasında tartışılmıştır). Psikofizyolojik indeksleri kullanmanın avantajları, değişikliklerinin sürekli olması, önlemlerin örtülü ve örtülü olması ve yalnızca kullanıcı bilgisayarla herhangi bir açık iletişim veya giriş cihazı olmadan etkileşim kurduğunda mevcut veri kaynağıdır. Bu sistemler, psikofizyolojik önlemin zihinsel çaba, görev katılımı ve hayal kırıklığı gibi ilgili bir psikolojik boyutun birebir doğru bir temsili olduğu varsayımına dayanır.
Fizyolojik hesaplama sistemlerinin tümü, oynatıcıyı temsil etmek için kullanılabilecek uyarlanabilir bir denetleyici olarak adlandırılabilecek bir öğe içerir. Bu uyarlanabilir kontrolör, yazılım adaptasyonunun altında yatan karar verme sürecini temsil eder. En basit haliyle, uyarlanabilir kontrolörler Boole ifadelerinde ifade edilir. Uyarlanabilir kontrolörler sadece karar verme kurallarını değil, aynı zamanda kuralları aktive etmek için kullanılan tetikleme noktalarının nicelleştirilmesinde örtük olan psikofizyolojik çıkarımları da kapsar. Bir uyarlanabilir kontrolör kullanarak oynatıcının temsili çok karmaşık olabilir ve genellikle sadece bir boyutlu olabilir. Bu işlemi tarif etmek için kullanılan döngü, biyosibernetik döngü olarak bilinir. Biyosibernetik döngü, oynatıcıdan psikofizyolojik veriler alan kapalı verileri tanımlar ve bu verileri bilgisayardan alınan bir yanıta dönüştürür, bu da oynatıcıdan gelecekteki psikofizyolojik yanıtı şekillendirir. Oynayan-yazılım döngüsü arzu edilen daha yüksek bir performans için çabaladıkça pozitif bir kontrol döngüsü istikrarsızlığa yönelir. Fizyolojik bilgisayar oyunu, adaptif kontrolöre hem pozitif hem de negatif döngüleri dahil etmek isteyebilir.

Karl U. Smith
Vladimir Nebylitsyn
Semantik doygunluk
Fizyolojik psikoloji
Arama etkinliği kavramı
Davranış değişikliği

Psikofizyolojik Araştırmalar Derneği. 11 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Psikofizyolojik araştırmaların birincil Amerikan profesyonel organizasyonu. 11 May

Psikolog, insan davranışları, düşünce süreçleri, duygular ve zihinsel işleyiş üzerine bilimsel araştırmalar yapan ve bu bilgileri çeşitli alanlarda uygulayan uzmandır.
1879'da Almanya’daki Leipzig Üniversitesi’nde ilk psikoloji laboratuvarını kuran Wilhelm Wundt, kendisini "psikolog" olarak tanımlayan ilk kişidir.
Psikoloji alanında lisans eğitimi, Türkiye'de üniversitelerin dört yıllık Psikoloji bölümlerinde verilmektedir. Lisans eğitiminden sonra yüksek lisans ve doktora programlarında eğitim alarak psikoloji biliminin temel (sosyal psikoloji, gelişimsel psikoloji, deneysel psikoloji gibi) veya uygulamalı alanlarından  birinde (klinik psikoloji, örgütsel psikoloji, sağlık psikolojisi, spor psikolojisi gibi) uzmanlaşılır.
Halk arasındaki "psikolog" düşüncesine en uygun düşen psikolog grubu klinik psikologlardır  ve "psikolog" terimi gerek halk arasında gerek popüler kültürde genellikle sadece klinik psikologları ifade edecek şekilde kullanılmaktadır ancak psikolog ünvanı, sadece klinik psikologların çalışma ve uzmanlık alanı ile sınırlı değildir. Ayrıca psikolog ile psikiyatrist (bir tıp dalı olan psikiyatride uzmanlaşmış hekim) birçok kişi tarafından karıştırmaktadır.

Temel psikoloji eğitimin ardından psikoloji biliminin  temel veya uygulamalı alanlarından  birinde uzmanlaşan psikologlar, uzmanlık alanlarına göre farklı ünvanlar alılar. Bunlardan bazıları şunlardır:
Adli psikolog: Psikoloji biliminin ürettiği bilgilerin adli konulara uygulanmasıyla uğraşır. Bu uzmanlığı ile cezai ehliyet, medeni ehliyet, velayet davaları, çocuk davalarında test, gözlem ve kayıtlara dayanarak  gerekli incelemeleri yapar. Suç davranışının psiko-sosyolojik yönlerini inceler. Tutukevlerindeki hükümlülerin ruhsal sorunlarını çözmeleri, tutukluluğa uyumları ve normal yaşama hazırlanmalarında hizmet verir.
Aile psikologu: Evliliğe hazırlanma, evlilik ilişkilerinin düzenlenmesi, ebeveyn eğitim, anne-baba-çocuk ilişkilerinin geliştirilmesi gibi konularda program hazırlayıp  uygularlar; aile terapisi yapar. Boşanma, yeniden evlenme, çocuk suistimali gibi alanlarda çalışır.
Deneysel psikolog: Temel davranış süreçleri olan duyum, algılama, güdülenme, öğrenme, bellek, düşünme, dil alanında insanlar ve hayvanlar üzerinde araştırma yapar. Genellikle araştırma birimlerinde ve akademik kurumlarda görev yapar.
Endüstri psikologu: Çalışanların üretkenliği ve iş doyumu, işletmelerin yapısı ve değişimi; işçi-işveren ilişkisi; tüketici davranışı; personel seçimi, çalışanların eğitimi ve geliştirilmesi gibi konularda çalışır. Pek çoğu işletmelerde insan kaynakları uzmanı olarak görev yapar.
Gelişim psikologu: Davranışı  bireylerin yaşına bağlı değişmeler temelinde ölçer ve açıklarlar. Çocuk ve ergenlik çağlarındaki bireylerin gelişim sorunları üzerinde, yaşlı bireylerin kendi ayakları üzerinde durabilme süresinin uzatılması konularında ilgili kurumlarda görev yapar. Çocukların yaşlarına uygun kitaplar, televizyon programları, oyuncaklar hazırlanması için araştırmacı veya danışman olarak hizmet verir.
Klinik psikolog: İnsanların zihinsel, duygusal ve davranışsal sorunlarlıya ilgilenir. Bu sorunlar ergenlik dönemindeki uyum sorunları gibi kısa süreli krizlerden, şizofreni gibi kronik sorunlara kadar çeşitlilik gösterir. Bazı klinik psikologlar depresyon, fobi gibi kimi özel sorunlarla ilgilenirken, bazıları ise  çocuklar, gençler, yaşlılar, etnik azınlıklar, homoseksüeller gibi özel gruplarla ilgilenir. Klinik psikologlar, akıl sağlığı alanındaki araştırmalara katkı verir; ancak hekimlikle ilgili herhangi bir organik tedavi uygulamaz, ilaç ve benzeri yollarla müdahalede bulunamazlar
Nöropsikolog: Psikolojik testler ve diğer tanı araçlarını kullanarak sinir sistemine ilişkin bozuklukların teşhis eder ve tedaviye yardımcı olur.
Psikometrist: Okul ve işyerlerinde, kliniklerde, danışma merkezlerinde kullanılmak üzere zeka, kişilik, tutum ve benzeri ölçekleri geliştirir veya geliştirilmiş olanları gözden geçirir.
Sosyal psikolog: Sosyal psikoloji  alanında uzmanlaşmıştır. Kişiliğin oluşumu, tutumlar, grup dinamikleri, insanlararası çekim, önyargı, şiddet ve saldırganlık gibi konularda  çalışır. İnsanların başkalarına karşı tutum ve önyargılarının nasıl geliştiğini ve bunların nasıl değiştirilebileceğini inceler. Çoğunlukla akademik kurumlarda, eğitim kurumlarında, reklam ajanslarında, işletmelerde, araştırmacı, danışman, personel. yöneticisi gibi görevler üstlenir.
Spor psikologu: Sporculara rekabet hedeflerini belirginleştirmeleri, motive olmaları ve kaygı ve başarısızlık korkusuyla daha iyi baş etmeleri için destek verir.

Kuzey Amerika ülkelerinde (Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada) psikoloji alanındaki yasal düzenlemeler Devlet ve Eyalet Psikoloji Kurulları Birliği (İngilizce kısaltması: ASPPB) tarafından yürütülmektedir. ASPPB, psikoloji alanında uygulama yapabilmek için gereken yeterlikleri belirler ve yeterliliği olan kimselere çalışma lisansı verir. Eyaletlerin kendi içerisinde bazı ufak farklılıkları vardır ancak psikolog unvanı için ortak yeterlik şartları şunlardır: asgari eğitimi almak, süpervizyon ve Psikolojide Mesleki Uygulama Sınavı’nı (İngilizce kısaltması: EPPP) başarıyla tamamlamak.
Kuzey Amerika’da ikisi dışında eyaletlerin tamamında çalışma lisansı almak isteyen kişilerin doktora düzeyinde eğitim almış olmaları gerekir. Geçerli kabul edilen iki doktora derecesinden birisi PsyD olarak kısaltılan ve uygulama odaklı olan ‘Psikoloji Doktoru’ derecesi, diğeri ise  PhD’ olarak kısaltılan ve araştırma yönelimli olan ‘Felsefe Doktoru" derecesidir. Süpervizyon süresi genellikle bir yıl staj ve bir yıl doktora sonrası olmak üzere toplam iki yıldır (300 saat). Adaylar, büyün şartları yerine getirdikten sonra çalışma lisansına sahip olmak için bir sınava girer. 25 eyalette, yazılı sınavın dışında  sözlü mülakat uygulanmaktadır.

Avrupa'da Avrupa Birliği üyesi devletlerde psikolog unvanını taşıyan kişiler bu unvanın o ülkedeki yasal gereksinimlerini yerine getirirler. AB üyesi başka ülkede mesleklerini icra etmek için o ülkenin ilgili makamına başvururlar.

Avrupa'da 1998'den beri, bir psikoloğun meslek icrasında yeterli olup olmadığını belgelemek üzere Avrupa Psikologlar Dernekleri Federasyonu tarafından, kısaca EuroPsy olarak adlandırılan bir sertifika sağlanmaktadır. Her ülkenin ulusal komiteleri bireysel başvuruları değerlendirir, sertifikalandırır, adaylara takdim eder. Federasyonun Değerlendirme Komitesi ise  sertifikanın izlenmesi ve gelişmesinden sorumludur. Türkiye'de EuroPsy değerlendirmesi Türk Psikologlar Derneği tarafından yapılmaktadır.

Avusturya'da  "psikolog" ve "psikoterapist"” unvanları ve faaliyet alanları, 1991'de yürürlüğe giren birer meslek yasası ile tanımlanmıştır. Psikoloji bölümü öğrencilerine dört yarıyıldan sonra psikoloji ana daldan veya yan daldan oluşan - lisans derecesine denk düşen- bir ilk diploma verilmektedir. Sonrasında öğrenciler altı yarıyıl daha öğrenim görmekte ve tez sürecine geçilmektedir. Tezini tamamlayanlar ikinci diploma sınavlarından geçerek yüksek lisans derecesi alır. Alınan ünvan, tez konusuna göre farklılaşır. Sağlık psikolojisi ve klinik psikoloji alanında çalışan psikologlar, yüksek lisans eğitimini tamamlamak zorundadır.
Psikoterapist unvanını almak için ise özel kurumlarca sağlanan ve resmî olarak tanınan eğitimleri alması gerekmektedir. Söz konusu eğitimler Psikoterapi Danışma Komitesi tarafından denetlenmektedir. Avusturya’da sağlık alanında hizmet veren psikologların çoğu bu iki unvanın gerekliliğini de yerine getirmek durumumdadır.

Belçika'da "psikolog" ünvanı 1933'ten beri yasayla korunmaktadır. Bu ünvan, yalnızca Ulusal Hükûmet Komisyonu listesinde kayıtlı kişiler tarafından kullanılabilir. Listeye kaydolmak için gerken şartlardan biri, psikoloji alanında beş yıllık üniversite eğitiminin (yüksek lisans derecesi veya eşdeğeri) tamamlanmasıdır. "Psikoterapist" ünvanı ise yasal olarak korunmamaktadır.
Belçika yasaları, 2016 yılı itibarıyla klinik psikologluğu özerk bir sağlık mesleği olarak kabul etmektedir ve psikoterapi uygulamalarını yapmayı tıp doktorlarına, klinik psikologlara ve klinik ortopedogoglara bırakmıştır. Klinik psikolog olmak için klinik psikoloji alanında en az beş yıllık tam zamanlı eğitim veya toplam 300 AKTS'lik eğitim içeren bir üniversite diplomasına sahip olmak gerekir.

Finlandiya'da "psikolog" unvanı kanunla korunmaktadır. Psikolog  ve psikoterapist iki ayrı ünvandır. Psikoloji alanında yüksek lisans derecesi tamamlayanlar, Finlandiya Ulusal Refah ve Sağlık Denetleme Kurumuna başvurup akredite olduktan sonra "psikolog" unvanı taşıyabilir. Psikolog olmak için gerekli  yüksek lisans derecesindeki çalışma yükü 300- 330 AKTS'dir (yani minimum beş yıl).
Psikoterapi eğitimini sadece sağlık alanında psikoloji ile ilgili  iki veya daha fazla yıl iş tecrübesine sahip profesyoneller (örneğin psikolog, psikiyarist veya hemşireler) alabilir. Bu eğitimdeki çalışma yükü 60-80 AKTS'dir.
2025 itibarıyla Finlandiya'da lisanslı psikologların %90'ı Fin Psikologlar Derneği üyesidir ve dernek üyesi 8000 lisanslı psikolog mevcuttur.

Norveç'te, "psikolog" unvanı yasayla korunmaktadır. Lisans ve yüksek lisans düzeyinde psikoloji biliminin farklı alanlarında çeşitli eğitim programı bulunur ancak bu eğitim, öğrencilere "psikolog" ünvanını kullanma hakkı vermez. Öğrenciler, altı yıllık bir eğitimi tamamlayarak psikolog adayı olabilirler. Psikolog olarak çalışma yetkisi, Sağlık Müdürlüğü tarafından verilir. Psikologlar sağlık personeli olarak kabul edilir ve çalışmaları "sağlık personeli kanunu" ile düzenlenir.

Türkiye'de psikoloji eğitimi, üniversitelerin Fen-Edebiyat fakültelerine (veya “Beşeri Bilimler”, “İnsan ve Toplum” gibi farklı isimlerle taşıyan aynı işleve sahip fakültelere)  bağlı dört yıllık Psikoloji bölümlerinde verilir. 2025 itibarıyla psikologların meslek ve görev tanımlarını düzenleyen özel bir yasa bulunmamaktadır. Türkiye'de psikolog unvanına kimin sahip olacağı konusunda berlisizlikler yaşanagelmiştir. Yükseköğretim Kurulu, çeşitli tarihlerde yaptığı açıklamalar

Bu liste dikkate değer  psikologları ve psikoloji alanında önemli katkıda bulunan bazı meslek insanlarını içerir. Liste söz konusu olan kişilerin soyadlarının alfabetik sıralanması sonucu oluşturulmuştur.
Bu listedeki psikologlar karşılaştırmalı psikoloji, klinik psikologlar listesi, gelişim psikologları listesi, eğitim psikologları listesi, evrimsel psikologlar listesi, sosyal psikologlar listesi ve bilişsel bilim insanları listesi maddelerinde yer almış olabilir.

Alfred Adler, (Bireysel psikolojinin kurucusu)
Mary Ainsworth
George Albee
Jüri Allik
Lauren Alloy
Gordon Allport, Kişilik psikolojisi
Adelbert Ames, Jr.
Harlene Anderson
John R. Anderson
Ernst Angel
Heinz Ansbacher
Edgar Anstey
Michael Argyle
Magda B. Arnold
Solomon Asch, (Asch deneyi, Sosyal etki, Akran baskısı)
Roberto Assagioli
John William Atkinson
Aušra Augustinavičiūtė
Averroes (Ibn Rushd)
Virginia Axline, oyun terapisi

Arthur J. Bachrach, sualtı ve ekstrem ortamlar deneyi
Alan Baddeley
Renee Baillargeon
Ahmed ibn Sahl al-Balkhi
Albert Bandura, sosyal öğrenme teorisi
Aron K. Barbey
Russell Barkley
Jerome Barkow
Dermot Barnes-Holmes
Simon Baron-Cohen
Deirdre Barrett, rüyalar ve hipnoz
Lisa Feldman Barrett
Lawrence W. Barsalou
Frederic Bartlett, anılar Şeması
Daniel Batson
Diana Baumrind
Geoffrey Beattie, vücut dili, sürdürülebilir tüketimde psikoloji
Gershon Ben-Shakhar
Hubert Benoit
Richard Bentall
Larry E. Beutler, sistematik tedavi yolu
Alfred Binet, (Zeka testi, ilk pratik IQ testi, Binet–Simon testi)
Robert A. Bjork
Ray Blanchard, sexology
Theodore H. Blau, ilk APA Başkanı
Stephen F. Blinkhorn
Paul Bloom
Edmund Bourne
Gordon H. Bower
John Bowlby, Bağlanma teorisi
Nathaniel Branden, benlik saygısı, nesnelcilik
Franz Brentano
Shlomo Breznitz
Carl Brigham
Donald Broadbent, Bilişsel psikoloji
Urie Bronfenbrenner, Ekolojik sistemler teorisi
Kelly Brownell
Jerome Bruner, çocuk gelişimi
Emily Bushnell
David Buss
Brian Butterworth
Ruth M. J. Byrne

Mary Whiton Calkins
Donald T. Campbell
Susan Carey
James Cattell, psikolojinin meşru bir bilim olarak anılmasına yardımcı oldu
Raymond Cattell, faktör analizi, 16 Kişilik Faktörleri ve Beş büyük faktör
Stephen J. Ceci, zeka ve anı
Jean-Martin Charcot
Nancy Chodorow
Noam Chomsky, (Linguistics & Bilişsel bilim)
Robert Cialdini
Kenneth ve Mamie Clark
Lee Anna Clark
Asher Cohen
Clyde Coombs
Cary Cooper
Suzanne Corkin
Leda Cosmides
Catharine Cox Miles, (zeka ve deha)
Lee Cronbach, (test ve ölçüm)
Mihaly Csikszentmihalyi, (Pozitif psikoloji, Mutluluk & Yaratıcılık)

Martin Daly
Martin Dannecker
John Darley
Daniel O David
Raymond Dean, Nöropsikoloji
Randy Dellosa
John Dewey, (Fonksiyonel psikoloji)
Ed Diener, (Mutluluk)
Dietrich Doerner
Robin Dunbar
David F. Duncan

Hermann Ebbinghaus, deneysel çalışma Bellek üzerine
Jennifer Eberhardt, ceza adaletinde ırksal önyargı
Paul Ekman, (Duygu ve Mimik)
Albert Ellis, (Akılcı duygusal davranışçı terapi ve Bilişsel davranışçı terapi kurucusu)
Hadyn Ellis
Virgilio Enriquez, Filipino psikoloji kurucusu
Erik H. Erikson, (Erikson'un psikososyal gelişim aşamaları)
Milton H. Erickson
John E. Exner, yönetmek, kodlamak ve yorumlamak için kapsamlı bir sistem geliştirmiştir: Rorschach testi
Hans Eysenck

Norman Farberow
Gustav Fechner, Psikofizik kurucusu
Leon Festinger, Bilişsel çelişki
Cordelia Fine
Susan Fiske
Edna B. Foa
Viktor Frankl, founder of logotherapy
Marie-Louise von Franz
Barbara Fredrickson
Armindo Freitas-Magalhães
Anna Freud
Sigmund Freud, (Psikanaliz kurucusu)
Erich Fromm, (Psikanaliz)
Adrian Furnham

John Gabrieli
Gordon G. Gallup, Jr., Ayna testi
Francis Galton, (kitabı  Hereditary Genius the ilk sosyal bilimsel çalışma alanında Dâhi ve önemli olarak anılır)
Laszlo Garai
Riley Gardner
Elmer R. Gates
Susan Gathercole
Bertram Gawronski
Kenneth Gergen, sosyal yapılanmacılık
Hans-Werner Gessmann, hümanist psikodrama
James J. Gibson
Gerd Gigerenzer, Sınırlı rasyonellik
Daniel Gilbert, (Sosyal psikoloji, Duygusal tahmin)
Gustave Gilbert
Carol Gilligan
Fernand Gobet, bilişsel psikoloji
Stan Gooch
Erol Güngör
Christian Gostečnik, klinik psikoloji ve evlilik-ve aile terapisti
Irving I. Gottesman, davranışsal genetik
Richard Green, seksoloji
Florence Goodenough
John Gottman, evlilik istikrarı ve ilişkileri
Elizabeth Gould
James Gross
Robert Grosseteste
Félix Guattari, şizofreniye keşfeden
J. P. Guilford
Edwin Ray Guthrie

Jonathan Haidt, (ahlak psikolojisi)
Jay Haley
G. Stanley Hall
Robert D. Hare
Harry Harlow
Chris Hatcher
Steven C. Hayes
Donald O. Hebb
Fritz Heider
Asgeir Helgason
Hermann von Helmholtz
Hubert Hermans
Richard Herrnstein
William Edmund Hick
James Hillman
Margie Holmes
Edwin Holt
Keith Holyoak
Bruce Hood, gelişimsel bilişsel nörobilim
Karen Horney (Ten Neurotic Needs)
Clark L. Hull
Nicholas Humphrey
Edwin Hutchins

Bärbel Inhelder

William James, (James–Lange teorisi, Din psikolojisi)
Marie Jahoda
Kay Redfield Jamison, klinik psikoloji, Bipolar bozukluk
Joseph Jastrow
Julian Jaynes
Arthur Jensen, (IQ, Irk ve zekanın heritülemi, <i id="mwAcE">g</i> Faktörü)
Marcia K. Johnson
Mark H. Johnson
Philip Johnson-Laird, Bilişsellik, muhakeme psikolojisi
Ernest Jones
Mary Cover Jones
Carl Jung, (Analitik psikoloji)

Jerome Kagan
Daniel Kahneman, (Nobel Ekonomi Ödülü, davranışsal finans ve hedonik psikoloji)
Mieko Kamiya
Jacob Robert Kantor, tutarlı bir psikoloji sistemine organize edilmiş bilimsel değerler
Nancy Kanwisher
Rachel ve Stephen Kaplan, (Çevresel psikoloji)
Leonard Katz
Alan S. Kaufman
Nadeen L. Kaufman
Alan Kazdin
David Keirsey
George Kelly
Harold Kelley
Otto F. Kernberg
Antoni Kępiński
Doreen Kimura, seks ve biliş
Akiyoshi Kitaoka
Gary Klein, (natüralist karar verme alanında öncü)
Melanie Klein
Michael D. Knox savaş karşıtı aktivizm
Brian Knutson
Kurt Koffka, (Gestalt psikolojisiyi geliştirenlerden biri)
Wolfgang Köhler, (Gestalt psikoloji kurucularından)
Lawrence Kohlberg, ahlak psikolojisi
Heinz Kohut
Arthur Kornhauser, endüstriyel psikolog
Stephen Kosslyn
Elizabeth Kübler-Ross
Fritz Künkel, biz psikoloji

Jacques Lacan (Psikanaliz)
George Trumbull Ladd
Ellen Langer
Jan van der Lans
Karl Lashley
Bibb Latane
Jan Lauwereyns
Richard Lazarus
John Francis Leader
Timothy Leary
Patrick Leman
Mark Lepper
Jerre Levy, beyin fonksiyonunun lateralizasyonu
Kurt Lewin, Sosyal psikoloji
David Lewis
Rensis Likert, Likert Scale
Marsha M. Linehan
Elizabeth Loftus, anı
Konrad Lorenz
Alexander Luria

Margaret Mahler, Macar, merkezi figür Psikanaliz alanında
George Mandler
Jean Matter Mandler
James G. March, bilişsel örgütsel psikoloji
Abraham Maslow, (Maslow teorisi)
William Masters ve Virginia Johnson, (İnsanın cinsel tepkisi alanında öncü araştırma, tanı, tedaviyi araştırdılar)
Rollo May
Rufus May
Dan P. McAdams
Francis T. McAndrew
David McClelland
James McClelland
William McDougall
Patrick J McGrath
Phil McGraw
Rivka Bertisch Meir
John Money
Peter McGuffin
David McNeill
George Herbert Mead
Paul Meehl
Jacques Mehler
Andrew Meltzoff
Ronald Melzack
Wolfgang Metzger
David E. Meyer
Stanley Milgram, (Milgram deneyi)
Alice Miller
George A. Miller
Jacques-Alain Miller
Neal E. Miller, Biofeedback
William R. Miller, (Motivasyonel görüşme (MI))
Theodore Millon, Kişilik bozukluğu
Brenda Milner
Arnold Mindell, süreç odaklı psikoloji
Walter Mischel, (Marshmallow deneyi)
Munesuke Mita
Jacob L. Moreno, Psikodrama
C. Lloyd Morgan, Canon
John Morton
Yūjirō Motora
Orval Hobart Mowrer
Georg Elias Müller
Henry Murray
Hugo Münsterberg
Charles Samuel Myers

Ulric Neisser
Alexander Sutherland Neill
Erich Neumann
Richard Nisbett
Donald Norman
Kent Norman

Charles E. Osgood
J. Buzz Von Ornsteiner

Allan Paivio
Linda Papadopoulos
Ivan Pavlov
Fritz Perls
Christopher Peterson
Eva Bendix Petersen
Jordan Peterson
Jean Piaget, (Piaget teorisi ve Piaget'in bilişsel gelişim kuramı)
Robert O. Pihl
Steven Pinker, (deneysel psikoloji, bilişsel bilimler)
Robert Plomin
Michael Posner
Jonathan Potter
James W. Prescott
Lorine Livingston Pruette
Zenon Pylyshyn, bilişsel psikoloji

Rhazes, (Hezârfen)
Otto Rank, (Psikanaliz)
Rosalie Rayner
Reimut Reiche
Ulf-Dietrich Reips
Daniel Reisberg
Robert Remez
Samuel Renshaw
Cecil R. Reynolds
Judith Rich Harris
Sylvia Rimm
Carl Rogers, (Kişi merkezli terapi)
Eleanor Rosch
Paul Rosenfels
Robert Rosenthal
Barbara Rothbaum, sanal gerçeklik terapisi
John Rowan
Philip Rubin
David Rumelhart
A. John Rush
Michelle K. Ryan

Jeanne Safer, Psikoterapi
Eleanor Saffran
Tamaki Saitō
Virginia Satir
Shlomo Sawilowsky, Psikometri
Daniel Schacter
Stanley Schachter, ilişki çalışmaları, iki faktör teorisi
Roy Schafer
K. Warner Schaie
Edgar Schein
Gunter Schmidt
Kirk Schneider, varoluşsal-bütünleştirici tedavi
Erich Schröger
Walter Dill Scott
Martin Seligman, (Pozitif psikoloji, Mutluluk, öğrenilmiş çaresizlik kurucusu)
Francine Shapiro, (EMDR kurucusu)
Tamara Sher
Sara Shettleworth
Hunter B. Shirley
Morita Shoma
Volkmar Sigusch
Herbert A. Simon, Nobel Ekonomi Ödülü
Théodore Simon, Binet-Simon ölçeği
B. F. Skinner, (Radikal davranışçılığın kurucusu)
Victor Skumin
Paul Slovic
Jonathan A Smith
Stanley Smith Stevens
Charles Spearman
Elizabeth Spelke
Sabina Spielrein
Clara Stern
Robert Sternberg
Saul Sternberg
Sabri Esat Siyavuşgil
Paul Stevenson
George M. Stratton, UC Berkeley'ın psikoloji bölümü kurucusu
Harry Stack Sullivan
Carl Stumpf
William Swann
Norbert Schwarz
José Szapocznik

Ali ibn Sahl Rabban al-Tabari
Henri Tajfel, Önyargı, Kimlik
Jeffrey S. Tanaka
Lewis Terman, (IQ, dahi, zeki)
Philip E. Tetlock (İyi Karar Projesi,Karar verme)
Sharon Thompson-Schill
Edward Thorndike, bulmaca kutuları, bağlantıcılık
Louis Leon Thurstone, Psikometri ve Psikofizik
Edward Titchener
Edward C. Tolman
John Tooby
Ellis Paul Torrance
Anne Treisman, görsel dikkat, nesne algısı ve anı.
Jeanne Tsai
Endel Tulving
Mümtaz Turhan
Elliot Turiel, etki alanı teorisinin kurucusu (Kohlberg'in ahlaki gelişim aşamalarına karşı birincil meydan okuma)
John Turner, Tajfel ile sosyal kimlik kuramı alanında birlikte çalışmalar yaptılar daha sonra kendisi kategorizasyon kuramını geliştirdi.
Amos Tversky
David Tzuriel

Dim

Bu liste, farklı psikoloji dallarının bir listesidir.

Anormal psikoloji
Analitik psikoloji
Hayvan psikolojisi
Anomalistik psikoloji
Pediatrik psikoloji
Uygulamalı davranış analizi
Uygulamalı psikoloji
Asya psikolojisi
Davranış psikolojisi
Davranış genetiği
Davranış tıbbı
Biyopsikoloji
Siyah psikolojisi
Cinsiyet psikolojisi
Bilişsel nöropsikoloji
Klinik nöropsikoloji
Bilişsel psikoloji
Topluluk psikolojisi
Karşılaştırmalı psikoloji
Klinik davranış analizi
Klinik psikoloji
Tüketici psikolojisi
Psikoloji danışmanlığı
Danışmanlık psikolojisi
Suç psikolojisi
Eleştirel psikoloji
Kültürlerarası psikoloji
Kültürel sinirbilim
Kültürel psikoloji
Siberpsikoloji
Gelişim psikolojisi
Diferansiyel psikoloji
Söylemsel psikoloji
Ekonomik psikoloji
Eğitim psikolojisi
Okul psikolojisi
Feminist psikoloji
Mühendislik psikolojisi
Çevresel psikoloji
Evrimsel psikoloji
Davranışın deneysel analizi
Deneysel psikoloji
Filipinli psikolojisi
Adli psikoloji
Sağlıklı psikoloji
Hümanist psikoloji
Hayal psikolojisi
Hint psikolojisi
Yerli psikolojisi
Diferansiyel psikoloji
Endüstri ve örgüt psikoloji
Uluslararası psikoloji
Araştırmacı psikoloji
Hukuk psikolojisi
Matematiksel psikoloji
Medya psikolojisi
Tıbbi psikoloji
Askerî psikoloji
Ahlâk psikolojisi
Müzik psikolojisi
Nöropsikoloji
Ekopsikoloji
Sosyobiyoloji
İş sağlığı psikolojisi
Parapsikoloji
Barış psikolojisi
Bireysel psikoloji
Performans psikolojisi
Kişilik psikolojisi
Derinlik psikolojisi
Fotoğraf psikolojisi
Psikoloji felsefesi
Psikolojik adaptasyon
Psikolojik manipülasyon
Psikolojik danışmanlık ve rehberlik
Psikolojik travma
Psikolojik gerilim
Psikolojik şiddet
Fizyolojik psikoloji
Polis psikolojisi
Politik psikoloji
Pozitif psikoloji
Doğum öncesi ve perinatal psikoloji
Problem çözme
Psikanaliz
Psikotarih
Psikodilbilim
Hukuk psikolojisi
Sanat psikolojisi
Et yemenin psikolojisi
Din psikolojisi
Psişe
Psikometri
Psikonomik
Psiko-onkoloji
Psikopatoloji
Psikofarmakoloji
Ağrı psikolojisi
Psikonöroimmünoloji
Psikofizik
Psikofizyoloji
Psikoterapi
Kantitatif psikoloji
Rehabilitasyon psikolojisi
Sosyal psikoloji
Spor psikolojisi
Sistem psikolojisi
Teorik psikoloji
Trafik psikolojisi
Transpersonel psikoloji
Varoluşçu psikoloji
Bağımlılık psikiyatrisi
Biyolojik psikiyatri
Çocuk ve ergen psikiyatrisi
Bilişsel nöropsikiyatri
Kültürlerarası psikiyatri
Tanımlayıcı psikiyatri
Acil psikiyatri
Sosyal psikiyatri
Adli psikiyatri
Geriatrik psikiyatri
Ortomoleküler psikiyatri
İmmüno-psikiyatri
Liyezon psikiyatrisi
Askerî psikiyatri
Psikiyatrik rehabilitasyon
Psikiyatri felsefesi
Nöropsikiyatri
Palyatif tıp
Psikoterapi
Davranışsal tıp
Klinik sinirbilim
Antipsikiyatri
Biyopsikiyatri tartışması
Görüntüleme genetiği
Nörogörüntüleme
Nörofizyoloji
Psikiyatrik epidemiyoloji
Psikiyatrik genetik
Psikanaliz
Psiko-onkoloji
Psikofarmakoloji
Psikosomatik
Psikocerrahi

Psikolojinin ana hatları
Psikolojinin alt dalları
Ruhsal bozukluklar listesi
Akademik disiplinler listesi
Psikoterapiler listesi

Psikolojinin tarihi, çok eski uygarlıklara uzanmaktadır. Psikoloji "davranış ve zihinsel süreçlerin bilimsel olarak incelenmesi" olarak tanımlanmaktadır. İnsan zihnine ve davranışına felsefi ilgi, Mısır, İran, Yunanistan, Çin ve Hindistan'ın eski uygarlıklarına dayanmaktadır.

Psikoloji, fizyoloji, sinirbilim, yapay zeka, sosyoloji, antropoloji, felsefe ve beşeri bilimlerin diğer bileşenleri dahil olmak üzere  çeşitli alanlarla sınırlıdır. Zihin ve davranışın bilimsel bir incelemesi olarak psikolojinin tarihi, Eski Yunanlara kadar uzanır. Eski Mısır'da da psikolojik düşüncenin kanıtları mevcuttur. Zihin bilimleri üzerine yüksek düzeyde bir çalışma, Hindistan'ın yoga uygulamalarının bir parçası olarak belirli ilkelerin bir uygulaması olan Sanatana Dharm'ın (Hinduizm) Vedik yazılarında bulunabilir.
Psikoloji, Almanya'da bağımsız bir bilimsel disiplin olarak geliştiği 1870'lere kadar felsefe alanının bir dalı olarak görülmüştür. Bilinçli bir deneysel çalışma alanı olarak psikoloji, Wilhelm Wundt'un sadece Almanya'daki psikolojik araştırmalara adanmış ilk laboratuvarı kurduğu Leipzig Almanya'da 1879'da başladı. Wundt ayrıca bir psikolog olarak kendini tanımlayan ilk kişiydi (Wundt'un dikkate değer bir öncüsü, kendisini 1783'te Ampirik Psikoloji ve Mantık Profesörü olarak tanımlayan ve Eski  Münster Üniversitesi'nde bilimsel psikoloji dersleri veren Ferdinand Ueberwasser (1752-1812) idi). Alana önemli diğer erken katkıda bulunanlar arasında Hermann Ebbinghaus (bellek çalışmasında öncü), William James (pragmatizmin Amerikalı babası) ve Ivan Pavlov (klasik koşullandırma ile ilgili prosedürleri geliştiren) yer almaktadır. Deneysel psikolojinin gelişmesinden kısa bir süre sonra, çeşitli uygulamalı psikoloji alanları ortaya çıktı. G. Stanley Hall 1880'lerin başında Almanya'dan ABD'ye bilimsel pedagoji getirdi. John Dewey'in 1890'ların eğitim teorisi başka bir örnektir. Ayrıca 1890'larda Hugo Münsterberg, psikolojinin endüstri, hukuk ve diğer alanlara uygulanması hakkında yazmaya başladı. Lightner Witmer, 1890'larda ilk psikolojik kliniğini kurdu. James McKeen Cattell, 1890'larda ilk zihinsel test programını oluşturmak için Francis Galton'un antropometrik yöntemlerini uyarladı. Bu arada Viyana'da Sigmund Freud, psikanaliz adı verilen zihnin çalışmasına geniş çapta etkili olan bağımsız bir yaklaşım geliştirdi. 20. yüzyıl, Edward Titchener'in Wundt'un ampirizm eleştirisine bir tepki gördü. Bu, B. F. Skinner tarafından popüler hale getirilen John B. Watson tarafından davranışçılığın formülasyonuna katkıda bulunmuştur. Davranışçılık, açık davranışların incelenmesini vurgulamayı önermekteydi, çünkü bu nicelleştirilebilir ve kolayca ölçülebilirdi. İlk davranışçılar "zihin" çalışmasını üretken bilimsel çalışma için çok belirsiz olarak değerlendirdiler. Bununla birlikte, Skinner ve meslektaşları, düşünmeyi açık (kamu tarafından gözlemlenebilir) davranışlarla aynı ilkeleri uygulayabilecekleri gizli bir davranış biçimi olarak incelediler. 20. yüzyılın son on yıllarında bilişsel bilimin yükselişi görülmeye başlandı, bu da insan zihnini incelemek için disiplinler arası bir yaklaşımdı. Bilişsel bilim "evrimi" evrimsel psikoloji, dilbilim, bilgisayar bilimi, felsefe, davranışçılık ve nörobiyoloji araçlarını kullanarak bir araştırma konusu olarak görmektedir. Bu araştırma şekli, insan aklının geniş bir anlayışının mümkün olduğunu ve böyle bir anlayışın yapay zeka gibi diğer araştırma alanlarına uygulanabileceğini ileri sürmektedir. Okullarına ve tarihsel eğilimlerine dayanarak sözde "güçler" veya "dalgalar" da psikolojinin kavramsal bölümleri vardır. Bu terminoloji, terapötik uygulamada büyüyen bir hümanizmi, Watson davranışının ve Freud'un psikanalizin belirleyici eğilimlerine yanıt olarak "üçüncü güç" olarak adlandırılan 1930'lardan itibaren ayırmak için psikologlar arasında popülerdir. Hümanistik psikolojinin önemli destekçileri arasında Carl Rogers, Abraham Maslow, Gordon Allport, Erich Fromm ve Rollo May vardır.

Psikoloji temel bilimi, psikoloji alanında yapılan araştırmaların bazıları, uygulanan psikolojik disiplinlerde yapılan araştırmalardan daha "temel" dir ve doğrudan bir uygulaması yoktur. Psikoloji içerisindeki temel bilim yönelimini yansıttığı düşünülen alt disiplinler arasında biyolojik psikoloji, bilişsel psikoloji, nöropsikoloji vb. alt dallar sayılabilmektedir. Bu alt disiplinlerdeki araştırmalar, metodolojik titizlik ile karakterizedir. Psikolojinin temel bilim olarak kaygı, davranış, biliş ve duyguların altında yatan yasaları ve süreçleri anlamaktır. Temel bilim olarak psikoloji, uygulamalı psikoloji için bir temel sağlar. Uygulamalı psikoloji, aksine, temel psikolojik bilimlerin ortaya koyduğu psikolojik ilkelerin ve teorilerin uygulanmasını içerir; bu uygulamalar zihinsel ve fiziksel sağlık ayrıca eğitim gibi alanlarda sorunların üstesinden gelmeyi veya refahı artırmayı amaçlamaktadır.

Anormal psikoloji, zihinsel bir bozukluğu tetikleyen veya anlaşılmayan alışılmadık davranış, duygu ve düşünce kalıplarını inceleyen psikolojinin bir dalıdır. Birçok davranışın anormal olduğu düşünülse de, psikolojinin bu dalı tipik olarak klinik bağlamdaki davranışlarla ilgilenmektedir. Anormal psikoloji, bireye zararlı psikolojik durumları değerlendirmeyi, anlamayı ve tedavi etmeyi amaçlayan uygulamalı bir psikoloji alanı olan klinik psikolojiden farklıdır. Bununla birlikte, anormal psikoloji alanı klinik çalışma için bir zemin sağlar. Psikopatoloji, altta yatan bir patolojiyi öneren anormal psikolojide kullanılan bir terimdir.

Biyolojik psikoloji, biyopsikoloji veya psikobiyoloji olarak da bilinen davranışsal sinirbilim, biyoloji prensiplerinin insanlarda ve diğer hayvanlarda fizyolojik, genetik ve gelişimsel davranış mekanizmalarının araştırılmasına uygulanmasıdır. Biyolojik psikologlar, tüm davranışları sinir sistemine bağlı olarak görür ve davranışın nörolojik temelini inceler. Davranışsal sinirbilim, bilişsel sinirbilim ve nöropsikolojide alınan yaklaşım budur. Nöropsikolojinin amacı, beynin yapısı ve işlevinin belirli davranışsal ve psikolojik süreçlerle nasıl ilişkili olduğunu anlamaktır. Nöropsikoloji özellikle normal psikolojik işlevi anlamaya çalışırken beyin hasarı ile ilgilidir. Bilişsel sinirbilimciler genellikle belirli bir görev sırasında beynin hangi bölgelerinin aktif olduğunu gözlemlemelerine yardımcı olabilecek nörolojik görüntüleme araçlarını kullanırlar.

Bilişsel psikoloji, algı, öğrenme, problem çözme, akıl yürütme, düşünme, bellek, dikkat, dil ve duyguların altında yatan zihinsel süreçler de dahil olmak üzere biliş çalışmasını içerir. Bilişsel bilim, bilişsel psikologlar, bilişsel sinirbilimciler, yapay zeka, dilbilimciler, insan-bilgisayar etkileşimi, hesaplamalı sinirbilim, mantıkçılar ve sosyal bilimcileri içeren disiplinlerarası bir araştırma girişimidir. Hesaplamalı modeller bazen ilgilenilen fenomenleri simüle etmek için kullanılır. Hesaplamalı modeller, zihnin işlevsel organizasyonunu incelemek için bir araç sağlarken, sinirbilim daha çok beyin aktivitesi ile ilgilidir.

Gelişim psikolojisi, insanların yaşamları boyunca nasıl ve neden değiştiklerine dair bilimsel bir çalışmadır. Başlangıçta bebekler ve çocuklar ile ilgilenen alan, ergenlik, yetişkin gelişimi, yaşlanma ve tüm yaşam süresini kapsayacak şekilde genişlemiştir. Gelişim psikologları, düşünme, duygu ve davranışların yaşam boyunca nasıl değiştiğini açıklamayı amaçlamaktadır. Bu alan; fiziksel gelişim, bilişsel gelişim ve sosyal duygusal gelişim olmak üzere üç temel boyuttaki değişim süreçlerini incelemektedir. Gelişim psikolojisi insan zihninin gelişimi ve yaşam seyri üzerindeki davranışıyla ilgilidir. Gelişim psikologları, insanların dünya içinde nasıl algıladıkları, anladıkları ve harekete geçtiklerini ve bu süreçlerin yaşlandıkça nasıl değiştiklerini anlamaya çalışırlar. Entelektüel, bilişsel, sinirsel, sosyal veya ahlaki gelişime odaklanabilirler. Çocukları araştıran gelişimsel araştırmacılar, doğal ortamlardaki gözlemler ve çocukların doğrudan deneysel görevlere katılmaları da dahil olmak üzere bir dizi benzersiz araştırma yöntemi kullanmaktadır. Bazı deneysel görevler, hem çocuk için hem de bilimsel olarak yararlı olan özel olarak tasarlanmış oyunlara ve etkinliklere benzemektedir. Gelişim psikologları, bebeklerin zihinsel süreçlerini incelemek için yöntemler bile geliştirmiştir. Gelişim psikologları, çocukları incelemenin yanı sıra, yaşlanmanın zihinsel süreçlerle ilişkisini de incelemektedir.

Deneysel psikoloji, bir içerik alanı öznesi yerine psikolojiye metodolojik bir yaklaşımı temsil eder. Deneysel psikoloji, sinirbilim, gelişim psikolojisi, sansasyon, algı, dikkat, öğrenme, hafıza, düşünme ve dil gibi psikoloji alanındaki çeşitli alanlara kendini verir. Deneysel bir sosyal psikoloji dahi mevcuttur. Deneysel psikologlar, davranış ve bilişin altında yatan süreçleri keşfetmeye yardımcı olmak için deneysel yöntemler kullanan araştırmacılardır.

Evrimsel psikoloji, sosyal ve doğa bilimlerinde psikolojik yapıyı modern bir evrimsel perspektiften inceleyen teorik bir yaklaşımdır. Evrimsel psikolojinin bir amacı, bellek, algı ya da dil gibi psikolojik özellikleri ve süreçleri, insanların evrim tarihinde ortaya çıkan uyarlamalar açısından açıklamaktır. Özelliklerin ve süreçlerin rastgele mutasyonların ve doğal seleksiyonun fonksiyonel ürünleri olduğu düşünülmektedir. Evrimsel biyologlar, kalp, akciğerler ve bağışıklık sistemi gibi fizyolojik mekanizmaları benzer terimlerle görürler. Evrimsel psikoloji aynı düşünceyi psikolojiye de uygular. Evrimsel psikologlar, insan davranışlarının çoğunun, insanın ata ortamlarındaki sorunları çözmek için gelişen psikolojik adaptasyonların kümülatif sonucu olduğu görüşünü ileri sürer. Örneğin, Steven Pinker, insanların özel olarak okuma ve yazma kapasitesini miras alırken, dil edinimi için özel zihinsel kapasiteleri miras aldığını, dil edinimini neredeyse otomatik hale getirdiğini varsaymaktadır. Evrimsel psikoloji sadece psikolojinin bir alt disiplini değildir, aynı zamanda evrim teorisi, evrimsel biyolojinin biyoloji için olduğu gibi bütün psikoloji alanını entegre eden temel, metatheoretik bir çerçeve sağlayabilir.

Matematiksel psikoloji, algısal, bilişsel ve motorik süreçlerin matematiksel modellenmesine dayanan psikolojik araştırmalara bir yaklaşımı temsil eder. Matematiksel psikoloji, ölçülebilir uyaran özellikleri ve ölçülebilir davranış ile ilgili yasaya benzer kuralların oluşturulmasına katkıda bulunur. Davranışın niceliği matematiksel psikoloji için temel olduğundan, ölçüm matematiksel psikolojide merkezi bir konudur. Matematiksel psikoloji psikometrik teori ile yakından ilişkilidir. Bununla birlikte, psikometrik uzmanlar çoğunlukla statik, özellik benzeri değişkenlerdeki bireysel farklılıklarla ilgilenmektedir. Aksine, matematiksel psikolojinin odak noktası, algı ve biliş gibi alanlarda süreç modelleridir. Matematiksel psikoloji, deneysel paradigmalardan elde edilen verilerin modellenmesiyle yakından ilgilidir ve deneysel psikoloji ve bilişsel psikoloji ile yakından ilişkilidir.

Nöropsikoloji, belirli psikolojik süreçler ve açık davranışlarla ilgili olduğu için beynin yapısının ve işlevinin incelenmesini içerir. Nöropsikolojik araştırma, beyin lezyonu olan insan ve hayvanların çalışmalarını içerir. Nöropsikologlar ayrıca insanlarda ve diğer primatlarda bireysel beyin hücrelerinde (veya hücre gruplarında) elektriksel aktivite üzerinde çalışmışlardır. Nöropsikoloji nörobilim, nöroloji, bilişsel psikoloji ve bilişsel bilim ile çok şey paylaşmaktadır.

Kişilik psikolojisinin amacı, bireylerde kalıcı davranış, düşünce ve duygu kalıplarını araştırmaktır. Kişilik psikologları özellikle bireysel farklılıklarla ilgilenmektedir. Kişilik psikolojisi çerçevesinde, karakter teorisyenleri kişiliği sınırlı sayıda temel psikolojik özellik açısından analiz etmeye çalışırlar. Bu tür araştırmalar büyük ölçüde istatistiksel yöntemlere bağlıdır. Önerilen özelliklerin sayısı değişimler göstermiştir.Bununla birlikte, beş büyük kişilik özelliği olarak bilinen ampirik güdümlü bir teori üzerinde bazı fikir birlikleri mevcuttur.

Psikofizik, fiziksel uyaranlar ile ürettikleri duyumlar ve algılamalar arasındaki ilişkiyi nicel olarak araştırır. Psikofizik "uyaran ve duyum arasındaki ilişkinin bilimsel olarak incelenmesi" olarak tanımlanmıştır. Psikofizik, algısal sistemlerle ilgili araştırmalarda kullanılabilecek bir dizi yöntemi içerir. Modern psikofizik uygulamaları büyük ölçüde ideal gözlemci analizlerine ve sinyal algılama teorisine dayanır.

Sosyal psikoloji, bireylerin düşüncelerinin, duygularının ve davranışlarının başkalarının gerçek, hayal edilen ve ima edilen varlığından nasıl etkilendiğine dair bilimsel bir çalışmadır. Sosyal psikoloji, insanların birbirleri hakkında nasıl düşündükleri ve birbirleri ile olan ilişkileri ile ilgilidir. Sosyal psikologlar, bireysel davranışlar üzerindeki sosyal etkiler (örneğin, uygunluk ve ikna), inanç oluşumu, tutumlar ve stereotipler gibi konuları inceler. Sosyal biliş, insanların sosyal bilgileri nasıl işlediğini, hatırladığını ve deforme ettiğini keşfetmeye yardımcı olmak için sosyal ve bilişsel psikolojiyi bütünleştirir. Grup dinamikleri üzerine araştırmalar, liderlik ve iletişimin doğasını anlamakla ilgilidir.

Dilbilim
Nörobilim

Psikolojinin ana hatları
Psikoloji

Psikoloji, davranış ve zihinsel süreçlerin bilimidir. Öncelikli hedefi, hem genel prensipler oluşturarak hem de spesifik vakaları araştırarak bireyleri ve grupları anlamaktır.
Psikolojiye genel bir bakış ve güncel bir rehber olarak aşağıdaki ana hatlar verilmiştir:

Psikoloji dalları listesi

Psikoloji'nin disiplinleri

Anormal Psikoloji
Uygulamalı Psikoloji
Asya psikolojisi
Davranışsal genetik
Biyolojik psikoloji
Siyah psikoloji
Klinik nöropsikoloji
Eleştirel psikoloji
Bilişsel psikoloji
Karşılaştırmalı psikoloji
Koruma psikolojisi
Ceza psikolojisi
Kültürel psikoloji
Gelişim psikolojisi
Diferansiyel psikoloji
Evrimsel psikoloji
Deneysel psikoloji
Adli gelişim psikolojisi
Grup psikolojisi
Sağlık psikolojisi
Yerli psikoloji
Matematiksel psikoloji
Tıbbi psikoloji
Müzik psikolojisi
Nöropsikoloji
Çocuk psikolojisi
Kişilik psikolojisi
Pozitif Psikoloji
Psikofarmakoloji
Nicel psikoloji
Rehabilitasyon psikolojisi
Sosyal Psikoloji
Transpersonel psikoloji

Davranışsal iktisat
Çocuk psikopatolojisi
Kadınsı psikoloji
Hint psikolojisi
Zekâ
Ahlak psikolojisi
Parapsikoloji
Pedagoji
Psikobiyoloji
Psikometri
Psikodilbilim
Estetik, yaratıcılık ve sanat psikolojisi
Din psikolojisi
Bilim psikolojisi
Benlik psikolojisi
Öz
Psikopatoloji
Psikofarmakoloji
psikofizik
Seks ve psikoloji

Anomalist psikoloji
Uygulamalı davranış analizi
Klinik Psikoloji
Topluluk psikolojisi
Tüketici psikolojisi
Psikolojik danışma
Ekolojik psikoloji
Eğitim psikolojisi
Çevresel psikoloji
Adli psikoloji
Sağlık psikolojisi
Ergonomi
Endüstriyel ve örgütsel psikoloji
Yasal psikoloji
Medya psikolojisi
Askeri psikoloji
Mesleki psikoloji
İş sağlığı psikolojisi
Politik psikoloji
Psikonöroimmünoloji
Psikofarmakoloji
Okul psikolojisi
Spor psikolojisi
Trafik psikolojisi

Psikolojik öğretiler– bazı psikolojik öğreti örnekleri takip eder (en önde gelen öğretiler kalın harflerle yazılmıştır):

Analitik psikoloji
Davranışçılık (ayrıca bkz. Radikal davranışçılık)
Bilişsel
Derinlik psikolojisi
Betimsel psikoloji
Ekolojik sistemler teorisi
Ego psikolojisi
Enactivism (psikoloji)
Varoluşçu psikoloji
İşlevsel psikoloji
Gestalt psikolojisi
İnsancıl psikoloji
Bireysel farklılıklar
Bireysel psikoloji
Fenomenolojik psikoloji
Psikanaliz
Yapısalcılık
İşlem analizi
Kişilerarası psikoloji

Psikoloji tarihi

Psikoloji zaman çizelgesi
Psikoterapi zaman çizelgesi
Koçluk psikolojisi zaman çizelgesi

Psikolojideki referanslar listesi
Sosyal psikoloji teorilerinin listesi

Psikolojik araştırma yöntemleri listesi

Nörolojik araştırma yöntemleri listesi

Bilişsel önyargılar
Bilişsel önyargılar listesi
Duygu
Bellek sapmaları
Algı  
Psikolojik etkiler
Psikolojik etkiler listesi
Düşünce
Düşünce süreçlerinin listesi
Örgütsel düşünce süreçlerinin listesi
Karar alma süreçlerinin listesi
Yaratıcı düşünce süreçlerinin listesi
Anımsatıcıların listesi
Duygusal zeka

DSM-IV Kodları
DSM-IV Kodları (alfabetik)
Fobiler listesi
Zihinsel bozuklukların listesi
Duygudurum bozukluklarının listesi
Nörolojik bozuklukların listesi
Ruhsal bozukluklar listesi
Kitlesel histeri vakaları listesi
Dil bozuklukları listesi
Beyin haritalamanın ana hatları
Nörobilim ana hatları
Düşünce ana hatları
Otizmin ana hatları

Bilişsel davranışçı terapiler listesi
Terapilerin listesi
Psikoterapiler listesi

Psikotrop ilaçların listesi
Psychedelic ilaçların listesi
Psikiyatrik ilaçların listesi
Tedavi edilen duruma göre psikiyatrik ilaçların listesi
Nörosteroidlerin listesi
Nootropiklerin listesi
Sakinleştirici ilaçlar listesi
Ordular tarafından kullanılan psikoaktif ilaçların listesi

Psikoloji temel bilimi
Psikolojideki kimlik listesi
Kantitatif psikoloji okullarının listesi
Psikolojik okulların listesi
Psikanaliz okullarının listesi
Psikolojik laboratuvarlar listesi

Psikoloji organizasyonlarının listesi
Evrimsel psikoloji araştırma grupları ve merkezleri
Psikanaliz okullarının listesi

Borderline kişilik bozukluğu ile ilgili daha fazla okuma listesi
Psikolojideki önemli yayınların listesi
Psikoloji dergilerinin listesi

Psikologlar listesi
Karşılaştırmalı psikologların listesi
Klinik psikologların listesi
Bilişsel psikologların listesi
Gelişim psikologlarının listesi
Eğitim psikologlarının listesi
Evrimsel psikologların listesi
Sosyal psikologların listesi
Kadın psikologların listesi
İlişkili
Psikoloji makaleleri dizini
Bilişsel bilim makaleleri dizini
Psikometri makaleleri dizini
Psikiyatri sözlüğü
Psikanaliz sözlüğü
Cinsiyet farklılığına göre psikolojik testlerin listesi
Kurgusal psikiyatristlerin listesi
Psikiyatride figürlerin listesi
Bilişsel bilim insanlarının listesi
Psikiyatristlerin listesi
Sinirbilimcilerin listesi
Psikanalitik kuramcıların listesi
Nörologlar ve beyin cerrahları listesi
Psikoloji ödülleri listesi
Disleksi olan kişilerin listesi

Nörolinguistik Programlama   (dizin)

Psikoloji Kütüphanesi - Psikoloji makalelerini yazarın adına, kategorisine ve anahtar kelimesine göre arayın (Ayrıca Amerikan Psikoloji Derneği makaleleri)
Psikoloji Terimleri8 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Psikoloji Sözlüğü8 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sperm ya da tam bilimsel adı ile spermatozoon (Spermatozoid) (çoğulu: spermatozoa), erkek bireylere ait üreme hücresidir. Hayvanlar, kamçı'lı ve spermatozoa olarak bilinen kuyruğu olan hareketli sperm üretir. Bazı kırmızı algler ve mantarlar spermatia olarak bilinen hareketsiz sperm hücreleri üretirken, bazı kırmızı algler ve mantarlar spermatozoa olarak bilinir. Kapalı tohumlular polen içinde hareketsiz sperm içerirken, eğrelti otları ve bazı açık tohumlular gibi bazı bazal bitkilerde hareketli sperm bulunur.
Sperm hücreleri, spermatogenez olarak bilinen süreç sırasında oluşur. Amniyotlarda (sürüngenler ve memeliler) testislerin seminifer tübüllerinde yer alır. Bu süreç, spermatogonyum ile başlayan birkaç ardışık sperm hücresi öncülünün üretimini içerir. Bunlar spermatosit'lere farklılaşır. Spermatositler daha sonra mayoz bölünme geçirerek kromozom sayılarını yarıya indirir. Daha sonra spermatid'ler üretir. Spermiyogenez, spermatogenezin son aşamasıdır. Spermatidlerin olgun spermatozoaya olgunlaşması görülür.
Testislerde oluşan bu hücrelerin üretimi ergenlik döneminde başlar. Baş kısmında döllenme sırasında yumurtaya aktaracağı kalıtsal bilgi (DNA) taşır. Kuyruğu vardır ve hareketlidir. İnsanlarda bir çiftleşme sırasında yaklaşık 150-200 milyon sperm salınır. Ancak yumurtayı yalnızca tek bir sperm hücresi dölleyebilir. Bir sperm bir yumurta hücresine (oosit) ulaştığında, yumurtaya girmek için kuyruğunu dışarıda bırakıp, yumurta zarından geçerek kalıtsal bilgileri yumurtaya ulaştırmış olur. Spermler yoğun kıvamda bir sıvının içinde bulunurlar. Bu sıvının ismine meni (ersuyu), ejekülat veya yaygın kullanış biçimi ile sperma denir. Spermatositogenez, kök hücrelerin kendilerini değiştirmek ve olgun sperm haline gelecek bir hücre popülasyonu üretmek için bölünmesini içerir.
Spermatozoonun başı fırıncı küreğini andırır ve içerisinde kalıtsal bilgileri bulunur. Baş kısmı kep gibi saran ve içerisinde spermatozoonun, yumurta hücre duvarını geçmesi için gerekli enzimleri içeren akrozom isimli yapı bulunur. Sperm hücresi yumurtaya ulaştığında akrozom membranı içerisindeki enzimler salınarak spermatozoonun yumurta içerisine girmesi sağlanır. İçeri giren n sayıdaki erkek DNA materyali n sayıdaki dişi DNA materyali ile birleşerek 2n sayıda DNA materyali oluşur (oluşan bu hücreye zigot ismi verilir). Daha sonra zigot içerisinde hücreler bölünerek çoğalmaya başlar. Cinsiyetin oluşmasında spermatozoaların taşıdığı X ve Y kromozomları belirleyicidir. Dişi üreme hücresi X kromozom taşırken, erkek üreme hücrelerinin yarısı X diğer yarısı da Y kromozomu taşır. Eğer dişi üreme hücresini X kromozomu taşıyan spermatozoon döllemişse kromozomlar XX şeklinde olur ve bireyin cinsiyeti dişi olur, eğer Y taşıyan spermatozoon döllemişse ise bireyin cinsiyeti erkek olur. Ancak bazı istisnalar da vardır. Mesela XXY, X0 gibi kalıtsal hastalıklı bireyler de oluşabilir.

Sperm hücrelerinin keşfi- İngilizce 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Meni
Boşalma
Üreme
Döllenme
Yumurtalık

Terminologia Embryologica (TE), insan embriyolojik ve fetal yapılarının tanımlanmasında kullanılan kelimelerin standartlaştırılmış bir listesidir. Uluslararası Anatomist Dernekleri Federasyonu adına Federatif Uluslararası Anatomik Terminoloji Komitesi tarafından hazırlanmış ve 2010 yılından beri internette yayınlanmaktadır. Cape Town'da düzenlenen on yedinci Uluslararası Anatomi Kongresi (Ağustos 2009) sırasında IFAA Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır.
Yetişkin insan anatomisi için terminolojiyi standartlaştıran ve öncelikle çıplak gözle yetişkin anatomisini ele alan Terminologia Anatomica (TA) ile benzerdir. Nomina Anatomica'nın bir bileşeni olarak dahil edilen Nomina Embryologica'nın yerini almıştır.
TA'nın orijinal versiyonuna dahil edilmemiştir.

e1.0: Genel terimler [1]
e2.0: Ontojeni [2]
e3.0: Embriyojeni [3]
e4.0: Genel histoloji [4]
e5.0: Kemikler; İskelet sistemi [5]
e5.1: Eklemler; Eklem sistemi [6]
e5.2: Kaslar; Kas sistemi [7]
e5.3: Yüz [8]
e5.4: Sindirim sistemi [9]
e5.5: Solunum sistemi [10]
e5.6: Üriner sistem [11]
e5.7: Genital sistemler [12]
e5.8: Sölom ve septa [13]
e5.9: Mezenkimal mezenterik kitleler [14]
e5.10: Endokrin bezler [15]
e5.11: Kardiyovasküler sistem [16]
e5.12: Lenfoid sistem [17]
e5.13: Sinir sistemi [18]
e5.14: Merkezi sinir sistemi [19]
e5.15: Periferik sinir sistemi [20]
e5.16: Duyu organları [21]
e5.17: İntegüment [22]
e6.0: Ekstraembriyonik ve fetal membranlar [23]
e7.0: Embriyogenez (-> 13 st) [24]
e7.0: Embriyogenez (14 st ->) [25]
e7.1: Fetogenez [26]
e7.2: Olgun yenidoğanın özellikleri [27]
e8.0: Dismorfi terimleri [28]

Terminologia Anatomica
Anatomik terminoloji

Anatomik Terminoloji için Uluslararası Federatif Program

Ahmed bin Hanbel, (Arapça: ‏‎‎‎‎‎‎‎‎أحمد بن حنبل‏‎‎‎‏‎‎‎ ‎‎‎‎),  (780, Bağdat - 31 Temmuz 855, Bağdat), Hanbelî mezhebinin kurucusu muhaddis ve fakih İslâm âlimi. İmam-ı Şafiî'nin öğrencisidir. El-Müsned başlıklı hadis kitabında otuz bin hadis vardır. İslam devletinin sınırlarının genişlemesi ve fıkhî konularda çoğalan sorular ve fikir ayrılıklarının artması üzerine bazı noktalarda Kur'an'ın dışında aklın da kullanımını savunan Mutezilelere karşı çıkmıştır. Abbasî halifeleri Memûn, Muttasım ve Vâsık'ın kabul ettiği ve baskıyla kabul ettirmeye çalıştıkları Kur'ân'ın mahluk olduğu fikrine (Mihne) karşı gelmiş ve birkaç yıl zindana mahkûm edilmiştir. İnanç konularına dair er-Red Ale’z-zenadıka ve’l-Cehmiyye, Türkçe "Zındık ve Cebriyye yanlılarına karşı anti-tez" anlamına gelen başlıklı bir eseri vardır. Bir İslâmî akım olan Selefiyye'nin çıkış noktası Hanbelîlik'e dayandırılmaktadır.

İslam Düşünce Atlası'nda Ahmed b. Hanbel

Ahzâb Suresi (Arapça: سورة الأحزاب, romanize: al-aḥzāb), Kur'an'ın 33. suresidir. Medine döneminde indirildiği kabul edilir ve 73 ayetten oluşur. Sure adını, 20. ayette geçen ve "hizipler, gruplar" anlamına gelen ''ahzâb'' kelimesinden alır. Bu ifade, 627 yılında gerçekleşen ve İslam tarihinde Hendek Muharebesi veya Ahzâb Gazvesi olarak anılan, Müslümanlar ile çeşitli Arap kabileleri arasındaki çatışmaya atıf olarak yorumlanmaktadır. Surede savaş dönemi düzenlemeleri, toplumsal ve aile hukukuna ilişkin hükümler ile Muhammed'in Zeyneb bint Cahş ile evliliği bağlamında bazı hükümler yer almaktadır.
Surede özellikle 37. ayet, Zeyneb bint Cahş ile yapılan evlilik bağlamında öne çıkmaktadır. Zeyneb, Muhammed'in hem halasının kızı (kuzeni), hem de evlatlığı olan Zeyd bin Hârise'nin eşidir. İlgili ayette, evlatlığın öz evlat gibi sayılmayacağı belirtilerek, Muhammed'in Zeyneb ile evliliği meşru kılınır ve bu olay üzerinden evlatlık kurumunun hukuki statüsü yeniden tanımlanır. Klasik İslam kaynaklarında bu düzenleme, İslam öncesi Arap toplumunda evlatlığın biyolojik evlat gibi kabul edilmesine son veren ilahî bir hüküm olarak değerlendirilir.
Bazı modern akademik yorumlar ve eleştiriler, ayetin peygamberin özel hayatıyla doğrudan bağlantılı biçimde inmesini tarihsel bağlam açısından tartışmaya açmaktadır. Eleştirmenler, bu düzenlemenin belirli bir evliliği meşrulaştırdığı görüşünü ileri sürerken, geleneksel yorumcular ise bu evliliğin toplumsal bir tabunun kaldırılmasına yönelik olduğunu savunmaktadır. Benzer tartışmalar, Muhammed'in çocuk yaştaki Aişe ile evliliği bağlamında da sürdürülmektedir.

Akîde, Akâid veya İtîkâd (Arapça: العقائد); İslam'da inanç olarak bağlanmayı gerekli kıldığına inanılan inanç esaslarının bütünü olarak bilinir. Akîde kelimesi Arapça "a-k-d" (عقد) kökünden gelip, "bağ", "bağlama/bağlanma", "düğümleme/düğümlenme" ve aynı zamanda "bağlılık" ve "sözleşme" anlamlarına da gelir. Terim olarak "inanç" ve "iman" anlamında kullanılmıştır. Benzer bir ifade olan kelâm ise inançla ilgili felsefi tartışmalar için kullanılmıştır.
Akaid, medreselerde İslâm teolojisinin bir dalı olarak okutulmuştur. Akîde kelimesi kavram olarak Kur'an'da yer almaz. Akîde tanımı İslâm İtikadî Mezhepleri tarafından, Kur'an'da bulunmayıp hadislerde geçen inanç konuları için söz konusu edilmiştir.

Sünni akaidinde imanın 6 şartı ve 5 adet farz gibi konular işlenir. Diğer konular İslâm eskatolojisi ile ilgili konulardır.

Örnekler
Îsâ'nın yeniden Dünya'ya gelecek olması, Deccâl'ın çıkışı gibi Kıyamet alâmetleri, Mesîh beklentisi akîde başlığı altında yer almaktadır. Bu konulara Müslümanların kutsal kitabı Kur'an'da Zuhruf Suresi 61. ayetinde yer verilirken hadis kitaplarında kısmen zayıf rivâyetlerle de olsa Şer'î deliller bulunmaktadır. Burada genelde Kıyamet'le ilgili haberlerin "ya sarih ya da sahih" olduğu, yani metinlerin ya açık ya da güvenilir olduğu söylenir. Dolayısıyla bu haberleri kabul etmeyen veya onları tevil ederek mecâzî mânâlar veren âlimler bulunmaktadır. Örnek olarak İsa'nın tekrar Dünya'ya gelişi gösterilebilir. Zuhruf Sûresi'ndeki âyet (43:61), bazı müfessirlerce gelişine delil olarak gösterilir.

Şîa akaidinde 5 temel esas bulunur; Tevhit, adalet, nübüvvet, imamet ve kıyamet.

Kelâm
Teoloji
İnanç
İtikadî mezhepler

Buhârî ya da tam künyesiyle Ebû Abdillâh Muhammed bin İsmâîl bin İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî (810, Buhara - 869, Semerkant), İslam tarihindeki en önemli hadis alimi olarak kabul edilen 9. yüzyılda yaşamış Fars muhaddis.  Yazdığı Sahih-i Buhârî diye bilinen (Arapça: الجامع الصحيح, El-Camius-Sahih) eser, daha sonradan Müslümanlar için güvenilir hadis kaynaklarını teşkil eden ve Kütüb-i Sitte diye anılan serinin ilk kitabıdır.
Özbekistan'ın Buhara şehrinde doğan Buhari, küçük yaşta hadis öğrenmeye başladı. Abbasi Halifeliği döneminde önemli ilim merkezlerine giderek döneminin etkili âlimlerinden ders aldı. Binlerce hadis rivayetini ezberleyen Buhari, 846'da Sahih-i Buhari'yi derledi. Hayatının geri kalanını, topladığı hadisleri öğreterek geçirdi. Hayatının sonlarına doğru, Kur'an'ın mahluk olduğuna inandığı iddialarıyla karşı karşıya kaldı ve Nişabur'dan sürgün edildi. Ardından Semerkant yakınlarındaki Hartenk'e taşındı.

Muhammed bin İsmail el-Buhari el-Cufi, 21 Temmuz 810 (13 Şevval 194) Cuma günü cuma namazından sonra günümüz Özbekistan'ında Horasan bölgesinin Buhara şehrinde doğdu. Fars kökenlidir ve babası Malik bin Enes, Abdullah bin Mübarek ve Hammad ibn Seleme'nin öğrencisi olan hadis âlimi İsmail bin İbrahim'di. Babası, Buhari henüz bebek yaşlarındayken vefat etti. Buhari'nin büyük büyükbabası Muğire, Buhara valisi Yeman el-Cufi'nin tebliğiyle İslam'ı kabul ettikten sonra Buhara'ya yerleşti. Gelenek gereği Yeman el-Cufi'nin mevlası oldu ve ailesi "el-Cufi" nisbesini taşımaya devam etti.
Buhari'nin büyük büyükbabası Muğire'nin babası Bardizbah (Farsça: بردزبه), çoğu âlim ve tarihçiye göre Buhari'nin bilinen en eski atasıdır. Bardizbah bir Zerdüşt din adamıydı. Bardizbah'ın babasının adını veren tek alim Takiyüddin es-Subki'dir ve babasının adının Bazzabah (Farsça: بذذبه) olduğunu söyler. İkisi hakkında da Fars oldukları ve İslam öncesi Fars halklarının dinini takip ettikleri dışında pek bir şey bilinmemektedir. Tarihçiler ayrıca Buhari'nin büyükbabası İbrahim bin Muğire (Arapça: إبراهيم ابن المغيرة, romanize: Ibrāhīm ibn el-Mughīrā) hakkında da herhangi bir bilgiye rastlamamışlardır.

Babasının erken ölümü nedeniyle annesinin terbiyesi altında Arapçayı ve Kur'an'ı öğrenmiştir. Çağdaş hadis alimi ve tarihçisi Zehebî'ye göre, Buhari hadis okumaya 821 yılında başlamıştır. Çocukken Abdullah bin Mübarek'in eserlerini ezberlemiş ve ergenlik çağındayken hadis yazmaya ve rivayet etmeye başlamıştır. 826'da 16 yaşında annesi ve abisi ile birlikte Mekke'ye hac amacıyla gitmiştir, Buhara'ya dönerken kendisi ilim öğrenme isteğiyle Mekke'de kalmıştır. Buhari, Medine'ye taşınmadan önce iki yıl Mekke'de kaldı. Burada peygamber Muhammed'in sahabeleri ve tabiun hakkında bir kitap yazdı. Medine'de bulunduğu süre içinde ayrıca Tarih-i Kebir isimli eserini de yazdı.
Buhari'nin, Suriye, Kûfe, Basra, Mısır, Yemen ve Bağdat gibi dönemin önemli İslam ilim merkezlerinin çoğunu gezdiği bilinmektedir. Ahmed bin Hanbel, Ali bin Medeni, Yahya bin Ma'in ve İshak bin Rahveyh gibi önde gelen İslam alimlerinden ders almıştır. Buhari'nin 600.000'den fazla hadis rivayetini ezberlediği bilinmektedir. İbranice kitaplar okuyacak kadar İbraniceye hakimdir.

Buhari, uzun süren hadis toplama seyahatlerinden sonra önemli bir ilim merkezi olan Nişabur'a geldi. Buranın halkı tarafından çok büyük bir itibar gördü, evi her gün onu dinlemek için gelenlerle doldu taştı. O dönemde alimler arasında Kur'an'ın mahluk olup olmadığıyla ilgili bir kelam tartışması devam etmekteydi. Mutezile mensubu alimler tarafından ortaya atılan Kur'an'ın mahluk olduğu hakkındaki görüş epeyce taraftar toplamış hatta dönemin Abbasi devlet otoritesi tarafından desteklenmiştir. Bu görüşe karşı çıkan alimler ise dışlanmış ve hatta ağır eziyetlere uğramıştır.
Buhari'nin evindeki bir toplantıda ziyaretçilerden birisi Kur'an'ın mahluk olup olmadığı hakkındaki soruya Buhari "fiilerimiz mahluktur, Kur'an okuyuşumuz da öyledir" demesiyle şehirde büyük bir karışıklık çıkmıştır. Buhari'ye destek verenlerle karşı çıkanlar kavgaya tutuşmuş, Buhari ise şehirden çıkarak Semerkand yakınlarında bir köye yerleşmiştir. Zehebi ve Subkî, Buhari'nin Nişabur'daki bazı hadis âlimlerin kıskançlığı nedeniyle bu konunun ona sorulduğunu ve ardından kovulduğunu ileri sürmüşlerdir. Buhari, hayatının son yirmi dört yılını topladığı hadisleri öğreterek geçirmiştir. Mihne sırasında Semerkand yakınlarındaki bir köy olan Hertenk'e yerleşmiş ve orada da 1 Eylül 870 Cuma günü vefat etmiştir. Günümüzde mezarı, Semerkand'a 25 kilometre uzaklıktaki Özbekistan'ın Hertenk kentindeki İmam Buhari Türbesi'nde bulunmaktadır. Türbe, yüzyıllar süren ihmal ve haraplığın ardından 1998 yılında restore edilmiştir. Türbe külliyesi Buhari'nin türbesi, bir cami, bir medrese ve Kur'an yazmaları bulunan bir kütüphaneden oluşmaktadır. Buhari'nin zemin seviyesindeki türbe mezarı yalnızca bir anıt mezardır. Asıl mezar, yapının altındaki küçük bir mezar odasında yer almaktadır.

Zühlî'nin Kur'an okuyan kişinin telaffuzunu mahluk kabul ettiği gerekçesiyle Buhârî'nin bidatçı olduğunu ve onun meclisine katılanların Kur'an'ın mahluk olduğu görüşüne sahip olmakla itham edilmesi gerektiğini bildirerek Müslim bin Haccâc ve Ahmed bin Seleme hariç insanların çoğunun Buhârî'nin meclisine katılmasını engellediği belirtilmektedir. lbnu Ebi Halim er-Razi (ö.h. 327) Buhârî'nin biyografisinde babası Ebû Hatim er-Razi'nin Buhârî'den hadis işitmekle beraber Muhammed b. Yahya tarafından onun "Kur'an'ın okunuşu -lafzı- mahluktur" görüşü iletilince Buhârî'nin hadisini terk ettiğini anlatır. Bu durumun Buhârî'nin Sahih'inin şöhretini geciktiren faktörlerden biri olduğu ve asırlar geçtikçe bu haberin unutulduğu ifade edilir.
Buhârî'nin hocalarından Nuaym bin Hammâd'ın hemen bütün hadis münekkitleri tarafından zayıf ve münker hadis rivayet etmekle tanındığı, rivayetlerinde çokça yanılıp bunları birbirine karıştırdığı, rivayetleri pek kabul görmeyen muhaddislerden hadis rivayet ettiği için de eleştirildiği, rivayetlerinin delil olarak kullanılamayacağı ileri sürüldüğü ve hatta sünneti koruma gayretiyle hadis uydurduğunu söyleyenlerin de olduğu fakat Buhârî'nin ondan hadis rivayet ettiği belirtilmektedir.
Buhârî'nin bidat ehli addedilen Hâricîlere ve Mürcie'ye mensup kişilerden de hadis rivayeti aldığı belirtilmektedir. Bununla birlikte Buhârî'nin eserlerinde Ebu Hanife'yi cerh eden rivayetlere yer verirken ta'dil rivayetlerine yer vermemiş olduğu ifade edilmektedir. Buhârî el-Câmiʿu'ṣ-ṣaḥîḥ'inin bab başlıklarında isim zikretmeden, “Kāle ba‘zu'n-nâs” (insanlardan biri şöyle dedi) ifadesini kullanarak Ebû Hanîfe'yi tenkit etmiş, diğer eserlerinde de onun İslâm dinine zarar veren Mürcie'ye mensup olduğuna ilişkin rivayetleri zikretmiştir. Hatta Buhârî'nin ed-Duafâü‟s-Sağir adlı eserinin 388 numaralı maddesinde Ebu Hanife'nin iki defa küfürden imana davet edildiğiyle ilgili bir rivayete yer verdiği belirtilir.
Endülüslü İbn Hazm'ın (ö. H. 456/M.S. 1064) musiki konusunda en sağlam ve en kuvvetli olduğu belirtilen Buhârî'nin sahihinde geçen "Ümmetimin içinde zina yapmayı, ipekli giymeyi, içki içmeyi ve mûsikî dinlemeyi helâl sayan kimseler türeyecektir." şeklinde başlayan rivayetin uydurma olduğunu söylediği ve Buharî'yi kitabına uydurma hadis almakla suçlayanların başında geldiği ifade edlmektedir.

Et Tarih el Kebir (Daha sonra bu eseri et Tarih es Sağir adı ile özetlemiştir.)
Es Sulasiyat
El Edeb el Müfred: Ahlâk hadislerini toplayan bir eserdir. İstanbul'da 1306, Kahire'de 1346, Hindistan'da 1304 yıllarında basılmıştır.
Halk-u Ef'ali'l İbad
Raf'ul-Yedeyn fi's-Salah: Namazda el kaldırmakla ilgiidir. Kalküta'da 1257, Delhi'de 1299 yıllarında yayınlanmıştır.
Kitâbu Duafâü's-Sagîr: Zayıf ravilerin hallerinden bahseder. Hindistan'da 1323 ve 1326 tarihlerinde basılmıştır.
Kitâbu'l Künâ: Râvîlerin künyelerinden bahseden bir eserdir. Haydarabad'da 1360 yılında basılmıstır.
Kitâbu'l-Kiraati Halfe'l-imam: Namazda imamın arkasında okuma hakkında yazılmış bir eserdir. 1299'da Delhi'de, ayrıca 1320'de Kahire'de basılmıştır.
Halku'l-Ef'ali'l-ibâd ve'r-Redd Ale'l Cehmiyye: Cehmiyye mezhebinin görüşlerini reddeden bir kitaptır. 1306'da Delhi'de basılmıştır.
El-Akîde yahut et-Tevhîd: Akaid konusunda yazılmış bir eserdir.
Abarü's Sifat: Hadisle ilgili bir eserdir ve bazı kütüphanelerde yazma nüshaları mevcuttur.
Sahih-i Buhari (Arapça: صحيح البخاري), asıl adı el-Câmiu's-Sahih olan ancak müellifinin adına (İmam Buhari) nisbetle 'Buhari', hadis kitabı adlı eserdir.

Damat (Farsça: داماد dāmād), güvey.

Osmanlı İmparatorluğunda, padişahların kızları, kızkardeşleri veya kardeş kızlarıyla evlenerek Osmanlı hanedanıyla yakınlık kuran erkekler damat paşa adıyla anılırdı. Damat paşalara önceleri güvey 16. yüzyıl'da damat, daha sonra damad-ı hazreti şehriyarî (veya padişahî) dendi. Padişah ablasıyla evlenen damatlara da enişte denirdi. Saraya damat seçilirken yaş, rütbe veya soyluluğa bakılmaz, daha çok adayın gelecekteki mevkii dikkate alınırdı. İmparatorluğun kuruluş döneminde damat olarak, Anadolu Selçuklu ailelerinden beyler seçilirdi, daha sonra padişahlar kendilerine bağlı sancak beylerini tercih ettiler. İlk damatlar arasında I. Murat'ın kızı Nefise Hatun ile 1381 yılında evlenen Karamanoğlu Alâeddin Bey, I. Mehmed'in kızlarıyla evlenen Candaroğulları'ndan İbrahim ve Kasım, Karamanoğulları'ndan İbrahim, Ali ve İsa Beyler vardır. İlmiye sınıfından damat seçilmedi, yalnız Yıldırım Bayezit kızını Emîr Sultan'a verdi. Eski Türk ailelerinden seçilen damatlardan biri de Fatih'in kızıyla evlenen, Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed Mirza'dır.
16. yüzyıl'dan başlayarak damatlar, osmanlı memurları arasından seçildi. Doğrudan doğruya padişah kararıyla seçilen kimseye seçim haber verilir ve hazırlanması istenirdi. Damat paşalar, hanedana duydukları saygı yüzünden sultan hanımların bütün isteklerine boyun eğerlerdi, bunun yanında birbirini seven çiftlere de rastlanırdı. IV. Murat'ın kızı Kaya Sultan ile Melek Ahmed Paşa arasındaki aşk tarihlerin konu edindiği bir ilişkidir. Padişahlar bazen sevdikleri vezirlerine henüz küçük yaşta bulunan kızlarını nişanlar veya nikâhlarlardı. Bu yüzden kocalarının ölümüyle küçük yaşta dul kalan sultanlar vardır.
Padişah yakınıyla evlenenler eski karılarını boşamak zorundaydılar. Buna karşılık sultan olan olan eşlerini boşayamazlardı. Sultanlar ise isterlerse, hükümdardan izin alarak boşanabilirler, bu evliliklere bazen bizzat padişah son verirdi. Örneğin, veziriazam Lütfü Paşa, eşi olan Kanunî'nin kız kardeşi Şah Sultan'a hakaret ettiğinden damatlığı ile birlikte veziriazamlığına da son verilmiştir. IV. Murat, kız kardeşi Fatma Sultan'ın kocası kaptanıderya Çatalcalı Hasan Paşa'ya kızmış ve onu damatlıktan azletmiştir. II. Abdülhamit, kızı Naime Sultan'ın kocası Kemaleddin Paşa'yı, V. Murat'ın kızıyla buluştuğunu haber alınca damatlıktan çıkarmakla kalmayarak, Bursa'ya sürmüştür.
Taşrada görevli bulunan damat adayları, eşleri sultan hanımların İstanbul'dan çıkmalarına izin olmadığı için merkeze alınırlardı. Damatların memurluk maaşları yanında, günde 1.000 ile 1.500 akçe arasında değişen ödenekleri ve sultan paşmaklıkları vardı. Damatların İstanbul'da devlet işlerine karışmalarını önlemek için Fatih zamanında konan usuller Kanuni devrine kadar sürdü.
Osmanlı tarihinde pek çok damat yer alır; bunlar arasında değerli devlet adamları olan Hersekzade Ahmed Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Kanijeli İbrahim Paşa, Silâhtar Ali Paşa, Nevşehirli İbrahim Paşa, Koca Ragıp Paşa, Muhsinzade Mehmed Paşa vb. sayılabilir.

Gelin

Ebu Hureyre (Arapça: أبو هريرة ‎; (ö. 678, Medine), (Ebû Hüreyre Abdurrahmân bin Sahr ed-Devsî) Yemen asıllı sahabe. Suffe'de yetişen sahâbelerin (Ashâb-ı Suffe) en meşhurlarından olan Ebu Hüreyre'nin gerçek adı bilinmemekle birlikte Müslüman olmadan önceki adının Abdüamr, Sükeyn, Abdüşşems olduğu yönünde farklı rivayetler vardır. Sahipsiz kedi yavrularını besleyip büyütmesinden dolayı Kedicik babası anlamına gelen Ebu Hureyre ismiyle anılırdı.
Yemen'de doğan Ebu Hureyre'nin doğum tarihi bilinmemekte olup, Ezd kabilesinin Devs koluna mensuptur. 628 yılında Muhammed'in Hayber'de bulunduğu sırada yanına gelerek Müslüman oldu. Kuşatmadaki Hayber fethine ve daha sonra yapılan savaşların hepsine katıldı.

Bu tarihten ölümüne kadar üç yıl boyunca Muhammed'in yanından ayrılmadı. Bu sebeple en çok hadis nakleden sahabe olduğu söylenmektedir. 5.375 adet hadis aktardığı tahmin edilmektedir. Ebû Hureyre, diğer sahabilere nisbetle çok hadis rivayet etmekle beraber, onun, işitmiş olduğu bu hadisleri yazıp yazmadığı bilinmemektedir. Kendisinden nakledilen bir habere göre "Ebû Hurayra yazmaz ve gizlemez" denilmektedir. Buna mukabil bazı haberlerde de Ebu Hureyre, "biz hadis yazarken Hazreti Peygamber yanımıza geldi" demekte, bir diğerinde ise, kendisine bir hadis soran şahsa "eğer bu hadisi ben rivayet etti isem yanımda yazılıdır" deyip o şahsı evine götürdüğü, orada, birçok kitaplar içerisinden istenilen hadisi bulup çıkardığı belirtilmektedir.
Ebu Hureyre'ye ait 140 kadar hadis rivayeti ihtiva eden ve talebesi Hemmam İbn Munebbih tarafından yazılan es-Sahîfe es-Sahîha adlı kitabın zamanımıza kadar muhafaza edilmiş olduğu belirtilse de 1953 senesinde Prof. M. Hamidullah tarafından bulunarak neşredilen Şam ve Berlin nüshalarından eski olanı Şam nüshası hicrî 6. yy.'dan (miladî 12. yy'dan) kalmadır.
Bişr b. Sa'îd'in: "Allah'a yemin olsun ki biz Ebû Hureyre'nin meclisinde bulunurduk, O bize Rasûlullah’tan ve Ka'b el-Ahbâr'dan rivayet ederdi. Ebû Hureyre kalkıp gittikten sonra bizimle birlikte oturan bazı insanların, Rasûlullah’ın hadisini Ka'b'ın sözü, Ka’b’ın sözünü de Rasûlullah’ın hadisi diye naklettiğini işitirdim. Allah'tan korkun ve hadis konusunda korunun!" dediği belirtilir. İmam  Buhârî'nin, Kâb'ın  görüşü  dediği  bir  rivayetin  İmam Müslim tarafından İslam Peygamberine ait olarak nakledildiğinden de bahsedilmektedir.
Kaynaklarda Halife Ömer'in Ebû Hureyre'ye çok hadis rivayet etmemesi konusunda uyarıda bulunmasının yanı sıra, hadis rivayetinden vazgeçmemesi halinde kendisini Devs denilen bir yere süreceği tehdidinde bulunması ve naklettiği rivayetlerin doğruluğunu kontrol ettiği de yer alan bilgilerdendir. Ebû Hureyre'nin kendisi hadis rivayetiyle ilgili Halife Ömer'le arasında geçen bir diyaloğu şöyle nakleder: "Hadis rivayet ettiğim, Ömer'e ulaşınca, beni çağırdı ve şöyle dedi: ‘Falanca gün, filancanın evinde sen bizimle beraber miydin?’ Ben: ‘Evet, o gün Rasûlullah: 'Her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerini hazırlasın’ dedi, dedim. Bunun üzerine Ömer: ‘O halde git, hadis rivayet et.’ dedi."
Ebû Hüreyre’nin çok hadis rivayet etmesine karşı çıkanlardan biri olan Âişe onu yanına çağırarak görmediği ve duymadığı bazı rivayetlerin hesabını sormak istemiş, Ebû Hüreyre de, “Anacığım! Ayna, sürme ve güzel koku gibi şeyler beni oyalayıp da bu rivayetleri Resûlullah’tan duymama engel olmadı” deyince Âişe, “Belki de öyledir” diyerek kendisine hak verdiğini ifade etmiştir.
İslam Peygamberi Muhammed'in eşi Aişe'ye Ebû Hüreyre'nin: “Şu’m üç şeyde; evde, kadında ve attadır” haberini naklediyor denince, O; “Ebû Hüreyre iyi ezberleyememiş. Zira o girdiğinde Resûlullah: “Allah, Yahudileri kahretsin, zira onlar; ‘Şu’m üç şeyde; evde, kadında ve attadır’ derler” buyurmuştu. Ebû Hüreyre hadisin başını işitmemiş, sadece sonunu duymuştur” dediği de belirtilir.
Tâbiîn fakihlerinden İbrâhim en-Nehaî (ö. 96/714), kendi zamanında bazı âlimlerin fakih olmadığı gerekçesiyle Ebû Hüreyre'nin ahkâma dair bir kısım rivayetlerini kabul etmediklerini ileri sürmüş, Nehaî'nin rivayetlerine ve görüşlerine büyük önem veren Ebû Hanîfe gibi âlimler de Ebû Hüreyre aleyhinde herhangi bir şey söylememekle beraber onun sahih kıyasa aykırı rivayetlerini kabul etmek istememişlerdir.

Halife Ömer tarafından görev yaptığı Bahreyn'e iki defa vali olarak tayin edildi. Ebu Hüreyre valilikten ayrılarak Medine'ye döndüğü zaman Halife tarafından hakkında tahkikat yapılmıştır. Bazı rivayetlere göre Ömer tarafından hakkında ithamlarda bulunulduğu ve bunun sonucunda onun malının yarısına veya tamamına el koyduğu ileri sürülmektedir. Ancak daha sonra Ebu Hüreyre'nin dürüstlüğü ortaya çıkmasıyla Halife Ömer onu tekrar vali tayin etmek istemiş, ancak Ebu Hüreyre bir daha görev kabul etmemiştir. Osman'ın hilafetini destekleyen Ebu Hüreyre, Halife Ali ile Muaviye arasında çıkan mücadele de hiçbir tarafı desteklemedi. Ebu Hüreyre'nin Muaviye döneminde zaman zaman Medine valiliği ya da vali Mervân'ın bulunmadığı dönemlerde vekil olarak Medine valiliği yaptığı ifade edilmektedir.

Ehl-i beyt (Arapça: أهل البيت), "ev halkı" anlamına gelen ve İslam peygamberi Muhammed'in ev ahalisini tanımlamak için kullanılan İslâmî terim.

Ehl-i beytteki ehl ile ahali aynı köktendir, "kişiler" demektir. Beyt ise "ev" demektir. Yani "ev ahalisi" manasına gelir. İslam Peygamberi Muhammed'in ev ahalisi için kullanılan bir terimdir. Ehl-i beyt deyimi Kur'an'da da  geçer.
Ehl-i beyttten olmak, İslam toplumunda özel bir statü ve seçkinlik anlamına geldiği gibi Şîa Müslümanlara kendilerine özel bir gelir tahsis edilmiştir.

Sünniler ehl-i beyti genel olarak peygamberin hanımları, çocukları ve torunlarından oluşan, saygı duyulan bir topluluk olarak ele alırlar. Şiilikte ise ehl-i beyt, toplumu halifelik düzeninde yönetim haklarına sahip olan, dünya ve ahiretteki statüler hakkında görüşlerinin eleştirilmesine karşı olan  ve insanüstü mistik özellikler barındıran bir üst katman şeklinde değerlendirilir.
Ehl-i Sünnet ile Şiilik arasında bir anlayış farkı da bu kavramın kapsamı ile ilgilidir. Sünnilikte kesin hatlarla çerçevesi çizilmeyen bu kavram Şiilere göre İslam peygamberi Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin ve onların soyundan gelen 12 imamları kapsar. 
On İki İmam:

Ali (Ebu Talip Oğlu Ali)
Hasan (Şerifan) (Ali Oğlu Hasan)
Hüseyin bin Ali (Seyyidan) (Ali Oğlu Hüseyin)
Zeynelâbidîn (Hüseyin Oğlu Zeynel)
Muhammed el-Bâkır (Ali Oğlu Muhammed)
Ca'fer es-Sâdık (Muhammed oğlu Cafer)
Mûsâ el-Kâzım (Cafer Oğlu Musa)
Ali er-Rızâ (Musa Oğlu Ali)
Muhammed el-Cevâd (Ali Oğlu Muhammed)
Ali el-Hâdî (Muhammed oğlu Ali)
Hasan b. Ali Hasan el-Askerî (Ali Oğlu Hasan)
Mehdî el-Muntazar (Hasan oğlu Muhammed)

TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Ehl-i beyt

Entelektüel, aydın ya da münevver, zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da kişisel amaçlarına erişmekte kullanan kişi. Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır ve günümüzde genellikle şu anlamlardan birinde kullanılır:

Kapsamlı bilgi ve birikim gerektiren soyut konularla derinlemesine ilgilenen kişi.
Mesleği, mal ve hizmet üreten diğer meslek gruplarından farklı olarak, fikir ve bilgi üretmek ve/veya yaymak olan kişi (akademisyenler, bilim insanları vb).
Kültür ve sanat konularında uzman kabul edilen, bu konulardaki bilgisi birikimi kültürel bir otorite olmasına olanak sağlayan ve toplum karşısında çeşitli konularda değerlendirmeler yapan kişi.
Geçmişte tahsilli, bilgili kişiye münevver denirdi. Daha sonraları aydın sözcüğü "kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse)" anlamında kullanılmaya başlandı.

İlk toplumlarda şefler, şamanlar, din adamları, filozoflar; düşünüş, bilgi ve kavrayış önderleri oldular. Ancak Rönesans'tan günümüze filozoflar, bilim insanları, sanatçılar,Ansiklopedistler bilgi ile toplumları değişime uğratabilmişlerdir. Buna rağmen ilk entelektüelden, Platon'dan Aristo'dan bu yana güneş altında yeni bir şey yoktur. Terim entelijensiya şeklinde geniş çapta fikir dünyası kişilerini tanımlamada kullanılmaktadır. 19. yüzyılda Rusya ve Polonya'daki önder anlamı eskimiştir.
Entelektüel; yazı bulunmadan önce pagan toplumlarda bilinen bütün bilgilerin aktarıcısı konumundaki kişiler olarak ortaya çıkarlar. Genelde felsefi anlamda doğa/insan yabancılaşması süreci üzerine makro bazda bilgi birikimi olan kişilerdir. Burada dikkatten kaçmaması gereken "ulus" kavramının oluştuğu 1789 yılından yaklaşık bir yüz yıl öncesine kadar sadece hümanistik değer yargıları ve doğa bilimlerin ile güncel problemlerin çözümünde gereksinim duyulan her veriye üst düzeyde ulaşabilmek için yeterli beyin gelişimine sahip olan kişidir. "Bütün düşünceleri ve ürettiği verilerde hiçbir ırk (etnisite) / grup veya tam doğru deyimle insan topluluğu kategorisi çıkarları doğrultusunda duruşu olmayan" olarak da tanımlanabilir.
Günümüzde, bütün dinler ve uluslar ile etnisiteler karşısında "seküler" (hepsine bilge insan kimliği ile eşit mesafede) duruşu olan her konuda "veri/bilgi"nin nerede olduğunu bilen ve süratle ulaşabilen bu kimliği ile ham bilgiyi uluslarüstü kullanılabilir veri haline getirip makro bazda insanlığın kullanımına açan kişidir.
Ulus ve "ulus devlet" kavramlarının ortaya çıkmasından sonra entelektüel tanımı ile aydın tanımı karıştırılmaya başlanmıştır.
Aydın; genelde "kendine göre doğru savlar için bilgi/veri toplayan" kişidir ve bu bağlamda çok okumuş bir insandır. Bilgisini İnsanlık için değil güncel "ulus/etnisite" aidiyeti amaçlı kullanan kişidir.
Osmanlı'da ulemalar (alimler) bilgiyi kuran, taşıyan, egemen hale getiren bir sınıftı. Cumhuriyet'te ise Türk aydınlanmasının aydınları ortaya çıktı. Fikir dünyasına ait bu tanım iki tip aydın üretti: Ruhban, gelenekçi entelektüel ve laik, yenilikçi entelektüel. Her ikisinde de İlk Çağ'dan kalma misyonculuk, yani cahil kitleyi bilgili etme tavrı görüldü. Kavramın öznesi Yeni Çağ'da bilginin bireyselleşmesi ve spekülatiften aksiyona geçmesiyle bir sınıfın, bir ideolojinin temsilcisi olarak yerleşti. Siyasi iktidarın karşısında oldu.

Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Y. 1996.
Cogito, s.31, Bahar 2002.
Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat, Ank.1999.
Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, 1977.
Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, 1978.
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, 1976 bs.
Büyük Sovyet Ansiklopedisi, Intelligentsia [Entelijansiya] maddesinin Türkçe çevirisi 11 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., çev. S. Erdem Türközü ve Eren Buğlalılar, 2015.

İslâm dîni fıkhî mezhepleri; İslam coğrafyasında dînî bölünmeleri ifade etmekle birlikte bu bölünmelerin başlangıcı dînî değil, siyâsî ve sosyal bölünmelerden oluşmaktadır.
Günümüzde İslam toplumunda fıkıh ve İslam hukuku konusunda anlayış, yöntem ve uygulama açısından farklı düşüncelere sahip mezhepler bulunur. Bu mezheplerin başlıcaları şunlardır:
1- Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ'at (sünnî) itikadında olanların "Hak Mezhep" diye adlandırdıkları dört büyük fıkıh mezhebi ve kurucuları:

Hanefî mezhebi - Ebu Hanife (699-767)
Mâlikî mezhebi - Mâlik bin Enes (712-795)
Şâfî'î mezhebi - Şafii (767-820)
Hanbelî mezhebi - Ahmed bin Hanbel (780-855)
2- Şî'a itikadında olanların takip ettiği fıkıh mezhepleri:

Ca'ferî fıkhı,
İsmâîliyye mezhebi,
Zeydîyye mezhebi.
3- Hâricîler'in günümüze kadar ulaşan mezhebi:

İbâdiyye mezhebi.
4- Diğer bağımsız fıkıh mezhepleri ve âlimleri

Zâhirî mezhebi
Bu mezheplerden Sünnî İslam inanışında yaygın olanları Malikî, Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleridir. Bu nedenle bu dört mezhebe zaman zaman dört büyük fıkıh mezhebi denmiştir.tyc

İlk dönemlerde Ali ile Muaviye arasındaki savaş ve İslam toplumundaki bölünme Sünnilik, Şiîlik ve Haricilik şeklinde ilk mezhepsel ayrışmayı beraberinde getirmiştir.
Erken dönemlerde değişik İslam şehirlerinde, bu şehirlerin adıyla anılan fıkıh okulları bulunmaktaydı. Şam (Evzâ'i), Kufe, Basra, Medine okulları bunlardan bazılarıdır. Daha sonra Irak okulu Hanefi, Medine okulu ise Maliki mezhepleri olarak konsolide olmuş, Şafii, Hanbeli, Zahiri, Evzâ'i, Leysî, Sevrî ve Taberî mezhepleri daha sonra ortaya çıkmışlardır. Ve bu fıkhi mezheplerden son Dördü günümüze ulaşamamıştır.
Daha sonra İnanç etrafında yapılan tartışmalarla inanç (itikad) mezhepleri de ortaya çıkmıştır.
Sünniler günümüzde inanç açısından Maturidilik ve Eşarilik, fıkhi açıdan da Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbelî mezheplerine bağlıdırlar. Bu dört mezhepten ilki olan Hanefi mezhebi itikad olarak Maturidiliğe diğer üç mezhep ise Eşariliğe bağlıdırlar. Bu mezhepler dışında, Sünnilik'te olan icma-i ümmete, kıyasa ve re'ye başvurulmasını kabul etmeyen, her sorunun çözümünü yalnızca Kur'an'da, Sünnette, sahabe ve tabiunun görüş ve uygulamalarında arayan bir grup daha vardır. Bunlar; Selefiyye veya Selefiyyun (geçmişe bağlılar) olarak anılır.
Şiîlerin günümüzde bağlı olduğu en büyük fırka ise İmamiyye (Caferiyye) dir. Bunun dışında sayıları az olmakla birlikte Zeydiyye ve İsmailîyye fırkaları da günümüze ulaşmıştır.
Haricilerin ise günümüze ulaşmış olan tek fırkası İbadiyye'dir.

Fıkhî açıdan Sünni mezhepler 4 tanedir. Bunlar:

Hanefi mezhebi: İmam Ebu Hanife'nin künyesini taşıyan mezheptir.
Şafii mezhebi: İmam Şafii'nin adını taşıyan mezheptir.
Maliki mezhebi: İmam-ı Malik'nin adını taşıyan mezheptir.
Hanbelî mezhebi: İmam Ahmed bin Hanbel'nin künyesini taşıyan mezheptir.
Bu dört fıkhi mezhep arasında uygulama ve ibadetlerde bazı farklılıklar görülür.

Câferîlik: İmâm Câʿfer-i Sâdık'ın adını taşıyan mezheptir.
Zeydîlik: İmâm ʿAlî Zeynu'l-ʿÂbi Dîn'in oğlu Zeyd bin Ali'nin adını taşıyan mezheptir.
İsmâilîlik: İmâm Câʿfer-i Sâdık'ın büyük oğlu imam ʾİsmâʿîl bin Câʿfer el-Mûbarek'in adını taşıyan mezhep.

Ali ve Muaviye arasında sürdürülen savaşlar ve mücadelelerde Hâricîler üçüncü grup olarak ortaya çıkmışlardır. Siyasi, itikadi veya tarihi bazı ihtilaflar nedeniyle Hâricîler kendi içlerinde de çeşitli gruplara ayrılmışlardır. Bu grupların bazıları İslam dininin temel akide kaidelerini takip ederken, bazıları İslam dininin itikadi prensiplerinden ayrılarak İslam dairesi dışı ilan edilmiş ve İslam dinin dışında incelenmiştir. Fakat bu grupların da temelleri Haricilere ve İslam dinine dayanır.

Ezarika
Necedat
Acaride
Sufriyye
İbadiyye

Meymûniyye
Yezîdiyye

Fıkıh
Kelâm
İslam dini siyasi mezhepleri
İslam dini itikadî mezhepleri

Gelin, evlenmek üzere hazırlanmış, süslenmiş veya yeni evlenmiş kadın.
Bir kadın nişanlandığı andan itibaren erkek evi tarafının gelinidir. Düğün günü evlilik törenine hazırlanmış, süslenmiş kadına da gelin denir. Evlenip yeni evine giden bir kadın, koca evinde bir süre evin gelini muamelesi görür. Evlenme çağına gelen kadınlar, içinde bulundukları yörenin gelenek ve inançlarına göre gelin olurlar.

İlkel çağlarda, özellikle totem inançlarına bağlı klan düzeninde gelin olan kız totemini değiştirir, kocasının totemine bağlanırdı. Bu yüzden gelin törenleri totem inançlarına bağlanarak yapılan dinî tören niteliğindeydi. Eski Türk topluluklarında da bir obadan başka obaya giden gelin için düzenlenen törenler böyle bir nitelik taşırdı. İslamiyetten sonra gelin törenlerine bu dinin kuralları hâkim oldu, fakat eski çağlardan süregelen birçok husus da tutuldu.

Anadolu'da gelin törenleri bölge bölge değişiklikler gösterir. Fakat bu tören ve inançların ortak yanları da vardır. Gelin muamalesi nişan töreniyle başlar. Nişanlı kadın, saç tarama ve baş örtme şekli ve baş örtülerinin rengi ile gelinliğe hazırlandığını açıklar. Nişanlılık süresinde gelin çeyizi hazırlanır. Düğün töreninde gelin, gelinlik adı verilen tören elbiselerini giyer. Düğün törenleri birkaç gün sürdüğü için gelinin birkaç elbisesi vardır. Bunların en önemlisi gelinin baba evinden koca evine giderken asıl düğün töreninin olduğu gün giydiği, tel ve duvak taktığı gelinliktir.
Yeni bir eve gelin giden kadın, bazı kurallara uymaya mecburdur. Baba evinden çıkarken geline babası tarafından bir kemer kuşatılır ve "baba ocağından diri çıktın, koca ocağından ölü çıkacaksın inşallah" diye dua eder. Koca evine giden gelin kapıda, iyi bir hediye alıncaya kadar dayatır, içeri girmek istemez. Gelin, indirmelik verildikten sonra binekten iner (at, araba, otomobil). Gelin, törenle gelin odasına alınır. Şehirlerde bu törene koltuk adı verilir. Saz takımı genellikle İzmir Marşı'nı veya başka kıvrak bir hava çalar. Gelin odasına alınan gelinin yüzündeki duvağı, damat yüzgörümlüğü hediyesini verdikten sonra açar. Sonra misafirler gelin görmeye davet edilir. Gelin, her misafir için ayağa kalkmaya mecburdur. Genellikle gelinler yeni evlerinde yüksek sesle konuşmazlar, lakırdıya katılmazlar. Bu hakkı elde etmek için ya çocuk doğurmaları veya kayınbabası tarafından konuşma izni anlamını taşıyan bir hediye almaları gerekir. Gelin, düğün törenlerinde görevli bütün yakınlarına ve koca evinin önemli kişilerine hediyeler götürür. Bunların çoğu kendi el emeği olur. Gelin, yeni evinde genel geleneklere uyarak bir süre özel muamele görür.

Gelinlik, gelinin düğün veya nikâh sırasında giydiği bir kıyafettir. Rengi, biçimi ve taşıdığı anlam, dini ve kültürel geleneklere göre değişebilir.

Orta Çağ'da yapılan düğünler iki insan arasında yapılan birlikten daha fazlasını ifade ediyordu. Bu düğünler daha çok iki aile arasındaki bağı, bir iş ortaklığını ya da iki ülke arasındaki anlaşmayı temsi ediyordu. Birçok düğün, özellikle sylular ve yüksek sosyal sınıflar arasında, sevgi temelli olmaktan çok politik sebeplerle yapılıyordu. Gelinlerden, sadece kendi güzelliklerini sergilemeleri için değil, ailelerini en iyi temsil edecek şekilde giyinmeleri beklenirdi. Üst sınıflardan olan gelinler, gelinliklerinde pahalı kumaşlar ve iddialı renkler kullanırdı. Böyle gelinlerin çarpıcı renkler, kat kat kürkler, kadife ve saten giymesine çok sık rastlanırdı. Daha düşük sosyal sınıflara mensup gelinler, ellerinden geldiği kadar bu şıklıkları taklit etmeye çalışırlardı.
Yüzyıllardır, gelinler kendi sosyal statülerine uygun olarak, daima modaya uygun olan, pahalı malzemelerin kullanıldığı gelinlikler giymişlerdir. Sosyal sınıfı daha düşük gelinler de, kiliseye giydikleri en güzel elbiselerini giyerlerdi. Gelinliğin üzerinde kullanılan pahalı süslemeler, gelinin ailesinin zenginliğini davetlilere gösteren bir araçtı. Artık, bugün her bütçeye uygun gelinlik bulmak mümkün. Batı gelenekler, her çeşit renkte ve biçimde gelinliğin giyilmesini kabullenecek kadar gevşedi. Bugün gelinlikçilerde kadınların kendi zevklerine göre seçebileceği birçok gelinlik modeli mevcut.
Gelinlikler, genelde çağın modasına göre şekil değiştirir. Örneğin, 1920'lerde gelinlikler günün modasına uygun olarak, ön etekleri kısa, arkasında uzun kuyruğu bulunan ve kloş duvakla kullanılan modeldeydi. Gelinliğin çağın modasına uydurmak 1940'lara kadar devam etti. Daha sonra viktorya dönemini andıran, uzun kabarık etekli gelinlikler popüler hale geldi. Her zaman gelinlik sektörüne hakim modalar değişse de, modern gelinlerin önemli çoğunluğu bu trendleri takip etmiyorlar. Bu trendler daha çok ikinci evliliklerde ya da geleneksel olmayan evlilik törenlerinde tercih ediliyor.

Osmanlı'da giyim kültürü, geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerin ve inançların senteziyle oluştu. Genç kızların süslü ve gösterişli giyinmesi ayıp sayıldığı için, genç kızlar genellikle sade ve göze çarpmayan renklerde giyinirlerdi. Sadece evli kadınlar süslü giyinebildiği için, gelinlik süslü giyinmeye atılan ilk adımdı. Bu gelenek, Cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar sürdü. Batlılılaşma hareketleri ve kıyafet devrimi ile genç kızların evlilik öncesi giyebildiği renkler ve kıyafetler değişse de, evlilik öncesi sadelik kuralı değişmedi.
Batı kültüründe olduğu gibi Osmanlı kültüründe de gelinliğin biçimi sosyal sınıfa göre değişiklik gösteriyordu. Saray hanedanının, kırsal kesimde ve şehirde yaşayanları benimsedikleri gelinlik biçimleri farklıydı.Saray hanedanlığında kullanılan renk kırmızıyken, halk kesiminde çeşitli renkler kullanılıyordu. İlk beyaz gelinlik, 1898'de Kemalettin Paşa ile evlenen II. Abdülhamit'in kızı Naime Sultan'dır. Beyaz gelinlik batılılaşma hareketleriyle birlikte Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde de popüler hale geldi. Günümüzde her modelde gelinlik Türkiye'de de kabul edilmektedir. Batıda moda haline gelen vintage tarzıyla birlikte eski gelinliklere olan rağbet artmıştır.

Damat

Sebahat Gül, Türk-İslam Eserleri Müzesi Etnografya Seksiyon Şefi.Skylife Mayıs 2002

Hadis (Arapça: حَدِيث), Muhammed'e atfedilen ve onun sözleri, fiilleri, onaylamaları ve sıfatlarını içeren bilgilerdir. Hadis âlimleri buna sahâbe ve tabiînin söz ve fiillerini de eklemişlerdir. Ancak bunlar, kaynak olma bakımından Muhammed'in fiil ve sözleriyle aynı seviyede değildir ve hadis ilmi içerisinde farklı şekilde isimlendirilir.
Muhammed peygamberin râvî zincirleri aracılığıyla aktarılan söz, eylem veya bir eylem karşısında sessiz kalarak onaylaması hakkında nakledilen rivayet veya haberler hadistirler. Emad Hamde'nin ifadesi ile her haber Muhammed hakkında bir veridir; bu veriler toplandığında sünnet olarak adlandırılan daha büyük bir resmi çizer.
Hadisler, İslâm medeniyetinin "belkemiği" olarak adlandırılır. İslâm'da, dinî hukuk ve ahlakî rehberlik için bir kaynak olarak hadisin otoritesi, Kur'an'dan sonra ikinci sırada yer alır.
Kur'an'da şeriatla ilgili âyetlerin sayısı nispeten az olmakla beraber hadisler; gusül, abdest, yemek yeme adabı, su içme adabı, doğru selam verme ve köleler için iyiliğin önemine kadar her konuda dinî yükümlülüklerin detaylarına yön verir. Ayrıca şeriat kurallarının da "büyük kısmı" Kur'an'dan ziyade hadislerden türetilmiştir.
Hadis konuşma, rapor, hesap, rivayet gibi şeyler için kullanılan Arapça bir kelimedir. Kur'an'ın aksine, Müslümanların tümü hadis rivayetlerinin (ya da en azından tüm hadis rivayetlerinin) ilâhî vahiy olduğuna inanmazlar. Farklı hadis koleksiyonları, İslâm inancının farklı dallarını ayırt etmeye uygundur.
Bazı Müslümanlar İslâmî rehberliğin sadece Kur'an'a dayanması gerektiğine inanır ve hadisin otoritesini reddeder; birçokları hadislerin MS 8. ve 9. yüzyıllarda ortaya çıkarılan ve Muhammed'e atfedilen uydurma (sahte yazı)lar olduğunu ifade eder.
Bazı hadislerin sorgulanabilir ve çelişkili ifadeler içermesi sebebiyle hadislerin doğrulanması, İslâm'da önemli bir çalışma alanı haline gelmiştir. Tipik olarak bir hadisin iki bölümü bulunur: isnad zinciri ve rivayetin ana metni. Hadisler Müslüman âlimler ve hukukçular tarafından sahih ("gerçek"), hasen ("iyi") veya "zayıf" gibi kategorilere ayrılır. Ancak bu sınıflandırma özneldir, farklı dinî grup veya âlimler, bir hadisi farklı şekilde değerlendirebilir.
Ehl-i Sünnet âlimleri arasında hadis terimi sadece Muhammed'in sözlerini, tavsiyelerini, uygulamalarını değil, aynı zamanda arkadaşlarının sözlerini de içerebilir. Şîa İslâm'da hadis, Şiilikte Ehl-i Beyt olarak bilinen Muhammed ve ailesinin, (On İki İmam ve Muhammed'in kızı Fâtıma) sözleri ve eylemleri olarak sünnet'in, somutlaşmış halidir.

Hadis kelimesi Arapçada yeni, haber ve söz manalarına gelmektedir. Çoğulu ehâdîstir. (Arapça: أَحَادِيث)
Yeni, yani Arapça olarak cedîd, kadîm yani eskinin zıddı olarak gelir ve büyük ihtimalle cedîdden kasıt, Allah rasulünün sözleri, kadîm ise âyetlerdir.

Juan Campo'ya göre İslâmî terminolojide hadis, Muhammed'in söz, fiil veya onun huzurunda söylenen veya yapılan bir şeyi zımnen onayladığı/eleştirdiği anlamına gelir.
İbn Hacer el-Askalânî, dinî gelenekte hadisin amaçlanan anlamının Muhammed'e atfedilen, ancak Kur'an'da bulunmayan bir şey olduğunu söyler.
Patricia Crone, hadis tanımına Muhammed'den başkaları tarafından yapılan raporları dahil eder: "Bir olay karşısında, önüne bir nakil zinciri eklenmiş Muhammed'in kendisi veya erken bir arkadaşı gibi bir şahsın belirli bir durumda ne söylediği veya yaptığını kaydeden kısa söz. Ancak, "günümüzde hadis neredeyse her zaman Muhammed'in kendisinden rivayet edilen söz anlamına gelir" diye de ekliyor.
Buna karşılık Şiî İslâm Ehl-i Beyt Dijital Kütüphane Projesi'ne göre, "... açık bir Kur'an beyanı olmadığında veya Müslüman okullarının üzerinde anlaşmaya vardığı bir hadis olmadığında. . . . Şiî İslâm... Peygamber'in sünnetini türetmek için Ehl-i Beyt'e atıfta bulunur." Bu, sünnet ile birlikte hadisleri Muhammed'in "gelenekleri" ile sınırlı tutan genel anlayıştan, sünnetin Ehl-i Beyt, yani Şiî İslâm'ın imamlarına genişletilmesi ile ayrılıyor.

Sünnet Muhammed'in veya ilk İslâm toplumunun normatif bir geleneğine atıfta bulunmak için de kullanılır.
Joseph Schacht, hadisi "sünnetin belgeleri"ni sağlamak olarak tanımlar.

Joseph A. Islam, iki söz arasında ayrım yapar:'Hadis' Peygamber'den veya onun öğretilerinden türetildiği iddia edilen sözlü bir iletişim iken, 'sünnet' (yaşam tarzı, davranış veya örnek) belirli bir topluluk veya halkın hâkim geleneklerini ifade eder. 'Sünnet', bir topluluk tarafından nesilden nesile topluca aktarılan bir gelenek iken hadisler, derlenen rivayetler olup çoğu zaman kaynağından yüzyıllarca uzaktadır. Hadis içinde yer alan bir uygulama sünnet olarak kabul edilebilir, ancak bir sünnetin onu onaylayan, destekleyici bir hadise sahip olması gerekli değildir.Halid Ebu'l-Fadl gibi bâzı kaynaklar, hadisi sözlü raporlarla sınırlandırır. Onlara göre Muhammed'in eylemleri ve sahabeleri hakkındaki raporlar sünnetin bir parçası olmasına rağmen hadis değildir.

Hadis'e benzer İslâmî edebî sınıflandırmalar, megâzî ve siyerdir. Konuya göre değil, "nispeten kronolojik" olarak düzenlendikleri için hadisten farklıydılar.

Sîret (kelimenin tam anlamıyla "gidiş yolu" veya "davranış"), sekizinci yüzyılın ortalarından beri yazılagelen Muhammed biyografileridir. Megâzî (kelimenin tam anlamıyla "akın, saldır veya gaza") olarak adlandırılan yazılar, Muhammed'in askerî eylemlerine odaklanan yazılardı ve siret literatüründen önce yazılmışlardı, ancak aynı zamanda hayatının askerî olmayan yönlerini de içermekteydiler. Bu nedenle, megâzî genel biyografik yönlerden çok askerî yönler öne sürse de terimlerin anlamlarında örtüşme vardır.
İslâm'ın hadislerle ilgili diğer "gelenekleri" şunları içerir:

Haber (kelimenin tam anlamıyla haber, bilgi (çoğ. ahbâr)) hadis ile eş anlamlı olarak kullanılabilir. Ancak bazı âlimler deyimi, Muhammed'le ilgili gelenekler olarak tanımlanan hadislerin aksine Muhammed'in arkadaşları ve sonraki nesilden gelen halefleri hakkındaki geleneklere atıfta bulunmak için kullanır. İbn Warraq tarafından yapılan başka bir tanım, onları "basit ifadeleri, yetkili âlimlerin, evliyâların veya devlet adamlarının sözlerini, olayların raporlarını ve tarihî olaylarla ilgili hikâyeleri içeren, İslâm'ın ilk dönemlerinden "ayrık anekdotlar veya raporlar" olarak tanımlar.
Tersine, eser (iz) genellikle sahabeler ve halefler hakkındaki geleneklere atıfta bulunur, ancak bazen Muhammed hakkındaki gelenekleri çağrıştırır.

Bugün kullanılan hadis literatürü, Muhammed'in ölümünden sonra dolaşımda olan sözlü rivayetlere dayanmaktadır. Kur'an'ın aksine hadisler, Muhammed'in hayatı sırasında veya ölümünden hemen sonra yazılmamıştır. Hadisler, Muhammed'in ölümünden sonra Hulefâ-yi Râşidîn döneminin sona ermesinden sonra, yazılı olarak derlendiği 8. ve 9. yüzyıllara kadar, Muhammed'in yaşadığı yerden 1.000 kilometre (620 mi) uzakta, büyük koleksiyonlarda derlendi ve bu zamana kadar nesiller boyunca sözlü kaynaklar olarak değerlendirildi.
Kur'an âyetlerinden "binlerce kez" daha fazla olan içeriğiyle hadisler, İslâmî inançların "çekirdeği"ni çevreleyen katmanlar şekilde tanımlanmıştır. Tanınmış, yaygın kabul gören hadisler, iç tabakayı oluşturur ve hadis dışa doğru genişledikçe daha az güvenilir ve kabul edilir hâle gelir.
Muhammed'in (ve bazen arkadaşlarının) davranışlarına ilişkin hadis derleyicileri tarafından toplanan haberler, Kur'an'da bulunmayan zorunlu beş vakit namaz, elbise, duruş gibi ritüel dinî uygulamaların ayrıntılarını ve sofra âdâbı gibi günlük davranışları içerir. Hadisler ayrıca Müslümanlar için Kur'an'da kısaca bahsedilen şeyleri açıklayıcı (tefsir) bir kaynaktır.
Günümüzde İslâmî uygulama ve inancın parçası kabul edilen unsurlardan Kur'an'da değil, hadislerde bahsedilir. Bu nedenle Müslümanlar, Kur'an'ın sessiz olduğu alanlarda Müslümanlara İslâmî uygulama ve inancın ayrıntılarını veren hadislerin İslâm'ın doğru şekilde uygulanması için zorunlu bir gereklilik olduğunu iddia ederler. Bunun bir örneği, Kur'an'da emredilen, ancak hadislerde açıklanan farz namazlardır.
Mesela namazın rek'at olarak bilinen bölümlerinin detayları ve bunların kaç defa kılınacağı hadislerde bulunur. Ancak hadislerde bu ayrıntılar farklılık göstermekte ve namaz, farklı İslâm mezhepleri tarafından farklı şekillerde kılınmaktadır. Diğer taraftan Kur'ancılara göre Kur'an, bir konuda sessiz kalıyorsa bunun nedeni, Tanrı'nın onu önemli tutmadığıdır; ve bâzı hadislerin Kur'an'la çelişmesi, bâzı hadislerin Kur'an'ın tamamlayıcısı değil, bozulma kaynağı olduğunun kanıtıdır.

Joseph Schacht, İslâm hukukunda Muhammed'in yoldaşlarına dinî otoriteler olarak atıfta bulunulmasını "haklı kılmak"ta kullanılan bir hadisi aktarır: "Arkadaşlarım gökteki yıldızlar gibidir."

Schacht ve diğer bilginlere göre Muhammed'in ölümünden sonraki ilk nesillerde Sahabe ve Tabi'un hadislerinin kullanımı kural, Muhammed'in hadislerinin kullanılması "istisna" idi. Schacht, Şâfiî fıkıh mezhebinin kurucusu Şâfiî'nin Muhammed'in hadisinin İslâm hukuku için kullanılması ilkesini tesis etmesi ve başkalarına ait sözlerin aşağılığını vurgulaması konusunda şunu kaydeder:"...Peygamber'den gelen bir rivayet karşısında onu doğrulasalar da, yalanlasalar da, onların sözlerinin hiçbir değeri yoktur; Peygamber'den gelen hadisi bilselerdi, ona uyarlardı."Bu, Sahabe ve diğerlerinden gelen rivayetlerin "neredeyse tamamen ihmal edilmesine" yol açtı.
Hadis koleksiyonları bazen Muhammed'inkileri başkalarının rivayetleriyle karıştırır. Mâlik b. Enes'in el-Muvatta'sı "en eski yazılı hadis koleksiyonu" olarak tanımlanır, ancak Muhammed'in sözleri "arkadaşların sözleriyle harmanlanmıştır". (Muhammed'den 822 hadis ve diğerlerinden 898 hadis)).
Abdü'l-Hâdî el-Fadlî tarafından girişinde, Kitab-ı Ali, Muhammed'in yetkisiyle yazılan ilk "Ehl-i Beyt hadis kitabı" olarak anılır. Burada Muhammed'in fiil, beyan veya onaylarına "Merfu", sahabelerin fiil, beyan veya onaylarına "mevkuf Arapça: (موقوف), tâbiîn fiil, beyan veya onaylarına "maktu' Arapça: (مقطوع) hadis denir.

Hadislerin Kur'an tefsirleri üzerinde derin ve tartışmalı bir etkileri vardır. En 

Hanefîlik ya da Hanefî mezhebi (Arapça: اَلْحَنَفِيَْة veya اَلْمَذْهَبُ الْحَنَفِيُ), İslâm dininin Ehl-i Sünnet (fıkıh) mezheplerinden biri. Hanefilerin itikatta (inançta) mezhepleri ise Mâtürîdîliktir. İsmini asıl adı Nûman bin Sâbit olan kurucusu Ebû Hanîfe'den (699-767) alır. Başta Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan gibi Türkî ülkeler olmak üzere Balkanlar, Tacikistan, Afganistan, Suriye, Ürdün, Bangladeş ve Pakistan'da yaygındır. Dört Sünnî mezhebin nüfus açısından en genişidir. Takipçileri, Ehl-i Sünnet nüfusun yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Hanefîlik, günümüzde en çok bağlısı bulunan fıkıh mezhebidir. Mezhebin görüşleri el-İhtiyâr adlı eserde bir araya toplanmıştır.

Başlığın ana sayfası: Ebû Hanife
Mezhep ismini aldığı Hanefi mezhebinin kurucusu olan Ebû Hanife 699 yılında Kûfe’de dünyaya gelmiştir. Babası kumaş tüccarı olan Ebu Hanife bir taraftan baba mesleğini yaparken diğer yandan Kufe’de birçok alimden ders alarak yetişmiştir. 18 yıl fıkıh dersi gördüğü Hammâd bin Ebu Süleyman onun en önemli hocasıdır. Hocası Hammad’ın vefatından sonra Kufe’de ders kürsüsüne oturmuştur. 30 yıl kadar ders halkasına katılan öğrenci sayısının 4000’i aştığı kabul edilmektedir. Emevîler ve Abbâsîler devrini yaşayan Ebu Hanife kendisine teklif edilen devlet görevlerini kabul etmemiştir. Kûfe’de derslerini sürdüren Ebu Hanife, halife Mansûr tarafından aralarındaki anlaşmazlık üzerine hapse atılmıştır. Hapiste öldüğüne dair bilgiler nakledilmekle birlikte, sürgün hayatı yaşadığı Kufe’deki evinde 767 yılında ölmüştür. Birçok kitabında kendisinin sahabeden kimselerle görüştüğü ve tabiinden olduğu anlatılmaktadır. Ebu Hanife künyesiyle ilgili olarak kaynaklarda daha çok, “Hanife”nin o zaman Irak'ta bir çeşit divit olduğu ve Ebu Hanife'nin yanında çoğu zaman divit taşıdığından dolayı bu künyeyle anıldığı zikredilir. Hanîfenin boyun eğen ve dini Allah'a özgüleyen anlamında “hanif” kelimesinin müennesi olduğu veya Ebu Hanîfenin Hanîfe isminde bir kızı olduğu rivayetleri de kaynaklarda geçmektedir. Ebu Hanîfe'nin kaynaklarda Hammad isimli oğlu haricinde kız veya erkek başka bir çocuğunun varlığından söz edilmemektedir.

Ebu Hanife Abdullah b. Mes’ûd'dan kendisine kadar gelen zamandaki Irak rey ekolüne bağlı âlimlerin mirasını bir içtihat meclisi niteliğindeki ders halkalarında geliştirip sistematik hale getirerek İslam âleminde bağlısı en fazla olacak fıkıh mezhebinin ilk temellerini atmıştır. Hanefi mezhebinde Ebu Hanife'nin ders halkalarında yetişen Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan Şeybânî ve Züfer b. Hüzeyl gibi âlimlerin son derece önemli yeri vardır. Zira bu ilk nesil mezhep âlimleri kendisinden çok fazla kitabın naklolunmadığı Ebu Hanife'nin görüşlerini tedvin ederek, mezhebin görüşlerinin yazılmasında ve sistematik hale getirilmesinde büyük rol oynamışlardır. İlk nesil alimlerinin ve bunu takip eden bir iki asırlık zamandaki Tahâvî, Kerhî, Cessâs, Kudûrî ve Debûsî gibi âlimlerin önemli katkılarıyla mezhep tam olarak oluşmuş ve İslam aleminin değişik yerlerinde görüşleri hızlı bir şekilde yayılmıştır. Ebu Yusuf'un Abbasiler devrinde kadı'l-Kudat'lık makamında bulunması mezhebin resmi bir nitelik kazanmasına neden olmuş, aynı şekilde İslam tarihindeki en uzun ömürlü devletlerden Osmanlı Devleti’nin de resmi mezhebinin Hanefi mezhebi olması mezhebin yayılmasına hizmet etmiştir.
Hanefi mezhebi meselelerin çözümünde nasların yanında reye de yer vermesi, böylece naslar ile rey arasında makul denge kurmaya çalışması, istihsan metoduna sıklıkla başvurması gibi özellikleriyle diğer mezheplerden ayrılmaktadır. Hanefî mezhebinde diğer mezheplerden farklı olarak mezhep kitaplarında, farazî fıkıh meselelerine de yer verilerek teorik fıkhın ve fıkıh biliminin metodolojisi olan fıkıh usulünün gelişmesine büyük katkı sağlanmıştır.

Mezhebin ismi kurucusunun künyesi olan Ebû Hanîfe'den gelir. Hanife sözcüğü hanîf kökünden gelir. Hanif sözcüğü İslâm öncesinde Allah'ın birliğine inanan ve İbrâhîm'in dininden olanları tanımlamakta kullanılır.
Fakat Ebû Hanîfe'nin bu künyeyi nasıl aldığı konusunda çeşitli tartışmalar mevcuttur. En çok kabul görmüş açıklama, hanif sözcüğünün kullanımlarından olan "İslâm'a kuvvetle bağlı olan kişi" anlamında, Ebû Hanîfe'nin İslâm'a fazlasıyla bağlı olduğunu belirtmek için verildiği yönündedir. Kesin olan şey, mezhebin ismini kurucusundan aldığıdır.
Ebu Hanife'nin asıl adı Numan'dır. Babasının adı ise Sabit'tir. Hicretin 80. yılında doğmuş, 150. yılında Bağdat'ta ölmüştür. En büyük imam anlamında İmam-ı Azam da denilen Ebu Hanife'nin talebeleri, onun rivayet ettiği görüşleri toplayarak sistemleştirmişler, Onun görüşlerinden yeni yeni eserler telif etmişlerdir. Böylece İmam-ı Azam'ın görüşleri bir mezhep halini almıştır. Hanefi mezhebi; daha çok Türkiye, Suriye, Irak, Pakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan; Çin'in Sincan Uygur Eyaleti'nde, Kafkaslar ve Balkanlar'da yaygınlık kazanmıştır.

Hanefi mezhebinde bir konuda hüküm çıkarmak için önce "kitap"a (yani İslam'ın kutsal kitabı Kur'an'a) başvurulur. Kitapta bir delil bulunamazsa hadislere bakılır. Hadisler'de yoksa sahâbenin birinin görüşü temel alınır. Sahabe sözünde de bir cevap bulunamazsa en son kıyasa başvurulur.

https://islamansiklopedisi.org.tr/hanefi-mezhebi 8 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hasan bin Ali bin Ebu Talib (4 Mart 624 - 7 Nisan 669), Ali ve Fâtıma'nın büyük oğulları ve İslam peygamberi Muhammed'in ilk torunudur. Şîa, çoğunlukla onu On İki İmamlarının ikincisi kabul eder; çok küçük bir fırkaya göre ise ikinci imam Hüseyin'dir. Bununla birlikte hem Ehl-i Sünnet, hem de Şîa ve Alevî İslam anlayışında çok önemli bir yeri vardır; onun, peygamberin Ehl-i Beyt'inden olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Babası ile 37 yıl, dedesiyle ise 8 yıl birlikte bulunmuştur. Soyundan gelenlere Şerif denir. 

Hasan, Hicret'ten 3 yıl sonra, miladi 624'te doğmuştur. Babası Muhammed'in Amcası Ebu Talip'in oğlu Ali, annesi ise Muhammed'in kızı Fâtıma'dır. Hasan, Muhammed'in ilk torunudur; "Güzel" anlamına gelen ismi Muhammed tarafından verilmiştir.
Hasan'ın çok sık evlenip çok sık boşandığı rivayet edilirdi. Bu yüzden Mıtlak yani boşayıcı lakabıyla da anılan Hasan'ın 100'e yakın evlilik yaptığı rivayet edilir ve ayrıca Şîa alim İbn Şehraşûb 250 veya 300 cariyesi olduğunu belirtmiştir.

Hasan ve kardeşi Hüseyin, dedeleri Muhammed tarafından çok seviliyorlardı; bu iddiayı destekleyen onlarca hadis bulmak mümkündür. Mesela bunlardan birisi:
"Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir." hadisidir.
Muhammed'in abasının altına alarak "Bunlar benim Ehl-i Beytim'dir; Allah'ım, bunlardan her türlü kusuru uzaklaştır ve bunları tertemiz kıl!" duasını ettiğine inanılan dört kişiden biridir.
Mübâhele Ayeti'nde "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah'ın lanetini yalancılara havale edelim" ifadeleri üzerine Muhammed'in Ali, Fatma ve Hüseyin ile birlikte onu da yanına çağırdığına ve şu şekilde dua ettiğine inanılır:
"Ey Allah’ım! Bunlar benim Ehlimdir."

Ali, Kûfe'de öldürüldükten sonra, Ali'nin taraftarları Hasan'a bağlılık yemini (biat) ettiler. Bu yemini, Ali ile halifelik için çatışan ve savaşan Muâviye b. Ebû Süfyân, kendi otoritesine bir tehdit olarak algıladı. Derhal Suriye, Filistin ve Lübnan'daki ordu komutanlarına savaş hazırlıklarına başlamaları için talimat verdi; diğer yandan da Hasan ile anlaşmayı denedi. Hasan'a halifelik iddiasından vazgeçmesini bildiren bir mektup gönderdi ve eğer vazgeçmezse, istemediği sonuçların doğacağını ve Müslümanların öleceğini belirtti. Aslında Muaviye için en iyisi, Hasan'ın halifelik hakkından vazgeçmesiydi. Çünkü Muaviye orduları Hasan'ı savaş meydanında öldürüp tüm gücü Muaviye'nin elinde toplasa bile, Muaviye'nin halife olabilirliği tartışılmaya devam edecekti. Kurnaz bir politikacı olan ve halka hoş gözükmeye çalışan Muaviye için bu hiç de istenen bir durum değildi.
Hasan vazgeçmedi ve anlaşma sağlanamadı. Kimi kaynaklara göre altmış bin olduğu iddia edilen Muaviye'nin ordusu Hasan ile savaşmak için yürüyüşe geçti. Diğer yandan Hasan da kırk bin kişilik ordusunu kurmuş ve savaşa hazırdı, iki ordu Sabat yakınlarında karşılaştılar.
Hasan savaş başlamadan önce Muaviye askerlerine konuşma yaparak onlara yanlış yönde olduklarını ve Muaviye'yi haksız görüyorlarsa onun tarafında bulunmamaları gerektiğini Kur'an ve hadislerden örneklerle anlattı. Hasan'ın teslim olacağını sanan bir kısım birlikler, Hasan'a asi oldular ve ona saldırdılar. Hasan yaralandıysa da, yakın korumaları bu saldırıyı püskürtmeyi başardı. Ayrıca Hasan'ın ordu komutanlarından Ubeydullah, Muaviye'nin tarafına geçti.
İki ordu arasında birkaç sonuç getirmeyen çarpışma yaşandı. Sonunda Muaviye üstün gelemeyeceğini, üstün gelse bile birçok adamını kaybedeceğini anladı. İki Kureyş'li adamını Hasan ve takipçileriyle anlaşsınlar diye görevlendirdi. Hasan yaralanmıştı ve ordusunun içinde meydana gelen başıbozukluk yüzünden ordusuna pek güvenemiyordu. Sonunda Hasan ve Muaviye bir yerde bir araya geldiler ve anlaştılar. Buna göre:
1-Kufe beytül-mali Hasan'a bırakıldı (5 milyon dirhem)
2-Darabcerd bölgesinin haracı Hasan'a ait olacak.
3-Hasan'ın babası Ali lanetlenmeyecek, en azından Hasan bunu duymayacaktı.
Antlaşmaya göre Hasan, halifeliği Muaviye'ye devretti, ancak kendisinden sonra hilafeti saltanata döndürmeyecek; bunun yerine istişare ile ardılının seçilmesine izin verecekti.
Antlaşmadan sonra Muaviye, biat almak üzere Kûfe'ye gitti. Orada Muaviye halka hitap ettikten sonra minbere çıkarak Hasan şöyle dedi:

Ey Irak halkı! Benim gönlüm sizden soğudu. Babam Ali'nin sağlığında bunca muhalefetler ettiniz, bir gün onu gamsız bırakmadınız. Nihayet babamı öldürdünüz. Bana da bunca zahmet verdiniz; üzerime hücum eylediniz; beni yaraladınız. Henüz yaram iyileşmedi. Malımı yağmaladınız. Ey Irak halkı! Eğer siz Ehli beyt'i peygambere eza kıldınızsa da Allah hıyanette bizimle sizin aranızda hakim ve kafidir. Şu halde ben Muaviye'ye biat ettim. Sizin biatınızdan bizar oldum.

Şîa kaynaklara göre Muaviye hilafetinin onuncu yılında, Hasan'ın varlığından iyice rahatsız olmuş ve Hasan'ı öldürme fikirlerine kapılmıştır, diğer yandan da hilafeti oğlu I. Yezîd'e bırakmanın yollarını aramaktadır ve gizliden oğlu için biat almaya başlamıştır. Muaviye bir yandan da, Hasan'ın karısı olan Eş'as bin Kays kızı Cude'ye, kocasını zehirlediği takdirde onu yakında halife olacak oğlu I. Yezîd'le evlendireceğini söylemiş ve bu haberle birlikte yüz bin dirhem göndermiştir. Cude, babası Eşas'ın da kendisini yönlendirmesiyle, Hasan'ı zehirlemiştir.
Ehl-i Sünnet kaynaklara göre ise I. Yezîd tarafından evlendirilmek vaadiyle kandırılan eşlerinden Ca'de bint Eş' as b. Kays tarafından zehirlendi. Hasan bu zehirlemenin karşısında kırk gün ağır bir şekilde hasta yattı. Hasan, hicretten 50 yıl sonra Safer ayı'nda, kendisine verilen kuvvetli zehir karşısında ciğerleri parçalanmış ve ölmüştür.

Ehl-i Sünnet'in beşinci halifesi, Şiâ'nın ikinci imâmı olan ve imâmeti on yıl süren Hasan, kardeşi ve vasisi Hüseyin tarafından gusül verilip kefenlenmiş ve isteği üzerine dedesi Muhammed'in yanına gömülmek üzere cenazesi yola çıkarılmıştır.
Şîa kaynaklara göre bunu haber alan Birinci halife Ebû Bekir'in kızı ve Muhammed'in hanımı Âişe bunu engellemiş ve Muaviye tarafından atanmış Medine yöneticileri askerleriyle, cenazeyi oklayarak, Hasan'ın dedesi yanına gömülmesine izin vermemişlerdir.
Ehl-i Sünnet kaynaklara göre ise Ebubekir'in kızı Aişe izin vermiş ancak Mervan bin Hakem, Muhammed'in yanına gömülmesini engellemiştir. Taraftarları ve kardeşi Hüseyin, Hasan'ı Bakī' Mezarlığı'na defnetmişlerdir.

On iki halife
Mehdî
Abdulazim Hasani

Abdülbaki Gölpınarlı, Nehc'ül Belağa-Ali,
Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih boyunca islam mezhepleri ve şiilik, (1979)

Hüseyin bin Ali (Arapça: الحسين بن علي, romanize: al-Ḥusayn ibn ʿAlī; 10 Ocak 626 - 10 Ekim 680), erken dönem İslam tarihinde önemli bir siyasî ve dinî liderdir. İslâm peygamberi Muhammed'in torunu, Ali bin Ebu Talib ile Fatıma'nın ikinci oğlu ve Hasan bin Ali'nin küçük kardeşidir. Şiî İslam inancında, kardeşi Hasan'dan sonra ve oğlu Ali es-Sâccâd'dan önce üçüncü imam olarak kabul edilir. Hüseyin, Ehl-i Beyt'in önde gelen mensuplarından biri olup Ehl-i Kisâ arasında sayılır ve mübâhele olayına katılanlar arasında yer alır. Muhammed'in, Hüseyin ile Hasan'ı "cennet gençlerinin efendileri" olarak nitelendirdiği rivayet edilir. Soyundan gelenler Hüseynî ya da Seyyid olarak tanımlanır.
Ali'nin halifeliği sırasında Hüseyin, İlk Fitne kapsamındaki askerî seferlerde ona eşlik etti. Ali'nin suikast sonucu öldürülmesinin ardından, aksi yöndeki tavsiyelere rağmen kardeşinin Hasan-Muâviye Anlaşması'nı tanıma kararına uydu. Hasan'ın Hicrî 41'de (660) halifelikten çekilmesi ile Hicrî 49 veya 50'de (669 veya 670) vefatı arasında geçen dokuz yıllık dönemde Hasan ve Hüseyin, I. Muâviye lehinde ya da aleyhinde siyasî faaliyette bulunmaktan kaçınarak Medine'ye çekildi. Hasan'ın ölümünün ardından, Iraklılar bir ayaklanma için Hüseyin'e başvurduğunda, onlara Hasan'ın Muaviye ile yaptığı barış antlaşmasını gerekçe göstererek Muaviye hayatta olduğu sürece beklemeleri gerektiğini ifade etti. I. Muâviye, ölümünden önce Hasan-Muâviye Anlaşması'na aykırı biçimde oğlu I. Yezîd'i veliaht tayin etti. Muaviye'nin 680 yılında ölümü üzerine Yezid, Hüseyin'den kendisine biat etmesini istedi; Hüseyin bu talebi reddetti. Bunun üzerine Hicrî 60'ta (680) Medine'den ayrılarak Mekke'ye gitti. Bu sırada Kufe halkı ona mektuplar göndererek şehre davet etti, imamları olmasını talep etti ve biat ettiklerini bildirdi.
Hüseyin, yaklaşık 72 kişilik bir grupla Kufe'ye doğru yola çıktı; ancak kafilesi, şehre ulaşmadan önce halifeye bağlı yaklaşık 1.000 kişilik bir birlik tarafından durduruldu ve kuzeye yönelmek zorunda bırakıldı. 2 Ekim 680'de Kerbelâ ovasında konakladı. Kısa süre sonra sayısı kaynaklara göre yaklaşık 4.000 ile 30.000 arasında değişen daha büyük bir Emevî ordusu bölgeye ulaştı. Emevî valisi Ubeydullah bin Ziyâd, Hüseyin'in Yezid'e bağlılığını bildirmeden güvenli biçimde ayrılmasına izin vermeyi reddetti. Yapılan müzakereler sonuçsuz kaldı. 10 Ekim 680'de başlayan ve Kerbelâ Olayı olarak adlandırılan çatışmada Hüseyin, akrabalarının ve yoldaşlarının büyük kısmıyla birlikte öldürüldü; hayatta kalan aile üyeleri ise esir alındı. Bu olayın ardından patlak veren İkinci Fitne sırasında Iraklılar, Hüseyin'in ölümünün intikamını almak amacıyla iki ayrı hareket başlattı. Bunlardan ilki Tevvâbîn hareketi, diğeri ise Muhtar es-Sekafî ve taraftarları tarafından yürütülen ayaklanmadır.

Hicret'in dördüncü yılında Şaban ayının üçüncü gününde (M. 10 Ocak 626) dünyaya gelmiştir. Pek az olmakla beraber Hicret'in üçüncü yılında doğduğunu iddia eden bir kısım tarihçiler de vardır.
Fatıma doğum yapınca, Muhammed'e haber verildi ve Muhammed bebeği göğsüne basarak sağ kulağına ezan ve sol kulağına kamet okudu. Ali'ye ''Oğluma ne ad verdin?'' diye sorduğunda, Ali'nin, ''Senden önce ona ad verecek değilim'' cevabıyla şöyle dedi; ‘Onun adını Hüseyin koy'. Hüseyin, Arapçada güzel, yakışıklı manasına gelmektedir.
Doğumdan sonraki yedinci günde, Muhammed, Akîka kurbanı olarak bir koç kesti, bebeğin saçları ağırlığınca gümüşü sadaka olarak dağıttı ve bebeğin sünnet edilmesini emretti.

Annesi, İslam peygamberi Muhammed'in soyunu devam ettiren tek kızı olan, (Ümmü Ebîha) Fatıma'dır. Fatma, İslam peygamberince çeşitli defalar övülmüşse de bunlardan en meşhuru, onu dünyadaki ve ahiretteki tüm kadınların en üstünü diye nitelendiren hadistir. Hüseyin, Fatıma'nın Hasan'dan sonraki ikinci çocuğudur. Hüseyin, annesini henüz sekiz yaşındayken kaybetmiştir.

Babası, Kureyş'in lideri Ebu Talib'in oğlu, İslam peygamberi Muhammed'in kuzeni, damadı, yardımcısı, İslam Devleti'nin 656-661 yılları arasındaki hükümdarı, Sünnilerin dördüncü hak halifesi ve Şiilerin birinci İmam'ı, Allah'ın arslanı(Esedullâh/اَسَدُالله) Ali'dir. Hüseyin, babası Ali ile yaklaşık otuz altı yıl yaşamıştır.

Hüseyin, ağabeyi Hasan ile, İslam peygamberinin yanında büyüyordu. Birçok hadis Muhammed'in, Hasan ve Hüseyin ile oynadığını ve onlarla vakit geçirdiğini göstermektedir. İslam peygamberinin onları sırtına bindirerek eğlendirdiği ve şöyle hitap ettiği bilinir; Bineğiniz ne güzel binek, siz ne güzel binicisiniz. Muhammed'in, Hasan ve Hüseyin'e olan sevgisini gösteren bir diğer hadis; Şu iki oğlum benim dünyadaki güllerimdirler.

hadisidir.

İbni Mesud nakleder ki: Hasan ve Hüseyin bir gün, İslam peygamberi namaz kılarken yanına gittiler ve secde halindeyken peygamberin sırtına çıktılar, peygamber secdeden kalkarken onları usulca sırtından indirdi ancak bir dahaki secdede çocuklar yine peygamberin sırtına çıktılar. Nihayet peygamberin namazı bittiğinde, birini sağ birini sol dizine oturtarak etrafında bulunanlara şöyle dedi: Beni seven, şu ikisini sevsin.
Muhammed'in Hüseyin hakkında sarfettiği Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir. Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah, Hüseyin’i seveni sevsin. Hüseyin torunlardan bir torundur.

Hicretin 9.-10. yıllarında henüz Hüseyin, altı yaşlarındayken, İslam peygamberi Muhammed ile Necran Nasranileri arasında yapılan tartışmalarda Muhammed, Nasranileri, Nasranilerin güvenilir kitaplarını kaynak göstererek yenilgiye uğrattı. Bu kitaplarda, "kendinin geleceğine dair" alametleri alimlere bildirdi. Muhammed'in delilleri o kadar güçlüydü ki, Nasrani bilginlerinin Muhammed'in söylediklerinin ve yolunun "hak" olduğunu söylemekten başka çareleri kalmamıştı, ancak kabul etmediler. Bunun üzerine Allah: Sana gelen bunca ilimden sonra, yine de bu hususta seninle çekişip tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, nefsimizi (kendimizi) ve nefsinizi (kendinizi) çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalan söylemekte olanların üstüne kılalım. ayetini nazil etti ve mübahele (karşılıklı beddua) edilmesini emretti. Nasraniler kabul etti. Kararlaştırılan yerde Nasranilerin hepsi yetmişten fazla kendi alimlerinin eşliğinde beklerlerken, Muhammed ise sadece yanında dört kişi almış idi; yanında getirilmesi gereken oğulları için Hasan ve Hüseyin'i, kadını için Fatıma Zehra'yı ve nefsi için de Ali'yi getirdi. Necran Hristiyanları, Muhammed'in bu kararlılığı sonucunda lanetleşmekten vazgeçti.

Bir diğer adı "Âl-i Kisa" da olan bu hadis, İslam peygamberi Muhammed'in sırtında abası olduğu halde, abanın altına, Fatıma'yı, Ali'yi, Hasan'ı ve Hüseyin'i alması ve Ahzâb Suresi'nin Ey Ehli Beyt! Allah sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor. mealindeki 33. ayetini okuyup, bu şahıslar için dua etmesini anlatır.

İlk üç halife döneminde, Ehli Beyt mensuplarıyla yönetim arasında oluşan bazı anlaşmazlıklarda (halifenin tayini, Fedek arazisi vs.) Hüseyin, fikren babası Ali'yi takip etti. Bilindiği gibi Ali, kendinden önceki halifeler döneminde (Ali bu günleri şöyle anlatır: Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken, boğazımda kemik vardı; (...)) muhalefet etmemeyi seçmiştir. Bu görüşün aksi olarak Ali'nin kendinden önceki üç halifeye biat ettiği ve aralarında herhangi bir hoşnutsuzluğun olmadığı görüşü vardır. Örneğin Ebubekir'in, Muhammed'e sadakatı sebebiyle ''Siddîk'' sıfatını aldığı, Ömer'in de bizzat Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlendiği ve bunu bir iftihar vesilesi saydığı ise kaynaklarda yer alan tartışmalı savlardandır.
Hüseyin'in bu dönemde yaptığı en önemli muhalif duruş, ilk dönem sahabeden olan ve İslam peygamberinin kendi için ‘Ne mavi gökyüzü ne de kara toprak Ebu Zer'den daha doğru sözlü birini görmemiştir' dediği Ebu Zer'in, üçüncü halife Osman bin Affan'ın emriyle üçüncü kez sürgün edilişinde yaşanmıştır. Muhalefet ettiği gerekçesiyle, Şam'a, oradan da Muaviye bin Ebu Süfyan'ın isteğiyle tekrar Medine'ye sürülen Ebu Zer, ilerlemiş yaşına rağmen bu sefer de Rebeze'ye sürülür. Mervan bin Hakem'e de halifece, onu yolcu etmeye ve onunla vedalaşmaya gelen Müslümanlara engel olma görevi verildi. Ancak, Ali, Hasan, Hüseyin, Akil bin Ebu Talib, Abdullah bin Cafer ve Ammar bin Yasir onu uğurlamaya gelerek halifenin bu emrine muhalefet ettiler.

Üçüncü halife Osman bin Affan'ın bir suikast sonucu öldürülmesiyle, halk Ali'ye teveccüh etti ve onu halife seçtiler (m. 656, h. 35). Ali'nin halifeliğe geçişinden bir süre sonra biatlarından dönenler oldu ve bu durum İslam tarihinde ilk iç savaşı (İlk Fitne) beraberinde getirdi.
Hüseyin, tüm bu savaşlarda babası Ali'nin safında savaştı ve babası izin verdikçe savaş meydanına da indi. Ali, İslam peygamberi Muhammed'in neslinin kesilmesinden korktuğu için Hüseyin ve ağabeyi Hasan'ın savaş meydanına inmesine pek izin vermiyordu.

Babasının katledilmesinin ardından ağabeyi Hasan'ı rehber edinen Hüseyin, kardeşinin öğütlerine uydu.

Hasan'ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya itiraz etti ancak itirazı ağabeyi tarafından kabul görmedi ve babasının vasiyetine uyarak Hasan'a itaat etti. Hüseyin, Muaviye'nin anlaşma neticesinde tahsis ettiği 2 milyon dirhemlik ödeneği, Muaviye'nin ölümüne kadar aldı. Ağabeyi Hasan'ın ölümü üzerine taraftarları Hüseyin'den babasının ve ağabeyinin intikamını almak için emrini beklediklerini iletmişlerdi. Kufe'nin ileri gelenlerinden bir kişinin Medine'ye giderek Hüseyin'i Kufe'ye davet etmesinden haberdar olan Muaviye, Hüseyin'e fitne çıkarmak isteyenlere fırsat vermemesi tavsiyesinde bulunmuş, Hüseyin'de cevap vermiş olduğu mektubunda "Seninle savaşmak ve sana karşı çıkmak niyetinde değilim" demiştir. Hasan'ın vefatından sonra imamet için veya Muaviye aleyhine faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir rivayet ilk Şii ve Sünni kaynaklarında geçmez. Ağabeyinin ölümünden sonra Yezid halife oluncaya kadar ibadete dayalı bir hayat sürmüştür.
Muaviye'nin ölümü üzerine Yezid, Medine valisi Velid bin Utbe'd

John L. Esposito (19 Mayıs 1940 - 15 Temmuz 2026), Washington, DC'deki Georgetown Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler ve İslam Teolojisi dallarında Amerikalı profesör. Ayrıca, Georgetown'daki w:Prince Alwaleed Center for Muslim–Christian Understanding kurucu direktörüdür.

The Oxford Encyclopedia of the Islamic World, as editor (2009, 5 volume set) ISBN 978-0-19-530513-5
Who Speaks for Islam? What a Billion Muslims Really Think, coauthored with Dalia Mogahed (2008) ISBN 978-1-59562-017-0
The Oxford History of Islam, as editor (2004) ISBN 0-19-510799-3
The Islamic World: Past and Present, as editor (2004, 3 volume set) ISBN 0-19-516520-9
The Oxford Encyclopedia of the Modern Islamic World, as editor (1995, 4 volume set) ISBN 0-19-506613-8
The Oxford Dictionary of Islam, as editor (1994) ISBN 0-19-512559-2

What Everyone Needs to Know About Islam (1st edition: 2002. 2nd edition: 2011) ISBN 978-0-19-979413-3
The Future of Islam (2010) ISBN 0-19-516521-7
Islam: The Straight Path (1st edition: 1988, 3rd edition: 2004) ISBN 0-19-518266-9
Unholy War: Terror in the Name of Islam (2002) ISBN 0-19-515435-5
Women in Muslim Family Law, coauthored with Natana J. Delong-Bas  (2nd edition: 2002) ISBN 0-8156-2908-7
Makers of Contemporary Islam, coauthored John Voll (2001) ISBN 0-19-514128-8
The Islamic Threat: Myth or Reality? (3rd edition: 1999) ISBN 0-19-513076-6
Political Islam: Radicalism, Revolution or Reform (1997) ISBN 1-55587-168-2

Islamophobia: The Challenge of Pluralism in the 21st Century as coeditor with Ibrahim Kalin (2011) ISBN 978-0-19-975364-2
Islam in Asia: Religion, Politics, & Society, as editor (2006) ISBN 0-19-504082-1
Turkish Islam and the Secular State: The Gulen Movement, as coeditor with M. Hakan Yavuz (2003) ISBN 0-8156-3040-9
Modernizing Islam: Religion in the Public Sphere in the Middle East and Europe, as coeditor with Francois Burgat (2003) ISBN 0-8135-3198-5
Iran at the Crossroads, as coeditor with R.K. Ramazani (2000) ISBN 0-312-23816-9
Islam, Gender and Social Change, as coeditor with Yvonne Yazbeck Haddad (1997) ISBN 0-19-511357-8
Islam and Politics, as editor (1st edition: 1984, 4th edition: 1998) ISBN 0-8156-2774-2
Islam and Democracy, as coeditor with John Voll (1996) ISBN 0-19-510816-7

Kayyım veya kayyum, yasalarla belirlenen bazı durumlarda, başkasına ait bir işi görmek veya bir malı idare etmek için tayin edilen kimse. Arapça kama (durmak) kökünden gelir ve kıyam (yerine geçmek, yürütmek) kelimesinden türemiştir.
Kayyım olarak atanan kişi "kamu görevlisi" sayılır. Kayyım, genellikle ilgili yerleşim biriminin en yüksek mal memurudur. Bu nedenle genellikle illerde defterdar, ilçelerde ise mal müdürü kayyım görevlerini yürütür. Kayyımlık ile ilgili şikayet ve başvurular varsa kayyım müdürlüklerine, yoksa mal müdürlüklerine veya defterdarlıklara yapılır.

İş veya mal sahibinin rızasına bakılmaksızın, yasalarda belirtilen durumlarda tayin edilen kayyımdır.

Yasalarda belirtilen belirli suçları işlemekte olduğu konusunda kuvvetli şüphe bulunan şirketlere kovuşturma sürecinde kayyım atanabilir. Bu suçlar: göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti, uyuşturucu ticareti, kalpazanlık, fuhuş yaptırma, kumar oynatma, zimmete mal ve para geçirme, kara para aklama, silahlı örgüt kurma, silah kaçakçılığı, casusluk, kaçakçılık ile kültür ve tabiat varlıklarına karşı işlenen bazı suçlardır.

İlgili mahkemenin, iflasın ertelenmesi talebi üzerine kayyım atamasıdır. Kayyım; şirketin faaliyetlerinin sürdürülmesi, işlerinin devam ettirilmesi, şirket mal varlığının
korunması, şirketin iyileştirilmesi konularında şirketin yönetimi ve gözetimini sağlar ve bu sayede şirketin ve hissedarların yanı sıra şirket alacaklılarının da menfaatlerini korur.

Gaiplik (kayıplık), bir kimsenin sağ olup olmadığının bilinememesi veya yaşadığı yerin bulunamaması durumudur. Örneğin bir miras açıklandığına mirasçılardan biri bulunamıyorsa ve devletin menfaati söz konusuysa, mirasçının yerine kayyım atanabilir.

Kendisinde ihtiyari hacir (kısıt) durumu bulunan reşit bir kimseye, kendi isteği üzerine atanan kayyımdır. İhtiyari hacire örnek olarak engellilik, ihtiyarlık ya da tecrübesizlik verilebilir.

2019 Türkiye kayyım atamaları
2024 Türkiye kayyum atamaları

Mekke ya da Mekke-i Mükerreme (Arapça: مكة veya مكة المكرمة), bugünkü Suudi Arabistan'nın tarihî Hicaz'ında Mekke Bölgesi'nin yönetim merkezi olan şehirdir.
Mekke, Arap Yarımadası'nın batısında bulunan eski Hicaz bölgesinde ve Kızıldeniz'in doğusunda yer alır. İslâm dinince en kutsal şehir kabul edilmektedir. Zira İslâm dinince peygamber kabul edilen Muhammed burada doğmuştur. İslâm'ın kutsal kitabı Kur'an'ın burada, Hira mağarasında indirilmeye başlandığına inanılır. Beytullah denilen Kâbe de yine bu şehirde yer almaktadır. Kur'an'da 'şehirlerin anası' (ummu'l kur'a) sıfatıyla anılır. Mekke uzun yıllar boyunca Muhammed'in soyundan gelen ve sharif olarak adlandırılan liderler tarafından yönetilmekle beraber 1925 yılından itibaren İbn Suud yönetimi altına girmiştir. Bu modern dönemde çok hızlı büyüme göstermiş olan şehir, dünyanın en uzun 4. yapısı olan ve Mekke Kraliyet Saat Kulesi Oteli olarak da bilinen Ebrac el-Beyt'e ev sahipliği yapmaktadır. Ancak şehrin Suud Ailesi altında bu kadar hızlı büyümesi Ecyad Kalesi gibi pek çok tarihî yapıya ve şehrin kültürel dokusuna zarar vermiştir. Günümüzde her yıl yaklaşık 15 milyon Müslüman tarafından ziyaret edilen kent Riyad ve Cidde'den sonra ülkenin 3. büyük kentidir. Gayrimüslimlerin şehre girmesi yasaktır.

Mekke'nin bilinen en eski ismi Bekke (Arapça: بَـكَّـة ) olmaktadır. Bu ismin aynı Mekke'de olduğu gibi etimolojisi bulunamamıştır.
Akademik camiadaki oy birliğine varılamayan bir iddia ise, Batlamyus tarafından isimlendirilen "Macoraba"nın Mekke olması üzerinedir. Birçok etimolojik köken önerilmiştir, ancak en uygun olanı, "tapınak" anlamına gelen Eski Güney Arapça "MKRB"den dönüşmesidir.
Dilbilimciler Mekke ile Bekke'nin aynı şeyi ifade ettiğini kabul etmekle beraber, Bekke isminin o bölgenin yakınlarında bulunan vadiyi belirtmek için eski zamanlarda kullanıldığı genel görüşüne sahiplerdir. Bazı İslami akademisyenler Mekke'nin, hem şehir hem de Kabe'yi karşılayan bir isim olduğunu belirtmiştir. Diğer bazı kaynaklar da Mekke'nin, Harem'in tamamını kapsayan kısmına dendiğini, Bekke'nin ise bu mescidin ayrı bir ismi olduğunu belirtmiştir.

Kabe ile ilgili, Arapların küp şeklinde yapılan ve İslam öncesi Arabistan'da oldukça yaygın olan put evlerine Kabe adını verdikleri biliniyor. Bu yapılar ve putların İslamlaşma döneminde tahrip edilmesiyle Müslümanlar arasında başlangıçtan bu yana sadece tek bir tane Kabe'nin var olduğu algısı da yerleşmiştir.
İslami efsaneler Kabe'nin inşasını Adem ve Havva hikâyesine ve Nuh tufanında yıkılıp yeniden inşa edildiğine kadar götürür.
Kâbe'nin ilk olarak Adem tarafından yapıldığına ancak Nuh tufanında yıkılan Kâbe'den geriye sadece temellerinin kaldığına inanılır. İbrahim'e Kâbe'nin yeri gösterilmiş, İslam'a göre İbrahim ve oğlu İsmail peygamberler tarafından temelleri yükseltilmiştir.
Hikâyede İbrahim'in ikinci eşi Hacer'den İsmail adında bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Fakat ilk eşi Sare bu durumu kabullenemez ve Hacer ile İsmail'in uzaklaştırmasını ister. İsmail henüz bebektir. İbrahim ikisini de alarak Mekke'nin bulunduğu alana getirir ve bırakır. Çorak ve ıssız bir vadide yalnız kalan anne ve oğlu buraya yerleşir. Zamanla ticaret için bu bölgeden geçen Arap kabilesi Cürhümiler, Hacer'in açtığı Zemzem adı verilen su kaynağının yaşanılır hâle getirdiği bu yere yerleşerek şehrin ilk sakinleri olur. İbrahim'in daha sonra buraya tekrar gelir ve oğlu İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa ederek insanları hacca çağırır. (Bakara; 127) Bu zamandan itibaren Kabe ve Mekke İbrahim'e inananların ibadet, hac ve ticaret merkezi hâline gelir.

Kur'an'da Mekke'nin tarihi, Kabe (Beyt-ev)'yi inşa ettiği anlatılan İbrahim'e (MÖ 2000?) kadar gider. Ancak günümüze kadar değişik nedenlerle Mekke'de yapılan kazılarda bu hikâyeyi doğrulayacak arkeolojik veriler ortaya konulamadı.
Mekke'nin erken tarihi tartışmalı bir konudur. Bunun en büyük nedeni İslamiyet'in yükselişinden önce tarihsel kaynaklarda isminin geçmemesi ve bulunduğu bölgede bir şehrin varlığına hiçbir atıf yapılmamasıdır. M.S 106 yılında Roma İmparatorluğu Hicaz'ın bir kısmının kontrolünü ele geçirerek ve Mekke'nin kuzeyinde yer alan Hicr-Hegra (Medain Salih) gibi şehirleri yönetmiştir. Batı Arabistan'da Prokopios gibi Romalı tarihçiler tarafından detaylı araştırma ve tasvirler yapılmış, buna rağmen Mekke ismine ve Mekke'nin bulunduğu bölgede gerçekleştirilen herhangi bir Hac ve ticaret faaliyetine rastlanmamıştır. Mekke'nin dış kaynaklarda ilk ortaya çıkışı M.S. 741 yılında Bizans-Arap Günlükleri adlı yapıtta gerçekleşmiştir. Ancak bu yapıtta yayımcı şehrin Hicaz yerine Mezopotamya'da bulunduğunu yazmıştır.
İslamın erken tarihlerinde yazılan eserler konum belirlemekten uzaktır; Süryani yazar John bar Penkaye Mekke'den çölün çok uzaklarında ifadesiyle bahseder. John Damascene de 746'da Mekke'den çölde bir yer olarak bahseder.
Mekke'nin bulunduğu bölgedeki çevresel faktörler (aşırı sıcaklık, kuraklık) ve Batı Arabistan hakkındaki Roma, Fars ve Hint kaynaklarında bahsedilmiyor oluşu Patricia Crone ve Tom Holland gibi pek çok tarihçinin Mekke'nin tarihte önemli bir ticaret ve hac merkezi olduğu iddiasını desteklememesine yol açmaktadır.

Batlamyus (MS 100-170) Arabistan'da bulunan 50 şehrin bir listesini yayınlamış ve liste "Macoraba" adlı bir şehri içermiştir. Batlamyus'un bahsettiği Macoraba'nın gerçek Mekke olduğu konusunda modern bilimde genel bir fikir birliği olmasına rağmen, bazı bilim adamları bu sonucu sorguladılar. Bowersock, "Macoraba"nın "Mekke" olduğu ve ardından onu yücelten Aramice sıfat rabb (büyük) olduğu teorisiyle birinci görüşü destekliyor. Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus da Batı Arabistan'ın çoğu tanımlanabilen birçok şehrini saydı. Bowersock'a göre, O Mekke'den "Geapolis" veya "Hierapolis" olarak bahsetti; ikincisi, potansiyel olarak Kabe'nin kutsal alanına atıfta bulunan "kutsal şehir" anlamına gelir.
Revizyonist İslami araştırmalar ekolünden Patricia Crone, "açık gerçek şu ki Macoraba adının Mekke'ninkiyle hiçbir ilgisi yok, Batlamyus O’ndan Moka adıyla bahsediyor olsa bile O Arabea Petraea'da bir kasabadır” diyor.
Modern veriler kullanarak Mekke ile çağrışım yapan antik yer isimlerini Mekke ile eşleştirme eğiliminde çalışmalar ve bu çalışmaları yanlışlayan araştırmalar günümüzde de devam etmektedir. Dan Gibson Arabistan'ın eski haritaları üzerinde yaptığı değerlendirmelerde Batlamyus'un Dünyanın büyüklüğünü olduğundan küçük ve Arap yarımadasını da daha kısa ve çarpık tasvir ettiğini, bu düzeltmeler yapıldığında, haritada yer alan Irmak yerleri gibi diğer belirleyici unsurları yerine koyduktan sonra Macoraba'nın yerinin daha da güneye kaydırılması gerektiğini ifade ediyor. Ona göre bu düzeltmeler yapıldığında Macoraba "Mahabishah" ile eşleşmektedir.

Öte yandan haritalı Coğrafya'nın hayatta kalan en eski el yazmaları, 12. yüzyılın sonlarında Bizans'tan gelmektedir. Batlamyus'un kendi haritalarını çizdiğine dair somut bir kanıt yoktur. Bunun yerine, coğrafi verileri daha sonraki harita yapımcılarının uyarlamasına izin veren bir dizi sayı ve diyagram kullanarak dijital biçimde iletti. Ancak başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Bu haritaların Batlamyus'a referans veren çok daha sonraki yüzyıllara ait sürümlerinde Macoraba ve diğer yerleşimlerden bahsedilmektedir.

İslam'a göre İsmail'in soyundan geldiği düşünülen ve şehrin en soylu ailesi olarak görüldüğüne inanılan Kureyşoğulları'na mensup olan Muhammed 571'de burada doğmuştur. İslâm dinine göre 40 yaşına kadar burada yaşadıktan sonra Mekke yakınlarındaki Hira Mağarası'nda Kur'an kendisine indirilmeye başlanmış ve yine İslamiyete göre en son ilahi din olarak kabul edilen İslam'ı bu şehirde açıklamıştır. İslamiyeti kabul etmeyen Mekkelilerle ve özellikle şehrin ileri gelenlerine karşı 13 yıl boyunca mücadele etmiş, ancak 622 yılında kendisine karşı bir suikast girişimi yapılacağını öğrenmesinin üzerine Ebu Bekir ve Muhacirun ile gizlice evini terk ederek Mekke'den Yathrib (günümüzde Medine) şehrine göç etmiştir. (Bknz: Hicret)
Uzun yıllar Medine'de yaşadıktan sonra, Bedir Savaşı ve Hendek Muharebesi gibi savaşların kazanılması ile güçlenen Muhammed, 630 yılında 10,000 asker ile şehre girmiş ve şehir savaşmadan teslim olmuştur. Şehrin ele geçirilmesinden hemen sonra tüm pagan kültürünün ve dininin simgeleri Müslümanlar tarafından yok edilmiş, şehir İslamize edilmiş ve en kutsal şehir olarak ilan edilerek Hac merkezi hâline getirilmiştir. (Bknz: Mekke'nin fethi)

Mekke, halifeler dönemi'nde siyasi yönden sakin bir devir yaşadı. Bu dönemde su baskınlarına uğrayan Kabe için halifeler Ömer ve Osman zamanında çalışmalar yapılarak şehrin yüksek kesimlerine setler inşa edildi.

(Ayrıca bakınız:Abdullah bin Zübeyr İsyanı)
Emeviler devrinde şehrin imarına hız verilmiştir. Bu dönemde selleri kontrol altına alıp yönünü değiştirmek için büyük kanallar kazılmıştı. Ayrıca, halife Ömer tarafından başlatılıp I. Velid zamanına kadar devam eden istimlaklar ile Kabe'nin çevresindeki saha büyütüldü. Muaviye, kuyular açtırıp suların toplanması için bentler yaptırmış, kurduğu sulama sistemi ile tarıma elverişli sahalar oluşturmaya çalışmıştı.
Yine Emeviler devrinin I. Velid zamanında Mescid-i Haram'ın projesi hazırlandı. Bu proje için Suriye ve Mısır'dan mimarlar getirtilerek günümüzde dünyanın en büyük camisinin inşasına başlandı.
Mekke, Emevîler zamanında bazı siyasi olaylar nedeniyle saldırılara uğramıştır. Yezid'in haksız bir şekilde halifeliğe getirilmesini kabul etmeyen Abdullah ibn Zübeyr mücadelesini Mekke'den yürütüyordu. Bu durum, Suriye ordusunun Hicaz'a gönderilmesine ve Mekke'nin kuşatma altına alınmasına sebep olmuştu. Abdullah İbn Zübeyr bu orduyu mağlup etmiş ve komutanlarının çoğunu da esir almıştı. Daha sonra Mekke'yi tekrar kuşatan Yezid'in ordusu, onun ölüm haberi üzerine kuşatmayı kaldırmıştı.
Mekke'de halifeliğini ilan eden Zübeyr'e Hicaz bölgesinin tamamı, Irak ve Horasan bölgeleri de biat etmişlerdi. Abdülmelik bin Mervan, Emevîler'in yönetimini eline ald

Mescid-i Haram (Arapça: ُاَلْمَسْجِد اَلْحَرَام), Mekke'de Kâbe’nin de içinde bulunduğu alanı çevreleyen büyük mescittir. Hürmetli Mescid anlamına gelen bu ifade Kur'an'da 16 ayette yer almaktadır.
Taifte bulunan bir taş yazıt Mescid-i Haram'ın yapılış tarihini Hicret'ten sonra 78 veriyor.
Mescid-i Haram'ın ortasında bulunan Kâbe'nin doğu köşesine işaret taşı olarak farklı renk ve özelliğe sahip olan "Kara Taş" anlamına gelen Hacer-ül Esved yerleştirilmiş ve gümüş bir çerçeveyle çevrilmiştir. Bu taşın İbrahim Peygamber'den günümüze kadar gelen bir hatıra olduğu kabul edilir. Bu nedenle de tüm Müslümanlar için çok değerlidir.
Kâbe, İbrahim Peygamber ve İsmail Peygamber'den sonra birçok değişikliklere maruz kalmıştır. Çeşitli dönemlerde kısmen ya da bütünüyle yeniden inşa edilmiş ve günümüzdeki haline ulaşmıştır. Şu anda Kâbe, Mescid-i Haram ile birlikte toplam 400.800 m²'lik bir alanı kapsamaktadır.
Ayrıca 4.500.000

Hac
Kâbe
Mescid-i Nebevî
Mescid-i Aksa
Dünyanın en büyük camileri listesi

Mescid-i Haram'dan fotoğraflar 27 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kur'an'da geçen Mescid-i Haram ile ilgili ayetler
Mescid-i Haram Canlı yayın5 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Muhsin bin Ali veya Muhassin bin Ali, Ali bin Ebu Talib ile Fatıma Zehra'nın oğlu.

Ahmed bin Hanbel'in eserinde yer alan rivayete göre Ali'nin üçüncü oğlu doğmuş ve adını Harb koymak istemiş ancak Muhammed ona Muhassin adını vermiştir. Bu rivayet Yakubî ve Taberî'nin eserlerinde de geçer. İbn Sa'd ise Ali'nin çocukları arasında Muhsin'den bahsetmez. Şii alimlere göre Muhammed torunu doğmadan Muhassin adını vermiş ve ölümünden sonra Ebubekir'in halife seçilmesi sürecinde Ömer'in, muhaliflerin toplandığı Fatıma'nın evine giderek evi yakmakla tehdit etmesi ve ardından kapıyı zorla açmaya çalışırken Fatıma kapı arkasında kalmış, kaburgaları kırılmış ve oğlu Muhassin'i düşürmüştür.
Belâzürî şöyle yazmaktadır: Fatıma Ali için Hasan, Hüseyin ve Muhassin (Muhsin) adlı çocukları doğurmuştur. Muhassen (Muhsin) küçük yaşta ölmüştür. Ali b. Ahmed b. Said Endülüsi Cumhuretu Ensabu'l Arab adlı kitabında şöyle yazmaktadır: Muhassen (Muhsin) küçük yaşlarda öldü. Tabari ise şöyle yazmaktadır: “Diyorlar ki Fatıma’nın Ali’den olma küçük yaşta ölen Muhassen adlı bir çocuğu daha vardı.” Şii rivayetlerde kaydedildiğine göre bu çocuk (Muhassen) Peygamberin vefatından sonra yaşanan çekişme ve keşmekeş sırasında Fatıma'nın aldığı darbe sonucu düşmüştür.

Mâlik bin Enes (Arapça: مالك بن أنس; d. 712, Medine - ö. 7 Haziran 795, Medine), Mâliki mezhebinin kurucusu, müctehid ve muhaddis.

Nesebte ismi geçen Ebû Âmir, İslâm Peygamberi'nin sahabelerinden olup onunla beraber Bedir hariç bütün muharebelere iştirak etmiştir. Onun oğlu Mâlik, yani İmam Mâlik'in dedesi ise tabiinin büyüklerindendir. Yemen'den Medine'ye göçmüştür. Sahabeden Ömer, Talha bin Ubeydullah, Aişe ve Ebu Hureyre'den rivayette bulunmuştur. Onun oğulları, yani İmam Mâlik'in amcaları ise Ebu Süheyl, Nâfî, Üveys, Rebî ve Nadr'dır. Mâlik bin Ebî Âmir 102 senesinde öldü. İmam Mâlik'in annesi Aliye bint Şüreyk el-Ezdî'dir. İmam Mâlik'in Yahyâ ve Muhammed adında iki oğlu ve Fâtıma isminde bir kızı vardır.

İmam Mâlik, 93 yılında Medine'de dünyaya gelmiştir. Umre ve Hac haricinde Medine'den dışarı çıkmamıştır. Öyle ki Halife Harun Reşid, kendisini hilafetin merkezi Bağdat'a çağırmış, fakat o bunu reddetmiştir. 10 küsur yaşındayken ilim tahsiline başlamıştır. Rivayete göre İmam Mâlik'in babası bir gün ortaya bir mesele atmış. İmam Mâlik hatâ edip kardeşi Nadr doğru cevabı verince babası İmam Mâlik'e “güvercinler seni oyaladı” - herhâlde yaşı küçük iken güvercinlerle ilgilenmekteydi - diye sitemde bulunur. Bunun üzerine ilim tahsil etmeye karar veren Mâlik, İbn Hürmüz'ün (148) yanında yedi ya da bir rivayete göre sekiz yıl ilim tahsil eder. Buradan sonra Rebiatürrey'in ders halkasına katılır. İmam Mâlik'in bir rivayette anlattığına göre annesine ilim yazacağını söylediğinde annesi onu çağırır ve ona yeni bir elbise giydirir. Ardından “şimdi git ve yaz” der. Akranları arasında öne çıkan Mâlik, 21 yaşında fetva ve ders vermeye başlar. Dersleri yoğun ilgiyle takip edilir. Uzak diyarlardan öğrenciler, derslerini takip etmek için Medine'ye gelirler.
Hocaları arasında Nâfi' (117/735), Said el-Makbûrî, Âmir bin Abdillah bin Zübeyr (124/741), Zühre (124/741), Abdullah bin Dinar (127/144)  gibi isimler vardır. Muvattâ'da yaklaşık 90 kişiden rivayette bulunmuştur. Kendisinin 900 civarında hocasının bulunduğu söylenir. Talebelerinin sayısı ise binlerle ifade edilir. Lâkin kendi görüş ve mezhebini yayılmasına çalışanların en önemlileri arasında Abdullah bin Vehb, Abdurrahman bin Kāsım, İbn Ziyad el-Absî, Esed bin Furâd, Yahyâ bin Yahyâ el-Leysî, Ka'nebî, Vâkıdî, İbnü'l-Mâcişûn gibi isimler vardır.

İmam Malik 179 yılında Medine'de ölmüş ve Medine'deki Baki' mezarlığına defnedilmiştir. Cenaze namazını Medine valisi Abdullah bin Muhammed kıldırmıştır.
İmam Malik'in eserlerinin başında el-Muvatta isimli Medine ehlinin ameli, sahabe ve tabiin fetvalarını da içinde barındıran hadis eserini zikretmek gerekir. Kitabın günümüze ulaşmış dokuz rivayeti mevcuttur. Bundan başka Tefsirü Garibi'l-Kur'an, İbn Vehb'e yazdığı kaderle alakalı bir mektup, Hârûn er-Reşîd'e, Leys b Sad'a, bazı kadılara vs yazdığı mektuplar da vardır.
"Muvatta" hakkında İmam Şafi bu kitabın Allah'ın kitabından sonra en sahih kitap olduğunu söylemesi, İbnü'l-Mehdi'nin Kitabullah'tan sonra en faydalı kitap olduğunu söylemesi ve alimlerin bu kitap hakkındaki sözleri eserin önemini ortaya koyar mahiyettedir.

İslam Düşünce Atlası'nda Mâlik b. Enes

Mâlikîlik veya Mâlikî mezhebi (Arapça: اَلْمَذْهَبُ الْمَالِكِي veya الْمَالِكِيَّة), İslâm dininin Ehl-i Sünnet (fıkıh) mezheplerinden biri. Mâlikîlerin itikatta (inançta) mezhepleri ise Eş'arilik'tir. İsmini asıl adı Mâlik bin Enes olan kurucusu Mâlik b. Enes'ten (712-795) alır. Mâlikîlik mezhebi, Fas, Cezayir, Tunus, Sudan gibi bazı Afrika ülkelerinde yaygın olmakla birlikte, daha çok Berberîlerin yaşadığı Kuzey Afrika bölgesinde görülür. Ehl-i Sünnet içerisinde Hanefîlik ve Şâfiîlik'ten sonra en fazla takipçisi bulunan mezheptir.
İmam Mâlik'in kendi usulüne göre şer'i delillerden çıkardığı hükümlere ve gösterdiği yola Mâlikî Mezhebi denir. Ehl-i Sünnet itikadında olan Müslümanlardan amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Mâlikî denir. Mâlikî Mezhebi, hayatını Medine'de geçirmiş olan Mâlik b. Enes'in görüşleri çerçevesinde ortaya çıkmış fıkhî bir yorumdur. Ehl-i Sünnet'e bağlı dört büyük fıkıh mezhebinden birisidir. Mâlikî Mezhebi İmam Mâlik'in ictihadlarına dayanır. Zaman içerisinde İmam-ı Mâlik'in talebeleri de onun rivayet ettikleri hadisleri ve görüşleri toplayarak benimsemiş ve sistemleşmiştir. Talebeleri de karşılaştıkları meselelerde onun  metoduna uygun şekilde fetva verdiler. Böylece Mâlikî Mezhebi ortaya çıktı.

Müslim bin Haccac veya sıklıkla İmam Müslim (821 - 875) (Arapça: أبو الحسين مسلم بن الحجاج القشيري النيشابوري‎), 9. yüzyılda yaşamış, İslam literatüründeki altı meşhur hadis kitabından ikincisi olan Camiu's Sahih veya bilinen adıyla Sahih-i Müslim’in yazarı olan din alimi.
Doğum tarihi kesin olmasa da kaynaklarda genellikle 821 (HS 206) olarak geçer. Emevi Devleti Nişabur’u alınca buraya yerleşen Araplar’ın Beni Kuşeyr kabilesine mensuptur.
Temel din eğitimini aldıktan sonra genç yaşlarında hadis ilmine ilgi duydu. Nişabur’da döneminin ünlü hadis alimlerinden hadis dersleri aldı. Daha sonra hac için Hicaz’a gitti. Buradan Nişabur’a dönmeyerek Hicaz, Basra, Belh ve Bağdad’ta hadis ilmi tahsil etti ve hadis topladı. Bağdad’da Ahmed bin Hanbel hocaları arasındadır.
15 yıl boyunca topladığı hadisleri ‘Camiu’s Sahih’ ismiyle Rey şehrindeki hocası Ebu Zür'a'ya sundu.
Ömrünün son yıllarında Nişabur'a döndü. Burada kendisini ilim meclislerinde savunduğu İmam Buhari ile dost oldu.
Nişabur'da kumaş ticaretiyle uğraşırdı. Buradan kazandığı servetle geçim sıkıntısı çekmemiş, ilgisini hadis toplamaya ve bu amaçla seyahat etmeye ayırmıştır. Sahih-i Buhari’nin yazarı İmam Buhari ile birlikte 'İmameyn' (İki imam) olarak anılırlar. Bu iki muhaddisin Sahih'lerini birlikte ifade etmek için de ‘sahihayn’ (İki Sahih) ismi kullanılır.
5 Mayıs 875 (HS 25 Receb 261) yılında memleketi Nişabur'da ölmüştür. Mezarı yerinde türbe mevcuttur ve ziyaret yeridir.

Nikâh (Arapça: نكاح) veya evlenme, evlilik amacıyla bir araya gelmiş bir çiftin, nikâh memuru önünde, kamuya açık olarak evlenmeyi kabul etmesi ve bunun belgelenmesidir. Nikâh, Medeni hukuk ile ilgili bir husustur.
Evlenenlere aile cüzdanı verilir. Nüfus kaydında değişiklik yapılır. Nüfus cüzdanındaki medeni durumu hanesine evli yazılır.
Nikâh törenini genellikle düğün resepsiyonu veya düğün kahvaltısı takip eder.

Türkiye'de sadece Türk Medeni Kanunu'na göre kıyılan resmî nikâh kanunen geçerlidir. Resmî nikâhta evlenecek çift, nikâh/evlendirme memuru ve iki şahit hazır bulunmak zorundadır. Türkiye kanunları, nikâh memuru önünde yapılmayan evlendirmeyi geçersiz saymaktadır. Dinî nikâha ise ancak resmî nikâhtan sonra ve eğer taraflar isterse cevaz verilmektedir. Dinî nikâhın kıyılabilmesi için evlilik cüzdanının ibrazı kanunen zorunludur.

Nikâh, İslâm hukukunda bir sözleşmedir. İslamiyet'te nikâhsız evlilik yoktur. İslamî nikâhın şahitlerin huzurunda olması, icap ve kabul, erkeğin gayri müslim olmaması, mehir, sözleşmenin ilanı ve kutlanması gibi şartları var.

Muta yahut müta nikâhı, Ehl-i Sünnet ve Alevîlerde uygulanmayan, Şiiliğin bazı mezheplerinde uygulanan, bir kadınla bir ücret karşılığında belli bir zaman diliminde geçerli olan bir nikâh çeşididir. Bu anlaşmanın süresi bir cinsel ilişki için yeterli olacak kadar kısa da olabilir.
İslamiyet'in ilk yıllarında özellikle uzun süre savaşlara katılmış askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamaları için para karşılığı muta nikâhı yapmalarına izin verilmiştir.
Kur'an'da Nisâ Sûresi 24. ayetinde muta nikâhına izin verilmiş olmakla beraber, Ömer muta nikâhının zinadan farksız olduğunu söyleyerek yasaklamıştır. Kimi sünni alimler, ayetin hadisle neshedildiğini, peygamberin Hayber seferi sırasında bundan sonra muta nikâhı yapmayı haram kıldığını öne sürmektedir. Buna karşın şii alimler Allah'ın hükmünün ancak yine Allah tarafından ayetle kaldırılabileceğini söyleyerek nesh iddiasını reddetmişlerdir.
Günümüzde İran'da muta nikâhı uygulaması devam etmektedir.

Birçok batılı devlette, özellikle Hristiyan toplumlarında, din adamlarının dinî nikâhın yanı sıra resmî nikâhı da yapma yetkisi vardır.
Birleşik Krallık'ta, nikâh dairesinde gerçekleşen törenlerde dinî müzik çalınması ya da kilise törenlerini çağrıştıran herhangi bir müzik çalınması kanunen yasaktır. Bununla birlikte kilise törenleri kanunen geçerli olduğundan dileyen dini nikâh yaptırabilir.
Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere bazı ülkelerde internet üzerinden başvuru yapılarak çok kısa sürede dinî nikâh kıyma yetkisi alınabilir. Bazı kiliselere kayıt yaptırmak usulü ile alınan bu yetki kanunen de geçerlidir.

Bazı devletlerde eşcinsel nikâha izin verilmektedir. Bazı ülkelerde  ise sadece eşcinsel medeni birlikteliğe izin verilir.

Düğün marşı (Mendelssohn)
Evlilik ruhsatı
Düğün fotoğrafçılığı
Düğün videografisi
Nişan merasimi
Balayı
Korovay
Evlilik yıldönümü

Resul (Arapça: رسول), İslam dininde insanları müjdelemek ve uyarmak için Allah tarafından gönderilen kişilere verilen isimdir. Kelime anlamı olarak: "tasarrufa hakkı olmaksızın, birinin sözünü olduğu gibi bir başkasına bildiren kimse" anlamına gelir. Rasuller konusunda günümüzde verilen bilgilerin çoğu, Kur'an dışındaki kaynaklardan alındığından İslam dininin asıl kaynağı olan Kur'an'ın esas alınması gerekmektedir.
Kur'an'a göre rasuller insanlardan, cinlerden, meleklerden seçilebilir. Aynı dönemde birden çok Rasul'un bulunabileceği ve bütün ümmetlere kavimlere rasullerin o kavmin lisanı ile gönderildiği bu rasullerin her defasında yalanlandığı ve insanlara rasullerin hidayetle geldiği insanların inanmamasına ise "Allah, insan rasul mü gönderdi?" demelerinden başka bir şeyin mani olmadığı beyan edilmiştir.
Zümer Suresinin 71. ayetinde ise cehenneme gidecek kimselere cehennemin bekçileri onlara kendilerinden bir rasulün gelip cehenneme gidecekleri konusunda uyarıp uyarılmadıklarına yönelik sorusuna hepsinin verdiği cevap "evet" olmuştur.  Cennete gidenler de kendilerine rasul geldiğini ve rasullerin doğru söylediklerini ifade etmişlerdir.
Kur'an'a göre rasul:

Nuh, 26: 106-107
Hud, 11: 58-59
Salih, 26: 142-143
Lut, 26: 161-162
Şuayb, 26: 177-178
Musa, 19: 51
İsmail, 19: 54
İsa, z.B. 2: 253, 4: 171
Muhammed, z.B. 33: 40

Nebi (İslam)
Peygamber

Rukiyye bint Muhammed (Arapça: رقية بنت محمد) veya Rukiye, (601 - Mart 624) İslam peygamberi Muhammed'in eşi Hatice bint Hüveylid'den olan kızıdır. Daha sonraları üçüncü halife olacak Osman ile evlendi ve çiftin Abdullah adında bir oğulları oldu.

601 veya 602 yıllarında Mekke'de doğan Rukiyye, Muhammed ile tüccar olan ilk eşi Hatice'nin üçüncü çocuğu ve ikinci kızıydı. Ağustos 610'dan önce Ebu Leheb'in oğlu Utbe bin Ebu Leheb ile nişanlandı, ancak bu nişan hiçbir zaman evliliğe dönüşmedi. Rukiyye, annesi Müslüman olduğunda kendisi de Müslüman oldu. Tebbet Suresi’nin inmesiyle birlikte Ebu Leheb, Muhammed'le olan bağlarını koparmak istedi. Kureyşliler Utbe'ye, Rukiyye ile nişanı bozarsa ona istediği kadını vereceklerini söylediler. Babası da eğer bunu yapmazsa onunla bir daha asla konuşmayacağını söyledi. Utbe, Saîd b. el-As b. Ümeyye'nin kızını ya da torununu istediğini söyledi. Kureyşliler kabul etti ve Utbe böylece Rukiyye ile olan nişanı attı.
Rukiyye daha sonra Osman ile evlendi. Mekkelilerin ilk Müslüman olanlara uyguladığı baskı nedeniyle eşi ile birlikte Habeşistan'a göç etti. Burada Abdullah adını verdikleri bir oğulları oldu. Abdullah, annesinin vefatından iki yıl sonra altı yaşındayken bir horozun onu gözünden gagalaması sonucu oluşan komplikasyonlar nedeniyle öldü. Rukiyye, eşi Osman ve oğluyla birlikte 619'da Mekke'ye geri döndü. 622 yılında Medine'ye hicret etti. Rukiyye, Habeşistan ve Medine'ye yaptığı göçler nedeniyle genellikle "İki Hicretli Hanım" olarak bilinir.

Rukiyye, Hicret'in ikinci yılı olan Mart 624'te Bedir Muharebesi'nin hazırlıkları yapıldığı sırada hastalandı. Muhammed, Osman'dan Bedir'e gelmemesini ve eşinin yanında kalıp ona bakmasını istedi. Rukiyye, Zeyd bin Hârise'nin muharebenin kazanıldığının haberini Medine'ye getirdiği gün öldü. Babası hâlâ savaş alanında olduğu için kızının cenazesine katılamadı. Cenazesi Ümmü Eymen tarafından yıkanan ve eşi tarafından namazı kılınan Rukiyye, Medine'deki Bâki Mezarlığı'na defnedildi.

Sünnet (Arapça: السنّة) veya Sünnet-i Seniyye, tarz, yol anlamına gelen bir İslamî terimidir. Muhammed'in farz olarak tanımlanan Kur’an emirleri dışındaki davranışları ve herhangi bir konuda söylemiş olduğuna inanılan söz (kavli sünnet, hadis), fiil (eylem) ve takrirlerine (susarak onaylama) verilen addır. Fıkıh'ta Ef'âl-i mükellefîn'den sayılır.

Sünnet Arapça bir kelime olup yol, davranış ve alışkanlık anlamına gelen bir kelimedir. Çoğulu "Sünen"dir. İslam hakkında araştırmalar yapan Batılı ilâhiyatçıların (müsteşrik) önde gelenlerinden biri olan David Samuel Margoliouth (1858–1940) “sünnet” kavramının İslam toplumunun başlangıcında Kur'an âyetlerince (diğer bir ifadeyle Allah tarafından) İslam öncesi dönemin feshedilmemiş âdetlerini ifade eden bir kavram olduğunu, İslam peygamberi Muhammed'in sözlü ve fiilî uygulamalarına ad olmasınınsa yavaş ilerleyen bir sürecin sonucunda gerçekleştiğini iddia etmiştir.

Sünnet, hadisin uygulamaya dönük olan tanımıdır. Hadis ile ilgili genel sakınca ve yetersizlikleri içerir. Bunlar hadislerin yaklaşık iki yüzyıl boyunca sözlü olarak nakledilmesi ile ortaya çıkan sorunlardır.
Sahâbeler, Kur'an dışında, Muhammed'in bazı az sayıda söz ve fiillerini de ezberlediler ve yazdılar. Başlangıçta sayıları 3-5 yüz veya birkaç bin hadisi geçmeyen bu sözler, zaman içerisinde sayıları milyonlarla ifade edilen ve hadis külliyatlarının içeriğini oluşturan sözler ve anlatılara denmektedir.
Muhammed'in ölümünden yaklaşık iki asır geçtikten sonra yazılan ve bir rivayet zinciri ile kendisine isnat edilen sözler Sünni ekol içerisinde en makbul kaynaklar sayılan Kütüb-i Sitte içerisinde yer alır. Sahiheyn denilen Muhammed b. İsmâil Buhârî ve Müslim'in hadis kitapları bunlar içerisinde öne çıkmıştır.

Ehl-i Sünnet ekol Hadis ve Sünneti, Kur'an'ı açıklayıcı bir kaynak olarak öne çıkartmıştır. Ancak bu anlayış zaman içerisinde hadis ve sünneti İslam anlayışını oluşturan ve bağlayıcı nitelik arz eden ikinci bir kaynak olma yönünde evrilmiştir. Bu dönüşüm nakilci imamlar olarak tanımlanan İmam Şafii, Ahmet İbni Hanbel ve İmam Malik gibi imamlar tarafından kavramın işlenerek, Kur'an'dan sonra Müslümanları bağlayan ve tanımlayan ikinci en önemli kaynak haline dönüşmesi şeklinde gerçekleşmiştir.
Bugün sünnet, İslam dünyasında İslam yaşayışının ana ilkelerini belirleyen bir geleneği kapsamakta ve şeriatın Kur'an'dan sonraki ikinci ana kaynağı sayılmaktadır.
Fıkıhta Sünnet-i müekkede Muhammed'in devamlı yaptığı, sünneti gayri müekkede ise ara sıra yaptığı işlerin tanımlaması için kullanıldı.
Sünnet kavramı akılcı ekol sayılan Bağdat ekolü (veya Hanefi mezhebi) içerisinde diğer Sünni mezhepler kadar bağlayıcı olmamıştır. Şiilerin hadis anlayışları gibi bu hadislere dayalı olarak gelişen sünnet anlayışları da farklılıklar arz eder. Ayrıca Kur'aniyyûn ve Alevîlik sünnet kavramını sorgulayan ve temel olarak reddeden İslam anlayışları olarak öne çıkarlar.

Ehl-i sünnet
Farz
Vâcip
Ef'âl-i mükellefîn

Velâyet ya da Evliyâlık, İslâm'da Allah'a dost veya Allah için dost olan kimselerin dindeki konumunu tanımlamak için kullanılan dini terim.

Allah-u Zülcelâl, veli kullarını her an gözetir, korur ve bir an bile onları kendi nefisleriyle başbaşa bırakmaz. Veli, Allah'a yakın olan kimsedir. Kurbiyyet, yani Allah'a yakınlık; mekân olarak değil, marifetullahta istiğrak, O'nun kudretine, âzametine tam iman, zikr-i daim ve hakikî kulluktur. Çünkü, Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakâra; 257)
Velâyetin şartı; Kur'an ve Sünneti muhafâzadır, tam tatbik etmektir. Velâyet iki kısımdır: Velâyet-i Âmme; bütün mü’minler için geçerlidir. Velâyet-i Hâssa, Seyr-i sülûk erbabına ait velayettir ki; kulun Hak'ta fenasından ve Hak'la bekasından ibaret bir hâldir.

Ayrıca Şiîliğin İsmâiliyye mezhebinde Ali bin Ebu Talib'in İslâm peygamberi Muhammed bin Abdullah'ın tek vasisi olduğunu kabul ederek onun velâyetine inanmak ve velâyetin sona ermeyip onun soyundan devam ederek günümüze kadar ulaştığını ve sadece onun soyundan gelen İsmâili cemaat önderlerine bağlanarak Allah'ın rızasının kazanılacağını benimsemek bu mezhep için ibâdetsel bir şart olarak ön görülmüştür. 

Evliya
Keramet
İsmâiliyye
İslâm mitolojisi

William Montgomery Watt (14 Mart 1909 - 24 Ekim 2006), İskoç tarihçi, oryantalist, Anglikan din adamı ve akademisyen. 1964-1979 yılları arasında Edinburgh Üniversitesi'nde Arap ve İslâm Araştırmaları Kürsüsü başkanlığında bulundu.

Watt 14 Mart 1909'da İskoçya'nın Fife ilinin Ceres köyünde doğdu. Sadece 14 aylıkken ölen babası İskoçya Kilisesi bakanlığı yaptı. Watt, İskoç Episkopal Kilisesi'nde 1939'da diyakoz, 1940'ta rahip olarak atandı. Küratörlüğünü 1939-1941 yılları arasında Londra'nın Piskoposluğunda, West Brompton'daki St. Mary Bolton'unda sürdürdü. St. Mary'nin The Blitz'de tahrip olması üzerine, eğitimine devam edebilmek için Edinburgh'daki Eski Saint Paul'a taşındı. 1943-1946 yılları arasında Kudüs Anglikan Piskoposluğu'nda bir Arap uzmanı olarak görev yapmıştır.
Rahip olduktan sonra 1944'e kadar görev yaptı. Bu sırada Arapça öğrenmeye başladı. 1944 yılında Edinburgh Üniversitesi'nde doktora unvanını aldı. Ardından Kudüs'e gitti ve burada ilk çocuğu dünyaya geldi. 1946'da İngiltere'ye geri dönen Watt, Edinburgh Üniversitesi'nde felsefe dersleri vermeye başladı. 1947 yılında aynı üniversitede Arapça okutmanı olarak görev aldı. 1964 yılında profesör unvanı aldı ve Arap ve İslâm Araştırmaları Kürsüsü başkanlığına getirildi. Aynı zamanda İskoç Episkopal Kilisesinde görevine devam etti. 1979 yılında emekli oluncaya kadar pek çok öğrenci yetiştirdi. Emekli olduktan sonra İslam ve Hristiyanlık konusunda çeşitli eserler yazdı. 24 Ekim 2006 tarihinde Edinburgh'ta öldü.

Free Will and Predestination in Early Islam (1948)
Muhammad at Mecca (1953)
Muhammad at Medina (1956)
Muhammad: Prophet and Statesman (1961)
Islam and the Integration of Society (1961)
Islamic Philosophy and Theology: An Extended Survey (1962)
Muslim Intellectual: A Study of al-Ghazali (1963)
A History of Islamic Spain (1965)
Companion to the Qur’an: Based on Arberry’s Translation (1967)
Islamic Political Thought (1968)
What is Islam? (1968)
Islamic Revelation in the Modern World (1969)
Bell’s Introduction to the Qur’an (1970)
The Influence of Islam on Medieval Europe (1972)
The Formative Period of Islamic Thought (1973)
The Majesty That was Islam (1974)
Islam and Christianity Today: A Contribution to Dialogue (1983)
Muhammad’s Mecca (1988)
Islamic Fundamentalism and Modernity (1988)
Early Islam: Collected Articles (1990)
Muslim-Christian Encounters: Perceptions and Misconceptions (1991)
A Short History of Islam (1996)

The Cure for Human Troubles: A Statement of the Christian Message in Modern Terms (1959)
Truth in the Religions: A Sociological and Psychological Approach (1963)
Religious Truth for Our Time (1995)
A Christian Faith for Today (2002)

Hz. Muhammed Peygamber ve Devlet Kurucu (1963) veya Peygamber ve Devlet Adamı Hz. Muhammed (2001)
İslamî Tetkikler: İslam Felsefesi ve Kelâmı (1968)
İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (1981)
Modern Dünyada İslam Vahyi (1982)
Hz. Muhammed Mekke’de (1986)
Hz. Muhammed Medine’de
İslâm’ın Avrupa’ya Tesiri (1986)
Müslüman Aydın: Gazali Hakkında Bir Araştırma (1989)
Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık (1991)
İslâm Nedir? (1993)
Hz. Muhammed’in Mekke’si (1995)
İslam'ın İlk Dönemlerinde Hür İrade ve Kader (1996)
İslâmî Hareketler ve Modernlik (1997)
Kur’ân’a Giriş (1998)
Geçmişten Günümüze Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu (2000)
Dinlerde Hakikat (2002)
Endülüs Tarihi (2011)

Yahudiler (İbranice: יְהוּדִים‎, ISO 259-2: Yehudim, İsrailli telaffuzu: [jehuˈdim]) veya Mûsevîler, tarihî İsrail ve Yehuda'nın İsrailoğulları ve İbranilerinden  köken alan bir etno-dinî grup ve millettir. Yahudilik, Yahudi milletine özel etnik bir din olduğundan Yahudi etnisitesi, milleti ve inancı birbiriyle güçlü bir şekilde ilişki içerisindedir.
Yahudiler ilk defa Doğu Akdeniz kıyılarındaki Kenan bölgesinde, İsrail Diyarı olarak bilinen topraklarda, yaklaşık MÖ 2'nci milenyumda (dört bin yıl önce) etnik ve dinî bir grup olarak ortaya çıktılar. Merneptah Steli, MÖ 13. yüzyıla (Geç Tunç Çağı) kadar Kenan'daki, günümüz Yahudilerinin dedeleri olan İbrani kökenli inançlı İsraillilerin varlığını doğrulamaktadır. İsrailoğulları, nüfuslarının artmasıyla birlikte İsrail ve Yehuda krallıkları olarak ortaya çıkmış ve güçlerini sağlamlaştırmışlardır. Yahudilerin sürgün dönemlerinden çok az kaynak bahsetse de, Babil Eserati ve sürgünü ve Roma İşgali ve sürgünüyle Yahudiler ilk defa diasporada yaşamaya başlamışlardır, ancak anavatanları ile aralarındaki manevi bağ hep sağlam kalmıştır.
II. Dünya Savaşı'ndan önce, dünya çapındaki Yahudi nüfusu 16,7 milyonla döneminin zirvesine ulaşmıştı ve o zamanlar dünya nüfusunun yaklaşık %0,7'sini temsil ediyordu. Holokost ile yaklaşık 6 milyon Yahudi sistematik olarak öldürüldü. O zamandan sonra nüfus tekrar arttı ve 2018'de Berman Jewish DataBank tarafından toplam 14,6-17,8 milyon olarak tahmin edildi; bu, toplam dünya nüfusunun yaklaşık %0,2'sine eşdeğerdir. 20. yüzyılda yükselen ve Yahudi milliyetçiliğini temel alan Siyonistler, iki bin yıl önce dağılmış Yahudi devletleri olan İsrail Krallığı ve Yehuda Krallığı'ndan uzun zaman sonra aynı bölgede Modern İsrail Devleti'ni kurmuş ve zamanla toplam nüfusun en çoğunu Yahudilerin oluşturduğu bir ülke hâline getirmişlerdi. Yeni kurulmuş İsrail Devleti, Geri Dönüş Kanunu ile İsrail'e yerleşmek isteyen Yahudilere doğrudan vatandaşlık hakkı verdi ve böylece Yahudiler, İsrail'e yerleşmeye teşvik edildiler.
Dünya nüfusuna oranla çok az yüzdeye sahip olmalarına rağmen Yahudiler, felsefe, edebiyat, politika dahil olmak üzere, hem eski hem de modern geçmişte birçok alanda insanî ilerlemeyi önemli ölçüde etkilemiş ve büyük katkılarda bulunmuşlardır. Yahudiler özellikle işletme, güzel sanatlar, mimarlık, edebiyat, müzik, tiyatro, sinema, tıp, teknoloji, matematik, doğa bilimleri ve din gibi alanların gelişmesini sağlayan birçok başarıya imza atmışlardır. Hepsiyle beraber Yahudiler Kitâb-ı Mukaddes'i yazarak Hristiyanlığı kurmuş, İslam üzerinde derin bir iz bırakmış ve günümüz Batı medeniyetinin yüksek seviyelere ulaşmasında en büyük katkıyı sağlayan milletlerden biri olmuşlardır.

Türkçedeki Yahudi kelimesi, Arapçadaki يهود (Yahud) kelimesinden gelmektedir. Musevi kelimesi ise, Arapçada "Musa'nın izindeki" anlamına gelen (Mūsawī) kelimesinden Türkçeye geçmiştir. İngilizcedeki Jew kelimesi ise, Eski Fransızcadaki Juieu (veya akronimi Jiu) kelimesinden, önce Orta İngilizceye (Gyw, Jewe) sonra Modern İngilizceye (Jew) geçmiştir. "Yahudi" terimi ilk defa Grekçe ile Avrupa dillerine girmiştir; Grekçedeki Ἰουδαῖος (Ioudaios) kelimesinden Latinceye (Iudaeus), oradan da önce Romenik konuşan Avrupaya, sonra da geri kalanına yayılmıştır. Grekçeye ise Orta Doğu'dan, Aramicedeki Y'hūdāi'dan veya İbranicedeki יְהוּדִי‎ (Yehudii)'dan geçtiği tahmin ediliyor. Etimolojik olarak "Yahudi" terimi, Yehuda Krallığı ve Yehuda kabilesinin kurucusu Yehuda'ya dayanmaktadır.
Ladinodaki tek. ג׳ודיו‎ (Djudio); çoğ. ג׳ודיוס‎ (Djudios) terimleri, Yidişteki tek. ייִד‎ (Yid); çoğ. ייִדן‎ (Yidn) terimleri ve diğer Yahudi dillerindeki "Yahudi" kelimesinin karışıkları, İbranice tek. יְהוּדִי‎ (Yehudii); çoğ. יְהוּדִים‎ (Yehudim) kelimelerinden türemiştir. Dillerdeki "Yahudi" çevrimli terimler sırasıyla Arapçada يَهُودِيّ (Yahūdī; Al-Yahūd), Almancada Jude, Portekizce ile İspanyolcada Judío, Felemenkçede Jood, Fransızcada Juive, Danca ile Norveççede Jøde, Lehçede żyd. Dillerdeki "İbrani" çevrimli terimler ise sırsıyla İtalyancada Ebreo, Farsçada عبرانی (Ebrani), Rusçada Еврей (Yevrey).

The American Heritage Dictionary of the English Language'nin dördüncü baskısına (2000) göre,Yahudi isminin Yahudi avukat veya Yahudi ahlakı gibi ifadelerin içinde, atıfta bulunmasının hem kaba hem de oldukça saldırgan olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. Bu tür bağlamlarda Yahudi kelimesi kabul edilebilir tek olasılıktır. Bununla birlikte, bir taraftan bazı insanlar bu ifadeyi kullanmak için o kadar ihtiyatlı davrandılar ki, kendileri açısından birçok risk taşıyan bir ifade olmasına rağmen onlar, herhangi bir yerde Yahudi'yi isim olarak kullanarak toplum gündemine damga vurdular. "Konseyde şu anda birkaç Yahudi var" gibi kabul edilemez bir cümlede, Yahudi halkı veya Yahudi kökenli kişiler gibi bir dolaylı ifadenin ikame edilmesi, kullanıldığında Yahudilerin 'olumsuz bir çağrışımına sahip olduğunu' ima ettiği için kendi başına bir suç oluşturabilir.

Yahudilik, diğer çok uluslu dinlerden (İslam, Hristiyanlık, Budizm, v.b.) ziyade yalnızca Yahudi milletinin ve etnisitesinin sahip olduğu kültürün, ortak özelliklerini içeren bir çeşit mistik dindir. Kimliğe yönelik kimin Yahudi olduğunun tanımını yapmak, dinî veya ulusal bir yaklaşımın kullanılmasına bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Günümüzde genel olarak Yahudiler için üç grup bakış açısı kullanılır: dini takip edip etmediklerine bakmaksızın Yahudi bir ailede doğanlar, Yahudi atalara veya soylara sahip olanlar, herhangi bir Yahudi atalara veya soylara sahip olmayıp evlilik yolu ile Yahudiliğe kabul edilmiş insanlar.
Geleneksel olarak Yahudi kimliğinin tarihsel tanımı, kişi ana soyunun halakhatik dönüşümlerine dayanmaktadır. Kimin Yahudi olduğuna karar veren bu tanımlar, Sözlü Tevrat'ının MS 200'deki Babil Talmud'una yazılmasına kadar uzanmaktadır. Tanah'ın Tesniye 7:1‐5 gibi bölümleri, Yahudiler ve yerli Kenanlılar arasındaki evliliklere karşı bir uyarı olarak kullanıldı. Bu konuyla ilgili YHVH'nin emri şöyledir: "Yahudi olmayan koca ile yapılan evlilik, hiç kuşkusuz çocuklarınız benden yüz çevirmesine neden olacak ve putlara tapmalarına sebebiyet verecektir!". Levililer 24:10 2 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'da ise İbrani bir kadın ile Mısırlı bir adamın evliliği sonucu doğan erkek çocuklarının "İsrailliler arasında" olduğu anlatılır. Bu, Babil'den dönen İsraillilerin Yahudi olmayan eşlerini ve çocuklarını bir kenara bırakmaya yemin ettikleri Ezra 10:2‐3 16 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile tamamlanmaktadır. Popüler bir diğer teori ise esaret altındaki bir kısım Yahudi kadınlara tecavüz edilmesi nedeniyle 'Yahudi kimliği' yasasının annelik soyundan miras alınmasını iddia eder. Ancak bilimciler bu teoriye sürgün öncesi dönemdeki Talmud yasasının kurulmasına atıfta bulunarak karşı çıkmaktadır. Diğer bir argüman ise: Hahamların, Romalı askerlerin Yahudi kadınlara yönelik yaygın tecavüzü nedeniyle babasoylu soy yasasını, anasoylu soy yasasına değiştirdiğidir. 18 ve 19. yüzyılın sonlarındaki anti-dinci Haskala hareketi, Yahudi kimliğinin geçmişten bu yana halakhatik yorumlanmasına karşı çıktı ve meydan okundu.

Yahudilerin kökeni için yeniden yapılanması bir gerçekliğe dayalı sonuç elde etmeye çalışmak zor ve karmaşık bir çabadır. Bu çabalar, en az on Yakın Doğu dilinde yazılmış çok sayıda ve çeşitte belgeleri kullanarak en az 3000 yıllık eski insanlık tarihini incelemeyi gerektirir. Arkeolojik keşifler, farklı disiplinlerden gelen araştırmacıların ve akademisyenlerin çalışmalarına dayandığından amaç, en tutarlı teoriye odaklanarak tüm olgusal verileri yorumlamaktır. Yahudilerin kökenine dair biyolojik ve etnogenetik bulgular, arkeolojik veya tarihsel metin kayıtlarının yanı sıra dinî, edebî veya mitolojik çalışmalar ile de bulunabilir. Yahudilerin, izi sürülen asıl etnik kökeninin Levant'daki Sami halkı olan İbranilere ve onların inanç edinmiş varyantları olan İsrailoğullarına dayandığı doğrulanmıştır. Modern Yahudilerin etnik ve terimsel kökeninin ise İsrailoğlu Yehuda'dan geldiği arkeolojik ve tarihsel bulgularca doğrulanmıştır. İbranilerin babası olarak bilin İbrahim'in (abram) annesinin ammonlu/ammonit babasının Hitit olduğu iddia edilir bununla ilgili Tevrat'taki şu ayetler örnek gösterilir: d) Peygamber Hezekiel Yeruşalim'e seslendi ve şöyle dedi: "Senin kökenin ve doğumun Kenan diyarından, baban Ammonlu/ammonit ve annen Hitit.
Ve Tevrat İbrahim'in yaşadığı yer ve toplum hakkında kısaca verdiği bilgilerin özeti şudur: Kasdim'de hem de babasının evi Asur veya Keldani dili konuşulurdu, Aram Nahrim'de ailesinin ikamet ettiği topraklarda Aramca ve yaşadığı Kenan diyarında konuşurdu. Kenan dilinde, yani Fenikelilerin dilinde konuşuyordu. Buna göre Yahudilerin atası olan  İbranilerin Hitit ve Ammonlu soyundan geldiği sonucuna vardırılabilir.
Tanah anlatılarına göre Yahudilerin kökeni, Kenan'da yaşayan İbrahim, eşi Sarah, oğlu İshak, torunu Yakup ve Yakup'un eşi ve Yehuda'nın annesi Leah'ın soyundan gelir ve bu atalardan birçok defa bahsedilir. On İki Kabile'nin kurucularının ise Yakup'un on iki oğlu olduğu yazılır. Yakup'un oğlu Yusuf'un Mısır Azizi olmasından sonra Yakup ve ailesi Kenan'dan Eski Mısır'a göç ettiler. Mısır'da yaşayan ve zamanla köleleştirilen İbrahim'in, İshak'ın ve Yakup'un torunları olan İsrailoğulları, Musa önderliğinde Mısır'dan çıktı ve Kenan'a geri döndü.

Yahudilerin kökeni, geçmişsel olarak MÖ 2. milenyumda İbrahim, İshak ve Yakup'a (İsrail) kadar uzanır. MÖ 1200 yılları civarına ait olduğu saptanan Merneptah Steli, ilk tek tanrılı din olan Yahudiliğin binlerce yıllık süre zarfında geliştiği İsrail Diyar'ında yaşayan Yahudi halkından bahsedilen en eski arkeolojik kayıtlardan biridir. Kutsal kitaplardaki kayıtlara göre, ilk olarak Othniel Ben Kenaz'dan Samson'a kadar geçen dönemde Biblik yargıçların yönetiminde, ardından da Kral Davud'un Kudüs'ü aynı zamanda Birleşik Monarşi olarak bilinen, İsrail ve Yehuda Birleşik Krallığı'nın başkenti yaparak İsrailoğulları'n

Zeyd bin Hârise (Arapça: زيد بن حارثة; d. 581 - ö. 629), İslam peygamberi Muhammed'in özgür bırakılmış kölesi ve evlatlığı olan sahabedir. Kur'an'da ismi geçen tek sahabedir. (33:37).

Yemen'de doğdu. Sekiz yaşında ailesinin yanından kaçırılarak Mekke'ye götürüldü ve burada köle olarak satıldı. Hakim bin Hizam onu alarak halası Hatice'ye hediye etti. Muhammed'le evlendikten sonra Hatice, onu Muhammed'e hediye etti.
Yıllar sonra Zeyd bin Harise'nin izine ulaşan ailesi, onu geri almak istedi. Muhammed'in kendisine, dilediği gibi davranmasını söylemesinin üzerine Zeyd, Muhammed'in yanından ayrılmak istemedi. Bunun üzerine Muhammed, onu evlat edindiğini ve artık kendisine mirasçı olduğunu bildirdi. Bundan sonra Zeyd bin Harise, Kur'an'ın öz ve üvey evlatların aynı olmadığını bildirdiği ayet söyleninceye kadar Zeyd bin Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd) adıyla anıldı.
Müslüman olan ilk dört kişiden biri olan Zeyd bin Harise, 622 yılındaki hicrete katılarak Mekke'den Medine'ye göç etti. İslam'ı tebliğ için Muhammed'le birlikte Taif'e gitti. Taifliler onları kovarak, taşa tuttu. Zeyd bin Harise'nin, Muhammed'i taşlardan korumak için kendini siper ettiği rivayet edilir.
Muhammed, evlatlığı olan Zeyd'i, dadısı Ümmü Eymen ile evlendirmişse de, bu kadının ihtiyar olması nedeniyle ve bazı nedenlerden ötürü Zeyd'i halasının kızı Zeyneb bint-i Cahş ile nikahlamıştır. Fakat bu evlilik istenildiği şekilde gitmemiş, Zeyd ile Zeyneb boşanmışlardır. Hemen ardından, Muhammed, evlatlığı olan Zeyd'den boşanan gelini Zeyneb ile "Allah'ın emriyle" (33:37) nikahlanmıştır ki bu konu İslam tarihinin özellikle müsteşrikler tarafından ele alınan en tartışmalı olaylarından birisi olmuştur.
Zeyd, Muhammed'den aldığı emir doğrultusunda Beni Fezare kabilesine gönderildiği esnada, bu kabilenin lideri Ümmü Kırfe'nin iki bacağına iki ayrı ip geçirildi ve bacakları iki deveye bağlandı, ardından kadın iki parçaya ayrılıncaya kadar develer sürüldü. İnfazdan sonra Ümmü Kırfe'nin başı kesildi ve daha sonra Medine sokaklarında gezdirildi.
Zeyd Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarına katıldı. Bizans ordusuyla yapılan Mute Savaşı'nda İslam Ordusu'nun komutanı olarak görevlendirildi. Bu görevlendirme ile ilgili Muhammed'in rivayet edilen hadisi aşağıdaki gibidir:

Zeyd bin Harise’yi kumandan tayin ettim. Zeyd bin Harise şehit olursa yerine Cafer bin Ebu Talib geçsin. Cafer bin Ebu Talib şehit olursa, Abdullah bin Revaha geçsin. Abdullah bin Revaha da şehit olursa Müslümanlar aralarından münasip birini seçip onu kendilerine kumandan yapsın.
Mute Savaşı'nda öldürüldü. Rivayet edildiğine göre Muhammed, ölümünü sahabeye gözyaşları içinde bildirir ve "Allah'ım; Zeyd'e mağfiret et! Allah'ım; Zeyd'e mağfiret et! Allah'im; Zeyd'e mağfiret et! Allah'ım; Câfer'e mağfiret et Allah'ım; Abdullah bin Revâha'ya mağfiret et" şeklinde dua eder.

Zeyneb bint Ali (Arapça: الـسَّـيّـدة زَيـنـب بـنـت عـلي‎‎), Muhammed'in ilk kız torunu. Ali ve Fatıma'nın kızıdır. Hicret'in beşinci veya altıncı yılında Medine'de dünyaya gelmiştir.

Künyeleri olarak da Ümmü Gülsüm ve Ümmü'l Mesaib'i zikretmişlerdir.

Zeynep  hicretin beş veya altıncı yılında Cemaziyelahir ayının beşinde Medine'de gözlerini dünyaya açtı. Zeynep hicretin altmış üçüncü yılında Recep ayının birinde eşi Abdullah b. Cafer ile Şam'a yaptığı bir yolculukta ölmüş ve orada da defnedilmiştir. Bazıları Medine veya Mısır'da defnedildiğini söylemiştir.

Zeynep, Hüseyin'in naaşının yanında, Medine'ye doğru dönerek durmuş ve kalpleri parçalayan ağıtlar yakmıştır. Yezid, sarayında görülmemiş büyüklükte bir toplantı yaptı ve ülkenin en önemli askeri ve siyasi adamlarını davet etti. Bir anda Zeyneb meclisin köşesinden kalkarak Yezid'in sözünü kesti ve açık bir tonla bir konuşma yaptı. Yezid, kendi adamlarına esirlere ne yapması gerektiğini danıştı. Bazıları onlara da (Hüseyin ve adamlarına yaptıkları gibi) aynı şekilde davranması gerektiğini söyledi, ancak Numan bin Beşir, ona esirlere yumuşak davranma tavsiyesinde bulundu.
Yezid, esirlere birkaç gün Şam'da ölülerine ağıt yakmalarına izin verdi. Sonunda, peygamberin ev halkı olan esirler, saygı ve hürmetle Medine'ye döndüler.

Rukiyye bint Hüseyin
Abbas bin Ali
Ali el-Asgar

Görenek veya Âdet (Arapça: العادة), bir toplulukta yaygın olarak yapılan ve uyulması birtakım yaptırımlarla desteklenen davranış kalıpları. Âdetler gelenekler kadar sıkı değildir ve yaptırım güçleri daha esnektir. Temel işlevi toplumsal ilişkileri düzenlemek ve denetlemektir. Türk toplumundaki misafir karşılama ve uğurlama, farklı cinsler arasındaki ilişkiler, düğün esnasında yapılan uygulamalar gibi toplumsal olgular âdetler tarafından düzenlenir. Bir toplumun tamamını etkileyen âdetler olduğu gibi çeşitli meslek, mezhep ve etnik grupların da kendi âdetleri olabilir.
Âdetler, geçmiş zamanların yaşama biçimi, dünya görüşleri; birtakım rastlantı ve olaylar gibi çeşitli kökenlerden ortaya çıkmışlardır.

Âdet kelimesi Arapça ˁawd kökünden gelen ˁāda(t) "geri gelme, tekrar, tekrarlanan veya geri gelen şey, alışkanlık, itiyat” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça ˁāda (عَادَ) “geri geldi, avdet etti” fiilinin faˁla(t) vezninde ism-i merresidir.

Ümmet (Arapça أمة), İslam toplumunun tamamını ifade eden bir kavram. Ümmet kelime olarak bir anneden doğan çocuklara verilen isimdir. Daha sonra İslam inancına sahip herkesi içine alan bir anlama kavuşmuştur. İslam inancının en önemli kaynağı Kur'an'da birçok yerde geçmiştir. Müslümanların içindeki bir cemaate de zaman zaman ümmet denildiği görülmektedir. Ümmet bu bakımdan bazen bütün bir Müslüman toplumunu ifade ederken, bazen de Müslümanların içinde farklı özelliklere sahip daha küçük gruplardan her birini de ifade etmektedir. Diğer yandan ümmet kelimesi aynı zamanda her bir Müslüman için de kullanılmaktadır. Örneğin "Peygamberimize sadık bir ümmet olmak istiyorum." gibi. Ümmet, "imam" kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Her peygamber, birer imâm, rehber olarak kabul edilir ve ona tabi olanlara da onun ümmeti denir.
Muhammed tarafından 622'de düzenlenen Medine Sözleşmesi ile Medine'deki Müslüman, Yahudi ve Pagan toplulukları Ümmet adı altında tek bir topluluk olarak toplamak için hepsinin payına düşen haklar ve sorumluluklar oluşturuldu.  Daha sonraki yıllarda bu topluluk İslam devletlerinden ilki olarak sınıflandırılan Medine Şehir Devleti olarak anıldı.

Ümmetçilik

Ümmü Gülsüm bint Ali (Arapça: أم كلثوم بنت علي), diğer adıyla Zeyneb es-Suğra (Arapça: زينب الصغرى), Fatıma ile Ali bin Ebu Talib'in en küçük kızıdır. İslam peygamberi Muhammed'in torunlarından biridir.
Ümmü Gülsüm, genç yaştayken 632 yılında hem dedesini hem de annesini kaybetti. Henüz çocukken, ikinci halife Ömer bin Hattab (h. 634-644) onunla evlenmek istedi. Ancak bu talep, Ümmü Gülsüm ve babası Ali tarafından, kızının ergenlik çağına ermediği nedeniyle reddedildi. Ömer evlilik teklifinde ısrar edince, Ali sonunda bazı önde gelen Müslümanların desteğiyle bu evliliğe razı oldu. Ömer'in, 11 yaşındaki Ümmü Gülsüm ile evliliği, çeşitli ideolojik tartışmalara konu olmaktadır.
Ümmü Gülsüm, 680 yılında gerçekleşen Kerbelâ Olayı'ndan sağ kurtuldu. Bu savaşta kardeşi Hüseyin ve erkek akrabalarının çoğu, Emevî halifesi Yezîd bin Muaviye'nin (h. 680-683) güçleri tarafından öldürüldü. Hüseyin'in kampındaki kadınlar ve çocuklar, savaş sonrasında esir alındı ve önce Kufe'ye, ardından Emevî başkenti Şam'a götürüldü. Kufe'de Ümmü Gülsüm'e atfedilen bir halka açık konuşmada, Yezîd'i kınadığı, Hüseyin'i savunduğu ve Hüseyin'in ölümündeki rolleri nedeniyle Kufelileri azarladığı aktarılır. Daha sonra serbest bırakıldı ve memleketi Medine'ye döndü.

627 yılında doğmuştur. Babası İslam peygamberi Muhammed'in damadı ve amca oğlu Ali, annesi Muhammed'in kızı Fatıma'dır. Ali'nin Ümmü Gülsüm adındaki iki kızından büyük olanıdır.

Sünni tarihçi İbn Sa'd'ın (ö. 845) biyografik eseri Kitabü't-Tabakati'l- Kebir'e göre, ikinci halife Ömer, hükümdarlığı döneminde (634-644) Ümmü Gülsüm'e evlilik teklifinde bulunmuştur. İbn Sa'd'ın rivayetine göre, o zamanlar henüz çocuk olan Ümmü Gülsüm bu teklife karşı çıkmıştır. Wilferd Madelung, bu reddi Ömer'in kadınlara karşı sert muamelesiyle ilgili kötü itibarına bağlar. İbn Sa'd'a göre Ali de isteksizdi, ancak Ömer'in teklifi için önde gelen Müslümanların desteğini almasıyla sonunda razı oldu. Rivayetlere göre Ali, Ömer'e ve ondan önceki halife Ebû Bekir'e bazı konularda tavsiyelerde bulunmuş olsa da, aralarındaki anlaşmazlıklar da belgelenmiştir; ancak Sünni kaynaklarda bu anlaşmazlıklar büyük ölçüde önemsizleştirilmiş veya göz ardı edilmiştir. Sünni kaynaklarda, Muhammed'den sonraki sahabeler arasındaki anlaşmazlıkları etkisiz hale getirme eğilimi sıklıkla görülmektedir.

Ümmü Gülsüm, kardeşi Hüseyin ve erkek akrabalarının çoğunun Emevi halifesi Yezid bin Muaviye'nin (680-683) güçleri tarafından katledildiği 680 yılındaki Kerbela Olayı'ndan sağ kurtuldu. Hüseyin'in kervanındaki kadınlar ve çocuklar savaştan sonra esir alındı ve Kufe'ye ve ardından Emevi başkenti Şam'a götürüldü. Kufe'de Ümmü Gülsüm'e atfedilen halka yaptığı konuşmada o Yezid'i yaptığı zulümden ötürü kınadı, Hüseyin'i savundu ve Kufeliler'e onun ölümündeki rolleri nedeniyle kızgınlığını belirtti. Daha sonra serbest bırakıldı ve memleketi Medine'ye geri döndü.
Müslüman tarihçi İbn Ebî Tahir Tayfur (ö. 893) kadınların etkileyici konuşmalarından oluşan bir antoloji olan Balağatu'l Nisa eserinde Kerbela hakkında iki konuşma kaydeder. İki konuşmadan birini Küfe pazarında Ümmü Gülsüm'e, diğerini ise Şam'da Yezid'in sarayında kız kardeşi Zeynep'e atfeder. Ancak çoğu Şii yazar daha sonra her iki vaazı da Zeynep'e atfetmiştir. İlk vaazla ilgili olarak İbn Tayfur, Kufelilerin Muhammed'in ailesini esaret altında gördüklerinde ağlayıp sızladıklarını yazar. Ümmü Gülsüm (veya Zeynep) daha sonra kalabalığa hitap etti ve Hüseyin'in ölümündeki rolleri nedeniyle onları azarladı.
Halifenin eşi sıfatıyla Bizans kraliçesi ile hediyeleşmiştir. Ömer'in ölümünün ardından amcası Cafer bin Ebu Talib'in oğullarıyla evlenmiştir. İkinci evliliğini Avn ile, onun ölümünün ardından diğer kardeşi Muhammed ile, onun da ölümünün ardından Abdullah ile evlenmiştir. Cenaze namazını üvey oğlu Abdullah bin Ömer kıldırmıştır.

İbadet, genellikle bir Tanrı'ya yönelik yapılan eylemlerin genel adıdır. İbadet, farklı dinlerde farklı şekillerde yapılabilir.

İslam'da ibadet, Allah'a karşı gösterilecek saygı ve hürmet demektir. İbadet Allah'ın emirlerini yerine getirmek, yasakladığı bütün haramlardan uzaklaşmak manasındadır. Tasavvufta Allah için yapılan her şey ibadettir.

Yapılış itibarıyla ibadetler üç çeşittir.

Bedenî ibadet, kalp ve beden hareketleriyle yapılan ibadetlerdir. Namaz ve oruç gibi.
Maddi ibadet, mal ve para ile yapılan ibadettir. Zekât ve Kurban gibi.
Hem maddi hem bedenî ibadet; vücut hareketleri ve mal ile yapılan ibadetlerdir. Hac gibi.

Vikan ibadetleri genellikle dolunay ya da yarım ay sırasında gerçekleşir. Bu ritüeller Esbat ve Sabbatlarda yapılabilir. Uygulayıcıları enerji içerdiğine inanılan kutsal bir alan oluşturur.

Ekankar'da ibadet, Tanrıya ona yönelik duyumsanan sevgiyi belirtme amacıyla, ayrıca onun eski adlarından biri olarak da kabul edilen Hu şarkısı söylenerek yapılır.

Hristiyanlık, içerisinde pek çok ibadet bulunduran bir dindir. En temel ibadetler ; Dua, Oruç,Kutsal Kitap okuma ve ilahi söyleme gibi ibadetlerdir.
Hristiyanlıkta Dua

İsa Mesih duanın nasıl yapılması gerektiğini şöyle söylüyor:(İncil, Matta 6:9-13): 'Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın. Hâkimiyetin gelsin. Gökte olduğu gibi yeryüzünde de Senin istediğin olsun. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi Sen de suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü hâkimiyet, güç ve yücelik Sonsuzlara kadar Senindir! Amin'.
Hristiyanlıkta Oruç
Hristiyanlıkta oruç, yalnızca yemek yememek değil, kötü söz söylememek, iyiye, doğru olana yönelmek yani Tanrı ile ebedi ilişki kurmaktır.
Hristiyanlığın en büyük orucu "Büyük Perhiz" denilen oruç dönemidir. Ancak sadece bu dönemde değil her gün oruç tutulabilir, örneğin; 1 saat boyunca kahve içmemek de bir oruçtur. Önemli olan orucun büyüklüğü değil temiz, saf bir yürek ile Tanrı'ya sunulmasıdır bu nedenle her zaman bir şükran unsuru içerir. Oruç Hristiyan öğretinde özellikle açgözlülük günahına karşı bir idmandır.
Hristiyanlıkta Kutsal Kitap okuma
Hristiyanlıkta Kutsal Kitap okuma çok önemli bir yer tutar. Dualarda, ayinlerde, cenaze törenlerinde vb. gibi durumlarda sık sık okumalar yapılmaktadır.
Gerek Eski Antlaşmadan gerekse Yeni Antlaşmadan bölümler okunmaktadır.

Hristiyanlıkta ilahi söyleme
Hristiyanlığın tüm mezheplerinde ilahi çok önemli bir yer tutar. İlahi, Tanrı'ya olan şükranı, sevgiyi ve hürmeti barındıran bir nevi dinsel bir şarkıdır.

En bilinen Hristiyan ilahilerinden biri Agni Parthene'nin bir kısmı:  Ey Temiz Bakire, Hanımefendi, Bayan Theotokos,
Selam, ey Evlenmemiş Gelin!
Anne, kraliçe ve çiyle kaplı yün yapağı Selam, ey Güveysiz Gelin!
Göklerden daha yükseltilmiş ışınlardan daha parlak Selam, ey Güveysiz Gelin!
Sen ki bakireler korolarının sevincisin meleklerden daha yücesin, Selam, ey Güveysiz Gelin!

İctihad (Arapça: اجتهاد, romanize: ijtihād), İslam hukukçusunun sosyal hayatta şeriatın birincil kaynaklarında yer almayan sorunları çözmek amacıyla fıkıh usûlü prensiplerini kullanarak hükme varmak için zihinsel çaba harcamasına verilen Arapça terim.
İlahiyatçı Fahrettin Atar, “Fıkıh Usûlü” isimli eserinde, ictihadın ıstılahta fıkıh usûlcüleri tarafından şöyle açıklandığını belirtir:

1. "Fer’î-zannî şer’î hükmü, tafsilî delilinden istinbât etmek hususunda fakîh (müctehid)’in olanca gücünü harcamasıdır." Veya,
2. "Bir müctehidin, usûl kaidelerini, olanca gücünü sarfedip uyguladıktan sonra vardığı hüküm ve görüştür."
İctihad eden kişiye müctehid (Arapça: مُجْتَهِد) adı verilir. Bir ictihadın geçerli olabilmesi için ictihadı yapan kişinin ictihad yapabilecek seviyede bir fakîh (İslam hukukçusu) olması gerekir. Ayrıca ictihad caiz olmayan konularda yapılamaz. İctihad yapmaya yetersiz bir kişi tarafından yapılan veya caiz olmayan bir konuda yapılmış olan bir ictihad, sahih sayılmaz ve geçerli kabul edilmez. Kişinin müctehid olabilmesi veya ictihad yapmaya yeterli görülebilmesi için hem İslam hukuku ve diğer İslam ilimlerine vakıf olması (kısacası “ilim”) hem de hukukî bir kabiliyete sahip olması gerekir. Bir müctehidin sahip olması gereken bazı bilgiler şöyle sıralanabilir: Kur'an'ı, sünneti, icmâyı, kıyası, fıkıh usûlünü, fürû'u'l-fıkh (fıkhın fürûunu) ve Arapçayı bilmek.
İctihadların hükmü yerine ve duruma göre değişir. Bir ictihad farz (Farz-ı Ayn veya Farz-ı Kifaye) olabileceği gibi mendub veya haram da olabilir. Bununla birlikte ictihadların sonuçta kat'î olmadıkları için örneğin itîkâdî hususlarda câri olamazlar. Zira ictihad, 'ictihadı onaylayıcı zannın, ona karşıt zanlardan üstün olması' durumu olarak da tanımlansa dahi, zannîdir yani bir sanı sonucu oluşmuştur, kesin olarak bilinemez.

Müctehid Arapça bir terimdir. İslam dininde, bir konu hakkında var olan delilleri inceleyerek hüküm çıkartan din adamlarına verilen isimdir. Müctehidlerin yaptıkları işe ise dinde ictihad denmekte.
Terimin kökeni Arapçadaki "cehd" kelimesine dayanır. Cehd, Arapçada zorluk ve zor olan bir şeyi ifade eder ki müctehid de tüm elde olan verileri zorlayarak bir konunun doğrusunu bulmaya çalışan anlamına gelir.
İslam alimleri, bir konunun din açısından hüküm değerlendirilmesini iki gruba ayırırlar. Birincisi açık olan hükümlerdir ki bunlar hemen herkesin anlayabileceği meselelerdir. İkincisi ise sadece din konularında uzman kişilerin incelemesiyle açığa çıkabilecek hükümlerdir ki müctehidlerin ilgi alanı da burada başlamaktadır.
İslam'ın ilk yıllarından itibaren içtihat konusunun başladığı görülmektedir. İslam alimleri tarafından Muâz hadisi buna delil olarak gösterilir ki bir kişinin veya yöneticinin dini delillere dayanarak veya kendi görüşüne göre bir konu hakkında  hüküm verebileceği bu hadisle anlaşılmıştır. Fakat hadisin gerçekliğinin İslam alimleri arasında tartışmalı olduğunu da belirtmek gerek. Söz konusu hadis şudur:

... Resûlullah, Muâz'ı Yemen'e gönderirken ona :
- Neyle hükmedeceksin? dedi.
Muâz :
- Allah’ın kitabına (Kur'an) göre hükmedeceğim, dedi.
Allah Resûlü:
- Allah’ın kitabında bulamazsan neyle hükmedeceksin? dedi.
Muâz:
- Resûlünün sünnetine göre hükmederim, dedi.
Resûlullah:
- Resûlünün sünnetinde yoksa ne yapacaksın? dedi.
Muâz:
- Kendi reyimle ictihad ederim, dedi.
Allah Resûlü bu sözlerden sonra şöyle dedi:
- Resûlullah'ın elçisini muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.

Hayrettin Karaman, “İslam Hukukunda İctihâd”,

Müslüman kadınların (Arapça: مسلمات, Müslimāt – tekil: مسلمة, Muslime) deneyimleri farklı toplumlarda ve aynı toplum içinde büyük farklılıklar gösterir. Ortak yönleri ise, hayatlarını değişen derecelerde etkileyen, aralarındaki geniş kültürel, sosyal ve ekonomik farklılıklar arasında köprü kurmaya hizmet edebilecek ortak bir kimlik veren İslam dinine bağlılıklarıdır.
Kur'an'da birçok kadından bahsedilmesine rağmen sadece birinin adı geçer; o da İsa'nın annesi Meryem'dir. Kur'an'ın 19. suresi olan Meryem Suresi, onun adını alır. Kur'an'da Meryem'in adı İncil'den daha fazla geçer (34 defa). Kur'an'a göre, doğuştan itibaren Meryem'i ilahi bir lütuf sarmış; genç ve bâkire kadın, Cebrâil aracılığıyla Allah'ın kendisini seçtiğine dair bir mesaj almış, Allah onu arındırmış ve âlemlerin kadınlarından üstün tutmuştur.
İslam toplumlarında kadının gerek aile hayatında, gerekse siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik alanlardaki konumunu bir taraftan dinî kurallar, diğer taraftan ise sosyal ve siyasi çevre, etnik yapı ve İslam öncesinden gelen kültür mirası belirlemiştir. Bu sebeple İslam dünyasında kadının konumu her dönemde değişmiştir. Hatta aynı bölgede ve aynı zaman diliminde yaşayan kadınlar arasında bile şehirde veya kırsal kesimlerde bulunmalarına göre farklılıklar olmuştur.
İslam tarihinde kadının sosyal, hukuki ve manevi statüsünün belirlenmesinde rol oynayan temel kaynaklar şunlardır: Kur'an – İslam peygamberi Muhammed'e ve arkadaşlarına atfedilen, geleneksel rivayetlerden oluşan fiiller ve sözler olan hadis ve sünnet – hukuki meselede ilmî fikir birliği olan icma – Kur'an'daki yasaların, sünnetin veya peygamberlik geleneğinin, bu iki yasama kaynağı tarafından açıkça kapsanmayan durumlara uygulandığı ilke olan kıyas – dinî veya hukuki durum ile ilgili bağlayıcı olmayan, yayınlanmış görüş veya kararlar olan fetva. Ek etkiler arasında ise İslam öncesi kültürel gelenekler, İslamî ilkelere doğrudan aykırı olmadığı sürece İslam'da tamamen kabul edilen laik yasalar, Endonezya Ulema Konseyi ve Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet kontrolündeki kurumlar ve özellikle tasavvuf akımında öne çıkan manevi öğretmenler vardır. Orta Çağ Müslüman filozoflarından Muhyiddin İbnü'l-Arabî (1165–1240) de dahil olmak üzere Müslümanların çoğu, İslam'daki dişil ilkenin metafizik sembolizmini aydınlatan çeşitli metinler üretmişlerdir.
İslam'ın Sünni kolu içinde dinî ve yasal kaynakların yorumlanması konusunda önemli farklılıklar vardır. Vehhabîler ve Selefiler gibi aşırılıkçı ve köktendinci Sünni hareketler, kadınların bu ideolojik mezhepler içinde algılanma biçimleri üzerinde derin etkileri bulunan "mistisizmi" (sufilik) ve teolojiyi doğrudan reddetme eğilimindedirler. Tersine, İslamî ortodoksluk içinde hem yerleşik teolojik okullar hem de Sufizm en azından bir şekilde etkilidir.

Müslüman kadınlar için İslam'ın dört etki kaynağı vardır. Bunlardan ilk ikisi olan "Kur'an" ve "hadis literatürü" birincil kaynaklar olarak kabul edilirken diğer ikisi çeşitli Müslüman mezhepler ve İslam hukuku ekolleri arasında farklılıklar gösteren ikincil ve türetilmiş kaynaklardır. Bu ikincil etki kaynakları arasında "icmâ, kıyâs, fetvâ ve ictihad" yer alır.

Sünni İslam'da kadınlara, fıkıh (İslam hukuku) tarafından anlaşıldığı şekliyle Kur'an ve hadis literatürü ile Sünni Müslüman âlimlerin çoğunluğu tarafından hadis çalışmalarına dayalı olarak sahih olduğu kabul edilen hadislerden türetilen yorumlara uygun olarak bir dizi yönerge sunulmaktadır. İslam'ın kutsal metni Kur'an, erkeklerin ve kadınların eşit ahlaki güce sahip olduğunu ve her ikisinin de öbür dünyada eşit ödüller alacağını belirtir. Bu yorum ve uygulamalara yazıldıkları dönemin tarihsel anlayışı bağlamında şekil verilmiştir.
İslam peygamberi Muhammed, hayatı boyunca, eşlerinin kimler olduğuna dair farklı anlatımlar olmakla beraber, ancak genel kabule göre dokuz ya da on bir kadınla evlendi. İslam öncesi Arap kültüründe evlilik, genellikle kabilenin daha büyük ihtiyaçları doğrultusunda yapılırdı ve kabile içinde ve diğer kabilelerle ittifaklar kurma ihtiyacına dayanırdı. Evlilik sırasında bekâret, kabile onuru olarak vurgulanırdı. İskoç yazar, tarihçi, oryantalist ve din adamı W. Montgomery Watt (1909–2006), Muhammed'in tüm evliliklerinin dostane ilişkileri güçlendirmek gibi siyasi bir yönü olduğunu ve İslam öncesi Arap geleneklerine dayandığını belirtmektedir.
Nisa Suresi, Kur'an'ın dördüncü bölümüdür. 176 ayetten oluşur ve Medine'de indirildiğine inanılır. Surenin başlığının "nisâ" (kadınlar) olması, surenin 34. ve 127–130. ayetleri de dahil olmak üzere sure boyunca kadınlara yapılan çok sayıda atıftan kaynaklanmaktadır. Sure; İslam'da evlilik, kadın–erkek ilişkileri ve miras hukuku gibi konuları düzenlemektedir.

Müslüman kadınlar üzerinde etkili olan yukarıdaki birincil kaynaklar, zaman içinde akla gelebilecek her durumu ele almamaktadır. Bu durum, Müslümanlar için dinen onaylanmış doğru hareket tarzını bulmak için otantik belgeleri tespit etmek, iç tartışmalar yapmak ve bir fikir birliği oluşturmak gibi kaynaklara başvuran İslam alimleri ile ictihad ve dini okulların gelişmesine yol açmıştır. Bunlar kadınlar için ikincil etki kaynaklarını oluşturmuştur. Bunlar arasında mezhebe ve ilgili İslam hukuku ekollerine bağlı olarak icmâ, kıyâs, ictihad ve diğerleri yer almaktadır. İkincil kaynaklar arasında, genellikle Müslüman din adamları tarafından sözlü veya yazılı olarak kitlelere yerel dilde yaygın bir şekilde dağıtılan ve kadınların dini gerekliliklere uygun davranışlarını, rollerini ve haklarını tanımlayan fetvalar yer almaktadır. Fetvalar teorik olarak bağlayıcı olmamakla birlikte ciddiye alınmakta ve çoğu Müslüman tarafından uygulanmaktadır. İkincil kaynaklar, Müslüman erkek ve kadınların yasal ve yasadışı davranışlarını sınıflandırır ve bunlar genellikle beş kategoriye (el-ahkam el-hamse) ayrılır: vacip/farz (zorunlu), müstehap (tavsiye edilen), mübah (nötr), mekruh (onaylanmayan) ve haram (yasaklanan). İkincil kaynaklar arasında önemli ölçüde tartışma, zaman içinde değişim ve çatışma vardır.

Kuran'daki bir ayetin cinsler arasında manevi eşitlik sağladığı düşünülür.

Muhakkak ki Müslüman erkek ve kadınlar, mümin erkekler ve kadınlar, itaat eden erkek ve kadınlar, doğru sözlü erkek ve kadınlar, sabreden erkek ve kadınlar, korkan erkek ve kadınlar, sadaka veren erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, ırzlarını koruyan erkek ve kadınlar, kalbleri ve dilleriyle Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlara gelince, Allah onlar için bir mağfiret ve rahmet hazırlamıştır.
Mistik felsefi düşüncede kadın ve erkeğe ilişkin temel görüş, kadın ve erkeğin Evrendeki diğer her şey gibi, çift olarak yaratıldığı (Zariyât 49) – hiçbirinin diğeri olmadan tamam olmayacağı, evrenin uyumlu kutupsal ilişkiler üzerine kurulu bir denge ve her şeyin nihayetinde Tanrı'nın yansımalarından ibaret olduğu şeklindedir.
İslam'ın dişil/eril kutupluluğu ve dolayısıyla tamamlayıcılığa yaptığı vurgu, sosyal işlevlerin ayrılmasıyla sonuçlanır.
Genel olarak, bir kadının faaliyet alanı, baskın figür olduğu ev, erkeğin alanı ise dış dünyadır. Kadınlar, ritüel uzmanları, şifacılar, bakıcılar ve topluluklarında evlilikleri düzenleyenler olarak bilgilerinden dolayı övülmek gibi ev yaşamının birçok alanında büyük saygı görürler.
Sultanlar, kraliçeler, seçilmiş devlet başkanları ve zengin iş kadınları olmak üzere kamusal hayatta önemli roller oynamış Müslüman kadınların sayısı göz önüne alındığında hem İslam'ın erken tarihi hem de çağdaş dünyada bu ayrım göründüğü kadar katı değildir. Ayrıca, İslam'da ev ve ailenin bu dünyadaki ve toplumdaki yaşamın merkezinde sıkı bir şekilde yer aldığını kabul etmek önemlidir: bir erkeğin çalışması özel alanın önüne geçemez.
Kuran, "Nisa" 176 ayet ile Müslüman kadınların, rolleri, görevleri ve haklarına yer verir. Hadis'e göre,Muhammed, erkek takipçilerine eşlerine karşı nazik olmalarını emretti.

İslam bazen ilerici bir kadın tasviri için övülürken diğerleri kadınlara uygulanan kişisel statü ve ceza yasalarının ayrımcı doğası nedeniyle İslamı eleştiriyor. İslam'ın ataerkil değerleri, en çok tartışılan ilkelerinden biri olmaya devam ediyor, ancak bu değerlerin farklı  İslam ülkeleri'inde değişiklik gösterdiğini belirtmek önemli. Bununla birlikte, erkek ve kadın hakları İslami kişisel statü yasalarına göre önemli ölçüde farklılık gösterir. Örneğin, Müslüman erkeklerin çok eşlilik yapması ve Gayrimüslim kadınlarla evlenmesine izin verilirken, Müslüman kadınların birden fazla kocaya sahip olmaları ve gayrimüslim erkeklerle evlenmeleri yasaktır, ve kadınların mirası erkek kardeşlerinin yarısıdır. Ayrıca, İslam ceza hukuku'unda mahkûmiyet, ağırlıklı olarak tanık ifadesine dayanır ve bir katili mahkûm etmek için kadınların tanıklıkları yetersiz kabul edilir ve doğrulama için bir erkek tanıklığı gerekir.
Kuranda Nur suresi 31. ayette kadınların başlarını, boyun ve göğüslerini örtmelerini gerekli kılan "Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar." şeklindeki ifade yer almaktadır. Müslüman erkek ve kadınlar için cinsel çağrışım yapmayan ılımlı ve düzgün giyim ayrıca hadis literatürü ve sünnet ile emredilmiştir.
Cinsiyet ayrımcılığının bir biçimi olarak zorunlu hicab bazı bölgelerde kendini gösteriyor. Zorla örtünme uygulaması, herhangi bir evrensel İslami anlayışı yansıtmıyor, uygulama farklı bağlamsal koşullar altında yükselmiştir. Taliban rejimi tarafından uygulanan kıyafet yönetmeliği zorunlu örtünmeye örnektir.
Zorunlu örtünme politikaları, kadın özerkliği ve failliğini reddeden cinsiyet ayrımı için zorlayıcı araçlar olarak eleştirilmiştir. Bununla birlikte, bu argümana yapılan itirazlar, zorla örtünmenin cinsiyet ayrımcılığı oluşturmadığı ve örtünün toplumsal inşasının haksız bir şekilde onu cinsiyet eşitsizliğinin bir simgesi haline getirdiğini öne sürüyor. Afganistan İslam Emirliği'nin beş yıllık tarihi boyunca, Taliban rejimi Şeriat yasasını Hanefi fıkıh okulu ve Molla Ömer'in dini emirlerine göre yorumladı. Kadınların çalışması, kızların okullara veya üniversitelere gitmesi yasak

İslam'da kölelik, İslam düşüncesi içinde karmaşık ve çok boyutlu bir alanı ifade eden, tarih boyunca farklı İslamî ekoller ve düşünürler tarafından ele alınan bir konudur. Kölelik, İslam öncesi Arabistan'da ve çevre bölgelerde toplumsal ve ekonomik hayatın yerleşik unsurlarından biriydi. Kur'an ve hadisler, yani Muhammed'e atfedilen söz ve uygulamalar, kölelik meselesini ayrıntılı biçimde ele aldı; kurumun toplumsal bir gerçeklik olarak varlığını kabul etmekle birlikte onu sınırlamaya ve belirli kurallara bağlamaya yöneldi. Erken dönem İslam uygulamalarında, zimmîler dâhil olmak üzere İslam toplumunun özgür üyelerinin köleleştirilmesi yasaklandı; esaret koşullarının düzenlenmesi ve iyileştirilmesi hedeflenmiştir. İslam hukukuna göre yasal köle statüsü, esas olarak İslam yönetimi dışında savaş esiri olarak ele geçirilen veya satın alınan gayrimüslimlerle, hâlihazırda köle olan anne babadan doğan çocuklar için öngörüldü. Klasik dönem İslam hukukunda ise köleliğe ilişkin hükümler ayrıntılı ve sistematik bir çerçeve içinde ele alındı.
İslam hukukunda kölelik kurumu, ilke olarak ırk ya da etnik kökene dayandırılmadı. 10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar ithal edilen kölelerin önemli bir bölümünü Kafkasyalılar ve Orta Asyalılar oluşturdu, ilerleyen dönemlerde ise siyah Afrikalı kölelerin sayısı arttı. Beyaz Avrupalı köleler ile siyah Afrikalı köleler arasında hukukî statü bakımından bir ayrım öngörülmedi, ancak bazı Müslüman toplumlarda farklı toplumsal ve ekonomik rollerde istihdam edildikleri görüldü. Köleler çoğunlukla cariye, aşçı ve hamal gibi hizmet alanlarında görevlendirildi. Bunun yanı sıra askerî eğitim alarak İslam'a geçen ve azat edildikten sonra asker olarak hizmet eden köleler de bulundu. Bu durum, başlangıçta Eyyûbîler'in hizmetinde bulunan ve daha sonra iktidarı ele geçiren Memlükler örneğinde belirginleşti. Bazı dönemlerde kölelere yönelik ağır çalışma koşulları ve kötü muameleler, Zenc İsyanı gibi geniş çaplı ayaklanmalara yol açtı.
Arap köle ticaretinin bazı dönem ve bölgelerinde hadım edilmiş erkek kölelerin satışının önemli bir yer tuttuğu belirtilmektedir. Özellikle siyah Afrikalı erkek çocuklarının 8 ile 12 yaşları arasında hadım edildiği, bu işlemin yüksek ölüm oranlarına yol açtığı ve hayatta kalanların yüksek bedellerle satıldığı yönünde tarihsel kayıtlar bulunmaktadır. Bununla birlikte İslam hukukuna göre kölelerin hadım edilmesi hukuka aykırı kabul edilmektedir. Bernard Lewis'e göre, sonraki dönemlerde ev içi hizmetlerde kullanılan köleler, yakalanmalarından varış noktalarına kadar ağır yoksunluk ve kötü koşullara maruz kalmış olsalar da, bir haneye yerleştirildikten ve hane halkının bir parçası olarak kabul edildikten sonra görece daha iyi muamele görmüş görünmektedir.

 Beled suresi meali ﴾8-9﴿ Ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi?
﴾10﴿ Ve ona iki yolu göstermedik mi?
﴾11﴿ Fakat o, sarp yolu göze alamadı.
﴾12﴿ O sarp yol nedir, bilir misin?
﴾13﴿ Köle âzat etmektir. [1]
Kuran'da kademeli olarak köleleliğin bitirilmesi öngörülmektedir. Beled suresindeki ayetlerden bunu anlıyoruz.

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır. Hür kişiye karşılık hür, köleye karşılık köle, dişiye karşılık dişi. Kim kardeşi tarafından herhangi bir şekilde affa uğrarsa, bu durumda örfü izlemek ve affedene en güzel biçimde bir ödeme yapmak gerekir. (2/178)
"Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan köleleriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte aklını kullanacak kimseler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz." (Rum Suresi 28)
"Herhangi bir köle kaçarsa, korunma ve güvenlik hakkını yitirmiş olur." "Bir köle kaçtığı zaman, onun hiçbir namazı kabul edilmez."

Şeriata göre insanlar satın alma, savaştan geri kalanların esir edilmeleri ve ganimet olarak cihad yapanlara dağıtılmaları ve ayrıca bu esir ve kölelerin yine esir veya köle olan insanlardan yaptıkları çocukların köle veya cariye sayılmaları yoluyla köleleştirilebilir. Muâmelât bakımından köle mal gibidir. Alınıp satılabilir, hibe edilebilir, kiralanabilir, ortak mülkiyete konu olabilir. Kazandıkları efendisine ait olur. Kendisine karşı yapılacak haksız fiilden elde edilecek tazminatları efendisi alır. Başkasına karşı işleyeceği haksız fiillerde ise zararı ya efendisi öder ya da köleyi zarar görene devreder.
İslam'a göre bir Müslüman çok sayıda cariyeye diğer bir deyişle kadın kölelere sahip olabilir ve Müslüman bir erkeğin bu cariyelerle nikâhsız ilişkileri helal sayılır. İslam hukukuna göre bir köle veya cariye, efendisine belli bir özgürlük bedeli ödemek koşuluyla özgür kalabilir. Köle veya cariyenin efendisine ücret ödemesi ile özgür kalmasına mükatebe denir ve Kur'an'da Nûr Sûresi'nin 33. ayetinde bu husus kısmen detaylandırılmıştır.

Kanun Karşısında
Kısas uygulamalarında: Kısas aşirete dayalı toplum düzeninde misilleme olarak anlaşılan ve toplumsal denklik şartı üzerinden yürütülen bir uygulamadır. Öldürülen kişinin kadın, erkek, köle-hür insan, seçkin ya da sıradan olması göz önüne alınarak katilin aşiretinden öldürülene denk birisi öldürülür. Örneğin köleye karşılık ancak bir köle, kadına karşılık bir kadın öldürülebilirdi. Kısasta sosyal denklik şartı, sosyal olarak alt sınıfta bulunanların üst sınıftan birini öldürmelerinde kısasın uygulanacağı, üst sınıftan birinin alt sınıftan birini öldürmesi durumunda kısas uygulanamayacağı, ancak diyet ödenebileceği anlamına gelmektedir.
Kur'an'da kısas toplumsal denklik şartı ile birlikte (Bakara 178) ele alınır.
Hanefîlere göre bir köleyi öldüren hür kimse de kısas yoluyla öldürülür. Diğer mezheplere göre, bu durumda kısas uygulanmaz. Köle ve cariyelere zina ve zina iftirası suçunda hürlere verilen cezânın yarısı hırsızlık ve ridde suçlarında tam cezâ uygulanır. (Nisâ Sûresi, 25)

Kölenin Şahitliği
İslam fıkıhına göre kölenin şahitliği kabul edilmez.

İslam öncesi ve sonrası devirde diğer coğrafyalarda olduğu gibi Araplarda da kölelik sistemi mevcuttu. 60'larda Suudi Arabistan'daki köle nüfusu 300.000 olarak tespit edilmiştir.
Kölelik, İslam öncesi Arabistan'da yaygın bir kurum olmuştur.
Teorik olarak, İslami yasalar köleliği bir sınıf veya ırka göre ayırmamakla birlikte, pratikte genellikle böyle olmamıştır. Köleler, İslami devletlerde alt sınıf işlerden, Padişah'ın yanındaki üst sınıf işlere kadar çeşitli sosyal ve ekonomik rolleri üstlenmişlerdir. Buna ek olarak kölelerden orduda yararlanılmış, Gazneliler, Hârizmşahlar, Delhi Sultanlığı ve Memlükler gibi devletler köleler tarafından kurulmuştur. Bazı durumlarda, kölelere davranılan kötü muameleden ötürü Zenc İsyanı gibi çeşitli ayaklanmalar meydana gelmiştir. Ülke içi köle nüfusu artan talebi karşılayamadığından ötürü, çeşitli devletler tarafından Müslüman olmayan bölgelerden köle ithalatı yapılmış, kölelerin tutsak edilmesi ve taşınması sırasında çok miktarda ölüm gerçekleşmiştir.

Arap köle ticareti, Batı Asya ile Kuzey ve Güneydoğu Afrika'da yoğunlaşmıştı. Tarihçilere göre Arap köle ticareti bin yıldan fazla sürmüştür. Bu zarfta Hint Okyanusu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın kıyı bölgelerine Arap tüccarlar tarafından yaklaşık 17 milyon köle taşınmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında kölelik Müslüman bölgelerde, bölgeye genişleyen Fransa ve Birleşik Krallık gibi devletlerin baskı ve teşviği ile yasaklanmaya başlanmıştır. Suudi Arabistan, Yemen ile birlikte, Birleşik Krallık'ın baskısı altında köleliği 1962 yılında kaldırmıştır. Bunu 1970 yılında Uman takip etmiştir. Moritanya'da köleliğe karşı ilk yasa Fransızlar tarafından 1905'te çıkartılmış, ancak devlet daha sonra, 1981 yılında, köleliği yasaklayan son devlet olana kadar kölelik karşıtı bir yasa çıkarmamıştır. Moritanya'da köleliğe karşı herhangi bir yaptırım uygulan ilk yasa ise 2007 yılında çıkmıştır. Günümüzde Müslüman çoğunluğun yaşadığı Çad, Moritanya, Nijer, Mali ve Sudan gibi ülkelerde kölelik hala yaygın bir kurumdur.

Kur'an ve hadislerde de toplumun bir parçası olarak görülerek detaylı bir biçimde değinilmiştir. Buna rağmen kölelik kurumuna bu metinlerde çeşitli sınırlandırmalar getirilmiştir. Köleler, dini konularda özgür insanlar ile eşdeğer görülmüşlerdir.
İslamiyet köleliği yasaklamamıştır. Kur'an'da hür kişilerin sahip oldukları haklara kölelerin de sahip olduğuna ve insanlık onurunu korumak adına kölelerin haklarına yer vermiştir. Bununla beraber köle edinmeyi zorlaştırmış ve kölelerin azad edilmesini teşvik etmiştir. Yalan yere yemin edenlere on yoksulu yedirip giydirmek veya bir köle azad etmek emredilmiştir. Buna gücü yetmeyenin ise 3 gün oruç tutması gereklidir. Ayrıca Muhammed'in bir hadisinde şöyle dediğine inanılır: "Kim kölesini döverse, onun cezası kölesini âzad etmekle yerine getirilir".
İslam'la birlikte borç veya zaruret nedeniyle birini köleleştirmek ortadan kalkmış, kölelik edinme yöntemleri sadece savaşa indirgenmiştir.

Hakkı Yılmaz'ın görüşleri

Kur'an'da, Âl-i İmrân Sûresi'nin 79. ayeti, peygamber dahi olsa hiçbir insanın köle sahibi olamayacağına yorumlanır:Allah'ın kendisine kitap, bilgelik ve peygamberlik verdiği hiçbir insan, "Allah'tan sonra bana da kulluk ediniz," diye halkı kendisine çağırmaz. Aksine, "Öğrenip öğrettiğiniz kitap gereğince kendisini Rabbine adayan kullar olun," der. Kölelik ile ilgili ilk ayetler Beled Sûresi'nde yer almaktadır ve ilgili ayetlerde cennette girebilmenin yolunun köleleri özgürleştirmek olduğu yazmaktadır:Ne var ki zor yola katlanamadı. Zor yolun ne olduğunu bilir misin? Köleleri özgürlüklerine kavuşturmaktır; kıtlık anında doyurmaktır: Akraba bir öksüzü, yahut düşkün bir yoksulu... Dahası, birbirlerine sabır ve sevgiyi öğütleyen inananlardan olmaktır.Kur'an, köle azat etmeyi birçok ayetle yasalaştırmıştır. Kur'an'da, savaş esirlerinin köleleştirilmesi değil, fidye karşılığında veya karşılıksız olarak serbest bırakılmaları gerektiği belirtilmiştir:Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda kontrol merkezlerini vurun. Sonunda üstün geldiğinizde onları esir alın; onlar

İslam ahlakı, İslâmda etik anlamı olan anlayış ve uygulamalardır.
İslam'ın Kur'an ve hadis gibi dini metinleri ile siyer ve İslâm tarihi gibi tarihsel uygulama örnekleri ile geliştirilmiş birbirinden farklı ve zaman zaman birbiri ile çelişen çok farklı anlayış ve uygulamanın İslam dünyasında yaygın olarak geliştiği görülebilir. Örneğin cihadçı ve tekfirci Selefi bir anlayış ile "karınca incitmeyen" bâtıni-tasavvufi anlayışların tümü İslami referanslar kullanmaktadırlar.
İslam, ahlakı güzel ve çirkin olarak ikiye ayırır. Güzel ahlak edep, tevazu, cömertlik başlıklarında ve çirkin ahlak kibir, cimrilik, sefahat gibi başlıklarda ele alınır. Aynı zamanda ilm-i ahlak adıyla bir bilim dalıdır. Batı biliminde ahlak, felsefe içinde ve Yunan temelindeki etik bilimi içinde ele alınmaktadır. Ahlâk ve etik terimleri ayrı ayrı alanlara ait olmakla birlikte yanlış olarak birbiri yerine kullanılabilmektedir.
İslam ahlak anlayışına ait kitaplarda ahlak genel olarak ferdi ahlak, aile ahlakı, devlet ahlakı şeklinde bölümlere ayrılır. Bu kitapların en meşhuru 1833'te ilk baskısı yapılan Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlak-ı Alai adlı eseridir.

"Şüphesiz ki sen yüce bir ahlak üzeresin." (Kalem Sûresi:4)
"Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." (hadis)
Emirler;

Tek Allah'a tapının
Anne-babanıza saygılı olun
İsraf etmeyin
Açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin
Zina etmeyin
Haksız yere adam öldürmeyin
Yetim malı yemeyin
Söz verdiğinizde tutun
Ölçü ve tartıda hile yapmayın
Kibirden sakının

Bazı çevreler İslam'ın çevreci değerlere önem verdiği ve bazı uygulamalarla çevreyi korumayı ilke edindiği inancındadırlar.

Bazı İslam düşünürleri İslam'da şura ve icmâ konusu ile ilgili olarak İslam'ın demokratik değerlere vurgu yaptığı kanısındadırlar. Bazı araştırmacılara göre İslam laiklik, ifade özgürlüğü, kadın hakları, dini çoğulculuk, ırksal eşitlikler gibi konularda da öncülük yaptığı kanısındadırlar.

İslam'da savaş ahlakı veya hukuku konusunda da birbiri ile farklı uygulama ve anlayışlar görmek mümkündür. Genel bir anlayış olarak farklı inançlara dokunulmaması, haksız yere anlaşmaların bozulmaması, kin ve intikam güdülmemesi, haksızlık yapılmaması ve savunma gibi meşru amaçlar dışında savaş yapılmaması gerektiği, savaş kaçınılmaz olduğunda da ağaç ve ekinlere zarar verilmemesi, kadın ve çocuklara, eli silah tutmayan ihtiyarlara dokunulmaması gerektiğine inanılır. Bununla birlikte İslam tarihinde İslami fetih ve savaşların tümünde bu anlayış ve ilkelerin uygulandığı konusu tartışılagelmiştir. (Muhammed eleştirisi, ridde savaşları, Kureyza katliamı vb.)

Klasik fıkıh kaynaklarında Feraiz ilmi olarak ele alınan konudur. İslâm hukukunda miras paylaşımı Kur'anda belirtilmiştir:
"Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. (Mirasçılar) ikiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, anne babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da anne babası ona vâris olmuşlarsa annesinin hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa annesinin payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir." (Nisâ Sûresi, 4/11)
''Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, annesi, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı (diğer) mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, ilim sahibidir.'' (Nisa Suresi, 4/12)
''Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur. Eğer (ölen) kız kardeşin çocuğu yoksa erkek kardeş de ona vâris olur. Kız kardeşler iki tane olursa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla kardeş varsa, erkeğin hakkı iki kadın payı kadardır. Yanılmayasınız diye Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir.'' (Nisa Suresi, 4/176)    

Kur'an miras paylaşımında matematik hesabı15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İslâm ve kadın
Şeriat

İslam öncesi Arabistan, 610 yılında İslam güçleri tarafından fethedilmeden önce Arap Yarımadası'nı ifade eden kavram.
Günümüzde Arapların baskın olduğu coğrafyada İslam öncesinde farklı topluluklar da bulunmaktaydı. Bu topluluklar hakkındaki arkeolojik kanıtlar sınırlı olup var olan bilgiler de Arabistan dışında kâğıda alınan kayıtlar ve daha sonra Arap sözlü geleneklerine dayanılarak İslam âlimleri tarafından kaydedilen eserlerden ibarettir. Döneme ait en önemli medeniyetler MÖ 3000 civarında ortaya çıkan ve 300'lü yıllara dek varlığını koruyan Semûd ve 4. binyılın sonu-MS 600 aralığında hüküm süren Dilmun'dur. Ayrıca Güney Arabistan MÖ 1. binyılın başlangıcından beri Saba gibi birtakım krallıklarca yurt tutulmuş, Doğu Arabistan ise güneybatıdan gelen Antik Sami dillerini konuşan halklarca iskân edilmişti. Bazı kritik noktalar ise Part ve Sasani yerleşimcilerin elindeydi.
Bölgede yerel çok tanrılı inançlarla birlikte Hristiyanlık, Yahudilik ve Zerdüştçülük görülmekteydi.

Şeriat (Arapça: شَرِيعَة, şarīʿa), Kur'an âyetleri ile Muhammed'in söz ve fiillerinden oluşan nasslardan alimler sınıfının (fukaha) çıkarımları (istinbat) ile oluşturulan dinî kanunlar toplamıdır. İslam'da ibadetler (farz-vacip kabul edilen), muameleler ve cezalarla ilgili tüm kavram ve kuralları kapsar. Tarihsel seyir içerisinde kanun ve kuralların teorik (usul) ve pratik uygulama (füru/fetva) çalışmaları ile ilgilenen ve isimleri öne çıkan kişiler adına belirli toplum ve devlet yönetimlerinin de tercihlerini yansıtan fıkıh mezhepleri ortaya çıkmış, ancak şeriat hiçbir zaman tek başına geçerli bir hukuk sistemi olmamış, Ömer veya Emevilerden itibaren "örfi hukuk" ile birlikte kullanılmıştır. Şeriatın "insanlar arası ilişkiler bölümü” 1850'lerden itibaren “İslam hukuku” olarak yeni bir isimle sunulmaya başlanır. İslam hukukunda yer yer modern hukukla benzer argümanlar kullanılmasına rağmen aralarında bir takım temel farklar vardır. İslam'da hukuki argümantasyon olarak -insanların birbirlerinin maddi ve manevi alanlarına girmelerini yasaklayan- hak (kul hakkı) ve -üst makamın alt grup insanlara dengeli davranmasını içeren- adalet kavramları ön plana çıkarılır. Buna göre amirler emirleri altında bulunan insanların gözetimi ve onlara karşı adaletli olmakla, yönetilenler ise onlara itaatle yükümlüdürler. Adaletten sapan amire itaat edilip edilmeyeceği tartışmalıdır. Ayrıca bu anlayışta insanlar Allah'ın kulları (ibadullah) olmakta, şeriat onlara karşı adaletli davranmayı gerektirse bile (erkek-kadın, köle-efendi ayrımı gibi) eşit davranmayı gerektirmemektedir. Şeriat ile modern hukuk arasındaki farklardan belki de en önemlisi, insanların eşit ve özgür bireyler oldukları temelinde geliştirilen modern hukuktaki insan hakları kavramına karşılık, şeriat anlayışında bireysel özgürlük kavramı bulunmamasıdır. Dinî edebiyat ve söylemlerde sıkça kullanılan özgür irade kavramı günlük yaşam tarzını seçebilmesinde değil, kader karşısında insanın uhrevi sorumluluğu bağlamındaki felsefi tartışmalarda görülür. Kur'an'da 30 ayette tekrarlanan ve İslamcılığın temel motivasyonlarından birisi olan “şeriatta kötü olarak tanımlanan durumlar için güç kullanımı kişilerin ev, elbise, beden ve ibadet–inanç gibi özel alanlarına girmeyi gerektirse bile bu kişilerin (kul) hakkına tecavüz olarak değerlendirilmez.
Kur'an'da birkaç suçtan söz edilir ve bunlar kısas veya suçun ağırlığına göre kademelendirilmemiş tek bir bedensel ceza ile karşılanır. Şeriatın dinî bir argüman veya inanç olarak tamamıyla Allah'ın emir ve yasakları ile ilgili veya bu çerçevede yürütüldüğü kanaati de yanlıştır. Hudud olarak isimlendirilen az sayıda suçun dışında kalan tazir cezaları, bir kısım fakihler tarafından Kur'an'a aykırı kabul edilen recm, ve hür kadınlarla cariyeler arasında kadın giyiminde getirilen keskin ayrım gibi birçok düzenleme bu kapsamda sayılabilir. İslam tarihinde kendilerinin geliştirdikleri argümanlarla şeriatın katı zahirî yorumlarına ilk karşı çıkanlar Mutezile, felsefeciler ve batıni gruplar oldu. Modern çağda köktendinci terör örgütleri ve modernist İslamcılar, şeriatın kendilerince benimsenen farklı yorumlarını dinî-siyasi-terörist örgütlenmeler ve farklı propaganda yöntemleri kullanarak gündeme getirip uygulanmasını savunurlarken İslami modernizm şeriatı insan hakları ve Batı değerleri ile uzlaştırmaya çalışmış, Fazlurrahman Malik ve Mustafa Öztürk gibi ilahiyatçı düşünürler ise şeriat hükümlerinin tarihsel özellikler taşıdığı ve artık terk edilmesi gerektiği şeklinde özetlenebilecek görüşleriyle bu tartışmaya katılmışlardır.
Şeriat uygulayan ülkeler; uluslararası örgütlerden insan hakları, eşitlik, kadın hakları, çocukların korunması, bireysel tercihler ve kişi hak ve özgürlüklerinin korunmaması gibi konularda şiddetli eleştirilerle karşılaşmaktadır. Klasik şeriat uygulamalarından bir kısmı; temel insan hakları, cinsiyet eşitliği ve ifade özgürlüğüne karşı ciddi ihlaller içermektedir. Kadınların tesettür/hicap emri gereğince evlerinden (izinsiz veya beraberinde eşi veya mahrem erkek olmadan) dışarıya çıkışlarının yasaklanması vb. bu kapsamda ele alınabilir. Köktendinci yapılanmalar tarafından diğer dinî gruplar ve gayrimüslimlere yönelik olarak gerçekleştirilen din savaşları ve savaş sonucunda da tarihsel uygulamada savaş ganimeti olarak değerlendirilen sivillerin (köle ve cinsel cariye olarak kullanılması -ki bu klasik anlayışta doğal bir hak görülürdü) birer savaş suçu, sistematik olarak uygulandıklarında da insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.

Şeriat, (çoğulu "şerâyi"), Arapça şerea' (الشر ع) kökünden bir sözcük olup "yol, mezhep, metot, âdet, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelir ve hüküm koymak manasında kullanılır. İslami literatürde bu anlamda Allah'a "Şâri-i Hâkim" denildiği de olur.
Şeriat; Kur'an âyetleri ile Muhammed'in söz ve fiillerinden oluşan naslardan alimler sınıfının (fukaha) çıkarımları (istinbat) ile oluşturulan dinî kanunlar toplamıdır. "Ahkam-ı İslamiye" veya "İslam hukuku" gibi tanımlamalar da benzer anlamda kullanılır. Ayrıca "Musa'nın şeriatı", "Zerdüşt şeriatı" vb. gibi deyimler içerisinde sadece kanun anlamında da kullanılabilir.
Şeriatı günlük kullanımda din veya ona eş değer kullananlar olduğu gibi, inanç, ibadet, ahlak eksenli bir yapı olarak kabul ettikleri dinden farklı olarak sadece muamelat (davranışlar), ukubat (ceza) ve feraizden (miras hukuku) oluşan dinî yasa ve hükümler olarak ele alan ilahiyatçılar da bulunmaktadır.
Şeriat, Batıni/Tasavvufi İslam anlayışında; şeriat-tarikat-hakikat ve marifet basamakları ile ifade edilen dervişin seyr-i süluk olarak adlandırılan manevi yolculuğunun ilk basamağı kabul edilir.

Kur'an'da önerilen hukuki uygulamalar yeni değildir, aksine İslamiyet öncesi Arap toplumunun örf ve âdetleri ile Tevrat'ta bulunan kanunların devamı niteliğindedir. Örneğin faiz yasağı, recm cezası, namaz ve oruç gibi ibadetlerin benzerleri Kur'an'dan önce de mevcuttur.

Şeriat kurallarının bir kısmının bazı inanç esaslarıyla birlikte Sümerler gibi ilk şehir devletlerinin o günün anlayışına uygun şekilde oluşturduğu, insanlar arasında hukuki açıdan özgür-köle ve kadın-erkek ayrımı içeren seksist kurallar ve yasalardan etkilenerek oluşturulduğu söylenebilir. Kısas, hırsızın elinin kesilerek cezalandırılması gibi temel ceza yasalarının Hammurabi Kanunları'ndan ya da bu kuralları benimseyen Arap topluluklarının uygulamalarından alınarak şeriata konulmuş yasalar olduğu iddiaları vardır. Erkeğe iki kadının payının verilmesi ve bir erkeğin şahitliğinin iki kadına eşit olması gibi yasaların da aynı anlayışın türevleri olması mümkündür. İslam'da ilahi bir kaynak olarak kutsanan ve birçok inanç ve uygulaması içselleştirilen Yahudi yasalarının Sümer inançları ve Hammurabi Yasaları'yla bağlantılı olduğu başka araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Bazı Batılı araştırmacılar Roma hukukunun, hadisler yoluyla birçok açıdan İslam hukukunu etkilediği görüşlerini ileri sürmüşlerdir.
Kısas, Arap toplumunda kan davalarının önlenmesi amacıyla kullanılmaktaydı. Kan döküldüğünde, aşiret misillemesi şeklinde kısas gerçekleşir, katil bulunamazsa bir yakını infaz edilir veya kan bedeli alınırdı. Kısas toplumsal denklik şartı ile, maktulün kadın-erkek, köle-hür, seçkin ya da sıradan olması göz önüne alınarak, katilin aşiretinden denk birisi infaz edilirdi. Sosyal denklik, sosyal olarak alt sınıftakilerin üst sınıftan birini öldürmelerinde kısasın uygulanacağı, üst sınıftan birinin alt sınıftan birini öldürmesi durumunda kısas uygulanamayacağı, ancak kan bedeli ödenebileceği anlamına gelmektedir. Uygulama İslam'da aynen benimsenmekle birlikte, buna İslam'da bir Müslüman'ın bir gayrimüslim için infaz edilip edilemeyeceği tartışmaları da eklendi. Fıkıhçılar sonraki dönemlerde kısas için belirli şartlar getirerek kasti olmayan cinayet ve yaralamalarda da diyet ödenmesi yönünde içtihatlar geliştirdiler.

Patricia Crone, şeriat hukukunun Muhammed'in gelenekleri üzerine değil, "İskender döneminde geliştirilen Yakın Doğu'nun yasası üzerine kurulduğunu" savunur. Ona göre "Müslümanlar, bu yasayı Allah adına eleyip sistemleştirmiş ve kendi imajlarıyla damgalamıştı." "Genel olarak Emevi hilafeti ve özellikle Muaviye"nin kullandığı bu eyalet yasası, "ulema tarafından uzun bir uyarlama döneminden" sonra şimdi şeriat dediğimiz şey hâline geldi.
Yöresel anlayışların yansıması: "Örf ve âdetlerin delil kabul edilmesi" yanında özel durumlar dışında yiyeceklerin haram ve helal olarak tasnifinde, Şafiî ve İbni Kudame gibi bazı fakihler haram ve helalliğin kriterini "Arap'ın tabiatına uygunluk veya aykırılık" şeklinde belirlemişlerdir.
Fıkıhçıların bir kısmı, bir hadisten hareketle kirpi eti yemeyi habis (mekruh veya haram) görürken diğerleri açıkça yasaklanmamasını gerekçe göstererek etinin yenilmesini helal sayarlar. İngilizcede "hedgehog" kirpi, kelime içinde geçen hog ise Avrupa dil ailesinde pig ile eş kullanılan bir kelimedir. Burada bazı kültürlerde eti yaygın olarak tüketilen oklu kirpilerin İngilizce de porcupine, literal çeviri ile iğneli domuz, olarak isimlendirildiğini görmek de kullanılan dil ve kültür çevresinin bir şeyi haram veya helal olarak etiketlemede meydana getirebileceği etki ve karmaşayı anlamak açısından çarpıcı bir örnektir.

Klasik fıkıhçılar, insan aklının, tam kapasitesiyle kullanılması gereken Tanrı'nın bir armağanı olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte aklın doğruyu (hüsn) yanlıştan (kubh) ayırmada tek başına yeterli olmadığına ve aklın ancak Kur'an vahyi ve Muhammed'in sünnetine dayandığı takdirde doğruyu bulabileceğine inanıyorlardı. Sağlam olarak kabul ettikleri kaynaklar (nass) dil bilimi, anlam, bağlam (kontekst), kapsam, kısıtlama (istisnalar) vb. yönlerden incelenir hükümler konulur, kıyas (analoji) yapılarak kapsam genişletilir veya istisnalar konulur. Klasik fıkıh teorisi, insanlığın tüm hukuki sorunlarının bu şekilde çözülebileceğini öngörür. Fıkıh alimlerine göre şeriat üç ana bölümden oluşmaktaydı:

İbadetler (Farz veya vacipler)
M

Şirk (Arapça: شرك‎) İslam'da, Allah'a ortak koşma anlamına gelen bir kavramdır. Kur'an'a göre en önemli iman sorunu olan şirk, Allah'a ortak koşmak, Allah'tan başka ilah olduğuna inanmak ve ona tapmak anlamlarına gelir. Şirk eyleminde bulunanlar müşrik olarak isimlendirilir.
Kelamcılar (İslam akaid felsefecileri olan) yaratılmış olanların, Kadir-i Mutlak olan Allah'ın sıfatlarından gaybı bilme, yaratma, alemde tasarruf etme, hidayete erdirme ve saptırma gibi özelliklerin başka insanlara, tanrılara, melek, cin, şeytan ve sâireye atfını şirk olarak nitelendirirler.

Bunun tersi bir kavram olan antropomorfizm ise Allah'a uluhiyete uygun olmayan vasıflar atfedilmesidir. Bu kapsamda kelamcılar Kur'an'da geçen antropomorfik ifadeleri müteşâbihat olarak değerlendirirler. Müteşâbihatın Kur'an'da yer almasının gerekçesi olarak, insanların kullandığı dillerin, müteşâbih ifâdelerin ötesindeki hakikî anlamları aynen ifâde etmekten âciz olması olarak açıklanır. Müteşâbih kavram Al-i İmran 7 ayetinde şöyle açıklanmaktadır;Sana kitabı indiren O'dur. Onun bir kısım âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu te'vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Hâlbuki onun te'vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır. Yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar. (3:7)

Kur'an'a göre Allah'a şirk koşmak günahların en büyüğüdür. Kur'an'da bununla ilgili çok âyet vardır. Bunlardan bâzıları:

"De ki: 'Allah doğru söyler. Hepiniz İbrahim'in yoluna tertemiz olarak uyun. O, müşriklerden değildi."
"Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler"
"Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah'a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur."
"Allah'la birlikte hahamlarını ve râhiplerini de rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah'tan başkasına ibadet etmemeleri emredilmişti. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır."
"Oysa yerde ve gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı, yer de gök de bozulup giderdi. Hükümranlığın sahibi olan Allah, onların nitelemelerinden çok yücedir.
"Allah asla evlat edinmedi. O'nun yanı sıra hiçbir tanrı da yoktur. Öyle olsaydı her tanrı kendi yarattıklarını yanına alır ve onlardan biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah o müşriklerin isnat ve nitelendirmelerinden münezzehtir."

Şirkin çeşitleri konusunda bazı yorumlar yapılmıştır.

Şirk-i Ekber (Büyük şirk):  Allah'ın herhangi bir sıfatını yaratılmışlara vermek büyük şirktir. Yaratmak, rızık vermek, şifa vermek, kanun koymak gibi Allah'ın bir sıfatını başkasına vermek dinden çıkartan amellerdendir.
Şirk-i istiklâl: Birden fazla tanrının varlıklara hükmettiğine inanmaktır. Düalist (ikici) Tanrı anlayışı bu kapsamda değerlendirilir. Zerdüştlük dininde, kâinatta mevcut olan kötülüğün mevcut kılınmış olmasının Tanrı'nın kararıyla olduğunu kabullenmek, Tanrı'nın kusursuzluğunun hilâfını savunmak olarak addedildiği için, kâinattaki kötülüğün ve her türlü zarar verici durumun bir kötülük tanrısı tarafından (Zerdüştlükte Ehrimen) yaratıldığına inanmaktır. Mani dininde de kötülüğün bir kötülük gücü tarafından yaratıldığına, Allah'ın Kâdir-i Mutlak olmadığına inanılıyordu. Zîrâ Allah, Kâdir-i Mutlak olduğunda -kötülüğün mevcut kılınmasının da Allah'ın müsaadesi ve yaratmasıyla olmasını kabullenmedikleri için- kötülük gücünün varlığının devam edebiliyor olması açıklanamazdı. Kur'an'da düalist (ikici) veya politeist (çoktanrıcı) inançlar aşağıdaki âyetle açıkça reddedilmektedir:
"Allah da şöyle buyurdu: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir İlâh'dır; onun için yalnız benden korkun."
Şirk-i teb'iz: Tanrı'yı bir bütünün parçası kabul etmektir. Teslis inancı bu kapsamda değerlendirilmiştir.
Şirk-i esbâb: Dışsal etkiyi reddeden, evrensel oluşumları, maddenin ve evrenin kendi iç dinamikleriyle açıklayan anlayış, inananlarca bu kapsamda değerlendirilmiştir.

Sorularla İslamiyet sitesinde "Şirk 27 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
Sevde sitesinde Şirk 13 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Brasília, Brezilya'nın başkenti ve Federal Bölgesi'nin merkezidir. Ülkenin Orta-Batı bölgesindeki Brezilya Yaylaları'nda yer alan şehir, 21 Nisan 1960'ta Başkan Juscelino Kubitschek tarafından Rio de Janeiro'nun yerine ulusal başkent olarak kurulmuştur. Brasília, 2,8 milyonluk nüfusuyla São Paulo ve Rio de Janeiro'dan sonra Brezilya'nın üçüncü büyük şehridir. Büyük Latin Amerika şehirleri arasında kişi başına düşen GSYİH en yüksektir.
Brasília, 1956 yılında Lúcio Costa, Oscar Niemeyer ve Joaquim Cardozo tarafından, başkenti Rio de Janeiro'dan daha merkezi bir konuma taşımak amacıyla geliştirilen planlı bir şehirdir. Şehrin peyzaj mimarı Roberto Burle Marx'tır. Şehrin tasarımı, numaralandırılmış bloklara ve otel sektörü, bankacılık sektörü ve elçilik sektörü gibi belirli faaliyetler için sektörlere ayrılmıştır. Brasília, modernist mimarisi ve benzersiz sanatsal şehir planlaması nedeniyle 1987 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edildi. Ekim 2017'de UNESCO tarafından "Tasarım Şehri" seçildi ve o zamandan beri Yaratıcı Şehirler Ağı'nın bir parçası oldu.
Oscar Niemeyer tarafından tasarlanan beyaz renkli, modern mimarisiyle dikkat çekiyor. Brezilya federal hükûmetinin üç kolu da şehirde yer alıyor: yürütme, yasama ve yargı. Brasília ayrıca 124 yabancı büyükelçiliğe ev sahipliği yapıyor. Şehrin uluslararası havaalanı, onu diğer tüm büyük Brezilya şehirlerine ve bazı uluslararası destinasyonlara bağlıyor ve Brezilya'nın en yoğun üçüncü havaalanı. 2014 FIFA Dünya Kupası'nın ana ev sahibi şehirlerinden biriydi ve 2016 Yaz Olimpiyatları sırasında bazı futbol maçlarına ev sahipliği yaptı; ayrıca 2013 FIFA Konfederasyon Kupası'na da ev sahipliği yaptı. 
Uçak şeklinde düzenlenmiş olan şehrin "gövdesi", büyük bir parkı çevreleyen iki geniş cadde olan Anıtsal Eksen'dir. "Kokpit"te ise, etrafını saran 3 hükûmet kolundan dolayı Praça dos Três Poderes (Üç Güç Meydanı) adı verilmiştir. Brasília, Brezilya'daki diğer şehirler gibi bir belediye değil, idari bir bölge olduğu için benzersiz bir yasal statüye sahiptir. "Brasília" adı genellikle, 35 idari bölgeye ayrılmış olan Federal Bölge'nin tamamı için eş anlamlı olarak kullanılır; bu bölgelerden biri (Plano Piloto), başlangıçta planlanan şehrin ve federal hükûmet binalarının alanını içerir. IBGE'ye göre tüm Federal Bölge, Brasília'nın şehir alanını oluşturur ve yerel yönetim, bölgenin tamamını ve Goiás eyaletindeki 12 komşu belediyeyi metropol alanı olarak kabul eder.

Tropikal enlemlerde ama ortalama yükseltisi 1.100 m olan bir platoda yer alan kent, ağaçlı savanlarla kaplı bir çevrenin ortasındadır. Kentin iklimi yaşamaya elverişlidir; yılın 5-6 ayına dağılan yağışları 1.600 mm'yi bulur.

Kent, Brezilyalıların temel dileklerinden birini (nüfus yoğunluğu çok düşük olan iç kesimdeki uçsuz bucaksız alanı doldurmak) karşılamak için kurulmuştur. Mimar Lúcio Costa ve Oscar Niemeyer'in hazırladığı kent planı haç biçimindedir: Haçın doğu-batı ekseni, üç gücü simgesel olarak bir araya toplar: Alvorada sarayı denen Başkanlık sarayı ve bakanlıklar; Yüce divan; Millet meclisi ve Senato. İki uçak kanadına benzeyen kuzey-güney ekseni, yönetim yapıları ve toplu konut bloklarıyla asıl kenti temsil eder.

Brasilia hakkında 1 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Brasília fotoğrafları 9 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brasília e Região turizm bürosu
Brasília'nın başkent oluşunun 50. Yılı 23 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Columbia ABD'nin Richland ilinin merkez şehri ve Güney Karolina eyaletinin başkentidir.
Şehrin ismi olan "Columbia", Amerika kıtasını bulan Kristof Kolomb'un soyadından türetilmiş olup Amerika kıtasının mecazi olarak ifade edilişidir.
Şehrin nüfusu 2010 yılında yapılan nüfus sayımına göre 129.272 kişidir. 2012 ABD Nüfus Tahminlerine göre şehir sınırları içindeki nüfus 131.686 kişi olmuştur. Columbia, Güney Karolina'da bulunan iki metropoliten istatistiksel bölgeden küçüğünün merkezidir. Mu metropolitan bölgenin nüfusu 784.745 kişi olarak tahmin edilmektedir.
Columbia, Güney Karolina eyaletinin coğrafi merkezinden 21 km kuzeybatıda bulunmaktadır. Şehir eyaletin merkezi kısmında bulunan birkaç il (county) arazisinden oluşan ve "Midlands Bölgesi" olarak isimlendirilen bölgenin en önemli şehridir. Şehir "Saluda Irmağı" ile "Broada Irmağı"'nın birleşip "Çongaree Irmağı" olmalarai mevkininde kurulmuştur. Bu üç akarsuda da kayak ve kürek çekme sporları popüler olarak yapılmaktadır.
Güney Karolina eyaletinin en ünlü ve en büyük üniversitesi olan "Güney Karolina" üniversitesi kampüsü Columbia'dadır.
Tarihsel olarak Columbia şehri kölelik ve eyalet hakları savunucu Güney Karolina'lıların 1860'taki Abraham Lincoln'un devlet başkanı seçildiği ABD seçimlerinden sonra bir konvansiyon olarak toplanıp ve bu toplantıda  ABD'den ayrılma kararı verdirip Güney Karolina'nın bağımsızlığını ilan ettiği şehir olarak bilinmektedir. Columbia şehrinde "Güney Karolina Birlikten Ayrılma Konvansiyonu" toplanması ve Güney Karolina'nın birlikten ayrılma kararı 1861-1865 Amerika İç Savaşı'in çıkmasına doğrudan doğruya sebep olarak görülmektedir.

Columbia'nin resmen 4 tane kardeş şehri vardır:

Columbia'daki en yüksek binalar listesi
Güney Karolina

Columbia, Güney Karolina Şehri resmi websitesi18 Aralık 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Columbia, Güney Karolina" maddesi  (İngilizce)
Columbia Metropoliten Konferans ve Ziyaretciler Burosu turistik bilgi13 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Labuan veya resmî adıyla Labuan Federal Toprağı (Malayca: Wilayah Persekutuan Labuan), Malezya'da ada ve federal bölgedir. Ada Doğu Malezya'da Sabah eyaletinin açıklarında yer almaktadır. Labuan bölgesinin başkenti Victoria şehridir.

Labuan Federal Bolgesi en büyük ada olan Labuan (75 km²) ile Burung, Daat, Kuraman, Papan, Rusukan Kecil ve Rusukan Besar olmak üzere altı küçük adadan oluşur. Bu adacıkların birkaçı "Labuan Deniz Parkı" doğa parkını oluştururlar. Labaun Adası ve etrafındaki adacıklar Güney Çin Denizi'nde, Borneo'nun kuzeybatı kıyısının 10 km açığında yer alırlar ve Brunei Körfezi'nin girişine egemen bir konumdadırlar.

Brunei sultanının 1846'da korsanlara karşı kullanılmak üzere Britanya'ya bıraktığı Labuan, 1848'de bir Britanya kraliyet kolonisi oldu. 1890-1906 yılları arasında Kuzey Borneo'nun yönetiminde kaldıktan sonra Boğaz Kolonileri'ne bağlandı. 1946'da bugünkü Sabah eyaletinin bir parçası oldu.
1984 yılında Labuan, Sabah eyaletinden ayrılarak federal toprak oldu. Malezya hükûmeti tarafından 1990 yılında Labuan'ı uluslararası offshore finans merkezi ve serbest ticaret bölgesi ilan edildi.

Resmî site
Labuan Tourism 27 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Labuan International Business and Financial Centre, Malaysia

Ladah (Hintçe: लद्दाख़), Asya ülkesi Hindistan tarafından bir ittifak bölgesi olarak yönetilen, daha geniş bir Keşmir bölgesinin bir parçasını oluşturan ve 1947'den beri Hindistan, Pakistan ve Çin arasında tartışma konusu olan bir bölgedir.
Ladah, doğuda Tibet Özerk Bölgesi, güneyde Hindistan'ın Himachal Pradesh eyaleti, hem Hindistan tarafından yönetilen Cemmu ve Keşmir ittifak bölgesi hem de batıda Pakistan tarafından yönetilen Gilgit-Baltistan ve güneybatı köşesi ile sınırlanmıştır. Kuzeyde Karakoram silsilesindeki Siachen Buzulu'ndan güneyde Büyük Himalayalara kadar uzanır. Issız Aksai Chin ovalarından oluşan doğu ucu, Hindistan hükûmeti tarafından Ladah'ın bir parçası olarak talep ediliyor ve 1962'den beri Çin kontrolü altında.
Geçmişte Ladah, önemli ticaret yollarının kavşağında bulunan stratejik konumundan dolayı önem kazanmış, ancak Çinli yetkililer 1960'larda Tibet Özerk Bölgesi ile Ladah arasındaki sınırları kapattığından uluslararası ticaret azalmıştır. 1974'ten beri, Hindistan hükûmeti Ladah'ta turizmi başarıyla teşvik ediyor. Ladah stratejik olarak önemli olduğundan, Hindistan ordusu bölgede güçlü bir varlık gösteriyor.
Ladah'taki en büyük kasaba Leh, ardından her birinin merkezi bir ilçe olan Kargil geliyor. Leh bölgesi İndus, Shyok ve Nubra nehir vadilerini içerir. Kargil ilçesi Suru, Dras ve Zanskar nehir vadilerini içerir.
Başlıca nüfuslu bölgeler nehir vadileridir, ancak dağ yamaçları aynı zamanda pastoral Changpa göçebelerini de destekler. Bölgedeki başlıca dini gruplar Müslümanlar (çoğunlukla Şiiler) (%46), Budistler (çoğunlukla Tibet Budistleri) (%40), Hindular (%12) ve diğerleridir (%2).

Porto Riko, resmî adıyla Porto Riko Özerk Topluluğu (İspanyolca: Estado Libre Asociado de Puerto Rico, İngilizce: The Commonwealth of Puerto Rico), Kendi kendini yöneten Karayip takımadaları ve adaları topluluğudur, Amerika Birleşik Devletleri'nin birleşmemiş bir bölgesi olarak, commonwealth statüsü altında organize edilmiştir. Miami, Florida'nın yaklaşık 1.000 mil (1.600 km) güneydoğusunda, Büyük Antiller'deki Dominik Cumhuriyeti ile Küçük Antiller'deki ABD Virjin Adaları arasında yer alan bu topluluk, adını taşıyan ana ada ve Vieques, Culebra ve Mona dahil olmak üzere çok sayıda küçük adadan oluşmaktadır. Yaklaşık 3,2 milyon nüfusa sahip olan topluluk, 78 belediyeye bölünmüştür; bunların en kalabalık olanı başkent San Juan belediyesidir, ardından San Juan metropol alanı içindeki belediyeler gelmektedir. İspanyolca ve İngilizce hükümetin resmi dilleridir, ancak İspanyolca daha yaygındır.
Porto Riko, 2.000 ila 4.000 yıl önce başlayan bir dizi Amerika yerlisi tarafından yerleşime açıldı; bunlar arasında Ortoiroid, Saladoid ve Taíno halkları da vardı. 1493'te Kristof Kolomb'un gelişiyle İspanya tarafından sahiplenildi ve daha sonra 1508'de Juan Ponce de León tarafından kolonileştirildi. Porto Riko, 18. yüzyıla kadar diğer Avrupa güçleri tarafından da çekişme konusu oldu, ancak sonraki 400 yıl boyunca İspanyol mülkiyeti olarak kaldı. Yerli nüfusun azalması, ardından İspanyol yerleşimcilerin (özellikle Kanarya Adaları ve Endülüs'ten) ve Afrikalı kölelerin akını, kültürel ve demografik manzarayı büyük ölçüde değiştirdi. İspanyol İmparatorluğu içinde Porto Riko stratejik olarak önemli bir rol oynadı. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa, Afrika ve yerli unsurların birleşimine odaklanan ayrı bir Porto Riko kimliği ortaya çıkmaya başladı. 1898'de, İspanyol-Amerikan Savaşı'nın ardından Porto Riko, Amerika Birleşik Devletleri tarafından ele geçirildi.
Porto Rikolular 1917'den beri ABD vatandaşıdır ve takımadalar ile ABD arasında serbestçe seyahat edebilirler. Porto Riko sakinleri federal seçimlerden mahrumdur ve federal vergiler ile Porto Riko gelir vergilerini öderler; çoğu, Porto Riko'da kazanılan kişisel gelir üzerinden federal gelir vergisinden muaftır. Porto Riko, ABD Kongresi'ne oy hakkı olmayan bir temsilci gönderir (yerleşik komiser olarak adlandırılır) ve başkanlık ön seçimlerine katılır; bir eyalet olmadığı için Porto Riko'nun ABD Kongresi'nde oy hakkı yoktur ve Kongre, 1950 tarihli Porto Riko Federal İlişkiler Yasası uyarınca Porto Riko'yu denetler. Kongre, 1952'de, sakinlerin bir senato ve temsilciler meclisine ek olarak bir vali seçmelerine izin veren bir bölgesel anayasayı onayladı. Porto Riko'nun siyasi statüsü devam eden bir tartışma konusudur.
20. yüzyılın ortalarından itibaren ABD hükümeti, Porto Riko Sanayi Geliştirme Şirketi ile birlikte, Porto Riko'yu sanayi odaklı yüksek gelirli bir ekonomiye dönüştürmek için bir dizi ekonomik proje başlattı. Uluslararası Para Fonu tarafından gelişmiş bir yargı bölgesi olarak sınıflandırılmıştır. İnsan Kalkınma Endeksi'nde 47. sırada yer almaktadır. Ekonominin başlıca sektörleri, başta ilaç, petrokimya ve elektronik olmak üzere imalat, ardından turizm ve otelcilik gibi hizmetlerdir.

Askerî tarihi İspanyol istilacıların yerli halk Tainolara saldırdıkları 16. yüzyıla kadar uzanır. Halk, istilacı İngiliz, Fransız ve Almanlara karşı kendilerini savundukları dört yüzyıl boyunca İspanyol İmparatorluğu tarafından yönetildi. 
Ada İspanyol - Amerikan Savaşı boyunca Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgâl edildi ve İspanya resmî olarak savaşı sona erdiren 1898 Paris Antlaşması gereği ülkeyi terk etti. Şu an, ülke iç işlerinde bağımsız dış işlerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlıdır. Bu nedenle de, ülkede ABD doları kullanılır, halk ABD pasaportuna sahiptir ve ABD sosyal sigorta kurumuna dâhildir. Bununla birlikte, Porto Riko, ABD başkanlık seçimlerine katılmadığı gibi vergiler iç yönetim tarafından toplanır. Porto Riko'ya gidebilmek için ABD vizesi gereklidir.
Adanın iklimi tropik olup yazları çok sıcak, kışları ise ılımandır. Yaz ve son bahar ayları fırtına mevsimi olarak adlandırılır. Adada El Yunque adı verilen bir yağmur ormanı da mevcuttur. Eski San Juan tarihi, plajları ve adadaki çeşitli ormanlar ise doğal güzellikler olarak görmeye değerdir.

Modern Porto Riko kültürü, kültürel öncüllerin bir karışımıdır: Avrupa (ağırlıklı olarak İspanyol, İtalyan, Fransız, Alman ve İrlanda), Afrika ve son zamanlarda bazı Kuzey Amerikalı ve birçok Güney Amerikalı kültürel bir mozaik oluşturdular. Son birkaç yılda çok sayıda Kübalı ve Dominik vatandaşı da adaya yerleşti.
Porto Riko'nun büyük romancıları Piri Thomas, Rosario Ferrer ve Giannina Braschi'dir. Önemli şairler Julia de Burgos, William Carlos Williams ve Giannina Braschi.
İspanyollardan Porto Riko, İspanyol dilini, Katolik dinini ve kültürel ve ahlaki değer ve geleneklerinin büyük çoğunluğunu aldı. Amerika Birleşik Devletleri İngilizce etkisi, üniversite sistemi ve bazı tatil ve uygulamaların benimsenmesini ekledi.
Porto Riko kültürünün çoğu müziğin etkisi üzerine odaklanır ve yerel ve geleneksel ritimlerle bir araya gelen diğer kültürler tarafından şekillendirilir. Porto Riko müziği tarihinin başlarında, İspanyol ve Afrika geleneklerinin etkileri en belirgindir. Karayipler ve Kuzey Amerika'daki kültürel hareketler, Porto Riko'ya ulaşmış olan son müzikal etkilerde hayati bir rol oynamıştır.
Porto Riko'nun resmî sembolleri reinita mora veya Porto Riko spindalis (bir kuş türü), flor de maga (bir çiçek türü) ve ceiba veya kapoktır (bir ağaç türü). resmî olmayan hayvan ve Porto Riko gururunun sembolü küçük bir kurbağa olan coquí'dir. Porto Riko'nun diğer popüler sembolleri jíbaro ("taşralı") ve carite'dir.

Rusya'nın federal bölgeleri (Rusça: федера́льные округа́ federalnıye okruga), Rusya'nın federal bölümlerinin gruplandırılması sonucu oluşan bölgelerdir. Federal bölgeler, ek ya da daha yüksek düzeyde bir federal yapı olmayıp federal hükûmetin farklı federal bölümlerdeki faaliyetlerini organize etmekten sorumludurlar. Bölgelerin başında Rusya devlet başkanı tarafından atanan Rusya devlet başkanının tam yetkili temsilcileri bulunmaktadır. Bu kişiler her bir federal birimin başkanı ya da valisi üzerinde denetim yetkisine sahiptir.

Federal bölgeler, ilk olarak Mayıs 2000 tarihinde yedi bölge olarak kuruldular. 19 Ocak 2010 tarihinde Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi'nin Güney Federal Bölgesi'nden ayrılmasıyla bölge sayısı sekize yükseldi. 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı ilhakından sonra Kırım Federal Bölgesi kuruldu. İlk olarak ayrı bir federal bölge olarak kurulan ve uluslararası alanda hâlen Ukrayna'nın bir parçası olarak görülen Kırım Federal Bölgesi, 28 Temmuz 2016 tarihinde alınan karar doğrultusunda Güney Federal Bölgesi'ne bağlandı ve bölge sayısı sekize düşürülmüştür.
2018 Kasım'ında Putin tarafından verilen kararnameye göre Buryatya ve Zabaykalskiy Krayı, Sibirya Federal Bölgesinden alınarak Uzak Doğu Federal Bölgesine eklendi. Uzak Doğu Federal Bölgesi İdari Merkezi Aralık 2018'de Habarovsk'tan Vladivostok'a taşındı.

http://docs.cntd.ru/document/9017604965 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rusya'nın federal bölümleri (Rusça: субъекты Российской Федерации, romanize: subyektı Rossiyskoy Federatsii), Rusya Anayasası'na göre Rusya'nın en üst düzey idari bölümleri olan kurucu varlıklardır. Rusya, 85 adet federal bölüme ayrılmakta olup bu bölümler cumhuriyetler, kraylar, oblastlar, federal şehirler, özerk oblastlar ve özerk okruglar olmak üzere altı düzeyde toplanmaktadır.
Her federal bölümün kendi anayasası, yöneticisi, parlamentosu ve anayasa mahkemesi bulunmaktadır. Bu federal bölümlerin hepsi eşit bir biçimde iki delege ile Federal Meclis'in üst meclisi olan Federasyon Meclisi'nde temsil edilirler. Bununla birlikte sahip oldukları özerklik bakımından farklılık gösterirler. Çukotka Özerk Okrugu istisna olmak kaydıyla özerk okruglar kendi federal haklarıyla birlikte kendilerinden daha büyük bir federal bölüme bağlıdır.
1993 yılında Rusya Federasyonu 89 federal bölümden oluşmaktaydı. 2008 yılına kadar federal bölümlerin sayısı birkaç bölümün birleşmesi nedeniyle 83'e düştü. Son olarak 2014 yılında Kırım'ın ilhakının ardından Sivastopol ve Kırım Cumhuriyeti Rusya'nın 84. ve 85. federal bölümleri haline geldiler. Bu bölümler uluslararası alanda Ukrayna'nın parçası olarak kabul edilmektedirler.
Tüm federal bölümler daha büyük sekiz federal bölge altında toplanmıştır. Bu bölgeler idari bölümler olmayıp federal hükûmetin farklı federal bölümlerdeki faaliyetlerini organize etmekten sorumludurlar.

Her federal bölüm aşağıdaki kategorilerden birine dahildir:

Cumhuriyetler (республика respublika), özerktirler, her birinin kendi anayasaları, cumhurbaşkanları ve meclisleri vardır, uluslararası ilişkilerde federal hükûmetçe temsil edilirler ve her biri belirli bir etnik kökenin ana vatanı kabul edilirler. Toplam 22 adet bulunmaktadır.
Oblastlar (область oblast), bir valisi ve yerel olarak seçilmiş bir meclisi bulunan en yaygın federal bölümlerdir. Genel olarak oblast merkezinin ismini alırlar. Toplam 46 adet bulunmaktadır.
Kraylar (край kray), esas itibarı ile oblastlar ile aynı olup zamanında öncü bölge sayıldıklarından bu isimle adlandırılmışlardır. Toplam dokuz adet bulunmaktadır.
Özerk oblastlar (автономная область avtonomnaya oblast), oblastlardan daha özerk oblastlardır. Rusya'nın tek özerk oblastı Yahudi Özerk Oblastı'dır.
Özerk okruglar (автономный округ avtonomni okrug), oblastlardan daha özerk ama cumhuriyetlerden daha bağımlı federal bölümlerdir. Genellikle önemli veya baskın etnik azınlığa sahiptirler ve Çukotka Özerk Okrugu istisna olmak kaydıyla kendilerinden daha büyük bir federal bölüme bağlıdır. Toplam dört adet bulunmaktadır.
Federal şehirler (федеральный город federalni gorod), federal hükûmetin doğrudan yönetimi altında olan ayrı bölgeler gibi hareket eden büyük şehirlerdir.

2005 yılından başlayarak bazı bölümler birleştirilerek daha büyük bölümler oluşturuldu. Birleştirmeler 1 Mart 2008 tarihi itibari ile tamamlanmış olup günümüzde henüz yeni bir birleştirme planlanmamaktadır.

Rusya'nın idari bölümleri
Rusya'nın federal bölgeleri
Rusya'nın ekonomik bölgeleri
ISO 3166-2:RU

Russian Classifier of Municipal Entities Territories (OTKMO) 13 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sankt-Peterburg, eski adıyla Petrograd (Петроград) ve daha sonra Leningrad (Ленинград), Rusya'nın başkenti Moskova'dan sonra ikinci büyük şehridir. Baltık Denizi'nde, Finlandiya Körfezi'nin başında, Neva Nehri üzerinde yer almaktadır. 1.439 kilometrekare (556 mil kare) alanıyla Saint Petersburg, alan bakımından Rusya'nın en küçük idari bölümüdür. Şehrin 2021 yılı itibarıyla 5.601.911 sakini bulunmaktaydı ve metropol alanında 6,4 milyondan fazla insan yaşamaktadır. Saint Petersburg, Avrupa'nın dördüncü en kalabalık şehri, Baltık Denizi'ndeki en kalabalık şehir ve 1 milyondan fazla sakiniyle dünyanın en kuzeydeki şehridir. Eski Rus İmparatorluğu'nun başkenti ve tarihsel olarak stratejik bir liman olarak, federal bir şehir olarak yönetilmektedir.
Şehir, Çar Büyük Petro tarafından 27 Mayıs 1703'te ele geçirilen bir İsveç kalesinin yerine kurulmuş ve adını havari Aziz Petrus'tan almıştır. Rusya'da Saint Petersburg, tarihsel ve kültürel olarak Rus İmparatorluğu'nun doğuşu ve Rusya'nın Avrupa'nın büyük bir gücü olarak modern tarihe girişiyle ilişkilendirilir. 1712'den 1918'e kadar Rus Çarlığı'nın ve daha sonraki Rus İmparatorluğu'nun başkenti olarak hizmet verdi (1728 ile 1730 yılları arasında kısa bir süre için Moskova ile değiştirildi). 1917'deki Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevikler hükûmetlerini Moskova'ya taşıdı. Şehir, 1924'te Lenin'in ölümünden sonra Leningrad olarak yeniden adlandırıldı. II. Dünya Savaşı sırasında tarihin en ölümcül kuşatması olan Leningrad kuşatmasının yeriydi. Haziran 1991'de, Belovezha Anlaşmaları ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sadece birkaç ay önce, şehir genelinde yapılan bir referandumda seçmenler şehrin orijinal adının geri getirilmesini destekledi.
Rusya'nın kültür merkezi olarak Saint Petersburg, 2018 yılında 15 milyondan fazla turist ağırladı. Rusya ve Avrupa'nın önemli bir ekonomik, bilimsel ve turizm merkezi olarak kabul edilir. Modern zamanlarda şehir, "Rusya'nın Kuzey Başkenti" olarak anılmaktadır ve Rusya Anayasa Mahkemesi ve Rusya Federasyonu Başkanı'nın Hanedanlık Konseyi gibi önemli federal hükûmet organlarına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Rusya Ulusal Kütüphanesi'ne ve Rusya Yüksek Mahkemesi için planlanan bir yere, Rus Donanması karargahına ve Rus Silahlı Kuvvetleri'nin Leningrad Askeri Bölgesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Saint Petersburg Tarihi Merkezi ve İlgili Anıt Grupları, UNESCO Dünya Mirası Alanı'nı oluşturmaktadır. Saint Petersburg, Ermita Müzesi (dünyanın en büyük sanat müzelerinden biri) ve Lakhta Center'a (Avrupa'nın en yüksek gökdeleni) ev sahipliği yapmaktadır ve 2018 FIFA Dünya Kupası ve UEFA Euro 2020'ye ev sahipliği yapan şehirlerden biriydi.

Çar I. "Büyük" Petro, şehri 27 Mayıs 1703'te (16 Mayıs eski takvime göre) İngrai toprağının İsveç'ten tekrar geri alınmasından sonra kurmuştur. Onu havari Petrus'a göre isimlendirmiştir. Sankt Piterburh'un orijinal ismi gerçekte Sint Petersburg'un Felemenkçe telaffuzunun bir benzetmesidir. Nyenskans (İsveç İngria'sında Neva Nehri ağzında 1611 yılında kuruldu) ve Nyen şehri, bu coğrafyayı işgal ediyordu. Neva nehri burada Finlandiya körfezine akıyordu. Bu yeni şehrin yapısı ters hava ve coğrafik koşulların altındaydı. Yeni işçilerin kalıcı devamlılığının sağlanması gerekiyordu. I. Petro, imtiyazını Çar olarak uyguluyordu. Ülkenin bütün kısımlarındaki köylülerin çalışmaya katılımını zorunlu kıldı. Yıllık kota olarak 40.000 köylü gerekiyordu. Zorunlu askerliğe alınmış olanların kendi aletlerini temin etmeleri ve yolculuklarında da yiyeceklerini kendilerinin sağlaması bekleniyordu. Yüzlerce mil yürüyerek seyahat ediyorlardı. Onlara sık sık askeri muhafızlar eşlik ediyordu. Bütün bu önlemlere rağmen kaçmalar oluyordu. Buna zor koşullarda eklenince Çar Petro başlangıç kotası olan 40.000 kişinin %50'den fazlasını nadiren alıyordu.
Savaş zamanında inşaat başladığında, yeni şehrin ilk yapısı bir kale idi. Bugün Petrus ve Pavlus Kalesi olarak bilinir, orijinal olarak Sankt Piterburh'dan doğar. Körfezde iki mil iç kısımda Zayaçi adasına (Заячий остров / Zayaçiy ostrov, Tavşan adası) doğru yaslanır (Neva Nehri'nin sağ kıyısına). Çar Petro'nun Rusya'ya davet ettiği Alman mühendislerin denetiminde Marshland'e kanalizasyon yapıldı. Böylece şehir kale dışına yayıldı. Çar Petro, bütün taş ustalarının yeni şehrin inşasına yardım etmelerini sağlamak için Sankt-Peterburg dışında tüm Rusya'da taş bina yapımını yasaklamıştır. Neva Nehri deltasında kurulan şehir aslında büyük bir bataklık alanın dönüştürülmesi, ıslah edilmesi projesi ile bir bütündür. Kent merkezindeki pek çok bina Amsterdam'da olduğu gibi çamur alanlara saplanmış direkler ve tahtalar ile kuvvetlendirilmiş temellere inşa edilmiştir. Projenin iş gücünü Serfdomlar oluşturmuştur. Kent genel olarak ve bugünkü kimliğini İtalyan mimar Domenico Trezzini tarafından 1716 yılında Vasilievsky Adası merkez alınarak tasarlanan hali ile kazanmıştır. Kent, Barok mimari tarzının görkemli örneklerini taşımaktadır. Yine İtalyan asıllı bir başka mimar Francesco Bartolomeo Rastrelli tarafından yapılan pek çok bina şehre kimliğini veren öğeler arasındadır. Ancak Dostoyevski, Sankt-Peterburg'u soyut ve tasavvur ürünü bir şehir olarak nitelemiştir.
Sonraları Rusya'nın yeni başkenti olmaya niyetlenen Sankt-Peterburg, Baltık Denizi'nin bir kolu olması nedeniyle Puşkin tarafından Avrupa'daki pencere olarak adlandırıldı. Ayrıca Çar Petro'nun deniz filosuna üs konumunda idi. Şehirden sonra inşa edilen, Kronstadt'ın ada kalesi tarafından korunuyordu. Çar Petro, bu şehrin kanallarında taşıma anlamına gelecek olan sandal ve kayığı hiçe saydı. Neva Nehri üzerinde karşıdan karşıya hiçbir kalıcı köprüye 1850 yılına kadar izin verilmedi. II. Alexander döneminde ilk ve en önemli liberal reform Emancipation Reform of 1861 in Russia yapıldı. Çok sayıdaki fakir insanın şehir içine akın etmesine yol açıldı. Böylelikle varoşlarda çok kiracılı ucuz apartmanlar doruğa ulaşıyordu. Filizlenen endüstri ayağa kalkıyordu. Yüzyılın sonunda Sankt-Peterburg Avrupa'nın en büyük endüstri merkezlerinin birisinin içinde büyüyüp gelişiyordu. Endüstrinin büyümesi ile radikal hareketler de ayrıca çoğalıyordu. II. Aleksandr döneminde olduğu gibi bu tür radikal hareketler bastırılmaya çalışılmıştır.
1905 devrimi burada başladı ve hızla bölgelere yayıldı. Birinci Dünya savaşı süresinde Sankt-Petersburg isminin Almanca olduğu haddinden fazla görülüyordu. Ve Çar II. Nikolay ilk hareketinde şehrin ismini Petrograd olarak yeniden isimlendirdi (31 Ağustos 1914). Şehir 1917 Rus devriminin başlangıcını gördü. İlk adım (Şubat devrimi), Çarlık hükûmetini uzaklaştırmak ve politik iki gücün merkezini oluşturmaktı.

Geçici hükûmet Ekim Devrimi ile yıkıldı. Şehrin Alman saldırısına açık olması politik lider Vladimir Lenin'i Rusya'nın tarihsel başşehri Moskova'ya taşınmaya zorluyordu (5 Mart 1918). Moskova o zamandan beri başkent olarak kaldı. 24 Ocak 1924'te Lenin'in ölümünden üç gün sonra Petrograd, Lenin'in anısına Leningrad olarak adlandırıldı. Merkezi komitenin şehrin ismini tekrar adlandırmasının nedeni Lenin'in Ekim Devrimi'ne liderlik etmesindendir. Daha derin sebeplerin varlığı politik sembol düzeyindeydi. Sankt-Peterburg, Rusya İmparatorluğunun zirvesi olarak ayakta duruyordu. Moskova'nın en geniş şehir olmasından sonra değişiklik Lenin'e büyük prestij verdi. Leningrad olarak isimlendirilmesi devrimi etkili şekilde sembolize ediyordu. Bu da politik ve ekonomik sistemi hatıra getiriyordu.

II. Dünya Savaşı süresinde, o tarihteki adı ile Leningrad Wehrmacht (Nazi Almanyası'nın silahlı kuvvetleri 1935-1945) tarafından 8 Eylül 1941'den 27 Ocak 1944 yılı süresinde toplam 29 ay sarıldı ve kuşatıldı. Adolf Hitler'in emriyle Wehrmacht sürekli olarak şehri top ateşine ve bombardımana tuttu. Sistematik bir şekilde şehri herhangi bir destekten izole etti. Bu bir milyondan fazla insanın ölümüne yol açtı. Onların yaklaşık 800.000'ini sivildi. Wehrmact'ın yüksek komutası'nın 8 Eylül 1941 deki gizli bilgisi "Führer Petersburg'u yeryüzünden silmeye kararlı. Sovyet Rusya'nın nötr edilmesinden sonra böyle geniş bir şehrin varlığına ne gibi gerek vardır" diyordu. 1942 yılı erkeninde Iggermanland bölgesi "Generalplan Ost" (GOP Hitler'in realize ettiği Nazi planı) içine Alman Yerleşme Planı olarak dahil ediliyordu. Bu üç milyon Leningrad'lının katledilmesi anlamına geliyordu. Çünkü onların bu Yeni Batı Avrupa Düzeni 'nde yerleri yoktu. Nazi blokajı süresince milyonlarca yaşayanı olan kentin ihtiyacını karşılamanın tek yolu uçak veya Ladoga Gölü yolu idi. Naziler sistemli olarak, Hayat Yolu dedikleri bu yolu bombalıyordu. 1941 yılında şehrin durumu özellikle korkunçtu. Nazi bombardıman hücumları, yiyecek rezervlerinin çoğunu yok ediyordu. Ekim'de günlük oran işçiler için 400 gram, kadın ve çocuklar için 200 gram ekmeğe indirildi. 20 Kasım 1941'de oran 250 ve 125 gram sırası ile indirildi. Bu ekmek gramları şehirde yaşayanların bir kişi için günlük yemeği idi. Akar sular tahrip edildi. Bu kötü durum kışın ısıtmada kullanılan yakıtın azalması ile daha da kötüleşiyordu.
Aralık 1941, Leningrad'da çoğu basitçe sokaklarda 53.000 de fazla insan öldü. Saviçev öldü, herkes öldü, sadece 11 yaşındaki Leningradlı kız Tanya Saviçeva günlüğüne yazdı. Bu günlük blokaj trajedisinin bir sembolü haline geldi. Nürnberg Mahkemeleri'inde delil olarak kullanıldı.
Şehir pek çok yıkımlara katlandı. Wehrmact yaklaşık 150.000 top ateşliyordu, Leningrad'a yaklaşık 100.000 bomba düşüyordu. Pek çok bina yerle bir oldu. İşgal edilen yerler Nazi ordusunca yağmalanıyordu. Nazi blokajıyla beraber, 3 milyon sivil Leningrad'lının yaklaşık 800.000'i bombardıman, açlık ve soğuktan dolayı öldü. Şehrin insanlarının kahramanca direnmesinden dolayı, Leningrad город-герой kahraman şehir başlığıyla mükafatlandırılan ilk Sovyet şehri oldu (1945).

Savaş, kenti büyük hasara uğratınca Leningrad ve onun varoşları takip eden on yıllık sürede eski kroki üzerinde yeniden inşa edildi. Sosyal dokusundaki değişmeye rağmen kentin dokusundaki kalıcılık özellikle 12 Haziran 1991'de Sovyetler Birliği'nin

Sivastopol, Osmanlı döneminde Akyar (Kırım Tatarcası: Aqyar; Ukraynaca ve Rusça: Севастополь / Sevastopol), Kırım'ın en büyük şehri ve Karadeniz'de önemli bir limandır. Stratejik konumu ve limanlarının seyrüsefer kolaylığı nedeniyle Sivastopol, tarihi boyunca önemli bir liman ve deniz üssü olmuştur. Şehrin 1783'teki kuruluşundan bu yana, Rusya'nın Karadeniz Filosu için önemli bir üs olmuştur. 20. yüzyıldaki Soğuk Savaş sırasında kapalı bir şehir olmuştur. Toplam idari alanı 864 kilometrekaredir (334 mil kare) ve önemli miktarda kırsal alanı içerir. Büyük ölçüde Sivastopol Körfezi çevresinde yoğunlaşan kentsel nüfus 479.394'tür ve toplam nüfus 547.820'dir.
Sivastopol, Kırım'ın geri kalanıyla birlikte uluslararası olarak Ukrayna'nın bir parçası olarak tanınmaktadır ve Ukrayna yasal çerçevesine göre, idari olarak özel statüye sahip iki şehirden biridir (diğeri Kiev'dir). Ancak, Rusya'nın 18 Mart 2014'te Kırım'ı ilhak edip şehre Rusya'nın federal şehri statüsünü vermesinden önce, 27 Şubat 2014'ten beri Rusya tarafından işgal altındaydı. Hem Ukrayna hem de Rusya, şehri sırasıyla Kırım Özerk Cumhuriyeti ve Kırım Cumhuriyeti'nden idari olarak ayrı kabul etmektedir. Şehrin nüfusunun büyük çoğunluğu etnik Ruslardan, önemli bir azınlığı ise Ukraynalı ve Kırım Tatarlarından oluşmaktadır. 
Sivastopol'ün eşsiz denizcilik ve denizcilik özellikleri, güçlü bir ekonominin temelini oluşturmuştur. Şehir, ılıman kışlar ve orta derecede sıcak yazlar yaşar; bu özellikler, özellikle eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelen ziyaretçiler için popüler bir sahil beldesi ve turistik yer haline gelmesine yardımcı olur. Şehir aynı zamanda deniz biyolojisi araştırmaları için önemli bir merkezdir. Özellikle, ordu 1960'lardan beri şehirde askeri kullanım için yunusları incelemiş ve eğitmiştir.

Eski zamanlarda, modern Sevastopol'un bir bölümünün bulunduğu bölge, M.Ö. V. yüzyılda Pontus Heraclea yerlileri tarafından kurulan Chersonese'nin Yunan kolonisi tarafından işgal edildi. Daha sonra Roma ve Bizans imparatorluklarının bir parçasıydı.
Chersonesos'a yaptığı yolculuk sırasında Kutsal Havari Andrew'u İlk Aranan'ı ziyaret etti. Chersonesos'ta Papa St. Clement, öldü.
988'de Chersonesos, Kiev Prensi Volodymyr Sviatoslavych tarafından devralındı. Efsaneye göre, burada o ve karısı Hristiyanlığa döndü.
1475'ten 1781'e kadar şehir Kırım Hanlığı'nın bir parçasıydı.
Kırım'ın Rus İmparatorluğu'na ilhak edilmesinden hemen sonra İmparatoriçe, Kaptan II rütbesi Ivan Bersenev'in güneybatı kıyılarında, stratejik olarak gerekli bir askeri liman inşa etmesi gereken bir liman seçmesi komutası altındaki "Oberezhny" firması tarafından yarımadaya gönderildi. Nisan 1783'te Chersonesos Tavriya antik kentinin kalıntılarının yakınında bulunan Akhtiar köyü yakınındaki koyunu inceledikten sonra Bersenev, gelecekteki Karadeniz Filosu gemileri için bir üs olarak önerdi.
Sivastopol'un kuruluş tarihi 3 (14 Haziran) 1783 olarak kabul edilir. Bu gün, bayrak kaptanının önderliğinde, Sivastopol'un ilk dört taş binası olan Teğmen Dmitry Senyavin atıldı: Sivastopol Filosu komutanı Thomas Mackenzie, bir şapel, Amirallik'teki bir demirci ve bir iskele. Şehrin kurucusu İskoç kökenli Mackenzie Thomas Fomich'in Arka Amirali idi. Ancak, beş yıl önce, Alexander Suvorov'un Sivastopol Körfezi kıyısındaki kararıyla, ilk toprak işleri yapıldı ve Rus birlikleri yerleştirildi.
Başlangıçta yerleşim Akhtiar olarak adlandırıldı, 10 Şubat (21), 1784'e kadar Catherine II, Gregory Potemkin'e yerine büyük bir kale inşa etmesini ve Sivastopol demesini emretti.
1797'de İmparator Pavlus adını Akhtiar olarak değiştirdi. 1826'da bir Senato kararı şehri eski Yunanca adı Sivastopol'a geri verdi.
Sivastopol, 1853-1856 Kırım Savaşı'nda kilit rol oynadı. 2 Eylül (14), 1854'te, 62.000 kişilik Büyük Britanya, Fransız İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu ordusu Evpatoria'nın yanına indi ve 25.000 denizci ve 7.000 kişilik bir şehir garnizonu tarafından savunulan Sivastopol'a yöneldi. 13 Eylül'de (25) şehir kuşatma altında ilan edildi, Sivastopol'un kahramanca savunması başladı ve 349 gün sürdü, 27 Ağustos'a (8 Eylül) 1855'e kadar. Savunucuların cesareti sayesinde, altı büyük bombaya ve iki saldırıya rağmen, Müttefikler Sivastopol'un deniz kalesini ele geçiremediler.
1890'da Sivastopol kale kategorisine dahil edildi, ticaret limanı Feodosia'ya taşındı.
16 Aralık 1917'de, Ekim darbesinden sonra, kentteki iktidar Askeri ve İşçi Temsilcileri Konseyi'ne geçti. Şehrin Alman birlikleri tarafından işgal edildiği 1 Mayıs 1918'e kadar sürdü. Kasım 1918'de Alman birliklerinin çekilmesinden sonra, ikinci Kırım bölgesel hükûmeti bir süre iktidarda kalmayı başardı.
Nisan 1919'da Kırım Bolşevikler tarafından yeniden işgal edildi. Kırım Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni kurdular. Bu cumhuriyet Haziran ayına kadar sürdü. Yarımada Beyaz Muhafızlar tarafından işgal edildiğinde. Şehirdeki güçleri 15 Kasım 1920'ye kadar sürdü. Ve sonra Sivastopol Kızıl Ordu tarafından işgal edildi.
22 Haziran 1941'de şehir ilk olarak filosu engellemek için körfezi havadan havaya uçurmayı amaçlayan Alman uçakları tarafından bombalandı. Plan, Karadeniz Filosu'ndaki uçaksavar ve deniz topçuları tarafından engellendi. Almanların Kırım'ı işgalinden sonra, 250 gün süren şehrin savunması başladı (30 Ekim 1941 - 4 Temmuz 1942).
Haziran-Temmuz 1942'de Sivastopol garnizonunun yanı sıra Odessa'dan dört hafta boyunca tahliye edilen birlikler, düşmanın ezici güçlerine karşı savundu. Şehir sadece savunma olanakları tükendiğinde teslim oldu. 9 Temmuz 1942'de oldu. 9 Mayıs 1944'te, 4. Ukrayna Cephesi birlikleri Sivastopol'u kurtardı.
Bağımsız Ukrayna döneminde Sivastopol özel önem taşıyan bir şehir oldu.

Sivastopol'un nüfusu 2001'de yapılan sayımda 342.451 kişi olarak belirlenmiştir. Ukrayna'nın 15. büyük şehridir. Kırım'ın ise ikinci büyük şehridir. Sivastopol'daki etnik dağılım ise Rus (%71.6), Ukraynalı (%22.4), Beyaz Rus (%1.6), Tatar (%0.7), Kırım Tatarı (%0.5) ve diğer etnik gruplar şeklindedir.

Sivastopol şehir idaresinin toprağı 4 rayona ayrılmaktadır. İkisi (Gagarin Rayonu ve Lenin Rayonu) sadece kentsel bölgelerinden oluşur ve diğer ikisi (Balıklava Rayonu ve Nahimov Rayonu) ise çevresindeki köyler vs. taşra bölgelerini kapsar.
1 Gagarin Rayonu (Гагаринский район, Ukraynaca: Гагарінський район, Kırım Tatarcası: Gagarin rayonı)
2 Lenin Rayonu (Ленинский район, Ukraynaca: Ленінський район, Kırım Tatarcası: Lenin rayonı)
3 Nahimov Rayonu  (Нахимовский район, Ukraynaca: Нахімовський район, Kırım Tatarcası: Nahimov rayonı)
4 Balaklava Rayonu (Балаклавский район, Ukraynaca: Балаклавський район, Kırım Tatarcası: Balıqlava rayonı)
İnkerman Şehir Sovyeti (Balaklava ilçesinde bir parçası, № 10)  (Инкерманский городской совет, (Ukraynaca: Інкерманська міська рада, Kırım Tatarcası: İnkerman şeer şurası)

Chersonesos Taurica
Ukrayna Deniz Kuvvetleri

Sivastopol web sitesi
Sevastopol photos 23 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Google Maps üzerinde uydu fotoğrafları 13 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivastopol Resimleri31 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çandigarh (Hintçe: चण्डीगढ़, Pencapça: ਚੰਡੀਗੜ੍ਹ, İngilizce: Chandigarh), Hindistan'da Haryana ve Pencap eyaletlerinin ortak merkezi ve birlik toprağı.
1966'da oluşturulan birlik toprağı Çandigarh kentinin yanı sıra çevredeki bölgeyi de kapsar.
Çandigarh, bağımsızlık sonrası Hindistan'ın en erken planlı şehirlerinden biridir ve uluslararası alanda mimarisi ve kentsel tasarımıyla tanınır. Şehrin ana planı, Polonyalı mimar Maciej Nowicki ve Amerikalı plancı Albert Mayer tarafından oluşturulan daha önceki planlar üzerine inşa edilen İsviçreli-Fransız mimar Le Corbusier tarafından hazırlanmıştır. Baş şehir plancısı sıfatıyla Narinder Singh Lamba, bu vizyonu hayata geçirmiştir. Şehirdeki hükümet binalarının ve konutların çoğu, Le Corbusier, Jane Drew ve Maxwell Fry liderliğindeki bir ekip tarafından tasarlanmıştır. Çandigarh'ın Başkent Yerleşkesi—uluslararası çapta Corbusier'in binalar serisinin bir parçası olarak—UNESCO tarafından Temmuz 2016'da Dünya Mirası Konferansı'nın 40. oturumunda Dünya Mirası Alanı ilan edilmiştir.

Hindistan'daki şehirler listesi
Pencap
Haryana

Çandigarh belediyesi resmi websitesi (İngilizce)

İdari birim ya da idari bölüm, ülkelerin daha kolay yönetilebilmesi için çeşitli bölümlere ayrılmasına idari bölünüş denir. Ayrıca ulus altı birim olarak da adlandırılır. Her ülkede idari bölünmeler aynı değildir. Örneğin bir ülke il ya da ilçeye ayrılırken; bir diğeri ise sadece belediye gibi en temel birime ayrılabilir.

Geçmişte büyük ve küçük tüm devletlerde olduğu gibi Türk Cumhuriyetlerinde de ülkelerin yönetimi için idari bölümlemeler yapılmış ve bu yapılardan bazıları günümüze kadar gelmiştir. İdari bölünmeler tüm ülkelerde aynı adlandırılmadığı gibi aynı ülke içerisinde de bazen farklılıklar oluşmaktadır.
Türkçede kullanılan idari bölüm ve yerleşim yerleri adı listesi;

Özerk bölge
Belde
Bölge
Eyalet
Vilayet
İl
Sancak
İlçe
Kaza
Bucak

Şehir
Kasaba
Köy
Mezra

Bazı ülkelerde belediyeler bir idari bölüm olarak kabul edilir.

Büyükşehir belediyeleri
Belediyeler
Kırsal belediyeler

Aymak: Uygurcada eskiden il anlamında kullanılırdı. Hakasça'da ilçe karşılığı olarak da kullanılır. Kazakçada idari bölge karşılığı olarak da kullanılır.
Awdan (аудан): Kazakistan'da ilçe (rayon) karşılığı olarak kullanılır.
Wilayet: Uygurca'da il karşılığı olarak kullanılır.
Viloyat: Özbekistan'da il karşılığı olarak kullanılır.
Nahiye: Uygurcada ilçe karşılığı olarak kullanılır.
Tuman: Özbekçe'de ilçe karşılığı olarak söylenir.
Yéza: Uygurca'da kaza karşılığı kullanılır.
Kent: Uygurca'da köy karşılığı kullanılır.
Hakim: Türk dillerinde yaygın olarak akim olarak söylenir. (Kazakça. äkim / әкім, Kırgızca akim / аким, Uygurca ھاكىم/Hakim, Özbekçe hokim / хоким). Belirli büyüklükteki bir idari yerleşim yerinin yöneticisi anlamında kullanılır. Vali, kaymakam gibi.
Kala: Orta Asya ve Kafkasya'da şehir anlamında kullanılır.

Ülkelere göre idari bölümler listesi

İslamabad (Urduca: اسلام آباد; Islām ābād), Pakistan'ın başkentidir. 1,1 milyondan fazla nüfusuyla ülkenin onuncu en kalabalık şehridir ve İslamabad Başkent Bölgesi'nin bir parçası olarak Pakistan hükûmeti tarafından federal olarak yönetilmektedir. 1960'larda planlı bir şehir olarak inşa edilen ve 1967'de kurulan İslamabad, Karaçi'nin yerini alarak Pakistan'ın ulusal başkenti olmuştur. İslamabad, Ravalpindi şehrinin kuzeyinde yer alır ve onunla birlikte 5,7 milyondan fazla nüfusa sahip bir metropol alanı oluşturur.
Yunan mimar Constantinos Apostolou Doxiadis, İslamabad'ın sekiz bölgeye ayırdığı ana planını geliştirmiştir; şehir, idari, diplomatik bölge, yerleşim alanları, eğitim ve sanayi sektörleri, ticari alanlar ile Başkent Geliştirme Otoritesi'nin desteğiyle İslamabad Büyükşehir Belediyesi tarafından yönetilen kırsal ve yeşil alanlardan oluşmaktadır. İslamabad, Margalla Tepeleri Milli Parkı ve Şakarparian da dahil olmak üzere parkları ve ormanlarıyla ünlüdür. Ülkenin amiral gemisi Faysal Camii de dahil olmak üzere birçok önemli simge yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Diğer önemli simge yapılar arasında Pakistan Anıtı ve Demokrasi Meydanı bulunmaktadır.
Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Gamma+ olarak derecelendirilen İslamabad, Pakistan'da yaşam maliyetinin en yüksek olduğu şehirlerden biridir. Şehrin nüfusu orta ve üst orta sınıf vatandaşlardan oluşmaktadır. İslamabad, Bahria Üniversitesi, Quaid-e-Azam Üniversitesi, PIEAS, COMSATS Üniversitesi ve NUST dahil olmak üzere yirmiyi aşkın üniversiteye ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Pakistan'ın en güvenli şehirlerinden biri olarak derecelendirilmekte ve yaklaşık 2.000 aktif CCTV kamerasıyla geniş bir RFID özellikli gözetim sistemine sahiptir.

Resmî site

Alderney (Fransızca: Aurigny; Auregnais: Aoeur'gny) Birleşik Krallık yönetiminde bulunan ve Channel Adaları'nın en kuzeyindeki adadır. 5 km uzunluğundaki ve 2.5 km genişliğinde olan ada, bu sayede 8 km2'lik alan ile Channel Adaları'nın en büyük ikinci adasıdır. Fransa'nın Normandiya kıyılarındaki La Hague'ın 16 km batısında, Guernsey'in 31 km kuzeydoğusunda ve İngiltere'nin güney kıyılarının 97 km güneyinde yer alır. Bu konum ile Channel Adaları içindeki İngiltere'ye en yakın, aynı zamanda da Fransa'ya ise en yakın adadır. Adanın nüfusu 2400'dür.

Kıta: Avrupa
Durum: İngiliz Kraliyet Hakimiyetinde
Başkent: St.Anne's
Para Birimi: 1 İngiliz sterlini = 100 pence
Dil: İngilizce, Fransızca

Alderney resmi site2 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aurigny Air Services - Alderney uçuşları

Altın madalya, genellikle askeri başarılar hariç diğer alanlarda en yüksek başarıyı temsil eder. İlk olarak askeri rütbenin belirlenmesi gibi basit bir amaçla askeri amaçlı kullanılmıştır. 18inci yüzyıldan bu yana altın madalyalar ödüllendirme amaçlı olarak toplum içerisinde de kullanılmaktadır. Günümüzde UNESCO ve çeşitli akademik topluluklar gibi pek çok organizasyon altın madalyaları yıllık olarak ya da sıra dışı durumlarda vermektedir.

Altın madalya modern Olimpiyat Oyunlarında kazananın ödülünü temsil eder (madalyalar tarihi olimpiyatlarda verilmemekteydi). 1896'da kazananların madalyaları gümüştendi. İlk üç sıra için altın-gümüş-bronz uygulaması 1904 oyunlarında kullanılmıştır ve günümüzde pek çok sportif organizasyon tarafından kopyalanmıştır. Madalyaların basılması ev sahibi şehrin sorumluluğundadır. 1928-1968 arasında dizayn sürekli aynı idi: önyüzünde ev sahibi şehir hakkında bir yazıyı içeren dizayn Fiorentina'lı sanatçı Giuseppe Cassioli tarafından dizayn edilmişti; arka yüzünde bir Olimpik şampiyonun dizaynı vardı. 1972-2000 yılları arasında, Cassioli'nin dizaynı önyüzde korunurken arka yüzde ev sahibi şehrin kendi dizaynı yer aldı. Cassioli'nin dizaynı bir Roma amfitiyatrosunu orijinal Yunan oyunlarındaki gibi göstermektedir, yeni bir önyüz dizaynı Atina 2004 oyunları için komisyon tarafından belirlenmiştir. Kış Olimpiyatları madalyaları çok daha çeşitlilik gösterir.

Atıcılık, bir mermiyi silah aracılığıyla mümkün olduğu ölçüde hedefe ulaştırmayı amaçlayan spor. Tabanca, havalı tabanca, el tabancası, menzilli silah, tüfek, av tüfeği, tatar yayı, ok ve yay gibi çeşitli silahlarla yapılır. Atış'da doğruluk, hassasiyet ve hız yeterlilik testlerini içeren Hedefler sabit veya hareketli olabilir.
Uluslararası Pratik Atıcılık Konfederasyonu (IPSC) ve Uluslararası Atıcılık Sporları Federasyonu (ISSF) dünya genelinde genel atıcılık federasyonlarıdır. IPSC, eski polis ve sivil atıcı'lar tarafından geliştirildi ve daha sonra modern askeri ve polis tatbikatlarının temeli olarak kullanıldı.

Barutun bulunup ateşli silahların kullanılması ile spor görünümüne kavuştu. Hayli masraflı olan bu silah kullanma sporu 16. yüzyılın ortalarında Kuzey Avrupa ülkelerinde ve İngiltere'de başladı. Çok eski dönemlerde en iyi hedefi vurmak biçimdeki müsabakalar daha sonra kurallar kazandı.
Atıcılık müsabakaları 1896 Yaz Olimpiyatları'nın programına alındı, ertesi yıl ise ilk Dünya Şampiyonası gerçekleştirildi. Önceleri çeşitli silahlarla 24 türde yapılan atıcılık müsabakaları teknolojik yeniliklerle giderek bu türlerin birleştirilmesi ya da azaltılması ile uluslararası arenada daha dar bir kapsamda gerçekleştirildi.

Koleksiyoncular, Atıcılar ve Avcılar
Okçulukla mücadele
Tabanca atışlarıyla mücadele
Kovboy aksiyon çekimi
Saha atıcılığı
Modern pentatlon
Ağızdan dolmalı silahla atıcılık
Paintball
Tabanca düellosu
Pratik atıcılık
Stang atıcılığı
Okçuluk
Pentatlon
300 m üç pozisyonlu tüfek
300 m eğilimli tüfek
300 m standart tüfek
ISSF 50 metre üç konumlu tüfek
ISSF 50 metre eğilimli tüfek
ISSF 10 metre havalı tüfek
ISSF 50 metre tabanca
ISSF 25 metre tabanca
ISSF 25 metre hızlı ateşleme tabancası
ISSF 25 metre merkezden ateşlemeli tabanca
ISSF 25 metre standart tabanca
10 metre havalı tabanca
Skeet atıcılığı
50 metre koşu hedefi
50 metre karışık koşu hedefi
10 metre koşu hedefi
10 metre karışık koşu hedefi

Türkiye'de atıcılık
Türkiye Atıcılık ve Avcılık Federasyonu
Belirlenmiş nişancı
Atıcılık ve Uzman Nişancı Eğitim Birliği
Akdeniz Oyunları'nda atıcılık
Yaz Olimpiyatları'nda atıcılık
Avrupa Oyunları'nda atıcılık
ISSF Dünya Şampiyonası

Galler (İngilizce: Wales, [weɪlz]  ( dinle); Galce: Cymru, [ˈkəm.rɨ]  ( dinle)), Büyük Britanya'da Birleşik Krallık'a bağlı dört ülkeden biri. Doğuda İngiltere'nin Cheshire, Shropshire, Herefordshire ve Gloucestershire kontlukları, güneyde Bristol Kanalı, batıda ve kuzeyde İrlanda Denizi ile çevrilidir. 1.680 milden (2.700 km) fazla kıyı şeridine sahip olan Galler, özellikle kuzeyinde büyük ölçüde dağlıktır. Ülkenin en yüksek zirvesi Yr Wyddfa'dır. Ülke kuzey ılıman kuşağında yer alır ve değişken bir deniz iklimine sahiptir.
Galler ulusal kimliği, 5. yüzyılda Roma'nın Britanya'dan çekilmesinden sonra Britonlar arasında gelişti. Günümüzde modern Kelt uluslarından biri olarak kabul edilen Galler, Llywelyn ap Gruffudd'un 1282'deki ölümü ve İngiltere Kralı I. Edward'ın Galler'i fethiyle İngiliz hakimiyetine girdi. Galler bağımsızlığını 15. yüzyılda kısa bir süre boyunca Owain Glyndŵr tarafından kazansa da, Galler'in tamamı İngiltere tarafından ilhak edildi. 1535 ve 1542 tarihli Galler Kanunları uyarınca İngiliz hukuk sistemine dahil edilen Galler, yine de 19. yüzyılda kendine özgü Galler siyaseti kültürüne sahipti. David Lloyd George ile ilişkilendirilen Galler Liberalizmi bu siyasi kültür, 20. yüzyılın başlarında sosyalizmin ve İşçi Partisi'nin büyümesiyle sona erdi. Galli ulusal duygu yüzyıl boyunca büyüdü; milliyetçi bir parti, Plaid Cymru 1925'te ve Galce Derneği 1962'de kuruldu. 1998 tarihli Galler Hükümeti Yasası uyarınca kurulan Senedd (veya daha önce Galler Ulusal Meclisi olarak bilinen Parlamento), bir dizi devredilmiş politikadan sorumludur.
Sanayi Devrimi ile beraber Galler, tarım toplumundan bir sanayi ülkesine dönüştürdü. Bu dönemde Galler'in nüfusu hızla arttı. Günümüzde Galler'in nüfusun üçte ikisi Cardiff, Swansea, Newport ve yakındaki vadiler de dahil olmak üzere Güney Galler'de yaşamaktadır. Ülkenin geleneksel maden çıkarma ve ağır sanayileri bittiği ya da düşüşte olduğu için, ekonomi kamu sektörüne, hafif ve hizmet sanayilerine ve turizme dayanmaktadır. Galler, süt hayvancılığı da dahil olmak üzere hayvancılıkta, ulusal tarımsal alanda kendi kendine yeterliliğe sahip olan net bir ihracatçıdır.
Galler, siyasi ve sosyal tarihini Büyük Britanya'nın geri kalanıyla yakından paylaşıyor ve çoğu bölgedeki nüfusun çoğunluğu İngilizceyi ana dil olarak konuşuyor, ancak ülke farklı bir kültürel kimliği korudu. Hem Galce hem de İngilizce resmî dillerdir; Galler'de 560.000'den fazla insan Galce konuşur ve dil, kuzey ve batı bölgelerinde nüfusun çoğunluğu tarafından konuşulur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Galler, kısmen eisteddfod geleneği nedeniyle popüler imajını "şarkı ülkesi" olarak aldı. FIFA Dünya Kupası, Ragbi Dünya Kupası ve İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları gibi birçok uluslararası spor etkinliğinde Galler'in kendi millî takımı vardır. Olimpiyat Oyunlarında, Galli sporcular Büyük Britanya takımının bir parçası olarak Birleşik Krallık için yarışırlar. Ragbi birliği, Galli kimliğinin bir sembolü ve ulusal bilincin bir ifadesi olarak görülmektedir.

Galler için kullanılan "Wales" terimi Proto-Cermencede "yabancı" anlamına gelen "Walhaz" kelimesinden ileri gelmektedir. Galcede ise ülke için eski Galcede "hemşehri" anlamına geldiği düşünülen Cymru (Kımrii) sözcüğü kullanılmaktadır. Bu terimin bir Orta Çağ efsanesindeki Cymru Kralı Brutus'un oğlu Camber'den geldiği de ileri sürülmektedir.
İngiltere'nin kuzeyindeki Cumberland veya Cumbria terimleri de aynı kelimeden türemiştir.

Günümüzdeki Galler bölgesindeki ilk yerleşimciler bölgeye Buzul Çağı'nın sonuna doğru gelmişlerdir. İlk tarihi kayıt Britanya'nın Roma istilası döneminden kalmadır. O dönemde modern Galler bölgesi pek çok kabileye bölünmüştü. Romalılar bölgenin daha çok kuzeyinde bulunmuşlardır. Eski bir efsanede son Roma imparatorlarından Magnus Maximus'un Gal şeflerinden birinin kızı olan Elen veya Helen ile evlendiği geçmektedir. Roma istilası döneminde 4. yüzyılda Gal halkı Hristiyanlıkla tanışmıştır.
Britanya'da Roma İmparatorluğu'nun 410 yılındaki düşüşünden sonra Galler birkaç krallığa bölünmüştür. Anglosakson kabilelerin bu krallıkları istila girişimleri yöre halkının direnişi karşısında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Anglosaksonlar bölgeyi "yabancı" anlamına gelen ve günümüz İngilizcesindeki Wales kelimesinin kökeni olan "Walha" ile isimlendirmişlerdir. Galler kendilerini Cymry veya Cymro teriminin dışında Brythoniaid (Britonlar) olarak da adlandırmışlardır.
Normanların 1066'daki İngiltere'yi istilasını takiben Galler'in bağımsızlığı gün geçtikçe azalmıştır. 1282'de İngiltere Kralı I. Edward Gallerin son bağımsız prensi Llywelyn the Last'ı yenilgiye uğratmıştır. Edward bölgeyi kontrol altında tutmak için bir seri büyük taş şato inşa ettirmiştir. Şatoların en tanınanları Beaumaris, Caernarfon, Conwy ve Harlech'dedir. 1746 yılında imzalanan "The Wales and Berwick Act" anlaşması ile İngiltere'de uygulanan tüm yasalar otomatik olarak Galler bölgesinde de geçerli olmuştur.

Galler kuzey ılıman bölge içinde yer alır. Değişken bir okyanusal iklime sahiptir ve Avrupa'nın en yağışlı ülkelerinden biridir. Galler havası genellikle bulutlu, yağışlı ve rüzgarlıdır; yazlar ılık ve kışlar ılıktır. Uzun yaz günleri ve kısa kış günleri, Galler'in kuzey enlemlerinden (53° 43' K ve 51° 38' K arasında) kaynaklanır. Ülkenin batı kıyısının orta noktasında bulunan Aberystwyth, yaz gündönümünde yaklaşık 17 saat gün ışığına sahiptir. Kış ortasında gün ışığı yedi buçuk saatin biraz üzerine düşer. Ülkenin geniş coğrafi farklılıkları, güneş ışığı, yağış ve sıcaklıkta yerel farklılıklara neden olur. Ortalama yıllık kıyı sıcaklıkları 10,5 °C'ye ulaşır ve alçak iç kesimlerde 1 °C daha düşüktür. Daha yüksek irtifalarda daha serin olur; yıllık sıcaklıklar, her 100 metre yükseklikte ortalama olarak yaklaşık 0,5 °C düşer. Sonuç olarak, Snowdonia'nın yüksek kesimlerinde yıllık ortalama 5 °C sıcaklık görülür. Galler'deki sıcaklıklar, Körfez Akıntısı'nın bir kolu olan Kuzey Atlantik Akıntısı nedeniyle enleminde beklenenden daha yüksek olmaya devam ediyor. Kuzey enlemlerine daha sıcak su getiren okyanus akıntısı, kuzeybatı Avrupa'nın çoğu üzerinde benzer bir etkiye sahiptir. Körfez Akıntısı tarafından ısıtılan hava, Galler'in kıyı bölgeleri üzerindeki etkisinin yanı sıra, hakim rüzgarlarla iç kesimlere doğru eser.
Alçak rakımlarda yazlar ılık ve güneşli geçer. Ortalama maksimum sıcaklıklar 19 ve 22 °C arasındadır. Kışlar oldukça ıslak olma eğilimindedir, ancak yağış nadiren aşırıdır ve sıcaklık genellikle donma noktasının üzerinde kalır. İlkbahar ve sonbahar oldukça benzerdir ve sıcaklıklar 14 °C'nin üzerinde kalma eğilimindedir – aynı zamanda yıllık ortalama gündüz sıcaklığı. En güneşli aylar mayıs ve ağustos arasıdır. Güneybatı sahili, en güneşli kasabası Tenby, Pembrokeshire ile birlikte yılda ortalama 1700 saatin üzerinde güneş ışığı alan Galler'in en güneşli bölgesidir. En az güneşli alanlar, bazı kısımlarının yıllık ortalama 1200 saatten az güneş ışığı aldığı dağlardır. Hakim rüzgar yönü güneybatıdır. Kıyı bölgeleri en rüzgarlı bölgelerdir, fırtınalar en sık kış aylarında, konuma bağlı olarak yılda ortalama 15 ila 30 gün arasında meydana gelir. İç kesimlerde, fırtınalar yılda ortalama altı günden az sürer.
Yağış modelleri önemli farklılıklar göstermektedir. Daha batıda, beklenen yağış miktarı artar; yüzde 40'a kadar daha fazla. Düşük rakımlarda, yağışlar yaz aylarında daha kısa olma eğiliminde olsa da, yılın herhangi bir zamanında yağmur tahmin edilemez. Galler'in yüksek bölgelerinde en fazla yağmur vardır, normalde kış aylarında (Aralık-Şubat) 50 günden fazla yağmur yağar ve yaz aylarında (Haziran-Ağustos) 35 yağmurlu güne düşer. Snowdonia'daki yıllık yağış miktarı ortalama 3.000 milimetre (Blaenau Ffestiniog) ile 5.000 milimetre (Snowdon'un zirvesi) arasındadır. Sıcaklık 5 °C'nin altına düştüğünde karla karışık yağmur veya kar olarak yağacak ve kar yılda ortalama 30 gün orada yerde yatacak. Kar, iç kesimlerde her kış birkaç kez yağar, ancak kıyılarda nispeten nadirdir. Bu bölgelerde yıllık ortalama yağış miktarı 1.000 milimetreden daha az olabilir.

Tüm Britanya adasında hükümran Birleşik Krallık'tır. Tüm ülke Meşrutiyetle yönetilir. Buna göre Galler dahil tüm adada Kral: III. Charles, Başbakan: Keir Starmer, Hükûmet Sekreteri David Davies'tir. Galler Ülkesi Başkanı ise Eluned Morgan'tur. İngiliz Kralının atadığı Galler Prensi ise Prens William'dır.

Galler, Birleşik Krallığı oluşturan dört ülkeden biridir (constituent countries). Birleşik Krallık'ın sınırlı olarak tanıdığı hakla, 1999'da yapılan halk oylamasıyla kendi meclisini kurma kararı vermiştir. Buna bağlı olarak 1999 yılında Galler Ulusal Meclisi kurulmuştur.
Anayasal olarak tüm adada Birleşik Krallık, egemen (de jure) üniter devlettir. Tüm adadaki hükümranlık hakları Birleşik Krallık'a aittir. Tüm Krallığı temsil eden, tek bir hükûmet ve parlamento bulunmaktadır.
Galler dahil tüm adada yürütme gücü Kraliyet ailesinin elindedir ve yürütme gücü Westminster'daki Birleşik Krallık Parlamentosu tarafından uygulanmaktadır. 1999 yılıyla birlikte Birleşik Krallık Parlamentosu yetkilerinin bir kısmı Cardiff'teki Galler Ulusal Meclisine devredilmiştir. Ancak Birleşik Krallık Parlamentosu Galler üzerinde, birinci derecede yasa yapma sorumluluğunu yitirmemiştir. Galler Meclisi belirli çerçeve içinde ikinci derecede yasa yapma kabiliyeti ile yetkilendirilmiştir. Ancak Galler Meclisinin yasama gücü Galler ülkesini ilgilendiren konuları kapsamaktadır. Galler Meclisi, hükûmet kurma ve ülke üzerinde hükümran olma hakkına sahip değildir. Bu hak Birleşik Krallığı'ndır.
Birleşik Krallık Parlamentosunca Galler Meclisinin ikinci dereceden yasa yapma yetkisi kaldırılabilir ya da yaptığı yasalar reddedilebilir.

İlk Ulusal Meclisi "Galler Hükûmet Hareketi" adı altında 1998 yılında kuruldu. Daha sonra merkezi hükûmet (İngiltere) tarafından birtakım kısıtlı yetkilerle donatılmıştır. Meclisin 60 üyesi vardır. Meclis üyelerinin 40'ı "First Past the Post", kalan 20'si "Additional Member System" modeliyle seçilir. Mecliste çoğunluğu k

Gümüş madalya, bazı spor yarışmalarını ikinci olarak tamamlayan sporcu veya sporculara verilen madalyadır. Geleneksel olarak bu yarışmaları birinci tamamlayanlar altın, üçüncü olarak tamamlayanlar ise bronz madalyayla ödüllendirilir.

İlk modern Olimpiyat Oyunları olan 1896 Yaz Olimpiyatları'nda birinciler gümüş madalya ve zeytin dalı ile ödüllendirilmekteydi. Yarışmaları ikinci tamamlayanlara bronz madalya ve defne dalı verilirken üçüncülere herhangi bir ödül verilmemekteydi. Günümüzde yaygın olarak kullanılan altın-gümüş-bronz madalya sistemi ise ilk olarak 1904 Yaz Olimpiyatları'nda kullanıldı.
1928 ile 1968 arasındaki oyunlarda madalya tasarımları hemen hemen aynıydı. Floransalı sanatçı Giuseppe Cassioli tarafından üretilen bu tasarımın ön yüzünde; elinde zeytin dalı tutan kadınla birlikte, oyunların kaçıncı kez düzenlendiği ve ev sahibi şehir yazılıydı. Arka kısmında ise temsili bir Olimpiyat şampiyonunun kabartması yer almaktaydı. 1972 Yaz Olimpiyatları ile birlikte ön yüzdeki tasarımda ufak değişiklikler yapıldı ve Antik Olimpiyat Oyunları'na atıfta bulunmak amacıyla bir Roma amfitiyatrosu eklendi. Arka kısımdaki tasarım ise tamamen ev sahibi şehrin tasarımına bırakıldı. 2004 Yaz Olimpiyatları'ya birlikte madalya tasarımında yeniden değişikliğe gidildi ve arka plana ilk modern Olimpiyatlara ev sahipliği yapan Panathinaiko Stadyumu'nun görüntüsü eklendi.
Oyunlarda verilen madalyaların basımı ev sahibi şehrin sorumluluğundadır. Öte yandan Kış Olimpiyat Oyunları'nda verilen madalyalarda çok daha farklı tasarımlar kullanılır.

Britanya Açık Golf Turnuvası'nda en çok skor üreten amatör oyuncuya gümüş madalya verilir.

Tarih boyunca Olimpiyatlarda verilen madalyaların tasarımları (İngilizce)

Masa tenisi (ayrıca pinpon olarak da bilinir), iki veya dört oyuncunun birbirlerine topu karşılıklı olarak attığı ortasında ağ bulunan masanın üstünde oynanan bir oyundur.

Bu sporun salon tenisi adıyla bilinen en eski şekli 1880'li yıllarda Hindistan ve Güney Afrika'daki İngiliz ordusu tarafından oynanırdı. Puro kutularının kapaklarını raket, yuvarlatılmış şarap şişesi mantarlarını da top olarak kullanırlardı. File olarak da kitapları kullanıyorlardı.

1890'lı yıllarda İngiltere'de bu oyunun diğer versiyonları geliştirildi. Bunlar "whiff whaff" ve "gossima" gibi değişik isimlere sahiptiler ve Parker Brothers firması masaya kurulabilen portatif net, dışı file kaplı küçük bir top ve minyatür raketlerden oluşan salon tenisi kitleri satmaya başladı.

1900 yılında Amerika'yı ziyaret eden İngiliz James Gibb, dönerken yanında bazı içi boş selüloid toplardan getirdi ve arkadaşlarıyla salon tenisini bu topları kullanarak oynamaya başladı. Gibb, topun rakete ve masaya çarptığı zaman çıkardığı sesi temsil eden "ping pong" ismini kullanmaya başladı.
Fakat 1901 yılında İngiliz spor ekipmanları üreticisi olan John Jacques "Ping Pong" ismini kendi adına tescil ettirdi ve bu ismin Amerika haklarını Parker Brothers firmasına sattı. Onlar da yeni kitlerini bu isimle çıkardılar.
Bir başka İngiliz, E. C. Goode, 1902 yılında tahta raketinin yüzeyini pürüzlü lastikle kaplayarak topa falso vermeyi başardı. Aynı yıl İngiltere'de Ping Pong Federasyonu kuruldu fakat isim hakkının Parker Brothers firmasında olmasından ve dolayısıyla ekipmanların çok pahalıya çıkmasından dolayı üç yıl sonra kapandı.

Üreticilerin genel bir ismi olan masa tenisi adı altında sattıkları ekipmanlarla bu spor İngiltere ve Avrupa'da sessizce yaygınlaştı. 1921 yılında İngiltere'de yeni bir masa tenisi federasyonu kuruldu. Peşinden de 1926 yılında İngiltere, İsveç, Macaristan, Hindistan, Danimarka, Almanya, Çekoslovakya, Avusturya ve Galler'in Berlin'de yaptıkları toplantıda Uluslararası Masa Tenisi Federasyonu kuruldu.
İlk dünya şampiyonası 1926 yılında Londra'da yapıldı. Bu yıldan II. Dünya Savaşı'na kadar tüm şampiyonalar Macaristan'ın egemenliği altında geçti. Bu zamanların en iyi oyuncuları kadınlarda yedi dünya şampiyonası kazanan Macar Maria Mednyanszky ve beş defa dünya şampiyonu olan yine Macar Viktor Barna'ydı. Çekoslovakya ve Romanyalı sporcular da bazı şampiyonaları kazandılar.

Amerika Ping Pong Federasyonu 1930 yılında kuruldu fakat sadece Parker Brothers firmasının ekipmanları kullanılabildiği için üye sayısı fazla olamadı. 1933 yılında iki rakip federasyon daha kuruldu. Bunlar ABD Amatör Masa Tenisi Federasyonu ve ABD Ulusal Masa Tenisi Federasyonuydu. Bu üç grup 1935 yılında birleşerek ABD Masa Tenisi Federasyonu adını aldı. 1994 yılında da adını U.S.A. Table Tennis olarak değiştirdi.

İkinci dünya savaşından sonra bir süre daha orta Avrupalı oyuncuların egemenlikleri sürdü. 1953 yılından itibaren Asyalı oyuncuların egemenliği başladı. Asyalı yıldız oyuncuların aniden ortaya çıkmalarının bir sebebi Japon Horoi Satoh'ın 1952 yılında ilk defa kullandığı süngerli lastiklerin kullanılmaya başlamasıdır. Bu yeni malzeme oyunu hızlandırdı ve oyuncuların topa daha fazla falso vermelerine imkân sağladı.

Asyalı oyuncular "Penholder tutuşu" adı verilen ve raket sapının başparmak ile işaret parmağı arasında tutulduğu bir tutuş şekli geliştirdiler. Bu tutuş şeklinde her tür vuruş için raketin aynı yüzünü kullanıyordu. Bu tutuş bugün birçok üst seviye uluslararası oyuncu tarafından kullanılmaktadır. 
1988 yılında masa tenisi erkek ve bayanlarda tekler ve çiftler müsabakalarını içeren olimpik bir spor haline geldi.

Ping pong (ticarî bir firma adı), bazen masa tenisi yerine geçen sözcüktür.
乒乓球 (Ping Pang Qiu) Çin, Hong Kong ve Tayvan'da kullanılan ismidir.
卓球 (Takkyu) Japonya'daki ismi.

Türkiye'de masa tenisinin ilk olarak 1920'lerden sonra Robert Koleji'nde oynanmaya başladığı bilinmektedir. Daha sonra bu spor başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta yayılmaya başlamıştır. Hatta İstanbul'da Altınordu Spor Kulübü'nde ilk turnuva düzenlenmiştir. 1930 yılında ilk İstanbul Şampiyonası düzenlenmiş ve Fenerbahçe Spor Kulübü'nden aynı zamanda yüzücü ve boksör olan Raşit Bey İstanbulsporlu rakibi Semih Duransoy'u yenerek sarı-lacivertli kulübü bu dalda ilk şampiyon unvanını kazandırmıştır.
1950-61 yılları arasında özellikle İstanbul, İzmir ve Ankarada masa tenisi faaliyetleri olanca hızı ile devam etmiş ve ilki 1957 ikincisi 1960 yıllarında olmak üzere bu üç bölge sporcularının katılımıyla, o zamanlar bağlı olduğu tenis federasyonu tarafından organize edilen, iki Türkiye şampiyonası yapılmıştır. Birincisinde Beyoğluspor kulübünden Anastas Nikolau tek erkeklerde birinciliği elde etmiştir.1966 yılında masa tenisi federasyonunun kurulması ile Masa Tenisi daha organize hale gelmiştir.
1948-70 yılları arasında Fenerbahçe ve Beyoğluspor'un üstünlüğünde geçen yıllar, 1970'lerde Çinli masa tenisi ustaları getiren Eczacıbaşı da rekabete dahil olmuştur. 1983 yılında Türkiye Ligi müsabakalarının başlamasıyla bu daldaki rekabet daha renkli bir hal almıştır.
İlk Federasyon Başkanı gazeteci Ali Abalı olmuştur. Geçmişten bugüne kadar gelen Vasil Aleksandridis (1976'da Türkiye' ye Akdeniz Oyunları Şampiyonluğunu getirdi), Fanis Aleksandridis, Oktay Çimen, Davit Kumru, Kadriye Poyrazoğlu, Gürhan Yaldız, Gençay Menge, Peng Fei Jiang gibi sporcular Türk masa tenisini uluslararası müsabakalarda temsil etmiş, Türkiye'de masa tenisinin belli bir noktaya ulaştığını kanıtlamışlardır.
2008 Yaz Olimpiyatları'nda Türkiye'yi masa tenisinde aynı zamanda Fenerbahçe Spor Kulübü'nde spor yapan Melek Hu bu sporda Türkiye'ye Olimpiyatlarda elde ettiği ilk galibiyeti kazandırmıştır.

Ralli, topun oyunda olduğu süredir.
Let, sonucun skora yansıtılmadığı rallidir.
Sayı, sonucun skora yansıtıldığı rallidir.
Boş Top, dönmeyen top.
Spin,  raketle topu yukarı doğru fırçalayarak yapılan hareket.
Topspin, karşı tarafın kesik attığı topa yapılan spin hareketidir.
Kesme, raketle topu aşağı doğru fırçalayarak yapılan hareket.
Yan Kesik, topu soldan sağa veya sağdan sola doğru fırçalayarak yapılan hareket.
Blok, topspin ve spine karşı raketin açısı kapatılarak yapılan hareket.
Şut, yukarıdan gelen topa karşı yapılan ve genellikle sayı kazandıran vuruş.
Lob, rakip şut atacaksa masadan uzaklaşıp topun iniş sürecinde topu (falsolu bir şekilde) masaya atmak
Backhand, raketin arka tarafı.
Forehand, raketin ön tarafı.

Oyun yüzeyi olarak tanımlanan masa üst yüzeyi, 274 cm uzunluğunda ve 152,5 cm eninde bir dikdörtgen olacak ve zeminden 76 cm yükseklikte yatay bir düzlemde bulunacaktır.
Oyun yüzeyi, masa üst yüzeyinin yan kenarlarını içermeyecektir.
Oyun yüzeyi, her yerinde, 30 cm yükseklikten bırakılan standart bir topun yaklaşık 23 cm sıçrama sağlayacağı herhangi bir malzemeden yapılabilir.
Oyun yüzeyi tekdüze koyu bir renk ve mat olacaktır. Üst yüzeyin 274 cm uzunluğundaki iki kenarı boyunca 2 cm genişliğinde beyaz kenar çizgileri, 152,5 cm uzunluğundaki iki kenarı boyunca 2 cm genişliğinde beyaz uç çizgileri bulunacaktır.
Oyun yüzeyi, 152,5 cm uzunluğundaki uç çizgilerine paralel olarak uzanan düşey bir ağ ile iki eşit sahaya bölünecek ve her saha bütün yüzeyince kesintisiz tek parça olacaktır.
Çift yarışmaları için her saha, kenar çizgilerine paralel uzanan 3 mm eninde beyaz bir orta çizgisi ile iki eşit yarı alana bölünecektir. Orta çizgi, her iki sahada da sağ yarı sahaların bir parçası kabul edilecektir.

Ağ takımı: ağ, ağın askı kordonu, destek çubukları ve bunları masaya tutturan kenetlerden oluşacaktır.
Ağ, dış kenarları her iki yanda masa kenar çizgilerinden 15.25 cm dışarıda olan 15.25 cm yüksekliğindeki destek çubuklarına tutturulmuş bir askı kordonuna asılı olacaktır.
Ağın üstü, bütün uzunluğu boyunca oyun yüzeyinden 15.25 cm yükseklikte bulunacaktır.
Ağın altı, bütün uzunluğu boyunca, mümkün olduğunca oyun yüzeyine yakın olacak, ağın yan uçları ise destek çubuklarının üstünden altına kadar kesintisiz olarak tutturulacaktır.

Top: çapı en az 40 mm olan bir küre olacaktır. ITTF onayı şarttır.
Topun ağırlığı 2,7 g olacaktır.
Top, selüloit veya benzer bir plastik malzemeden yapılmış, beyaz veya turuncu renkte ve mat olacaktır.

Raket, herhangi bir boyut, şekil ve ağırlıkta olabilir ama olimpiyatlarda küçük raketler tercih edilir. Tablası eğilmez, sert ve düz yüzeyli olacaktır.
Tabla kalınlığının en az %85'i doğal tahta olacaktır. Tablanın içindeki yapıştırıcı tabakası, karbon lifi, cam lifi veya sıkıştırılmış kâğıt gibi lifli malzemeler ile sıkıştırılmış olabilir. Ancak bu tabaka toplam kalınlığın %7,5'u veya 0,35 mm'den daha kalın olmayacaktır (Hangisi daha küçük ise).
Tablanın topa vurmak için kullanılan yüzü, yapıştırıcı dahil toplam kalınlığı 2 mm'den çok olmayan, pütürleri dışa doğru, basit bir pütürlü lastikle ya da yapıştırıcı dahil toplam kalınlığı 4 mm'den çok olmayan, pütürleri içeri veya dışarı doğru, sandviç lastikle kaplanmış olacaktır.
Basit pütürlü lastik, bütün yüzeyi boyunca 1 cm²'de 10'dan az, 30'dan çok olmayan düzgün dağılmış pütürlü, doğal veya sentetik, tek tabakalı gözeneksiz bir lastiktir.
Sandviç lastik, kalınlığı 2mm'den çok olmayan basit pütürlü bir dış tabaka ile kaplanmış gözenekli bir lastik tabakasıdır.
Lastik kaplama malzemesi tablayı tamamen kaplamalı, ancak taşmamalıdır. Sadece, tablanın raket sapına en yakın ve parmaklarla kavranan kısmı kaplanmamış bırakılabilir veya herhangi bir malzeme ile kaplanabilir.
Tabla, içindeki her tabaka ile kaplama malzemesinin her tabakası veya tablanın topa vurmada kullanılan yüzündeki yapıştırıcı, sürekli, kesintisiz ve her yerinde aynı kalınlıkta olacaktır.
Tablanın kaplı yüzündeki kaplama malzemesinin yüzeyi veya kaplamasız tabla yüzü; mat, bir yüzde canlı kırmızı, diğer yüzde siyah olacaktır.
Raket kaplaması herhangi bir fiziksel, kimyasal veya başkaca bir işleme tabi tutulmaksızın kullanılacaktır.
Yüzeyin sürekliliğinde ve renginin tek düzeliğinde, eskimeden oluşan küçük sapma ve aşınmalara, yüzeyin niteliğini önemli ölçüde değiştirmed

Minorka (Katalanca ve İspanyolca: Menorca; Latince: Balearis Minor, "küçük ada"), İspanya'ya ait, Akdeniz'deki Balear Adaları'nın bir parçasıdır.
82.000 nüfusa sahiptir. 39°47' ila 40°00' K, 3°52' ila 4°24' D koordinatlarındadır. Denizden en yüksek noktası Monte Toro, 358 m/1174 ft yüksekliktedir.
Halk genel olarak İspanyolca ve Katalanca'nın bir diyaletliği olan Menorquí lehçesiyle konuşur.

Ana yerleşim merkezleri Maó ve Ciutadella'dır. Ada genel olarak bu iki belediyeye ayrılmıştır:

Alaior
Ciutadella (Minorka'nın eski başkenti)
Es Castell (İngilizler tarafından kurulmuştur. Eski adı Georgetown)
Es Mercadal
Fornells
Es Migjorn Gran
Ferreries
Maó
Sant Climent
Llucmassanes
Sant Lluís (Fransızlar tarafından kurulmuştur)

Akdeniz adaları

Fotoğrafalar
Minorka Ada Hükümeti11 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
39°58′K 4°05′D

(Okçuluk, kökeni insanoğlunun avcılık günlerine dayanan, oku bir yay aracılığıyla hedefe göndermeyi amaçlayan spor dalıdır). Eski zamanlarda avlanmak, saldırmak vb. amaçlarla kullanılıyordu. Bu yay  ve oklar basit bir yapıya sahiptir. Okçuluk ilk kez (1904 Yaz Olimpiyatları)'nda olimpik programa alınmış, 1972'den beri aralıksız olarak programlarda yer almaktadır. Bu branşta ilk dönemlerde Fransa, Belçika ve Büyük Britanya söz sahibiyken, daha sonraki dönemlerde ABD, Rusya, İskandinav ülkeleri, İtalya ve Kore bu ülkeleri izlemiştir.1931'de kurulan ve hâlen 140 ülkenin üye olduğu Uluslararası Okçuluk Federasyonu (FITA - Fédération Internationale de Tir a l'Arc) okçuluk dalında en büyük otoritedir.

Yay ve oklar (yaygın kullanılan türleri: olimpik yay, makaralı yay, arbalest, yumi, bileşik yay, tatar yayı, İngiliz Uzun Yayı, gakgung, lamine yay, uzun yay, moğol yayı), fiber, ahşap, karbon veya çelikten imal edilir. Yayın esnek maddesi solar kauçuktan yapılır. Buna mirsin adı verilir. Temren okun ucundaki özel, delici parçadır. Bilinen ilk kompozit (çok parçalı) katı yay Hunlar tarafından yapılmıştır. Oklar ise fiber, karbon, alüminyum tahta veya çelikten olabilir. Oklar kompozit olarak birkaç malzemenin birlikte kullanılması ile de yapılabilir. Ok kirişden atılır. Ok saklamak için sadaklar mevcuttur. Okun arkasında oku yönlendiren 3 tane tüy bulunur. Oklar 60 ila 71 cm uzunluğunda, ağırlıkları ise 20 ila 28 gram arasında olmalıdır. Hedef, çember çizgilerle beş renge boyanır. Bu renkler merkezden dışa doğru sırasıyla sarı, kırmızı, mavi, siyah ve beyazdır. Her renk şerit de ikiye ayrılır. Böylece hedef içten dışa doğru 10'dan 1'e inen sayılarla numaralanır. 122 cm çapındaki hedef  70, 60,20 metre atışlarında, 80 cm çapındaki hedef ise 50 ve 30 metre atışlarında kullanılır. Salon yarışlarında; 25 metre uzaklıktaki hedefin çapı 60 cm, 18 metre uzaklıktaki hedefin çapı ise 40 cm olmalıdır.
Her ok hedefte vurduğu yere göre puan alır. Bir ok halkaları ayıran çizginin tam üzerine saplanmışsa daha yüksek olan puanı alır. Uluslararası yarışmalarda erkekler iki turda yüz kırk dörder ok atarlar. Her turda okçu  70, 50 ve 30 metreden hedefe üçer düzine ok atar. Kadınlarda  4 ayrı mesafeden üçer metredir. Okçular her seferinde sayılarını okumadan önce 6 atış yaparlar. 50 ve 30 metreden daha küçük hedefe yaptıkları atışlarda ise 3 atışta bir sayı okunur. Bir yarışmada her sporcu toplam 288 atış yapar.Hedefin çapı ok atış uzaklığına göre belirlenmiştir. Yarışmanın birincisi toplam puana göre belirlenir. Kol ve sırt kaslarını, göz koordinasyonunu geliştiren bir spordur.

Türk okçuluğu
Atlı okçuluk
Dünya Okçuluk Şampiyonası
Okçuluk Dünya Kupası
Akdeniz Oyunları'nda okçuluk
Avrupa Oyunları'nda okçuluk
Okçular Vakfı
Türkiye Okçuluk Federasyonu

Orkney Adaları, İskoç anakarasının yaklaşık 32 km kuzeyinde, Pentland Firth olarak bilinen boğazın karşısında, İskoçya'da, 20'sinde yerleşim bulunan 70'ten fazla ada ve adacıktan oluşan ada grubu. Orkney Adaları, İskoçya'da bir konsey alanı oluşturur ve tarihi Orkney ilçesine aittir.
Orkney Adaları, eski klasik edebiyatın Orcade'leriydi. Yeraltı evleri, çemberler, dikili taşlar ve toprak evler gibi çeşitli dönemlerde tarih öncesi yerleşime dair pek çok kanıt bulunmaktadır. Anakara adasının batı kıyısındaki bir yeraltı köyü olan Skara Brae, geç Neolitik Dönem'in en eksiksiz Avrupa kalıntılarından biridir; bu konum ve adadaki diğer birkaç yer topluca 1999 yılında UNESCO Dünya Mirası alanı olarak belirlendi. İskandinav akıncıları 8. yüzyılın sonlarında geldi ve 9. yüzyılda adaları kolonileştirdi; Daha sonra adalar Norveç ve Danimarka tarafından yönetildi. Kelt misyonerleri 7. yüzyılda gelmişlerdi, ancak Norsemen çok sonraya kadar dönüştürülmedi. Aziz Magnus'a adanan Kirkwall katedrali, 12. yüzyılda esas olarak Norsemen tarafından inşa edilmiştir. Orkney ve Shetland, III. James kraliçesi Danimarkalı Margaret'in çeyizinin ödenmemesi sebebiyle 1472'de İskoçya Krallığı'nın yönetimine geçti.
Orkney Adaları, alttaki kumtaşı, kireç taşı ve magmatik kayaların buzul erozyonu ile geniş bir şekilde buzul birikintileriyle kaplı alçak, dalgalı tepelere dönüşmesiyle şekillendi. Batıdan esen rüzgârlar ve fırtınalar, ağaçların genel kıtlığından sorumludur. Adaların en büyüğü, Doğu Anakara ve Batı Anakara olarak ikiye ayrılan Anakara veya Pomona'dır; Kirkwall ve Scapa Flow arasında yaklaşık 3 km genişliğinde dar bir arazi şeridi ile bağlanırlar. Dereler kısadır, ancak alabalık avcılığı iyidir. Doğu Anakara'nın güneyindeki küçük Burray ve Güney Ronaldsay adaları, düşman denizaltılarının Scapa Flow'daki deniz üssüne girmesini önlemek için II. Orkney Adaları'nın ikinci en büyüğü olan Hoy, Graemsay, Flotta ve South Walls gibi daha küçük adalarla birlikte Batı Anakara'nın güneyinde yer alır. Anakara'nın kuzeyinde, Geniş Firth ve Shapinsay Sound'un karşısında Shapinsay, Rousay, Egilsay, Stronsay, Eday, Westray, Papa Westray, Sanday, North Ronaldsay ve birkaç küçük ada bulunur.
Orkney, parçalanmış olmasına rağmen müreffeh bir tarım alanıdır. Çiftlikleri küçük ve sahipleri tarafından kullanılıyor, ortalama 35 dönüm (14 hektar) ve yüksek üretkenlik elde etmek için modern mekanik yöntemler kullanılıyor. Her yıl tarım için daha fazla arazi talep ediliyor, ancak çok fazla turba ve bozkır kalıyor. Ana tarım ürünleri sığır ve yumurtadır, ancak hem domuz yetiştiriciliği hem de süt üretimi (çoğunlukla peynir için) büyük ölçüde artmıştır. Bazı yem bitkileri yetiştirilir, ancak çoğu ithal edilir. Tarımın önemi nedeniyle, balıkçılık endüstrisi komşu Shetland Adaları'ndaki kadar gelişmemiştir.
Kuzey Denizi petrolünün kullanılması, Scapa Flow'daki Flotta'daki Piper ve Claymore petrol sahaları için büyük bir kara terminalinin inşası ve işletilmesiyle sonuçlandı. Shetland'daki Sullom Voe'daki bir diğerine benzeyen bu terminal, nüfusun azaldığı bir bölgede istihdam sunuyor. Orkney'deki petrolle ilgili diğer faaliyetler arasında sınırlı miktarda açık deniz hizmeti ve Kirkwall'dan helikopter hizmetlerinin işletilmesi yer alıyor.
Anakara'da sadece iki kasaba var: Kirkwall, bir kraliyet kasabası ve Stromness. Kirkwall, adaların en büyük şehri ve ticarî ve idarî merkezidir. Her iki kasaba da dar ana caddeleri ile pitoresktir. Kirkwall'da, St. Magnus Katedrali'ne ek olarak, birkaç güzel eski ev ve Piskopos Sarayı ile Earl Sarayı'nın kalıntıları vardır.
Glasgow, Edinburgh, Aberdeen ve Inverness'ten Kirkwall'a günlük hava servisi ve Stromness'ten Scrabster'a (Pentland Firth'in hemen karşısında), Aberdeen ve Shetland Adaları'na feribot bağlantıları ile Orkney ve İskoç anakarası arasındaki bağlantılar iyidir.

Auskerry Adası
Eday Adası
Egilsay Adası
Gairsay Adası
North Ronaldsay
Papa Stronsay
Papa Westray
Rousay
Shapinsay

The Orkney Folk Festival 11 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Orcadian, one of Orkney's two local newspapers
Orkney Today, one of Orkney's two local newspapers
Orkneyjar, an Orcadian History and Heritage Site23 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orkneycommunities.co.uk, community news, pictures and websites 7 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orkneys with map 12 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orkney Enterprise 18 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A recent (June, 2006) photo travelogue on Orkney 1 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Orkney Directory
Vision of Britain - Groome Gazetteer entry for Orkney 28 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Prens Edward Adası (kısaltılmış: PEI ya da P.E.I.; Fransızca: l'Île-du-Prince-Édouard), Kanada'nın Doğu Kanada ve Maritimes bölgesindeki eyaletlerinden biridir. Kanada'nin yüzölçümü ve nüfus açısından en küçük eyaleti olan PEI, ülkenin en büyük nüfus yoğunluğuna sahip eyaletidir (km² başına yaklaşık 25 kişi). Adanın nüfusu 137.800'dür.
Eyaletin başkenti çevresiyle birlikte nüfusu 58.000'e ulaşan Charlottetown'dır. Charlottetown, sahip olduğu nüfusuyla Kanada'nın en küçük eyaletsel başkenti olma unvanını taşır.
Ada ismini Kraliçe Victoria'nın babası, Kent ve Strathearn Dükü Prens Edward Augustus'tan (1767-1820) almıştır.
Ada, 3 ilçeden (county) oluşur:
Prince İlçesi: Adanın batısını kapsar. Yaşayanların çoğu nüfusu tahminen 20 bin olan Summerside şehrinde yaşarlar. 3 adet deltası vardır.
Queens İlçesi: Adanın 3'te 2'si burada yaşar. Başkent ve irili ufaklı köyleri bulunur. Adanın orta tarafını, kuzey ve güneyini kapsar. Kuzeydeki bir deltasında dalgakıran bulunur. Üç büyük şehri sırasıyla Charlettetown, Cavendish, Crapaud'dur.
Kings İlçesi: Bir şehri yoktur. Çoğu kişi Montauge, Georgetown ve Morell'de yaşar.

PEI Hükümetinin Resmi Sitesi 5 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turizm PEI Resmi Sitesi 3 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Saint Helena (İngilizce telaffuz: /ˌsɛnt (h)ɪˈliːnə, ˌsɪnt-, sənt-/), adını Bizanslı Azize Helena'dan alan, Atlas Okyanusu'nun güneyindeki volkanik tabanlı ada. Ada yönetimi Birleşik Krallık'a bağlıdır. Ada, Ascension ve Tristan da Cunha ile birlikte Saint Helena, Ascension ve Tristan da Cunha adıyla Britanya Denizaşırı Toprakları bölgesini oluşturmaktadır.
Saint Helena ilk kez 16. yüzyılın başlarında, 1502 yılında Portekizli denizciler tarafından keşfedildiğinde adada yaşam izine rastlanmamıştır.
Saint Helena adası Birleşik Krallık'ın Bermuda'dan sonraki en eski koloni yerleşim birimi olma özelliğini de taşır. Yüzyıllar boyunca Britanyalı denizciler için stratejik önem taşıyan ada, Avrupa'dan Asya'ya yapılan seferlerde önemli bir liman olma özelliğindeydi. Saint Helena, Birleşik Krallık tarafından genellikle sürgün amacıyla kullandı. Adaya sürgün edilen kişiler arasından belki de en önemlisi 1815-1821 yılları arasında adaya sürgüne gönderilen Napolyon Bonapart olmuştu. Ekim 1815 yılında adaya getirilen ve 5 Mayıs 1821 tarihinde vefat eden Napolyon'un bu döneminde Saint Helena, Doğu Hindistan Şirketi mülkiyetinde kaldı ancak İngiliz hükûmeti Napolyon'un korunmasından kaynaklanan ek maliyetler nedeni ile bir araya gelmiştir.
1817 nüfus sayımında, 821 beyaz ada sakini kaydedildi. 820 kişilik bir garnizon, 618 Çinli sözleşmeli İşçi, 500 özgür siyah ve 1.540 köle. 1818'de, Vali Hudson Lowe kölelerin özgürlüğe kavuşması girişimini başlattı.

Tam adı: Saint Helena
Yüzölçümü: 410 km²
Başkenti: Jamestown
Para birimi: Saint Helena Paundu
Dili: İngilizce
Nüfusu: 4255 kişi (2008 tahmini)
Ortalama ömür: 77.2 yıl (2002 tahmini)
Okur yazarlık oranı: %97 (1987 tahmini)
Kişi başına düşen millî gelir: 2.500 $ (2001 tahmini)

Konum: Afrika'da, Güney Atlas Okyanusunda adalar.
Coğrafi konumu: 15 57 Güney enlemi, 5 42 Batı boylamı
Haritadaki konumu: Afrika
Yüzölçümü: 413 km²
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m
En yüksek noktası: Queen Mary's Doruğu (Tristan da Cunha) 2.060 m
Doğal kaynakları: balık
Arazi kullanımı (2005 verileri):
tarıma uygun topraklar: %12,9
daimi ekinler: %0
diğer: %87,1
Doğal afetler: Tristan da Cunha'da volkanik aktivite

Nüfus: 4.217 (Mayıs 2022 verileri)
Nüfus artış oranı: %0.56 (2006 verileri)
Bebek ölüm oranı: 18.34 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini)
Ortalama hayat süresi:
Toplam nüfus: 77.93 yıl
Ulus: Saint Helenli
Din: Anglikan (çoğunluk), Baptist
Diller: İngilizce
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler
toplam nüfusta: %97

Ülke adı: Saint Helena
Bağımsızlık durumu: İngiliz Sömürgesi
Başkent: Jamestown
İdari bölümler: 1 idari alan ve 2 bağımlı bölge; Ascension, Saint Helena, Tristan da Cunha
Bağımsızlık günü:
Millî bayram:
Anayasa:
Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar:

GSYİH: Satınalma Gücü paritesi - 18 milyon $
Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %4.8 (2022 verileri)
İş gücü: 3,500 (1998 verileri)
İşsizlik oranı: %14 (1998 verileri)
Endüstri:
Elektrik üretimi: 7 milyon kWh (2004)
Elektrik tüketimi: 6.51 milyon kWh (2004)
Elektrik ihracatı: 0 kWh (2004)
Elektrik ithalatı: 0 kWh (2004)
Tarım ürünleri: Mısır, patates, sebze, kereste, balık, kahve
İhracat: 19 milyon $ (2004)
İhracat ürünleri: Balık (dondurulmuş, konserve, tuzlanmış, ton), Kahve, el sanatları
İhracat ortakları: Güney Afrika Cumhuriyeti, Birleşik Krallık
İthalat: 45 milyon $ (2004)
İthalat ürünleri: Gıda, meşrubat, tütün, yakıt, yapı malzemeleri, motorlu araçlar, makine ve parçalar
İthalat ortakları: Birleşik Krallık, Güney Afrika Cumhuriyeti
Para birimi:
Para birimi kodu:
Mali yıl: 1 Nisan - 31 Mart

Kullanılan telefon hatları: 2,200 (2002)
Telefon kodu: 290
Radyo yayın istasyonları: AM 1, FM 1, kısa dalga 0 (2005)
Radyolar: 3,000 (1997)
Televizyon yayını yapan istasyonlar: 0 (2005)
Televizyonlar: 2,000 (1997)
İnternet kısaltması: .sh
İnternet servis sağlayıcıları: 1 (2000)

Karayolları: 198 km (Saint Helena 138 km, Ascension 40 km, Tristan da Cunha 20 km)
Su yolları: yok
Limanları: Georgetown (Ascension'da), Jamestown
Hava alanları: 1 (2006 verileri)

Squash raket ve topla iki oyuncu (çiftlerde dört oyuncu) tarafından oynanan bir tür raket sporudur. Squash, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tanınmaktadır. Squash'ın düzenleyici kuruluşu olan Dünya Squash Federasyonu'na (WSF) üye olan 100'ü aşkın ülke vardır.

Kökeni 1500'lü yılların Fransa'sına dayanan bu spor, insanların eğlence amacıyla duvara top çarptırmasıyla başladı. Oyun asıl popülerliğini 1886 yılında İngiltere'de Harrow School öğrencilerinin kendi sahalarının boşalmalarını beklerken oyalanmak amacıyla duvara top atmalarıyla kazanmış ve oyun, bundan sonraki süreçte geliştirilmiştir. Oyunun ilk kortları bu okulda yapıldı ve topun doğal malzemesi kauçuk oldu.

Oynandığı saha bir tarafı açık, üstü kapalı bir küpü andırır. Bu saha normal bir tenis sahasından daha küçük boyutlara sahip olup, zemini parke ve duvarları özel sıvalı ya da tahtadandır.
Giysi ve raket bakımından tenise benzer ancak; Squash'ın topu tenis topundan daha küçük boyutlara sahiptir ve kauçuktan yapılmıştır. Çapı 4 cm, ağırlığı ise 24 gramdır ve topun içerisinde bir damla sıvı bulunur.

Oyunculara oyun başlamadan önce 5 dakikalık bir ısınma süresi tanınır. Maçlar genellikle 5 set üzerinden oynanır. Setler arasında 90 saniye ara vardır.

Squash'ta setler 11 puan üzerinden oynanır. 10-10 beraberlikte fark 2 sayı olana kadar set devam eder. Her hata sayıdır. Puanı kazanan oyuncu, servis atmaya da hak kazanır. 
Setler 3 (2 seti alan galip) ya da 5 (3 seti alan galip) set olarak oynanır. Set aralarında 90 saniyelik dinlenme zamanı vardır.

Her hata rakibe sayıdır.

Oyuncu, topu pervaza ya da altına, oyun alanının belirtilen çizgilerinin dışına, ön duvara çarptırmadan oyun alanının herhangi bir bölümüne atarsa servisi kaybeder.
Oyuncu, topa bir kereden çok sayıda vurursa kaybeder.
Diğer oyuncu, topa vurmadan herhangi bir biçimde dokunursa servisi kaybeder.

Gelişmekte Olan Spor Branşları Federasyonu -SQUASH 27 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
istanbul Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü
Squash İstanbul TemsilciliğiTR 21 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
World Squash5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SquashTalk
US Squash
Squash Player 30 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Squash Canada 2 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İki genç Squash oyuncusu Vanessa Atkinson ve Rachael Grinham'ın röportajları 28 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Taç Toprakları (İngilizce: Crown dependencies), İrlanda Denizi'ndeki Man Adası ile Manş Denizi'ndeki Jersey ve Guernsey'i tanımlamak için kullanılan kavram.
Birleşik Krallık'ın nüfuzundan bağımsız olmasına rağmen adalar Birleşik Krallık ya da Britanya Denizaşırı Toprakları'na dâhil olmayıp Tacın özerk tasarruflarıdır. Buna rağmen üç yönetim de uluslararası alanda Birleşik Krallık'ın sorumluluğunda olarak tanınır. Sonuç olarak adalar Britanya Milletler Topluluğu'na ya da Avrupa Birliği'ne dâhil değildir.
Taç toprakları bağımsız ülkeler olmamasına karşın üç yönetim de Tacın (Kraliyet Danışma Meclisi'nin ve Man Adası'nda vali vekilinin) onayıyla ayrı yasama yetkilerine sahiptir.
2005'te önce Jersey, ardından Man Adası ve Guernsey başbakanlık makamını oluşturarak, başbakanı hükûmetin başı yaptı.

Tenis, raket ve topla iki kişi arasında ya da ikişer kişilik iki takım arasında oynanan olimpik bir spordur. Oyuncular raketleri ile içi boş lastik bir tenis topunu ağ (file) üzerinden rakibinin sahasına (kort) atmaya çalışırlar. Kort toprak kort, çim kort ve sert kort türlerinde olur. Kurallar dahilinde en çok puanı alan oyuncu kazanır.
Kökleri Orta Çağ Fransa'sında elle oynanan bir oyuna dayanan ancak bugünküne oldukça yakın şekilde 1800'lü yıllar İngiltere'sinde oynanmaya başlayan oyun, öncelikle İngilizce konuşulan ülkelerde yayılmıştır. Tenis bugün bir olimpiyat sporu olup, her seviyeden, her yaştan ve her ülkeden oyuncusu bulunmaktadır.
Tenis dikdörtgen düz bir kortta genellikle beton (sert), kil (toprak), çim veya ahşap bir yüzeyde oynanır. Profesyonel teniste kortlar belirli ölçülere göre yapılmak zorundadır.

Tenis sözcüğünün kökeni Anglo-Fransızca tenetz (bekle ve yakala) sözcüğüne dayanır. Bu sözcük de aynı anlamdaki Fransız eskica "tenez" sözcüğünden gelir. 14. yüzyılda Fransız şövalyelerin bir topa avuç içi ile vurmak suretiyle oynadığı ve "avuç içi oyunu" olarak bilinen bir oyunda oyuncular birbirlerine tenetz! diye bağırırlardı. Bu nedenle izleyiciler zamanla oyunu bu nida ile özdeşleştirdiler.

Profesyonel bir tenis kortu dikdörtgen şeklindedir ve 23,77m (78 feet) uzunluğunda, 10,97 m (36 feet) genişliğindedir. Tekler müsabakası için genişlik 8,23 m (27 feet)‘dir.
Kort 1,07 metre (3 1/2 feet) yüksekliğindeki iki direğin üzerinden geçen çelik tel veya kordona asılmış ağ (net) ile ortadan ikiye ayrılmıştır. Ağ gergin olmalı, direkler arasını tamamen doldurmalı ve topun geçmeyeceği kadar sık dokunmuş olmalıdır. Ağın orta yüksekliği 0,914 m (3 feet) olup, fileyi tutan çelik telin üzerinden geçerek yere sabitlenen bir “orta bant” ile ağın yüksekliği ve gerginliği ayarlanır. Ağın üzerindeki çelik tel, bir bant tarafından (ağ bantı) örtülmüş olmalı, ağ bantı ve orta bant tamamıyla beyaz olmalıdır. Fileyle ilgili kurallar arasında şunlar yer alır:

Çelik telin veya kordonun çapı en çok 0,8 cm (1/3 inç) olmalıdır.
Ortada bulunan ağ bandının genişliği en çok 5 cm (2 inç) olmalıdır.
Ağ bandının genişliği, çelik telin her iki yanından da aşağıya doğru en az 5 cm (2 inç), en çok 6,35 cm (2.1/2 inç) olmalıdır.
Kortların genişliğini belirleyen çizgilere sınır çizgileri denir. Bunların ortasındaki küçük işaretin adı ise çilekeş çizgisidir. Bu çizgilerin kalınlığı 5 cm dir.

Beş ana türde kort vardır. Kortların yüzeyinde kullanılan malzemeye bağlı olarak her topun yüzeye sekmesindeki hızı farklıdır. Bu da iki kişilik oyunlarda oyunun seviyesini etkileyebilir. En bilinen beş kort türü şunlardır:

Toprak (kil)
Çim
Sert yüzey
Halı saha
Sentetik
Bazı oyuncular belirli yüzeylerde daha başarılı sonuçlar elde eder. Bu oyunculara başarılı oldukları kortun uzmanı (örneğin çim kort uzmanı) denilir.
Toprak kortları "yavaş" olarak tanımlanırlar; çünkü top rakete gelene kadar hız kaybeder, ondan sonra oldukça yükseğe zıplar ve yere çarptıktan sonra ani bir hızlanma olur. Bunun sebebi toprak kortta oyuncuların "top-spin" vuruşları tercih etmeleridir. Toprak korttaki maçlar "winner" adı verilen sayı alan vuruşların daha zor olması sebebiyle daha uzun sürer. Sayılar genellikle oyuncuların "basit hatalar" denilen topun filede kalması ya da çizgilerin dışarı atılması sonucu alınır. Toprak kortlarında oynanan oyunlarda topun bıraktığı izler belirgindir.
Sert ve çim kortlar daha "hızlı" yüzeylerdir. Bu hız yapıldıkları maddeye göre değişir. Bu yüzeylerin özelliği "kısa sıçrayışlar" dır. Bu kortlarda sert servis atan ve vuruşları sert olan oyuncuların avantajı vardır. Çim kortlarda topun sıçraması miktarı, çimin ne kadar sağlıklı ve ne sıklıkta biçildiğini gösterir.
Normal bir puanlık oyun:
Oyuncular veya çiftler nette karşılıklı bir biçimde durur. Bir oyuncu servisi uygular ve netin karşısındaki oyuncu(lar) yani rakip(ler)i alıcıdır. Servis kortun iki yarısı arasından değişir.
Her bir puan için, servis atan kişi sınır çizgisinin arkasında, orta işaret ile yan çizgi arasında durur. Alıcı onun tarafındaki netten istediği yerde durabilir ama genellikle servis kutusunun arkasındadır. Alıcı hazırsa servisi atan kişi atar.
Meşru olarak top nete değmeden, net üstünden rakibin çaprazdaki sahasına (service box) iner. Top eğer servis atarken dışarı çıkarsa "out" olur ve servisi atan kişi puan kaybetmiş olur.

Servis, bir oyuncunun elindeki topu havaya attıktan sonra raketle vurarak karşı sahaya göndermesidir. Servis şu şekilde icra edilir (sağ elini kullanan oyuncular için):
1- Raket ve top birbirine paralel şekilde elde hazır olur. 
2- Doğru servis kutusuna geçilir ve top alından yukarı doğru yaklaşık 2 kol boyu yükseltilir.
3- Top raketle eş zamanlı olarak birbirinden ayrılırken sağ eldeki raket geriye doğru hareket ettirilir.
4- Dirsekten, yukarıya doğru yükselen topa, omuzdan kuvvet alarak vuruş uygulanır ve raket sol ayağa doğru indirilerek vuruş tamamlanır.
Oyuncunun tek seferde iki servis atma hakkı vardır, ilk servisi atamadığında "Birinci hata" olarak nitelendirilir ve ikinci servis için atışı beklenir. İkinci servisi de atamadığı durumda ise puan karşı tarafın olur.

Forehand, raket tutan elin avuç içi karşıya (vuruş yönüne) gelecek şekilde yapılan vuruştur. Bu vuruşta kol gergin bir şekilde geriye çekilir. Bu esnada bacaklar birbirine paralel olacak şekilde hafif bükük durulur. Gerilen raket aşağıdan giderek hafif bükülmüş dizin tam önünde durur, topa vurulur.

Backhand vuruşunda geriye iki elle raket çekilir. Raket geriye çekildikten sonra raketin yüzü, karşıyı göstermelidir. Raket çekilirken dizler paralel bir biçimde hafif kırılmalıdır. Topa dizin biraz önünde raket iki elle vurulmalıdır. Raket topa vurulduktan sonra iki elle boyna çekilmelidir.

Teniste 4 sayı alan tenisçi bir oyunu, 6 oyunu kazanan tenisçi bir seti, 3 setin ikisini veya 5 setin üçünü kazanan oyuncu da maçı kazanmış olur.
Bir taraf servis atarak oyunu başlatır. Kazanılan her sayıda oyuncunun puanı 15, 30, 40 ve oyun şeklinde artar. Sayı, topun rakibin sahasında kalması, rakibin topu hatalı atması, rakibin iki kere üst üste hatalı servis kullanması (çifte hata) gibi durumlarda kazanılır. Üç sayı alıp 40 puana erişen oyuncu, bir sayı daha kazanırsa, o set içinde 1 oyun kazanmış olur. Toplamda 6 oyun kazanan oyuncu, bir set kazanmış olur. Erkeklerin maçları genellikle 5 set ve kadın maçları 3 set üzerinden oynanır. Setlerin çoğunu kazanan oyuncu, galip gelir.
Eğer oyun sırasında 40-40'lık bir eşitlik meydana gelirse oyun uzar bir sonraki sayıyı kazanan oyuncu sadece avantaj kazanır. Böyle bir durumda aynı oyuncu bir sayı daha kazanırsa oyunu alır. Sayıyı rakibi kazanırsa eşitlik durumu yeniden oluşur. Bir oyuncu iki sayı üst üste (avantaj + sayı) kazanıncaya kadar mücadele bu şekilde devam eder.

Teniste Puanlama Sistemi aşağıdaki şekildedir.
Topu rakibin sahasına atan oyuncu şu koşullarda 1 puan (sayı) kazanır:

Rakip topa vuramadan, top bir defadan daha fazla yere değerse (iki kere veya daha fazla sekerse),
Rakip topa vuramaz (karşılayamaz) ve top içeri düşerse,
Rakip topa vursa dahi topu dışarı atarsa,
Rakip topa vursa dahi top fileye takılır ve kendi sahasına düşerse,
Rakip topa vurduktan sonra (topu rakibin sahasına geçse dahi), rakibin raketi fileyi aşar ise,
Rakip topu karşıladığında, topu doğru sahaya gönderse dahi, top kendi raketine bir kereden fazla değer ya da vücuduna değer ise.
Rakip puan kaybeder.
Top rakibin hava sahasına girdiğinde rakip oyuncu topun yerden sekmesini beklemek zorunda değildir, yani topu havada karşılayabilir.

Veteran tenis turnuvaları belirli bir yaşı geçmiş tenisçiler için düzenlenen turnuvalardır. Ayrıcalıklı bazı durumları ise şunlardır:

85 yaş ve üzeri oyuncular için düzenli olarak turnuvalar yapılır. Veteran teniste turnuvalar (kadın ve erkek için) 35 yaşta başlar ve beşer yıllık aralarla erkeklerde 85, kadınlarda 75 yaş kategorilerinde oynanır. Bütün bu kategorilerin ulusal ve uluslararası müsabakaları bulunmaktadır. Dünyada bir yılda 186 bireysel turnuva ve takım şampiyonası oynandığı bilinmektedir. Bilinen en yaşlı tenisçi 93 yaşındadır.
Her yıl Dünya Veteran Şampiyonası (B serisi +55 +60 +65 +70 +75 +80 +85) Antalya ilinde 31 ülkeden 600 civarında kadın erkek tenisçinin katılacağı turnuva yapılır.

Bu listede yer alan tenisçiler, en az 5 Grand Slam turnuvası kazanmış olan tenisçileri göstermektedir.
Son güncelleme: 26.06.2024

Tenis terminolojisi
Tenis turnuvaları listesi
Tenis kayıtları ve istatistikleri listesi
Tenisçiler listesi
Masa tenisi
Kraliyet tenisi
Plaj tenisi
Türkiye'de tenis
Türkiye Tenis Federasyonu
Kadınlar Tenis Birliği
Uluslararası Tenis Federasyonu
Yaz Olimpiyatları'nda tenis

Triatlon kelimesi eski Yunanca kökenlidir ve üç branşın bir arada yapıldığı bir spor demektir. Bu branşlar sırasıyla yüzme, bisiklet ve koşunun peşi sıra yapılmasıdır. Ferdi bir spordur ve sporcu her bir branşa ait mesafeyi bitirir bitirmez kurallara uygun kıyafetlerini giymek için, belirli kuralara uymak şartı ile, değişim alanına girer ve diğer branşa başlar. Yani sporcunun sadece bir branşta başarılı olması yetmez, diğer branşlara ait antrenmanları da yapmak ve kas gruplarını çalıştırmak zorundadır. Ayrıca taktik ve teknik seviyesini en üst düzeyde tutarak hem enerjisini hem de dayanıklılığını korumak zorundadır.
Mesela; Yüzme sırasında sporcular genelde açık deniz veya göllerde yüzdükleri ve belirli bir şamandıra ile işaretli parkuru takip ettikleri için, normal havuz yüzücülüğünden daha farklı bir teknik kullanırlar. Yüzdükleri deniz/gölün akıntısı, dalga boyu ve en önemlisi yanındaki, arkasındaki ve önündeki sporcunun dalgası ve vücudu hem engel olmakta hem de avantaj ya da dezavantaj yaratmaktadır. Yüzücüler “Yunus Vuruşu” denilen teknikle sudan kafalarını çıkarmak ve dubalarla işaretli parkuru takip etmektedirler. Sporcu belli bir yüzme stili ile değil, her stilde yüzebilir.
Ayrıca suyun sıcaklığına bağlı olarak, eğer su sıcaklığı 25.5 Santigrad derecenin altında ise kıyafet tarzı mayo giyebilir. Bu mayo vücudu daha sıcak tutarak daha hızlı bir yüzmeyi sağlamak açısından bir avantajdır. Bazı yarışlarda bu kural uygulanmayabilir. Ama "Yaş Grupları" bu kuralın dışındadır.
Triatlon bisikleti, kurallar açısından profesyonel bisikletten tam bir farklılık gösterir. Çünkü draft'a müsaade etmez. Daha çok tekli zaman koşuları kuralları gibidir. Bisikletleri en aerodinamik tarzda ve tutma kolları “3lü Kol” veya “Havalı Kol” dur. Lastikleri ve sele duruşu sporcunun bir sonraki branşı olan koşuda kullanacağı kasları serbest bırakan şekle ayarlıdır. Sporcu en son turda en yüksek süratle sürmesi onun koşuda kullanacağı kaslardaki oksijeni maksimuma çıkarmasını sağlar. Fakat draft serbest yarışlarda profesyonel yol bisikleti kullanılır. Ayrıca (yaş grupları hariç) sporcu gidona bağlı elcikleri geçmeyen bir aero-bar kullanabilir.
Dünyada ilk Triatlon yarışı 18 şubat 1978'de Hawai adalarında Waikiki plajında yapılmıştır.
Sprint (kısa mesafe), olimpik mesafe, half-ironman ve ironman (demir-adam) olmak üzere değişik mesafelerde yapılmaktadır. Olimpiyatlarda kabul gördüğü şekli yüzme (1.5 km), bisiklet (40 km) ve koşu (10 km) disiplinlerinden oluşur.

International Triathlon Professionals Organisation İletişim Platformu
International Triathlon Union3 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
USA Triathlon4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ABD Triathlon Federasyonu
WCCTC 1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Batı Kıyısı Konferansı
British Triathlon11 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Birleşik Krallık triathlon Federasyonu
Triathlon Canada17 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kanada Traithlon Federasyonu
Triathlon Ireland13 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İrlanda Traithlon Federasyonu
Triathlon New Zealand Yeni Zelanda Traithlon Federasyonu
Türkiye Triatlon Federasyonu Türkiye Triatlon Federasyonu

Türkiye'de triatlon

Voleybol, file ile ikiye bölünmüş bir oyun alanı üzerinde altı kişilik iki takım ile oynanan, voleybol topuna eller ve kollarla vurarak file üzerinden karşı tarafın oyun alanına gönderme ve yere değmesini sağlama esasına dayalı bir takım sporudur.
Oyun, tam orta çizgisi üzerinden bir file ile ayrılmış olan bir sahada oynanır. Oyun esnasında her takımın oyuncuları sahanın kendine ait olan yarısında bulunur ve asla rakip alana geçmezler. Oyunun amacı, voleybol topunu en fazla üç pas yaparak rakip takımın sahasına göndererek yere çarpmasını sağlamak ve rakip takımın aynı amaca ulaşmasını önlemektir. Topa yalnızca eller ve kollarla değil, bütün vücutla dokunulabilir. Oyuncular topu sabit olarak ellerinde tutamazlar ve topa üst üste iki kez vuramazlar ve top taşıyamazlar. Oyuncuların saha içinde durdukları yerler hemen hemen sabittir: Üç oyuncu fileye yakın durarak atak yapar, diğer üç oyuncu ise atak oyuncularının arkasında durarak savunma yapar.
Bir yarı sahanın arka çizgisinin sağ tarafında ayrılan üçte birlik bölüme “Servis Alanı” adı verilir. Oyun, servis atışı ile başlar. Servis atışı, topu servis alanından atarak bir seferde rakip tarafa gönderme hedefiyle yapılan atıştır. Bu atış, topa el içi, kol ya da yumrukla vurularak yapılabilir. Karşı takım, servisle gelen topu karşılayarak, en fazla üç vuruşla tekrar diğer yarı sahaya göndermeye çalışır. Oyun; topun oyun alanına değmesi, harice gitmesi veya bir takımın faul yapmasına kadar devam eder. Bu üç durumdan biri olduğunda, yeniden servis atışı yapılır.
Topa üç kereden fazla dokunmak, rakip sahaya basmak, fileyi tutmak, fileye temas etmek, topa kuraldışı bir müdahalede bulunmak ya da topu tutmak faul olarak kabul edilir ve faullerde top karşı takıma geçer.
Takımlardan biri, topu diğer takımın yarı sahasına veya rakip çizgisine değdirmeyi başardığında 1 puan kazanır. Eğer atılan top, rakip takımın yarı sahasının dışına değerse, rakip takım 1 puan kazanır.
Bir voleybol maçı toplam beş setten oluşur. İlk dört sette hedef, en az iki fark ile 25 puana ulaşmaktır, son sette ise hedef yine en az iki farkla 15 puana ulaşmaktır. Bir takım üst üste 3 set kazanırsa, maç sona erer.

ABD'nin Massachusetts eyaletinde, Genç Erkekler Hristiyan Birliği (YMCA) adındaki spor kulübünde çalışan beden eğitimi öğretmeni William G. Morgan tarafından 9 Şubat 1895'te tasarlandı. Bir kapalı alan sporu olarak 1895'te oynanmaya başlandı. Morgan, bu oyunu "mintonette" olarak adlandırmıştı; daha sonraları topa yere değmeden vurma ilkesinden (vole) yola çıkılarak "voleybol" adı önerildi ve oyun bu adla tanındı. İlk kez Morgan tarafından kaleme alınan voleybol kuralları, YMCA ile Üniversiteler Ulusal Spor Birliği'nin (NCAA) ortak çalışması sonunda 1916'da yeniden düzenlendi. ABD'de kısa sürede tutulan voleybol, I. Dünya Savaşı sırasında ABD askerleri aracılığıyla Avrupa'ya da geçti. Sporun, çeşitli ülkelerde uzun bir dönem bağımsız bir çizgide gelişmesinden sonra, 1947'de Paris'te Uluslararası Voleybol Federasyonu (FIVB) kuruldu. İlk Dünya Şampiyonası 1949 yılında erkekler, 1952'de kadınlar tarafından oynanmıştır. Günümüzde, merkezi İsviçre'nin Lozan kentinde bulunan FIVB'ye 169'tan fazla ülke üyedir.
Tokyo'da oynanan 1964 Yaz Olimpiyatlarından bu yana bu yana voleybol bir olimpiyat oyunudur. Atlanta'da oynanan 1996 Yaz Olimpiyatları'ndan bu yana ise plaj voleybolu, bir olimpiyat oyunu olmuştur. Oyunun oturarak oynanan bir başka versiyonu da, Paralimpik Oyunlarına dahildir. Erkekler Oturarak Voleybol ilk kez 1980 Paralimpik Oyunları'nda oynanmışken, Kadınlar için olan versiyonu 2004 yılında Paralimpik Oyunlara dahil olmuştur.

Smaçörlere pas kaldıran oyuncudur. Pasör oyun sistemine göre farklı bölgelerden "2" ve "3" arasındaki bölgeye gelerek oynar. Oyunu asıl yönlendiren oyuncudur. Pasörün kötü pas atması halinde smaçöre daha çok görev düşer ve hücumdaki etki azalır. Pasör oyun süresince birçok farklı yerde yer alabilir.

Pasör servise geçtiğinde öne gelen ve genellikle uzun pasla hücum eden oyuncu. "2" numara oyuncusu da denilebilir. Bu oyuncu 4-2 taktiğinde genellikle görev almaz.

"4" numarada oynayan ve genellikle uzun pasla hücum eden oyunculara denir. Sahada bu görevde oynayan iki oyuncu bulunur. Birisi servise geçtiğinde çaprazı öne geçer, bu sayede "4" numaradan sürekli olarak hücum yapılabilir.

3 numarada oynayan ve kısa, kurşun paslarla hücum eden oyunculara denir. Bu görevde 2 oyuncu sahada yer alır. Birisi servise geçtiğinde çaprazı öne geçer, bu nedenle "3" numaralı bölge de sürekli hücum bölgesidir.

Takımın altıncı oyuncusudur. Farklı renkte (genellikle takım formasının tam zıt renginde) forma giyer, diğer oyunculardan farklı olarak oyuncu listesinde adının yanında bir "L" ibaresi bulunur ve bu ibare bu oyuncunun o maç sırasında başka bir görevde kullanılamayacağını gösterir. Takımın savunma oyuncusudur. Oyun sırasında servis atılmadan önce, takımının o sırada savunmada olan oyuncularından biriyle yer değiştirebilir. Bu yer değiştirme, sahanın arka alanından gerçekleştirilir. Arka alanda parmak pas ve manşet alabilirken, topu 3 metre içinde parmak pasla alamaz. Yerine geçtiği oyuncu "4" numaraya geldiğinde ya da başka bir oyuncuyla değişmesi gerekiyorsa oyundan çıkar. Her iki durumda da oyuna tekrar girebilmesi için bir sayı beklemelidir. Servis atamaz ve 3 metre içinden hücum yapamaz. Arka alandan hücum yapabilir, ancak zıplayamaz. 3 metre içinde zıplayabilir. Arkaya gelen topları parmakla alamaz. Farklı renkte forma giymesinin sebebi voleyboldaki estetik algı ile ilgilidir. Bazen karşı takımın formasını giyebilirler. 2021 yılında FIVB tarafından yapılan kural değişikliğinden önce liberoların takım kaptanı olmalarına izin verilmemekteydi.

Oyuncunun malzemeleri forma, şort, çorap ve spor ayakkabısıdır. Oyuncuların formaları 1'den 18'e kadar değişiklik gösterebilir. Takım kaptanının formasında, göğüs numarasının altında bir şerit olmalıdır. Diğer oyunculardan farklı renkte olan (libero oyuncuları haricinde) ve/veya kurallara uygun numarası bulunmayan formaların giyilmesi yasaktır. Oyuncular riski kendisine ait olmak kaydıyla gözlük ve lens takabilirler.
Oyunda olmayan oyuncular oyun esnasında ısınma sahasında, molalarda ve teknik molalarda kendi oyun alanlarının arkasındaki serbest bölgede topsuz olarak, set aralarında serbest bölge içinde top kullanarak ısınabilirler.
Filenin önünde bulunan üç oyuncu ön hat oyuncusudur ve "4" (ön-sol), "3" (ön-orta), "2" (ön-sağ) numaralı alanlarda dururlar. Diğer üç oyuncu geri hat oyuncusudur ve "5" (geri-sol), "6" (geri-orta), "1" (geri-sağ) numaralı alanlarda dururlar.

Genellikle "4" ve "2" numaralı oyunculara atılan yüksek pastır.

"4" ve "2" numaralı oyuncuların hücumlarını hızlandırmak amacıyla atılan, file köşelerine doğru ve fileye paralel olarak atılan kısa ve hızlı pastır.

"3" numara oyuncularına atılan pastır, hızlı hücumu sağlar ve karşı takımı savunması yerine yerleşmeden yakalama amacı taşır. Yüksekliği ve zamanlamasına göre üç çeşidi vardır.

"3" numara oyuncusu, top pasöre ulaşmadan önce hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda havada olur.

"3" numara oyuncusu, top pasöre giderken hareketlenir ve top pasörle buluştuğunda zıplar, topla en yüksek noktada buluşup topa vurur.

"3" numara oyuncusu, topa düşmeye başladığı noktada vurur.

İki pasör, iki smaçör ve iki orta oyuncu ile sahaya çıkılan taktiktir. Pasörler arka alanda savunma oyuncusu olarak sayılırken öne geldiklerinde pas atmakla görevlidirler. Hücum görevinin sürekli olarak iki oyuncuda olması, bu taktiğin zayıf yönüdür.

Tek pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ve bir pasör çaprazıyla sahaya çıkılan taktiktir. Pasör arka alana geçtiğinde, öncelikli olarak bir savunma oyuncusudur. Top pasöre gelirse, pasör topu karşılar ve pası atmakla yükümlü olan oyuncu pasör çaprazı olur, aksi takdirde pasör 3 metre içine kaçarak pasını atar ve yeniden savunma pozisyonunu alır. Pasörün arkada olduğu pozisyon takımın üç oyuncusunun hücum edebildiği, dolayısıyla da güçlü oldukları pozisyondur.

İki pasör, iki smaçör, iki orta oyuncu ile oynanır. "4-2"den farkı, pasörlük görevinin arka alanda bulunan pasöre ait olmasıdır. Öne geçen pasör; pasör çaprazı gibi oynar ve takım sürekli olarak üçlü hücum yapabilir.

Oyun alanı, 18x9 m2 ölçülerinde bir dikdörtgendir ve her yönde en az 3 m genişliğinde olan bir serbest bölge ile çevrilmiştir. Oyun sahasının üzerinde bulunan serbest oyun boşluğu, her türlü engelden arındırılmış olmalıdır. Serbest oyun boşluğu, oyun sahası yüzeyinden ölçüldüğünde en az 7 m yüksekliğinde olmalıdır. Sahayı çevreleyen çizgiler 5 cm kalınlığındadır.
Sahanın yüzeyi düz, yatay ve yeknesak olmalıdır. Oyuncular için sakatlanmaya yol açacak herhangi bir tehlike teşkil etmemelidir. Pürüzlü ve kaygan yüzeylerde oynanması yasaktır. FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında sadece tahta veya sentetik bir yüzeyin kullanılmasına izin verilir. Bu yüzey daha önce FIVB tarafından onaylanmış olmalıdır. Kapalı salonlarda oyun alanının yüzeyi açık renkte olmalıdır. FIVB Dünya ve Resmi Müsabakalarında çizgiler için beyaz, oyun alanı ve serbest bölge için farklı renkler kullanılmalıdır. Açık hava sahalarında drenaj amacıyla her metre için 5mm'lik eğime müsaade edilir. Saha çizgilerinin sert bir maddeden oluşturulması yasaktır.

Bütün çizgiler 5 cm genişliğindedir. Çizgiler, zeminin ve diğer çizgilerin renklerinden farklı ve açık renkte olmalıdır.

İki yan ve iki dip çizgi oyun alanını belirler. Yan ve dip çizgilerin her ikisi de oyun alanının boyutlarına dahil olarak çizilir.

Orta çizginin tam ortası oyun alanını 9x9 m2 boyutlarında iki eşit alana böler; bununla beraber orta çizgi kalınlığının, bütünüyle, her iki oyun alanının da sınırları içerisinde olduğu kabul edilir. Bu çizgi filenin altından iki yan çizgi arasında uzanır.

Her oyun alanında, arka kenarı, orta çizginin tam ortasından 3 m geride çizilmiş bir hücum çizgisi, ön bölgeyi belirler.

Her oyun alanında ön bölge orta çizginin tam ortası ve hücum çizgisinin arka kenarıyla sınırlıdır. Ön bölgenin yan çizgiler dışında serbest b

Wight Adası (İngilizce: Isle of Wight), Birleşik Krallık'ta İngiltere ülkesinin Güney Doğu bölgesinde bir "törensel kontluk" ve "bir tek seviyeli yerel idare birimi"dir. Tek seviyeli yerel idare biriminin yönetim merkezi Newport'dadır.
İngiltere anakarasının yaklaşık 5-8 kilometre güneyinde, Manş Denizi'nde bulunan bir adadır. Kuzeyinde bulunan Southampton ve Portsmouth liman ve şehirlerine giden kanal şekilli Manş Denizi koluna Solent adı verilmektedir.

Yüzölçümü 384 km2; 2011 tahminine göre nüfusu 138,400 kişi; nüfus yoğunluğu 364 kişi/km2 olmaktadır. Wight Adası, İngiltere'nin en büyük alanlı ve Birleşik Krallık'ın en büyük nüfuslu adasıdır. Bu adanın doğu-batı yönünde en büyük eni 37 km ve kuzey güney yönünde eni 20 km olup takriben bir baklava dilimi dörtgen şeklindedir. En yakın anakara parçası Yarmouth tarafında olup, Hampshire kıyılarına 6 km uzaktadır. 
Adada 285 km2 arazi tarım alanı, 52 km2 arazi üzeri yapılaşmış arazidir. Ada etrafında 88 km uzunluğunda sahil bulunmaktadır.
Wight Adası'nda bulunan arazilerin niteliği gayet çeşitlidir. Bu çeşitlilik dolayısıyla Wight Adasına "Minyatür İngiltere Adası" adı verilmiştir. Wight Adasının batısı genellikle kırsaldır. Adanın tümünün ortasından tepelik bir arazi geçmektedir. Bu tebeşir kayaçlardan oluşan tepelik arazinin nispeten yüksek sırtı sahilden gayet iyice görülür manzaralar yaratmaktadır. Bu tepelik arazinin sırtı denize kadar ulaşmakta ve hatta "Neddles (İğneler)" adı verilen deniz içinde bulunan bir sıra sivri, ince yüksek kayalardan oluşan bir manzara yaratmaktadır. Wight Adası'na gelen turistler için bu deniz içinde kayalar manzarası gayet popüler olarak görülmekte ve fotoğrafı çekilmektedir. 
Adanın güney batı bölgesi, kendine has nadir bulunan sosyal ve tarihi olan bir arazidir ve bunun için "Wight'ın Gerisi" olarak adlandırılmaktadır. Adanın en yüksek noktası zirvesi 231 m olan "St. Boniface Down" tepesidir. 
Adanın diğer taraflarında da çeşitli arazi şekilleri bulunmaktadır. Adanın ortasında doğu-batı yönünde uzanan eski kalkerden tepelik arazinin kuzeyinde arazi alçak rakımlı koruluklar ve meralar halindedir. 
Adanın güneyi Manş Denizi sahilleridir ve tebeşir kayalardan oluşan, bu nedenle yumuşak ufalanabilir kayalık olan yüksek sahil yarları doğa manzaraları ile çok sayıda turist çekmektedir. Bu yarlarda bulunan kuşlar, yuvaları ve diğer vahşi hayvanlar uluslararası ve yerel korumaya tabidirler.
Adanın kuzeyine doğru araziyi yaran çok sayıda küçük akarsu bulunmaktadır. Bunlardan en büyüğü "Medina Nehri" adanın kuzeyine Solent'e akmaktadır. Diğer bir akarsu olan "Doğu Yar Çayı" hemen hemen kuzey-doğuya doğru akmakta ve adanın tam doğusunda bulunan Bembridge Limanı'nda deniz kavuşmaktadır. 
Bir diğer akarsu "Batı yakası Yar Çayı" ise batıda olduğundan, Freshwater Körfezi üstünden çıkıp kısa bir mesafe aldıktan sonra Yarmouth'da bulunan nispeten büyük bir haliçte denize katılmaktadır.
Adanın yarısından fazlasının doğası, özellikle Batı tarafı, "Wight Adası Üstün Doğal Güzellik Alanı" olarak (Milli Park) nitelendirilmiştir ve bu bölgede herhangi bir insan yapısı faaliyet, özel koruma kurallarına tabi olarak kontrol edilmektedir.

Wight Adası, Britanya Adası’nın en güneyinde bulunduğu için Birleşik Krallık’ın diğer bölgelerinden daha ılıman bir alt-iklime sahiptir. Bunun için Wight Adası, özellikle adanın güneydoğusundaki yazlık tatil merkezleri ile birkaç yüzyıldır popüler bir iç turizm ve tatil bölgesi olmuştur. Bu nispeten ılıman iklim, diğer bölgelere nazaran daha uzun bitkisel büyüme mevsimi sağlamakta ve İngiltere'de az görülen bitkisel tarım bu adada yapılabilmektedir.
Yılın tümüne bakılırsa yıllık ortalama ısı 13 °C ve Temmuz/Ağustos ortalama ısısı 18 °C olarak gözlemlenmiştir. Sahil yarları ile korunaklı olan bazı sahil mevkileri, örneğin Ventnor kasabası, daha da sıcak mikro-iklim şartları göstermektedir.
Wight Adası Birleşik Krallık ve Batı Avrupa'da bulunan birçok mevkilere nazaran daha çok sayıda güneşli günler görmektedir ve gözlemlenen yıllık açık havalı güneşli saatler ortalaması 1800-2000 saat arasındadır ve bu Wight Adası'nın İspanya’nın kuzey sahillerinden daha fazla güneşli havası olduğuna işaret etmektedir. 
Gözlemlenen ortalama yıllık yağmur 76.6 cm'dir. En ıslak olan aylar olan Aralık ve Ocak ayları için aylık yağmur gözlem ortalaması 89 cm ve en düşük yağmur gözlem ortalaması ise 51 cm ile Temmuz ayındadır.

Ada gayet çeşitli orijinli jeolojik kayalardan oluşmuştur. Bunlar 127 milyon yıl önce oluşan mezozoik Zamanın kretase Dönemin başlarında oluşan kayalar ile yaklaşık 30 milyon yıl önce Senozoik Zaman'ın Paleojen Dönemi ortalarında oluşan kayalar arasında değişmektedir. Adanın kuzeyi genellikle Tersiyer dönemde ortaya çıkan killerden oluşmakta ve adanın güneyi ve ortasında bulunan kalkerden tepelik arazi ise "kratese" dönemde oluşan tebeşir kayalıklarla kaplıdır. Adadaki kayalar tümüyle Tortul kayaçlardır. Bu kayaçlar içerisinde mineraller bulunduran kireç taşı, "çamur taşı" ve kumtaşı'dan oluşan kayaclardır. Bunlar genellikle tabakalı olarak bulunurlar ve içerlerinde organizma kalıntıları (fosil) bulundururlar. Wight Adası kayaçlarında gayet zengin fosil yatakları bulunmaktadır. Adanın sahillerinde bulunan yarlar deniz tarafından erozyona uğratıldıkça bu fosiller ortaya çıkmaktadır. Bu yarlar ve yarlardan düşen kayalardan oluşan sahillerde, özellikle Whitecliff Körfezinde bulunan ince linyit tabakaları içinde fosilleşmiş yumuşakçalar ve kabukları bulunmaktadır. Adadaki kıyı yarlarında, özellikle Yaverland Körfezi ve Compton Körfezindeki yarlarda ve sahillerde, çok sayıda dinozor fosil kemikleri ve fosilleşmiş dinozor ayak-izleri bulunmuştur. Bu nedenle Wight Adası "Dinozor Adası" olarak da nitelendirilmektedir. Adanın kuzey sahillerinde en genci takriben 30 milyon yıl eski, zengin fosilleşmiş kabuklu deniz hayvanları, timsahlar, kaplumbağalar ve memeliler kemikleri yatakları bulunmaktadır. Adanın güneyindeki tebeşir kayaları Buzul Çağında buz-karla kaplı olup buzullar gayet derin vadiler kazıp açmışlardır. Buzul Dönemi sonunda yaklaşık 10,000 yıl önce araziyi kaplayan buz levhası eriyip deniz seviyesi yükseldiği zaman, deniz kenarından gayet dik (nerede ise 90 derece dik) tebeşir kayasından yüksek yarlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan en dramatik görüşlü olanı adanın güneyinde bulunan "Needles" (İğneler)" adı verilen yerlerdir. Ada, İngiltere adasının anakarasından muhtemelen 7000 yıl önce ayrılmıştır.

Kendisi de törensel kontluk olan Wight Adası; Manş Denizi ve kuzeyde bu denizin bir boğazı olan Solent kanalı ile çevrilidir. Britanya Adası anakarasında; kuzeybatıda Törensel Dorset Kontluğu, kuzeyde Törensel Hampshire Kontluğu ve kuzeydoğuda Törensel Batı Sussex Kontluğu bulunur:

Newport: Wight Adasının yönetim merkezi.
"Wight Adası Tek Seviyeli Yerel İdare Konseyi", yani belediye yönetimi bu kasabada konumlanmıştır. Wight Adası'nda bulunan en önemli çarşı ve alışveriş merkezidir. 
"Medina Nehri" kıyısında kuruludur, 19. yüzyılın yarısında Newport Quay limanı İngiltere'nin önemli limanlarından biri idi. 

Ryde: 30.000 kadar nüfusu ile Wight Adası'nda nüfus bakımından en büyük kasabasıdır.
Coğrafi konumu adanın kuzeydoğusundadır. Etrafında kilometrelerce uzanan kumsal sahil şeridi vardır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarından itibaren, büyük yazlık turizm ve tatil kasabası olmuştur. 
19. yüzyılda daha fazla turist çekmek maksadı için metalden eğlence rıhtımı olan Ryde Pier yaptırıldıktan sonra İngiltere'de sahil yazlık tatil merkezlerinde böyle rıhtımlar yaptırılması moda olmuştur. 
Şehir bu dönemde yaptırılmış olan "Kraliçe Victoria Mimarî Tipli" binalar ile İngiltere'de tanınmıştır. 
Halen özel üretilmiş hava yastıklı tekne ile Hovertravel şirketi yönetiminde toplu taşıma yapılan, dünyadaki sayılı yerleşim yerlerinden biridir. 

Cowes: Uluslararası yelkencilik merkezidir. Yazın bir hafta süren ve birçok yelkencilik sporu yarışması yapılan "Cowes Haftası" ile meşhurdur.
East Cowes: Kraliçe Victoria'nın yazlık konutlarından biri olan "Osborne Sarayı"'nın yer aldığı kasaba. "Norris Şatosu" adlı malikane konağı da bu kasaba yanındadır. 20. yılda 1925-1964 döneminde "Saunders_Roe Şirketi" fabrikası bu kasabada bulunmakta idi. Bu şirket Britanya'da uçak yapımı, deniz uçağı yapımı, roket endüstrisi ve Hovercraft hava yastıklı tekne geliştirilip üretilmesi ile isim yapmıştı.
Sandown: Popüler bir yazlık sahil tatil merkezi. Turistler için görülecek yerleri "Wight Adası Hayvanat Bahçesi", "Dinozor Adası", Jeoloji Müzesi ve büyük golf sahasıdır.
Shanklin : Sandown'in hemen güneyinde diğer bir popüler bir yazlık sahil tatil merkezi. Turistler için görülecek yerleri uzun kumsal plajlar. "Shanklin Chine" adlı yardan denize inen dar bir turistik patika, eski köy merkezi.
Ventnor: Adanın güneyindedir. Adanın en yüksek mevki "St. Boniface Down" tepesi yamaçlarında kurulmuş olduğu için dik yokuşlu bir ana caddesi bulunan bir yerleşkedir. Şehrin dik yokuşunun başladığı mevkide pitoresk küçük bir liman, Ventnor Haven bulunmaktadır.

Wight Adası Kontluğu'ndaki cari fiyatlarla gayrisafi toplam katma değer ve önemli sektörlerin gayrisafi katma değerleri şu tabloda gösterilir.

Wight Adası'nda toplam 767 km uzunluğunda kara yolu bulunmaktadır. Ana karayolları adanın önemli şehir ve kasabaları arasında bulunmakta ve ikinci derecede önemli karayolları ise köyleri birbirine bağlamaktadır. Wight Adası Birleşik Krallık'ta hiç otoyol bulunmayan nadir kontluklardan biridir. Bununla beraber Newport'un Coppins Bridge mevkiini, adanın tek hastanesi olan Saint Mary Hastanesi ve Adadaki hapishanelerin bulunduğu kuzey Newport yakında diğer bir mevkiye bağlayan otoyol standartlarına yakın ölçülerde, bölünmüş yol bulunmaktadır.
Wight Adası'nda özel bir otobüs şirketi olan "Southern Vectis" otobüs şirketi merkezi olan Newport'tan tüm ada yerleşkelerini birbirine bağlayan gayet kapsamlı ve düzenli kamu taşıma otobüs ağını işletmektedir.
Wight Adası Birleşik Krallık anakarasından Solent kanalı ile ayrılan bir adadır ve bu adanın, kara yolu, demiryolu kö

Yelken, rüzgâr gücünden yararlanarak geniş yüzey oluşturacak biçimde yan yana dikilen ve teknenin direğine uygun biçimde takılarak onu hareket ettiren kumaş veya şeritlerin tümü.

Bernoulli'nin prensibine göre rüzgâr açısının yelkenin yüzeyindeki yüküne bağlı olarak, yelkenin bir tarafında diğerinden daha fazla hava basıncı oluşur. Bu basınç farkı kaldırma gücü yaratarak yelkeni düşük basıncın olduğu tarafa iter. Omurga (veya ağırlık merkezi) yelken üzerindeki bu yanal gücü yelkenlinin yana yatarak ileri doğru hareketine dönüştürür. Bu yan yatma hareketinde dengeyi sağlamak için teknenin ağırlık merkezinden sallanan bir ağırlık vardır bu ağırlığa salma denir.
Bernoulli denklemi kullanılarak bulunan basınç farkı, tekneye aktarılan itkinin bir kısmını oluşturmaktadır. Asıl itki, momentumun korunumu sayesinde oluşur. Rüzgâr hareket halindeki hava moleküllerinden oluşmaktadır. Bu moleküller sahip oldukları hız ve kütle sayesinde belli bir momentum ile yelkene çarparlar. Yelkenin önünden giren rüzgâr, arka tarafından çıkarken momentumunun bir kısmını tekneye yelken vasıtasıyla iletir ve hızı yavaşlar. Tekne kendi ağırlığı oranında kazandığı bu momentumu harekete çevirir. Bu hareketin yan bileşenleri salma ile dengelenir, ileri yönlü bileşeni ise teknenin hız kazanmasıyla dengelenir.
mrüzgâr·Vrüz_giren=mtekne·Vtekne+mrüzgâr·Vrüz_çıkan

Arkeolojik bulgular ilk yelkenli teknelerin Obeyd Döneminde (MÖ 6000-4300) kullanıldığını göstermiştir. MÖ 3200'lerde Mısırlılar duvar resimleriyle Nil'de seyreden yelkenli tekneler tasvir etmişlerdir. Tümüyle korunmuş biçimde bulunmuş en eski yelkenli tekne, Levantein menşeli MÖ. 14 yy'a tarihlenen Uluburun batığıdır. İlk yelkenin malzemesi papirüstür. Mısırlıların ardından, Polinezyalılar kanolarında rüzgâr teknolojisini kullanmışlardır. Yelkenli tekneler daha sonra Roma, Yunan, Çin, İspanyol, Portekiz, Fransız ve İngilizler tarafından benimsenmiştir. İlk yat yarışları 1660 yılında İngiltere'de organize edilmiş, yarış o zamanın York Dükü ve 2. Charles'ın sahip oldukları yelkenli tekneler arasında geçmiştir. 1749 yılında Galler prensi tarafından ilk yelken trofisi (trophy) düzenlenmiştir. İlk kez 1851 yılında yapılan Hundred Guineas Kupası yarışlarını ABD takımı birincilikle bitirmiştir. Bu kupanın ismi daha sonra America's Cup (Amerika Kupası) olarak değiştirilmiştir. 20. yüzyılda ünlü araştırmacılar ve gezginler (örneğin Slocum, Chichester, Moitessier ve Tabarly) yelken sporunun popülerliğini artırdılar. Bugün yelken hem hobi hem de spor olarak pek çok kişi tarafından benimsenmektedir. Yelken sporu 1896 yılında Olimpiyatlardaki yerini almıştır. Yelken yarışları ve uluslararası müsabakalar Uluslararası Yelken Federasyonu tarafından düzenlenmektedir.
Türkiye'de yelkenin özerk örgütü Türkiye Yelken Federasyonu'dur (TYF) ve merkezi İngiltere'de bulunan ISAF'a (İnternational Sailing Asosation Federation) bağlı olarak çalışır.

Seyir şekilleri, teknenin başından kıçına doğru geçtiği varsayılan doğrunun rüzgâr vektörüyle yaptığı açı ile belirlenir:

Orsa: Teknenin rüzgâra doğru en küçük (en az 45 derecelik) açıyla gittiği seyirdir.
Dar Apaz: Orsa-Apaz arasındaki yelkenin rüzgâra olan açısının 45-90 derece arasında olduğu seyirdir.
Apaz: Teknenin rüzgârı yandan aldığı ve açının 90 derece olduğu seyirdir.
Geniş Apaz: Apaz ile pupa arasındaki seyirlere denir. (90 -180 derece )
Pupa: Teknenin rüzgârı arkadan aldığı ve açının 180 dereceye vardığı seyirdir.
Ayı Bacağı: Pupa seyrinde floğun ana yelkenin tam tersine ıskotasının çarmıh teli dışından alınarak açılmasıdır.

Yelkenli teknelerde iki çeşit manevra yapmak mümkündür. Bunlar " tramola " ve " kavança " dır. 

Tramola: Tramola rüzgâr üstüne doğru yapılan manevradır.
Kavança: Kavança rüzgâr altına doğru yapılan manevradır.
Kafayı açmak: Teknenin burnunu rüzgârdan uzaklaştırarak rüzgâra olan açıyı büyükmektir.
Orsalamak: teknenin burnunu rüzgâra yaklaştırmak rüzgâra olan açıyı azaltmaktır.

Yelken yarışları üç ayrı kategoride toplanmaktadır.
1 – Regatta olimpik yarışları
2 – Okyanus yarışları
3 – Maç (ya da kafa kafaya yarış)
Yarışma kuralları tüm yelkenli tekne kategorilerinde aynı şekilde uygulanır. Yarışmalara erkekler ve kadınlar (özel yarışlar dışında) katılabilirler.
Yarışmaların olimpik seyri üçgen şeklindedir ve seyir denize atılan şamandıralar ile belirlenir. Yarışmanın yönü rüzgârın estiği yöne göre belirlenir. Yarışma mesafesi yarışılan yelkenli tekne kategorisine göre değişir.

Yelkenli tekne sınıflarından Finn, 420'(yelkenli) 470, 49er, Laser ve Laser Radial; yat sınıflarından Star ve Elliott 6m; sörf sınıflarından Neil Pryde RS-X olimpiyatlarda yarışları yapılan sınıflardır.

Direk
Gurçata
Matafiyon
Açavela Gönderi
Alt Yaka
Ön Yaka
Üst Yaka
Arka Yaka
Bağlantı Köşesi
Mandar Köşesi
Pik Köşesi
Iskota Köşesi
Dikiş
Çıta Cebi
Çıta
ISAF Kodu
Sicil Numarası
Bumba Çekeri
Koç Boynuzu ya da Kıstırmaç
Bumba
Bumba Ayı
Çarmıh Teli
Palanga
Salma Kasası
Kemere Hattı

Türkiye Yelken Federasyonu 4 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yelkencilik Bilgileri 23 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Åland (Fince; Ahvenanmaa, İsveççe; Åland), Güneybatı Finlandiya'da Ahvenanmaa Özerk Bölgesi'ni (maakunta) oluşturan takımadalar. Botni Körfezi girişinde, Aland Denizi'nin doğusunda, İsveç kıyılarının 25 mil açığındadır. Yalnızca 80 ada üzerinde yerleşme vardır; bunun dışında 6 bin ada ıssızdır. Alçak kayalıklarla birlikte yüzölçümü 1.481 km²dir.

Ada halkı 12. yüzyılda İsveçli misyonerlerce Hristiyanlaştırılmıştır. İsveç'e karşı büyük bir deniz zaferi kazanan Rus Çarı I. Petro 1714'te adaları ele geçirmiştir. 1917'de Finlandiya bağımsızlığını ilan edince Åland halkı kendi kaderini tayin hakkı istedi. Finlandiya, adaların özerkliğini kabul etmekle beraber ayrılmalarına karşı çıktı. Finlandiya, sorunun çözümü için Milletler Cemiyeti'ne başvurdu. Milletler Cemiyeti'nde oluşturulan bir komisyon adalara özerklik verilmesi şartıyla Finlandiya'nın egemenliğinin tanınmasına karar verdi. Karara göre, tarafsızlığı hükme bağlanan Åland Adaları, hiçbir zaman silahlandırılamayacak, askerî üs olarak kullanılmayacaktı. Finlandiya 6 Mayıs 1920'de Åland Adaları'na özerklik tanıyarak kendi eyalet parlamentosu kurma hakkı verdi.

Adanın başlıca geçim kaynağı gemiciliktir. Ticaret malları taşınarak gelir elde edilir. Adada bir başka önemli geçim kaynağı ise çiftlik işletmeciliği ve balıkçılıktır. Birkaç önemli ileri teknoloji fabrikalar kurulmuş olsa da gemicilik şirketleri haricindeki işletmelerin hepsi 10 - 15'ten az işçi çalıştıran küçük kuruluşlardır. İşsizlik oranı %1,8'dir. Adanın bazı bölümlerinde gümrüksüz satıştan önemli paralar kazanılır.

Åland, biri şehir olmak üzere 16 belediyeye ayrılmaktadır;

Özerklik yasası, Åland hükûmetine yönetimde sorumluluk verir. Yargı, vergi tahsilatı, gümrük, sörvey ve sahil güvenlik ise Åland hükûmetinin sorumluluğundadır.
İl İdaresi, Åland'daki genel Fin devlet kurumudur. Finlandiya hükûmetinin Åland'daki temsilcisi validir. Åland Parlamento Başkanı Finlandiya Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Görevleri, Åland delegasyonuna başkanlık etmek ve başkan adına parlamento oturumlarını açıp kapatmaktır.

Baltık Denizi'ndeki adaların listesi

Wikimedia Atlas'da Åland
Åland resmî sitesi 24 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Åland hükûmeti sitesi 21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İsveççe)

Çim topu veya bowls, iki tarafından basık olduğu için iki yüzü olan ve tekerlek gibi yuvarlanarak "jack" ya da "kitty" denilen daha küçük boyutlu bir topa doğru atılan toplarla oynanan bir spordur. Bocce ve Petank sporlarına benzeyen oyunun ilk defa 13. yüzyıl İngiltere'sinde oynandığı belirtilmektedir.

Oyun dokuzar oyunlu iki set ve gerekli olursa üç oyunlu karar setinden oluşur. Oyuna yazı tura atışıyla başlanır, kazanan jack'in uzaklığını belirleyen atışı ya da son atışı tercih eder. Yazı tura atışı sonucuna göre oyunculardan biri jack'i oyun alanında önceden belirlenmiş noktalara doğru atar ve jack durduğu yere en yakın belirlenmiş noktaya konur. Atış yapılan toplar iki ayrı renktedir. Oyunculardan her biri kendine ait renkteki toplarla jack'e doğru dörder tane atış yapar. Jack'e yakın olan topu atan oyuncu puan kazanır, rakip oyuncunun en yakın topundan daha yakın birden fazla top var ise bu yakın topların sayısı puan kazanılır. Eğer oyuncunun atışı jack'i oyun alanı dışına çıkarmış ise dışarı çıkan atış topu ve jack'in yerleri işaretlenir ve rakip oyuncu, oyun alanı sınırları içinde kalmak şartıyla jack'e rakibinin topundan daha yakın atış yapmaya çalışır. Son atış hakkı rakipte olmasına rağmen diğer oyuncunun oyundan puan kazanmasına sayı çalma denir.

Çok sporlu etkinlik, genellikle birden fazla günde düzenlenen, çeşitli spor dallarında yarışan genellikle farklı milletlerden bireysel veya takımlı sporcuların katıldığı birçok müsabakanın yapıldığı spor etkinliğidir. Uluslararası çapta düzenlenen ilk büyük ve modern çok sporlu etkinlik, 1896'da düzenlenen Yaz Olimpiyatları'dır.
Olimpiyatların ardından çeşitli yerel çok sporlu etkinlikler düzenlenmeye başlandı. Birden fazla güne yayınlan etkinlikler, önceden belirlenen ev sahibi şehir veya ülkede düzenlenmektedir. Ülkeler, bu etkinliklere bireysel veya takım halinde yarışan sporcular göndermektedir. Katılımcılar ise yarıştıkları müsabakaları birinci tamamlamaları halinde altın, ikinci veya üçüncü tamamlamaları halinde ise sırasıyla gümüş ve bronz madalyanın sahibi olmaktadır. Başta Olimpiyatlar olmak üzere çoğu yarışma dört yılda bir yapılırken, küçük bir kısmı ise yıl aşırı düzenlenir.

İrlanda'daki eski bir yerleşim yeri Telltown'un yakınlarında MÖ 1829 yılında düzenlenen Tailteann Oyunları, tespit edilmiş en eski çok sporlu etkinliktir. Otuz gün kadar süren oyunlarda çeşitli sporların yanı sıra koşu ve taş fırlatma yarışmaları yapılırdı. Günümüzdeki Modern Olimpiyat Oyunları'nın atası olarak kabul edilen ve ilk olarak MÖ 776'da düzenlenen Antik Olimpiyat Oyunları, sadece koşu yarışmaları içermekteydi. Sonraki yıllarda ise çeşitli spor dalları oyunlara dahil edilmeye başlandı.
Klasik dönemde Avrupa'da düzenlenen çok sporlu etkinlikler aşağıdaki gibidir:

Panhelenik Oyunları:
Pifi Oyunları, ilk olarak MÖ 527'de, Delfi'de düzenlendi. Dört yılda bir organize edildi.
Nemea Oyunları, ilk olarak 516'da, Argolid'de düzenle. İki yılda bir organize edildi.
İstmiya Oyunları, İlk olarak 523'te, İstmiya'da düzenlendi. İki yılda bir organize edildi.
Roma Oyunları, Yunanların oyunlarının aksine bu oyunlarda koşu ve taş fırlatmanın önemi azalmış, Yunan sporlarından savaş arabası yarışları ve güreş ile birlikte Etruryalılara has gladyatör dövüşleri esas sporlar olarak yer almıştı.

İlk modern çok sporlu etkinlik; 1894 yılında kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından 1896'da Olimpiyat Oyunları adıyla Yunanistan'ın başkenti Atina'da düzenlendi. İlk oyunlardan itibaren dört yıl arayla düzenlenen etkinlikler, 1924 yılında yaz ve kış sporlarının ayrı ayrı düzenlenmesini sağlamak amacıyla ikiye ayrıldı. Aynı yıl hem Yaz hem de Kış Olimpiyatları düzenlenmeye başlansa da 1994 Kış Olimpiyatları ile birlikte bu düzen değiştirildi ve her Yaz Olimpiyatları'ndan iki yıl sonra Kış Olimpiyatları tertip edilmeye başlandı.

Fiziksel engelliler için düzenlenen en büyük çok sporlu etkinlik olan Paralimpik Oyunları, 1989'da kurulan Uluslararası Paralimpik Komitesi tarafından organize edilmektedir. İlk olarak 1960'ta, İtalya'nın başkenti Roma'da düzenlenen oyunlar, 1976 Paralimpik Kış Oyunları'ndan itibaren yaz ve kış sporları için ayrı ayrı tertip edilmeye başlandı.

20. yüzyılın başlarında, başka birçok sporlu etkinlik olan Kuzey Oyunları düzenlenmeye başlandı. İskandinavya'da düzenlenen bu etkinlikte, sadece kayaklı koşu ve sürat pateni gibi kış sporları yer almaktaydı. Son olarak 1926'da düzenlenen etkinlikler, sonraları yerini Kış Olimpiyatları'na bıraktı.
1920'lerde, birtakım yeni çok sporlu etkinlikler düzenlenmeye başlandı. 1920'de Sovyetler Birliği tarafından Olimpiyatlara karşılık olarak Spartakiad adı altındaki oyunlar yapıldı. 1922'de, günümüzdeki Dünya Üniversite Oyunları'nın öncüsü sayılan University Olympia adındaki yarışma yapıldı. Sonraki yıllarda ise Asya Oyunları ve Güney Amerika Oyunları gibi bölgesel çapta olan çok sporlu etkinlikler kuruldu.

Olimpik olmayan sporlar için düzenlenen çok sporlu etkinlikler
Dünya Oyunları, ilk olarak 1981'de, Olimpiyatlarda yer almayan sporların yer aldığı bir yarışma olarak düzenlenmeye başlandı.
Dünya Zeka Sporları Oyunları, ilk olarak 2008'da düzenlendi.
X Oyunları, ilk olarak 1995'te düzenlenen ve extreme sporların yer aldığı etkinliklerdir. X Kış Oyunları ise ilk olarak 1997'de düzenlenmiştir.
Mesleğe göre
Dünya Üniversite Oyunları, ilk olarak 1923'te düzenlenen ve sadece üniversitede öğrenim görenlerin katılabildiği etkinlik.
Dünya Askeri Oyunları, ilk olarak 1995'te düzenlenen etkinliklerde 100'ün üzerinde ülkeden katılan askerler yarışmaktadır.
Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları, 1985'te düzenlenmeye başlayan oyunlara, dünya çapında faaliyet gösteren polisler ve itfaiye erleri katılmaktadır.
Organizasyon ve dile göre
İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ülkelerin sporcularının katıldığı etkinlikler, 1930'dan beri dört yılda bir düzenlenmektedir.
İngiliz Milletler Topluluğu Gençlik Oyunları, ilk olarak 2000'de düzenlenen oyunlara topluluk üyesi ülkelerin genç sporcuları katılmaktadır.
Frankofon Oyunları, 1989'dan beri düzenlenen oyunlarda, Fransızca konuşan ülkelerin üye olduğu Frankofon üyesi ülkelerin sporcuları mücadele etmektedir.
Lusofoni Oyunları, 2006'dan beri düzenlenen oyunlarda, Portekizce konuşan ülkelerin üye olduğu Lusofoni üyesi ülkelerin sporcuları katılmaktadır.
Pan Arap Oyunları, ilk olarak 1953'te tertip edilen etkinlikte Arapça konuşan ülkelerin sporcuları yarışmaktadır.
İslami Dayanışma Oyunları, İslam Konferansı Örgütü üyelerin katıldığı oyunların ilki 2005 yılında düzenlendi.
Kadınlar İslam Oyunları, ilk olarak 1993'te düzenlendi.
Siyasi ve tarihi bağlılığa göre
Bolivar Oyunları, 1938'den itibaren düzenlenen oyunlarda Simón Bolívar tarafından kurtarılan ülkeler yarışmaktadır.
Avrupa Küçük Devletler Oyunları ilk olarak 1985'te, Avrupa'nın sekiz küçük ülkesinin katılımıyla düzenlendi.
Ada Oyunları, dünya genelindeki ada ülkelerinin katıldığı oyunlar 1985'ten beri organize edilmektedir.
İyi Niyet Oyunları, 1980 ve 1984 yıllarında Olimpiyatların boykot edilmesi sebebiyle ilk olarak 1986'da düzenlenen etkinliğin sonuncusu 2001 yılında organize edildi.
Spartakiad, Sovyetler Birliği ülkelerinin katıldığı ve ilki 1928'de düzenlenen etkinlik, günümüzde düzenlenmemektedir.
Yeni Ortaya Çıkan Güçlerin Oyunları, ilk olarak 1963'te, Endonezya'nın başkenti Cakarta'da düzenlenen oyunlarda, sonradan yükseliş gösteren Asya devletleri yer aldı.
Millete göre
Panermeni Oyunları, sadece Ermeni vatandaşlarının katılabildiği oyunların ilki 1999'da düzenlendi.
Etnik kökene göre
Makabiyat Oyunları, dünya genelindeki Yahudi sporcuların katıldığı oyunların ilki 1932'de düzenlendi.
Diğer
Gay Oyunları ve World OutGames, ilk olarak 1982 ve 2006 yıllarında, gay topluluğu tarafından düzenlenen spor etkinlikleridir.
Dünya Ustalar Oyunları, ilk olarak 1985'te, yetişkin sporcuların katıldığı bir etkinlik olarak düzenlendi. Sonuncusu 2009'da düzenlenen etkinliğe 2008 Yaz Olimpiyatları'nın yaklaşık iki katı sporcu katıldı.

Afrika Oyunları, ilk olarak 1965'te düzenlenen ve Afrika ülkelerinin katılabildiği oyunlardır.
Afro-Asya Oyunları, ilk olarak 2003'te, Hindistan'da düzenlendi.
Panamerikan Oyunları, Amerika'daki ülkelerin katılabildiği ve ilki 1951'de düzenlenen etkinliktir.
Orta Amerika ve Karayipler Oyunları, ilki 1926'da düzenlenen oyunlarda Karayipler ve Karayip Denizi'ne kıyısı olan Orta Amerika ülkeleri katılmaktadır.
Orta Amerika Oyunları, ilki 1973'te düzenlenen ve sadece Orta Amerika ülkelerinin katılabildiği etkinliktir.
Karayipler Oyunları, ilki Haziran 2009'da düzenlenen etkinliklerde Karayipler ülkeleri yarışmaktadır.
Güney Amerika Oyunları, ilk olarak 1978'de düzenlenen ve sadece Güney Amerika ülkelerinin yarışabildiği etkinliktir.
Arafura Oyunları, ilki 1991'de düzenlenen oyunlarda yalnızca Okyanusya'daki ülkeler mücadele edebilmektedir.
Asya Oyunları, Asya ülkelerinin katıldığı oyunlar 1951 yılından beri organize edilmektedir.
Güneydoğu Asya Oyunları, Güneydoğu Asya ülkeleri için 1959'dan beri düzenlenmektedir.
Doğu Asya Oyunları, Doğu Asya ülkeleri için 1993'ten beri düzenlenmektedir.
Batı Asya Oyunları, Batı Asya ülkeleri için 1997'den beri düzenlenmektedir.
Orta Asya Oyunları, Orta Asya ülkeleri için 1995'ten beri düzenlenmektedir.
Güney Asya Games, Güney Asya ülkeleri için 1984'ten beri düzenlenmektedir.
Avrupa Gençlik Olimpiyat Festivali, 1991'den beri yaz, 1993'ten beri ise kış mevsiminde düzenlenen ve Avrupa ülkelerindeki genç sporcuların katıldığı organizasyondur.
Akdeniz Oyunları, 1951'den beri, Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin katılımıyla düzenlenen etkinliklerdir.
Güney Pasifik Oyunları, ilki 1963 yılında düzenlenen ve Güney Pasifik ülkelerinin yarıştığı etkinliktir.
Arktika Kış Oyunları, ilki 1970'te düzenlenen ve kutup civarında yaşayan halkların yarıştığı etkinliktir.

Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Oyunları, 1910'dan beri düzenlenmektedir.
Kore Ulusal Spor Festivali, ilk olarak 1920'de, Güney Kore'de düzenlendi.
Japonya Ulusal Spor Festivali, 1946'dan beri her yıl sürekli olarak düzenlenmektedir.
Hindistan Ulusal Spor Festivali, 1924'te, "Hindistan Olimpiyat Oyunları" adı altında organize edilmeye başlandı.
Palarong Pambansa, 1948'den beri, Filipinler'de düzenlenen oyunlardır.
Pekan Olahraga Nasional, 1948'den beri, Endonezya'da düzenlenen oyunlardır.
Kanada Oyunları, ilki 1967'de düzenlenen etkinliklerdir.
Sukma Oyunları, 1986'dan beri her iki yılda bir, Malezya'da düzenlenen oyunlardır.

İngiliz sterlini (İngilizce: Pound sterling, sembol: £, ISO kodu: GBP), Birleşik Krallık'ta kullanılan para birimidir. İngiltere ve Galler bölgesinde resmî olan tek bankası Bank of England'dır. Ayrıca İskoçya ve Kuzey İrlanda'da da yine Bank of England gibi Royal Bank of Scotland, Bank of Scotland ve Clydesdale Bank gibi sterlin banknotları basmaya yasalarca yetkili başka bankalar vardır.
Uluslararası para kodu “GBP”dir (Great Britain Pound). İskoç sterlini ve diğer bankalarının bastığı banknotları yurt dışında döviz büroları ve İngiliz turistlerin sık olduğu yerler kabul eder; başka yerler sadece İngiliz sterlini alır. Ayrıca İngiltere'nin yurt dışında, Avrupa ve dünya genelinde deniz aşırı bölgeleri vardır, bunlardan Guernsey, Jersey, Falkland Adaları, Man Adası ve Cebelitarık sterlini çok ünlüdür ve onların da ayrı ayrı bankaları vardır. Aynı zamanda İngiltere'nin Kıbrıs'taki hava üsleri olan Ağrotur ve Dikelya Hava Üsleri de vardır, ama onlar Kıbrıs Cumhuriyeti gibi Avrupa Birliği'nin para birimi olan Euro'yu (€) kullanır.

Heiko Otto ((Ed.)). "Banknot kimden Birleşik Krallık". 1 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Kasım 2016.  (İngilizce) (Almanca)
Heiko Otto ((Ed.)). "Banknot kimden Birleşik Krallık (İskoçya)". 2 Ekim 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Kasım 2016.  (İngilizce) (Almanca)
Heiko Otto ((Ed.)). "Banknot kimden Birleşik Krallık (Kuzey İrlanda)". 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Kasım 2016.  (İngilizce) (Almanca)

İngilizce County veya bazen shires, günümüzde İngiltere'nin en büyük yerel idare birimleri olarak bulunmaktadırlar. County, Büyük Britanya adası ile İrlanda adasının kuzeyinde bulunan Birleşik Krallık devletinin tümüne değil sadece İngiltere ülkesiyle ilgilidir. Birleşik Krallık içinde bulunan diğer ülkeler olan Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda değişik tipte yerel idareye sahiptirler.

İngiltere'de county 1888'de oluşturulan ve "1889 yılı Yerel Yönetimler Yasası" ile hukuken yasalaştırılan bir kanun ile kurulmuşlardır. Bu tip kontluklar tüm Birleşik Krallık'ta da uygulanmıştır. Ama 1972'de raporunu veren bir kraliyet komisyonunun tavsiyeleri sadece İngiltere'de kontluklara odaklanmış ve bu rapora kısmen uyularak İngiltere ülkesindeki kontluklar ile yerel idare sistemi "1974 yılı Yerel Yönetimler Yasası" ile değiştirilmiştir.
1974'ten itibaren İngiltere ülkesinde iki türlü kontluk kurulmuştur: 

"Shires" metropoliten-olmayan county
"Metropoliten county".
Bu birincil seviyede olan kontluklar altında ikinci seviyede olan "bölge (district)" veya "belde (borough)" yerel idareleri bulunmakta idi. 1974'te çıkartılan bu kanun hangi yerel hizmetlerin birincil seviyede bulunan kontluklar hangilerinin de ikincil seviyede olan "bölge" veya "belde"ler tarafından yapılacağını açıkça ortaya koymuştur. Bu kanunla kurulan hem birincil hem de ikincil seviyedeki yerel idarelerde yerel seçimlerle gelen bir "yerel idare meclisi (local council)" bulunmakta ve bu meclis o birimin yerel idaresinden mes'ul olmaktadır. Gerçekten İngiltere İngilizcesi kullanışında yerel idareden bahiste çok kere "yerel idare (local authority)" sözcüğü değil "yerel idare meclisi (local council)" sözcüğü aynı anlamda kullanılmaktadır. Fakat bunlarda yıllar geçtikçe önemli şu değişiklikler yapılmıştır.

Önce 1979'da iktidara gelen Margaret Thatcher Muhafazakâr Parti hükûmeti "Metropoliten Kontluklar"ı, "Londra Büyük Şehri Yerel İdaresi" dahil (genellikle idarî nedenlerle değil politik nedenlerle) lağvetmiştir. Bunlar altında bulunan ikinci seviyedeki yerel idareler olan metropoliten "Bölge (District)" idareleri, iki seviyeli olarak değiştirilmeden aynen bırakılan "shire" veya metropoliten-olmayan kontluklar yetkileriyle "tek-seviyeli yerel idare" olarak kalmışlardır. Ama idarî bakımdan lağvedilen "metropoliten kontluklar" hukuken hâlâ daha bulunmakta ve lağvedilmiş metropoliten kontluk idarelerinin içinde bulunan bazı bölümler (itfaiye sistemleri, polis sistemleri, sivil savunma, acil durumlar hizmetleri, metropoliten ulaşım sistemleri vb.) hâlâ idare meclisleri ve idare sistemi lağvedilmiş bu üst seviyeli metropoliten kontluklar tarafından idare edilmektedir. Bunları idare eden meclisler ve idareler, eskiden ikincil seviyede olan bölgelerin idare meclislerinden seçilen üyelerden oluşan, İngiliz terimi ile, "geride kalmış (residual)" otoriteler adıyla anılmaktadırlar.
1990'dan sonra yeniden değişiklikler devam etmiştir. 1974 kanununa göre "shires" kontlukları altında ikinci seviyedeki yerel idareler bulunmaktaydı. Bunlar bazen bölge (district) bazen belde (borough) adları taşımaktaydılar. 1995-2009 arasında yapılan bir sıra reformla ve yeni kanunlarla bu ikincil seviyede olan bazı "bölge" veya "belde" idareleri birincil seviyeli kontluk idaresinden ayrılmışlardır. Bu yeni kurulan yerel idareler de 1974 tipi kontlukların yetkilerini üstlenmişler ve eskiden içinde bulundukları kontluklardan bağımsız tek-seviyeli yerel idare olmuşlardır. Bunlara en iyi örnek 1999'da birincil-seviyeli "Hertfordshire" ve 2009'da "Bedfordshire" ve "Cheshire" kontluklarının bütün yetkilerinin alınıp bunların idare meclislerinin kapatılıp idare memurlarının dağıtılması ile bu kontluklarda bütün yetkilerinin eskiden ikincil-seviyede olan eski "bölge" veya "belde"lere verilmesidir. Bu örneklerde eskiden birincil seviyeli kontlukların hiçbir idarî yetkileri kalmamıştır. Fakat hâlâ kraliyet merasimleri için törensel yetkileri bulunmaktadır. İkinci çeşit değiştirme örneklerinde ise birincil kontluk idaresi ortadan kaldırılmamıştır. Örneğin eskiden birincil-seviyeli Lancashire kontluğu altında bulunan ikincil-seviyeli metropoliten-olmayan Blackpool bölgesi, Lancashire Kontluğu idaresi altından alınmış; bu bölgeye birincil-seviyeli yerel idare yetkileri verilmiş; "tek-seviyeli yerel idare" yapılmıştır. Ama Lancashire Kontluğu hâlâ bulunmaktadır.
2000'de ise başşehir Londra için 1986'dan beri ilga edilmiş eski Londra Metropoliten Kontluğu yerine "Londra Assemblesi" ve "Büyük Londra Belediye Başkanı" kurumları kurulmuştur. Bu bir büyük "idarî bölgeler (regions)" sistemine geçiş olarak da görülmüştür ama şu anda (2010) bu yeni büyük idarî bölgelerin kurulmayacağı bilinmektedir.
Bu biraz karmaşık hale gelmiş İngiltere'de yerel idarenin kontluk sistemleri yanında, üçüncü bir tür kontluklar da bulunmaktadır. Bunlar tur kontluklar 1890'da hazırlanmış; kurulmuş ve günümüzde organizasyonu 1997'de çıkartılan bir kanuna göre düzenlenmiştir. Buna göre İngiltere ülkesi geleneksel ve törensel kontluklara bölünmüş bulunmaktadır. Bu törensel kontluklar başında Kraliçe (veya Kral) tarafından ismen atanan, geleneksel yerel seremonilerde yerel idarelerin başında bulunan yerel politikacılardan protokol bakımdan önde gelen, birer "Lord Lieutenant (Lord Kral Temsilcisi)" bulunmaktadır. Bu tip kontluklara "törensel kontluk", "seremonik kontluk", "Kral Temsilcisi bölgesi (Lieutenacy District)" ve (hatta bunlar coğrafyacılar tarafından da benimsendiği için) "Coğrafi Kontluk" isimleri verilmektedir.

Günümüzde (en son 2005'te) İngiltere'de kontluk yetkileri ile yerel idare için üç değişik tip bulunur, bu ayrımları gösteren harita ve liste aşağıdadır:
Bu listede yerel idare isminden sonra ne tip kontluk olduğuna dair şu işaretler bulunur:

(işaretsiz) : "Shire" kontluğu - iki seviyeli
* : tek-seviyeli yerel idare
†; : metropoliten kontluk (idare meclisleri ilga edilmiş)
¹ : "idare bölgesi" (kontluk olduğu kabul edilmemiş).

"Metropoliten-olmayan-kontluklar" veya "shire" tipi kontluklar metropoliten büyük şehirden oluşmayan bölgeleri kapsamaktadır. İki seviyeli yerel idarenin üst seviyeleridir ve ikincil seviyede "bölgeler (district)" kapsamaktadır. İsimlerinin sonunda genellikle "-shire" bulunmakla beraber bunun istinalarıda vardır. Günümüzde ismen 33 tane bu tip kontluk bulunur:

1974'teki yerel idare reformuna göre 35 tane "shire" tipi kontluk bulunmaktaydı. Bu "shire" tipi kontluklarının hepsini lağvetmek ve ülkede sadece tek-seviyeli yerel idareler bulunması talepleri yapılmaktadır. Ama özellikle kırsal alanlarda bulunan "shire" tipi kontluklarda yaşayanlar ve tutucular bu teklife şiddetle itiraz etmektedirler. Buna rağmen 1999'da çıkartılan bir kanunla Berkshire ve 2009'da yapılan bir uygulama ile "Bedfordshire" ve "Cheshire" "shire"-tipi kontlukları için üst seviyedeki "metropoliten-olmayan kontluk" yetkileri kaldırılmış; seçimle gelen kontluk meclisi ve idare sistemi elimine edilmiş ve bu yetkilerin hepsi ikincil seviyede olan "bölge (district)" yerel idarelerine "tek-seviyeli yerel idare" statüsü verilmiştir. Bu üç kontluğun "törensel kontluk" statüsü kalmıştır. Ama bir gelenek olarak hâlâ "Berkshire"ın "metropoliten-olmayan kontluk" statüsü hukuken geçerli olduğu da kabul edilmektedir. Böylece İngiltere'de şu anda (2010'da) 32 tane 1974 kanununda verilen tam yetkileri ile "metropoliten-olmayan kontluk" (yani "shire" tipi kontluk) ve 1 tane hiçbir yetkisi olmayan "metropoliten-olmayan kontluk" bulunmaktadır.

1974 yerel idare reformuna büyük metropoliten yerleşkelerin stratejik yerel idaresini sağlamak maksadıyla şu metropoliten kontlukları kurulmuştu:
Greater Manchester, Merseyside, South Yorkshire, Tyne ve Wear, Batı Midlands, Batı Yorkshire.
1986'da Margeret Thatcher hükûmeti politik nedenlerle bu tip kontlukların yetkilerini kaldırmış ve idare meclislerini ve idare memurlarını elimine etmişti. Ancak hukuken bu kontluklar hâlâ ilga edilmemiştir. Acil hizmetler, sivil savunma ve kamu taşıma hizmetleri gibi önemli stratejik hizmetler "geri kalan hizmetler" adı altında eski ikincil idarelerden gönderilen temsilcilerden kurulu bir meclisle idare edilmektedir.
2010'da yeni idareye gelen koalisyon hükûmeti Greater Manchester Nisan 2011'de "Greater Manchester Birleşik İdaresi (Greater Manchester Combined Authority)" adı ile törensel "Greater Manchester" sınırları içinde ekonomik gelişme, ekonomik yenilenme ve ulaşım görev ve yetkilerini yüklenecek bir yerel idare kurmuştur.
Metropoliten "Büyük Londra" hukuken bir kontluk değildi ve statüsü "idarî bölge" olarak anılmaktaydı; ama diğer metropoliten kontluklar gibi bir yerel meclisi ve bürokratları bulunmaktaydı. 1986'da bu idare sistemi tümüyle lağvedilip Büyük Londra şehri ikincil bölge yerel idarelerine hiç koordinasyon sistemleri ve uzun dönemli strateji uygulama sistemleri bulunmadan bırakılmıştı.

"Tek-seviyeli yerel idare (unitary local authority)" tek bir seçilmiş yerel idare meclisine bağlı yerel idaredir. Bunların günümüzde sayısı 40 tane olup bunlar da kontluk olduğu kabul edilmektedir.

39 tek-seviyeli yerel idarelerden 39u tek bir bölgesi olan bir kontluk gibi aynı yetkilere sahiptir. Her tek-seviyeli yerel idare halkoyu ile seçilmiş bir "meclis (council)" tarafından idare edilmektedir. Bir istisna hariç, hiçbiri tek-seviye idare meclisi için isim olarak "kontluk meclisi (county council)" veya bölge için isim olarak "bölge meclisi (district council)" ismini taşımamaktadır. Bir istisna olan "Isle of Wight"dır ve bu tek-seviyeli yerel idare meclisi "Isle of Wight Kontluk Meclisi (Isle of Wight County Council)" olarak isimlendirilmiştir.
1999'da kaldırılan "Berkshire" kontluğuna bağlı olan ve bu kaldırma ile tek-seviyeli yerel idare hâline geçen eski ikincil seviye bölgeleri tek seviyeli yerel idare statüsü kazanmalarına rağmen kontluk statüsü kazanmamışlardır.
Atlantik üzerinde adalardan oluşan "Isles of Scilly" 1890'dan bu yana Birleşik Krallık'ın bir parçası olarak bağımsız bir "tek-seviyeli yerel idare" ile yöneltilmektedir. Fakat bazı hizmetler Co

İsveç idari olarak 21 ilden meydana gelir.

Birçoğu 1810'da oluşturulan il teşkilatlanma yasasından evvel kurulmuş olan il yönetimleri daha sonra bir dizi değişikliğe uğramıştır.
1968 yılında Stockholm şehri Stockholm iline dahil edilmiştir. 1997 yılında Kristianstad ve Malmöhus illeri birleştirilerek Skåne ili oluşturulmuştur. 1 Ocak 1998'de Göteborg, Bohus, Älvsborg ve Skaraborg illeri birleştirilerek Västra Götaland ili oluşturulmuştur.

Valilik bünyesinde iki idari yapı bulunur.

Länsstyrelse [1] 22 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. : İl genelinde sosyal konularla ve bölgesel toplum planlamasıyla ilgili çalışmalar yapar.
Lansting [2] 9 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. : İl genelinde sağlık hizmetleri, eğitim, kültür ve yöresel işletmelere destek le sorumludur. Toplu taşıtlar da ilçe yönetimleriyle il yönetimleri arasında ortak yürütülen bir hizmettir.

Adelaide, Avustralya'nın Güney Avustralya eyaletinin başkenti ve yaklaşık 1.28 milyon nüfusuyla ülkenin en kalabalık beşinci şehri.
Adelaide, 2002 ve 2004 yıllarında The Economist dergisi tarafından düzenlenen Dünyanın En Yaşanılabilir Şehirleri anketinde kültürel nitelik, iklim, yaşama ücreti ve sağlık, suç oranı gibi sosyal koşullar bakımından birincilik derecesini paylaşmıştır.

1836'da Britanyalılar tarafından ilk Avrupa yerleşimi olarak kurulmadan önce bölgede Avustralya Aborjinleri yaşıyordu. Sömürge döneminde ilk harita çıkarma çalışmalarını başlatan General William Light tarafından yerleşim alanı olarak seçildi. Adını Britanya kralı IV. William'ın karısı Kraliçe Adelaide'dan alan kent, 1840'ta Avustralya'nın ilk belediyesi olarak tüzel kimlik kazanmış, 1919'da büyük kent belediyesi statüsüne yükselmiştir.
Çevresindeki ovaların verimliliği, doğu ve güneydoğuya doğru yayılan Murray Düzlüklerine kolayca ulaşılabilmesi ve yakınındaki tepelerde maden yataklarının bulunması kentin büyümesine katkıda bulundu. Tarım ürünlerine yönelik ilk merkezlerden biri olan Adelaide'da buğday, yün, meyve ve şarap pazarlanırdı. Merkezi konumu ve kullanıma hazır hammadde kaynakları sayesinde sanayileşen kentte otomobil yedek parçaları, makineler, tekstil ve kimyasal maddeler üreten fabrikalar kuruldu.
Kentin güneyinde, Noarlunga limanı yakınlarında bulunan Hallet Koyundaki petrol arıtma tesisinin yapımı 1962'de tamamlandı ve bir süre sonra ikinci bir tesis daha hizmete girdi.

Lofty Sıradağlarının eteğinde St. Vincent Körfezinin doğu kıyısından 14 km içeride kurulmuştur. Torrens Nehri boyunca hafifçe yükselen bir arazide kuruludur. Bu nehir, kentin, iş yerlerinin toplandığı güney bölgesi ile, yerleşim merkezi durumundaki kuzey kesimini birbirinden ayırır. Kent merkezi ile banliyöler arasında geniş park alanları vardır.
Şubat ayı sıcaklık ortalaması 23 °C olan sıcak yazları ve temmuz ayı sıcaklık ortalaması 12 °C olan serin kışlarıyla yazı sıcak kontinental iklime sahiptir.

Adelaide, Avustralya'nın en büyük üç şirketine ev sahipliği yapmaktadır: Telstra, BHP Billiton ve National Australia Bank. Avustralya Ticaret Konseyi, Avustralya Sendika Konseyi ve Avustralya Menkul Kıymetler Borsası'nda işlem gören şirketlerin çoğunluğu Adelaide'de bulunmaktadır.
Adelaide, Güney Avustralya'nın kuzeydoğusundaki Cooper Havzasında bulunan Gidgealpa doğal gaz yataklarına bir boru hattıyla bağlanmış durumdadır. Murray Nehrinin ağız bölgesinde herhangi bir liman bulunmadığından, nehrin aşağı kesimindeki vadide yetiştirilen ürünlerin çoğu kara, deniz, hava ve demiryolu taşımacılığının yoğunlaştığı Adelaide'de toplanır. Kentin kendi liman tesisleri ise 11 km kuzeybatıdaki Port Adelaide'dadır.

Adelaide'ın belli başlı yapıları arasında üniversite (1874), parlamento ve hükûmet binaları, Doğa Tarihi Müzesi, St. Peter (Anglikan), St. Francis Xavier (Katolik) katedralleri sayılabilir.
İki yılda bir düzenlenen Adelaide sanat şenliklerinden ilki 1960'ta yapılmış ve Avustralya'nın ilk uluslararası şenliği olmuştur.

Ayrıca Adelaide United FC adında Avustralya Hyundai A-Ligi'nde oynayan bir futbol kulübü vardır.

 İzmir Türkiye 19 Ekim 1993

City of Adelaide 7 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Adelaide City Council 8 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Calgary (İskoçça ya da Kelt dilinde "çayır kenarı" mânâsında), sahip olduğu 1,239.220 nüfusuyla Kanada'nın dördüncü ve Alberta eyaletinin (Kanada) en büyük kentidir. Şehir, dünyanın en zengin bölgelerinden biri olan Calgary-Edmonton Koridoru'nun en güney ucunda yer alır. Calgary'nin ekonomisi enerji, finansal hizmetler, film ve televizyon, ulaşım ve lojistik, teknoloji, imalat, havacılık, sağlık ve sağlık, perakende ve turizm sektörlerindeki faaliyetleri içerir. Calgary Metropolitan Bölgesi, ülkenin en büyük 800 şirketi arasında Kanada'nın ikinci en yüksek kurumsal merkez ofisine ev sahipliği yapmaktadır. Kent, 1988 Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştı.
1914'te Alberta'da petrol bulunmasıyla başlayan süreçte, bölge sahip olduğu petrol ve diğer doğal kaynaklarla zenginleşti. Özellikle 1973'te Arap petrolüne uygulanan ambargo dolayısıyla petrol fiyatlarının aşırı artış kaydetmesiyle bölge baş döndürücü bir şekilde büyümüştür. Günümüzde Calgary, Kanada'da, Toronto'nun ardından en çok şirket merkezine sahip olan kent unvanına sahiptir. Bu şirketlerin birçoğu petrol endüstrisiyle yakından ilgilidir. Ayrıca kent, Kanada'nın en pahalı emlak fiyatlarına sahip olmasıyla da tanınmaktadır.
Calgary, ünlü Kanada Kayalık Dağları'na 80 km. uzaklıktadır ve kent merkezi dağların eşsiz manzarasına sahiptir. Kayalık Dağları üzerindeki ünlü turizm kasabaları Banff, Lake Louise ve Canmore'a olan yakınlığının yanında, kent, turistlere sunduklarıyla da her yıl 4.5 milyon ziyaretçi çekmektedir. Calgary Stampede adı verilen büyük festival döneminde kent milyonlarca ziyaretçiye kapılarını açmaktadır. Calgary, şehrin doğu kısımlarında nemli bir karasal iklim ve yüksekliğin artması nedeniyle şehrin batı kısımlarında yarı arktik bir iklim yaşar.
Calgary Üniversitesi kentin en önemli yükseköğrenim kurumudur ve yaklaşık 32.000 öğrencisi vardır.
Güney Alberta'nın yerli halkları, Bow Nehri ve Dirsek Nehri tarafından yapılan keskin viraja atıfta bulunarak Calgary bölgesinden "dirsek" olarak bahsetti.
Önemli caddesi International Avenue her yıl Ağustos ayı sonlarında GlobalFest'e ev sahipliği yapar.

Alberta

Calgary resmi sitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calgary turizm sitesi 11 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Calgary Üniversitesi resmi sitesi22 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çengdu, Çin'in Siçuan eyaletinin başkentidir. 2020 nüfus sayımına göre 20.937.757 nüfusuyla Çin'in dördüncü en kalabalık şehridir ve eyalet düzeyindeki belediyeler dışında 20 milyondan fazla nüfusa sahip tek şehirdir. Geleneksel olarak Batı Çin'in merkezi konumundadır.
Çengdu, Siçuan'ın merkezinde yer almaktadır. Çevresindeki Çengdu Ovası "Cennet Ülkesi" ve "Bereket Diyarı" olarak bilinir. Tarih öncesi yerleşimcileri arasında Sanxingdui kültürü de bulunmaktadır. Eski bir sulama sistemi olan Dujiangyan bölgesi, Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiştir. Jin Nehri şehirden geçmektedir. Çengdu'nun kültürü, eyaleti Siçuan'ın kültürünü yansıtmaktadır; 2011 yılında UNESCO tarafından gastronomi şehri olarak tanınmıştır. Siçuan bölgesinde yaşayan Çin ulusal sembolü olan dev panda ile ilişkilidir; Şehir, Chengdu Dev Panda Yetiştirme Araştırma Merkezi'ne ev sahipliği yapmaktadır. 
MÖ 4. yüzyılda Shu Krallığı tarafından kurulan Chengdu, iki bin yıldan fazla bir süredir imparatorluk, cumhuriyet ve komünist dönemlerde adını değiştirmeden koruyan tek Çin yerleşimi olmasıyla benzersizdir. Üç Krallık Dönemi'nde Liu Bei'nin Shu Han İmparatorluğu'nun başkentiydi ve Orta Çağ'da da birkaç yerel krallığın başkentiydi. II. Dünya Savaşı sırasında, Japonlardan kaçan doğu Çin'den gelen mülteciler Chengdu'ya yerleşti. Savaştan sonra, Chengdu, Tayvan adasındaki Taipei'ye çekilene kadar kısa bir süre Milliyetçi cumhuriyet hükûmetinin başkenti oldu. Çin Halk Cumhuriyeti döneminde, Chengdu'nun Doğu Çin ile Batı Çin arasındaki bağlantı noktası olarak önemi arttı; 1952'de Çongçing'e, daha sonra Kunming ve Tibet'e demiryolları inşa edildi. 1960'larda Chengdu önemli bir savunma sanayi merkezi haline geldi. 
Çengdu, Çin'in en önemli ekonomik, finansal, ticari, kültürel, ulaşım, araştırma ve iletişim merkezlerinden biridir. Ekonomisi, makine, otomobil, tıp, gıda ve bilgi teknolojisi endüstrileriyle karakterize edilen çeşitli bir yapıya sahiptir. Çengdu, 2021 Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde küresel olarak 35. sırada yer alan önde gelen bir finans merkezidir. Çengdu ayrıca birçok uluslararası şirkete ev sahipliği yapmaktadır; 315'ten fazla Fortune 500 şirketi şehirde şube kurmuştur. Çengdu, Pekin ve Şanghay'dan sonra iki uluslararası havaalanına sahip üçüncü Çin şehridir. Çengdu Shuangliu Uluslararası Havaalanı ve Air China ve Sichuan Airlines'ın merkezi olan yeni inşa edilmiş Tianfu Uluslararası Havaalanı, dünyanın en yoğun 30 havaalanından biridir ve Çengdu tren istasyonu Çin'in en büyük altı istasyonundan biridir. Çengdu, GaWC'ye göre (Barselona ve Washington, D.C. ile birlikte) "Beta + (küresel ikinci kademe)" şehir sınıflandırmasına sahiptir. 2023 yılı itibarıyla şehir, Pekin, Şanghay ve Guangzhou'nun ardından Çin'de dördüncü sırada yer alan 23 yabancı konsolosluğa da ev sahipliği yapmaktadır. Chengdu, Halk Kurtuluş Ordusu'nun Batı Tiyatro Komutanlığı bölgesinin merkezidir. 2023 yılında Chengdu, Pekin ve Shenzhen'den sonra Yaz Dünya Üniversite Oyunlarına ev sahipliği yapan üçüncü Çin şehri oldu. Şehir ayrıca 2025 yılında Dünya Oyunlarına da ev sahipliği yaptı. Çin'de yaşanabilecek en iyi şehirlerden biri olarak kabul edilir ve aynı zamanda Çin'in ulusal merkez şehirlerinden biridir.
Chengdu, bilimsel çıktılar açısından önemli bir şehirdir ve küresel olarak 21. sırada, Batı Çin'de ise Şian'dan sonra 2. sırada yer almaktadır. Şehir, Batı Çin'deki en fazla sayıda üniversite ve araştırma enstitüsüne ev sahipliği yapmaktadır. Bunlar arasında özellikle şunlar yer almaktadır: Sichuan Üniversitesi, Çin Elektronik Bilim ve Teknoloji Üniversitesi, Güneybatı Finans ve Ekonomi Üniversitesi, Güneybatı Jiaotong Üniversitesi, Chengdu Teknoloji Üniversitesi, Sichuan Normal Üniversitesi ve Xihua Üniversitesi.

Çin eyalet konseyi, Çengdu'yu ülkenin batıdaki lojistik, ticaret, finans, bilim ve teknoloji merkezinin yanı sıra bir ulaşım ve iletişim merkezi olarak belirledi. Aynı zamanda imalat ve tarım için önemli bir üstür.
Dünya Bankası'nın küresel yatırım ortamlarıyla ilgili 2007 anket raporuna göre, Çengdu "Çin'in iç kesimlerinde yatırım ortamı için örnek şehir" ilan edildi.
Ayrıca, Nobel ekonomi ödüllü Dr. Robert Mundell ve ünlü Çinli ekonomist Li Yining tarafından 2010 yılında Devlet Enformasyon Merkezi tarafından yayınlanan bir araştırma raporuna dayanarak, iç Çin'de yatırım ortamına referans şehir ve yeni kentleşmede önemli bir lider olan Çengdu, Batı Kalkınma Programının "motoru" oldu.
2010 yılında ANZ Bank, Nippon Steel Corporation ve Electricité de France dahil olmak üzere Fortune 500 şirketlerinden 12'si Çengdu'da son yıllardaki en büyük sayıdaki ofis, şube veya operasyon merkezi açtı. Bu arada, JP Morgan Chase, Henkel ve GE dahil olmak üzere Çengdu'da ofis açan Fortune 500 şirketleri yatırımlarını artırdı ve Çengdu'daki şubelerinin katılımını artırdı. 2010'un sonunda, 200'den fazla Fortune 500 şirketi Çengdu'da şubeler açarak Orta ve Batı Çin'deki Fortune 500 şirketlerinin sayısı açısından birinci sırada yer aldı. Bunların 149'u yabancı, 40'ı yerli şirkettir.
Çin'deki Amerikan Ticaretinin Durumuna İlişkin 2010 AmCham Çin Beyaz Kitabına göre Çengdu Çin'deki en önemli yatırım yerlerinden biri oldu.
Makine, otomobil, ilaç, gıda ve bilgi teknolojisi dahil olmak üzere Çengdu'daki ana endüstriler çok sayıda büyük ölçekli işletme tarafından desteklenmektedir. Ayrıca, Çengdu dışından artan sayıda yüksek teknoloji işletmesi de buraya yerleşti.

Çengdu, Orta ve Batı Çin'de yatırım için gözde şehirlerden biri haline gelmektedir. Dünyanın en büyük 500 şirketi arasında, 133 çok uluslu kuruluşun Ekim 2009 itibarıyla Çengdu'da yan kuruluşları veya şubeleri vardır. Bu ÇUİ'ler arasında montaj ve üretim üsleri bulunan Intel, Cisco, Sony ve Toyota ile Çengdu'da Ar-Ge merkezleri bulunan Motorola, Ericsson ve Microsoft vardır.
Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu, Çengdu'nun buradaki ulusal biyo-sanayi üssü kurma teklifini resmen onayladı. Çengdu hükûmeti 2012 yılına kadar 90 milyar CNY'lik bir biyo ilaç sektörü yaratma planı açıkladı. Çin'in havacılık endüstrileri, şehirde uzay ve havacılık teknolojisine sahip olacak yüksek teknolojili bir endüstri parkı inşaatına başladılar. Yerel yönetim, denizaşırı ve yerli şirketleri hizmet dış kaynak kullanımı için çekmeyi ve Çin'de ve dünyada iyi bilinen bir hizmet dış kaynak kullanımı üssü olmayı planlamaktadır.

Çengdu, uzun süredir yerleşik bir ulusal elektronik ve BT endüstrisi merkezi olmuştur. Çengdu'nun büyümesi, Hindistan'la birlikte dünya telekomünikasyon pazarının yüzde 70'inden fazlasını oluşturan Çin'in yerel telekom hizmetleri sektörünün büyümesiyle birlikte hızlandı. Çengdu'da birkaç önemli ulusal elektronik Ar-Ge enstitüsü bulunmaktadır. Çengdu Yüksek Teknoloji Sanayi Geliştirme Bölgesi, Intel, IBM, Cisco, Nokia, Motorola, SAP, Siemens, Canon, HP, Xerox, Microsoft, Tieto, NIIT, MediaTek ve Wipro ve ayrıca Lenovo gibi yerli şirketler dahil olmak üzere en az 30 Fortune 500 şirketi ve 12.000 yerli şirket olmak üzere çeşitli çok uluslu şirketleri cezbetti. Dell, Xiamen'deki merkezi büyürken, ikinci büyük Çin operasyon merkezini 2011'de Çengdu'da açmayı planladı.
Intel Capital, 2001 yılında Çengdu'nun ilk yabancı teknoloji şirketi olan Primetel'de stratejik bir hisse satın aldı. Intel'in 2005 yılında kurulan Çengdu fabrikası, Şanghay fabrikasından sonra Çin'deki ikinci fabrikası ve Çin anakarasının iç bölgelerindeki elektronik endüstrisindeki bu tür ilk büyük ölçekli yabancı yatırımdır. Dünyanın en büyük çip üreticisi Intel, Çengdu'daki iki montaj ve test tesisine 525 milyon ABD doları yatırım yaptı. Dünyanın üçüncü büyük dökümhanesi olan Semiconductor Manufacturing International Corporation (SMIC), Intel'in izinden giderek Çengdu'da bir montaj ve test tesisi kurdu. Intel'in rakibi AMD de aynı şekilde bu şehirde bir Ar-Ge merkezi açmaya hazırlanmaktadır.
Kasım 2006'da IBM, Çengdu Tianfu Yazılım Parkı içinde  Dalian, Şanghay ve Shenzhen'den sonra Çin'deki dördüncü Küresel Teslimat Merkezini kurmak için Çengdu Yüksek Teknoloji Bölgesi ile bir anlaşma imzaladı. Şubat 2007'de faaliyete geçmesi planlanan bu yeni merkez, dünya çapındaki müşterilere İngilizce, Japonca ve Çince dillerinde ve Çin'in güneyindeki Shenzhen şehrinde bulunan IBM Küresel Tedarik Merkezine çok dilli uygulama geliştirme ve bakım hizmetlerini sağlayacaktı. 23 Mart 2008'de IBM, "West China Excellent Enterprises CEO Forumu"nda IBM Global Business Services'ın güneybatı çalışma ekibinin artık resmi olarak Çengdu'da görevlendirildiğini duyurdu. 28 Mayıs 2008'de IBM China başkanı Zhou Weikun, IBM Çengdu'nun mevcut 600 olan personel sayısını yıl sonuna kadar yaklaşık 1.000'e çıkaracağını açıkladı.
Temmuz 2019'da bulut bilişim şirketi Amazon Web Services, bir inovasyon merkezi kurmak için Çngdu High-Tech Zone ile bir anlaşma imzaladı. Bu proje, uluslararası iş ve işletmeleri bölgeye çekmeyi, Çin'de bulut bilişimi teşvik etmeyi ve yapay zeka teknolojileri geliştirmeyi amaçlıyordu.
Son birkaç yılda, Çengdu'nun ekonomisi hızla gelişti. Çengdu, Çin'in dokuz üst düzey posta merkezinden biri ve altı ulusal telekom değişim merkezinden biri ile iletişim altyapısı için önemli bir üstür.
2009'da Çengdu, Dünya Siber Oyunlar Büyük Finallerine (11-15 Kasım) ev sahipliği yaptı. Çin ilk kez dünyanın en büyük bilgisayar ve video oyunu turnuvasına ev sahipliği yaptı.

Çengdu'da 13 farklı ülkenin konsolosluğu bulunmaktadır. Bunlar:

 Almanya Federal Cumhuriyeti Başkonsolosluğu
 Kore Cumhuriyeti Başkonsolosluğu
 Tayland Krallığı Başkonsolosluğu
 Singapur Cumhuriyeti Başkonsolosluğu
 Fransa Başkonsolosluğu
 Pakistan İslam Cumhuriyeti Başkonsolosluğu
 Avustralya Başkonsolosluğu
 Yeni Zelanda Başkonsolosluğu
 İsrail Başkonsolosluğu
 Polonya Başkonsolosluğu
 Çekya Başkonsolosluğu
 İsviçre Başkonsolosluğu
 Avusturya Başkonsolosluğu

Çengdu'nun kardeş şehirleri şunlardır. Bu kardeş şehir anlaşmalarının girildiği tarihler de gösterilmektedir:

 Wikimedia Commons'ta Çengdu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çengdu Shuangliu Uluslararası Havalimanı
Çengdu Spor Merkezi
Siçuan Sta

Glasgow, İskoçya'nın en kalabalık şehridir ve batı orta İskoçya'da, Clyde Nehri kıyısında yer almaktadır. Birleşik Krallık'ın üçüncü en kalabalık şehri ve Avrupa'nın 27. en kalabalık şehridir ve şehir sınırları içindeki alanları temsil eden 23 bölgeden oluşmaktadır. Glasgow, üniversite eğitimi ve araştırması, finans, sanayi, ticaret, alışveriş, kültür ve moda alanlarında İskoçya'nın önde gelen şehirlerinden biridir ve Viktorya ve Edward dönemlerinin büyük bir bölümünde genellikle "Britanya İmparatorluğu'nun ikinci şehri" olarak anılmıştır.
2020 yılında tahmini nüfusu 632.350'dir. 1.000.000'dan fazla insan Büyük Glasgow kentsel alanında yaşarken, daha geniş Glasgow Şehir Bölgesi 1.800.000'dan fazla insana ev sahipliği yapmaktadır, bu da İskoçya nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturmaktadır. Şehrin nüfus yoğunluğukm² başına 3.562 kişidir; bu, İskoçya'nın genelindeki ortalama 70/km2'den çok daha yüksektir. Glasgow, Glasgow Katedrali'ne yakın ve Clyde Nehri'ne doğru inen küçük bir kırsal yerleşimden, İskoçya'nın en büyük ve Britanya'nın tonaj bakımından onuncu büyük limanı haline geldi. Orta Çağ piskoposluk ve piskoposluk kasabasından (sonradan kraliyet kasabası) ve 15. yüzyılda Glasgow Üniversitesi'nin kurulmasından sonra genişleyerek, 18. yüzyılda İskoç Aydınlanmasının önemli bir merkezi haline geldi.
Glasgow, 1893'te bir ilçe haline geldi; şehir daha önce tarihi Lanarkshire ilçesindeydi ve daha sonra Renfrewshire ve Dunbartonshire'ın bir parçası olan yerleşimleri de içerecek şekilde büyüdü. Şimdi İskoçya'nın 32 üniter konsey bölgesinden biridir ve Glasgow Şehir Konseyi tarafından yönetilmektedir. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Glasgow'un nüfusu hızla artarak 1921 nüfus sayımında 1.034.174 kişiye ulaştı. Nüfus, o zamandan 1965 yılına kadar 1 milyonu aşmaya devam etti (zirve noktası 1938'de 1.127.825 idi). 1911 yılına kadar şehrin tarihi alanı 12.975 dönümdü. 1912, 1926, 1931 ve 1936 yıllarındaki büyük sınır genişletmeleriyle şehir üç katına çıkarak 39.725 dönüme ulaştı. 1960'larda kapsamlı kentsel yenileme projeleri sonucunda, Cumbernauld, Livingston, East Kilbride ve çevre banliyöleri gibi belirlenmiş yeni kasabalara büyük ölçekli insan göçü yaşandı ve nüfus büyük ölçüde azaldı.
Glasgow'un önemli kültürel kurumları uluslararası üne sahiptir. Bunlar arasında Hunterian Müzesi ve Sanat Galerisi, Burrell Koleksiyonu, Kelvingrove Sanat Galerisi ve Müzesi, Kraliyet İskoç Ulusal Orkestrası, BBC İskoç Senfoni Orkestrası, İskoç Balesi, İskoçya Kraliyet Konservatuvarı, Citizens Tiyatrosu ve İskoç Operası yer almaktadır. Şehir, 1990 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmuş ve mimarisi, kültürü, medyası, müzik sahnesi, spor kulüpleri ve ulaşım bağlantılarıyla dikkat çekmektedir. Birleşik Krallık'ta en çok ziyaret edilen beşinci şehirdir. Şehir ayrıca, özellikle Old Firm rekabetiyle bilinen futbol dünyasında da ünlüdür. Şehrin Partick bölgesi, 1872'de ilk uluslararası futbol maçının yapıldığı yer olması nedeniyle kültürel açıdan önemlidir.

Glasgow şehir merkezine 16 kilometre uzaklıkta olan 4 üniversitesiyle, yüksek ve akademik araştırmaların merkezinde büyük bir şehirdir: 

Glasgow Üniversitesi
Strathclyde Üniversitesi
Glasgow Kaledonyan Üniversitesi
Batı İskoçya Üniversitesi

Glasgow şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

Curlie'de Glasgow Şehri için  enformasyon sitesi (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

 (İngilizce)
Glasgow için online kilavuzu (İngilizce)

Indianapolis, ABD'nin Indiana eyaletinin 829.718 nüfusa sahip en büyük şehri. Indianapolis Indiana eyaletinin başkenti ve Marion County idare merkezidir. ABD'nin en büyük şehirler listesinde 14. sıradadır. Mississippi Nehri'nin doğusunda kurulan ve ABD'nin nüfusu en hızlı gelişen şehridir.

Indianapolis kurulmadan önce o mevkide yaşayan Amerika yerlileri "Miami Kabilesi" ve "Lenape veya Dealaware kabilesi" mensupları idi. 1820'li yılların başlarında Avrupa'dan  ve ABD'nin diğer yerlerinden gelen beyaz göçmenler bu yerli Amerikalıları yaşadıkları yerlerden çıkartmışlardır.
1816'den itibaren bu tarihte kurulan Indiana eyaletinin başkentliği yapmış olan "Corydon, Indiana" kenti yerine 1820'de Indiana eyaleti için yeni başkent  kurulması tercih edildi. ABD eyaletlerinin başkent seçimlerinde kullanılan ana kriter, seçilecek  başkentten o eyaletin o sıradaki ve nüfusunun oturduğu mevkilerden yeni secilen başkente en kolay seyahat edip varabilmeleri idi. Buna karşılık Indiana eyaleti için seçilen başkent mevki (modern Indianapolis) bu eyaleti hemen hemen coğrafik merkezinde olduğu için seçilmiştir. Indiana Eyaleti Yüksek Mahkemesi Yargıçlarından biri  olan "Jermiah Sullivan" bu yeni kurulacak eyalet başkentinin isminin eyalet ismine Grekçe şehir anlamına gelen 'polis eklenmesi ile "Indianapolis" olmasını teklif etti ve bu kabul edildi. Kurulacak Indianapolis için seçilen mevki "White Nehir" kıyısında idi ve bu seçim yapılırken White Nehri'nin kanallaştırılıp seçilen mevkiye kanallarla su üzerinden ulaşımın ucuzca ve kolaylıkla sağlayabileceği de düşünülmüştü. Fakat White Nehri'ni kanallaştırmak nehrin fazla kumlu olması dolayısıyla  mümkün olmadı.
Indiana eyaleti 1820'de yeni kurulacak şehrin planlaması için ABD devletinin başkenti olması kararlaştırılan Washington için uygulanan "L'Enfant Planı"nı hazırlayan Fransız mimar "Pierre L'Enfant"ın yardımcısı olan "Alaxander Ralston"a şehir plancılığı görevini verdi. Ralston'un hazırladığı plana göre Indianapolis bir her tarfi bir mil olan kare şeklinde olacak ve  böylece  büyüklüğü tam 1 mil kare (yak. 3 km²) olacaktı. Bu yeni şehrin tam ortasında tam bir daire şeklinde bir açık park bulunacaktı. Bu parkın adı "Eyalet Valisi Dairesi" olacaktı çünkü  bu dairesel arazinin ortasına "Eyalet Valisi"nin konağı yapılacaktı. Bu daireye şehrin doğu kenarın ortasından  doğu-batı yönlü "Market Street (Çarşı Sokağı)" gelip şehrin tam karşında en batı yanı ortasına  gidecekti. Benzer şeklide şehrin en güneyinin ortasından  güney-kuzey yönlü "Meridian Streret (Meridyen Sokağı) bu daireye gelip geçecek ve şehrin en kuzeyi ortasına gidecekti. Böylece bir kare şekli yeni şehir ortasında bulanan daire ve bu daireye iki yandan gelen geçen Market Street ve Meridien Street ile sanki ortadaki daire ve bir artı işareti gibi olup şehir dörde bölünecekti. Indianapolis'in eyalet başkenti olarak göreve başlaması 10 Ocak 1825'te oldu. Bu plana göre yapılan "Eyalet Valisi Konağı"  ancak 1857'ye kadar kullanıldı. "Eyalet valisi Konağı" 1857'de yıkıldı ve yerine 87 m yükseklikte bir uzun dikili taş ihtiva eden neoklasik mimari stilli kireç taşı ve bronzdan yapılmış "Askerler ve Bahriyeliler Anıtı" yapıldı. Bu mevkide bulun dairesel yol günümüzde "Monument Street (Anıt Sokağı)" olarak anılmaktadır. Günümüzdeki şehrin merkezi doğu-batı eksenli  o zamanki adıyla  "Market Street (Çarşı Sokağı)" olan ama modern adıyla "National Road (Ulusal Yol)" olarak anılan sokakta bulunmaktadır.
1 Ekim 1847'de Indianapolis'e ilk özel demiryolu hattı, "Jeffersonville, Madison ve Indianapolis Demiryolu Şirketi" tarafından yapıldı. Bundan sonra şehre yapılan demiryolları hatları şehrin  gelişip büyümesinde önemli rol oynadı. Indianapolis'e birçok farklı demiryolu şirketi hat açtı ve bunlara yolcuların ve demiryolu şirketlerinin  ortaklaşa kullanılacakları bir birleşik istasyon (Union Station) ilk defa Indianapolis'te açıldı ve sonra diğer ABD şehirlerine de "Union Station"ları yapıldı.
20. yüzyılın başında Indianapolis, büyük sayıda otomobil fabrikalarının bulunduğu bir üretim merkezi idi ve yüzyılın sonraki yıllarına bu otomobil üretim merkezliği Detroit'e geçti.
20. yüzyıl başlarından itibaren Indianapolis yapılan karayolları ile ABD'nin Orta-Batı bölgesinde bir otomobil-kamyon yollarının birleştiği bir kavşak merkezi oldu. Indianapolis'ten Chicago, Louisville, Cincinnatı, Columbus, Detroit, Cleveland ve St. Louis yönlerinde önemli karayolları yapıldı. Bu nedenle Indianapolis şehrinin bir takma adı "Amerika'nın Yollar Kavşağı Merkezi" oldu. 
İlk ünlü "Indianapolis-500 Oto Yarışı"  30 Mayıs 1911'de 1909'da özel olarak yapılan "Indianapolis Motor Spedway" adlı motorlu otomobil yarışı i yarış pisti ve belirli yerlerindeki stadyumunda yapıldı. Böylece günümüze kadar her yıl yapılan otomobil yarışı Indianapolis şehrinin oto yarış ile ilgili turizm, hizmetler ve üretim ekonomisini tayin etti ve ABD'de Indianapolis şehrinin imajını oto yarış şehri olarak tespit etti.
Şehrin nüfusunun hızla büyümesi 20. yüzyılın ilk yarısında devam etti. Fakat II. Dünya Savaşı sonunda şehrin büyüme trendi değişti. Şehrin merkezinden şehrin varoşlarına doğru orta sınıfın ve ABD'de çoğunluğu beyaz ırktan olan bu sınıf mensuplarının göç etme süreci ("Beyazların Kaçışı Süreci") başladı. Şehrin ortasındaki eski evlerle dolu semtlerinde nispeten fakirler ve ABD'ye özel olarak Afro-Amerikan siyahiler çoğunlukta kaldılar. Varoşlara giden nispeten zenginler şehir vergileri vermedikleri ve şehrin ortasında bulunanlar fakirlik dolayısıyla şehir vergisi veremedikleri (ve şehirden sosyal ve mali destek yardımı bekledikleri için) şehrin mali durumu kötüleşti.  Bu ABD'de olan ırksal önyargılılık; ırksal kayrımcılık ve ırksal ayrımcılık ile birleşerek büyük sosyal sorunlar yarattı. 1860'larda ırksal ayırımcılığa karşı Afro-Amerikalı siyahilerin direnmesi ABD'nin her büyük şehrinde, bu arada Indianapolis'te kendini gösterdi. Buna rağmen Afro-Amerikan direniş lideri Martin Luther King bir suikasta tabi kalarak öldürülünce ABD'de büyük şehirlerde görülen ırksal ayaklanmalar, bir nadir şehir olarak, Indianapolis'te görülmedi. Buna nedenin bu suikastın yapıldığı günlerde Indianapolis'te cumhurbaşkanlığı adaylığı için seçim kampanyasında bulunan Robert Kenendy'nin bu kentteki ırksal sıkıntı tansiyonu düşürmek yaptığı konuşmalar  ve hareketler olduğu kabul edilmektedir. 1970'li yıllarda şehrin ve şehrin bağlı olduğu ilçenin idaresinde ellerinde tutan Cumhuriyetçi Parti  mensubu politikacılar Amerika Birleşik Devletleri Yüce Mahkemesi'nin "Brown Eğitim  Kurulu Davası" yargılaması sonucu ile ABD'deki kamu okullarında ırksal ayrım uygulamayı yasak etmesinden daha önce çıkartılan bir kanunla bu ırksal ayırmayı yasak etmişlerdi. Ama bundan sonra ırksal sorununu pek uygun olarak çözemediler. 1970'te uyguladıkları Indianapolis ve İlçe Yönetimin birleştirilmesi ve "Birleşik Şehir ve İlçe İdaresi (Unigov)" kurulması gibi ABD'de gayet nadir görülür yerel idare sistemleri, ortaya çıkardı. Bu özellikle varoşlara geçmiş olan orta sınıfın hoşnutsuzluğunu çekti ve bunlar çeşitli yollarla kendi menfaatlerini (örneğin özel okullar kurarak) korumaya devam ettiler. bu kanunlarla korunacak olan siyahi ırk mensupları da bu tedbirlerden pek az fayda gördüler. Kanunen okullarda ırk ayrımı yasak olmasına rağmen ırkların yaşadıkları mevkilerin ayrı olması dolayısı ile belli okullarda belli ırktan öğrenciler teksif oldu. Bunu önlemek için Fedaral mahkemede Yargıç S. Hugh Dillin'in yargılama kararına göre değişik ırktan öğrencilerin otobüs yolculuğu yaptırılarak her bir okulda bir ırksal denge sağlanması uygulaması yürürlüğe kondu.
"Birleşik Şehir ve İlçe İdaresi" ile Indianapolis'in sınırları değişti ve şehrin nüfusunu büyüklüğü ve nüfusun ırksal bileşimi hep değişti. Yeni Indianapolis o zaman ABD'nin en büyük 11. şehri sırasını aldı. Yeni kurulan "Unigov" idaresi için yaptırılan yeni idare binası "Indianapolis Şehir İlçe Binası" şehrin en yüksek binası oldu ve bu binanın yüksekliği planmış şehrin ortasında bulunan "Askerler ve Bahriyeler Anıtı"nın yüksekliğini geçti.
1970'li ve 1980'li yıllarda Indianapolis "beyazların varoşlara kaçışı'" ve "şehrin ortasının sosyal yapısının ve ikametgâh yapılarının  çürümesi" süreçlerine yakalandı. Şehir-ilçe idareci politikacıları bu sorunlara çareler arayıp bunları uyguladılar. Şehre turist çekip ve ayrıca şehrin bir ulaşım ve nakliyat merkezi yapıp şehri ekonomik  yapısını değiştirmek için planlar uyguladılar. Örneğin 1975'te eski yerel idare belediye havaalanı ("Weir Cook Belediye Havaalanı") "Indianapolis Enternasyonal Havaalanı " adıyla yeniden lanse edilerek bir uluslararası havaalanı yapıldı. Bunlar bir şehirde ekonomik büyüme hamlesi yarattı. Şehirde uygulanan  şehirsel yenileme yatırımları ve projeleri arasında "Indianapolis Konferans Merkezi" inşa edilmesi ve bu merkezin 2011 başında tevsi edilip genişletilmesi; şehrin çevre yolu olan I-465 eyaletler arası otoyolunun yenilip iyileştirmesi; yeni uluslararası havaalanına yeni terminal binası yapımı; 2011'de açılan Indiana Colts Amerikan futbol takımına yeni "Lucas Oil Stadyum" adlı stadyumun yapılması  gelmektedir. Aynı zamanda şehrin merkezinde çürümeye yüz tutan binaların yıkılıp yeni ikametgâhlar yapılmasına önem verilip şehirsel yenileşme sağlanmaya da önem verildi.
Şehirsel yenileşme projelerin takip eden iş ve ticaret Amerikan dergisi olan "Forbes" ve benzer hedefli "Livability Websitesi" Indianapolis'in gayretlerini öven ve yaptıkları yatırımlarla orta çıkartılan yeni şehir merkezleri arasında en iyilerinden başında Indianapolis geldiğini bildirmişlerdir. Bu kaynaklara göre Indianapolis'in yeni merkezinde 300'den fazla perakende satış dükkânı, 35 otel, 350 tane restoran ve yiyecek sağlama dükkânları; yeni sinema salonları, yeni spor salonları, müzeler, güzel sanatlar galerileri ve parklarla Indianapolis yerel halk ve şehir misafirlerine gayet çekici bir şehir merkezi olmuştur.

Indianapolis'in resmen 8 tane kardeş şehri vardır:

Indianapolis'teki en yüksek binalar listesi

Resmi websitesi 4 

Kuzey İrlanda (İngilizce: Northern Ireland, İrlandaca: Tuaisceart Éireann, İskoçça: Norlin Airlann), İrlanda Adası'nın kuzeydoğusunda yer alan Birleşik Krallık'ın bir parçasını oluşturan bir bölgedir. Kuzey İrlanda için ülke (country), vilayet (province) ya da bölge (region) tanımlamaları kullanılmaktadır.
Başkenti Belfast'tır. Yüzölçümü 14.139 km² olup İrlanda adasının %16,75'ini nüfus olarak ise 2021'de 1.903.100 yani %27,1'ini oluşturmaktadır. 1998 Kuzey İrlanda Yasası ile kurulan Kuzey İrlanda Meclisi, bir dizi devredilmiş yetkiden sorumluyken diğer politik yetkiler Birleşik Krallık Hükûmeti'ne bırakılmıştır. Kuzey İrlanda hükûmeti, Hayırlı Cuma Anlaşması hükümleri uyarınca çeşitli alanlarda İrlanda hükûmetiyle işbirliği yapmaktadır. İrlanda Cumhuriyeti ayrıca, İngiliz-İrlanda Hükûmet Konferansı aracılığıyla devredilmemiş hükûmet konularında danışmanlık rolüne sahiptir.
Kuzey İrlanda, İrlanda'nın 1920 İrlanda Hükûmeti Yasası ile bölünmesiyle 1921 yılında kuruldu ve kuzeydoğu bölgesinde altı kontluktan oluşan devredilmiş bir hükûmet oluşturuldu. Westminster'daki birlikçilerin ve destekçilerinin amaçladığı gibi, Kuzey İrlanda'da Birleşik Krallık'ta kalmak isteyen birlikçi çoğunluk vardı; bunlar genellikle Britanya'dan gelen sömürgecilerin Protestan torunlarından oluşuyordu. Bu arada, Güney İrlanda'daki çoğunluk (1922'de İrlanda Özgür Devleti oldu) ile Kuzey İrlanda'daki önemli bir azınlık, birleşik ve bağımsız bir İrlanda isteyen İrlanda milliyetçilerinden oluşuyordu. Günümüzde, birinci grup kendisini genel olarak İngiliz, ikinci grup ise İrlandalı olarak görüyor; Kuzey İrlandalı veya Ulster kimliği ise her kesimden önemli bir azınlık tarafından sahipleniliyor.

Kuzey İrlanda olarak bilinen bölge farklı bir tarihe sahiptir. İrlanda Krallığı'na (1541-1800) bağlı olan adanın tümü Londra merkezli, İrlanda ve Büyük Britanya Krallıklarını birleştiren Birlik Kanunu (1800) çerçevesinde 1801 yılında Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı adıyla birleşik bir Krallık halini almıştır. 20. yüzyılın başlarında birlik yanlısı Sir Edward Carson liderliğindeki Birlikçiler İrlanda'da halkın yerinden yönetimine karşı çıkmıştır. Birlikçiler İrlanda adasının tamamında azınlık olmalarına rağmen Ulster denilen Kuzey İrlanda tarafında büyük bir nüfusa sahiptiler.

2021 resmi sayımına göre ülkenin nüfusu 1.903.100 kişidir. Bu nüfusun % 37,3'ü Protestan (Presbiteryen, İrlanda Kilisesi, Metodist ve diğer Protestan mezhepleri), % 42,3'i ise Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır.[1] 26 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2021 resmi sayımına göre Kuzey İrlanda'da yaşayanların ulusal kimlikleri

Ülkenin en önemli gölleri Büyük Britanya adalarının içinde de en büyük tatlı su kaynağı olan 392 km²'lik alana sahip Lough Neagh, diğer önemli gölü ise Fermanagh Kontluğu sınırları içindeki Lough Erne'dir. Kuzey İrlanda'nın en büyük adası Antrim sahilindeki Rathlin adasıdır. Sperrin Dağları ülkenin Altın ihtiyacının karşılandığı bir bölgedir. Ayrıca Mourne dağları çevresinde de Granit çıkarılmaktadır. Ülkenin en yüksek noktası Mourne dağlarında 848 metre yüksekliğindeki Slieve Donard'dır.
Kuzey İrlanda'nın tamamında ılıman deniz iklimi etkisini gösterir.
En yüksek sıcaklık: 30.8 °C (87.4 °F) Knockarevan, Garrison yakınları, Fermanagh kontluğu 30 Haziran 1976 ve Belfast'ta 12 Temmuz 1983.
En düşük sıcaklık: -17.5 °C (0.5 °F) Magherally, Banbridge yakınları, Down Kontluğu 1 Ocak 1979.

Kuzey İrlanda altı kontluğa ayrılmıştır:

Antrim Kontluğu
Armagh Kontluğu
Down Kontluğu
Fermanagh Kontluğu
Londonderry Kontluğu
Tyrone Kontluğu

Kuzey İrlanda'da beş kent idari olarak şehir statüsündedir:

Belfast
Derry
Newry
Armagh
Lisburn

Birlik yanlıları tarafından verilen isimler:

Ulster: İrlandalılar tarafından kullanılan bir terimdir. İrlanda devleti tarihte dört bölgeye ayrılmıştır. Bu bölgelerden olan Ulster kabaca Kuzey İrlanda topraklarını tamamını ve İrlanda Cumhuriyeti'nin üç ilini kapsamaktadır.
İl (The Province): Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık'a ait bir il olduğu varsayımıyla bu isim kullanılır.
Cumhuriyetçiler tarafından verilen isimler:

Kuzey İrlanda (Tuaisceart na hÉireann): Kuzey İrlanda'nın İrlanda adasının bir parçası olduğunu belirtmek amacıyla kullanılır.
Kuzeydoğu İrlanda: Kuzey İrlanda teriminin yerine kullanılır.
Altı Kontluk (na Sé Chontae): Britanyalılar tarafından çıkarılan 1920 İrlanda Hükûmeti kanunu bölgeye yirmi altı kontluk adını verdiği için bu kanuna tepki olarak Cumhuriyetçi Sinn Féin taraftarları tarafından kullanılır.
İşgal Altındaki Altı Kontluk: Cumhuriyetçiler Belfast Anlaşması'nı tanımadıkları için bu bölgenin İngilizler tarafından işgal edildiğine inanmaktadırlar.
Dördüncü Yeşil Tarla: İrlanda'yı dört bölgesinden dolayı dört tarlaya benzeten Tommy Makem'in Dört Yeşil Tarla adlı şarkısına ithafen bu isim kullanılır.
Diğer Gruplar tarafından verilen isimler:

Kuzey (The North): Güneye verilen South ismine karşılık kendi bölgelerine de bu ismi kullanırlar.
Kara Kuzey (The Black North): İrlanda halkı tarafından siyasi tercihleri nedeniyle alay ve ironi olarak verilen bir isimdir.
Norn Iron: Birlik yanlıları ve Cumhuriyetçiler tarafından verilen ortak bir isimdir. Scots dilinde Kuzey İrlanda anlamına gelmektedir.

Kuzey İrlanda ekonomisi Birleşik Krallığı oluşturan diğer dört bölge içinde en kötü durumda olanıdır. Buna rağmen ülke ekonomisi gelişmiştir ve geleneksel olarak endüstriyel sanayine bağımlıdır. Özellikle gemi inşası ve tekstil önemli bir yer tutar.

Sinn Féin
Sosyal Demokrat İşçi Partisi

Demokratik Birlik Partisi
Ulster Birlik Partisi
Geleneksel Birlikçi Ses
İlerici Birlik Partisi

Kuzey İrlanda İttifak Partisi
Yeşiller Partisi
Kardan Önce Halk

Kuzey İrlanda'da üç dil konuşulmaktadır: İngilizce, İrlandaca ve Ulster Scots dili.

Kuzey İrlanda'da konuşulan İngilizce, İngiltere'nin West Midlands ve İskoçya'dan gelen göçmenlerin konuştuğu aksana benzeyen Mid Ulster lehçesidir. Kuzey İrlanda halkının yaklaşık % 100'ü tarafından günlük yaşamda kullanılmaktadır.

İrlanda dilinin kullanımı Birlik yanlılarının engellemesine rağmen Katolik/Cumhuriyetçi nüfus tarafından desteklenmektedir. Belfast'ın Katolik mahallelerinde İrlandaca işaret ve yazılar yollarda kullanılmaktadır. Son yapılan araştırmalarda nüfusun %14'ünün İrlandacayı bildiğini; ancak sadece %1'inin anadili olarak kullandığını göstermiştir.

Ulster Scots dili İskoçya'da konuşulan Scots dilinin bir lehçesidir. Kuzey İrlanda nüfusunun %2'si tarafından konuşulmaktadır.

Britanya Adaları (terminoloji)

Online NI 16 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yerel Hükûmet Portalı
ni-photos.jmcwd.com 19 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kuzey İrlanda 'dan Fotoğraflar
NICVA 28 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kuzey İrlanda Gönüllüler Hareketi Konseyi
Kuzey İrlanda Seçimleri27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Nations17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bbc.co.uk İrlanda tarihi
Mourne Dağları 16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuzey İrlanda Kültürü 10 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Melbourne, Avustralya'nın Victoria eyaletinin başkenti ve en kalabalık şehridir ve Sidney'den sonra Avustralya'nın en kalabalık ikinci şehridir. Şehrin adı genellikle 2.453 kilometrekarelik (947 mil kare) bir alanı ifade eder ve 31 yerel yönetim bölgesinden oluşan bir kentsel kümelenmeyi kapsar. Bu isim ayrıca, alanı Melbourne'ün merkezi iş bölgesini ve bazı yakın çevresini kapsayan Melbourne Şehri adlı yerel yönetim bölgesini özel olarak ifade etmek için de kullanılır.
Şehir, Port Phillip Körfezi'nin kuzey ve doğu kıyı şeridinin büyük bir bölümünü kaplar. 2024 yılı itibarıyla şehrin nüfusu 5,35 milyon veya Avustralya nüfusunun %19'udur; sakinleri "Melburnlular" olarak bilinir. Melbourne bölgesi, 40.000 yıldan fazla bir süredir Victoria Aborjinlerine ev sahipliği yapmaktadır. Kulin ulusunun beş halkından, Melbourne'ü çevreleyen toprakların geleneksel koruyucuları Boonwurrung, Woiwurrung ve Wurundjeri halklarıdır. 
1803'te, o zamanlar Yeni Güney Galler Kolonisi'nin bir parçası olan Port Phillip'te kısa ömürlü bir İngiliz ceza yerleşimi kuruldu. Melbourne, 1835'te Van Diemen Toprakları'ndan (günümüzdeki Tazmanya) gelen özgür yerleşimcilerin gelişiyle kuruldu. 1837'de bir Kraliyet yerleşimi olarak kuruldu ve o zamanki Birleşik Krallık Başbakanı William Lamb, 2. Viscount Melbourne'ün adını aldı. 
1847'de Kraliçe Victoria tarafından şehir ilan edilen Melbourne, 1851'de yeni ayrılan Victoria Kolonisi'nin başkenti oldu. 1850'lerdeki Victoria altın madeni arama çılgınlığı sırasında şehir, uzun bir büyüme dönemine girdi ve 1880'lerin sonlarına doğru Avustralya'nın ve dünyanın en büyük ve en zengin metropollerinden biri haline geldi. 1901'de Avustralya'nın federasyonundan sonra, Canberra 1927'de kalıcı başkent olana kadar Melbourne, yeni ulusun geçici hükûmet merkezi olarak hizmet verdi. 
Günümüzde Melbourne, kültürel açıdan çeşitlidir ve dünya şehirleri arasında yedinci en büyük yabancı doğumlu nüfusa sahiptir. Asya-Pasifik bölgesinde önde gelen bir finans merkezidir ve 2024 Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde küresel olarak 28. sırada yer almaktadır. Şehrin eklektik mimarisi, Dünya Mirası listesinde yer alan Kraliyet Sergi Binası gibi Victoria dönemi yapılarını dünyanın en yüksek gökdelenlerinden biriyle harmanlamaktadır. Diğer önemli yerler arasında Melbourne Kriket Sahası ve Victoria Ulusal Galerisi bulunmaktadır. 
Kültürel mirasıyla bilinen şehir, Avustralya kurallarına göre oynanan futbolun, Avustralya empresyonizminin ve Avustralya sinemasının doğuşuna ev sahipliği yapmış olup, sokak sanatı, canlı müzik ve tiyatro sahneleriyle de ünlüdür. Avustralya Grand Prix'si ve Avustralya Açık gibi büyük yıllık spor etkinliklerine ev sahipliği yapan şehir, 1956 Yaz Olimpiyatları'na da ev sahipliği yapmıştır. Melbourne, 2010'lu yılların büyük bir bölümünde Economist'in ölçütlerine göre dünyanın en yaşanabilir şehri olarak sıralanmıştır. 
Melbourne Havalimanı, Avustralya'nın en işlek ikinci havalimanıdır ve Melbourne Limanı, ülkenin en işlek deniz limanıdır. Ana metropol demiryolu terminali Flinders Street istasyonu, ana bölgesel demiryolu ve karayolu otobüs terminali ise Southern Cross istasyonudur. Ayrıca Avustralya'nın en kapsamlı otoyol ağına ve dünyanın en büyük şehir içi tramvay ağına sahiptir.

Şehir adını Derbyshire kasabasının Melbourne köyünde evi bulunan Birleşik Krallık Başbakanı William Lamb, 2. Vikont Melbourne'den aldı. Kelimenin kökü Eski İngilizceye dayanır (mylla burne) ve "değirmen suyu" anlamına gelir.
Avrupalı yerleşimciler Melbourne'a ilk 1835 yılında arazi bulmakta zorluk çektikleri Tazmanya'dan geldiler (o zamanki adıyla Van Diemen'in Toprağı).
Bölgede daha önce yaşayan topluluk Kulin aborjinleriydi. 600,000 dönümlük bir alan için sekiz Wurundjeri temsilcileri ile anlaşma sağlanmasına rağmen, Avustralya'yı o dönem yöneten Yeni Güney Galler hükûmeti bu anlaşmayı feshedip yeni yerleşimcilerin masraflarını telafi etti. Sonuçta bölgede yerleşim yerli halkı umursamaksızın devam etti.
1851'de Victoria'daki Altına Hücum ismi verilen keşiften sonra Melbourne kenti hızla büyüdü. Sadece 14 yıl içinde Avustralya'nın en kalabalık kenti haline gelen kent, işlek limanı sayesinde yoğun bir göç aldı. Avrupa'dan ilk önemli göçleri İrlanda, İskoçya ve Almanya'dan alan Melbourne, aynı dönemde Çinlilerin de akınına uğradı.
19. yüzyılın sonuna doğru İtalyan ve Yunan göçleriyle Avrupalı nüfusu artan Melbourne, 1 Ocak 1901'de Avustralya'nın federasyonlaşması ile birlikte ilk genel parlamentoya da ev sahipliği yaparak başkent oldu. Bugün kentin kalbindeki Federation Square, federasyon ilanının 100. yılında hizmete açıldı.
1927'ye kadar başkent olarak kalan Melbourne, daha sonra Victoria eyaletinin başkentine dönüştü.
1956 Olimpiyat Oyunları, Melbourne için bir dönüm noktası oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yapılanma hareketleri içinde özel önem verilen kent, güney yarım kürede düzenlenen ilk oyunlara, 22 Kasım-8 Aralık tarihleri arasında ev sahipliği yaptı. 72 ülkenin mücadele ettiği oyunlar için kent merkezinde tasarlanan Olimpik Park, organizasyonun kalbiydi. Merkezinde Melbourne Kriket Sahası'nın bulunduğu parkta yüzme yarışlarının yapıldığı havuz, Collingwood FC kulübünün tesislerine dönüşen West Pac Centre'nin içinde hâlen kullanımdadır. Aynı parkta Avustralya Açık'ın oynandığı Ulusal Tenis Merkezi kortları ve onun merkez kortu olan Rod Laver Arena bulunmaktadır.

visitvictoria.com - Seyahat ve kalacak yerler hakkında bilgi veren resmî site3 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
That's Melbourne - Şehirde düzenlenen etkinlikler hakkında bilgi veren resmî site
WikiMapia'dan Melbourne'nin WikiSatellite resimleri25 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Melbourne Belediyesi'nin resmî sitesi7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Metlink - metro ulaşım sitesi6 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Google uydu resimleri
TerraPages haritası
Melbourne Resimleri 10 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

San Diego, Güney Kaliforniya'da ABD ile Meksika sınırında bir sahil şehridir. Şehir sınırları içindeki nüfusu (2010 Nüfus Sayımı itibarıyla 1.301.617 kişi olup)  Kaliforniya'nın 2., ABD'nin ise 9. en büyük şehridir.
Şehir ideal iklimi, etrafında bulunan uzun plajları ile ve Meksika sınırındaki Tijuana şehrine  yakınlığı dolayısıyla önemli bir turizm merkezi olarak büyük isim yapmıştır. Denizcilik alanında tarihi önemini de korumaktadır. Amerika Deniz Kuvvetlerinin Pasifik Filosu'nun ana üssü ve komuta merkezidir. Bunun yanında doğaya önem veren "SeaWorld" tema parkı, dünyaca isim yapmış olan "San Diego Hayvanat Bahçesi" ve "San Diego Safari Parkı" da çok büyük sayıda ziyaretçi çekmektedir. Diğer taraftan yakında çok kalabalık ve çok gelişmiş bir şehir olan Los Angeles şehir sakinleri de daha sakin olan San Diego'ya büyük sayıda gelmektedirler.

San Diego'nun aşağıdaki kentler ile kardeş kent antlaşmaları vardır:

 Alcalá de Henares, İspanya
 Bodrum, Muğla, Türkiye
 Campinas, Brezilya
 Cavite, Filipinler
 Edinburgh, Birleşik Krallık
 Celalabad, Afganistan
 Jeonju, Güney Kore
 León, Guanajuato, Meksika
 Perth, Batı Avustralya, Avustralya
 Quanzhou, Çin Cumhuriyeti
 Taichung City, Tayvan
 Tema, Gana
 Tijuana, Meksika
 Vladivostok, Rusya
 Varşova, Polonya
 Panama, Panama
 Yantai, Çin
 Yokohama, Japonya

Kaliforniya

San Diego - Vikigezgin (en)27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
San Diego Sehri Resmi Websitesi2 Mart 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Guneydogu Iktisadi gelişme Corporation Websitesi5 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SANDAG, San Diego'nin Bolgesel Planmama Dairesi23 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of San Diego from San Diego Tarih Cemiyeti
San Diego Halk Kutuphanesi
San Diego Konferans ve Misfirler Borosu30 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünyada başlıca 2 şehir San José adını paylaşmaktadır: 

San José, Kosta Rika, Kosta Rika'nın başkenti.
San Jose, Kaliforniya, Birleşik Devletler'in en büyük 10. şehri.

San Jose, Arizona, Graham County, Arizona
San Jose, Arizona, Bisbee, Arizona
San José, Kaliforniya
San Jose, Illinois
South San Jose Hills, Kaliforniya

San José, Entre Ríos
San José de Feliciano, Entre Ríos
San José de Jáchal, San Juan
San José de Metán, Salta

San José, Orange Walk District

San Jose, Santa Elena

San Jose, Antique
San Jose, Batangas
San Jose, Bulacan
San Jose, Camarines Sur
San Jose, Negros Oriental
San Jose, Northern Samar
San Jose City, Nueva Ecija
San Jose, Occidental Mindoro
San Jose, Romblon
San Jose, Samar
San Jose, Surigao del Norte
San Jose, Tarlac
San Jose del Monte City, Bulacan
San Jose The Worker,

San José Acatempa
San José Chacayá
San José El Idolo
San José La Arada
San José Ojetenam
San José Pinula
San José Poaquil
San José del Golfo
San José, El Petén
San José, Escuintla
Puerto San José

San José de Níjar, Almería
San José, Ibiza
San José del Valle, Cádiz

San José de Cúcuta,
San José del Guaviare
Valle San José
San Jose de Ocune
San José, Caldas

San José, Kosta Rika,
San José Province,
San José Canton,
San José de Alajuela,
San José de Atenas,
San José de El Amparo,
San José de Grecia,
San José de Naranjo,
San José de San Isidro,
San José de Upala,
San José de la Montaña de Barva,
San José Sur de Atenas,

San Jose, Saipan village, Saipan
San Jose, Tinian village, Tinian

San José, Durango
San José, Querétaro
San José, San Luis Potosí
San José, Sonora
San José del Cabo, Baja California Sur
San José Iturbide, Guanajuato
San José Xicoténcatl, Tlaxcala
San José Villa de Allende, State of México

David, Panama,

San José de los Arroyos
San José Obrero

Çok San José District

San José de la Mariquina

San José de Mayo
San José Department

San José Adası (Teksas)
Isla San José (Baja California Sur)
Isla de San José, Panama'da bir ada
Weddell Island, (İspanyolca "Isla San José"), Falkland Adaları

Club San José, Bolivya Ligi'nde bir futbol takımı
Mission San Jose,
San Jose Earthquakes, MLS'de bir futbol takımı
San Jose Sharks, NHL'de buz hokeyi takımı
San Jose SaberCats -

Colegio Diocesano de Sao José, Makao
Colegio San José, Puerto Rico
San José State University, Kaliforniya, ABD
University of San Jose-Recoletos, Filipinler

6216 San Jose,
"Do You Know the Way to San Jose?",
Palacio San José,
San Jose Mercury News, günlük gazete
San José Volcano,
San José,
San Jose Nehri (San Jose River),

Siçuan (Çince: 四川 pinyin: 12 Mayıs 2008'de 8.0 büyüklüğündeki, merkezi Siçuan olan deprem sebebiyle yaklaşık 70.000 kişi ölmüştür.

Çin Halk Cumhuriyeti 1949'da kuruldu. Siçuan'ı dört bölgeye ayırdı ve Chongqing belediyesini ayırdı. Siçuan 1952'de yeniden oluşturuldu ve Chongçing 1954'te eklendi. Eski Xikang eyaleti batıda Tibet ve doğuda Siçuan arasında bölündü.
Eyalet, 1959-1961 Büyük Çin Kıtlığı'ndan derinden etkilendi ve bu dönemde yaklaşık 9,4 milyon insan (o sırada nüfusun %13,07'si) öldü.
1978'de Deng Şiaoping iktidara geldiğinde, Siçuan piyasa ekonomik girişimini denenen ilk eyaletlerden biriydi.
1955'ten 1997'ye kadar Siçuan Çin'in en kalabalık eyaletiydi. Siçuan'ın 1982 nüfusu 99.730.000'den kısa bir süre sonra 100 milyona ulaştı. Bu, 1997'de Chongçing Eyalet altı şehri ile çevredeki adlı Fuling, Wanzhou ve Qianjiang üç vilayetin yeni Çongçing belediyesi'ne bölünmesiyle değişti. Yeni belediye Çin'in batı eyaletlerini ekonomik olarak geliştirme çabalarına öncülük etmek ve Üç Boğaz Barajı projesinin rezervuar alanlarından sakinlerin yeniden yerleşimini koordine etmek için kuruldu.
1997'de Siçuan ayrıldığında, iki bölümün toplamı 114.720.000 kişi olarak kaydedildi.
2010 itibarıyla Siçuan, Çin'in hem en büyük 3. (50 milyondan fazla nüfusa sahip Çin eyaletleri arasında en büyüğü) hem de en kalabalık 4. eyaletidir.
Mayıs 2008 mayıs ayında, eyalet başkenti Chengdu'nun sadece 79 km (49 mil) kuzeybatısında 7,9/8,0 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Resmi rakamlara göre yaklaşık 70.000 kişinin hayatını kaybetti ve milyonlarca insan evsiz kaldı.

Aşağıdak harita, Siçuan eyaleti'nin alt yerel idare birim isimlerini, merkezlerini, tiplerini ve haritada yerlerini özetlemektedir:

Siçuan, Çin'in 6. en büyük eyalet ekonomisi, Batı Çin'deki en büyük ve Henan'dan sonra iç eyaletler arasında en büyük ikincisidir. 2021 itibarıyla, nominal GSYİH'sı 5.385 milyar yuan (847,68 milyar ABD Doları) olup, 815 milyar olan Türkiye'nin GSYİH'sının önündedir. Bir ülkeyle karşılaştırıldığında, 2021 itibarıyla en büyük 18. ekonomi ve en kalabalık 19. olacaktır.
2021 itibarıyla, kişi başına nominal GSYİH 64.357 RMB (10.120 ABD Doları) idi. 2021'de kırsal kesimde yaşayanların kişi başına net geliri 17.575 yuan (2760 ABD Doları) idi. Şehirlilerin kişi başına harcanabilir geliri ortalama 41.444 yuan (6510 ABD Doları) idi.
Siçuan, tarihsel olarak "Bolluk Eyaleti" olarak bilinir. Çin'in en büyük tarımsal üretim üslerinden biridir. Pirinç ve buğday da dahil olmak üzere tahıl, 1999'da Çin'de birinci sırada yer alan ana üründür. Ticari ürünler arasında narenciye, şeker kamışı, tatlı patates, şeftali ve üzüm bulunur. Siçuan ayrıca 1999'da tüm eyaletler arasında en çok domuz eti üretimi ve ikinci en büyük ipekböceği kozası üretimi olan eyaletti.
Siçuan, maden kaynakları açısından zengindir. Vanadyum, titanyum ve lityum da dahil olmak üzere 132'den fazla kanıtlanmış yeraltı mineral kaynağı vardır ve bu kaynaklar Çin'in en büyükleridir. Panxi bölgesi tek başına tüm ülkedeki demir rezervinin %13,3'üne, titanyumun %93'üne, vanadyumun %69'una ve kobaltın %83'üne sahiptir. Siçuan ayrıca Çin'in kanıtlanmış en büyük doğal gaz rezervlerine (Dazhou doğalgaz sahası gibi) sahiptir ve bunların çoğu daha gelişmiş doğu bölgelerine taşınır.
Siçuan, Çin'in en büyük sanayi merkezlerinden biridir. İlde kömür, enerji, demir-çelik gibi ağır sanayilerin yanı sıra inşaat malzemeleri, ağaç işleme, gıda ve ipek işlemeden oluşan hafif sanayi de kurulmuştur.
Çengdu ve Mianyang, tekstil ve elektronik ürünlerin üretim merkezleridir. Deyang, Panzhihua ve Yibin sırasıyla makine, metalurji endüstrisi ve şarap üretim merkezleridir. Siçuan'ın şarap üretimi, 2000 yılında ülkenin toplam üretiminin %21,9'unu oluşturmuştu.
Elektronik ve bilgi teknolojisi (yazılım gibi), makine ve metalurji (otomobiller dahil), hidroelektrik, ilaç, yiyecek ve içecek sanayii alanlarında hem yerli hem de yabancı yatırımlar teşvik edilerek, Siçuan'ı modern bir yüksek teknoloji sanayi üssü yapılmasında büyük adımlar atıldı.
Otomobil endüstrisi, Siçuan'daki makine sanayisinin önemli ve kilit bir sektörüdür. Otomobil imalat şirketlerinin çoğu Chengdu, Mianyang, Nanchong ve Luzhou'dadır.
Siçuan'daki diğer önemli endüstriler havacılık ve uzay ve savunma (askeri) endüstrilerdir. Xichang şehrinde bulunan Xichang Uydu Fırlatma Merkezi'nden birçok Çin roketi (Uzun Yürüyüş roketleri) ve uydu fırlatıldı.
Siçuan'ın manzaraları ve zengin tarihi kalıntıları da eyaleti turizm merkezi yaptı.
Şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük baraj olan Üç Boğaz Barajı, Yünnan eyaletine komşu Siçuan havzası ve mansabındaki selleri kontrol etmek için yakınlardaki Hubei eyaletindeki Yangtze Nehri üzerine inşa edildi. Bu
plan, bazıları tarafından Çin'in alternatif enerji kaynaklarına yönelme ve endüstriyel ve ticari üslerini daha da geliştirme çabaları olarak övülürken diğerleri planı rezervuar alanlarında yaşayanların kitlesel yeniden yerleşimi, arkeolojik alanların kaybı ve ekolojik zararlar gibi potansiyel olarak zararlı etkileri nedeniyle eleştirdiler.

2021'den itibaren Siçuan eyaletindeki asgari ücret 2.100 yuan (330 $) olacaktı.

Chengdu Yüksek Teknoloji Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi, 18 ekim 2010 tarihinde Devlet Konseyi onayı ile kurulmuş ve 25 şubat 2011 tarihinde ulusal onaydan geçmiştir. Bu bölge mayıs 2011'de faaliyete geçti. Chengdu Yüksek Teknoloji Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi, eski Chengdu İhracat İşleme Bölgesi ve Chengdu Gümrüklü Lojistik Merkezi'nden entegre edildi ve genişletildi. 4.68 kilometrekare alanlı Chengdu Batı Yüksek Teknoloji Sanayi Geliştirme bölgesi'ndedir ve A, B ve C olmak üzere üç alandır.
Endüstriler, dizüstü bilgisayar imalatı, tablet bilgisayar imalatı, silikon devre levhası (ing: wafer) imalatı, çip paketleme testi, elektronik bileşenler, hassas işleme ve biyofarmasötik endüstrisine odaklanmıştır. Chengdu Hi-Tech Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi, Intel, Foxconn, Texas Instruments, Dell, Morse ve benzeri gibi en büyük 500 çok uluslu kuruluşu cezbetmiştir.
2020 yılında, Chengdu Yüksek Teknoloji Kapsamlı Serbest Ticaret Bölgesi, üç yıl üst üste ulusal kapsamlı sigorta bölgesi ithalat ve ihracat hacminde birinci sırada yer alarak, eyaletin toplam dış ticaret ithalat ve ihracat hacminin %68'ini oluşturan 549,1 milyar yuanlık (Shuangliu Alt Bölgesi dahil) toplam ithalat ve ihracat hacmine ulaştı.

Chengdu Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi (Çince: 成都经济技术开发区; pinyin: Chéngdū jīngjì jìshù kāifā qū), şubat 2000'de devlet düzeyinde kalkınma bölgesi olarak onaylandı. Bölge artık 10,25 km² (3,96 mil kare) gelişmiş alana ve 26 km2 (10 sq mi) planlı alana sahiptir. Chengdu Ekonomik ve Teknolojik Kalkınma Bölgesi (CETDZ), Siçuan eyaletinin başkenti ve Çin'in güneybatısındaki ulaşım ve iletişim merkezi olan Chengdu'nun 13,6 km (8,5 mi) doğusundadır. Bölge, projelerini burada yürütmek için 20'den fazla ülkeden yatırımcıları ve geliştiricileri cezbetti. Bölgede teşvik edilen sektörler arasında mekanik, elektronik, yeni inşaat malzemeleri, ilaç ve gıda işleme yer alır.

Chengdu İhracat İşleme Bölgesi (Çince: 成都出口加工区; pinyin: Chéngdū chūkǒu jiāgōng qū) Nisan 2000'de Devlet konseyi tarafından ülkedeki ilk 15 ihracat işleme bölgesinden biri olarak onaylandı. 2002 yılında devlet, Chengdu Yüksek Teknoloji Bölgesi'nin batı bölgesindeki, 1,5 km² (0,58 mil kare), planlı alanı olan Sichuan Chengdu Batı İhracat İşleme Bölgesi'nin kurulmasını onayladı.

1988 yılında kurulan Chengdu Yüksek Teknoloji Sanayi Geliştirme Bölgesi (Çince: 成都高新技术产业开发区; pinyin: Chéngdū Gāoxīn Jìshù Chǎnyè Kāifā Qū), 1991 yılında ilk ulusal yüksek teknoloji geliştirme bölgelerinden biri olarak onaylandı. 2000 yılında APEC'e açıldı ve ulusal bir ileri yüksek teknoloji geliştirme bölgesi olarak kabul edildi. 2000 yılında APEC'e açıldı ve Çin bilim ve teknoloji bakanlığı tarafından yürütülen ardışık değerlendirme faaliyetlerinde ulusal bir ileri yüksek teknoloji geliştirme bölgesi olarak kabul edildi.
Chengdu Yüksek Teknoloji Geliştirme Bölgesi, South Park ve West Park'tan oluşan 82,5 km² (31,9 mil kare) alanı kaplar. South Park, yapım aşamasında olan şehir alt merkezine dayanarak, bilimsel ve teknolojik yenilik, kuluçka Ar-Ge, modern hizmet endüstrisi ve Genel Merkez ekonomisinin öncü roller oynadığı modernize bilim ve teknoloji sanayi parkı oluşturmaya odaklanmaktadır.
Yazılım sektörünün gelişimine öncelik verilmiştir. "Chengdu-Dujiangyan-Jiuzhaigou" altın turizm kanalının her iki tarafında yer alan West Park, eksiksiz destekleyici işlevlerle birlikte endüstriyel kümelenmeyi hedefleyen kapsamlı bir endüstri parkı inşa etmeyi amaçlamaktadır. West Park, elektronik bilgi, biyotıp ve hassas makineler gibi üç ana sektöre öncelik vermektedir.

Mianyang Yüksek Teknoloji Sanayi Geliştirme Bölgesi, 43 km2 (17 sq mi) planlı bir alanla 1992 yılında kuruldu. Bölge, Chengdu'dan 96 kilometre uzakta ve Mianyang havaalanı'ndan 8 km (5,0 mi) uzaklıktadır. Kuruluşundan bu yana bölge 177,4 milyar yuan sanayi üretimi, 46,2 milyar yuan gayri safi yurtiçi hasıla ve 6,768 milyar yuan mali gelir elde etti. Bölgede 136'dan fazla yüksek teknoloji işletmesi vardır ve bunlar toplam sanayi üretiminin %90'ından fazlasını oluşturur.
Bölge, elektronik enformasyon sanayinde, biyolojik tıpta, yeni malzemelerde ve motorlu araç ve parça üretiminde liderdir.

 Washington (eyalet), ABD (1982)
 Michigan, ABD (1982)
 Hiroşima, Japonya (1984)
 Yamanashi, Japonya (1985)
 Güney Pyongan, Kuzey Kore (1985)
 Midi-Pyrénées, Fransa (1987)
 Kuzey Ren-Vestfalya, Almanya (1988)
 Leicestershire, İngiltere (1988)
 Piedmont, İtalya (1990)
 Pernambuco, Brezilya (1992)
 Tolna ili, Macaristan (1993)
 Valencian Community, İspanya (1994)
 Brüksel, Belçika (1995)
 Barinas Eyaleti, Venezuela (2001)
 Friesland, Hollanda (2001)
 Almatı Eyaleti, Kazakistan (2001)
 Mpumalanga, Güney Afrika (2002)
 Güney Jeolla, Güney Kore (2004)

Siçuan mutfağı

Resmi Siçuan Eyalet İdaresi websitesi
Siçuan Seyahat Enformasyonu 5 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Vancouver (/vænˈkuːvər/), Batı Kanada'da, Britanya Kolombiyası'nın Aşağı Anakara bölgesinde yer alan büyük bir şehirdir. Eyaletin en kalabalık şehri olan Vancouver'ın nüfusu, 2021 nüfus sayımına göre 662.248'e yükselmiştir. Metro Vancouver bölgesinin nüfusu 2021'de 2,6 milyon olup, Kanada'nın üçüncü büyük metropol alanıdır. Büyük Vancouver, Fraser Vadisi ile birlikte, 3 milyondan fazla bölgesel nüfusa sahip Aşağı Anakara'yı oluşturmaktadır. Vancouver, kilometrekare başına 5.700'den fazla kişiyle (15.000/mil kare) Kanada'nın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip şehridir ve Kuzey Amerika'da (New York, San Francisco ve Mexico City'den sonra) dördüncü sıradadır.
Vancouver, Kanada'nın etnik ve dilsel açıdan en çeşitli şehirlerinden biridir: sakinlerinin %49,3'ü anadili İngilizce olmayanlardan, %47,8'i ne İngilizce ne de Fransızca anadili konuşanlardan ve %54,5'i görünür azınlık gruplarına mensuptur. Sürekli olarak Kanada'nın ve dünyanın en yaşanabilir şehirlerinden biri olarak sıralanmıştır. Konut fiyatlarının uygunluğu açısından Vancouver, Kanada'nın ve dünyanın en pahalı şehirlerinden biridir. Vancouverizm, şehrin kentsel planlama tasarım felsefesidir. Vancouver'ın yerli yerleşimi 10.000 yıldan fazla önce başladı ve Squamish, Musqueam ve Tsleil-Waututh (Burrard) halklarını içeriyordu. Başlangıçta Gastown olarak adlandırılan modern şehrin temelleri, 1 Temmuz 1867'de inşa edilen ve sahibi Gassy Jack olan Hastings Mill'in batı kenarlarındaki derme çatma bir tavernanın bulunduğu yerin etrafında gelişti. Gastown buharlı saati, orijinal yeri işaretlemektedir. Gastown daha sonra resmi olarak Granville, Burrard Inlet adıyla bir kasaba olarak tescil edildi. Şehir, 1886'da Kanada Pasifik Demiryolu ile yapılan bir anlaşma yoluyla "Vancouver" olarak yeniden adlandırıldı. Kanada Pasifik kıtalararası demiryolu 1887'de şehre kadar uzatıldı. Şehrin Pasifik Okyanusu üzerindeki büyük doğal limanı, Asya-Pasifik, Doğu Asya, Avrupa ve Doğu Kanada arasındaki ticarette hayati bir bağlantı haline geldi. Vancouver, 1954 Commonwealth Oyunları, BM Habitat I, Expo 86, APEC Kanada 1997, 1989 ve 2009 Dünya Polis ve İtfaiye Oyunları, 2015 FIFA Kadınlar Dünya Kupası'nın final maçları da dahil olmak üzere birçok maçına ev sahipliği yaptı  ve Vancouver ile şehrin 125 km (78 mil) kuzeyindeki bir tatil beldesi olan Whistler'da düzenlenen 2010 Kış Olimpiyatları ve Paralimpik Oyunları'na ev sahipliği yaptı. 1969'da Greenpeace Vancouver'da kuruldu. Şehir, 2014 yılında TED konferanslarının kalıcı merkezi oldu. 2016 itibarıyla Vancouver Limanı, tonaj bakımından Amerika kıtasının dördüncü büyük limanı, Kanada'nın en işlek ve en büyük limanı ve Kuzey Amerika'nın en çeşitli limanıdır. Ormancılık en büyük endüstrisi olmaya devam etse de, Vancouver doğayla çevrili bir kentsel merkez olarak bilinir ve bu da turizmi ikinci en büyük endüstrisi yapar. Vancouver ve yakınındaki Burnaby'deki büyük film yapım stüdyoları, Büyük Vancouver ve çevresindeki bölgeleri Kuzey Amerika'nın en büyük film yapım merkezlerinden biri haline getirmiş ve bu da ona "Kuzey Hollywood" lakabını kazandırmıştır.

Şehir 1870'lerde Granville adlı bir bıçkıcılık merkezi olarak kuruldu. 1886'da kent statüsü kazandı ve İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri kaptanlarından George Vancouver'ın adını aldı. 1915'te Panama Kanalı'nın açılmasından sonra kentten Amerika kıtasının doğu kıyılarına ve Avrupa'ya tahıl ve kereste ihraç edilmeye başladı. 1930'lara gelindiğinde, Kanada'nın üçüncü büyük kenti ve Büyük Okyanus kıyısındaki en önemli liman olmuştu.

Şehri, NHL'de Vancouver Canucks temsil eder.
2010 Kış Olimpiyatları ve 2010 Paralimpik Kış Oyunları'na ev sahipliği yapmıştır.

Vancouver, Kanada'daki en etnik ve dilsel çeşitliliğe sahip şehirlerden biridir: sakinlerinin %52'sinin anadili İngilizce değildir, %48,9'unun ana dili İngilizce ne de Fransızcadır ve %50,6'sı görünür şekilde azınlık gruplarına aittir.
Vancouver sürekli olarak yaşanabilirlik ve yaşam kalitesi açısından dünyadaki ilk beş şehirden biri olarak adlandırılıyor, ve Ekonomist İstihbarat Birimi Vancouver'ı dünyanın en iyi ilk on şehri arasında yer alan ilk şehir olarak kabul etti. Şehir 2011 yılında, 2020 yılına kadar dünyanın en yeşil şehri olmayı planladı. Vancouverizm, kentin kentsel planlama tasarım felsefesidir.

Burrard Yarımadasındaki Vancouver, kuzeyde Burrard Inlet ile güneyde Fraser Nehri arasındadır. Batıdaki Georgia Boğazı, Vancouver Adası tarafından Pasifik Okyanusu'ndan korunur.
Şehrin, hem düz hem de engebeli zemin dahil olmak üzere 11.518 km2 (4.447 sq mi) alanı vardır ve Pasifik Zaman Dilimi (UTC−8) ve Pasifik Deniz Eko Bölgesi'ndedir.

Vancouver - turistler için bir rehber

Virginia, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu ve Orta Atlantik bölgelerinde, Atlantik kıyıları ile Apalaş Dağları arasında yer alan bir eyalettir. Batıda Kentucky, güneybatıda Tennessee, güneyde Kuzey Karolina, kuzeybatıda Batı Virginia ve kuzeyde Maryland ile sınır komşusudur. Eyaletin başkenti Richmond, en kalabalık şehri ise Virginia Beach'tir. 8,8 milyonluk nüfusuyla, nüfus bakımından 12. ve nüfus yoğunluğu bakımından 15. sırada yer almaktadır. Virginia nüfusunun üçte birinden fazlası, eyaletin en kalabalık yerleşim yeri olan Fairfax County'yi de içeren Kuzey Virginia'da yaşamaktadır.
Doğu Virginia, Atlantik Ovası'nın bir parçasıdır ve Orta Yarımada, Chesapeake Körfezi'nin ağzını oluşturmaktadır. Orta Virginia, ağırlıklı olarak, eyaletin batı ve güneybatı kısımlarını geçen Blue Ridge Dağları'nın etek bölgesi olan Piedmont'ta yer almaktadır. Verimli Shenandoah Vadisi, eyaletin en verimli tarım bölgelerini beslerken, Kuzey Virginia'daki ekonomi teknoloji şirketleri ve ABD federal hükümet kurumları tarafından yönlendirilmektedir. Hampton Roads aynı zamanda bölgenin ana limanına ve dünyanın en büyük deniz üssü olan Norfolk Deniz Üssü'ne ev sahipliği yapmaktadır. 
Virginia tarihi, Powhatan da dahil olmak üzere çeşitli yerli gruplarla başlar. 1607'de Londra Şirketi, Yeni Dünya'daki ilk kalıcı İngiliz kolonisi olarak Virginia Kolonisi'ni kurdu ve bu da Virginia'nın "Eski Hakimiyet" lakabını almasına yol açtı. Afrika'dan getirilen köleler ve yerinden edilmiş yerli kabilelerden alınan topraklar, büyüyen plantasyon ekonomisini besledi, ancak aynı zamanda koloni içinde ve dışında çatışmalara da yol açtı. Virginiyalılar, Amerikan Devrimi'nde On Üç Koloni'nin bağımsızlığı için savaştılar ve yeni ulusal hükümetin kurulmasına yardımcı oldular. Amerikan İç Savaşı sırasında, Richmond'daki eyalet hükümeti Konfederasyona katılırken, kuzeybatıdaki birçok ilçe Birliğe sadık kaldı ve bu da 1863'te Batı Virginia'nın ayrılmasına yol açtı. 
Yeniden Yapılanma döneminden sonra neredeyse bir yüzyıl boyunca tek parti yönetimi altında olmasına rağmen, 1960'lar ve 1970'lerde ırk ayrımcılığı yasalarının kaldırılmasından bu yana Virginia'da her iki büyük siyasi parti de rekabetçi hale geldi. Virginia'nın eyalet yasama organı, Temmuz 1619'da kurulan ve Kuzey Amerika'daki en eski mevcut yasama organı olan Virginia Genel Meclisi'dir. Diğer eyaletlerden farklı olarak, Virginia'daki şehirler ve ilçeler yaklaşık olarak eşit işlev görür, ancak eyalet hükümeti çoğu yerel yolu yönetir. Ayrıca, valilerin ardışık dönemlerde görev yapmasının yasak olduğu tek eyalettir.

İngilizler Virginia'yı sömürgeleştirdiğinde, şimdiki Virginia topraklarında Çeroki, Chesapeake, Chickahominy, Mattaponi, Meherrin, Moobs, Nansemond, Nottaway, Pamunkey, Povic, Powhatan, Occoneechee, Rappahannock, Saponite kabileleri ve diğerleri yaşıyordu. Kızılderililer büyük ölçüde konuştukları dile göre üç ana gruba ayrılmıştı:

Algonquin dilleri konuşanlar: Sayıları 10.000'in üzerindeydi.
Iroquois dilleri konuşanlar: Sayıları 2.500 kadardı.
Siu dilleri konuşanlar
Kabilelerin çoğu Powathan Konfederasyonu'nda birleşmişlerdi.

1565 yılında bir İspanyol keşif seferi aşağı Chesapeake Körfezi bölgesine vardı ve burada Virginia Yarımadası üzerinde yaşayan yerlilerle karşılaştı. 17 yaşında bir Powathan delikanlısı, İspanyollarla gitmeyi kabul etti. Çocuk vaftiz edildi ve bakımını üstlenen kişinin Luis de Velasco olması nedeniyle Don Luis adı verildi. Don Luis, Meksiko ve Madrid'de eğitim gördü.
1570 sonbaharında Don Luis Cizvitler'e rehberlik etmek ve tercümanlık yapmak amacıyla Virginia'ya geri döndü. Fakat İspanyol gemisinden indikten kısa süre sonra Don Luis grubu terk etti, kabilesine döndü ve orada şef oldu. Bunu takip eden Şubat ayında Don Luis ve Powathan savaşçıları sekiz Cizvit misyonerini öldürdüler, giysilerini ve eşyalarını çaldılar. Bu saldırıdan sadece Alonzo adında bir hizmetçi çocuk kurtuldu. Alonzo Powathan'lardan kaçarak rakip bir kabileye sığındı ve bir diğer İspanyol ikmal gemisine binerek kurtuldu.
Alonzo'nun hikâyesini dinleyen Florida'nın İspanyol valisi Pedro Menendez de Aviles, 1572'nin başlarında Virginia'ya bir misilleme saldırısı başlattı. İspanyollar Cizvitler'i öldürdüğüne inandıkları bazı Kızılderilileri yakaladılar ve astılar, ancak Don Luis'e ulaşamadılar. Bu olay, Virginia'daki İspanyol sömürgeleştirme çabalarının sonu oldu. Bazı tarihçiler Don Luis ile daha sonra Powhatan Konfederasyonu lideri olan Opechancanough'ın aynı kişi olduğunu öne sürerler. Opechancanough, Powhatan kabileleri tarafından konuşulan Algonquin Dilinde "Ruhu Beyaz Olan" demektir.

16. yüzyıl sonunda Birleşik Krallık, Kuzey Amerika'yı sömürgeleştirmeye başladığında Kraliçe I. Elizabeth (asla evlenmediği için "Bakire (virjin) Kraliçe" lakabıyla anılıyordu), Sir Walter Raleigh'nin 1584'teki seferinde keşfedilen kıyılara "Virginia" adının verilmesini istedi. İsim daha sonra Güney Karolina'dan Maine'e kadar tüm kıyı için kullanılır oldu. Londra Virginia Şirketi (London Virginia Company), hisseleri borsada satılan bir şirket olarak 10 Nisan 1606'da yayımlanan beratla kuruldu. Berat, 34. enlemden (Kuzey Karolina) 45. enleme (yaklaşık Kanada sınırı) kadar olan alandaki toprak haklarını içeriyordu. Şirket, hemen bir yıl sonra, 1607'de Yeni Dünya'daki ilk İngiliz yerleşimi olan Jamestown'ı kurdu. Yerleşim, Kaptan Christopher Newport ve Kaptan John Smith tarafından kuruldu. 23 Mayıs 1609'da şirkete ikinci bir berat verildi. Şirketin sancak gemisinin sığınmak zorunda kaldığı Bermuda Adalarının (Virgineola olarak da bilinirler) kontrolü de Londra Virginia Şirketi'ne verildi. Bermuda 1614'e kadar Virginia'nın bir parçası olarak kaldı, bu tarihten sonraysa yönetimi Krallığa devredildi.
Jamestown, Virginia sömürgesinin ilk başkentiydi. 1698'de hükûmet binasının dördüncü kez yanmasına kadar da öyle kaldı. Bu yangından saonra sömürgenin merkezi Williamsburg'a taşındı. Restorasyon Döneminde Kral II. Charles Virginia'ya İngiliz İç Savaşı'nda tahta sadık kaldığı için "dominyon" unvanı verdi. Bu olay nedeniyle günümüzde eyaletin lakabı hâlâ "old dominion" (eski dominyon)'dur.
Virginia daha çok yerleşimci çekmek için "kelle hakkı" sistemini kullandı. Buna göre yerleşen her ailenin kişi başına 20 hektar toprak hakkı oluyordu.

Virginia, Philadelphia'daki Kıtasal Kongre'ye (Continental Congress) 1774'ten itibaren delege göndermeye başladı. Virginia Konvansiyonu, 12 Haziran 1776'da Virginia Haklar Bildirgesi'ni kabul etti. Bu belge, daha sonra ABD Bağımsızlık Bildirgesi'nı ve ABD Anayasası'nı etkiledi. 29 Haziran 1776'da Konvansiyon, Virginia'nın Britanya İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti.
Patrick Henry yeni bağımsızlığına kavuşan eyaletin ilk valisi oldu, 1776'dan 1779'a ve sonra da 1784'ten 1786'ya kadar bu görevi yürüttü. 1780'da o sırada vali olan Thomas Jefferson'un uyarısı üzerine eyaletin başkenti İngilizlerin saldırısına karşı daha korunaklı olan Richmond'a taşındı.
1781'in sonbaharında Kıtasal Ordu ile Fransız kara ve deniz kuvvetlerinin ortak harekâtı sonucu İngiliz kuvvetleri Yorktown Yarımadası'nda sıkıştırıldı. George Washington ve Fransız komutan Comte de Rochambeau komutasındaki birlikler General Cornwallis komutasındaki İngilizleri yenilgiye uğrattı. 19 Ekim 1781'de İngilizlerin teslim olmasıyla savaş sona erdi ve eski sömürgelerin bağımsızlığı tescil edildi. Buna karşın çatışmalar yer yer iki yıl daha devam etti.
1790'da hem Virginia hem de Maryland eyaletleri, Kolumbiya Bölgesi'nin kurulması için toprak verdiler. Ancak ABD Kongresi'nin 9 Temmuz 1846 tarihli bir kararıyla Potomac Nehri'nin güneyinde Virginia'dan alınan topraklar 1847'den itibaren Virginia'ya geri bırakıldı. Bu arazi, şu anda Arlington ilçesidir.

Virginia, Abraham Lincoln'ün Amerika Konfedere Devletleri'ne savaş ilanı üzerine ABD'den 17 Nisan 1861'de ayrıldı. Virginia Konfederasyon'a katılıncaya kadar kısa bir süre bağımsız bir devlet oldu. 8 Temmuz'da askerî birliklerini Konfederasyon emrine sundu. 19 Temmuz'da ise Konfedere Devletler Anayasası'nı onayladı. Virginia'nın katılımıyla Konfederasyon'un başkenti Montgomery, Alabama'dan Richmond, Virginia'ya taşındı. 1863'te, Amerikan İç Savaşı sırasında, eyaletin kuzeybatısındaki Birlik yanlısı 48 ilçe Virginia'dan ayrılarak Batı Virginia eyaletini kurdular. İç Savaş sırasında en çok çatışma Virginia topraklarında yaşandı. Bunlar arasında Birinci Manassas Savaşı, İkinci Manassas Savaşı, Yedi Gün Savaşları, Fredricksburg Savaşı ve Chancellorsville Savaşı sayılabilir. Virginia, İç Savaşın ardından 26 Ocak 1870'te ABD'ye yeniden katıldı.

Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu tahminlerine göre eyalet nüfusu 2019 yılında 8,535,519 olup, 2010 nüfus sayımına göre %6.7'lik bir artış meydana gelmiştir.

Eyaletteki baskın etnik grup Hispanik olmayan Beyaz Amerikalılar olmaktadır. Bu grup, 1990'da eyaletin %76'sını oluşturmuşken, 2019 verilerine göre nüfusları %61'e gerilemiştir. Eyalette yaşayan Beyazların kökenleri çoğunlukla Britanya'da yaşayan İngiliz, İrlandalı ve İskoç gibi gruplara dayanır, ancak Shenandoah Vadisi civarında Alman kökenli kişilerde vardır. 17. yüzyılda Virginia'ya göç eden İngilizlerin yaklaşık %75'i senetli kölelik yoluyla gelmiştir.
Virgiana'daki en büyük azınlık grubu, nüfusun y. %20'sini oluşturan Afroamerikalılardır. Eyalet Atlas Okyanusu'ndaki köle ticaretinde önemli bir rol oynamıştır. Siyahiler içerisinde en büyük Afrikalı köken grubunu İgbo kökenliler oluşturur. Buna karşın çoğu siyahi kökensel açıdan kısmen Beyaz ve Kızılderilidir.
20. ve 21.yüzyılda eyalete Hispanik ve Asyalı göçleri yaşanmıştır. Bu yeni göçmenler büyük ölçüde Güney ve Orta Amerika, Hint altkıtası ile Doğu ve Güneydoğu Asya'da yer alan ülkelerden göç etmektedir. Virginia ahalisinin %9.6'sı kendilerini Hispanik veya Latino, %6.9'u ise Asyalı olarak sınıflandırmaktadır. 2000 ile 2010 arasında eyaletin Hispanik nüfusu %92 artmıştır.
Bu gruplara ek olarak nüfusun %0.5'i Amerika ve Alaska yerlilerinden oluşur, %0.1'i ise Hawaii yerlisi veya Pasifik adalıdır.

Virginia büyük ö

Yüzme, bireyin tüm bedenini kol ve bacak hareketlerinden başka bir unsur kullanmadan su içinden ilerletmesini gerektiren, bireysel veya takımsal düzeyde gerçekleştirilen bir yarış ya da antrenman sporudur. Bu spor, yüzme havuzlarında veya açık suda (ör. deniz ya da göl içinde) icra edilmektedir. Yüzme yarışı Olimpiyat oyunlarındaki en popüler spor türlerinden biridir ve kurbağalama, sırtüstü, kelebekleme, serbest ve karışık olarak isimlendirilen stillerde bireysel düzeyde gerçekleştirilir. Takım müsabakalarında ise, dört yüzücü serbest yahut karışık (dört yüzücünün farklı stillerde sırasıyla sırtüstü, kurbağalama, kelebekleme ve serbest yüzmesi) stillerde yarışabilmektedir.
Yüzme zamanı mayo, bone, koruma gözlüğü, yüzme paleti, el küreği, havuz şamandırası, şnorkel, yüzme halkası gibi ekipmanlar kullanılır.

Serbest stil yüzme
Kurbağalama yüzme
Kelebekleme yüzme
Artistik yüzme
Sırtüstü yüzme
Serbest Kolhis
Açık su yüzme
Karışık yüzme
Kısa kulvar yüzme
Kulaç yüzme
Su altında yüzme
Köpekleme yüzme
Şnorkelle yüzme
Yan yüzme
Su üstünde kalma

Yüzmede dünya rekorları listesi
Yüzmede Türkiye rekorları listesi
Yüzmede Olimpiyat madalyası kazananlar listesi (kadınlar)
Yüzmede Akdeniz Oyunları rekorları listesi
Yüzmede Avrupa rekorları listesi
Türkiye'de yüzme
Olimpik yüzme havuzu
Su sporları

Burcu Ayhan Yüksel (3 Mayıs 1990, Osmaniye), Türk atlet. Yüksek atlama branşında yarışmaktadır. İstanbul ENKA Spor Kulübü sporcusudur. Antrenör Cahit Yüksel ile çalışmaktadır.
2-8 Temmuz 2007 tarihleri arasında merkezi Trabzon olmak üzere Rize ve Giresun'da düzenlenen Karadeniz Olimpiyat Oyunları'nda altın madalyaya ulaştı.
Sırbistan'ın Novi Sad kentinde düzenlenen 20. Avrupa Gençler Atletizm Şampiyonası'nda kadınlar yüksek atlama finalinde yarışan Türk atlet Burcu Ayhan, 1,89 metre ile 3. sırada yer alarak bronz madalyanın sahibi oldu.
Başarısını İtalya'nın Pescara kentinde düzenlenen 2009 Akdeniz Oyunları'nda da sürdüren Ayhan bu şampiyonada ise gümüş madalya kazandı.
Portekiz'in Vila Real de Santo Antonio kentinde 29-30 Mayıs 2010 tarihleri arasında düzenlenen Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Atletizm yarışmalarında 2009 Türkiye şampiyonluğuna katkı sağladığı Fenerbahçe atletizm takımı forması ile 1,86 metrelik atlayışıyla bir kez daha gümüş madalyaya ulaştı. Kazandırdığı puanla Fenerbahçe'nin A Grubu'nda kalmasını sağladı.
İspanya'nın Barselona kentinde düzenlenen 20. Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda kadınlar yüksek atlamada 1,92 metreyi geçen Burcu Ayhan, hem finale yükseldi hem de 23 yaş altı Türkiye rekorunu kırdı. Ayhan, Avrupa Şampiyonası gibi büyük organizasyonlarda yüksek atlama kategorisinde finale kalma başarısını gösteren ilk Türk kadın atlet oldu.
2011 yılında Çek Cumhuriyeti'nin Ostrava kentinde yapılan 23 yaş altı Avrupa Şampiyonasında 1.94 metrelik atlayışı ile Türkiye rekoru kırarak Avrupa 3. olmuştur.
Burcu Ayhan 2012 Londra Olimpiyat Oyunları'nda, Türkiye tarihinde bir ilki başararak, yüksek atlama branşında finalde mücadele eden ilk Türk sporcu oldu.
2013 yılında, Mersin'de düzenlenen Akdeniz Oyunları'na katıldı ve Hırvat sporcu Ana Šimić ile birlikte altın madalyanın sahibi oldu.

IAAF8 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. profili

Giresun Atatürk Stadyumu, Giresun'da bulunan çok amaçlı stadyumdur. Şehirlerarası Devlet Sahil Karayolu üzerinde bulunan, Giresun'dan yolu geçen herkesin rahatça ulaşabileceği bir mevkide inşa edilmiş olan stadyum Türkiye'de inşa edildiği dönemin en önemli stadyumlarından bir tanesi olmasına rağmen geçen uzun yıllar boyunca yapılamayan modernizasyon çalışmaları sonucunda günümüz koşullarının gerisinde kalmıştır. 12.191 kapastili bu stadyuma Giresunspor ev sahipliği yapmaktadır.
30.339 m2 arsa üzerine inşa edilmiş olan stadyum 1941 yılında hizmete girerek önce toprak saha olarak hizmet vermiş, ilk çimlendirilmesi ise 1981 yılında yapılmıştır. Denize dik şekilde konumlandırılmış olan stadyumun deniz tarafındaki kale arkası bölümünde tribün bulunmamaktadır. Stadyumun çim saha ölçüleri ise 68 X 105 metredir.
Son maç 3 Ocak 2021'de, Giresunspor-Tuzlaspor arasında oynanmış ve maçı Giresunspor kazanmıştır. Stadyumdaki son golü bu maçta, Giresunspor oyuncusu Ibrahima Baldé atmıştır.

Hüseyin Avni Aker Stadyumu, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin İnönü Mahallesi'nde bulunan ve 26 Ocak 2017'ye kadar Trabzonspor'un maçlarını oynadığı stadyumdur. Stadyum ayrıca "1. Karadeniz Oyunları" ve "2011 Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları"nda ana stadyum görevini üstlenmiştir. Ayrıca "2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası"nın yapıldığı statlardan biridir.
Stat, 1951'de 2.400 kişilik bir seyirci kapasitesiyle inşa edilmiştir. Hüseyin Avni Aker Stadyumu daha sonra birçok kez onarım geçirmiştir. Bu tadilatların en önemlisi 1981'de yapılmış, 1994'te ise stadın maraton tribününün üzeri kapatılıp, saha ışıklandırılmıştır. 2008'de +1.200, 2010'da +260 kişilik kapasite artışıyla birlikte 20.800 kişilik kapasite 24.169'a çıkarılmış, stat; kapanışına kadar bu kapasitede kalmıştır. Ayrıca 2008'de yapılan onarımda maraton tribününün üzeri açılmıştır.

Stadyum adını, Trabzon'un ilk beden eğitimi öğretmenlerinden olup Trabzon'da beden terbiyesi il müdürlüğüne kadar yükselen Hüseyin Avni Aker'den almıştır. Stadyumun inşası için girişimlerde bulunup stat alanının kamulaştırılmasını sağlayan kişi olan Hüseyin Avni Aker, stadın tamamlanmasını görememiş ve 1944'te ölmüştür.

Yapılan bir araştırmaya göre, Trabzonspor, Türkiye çapındaki %5'lik taraftarı ile Türkiye'nin en çok taraftarı olan 4. takımıdır. Hüseyin Avni Aker Stadyumu, 26 Ocak 2017'deki kapanışına kadar Trabzonspor'un maçlarında önemli sayıda taraftar çekmiştir. Örneğin 2011-12 sezonunda 24.169 kişi kapasiteli stadın yaklaşık 18 bin koltuğu yıllık bilet (kombine) olarak satılmıştır. Ayrıca bu stat Türkiye'de biletli izleyici sayısının açıklandığı ilk futbol stadyumu olmuştur.

Avni Aker Stadyumu'nun ilk yapıldığı zamandan beri birçok onarıma uğraması ve bu nedenle stat bütünlüğünde oluşan ayrıklık Trabzonspor'a yeni bir stat yapılması düşüncesini ortaya çıkarmıştır. İlk olarak dönemin Trabzonspor Başkanı Nuri Albayrak tarafından planları çizdirilen ve Trabzon'un Akyazı beldesinde yer alması düşünülen yeni stadın yapımına 24 Kasım 2013'te başlanılıp; Medical Park Stadyumu olarak adlandırılan bu yeni stadın 18 Aralık 2016'da resmî olarak açılmasıyla Avni Aker Stadyumu ömrünü tamamlamıştır. 26 Ocak 2017'de oynanan ve Trabzonspor'un Konyaspor'u 1-0 yendiği Türkiye Kupası maçı bu statta oynanan son resmî maç olmuştur. Maç öncesinde Trabzonsporlu oyuncular sahaya "Türk futbolunda bir devrimin tanığısın. Bize yaşattıkların için teşekkürler Hüseyin Avni Aker." pankartıyla sahaya çıkmıştır. Ayrıca bu maçtaki golü atan Dame N'doye, stadyumdaki son resmî golü atan futbolcudur. Ayrıca Trabzonspor, Avni Aker Stadyumu'ndaki ilk maçını da Konyaspor'a karşı oynamış ve 18 Eylül 1966'da oynanan bu maçı Konyaspor, Mehmet Aktan'ın tek golüyle 1-0 kazanmıştır. Stattaki ilk maç ise 1951'de Sebat Gençlik ve İdmanocağı arasında oynanmıştır.
Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu, Avni Aker Stadyumu'nun müsabakalara kapatılmasının ardından yıkılacağını, bu alanda bir şehir parkı ve küçük bir kültür merkezinin inşa edileceğini açıklamıştır.

Hüseyin Avni Aker Stadyumu, ilk kurulduğu yıllarda İdmanocağı, İdmangrubu, İdmangücü ve Martıspor gibi Trabzon kulüplerinin kullandığı bir stattı. Ancak Trabzon kulüplerinin birleşerek şehir kulübü olan Trabzonspor'u kurmasıyla, stadyum daha ziyade Trabzonspor'un özel kullanımına tahsis edildi. Bu tahsisin ardından, yine 1461 Trabzon ve Akçaabat Sebatspor gibi bazı kulüpler zaman zaman bu sahada maçlarını oynadı.
Tarihi boyunca Hüseyin Avni Aker Stadyumu'nda gerçekleştirilen bazı önemli organizasyonlar şunlardır:

Süper Lig'de Trabzonspor'un oynadığı maçlar
Türkiye Kupası'nda Trabzonspor'un oynadığı maçlar
Türkiye millî futbol takımının oynadığı bazı maçlar
UEFA Şampiyonlar Ligi'nde Trabzonspor'un oynadığı maçlar
UEFA Avrupa Ligi'nde Trabzonspor'un oynadığı maçlar
I. Karadeniz Oyunları
2011 Avrupa Gençlik Olimpik Oyunları
2013 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası

Hüseyin Avni Aker
Şenol Güneş Spor Kompleksi
Trabzonspor

Mehmet Ali Şahin (16 Eylül 1950, Ekincik, Ovacık), Türk avukat ve siyasetçi.
2009–2011 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevini sürdürmüştür. 2007–2009 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 60. Türkiye Hükûmeti'nde Adalet Bakanı olarak yer almıştır. 2002–2007 yılları arasında Abdullah Gül tarafından kurulan 58. Türkiye Hükûmeti'nde ve Erdoğan tarafından kurulan 59. Türkiye Hükûmeti'nde Başbakan yardımcısı olarak yer almıştır.
Siyasal kariyerine Refah Partisi'nde başlayan Şahin, ilk defa 1995 Türkiye genel seçimleri'nde Refah Partisi İstanbul milletvekili olarak meclise girmiştir. 1989 yerel seçimlerinde Küçükçekmece, 1994 yerel seçimlerinde Fatih belediye başkanı adayı olmuştur fakat seçilememiştir. Refah Partisi'nin 1998 yılında kapatılmasının ardından 1999 genel seçimlerinde Fazilet Partisi İstanbul milletvekili olarak meclise girmiştir.
2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır ve 2002 genel seçimlerinde AK Parti İstanbul milletvekili olarak meclise girmiştir. 2007 genel seçimlerinde Antalya, 2011 genel seçimlerinde Karabük milletvekili olarak meclise girmiştir. 2012 ve 2014 yılları arasında AK Parti Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır.

Mehmet Ali Şahin 16 Eylül 1950 tarihinde Abdullah ve Ünzüle Şahin çiftinin çocuğu olarak Karabük'ün (O dönemde Çankırı'nın) Ovacık ilçesinin Ekincik köyünde doğdu. İlkokulu eğitimini doğduğu köyde aldıktan sonra İstanbul İmam Hatip Lisesi'nden mezun oldu. Lise yıllarında köyde imamlık yaptı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu ve 1983 yılına kadar serbest avukat olarak çalıştı.

Serbest avukatlık mesleğiyle beraber siyasete de atılan Şahin, Refah Partisi Eminönü İlçe Başkanlığı yaptı. 1987 genel seçimlerinde Refah Partisi'nden Çankırı milletvekili adayı oldu. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi Küçükçekmece belediye başkan adayı oldu ancak seçimi 5. sırada tamamladı. 1994 yerel seçimleri'nde Refah Partisi Fatih belediye başkan adayı olduğu seçimi kazanmasına rağmen oy pusulalarındaki baskı hatası nedeniyle seçimler iptal edildi. Temmuz 1994 tarihinde yenilenen seçimlerde Anavatan Partisi Fatih belediye başkan adayı Sadettin Tantan'a karşı yenildi. İlk defa 1995 Genel Seçimleri'nde Refah Partisi İstanbul milletvekili olarak meclise girdi. Refah Partisi Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri gerekçesiyle kapatılmasının ardından kurulan Fazilet Partisi'ne katıldı ve 1999 Türkiye genel seçimleri'nde İstanbul milletvekili olarak meclise girdi.

2001'de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer alan Şahin, 2002 genel seçimlerinde AK Parti İstanbul milletvekili olarak meclise girdi. Abdullah Gül'ün başbakanlık görevinden istifa etmesinin ardından Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 59. Türkiye Hükûmeti'nde Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı olarak yer aldı. 2007 genel seçimlerinde tekrar meclise girdi ve Erdoğan tarafından kurulan 60. Türkiye Hükûmeti'nde Adalet Bakanı olarak yer aldı. 5 Ağustos 2009 tarihinde seçildiği TBMM Başkanlığını iki yıl sürdürdü. 24. Dönem Karabük milletvekili olarak TBMM'ye tekrar girdi.
2012-2014 yılları arasında AK Parti Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilliği görevinin yanı sıra Adalet Komisyonu Üyeliği'nde de bulundu. Kasım 2015 genel seçimlerinde tekrar meclise girdi. Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesidir.

Eşi Saniye Şahin 27 Kasım 2014 tarihinde bir süredir tedavi gördüğü hastanede ölmüştür. 14 Ekim 2017'de Zuhal Fırat ile ikinci evliliğini gerçekleştirdi.

TBMM 14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimdir bu com 9 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nur Tatar (d. 16 Ağustos 1992, Van), dünya ve Avrupa şampiyonu Türk tekvandocudur. 2012 Yaz Olimpiyatları'nda 67 kiloda gümüş, 2016 Yaz Olimpiyatları'nda ise bronz madalya kazanmıştır. 2017 Dünya Tekvando Şampiyonası'nda altın madalyaya ulaşmış, ayrıca 2012 Avrupa Tekvando Şampiyonası'nda Avrupa şampiyonu olmuştur.

Nur Tatar, genç yaşta ulusal düzeyde öne çıktı ve 15 yaşında ilk madalyasını kazandı. Alt yaş kategorilerinde iki kez Avrupa küçükler şampiyonu oldu. Büyükler kategorisindeki ilk önemli derecelerinden birini 2010 Avrupa Tekvando Şampiyonası'nda aldı ve 67 kiloda gümüş madalya kazandı. İki yıl sonra 2012 Avrupa Tekvando Şampiyonası'nda altın madalyaya ulaşarak Avrupa şampiyonu oldu.
Tatar, 2012 Yaz Olimpiyatları öncesinde Kazan'da düzenlenen Avrupa kota turnuvasında birinci olarak Londra bileti aldı. Londra'da kadınlar 67 kilo turnuvasında ilk turda Grenadalı Andrea St Bernard'ı 5-1, çeyrek finalde ABD'li Paige McPherson'ı 6-1, yarı finalde ise Avustralyalı Carmen Marton'ı 6-0 yenerek finale yükseldi. Finalde Güney Koreli Hwang Kyung-seon'a 12-5 mağlup olarak gümüş madalya kazandı.
2013 yılında Akdeniz Oyunları'nda Mersin'de altın madalya kazandı. 2014 Avrupa Şampiyonası'nda bronz, 2015 Dünya Tekvando Şampiyonası'nda gümüş ve 2015 Avrupa Oyunları'nda bronz madalya aldı.
2016 Yaz Olimpiyatları'nda bu kez bronz madalya kazandı. Rio de Janeiro'da 67 kilo turnuvasında ilk turda Avustralyalı Carmen Marton'u 11-1, çeyrek finalde Almanya adına yarışan Rabia Güleç'i 5-1 yenerek yarı finale yükseldi. Yarı finalde Fransız Haby Niaré'ye altın vuruşla 4-0 yenildi. Bronz madalya müsabakasında Tayvanlı Chia-Chia Chuang'ı 7-3 mağlup ederek kürsüye çıktı.
Kariyerinin zirvelerinden birini 2017 Dünya Tekvando Şampiyonası'nda yaşadı. Muju'da düzenlenen şampiyonada kadınlar 67 kiloda finalde ABD'li Paige McPherson'ı 6-4 yenerek dünya şampiyonu oldu. Aynı yıl İslami Dayanışma Oyunları'nda altın madalya aldı. 2018'de Fujairah Grand Prix'sini kazandı, 2019'da Dünya Tekvando Şampiyonası'nda bir kez daha finale yükselerek gümüş madalya elde etti.
Tatar, 2020 Yaz Olimpiyatları'nda da Türkiye'yi temsil etti. Tokyo'da kadınlar 67 kilo kategorisinde son 16 turunda Nijeryalı Elizabeth Anyanacho'yu 12-7 yenerek çeyrek finale yükseldi. Bu turda ABD'li Paige McPherson'a 3-1 mağlup oldu ve turnuvayı dokuzunculuğu paylaşarak tamamladı.

Van'da dünyaya geldi. Akdeniz Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümü'nde öğrenim gördü. Tekvandoya küçük yaşlarda başladı. Kariyerinin ilk dönemlerinde TSE Spor Kulübü ve Ankara İller Bankası adına yarıştı; daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü bünyesinde mücadele etti.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi sayfasında Nur Tatar
Olympedia sayfasında Nur Tatar
Taekwondo Data sayfasında Nur Tatar

Nuri Okutan (d. 6 Aralık 1962; Eğirdir) Türk bürokrat.
Eski adı Gönen Köy Enstitüsü olan şimdiki adıyla Isparta Gönen Fen Lisesi'ni bitirdi. Ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü'nden 1986'da mezun oldu. Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesinde, Yönetim-Organizasyon alanında Yüksek Lisans yaptı. Taşova Kaymakam Vekilliği, Harmancık, Bahçesaray, Narman, Kelkit Kaymakamlıkları, İçişleri Bakanlığı bünyesinde Şube Müdürlüğü, Daire Başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı, Siirt, Sakarya Valilikleri yaptı. 7 Mart 2007 tarihinde Trabzon Valiliğine atanmıştır. İçişleri Bakanlığının 10 Haziran 2009 tarihli 10030 numaralı yazısı ve Bakanlar Kurulunun 11 Haziran 2009 tarihli kararıyla Şanlıurfa Valiliği görevine atanmıştır.
1989-1990 yıllarında bir yıl süre ile İngiltere'de Canterbury ve Margate kentlerinde mesleki konularda bilgi, görgü ve dil eğitimi aldı. 1986 yılında İçişleri Bakanlığınca açılan bir ay süreli planlama yönetimi kursuna katıldı. Yine 1986 yılında 6 ay süre ile planlama uzmanlığı yaptıktan sonra Bitlis Kaymakam adaylığı, Amasya-Taşova Kaymakam vekilliği, Bursa-Harmancık, Van-Bahçesaray, Erzurum-Narman, Gümüşhane-Kelkit ilçelerinde Kaymakamlık görevlerinde bulundu. İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünde 1996 yılında Şube Müdürü ve Daire Başkanı olarak görev yaptı. 1997 tarihinden 17 Ağustos 1999 tarihine kadar Personel Genel Müdürlüğü Daire başkanı olarak görev yaptı. 1999 tarihinden 11 Ağustos 2000 tarihine kadar Personel Genel Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcılığı görevini yaptı.
Son olarak Şanlıurfa'da valilik görevinde bulunan Okutan 17 Ağustos 2011 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla merkez valiliğine atandı.
Sakarya ilinde eğitime yaptığı katkılar nedeniyle 2006 yılında Vehbi Koç Ödülü'ne layık görülmüştür.
Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde MHP Isparta milletvekili seçilmiştir. 2017 yılında MHP'den ihraç edilmiştir.
Evli ve üç çocuk babasıdır.

Ritmik jimnastik jimnastik sporunun genelde kadınlara ait bir dalıdır. Yaz Olimpiyat Oyunları'nda yer alan bir spordur. Jimnastik ve bale'nin bu kombinasyonunda yarışmacılar, bireysel olarak ya da takımlar hâlinde, müzik eşliğinde zarif bir şekilde çalışılmış gösterilerini sergiler. Gösteri sırasında; labut, çember, top, ip veya kurdele gibi farklı el aletleri kullanabilir.

Ritmik Jimnastik, 1800'lerde bir grup jimnastikçi tarafından basit koreografi şeklinde icra edildi. 1930'larda Doğu Avrupa'daki ilk deneme yarışlarına kadar yavaş gelişti, yeni karmaşık yapısı ile daha geniş bir kitleye hitap etti. İlk yarışmaları 1940'ta Sovyetler Birliği'nde başladı ve Sovyetler Birliği'nden Ludmila Savinkova ilk Dünya Şampiyonu oldu. Ritmik Cimnastik, 1961 yılında FIG tarafından resmi bir branş olarak tanındı. İlk Bireysel Dünya Şampiyonası 1963'te Budapeşte'de yapıldı.
Ritmik Cimnastik diğer benzer branşlar ile gelişmiştir. Ritmik Cimnastik klasik bale figürleri de içerir, bununla beraber kas gelişimi için Alman sistemi ve serbest egzersizler ile ritim geliştirmek için İsveç metodu uygulanır. Sporcu sayısı ile beraber ilgi de artarak dünyanın her yerine yayıldı. Amerikalı sporcular ilk defa 1973 şampiyonasında yer aldılar ve Ritmik Cimnastik yavaş yavaş artistik branşın gölgesinden kurtulup 1984'te Olimpik programa dahil edildi.

Sayıları 5 ile 15 arasında değişen hakemler, hem yarışmacının gösteri kompozisyonunu hem de onu icra etmedeki başarısını değerlendirir.

Platform olarak da bilinen döşeli alan, jimnastik yer hareketlerinde kullanılan alana benzer, fakat daha geniştir. Sıçratmasız olarak yapılan minderin tabanında dayanımı yüksek köpükler üstünde ahşaptan yapılan zemin ve onun da üstünde halı kaplaması konulmaktadır. Tavan, yarışmacının elindeki aletleri rahatça yükseğe fırlatabilmesi için en az 8 metre olmalıdır. Jimnastikçiler belirlenmiş alanın tamamını kullanmak zorundadırlar.

Fédération Internationale de Gymnastique16 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)/(Fransızca)
Rhythmic Gymnastics30 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)/(Almanca)
The Art of Gymnastics - The Israeli site of Rhythmic Gymnastics (İngilizce)
Men's Rhythmic Gymnastics16 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
More on rhythmic gymnastics13 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Rize, Karadeniz Bölgesi'nin Doğu Karadeniz bölümünde yer alan Rize ilinin merkezi olan şehirdir. Tarihi Pontus bölgesinin doğusunda kalan Rize, Osmanlı döneminde Lazistan Sancağı'nda yer almıştır. Günümüzde Türkiye'ye bağlıdır.
Doğuda Çayeli ve Güneysu ile, güneyde İkizdere, batıda Derepazarı ve Kalkandere, kuzeyde Karadeniz ile çevrilidir. Şehrin nüfusu 2009 yılına göre 96.503'tir. 1927'de 14.000 olan nüfusu 1990'da 52.743'e, 2000'de 78.144'e, 2007'de 94.800'e çıkmıştır.

Antik Çağ yazılı kaynaklarında Rhizus (Ριζοῦς) olarak anılan Rize adının Yunanca "ριζα" (riza) isminden geldiği sanılmakta olup anlamı "Dağ Eteği"dir. Bazı yazarlar kent adını yine Yunanca "pirinç" anlamına gelen rizi (ρύζι) ile "kök, temel, esas" anlamına gelen Riza (ῥίζα) kelimesiyle ilişkilendirmiş, hatta Lazca İrizeni "Düzlükler" kelimesi de önerilmiştir. Şehrin Gürcüce adı: "რიზე", Lazca adı ise "Rizini"dir.

Eski dönemlerde burada Kolhisliler yaşamaktaydı.
Rize, 1204'te Trabzon İmparatorluğuna bağlanmıştır. 1470'te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir.
Spesifik olarak Rize'den bahseden kaynaklara 19. yüzyılda rastlanmaktadır. 18 ve daha sonraki yüzyıllarda yazılmış kaynaklarda Rize'de derebeylik yapmış Tuzcuoğulları ailesinden bahsetmektedir. II. Mahmud'a birkaç kez isyan eden bu aile, 1832'de Tuzcuoğlu İsyanı'nı başlatmıştır. Tuzcuoğulları'na vergi veremeyen köylüler, topraklarını Tuzcuoğulları'na devretmek ve onlar için çalışmak zorundaydı. Rize'deki bir saray bu aileye aftedilmektedir. Tuzcuoğulları ile rekabet halinde olan Trabzonlu Memişoğulları, Memişoğlu ayaklanmasını başlatmıştır. İki aile arasındaki kan davasında birçok üye öldükten sonra Tuzcuoğulları'nın başlıca aile üyeleri teslim olmuş ve Rusçuk-Varna gibi şehirlere sürülmüştür.
Gezgin P. Minas Bijişkyan, bölgede portakal ve limon yetiştirildiğini yazmıştır.
Rize 19. yüzyılın ikinci yarısında Batum'un Ruslara bırakılmasının ardından, Trabzon Vilayetine bağlı Lazistan Sancağının merkezi olmuş, Cumhuriyet döneminde il merkezi olmuştur. I. Dünya Savaşı'nda yaklaşık iki yıl süren Rus işgalinin ardından özellikle çay ekiminin yaygınlaşması ile önemli bir gelişme göstermiştir.

Kaynak:

Karadeniz'in doğusunda Rize ilinin merkezine 27 km uzaklığında ve sahilden Trabzon-Rize il sınırlarında bulunan İyidere Deresinin denize döküldüğü yerden 9 km içeride yer alan Kendirli Beldesi, 1967 yılına kadar Kalkandere ilçesine bağlı idi ve 1967 yılında Refah Partisinden Ali Serdar belediye başkanlığıyla belde olmuş Rize Merkez ile bağlı kalmıştır. Ali Serdar 1967-1977 yılları arasında başkanlık yaptı.
Ardından başkanlığı yine Refah Partisi'nden Mehmet Fazlıoğlu 1977-1984 yılları arasında devam ettirdi. Belde, ilk olarak adını 1982 Anayasasına toplu şekilde “ret” oyu vermesiyle duyurmuştur. Daha sonrasında ise Refah, Fazilet ve Saadet Partisine verdiği destekle gündeme gelen Kendirli, 2009 yılında ilk kez bir başbakan tarafından ziyaret edildi. 
Kendirli Beldesi halkının geçimi tamamen çaya bağlıdır. Belde insanı çay keserek ve sezon olarak çay fabrikalarına çalışarak geçimlerini sağlamaktadırlar.

Kendirli Beldesi'nin fazla tarihi kaynağı bulunmamaktadır. Osmanlı Türkçesi eserlerin kaybolması, Rusların işgali, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra zamanla Kendirli Beldesi tarihini de kaybetmiştir. Buna öncülük yapan insanlarında beldedeki en yaşlılarından öğrenebildikleri en fazla üç kuşak öteye kadar olmuştur. Buna istinaden beldenin eski tarihinde medreseler beldesi olarak bilindiği rivayetler arasında. Beldedeki en eski tarihî eser Kendirli Merkez Camii minaresidir.
Rize ilinin Gözde beldesi Kendirli, cumhuriyetin ilanından önce Rumca Ğoloz adını taşıyan beldenin ismi civardaki dağlık ve engebeli arazi yapısına göre bulunduğu alanın düz bir yapıya sahip olması sebebiyle "Ğoloz" adını almıştır. Rumca düzlük anlamına gelmekte ve hâlen halk arasında ğoloz olarak da telaffuz edilmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra resmî olarak Ğoloz isminin değiştirilerek Kendirli isminin verilmesiyle o dönemlerde belde ve civarında kendir yetişimi yoğun olduğu sanılıyor. Kendirli ismini de yetiştiriciliği olan kendir den almış olabilirliği rivayetler arasındadır.

Karadeniz'in doğusunda Rize ilinin merkezine 27 km uzaklığında ve sahilden Trabzon-Rize il sınırlarında bulunan İyidere Deresinin denize döküldüğü yerden 9 km içeride yer alan Kendirli Beldesi çok şirin bir yerleşim yeridir, Beldenin çevresindeki köylerde sırayla doğusunda Beştepe Köyü, kuzey de Esentepe Köyü, Kuzey batısında Maltepe Köyü, Batıda Kalecik Köyü, Güneyinde Dilsiz Dağı, Güney Batısında ise Geçitli Köyü bulunuyor. Bu köylere olan ulaşım çok kolaylıkla yapılmaktadır.
Toprağında fosfor, granit ile bozalt ve antrasit kayaların karışımıyla meydana gelmiştir. Beldenin bölgesinde tüm mevsimlerde yağış görülmektedir, iklimi (subtropikal) yağışlı iklimdir. Yazın en sıcaklığında bile kuraklık yaşanmamaktadır ve kışında don yaşanmamaktadır. Yıllık ortalama sıcaklığı +15 °C aralarındadır.
Kendirli Beldesi'nin etrafı dağlarla çevrili ortada düz bir alandadır ve her yönünden dağlardan gelen dere ve çaylar geçmektedir. Batısından Elma Deresi, doğusundaki dağlar arasından ise Çiyalar Deresi akmaktadır. Dağlarla çevrili bir alana sahip olduğundan diğer bölgelere göre mevsimleri ılıman geçmektedir.
Beldenin yerleşiminde dağınıklık yok toplu bir yerleşime sahiptir. Ağaç türleri ise Kızılağaç, orman gülü, kayın, yabani karayemiş, ceviz, meşe ve ladin. Beldenin genel olarak çay bahçelerine sahiptir. Beldenin ulaşım problemi yoktur. Elektrik Tellerinin bile 1980'li yıllarında toprak altından verilip çevre görüntü kirliliğine çözüm olmuştur.

Beldenin girişinden uzanan İspandam asmalık mahallesi ve halaslar mahallesi arasında köyün içindeki en yüksek yerdir ve buradan beldenin her yeri kuş bakışı görünmekte ve manzarası eşsiz bir güzelliktedir.

Ormanlar alçak kesimlerde kızılağaç, gürgen, kestane, ıhlamur, kayın, meşe gibi yayvan yapraklı ağaçlar ve yerli halkın komar adını verdiği orman gülünden oluşmaktadır. Daha yüksek kesimler ise, ladin ve köknar gibi iğne yapraklı ağaçlarla kaplıdır.
Rize il merkezininin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 6 metredir. Merkez ilçenin yüzölçümü 253 km²dir.

Kıyı kesiminde ılık ve çok yağışlı bir iklim hüküm sürmektedir. Rize ili, Türkiye'nin en çok yağış alan bölgesidir. Bu durum Rize'de sel baskını ve heyelanların görülme sıklığını da artırmaktadır. Kış aylarında iç kesimlerde karasal iklim hüküm sürer.

Rize ekonomisi çay sektörüne dayalıdır. 48 yaş çay işleme ve çay paketleme fabrikası ve 17.000 çalışanı ile sektöre yön veren kuruluş geçmişte olduğu gibi günümüzde de Çaykur'dur. Paketlenmiş çayda Çaykur'un pazar payı %65 özel sektörün payı %35'tir. Rize'de kivi üretimine de son yıllarda önem verilmeye başlanmıştır. Balıkçılığın payı ise günden güne azalmaktadır.

Rize folkloru, yörede atma veya kesme türkü olarak adlandırılan maniler, atasözleri, deyimler ve bilmeceler bakımından çok zengindir. Halk oyunları açısından horon ve karşılama yöre olan Rize'de sahil kesiminde kemençe iç kesimlerde ise tulum oyunlara eşlik çalgısı olarak kullanılmaktadır. Güneysu yöresinde ağız armonikası ve bazı Laz ve Hemşinli köylerinde şimşir kaval seyrek de olsa aynı amaçla kullanılmaktadır.

Hemşinliler ve Lazlar tarafından "Horum" olarak adlandırılan sahil halkının diğer kültürel özellikleri Trabzon ile küçük ayrıntılar dışında ortaktır. Belde peştamal (çoğunlukla kavuniçi,- siyah çizgili), üstte fermene adı verilen yelek, kamis adı verilen keten içlik giyilip başta çeşan örtülmektedir.

Peştamal özellikle yaşlı kadınlar tarafından tercih edilmektedir. Koknoç adı verilen önlük ve başa bağlanan şar- puşi ikilisi Hemşinli kadının sembolüdür.
Yöre kadınları içte "foga" denen elbise veya etek-bluz giyer. Altta uzun çorap ve lastik ayakkabı, üstte ise, bele peştamal dolanır, başa "çeşan" örtülür.

Ceket veya zıpka denilen üstü bol, dizden aşağı dar pantolon giyilir. Gömlek üzerine yelek de giyilebilir. Ayağa ise "çapula" giyilir. "Kukula" denilen başlıkları vardır. Kemerde süslü fişeklik, barut kabı, tütün ve para kesesi ile silahlığında karakulak bıçağı (yatağan) bulunur.

Merkez ilçe takımlarından en önemli başarıyı, hentbol erkekler 2. ligini üçüncülükle tamamlayan Rize Gençlik Spor Kulübü elde etmiştir.

Gelişim TV (Sadece Gelişim FM yayın yapmaktadır.)
Rize TV
Çay TV

Rize'nin Sesi Radyosu
Gelişim FM
Genç Radyo
Vitamin FM

Kanal 2000 (Rize)
Karadeniz TV (Rize)
Kaçkar TV

 Kakegawa, Japonya
 Tüp, Kırgızistan

Rize Belediyesi

Sinop, Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nin Batı Karadeniz bölümünde bulunan Sinop ilinin merkezi olan şehirdir. Karadeniz kıyısında, Boztepe Burnu'nun karayla birleşme noktasında yer alır. Sinop Kalesi, tarihi ve turizm açısından kentin en ilginç yeridir. Türkiye'nin kuzeyde en uç noktası olan İnceburun Sinop ilindedir. Aynı zamanda Sinop yaklaşık 69 bin kişi olan şehir merkezi nüfusuyla Türkiye'nin en küçük illerinden biridir. Ve Türkiye'nin en mutlu şehri olarak kabul edilir.Sinop'un deniz seviyesinden yüksekliği 18 metredir.

Antik Çağ'da, Paflagonya bölgesi içinde kalan Sinop'un saptanabilen en eski adı, Sinope'dir. Bir söylentiye göre kent adının, kurucusu olarak kabul edilen aynı bir Amazon'dan almıştır. Bir başka söylenceye göreyse, kenti eski Yunan'da Irmak Tanrısı Asopos'un su perisi kızlarından Sinope kurmuştur. Söylenceler, MÖ 5-3. yıllara tarihlenmektedir ve aynı döneme ait kent sikkeleri üstünde Sinope'nin başı görülmektedir. Hangi söylence benimsenirse benimsesin, kentin kurucusunun Sinope olduğu kesindir. Ancak, Sinope bir su perisi ise, kentin Yunan kolonicilerce; Amazon ise; Anadolu'nun yerli halklarınca kurulmuş olması gerekir. Bu ikilem, dilbilim çalışmalarıyla bir ölçüde çözülmemiştir: Gerek etimolojisine yabancı olan Sin ya da Sind sözcüklerine Yunanistan'ın dışında daha çok Pontus, Doğu Anadolu Bölgesi, İran ve Hindistan'da rastlanmaktadır. Bu da, Sinope adının yerli Anadolu dillerinde gelmiş olabileceğini göstermektedir. Ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon ise, kentin kurucusu olarak, Argonotlar'dan Teselyalı Autolykos'u göstermekte ve onun kenti ele geçirerek bir Yunan kolonisi kurduğu yazmaktadır. "Kentin ele geçirilmesi" kavramı, kolonileştirmeden önce, kentte yerli bir halkın yaşandığını ortaya koymaktadır. Strabon'un sözünü ettiği gelişmeden sonra, Sinope kenti MÖ 7. yıllarında bir kez Miletuslularca kolonileştirilmistir. Kentte, sırasıyla Miletoslu Habrındas, Koos ve Krenitas dönemlerinde yerleşilmiştir. Tüm bu söylence ve tarihsel olaylar Sinop'un ilk çağlarda yerli halkça kurulduğunu, bu yerleşimi, efsanevi Argonot seferiyle ilgili olarak bir Yunan kolonisinin izlediğini, son olarak da Miletuslular'ın burada bir koloni kurduğunu ortaya koymaktadır. Sinop'u içeren yörenin en eski adı ise "Kaşka Ülkesi" idi. Yöre Hitit İmparatorluk Dönemi'yle çağdaş olan Kaşkalar'ın yaşadıkları topraklarda yer alıyordu. Bu ülke sınırları içindeki küçük "Arauanna Ülkesi" de, Sinop yöresinde bulunuyordu.

Yarımadanın güney yönündeki iç liman ise rüzgârlara kapalı konumuyla ve sakin deniziyle güney Karadeniz'in en önemli limanıydı. Bu özellikleri nedeniyle "Akdeniz" ismini almıştır. Tarih boyunca işlek bir liman yaşantısı ve tersane faaliyeti bu limanda gerçekleşmiştir. 19. yüzyıla kadar tamamen ayakta duran surlardan ise günümüze büyük bir kısmı kalmıştır ve yıkıntılarından rekonstrüksiyonu yapılabilir. Şehrin gelişimi sürekli olarak doğu yönde, Boztepe Burnuna doğru olurken, kuzeydeki Akliman ve Anadolu yönünde birkaç azınlık yerleşmesinden başka bir yerleşim olmamıştır. Doğudaki yarımada ise gittikçe sarplaşmakta, Hıdırlık tepesinde 187 metre yüksekliğe ulaşmakta ve nihayet deniz yönünde dik yarlar ile kuşatılmaktadır. Bu durumda şehrin deniz yönünden ve berzahtan zaptedilmesi imkânsız olmaktadır.
Antik çağdan beri parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip olan Sinop, bu niteliğini Doğu Roma İmparatorluğu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Candaroğulları ve Osmanlı İmparatorluğu yönetimlerinde de sürdürmüş, ayrıca kale ve tersanesi ile bölgenin en önemli askeri üslerinden biri olmuştur. Bu durumunu Sinop Baskını'ndan sonra kaybetmeye başlayan kent, sur dışına güneydoğu yönde azınlık yerleşmeleri ile batıya doğru ise yönetim ve eğitim gibi kamu hizmetleri yerleşmesiyle çıkmıştır.
Sinop ilinin yerleşme tarihi ilk Tunç Çağı'yla başlamıştır. MÖ 7. yüzyılda bir Helen Kolonisi olarak kurulan Sinop, Antik Çağ'da Karadeniz'in en önemli kentiydi. Helenistik dönemde Anadolu'nun yerli kültürleriyle, Helenistik ve Pers kültürlerini birleştirmek isteyen Pontus Devleti'nin başkenti Amasya'dan sonra Sinop'a taşındı. Bizans döneminde yöre Ortodoks Hristiyanlık etkisiyle dilde ve kültürde Helenleşmiştir.
Sinop 1972 yılında kalkınmada ikinci derece öncelikli iller kapsamına alınmıştır. İlk büyük ölçekli sanayi kuruluşu, Ayancık Kereste Fabrikasıdır. Diğer önemli sanayi kuruluşları Şişe Cam Fabrikası, Un Sanayi, Söksa, İç Çamaşırı Örme Ve Konfeksiyon AŞ. ile toprak sanayinde tuğla ve kiremit fabrikalarıdır. Ne yazık ki şu an bu fabrikaların çoğu kapatılmış ya da taşınmış durumdadır. Ama bunun dışında Sinop'ta el sanatları da ünlüdür. Ayancık keteni, Boyabat çember dokumacılığı, ahşap kotra maketi yapımı ve tahta el işlemeciliği Sinop'taki en köklü el sanatlarıdır.
İlk kütüphane 1924 yılında Dr. Rıza Nur'un öncülüğünde kurulmuştur ve kütüphaneye ismini veren de odur.

Sinop ilk çağda "Paflagonya" adı verilen bölge içindedir. Anadolu'nun kuzey sahilleri ile Kırım yarımadası arasında deniz ticaretinde önemli bir rol oynamıştır. Önemli bir doğal liman konumundadır.
1953 yılında Kocagöz höyükte (kazılınca çoğu kez altında eski yapı kalıntıları ve eski eserler çıkan, yayvanca - alanı geniş ve derinliği az bir şekilde toprak tepe.) yapılan kazı ile 1987 ve 1988 yıllarında Müze Müdürlüğünce yapılan yüzey araştırmacıları sonucunda tarih öncesi devreler biraz olsun aydınlığa kavuşmuştur.
Karagöz höyükte yapılan kazılarda, İlk Tunç Çağı 1. dönemine ait (MÖ ? 3000-2700) buluntular ortaya çıkarılmıştır. Bulunan malzeme Sinop, Balkanlar ve İç Anadolu Bölgesi arasındaki ilişkiyi göstermektedir.
Yapılan yüzey araştırması sonucunda çevrede çok sayıda tarih öncesi yerleşim yerlerine rastlanmıştır. Bu yerleşim yerleri sahil boyunca, nehir ağızlarında ve nehir vadileri boyunca iç kesimlere doğru yayılmaktadır. Ele geçen malzeme genel olarak ilk Tunç Çağı 1 ve İlk Tunç Çağı 2'ye tarihlenmektedir. Ancak Kabalı çayı vadisinde Erken kalkolitik (MÖ 4500) yıllarına tarihlenen iki yerleşim yeri saptanmıştır. Bugün Sinop çevresinde en eski yerleşim alanı Kabalı çayı vadisi olarak belirlenmiştir. Sahil kesiminde İlk Tunç Çağı 2'nin başında korkunç bir yangınla höyükler terk edilmiştir. Bundan sonra höyüklerde bir yerleşmeye rastlanmamaktadır.

1952-1954 yılları arasında yapılan kazılarda Sinop'ta Hitit dönemini belgeleyecek hiçbir esere rastlanmamıştır. Hitit metinlerinde Karadeniz'de Gaşka kavimlerinin varlığından söz edilmekte ise de, ancak şimdiye kadar Sinop yöresinde hiçbir buluntu ele geçmemiştir.
Yapılan yüzey araştırmasında sahil bandında bir tek Gerze ilçesi Köşkhöyük'te Er Hitit (MÖ 1800) malzemesine rastlanmıştır. Ancak Hitit İmparatorluğu dönemine ait hiçbir malzeme bulunmamıştır. Bundan sonra 756 yılına ait malzemeler bulunabilmektedir. (MÖ 2700-1800), (MÖ 1800-MÖ 756|756) yılları arasında Sinop sahil şeridiyle ilgili bir bilgi yoktur.

MÖ 756 yılında Milet'ten ayrılan ve kendilerine yeni bir şehir kurmak isteyen göçmenler buraya gelerek bugünkü Sinop'un ilk temelini atmışlar ve bu şehre Sinope adını vermişlerdir. "Efsaneye göre tanrıça Sinope ırmak tanrısının kızıdır. Zeus Sinope'ye aşık olur. Her dilediğini yerine getireceğine söz verir. Sinope kızlığına dokunmamasını ister. Tanrı yemine bağlı kalarak onu kız bırakır. Bugünkü Sinop'un olduğu yere gelir."
Daha sonra MÖ 630 yılında ikinci bir koloni (sömürge, göçmen topluluğu ya da bu topluluğun yerleştiği yer) grubu Sinop'a yerleşmiştir. Şehrin surlarının büyük bir olasılıkla kolonize (koloniler halinde yaşanan) devirlerde yapıldığı tahmin edilmektedir.
MÖ 7. yüzyıl başlarında Sinop, Anadolu'ya kuzeyden gelen Kimmerlerin, MÖ 6. yüzyıl ortalarında İran'dan gelen Perslerin istilasına uğramıştır.

MÖ 4. yüzyılın birinci yarısında Paflagonya'lılar bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. MÖ 332 yılında Büyük İskender'in Anadolu'ya girişini fırsat bilen I. Ariarathes Kapadokya'da bağımsızlığını ilan ederek, Sinop'u da hakimiyetine almış. MÖ 302 yılında Mitridat Ktistes Paflagonya'da dağınık halde bulunan prenslikleri bir araya getirerek kuvvetli bir devlet (bağımsız bir ülke ile onun yönetiminden oluşan varlık) kurmuştur. Daha sonra ll. VI. Mithridates ve onun oğlu Farnak Sinop'a hakim olmuş. MÖ 169 yılında devletin başına Mitridat Flapeton geçmiştir. Mitridat Flapaton Sinop'u bayındır (gelişip güzelleşmesi için üzerinde çalışılmış, altyapıya sahip) hale sokmuş, başkentini Amasya'dan Sinop'a getirmiştir.
Sinop'un parlak dönemi Mitridat Fatpator zamanında olmuştur. Bütün Karadeniz'i hakimiyeti altına alan Mitirdat Romalıları'da Anadolu'dan atarak büyük bir imparatorluk kurmuş, ancak Başkenti Sinop'tan Bergama'ya taşımıştır.
Helenistik dönem Sinop'un en parlak zamanı olup, bu dönemde kültüre büyük önem verilmiştir.

MÖ 70 yılında Roma İmparatorluğu işgal ettiği bu toprakları yeniden tanzim etmiş. Pontus Krallığını Kızılırmak'tan itibaren ikiye bölerek, doğu parçasının idaresini yerli sülalelere vermiş, batı parçasını ise doğrudan doğruya devletin eyaleti haline getirmiştir.
Sinop'un Roma idaresine geçmesi tarihte önemli bir dönüm noktasıdır. Bilhassa (her şeyden önce, başta) Jül Sezar zamanında şehre maddi yardımlardan başka, yeni Roma kolonileri gönderilmiş ve genişleyip büyümesi sağlanmıştır.

Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle Doğu Roma topraklarında kalan Sinop yavaş yavaş küçülmeye başlamıştır. Hristiyanlığın geliştiği bu dönemde şehirde ticaret ve kültür, din birtakım olaylar yüzünden gerilemiştir. Sinop'ta bu dönemde yapılan en önemli Bizans yapıtı Balatlar Kilisesi'dir.

1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferinde İstanbul zapt edilip (zorla alınıp), Bizans İmparatorluğu dağılınca Sinop Trabzon Devleti'nin elinde kalmıştır. İç Anadolu'ya yerleşen Selçuklu Hanedanına vergi veren Trabzon Devleti, Selçuklu Hanedanının bir iç ayaklanmasından yararlanarak vergiyi kesmiş ve Sinop halkına da baskı ve tecavüzlerde bulunmaya başlamıştır.
Sinop halkının Konya'ya şikayeti üzerine Sultan İzzeddin Keykavus dirlik sahibi bütün Vilayet Beylerine emir göndererek savaşa katılmalarını bildirmiş

Tekvando veya taekwondo (Korece: 태권도/跆拳道), yumruk ve tekme tekniklerinin kullanıldığı, Kore kökenli bir dövüş sanatı ve dövüş sporudur. 600'lü yıllarda ortaya çıkan ve birbirinden ayrı iki sistem olan "Ayak Sistemi" ile "Yumruk metodu" zamanla bir araya getirilerek tekvando ortaya çıkmıştır. Korece Taekwondo kelimesi "tekme" anlamındaki tae (태), "yumruk" anlamındaki kwon (권) ve "yol" anlamındaki do (도) kelimelerinden birleşimi olup "tekme ve yumruk yolu" anlamındadır. Tekvando uygulayıcıları dobok, hogu olarak bilinen bir üniforma giyerler.
Tekvandoda tecrübe ve ustalığı belirtmek üzere, diğer pek çok uzak doğu kökenli savaş sanatında olduğu gibi elbisenin üzerine bağlanan kuşaklar kullanılır. Bu kuşaklar sırayla, beyaz, beyaz-sarı, sarı, sarı-yeşil, yeşil, yeşil-mavi, mavi, mavi-kırmızı, kırmızı, kırmızı-siyah ve siyah renklerdedir. Siyah kuşak en üst seviyedir. Fakat siyah kuşağın da dereceleri bulunmaktadır. Bunlara "Dan" adı verilir ve 1'den 9'a kadardır. Yaşı 15'ten küçük olan sporcular Dan seviyesine ulaştıkları takdirde "Poom Dan" olarak adlandırılırlar.
"Kyurogi", "Poomsae" ve "Kyokpa" olmak üzere üç alt kategorisi bulunmaktadır. Fakat dünya federasyonunun düzenlediği organizasyonlarda sadece Kyurogi ve Poomsae kategorilerine yer verilmiştir. Bu iki kategorinin kıyafetleri birbirinden farklıdır.

Dünya Taekwondo Federasyonu
Türkiye Taekwondo Federasyonu

Dünya Tekvando Şampiyonası
Avrupa Tekvando Şampiyonası
Dünya Tekvando Grand Prix
Dünya Tekvando Grand Slam
Yaz Olimpiyatları'nda tekvando
Akdeniz Oyunları'nda tekvando
İslami Dayanışma Oyunları'nda tekvando
Türkiye Taekwondo Federasyonu

Temel Kotil (d. 3 Aralık 1959, Rize), Çalık Enerji Genel Müdürü. 2005-2016 yılları arasında Türk Hava Yollarında Genel Müdürlük ve İcra Kurulu Başkan vekilliği görevini yürütmüştür. 2016-2024 yılları arasında TUSAŞ Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulunmuştur.

Kotil, 1959 yılında Rize'de Gündoğdu beldesinin Araklı mahallesinde dünyaya geldi. Davutpaşa Lisesi mezuniyeti sonrasında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Uçak Mühendisliği bölümünden 1983 yılında mezun olmuş, 1986'da ABD'nin Ann Arbor kentindeki Michigan Üniversitesi'nin "Uçak Mühendisliği" bölümünde yüksek lisansını, 1987'de de aynı üniversitede Makine Mühendisliği dalında ikinci yüksek lisansını, 1991'de de yine Michigan Üniversitesinde “Makine Mühendisliği" bölümünde doktorasını tamamlamıştır.
Kotil, 1991-93 yılları arasında İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesinde Havacılık ve İleri Kompozit Laboratuvarlarının kuruculuğu ve yöneticiliğini yapmıştır. İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesinde Yardımcı Doçent ve Doçent olarak hizmet veren Kotil, aynı fakültede Bölüm Başkan Yardımcılığı ve 1993–94 yıllarında da Fakülte Dekan yardımcılığı görevlerini yürütmüştür.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Araştırma, Planlama ve Koordinasyon Daire Başkanı olarak görev yaptıktan sonra, 2001 yılında ABD'de Illinois Üniversitesinde misafir profesör olarak hizmet vermiş ve daha sonra New York'ta Advanced Innovative Technologies Inc.'de Araştırma ve Mühendislik Bölümü Başkanlığını yürütmüştür.
Son olarak Kotil, 21 Ekim 2016 tarihinde TUSAŞ'a Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak atanmıştır. 8 yıllık görevi boyunca Hürjet, KAAN, Gökbey gibi önemli projelerin hayata geçirilmesinde kritik rol oynadı. 11 Haziran 2024 tarihinde yapılan genel kurulun ardından görevini devretmiştir.
İstanbul Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü'nde dersler vermektedir. Evli ve dört çocuk babası olan Kotil'in birçok araştırması ve bilimsel yayını vardır.

2003 yılında THY'deki kariyerine Teknik Genel Müdür Yardımcısı olarak başlamıştır.
2005 yılında THY Genel Müdürlüğüne atanmıştır.
2006 yılında Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği (IATA) Yönetim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir.
2010 yılında Avrupa Havayolları Birliği (AEA) Yönetim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir.
1 Ocak 2014 itibarı ile Avrupa Havayolları Birliği'nin (AEA) Başkanlığına seçilmiştir.
21 Ekim 2016 tarihi itibarıyla Türk Hava Yollarındaki görevinden ayrılıp, TUSAŞ - Türk havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. Genel Müdürlüğü görevine atanmıştır.

2009 İstanbul Turizm Özel Ödülü
2014 Yılın Havacılık Lideri Ödülü
2014 Airline Strategy Ödülleri - Yılın CEO'su Ödülü
2015 Avusturya Liyakat Nişanı

Türk Hava Yolları sitesindeki Özgeçmişi
Temel Kotil Röportajı
Airline Strategy Ödülleri - Yılın CEO'su Ödülü 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Temel Kotil'e Stratejik Görev (22.10.2016 tarihli röportajı) 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Togay Bayatlı (20 Eylül 1938, Niğde - 2 Nisan 2024, İstanbul), Türk eski futbolcu, spor yöneticisi ve köşe yazarı.

Bayatlı, 20 Eylül 1938'de Niğde'nin Bor ilçesinde doğdu. Tarsus Amerikan Koleji ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde öğrenim gördü. Gençlik yıllarında İstanbulspor ve Yeşildirek futbol takımlarında top koşturmuş sakatlanınca sporu bırakmıştır.
Fenerbahçe Spor Kulübü 1412 sicil numaralı yüksek divan kurulu üyesiydi ve kulübün 1981-1982 döneminde yöneticilik yaptı
1958'den itibaren Milliyet Gazetesi dahil birçok gazetede köşe yazarlığı yaptı. Aynı zamanda 1986-1992 yılları arasında TSYD Genel Başkanı ve 2003-2011 yılları arasında Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanı olarak görev aldı. Hizmetleriyle OC Liyakat Ödülü (Olympic Order), Fransa Spor Bakanlığı Altın Madalyası, FIFA 100. Yıl Onur Nişanı ile Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'nün sahibi oldu. Eşi Şükran Bayatlı'yı 27 Ocak 2024'te kaybeden iki çocuk sahibi Bayatlı, 2 Nisan 2024'te İstanbul'da doğal nedenlerden 85 yaşında ölmüş cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.

TMOK Eski Başkanımız Sayın Togay Bayatlı'yı Kaybettik TMOK

Trabzon 19 Mayıs Spor Salonu, kentin spor kulüplerinin aktif olarak kullandığı kapalı spor salonudur. Trabzonspor ve İdmanocağı takımları bu salonda müsabakalarını yapmaktadır.Sosyal ve kültürel etkinliklerin dışında lise ve üniversite düzeyinde amatör karşılaşmalar da oynanmaktadır.Trabzonspor'nün Türkiye Basketbol Ligine çıkması sonucu modernizasyon çalışmalarına tabi tutulmuştur. Zemini parke döşemelidir. Spor salonu 1100 kişi kapasiteli durumundadır. Ayrıca Trabzonspor Kulübü kongrelerini burada yapmaktadır.

2010 yılında Trabzonspor ve Hentbol takımlarının majör düzeyde liglerde mücadele etmeye başlaması nedeniyle Trabzonspor ve Gençlik Spor İl Müdürlüğü tarafından anlaşma sağlanmış ve salon üst düzey sportif müsabakaların düzenlenebilmesine uygun hale getirilmiştir. Trabzonspor BK Takımı iç saha maçlarını EYOF Trabzon 2011 oyunları için yapılan Hayri Gür Spor Salonu'nda yapmaktadır. 

1. Karadeniz Spor Oyunları : 2-8 Temmuz 2007 tarihleri arasında merkezi Trabzon olmak üzere Rize ve Giresun'da düzenlenen Karadeniz'e kıyısı olan ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği üyesi olan ülkelerin katıldığı Karadeniz Olimpiyat Oyunları'dır.
2011 Avrupa Gençlik Oyunları

Trabzonspor Kulübü
Trabzon İdmanocağı Spor Kulübü
Trabzon Belediyesi Spor Kulübü

Türk Hava Yolları, Türkiye'nin ulusal, bayrak taşıyıcı hava yolu şirketidir. Merkezi İstanbul'da bulunan şirketin uçuş ağı Avrupa, Orta Doğu, Uzak Doğu, Kuzey Afrika, Orta Afrika, Güney Afrika, Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'ya kadar uzanmaktadır.
Amerikalı havacılık derecelendirme kurumu AviRate tarafından 2018 yılında verilen 5 yıldızlı küresel hava yolu ödülünü günümüze kadar taşımaktadır.
Skytrax'ın 2016 ödüllerine göre arka arkaya 6. kez Avrupa'nın en iyi hava yolu seçilmiştir. Ayrıca pek çok alanda yüksek dereceler elde etmiştir. Star Alliance üyesi Türk Hava Yolları; 127 ülkede, 53'ü iç hat, 287'si dış hat olmak üzere 335 şehir ve 340 havaalanına uçmaktadır. Bu geniş uçuş ağı sayesinde dünyanın en çok ülkesine sefer düzenleyen havayolu unvanına sahiptir.
Ayrıca Türk Hava Yolları'nın, Antalya merkezli SunExpress hava yolunda Lufthansa ile %50-%50 ortaklığı, Saraybosna merkezli B&H hava yollarında %49 ortaklığı ve Tiran merkezli Air Albania'da ise %49,12 ortaklığı vardır. İstanbul merkezli AJet hava yolu markasının da sahibidir. Türk Hava Yolları 2015 yılında 61,2 milyon, 2018 yılında 75,2 milyon, 2019 yılında 74,3 milyon, 2020 yılında 28 milyon, 2021 yılında 44,8 milyon, 2023 yılında 83,4 milyon, 2024 yılında 85,2 milyon yolcu taşımıştır.

20 Mayıs 1933 tarihli 2186 sayılı kanunla kurulan ve ilk adı Havayolları Devlet İşletme İdaresi olan Türk Hava Yolları, 1935 yılına kadar Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı kaldıktan sonra 2744 sayılı kanunla, Bayındırlık Bakanlığı'na bağlanmıştır. 5 uçak ve 23 koltuk kapasitesi ile Ağustos 1933 tarihinde operasyona başlamıştır. İlk uçağı Amerikan Curtiss imalatı 208 seri numaralı Kelebek adı verilen King Bird D-2 uçağı idi. Tanesi 25.555 dolara satın alınan çift motorlu uçak, sadece beş yolcu taşıyabiliyordu. Uçağın ilk seferi 3 Şubat 1933'te İstanbul'dan Eskişehir aktarmalı Ankara uçuşu olmuştur. King Bird D-2'ler yerini İngiliz De Havilland imalatı DH.89A Dragon Rapide (1936) ve DH.86B Dragon Express'lere (1937) bırakmıştır.
1933 yılındaki filo:

2 adet Curtiss King Bird D-2 (5 koltuklu)
2 adet Junkers F-13 Limozin (4 koltuklu)
1 adet Tupolev ANT-9 (10 koltuklu)
1935 yılında Bayındırlık Bakanlığı'na, 03.06.1938 tarih ve 3424 sayılı kanunla, Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü'ne çevrilmiş ve katma bütçeli bir idare olarak Ulaştırma Bakanlığı'na bağlanmıştır.
İlk uluslararası sefer 12 Şubat 1947 tarihinde Atina'ya yapıldı. Devlet Hava Yolları pilotları Orhan Ayata ve Adil Gözender yönetimindeki, TC-ABA tescil kodlu Douglas DC-3 uçağı o gün saat sabah 10.00'da Ankara'dan havalanmış, İstanbul'da duraklama yaptıktan sonra Atina'ya hareket etmiştir. Yolculuk toplam 2 saat 40 dakika sürmüştür. DHY Genel Müdürü Osman Nuri Baykal da uçakta bulunan heyet içindedir.
Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü bu ânı; “Devlet Hava Yolları Genel Müdürlüğü'­nün, Ankara ile Atina arasında uçak servisi tesisi için Yunan Hükûmetiyle bir müddetten beri yapmakta olduğu müza­kereler neticelenmiş ve ilk tecrübe uçağı bu sabah saat 10'da Atina'ya gitmek üzere Ankara'dan hareket etmiştir. Douglas DC-3 (Douglas DC-3) tipinde çift motorlu olan bu uçak, bugün İstanbul'dan kalkacak ve yarın sabah Atina'ya gidecektir” şeklinde duyurmuştur.
Atina seferinden sonra, Türk Hava Yolları'nın yakın zamanda uluslararası uçuş noktalarına Lefkoşa, Beyrut ve Kahire de eklenmiştir.
21 Mayıs 1955 tarihli ve 6623 sayılı kanunla Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü kaldırılmış, Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı adı ile "her nevî hava nakliyatı ve buna müteferri yapmak ve hususî hukuk hükümlerine göre idare edilmek üzere Hükûmete bir Anonim Ortaklık kurma" yetkisi verilmiştir. 20 Şubat 1956 tarihinde Esas Mukavelenâmesi'nin Bakanlar Kurulunca tasdik edilmesi, Ticaret Sicili'ne kayıt ve ilan olunması ile Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı kurulmuş ve 1 Mart 1956 tarihinde faaliyete geçmiştir. Kuruluşundaki sermayesi 60 Milyon TL idi.

Kamuya ait bir anonim ortaklık olarak kurulduğundan en büyük ortak TC Maliye Vekâleti'ne bağlı olan Hazine Müsteşarlığı idi. 1956'da anonim ortaklık olurken katılan diğer kurucu ortaklar şunlardır:

Cumhuriyet Matbaacılık ve Gazetecilik T.A.Ş.
Sedat Simavi Halefleri, Haldun ve Erol Simavi Kolektif Şirketi
Sefa Kılıçoğlu, Yeni Sabah Gazetesi Sahibi
Ercüment Karacan, Milliyet Gazetesi Sahibi
Vatan Gazetecilik ve Matbaacılık T.A.Ş
Hayat Mecmuası Tifdruk Matbaacılık Sanayi A.Ş.
Mithat Perin, İstanbul Ekspres Gazetesi Sahibi
Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba Yayınevi Sahibi;
İlk İdare Meclisi (Yönetim Kurulu) Başkanı Rıza Çerçel, üyeler ise Osman Nebioğlu ve Semih Sipahioğlu idi. 1959'da açılan bir yarışma sonucunda mevcut logo ilk kez kullanılmaya başladı.

 1964'te Brüksel, Münih ve Tel Aviv, 1965'te Amsterdam, Belgrad ve Tebriz, 1967'de Zürih, Budapeşte ve Cenevre, 1969'da Köln,1971'de Düsseldorf ve Stuttgart, 1972'de Hannover ve Hamburg, 1973'te Kopenhag, Berlin ve Nürnberg hatları açıldı.
Türk Hava Yolları, 1984 yılında 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 60 milyar TL sermaye ile Kamu İktisadi Teşebbüsü statüsüne geçti. 1985 yılında 4 adet A310 uçağının filoya katılması ile, ilk uluslararası uçuştan yaklaşık 40 yıl sonra Uzak Doğu ve Atlantik ötesi uçuşlar başladı. Bu destinasyonlar Bangkok, New York ve Singapur'du. Ancak uçakların menzilinin yeterince uzun olmamasından dolayı bu uçuşlar yakıt ikmali için duraklamalı olarak icra edilmekteydi. 1987'de Brüksel duraklamalı ilk New York seferi yapıldı.  1990 yılında 700 milyar TL sermayeye ulaşan Türk Hava Yolları, Kamu Ortaklığı İdaresi'ne bağlandı.
Ocak 1990'da Bangkok, New York ve Singapur gibi uzun uçuşları duraklamasız icra etmek için hava yoluna bağlı bir iç kurul, Airbus A340 ve McDonnell Douglas MD-11 uçaklarını değerlendirerek Mart ayında Airbus A340 modelini sipariş etmiştir. Bu sayede Uzak Doğu ve Atlantik ötesi destinasyonların sayısı artmıştır; 9 Ağustos 1993'te İstanbul-Tokyo uçuşları başlamış ve onu ilerleyen zamanda Hong Kong hattı izlemiştir. Temmuz 1994'te İstanbul-New York arası ilk duraklamasız sefer yapılmıştır. 7 Mayıs 1997'de İstanbul-Chicago hattının açılmasıyla Türk Hava Yolları, ABD'deki ikinci uçuş noktasını destinasyonları arasına eklemiştir. 1997 ve 1998 yıllarında Osaka ve Tokyo'ya hizmet vermek için Japan Airlines ile iş birliği yapıldı. 2000 yılında, sipariş edilen son A340'ın teslim alınmasıyla beraber filodaki A340 sayısı 9 olmuştur. Filoya katılan dördüncü A340 olan TC-JDM, yaşadığı garip teknik sorunlar nedeniyle teknik personel arasında Deli Mike takma adını almıştır.
2000-günümüz
2000'de Atatürk Havalimanı'nın yeni terminalinin açılmasıyla beraber 2000li yıllar ve 2010'lu yılların başlarında Türk Hava Yolları filosuna A330 ve B777-300ER uçaklarının dahil olmaya başlamasıyla havayolu, başta Uzak Doğu ve okyanus aşırı noktalar olmak üzere uçuş ağını genişletmeye başladı. Özellikle B777 uçaklarının uzun menzili sayesinde 2010 yılından itibaren Los Angeles, San Francisco, Houston ve São Paulo gibi şehirlere doğrudan uçuşlar gerçekleştirilmeye başlandı. Zamanla filodaki A330 ve B777 sayısı 30'u geçti ve bu uçaklar 2010'lu yıllarda filonun bel kemiğini oluşturdu. Yine 2010'lu yılların ilk yarısında Afrika'da birçok şehir, Türk Hava Yolları'nın uçuş ağına dahil oldu ve bayrak taşıyıcı havayolunun uçuş ağı bu yıllarda büyük bir hızla genişledi. 2012 yılında Somali'nin başkenti Mogadişu'da, yine Türk hükûmeti tarafından modernize edilen, Aden Abdulle Uluslararası Havalimanı'na uçuşların başlatılmasıyla THY Somali'ye iç savaştan sonra uçuş yapan ilk Avrupalı uluslararası havayolu şirketi oldu. Türk Hava Yolları, 2013 yılı sonunda uçuş ağını dünya genelinde toplam 241 destinasyona (199 uluslararası ve 42 iç hat) çıkardı. Böylece ulusal bayrak taşıyıcı, Avrupa'da ve Dünya'da en fazla noktaya uçuş yapan hava yolu unvanını aldı.2010 yıllarda havayolunun destinasyon sayısı hızla artmaya devam etti.
2016, Türk Hava Yolları için oldukça zorlu bir yıldı. Zira o yıl Türkiye'deki kaotik atmosferin havacılık sektörüne yansıması hiç iyi değildi. 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin hemen ardından Federal Havacılık İdaresi, Türkiye ile ABD arasındaki uçuşları yasakladı. Yasak 18 Temmuz'da kaldırıldı ve ertesi gün uçuşlar devam etti. Ama bu durum ABD ile Afrika ve Orta Doğu destinasyonları arasında bağlantı sağlayan Türk Hava Yolları'nı zor bir duruma soktu. Aynı yıl ulusal bayrak taşıyıcı, 30 uçağını yere indirmek zorunda kaldı ve 2016'nın ilk yarısında toplam 644.4 milyon$'lık zarar açıklandı. Ancak havayolu, 2017'de hızlı bir toparlanma sürecine girdi. O yılın cirosunda %35'lik artış kaydedildi ve yeniden kara geçildiği belirtildi. Aynı yıl Türk Hava Yolları, 300. uçağını teslim almıştır.
7 Nisan 2019'da Türk Hava Yolları, kuruluşundan itibaren merkez (hub) olarak kullandığı Atatürk Havalimanı'ndan İstanbul Havalimanı'na büyük bir taşınma operasyonuyla taşınmıştır. Kargo uçuşları yaklaşık 3 sene daha Atatürk Havalimanı'ndan gerçekleştirildikten sonra 5 Şubat 2022'de İstanbul Havalimanı'ndan icra edilmeye başlanmıştır.
2019 ve 2020 yılından itibaren Türk Hava Yolları filosuna B787 ve A350 uçakları dahil olmaya başlamıştır. 2019'da filoya B787'lerin dahil olmaya başlamasıyla İstanbul-Meksiko-Cancún hattı açıldı. İstanbul-Meksiko uçuşu THY'nin bu dönemde en uzun duraklamasız uçuşu olmuştur. 2020 yılına girildiğimde tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisi dünya sivil havacılık sektörünü olduğu gibi Türk Hava Yollarını da etkilemiş, havayolu başta Çin olmak üzere birçok uluslararası uçuşunu durdurmak zorunda kalmıştır. İlerleyen süreçte uçuşlar ciddi pandemi kısıtlamalarıyla yeniden icra edilmeye başlandı. Havayolunun yolcu sayısında dramatik bir azalma meydana geldi. Aynı yılın sonlarına doğru ilk A350 uçağı teslim alınmıştır. Türk Hava Yolları, bu uçakların filoya katılmasıyla birlikte Amerika kıtasında São Paulo, Caracas, Bogotá, Panama, Cancún, Meksiko, Los Angeles, San Francisco, Chicago, Miami ve Washington, D.C.'de; Uzak Doğuda ise Tokyo, Manila, Singapur, Kuala Lumpur ve Cakarta'da özellikle pandemi sonrası uçuş freka

Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışan, gençlik ve spor işlerinden sorumlu olan bakanlıktır.

29 Haziran 1938 tarihinde kabul edilen 3530 sayılı kanunla Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu. 1969 Türkiye genel seçimlerinin ardından ilk kez Spor Bakanlığı adıyla kurulan bakanlığın başına 3 Kasım 1969 tarihinde İsmet Sezgin atandı. 1972 yılında adı Gençlik ve Spor Bakanlığı olarak değiştirildi. 1983 Türkiye genel seçimlerinin ardından ise Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı adını aldı. 1 Nisan 1989'dan itibaren Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü olarak faaliyetlerine devam etti. 2011 yılında ise Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı adıyla yeniden kuruldu.

Gençlik ve Spor Bakanlığının görev ve yetkileri şunlardır:

Gençliğin kişisel ve sosyal gelişimini destekleyici politikaların tespiti amacıyla gerekli çalışmaları yapmak, farklı genç gruplarının ihtiyaçlarını da dikkate alarak gençlerin kendi potansiyellerini gerçekleştirebilmelerine imkân sağlamak, karar alma ve uygulama süreçleri ile sosyal hayatın her alanına etkin katılımını sağlayıcı öneriler geliştirmek ve bu doğrultuda faaliyetler yürütmek, ilgili kurumların gençliği ilgilendiren hizmetlerinde koordinasyon ve işbirliğini sağlamak.
Gençliğin ihtiyaçları ile gençliğe sunulan hizmet ve imkânlar konusunda inceleme ve araştırmalar yapmak ve öneriler geliştirmek, gençlik alanında bilgilendirme, rehberlik ve danışmanlık yapmak.
Gençlik çalışma ve projelerine ilişkin usul ve esasları belirlemek.
Gençlik çalışma ve projeleri yapmak, bu çalışma ve projeleri desteklemek, bunların uygulama ve sonuçlarını denetlemek.
Spor faaliyetlerinin plan ve program dahilinde ve mevzuata uygun bir şekilde yürütülmesini gözetmek, gelişmesini ve yaygınlaşmasını teşvik edici tedbirler almak.
Spor alanında uygulanacak politikaların tespit edilmesi amacıyla gerekli çalışmaları yapmak, teşkilatlanma, federasyonların bağımsızlığı, spor tesisleri, eğitim, sponsorluk, sporcu sağlığının korunması, uluslararası organizasyonlarla ilgili çalışmaları koordine etmek, değerlendirmek ve denetlemek.
Spor kuruluşlarının kurulmasına ve diğer hususlara ilişkin usul ve esasları tespit etmek.
Gençlik ve spor kulüpleri ile başarılı sporcuları ve çalıştırıcıları desteklemek.
Yurt yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek, desteklemek ve yurt hizmetlerine ilişkin usul ve esasları belirlemek.
Öğrencilere verilecek öğrenim kredisi, burs ve diğer yardımlara ilişkin hizmetleri yürütmek ve bunlara dair usul ve esasları belirlemek.
Bakanlık hizmetlerini destekleyici arsa ve arazi temin etmek, bina ve tesis yapmak, yaptırmak, satın almak, kiralamak, devretmek, devralmak ve bu hizmetlerle ilgili her türlü mali ve ekonomik girişimde bulunmak.
Kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yapmak.
İlkokul çağındaki bireylerin spora yönlendirilmesine ilişkin çalışmaların yürütülmesi, bakınız Yetenek Tarama Sınavı

Gençlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü
Spor Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Eğitim, Araştırma ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü
Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü
Uluslararası Organizasyonlar ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
Personel Genel Müdürlüğü
Rehberlik ve Denetim Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Sosyal İlişkiler ve İletişim Dairesi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı
Hukuk Müşavirliği
Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Özel Kalem Müdürlüğü

Spor Toto Teşkilat Başkanlığı

Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi (kısaca TMOK), 1908 yılında Selim Sırrı Tarcan'ın önderliğinde kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesine (IOC) bağlı kuruluş.

1912'de de IOC'un kabul etmiş olduğu ilk 16 komiteden biri olan TMOK, ilk olarak 1908'deki II. Meşrutiyet'in ardından Osmanlı Millî Olimpiyat Cemiyeti adıyla kurulur ve Modern Olimpiyatların düzenleyicisi olan ve Selim Sırrı Tarcan ile daha önceden tanışan Baron de Coubertin'e bildirilir.
İlk Olimpiyat Komitesinin başkanlığına Servet-i Fünûn dergisinin sahibi eski sporculardan Ahmet İhsan Tokgöz getirilir. Selim Sırrı Tarcan genel sekreterlik görevini üstlenir. Üyelikleri ise Hasib, Asaf ve Cevat Rüştü Beyler yaparlar.
1924 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti kamu yararlı bir kuruluş olarak kabul edilmiştir.

Ahmet İhsan Tokgöz (1908-1921)
Hasip Bayındırlıoğlu (1921-1923)
Selim Sırrı Tarcan (1923-1927)
Ali Sami Yen (1927-1930)
Kemalettin Sami Paşa (1930-1933)
Reşit Saffet Atabinen (1933-1936)
Ali Hikmet Ayerdem (1936)
Halil Bayrak (1936-1937)
Adnan Menderes (1937-1938)
Cemil Cahit Taner (1938-1943)
Vildan Aşir Savaşır (1943-1950)
Danyal Akbel (1950-1952)
Cemal Alpman (1952-1954)
Faik Binal (1954-1956)
Nizamettin Kırşan (1956-1958)
Ali Şinasi Ataman (1958-1959)
Mehmet Arkan (1959-1960)
Hüsamettin Güreli (1960)
Bekir Silahçılar (1960-1962)
Burhan Felek (1962-1982)
Raşit Serdengeçti (1982)
Turgut Atakol (1982-1988)
Jerfi Fıratlı (1988-1989)
Sinan Erdem (1989-2003)
Togay Bayatlı (2003-2011)
Uğur Erdener (2011-2025)
Ahmet Gülüm (2025-2026)
Veli Ozan Çakır (2026-)

1908-1923 Selim Sırrı Tarcan
1923-1930 Ali Sami Yen
1930-1936 Ekrem Rüştü Akömer
1936-1938 Nizamettin Kırşan
1938-1952 Burhan Felek
1952-1954 Ulvi Yenal
1955-1973 Suat Erler
1973-1982 Turgut Atakol
1982-1989 Sinan Erdem
1989-2003 Togay Bayatlı
2003- Neşe Gündoğan

Güncelleme: 23 Mart 2026

TMOK Resmi Sitesi 28 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), 1 Mayıs 1964 tarihinde çıkarılan TRT yasasıyla kurulan ve Türkiye'nin kamu yayıncılığı yapmakla görevli ilk ve tek kuruluşudur. TRT aynı zamanda Türkiye'den Avrupa Yayın Birliği'ne (EBU) tam üye olan ilk ve tek yayıncıdır.
Türkiye'de yayın yapan ikinci televizyon kanalıdır. 1952'de yayına başlayan ve sadece İstanbul'da yayın yapan İTÜ TV'nin 1970 yılında kapanmasından sonra TRT, 1990'ların başında ilk özel televizyon ve radyo kanalı yayına başlayana dek Türkiye'de radyo ve televizyon yayıncılığı yapan tek kurum olarak hizmet vermiş; ülkede televizyon ve radyo yayıncılığı konusunda ilk örnekleri oluşturmuştur. 1968 ve 1986 yılları arasında Türkiye'de yayın yapan tek televizyon kanalı TRT'nin yayımladığı TRT 1 kanalı olmuş; 1986 yılında TRT 2 yayına girmiştir.

359 sayılı "Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Yasası" ile 1964 yılında özerk kamu tüzel kişiliğine sahip bir kurum olarak, devlet adına radyo ve televizyon yayınlarını gerçekleştirmek amacıyla kuruldu. İlk Genel müdürü 29 Nisan 1964'te Adnan Öztrak oldu.

İlk programlı radyo yayınına 1965 yılında geçildi ve bütün radyolar haber saatlerinde TRT Ankara Radyosu'na bağlandılar. Aynı yıl bünyesinde Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği Danışma Kurulu ve Klasik Batı Müziği ve Çağdaş Türk Müziği Danışma Kurulu toplandılar. Seçim sonuçlarını vermek için ilk sabaha kadar yayın yine bu yıl yapıldı. 1966 yılında TRT kapalı devre televizyon eğitimi yayınları başladı. Spor haberleri ilk kez 1967 yılında haber bülteni ile birlikte verildi. TRT Erzurum Radyosu ve TRT İzmir Radyosu yine bu yıl içerisinde yayın hayatlarına başladı. Televizyon yayınına yönelik çalışmalara hız verildi.

Televizyon yayınları ise, 31 Ocak 1968 tarihinde Türkiye'de ilk deneme televizyon yayını Ankara'da bulunan Mithatpaşa Stüdyosu'nda Mahmut Tali Öngören'in açılış konuşmasıyla başladı. Haftada üç gün, üçer saat olarak başlayan deneme yayınları bir yıl sonra haftada dört güne çıktı. 1970'te İzmir televizyonu, ardından 1971'de İstanbul televizyonu faaliyete geçti. İlk canlı spor yayını, 1971 yılında İzmir'de oynanan Karşıyaka ile İstanbulspor arasında oynanan futbol maçını naklen vererek gerçekleştirdi. Sonraki sene televizyonda ilk kez Bedava Dünya Gezisi adlı yabancı dizi Türkçe seslendirildi. Aynı yıl reklam yayınlarına da başlandı. Münih'teki 1972 Yaz Olimpiyatları verilerek ilk dış canlı yayını gerçekleştirdi. 1974 FIFA Dünya Kupası ile 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası maçlarını canlı yayımladı.

1971 Muhtırası'nın ardından 1972'de anayasa değişikliği sırasında TRT'nin özerkliği kaldırıldı ve kurum, "tarafsız" bir kamu iktisadi kuruluşu olarak yeniden düzenlendi.

359 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Kanunu 2 Ocak 1964'te, Resmî Gazete'de yayımlandı. Nisan ayında, TRT yönetim kurulu ilk toplantısını yaptı. Başkanlığına Sedat Tolga seçildi ve yönetim kurulu, oybirliği ile Adnan Öztrak'ı TRT'nin ilk genel müdürü olarak seçti. Aynı yıl mayıs ayında, 359 sayılı TRT Kanunu yürürlüğe girdi. Siyasi partilerin Türkiye radyolarında yapacakları seçim konuşmaları sırası için Yüksek Seçim Kurulunda kura çekildi. Haziran ayına gelindiğinde ise TRT, ilk kez EBU'nun Viyana'da yapılan genel kurul toplantısına katıldı. Eylül ayında 10 kw. gücünde Kıbrıs'ın Sesi Radyosu yayına başladı. Aynı yıl EBU'ya aktif üye olan TRT'DE 1965 yılının ocak ayında ilk kez programlı dönem başladı ve bütün radyolar haber saatlerinde Ankara Radyosu'na bağlandılar.
Türkiye Radyoları Program Dergisi yayınlanmaya başladı. Şubat ayında dönemin Türkiye Başbakanı Suat Hayri Ürgüplü, hükûmet programında Türkiye radyolarının tarafsız olacağını söyledi. TRT ile Anadolu Ajansı haber anlaşması yaptı. Behçet Kemal Çağlar, yönetim kurulu başkanı oldu ancak daha sonra Millet Partisi Ürgüplü'ye başvurarak TRT Kanunu'nun değişmesini istemiş, Danıştay ise özerk yapısı dolayısıyla TRT'nin devlet kurum ve kuruluşlarıyla doğrudan haberleşmeye yetkili olduğunu kararlaştırdı. Bunun üzerine genel müdür Adnan Öztrak Türkiye Cumhuriyeti Turizm ve Tanıtma Bakanlığı müfettişlerinin kurumu teftişine izin vermedi.

31 Ocak 1968 tarihinde ilk olarak Ankara televizyonu yayına başladı. 6 Şubat tarihinde de ilk televizyon oyunu Şair Evlenmesi canlı olarak yayınlandı. Aynı ay TBMM'de TRT bütçesinin başbakanlığa bağlanması kabul edildi, daha sonra TBMM KİT Karma Komisyonu TRT'nin üç yıllık mali raporunu kabul etmedi. Mart ayında 300 kw orta dalga ile Çukurova Radyosu deneme yayınına başladı. Ankara Radyosu 3. Programı FM bandından yayına başladı. Nisan ayında Yüksek Seçim Kurulu, TRT'nin haberlerinde siyasi partilere eşit yer vermesini kararlaştırdı.
Haber bültenleri içinde yer alan yorumlarda değişiklik yapıldı; radyoda kısıtlandı, televizyonda kaldırıldı. Ankara Televizyonu'nda kadrosuz çalışan yapım ve teknik personel sendika kurdu. Ağustos ayında, radyo teknisyenlerine ek çalışma ücreti verilmemesinden ötürü naklen yayınlar kaldırıldı ve ayın 22 Ağustos tarihinde 200 kw orta dalga İzmir radyo vericisi yayına başladı. 26 Ağustos tarihinde uluslararası fuar nedeniyle İzmir'de ilk televizyon deneme yayını yapıldı. 4 Ekim'de TRT, EBU Televizyon Program Komitesi'nin Stockholm'de yapılan toplantısına ilk kez katıldı. Aynı ay Anayasa Mahkemesi, TRT Kurumunun özerk yetkilerini karara bağladı. Cumhuriyet Senatosu, TRT'nin 1964, 1965, 1966 yılı hesaplarını kabul etmedi ve TRT, Kıbrıs'ın Sesi Radyosu yayın sorumluluğunu Genelkurmay Başkanlığı'na devretti. Kasım ayında, Çukurova Bölge Danışma Kurulu Mersin'de toplandı. Sartre'ın kitabını radyoda tanıtan beş kişi mahkemede suçsuz bulundu. Aralık ayında, 2 kw orta dalga ile Trabzon Radyosu yayına başladı. Yönetim Kurulu, TRT'nin TV-İş Sendikası ile görüşmelere başlamasını kabul etti.
1969 yılına gelindiğinde ocak ayında TRT Teknik Danışma Kurulu İstanbul'da toplandı. Şubat ayına gelindiğinde, köye yönelik televizyon yayınlarının izlenmesi için, Ankara'nın dört köyüne televizyon izleme merkezi kuruldu. Bakanlar Kurulu, yeni TRT Kanun Tasarısını onayladı. Televizyon yayınlarına ilk Hükûmet yasağı kondu. Nisan ayında, Televizyon yayınları, vericide meydana gelen bir arızadan ötürü yapılamadı. TRT Kanun tasarısı TBMM Başkanlığına verildi. TRT Kanun tasarısı TBMM'de geçici komisyona havale edildi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, TRT konusunda iktidarı uyarması için Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a muhtıra verdi. Mayıs'ta Adnan Öztrak, siyasi kuruluşlara dostluk çağrısında bulundu. TRT kanun tasarısı TBMM geçici komisyonunda kabul edildi. TRT ile SACEM arasında müzik eserleri telif hakları ile ilgili sözleşme imzalandı ve Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışının 50. yılı dolayısıyla ilk kez Ankara dışından bağlantılı naklen yayın yapıldı.
1969 yılının mayıs ayı içerisinde TRT sitesi kurulması ile ilgili çalışmalar başladı ve bir ay sonra Anayasa Mahkemesi TRT'ye mali özerlik tanıdı ve ardından iki adet televizyon naklen yayın arabasının satın alınmasına karar verildi. TRT'nin radyo ruhsatiye ücretlerinin tespiti için dava açmasına karar verildi. Televizyon, insanın aya ilk ayak basışı ile ilgili televizyon filmini, normal yayın günü dışında özel olarak yayınladı. Ağustos'ta yönetim kurulu, Türk Sanat Müziği ve Türk halk müziği konusunda 9 uzmanın hazırladığı müzik eğitim planını kabul etti. Bir ay sonra Yönetim Kurulu, televizyonda gösterilecek filmlerin seçimi için komisyon kurulması kararlaştırıldı. Türk Dil Kurumu, ilk radyo ve televizyon dil ödülünü, Metin Öztekin'in Bu Dilin Ustaları adlı radyo dizisine verdi.

1970 yılında ilk olarak İzmir Radyosu 2. Program yayınına başladı. Aynı ay yönetim Kurulu, bölge yayınları konusunda sosyal, ekonomik ve kültürel ihtiyaç ve özelliklerin araştırılmasına karar verdi. Yönetim Kurulu, program planlarının üçer aylım düzenlenmesine karar verdi. TRT, müzik sanatçılarının "zam farklarının ödenmemesi" konusunda açtıkları dava sonucu ₺500.000 tazminat ödemeye mahkûm oldu.

1980 yılının son günü, yılbaşı gecesi oryantal Nesrin Topkapı ilk kez televizyona çıktı. 1984 yılında TRT tümüyle renkli yayına geçti. Yine aynı yıl radyolar da stereo yayına başladı. 1980'lerde TRT'nin yılbaşı özel programları popüler hale geldi ve özel kanalların açılmasına kadar en çok rating alan programlardan oldu. 1986 yılında TRT 2'nin (TV-2) kurulmasıyla TRT 1'in 1968 yılından beri kullandığı bölgesel televizyon isimleri kaldırılarak (TRT Ankara Televizyonu, TRT İstanbul Televizyonu gibi) TV-1 ismini aldı. 1989 yılında ise TRT 3'ün (TV-3) kurulmasıyla kanal sayısı 3'e yükseldi.

TRT'nin çoklu kanala geçmesiyle kanalların isimleri TV şeklinde anılmaya başladı: 1986'da haber ve kültür ağırlıklı yayın yapan TV2, 1989'da ise spor programları ve TBMM yayınlarını veren TV3 ve TRT GAP kuruldu. 1990 yılında TRT Telegün ismi ile teletekst yayınları devreye girdi. Aynı yıl müzik ve eğitim üzerine programlar yayınlayan TV4 ve dünya üzerindeki tüm Türklere yönelik yayın yapmaya başlayan TV5 kuruldu. Yönetim Kurulu, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde televizyon şebekesi kurulması için inceleme yapılmasını kararlaştırdı.
28 Eylül 1992'de kanallar yeniden TRT adını aldı. 1990'ların ortalarında TRT İnt Avrasya, iki ayrı kanala ayrılarak TRT İnt ve TRT Avrasya (2001-2009 arası TRT Türk) olarak yayına başladı. 2001 yılında TRT tüm logolarında değişikliğe gitti.

2 Şubat 2006 tarihinde ise sayısal yayıncılığın test yayınına geçti. 2008 yılının Kasım ayında TRT Çocuk adlı çocuk televizyon kanalı, aynı yılın son günlerinde Kürtçe yayın yapan TRT 6 yayın hayatına başlamış 2009 yılında ise TRT 1 ve TRT 3 logoları değişmiş, ayrıca Nevruz bayramında Türk dillerini konuşan halklara hitap eden ve Azerice, Türkmence, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca dillerinde programlar yayınlayan TRT Avaz, 18 Ekim 2009'da ise belgesel ve turizm programları yayınlayan TRT Belgesel adlı kanal yayına başladı. 4 Nisan 2010'da TRT'nin Arapça yayın yapan kanalı TRT Arabi açıldı. Ayrıca dünya çapında İngilizce yayın yapmakta olan TRT World haber kanalı 29 Ekim 2015'te yayına başladı. Boşnakça, Makedonca ve Sırpça içerik sunan TRT Balkan ise 20

1. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir kolordudur. 1911 yılında Osmanlı askeri reformlarında kurulmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Harbiye, Şişli merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

1. Kolordu, Harbiye, İstanbul (Ferik Zeki Paşa)
1. Piyade Tümeni, Harbiye, İstanbul
1. Piyade Alayı, Harbiye, İstanbul
2. Piyade Alayı, Bakırköy, İstanbul
3. Piyade Alayı, İşkodra
1. Tüfek Taburu, Taksim, İstanbul
1. Topçu Alayı, Taksim, İstanbul
1. Tümen Grubu, Harbiye, İstanbul
2. Piyade Tümeni, Selimiye, İstanbul (Mirliva Prens Aziz Paşa)
4. Piyade Alayı, İşkodra
5. Piyade Alayı, Selimiye, İstanbul
6. Piyade Alayı, Selimiye, İstanbul
2. Tüfek Taburu, Selimiye, İstanbul
2. Topçu Alayı, Selimiye, İstanbul
2. Tümen Grubu, Selimiye, İstanbul
3. Piyade Tümeni, Pangaltı, İstanbul (Mirliva Osman Paşa)
7. Piyade Alayı, Taşkışla, İstanbul
8. Piyade Alayı, Taşkışla, İstanbul
9. Piyade Alayı, Kâğıthane, İstanbul
3. Piyade Alayı, Tophane, İstanbul
3. Topçu Alayı, Rami Kışlası, İstanbul
3. Tümen Grubu, Taşkışla, İstanbul
1. Kolordu birimleri
1. Tüfek Alayı, Yıldız, İstanbul
1. Süvari Tugayı, Davutpaşa, İstanbul
1. Süvari Alayı, Yıldız, İstanbul
2. Süvari Alayı, Davutpaşa, İstanbul
2. Süvari Tugayı, Davutpaşa, İstanbul
3. Süvari Alayı, Davutpaşa, İstanbul
4. Süvari Alayı, Selimiye, İstanbul
1. Atlı Topçu Taburu, Davutpaşa, İstanbul
1. Dağ Topçu Taburu, Münzevî Kışlası, İstanbul
1. Alan Obüs Taburu, Gümüşsuyu, İstanbul
1. İstihkam Taburu, İplikhane, İstanbul
1. Telgraf Taburu, Ertuğrul Kışlası, İstanbul
1. Sıhhiye Taburu, Ahırkapı, İstanbul
1. Demiryolu Taburu, Ahırkapı, İstanbul
2. Demiryolu Taburu, Ahırkapı, İstanbul
Harp Okulu, Harbiye, İstanbul
Süvari Bölüğü, Harbiye, İstanbul
Piyade Bölüğü, Harbiye, İstanbul
Geçici Bölük x 2, Harbiye, İstanbul
Makineli tüfek Bölüğü, Harbiye, İstanbul
İstanbul Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanlığı, İstanbul Boğazı, İstanbul
1. Ağır Topçu Alayı, İstanbul Boğazı, İstanbul
2. Ağır Topçu Alayı, İstanbul Boğazı, İstanbul
Hafif Arama Müfrezesi, İstanbul Boğazı, İstanbul
Torpido Müfrezesi, İstanbul Boğazı, İstanbul
Mayın Müfrezesi, İstanbul Boğazı, İstanbul
Telsiz Telgraf Müfrezesi, İstanbul Boğazı, İstanbul

17 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya, Doğu Ordusu komutası altında)
2. Tümen, 3. Tümen
1. Geçici Tümen

29 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya, I. Doğu Ordusu komutası altında)
2. Tümen, 3. Tümen
1. Geçici Tümen, Uşak Redif Tümeni

17 Kasım 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
2. Tümen, 3. Tümen
Güney Kanadı Müfrezesi
I. Geçici Yedek Kolordu
29. Tümen
Ereğli Redif Tümeni, Kayseri Redif Tümeni

25 Mart 1913 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
2. Tümen
Fatih Redif Tümeni
1. Geçici Yedek Kolordu
29. Tümen,
Ereğli Redif Tümeni, Kayseri Redif Tümeni

1. Kolordu (Trakya)
2. Tümen, 28. Tümen, Fatih Piyade Tümeni

Ağustos 1914, Kasım 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya)
1. Tümen, 2. Tümen, 3. Tümen

Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya)
1. Tümen, 2. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Gelibolu)
2. Tümen, 3. Tümen

Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Gelibolu)
14. Tümen, 16. Tümen

Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya)
14. Tümen, 16. Tümen

Ağustos 1917, Ocak 1918, Haziran 1918, Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya)
42. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya)
55. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

1. Kolordu (Trakya, Edirne)
49. Tümen (Kırklareli)
153. Piyade Alayı, 154. Piyade Alayı, 155. Piyade Alayı, 185. Piyade Alayı
60. Tümen (Malkara)
186. Piyade Alayı, 187. Piyade Alayı

1. Kolordu, Balkan Savaşları'nda, bazı alaylarını destek için göndermiştir. Fakat topyekûn savaşını, Gelibolu Savaşı'nda vermiştir. Mondros Ateşkes Antlaşması'nda, padişahı ve İstanbul'u koruma gerekçesiyle lağvedilmemiştir.

17 Ekim 1912: 1. Kolordu, muharebeye tüm tümenlerini dahil etmiştir. Osmanlı karşıtı Balkan orduları, Trakya'ya gelmiş ve bölgeden sorumlu 1. Kolordu da seferber olmuştu.
29 Ekim 1912: 1. Kolordu, muharebede Balkan ordularını durdurmak için 2. ve 3. tümenini göndermişti.
17 Kasım 1912: 1. Kolordu, muharebeye 2. ve 3. tümenlerini dahil etmişti.
25 Mart 1913: 1. Kolordu, diğerlerinde olduğu gibi bu muharebeye de 2. ve 3. tümenlerini dahil etmiştir.
Temmuz 1913 muharebeleri: 1. Kolordu, Edirne'yi geri alıp, Balkan ordularını püskürtmek için 2. tümeni ile bazı artçı birliklerini dahil etmiştir.

1. Kolordu, I. Dünya Savaşı sırasında, başkent İstanbul'u korumak için önlemler almıştır. Çanakkale Savaşları'na 1915 Yaz aylarında katılmıştır. Bu savaşta başarılı olmuştur. Ocak 1916'dan sonra tekrar Trakya'da tedbir çalışmalarına devam edilmiştir.

Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra 1. Kolordu, padişahın ve İstanbul'un güvenliği için İtilaf güçlerince dağıtılmamıştır. Fakat küçültülmüştür, sadece 2. tümeniyle beraber birkaç alay kalmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, 1. Osmanlı Kolordusuna ait bazı kışlalar, 1. Türk Ordusu için kullanılmaya devam etmiştir.

1. Ordu, Osmanlı Ordusu'nun ordularından biri.

1877'de Selimiye'de kurulan ordunun ilk düzeni:

Piyade: Yedi sınır alayı ve yedi tüfek taburu.
1. Düzenli Piyade Tümeni (Birinci Nizamiye Fırkası)
2. Düzenli Piyade Tümeni (İkinci Nizamiye Fırkası)
Süvari: Beş sınır alayı ve Kazak tugayı.
Süvari Tümeni (Süvari Fırkası)
Topçu: Dokuz alan ve üç atlı topçu bataryası, bir İhtiyat alayı.
Topçu Tümeni (Topçu Fırkası)
İstihkâm: Bir istihkam birliği, 8 istihkam birliği, bir esnaf birliği.
Mühendis alayı (İstihkâm Alayı) x 2

Birinci Ordu Karargâhı:
1. Piyade Tümeni (Birinci Fırka)
2. Piyade Tümeni (İkinci Fırka)
1. Süvari Tümeni (Birinci Süvari Fırkası)
1. Topçu Tümeni (Birinci Topçu Fırkası)
Çatalca Müstahkem Mevkii Komutanlığı (Çatalca Müstahkem Mevkii Komutanlığı)
Birinci Ordu Yedek Tümenleri (Tümen adı yerini gösterir)
1. Bursa Yedek Piyade Tümeni (Birinci Bursa Redif Fırkası)
2. Kastamonu Yedek Piyade Tümeni (İkinci Kastamonu Redif Fırkası)
3. Ankara Yedek Piyade Tümeni (Üçüncü Ankara Redif Fırkası)
4. Kayseri Yedek Piyade Tümeni (Dördüncü Kayseri Redif Fırkası)

Ordu Karargâhı, Harbiye, İstanbul
1. Kolordu, Harbiye, İstanbul (Ferik Zeki Paşa)
1. Piyade Tümeni, Harbiye, İstanbul (Albay Hasan İzzet Bey)
2. Piyade Tümeni, Selimiye, İstanbul (Mirliva Prens Aziz Paşa)
3. Piyade Tümeni, Pangaltı, İstanbul (Mirliva Osman Paşa)
Harp Okulu, Harbiye, İstanbul
İstanbul Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanlığı, İstanbul Boğazı, İstanbul
2. Kolordu, Tekirdağ (Mirliva Şevket Turgut Paşa)
4. Piyade Tümeni, Tekirdağ
5. Piyade Tümeni, Gelibolu
6. Piyade Tümeni, İzmir
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Çanakkale
3. Kolordu, Kırklareli
7. Piyade Tümeni, Kırklareli
8. Piyade Tümeni, Çorlu
9. Piyade Tümeni, Babaeski
4. Kolordu, Edirne (Ferik Ahmet Abuk Paşa)
10. Piyade Tümeni, Edirne
11. Piyade Tümeni, Dedeağaç
12. Piyade Tümeni, Gümülcine
Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Edirne

Ağustos 1914'te, ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
1. Tümen, 2. Tümen, 3. Tümen
2. Kolordu
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen
3. Kolordu
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen
1. Süvari Tugayı

Kasım 1914'te ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
1. Tümen, 2. Tümen, 3. Tümen
2. Kolordu
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen
3. Kolordu
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen
4. Kolordu
10. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen
19. Tümen
20. Tümen
1. Süvari Tugayı

Nisan Sonu 1915'te ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
1. Tümen, 2. Tümen
2. Kolordu
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen
4. Kolordu
10. Tümen, 12. Tümen
20. Tümen
1. Süvari Tugayı

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Tümen
20. Tümen
1. Süvari Tugayı

Ağustos 1916 tarihinde ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Süvari Tugayı
49. Tümen

Aralık 1916, tarihinde ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
14. Tümen, 16. Tümen
1. Süvari Tugayı

Ağustos 1917 tarihinde ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
42. Tümen
1. Süvari Tugayı

Ocak 1918 tarihinde ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
42. Tümen
1. Süvari Tugayı
15. Tümen
25. Tümen

Haziran 1918 tarihinde ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
42. Tümen
1. Süvari Tugayı
25. Tümen

Eylül 1918 tarihinde ordu aşağıdaki şekilde yapılandırılmıştır:

1. Kolordu
42. Tümen
1. Süvari Tugayı

Birinci Ordu Askeri Müfettişliği (Birinci Ordu Kıt'aatı Müfettişliği, İstanbul, Müfettiş: Ferik Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa)
1. Kolordu (Edirne, Miralay Cafer Tayyar Bey)
49. Tümen
60. Tümen
14. Kolordu (Tekirdağ, Mirliva Yusuf İzzet Paşa)
55. Tümen
61. Tümen
17. Kolordu (İzmir, Mirliva Ali Nadir Paşa, İzmir'in işgali sonrası Yıldırım Askeri Müfettişliği'ne transfer edildi)
56. Tümen
57. Tümen
25. Kolordu (İstanbul, Mirliva Ali Sait Paşa)
1. Tümen
10. Kafkas Tümeni

Müşir Hasan Rıza Paşa (6 Eylül 1843-3 Şubat 1847)
Müşir Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa (3 Şubat 1847-Mart 1849)
Müşir Topçubaşızade Mahmud Paşa (Mart 1849-7 Ağustos 1852)
Müşir Eneste Haseki Mehmed Selim Paşa (8 Ağustos 1852-15 Mayıs 1853)
Müşir Darbhor Mehmed Reşid Paşa (Eylül 1854-Mayıs 1855)
Müşir Eneste Haseki Mehmed Selim Paşa (Mayıs 1855-Kasım 1856)
Müşir Mehmed Vasıf Paşa (Kasım 1856-4 Eylül 1857, -1860)
Müşir Mehmed Namık Paşa (Temmuz 1860-Eylül 1861)
Müşir Mehmed Fuad Paşa (Eylül 1861-Haziran 1863)
Müşir Hüseyin Avni Paşa (Haziran 1863-20 Aralık 1865)
Müşir Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa (20 Aralık 1865-3 Haziran 1868)
Müşir Ömer Lütfi Paşa (4 Haziran 1868-3 Aralık 1869)
Müşir İstanbullu Mehmed İzzet Paşa (4 Aralık 1869-27 Ağustos 1870)
Müşir Ahmed Esad Paşa (27 Ağustos 1870-1 Eylül 1871)
Şehzade Yusuf İzzettin Efendi (1 Eylül 1871-Ocak 1873)
Müşir İstanbullu Mehmed İzzet Paşa (Ocak 1873-Şubat 1873)
Müşir Mehmed Redif Paşa (Şubat 1873-Haziran 1876)
Müşir Derviş İbrahim Paşa (Haziran 1876-Haziran 1877)
Ferik Hüseyin Hüsnü Paşa (Haziran 1877-Mart 1878)
Müşir Osman Nuri Paşa (Mart 1878-12 Temmuz 1880)
Müşir İsmail Hakkı Paşa (12 Temmuz 1880-1881)
Müşir Mehmed Rauf Paşa (1881–1908)
Ferik Ömer Yaver Paşa (24 Ağustos 1909-3 Haziran 1910)
Ferik Zeki Paşa (4 Haziran 1910-1 Mart 1911)
Mirliva Mahmud Şevket Paşa (2 Mart 1911-30 Ağustos 1912)
Müşir Abdullah Paşa (31 Ağustos 1912–1913)
Müşir Otto Liman von Sanders (3 Ağustos 1914-2 Nisan 1915)
Müşir Colmar Freiherr von der Goltz (2 Nisan 1915-5 Ekim 1915)
Mirliva Mehmed Esad Paşa (12 Ekim 1915-17 Şubat 1918)

10. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir kolordudur. 1911 yılında Osmanlı askeri reformlarında kurulmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Erzincan merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı öncesinde aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

10. Kolordu, Erzincan
30. Piyade Tümeni, Erzincan
88. Piyade Alayı, Erzincan
89. Piyade Alayı, Erzincan
90. Piyade Alayı, Erzincan
30. Piyade Taburu, Yemen
30. Topçu Alayı, Erzincan
30. Tümen Grubu, Erzincan
31. Piyade Tümeni, Erzincan
91. Piyade Alayı, Siirt
92. Piyade Alayı, Bitlis
93. Piyade Alayı, Sivas
31. Tüfek Taburu, Erzincan
31. Tümen Grubu, Erzincan
32. Piyade Tümeni, Ma'murat-ül Aziz
94. Piyade Alayı, Diyâr-ı Bekir
95. Piyade Alayı, Ma'murat-ül Aziz
96. Piyade Alayı, Dersim
32. Tüfek Taburu, Erzıncan
32. Topçu Alayı, Erzincan
32. Tümen Grubu, Ma'murat-ül Aziz
10. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
19. Süvari Alayı, Erzincan
20. Süvari Alayı, Diyâr-ı Bekir
9. Bakım Taburu, Erzincan
9. Ulaştırma Taburu, Erzincan
Sıhhiye Kıtası, Erzincan

7 Ocak 1913'te Geçici 10. Kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

10. Kolordu
31. Tümen
32. Tümen
Mamuretülaziz Redif Tümeni
30. Topçu Alayı
Bağımsız Schneider Topçu Taburu
Dağ Obüs Taburu
5. Süvari Alayı
Aşiret Süvari Tümeni
Trenler ve Mühimmatlar Bölüğü

25 Mart 1913'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

10. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
4. Tümen, 31. Tümen
Amasya Redif Tümeni
Bağımsız Süvari Tugayı

10. Kolordu (Gelibolu Ordusu)
4. Tümen, 31. Tümen, Aziz Piyade Tümeni

Ağustos 1914, Kasım 1914, Nisan Sonu 1915, Yaz Sonu 1915, Ocak 1916, Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

10. Kolordu (Kafkasya)
30. Tümen, 31. Tümen, 32. Tümen

11. Kolordu Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı dönemi askeri birimlerinden biridir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Van merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

11. Kolordu, Van
33. Piyade Tümeni, Van
88. Piyade Alayı, Van
89. Piyade Alayı, Başkale
90. Piyade Alayı, Bayezit
33. Tüfek Taburu, Van
33. Tümen Grubu, Van
34. Piyade Tümeni, Muş
91. Piyade Alayı, Muş
92. Piyade Alayı, Malazgirt
93. Piyade Alayı, Kara Kilise
34. Tüfek Taburu, Yemen
34. Tümen Grubu, Muş
11. Kolordu Birimleri
23. Süvari Alayı, Van
21. Alan Topçu Taburu, Van
11. Ulaştırma Taburu, Van
22. Dağ Topçu Taburu
Sınır birlikleri x 8

11. Kolordu (Kafkasya)
34. Tümen

Ağustos 1914, Kasım 1914, Nisan 1915, 1915 Yaz Sonu, Ocak 1916, Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

11. Kolordu (Kafkasya)
18. Tümen, 33. Tümen, 34. Tümen

Gümüşhane'nin Köse ilçesi Kabaktepe mevkiinde 1917 yılında Rus işgali sırasında şehit düşen 7 askerin bulunduğu şehit mezarlığı: I. Dünya Savaşı kayıp defterinde kimlikleri belirlenen 5 askerin şunlar:

2. Kolordu, 102. Alay, 2. bölük Komutan vekili Kastamonu Tosya 1297 doğumlu Mehmet efendi,
88. Tabur 2.Bölük piyade er 1309 İznik doğumlu Hüseyin Muhacirkorucuoğulları, piyade er Tokat Reşadiye ilçesi Çakırlı köyü 1308 doğumlu Esat Uzunömeroğulları,
102. Kafkas Taburu 2. Bölük Takım zabiti İçel Silifke 1304 doğumlu Osman Nuri efendi,
11. Kafkas Hücum Bölüğü Takım Zabiti piyade teğmen Artvin Yusufeli 1304 doğumlu Ziya efendi.

12. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir kolordudur. 1911 yılında Osmanlı askeri reformlarında kurulmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Musul merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı öncesinde aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

12. Kolordu, Musul
35. Piyade Tümeni, Musul
103. Piyade Alayı, Revandiz
104. Piyade Alayı, Musul
105. Piyade Alayı, Musul
35. Piyade Taburu, Musul
35. Topçu Alayı, Musul
35. Tümen Grubu, Musul
36. Piyade Tümeni, Kerkük
106. Piyade Alayı, Kerkük
107. Piyade Alayı, Kerkük
108. Piyade Alayı, Süleymaniye
36. Piyade Taburu, Kerkük
36. Tümen Grubu, Kerkük
12. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
13. Süvari Tugayı, Kerkük
33. Süvari Alayı, Kerkük
34. Süvari Alayı, Kerkük
35. Süvari Alayı, Kerkük
Sınır müfrezeleri x 8

Ağustos 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Mezopotamya)
35. Tümen, 36. Tümen

Kasım 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye)
35. Tümen, 36. Tümen

Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye)
38. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye-Filistin)
41. Tümen, 42. Tümen, 46. Tümen

Ağustos 1916, Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye-Filistin)
41. Tümen, 42. Tümen, 43. Tümen, 46. Tümen

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye-Filistin)
3. Tümen, 7. Tümen, 53. Tümen

Ocak 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye)
3. Tümen, 7. Tümen, 20. Tümen

Haziran 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Filistin)
3. Tümen, 7. Tümen, 20. Tümen

Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Anadolu)
23. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Suriye)
23. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

12. Kolordu (Anadolu, Konya)
11. Tümen (Niğde)
12. Piyade Alayı, 33. Piyade Alayı, 127. Piyade Alayı
41. Tümen (Karaman)
131. Piyade Alayı, 132. Piyade Alayı, 139. Piyade Alayı
7. Süvari Alayı
20. Süvari Alayı

13. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir kolordudur. 1911 yılında Osmanlı askeri reformlarında kurulmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Bağdat merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı öncesinde aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

13. Kolordu, Bağdat
37. Piyade Tümeni, Bağdat
109. Piyade Alayı,
110. Piyade Alayı, Bağdat çevresi
111. Piyade Alayı, Bağdat
37. Piyade Taburu, Necef
37. Topçu Alayı, Bağdat
37. Tümen Grubu, Bağdat
38. Piyade Tümeni, Basra
112. Piyade Alayı, Basra
113. Piyade Alayı, Amara, Bağdat
114. Piyade Alayı, Müntafik
38. Piyade Taburu, Bağdat çevresi
Topçu Taburu, Bağdat
13. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
14. Süvari Tugayı, Bağdat
33. Süvari Alayı, Bağdat
34. Süvari Alayı, Bağdat
35. Süvari Alayı, Bağdat
25. Dağ Topçu Taburu, Bağdat
13. Bakım Bölüğü, Bağdat
13. Telgraf Bölüğü, Bağdat
13. Ulaştırma Taburu, Bağdat
Sınır müfrezeleri x 6

Ağustos 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya)
37. Tümen

Kasım 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (3. Ordu'ya transfer)
37. Tümen

Yaz Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya)
35. Tümen, 38. Tümen

Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya)
35. Tümen, 52. Tümen

Ağustos 1916, Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya)
2. Tümen, 4. Tümen, 6. Tümen

Ağustos 1917, Ocak 1918, Haziran 1918, Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya)
2. Tümen, 6. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya)
2. Tümen, 6. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu (Mezopotamya, Diyâr-ı Bekir)
2. Tümen (Salur)
14. Piyade Alayı, 15. Piyade Alayı, 24. Piyade Alayı
5. Tümen (Mardin)
1. Piyade Alayı, 6. Piyade Alayı, 18. Piyade Alayı
12. Süvari Alayı

14. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir kolordudur. 1911 yılında Osmanlı askeri reformlarında kurulmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Sana'a merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı öncesinde aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

XIV Corps, Sana'a
39. Piyade Tümeni, Sana'a
115. Piyade Alayı, Sana'a
116. Piyade Alayı, Zimar
117. Piyade Alayı, Umran, Zindiye, Shibam
39. Piyade Taburu, Su'il Hamis
40. Piyade Tümeni, Hudeyde
118. Piyade Alayı, Hudeyde
119. Piyade Alayı, Taiz
120. Piyade Alayı, Hicce
40. Piyade Taburu, Sana'a
41. Piyade Tümeni, Ebha
109. Piyade Alayı, Ebha
110. Piyade Alayı, Ebha
111. Piyade Alayı, Ebha
28. Dağ Topçu Taburu, Ebha
14. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
37. Süvari Alayı, Sana'a
27. Dağ Topçu Taburu, Sana'a çevresi
14. Bakım Taburu, Sana'a
Düzenli Tabur, Tihama
Bakım bölüğü, Sinan Paşa

Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu (Gelibolu)
57. Tümen, 59. Tümen

Ağustos 1917, Ocak 1918, Haziran 1918, Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu (Gelibolu)
57. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu (Gelibolu)
49. Tümen, 60. Tümen, 61. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

14. Kolordu (Trakya, Tekirdağ)
55. Tümen (Tekirdağ)
168. Piyade Alayı, 170. Piyade Alayı, 171. Piyade Alayı
61. Tümen (Bandırma)
180. Piyade Alayı, 188. Piyade Alayı, 190. Piyade Alayı

15. Kolordu Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı dönemi askeri birimlerinden biridir. 25.000 kişilik kuvvetiyle Osmanlı Devleti'nin müttefiklerine destek olması amacıyla Galiçya Cephesi'nde savaştı. 1917 yılında Doğu Cephesi'ne kaydırıldı. Komutanlığına Kazım Karabekir Paşa atandı. 1920 yılında ismi "Doğu Cephesi Komutanlığı" olarak değiştirildi.15. Kolordu Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığında Anadoluda konuşlu bulunan, düşmana teslim olmamış en büyük askerî birlikti. Kazım Karabekir'in komutası altındaki bu birlik İstanbul Hükûmetine ilk başkaldıran askeri kuvvettir. Kurtuluş Savaşı'nın başlangıç aşamasında Milli Mücadelenin belkemiğini oluşturmuştur.

Nisan 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Gelibolu)
3. Tümen, 11. Tümen

Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Galiçya, Komutan: Miralay Yakup Şevki Bey)
19. Tümen (Komutan: Kaymakam Şefik Bey, Kurmay Başkanı: Binbaşı Lütfü Bey)
57. Piyade Alayı (Komutan: Binbaşı Hayri Bey)
72. Piyade Alayı (Komutan: Binbaşı Rıfat Bey)
77. Piyade Alayı (Komutan: Kaymakam Saip Bey)
Makineli Tüfek Müfrezesi x 2
5. ve 4. . Süvari Alayı
Topçu Alayı (Komutan: Binbaşı Ziya)
2. ve 25. Topçu Alayı
1. ve 9. Topçu Alayı
4. ve 3. Bakım Taburu
19. Sıhhiye Müfrezesi
Muhabere Müfrezesi
20. Tümen (Komutan: Kaymakam Yasin Hilmi Bey, Kurmay Başkanı: Yüzbaşı İsmail Hakkı)
61. Piyade Alayı (Komutan: Kaymakam Bahaattin Bey)
62. Piyade Alayı (Komutan; Binbaşı Nazmi Bey)
63. Piyade Alayı (Komutan; Binbaşı Ahmet Muhtar Bey)
Makineli Tüfek Müfrezesi x 2
6 ve 12. Süvari Alayı
20. Topçu Alayı (Komutan: Binbaşı Süleyman Avni Bey)
4. Bakım Taburu

Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Galiçya, Komutan: Mirliva Cevat Paşa)
19. Tümen (Komutan: Kaymakam Sedat Bey)
20. Tümen (Komutan: Kaymakam Yasin Hilmi Bey)

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Suriye)
19. Tümen, 20. Tümen

Ocak 1918, Haziran 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Anadolu)
Yok

Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Anadolu)
41. Tümen, 44. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Anadolu)
41. Tümen, 44. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

15. Kolordu (Kafkasya, Erzurum)
3. Tümen (Tortum)
7. Piyade Alayı, 8. Piyade Alayı, 11. Piyade Alayı
12. Tümen (Erzurum)
30. Piyade Alayı, 35. Piyade Alayı, 36. Piyade Alayı
9. Kafkas Tümeni (Pasinler)
17. Piyade Alayı, 28. Piyade Alayı, 29. Piyade Alayı
11. Kafkas Tümeni (Van)
18. Piyade Alayı, 38. Piyade Alayı, 34. Piyade Alayı

17. Kolordu Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı dönemi askeri birimlerinden biridir.

17 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

17. Geçici Kolordu (Trakya, Doğu Ordusu komutası altında)
Samsun Redif Tümeni, Ereğli Redif Tümeni, İzmir Redif Tümeni

29 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

17. Geçici Kolordu (Trakya, İkinci Doğu Ordusu komutası altında)
Samsun Redif Tümeni, Ereğli Redif Tümeni, Trabzon Redif Tümeni
7 Kasım 1912'de 17. Geçici Kolordu lağvedildi.

17. Kolordu (Gelibolu)
15. Tümen, 25. Tümen

17. Kolordu (İzmir)
Yok

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

17. Kolordu (İzmir)
58. Tümen

O 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

17. Kolordu (İzmir, Komutan: Nurettin Paşa)
56. Tümen (İzmir)
172. Piyade Alayı, 173. Piyade Alayı, 174. Piyade Alayı
57. Tümen (Aydın)
135. Piyade Alayı, 175. Piyade Alayı, 176. Piyade Alayı

15 Mayıs 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

17. Kolordu (İzmir, Komutan: Ali Nadir Paşa)
56. Tümen (İzmir, Komutan: Hürrem Bey)
172. Piyade Alayı (Ayvalık, Komutan: Ali Bey)
173. Piyade Alayı (Urla, Komutan: Kâzım Bey)
174. Piyade Alayı (İzmir)
57. Tümen (Aydın, Komutan: Şefik Bey)
135. Piyade Alayı, 175. Piyade Alayı, 176. Piyade Alayı

18. Kolordu Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı dönemi askeri birimlerinden biridir.

29 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Geçici Kolordu (Trakya, İkinci Doğu Ordusu komutası altında)
Yozgat Redif Tümeni, Ankara Redif Tümeni, Aydın Redif Tümeni

Bu kolordu Sağ Kanat Grubu adı altında Mahmut Kâmil Paşa komutasındaki 3. Ordu'ya bağlı olarak 7 Haziran 1915 tarihinde kuruldu. Komutanlığına Halil Bey getirildi. Faaliyet alanına bir düzenleme olarak, Mahmut Kâmil Paşa tarafından Geçici Halil Kolordusu olarak bu birim yeniden tasarlandı.

Sağ Kanat Grubu (Kafkasya, Komutan: Kaymakam Halil Bey -> 19 Temmuz 1915'ten sonra Mirliva Abdülkerim Paşa)
1. Seferi Kuvvetleri (Komutan: Kaymakam Ali İhsan Bey)
5. Seferi Kuvvetleri (Komutan: Kaymakam Bekir Sami Bey)
36. Tümen (Komutan: Kaymakam Köprülü Kâzım Bey)

20 Eylül 1915 tarihinde, Geçici Halil Kolordusu 18. Kolordu olarak yeniden adlandırıldı. Yaz Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Kolordu (Mezopotamya)
45. Tümen

Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Kolordu (Mezopotamya)
45. Tümen, 51. Tümen

Ağustos 1916'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Kolordu (Mezopotamya)
35. Tümen, 45. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen

Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Kolordu (Mezopotamya)
45. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen

Ağustos 1917, Ocak 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Kolordu (Mezopotamya)
14. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

18. Kolordu (Mezopotamya)
14. Tümen, 46. Tümen

2. Kolordu, Osmanlı Devleti'nin kolordularından biridir. 1911 yılında kurulmuştu, Edirne ve çevresinden sorumluydu.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Tekirdağ merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

2. Kolordu, Tekirdağ (Mirliva Şevket Turgut Paşa)
4. Piyade Tümeni, Tekirdağ (Mirliva Hıfzı Paşa)
10. Piyade Alayı, Tekirdağ
11. Piyade Alayı, Tekirdağ
12. Piyade Alayı, Hayrabolu
4. Tüfek Taburu, Tekirdağ
4. Topçu Alayı, Tekirdağ
4. Tümen Grubu, Tekirdağ
5. Piyade Tümeni, Gelibolu
16. Piyade Alayı, Gelibolu
17. Piyade Alayı, Malkara
18. Piyade Alayı, Uzunköprü
5. Tüfek Taburu, Gelibolu
5. Topçu Alayı, İstanbul
5. Tümen Grubu, Gelibolu
6. Piyade Tümeni, İzmir (Miralay Şevki)
16. Piyade Alayı, İzmir
17. Piyade Alayı, Yemen
18. Piyade Alayı, Sakız Adası
6. Tüfek Taburu, Samos Adası
6. Topçu Alayı, İstanbul
6. Tümen Grubu, İzmir
2. Kolordu birimleri
2. Tüfek Alayı, Yemen
2. Alan Obüs Taburu, Şam
2. İstihkam Taburu, Edirne
2. Telgraf Taburu, Edirne
2. Ulaştırma Taburu, İstanbul
2. Sıhhiye Taburu, İstanbul
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Çanakkale
3. Ağır Topçu Alayı, Çanakkale
4. Ağır Topçu Alayı, Çanakkale
5. Ağır Topçu Alayı, Çanakkale
Bağımsız Ağır Topçu Alayı, Çanakkale
Torpido Müfrezesi, Çanakkale
Mayın Müfrezesi, Çanakkale
Kablosuz Telgraf Müfrezesi, Çanakkale

17 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Trakya, Doğu Ordusu komutası altında)
4. Tümen, 5. Tümen
Uşak Redif Tümeni

19 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Geçici Kolordu (Sırp Cephesi, Vardar Ordusu Batı Ordusu komutası altında)
Uşak Redif Tümeni, Denizli Redif Tümeni, İzmir Redif Tümeni

29 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Trakya, Birinci Doğu Ordusu komutası altında)
4. Tümen, 5. Tümen
Kastamonu Redif Tümeni

17 Kasım 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
4. Tümen, 5. Tümen, 12. Tümen
Güney Kanat Müfrezesi
2. Geçici Yedek Kolordu
30. Tümen
Amasya Redif Tümeni, Yozgat Redif Tümeni, Samsun Redif Tümeni

25 Mart 1913 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutasında)
5. Tümen, 12. Tümen
Ankara Redif Tümeni
2. Geçici Yedek Kolordu
Selimiye Redif Tümeni, Aydın Redif Tümeni, Samsun Redif Tümeni

2. Kolordu (Trakya)
3. Tümen, 5. Tümen, 12. Tümen

Ağustos 1914, Kasım 1914, Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Trakya)
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Gelibolu)
4. Tümen, 5. Tümen, 6. Tümen

Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Kafkasya)
11. Tümen, 12. Tümen

Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Kafkasya)
. Tümen, 47. Tümen

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Kafkasya)
1. Tümen, 42. Tümen

Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

2. Kolordu (Filistin)
62. Tümen, Geçici Piyade Tümeni x 3

20. Kolordu, İsmet Bey komutasında Kudüs'te, Megiddo'da savaştı. Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra, Ereğli-Konya-Ankara yoluyla Ankara'ya gelmiş ve Türk Kurtuluş Savaşı'na katılmıştır.

Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

20. Kolordu (Makedonya Cephesi, Komutan: Mirliva Abdülkerim Paşa)
49. Tümen (Komutan: Miralay Mahmut Bey)
144. Piyade Alayı (Komutan: Kaymakam Adil Bey)
145. Alay (Komutan: Binbaşı Ali Rıza Bey)
146. Alay (Komutan: Kaymakam Schierholz)
46. Topçu Alayı (Komutan: Binbaşı M. Behçet Bey)
50. Tümen (Komutan: Kaymakam Şükrü Naili Bey, Kurmay Başkanı: Yüzbaşı Tevfik Bey)
157. Piyade Alayı (Komutan: Kaymakam Akif Bey)
158. Piyade Alayı (Komutan: Binbaşı Nedim Bey)
169. Piyade Alayı (Komutan: Kaymakam Servet Bey)
50. Topçu Alayı (Komutan: Binbaşı Sadık Bey)

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

20. Kolordu (Suriye-Filistin)
16. Tümen, 54. Tümen

Haziran 1918, Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

20. Kolordu (Filistin)
26. Tümen, 53. Tümen

Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

20. Kolordu (Suriye)
1. Tümen, 43. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

20. Kolordu (Anadolu, Ereğli)
23. Tümen (Afyon)
3. Piyade Alayı, 58. Piyade Alayı, 143. Piyade Alayı
24. Tümen (Ereğli)
69. Piyade Alayı, 89. Piyade Alayı, 159. Piyade Alayı

Edward J. Erickson, Order to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War, Greenwood Press, 2001, ISBN 0-313-31516-7

3. Kolordu, İmparatorluk Ordularının en seçkin kolordularından birisidir. Balkan Savaşlarının başlangıcında Avrupa toprakları üzerinde bulunup da yenilmeyen tek kolordudur. Birinci Çatalca Muharebesi ve İkinci Çatalca Muharebesi'nde İstanbul'u başarıyla savunmuş ve şehre taarruz eden Bulgar kuvvetlerini püskürtmüştür. İkinci Balkan Savaşı sırasında 23 Temmuz 1913'te Edirne'ye girerek şehri Bulgar işgalinden kurtarmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda Gelibolu'da savaşarak payitaht İstanbul'un düşmesine engel olmuştur. Günümüzde İstanbul'da konuşlu bulunan aynı adlı 3. Kolordu (Türkiye),bu birliğin devamıdır.
Akdeniz Boğazı Komutanlığı (Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı) 7., 8. ve 9. Piyade tümenleri ile 3. Süvari Tugayı ve 3. Kolorduya bağlı birliklerden oluşmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Kırklareli merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

3. Kolordu, Kırklareli
7. Piyade Tümeni, Kırklareli (Miralay Hilmi)
19. Piyade Alayı, Yemen
20. Piyade Alayı, Kırklareli
21. Piyade Alayı, Tırnovacık
7. Tüfek Taburu, Yemen
7. Topçu Alayı, Kırklareli
7. Tümen Grubu, Kırklareli
8. Piyade Tümeni, Çorlu (Mirliva Celâl Paşa)
22. Piyade Alayı, Çorlu
23. Piyade Alayı, Saray
24. Piyade Alayı, Demirköy
8. Tüfek Taburu, Çorlu
8. Topçu Alayı, Çorlu
8. Tümen Grubu, Çorlu
9. Piyade Tümeni, Babaeski (Miralay Kadri)
25. Piyade Alayı, Yemen
26. Piyade Alayı, Babaeski
27. Piyade Alayı, Lüleburgaz
9. Tüfek Taburu, Yemen
9. Topçu Alayı, Lüleburgaz
9. Tümen Grubu, Babaeski
3. Kolordu Birimleri
3. Tüfek Alayı, Kırklareli
3. Süvari Tugayı, Kırklareli
7. Süvari Alayı, Çorlu
8. Süvari Alayı, Kırklareli
10. Süvari Alayı, Marmaraereğlisi
2. Dağ Topçu Taburu, Marmaraereğlisi
3. Dağ Topçu Taburu, Marmaraereğlisi
2. Alan Obüs Taburu, Edirne
3. İstihkam Taburu, Edirne
2. Ulaştırma Taburu, Kırklareli
Sınır birlikleri x 2

17 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Trakya, Doğu Ordusu komutası altında)
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen
Afyonkarahisar Redif Tümeni

29 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Trakya, 2. Doğu Ordusu komutası altında)
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen
Konya Redif Tümeni, Amasya Redif Tümeni

17 Kasım 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen
Güney Kanat Müfrezesi
3. Geçici Yedek Kolordu
Selimiye Redif Tümeni, Fatih Redif Tümeni, Afyon Redif Tümeni

25 Mart 1913 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Geçici Yedek Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
3. Tümen
Yozgat Redif Tümeni
3. Kolordu (Trakya, Çatalca Ordusu komutası altında)
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen

3. Kolordu
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen

Ağustos 1914, Kasım 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Trakya)
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen

Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Gelibolu)
7. Tümen, 9. Tümen, 19. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Gelibolu)
7. Tümen, 8. Tümen, 9. Tümen, 19. Tümen

Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Kafkasya)
1. Tümen, 7. Tümen, 14. Tümen, 53. Tümen

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Suriye)
24. Tümen, 50. Tümen

Ocak 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Filistin)
1. Tümen, 19. Tümen, 24. Tümen

Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Filistin)
1. Tümen, 11. Tümen
3. Kolordu (bağlı birlikler ve üç piyade tümeni) Harbiye Nezareti'nin emri ile barış konuşuna geçmiştir. Buna göre 3. Kolordunun Karargahı Susurluk'taki Ulaştırma Taburu, Tekirdağ'da Ulaştırma Deposu'na bağlı birlikleri, Yerçeşme'de 7. Tümeni (19. Piyade Alayının Muratlı'daki 1. Taburu dışındaki tüm birlikleri), Bandırma'da 8. Tümen ve 22. Piyade Alayı, Ayvalık ve Balıkesir'de 8. Tümenin 23. ve 24. Piyade Alayları, Çanakkale'de 9. Tümen ve bunun 25. Piyade Alayı, Eceabat ve Gelibolu'da 9. Tümenin 26. ve 27. Piyade Alayları Çorlu'da Kolordunun 3. Süvari Tugayı, 7. ve 15. Süvari Alayları, Lüleburgaz'da 4. Süvari Alayı bulunmaktaydı.

3. Kolordu 7. Ordudan ayrılarak Sivasa sevk edildi. Kasım 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Suriye)
11. Tümen, 24. Tümen

Ocak 1919'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

3. Kolordu (Sivas, Komutan: Miralay Selahaddin Bey)
15. Tümen (Samsun)
9. Piyade Alayı, 13. Piyade Alayı, 15. Piyade Alayı
5. Kafkas Tümeni (Trabzon)
13. Piyade Alayı, 45. Piyade Alayı, 56. Piyade Alayı

38. Piyade Tümeni, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı sırasında oluşturduğu piyade tümenlerinden biridir. Öncelikle Irak Cephesi'nde görevlendirilmiş, savaşın ilerleyen dönemlerinde ise Kafkasya Cephesi'nde faaliyet göstermiştir. Tümen, savaşın sonuna doğru lağvedilmiş ve Osmanlı askerî teşkilatından çıkarılmıştır.

Piyade Tümeni, 1914 yılında I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Kara Kuvvetleri'nin yeniden yapılandırılması sırasında teşkil edilmiştir. Tümen, ilk olarak 13. Kolordu'ya bağlı olarak Bağdat'ta konuşlandırılmış ve İngiliz tehdidine karşı Basra bölgesinde görevlendirilmiştir. Tümenin personel yapısı çoğunlukla yerel Arap er ve erbaşlardan oluşmaktaydı.
Tümenin kuruluşunda tam kadro sağlanamamış, yaklaşık altı piyade taburuyla teşkil edilmiştir. İlk ciddi çatışmalarını Kasım 1914'te İngilizlerin Basra'ya çıkarma yapmasıyla yaşamış, 21 Kasım 1914'te Basra'nın düşmesi sonrasında Kurna bölgesine çekilmiştir. 9 Aralık 1914'te Kurna Muharebesi'nde tümen komutanı Mirliva (esir düştüğünde Miralay) Mehmet Suphi (Cavid) Bey esir düşmüş ve tümen ağır kayıplar vermiştir.
1915 yılında Süleyman Askerî Bey'in bölgeye atanmasıyla tümen yeniden toparlanmış ve Şuaybiye Muharebesi'ne katılmıştır. Ancak bu muharebe de ağır bir yenilgiyle sonuçlanmış, Askerî Bey intihar etmiştir. Tümen, "Sakallı" Nureddin Bey komutasında yeniden teşkil edilmiş, Kut'ül-Amare savunmasında görev almıştır. Ancak Kasım 1915'teki Selman-ı Pak Muharebesi ve Kut Kuşatması sırasında ciddi zayiatlar verilmiş ve 38. Tümen Ocak 1916'da lağvedilmiştir. Daha sonra Kafkasya Cephesi'nde yeniden teşkil edilen 38. Tümen, Erzurum ve Erzincan savunmasında görev almıştır. 1916'da Erzurum'un düşmesiyle Erzincan-Bayburt hattına çekilen tümen, 1918'de Brest-Litovsk Antlaşması sonrasında 9. Ordu'ya bağlanarak Kafkasya'da ileri harekâtlara katılmıştır.

Basra Muharebesi (Kasım 1914)
Kurna Muharebesi (Aralık 1914)
Şuaybiye Muharebesi (Nisan 1915)
Kut'ül-Amare Kuşatması (Eylül 1915 - Ocak 1916)

Erzurum Müdafaası (Ocak-Şubat 1916)
Erzincan ve Bayburt Hattı Muharebeleri (1916-1917)
Kafkasya İleri Harekâtı (1918)

Kuruluşta 38. Piyade Tümeni şu alaylardan oluşmaktaydı:

112. Piyade Alayı
113. Piyade Alayı
114. Piyade Alayı
38. Dağ Topçu Taburu
İstihkâm Müfrezesi
Muhabere Bölüğü
Irak Cephesi’nde topçu unsurları oldukça sınırlıydı; çoğunlukla dağ toplarıyla desteklenen küçük bataryalardan oluşuyordu. Bu nedenle tümen seviyesinde bir topçu alayı değil, tabur düzeyinde bir topçu unsuru teşkil edilebilmiştir. Tümen, Kafkasya Cephesi’ne yeniden sevk edildiğinde, aynı alay numaraları (112, 113, 114) korunarak tekrar teşkil edilmiştir. Bu yeni yapılanmada, Doğu Anadolu’da Erzurum ve Erzincan savunması kapsamında görev almıştır.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından Osmanlı ordusu terhis edilmiştir. 38. Piyade Tümeni de lağvedilmiş ve personeli sivil hayata dönmüştür. Bazı subay ve erlerin Millî Mücadele'ye katıldığı bilinmektedir. (bkz. Mehmet Suphi (Cavid) Bey) Cumhuriyet döneminde 38 numaralı bir tümen teşkil edilmemiştir.

Bayur, Yusuf Hikmet. "Türk İnkılâbı Tarihi Cilt III." TTK Yayınları, 1979.
Erickson, Edward J. "Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War." Greenwood Press, 2001.
Gorgülü, İsmet. "On Yıllık Harbin Kadrosu 1912–1922." Genelkurmay ATASE Yayınları, 1993.
Sakin, Serdar. “Birinci Dünya Savaşı’nda Irak Cephesinde Osmanlı Devleti ile İngiltere Arasındaki Çarpışmalar (1915).” Gazi Akademik Bakış, Cilt 4, Sayı 7 (2010): 133-150.
Kon, Kadir. “Kut’ül Amare Zaferinde Alman Faktörü.” Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, sayı 15 (2017).
Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı Arşivi.
Genelkurmay Harp Tarihi Yayınları: "Birinci Dünya Harbi Kafkas Cephesi" ve "Irak Cephesi" ciltleri.
Genelkurmay ATASE, Kafkas Cephesi, Cilt 3.
Genelkurmay ATASE, Irak Cephesi, Cilt 4.

4. Kolordu, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı dönemi askerî birimlerinden biridir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Edirne merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'ndan önce aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

4. Kolordu, Edirne (Ferik Ahmet Abuk Paşa)
10. Piyade Tümeni, Edirne (Mirliva Mehmet Paşa)
28. Piyade Alayı, Edirne
29. Piyade Alayı, Cisr-i Mustafa Paşa
30. Piyade Alayı, Edirne
10. Tüfek Taburu, Edirne
10. Topçu Alayı, Edirne
10. Tümen Grubu, Edirne
11. Piyade Tümeni, Dedeağaç
31. Piyade Alayı, Edirne
32. Piyade Alayı, Dedeağaç
33. Piyade Alayı, Dedeağaç
11. Tüfek Taburu, Dedeağaç
11. Topçu Alayı, Dedeağaç
11. Tümen Grubu, Dedeağaç
12. Piyade Tümeni, Gümülcine
34. Piyade Alayı, Yemen
35. Piyade Alayı, İskeçe
36. Piyade Alayı, Kırcaali
12. Tüfek Taburu, Gümülcine
12. Topçu Alayı, Edirne
12. Tümen Grubu, Gümülcine
IV. Kolordu'ya Direkt Bağlı Birimler
4. Piyade Alayı, Yemen
4. Süvari Tugayı, Edirne
9. Süvari Alayı, Dimetoka
11. Süvari Alayı, Edirne
12. Süvari Alayı, Edirne
5. Süvari Tugayı, Edirne
1. Süvari Alayı, Edirne
2. Süvari Alayı, Edirne
5. Alan Obüs Taburu, Edirne
2. Atlı Topçu Taburu, Edirne
5. Dağ Topçu Taburu, Kırcaali
4. Bakım Taburu, Edirne
4. Ulaştırma Taburu, Edirne
Sınır Müfrezeleri x 3
Sağlık Kıtası
Edirne Müstahkem Bölge Komutanlığı, Edirne
6. Ağır Topçu Alayı, Edirne
7. Ağır Topçu Alayı, Edirne
8. Ağır Topçu Alayı, Edirne
9. Ağır Topçu Alayı, Edirne
Ağır Obüs Taburu, Edirne
Bakım Taburu, Edirne
Makineli tüfek Müfrezeleri x 5

17 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Geçici Kolordu (Trakya, Doğu Ordusu komutası altında)
12. Tümen
İzmit Redif Tümeni, Bursa Redif Tümeni

29 Ekim 1912 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Geçici Kolordu (Trakya, 1. Doğu Ordusu komutası altında)
12. Tümen
İzmit Redif Tümeni, Çanakkale Redif Tümeni

4. Kolordu
29. Tümen, Ereğli Piyade Tümeni, Kayseri Piyade Tümeni

Ağustos 1914, Kasım 1914 tarihinde kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Trakya)
10. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen

1915 yılının Nisan ayının sonunda, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Trakya)
10. Tümen, 12. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Gelibolu)
10. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen

Ağustos 1916'da, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Kafkasya)
47. Tümen, 48. Tümen

Aralık 1916'da, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Kafkasya)
11. Tümen, 12. Tümen

Ağustos 1917'de, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Kafkasya)
11. Tümen, 12. Tümen, 48. Tümen

Ocak 1918'de, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Kafkasya)
5. Tümen, 8. Tümen, 12. Tümen

Haziran 1918'de, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

4. Kolordu (Kafkasya)
5. Tümen, 11. Tümen, 12. Tümen

6. Kolordu, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı dönemi askeri birimlerinden biridir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Selanik merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

6. Kolordu, Manastır
16. Piyade Tümeni, İştip
46. Piyade Alayı, İştip
47. Piyade Alayı, Koçani
48. Piyade Alayı, Köprülü
16. Piyade Taburu, İştip
16. Topçu Alayı, İştip
16. Tümen Grubu, İştip
17. Piyade Tümeni, Manastır
49. Piyade Alayı, Manastır
50. Piyade Alayı, Manastır
51. Piyade Alayı, Manastır
17. Piyade Taburu, Resne
17. Topçu Alayı, Manastır
17. Tümen Grubu, Manastır
18. Piyade Tümeni, Debre
52. Piyade Alayı, Debre
53. Piyade Alayı, Kırçova
54. Piyade Alayı, Elbasan
18. Piyade Taburu, Debre
18. Topçu Alayı, Manastır
18. Tümen Grubu, Debre
6. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
6. Piyade Alayı, Manastır
7. Süvari Tugayı, Manastır
6. Süvari Alayı, Manastır
16. Süvari Alayı, İştip
13. Atlı Topçu Alayı, Pirlepe
3. Atlı Topçu Taburu, Manastır
2. Dağ Topçu Taburu, Manastır
8. Dağ Topçu Taburu, Manastır
9. Dağ Topçu Taburu, Elbasan
5. Alan Obüs Taburu, Manastır
6. Bakım Taburu, Köprülü
6. Telgraf Taburu, Manastır
6. Ulaştırma Taburu, Manastır
Sınır müfrezeleri x 2

19 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Kolordu (Sırp Cephesi'nde Vardar Ordusu Batı Ordusu komutası altında)
17. Tümen, 18. Tümen, 16. Tümen
Manastır Redif Tümeni, Drama Redif Tümeni

6. Kolordu (Anadolu)
16. Tümen

Ağustos 1914, Kasım 1914, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Kolordu (Trakya)
16. Tümen, 26. Tümen

Nisan Sonu 1915 Geç Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Kolordu (Trakya)
16. Tümen, 24. Tümen, 26. Tümen

Ağustos 1916'da, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Kolordu (Romanya)
15. Tümen, 25. Tümen

Aralık 1916, Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Kolordu (Romanya)
15. Tümen, 25. Tümen, 26. Tümen

6. Kolordu (Kafkasya)
3. Tümen, 36. Tümen

6. Ordu Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılan askeri reformlar sırasında 19. yüzyılın sonlarında kuruldu.

1877 yılında, Bağdat'ta konuşluydu. Oluşumu:

Piyade: Altı alay ve altı tüfek taburu.
Süvari: İki alay
Topçu: Bir alay (9 batarya)
İstihkâm: Bir istihkâm birliği

6. Orduyu Hümayun (Kumandan: Ferik Sıdkı Paşa)
11. Tümen (On Birinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Abdülselam Agah Paşa)
21nci Nizamiye Livası
22nci Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Hüseyin Paşa)
12. Tümen (On İkinci Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Musa Kazım Paşa)
23ncü Nizamiye Livası
24ncü Nizamiye Livası (Kumandan: Mirliva Mehmed Faik Paşa
6. Süvari Tümeni (Altıncı Süvari Fırka-i Hümayun) (Kumandan: Ferik Mehmed Fazıl Paşa)
16ncı Süvari Livası (Kumandan: Mirliva İzzet Paşa)
17nci Süvari Livası (Kumandan: Mirliva Ahmed Paşa)
18nci Süvari Livası
6. Orduyu Hümayun Topçu Kumandanlığı ve Eslihayı Harbiye ve Mühimmat-ı Nariye Müfettişliği
16. Topçu Tugayı (On Altıncı Topçu Livası) (Kumandan: Mirliva Hasan Tahsin Paşa)
Altıncı Ordu Redif tümenleri (tümen adı yerini gösterir)
21. Bağdat Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Birinci Bağdad Redif Fırkası)
22. Basra Yedek Piyade Tümeni (Yirmi İkinci Basra Redif Fırkası)
23. Kelkit Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Üçüncü Kelkit Redif Fırkası)
24. Musul Yedek Piyade Tümeni (Yirmi Dördüncü Musul Redif Fırkası)

Ağustos 1914'te ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Ordu, Komutan: Cavit Paşa)
12. Kolordu
35. Tümen, 36. Tümen
13. Kolordu
37. Tümen

Nisan Sonu 1915'te ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Altıncı Ordu
35. Tümen
Geçici Piyade Tümeni

Yaz Sonu 1915'te ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Ordu
Irak ve Havalisi Genel Komutanlığı
13. Kolordu
35. Tümen, 38. Tümen
18. Kolordu
45. Tümen

Ocak 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

6. Ordu
Irak ve Havalisi Genel Komutanlığı
13. Kolordu
35. Tümen, 52. Tümen
18. Kolordu
45. Tümen, 51. Tümen

Ağustos 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu
2. Tümen, 4. Tümen, 6. Tümen
18. Kolordu
35. Tümen, 45. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen

Aralık 1916'da ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu
2. Tümen, 4. Tümen, 6. Tümen
18. Kolordu
45. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen

Ağustos 1917, Ocak, Haziran 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu
2. Tümen, 6. Tümen
18. Kolordu
14. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen
46. Tümen

Eylül 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu
2. Tümen, 6. Tümen
18. Kolordu
14. Tümen, 46. Tümen

Kasım 1918'de ordu, aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

13. Kolordu
2. Tümen, 6. Tümen

7. Kolordu, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı dönemi askeri birimlerinden biridir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Üsküp merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1912 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

7. Kolordu, Üsküp
19. Piyade Tümeni, Üsküp
55. Piyade Alayı, Kumanova
56. Piyade Alayı, Kumanova
57. Piyade Alayı, Bilaç ve Berana
19. Piyade Taburu, Üsküp
19. Topçu Alayı, Üsküp
19. Tümen Grubu, Üsküp
20. Piyade Tümeni, Mitroviça
58. Piyade Alayı, Metroviça
59. Piyade Alayı, Taşlıca
60. Piyade Alayı, Taşlıca
20. Piyade Taburu, Yakova
20. Topçu Alayı, Priştine
20. Tümen Grubu, Mitroviça
21. Piyade Tümeni, Yakova
61. Piyade Alayı, Yakova
62. Piyade Alayı, İpek
63. Piyade Alayı, Berana
21. Piyade Taburu, Yakova
21. Topçu Alayı, Prizren
21. Tümen Grubu, Yakova
7. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
7. Piyade Alayı, Manastır
7. Süvari Tugayı, Manastır
6. Süvari Alayı, Manastır
16. Süvari Alayı, İştip
13. Atlı Topçu Alayı, Pirlepe
3. Atlı Topçu Taburu, Manastır
2. Dağ Topçu Taburu, Manastır
8. Dağ Topçu Taburu, Manastır
9. Dağ Topçu Taburu, Elbasan
5. Alan Obüs Taburu, Manastır
6. Bakım Taburu, Köprülü
6. Telgraf Taburu, Manastır
6. Ulaştırma Taburu, Manastır
Sınır müfrezeleri x 9

19 Ekim 1912'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Kolordu (Sırp Cephesi'nde Vardar Ordusu Batı Ordusu komutası altında)
19. Tümen
Üsküp Redif Tümeni, Priştine Redif Tümeni

I. Dünya Savaşı sırasında, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Kolordu
39. Tümen (Taiz Operasyonel Bölgesi, Miralay Ali Sait Bey komutasında)
40. Tümen (Tihama Operasyonel Bölgesi, 9 Mart 1917'e kadar Miralay Hüseyin Ragıp Bey komutasında, daha sonra Kaymakam Galip Bey komutasında)

Kasım 1918'de, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

7. Kolordu
39. Tümen (Mirliva Ali Sait Paşa komutasında)
40. Tümen (Kaymakam Galip Bey komutasında)

8. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir kolordudur. 1911 yılında Osmanlı askeri reformlarında kurulmuştur.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Şam merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı öncesinde aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

8. Kolordu, Şam
25. Tümen, Dera
73. Piyade Alayı, Dera
74. Piyade Alayı, Suveydiye
75. Piyade Alayı, Kerek
25. Piyade Taburu, Maan
25. Tümen Grubu, Dera
26. Tümen, Halep
76. Piyade Alayı, Halep
77. Piyade Alayı, Maraş
78. Piyade Alayı, Adana
26. Piyade Taburu, Halep
26. Topçu Alayı, Halep
26. Tümen Grubu, Halep
27. Tümen, Beyrut
79. Piyade Alayı, Hayfa
80. Piyade Alayı, Beyrut
81. Piyade Alayı, Kudüs
27. Piyade, Mesiha
27. Tümen Grubu, Beyrut
8. Kolordu'ya direkt bağlı birimler
8. Piyade Alayı, Şam
9. Süvari Tugayı, Şam
28. Süvari Alayı, Dera
29. Süvari Alayı, Amman
30. Süvari Alayı, Şam
2. Dağ Topçu Taburu, Şam
8. Dağ Topçu Taburu, Şam
6. Bakım Taburu, Humus
6. Ulaştırma Taburu, Şam
Demiryolu Alayı, Medine

19 Ekim 1912 tarihinde VIII. Geçici Kolordu ismini aldı. Batı Ordusu komutası altına girdi.:

22. Düzenli (Nizamiye) Tümen
Nasliç Redif Tümeni
Aydın Redif Tümeni

8. Kolordu (Suriye)
25. Tümen, 26. Tümen

Ağustos 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye)
25. Tümen, 27. Tümen

Kasım 1914'te, kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye)
23. Tümen, 25. Tümen, 27. Tümen

Nisan Sonu 1915'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye)
8. Tümen, 10. Tümen, 23. Tümen, 25. Tümen, 27. Tümen

Yaz Sonu 1915, Ocak 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye-Filistin)
23. Tümen, 24. Tümen, 27. Tümen

Ağustos 1916, Aralık 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye-Filistin)
3. Tümen, 23. Tümen, 24. Tümen, 27. Tümen

Ağustos 1917'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye)
48. Tümen

Ocak 1918, Haziran 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Suriye)
43. Tümen, 48. Tümen

Ocak 1918, Haziran 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Filistin)
43. Tümen, 48. Tümen

Eylül 1918'de kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

8. Kolordu (Filistin)
48. Tümen, Geçici Piyade Tümeni

9. Kolordu, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşında 3. Orduya bağlı kolordusu. Karargahı Erzurum'da idi. Sırasıyla Ahmet Fevzi Paşa, Remzi Paşa, Hüsamettin Paşa, Binbaşı Nurettin Bey (Sakallı) ve Binbaşı Mustafa Nimet Bey tarafından yönetilmiştir.

Osmanlı Ordusu'na bağlı olarak 1911 yılında Erzurum merkezli olarak kuruldu. Kolordu seviyesine çıkarılması için yeniden yapılandı. Kolordu, 1911 Birinci Balkan Savaşı'nda aşağıdaki gibi yapılandırıldı:

9. Kolordu Erzurum
28. Piyade Tümeni, Erzurum
82. Piyade Alayı, Erzurum
83. Piyade Alayı, Erzurum
84. Piyade Alayı, Hasankale
28. Tüfek Taburu, Yemen
28. Topçu Alayı, Erzurum
28. Tümen Grubu, Erzurum
29. Piyade Tümeni, Bayburt
85. Piyade Alayı, Bayburt
86. Piyade Alayı, İşhan
87. Piyade Alayı, Trabzon
29. Tüfek Taburu, Erzurum
29. Topçu Alayı, Bayburt
29. Tümen Grubu, Trabzon
IX. Kolordu birimleri
9. Tüfek Alayı, Erzurum
21. Süvari Alayı, Erzurum
2. Atlı Topçu Taburu, Erzurum
9. Mühendisi Taburu, Erzurum
9. Ulaştırma Taburu, Erzurum
Erzurum Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Erzurum
12. Ağır Topçu Alayı, Erzurum
İstihkam Alayı, Erzurum
Sınır birlikleri x 12

9. Kolordu (Kafkasya)
33. Tümen

Ağustos 1914'te kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Kolordu (Kafkasya)
17. Tümen, 28. Tümen, 29. Tümen, 9. Süvari Tugayı

Kasım 1914, Nisan 1915, 1915 Yaz Sonu, Ocak 1916, Ağustos 1916'da kolordu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

9. Kolordu (Kafkasya)
17. Tümen, 28. Tümen, 29. Tümen

Asya Kolordusu (Almanca: Asien-Korps veya Levantekorps), I. Dünya Savaşı'nın Sina-Filistin Cephesi ve Irak Cephesi'nde Osmanlı ordusuna yardım etmek üzere Orta Doğu'ya gönderilen Alman İmparatorluk Ordusu'nun bünyesindeki birliktir.

1914 ve 1915 yıllarında Osmanlı Ordusu'na yardım etmek üzere gönderilen ilk Alman birlikleri, Sina'da yol yapımına yardım eden öncü birliklerdi. Aralık 1914'te tifo, tifüs, dizanteri ve kolera salgınlarıyla mücadele etmek üzere Filistin'deki Osmanlı sıhhiyesiyle birlikte çalışmak üzere bir Tropikal Tıp İnceleme Kıt'ası gönderilmiştir.
Sırbistan işgal edildikten sonra, Tuna Nehri ve Balkan demiryolları üzerinden Osmanlı Ordularına büyük miktarlarda teçhizat ve mühimmat göndermek artık mümkün hale gelmişti. Osmanlı Ordusu'nun şimdiye kadar sahip olmadığı teçhizatın kullanımındaki verimliliğini artırmak için uzman personel ve subaylardan oluşan bir müfreze olan Asya Kolordusu kurulmuştur. Mart 1916'da “Alman I. Paşa Kuvve-i Seferiyesi” Filistin'e doğru yola çıktı. Seferin muhtelif birlikleri şunlardı:

701. Piyade Taburu
701, 702, 703. Piyade destek topçu taburları
701. Makineli Tüfek Bölüğü
Asya Kolordusu Süvari Alayı
701. İstihkâm Müfrezesi
205. İstihkâm Bölüğü (Hessen 11. İstihkâm Taburu'na bağlı)
300. Tayyare Müfrezesi (Fliegerabteilung) ("Pasha")
27. Dağ Muhabere Müfrezesi
27. Keşif Bölüğü
Sıhhıye Bölüğü
11. Numaralı Müstahkem Mevkii İstihkâm Demiryolu İnşaat Bölüğü ve 44 ve 48 Numaralı Demiryolu Sevk ve İdare Bölükleri da Osmanlı demiryolu görevlilerine iletişim hatlarında yardımcı olmak üzere görevlendirilmişti.
Nisan ayında 300. Tayyare filosu (“Paşa”) 14 Rumpler C.I uçağıyla Birüssebi'de konuşlanmıştı. Seferin diğer birlikleri de Nisan ayında katılmıştı. Tayyare filosu daha sonra El Ariş ve Bir El'Abd'de konuşlandırıldı. İkinci Kanal Harekâtı ve Romani Muharebesi'ndeki yenilgilerin ardından Birüssebi ve Ramallah'a geri çekildiler.

11 Mart 1917'de Bağdat'ın İngiliz Ordusu'nun eline geçmesinin ardından Osmanlı Ordusu, Bağdat'ı geri almak için Yıldırım Ordular Grubu oluşturdu. Alman Ordusu, Ağustos ayında Tümgeneral Werner von Frankenberg und Proschlitz komutasında "II. Paşa" adını verdikleri kuvve-i seferiyeyi düzenleyerek Osmanlı birliklerine ve diğer kuvve-i seferiyelere takviye olarak gönderildi. Ekim ayı sonlarında Osmanlı'nın Birüssebi Muharebesi ve Üçüncü Gazze Muharebesi'nde yenilgiye uğramasının ardından Yıldırım Ordular Grubu, Filistin'deki çekilmeyi önlemek için yer değiştirmiştir. Aralık ayında Kudüs'ün İngilizler tarafından ele geçirilmesinden sonra, önemli muharip kara birlikleri de dahil olmak üzere daha fazla takviye kuvvet gönderilmiştir.
Harekâtta kullanılan Alman birlikleri ve daha sonra gelen takviyeler, Tümgeneral Werner von Frankenberg und Proschlitz komutasındaki 201. Piyade Tugayı'nın kontrolü altındaydı:

146 No'lu Masuryan Piyade Alayı
702 ve 703. Piyade Taburları. (701. Piyade Taburu ve I. Paşa Kuvve-i Seferiyesi için kullanılan makineli tüfek ve diğer bölükler, II. Paşa Kuvve-i Seferiyesine takviye olarak gönderildi.)
11. İhtiyat Jäger Taburu, daha sonra Almanya'ya döndü.
301, 302, 303, 304. Bavyeralı Tayyare Müfrezesi.
Tayyare Filosu – Jagdstaffel 55
28. Dağ Muhabere Müfrezesi
II. Paşa Seriyyesi'nde kullanılan İstihbarat Müfrezesi (Nachrichtenabteilung)
Alman kurmay subayları ile muhabere ve diğer personel, Filistin'deki "Sol Kanat Grubu"'nda bağlı 8. Ordu bünyesinde, "Asya Kolordusu" için Albay Gustav von Oppen tarafından komuta edilen bir Kolordu karargâhı oluşturdu.

Avusturya-Macaristan da Osmanlı İmparatorluğu'na kuvve-i seferiye göndermiştir. Öncü birlikler Gelibolu'ya gönderilmişti:

9 No'lu Motorlu Havan Bataryası,
36 No'lu Obüs Bataryası.
1916 yazından savaşın sonuna kadar Sina-Filistin Cephesi'nde aşağıdaki topçu birlikleri görev yapmıştır:

1/4 No'lu Dağ Obüs Bataryası,
2/6 No'lu Dağ Obüs Bataryası.
Binbaşı Adolf Wilhelm Marno von Eichenhorst, 1917 yılına kadar bu topçu grubuna komuta etmiş, daha sonra Yüzbaşı Wladislaw Ritter von Truszkowski tarafından komuta edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Avusturya-Macaristan birliklerinin genel komutanı Mareşal Teğmen Joseph Ritter von Pomiankowski idi. 1917 ve 1918'de Osmanlı'ya bir "Orient-Korps" gönderilmesi planlanmış, ancak bundan vazgeçilmiştir.

Nablus Muharebesi'nde, Şeria Nehri'nin batısındaki Osmanlı kuvvetleri, İtilaf Kuvvetleri'nin saldırısı sonucu kuşatılıp imha edilmişti. Hayatta kalan Alman ve Avusturya birlikleri, bozguna uğrayan Türk ordularının arasından kuzeye, Şam'a doğru geri çekildi.

DipnotAlıntı
Bruce, Anthony. The Last Crusade: The Palestine Campaign in the First World War. MacArthur & co. ISBN 978-0-7195-6505-2. 
Erickson, Edward J. (2001). Ordered to die: a history of the Ottoman army in the First World War. Greenwood Publishing Group. ISBN 0-313-31516-7. 

Dale, C. "German Forces in the Ottoman Empire 1914–18". Germancolonialuniforms.co.uk. 5 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Haziran 2011.

Mustafa Fevzi Çakmak (12 Ocak 1876, İstanbul - 10 Nisan 1950, İstanbul), Türk asker, siyasetçi ve devlet adamıdır. Türkiye'nin Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki ikinci ve son mareşalidir. İlk Millî Savunma Bakanı, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Cumhuriyet dönemindeki ilk genelkurmay başkanı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun 3 Şubat 1920 ile 5 Nisan 1920 tarihleri arasındaki Harbiye Nâzırı'dır.

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876'da İstanbul Anadolu Kavağı'nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım'ın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Kuleli Askerî Lisesi'nde tamamladıktan sonra 29 Nisan 1893'te Harbiye'ye kaydolarak 28 Ocak 1896'da piyade teğmen rütbesiyle mezun oldu. Akabinde Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'ye girerek 25 Aralık 1898'de kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirdi. 
Fevzi Çakmak, İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Farsça, Arapça, Arnavutça ve Sırpça biliyordu.
Bir süre Erkân-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube'de görev yaptıktan sonra 1899'da 3. Ordu'ya bağlı Metroviçe'deki 18. Fırka'nın kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar'daki Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek 1907'de miralaylığa (albay) yükseldi. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35. Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910'da Arnavutluk'ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu'nun kurmay başkanlığına atandı. 1911'de Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli'nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) Ordusunun kurmay başkanlığına getirildi. Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Yakova Fırka Komutan Vekilliği, 6 Ağustos 1912'de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığı ve 29 Ekim 1912'de de Vardar Ordusunda 1. Şube (Harekât Şubesi) Müdürlüğü yaptı. Sırp Cephesi'nde bu görevde bulunan Fevzi Paşa'nın başarılı askerî faaliyetlerine rağmen, Garp vilayetlerinde 10 Mayıs 1913'ten itibaren Türk hâkimiyeti sona ermiştir.
1913'te 5. Kolordu Komutanlığına atandı. Mart 1915'te rütbesi mirlivalığa (tuğgeneral) yükseltildi.

I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde savaştı. 1918'de ferikliğe yükseldi.

Fevzi Paşa, V. Kolordu Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915 tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa'nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz'dan itibaren cepheye gelerek, I. Tümen hariç yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu tümenlerinin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler, Saros Grubu'na gönderilmiştir.
Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe'yi almayı planlamıştı. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman kuvvetleri çok fazla ilerleyememiştir. 6 Ağustos'ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu - Conkbayırı Bölgesine gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos'ta Fevzi Paşa'nın komuta ettiği V. Kolordu Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve 28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı'nın düşmanın eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal Bey'in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı taarruzuna yardımcı oldu. Mustafa Kemal Bey'in rahatsızlığı nedeniyle 10 Aralık 1915'te Fevzi Paşa 5. Kolordu Komutanlığı kendisinde kalmak üzere, ek görev olarak Anafartalar Grubu Komutan Vekilliğine görevlendirildi (Mustafa Kemal Bey ise 16 Aralık 1915'te cepheden ayrıldı). Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey'in komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915'te Keşan'a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak 1916'da bölgeden ayrıldı.

Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri sebebiyle İstanbul'da bulunuyordu. 24 Aralık 1918'den 14 Mayıs 1919'a kadar ferik rütbesiyle Osmanlı Devleti'nin Erkân-ı Harbiye Reisliği (bugünkü Genelkurmay Başkanlığı) görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askerî Şûra üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükûmetlerinde Harbiye Nazırlığı (Millî Savunma Bakanı) (Şubat - Nisan 1920) yaptı. Harbiye Nazırlığı sırasında Anadolu'daki millî kurtuluş hareketine silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi.
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu'ya geçmeye karar veren Fevzi Paşa, 27 Nisan 1920'de Ankara'ya ulaştı. İstasyonda Mustafa Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM'ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 26 Mayıs 1920'de İstanbul Hükûmeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.
3 Mayıs 1920'de Millî Müdafaa Vekilliği'ne (Millî Savunma Bakanlığı) getirildi. 24 Ocak 1921'de Mustafa Kemal Paşa'nın İcra Vekilleri Heyeti Reisliği'nden ayrılması üzerine, Millî Müdafaa Vekilliği üzerinde kalmak kaydıyla İcra Vekilleri Heyeti Reisliği'ni (Başbakanlık) de üstlendi. İkinci İnönü Muharebesi'nin zaferle neticelenmesinin ardından 3 Nisan 1921'de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferîk-i evvelliğe (korgeneral) yükseltildi. Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili ve Garp Cephesi Kumandanı Mirliva İsmet Paşa'nın cephede olması ve Ankara'ya sürekli gelememesi sebebiyle mevcut görevleri uhdesinde kalmak üzere 3 Ağustos 1921'de Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliği görevine de getirildi. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bizzat cephede harekâtı yönetti.
14 Ocak 1922'de Millî Müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922'de İcra Vekilleri Heyeti Reisliği görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taarruz'un askerî planlarını hazırladı. Zaferle sonuçlanan Dumlupınar Meydan Muharebesi'nin (30 Ağustos 1922) ardından 31 Ağustos'ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın tavsiyesi üzerine TBMM tarafından Müşirliğe (Mareşal) terfi ettirildi.

"Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği"nin kaldırılmasıyla 30 Ekim 1924'e kadar TBMM'de Kozan milletvekilliği görevine devam etti. Mustafa Kemal Paşa'nın askerlik yapanların siyasete karışmamaları gerektiğine dair talimatından sonra, 31 Ekim 1924'te askerlik görevini, siyasete tercih ederek Kozan milletvekilliğinden istifa etti.
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı) görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944'te 68 yaşında Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası'na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı emekliye sevk edildi. Türkiye Cumhuriyetinin en uzun süre görev yapan Genelkurmay Başkanıdır.
1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak TBMM'de VIII. Dönem İstanbul Milletvekili seçildi. 6 Ağustos 1946'da milletvekili seçilerek 22 sene sonra tekrar Meclise katılan Fevzi Paşa, İsmet İnönü'ye karşı Demokrat Parti'nin Cumhurbaşkanı adayı olarak 59 oy aldı. Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar'ın dönemin Cumhurbaşkanı'nın demokratik seçimlere izin vermesi için söylediği "Devr-i Sabık yaratmayacağız" (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) demesinden sonra partisinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948'de Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Partinin fahri başkanı oldu.

1950 seçimde Millet Partisi'nin adayı oldu ama seçimden birkaç hafta evvel 10 Nisan tarihinde İstanbul'daki Teşvikiye Sağlık Yurdu'nda öldü. Ölümünün ertesi günü gazeteler kara başlıkla çıktı ama radyoda müzik yayınının devam etmesi üzerine radyolar şiddetle protesto edildi. Halk, bilhassa Irak ve Suriye radyoları matem marşları çalarak, acılarını paylaştıkları halde Türk radyosunun ilgisiz kalmasına kızıyordu. Radyoevinin önünde gençlerle polis arasında çarpışmalar oldu, jandarmalar hava yıldırma ateşi açtı. Taksim Gazinosu ve birçok sinemaların camları kırıldı. Şehir Tiyatrosu zorla kapatıldı. Müzikli yayına karşı çıkan; Millî Türk Talebe Birliği, Türk Gençlik Teşkilatı ve Türk Kültür Ocağı, Basın ve Yayın Genel Müdürlüğüne telgraf çekerek olayı protesto ederler.
Ertesi gün, cenazesi Eyüp Sultan Camii'nden kaldırılırken, cenaze namazında yüz binlerce vatandaş bulundu, ancak hazırlanan cenaze merasim programını halk durdurdu, tabutun top arabasına konulmasına meydan bırakılmadı, halk tarafından taşındı. Bazı tahrikçiler de olaya karışınca, bir aralık ortalıkta dehşet verici karışıklıklar aldı, yürüdü ve cenazeye bir irtica hareketi havası vermek isteyenler oldu. Hadise çıkardıklarından dolayı sonradan tutuklanan yüz kişi arasında yalnız o beş öğrenci görüldüğü bulundu. Mareşal Çakmak Eyüpsultan Mezarlığı'ndaki aile mezarlığına kızının yanına defnedilmiştir ve ailesinin isteğiyle Ankara'daki Devlet Mezarlığı'na nakledilmemiştir.

Mareşal Çakmak, Fatma Fitnat Çakmak (1891-30.05.1969) ile evli ve Nigar (1909-21.01.1982) ile Ayşe Muazzez (21.06.1911-17.04.1938) adlarında iki kız çocuk babasıydı. Fatma Fitnat Çakmak 1950 seçiminde eşinin yerine İstanbul adayı olarak Millet Partisi'nin listesinde gösterildi ama seçilemedi.

Gümüş İmtiyaz Madalyası (23 Ocak 1900)
Mecidiye Nişanı, 5. sınıf (22 Ağustos 1900)
Osmaniye Nişanı, 4. sınıf (17 Temmuz 1906)
Harp Madalyası (2 Ekim 1915)
Gümüş (18 Kasım 1915)
Demir Haç 2. sınıf (Almanya, 26 Aralık 1915)
Altın Liyakat Madalyası (17 Ocak 1916)
Savaş Madalyası (Almanya, 21 Ekim 1916)
Altın İmtiyaz Madalyası (11 Kasım 1916)
Askeri Liyakat Haçı, 2. sınıf (Avusturya-Macaristan, 3 Nisan 1917)
Kılıçlı Osmaniye Nişanı, 2. sınıf (23 Eylül 1917)
Kılıçlı Osmaniye Nişanı, 1. sınıf (7 Ocak 1918)
Kraliyet Nişanı (Württemberg, 19 Haziran 1918)
Kırmızı-Yeşil Kurdeleli İstiklal Madalyası (21 Kasım 1923) & Takdirname

Fevzi Çakmak (Mareşal), Garbî Rumeli'nin Suret-i Ziya-ı ve Balkan Harbinde Garp Cephesi Hakkında. Konferanslar, Erkan-ı Harbiye Mektebi Matbaası, İstanbul, 1927.
Mareşal Fevzi Çakmak, Büyük Harpte Şark Cephesi Hareketleri, Gen.Kur. Basımevi, Ankara, 1936.

Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan üst kademelerdeki komutanlar

https://web.archive.org/web/20061017043659/http://www.msb.gov.tr/Birimler/Bakanlar/BakanPotre/FCakmakB.htm
https://web.archive.org/web/20100509164120

Kafkas İslam Ordusu, Osmanlı Devleti'nin Mart-Ağustos 1918 tarihleri arasında kurduğu Doğu Ordular Grubu'na bağlı bir askeri birim. Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın emriyle ve tamamen Müslümanlardan oluşmuştur. I. Dünya Savaşı'nda Kafkasya Cephesi'nde yer almıştır. Kağıt üstünde "ordu" olarak adlandırılsa da üç tümenden oluşması ve bu dönemde yoğun çatışmalarla eriyen Kafkas Ordular Grubunun ve 9. Ordu ile Şark Ordular Grubu'na bağlı bir kolordu olarak yapılandırılmıştır. Üç tümenden (12.000 - 14.000 kişi) oluşan orduya Azerbaycanlı (5. tümen) ve Dağıstanlı (4. tümen) gönüllülerinin katılımıyla toplam 20.000 civarında bir güce erişmiştir.

Enver Paşa'nın isteğiyle kargaşa içinde bulunan Azerbaycan ve Dağıstan'ı Rus işgalinden kurtararak bağımsızlıklarını ilan etmelerine yardımcı olmak, Kafkasya'da bulunan askerlere eğitim ve silah desteği vermek amacıyla kuruldu.
Osmanlı Devleti ile aralarında Azerbaycan Milli Şurası da bulunan yeni Kafkasya devletleri arasında 8 Haziran 1918 tarihinde Batum Antlaşması imzalandı. Batum Antlaşması'ndaki "dostluk ve karşılıklı yardım" maddesi gereğince Osmanlı Devleti, gerektiği takdirde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ne silahlı yardım yapmayı kabul etti. Kafkaslardaki Müslüman halkına yönelik katliamların durdurulması için ve oradaki Türklere savaş yardımı yapmak için Azerbaycan Milli Şurası'nın Başkanı Mehmed Emin Resulzade bu anlaşmanın 4. maddesine uygun olarak Osmanlı Devleti'nden askeri yardım istedi.

Kafkas İslam Ordusu (Kumandanı Nuri Killigil)

1. Kafkas Tümeni
2. Kafkas Tümeni
3. Kafkas Tümeni
5. Kafkas Tümeni (Mürsel Bakü)
Enver Paşa'nın kardeşi olan Nuri Paşa'nın komutanlığında, Azeri ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti vatandaşı Dağıstanlı gönüllülerden oluşmaktadır. Gönüllüler dahil 20.000 kişidir.
Azerbaycan'da ilk savaş Gence'deki Ermeni mahallesinde silahları toplarken çıktı. Kafkas İslam Ordusu Gence'den sonra Bakü'ye ilerlerken, 2 Nisan 1918'de Van'ı işgalden kurtarmış olan Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu da İran sınırını geçerek 8 Haziran 1918'de Tebriz'e girdi.
Kafkas İslam Ordusu'na bağlı birlikler Bakü Muharebesi'ni kazanarak 15 Eylül 1918'de Bakü'ye girdi, bu savaşlarda 1130 Osmanlı askeri öldü. Ekim ayı başında bir Osmanlı müfrezesi de kuzeye ilerleyip Derbent'e ve Mahaçkale'ye girdi ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ne askeri destek verdi.

Yıldırım Orduları Grubu'nun Filistin cephesinde Nablus Hezimetine uğraması ve sonrasında Edmund Allenby komutasındaki Büyük Britanya Ordusu'nun süratle ilerleyerek Şam ve Halep'i işgal etmesinden sonra Osmanlı Devleti ateşkes istemek zorunda kaldı. 30 Ekim tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'ne göre Osmanlı Devleti'nin savaştan önceki sınırlarına çekilmesi gerektiğinden Kafkas İslam Ordusu 16 Kasım'da Bakü'yü terk etti ve 15 Aralık 1918 tarihinde Osmanlı askerlerinin Azerbaycan'dan çekilmesi tamamlandı. 1920 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bolşevik işgaline uğrayarak yıkıldı. 
Kafkas İslam Ordusu'nun askeri kısmının çoğu Doğu Anadolu'ya döndüğünde 15. Kolordu'ya katıldı. Daha sonra komutanlığına Kâzım (Karabekir) Paşa'nın atanacağı bu kolordu ile Ali Fuat Paşa'nın Filistin Cephesinden salimen Ankara'ya getirdiği 20. kolordu, Türk Kurtuluş Savaşı başladığında silahlarını teslim etmeyen ve askerlerini de terhis etmemiş olarak işgalcilere karşı koyan iki güç odağı olmuşlardır.

Mart Olayları

Kafkasya Cephesi, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun 2. ve 3. orduları ile Rus İmparatorluğu Kafkas Ordusu'nun karşı karşıya geldikleri cephe. Kafkasya Cephesi, savaş sırasında Doğu Anadolu Bölgesi içlerine kadar genişlemiş, Trabzon, Bitlis, Muş ve Van şehirlerine kadar yayılmıştır. Kara harbi, Karadeniz Bölgesinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu deniz gücü ve Rus donanması tarafından desteklenmiştir.
Rusya'daki Çarlık rejiminin yıkılmasıyla savaşın son yılında bu cephede farklılıklar doğmuştur. 1918'de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti de Osmanlı İmparatorluğu'nun yanında yer almış ve Bakü Muharebesi'nde müttefik olmuştur. Almanlar, daha sonra Kafkasya'daki petrol bölgelerine harekât sırasında Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nin yanında Osmanlı'ya karşı savaşmıştır.

23 Şubat 1917 Rus Devrimi ile başlayarak Rus Kafkas Ordusu dağılmış ve bu cephede olan Ermeni Gönüllü Tugayları ve Ermeni milisleri (çeteleri) güçlerini birleştirerek yeni kurulan Ermeni devletinin ordusu olarak Osmanlı'nın karşısına çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında Brest-Litovsk Antlaşması (3 Mart 1918) ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ile Batum Antlaşması (4 Haziran 1918) imzalanarak çatışmalar kısmen sonlandırıldıysa da, silahlı çatışmalar Osmanlı İmparatorluğunun Orta Hazar Diktatörlüğü, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ve Britanya İmparatorluğunun yolladığı Dunsterforce elit birlikleri ile devam etmiştir.
Diğer yandan Almanya petrol kaynaklarının güvenliğini sağlamak amacıyla Alman Kafkasya Harekâtı'ni düzenlemiştir. Alman Kafkasya Seferi Osmanlı ve Almanya'yı Batum'da karşı karşıya getirdi. Çatışmalar bu cephede Mondros Ateşkes Anlaşması (30 Ekim 1918) ile sona erdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bu cepheyi kullanma sebepleri:

93 Harbi'nden beri Rusya'nın elinde olan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini geri almak.
Rusya'nın kontrolü altında olan Kafkasya Müslümanlarının ayaklanarak kendi topraklarını kurtarmasına yardım etmek.
Hazar Denizi'nden başlayarak Orta Asya'da yaşayan, Türk dillerini konuşan Türkî halklarla temasa geçerek Turancılık planını gerçekleştirmek.
Rusları bu cepheye güç transferi yapmak zorunda bırakarak Almanların Doğu Cephesi'ndeki hareketlerini hafifletmek. Bu kararın verilmesinde Almanların Azerbaycan-Bakü petrollerinden yararlanma isteğinin de katkısı vardır.
Ermeniler Ermeni Gönüllü Tugayları'na katılmaları döneminde Büyük Ermenistan adı verilen toprakları ele geçirmek ve başlangıçta Rusyanın altında özerk olsa bile, Ermeni devletinin temellerini atmak amaçlarıyla örgütlenmişlerdir.

Bölgede Osmanlılar'ın 3. Ordusu vardı. 1916 yılında, Çanakkale Savaşı'ndan sonra, 2. Ordu kısmen bu cepheye transfer edildi. Çatışmaların başında, Osmanlı birleşik kuvvetleri 100.000'i asker olmak üzere diğer (polis, lojistik gibi) kuvvetlerle birlikte 190.000'i buluyordu. Donanımları yeterli değildi.
Rus Kafkas ordusuna Osmanlıların savaşa girecekleri kuşkusunun başlaması üzerine önem verilmeye başlandı. Savaş öncesi bu ordunun bütün kuvveti, 100 tabur, 117 bölük ve 250 toptan ibaretti. Bu birliklerde 100.000 er ve 15.000 atlı güç vardı. Rusların geri hizmetlere ayırdığı 150.000 kişilik bir kuvvet bulunmaktaydı. Rus'ların bütün Kafkasya bölgesinde 160.000 kişilik silahlı güçleri vardı. Rus güçleri Batum, Alexandropol (bugünkü Gümrü), Erivan arasında I. Kafkas Kolordusu, 66. Yedek Tümeni, 1. 2. ve 3. Plaston Tugayları, 1. ve 2. Kazak Tümenleri ve bir Sibirya Süvari Tugayı olarak ayrılmıştı. Bu güçlerin gerisinde de Tiflis'te 2. Türkistan Kolordusu vardı. Ruslar savaşın başlangıcında Tannenberg ve Masurian Gölleri Cephesi'nde yenilgiye uğramaları nedeniyle, geride sadece 60.000 asker bırakarak, güçlerinin neredeyse yarısını Avrupa Cephesi'ne taşımak zorunda kaldılar. Nazarbekov, Silikian ve Pirumov gibi ünlü Ermeni generalleri bu cephede bıraktılar. Rus Kafkas Ordusu devrimle birlikte 1917 yılının Şubat ayından itibaren cepheyi terkedecektir. Bu ordu 1917'de dağıldığında 110-120 bin Ermeni kökenli asker aktif bulunuyordu. Kafkas Ordusu kâğıt üzerinde Genel Vali Varantsov Dashkov komutasındaydı. Valinin Kurmay Başkanı General Yudiniç asıl (askeri) komutanı idi. Rus Kafkas Ordusunun karargahı ve kurmay heyeti Tiflis'te bulunuyordu. Kafkas Ordusu'nun savaş planı, savunma esasına ve sınır yakınlarında bölgesel saldırı hareketlerine girişmek üzere düzenlenmişti.
Rus Kafkas ordusuna 4 Ermeni Gönüllü Tugayı ile 2 Gürcü taburu katılacaktır. 1914 yazında, Ermeni gönüllü birlikleri Rus Silahlı Kuvvetleri altında kurulmuştur. Rusya'nın Ermeni vatandaşları askerlik zorunlulukları dolayısıyla zaten Avrupa'ya gönderilmişti. Gönüllü birliklerin oluşturulmasında o ana kadar hizmet etmek zorunda kalmamış Ruslar ve Rusya'da yaşamayan Ermenilerden yararlanılmıştır. Bu güç Rus Kafkasya Komutanlığı'ndan bağımsız olarak Kafkasya Valiliği altında kuruldu. Bu kuvvetlerin başına Andranik Toros Ozanyan getirildi, diğer birimleri ise Drastamat Kanayan, Arşak Gafavian, Sargis Mehrabyan komuta etti. Osmanlı temsilcisi Karekin Pastırmacıyan (Armen Karo) da bir tugayın komutasını aldı. 1914 yılında ilk kurulduğunda 20.000 asker vardı ve zaman içinde katılımlarla sayısı arttı. 1916 yılına gelindiğinde, Nikolay Yudeniç'in kararıyla bu birimlerin bir kısmı dağıtıldı, bir kısmı da Rus Kafkas Ordusu altında birleştirildi.

1914 Haziranında Erzurum’da Ermeni kongresi yapıldı. Kongrede amaç Ermenilerin olası savaş çıktığında takınacakları tavrın kararlaştırılmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nda hükûmet olan İttihat ve Terakkinin önemli isimlerinden Naci Bey ve Bahaeddin Şakir bu kongreye katılırlar. İttihat ve Terakki Ermenilerden bazı taleplerde bulundu. İsteklerin başında Ermenilerin savaş çıkması durumunda sadık kalacağına dair söz vermesi bulunmaktaydı. Ruslara karşı savaşacak Ermeni askerlerinin verilmesi ikinci istekti. Ermenilerin cevabı ise Osmanlı Ermenilerinin devletlerine sadık olduklarını ama bağımsız (İttihat ve Terakki hükûmetinden) hareket edecekleridir. Rusya’daki Ermenilerin Rusya’ya sadık olduklarını ve Kafkaslardaki ayaklanma teklifine ise karışmayacaklarını iletmişlerdir. Bahattin’i Şakir “Ama bu ihanettir” diye bağırmıştır. Tarihçi Erikson bu toplantı sonrası İttihat ve Terakki partisinin Osmanlı Ermenilerinin güçlü ve detaylı planlarla Rus bağlantısı olduğunun ve amaçlarının Osmanlı İmparatorluğu'ndan bölgeyi ayırmak olduğunun farkına vardığı sonucuna vardı.

1 Kasım'da Ruslar sınırı Bergmann Atağı ile geçti. Kasım ayının sonunda çatışmalarda Ruslar Erzurum-Sarıkamış ekseninde Osmanlı sınırları içinde 25 kilometre derinde tutundu. Rusların başarılı atağı, güney omuz boyunca Ermeni tugaylarının etkili olduğunu yerlerden Karaköse ve Doğubayazıt'ı almasını sağladı. Doğubeyazıt Van ilinin kuzey komşusu idi. Osmanlı kayıpları yüksekti: 9000 ölü, 3000 esir ve 2800 firari. En şiddetli kış ayında Hafız İsmail Hakkı Bey İstanbul'daki Genelkurmay ikinci Başkanlığını bırakıp Enver Paşa’nın arzusuyla Kafkasya’ya sefer için 3. Orduya atandı.
Aralık ayında Rus Çarı 2. Nicholas, Kafkasya Cephesi'ni ziyaret etti. Tiflis'ten Ermeni Ulusal Bürosu başkanı Alexander Khatisyan ve Ermeni Kilisesi başkanına hitaben:

15 Aralık tarihinde Ardahan Harekâtında Alman Yarbay Strange komutasındaki Osmanlı güçleri Arduch şehrini ele geçirdi. Yarbay Stange güçlerinin amacı Rusların dikkatini dağıtmak ve operasyonları ile Rus planlarını bozmaktı. İlk görevi Çorok bölgesinde oldu. Bu birime isyankâr Acaralar tarafından yardım edildi. Daha sonra Enver Paşa Sarıkamış Savaşı'nı desteklemek için bu gücün planını değiştirdi. Bu güce Sarıkamış Harekâtı'nı destek amaçlı Rus geri destek bağlantısını oluşturan Kars hattını kesmesi emredildi. Bu güç emredildiği gibi 1 Ocakta Ardahan'a ulaştı.
22 Aralık tarihinde 3. Ordu Kars için emir aldı. Bu emir Sarıkamış Harekâtı'nın başlangıcı oldu. 3. Ordu ilerlemesi karşısında Vali Vorontsov Rusların Kafkasya Ordusunu geri çekmeyi planladı. Ancak General Yudeniç, Vali Vorontsov'un çekilme emrini dinlemedi ve Sarıkamış'ı savunmak için kaldı. Enver Paşa 3. Orduyu kendi komutasına aldı ve Rus askerlerine karşı savaşa girdi.

6 Ocak, Sarıkamış Harekâtında 3. Ordu karargahı ateş altında kalır. Hafız Hakkı geri çekilme emri verir. 7 Ocak, 3. Ordunun kalan güçleri Erzurum yolunda geri yürüyüşü başladı. Enver Paşa yenilgiden sonra komutanlığı bırakarak İstanbul'a döndü. Ermeni Gönüllü Tugaylarının Rus kuvvetlerinin başarısında önemli etkileri olmuştur. Kritik zamanlarda Osmanlı cephe hareketlerine meydan okudular: "Osmanlı'nın gecikmesi Sarıkamış etrafında Rus Kafkas Ordusuna yeterli kuvvet konumlandırmak için zaman kazandırmıştır." 18 Ocak, Yarbay Strange Ardahan Cephesi'nde ilerleyerek savaş öncesi sınırlara 1 Mart 1915 tarihinde dönülmesini sağladı.
Şubat'ta General Yudeniç Sarıkamış'ta kazandığı zafer için övgü kazandı. Aleksandr Myshlayevsky'nin yerine Rus Kafkas birliklerinin komutanlığına terfi etti. Aleksandr Myshlayevsky bölgeden çekildi. Müttefikler (İngiltere ve Fransa) Batı Cephesi'nde üzerlerindeki baskıyı hafifletmek için Rusya'dan yardım istediler. Rusya da bir deniz saldırısı ile Kafkaslar'da üzerindeki baskıyı azaltmak için Müttefiklerden yardım istedi. Karadeniz'deki operasyonlar Rus kuvvetlerine güçlerini yenileme şansı verdi. Çanakkale savaşı Osmanlı başkentini ele geçirme amaçlı olarak yapılsa da bu operasyonun Kafkasya'daki Rus kuvvetlerine büyük yardımı oldu. 12 Şubat'ta 3. Ordu komutanı Hafız Hakkı Paşa, tifüs hastalığından öldü ve Tuğgeneral Mahmut Kamil Paşa onun yerine atandı. 3. Ordu cephe gerisi ayaklanmalarla uğraşıyordu. 27 Şubat Adilcevaz'daki Ermeniler 30 kadar Siirtli askerin Arin köyünde geceyi geçirmelerine silahla karşı çıktılar. Çıkan çatışmada Van'ın Erciş'teki jandarma müfrezesi ile karşılık verildi. Çatışma sonucunda Adilcevaz'daki bu Ermeni güçleri yelkenli gemilerle Van Gölü'ne açılarak kurtuldular. 27 Şubat itibarıyla Osmanlı ordusundaki Ermeniler silahsızlandırılıp cephe gerisi birimlere aktarıldı.
Mart ayında stratejik durum istikrarlı idi. Ruslar güneyde Eleşkirt, Ağrı ve D

Vehib Paşa veya Mehmet Vehip Kaçı Paşa (Türkçe: Kaçı Vehip Paşa veya Mehmet Vehip (Kaçı); 1877–1940), Osmanlı Ordusu'nda görev yapmış bir Türk veya Arnavut generaldir. Balkan Savaşları'nda ve I. Dünya Savaşı'nın çeşitli cephelerinde savaşmıştır. Sonraki yıllarında Vehib Paşa, II. İtalya-Habeşistan Savaşı sırasında Faşist İtalya'ya karşı Etiyopya Ordusu'na askeri danışman olarak hizmet etmek üzere gönüllü olmuştur. Güney cephesindeki Etiyopya Başkomutanı Nasibu Zeamanuel'in kurmay başkanlığı görevini yürütmüştür.

Vehib, 1877 yılında Yanya'da (günümüzde: İoannina, Yunanistan) doğmuştur. Şehrin önde gelen ailelerinden birine mensup olan babası Mehmet Emin Efendi, şehrin belediye başkanlığı görevinde bulunmuştur. Kendisi Arnavut veya Türk kökenlidir. Aile kökleri, Sultan II. Murad döneminde günümüzdeki Taşkent, Özbekistan'dan göç eden bir Türk komutan olan Taşkentli Mehmet Veliyettin Kaçıhan'a dayanmaktadır. Türkiye'de Soyadı Kanunu yürürlüğe girdiğinde Vehip, "Kaçı" soyadını alırken kardeşleri "Bülkat" ve "Taşkent" soyadlarını almıştır. Ağabeyi Esat Paşa, 1915'te Çanakkale'yi savunmuştur. Küçük kardeşi Mehmet Nakyettin Bey, Türkiye'nin ilk millî özel bankası olan Yapı Kredi'nin kurucusu Kâzım Taşkent'in babasıdır. Vehib'in kendisi 1899 yılında Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn'dan, ardından Mekteb-i Erkân-ı Harbiye-i Şâhâne'den Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olmuş ve o dönem Yemen'de konuşlu bulunan 4. Ordu'ya tayin edilmiştir. 1909'da, 31 Mart Vakası'nın ardından Vehib, Harbiye Nezareti'nde çalışmaya başladığı İstanbul'a çağrılmıştır. Kısa bir süre sonra Mahmud Şevket Paşa tarafından Askerî İdadi Komutanı olarak atanmıştır. Binbaşı rütbesine yükselmiştir.
23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet'in ilanı sırasında Manastır'da sonradan "Hürriyet" adı verilen meydanda Vehip Bey'in Ya Kanun-ı Esasi, ya ölüm! diye haykırdığı bilinir.

Birinci Balkan Savaşı sırasında Vehib, 20 Şubat 1913 tarihine kadar Yanya Kolordusu komutanı olan ağabeyi Esad Paşa ile birlikte Yanya Kalesi'ni savunmuştur. Osmanlı kuvvetleri nihayetinde Veliaht Prens Konstantin komutasındaki Yunanlara teslim olmuştur. Savaş esiri olarak serbest bırakılmasının ardından Vehib, 22. Piyade Tümeni'nde Albaylığa getirilmiştir. Arabistan'daki Hicaz bölgesine gönderilmiştir.
Esaretten dönüşünde Hicaz'daki 22. Fırka komutanlığına atandı.

5. Ordu'nun emrinde 15. Kolordu komutanlığı yaptı. 3. Fırka ile Kumkale ve Yeniköy'ü, 11. Fırka ile Beşige'yi savundu. 8. Fırka'yı ağabeyi Esad Paşa'nın emrine verdi.

1916 yılı Şubat ayında Mahmud Kamil Paşa'nın yerine 3. Ordu komutanlığına getirildi. 1918 yılında 24 Şubat'ta Trabzon, 14 Mart'ta Hopa'yı, 26 Mart'ta Batum'u geri aldı.
Mondros Mütarekesinin imzalanması üzerine İstanbul'a döndü. Enver, Talat ve Cemal'in iltica etmelerinden sonra kurulan hükûmet vekiller heyeti kararıyla diğer 62 kişiyle birlikte Bekirağa Bölüğü'ne hapsedildi. Tahliye edildikten sonra yine arandığından dolayı İtalya'ya gitti. Almanya, Romanya, Yunanistan ve Mısır'da bulundu.

Vehib, Türk İstiklâl Harbi'ne katılmamıştır. I. Dünya Savaşı'nın sonunda İstanbul'a dönüşünün ardından, görevini kötüye kullanmaktan yargılanmış ve Bekirağa Bölüğü'ne hapsedilmiştir. İtalya'ya kaçmıştır. Vatandaşlığı, Türkiye'nin yeni hükûmeti tarafından iptal edilmiştir. İtalya, Almanya, Romanya, Yunanistan ve Mısır'da bir süre vakit geçirmiştir. Mustafa Kemal'e olan karşıtlığı iyi bilinmekteydi ve bir zamanlar Çanakkale'de kendi komutası altında savaşmış olan Türkiye'nin yeni liderine duyduğu küçümsemeyi hiçbir zaman gizlememiştir. 1940 yılına kadar İstanbul'a dönmemiştir. Ömrünün son 22 yılını Türkiye dışında geçirdi.

1930'ların ortalarında II. İtalya-Habeşistan Savaşı'nda İtalyanlar Etiyopya'yı işgal ettiğinde, Vehib Etiyopyalılar adına savaşmak için gönüllü olmuştur. Etiyopya'da Wehib Paşa olarak tanınmış ve güney cephesindeki Etiyopya Başkomutanı Ras Nasibu'nun Kurmay başkanlığı görevini yürütmüştür. The New York Times gazetesine verdiği bir mülakatta, "Orası İtalyan faşizminin mezarı olacak. İtalyan yerli birlikleri BENİM ismimi duyduklarında firar edecekler," şeklinde beyanatta bulunmuştur. Vehib, Etiyopyalılar için I. Dünya Savaşı'nın meşhur Alman savunma hattı olan Hindenburg Hattı'na atfen "Hindenburg Duvarı" olarak bilinen güçlü bir savunma hattı tasarlamıştır. Ancak İtalyanlar, Nisan 1936'daki Ogaden Muharebesi sırasında bu savunma hatlarını yarmıştır. Savaşın kaybedilmesinin ardından Etiyopya'dan ayrılarak İstanbul'a dönmüştür.

1940 yılında İstanbul'da vefat etmiş, Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Fethi Tevetoğlu, 'KAÇI, Vehib Paşa', Türk Ansiklopedisi, C. XXI, Millî Eğitim Basımevi, Ankara 1974, s. 86-87.

 Wikimedia Commons'ta Mehmet Vehib Kaçı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mehmet Nihat Anılmış (1876, Filibe - 31 Mayıs 1954), Türk asker ve siyasetçidir.
28 Mayıs 1894 tarihinde girdiği Harp Okulu'ndan 17 Ağustos 1896 tarihinde teğmen rütbesiyle mezun oldu. Harp Akademisi'nden 17 Ocak 1900 tarihinde kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.
Erkân-ı Harbiye-i Umûmîye 1. Şubesi Subaylığı, 4. Ordu Subaylığı, Manastır Mektebi Harbiyesi Tabiye Muallimliği, 2. Ordu 10. Alay 2. Nizamiye Tabur Komutanlığı, Şahane-i Berrî-i Hümayûn Müdürlüğü, Levâzımatı Umûmîyye 2. Şubesi Subaylığı, Başkumandanlık Karargâhı Menzil Müfettişliği, Bahr-i Sefîd Müstahkem Mevkii Komutanlığı, 2. Ordu Kumandanlığı, 14. Kolordu Kumandanlığı, Askerî Temyiz Mahkemesi Başkanlığı, TBMM VI. Dönem (Ara Seçim) ve VII. Dönem Ankara Milletvekilliği yaptı. 4. ve 3. Rütbeden Mecidi, 2. Rütbeden Osmani Nişanları, Harp, Gümüş Muharebe İmtiyaz, Altın İmtiyaz Madalyaları, Alman Demir Salîb Nişanı, İstiklal Madalyası ve Takdirnamesi sahibidir. Evli ve iki çocuk babasıdır. Naaşı, 1988 yılında Ankara Devlet Mezarlığına nakledildi.

Kurtuluş Savaşı'na katılan üst kademelerdeki komutanlar

Ordu, bir devletin silahlı kuvvetlerinin tümü ya da herhangi bir askerî kuvvetin en büyük birliği. Ordular 4 ila 6 kolordudan oluşur Günümüz orduları çoğunlukla en az orgeneral rütbesini haiz askerler tarafından komuta edilir. Ordunun görevi devlete karşı gelecek iç ve dış tehditlere karşı koymaktır. Buna karşın günümüzde veya geçmişte çeşitli ülkelerde ordunun yönetime el koyması da görülmüştür. Ordu grubu en az 2 ordudan oluşan askerî birimdir.
Ordu, üç ana bölümden oluşur: Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri. Bazı ülkelerde bu üç bölüme ek olarak Jandarma, Sahil Güvenlik, Hava Savunma Kuvvetleri, Füze Kuvvetleri, Uzay Kuvvetleri ve Özel Kuvvetler gibi alt bölümler de orduların bünyelerinde vardır.
Bazı ülkeler ise kendi silahlı kuvvetlerine içinde Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri vb. kuvvetler bulunmasına rağmen "silahlı kuvvetler" ismi yerine "ordu" ismini verir (Örn: Çin Halk Ordusu, Vietnam Halk Ordusu gibi). Bazı ülkeler ise Kara Kuvvetlerini silahlı kuvvetlerin ana ve baş ordusu olarak kabul eder ve Kara Kuvvetlerinin bayrağını veya amblemini silahlı kuvvetlerin amblemi yapar.

Kara Kuvvetleri
Hava Kuvvetleri
Deniz Kuvvetleri
Pretoryanizm

Osmancık Taburu, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nde Teşkilât-ı Mahsûsa çatısı altında kurulan, gayrinizamî harp görevlerinde kullanılmak üzere teşkil edilmiş gönüllü bir askeri birliktir. Tabur, 1914 yılı sonunda Süleyman Askerî Bey önderliğinde oluşturulmuş ve başta Irak Cephesi olmak üzere İngiliz işgaline karşı çeşitli harekâtlarda görevlendirilmiştir. Özellikle Basra, Kurna, Rota ve Şuaybiye muharebelerinde Osmanlı birliklerine destek vermek amacıyla kurulmuş olan Osmancık Taburu, çete savaşı, istihbarat ve psikolojik harp teknikleriyle İngiliz ilerleyişini yavaşlatmaya çalışmıştır.
Taburun kuruluşuna, İngilizlerin Kasım 1914'te Fav’a çıkarak Basra’yı işgal etmeleri ve ardından Fırat-Dicle birleşimindeki Kurna’ya doğru ilerlemeleri üzerine karar verilmiştir. Osmanlı Genelkurmayı, cephedeki düzenli kuvvetlerin yetersizliğini aşmak için Teşkilât-ı Mahsûsa’ya bağlı fedai birlikler oluşturmayı planlamış ve bu doğrultuda Osmancık Taburu Basra’ya gönderilmiştir. Süleyman Askerî Bey’in liderliğinde hareket eden bu birlik, daha önce Trablusgarp ve Rumeli’de gayrinizamî harpte görev yapmış gönüllü subaylardan ve fedakârlığı esas alan seçkinlerden oluşmaktaydı. Taburun ilk büyük sınavı Rota Muharebesi olmuş, ardından 1915’teki Şuaybiye Muharebesi sırasında ciddi kayıplar vermiştir.
Şuaybiye Muharebesi'nin başarısızlıkla sonuçlanması, aşiret birliklerinin dağılması ve artan moral bozukluğu sonucunda Süleyman Askerî Bey büyük bir hayal kırıklığına uğramış ve 14 Nisan 1915’te intihar etmiştir. Osmancık Taburu bu olayın ardından fiilen dağıtılmış; ancak oluşturduğu gelenek, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın diğer bölgelerdeki operasyonlarına ilham vermeye devam etmiştir. Gerek taburun kuruluşu, gerekse Süleyman Askerî Bey’in şahsında ortaya konan mücadele; Osmanlı’nın geç dönem askerî düşüncesinde milliyetçi, fedakâr ve maneviyat temelli gönüllü savaşçılık anlayışının örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Basra, Bağdat, Musul gibi Osmanlı Devleti'nin kadim vilayetlerini içeren Ortadoğu topraklarında, devletlerarası rekabet olabildiğince artmıştı. Zengin petrol kaynaklarının yer aldığı bu topraklar stratejik ve jeopolitik bakımdan son derece önem arz etmekteydi. Büyük güçlerin tam anlamıyla gözdesi olan Irak bölgesi, Ortadoğu’yu Uzakdoğu’ya bağlayan yollar üzerinde olmasından dolayı İngilizlerin de fazlasıyla ilgisini çekmekteydi. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler bölgeyi tamamen ele geçirmek için planlı bir şekilde hareket etmişler ve bu harekâtı Mezopotamya Seferi olarak adlandırmışlardı.
İngiltere, Osmanlı Devleti savaşa girmeden önce, Basra Körfezi’nde yığınak yapmaya başlamıştı. Aslında İngilizlerin bu teşebbüsü, savaşın gidişatına dair öngörülerini de ortaya koymaktaydı. Nitekim Kasım 1914’te Hindistan’dan getirdikleri birlikleri Fav Adası’na çıkararak Basra’ya doğru ilerleyen İngilizlere, Irak Cephesi’nde yeterli birlikler bulundurmayan Osmanlı Devleti engel olamamıştı. 4 Aralık ve 7 Aralık 1914 günü yapılan muharebelerde Türkler geri çekilmek zorunda kalmışlar ve 38. Tümen Komutanı Albay Suphi Bey ile birlikte subay ve erlerden İngilizlere esir düşenler olmuştur. Kalan birlikler ise parça parça geri çekilmeye başlamışlardı. İngilizler fazla direnç ile karşılaşmadan ilk olarak Basra’yı ele geçirmiş ve ileri harekete devam ederek 9 Aralık günü Fırat ve Dicle nehirlerinin birleştiği Kurna Mevkiini ele geçirmişlerdir. Sadece bununla kalmamış, Arapları da Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtma çabası içinde olmuşlardı.
Genel olarak baktığımızda, İngilizler tarafından Irak Cephesi çok önemli bir yer olarak görülmüş, Osmanlı Devleti’nin ve bölgenin içinde bulunduğu konjonktürde Bağdat’ın ele geçirilmesi planlanmıştır. İngilizler bu cephede başarılı olurlarsa, Almanların İran’daki etki alanı daraltılacak, kendisi aleyhine Arap kabilelerinin ayaklanması önlenecek, müttefikleri Ruslara yardım eli uzatılacak, Çanakkale Muharebeleri ile sarsılan imajları tamir edilecek ve Müslüman Araplar nezdinde Türklerin saygınlığı zayıflayacaktı. İngilizler, 1915 yılı boyunca Bağdat’ı ele geçirmek üzere planladıkları Mezopotamya Seferi çerçevesinde Kurna, Şuaybiye, Amare, Nasıriye ve Kutü’l-Amare savaşlarını kazanarak bu bölgeleri işgal etmişlerdi. Gün geçtikçe kritik bir hal alan Irak Cephesi’nde İngiliz ilerleyişini durdurmak için Osmanlı yetkilileri daha fazla birlik sevk etmek zorunda kaldı.
İngilizlerin kuzeye doğru ilerlemesi karşısında alarma geçen Osmanlı Genelkurmayı bölgeye Süleyman Askerî Bey’i gönderdi. Daha sonra Kafkasya Cephesi’nden Teşkilât-ı Mahsûsa birliklerinden "Osmancık" Taburu bölgeye kaydırıldı. Ayrıca bölgedeki aşiretlerin organize edilmesi hedeflendi. Irak Cephesi, son derece karışık bir cephedir. Bu cephede zaman zaman duraklamalar olsa da muharebeler savaşın sonuna kadar devam etti. Irak Cephesi’nde savaşan tarafların (Osmanlı ve İngiltere) ordularında, komuta kademesinde sık sık değişiklikler yaşanmıştı. Bölgeye Cavit Paşa’dan sonra Süleyman Askerî, Nureddin Bey ve Halil Bey gibi komutanlar gönderilmiştir.

Süleyman Askeri Bey esasında Irak’ta başarıyı düzenli ordudan ziyade daha çok yerel aşiret ve mücahitlerle çete savaşı yapılarak başarı elde edeceğini düşünüyordu. Süleyman Askeri Bey, çete çatışmalarında usta ve tanınmış bir kişiydi. Bingazi’de İtalyanlara karşı başarıyla savaştığı gibi 1913 yılında Balkan Savaşı’nın ikinci devresinde Bulgarlara yenilip Edirne geri alınınca, kendisi Batı Trakya’ya geçip kuvvetli bir hükümet ve teşkilat kurarak Osmanlı-Bulgar barışına kadar orada Türklerin huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortam oluşturmuştu. Süleyman Askeri Bey, Birinci Dünya Savaşı başlarında Makedonya’dan İstanbul’a dönerken Sofya’ya uğramış ve burada Ateşemiliterlik görevinde bulunan Mustafa Kemal Atatürk ile de görüşmüştü. Atatürk, Irak Cephesi’nin en zayıf yer olduğunu, durumun sonradan ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirterek kendisinin oraya gönderilmesi için Süleyman Askeri Bey’den Enver Paşa’yla konuşmasını istemişti. Süleyman Askeri Bey, bu isteği kabul etmiş ise de çok geçmeden kendisi Enver Paşa tarafından Irak Cephesi’nde görevlendirilmiştir. Süleyman Askerî Bey, Basra Körfezi’nde, emrindeki ‘‘Osmancık Taburu’’ ile bölgedeki İngilizlere bağlı aşiretlerle birlikte İngiliz ordusuna yönelik baskınlar yapmıştır. Bölgeye komutan olarak atanmasında geçmişteki başarıları önemli olmuştur. Ayrıca bölgede daha önce görev yapmış olması, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı olarak çalışması ve Enver Paşa ile yakınlığı diğer sebeplerdir. İngiliz kuvvetleri, Basra’yı işgal ettikten sonra ileri harekete geçerek Fırat ve Dicle nehirlerinin birleştiği yer olan Kurna kasabasını ele geçirmişlerdir. Kurna’da 38. Tümenin komutanı Albay Suphi Bey ile 45 subay ve 989 er, İngilizlere esir düşmüştür. Harbiye Nazırı ve Başkumandanlık Vekili Enver Paşa tarafından esir düşen Albay Suphi Bey’in yerine Dahiliye Nazırlığında Aşiret ve Muhacir işlerinden sorumlu bulunan Kurmay Binbaşı Süleyman Askerî Bey ve beraberinde Teşkilat-ı Mahsusa’dan gönüllü 40- 50 Türk subayın katılımıyla oluşturulan “Osmancık Taburu” adı verilen tabur 17 Aralık 1914’te bölgeye gönderilmiştir. Süleyman Askerî Bey ile birlikte Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli 40 ila 50 civarı subayın katılımıyla gönüllülerden oluşturulan Osmancık Taburu da görevlendirilmiştir. Süleyman Askerî ve beraberindekiler 17 Aralık’ta bölgeye ulaşmışlardır. Irak’ta, daha önce tecrübe ettiği ve başarılı da olduğu, yerel gönüllülerden oluşturulacak birliklerle mücadele etmenin yeterli olacağı fikrini taşıyan Süleyman Askeri Bey, Basra’yı geri almak üzere çalışmalarına başlamıştır .
Osmancık taburunun ilk ciddi sınavını Rota Muharebesi'nde verdiğini ve başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Süleyman Askeri Bey ve tabur kuzeyden Kurna’ya doğru ilerleyerek İngilizleri tamamen Irak’tan çıkarmayı hedeflemekteydi. İngilizlerin Komutanı General Barrett ise, Osmanlı askerlerini İngiliz topçularının mevziilerine doğru çekmeyi hedeflemişti. İngilizlerin ilk hedefi Osmanlı ordusunun taarruzlarına karşı güçlü durmak, askerlerin dağılmasını önlemek ve istedikleri zaman taarruz yapabilecek güçte olmaktaydı. General, Türklerin askeri teçhizat ve kişi sayılarını öğrenmek için sık sık askerler göndererek bilgi almıştır ve Osmanlı Devletine bağlı aşiretler ile işbirliği yapmıştır. Aşiretlerden ise Osmanlı Devletinin yanında olduklarını hissettirmelerini istemiştir. 
3 Ocak 1915 tarihine kadar Irak ve çevresinde her iki taraf arasında herhangi bir muharebe olmamıştır. 7 Ocak 1915 tarihinde İngilizler Elbu Muharamet güçlerine saldırmış lakin ölü sayısı fazlalaşınca geri çekilmek zorunda kalmışlardır. General Barret olası bir Türk saldırısı karşısında karşılık verebilmek için başında olduğu birliğe takviye istemiştir. Bu emir karşılığında birliğine iki piyade taburu, üç topçu bataryası gönderilmişti. Böylece birlik daha güçlenmişti. 
12 Ocak 1915 tarihinde ise İngilizlerin Espiyegel gambotu yanında bir gemi olduğu halde Şedde’ye yaklaşık olarak iki kilometre kadar mesafeye yaklaşarak ateş açmıştı. Bu sırada yeni düzenlemeye göre sağ ve sol kısımlardaki kuvvetlerin komutanı Binbaşı Ata’nın bulunduğu istimbot düşmanın açtığı ateşle batırılmıştır. Binbaşı Ata ve içindekiler yüzerek sahile çıkmayı başarmıştı. İngiliz gambotu derhal geri dönerek bu kez de sahilin sol tarafını ve Rota Kanal yönünü ateşe tutmuşlardır. Türk topçusu İngilizlerin saldırısına karşılık vermiştir. İngiliz gemileri Osmanlı askerinin direnmesine karşı koyamayarak Kurna istikametinde geri çekilmiştir. Bu sırada Osmanlı subayları, Hille taburunu geride bırakmıştı. Dicle Nehri’nin solundaki askeri birliğini kullanmıştı ve Rota kanalına doğru harekete geçmiştir. Yaklaşık bir kilometre ilerleyen Osmanlı birlikleri, sağ tarafı Dicle’ye diğer tarafa ise Rota Kanalına sınırlandırarak tahkimat hattını oluşturmuştur.
14 Ocak 1915 tarihinde İngilizler, birliklerini toplamış ve Saniye’ye doğru koşullanmaya başlamışlardır. İlerledikten sonra Rota köyünü ve Mezip tepesini işgal etmişlerdir. Süleyman As

Osmanlı İmparatorluğu'nun silahlı kuvvetleri kara ordusu (klasik Osmanlı ordusu, Nizâm-ı Cedîd Ordusu, Sekbân-ı Cedîd, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, modern Osmanlı ordusu), donanma ve tayyare bölüklerini içermekteydi.

Ordu-yi Hümayun (Osmanlıca: اردوي همايون) Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur. Osmanlı Ordusu'nun tarihi iki ana döneme ayrılabilir. Klasik Dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu olan 1299 yılı ile 19. yüzyılın başlarındaki askerî reformlar arasındaki dönemi kapsamaktadır.

Beylik-Devlet Döneminde Osmanlı Ordusu Dönemi, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan II. Mehmet Dönemi'ne kadar olan dönemdir. Karma atlı aşiret kuvvetlerinden oluşup Orhan Bey zamanında yaya ve müsellem kuvvetleri ile sistematikleşmeye başlamıştır.

Klasik Osmanlı Ordusu II. Mehmed'in devlet ve askerî reformları ile başlamıştır. Bu reformlar ile Osmanlı Devleti'nin beylik-devlet siyasetinden imparatorluk siyasetine geçişi sırasında merkezî otoriteyi devşirme-kapıkulu-yeniçeri-enderun sistemiyle sağlamlaştırılması amaçlanmıştır. Bu dönemde ocaklardan birisi olan ve devşirmelerden kurulan Yeniçeri ocağının ordu ve siyasette büyük etkisi vardır. Klasik dönem Osmanlı ordusu organizasyonu Kapıkulu askerleri ve Eyalet askerleri olarak yapılanmıştır. Bu ordu 1606 yılına kadar (apex yılları) girdiği savaşlardan başarı ile çıkar.

1606 yılı ile Klasik Ordu savaşlardan yenilgi ile çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde Yeniçeriliği faydalanabilecek şekle getirmek amacıyla yapılan çalışmalarla tanımlanır. Fransa'dan yardım istenmiş, 1796 yılında konuyla ilgili olarak top, humbara dökümcüsü, top kundağı ve tüfekçi işçileri getirilmiştir. Ayrıca, bir süre sonra Fransa'dan General Menand başkanlığında ve amele başı Bamilo ile gelen heyetle birlikte Prusya'dan da subay ve danışmanlar getirildi. Bunlardan Albay Von Goetze, 1798'de III. Selim'in isteği üzerine Osmanlı kara birliklerinde incelemelerde bulundu. Bu dönem Vaka-i Hayriye [(Hayırlı Olay) Yeniçeri ocağının kaldırılması] ile sona ermiştir.

Asakir-i Mansure-i Muhammediyye

Modern Osmanlı Ordusu Osmanlı Kara Kuvvetlerinin yeniden teşkilatlanması, Balkan Savaşları yenilgisinin hemen sonrasında başlanarak I. Dünya Savaşı öncesinde tamamlanmıştır.

Osmanlı Donanması Osmanlı İmparatorluğu'nun denizcilikle ilgilenmeye başlaması İzmit ve Gemlik taraflarının, daha sonra da Karesi ilinin alınması ile başlamaktadır. Karesi Beyliği gemilerinden faydalanılarak, Rumeli'ye geçen Osmanlı, 1390 yılında Gelibolu'da önemli bir tersane yapmıştır. Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları beylikleri gibi denizde kıyısı olan beylikler, Osmanlı İmparatorluğu'nun idaresine girince, onların tersanelerinden de istifade edilmişti.

Osmanlı tayyare bölükleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun kara ve deniz kuvvetlerine ait askerî hava bölükleridir. Osmanlı askerî havacılığının tarihi Haziran 1909[1] veya Temmuz 1911'e kadar uzanmaktadır. Türk Hava Kuvvetleri, Yüzbaşı Fesa Bey (Evrensev) ve Mülazım-ı Evvel Yusuf Kenan Bey'in 1911'de uçuş eğitimi için Fransa'ya gönderilmesini askerî havacılığının başlangıcı sayarak, 2011 yılında havacılığın 100. yıldönümünü kutladı.

Osman Gazi ve Orhan Gazi'nin ilk zamanlarında gönüllülerden oluşan ilk Osmanlı ordusu yerine, Bursa'nın fethi sırasında ortaya çıkan eksiklikleri gidermek için maaşlı yaya ve atlı birlikler kurulmuştur. Yeniçerilik kurularak eğitimli bir ordunun temelleri atılır. Klasik dönemde askerî eğitimde öne çıkan iki unsur Acemi Ocağı ile Yeniçeri Ocağı'dır. Acemioğlanları Ocağı'nda: Pençik ve Devşirme usulleriyle toplanan çocuklar, yetiştirilmek amacıyla önce bir Türk ailesine verilir ve oradan da Acemioğlanlar Ocağı'na gelirlerdi. Bu çocuklar, burada bir taraftan Sıbyan mektebi seviyesinde eğitim verilirken diğer taraftan da askerî disiplinle Yeniçeri Ortası'na hazırlanırdı. Daha sonra Acemioğlanlar arasından seçilen kıdemli oğlanlar, Cemaat Ortaları, Sekbanlar ve Ağa Bölükleri'nde eğitime tabi tutulurlardı. 1826'da kaldırılan yeniçerilikten sonra, farklı müesseseler ile ordunun eğitimi devam ettirilmeye çalışılmıştır.
1773 yılında III. Mustafa zamanında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından açılan Hendese Odası tersane ve donanmanın geliştirilmesi ve tersane halkının eğitilmesi amacıyla açılmış teknik okuldur. 1782 yılında I. Abdülhamit döneminde Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn' adını almıştır.
14 Mart 1827'de II. Mahmut'un açtığı Tıphane'ye uzanan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Osmanlının ilk tıp fakültesidir.
1 Temmuz 1835'te Kara Harp Okulu Maçka'da II. Mahmud da katıldığı bir törenle eğitim ve öğretime başlamıştır. 1905 yılında beş ordu merkezinde açılmış olan Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat Harp okulları, kısa bir süre sonra kapatılmışlardır. Bundan sonra sadece İstanbul'daki Harbiye Mektebi, eğitim ve öğretime devam etmiştir.
30 Aralık 1898 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi ilk olarak "Gülhane Seririyat Hastanesi" adı ile törenle açılmış. 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilmesinden sonra tıp konularında yapılmak istenen reform girişimleri sonucu askerî ve sivil tıp okulları birleştirilmiş ve 1909'da kurulan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne Gülhane öğretim üyelerinin on bir kişilik önemli bir kısmı da transfer olmuştur. Tayyare Mektebi Balkan Savaşlarının ardından 1912 yılının başında Osmanlı'nın askerî havacılığının gelişimi için Yeşilköy'de kurulmuş olan uçuş okuludur.

Osmanlı ordusunda; alemkılıç, ok, sapan, bozdoğan, topuz da denilen gürz, kamçı, döğen, balta, meç, şemşir, gaddara, yatağan, hançer, kama, mızrak, cirit, kantariye, kastaniçe, süngü, zıpkın, tırpan, çatal, halbart, mancınık, müteharrik kule, şayka, zarbazen, miyane zarbazen, şahî zarbazen, şakloz, drankı, bedoluşka, marten, ejderhan, kolonborna, miyane, balyemez adlarındaki toplar şişhaneli karabina, çakmaklı, fitilli çeşitleriyle tüfek, tabanca, zırh, karakal, miğfer, dizçek, kolçak, kalkan da düşman silâhından muhafaza için kullanıldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî rütbeleri
Türkiye'nin askerî rütbeleri
NATO ordularının subay rütbe dereceleri ve işaretleri

Şimşek, Ali Rıza (2006), Osmanlı Ordusunda 18. ve 19. yüzyıllarda yapılan ıslahat çalışmaları ve bu çalışmalarda yabancı uzmanların rolü (PDF) (Yüksek Lisans Tezi), Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 24 Ocak 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Şubat 2013

Modern Osmanlı Ordusu, Osmanlı İmparatorluğunun Kara Kuvvetlerinin yeniden teşkilatlanması ile oluşan askeri birimler.

Yaygın görüş olarak 1861 yılından başladığı kabul edilen bir modernizasyon süreci gerçekleştirilmiştir. Balkan Savaşları yenilgisi sonrasında hızlı bir yeniden yapılanmaya gidilmiş ve I. Dünya Savaşı öncesinde tamamlanmıştır.

Askeri düzenekte cephe önünde savaşan birimler.

Askeri düzenekte ama cephe gerisi destek birimleri.

Askeri düzenekte ama sivil otoriteye bağlı. Savaş zamanı yönetimi sivilden askere geçen.

Bu teşkilatlanmaya göre Kara Kuvvetleri, Harbiye Nezaretine bağlı dört ordu müfettişliği halinde, biri bağımsız 13 kolordu ve bunlara bağlı 38 piyade tümeni (ikisi bağımsız) ve dört süvari tümeninden oluşmaktaydı. Ayrıca Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile; Çatalca, Edirne, Erzurum, İzmir Müstahkem Mevkileri de Kara Kuvvetleri Teşkilatında yerlerini koruyorlardı.

Bunlar kısaca: 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11., 12., 13., 14., 15.,16., 17., 18., 19., 20., 21., 22., 23., 24., 26., 27., 28., 29., 30., 31., 32., 33., 34., 35., 36., 37., 38., 39., 40., 41., 42., 43., 44., 45., 46., 47., 48., 49., 50., 51., 52., 53., 54., 55., 56., 57., 58., 59., 61., 1. Kafkas, 2. Kafkas, 3. Kafkas, 5. Kafkas, 9. Kafkas, 11. Kafkas, 36. Kafkas, 37. Kafkas

Bunlar kısaca: 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11., 12., 13., 14., 15., 16., 17., 18., 19., 20., 21., 22., Irak ve Havalisi, 1. Kafkas, 2. Kafkas, Hicaz

Bunlar kısaca: Çanakkale, İstanbul Boğazı, Çatalca, Edirne, İzmir, Erzurum, Kars

Bunlar kısaca: 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8., 9.

Bunlar kısaca: Şark Ordular Grubu, Kafkas Ordular Grubu, Yıldırım Ordular Grubu

Harp Okulu'ndan mezun olunca mülazım-ı sani (asteğmen), Harp Akademisi'nde birinci sınıfa geçince mülazım-ı evvel (üsteğmen), Harp Akademisi'ni bitirince erkanıharp (kurmay) yüzbaşı rütbeleri alınıyordu. Harp Akademisi'ne sadece Harp Okulu'nu iyi dereceyle bitirenler alınırdı. Rütbeler üstten alta sıralı olarak şöyledir:

Müşir (Mareşal)
Ferîk-i evvel (Orgeneral)
Ferik (Korgeneral)
Mirliva (Tümgeneral/Tuğgeneral)
Miralay (Albay)
Kaymakam (Yarbay)
Binbaşı
Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı)
Yüzbaşı
Mülâzım-ı sânî (Teğmen)
Mülâzım-ı evvel (Üsteğmen)
Çavuş
Onbaşı
Nefer

İkinci Ordu Savaşın başında İstanbul'da.
Hicaz-Yemen Cephesi: 7. Kolordu'nun dört tümeni Hicaz, Asir, San'a ve Hudeybe'de idi.
Kafkasya Cephesi: Üçüncü Ordu Kafkasya Cephesi'nden sorumludur
Çanakkale Cephesi: Birinci Ordu, Beşinci Ordu ve Çanakkale Boğazı'nın savunmasından sorumlu 3. Kolordu ve 15. Kolordu. Çanakkale Cephesinden sorumlu Birinci Ordu karargahı İstanbul'daydı ve 4 kolordudan oluşmaktaydı. (4. Kolordu 3-4 Kasım 1914'te İzmir'e nakledilmiştir.)

İkinci Ordu geçici olarak ve aktif olmadan Çanakkale
Altıncı Ordu  Irak (Mezopotamya) Cephesi
Kafkasya Cephesi: Üçüncü Ordu Kafkasya Cephesi'nden sorumludur  ama 1915, gelindiğinde yok denecek kadar azaldığında İkinci Ordu ile takviye edilmiş.

Galiçya Cephesi: Temmuz 1916 ile Temmuz 1917 arasında 19. ve 20. Tümenlerden oluşturulan 15. Kolordu.

Yıldırım Orduları Grubu  (Dördüncü Ordu, Yedinci Ordu ve Sekizinci Ordu)nun oluşturduğu Sina ve Filistin Cephesi.
Kafkas Ordular Grubu  Üçüncü Ordu ve İkinci Ordu  Mart 1917'de yok denecek duruma geldiğinde

Kafkas Ordular Grubu  Haziran 1918'de taarruz amaçlı Doğu Ordular Grubu olarak yeniden düzenlenmiş  ve Mart 1918'de bağımsız olarak düzenlenen Kafkas İslam Ordusu bu gruba kâğıt üzerinde bağlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî rütbeleri
Osmanlı ordusu (klasik dönem)

Piyade, ordu içerisinde bulunana temel muharip sınıftır. Muharebede en önde bulunan, gerektiğinde düşmanla göğüs göğüse muharebe edecek olan askerlerden oluşur. Piyadeler, timden tabura kadar müstakil kuruluş içinde görev yaparlar.
TSK'de piyade sınıfı kara kuvvetleri için yakalarındaki yeşil zemin üzerine çapraz tüfekten, deniz kuvvetleri için mevcut diğer sınıflardan farklı olarak kamuflaj eğitim elbisesi giymesi ve rütbe üzerinde bulunan çapraz tüfek sembolünden, hava kuvvetleri için ise yalnızca düz yeşil renk(işaretsiz)ile ayırt edilebilir. Piyadenin temel silahı piyade tüfeğidir.				
Piyadenin muharebede vazifesi: Ateş ve manevra ile düşmana yaklaşmak, onu esir almak, imha etmek veya ateş, yakın muharebe ve karşı darbe ile düşmanın taarruzunu durdurmak ve püskürtmektir. Bir bölgenin tam olarak ele geçirilebilmesi ve kontrol altına alınabilmesi, ancak piyade birliklerinin mevcudiyeti ile mümkündür.
Piyadeler görev alanlarına göre çeşitli sınıflara ayrılmışlardır. Bunlar; Piyade, Deniz Piyade, Motorlu piyade, Komando, Hudut, Tanksavar, Havan ve Hava indirme birliği şeklinde tanımlanmıştır.

Piyade Okulu
Deniz piyadesi
Mekanize piyade
Motorize piyade
Türk Kara Kuvvetlerindeki Askeri Birliklerin Listesi

Selanik (Yunanca: Θεσσαλονίκη, Romanizasyon: Thessaloníki, Yunanca telaffuz: [θesaloˈnici]), metropol alanında bir milyondan fazla nüfusu ile Yunanistan'ın en büyük ikinci şehri ve Makedonya coğrafi bölgesinin, Orta Makedonya idari bölgesinin ve Makedonya ve Trakya Merkezi Olmayan İdaresi'nin başkentidir. Yunancada η Συμπρωτεύούσα (Yunanca: i Symprotévousa), kelimenin tam anlamıyla "ortak başkent" olarak da bilinir. Συμβασιλεύουσα veya Konstantinopolis ile birlikte Bizans İmparatorluğu'na "birlikte hükmeden" şehir olarak tarihsel statüsüne atıfta bulunulur.
Selanik, Termaikos Körfezi'nde, Ege Denizi'nin kuzeybatı köşesinde yer almaktadır. Batıda Vardar'ın deltası ile sınırlandırılmıştır. Tarihî merkez olan Selanik Belediyesi 2021 yılında 319.045 nüfusa sahipken, Selanik metropol alanı 2021 yılında 1.091.424 nüfusa sahipti. Şehir, Yunanistan'ın ikinci büyük ekonomik, endüstriyel, ticari ve politik merkezidir ve özellikle limanı sebebiyle hem Yunanistan hem de Güneydoğu Avrupa için önemli bir ulaşım merkezidir. Şehir; festivalleri, etkinlikleri ve genel olarak canlı kültürel yaşamı ile ünlüdür ve Yunanistan'ın kültürel başkenti olarak kabul edilir. Selanik Uluslararası Fuarı ve Selanik Uluslararası Film Festivali gibi etkinlikler her yıl düzenlenirken, şehir aynı zamanda Yunan diasporasının iki yılda bir düzenlenen en büyük toplantısına da ev sahipliği yapıyor. Selanik, 2014 Avrupa Gençlik Başkentiydi. Şehrin ana üniversitesi olan Aristoteles Üniversitesi, Balkanlar'daki en büyük üniversitesidir.
Şehir, MÖ 315 yılında Makedonyalı Kassandros tarafından kuruldu ve adını Makedonyalı II. Filip'in kızı ve Büyük İskender'in kız kardeşi olan karısı Thessaloniki'den aldı. Roma döneminde önemli bir metropol olan Selanik, Bizans İmparatorluğu'nun ikinci en büyük ve zengin şehriydi. 1430'da Osmanlılar tarafından ele geçirilen şehir yaklaşık beş yüzyıllık Türk egemenliği boyunca önemli bir liman ve çok kültürlü bir metropol olarak kaldı ve 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Avrupa'daki tek Yahudi çoğunluklu şehirdi. 8 Kasım 1912'de şehrin hâkimiyeti Osmanlı İmparatorluğu'ndan Yunanistan Krallığı'na geçti. Selanik, çok sayıda Erken Hristiyan ve Bizans anıtları, bir Dünya Mirası Alanı ve birkaç Roma, Osmanlı ve Sefarad Yahudi yapısı da dâhil olmak üzere Bizans mimarisini sergiliyor.
Selanik, Yunanistan'da popüler bir turizm merkezidir. 2013 yılında National Geographic Dergisi, Selanik'i dünya çapındaki en iyi turistik yerlerine dâhil ederken, 2014 yılında Financial Times FDI dergisi (Doğrudan Yabancı Yatırımlar) Selanik'i insan sermayesi ve yaşam tarzı açısından geleceğin en iyi orta ölçekli Avrupa şehri olarak ilan etti.

Şehrin orijinal adı Grekçe: Θεσσαλονίκη, romanize: Thessaloníkē idi. Adını "Teselya zaferi" anlamına gelen, Büyük İskender'in üvey kız kardeşi Makedonyalı Thessaloniki'den almıştır.
Şehrin farklı isimleri de bulunmaktadır, örneğin Yunanca: Θετταλονίκη, romanize: Thettaloníkē, Yunanca: Θεσσαλονίκεια, romanize: Thessaloníkeia Yunanca: Θεσσαλονείκη, romanize: Thessaloníkē, Yunanca: Θεσσαλονικέων, romanize: Thessalonikéon.
Yunanca: Σαλονίκη, romanize: Saloníki adı ilk olarak Mora Kroniği'nde (14. yüzyıl) Yunanca olarak tasdik edilmiş ve halk şarkılarında da yaygın olarak kullanılmış olsa da bu ismin daha önceki bir dönemde ortaya çıkmış olması muhtemeldir. Çünkü 12. yüzyılda İdrîsî de burayı Salunik olarak adlandırmıştır. Şehrin adının bu şekilde olduğu başka diller de bulunmaktadır: Kilise Slavcası: Солѹнъ, romanize: Solunŭ, Yahudi İspanyolcası: סאלוניקו, romanize: Saloniko (19. yüzyıldan önce שאלוניקי), İbranice: סלוניקי, romanize: Saloniki, Arnavutça: Selenik, Osmanlıca: سلانیك, romanize: Selânik, Türkçe: Selanik, İtalyanca: Salonicco, Makedonca: Солун, romanize: Solun, Rusça: Салоники, romanize: Saloníki ve Ulahça: Sãrunã.
Selanik, 1912'de Balkan Savaşları sırasında Yunanistan Krallığı'na katıldığında şehrin resmî adı Thessaloniki olarak yeniden değiştirildi. Yerel konuşmada, şehrin adı tipik olarak, modern Makedon Yunanca ağzının özelliği olan koyu ve derin bir L ile telaffuz edilir. Şehrin ismi bazen Θεσ/νίκη olarak kısaltılmaktadır.

Kent, MÖ 315 yılında Makedonya kralı Kassandros tarafından bugünkü Thermi'de kurulmuştur. Kassandros, Makedonya tahtında hak iddia edebilmek için evlendiği Büyük İskender'in kız kardeşi Thessalonike'nin adını bu şehre verdi. Thessalonike adı aynı zamanda Teselya'nın Makedonlar tarafından fethedilmesini de hatırlatır.
Makedonya Krallığı'nın yıkılmasından sonra, Milattan önce 168 yılında Roma Cumhuriyeti'nin egemenliği altına giren şehirde Milattan sonra 50 yılında Aziz Pavlus bir Hristiyan cemaat oluşturdu ve Hristiyanlığı yaymaya başladı. 4. yüzyılın son on yıllarına doğru İmparator I. Theodosius tarafından şehrin etrafı surlarla çevrildi. Selanik 550-750 yılları arasında Makedonya'nın Slav ve Avar işgallerine uğraması sırasında en önemlisi 607 yılında olmak üzere dört defa kuşatıldı, fakat alınamadı ve Ortodoks Hristiyanlığının “bir kalkanı” olarak kalmayı başardı. 620'de büyük yıkım getiren bir deprem şehrin en eski yapılarını ve sütunlu sokaklarını yerle bir etti; böylece antik yerleşim yeri bütünüyle ortadan kalktı. Bundan sonra Selanik dar, eğri büğrü sokakları, binalar arasında bahçeleri ve yeşilliğiyle Orta Çağ Bizans modeline uygun biçimde yeniden inşa edildi.
904 yılı yazında Girit'ten gelen bir Arap donanması şehri ele geçirdi, on gün süren yağmanın ardından 22.000 esir alarak Girit'e döndü. 10 ve 11. yüzyılların başında Bulgar çarları Büyük Simeon ve Samuel'in şehri alma teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı. Şehir 1204 yılında, başkent Konstantinopolis Dördüncü Haçlı Seferi sırasında işgal edilince Bizans'ın elinden çıktı ve Latin Selanik Krallığı'nın merkezi hâline geldi. Aziz Dimitrios, Aya Sofya gibi birçok önemli Ortodoks kilisesi yerel halkı rencide edecek biçimde Roma Katolik kilisesine dönüştürüldü. Şehir 1246 yılında Bizans tarafından tekrar geri alınmıştır.

Selanik ilk olarak Osmanlı Devleti tarafından 1387 baharında Çandarlı Hayreddin Paşa ve Gazi Evrenos kumandasındaki birlikler tarafından uzun süren bir abluka neticesinde ele geçirildi. Yıldırım Bayezid, Selanik karşısındaki bir tepeye Türk garnizonunun varlığını belirten bir burç ya da kale yaptırdı. 1402 Ankara bozgunundan sonra Bizans İmparatoru II. Manuil, Selanik'i alıp kaleyi de yıktırdı. Emir Süleyman Çelebi ile Bizanslılar arasında Gelibolu'da yapılan antlaşma uyarınca Selanik 1403'te resmen Bizans idaresine geçti ve Çelebi Mehmed dönemi boyunca bu şekilde kaldı.
II. Murad tahta geçince Selanik'i abluka altına aldı. Bizanslılar da koruyamadıkları Selanik'i 1423'te Venedik'e sattı. Osmanlılar buna itiraz etti ve Venedik'e karşı savaş açtı. Konstantin Jireček ya da Apostolos Bakalopoulos gibi tarihçiler, Venedik idaresini şehrin tarihinde görülen en kederli dönem diye nitelemiştir. Venedikliler büyük bir donanma göndermemiş, yeterli miktarda asker yollamamış ve şehir halkına karşı zorbaca davranmıştır. Bir zamanların canlı, zengin ve nüfusu kalabalık tüccar şehrinde bu dönemde açlık ve sefalet hüküm sürdü; halkın çoğu şehri terk etti. II. Murad savaşmadan teslim olmaları hâlinde şehir halkına imtiyazlı bir statü sağlamayı teklif etti, Rum halk bu teklife olumlu yaklaştıysa da Venedik yönetimi II. Murad'ın teklifini reddetti. 29 Mart 1430'da bir ay süren şiddetli bir kuşatmanın ardından bizzat II. Murad önderliğindeki Osmanlı birlikleri surları aştı. Johannes Anagnostos'un anlatımına göre kanlı bir çatışma vuku buldu ve halktan birçok kişi esir edildi. Ancak daha sonra II. Murad fidye karşılığı esirleri serbest bıraktı. II. Murad, Venedikliler döneminde şehri terk edenlere geri dönmeleri çağrısında bulundu ve bunlara önceden edindikleri mal ve mülklerini iade etti. Aynı zamanda civardaki Osmanlı merkezi olan Yenice-i Vardar'dan 1000 kadar Türk'ü Selanik'e yerleştirdi.
1492'de İspanya'dan kovulan Yahudilerin bir bölümü başta Selanik olmak üzere Osmanlı topraklarına yerleştirildi. İspanya'dan kovulan Yahudiler Selanik'in sur içi kısmına yerleştirilmişti. Burada küçük çaplı dokuma sanayi kuruldu. Yahudiler, yerleştikten pek az bir zaman sonra kayda değer bir bilimsel etkinlik içerisine girerek hukuk ve İbrânî bilgini Rabbi Samuel de Medina'nın liderliğinde zengin kütüphanesi olan bir bilim akademisi oluşturdular. 16. yüzyılın başında Selanik'te kitap basımını tanıttılar. Selanik bu dönemden itibaren çeşit çeşit Hristiyan, Yahudi ve Müslüman toplumların hep birlikte uyum içinde yaşadığı önemli bir kültür ve ekonomi merkezi hâline geldi.

17. yüzyılda, Selanik, İzmirli bir Yahudi olan Sabetay Sevi'nin Sabetaycılık hareketiyle de adından çok söz ettirmiştir. Sabetay Sevi, Yahudi nüfusunun yoğunluğundan dolayı Selanik'te oldukça rağbet gördü. Sabetay Sevi, 1666'da Edirne Sarayı'nda mahkemeye çıkarıldı, kerhen Müslüman oldu. İnananların çoğu peşini bıraktı fakat Sabetay İslam'a geçtiğinde Selanikli birçok Yahudi onu izledi ve kendilerini diğer Yahudi ve Müslüman topluluklardan ayırdı (Sabetayist). Bunlar dış görünüşte Müslüman gerçekte Kabbala Musevi inancına sahip günümüze kadar gelen bir cemaat idi. Osmanlı idaresinin son yıllarına kadar bu grup kentin iktisadî hayatında ve uluslararası ticaretinde nüfuz sahibi olmayı sürdürdü.
Rumeli'de 1826 itibarıyla farklı bir teşkilatlanmaya gidildi. Bu tarihte Selanik'in bağlı olduğu Rumeli Eyaleti lağvedilip onun sınırları içerisinde, Manastır, Selanik, Yanya Eyaletleri kurulmuştur. 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra Selanik, ticaret ve kültür alanında büyük bir gelişme gösterdiği gibi Batı'daki Rönesans ve Fransız İhtilali’nden sonra gelişen fikir akımlarından da en yoğun etkilenen şehirlerden biri oldu. 1850 yılında bir kız lisesi açıldı. Yahudilerin okullarının yanı sıra Türklere ait modern okulların sayısı da oldukça fazla idi. Mithat Paşa tarafından yaptırılan bir sanat okulu Selanik Askeri Rüştiyesi ve 1879’da açılan Selanik Askeri İdadisi de bunlar arasında idi. 1863 yılından itibaren atlı tramvay işletilmeye başlanmıştır. Sultan Abdülaziz dönem

Tümen, Tugaydan büyük, Kolordudan küçük olan taktik askerî birimdir. Ayrıca modern ordularda herhangi bir harekâtı kendi başına bağımsız olarak yapabilmek için gerekli tüm silahları ve hizmetleri bünyesinde barındıran en küçük askerî birliktir. Savaş şartlarına ve ülkelere göre değişmekle beraber mevcudu genelde 10,000 ile 20,000 kişiden oluşur ve bir tümgeneral komutasındadır. Çeşitli harekât şekillerine göre tümenler temelde zırhlı tümenler ve piyade tümenleri olmak üzere iki biçimde teşkilatlandırılırlar. Piyade tümenleri ise personelin ve malzemenin sevk araçlarına göre motorize ve mekanize olarak yapılandırılırlar. "Tümen" (𐱅𐰇𐰢𐰤) kelimesi, Eski Türkçede ve Orhun Yazıtları'nda "on bin" (10.000) anlamına gelmekteydi. Bir tümende de yaklaşık on bin kişi olduğu için bu kelime kullanılır.

Motorize piyade, intikali motorlu taşıt araçlarıyla sağlanan piyade birlikleridir. "Bindirilmiş piyade" olarak da bilinir. K.K.leri kuruluşunda olması gereken standart bir Motorize Piyade Tümeninin teşkilat yapısı  aşağıdaki gibidir.

1 Tümen Karargâhı ve Karargâh Bölüğü
1 Bölük/Tabur Tipi Kışla Hizmet Birliği
1 As.İnz.ve Trf.Bölüğü
3 Motorize Piyade Tugayı
1 Dağ Komando Alayı
1 Tümen Çekili Topçu Alayı
1 Tümen Hava Savunma Alayı
1 2x35 mm.lik Oerlikon Çekili Hava savunma Topçu Taburu+Atılgan kaideye monteli Stinger Hava Savunma Füze Takım
1 Keşif Taburu
1 İstihkam Taburu
1 Muhabere Taburu
1 Kimyasal savunma Taburu
Tümen Geri Destek Grup K.lığı
Tümen İleri Destek Grup K.lığı

Mekanize piyade, intikali zırhlı personel taşıyıcılar ve zırhlı muharebe araçlarıyla sağlanan piyade birlikleridir. K.K.leri kuruluşundaki olması gereken standart bir Mekanize Piyade Tümeninin teşkilat yapısı aşağıdaki gibidir.

1 Tümen Karargâhı ve Karargâh Bölüğü
1 Bölük/Tabur Tipi Kışla Hizmet Birliği
1 As.İnz.ve Trf. Bölüğü
1 Zırhlı Tugayı
2 Mekanize Piyade Tugayı
1 Tümen Kundağı Motorlu Topçu Alayı
1 Tümen Hava Savunma Alayı
1 2X35 mm.lik KORKUT K/M  Hava Savunma Topçu Taburu+Atılgan Kaideye monteli Stinger Hava Savunma Füze Takımı
1 Keşif taburu
1 İstihkam taburu
1 Muhabere taburu
1 Kimyasal savunma taburu
1 Tümen İleri Destek Grup K.lığı
1 Tümen Geri Destek Grup K.lığı

I. Dünya Savaşı'nın ilk yılı olan 1914 yılı sonlarında, Batı Cephesi'nde, siper savaşında cepheler kilitlenmişti. Savaşın sonlarında tankların, piyade destek unsuru olarak kullanılması deneyimleri, bu konuda başarılı sonuçlar vermiş ve tankların cephelerin kilitlenmesini açacak bir anahtar olduğu görülmüştür.
Savaşı izleyen yıllarda bünyesinde bir tank tugayının da yer aldığı piyade tümenleri hızla yaygınlaşmıştır. II. Dünya Savaşı'nın deneyimleriyle ve Yıldırım savaşı doktrininin uygulamada gösterdiği olağanüstü başarıyla, motorize piyade tümenleri, tank unsuru içeren piyade tümenleri "mekanize piyade tümenleri" olarak yeniden teşkilatlandırılmış, tank unsuru içermeyen motorize piyade tümenleri ise sert zeminli yolların yaygın olduğu bölgelerde, uygun mevsimde kullanılan unsurlar olarak teşkilatlandırılmıştır.
Yine de mekanize piyade tümenlerindeki tank unsurları, II. Dünya Savaşı boyunca tankın, piyade destek unsuru olarak kullanılması işlevi görmüştür.

Ana muharebe aracı tanklar olarak düzenlenmiş tümenlerdir. K.K.leri kuruluşundaki olması gereken standart bir zırhlı tümeninin teşkilat yapısı aşağıdaki gibidir.

1 Tümen Karargâhı ve Karargâh Taburu
1 Bölük/Tabur Tipi Kışla Hizmet Birliği
1 As.İnz.ve Trafik Bölüğü
3 Tank Tugayı
1 Tümen Kundağı Motorlu Topcu Alayı
1 Tümen Hava Savunma Alayi
1 2x35 mm.lik K/M KORKUT Hava Savunma Topcu Taburu+Atılgan kaideye monteli Stinger Hava savunma Füze Takımı
1 Keşif taburu
1 İstihkam taburu
1 Muhabere taburu
1 Kimyasal savunma taburu
1Tümen ileri Destek Grup K.ligi
1Tümen Geri Destek Grup K.ligi

Yıldırım Ordular Grubu (Almanca: Heeresgruppe Yıldırım), I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin Filistin-Suriye-Irak cephelerini savunmak için teşkil ettiği ordular grubu.
24 Haziran 1917 tarihinde Halep'te, Enver Paşa'nın başkanlığında Osmanlı ve Alman komutanlarının katılmasıyla (Mustafa Kemal Paşa dahil) yapılan toplantıda, General Erich von Falkenhayn'ın komutanlığında "Yıldırım Ordular Grubu" ("Heeresgruppe Yıldırım") kurulması kararlaştırıldı. Bu yeni düzenleme Filistin-Suriye-Irak cephelerini, bünyesinde bir araya getirecekti. Bu düzenlemede bile Sina Cephesine fazla bir kuvvet ayrılmamıştı. Yalnız bu sefer Almanya, Yıldırım Ordularına 6000 kişilik bir yardım kuvveti gönderecekti ki, bunun bir kısmı da Sina Cephesine ayrılmıştı. Ekim ayında (1917) Filistin Cephesindeki Osmanlı kuvvetlerinin mevcudu 46.000 kişi kadardı. Buna karşılık Allenby'nin emrinde ise takribi 97.000 kişilik bir kuvvet bulunmaktaydı.
24 Haziran 1917 günü yapılan Halep toplantısından sonra İstanbul'a dönen Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın ilk işi kararlaştırdığı Yıldırım Ordular Grubu'nun kurulması olmuş ve General Erich von Falkenhayn'ın Grup Komutanlığına tayinini (11 Temmuz 1917), padişahın onayından geçirdikten sonra 15 Temmuz 1917'de teşkil emrini vermişti. Yıldırım Ordu Grubu'nun kuruluş amacı ilk başta Bağdat'ın geri alınmasıydı. Ancak kısa zamanda bu hedefin gerçekleşmesinin gerçekçi olmadığı anlaşılarak Filistin-Suriye cephesi esas alınarak düzenleme yapılmıştır. İlk başta gruba dahil edilen Irak'taki 6. Ordu ile Diyarbakır'daki 2. Ordu grup teşkilatından çıkarılarak Yıldırım Ordu Grubu 4, 7 ve 8. Ordulardan müteşekkil kılınmıştır. Yıldırım Ordular Grubu Eylül 1918'deki Megiddo Muharebesinde İngiliz kuvvetlerince büyük ölçüde imha edildikten sonra, 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütârekesi imzalandı. Bu mütareke gereği Osmanlı Devleti'nde bulunan Almanların ayrılmaları gerekmekteydi. Buna dayanarak Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, 30 Ekim 1918'de Otto Liman von Sanders'e bir telgraf çekerek, Yıldırım Ordu Grubu Komutanlığını Mustafa Kemal Paşa'ya devretmesini istemişti. Bunun üzerine 31 Ekim günü Yıldırım Ordu Grubu Komutanlığını Mustafa Kemal Paşa'ya bırakan von Sanders, emrinde bulunan birliklere veda yazısı yazarak, 31 Ekim 1918 günü görevinden ayrıldı. Mustafa Kemal Paşa'nın 31 Ekim günü Adana'da devralmış olduğu Yıldırım Ordu Grubu Komutanlığı görevi 7 Kasım 1918 tarihine kadar 8 gün sürdü.

Ağustos 1917'de ordu grubu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Yıldırım Ordu Grubu (Müşir Erich von Falkenhayn)
7. Ordu, Suriye (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
3. Kolordu
24. Tümen, 50. Tümen
15. Kolordu
19. Tümen, 20. Tümen
Alman Asya Kolordusu
6. Ordu, Mezopotamya (Mirliva Halil Paşa)
13. Kolordu
2. Tümen, 6. Tümen
18. Kolordu
14. Tümen, 51. Tümen, 52. Tümen
46. Tümen

Ocak 1918'de ordular grubu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Yıldırım Ordular Grubu (Müşir Erich von Falkenhayn)
7. Ordu (Mirliva Mustafa Fevzi Paşa)
3. Kolordu
1. Tümen, 19. Tümen, 24. Tümen
20. Kolordu
26. Tümen, 53. Tümen
3. Süvari Tümeni
Alman Asya Kolordusu
8. Ordu (Ferik Cevat Paşa)
22. Kolordu
3. Tümen, 7. Tümen, 20. Tümen
16. Tümen, 54. Tümen, 2. Kafkas Süvari Tümeni

Haziran 1918'de ordular grubu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Yıldırım Ordular Grubu (Müşir Otto Liman von Sanders)
7. Ordu (Mirliva Mustafa Fevzi Paşa)
3. Kolordu
1. Tümen, 24. Tümen, 3. Süvari Tümeni
20. Kolordu
26. Tümen, 53. Tümen, 19. Tümen
Alman Asya Kolordusu
8. Ordu (Ferik Cevad Paşa)
22. Kolordu
3. Tümen, 7. Tümen, 20. Tümen
16. Tümen
54. Tümen
2. Kafkas Süvari Tümeni

Eylül 1918'de ordular grubu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Yıldırım Ordular Grubu (Müşir Otto Liman von Sanders)
4. Ordu (Mirliva Mersinli Cemal Paşa)
2. Kolordu (Miralay Galatalı Şevket Bey)
62. Tümen, Geçici Tümen x 3
Ürdün Grubu
24. Tümen, 3. Süvari Tümeni
8. Kolordu (Miralay Yasin Hilmi Bey)
48. Tümen, Umman Geçici Tümeni
7. Ordu (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
3. Kolordu (Miralay İsmet Bey)
1. Tümen, 11. Tümen
20. Kolordu (Miralay Ali Fuad Bey)
26. Tümen, 53. Tümen
8. Ordu (Ferik Cevat Paşa)
22. Kolordu (Miralay Refet Bey)
7. Tümen, 20. Tümen
Sol Kanat Kolordusu (Oberst Gustav von Oppen)
16. Tümen, 19. Tümen
Alman Asya Kolordusu
2. Kafkas Süvari Tümeni

Kasım 1918'de ordular grubu aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Yıldırım Ordular Grubu (Mirliva Mustafa Kemal Paşa)
2. Ordu (Mirliva Nihad Paşa)
12. Kolordu
23. Tümen
15. Kolordu
41. Tümen, 44. Tümen
7. Ordu (Mirliva Ali Fuad Paşa, vekil)
3. Kolordu
11. Tümen, 24. Tümen
20. Kolordu
1. Tümen, 43. Tümen

Nisan 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa, Cevat Paşa ve Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa İstanbul'da gizli bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda "Üçlü Yemin" adlı bir rapor hazırlandı (Üçler Misakı) ve vatan savunması için ordu müfettişliği kurulmasına için karar verildi. Nisan ayı sonunda, Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa'ya bu raporu sundu. 30 Nisan 1919 tarihinde, Harbiye Nezareti ve Sultan VI. Mehmed, Genelkurmay Başkanı tarafından önerilen ordu müfettişlikleri kurulması hakkındaki kararı onayladı. Müfettişlikler kuruldu ve başlarına şu komutanlar getirildi; 1. Ordu Askeri Müfettişliği (İstanbul'da konuşlu, Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa), Yıldırım Ordusu Askeri Müfettişliği (Konya'da konuşlu, Mersinli Cemal Paşa, daha sonra 2. Ordu Askeri Müfettişliği), 9. Ordu Askeri Müfettişliği (Erzurum konuşlu, Mustafa Kemal Paşa, daha sonra 3. Ordu Askeri Müfettişliği). Ayrıca, Rumeli Askeri Müfettişliği (Nurettin Paşa) kurulacak, 13. Kolordu doğrudan Harbiye Nazırlığı'nın komutası altında olacaktı. Mayıs 1919'da, ordu müfettişliği aşağıdaki şekilde yapılandırıldı:

Yıldırım Askeri Müfettişliği (Yıldırım Kıt'aatı Müfettişliği, Konya, Müfettiş: Ferik Mersinli Cemal Paşa)
12. Kolordu (Niğde, Miralay Selâhaddin Bey)
11. Tümen
41. Tümen
7. Süvari Alayı
20. Süvari Alayı
20. Kolordu (Ankara, Mirliva Ali Fuad Paşa)
23. Tümen
24. Tümen
17. Kolordu (İzmir, Mirliva Ali Nadir Paşa, İzmir'in işgali sonrası 1. Ordu Askeri Müfettişliği'nden transfer edildi)
56. Tümen
57. Tümen

Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı, (Bahr-i Sefîd Boğazı Mevkii Müstahkem Komutanlığı, Akdeniz Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanlığı veya Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanlığı olarak da bilinir) Çanakkale Boğazı'nın özellikle denizden yapılacak saldırılara karşı savunulması için kurulmuştur.
Çanakkale Müstahkem Mevkii birinci sınıf müstahkem mevkii olmasının yanı sıra, buranın komutanı "kolordu komutanı" yetkisindedir. Müstahkem Mevkii Komutanlığı Karargahı 25 Şubat 1915 öğleden sonraya kadar Çimenlik Kalesi'ndedir. Bu tarihten sonra Anadolu Hamidiyesinin yaklaşık 3 km güney doğusunda Hacı Paşa Çiftliğinde Konuşlanmıştır.
Bu komutanlık; 2 piyade tümeni, 2. Ağır Topçu Tugayı (3., 4. ve 5. Ağır Topçu Alayları) ile Kale İstihkam Bölüğü, İstihkam İnşaat Bölüğü, Telefon (Muhabere) Bölüğü, Mayın Müfrezesi, Işıldak Müfrezesi (8 ışıldak), Müstahkem Mevkii Cephane Depo Müfrezesi, Bolayır Cephane Depo Müfrezesi ve Deniz Taşıtları'ndan (3 motorbot ile 3 küçük tekne) oluşmaktaydı.
Komutanlık mevzilerinde çeşitli çap ve sınıftan (top, obüs, havan), çoğu eski ve menzil olarak yetersiz 230 top bulunmaktadır. Seferberlik ilanınnın hemen ardından (3 Ağustos 1914) görev yapamayacak kadar eski savaş gemilerinden sökülen toplarla yeni bataryalar oluşturulmuş ve bu bataryalara Mesudiye, Ertuğrul gibi söküldükleri gemilerin adları verilmiştir. Topların ancak 82 adeti, gemi toplarıyla çarpışmaya girebilecek niteliğe sahipti. Yine gemilerden sökülmüş torpil bataryaları da sahil kesimlerine yerleştirip gizlenmişti.
Osmanlı İmparatorluğu tarafından duraklama ve gerileme dönemlerinde inşa ettirilen Kumkale, Çimenlik, Kilitbahir ve Seddülbahir kalelerinin tümüne I. Dünya Savaşı başlangıcında "Çanakkale Müstahkem Mevkii" adı verilmiştir.
Cumhuriyet'ten sonra müstahkem mevkiin korunması Çanakkale'de bulunan 1. Kolordu'ya verildi. Gelibolu'da bulunan 2. Kolordu ise Gelibolu Yarımadası'nı kara saldırılarına karşı koruyordu. 1. Kolordu 1947 yılında, Müstahkem Mevkii Komutanlığı ise 1949 yılında lağvedildi. O tarihten beri mevkiyi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı nezdinde kurulan Çanakkale Boğaz Komutanlığı korumaktadır.

Osmanlı Ordusu'nun yeniden örgütlenmesiyle, ordu karargâhının kurulmasını da kapsayacak şekilde 1911'de Müstahkem Mevkii komutanlığının karargâhı 2. Kolordu komutasında Çanakkale'de gerçekleşti. 1911'de Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı şu şekilde yapılandırıldı:
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Çanakkale

3. Ağır Topçu Alayı
4. Ağır Topçu Alayı
5. Ağır Topçu Alayı
Bağımsız Ağır Topçu Alayı
Torpido Müfrezesi
Mayın Müfrezesi
Telsiz Müfrezesi

Aralık 1912'de şu şekilde yapılandırıldı:
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı (Çanakkale, Komutan: Mirliva Fahri Paşa)

3. Ağır Topçu Alayı
4. Ağır Topçu Alayı
5. Ağır Topçu Alayı
Bağımsız Ağır Topçu Alayı
Torpido Müfrezesi
Sualtı Mayın Müfrezesi
27. Piyade Tümeni (Eceabat)
Geçici Piyade Tümeni (Bolayır)
Afyon Redif Tümeni (Eceabat)
Çanakkale Redif Tümeni (Helles Burnu)
Edremit Redif Tümeni (Suvla Koyu)
Kavak Müfrezesi (Kavak)
Menderes Müfrezesi (Kum Kale)

Çanakkale Boğaz Bölgesi, birinci sınıf bir müstahkem mevkii olup, müstahkem komutanına kolordu yetkisi verildi. Merkezi Çanakkale idi. 1915 yılında müstahkem mevkii oluşumu şöyledir:
Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı, Çanakkale

2. Ağır Topçu Tugayı, Çimenlik Tabyası
3. Ağır Topçu Alayı
4. Ağır Topçu Alayı
5. Ağır Topçu Alayı
Kale İstihkâm Bölüğü
İstihkâm İnşaat Bölüğü
İletişim Bölüğü
Mayın Bölüğü
Projektör Bölüğü (8 projektör)
Müstahkem Mevkii Mühimmat Depo Müfrezesi
Bolayır Mühimmat Depo Müfrezesi
Deniz Ulaştırma (3 motorlu tekne ile 3 küçük tekne)

Abdullah Asım İğneciler (25 Temmuz 1919 - 10 Aralık 2016), Türk bürokrattır.
İlk, orta ve lise öğrenimini Konya'da tamamlamıştır. 1941 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavlarını kazanmış, 1945 yılında bu fakülteden mezun olmuştur.
1945 yılında staj görevini Konya Merkez Dairesi'nde tamamladıktan sonra aynı yıl Konya İli Maiyet Memurluğu'na atanmıştır. 1947 yılında Balıkesir Maiyet Müdürlüğü'ne atanmıştır. 1948 yılında Cihanbeyli Kaymakamlığı, 1950'de Bozova kaymakamlığı görevlerinde bulunmuş, 1952 yılında askerlik görevini yapmak üzere askerî birliğine teslim olmuştur. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra 1954 yılında Gediz Kaymakamlığı görevinde bulunmuştur.
1960 yılında Elazığ Valiliği görevine terfi olmuştur. Elazığ valiliği sırasında, belediye başkanlığı da yapmıştır. Bundan sonra sırasıyla 1964 yılında Bitlis, 1967 yılında Manisa, 1968 yılında Kayseri Valilikleri görevinden sonra 1971 yılında Merkez Valiliği görevine atanmıştır. 1980 yılında Denizli Valiliği'ne atanmış ve bu görevini 1981 yılına kadar sürdürüp tekrar Merkez Valiliği'ne atanmıştır. 23 Ekim 1981 yılında Kurucu Meclis Üyeliği'ne seçilmiştir. 7 Şubat 1982 tarihinde kendi isteği ile emekli olmuştur. 1987-1991 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK üyeliği görevinde bulunmuştur. Evli ve 3 çocuk babasıdır.
10 Aralık 2016 tarihinde İzmir'de ölmüştür.

Abdurrahman Nûreddin Paşa (Osmanlıca: عبدالرحمن  نور الدين پاشا‎; (28 Mart 1836, Kütahya - 7 Ağustos 1912, İstanbul), II. Abdülhamid saltanatında 2 Mayıs 1882 - 12 Temmuz 1882 tarihleri arasında iki ay on bir gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.
Abdurrahman Paşa'nın oğlu Arif Hikmet Paşa, Sultan Abdülhamid'in kızı Naile Sultan ile evlenmiştir.
Sadrazamlıktan sonra dokuz yıl boyunca yaptığı Kastamonu valiliği sırasında bu şehirde önemli eserler bırakmış; 1895'ten sonra 12 yıl Adliye Nazırı olarak görev yapmış ve dürüstlüğü ile tanınmış bir kişidir.
Tanınmış Türk müzikoloğu Hüseyin Sadeddin Arel'in kayınpederi, Klasik Türk müziği ses sanatkârı ve bestecisi Münir Nurettin Selçuk'un dayısıdır.

28 Mart 1836'da dünyaya geldi. Ailesi, köken olarak Germiyanoğulları Beyliği'ni kuran Germiyanoğulları ailesine mensuptu. Babası Vezir Hacı Ali Paşa idi. Hacı Ali Paşa, oğlunun iyi bir eğitim almasını sağlamış; daha sonra da idari işlerin inceliklerini öğretmiş, Kastamonu'ya vali olarak atanmış ve orada hayatını kaybetmiştir.
Abdurrahman Nureddin Paşa, bazı küçük memurluklardan sonra Şumnu, Varna ve Niş (altı seneden fazla) mutasarrıflıkları yaptı. Vezirlik rütbesiyle Prizren valiliğine tayin edildi (Ağustos 1872). Tuna (Nisan 1873), Ankara, Bağdat (1875), Diyarbakır (1877) tekrar Bağdat (iki sene) Valiliklerinde bulundu.
Abdurrahman Nûreddin Paşa 2 Mayıs 1882'de Sadrazam Küçük Mehmet Sait Paşa'nın yerine kısa bir süre Başvekil oldu. Mısır Meselesi'ne ilişkin görüşleri II. Abdülhamid tarafından paylaşılmadığı için sadaretten azledildi.
1882-1891 yılları arasında dokuz yıl boyunca Kastamonu valiliği yaptı; görev süresi boyunca günümüze kadar gelen eserler bıraktı. Bunlar arasında bir liman şehri ve ticaret merkezi olarak İnebolu ve Kastamonu Lisesi başta gelir.

 (2022)
Daha sonra İstanbul'a gelen Abdurrahman Paşa önce Aydın (Kasım 1891-Mayıs 1893) ve daha sonra Edirne valiliklerine tayin edildi. II. Abdülhamid, Abdurrahman Paşa'nın saffet, iffet ve iyi ahlâkından iyice emin olduktan sonra onu 1895'ten II. Meşrutiyet'in ilanına kadar 12 yıl Adliye Nazırlığı'ndan ayırmadı. Adliye Nazırlığı'ndaki selefi Hasan Rıza Paşa idi. Hatta Sadrazam Halil Rıfat Paşa'nın hastalığı zamanında sadaret kaymakamı olan Abdurrahman Paşa'ya, Halil Rıfat Paşa'nın ölümü üzerine sadâret teklif edilmiş ve bu husus için iki defa Başkâtip Tahsin Paşa Kuruçeşme'deki yalısına gönderilmişti (1901). Birinci teklifi reddeden Abdurrahman Paşa, ikinci defaki sadaret teklifinde ısrar edilmesi üzerine Bâb-ı Âli'nin işlemlerine sarayın müdahale etmemesini cesaretle şart koyarak bu suretle sadâreti kabul edeceğini arz etmiş ise de bu sırada Sultan II. Abdülhamid güvenilir adamlarından İsmet Bey'i meşhur şapur Sait Paşa'ya göndererek bir teklifte sadâreti kabul ettirmiş olduğundan Abdurrahman Paşa büyük bir yük altına girmekten kurtulmuştur. Abdurrahman Nûreddin Paşa, 1908'de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra emekli oldu. 7 Ağustos 1912 yılında hayatını kaybeden Abdurrahman Paşa, Fatih Sultan Mehmet türbesi avlusu içinde bir mezara defnedilmiştir.
Abdurrahman Nûreddin Paşa'nın oğlu Arif Hikmet Paşa, çeşitli bakanlıklarda bulunmuştu. Diğer oğulları Feyzi Dâim ve Asım Beyler'dir.

Kariyeri boyunca dürüstlüğüyle tanındı. Baş vekil iken yediği darbeden tecrübe eden paşa, adliye nazırlığı süresince sarayı şüpheye düşürmeyerek uzun müddet adliyede kalmıştır. Afif, nezih ve hayırsever idi. Zamanı gelince sözünü sakınmazdı. Kendisine Halil Rıfat Paşa'nın ölümü üzerine sadâret teklifinde bulunmak için yalısına giden Tahsin ve Ragıp Paşalar'ın; padişahın kendisine itimadının tam olduğunu söylemeleri üzerine: "Siz ki zati şahânenin en yakininde bulunuyorsunuz. Siz kendi hakkınızda emniyet olduğunu zan eder misiniz? Zati Şahâne kimseden emin değildir, bunu eyi bilin" demiştir.

UÇAN, L. (2021). Bir Sultan Ailesinin İnşâsı: Padişah II. Abdülhamid’in Kızlarından Nâile Sultan ve Damat Arif Hikmet Paşa’nın İzdivacı. Tarih Dergisi(75), 191-221.

Mustafa Yeşil, Hacı Abdurrahman Nurettin Paşa, Tellal Gazetesi.
Buz, Ayhan (2009) " Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Öngören, Reşat, "Abdurrahman Nureddin Paşa" (1999), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.1 s.31 ISBN 975-08-0072-9
İnal, İbnülemin Mahmut Kemal "Abdurrahman Nureddin Paşa", (1982) Son Sadrazamlar, İstanbul: Dergah Yayınları (3. Baskı) C.III s.1320-1347 (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazım (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.

Abdüllatif Şener (d. 26 Nisan 1954; Yıldızeli, Sivas), Türk siyasetçi, ekonomist, maliyeci, akademisyen, TBMM milletvekili, eski başbakan yardımcısı, eski maliye bakanı ve Türkiye Partisinin kurucusudur.
58. Hükûmet ve 59. Hükûmet'te devlet bakanı ve başbakan yardımcısı, öncesinde 54. Hükûmet'te maliye bakanı, TBMM 19. Dönem ve 20. Dönem Refah Partisi, 21. Dönem Fazilet Partisi, 22. Dönem Adalet ve Kalkınma Partisi Sivas milletvekili olarak görev yaptı. En son 27. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi Konya milletvekili olarak görev yapmıştır.

Abdüllatif Şener, 26 Nisan 1954'te, Ahzerat ve Bedirhan Şener'in oğlu olarak Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Emirler köyünde doğdu. Babası Karaçay, annesi Çeçen asıllıdır.
Sivas İmam Hatip Lisesinden mezun oldu ve 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı Bolu Sevk ve İdarecilik Yüksekokulunda araştırma görevlisi olarak başladığı akademik kariyerine Gazi Üniversitesinde Maliye Teorisi alanında doktora yaparak devam etti. Gazi Üniversitesi Bolu İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde dekan yardımcısı oldu. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyeliği yaptı. Maliye Bakanlığında gelirler kontrolörü olarak çalıştı.

1991 Türkiye genel seçimlerinde Refah Partisinden Sivas milletvekili seçilerek siyasete girdi. Necmettin Erbakan başkanlığında kurulan REFAHYOL Hükûmeti'nde Maliye Bakanı olarak görev yaptı. 1998 yılında Refah Partisi'nin kapatılmasından sonra Fazilet Partisi'ne geçti. 2001 yılında da Fazilet Partisi de kapatıldı.
2001 yılında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisinin (AK Parti) kurucuları arasında yer aldı. 2002 Türkiye genel seçimlerinde yeniden Sivas milletvekili seçildi. 2002-2007 yılları arasında Abdullah Gül Hükûmeti ve 1. Erdoğan Hükümeti'nde devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. 2007 yılında yapılan seçimlerde aday olmadı ve AK Partiden istifa etti.
25 Mayıs 2009 tarihinde Türkiye Partisini kurdu. 2011 Türkiye genel seçimleri öncesinde partisinin genel başkanlığından istifa ederek Sivas'tan bağımsız milletvekili adayı oldu. 17.092 oy almasına rağmen milletvekili seçilemedi. Kurucusu olduğu Türkiye Partisi, 27 Ağustos 2012 tarihinde kapandı.
2018 Türkiye genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinden Konya milletvekili seçildi. 23 Mayıs 2023 tarihinde partisinden istifa ettiğini ve aynı zamanda 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde 1. turda Sinan Oğan'a, 2. turda ise geçersiz oy kullandığını açıkladı. Daha sonra gazeteciler tarafından Şener'in oy kullandığı sandığa ait seçim sonucu tutanağına ulaşılmış, ancak söz konusu sandıktan geçersiz oy çıkmadığı görülmüştür.

Fransızca bilmektedir. Evli ve 4 çocuk babasıdır. 31 Temmuz 2024'te oğlu Bedirhan anneannesini tabancayla vurarak öldürmüş ve oğlu tutuklanmıştır.

Resmî site
X'te Abdüllatif Şener

İlhami Adnan Başerkafaoğlu (25 Aralık 1926, Yozgat - 21 Mart 2002), Türk siyasetçi.

İlk Öğretim Müfettişlerinden Mahmut Edip Bey'in oğludur. 1926 yılında Yozgat'ta doğmuş, 1942'de Yozgat Lisesi'ni, 1946'da Siyasal Bilgiler Okulu'nu bitirmiştir.
10 Aralık 1946 tarihinde Maliye Müfettiş Yardımcısı olarak Maliye Teftiş Kuruluna girmiş, Maliye Müfettişi olduktan sonra 1953-1954 yılları arasında ABD'de staj yapmıştır. 1960-1961 yıllarında Millî Birlik Komitesi İktisat Komisyonu Sekreterliği, Başkanlığı ve Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilciliği (6 Ocak 1961 - 15 Ekim 1961), 1963-1964 yılları arasında Harvard Üniversitesinde (ABD) Milletlerarası Vergi Programına katılmış, 22 Ağustos 1966'da Maliye Başmüfettişi iken, Gelirler Genel Müdürlüğüne atanmıştır. 8 Mayıs 1972 tarihinde, Orta elçi unvanıyla, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliği Daimi Temsilci Yardımcılığı'na atanmıştır. Bu görevdeyken Tokyo Round adı ile anılan GATT Ticaret müzakerelerinde Türk Müzakere Heyeti'ne başkanlık (1974-1978) yapmıştır. 18 Temmuz 1978 tarihinde Bakanlık Başmüşavirliği'ne getirilmiş ve aynı gün Cumhurbaşkanlığı Kontenjan Senatörü seçilmiş, 12 Eylül 1980 tarihinde Devlet Başkanlığı Ekonomi ve Maliye Müşavirliğine tayin edilmiştir. Bu görevde iken 14 Temmuz 1982 tarihinde Maliye Bakanı olmuş, Kasım 1983'te bu görevi bırakmış, daha sonra çeşitli şirketlerde Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmıştır. 21 Mart 2002 tarihinde ölmüştür. 
İngilizce bilmekteydi ve "Fahri Maliye Müfettişi" unvanına sahipti. Kardeşi Arslan Başer Kafaoğlu da (1928-2011) sol cenah içerisinde aktif siyasetle uğraşmıştır.

Maliye Müfettişleri Albümü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara (2003)
https://www.mmd.org.tr/album/adnan-baser-kafaoglu 29 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adnan Kahveci (20 Şubat 1949, Trabzon - 5 Şubat 1993, Bolu), Türk bürokrat, milletvekili ve bakan. 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası Turgut Özal'ın yakın çevresinde geniş bir kamuoyunun takdirini kazanan Adnan Kahveci, 1983'te Anavatan Partisi'nin kurucuları arasında da yer almıştı. Adnan Kahveci, 1993 yılında kendi kullandığı arabayla meydana gelen trafik kazasında eşi ve kızıyla birlikte öldü.

Adnan Kahveci, 1949 yılında Trabzon'un Köprübaşı ilçesine bağlı Beşköy'ün Yılmazlar Mahallesinde doğdu. Recep Yazıcıoğlu ile çocukluk ve ilkokul arkadaşıdır. İlkokula doğduğu köyde başlamasına rağmen babasının görevi nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Samsun'da tamamladıktan sonra eğitimine İstanbul'da Kabataş Erkek Lisesinde devam etti. 1966'da dönem birincisi olarak mezun oldu. Üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne birincilikle girmeye hak kazandı. Devlet bursuyla üniversite eğitimine ABD'de Indiana eyaletinde Purdue Üniversitesinde devam etti ve buradan elektrik mühendisi olarak mezun oldu. Missouri Üniversitesinde mühendislik alanında doktor oldu. Bu üniversitede bir süre akademik çalışmalarına devam ettikten sonra Türkiye'ye dönerek Boğaziçi Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı.

Akademik hayatının ardından, İçişleri Bakanlığı bünyesinde çalışan ve Turgut Özal'ın yıldız danışmanlarından biri olan Kahveci, Özal'ın liderlik ettiği ANAP'ın kurucularından biriydi. 1987 genel seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili seçilen Kahveci, 18'inci ve 19'uncu yasama döneminde milletvekilliği yaptı. Bu süreçte, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ve hazineden sorumlu devlet bakanı görevine getirilen Adnan Kahveci, Özal'ın ardından başbakanlık görevine getirilen Yıldırım Akbulut tarafından 1990'da maliye bakanı olarak atanmıştı.
Dürüstlüğü, çalışkanlığı, ürettiği yeni fikirler ve Türkiye'nin sorunlarına sunduğu çözümlerle dikkatleri üzerine çeken Kahveci, Özal'ın çok sevdiği ve güvendiği isimler arasında yer aldı. "Harika çocuk" olarak da adlandırılan Kahveci, teknoloji ve bilime merakı, döneminin çok ilerisinde hazırladığı projeleriyle isminden söz ettirdi.
Kahveci, sanayi ve istihdam başta olmak üzere pek çok alanda yaptığı çalışmalar ve yolsuzlukların üzerine kararlı şekilde gitmesiyle sevilen siyasi kişilerden biri oldu. Dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal'a Kürt sorununun çözümüne yönelik bir rapor hazırlayan Kahveci'nin buradaki demokratikleşme vurgusu dikkati çekti.

Ailesiyle İstanbul'a gitmek üzere 5 Şubat 1993'te otomobiliyle yola çıkan Adnan Kahveci, İstanbul-Ankara otobanında Bolu-Gerede yakınlarında Gerede-Çaydurt bağlantısına geldiğinde İstanbul gidişinin bariyerlerle kapatılması ve yol işaret tabelalarının değiştirilmiş olması nedeniyle ters yola girdi. Yoğun sisin de etkili olduğu yolda Kahveci'nin kullandığı otomobil, karşı yönden gelen başka bir araçla çarpıştı. Kazada, Adnan Kahveci ve eşi Füsun Kahveci olay yerinde, ağır yaralanan 17 yaşındaki kızları Aslıhan Kahveci ise kaldırıldığı hastanede öldü. Kazadan sadece oğulları Cihan Kahveci sağ kurtuldu. Kahveci'nin büyük oğlu Mehmet Kahveci ise araçta bulunmuyordu. Yakacık Mezarlığı'nda toprağa verildi.

İsmail Türüt - Rahmet olsun sana Adnan Kahveci

Ahmet Râsim Paşa (1826, İstanbul – 1897, İstanbul), Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş bir Osmanlı devlet adamıdır.

Tüccar Mustafa Ağa'nın oğludur. Yunanistan'da 12 yıl geometri, fizik ve diğer bilimleri tahsil ettikten sonra icazetname almış ve İstanbul'da Arapça ve Farsça okumuştur. İtalyanca, Arnavutça, Rumca ve Fransızca dillerini de bildiği kaydedilmiştir.
Memuriyete Babıali Tercüme Odası'nda başlamış, çeşitli memuriyetlerde bulunduktan sonra 1867 Seferinde Vidin Sancağı Mutasarrıflığı'na getirilmiştir. Birkaç ay sonra Rumeli Beylerbeyi payesine terfi etmiş, Yanya, Tuna, Trabzon, Aydın (İzmir; 1874-1875 döneminde) vilayetlerinde valilik yapmıştır.
Diyarbakır Valiliği'ne tayin olunduktan sonra istifa etmiş, ardından Şehremaneti görevine tayin edilmiştir. 4 Şubat 1878 - 18 Nisan 1878 tarihleri arasında iki buçuk ay İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) olmuştur. Bu görevdeyken, savaş kırgını göçmenleri II. Abdülhamid'e karşı V. Murat'ı yeniden tahta çıkarmak için örgütlediği yolunda hakkında ispiyoncu (jurnal) kararı verildi ve derhal azledildi. Son olarak 1895'te Trablusgarb valisiyken hastalık nedeniyle İstanbul'a döndü. 1897 yılında Kanlıca'daki yalısında öldü. Rumelihisarı'ndaki Kayalar Kabristanı'na defnolunmuştur. Yalısı aynı yıl çıkan yangında tamamen yandı. Yerine, eskisinin yarısı büyüklüğünde yeni bir yalı yapıldı. Ahşap ve 3 katlı olan yeni yalı taştan yapıldı. Ailesi 1915'te bu yalıyı belediyeye sattı. Ahmet Râsim Paşa Yalısı, 1970'e kadar da okul olarak kullanılmıştır.

Ahmet Kurtcebe Alptemoçin (27 Ocak 1940, İstanbul) Türk siyasetçi ve iş insanı.

1962 yılında ODTÜ Mühendislik Fakültesi, Makine Mühendisliği Bölümünden "Yüksek Mühendis" ünvanı ile mezun oldu. Busiad ve TOSYÖV'ün kurucuları arasında yer aldı. TOSYÖV'ün Başkanlığını ve başkan yardımcılığını yürüttü. TBMM 17. ve 18. Dönem Bursa milletvekilliği, ayrıca farklı dönemlerde Devlet, Dışişleri, Maliye ve Gümrük bakanlığı yaptı. Dünya Kobi Birliği (WASME) eski başkanı olan Alptemoçin, hâlen Vakıf 2000, Erkurt Holding'in Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütmektedir. Türkiye Jokey Kulübü ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü asil üyesidir. İngilizce, Almanca, İtalyanca bilmekte olup, evli ve bir çocuk babasıdır.

Özallı Yıllar - Bir Rüyanın Ardından (2010)
Ve Özal'dan Sonra - Kaybolan Yıllar (2011)

TOSYÖV Resmi Sitesi
Vakıf 2000 Resmi Sitesi 28 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Reşit Rey (d. 1870, Çankırı - 14 Ağustos 1955), Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde üst düzey bürokratlık ve bakanlıklar yapmış bir devlet adamıdır. Türk Beşleri'nden besteci Cemal Reşit Rey'in ve tiyatro yazarı Ekrem Reşit Rey'in babasıdır.
1888 yılında Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. İki sene öğretmenlik yaptıktan sonra 1890 yılında Mâbeyn-i Hümâyun Katipliğine alındı ve 14 yıl boyunca II. Abdülhamid'e sarayda kâtiplik yaptı.
1906 yılında Kudüs Mutasarrıflığı, 1907 yılında Manastır Vilayeti valiliği, 1908 yılında Halep Vilayeti valiliği görevlerini yürüttü. 18 Ağustos 1912 tarihinden 17 Ekim 1912 tarihine kadar Aydın Vilayeti valiliğinde bulundu, bu görevden ayrıldıktan sonra Kâmil Paşa kabinesinde Dahiliye Nazırlığı'na atandı. Bâb-ı Âli Baskını sırasında binada olan isimlerden biriydi. Mustafa Necip'in ölümünü gördü. 1913 yılında Kamil Paşa Kabinesi düşünce, önce Mısır'a, sonra Fransa'ya gitti, Mahmud Şevket Paşa suikastından dolayı gıyabında mahkûm edilince bir süre Paris'te, bir süre de Cenevre'de yaşadı.
1919'da yurda döndü. Ahmed Tevfik Paşa ve Damat Ferid Paşa kabinelerinde tekrar Dahiliye Nazırlığı'na getirildi. San Remo Konferansı'nda alınan karar gereğince Osmanlı temsilcisi olarak Paris'e gitti. Sevr Antlaşması'nı imzalamayacağını bildirerek hem temsilcilik görevinden hem de Dahiliye Nazırlığı görevinden istifa etti. Galatasaray Lisesi'nde Edebiyat Öğretmenliği'ne tayin edildi.
İstifasının ardından, edebi tercümelerde ve fikir hayatında da başarılı oldu. Yazarlık ve edebiyat hayatında "H. Nazım" takma adını kullandı. Eserleri şunlardır; Nazariyat-ı Edebiye (2 cilt), Racine Külliyatı (5 cilt), Vergilius'in tercümesi, Gördüklerim Yaptıklarım (1911-1922 arası hatıraları). Ayrıca Şehrak adı ile bir günlük gazete çıkardı, bu gazetede "Maziden Hale" başlığı altında seri makaleler yayınladı.
14 Ağustos 1955'te öldü.

https://www.biyografya.com/biyografi/337 13 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Çınar (d. 1966, Göksun, Kahramanmaraş), Türk bürokrat.
1987 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. 1990 yılında 79. dönem Kaymakam Adayı olarak göreve başladı. İbradı, Dargeçit, Sultandağı, Silvan Kaymakamlıkları, Siirt, Amasya, Bilecik Vali Yardımcılıkları ve İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği görevlerinde bulunmuştur. 2004-2007 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kontrol Daire Başkanlığı (2004-2006), Kültür Daire Başkanlığı (2006-2007); İGDAŞ Yönetim Kurulu Üyeliği ve BİMTAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı; 2007-2009 yılları arasında Başbakan Yardımcısı Özel Kalem Müdürlüğü, 2010-2012 yılları arasında TİKA Ukrayna Program Koordinatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. 7 Ağustos 2012 tarihinde Adana ili Seyhan İlçesi Kaymakamı olarak atanmıştır. Evli ve 2 çocuk babasıdır.
Anılarını yazdığı “Herşeyi Yazamadım” adlı bir kitabı, “Surhay” ve "Kordüğüm" adlı romanları yayınlanmıştır. Aynı zamanda Tiyatro eserleri de bulunmaktadır.
Bakanlar Kurulunun 2013/4699 sayılı vali atamaları hakkındaki kararının 9 Mayıs 2013 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmasıyla Çanakkale valiliğine atandı. 25 Ağustos 2015 tarihinde Valiler Kararnamesi ile Bitlis Valiliğine atanmıştır. 27 Kasım 2016 tarihinden itibaren Bitlis Belediye Başkanvekilliği görevini yürütmüştür. 21 Haziran 2017 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan valiler kararnamesi ile Zonguldak Valiliğine atanmıştır. 27 Ekim 2018'de yayımlanan valiler kararnamesi ile Mülkiye Başmüfettişi olarak atanmıştır. Temmuz 2019'da emekliye ayrılmıştır.

Türkiye'de görevde olan valilerin listesi

Alâaddin Yüksel (1 Nisan 1950, Bulgaristan - 19 Ekim 2025, İstanbul) Türk bürokrat. Emniyet Genel Müdürlüğü ile Trabzon, Balıkesir, İzmir, Antalya ve Ankara valilikleri yaptı. Rumeli Yönetici ve İş Adamları Derneği (RUYİAD)'nin Onur Kurulu üyesiydi.
1950 yılında doğan Alâaddin Yüksel İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra, Kırklareli İl Maiyet Memurluğundan başlayarak sırası ile Lüleburgaz Kaymakam Refikliği; Saray, Lalapaşa, Enez ve Meriç Kaymakam Vekilliklerinde ve Aşkale, Çameli, Saimbeyli, Gerede, Şarköy, Körfez Kaymakamlıkları ile İstanbul Vali Yardımcılığı görevinde bulunmuştur.
1993–1996 yıllarında Trabzon Valisi, 1996–1997 yıllarında Emniyet Genel Müdürü, 1997–2000 yıllarında Balıkesir Valisi olarak görev yapmış, 9 Ağustos 2000 tarihinde İzmir Valiliği görevine atanmış, bu görevinden de 18 Şubat 2003 tarihinde Antalya Valiliği görevine atanmıştır. 13 Mayıs 2010 tarihli kararname ile Ankara Valisi olmuştur. Ayrıca Okan Üniversitesi Danışma Kurulu üyesiydi.
Toplumun her kesiminde "Toplam Kalite" anlayışını yaygınlaştırması ve İzmir köylerinde hayat kalitesinin yükseltilmesine ilişkin yaptığı çalışmalar ile İzmir iline büyük hizmetler vermiş olup bu çalışmalardan dolayı "2002 Yılı Yaşamda Kalite Ödülü" ile ödüllendirilmiştir. 15 Eylül 2014 tarih ve 6780 nolu müşterek kararname ile emekliye ayrılmıştır.
Solunum yetmezliği nedeniyle 15 Ekim'de İstanbul'da hastaneye kaldırılan Yüksel, 4 gün sonra 19 Ekim 2025'te 75 yaşında öldü.

Antalya Valiliği 30 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İzmir Valiliği 26 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Balıkesir Valiliği 24 Ağustos 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Trabzon Valiliği 15 Eylül 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Fethi Okyar (29 Nisan 1880, Pirlepe - 7 Mayıs 1943, İstanbul), Türk asker, diplomat ve siyasetçi.
III. Ordu'da subay olarak görev yaptığı sıralar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanıştı ve cemiyetin önde gelen isimlerinden biri oldu. Trablusgarp ve Balkan Savaşları sırasında görev aldı. İttihat ve Terakki'den IV. dönem Manastır ve V. dönem İstanbul Meclis-i Mebûsan mebusluğu yaptı. Osmanlı'nın Paris Sefirliği Askerî Ataşemiliterliği görevinde bulundu. II. Meşrutiyet beyannamesini bizzat kendisi yazdı ve kısa bir süre İttihat ve Terakki Fırkası Umumi Kâtipliği görevinde bulundu. Osmanlı'nın Sofya Sefirliği görevini gerçekleştirdi. Sofya Sefirliği sırasında İsmail Hakkı Bey'in kızı Galibe ile tanıştı ve onunla evlendi. Mondros Mütarekesi sonrasında kurulan Ahmet İzzet kabinesinde 14 Ekim-8 Kasım 1918 arasında kısa bir dönem Dahiliye Nazırı olarak bulundu. Hürriyetperver Avam Fırkası'nı kurdu ve reisliğini yaptı. Mustafa Kemal Paşa'nın yardımı ile Minber gazetesini kurdu ve başyazarı olarak çalıştı. Mart 1919'da Damat Ferit Paşa hükûmeti tarafından İngilizlerin “Türk savaş suçlularının” tutuklanması talebi sonrasında yakalandı. Bekirağa Bölüğü ve Arabyan Hanı'nda tutuldu. 28 Mayıs 1919'da İngilizler tarafından Malta'ya sürüldü. 30 Nisan 1921 tarihine kadar burada kaldı.
Malta sürgünü sonrasında Ankara hükûmetine katıldı ve Milli Mücadele'de rol oynadı. 15 Ağustos 1921'de İstanbul vekili seçilerek, TBMM'de 10 Ekim 1921-9 Temmuz 1922 arasında Dahiliye Vekili olarak görev aldı. TBMM İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Dahiliye Vekili olarak 14 Ağustos-27 Ekim 1923 tarihlerinde çalıştı. Cumhuriyet ilanı sonrasında 1 Kasım 1923-22 Kasım 1924 arasında TBMM Reisi olarak görevinin başında bulundu. 22 Kasım 1924'te Türkiye'nin II. Başvekili olarak seçildi. 3 Mart 1925 tarihine kadar Başvekil ve Müdafaa-i Milliye Vekili görevlerini yerine getirdi. Bu tarihten sonra Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği görevine atandı. 12 Ağustos 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. 1930'da Belediye seçimlerine katıldı. 17 Kasım 1930'da partiyi feshetti. 19 Mart 1934'te Londra Büyükelçisi olarak atandı ve 7 Nisan 1934'te göreve başladı. Kendisine "Okyar" soyadını bizzat Atatürk verdi. Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra 1939'da Refik Saydam kabinesinde Adliye Vekili olarak görev yaptı. Kalp rahatsızlığının nüksetmesi ile 1941'de Adliye Vekilliği görevinden istifa etti ve iki aylık izinler alarak meclis çalışmalarına katılmamaya başladı. 7 Mayıs 1943 tarihinde İstanbul Nişantaşı'ndaki evinde öldü ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı'na defnedildi.

Çerkes kökenli ve 1880'de Rumeli Eyaleti'nde yer alan Pirlepe'de doğdu. Babası Osmanlı Hariciye Nezaretinde memur olarak görev yapan ve aynı zamanda Ali Fethi küçük yaşta iken ölen İsmail Hakkı Bey'dir. Annesi ise Fatma Hanım'dır. Sekiz yaşına kadar Pirlepe'de yaşamına devam etti. İlk öğrenimini 1891'de o dönemin Manastır Valisi olan dayısı Müderris İbrahim Ethem Efendi'nin yanında tamamladı. İbtidai Numune Mektebi'ni ve Manastır Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi. Manastır Askerî İdâdîsi'nde tahsiline devam etti. Mustafa Kemal ile arkadaşlıkları burada başladı ve 1897'de idadiyi tamamladı. Aynı zamanda memleket meseleleri bu dönemde ilgisini çekmeye başladı ve Namık Kemal'in eserlerini okumaya başladı.
1898'de İstanbul'da bulunan Mekteb-i Harbiyye'ye girdi. Manastır'dan İstanbul'a Hacı Dâvut vapuruyla içlerinde Mustafa Kemal'in de bulunduğu on yedi öğrenci ile geldi. Bu dönemde Ali Fuat, Şevket, Cafer Tayyar, Kara Vasıf, Mürsel gibi simalarla tanıştı ve arkadaşlık yapma imkân buldu. Yabancı postanelerden ülkeye İttihat ve Terakki sayesinde getirilen yasaklı yayınlar düşünce hayatını etkilemeye başladı. Mustafa Kemal ile Manastır'da askerî idâdî esnasında başlayan dostlukları Harbiye yıllarında da ilerlemeye devam etti. Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Mirebeau ve Robespierre'nin eserlerini okuma imkânı buldu. Tevfik Fikret'in eserleri de okunanlardan biriydi. Bu eserlerin kendi dünyalarında bıraktıkları izlenimlerle; sürgün, baskı ve hürriyet üzerine arkadaşları ile bir araya geldikleri zaman tartışmalara girildiğinde dahil oldu. Harbiye'de ilk sınıftan itibaren öğrenciler iki bölüğe ayrılıyordu. Bölüm birincileri bölük sorumlusu oluyordu ve bölüm sorumluları başçavuş olduklarından, ikinci sınıfta hastalanması dışında bölüm birinciliğini ve başçavuşluğunu devam ettirdi. 1900'de "Piyade Teğmen" rütbesiyle Harbiye'den mezun olmasıyla Harp Akademisi'ne başladı. Burada Harbiye'de arkadaşlarıyla yürüttükleri çalışmaları devam ettirdi. Düşünce dünyası ile ders hayatını birbirine karıştırmamaya dikkat ederken, okul ve sınıf birinciliklerini korumasını bildi. 1903'te Harp Akademisi'ni "Kurmay Yüzbaşı" rütbesini alarak LVI. dönem birincisi olarak tamamladı.

1904'te Selânik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun kadrosunda kurmay yüzbaşı olarak göreve başladı. Üçüncü Ordu'nun 13. Süvari Alayı'nda ilk olarak göreve başladı. 13. Süvari Alayı'nda sekizer ay olmak üzere süvari, piyade, topçu kıtalarında staj eğitiminde bulundu. Yaklaşık iki yıl süren staj eğitimi sırasında Bulgar, Sırp ve Yunan çeteci ve komitacı birlikleri ile dağlarda karşı karşıya geldi. Kolağası rütbesine 1906'da terfi ettirildi. 30 Nisan 1906'da Edirne Mekteb-i Hayriyesi'ne kendisinin gitmek istemediğine dair yoğun ısrarlarına rağmen ders nazır muavini olarak atandı. Ağustos 1906'da Mahçova Mıntıka Kumandanlığı'na atansa da Kestiriye'ye gönderildi. Kestiriye'de komitacılık ve çetecilik faaliyetleri ile uğraşmak zorunda kalırken, dokuz ay burada görev yaptı. Kestiriye'de bulunduğu sıralarda İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üyeliğine Erkan-ı Harp mensuplarından Binbaşı İsmail Hakkı aracılık etti. Binbaşı İsmail Hakkı, kendisine Manastır'a gitmesini öğütleyerek Enver ile tanışmasını istedi. Birkaç gün sonra Manastır'a gittikten sonra Enver'in rehberliği ile üyesi oldu. Kesriye'ye döndü ve burada bir merkezinin açılmasına yardımcı oldu. Selanik Riboğça Şark Şimendifer Hattı Müfettişliği'ne 1 Mart 1907'de getirildi. Bu dönemde 3. Ordu Müşiri İbrahim Paşa'nın kurmay heyetinde yer aldığında Reval görüşmeleri sonrasında daha etkin hale gelen özellikle Yunan subayların komutasındaki 3000 kişilik çetelerle, Strebne'de kendisi de çatışmalarda önemli rol oynadı. Rumeli Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa'nın teklifiyle Selanik Jandarma Zabıtan Mektebi'nin kumandanı olarak 21 Mart 1908'de atandı ve "Binbaşı" rütbesine terfi ettirildi.

12 Ocak 1909'da Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından Paris Ataşemiliterliği'ne atanmasından sonra 6 Mart 1909'da İstanbul'a geldi ve buradan Paris'e geçti. Diplomasi becerisi bakımından bu dönemde kazanımlar elde ederken, asker kimliğinin gelişimine katkıda bulunacak tecrübe de edindi. Kendisinin gelişimini sağladığı gibi gerekli makamlara ilettiği bilgiler ile de askeri teknolojiler bakımından ülkesinin de tecrübe kazanmasına gayret etti. Burada Büyükelçi Rıfat Paşa ile iyi anlaştı ve 1911 yılına kadar görevini sürdürdü. O yıllarda pek çok silâh arkadaşının aksine siyaseti tercih etmedi. Bu arada Fransız demokrasisini ve parlamenter yapısını araştırdı. Böylece daha sonraki yıllarda siyasi hayatında yolunu çizecek olan liberal anlayışın temellerini atmış oldu. 22 Haziran'da Fransa tarafından tarafsız devletleri kendi ittifak cephesine çekmek için yaptığı Nancy bölgesindeki manevralara davet edien Osmanlı heyetinde yer aldı. Almanya'nın Ren bölgesinde Fransa'ya gözdağı vermek için yaptığı manevralara karşı 12-18 Eylül 1910 arasında 13. ve 14. Kolorduları ile Fransa'nın yapacağı, yanıt niteliğindeki Picardie manevralarını izlemek için 29 Haziran 1910'da görevlendirildi. Heyet eşliğinde Paris'e yollanan Kolağası rütbesindeki Mustafa Kemal ve Selahattin Bey ile Picardie manevralarını beraber takip etti. 1910-1911 arasında zamanının büyük çoğunluğunu manevralar hakkında raporlar yazarak, payitaht ve Erkan-ı Harbiye'yi bilgilendirmek ile geçti.

Kendi talebiyle İşkodra Kuva-i Mürettebesi Erkânı Harbiyesi'ne 25 Haziran 1911'de görevlendirildi ve İşkodra'ya Trieste üzerinden gitti. 3 Temmuz 1911'de görevine başlamasıyla iki buçuk aylık görevine devam etti. 29 Eylül 1911'de İtalya, Osmanlı'ya Trablusgarp için savaş ilan etti. Osmanlı hükûmetinin diplomatik yollarla olayın çözüleceğine dair inancı nedeniyle İttihat ve Terakki ileri gelenleri toplanma kararı aldı. Ali Fethi, Mustafa Kemal'i Enver'in yanına götürdü. Enver, "gönüllü insanlarla oraya gidilmesi gerektiğini" söyledi. Ali Fethi, Mustafa Kemal, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref, Süleyman Askerî gibi isimlerin bulunduğu on kişi ile Enver'in evinde toplanıldı. Toplantı sonrasında yerli halkın silahlandırılarak savaşılması kararı alındı. Ali Fethi önce Paris'e geçti ve Trablusgarp'a geçilmesi konusunda Paris Sefiri Rıfat'tan yardım istedi. Fransız Sosyalist Paritsi liderlerinden Jean Jaures ve yazar Pierre Loti'den de yardım istedi ve ikisi İtalya'nın işgalini eleştiren makaleler yazdı. Yanına aldığı Paris'te eğitim gören beş askerî tıp doktoru ile Marsilyalı kayıkçı kayığıyla önce Tunus'un Sfax limanına vardı ve buradaki müslümanların yardımı ile 12 Ekim 1911'de Trablusgarp'a geldi. Karargahı Aziziye'da bulunan Neşet Paşa tarafından kurmay başkanlığı teklif edildi. Harbiye Nezâreti tarafından Albay Neşet'in komuta ettiği 42. Tümen'in kurmay başkanı yapıldı.
Yerli halkı teşkilatlandırmaya ve birlik haline getirmeye çabaladı; İtalyan birliklerine karşı saldırıya geçecek duruma getirilmesinde başarılı oldu. 2 Kasım 1911'de birlikleri Trablus yolu üzerinde İtalyan birliklerine saldırdı; geri çekilmelerini sağlayarak fazla zayiat vermelerine neden oldu. Kasım ayı içerisinde saldırıları devam etti ve Hani yolunun kuzeyinde İtalyan birliklerinin top ateşi sonucunda mevkilerini terk etmesini sağladı. Saldırıların başarılı olmasından sonra İtalyanların sivil halka karşı eylemlerinin olduğu gerekçesiyle 3 Kasım'da Fırka Kumandanlığına yolladığı iletide bu durumun Avrupa devletleri nezdinde protesto edilmesini istedi. Karargahta durarak asker ve halkın moralinin bozulabileceğini, kurulan düzen ve disip

Ali Galib Bey (1849-1919) Osmanlı Devleti'nin son döneminde birçok büyükelçilik görevleri, bir valilik ve bir de hükûmet nazırlığı görevlerinde bulunmuş bir devlet adamıydı.
1849 doğumlu Ali Galib Bey'in ilk büyükelçilik görevi Atina'dadır. Bu görevi Mart 1891-Temmuz 1892 tarihleri arasında yürüttükten sonra 1893 yılının Ocak ayında Tahran Büyükelçiliğine atandı. Bu görevi tam iki yıl sürdürdü. 1895 yılının Ocak ayında Tahran Büyükelçiliğinden doğrudan doğruya Viyana Büyükelçiliğine gönderildi. Tam 1 yıl sonra da 1896 yılının Ocak ayında Berlin Büyükelçisi oldu. Berlin Büyükelçiliği sırasında Osmanlı Devleti'nin düştüğü ekonomik sıkıntı dolayısıyla elçilik maaşları ve borçlarını ödeyemez ve duruma geldi. 1897 yılının Kasım ayında görevini bırakarak İstanbul'a gelen Ali Galib Bey padişah II. Abdülhamid tarafından azledildi.
Padişahın gözünden düşen Ali Galib Bey ancak II. Meşrutiyet'in ilanından sonra tekrar devlet hizmetine geri dönebildi. 1908'in Aralık ayında Osmanlı Ayan Meclisi üyesi oldu. Ağustos 1908-Şubat 1909 tarihleri arasında Posta ve Telgraf Nazırı olarak görev yaptı. Oradan da Aydın Valiliğine gönderildi. Şubat-Mart 1909 tarihlerinde 2 ay kadar Aydın valiliği görevini yaptı. 1919 yılında öldü.
İstanbul Rumelihisarı tepelerinde Ali Galib Bey'e ait Mimar Kemaleddin tarafından yapılmış iki adet köşk bulunmaktadır.

Ali Galip Pasiner (1868, Trabzon - 18 Ağustos 1939, İstanbul), Türk askerdir.
1885 yılında Erzincan Lisesi'nden, 1888 yılında Harp Okulu'ndan mezun oldu. 31 Mart İsyanı üzerine İstanbul'a gelen Hareket Ordusu'na katıldı. 12 Ağustos 1909 tarihinde aynı yılın Haziran ayında lağvedilen Zaptiye Nezâreti'nin yerine kurulan Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'ne tayin edildi. Aynı yıl içinde Avrupa memleketlerinin polis işlerine dair bir inceleme seyahati yaptı ve polisin teşkilatının bugünkü esasını oluşturdu. II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi esnasında, emniyet ve güvenliğini sağladı.
5 Nisan 1915 tarihinde Hicaz Vali ve Komutanlığı'na atandı. Şerif Hüseyin'in isyanı üzerine, 105 gün devam eden direnişten sonra Taif şehrinde İngiliz Kuvvetleri tarafından esir alındı ve Mısır'da üç yıl esir kaldı.
1920 yılında Ankara'ya gelerek Kurtuluş Savaşı'na katıldı. 12 Ocak 1921 tarihinde Konya Valisi olarak atandı. 1922 yılında Buhara'ya elçi olarak tayin edildiyse de, Buhara'nın Sovyet Rusya tarafından işgali üzerine bu görevine gidemedi. Büyük Taarruz sonrası İzmir'de kurulan geçici Üstsubay Divanı Harbi Başkanlığına atandı. Savaştan sonra başarılarından ötürü Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. İstanbul'da kurulan Millî Savunma Bakanlığı Erkan Divanı Harbi Başkanlığı ve Askeri Temyiz Mahkemesi İkinci Başkanlığı yaptı. Kendi isteği üzerine 5 Şubat 1936 tarihinde emekli oldu.
18 Ağustos 1939'da, kanser nedeniyle tedavi gördüğü Gülhane Hastanesinde öldü. Cenazesi 20 Ağustos'ta, Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi.

Ali Rıza Artunkal (1881, Filibe - 13 Aralık 1959, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi.

1904 yılında Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den Mümtaz Yüzbaşı olarak mezun oldu. 83. Alay 16. Bölük Komutanlığında 2. Ordu, Kırkkilise Kolordusu, 4. ve 1. Kolordu kurmaylıklarında bulundu, 1911 yılında Kurmay sınıfına geçti. Kolordu kurmaylığında iken Balkan Savaşları'na katıldı. 1916 yılında binbaşılığa yükseldi. 5. Ordu Menzil Müfettişliği Kurmay Başkanlığı, İkinci Bulgar Ordusu ile irtibat subaylığı, Yıldırım Orduları Baş Menzil Müfettişliği Kurmay Başkanlığı, Çanakkale Grubu Kurmay Başkanlığı, Ordu Şube Müdürlüğü görevlerinde bulundu.
1921 yılında İstanbul'dan İnebolu'ya gelerek Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Garp Cephesi Menzil Müfettişliği Kurmay Başkanlığı, Garbî Anadolu Menzil Müfettişliği Kurmay Başkanlığı yaptı ve 15 Ekim 1921 tarihinde kaymakam rütbesine terfi etti. 1926 yılında miralay rütbesine terfi etti. Akşehir Mıntıka Müfettişliği vekâletinde, 2. Ordu Kurmay Başkanlığı, Piyade Tugay Komutanlığı, Kolordu Kurmay Başkanlığı, Tümen Komutan Vekilliği, Tümen Komutanlığı, Hava Dairesi ve Harbiye Dairesi başkanlıklarında bulundu. 1930 yılında mirliva rütbesine terfi etti ve 41., 16., 4. Tümen ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlıkları yaptı. 1939'da korgeneral rütbesine terfi etti ve 8. Kolordu Komutanlığına getirildi. II. Dünya Savaşı yıllarında Marmara (İstanbul, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli) Sıkıyönetim Komutanlığına atandı, 16 Ekim 1941 tarihinde emekliye ayrıldı.
VI. VII. ve VIII. Dönemlerde Manisa Milletvekili seçildi. 12 Kasım 1941 tarihinden 7 Temmuz 1946 tarihine kadar II. Saydam, I. Saraçoğlu ve II. Saraçoğlu hükûmetlerinde üç defa Millî Müdafaa Vekilliğinde bulundu.
12 Aralık 1959 tarihinde öldü.

Ali Çetinkaya  (1877, Afyonkarahisar - 21 Şubat 1949, İstanbul), Türk asker, siyasetçi ve devlet adamı. Kel Ali lakabı ile anılır.
I. Dünya Savaşı'nda çeşitli cephelerde savaşmış bir subay; İzmir'in işgalinden sonra Türk Kurtuluş Savaşı'nın askeri anlamda "ilk kurşununu atan" kişi olarak kabul edilmiştir. Bayındırlık Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı görevlerinde bulunmuş bir siyasetçi; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Ulaştırma Bakanı’dır.
Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda, TBMM I. II., III., IV., V., VI., VII. dönemlerde meclis üyesi olarak yer aldı.

Hukukçu olmamasına rağmen ikinci dönem Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığını yaptı. İzmir suikastı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası davası gibi önemli davalara baktı. Bayındırlık Bakanlığı sırasında Ankara’daki resmi dairelerin çoğunu yaptırdı. Ulaştırma bakanlığı sırasında demiryolu politikasının savunucusu oldu.
Ankara İstiklâl Mahkemesi başkanlığı görevinde İskilipli Atıf'ın idam kararını vermiştir.

1877 yılında Afyonkarahisar'da doğdu. Babası demirci ustası Ahmet Efendi, annesi Fatma Hanım’dır. Babasını küçük yaşta kaybetti.
1892’de Afyonkarahisar Rüştiyesi'nden mezun olup, aynı tarihte Bursa Askeri İdadisi'ne giriş yaptı. Ardından 13 Mart 1896 yılında girdiği Harp Okulu’ndan 25 Aralık 1898‘de teğmen rütbesiyle mezun oldu ve aynı gün, Selanik'teki III. Ordu emrine atandı. 3 Eylül 1899’da da yine 3. Ordu, 65. Alay, 3. Tabur, 1. Bölüğe atandı. Devrin pek çok genç subayı gibi Balkanlar’da görev yaptı ve geleceğin ünlü subayları olan Resneli Niyazi Bey, Enver Bey, Ali Fethi Bey ile tanıştı. 1902 yılındaki Bulgar Ayaklanmasının bastırılmasında görev aldı. 15 Mayıs 1903’te üsteğmen rütbesine yükseldi ve 6 Aralık 1903'te 3'üncü Ordu 37'nci Redif Alayı 3'üncü Pirlepe Taburu'nda depo memuru oldu. 1 Haziran 1904'te İştip’teki 2’nci Avcı Taburu ile eşkıya takibinde görev aldı. 1 Ekim 1905'te Yüzbaşı rütbesine terfi etti. 1907'de Manastır'da İttihat ve Terakki Cemiyeti katıldı. Hareket Ordusu'nun 31 Mart İsyanı'nı bastırmasından sonra II. Abdülhamid'in tahtan indirilmesinde ve Alatini Köşkü'nde ikamete götürülürken korunmasında Muhafız Birlik Komutanı Ali Fethi Bey'in yardımcısı olarak görev aldı.
Trablusgarp’ın işgali üzerine gönüllü subay olarak Trablusgarp Savaşı'nda çarpıştı; Mustafa Kemal ile aynı cephede savaştı. Bu arada "deli" lakaplı Üsteğmen Halit Bey ile görev yapmış ama anlaşamadıkları için iki subayın görev yerleri değiştirilmişti. Trablusgarp'taki başarılarından ötürü 6 Kasım 1913 tarihinde binbaşı rütbesine terfi etti.
I. Dünya Savaşı'nda Irak, Kafkasya ve Makedonya cephelerinde çarpıştı. 19 Nisan 1915’te yarbaylığa yükseldi. Kut'ül Ammare’de dört ay Türk Birliklerine karşı dayanan İngiliz birliğini teslim alınmasında büyük katkısı oldu. Başarılarından ötürü Türk, Alman, Avusturya madalyaları ile ödüllendirildi.
Mondros Mütarekesi'nden sonra İstanbul’da Karakol Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı ve Yediler diye bilinen ilk faaliyet grubunun içinde bulundu. Anadolu'ya silah, cephane kaçırmak için uğraştı. Bu dönemde Mefharet Hanım ile nişanlandı ve daha sonra gerçekleşen evliliklerinden "İstiklal" (1923-2011) adlı bir kızı dünyaya geldi.
İzmir'in işgalinden az önce, Ayvalık'taki 172. Alay Komutanlığı'na getirildi. 29 Mayıs 1919 tarihinde Ayvalık'ı işgal eden Yunan ordusuna karşı ilk direnişi başlattı ve halkın da katılımını sağlayarak, Ayvalık Cephesini oluşturdu.
İzmir'in işgal edildiği haberi gelince, Yarbay Ali, teslim olmayı bir an bile düşünmeyip, Ayvalık'ın işgali de söz konusu olabileceğini düşünüp hemen direnme hazırlıklarına başlıyor. Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri'de işbirlikçilerdendi. Onun için Kaymakam'a da haber vermeden elde fazla olan silah ve cephaneyi, daha emin bulduğu Kozak nahiyesine naklediyor. 16 Mayıs günü, merkezde bulunan tüm subayları toplayarak durumu kendilerine açık olarak anlatıyor. Tüm subaylarla birlikte işgale karşı direnecekleri yolunda yemin ediyorlar. Yarbay Ali, halktan Kuvayi Milliye oluşturmak için çalışmalara başlıyor.
“DAVETNAME – Bağ yüzü ve bilcümle Kozak nahiyesi ayan ve eşrafına:
Senelerden beri her taraftan hicret eden mazlumların, felaketzedelerin ilticagahı ve Türk ve Müslüman devlet mevcudiyetinin yegane vatanı olan Anadolu’nun kapısına düşman ayak bastı. İzmir’i işgal etti. İşgali tedricen ileri götürecektir. Asırlardan beri husumet ve intikam besleyen Yunan milletinin idaresi altında, hakimken mahkum yaşamağa imkan yoktur. Felaket umum içindir ve bu felaketin daire-i şümulünden küçük, büyük, fakir, zengin, memur ve ahali ve hiçbir fert hariç değildir. El ele kalp kalbe vererek çalışmak zamanıdır. Ancak çalışmak ve fedakarlık etmek suretiyle bu felakete karşı durmak imkanı vardır. Mazlumların yardımcı ve koruyucusu olan Cenab-ı Kadir-i Mutlak bizimle beraberdir. Nahiyenizden bir gönüllü bölüğü teşkili için Mülazım Mahmud Efendiyi memur ettim. Nahiyenizden iki ihtiyat zabitini de berberine alacaktır. Bu bölüğün şimdilik mevcudu 150 nefer olması kafidir ve bölüğe en namuslu, fedakar yiğitlerden intihapedilmelidir ve millet tarafından kumandan ve takım zabiti olarak müntehab bey ve ağalardan münasipleri tayin edilmelidir. Her köy, köyünün cesametine göre 3,5,8 kişi intihap etmelidir. Bunların namuskare hizmet edeceklerine köylüsü kefil olmalıdır ve gönüllü gelecek olanların aile ve emlakine köylü hüsn-ü nezaret ve muhafaza etmelidir. Gönüllü bölüğünün esliha ve cephanesi ve iaşesi tarafımızdan temin edilecektir. Bu bölüğün şimdilik Tıfıllar köyünde ikamet etmesi muvafıktır. İcap ederse Muratili’ne ve Ayvalığa alınabilecektir. Köylü bunları mümkün olduğu kadar askeri ceket, kaput, pantolon tedarik ile giydirmelidir. Bu bölüğün teşkili için Bergama Kaymakamlığına da yazılmıştır. Tabii müdürlüğe de tebliğ edilmiş olacaktır. Haydi bakalım göreyim sizi ey Türk kahramanları!
23 Mayıs 1919 Ayvalık Mıntıka Kumandanı Kaymakam Ali”()  
İzmir'in işgalinden 15 gün sonra Ayvalığa Yunan ordusu işgal etmek için çıkıyor. 28 Mayıs günü Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri Gömeç tarafına kaçıyor. Aslında Kaymakamın kaçması bile işgalin yapılacağının bir göstergesidir. 29 Mayıs Perşembe günü yapılan saldırı ile Yunan askerinin elini koluna sallayarak Anadolu'yu işgal edemeyeceğinin ilk mesajı verilmiştir. 172 Alayın ilk şehidi de, 1. Tabur 1. Bölükten Mülazım-ı sani Edirneli Fahri Efendidir.
Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri, Gömeç'e kaçtıktan sonra da kötülüğe devam etmektedir. Nitekim Dâhiliye Nazırı Ali Kemal'e 29 Mayıs 1919 tarihinde telgraf çekerek Osmanlı Devletinin Yunanistan ile savaş halinde olup olmadığını eğer savaş halinde değil ise, Ayvalık Mıntıka Komutanlığı tarafından Yunan askerine ateş edildiğini ihbar etmekte ve Türk askerinin geriye çekilip Harbiye Nezaretine yollanması gerektiğini söylemektedir. Bunun üzerine Dâhiliye Nazırı/İçişleri Bakanı Ayvalık Kaymakamına telgrafla cevap verip, Osmanlı Devletinin Yunanistan ile savaş halinde olmadığı, Yunanın işgalinin protesto edilmesinin yeterli olduğu ve Ayvalık Mıntıkasındaki ordu kuvvetinin geri çekilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Osman Nuri, Ali Kemal'in bu telgrafı üzerine 30 Mayıs sabahı Yarbay Ali Bey'i arayarak, Dâhiliye Nazırının böyle bir emir verdiğini bildirmiş, Ali Bey ise kendisine böyle bir emrin verilmediğini söylemiştir. Ali Bey, Ayvalık Kaymakamının, Gömeç'te de rahat durmayacağını anlayarak, mıntıka komutanının isteği ileri sürülerek kendisini, Gömeç'teki ikamet ettiği yerden alıp, İstanbul'a yollatmıştır. Böylelikle işbirlikçi Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri'nin Milli Mücadeleye engel olması engellenmiştir.
Bandırma'da bulunan 61. Fırka Komutan vekili Refet, Ali Bey'in düşmanla çatışmasını engellemek ve askerini geri çekmesi için sürekli telgrafla emir vermektedir. 61. Fırka Komutanı Refet'in kendi imzası ile çektiği üçüncü telgrafını yazıyorum:
“Ayvalık Mıntıka Komutanlığına,
Nezareti Celile ve 14. Kolordu Komutanlığından alınıp tarafımıza tebliğ edilmiş olan emirlerde Ayvalığı işgal eden Yunan kuvveti ile çatışma caiz olmadığı ve kıtaatınızın kuzey ve güney vaziyetine nazaran Balıkesir veya Soma istikametlerinde emin bir mevzie çekilerek yalnız, keşif kolları ile temasın zayi edilmemesi emir buyururmuş olduğuna göre mezkur mevziden çekilmek ve yalnız keşif kolları ile teması kaybetmemek lazımdır. Ona göre icra-yı icabı ile bilgi verilmesi beklenir. 2 Haziran 1919 Fırka 61. K. Vekili Refet”()
Yarbay Ali Bey, bunun üzerine, özellikle de Kuvay-ı Milliye kuvvetleri yavaş yavaş oluşmaya başladığı bir zamanda askeri hiyerarşiyi aşarak, özellikle Damat Ferit Hükûmetinde Harbiye Nezaretinde görev yapan birkaç yurtsever yetkiliyi düşünüp, direk durumu Harbiye Nezaretine çektiği telgrafla bildirmiş ve cevap gelinceye kadar bildiğini uygulamaya devam etmiş yani bu olumsuz durumda inisiyatif kullanmıştır. Bu inisiyatif kullanmasında Ali Çetinkaya'nın Teşkilatı Mahsusa üyesi olması, daha sonra Karakol örgütünde yeralması ve direniş için Ayvalık'a gelmiş olması da önemli bir etkendir.
Nitekim 7 Haziran tarihinde kendisine Erkanı harbiye Umumiye Reisi Cevat Paşa'dan cevap gelmiştir. Cevap şudur;
“Karargahı Muratilinde Ayvalık Mıntıka Kumandanlığına
C- 3 Haziran 1919 tarih ve 626 numaralı tele.
Tarz-ı hareketiniz tamamen tasvibe iktiran etmiştir. Bu husustaki emr-i nezaretpenahi 14. Kolordu Kumandanlığı vasıtası ile size tebliğ edilecektir.” () Cevap veren Cevat Paşa'da, Karakol örgütü üyesidir.
9 Haziran tarihinde de Harbiye Nazırı (savaş bakanı) Şevket Turgut Paşa, telgrafla Yarbay Ali Bey'i kutlamıştır. Damat Ferit Hükûmetinde çatlak başlamış, Harbiye Nazırı, Bakanlar Kurulunda Ali bey'i savunmuş ve Sadrazam Damat Ferit'in geri adım atmasına neden olmuştur.
Yarbay Ali Bey, bu arada elindeki kuvvet ve gönüllülerden oluşturduğu birliklerle Yunan kuvvetlerine zaman zaman saldırı düzenlemektedir. Bu saldırılar sırasında Kolordudan herhangi bir maddi veya manevi yardım alamamıştır. Anılarında bu durumu söyle belirtir:
“Maalesef şimdiden söylemeye mecburum ki evvel ve ahir Ayvalık cephesi mücadelesine kolordunun hiçbir suretle maddi ve manevi faydası olmamıştır. Bütün mücadel

Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa (1851 – 1914), Arnavut asıllı Osmanlı devlet adamı.
45 yıllık devlet hizmeti içinde 1898-1908 arasındaki hizmetleri ile öne çıkmış bir devlet adamıdır. II. Abdülhamid döneminde 1898-1902 arasında Konya valiliği hizmetinde bulunan Mehmed Ferid Paşa yöreye yaptığı hizmetlerle büyük iz bırakmış; ardından 15 Ocak 1903 - 22 Temmuz 1908 tarihleri sadrazamlık yaparak Jön Türk İhtilalinden önceki son sadrazam olmuştur.

1851 tarihinde Yanya’da dünyaya geldi. Babası, Mutasarrıf Avlonyalı Mustafa Nuri Paşa adında bir Arnavut beyidir. Aile adı Valora idi. Baba tarafından soyu, kaptan-ı derya Sinan Paşa’ya dayanmaktadır. Anne tarafından da Tepedelenli Ali Paşa soyundandır.
Yanya'da sibyan mektebi ve rüştiyeyi bitirdikten sonra Yanya Rum Lisesi'nde okudu. Özel öğretmenlerden yedi yıl Arapça, Fransızca, İtalyanca ve Rumca dersleri aldı.
1867 yılında babasının Resmo Mutasarrıflığı sırasında Resmo Cinayet Meclisi Baskâtipliği görevi ile memuriyete başladı. Kandiye, Mostar, Saraybosna, Diyarbakır ve Halep'te çeşitli mülkiye ve adliye memurluklarında bulundu ve çeşitli komisyonlarda üyelik yaptı. 1874 yılından itibaren hızla terfi edip önemli görevlerde bulunan Mehmed Ferid Paşa, Ocak 1884'te İstanbul'a gelerek Şura-yı Devlet üyesi ve Kasım 1884'te "Tanzimat Dairesi" üyeliklerine getirildi.

1898'de vezirlik rütbesi ile Konya Valisi yapıldı. Bu görevde önemli başarılar kazanıp, bu yöreye büyük hizmetler yaptı. Konya merkezde ve ilçelerde hükûmet konakları, hapishaneler, askeri kışlalar ve depolar, (merkezde Hamidiye Sanayi mektebi, idadi vb) okullar, Gureba Hastanesi, memleket bahçesi parkı, buğday pazarı, yollar, şoseler, köprüler yaptırdı. Konya'ya içme suyu getirtti. Selçuklu eserlerini tamir ve restore ettirdi. Bu eyalete bağlı Antalya'da liman, iskele ve rıhtımlar yaptırdı. Konya eyaletinde eşkiyaları tenkil ederek elimine etti. Devlet dairelerine ve eğitimde ıslahatlar yaptı. Sanayii teşvik etti ve özellikle halıcılık sanayinin canlandırılıp geliştirilmesine çaba harcadı.
1902 yılında eşinin rahatsızlanması ve doktorların rahatsızlığı Konya'nın sert iklimine bağlaması üzerine başka bir şehre görevinin nakli talebinde bulundu. Bu dönemde Konya'yı ziyaret eden Alman elçisi Mareşal Von Biberstein'in güvenini kazanıp, onun tarafından padişaha methedildiği ve nihayet saray mensuplarından İzzet Paşa'nın güvenini kazanmış olduğu da söylenir. Böylece padişah 1902'de onu İstanbul'da kurulmuş bulunan ve vilayetlerden gelecek şikayetleri incelemekle görevli bir komisyona başkan olarak görevlendirdi; ardından da sadarete tayin etti.

1902'de Makedonya isyanı gittikçe yayılmaya başladı. Osmanlı devleti Makedonya'da ıslahata karar vermek zorunda kaldı. Mehmet Ferid Paşa İstanbul'a davet edilerek Rumeli Islahat Komisyonu Reisliği görevine getirildi. 25 Ekim bu ıslahat tedbirleri açıklandı ve uygulanmaya koyuldu.

Devlet işleri daha da ağırlaşmadan Sadrazam Mehmed Said Paşa'nın azline gerek görüldüğünden kendisinden sadakat senedi alınarak Ocak 1903'te sadrazam tayin edildi.
Sadrazamlık döneminde Arnavutluk ve Makedonya'daki karışıklık devam etti. Sisam'da isyan çıktı. Tanzimat Devrinin başından beridir koordinasyonsuz alınan dış borçların geri ödenebilmesi problem oldu ve konsolidasyon yapılıp borçların birleştirilmesi devleti çok uğraştırdı.
21 Temmuz 1905'te Sultan II. Abdülhamid'e suikast girişimi; 1906'da Şehiremini (İstanbul Belediye Başkanı) Rıdvan Paşa'nın bir suikast sonucu öldürülmesi; onun sadrazamlığı döneminde gerçekleşen olaylardandır.
Jön Türklerin II. Meşrutiyet'in ilanı ile sonuçlanacak Rumeli olayları da Mehmed Ferid Paşa'nın sadrazamlığı sırasında Nisan 1908'de başladı. 1878'den beri artan Meşrutiyet talebi bu dönemde iyice artmış; 3. Ordu Kanun-i Esasi'nin ilanı için adeta başkaldırmış; Kolağası Niyazi ve Eyüp Sabri Beyler Resne ve Ohri'de, Enver Bey Tikveş bölgesinde, Selahattin ve Hasan Tosun Beyler Arnavutluk’ta, çeteler kurarak dağa çıkmışlardır. Padişahın ısrarlı takibat emrini sadrazamın alel usul tedbirlerle geçiştirdiği ve dolaylı yoldan meşrutiyetin ilanını ya da Kanun-ı esasinin yeniden yürürlüğe konmasını arzuladığı iddia edilir.
Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa hükûmeti Rumeli'deki isyanı bastıramayınca II. Abdülhamid, 29 yıl önce askıya alınan Kanun-i Esasi'yi yürürlüğe koymayı kabul etti ve öylece 24 Temmuz 1908'de Meşrutiyet yeniden ilan edildi.

Mehmed Ferid Paşa, II. Meşrutiyet'in ilanından iki gün önce sadrazamlıktan azledilmiştir. Azil nedeni olarak Rumeli’de çıkan olayları yatıştıramaması, padişaha meşrûti yönetimin kabul edilmesi tavsiyesinde bulunması ve Meşrutiyet için İttihat ve Terakki’ye yardım ettiği iddiaları vardır. Esas neden ise, Kanun-i Esasi’nin tekrar ilan edilmesinde yeni bir sadrazama ihtiyaç duyulmuş olmasıdır. Ayrıca yeni dönemde deneyimli bir sadrazam atanarak başta İngiltere olmak üzere Düvel-i Muazzaman'nın desteğinin alınması düşünülmüştür.
Sadrazam Mehmed Ferid Paşa’nın görevinden alınması, sorumluluğun da ona yüklenmesi anlamına geliyordu. Yapılan hükûmet değişikliğinde, Sadrazam ve Serasker Rıza Paşa dışındaki hükûmet üyeleri yerlerinde bırakılmıştır.

Şubat 1909'da Ayan Meclisi üyeliğine atandı. Ayrıca kendisine Aydın vali vekilliği görevi verildi. Mayıs 1909'da sadrazam Ahmed Tevfik Paşa tarafından Dahiliye Nazırı yapıldı ama Ağustos 1909'da bu görevden istifa etti. 1912'de tekrar Dahiliye Nazırlığı yapmaya davet edildiyse de bu görevi kabul etmedi. 1912'de Ayan Meclisi Reisliğine getirildi. Fakat 1913'te Kâmil Paşa hükûmeti Bâb-ı Âli Baskını ile düşürülmesi ile bu görevden azledildi. Mısır'a gidip yerleşti.
1914'te kalp hastalığı tedavisi için İtalya'da San Remo şehrine gitti. Burada vefat etti. Cenazesi Avlonya'ya nakledildi.

Özen, Şükrü "Mehmed Ferid Paşa (Avlonyalı)", (1999), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.2 s.141 ISBN 975-08-0072-9
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basimevi, (Dergah Yayınevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., s.1587-1653.
Buz, Ayhan (2009) " Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Danișmend, İsmail Hâmi (1971),Osmanlı Devlet Erkâni, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google Kitaplar'da Avlonyalı Ferid Paşa)7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yalman, Ahmet Emin (1989), Osmanlı İmparatorluğu'nda Sadr-ı Âzamlık (1876 - 1922), Ankara: Ankara Üniversitesi, DTCF yayınları

Aydın Nezih Doğan (d. 16 Mayıs 1962 Balâ, Ankara, Türkiye), Türk bürokrat.
1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset ve İdare Bölümünden mezun oldu. Akören, Hilvan, Çekerek Kaymakamlıkları, Mülkiye Müfettişliği, Mülkiye Başmüfettişliği, Mülkiye Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığı, İçişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği, PTT Genel Müdürlüğü Yönetim Kurul Üyeliği (Hazine Temsilcisi) yaptı. 30 Aralık 2005 tarihinde Tekirdağ Valiliği görevine atandı. İçişleri Bakanlığının 10 Haziran 2009 tarihli 10030 numaralı yazısı ve Bakanlar Kurulunun 11 Haziran 2009 tarihli kararıyla Konya Valiliği görevine atanmıştır. 2 Ağustos 2013 tarih ve 2013/5197 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Van Valiliğine atanmıştır. 16 Şubat 2015 tarih ve 2015/7295 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla Merkez Valisi olmuştur. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Türkiye'de görevde olan valilerin listesi

Hüseyin Barlas Doğu (1936, Safranbolu, Türkiye), Türk siyasetçi.

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü'nü bitirdi. Kayak Federasyonu Asbaşkanlığı, Doğu İnş. San.Ltd.Şti.Genel Müdürlüğü, 17. ve 18. Dönem Ankara Milletvekilliği ile Millî Savunma Bakanlığı, 1983-1991 yılları arasında Dünya Parlamentolar Arası (IPU)Türk grubu başkanlığı yaptı, 1989'da Dünya İslam Ülkeleri Parlamentolar Arası dayanışma grubunu kurdu ve ilk takip komitesi (follow up committee) Başkanlığı yaptı. 1989'da, 12+ grubuna TBMM'nin dahil olmasını sağladı. 1991 yılında Millî Savunma Bakanlığı görevi için Parlamentolar Arası Birlik Başkanlığından ayrıldığında 12+ grubu başkanlığı TBMM'ye verilmişti. 1989'da Parlamentolar Arası Birliğin Londra'da yapılan 100. yıl toplantısında, 12+ grubunda Bulgaristan'nın Türk azınlığa uygulamakta olduğu asimilasyon politikası kınama bildirgesinin yayınlamasını sağlamıştır (Emekli Büyükelçi Bilal Şimşir Dokumanı ile). TBMM'de İnsan Hakları Komisyonunun Kurulması gereğini dile getiren ilk milletvekilidir ve kurucu üyesidir. (Bülent Akarcalı Dokümantasyonu). Evli ve 1 çocuk babasıdır.
15 Şubat 2015 tarihinde Ankara'da yapılan İşçi Partisi Olağanüstü Kurultayında alınan kararla değişime uğrayan ve yeni adı Vatan Partisi olan bu partide Genel Başkan Başdanışmanı olarak görev yapmaya başladı. Aynı zamanda Merkez Karar Kurulu üyesi oldu.

Bedri Gürsoy (1916, Çermik, Diyarbakır, 15 Nisan 1991, Ankara) Türk akademisyen ve Maliye Bakanı.

1916 yılında Diyarbakır'ın Çermik ilçesinde doğdu. Babası İsmail Hakkı Gürsoy'un hakimlik görevi nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Doğu ve Güney Doğu Anadolu'nun farklı illerinde sürdürdü. Afyon Lisesini bitirdi. 1937 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Okulu Maliye Bölümünden mezun oldu. 1937-1943 yılları arasında Maliye Bakanlığında memur olarak çalıştı.

Paris Sorbonne Üniversitesinde doktoraya başladı. 1940'ta Fransa Muharebesi sonrası Paris'in düşmesi nedeniyle Türkiye'ye döndü. 1942 yılında Siyasal Bilgiler Okuluna mali ilimler asistanı olarak girdi. 1945'e dek akademik çalışmalarını sürdürdü ve bu yılın sonunda doçent oldu. Doçent öğretim üyesi sıfatıyla Zirai İktisat ve Kamu Maliyesi dersleri okuttu.
1950 yılında Siyasal Bilgiler Okulu fakülte adı aldıktan sonra profesörlüğe yükseltilen ilk öğretim üyesi oldu. 1950-1952 yılları arasında Amerika'da bulunan Güney Kalifornia Üniversitesinde ziyaretçi profesör olarak bulundu ve burada mahalli idareler üzerine çalıştı.1954 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı seçildi. 1958 yılında Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü kurucusu olarak iki yıl boyunca bu kurumun genel müdürlüğünü yaptı. 1961-1962 yılları arası ikinci kez Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı seçildi.

38. Türkiye Hükumetinde 17 Kasım 1974 - 31 Mart 1975 tarihleri arası Maliye Bakanı olarak görev aldı.

15 Nisan 1991 yılında hayatını kaybetti. Ferihan Gürsoy ile evliydi. İyi derecede Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı'na ilgi duymakta olup rubai türünde şiir yazmıştır.

Borsa Notları (1949)
Maliye Ders Notları (1955)
Borsalar (1977)
Kamusal Maliye (1982)
Verimlilik Üzerine Düşünceler (1985)
Rubailer (1986)

Mehmet Behiç Erkin (5 Nisan 1876, İstanbul - 11 Kasım 1961, İstanbul), Türk asker, siyasetçi, diplomat.
Çanakkale Harbi bittikten sonra İttifak Devletleri arasında bulunan Almanların, savaşın kazanılması payından dolayı Alman Devleti'nin en önemli nişanı olan Demir Haç Madalyası'nın en üst mertebesi olan 1. Dereceden Demir Haç Madalyası ile onurlandırdıkları iki komutandan biridir. Madalyayı alan diğer kişi Mustafa Kemal Paşa'dır.
Çanakkale Harbi'nin Savunma Seferberlik Planı'nı hazırlayan, Ordu Dairesi Reisi olarak atandığı için hazırladığı savunma seferberlik planını başarı ile uygulayarak ve cephe gerisindeki sevkiyatları yöneterek savaşın kazanılmasında payı olan, Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Almanya'nın ikişer madalya ile kahraman ilan ettikleri  komutandır.
Keza Türk Kurtuluş Savaşı'nın Mustafa Kemal tarafından "Siz sevkiyatlarda başarılı olun ki, ben cephelerde başarılı olayım" diyerek tüm İstiklal Harbi cephe sevkiyatlarını güvenerek emanet ettiği ve tarihte Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı olarak bilinen komutan. Kurtuluş Savaşı sonrasında gerek İstiklal Madalyası, gerekse de TBMM Özel Takdirnamesi ile onurlandırılan Kurtuluş Savaşı kahramanıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları'nın kurucusu ve ilk genel müdürü (1920-1926) olan Erkin, "Demiryollarının Babası" olarak anılır.
TBMM'de II. (Ara Seçim) ve III. (22 Kasım 1928 tarihinde istifa etmiştir) dönem İstanbul, VII. dönem Çankırı milletvekilliği ile 1926-1928 yılları arasında Nâfıa Vekili (bugünkü bayındırlık bakanı) olarak görev yaptı. Bakanlığı sırasında İcra Vekilleri Heyeti'nin bir azası olarak "Millî Emniyet Hizmetleri Teşkilâtı" (Milli İstihbarat Örgütü) hem fikir babalığını yapan hem de kurucu sıfatı taşıyan imzalardan birinin sahibi. 1926 yılında cumhuriyetin ilk emekli sandığını teşkil eden "İmalat-ı Harbiye Teâvün ve Sigorta Sandığı"nı kurdu.
Atatürk'ün en yakın ve en eski (1907'den itibaren) mesai arkadaşlarındandır ve özel mektuplarla düşüncelerini en açık surette paylaştığı, ülke ve dünya meseleleri üzerinde fikir alışverişinde bulunduğu sayılı kişilerden biridir. Osmanlı İmparatorluğu'nda demiryolları hakkında bir eser yazan ilk ve tek Müslüman Türk'tür. II. Dünya Savaşı sırasında Paris büyükelçiliği esnasında binlerce Yahudi'yi Nazi soykırımından kurtarmasıyla da tanınmaktadır.

1876 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Ömer Fevzi Paşa’nın oğlu kaymakam Cemil Bey, annesi Nadire Hanım’dır. Halası Saide Hanım ve eşi Hidayet Paşa’nın yanında büyüdü. Mareşal Hidayet Paşa’nın görev yerleri nedeniyle çocukluğunda Bağdat, Erzincan, İstanbul ve Basra vilayetlerinde bulundu. Erzincan’da bulunduğu sırada Erzincan Askeri Rüşdiyesi’nde askeri eğitime başladı. Hidayet Paşa’nın Basra valiliği döneminde okul eğitimine ara vererek özel dersler aldı; Hidayet Paşa’nın ölümünden sonra ailesi ile İstanbul’a döndü.
1894 yılında İstanbul'da Askeri Rüştiye'yi, 1895 yılında Askeri İdadi'yi, 1898'de Harp Okulu'nu, 1901'de Harp Akademisi'ni bitirdi. 1902'de Selanik'te 3. Ordu Komutanlığına atandı. Bu görevi sırasında tanıştığı Mustafa Kemal'le dostlukları ömür boyu devam etti. Behiç Bey bu arada 12 Şubat 1902’de Midilli Mutasarrıfı Reşit Paşa’nın kızı Behiye Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Reşide (1902) adında bir kız; Necit (1903) ve Vecih (1904) adında iki oğul sahibi olmuştur.

1904'ten sonra kurmay yüzbaşı olarak Selanik-İstanbul demiryolu muhafız kuvvetleri müfettişliği yaptı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra 31 Mart İsyanı patlak verdiğinde ayaklanmayı bastırmak üzere İstanbul'a giden Hareket Ordusu'nda yer aldı. 1910 yılında Selanik-İstanbul hattında yeni kurulmuş olan askeri komiserliğe atandı. 1912 yılında Balkan Savaşı'nda Yunanlara esir düştü. Kurtulduktan sonra Erkânı Harbiye'de görev aldı ve demiryollarının ordu hizmetinde çalıştırılmasını sağladı. I. Dünya Savaşı sırasında demiryolu kuruluşu ve işletmesi konularında deneyimlerini aktardığı "Demiryollarının Askerlik Açısından Tarihi, Kullanımı ve Teşkilatı" isimli kitabını yayınladı.

Çanakkale Savaşları sürecinde Miralay Behiç Bey'in savaşın kazanılmasında büyük payı oldu. Cepheye asker ve mühimmat sevkiyatını düzenli bir şekilde yapmayı başarmış olan komutandır. Bu sebepten dolayı Çanakkale'yi savunan Türk Kuvvetleri'nin Komutanı Mareşal Liman von Sanders, Alman İmparatoru'na Behiç Bey'in Alman Devleti'nin en üstün mertebedeki nişanı olan "1. dereceden Demir Haç Madalyası" ile onurlandırılmasını teklif etmiş ve bu öneri Alman İmparatoru tarafından kabul edilerek, 29 Mart 1918 günü Behiç Bey'e daha önce 2. dereceden verilmiş olan Demir Haç Madalyası'nın bu defa 1. dereceden olanı verilmiştir. Çanakkale Harbi'nde görev alan tüm Osmanlı Ordusu Subaylarına Almanlar İkinci Derece Demir Haç Madalyası verirken sadece Behiç Erkin ve Mustafa Kemal Birinci Derece Demi Haç Madalyası ile onurlandırılmıştır.
1918 senesinde Azerbaycan'ın ilk düzenli ordusunu kurmakla görevlendirilen Behiç Bey, askeri polis ve jandarma teşkilatını kurmak için 19 Temmuz-28 Ağustos 1918 tarihleri arasında Gence'ye gönderildi. 3 Ağustos 1918 günü Behiç Bey'in hazırladığı Azerbaycan Jandarma Teşkilatı Kararnamesi, hiçbir değişime uğramaksızın Azerbaycan Hükûmet Başkanı Fethali Han Hoyski ve Harbiye Nezareti Başvekili İsmail Han Zeyyad Hanuf tarafından Behiç Bey'in de katılımı ile imzalandı.
Behiç Bey'in başından imzalanmasına kadar hazırlayıp neticelendirdiği bu teşkilat Bakü'nün idaresini Lenin tarafından atanan Ermeni Komiser Şaumyan'ın başında bulunduğu Kızıl İdare'den kurtararak, şehrin Azeri Türkler tarafından alınmasını sağlamıştır. Azerbaycan'ın başkenti Bakü'nün işgalden kurtulmasında başrol oynayan Behiç Beyin bu başarısı maalesef çok az bilinir.
15 Eylül 1918 senesinde Bakü'deki idare, bu jandarma teşkilatı tarafından alınmasından sonra, teşkilatın karargâhı Bakü'ye taşındı. Ateşkes antlaşması imzalandığından İstanbul'a dönmek zorunda kalmıştır.

Behiç Bey, Mustafa Kemal'in tarihte "Beyaz Subaylar Listesi" olarak bilinen ve Başkumandanın Anadolu'ya geçmesini istediği subayların listesini Behiç Beye gönderdiğini anlayan Damat Ferit Hükûmeti'nin hakkında idam kararı çıkarması üzerine işgalci İngilizler tarafından arandığı sırada, Millî Mücadele Hareketi'ne katılmak üzere Anadolu'ya geçti; Türk Kurtuluş Savaşı'nın da en önemli kahramanlarından birisi oldu. 5 Temmuz 1920'de Ankara'ya vardı. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa kendisine ikinci başkanlık, Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) İsmail Fazıl Paşa ise Anadolu Şimendiferleri İşletme Müdürlüğü teklif etti. Mustafa Kemal'in yönlendirmesiyle ikinci teklifi kabul ederek demiryollarının başına geçti. Osmanlı Devleti döneminde demiryolları konusundaki tek eseri yazmış olması, 1903 senesinden başlayarak Şimendifer Hat Komiserliği ve İkmal Şube Müdür Yardımcılığı gibi tecrübelere sahip olmasından, ama hepsinden önemlisi Çanakkale Harbi'nin tüm cephe sevkiyatlarını planlayan ve başarı ile uygulayan komutan olmasından dolayı Kurtuluş Savaşı'nın tüm cephelere asker, silah ve erzak sağlama görevine uygun görülmüştü.

Mustafa Kemal'in "Ben cephelerde ne yapılacağını biliyorum, ama ordumuzun cephelere süratle nasıl sevk edileceğini bilmiyorum, bu şimendiferlerin işin ehli biri tarafından idare edilmesi ile mümkün olabilir, buna ancak siz muvaffak olabilirsiniz, siz şimendiferlerle cephelere askerleri sevk edin ki, ben de cephelerde muvaffak olabileyim" diyen sözleri üzerine görevi üstlenen Behiç Bey, tek bir şart öne sürmüştü: "İşine kimsenin karışmaması". Bu şartı Mustafa Kemal tarafından kabul edildi. Behiç Bey, demiryollarının kesiştiği yer olan Eskişehir'e bir üs kurdu ve savaş boyunca derme çatma trenlerle cepheye asker, cephane, malzeme nakletti; ray döşetti; gerektiğinde ray ve vagonlardan çelik söktürüp kılıç yaptırdı. Behiç Erkin'in Türk Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasındaki en önemli pay sahibi komutanların başında yer almasını, kendisine Büyük Taarruz başladığı dakika Ankara'dan Nafıa Vekaleti'nden gelen şu telgraf en iyi şekilde açıklar:
"İşbu dakikadan itibaren bütün millet fedakâr şimendifercilerimizi Allah'tan sonra kahraman ordumuzun yegâne muin-i zaferi olarak görmektedir". Behiç Bey, Kurtuluş Savaşı'ndaki önemli rolü ve başarılarından dolayı hem "T.B.M.M. Özel Takdirnamesi" hem de "İstiklal Madalyası" ile onurlandırılmıştır.
Türkiye'de demiryollarının kurucusu sayılan Behiç Erkin birçok kaynakta "Demiryollarının Babası", "Türk Demiryolculuğu Sektörünün Babası" şeklinde anılır. 1920 Temmuzundan itibaren başladığı ve 6 yıl sürdürdüğü Genel Müdürlük dönemi, Bayındırlık Bakanı olması ile sona erdi.

1926-1928 yıllarında Nafıa Vekili (Bayındırlık Bakanı) olduğu dönemde demiryollarını millileştirilmesi, demiryolları işletme lisanının 50 yıl sonra ilk defa Fransızcadan Türkçeye çevrilmesi, ilk kamu müzesinin (Demiryolları müzesi) kurması, özerklik kavramını Türkiye'de uygulayan ilk kişi sıfatıyla, daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak Mühendis Mektebi'ne özerklik vermesi, üniversite derslerini Türkçeleştirmesi, Millî İstihbarat Teşkilatı'nın fikir babalığını yaparak resmiyet kazandırıp kurulmasını sağlaması ve M.İ.T.'in kurucu kararnamesine Atatürk'le beraber imzasını koyması, Türkiye'de ilk resmi yardımlaşma sandığını, yani Emekli Sandığı'nı kurması gibi birçok önemli ilkin altında Behiç Erkin'in imzası bulunmaktadır.

Behiç Bey'in ülkenin demiryolları için yaptığı çalışmalar, 1933 yılında eski arkadaşı ve devrin cumhurbaşkanı Atatürk'ün bir jestiyle ödüllendirilmiştir. Cumhuriyetin 10. yılı kutlamaları için "Onuncu Yıl Marşı" yazılırken, Atatürk, tek bir dizeye müdahale ederek "yurdun her bir tepesinde dumanlar tütüyor" dizesi yerine "demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan" dizesini yazdırmış ve Behiç Bey'e hitaben "sizin emeğiniz bu mısra ile daha iyi dile getiriliyor" demiştir.
Soyadı Kanunu çıktığında "Erkin" soyadı Behiç Bey'e 8 Şubat 1935 tarihinde Atatürk tarafından bizzat ve yazılı olarak verildi. Atatürk'ün yakın arkadaşına uygun gördüğü Erkin kelimesinin anlamı şudur: "Her şart altında kendi doğru kararını verebilen, müstakil fikirli"



Ömer Behçet Uz (1893-19 Mayıs 1986), Türk tıp doktoru ve 1931-1941 yılları arasında İzmir Belediye Başkanlığı, ardından iki dönem Sağlık Bakanlığı yapmış devlet ve hizmet adamıdır.

1893 yılında Denizli'nin Buldan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Buldan'da yaptı. Liseyi İzmir'de okuduktan sonra Darülfünun Tıp Fakültesi'ne girdi. Balkan Savaşı'nın çıkmasıyla tıp öğrenimini aralıklarla savaş içinde tamamladı. Asistanlığını Darülfünun Tıp Fakültesi Çocuk Kliniğinde Prof. Dr. Kadri Reşit Paşa'nın yanında yaptı. Bir süre İstanbul Şişli Çocuk Hastanesi'nde ve daha sonra Darülfünun Tıp Fakültesinde doktorluk yaptıktan sonra serbest çalışmak için İzmir'e geldi.
Dr. Behçet Uz, İzmir'de bir yandan doktorluk yaparak bir yandan da halk sağlığını en geniş anlamda gözeterek başlattığı hizmetlerini, sosyal amaçlı diğer girişim ve çalışmalarıyla da perçinledi. Bütün İzmir onu tanıdı, sevdi ve saydı.
İzmir Memleket Hastanesinde Çocuk hastalıkları Klinik Şefliği, Kolej hekimliği, Fransız Hastanesi, Çocuk Esirgeme Çocuk Polikliniği, Aydın Şimendifer Kumpanyası başhekim muavinliği gibi hizmetleri onun 1930 yılına dek sürdürdüğü hizmetlerden yalnızca birkaçıdır. İzmir'de ilk defa 1922'de on yedi arkadaşı ile birlikte Verem Mücadele Cemiyetini kurmuştur. Uzun yıllar Tıp Cemiyeti, Etibba Odası başkanlıklarında bulunmuştur. Belediye kanunu ilk uygulama yılı olan 1930'da İzmir Belediye Meclisine üye olan Dr. Uz, Meclisin daha ilk toplantısında daimi encümeni seçildi. İşte bu yıldan sonradır ki İzmir'e olan o unutulmaz katkılarını tıp ve toplum sağlığı alanlarından daha da öteye, kentin imar ve kalkınmasına yöneltti.
1931'de İzmir Belediye Başkanlığına seçilerek on yıl belediye başkanlığı yaptı. Onun zamanında İzmir kısa surede ihya oldu. Belediye milyonlarca liralık borçtan kurtuldu. Atatürk heykeli ve Cumhuriyet meydanı, her semtteki Pazar yerleri, çocuk bahçesi, parklar, bulvarlar, Kültürpark ve İzmir Uluslararası Fuarı, Çocuk Hastanesi, Santral Garajı, Fevzi Paşa Bulvarı, Dr. Behçet Uz'un İzmir'in kalkınması yönündeki hizmetlerinden bazılarıdır. Dr. Uz'un yerel hizmetlerine 1941'de idari hizmetleri de eklendi. Denizli'den milletvekilli seçilerek tam 19 yıl sürecek olan başarılarla dolu siyasi hayatı da başlamış oldu. Ayrılığı İzmirlileri çok üzdü ama o hizmetlerini tüm ülkeye yayma imkânı buldu.

Behçet Uz, TBMM VI. Dönem (Ara Seçim), VII. ve VIII. Dönem Denizli, X. ve XI. Dönem
İzmir Milletvekilliği yaptı.
9 Temmuz 1942 - 09 Mart 1943 tarihleri arasında Ticaret Bakanlığı yaptı. 7 Ağustos 1946 - 10 Haziran 1948 ve 18 Mayıs 1954 - 9 Aralık 1955 tarihleri arasında da iki dönem Sağlık Bakanlığı yaptı.
19 Mayıs 1986 tarihinde 93 yaşında hayatını kaybetti.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Berat Albayrak (d. 21 Şubat 1978; İstanbul), Türk iş insanı ve siyasetçidir.
2015'ten 2018'e kadar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ve 2018'den 2020'ye kadar Hazine ve Maliye Bakanı olarak görev yaptı. Haziran 2015 ve Kasım 2015 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden İstanbul milletvekili oldu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kızı Esra Erdoğan ile evlidir.

Berat Albayrak, 21 Şubat 1978'de İstanbul'da doğdu. Babasının adı Sadık, annesinin adı Kıymet'tir. Aslen Dernekpazarı/Trabzonludur. Anne tarafından Sürmene/Trabzonludur. Anne tarafından soyu Karamanoğlu İshak Bey'e dayanan Çavuşzadeler olarak bilinen bir ailedendir. İlk öğrenimini Fatih, Fındıkzade ilkokulunda, orta öğrenimini Fatih Erkek Lisesinde tamamladı. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın büyük kızı Esra Albayrak ile 2004 yılında evlenmiş olan Berat Albayrak, 3 erkek (Ahmet Akif d. 2006, Sadık Eymen d. 2015, Hamza Salih d. 2020) ve 1 kız (Emine Mahinur d. 2009) olmak üzere dört çocuk babasıdır.
İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünden 1999 yılında mezun olduktan sonra 2004 yılında New York'taki Pace Üniversitesi Lubin School of Business'ta finans üzerine yüksek lisans yaptı. 2011 yılında Kadir Has Üniversitesi Bankacılık ve Finans Bölümü'nde 'Elektrik enerjisi üretiminde yenilenebilir enerji kaynakları ve finansmanı' başlıklı teziyle de doktora derecesi aldı.

Profesyonel ilk iş hayatına 1996 yılında başladı. 1999 yılında Çalık Holding bünyesinde görev aldı. 2002-2006 yılları arasında şirketin Amerika Birleşik Devletleri ofisinde finans direktörlüğü yaptı. 2006 yılında ABD'den Türkiye'ye dönen Albayrak, önce mali işler genel müdür yardımcısı oldu daha sonrasında 2007 yılında ise genel müdürlük görevini üstlendi. 2007 yılında yaklaşık 1 milyar $ talep ile 200 milyon $'lık Türkiye'deki ilk holding Euro Bond ihraç sürecini yönetti. 2008 yılında FAVÖK değerinin 34 katı satış bedeli ile Türkiye'deki en yüksek yurt dışı şirket satışını gerçekleştirdi. 2007-2008 yıllarında Türkiye'ye yaklaşık 1 milyar $ tutarında doğrudan yabancı yatırım sağlanmasına katkıda bulundu. 2013 yılı sonunda özel sektörden ayrılan Berat Albayrak, Sabah Gazetesi'nde yazar olarak görev aldı. Aynı dönemde Marmara Üniversitesinde bankacılık ve finansman alanında ders verdi. Ayrıca birçok sivil toplum kuruluşunda çeşitli görevler   üstlendi.

7 Haziran 2015 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. 12 Eylül 2015'te gerçekleşen Ak Parti 5. Olağan Kongresi'nde, MKYK (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu) listesinde görev üstlendi. 1 Kasım 2015 genel seçimleri sonrasında kurulan 64. Hükûmette Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanı oldu. Aynı şekilde 65. Hükûmette de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevine devam etti. 21 Mayıs 2017'de gerçekleşen Ak Parti 3. Olağanüstü Kongresi'nde, bir kez daha MKYK (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu) listesinde görev aldı. 2017 Anayasa değişikliği referandumunda kabul edilen cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi sonrasında gerçekleştirilen 2018 genel seçimlerinin ardından 66. Hükûmette, başkanlık sisteminin ilk kabinesinde Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine başladı. 12 Eylül 2018 tarihinde Türkiye Varlık Fonu'nun başkan vekili oldu. 2 Ekim 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararıyla Savunma Sanayii İcra Komitesi'nde görev aldı.
Berat Albayrak, 15 Temmuz 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararıyla YAŞ (Yüksek Askerî Şura) üyesi olarak seçildi. 8 Kasım 2020 tarihinde sağlık sorunları nedeniyle Hazine ve Maliye Bakanlığı görevinden istifa etti.

Petrol arama çalışmaları kapsamında, Şemdinli, Cizre, Van ve Siirt konumlarını da kapsayan geniş bir bölgede Türkiye'de ilk kez uçakla gravite manyetik veri toplama işlemi uygulandı, aynı zaman zarfında Türkiye'nin ilk derin sondajı Hakkâri Çukurca'da 4.500 metre derinlikte yine bu dönemde gerçekleştirildi. O gün atılan adımlar neticesinde hâlihazırda Şırnak/Gabar'da Türkiye Petrolleri A.O. günde 60 bin varil petrol üreten bir şirket hâline geldi. (Aynı saha için günlük 100.000 varil üretimi hedefine yakın zamanda ulaşılacağı belirtilmektedir.) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından Berat Albayrak'ın bakanlık döneminde başlattığı "Bağımsız Enerji" politikası ile enerjide kritik bir nokta olan Gabar'da 2024 yılı sonunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından hazırlanan raporda petrol üretiminin "63 kuyuda günlük 58 bin varil"e ulaşarak, Türkiye'nin petrol tüketiminin yüzde 6'sını karşıladığı açıklandı.
Sondaj Gemileri
Berat Albayrak, Yavuz, Kanuni sondaj gemilerini ülke envanterine dâhil etti. Türkiye'nin ilk sondaj gemisi Fatih, Karadeniz'de toplamda 710 milyar m³lük tarihî bir keşif gerçekleştirdi. Toplam saha rezerv değerinin 1 trilyon Amerikan doları olduğu düşünüldüğünde bu kaynak Türkiye'nin toplamda 4 yıllık ihracatına karşılık gelmektedir. 

Akkuyu Nükleer Güç Santrali
4.800 MW kurulu güç kapasiteli ve yılda 35 milyar kWh elektrik üretimi ile Türkiye'nin elektrik enerjisi ihtiyacının %10'unu tek başına karşılayacak olup, 20 milyar dolarlık yatırım bedeli ile cumhuriyet tarihinin en büyük projesi olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin 2018'de temeli Berat Albayrak döneminde atıldı. Yapımı hâlen devam etmektedir.
TANAP (Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı) Açılış Töreni

12 Haziran 2018 tarihinde yapılan açılış töreni, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vucic, Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko ve KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'ın katılımlarıyla TANAP'ın Eskişehir'de yer alan CS5-MS2 sahasında gerçekleştirildi. Azerbaycan gazını Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk ve İtalya'ya ulaştıran 3.500 kilometrelik Güney Gaz Koridoru olan TANAP (Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı); 16 milyar metreküp gazın, 6 milyar metreküpünü Türkiye'nin kullanımına (Türkiye ihtiyacının %12'si), kalan 10 milyar metreküpünü de Avrupa'ya ihraç eden bir proje olarak yine bu dönemde hayata geçirildi.
TürkAkım Projesi

Türkiye'nin; daha önceleri "Batı Akımı" ile 4 farklı ülkenin transit dağıtımı üzerinden Rusya'dan tedarik ettiği doğal gazın güzergâhına alternatif olarak projelendirdiği ve Rusya ile karşılıklı anlaşma imzalayıp devreye aldığı Türk Akımı (Turkish Stream) projesi Albayrak öncülüğünde hayata geçirildi ve Türkiye dağıtıcı rolünü üstlendi. Avrupalı uzmanlar tarafından yapılan araştırmada, 24 Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından Avrupa'nın Moskova'dan gelecek boru hattı gazına uyguladığı ambargo nedeniyle alternatifin olmaması, Berat Albayrak tarafından temeli atılan 'TürkAkım Projesi'nin kritik önem taşıdığı belirtildi.
Ferrobor Üretim Tesisi
'Millî enerji ve Maden politikası' olarak bilinen Yeni Bor Stratejisi kapsamında, bor madeninin Türkiye'de işletilip katma değerli hâle getirilip savunma sanayi ihtiyaçlarında kullanılmak üzere 2018 yılında temeli atılan, Türkiye'nin ilk "Ferrobor Üretim Tesisi" olarak bilinen "Bandırma Bor Karbür Üretim Tesisi" 19 Mart 2023 yılında faaliyetine başladı.
Milli Enerji ve Maden Stratejisi
Millî Enerji ve Maden Stratejisi çerçevesinde yenilebilir enerjide 10.000 MW rüzgâr ve 10.000 MW güneş enerjisi tesislerinin planlanması ve projelendirilmesi bu dönemde yapıldı ve büyük bir bölümü hayata geçirildi. "Akıllı Kömür Kullanımı Dönemi" stratejisi kapsamında başlatılan arama ve sondaj faaliyetleri ile ekonomik değeri 200 milyar doların üzerinde olan 5 milyar ton ilave kömür rezervi Albayrak döneminde millî enerji envanterine dâhil edildi. Albayrak'ın bakanlığı döneminde başlattığı "Akıllı Kömür" projesi, düşünce kuruluşu olan Ember'in Mart 2024'te yayımladığı "Türkiye Elektrik Görünümü 2024" analizinde 2017 yılında hayata geçirilen "Akıllı Kömür Kullanımı Projesi" sonrası, Türkiye'de kömürden elektrik üretimi 118 TWh ile en yüksek seviyeye ulaşarak, Avrupa'da kömürden en çok elektrik üretimi yapan ikinci ülke oldu.

Enflasyonla mücadelede para ve maliye politikaları arasında uyguladığı reformlar ile %25'ler seviyesinde devraldığı enflasyonu bir yıl içerisinde tek hanelere indirdi. COVID-19 dönemindeki zorlu koşullara rağmen enflasyonu %11'ler seviyesinde tuttu. Göreve geldiğinde 57 milyar dolar seviyesinde olan cari açığı, bir yıl içerisinde kapattı. 2019 yılı genelinde Türkiye ekonomisi 5,3 milyar dolar cari fazla verdi.
Konut Kredisi
2020 yılında kamu bankaları aracılığıyla tarihinin en uzun vadeli ve en düşük konut kredi oranıyla (%0,49), alt ve orta gelir grubundaki yüz binlerce insan konut sahibi oldu.
Yurt dışındaki altın rezervlerinin Türkiye'ye geri getirilmesi
Berat Albayrak dönemi, Türkiye'nin en stratejik hamlelerinden biri yurt dışındaki altın rezervlerini ülkeye taşımak oldu. ABD, İsviçre ve İngiltere'de tutulan yaklaşık 350 ton altın Türkiye'ye getirildi. Merkez Bankası 2018 yılı sonunda 488,9 ton olan altın rezervi, 2020 yılı sonunda ise 719,2 tona ulaştı.
Ekonomi'de 'Pandemi' Süreci
Bakanlık görevine başlamadan önce Haziran 2018'deki merkez bankası rezervi 98,4 milyar dolar iken, görevi bıraktığı Kasım 2020 tarihinde ise; pandemi şartları vesilesiyle 85,2 milyar dolar oldu. Türkiye ekonomisi, 2020'de elde ettiği yüzde 1,8'lik büyüme performansıyla yeni tip koronavirüs (COVID-19) salgınına rağmen bu alanda pozitif ayrışmayı başardı. Bütün dünya ülkelerinin küçüldüğü bu pandemi yılında Türkiye, verisi açıklanan G20 üyesi ülkeler arasında Çin'in ardından büyüme kaydeden ikinci ülke oldu. Merkez Bankası Politika Faizi bu dönemde %8,25'e kadar geriledi. Ayrıca bakanlığı döneminde T.C Merkez Bankası 165 milyar TL'nin üzerinde (yaklaşık 30 milyar Amerikan doları) kâr elde etti.
T.C Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın "Yılın Kamu Borcu Yönetim Ofisi" seçilmesi
Uluslararası sermaye piyasaları hakkında periyodik olarak piyasa değerlendirmesi, rapor, makale, röportaj gibi şekilde yayınlar hazırlayan yayımcı kuruluşlardan biri olan Global Capital (eski adıyla Euroweek), Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın borç yönetimi birimini, "Dünyada Yılın Kamu B

Besim Üstünel, (1927, Gaziantep -  2 Haziran 2015, İstanbul), Türk siyasetçi.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirmiştir. Aynı Fakültede Doktora yapmıştır. Londra Üniversitesi İktisat Fakültesini de bitirmiştir. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde Öğretim Üyeliği, DPT İktisadi Planlama Dairesi Başkanlığı, Cumhuriyet Senatosu İstanbul Üyeliği (12 Ekim 1975 - 12 Eylül 1980) ile Maliye Bakanlığı yapmıştır. İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi, Galatasaray Üniversitesi'nde de öğretim görevlisi olarak görev yapmıştır. Evlidir. Ders kitapları dışında, "Kalkınmanın Neresindeyiz?" isimli bir eseri bulunmaktadır.

Maliye Eski Bakanı Profesör Doktor Besim Üstünel tedavi gördüğü Florence Nightingale Hastanesi'nde öldü.

Bostancıbaşızâde/Öküz Mehmed Reşid Paşa (?-1876), 19. yüzyılda çeşitli Osmanlı vilayetlerinde valilik yapmış olan bir devlet adamı.
11 Mayıs 1876 tarihinde Erzurum valisi iken ölmüştür.

Aldığı çeşitli idari görevler aşağıda sıralanmıştır:

Eylül 1850-Aralık 1854: Van Vilayeti valisi
Aralık 1854-Nisan 1855: Ma'mûretü'l-Azîz Vilayeti (Harput) valisi
Nisan-Eylül 1855: Erzurum Vilayeti valisi
Eylül 1856-Ağustos 1857: Bosna Vilayeti valisi
Ağustos 1858-Mayıs 1860: Halep Vilayeti valisi
Haziran-Aralık 1861: Konya Vilayeti valisi
Eylül 1861-Şubat 1863: Aydın Vilayeti valisi
Şubat 1863-Eylül 1864: Sivas Vilayeti valisi
Temmuz 1865-Haziran 1866: Kastamonu Vilayeti valisi
Haziran 1866-Kasım 1867: Erzurum Vilayeti valisi
Aralık 1867-Ağustos 1871: Kastamonu Vilayeti valisi
Eylül 1871-Nisan 1872: Trablusgarp Vilayeti valisi
Eylül 1872-Temmuz 1874: Hicaz Vilayeti valisi
Temmuz-Aralık 1874: Halep Vilayeti valisi
Aralık 1875-Mayıs 1876: Erzurum Vilayeti valisi

İsmail Burhanettin Uluç (1902 – 24 Aralık 1963) Türk askerî veteriner hekim ve siyasetçi.

Ali Bey ile Fahriye Hanım'ın oğulları olarak doğdu. 1916 yılında Baytar Mekteb-i Âlisine kaydolup 1921 yılında Teğmen rütbesiyle mezun oldu. Askerî Veteriner Tatbikat Okulunda staj yaptıktan sonra 1922 yılında Üsteğmen olarak Batı Cephesi'nde 4. Kolordu emrindeki 36. Piyade Alayı Veterinerliğine tayin edildi. 1923 yılında Yüzbaşı rütbesine terfi etti ve 9. Kolordu emrindeki 12. Tümen Başveteriner Yardımcılığına tayin edildi. 1924 yılında Fransa'ya gönderilerek uzmanlık eğitimi aldı. Dönüşünde 7. Kolordu emrindeki 17. Tümen Hayvan Hastanesi'ne atandı. 1929 yılında Foça Müstahkem Mevki 203. Piyade Alayı Veterinerliği, 1933 yılında Binbaşı rütbesine terfi etti ve Foça Müstahkem Mevki Hayvan Hastanesi'ne atandı.
1940 yılında Yarbay rütbesine terfi etti ve 64. Tümen 6. Şube Müdürlüğüne getirildi. 1944 yılında veteriner albay rütbesine terfi etti. 1946 yılında 4. Kolordu Hayvan Hastanesi Müdürlüğü'ne atandı. 1950 yılında 7. Kolordu Hayvan Hastanesi Müdürü, 1952 yılında Ordu Hayvan Hastanesi Müdürü, 1953 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Veteriner Dairesi Şube Başkanlığına getirildi. 1957 yılında 3. Ordu Başveterineri oldu. 1958 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi ederek 2. Ordu Başveterineri, 1959 yılında Ankara Askerî Veteriner Okulu Komutanı oldu.
Askerî Veteriner Okulu Komutanı iken 27 Mayıs Darbesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın tutuklanma operasyonunda görev aldı. 11 Haziran 1960 tarihinde İzmir valiliğine atandı. 31 Ekim 1961 tarihinde Cemal Gürsel tarafından Cumhuriyet Senatosu üyeliğine atanıp askerlikten emekliye ayrıldı.
24 Aralık 1963 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonucu öldü.

Cemal Bardakçı (1887, Burhaniye - 1981), Türk bürokrattır.

1909 tarihinde mülkiyeyi bitirdi. Bursa maiyet memurluğu, Mihalıççık, Kalecik, Haymana, kaymakamlıklarında bulundu. Osmanlı yönetiminin Ankara'daki son ve aynı zamanda Mustafa Kemal yönetimindeki Ankara'nın ilk Emniyet Müdürüdür. Dikmen sırtlarından Ankara'ya giren Mustafa Kemal, Refet Bele ve Rauf Orbay'ı ilk karşılayanlardan biridir. 1920 tarihinde Mustafa Kemal tarafından Çorum mutasarrıf vekilliğine tayin olundu, ardından Çankırı mutasarrıflığı yaptı. 1923'te tüm mutasarrıflıklar vilayet sayılarak statüleri güncellendi.
1923-1925 yılları arasında Denizli, 1925-1926 yılları arasında Diyarbakır, 1926-1929 yılları arasında Elazığ, 1929-1933 yılları arasında Çorum ve 1933-1938 yılları arasında Konya valilikleri yapmıştır. Devşirmeler'le Sığıntılar'dan ve Mütegallibe'den Neler Çektik? ve Alevilik Ahilik Bektaşilik ve Anadolu İsyanları adlı üç araştırma kitabı yazmıştır. Gazeteci ve yazar İlhan Bardakçı oğlu, gazeteci ve tarihçi olan Murat Bardakçı ise torunudur.

Cemal Göktan (1906; Üsküp, Osmanlı İmparatorluğu - 25 Ağustos 1979; Ankara, Türkiye), Türk bürokrattır.
1906 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun Üsküp şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Musa Kazım Bey, merkezi Üsküp olan Manastır Vilayeti'nde Mahmud Şevket Paşa'nın yardımcılığında bulunmuş, Manastır Askerî İdadisi'nde öğretmenlik yapmış bir bürokrattır. 1913 yılında Balkan Bozgunu dolayısı ile ailesiyle birlikte önce İstanbul'a, oradan Sivas'a göç etmek zorunda kalmıştır. Babası Musa Kâzım Bey Sivas'ta eski öğrencisi Salih Bozok'un aracılığı ile Sivas Kongresi kâtipliğinde bulunmuştur.
Cemal Göktan, kurtuluş savaşı boyunca Denizli'de uzak akrabalarının yanında kalmış, savaş sonrası diğer kardeşleriyle birlikte babasının Küre Kaymakamlığı sebebiyle Kastamonu'ya gelmiştir. Burada Ziraat Mektebi'ne kaydettirilmiş ve okulu dereceyle bitirmiştir. Ziraat Mektebinden mezun olduktan sonra abisi Kemal Göktan ile Atatürk Orman Çiftliği'nde memur olmuştur. Fakat kısa zamanda Ankara Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırmış ve 1930'da mezun olmuştur. Mezuniyetini müteakip Nüfus İdaresi ve Göç İşleri'nde kısa bir süre çalıştıktan sonra 1931-1932'de Sivas Kangal'a kaymakam olarak tayin edilmiştir.
Bu görevi sırasında, 1933 yılında Bedia Göktan ile evlenmiştir. İlk kızı Güler 1936'da Ankara'da doğmuştur. Cemal Göktan Sivas Kangal'dan sonra Kars - Ardahan kaymakamlığı, Trabzon - Akçaabat kaymakamlığı, Bursa - Mudanya kaymakamlığı görevlerinde bulunmuştur. İkinci kızı H. Nurdan Yıldırım 1943'te Mudanya'da dünyaya gelmiştir. Mudanya kaymakamlığını müteakip Bursa Emniyet Müdürü olarak tayin edilmiştir. 
Üçüncü kızı Pınar 1947'de Bursa'da doğmuştur. Bursa Emniyet Müdürlüğü sonrasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne atanmıştır.
1950 seçimleri sonrası ilk önce İzmir Vali Muavinliğine atanmıştır. 1951-1954 yılları arasında Erzurum Valiliği yapmıştır. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin temellerini atan kurucu kadroda yer almıştır. 
1954-1955 yılları arasında Konya Valiliği, 1955-1957 yılları arasında Ankara Valiliği yapmıştır. 1957-1960 yılları arasında Emniyet Genel Müdürlüğü görevini yerine getirmiştir.
27 Mayıs darbesinde, 27 Mayıs 1960 sabahı diğer bürokrat ve siyasilerle birlikte tutuklanarak Yassıada'ya götürülmüştür. Yargılamalar sonrasında 1961'de Ankara Keskin cezaevinde, 1962'de Adana, 1963'te Kayseri cezaevinde Celâl Bayar ile aynı koğuşta kalmıştır. 1964 affından sonra tahliye olmuş, 1969 yılına kadar Ankara'da, 1969-1971 yılları arasında ise Antalya'da emeklilik hayatı yaşamıştır. 1972 yılında eşiyle İstanbul Kadıköy'e yerleşmiştir.
1979 yılında Ankara'da kalp ameliyatı sırasında ölmüştür.

Cumhuriyet Senatosu  (halk arasında bilinen adıyla Okumuşlar Meclisi), Türkiye'de 1961-1980 yılları arasında çift meclisli sistem yürürlükteyken TBMM'nin üst kanadını oluşturan yasama organı. Alt kanadı ise Millet Meclisiydi.
Tabii üyeler dışında Cumhuriyet Senatosuna aday olabilmek için 40 yaşını doldurmuş olmak ve yükseköğrenim yapmış olmak gerekiyordu. Hükûmet, Cumhuriyet Senatosuna karşı değil, Millet Meclisine karşı sorumluydu. Güven oylaması sadece Millet Meclisinde yapılıyordu. Cumhuriyet Senatosunun gensorusuyla hükûmeti düşürme yetkisi yoktu.
1980 yılından sonra tekrar tek meclisli sisteme geri dönüldü ve 19 yıllık bir çalışma süresinden sonra yürürlükten kaldırıldı.
Senato salonu, günümüzde iktidar partisinin grup toplantı salonu olarak kullanılmaktadır.

1961 Anayasası'na göre Cumhuriyet Senatosu üç çeşit üyeden oluşuyordu.

Halk tarafından seçilen 150 üye.
Cumhurbaşkanınca seçilen 15 üye. Bunlar kontenjan senatörü olarak bilinmektedir.
"Tabii Senatörler kendi içinde iki gruba ayrılıyordu. Bunlardan birincisi Millî Birlik Komitesi başkan ve üyeleriydi. İkincisi ise eski cumhurbaşkanlarıydı.
Birinci grup üyelerin görev süresi altı yıldı. Ancak seçimler 2 yılda bir yapılıyordu ve her seçimde üyelerinin sadece üçte biri yenileniyordu. 1961 Anayasası'nın geçici 10. maddesine göre 1961 seçimlerinden iki yıl sonra yapılacak seçimlerle yenilenecek üyeler ile dört yıl sonra yapılacak seçimle yenilenecek olan üyeler ad çekilerek belirlenmiştir. Böylece A, B ve C grubu olmak üzere 3 grup oluşmuştur.
İkinci grup üyelerin görev süresi de altı yıldı.
Üçüncü grup üyeleri ise ömür boyu görev yapıyorlardı.

27 Mayıs Darbesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1961)
Senato
Cumhuriyet Senatörleri listesi

Dâmad Mehmed Ferid Paşa (Osmanlıca: داماد فريد پاشا; 1853 - 6 Ekim 1923), Osmanlı diplomatı ve devlet adamıdır. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919 - 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 - 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketine muhalefetinden ötürü savaştan sonra Yüzellilikler listesine alınmış ve vatan haini ilan edilmiştir. 1922 yılında yurt dışına kaçmıştır.

İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmed Ferid olup babası devlet şûrası üyelerinden Seyyid Hasan İzzet Efendi'dir. Ailesinin aslen Karadağ'ın Poşasi köyünden olduğu söylenir.
Tahsilini tamamladıktan sonra Hariciye teşkilatında görev aldı. Paris, Berlin, Petersburg ve Londra elçilikleri kâtipliklerinde bulundu. 1885'te Sultan Abdülmecid’in kızı ve Vahdettin'in ana bir kız kardeşi Mediha Sultan'la evlendirildi. Üç yıl sonra vezir rütbesine yükseltilerek "paşa" unvanını aldı. Londra Büyükelçiliği’ne atanma isteği II. Abdülhamid tarafından reddedilince kamu görevlerinden uzaklaşıp eşinin Baltalimanı'ndaki konağında özel yaşamına çekildi.
Meşrutiyet'in ilanından sonra Ayan Meclisi'ne atandı. İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne karşı muhalefetin yükseldiği 1911-1912 döneminde Hürriyet ve İtilâf Fırkası'nın kurucuları arasında bulundu. Fırka, içte liberalizm fikrini ve Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar arasında uyum ve beraberliği, dışta ise İngiltere yanlısı bir politikayı savunuyordu. 21 Kasım 1911 günü kurulan Fırka'nın ilk Başkanlık görevini 24 Kasım 1911'den, Haziran 1912'ye kadar Ferit Paşa üstlendi.
1912'de Balkan Savaşı'nı sona erdirmek üzere Londra'da toplanan barış konferansına Dâmad Ferit Paşa'nın gönderilmesi önerildi ise de sadrazam Kâmil Paşa, "bu adam delidir" diyerek karşı çıktı.

 Ferit Paşa'nın siyâsî kariyeri, kayınbiraderi olan VI. Mehmet Vahdettin'in saltanatında parladı.
İttihat ve Terakkî iktidarının devrilmesinden sonra Vahdeddin, 24 Ekim 1918'de Mondros'ta yapılacak mütareke görüşmelerine Ferit Paşa'nın murahhas olarak gönderilmesini önerdi. Ancak bu öneri İzzet Paşa kabinesince reddedildi. Rauf Orbay'a göre padişahın bu teklifinin nedeni, mütareke anlaşmasının Bulgaristan, Avusturya ve Almanya'da olduğu gibi bir saltanat değişikliğiyle sonuçlanmasından çekinmesi ve Ferit Paşa'nın kendisine sadık olacağına inanmasıydı.
Ferit Paşa, Tevfik Paşa kabinesinin 3 Mart 1919'da istifası üzerine ilk defa sadarete getirildi. İhtiyar Tevfik Paşa'nın savaş sonrasında kurulan kabinesi galip devletlerin çeşitli baskıları karşısında etkisiz kalmış ve yalpalamıştı. Kabine değişimine yol açan kriz, savaş suçluları ve "tehcir ve katliam" sorumlularının yargılanması için kurulacak olan Âliye Divan-ı Harb-i Örfî'nin İtilaf Devletleri'nin ısrarına rağmen kurulamayışı idi. Fransız Generali Franchet d'Esperey'in yaşlı sadrazama yönelik sert çıkışı, hükûmet değişikliğinin dolaysız nedeni oldu.
Ferit Paşa hükûmeti, İzmir'in Yunanlarca işgali üzerine 15 Mayıs'ta istifa etti. Ancak aynı gün Ferit Paşa tekrar kabineyi kurmakla görevlendirildi. Paris Barış Konferansı'nda Türk delegasyonunun uğradığı şiddetli muamele üzerine 20 Temmuz'da tekrar istifa eden paşa, ertesi gün üçüncü kez başbakanlığa getirildi. Nihayet Sivas Kongresi'nde Müdafaa-yı Hukuk hareketinin Anadolu'da yönetimi ele geçirmesi üzerine 30 Eylül'de Ferit Paşa kabinesi üçüncü kez istifa etti. Ertesi gün işbaşına gelen Ali Rıza Paşa hükûmeti, Sivas Kongresi'nin isteği doğrultusunda genel seçimlerin yapılmasına karar verdi. Esasen Dâmad Ferid Paşa, Ali Rıza Paşa'nın hükumetine Hariciye Nâzırı (Dışişleri Bakanı) olarak girmek istediyse de bu isteği kabul edilmedi.
Ferit Paşa, yaklaşık yedi ay süren ilk üç hükûmeti döneminde bir yandan İstanbul'u işgal altında tutan İtilaf Devletleri'ni memnun edip yatıştırmaya, diğer yandan içte İttihat ve Terakkî rejiminin kalıntılarını temizlemeye yönelik bir politika izledi. İktidara gelir gelmez eski İttihat ve Terakkî liderlerinin birçoğu tutuklandı. Hemen ardından savaş suçları mahkemesi kurularak Ermeni Kırımı'ndaki görevinden ötürü yargılanan Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey'in idamına karar verdi. İzmir'in işgaline karşı oluşan geniş ulusal tepki karşısında hükûmet mesafeli durmayı tercih etti. Sivas Kongresi'nde başlayan ulusal isyana karşı Ahmet Anzavur adlı bir Çerkez çetecisinin yönetiminde Kuvâ-yi İnzibâtiye adıyla derme çatma bir zabıta gücü oluşturulması, özellikle sırf İngiltere'ye yaranmak için tastamam 90.000 sandık cephaneyi denize döktürmesi toplumun hemen her kesimince tepki gördü.

16 Mart 1920'de Meclis-i Mebûsan'ın işgal kuvvetlerince basılması ve iki gün sonra tatil edilmesiyle başlayan krizde Dâmad Ferit Paşa bir kez daha sadrazamlığa getirildi. Dâmad Ferid'i tekrardan sadrazamlığa tayin eden Sultan Vahdettin'in bu konuyla alakalı yayınladığı hatt-ı hümâyunda "Mütarekenin imzalanmasından başlayarak tedricen [yavaş yavaş] kurtuluşa yaklaşan siyasi vaziyetimizi milliyet namı altında yapılan karışıklıklar vahim bir hale getirmiş ve buna karşı şimdiye kadar yapılmaya çalışılan barışçıl tedbirler faydasız kalmıştır. İsyan halinin devamı mazallah daha vahim ahvale ulaşabileceğinden bu karışıklıkların malum olan tertipçi ve teşvikçileri haklarında kanuni hükümlerin icrası, tüm Osmanlı tebasının hilafet ve saltanat makamına kesin olan değişmeyen bağlılığının sağlamlaştırılması ve bu cümle ile beraber İtilaf Devletleri ile samimi ve tatmin edici münasebetler tesisine ve sulhün bir an evvel akdine gayret sarf edilmesi katiyen talebimizdir." cümlelerini kaleme alması Padişah Vahdettin'in daha önceki Salih Paşa ve Ali Rıza Paşa hükumetlerinin Kuvâ-yi Milliye ile diyalog arayan barışçıl politikalarından memnun olmayıp Dâmad Ferit'in politikalarını daha çok beğendiğini ispat eder niteliktedir. 
Dâmad Ferit, ikinci defa sadarete atandıktan sonra 5 Nisan 1920'de kurulan ve 17 Ekim 1920'de sona eren bu son hükûmet döneminde fiilen tükenmiş bir yönetime başkanlık etti. Osmanlı hükûmetinin bu dönemde gücü, sadece İtilaf Devletleri işgalinde bulunan İstanbul ve çevresiyle sınırlıydı. Mart ayında yapılan San Remo Konferansı'ndan sonra Paris'teki barış görüşmelerinde de Osmanlı delegasyonunun söz hakkı kalmamıştı. 11 Nisan 1920'de Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhine çıkarılan idam fetvası ve 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nın imzalanması, Dâmad Ferit Paşa'nın altı buçuk ay süren son sadrazamlık döneminin belli başlı olaylarıdır.

İngilizlerin baskısı ile Şeyhülislam'dan Kuvâ-yi Milliye hareketine katılanların eşkıya olduğu ve öldürülmelerinin meşru ve farz olduğuna dair fetva çıkarmasını sağladı. Dışişleri bakanı olduğu dönemde İngiliz baskısı altında bu talebi kabul ve taahhüt ettiğini açıklamış ve sadrazam olunca da taahhütünü yerine getirmişti. Fetva Dürrizade Abdullah Beyefendi tarafından 11 Nisan 1920 tarihinde yayınlandı.
Millî Mücadele liderleriyle anlaşmaktan başka çare kalmadığını düşünen İtilaf Devletleri temsilcilerinin saraya giderek Ferit Paşa'nın çekilmesini istemeleri üzerine Ferit Paşa kabinesi 17 Ekim 1920'de istifa etti.
Ferit Paşa, Millî Mücadele'nin zafere ulaşması üzerine 21 Eylül 1922'de Avrupa'ya kaçtı. 6 Ekim 1923'te Fransa’nın Nice şehrinde öldü.

Vahdettin'in kızı  Sabiha Sultan'ın anılarına göre:

"Çok azametli ve haris bir zat olan Ferid Paşa Baltalimanı'ndaki yalıyı bir saray teşrifatına sokmuş, suareler, yemekler, sefirli toplantılar tertiplemiş ve yemeklere bile kendisi smokin, halam Mediha Sultan açık dekolte tuvaletle inmeye başlamışlardır. Hiç unutmam, bir gün halamı ziyarete gittiğimde salona aldıkları zaman halam bir koltukta oturuyor ve Ferid Paşa da ona org-piyanoda Haydn çalıyordu. Bunun bir gösteriş, tesir yapmak için bir mizansen olduğundan eminim."

Son sadrazam Tevfik Paşa'ya göre Ferit Paşa "alafrangalıkta Frenkleri bile geçmiş idi." Vefatında Tevhid-i Efkâr gazetesinde çıkan bir yazıya göre:

"Londra'dan avdetinde alafrangalaşmış ve nihayet adeta Müslümanlığa düşman kesilmişti. Evindeki erkek ve kadın hizmetçileri kâmilen Rum idi. Sözlerinde, nutuklarında, yazılarında hep Yunan ve Latin darbımesellerinden, hurafatından ve rivayetlerinden (mitolojisinden) bahsederdi. (...) Hulasa tamamen garpleşmiş, fakat milliyet hislerinden tamamen mahrum kozmopolit ruhlu bir adam idi." 
Sultan Vahidettin'in, kızkardeşi ile evli olan Ferit Paşa hakkında "Dünyada üç mel'un vardır. Bunlar bir sacayağıdır. Biri bizim hemşire, biri zevci olan Ferid, biri de oğlu Sami" dediğini, saray başkâtibi olan Ali Fuat Bey anlatır.

Dâmad Mehmed Said Paşa (d. ?, Bursa – ö. 1869), Osmanlı askeri.
Bursalıdır. Çavuşbaşı Alyanak Ali Efendi'nin kız kardeşinin oğlu olduğundan 1820 yılında Galata Sarayı'na ve 1823 yılında Enderun'a girdi. Sonra hazine kethüdası Kıbrıslı Ali Efendi'ye imam ve çuhadar oldu. 1327 yılında mâbeynci olup 1828 yılında başçuhadar-ı padişahî oldu, 1832 yılında silahdarlık makamının kaldırılmasıyla o makama ait işler başmâbeyncilik unvanıyla kendisine verildi. 1833 yılında istifa etti. Birkaç ay dayısının evinde ikamet edip sonra süvari livâlığı verilerek Anadolu'ya gönderildi. Temmuz 1834'te Ferik rütbesine terfi ederek Boğaz muhafızı oldu. Mart 1836'da vezirlikle Mihrimâh Sultan'ın nişanlısı ve Mansûre Müşiri oldu. Ardından yapılan düğünle Mihrimâh Sultan ile evlendi. 11 Kasım 1836 tarihinde Hassa ve Mansûre müşirlikleriyle Anadolu Seraskeri oldu. 14 Kasım 1837 tarihinde Padişah Abdülmecid tarafından Serasker olarak atandı. 3 Temmuz 1839 tarihinde Ticaret Nâzırı, 8 Ocak 1840 tarihinde Kaptan-ı Derya, 30 Mart 1841 tarihinde ikinci defa Ticaret Nâzırı, Haziran 1841'de Aydın, Şubat 1842'de Edirne ve Eylül 1842'de Ankara valisi olup Aralık 1842'de azledildi. Eylül 1846'da Mecâlis-i Âliye'ye memur olup 24 Aralık 1846 tarihinde ikinci defa serasker oldu. Mayıs 1848'de Sinop'a gönderildi. Eylül 1849'da Edirne ve Ekim 1849'da Şam valisi olup 22 Aralık 1850 tarihinde istifa etti. 1862 yılında sadrazamlık teklifini kabul etmeyince maaşı 50.000'e çıkartılarak taltif edildi.
1869 başlarında öldü. Üsküdar'daki Nasûhî Tekkesi'ne defnedildi.

Sicill-i Osmani'de şöyle değerlendirme yapılmaktadır:

Güzel idare sahibi, sâlih ve âbiddi. 20 seneye yakın derviş elbisesi ile dünyayı bırakmış ve maaşını ihtiyaç sahiplerine sarf etmiştir.

Aldığı çeşitli idari görevler aşağıda sıralanmıştır:

Temmuz 1839-Ocak 1840: Ticaret nazırı
Ocak 1840-Mart 1841: Bahriye nazırı
Mart-Haziran 1841: Ticaret nazırı
Haziran 1841-Şubat 1842: Aydın valisi
Mart-Ağustos 1842: Edirne valisi
Ağustos 1842-Ocak 1843: Ankara valisi
Aralık 1846-Mayıs 1848: Serasker
Eylül 1849-Temmuz 1851: Şam valisi

Dâmad Gürcü Halil Rifat Paşa (1795 - 4 Mart 1856), II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde görev yapmış Gürcü asıllı Osmanlı devlet adamıdır. Dört kez Kaptan-ı Deryalık yapmıştır.
Osmanlı devlet adamı Dâmad Mahmud Celâleddin Paşa'nın babası ve Prens Sabahattin'in dedesidir.

Gürcü asıllı olan Halil Rifat Paşa, Koca Mehmed Hüsrev Paşa tarafından evlatlık alınıp yetiştirilen yüz kadar çocuktan birisiydi. Mühürdarlık ve hazinedarlık görevlerinden sonra Tophane müşirliğine (topçu sınıfı komutanı) yükseldi. Bu görevi sırasında Taksim Kışlası'nı yaptırdı.
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusya'ya elçi olarak gönderildi. Rusya'dan döndükten sonra  kaptan-ı derya oldu ve donanmayı gençleştirip ıslah etmeye çalıştı. 1834 yılında Padişah II. Mahmud'un kızı Saliha Sultan ile evlenerek Osmanlı hanedanına dâmad oldu. Bu evlilikten kızı Ayşe Sıdıka Hanımsultan ve oğlu Sultanzade Abdülhamid Bey (küçük yaşta ölmüştür) dünyaya geldi. Saliha Sultan'ın genç yaşta ölümü üzerine İsmet Hanım ile yaptığı ikinci evlilikten Mahmud Celaleddin adlı oğlu dünyaya geldi.
1836'da serasker tayin edildi. 1839'da Ticaret Nazırı oldu. 1843'te ikinci defa kaptan-ı deryalığa tayin edildi. 1845'te Trabzon valiliği görevine getirildi. 1847de üçüncü kez kaptan-ı derya oldu. 1848–1854 yıllarında Aydın, Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti  ve Bursa valiliklerinde bulundu. 1854-1855 arasında dördüncü defa kaptan-ı deryalık yaptı.
1856 yılında öldü ve Eyüpsultan'da bulunan Hüsrev Paşa Türbesi'nin bitişiğindeki türbesine gömüldü.

Aldığı çeşitli idari görevler aşağıda sıralanmıştır:

Temmuz 1839-Mayıs 1840: Serasker
Ekim 1842-Şubat 1843: Meclis-i ahkam-ı adliye reisi
Mart 1843-Ağustos 1845: Kaptan-ı derya
Eylül-Aralık 1845: Ticaret nazırı
Şubat 1846-Ocak 1847: Trabzon valisi
Temmuz 1847-Nisan 1848: Kaptan-ı derya
Nisan-Haziran 1848: Meclis-i ahkam reisi
Kasım 1848-Temmuz 1851: Aydın Vilayeti valisi
Temmuz 1851-Ekim 1852: Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti valisi
Eylül 1852-Aralık 1853: Hüdâvendigâr Vilayeti valisi
Mayıs 1854-Ağustos 1855: Kaptan-ı derya

Deniz Baykal (20 Temmuz 1938, Antalya - 11 Şubat 2023, Ankara), Türk avukat, siyaset bilimci, akademisyen ve siyasetçidir. Cumhuriyet Halk Partisinin 4. genel başkanıdır. 1995-1996 yılları arasında başbakan yardımcılığı görevini yürüttü. Birçok hükûmette yer alan Baykal, kısa aralıklar dışında 1992-2010 yılları arasında (toplamda 15 yıl 8 ay boyunca) Cumhuriyet Halk Partisinin genel başkanlığını yaptı. 2002-2010 yılları arasında CHP'yi ana muhalefet partisi olarak yönetti.
İlk defa 1973 Türkiye genel seçimlerinde Meclis'e giren Baykal, 37. Türkiye Hükûmetinde Maliye Bakanı ve Bülent Ecevit'in kurduğu 42. Türkiye Hükûmetinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak yer aldı. 12 Eylül döneminde kısa süre gözetim altında tutuldu. Cumhuriyet Halk Partisi kapatılınca 1987 yılında Sosyaldemokrat Halkçı Partiden (SHP) milletvekili olarak seçilmiş ve genel sekreterlik görevinde bulundu.
9 Eylül 1992 tarihinde tekrar kurulan CHP'nin Genel Başkanı seçildi. SHP'nin CHP ile birleşmesinden bir süre sonra CHP genel başkanlığına seçilen Baykal, CHP'nin Tansu Çiller'in genel başkanı olduğu Doğru Yol Partisi ile yaptığı Koalisyon Hükûmetini bozdu. 1995 Türkiye genel seçimlerinden önce kurulan DYP-CHP Koalisyon Hükûmetinde, 1995-1996 yılları arasında Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. 1999 Türkiye genel seçimlerinde partisi CHP %10'luk seçim barajını geçemeyince istifa etti. 30 Eylül 2000 tarihinde tekrar CHP genel başkanı seçildi ve 2002 Türkiye genel seçimlerinde partisi ana muhalefet oldu. 2010 yılında kendisi ve başka bir CHP milletvekilinin içinde bulunduğu ve kendisinin seks kaseti olduğu iddia edilen gizli kamera görüntülerinin yayımlanmasından sonra genel başkanlık görevinden istifa etti.
Baykal, Meclis'in en yaşlı üyesi sıfatıyla 2015 Türkiye genel seçimlerinden sonra bir süre Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. Haziran-Temmuz 2015 TBMM Başkanlığı seçiminde CHP'nin Meclis başkanı adayı oldu, fakat Adalet ve Kalkınma Partisi adayı İsmet Yılmaz Meclis Başkanı seçildi. Ahmet Davutoğlu tarafından Baykal'a Seçim Hükûmeti bakanlığı teklif edildi fakat Baykal bu teklifi bir mektupla reddetti. Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinden sonra Meclis'teki en yaşlı milletvekili olduğu için 17 Kasım 2015'te bir süre TBMM Başkanı olarak görev yaptı. TBMM başkanlığı görevine Baykal yerine 22 Kasım 2015 tarihinde Meclis başkanı olarak seçilen AK Parti Milletvekili İsmail Kahraman geçti.
2002 genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinden Antalya'dan milletvekili oldu ve milletvekilliğini ölümüne kadar sürdürdü.

20 Temmuz 1938 tarihinde Antalya'da doğdu. Babası Çerkes kökenli Hüseyin Hilmi Bey, annesi ise Mısır göçmeni Feride Hanım'dır. 1952 yılında Antalya Atatürk Ortaokulundan, 1955 yılında Antalya Lisesi'nden mezun oldu. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne 1960 yılında asistan olarak girdi. 1963'te doktora çalışmalarını tamamladıktan sonra iki yıl Rockefeller Foundation bursu ile ABD'de kaldı ve Columbia Üniversitesi ile Berkeley Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdürdü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyaset Bilimi doçenti olarak çalıştı. Siyaset Bilimi ile ilgili birçok kitap ve makale yazdı.

Siyasetle 1960'lı yıllara doğru Demokrat Parti iktidarına karşı gelişen öğrenci hareketlerine katılmakla tanışan Baykal, CHP'nin 1965 genel seçimlerindeki yenilgisini analiz ettiği ve daha sonra doçentlik tezine dayanak olacak olan raporla CHP yönetiminin dikkatini çekti. Doçent olduğu yıl olan 1968'de CHP'ye girerek siyasal yaşama atıldı. 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlerde 185 milletvekili kazanarak birinci olan Cumhuriyet Halk Partisi'nden Antalya milletvekili seçildi.
Seçimlerden sonra 1974'te Bülent Ecevit başbakanlığında kurulan ve kurulması için kendisinin de çok uğraştığı CHP-MSP koalisyon hükûmetinden Maliye Bakanı oldu. Kıbrıs Harekatı'nın seçim zaferine dönüşmesi için Ecevit'i zorlayanlardan biri oldu ve hükûmetin istifasından sonra erken seçime gidilememesi nedeniyle parti içinde zor durumda kaldı. Orhan Eyüboğlu'nun yeniden genel sekreterliğe seçildiği 22. Olağan kurultayda (14 Aralık 1974) Mustafa Üstündağ ile birlikte genel sekreter yardımcısı oldu. Baykal, yönetim anlayışı ve çalışma yöntemleri konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle 8 Mart 1976'da bu görevinden istifa etti. Merkez Yönetim Kurulunun 4 üyesi de Baykal ile hareket etti. CHP tarihinde bu olay 5'ler Hareketi olarak yer aldı. 1976 yılındaki parti kurultayında Ecevit'e açıkça karşı çıktı, ancak listesi seçimi kaybetti.
5 Haziran 1977 tarihinde yeniden Antalya milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. 1978'de kurulan 3. Ecevit hükûmetinde ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yaptı. Bakanlığı sırasında ATAŞ Rafinerisi'nin kamulaştırılması için Başbakandan habersiz bir manevraya girişti. Deniz Baykal bu dönemde CHP parti meclisi ve merkez yürütme kurulu, genel sekreter yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1979 Ekim ara seçimlerinden sonra toplanan olağanüstü CHP kurultayında parti yönetimini ağır bir şekilde eleştirdi ve Ecevit'e rakip olarak genel başkan adaylığını açıklayan Erol Çevikçe'yi destekledi; fakat Ecevit seçimi büyük bir oy farkıyla kazanınca Baykal'ın parti içindeki itibarı azaldı. 1980 yılında MHP ile koalisyon arayışına girecek kadar Ecevit'ten uzaklaştı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi'nden sonra bir süre Ankara'da Ordu Dil Okulu'nda gözetim altında tutuldu.
1982 Anayasası'nın 5 yıl süreyle siyasi yasağı getirdiği politikacılar arasında yer aldı. 1983 yılında siyasal partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra "yasaklı olmalarına rağmen faaliyetlerini sürdürdüğü" gerekçesiyle bir grup önde gelen CHP'li ve AP'li politikacıyla birlikte Çanakkale Zincirbozan Askeri Tesisleri'nde ikinci kez gözetim altına alındı.
Siyasi yasaklı olmasına karşın 1984 yılında Sosyal Demokrasi Partisi'ne (SODEP) girdi; bu partinin Sosyaldemokrat Halkçı Parti'yle (SHP) birleşmesiyle SHP'li oldu. Eylül 1987'deki referandumla siyasi yasakların kaldırılmasından sonra Kasım 1987'deki genel seçimlerde SHP'den Antalya milletvekili seçildi. SHP'de önce grup başkanvekilliği ardında da genel sekreterlik görevlerinde bulunan Baykal, Haziran 1988'de göreve başladığı genel sekreterlik görevi sırasında demokratikleşme çabalarına ilişkin bir rapor hazırlattı (Temmuz 1990). Görüş ayrılıkları yüzünden 10 Eylül 1990'da genel sekreterlik görevinden istifa ettikten sonra SHP parti içi muhalefetinin önderi oldu. SHP'de bu dönemden başlayarak olağan ve olağanüstü kurultaylarda Genel Başkan Erdal İnönü'nün üç defa (Eylül 1990, Temmuz 1991 ve Ocak 1992) karşısına çıktı ancak hepsinde yenildi.
Deniz Baykal, Antalya milletvekili olarak Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamentolararası Komitesi eşbaşkanlığını yürüttü. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyeliğine seçildi. TBMM Dışişleri Komisyon üyeliğinde bulundu. Temmuz 1992'de kapatılan siyasi partilerin açılmasına izin veren yasanın sağladığı imkânla CHP'ye geçti ve 9 Eylül 1992 tarihinde toplanan CHP Kurultayında Genel Başkanlığa seçildi. Genel başkan olduğunda 54 yaşındaydı.

Sosyal demokrat partiler 1994 yerel seçimlerine üç parça halinde (SHP, DSP, CHP) katıldı. Üç partinin de seçimlerde düşük oy alması parti tabanlarında birleşme baskısını artırdı. DSP baştan olumsuz yanıt verirken, SHP bu talebe olumlu yaklaştı. Sürdürülen görüşmeler sonucu iki partinin genel başkanları Murat Karayalçın ve Baykal arasında Birleşme Protokolü imzalandı; bütünleşme kurultayının 28 Ocak 1995'te yapılması kararlaştırıldı. Ancak, Baykal ile Karayalçın'ın genel başkanlık ve birleşmenin hangi partinin tüzel kişiliği altında olacağı konusunda anlaşmazlık yaşaması üzerine kurultay gerçekleşmedi.
Daha sonraki süreçte Karayalçın ile Baykal, Hikmet Çetin'in genel başkanlığı üzerinde uzlaşmaya vardı.
18 Şubat 1995 tarihinde iki partinin kurultayı yapıldı ve SHP kendisini feshederek CHP'ye katıldı. Hikmet Çetin oybirliğiyle CHP Genel Başkanı seçildi. Birleşmeden sonra, 9-10 Eylül 1995 tarihlerinde Ankara'da yapılan 27. CHP Olağan Kurultayı'nda Murat Karayalçın'ı yenerek genel başkanlığa seçildi; Parti Meclisi de Baykal'ın listesinden oluştu.
Kurultay'dan sonra DYP-SHP koalisyonunun yeni başbakan yardımcısı olan Baykal, ortağı Tansu Çiller'den İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir'in istifasını istedi; ancak Çiller bunu kabul etmedi. Bozulan ortaklık nedeniyle Çiller, hükûmetin istifasını Cumhurbaşkanı Demirel'e sundu. Çiller, azınlık hükûmeti kurdu; ancak güvenoyu alamadı. Bunun üzerine Çiller ve Baykal yine bir araya geldi. Baykal, genel seçim şartıyla koalisyon kurabileceğini söyledi ve 24 Aralık tarihinde seçim yapılması kararı çıktı. 30 Ekim 1995 tarihinde kurulan DYP-CHP koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini üslendi.
24 Aralık 1995 milletvekili genel seçimlerinde yeniden Antalya milletvekili oldu. Seçimleri takiben 53. Hükümetin (Anayol Hükûmeti) kurulmasıyla Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerinden ayrıldı.
1997'de kurulan Anasol-D Hükümetini dışarıdan destekledi. 23 Mayıs 1998 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 27. Olağan Kurultayında genel başkanlığa 3. kez seçildi. Baykal ile başbakan Mesut Yılmaz arasında 3 Haziran 1998'de erken seçim konusunda bir protokol imzalandı; seçimlerin 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Ancak 1998'in yaz aylarında patlak veren Türkbank Skandalı'ndan sonra hükûmetten desteğini çekti. Anasol-D Hükûmeti, yolsuzluk ve Türkbank ihalesi konusunda verilen gensorunun TBMM'de kabul edilmesi üzerine 25 Kasım 1998 tarihinde düştü.
18 Nisan 1999 seçimlerinde, yüzde 8,71 oy alan Deniz Baykal liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi tarihindeki en kötü seçim sonucunu alarak yüzde 10'luk seçim barajını aşamadı ve ilk kez TBMM dışında kaldı. Seçim yenilgisinin ardından istifa etmeyeceğini açıklayarak kendisine yöneltilen tepkileri artıran Baykal, sonunda tepkilere karşı duramayarak 22 Nisan 1999 tarihinde genel başkanlıktan istifa

Durmuş Yılmaz (d. 1947; Karacaömerli, Eşme) Türk ekonomist, bürokrat ve siyasetçidir.

Uşak'ın Eşme ilçesinin Karacaömerli köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Uşak'ta tamamladıktan sonra lise eğitimini Ankara Tapu ve Kadastro Meslek Lisesinde tamamladı. Muğla'nın Ula ilçesinde harita ve kadastro teknisyeni olarak çalışırken Muğla Turgutreis Lisesinden normal lise diploması aldı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 3 sene hukuk öğrenimini gördü. 1970 yılında Millî Eğitim Bakanlığının açmış olduğu devlet bursu sınavını kazanarak İngiltere'ye Ticaret Bakanlığı adına iktisat öğrenimini için gönderildi.
City University of London'da ekonomi dalında lisans, University College, University of London'da lisans üstü eğitim gördü.
1980 yılında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kambiyo Genel Müdürlüğünde göreve başladı. Dış borç erteleme, döviz kurları ve döviz rezerv yönetimi alanlarında çalıştı. 1993 yılında Döviz İşlemleri Müdürlüğü müdür yardımcısı, 1995 yılında Bankalararası Para Piyasası müdürü, 1996 yılında Ödemeler Dengesi müdürü, 1997 yılında Döviz Risk Yönetimi, Krediler, Döviz ve Efektif Piyasaları ile Açık Piyasa İşlemlerinden sorumlu Piyasalar Genel Müdürlüğü genel müdür yardımcısı, 2002 yılında İşçi Dövizleri genel müdürü oldu. 7 Nisan 2003 tarihinde yapılan Banka Genel Kurulunda Banka Meclisi üyeliğine seçildi ve Mayıs 2003 - Nisan 2006 tarihleri arasında bu görevi sürdürdü.
18 Nisan 2006 tarihinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanlığına atandı. 2009 yılında Euromoney dergisi tarafından "Yılın Merkez Bankası Başkanı" seçildi. Bu görevini, görev süresinin bittiği 13 Nisan 2011 tarihine kadar sürdürdü. Nisan 2011'de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Cumhurbaşkanlığı Ekonomi baş danışmanlığı görevine atandı.
Millî Görüş kökenli olan Yılmaz MHP'den gelen teklif üzerine, 7 Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde MHP Uşak 1. sıra milletvekili adayı oldu ve seçildi. 1 Kasım 2015 tarihinde yapılan erken genel seçimlerde tekrar MHP Uşak 1. sıra milletvekili adayı olduysa da seçilemedi.
2018 Türkiye genel seçimlerinde, İYİ Partiden Ankara milletvekili seçildi. Deniz Baykal'ın en yaşlı üye olmasına rağmen sağlık sorunları gerekçesiyle özür beyan etmesi üzerine ikinci en yaşlı üye olarak meclisin geçici başkanı oldu. 10 Kasım 2023'te İYİ Parti'den ayrıldığını duyurdu.

Ali Ekrem Alican (1916, Adapazarı - 17 Haziran 2000, İstanbul), Türk siyasetçi ve maliyeci.

Alican, 1916 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun Hüdavendigâr Vilayeti'ne bağlı Adapazarı'nda (günümüzde Türkiye'nin Sakarya ili) doğdu. 1937'de Mülkiye Mektebi maliye şubesini bitirdikten sonra Maliye Bakanlığı'na girdi. Lisansüstü eğitimi için gönderildiği İngiltere'de Londra Ekonomi Okulu'ndaki eğitimini II. Dünya Savaşı nedeniyle yarıda bıraktı. Maliye müfettişliği görevinde bulunduktan sonra 1947'de devlet hizmetinden ayrılarak, Adapazarı'nda ticaretle uğraştı. 1950 ve 1954'te Demokrat Parti'den (DP) Kocaeli milletvekili seçildi. 1955'te DP içindeki ispat hakkı hareketine katıldı ve tartışmalar sonucunda DP'den ayrılan dokuz milletvekiliden bir oldu. DP'den ayrıldıktan sonra Hürriyet Partisi kurucuları arasında yer aldı. 1957 Seçimlerinde Hürriyet Partisi'nden aday oldu ama seçilemedi. 1958'de Hürriyet Partisi'nin Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılma kararına karşı çıktı.
27 Mayıs Darbesi'nden sonra kurulan I. Gürsel Hükümeti'nde maliye bakanı oldu ve Kurucu Meclis Bakanlar Kurulu Üyeliği (6 Ocak 1961 - 15 Ekim 1961) yaptı. Siyasi etkinlikler serbest bırakıldıktan sonra bazı eski Hürriyet Partili ve Demokrat Partili yakınlarıyla Yeni Türkiye Partisi'ni (YTP) kurdu ve genel başkan oldu. 1961 yılında Sakarya milletvekili seçildi. İsmet İnönü'nün ikinci koalisyon hükûmetinde, koalisyon ortağı YTP'nin genel başkanı olarak devlet bakanı ve başbakan yardımcısı oldu. Yeni Türkiye Partisi'nin 1963 yerel seçimlerindeki başarısızlığı üzerine koalisyondan çekildiği 27 Kasım 1963 tarihine kadar bu görevde kaldı. 1965 yılında yeniden Sakarya milletvekili seçildi. YTP'nin giderek erimesi karşısında 1966 yılında genel başkanlıktan, 1969 yılında da aktif siyasetten çekildi.
Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu.

17 Haziran 2000 tarihinde İstanbul'da öldü. Memleketi Adapazarı'nda toprağa verildi.

Ekrem Pakdemirli (13 Nisan 1939, İzmir - 31 Aralık 2015, Manisa), Türk siyasetçi.

ODTÜ Makine Mühendisliğini bitirdi. Aynı okulda master derecesi aldı. Londra Imperial College Üniversitesinde doktorasını tamamladı. DPT Müsteşar Yardımcılığı, 9 Eylül Üniversitesi Rektör Yardımcılığı, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Başbakanlık Baş Danışmanlığı, büyükelçilik, XVIII, XIX, XX ve XXI. dönem Manisa milletvekili ile Ulaştırma, Maliye ve Gümrük, Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. Albaraka Türk Katılım Bankası A.Ş. ve Ülker markasının sahibi Yıldız Holding ve Zorlu Holding'te Yönetim kurulu üyeliği yaptı. Evli ve beş çocuk babasıydı. Eski Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli'nin babasıdır.

21 Ekim'de bir kaza sonucu ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. 31 Aralık 2015'te, Manisa'da tedavi gördüğü hastanede öldü. İzmir İlahiyat Fakültesi Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Balçova Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Mehmet Enver Aka (1901, Edirne - 1988, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi.
1918 yılında Kuleli Askeri Lisesini bitirdi ve I. Dünya Savaşı'na katıldı. 1920 yılında Anadolu'ya geçerek Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Ankara'da Zabit Namzetleri Talimgahı'ndan mezun olarak cephe görevine başladı. I. ve II. İnönü, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz'a katıldı. Üsteğmen rütbesine terfi etti. Cumhuriyetin ilanından sonra, Moskova, Paris ve Londra Askeri Ataşesi olarak görev yaptı. 1957 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti. 24 Ocak 1956 - 29 Ağustos 1956 tarihleri arasında Millî Savunma Yüksek Kurulu Genel Sekreterliği, CENTO Türk Temsilciliği, 9. Kolordu Komutanlığı yaptı. Korgeneral rütbesiyle emekli oldu. Balıkesir Senatörü seçildi. 6 Kasım 1963 - 2 Aralık 1965 tarihleri arasında Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı yaptı.

Enver Saatçigil, (d. 1915, ö. 2000), Türk bürokrat ve yazar. 
Abdülgani Efendi ile Huriye Hanımın oğludur. 1915'te Diyarbakır'de doğdu. 1932'de Sivas Lisesini iyi derecede bitirdi. Ardından, bir yıl Suruç ve Hekimhan Kazaları Tahsil Müfettişliği yaptı.

Enver Saatçigil, Mülkiyeden mezuniyetini takiben silah altına alındı. 30 Ekim 1938'de yedek teğmen rütbesiyle terhis edildi. Ocak 1939'da tayin edildiği Kızılbahçe (İzmir), Eylül 1939'da nakledildiği Bornova (günümüzde İlçe) Nahiyeleri Müdürlüklerinde ve İzmir Vilayeti Maiyet Memurluğunda stajını bitirip kaymakamlığa terfi etti. 1942'de Ermenek, 1943'te Kulp, 1946'da Erbaa kaymakamlığına getilrilmiştir. Erbaa Kaymakamlığı sırasında 1947-1948 yılları arasında ve İzmir valiliği sırasında aynı zamanda Belediye Başkanı olarak da görev yapmıştır.
1949'da Düzce Kazaları Kaymakamlıklarına; 1953'te İzmir Vali Muavinliğine getirildi. İzmir Vali Muavini iken Valiliğe yükseltildi. Aralık 1953'te Burdur, Nisan 1955'te Bingöl, Kasım 1955'te Aydın, Ekim 1959'da Manisa, Ocak 1960'da Hatay, Haziran 1960'da Merkez Valiliklerine atandı. Merkez Valiliğinde 3 aylık görevden sonra Eylül 1960'da Danıştay 9. Daire Üyeliğine seçildi. Danıştay Üyeliğinden 1962'de İzmir Valisi oldu. 1964'te Erzurum Valiliğine nakledildi ise de burada işe başlamadan Merkez Valiliğine; 28 Ocak 1966'da Samsun, 4 Ekim 1968'de de Bursa Valiliklerine nakledilip yükseltildi. 1968 ile 1971 yılları arasında Bursa Valiliği yaptı. İzmir valiliği sırasında aynı zamanda Belediye Başkanı (1962-1963) olarak da görevde bulundu.
Kızılbahçe Bucak Müdürü iken, 1939'da Muazzez (Esmer) Hanım'la evlendi. Biraz Fransızca bildiği sicilinde yazılıdır. İzmir Fikir Kulübü üyesidir. Türkiye Turizmine hizmet amacıyla Aydın Valisi iken kurduğu Didim Plaj Sitesi'ni Yaptırma Kooperatifi'nin Fahri Başkanlığı; Aydın Merkez, Söke, Kuyucak Belediye Meclisleri kararıyla bu il ve ilçelerin "Fahri Hemşehriliği" unvanlarına sahip olup Manisa Gazeteciler Derneğinin de Fahri Başkanıdır. Ege Turizmine yaptığı hizmetlerden dolayı 1957'de "Bergama Kermesi Altun San'at Madalyası" ile taltif edilmiştir. Mülkiyeliler Derneğinin İzmir Şubesinin Başkanlığını yaptı. Koç Holding'in temsilciliğinde bulundu.
Emekli olduktan sonra İzmir'de Şair Eşref Bulvarı'ndaki evinde ikamet etmiştir. 2000 yılında eşi Muazzez Saatçıgil öldü. Çocuğu yoktur.

Dünkü Bugünkü Erbaa, Cumhuriyet Matbaası, 1947
Geçen Günlerim, Olaylar ve Hatıralar, Kendi Yayını, 1993

Erenköy, İstanbul ilinin Kadıköy ilçesine bağlı bir mahalledir. Batıda Göztepe, güneyinde Caddebostan ile Suadiye, kuzeyinde Sahrayıcedit ve 19 Mayıs mahalleleriyle komşudur. Mahallenin ekseni ve ticaret merkezi Ethem Efendi Caddesi'dir.

Erenköy'ün tarihi prehistorik dönemlere kadar götürülebilirse de bir yerleşme olarak bilinen tarihi 14. yüzyılda başlar. 1331'de, Orhan Gazi'nin komutanlarından Konuralp, Kayışdağı'nın batı eteklerini ve bugünkü İçerenköy bölgesini fethetmişti. Konuralp'in savaşçı dervişlerinden Geyikli Baba'nın müritlerinden olan erenlerin öncülüğünde bölgeye gelenler, başta Merdivenköy olmak üzere Erenköy-Göztepe bölgesine yerleştirildiler. 1335'te Tekkebağ Köyü adıyla kurulan ilk yerleşim yeri Eren Baba ile Ali Gazi'nin yönetimindeydi. 1465'ten sonra bölgenin adı, tapu kayıtlarında Eren Baba'dan gelerek "Erenköy" diye geçer.
1872'de Haydarpaşa-İzmit demiryolu Tellikavak mevkisinden geçirilerek Bostancı'ya uzatıldığında yapılan yeni istasyonun çevresindeki bölgeye "Erenköy" adı verilmiş ve ilk yerleşme olan asıl Erenköy, istasyona göre içeride kaldığından "İçerenköy" diye anılmaya başlamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Erenköy; nüfuzlu ve zengin kesimin, bir de köklü Levanten ailelerinin oturduğu sayfiye yeri kimliğini korumuştur. 1934 tarihli şehir rehberine göre Erenköy Mahallesi; aslında Erenköy, Bostancı, Suadiye, Caddebostan, Sahrayıcedit, Göztepe ve Merdivenköy olmak üzere 7 yerleşmeyi kapsıyordu. 1930'dan 1967'ye kadar Erenköy, Kızıltoprak'la beraber Kadıköy'ün iki bucağından biri olarak kaldı. 1967'de doğrudan Kadıköy ilçesine bağlanan Erenköy, 1974'te bugünkü mahalle sınırlarına kavuştu.

Kazım Karabekir Paşa Müzesi (Zürafalı Köşk) — İtalyan mimar Rozette tarafından inşa edilen, Kazım Karabekir Paşa'nın evi olan ve 2005'ten beri müze olarak hizmet veren tarihi köşk.
Arif Hikmet Paşa Köşkü — 1900 yılında bir İtalyan mimar tarafından inşa edilen, Bahriye Nazırı Arif Hikmet Paşa'nın adını taşıyan köşk.
Zihni Paşa Camii — Avlusunda tarihi çeşmesiyle birlikte Erenköy'ün merkez camisi.
Erenköy İstasyonu — 1979'dan bu yana korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescilli tarihi istasyon binası.

1950'lerden sonra hızlanan iç göç sırasında bir çekim bölgesi hâline gelen Kadıköy yakası, apartmanlarla dolmaya başladığında Erenköy uzunca bir süre bu oluşumun dışında kaldı. Ancak 1972'de çıkarılan Bostancı-Erenköy Bölgeleme Planı ve 1973'te Boğaziçi Köprüsü'nün açılması Erenköy'ün içinde bulunduğu bölgedeki yapılaşmayı olağanüstü hızlandırdı. Bağlar ve bostanların sökülmesi ve konak ve köşklerin çoğunun yıkılmasıyla çok katlı apartmanlar inşa edildi.
Semtteki en eski yapılar; Sokullu Mehmed Paşa Köşkü, Zihni Paşa Camii (1902), Ahmed Reşid Paşa Çeşmesi (1902) ve Seyit Paşa Çeşmesi'dir (1860). Erenköy'de bulunan eğitim kurumlarının en ünlüsü Zihnipaşa İlköğretim Okulu'dur. 17 yıl önce açılan kurum 1908 yılında faaliyete başlamıştır.
2018 yılında 32.900 olan Erenköy'ün 2024 yılı itibarıyla nüfusu 34.438'tür ve ilçenin Göztepe ve Kozyatağı'ndan sonra en kalabalık 3.mahallesidir. Kentsel dönüşüm sebebiyle nüfus dinamikleri günden güne değişmektedir.
Bünyesinde toplam 14 dükkanı barındıran Tarihî Erenköy Çarşısı ve Kâzım Karabekir Paşa Müzesi'ne ev sahipliği yapmaktadır.
Semtte dönem dönem, Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından tarım yapılması şartıyla bağışlanan ve günümüzde Tarım İl Müdürlüğü bulunan arazinin özelleştirilmesine karşı eylemler düzenlenmektedir.

Erenköy Kız Lisesi
Galib Paşa Camii
İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği
Erenköy Cemaati
Erenköy İstasyon Çeşmesi

 Wikimedia Commons'ta Erenköy ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Erenköy, Kadıköy ile ilgili coğrafi veriler

Ergir veya Ergirikasrı (Eǧrikasr, Ergirokastri veya Argirikasrı olarak da bilinir, Arnavutça: Gjirokastër; Yunanca: Αργυρόκαστρο, "gümüş kale"), Arnavutluk'un Ergiri ilinin merkezi olan şehir ve belediyedir. Şehir, Gjere Dağları ile Drino Nehri arasındaki bir vadide yer almaktadır. Yüzölçümü 469.25 km² olan belediyenin nüfusu 2011 yılı itibarı ile 25,301 olup merkez nüfusu ise 19,836'dır.
Ergiri, tarih kayıtlarına ilk kez 1336 yılında Argirokastro adıyla Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası olarak geçmiştir. 14. yüzyılda ise Epir Despotluğu'nun bir parçasıydı. 1417 yılında şehir Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altına girdi. Balkan Savaşları sırasında şehir Yunan nüfusu nedeniyle Yunan Ordusu tarafından işgal edildi ancak 1913 yılında yeni bağımsız Arnavutluk devletine verildi. Ergiri'nin eski şehir merkezi nadir bir iyi korunmuş Osmanlı kasabası örneği olarak 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edildi.
Ergiri, eski komünist lider Enver Hoca ile ünlü yazar İsmail Kadare'nin doğum yeridir.

 Saranda, Arnavutluk

Resmi site 2 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erol Karaömeroğlu (1970, Rize - 18 Temmuz 2025, Sivas), Türk bürokrattır. Sinop ve Bitlis valiliği görevlerinde bulunmuştur.

1970  yılında Rize'de dünyaya gelen Karaömeroğlu; ilk, orta ve lise öğrenimini Rize'de, üniversiteyi ise Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde tamamladı.

Mülki idare amirliği mesleğine Erzincan Valiliğinde stajyer kaymakam olarak başladı. Rize'nin Çayeli ilçesinde kaymakam refikliği görevinde bulundu. İçişleri Bakanlığında yabancı dil kursuna katıldıktan sonra 8 ay süreyle İngiltere'ye gönderildi. Türkiye'ye dönüşte, Ulubey (Ordu) kaymakam vekilliği görevinde bulundu.
Sırasıyla; Artova, Çaykara, İdil, Bozdoğan ve Palu Kaymakamlığı görevlerinde bulundu. Batman Vali Yardımcılığı görevinde bulundu. Vezirköprü, Ula ve Şereflikoçhisar ve Altındağ Kaymakamlığı görevlerini tamamladı.
10 Haziran 2020'de yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile birlikte Sinop'a vali olarak atandı. 18 Haziran 2020'de görevine başladı. 9 Ağustos 2023 tarih ve 32275 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 2023/376 Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Bitlis valisi olarak atanan Karaömeroğlu, 19 Eylül 2024 tarih ve 32667 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 2024/321 Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Vali-Mülkiye Başmüfettişi olarak atanmıştır.

Fenerbahçe SK 54318 sicil numaralı kongre üyesiydi.

Erol Zihni Gürsoy, (d. 15 Ocak 1937, Maraşlı, Çaykara, Trabzon, Türkiye), Türk bürokrat.
1955 yılında Trabzon Lisesi'ni bitirdi. 1960 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Trabzon Maiyet Memurluğu, Arsin, Şebinkârahisar, Eynesil Kaymakam Vekillikleri yaptı. 1963 yılında Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü'nü bitirdi. Çamlıhemşin, Gölpazarı, Afşin, Boyabat Kaymakamlıkları, Mülkiye Müfettişliği, 1978-1979 yılları arasında Bitlis ve 1979-1980 yılları arasında Elazığ Valilikleri, 1980-1981 yılları arasında İçişleri Müsteşar Yardımcılığı, 1981-1984 yılları arasında Manisa, 1984-1992 yılları arasında Rize ve 1993-1997 yılları arasında Merkez Valiliği yaptı. 15 Ocak 2002 tarihinde emekliye ayrıldı. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

İl Düzeyinde Merkezi İdare - Mahalli İdare Görev Bölüşümü (Orhan Pirler, Ahmet Başsoy ile birlikte)
Merkezi İdarenin ve Yerel Yönetimlerin KOBİ'lerle İlişkileri (Orhan Pirler, Ahmet Başsoy ile birlikte)
Belediyelerde Teşkilâtlanma - Kadro ihdası Personel İstihdamı ve Eğitimi (Orhan Pirler, Ahmet Başsoy ile birlikte)
Belediye Bütçelerinin Malî Analizi (Orhan Pirler, Ahmet Başsoy ile birlikte)

Erol Çakır (d. 1943, Çankırı), Türk bürokrat ve siyasetçi. İzmir ve İstanbul eski valisi.

İlk ve Orta tahsilini Çankırı'da yaptıktan sonra 1965 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Mezuniyetten hemen sonra İçişleri Bakanlığı'nda göreve başladı. Sırasıyla Bayramiç, Kulu, Suruç ve Güdül İlçelerinde Kaymakamlık görevlerinin ardından 1978 - 1979 döneminde Devlet Lisan Okulunu bitirdi.

Mülkiye Müfettişliği, Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığı, İçişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği, Rize, Muğla, Bursa Valilikleri, Merkez Valiliği, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevlerinde bulunan Erol Çakır, 24 Temmuz 1997 tarihinde İzmir Valiliği görevine başladı. 6 Ağustos 1998 tarihinde de İstanbul Valiliğine atandı. 16 Şubat 2003 tarihinde görevini Muammer Güler'e devretti. İsmi Türkiye'de biri İstanbul Kartal'da biri de İzmir Karşıyaka'da olmak üzere iki okula verilmiştir fakat bu okulların ismi daha sonrasında değiştirilmiştir.
Vatan Partisi'nin genel başkan yardımcısıdır.

Ethem Necip Yetkiner (1912, Rodos - 25 Ocak 1973, İstanbul), Türk hukukçu ve bürokrattır. İstanbul valisi ve belediye başkanı. 27 Mayıs Darbesi'yle İstanbul valiliği görevine son verilmiştir.
Babası Hüseyin Hüsnü Bey, annesi Nebile Yetkiner'dir. Kabataş Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Kaymakamlık, İstanbul Bölgesi Müfettişliği, Kütahya, Aydın, Çankırı, Kocaeli, Konya, Hatay valilikleri, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptı. İçişleri Müsteşarlığı'ndan İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığına atandı. İstanbul İl Özel İdaresi ile Belediye'nin ayrılması üzerine 24 Aralık 1958'de Belediye Başkanlığından ayrıldı.
5 Haziran 1954 - 12 Eylül 1955 tarihleri arasında Emniyet Genel Müdürü, 14 Mayıs 1958 - 27 Mayıs 1960 tarihleri arasında İstanbul Valisi olarak görev yapmıştır. Bir süre Müzeyyen Senar ile ilişki yaşamıştı.

http://www.istanbul.gov.tr 22 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Emin Fahrettin Özdilek (1898, Bursa, Osmanlı İmparatorluğu - 13 Mart 1989, Ankara, Türkiye) Türk asker ve siyasetçi. Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine 1961 yılında kısa bir süreliğine başbakanlığa vekâlet etmiştir.

İlk öğreniminden sonra Edirne Askeri İdadisi'ne girdi. 1916 yılında yedek subay talimgâhına gönderildi. 1 Haziran 1917 tarihinde teğmen rütbesine terfi etti. 19 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu ile Azerbaycan'da savaştı. 1920 yılı sonunda Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı. 1 Mart 1921 tarihinde üsteğmen rütbesine terfi ederek 3. Süvari Tümeni emrinde Batı Cephesi'ndeki savaşlara katıldı. 1925-1927 yılları arasında Harp Okulu ve Süvari Binicilik Okulu'nda öğrenimini tamamladı. 1933 yılında Harp Akademisi'ne girdi. 30 Ağustos 1936 tarihinde binbaşı rütbesine terfi etti. 6 Ekim 1936 tarihinde kurmay subay olarak Harp Akademisi'nden mezun oldu. 1936-1949 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetlerinde çeşitli görevlerde bulundu. 1949'da tuğgeneral, 1959'da orgeneral rütbesine terfi etti.
1960 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ülke yönetimine el koyduğu 27 Mayıs Darbesi'ne Birinci Ordu Komutanı olarak katıldı. Millî Birlik Komitesinde görev alan Özdilek, 9 Haziran 1960'ta Cemal Gürsel'in kurduğu hükûmette millî savunma bakanlığına getirildi. 21 Ekim 1960 tarihinde devlet bakanı ve başbakan yardımcılığına atandı. 26 Ekim 1961'de Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığı görevi başladığı için Başbakanlık makamının boşalması üzerine 27 Ekim 1961 - 20 Kasım 1961 tarihleri arasında geçici olarak başbakanlık görevini yürüttü. 1961-1980 arasında doğal üye ve millî birlik grubu başkanı olarak Cumhuriyet Senatosunda yer aldı. 1983 Genel Seçimlerinde Halkçı Partiden Konya milletvekili seçildi. 13 Mart 1989'da Ankara'da öldü.
Yüksek Adalet Divanı tarafından verilen idam kararlarının onaylanmasıyla ilgili aleyhte oy kullanmıştır.

Millî Birlik Komitesi
27 Mayıs 1960 Darbesi

Mehmet Faik Barutçu (1894, Trabzon, Osmanlı İmparatorluğu - 14 Mart 1959), Türk siyasetçidir.
İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. I. Dünya Savaşı yıllarında ihtiyat subayı olarak Trabzon ve Samsun Karargahlarında askerliğini sürdürdü. Daha sonra Trabzon'a döndü. Serbest avukatlık, Trabzon Baro Başkanlığı, İstikbal Gazetesi Sahipliği ve Başyazarlığı görevlerinde bulundu. Atatürk'ün Cumhuriyetle getirmek istediği demokratik düzeni kurmaya katkıda bulunan Barutçu, 1939'da Trabzon Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. VI., VII., VIII., IX. Dönem Trabzon, XI. Dönem Ankara Milletvekilliği ile Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. Evli ve Merhum büyükelçi Ecmel Barutçu dahil dört çocuk babasıydı. Ayrıca adı Karadeniz Teknik Üniversitesi kütüphanesine verilmiştir. (KTÜ Faik Ahmet Barutçu Kütüphanesi)
1954 seçimlerinde seçilemeyince İsmet İnönü'nün tepkisi: "Trabzon akıl ve havsalaya sığmayacak bir ayıp işlemiştir" olmuştur.

Ahmet Faik Kurtoğlu (1892, Kayseri, Türkiye - 14 Nisan 1981), Türk siyasetçi ve yazardır. Türkçü - Turancı görüşüne sahiptir.
Mülkiye, Brüksel Üniversitesi Siyasi ve Ekonomi Bölümünü ve Hukuk Fakültesini bitirdi. İktisat Vekaleti Müsteşarlığı, V. (Ara Seçim), VI., VII.ve VIII. Dönem Manisa Milletvekilliği ile Ziraat - Tarım Bakanlığı yaptı. Evli ve bir çocuk babasıydı.
1925 yılında Adana Mıntıkası Ticaret Müdürü iken Adana Ticaret Borsası'nın yeniden yapılandırılmasında büyük hizmetleri geçmiştir. Faik Kurdoğlu'nun, Borsa Meclisinin aldığı karar üzerine yaptığı girişimler sonucunda; Birisi 1924, diğeri 11 Ekim 1925 tarihinde olmak üzere iki defa yurt çapında pamuk kongresi düzenlenmesine katkıları olmuştur.

"Türk ziraat tarihinde bir bakış" Yazar: Faik Kurdoğlu, [İstanbul]: [s.n.], 1938 (İstanbul: Devlet Basımevi). 304 p., xviii, [105] p. of plates (some folded): ill.; 24 cm. (Birinci Köy ve Ziraat Kalkınma Kongresi Yayını)Adana Ticaret Borsası Arşivi

Ferit Sadi Melen (1906, Van - 3 Eylül 1988, Ankara), Türk bürokrat ve siyasetçi. Türkiye Cumhuriyeti'nin 14. Başbakanı.

1906 yılında Van'da doğdu. İlk ve ortaokulu Van'da bitirip, 1928'de Bursa Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Daha önce İstanbul'da bulunan ve adı daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi olacak olan Mülkiye Mektebi'ne girerek Temmuz 1931 tarihinde diploma aldı. 26 Ağustos 1931 tarihinde Bursa Maiyet memurluğunda devlet hizmetine girdi. 25 Ekim 1932 tarihinde Maliye Müfettiş Yardımcılığına atandı. 1 Ocak 1936 tarihinde Dördüncü Sınıf, 14 Temmuz 1939 tarihinde Üçüncü Sınıf, 26 Ocak 1940 tarihinde İkinci Sınıf ve 28 Ocak 1943 tarihinde Birinci Sınıf Müfettişliğe terfi etti. Askerliğini asteğmen olarak 1 Mayıs 1940 - 27 Kasım 1941 tarihleri arasında yaptı. Bir yıl süre ile Fransa Maliye Bakanlığı Örgütünde inceleme yapmak üzere Paris'e gönderildi. 29 Kasım 1943 tarihinde Vasıtalı Vergiler Genel Müdürü oldu. 30 Haziran 1946 tarihinde Gelirler Genel Müdürlüğüne getirildi.

9. Dönem seçimlerinde Van Milletvekilliğine seçildi, dönem sonunda yasama etkinliğine ara vererek serbest mali müşavirlik yaptı. 30 Eylül 1959 tarihinde emekliye ayrıldı. XI. Dönemde tekrar Van Milletvekili seçildi. 1961 Kurucu Meclisinde Van İli Temsilcisi olarak bulundu. IX. ve X. İnönü Kabinelerinde, Parlamento dışından, Maliye Bakanı olarak yer aldı. 7 Haziran 1964 - 14 Ekim 1979 tarihleri arasında Cumhuriyet Senatosu Van Üyeliği yaptı. 1967'de Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek Güven Partisi kurucuları arasında yer aldı. I. ve II. Erim Hükûmetlerinde 26 Mart 1971'den 22 Mayıs 1972 tarihine kadar Millî Savunma Bakanlığı görevinde bulundu. 22 Mayıs 1972'de Başbakanlık görevini üstlendi. IV. Demirel Hükûmetinde 31 Mart 1975'te tekrar Millî Savunma Bakanlığı görevine getirildi. 12 Temmuz 1980 tarihinde Cumhurbaşkanı Vekili İhsan Sabri Çağlayangil tarafından Cumhuriyet Senatosu Üyeliğine seçildi. Bu görevi 12 Eylül 1980'de sona erdi. 1983 yılında bir kez daha Van Milletvekili seçildi.
3 Eylül 1988 tarihinde Ankara'da öldü, Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi. 23. dönem İstanbul milletvekili Mithat Melen'in babasıdır.
Van'da bulunan havalimanı ismini taşımaktadır.

Ahmet Ferruh Bozbeyli (21 Ocak 1927, Pazarcık, Kahramanmaraş - 28 Temmuz 2019, Ankara), Türk siyasetçi. Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı (1965-70) ve Demokratik Parti genel başkanlığı yaptı (1970-78).

Babası Sıddık Bey'in memuriyeti sebebi ile okul hayatı değişik şehirlerde sürdü, ilkokulu Pazarcık ve Islahiye'de, ortaokulu ise Gaziantep ve İskenderun'da gören Bozbeyli, Antakya Erkek Lisesi'nden 1947 yılında mezun oldu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre avukatlık yapan Bozbeyli, 27 Mayıs Dönemi'nde Demokrat Partililerden (DP) Osman Turan'ın savunmasını yaptı. 1961'de siyasete atılarak Adalet Partisi'nden (AP) İstanbul milletvekili seçildi. Bu dönemde AP meclis grubu başkanlığı ve TBMM başkanvekilliği görevlerinde bulundu. 1965 genel seçimlerinde yeniden İstanbul milletvekili seçildi ve partisinin mecliste çoğunluğu sağlamasıyla TBMM Başkanlığına getirildi. Bu göreve 1967 ve 1969'da iki kez daha seçildi.
AP içinde genel başkan Süleyman Demirel'e karşıt grupta yer alarak, Ekim 1970'te TBMM Başkanlığından, bir ay sonra da, Saadettin Bilgiç'in başını çektiği "41'ler" denilen grupla AP'den ayrıldı. Yine bu grupla birlikte Demokratik Parti'nin (DP) kurucuları arasında yer aldı ve genel başkanlığa seçildi.
1973 cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu ancak seçilemedi. Partisi ilk genel seçimi olan 1973 genel seçimlerinde % 11,89 oy oranıyla parlamentoda 45 sandalye kazandı, Bozbeyli de yine İstanbul milletvekili olarak parlamentoya seçildi. DP, Mart 1975'te I. Milliyetçi Cephe hükümetinin kuruluş hazırlıkları sırasında parçalandı. Saadettin Bilgiç ve arkadaşları DP'nin çoğunluğunu da sürükleyerek AP'ye geri dönerken, Bozbeyli DP'de kaldı ve genel başkanlık görevini yürütmeye devam etti. Bu nedenle güç kaybeden DP'nin yüzde 1,85 oranında oy aldığı 1977 genel seçimlerinde milletvekili seçilemeyince önce DP genel başkanlığından (Aralık 1978), ardından da aktif siyasetten çekildi.
1978'de Türkiye İş Bankası 54. Genel Kurul Toplantısı'nda yönetim kurulu üyeliğine seçildi, 1990-1992 yılları arasında da yönetim kurulu başkanlığı yaptı.
28 Temmuz 2019 tarihinde tedavi gördüğü hastahanede öldü. Cenazesi Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Bozbeyli, Ferruh (Ocak-Şubat-Mart 1976). "Hocamız Nurettin Topçu". Hareket Dergisi. 6 (112). Hece Yayınları. s. 51. 
Bozbeyli, Ferruh (1993). "Liderler Muhalefette Doğru Söyler, İktidarda Şaşar".  Alkan, Türker (Ed.). Siyasal Ahlak ve Siyasal Ahlaksızlık. Bilgi Yayınevi. ss. 249-254. ISBN 9789754944136. 
Bozbeyli, Ferruh (Ocak 2006). "Nurettin Topçu Özel Sayısı". Hece, 109. Ankara: Hece Yayınları. s. 467-469. ISSN 1301-210X. OCLC 42731849. 
Bozbeyli, Ferruh (Eylül-Aralık 1998). "Siyaset Ahlâkı ve Toplum". Yeni Türkiye, Cumhuriyet özel sayısı 1923-1998 dönemi değerlendirmesi. Yeni Türkiye yayınları. ss. 23-24. ISSN 1300-4174. OCLC 42586447. 

Türkiye'de Siyasal Partilerin Ekonomik ve Sosyal Görüşleri (1969),” üç cilttir. Birinci ve İkinci Kalkınma Planlarının TBMM'deki tartışmaları meclis tutanaklarından aktarılmış, CHP ve AP ile birlikte dönemin siyasi partilerin ekonomik ve sosyal görüşlerini yansıtır.
Demokratik Sağ. 1976. , kavramın ne olduğu, ekonomik, siyasi, sosyal yönlerini ele alırken eğitim ve kalkınma, milli savunma ve dış siyaset, demokratik hukuk devleti bakış açısını ortaya koyar.
Birinci Cemre (1977)
Alaca Siyaset (2000) birbirinin devamı olan bu iki kitap dönem tanıklıklarının hikâyeler şeklinde paylaşır
Politika Sanatı (1980), kurucu başkanı olduğu Türk Milli Kültür Vakfı'nda verdiği seminerin metnidir.
Yalnız Demokrat isimli kitabı Haziran 2009'da yayımladı. Tam bir hatırat ve bir dönemin siyasetini ortaya koyan dönem kitabıdır.

Fikri Işık (d. 13 Eylül 1965, Gümüşhane), Türk öğretmen ve siyasetçidir.
2016-2018 yılları arasında görev yapmış eski Millî Savunma Bakanı. 2016-2018 yılları arasında 65. Türkiye Hükûmeti'nde Millî Savunma Bakanlığı görevini sürdüren Işık, 2013 ve 2016 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan hükûmetlerde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevini yürütmüştür. 2007'den 2023'e kadar yapılan genel seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Kocaeli milletvekili olarak meclise girmiştir. 2023 Türkiye genel seçimleri için milletvekili aday adayı olmamıştır.

Fikri Işık 13 Eylül 1965 tarihinde Gümüşhane ilinin Şiran ilçesine bağlı Babacan köyünde doğdu. Babasının adı Tevfik, annesinin adı Mecbure'dir. İlkokul eğitimini Hereke Sümer İlkokulunda, ortaokul ve lise eğitimini İzmit İmam Hatip Lisesi'nde tamamladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Eğitimi Matematik Öğretmenliği Bölümünü 1989 yılında tamamladı. İzmit ve İstanbul'da özel okullarda İngilizce ve matematik öğretmenliği yapan Işık, gıda sektöründe yönetici olarak çalıştı.

1999 Türkiye yerel seçimleri'nde Fazilet Partisi Hereke Belediye Başkan adayı oldu fakat 4. sırada kalarak seçilemedi. 20 Ekim 2001 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Kocaeli kurucu İl Yönetim Kurulu Üyesi olarak göreve başladı. 2007 Türkiye genel seçimleri'nde AK Parti Kocaeli milletvekili olarak meclise girdi. 2007–2013 yılları arasında AK Parti Genel Merkez Teşkilat Başkanlığında Bölge Koordinatörü ve Teşkilat Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Işık, 2011 Türkiye genel seçimleri'nde tekrar AK Parti Kocaeli milletvekili olarak meclise girdi. 31 Ocak 2013 tarihinde TBMM Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanlığına seçildi.
17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması sonrasında istifa eden Nihat Ergün'nün yerine 25 Aralık 2013 tarihinde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı oldu. Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri'nde hiçbir parti tek başına iktidar olmak için gereken sandalye sayısına ulaşamayınca ve koalisyon görüşmelerinden bir sonuç alınamayınca erken seçim kararı alındı. Davutoğlu başkanlığında kurulan Seçim hükûmeti'nde de Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak yer aldı. Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde Millî Savunma Bakanı olarak yer aldı.

İyi düzeyde İngilizce, orta düzeyde Arapça bilen Işık, evli ve 4 çocuk babasıdır.

Mehmet Fuat Köprülü (4 Aralık 1890; İstanbul - 28 Haziran 1966; İstanbul), Türk edebiyatçı, Türkolog, edebiyat tarihçisi, siyasetçi ve eski dışişleri bakanı.

Fuat Köprülü, 4 Aralık 1890 tarihinde İstanbul’daki Hâlid Ağa Konağı'nda doğdu. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa'nın soyundan gelmektedir. Liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde okudu. Edebiyat ve tarih alanında ilerlemek için hukuk öğrenimini yarıda bıraktı.
1909’da Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Şiirleri 1913’e kadar Mehâsin ve Servet-î Fünûn dergilerinde yayımlandı. Bu yıllarda “millî edebiyat” ve “yeni lisan” akımlarına karşıydı.
1910'dan sonra İstanbul'un çeşitli okullarında Türkçe ve edebiyat okuttu, liselerin edebiyat programını düzenledi. Ziya Gökalp çevresine girdikten sonra millî edebiyat akımını benimsedi; Türk tarihinin ilk dönemlerine kadar indi, ilk Türk topluluklarının tarih ve edebiyatlarını inceledi.
1913'te, Halit Ziya Uşaklıgil’den boşalan İstanbul Darülfünûnu'nda "Türk Edebiyatı Tarihi" müderrisliğine getirildi. Aynı yıl Bilgi dergisinde Türk edebiyatının hangi yöntemle incelenmesi gerektiğini tartışan “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” adlı yazısı çıktı.
İlk büyük yapıtı, "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" kitabıdır. 1923'te Edebiyat Fakültesi'ne dekan olarak atandı. ''Türkiye Tarihi'' adlı kitabı neşredildi. 1925'te Türkiyat Mecmuası’nı yayımlamaya başladı.
1928’de o zamanki adıyla "Türk Tarih Encümeni", Türk Tarih Kurumunun başkanlığına seçildi. 1931'de "Türk Hukuk Tarihi Mecmuası"nı çıkarmaya başladı. 1932-1934 arasında Divan Edebiyatı Antolojisi'ni çıkardı. 1933'te ordinaryüs profesör oldu, İstanbul Üniversitesi'nde birkaç kez dekanlık yaptı.
1934'te siyâsete atılarak Kars milletvekili seçildi. 1936-1941 arasında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'yle Siyasal Bilgiler Okulunda ders verdi.
1935'te, Paris'te "Türk Tetkikleri Merkezi"nde verdiği konferansların toplamı olan Les Origines de L’Empire Ottoman (Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu) adlı kitabı yayımlandı ve büyük yankı uyandırdı.
Heidelberg ve Atina Üniversiteleri ile Sorbonne Kolejince onursal doktorluk unvanını verilen Köprülü, 1941'den sonra İslam Ansiklopedisi'nin yayımına katıldı. V. (Ara Seçim), VI., VII. Dönem Kars, VIII., IX., X. dönem İstanbul milletvekilliğine; aynı zamanda İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki görevlerine devam etti.
Celâl Bayar, Adnan Menderes ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanıp iktidara gelince dışişleri bakanı oldu. 1956'ya kadar sürdürdüğü bu görevi sırasında Türkiye'nin NATO'ya girişinde etkin rol oynadı. 7 Eylül 1957'de kurduğu partiyi tanıyamadığını söyleyerek Demokrat Parti'den istifa etti ve aynı yıl Hürriyet Partisine girdi.
Asıl yararlı çalışmalarını Türk edebiyatı araştırmaları oluşturur. Çok verimli bir araştırmacı olan Köprülü, ardında 1500'den fazla kitap ve makale bırakmıştır.

15 Ekim 1965 tarihinde Ankara'da, Türk Tarih Kurumundan evine yürüyerek gittiği sırada trafik kazası geçiren Köprülü, daha sonra tedavi gördüğü İstanbul Baltalimanı Hastanesi'nde, 28 Haziran 1966'da öldü. Cenazesi 1 Temmuz Cuma günü Bayezid Camii'nde kılınan namaz ve İstanbul Üniversitesi'nde yapılan merasimden sonra Çemberlitaş'ta, Köprülü Mescidi'ne bitişik aile kabristanına defnedildi.

Türk Tarihinin Ana Hatları (1931)
Erzurumlu Emrah (1929)
Edebiyat Araştırmaları (1966)
Ali Şir Nevai (1941)
Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri (1981, ölümünden sonra)
Demokrasi Yolunda (1964)
Les Origines de L'Empire Ottoman (Paris, 1935) (Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu (1956))
Fuzuli Hayatı ve Eserleri (1924)
Türk Tarih-i Dinisi (1925)
Malumat-ı Edebiyye (1915)
Türk Dilinin Sarf ve Nahvi (1917)
Mektep Şiirleri (3 Cilt)
Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916)
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919-1966)
Nasreddin Hoca (1918-1981)
Türk Edebiyatı Tarihi (1920)
Türkiye Tarihi (1923)
Bugünkü Edebiyat (1924) (Makale)
Hayat-ı Fikriye (Makale) (1909)
Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926)
Millî Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divan-ı Türk-i Basit (1928)
Türk Saz Şairleri Antolojisi (1930-1940, üç cilt)
Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934)
Anadolu'da Türk Dili ve Edebiyatı'nın Tekamülüne Bir Bakış (1934)
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1959)
Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966)
İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (1983, ölümünden sonra)
Divan Edebiyatı Antolojisi
Türk Saz Şâirleri Antolojisi
Türk Edebiyatı Târihi I-II
Tevfik Fikret ve Ahlakı (Kanaat Matbaası, 1918)
Millî Kıraat (Ders kitabı-Kanaat Kütüphanesi sahibi İlyas, 1915)

MEB 100 Türk edebiyatçısı listesi

Ali Fuat Sirmen (8 Kasım 1899, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu - 17 Mayıs 1981, İstanbul, Türkiye), Türk siyasetçidir.

İstanbul'da doğdu. Babası Temyiz Mahkemesi azalarından Mehmet Mithat Bey, annesi Emine Faika Hanım'dır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra Roma Üniversitesi'nde doktora derecesi aldı. Ankara Cumhuriyet Müddeyi Umumiliği ve Adliye Müfettişliği yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) V. Dönem Erzurum, VI., VII., VIII. ve XII. Dönem Rize ve XIII. Dönem İstanbul Milletvekilliği, İktisat (1943-46) ve Adalet Bakanlığı (1948-50) ile TBMM Başkanlığı yaptı (Kasım 1961-Ekim 1965).
Belgin adında bir kızı olan Sirmen, 17 Mayıs 1981 tarihinde İstanbul SSK Göztepe Hastanesi'nde öldü. Şişli Camii'nde kılınan öğle namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Güneş Taner, (1949, İstanbul), Türk siyasetçi.

Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nde inşaat mühendisliği bölümünü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde ise ingiliz dili ve edebiyatı bölümünü bitirdi. New York Polytechnic Üniversitesi'nde sanayi işletmeciliği alanında yüksek lisans yaptı. Rusya Plakhanov Akademisinden Ekonomi Fahri Doktorası aldı. Citibank Yöneticiliği, Başbakan Siyasi Danışmanlığı, Anavatan Partisi Kurucu Üyeliği, TBMM XVIII., XIX., XX. ve XXI. Dönem İstanbul Milletvekilliği, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Millî Savunma Bakan Vekilliği yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Mesut Yılmaz ile birlikte Türkbank ihalesi sürecinde malın satımında ve değerinde fesat oluşturacak ilişki ve görüşmelere girdikleri ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanunu'nun 205. Maddesine uyduğu iddiasıyla" 13 Temmuz 2004 tarihinde Yüce Divan'a sevk kararı TBMM tarafından alındı. Yüce Divan sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesi, her iki kişinin suçlama kararlarının ayrı ayrı alınması gereği nedeniyle kararı iade etti. Karar 27 Ekim 2004'te tekrarlandı ve onaylandı. Yüce Divan, 23 Haziran 2006 tarihinde davanın kesin hükme bağlanmasını 4616 sayılı Şartla Salıverilme Yasası (Rahşan Ecevit affı) uyarınca erteledi. Üç üyenin sanıkların beraatini istemesine karşın oyçokluğuyla verilen karar sonucunda, dava normal aşımı süresine kadar muhafaza edildikten sonra düşecek.

Hacı Naşid Paşa, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde üst düzey bürokraside çeşitli görevlerde bulunmuş bir Osmanlı devlet adamıdır.

7 Haziran 1874 - 25 Eylül 1875 tarihleri arasında Kastamonu, 1883-1885 yılları arasında İzmir (Aydın) valiliği yapmıştır. İzmir'de ilk resmi baloyu düzenleyen kişi olarak tarihe geçmiştir. 1887'de öldü.
Tarihe geçmesine vesile olan bir başka unsur da Ege Bölgesi'nde dağları mesken edinmiş efelere karşı mücadelede başvurduğu yöntemlerdir. Hükûmetten aldığı emir gereği, gizli bir komplo ile efeleri imha etmeyi planlamıştır. Plana göre, Mehmet Kamil Paşa valiliğinde kır serdarı örgütlenmesi içine sokularak, bir tür korucu sistemi içinde Rum çetelere karşı kullanılan efeler, Rum eşkiyalar konusunu görüşmek üzere zaptiye müfreze komutanlıklarınca toplantıya çağrılmışlar, toplantı kisvesi altında kurulan tuzaklarla yerli (Türk) çetelerin (efelerin) büyük kısmı ortadan kaldırılmıştır. Hükûmetin bu emrinin yerine getirilmesi, Ege Bölgesi'nin Osmanlı egemenliğindeki hayat tarzını etkileyecek bir dönüm noktası olmuştur. Hükûmet sözünü tutmamış, halk deyişiyle Osmanlılığını yapmış, haksızlığını ve adaletsizliğini sergilemişti. Nitekim çetelerden sağ kalabilenler ya da ölen zeybeklerin çocukları -ki, bunların başında Çakırcalıoğlu Ahmet Efe'nin oğlu Çakırcalı Mehmet Efe gelmektedir- 1900'lerin başından itibaren efelik geleneğini tekrar diriltmişler, Cumhuriyet dönemine kadar bölgede asi konumlarını sürdürmüşlerdir.

Hakkı Behiç Bayiç (1886, İstanbul - 12 Ekim 1943, Ankara), Türk siyasetçidir. TBMM 1. dönemde Denizli mebusluğu ve bu dönemde kurulan I. İcra Vekilleri Heyeti'nin ilk aylarında vekillik görevi yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın 1920 sonunda taktik düşüncelerle kurdurduğu Türkiye Komünist Fırkası'nın umumî kâtipliğini (genel sekreter) yapmış olması ile tarihe geçmiştir.

1886 yılında İstanbul'da Çerkes kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1905 yılında Mülkiye Mektebi'ni bitirdikten sonra, Maliye Nezareti Muhasebe Kalemine girdi. 1909-1917 yılları arasında çeşitli yerlerde tahrirat müdürlüğü, vilayet mektupçuluğu, sonra da Bilecik'te mutasarrıflık yaptı. 1917 yılında mutasarrıf olarak bulunduğu Akka'nın İngilizlerce işgal edilmesi üzerine İstanbul'a döndü. 1919 yılında Anadolu'ya geçti ve Denizli temsilcisi olarak Sivas Kongresi'ne katıldı.
Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na ve 1920 yılında TBMM'ye Denizli milletvekili olarak girdi. I. İcra Vekilleri Heyeti'nde önce 3 Mayıs 1920 tarihinde Maliye Vekilliği, sonra da 17 Temmuz 1920 tarihinde Dahiliye Vekilliği'ne seçildi. Sol eğilimli olduğu bilindiğinden hakkında kısa sürede sekiz sözlü soru ve dört gensoru önergesi verilmesi üzerine 4 Eylül 1920 tarihinde görevinden istifa etti. Aynı yıl Yeşil Ordu Cemiyeti'nun dağıtılmasından sonra, 18 Ekim 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın kurdurduğu Türkiye Komünist Fırkası'nın umumî kâtipliğine getirildi. Fırkanın yayın organı haline gelen Yeni Gün gazetesinin de başyazarlığını yaptı. Türkiye Komünist Fırkası kuruluşunun üçüncü ayında dağıldı. 1923 yılına kadar sürdürdüğü mebusluk görevinden sonra siyasetten çekildi ve emekli hayatı yaşadı.
12 Ekim 1943 tarihinde Ankara'da öldü.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık

Akaretler Sıra Evleri, İstanbul'un Beşiktaş İlçesi'nde, Beşiktaş ile Maçka arasında, kendi adıyla anılan Akaretler semtindeki bina grubu. Şair Nedim ve Süleyman Seba (eskiden Spor) caddelerinin çatalağzı biçiminde birleştikleri bölgede ve eğimli arazide kurulmuştur. Türkiye'deki ilk toplu konut projesidir.

Sultan Abdülaziz döneminde, Dolmabahçe Sarayı Akaretleri (Lojmanları) olarak yapımına 1875 yılında mimar Sarkis Balyan tarafından başlanmıştır. Bu sıra evlerin bir kısmı sarayda çalışan muhafızlar ve ağaların kalması için bugünkü anlamıyla lojman konutlar olarak bir kısmı da kira konutu olarak tasarlanmış ve bunlardan elde edilecek gelirle Aziziye Camii'nin yapılması öngörülmüştür.
Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım bir süre Akaretler Sıra Evleri'ndeki 76 numaralı binada yaşamıştır. Bugün 36 numara olan ev, 2010'da  Akaretler Mustafa Kemal Müzesi adıyla ziyarete açılmıştır.

1992'de apart-otele dönüştürülmesine karar verilen Akaretler Sıra Evleri'nin yenileme çalışmalarına ancak 1996'da başlanabildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait olan kompleksin mülkiyeti Net Holding tarafından yap işlet devret modeliyle 49 yıllığına kiralanmış ve Akarnet adlı şirket kurularak 1996 yılında projeye başlanmıştır. Proje kapsamında Atatürk Müzesi, Ofis, Apart Otel, Otel, Mağazalar ve Otopark kompleksinden oluşacak proje geliştirilmiştir.
Projenin ilk etabı sayılan A Blok (Süleyman Seba Caddesi'nin Beşiktaş'tan Maçka yönüne göre sol sırası) Mimar Münir Alpaslan tarafından Ağustos 1998'de bitirilmiş, dış cepheler orijinallerine sadık kalınarak sağlamlaştırılmış, iç mekanlar da taşıyıcı sistem bozulmaksızın fonksiyonuna uygun olarak yeniden düzenlenmiştir.
Ancak bazı finansman sorunları dolayısıyla Akaretler kompleksinin diğer kısmının restorasyonuna ara verildi. Mülkiyet Net Holding'den önce Garanti Bankasına geçmiş, 2005 yılında da iş adamı Serdar Bilgili tarafından satın alınarak tekrar onarıma başlanmıştır.
Onarımın sona ermesiyle 19 Mart 2008 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Akaretler Sıra Evleri'nin açılışı yapılmıştır.
Yeni onarımla birlikte Akaretler Sıra Evleri'nde, farklı büyüklükte 56 rezidans, toplam 11 bin m²'de 34 mağaza, 6 kafe-restoran ve ünlü otel zinciri W Hotel bulunuyor.

Akaretler Sıra Evleri, 66 parsel üzerinde 133 konut biçimini içerir. Parseller, konum ve büyüklük bakımından birbirlerinden küçük ayrımlar gösterirler. En farklı olan, üçgen biçimli adanın köşe parselidir. Burası belirli geometrik biçimi olmayan, üç cephesi de yola bakan ve alanı en büyük (600 m²) olan parseldir. Geri kalanların tümü küçük kenarları yoldan cephe alan dikdörtgen biçimli ve alanları 180 m² ile 220 m² arasında değişen parsellerdir. Parsellerin yoldan cephe alan kenarları, her bir grup içinde birbirine eşit genişliktedir. Üçgen adadaki parsellerin cephe genişliği 8,80 m, öbür gruplarda 7,50 m'dir.
Arazinin eğiminden ötürü arka bahçe çizgisi değiştiğinden parsel büyüklükleri az da olsa farklıdır. Biri Şair Nedim Caddesi'nde, dördü Süleyman Seba Caddesi'nde olmak üzere beş parsel çift parsel alanı büyüklüktedir. Parsellerin tümü yolu dik çizgilerle bölümlemiştir.
1996 yılında açılışı yapılan BJK Plaza ve Kulüp Binası, Sıra Evleri'nin üçgen biçimli adasının arkasında bulunur.

Arnavutköy, İstanbul Boğaziçi'nin Avrupa yakasında Beşiktaş ilçesinin sınırları içinde köklü ve tarihsel yapısı ile ünlü bir mahalledir. Arnavutköy İstanbul Boğazı'nın Avrupa yakasındaki sahilde Kuruçeşme ile Bebek arasında yer alır. Sahilden başlayan semtin tepelere doğru yükselen arka sınırı günümüzde hızla yayılmakta olan Ulus'a dayanır.
Arnavutköy'ün karşısında Boğazın Anadolu yakasındaki semtlerinden Kandilli, Üsküdar ve Vaniköy bulunmaktadır. Arnavutköy denince ilk akla gelen ve otantik yapısını korumuş bir yerleşim yeridir. Osmanlı döneminde idari yönden Galata Kadılığı'na bağlı iken, Cumhuriyet döneminde Beşiktaş ilçesinde kalmıştır.
Restorasyon çalışmaları sonucu Arnavutköy'de otantik bir yapı çehresi oluşmuş, diğer betonerme yapılardan sıyrılarak daha turistik bir karaktere ulaşılmıştır. Polis Karakolu ve hemen yanındaki Tevfikiye Camii ise Helenik yapı türündedir.

Evliye Çelebi, 17. yüzyılda yazdığı Seyahatnâmede Arnavutköy'den şu şekilde bahsetmiştir:

Burada yaklaşık bin kadar bağı, bahçesi olan bakımlı ev bulunmaktadır. Bu evlerin tamamı Rumlar ve Yahudilere aittir; cami, mescit, medrese veya imaret bulunmamaktadır. Rum Hristiyanların çoğu Laz kökenlidir. Küçük bir hamamı vardır. Ekmeği ve peksimeti beyazdır. Yahudiler zevk sahibi ve müzikle ilgilenen insanlardır. Müslüman cemaati ise oldukça azdır.
Televizyon modasından önce (70'li yılların ortasına kadar), bugün Rum İlkokulunun arkasında bulunan bir garajın yerinde 'Dayının sineması' adlı açık hava sineması vardı. Bir de bugünkü Ziraat Bankası şubesinin yerinde çarşı içinde, kapalı kış sineması vardı.
1980'li yılların başında sahil yolunun güzergâhı "kazıklı yol" tabir edilen Akıntıburnu mevkiinden bugünkü K. Y. Anadolu Lisesi'ne kavis yaparak yalıları önünden geçirildi. Arnavutköy İskelesi'nin yeri de değiştirildi. Yol çift şeritli olmasına karşın bir gezi yolu özelliğini kaybetmemiştir.
Salı günleri halk pazarı kurulmakta, her yıl haziran ayının ilk haftası Arnavutköy Şenlikleri yapılmaktadır.

Türker, Orhan (1999). Mega Revma'dan Arnavutköy'e. Bir Boğaziçi Hikayesi. İstanbul: Sel Yayıncılık. 

Özel Korkmaz Yiğit Lisesinin tanıtım videosu25 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arnavutköy, Beşiktaş şehir planı13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beşiktaş belediyesinin Arnavutköy mahalle sayfası25 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Orhan Türker'in kitabı26 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gün Zileli'nin kitabı
İlk Havacımız Vecihi Hürkuş Arnavutköylü'ydü20 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yepyeni bir Arnavutköy geliyor 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Arnavutköy ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Arnavutköy, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Aşiyan, İstanbul'un Avrupa yakasında, Beşiktaş ilçesine bağlı, İstanbul Boğazı'na bakan bir semttir. "Aşiyan" Farsça bir kelime olup, "ev" veya "yuva" anlamına gelmektedir.

Bu bölgede boğaz manzaralı Aşiyan Mezarlığı ve Tevfik Fikret'in evi olan Aşiyan Müzesi vardır.

Ahmed Vefik Paşa 1308 (1891) Sadrazam, dil bilgini.
Şaire Nigar Hanım 1336
Hattat Hasan Rıza Efendi 1336 Muzıkay-ı Hümayun Hat hocası.
Hüseyin Vassaf Efendi 1929 Sefine-i Evliya müellifi.
Şevket Dağ 1944 Ressam.
Ömer Fahreddin Türkkan 1948 Medine müdafii.
Cemil Cem 1950 Karikatürist.
Orhan Veli 1950 Şair.
Yahya Kemal Beyatlı 1958 Şair.
Ruşen Eşref Ünaydın 1959
Tevfik Fikret 1915 Şair (1961'de Eyüp'ten) nakil edilmiştir.).
Ahmet Hamdi Tanpınar 1962
Rıfkı Melul Meriç 1964
Sabiha Osmanoğlu 1971 Sultan Vahideddin'in kızı.
Fatma Neslişah Sultan (Osmanoğlu), 4 Şubat 1921 - 2 Nisan 2012; Osmanlı Hanedan defterine kaydı yapılan son kişi.
Dr. Tevfik Rüştü Aras 1972 Dışişleri Bakanı (1935-38).
Şaire Şükufe Nihal Başar 1973
Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken 1974 Felsefe, sosyoloji profesörü.
Ulvi Uraz 1974 sinema ve tiyatro sanatçısı.
Münir Nurettin Selçuk 1981 besteci ve ses sanatçısı.
Edip Cansever 1986 Şair
Sadi Irmak 1990 Başbakan.
Bedia Muvahhid 1994 Türk kadın sinema ve tiyatro sanatçısı.
Attilâ İlhan 2005 Şair.
Tezer Özlü 1986 Yazar.
Osman Yağmurdereli 2008 XXIII. dönem milletvekili, yapımcı, sanatçı
Celal Yalınız (Sakallı Celal) 1962

Balmumcu, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunan bir mahalle, semt. Barbaros Bulvarı'nın doğusunda, Yıldız'la Zincirlikuyu kavşağı arasında yer alır. Konumu itibarıyla, ticari işletmelerin yoğun olduğu mahallenin özellikle 1990-1997 yılları arasında iş yerlerinin sayısının hızla artması nedeniyle, 7000 üzerindeki yerleşik nüfusu 3000'lere gerilemiştir.

Bugünkü Balmumcu mahallesinin bulunduğu yerde II. Mahmut döneminde aynı adla anılan bir çiftlik bulunuyordu. Balmumcu Kasrı denilen köşk daha sonra Abdülaziz döneminde yapılmıştı.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşındaki (93 Harbi) yenilginin yarattığı göç dalgasının İstanbul'daki etkisinin bir sonucu olarak bir göçmen mahallesi oluşmaya başlamıştır. Onu 20. yy başında Balmumcu Çiftliğinin bir bölümünün iskanâ açılmasıyla oluşan Balmumcu Mahallesi izlemiştir.
Beşiktaş'ın mesirelerinden olan çiftlik, meyve bahçeleri ve çavuşüzümü bağlarıyla ünlüydü. Reşat Ekrem Koçu'ya göre, çiftliğe Balmumcu Çiftliği adı verilmesinin nedeni, II. Mahmut döneminde sokak ve bahçelerin mumlarla aydınlatılmaya başlanmasından sonra, burada mum imalatı yapılmasıdır. II. Mahmut'un çok sevdiği ve biraz ilerisindeki Zincirlikuyu Kasrı'na her geldiğinde uğramadan edemediği Balmumcu Çiftliği'nin, hanedan mülklerinden olduğu, İkinci Meşrutiyet'ten sonra Hazine-i Hassa malları Maliye Hazinesi'ne devredilirken de makama bağlı olarak bırakılan "Emlâk-i hakaniye" denilen mülkler grubunda bulunduğu bilinmektedir. II. Abdülhamid zamanında Çiftlik Veliaht Mehmed Reşad Efendi'ye tahsis edilmişti.
II. Meşrutiyet'te V. Mehmed (Reşad) tahta çıktıktan sonra Balmumcu Çiftliği'ni halka mesire olarak açtırdı. I. Dünya Savaşı'na kadar süren dönemde, Balmumcu Çiftliği mesiresine gelen halka çiftliğin meyvelerinden tabla tabla ikram edildiği anlatılır.
1918 yılında Sultan Reşad'ın ölümünden sonra Balmumcu Çiftliği ve Kasrı Seniye Sultan'a verilmiştir. 1923'te köşkte savaşta şehit düşenlerin çocukları için açılan Balmumcu Darüleytamı 1928'de lağvedilmiştir. Daha sonra çiftlik arazisi ve içindeki binalar askeriyeye verilmiş, Balmumcu köşkü 3. Jandarma Tugay Komutanlığı olmuş, köşkün müştemilatına da Jandarma Er Okulu yerleşmiştir. 27 Mayıs 1960'taki askerî harekâttan sonra Balmumcu Kışlası bir süre gözaltı ve tutukevi olarak kullanılmıştır. Seniye Sultan Kasrı ise 20 Nisan 1975'te yanmıştır. Balmumcu Kışlası günümüzde Jandarma Orduevi olarak kullanılmaktadır.
Bölgenin çehresinin tümden değişmeye başlaması, Barbaros Bulvarı'nın açılmasından sonraya, 1960'lara rastlar. Bu yıllardan sonra bölgede yoğun yapılaşma başlamıştır. Levazım mahallesi 1990'ların başına kadar Balmumcu'ya bağlıydı.

 Wikimedia Commons'ta Balmumcu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Balmumcu ile ilgili coğrafi veriler

Barbaros Bulvarı, (eskiden Yıldız Yokuşu veya Yıldız Yolu) İstanbul Beşiktaş'ta, Beşiktaş Meydanı'ndaki, (Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa'nın ölmeden evvel Beşiktaş'ta kendisi için Mimar Sinan'a yaptırdığı türbenin bulunduğu mıntıka.) Anayol kavşağından başlayarak Yıldız'dan geçip Zincirlikuyu'ya kadar, oldukça dik bir meyille ve düz bir hat olarak çıkan geniş cadde.
Bugün İstanbul'un en önemli arterlerinden biri olan Barbaros Bulvarı'nın yapımına 1957 yılında, Adnan Menderes döneminde İstanbul imar faaliyetleri çerçevesinde başlanmıştır. 1956-1958 istimlâkleri sırasında Beşiktaş Meydanı ve çevresi oldukça büyük bir değişim göstererek sahilyolu genişletilmiş ve buna paralel olarak, meydandan Zincirlikuyu'ya doğru oldukça sert bir eğime sahip olan Barbaros Bulvarı açılmıştır. 1958'de açılan Barbaros Bulvarı'nın ilk zamanlarda halk arasında Yıldız Yolu olarak da biliniyordu. Kentin çeşitli yönlerden gelerek Beşiktaş'ta düğümlenen trafiğini Zincirlikuyu ve Büyükdere Caddesi'ne bağlayan yol, daha sonra 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'ne de bağlanarak Avrupa-Anadolu ulaşımında da ana kavşaklardan biri olmuştur.
1960'lı yıllara kadar iki yanında pek az bina bulunan, yer yer dutlukların, çayırların, küçük bahçeler içinde seyrek ve mütevazı evlerin arasından geçen bulvarın iki yanı, 1960'lardan sonra çok hızlı bir yapılaşma sürecine girmiştir.
3.2 km uzunluğundaki Barbaros Bulvarı'nın deniz seviyesinden yüksekliği başlangıcında 1,5 m iken Zincirlikuyu'da 135 m'ye ulaşır. Beşiktaş Meydanı'ndan Balmumcu'ya kadarki 1,5 km'lik bölümünün genişliği 50 m, eğimi % 8'dir, Balmumcu'dan Zincirlikuyu'ya kadar, yine gidiş ve geliş olarak ayrılan 30 m genişliğindeki bölümde eğim % 2-3'tür.
Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Yerleşkesi, İstanbul İl Jandarma Komutanlığı (Balmumcu Kışlası), Serencebey Parkı, Sait Çiftçi Devlet Hastanesi ve Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi bulvar üzerindedir.

27E Şirintepe - Kabataş
27SE Seyrantepe - Kabataş
28O Beşiktaş - Otogar
29A Derbent Mahallesi - Beşiktaş
29C Tarabyaüstü - Kabataş
29D Ferahevler - Kabataş
29E Maslak Gazeteciler Sitesi - Beşiktaş
30A Beşiktaş - Mecidiyeköy
30M Beşiktaş - Mecidiyeköy
36L Mescidi Selam - Beşiktaş
40B Sarıyer Beşiktaş
41E Ayazağa - Kabataş
43R Rumeli Hisarüstü - Kabataş
58A Poligon Mahallesi/Reşitpaşa - Kabataş
58N Fatih Sultan Mehmet - Kabataş
58S Levazım Mahallesi - Kabataş
58UL Ulus Mahallesi - Kabataş
599C Rumeli Hisarüstü - Taksim
62 Kağıthane/Gültepe - Kabataş
62G Emniyettepe/Hamidiye - Beşiktaş
63 Kağıthane/Çeliktepe - Kabataş
İST-5 Beşiktaş - İstanbul Havalimanı
U1 Beşiktaş/Ulus/Zincirlikuyu - Beşiktaş
U2 Beşiktaş/Zincirlikuyu/Ulus - Beşiktaş

Başak Konutları - Beşiktaş
Beşiktaş - Tarabya
Beşiktaş - Sarıyer
Yahya Kemal - Çağlayan - Beşiktaş

 Kabataş - Mahmutbey

Bebek, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde, Boğaziçi'nin Avrupa yakasında semt. Rumeli Hisarı ile Arnavutköy arasında yer alan ve genelde yüksek gelirlilerin oturduğu semt, aynı adı taşıyan bir deniz koyuna da sahiptir.

Küçük bir balıkçı köyü olarak, tarihinin Hristiyanlık öncesi döneme kadar gittiği sanılan semtin bilinen en eski adının, çeşitli kaynaklarda çeşitli şekillerde yazılan (Challae, Chilai, Khile) Skallai (iskeleler) sözcüğünün bozulmuş bir biçimi olan Hallai olduğu ileri sürülmektedir.
Osmanlı döneminde Bebek'e ve Bebek adının kökenine ait ilk bilgiler İstanbul'un fethi'nin hemen öncesine gider.İstanbul'un kuşatılması sırasında ve Rumeli Hisarı yapılırken bu yörede Bizans egemenliğinin zayıfladığı, hatta buradaki balıkçı köylerinin Galata'ya bağlı oldukları sanılmaktadır. Başta Evliya Çelebi olmak üzere, bazı kaynaklar, II. Mehmed'in Rumeli Hisarı'nın yapımı ve kuşatma sırasında asayişi sağlamak üzere buraya Bebek Çelebi adlı veya lakaplı bir bölükbaşı tayin ettiğini; Bebek Çelebi'nin semtte bir köşk ve bir bahçe kurduğunu, ölümünden sonra semtin onun adıyla anıldığını yazmaktadır.
Bebek'in rağbet gören bir semt haline gelmesi III. Ahmed (s.1703-1730) ve sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa zamanına rastlar. Bu dönemde Bebek Bahçesi'nde Hümayunabad Kasrı, Bebek Camii, mektep, çeşme, hamam, değirmen ve dükkânlar inşa edilmiş, semt kalabalıklaşmaya başlamıştır; Türkler, Rumlar, Yahudiler, Gürcüler ve Ermeniler semtte köşkler konaklar, yalılar yaptırmışlardır. 18. yüzyıldan günümüze gelebilen ve İstanbul'daki ayakta kalan en eski konak unvanına sahip Kavafyan Konağı da Bebek'tedir.
Semtin yazlık olmaktan çıkıp sürekli yaşanan bir semt haline gelmesinde 19. yy ortalarından itibaren vapur seferlerinin başlamasının, daha sonra da tramvayın gelmesinin payı vardır. 19. yy'ın sonlarından itibaren sahilde ve sırtlara doğru yalılar ve köşkler çoğalmıştır. 1914'te Şirket-i Hayriye'nin yayımladığı Boğaziçi adlı kitapta, Bebek'te çoğunluğun Müslüman olduğu, ancak İngiliz, Fransız ve Amerikalıların da bulunduğu kaydedilmektedir. Amerikalıların varlığı 1863'te Bebek sırtlarında kurulan Robert Kolej ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde ders veren öğretmenlere bağlanabilir.
1965-1970 sonrasındaki Boğaz tepelerini ve korularını tahrip eden hızlı yapılaşma sırasında Bebek sırtlarının yeşili büyük ölçüde ortadan kalkmış; ahşap ve eski kâgir evler yıkılarak yerlerine apartmanlar dikilmiş, Bebek yokuş ama çok işlek bir yolla (İnşirah Yokuşu) Etiler'e bağlanmıştır.

İstanbul ilinin en lüks ve pahalı semtlerinden biridir. Emlak fiyatlarının aşırı derecede yüksek olması nedeniyle ancak yüksek gelir gruplarının tercih ettikleri bir semt haline gelmiştir.
Bir zamanlar, kötü havalarda teknelerin sığınmaya çalıştıkları ve bir dönem kalafat yeri olarak kullanılmış Bebek Koyu bugün yatların, yelkenlilerin ve sürat motorlarının demirledikleri bir koy görünümündedir. Bebek Vapur İskelesi'nin ve Bebek Camii'nin yanında, Mısır Konsolosluğu'na (Hıdiva Sarayı) doğru, bugün Bebek Parkı olarak bilinen bölgede, 1908'den 1986'ya kadar Bebek Belediye Gazinosu bulunuyordu.
Güney'deki Küçükbebek kesimi kuzeydeki Büyükbebek kesimine oranla daha yoğun bir yerleşmedir. Akıntıburnu'ndan Aşiyan'a kadar olan sahil şeridinde pek az yalı kalmıştır, gene burada yoğun trafikli sahil yolu geçmektedir.

Bebek Parkı

 Wikimedia Commons'ta Bebek ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Bebek, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Büyükdere Caddesi, İstanbul, Avrupa Yakası'nda, Şişli Camii'nden başlayıp Mecidiyeköy, Esentepe, Zincirlikuyu, Levent, Sanayi mahallelerinin önünden ve Maslak Kavşağı'ndan geçerek soluna Fatih Ormanı'nı alıp kuzeye doğru devam eden ve Hacıosman Bayırı'na kavuşan yol.

Zincirlikuyu Mezarlığı'nın güneyinde Barbaros Bulvarı'nın bittiği noktada bu bulvarla kesişen şimdiki Büyükdere Caddesi, I. Levent'in kuzeyinden Sanayi Mahallesi'nin Fatih Sultan Mehmet Köprüsü çevre yolunda (TEM) sona erdiği yere kadar eski Büyükdere Caddesi'ne paralel gider. Çevre yolu kavşağından (Harp Akademileri Köprülü Kavşağı), Harp Akademilerini, İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Yerleşkesi'ni sağda; büyük şirket ve işyeri binalarını solda bırakarak kuzeydoğu yönünde devam eder. Maslak Kavşağı'nda, İstinye Bayırı Caddesi, doğuya İstinye istikametine ayrılırken Büyükdere Caddesi, kuzey yönüne devam eder ve Fatih Ormanı'nın doğu sınırından geçer.
Bir süre sonra Tarabya Bayırı Caddesi, doğu yönünde ayrılır, kuzeye doğru inen Büyükdere Caddesi, Büyükdere Körfezi'ne 1 km kala, en dik bölümünde Hacıosman Bayırı adını alır. Büyükdere'ye doğru, önce Kefeliköy Caddesi; Çayırbaşı Kavşağı'ndan sonra da Çetin Emeç ve Demokrasi Şehitleri Caddesi (kazıklı yol), daha sonra Büyükdere'den Sarıyer'e doğru Piyasa Caddesi olarak devam eden yolu, Büyükdere Caddesi'nin uzantısı saymak mümkündür.

Yenikapı-Hacıosman metro hattı, bankaların genel müdürlükleri, iş merkezleri ve gökdelenlerin çoğu bu cadde üzerindedir. Cadde aynı zamanda Zincirlikuyu'dan Maslak'a kadar sağında kalan Beşiktaş ilçesi ile solunda kalan Kâğıthane ve Şişli ilçelerini birbirinden ayıran bir sınırdır. Caddenin sağında ve solunda (ön sıradaki plazaları ve fabrikaları saymazsak) hem ekonomik hem de sosyal yaşam tamamen farklı bir manzara sergilemektedir. Adı bağlandığı Büyükdere mahallesinden gelir.

Ayazağa - Zincirlikuyu
Zincirlikuyu - Bahçeköy
Zincirlikuyu - Poligon Mahallesi
Zincirlikuyu - Pınar Mahallesi
Zincirlikuyu - Vadistanbul
Beşiktaş - Tarabya
Beşiktaş - Sarıyer
Yahya Kemal - Çağlayan - Beşiktaş
4. Levent Metro - Darüşşafaka
4. Levent Metro - Baltalimanı
Seyrantepe - Topkapı

 Yenikapı - Hacıosman
 Levent - Boğaziçi Üniversitesi/Hisarüstü
 Kabataş - Mahmutbey
 Gayrettepe - İstanbul Havalimanı
 Metrobüs

Dikilitaş, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde Balmumcu ile Fulya arasında kalan semttir. Kuzeyden Gayrettepe, doğudan Balmumcu ve Yıldız, güneyden Abbasağa ve Türkali ile batıdan da Şişli'ye bağlı Teşvikiye mahalleleri ile çevrilidir. Barbaros Bulvarı doğu sınırını, Hakkı Yeten Caddesi batı sınırını oluşturur.
Semte adını veren Dikilitaş'ın yanında bulunan açıklayıcı plakada, "II. Mahmud'un 1810 (Hicri 1224) tarihinde bir yarış sırasında bu taşın yerine diktirdiği devekuşu yumurtasına bin yüz elli beş adım uzaktan, şeşhane denilen tüfekle yaptığı atışla isabet kaydetmesi dolayısıyla hatıra olarak bu taş dikilmiştir. Taşın kitabesinde yazılı olan şiir Enderunlu Vasıf'ındır." yazmaktadır.
Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü'nün bulunduğu kuzey kesimi "Darphane" olarak da bilinir.

Dikilitaş Camii
Hz. Ebubekir Camii

Gazi Mustafa Kemal Ortaokulu
Mahmut Erseven İlkokulu
Yıldızlar Anaokulu

Beşiktaş Anadolu İmam Hatip Lisesi
Bingül Erdem Anadolu Lisesi
Erhan Gedikbaşı Çok Programlı Anadolu Lisesi

26 Dikilitaş - Eminönü

Dikilitaş Mahallesi - Beşiktaş Belediyesi 27 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Dikilitaş ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Dikilitaş, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Etiler, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde yer alan bir mahalledir. Levent'in doğusunda, Nispetiye Caddesi'nin Bebek sırtlarına rastlayan kesiminin iki yanında kuruludur.

1947'de inşaatına başlanıp 1950'de yerleşime açılan 1. Levent'ten sonra o zamanlar bomboş olan bu bölgedeki ikinci toplu konut girişimidir. Etibank'ın ortaklığı Etiler Yapı Kooperatifi'nin 192 villalık inşaatı 1954'te başlamıştır. Etiler Mahallesi, adını burada ilk villaları yaptıran yapı kooperatifinden almıştır. İstanbul'un 1950'li yıllardan itibaren gerçekleşen kentsel yayılma ve değişmesini en iyi özetleyebilecek yerleşmelerden biridir. Etiler'de ilk konutlar yapılmaya başlandığında o zamanlar kent dışında son derece sakin bir toplu konut yerleşimi olan Levent'in güney sınırını çizen Nispetiye Yolu'nun çevresi, bütünüyle tarlalar, kırlar, yeşil tepelerle kaplıydı. Levent'in güneydoğu sınırındaki son ev ile bugünkü Ata İlkokulu noktasından başlayan Etiler villaları arasında bir Jandarma noktası ve bir sütçü kulübesi hariç hiçbir yerleşme yoktu. İlk Etiler evlerini yapan Etiler Yapı Kooperatifi'nin üyelerinin önemli bir bölümü Demokrat Parti ileri gelenleriydi.
1960'lardan itibaren Bebek sırtlarında, yeşillikler ve korular arasındaki bu ilk evlerin çevresinde, Nispetiye Caddesi'nin iki yanında ve Etiler evlerinin arkasında, bir de Küçükbebek sırtlarındaki eski Nispetiye Kasrı'nın bulunduğu Çamlık'ta özel kişiler ve kooperatiflerce çok katlı ve çok daireli apartmanlar kurulmaya başlandı. 1960 sonlarına gelindiğinde, Nispetiye Caddesi'nin, 1. Levent'in bittiği kesiminden başlayarak iki yanı, güneyde Arnavutköy dere vadisine doğru Petrol Sitesi, SSK evleri vb sitelerle, kuzey kesimi ise Etiler'e doğru o dönemin gökdelenleri sayılabilecek 10-12 katlı lüks apartmanlarla dolmaktaydı. Aynı dönemde Etiler semti, kuzeye ve doğuya doğru yeni evler, apartmanlar ve sitelerle gelişiyordu. Etiler'in kendisine eklenen yeni konut bölgeleriyle, Levent'ten Hisarüstü'ne kadar dört yönde aralıksız uzanan yoğun bir yerleşme bölgesi halini alması, 1970'lerin ortalarından sonra oldu ve semt 1980-1990 arasında bugünkü haline geldi. Boğaziçi sırtlarının merkeze en yakınlarından birinin üstündeki Etiler ve çevre yerleşmeleri 1980'lerde önce orta-üst ve üst gelir katmanlarının rağbet ettiği, seçkin sayılan bir konut bölgesi halinde gelişirken 1980 sonlarında, İstanbul'un gece hayatının önemli merkezlerini, lüks restoranları, şık dükkânları ve mağazaları barındıran bir semt haline geldi.

Semtin, kendisine eklenen yeni mahallelerle ve sitelerle büyüdüğü günümüzde, eğitim kurumları da semtte hızlı bir artış gösterdi. Öteden beri Küçükbebek Rumelihisarı sırtlarındaki korulukta bulunan Boğaziçi Üniversitesi'ne (eski Robert Kolej) 1980'lerde İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi, Boğaziçi Üniversitesi 'nin kütüphane, arşiv vb birimlerinin binaları, Özel Yıldız Koleji, Anadolu Meslek Lisesi, Özel İdeal okulları ve başka özel okullar gibi eğitim kurumları da eklendi.
Günümüzde, idari birim olarak Etiler Mahallesi daha küçük bir alanı içeriyorsa da, semt olarak Etiler, Levent'in doğu sınırından başlayarak Yıldız Blokları'nı, Basın Sitesi'ni, Uçaksavar Sitesi'ni, lüks Alkent konutlarını, Akat Mahallesi'ni, irili ufaklı daha pek çok site ve toplukonut bölgesini kapsamaktadır.
1993 sonunda açılan, İstanbul'un büyük ve görkemli iş ve alışveriş merkezi, içinde binlerce metrekareye yayılmış ünlü mağazaların yer aldığı Akmerkez, Levent'ten Etiler'e doğru giderken, Nispetiye Caddesi üzerinde, semtin girişine yakındır.
Özellikle Nispetiye Caddesi üzerinde çok sayıda eğlence merkezi yoğunlaşmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Etiler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Etiler, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Garanti BBVA (eski adıyla Garanti Bankası), 1946 yılında Ankara'da kurulmuş özel sermayeli bir bankadır. 30 Eylül 2014 tarihi itibarıyla 107 milyar ABD dolarına ulaşan konsolide aktif büyüklüğü ile Türkiye'nin en büyük ikinci özel bankasıdır.
Kurumsal, ticari, KOBİ, ödeme sistemleri, özel, bireysel ve yatırım bankacılığı dahil, bankacılık sektörünün tüm iş kollarında faaliyet göstermektedir. Garanti BBVA aynı zamanda yurt içi ve yurt dışında kurduğu ortaklıklarıyla entegre finansal hizmetler de verir.
2020 yılının sonu itibarıyla Garanti BBVA'nın yurt içinde 884, Kıbrıs'ta 7 ve Malta'da bir olmak üzere yurt dışında 8 şubesi bulunmaktadır. Ayrıca, Düsseldorf ve Şangay'da birer temsilciliği bulunmaktadır. 18.7 milyon müşterisinin finansal ihtiyaçlarına 5,309 Paramatik (ATM), çağrı merkezi, mobil, internet ve sosyal platformlarda 18.656 çalışanıyla cevap vermektedir.
Garanti BBVA'nın yönetiminde, güçlü bir kurum olan Banco Bilbao Vizcaya Argentaria (BBVA) yer almaktadır. Garanti BBVA'nın hisseleri Türkiye'de, depo sertifikaları ise İngiltere ve ABD'de işlem görmektedir. 2020 verilerine göre bankanın net kârı 6 milyar 385 milyon liradır. Bankanın aktif büyüklüğü ise 411 milyar 161 milyon 696 bin TL'dir. Bankanın, Borsa İstanbul'daki halka açıklık fiili dolaşım oranı 2020 yılının son yarısı itibarıyla %50,07'dir.
Şirket unvanı Türkiye Garanti Bankası Anonim Şirketi olan banka, 2019 yılından itibaren Garanti BBVA markasını kullanmaya başladı.
2015 yılı Temmuz ayında genel müdürlük görevine atanan Ali Fuat Erbil 19 Ağustos 2019 tarihinde istifa etti. Bu istifanın ardından genel müdürlük görevine Recep Baştuğ getirildi. Ağustos 2024'te genel müdürlüğe kurumsal, yatırım bankacılığı hizmetleri ve global piyasalar'dan sorumlu olan Mahmut Akten'in getirildiğini açıklandı.

GarantiBank International
Garanti Romanya

Garanti BBVA Kripto
Garanti Emeklilik ve Hayat AŞ
Garanti Yatırım ve Menkul Kıymetler AŞ
Garanti Portföy Yönetimi AŞ
Garanti Bilişim ve Ticaret TAŞ
Garanti Ödeme Sistemleri AŞ
Garanti BBVA Mortgage
Garanti BBVA Leasing
Garanti BBVA Faktoring
Garanti BBVA Filo

Garanti BBVA Web Sayfası 8 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Garanti BBVA Uluslararası Web Sayfası 9 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gayrettepe, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde bulunan bir semttir.
Batıdan Mecidiyeköy ve Fulya, kuzeyden Esentepe, doğudan Balmumcu ve güneyden Dikilitaş semtleri ile çevrilidir. Yıldız Posta Caddesi kuzey sınırını, Barbaros Bulvarı doğu sınırını oluşturur.

1950'li yıllara kadar üzerinde çok az yerleşim olan Gayrettepe, bu dönemden itibaren hem suriçi (bugün Fatih İlçesi) denen bölgedeki yıkımlar, hem de İstanbul'a doğru başlayan göçlerle birlikte şehrin kuzeye doğru genişlemeye başlamasının sonucu olarak iskan edilmeye başlandı. Bugün Vefabey Sokak üzerinde bulunan ve yörenin çağdaş donanımlı ilk sitesinin inşasından sonra 1960'larda emekli subaylar ve gazeteciler için yapılan sitelerle daha da büyümüştür.
1970'li yıllarda Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarının inşa edilmesiyle, uzak mesafelere hızla ulaşma olanağı sağlandı. Bu nedenle, Gayrettepe gibi köprünün Avrupa yakasındaki ayağının bulunduğu kıyı bandının arkasında yer alan bölgeler iskan için daha da cazip hale geldi. Bugün kuzey komşusu Esentepe'nin aksine hala büyük ölçüde bir konut bölgesidir.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Gayrettepe Hizmet Binası, Florence Nightingale Hastanesi, Selenium Panorama, Point Hotel Barbaros, Dedeman Otel, Mövenpick Hotel İstanbul Bosphorus, Beyaz TV İstanbul binası, Türk Telekom İstanbul İl Müdürlüğü Ek Hizmet Binası bu semttedir.

Hoca Hayri Camii

Cengizhan İlköğretim Okulu
Hüseyin Aycibin İlköğretim Okulu
Şair Nedim İlköğretim Okulu

Florence Nightingale Hastanesi

26B Gayrettepe - Eminönü
74A Gayrettepe - Eminönü

 Yenikapı - Hacıosman
 Kabataş - Mahmutbey
 Gayrettepe - İstanbul Havalimanı
 Metrobüs

Gayrettepe Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gayrettepe Mahallesi, Beşiktaş Belediyesi
 Wikimedia Commons'ta Gayrettepe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Gayrettepe ile ilgili coğrafi veriler

Karanfilköy, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde semt. Akat Mahallesi'nin kuzeyinde konumlanan Karanfilköy, Beşiktaş ilçesindeki tek gecekondu bölgesi idi.

İdari olarak Akat Mahallesi'nin içinde kalan semt, 2006 yılı verilerine göre 4 binin üzerinde bir nüfusa sahiptir ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne giden çevre yoluyla Sarıyer'e bağlı olan Büyük Armutlu mahallesinden ayrılır. Günümüzde iki mahalle arasındaki ulaşım bir üst geçit ile sağlanmaktadır. Yüzölçümü 0.253 kilometrekare olan semtte 574 hane ve 75 küçük dükkân bulunmaktadır. 2004 yılı verilerine göre, mahallede yaşayan kadınların okuryazarlık oranı %80'dir ve bu nüfusun sadece %10'u çalışmaktadır.

1940'lı yıllarda İstanbul'a başlayan yoğun göç sonucunda ortaya çıkan bir gecekondu semtidir. Bölgenin ilk sakinleri Karadeniz Bölgesi'nden gelmişlerdi. İlk zamanlarda yapılan mandıracılık ve bostancılık faaliyetlerinin yerini daha sonraları Küçük Armutlu'ya kadar uzanan bir hat üzerinden yapılan çiçek seracılığı almıştır. Artık çiçek seracılığı kalmamışsa da çiçek mezatı devam etmektedir. Karanfilköy, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü inşa edilmeden önce Büyük Armutlu Fatih Sultan Mehmet mahallesi ile birleşikti. 1970'lerde Büyükdere Caddesi üzerinde kurulan fabrikalar için gereken işgücünü karşılamak üzere özellikle Orta Anadolu'dan yoğun göç aldı.
1980'lere kadar elektrik ve kanalizasyon gibi altyapı faaliyetlerden yoksun kalan Karanfilköy için 1990'lı yıllarda bir toplu konut projesi düşünüldüyse de daha sonra bundan vazgeçildi. 2021 yılında kentsel dönüşüm alanı ilan edildi.

Kuruçeşme, İstanbul Boğazı'nın kıyısında, Beşiktaş ilçesine bağlı bir semttir. Kuruçeşme Arena, buradadır.

Boğaziçi'nin Rumeli yakasında, Ortaköy ile Arnavutköy arasında sahil boyunca uzanan ve arkasındaki sarp kayalık tepelerde yer alan semtin sakinleri, koruları ve bol akarsuları yüzünden, eski isminin Koruçeşme olduğunu iddia ederler.

Tarihsel olarak, bu semt Bithias veya Bythias, Kalamos, Amopolos, Bytharia gibi çeşitli isimlerle anılıyordu. Antik Trakya'da bulunuyordu ve Roma dönemine kadar yerleşim görmekteydi. Şimdiki adı, 1740 yılında I. Mahmut'un tezkirecisi Osman Efendi tarafından yaptırılan bir caminin yanında bulunan ve o dönemde yaptırıldığı sanılan çeşmedir. Zamanla suyu kuruyan çeşme, semt de ismini vermiştir. Öte yandan caminin II.Mehmed'in tezkirecisi Osman Efendi tarafından yaptırıldığı da söylenir.

Popüler konser mekanı Kuruçeşme Arena, Kuruçeşme'de bulunur ve Kuruçeşme'deki Cemil Topuzlu Parkı, yıllık Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı'nın bitiş noktasıdır.

 Wikimedia Commons'ta Kuruçeşme ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Kuruçeşme, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Levent, İstanbul ilinin Beşiktaş ilçesinde yer alan bir mahalledir. Batıda Büyükdere Caddesi, Çeliktepe ve Gültepe, doğuda Etiler ve Akatlar, güneyde Levazım mahalleleri, kuzeyde ise Maslak semtleriyle çevrilidir. Levent semti, geniş anlamda kendisiyle birlikte, Büyükdere Caddesi üzerindeki, Beşiktaş'a bağlı Konaklar ve Nisbetiye, Şişli'ye bağlı Esentepe'nin kuzey kesimi ve Kâğıthane'ye bağlı Çeliktepe ve Emniyet Evleri mahallelerini de kapsayan geniş bir bölgeyi tanımlamak için de kullanılmaktadır.
Levent semti, 1950'li yıllarda Emlak ve Kredi Bankası'nın yaptırdığı toplu konut projeleriyle tanımlanmıştır. 1950 yılında tamamlanan ilk kısım evler Levent'in çekirdeğini oluşturmuş, bundan sonra yapılan 3 kısım konut, 2. Levent, 3. Levent ve 4. Levent adlarıyla anılmaya başlanmıştır. Semtin daha sonra kuzeyde genişleyen kısmına ise Yeni Levent adı verilmiştir. 1947-1957 yılları arasında 1. Levent mahallesi ve 1954 yılında 4. Levent; mimar Prof. Dr. Kemal Ahmet Arû ve mimar Prof. Dr. Rebii Gorbon'un müşterek çalışmalarıyla gerçekleştirilmişlerdir. Adı geçen her iki mimarın da birçok ödülleri bulunmaktadır.

Levent semtinin ilk kullanımı Osmanlı Padişahı I. Abdülhamid zamanına rastlar. 1780 yılı civarında padişah bugünkü Büyükdere Caddesi'nin doğusunda bulunan bölgeyi Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Cezayirli Hasan Paşa'ya verdi. O zamanki deniz askerleri Levend adıyla anıldığı için Cezayirli Hasan Paşa'nın bu toprakları Levend Çiftliği adıyla anılmaya başladı. I. Abdülhamit'ten sonra tahta geçen III. Selim Nizam-ı Cedid ordusunun ilk kışlasını Levend Çiftliği'nde kurdu. Bu tarihten sonra bu bölge Levend Çiftliği ya da Levend Kışlası olarak bilindi. 1868 yılında İstanbul'da yapılan belediye düzenlemesi sırasında Levent bölgesi 7. Daire yani Beşiktaş dairesi sınırları içine alındı ve Levent o tarihten beri Beşiktaş İlçesisinin sınırları içinde kaldı.
Levent semtini günümüzdeki haline getiren gelişmeler 1947 yılında Emlak Kredi Bankası'nın toplu konut projesi için Levent semtini seçmesiyle başladı. 1960 yılında bitirilen bu projeden sonra Levent semtinde birçok konut projeleri ve siteler inşa edildi ve bölge hızla gelişmeye başladı. Özellikle 1980 yılından sonra Levent bölgesinde birçok gökdelen ve iş merkezleri inşa edildi. 1993 yılında hizmete açılan 34 katlık gökdelen, Sabancı Center 4. Levent semtinde yer almaktadır. Yapımına 1992 yılında başlanan İstanbul Metrosu'nun Taksim ve 4. Levent semtleri arasında çalıştırılmasına karar verildi. İstanbul Metrosu 16 Eylül 2000 tarihinde hizmete açıldığında Levent istasyonunda büyük bir alışveriş merkezi de hizmete girdi.
Mahalledeki 92 sokağın 44'ü peyzaj terimleriyle adlandırılmıştır. Sokak adlarının 40'ı bitki, ikisi su ve ikisi arazi örtüsü adıdır.

http://www.leventrehberi.com/ 19 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.istanbul.net.tr/ 6 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Levent ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Levent, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Mahmud Nedim Paşa (Osmanlıca: محمود نديم پاشا, romanize: Maḥmûd Nedîm Pâşâ; 1818 - 14 Mayıs 1883, İstanbul), Abdülaziz saltanatında 2 değişik dönemde toplam bir yıl yedi ay on bir gün sadrazamlık yapmış Gürcü asıllı Osmanlı devlet adamıdır.

1818 yılında doğan Mahmud Nedim Paşa Şam ve Bağdat valilikleri yapmış olan vezir rütbeli Gürcü Mehmet Necip Paşa'nın küçük oğluydu.
Eğitimini bitirince devlet memuriyetine girdi. Mektub-i Sedaret ve amedi kalemlerine girdi ve Bursalı Said Paşa'ya divan katibi oldu. Sonra mektub-i sedaret yardımcısı oldu. Sonra sırasıyla Şubat 1847'de mektub-i sedaret muavini; (Şubat 1847'de) sedaret mektupçusu; Mayıs 1849'da Divan-ı Humayun amedi yardımcısı, Aralık 1849'da amedi ve 1853'te beylikçi yapıldı. Temmuz 1854'ten itibaren sedaret müsteşarlığına ve Temmuz 1854'ten itibaren de Hariciye Nazırlığı müsteşarlığına getirildi.
Şubat 1855'te vezir şeref unvanı verilerek Sayda valisi tayin edildi ve sırasıyla Kasım 1855'te Şam valisi ve Şubat 1858'de İzmir valisi tayin edildi. Sonra İstanbul'a geçti. Şubat 1858;'de Meclisi Tanzimat üyesi ve Nisan 1858'de Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa Paris'e gittiğinde vekaletle Hariciye Nazırı olarak çalıştı. Ağustos 1858'de Ticaret Nazırı olarak tayin edilip Aralık 1859'da azledilince kadar görev yaptı. Temmuz 1860'ta kendi isteği ile Trablusgarp valisi yapıldı ve burada 7 yıl valilik yaptı. 1876'de İstanbul'a döndü ve Haziran 1867'de Meclisi Vala üyeliğine tayin edildi. Ağustos 1867'de Devai Nazırı  ve Mart 1868'de ikinci kez sedaret müsteşarı oldu. 
Hakkı Paşa öldükten sonra doğrudan doğruya saray tarafından Bahriye Nazırı yapıldı.
Sultan Abdülaziz'le yakın ilişkiler kurmuştu. Padişah'ın hiç denetimsiz monarşik idare hakkı olduğu telkini yapmaktaydı. Bu nedenle Abdülaziz'in gözüne girmişti. Sadrazam Âli Paşa  7 Eylül 1871'de öldüğünde Abdülaziz'in şahsi tercihi ile birinci kez sadrazamlığa getirildi. İlk icraatı daha önce Osmanlı devletinin batı Avrupa devletlerine dayanan politikasını tayin eden Âli Paşa'nın siyasetlerini değiştirmeye çalışmak oldu. Ama önceki işi Âli Paşa'nın ailesini, dostlarını ve devlet içinde birlikte çalıştığı iş arkadaşlarını görevlerinden ayırmak oldu. Dış siyasetinde o zamanki Rusya büyükelçisi Nikolay Pavloviç İgnatyev'e yakın bağlılık gösterip Osmanlı Devleti dış siyasetini Rusya dış siyasetini takip eder bir devlet şekline soktu. Bu Rusya sevgisi yüzünden İstanbul siyasi çevrelerinde lakabı "Nedimof"a çıktı. Bu da Osmanlı devletinin batı Avrupa devletleri yanında itibarının kırılmasına ve devletin yalnız kalmasına sebep oldu. İçişlerinde takip ettiği hiç sorumsuz merkeziyetçi yanlış siyaset Abdülaziz'in halkın sevgisini kaybetmesine ve özellikle Balkanlarda milliyetçiliğinin önem kazanmasına neden oldu. Bu kötü gidişat Mithat Paşa tarafından Abdülaziz'e bildirilip sultan uyarıldı. Bunun üzerine 31 Temmuz 1872'de Abdülaziz, Mahmud Nedim Paşa'yı sadrazamlıktan azletti.
Temmuz 1872'de Kona Kastamonu valiliği verildi ve böylece İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Fakat yeni sadrazam olan Mithat Paşa onun sadrazamlığı sıralarda yaptığı yolsuzlukların ve Hazine-i Maliye'yi soktuğu zararların hesabının sorulmasında ısrar ettiği için İstanbul'a geri çağrıldı. Fakat yapılan araştırmalar sonunda bir sonuç alınamadı ve Mahmud Nedim Paşa Trabzon'a zorunlu sürgüne gönderildi. Ekim 1873'te Adana valiliğine tayin edildi. Tam bu sırada Hersek isyanı çıktı ve ülke büyük bir siyasi kriz içine girdi. Sultan Abdulaziz, Mahmud Nedim Paşa'nın Rusya yakınlığını bildiği için ve bu yakınlık dolayısıyla bu isyana Rusya'nın karışmasını önleyeceğini sandığı için Mahmud Nedim Paşa'yı 21 Ağustos 1875'te İstanbul'a çağırttı. Ona Şura-yı Devlet üyeliği görevi verildi.
Mahmud Nedim Paşa eğer kendisine iktidar verilirse Hersek isyanı meselesini 15-20 günde çözebileceğini Abdülaziz'e bildirince, Sultan'ın isteğiyle 26 Ağustos 1875'te ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Fakat sadrazam olduğunda Hersek isyanını bastıramadı. Bu yetmezmiş gibi ayaklanmalar Sırbistan, Bulgaristan ve diğer bölgelere de yayılmaya başladı. Mahmut Nedim Paşa'nın bunlara karşı aldığı tedbirler hep boşa gitti. Ayaklanmalar dolayısıyla gereken yüksek askeri harcamalar devlet maliyesini sarstı. Yeni vergiler koymak imkânı yoktu ve o zamana kadar devlet maliyesi yüksek faizlerle dış borç almaya dayanmakta idi. Mahmud Nedim Paşa dış borç alınmasında Osmanlı devleti tahvilleri için gayet yüksek faiz ödemekten kaçınmak için devlet dış tahvillerinin faizini (dış piyasalarda geçen) ama eskisinden %50 daha düşük olan faizlere indirdi. Bu Avrupa'da Osmanlı tahvilleri satın alan ve gayet yüksek faiz gelirinden istifade eden Batı Avrupa bankaları ve maliyecilerinin ve ülke içinde ellerinde fonları olup bunları yüksek faizli Osmanlı devleti tahvilleri ile nemalandıran küçük bir iç rantiyer-maliyeci tabakasının büyük tepkilerine neden oldu. Bu arada medrese öğrencileri de derslerine girmeyip Fatih ve Beyazıt meydanlarında gösteriler yaptılar. Bu başarısızlıklar nedeniyle 12 Mayıs 1876'da sadrazamlıktan azledildi.
Önce Çeşme'ye sürgüne gönderildi. Oradan da sürgün yeri Sakız Adası'na çevrildi. 31 Ağustos 1876'da II. Abdülhamit padişah olduktan sonra affedildi. Birinci meşrutiyet kurulması, "Doksan-Üç-Osmanlı-Rus Savaşı"'nin kaybı ve 11 Şubat 1878'den itibaren II. Abdülhamit idaresinin başlamasından sonra 1879 başlarında Mahmud Nedim Paşa Musul valisi olarak tayin edildi. Ama hemen ardından İstanbul'a dönmesi emri gönderildi. Sadrazam olan Ahmed Arifi Paşa'nın muhalefetine rağmen 1879 sonlarında Mahmud Nedim Paşa Dahiliye Nazırı olarak göreve getirildi. Bu görevde iken 1882 sonlarında hastalandı ve hastalığı uzun sürdüğü için görevinden alındı.

 
14 Mayıs 1883'te öldü. II. Mahmud Türbesi haziresine gömüldü.
Sicill-i Osmani'de şöyle değerlendirilir:

 Cömert, zekî, şair, kâtipti. 

Orta derecede bir şair ve yazar olduğu belirtilmektedir. Bir divanı bulunmaktadır. Hikaye-i Melik-i Muzaffer ve Ayine ve Hasbıhal adlı popüler okuyucuya hitap eden basılmış eserleri bulunur. Kendisine yöneltilen suçlamaları inceleyip redden Reddiye adlı bir polemik kitabı basılmıştır.

Buz, Ayhan (2009) "Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Danișmend, İsmail Hâmi (1971),Osmanlı Devlet Erkâni, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISİS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Başımevi, (Dergah Yayınevi 2002) (Google books [2]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazım (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [3]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yılmaz, Recep, "Mahmut Nedim Paşa", (1999), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.2 s.69-70 ISBN 975-08-0072-9
Mehmed Süreyya (haz. Nuri Akbayar) (1996), Sicill-i Osmani, İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları ISBN 975-333-0383 C.İV s.336-337 [4]

Net Holding, 1974 yılında İstanbul'da Besim Tibuk tarafından kurulmuştur.
Otel işletmeciliği, casino ve talih oyunları işletmeciliği, gayrimenkul geliştirme ve turistik işletmecilik alanında faaliyet göstermektedir. 1974 yılında Net Turizm A.Ş. isimli firmanın kurulmasıyla grup faaliyetlerine başlamıştır ve 1981 yılında NET Holding A.Ş. 'nin kurulmasıyla holding organizasyonuna dönüşmüştür. Yatırımlarının büyük bölümü Merit markası adı altında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndedir ve 2017 yılında kurumlar vergisinde şampiyon olmuştur.

Net Holding A.Ş.
Net Turizm Ticaret ve Sanayi A.Ş.
Merit Turizm Yatırım ve İşletmeleri A.Ş.
İnter Turizm ve Seyahat A.Ş.
Net Turistik Yayınlar Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Merit International Turistik İşletmeler ve Hizmetler A.Ş.

Net Holding Kurumsal Web Sitesi 10 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nispetiye Caddesi veya Nisbetiye Caddesi, sırasıyla Levent, Nisbetiye, Akatlar, Kültür, Etiler ve Rumelihisarı mahallelerini birbirine bağlayan anayoldur. Cadde, günümüzde birçok iş merkezi ve restoranla çevrelenmiştir. Sabah 8-10 ve akşam 18-20 saatleri arasında caddedeki trafik çok yoğundur. Cadde, Nisbetiye mahallesine adını vermiştir.

Büyükdere Caddesi'nden doğan cadde, Beşiktaş'a bağlı Levent ve Etiler semtlerinin içinden geçtikten sonra Sarıyer'e bağlı Rumelihisarı semtinin Yıldız Tesisleri sapağında son bulur. Etiler semti Nispetiye Caddesi'nin çevresine kurulmuştur. İlk başlarda müstakil evlerle çevrili olan caddenin etrafında günümüzde iş merkezleri, eğlence mekanları ve restoranlar bulunmaktadır. Caddenin Rumelihisarı'ndaki uzantısının güneyinde Boğaziçi Üniversitesi, kuzeyinde ise gecekondu yerleşimleri bulunmaktadır.

Nispetiye Caddesi eskiden Levent'in güney sınırını oluşturan toprak bir kır yoluydu. Ön Levent olarak bilinen ve caddenin güney tarafını oluşturan bölge ise yerleşimin olmadığı bir bölgeydi. 1950'li yıllarda Etiler'de villalar yapılmaya başlamış, Nispetiye Levent ve Etiler'i birleştiren merkezi bir cadde olma sürecine girmişti. Cadde, 1970'li yıllardan beri bölgenin ana arteri konumundadır.

43R - Rumelihisarüstü - Kabataş
58N - Fatih Sultan Mehmet - Kabataş
59A - İstinye Dereiçi - Şişli
58A - Poligon - Kabataş
59CH - Arnavutköy - Mecidiyeköy
59RS - Rumelihisarüstü - Sarıyer
59K - Karayolları - Etiler/Şişli
59N - Fatih Sultan Mehmet - Şişli
59R - Rumelihisarüstü - Şişli
559C - Rumelihisarüstü - Taksim
58UL - Ulus - Kabataş
58S - Levazım - Kabataş
HM4 - Basın Sitesi - Şişli
DT1 - Ortaköy Dereboyu - Taksim
DT2 - Ortaköy Dereboyu - Taksim
U1 - Beşiktaş - Ulus - Zincirlikuyu - Beşiktaş
U2 - Beşiktaş - Zincirlikuyu - Ulus - Beşiktaş

M6 (İstanbul Metrosu)
2011 Nisbetiye saldırısı

Ortaköy, Boğaziçi'nin Avrupa yakasında, Beşiktaş ilçesine bağlı mahalle ve semt. Ortaköy ve Mecidiye mahallelerinden oluşan Ortaköy semti, sahile açılan vadi boyunca yamaçlara kurulmuş bir yerleşmedir. Kuruçeşme, Ulus, Levazım, Balmumcu ve Yıldız mahalleriyle çevrili olan semtin kuzey sınırı Defterdarburnu'dur. Ortaköy Camii semtin sembolüdür.

Antik çağda adının Arkheion (Argion) olduğu söylenen Ortaköy'ün, Bizans dönemindeki adı "Ayios Fokas"'tır. Semt, adını Bizans İmparatoru I. Basileios (hükümdarlığı 867-886) tarafından burada yaptırılan Ayios Fokas Manastırı'ndan almıştır.
Bizans İmparatoru VI. Leon'un (hükümdarlığı 886-912) sevgilisi Zoe ile buluştuğu Damianu Sarayı'nın Ortaköy'de olduğu; Damianu mevkiine adını veren manastırın ise, İmparator Teofilos (hükümdarlığı 829-842) ve III. Mihail (hükümdarlığı 842-867) zamanlarında devletin ileri gelenlerinden olan Damianos tarafından 9. yüzyılda yaptırıldığı ileri sürülür.
Bugünkü Ortaköy'ün, büyük Ayios Fokas Manastırı'nın bulunduğu yer olduğu anlaşılmaktadır. Rumların aynı azize ithaf edilmiş bugünkü küçük Ayios Fokas Kilisesi de Ayios Fokas adındadır. Ayios Fokas Manastırı'nın yeri bulunamamıştır. Bu manastırın yakınında 9. yüzyılda Ermeni asıllı Ortodoks patriği VII. İoannis (patrikliği 832-842) veya kardeşi Arsabarios'un (Arşavir) muhteşem bir sarayının olduğu, bu yüzden semtin Arsebera (veya Arsaberu) olarak da ün kazandığı yazılır. Sarayda gizli ayinler ve ahlaka aykırı eğlenceler yapıldığı yolunda dedikodular çıktığı için İmparator I. Basileios tarafından satın alınarak 150 rahiplik bir manastır haline getirilmiştir. Bu manastırın varlığı (Meryem Ana) Bizans'ın son yıllarına kadar devam etmiştir.
Türklerin Ortaköy'e yerleşmesi Kanuni Sultan Süleyman döneminde (hükümdarlığı 1520-1566) olmuştur. Aynı yıllarda Sadrazam Kara Ahmed Paşa'nın (ö. 1556) kethüdası Hüsrev Kethüda tarafından Mimar Sinan'a bir hamam (Ortaköy Hüsrev Kethüdâ Hamamı) yaptırılmıştır. Ortaköy Deresi vadisinin iki yamacına, 16. yüzyılda Türklerin yoğun olarak yerleştikleri görülür.
17. yüzyılın ortasında dere içinde bir Müslüman mahallesi, kıyıda ise yalılar vardı. Bu yalıların hiçbiri günümüze kadar gelememiştir. Bunun başlıca sebebi, Abdülaziz tarafından 1871'de yaptırılan yeni Çırağan Sarayı'dır. Beşiktaş Mevlevîhanesi ve Ortaköy'e kadar uzanan yalılar ortadan kaldırılarak elde edilen uzun ve geniş alan Çırağan Sarayı'nın inşaatına ayrılmıştır. Ortaköy İskelesi ile Defterdarburnu arasında kalan şeritte Mehmed Kethüda Çeşmesi, Ortaköy Camii, sıbyan mektebi ve sahilin gerisinde Rum, Ermeni ve Yahudi esnafların evleri; daha sonra Ortaköy Camii ile Neşetâbâd Sahilsarayı, Esma Sultan Sahilsarayı, Naime Sultan Yalısı, Hatice Sultan Sahilsarayı, Fatma Sultan, Zekiye Sultan yalıları sıralanırdı. Defterdar İbrahim Paşa Camii 17. yüzyıla ait bir yapıdır.
Ortaköy Meydanı ve çevresi 1989 ile 1992 yılları arasında Beşiktaş Belediyesi tarafından başlatılan proje çalışmaları ile yeniden düzenlenerek bugünkü görünümünü almıştır.
Ortaköy, tarihi kültürel yapısıyla özellikle 1990'lı yıllardan itibaren, gerek İstanbulluların gerekse yabancıların geniş bir ilgi odağı haline gelmiştir. Semtin ve özellikle meydanın İstanbul'un ilgi odağı haline gelmesindeki diğer bir etken de, üç dini temsil eden üç anıtsal yapının (Ortaköy Camii, Ayios Fokas Kilisesi, Etz Ahayim Sinagogu) birbirine yakın olmasıdır. Bunlar, çevredeki özgün yapı gruplarıyla tutarlı bir bütünlük ve uyum içindedirler. Bu üç kültürün bir arada yaşadığı ortamı yeniden eski özellikleriyle ortaya çıkarmak amacıyla kapsamlı bir proje yapılmış, 1990'lı yılların başındaki düzenleme çalışmaları sonuçlandırılmıştır. İlk etapta Ortaköy'ün yeterli olmayan altyapı şebekesi yeniden yapılmıştır. Ortaköy Meydanı çevresindeki dar organik sokak dokusu; yapılarda bahçe olmaması; cumba ve cephe uyumları çevrenin görünümünü değişik kılmaktadır. Evler sosyal yapıdan da kaynaklanan bir farklılık göstermektedir. Yapılan çalışmada bu organik sokak dokusunun, iki veya üç katlı cumbalı dar düşer dikdörtgen pencereli özgün Ortaköy mimarisinin sürekliliğinin sağlanması amaçlanmıştır.
Meydan ve çevresi, kahveler, gece kulüpleri, barlar, lokantalar, sanat atölyeleri, antika ve hediyelik eşya dükkânları ve haftasonları açılan elişi ve sanat (entel) pazarıyla, gece gündüz canlı bir buluşma merkezidir. Kumpirciler, wafflecılar ve gözlemeciler de Ortaköy'e has mekanlardır.
Bununla birlikte hem sahilyolu, hem Barbaros Bulvarı'na uzanan Palanga Caddesi, hem Dereboyu Caddesi, hem de Ulus'a çıkan Portakal Yokuşu gibi önemli ulaşım akslarının kesişim noktası olduğu için ziyaretçi yoğunluğunun arttığı zamanlarda hem trafik hem de park sorunu yaşanmaktadır. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'nün Avrupa'daki ayağı Ortaköy'dedir.

Ortaköy Meydanı, 19. yy. Osmanlı sivil mimarisinin özgün örneklerini barındırır. Ortaköy'e bugünkü çehre ve özelliğini kazandıran, meydanının en belirgin ve egemen mimari öğesi halk arasında Ortaköy Camii olarak bilinen Büyük Mecidiye Camii'dir. Cami, Sultan Abdülmecit tarafından Mimar Nigoğos Balyan'a 1853 yılında yaptırılmıştır. Abdülmecid, Ortaköy'ün imarına önem vermiş, Ortaköy Deresi üzerine, bugün artık olmayan köprüyü, sahilde iskelenin güneyindeki mermer sütunlu karakol binasını da yaptırmıştır.
Meydandaki cami kadar eski ve önemli bir başka eser de 1723 tarihli Damat İbrahim Paşa Çeşmesi'dir. Sahilde ahşap temeller üzerinde oturan çeşme, zamanla dolgu ve zemin oturmasından çökmüş, toprak seviyesinin 1,5 m altında kalmıştır. Beşiktaş Belediyesi tarafından, Ortaköy Meydanı ve çevre düzenlemesi çalışması sırasında, kahvelerin arkasına sıkışmış ve görünmeyen çeşme, caminin karşısına taşınarak, toprak altında kalan su teknesi ve musluk etrafındaki selvi motifli taşı ortaya çıkarılmış, restorasyonu yapılmıştır.
Meydanda, Sütçü Ali Sokağı önünde kahvelerin yanında küçük Hamidiye Çeşmesi (Saka Çeşmesi) vardı. Hamidiye su şebekesinden dağılan kol, eski hamamın önündeki Saka Çeşmesi denilen bu döküm çeşmeye ulaşırdı. Bu çeşme daha sonra kaldırıldı ve suyolu kapatıldı. Meydandaki demir döküm çeşme, Yıldız'dan alınarak onarılmış, 1992'deki meydan düzenlemesi çalışmaları sırasında şimdiki yerine konulmuştur. Meydandaki diğer bir küçük çeşme ise cami girişinin yanında, avlunun önündedir.
Meydanın arka sokağı ve Muallim Naci Caddesi'nde girişi olan Ayios Fokas Kilisesi 1856'da yapılmıştır. Bizans döneminde bölgede bulunan manastırın adını yaşatmaktadır.

Ortaköy'ün tarihinden gelen en önemli özelliği farklı kültürlerden Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarının ve farklı inançların bir arada dostluk içinde yaşamasıdır ve bu özellik günümüze kadar gelmiştir. Ortodoks Kilisesi'nin İsa'nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusunun yakın bir zamana kadar Ortaköy İskelesi'nden yapılmış olması da bu geçmişin bir kalıntısıdır.
P. G. İnciciyan, Dünya Coğrafyası adlı kitabının İstanbul bölümünde sahilden uzak bir yerde, Ermenilerin Surp Asdvadzadzin adında kiliseleri olduğunu yazar. Ermenilerin Ortaköy bahçelerinde, vadi yamaçlarında ve sahildeki yerleşmelerde de evleri olduğu gibi görülür. Ortaköy'de Balyan ailesi, Dr. Gabriel Paşa, Portukal Paşa, Mıgırdıç Beşiktaşlıyan, Bezciyan, Hagop Baronyan, Dadyan ailesi gibi ünlü Ermeniler yaşamıştır. Ortaköy Vapur İskelesi Sokağı başındaki Simon Kalfa Apartmanı Balyan ailesinin mülkü idi.
Ortaköy'de Yahudi cemaatine ait bilgiler de oldukça eskidir. Evliya Çelebi Seyahatname'de Ortaköy kıyılarındaki büyük yalılar arasında Şekerci Yahudi ve İshak Yahudi yalılarından bahsetmektedir. 1156/1746 tarihli fermandan Ortaköy Camii'ne yakın, deniz kenarında Yahudi evlerinin yandığı anlaşılır. Ortaköy'deki en eski sinagog olan Etz Ahayim Sinagogu yangın sonucu birkaç kez harap olmuş, yeniden yapılmıştır. 1618 tarihli Bedesten yangınında evsiz kalan çok sayıda Yahudi ailesi; 1891'de Beşiktaş'taki yangın felaketini yaşayan Yahudi cemaati; 1921'de Rusya'dan göçen Yahudiler topluca Ortaköy'e yerleşmişlerdir. 1936'da nüfusu 16 bin olan Ortaköy'de 700 Yahudi ailesinin yaşadığı bilinmektedir. Ortaköy'de bugün artık kullanılmayan ikinci sinagog Gültekin Sokağı'ndaki Yenimahalle Sinagogu'dur.
Semtte bir Müslüman (Ortaköy Mezarlığı (İstanbul)), bir Ortodoks Rum Mezarlığı bir de Yahudi mezarlığı (Ortaköy Musevi Mezarlığı) vardır.

Semtin spor kulübü, 1930'da kurulan Ortaköy Spor Kulübü'dür. Renkleri kırmızı-beyazdır.

 Wikimedia Commons'ta Ortaköy ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Ortaköy, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Sarkis Balyan (Ermenice: Սարգիս Պալեան, 1835, İstanbul - 1899, İstanbul), Osmanlı döneminde yaşamış Ermeni Balyan mimarlar ailesinden bir mimardır. Yine bir mimar olan Garabet Amira Balyan'ın oğludur.

İstanbul'da doğdu ve 1843 yılında ağabeyi Nigoğos Balyan'la birlikte okumak için Paris'e gitti. Collège Sainte-Barbe de Paris'i bitirdi. Ecole des Beaux Arts'dan mezun oldu. İstanbul'a döndükten sonra babası ve ağabeyiyle birlikte çalıştı. Babası ve ağabeyi öldükten sonra kardeşi Hagop Balyan'la çalışmaya devam etti. Osmanlı padişahı II. Abdülhamid döneminde Avrupa'ya sürgüne gönderildi. Sürgünden ancak 15 yıl sonra gelebildi. 1899'da İstanbul'da öldü.

Beylerbeyi Sarayı, babası Garabet Amira Balyan'la birlikte (1861 - 1865)
Beşiktaş Makruhyan Ermeni Okulu (1866) (eşi Makruhi'ye adanmıştır)
Çırağan Sarayı (1863 - 1871)
Pertevniyal Valide Sultan Camii, kardeşi Hagop Balyan'la birlikte (1871),
Zeytinburnu Barut Fabrikası (1874),
Akaretler Sıra Evleri 138 daireli evler (1874)
Harbiye Nezareti, bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi'nin Taşkışla binası
Mekteb-i Tıbbiye, bugünkü Galatasaray Lisesi'nin binası
Maçka Silahhanesi, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin  Yabancı Diller Yüksekokulu
Gümüşsuyu Kışlası
Malta köşkü
Hekimbaşı Av Köşkü
Baltalimanı Yalısı
Galatasaray Adası'ndan eski köşk
Adile Sultan Sarayı (Kandilli)
Yıldız Sarayı Büyük Mabeyin Binası
Çadır Köşkü, Malta Köşkü
Şale Kasrı (2. kısım)
Çit Kasrı
Kemaleddin Efendi Köşkü ve Reşad Efendi Köşkü (Hareket Köşkleri)
Çağlayan Kasrı (Kağıthane)
Kalender Köşkü
Zincirlikuyu Kasrı (ISOV Yapı Meslek Lisesi binası)
Tokat Köşkü (Beykoz)
Alemdağ Av Köşkü
Abdülaziz Av köşkleri (Validebağ ve Ayazağa)
Sultan Çiftliği Köşkü (İzmit)
Kâğıthane Camii
Bahriye Nezareti Binası
Maçka Karakolhanesi
Hamidiye Saat Kulesi (Dikran Kalfa Cüberyan ile birlikte)
Çırağan Sarayı Haremi (Şimdiki Beşiktaş Anadolu Lisesi)

Sinanpaşa, İstanbul ilinin Beşiktaş ilçesindeki bir mahalle. Mahallenin bulunduğu bölge 17.yy'dan önce Beşiktaş semti olarak anılmaktayken; Beşiktaş semtinin Galata beldesine bağlanması ile birlikte günümüzdeki ismini almıştır. Cihannüma, Türkali, Vişnezade semtleri ve İstanbul Boğazı ile çevrilidir. Adını aldığı Sinan Paşa Camii, Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi ve meydanı ile İstanbul Deniz Müzesi semt sınırları içindedir.
Barbaros Hayreddin Paşa; İstanbul'un Fethi'nde Baltaoğlu Süleyman Bey donanmasının toplandığı alanı Kaptan-ı deryalık limanı yapmak istemiştir. Beşiktaş semtinde gemilerini bağlamak için yaptırdığı 5 sütun, günümüzde Sinanpaşa mahallesinde bulunan iskele meydanında yer almaktaydı. Bu bölgeye bu sebeple "beştaş" denmiştir. İstanbul'un en eski ve tarihi semtlerinden biri olan Beşiktaş semti, günümüzde Sinanpaşa Mahallesi'nin bulunduğu bölge, Beşiktaş ilçesine adını vermiştir.
Mahalle Barbaros Bulvarı, Beşiktaş Caddesi ve Çırağan Caddesi'nin kesiştiği noktada yer alır. Beşiktaş'ın merkezinde yer aldığı için, binalar çoğunlukla işyeridir ve yerleşik nüfus azdır. Kadıköy ve Üsküdar gibi Anadolu yakasındaki ilçelere deniz yolu ile ulaşım sağlanabilen mahallenin aynı deniz kıyısı üzerinde Bahçeşehir Üniversitesi de yer almaktadır.

16. yüzyılda İstanbul sur dışına taşıp, Galata, Üsküdar ve İstanbul Boğazı'nın iki kıyısı boyunca yeni yerleşmelerle büyük bir metropol haline gelince, kent yönetiminde de düzenlemeye gidildi. Geleneksel Osmanlı kentinde yargı yetkisi yanında yönetici de olan tek bir kadı bulunurdu. Ama İstanbul'da tek kadı'nın böyle bir yükü taşıyamayacağı görülerek, kent İstanbul (Suriçi) ve Bilâd-ı Selâse (üç belde) adıyla iki bölgeye ayrıldı. Bilâd-ı Selâse'yi oluşturan Eyüpsultan, Üsküdar ve Galata'ya ayrı birer kadı atandı. Beşiktaş da kentin Kâğıthane'den Rumelikavağı'na kadar uzanan Rumeli Yakası'nın yöneticiliğini üstlenen Galata Kadılığı'na bağlandı. 19. yüzyıl başlarına kadar bu biçimde yönetildi.
Barbaros Hayreddin, Beşiktaş koyunu Osmanlı donanmasının gemilerini demirlemek için kullandı. Ayrıca burada kendisine bir yalı yaptırarak İstanbul'da olduğu zamanlarda Beşiktaş semtinde (Sinanpaşa mahallesinin bulunduğu bölgede) ikamet etti. Semtte kendi adına bir cami, bir medrese, bir de sıbyan mektebi inşa ettirdi. Barbaros 1546 yılında vefat ettiği zaman Mimar Sinan tarafından semtte inşa edilen Barbaros Hayreddin Paşa Türbesine defnedildi.
Barbaros Hayreddin Paşa ölünce yerine Sokollu Mehmed Paşa geçmiş, 4 yıl kaptan-ı deryalık görevi yaptıktan sonra bu görevi Sinan Paşa devralmıştır. Mahalleye adını veren Sinan Paşa, 1550-1553 yılları arasında Osmanlı Donanması'nın kaptan-ı deryalığını yürüttü. Sinan Paşa 1553'teki ölümüne kadar kaptan-ı deryalık görevini sürdürdü. Öldüğü sırada Mimar Sinan Sinan Paşa'nın adına Beşiktaş semtinde Sinan Paşa Camii'ni inşa etmekteydi. Ancak cami henüz hazır olmadığı için yine Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camii'ne gömülmüştür.
17. yüzyılda günümüzde içinde Barbaros Anıtı'nın yer aldığı Beşiktaş Parkı ve çevresi sular altında bir koydu. Bu koy doldurularak padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir hasbahçeye dönüştürüldü. Bu bahçede çeşitli dönemlerde köşkler ve kasırlar inşa edildi ve Beşiktaş semti hızla gelişmeye başladı. O dönemden itibaren Beşiktaş adı; Sinanpaşa ve çevresindeki semtleri içeren bölge için kullanılmaya başlandı. Böylece eski adı Beşiktaş olan semt artık Sinanpaşa semti olarak bilinmekteydi.
Beşiktaş kıyı şeridi boyunca gelişimini sürdürüp belde statüsüne yaklaştıkça, Sinanpaşa semti de mahalleleşmeye başlamıştı.1846-1879 arasında Zaptiye Müşiriyeti, 1879-1908 arasında da Zaptiye Nezareti döneminde Beşiktaş'ın önemi arttı. Çünkü hanedanın önce Dolmabahçe Sarayı'na daha sonra da Yıldız Sarayı'na taşınmasıyla Beşiktaş kent içinde farklı bir statü kazandı.
Beşiktaş'ta bu süre içinde Sinanpaşa, Vişnezade, Şenlik Dede, Ekmekçibaşı, Uzuncaova veya Rum Ali, Sormagir Odaları, Abbas Ağa (Abbasağa), Topal Hoca, Sinanpaşa Mescidi, Çarakçı Limanı, Kılıç Ali Paşa, Hanım Kadın, Yahya Efendi, Ortaköy, Mülki Hatun, Defterburnu, Kuruçeşme, Bebek köyü ve Kayalar mahalleleri oluştu.

22RE Fatih Sultan Mehmet - Beşiktaş
28 Topkapı/Edirnekapı - Beşiktaş
28T Topkapı - Beşiktaş
29A Derbent Mahallesi - Beşiktaş
29E Maslak Gazeteciler Sitesi - Beşiktaş
30A Beşiktaş - Mecidiyeköy
30M Beşiktaş - Mecidiyeköy
36G Sultangazi Peron - Beşiktaş
36L Mescid-i Selam - Beşiktaş
40B Sarıyer - Beşiktaş
50L Alibeyköy Metro - Beşiktaş
55ET Eyüpsultan/Taksim - Beşiktaş
55G Gaziosmanpaşa - Beşiktaş
57UL Beşiktaş - Kuruçeşmeüstü
62G Emniyettepe/Hamidiye - Beşiktaş
D2 Beşiktaş - Belgrad Ormanı
U1 Beşiktaş/Ulus/Zincirlikuyu - Beşiktaş
U2 Beşiktaş/Zincirlikuyu/Ulus - Beşiktaş

Beşiktaş - Sarıyer
Beşiktaş - Tarabya
Beşiktaş - Levent - Dere - Çağlayan - Yahya Kemal
Beşiktaş - Hamidiye Mahallesi
Beşiktaş - Harbiye
Beşiktaş - Taksim

 Kabataş - Mahmutbey

Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi
Barbaros Anıtı
Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi
Sinan Paşa Camii
İstanbul Deniz Müzesi
Beşiktaş İskelesi

 Wikimedia Commons'ta Sinanpaşa ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Sinanpaşa, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Süleyman Rıza Seba (5 Nisan 1926; Hendek, Sakarya - 13 Ağustos 2014, İstanbul), Abhaz asıllı Türk futbolcu, MİT mensubu, spor yöneticisi ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 30. başkanı. Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 1984 ile 2000 yılları arasında kesintisiz başkanlığını yaptı. Seba, Hakkı Yeten ile birlikte Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün iki onursal başkanından birisidir.
1943 yılında Beşiktaş altyapısında futbola başlayan Seba, 1946'da Refik Osman Top döneminde A takıma yükseldi. İlk sezonunda Millî Küme'de şampiyonluk yaşadı ve 1947'de Başbakanlık Kupası'nı kazandı. Aynı yıl BJK İnönü Stadyumu'nun açılış maçında ilk golü atarak tarihe geçti. 1949-50 sezonunda ilk İstanbul Futbol Ligi şampiyonluğunu kazandı. 1954'te 28 yaşındayken menisküs sakatlıkları sebebiyle futbolu bıraktı. Seba, futbolculuk kariyeri boyunca bir kez, 16 Mayıs 1952'de Yunanistan karşısında Türkiye millî futbol takımı forması giydi.
Seba, 1957'de Beşiktaş Jimnastik Kulübü üyesi oldu ve 1963'te ilk kez yönetim kurulunda yer aldı. 1984 kongresinde mevcut başkan Mehmet Üstünkaya'yı mağlup ederek 30. Beşiktaş JK Başkanı oldu. Seba döneminde 16 yıl boyunca 5 kez Süper Lig, 4 kez Türkiye Kupası, 4 kez Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 kez Başbakanlık Kupası ve 6 kez TSYD Kupası kazandı; sekiz kez lig ikinciliği yaşadı. Son olarak 1999-2000 sezonunda tribünler tarafından istifaya çağrıldı ve 2000 yılındaki kongrede aday olmadı, yerini Serdar Bilgili'ye bıraktı.

5 Nisan 1926'da Adapazarı'nın Hendek kazasının Soğuksu köyündeki bir çiftlikte doğan Süleyman Seba, beş yaşındayken çiftlik evindeki sahipsiz bir köpek tarafından ısırıldı ve kuduz aşısı olmak için babası Rıza Bey'le birlikte İstanbul'a gitti. Bu süreçte Seba, halası Fatma Ferisan Hanım'ın Beşiktaş'taki evinde kaldı. Tek başına yaşayan halası, Seba'yı geri göndermedi ve babası Rıza Bey de oğlunun iyi bir eğitim alması için İstanbul'da kalmasını istedi.
Seba, Akaretler'deki ilkokulda öğrenim hayatına başladı. Başarılı bir öğrenci olan Seba, mezuniyetinin ardından Kabataş Erkek Lisesi'nde okumak istedi. Ancak babası, Galatasaray Lisesi'nin ilk mezunlarındandı ve onun da aynı eğitimi almasını isteyerek Seba'yı Galatasaray Lisesi'ne kaydettirdi. Seba, bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra okul değiştirmek istedi ve Kabataş Erkek Lisesi'ne geçti. Edebiyata ve sanata ilgi duyan Seba, hocası Faruk Nafiz Çamlıbel'in tüm dizelerini ezberledi.
Seba, Kabataş Erkek Lisesi'nin futbol takımına seçildi. Okul çıkışında Beşiktaş antrenmanlarına gidip Baba Hakkı'yı izliyordu. Beşiktaş'ın genç futbolcuları Nazım Özbay (1926-1999) ve Hasan Polat, Seba'yı liselerarası bir turnuvada izledi ve Baba Hakkı'ya ondan bahsetti. Baba Hakkı, Seba'yı Beşiktaş genç takımının antrenmanlarına çağırdı ve Seba, seçmelerde beğenilerek takıma alındı. Liseden mezun olduktan sonra, Mimar Sinan Üniversitesi Fransız Filolojisi bölümünde okudu, ancak eğitimine devam etmedi.

Seba, 1946 yılında teknik direktör Refik Osman Top döneminde A takıma yükseldi. Seba, kariyerinin ilk maçına İstanbul Futbol Ligi'nde Fenerbahçe derbisinde çıktı. Beşiktaş ilk yarıyı 3-0 geride tamamladı, ikinci yarının başında Seba, kariyerinin ilk golünü attı ve geri dönüşün ateşini fitilledi, ancak Fenerbahçe karşılaşmayı 4-3 kazandı. 1946-47 sezonunda Seba, çıktığı 9 maçta 6 gol attı ve sezon sonunda 1947 Millî Eğitim Kupası'nı kazandı.
1947-48 sezonu Seba'nın geçirdiği en etkili sezondu. Sezona Başbakanlık Kupası'yla başlasalar da Seba o maçta forma şansı bulamamıştı. Ancak İstanbul Ligi'nde 14 maçta 8 gol atıp, takımının en golcü ikinci ismiydi. Ancak İstanbul ikincisi olmuşlardı.
1949-50 sezonunda kariyerinin ilk İstanbul Ligi şampiyonluğunu kazandı. 14 maçın hepsinde forma giyen Seba, bir gol atmıştı. Bu sezondan sonra 1950-51 ve İstanbul Profesyonel Ligi adına geçiş yapılan 1951-52 sezonunda da forma şansı buldu. Ancak 1951-52 sezonunda sakatlığı nedeniyle sadece 3 maç forma giyebilmişti. 1952-53 sezonunda da 9 maçta forma giyip 2 gol kaydetti. 1954'te 28 yaşındayken menisküs sebebiyle futbolu bıraktı.
1947 yılında BJK İnönü Stadyumu'nun açılışı sebebiyle Beşiktaş ile İsveç'in AIK takımı yapılan maçta bu stattaki ilk golü atarak tarihe geçti. 1950'de Beşiktaş'ın ABD turnesinde de yer aldı.

Süleyman Seba, kısa süren futbol hayatı nedeniyle sadece 15 Mayıs 1952'de Yunanistan karşısında Türkiye millî futbol takımı forması giydi. Türkiye'nin 1-0 kaybettiği maçın önemi Futbol Federasyonu'nun millî takımı temsil etme hakkını Beşiktaş'a vermiş olmasıydı.

1957'de Beşiktaş'a üye oldu. Altı sene sonra 1963'te ilk kez yönetim kurulunda yer aldı. Bundan sonra çeşitli dönemlerde aralıklarla kulüpte yöneticilik yaptı. 1984 yılında çok zor bir dönemde Mehmet Üstünkaya'dan yönetimi devraldığı başkanlık görevini 2000 yılına kadar devam ettirdi.
16 yıl süren Başkanlığı boyunca 8 kongrede rakiplerine sürekli üstünlük sağladı. Süleyman Seba başkanlığı döneminde kazanılan kupalar şu şekildedir:

5 Süper Lig
4 Türkiye Kupası
4 Cumhurbaşkanlığı Kupası
2 Başbakanlık Kupası
6 Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası
Bu başarılar dışında istikrarlı bir şekilde başarıyı daim kılmıştır. 16 sezonun beşinde futbol takımı şampiyon olmuş, sekizinde ise ikinci olmuştur. Futbol takımının altın dönemini yaşadığı bu dönemde Süleyman Seba'ya gelen eleştiri, amatör branşlara aynı ilgiyi göstermemesi olmuştur.
Seba, 1992-93 sezonunun sonunda Galatasaray'ın Ankaragücü takımını 8-0 yenerek averajla şampiyon olması üzerine "şerefli ikincilik" terimini literatüre sokmuştur.

Sportif başarılar dışında 1980'lerin başında maddi yönden son derece sıkıntılı olan kulübü yönetimi boyunca tesis zengini ve maddi açıdan zengin bir kulüp haline gelmiştir. Seba döneminde Akaretler'deki BJK Plaza, Fulya Stadı ve Kamp Tesisleri Yeşilköy, Pendik ve Çilekli tesisleri, BJK Koleji yapılırken, BJK İnönü Stadyumu da, 1998'de 49 yıllığına Beşiktaş'a devredildi.
Beşiktaş'a büyük hizmetlerde bulunan Seba, 1999-2000 sezonunda futbol takımının gösterdiği kötü performans sonucu tribün ve muhalefetin tepkisini çekmesi üzerine 2000 yılı Mart ayındaki kongrede aday olmamış ve yerine Serdar Bilgili seçilmiştir. Bu kongrede kongre üyeleri oybirliği ile Hakkı Yeten'den sonra Beşiktaş'ın ikinci onursal başkanı olarak Süleymen Seba'yı seçmiştir. Seba'nın son sezonunda futbol takımı ligi ikinci sırada bitirmiştir.
Başkanlığı bıraktığı 2000 yılında anısına Akaretler ile Maçka semtleri arasında uzanan Spor Caddesinin adı Süleyman Seba Caddesi olarak değiştirildi.
Seba, spor yaşamının dışında 1954 yılında Millî İstihbarat Teşkilatı'na girdi ve İstanbul Bölge Müdürlüğünde görev yaptı. Anti Komünizm Şubesi'nde faaliyetler gerçekleştirdi. Murat Yetkin'in bulduğu belgelere göre Seba, Mahir Kaynak'ın vaka subayıydı. 12 Mart döneminde bizzat Seba tarafından Cemal Madanoğlu ve Muhsin Batur grubunun içine ajan olarak sokulmuştu. 1984 yılında MİT'ten emekli oldu.
Seba, 13 Ağustos 2014 tarihinde bir süredir sağlık sorunları nedeniyle tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde, 88 yaşında hayatını kaybetti.

Beşiktaş
Millî Küme: 1947
Türkiye Futbol Şampiyonası: 1951
İstanbul Profesyonel Ligi: 1952
İstanbul Futbol Ligi: 1949-50, 1950-51
Başbakanlık Kupası: 1947

Süleyman Seba'nın başkanlığı altında Beşiktaş JK futbol takımı 16 sezonda ve toplam 538 maçta; 339 galibiyet (%63,0) ve 129 beraberlik (%24,0) almış, toplam 1084 gol (2,01 gol/maç) atıp 426 gol (0,79 gol/maç) yemiştir. 16 sezonun yedisinde Gordon Milne teknik direktör olmuştur.

Kolej Havası

Mackolik'te Süleyman Seba 
TFF.org'da Süleyman Seba 
Süleyman Seba biyografisi 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Süleyman Seba'nın ayrıntılı şekilde hayatı

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2 Mayıs 1920'de, Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti olarak kurulan, 3 Mart 1924'te şimdiki adını alan, Türkiye'deki vakıfları denetlemekle yükümlü müdürlüktür.
Vakıflar Genel Müdürlüğü, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de faaliyetlerine devam eden 41.500 Osmanlı vakfından kurucu ve mütevellisi ölen vakıfları yöneterek özel bir rol üstlenmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü bahsedilen vakıflara ait 18.500 tarihi bina ve 67.000 emlakin restorasyonu, bakımı ve mülkiyet yönetimini de üstlenmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün bir diğer önemli işlevi ise yönettiği vakıfların gelirleriyle binlerce fakir ve ihtiyaç sahibi kişiye sağladığı sosyal hizmetlerdir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonra kurulan yaklaşık 4500 vakfın faaliyetlerini denetlemektedir.
Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi / Hastanesi ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı vakıf üniversiteleridir. 

Vakıflar Genel Müdürlüğü 21 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yıldız, İstanbul, Beşiktaş'ın bir mahallesidir.
Yıldız Sarayı ve Parkı'nı da içeren, Barbaros Bulvarı'nın Yıldız Sarayı'nın karşısına düşen batı kesiminde yer alır. Yıldız semtinin sınırları kuzeyde Barbaros Bulvarı'ndan ayrılan Beşiktaş-15 Temmuz Şehitler Köprüsü bağlantı yolu ile aynı noktadan ayrılarak güneydoğuya yönelen Palanga Caddesi, batıda Ihlamur ve Dikilitaş semtleri, doğuda Yıldız Parkı, güneybatıda Abbasağa, güneyde Serencebey ve güneydoğuda Çırağan semtleriyle çizilebilir.
Saray ve semt bu bölgedeki tepelerden Beşiktaş ve Ortaköy'e doğru inen, tümüyle koruluk yamaçlar üzerinde kurulmuştur. 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı padişahlarının avlandıkları, hanedana ait bu geniş koruluk arazi, I. Süleyman'dan itibaren ilgi ve rağbet görmeye başladı. Daha sonra gelen padişahlar da Yıldız koru ve bahçelerine ilgi göstermişseler de Yıldız Sarayı'nın adı asıl II. Abdülhamid (hd 1876-1909) ile özdeşleşmiştir. Yıldız'ın bir semt olarak kurulmaya başlamasının tarihi Yıldız Sarayı'nın tarihine bağlıdır. 19. yy'ın ikinci yarısında, Serencebey Yokuşu'nun doğusunda Çırağan'a kavuşan bölgede ahşap konaklar ve evler yapılmaya başlandı.
Barbaros Bulvarı'nın açıldığı 1950'li yılların sonlarına kadar, bahçeler ve dutluklar arasına serpiştirilmiş fazla yoğun olmayan bir yerleşme dokusu vardı. Yıldız Sarayı'nın bir bölümü uzun süre Harp Akademileri olarak kullanıldığından semtte daha çok asker ve küçük memur aileleri ile eski İstanbullular yaşardı. 1960'lardan itibaren 1980'e kadar geçen sürede, Ihlamur Vadisi'ne inen ve Yıldız'a bakan yamaçlar üzerindeki yapılaşma olağanüstü hızlanırken, bulvar üzerinde ve anayollardaki binaların çoğu konut olmaktan çıkıp işyeri haline geldi.
1970'lerin başlarında Boğaziçi Köprüsü ve çevre bağlantı yollarının yapılması semti bir trafik düğümü haline getirmiştir.Günümüzde de Yıldız, İstanbul ilinin trafiğin en yoğun olduğu yörelerinden biridir.
2000'lerin Yıldız semtinin Barbaros Bulvarı'nın doğusuna düşen Yıldız Sarayı ve Yıldız Parkı'nın olduğu kesiminde, eski evlerini olmasa bile eski sokak dokusunu koruyan Serencebey Yokuşu yoğun bir konut bölgesidir. Barbaros Bulvarı'ndan ayrılıp ona paralel, kuzeye doğru parkın içinden çıkan Yıldız Caddesi'nin bir dirsekle kuzeye yöneldiği noktanın solunda Ertuğrul Tekkesi, sağında Conrad Oteli vardır. Bu bölgenin hemen altı Cihannüma Mahallesi'dir. Yıldız Caddesi'nden biraz daha yukarı çıkıldığında Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi görülür. Yıldız Camii bu adanın kuzeybatısında yer alır. Daha kuzeyde, aynı tarafta Yıldız Teknik Üniversitesi bulunur. Caminin doğusunda ise Yıldız Sarayı ve Parkı'na çıkan ana kapı vardır.
Barbaros Bulvarı'nın batı kesiminde Yıldız Teknik Üniversitesi'nin karşısında Sait Çiftçi Kamu Sağlığı Merkezi, biraz aşağıda Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi ve onun karşısında da Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi bulunur. Barbaros Bulvarı ile 15 Temmuz Şehitler Köprüsü bağlantı yolunun kavşağında yüksekte görülen restore edilmiş bina, II. Abdülhamid'in karakollarından biridir ve halen Yıldız Teknik Üniversitesi yerleşkesi içinde yer almaktadır.

Yahya Efendi Çeşmesi
Yıldız Camii
Yıldız Parkı
Yıldız Teknik Üniversitesi
Yıldız Sarayı
Yıldız Saat Kulesi

 Wikimedia Commons'ta Yıldız ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Yıldız, Beşiktaş ile ilgili coğrafi veriler

Çırağan Caddesi, İstanbul, Beşiktaş ilçesinde bulunan, Beşiktaş Meydanı'ndan Ortaköy'e kadar uzanan cadde.
Caddenin her iki yanında sıralanmış yaşlı kavak ağaçları bulunmaktadır. Cadde üzerinde İstanbul'un önemli yapılarından olan eski adliye binası (Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi yerleşkesi), Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü, Four Seasons Hotel (Atik Paşa Sarayı), Beşiktaş Anadolu Lisesi, Çırağan Sarayı, Ziya Kalkavan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Galatasaray Üniversitesi ve Kabataş Erkek Lisesi bulunmaktadır. Beşiktaş'tan Ortaköy'e giderken caddenin sol tarafında Yıldız Parkı ve parkın girişinde Beşiktaş Emniyet Müdürlüğü ile Küçük Mecidiye Camii bulunmaktadır. Beşiktaş Kaymakamlığı da cadde üzerinde bulunan önemli kamu binalarından biridir.
Cadde 3 şeritli olup sabah vakitlerinde 2 şeridi Ortaköy-Beşiktaş hattı, akşam saatlerinde ise Beşiktaş-Ortaköy hattı kullanmaktadır.

22 İstinye Dereiçi - Kabataş
22B Bebek - Kabataş
22RE Fatih Sultan Mehmet - Beşiktaş
25E Sarıyer - Kabataş
30D Ortaköy Dereboyu - Yenikapı
40 Rumeli Feneri/Garipçe - Taksim
40T İstinye Dereiçi - Taksim
42T Bahçeköy - Taksim
57UL Beşiktaş - Kuruçeşmeüstü
DT1 Ortaköy Dereboyu - Taksim
DT2 Ortaköy Dereboyu - Taksim
U1 Beşiktaş/Ulus/Zincirlikuyu - Beşiktaş
U1 Beşiktaş/Zincirlikuyu/Ulus - Beşiktaş

İstanbul, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin Marmara Bölgesi'nde bulunur. Nüfus bakımından Türkiye'nin en kalabalık ve en çok göç alan ilidir. İdari merkezi İstanbul şehridir.
İstanbul'un denizden yüksekliği ortalama 120 metredir. İstanbul'un trafik plaka kodu 34'tür.

Büyükşehir illerinde Merkezi yönetim vali, il müdürleri ve İl Danışma Kurulundan oluşur. İstanbul, bir ‘büyükşehir'dir. Bu özelliğine göre yönetimi belirlenmiştir. Protokolde ilk sırada yer alan vali, merkezi yönetimi temsil eder ve cumhurbaşkanı tarafından atanır. Büyükşehir yapılan illerde, İl Genel Meclisi, yetki ve görevlerini Büyükşehir Belediye Meclisi'ne devretmiş ve kaldırılmıştır.
İstanbul Valisi 1974 Horasan doğumlu Davut Gül, 5 Haziran 2023 tarihinde, Gaziantep Valisi iken atanmıştır.

Mevcut İstanbul büyükşehir belediye başkan vekili Nuri Aslan'dır. Ancak onun yerine seçilmiş İBB Belediye Başkan Vekili Nuri Aslan'dır.

Büyükşehir belediyelerinde yerel yönetim; büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye meclisi ve büyükşehir belediye encümeninden oluşur. Yerel yönetimi temsil eden büyükşehir belediye başkanı, ildeki tüm seçmenlerin oy çokluğu ile seçilir. Yerel seçimlerde ilçe belediye başkanı ve İlçe Belediye Meclisi için de oy kullanılarak ilçelerin belediye meclisleri oluşur. İlçe meclislerinden alınan üyelerle (başkan kontenjanı, ilçe nüfusu ve parti oy oranına göre) de Büyükşehir Belediye Meclisi oluşur. Bu mecliste ilçe belediye başkanları da yer alır. Meclisin başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı'dır. Büyükşehir belediye encümeni, belediye başkanının başkanlığında, belediye meclisinin kendi üyeleri arasından bir yıl için gizli oyla seçeceği beş üye ile biri genel sekreter, biri malî hizmetler birim amiri olmak üzere belediye başkanının her yıl birim amirleri arasından seçeceği beş üyeden oluşur. (5216 saylı kanun 16.madde)
Bugünkü İstanbul Büyükşehir Belediye Binası Fatih ilçesinin Saraçhane adıyla bilinen bölgesinde bulunmaktadır. Bina, 17 Aralık 1953 yılında tamamlanmış, 26 Mayıs 1960 tarihinde belediye binası olarak hizmet vermeye başlamıştır.
31 Mart 2024 Pazar günü yapılan yerel seçimlerde Ekrem İmamoğlu (CHP) %51,14 oy oranıyla seçimi kazanmıştır.
İlçe belediyeleri, 2024 Türkiye Yerel Seçimleri'ne göre, iki değişik parti tarafından yönetilmektedir. Bu ilçelerden 26'sı CHP'ye ve 13'ü AK Parti'ye mensup belediye başkanıdır.
İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üye sayısı 311'dir (Büyükşehir Belediye Başkanı, 39 ilçe belediye başkanı ve 271 üye) Bunların 140'ı CHP, 38'i AK Parti ve 6'sı MHP'ye mensuptur.
İstanbul, nüfus yoğunluğu sebebiyle 3 seçim bölgesine ayrılmıştır. İstanbul'un TBMM'de 98 milletvekili vardır. Bu milletvekillerinin otuz beşer tanesi 1. ve 3. seçim bölgelerinden, kalan 28 tanesi ise 2. seçim bölgesinden seçilir. 2023 Genel Seçimlerinde AK Parti 38, CHP 18, İYİ Parti 9, Yeşiller ve Sol gelecek P. 7, MHP ve DEVA 5'er, Gelecek P, Saadet P, TİP ve Yeniden Refah Partisi 3'er, DP, DSP, EMEP ve Hüda-Par birer milletvekilliği kazanmıştır.

İstanbul'un toplam 39 ilçesi vardır. Bu ilçelerin 25'i Avrupa Yakası'nda, 14'ü ise Anadolu Yakası'ndadır. İstanbul'un ilçeleri üç ana bölgeye ayrılmaktadır:

Eski İstanbul'un tarihi yarımadası olan Fatih ve Eminönü (Eminönü ilçesi 2008 yılında bir yasa ile Fatih ilçesine bağlanmıştır. Günümüzde yarımadayı Fatih ilçesi oluşturmaktadır.) 15. yüzyılın İstanbul'unu oluşturmaktaydı. Bu bölgenin kuzey kıyılarında Haliç bulunmaktadır. Batıdaki İstanbul Surları'na kadar uzanır. Güney sınırını Marmara Denizi denizi oluşturur. Doğuda ise Boğaz'ın girişi bulunmaktadır.
Haliç'in kuzeyinde bulunan Beyoğlu ve Beşiktaş ilçeleri tarih açısından büyük öneme sahiptir. Son Osmanlı Padişahları'nın sarayı Dolmabahçe Sarayı Kabataş'tadır. İstanbul Boğazı kıyıları boyunca Ortaköy ve Bebek gibi eski semtler birbirlerini takip etmektedir. Şehrin her iki yakasında da Boğaz boyu devam eden lüks yalılar mevcuttur.
Üsküdar (antik Hrisopolis) ve Kadıköy (antik Chalcedon) ilçeleri eski zamanlarda birer şehir iken zamanla değiştirilerek İstanbul'un ilçesi hâline gelmişlerdir. İstanbul'un Anadolu Yakası'ndaki en eski ilçeleridir. Günümüzde, birçok çağdaş yerleşim alanlarına ve iş sahası bakımından büyük öneme sahiptir. Şehrin nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapmaktadır.
İstanbul'un tarihi semtlerinden batıya ve kuzeye gidildikçe büyük bir farklılaşma görülür. En yüksek gökdelenler ve ofis binaları Avrupa Yakası'da özellikle Levent, Mecidiyeköy ve Maslak'ta toplanırken, Anadolu Yakası'nda ise Kadıköy ilçesindeki Kozyatağı mahallesi dikkat çeker. 20. yüzyılda şehrin hızla büyümesi, doğudan batıya büyük bir göçün başlamasına neden olmuştur. Böylece şehirdeki gecekondulaşma büyük bir hız kazanmıştır. Kaçak olarak hazine veya özel arazilere yapılan bu binalar, kısa sürede ve düşük kalitede yapılır. Türkiye'nin en büyük şehirleri arasında bulunan Ankara ve İzmir'de bu yapılar yaygındır. Gecekondular, çarpık kentleşmeye büyük ölçüde neden olmaktadır.

İstanbul'un, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 6 Mart 2008 tarihinde kabul edilen ve 22 Mart 2008 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 5747 sayılı yasa uyarınca 39 ilçesi vardır. Bunlardan 25'i Avrupa Yakası'nda; 14'ü ise Anadolu Yakası'nda bulunur. İlçe belediyeleri bünyesinde toplam 782 mahalle, 152 köy vardır. Tüm ilçeler, 22 Temmuz 2004 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanan yasayla İstanbul Büyükşehir Belediyesi hizmet alanı içine dâhil edilmiştir. Yapılan düzenlemeyle il sınırları içindeki tüm belde belediyeleri de feshedilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda İstanbul Vilayeti'nde idari bölünme oldukça karmaşık ve düzensizdi. Kimi önemli şehirler sınırları içinde olduğu eyalete değil, doğrudan başkent İstanbul'a bağlı olurlardı. İstanbul Vilayeti ise Kandıra, Adapazarı, İznik, Mudanya, Gemlik, Yalova, Orhaneli, Bandırma, Çorlu ve Kıyıköy gibi yerleri de kapsamaktaydı. Yüzyıllar boyunca bu sistemle yönetilen İstanbul'da merkezî yönetimin bölünmesi için ilk girişim 1839 yılında yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunu'ndan sonra oldu. Bu dönemde ilk kez Fransa idari bölünme sistemi örnek alınarak İstanbul'da reformlar yapıldı.
Şehrin belediyeler bazında idari bölünmesi, imparatorluk yıkılana dek pek çok kez değişikliğe uğradı. Vilayet dönem dönem günümüzde ilçe belediyeleri olarak adlandırılabilecek dairelere ayrıldı. Bu dairelerin sayısı ve sınırları, ekonomik nedenlerle zaman zaman kapatılmak ya da yeni oluşturulmak suretiyle değişti. Cumhuriyet dönemindeyse, yapılan ilk düzenlemelerde Anadolu Yakası'nda Üsküdar adında yeni bir il oluşturularak, İstanbul günümüz Avrupa Yakası topraklarıyla sınırlandırıldı. Daha sonra Üsküdar ve kendisine bağlı birimler İstanbul'a katıldı.
1950'lere gelindiğinde İstanbul'un iki yakada toplam 16 ilçesi vardı. Bunlardan merkeze bağlı olarak yönetilenler: Eminönü, Fatih, Bakırköy, Beyoğlu, Beşiktaş, Sarıyer, Beykoz, Üsküdar, Kadıköy ve Adalar; il belediye sınırı dışında kalanlarsa Çatalca, Silivri, Şile, Kartal ve Yalova'ydı. Bu düzen, 1980 yılına dek fazla değişiklik göstermeden sürdü. Bu tarihten sonra 3030 sayılı yasayla İstanbul'da yeni ilçeler oluşturulmaya başlandı. 1990'a gelindiğinde İstanbul'un 25 ilçesi bulunuyordu. Yıllar içinde yeni ilçeler oluşturulmaya devam ederken, hızla gelişen ve İstanbul'la kara sınırı bulunmayan Yalova, merkeze uzaklığının sorun olması nedeniyle 1995 yılında Kocaeli ve Bursa illerinden de toprak alınarak ayrı bir il hâline getirildi. İstanbul'un ilçe sayısı 2008 yılında 32'ydi.
Nüfusu 13 milyona yaklaştığı dönem İstanbul'da var olan ilçeleri bölerek yeni belediyeler oluşturma fikri yeniden ortaya atıldı. Bunun sonucunda, Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde yeni ilçeler oluşturmak için hazırlanan 5747 sayılı yasayla, 2008 yılında İstanbul'un Anadolu Yakasında 3, Avrupa Yakası'ndaysa 5 olmak üzere toplam 8 yeni ilçe kurulurken, Eminönü ilçesi feshedilerek Fatih'e katıldı. İstanbul'da kurulan son ilçeler: Arnavutköy, Ataşehir, Başakşehir, Beylikdüzü, Çekmeköy, Esenyurt, Sancaktepe ve Sultangazi'dir.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) hazırlamış olduğu 2023 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre İstanbul'un (İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bağlı belediyelerin sınırları içindeki nüfus) toplam nüfusu 15 milyon 655 bin 924 kişidir.
İstanbul'un 14'ü Anadolu Yakasında, 25'i Avrupa Yakasında olmak üzere toplam 39 ilçesi vardır. İstanbul'un 39 ilçesi nüfus sayısı bakımından 2023 yılı verilerine göre incelendiğinde en yüksek nüfusa sahip ilçesi Esenyurt (978.007), en az nüfusa sahip ilçesi de Adalar (16.325) olmuştur.
2019 yılı verilerine göre İstanbul'da yaşayanların %65,06'sı (10.097.862) Avrupa Yakası; %34,94'ü de (5.421.405) Anadolu Yakası'nda ikamet eder. 
İstanbul'da ikamet edenlerin yalnızca yüzde 15,38'inin nüfusu İstanbul'a kayıtlıdır. İkamet edenlerin nüfusa kayıtlı oldukları illere göre yapılan sıralamada Sivas 736.542 (%5,20), Kastamonu 548.546 (%3,87), Ordu 499.782 (%3,52), Giresun 487.115 (%3,43), Tokat 455.817 (%3,21), Samsun 417.120 (%2,94), Trabzon 395.474 (%2.79), Malatya 392.435 (%2,77), Erzurum 382.519 (%2,70), Sinop 366.681 (%2,58) ve Erzincan 302.511 (%2,13) kişi ile en üst sıralardadır.

(TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
İstanbul İl Nüfusu: 15.754.053 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 5461 km2dir. İlde km2ye 2.943 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 39.866 kişi ile Gaziosmanpaşa'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,33 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Tuzla (%4,14) - Güngören (-%5,13)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 39 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 961 mahalle bulunmaktadır.

İstanbul Valiliği

40. Türkiye Hükûmeti veya II. Ecevit Hükûmeti (21 Haziran 1977-21 Temmuz 1977), 5 Haziran 1977 genel seçimleri sonrasında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk onayı ile CHP lideri Bülent Ecevit tarafından kurulan ancak TBMM'de güvenoyu alamadığı için Bülent Ecevit'in istifası ile sonuçlanan bir ay sürmüş hükûmettir.

1977 genel seçimlerinde Bülent Ecevit liderliğindeki CHP yüzde 41,38 oy oranı ile birinci parti olmuş ve TBMM'de 213 sandalye çıkarmıştır. Hükûmeti kurma görevi de Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Bülent Ecevit'e verilmiştir. Ancak CHP 213 milletvekili ile tek başına iktidar olmak için yeterli sayıda milletvekiline sahip olmadığından Bülent Ecevit bir koalisyon hükûmeti kurmak için mecliste grubu bulunan diğer partiler (AP, MSP, MHP) ile görüşmeler yapmış, uzlaşı sağlanamadığından bir koalisyon hükûmeti kurulamamıştır.

Koalisyon hükûmeti kuramayan Bülent Ecevit tarafından daha sonra Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e azınlık hükûmeti sunulmuştur. 21 Haziran 1977'de duyurulan yeni hükûmet, Korutürk tarafından aynı gün onaylanmıştır.

3 Temmuz 1977 tarihinde TBMM'de yapılan güven oylamasında 217 kabul, 2 çekimser ve 229 ret oyu kullanıldı ve hükûmet güvenoylamasını geçemedi. 21 Temmuz 1977'de Bülent Ecevit başbakanlık görevinden istifa etti.

Tek başına iktidar olmak için yeterli milletvekili sayısına sahip olmayan CHP'nin azınlık hükûmeti teklifinin Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması, seçimde ikinci parti olan AP lideri Süleyman Demirel tarafından eleştirilmiştir. Demirel bu durumu, halkın vermediği bir yetkiyi, Çankaya'nın verdiği, bu şekilde de yeni hükûmetin milleti değil Çankaya'yı temsil ettiğini ifade etmiştir. Bu sebeple yeni kurulan hükûmeti "Çankaya Hükûmeti" olarak isimlendirmiştir.
Ecevit hükûmeti güvenoyu alamamasına karşın, iş ve ticaret çevreleri tarafından desteklenmiştir. Bu sebeple kamuoyunda "KEK hükûmeti" (Korutürk-Ecevit-Koç) olarak da isimlendirilmiştir.

Agâh Oktay Güner (21 Haziran 1937, Bayburt - 8 Eylül 2025, Ankara), Türk bürokrat, siyasetçi ve akademisyen. 1977-1978 yılları arasında Süleyman Demirel hükûmetinde Ticaret Bakanı ve 1996 yılında Mesut Yılmaz hükûmetinde  kısa bir süre için Kültür Bakanı olarak görev aldı. Bunun yanı sıra, 16. 20. ve 21 dönem milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer aldı.

Agah Oktay Güner, 21 Haziran 1937'de Bayburt'ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Konya'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Paris Sorbonne Üniversitesi'nde ekonomi alanında doktora yaptı.

Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünde kamu yönetimi uzmanı, Paris Fransız Planlama Yüksek Okulunda planlama uzmanı olarak görev yaptı. Daha sonra Devlet Planlama Teşkilatı uzmanlığı ve şube müdürlüğü, Ankara Ticaret Odası genel sekreterliği, Milli Prodüktivite Merkezi başkan yardımcılığı, Ticaret Bakanlığı müsteşarlığı, Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi öğretim üyeliği görevlerinde bulundu.
Milliyetçi Hareket Partisi'nden 5. (XVI) Dönem Konya milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. 1977 seçimleri ile iş başına gelen Süleyman Demirel Hükümetinde Ticaret Bakanı olarak yer aldı ve bu görevini 1977-1978 yılları arasında sürdürdü. Daha sonra 1995 Türkiye genel seçimleri'nde Anavatan Partisi'nden Ankara milletvekili olarak 20. dönem milletvekili olarak temsil etmeye devam etti. 1999 Türkiye genel seçimleri'nde ise Doğru Yol Partisi'ne geçerek Balıkesir milletvekili seçildi. Bu dönemde Mesut Yılmaz'ın başbakan olarak kurduğu 53. Hükûmette kısa bir süre Kültür Bakanı ve hükûmet sözcüsü oldu. Vekilliği sırasında, Avrupa Konseyi Parlamentosu üyeliği ve Avrupa Konseyi Parlamentosu bütçe komisyonu başkanlığı görevlerinde bulundu.
12 Eylül Darbesi öncesinde, Milliyetçi Hareket Partisi'nin önde gelen isimlerinden birisi oldu. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda sanık olarak yargılandı. 16 ay tutuklu kaldıktan sonra, hâkim önüne çıkarıldığı ilk celsede tahliye edildi. Güner savunması sırasında aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

… eğer MHP‟nin meclis kürsüsünde ifade ettiği, yurdun anarşiden kurtarılabilmesi için çıkarılması gereken kanunlar parlamentodan çıksaydı, 12 Eylül müdahalesine gerek kalmayacaktı. 12 Eylül'den sonra kurulan hükümet döneminde bizim siyasi fikirlerimizin büyük bir bölümü de uygulama şansına kavuşmuştur. Ekonomide savunduğu bütün fikirler 12 Eylül'den bu yana tek tek kurumlaşan, memleketin kurtarılması için siyasi tercihi güçlü devlet ilkesine bugünkü iktidarın uyduğu, dolayısıyla fikirleri iktidar, kendileri tutuklu siyasi kadro dünya siyaset tarihinde yalnızca bizden ibarettir.
1994 yılında Aziz Nesin'in bir dönem çok konuşulan ''Bu halkın %60'ı aptaldır'' sözü Agah Oktay Güner'in bulunduğu programda söylenilmişti. 2000 yılındaki Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi'ne aday olmuş fakat 2. turda çekilmiştir. 15 Ocak 2011 tarihinde yapılan Demokrat Parti kongresinde bu partinin genel idare kuruluna seçildi. 2014 yılında Halk TV'de Yaşar Okuyan ve Hasan Fehmi Güneş ile beraber program sundu. Türkiye Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (TESAV) başkanlığı görevini yürüttü.

2000 yılında on yıl evli kaldığı ikinci eşi Nursevil Güner ile geçimsizlik nedeniyle boşandı. İlk evliliğinden üç, ikinci evliliğinden iki çocuğu olan Güner, 8 Eylül 2025'te Ankara'da 88 yaşında öldü. 9 Eylül 2025'te ilk olarak TBMM düzenlenen törenin ve ardından Ahmet Hamdi Akseki Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karşıkaya Mezarlığı'na defnedildi.

Ahmed İhsan Kırımlı (1920, Balıkesir, Türkiye - 11 Aralık 2011, Ankara, Türkiye), Kırım Tatarı-Türk siyasetçi
İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. Çocuk hastalıkları mütehassısıdır. Serbest doktorluk, Balıkesir ve Çanakkale Tabip Odaları Başkanlığı, 1.(XII.), 2.(XIII.), 3.(XIV.) ve 4.(XV.) Dönem Balıkesir Milletvekilliği ile Turizm ve Tanıtma Bakanlığı yapmıştır. Evli ve 2 çocuk babasıydı. 1987 yılında, Kırım Tatarları Kültür ve Yardımlaşma Derneği genel başkanlığı görevine geldi.

Dr. Ahmed İhsan Kırımlı'nın büyük dedesi, Bahçesaraylı ulemâ-yı îzâm meşâyih-i kirâmdan "Kaçı Şeyhi" Akseyt Mehmet Efendi'dir. Tekkesi Bahçesaray'ın Efendiköy'ünde olan Akseyt Mehmet Efendi, Rusya hükûmetinin Kırım Tatarları üzerindeki baskıları artınca ailesini Osmanlı Devleti'ne göndermeye mecbur olur. Kendisi ise cemaati üzerindeki tesirinden dolayı Kırım'da kalır. Akseyt Mehmet Efendi ailesini Ak topraklara gönderirken onlara bir miktar para ve bir Kur’an verir. Kur'an'ın başına da şöyle yazar: "Ben burada kalacağım, etim-kemiğim toprak olacak, üzerimde otlar çıkacak, onun kokusuna torunlarım buraya gelecek." Dr. Ahmed İhsan Kırımlı'nın kökünün diğer kolu da Bahçesaray'ın Asmakuyu Mahallesi'ne dayanmaktadır.
1861'de maceralı bir yolculukla Ak Topraklar'a gelen aile, Balıkesir'de Sultan Abdülmecid'in Kırımlı muhacirler için yaptırdığı ve daha sonra “Kırımlılar Mahallesi” olarak anılacak olan mahalledeki evlere yerleştirildi. Kısa zamanda kendilerini çevrelerine kabul ettiren bu Kırım Tatar muhacirlerin torunlardan biri de 23 Nisan 1920'de Balıkesir'de doğan Ahmed İhsan Kırımlı'dır.

Liseyi bitirinceye kadar Balıkesir'de okuyan Ahmed İhsan Kırımlı, İstanbul Robert Kolej'de aldığı dil eğitiminin ardından, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girerek tıp tahsiline başladı. 1947'de tıp fakültesini bitirdikten sonra Sarıkamış'ta askerliğini yaptı. Bunu müteakip, ihtisas yapmak üzere İngiltere'ye giden Dr. Ahmed İhsan Kırımlı, Londra'da 9 ay süre ile çocuk sağlığı ve hastalıkları üzerine ihtisas yaptı. 1950'den sonra ihtisasına ABD'de devam eden Dr. Kırımlı, burada sırasıyla Alexandria Virginia Hastanesi, Staten Island-Sea View Hastanesi, Newark Bebek Hastanesi ve Albert Einstein Tıp Merkezi'nde asistan, başasistan ve öğretim görevlisi olarak görev yaptı. Amerika'da ikâmeti esnasında Amerika Türk Talebe Birliğini kurarak başkanlığını yürüttü. Dr. Ahmed İhsan Kırımlı, Kırım Tatarlarının sürgün edildiklerinin duyulmasından sonra, 1949'da İngiltere'de, 1950-1956 yılları arasında ABD'de, bir insanlık ayıbı olan bu sürgün-soykırım hakkında çeşitli konferanslar verdi. 1956'da Türkiye'ye dönen Dr. Ahmed İhsan Kırımlı, Balıkesir'de serbest doktor olarak çalıştı.

Bu dönemde Demokrat Parti İl Başkanlığı, Balıkesir Yüksek Talebe Cemiyeti Başkanlığı, Karesi Spor Kulübü Başkanlığı, Balıkesir-Çanakkale Tabipler Derneği Başkanlığı görevlerinde bulundu. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ise bir müddet ev hapsinde tutuldu.
1961'de Adalet Partisi'nden Balıkesir milletvekili seçildi ve 1977 Ekim'ine kadar kesintisiz parlamento üyeliğinde bulundu. 1962'de seçildiği Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliğini 1976'ya kadar sürdürdü. 1973-1974 yıllarında Turizm ve Tanıtma Bakanı olarak kabinede görev aldı.

Parlamenterliği esnasında, milletlerarası toplantılarda Kırım Tatarlarının uğradığı haksızlıkları çeşitli vesilelerle dile getirdi. 1987'de seçildiği Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Başkanlığı görevi boyunca sürgünden Kırım'a dönmekte olan Kırım Tatarlarına Türkiye'den âzamî ölçüde siyasi, sosyal ve maddî yardımın temini ve Kırım'da Kırım Tatar millî müesseselerinin yeniden kurulması hususlarında son derece önemli faaliyetlerde bulundu. Dr. Kırımlı, Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasının birliğini ve en geniş şekilde teşkilatlanmasını sağlayacak bir kuruluş haline dönüşmesinde büyük rol oynadı.
Dr. Ahmed İhsan Kırımlı, Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği ile Bulgaristan, Azerbaycan, Kırım Türkleri Federasyonu (BAK-TÜRK) Genel Başkanlıkları ile Türkiye-Ukrayna Dostluk Derneği ve Kırım Vakfı Başkanlıklarını yürütmektedir.
Tıbbî Turizm, Termal Turizm, Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması konularında özel çalışmalarda bulunan Kırımlı'nın bu konularda yayınlanan çeşitli makaleleri ve bir kitabı mevcuttur. Şu anda kendi şiirlerinden oluşan bir şiir kitabı basılmış olup, siyasi hatıraları ve 139 devleti kapsayan seyahat hatıraları baskı aşamasındadır.
Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olan Dr. Çiçek Kırımlı ile evli olan Dr. Ahmed İhsan Kırımlı'nın büyük oğlu Doç. Dr. Hakan Kırımlı Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olup, küçük oğlu Cihan Kırımlı da Brandmark Türkiye Genel Müdürü'dür.

Adalet Partisi
Kırım Tatarları

Türkiye'deki Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği web sitesi 27 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahmed İhsan Kırımlı Edebiyat Yarışması web sitesi

Daha fazla bilgi için, Kırım Tatar Kültür ve Yardımlaşma Derneği web sitesi. 26 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Tan (11 Ocak 1949, İstanbul, Türkiye), Türk gazeteci, akademisyen ve siyasetçi.

İlkokulu Süleymaniye'deki Mimar Sinan İlkokulu'nda ortaokulu ve liseyi de Vefa Lisesi'nde okudu. 1972 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Maliye ve İktisat Bölümü'nü bitirdi. Devlet burslusu olarak okudu. 12 Mart dönemi’nde düzenlenen "güvenlik tahkikatı neticesi sakıncalı" olduğu gerekçesiyle kamuda çalışmasına izin verilmedi. 1973 yılında Hürriyet Ankara'da Oktay Ekşi'nin yanında gazeteciliğe başladı. 1974-1976 yılları arasında Altan Öymen'in yönettiği Anka Haber Ajansı'nda Yalçın Küçük yönetimindeki Günlük Ekonomi Bülteni'ne ekonomi, maliye haberleri ve röportajları hazırladı. Aynı dönemde İsmail Cem'in yönettiği Politika gazetesine Anka Notları başlığı ile köşe yazıları yazdı. ANKA Ajansı adına, 1976 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazarı Uğur Mumcu'nun referansı ile bu gazetenin kadrosuna geçti dış politika muhabiri oldu. 1979 yılında aynı gazetenin Londra Temsilciliğine gönderildi. 1983 yılına kadar Londra City Üniversitesi Medya Çalışmaları Enstitüsü'ne devam etti. 1989 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nin New York-Washington Temsilcisi olarak atandı.
1989 yılında hazırladığı "İngiltere ve Türkiye'de Diplomasi ve Basın" konulu doktora tezini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde sunarak "Siyaset ve Yönetim Bilimi" Doktoru oldu. Aynı yıllarda Sabah Gazetesi ve Sabah Dergi Grubu'nun Yazar temsilcisi olarak görev yaptı. 1993 yılında Doçentlik Giriş Lisan Sınavı'nı kazandı.
2010-2011 öğretim yılında Atılım Üniversitesi'nde "Hayata Atılım" adlı projenin Genel Koordinatörlüğünü yaptı. Bu proje, "Dünyayı Okumak - Başarılı Olmak - Güzel Yaşamak" başlıkları altında Prof. Dr. İlber Ortaylı, Ertuğrul Özkök, Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu gibi uzman konuklarla konferans dizisi biçiminde yürütüldü.

Demokratik Sol Parti'den 20. ve 21. dönem ve Cumhuriyet Halk Partisi'nden 23. dönem TBMM İstanbul milletvekili seçildi.
56. Hükûmet'te Turizm Bakanı, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyesi, Avrupa Parlamentosu-TBMM Karma Komisyon Başkan Yardımcısı,
Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı Parlamenterler Asamblesi Başkan Yardımcısı ve Türk Delegasyon Başkanı olarak görev yaptı. TBMM Trafik Güvenliği Araştırma Komisyonu Başkanı olarak hazırlayıp editörlüğünü yaptığı çalışma TBMM tarafından kitaplaştırıldı. İlgili tüm kamu kurumları ile sivil toplum örgütlerine gönderildi.
1995-2011 yılları arasında siyasette bulunduğu dönemde, TBMM adına Delegasyon Başkanı olarak, katıldığı AGİT Parlamenterler Asamblesi'nin (AGİT PA) Fransız Parlamentosu'ndaki oturumunda 55 ülkenin oylarıyla Asamble Başkan Yardımcısı seçildi. Merkezi Kopenhag'da bulunan bu kuruluştaki görevi süresince birçok uluslararası toplantıya başkanlık etti. 20 dolayındaki ülkenin genel seçimlerinde Avrupa Konseyi ve AGİT PA adına Uluslararası Gözlem Heyeti'nde yönetici ve üye olarak görev yaptı. TBMM - Avrupa Parlamentosu Karma Komisyonu Eşbaşkan Yardımcılığı görevi sırasında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Sosyalist Grubu'nda da üye olarak bulundu.
Milletvekilliği sırasında Akşam ve Sözcü gazetelerinde günlük köşe yazarlığını sürdürdü. 1991 Yılında Milliyet Öymen Yılın Köşe Yazarı Ödülü'nü kazandı. Uluslararası İstanbul Sanat Festivali'nde Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen "İnsan..İnsan" adlı balenin koro metnini ve librettosunu yazdı.

Türk Hava Kurumu'ndan Sertifikalı paraşütçüdür. Evli ve bir kız babasıdır.

Ahmet Taner Kışlalı (10 Temmuz 1939, Zile, Tokat – 21 Ekim 1999, Ankara), demokratik sosyalizm ve sosyal demokrasi görüşlerini savunan Türk siyaset bilimci, akademisyen, gazeteci, yazar ve siyasetçiydi. Demokratik solu liberalizm ile sosyalizmin tarihsel bir sentezi olarak tanımladı. Kemalizmi de liberalizm ile sosyalizmin Türkiye koşullarındaki bir sentezi olarak değerlendirdi ve Cumhuriyet Halk Partisinin 1970'lerde benimsediği demokratik sol çizgiyi Kemalizmin değişen koşullardaki devamı olarak ele aldı.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun olan Kışlalı, Paris Üniversitesinde anayasa hukuku ve siyaset bilimi alanlarında doktorasını tamamladı. Hacettepe Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi bünyesinde öğretim üyeliği yaptı; 1972 yılında doçent, 1988 yılında profesör oldu. 1977 genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinden İzmir milletvekili seçildi ve 5 Ocak 1978 ile 12 Kasım 1979 tarihleri arasında 42. Türkiye Hükûmetinde Kültür Bakanı olarak görev yaptı. 1991 yılından ölümüne kadar Cumhuriyet gazetesinde Haftaya Bakış başlıklı köşe yazılarını yayımladı. 21 Ekim 1999'da Ankara'daki evinin önünde otomobiline yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldürüldü. 

Ahmet Taner Kışlalı, 10 Temmuz 1939 tarihinde Zile, Tokat'ta doğdu. Babası Ziraat Bankası veznedarı Hüseyin Hüsnü Bey, annesi Kilis Kemaliye İlkokulu öğretmeni Lütfiye Hanım'dır. Ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı, kuzenleri ise Hıncal Uluç ve Öcal Uluç'tur. İlköğrenimini annesinin görev yaptığı Kilis Kemaliye İlkokulunda tamamladı. Kilis Ortaokulunun ardından 1957 yılında Kabataş Erkek Lisesinden mezun oldu.
Daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenim gördü. Üniversite yıllarında Yeni Gün gazetesinde spor muhabirliği yaptı; 1962-1963 yılları arasında aynı gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. Paris Üniversitesinde anayasa hukuku ve siyaset bilimi alanlarında hazırladığı Modern Türkiye'de Siyasi Güçler başlıklı teziyle doktorasını tamamladı.
Fransa'da tanıştığı Nicole Kışlalı ile 28 Mayıs 1968 tarihinde evlendi. Nilgün adını da kullanan Nicole Kışlalı ile evliliğinden Altınay ve Dolunay adlı iki kızı oldu. Kışlalı, 1968-1972 yılları arasında Hacettepe Üniversitesinde siyaset sosyolojisi dersleri verdi. Askerlik hizmetinin ardından Hacettepe Üniversitesindeki görevine dönmedi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine geçti. 1972 yılında doçent oldu.
Kışlalı, siyasi yazılarında demokratik sosyalizm, demokratik sol ve sosyal demokrasi görüşlerini savundu. 1970 yılında düzenlenen Birinci Demokratik Sol Düşünce Forumu ile 1974 yılındaki İkinci Demokratik Sol Düşünce Forumu'nda demokratik solu sosyalizm ile liberalizmin tarihsel bir sentezi olarak tanımladı. Demokratik sosyalizmi ise liberalizm ile sosyalizmin doğrularını birleştiren ve her iki ideolojiyi de aşan bir siyasal düzen olarak değerlendirdi.
Kışlalı, Kemalizmi de liberalizm ile sosyalizmin Türkiye koşullarındaki bir sentezi olarak tanımladı. Cumhuriyet Halk Partisinin 1970'lerde benimsediği demokratik sol çizginin bir ideolojik nitelik değişikliği oluşturmadığını; Kemalizmin dönemin koşullarına göre yenilenmiş biçimi olduğunu ileri sürdü. Böylece Kemalizm, demokratik sol ve sosyal demokrasi arasında doğrudan bir tarihsel ve ideolojik süreklilik kurdu.
1971-1977 yılları arasında Yankı dergisinde görev yaptı. Bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit ile tanıştı. 1977 genel seçimlerinde CHP'den İzmir milletvekili seçildi. 5 Ocak 1978 ile 12 Kasım 1979 tarihleri arasında Bülent Ecevit hükûmetinde Kültür Bakanı olarak görev yaptı. Bakanlığı döneminde Ulusal Kültür dergisinin yayımlanmasını sağladı.
12 Eylül Darbesi sonrasında Ankara Üniversitesi bünyesine döndü ve Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde siyaset bilimi dersleri verdi. 1988 yılında profesör oldu. 1991 yılında Cumhuriyet gazetesinde Haftaya Bakış başlıklı köşe yazılarını yayımlamaya başladı ve ölümüne kadar üniversitedeki öğretim üyeliğiyle gazetedeki yazarlığını sürdürdü.
9 Eylül 1995 tarihinde geçirdikleri trafik kazasında eşi Nilgün Kışlalı öldü, Kışlalı ise ağır yaralandı. 1997 yılında Nilüfer Kışlalı ile evlendi; bu evlilikten Nilhan Nur adlı kızı dünyaya geldi. Kışlalı, 21 Ekim 1999 tarihinde Ankara'daki evinin önünde otomobiline bırakılan bombalı paketin patlaması sonucu öldürüldü.

Kışlalı, 21 Ekim 1999'da Ankara'daki evinin önünde otomobiline yerleştirilen bombalı paketin patlaması sonucu öldürüldü. Öldüğünde 60 yaşındaydı.
Saldırıdan yaklaşık beş ay önce, 13 Mayıs 1999 tarihli Akit gazetesinde Kışlalı'nın Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısı “Zorba Kemalist gemi azıya aldı” ve “Halkı köpeğe benzetti” ifadeleriyle ele alındı. Haberde Kışlalı “28 Şubatçı” olarak nitelendirildi ve fotoğrafı üzerine çarpı işareti konularak yayımlandı.

Kışlalı'nın öldürülmesi, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok cinayetlerinin de aralarında bulunduğu olayları kapsayan Umut Davasına konu edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu örgütü sanıkları hakkında verdiği mahkûmiyet kararlarını onadı. Kararda örgütün, Kışlalı'nın öldürülmesinin de aralarında bulunduğu 18 saldırıyı gerçekleştirdiğinin belirlendiği ifade edildi.

1968: Forces politiques dans la Turquie moderne (Modern Türkiye'de Siyasi Güçler) (AÜ SBF Yayınları)
1974: Öğrenci Ayaklanmaları (Bilgi Yayınevi)
1987: Siyaset Bilimi (İmge Kitabevi yayınları (1990, 1994, 1996, 1997, 1999, 2000, 2003)
1991: Siyasal Sistemler – Siyasal Çatışma ve Uzlaşma (İmge Kitabevi Yayınları, (1993, 1995, 1998, 2000, 2003)
1993: Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği (İmge Kitabevi Yayınları) - Mustafa Kemal Atatürk'e yapılan eleştirilere karşı yazdığı yazılarını derlemiştir.
1994: Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi (İmge Kitabevi Yayınları) (Atatürkçülük, Türkiye'de laiklik ve demokrasi konuları üzerine yazmış olduğu köşe yazılarını derlediği kitap)
1995: Seçimsiz Demokrasi (Çağdaş Yayınları)
1997: Bir Türkün Ölümü (Ümit Yayıncılık)
1999: Ben Demokrat Değilim (İmge Kitabevi Yayınları)

1971 – TRT Bilimsel Başarı Ödülü
1993 – Fransa Ulusal Liyakat Nişanı
1999 – Sertel Demokrasi Ödülü; ölümünden sonra verildi.

2009: Duvar (Belgesel) - Ahmet Taner Kışlalı Bölümü

Ahmet Taner Kışlalı Dijital Arşivi 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, İletişim Birimi tarafından hazırlandı.

Dr. Mehmet Alev Coşkun (d. 16 Mart 1936, Ödemiş, İzmir), Türk siyasetçi, gazeteci ve yazardır.
42. Türkiye Cumhuriyeti hükûmetinin Turizm ve Tanıtma Bakanı (1978-1979), TBMM 15 ve 16. Dönem CHP milletvekili olup Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi Cumhuriyet Vakfı'nın başkanıdır.

16 Mart 1936'da Ödemiş'te köklü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. (Kimlik kartında doğum tarihi 1 Aralık 1935 olarak yazılıdır)
İlkokulu Ödemiş'te, ortaokulu Ödemiş ve Buca'da okudu 1955 yılında İzmir Atatürk Lisesinden mezun oldu. Daha lise yıllarında bile sosyal açıdan çok hareketliydi. İki yıl İzmir Atatürk Lisesi Öğrenci Başkanlığını yaptı.
1960 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Üniversite öğrencisiyken 1957'de CHP'de seçim çalışmalarına katılan Coşkun 1958'de CHP İstanbul İl Başkanlığı Basın Bürosunda çalışmaya başladı. Aynı yıl CHP İstanbul İl Gençlik Kolu Başkanlığına seçildi ve bu görevini 1961'e dek sürdürdü. 1960 öncesi öğrenci hareketleri içinde aktif olarak yer alan Alev Coşkun hakkında Demokrat Partinin TBMM'de kurduğu tahkikat komisyonu tutuklama kararı çıkarınca İstanbul'dan ayrıldı; 27 Mayıs 1960 sonrası geri döndü.
New York Üniversitesi'nde siyâsî ilimler konusunda master, kamu yönetimi konusunda doktora yaptı. Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim üyeliği, Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği (6 Ocak 1961 - 25 Ekim 1961), TBMM 1961 Temsilciler Meclisi Başkanlık Divanı Kâtip Üyeliği, 4.(XV) ve 5.(XVI) dönem İzmir milletvekilliği ile Turizm ve Tanıtma Bakanlığı yaptı. Evli ve 2 Çocuk babasıdır.

Alev Coşkun, Nisan 1992 yılında İlhan Selçuk'un daveti üzerine Cumhuriyet gazetesini yayınlayan Cumhuriyet Yayıncılık A.Ş.'nin Yönetim Kuruluna seçildi. Çok kısa bir süre sonra Yönetim Kurulu Başkanlığına getirildi ve bu görevi 2006 yılına kadar kesintisiz sürdü. Aynı tarihte Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi olan Cumhuriyet Vakfı'nın Başkan Vekilliğine getirildi.
Cumhuriyet Vakfı'nın 18 Şubat 2014 tarihli yönetim kurulu seçimi ile yönetimden ayrılmış ancak toplantının usulsüz yapıldığı iddiasıyla yönetim kurulunun diğer üyeleri Şevket Tokuş, Mustafa Pamukoğlu ve Mustafa Balbay ile beraber seçimin iptali için dava açmıştır. Mahkeme, üç yıl sonra seçimde alınan kararların iptaline karar vermiştir. Böylece o tarihteki yönetim toplanmış ve Alev Coşkun, Cumhuriyet Vakfı Başkanlığına tekrar seçilmiştir.

Hasan Ali Yücel – Cumhuriyet Kitapları
Kuvayı Milliye'nin Kuruluşu – Cumhuriyet Kitapları
Tarihi Unutmamak – Cumhuriyet Kitapları
Yeni Mandacılar – Cumhuriyet Kitapları
Anayasayla Sivil Darbe – Cumhuriyet Kitapları
Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Sol – Tekin Yayınevi
Sepetteki Laleler – Çağdaş Yayınları
Küresel Kriz – Cumhuriyet Kitapları
Devrimin İlk Karşıtları – Cumhuriyet Kitapları
Samsundan Önce Bilinmeyen 6 Ay – Cumhuriyet Kitapları
Ödemiş'ten Zirveye Tırmananlar
Liberal Ekonominin Çöküşü–Ulusal Ekonominin Yükselişi
Asker İnönü
Diplomat İnönü – Lozan

2022 - ADD Yılın Atatürkçüsü Ödülü (Basın dalında)
2023 - Uğur Mumcu'yu Anma Ödülleri - Yaşam Boyu Başarı Ödülü (30. ÇGD Uğur Mumcu'yu Anma Gecesi ve Ödül Töreni kapsamında)

Ali Topuz (1932; Çayeli, Rize - 14 Ekim 2019, İstanbul), Türk siyasetçi.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Serbest Mimarlık yaptı. Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu Üyesi, İstanbul Belediye Meclis Üyesi ve İmar Komisyonu Başkanı olarak görev yaptı. Yurtiçi ve yurt dışında büyük inşaat projeleri uyguladı. Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulundu. Türkiye Kızılay Derneği, Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu ve Darülacezeye Yardım Derneğinde yönetim görevleri üstlendi. İstanbul Huzurevi ve çok sayıda dernek ve kuruluşun kurucuları arasında yer aldı. IV(15), V(16), 18, 20, 22. ve 23. Dönem İstanbul Milletvekili. 15. Dönem'de İmar ve İskân Bakanlığı, 16. Dönem'de Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı görevlerini yürüttü. 23. Dönem'de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi (KEİPA) Türk Grubu Üyesi oldu. Evli ve iki çocuk sahibidir.
Yaşamının son dönemlerinde Türkiye siyasi tarihi konulu kitaplar kaleme aldı. Bu eserler sırasıyla Değişimi Yaşamak, Düzeni Değiştirmek ve Çağdaş Kimliğimiz için Direniş başlıklarıyla yayımlandı.

Beyin kanaması nedeniyle şubat ayından beri hastanede tedavi gören 87 yaşındaki Ali Topuz 14 Ekim 2019 tarihinde öldü. Cenazesi Çamlıca Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Kişisel web sayfası6 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali İhsan Göğüş (1923, Gaziantep - 22 Temmuz 2011, İstanbul) Türk siyasetçidir.

Kabataş Erkek Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi tarih bölümünü bitirdi. Türk Haber Ajansı'nda muhabir olarak çalıştıktan sonra Dünya ve Cumhuriyet gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Bir müddet "Kim" dergisini çıkarttı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin idare kurulu üyeliğinde bulundu. Tan Gazetesi Baskını'na karışan kişilerden oldu.
27 Mayıs 1960 Darbesi'nden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde "meclis basın temsilcisi" olarak vazife aldı. 12., 13. ve 14. dönem Gaziantep milletvekili ve Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev yaptı.
Ali İhsan Göğüş, bir çocuk babasıydı.
Gazeteci Zeynep Göğüş'ün babasıdır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları hakkındaki idâm kararını onaylayan mecliste milletvekili olarak görev yaptı. Hatay cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen, Ali İhsan Göğüş'ün babaannesinin kardeşidir. Ali İhsan Göğüş, Hasan Celal Güzel'in dayısıdır.
Cenazesi, 25 Temmuz günü İstanbul Şişli Camii'nde kılınan öğle namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Anka Haber Ajansı (ANKA), Türkiye merkezli faaliyet gösteren haber ajansı. Altan Öymen tarafından Ankara'nın Çankaya ilçesindeki Kızılay semtinde 1972 yılında kurulan ajans, sahadan veri toplayarak medya organlarına haber sağlama hizmeti vermektedir. Türkiye'de habercilik ekolü oluşturan bir kuruluş olarak öne çıkan ANKA 46 yıl aralıksız hizmet sağladıktan sonra 2018 yılının sonlarında kapansa da 2019 İstanbul ara yerel seçimi sürecinde Güneşim Medya çatısı altında yeniden faaliyete geçmiştir.

Anka Haber Ajansının kökleri 1950'li yılların başında kurulan Ankara Ajansına dayanmaktadır. 1950 Türkiye genel seçimleri ile iktidardan muhalefete geçen Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Partinin desteklediği Anadolu Ajansı ile Türk Haberler Ajansına alternatif olacak kendisine ait bir haber ajansı kurma ihtiyacı hissetmiş ve 14 Ağustos 1950 tarihinde Ankara Ajansı kurulmuştur. Kemal Zeki Gençosman'ın ilk müdürü olduğu ve kısa adı ANKA ile de tanınan ajans ilk bültenini 21 Ağustos'ta geçmiş olup Cumhuriyet Halk Partisine yakın Ulus gazetesi ile bağı bulunmaktaydı. 14 Aralık 1953 tarihli Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız İktisaplarının İadesi Hakkında Kanun ile söz konusu partinin mallarına el konulması sürecinde kapanan ajans 1970'lere kadar tekrar faaliyete geçmemiştir.
Akşam'da gazetecilik yapan Altan Öymen'in 12 Mart Muhtırası döneminde yazdığı bir yazı nedeniyle gazeteyle ilişiğinin kesilmesini takiben Günaydın'ı çıkaran Haldun Simavi'nin Öymen'i teşviki ile 27 Mayıs 1972 tarihinde Kızılay merkezli olarak Anka Haber Ajansı kurulmuştur. Öymen'in işten çıkarılma tazminatı ve Günaydın'dan kapora olarak aldığı ₺20 biner ile ANKA'nın tek odalı ilk ofisi Kızılay'da tutulmuştur. Abonelerine Ankara haberlerini geçmekle mükellef olan ajansın kurucu kadrosunda Öymen'in dışında Gül Önet, Sevgi Soysal ve Ali Polat bulunmaktaydı. Kadrosu zamanla genişleyen ANKA abonelerine bülten geçmenin yanı sıra kimi muhabirleri ile Günaydın, Günaydın'ın eki Ayrıntılı Haber, Yeni Ortam ve Cumhuriyet gibi gazetelere köşe yazar hâle gelmiştir. Aynı zamanda ANKA Yayınları adıyla bir yayınevi kurulmuş ve siyasi kitaplar basılmaya başlanmıştır. Bu kitaplardan biri olan Uğur Mumcu ve Altan Öymen tarafından yazılarak 1975 yılında ilk baskısı yapılan Mobilya Dosyası, Türkiye'de araştırmacı gazeteciliğin başlangıç noktası olarak görülmektedir. 1976'da Halit Çelenk imzasıyla çıkan 141-142 Üzerine de konusu üzerine kaynak değerine sahip eserlerdendir. Bu süreçte Abbas Güçlü, Derya Sazak, Hasan Cemal, Hikmet Bila, Uğur Mumcu gibi gazetecilerin yetiştiği yer olan Anka Haber Ajansı bir gazetecilik okulu olarak kabul edilmiştir.

1977 yılında Öymen'in siyasete atılmasıyla Müşerref Hekimoğlu'nun yönetimi altına giren ANKA bu dönemde anonim şirket hâlini almıştır. Hekimoğlu'nun 2004 yılında ölmesiyle ajansın yönetimini Nazif Ekzen devralmış, 2006'da ise Veli Özdemir ve Nuri Sefa Erdem'in ikili yönetimi altına girmiştir. Ekonomik darboğaza giren ANKA'da işçiler ilk kez 2008 yılında greve gitmeye karar verse de Türkiye Gazeteciler Sendikasıyla anlaşma neticesinde grevden vazgeçilmiş, şirket 2013 yılında da iflasını istemiştir. Ekim 2018'de Ankara 21. İcra Dairesi tarafından açık artırmaya çıkarılarak ₺262 bine Kalender Özdemir tarafından satın alınan ajans 6 Kasım 2018'de ise kapatılmıştır. ₺500 bin lira değer biçilen Anka Haber Ajansı markasının değerinden düşük bir meblağa ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi mensubu Özdemir tarafından satın alınması iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisine yakın medya kuruluşlarınca eleştirilmiştir.
2019 Türkiye yerel seçimlerinde tek haber kaynağı olarak öne çıkan Anadolu Ajansının seçim gecesi 23.20 itibarıyla veri akışını 14 saat süreyle kesmesi kamuoyunda tepkiye neden olmuş ve medya organlarının mevcut hükûmet ile olan bağları ülkedeki basın özgürlüğünü tartışmaya açmıştır. Bu tartışmanın ertesinde İstanbul'da seçimlerin yenilenmesi kararı verildikten sonra oy verilerinin tarafsız olarak kamuoyuna aktarımı konusu tekrar gündeme gelmiş ve Anka Haber Ajansı bu süreçte yeniden faaliyete geçeceğini açıklamıştır. Adnan Bulut, Kemal Gülmüş ve Mustafa Erdoğan yönetimi altında kadrosu tamamen değişen ajansın oy verilerini Cumhuriyet Halk Partisi Seçim Koordinasyon Merkezi kanalıyla edineceği yönünde haberler çıkmış, bu durum yine Adalet ve Kalkınma Partisine yakın medyada eleştirilmiştir. Bu haberleri yalanlayan Mustafa Erdoğan kendi bilişim altyapılarını kurduklarını, Türkiye'deki 190 bin 390 seçim sandığına ilişkin oy verilerini yine kendi çalışanları olan 180 kişilik bir ekiple topladıklarını belirtmiştir. ANKA, tekrarlanan seçimde elindeki verileri 19.30'da paylaşmaya başlayan Anadolu Ajansının aksine 18.25'te veri akışına başlamış ve sonuçları vermeye başlayan ilk ajans olmuştur. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven'in seçim akşamı açıkladığı resmî olmayan sonuçlara yakın veriler sunan ajansın performansı başarı olarak görülmüş ve son yedi seçimde oy verilerini sağlayan tek kuruluş olan Anadolu Ajansına güçlü bir alternatif olarak öne çıktığı değerlendirmesinde bulunulmuştur.

Resmî site
X'te Anka Haber Ajansı
YouTube'da Anka Haber Ajansı kanalı

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mekteb-i Mülkiye-i Fünun-u Şahane, Mekteb-i Mülkiye veya kısaca Mülkiye), Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi'nde eğitim ve öğretim veren, Ankara Üniversitesine bağlı bir fakültedir. Osmanlı Devleti döneminde sivil yönetici sınıfını yetiştirme amacıyla açılmış ve Türkiye'de siyaset bilimi, kamu yönetimi, uluslararası ilişkiler ve iktisadın birçok alanında yükseköğrenim sağlayan ilk kurumdur.
1859 yılında (Abdülmecid devrinde) İstanbul’da kurulan Mekteb-i Mülkiye, cumhuriyet devrinde Ankara’ya taşınmıştır ve günümüzde, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine dönüşmüş olarak  eğitimini sürdürmektedir.

Osmanlı Devleti'nde ilk Mekteb-i Mülkiye; devletin idârî kademelerinde görev alacak kimseleri yetiştirmek maksadıyla, İstanbul'un Fatih ilçesinde, Ticarethane semtinde açıldı. Okulun resmi adı Mekteb-i Fünûn-u Mülkiye idi.  12 Şubat 1859 tarihinde Sadrazam Âli Paşa ve hükûmet üyelerinin katılımıyla açılışı gerçekleşti. Maarif-i Umumiye Nezareti’ne bağlı bir okul olarak bakanlık içerisindeki iki odada açılmıştı. Daha sonra okul, Yıldız'da bugün Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Yerleşkesi olarak kullanılan yerde kampüsün hemen girişinde Hamidiye Camii'nin giriş kapısının karşısındaki iki katlı binaya taşınmıştır. Öğrenim süresi iki yıl idi. 18-36 yaş arasında öğrenci kabul edilen okula sınavla girilirdi. Kâtip olarak çalışanlara tahsilleri süresince işlerinden maaşlı izin verilmekteydi.
İlk eğitim yılında 50 öğrenci alması kararlaştırılan okulun ilk müdürü Cemal Bey oldu. Cemal Bey'in bir yıllık müdürlüğünün ardından 1877'ye kadar Müderris Hilmi Efendi müdürlük yaptı. Kabul edilen öğrenci sayısı 1864'te 100'e çıkarıldı.
Okul, ilk mezunlarını 1861'de verdi. İki yıl önce 50 kişinin alındığı okuldan 33 kişi mezun olmuştu. Okul birincisi olan Çeşmeli Mehmet Sırrı Efendi, kendi tercihiyle Preveze kazası nâhiye müdürü olarak tayin edildi ve ilk mülkiyeli idare amiri olarak tarihe geçti. O yıl yayımlanan bir irade ile bundan böyle kaza müdürlüklerine ve liva kaymakamlıklarına Mekteb-i Mülkiye mezunu olmayanların alınmayacağı ilân edildi. Ancak mülkiye mezunlarının birdenbire kaymakam yapılmaları da uygun bulunmadığından kadrolar boşaldıkça kaza müdürü olarak görevlendirilmeleri ve zamanla terfi ettirilmeleri kararlaştırıldı.
Okul, 1862'de Ticarethane'den başka bir daireye; 1864'te Fatih'te Nuri Efendi Konağı’na taşındı. 1865 yılında çıkan yangında konak yanınca Vefa’daki bir konağa taşındı.
Mülkiye Mektebinin bir şubesi 1866’da Bosna’da Mithat Paşa tarafından açıldı.
Okul ilk açıldığı sırada öğretim programlarında kültür ve meslek dersleri (kanunlar ve iktisat dersleri) vardı. Okutulan dersler arasında bulunan ekonomi politik, idare hukuku, devletler hukuku ve ceza hukuku, o zamana kadar hiçbir Osmanlı mektebinde okutulmamış ve ilk defa mülkiye mektebinin müfredâtına konulmuş derslerdi. Derslere iki senenin yeterli gelmediği görülünce okulun öğrenim süresi 1867’de üç, 1868’de dört yıla çıkarıldı.

1877’de hazırlanan Mekteb-î Mülkiye Nizamnâmesi ile okul 3 yıl idadî (lise), iki yıl âli (yüksek) olmak üzere beş yıllık bir okul haline geldi. Müşir Ali Nizamî Paşa, mektep nazırlığına getirildi. sınav sonucu birinci sınıfa (idadi kısmına) 50 kişi ve 4. sınıfa (okulun âli kısmına) 13 öğrenci kabul edildi; okul Eminönü'ndeki eski Maarif Nezareti binasına taşındı ve 1908’e kadar orada kaldı (Binada hâlen Cağaloğlu Anadolu Lisesi bulunmaktadır).
1878’de mektep nazırı ünvanı mektep müdürlüğüne çevrildi ve bu göreve atanan Abdurrahman Şeref Efendi, mektep müdürlüğünü 1895’e kadar sürdürdü. Abdurrahman Şeref Efendi’nin, Galatasaray Sultanisi müdürlüğüne getirilmesi üzerine yerine gelen Hacı Recai Bey Meşrutiyet’in İlanı ile emekli edilinceye kadar geçen 14 sene boyunca okulun müdürlüğünü sürdürdü. Recaizade Ekrem Bey, Tarihçi Murat Bey (Mizancı) bu dönemde okula öğretmenlik yapan ünlü isimlerdendir.
Sultan II. Abdülhamit saltanat sürdüğü bu dönemde padişah, talebeleri çalışmaya teşvik etmek için, Mekteb-i Mülkiyeyi birincilikle bitireni saraya kâtip olarak alırdı.
1883’te okula yatılı kısım eklendi; yatılı kısım 1902’de kaldırıldı.
1883’te ayrıca okulun bünyesinde Fransızca öğreten bir Lisan Mektebi açıldı. Hariciye Nezareti’ne bağlı olan Lisan Mektebi’nin idaresi Mülkiye Mektebine ait idi.
1892’de yeni bir düzenleme ile okulun idadi kısmının öğrenim süresi dört yıla, âli kısmının öğrenim süresi üç yıla çıkarıldı. Mektepte kendi iktidarına karşı olan hürriyet taraftarı gençlerin yetiştiğinden şüphelenen padişahın isteği üzerine pozitif derslerin azaltılıp, din derslerinin sayısı arttırıldı.
Artık ülke çapındaki idadîlerden Mülkiye'ye yeterli sayıda öğrenci yetiştiği için 1900 yılında okulun idadi kısmı lağvedildi ve sadece bir yüksekokul haline geldi. İdadi kısım Mercan'daki binaya yerleşerek “Mercan İdadisi” adını aldı. 1900 yılında Dârülfünûn’un ilahiyat, edebiyat, riyâziyât (Matematik), tabakat şubeleri Mülkiye Mektebinin çatısı altında öğrenime başladı.

Meşrutiyetin ilan edilmesiyle okulun resmi ismi olan Mekteb-i Şahane, Mekteb-i Mülkiye olarak değiştirildi. Müdürlüğe getirilen Mehmet Celal Bey, okulun derslerinde düzenleme yaptı; dini derslerin ağırlıkta olduğu programın yerine pozitif derslerin ağırlıkta olduğu bir program getirdi. İmtihanla her yıl okula 40 öğrenci alınırken o yıl 413 öğrenci alındı. Dönemin özgürlükçü atmosferinden yararlanarak İstanbul'daki  mezunlar Mekteb-i Mülkiye Mezunları İttihat ve Teavün Cemiyetini, öğrenciler ise  Müdavimin-i Mülkiye Cemiyetini kurdular.

1900 yılında  Dârülfünûn’un dört şubesi  Mülkiye Mektebinin çatısı altında açılmıştı. 1909 yılında yapılan düzenleme ile  Mülkiye, Dârülfünûnun bir fakültesi durumuna geldi ve Dâarülfünûn’un diğer şubeleri ile beraber  Beyazıt’ta Zeynep Hanım Konağına taşındı. Mülkiye, 1912’de ise diğer şubelerden ayrılarak Cağaloğlu’ndaki Hasan Fehmi Paşa Konağına taşındı. Bu konak, okulun ilk müstakil binasıydı. 1914’te okul yeniden yatılı öğrenci kabul etmeye başladı.
Bu dönemde Rakım Bey (1909-1911) ve Mehmet Hikmet Bey (1911-1915) okulda müdür olarak görev yaptılar.

56 yıl boyunca öğrenime devam eden okul 24 Ağustos 1915’te kapatıldı, I. Dünya Savaşı boyunca kapalı kaldı. Kapatılma nedenleri arasında savaş nedeniyle bütçede tasarrufa gidilmek istenmesi; Mülkiye’deki ders programının Darülfünun Hukuk Mektebi'nde daha kuvvetli okutulduğu görüşünün mebus ve nazırlar arasında yaygın olması ve uzun süre Sultan II. Abdülhamit’in himayesinde bulunduğu için Meşrutiyet devri mebus ve nazırları arasında okula karşı aleyhtarlık bulunması gösterilir.

Savaşın son yılında devrin sadrazamı ve dahiliye nazırı Talat Paşa’nın isteği üzerine “Mekteb-i Mülkiye’nin Yeniden Tesisi” hakkında bir kanun teklifi hazırlanıp mecliste kabul edildi. Böylece okul, Dahiliye Nezaretine bağlı, yatılı ve 3 senelik bir okul olarak yeniden açıldı; 1920’de Maarif Nezareti’ne bağlandı. Devrin padişahı Vahdettin’in himayesine giren okul, “Mekteb-i Mülkiye-i Şahane” adını aldı.
Mülkiye artık her yıl 30 öğrencinin sınavla kabul edildiği parasız bir öğrenim kurumu idi. İstanbul Sultanisi müdürü Hüseyin Nazım Bey, okul müdürlüğüne getirildi. Okul binası, Yıldız Sarayı’ndaki Yaveran Dairesi’nin bir bölümü idi. 1919’da okul Fındıklı/Kabataş’taki "Ethem Paşa Konağı"’na; işgal  güçleri bu binaya el koyunca Sineklibakkal’da bir binaya taşındı. İstanbul’un işgal altında olduğu bu dönemde okulun bir öğrencisi (Cemal Ethem Bey) tarafından daha sonra “Mülkiye Marşı” olacak bir şiir yazıldı. Şiiri Musa Süreyya Bey besteledi. Okul 1925’e kadar birkaç kere daha farklı binalara taşındı ve nihayet 1925 yılında Yıldız’daki Yaveran Dairesi’ne taşındı. Ankara’ya gidene kadar okul hep bu binada eğitimi sürdürdü.

“Ankara’da Yaptırılacak Mülkiye Mektebi Hakkında Kanun” 1935 Haziran’ında Resmi Gazete’de yayımlandı. İnşaat, Cebeci'de başladı. Yapının mimarı, Avusturya kökenli İsviçreli mimar, kent plancı ve eğitimci olan Ernst Arnold Egli’ye yaptırılan bina, 1936 yılının Ekim ayında okul müdürlüğüne teslim edildi.
5 Kasım 1936’da okulun öğrencileri şehir bandosu eşliğinde Ayaspaşa’dan Taksim’e yürüdüler ve Haydarpaşa Garı’ndan kalkan özel bir trenle Ankara’ya hareket ettiler. Ertesi gün Ankara Garı’ndan Muhafız Alayı Bandosu eşliğinde Ulus'a yürüyüş yapıldı; korteji hükûmet ve meclis adına TBMM Başkanı Mustafa Abdülhalik Renda karşıladı. Törenin ardından Mülkiye, Cebeci’deki binasına yerleşti. 
Okulun adı  4 Aralık 1938’de “Siyasal Bilgiler Okulu” olarak değişti. 1950’de Siyasal Bilgiler Fakültesi adı ile Ankara Üniversitesine katıldı.

29 Nisan 1960'ta birçok öğrenci ve öğretim üyesinin yaralanması, fakülte binasının hasar görmesine yol açan öğrenci gösterileri üzerine 30 Nisan günü “süresiz”  olarak kapatılan okul; 30 Mayıs 1960'ta yeniden eğitime açıldı.

Çalışma Ekonomisi
İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik
Yönetim ve Çalışma Psikolojisi
Yönetim ve Çalışma Sosyolojisi

İktisat Teorisi
İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat
İktisat Tarihi
İktisat Politikası

Muhasebe ve Finansman
Sayısal Yöntemler
Ticaret Hukuku
Üretim Yönetimi ve Pazarlama
Yönetim ve Organizasyon

Mali İktisat
Mali Hukuk
Maliye Teorisi
Bütçe ve Mali Planlama

Yönetim Bilimleri
Hukuk Bilimleri
Siyaset ve Sosyal Bilimler
Kentleşme ve Çevre Sorunları
Karşılaştırmalı Siyaset
Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları

Siyasi Tarih Anabilim Dalı
Uluslararası Hukuk Anabilim Dalı
Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı

Mülkiye Marşı, bazı kaynaklarda Vatan Marşı olarak da geçmektedir. Bestesi Musa Süreyya Bey'e, güftesi ise Cemal Edhem (Yeşil)'e ait olan Mülkiye Marşı'nın sözleri şu şekildedir:

Uluslararası İlişkilerde Olaylar ve Yorumlar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin çıkardığı süreli yerel bir uluslararası ilişkiler dergisidir. Yönetiminde Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencilerinin köklü Mülkiye'nin köklü öğrenci dergisi.1991 yılında içlerinde Çağrı Erhan,Sedat Laçiner gibi isimlerin bulunduğu o döenmin Mülkiye öğrencisi, günümüzün ise önemli akademisyenleri olan bir grubun önderli

Atilla Koç (1 Mart 1946, Aydın), 59. Hükûmet Kültür ve Turizm Bakanı, TBMM 22. ve 23. Dönem AK Parti Aydın milletvekilli.

Atilla Koç, orta öğrenimini İzmir Özel Türk Koleji'nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden 1969 yılında mezun olmuştur. İçişleri Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği, Konya Emniyet Müdürlüğü, Ulubey, Nusaybin ve Bayındır'da kaymakamlıkları, Siirt ve Giresun'da valilikleri yapmıştır. Bir dönem Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek'in Genel Sekreterliğini de üstlenmiş ve Refahyol Hükûmeti nde Başbakanlık Müsteşarlığı görevinde bulunmuştur.
3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti'den milletvekili seçilen Koç, 21 Şubat 2005'te Erkan Mumcu'dan boşalan Kültür ve Turizm Bakanlığı'na atandı. Evli ve 3 çocuk babasıdır.
Toplu mekanlarda da zuhur eden uyuklama problemi ile basının özel dikkatini çeken Atilla Koç'un sonradan ABD'de yaşayan bir Türk doktorun uyarması ile polisomnografi çektirmesi sonucunda uyuklamalarının tıkanmaya bağlı uyku apnesi hastalığından kaynaklandığı ortaya çıkmış olup, uygun tedaviyle uyuklamaları kesilmiştir. Kendisi de bunu NTV'de bir canlı yayın sırasında belirtmiştir.
Evli ve üç çocuk babasıdır. Aile ve Sosyal Hizmetler eski Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk'un babasıdır.

Avni Akyol (1931 - 30 Eylül 1999), Türk eğitimci, siyasetçi, Kültür Bakanı ve Millî Eğitim Bakanı.

1977 yılında yapılan genel seçimlerde Adalet Partisi'nden (AP) Bolu milletvekili oldu. Ardından kurulan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti'nde Kültür Bakanlığı yaptı. 1986 yılında Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyeliğine seçildi. 1983 yılında kurulan Anavatan Partisi'ne katıldı. 30 Mart 1989 tarihinde II. Özal Hükümeti'nde yapılan revizyon sonucu Hasan Celal Güzel'in yerine Millî Eğitim Bakanı oldu ve bu görevi 3 hükûmette de devam ettirdi. (II. Özal Hükûmeti, Akbulut Hükümeti, I. Yılmaz Hükümeti).
Döneminde, lacivert önlükler yerine mavi önlükler fikri ortaya atılmıştır ve gerçekleştirilmiştir. Akyol doğduğu ilçe olan Düzce'nin il olabilmesi için çok çalışmıştır.
24 Aralık 1995 tarihinde Bolu milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi ve Eğitim Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu. 28 Şubat süreci sonrası ANAP - DSP - DTP Koalisyonu ile oluşturulan ANASOL-D Hükümeti'nin 8 yıllık zorunlu eğitim kararını hemen uygulamaya sokması için çaba gösterdi. 18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra Bolu'dan meclise girdi. 30 Eylül 1999 tarihinde bir cenaze için gittiği Gerede'de, kaldığı bir otelde kalp krizi geçirerek öldü.

Düzce Namık Kemal İlkokulu mezunudur. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi'ne bağlı Eğitim İdaresi ve Planlaması'nda master yaptı. Daha sonra ABD'de Southestern Üniversitesi'nde doktora yapan Avni Akyol, Yönetim, Planlama, Eğitim - YÖK ve Atatürk Kültür Millî Komitesi üyeliklerinde bulundu.
Türkiye'de Güzel Sanatlar Liselerinde ilk adımı attı ve Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesini kurdu.

Barlas Küntay (1935, Muş - 2 Ağustos 1999, İstanbul), Türk siyasetçi.

Emniyet Müdürü İsmail Küntay ve Aliye Küntay'ın oğlu olan Barlas Küntay aslen Artvinlidir. Babası İsmail Küntay İzmir ve Ankara Emniyet Müdürlüğü yapmıştır. 1960 darbesinden sonra Yassıada'da yargılanan İsmail Küntay daha sonraki yıllarda Burgaz'daki evinde hayatını devam ettirdi. Küntay ailesinin en küçük kardeşi olan İsmail Küntay'ın Osman ve Ömer Küntay adında iki ağabeyi vardı. Ömer Küntay, TBMM 1., 2. ve 3. Dönemde Milletvekilliği yaptı.
İlk ve orta öğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde tamamlayan Barlas Küntay, Bursa Erkek Lisesi mezunudur.
Barlas Küntay Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Bursa'da serbest avukatlık yapmaya başlamış fakat 27 Mayıs 1960 darbesiyle mücadele etmek için  gazeteciliğe geçiş yapmıştır. Hakimiyet, Son Havadis gibi gazetelerde parlamento muhabirliği ve köşe yazarlığı görevinde bulunmuştur. Bu dönemlerde darbeye karşı aldığı tutum ve yazdığı sert yazılarla darbeyle mücadele konusunda kamuoyunda öne çıkmıştır. Bu dönemde AP'nin kuruluşuna bir genç olarak öncülük etmiş ve AP Gençlik Kollarını kurup AP'nin ilk Gençlik Kolları Genel Başkanı olmuştur.
1965 genel seçimlerinde milletvekili olan Küntay, seçildiği dönemde Türkiye'nin en genç milletvekili olmuştur. (Ekim ayında yapılan seçimler 6 ay önce yapılmış olsaydı Küntay milletvekili olamayacaktı.) Ardından 1969 seçimlerinde bir kez daha milletvekili seçilen Küntay daha sonra 1975 seçimlerinde Cumhuriyet Senatosu Bursa Senatörü olarak göreve başladı. Milletvekilliği ve Senatörlüğü sırasında Kuzey Atlantik Asemblesi üyeliği yapan Barlas Küntay, AP'de Gençlikten ve Propagandadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev almıştır.
Haziran 1975'te İnci Küntay ile evlenen Barlas Küntay'ın 7 Kasım 1979 yılında oğlu Burak Küntay dünyaya gelmiştir. 12 Kasım 1979'da Demirel'in kurduğu 43. Hükûmet'in Turizm ve Tanıtma Bakanı olarak görev almıştır.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası siyasi yasaklı hale gelen Küntay, radikal bir karar alarak ailesi ile birlikte İstanbul'a yerleşti. İstanbul'a yerleştikten sonra Çavuşoğlu, Kozanoğlu, Aroma, Meysu, Kerevitaş, Cenajans/Grey gibi firmalarda yöneticilik yaptı.
Sonrasında Net Holding bünyesine katılan Barlas Küntay uzun yıllar Net Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Merit Oteller, Inter Limuzin, Netsel Marina, Akarnet Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Net Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine geldi ve öldüğü tarihe kadar bu görevi sürdürdü. Bu zaman zarfında İKSV'nin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak görev aldı. Küntay aynı zamanda Gazete Sahipleri Sendikası Genel Sekreteri olarak görev aldı.
1988 yılında TYD'nin kuruluşunda önemli rol oynayan Barlas Küntay, öldüğü tarihe kadar TYD'nin Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev aldı. 2 Ağustos 1999 tarihinde tedavi gördüğü Koşuyolu Esma Hatun Hastanesi'nde öldü.

Prof. Dr. Bilsay Kuruç (d. 1935, İstanbul), Türk iktisatçı, akademisyen, yazar, gazeteci.
Türkiye'nin kayda değer iktisatçılarından biri olarak tanınmaktadır.

1935'te İstanbul'da doğdu. Kimya öğretmeni İmamettin Kuruç ve zamanın Adalar Ağır Ceza Reisi'nin kızı Süeda Kuruç'un oğludur.
İstanbul Erkek Lisesinin ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden mezun olduktan sonra 1963'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde asistan olarak çalışmaya başladı. Akademik kariyerini bu okulda yaptı; doktora, doçentlik ve profesörlük derecelerini Siyasal Bilgiler'de aldı.
Yurt dışında bazı üniversitelerde araştırmalar yaptı, büyüme ve planlama konuları üzerine çalıştı.
Ecevit döneminde; CHP'nin Göreme Sokak'taki İktisadi Analiz Bürosunun 1975-1976 yılları arasında sorumluluğunu üstlendi. Bu büronun CHP'nin 1977 seçimlerindeki başarısında büyük payı vardır. Bu büroda Ahmet Taner Kışlalı, Emre Kongar, Erhan Karaesmen, Cahit Kayra, Yiğit Gülöksüz ve Oktay Türel gibi önemli isimlerle çalıştı.
Öğretim üyeliği yanı sıra 1978-1979 yıllarında Devlet Planlama Teşkilâtı Müsteşarı, 1992-2004 yıllarında Merkez Bankası Banka Meclisi üyesi olarak görev yaptı.
2011 yılında Ankara Üniversitesi çatısı altında gönüllülük esasına dayalı olarak Bilsay Kuruç önderliğinde kurulan bilimsel çalışma grubu 21. Yüzyıl İçin Planlama grubuna evrildi. Grup kurulduğu günden bu yana bilimsel çalışmalarını birçok alanda sürdürmektedir.
Ocak 2022'den bu yana Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığını sürdürmektedir.

Belgelerle Türkiye İktisat Politikası I. Cilt (1929–1932), (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1988)
Belgelerle Türkiye İktisat Politikası II. Cilt (1933–1935), (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1993)
Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2018)
Yüz Yılın Ardından 1. Dünya Savaşına Bakmak (Korkut Boratav, Haluk Oral, İlber Ortaylı, Mesut Uyar, Cüneyt Akalın ile birlikte/ Kadıköy Belediyesi Yayınları, 2019)
100. Yılında Lozan'ın Önemi (Alev Coşkun, Onur Öymen, Hüseyin Pazarcı ile birlikte/ Cumhuriyet Kitapları, 2023)

2011 – Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü (Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye kitabı ile)
2022 - Doğan Avcıoğlu Onur Ödülü

Bilsay Kuruç'a Armağan, (Editörler: Serdar Şahinkaya ve N. İlter Ertuğrul, Mülkiyeliler Birliği Yayınları, 2011)

Suat Çağlayan (20 Ekim 1948, Trabzon), Türk doktor, bürokrat ve siyasetçidir. 21. Dönem İzmir Milletvekilliği ile Kültür Bakanlığı yapmıştır.
Trabzon'un Dolaylı köyünde doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Trabzon'da yaptı.Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. GATA Çocuk Hastalıklarında ihtisasını tamamladı. SSK Tepecik Hastanesi Klinik Şefliği ve Başhekimliği, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyeliği, Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.
1999 Türkiye genel seçimlerinde DSP'den İzmir milletvekili seçildi. Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın 8 Temmuz 2002'de görevi ve partisinden istifasının ardından 9 Temmuz 2002'de Kültür Bakanı oldu ve 58. Türkiye Hükûmeti'nin kurulduğu 19 Kasım 2002 tarihine kadar bakanlık görevini sürdürdü.
2017'de Meral Akşener'in liderliğinde yeni kurulan İYİ Parti'inin kurucu üyeleri arasında yer aldı. 2019 yılı Şubat ayında İYİ Parti'den istifa ederek Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılmıştır. CHP'ye katıldıktan sonra 2019 Türkiye yerel seçimlerinde CHP'den Çiğli belediyesi meclis üyesi adayı oldu. Yerel seçim sonucunda Çiğli Belediyesi Meclisi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclisine üye seçilen Çağlayan, İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclisinde 16 Nisan 2019 tarihinde yapılan ilk toplantıda Meclis 2. Başkanvekili seçildi. 12 Nisan 2021 tarihinde de Meclis 2. Başkanvekilliğine seçilen Suat Çağlayan,  12 Nisan 2022'de görevinden istifa etti.
Evli ve bir çocuk babasıdır.

Bülent Akarcalı (17 Kasım 1943, İzmir), Türk siyasetçi.

Saint Joseph Fransız Lisesi ve Brüksel Üniversitesi Ekonomi Bilimleri Fakültesi mezunudur, aynı fakültede İktisadi Analiz ve İktisadi Politika alanında yüksek lisans yapmış, daha sonra aynı üniversite bünyesinde araştırmacı uzman olarak görev almıştır. Türkiye'ye dönüşünde dış ticaret ve müteahhitlik hizmetleri ve sigortacılık yapmıştır. Sonradan Eti Bisküvi ve İMTAŞ Sigorta genel müdürü olmuştur. Türkiye Demokrasi Vakfı kurucusu ve başkanı, İstanbul Bilgi Üniversitesi kurucusu ve yöneticisidir. Siyasi hayatında 17., 18., 19., 20. ve 21. Dönem'de ANAP İstanbul Milletvekilliği ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı yapmıştır. Evli, iki çocukludur, çok iyi düzeyde Fransızca ve İngilizce bilmektedir.
Kapalı mekanlarda sigara içme yasağı Bülent Akarcalı'nın çabalarıyla kanunlaştırılmıştır.

Celal Ertuğ (1913, Elazığ - 20 Aralık 2001, İstanbul), Türk siyasetçidir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Dahiliye ve Göğüs Hastalıkları Mütehassıslığı, Tabip Binbaşılık, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği Profesörlüğü, Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Şefliği, Halkevleri Genel Başkanlığı, Cumhuriyet Senatosu Elazığ Üyeliği (15 Ekim 1961 - 12 Ekim 1975), 5. (XVI) Dönem Elazığ Milletvekilliği ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır.
27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ardından kurulan askerî yönetiminin Ekim 1960'ta üniversitelerden ihraç ettiği 147 öğretim üyesinden biridir.
Ankara Hava Kirlenmesiyle Savaş Derneği ve Türkiye Hava Kirlenmesiyle Savaş Derneği'nin başkanlığını yürütmüştür. Yeşilden Griye Adım Adım Türkiye başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. Ekolojist Ağaçkakan dergisinde yazıları yayınlanmıştır.
1988 yılında kurulan Yeşiller Partisi ilk genel başkanı oldu.

Mustafa Cihat Baban (d. 1911, İstanbul - ö. 28 Eylül 1984), Türk gazeteci ve siyasetçi.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İstanbul Hakim Muavinliği, Yeni Sabah ve Cumhuriyet gazeteleri Yazı İşleri Müdürlüğü, Tasvir gazetesi sahipliği ve başyazarlığı, VIII. ve 1. (XII) Dönem İstanbul, IX. ve X. Dönem İzmir, 2. (XIII) Dönem Çanakkale Milletvekilliği, Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği (6 Ocak 1961 - 15 Ekim 1961), Basın, Yayın ve Turizm Bakanlığı ve dışarıdan Kültür Bakanlığı yaptı. Evliydi.

Eski Piyade Dairesi Başkanlarından Borlu Mirliva Pirizade Sadık Paşa ile eski Hicaz ve Yanya Valisi Mustafa Zihni Paşa'nın torunu olan Cihat Baban, 1911'de İstanbul'da doğdu, annesi Ayşe Seniha Hanım, babası Süleyman Hikmet Bey'dir. İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamlayan Cihat Baban bu okuldan 1931 yılında mezun olduktan sonra 1934'te de İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.
Cihat Baban, bir süre Adliye'ye hizmet etti, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde Aza Yardımcılığı yaptı, daha üniversitede iken gazetelere çeviri yapar Yazı İşleri Müdürlüğü'nde çalışırdı. Doğunun kalkındırılması çalışmaları sırasında Erzurum Doğu gazetesini çıkamaya gitti, dönüşünde Yeni Sabah ve Cumhuriyet gazetelerinde çalıştı, Tasvir-i Efkar Yazı İşleri Müdürü oldu. Bu gazetenin Başyazarı Velid Ebüzziya'nın vefatından sonra 1946'da Tasvir gazetesinin başına geçti.
1946 seçimlerinde İstanbul Milletvekili olan Cihat Baban, 1950 ve 1954'te İzmir Milletvekili oldu.
27 Mayıs 1960'ta Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı'na getirilen Baban, 1961'de İstanbul'dan, 1965'te de Çanakkale'den Milletvekili seçildi.
Bütün bu faaliyetleri arasında kalemini elinden bırakmadı. Ankara'da Yeni Gün, Ulus Başyazarlığı yaptı, 1980'de de Kültür Bakanlığı vazifesine getirildi.
Kitapları arasında (Politikası galerisi, Büstler ve portreler) çok okundu, bu kitap (İsa Öncesinden Günümüze Kadar Çin Tarihi) son eserinden biridir.

Hitler ve Nasyonal Sosyalizm - 1933
İsyan (Roman Georges Simenon'dan tercüme - 1944
Mezada çıkarılan kadınlar (tercüme roman)
(Clement Vautel) - 1945
Çörçil - 1958
Adenauer (Biyografi) - 1965
Çin - Rus anlaşmazlığı (Etüd) - 1965
Truman'ın Hatıraları - 1965
Politika Galerisi (Büst ve portreler) - 1970
Meydan Sohbetleri - 1983
İsa Öncesinden Günümüze Kadar Çin Tarihi - 1983

Mehmet Ercan Karakaş (1945, Çanakkale), Türk siyasetçi.

İlk ve ortaöğrenimini Çanakkale'de tamamladı. İstanbul'da başladığı yüksek öğrenimini Almanya'da Makine Yüksek Mühendisi olarak tamamladı. Sonra bir süre Duisburg Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler bölümüne devam etti.
Almanya'da bulunduğu yıllarda Türk işçi ve ailelerine sosyal danışmanlık yaptı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nde (SPD) on yıl değişik kademelerde çalıştı. Avrupa'daki sosyal demokrat Türklerin kurduğu Avrupa Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu'nda (HDF) dört dönem genel başkanlık görevinde bulundu.
Türkiye'ye döndükten iki yıl sonra 1986 yılında SODEP-HP birleşmesinde İstanbul'da SHP'ye katıldı. Önce il sekreterliği görevi yaptı. Sonra üç kez İstanbul İl Başkanlığına seçildi. Daha sonra Parti Meclisi, Merkez Yürütme Kurulu üyeliği ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevlerinde bulundu.
1988 yılında arkadaşlarıyla birlikte aylık "Sosyal Demokrat Dergi" ve "Sosyal Demokrasi Yayınları" adlı yayınevini kurdu. Milletvekilliğinden önce resmî ve özel çeşitli kuruluşlarda teknik eleman ve yönetici olarak çalıştı.
Ekim 1991 seçimlerinde İstanbul üçüncü bölgeden milletvekili seçildi. Üç yıla yakın bir süre TBMM SHP Grup Başkan Vekilliği yaptı. İki yıl Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclis üyeliği ve daha sonra AGİK Parlamenterler Meclisi üyeliği görevinde bulundu. 24 Aralık 1995 seçimlerinde İstanbul 3. bölgeden 2. kez milletvekili seçildi. 19. ve 20. dönemde TBMM Dışişleri Komisyonu üyeliği yaptı.
1994 yılının sonunda bir grup sosyal demokrat aydınla birlikte Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) kurdu. Vakıfta Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine getirildi. Helsinki Yurttaşlık Derneği'nin kurucu üyelerindendir.
49. ve 50. Koalisyon hükûmetlerinin protokol ve program hazırlıklarına katıldı. 50. Hükûmette Kültür Bakanlığı yaptı. Olağanüstü Hal ve Çekiç Güç süresini uzatma kararnamesini imzalamadı ve bakanlık görevinden istifa etti.
Hâlen SODEV Onursal Başkanlığı görevini yürütmektedir. Sinema oyuncusu Müjde Ar ile evlidir.
2008 yılının Kasım ayında yeniden Cumhuriyet Halk Partisi'ne katıldı. 18 Aralık 2010 tarihinde yapılan kurultayda CHP parti meclisi üyeliğine seçildi. 14 Eylül 2014 tarihinde Kültür ve Sanat Platformundan sorumlu CHP genel başkan yardımcılığı görevine atandı.

Gelecek Sosyal Demokrasidir
Eksiksiz Bir Demokrasi İçin
Demokratikleş(eme)me, SHP ve Solda Bütünleşme
Sosyal Demokrasinin Şansı
Değişen Dünya ve Solun Vizyonu
CHP 2000 Yeniden Yapılanma
Sol Yeniden
Siyasette Yenilenme – Solda Yeni Parti Arayışları

Erkan Mumcu (d. 1 Mayıs 1963; Yalvaç, Isparta), Türk politikacı, eski Kültür ve Turizm Bakanı, Anavatan Partisi eski Genel Başkanıdır.

Erkan Mumcu, 1 Mayıs 1963'te, Cemile ve Süleyman Mumcu'nun oğlu olarak Yalvaç, Isparta'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1995 yılında Anavatan Partisi'nde siyasete atıldı ve 20. dönem Isparta milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. Parlamentoda Araştırma Komisyonu Başkanlığı, Adalet ve Anayasa Komisyonlarının yanı sıra çeşitli araştırma ve soruşturma komisyonlarında da üye olarak görev aldı. 1995-1996 yıllarında Anavatan Partisi genel başkan danışmanı olan Mumcu, 1997-1998 yılları arasında Anavatan Partisi genel sekreteri olarak partisinin karar organında yer aldı. Mumcu, yine 1998 yılı sonundan 1999 yılı haziran ayına kadar partisinde genel başkan yardımcılığı görevini yürüttü. Haziran 1999'da kurulan Türkiye Cumhuriyeti 57. Hükûmeti kabinesinde turizm bakanı olarak yer aldı.
Daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi'ne katıldı. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Isparta milletvekili olarak yeniden parlamentoya girdi. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nın ardından, Kültür ve Turizm Bakanlığı yaptı. 15 Şubat 2005 tarihinde bakanlık görevinden ve partiden istifa etti.
Anavatan Partisi'ne döndü; 2 Nisan 2005 tarihinde tek aday olarak girdiği 4. Olağanüstü Kongre'de genel başkanlığa seçildi.
5 Mayıs 2007 tarihinde, Mumcu ile Doğru Yol Partisi (DYP) genel başkanı Mehmet Ağar arasında iki partinin birleşmesini öngören bir protokol imzalandı. Kısa süre sonra DYP adını Demokrat Parti olarak değiştirdi. Ancak daha sonra aradaki iki lider arasında yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle bu birleşme girişimi sonlandırıldı. 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde ANAP aday listelerini geç verdiği gerekçesiyle seçimlere katılamadı, Mumcu'nun milletvekilliği de sona erdi.
25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılan Anavatan Partisi 6. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde aday olmayarak genel başkanlıktan duygusal bir konuşma yaparak ayrıldı. 
2 çocuk babasıdır.

Erkan Mumcu'nun Biyografisi 23 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ANAP Resmi Web Sitesi

Erol Tuncer (d. 1938, Bayburt), Türk siyasetçidir.
İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirdi. İmar ve İskân Bakanlığı Afetler Genel Müdürlüğü, XV. ve XVI. dönem Gümüşhane milletvekilliği ile İmar ve İskân Bakanlığı yaptı.
Evli ve iki çocuk babasıdır. 
Tuncer, 23 Haziran 2026 tarihinde, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimine ilişkin yoğun bir iç liderlik ihtilafı ve kurultay tartışmalarının ortasında gerçekleştirilen TBMM CHP Grup Toplantısı'na katılmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından kapatılan CHP'yi 9 Eylül 1992'de yeniden açan önde gelen ekibe tarihsel olarak liderlik eden 88 yaşındaki kıdemli siyasetçi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) salonuna reşit olmayan torunu Derin Tuncer ile el ele girerek geniş bir medya ve kamuoyu ilgisi toplamıştır.
Giriş anından itibaren yoğun bir basın takibi altında olan ikili, çocukların ve misafirlerin geleneksel olarak sınırlandırıldığı üst ziyaretçi locaları yerine doğrudan genel kurul salonuna geçmiş ve normal şartlarda yalnızca aktif milletvekillerine ayrılan en ön sıradaki VIP protokol sıralarında yer almıştır. Derin Tuncer, oturum boyunca dedesinin elini tutarak süreci takip etmiş ve kürsü konuşmaları sırasında salondaki yetişkin siyasilerle birlikte alkış tutarak meclis sıralarındaki yerini almıştır.
Bu katılım, ulusal haber ağlarının kesintisiz yayın kayıtları ve dijital platformlarda çok yüksek hacimli etkileşim alması sebebiyle, meclis tarihindeki kamusal görünürlüğü en yüksek çocuk katılımlarından biri olarak nitelendirilmiştir. Medyada Derin'in bu meclis sıralarındaki varlığı, partinin 1992'deki kurucu mücadeleleri ile 2026 yılındaki güncel yasal ve siyasi süreçleri arasında köprü kuran nesiller arası bir sürekliliğin görsel sembolü olarak değerlendirilmiştir. Meclise hitabı sırasında CHP Genel Başkanı Özgür Özel, kürsüden ikilinin bulunduğu ön sıraları işaret ederek varlıklarını açıkça kabul etmiş; 9 Eylül 1992'deki kurucu adımlara atıfta bulunarak Erol Tuncer ve arkadaşlarına şükranlarını iletmiştir. [1, 2]

Erol Çevikçe, (8 Aralık 1937, Amasya) Türk siyasetçi, CHP Milletvekili, eski Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı.

Cumhuriyetin ilk öğretmen kuşağından Kazım Çevikçe ve Müze kent Amasya'nın köklü ailelerinden Cününoğulları'nın kızı Hacer Çevikçe'nin oğlu olan Erol Çevikçe Kılıçaslan İlkokulu ve Amasya Ortaokulu'nda okudu.Liseyi İstanbul'da Kabataş Erkek Lisesi'nde bitirdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Ord. Prof. Şükrü Baban, Prof. Refii Şükrü Suvla, Ord. Prof. Ömer Celal Sarç, Prof. İdris Küçükömer, Prof. Sencer Divitcioğlu, Prof. Kenan Gürtan ve daha birçok hocadan ders almıştır. O zamanki Robert Kolej bugünkü Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırlık sınıfı okuyarak ilk İngilizce eğitimi aldı.
İsmet İnönü'nün Başbakan olduğu dönemde Devlet Planlama Teşkilatı'na sınavla girdi. İlk plancılarla çalışma fırsatı buldu.
1968-1969 yılında Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi'nde Master yaptı. Tez konusu “Türkiye’nin Ekonomik Planlama Deneyimi” üzerineydi. İstatistik Dalında Doktora çalışması yapmak için ABD'ye gelen, DİE Uzman Yardımcılarından Perihan (Korkut) Çevikçe ile Amerika'da evlendi. İki kızından büyüğü olan Sıla, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu ve caz piyanistidir. Küçük kızı Aslı ise İTÜ mimarlık mezunudur.
Devlet Planlama Teşkilatında görevini, Ekim 1973 seçimlerine kadar sürdürdü. 1973'te Ecevit'in çağrısı ile DPT'den çıkan ilk Milletvekili oldu. 1974'te CHP Hükûmeti'nde Adana Milletvekili olarak Bayındırlık Bakanlığı görevini üstlendi.
1977 yılında Amasya'dan Milletvekili seçildi. İkinci Ecevit Hükûmeti'nde Ulaştırma Bakanı oldu. 1980 sonrası, siyaseten yasaklı olduğu için ekonomik danışman olarak çalıştı. 1992'de özel sektör yaşamını bıraktı. 1988 Kurultayı ile aktif siyasete yeniden döndü. Erdal İnönü'nün Genel Başkanlığında Deniz Baykal'ın Genel Sekreter yardımcılığını yaptı. 1990'da Baykal ile birlikte görevlerinden ayrıldılar. İnönü'ye karşı üst üste üç kez Genel Başkanlık yarışı yaptılar ve kaybettiler.
1992 yılında yeniden açılan CHP'de Genel Başkan Yardımcısı oldu. 1995 Seçimlerinde Adana'dan tekrar milletvekili seçildi. 1999 seçiminde CHP meclis dışında kaldığında, Deniz Baykal'ın Genel Başkanlığı bırakması konusunda ısrarlı olanların başını çekti. O tarihten beri milletvekiliği için aday olmadı. Meclis içinde politikayı bıraktı. Hâlen politik yaşamını, CHP'nin bir üyesi olarak sürdürmektedir. 2002-2004 arası NTV İnt gazetesinde yazdı. 2004'te başladığı Vatan Gazetesindeki haftalık yazılarına, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması sürecinde son verildi. Hâlen "Bigazete" İnt. gazetesinde yazılarına devam ediyor.

Ertuğrul Günay  (1 Ekim 1948; Ordu), Türk siyasetçi ve hukukçu.
1992-1994 arasında CHP Genel Sekreterliği görevini yürüttü. 2004'te CHP'den ihraç edildi, 2007'de AK Parti'ye geçti. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde bu partiden milletvekili seçildi. 60. ve 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri'nde Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev yaptı. TBMM'de 16. dönemde Ordu, 23. dönemde İstanbul milletvekili olarak  yer aldı. 24. dönem İzmir milletvekili olarak mecliste görev yaptı. 2013 yılı sonlarında, 17 Aralık soruşturması sürecinde alınan bazı kararları gerekçe göstererek AK Parti'den istifa etti.

1948 yılında Ordu'da dünyaya geldi. Dedeleri Kuvayi Milliyeci, baba tarafından Gürcü, anne tarafından Balkanlıdır. 1965 yılında Ordu Lisesini, 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında Fikir Kulüpleri Federasyonu içerisinde çalıştı. Üniversiteden mezun olduktan sonra Ordu'da avukatlığa başladı. 1973'te CHP Genel Merkezi'nin 50. kuruluş yılı nedeniyle açtığı yarışmada “Devlet Partisi'nden Halk Partisi'ne” başlıklı yazısıyla birincilik ödülü aldı. 1974-1977 arasında CHP Ordu İl Başkanlığı yaptı. Bülent Ecevit'in CHP Genel Başkanı olmasından sonra Ecevit'e karşı gelişen muhalefetin içinden çıkan isimlerden biri de Ertuğrul Günay oldu. Deniz Baykal ve taraftarlarının Ecevit'e karşı çıktıkları 1976 yılındaki kurultayda, Baykalcıların kurultay başkan adayı Günay'dı.
1977 seçimlerinde en genç milletvekili olarak meclise girdi; 1977-1980 döneminde Ordu Milletvekilliği yaptı. CHP'nin en solundaki milletvekillerinden biri olarak kabul edilen Günay, 12 Eylül Darbesi'nden sonra, Dev-Yol ile ilişkisi olduğu iddiasıyla tutuklandı. 1 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1980'den sonra siyasete Sosyaldemokrat Halkçı Parti'de devam etti. SHP Ankara İl Başkanlığı (1986-1987) ve Genel Sekreter Yardımcılığı (1990-1991) görevlerinde bulundu.
1992'de CHP'nin siyasal yaşama yeniden dönüşü üzerine CHP'de yer aldı. 9 Eylül 1992'den 1994 sonuna kadar CHP'nin Genel Sekreterlik görevinde bulundu. 1994'teki yerel seçimlerde CHP'den İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığına aday oldu. Karşısında Refah Partisi'nden Recep Tayyip Erdoğan, Doğru Yol Partisi'nden Bedrettin Dalan, Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den Ömer Zülfü Livaneli ve Anavatan Partisi'nden İlhan Kesici vardı. Recep Tayyip Erdoğan'ın galip çıktığı seçimde Günay, %1,4 oy aldı. 1999 Türkiye genel seçimlerinde CHP'nin TBMM dışında kalması üzerine yeniden aktif siyasete döndü. Genel Başkanlığa aday oldu. 2004 yerel seçimlerinde Ordu'da Demokratik Sol Parti adayı Seyit Torun'u desteklediği gerekçesiyle CHP'den ihraç edildi.
CHP'den ihracından sonraki süreçte Saadet Partisi eski milletvekili ve insan hakları savunucusu Mehmet Bekaroğlu ile birlikte Müslüman-Sol perspektifli bir siyasi oluşum çalışması başlattı. Recep Tayyip Erdoğan'dan gelen davet üzerine  2007 Türkiye genel seçimleri öncesi Adalet ve Kalkınma Partisi'ne geçti. Seçimlerde İstanbul milletvekili seçildi. 60. Hükûmet'in başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e sunulan atama teklifi ile 31 Ağustos 2007'de Kültür ve Turizm Bakanı olarak atandı. 2011 Türkiye genel seçimlerinde İzmir 1. Bölge'den milletvekili seçildi. 2013 yılı Ocak ayında yapılan kabine revizyonu ile  görevden ayrıldı, yerine Ömer Çelik getirildi. 17 Aralık soruşturması sonrası 27 Aralık 2013'te partinin tepesinde gelişen "mağrur ve mütehakkim anlayış" gerekçesiyle AK Parti'den istifa etti.

Bosna İçin İnsanlık Girişimi, Doğu Konferansı ve Yeni Siyaset Girişimi gibi sivil girişimlere de öncülük eden Günay'ın "Bosna'dan Büyük Yazıları" ve "Karşı Siyaset" adıyla iki kitabı ve çeşitli gazete ve dergilerde hukuk ve siyaset konularında yayınlanmış çok sayıda makale ve söyleşisi bulunmaktadır.
Günay evli ve iki çocuk babasıdır.

Günay, kültür ve sanat üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle Akdeniz, Hatay/Mustafa Kemal, Adıyaman, Pamukkale ve Rusya Saint Petersburg Devlet Üniversitelerinden "Onursal Bilim Doktoru" unvanını aldı. Uludağ Üniversitesi ve Moskova Kültür ve Sanat Üniversitesi ise Günay'ı "Onursal Profesör" unvanlarına layık gördü. Aynı şekilde Macaristan Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, Belçika Krallığı ve Hollanda Krallığı tarafından devlet nişanlarıyla ödüllendirildi.

Durmuş Fikri Sağlar (1 Ocak 1953, Mersin), Türk siyasetçi ve yazar.

Galatasaray Lisesi ve Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden mezun oldu.

Önce Sosyaldemokrat Halkçı Partiyi ardından Cumhuriyet Halk Partisini 17., 18., 19. ve 20. dönemlerde Mersin Milletvekili olarak temsil etti. SHP'de çok genç yaşta genel sekreterlik yaptı. 49., 50. ve 52. Hükûmetlerde Kültür Bakanlığı yaptı ve 50. Hükûmet'te revizyon sonucu Kültür Bakanlığı'ndan Devlet Bakanlığı'na getirildi. Susurluk Kazasının ardından kurulan TBMM Susurluk Komisyonu'nda üyelik yaptı. 18 Nisan 1999 tarihindeki genel seçimlerde CHP yüzde 8,71 oy alıp baraj altında kalınca milletvekilliği sona erdi.
2004 Türkiye yerel seçimlerinde Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na adaylığını koyduysa da seçilemedi. 2014 yılında Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi üyeliğine seçildi. 25. dönemde tekrar Mersin milletvekili olarak meclise girdi.
30 Aralık 2020 tarihinde katıldığı bir televizyon programında sarf ettiği "Türbanlı hâkim karşısına gittiğimde adaleti savunacağı konusunda kuşkum var. Bazıları militanca ve ideolojik takılıyor, bununla mücadele edilmeli" şeklindeki sözleri nedeniyle hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca soruşturma başlatıldı.

Tiyatro sanatçısı Serap Sağlar ile evli olup, Yankı Sağlar'ın babası ve tiyatro sanatçısı Gerçek Alnıaçık'ın üvey babasıdır. Toros Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesidir. Birgün gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Kod Adı Susurluk/Derin İlişkiler

BirGün gazetesi köşe yazıları 8 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazeteci, gazetecilik mesleğini icra eden; güncel olaylar, akımlar, konular ve kişiler hakkında veri toplayıp, araştırıp, arşivleyip olabildiğince tarafsız bir şekilde yayımlamaya gayret gösteren kişidir.
Gazete, televizyon, radyo, magazin ve internet gibi kitle iletişim araçları tarafından yayımlanması amacıyla haber toplayan gazetecilere muhabir adı verilir.
Gazeteci, siyaset, ekonomi, bilim, magazin gibi çok çeşitli konular üzerine çalışabilir. Tarihten ve bilimlerden yararlanarak, gazetecilik etiği doğrultusunda araştırma yapar, toplumla iletişim kurar, bilgi toplar, elde ettiği bilgiyi yazar; bilgi ve verilerin yayımlanmaya hazır hale getirilme aşamasında editoryal çalışmalar yapar. Gazeteciler, güncel olay ve gelişmelerin değerlendirmesini, yorumlamasını ve eleştirisini de yapabilir ve gazete, dergi gibi yayınlarda eleştiri ve köşe yazıları da yazabilirler.

Türkiye'de çeşitli üniversitelerin iletişim fakültelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora programlarıyla gazetecilik eğitimi verilmektedir.

Grup Florence Nightingale Hastaneleri, İstanbul'da faaliyet gösteren özel hastane grubu. Merkezi Şişli'de Şişli ve İstanbul Florence Nightingale hastaneleri olmak üzere Kadıköy'de ve Gayrettepe'de "Metropolitan" eski adıyla, Ataşehir'de, Göktürk'te ve Kızıltoprak'ta da tıp merkezi olarak hizmet vermektedir. Grup adını modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale'den almıştır.

En eskisi olan Şişli FN, 1989 yılında Cem'i Demiroğlu tarafından kurulmuştur. Şu anda yönetim kurulu başkanı Cemşid Demiroğlu'dur. 300 yatak kapasitesi, birçok son teknolojiyi bir arada bulundurmaktadır. Şişli FN, 5 katlıdır.
Şişli FN, Kağıthane Hürriyet Mh. sınırında, Abide-i-Hürriyet Anıtı karşısında, Çağlayan Kavşağı ve Çağlayan Adliyesi arkasındadır. 2013 yılında bitişik parselde 219 yataklı İstanbul Florence Nightingale Hastanesi kurulmuştur.

Gayrettepe MFN 1997 yılında kurulmuş olup 103 yatak kapasitelidir. Bünyesinde PET-MR cihazı da bulunduran Kapsamlı Kanser Merkezi olarak işlev görmektedir. 2020 yılından itibaren karaciğer nakli hizmeti vermeye başlamıştır.
Gayrettepe MFN, Şişli-Beşiktaş ilçeleri sınırındadır. Bulunduğu Gayrettepe'nin üzerinden Büyükdere ve Yıldız-Posta caddeleri geçer.

75 yataklı Kadıköy FN, 2007'de 2 bina olarak kurulmuştur. 2015 yılında hemen yanıbaşında açılan Kadıköy Florence Nightingale Tıp Merkezi ile kapasite arttırımı gerçekleşmiştir.
Kadıköy FN Bağdat caddesindedir.

Diğer hastanelerden farklı olarak tıp ve rehabilitasyon merkezidir. Kadıköy FN gibi 75 yataklı ve 2007'de kurulmuştur. Göktürk FN'nin diğer FN hastaneleri gibi yataklı bir sağlık kuruluşu olmamakla birlikte ayakta poliklinik hizmetleri sunmaktadır.
Bulunduğu Göktürk, Eyüpsultan ilçesine bağlıdır.

Akıllı hastane olarak inşa edilen 219 yataklı İstanbul Florence Nightingale Hastanesi TUV Hessen Green Building sertifikası ile ilk "Yeşil Hastane Binası" unvanını almıştır. İstanbul Omurga Merkezi, kalp cerrahisi, nükleer onkoloji, girişimsel kardiyoloji, meme merkezi, robotik cerrahi merkezi ile hizmet sunmaktadır. 2013 yılında açılan hastane 2014'te Sign of the City En İyi Sağlık Projesi ödülüne layık görülmüştür. Ödül, düzenlenen törende Aydın Doğan tarafından Genel Müdür Yrd Dr. Sinan Aran'a verilmiştir.

İstanbul Bilim Üniversitesi

Florence Nightingale Web Sayfası - Yönetim Kurulu Başkanı Cemşid Demiroğlu’ndan Mesaj

Güldal Akşit (23 Ocak 1960, Malatya - 3 Aralık 2021, Ankara), Türk avukat, siyasetçi ve Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) kurucu üyesi.
Güldal Akşit Eski İçişleri Bakanlığı müsteşarı ve milletvekili Galip Demirel'in kızıdır. Akşit 58. hükûmette Turizm Bakanı, 59. hükûmette önce Turizm Bakanı, sonra Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yaptı. Ayrıca 22. ve 23. Dönem İstanbul Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı ve TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığını yürüttü.
Hacettepe Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Polisan Holding A.Ş. Başhukuk Müşavirliği, Malatya Eğitim Vakfı Mütevelli Heyeti Üyeliği, Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu Üyeliği, XXII. ve XXIII. Dönem İstanbul Milletvekilliği ile Turizm, Devlet Bakanlığı yaptı. 2011-2014 yılları arasında AK Parti Kadın Kolları Başkanlığı görevinde bulundu. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi Başdanışmanlığı görevinde bulundu. Fenerbahçe SK 11062 sicil numaralı üyesiydi.
Akşit 3 Aralık 2021'de COVID-19 tedavisi gördüğü Ankara Üniversitesi İbni Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde 61 yaşında öldü. 4 Aralık'ta Kocatepe Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığına defnedildi.

Günaydın, 1968-1999 yılları arasında yayın yapmış İstanbul merkezli bir Türk günlük ulusal gazetesidir.

26 Kasım 1968 yılında kardeşi Erol Simavi'nin sahibi olduğu Hürriyet gazetesindeki ortaklığından ayrılan Haldun Simavi tarafından kurulmuştur. Rahmi Turan'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı gazetenin ilk dönem yazarları arasında Necati Zincirkıran, Mehmet Barlas, Esfender Korkmaz, Hasan Cemal, Can Ataklı, Akgün Tekin, Ruhat Mengi, Bekir Coşkun, Melih Aşık sayılabilir.
Günaydın'ın yanı sıra Gün, Saklambaç, Okey, Ayrıntılı Haber adlı gazeteler de aynı grup tarafından yayımlanmıştır. Günaydın gazetesi basında "Günaydın ekolü" olarak bilinen yeni bir tarz yaratmıştır.
Günaydın, ideolojik olarak milliyetçi ve muhafazakâr görüşleri benimsedi. Dönemin Başbakan'ı Süleyman Demirel'e karşı yürüttüğü muhalif yayınlarıyla ses getirdi. Web Ofset tekniğiyle renkli olarak yayınlanan gazete, 1 milyon tirajıyla en çok satan gazete unvanını uzun süre elinden bırakmadı. 1988 yılında Tan Gazetesi ile birlikte Asil Nadir tarafından satın alındı. 1991-1999 yılları arasında yayın hayatına Yeni Günaydın adıyla devam etti. 1993 yılında Bekir Kutmangil'e satıldı. Kutmangil'in iki yıl sonra silahlı saldırı sonucu öldürülmesinden sonra gazete, son sahibi olacak Mehmet Saruhan tarafından satın alındı. Ancak gazetenin 1998 yılında kupon dolandırıcılığı ile suçlanmasından bir yıl sonra Ağustos 1999'da gazete kapanmak zorunda kaldı.

Bulvar gazeteleri
Bulvar (Medya)

Hasan Esat Işık ya da Hasan Fikret Işık (1916, İstanbul, - 2 Temmuz 1989, Ankara), Gürcü asıllı Türk diplomat ve siyasetçidir.

Galatasaray Lisesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra girdiği Dışişleri Bakanlığı'nda çeşitli görevlerde bulundu. 1952 yılında Cenevre'de Avrupa Ofisi Daimi Temsilciliği, 1962 - 1973 yılları arasında Brüksel, Moskova ve Paris Büyükelçiliği görevlerinde bulundu. 1965'te Suat Hayri Ürgüplü Hükûmeti'nde (AP-CKMP-YTP-MP) TBMM dışından Dışişleri Bakanı olarak görevlendirildi. 
Dışişleri'nden ayrıldıktan sonra 1973 ve 1977 seçimlerinde CHP'den Bursa Milletvekili seçildi. 26 Ocak 1974'te CHP - MSP Koalisyon Hükûmeti'nde, 21 Haziran 1977'de CHP Azınlık Hükûmeti'nde, 5 Ocak 1978'de 3. Bülent Ecevit Hükûmeti'nde Millî Savunma Bakanı olarak görevlendirildi. 16 Ocak 1979'da Bakanlık görevinden ayrıldı. Aynı zamanda CHP Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunan Hasan Esat Işık, 12 Eylül 1980 darbesiyle, yeni anayasanın siyasetle uğraşmayı 5 yıl süreyle yasakladığı kişiler arasında yer aldı.
Işık, 2 Temmuz 1989 tarihinde 73 yaşında öldü.

Hayrettin Uysal (1928, Kocaeli - 26 Kasım 2021, Ankara), Türk siyasetçi ve yazardır.

Kocaeli'nin Gündoğdu köyünde doğup Arifiye Köy Enstitüsü'nden mezun oldu. İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü ve TODAİE'yi bitirdi, Kamu yönetimi uzmanı oldu. Millî Eğitim Müdürlüğü ile Lise ve Orta Okullarda Sanat Tarihi ve Türkçe Öğretmenliği görevlerinde bulundu MEB Talim Terbiye Dairesi Raportörlüğü, Test ve Araştırma Bölümü uzmanlığı Türkiye Öğretmen Dernekleri Millî Federasyonu Genel Başkanlığı yaptı. Siyasi hayata atıldıktan sonra CHP'den 2. (XIII), 3. (XIV), 4. (XV) ve 5. (XVI) Dönem Sakarya Milletvekilliği ile Sosyal Güvenlik Bakanlığı yaptı. CHP Genel Başkan ve Genel Sekreter Yardımcısı ve CHP Millet Meclisi Grup Başkanvekili oldu. Uzun süre CHP Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu üyelikleri görevini üstlendı. Türkiye Öğretmenler sendikası (TÖS) kurucu üyesi olarak ilk yönetiminde yer aldı. Türkiye'nin çeşitli gazetelerinde ve dergilerinde makaleleri, öykü ve şiirleri yayınlandı. 1997-1999 yılları arasında TBMM Başkanı Siyasi Danışmanı ve Başkanlık müşavirliği görevlerinde bulundu. Sapanca, Yollar Çamur, Mustafa Kemal Sabahları adlı kitapları bulunmaktadır. Evli ve bir çocuk babasıdır.

26 Kasım 2021 günü Ankara'da öldü.

Hikmet Çetin (d. 10 Ağustos 1937; Lice, Diyarbakır), Türk siyasetçi, ekonomist ve diplomattır. 18 Şubat 1995'ten 9 Eylül 1995'e kadar Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı olarak görev yaptı. 3 Ekim 1978'ten 12 Kasım 1979'a kadar Bülent Ecevit hükûmetinde ve 27 Mart 1995'ten 5 Ekim 1995'e kadar Tansu Çiller hükûmetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı. 20 Kasım 1991'den 27 Temmuz 1994'e kadar Türkiye Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.
Çetin, 1960'ta Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin iktisat ve maliye bölümünden mezun oldu ve Devlet Planlama Teşkilatı'nda uzman yardımcısı olarak çalıştı. Daha sonra Williams College'de kalkınma ekonomisi üzerine yüksek lisans yaptı, Stanford Üniversitesi'nde planlama modelleri üzerine çalışmalar yaptı ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1977 Türkiye genel seçimlerinde İstanbul milletvekili seçildi. 3 Ekim 1978'ten 12 Kasım 1979'a kadar III. Ecevit hükûmetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı. 12 Eylül Darbesi ile Cumhuriyet Halk Partisi'nin kapatılmasından sonra, 1987 Türkiye genel seçimlerinde Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den Diyarbakır milletvekili seçildi. 1991 Türkiye genel seçimlerinde Gaziantep milletvekili seçildi ve VII. Demirel hükûmetinde Türkiye Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı, aynı göreve I. Çiller hükûmetinde devam etti. Şubat 1995'te Cumhuriyet Halk Partisi ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin birleştiği kongrede Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı seçildi ve 9 Eylül 1995'e kadar görevini sürdürdü. 16 Ekim 1997'den 18 Nisan 1999'a kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı olarak görev yaptı.
1999 Türkiye genel seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e dış politika alanında başdanışmanlık yaptı ve 19 Kasım 2003'ten 24 Ağustos 2006'ya kadar NATO Afganistan Kıdemli Sivil Temsilcisi olarak görev yaptı. Daha sonra Mustafa Sarıgül liderliğinde kurulan Türkiye Değişim Hareketi içinde yer aldı. Aktif siyaseti bırakan Çetin, Okan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Danışma Kurulu üyesidir.

Hikmet Çetin 10 Ağustos 1937 tarihinde Diyarbakır'ın Lice ilçesinde Kürt bir ailede doğdu. İlköğrenimini Lice'de, ortaöğrenimini Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamladı. 1960'ta Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden mezun olduktan sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nda (DPT) uzman yardımcısı olarak göreve başladı. DPT'de çalıştığı sıralarda incelemeler yapmak üzere ABD dahil birçok ülkeye gönderildi. ABD'de Williams College'de kalkınma ekonomisi üzerine master yaptı. 1968 yılında ABD'de Kaliforniya eyaletinde Stanford Üniversitesi'nde planlama modelleri üzerine araştırma çalışması yaptı. Askerlik görevini 1970 yılında tamamladıktan sonra 1977 yılına kadar DPT'de İktisadi Planlama Dairesi Başkanlığı görevinde bulundu. Bir süre ODTÜ'de yarı-zamanlı hocalık yaptı.

1977 genel seçimleri'nde Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) TBMM'ye İstanbul milletvekili olarak girdi ve 1978-1979 yılları arasında devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olarak görev yaptı.
29 Kasım 1987'de yapılan genel seçimlerde Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den (SHP) Diyarbakır milletvekili olarak yeniden TBMM'ye seçildi ve meclis grup başkan vekilliği ve genel sekreterlik dahil olmak üzere partide birçok üst düzey görevde bulundu. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimlerde 3. kez milletvekili seçildi ve parlamentoya Gaziantep Milletvekili olarak girdi.
20 Kasım 1991 tarihinde Süleyman Demirel'in başkanlığında kurulan DYP-SHP koalisyon hükûmetinde dışişleri bakanı olarak atandı. Tansu Çiller tarafından Haziran 1993'te kurulan 2. DYP-SHP kolisyon hükûmetinde bu görevini muhafaza etti. 27 Temmuz 1994 tarihinde Dışişleri Bakanlığı'ndan istifa etti. Şubat 1995'te CHP ile SHP'nin birleştiği kurultayda CHP genel başkanlığına seçildi, bu görevi aynı yılın eylül ayına kadar devam ettirdi.
1995 genel seçimleri'nde Gaziantep milletvekili seçildi. 16 Ekim 1997'de seçildiği TBMM Başkanlığı görevini 1999 genel seçimleri'ne kadar sürdürdü. Daha sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e dış politika alanında başdanışmanlık yaptı.
2004 Ocak ayında NATO'nun Afganistan'daki Kıdemli Sivil Temsilcisi görevini üstlendi. Bu görevini 2006 Ağustos ayında tamamladı. (CHP) içinde Deniz Baykal'a karşı muhalefette yer alan Çetin, bir süre Mustafa Sarıgül'ün liderliğindeki Türkiye Değişim Hareketi (TDH) içinde yer aldı.
Hikmet Çetin, Okan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Danışma Kurulu üyesidir.

Hüseyin Çelik (d. 5 Mart 1959, Gürpınar, Van), Kürt ve Arap kökenli Türk siyasetçi, akademisyen ve yazar. 58. Hükûmette Kültür Bakanı, 59. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı, TBMM 22 ve 23. Dönem AK Parti Van, 24. Dönem Gaziantep milletvekillerindendir. 21. Dönem'de Doğru Yol Partisinden Van Milletvekili seçilmiştir.

1959 yılında Van'ın Gürpınar ilçesinde doğdu. Annesi Kürt, babası Arap asıllıdır. 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Aynı yıl Yüzüncü Yıl Üniversitesine asistan olarak girdi. 1987 yılında İstanbul Üniversitesinin kadrosuna geçti. 1988-1991 yılları arasında Jön Türkler üzerine doktorası ile ilgili araştırmalar yapmak üzere İngiltere'de bulundu. Aynı zamanda Londra Üniversitesi, School of Oriental and African Studies'de Turkish Politics bölümü yüksek lisans programına devam etti. 1991'de Türkiye'de ilk siyasal hareket olan Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile ilgili araştırmalar yapmak üzere Belçika, Hollanda, Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya ve Fransa'da bulunan Çelik, Ali Suavi ve Dönemi konulu doktorasını tamamladı. 1992'de Yüzüncü Yıl Üniversitesinde yardımcı doçent, 1997 yılında ise doçent oldu. Son olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yaptı. Türk kültürü, siyasi tarihi ve edebiyatı üzerinde yayımlanmış 15 kitabı bulunan Hüseyin Çelik ileri düzeyde İngilizce ve Kürtçe bilmektedir. Hüseyin Çelik, Şahsenem Hanım'la evli ve Ali Ekrem, Enis ve Büşra Vuslat adlarında üç çocuğu vardır.

Üniversite yıllarında ve akademik hayatında siyasetle yakından ilgilendi. 18 Nisan 1999 Milletvekili Genel Seçimi'nde DYP'den Van Milletvekili seçildi. 3 Temmuz 2001'de DYP'den istifa ederek AK Parti'nin kurucuları arasında yer aldı. Milletvekili seçildiği ilk yıl TBMM Başkanlık Divanı Üyeliğine seçildi. TBMM'de AK Parti Grubu oluştuktan sonra Grup Başkan Vekili oldu. 3 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimi'nde yeniden Van Milletvekili olarak parlamentoya girdi. 58. Cumhuriyet Hükûmetinde Kültür Bakanı olarak görev aldı. 59 ve 60. AK Parti Hükûmetlerinde ise Millî Eğitim Bakanı olarak yer almıştır.

Türkiye'de Değişim Demokrasi ve Aydınlar, Ufuk Yayınları.
Van'da Ermeni Mezalimi, Cedit Neşriyat.
Türkler Karakterleri, Terbiyeleri ve Müesseleri, Diyanet Vakfı Yayınları.
Türk Dostu İngiliz Türkolog Charles WELLS, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları.
Temizlik Doğudan Gelir, Nesil Yayınları.
Reşat Nuri Güntekin'in Romanlarında Sosyal Tenkit, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Osmanlı Yanlısı İngiliz Dış İşler Komiteleri, İnkılab Yayınları.
Genç Kalemler Mecmuası Üzerinde Bir Araştırma, YL Tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınları.
Ali Suavî, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları.
Ali Suavî ve Dönemi, İletişim Yayınları.
Türkiye'nin Ermeni Sorunu (Yüzleşme/Çözüm), BDS Yayınları.
Bir Medeniyet Analizi Türk Yanlısı İngilizlerin Osmanlı'ya Bakışı, Ufuk Yayınları.
Bir Dönem Böyle Geçti, Kale Ofset Matbaacılık.
Şinasi.

Hıfsur Rahman Öymen (10 Temmuz 1899, Trabzon - 7 Mayıs 1979), Türk siyasetçidir.
İstanbul Öğretmen Okulu mezunudur. Almanya'da Mesleki İhtisas yapmıştır. Kastamonu, Trabzon Daru'l-Muallimînleri Terbiye, Ruhiyat ve
İçtimâiyyât Öğretmenlikleri, Samsun İstiklâl Ticaret Mektebi Müdürlüğü, İstanbul Daru'l-Muallimîn Pedagoji ve Usulü Tedris Öğretmenliği,
Müdür Muavinliği, İstanbul Maârif Müdür Muavinliği, Maârif Vekâleti İlk Tedrisat Şube Müdürlüğü, Gazi Terbiye Enstitüsü Öğretmenliği, Maârif Vekâleti Okul Müzesi Müdürlüğü, Trabzon İdmanocağı Kuruculuğu ve İdare Heyeti Üyeliği, Kastamonu Muallimler Birliği İdare Heyeti Üyeliği, İstanbul Muallimler Cemiyeti Umûmî Kâtipliği, Türk Maârif Cemiyeti Üyeliği, Ankara Basın Birliği İdare Heyeti Üyeliği, Yazarlık, TBMM VII. ve VIII. Dönem Bolu Milletvekilliği yapmıştır. Üç çocuğu vardır.
1 Ocak 1955 yılında çıkarmaya başladığı Eğitim Hareketleri dergisini tam 25 yıl, öldüğü yıla kadar çıkarmıştır. Milletvekilliğinden sonra Ankara Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmıştır. Bilsay Kuruç'un dayısı, TBMM XXII. ve XXIII. Dönem Bursa Milletvekili Onur Öymen'in amcası, Altan Öymen ile Örsan Öymen'in babasıdır.
Hıfzırrahman Raşit Öymen, 7 Mayıs 1979 Pazartesi günü hayatını kaybetti. Cenazesi 9 Mayıs Çarşamba günü Cebeci Asrî Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Işılay Saygın (4 Nisan 1947; Buca, İzmir - 27 Temmuz 2019, İzmir), Türk mimar, siyasetçi ve Türkiye'nin ilk kadın turizm bakanı ve ilk kadın çevre bakanı. 51. hükûmetten 55. hükûmete kadar aralıksız bakan olarak görev yapmıştır.

Işılay Saygın 4 Nisan 1947 tarihinde İzmir Buca'da doğdu. 1970 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesinden mezun olan Işılay Saygın, 1971-1972 yıllarında Buca Belediyesi'nde İmar Müdürü olarak göreve başladı. 1973-80 iki dönem Buca Belediye Başkanlığı görevini yaptı. Buca Belediye Başkanlığı görevini yaparken 12 Eylül Askerî Darbesi ile görevden ayrıldı. 2 yıl serbest mimar olarak görev yaptı. 1983, 1987, 1991, 1995 ve 1999 yıllarında yapılan seçimleri kazanarak beş dönem İzmir Milletvekilliği yaptı. Milletvekilliği süresince, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk kadın Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanlığı (1987-1991) ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı Üyeliği (1991-1995) görevlerinde bulundu. 51 ve 52. Türkiye Hükûmeti'nde Devlet Bakanı ve İlk Kadın Çevre Bakanı, 53. Türkiye Hükûmeti'nde İlk Kadın Turizm Bakanı, 54. ve 55. Türkiye Hükûmeti'nde ise Devlet Bakanı olarak görev yaptı. Gediz Üniversitesi Mütevelli Heyetinin başkanıydı.
1998 yılında Ayşe Arman'a verdiği bir demeçte ‘‘52 yaşındayım ve hâlâ bakireyim’’ sözlerini ‘Olacak O Kadar’ programında ‘deliksiz süzgeç’ benzetmesiyle kullanan Levent Kırca'ya dava açtı. Ve RTÜK'e yaptığı şikâyetle Kanal D'yi 1 günlüğüne kapatmış, Kırca da açlık grevi yapmıştı. 2000 yılında Kırca'ya Ankara 27'nci Asliye Ceza Mahkemesi'nce 6 milyar lira manevi, 118 milyon lira maddi tazminat ödemeye mahkûm edildi.
Işılay Saygın, Türkiye'de kadın hakları, kadının toplumdaki yeri ve aile yaşantısının iyileştirilmesine dair çalışmaları ile adından söz ettirmiştir. Kadına dair birçok sosyal projeye katkı sağlamış ve ilgili kanun maddelerinin oluşturulup yasa hâline getirilmesinde katkı sağlamıştır. Dâhil olup yasalaşmasında katkı sağladığı birçok kanun güncelliğini ve geçerliliğini sürdürmektedir.
Işılay Saygın; 4 Temmuz 2019'da, akciğerlerinden kaynaklanan bir rahatsızlıktan dolayı İzmir'de hastaneye kaldırıldı, solunum yetmezliği teşhisiyle hastanenin yoğun bakım servisine alındı. 27 Temmuz 2019'da tedavi gördüğü İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde öldü.

Kozanoğlu, Zeynel (1 Nisan 2014). Işılay Saygın - "Hizmete Adanmış Bir Ömür". Doğan Kitap. ISBN 978-605-0920-024.

Kâmil Kırıkoğlu (d. 1914, Adıyaman - 7 Kasım 1979, Ankara), 1971-1973 yılları arasında CHP genel sekreterliği yapmış olan Türk siyasetçidir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. Ankara Askerî Gülhane Hastanesi Cerrahi Bölümü Asistanlığı, Sarıkamış Askeri Hastanesi Tabipliği, İstanbul Askerî Gümüşsuyu Hastanesi Operatörlüğü, Sümerbank Malatya Pamuklu Sanayi Müessesesi Sağlık İşleri Operatörlüğü, Malatya Devlet Hastanesi Doktorluğu, Yeni Tanin Gazetesi sahipliği, TBMM X. Dönem Malatya, XI. Dönem Sivas, 2.(XIII) Dönem Zonguldak, 3.(XIV) Dönem Adıyaman, 4.(XV) Dönem Ankara Milletvekilliği yapmıştır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Adıyaman'da Mustafa Şevket Bey'in oğlu olarak Dünya'ya geldi. Atifet adında bir kız kardeşi Atilla adında da bir erkek kardeşi vardır. Ortaöğrenimini Bursa Işıklar Askeri Lisesi'nde tamamladıktan sonra tıp tahsili görerek doktor oldu. 1950 sonrası binbaşı rütbesiyle ordudan istifa etti ve 1954 ve 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili seçildi. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra da yapılan ilk seçimde Zonguldak milletvekili seçildi. CHP içinde Turhan Feyzioğlu ve Kemal Satır'ın etkin hale gelmesiyle partiden istifa etti. 1969 kurultayından sonra tekrar partiye döndü. 1971 yılında Şeref Bakşık'tan boşalan genel sekreterliğe seçildi. Başta İsmet İnönü tarafından itimat edilmesine rağmen İnönü ile parti politikası nedeniyle ters düşünce Bülent Ecevit ile ittifak yaparak parti içi muhalefeti hareketlendirdi. 1972 yılında yapılan CHP 5. Olağanüstü Kurultayı sonucunda İsmet İnönü istifa etti ve Bülent Ecevit genel başkan seçildi. 1973 seçimlerinde Ankara milletvekili seçildi, aynı yıl Ecevit ile de ters düşerek genel sekreterlikten ayrıldı.
CHP içindeki mücadele devrinde İnönü'ye ithafen "CHP'liler kapıkulu değildir" sözüyle tarihe geçmiştir.

İlk evliliği karısının vefatı dolayısıyla bir gün sürmüştür. Daha sonra Macide Hanım ile evlenen Kâmil Kırıkoğlu'nun Macide Hanım'dan Ayşe ve Nurhan adında iki kızı Dünya'ya gelmiştir. Daha sonra Macide Hanım'dan boşanan Kâmil Kırıkoğlu Belkıs Hanım'la evlenmiştir.

Köksal Toptan (3 Ocak 1943, Rize), Türk avukat ve siyasetçidir. 23. TBMM başkanıdır. 

3 Ocak 1943'te Rize'nin Camidağı köyünde doğdu.  İlkokula doğduğu köyde başladı, ailesinin Zonguldak'a göç etmesinden sonra Zonguldak Kilimli İlkokulu'nda, orta okulu Zonguldak Fener Ortaokulu'nda, liseyi Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesinde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi sınavlarını kazanarak 1962 yılında hukuk eğitimine başladı.  1963-1966 yılları arasında İstanbul'da Adalet Partisi'nin gençlik kollarında başkanlık ve yönetim kurulu üyeliği yaptı. Aynı zamanda Milli Türk Talebe Birliği çalışmalarına katıldı. 
1966 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul'da avukatlık stajına başlamış, ancak babasının hastalığı nedeni ile stajını Zonguldak'ta sürdürmüştür. 5 Ocak 1968'de avukat ruhsatını alarak mesleğini icra etmeye başladı.
Zonguldak'ta bir yandan mesleğini icra ederken, öte yandan mensubu olduğu Adalet Partisi teşkilat kademelerinde görev alarak il başkanvekilliği ve belediye meclis üyeliği yaptı. Ayrıca Zonguldak'ta maden fakültesi kurulması ve ihtiyaçlarının karşılanması için çalışacak bir dernek başta olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşunun başkan, kuruculuk ve yöneticilik yaptı.
Askerliğini Sarıkamış'ta yedek askeri hakim olarak tamamladı. İlk kez TBMM'ye seçildiği 1977 genel seçimlerinde Zonguldak'tan AP milletvekilli oldu ve TBMM Adalet ve KİT Komisyonu üyelikleri yaptı. Daha sonra yapılan büyük kongre sonucu ise partinin Merkez Haysiyet Divan Başkanlığına getirildi.
12 Kasım 1979'da kurulan Süleyman Demirel başkanlığındaki AP azınlık hükûmetinde Devlet Bakanlığı'na atandı ve Türkiye'nin en genç bakanlarından biri oldu. Bu görev 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi'ne kadar sürdü. Ankara'da serbest avukatlığa başladı; uzun süre hakkında açılan pek çok davada Süleyman Demirel'in avukatlığını üstlendi ve bu davaların tamamı beraatle sonuçlandı. 28 Eylül 1986 tarihinde yapılan ara seçimlerde Doğru Yol Partisi'nden (DYP) Zonguldak 2. Bölge milletvekili seçildi.
Eylül 1987'de yapılan DYP Büyük Kongresi'nin Divan Başkanlığını yaptı. 29 Kasım 1987 tarihinde yapılan genel seçimlernde yeniden Zonguldak Milletvekili seçildi ve DYP TBMM Grup Başkanvekilliği yaptı. Kasım 1990'da yapılan kongrede DYP Genel İdare Kurulu Üyeliği'ne seçildi. 1991 genel seçimleride Doğru Yol Partisi Bartın Milletvekili seçildi ve seçimlerden sorulan kurulan DYP-SHP Hükümeti'nde Milli Eğitim Bakanlığı'na getirildi.
Turgut Özal'ın beklenmeyen ölümü ve onun yerine Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı olmasıyla DYP Genel Başkanlığı makamı boşaldı. Yeni genel başkanı -aynı zamanda başbakanı- belirlemek üzere 13 Haziran 1993'te Ankara'da düzenlenen kongrede Tansu Çiller ve İsmet Sezgin ile birlikte adaylığını koyan üç kişiden biri oldu. İlk tur oylamada 1169 delegeden 212'sini oyunu alarak üçüncü ve sonuncu oldu. İkinci tur oylamaya geçilmeden önce ilk turda ikinci sırayı alan Sezgin'le birlikte adaylıktan çekildi. Kasım 1993'te yapılan DYP Kongresi'nde en yüksek oyu alarak Genel İdare Kurulu üyesi seçildi. 1995 yılında bir süre de Kültür Bakanlığı yaptı. 1995 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde yeniden Bartın Milletvekili seçildi. 1999 genel seçimleri'nde gene Doğru Yol Partisi'nden Bartın milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. 20 Kasım 1999 tarihinde düzenlenen DYP 6. Büyük Kongresi'nde Tansu Çiller'e karşı aday oldu. DYP Büyük Kongresi öncesi parti içinde iki ayrı eğilim ortaya çıktı: Köksal Toptan'ı destekleyen grup ve Mehmet Ağar'ın da etkili olduğu Necmettin Cevheri'yi destekleyen grup.
Köksal Toptan'ı destekleyen gruplar, onu “daha genç ve dinamik” olarak nitelendirirken; Necmettin Cevheri'yi “yaşlı” ve “Mehmet Ağar'ın emanetçisi” olmakla eleştirdiler. Cevheri'yi destekleyenler ise Toptan'ı “çizgisi kırık” olmakla suçladı; daha önce partiden ayrılıp geri dönmesini ve 1995 seçimlerinde Bartın'dan aday gösterildiği hâlde seçilememesi eleştiri konusu yapıldı. Bu karşılıklı değerlendirmeler, muhalif grupların ortak bir aday üzerinde birleşmesini zorlaştırdı. Köksal Toptan, DYP'nin 6. Büyük Kongresi'nde genel başkanlık seçimini kazanamadı.
Ağustos 2002'de üyesi olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi'nden 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde  Zonguldak Milletvekili seçildi ve TBMM Adalet Komisyonu Başkanı oldu. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde yeniden AK Parti'den Zonguldak Milletvekili seçildi. 9 Ağustos 2007'de TBMM Başkanlığı için yapılan ilk tur seçimlerinde 450 gibi rekor bir oyla TBMM Başkanlığına seçildi. Ağustos 2009'da yapılan TBMM Başkanlığı seçiminde adaylığını koymadı. 2011 genel seçimlerinde Zonguldak Milletvekili olarak tekrar TBMM'ye seçildi.
20 Haziran 2017 tarihinde Resim Gazete'de yayımlanan bakanlar kurulu kararnamesi ile Kamu Görevlileri Etik Kurulu Başkanı olarak atanmıştır.
Hâlen Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesidir.

TBMM'deki sayfası
Resmî internet sitesi
Risk Altında ve Korunması Gereken Çocuklar Uluslararası Sempozyumu'ndaki konuşması

Lütfi Doğan (d. 1927, Ermenek - 22 Ocak 2018, Ankara), Türk ilahiyatçı ve siyasetçi, 11. Diyanet İşleri Başkanı.
Türkiye Cumhuriyetinin 11. Diyanet İşleri Başkanıdır. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Klasik Şark Dilleri (Arapça-Farsça) bölümünden mezun oldu. Daha sonra Suriye, Şam Edebiyat Fakültesi'nde Arapça ve İslâmi ilimler üzerinde çalıştı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Kelâm ilmî dalında Doktorasını yaptı.
Sırasıyla Ankara Bölge Vaizliği, Ankara İl Müftülüğü, Müşavere ve Dinî Eserler İnceleme Kurulu Azalığı ve Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği yaptı. 1972-1976 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı görevinde bulundu. Görevi sırasında Bolu ve Haseki Eğitim Merkezlerinin açılması ve Türkiye Diyanet Vakfı'nın bir grup il müftüsü ile kurulmasını sağladı.
16. (XVI) Dönem Malatya Milletvekilliği ve Devlet Bakanlığı da yapan Dr. Lütfi Doğan'ın yayımlanmış eserleri de bulunmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı25 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mahir Ünal (d. 1 Temmuz 1966, Elbistan), Türk siyasetçi.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde sosyal yapı ve sosyal değişme anabilim dalında yaptı. İstanbul Ticaret Odası'nda müşavir olarak çalıştı.
2004 ve 2009 yerel, 2007 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin seçim kampanyasına danışmanlık yaptı. Bir dönem öğretmen olarak çalıştı. Bir vakıf üniversitesinde MBA'da örgütsel davranış dersleri verdi.
2011 ve 2015 genel seçimlerinde Kahramanmaraş milletvekili seçildi. 2011 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi grup başkanvekili oldu. 2015 yılında Kültür ve Turizm Bakanı olarak atandı. 3. Olağanüstü Büyük Kongre sonrasında AK Parti Tanıtım ve Medya'dan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı ve Parti Sözcülüğü görevlerine getirildi. 6. Olağan Kongre'den sonra Tanıtım ve Medya'dan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine atandı. 24 Mart 2021 tarihindeki AK Parti 7. Olağan Büyük Kongresinden sonra 31 Mart 2021 tarihinde AK Parti Grup Başkanvekilliğine seçildi. 30 Ekim 2022 tarihinde Atatürk Devrimleri hakkındaki eleştirel tweetlerinden sonra gördüğü tepki sonucunda grup başkanvekilliği görevinden istifa etmek zorunda kaldı.
Arapça ve İngilizce bilen Mahir Ünal, 2 çocuk babasıdır.

Kişisel Web Sitesi

Mehmet Nuri Ersoy, (1968, İstanbul), Türk işletmeci, yatırımcı ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm bakanıdır.

Aslen Antalya ilinin İbradı ilçesinden olmakla birlikte, babası tüccar olan Ersoy, ortaöğrenimini İstanbul'daki Özel Alman Lisesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi'nin İngilizce işletme bölümünden mezun oldu. 1991 yılında ikiz kardeşi Murat ile birlikte Ersoy Turistik Servisleri adlı turizm firmasını kurdu. 1999 yılında Voyage Hotels Group, 2001 yılında Didim Tur ve 2004 yılında Atlasjet olarak bilinen havayolu şirketi AtlasGlobal'ı 2004 yılında şirket gruplarına kattı. 2012 Yılında ise Etstur, Maxx Royal ve Voyage markaları Mehmet Nuri Ersoy'da, Atlasglobal ise Murat Ersoy'da kalacak şekilde şirketler ayrıldı.
Etstur ile birlikte Maxx Royal, Voyage ve Caja By Maxx Royal otellerinin sahibidir.
10 Temmuz 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kültür ve turizm bakanı olarak atandı. 

66. ve 67. Türkiye Hükümeti'nde Türkiye Kültür ve Turizm Bakanı olarak görevlendirildi. Fakat bu görevlendirme, çıkar çatışması doğuracağı endişeleri ve siyasî etiğe aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirildi. Ersoy'un şirketlerinin bakanlık görevine getirilmesinden sonra daha avantajlı hale gelmesi bazı seyahat acentelerinin tepkisini çekerken öte yandan bir kısım sektör ileri gelenlerini de memnun etti.
Kültür ve Turizm Bakanı olarak Mehmet Nuri Ersoy'un kendi sahibi olduğu MRA Turizm ve Otel İşletmeciliği A.Ş.'ne Bodrum'um Türkbükü beldesinde 5 yıldızlı ve 870 yataklı bir otel yapımı için 2 milyar 350 milyon lira teşvik tahsis etmesi de, söz konusu endişelerin yersiz olmadığını ortaya koydu. 25 dönümlük bir arazide inşâ edilecek söz konusu tesislerin nitelikli doğal koruma alanı olarak tescil edilmiş bir alanda bulunması ve hemen yanı başındaki kesin korunacak hassas alan statüsü taşıyan ormanın yer alması da ayrıca tepkilere neden oldu. Mehmet Nuri Ersoy, ortaya atılan iddialar ve şikayetlere yönelik 2022 TBMM bütçe görüşmeleri sırasında açıklama yaptı.

Eski manken ve sunucu Pervin Yapar Ersoy ile evlidir ve iki oğlu vardır. Kardeşi Emire Ersoy, 28 Şubat sürecinde gündeme gelen sahte şeyh Ali Kalkancı'nın eşiydi.

Instagram'da Mehmet Nuri Ersoy
X'te Mehmet Nuri Ersoy
Facebook'ta Mehmet Nuri Ersoy

Ahmet Mesut Yılmaz (6 Kasım 1947, İstanbul - 30 Ekim 2020, İstanbul), Türk siyasetçi, 21. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve eski ANAP Genel Başkanı. 1991-1999 yılları arasında toplam 2 yıl 3 ay boyunca 3 kez başbakanlık ve çeşitli bakanlıklar yapmıştır. 1991-2002 yılları arasında ise ANAP genel başkanlığı görevini üstlenmiştir.
1983 yılında kurulan ANAP'ın kurucu üyeleri arasında yer almıştır ve Genel Başkan yardımcılığı yapmıştır. İlk defa 1983 Türkiye genel seçimlerinde ANAP Rize milletvekili olarak meclise girmiştir. 1986 ve 1990 yılları arasında Turgut Özal tarafından kurulan hükûmetlerde Dışişleri Bakanı ve Kültür ve Turizm Bakanı olarak görevlendirilmiştir. ANAP Genel Başkanı Yıldırım Akbulut'un istifasının ardından 1991 yılında yapılan kongrede yeni genel başkan seçilerek başbakan olmuştur. 1995 Türkiye genel seçimlerinin ardından kurulan koalisyon hükûmetinde tekrar başbakan olarak görevlendirilmiştir. 1997-1999 yılları arasında da başbakan olarak görev yapmıştır. 2000-2002 yılları arasında DSP-MHP-ANAP koalisyonunda devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olarak yer almıştır. Koalisyon ortakları ile birlikte Rahşan Affı'nı çıkarmıştır. Partisi 2002 Türkiye genel seçimlerinde meclise giremeyince istifa etmiştir. 2007 Türkiye genel seçimlerinde Rize'den bağımsız milletvekili olarak meclise girmiştir. 15 Ocak 2009-2011 yılları arasında ANAP ve Doğru Yol Partisi'nin birleşmesi sonucu kurulan Demokrat Parti'de siyasi yaşamına devam etmiştir. 2004 yılında Yüce Divan'da yargılanmıştır. Cumhuriyet tarihinde Yüce Divan'da yargılanan ilk başbakan olmuştur.

Aslen Çataldere köyünden Hemşinli bir ailede 6 Kasım 1947 tarihinde Beyoğlu'nda doğdu. Babası Hasan Yılmaz, annesi Güzide Yılmaz'dır. Ortaöğretimine Avusturya Lisesinde başladı ve İstanbul Erkek Lisesinde bitirdi. 1971 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünden mezun oldu. 1972-1974 yılları arasında Almanya'da Köln Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesinde yüksek lisans çalışması yaptı. 1975-1983 yılları arasında kimya, tekstil ve ulaştırma sektörlerinde, çeşitli özel şirketlerde yönetici olarak görev aldı.

1983 yılının Mayıs ayında kurulan Anavatan Partisi'nde kurucu üye ve genel başkan yardımcısı oldu. Aynı yıl Kasım ayında yapılan genel seçimde Rize milletvekili seçildi. Birinci Turgut Özal Hükûmeti'nde Bilgilendirmeden Sorumlu Devlet Bakanlığı'na atandı ve hükûmet sözcülüğü yaptı. 1986 yılında Kültür ve Turizm Bakanı oldu. Bu dönemde Türkiye-Batı Almanya ve Türkiye-Yugoslavya ekonomi karma komisyonlarının başkanlıklarını yürüttü. 1986 yılında ANAP içerisinde yaşanan Turgut Özal ile Bedrettin Dalan arasındaki ayrışmada Dalan tarafında olsa da Özal'ı karşısına almamıştır.
29 Kasım 1987 seçimlerinde yeniden Rize milletvekili seçildi. İkinci Özal Hükûmeti'nde Dışişleri Bakanlığı'na atandı. 1988 yılından sonra Avrupa Demokrasi Birliği genel başkan yardımcılığı yaptı. Yılmaz, Akbulut Hükûmeti'nde de üstlendiği bu görevden 20 Şubat 1990 tarihinde istifa etti.

15 Haziran 1991 tarihinde yapılan Anavatan Partisi Büyük Kongresi'nde genel başkanlığa seçildi. Kurduğu hükûmet 5 Temmuz 1991 tarihinde TBMM Genel Kurulunda güvenoyu aldı. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra ana muhalefet partisi lideri olarak çalışmalarını sürdürdü.
24 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimler sonrası Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi tarafından oluşturulan 53. Hükûmet'in başbakanı olarak görev yaptı.
28 Şubat sürecinde mecliste muhalefet milletvekilleri azınlıkta olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve Demirel'in eski partisi DYP'den kendine yakın milletvekillerini istifa ettirerek onları Demokrat Türkiye Partisi adı altında toplayıp ANAP-DSP-DTP koalisyonuna (ANASOL-D hükûmeti veya 55. Hükûmet) sokmasıyla 20 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükûmeti kurmak ile görevlendirildi ve 30 Haziran 1997 tarihinde ANASOL-D Hükûmeti'nde üçüncü kez başbakan oldu. 25 Kasım 1998 tarihinde, Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) kendisi ve devlet bakanı Güneş Taner için verdiği gensoru önergelerinin TBMM'de kabul edilmesinden sonra istifa etti.
18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde partisinin büyük oy kaybına rağmen DSP-MHP-ANAP koalisyonunda yer alarak Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı oldu. Rahşan Affı'na destek verdi.
3 Kasım 2002 seçimlerinde partisinin %5,13 oy oranı ile barajın altında kalmasından sonra 27 Kasım 2002 tarihinde görevinden istifa etti. Rize'den milletvekili seçilecek oy oranına ulaşmasına rağmen lideri olduğu ANAP %10'luk barajın altında kaldığından milletvekili seçilememiştir.

25 Mayıs 2007 tarihinde Rize'den bağımsız milletvekilliği adaylığını açıkladı. 4 Haziran 2007 tarihinde ANAP'tan istifa etti. 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde Rize'den bağımsız milletvekili olarak meclise girmeye hak kazandı. 11 Kasım 2009 tarihinde Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin birleşmeleri sonucu kurulan Demokrat Parti'ye 31 Ekim 2009 tarihinde geçti. 15 Ocak 2011 tarihinde Namık Kemal Zeybek'in genel başkan seçilmesinin ardından Demokrat Parti'den 18 Ocak 2011 tarihinde istifa etti.

13 Temmuz 2004 tarihinde TBMM tarafından, Güneş Taner ile birlikte "Türkbank ihalesi sürecinde malın satımında ve değerinde fesat oluşturacak ilişki ve görüşmelere girdikleri ve bu eylemlerinin Türk Ceza Kanunu'nun 205. maddesine uyduğu" iddiasıyla hakkında Yüce Divan'a sevk kararı alındı. Yüce Divan sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesi, her iki kişinin suçlama kararlarının ayrı ayrı ele alınması gereği nedeniyle kararı iade etti. Karar 27 Ekim 2004 tarihinde tekrarlandı ve onaylandı. Böylece Yılmaz, Cumhuriyet tarihinde Yüce Divan'da yargılanan ilk başbakan olmuş oldu.
Yılmaz ve eski Devlet Bakanı Güneş Taner'in Yüce Divan'da yargılanmalarına 16 Şubat 2005'te başlandı. 23 Haziran 2006'ya kadar süren yargılama sonunda, heyet eski Başbakan Mesut Yılmaz ve eski Devlet Bakanı Güneş Taner hakkındaki suçu "görevi kötüye kullanma" olarak kabul etti ve Şartla Salıverilme Yasası uyarınca kamu davasının kesin hükme bağlanmasını erteledi.

Mesut Yılmaz, merkez sağda yer alan, liberal düşünceleri ön planda bir siyasetçiydi. Yılmaz, siyasal hayatında manevi değerleri korumaya çalıştığını, liberal ekonomiyi desteklediğini ve devletin ekonomik ve siyasal olarak küçülmesi gerektiğini savunmuştur. Parti içerisinde de temsil edilen milliyetçilik ve muhafazakârlık düşüncelerini, liberalizm ile beraber, ülke gerçekleri nedeniyle birbirlerini dengeleyici unsurlar olarak kabul etmiştir. Özal'dan daha liberal bir çizgide olmuş ve genel başkanlık yaptığı dönem boyunca, partisine daha liberal bir kimlik kazandırmıştır.

Almanca ve İngilizce bilen Mesut Yılmaz, aslen Hemşinli olup Rize ilinin Çayeli ilçesinin Çataldere köyündendir. 1975 yılında Berna Yılmaz (d. 1953) ile tanışan ve 1976 yılında evlenen Mesut Yılmaz'ın bu evlilikten Yavuz (1978-2017) ve Hasan (d. 1987) adlarında iki çocuğu oldu.
Yılmaz, 24 Kasım 1996 tarihinde Macaristan'ın Budapeşte kentindeki Hilton Oteli'nde, Veysel Özerdem tarafından yumruklu saldırıya uğradı. 16 Aralık 2017 tarihinde Mesut Yılmaz'ın büyük oğlu Yavuz Yılmaz Temporal Lob Epilepsi hastalığı nedeniyle Beykoz Konakları'ndaki evinde intihar etti.
Yılmaz, 7022 sicil numaralı Galatasaray Spor Kulübü Divan Kurulu üyesiydi.

30 Ekim 2020 tarihinde tedavi gördüğü Şişli'deki Florence Nightingale Hastanesi'nde 72 yaşında öldü. Ocak 2019'da yaptırdığı rutin sağlık kontrolünde akciğerinde tümöre rastlanmıştı. Ölümünden önce akciğerindeki kanserli bölge ameliyatla alınmıştı. Mayıs 2020'de bu kez beyin sapında tümör saptanmış ve ameliyat edilmişti. Yılmaz'ın cenazesi, 1 Kasım 2020 tarihinde devlet töreniyle öğle namazına müteakip Marmara İlahiyat Camii'nden uğurlanarak Kanlıca Mezarlığı'na, 3 yıl önce Kanlıca, Beykoz'daki evinde kendisine ait Smith & Wesson marka tabancasıyla intihar eden 39 yaşındaki oğlu Mehmet Yavuz Yılmaz'ın yanına defnedildi.

1991 Türkiye genel seçimleri - Sezen Aksu'nun Gülümse albümündeki Hadi Bakalım Kolay Gelsin ve Yonca Evcimik'in Abone albümündeki Aboneyim Abone şarkısının seçime uyarlanmış versiyonu.
1995 Türkiye genel seçimleri - İzel-Çelik-Ercan'ın İşte Yeniden albümündeki Eller Havaya ve İzel'in Adak albümündeki Hasretim şarkılarının seçime uyarlanmış versiyonu.
1999 Türkiye genel seçimleri - İsmail Türüt ve Yıldız Tilbe'nin Salla Gitsin Dertlerini albümünde söylediği Ge Ha Böyle türküsünün seçime uyarlanmış versiyonu.
2002 Türkiye genel seçimleri - Sertab Erener'in Turuncu albümündeki Kendime Yeni Bir Ben Lazım şarkısının seçime uyarlanmış versiyonu.
2007 Türkiye genel seçimleri - İsmail Türüt - Siyasetin ustası Mesut Yılmaz.

TBMM'de Mesut Yılmaz 21 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dışişleri Bakanlığı'nda Mesut Yılmaz 22 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mustafa Rüştü Taşar (1951, Gaziantep – 3 Ocak 2007, Ankara), Türk siyasetçi.

İlk ve orta öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. Yüksek öğrenimini Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde yaptı. İlk kamu görevine 1976 yılında Gaziantep'te Birleşmiş Milletler Projesi çerçevesinde kurulan Küçük Sanayi Geliştirme Projesi (KÜSGEM)'de yönetici olarak başladı.
1977 - 1980 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Gaziantep Kampüsü'nde Genel Müdür Yardımcılığı, 1980 - 1983 yılları arasında DPT Müsteşarlığı'nda Daire Başkanlığı görevinde bulundu. 20 Mayıs 1983 tarihinde, Anavatan Partisi'nin kurucuları arasında yer alarak, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyeliği'ne seçildi. 8 Haziran 1983 tarihinde Anavatan Partisi Genel Sekreteri olan Mustafa Taşar, 6 Kasım 1983'te 17. Dönem Gaziantep Milletvekili olarak TBMM'ye girdi.
Avrupa Ekonomik Topluluğu Karma Parlamento Grubu Üyeliği, Türk-ABD Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 24 Haziran 1987'de Anavatan Partisi Genel Sekreterliği'nden istifa etti. 13 Haziran 1988 tarihine kadar ANAP Genel Başkan Danışmanlığı yaptı. 18. Dönem Ankara Milletvekili olarak Parlamento'da bulundu. 47. Ve 48. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetlerinde Devlet Bakanı olarak görev aldı. Bakanlık göreviyle birlikte, ANAP Genel Sekreterliği görevini yürüttü.
20. Dönemde Gaziantep Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne giren Mustafa Taşar, 53. Hükûmet'te Çevre Bakanı, 55. Hükûmet'te Tarım ve Köyişleri Bakanlığı görevlerinde bulundu. 21. Dönemde tekrar Gaziantep Milletvekili olarak TBMM'ye giren Mustafa Taşar, ANAP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla, partinin Siyasi İşler ve Koordinasyon Başkanlığı ve Genel Başkanvekili görevini yürüttü. 57. Cumhuriyet Hükûmeti'nde Turizm Bakanı olarak görev aldı.

Mustafa Taşar'ın çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış makale ve incelemelerinin yanı sıra,

1983'ten 2000'li Yıllara Anavatan,
Siyasi Nükteler,
Refah Partisi Gerçeği 30 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Taşar Davası,
Milliyetçilik Muhafazakarlık Demokrasi
Türkiye'nin Düşünce Gündemi
adlı 6 kitabı bulunmaktadır.

Afyonkarahisar - Ankara karayolunda geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi. Mustafa Taşar, evli ve iki çocuk babasıydı.

www.MustafaTasar.gen.tr29 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mustafa Üstündağ (1933 - 30 Haziran 1983) Türk siyasetçi. 12 Eylül Darbesi sonrası Bülent Ecevit genel başkanlıktan istifa edince parti kapatılana kadar vekâleten Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlığı görevini yürüttü.

İvriz (Konya) Köy Enstitüsü'nü, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü'nü ve ABD Wisconsin Üniversitesi Eğitim Fakültesi'ni bitirdi. Hacettepe Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Öğretim üyesiyken siyasetle ilgilenmeye başladı. XIV., XV. ve XVI. dönem TBMM Konya milletvekilliği yaptı. 1969 genel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) Konya adayı olarak TBMM'ye girdi. 12 Eylül Darbesi'ne (1980) kadar sürdürdüğü yasama görevi sırasında iki kez 1974 ve 1977 yıllarında Bülent Ecevit hükûmetlerinde Milli Eğitim bakanlığı yaptı. 1978 ile 1980 arasında CHP Genel Sekreterliği, 12 Eylül 1980 askeri darbesi'nden sonra da Bülent Ecevit'in genel başkanlıktan ayrılması (30 Ekim 1980) üzerine CHP genel başkan vekilliği görevlerinde bulundu.

30 Haziran 1983 tarihinde arabasıyla Ulukışla-Konya kara yolunda geçirdiği trafik kazasında 50 yaşında öldü. Memleketi Konya'da toprağa verildi. Evli ve 3 çocuk babasıydı.

Nabi Avcı, (d. 8 Ekim 1953, Pazaryeri), Türk iletişim bilimci, bürokrat, bakan. Avcı, 2016 ile 2017 yılları arasında kültür ve turizm bakanlığı görevini sürdürdü. 2013-2016 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan hükûmetlerde millî eğitim bakanı olarak yer aldı.
Yeni Şafak gazetesinde yazarlık da yapmış olan Avcı, İlk defa 2011 Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisinden Eskişehir milletvekili seçilerek meclise girdi. Ardından Haziran ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde de AK Parti Eskişehir milletvekili seçildi. İstanbul'un Ümraniye ilçesinde adını taşıyan bir fen lisesi vardır.

Nabi Avcı, Abdullah Avcı ile Habibe Hanım'ın çocuğu olarak 8 Ekim 1953 tarihinde Bilecik'in Pazaryeri ilçesinde doğdu. Eskişehir Anadolu Lisesinden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdarî Bilimler Fakültesinden mezun oldu. Anadolu Üniversitesinde iletişim bilimleri alanında doktor oldu.
Kültür bakanlığında 1974 yılında memuriyete girdi. Anadolu Üniversitesinde ve İstanbul Bilgi Üniversitesinde iletişim felsefesi ve iletişim sosyolojisi alanlarında ders verdi. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı ve başbakan danışmanlığı yaptı. 1995 ve 1996 yıllarında Kanal 7 televizyonunda 360 derece başlıklı bir program hazırladı ve sundu. Aynı dönemde Yeni Şafak gazetesinde yazarlık ve yöneticilik yaptı. 2000 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesinde profesör oldu. 2003 yılında Başbakan Başmüşavirliği görevine getirildi. TÜBİTAK Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu üyeliği ve UNESCO Türkiye Millî Komisyonu başkanlığı görevini üstlendi.

Başbakanlık başdanışmanı ve UNESCO Türkiye Millî Komisyonu başkanlığı görevlerini yürütürken Avcı, 2011 yılında Adalet ve Kalkınma Partisinden milletvekili aday adaylığı için sözkonusu görevlerinden istifa etti. AK Parti Eskişehir milletvekili adayı oldu ve seçilerek meclise girdi.
2011-2013 yılları arasında TBMM millî eğitim, kültür, gençlik ve spor komisyonu başkanı olarak görev yaptı. Daha sonra bakan olarak hükûmetlerde yer aldı. 2018 seçimleri ardından ise Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Türkiye Kurulu başkanı oldu.

25 Ocak 2013 tarihinde yapılan bir kabine değişikliği ile Ömer Dinçer'in yerine Avcı getirildi. TBMM Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu başkanı, Türkiye-Kanada Parlamentolararası Dostluk Grubu başkanı, Türkiye-Brezilya Parlamentolararası Dostluk Grubu başkanvekili ve Türkiye-Almanya Parlamentolararası Dostluk Grubu üyesiydi. Haziran 2015 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Eskişehir milletvekili olarak tekrar meclise girdi.

Ahmet Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından 24 Mayıs 2016 tarihinde kurulan 65. hükûmette kültür ve turizm bakanı olarak görevlendirildi. 19 Temmuz 2017 tarihinde kabineden ayrıldı.

Trendeki Derviş, (Tevfik Elhakim'den tercüme), 2020, ISBN 978-6057525772
İnsan ve Tabiat, (Seyyid Hüseyin Nasr'dan tercüme), 2019, ISBN 978-9755749150
Bombacı Parmenides,
Enformatik Cehalet, 2019, ISBN 978-6050832006
Görgü Kuralları
İletişim Düşüncesinin Gelişimi, Anadolu Üniversitesi Yayınları
Uzaktan Eğitimde Yazılı Malzeme, Anadolu Üniversitesi yayınları
Düşünce ve Uygarlık Tarihi (S.Hayri Bolay ile birlikte), Anadolu Üniversitesi Yayınları
Ailenin İletişim Kılavuzu, (İ. Derman, N. Erdoğan ile birlikte)
Dışarıda Kalanlar / Bırakılanlar (Deniz Derman, Süheyla Kırca ile birlikte)
Antik İnançlar Modern Hurafeler, (çeviri)
Ayrıca "Molla Kasım" takma adıyla mizah yazıları yazdı. Bunlardan bir bölümü, karikatürist Necdet Konak tarafından resimlenmiş olarak Evvel Zaman İçinde (Nehir Yayınları) adlı kitapta yayınlandı. Ayrıca çok sayıda çevirisi de vardır. Rene Guenon, Ebûbekir Sirâceddîn (Martin Lings) ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi gelenekçilerin kitaplarını Türkçeye tercüme etti.

Nahit Menteşe (1 Nisan 1932, Milas - 31 Aralık 2024, Ankara), Türk avukat ve siyasetçi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra Aydın Barosu'nda serbest avukatlık yapmaya başladı. 1961 yılında Adalet Partisi'nin (AP) Aydın teşkilâtı kurucularından olarak, 1965 yılına kadar bu partinin il başkanlığı görevini yürüttü. Aynı zamanda 1963-1965 yılları arasında İl Genel Meclis Üyesi ve İl Daimî Encümen Üyesi olarak görev aldı.
1965'te Aydın milletvekili seçildi. Süleyman Demirel'e en yakın kişilerden bir olmuş olan Menteşe, Demirel başkanlığında kurulan birçok hükûmette görev aldı. I. Demirel Hükûmeti'nde Gümrük ve Tekel Bakanlığı görevinde bulundu (1968-1969). 1969 seçimlerinde milletvekilliğini korudu, II. Demirel Hükûmeti'nde Ulaştırma Bakanlığı (1969-1970), III. Demirel Hükûmeti'nde (1970-1971) önce Ulaştırma daha sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yaptı. 1973 ve 1977 seçimlerinde yeniden Aydın milletvekili seçildi. IV. Demirel Hükûmeti Ulaştırma (1975-77) ve Turizm ve Tanıtma Bakanı (1977), V. Demirel Hükûmeti'nde Milli Eğitim Bakanı (1977-78) olarak görev yaptı. AP genel sekreterliği görevini 12 Eylül Darbesi'ne kadar sürdürdü.
Daha sonraki yıllarda Doğru Yol Partisi'ne geçti. 1991 genel seçimleri'nde Aydın milletvekili seçildi. Tansu Çiller'in başkanlığında kurulan 50. ve 51. Hükûmetlerde Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulundu (1993-95). 1995'te de Aydın milletvekili seçilen Menteşe, Anayol olarak bilinen 53. Hükûmette Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı (1996).
Aydın'ın Efeler ilçesinde kendisinin kurduğu Nahit Menteşe Ortaokulu ile Nazilli ilçesinde bir Nahit Menteşe Ortaokulu; İstanbul, Küçükçekmece'de de kendi adını taşıyan bir mesleki ve teknik anadolu lisesi ve Nazilli'de yine kendi adını taşıyan bir kız mesleki ve teknik anadolu lisesi bulunmaktadır. 31 Aralık 2024 tarihinde ölmüş olup cenazesi Karşıyaka Mezarlığına defnedilmiştir.

Namık Kemal Zeybek (d. 14 Ocak 1944, Bayburt), Türk hukukçu, bürokrat ve siyasetçi.

14 Ocak 1944'te Bayburt'ta doğdu. Bayburt Kitre İlkokulu'nu ve Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdikten sonra, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. 1966 yılında Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Çayeli, Rize; Pazaryeri, Bilecik; Şiran, Gümüşhane; Ilgaz, Çankırı; Tortum, Erzurum; Kâhta, Adıyaman ve Keles, Bursa ilçelerinde 10 yıl kaymakamlık yaptı. 1977 yılında Gün Sazak’ın Gümrük ve Tekel Bakanlığı döneminde, bu bakanlıkta müsteşarlık yaptı.
Siyasete Alparslan Türkeş ile beraber CMKP'de başlayan Zeybek, aynı partide gençlik kolları genel başkanı oldu. 12 Eylül Darbesi öncesi Milliyetçi Hareket Partisi içinde aktif görev yapan Zeybek, darbenin ardından, "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası"nda sanık olarak yargılandı; Mamak Askeri Cezaevi'nde kaldı.
1983-1987 yıllarında Doğan Haber Ajansı'nda 4 yıl koordinatör olarak çalıştı. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde Anavatan Partisi İstanbul Milletvekili seçildi. 1989-1991 yılları arasında Turgut Özal Başbakanlığında yeniden kurulması için çalıştığı Kültür Bakanlığı'nın ilk Kültür Bakanı oldu.
1992-1994 yıllarında, Süleyman Demirel'in başbakanlığı döneminde, Büyükelçi unvanıyla Başbakanlık Başdanışmanlığı yaptı. Türkiye ile Türk Dünyası'nın koordinasyonunu gerçekleştirdi. 1994-1995 yılları arasında aynı konuyla görevli olarak Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı görevinde bulundu.
1995 yılında yapılan Milletvekilliği genel seçimlerinde Doğru Yol Partisi İstanbul Milletvekili olarak tekrar meclise girdi ve 1997 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı yaptı.
1999 Türkiye genel seçimleri'nde MHP'den Eskişehir 2. sıra milletvekili adayı oldu. Fakat seçilemedi. 2002 Türkiye genel seçimleri'nde MHP'den Eskişehir 1. sıra milletvekili adayı oldu fakat Partisi barajı geçemediğinden ve yeterli oyu alamadığından dolayı seçilemedi. 18 Ekim 1993-Temmuz 2006 yılları arasında, Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevini yürüten Zeybek, 2007 yılı Ocak ayında BBP'ye geçti ve bu partide ilk önce Genel Başkan Başdanışmanı ve sonra Genel Sekreter oldu. Aynı yıl ağustos ayında partisinden istifa etti.
2010 yılında katıldığı Demokrat Parti'nin 15 Ocak 2011 tarihinde gerçekleştirilen 10. Olağan Büyük Kongresi'nde genel başkanlık seçiminin üçüncü turunda 586 oyun 566'sını alarak Genel Başkan seçildi.
1 yıl görevde kaldı.
Ahmet Yesevi Vakfı, Ahmet Yesevi Üniversitesi'ne Yardım Vakfı başkanlığı görevlerini ve Ata Derneği Genel Başkanlığını yürütmekte olan Namık Kemal Zeybek'in; Bilgi Sevgi Hoşgörü, Ülkü Yolu, Milli Kültür Meselemiz, Türk Olmak, Çağı Yakalamak, Ahmet Yesevi Yolu ve Hikmetler, AB Seyir Defteri, Bilgi Çağından Globalizme, Türk'üm ve Işığa Doğru adıyla yayımlanmış kitapları bulunmaktadır.
2015 Genel Seçimlerinde MHP'den Tunceli milletvekili aday adayı olduğunu açıklamıştır. Fakat adaylığı genel merkez tarafından onaylanmamıştır.
2023 yılında ATA Parti'yi kurmuştur.

Ermeni mezalimi ile ilgili konferansı 1
Ermeni mezalimi ile ilgili konferansı 2

Necmettin Cevheri (30 Haziran 1930, Şanlıurfa - 5 Eylül 2023, Ankara), Türk siyasetçi.
Galatasaray Lisesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Serbest Avukatlık, Çiftçilik, 2. (XIII.), 3. (XIV.), 4. (XV.), 5. (XVI.), 19., 20. ve 21. Dönem Şanlıurfa Milletvekilliği ile Turizm ve Tanıtma, Adalet, Tarım ve Köyişleri, Devlet Bakanlıkları, Başbakan Vekilliği görevlerinde bulundu. Evli ve 2 çocuk babasıdır.
Babası, Hacı Ömer Cevheri Kurtuluş Savaşı'nda Urfa'nın düşman işgalinden kurtarılmasında çok önemli rol aldı. Bu sebeple Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası'na hak kazandı. 1950'de Demokrat Parti'den Urfa milletvekili seçildi. Annesi Fatma Cevheri'dir. Oğlu İbrahim Cevher Cevheri 20. (XX.) Dönem Adana milletvekilliği yaptığından tarihte bir ilk olarak baba ve oğul aynı dönemlerde milletvekilliği yaptı. Yeğeni Sabahattin Cevheri XXII. ve XXIII. Dönem Şanlıurfa Milletvekilliği yapmıştır.

5 Eylül 2023 tarihinde ileri yaşa bağlı rahatsızlıklar sonucunda Ankara'da Güven Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Cenazesi 6 Eylül günü Türkiye Büyük Millet Meclisindeki devlet töreninin ardından Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Hayriye Ayşe Nermin Neftçi (1924, İstanbul - 20 Ağustos 2003, Bodrum, Muğla), Türk siyasetçidir. Türkiye tarihindeki ilk kadın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili olan Neftçi, 1974 ve 1975 yıllarında T.C. Kültür Bakanı olarak görev yapmıştır.

1924 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Neftçi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi, serbest avukatlık yaptı. Eşi Nizamettin Neftçi ile 1950 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) giren Nermin Neftçi, 1965 genel seçimlerinde Muş Milletvekili oldu. Neftçi, 1969 genel seçimlerinde vatandaşların isteği üzerine adaylığını Muş ilinden koydu ve Doğu illeri arasında demokrasiye geçildiğinden bu yana genel oyla seçilen ilk kadın milletvekili oldu. İki dönem (13. ve 14.) milletvekilliği yapan Neftçi, CHP'de Parti Meclisi üyeliği, Merkez Yönetim Kurulu ile Grup Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu. Bülent Ecevit'in genel başkan seçildiği VI. Olağanüstü Kurultay'dan sonra Kemal Satır ile birlikte CHP'den istifa eden milletvekillerinden oldu. Önce Cumhuriyetçi Parti'ye, daha sonra bu partinin Güven Partisi'yle birleşmesiyle kurulan Cumhuriyetçi Güven Partisi'ne (CGP) geçti. Mayıs 1973'te Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) ilk kadın başkanvekili oldu. 1973 genel seçimlerine katılmadı.
Kasım 1974'te kurulan Sadi Irmak başkanlığındaki 38. Hükûmet'te dışarıdan Kültür Bakanlığı yaptı. Türkân Akyol'dan sonra görev yapmış ikinci kadın bakandır. Çeşitli gazete ve dergilerde makalelerinin yanı sıra O Yakadan Bu Yakaya adında, Kerküklülerin Türkçe yapısını ve folklorünü anlatan bir kitabı vardır.
Eşi Nizamettin Neftçi'yi 1992'de kaybeden Nermin Neftçi, gazeteci Salih Neftçi ve Sinan Neftçi'nin annesidir. 20 Ağustos 2003'te, geçirdiği kalp krizi nedeniyle Bodrum'da öldü.

Numan Kurtulmuş (d. 15 Eylül 1959, Ünye, Ordu), Türk siyasetçi ve akademisyendir. 2023'ten beri Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 30. başkanı olarak görev yapmaktadır. Haziran 2015'ten beri milletvekilidir. Ayrıca 2014'ten 2017'ye kadar başbakan yardımcısı, 2017'den 2018'e kadar kültür ve turizm bakanı olarak görev yaptı.
İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden mezun olan Kurtulmuş, ABD'deki Temple Üniversitesi'nde lisansüstü eğitimini tamamladı. 1990'dan 1993'e kadar Cornell Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı ve 1992'de İstanbul Üniversitesi'nden doktora derecesini aldı. 1994 yılında doçent, 2004 yılında profesör oldu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde siyaset, çalışma ekonomisi ve insan kaynakları yönetimi alanlarında dersler verdi. 2010 ile 2012 yılları arasında ise İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde siyasal iletişim ve ekonomi alanlarında dersler verdi.
Siyasi kariyerine Fazilet Partisi'nde başlayan Kurtulmuş, partinin kapatılmasının ardından 2001 yılında Saadet Partisi'ne katıldı ve 2008'den 2010'a kadar partinin genel başkanı olarak görev yaptı. Necmettin Erbakan ile görüş ayrılığı yaşadı ve 2010'daki istifa ederek Halkın Sesi Partisi'ni kurdu. 2011 Türkiye genel seçimlerinde %0,77 oy aldı. 2012 yılında Recep Tayyip Erdoğan'ın çağrısı üzerine partisini kapattı ve AK Parti ile birleşti. Kurtulmuş, 62, 63 ve 64. hükûmetlerde Başbakan Yardımcılığı yaptı, 65. Hükûmet'te Kültür ve Turizm Bakanı, 2018-2023 yılları arasında AK Parti genel başkanvekili olarak görev yaptı.

Numan Kurtulmuş 15 Eylül 1959 tarihinde Ordu'nun Ünye ilçesinde doğdu. Babaanne tarafından Gürcü asıllıdır. İsmini aldığı dedesi Numan Kurtulmuş, Türk Kurtuluş Savaşı'nda Çanakkale, Erzurum, Batum ve Azerbaycan cephelerinde binbaşı olarak görev yapmış, Balkan Savaşı'nda ve Sakarya Meydan Muharebesi'nde bulunmuş ve yaralanarak gazi ünvanıyla emekli olmuştur. Ayrıca, dedesi Latin harfleriyle yazılmış ilk Türkçe ilmihal kitabı olarak bilinen Amentü Şerhi'nin yazarıdır. Babası Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'tur. Hâlen, ailesi ile birlikte İstanbul'un Fatih ilçesinde ikamet etmektedir.
1988'de Sevgi Kurtulmuş ile evlenen Kurtulmuş'un Ayşe, İsmail ve Emir adlarında üç çocuğu dünyaya gelmiştir. İyi derece İngilizce bilen Kurtulmuş, Fenerbahçe takımını tutmaktadır.

Lise eğitimini İstanbul İmam Hatip Lisesinde aldı. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinde lisans eğitimini 1982 yılında ve 1984 yılında yüksek lisans eğitimini tamamladı.
1988-1989 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Temple Üniversitesi School of Business & Management'ta lisansüstü çalışmalarına devam etti. 1990-1993 yıllarında yine ABD'de Cornell Üniversitesi New York State School of Industrial & Labor Relations'ta misafir öğretim üyesi olarak bulundu ve 1992'de İstanbul Üniversitesinden doktora derecesini aldı. 1994'te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde doçent, 2004 yılında profesör oldu. Bir dönem, "hocaların hocası" lakabı ile tanınan Sabahattin Zaim'in asistanlığını yaptı.
Eğitimini tamamladığı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde siyaset, çalışma ekonomisi ve insan kaynakları yönetimi hocalığı yaptı. Ayrıca, çeşitli uluslararası ve Türk kuruluşların sempozyum ve seminerlerinde konuşmacı olarak yer aldı. 2010-2012 tarihleri arasında İstanbul Ticaret Üniversitesinde ekonomi ve siyasal iletişim dersleri verdi.

Sanayi Ötesi Dönüşüm ve İnsan Kaynakları Yönetiminde Japonya Modeli adlı kitaplarının yanında Stok Yönetiminin Data Base Yaklaşımıyla Entegre Edilmesi ve Model İnsan Tipi Açısından Endüstri İlişkilerindeki Değişim konularında yüksek lisans ve doktora tezleri ile birçok yayımlanmış makalesi mevcuttur.
Kurtulmuş, farklı disiplinler yardımıyla savrulma içinde günümüz dünyasının bugünü ve geleceğine dair değerlendirmelerini sunduğu Türkiye'yi Yarınlara Taşımak kitabını 2020 yılında yayınladı.

Siyaset yaşamına Fazilet Partisi'nde başlayan Kurtulmuş, Fazilet Partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından 2001 yılında Saadet Partisi'ne katılmıştır. 2008 yılında yapılan parti kongresinde genel başkan olarak seçilmiş, 2010 yılında partisinden ayrılarak Halkın Sesi Partisi'ni kurmuştur. Daha sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın teklifi üzerine 2012 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ile HAS Parti bütünleşmiştir. Bu bütünleşme çerçevesinde HAS Parti'nin kendini feshetmesinin ardından Kurtulmuş ve birçok partili AK Parti'ye katılmıştır.

1998 yılında siyaset yaşamına Necmettin Erbakan'ın yanında girerek Fazilet Partisi İstanbul İl Başkanı ve Genel İdare Kurulu üyesi olarak görev yaptı. 2001 yılında Fazilet Partisi'nin kapatılmasının ardından Saadet Partisi'ne katıldı.

Saadet Partisi'nde İstanbul İl Başkanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini birlikte yürüttü. 25 Ekim 2008 tarihine kadar partide siyasi işlerden sorumlu genel başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 17 Ekim 2008 tarihinde ise dönemin Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, yaptığı basın toplantısında 26 Ekim 2008 günü Ankara'da yapılacak kongrede tek genel başkan adayı olarak Numan Kurtulmuş'un katılacağını açıkladı. "Saadet Şimdi!" sloganı ile Ankara Atatürk Spor Salonu'nda gerçekleşen 3. Büyük Kongrede kullanılan 946 oyun geçerli olan 924 oyunun hepsini alarak Saadet Partisi Genel Başkanı seçildi.
2010 yılında Milli Görüş Hareketi lideri Necmettin Erbakan ile fikir ayrılığı yaşadı. 11 Temmuz 2010'da Ankara'da yapılan 4. Olağanüstü Kongre'ye iki listenin tek adayı olarak katılan Numan Kurtulmuş, yeniden genel başkanlığa seçildi. Fakat aynı kongrede partinin genel idare kurulu ve yüksek disiplin kurulu üyeliklerinin belirlenmesi için yapılan seçimlerde Necmettin Erbakan'ın desteklediği ve Erbakan'ın yakınlarının da bulunduğu yeşil listeye karşılık Numan Kurtulmuş beyaz liste ile çıktı. Yeni isimlerin yer aldığı beyaz listenin seçilmesi, Necmettin Erbakan ve yakınlarının parti yönetiminden tasfiyesi olarak değerlendirildi.
Gelişen süreçte 650 delege olağanüstü kongre talep etti fakat bu istek genel idare kurulunca tüzük gereği reddedildi. Ardından Erbakan'ın yakınları tarafından Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinde ayrı ayrı açılan davalardan partinin kayyıma devri ile kongre çağrı heyetinin atanması kararlarının çıkması ve atanan heyetin hemen kongre kararı alması üzerine, kurmayları ile 53 il başkanı, 65 belediye başkanı ve çok sayıda partili 1 Ekim 2010 tarihinde Saadet Partisi'nden istifa etti.
Kurtulmuş, istifasının ardından Medeniyet Siyaseti Hareketi adını verdiği siyasi bir hareket başlattığını duyurdu.

Kurtulmuş'un Medeniyet Siyaseti Hareketi etrafında bir araya gelen 235 kişi, 1 Kasım 2010 tarihinde Halkın Sesi Partisi'ni (HAS Parti) kurduğunu açıkladı. Kurucu Genel Başkanlığını yürüttüğü HAS Parti'nin kuruluşunun 28. gününde, 28 Kasım 2010 tarihinde Ankara Atatürk Spor Salonu'nda gerçekleştirdiği 1. Olağan Kongresinde 210 delegenin 207'sinin oyunu alarak genel başkanlığa seçildi.
Genel başkanlığı sırasında parti 2011 Türkiye genel seçimlerinde %0,77 oy almıştır.

12 Temmuz 2012 tarihinde AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kurtulmuş'a AK Parti ile HAS Parti'nin bütünleşmesini teklif etti. İki partinin yetkili organlarınca alınan karara göre bir bütünleşme süreci başladı. Delegelerine genel kurul çağrısında bulunan HAS Parti, 19 Eylül 2012 günü gerçekleştirdiği olağanüstü kongrede, geçerli 177 oyun 165'i gereğince "bütünleşme sebebiyle fesih" kararı alarak kapandı.

Kurtulmuş, HAS Parti'nin kendini feshetmesinin ardından birçok partiliyle birlikte 22 Eylül 2012 günü İstanbul'da düzenlenen törende AK Parti'ye katıldı.
- 30 Eylül 2012 günü Ankara'da gerçekleşen AK Parti 4. Olağan Büyük Kongre'de Merkez Karar Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen Kurtulmuş, ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcılığı görevine getirildi.
- 10 Ağustos 2014 tarihinde gerçekleşen 2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle 62. Hükümet'i kurmakla görevlendirilen Ahmet Davutoğlu kabinesinde başbakan yardımcısı oldu.
- 7 Haziran genel seçimlerinde Ordu milletvekili seçilen Kurtulmuş, Ahmet Davutoğlu başbakanlığında kurulan 63. Hükümet'te yeniden başbakan yardımcısı ve hükûmet sözcüsü oldu.
- 1 Kasım seçimlerinde yeniden Ordu milletvekili seçildi. 24 Kasım 2015 tarihinde Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıklanan 64. Hükümet'te tekrar başbakan yardımcısı ve hükûmet sözcüsü olarak görev aldı.
- Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlık görevinden istifa etmesinin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükûmeti kurma görevini Binali Yıldırım'a verdi. Kurulan 65. Hükümet'te yeniden başbakan yardımcısı olarak görevlendirilen Kurtulmuş, 19 Temmuz 2017'de gerçekleşen kabine revizyonunda Türkiye Kültür ve Turizm Bakanı oldu.
- 24 Haziran 2018'de İstanbul milletvekili seçilen Kurtulmuş, 18 Ağustos 2018'de gerçekleşen AK Parti 6. Olağan Büyük Kongresi'nde AK Parti Genel Başkan Vekili oldu.
- 7 Haziran 2023'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılan başkanlık seçimlerinin üçüncü turunda 321 oy alarak 30. TBMM Başkanı seçildi.
- TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun 5 Ağustos 2025 tarihinden beri başkanlığını yürütmektedir.

AK Parti sitesinde Numan Kurtulmuş 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Twitter'da Numan Kurtulmuş 26 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBMM'de biyografisi

Nureddin Ardıçoğlu (1914, Harput - 4 Kasım 1982), Türk siyasetçi.
1914 yılında Harput'ta doğdu. Babası Muallim Nail Bey Annesi Pembe (Küçük) Hanımdır. Gazi Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Uzun bir süre Elazığ ve İzmir'de Tarih, Fransızca ve İngilizce öğretmenliği yaptı. Kısa bir süre Serbest avukatlık yaptı. Fuat Arna ve Osman Bölükbaşı ile kurdukları Millet Partisi ve savundukları Türkçülük-Turancılık fikrinin uzun soluklu bir savunucusu oldu. Millet Gazetesi başyazarlığı, serbest inşaat müteahhitliği, Kurucu Meclis Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi temsilciliği (6 Ocak 1961 - 15 Ekim 1961), 1. (XII) ve 2. (XIII) Dönem Elazığ Milletvekilliği ile Turizm ve Tanıtma Bakanlığı yaptı. Evli ve bir çocuk babasıydı. Ayrıca ismi Elazığ'da bir kültür merkezine verilmiştir. (bkz: Nurettin Ardıçoğlu Kültür Merkezi) Ardıçoğlu, 1961 Anayasası'nı hazırlayan komisyondaki kişilerden biridir.

Onur Başaran Öymen (d. 18 Ekim 1940, İstanbul), Türk diplomat ve siyasetçidir. Diplomat olarak uzun bir süre dış ülkelerde Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden Onur Öymen, daha sonra siyasete girmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi 22. dönem İstanbul ve 23. dönem Bursa milletvekili olan Öymen, aynı zamanda 5 Kasım 2003'ten 23 Mayıs 2010 tarihine kadar Cumhuriyet Halk Partisi genel başkan yardımcısıydı.

18 Ekim 1940'ta İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladıktan sonra 1963'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi ve aynı fakültede doktora yaptı. "Teknolojik Gelişme ve Savunma Politikası" başlıklı bir doktora tezi hazırladı. Bu tez Bilgi Yayınları tarafından yayımlandı.
1964 yılında Dışişleri Bakanlığında göreve başladı. Askerlik hizmetinin (1964 - 1966) ardından 1966 - 1968 yılları arasında NATO Dairesinde İkinci kâtip olarak görev yaptı. 1968'de Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği'nde İkinci kâtip daha sonra da başkatip olarak görevlendirildi.
Ankara'da Siyaset Planlama ve Avrupa Konseyi, daha sonra da Kıbrıs Dairelerinde Şube Müdürlüğü yaptıktan sonra 1974 yılında Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı oldu. 1978 yılında Dışişleri Bakanı'nın özel danışmanı olarak görevlendirildi. Bir yıl sonra Ekonomik İşler Daire Başkanı oldu. 80'li yılların başında Prag Büyükelçiliği Müsteşarlığı (1980), Madrid Büyükelçiliği Müsteşarlığı (1982) görevleriyle yurtdışında bulundu. 1984 yılında Siyasi İnceleme ve Değerlendirme Daire Başkanı olarak Ankara'ya döndü. 1985'te Siyaset Planlama Dairesi Başkanı oldu.
Kopenhag Büyükelçisi (1988), Bonn Büyükelçisi (1990) görevlerinin ardından 1995 yılında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olarak atandı. 1997'de NATO Daimi Temsilcisi oldu. 2002 yılının Ağustos ayında Dışişleri Bakanlığındaki görevinden emekli oldu.
Kasım 2002'de CHP İstanbul Milletvekili olarak meclise girdi. 5 Kasım 2003'ten 23 Mayıs 2010'a değin CHP Genel Başkan Yardımcısı olmuştur. Temmuz 2007'de CHP Bursa Milletvekili olarak mecliste yer almıştır. Londra'daki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün üyesidir.
İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolca dillerini bilen Onur Öymen, Nedret Öymen ile evlidir; iş insanı Burak Öymen ve mimar Başak Öymen'in babasıdır.

Onur Öymen 10 Kasım 2009 günü TBMM'de yaptığı konuşmada hükûmetin izlediği siyaseti eleştirerek, Atatürk'ün terörle nasıl mücadele ettiği konusunda Şeyh Said İsyanı, Dersim İsyanı gibi olayların bastırılmasını örnek gösterdi. Bu açıklama bazı kesimlerde tepkilere neden oldu. Onur Öymen 13 Kasım 2009 günü yaptığı açıklamada "İnsanlarımız eğer bizim hiç kastetmediğimiz nedenlerle üzüldülerse, incindilerse, onlardan gerçekten özür dileriz" diye konuştu.

1995  Yılın Bürokratı Ödülü, Nokta dergisi
1995, 1996, 1997  Yılın Hariciyecisi Ödülü, Türkiye Sanayiciler ve İşadamları Vakfı
1997 Abdi İpekçi Barış Ödülü, Milliyet Gazetesi
2005 Yılın Politikacısı Ödülü, Nokta Dergisi
2022 - ADD Yılın Atatürkçüsü Ödülü (Uluslararası ilişkiler dalında)

Türkiye'nin Gücü (1998)
Geleceği Yakalamak: Küreselleşme ve Devlet Reformu (2000)
Silahsız Savaş: Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi (2002)
Ulusal Çıkarlar: Küreselleşme Çağında Ulus Devleti Korumak (2005)
Çıkış Yolu (2008)
Bir Propaganda Silahı Olarak BASIN (2014)
Arka Plan Teröre Yön Verenler (2016)
Zor Rota: Gençlik ve Diplomasi Anıları (2017)
Baskılara Direnirken: Bir Cumhuriyetçinin Siyaset Anıları (2020)

Resmî site
Onur Öymen'in TBMM'deki sayfası15 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orhan Birgit (13 Temmuz 1927, Kars, Türkiye - 15 Ekim 2019), Türk gazeteci ve siyasetçi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Tan Olayı olarak bilinen, Tan gazetesi ve matbaasının tahrip edildiği baskında yer aldı. Öğrenciliği sırasında başladığı gazeteciliğini Ulus Gazetesi'nin İstanbul temsilcisi, Dünya ve Yeni Sabah Gazeteleri'nin muhabiri olarak sürdürdü. Hürriyet ve Cumhuriyet'te çalıştı, yazılar yazdı. 6-7 Eylül 1955 olaylarında etkili olan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin üyelerindendi.
Haftalık Kim Dergisini yayımladı. Serbest Avukat olarak çalıştı. Hürriyet Vakfı'nda hukuk müşavir ve başkan olarak görev aldı. Cumhuriyet Halk Partisi’nde fiilen siyasete girdi. CHP’de Ocak ve ilçe başkanlıkları yanında İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyeliğinde görev aldı. 27 Mayıs 1960 darbesi öncesinde öğrenci nümayişlerinin tezgâhlanması sürecinde faal rol aldığını kendisi ifade etti. Bu sırada, "öğrencilerin Et ve Balık Kurumu'nda kıyma makinelerinde kıyıldığı" yolunda düzmece haberler yayınladığını, haberlerin yalan olduğunu daha sonra öğrendiğini söyledi. Dokuz Subay Hadisesi'nin faili darbecileri CHP il sekreteri İlhami Sancar'ın emriyle müdafaa edip kurtardığını açıkladı. 2. (XIII), 4. (XV) ve 5. (XVI) Dönem İstanbul, 3. (XIV) Dönem Ankara milletvekilliği TBMM CHP Grup Yönetim Kurulu üyeliği ve Parti Grup Sözcülüğü görevini yürüttü. 18. Kurultayda CHP Parti Meclisi Üyeliğine ve Merkez Yönetim Kurulu üyeliğine ve aynı zamanda Partinin sözcülüğüne getirildi. Turizm ve Tanıtma Bakanı olduğu hükûmetin sözcüsü olarak da görev yaptı. Eskişehir Anadolu, Bilgi, İstanbul ve Galatasaray üniversiteleri iletişim fakültelerinde ders verdi. Kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu'nca Fahrî Doktora tevdi edildi. Aydın Doğan Vakfı yürütme kurulu üyeliği yapmış ve Basın Konseyi başkanlığını da bir dönem yürütmüştür. Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yaptı. Evli ve bir çocuk babasıydı.
Orhan Birgit, 92 yaşında öldü. Cenazesi Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'nde defnedildi.

Evvel Zaman İçinde (2005, Doğan Kitap)
Kalbur Saman İçinde (2012, Doğan Kitap)

Gazeteci Birgit'ten 27 Mayıs itirafı: Öğrencileri ben organize ettim

Radikal, Doğan Yayın Holding'e ait günlük gazetedir. 1996'da yayın hayatına başlayan gazetenin basılı yayını Haziran 2014'te, dijital yayını Mart 2016'da son bulmuştur.

Radikal gazetesi 1996 yılında basılı olarak yayına başlamıştır. Amerikan The New York Times ve İngiliz The Guardian gazetesinin versiyonudur. Radikal İki, Radikal Kitap ve Radikal Hayat isimli ekleri bulunmaktaydı. 28 Mart 1998'de internet üzerinden de yayıncılığa başlayan Radikal, 17 Ekim 2010 tarihinden itibaren tabloid boyda yayınlanmaya başlamıştır.
Radikal, zarar ettiği gerekçesiyle basılı yayınını 21 Haziran 2014 tarihinde sonlandırıp dijital gazeteciliğe geçmiştir.
Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olan Ezgi Başaran, 2 Aralık 2015 tarihinde görevini Cem Erciyes'e bıraktı.

22 Mart 2016 tarihinde, Radikal'in internet yayının da 2016 yılı Mart ayının sonu itibarıyla son bulacağı, Radikal Kitap'ın ise Hürriyet bünyesinde çıkmaya devam edeceği duyurulmuştur. Bazı yazarlar kapatma kararına tepki gösterdi ve kapatma kararının kendilerine bildirilmediğini, kararı Twitter'dan öğrendiklerini söylediler.

Ezgi Başaran: Herkesin hikâyesini anlattık. İyi gazetecilik yaptık. Bugün bunu diyebilmek büyük lükstür. Radikal Yazı İşleri'ne ve okurlarına teşekkürler.
Cem Erciyes: Radikal kapandı çok üzgünüm. Belki tek tesellimiz Radikal Kitap'ın yayın hayatına devam edecek olması.
Mirgün Cabas: Radikal'in kapatılması çok can sıkıcı... Hürriyet sitesinde ‘Radikal nasıl kapandı’ galerisi yaparlar belki, tıklaya tıklaya okuruz.
Ahmet Ümit: Radikal internet sitesi kapatılıyormuş. Üzüldüm. Kirli siyasetin, kirli gazeteciliğin iyi şeylere tahammülü yok.
Fehim Taştekin: Radikal kapanıyor. Taksit taksit yok oluyoruz.
Ümit Kıvanç: Twitter'daydım. (...) Bunu bilen var mı dememe kalmadı ki tweet'ler gelmeye başladı. Böylece öğrenmiş oldum. Öyle anlaşılıyor ki, kimseye haber de verilmemiş.
Radikal'in aktif köşe yazarları 'Veda' yazılarını Radikal'in sitesinde 4 Nisan 2016 tarihinde yayınladılar.

Rıfkı Danışman (1924, Erzurum, Türkiye - 14 Temmuz 2018, Ankara, Türkiye), Türk siyasetçidir.
1924 yılında Erzurum'da doğdu. Erzurum Lisesini bitirdikten İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu'ndan mezun oldu. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE)'de Kamu Yöneticiliği alanında yüksek lisansını tamamladı. PTT Genel Müdürlüğünde Daire Başkanlığı, Genel Sekreterlik ve Yönetim Kurulu Üyeliği, PTT Futbol Kulübü II. Başkanlığı, Türk Halk Oyunları ve Halk Türküleri Federasyonu Başkanlığı yapmıştır. Adalet Parti'sinden 1969 3. (XIV), 1973 4. (XV) ve 1977  5. (XVI) Dönemlerinde Erzurum Milletvekili seçilmiştir. 12 Mart 1971 askeri muhtırasından sonra kurulan II. Nihat Erim Hükûmeti (11.12.1971- 22.05.1972)ile Ferit Melen Hükûmetinde (22.05.1972- 15.04.1973) Ulaştırma Bakanı, IV. Süleyman Demirel Hükûmetinde (01.04.1975- 14.06.1977) Kültür Bakanı olarak görev yapmış bakanlığı Türkiye genelinde ilk kez teşkilatlanması ve Millî Kütüphanenin kurulması gibi önemli katkıları çalışmaları olmuştur. 
1988 - 1994 yılları arasında Sermaye Piyasası Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapmıştır. Kendisine ait olan çok geniş bir kitap koleksiyonunu eski Erzurum Müftüsü ve Müderrisi olan babası Sakıp Danışman'ın anısına yapılmış olan Erzurum Atatürk Üniversitesi Sakıp Danışman Salonu'na bağışlamıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Oğulları Haldun Atıf Danışman ve Ahmet Ümit Danışman'dır.

Selim Rauf Sarper (d. 14 Haziran 1899, İstanbul - ö. 11 Ekim 1968, İstanbul), Türk diplomat ve siyasetçi.

Liseyi Almanya'da bitirdi. Berlin'de başladığı hukuk eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Şark İstiklal Mahkemesi'nde zabıt kâtipliği dahil çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, 1927 yılından itibaren Dışişleri Bakanlığı'na intisap etti.
Dış temsilciliklerde kâtiplik, başkatiplik yaptı. Bükreş büyükelçiliğinde müsteşar olarak görev yaptıktan sonra Ankara'da Basın ve Yayın Genel Müdürlüğü'ne tayin edildi. Moskova ve Roma'da büyükelçi; Birleşmiş Milletler nezdinde Türkiye daimi delegesi, NATO Konseyi Türkiye daimi temsilcisi, dışişleri bakanlığı genel sekreterliği görevlerinde bulundu.
27 Mayıs 1960'tan sonra kurucu meclis bakanlar kurulu üyesi ve Cemal Gürsel hükûmetlerinde dışişleri bakanı oldu. 1961 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden İstanbul milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı. İsmet İnönü'nün koalisyon hükûmetinde de dışişleri bakanlığı görevini sürdürdü. 1965'te yeniden İstanbul milletvekili seçildi.
11 Ekim 1968'de öldü.

Siyasetçi veya politikacı, parti politikasında etkin olan bir kişi ya da hükûmette herhangi bir görevi elinde bulunduran bir kişi. Politikacılar, ülkeyi ve dolayısıyla insanlarını yöneten yasalar ya da politikalar önerir, destekler ve oluşturur. Politikacı, herhangi bir bürokratik kurumda, politik iktidara ulaşmaya çalışan herhangi biri de olabilir.

Politikacılar özellikle parti siyasetinde siyasi olarak aktif olan insanlardır. Siyasetçilerin pozisyonları yerel ofislerden, bölgesel ve ulusal hükûmetlerin yürütme, yasama ve yargı dairelerine kadar uzanmaktadır. Şerifler gibi bazı seçilmiş kolluk kuvvetleri dahi politikacı olarak kabul edilir.

Siyasetçiler konuşmaları ya da kampanya reklamlarındaki söylemleri ile tanınırlar. Özellikle seçmenlere aşina oldukları politik pozisyonlarını geliştirmelerine izin veren ortak temalar kullanmaları ile bilinirler. Politikacılar gerekliliği nedeniyle medyanın uzman kullanıcıları hâline gelirler.  19. yüzyılda siyasetçiler, posterlerin yanı sıra gazeteler, dergiler ve broşürleri de yoğun şekilde kullanmışlardır. 20. yüzyılda radyo ve televizyon dallarına geçerek televizyon reklamlarını bir seçim kampanyasının en pahalı parçası hâline getirmişlerdir.  21. yüzyılda internet ve akıllı telefonlara dayalı sosyal medyaya giderek bunlara daha fazla dâhil oldular.
Söylenti siyasette her zaman önemli bir rol oynamıştır; rakibin olumsuz söylentileri, kendi tarafı hakkındaki olumlu söylentilere göre daha etkili olur.

Bir kere seçildiklerinde, politikacılar hükûmet görevlisi olur ve siyaset yanlısı olmayan kalıcı bir bürokrasi ile uğraşmak zorundadır. Tarihsel olarak, her iki tarafın uzun vadeli hedefleri arasında ince bir çatışma olmuştur.

Birçok bilim insanı, siyasetçilerin özelliklerini yerel ve ulusal düzeylerde karşılaştırarak ve daha liberal olanları veya daha muhafazakâr olanları kıyaslayarak seçimler açısından daha başarılı ve daha az başarılı olanları karşılaştırırlar. Son yıllarda özel ilgi, kadın siyasetçilerin ayırt edici kariyer yollarına odaklanmıştır. Örneğin, Latin Amerika politikasında "Supermadre" modeli ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.
Birçok politikacının, binlerce isim ve yüzü hatırlaması ve hikâyeleri ile ilgili kişisel anıları hatırlama becerisine sahip olması bir basketbol oyuncusunun çok uzun boylu olması gibi bir avantajdır. Birleşik Devletler başkanları George W. Bush ve Bill Clinton bu tür anıları ile ünlüydü.
Diğer araştırmalarda, politikacıların diğer kişilerin gösterdikleri karmaşık kişiliklerden yoksun olduklarını ve bu nedenle basit zekâya sahip olduklarını göstermiştir.

Birçok eleştirmen, siyasetçilere halktan uzak oldukları eleştirisinde bulunur. Sürtüşme oluşturan ana konular arasında, siyasetçilerin aşırı biçimsel ve pek çok öfkeli ve mecazi ifade ile doldurduğu, yaygın olarak "belirsizlik, yanıltıcı ve şaşkınlık" girişimi olarak nitelendirilen biçimde konuşma biçimleridir.
Politikacılar kamu işleri ve halk için çalışmak yerine, mal veya hizmet karşılığında para alarak rüşvetçi ve yozlaşmış olarak düşünülürler.
Liderliği sürdüremeyen pek çok eski siyasetçi, yeni siyasetçileri eleştirel düşünce eksikliği nedeniyle eleştirirler.

Siyaset
Devlet adamı
Siyasi parti
Siyasi kampanya

 Vikisözlük'te Siyasetçi ile ilgili tanım bulabilirsiniz.

Sözcü, 27 Haziran 2007 tarihinde merkezi İstanbul olmak üzere kurulmuş Atatürkçü günlük gazete. Genel yayın yönetmenliğini Kenan Kurtkaya yapmaktadır.

Haziran 2007'de, daha önceden Doğan Yayın Holding bünyesinde yayın yapan Gözcü gazetesinin Nisan 2007'de kapanmasından sonra, isim haklarının alınmasıyla yayına başladı.

2007 yılında, İstanbul'da bir matbaa makinesi ve 67 personel ile yayına başlayan Sözcü gazetesi ilk çıktığı günlerde 60.000 adet satmıştır. Gazete 2008 yılının Eylül ayında ortalama 150.000 tiraj alırken, 2010 yılının aralık ayında ortalama 210.000 tiraj almıştır. 2011 yılına girildiğinde ise Sözcü, en çok okunan 10 gazetenin içine girmiş ve 5. sırada yer almıştır.
2012 yılına girildiğinde ise Sözcü, 303.358 tiraj yapan Sabah gazetesini, 328.030 tirajla geçmiş ve Türkiye'nin en yüksek tiraja sahip 4. gazetesi olmuştur. 2014 yılında ise 402.870 tiraj ile Zaman'ın ardından Türkiye'nin en çok tiraja sahip olan 2. gazetesi olmuştur. 8 Mayıs 2016 tarihi itibarıyla, günlük ortalama 288.649 adet tirajı ile Hürriyet, Sabah ve Posta gazetelerinin ardından en çok tiraj yapan dördüncü gazetedir.

Tavır Gazetesi
Sözcü TV
Korkusuz Gazetesi
AMK Gazetesi
Gırgır Dergisi
Sözcü Kitabevi 9 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yolsuzlukla Mücadele ve Dürüstlük Ödülü, gazetenin yazarı Necati Doğru'ya "Toplumsal Saydamlık Derneği" tarafından verilmiştir.

Resmî site

İbrahim Sıtkı Yırcalı (1908 - 29 Aralık 1988), Türk siyasetçidir.

1908 yılında doğdu. İstanbul Erkek Lisesinde öğrenim görmüştür. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi, Paris Hukuk Fakültesinde doktorasını tamamladı. Maliye müfettişliği, Balıkesir Postası Gazetesi sahipliği ve başyazarlığı, serbest avukatlık, IX., X., XI. Dönem Balıkesir milletvekilliği, TBMM başkanvekilliği, Cumhuriyet Senatosu Balıkesir üyeliği (12 Ekim 1975 - 12 Eylül 1980) ile Gümrük ve Tekel, İşletmeler, İktisat ve Ticaret, Basın Yayın ve Turizm, Sanayi bakanlıkları yaptı. Evli ve 2 çocuk babasıydı.
Balıkesir'in önde gelen ailelerinden birine mensuptur. Erkek kardeşi Sırrı Yırcalı da Demokrat Parti'den 10. ve 11. dönemlerde Balıkesir milletvekilliği yapmıştır. Yeğeni Rona Yırcalı, Balıkesir Sanayi Odası başkanlığı yapmıştır.

TBMM 16. dönem milletvekilleri listesi, 1977 Türkiye genel seçimleri ile seçilen ve 13 Haziran 1977'den 1980'de gerçekleşen 12 Eylül Darbesine kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapmış milletvekillerinin listesidir.

14 Ekim 1979 tarihinde Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme seçimlerinde AP 33, CHP 12, MSP 4, MHP 1 sandalye kazandı. Milletvekili ara seçimlerinin yapıldığı Konya, Manisa, Edirne, Muğla ve Aydın illerinde ise, AP 5 Milletvekili çıkardı. İl Seçim Kurullarından alınan resmi olmayan sonuçlara göre, seçimlere katılma oranı ortalama yüzde 75 oldu. Türkiye genelinde AP Senato seçimi yapılan 25 ilde oylarına yüzde 47.18'ini, Milletvekili ara seçimi yapılan 5 ilde ise yüzde 54.33'ünü aldı. Buna karşılık CHP, Senatoda yüzde 28.87, Milletvekili ara seçiminde ise yüzde 29.16 oranında oy aldı. 1977 seçimlerine göre, CHP oylarında 1 milyona yakın azalma olurken AP oylarında yüzde 7 oranında artış kaydedildi. Bunun üzerine, 16 Ekim 1979 tarihinde Başbakan Bülent Ecevit, Hükûmetin istifasını Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e sundu, istifasının kabul edilmesinden sonra Ankara'da bir basın toplantısı düzenleyen Bülent Ecevit, yeni hükûmetin kurulması görevinin AP Genel Başkanı Süleyman Demirel'e verilmesi gerektiğini söyleyerek, "Büyük sıkıntılar ve ağır bir sayısal bedeli ödemeyi göze alarak ekonomiyi canlandırmaya ve güçlendirmeye çalıştık. Bunun rahatlatıcı sonuçları henüz günlük yaşamda yeterince hissedilmeden ara seçimlere girdik ve oy kaybettik" dedi. Ecevit daha sonra, ülkenin uzun bir bunalıma tahammülü olmadığını, ara hükûmet ve erken seçime de gerek bulunmadığını belirtti.
Ara seçim sonuçları:

^ EKİM 1979

TBMM 20. dönem milletvekilleri listesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 20. döneminde (8 Ocak 1996 - 25 Mart 1999) görev yapan, 1995'te seçilen, milletvekillerinin listesidir.

Anayasa Mahkemesi Esas Sayısı, 1997/1 (Siyasi Parti Kapatma); Karar Sayısı, 1998/1; Karar Günü, 16 Ocak 1998 olan kararı ile Refah Partisi'ni kapatmıştır. Partinin kapatılmasından sonra 147 milletvekilinin bağımsız kalmasıyla meclisteki bağımsız milletvekili sayısı 160'a yükseldi. Beyan ve eylemleri ile Parti'nin kapatılmasına neden olan, Konya Milletvekili Necmettin Erbakan, Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik'in milletvekilliklerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince, gerekçeli kararın Resmî Gazete'de yayımlandığı 22 Şubat 1998 tarihinde sona ermiştir. Adana Milletvekili Cevdet Akçalı, Antalya Milletvekili Arif Ahmet Denizolgun, Elazığ Milletvekili Hasan Belhan ve İstanbul Milletvekili Göksal Küçükali haricindeki bağımsız milletvekilleri Fazilet Partisi'ne geçtiler. Böylece bağımsız milletvekilinin sayısı düşmüş oldu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 20. Dönem Milletvekilleri Listesi26 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kapatma Kararı

Talat Halman (7 Temmuz 1931 - 5 Aralık 2014), Türk şair, yazar, çevirmen, akademisyen, diplomat, siyasetçi.
Türkçeye William Faulkner'in eserlerini, Shakespeare'in sonelerini; İngilizceye ise Dağlarca, Orhan Veli gibi şairlerin şiirlerini kazandırmış bir edebiyat adamı olan Halman, 1971'de Türkiye'nin Kültür Bakanlığı'nı kuran ve ilk Kültür Bakanı olarak yöneten kişidir.
Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölüm Başkanlığı, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı ve Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi dekanlığı yapmıştır.

7 Temmuz 1931'de Kadıköy’de dünyaya geldi. Babası, İhtiyat Filosu Komutanı Tümamiral Mahmut Sait Bey, annesi Nemlizade Tahsin Paşa’nın kızı Fatma İclal Hanım’dır. Aile, Mahmut Sait Bey’in Trabzon’un Holamana köyünden olması nedeniyle “Halman” soyadını almıştır.
Talât Halman, Robert Kolej'i bitirdikten sonra (1951), yüksek lisansını 1954 yılında Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde tamamladı. 1954’te Barbara Teitz ile evlendi; bu evlilikten oğlu Hür (Hugh) Talat Halman dünyaya geldi.  1998'e kadar ABD'de yaşayan Halman, 1960'a kadar Columbia Üniversitesi'nde  bulundu; geçici sürelerle Türkiye'de bulundu. Askerlik görevi nedeniyle Türkiye’de bulunduğu sırada Devlet Planlama Teşkilatı'nda yayın ve temsil şubesini kurmakla görevlendirildi; ardından ilk Yüksek Planlama Kurulu'nun raportörü oldu. Bu sivil görev sayesinde Türkiye’deki siyasi çevreyi tanıdı; askerlikten sonra ABD’ye döndü.
1960 yılında Türkiye’nin ilk hava subaylarından Salim Taşkıranel’in kızı Seniha Taşkıranel ile evlendi.  Bu evlilikten tiyatro oyuncusu kızı Defne Halman ile bir kaza sonucu 17 yaşında hayatını kaybeden oğlu Sait Salim Halman dünyaya geldi.
Akademik hayatına Columbia Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri vererek başladı. 1966 yılında Princeton Üniversitesi’ne geçti. Akademik çalışmalarının yanı sıra New York'taki WBAI Radyosunda Türk şiiriyle ilgili programlar yapmış; 1969-1971 arasında Milliyet gazetesinde köşe yazıları yayımlamıştır.
12 Mart Muhtırası’nın ardından Türkiye’ye döndü ve birinci Nihat Erim kabinesinde oluşturulan Kültür Bakanlığı’nda ilk Kültür Bakanı olarak görev alma teklifini kabul etti. Beş ay süren bakanlığı döneminde Galata Mevlevîhânesi’nin sema gösterileri için yeniden açılması kararına imza attı. Ekim ayında Türkiye’yi ziyaret eden İngiltere Kraliçesi Elizabeth kendisini, “Sir” unvanı kullanmasını sağlayan Büyük Haç Şövalyelik Nişanı ile onurlandırdı. Halman, Aralık ayında besteci Itrî'nin 259. ölüm yılı nedeniyle düzenlenen bir Klasik Türk müziği konseri için Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu'nun tahsis edilmesini onayladı. Bu karar, Atatürk devrimlerine aykırı olduğu düşüncesi ile tepki topladı. Dönemin ünlü virtüözü Suna Kan'ın da tartışmalara dahil olmasından sonra görevinden istifa etti. 11 Aralık 1971'de Birinci Erim Hükûmetinin sona ermesinin ardından kurulan II. Erim Hükümetinde Kültür Bakanlığı kaldırılmış ve Halman, ABD'ye dönerek Princeton Üniversitesinde akademik hayatına devam etmiştir.
12 Eylül darbesinden sonra Türkiye'nin yurt dışındaki kültür faaliyetlerini organize etmesi için Dışişleri Bakanlığı Kültür Elçisi olarak görevlendirildi.
Akademik çalışmalarına 1984-1986 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nde, ardından New York Üniversitesi'nde devam etti. İslam ve İslam Kültürü ile Ortadoğu konularında dersler veren Halman, 1986-1996 arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı bölüm başkanlığını yürüttü.
Kültür ve Dışişleri Bakanlıkları'nın isteği üzerine UNESCO genel kurullarına katılan Halman, 1989'da düzenlenen 25. genel kurulda Yunus Emre’nin 750. doğum yılının dünyada Yunus Emre Yılı olarak kutlanması kararının verilmesinde rol oynadı. 1991-1995 arasında UNESCO Yönetim Kurulu üyeliği yaptı; 1993’te Planlama Komisyonu’na başkanlık etti.
1998’de Türkiye’ye dönerek Bilkent Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kurdu. 2005 yılında üniversitenin İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi’nin dekanı oldu.
Kendisine 1988 yılında Boğaziçi Üniversitesi, 2006 yılında Ankara Üniversitesi, 2010 yılında Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi tarafından onursal doktor unvanı verilmiştir.
2008'den 2014'teki ölümüne kadar İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın Mütevelliler Kurulu Başkanlığı görevini üstlenmiştir. İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 2015 yılı itibarıyla Halman anısına Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'nü vermektedir.
5 Aralık 2014 tarihinde, kalp krizi geçirmesi sonucu öldü. Cenazesi  Edirnekapı Şehitliğine defnedilmiştir.

İngilizce ve Türkçe olarak yayımlanmış, on ikisi şiir kitabı olmak üzere elli kadar kitabı, bin beş yüzden fazla gazete yazısı, beş yüze yakın bilimsel makalesi, ansiklopedi maddesi ve eleştiri yazıları bulunur. En önemli yayınları arasında eski uygarlıkların şiirlerinden oluşan bir antoloji, Shakespeare'in sonelerinin çevirisi, Eski Mısır, Orta Doğu ve Eskimo şiirleri, seçilmiş makalelerinden oluşan kitaplar, William Faulkner'dan Türkçeye yaptığı çeviriler, Amerikan şairleriyle ilgili kitaplar, Mevlana ve Yunus Emre hakkındaki kitaplar sayılabilir.
Halman'ın şiir kitapları şunlardır: Sessiz Soru, Uzak Ağıt, Canevi, Birler, Can Kulağı, İkiler, Dört Gök Dört Gönül, Tuyuğlar, A Last Lullaby, Shadows of Love / Les ombres de l'amour.

Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü, 1999
ABD Türk Dernekleri Asamblesi: ABD'deki en başarılı Türk bilim adamı armağanı
Columbia Üniversitesi Thorn Wilder Çeviri Armağanı
Rockfeller Vakfı Bilimsel Araştırma Bursu
Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü
Knight Grand Cross Madalyası (“Sir” karşılığı), 1971

Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Kataloğu25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarhan Erdem, (1933, Bartın, - 8 Haziran 2022, Muğla), Türk siyasetçi, araştırmacı, yazar. 1977 yılında 40. Türkiye Hükûmeti'nde Türkiye Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak görev aldı. Erdem ayrıca, Cumhuriyet Halk Partisi'nden 16. Dönem İstanbul milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı ve 1999-2000 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği görevini yürüttü.

1933 yılında Bartın, Kurucaşile'de doğdu. 1959 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Fakültesi'nden mezun oldu.

1959-1995 yılları arasında Türkiye Şeker Fabrikaları, Millî Savunma Bakanlığı Altyapı Tesisleri, Şişecam topluluğuna bağlı Cam Elyaf Sanayi A.Ş., Doğan Holding gibi farklı kurum ve kuruluşlarda proje ve kontrol mühendisliği, genel müdürlük ve genel koordinatörlük gibi görevlerde bulunduktan sonra 1987 yılında KONDA Araştırma ve Danışmanlık şirketini kurdu. Farklı dönemlerde Milliyet ve Radikal gazetelerinde köse yazıları yazdı. Radikal gazetesinin yayımına son verilmesinin ardından köşe yazılarına T24 haber sitesinde devam etti.
1953 yılında CHP'ye kaydoldu. Belde yöneticiliğinden, partinin genel sekreterliğine kadar hemen hemen bütün kademelerde çalıştı. Öğrenci dernekleri ve meslek odalarında yönetim kurulu üyeliği ve Behçet Kemal Çağlar'dan etkilenerek Türk Devrim Ocakları'nın genel başkanlığını da yapmıştır.
1977 yılında İstanbul milletvekili seçildi. 1977 haziranında güvenoyu alamayan Ecevit hükûmetinde sanayi ve teknoloji bakanıydı.
2008 yılında Ahmet İnsel ve Baskın Oran'ın başlattığı Ermenilerden özür diliyorum kampanyasına destek veren isimlerden biri oldu.
2013 yılında Akil İnsanlar Heyeti'nin Ege Bölgesi temsilcisi seçildi.

ANAP İzmir eski milletvekili ve TBMM başkanlarından İsmet Kaya Erdem'in kardeşidir. Evli ve 2 çocuğu vardır. Tarhan Erdem, TESEV üyesiydi. Erdem, 8 Haziran 2022 tarihinde Bodrum, Muğla'da tedavi gördüğü hastanede 89 yaşında öldü.
Cenazesi 11 Haziran 2022 tarihinde Bebek Camii'nde kılınan namazının ardından, Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.

CHP İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyeleri: 1928-1980, Doğan Kitap, 2020, ISBN 9786050978469
Yasama Meclisi Üyeleri Seçimi ve Siyasi Partiler Kanunları 1876-2013, Doğan Kitap, 2013, ISBN 9786050917796
Anayasalar ve Belgeler 1876 - 2012, Doğan Kitap, 2012, ISBN 9786050911350
Kapana Sıkışanlara, Doğan Kitap, ISBN 9789759918873
Tıkanan Siyaset, Sel Yayıncılık, ISBN 9789755701332
Oy Aldılar Seçilemediler, Yalçın Yayınları, 2009, ISBN 9789754881080

Tercüman, Barak Medya Grup bünyesinde bulunan haftalık gazete ve İnternet Haber Portalı.

Gazetenin kökeni, 1860 yılında Agah Efendi ve İbrahim Şinasi tarafından kurulan Tercümân-ı Ahvâl gazetesine dayanmaktadır. Daha sonra Tercüman Gazetesi olarak 1949 yılında tekrar yayın hayatına başlayan ve Türk basın tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Gazetenin kurucuları Kemal Ilıcak, Sadettin Çulcu ve Ünal Sakman'dır. İlk dönem yazarları ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaşar Nabi Nayır, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Tarık Buğra, Yavuz Donat, Rauf Tamer, Ergun Göze, Reşat Ekrem Koçu, Murat Sertoğlu, Mehmet Barlas, Ali Rıza Alp, Güneri Cıvaoğlu, Nazlı Ilıcak, Yavuz Donat, Ertuğrul Yeşiltepe ve Yavuz Bülent Bakiler'dir. Semih Balcıoğlu'nun karikatürleri de gazetede yayımlanmıştır. Spor servisinde Ümit Aktan, Şansal Büyüka, Ziya Şengül ve Ömer Çavuşoğlu de vardı.
Tercüman, ideolojik olarak milliyetçi ve muhafazakâr görüşleri benimsedi. "Uydurma dil" olarak adlandırdığı TDK tarafından türetilen yeni kelimelere karşı mücadele ile sola muhalefet ve sağın birleşmesi gerekliliği gazetenin savunduğu başlıca görüşler arasındadır. Pehlivan tefrikaları, spor sayfası, "1001 Hadis" kitap yayınları Tercüman gazetesinin tirajını artıran unsurlar oldu.
1986 yılında Taha Akyol, Genel Yayın Müdürü oldu. Gazete bu dönemde kitap ve ek şeklindeki promosyonlara ağırlık vardi.
İlk sahibi Kemal Ilıcak 1993'te öldükten sonra Tercüman mali bir krize girdi ve Haziran 1993'te Sedat Çolak'a satıldı ve 19 Ocak 1995'te de kapandı. Buna karşılık, gazete üzerindeki hak iddiasını devam ettiren Ilıcaklar, 2003 yılında Dünden Bugüne Tercüman adında bir başka gazete çıkarmaya başladılar. Aynı yıl Halka ve Olaylara Tercüman tekrar yayına hayatına başladı ancak Çukurova Holding'e satıldı. Anlaşmazlığın yargıya intikal etmesi üzerine, 2005 yılında mahkeme kararıyla isim haklarının Çukurova Holding'e geçtiği tescil edildi. Akşam ve Güneş'le birlikte Çukurova Holding bünyesinde yayın yapan Tercüman gazetesi 24 Haziran 2010 tarihinde tekrar kapandı.

Tercüman-ı Ahvâl (1860-1866)
Tercüman-ı Hakikat (1878-1921)
Hadiselere Tercüman (1955-1961)
Tercüman (1961-1995)
Dünden Bugüne Tercüman (2003-2005)
Halka ve Olaylara Tercüman (2003-2010)
Halka Tercüman (2008-günümüz)
Tercüman binası

Radikal gazetesinin konuyla ilgili haberi30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Turan Güneş (25 Haziran 1921, Kandıra, Kocaeli - 9 Nisan 1982, Çanakkale), Türk siyasetçi ve bilim insanıydı.
Kıbrıs Harekâtı sırasında dışişleri bakanı olarak görev yapmaktaydı.

Ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. 1945'te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni (İÜHF) bitirdi. Doktora çalışmasını Fransa'da Paris Hukuk Fakültesinde yaptı. 1951'de İÜHF Anayasa Kürsüsünde asistan, 1954'te doçent oldu. 1947'de DP Kandıra örgütünün kurucuları arasında yer alarak siyasete atıldı, 1954'te DP'den Kocaeli milletvekili seçildi. Bir süre sonra parti yönetimini eleştirmeye başladı. Basına ispat hakkı tanınmasını isteyen arkadaşlarıyla birlikte 1955'te DP'den çıkarıldı. HP'nin kurucuları arasında yer aldı, partinin genel sekreterliğini üstlendi. 1958'de HP'nin feshine karar verilince birçok HP'liyle birlikte CHP'ye katıldı ve partinin merkez yönetiminde yer aldı.
Güneş 27 Mayıs darbesi sonra Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilcisi (6 Ocak 1961 - 25 Ekim 1961) olarak seçildi. 1961 seçimlerinde TBMM'ye giremeyince öğretim üyeliğine geri döndü, 1965'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde idare hukuku profesörü oldu.1965'ten sonra CHP'nin içinde gelişen ortanın solu hareketinin önderleri arasında yer aldı. 1973 seçimlerinde Kocaeli milletvekili olarak yeniden TBMM'ye girdi. 1974 yılında kurulan CHP-MSP koalisyonunda Dışişleri Bakanlığı yaptı. 20 Temmuz 1974'teki Kıbrıs Harekâtı ardından yapılan Cenevre görüşmelerinde Türkiye'yi temsil etti. Haziran 1977 seçimlerinde de Kocaeli milletvekili seçilen Güneş, güvenoyu alamayan CHP azınlık hükûmetinde devlet bakanı ve başbakan yardımcısıydı.
Turan Güneş ayrıca değişik dönemlerde Avrupa Konseyi Danışma Meclisi üyeliği ve Avrupa Konseyi Siyasi İşler Komisyonu başkanlığı yaptı.
24. dönem CHP Kocaeli milletvekili olan, ekonomist Hurşit Güneş'in babasıdır.
Ölümünden sonra, 1983'te Araba Devrilmeden Önce adlı kitabı, 1989'da Ferenc Fejtő'den çevirdiği Herşeye Rağmen Sosyal Demokrasi ve 2009'da Hurşit Güneş tarafından derlenen Türk Demokrasisinin Analizi yayımlanmıştır.
Ankara'da TRT Ankara yönetim binasının bulunduğu bir bulvar ile Bülent Ecevit ve ailesinin Or-An'da yaşadığı ev onun adını taşımaktadır.

Turan Güneş 9 Nisan 1982'de İstanbul'dan İzmir'e giderken, Çanakkale yakınlarında gemide geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Levent Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki aile kabristanlığında toprağa verildi.

Türkiye siyasi tarihi, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk ulus devletini ihdas etmesine giden yolda bir evre olan Türk Kurtuluş Savaşı ile başlar.

Türk Kurtuluş Savaşı, I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nin İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Mîsâk-ı Millî sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için girişilen çok cepheli siyasi ve askeri mücadeledir. 1919-1922 yılları arasında gerçekleşmiş ve 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile resmen sona ermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşması'nda da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye'de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır.

Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Antlaşması'nın ardından TBMM'de en çok tartışılan konulardan biri olan yeni devletin niteliği sorunu Mustafa Kemal Paşa'nın 28 Ekim gecesi İsmet İnönü'yle, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırlaması ile son buldu. 29 Ekim 1923 günü,"Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükûmet şekli Cumhuriyettir"esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edildi ve yeni Türk Devleti'nin adı artık Türkiye Cumhuriyeti idi. Bu karar ise halka ilk kez 30 Ekim 1923 tarihli Anadolu'da Yeni Gün gazetesinde "Büyük Millet Meclisi Şekl-i Hükümetimizi Tespit Eden Teşkilat-ı Esasiye Tadilatını Kabul ve Türkiye Cumhuriyetini İlan Eylemiştir” manşetiyle duyuruldu.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, devlet-hükûmet başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927, 1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.
Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili talimatlar verdi. Yurt dışına hiçbir resmî ziyaret için çıkmamakla birlikte, Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını ve komutanlarını ağırladı.

Atatürk dönemi iç politikası devrimleri ve yapılan yenilikleri kapsar.
Atatürk Halk Fırkası adıyla bir parti kurmak niyetini ve siyasi fırkaların gerekliliğini 7 Şubat 1923'te Balıkesir Paşa Camii'nde halka hitaben yaptığı, halkçılık temeline dayalı bir fırkanın kurulması üzerinde durduğu konuşmada

'Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir... Halk Fırkası halkımıza terbiye-i siyasiye vermek için bir mektep olacaktır' diyerek belli etmiştir.
9 Eylül 1923'te Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yasal siyasi partisidir. Başlangıçta adı "Halk Fırkası" olan parti 1924 yılındaki kurultayda adını "Cumhuriyet Halk Fırkası" olarak değiştirdi. 1927 yılında "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik" ve "Laiklik" ilkelerini tüzüğüne ekledi. 1935 yılındaki kurultayda daha önceki dört ilkeye "Devletçilik" ve '"Devrimcilik" ilkeleri de eklenerek ilkeler altıya çıkarıldı ve partinin adı "Cumhuriyet Halk Partisi" oldu.
Atatürk Devrimleri veya diğer adıyla Atatürk İnkılapları, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından öncülük edilen, günümüzde Atatürk İlkeleri olarak bilinen ilkeler doğrultusunda, 1922 ile 1937 yılları arasında hayata geçirilen bir dizi yasal, hukuki, dini, kültürel, sosyal ve ekonomik değişikliklerdir. Bu devrimlerin amacı, Atatürk tarafından; "Türkiye'yi gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkartmak" olarak beyan edilmiştir.
Cumhuriyetin ilanı, milletin yönetilme şeklinin belirlenmiş olduğu, Atatürk'ün siyasi devrimlerinden bir tanesidir. 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılışı ile millî egemenliğe dayalı yeni bir devlet kurulmuştu. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı devam ederken, millî birlik ve beraberliğin bozulmaması için rejimin adı konulmamıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) 25 Ekim 1923'te ortaya çıkan kabine bunalımı sonucunda, bu yönetim şeklinin kusurları daha net ortaya çıkmış ve 29 Ekim'de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek, ülkenin yönetim şekli cumhuriyet olarak belirlenmiştir.
Cumhuriyet'in ilanı Atatürk ve silah arkadaşları arasında görüş ayrılıklarına, dolayısıyla tepkilere yol açmıştı. Bu ayrılıklar Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)'na karşı ilk muhalefet hareketini doğurdu. Bu gelişmeden sonra Millî Mücadele döneminde M. Kemal Paşa'nın yakınında yer alan ve onu destekleyen Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar gibi önemli komutan ve şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurdular.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Said İsyanı sonrasında, programındaki fırkamız itikad-ı diniyeye ve fıkriyeye hürmetkardır maddesinden dolayı isyandan sorumlu tutularak 5 Haziran 1925'te kapatıldı.
1923-1929 yılları arasında Teşvik-i Sanayi Politikası uygulanmışsa da dünyada yaşanan ekonomik kriz nedeniyle beklenen ölçüde yararlı olamamıştır. Bunun sonucunda 1932 yılında hükûmet devletin üretime yönelen temel yatırımları gerçekleştirmesini üstlenmesine karar vermiştir.
1930'lu yıllar dünya tarihi açısından son derece önemliydi. Avrupa'da faşizm yayılmakla birlikte Türkiye'nin doğu komşusu SSCB'de de sosyalist idare anlayışı totaliter ve merkeziyetçi bir şekilde yayılmaktaydı. Dünyada ekonomik buhran halklar üzerinde etkisini artırarak sürdürmekteydi. Türkiye iktisadi buhranı atlatabilmek ve hızla kalkınabilmek maksadıyla devletçilik uygulamasına geçmişti.
1934 yılında I. Beş Yıllık Sanayileşme Planı devreye sokuldu. En büyük ağırlık dokuma sektörüne verilmekteydi. Fabrikaların büyük bir kısmı Sovyet kredisi ve teknolojisi ile kuruluyordu. Demiryolları yapımına önem verilmekteydi.

Atatürk'ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanlığına seçilen İnönü Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına da getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu.
26 Aralık 1938'de toplanan CHP Üçüncü Büyük Kurultayı'nda İsmet Paşa değişmez genel başkan ve Millî Şef ilan edilmesiyle yaklaşık 12 yıl sürecek olan millî şeflik dönemi başlamış oluyordu.
Ocak 1939'a kadar Atatürk'ün son başbakanı olan Celal Bayar ile ve kurduğu 10. Hükûmet ile çalışmış Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'nın yerine Refik Saydam, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras'ın yerine ise Şükrü Saracoğlu getirilmiştir. Dış politika ilkeleri ve ekonomik politika farklılıkları yüzünden 25 Ocak 1939'da istifa eden Bayar yerine Refik Saydam yeni hükûmeti kurmuştur.

II. Dünya Savaşı (1939-1945) döneminde İnönü ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Gene bu dönemde Hasan Âli Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu ve geliştirildi.
Savaş nedeniyle çok sayıda gencin askere alınması ve temel ürünlerle ilgili olarak devlet stoklarının geniş tutulması nedeniyle iç piyasada büyük darlık yaşanmış ve ürünlerin fiyatları olağanüstü artmıştır. Aynı dönemde hükûmet stokçu, karaborsacı ve fırsatçılarla yoğun bir şekilde mücadele etmişse de, toplumun geniş kesmi tatmin edilememiştir.
1950 genel seçimlerinden sonra CHP iktidarı Demokrat Parti'ye (DP) bırakırken, İsmet İnönü ana muhalefet partisi genel başkanı olarak siyasal rolünü sürdürdü. On yıllık muhalefet dönemi sonunda 27 Mayıs sonrası yeni anayasa kabulü ile 15 Ekim 1961 genel seçimlerinden CHP birinci parti olarak çıkınca, İnönü yeniden hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Bu dönemde CHP-AP, CHP-YTP-CKMP ve CHP-Bağımsızlar koalisyon hükûmetlerine başkanlık etti.

Amerikalı general Douglas MacArthur'la 1931 senesinde yaptığı bir konuşmada Atatürk şöyle demektedir:

Versay Antlaşması, I. Dünya Savaşı'nı hazırlayan nedenlerin hiçbirini ortadan kaldırmamış, tersine dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiştir. Galip devletler yenilenlere barış koşullarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini dikkate almamışlar, yalnız düşmanlık duygularının üzerinde durmuşlardır. Böylelikle de bugün içinde yaşadığımız barış, ateşkesten öteye gidememiştir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa'nın kaderi Almanya'nın tutumuna bağlı kalacaktır.
II. Dünya Savaşı 20. yüzyılın iki topyekûn savaşından ikincisidir. Altı yıl boyunca, dünyanın çeşitli bölgelerinde süren kesintisiz savaşlarla süre giden II. Dünya Savaşı, Alman ordularının Polonya'ya saldırdığı 1 Eylül 1939'da başlamış kabul edilir. Ne var ki, birbirinden kopuk görünseler de bu tarihten önceki çatışmalar ve I. Dünya Savaşı sonrası yapılan ancak mağlup devletleri memnun etmemiş olan antlaşmaların geçersiz kılınması, savaşta birincil rol oynayan tarafların stratejik hedefleri arasında yer aldığından, savaşın başlangıcı tarihsel olarak daha geriye gitmektedir.
İnsan kaynakları yönünden ağır sonuçları yaşanan bir Kurtuluş Savaşı'nın hemen ardından yeni bir savaşa girmemek konusunda kesin olarak kararlı olan Türk yönetimi, sonuna kadar denge politikasını sürdürebilmiştir.
Kaçınılmaz görünen Avrupa savaşı dışında kalabilmeyi sağlamak üzere, İngiltere ve Fransa'yla 19 Ekim 1939'da Ankara'da bir ittifak anlaşması imzalandı.

Alman ordularının Balkanlar'ı istilasının hemen ardından Alman hükûmeti Türkiye'ye bir saldırmazlık anlaşması önermiştir. Hitler, devrin Türk cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye gönderdiği kişisel mektubunda, Alman ordularının Türk sınırlarına 85 km'den daha fazla yaklaşmayacağı güvencesini kişisel olarak verdiğini belirtmektedir.
18 Haziran 1941'de imzalanan saldırmazlık anlaşması Türkiye'nin Almanya ile olan ilişkileri yönünden bir kilometre taşı oldu. Ne var ki 10 Ağustos 1941'de Rusya ve İngiltere, ortak notayı Türk hükûmetine ilettiler.
Bu notada, Türkiye'nin toprak bütünlüğüne saygılı 

Mustafa Tınaz Titiz (18 Nisan 1942, İstanbul, Türkiye), Türk siyasetçidir.

18 Nisan 1942'de İstanbul'da doğdu. 1963 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi, Elektrik Mühendisliği Bölümünü bitirdi ve 1969 yılında Correspondence Course from Education for Career Advancement, on "Logic Design of Digital Computers" dalında eğitim aldı.
1963-81 yıllarında Ereğli Kömürleri İşletmesi'nde çalıştı.
1983-87 döneminde İstanbul Milletvekili, 1985-87 yıllarında İstihdam, Bilim ve Teknolojiden sorumlu Devlet Bakanı, 1987-89 Kültür ve Turizm Bakanı, 1987-91 döneminde Zonguldak Milletvekili, 1991-95'te Ankara Milletvekili ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi görevlerinde bulundu.
İTÜ'den sınıf arkadaşı Tülay Titiz (Eriş) ile evlidir. 2014 itibarıyla bir oğlu, bir kızı ve üç torunu vardır. 1993 yılında İnkılap Kitabevi tarafından yayınlanan "Eko-Liberal Hareket": Yeni Bir Politik Platform için Çağrı başlıklı bir kitabı bulunmaktadır.

Tınaz Titiz'in Web Sayfası26 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ulus, 10 Ocak 1920 tarihinden beri Türkiye'de yayımlanan haftalık gazete.

Heyet-i Temsiliye, Sivas’tan ayrılıp Ankara'ya geldikten sonra, mücadelenin durumu hakkında halkı ve dış dünyayı bilgilendirmek, Millî Mücadele lehinde propaganda yapmak için Ankara’da yeni bir gazetenin çıkarılmasına karar verdi. Gazetenin adı; Sivas’taki İrâde-i Milliye'yi çağrıştırdığı için “Hâkimiyet-i Milliye” olarak belirlendi.
Haftada iki gün ve dört sayfalık olarak çıkarılmaya başlayan gazetenin ilk sayıları, Ankara Valiliği'nin alt katındaki Vilayet Matbaası’nda basıldı. Vilayet Matbaasının bütün makineleri ve çalışanları Hâkimiyet-i Milliye'ye devredilmişti. Gazetenin yazıhanesi Ulus Meydanı'ndaki Veli Han'da bulunuyordu. Gazetenin Mesul Müdürü Recep Zühtü Bey, Yazı İşleri Müdürü ise Nizamettin Nazif idi.
Yazıların yayınlanması ve dağıtılması ile Heyet-i Temsiliye üyesi Hakkı Behiç Bey ilgilenmekteydi. Mustafa Kemal kendi düşüncelerini Hakkı Behiç’e not ettirmekte; diğer yazıları da tek tek incelemekteydi. Yazıların altına Mustafa Kemal’in imzası konmuyordu; bazı yazıların altına yıldız konmuştur; bu yazıların Mustafa Kemal’in kaleme aldığı veya not ettirdiği yazılar olduğu düşünülür.
Kurtuluş Savaşı'nın galibiyetle sonuçlanması ve Cumhuriyetin ilanından sonra da Cumhuriyet Halk Fırkası'nın yarı-resmi yayın organı olarak hayatını sürdüren Hâkimiyet-i Milliye; 28 Kasım 1934 tarihinde Ulus adını almıştır.

Gazete, başlangıçta 57 x 82 boyutlu kağıdın ikiye katlanışı ile 4 sütun üzerinden hazırlanıyordu

10 Ocak 1920 Cumartesi günü gazetenin ilk sayısı yayınlandı. Gazete adının altında “mesleği milletin iradesini hakim kılmaktır” alt başlığı yer alıyordu.
İlk sayı, iki yaprak olarak çıkmıştı. Mustafa Kemal'in not ettirdiği başyazı, bütün ilk sayfayı kaplıyordu. Yazıda, Milli Mücadele'nin hedefleri anlatılmıştı. Bursalı hanımların Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti'ne çektikleri işgali protesto eden uzun telgrafı ile Fransızların Maraş'ı işgallerini protesto eden Pazarcık Müftüsü, Belediye Başkanı ve halkın telgrafı da ilk sayıda yer alıyordu.
Gazete, 47. Sayıdan sonra 18 Temmuz 1920'den itibaren haftada üç gün yayımlanmaya başladı. Teknik yetersizlikler yüzünden 6 Eylül 1920 - 30 Ekim 1920 arasında yine haftada iki gün yayınlandı.

Eskişehir'de Arif Oruç'un çıkardığı Yeni Dünya gazetesine Çerkez Ethem Ayaklanması'ndan sonra el konulunca dizgi kasaları ve makineleri Hâkimiyet-i Milliye gazetesine devredildi. Yeni matbaa makinesinin gelişi ve İstanbul'dan usta mürettiplerin getirilmesinden sonra Hâkimiyet-i Milliye'nin günlük gazete halini alması mümkün oldu. Hazırlıklar için 22 Ocak 1921'de çıkarılan 100. sayıdan sonra yayına iki hafta ara verildi; yeni matbaa Veli Han'ın içinde kuruldu. 6 Şubat 1921'de tek yapraklı ilk günlük gazete yayımlandı. Gazete, Cumartesileri hariç her gün çıkmaya başladı.
6 Şubat 1921'den itibaren derginin Yazı İşleri Müdürlüğü'ne sırasıyla Hüseyin Ragıp Baydur, Nafi Atuf Kansu ve Ziya Gevher Etili atandı.
23 Temmuz 1921'de Yunanların Sakarya'ya doğru ilerleyişi nedeniyle gazetenin Cumartesi günü olmasına rağmen çıkması uygun görülmüştü. Küçük boyutlu bir sayı hazırlandı. Gazete, kâğıt sıkıntısı nedeniyle 11 Ocak 1922'ye kadar küçük boyutlu olarak yayımlanmaya devam etti.

2 Eylül 1928'den itibaren gazetenin başlığı Latin harfleri ile, yazılar ise Latin ve Arap harfleri karışık olarak dizildi. Gazete, 1 Kasım 1928'den itibaren tamamen Latin harfleri ile basıldı.

Kurulduğu günlerde Hâkimiyet-i Milliye'nin yazı kadrosu Recep Zühtü, Hüseyin Ragıp, Sabri Ethem Ertem, Ahmet Hakkı, Hamdi Osmanzade, Aşki Naili, İsmail Suphi, Ağaoğlu Ahmet Bey, Nafi Atuf Kansu, Nasuhi Baydar, Ziya Gevher Etili, Mahmut Esat Bozkurt yer alıyordu.
Ankara'da bulunan aydınlar ve gazeteciler Hâkimiyet-i Milliye'ye yazı verdiklerinden yazı kadrosu zenginleşmişti. Hâkimiyet-i Milliye'ye katkıda bulunanlar arasında şu isimler yer alır: Foto muhabiri Ethem Tem, Mehmet Akif, Halide Edip Hanım, Dr. Adnan Bey, Müfide Ferit Hanım, Ahmet Ferit Bey, İsmail Müştak Mayakon, Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin, İsmail Habip, Celal Nuri İleri, İsmail Hami, Cemal Hüsnü Taray, Hayrettin Taran ve Vedat Dicleli.
Bugün yayımlanan gazetenin yazar kadrosu ise Birgül Ayman Güler, Metin Aydoğan, Barış Doster, M. Oktay Çetinel, Hasan İleri, Ali Eralp, Erdal Tekin, Alaeddin Usta, Anıl Çeçen, Emre Koşak, Gürsel Ekmekçi, İsmail Hakkı Pekin, Can Güçlü, Üçüncü Şahıs olarak belirtilmektedir.

Gazetenin ilk sayısının 1200-1500 adet basıldığı sanılmaktadır. Zamanla günlük 5000-6000 tirajı olan bir gazete hâline gelmiştir.

Gazete, 28 Kasım 1934'ten itibaren Ulus adını aldı; CHP'nin izlediği tek parti politikasının sözcüsü oldu. 14-15 Aralık 1953'te Demokrat Parti’nin çıkardığı bir kanun doğrultusunda Cumhuriyet Halk Partisi'nin mallarıyla birlikte Ulus matbaası, binası ve tesisleri de hazineye devredildiğinden gazete kapandı. 10 Haziran 1955’te tekrar yayın hayatına dönebildi (kimi kaynaklarda 14-15 Haziran 1953 ile 10 Haziran 1955 arasında Nihat Erim tarafından çıkarılan “Yeni Ulus” ve “Halkçı” gazeteleri de Ulus'un devamı olarak ele alınır.) 1955-1971 arasında Ulus ismi ile yayınına devam etti.

Gazete, 29 Temmuz 1971'den itibaren Barış adıyla yayınını sürdürdü. Barış, Ankara, İstanbul, Samsun ve Mersin gibi illerde çıkan bir yerel gazete görünümündeydi 1975 yılında 18752. sayıya kadar yayını sürdürdü.

Gazete, 1974-1981 yılları arasında Yeni Ulus adıyla devam etti.

Gazete, 1983 yılında Günaydın gazetesinin sahibi olduğu Haldun Simavi tarafından satın almasıyla birlikte Ulus adıyla yeniden yayına başladı. 1988 yılında Günaydın ve Tan (gazete) gazetesi ile birlikte Asil Nadir satın aldı. Fakat birkaç yıl sonra kapandı. 2008 itibariye gerçek adına geri dönmüş Ulus adıyla yayınlarını sürdürmeye başlamıştır. Bugün de aynı isimle yayın hayatına devam etmektedir. Bugün için haftalık baskı yapan gazete, günlük baskı çalışmalarına devam etmektedir.

Ulus Gazetesi 26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara Üniversitesi Gazeteler Veritabanı - Ulus Gazetesi (SBF Koleksiyonundan) 13 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi basın arşivinde bulunan 1934-1942 sayıları

Yalçın Topçu (1957, Ardahan), Türk siyasetçi ve bürokrat. Büyük Birlik Partisi eski genel başkanı. 28 Ağustos 2015 tarihinde Ahmet Davutoğlu başbakanlığındaki seçim hükûmetinde Kültür ve Turizm Bakanı olarak görevlendirildi.

İlk orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. Eskişehir Eğitim Enstitüsü (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi) Matematik bölümünden Matematik Öğretmeni olarak mezun oldu. Öğretmenlik, Kederli köyü Matematik öğretmenliği, Serbest muhasebecilik, şirket yöneticiliği, Başbakanlık basın yayın halkla ilişkiler müşavirliği, başbakanlık fonlarında mali analistlik, genel müdür müşavirliği ve serbest inşaat müteahhitliği yaptı. MÇP Ankara, Mamak ilçe ikinci başkanı iken, 7 Temmuz 1992'de altı MÇP'li milletvekili (Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller, İsmet Gür, Saffet Topaktaş, Ahmet Özdemir ve Esat Bütün) ile beraber partisinden istifa ederek Büyük Birlik Partisi (BBP) kurucuları arasında yer aldı. Ankara kurucu il başkanlığı görevini 1995 yılına kadar yürüttü. 1996 yılında memuriyet hayatına döndü ve Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğindeki 11 yıllık çalışmasının ardından 2007'de işletme müdür yardımcısı olarak emekliye ayrıldı.
Emekli olduktan sonra, 19 Ağustos 2007 tarihinde gerçekleştirilen BBP 3. Olağanüstü Kongresi'nde genel başkan Muhsin Yazıcıoğlu'nun daveti üzerine parti genel sekreteri seçildi. Yazıcıoğlu'nun 25 Mart 2009'da helikopter kazasında hayatını kaybetmesinin ardından gerçekleştirilen 24 Mayıs 2009 tarihli 4. Olağanüstü Kongre'de 507 oy alarak partinin yeni genel başkanı oldu.
2009 yılında BBP başkanıyken DTP'lilere gideceğiniz yer yağlı urgan demiştir.
İki yıl kadar sürdürdüğü genel başkanlık görevinden 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinin ardından bıraktı. 3 Şubat 2014 tarihinde ise Büyük Birlik Partisi'nden istifa etti.
Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinin ardından hükûmet kurulamaması üzerine Ahmet Davutoğlu başbakanlığında oluşturulan seçim hükûmetinde bağımsız bakan olarak yer almayı kabul etti ve Kültür ve Turizm Bakanı olarak görevlendirildi. 29 Ocak 2016'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Baş Danışmanlığına getirildi.

Üstün Hizmet Nişanı (1 Temmuz 2019), Ukrayna Karapapak Türkleri Milli Konseyi tarafından takdim edilmiştir.

Büyük Birlik Partisi
63. Türkiye Hükûmeti

Yeni Genel Başkan Yalçın Topçu 27 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yalçın Topçu istifa etti

Yusuf Kenan Bulutoğlu (d. 1931, Çarşamba, Samsun  – ö. 5 Aralık 2020), Türk siyasetçidir.
İstanbul Erkek Lisesi mezunudur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi., Paris Üniversitesi'nde Ekonomi Doktorası yaptı. İstanbul Üniversitesi'nde hukuk ve iktisat dersleri verdi. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölüm Başkanlığı yaptı. 1977 Türkiye genel seçimleri'nde Samsun milletvekili seçildi. 40. Türkiye Hükûmeti'nde Devlet Bakanlığı ve 42. Türkiye Hükûmeti'nde İşletmeler Bakanlığı yaptı. Türkiye'nin son İşletmeler Bakanı olmuştur. Dünya Bankası, IMF, UNDP, EBRD, ADB gibi saygın kurumlarda ekonomi uzmanı, danışman ve yönetici olarak 30'u aşkın ülkede görev aldı. Maliye ve kamu ekonomisi üzerine birçok çalışması bulunmaktadır.
Evli ve iki çocuk babasıdır. 5 Aralık 2020 tarihinde ölmüştür.

Kamu Ekonomisine Giriş
Yüz Soruda Yabancı Sermaye (1969)
Bunalım ve Çıkış (1980)
Türk Vergi Sistemi (1982)
Para ve İnsan (1984)
Dünya Kazan Ben Kepçe (2002)
Devlet, Piyasa, Mafya (2006)

Yüksel Çakmur (1942, İzmir), Türk siyasetçi.

1969 yılında İzmir İktisadi ve Ticari Bilimler Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. İki dönem milletvekilliği ve bakanlık yaptıktan sonra da 1987 yılında, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.
1971 yılında Buca Belediye Başkanı, 1973 ve 1977 genel seçimlerinde de İzmir'den milletvekili seçildi.
Bakanlar Kurulunda iki kez Gençlik ve Spor Bakanı olarak görev aldı. 1989 yerel seçiminde de, Başkan Burhan Özfatura'ya karşı kazanıp İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Başkanlığı, Özfatura'ya karşı kaybettiği 1994 yerel seçimlerine kadar sürdürdü.
Gençlik ve Spor Bakanlığı dönemlerinde, gençlere iş ve çalışma ortamı hazırlayan, boş zamanlarını değerlendirmelerine olanak tanıyan "Gençlik Kampanyaları" uygulamasını başlattı. İzmir'in hemen hemen tüm ilçelerine spor salonları, sahalar, yüzme havuzları, semt sahaları yaptırdı. Üniversite bulunan tüm illerde yurt açılmasını sağladı.
Belediye Başkanlığı döneminde de, Bayraklı'daki ilkel mezbahayı yıktırıp Buca Kaynaklar'daki entegre et tesislerini kurdu. 1600 otobüs alımını gerçekleştirdi. İzmir Körfezi'nde yolcu taşımacılığını başlattı. Metro ihalesine ilk imzayı attı. Büyük Kanal Projesi ve TANSAŞ'ı geliştirdi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zincirlikuyu Mezarlığı eski adıyla Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı, İstanbul'un Şişli ilçesinde yer alan, 1935 yılında modern şehir mezarlığı olarak kurulan ve Türkiye'nin siyasi, kültürel ve toplumsal tarihinde önemli yere sahip birçok ismin defnedildiği, İstanbul'un ilk asrî Müslüman mezarlığıdır. Bulunduğu Zincirlikuyu semtiyle aynı adı taşıyan mezarlığın bakımı ve işletmesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmaktadır.
İstanbul'un hem ulaşım açısından hem de kentsel canlılık açısından en merkezi noktalarından birinde konumlanan Zincirlikuyu Mezarlığı, Esentepe ile Levent arasında yer almaktadır. 390.483 m²'lik alan üzerine 62 adadan oluşan mezarlığa 2011 istatistiklerine göre kurulduğu günden beri 43 bin 104 kişi defnedildi.

Mezarlığın bulunduğu alan, 1870 yılında Osmanlı Sultanı Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi için yaptırılan yazlık av köşkünün bahçesi idi. 1916 yılında Yusuf İzzeddin Efendi'nin köşkte ölü olarak bulunmasının ardından köşk ve civarı uğursuz olarak anılmaya başlandı. Şehzadenin intihar ettiğine dair spekülasyonların yanı sıra İttihat ve Terakki tarafından suikast sonucu öldürüldüğü haberleri de eklenince, semtin uğursuzluğuna inanılarak bu bölgeye rağbet edilmedi.
1930'lu yıllara kadar kırsal durumdaki bu bölgeye en yakın yerleşme Mecidiyeköy'deydi. Şehir dışında yeni bir mezarlık kurulmasına karar verildiğinde en uygun yer olarak hem Şişli'den hem de Beşiktaş'tan ulaşılabilen ve genişleme imkânı bulunan Zincirlikuyu seçildi. Bu anlayışa uygun olarak 1935 yılında Zincirlikuyu'da 390.483 m² alan üzerine modern bir mezarlığın inşasına başlandı. 12 Nisan 1937'de şair ve yazar Abdülhak Hamit Tarhan, Atatürk'ün talimatıyla Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilen ilk kişi oldu. Asrî Mezarlık inşa edilirken "Hatıralar Parkı" adıyla, daha çok Türk sanat ve fikir adamları ile farklı alanlarda tanınmış insanların da defnedileceği bir yer olarak düşünüldü. Buna istinaden, Ömer Seyfettin'in naaşı 1939 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı ile Kadıköy Mahmutbaba Mezarlığı'ndaki kabrinden alınarak buraya defnedildi.
İstanbul'un modern biçimde düzenlenmiş ilk asri mezarlığı olan Zincirlikuyu, 1959 yılına kadar halk arasında "asrî mezarlık" olarak anıldı. Bu tarihten sonra ise bilinen konumundan dolayı Zincirlikuyu Mezarlığı ismiyle anılmaya başlandı.

İstanbul'un Şişli ilçesinin Esentepe mahallesi sınırları içerisinde konumlanan Zincirlikuyu Mezarlığı, 1950'lerde çevresinde ortaya çıkmaya başlayan yerleşmeler nedeniyle sınırlı bir genişleme süreci yaşadı. Çevresindeki yapılaşma sürecine paralel olarak 1960'lı yıllarda bugünkü sınırlarına ulaştı. 1973 yılında Etiler (Nispetiye Caddesi)-Büyükdere Caddesi bağlantı yolunun inşası nedeniyle mezarlığın bir bölümü istimlak edildi. Doğu-batı istikametinde uzanan Zincirlikuyu Mezarlığı'nın ana giriş kapısı doğu kısmında yer almaktadır. Bu kısımda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Avrupa Yakası Mezarlıklar Müdürlüğü, Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı Mezarlıklar Şube Müdürlüğü ve mezarlık yönetimiyle ilgili birimler yer almaktadır. İkinci giriş ise mezarlığın kuzeyinde bulunan Kağıthane'nin Ortabayır mahallesine açılmaktadır. Bu girişte mezarlığın gasilhanesi yer almaktadır. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın ana girişinden sonra sağa doğru başlayan ve mezarlığın ortasına kadar uzanan ana ulaşım aksı vardır fakat bu aks mezarlığın orta kısmında etkisini kaybederek yerini tali yollara bırakmaktadır.
Zincirlikuyu Mezarlığı geçmişten günümüze kadar büyüyerek genişledi ve bugünkü halini aldı. Günümüzde 390.483 m²'lik alan üzerine 62 adadan oluşan mezarlık, kurulduğu ilk yıllarda A, B, C, D, E, F, G, H, K, L harfleri ile isimlendirildi. Fakat sonraki yıllarda adalar 9'dan başlayarak 39'a kadar devam etti. Ayrıca bu adaların bazıları büyüklüklerine göre kendi içinde kısımlara ve parsellere bölünerek mezar yerlerini oluşturmaktadır.
2003 yılında Büyükdere Caddesi üzerinde bulunan ve eskiyen ana giriş kapısının İBB Mezarlıklar Müdürlüğü tarafından yenilenmesine karar verildi. Kemerli kapının üzerine siyasetçi Ufuk Uras'ın babası olan Albay Hasip Uras'ın önerisi ile Âl-i İmrân Suresi'nin "Her canlı ölümü tadacaktır" meali olan 185. Ayeti yazıldı. Ayetin yer alması, sonrasında birçok siyasi tartışmaya konu oldu. 2004 yılında ise, mezarlığın ortasına iş insanı İbrahim Bodur tarafından aynı anda 500 kişinin namaz kılabileceği bir cami yaptırıldı.

Mezarlık alanının %25'i çok eğimli, %55'i az eğimli ve %20'side düz alandan oluşmaktadır. Zincirlikuyu Mezarlığı yeşil alan bakımından İstanbul'daki diğer mezarlıklara kıyasla daha geniş bir alana sahiptir. Bu yeşil alan mezarlığın eski bölümünde daha yoğunken, yeni eklenen bölümlerinde daha seyrek bir bölgeyi kapsamaktadır. Mezarlık birçok yapraklı ve ibreli ağaç türüne ev sahipliği yapmaktadır. Cupressus sempervirens (Akdeniz Servisi) en yaygın ağaç türü olarak öne çıkarken, sedir türlerinden Cedrus sp., çam türü olarak Pinus brutia (kızılçam), Thuja sp. (boylu mazı) ve Cercis siliquastrum (erguvan) türleri yayılım göstermektedir. Ayrıca mezarlık tanzimlerinde kullanılan birçok küçük çalı ve çok yıllık otsular mevcuttur.

Uzun yıllar boyunca Beyoğlu yakasındaki tek modern mezarlık olması, hızla dolmasına yol açtı. Bugün, aile kabirleri için ayrılmış olanlar dışında %100 yakın bir oranda dolmuş durumdadır. Aile mezarlıkları içerisinde 42 kişilik mezar yeri ile Sabancı ailesi en çok yere sahip iken, onu sırasıyla 14 kişilik yer ile Atatürk'ün doktorlarından Mehmet Kâmil Berk ailesi, 12 kişilik yer ile İzzet Feldan ve Raşit Alicikoğlu aileleri ve 10 kişilik alan ile Koç ailesi takip etmektedir.
28 Eylül 2006'da yapılan sayıma göre mezarlıkta 38 bin 42 adet mezar olduğu tespit edildi. 2011 istatistiklerine göre ise, mezarlığa kurulduğu günden beri 43 bin 104 kişi defnedildi. 10.5 metreye 5 metre ölçüleri ile Abdurrahman Naci Demirağ'ın anıt mezarı Zincirlikuyu Mezarlığındaki en büyük anıt mezar olarak yer almaktadır. Mezarlıkta 2 cumhurbaşkanı, 4 meclis başkanı, 3 başbakan, I. Dünya Savaşı'nın 2 komutanı, 5 genelkurmay başkanı, İstanbul'un 3 belediye başkanı ve çok sayıda tanınmış sanatçı, iş insanı, gazeteci, oyuncu, sporcu, şarkıcı ve politikacının kabirleri yer almaktadır.
Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'na dayanılarak Zincirlikuyu Mezarlığı'na inşa edilen Türkiye'nin ilk ve tek krematoryumu, kullanım için talep gelmediğinden yıktırılmış ve bugün yerinde mezarlığın garajı ve müdürlük binası inşa edilmiştir.

Türkiye'deki mezarlıklar listesi
Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilenler listesi

 OpenStreetMap'te Zincirlikuyu Mezarlığı ile ilgili coğrafi veriler

Ziya Müezzinoğlu (1919, Kayseri, Türkiye - 13 Haziran 2020), Türk siyasetçidir.

Tüccar Sayit Ali Müezzinoğlu'nun oğludur. 1938 yılında Kayseri Lisesi'nden, 1942 yılında Siyasal Bilgiler Okulu'ndan mezun olmuştur. 3 Mart 1943 tarihinde Maliye Müfettiş Yardımcılığı giriş sınavını kazanarak Maliye Teftiş Kuruluna girmiş, 1946 yılında Maliye Müfettişi olmuştur. Maliye Müfettişliği sırasında 1951 yılında staj için bir yıl süreyle Federal Almanya'ya gönderilmiştir. Mart 1955'te Hazine Genel Müdürlüğü Müşavirliğine atanarak Maliye Müfettişliğinden ayrılmış, daha sonra Hazine Genel Müdürlüğü (1959-1960) ve Hazine Genel Müdürlüğü ve MİİT Genel Sekreterliği (1960-1961), Kurucu Meclis Üyeliği (1961), Hazine Genel Müdürlüğü ve MİİT Genel Sekreterliği (1961-1962), Devlet Plânlama Teşkilâtı Müsteşarlığı (1962-1964), Bonn Büyükelçiliği (1964-1967), AET Daimi Temsilciliği (1967-1971) yapmıştır. Ocak 1967'de Ortak Pazar nezdinde Büyükelçi unvanıyla Daimi Temsilciliğe getirilmiş, 22 Mayıs 1972 tarihinde Maliye Bakanlığı'na atanmıştır. Daha sonra politikaya atılmış ve 1978-1979 döneminde tekrar Maliye Bakanı olmuştur. TEMAR Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmıştır. Evli ve iki çocuk babası olup, Fransızca, Almanca, İngilizce bilmekte ve "Fahri Maliye Müfettişi" unvanına sahip bulunmaktadır.

Para Reformuna Müteallik Alman Mevzuatı ve Memleketimizi İlgilendiren Cepheleri (Etüd) (1952)
İsviçre Devlet Bütçesi (Etüd) (1953)
İki Türkiye Anılar (2016)

Zühtü Tarhan (1913, İstanbul – 1983); Türk siyasetçi ve eski Basın Yayın ve Turizm Bakanı.
1913 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Babası emekli bir subay idi. 1937 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuştur. Üniversiteden sonra askerlik görevini yedek subay olarak yerine getirmiştir. Askerlikten sonra devlet tarafından açılan bir sınavı kazanarak Fransa'da bulunan Toulouse Üniversitesi Hukuk Fakültesine doktora yapması için gönderilmiştir. Yurt dışı yılları İkinci Dünya Savaşı'na denk geldiği için birçok sıkıntı yaşamıştır. Zira savaş yıllarında Türkiye'den gönderilen paralar İsviçre'de bloke edilmekte ve Fransa'da işgal altında olduğu için yardım alamamakta idi.
Doktorasını tamamladıktan sonra Türkiye'ye geri dönmüş ve iki yıl boyunca İcra Hakimliği yapmıştır. Sonrasında 10 yıl boyunca Savcı yardımcılığında bulunmuştur. 1952 yılında altı aylığına İsviçre, Fransa ve Belçika'da çocuk suçluluğu üzerine araştırma yapmak üzere davet edilmiştir. Bu araştırma sonucu hazırladığı iki araştırma raporunu Birleşmiş Milletler'e teslim etmiştir. Bu tez daha sonra Adalet Dergisinde yayınlanmıştır. Araştırma seyahatinden sonra 1952'de Adalet Müfettişliğine atanmış ve bu görevini 1954'e dek sürdürmüştür. Emekliye ayrıldıktan sonra 1960 yılına dek ziraat ile uğraşmıştır. Arkadaşları arasında "Melek Zühtü" olarak bilinmektedir.
27 Mayıs Darbesi sonrası kurulan 24. Türkiye hükûmetinde, 30 Mayıs 1960 - 27 Ağustos 1960 tarihleri arasında Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı yapmıştır. Bakanlıktan sonra mesleğine geri dönmüştür.

Ömer Çelik (d. 15 Haziran 1968, Adana), Türk siyasetçi, gazeteci ve eski Türkiye Avrupa Birliği Bakanıdır. 2013 ve 2015 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı görevini üstlenen Çelik, ilk defa 2002 Türkiye genel seçimleri'nde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Adana milletvekili olarak meclise girmiştir. Binali Yıldırım tarafından 24 Mayıs 2016 tarihinde kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde Avrupa Birliği Bakanı olarak yer almıştır.

Ömer Çelik, 15 Haziran 1968 tarihinde Adana'da Yusuf Ziya ve Dudu çiftinin çocuğu olarak doğdu. Adana Motor Teknik Lisesi'nde başladığı lise öğrenimini Adana Erkek Lisesi'nde tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu ve aynı üniversitenin  Sosyal Bilimler Enstitüsünde Türkiye'de çoğulculuğun yeni görünümleri (Son dönemdeki çoğulcu toplum modeli tartışmaları) başlıklı tez ile 1998 yılında yüksek lisansını tamamladı.

Mezun olmasının ardından bir süre siyaset bilimci ve gazeteci olarak çalışan Çelik, Bilgi ve Hikmet dergisinin Ankara Sorumlusu olarak görev yaptı ve çeşitli dergilerde yazılar yayınladı. Yeni Yüzyıl, Yeni Şafak ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.

Siyasi kariyerine Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AK Parti) katılarak başladı. İlk defa 2002 Türkiye genel seçimleri'nde AK Parti Adana milletvekili olarak meclise girdi. NATO Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Üyeliği görevinde bulundu. 2007 Türkiye genel seçimleri'nde tekrar AK Parti Adana milletvekili olarak meclise girdi. Türkiye–Amerika Birleşik Devletleri Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanı seçildi. 2011 Türkiye genel seçimleri'nde tekrar meclise girdi. 2002–2013 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi danışmanı olarak görev yaptı. 2010 yılında AK Parti Dış İlişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcılığına seçildi.

24 Ocak 2013 tarihinde yapılan kabine değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı makamında bulunan Ertuğrul Günay yerine getirildi. Erdoğan'ın 2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi'nde Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan 62. Türkiye Hükûmeti'nde tekrar Kültür ve Turizm Bakanı olarak yer aldı. 28 Ağustos 2015 tarihinde Davutoğlu'nun açıkladığı Geçici Bakanlar Kurulunda Kültür ve Turizm Bakanlığı görevine getirilen Yalçın Topçu'ya görevini teslim etti. AKP'nin 13 Eylül 2015 tarihinde gerçekleşen Merkez Yönetim Kurulu toplantısında  Adalet ve Kalkınma Partisi'nin parti sözcüsü olarak atandı.

Ömer Çelik Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri'nde AK Parti Adana milletvekili olarak meclise girdi. Ahmet Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde Avrupa Birliği Bakanı olarak yer aldı. Görevi Volkan Bozkır'dan devralan Çelik, Avrupa Birliği'nin Türkiye için tek seçenek olmadığını savunmaktadır.

Bekar olan Çelik, İngilizce bilmektedir.

65. Türkiye Hükûmeti

 Wikimedia Commons'ta Ömer Çelik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
X'te Ömer Çelik
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Milletvekili 31 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Örsan Öymen (1 Mayıs 1938, Ankara - 22 Temmuz 1987, Bodrum), Türk gazeteci, televizyoncu.
1 Mayıs 1938'de Ankara'da doğan Öymen, 1950 ve 1960'lı yıllarda Tercüman, Dünya, Ulus, Öncü gazetelerinde çalıştı. Uzun yıllar Alman Radyo Televizyonu'nda (WDR) radyo programcılığı, muhabirlik ve yorumculuk yaptı. Gisela Öymen'le evlendi. Türkiye'ye 1969'da dönen Öymen, TRT'nin yapılanmasında önemli rol oynadı, Söz Meclisten Dışarı programını yaptı. Günaydın gazetesinde "06 Ankara" adlı köşesinde yazan Örsan Öymen, ağabeyi Altan Öymen ile Anka Haber Ajansı'na da destek verdi. 1973'te Milliyet'te özgün politik taşlamalarını "Politika Kazanı" başlığıyla yazmaya başladı. Burada çalıştığı süreçte Uğur Mumcu ile beraber ortak araştırmalar yaptı. Öymen, 22 Temmuz 1987'de Bodrum'da geçirdiği kalp krizi sonucu 49 yaşında öldü. Hikmet Bila, Örsan Öymen ve Politika Kazanı (1999) adlı kitabında Öymen'i ve yazılarını anlatmaktadır.
Hıfzırrahman Raşit Öymen'in oğlu, gazeteci ve CHP Eski Genel Başkanı Altan Öymen'in kardeşi, Onur Öymen'in amcasının oğlu, Bilsay Kuruç'un dayısının oğludur.

Öymen, Örsan (1978). Politika Kazanı. İstanbul: Milliyet.
Öymen, Örsan (2010). Bir ihtilal daha var : 1908-1980. İstanbul: Doğan kitap. ISBN 978-605-111-772-0. OCLC 780216339.

Örsan Kunter Öymen (d. 20 Ağustos 1965; Berlin, Almanya); Türk felsefeci, akademisyen, köşe yazarı ve siyasetçidir.

Alman asıllı Gisela ve Örsan Öymen çiftinin çocuğu olarak, 20 Ağustos 1965'te Almanya'nın Berlin kentinde doğdu. Dedesi, 7 ve 8. dönem CHP milletvekili Hıfzırrahman Raşit Öymen; amcası, 6. CHP Genel Başkanı ve 13. Turizm ve Tanıtma Bakanı Altan Öymen; akrabası, eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'dir.
TED Ankara Koleji ve Bonn Amerikan Lisesinde öğrenim gördü. Lisans derecesini 1987'de Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümünden, yüksek lisans derecesini David Hume's Problem of Induction (çev. David Hume'un Tümevarım Problemi) başlıklı teziyle 1990'da New York Üniversitesinden, doktora derecesini ise Sextus Empiricus' Problem of Oriterion (çev. Sextus Empiricus'un Ölçüt Sorunu) başlıklı teziyle 1999'da Orta Doğu Teknik Üniversitesinden aldı.
Hâlihazırda Işık Üniversitesinde öğretim üyeliğinde bulunmaktadır; İstanbul Teknik Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesinde de ders vermiştir. “Assos’ta Felsefe”, “Halikarnas Akademisi”, “Adalar’da Felsefe ve Edebiyat”, “Zigana Zirvesi” ve "Galata Felsefe Okulu" başlıklı beş temel etkinliği bulunan Felsefe Sanat Bilim Derneğinin kurucusu ve The Hume Society'nin üyesidir. Milliyet, T24, Aydınlık ve OdaTV'de köşe yazarlığı yapmıştır, günümüzde ise Cumhuriyet gazetesinde yazmaktadır.
Geçmiş senelerde CHP Parti Meclisinde yer alan Öymen, 38. Cumhuriyet Halk Partisi Olağan Kurultayı için genel başkan aday adaylığını ortaya koymuştur. Fakat "medya ambargosu, adaylık imza tekeli, delegeye yönelik baskılar gibi uygulamalar nedeniyle", kurultayın "anti-demokratik bir ortamda gerçekleştiğini" belirtmiş; "partideki bozuk düzenin bir parçası veya uzantısı olanların ‘yarışına’ dönüştürüldüğünü" ifade etmiş ve adaylıktan çekildiğini duyurmuştur.

Hume, Say Yayınları, 2010
Tanrı Var Mıdır?, Destek Yayınları, 2018
Karanlıktan Yağan Kar, Destek Yayınları, 2019

X'te Örsan Öymen
Işık Üniversitesi'nde Örsan Öymen
Cumhuriyet'te Örsan Öymen

Özgür Özel (d. 21 Eylül 1974, Manisa), Türk siyasetçi ve eczacıdır. 2023 ile 2026 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı ve Türkiye ana muhalefet partisi lideri olarak görev yaptı. 2011 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Manisa milletvekili olan Özel, Kasım 2023'ten beri partisinin TBMM Grup Başkanlığı görevini yürütmektedir. Ayrıca, 25 Ocak 2024'ten beri Sosyalist Enternasyonal'in başkan yardımcısıdır. Siyasi çizgisini sosyal demokrat olarak tanımlayan Özel; emek hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve İsrail karşıtı etkin bir dış politika anlayışını savunmaktadır.
Siyasi kariyeri öncesinde serbest eczacılık yapan Özel, Manisa Eczacı Odası, Manisa Akademik Odalar Birliği ve Türk Eczacıları Birliğinde çeşitli görevler üstlendi. 2009 yerel seçimlerinde CHP'nin Manisa belediye başkan adayı olarak siyasete adım attı ve 2011 genel seçimlerinde Manisa milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. TBMM bünyesinde Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu üyeliği yaptı. 2014 yılında yaşanan Soma Faciası başta olmak üzere maden ocaklarındaki iş güvenliği sorunlarını parlamentonun gündemine taşıdı ve bu dönemdeki muhalefetiyle ulusal düzeyde tanınmaya başladı. Haziran 2015 ve Kasım 2015 genel seçimlerinde yeniden milletvekili seçilen Özel, 24 Haziran 2015'te CHP Grup Başkanvekilliğine seçildi. 15 Temmuz Darbe Girişimi gecesi bombalanan Meclis genel kurulunda yer alarak, darbe karşıtı duruşuyla öne çıkan etkili bir meclis konuşması yaptı.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun liderliğinde girilen 2023 genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kaybedilmesi üzerine, Ekrem İmamoğlu parti içinde bir "değişim" çağrısı başlattı. Bu hareketin liderliğini üstlenen Özel, 3 Haziran 2023'te CHP TBMM Grup Başkanı seçildi ve ardından genel başkanlığa aday oldu. 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde düzenlenen 38. Cumhuriyet Halk Partisi Olağan Kurultayı'nda Kılıçdaroğlu'na karşı yarışarak genel başkan seçildi. 2024 yerel seçimlerinde başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere 14 büyükşehir belediyesini kazandı; ülke genelinde oy oranını %9,24 artırarak, toplamda %37,81 oy aldı ve 1977 Türkiye yerel seçimlerinden sonra ilk kez birinci parti oldu. Bu başarının ardından Özel, kamuoyu araştırmalarına dayanarak erken seçim çağrısında bulundu. Partinin bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayı olan Ekrem İmamoğlu, ön seçimde 1,6 milyon CHP üyesinin katılımıyla belirlendi.
Seçim zaferinin ardından, CHP üzerindeki siyasi baskılar yoğunlaştı ve rekor oyla cumhurbaşkanı adayı seçilen İmamoğlu, Mart 2025'te tutuklandı. Bu süreci "sivil darbe" olarak nitelendiren Özel, 2025 Türkiye protestolarının önde gelen isimlerinden biri olarak Saraçhane'de kitlesel mitingler düzenledi. Hükûmetin partiye kayyım atayacağı iddiaları karşısında 6 Nisan 2025'te olağanüstü kurultay toplayarak yeniden genel başkan seçildi. Bu süreçten sonra baskı daha da arttı; 30'dan fazla CHP'li belediye başkanı tutuklandı. Mayıs 2026'daki yargı kararı sonrasında 38. Olağan Kurultay "mutlak butlan" sebebiyle iptal edilerek Kemal Kılıçdaroğlu göreve iade edildi. Özel ise ihtiyati tedbir kararıyla genel başkanlıktan uzaklaştırıldı. Bu gelişme, parti içi liderlik sorununa yol açarak mutlak butlan krizi sürecini başlattı. Hukuki krizin ardından partinin seçilmiş 81 il başkanı ve 111 milletvekili, Özel'e kurultay çağrısında destek verdi. Kurultay sürecinin sonuçlanmamasının ardından, 21 Temmuz 2026'da veda konuşmasını yaptı ve yeni partiyi kuracağını açıkladı.

21 Eylül 1974 tarihinde Manisa'da, her ikisi de öğretmen olan Talat ve Şükran Özel çiftinin çocuğu olarak doğdu. İlkokul eğitimini Manisa Merkez Gazi İlkokulunda tamamladıktan sonra, ortaokul ve lise eğitimi için yatılı olarak İzmir'deki Bornova Anadolu Lisesine girdi; burada Almanca eğitim aldı. Yatılı okuduğu bu dönemi, kendisini asıl büyüten, disipline eden ve erkenden ayaklarının üzerinde durmasını sağlayan süreç olarak tanımladı. Lise eğitiminin son yılında Manisa'ya dönerek Manisa Lisesinden mezun oldu. Yükseköğrenimini ise 1997 yılında Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirerek tamamladı. Babasının mühendislik yönündeki isteğine karşın lise yıllarında eczacı olan bir akrabasına duyduğu hayranlık sebebiyle bu mesleği seçti.

Üniversiteden mezun olduktan sonra serbest eczacılığa başlayan Özel, Manisa Eczacı Odasında 2001'den 2007'ye kadar genel sekreterlik ve oda başkanlığı görevlerini yürüttü. Aynı dönemde Manisa Akademik Odalar Birliğinde dönem sözcülüğü ve başkanlık yaptı. 2007 yılında Türk Eczacıları Birliği (TEB) yönetimine girerek sırasıyla yönetim kurulu üyeliği, saymanlık ve iki dönem genel sekreterlik görevlerini üstlendi. Eczacılık kariyeri boyunca 163 kongre ve konferansta yazılı ve sözlü bildiri sunan, paneller yöneten Özel, uluslararası platformlarda da aktif yer aldı; Uluslararası Eczacılık Federasyonu, Avrupa Birliği Eczacılık Grubu ile Avrupa Eczacılık Forumuna katılımı oldu.
Meslek örgütlerindeki çalışmalarının yanı sıra çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı. Eczanelerde atık pillerin toplanması kampanyasına öncülük ederek Manisa Belediyesi tarafından Manisa Tarzanı Çevre Ödülüne layık görüldü. Ayrıca, çölyak hastaları için İstanbul'da üretilen glütensiz ekmeklerin Manisa ve ilçelerindeki hastalara ulaştırılmasını sağlayan projeyi hayata geçirdi. Özel, eczacılık kariyerini şekillendirmesinde ve toplumcu sağlık mücadelesine yönelmesinde, 1979 yılında suikast sonucu öldürülen Manisalı eczacı Neşe Gülersoy'un büyük etkisi olduğunu; onun mücadeleci kişiliğini kendisi için temel ilham kaynağı olarak gördüğünü belirtti.

Manisa'da yürüttüğü sivil toplum ve meslek örgütü liderliğinin ardından Özel, 2009 yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi Manisa belediye başkan adayı Kadri Kocabaş'ın sağlık sorunları nedeniyle çekilmesi üzerine aktif siyasete adım attı. Dönemin milletvekili Şahin Mengü'nün adaylık teklifini kabul etti ve 29 Ocak 2009'da resmen CHP'ye katılarak Manisa'nın yeni belediye başkan adayı oldu. Seçimlerde  Milliyetçi Hareket Partisi adayı Cengiz Ergün'ün %38,70 ile birinci, Adalet ve Kalkınma Partisi adayı Bülent Kar'ın %34,70 ile ikinci olduğu yarışı, %13,90 oy oranıyla üçüncü sırada tamamladı. Bu ilk seçim mücadelesini kazanamasa da yürüttüğü etkili kampanya sayesinde yerel düzeyde güçlü bir siyasi tanınırlık kazandı ve bu ivmeyle 2011 genel seçimlerinde Manisa milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi.
Özel, TBMM'deki ilk döneminde Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda yer aldı. Ayrıca cezaevlerindeki hak ihlallerini raporlaştıran CHP Cezaevleri İnceleme Komisyonunda aktif çalışmalarda bulundu. 13 Mayıs 2014'teki Soma Faciasından 20 gün önce meclise sunduğu araştırma önergesi ve yaptığı uyarı konuşması, kaza sonrasında ulusal düzeyde dikkat çekti. Facianın ardından kurulan meclis araştırma komisyonunda görev alarak iş güvenliği ihlallerinin takibini yürüttü. 2014 yerel seçimlerinde yeniden CHP'nin Manisa belediye başkan adayı oldu, ancak %18,2 oy alarak seçimi Cengiz Ergün ve Hüseyin Tanrıverdi'nin ardından üçüncü sırada tamamladı. Maden işçilerinin haklarına yönelik muhalefetiyle tanınırlığını artıran Özel, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde yeniden milletvekili seçildi. 5 Eylül 2014'te düzenlenen Cumhuriyet Halk Partisi 18. Olağanüstü Kurultayında Özel, CHP Parti Meclisi üyesi seçildi. Meclisteki performansı dolayısıyla Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından 2015 Uğur Mumcu Yılın Siyasetçisi Ödülüne layık görüldü.

7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından, 24 Haziran 2015 tarihinde CHP TBMM Grup Başkanvekilliği görevine seçildi. Kasım 2015 genel seçimlerinde yeniden milletvekili seçildi. 15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında "darbeler parlamentoyu kapatır" teziyle partiler arası temas kurarak meclisin derhal açılması yönünde inisiyatif üstlendi. Darbe gecesi bombalanan Meclis Genel Kurulunda yer aldı ve darbe karşıtı duruşuyla öne çıkan etkili bir konuşma yaptı. Evden aceleyle çıktığı için üzerinde ceketi bulunmayan Özel'e, bu konuşmanın ardından dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Ahmet Aydın kendi ceketini verdi.
Kasım 2016'da Özel, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Ceza Muhakemesi Kanunu'na yönelik sunduğu yasa önergesini eleştirdi. Önerge içeriğinde yer alan ve cinsel istismar suçlarında fail ile mağdurun evlenmesi durumunda cezayı erteleyen maddelere karşı çıktıklarını belirterek, Meclis genel kurulunda açık oylama talep etti. Özel'in öncülük ettiği parlamento direnci, sivil toplum kuruluşlarının ve kamuoyunun da katılmasıyla kısa sürede kitlesel bir tepkiye dönüştü. Yaşanan bu gelişmelerin ardından dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, önergenin komisyona geri çekildiğini duyurdu ve tasarı tamamen iptal edildi. Aynı dönemde, TBMM Kanun Kararlar Müdürlüğünde görevli bir personelin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na yönelik hakaret içerikli sosyal medya paylaşımlarını parlamento gündemine taşıdı. Durumu protesto etmek ve somut delil sunmak amacıyla söz konusu personelin odasındaki masaüstü bilgisayar kasasını sökerek genel kurul salonuna getirdi; bu eylem genel kurul çalışmalarında sert tartışmalara ve oturuma ara verilmesine neden oldu. Olayın ardından Meclis Başkanlığı idari soruşturma başlattı ve söz konusu personel görevinden uzaklaştırıldı.

2017 anayasa değişikliği referandumu sürecinde Özel, CHP'nin "Hayır" kampanyasında aktif figürlerden biri oldu. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortadan kalkacağı eleştirileriyle parlamento içinde ve meydanlarda muhalefet yürüten Özel, yeni yönetim sisteminde cumhurbaşkanına meclisi feshetme yetkisi verilip verilmediğine dair tartışmalarda rol oynadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sistemde böyle bir yetkinin bulunmadığı yönündeki açıklamalarına karşılık, Mart 2017'de katıldığı bir televizyon programında AK Parti ve MHP mutabakatıyla hazırlanan anayasa değişikliği teklifinin 11. maddesini paylaştı. Özel, bu düzenlemenin cumhurbaşkanına gerekçe göstermeksizin seçimleri yenileme ve dolayısıyla meclisi feshetme yetkisi tanıdığını savundu.

İlhan Evliyaoğlu (30 Nisan 1929, Sungurlu - 21 Nisan 2022, Ankara), Türk siyasetçidir.

30 Nisan 1929'da Çorum'un Sungurlu ilçesinde doğdu. 1950'de Galatasaray Lisesini, 1954'te Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütünde (UNIDO) ekonomi ve bankacılık konusunda ihtisas yaptı. Maliye Müfettişliği, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı ve Yüksek Planlama Genel Sekreterliği ve Müsteşar Vekilliği, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Müsteşarlığı, T.C Turizm Bankası ve Şekerbank Genel Müdürlüğü (1979-1980) yapmıştır.

Sadi Irmak başkanlığında kurulan 38.Türkiye Hükûmetinde Turizm ve Tanıtma Bakanı olarak görev aldı. 12 Eylül Darbesi sonrası kurulan 44. Türkiye Hükûmetinde Turizm ve Tanıtma Bakanı olarak yer aldı. Aynı hükûmette Kültür ve Turizm Bakanlığının birleştirilmesi sonrası 1983'e dek Kültür ve Turizm Bakanı sıfatıyla görevini sürdürdü.

Garanti Bankası (1984-1988), Nurol Holding (1988-1991), Türkiye İş Bankası (1992-1996) ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankasında (1996-2002) tarihleri arası Yönetim Kurulu Başkanlıkları görevlerinde bulundu. 2002-2006 tarihleri arası Dedeman Holding A.Ş Başkan Vekilliği de yapmıştır.

Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde (1975-1980) ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde (1981-1993) tarihleri arası öğretim görevlisi olarak ders vermiştir.
Atatürk Türk Tarih ve Dil Kurumu Bilim Kurulu Üyeliği, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Turizm Koordinasyon Kurulu Üyeliğinde bulunmuştur. Türkiye Basketbol Federasyonu asbaşkanlığı yapmıştır.
Dul ve iki çocuklu olup, İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Anadolu Efes Basketbol Takımı eski oyun kurucularından  Murat Evliyaoğlu'nun babasıdır.
21 Nisan 2022 günü hayatını kaybeden Evliyaoğlu'nun naaşı Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın darbe döneminde bazı önemli kültürel eserlerin üst düzey makamlara hediye edildiği şeklindeki iddiasını reddederek; eserlerin bakanlığın demirbaşına kayıtlı olduğunu, eğer tespit ettiği bir şey varsa bunu ortaya koyması gerektiğini ifade etmiştir.

İskender Cenap Ege (1918, İstanbul - 30 Ekim 1996), Türk siyasetçi.
Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitirdi. Nazilli Kuyucak Merkez Okulu Öğretmenliği, Atatürk Lisesi Türkçe Öğretmenliği, Atatürk Lisesi, Siirt, Rize Ortaokulları Türkçe Öğretmenlikleri, Çayeli Ortaokulu Müdürlüğü ve Türkçe Öğretmenliği, Aydın Lisesi Edebiyat Öğretmenliği, Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Raportörü, Ankara Radyosu Müdürlüğü Raportörlüğü ve Müdürlüğü, Genel Müdürlük Şube Müdürlüğü, PTT Genel Müdürlüğü Tetkik Heyeti Başkanlığı Uzmanlığı, Eğitim Müşavirliği ve Tetkik Heyeti Müşavirliği yapmıştır. Cumhuriyet Senatosu Aydın Üyesi (15 Ekim 1961 – 12 Eylül 1980) ve TBMM XVII. Dönem Aydın Milletvekilidir. Cumhuriyet Senatosu Başkanvekilliği, TBMM Başkanvekilliği ve 41. Hükûmet Turizm ve Tanıtma Bakanlığı yaptı. Evli ve üç çocuk babasıdır.

İsmail Cem (15 Şubat 1940, İstanbul - 24 Ocak 2007, İstanbul), Türk siyasetçi ve gazeteci. 1997 ile 2002 yılları arasında Türkiye Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Abdi İpekçi ile kuzenlerdir.

1959 yılında Robert Lisesinden, 1962 yılında Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Ertesi yıl Milliyet'te gazeteciliğe başladı. 1964'ten 1969'a değin Cumhuriyet gazetesinde çeşitli konularda incelemeleri yayımlandı, 1964-66 yılları arasında bu gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 1971-1974 arasında Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul Şubesi Başkanlığını yürüttü.
CHP-MSP koalisyon hükûmeti döneminde TRT Genel Müdürlüğü görevinde bulundu (1974-1975). Bu görevde TRT toplumsal, siyasi, kültürel ve eğitimsel yayınlara ağırlık verdi, klasik edebiyat eserlerinin dizi uyarlamalarını yayımlamaya başladı ve ilk canlı mevlit yayınını gerçekleştirdi. I. Milliyetçi Cephe hükûmetince genel müdürlükten alınması ve Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararına karşın görevine iade edilmemesi iktidarla muhalefet arasında uzun süren tartışmalara yol açtı. 1975'te Ercan Arıklı ve Kadri Kayabal ile birlikte Politika gazetesini kurdu ve bu gazetenin hem başyazarlığını hem yayın yönetmenliğini yaptı. 1991'de Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsünde siyaset sosyolojisi dalında yüksek lisans yaptı.

1985'te Halkçı Parti (HP) ile Sosyal Demokrasi Partisi'nin (SODEP) birleşmesiyle kurulan Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin (SHP) Merkez Karar ve Yönetim Kurulunda görev aldı. Partinin Haziran 1987'de yapılan 3. Olağanüstü Kongresi'nde de Parti Meclisine ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliğine seçildi. 1987 genel seçimlerinde SHP listesinden İstanbul milletvekili seçildi. Parti içinde Deniz Baykal'la birlikte "Yeni Sol" denen grupta yer aldı, bu dönemde yazdıklarıyla Anadolu Solu'nun teorisyeni olarak öne çıkarıldı. 25-26 Haziran 1988'de yapılan SHP II. Kurultayı'nda genel başkanlık yarışına girdiği Erdal İnönü'ye yenildi. 1991 genel seçimlerinde yine SHP listesinden İstanbul milletvekili seçildi.
1992'de Deniz Baykal ile birlikte SHP'den ayrılarak Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) yeniden oluşumunda önemli rol oynayan Cem, 1993 cumhurbaşkanlığı seçimine CHP adayı olarak katıldı. 7 Temmuz 1995'te 50. Hükûmet'te Ercan Karakaş'tan boşalan Kültür Bakanlığı görevini üstlendi (24 Haziran 1995-5 Ekim 1995).
Zamanla Deniz Baykal'ın çekirdek kadrosundan uzaklaşan Cem, yine de beklenmedik bir kararla 1995 genel seçimleri öncesinde CHP'den istifa ederek Demokratik Sol Parti'ye (DSP) geçti; bu partiden Kayseri milletvekili seçildi. DSP TBMM Grup Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi (1996). 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan 55. Hükûmette Dışişleri Bakanlığı görevine atandı, bakanlık görevini 56. ve 57. hükûmetlerde de sürdürdü. Bakanlığı döneminde özellikle Avrupa Birliği (AB)-Türkiye ilişkilerine yoğunlaşan Cem, Türkiye'nin Aralık 1999'da AB adayı olmasında ve Yunanistan ile ilişkilerin düzeltilmesinde etkili rol oynadı. Türkiye'nin AB üyelik süreciyle ilgili politikaları genel olarak başarılı kabul edildi ve birçok kişinin dikkatini çekti. Rahşan Affı'na destek verdi, 21 Aralık 2000'de yapılan oylamada kabul oyu verdi.
11 Temmuz 2002'de, Başbakan ve DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in bozulan sağlığı ve buna bağlı olarak hem hükûmetin hem de hükûmetin en büyük ortağı olan DSP'nin kan kaybettiğini düşünerek hükûmet ve Demokratik Sol Parti'nin artık işlevini yitirdiği gerekçesiyle dışişleri bakanlığı görevinden ve DSP'den istifa etti. Kısa süre sonra Zeki Eker, Hüsamettin Özkan ve Kemal Derviş ile birlikte Yeni Türkiye Partisi'nin (YTP) kuruluşuna katıldı ve bu partinin genel başkanlığına getirildi (22 Temmuz 2002). YTP'nin beklenen ilgiyi görememesi üzerine, Deniz Baykal'ın çağrısıyla 2004 yılının Ekim ayında YTP'nin Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılma kararı alındı. Bu karar üzerine genel başkanlık görevi de sona eren Cem, CHP'nin 29-30 Ocak 2005 tarihlerinde yapılan 13. Olağanüstü Kurultayı'nda Parti Meclisi üyeliğine seçildi. Bu görevi dışında Bilim ve Kültür Platformu Başkanı ve genel başkan başdanışmanı olarak görev yaptı.
İsmail Cem, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun süre görev yapan (1997-2002) dördüncü dışişleri bakanıdır. 18 ve 19. dönem İstanbul, 20 ve 21. dönem Kayseri milletvekilliği yaptı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) ve Batı Avrupa Birliği (BAB) Asamblesi üyeliklerine seçildi (1987-1996). AKPM Sosyalist Grubu Başkanvekilliğine seçildi (1989-91), (1993-95). AKPM ve BAB Asamblesi Türk Parlamenter Grubu Başkanlığına seçildi (1996). Avrupa Medya Enstitüsü Danışma Kurulu üyeliği yaptı.
Elçin Cem ile evli olan İsmail Cem, İpek ve Kerim adlarında iki çocuk babasıydı.

İsmail Cem, 26 Aralık 2006'da akciğer kanseri tedavisi için yatırıldığı İstanbul Cerrahi Hastanesinde 15 Ocak'tan itibaren enfeksiyon nedeniyle yoğun bakıma alınarak antibiyotik tedavisi görmeye başlamıştı. İsmail Cem, 24 Ocak 2007 saat 09.50'de öldü. Cenazesine aynı dönem çalıştığı meslektaşı Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu da katılmış, Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabrine çiçek ve toprak atmıştır. Yorgo Papandreu 9 Ekim 2009 tarihli Türkiye ziyareti kapsamında iki ülke (Türkiye-Yunanistan) arasında dostluğu başlattığı için İsmail Cem'in mezarına zeytin dalı getirdi.
2010 yılında Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) tarafından İsmail Cem Televizyon Ödülleri düzenlenmeye başlandı.

Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, 512 sayfa, Can Yayınları, ISBN 975-510-791-6; Yeniden baskısı (2008), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, ISBN 978-9944-88-208-8
Türkiye Üzerine (Araştırmalar) (1970), Cem Yayınevi, Ankara
12 Mart (1674-1977, 2 cilt)
TRT'de 500 Gün (1975)
Siyaset Yazıları (1980)
Geçiş Dönemi Türkiye'si 1981-1984 (1984)
Sosyal Demokrasi ya da Demokratik Sosyalizm Nedir, Ne Değildir ve Uygulanabilirliği (1984), 311 sayfa, Can Yayınları ISBN 975-510-801-7
Mevsim (1985)
21. Yüzyılda Türkiye
Türkiye'de Sosyal Demokrasi
Engeller ve Çözümler (1987)
Yeni Sol, Sol'daki Arayış, 340 sayfa, Can Yayınları, ISBN 975-8440-16-0
Gelecek İçin Denemeler, 344 sayfa, Can Yayınları, ISBN 975-8440-18-7
Türkiye, Avrupa, Avrasya I, Strateji-Yunanistan-Kıbrıs (2004), 298 sayfa, İstanbul Bilgi Üniversitesi, ISBN 975-6857-88-9
Avrupa'nın Birliği ve Türkiye (2005), 364 sayfa, İstanbul Bilgi Üniversitesi, ISBN 975-6176-27-X

Can Dündar (2010), Ben Böyle Veda Etmeliyim & İsmail Cem Kitabı, 297 sayfa, Türkiye İş Bankası Yayınları, ISBN 994-4882-53-8
Ozan Örmeci (2011), Bir Türk Sosyal Demokratı: İsmail Cem 17 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 320 sayfa, AKY Yayınları, ISBN 605-6157-04-2
Ozan Örmeci (2011), Portrait of a Turkish Social Democrat: İsmail Cem 27 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 356 sayfa, Lambert Academic Publishing, ISBN 384-4328-51-3
Sibel Sezal (2021), Veda 25 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Söz: İsmail Cem, Müzik: Özkan Samioğlu.

İsmail Cem, Türk-Yunan dostluğuna yaptığı katkılardan ötürü, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu ile birlikte 2000 yılında, merkezi New York'ta bulunan Doğu-Batı Enstitüsünce "Yılın Devlet Adamı Ödülü"ne layık görüldü.
Ekovitrin dergisince verilen 'Yılın Starları' ödülleri kapsamında, 2002 yılında "Yılın Bakanı" seçildi.
Türkiye'ye yaptığı başarılı hizmetlerden ötürü Türk Kalp Vakfı tarafından "Sakıp Sabancı İyi Kalp Ödülü"ne layık görüldü.
Merkezi İsviçre'de bulunan Dünya Ekonomi Forumu'nca hazırlanan "Rüya Hükûmeti"nde İsmail Cem de "en başarılı 4 dış politikacıdan biri" sıfatıyla yer aldı.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki barışa katkılarından dolayı İzmir Gazeteciler Cemiyetince 1999 Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Gazetecilik Altın Heykel Yarışması, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı Büyük Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü.

BBC Türkçe ile 1974'te yapılan röportaj

Amsterdam Atatürk Anıtı veya yerel ismiyle Gedenkteken Atatürk, Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da bulunan bir anıttır.

1965 yılında, Türkiye'den gelen işçiler için Klaprozenweg dolaylarında bir konaklama tesisi inşa edildi. 1970'li yılların sonuna kadar Amsterdam'daki Türklerin toplanma ve sosyalleşme merkezi olarak hizmet vermiş olan bu misafirhane, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk'ün adını taşımaktaydı. Ağırlıklı olarak şehirdeki Nederlandsche Dok en Scheepsbouw Maatschappij isimli tersanede çalışan göçmenler, 1974'te şirketin iflas etmesi ve ilerleyen yıllarda Atatürk Misafirhanesi'nin yıkılması sonucunda kentin farklı noktalarına doğru dağıldılar. Bu kez Atatürk isminin Klaprozenweg ile Strekkerweg arasındaki küçük bir sokağa verilmesiyle de 60'lı yıllardan beri bölgeyle özdeşleşmiş olan Türk kimliği yaşatılmaya devam etti. 1978 yılında, yıkılmış olan bu misafirhanenin yakınlarında bir anıt inşa edilerek yine Mustafa Kemal Atatürk'e atfedildi.

Türk sanatçı M. Türkmen tarafından tasarlanan anıtın genelinde yalın bir anlatım tarzı kullanılmıştır. Ana kütlesi betondan inşa edilmiş ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından söylenmiş olan "Yurtta sulh, cihanda sulh" cümlesi, Türkçe ve Hollandaca dillerinde olmak üzere levhalara işlenerek bu ana gövde üzerine yerleştirilmiştir. Ayrıca yine Türkçe ve Felemenkçe olarak "Burada Atatürk yurdu vardı, bu yurtta Türkler yaşardı, birlik ve beraberlik mutluluk verdi, hatırlanmaları için bu anıt dikildi" ifadeleri bulunur.

Caddenin adını taşıyan otobüs durağına GVB'nin 35 ve 36 numaralı otobüs hatları hizmet vermektedir.

Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı, 19 Mayıs 1919 tarihinde 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal'in Bandırma Vapuru ile yaptığı yolculuk sonrası Samsun'a ulaşması olayı. Bu olay Kurtuluş Savaşı'nın fiili başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Samsun'da Rum ve Türk halkı arasında meydana gelen çatışmaların sonlandırılması için Osmanlı Hükûmeti tarafından Mustafa Kemal görevlendirilmiş ve kendisine 9. Ordu Müfettişliği verilmiştir. Bunun üzerine müfettiş görev bölgesine Bandırma Vapuru ile ulaşmış ve bir hafta boyunca Mantıka Palas'ta kalmıştır. Bu süreçte bölgede meydana gelen çatışmaların sebebini araştırmış ve işgalcilere karşı bizzat Türk direniş örgütlerinin kurulmasında etkin rol oynamıştır. Mustafa Kemal, bu bir haftalık süreç sonunda Havza'ya geçmiştir. Havza'da geçirdiği on yedi gün sonunda ise şehirden ayrılarak Amasya'ya hareket etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılının sonlarına gelindiğinde I. Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılmış, Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak dağılma sürecinin sonuna gelmiş bir devlet görünümündeydi. Avrupa devletlerince hasta adam olarak nitelenen Osmanlı; imzaladığı ateşkes ile boğazların hakimiyetini, yeraltı kaynaklarının kullanım haklarını ve donanma ile ordu üzerindeki tüm emir haklarını İtilaf Devletleri'ne devretmişti.
Mondros Ateşkes Anlaşması'nı takiben İzmir; Yunanlar, Adana; Fransızlar, Antalya ve Konya; İtalyanlar tarafından işgal edilmişti. Bunların yanında Urfa, Maraş, Antep, Merzifon ve Samsun'a İngiliz askerleri çıkmış, İstanbul'da ise Kraliyet Donanması demirlemişti. Bunlara bir tepki olaraksa Türkler tarafından Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Redd-i İlhak Cemiyeti gibi cemiyetler kurulmuş ve işgali sonlandırmanın çareleri düşünülmeye başlanmıştı.

Bu dönemde tüm Osmanlı topraklarında olduğu gibi Samsun'da da işgalciler ile Türk halkı arasında silahlı çatışmalara yaşanmaya başlamıştı. Bunun üzerine Arthur Calthorpe'ın imzasıyla İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükûmeti'ne bir nota vermiş ve bölgedeki karışıklıkların giderilmesini istemiş aksi halde Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7. maddesinin gerekçe gösterilerek bölgenin işgal edileceğini beyan etmiştir. Dönemin Harbiye Nazırı Abuk Ahmed Paşa ile Sadrazam Damad Ferid Paşa karışıklıkların giderilmesi görevi için Mustafa Kemal'i uygun görmüş, kendisine bu görev Abuk Ahmed Paşa tarafından bildirilmiş ve görev Mustafa Kemal tarafından kabul edilmiştir. Mustafa Kemal bu görüşmeden sonra dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa ile görüşmüş ve yetkilerini tartışmıştır. Kendisine 9. Ordu Müfettişliği verilmiş, görev yetkilerinin bulunduğu ferman imzalanmıştır. Ayrıca Mustafa Kemal bu fermanda bulunan bazı açıklamaları bizzat kendisi yazmıştır. Müfettişlik görev ve yetkilerinin yer aldığı fermanın görevleri içeren maddeleri kısaca şu şekildedir:

Bölgede düzenin kurulması, yerleştirilmesi ve olayların sebebinin araştırılması.
Bölgede varlığı söz edilen silah ve cephanelerin toplanarak Osmanlı depolarına yerleştirilerek korunması.
Bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması.
Ayrıca fermanda Mustafa Kemal'in 3 ve 4. kolordular ile; Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara ve Kastamonu illerinin kolordu komutanlarına doğrudan emir verebileceği yetki açıklamaları arasında yer almaktadır. Bu ferman ile 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Anadolu coğrafyasının tüm doğu kısmına emir verebilecek rütbeye erişmiştir.
Müfettişlik görevini kendisini İstanbul'dan uzaklaştırmak için verilmiş bir görev olarak düşünen Mustafa Kemal kaleme aldığı Nutuk adlı eserinin 1. bölümünde yer alan Benim Kararım adlı kısmında görevi kabul edişinin ardındaki düşüncelerini şu şekilde kaleme almıştır:

Osmanlı ülkeleri bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamını yitirmiş birtakım anlamsız sözlerdi.
Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?
Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?
Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Falih Rıfkı Atay ve Mahmut Nedim Soydan'ın anılarına dayandırılan Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor adlı kitapta Mustafa Kemal'in yolculuk öncesi VI. Mehmed ile görüştüğü ve padişahın kendisine şunları söylediği yazmaktadır:

Paşa, paşa! Şimdiye dek devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir!.. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden daha önemli olabilir! Paşa, paşa... Devleti kurtarabilirsin!..

15 Mayıs 1919 tarihindeki bu görüşmeden sonra kendisi için hazırlanan ve onu Samsun'a götürecek olan Bandırma Vapuru'nun kaptanı İsmail Hakkı Bey'i makamına çağırtarak yolculuk hakkında bilgi almış ve ertesi gün öğle üzeri hareket edeceklerini bildirmiştir. Yolculuk günü vapur, Sirkeci Garı açıklarında İngilizler tarafından aramaya ve kontrole tabi tutulmuş ve Mustafa Kemal, Beşiktaş İskelesi'nden motor ile Kız Kulesi açıklarında vapura binmiştir. Vapur hareket etmeden önce Rauf Bey Mustafa Kemal'e vapurun işgal kuvvetlerine mensup bir torpido tarafından takip edileceğini ve batırılacağını haber aldığını belirtmiş fakat o, yolculuğun planlandığı gibi süreceğini söylemiştir.
Vapur, Mustafa Kemal ile birlikte 23 subay ve memur ile 25 astsubay, erbaş ve er ile beraber 16 Mayıs 1919 tarihinde öğleüzeri İstanbul'dan Samsun'a doğru yola çıkmıştır. Rauf Bey'in belirttiği İngiliz gemisi, Bandırma Vapuru'nu izlemeye başlamış ancak Karadeniz'e açıldıktan sonra fırtınalı havada izlerini kaybetmiştir. Mustafa Kemal, İsmail Hakkı Bey'e karaya yakın bir rota izlemesini ve düşman saldırısı halinde gemiyi en yakın sahile oturtmasını emretmiştir. Sert havada, dalgalı bir denizde yol alan gemi 17 Mayıs günü gece saat 23.00 civarında İnebolu Limanı'na girmiş, 18 Mayıs 1919 tarihinde öğleüzeri 12.00'de de Sinop Limanı'na yanaşmıştır. Üsteğmen Hikmet Bey sandal ile kıyıya çıkmış ve yolda olduklarını Samsun Tümen Komutanlığına telgraf ile bildirmiştir. Bandırma Vapuru, bu telgraftan bir gün sonra da 19 Mayıs 1919'da Samsun'a varmıştır.

Bandırma gemisinde bulunan asker ve siviller şunlardır:

Miralay Refet Bey (Bele)

Sinop Mutasarrıflığına atanan Mazhar Tevfik Bey Sinop'ta inmiştir.
Mustafa Vasfi Efendi'nin (Süsoy) ailesi

Eşi Aliye Hanım
Kızı Nefise
Oğlu Mithat
Oğlu Salih

Samsun'a 19 Mayıs'ta Tütün İskelesi'nden çıkan Mustafa Kemal görevinin gereklerini yerine getirmeye koyulmuş ve bazı incelemelerde bulunmuştur. Bu incelemeler sonucunda Rum çetelerinin Müslüman halka saldırdığı, yerel yöneticilerinse dış devletlerin de duruma karışmasıyla bu olaylara müdahale edemediği kanısına varmıştır. Bunun üzerine Canik mutasarrıfını görevden alarak yenisini atamış ve bölgede oluşan karışıklıklara yabancı askerlere aldırmaksızın doğrudan müdahale etmesini emretmiştir.
Erzurum ve Ankara'da bulunan kolordular ile iletişim kuran Mustafa Kemal müfettişlik görevleri arasında yer alan "bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması"nı yerine getirmek bir kenara kendi eliyle ulusal direniş örgütleri kurulmasına önayak olmuştur.
Mustafa Kemal tümüyle İngiliz denetiminde bulunan şehirde ulusal hareketin yönetilemeyeceğine kanaat getirmiş ve 25 Mayıs günü Havza'ya hareket etmiştir. Havza'da geçen günlerinde Ankara ve Konya'daki kolordu komutanları ile telgraflaşmış, ülkedeki genel durum hakkında bilgi almaya çalışmıştır.
Bir hafta Samsun'da, on yedi gün de Havza'da kalan Mustafa Kemal bu süreçte Anadolu'nun ve halkın genel durumu hakkında bilgi alarak ulusal hareketin fikirsel temellerini atmıştır. Bunun yanında 28 Mayıs 1919 günü müdâfaa-i hukuk cemiyetlerine gönderdiği bir genelgeyle İzmir'in İşgali'nin protesto edilmesini istemiş ve bunun sonucunda tüm Anadolu'da 96 miting gerçekleştirilmiştir. Bu, Osmanlı Hükûmetince hoş karşılanmamış ve kendisinin İstanbul'a dönmesi emredilmiştir. Harbiye Nezareti'ne oyalayıcı bir telgraf gönderen müfettiş 12 Haziran 1919 günü Amasya'ya hareket etmiş ve burada bir genelge ilan ederek açıktan açığa Millî Mücadele'nin başladığını duyurmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna giden yolun ilk durağı kabul edilen bu olay Türk tarihindeki dönüm noktalarından birisidir. Şark Meselesi adı altında yok edilmek istenen Türkler için 19 Mayıs 1919 günü millî bağımsızlığa, çağdaşlaşma ve demokratikleşmeye giden yolun ilk adımıdır.
Bu gün Atatürk'ün çok önem verdiği bir gündür. Atatürk, cumhuriyet kurulduktan sonra 19 Mayıs'ın önemini bu günü doğum günü olarak kabul ederek göstermiştir.
Ayrıca 19 Mayıs 1938'den beri millî bayram olarak kutlanmaktadır. Ancak Atatürk "doğum günüm" dediği 19 Mayıs kutlamalarına bir kez katılabilmiştir.

Günümüzde Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı ile ilgili çeşitli yorumlar bulunmaktadır. Bu yorumlar ise VI. Mehmed'in Anadolu Hareketi'ne destek verip vermediği konusu etrafında dönmektedir. Metin Hülagü'nün yazmış olduğu Yurtsuz İmparator Vahdeddin adlı kitap bu iddiaların yer aldığı kitaplardandır. Kitapta İngiliz gizli belgelerine dayandırılarak VI. Mehmed'in Mustafa Kemal'e 40.000 mecidiye verdiği ve Anadolu Hareketi'ni desteklediği yazmaktadır. Ancak Turgut Özakman bir konferansında bu iddiaların gerçek olmadığını savunmuştur. Ayrıca Mustafa Kemal, Nutuk adlı yapıtında VI. Mehmed'in Anadolu Hareketi'ne destek vermesi bir yana, bu hareketi sindirmeye çalıştığını belirtmiş ve kendisinden vatan haini diyerek bahsetmiştir.

Samsun 19 Mayıs Stadyumu ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi, adlarını bu olaydan alır.

Bozdağ, İsmet (2009).  Hüseyin Movit (Ed.). Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor. İstanbul: Truva Yayınları. ISBN 9786055638078.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, Türkiye'nin İzmir ilinin Karşıyaka ilçesinde, Anayasa Meydanı içerisinde yer alan bir anıttır.

Mayıs 1967'de kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği, Karşıyaka'da Mustafa Kemal Atatürk'e adanan bir anıt yapılması için Mayıs 1971'de proje yarışması açtı. 10 Kasım 1971'de sonucu açıklanan yarışmayı heykeltıraş Tamer Başoğlu ve mimar Erkal Güngören'in tasarımı kazandı. Cumhuriyetin ilanının 50. yıl dönümü anısına yapılması kararlaştırılan ve 1,2 milyon liraya mal olması planlanan anıt, Karşıyakalıların bağışlarıyla 1972'de inşa edilmeye başladı ve 26 Ekim 1973'te törenle açıldı.
Mayıs 2015'te bakımsızlık ve korozyon nedeniyle yıpranan anıtın yıkılarak yerine daha büyüğünün yapılacağı duyuruldu. İzmir Valiliği anıtın "can ve mal güvenliği için risk oluşturduğunu" raporladı. İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu da anıtın "tarihî eser" niteliğinde olmadığını belirterek yenilenmesinin önünü açtı. Nisan 2017'de yapılan ihale sonrasında 6,8 milyon lira bedel karşılığında yüklenici firma ile sözleşme imzalandı. 12 Haziran 2017'de anıtın yıkımı gerçekleştirildi. Belediyenin yıkım kararının iptali için açılan davada önce yürütmeyi durdurma talebi, daha sonra da davanın kendisi idare mahkemesince reddedildi. Yaklaşık bir yıl süren yapım çalışmalarının ardından tamamlanan anıtın açılışı 12 Mayıs 2018'de yapıldı. Anıtın altındaki 110 m2'lik alanda oluşturulan Kadına Saygı Müzesi, 3 Kasım 2018'de ziyarete açıldı. Müzede cumhuriyet tarihinde yeri olan yüz kadının yaşam öyküleri derlendi. Anıt, 2018 Uluslararası Gayrimenkul Ödülleri'nde Çok Amaçlı Kullanım Mekânlarının Geliştirilmesi ve Kamu Kullanım Alanlarının Geliştirilmesi kategorilerinde hem Avrupa Ödülü hem de Dünya Ödülü'ne layık görüldü.

Anıt, zeminden eğrisel biçimde çıkan ve bronz kuşaktan geçtikten sonra dik olarak yükselen yedi beton dikmeden oluşmaktadır. Atatürk İlkeleri'ne atfen başlangıçta altı tane olması planlanan dikmeler, Adalet Partili İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar'ın itirazı sonrasında yediye çıkarıldı. Dikmelerin yükselişi, Türkiye'de kadın haklarının gelişimini simgelemektedir. Bronz kuşağın merkezinde Mustafa Kemal Atatürk'ün kabartması yer alırken diğer yerlerinde Zübeyde Hanım, mermi taşıyan, kucağındaki çocuk ile diz çöken, oy sandığı önünde oy kullanmak için sıra bekleyen, kitap yazan ve okuyan birkaç kadın, zeytin dalı taşıyan bir çocuk, makine ve fabrika kabartmaları bulunmaktadır.
Orijinal anıtın boyu 15,54 m (51,0 ft) iken yerden 3,8 m (12 ft) yükseklikten başlayan bronz kuşağın yüksekliği 1,4 m (4,6 ft), çapı 6,5 m (21 ft) idi. Büyütülerek yenilenen anıtın dikmelerinin en alçağı 35,5 m (116 ft), en yükseği 41,7 m (137 ft) boyundayken yerden 9 m (30 ft) yükseklikten başlayan bronz kuşağın yüksekliği 3,5 m (11 ft)'dir.

 Wikimedia Commons'ta Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı ile ilgili coğrafi veriler

Atatürk Heykeli, Mustafa Kemal Atatürk'ün Astana'daki bir heykelidir. Kazak heykeltıraş Bakıtcan Abişev'in eseri olan bronz ve granitten imal edilen heykelin açılışı 8 Ekim 2009 tarihinde gerçekleşmiştir.

Yüksekliği 4,4 metre olan heykel, 5,5 ton ağırlığındadır. Taşenov Caddesi'ndeki çiçek bahçesinde bulunur. Kazakistan Cumhuriyeti Kültür ve Enformasyon Bakanlığı düzenlediği yarışma sonucu yapılmıştır.
Heykelin açılışı Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in de katıldığı bir törenle yapıldı. Heykelin açılışından sekiz gün sonra Türkiye'yi giderek TBMM'yi ziyaret eden Nazarbayev, "Bu heykeli Kazak halkının size olan kardeşlik duygularının tezahürü olarak kabul edin” demiştir. Buna karşılık, 2010'da Ankara'da Nur Sultan Nazarbeyev'in bir heykeli yapılmış  ve Gençlik Parkı’ndaki eski Trafik Şube Müdürlüğü önüne yerleştirilen heykelin açıışı, dönemin TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin tarafından "Siz de lütfen bu heykeli Türk kardeşlerinizin Kazak kardeşlerinize bir kardeşlik ifadesi olarak kabul ediniz'" sözleri ile yapılmıştır.

Atatürk Anıtı (Almatı)

Atatürk Heykeli, Amerikalı sanatçı Jeffrey L. Hall tarafından yapılan ve 2013 yılında Sheridan Kavşağı'na yerleştirilen bronz Mustafa Kemal Atatürk heykeli.
Heykel, 23. Caddede, 1936-1989 yılları arasında Türkiye'nin Washington, DC Büyükelçiliği  Büyükelçiliği olarak kullanılmış olan binanın önüne yerleştirilmiştir. Ülkede kamuya açık alanda yer alan ilk Atatürk heykelidir. Açılışı, Atatürk'ün ölümünün 75. yıldönümü olan 10 Kasım 2013'te yapılmıştır.

Heykel, Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh " sözünün yer aldığı yarım daire şeklindeki taş korkuluğun önünde durmaktadır.
Atatürk, 1930'lu yılların Batı tarzı iş kıyafetiyle, üç parçalı takım elbise ve kravatla, cep saatiyle ve Brogue ayakkabılarla, başı açık dururken, sanki bir konuşma yapıyormuş gibi tasvir edilmektedir. Sol elinde, kapağında adı yazılı olan "Nutuk" kitabını tutmaktadır.

Heykel, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923'teki kuruluşunun 90. yılı ve Atatürk'ün ölümünün 75. yılı anısına yaptırıldı. Kurulumu Türk-Amerikalı mimar Nuray Anahtar üstlendi. ABD'deki Türkiye Büyükelçiliği ve Amerikan Atatürk Toplumu'nun (AAT) katkılarıyla dikilen heykelin açılışı, Atatürk'ün 10 Kasım 2013'teki ölüm yıldönümünde yapıldı.
Washington DC'de daha önce Türk büyükelçiliği bahçesine Türk Hava Kuvvetleri Komutanı tarafından gönderilen 2.75 metre boyutunda bir Atatürk heykeli  30 Ağustos 2004 tarihinde dikilmişti.  2013'te Sheridan Kavşağı'nda dikilen heykel, ABD'de kamuya açık alana dikilen ilk heykel olmuştur.

Atatürk Heykeli (Türkiye Büyükelçiliği, Washington)

Atatürk Maskı, Türkiye'nin Antalya şehrinde bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün yüzünün beton kabartması olan heykeldir. Açılışı iki kez ertelenen anıt, Atatürk'ün 70. ölüm yıldönümü olan 10 Kasım 2008'de açıldı. Altın renginde boyanan anıtın yapımında çimento, demir ve kum kullanıldı. 35 metre yüksekliği ile Türkiye'nin en yüksek üçüncü heykeli olan anıtın genişliği ise 25 metredir. Kepez Kent Ormanı'nın girişinde konumlanan anıtın yanında yapay bir şelale bulunmaktadır. Atatürk'ün "Hiç şüphesiz ki Antalya, dünyanın en güzel yeridir." sözü de heykelin yanında kabartma olarak yer almaktadır. Ocak 2019'da yaşanan fırtınalarda boyası akan heykelde kırıklar da oluştu. Temmuz 2019'da heykelde başlayan onarım çalışmaları dört ayda tamamlandı.

 OpenStreetMap'te Atatürk Maskı (Antalya) ile ilgili coğrafi veriler

Atatürk Maskı, Türkiye'nin İzmir şehrinde bulunan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün yüzünün beton kabartması olan heykeldir. Yapımına 2006'da başlanan heykel ₺4,2 milyon (yaklaşık 2,5 milyon ABD doları) maliyetle 2009'da tamamlandı. 42 metre yüksekliği ile Türkiye'nin en yüksek heykeli olup dünyada ise kabartma heykeller arasında büyüklük bakımından onuncu sıradadır. Heykelin altında Atatürk'ün "Yurtta barış, dünyada barış" sözü ve imzası da kabartma olarak yer almaktadır. Heykelin içerisinde 20 Eylül 2010'da Millî Mücadele ve 9 Eylül Müzesi açıldı fakat bir süre sonra kapatıldı. 2018'in ikinci yarısında heykelde onarım çalışması gerçekleştirildi.

Buca Belediyesi heykeltıraş Harun Atalayman ile Atatürk anıtı inşa edilmesi üzerinde anlaştı. 2006'da yapımı başlayan ve 2009'da biten heykelin yapımı 4,2 milyon TL tuttu. 2018'de hava şartlarından etkilenen heykelin düzeltilmesi için dağcılardan yardım istendi çünkü heykelin çok yüksek bazı kısımlarına vinç ulaşamamaktadır.

Atatürk Maskı 42 metre uzunluğu ile Türkiye'deki en büyük heykel, dünyada ise onuncu en büyük heykeldir. Heykel bir dağın kenarı oyularak değil, yüzeye yapılan bir iskele üzerine inşa edilmiş, kafes sistemi içeren bir çelik yapıdan oluşturulmuştur. Heykelin altına Atatürk'ün ünlü "Yurtta barış, dünyada barış" sözü ve imzası işlenmiştir.

Rushmore Dağı Anıtı

 Wikimedia Commons'ta Atatürk Maskı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Atatürk Meydanı (Türkmence: Atatürk meýdany), Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'ta bulunan bir meydandır. Meydan, kent merkezinde yer almakta olup adını Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk'ten almaktadır. Meydan, Bağımsızlık Meydanı'nın yaklaşık 500 metre doğusunda yer almaktadır. Kuzeyde, Köroğlu, batıda H.Babayev ve güneydeki Çağrı Nurimov caddeleri ile sınırlanmıştır. Meydanın merkezinde bir Atatürk heykeli bulunmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk, ölümünün 72. yıldönümünde Atatürk Meydanı'ndaki bir törenle anıldı. Türkiye Büyükelçiliği yetkilileri, Türkmenistan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Meclis üyeleri, Türk şirketlerinden temsilciler, yerel Türk okullarının öğrencileri ve öğretmenlerini içeren katılımcılar tarafından bir saygı duruşunda bulunuldu. Anma her yıl Atatürk'ün ölüm gününde Mustafa Kemal Atatürk'ü anmak üzere günü anmak üzere meydanın ortasındaki Atatürk anıtına çiçek serilirken gerçekleşir.

Atatürk ve Gençlik Anıtı; Hacettepe Üniversitesi'nin Beytepe Kampüsü'nde bulunan bir anıttır. 1991 yılında, üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi olan sanatçı Remzi Savaş tarafından yapılmıştır. Kampüsün tam orta noktasında bulunan anıt; önde Atatürk'ün tasvir edildiği bir heykel grubu ve bunların arkasında iç içe geçmiş şekilde yükselen üç kemerden oluşur. Bu kemerlerin üzerinde, Mustafa Kemal'e ait olan "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.", "Vatan bir bütündür, bölünemez." ve "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözleri yazılıdır. Rektörlük binasının yanında bulunan açıklık alana yerleştirilmiş olan anıtın açılışı dönemin YÖK Başkanı ve üniversitenin kurucu rektörü olan İhsan Doğramacı tarafından yapılmıştır.

Hacettepe Üniversitesi'ndeki heykeller listesi

 OpenStreetMap'te Atatürk ve Gençlik Anıtı ile ilgili coğrafi veriler

Atatürk ve Şerife Bacı Anıtı, Kastamonu'da bulunan bir anıttır.

Anıt, Cumhuriyet meydanında, Kastamonu Valiliği önünde, 41°22′35″K 33°46′40″D mevkiinde bulunmaktadır.

Atatürk (1881-1938) Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusudur. Aynı zamanda Kurtuluş Savaşı'nda (1919-1923) Türk ordusunun başkomutanıydı.
Şerife Bacı (kelimenin tam anlamıyla Şerife Kardeş) (1900–1921), Türk Kurtuluş Savaşı'nın bir kahramanıydı. Silah taşıma hizmetinde görev alan Seydilerli bir köy kadınıydı. İstanbul'dan İnebolu limanına (Kastamonu Vilayeti) götürülecek her türlü silah veya mühimmatın öküz vagonlarıyla (Türkçe: kağnı) Ankara'ya taşınması gerekiyordu. Erkeklerin çoğu askere alındığı için ulaşımdan kadınlar sorumluydu. 1921 yılının Aralık ayında Şerife, yeni doğan bebeğiyle birlikte konvoyda vagon sürmek için gönüllü oldu. Ancak zorlu koşullar altında donarak öldü. Daha sonra mühimmatın üzerine kendi ceketini koyduğu ortaya çıktı. Bebeği kurtarıldı.

1985 yılında Kastamonu Valisi Şerife Bacı'nın anısına bir anıt dikilmesine karar verdi. Anıt, 1990 yılında Marmara Üniversitesi'nden Profesör Tankut Öktem (1940–2007) tarafından yapılmıştır. 2005 yılında kürsü bazalt bir platform kullanılarak yenilenmiştir. Anıt aslında bir grup figürden oluşuyor. Bunlar Atatürk, Şerife Bacı, öküz arabası ve çeşitli askerlerdir.

Burhaniye Atatürk Anıtı, Gürdal Duyar tarafından Edremit için yapılan bir Bronz Atatürk heykelidir. Türk Kurtuluş Savaşı sırasındaki Kuva-i Milliye hikâyesini anlatır.

Heykel, Atatürk'ün ileriye doğru bakarak durduğu bir şekli tasvir eder. Sol kolunu hafifçe geriye ve yanına doğru açık bir şekilde uzatmıştır ve eli kalça hizasında açık ve parmakları yayılmıştır. Sağ eli ise kalbinin üzerinde kapalı bir şekilde gogusunun ortasında bulunur.
Heykel, 3 metre yüksekliğinde ve bronz malzemeden yapılmıştır.
Gürdal Duyar tarafından yapılan heykel, Kuva-yi Milliye'nin Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Burhaniye'deki ulusal mücadelede gerçekleşen birçok efsanevi olayı anlatmaktadır. Turistlerin sıklıkla heykelin yanında mola verdiği ve fotoğraf çektiği belirtilmektedir. Heykel, Burhaniye halkı tarafından sevilmiştir. Bu insanlardan biri, Hollanda'dan getirdiği tohumları dikerek diz hizasını aşan kırmızı, pembe, çeşitli renklerde ve beyaz gelincikler yetiştiren bir yaşlı bahçıvandır. Gelincikler, savaşta hayatını kaybedenleri anmak için sembolik bir çiçektir.

Heykel, Edremit, Burhaniye'de dikilmek üzere planlanmıştı. Heykelin dikileceği alan, E. Demirok tarafından tasarlandı. Heykel, 1967 yılında açıldı.
Gürdal Duyar'ın Atatürk Heykeli'nin önünde, Borazan İsmail ve Kadir Efe'ye adanmış bir anıt bulunmaktadır. Bu anıt günümüzde hala orada durmaktadır. Ancak Atatürk Heykeli, en azından 1974'ten sonra bir noktada bir buldozer ile kaldırıldı. Bir buldozer geldi, heykelin ayaklarını kırdı ve götürdü. Günümüze kadar nerede olduğu bilinmemektedir.

Bursa Atatürk Heykeli, Bursa valiliği tarafından heykeltıraş Nijat Sirel'e yaptırılmış ve Bursa Hükûmet Meydanı'na 1931 yılında dikilmiş heykeldir.
Mermer kaide ve bronz Atatürk heykelinden oluşur. Atatürk, at üzerinde asker giysileri içinde   zafer kazanmış kumandan kimliği ile betimlenir. Anıtın  Açılışı, 29 Ekim 1931 günü, Cumhuriyet'in sekizinci yıldönümü kutlama törenleri sırasında yapılmıştır.
Bursa'da da bir anıt yapılması ilk kez, kentin yerel yayın organı olan "Yeni Fikir" gazetesi tarafından 29 Eylül 1925 tarihli sayısında önerilmişti. Beş yıl sonra Valilik tarafından, bir Atatürk anıtı yaptırmaya karar verildi ve 1930 yılı Şubat ayında heykeltıraş Nijad Sirei'e sipariş edildi. Anıtın taslağı Güzel Sanatlar Akademisi tarafından görülüp, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından da onaylandıktan sonra İstanbul Şişli'de bir özel atölyede sanatçı tarafından heykeltıraş Mehmet Mahir Tomruk'un yardımıyla yapıldı Anıtın açılışı, 29 Ekim 1931 günü gerçekleşti. Önceleri "Gazi heykeli" adıyla anılan anıt Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya "Atatürk" soyadının verilmesinden sonra "Atatürk heykeli" adını aldı.
Kaidenin kuzey cephesinde şu yazı yer alır: "Bu Aziz Heykelin Önünde Duran Türk, Hürmetle Eğil. O; Milletini Kurtaran, Cumhuriyeti Kuran, Aleme Yeni Bir Tarih Yaratan Gazi MUSTAFA KEMAL". Doğu cephede 29 B.Teşrin 1339 1923 Cumhuriyetin Kuruluşu, batı cephede 11 Eylül 1330 1922 Bursa'nın Kurtuluşu yazmaktadır.

Büyük Utku Anıtı, Afyonkarahisar'da, kentin Yunan işgalinden kurtarılışı ve Büyük Taarruz anısına dikilen zafer anıtıdır. Ünlü heykeltraş Heinrich Krippel tarafından 1934-1936 yılları arasında yapılmış ve 24 Mart 1936 günü dönemin başbakanı İsmet İnönü tarafından açılmıştır.
Anıtın kaidesi büyükçe ve kübik bir kayaçtan oluşmaktadır. Kaidenin üstünde, tunçtan yapılmış çıplak iki erkek heykeli vardır. Bu heykellerden ayakta olan, düşmanı ayakları altına almış Türk'ü; ayaklar altında yatan ise Türkiye'yi işgal eden düşmanları simgelemektedir. Bir yoruma göre de ayaktaki figür, tam bağımsızlık için saldıran Türk gücünü; yerdeki figür ise Türk'ün gücü karşısında yenilen emperyalizmi temsil etmektedir. Ayaktaki heykel gerek yüzünün benzerliği, gerekse simgelediği rol ile Mustafa Kemal Atatürk'e benzetilmiştir.
Heykeli taşıyan kaidenin çevresinde de tunçtan kabartmalar bulunmaktadır. Kaidenin çevresindeki kabartmalarda ön yüzde Atatürk'ün sol profilden bir portresi, arka yüzde Türk askerinin taşıdığı sancağı işgalden kurtulan halkın öpmesi, sol yüzde Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak'ın harita üzerinde yaptıkları Başkomutanlık Meydan Muharebesi planı, sağ yüzde ise Türk askerinin yaptığı bir süngü saldırısı betimlenmiştir.
Heykeller normal insan boyutlarından daha büyük ve hareketleri son derece canlıdır. İşgalcileri sembolize eden ve yerde yatan figürün büyük bir çaresizlikle aşağı sarkmış olan başındaki ıstıraplı yüz ifadesi ve bitkin vücudu yenilgiyi göstermektedir. Ayaktaki figürün yüzünde ise büyük bir hiddet ifadesi vardır. Gerilmiş kasları, şişmiş boyun damarları, yukarı kalkmış kolları, biri yumruk şeklinde sıkılmış, diğer bir şeyi parçalayacakmış gibi açılmış elleri ile ayakları altında yatan figüre yukarıdan bakarak adeta ezmektedir.
6 Kasım 1937 günü Afyonkarahisar ziyareti esnasında anıtı inceleyen Mustafa Kemal Atatürk, anıt hakkında "Büyük utkuyu en iyi anlatan anıt" demiştir.

Büyük Utku Anıtı, önden bakıldığında arkasında görünen Afyonkarahisar Kalesi ile birlikte kentin en önemli simgesidir.

Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, c. 24, 1986, Gelişim Yayınları.
Vilâyetlerimizin Tarihi: Afyon, 1968, Tifdruk Basımevi, İstanbul.
Afyonkarahisar Tarihi broşürü.

Edirne Atatürk Heykeli, Edirne'de Talat Paşa Caddesi üzerinde o zaman "Darülfünun Bahçesi" adıyla anılan parka  1931 yılında dikilen bronz döküm heykeldir.
Heykeltraş Kenan Yontuç'un eseridir. Cumhuriyet tarihinde gerçekleştirilmiş ilk on Atatürk anıtından biri olmasından ötürü tarihsel önemi vardır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılan diğer Atatürk heykelleri gibi, yapıldığı dönemde Gazi Heykeli olarak anılmaktaydı.
Dikdörtgen bir kaide ve Atatürk figüründen oluşman anıtta, mareşal üniformalı Atatürk figürü kaidenin üzerinde ayakta yüzü batıya dönük olarak sakin bir ifade ile durmaktadır; sağ ayak bir adım önde ve sağ elinin işaret parmağı ile batıyı gösterir biçimde betimlenmiştir.

Edirne'de Gazi Heykeli yaptırılmasına il ve belediye yetkilileri 1929 yılında karar vermiş ve 1930 il bütçesine 12.000 lira ödenek koymuştur. Bu kararın alınmasında komşu şehir Tekirdağ’da yaptırılan ve 26 Aralık 1929'da açılışı gerçekleştirilen Gazi Heykeli'nin etkili olduğu düşünülür. Edirne'ye bir Gazi Heykeli dikilmesi için 1930  yılında bir yarışma düzenlendi. Yarışma duyurusunda şu ifadeler kullanılmıştır:

Rekzedilecek heykel ve kaidesi mermerden olacaktır; heykelin Abacılar başindaki bahçeye rekzi mukarrerdir. Heykel tabi cesametten üç misli büyük olacaktır”
Yarışmaya devrin heykeltıraşlarından Ratip Aşir Bey, Kenan Ali Bey ve  Sabiha Ziya Hanım katıldı. Daha önce Amasya, Tekirdağ ve Kırklareli'ndeki Gazi Heykellerini yapmış olan Kenan Ali Bey'in projesi yarışmayı kazandı.
29 Ekim 1930 gününe kadar bitirilmesi planlanan heykelin yapım sürecinde gecikmeler yaşandı. Mermer olması planlanırken sonradan bronz dölküm olmasına karar verildi. Devrin gazetelerinde çıkan haberlere göre heykelin dökümü Budapeşte'de gerçekleşti. Cumhuriyet tarihinin onuncu Atatürk anıtı olan heykel, 23 Nisan 1931'de Çocuk Bayramı sırasında açıldı. Edirne Postası gazetesinde açılış töreni şu sözlerle ifade edilmiştir:

Herkes Büyük Gaziyi görmüş kadar büyük bir meserret duyarak heykeli seyrediyordu.
Heykelin yerleştirildiği Abacılarbaşı Bahçesi adındaki mekanın çevresi açılıştan sonra kuzey ve kuzeydoğuya doğru genişletildi. Böylece heykel kent sakinlerinin günlük yaşamlarıyla daha içiçe hale geldi ancak 1930’ların sonu veya 1940’ların başında heykelin çevresi demir çitler ve tel örgülerle çevrildi.
Heykele 1975 yılında Kültür Bakanlığı'nın kararıyla "korunması gereken eski eser" statüsü kazanmıştır. Günümüzde Edirne Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunca oluşturulmuş ‘A 149’ envanter numarasıyla kayıt altındadır.
Anıtın yeri 1986 yılında Edirne Belediyesi tarafından çelenk koyma törenleri sırasında yeterli alan olmaması gerekçesi ile değiştirilerek kuzey-doğu yönünde 40 metre kadar taşınmış, bu esnada kaidenin orijinal mermerleri hasar gördüğünden yenileri yapılmıştır.

Heykelin kaidesinde  kabartma tekniğinde yapılmış bronz rölyeflerin yer almaktadır. 
Kaidenin güneybatı cephesindeki rölyefte  Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı sırasında "Ordular İlk Hedefiniz Akdenizdir İleri" emrini verdiği an ve ordunun harekete geçişini betimlenir.
Kaidenin güneydoğu cephesindeki rölyefte Türk ordusunun 24 Kasım 1922'de Edirne'yi kurtarış ve Edirnelilerin Gazi Mustafa Kemal'e şükran duygularını sunması betimlenir, sahnenin arkasında Selimiye Camii görülür.
Kaidenin kuzeybatı cephesindeki rölyefte şehrin simgesi olan Selimiye Camiisi'nin tasviri vardır.
Kuzeydoğu cephede ise bir levha yer alır. Levhada şu sözler yazmaktadır:

Göysünde bu heykeli taşıyan Edirne, çember boyunda kurulmuş Türk bucağıdır. Gazinin sevgisini göynünde yaşatır, Mustafa Kemal adı iman kaynağıdır.

Etem Hamdi Tem (1895, Halep - 15 Ocak 1971, Ankara), Türk fotoğrafçı.
Kurtuluş Savaşı sırasında Batı cephesinin fotoğrafçılığını, 10 Kasım 1938'de öldüğü güne kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün özel fotoğrafçılığını yaptı.
Millî Mücadele'nin sembolü haline gelmiş birçok fotoğrafta emeği olan Etem Tem, Büyük Taarruz'un henüz başladığı zaman Kocatepe'de çekilmiş sembolik fotoğrafını yaratan kişidir.

1895 yılında Halep'te doğdu.  I. Dünya Savaşı öncesindeki yaşamına ilişkin bilgiler sınırlıdır. I. Dünya Savaşı'nda Kafkas cephesinde savaşmış ve çok sayıda fotoğraf çekmiştir. Savaşın sonra erip Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra mütareke hükümleri çerçevesinde Batum'dan ayrılıp Gülcemal vapuru ile İstanbul'a gitti.
16 Mart 1920'de İstanbul'un işgalini gördü ve Millî Mücadele'ye katılmanın yollarını aradı. Önce İzmir'e gitti, orada Yunanlar tarafından tutuklandı, bir süre tutuklu kaldıktan sonra bir Fransız vapuru ile Mersin'e ve ardından Antalya'ya gitti. Antalya'da bir İtalyan fotoğrafçısından bir fotoğraf makinesi edinen Ethem Bey, oradan Ankara'ya geçti. Erkan-ı Harbiye'de görevlendirildi; asteğmen rütbesi ile ordunun resmi fotoğrafçısı oldu.
Milli Mücadele'nin ilk dönemlerinde Mustafa Kemal Paşa'nın yanında fotoğraf makinesi sahibi tek yedek subaydı. Savaştan sonra Mustafa Kemal Paşa'nın özel fotoğrafçılığını yaptı. 1921 yılından Mustafa Kemal Atatürk'ün öldüğü 10 Kasım 1938'e kadar tarihi ve yeri belli 700'e yakın fotoğraf ve 800 metre sinema filmi çekti.
Büyük Taarruz'un başladığı 26 Ağustos 1922'de, Kocatepe’deki Genelkurmay karargâhında taarruzu izleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'yı tek başına ve kayalıklar arasında sol elinin başparmağı dudaklarında düşünceli bir şekilde dolaştığı sırada Alman malı Reflex ICA marka makinesi ile fotoğrafladı. O gün çektiği fotoğrafların çoğu İzmir yangınında fotoğrafları baskı için bıraktığı dükkânın yanması nedeniyle kül oldu; ancak İzmir'e götürmeyip kendisinin karargâhta yıkamış olduğu birkaç film kurtuldu. Mustafa Kemal Paşa'nın Kocatepe fotoğrafı, en ünlü fotoğraflarından birisi oldu.
Etem Tem, Siirt mebusu Mahmut Bey’in  yayımladığı Milliyet gazetesinde foto muhabirliği yaptı. 1932 yılında Cağa­loğlu yokuşu üzerinde bir stüdyo açtı. Stüdyosunu 1934 yılında Beyoğlu’na taşıdı. Fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel sinema çalışmaları yaptı. 15 Ocak 1971 tarihinde Ankara'da öldü.

Etem Tem'in Fotoğraf koleksiyonunu fotoğrafçı Yılmaz Dinç, 1982 yılında eşi Melek Tem’den satın almış;  9×12 cm ebadındaki cam negatiflerin özenle korunmasını ve günümüze gelmesini sağlamıştır.
Bir Atatürk fotoğrafları koleksiyoneri olan Suzan Kapsız, içinde Etem Tem fotoğraflarının da bulunduğu 1000 fotoğrafı 2008 yılında Yeditepe Üniversitesi'ne bağışlamıştır. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde korunan bu fotoğraflar, dijital ortama aktarılmıştır.
Etem Tem'in hatıraları, “Tarihe Tanıklık Eden Bir Objektiften Kurtuluş Savaşı: Etem Tem’in Hatıraları" adıyla 2020 yılında kitaplaştırıldı.

Gazi Mustafa Kemal Anıtı, Mersin'in Silifke ilçesindeki Cumhuriyet Meydanı'nda yer alan ve Mustafa Kemal Atatürk'e adanan anıt.

Dönemin İçel Valisi Tevfik Sırrı Gür öncülüğünde valilik tarafından kurulan Gazi Heykeli Yaptırma Derneği tarafından yaptırılmıştır. Anıtın yapımı için bir yarışma düzenlenmiş ve yarışma sonucunda yapımı Kenan Ali Yontunç üstlenmiştir. Sanatçının kendi atölyesinde dökülen heykelin maliyeti hakkında ise bir bilgi yoktur. Dönem basınındaki haberlere göre Akdeniz'deki ilk Atatürk anıtı olan Gazi Mustafa Kemal Anıtı sanatçının o tarihe kadarki en güzel anıtı olarak yorumlanmıştır.
19 Mayıs 1934 tarihinde siyasetçiler ve halkın katıldığı bir törenle açılan anıt cumhuriyet tarihinin 17. anıtı olmuştur.

Dikdörtgen prizma biçiminde bir kaidenin üzerinde ayakta Mustafa Kemal Atatürk figürü bulunmaktadır. Mareşal giysili Atatürk ayakları iki yana açılmış halde, sağ ayak bir adım önde ve ayakları arasındaki kılıcına dayanmış ufuklara bakar pozisyondan betimlenmiştir. Atatürk bu anıtta zafer kazanmış kumandan kimliğindedir.

Özel

Genel
Aslan, İzzet, Atatürk Silifke'de, Adana: Kemal Matbaası 
Osma, Kıvanç (2003), Cumhuriyet Dönemi Anıt Heykelleri (1923-1946), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, ISBN 9751616786

Gürdal Duyar (d. 20 Ağustos 1935, İstanbul- ö. 18 Nisan 2004, İstanbul), Türk heykeltıraş.
Atatürk'ü konu alan anıt heykelciliği ve çevresindeki renkli kişileri işlediği büstler ile tanınmış bir sanatçıdır.

1935 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nin orta bölümünü bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (İDGSA) Heykel Bölümü'nün liseye denk düzey sınıflarında sanat eğitimine başladı. Akademide önce Alman heykeltıraş Rudolf Belling'in yanında, daha sonra da Ali Hadi Bara atölyesinde çalıştı. 1959'da okuldan mezun oldu ve yaşamına serbest sanatçı olarak devam etti.
Mezuniyetinden sonra bir süre Fransa, Belçika ve İsviçre'de ikamet eden Duyar, heykel çalışmaları, mimari üstüne araştırmalar yaptı, heykeltıraş Leon Perrain'le çalışarak taş işçiliğini geliştirdi.
1962 yılında Düzce Belediyesi'nin isteğiyle yaptığı 1.50 metrelik  Atatürk büstünü yaptı.
1973 yılında Cumhuriyetin 50 yılı onuruna heykel yapması için seçilen 20 heykeltıraştan birisi oldu. Karaköy Meydanı için yaptığı Güzel İstanbul Heykeli dönemin kimi politikacıları tarafından müstehcen bulunarak çeşitli tartışmalara neden oldu. Heykel, Yıldız Parkı'na taşındı.
1974 yılında yaptığı Kayseri Meydanı için yaptığı ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan Atatürk Anıtı da klasik eğilimlerin dışına çıktığı bir eserdir. 1990'lı yıllarda meydandaki orijinal yerinden KültürPark'a taşınmıştır.
Günümüzde M. T.A. Enstitüsü (Ankara) bahçesindeki Atatürk ve Madencilik adı heykel kompozisyonu da, klasik anıt heykelciliğine tepki duyan bir anlayıştan kaynaklanır.
Duyar'ın eserleri arasında Uşak, Burhaniye ve İskenderun Atatürk anıtları, İstanbul Abdi İpekçi Caddesi'ndeki Abdi İpekçi Barış Anıtı, Beşiktaş Vişnezade Parkı'ndaki Necati Cumalı Heykeli, ünlü öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın Burgazada'da müze haline dönüştürülen evinin önündeki büstü, Akatlar Sanatçılar Parkı'ndaki Kemal Sunal, Barış Manço, Sadri Alışık ve Bedia Muvahhit gibi tanınmış sanatçıların büstleri de yer alıyor.
18 Nisan 2004'te akciğer kanserinden öldü. Cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Güvenpark Anıtı (Güvenlik Anıtı - Emniyet Abidesi), Ankara Kızılay Meydanı'nda Güvenpark içerisinde bulunan ve Türk ulusunun polis ve jandarmaya olan güvenini, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nda ve inkılap hareketlerinde beraber bulunduğu arkadaşlarını temsil eden heykeller ve insan zekasını, çiftçinin tarım çalışmalarını betimleyen kabartmaların yer aldığı anıttır.
Cumhuriyet yönetiminin kamu yapılarını konutlarını ve çevresini planlayan Avusturyalı mimar C. Holzmeister, Kızılay Meydanı'nda bir park ve anıt önermesiyle yapımına başlanmıştır. Bronzdan yapılan heykeller Avusturya'da Viyana Erdberg dökümhanesinde gerçekleştirilmiştir. Mamak taşı kullanılan kaide üzerindeki kabartmalar Türkiye'de yapılmıştır. Anıtın taş kısımlarında Franz Wirt, Triberer ve Anton Hanak'ın diğer öğrencileri ile Türk ustaları çalışmıştır.
Anton Hanak tarafından yapımına başlanan anıt onun 6 Ocak 1934'te ölmesi üzerine Joseph Thorak tarafından 1935 yılında tamamlanmıştır.
Anıtın kaidesi 37 metre uzunluğu, orta blok 8 metre, yan kanatlar 2 metre, bronz figürlerin boyu 6 metredir. Kaidede Atatürk'ün Türk, Öğün, Çalış, Güven özdeyişi yazar.
Anıt, Haziran 2013'teki protestolar sırasında hükûmet karşıtı grafitiler ve 2016 Türkiye askerî darbe girişimi sırasındaki silah izleri ile zarar görmüştür. Bu zararlar nedeni ile de aynı yıllar içinde Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından çeşitli bakımlara alınmıştır.

 OpenStreetMap'te Güvenlik Anıtı ile ilgili coğrafi veriler

Harun Atalayman (d.1977, Kayseri), Türk heykeltıraştır.
Anıt heykeller üzerine çalışır. İzmir'de kayalıklar üzerine betonarme bir yapı olan 42 metre yükseklikteki Atatürk Maskı'nı yapması ile tanınır. Bu eser, dünyanın en büyük heykel ve maskları arasındadır.

1977'de Kayseri'de doğdu. Asker olan babasının görev yerleri değiştiği için çocukluğu pek çok farklı yerde geçti. İlköğrenimini Diyarbakır'da tamamladı. Lise öğrenimini 1995'te İzmir Atatürk Lisesi'nde tamamladıktan sonra resim öğretmeninin yönlendirmesiyle Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin heykel bölümüne girdi. Aynı üniversitede yüksek lisans eğitimin tamamladı.
İzmir'de belediyeler ve kamu kuruluşlarıyla anıt heykeller üzerine çalıştı. Aşık Mahsuni Şerif heykeli, nar sepeti tutan kız (Narkız) heykeli, Metin Oktay heykeli, karikatürcü Eflatun Nuri, Sancar Maruflu, Aydın Erten büstleri, Karşıyaka'daki Girne Kültürpark içindeki Selfie Çeken Çocuklar, Bir Baba Hindi Mustafa, Nergiz Parkı'ndaki Gezi Direnişi, Balıkçı Parkı'ndaki Martılar, Gondol Kafe'nin bulunduğu alandaki maymun heykelleri Atalayman'ın eserlerindendir.
İzmir'de 2006-2009'da İzmir'in Yeşildere mevkiinde 42 metre yüksekliğindeki Atatürk Maskı'nı yaptı. Toplamda 42 metre yüksekliğindeki anıt, hâlihazırda dünyanın 67. en büyük heykeli, ilk yapıldığında 56. büyük heykeliydi.
2011'de İstanbul'a taşındı; Kağıthane'de bir atölye açtı. Bir süre sonra İzmir'e döndü ve çalışmalarına Örnekköy'deki atölyesinde devam etti. 2023'te Cumhuriyet Halk Partisi İzmir İl Başkan Yardımcısı oldu.

Heinrich Krippel (27 Eylül 1883 - 5 Nisan 1945), Türkiye'de gerçekleştirdiği anıt heykeller ile tanınan Avusturyalı heykeltıraş, ressam, bakır oymacısı ve illüstratördür.

27 Eylül 1883'te Viyana'da dünyaya geldi. Sanat eğitimini Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'nde Profesör Hemler atölyesinde tamamladı. Daha çok portre, büst ve mezar taşları üzerinde çalıştı ve tanındı. I. Dünya Savaşı'na topçu subayı olarak katıldı. 1925 yılında Atatürk anıtları yaptırılmak amacı ile Türk hükûmetinin davetlisi olarak Türkiye'ye geldi. 1938'e kadar on üç yıl Türkiye'de kalarak Atatürk heykelleri gerçekleştirdi.
Atatürk, sanatçıyı köşkte misafir ederek hazırlayacağı tüm heykeller için kendisine poz vermiştir. Krippel, bu heykel ve anıtların ön çalışmaları ve taslaklarını Türkiye'de hazırladı. Bu taslaklardan tasarlanarak hazırlanan heykel kalıpları, sanatçının Viyana'daki atölyesinde üretildi ve Viyana Birleşik Maden işletmelerinde bronza döküldü. Bu heykeller daha sonra parçalar halinde Türkiye'ye getirildi ve yerlerinde monte edildi.
Sanatçı, Viyana'ya dönmeden Ulus'ta Martin Elsaesser tarafından projelendirilerek inşa edilen Sümerbank binasında taştan bir Atatürk heykeli gerçekleştirdi ve 1938 yılında yeniden Türkiye'ye gelebilmek umudu ile Viyana'ya döndü. Krippel, II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeni ile bir daha Türkiye'ye dönemedi ve 5 Nisan 1945'te Viyana'da bir mide ameliyatı sonrası hayatı sona erdi.

Bornova Sarı Köşk Atatürk Büstü (18 Haziran 1926)
Sarayburnu Atatürk Anıtı (3 Ekim 1926): Cumhuriyet ideolojisinin görselleştirilmesi yolunda atılan ilk adımdır. İstanbul Belediyesi tarafından diktirilmiştir. Anıtın açılışını o dönemin belediye başkanı, Şehremini Muhittin Bey (Üstündağ) muhteşem bir törenle yapmıştır ve İstanbul halkı anıtı gecenin geç saatine kadar akın akın seyre gelmiştir.
Konya Atatürk Anıtı (29 Ekim 1926): Atatürk Anıtı yaptırma fikri ilk defa Konya'dan gelmiştir ve Konya iline dikilecek olan heykel için Belediye Reisi Kâzım Bey, Atatürk'ten izin almıştır.
Ankara Zafer Anıtı (24 Kasım 1927): O günkü adı ile Hâkimiyet-i Milliye olan Ulus Meydanı'nda Yeni Gün gazetesi sahibi Yunus Nadi Bey'in önderliğinde ve halkın maddi katkıları ile, hazineden hiç para almadan yaptırılmıştır. Anıtı yaptırmak için önce bir yarışma açılmış, yarışmaya gönderilen projeler içinde, Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel'in projesi beğenilerek yapımına başlanmıştır. Atatürk'ün bir kaide üzerinde ayakta, sivil giyimli bir cumhurbaşkanı olarak tasvir edilmesi kararlaştırmış olduğu halde, sonradan fikir değiştirilerek mareşal üniformalı Gazi Mustafa Kemal, Sakarya isimli atı üzerinde bronzdan tasvir edilmiştir. Anıtın kaidesi üzerinde biri arkadaşını savaşa çağıran, diğeri düşmanı gözetleyen iki Mehmetçik figürü ve arkada mermi taşıyan Türk kadını figürü bulunmaktadır.

Büyük Utku Anıtı
Onur Anıtı (15 Ocak 1931): Bronzdan yapılmıştır. Kaidenin yüzlerinde Atatürk'ün Samsun'a çıkış öyküsü betimlenmiştir. Asker giysili Atatürk, şaha kalkmış at üstündedir. Heykel kaideye, atın arka ayakları ve kuyruğuyla oturmaktadır.
Büyük Utku Anıtı (24 Mart 1936): 1922 Başkumandanlık Savaşı anısına yapılmıştır. Afyonkarahisar'ın simgesi olmuştur. Anıtta, tunçtan yapılmış ve soyutlanmış iki erkek heykelinden biri ayakta olup Türk gücünü, ayaklar altında yatan ise Emperyalizmi simgeler. Yüksek kübik kaidede kesme taş kaplamalı cepheler ortasında yine tunçtan yapılma kabartmalar bulunmaktadır. önde Atatürk'ün sola donuk portresi; arkada askerler tarafından taşınan ve şehre giren bayrağın vatandaş tarafından öpülmesi, yanlardan birinde Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'ın Kurtuluş Savaşında verilen son kararın harita üzerinde değerlendirilme anı, diğerinde ise savaş anı anlatılır. Anıt İsmet İnönü tarafından açılmış, 6 kasım 1937 tarihinde Atatürk tarafından ziyaret edilmiştir.
Oturan Atatürk Anıtı (1938): Ankara Sümerbank içindeki anıtıdır.

Hüseyin Gezer (1920 - 27 Aralık 2013), Türk heykeltıraş.
1920 yılında Mersin'in Mut ilçesinin Kıravga köyünde doğdu.
İlkokulu Mut'ta, ortaokulu Silifke'de okuduktan sonra, Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu'nu bitirdi (1940). 1 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, askerlik hizmetini tamamladı. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in emriyle, mecburi hizmeti ertelenerek Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne girmesi sağlandı (1944). Belling'in öğrencisi oldu ve 1948'de okulu bitirdi.
Burslu olarak Paris'e gitti ve burada Julian Akademisi'nde Prof. Gimond'un atölyesinde çalıştı. Yurda dönünce, Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne asistan olarak girdi (1950). Modlaj öğretmenliği, atölye öğretmenliği, müdür yardımcılığı, müdürlük (daha sonra başkanlık), ayrıca 1969-1976 yılları arasında Resim ve Heykel Müzesi müdürlüğü yaptı. Okulla ilgili kanun uyarınca "profesör" unvanını aldı.
1950 ile 1960 yılları arasında heykelde ora ve kompozisyon prensiplerinn matematiksel prensiplerine eğilmiştir. Bu devrede yapmış olduğu Efe'nin aşkı, Çocuk ve Ana kompozisyonları bu etki altındaki işleridir.
Anıt çalışmaları ise yatay ve dikeylerin hakim olduğu bu statik düzenin zıddına bir kuruluştadır. Bunlarda daha çok diyagonallerin ördiği, dinamik vir düzen ağır basar. Yapıtlarında, genellikle ana çatı ve onu oluşturan elmanların birbirleriyle plastik ilişkileri net olarak kendilerini hissettirirler.
Anıtta kaideyi, heykeli üzerinde taşıyan bir eleman olarak gören uyuglamaya, Antalya anıtını gerçekleştirerek ilk defa o karşı çıkmıştır. Ve kaidenin de anıtın ritmine, plastik düzeneine ve ifadesine katılan bir eleman olarak kllanılması görüşünü savunmştur.
Hüseyin Gezer'in İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ile yurdumuzun çeşitli yörelerinde anıtsal nitelikte özgün yapıtları bulunmaktadır.
Bunlardan; Antalya'da bulunan Ulusal Yükseliş Anıtı, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunan TBMM Atatürk Anıtı, Karabük Demir Çelik Fabrikaları “Atatürk Anıtı”, Ordu “Atatürk Anıtı”, Hacettepe Üniversitesi “Bayraklaşan Atatürk Anıtı”, İstanbul Avcılar'da bulunan “Atlı Atatürk Anıtı”, Ankara İçişleri Bakanlığı “Polis Şehitleri Anıtı”, Adana “Atatürk ve 5 Ocak Anıtı”, Isparta “Atatürk Gül ve Halı Anıtı”, Avustralya'daki Kanberra Atatürk Anıtı özellik taşıyan çalışmaları arasındadır.
Hüseyin Gezer'in ayrıca; "Cumhuriyet Dönemi Türk Heykeli" (Hüseyin Gezer, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) ve "50 Yılın Türk Resim ve Heykeli" (Nurullah Berk-Hüseyin Gezer, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) adlı iki adet yazılı eseri bulunmaktadır. Hüseyin Gezer, 2013 yılında İstanbul'da ölmüştür.

Anıtta Atatürkçülüğün iki temel ilkesi yorumlanmaktadır: Özgürlük ve Bağımsızlık.
Anıtta bu iki ilke sembolize edilirken, klasik geleneklere bağımlı kalınmış, Bağımsızlık BAYRAK, Özgürlük ise Atatürk'e özgü akıcılık niteliğini simgeleyen ışık yani MEŞ'ALE ile betimlenmiştir.
Anıt, bütünleştiği TBMM Mimarisine hakim olan yatay ve dikey geometrik görüntüye uygun olarak düzenlenmiştir. Bununla birlikte, çevresine dinamik bir ses katmak amacı ile formlarda diyagonal ve eğik hatlar tercih edilmiştir. Bu hatlarda ayrıca Atatürkçülüğün atılımcı ve azimli karakteri görünmektedir.
Millet Meclisi Vakfı tarafından açılan iki aşamalı yarışma sonucunda heykeltıraş Prof. Hüseyin Gezer'in eseri büyük Jüri tarafından birinciliğe layık görülmüştür.
Anıtın kaidesi Mimar İmran Gezer tarafından projelendirilmiş ve Kutlutaş Holding A.Ş. tarafından TBMM'ye ve Atatürk'e armağan olarak yapılmıştır.

Bugünkü Cumhuriyet Meydanı'ndaki “Ulusal Yükseliş Anıtı” 1964 yılında açılmıştır. Heykeltıraş Prof. Dr. Hüseyin Gezer tarafından yapılan ve bedeli Antalya halkından toplanan bağışlarla karşılanan bu heykel, anıt heykelciliğine, kaide ile figürler arasında bir bütünlük kurması, kaidenin de anıtın anlatımına katılması yönünden bir yenilik getirmiştir. Altı metre yüksekliğindeki heyekele, 12 ton bronz malzeme kullanılmıştır.
Atatürk Anıtı Yaptırma Derneği Başkanı Muharrem Önal Bey'in Mimar Tarık Akıltopu ile Anıt için açtığı iki aşamalı yarışmaya 28 proje katıldı. Yarışma sonunda, katılanlar arasındaki 5 projenin heykeltıraşları ikinci bir yarışmaya davet edildiler. Sonuçta ise; Prof. Dr. Hüseyin Gezer'in projesi birinci seçildi Bir yandan heykel yapılırken diğer yandan dikileceği yer arandı. Cumhuriyet Meydanı uygun yer olarak saptanınca, kaide projesi uygulamasını Antalyalı Mimar Tarık Akıltopu üstlendi. Kaidedeki granit taşlar, Korkuteli yolu üzerindeki Yenice'den getirilmiştir. Anıtın kaidesi betonarme kabuk olup, içi boştur. Bronz heykelin ağırlığını 4 adet betonarme kolon taşımaktadır. Kaidedeki dik yüzeylere İstiklal Savaşı'nın çeşitli evrelerinin adı yazılmaya çalışılmış, ancak tamamlanamamıştır.
Antalya Ulusal Yükseliş Anıtı'nın vermek istediği mesaj şöyledir: Yerden birden bire yükseliveren kaidenin en uç noktasında yer alan figürler, kurtuluşu, birlik ve beraberliğimizi, yüce Atatürk'ün önderliğinde, bir dizi zaferle kurulan modern Türk Devletini temsil eder. Anıt kaidesinde yer alan tarihler 19 Mayıs 1919'dan başlayarak yeni Türkiye Devletinin kuruluş sürecini başlatan zaferler, devletin kuruluşunda atılan adımlar, yeni Türk Devletine modern kimliğini veren devrimler zeminden başlayarak hızla yükselen anıtın basamaklarını meydana getirir. Ayrıca altta bulunan, üzerinde çeşitli olayların ve inkılap tarihlerinin yer aldığı basamaklar Hürriyet için verilen çabayı; üstte Atatürk'ün bindiği şahlanan "gemsiz" at bağımsız yükselmeyi simgeler. Atatürk'ün yanında yer alan kız-erkek figürleri gençliğin ülkenin bekçiliğini ve onlara verilen güven anlamını taşır. Türkiye'nin en anlamlı anıtlarından biridir.

Başlıca eserleri şunlardır: 

Türbanlı Kadın
Çıplak Kadın
Çocuk ve Ana
Efe'nin Aşkı
Köprülü Mehmet Paşa büstü
Atlılar
Yahya Kemal Başı
Yahya Kemal Heykeli (1968) (Beşiktaş Yahya Kemal Parkı'nda)
Atatürk Başı büstü (Kanberra'daki Atatürk Anıtı'nda sergilenmektedir)
Geyve, Karabük, Akhisar, Balıkesir, Antalya, Polatlı, Atatürk anıtları
Mut Karacaoğlan Heykeli
Polis Şehitleri Anıtı (Ankara)
50. Yıl Atatürk büstleri (Yarışma 2 birincilik ödülü)
Bilkent Üniversitesi girişinde yer alan meşale tutan Atatürk büstü

1951   Anıtkabir Heykelleri Yarışması – Hürriyet Kulesi Rölyefi'ne Katılım. 2.'lik Ödülü
1963   Antalya Anıtı Yarışması (2 Aşamalı) – 1.'lik Ödülü
1965   Ankara Fen Fakültesi Atatürk Anıt Yarışması 2.'lik ve 3.'lük ödülleri, Mansiyon
1966   Dumlupınar Anıtı 3. ‘lük Ödülü
1973   Kültür Bakanlığı'nca açılan 2 Atatürk Büstü Yarışması, Her ikisinde de 1.'lik Ödülü
1975   Türkiye Büyük Millet Meclisi Anıtı (2 Aşamalı Yarışması) Yüksek Mimar İmran Gezer ile birlikte 1.'lik Ödülü
1988   İstanbul Duatepe'ye Yapılacak Fatih Anıtı Yarışması (İstanbul Belediyesi) 1.'lik Ödülü

Josef Thorak (7 Şubat 1889, Salzburg, Avusturya – 26 Şubat 1952, Hartmannsberg, Bavyera, Almanya) Avusturyalı ve Alman heykeltıraş.
Josef Thorak 7 Şubat 1889 tarihinde Avusturya'nın Salzburg kentinde dünyaya geldi. Babası çömlekçi olduğundan kendisi de çömlekçilık eğitimi aldı. 1910 yılında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'nde başladı, 1915 yılında ise Berlin'de yer alan Prusya Sanatlar Akademisi'ne geçti.
1920 yılından itibaren heykeller yapmaya başladı ve zamanla alanından ün kazandı. Josef Thorak'ın ünü Stolpmünde'de dikilen ve I. Dünya Savaşı'nda ölenlere adanan Der sterbende Krieger heykeli ile daha da arttı. 1933 yılından itibaren Josef Thorak, Arno Breke ile birlikle, Nazi Almanyası'nın resmi iki heykeltıraşından birisi oldu. Yaptığı çalışmalar arasında 1936 Yaz Olimpiyatları için inşa edilen Berlin Olimpiyat Stadyumu'ndaki heykeller de yer almaktadır.
Türkiye'de 1934 yılında Anton Hanak'ın ölümü nedeniyle Güvenpark Anıtı'nın arka yüzünü tamamlamıştır. Ayrıca 1936 ile 1937 yılları arasında yaptığı ve günümüzde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'de yer alan bir Atatürk büstünü de tasarlamıştır.
II. Dünya Savaşı'nın ardından Nazi geçmişinden dolayı Nazilerden arındırma sürecinde beraat etti ancak çalışması ve heykellerini satması yasaklandı. 26 Şubat 1952'de Almanya'nın Bavyera eyaletinde yer alan Hartmannsberg kentinde öldü.

Jumber Jikia (Gürcüce: ჯუმბერ ჯიქია; d. 12 Ekim 1950, Rustavi), Gürcü heykeltıraştır.

Jikia, 12 Ekim 1950'de doğdu. Tiflis Sanat Okulu'nda ve daha sonra öğretim görevlisi olduğu Tiflis Devlet Sanat Akademisinde öğrenim gördü.
Tiflis'teki çalışmaları arasında, 18 Ekim 2015'teki Tiflisoba festivali sırasında açılışı yapılan Oliver ve Marjory Wardrop'un heykeli ve 22 Haziran 2017'de Gürcistan Cumhurbaşkanı Giorgi Margvelashvili ve Çek Savunma Bakanı Martin Stropnicky tarafından açılışı yapılan Václav Havel heykeli yer almaktadır.
Cikia'nın Gürcistan dışındaki çalışmalarından ikisi Mısır ve Kapadokya'da halka açık olarak sergilenmektedir. Ayrıca Artvin'deki Toplantı Salonu için Mustafa Kemal Atatürk'ün 50 tonluk devasa çelik çerçeveli bakır heykelini yapmıştır. Bu heykel 2021 itibarıyla en büyük Atatürk heykelidir.
Dying Centaur adlı çalışması Polonya Heykel Merkezi'nin koleksiyonunda sergilenmektedir.

Rmn-Grand Palais Altın Madalyası, Paris (1984)
Fanano Arte Birincilik Ödülü (1985)
Altın Madalya, Varşova (1986)

Artvin Atatürk Heykeli

Prof. Ahmet Kenan Yontunç (d. 1904, İstanbul - ö. 1995, İstanbul), Türk heykeltıraş.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk heykelcilerindendir. Yaptığı Atatürk büstleri ve heykelleriyle Türkiye'deki anıt heykelcileri arasında önemli bir yer edinmiştir. Denizcilik Bankası Karaköy Yolcu Salonu önündeki Atatürk büstü (1927), Amasya ve Tekirdağ’daki Atatürk heykelleri, 1938’de yaptığı Atatürk maskı önemli çalışmalarındadır.

1904 yılında dünyaya geldi. Eski Bağdat valisi Mehmet Ali Bey’in oğludur. İstanbul Sultanisi’nin yedinci sınıfından ayrılarak girdiği Sanayi Nefise Mektebi’nde bir yıl okuduktan sona Münih’e gitti ve üç yılboyunca çeşitli heykel atölyelerinde dersler aldı.
Yurda döndükten sonra 1925 yılından itibaren çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşı ve zamanın 8. Fırka Komutanı General Kazım Bey’in kızı Feriha Hanım ile evlendi. Seyr-i Sefain (Deniz Yolları) İdaresinin İstanbul’da Galata yolcu salonun önüne yerleştirdiği Atatürk büstünü yaptıktan sonra (1927) Atatürk’e poz verdirme imkanı buldu ve Atatürk anıt büstünü yapan ilk Türk heykelci oldu. Ardından anıt heykeller üstünde çalışan Kenan Ali Bey’in gerçekleştirdiği ve 1929 yılında Amasya ve Tekirdağ’a dikilen Atatürk heykelleri, bağımsız bir tasarım olarak ilk yerli yapım anıt heykellerdendir. Sanatçı, Türkiye’nin çeşitli illerinde 16 heykel uyguladı. Çorum Atatürk Anıtı kalıbından çoğaltarak Elazığ ve Kayseri Atatürk Anıtlarını yaptı; böylece Türkiye’nin ilk anıt çoğaltan sanatçısı oldu. 1930 yılında dönemin başbakanı İsmet Paşa’da büstünü yapması için kendisine poz verdi. Böylece hem Atatürk’ün hem İnönü’nün poz vererek büstlerini yaptırdıkları ilk Türk heykeltıraş oldu.
1937-1938 yılında Ekonomi Bakanlığı’nda seferberlik ressamlığı görevinde bulundu. 1938’de Atatürk’e benzetme yönünden çok başarılı bir mask çalışması yaptı ve Devlet Anıtlar jürisi tarafından kültür kurumlarına tavsiye edilen bu eserin pişmiş toprak çoğaltmaları yurt çapında dağıldı. Atatürk’ün isteği üzerine öldüğünde yüzünün maskını alma görevini üstlendi.
1947’de Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistanlığa başladı. 1955’te modlaj öğremenliğine yükseldi. Anıtkabir’in inşaatı sırasında görev alan heykeltıraşlardan biri olarak "Bayrak Direği Kaide Rölyefi", "Hitabet Kürsüsü Rölyefi ve Yazısı" ile bütün yapıdaki kuş evlerini yaptı.
1969 yılında emekli oldu. Çalışmalarını İstanbul'daki özel atölyesinde sürdüren sanatçı, eserlerini 1983'te Yapı Kredi Bankası Galatasaray sergisinde sergiledi. 1995 yılında İstanbul'da hayatını kaybetti.

Atatürk anıtı, 1928, Amasya
Atatürk anıtı, 1929, Tekirdağ
Atatürk anıtı, 1929, Kırklareli
Atatürk anıtı, 1931, Çorum
Atatürk anıtı, 1931, Edirne
Atatürk anıtı, 1931, Kars
Atatürk anıtı, 1933, Elazığ
Atatürk anıtı, 1934, Silifke
Atatürk anıtı, 1934, Isparta
Atatürk anıtı, 1935, Balıkesir
Atatürk anıtı, 1937, Kars (1931'de yapılan anıtın yerine)
Atatürk anıtı, 1937-38, Kayseri
Atatürk maskı, 1938
Feriha Hanım büstü, 1940, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi
Atatürk anıtı, 1938, Mersin
İnönü heykeli, 1938, Mersin
Heykeltıraş Zühdü Müridoğlu başı, 1962, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi,
Musahipzade Celal büstü, 1970, Üsküdar Şehir Tiyatrosu
Aşık Veysel Anıtı, 1973, Gülhane Parkı, İstanbul
Atatürk Anıtı, 1973, Üsküdar Şemsipaşa Alanı, İstanbul

Mustafa Kemal Atatürk Anıtı, Birüssebi Muharebesi'nde ölen Osmanlı askerlerinin anısına İsrail'in Beerşeba şehrine dikilen Türk Askerleri Anıtı'nın yanındaki bir anıttır.

Anıt, David Tuviyahu Bulvarı ile Ali Daivis Caddesi arasında, Mustafa Kemal Atatürk Meydanı'nda, Birüssebi Muharebesi'nde (1917) ölen Osmanlı askerlerine adanmış başka bir anıtın karşısında yer almaktadır. Müttefik (Avustralya ve Yeni Zelanda) askerlerini anan bir başka anıtın yanındadır.

Anıt 2008 yılında bir törenle açıldı. Toplantıya Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Namık Tan ile diğer büyükelçilik personeli ve askerî ataşeler katıldı. Törene ayrıca Beerşeba Belediye Başkanı Yaakov Terner ile Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika büyükelçileri ve çok sayıda Türk gurbetçi katıldı. Büyükelçi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Beerşeba tarihindeki önemini ve Beerşeba cephesinde ölen Türk askerlerine karşı şimdiye kadar eksik kalan bir görevi yerine getirmekten gurur duyduğunu ifade etti.

Birüssebi Türk Demiryolu İstasyonu

Mustafa Kemal Atatürk Anıtı, Şili'nin başkenti Santiago'da, Mustafa Kemal Atatürk Meydanı'nda yer alan anıttır. Anıt Atatürk, onun hakkında İspanyolca bir yazıt ve Türk bayrağındaki hilal ve yıldızdan meydana gelir.

3,90 m uzunluğunda ve 2 m genişliğindeki Atatürk anıtı, "efiji" olarak tabir edilen bronz dökme bir kabartmadır. Anıtın kaidesinde bronz plaka üzerine kabartılmış Atatürk tasviri vardır. Heykeltıraş M. Şadi Çalık tarafından yapılmıştır. Anıtta İsmet İnönü'nün sözlerinden mülhem olup Atatürk'ün özelliklerini belirten İspanyolca bir de yazıt vardır ki Türkçe çevirisi şudur:Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, anavatanının fedakâr ve sadık hizmetkârı, eşsiz kahraman ve insanlık idealinin yaşayan sembolü,Tüm hayatını Türk milletine adadı ve ruhunun ateşi ile halkına ilham kaynağı oldu.Hatırası, söndürülemeyen bir ateş gibi, halkına güç vererek ebediyete kadar yaşayacaktır.

Atatürk anıtı 4 Haziran 1973 tarihinde başkent Santiago'da Las Condes Belediye Meclisi tarafından alınan bir karar sonucu Las Condes Belediyesi sınırları içerisindeki Apoquindo Caddesi üzerinde bulunan Cerro Navidad Parkı'na 29 Ekim 1973 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanının 50. yıldönümünde törenle yerleştirilmiştir.
7 Ocak 1975 tarihinde anıtın çevresi Türk Büyükelçiliğince renkli Ankara taşının özelliklerine sahip taşlarla kaplatılmıştır.
1981 yılında parkın onarımı ve havuzlandırılması sırasında yeri biraz değiştirilerek bulvara nazır duruma getirilmiştir.

Şili-Türkiye ilişkileri

Dünyadaki Atatürk Anıtları

Mustafa Kemal Atatürk Anıtı, 2007'de Arkadaş Derneği tarafından derneğin Yehud, İsrail'deki yerleşkesine dikilmiş bir anıttır.

Anıt, İsrail'in Yehud-Monosson kentindeki Arkadaş Derneği önünde yer almaktadır.

Anıt, mermer bir temel üzerine yerleştirilmiş bir Atatürk büstünden oluşmaktadır. Anıtın temelinde "Mustafa Kemal Atatürk" ve "1881-1938" ibarelerinin altında ünlü sözü yer almaktadır: "Yurtta sulh, cihanda sulh" Altında da şöyle yazıyor: "Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Bütün Türk Milleti ve Türkiye’yi seven İsrail halkı sana ebediyen minnettar kalacaktır. ARKADAŞ"

Açılışı 2 Kasım 2007 tarihinde Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Namık Tan'ın katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

Birüssebi Türk Demiryolu İstasyonu
Mustafa Kemal Atatürk Meydanı (Beerşeba)
Türk Askerleri Anıtı (Beerşeba)
Mustafa Kemal Atatürk Anıtı (Beerşeba)

Mustafa Kemal Atatürk Meydanı, Şili'nin başkenti Santiago'da bir meydandır.

Meydan, Santiago'nun en modern, finansal ve prestijli bölgelerinden biri olan Las Condes belediyesi sınırları içinde, Barrio El Golf yakınlarındaki ünlü Avenida Apoquindo (Apoquindo Caddesi) üzerinde yer almaktadır. Santiago Metrosu'nun 1. Hat (Kırmızı Hat) üzerinde bulunan El Golf istasyonuna yakındır.

Meydanda, üzerinde Mustafa Kemal Atatürk'ün kabartma bir büstünün bulunduğu büyük bir anıt yer alır. Bronz dökme kabartma büst, Türk heykeltıraş M. Şadi Çalık tarafından yapılmıştır. Anıt 29 Ekim 1973'te açılmış olup üzerindeki İspanyolca yazıtın Türkçe çevirisi şu şekildedir:Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, anavatanının fedakâr ve sadık hizmetkârı, eşsiz kahraman ve insanlık idealinin yaşayan sembolü,Tüm hayatını Türk milletine adadı ve ruhunun ateşi ile halkına ilham kaynağı oldu.Hatırası, söndürülemeyen bir ateş gibi, halkına güç vererek ebediyete kadar yaşayacaktır.

Şili-Türkiye ilişkileri

Ali Nijat Sirel (1898, Amasya - 18 Haziran 1959, İstanbul), Türk heykeltıraştır.
Cumhuriyet öncesinde Sanayi-i Nefise Mektebi'nde yetişen ve Türk heykelciliğinin öncüleri arasında yer alan sanatçılardandır. Cumhuriyet döneminin ilk anıt heykellerini yapan heykeltıraşlardan birisidir. Bursa, İzmit ve Çanakkale'de yaptığı Atatürk anıtlarıyla anılmaktadır.

İbrahim Şazi Bey ve Yennevveva'nın çocukları olarak Amasya'da doğdu. Kardeşi ressam Harika (Sirel) Lifij'dir.
İstanbul Sultanisi'ni bitirdi. 1915 yılında heykel eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitim gördü. Profesör Hermann Kahhn atölyesinde çalıştı. Kısa süre bağımsız çalıştıktan sonra 1922'de yurda döndü ve İzmir Lisesi'nde resim öğretmenliğine başladı. Daha sonra İstanbul'da Vefa Lisesi ve Gaziosmanpaşa okullarında da öğretmenlik yaptı.
1927 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'ne atandı. 1932'de okul müdürü Burhan Toprak ile ters düşmesi nedeniyle okuldan ayrıldı. 1937 yılında da okula tekrar döndü. Akademide Mahir Tomruk'un öğrencisi oldu. 1952 yılında Akademi müdürlüğüne atandı. 1959 yılında İstanbul'da kalp krizinden ölünceye dek bu görevini sürdürdü.

Sanatçı, ünlü isimleri yaptığı büstlerle ölümsüzleştirmiştir. Bronzdan "Şair Abdülhak Hamit başı", alçıdan "Mithat Paşa büstü", alçıdan "Kadın başı", alçıdan "Şair Ahmet Haşim maskı", alçıdan "Ressam Avni Lifij başı", İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde bulunan eserlerindendir. Büstünü yaptığı kişiler arasında ressam Avni Lifij, Sanayi-i Nefise Mektebi'nin müdürlerinden Cemil Cem Bey, dostu heykeltıraş Nermin Farukî de vardır. 
Nü çalışmalar yapmanın hayli sıkıntılı olduğu bir dönemde Nermin Farukî ile birlikte yaptığı çıplak kadın heykeli, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndedir.
Gazi Mustafa Kemal'i kimi zaman üniformasıyla, kimi zaman da sivil kıyafetler içerisinde veren anıt heykeller yapmıştır. "Çanakkale Atatürk Anıtı" (1972- 1973), Mahir Tomruk'la beraber yaptığı "Bursa Atlı Atatürk Anıtı", 1944'te Hakkı Atamulu ile birlikte yaptığı "Malatya Atatürk Anıtı" ve Hakkı Atamulu ile yaptığı "Malatya İnönü anıtı" sanatçının anıt yapıtları arasında olan heykellerindendir.

Pietro Canonica (1 Mart 1869, Moncalieri – 8 Haziran 1959, Roma), İtalyan heykeltıraş, ressam ve besteci.
Uluslararası üne sahip bir heykeltıraş olan Canonica, cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'de gerçekleştirdiği büyük çaplı mermer ve bronz heykeller ile Türk sanat tarihinde iz bırakmıştır. İstanbul'daki ünlü Taksim Cumhuriyet Anıtı, Türkiye'deki eserlerinin en ünlüsüdür.

İtalya'nın en önemli sanat kurumlarından birisi olan Torino Albertina Güzel Sanatlar Akademisi'nde heykeltıraşlık eğitimi aldı. 1922'de Torino'dan Roma'ya taşındı. Özellikle atlı heykellerdeki ustalığı ona ün getirdi. Pek çok aristokratın ve İngiliz Kraliyet ailesi mensuplarının heykellerini yapan sanatçı; büstler, heykeller yapmak üzere Avrupa'nın hemen hemen tüm saraylarından davet aldı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa sarayları ve aristokrat çevreler için eser üretme imkânı kalmayınca büyük anıtsal çalışmalara yöneldi. İtalya'da I. Dünya Savaşı şehitleri anısına meydanlara dikilen anıtların çoğu Canonica'nın eseridir.
Canonica, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne yaptırılacak anıtlar için 1920'lerde bu ülkeden siparişler aldı. Kendisine ilk olarak Ankara'da Etnografya Müzesi önüne dikilecek Atlı Atatürk Anıtı için sipariş verilmişti. Ankara'da Mareşal Atatürk Anıtı'nı da yaptıktan sonra, Taksim Meydanı'na yapılacak olan Cumhuriyet Anıtı için İstanbul Belediyesi'nden sipariş aldı. Eser, 1928'de kaidesinin üzerine yerleşti. 1928'de düzenlenen Gazi Büstü Kupası için Atatürk büstü yaptı. Türkiye'deki son eseri, Roma'da üretilip 1932'de yerine yerleştirilen İzmir'deki atlı Atatürk anıtı'dır.
1928'de Roma'daki St. Peter Bazilikası'na Papa XV. Benedict'in bir heykelini yapan sanatçı, 1929'da İtalya Akademisi'ne seçildi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha çok dini eserler verdi.
Hayatı boyunca Venedik, Paris, Roma, Londra, St. Petersburg ve Brüksel'deki hemen hemen tüm önemli ulusal ve uluslararası sergilere katıldı. Başta San Luca Akademisi olmak üzere pek çok diğer İtalyan ve yabancı akademisinin üyesi idi.
Heykeltıraşlığının yanı sıra müzik alanında da başarılı olmuştur. Cravero de Vittore Veneziani'den müzik dersleri almış ve opera eserleri bestelemiştir. Tanınmış operaları: La Sposa di Corinto (Korynthos Gelini); Enrico di Mirval, Miranda (Shakespeare in The Tempest -Fırtına- adlı oyunundan). Ayrıca resim çalışmaları da vardır; kendi portrelerini ve doğa manzaralarını içeren resimler yapmıştır.
Başarılı sanat yaşamı nedeniyle 1950'de İtalya Parlamentosuna ömür boyu senatör seçilen Pietro Canonica, 8 Haziran 1959'da Roma'da hayatını kaybetti.
Sanatçı, Roma şehrinin izniyle Villa Borghese Parkı'nın içindeki tarihi bir yapıyı ev ve stüdyo olarak kullanma ayrıcalığını elde etmiş ve hayatının sonuna kadar orada yaşamıştı. Evini kendisinin, o dönemin ve içinde bulunduğu sosyal çevrenin ruhunu yansıtacak şekilde döşedi. Ölümünden sonra evi, müze haline geldi.

Pietro Canonica'nın yapıtları arasında en önemlileri: St. Petersburg'da Çar II. Aleksandr'ın Atlı Anıtı; Buenos Aires'te Arjantin cumhurbaşkanı Figueroa Malacorta Anıtı; Kolombiya'da Simon Bolivar Anıtı; Bağdat'ta Kral I.Faysal'ın atlı heykeli ve Türkiye'de yaptığı dört Atatürk anıtı.

Sanatçının 1927-1932 yılları arasında imza attığı anıt çalışmaları:

Atlı Atatürk Anıtı, Ankara Etnografya Müzesi önü (29 Ekim 1927)
Mareşal Atatürk Anıtı, Ankara, Sıhhiye Zafer Meydanı (04 Kasım 1927)
Taksim Cumhuriyet Anıtı, İstanbul (08 Ağustos 1928)
İzmir Atatürk Anıtı, İzmir (27 Haziran 1932)

Remzi Savaş; Türk akademisyen ve heykeltıraş.

1947'de Uşak'ın Eşme ilçesinde doğdu. Sanat eğitimini Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünde alarak 1969 yılında mezun oldu. 1970'lerin başında, Malatya'da bir devlet okulunda resim öğretmenliği yaparken Milli Eğitim Bakanlığı'ndan kazandığı bursla heykel dalında uzmanlık eğitimi almak üzere Fransa'ya gitti. Sorbonne Üniversitesi'nde Fransızca dersleri alan Savaş, 1974 yılında ise Paris Devlet Güzel Sanatlar Yüksekokulu'ndan mezun oldu. Yaklaşık bir yıl daha Paris'te kalıp burada plastik madde sanatları üzerine çalıştıktan sonra ülkesine dönerek Gazi Üniversitesi'ne öğretim görevlisi olarak girdi. Sanatta yeterliliğini 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi'nden alan sanatçı, 1985'te Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlı olarak Heykel Bölümünün kuruculuğunu üstlendi. 1987'de doçentliğe, 1993'te ise profesörlüğe yükselen Remzi Savaş; uzun yıllar boyunca Hacettepe'de çalıştıktan sonra 2006 yılında emekli oldu.

1969 - Uşak Halkevi / Uşak
1975 - Centre d'Animation / Paris
1978 - Alman Kültür Merkezi / Ankara
1992 - Sanat Yapım Galerisi / Ankara
1995 - Siyah Beyaz Sanat Galerisi / Ankara

Rize Atatürk Heykeli, Rize'deki Piriçelebi Mahallesi'nde bulunan bir Mustafa Kemal Atatürk heykelidir. Heykel, bulunduğu 15 Temmuz Demokrasi ve Cumhuriyet Meydanı'ndan sökülmesi ile gündeme gelmiştir.

2015'te, heykelin bulunduğu yerden kaldırılıp Rize valiliğinin önüne taşınması ve yerine çay bardağı heykelinin konulması düşünüldü. Tepkiler üzerine bu taşımadan vazgeçildi. 2016'da, 15 Temmuz Demokrasi ve Cumhuriyet Meydanı'nın yenilemesi kapsamında Atatürk Heykeli'nin meydandan kaldırılması ve valilik önündeki tören alanına taşınması kararlaştırıldı. Bu kapsamda heykel, 22 Aralık 2016 tarihinde kaldırıldı ve 7 saatlik bir çalışmanın ardından Rize Valiliği'nin önüne yerleştirildi.

Heykelin kaldırılmasıyla ilgili olarak Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Ömer Toprak, "Bugün Rize için kara bir gündür" diyerek tepki gösterdi.

TBMM Atatürk Anıtı, Türkiye'nin başkenti Ankara'da, III. TBMM Binası'nda yer alan bir anıttır.

1937'de yeni bir meclis binası yapılması için açılan yarışma ile meclis binasına Atatürk anıtı yapılması fikri de ortaya çıktı. Yarışmayı kazanan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister da kendi tasarımlarında anıt için iki farklı yer ayırdı. Atatürk anıtı için tarihçiler, sanatçılar, mimarlar ve parlamenterlerden oluşan bir komisyonun kararıyla 1979'da ve 1980'de Meclis Vakfı tarafından iki aşamalı bir yarışma düzenlendi. Yarışmayı heykeltıraş Hüseyin Gezer ve mimar İmran Gezer'in eseri kazandı. Anıtın iki yıl içinde tamamlanması ve açılışının Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yıl dönümüne yetiştirilmesi hedeflendi. Heykelin bronz modeli Macaristan'da üretildi. 19 Mayıs 1981'de Devlet Başkanı Kenan Evren anıtın açılışını gerçekleştirdi.

Atatürk'ün sivil kıyafetli olarak merkezde yer aldığı anıtta ayrıca bir kadın ve bir erkek figürü betimlenmiştir. Anıt, bağımsızlık ve özgürlük düşüncelerini sembolize etmektedir. Anıtın kaidesinde Atatürk'ün "Bağımsızlık ve Özgürlük Benim Karakterimdir." sözü yer almaktadır. Anıtta bağımsızlığı temsilen erkek figürünün elinde bayrak, özgürlüğü temsilen kadın figürünün elinde meşale kullanılmıştır. Bronzdan yapılan anıtın yüksekliği yaklaşık 5 metredir.

 Wikimedia Commons'ta TBMM Atatürk Anıtı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Taksim Cumhuriyet Anıtı, İstanbul, Taksim Meydanı'nda bulunan anıt. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya yaptırılan, iki genç Türk; Hadi (Bara) Bey ve Sabiha (Bengütaş) Hanım'in yardımlarıyla, anıt 1928'de tamamlanmıştır. 8 Ağustos 1928'de açılan anıtın, kaide ve çevre düzeni mimar Giulio Mongeri tarafından yapılmıştır.

Cumhuriyet dönemi anıtları, ilk defa figüratif bir anlatımla Atatürk'ü ve kurulan yeni düzeni topluma tanıtan heykellerdir. Bu döneme ait anıtların yerleşim planlamasında önlerinde tören yapılacağı göz önünde tutularak çevre düzenlemesi yapılmıştır. Sunay Akın tarafından aktarılan bilgiye göre; bu sebeple cumhuriyetin yeni gösteri alanı olarak seçilen Taksim Meydanına anıt yapılması için dünya çapında bir yarışma düzenlenir. Yarışmayı İtalyan Pietro Canonica kazanır. Bunun üzerine 1925 yılında dönemin İstanbul milletvekili Hakkı Şinasi Paşa'nın başkanlığında oluşturulan komisyon, Pietro Canonica ile bağlantı kurmuş ve anıt sipariş etmiştir. Ağırlığı 84 tonu bulan anıt, 2,5 yıl sonra tamamlanınca Roma'dan İstanbul'a gemi ile getirilmiştir.

Anıtın yapımında taş ve bronz kullanılmıştır. Mali kaynak için ise halktan bağış toplanmıştır. En yüksek bağışı ise Osmanlı bankacı Berç Keresteciyan yapmıştır.
Dairesel bir meydanın ortasında yükselen ve bir meydan çeşmesi gibi tasarlanan anıtın iki yüzündeki bronz figürler, geleneksel mimariden esinlenerek oluşturulmuş kemerli taş bir kaide içerisinde yer alırlar. 11 metre yüksekliğindeki anıtın kaidesinde pembe Trentino-Alto Adige/Südtirol ve yeşil Suza bölgesi mermerleri kullanılmıştır.
Anıtın dar yüzleri altında birer ayna taşı ve önlerinde mermer yalaklar bulunmaktadır. Heykeltıraş bu yalaklara akacak su ile meydan çeşmelerini anımsatan bir proje oluşturmuş, ancak daha sonra ise su ögesi kullanılmıştır.
Anıt 8 Ağustos 1928 tarihinde açılmıştır.

1988'de Taksim, Tarlabaşı ve Şişhane'de gerçekleşen çeşitli yıkımlar sonrasında, anıtın oturduğu dairesel taban İstiklal Caddesi'nin bir parçası haline gelmiştir. Günümüzde araç trafiğine kapalı olan alanda, ulusal günlerde yapılan törenler anıt önünde gerçekleşmektedir.

Anıtın bir yüzü Türk Kurtuluş Savaşı'nı, diğer yüzü ise Cumhuriyet Türkiye'sini temsil etmektedir. 1928'de Talimhane Caddesi ve İstiklal Caddesi - Sıraselviler aksı üzerine yerleştirilen anıtın kuzey yüzünde Mustafa Kemal, askerlerinin önünde görülmektedir. Diğer yüzünde ise sivil giysileri ile Mustafa Kemal Atatürk yanında İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, askerler ve halkla birlikte betimlenerek genç Türkiye'nin kuruluşu canlandırılmaktadır. Ayrıca bu yüzde Atatürk'ün ardında bulunan Sovyet general Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov'un heykelleri de Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye'ye yapılan Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı simgeler.
Anıtın yan yüzlerinde birer asker heykeli, üstlerindeki madalyonlarda ise iki kadın portresi yer almaktadır.
Aynı zamanda şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde de bir yarışma düzenlenir ve birinci olan kişi, tüm masrafları devlet tarafından karışlanmak üzere İtalya'ya Canonica'nın atölyesine anıtın yapımında çalışmak üzere gönderilir. Bu yarışmayı kazanan Sabiha Ziya, 21 yaşında bekar bir kadın olmasından dolayı bazı çevreler tarafından yurt dışına gitmesi istenmese de, dönemin Millî Eğitim bakanı Mustafa Necati'nin de desteğiyle İtalya'ya gönderilir. Sunay Akın, anıtın yan yüzlerinde olan kadın portrelerinin, yarışmayı kazanan maket üzerinde olmadığını, Sabiha hanımın Roma'ya gitmesinden sonra Canonica tarafından bu figürlerin eklendiğini söylemektedir.
Pietro Canonica, Taksim Meydanı'nın adının İstanbul'a suların bu meydandan taksim yapılması nedeniyle verildiğini öğrenerek anıtı bir havuz şeklinde tasarlamıştır. Anıtın maketine göre; anıtın iki yanındaki yalaklara akan sular, anıt çevresindeki havuzda toplanacaktır. Ancak anıt havuz özelliğine sahip olamaz, çünkü Canonica ile yapılan anlaşmaya göre heykeltıraşa 6 taksit şeklinde yapılacak ödemenin son taksiti parasızlık yüzünden verilemez. Bu nedenle Cumhuriyet anıtı tamamlanmamış şekilde havuzsuz olarak kalır.

Mevlüt Çelebi, Taksim Cumhuriyet Anıtı, Atatürk Araştırma Merkezi, 2006 Ankara, 1. Basım, ISBN 975-16-1910-6

Prof. Dr. Tamer Başoğlu (d. 5 Ağustos 1938, Nazilli), Türk heykeltıraş ve eski Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rektörü.

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi (DGSA) Heykel Bölümü'nde 1960'ta eğitimini tamamlamış, 1961'de İtalya'ya giderek Roma Güzel Sanatlar Akademisi'nde (Accademia di belle arti di Roma) bir yıl süreyle eğitim almış, 1962'de çeşitli Avrupa ülkelerini dolaşarak araştırma ve incelemelerde bulunmuş, eğitim çalışmalarını 1968'de Salzburg Yaz Akademisi'nde sürdürmüştür.

1964'te DGSA Heykel Bölümü'ne asistan olmuş, 1971'de doçent, 1976'da ise profesör unvanını almıştır. DGSA daha sonra üniversiteye (MSGSÜ) dönüşmüş ve burada da öğretim üyeliğini sürdürmüş, MSGSÜ'de; 1983-1990 yıllarında Heykel Bölümü Başkanlığı, 1990-1994 yıllarında Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığı, 1996-2000 yıllarında ise rektörlük yapmıştır. Daha sonra Işık Üniversitesi'nde de öğretim üyesi olarak görev almıştır.
Çeşitli heykel yarışmalarından ödüller ve dereceler almış ve Türkiye'de çok sayıda bilinen heykeli yapmıştır.

1985: Sanat alanı Heykel dalında Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Veliefendi Hipodromu’ndaki “Atatürk Anıtı” ile

Tankut Öktem (1940, Konya - 5 Aralık 2007, İstanbul), Türk heykeltıraştır.
Anıtsal heykelleri ile tanınan sanatçının en tanınmış eserleri arasında Ankara Kara Harp Okulu'nda üzerinde 700 figürün bulunduğu Harbiyeli Şehitler Anıtı, Manisa'daki 67 m yüksekliği ile dünyanın en yüksek anıtları arasında yer alan Kuva-yi Milliye Anıtı yer alır. Türkiye'deki pek çok il meydanındaki Cumhuriyet anıtları, Tankut Öktem'in eseridir. 1999 yılında devlet sanatçısı ünvanını almıştır.

1940 yılında Cumhuriyet'in ilk kadın veterineri olan annesi ve yine veteriner olan babasının görev yeri olan Konya'da doğdu. Çocukluğu Edirne ve Muş'ta geçti. Çocukluğu 6 yaşına kadar Muş Vilayetinde geçti. Hayvan gözlemlerini, atları, anatomiyi erken yaşta izleyerek belleğine aldı. 3 yaşında Muş'ta hastalandığında oynasın diye dişçi dayısının getirdiği plastirinle ilk heykelini yaparak ailesinin dikkatini çekti. İlkokuldan lise ikiye kadar Edirne Lisesi'nde eğitimine devam etti. Edirne lisesinden son sene İstanbul Pertevniyal lisesine geçti ve mezun oldu. Veteriner olan babasının onu sanata teşvik etmesiyle 2 yaşında resim yapmaya, 3 yaşında heykele başladı. Veteriner olan annesi Tankut Öktem'de ki yeteneği çok erken yaşta keşfetti. Oğlu için tuttuğu, bugün kitap olarak basılan günlüğe ileride çok büyük heykeltıraş olacaksın oğlum diye yazdığında, yaptığın resim Tankut Öktem 7 yaşındaydı. Aynı yıl resim ve heykelleriyle yaşıtlarından üstün başarı göstererek Harika Çocuk seçildi. İlk ve orta öğrenimini Edirne'de tamamladı ve orta kısmını bitirdiği Edirne Lisesi'nde öğrenimine devam etti. Ailesiyle beraber İstanbul'a yerleşerek lise öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Ailesi son görev yerleri olan Bursa'dan sonra doğup büyüdükleri şehre, İstanbul'a döndü. Tankut Öktem, Anadolu insanına dair duyarlılığını farklı şehirlerde yaşarken geliştirdi. Babasının heykeltıraş oğul endişesi sebebiyle aynı anda iki üniversiteden, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulundan mezun oldu. Bu okulun 3. sınıfında iken Dünya Genç Heykeltıraşlar Yarışması'nda birincilik ödülü aldı. Üçüncü sınıfta okurken Dünya Genç Heykeltıraşlar Yarışması'nda birincilik ödülü aldı. 1962 yılında Almanya’da Porzellanfabrik Schönwald’de stajlarını tamamladı. 1965 yılında bitirdiği İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (İDTGSYO) seramik bölümüne bir yıl sonra asistan seçildi ve 1970 yılında öğretim üyeliğine geçti.
1974-1975 yılları arasında seramik bölüm başkanlığı, 1980-1982 yılları arasında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Müdürlüğü yaptı. 1983-1985 yılları arasında Tatbiki Güzel Sanatların Marmara Üniversitesi oluşundan sonra heykel bölümünü kurdu ve ilk başkanı oldu. 1986’dan bu yana profesör olarak öğretim üyeliğini sürdüren Prof. Dr. Tankut ÖKTEM, 1993-1996 yılları arasında seramik-cam bölümü başkanlığını, 1999’a kadar fakülte senatörlüğünü ve YÖK Sanat Milli Komitesi Marmara Üniversitesi Temsilciliğini yapmıştır. Pek çok eseri ve ödülü bulunan Prof. ÖKTEM 1999 yılında devlet sanatçısı seçilmiştir.
1973 yılına kadar modern heykeller yapan, yetmişli yıllarda para kazanmak amacıyla figüratif çalışmalara başlayan sanatçı, 1973 yılından itibaren çok figürlü anıtlar yapmaya yöneldi. Erken dönemlerinde soyut eserlere imza atan sanatçı, eserleriyle Ulusal ve Uluslararası birçok birincilik kazandı. Cumhuriyet’in 50.yılı dolayısıyla açılan heykel yarışmasında kazandığı üç birincilik sonrası büyüyen ölçekleriyle anıtlarını Cumhuriyet meydanlarına çekmeyi başardı. Yurtdışı başarılarını soyut eserleriyle kazanmaya devam etti. 1988 yılında Seul Sanat Olimpiyatlarında yaşayan en iyi 10 heykeltıraş arasında gösterildi ve ‘Sevgi’ isimli eseri Seul Kültür Merkezinin önüne dikildi. Anıtlarında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, Millî Mücadele yıllarını konu edinmiştir. Çok sayıda Atatürk anıtı yapan Öktem, eserlerinde Atatürk'ü bir kaidenin üzerinde yalnız göstermektense yarattığı toplumla göstermeyi tercih etmiştir.
5 Aralık 2007'de İstanbul'da geçirdiği trafik kazasında öldü.
Tankut Öktem, kostüm tasarımcısı ve manken Oylum Öktem İşözen'in babasıdır. Bursa'nın Gemlik İlçesi'ne bağlı Küçük Kumla Beldesi'ndeki atölyesinde çalışmalarını sürdürmekteydi.
Tankut Öktem, yine kendisi gibi bir trafik kazasında ölen Rockçı ve dizi yıldızı Barış Akarsu'nun heykelini yapmaktaydı. Bu heykel, Amasra halkının sembolü olan Barış Akarsu'nun elinde gitarla boydan boya şekli olacaktı.
67 metre yüksekliğinde Manisa Kuvvay-ı Milliye Anıtıyla göklere ulaşmak isteyen, söylemini anıtları aracılığıyla ölümsüzleştiren Prof. Dr. Tankut Öktem; 
‘Benim için yaşamın kahramanları önemliydi. Yaşamı onuruyla kazanmış, sevgiyle başarmış herkesin heykeli yapılabilirdi.’ diyen hümanist, doğasever sanatçı, atölyesini zeytin ve meyve ağaçlarıyla çevrili ormana, denizle buluşan körfezde Küçük Kumla'da kurmuştur.
Tankut Öktem'in ailesi, sanatçının ardında ilk Bauhaus mimarisine örnek teşkil eden atölyesini Tankut Öktem Müze Evi olarak tasarlamıştır. TÖME, sanatçının ardında retrospektif sergiler açmaya, Tankut Öktem ve heykel sanatı ile ilgili konferanslar düzenlemeye devam etmektedirler.
Tankut Öktem'in ardında sanatçı hakkında yayımlanmış 5 kitap bulunmaktadır.

Atatürk ve Harbiyeli Anıtı. Ankara'da Harp Okulu önündeki anıttır. 1981-1988 yılları arasında yapılmıştır. 6 metre genişliğinde, 24 metre yüksekliğindedir. Yapıldığı dönemde Türkiye'nin en büyük, dünyanın 5. büyük anıtı olmuştur. Times dergisine kapak olmuş bir yapıttır.
Harbiyeli Şehitler Anıtı. Ankara'da, Kara Harp Okulu Şehitliği'nde yer alır. 1995-1997 yılları arasında yapılmıştır. Kara Harp Okulu'ndan mezun şehit subayların anısına dikilmiştir.
Kuvâ-yi Milliye ve Cumhuriyet Anıtı. Manisa'da yer alır. Manisa Valiliği tarafından yaptırılmıştır. Türkiye'nin en büyük, dünyanın 3. büyük anıtıdır (Sıralamadaki yeri, Rio'daki İsa heykeli ve New York'taki Özgürlük Anıtı'ndan sonradır). 3 yılda tamamlanan heykel 63 metre yüksekliğinde bir kaide üzerindedir. Atatürk'ün 7 metreden yapılan yüzü ile ellerinde zeytin dalı tutan biri zeybek kıyafetli, diğeri çağdaş Türk kadınını temsil eden iki genç var. Uzaktan bakıldığında fonda Türk bayrağı görülür.
Amasya Tamimi Anıtı. 1981 yılında yaptırıldı. Atatürk'ün sağında ve solunda Vaiz Abdurrahman Kamil Efendi ile Müftü Hacı Hafız Efendi yer alır.
Zonguldak Maden İşçileri Anıtı. Zonguldak şehir merkezinde yer alır. 1986 yılında Genel Maden İşçileri Sendikası tarafından yaptırılmıştır.
Kastamonu Türk Kadınları Anıtı. Kastamonu Cumhuriyet Meydanı'nda yer alır. 1990 yılında yaptırılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundaki mücadeleyi tanımlayan heykel grubu ile Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonulu kadınların İnebolu'dan Ankara'ya kağnılarla silah ve malzeme taşımalarını simgeleyen anıt bulunmaktadır.
Balkan Savaşı Anıtı. 2005 yılında Tekirdağ'ın Çorlu ilçesine dikilmiştir. 4 metre yüksekliğinde 24 metre genişliğindeki anıt Türk ulusunun Başkan Savaşı sırasında ve sonrasında yaşadıklarını anlatan 5 bloktan oluşur.
Mağusa Büyük Özgürlük Anıtı. Kıbrıs'ın Gazimağusa şehrinin girişinde yer alır. 1980 yılında tamamlanmıştır. En üstte Atatürk başı yer alır. Rauf Denktaş, Dr. Fazıl Küçük ve Barış Harekâtı sırasında hayatını kaybeden askerleri simgeleyen bir anıttır.
Atatürk – İnönü – Fevzi Çakmak Anıtı. Dumlupınar'da Kurtuluş Savaşı Şehitliği'nde yer alır.
Nazım Hikmet Heykeli. İzmir Kültürpark'a dikilmiş bronz heykeldir. 2002 yılında yaptırılmıştır. Kaidesiyle birlikte 6,5 metre yüksekliğindeki bronz heykel, şairi ünlü paltosuyla yürürken tasvir eder.
Uğur Mumcu Anıtı. İstanbul'un Şişli ilçesinde yer alır. 1996 yılında Cumhuriyet Halk Partisi, Şişli İlçe Başkanlığı ve dönemin Beşiktaş Belediye Başkanı tarafından yaptırılmıştır. Tasarımı Mimar Erhan İşözen'e aittir. Üç yüzlü kaide üzerinde üç yöne bakan bronz Uğur Mumcu'nun bir yüzünde karakteristik şapkalı büstü diğer yüzünde ise Uğur Mumcu'nun değişik portre büstleri vardır.
Yaralı Asker Anıtı. Çanakkale Şehitliği'nde yer alır.
Piyade Atatürk Anıtı. İstanbul'un Tuzla ilçesindeki Piyade Okulu'nda yer alır. Kasım 2006'da açılışı yapılmıştır.
Kırkpınar Heykeli. Edirne Belediyesi'nin 1973 yılında açtığı yarışmada birincilik kazanan ve dört pehlivanın güç gösterisini anlatan heykel Edirne Bedesten Çarşısının önünde bulunan parkta sergilenmektedir.
Denizkızı Heykeli. Muğla'nın Gökova ilçesinde Okluk Koyu'nda yer alır. Gezgin Sadun Boro tarafından yaptırılmıştır.
Kangal Köpeği Heykeli. 2004 yılında Sivas'ın Kangal ilçesi girişine dikilmiştir.
Atatürk heykeli (Bodrum). Bodrum Belediyesi tarafından yaptırılan ve 23 Nisan 2007'de açılışı gerçekleşen heykelde şaha kalkmış bir at üzerinde zeytin dalı tutan Atatürk tasvir edilir.
Sevgi Anıtı (Seul). Seul kentinde Kore Açık Hava Kültür Merkezi önünde bulunur. 1988 yılında Seul Olimpiyatları sırasında düzenlenen sanat olimpiyatına sırasında yapılmış ve başarılı bulunarak şehre dikilmiştir. Öktem bu eseri ile para ödülü ve devlet şeref madalyası aldığı gibi Kore'de vatandaşlık statüsü kazanmıştır.
Barış Akarsu Heykeli. 29 Haziran 2008 tarihinde Bartın Amasra'da Barış Akarsu anısına dikilmiştir. Fakat bu heykeli Tankut Öktem'in vefatından dolayı yardımcıları tamamlamıştır.
Atatürk ve Gençler Heykeli. 11 Eylül 2006 tarihinde Çamlıca Kız Lisesi bahçesine dikilmiştir.
Atatürk ve Gençler Heykeli. 12 Eylül 2008 tarihinde İstanbul'daki E.C.A. Elginkan Anadolu Lisesi bahçesine dikilmiştir.

http://www.tankutoktem.org/biyografi/tankut.oktem.html 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı, Türkiye'de cumhuriyetin ilanının 100. yılı şerefine 2023'te düzenlenen etkinliklerdir.
Resmî kutlamalar, İletişim Başkanlığı tarafından koordine edilmiştir.

Türkiye'de 100. yıl resmi kutlamalarının koordinasyonu ve yürütülmesi görevi Resmî Gazete'de 24 Ekim 2020'de yayımlanan bir kararla Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına verilmiştir. Kamu kurum ve kuruluşlarının katıldığı kutlamalar, "Türkiye Yüzyılı" ve "İstikrarın Yüzyılı" temasıyla icra edildi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, 56 kurumun katkısıyla 100. yılla ilgili olarak  24 binin üzerinde proje gerçekleştirildiğini ifade etti.

Resmî kutlamalar kapsamında gerçekleştirilen faaliyetlerin başlıcaları şunlardır:

100. Yıl Kutlamaları için kurumsal kimlik oluşturuldu. 2019'da Milli Mücadelenin 100. yılı için Mayıs 1919’un 100. yılı vesilesiyle oluşturulan ve 100 rakamı, sonsuzluk işareti, ay-yıldız içeren logo, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı kutlamaları için oluşturulan kurumsal kimliğe uygun olarak kullanıldı.
100. Yıl Marşı Beste ve Şiir Yarışması düzenlendi. Yarışmaya 400 eser katıldı. Söz ve müziği İlker Kömürcü'ye ait olan 100. Yıl Marşı birinci seçildi. Marş ilk defa 30 Ağustos 2023'te Zafer Bayramı için düzenlenen özel konserde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Millî Savunma Bakanlığına bağlı diğer orkestralar ile beraber seslendirildi.
Cumhuriyet Bayramı ve Cumhuriyet'in 100. yılı 29 Ekim 2023'te, Türkiye'de ve yurtdışında muhtelif etkinliklerle kutlandı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Anıtkabir ziyareti sırasında anı defterine şu sözleri yazdı: "21 yıllık iktidarlarımız döneminde emanetinize hakkıyla sahip çıkmaya çalıştık."
29 Ekim kutlamalarında Ankara ve İstanbul'da SOLOTÜRK ve Türk Yıldızları akrobatik gösterilerde bulundu. Gösterilerin ana adresleri Anıtkabir ve İstanbul Boğazı idi. Türk donanma tarihinde ilk defa başta TCG Anadolu olmak üzere Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı olan 100 askeri gemi Boğaz'dan geçit yaptı. Saat 19.23'te ise Erdoğan tarafından 100. Yıl Mesajı yayımlandı ve Boğaz'da havai fişek ve drone gösterisi düzenlendi.

Cumhuriyetin 100. yıl kutlamaları kapsamaında Süper Lig ve 1. Lig takımları 100. yıla özel logo tasarımlarında bulundular. Kulüpler şampiyonluk hedeflerini 100. yıl temasıyla da açıklarken, taraftarları ise 2022-2023 sezonu için özel besteler hazırladı.
Kulüpler 100. yıla özel hazırladıkları formaları satışa sunarak Cumhuriyet Bayramına yakın ve bayram günü oynanan müsabakalarda giydiler.
22 Ekim 2023'te oynanan Galatasaray-Beşiktaş maçı öncesinde taraftarlar "İlelebet Cumhuriyet", 30 Ekim 2023'te oynanan Beşiktaş-Gaziantep maçında ise "Akaretler'den Cumhuriyet'e" başlıklı koreografiler hazırlandı. Fenerbahçe ise "Sonsuza Dek Cumhuriyet" adlı bir burs programı başlattı.
Basketbol Süper Ligi ekiplerinden Anadolu Efes 100. yıl özel formasını sezon içindeki üç maçta giydi. Şahika Ercümen Konyaaltı Sahili'nde özel bir dalış gerçekleştirdi. 100. Yıl Cumhuriyet Kadınları Koşusu Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nde gerçekleştirildi.

Birçok ulusal gazete 29 ve 30 Ekim 2023 tarihli nüshalarında Cumhuriyet temasına ve 100. yıl kutlamalarına geniş yer ayırdı, bazı gazeteler özel ek çıkarırken, Milliyet kendi arşivinden 132 sayfalık bir koleksiyon hazırlayarak okurlarına sundu; Anadolu Ajansı "100 Yıl Özel Serisi" başlıklı 8 kitaplık bir seri yayımladı.
Yayıncılık alanında 75. yılda olduğu gibi geniş bir kitap basımı faaliyeti gerçekleşmedi. Bunun başlıca nedeni döviz kuruna bağlı olan kitap maliyetleriydi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları daha önce yayımladığı kitapları 100. Yıl Serisi adı altında özel bir seriyle sundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinde 2,5 yıl çalışılan ve 15 ciltten oluşan bir eser ile Lozan Antlaşması, Cumhuriyet gibi temalarda kitaplar hazırladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı "Cumhuriyetin 100. Yılına Armağan" başlıklı 14 ciltlik bir yayın projesini hayata geçirirken, Tarih Vakfı "Cumhuriyet’in 100 Yılı Kitapları" serisini çıkardı. Türkiye Bankalar Birliği Türkiye'de bankacılık sektörünün gelişimini ele alan bir kitap yayımladı.

Kutlamalar sonrasında, 30 Ekim Pazartesi günü okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde eğitime 1 gün ara verildi. 100. yılda açılacak okullara 100. yıl tabelası asılacağı Millî Eğitim Bakanlığı tarafından duyuruldu. MEB tarafından okullarda şiir, resim ve kısa film yarışmaları ile muhtelif seminer, sergi, atölye çalışmaları ve sosyal sorumluluk projeleri düzenlendi.
Türk Tarih Kurumu ise düzenlediği ulusal ve uluslararası akademik faaliyetler haricinde Türkiye'deki tüm üniversitelere TTK Yayınları basımı olan 2 bin eserlik kütüphane bölümleri kuracağını açıkladı.

Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü 100. yıla özel olarak 100 milyon adet 5 TL madeni hatıra parası basılıp piyasaya sürüldü. Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılı Bronz Hatıra Parası'nda ise görev yapmış 12 Türkiye cumhurbaşkanının portresi ön yüzde yer aldı; arka yüzde Aziz Sancar ve Oktay Sinanoğlu portreleri ile 100. Yıl logosu, Hürkuş, Hürjet, Türkiye kadın millî voleybol takımı, Togg, Sultanahmet Camii, Türkiye'de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması ve Yüksek Hızlı Tren simgeleri yer aldı. Tüm emeklilere 5 bin TL ikramiye verildi.

TOFAŞ ürettiği özel seri Fiat marka araçlara Cumhuriyet 100 Yaşında logosu ekledi. LC Waikiki, Koton, Penti, Karaca, Mavi ve Ramsey gibi Türk tekstil iştirakleri ile Starbucks gibi şirketler 100. Yıl Koleksiyonları hazırladı. Pegasus Hava Yolları, filosunun yüzüncü, TC-RDP kuyruk kodlu uçağıyla Ankara'da özel bir uçuş gerçekleştirerek gökyüzüne 100 şekli çizdi.

Çekmeköy Belediyesi tarafından  2021 yılında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı himayesinde 100. Yıl Marşı Yarışması düzenlendi. İki yıla yayılan yarışma süreci sonunda sözleri ve bestesi İlker Kömürcü'ye ait Yüzüncü Yıl Marşı birinci seçildi ve devletin resmî 100 yıl marşı ilan edildi.
Dereceye giren marşların ilk seslendirilişi, 2023 yılında 30 Ağustos Zafer Bayramı için hazırlanan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki kutlama programında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde gerçekleştirildi.
Yarışma için bestelenen 100. Yıl Marşlarının dışında birçok sanatçı 100. yıl için marş besteledi. 100. yıl için bestelenen bestelenen marşların bazıları şunlardır:

100. Yıl Marşı (Beste: Fazıl Say, Söz: Ayten Mutlu)
100. Yıl Marşı (Beste: Fahir Atakoğlu, Söz: Özen Yula)
100. Yıl Marşı (Beste: Paul Dwyer, Söz: Ali Murat Kalburcu)
100. Yıl Cumhuriyet Marşı (Beste ve söz: Kıraç)
100. Yıl Cumhuriyet Marşı | Çok Yaşa Cumhuriyet (Müzik: Özgür Güneş Öçalan, Söz: Bahadırhan Dinçaslan - Milliyetçi Kongre Derneği)
100. Yıl Özgürlük Marşı (Beste ve söz: Sedat Kunduracı)
100 Yılda Yüz Akıyla (Beste: Erol Evgin, Söz: Selma Çuhacı)
Cumhuriyet Marşı (Beste ve söz: Soner Arıca )
Cumhuriyet Sonsuza Dek (Beste ve söz: Ege)
İkinci Yüzyıl (Beste ve söz: Kenan Doğulu )
Parla (Beste ve söz: Norm Ender)
Sen Rahat Uyu (Beste ve söz:Tarkan)
Türkiye 100 (Beste: Turan Manafzade) 

Besteci Oğuzhan Balcı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılına armağan edilmek üzere Uludağ İçecek A.Ş. tarafından sipariş edilen üç solist ve senfonik orkestra için on bölümlük "Bir Ulus Uyanıyor" adlı eseri besteledi. Eserin ilk seslendirilişi Bursa'da Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'nde 10 Aralık 2023 günü Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası tarafından gerçekleştirildi.

Türkiye İş Bankası, 100. yıla armağan olarak İstiklal Caddesi'nde Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi'ni açtı. PTT'nin hazırladığı özel pullar ise 29 Ekim'de tedavüle girdi.
LEGOLAND Discovery Centre İstanbul ve Master Model Builder Deniz Can Doğan LEGO parçaları ile yapılmış Dünyanın en büyük bayrağı Guinness Dünya rekorunu yaptıkları 734 cm x 440 cm büyüklüğündeki Türk bayrağı ile kırdı.
Ressam Alev Özas, 100. yıla armağan olarak 100 günde Dev İstanbul adlı 50 metrelik dev tabloyu yaptı. Sanatçı, 9 Temmuz'da başladığı tabloya son fırça darbesini 28 Ekim 2023'te vurdu.

Devlet Tiyatroları, 2021'de "Cumhuriyetin 100. Yılında Kadın'' adlı oyun yazma yarışması düzenledi. Yarışmada birinciliği "Holden’in Külkedileri” adlı tek perdelik oyunu ile Abdullah Öztürk aldı. Oyun, 2022-2023 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılı şerefine Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu, Piu Entertainment, Zorlu PSM ortak yapımı 1923 Müzikali hazırlandı ve 23 Nisan 2023'ten itibaren 100 kişilik bir kadro tarafından sahnelendi.
İstanbul Şehir Tiyatroları Bu Memleket Bizim isimli özel bir müzikli oyun hazırladı ve 2023-2024 tiyatro sezonunu bu oyun ile açtı. Eser, Atatürk’ün Nutuk isimli eseri ve Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı ile Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Erol Toy, Samim Kocagöz, İsmet Küntay’ın çeşitli metinlerinden parçaları ve birçok yazarın bazen bir cümleyle, bir pasajla katıldığı bir metinden meydana geldi.
İBB Kültür Dair Başkanlığı tarafından Cumhuriyet'in 100. yılı için senaryosunu ve yönetmenliğini Özen Yula'nın, müziklerini Fahir Atakoğlu'nun yaptığı, müzik, dans, teknolojik sahne tasarımları ve yaratıcı kostümleri bir araya getiren 100 adlı gösteri sahnelendi. Eserde, Malazgirt Savaşı'ndan İstanbul’un fethine ve 1918'de Boğaz’daki işgal gemilerini seyreden Mustafa Kemal Paşa'ya uzanan hikâye anlatıldı. Sözlerini Özen Yula’nın yazdığı, Fahir Atakoğlu'nun bestelediği 100. Yıl Marşı, oyunun 9 Eylül'deki ilk gösterimi sırasında ilk kez seslendirildi.
Millî Eğitim Bakanlığı, Vakıfbank'ın katkılarıyla Cumhuriyete Doğru adlı tiyatro oyununu sahneye koydu. Bora Severcan'ın yazıp yönettiği, Millî Mücadele'nin başlaması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş öyküsünü anlatan eser, 110 kişilik bir kadro ile sahnelendi. 25 Kasım 2023'te Ankara MEB Şûra Sahnesi'nde gerçekleşen ilk gösteriminin ardından oyun, farklı şehirlerde ücretsiz olarak öğretmenler ve vatandaşlar için sergilendi. Sözleri İbrahim Sarıtaş'a, müziği Selim Atakan'a ait olan Cumhuriyet Marşı bu oyun için yazıldı.
Ayşe Kulin’in aynı adlı romanından uyarlanan Veda adlı oyun, Tiyatrokare tarafından Cumhur

Eskişehir ulus anıtı, İsmet İnönü Caddesi, İstasyon Kavşağı'nda bulunan anıt.
Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tarafından, yaptırılan anıttır. 9 Mart 2019 tarihinde Yılmaz Büyükerşen tarafından açılışı yapılmıştır. Anıtın bulunduğu meydana, 2021 Şubat ayı belediye meclis toplantısında alınan karar gereği, Ulus Meydanı adı verilmiştir.

Açılışında ulusun ortak değerlerine ve bağımsızlık mücadelesine işaret ettiği belirtilen anıtın en üstünde Atatürk heykeli bulunmaktadır. Bir alt kademede Cumhuriyet sonrası, eğitim, bilim, teknoloji gibi alanlardaki faaliyetleri ile modern Türkiye'yi, ilk kademede ise, Türk Kurtuluş Savaşı'nı ifade eden kabartma figürler bulunmaktadır. Anıtın yer hizasında ise, Cumhuriyet öncesi dönemi temsilen dört tarafa bakan, at üzerinde Türk büyüklerinin bulunduğu heykeller vardır.
Cumhuriyet öncesi dönemi temsil eden figürlerden sonraki kademede, verilen kurtuluş mücadelesi, arkasından cumhuriyetin kazanımları olan, eğitim, sanayi, teknoloji, sanat ve bilimi temsil eden figürler ve bu temellerin üzerinde modern Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumuna liderlik eden Atatürk ile bir dönem anlatılmaya çalışılmıştır.

Heykeller ve kabartmalar İranlı heykeltıraş Afshin Esfandyari tarafından yapılmıştır.

Uşak Atatürk Anıtı,  1965 yılında Uşak'a diklilen, Gürdal Duyar'ın eseri olan pelerinli Atatürk heykelidir.
Türkiye'nin ilk modern figüratif Atatürk anıtlarından biridir. Milliyet gazetesinin kampanyasıyla açılan yarışma sonucu, o güne kadar Atatürk heykeli bulunmayan 8 şehre dikilmiş 8 Atatürk anıtından birisi idi. İlk yapıldığında Valilik Binası önüne dikilen anıt, daha sonra Uşak Garı önüne taşınmıştır.

Uşak'ın 1953'te il olmasından sonra Valilik binası önüne bir Atatürk heykeli konması düşünülmüştü. 1960 İhtilali'nden sonra sonra, o tarihe kadar Atatürk heykeli dikilmemiş şehirlere Atatürk heykeli yaptırılası için Milliyet gazetesi bir kampanya başlattı, toplanan para ile 8 ile birer heykel yaptırmak üzere yarışma düzenlendi. Bir metrelik maketler üzerinde yapılan değerlendirme sonucunda başarılı görülen sekiz maketin sahiplerinden birisi Gürdal Uyar idi. Gürdal Uyar'ın  Uşak'a heykel yapması istendi.
Yarışmada başarılı bulunan sanatçılar, anıt yapılacakları illerin tarihî ve yerel özelliklerini göz önünde tutarak proje hazırlayacaklardı. Uyar, valilik binasının önündeki Hükûmet Meydanı'nda (günümüzdeki adı 15 Temmuz Şehitleri Meydanı)'ndaki yüksek bir kaide üzerinde konumlandırılmak üzere bir elini kalbinin üzerinde,  bir elini de kaldırmış bir heykel tasarladı. Proje, yarışma için oluşturulmuş Devlet Sanat Jürisi tarafından onaylandı. 7,50 metre boyundaki anıt, 10 Kasım 1965'te açıldı. Alan düzenlemesi  Erhan Demirok'a ait idi.  Uyar, anıtı tamamlamadan öce anıtın içinde bulunduğu parka  düşmanı yenen Mehmetçiği betimleyen küçük bir heykel yapmıştır.
Atatürk'ün bir eli kalbinde bir elini  kaldırmış duruşu, kimine göre “Halkım ve Ben” mesajı taşımaktadır. Ancak bu duruş halk arasında "Atatürk  karşıdaki kahvehaneye 5 işareti yaparak hükümete 5 çay söylüyor" şeklinde espri konusu olmuş ve heykelin adı halk arasında "hükümete 5 çay heykeli” olarak kalmıştır.
Atatürk heykeli daha sonra Uşak tren istasyonu yakınında yapılan bir karide üzerine yerleştirildi. Meçhul Asker Anıtı ise, Huzur Park'a taşındı. Atatürk Anıtı'nın valilik binası önündeki eski yerine 1999'da Tankut Öktem'in eseri olan "“Atatürk Ve Kurtuluş Anıtı" dikilmiştir.

Wellington Atatürk Anıtı, Yeni Zelanda'nın Wellington şehrinde bulunan bir anıttır. Yeni Zelanda-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesi kapsamında inşa edilen anıt, her yıl 25 Nisan'da ve Ağustos ayı boyunca düzenlenen anma törenlerinde çelenk bırakılan noktalardan biridir.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından 25 Nisan 1985 tarihinde Anzak Günü için düzenlenen resmi bir törende, Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu'nun Gelibolu Yarımadası'nda çıkartma yapmış olduğu ve akabinde askeri üs olarak kullandığı bölgeye "Anzak Koyu" adı verildi. Bunun üzerine harekete geçen Yeni Zelandalı yetkililer, coğrafi açıdan Gelibolu'ya benzerliğiyle dikkat çeken Tarakena Körfezi dolaylarında bir anıt inşa edilmesine yönelik çalışma başlattı. Mimar Ian Bowman tarafından tasarlanan anıt, Cook Boğazı'na bakan bir dağ yamacına yerleştirildi. 26 Nisan 1990 tarihinde düzenlenen açılış törenine ise Türkiye'den dönemin Tarım Bakanı Lütfullah Kayalar katılım gösterdi.

Kırmızı ve beyaz mermer zemin üzerine işlenmiş ay yıldızlı bir zemin üstünde yükselen anıt, Atatürk maskı ve İngilizce dilinde yazılmış bir kitabeye ev sahipliği yapar. Zeminde bulunan yıldız desenin altına, Anzak Koyu'ndan getirilerek bir kap içine yerleştirilmiş toprak bulunur. Kitabede, Mustafa Kemal Atatürk'ün Anzak askerleri için yaptığı konuşmaya yer verilmiştir.

Yavuz Görey (27 Ağustos 1912, Cenevre – 1995, İstanbul), Türk heykeltıraş.
Türkiye'de cumhuriyet döneminin ilk heykeltıraşlarındandır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaptığı figüratif büst ve heykelleri le tanınan, zamanla soyut heykellere yönelen Görey, Türk heykel sanatının 1950'li yıllardan sonra modern akımlarının etkisine girmesinde öncülük eden sanatçılardandır.

1912 yılında Cenevre'de doğdu. Babası, o devirde Osmanlı eyaleti olan Mısır'da eğitim görüp orada meslek yaşamını sürdürmüş mimar Ahmet Hulusi Bey, annesi Mısır'a yerleşmiş Çerkez asıllı bir ailenin kızı olan Vecide Hanım'dır. Dört çocuklu ailenin en küçük çocuğu olan Yavuz Görey'in ağabeyleri grafik sanatçısı İhap Hulusi Görey ile müzeci Nihat Görey'dir. Çocukluk yıllarında yaz aylarını ailesi ile İstanbul'da, kış aylarını ise Kahire'de geçirdi. I. Dünya Savaşı sırasında Kahire İngilizler tarafından işgal edilince ailesi İstanbul'a döndü.
Paris'te Janson de Sailly Lisesi'nde, İstanbul'da St. Joseph  ve Galatasaray Liselerinde öğrenim gördükten sonra üç yıl kadar Belçika'nın Liege kentinde özel matematik öğrenimi aldı ve biryandan da Liege Güzel Sanatlar Akademisi'nin gece kurslarına giderek desen çalıştı. Desen çalışmalarına üç yıl kadar İsviçre'nin Lozan şehrindeki Kanton Desen Okulu'nda devam etti; ressam Casimir Raymond'un yanında çalıştı. 1937'de Berlin'e gitti; burada ünlü heykeltıraş George Kolbe ile tanıştı.
Rudolf Belling'in Berlin'den İstanbul'a göç edip İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü başkanı olması üzerine Yavuz Görey yükseköğrenimine Türkiye'de devam etti. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nin Namık İsmail Atölyesinde desen ve Belling'in heykel atölyesinde bir  yıl heykel çalışıp, 1940 yılında  heykel bölümünden mezun oldu.
Sanatçı, mezuniyet sonrasında yine yurtdışına gitti; çeşitli ülkelerde çalıştıktan sonra, Türkiye'ye döndü. Pek çok kurum için anıt heykeller yaptı; 1950'li yıllardan itibaren Türk heykel sanatının modern akımların etkisine girmesine etkili oldu. Anıt çalışmaları arasında en çok bilineni, İstanbul Üniversitesi bahçesindeki Atatürk ve Gençlik Anıtı (1952) ile Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde Mustafa Kemal Paşa'nın "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdiği yerde yapılmış Dumlupınar Anıtı'dır (1973).
Başlangıçta figüratif çalışmalar gerçekleştirdikten sonra zamanla soyut çalışmalara yöneldi. Görey'in soyut çalışmalarının en bilineni, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı'nda yer alan ve soyut bir heykel olarak tasarladığı dekoratif mermer çeşmedir
Görey, 1958 yılından itibaren Rudolf Belling ile birlikte İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde temel tasarım ve modelaj dersleri verdi. Belling'in 1966 yılında Almanya'ya dönmesinden 1981 yılında emekli olana kadar bu dersleri  tek başına vermeyi sürdürdü. 1994 yılında İstanbul'da öldü.

Zafer Anıtı, Ankara'nın Altındağ ilçesindeki Ulus Meydanı'nda bulunan, Anadolu'daki Millî Mücadele'nin hatırasını yaşatmak üzere 1927'de yapılmış anıttır.
Yeni Gün gazetesi öncülüğünde 1925 yılında açılan uluslararası yarışma sonucu yaptırılan anıt, Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından tasarlanmıştır. Açılışı 24 Kasım 1927 tarihinde yapılmıştır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü Sakarya  adlı atı üzerinde tasvir eden, mermer bir kaide üzerine yerleştirilmiş  bir heykel, sırtında top mermisi taşıyan bir kadın ile iki asker heykeli ve betimleyici rölyeflerden oluşur.
Zafer Anıtı, çevresindeki yapılarla bütünleşerek hem mekânın hem de Cumhuriyet'in simgelerinden biri haline gelmiştir.  Cumhuriyet tarihiyle ilgili akademik araştırmalara en çok konu edilen eserlerdendir.

Ankara'da Kurtuluş Savaşı ve sonrasında kazanılan zaferleri anlatan bir anıt inşa edilmesine yönelik ilk düşünce, dönemin Yeni Gün gazetesinin sahibi Yunus Nadi Bey  tarafından ortaya atıldı. Yunus Nadi Bey'e göre Cumhuriyet'in ilanıyla sonuçlanan bu ulusal mücadele ruhunun somutlaştırılarak gelecek nesillere aktarılması elzemdi. Bu motivasyonla işe başlayan gazeteci, halkın da desteğini alarak hükûmet yetkililerini bu işe ikna etme yoluna girişti.
Söz konusu anıtın Ankaralılardan toplanan yardım paralarıyla finanse edilmesi planlanırken, nasıl bir eserin inşa edileceğine karar vermek adına uluslararası bir yarışma düzenlenmesi kararlaştırıldı. Akabinde ise ortaya çıkacak eserin hangi özellikleri taşıması gerektiğiyle ilgili olarak bir şartname hazırlanarak Yeni Gün gazetesinde yayımlandı.
İlân edilen hususlarda anıtın esas olarak bu mücadeleye önderlik etmiş olan Mustafa Kemal Atatürk'ü tasvir etmesi ve eserde kullanılacak olan her bir detayın ulusal mücadele ruhunu başarıyla yansıtması gerektiği yazıyordu. Savaşın nasıl seyrettiğinin yanı sıra Atatürk'ün fiziksel özelliklerinin ve karakterinin de detaylı bir şekilde anlatıldığı metindeki Anadolu köylüsünün, Türkiye’nin gerçek sahibi olduğuna ilişkin ifade ise Türk halkının savaş süresince yaptığı fedakârlıkların görmezden gelinmemesi gerektiğini vurgulamaktaydı. Yani belirtilen koşullar doğrultusunda, Türk Kurtuluş Savaşı'nın altında yatan ideolojinin Atatürk'ün bedeni üzerinden sembolize edilmesine yönelik bir beklenti söz konusuydu.
1924 yılında açılan yarışmayı, Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel kazandı. 1925 yılında özel bir davet üzerine Türkiye'ye gelen sanatçı, Çankaya Köşkü'nde bir hafta kadar misafir edilerek yapacağı çalışmada kullanmak üzere Atatürk'ün portre çizimlerini tamamladı.

Yapımına  1925 yılında başlanan anıtın bronz heykelleri, Viyana merkezli VDM Metals (Vereinigte Deutsche Metallwerke) tesislerinde üretildi. Anıt, başlangıçta Taşhan'nın (sonradan yerine Sümerbank Genel Müdürlük Binası inşa edilmiştir)  önündeki alana yerleştiridi ve kampanyanın başlamasına vesile olan gazeteyi onurlandırmak adına "Yeni Gün Anıtı" olarak isimlendirildi. Açılışı ise 24 Kasım 1927 tarihinde düzenlenen törenle yapıldı.
Başbakan İsmet Bey ve mülki erkânın yanı sıra dönemin Avusturya büyükelçisinin de katıldığı törende, Yunus Nadi'nin konuşmasının ardından Türk şair Mehmet Emin Bey, bu anıt için yazdığı "Kavminin Bir İdam Günündeydi Ki..." isimli şiirini okudu. Etkinlik sonunda dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Kâzım Bey, Türk bayrağı ile sarılı anıtın kurdelesini keserek eseri katılımcıların takdirine sundu.

Açılışı yapıldığı tarihten Anıtkabir'in inşasına kadar geçen süreçte bütün önemli sayılan anma ve kutlama etkinliklerine ev sahipliği yapacak olan Zafer Anıtı, Atatürk'ün ölümünün ardından resmî tören düzenlenen noktalardan biri oldu. 16 Kasım 1938 tarihinde, başbakan Celâl Bayar ve milletvekillerinin katılım gösterdiği törene Ankara Üniversitesi'nin öğretim üyeleri ile öğrenciler de eşlik ederek anıta çelenk bıraktılar.

Zafer Anıtı, bir kaidenin üstünde yükselen Atatürk heykeli ile bunun etrafına üçgen planlı olarak yerleştirilmiş üç heykelden oluşur. Bronzdan imal edilen heykeller, Ankara taşı kullanılarak tasarlanmış bir platformun üzerinde yer alır. Atatürk heykelinin bulunduğu ana kaide ise mermerdir. Türk askerini temsil eden iki adet Mehmetçik heykeli anıtın sağ ve sol önünde bulunurken, Milli Mücadele ruhunun sivil kahramanlarından biri olarak kabul edilen Kara Fatma'dan öykünerek tasarlanan "Türk kadını" figürü ise Anadolu kadınlarının cephe gerisindeki fedakârlıklarına atıfta bulunarak anıtın arkasına konumlandırılmıştır. Bu karakterler, Türk halkının Kurtuluş Savaşı sırasındaki milli birliğini ve dayanışmasını temsil etmektedir.
Etrafındaki diğer çağdaş yapılarla sıkı bir etkileşimde bulunan anıtın konumlandırılması, modern bir başkent inşası düşüncesinin somutlaştırılmasında da kayda değer bir rol oynamıştır. Anıtın ilk meclis binası ve Ankara Garı'na bakacak şekilde yerleştirilmesiyle Ankara'ya gelen sivillerin veya yabancı devlet adamlarının söz konusu yapılardan dışarı çıktıktan sonra şehirde ilk gördükleri şeyin bu anıt olması hedeflenmiştir. Bu durum ayrıca Türkiye'nin yüzünü batıya döndüğünün bir nişanesi olarak yorumlanır. Öte yandan; anıt için Osmanlı döneminden beri şehrin merkezi durumunda olan Ulus Meydanı'nın (eski adıyla Taşhan Meydanı) tercih edilmesi de tesadüf değildir. Her gün binlerce insanın çeşitli sebeplerle uğradığı bu meydanda insanların anıt ve çevresinde zaman geçirmesini sağlayacak peyzaj düzenlemeleri yapılarak vatandaşların Cumhuriyet ideolojisini içselleştirmesi ve milli mücadele ruhunun belleklerde taze tutulması amaçlanmıştır.

Tek partili dönemde dikilen Atatürk heykellerinin ortak özelliği, Mustafa Kemal'in ekseriyetle askeri üniforması içinde tasvir edilmesidir. Zafer Anıtı için açılmış olan yarışmanın şartnamesinde Atatürk'ün sivil vaziyette betimlenmesi istenmiş olmasına rağmen anıtın Kurtuluş Savaşı sürecini ve sonrasında kazanılan zaferi anlatıyor oluşu, Gazi Paşa figürünün bu eserde de asker kıyafetleri içinde ve Sakarya isimli atının üzerinde kurgulanmasına yol açmıştır. Sanatçı Heinrich Krippel ise 7 Aralık 1927 tarihinde Cumhuriyet gazetesine verdiği bir röportajda "Gazi Hazretleri’nin bu heykelde bilhassa sivil olarak tasvir edilmeleri arzusu izhar edilmişti. Binaenaleyh sivil elbise giymiş olmalarına rağmen kendilerini, uzak bir istikbalde bile, bir fatih şeklinde gösterebilecek olan bir vaziyet intihab ettim." diyerek Atatürk'ü savaş meydanında mücadele veren bir askerden ziyade ufka ve geleceğe bakarken resmettiğini ifade etmiştir. Sakarya'nın burun deliklerinin açık, kuyruğunun dik ve dizginlerinin gergin oluşu ise cesaret ve atılganlığa yapılmış bir göndermedir. Ayrıca bu heykel, Mustafa Kemal henüz hayattayken yapılmış olan benzerleri arasındaki en büyük Atatürk heykelidir.

Türkiye'deki Atatürk heykellerinin sınıflandırılması adına Nutuk dikkate değer bir kriterdir. Zira Nutuk'un Türkiye Büyük Millet Meclisinde okunmasından önce dikilen heykel ve anıtlarda kitabeye sık rastlanmaz. Zafer Anıtı'yla birlikte ise Nutuk'un yazılı veya metaforik olarak kompozisyonlara dahil edilmesi geleneği başlamıştır.
Anıtın farklı cephelerine işlenen rölyeflerde Türk halkının kökeni, Kurtuluş Savaşı'nın tarihçesi ve Atatürk'ün Ankara'ya gelişi gibi konular anlatılırken; daralarak yükselen kaidenin etrafını çevreleyen kuşağa "Türk milleti, muzaffer istihlas ve istiklal cidalini ve muazzam asri inkılaplarını, en manidar bir remz ile, en iyi ifade edebilecek şekli, yukarki hakiki timsalde buldu." sözü işlenmiştir.
Kullanılan figürler halka aktarılmak istenen fikirlerin görsellik aracılığıyla somutlaştırılmasına hizmet ederken kaidenin etrafında bulunan yazılar ise aktarılmak istenen mesajların metinleştirilerek ve bir nevi afiş görevi üstlenerek pekiştirilmesine olanak sağlamıştır. Zafer Anıtı'nda yazılı anlatıma da yer verilmesi, önceki dönem heykelleriyle kıyas yapıldığında bir ilk niteliği taşır.

Mermer kaidenin daralarak yükselen ön yüzünde dört adet doğmakta olan güneş motifi ve bunları kuşatan bir çelenk bulunur. Hemen altındaki çerçevede ise Mustafa Kemal Atatürk'ün Erzurum'da millî mücadele faaliyetlerine devam ederken İstanbul'daki yönetime çektiği bir telgraf vasıtasıyla askerlik mesleğinden istifa ettiğini bildiren "Artık badema, sine-i millete bir ferdi mücahit olarak çalışacağım." sözü yer almaktadır.

Kaidenin arka yüzünde, devrilmiş bir çınar ağacı ile onun gövdesinden filizlenen bir hayat ağacı motifi bulunur. Bu çınar çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu'nu temsil ederken, yeşeren taze dallar ise genç Türkiye Cumhuriyeti'ni simgelemektedir. Erken Cumhuriyet dönemi eserlerinde, Türk Tarih Tezine referansla, Osmanlı'yı anımsatacak figürlerden kaçınıp Türklükle daha çok özdeşleştirilen bozkurt temasının kullanımı yaygın olsa da Zafer Anıtı'nda böylesi bir gönderme yapılması dikkat çekicidir.
Arka yüzün altındaki çerçevede; Namık Kemal‘in Vatan Mersiyesi'nde her kıtada tekrarlanan "Yoğimiş kurtaracak bahtı kara mâderini" ifadesine yanıt olarak Atatürk’ün 13 Ocak 1921 tarihli şu sözü yer alır; "Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."

Mermer kaidenin güneyinde kalan sağ yüzünde iki adet rölyef bulunur. Üst taraftaki kabartmada Sakarya’da düşmanı yenen Türk askeri betimlenirken, alttaki sahnede Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ndeki Atatürk ve silah arkadaşlarına yer verilmiştir. İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak da bu kabartmada yer alan isimlerdendir. "Düşman ordusunu vatanın harimi ismetinde boğarak, behemahal naili halas ve istiklal olacağız. 6 Ağustos 1919" ifadesi bu cepheye işlenmiştir.

Anıtın kuzeyinde kalan sol yüzünde de iki kabartma yer alır. Bunlardan ilki bir zafer kompozisyonudur. Türk askerinin yaptığı bir resmi geçit esnasında Türk Bayrağı karşısında selam veren işgalci ordular resmedilmiştir. Alttaki rölyefte ise kucağında çocuğu olan bir kadının cephane yüklü bir kağnıyı çektiği görülür. Sahnedeki kadını, arabanın arkasından yürüyüp ellerinde tüfek taşıyan ihtiyarlar ve bir çocuk takip eder. Cinsiyet ve yaş fark etmeksizin millî mücadeleye destek veren Türk köylüsünün anlatıldığı bu yüzde Atatürk'ü

Zafer Anıtı veya bazı kaynaklardaki adıyla Büyük Özgürlük Anıtı, 1979'da heykeltıraş Tankut Öktem tarafından yapılan; Gazimağusa'da bulunan bir anıt heykeldir.
Kompozisyon, iç içe geçmiş figürlerden yapılmıştır. Birinci kısımda, Gazimağusa halkının kahramanlıkları, özgürlük için verilen şehitler ve zorluklar anlatılıyor. Birinci kısımla iç içe geçmiş olan ikinci kısımda ise Türk Silahlı Kuvvetleri'nin toplumdan kazandığı saygı anlatılır. Üçüncü kısım ise Kıbrıs Türklerin özgürlüğü nasıl kazanmış olmaları ve çağdaş, laik sınıf-arası seviyedeki gelecek için dostluğu simgeler. En üstte ise Atatürk'ün yüzü ciddi bir ifadeyle ileriye bakar.
Anıt, 1000x1000x1400 cm ebatlarında olup betondandır. Anıttaki kompozisyonlar yerden yukarıya doğru bloklar halinde birbirleriyle iç içe geçerek oluşturulmuştur. Anıtın ilk bölümünde Magosa halkının kahramanlıkları, özgürlük uğruna verdikleri şehitler, çektikleri sıkıntı ve üzüntüler anlatılır. İkinci bölümde Türk ordusunun özverileriyle toplumda yarattığı saygı anlatılır. Üçüncü bölümde ise özgürlüğüne kavuşmuş Kıbrıs Türk Halkı'nın geleceğe dönük çağdaş, laik ve sınıflar arası dostluklarla yükselebileceğini tasvir eden anlatım bulunmaktadır.
Gazimağusa Belediye Meclisi'nin kararı ile Türk Subayı'nı temsilen, harekâtta Tabur Komutanı olarak savunmayı planlayan ve yürüten Oğuz Kalelioğlu’nun Yüzbaşı rütbesinde heykeli konmuştur. Heykel, yüzü asıl taarruzun yöneldiği kuzeye bakacak tarzdadır. "7’den 70’e herkesin kucakladığı" simgelenmek üzere, mevzilere su ve cephane taşıyan Ergun ile şehit annesi Zeynep Hanım, Kalelioğlu'nun iki kolları altında olacak şekilde inşa edilmiştir.

Atatürk
Rauf Denktaş
Fazıl Küçük
Oğuz Kalelioğlu
Kıbrıs Barış Harekâtı şehitleri

İstanbul Üniversitesi Atatürk ve Gençlik Anıtı, İstanbul Üniversitesi'nin simgelerinden birisi olan, 19 Mayıs 1955 tarihinde tamamlanarak açılışı yapılmış bronz anıt.
İstanbul Üniversitesi Beyazıt kapısının kampüs yolu üzerinde, rektörlük binasını önündedir. 1952 yılında Millî Türk Talebe Birliği'nin açtığı yarışma sonucu ikincilik ödülü alan anıt, Yavuz Görey ve Hakkı Atamulu'nun ortak tasarımıdır.
Taş bloklardan oluşan üç basamaklı bir kaide üzerinde yer alan anıtta Atatürk üzerinde  bilgeliği ve eğitimi temsil eden bir kıyafetle, sol kolunu havaya kaldırmış olarak betimlenmiştir, sağ yanında bir genç kız, sol yanında genç bir erkek bulunur. Genç kızın elinde bilginin aydınlığını simgeleyen bir meşa­le vardır. Genç erkeğin elinde ise ulusal devleti simgele­yen bayrak bulunur. Her ikisi de Atatürk'ten bir adım önde tasvir edilmiştir. Genç kızın modelliğini  1952 yılı Avrupa ve Türkiye Güzeli Günse­li Başar, erkek heykelinin modelliğini ise 1953 Türkiye Halter Şampiyonu İbrahim Reşit Orer yapmıştır.

İstanbul Üniversitesi'nin bahçesine bir Atatürk anıtı dikilmesine Milli Türk Talebe Birliği'nin 3 Mart 1951 tarihindeki yönetim kurulunda karar verildi. Yurdun dört bir yanından sağlanan bağışlar ile finans edildi. “Atatürk Heykeli’nin Yapılması Menfaatine” adı altında spor karşılaşmaları, kantinlerde düzenlenen çay partilerinden elde edilen gelirler  heykelin yapımında kullanıldı.
1952 yılının Şubat ayında açılan proje yarışmasına 28 eser kabul edildi; birinciliğe değer eser bulunamadı. Yavuz Görey ve Hakkı Atamulu'nun ortak tasarımı olan 6734 rumuzlu heykel ikinci seçildi.
1953 yılının Şubat ayında anıtın harcında kullanılması için  Atatürk’ün Selanik’teki evinden ses sanatçısı Gülter Biliş tarafından toprak getirildi. Eserin montajı 23 Aralık tarihinde başladı. Anıtın açılışını 19 Mayıs 1955'te  İstanbul Üniversitesi rektörü Fahri Yeniçay ve dönemin İstanbul valisi Fahrettin Kerim yaptı. 28 Nisan 1960 günü Tahkikat Komisyonu'nu protesto için düzenlenen eylemde öğrencilerin önünde toplandığı anıt, 1960 Gençlik Hareketi ile özdeşleşmiştir.
Atatürk ve Gençlik Anıtı, 2015 yılında aslına uygun olarak restore edildi.

İzmir Atatürk Anıtı, İzmir Cumhuriyet Meydanı'na Millî Mücadele'yi temsil etmek üzere 1932'de dikilmiş anıttır.
İzmir valiliği ve belediye tarafından İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya yaptırılmıştır. Anıt, koyu kırmızı renkli Afyonkarahisar mermerinden bir kaide üzerinde Mustafa Kemal Atatürk'ün "Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz'dir İleri!" emrini verdiği anı betimleyen atlı bronz heykelden oluşur. Kaidenin üç cephesinde Kurtuluş Savaşı ve zafer konulu bronz kabartma vardır.

Anıt, valilik ve belediyenin 1929'daki ortak kararı ile yapılmıştır. Başlangıçta bir yarışma açılması düşünüldüyse de yarışma açmanın süreyi uzatacağı göz önüne alınarak anıt, İstanbul'daki Taksim Cumhuriyet Anıtı'nı da yapmış olan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya sipariş edildi. İzmir Belediyesi ile sanatçı arasındaki ilişkileri, İzmir'e yerleşmiş İtalyan uyruklu bir tüccar olan Isperco yürüttü.
Anıtın yapımından sorumlu bir komisyon oluşturuldu ve anıtın özellikleri saptandı. Komisyon, anıtın yüzünün Akdeniz'e dönük olmasına; etrafında Kurtuluş Savaşı'nı ve inkılabı canlandıran eserler bulunmasına karar verdi. Komisyon üyesi Tahsin Sermet Bey, Aralık 1929'da Canonica ile anlaşmak üzere Roma'ya gitti. Bu görüşmeden sonra Canonica, 1930 yılının Mart ayında heykelin maketi ile İzmir'e geldi. Heykel, Roma'da yapıldı. Kaidesi ise mimar Asım Kömürcü tarafından hazırlandı.
Heykelin açılış töreni 27 Temmuz 1932'de gerçekleşti.

Kaide üzerinde Mustafa Kemal Paşa at üzerinde mareşal üniformalı olarak sol eliyle atının dizginlerini tutarken sağ eliyle denizi gösterir vaziyette tasvir edilmiştir. Bu duruş, Atatürk'ün "Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir . İleri!" emrini verdiği anı simgelemektedir.

Kaidenin üç cephesinde Kurtuluş Savaşı ve zafer konulu bronz kabartma vardır.
Ön yüzde, Kurtuluş Savaşı'na katılan kahraman kadın ve askerlerimiz betimlenmiştir. Ön düzlemde ayyıldızlı bayrağı taşıyan beli hançerli kahraman bir köylü kızı İzmir yolunda ilerlerken görülmektedir.
Kaidenin sağ yan kısmında bulunan kabartma Kemalpaşa yolunda Belkahve mevkiinden ordunun İzmir'e yürüyüşünü gösterir. Dört askerin bir topu iple dağın tepesine çıkarmaya çalışmasının gösterildiği bu sahnede, ayrıca silah yüklü bir kağnı ve uzaktan İzmir Körfezi görülür. Mustafa Kemal Paşa ise Belkahve mevkiindeki asırlık çınar ağacı altındaki çeşmeden avuçlarıyla su içerken gösterilmiştir.
Kaidenin sol yanındaki kabartmada, Türk ordusunun İzmir'e girişinin halkta uyandırdığı sevinç betimlenmiştir. Tüfeğini havaya kaldırmış bir Türk askeri ve cepheden dönen oğluna sarılmış bir ihtiyar, savaştan dönen babalarını kucaklamaya koşan çocuklar, asker oğlunu kavuşmanın sevinciyle kollarını havaya kaldırmış başı örtülü kadın gibi ayrıntılar işlenmiştir.

Taksim Cumhuriyet Anıtı
İlk Kurşun Anıtı

 Wikimedia Commons'ta İzmir Atatürk Anıtı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mehmet Şadi Çalık (6 Aralık 1917, Kandiye, Girit - 24 Aralık 1979, İzmir), heykeltıraş ve Türk çağdaş heykel sanatının öncülerindendir.
1940-1948 yılları arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde profesör Rudolf Belling'in öğrencisi oldu. 1950-1951 yıllarında Paris'te çalıştı. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. Alçı, tunç, demir ve tahta gibi çeşitli malzemelerle yaptığı heykelleri, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ile çeşitli koleksiyonlarda yer aldı. Eserleri arasında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde yer alan Atatürk anıtı. İstanbul Ticaret Odası için yaptığı bakır ve taş rölyefler, İzmir Kültür Park'taki heykelleri, Asaf Halet Çelebi büstü ve İstanbul Belediye Sarayı süslemeleri dikkat çeker. Neoklasik tarzda başladığı heykel çalışmalarında zamanla daha soyut ve "Minimunizm" adını verdiği heykeliyle birlikte minimalist bir anlayışa yönelen Çalık'ın eserlerinde, sadelik ve açıklık ön plandadır.

Mehmet Şadi, 6 Aralık 1917'de Girit'in Kandiye kentinde doğdu. Babası Kandiye eşrafından Çalıkzade Şadi Bey, annesi Hatice hanımdı; henüz altı yaşındayken 1923 mübadelesinde ailesi Türkiye'ye göç ederek Urla'ya yerleşti; çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Urla'da geçirdi.
İlk öğrenimini tamamladıktan sonra 1930'da İzmir Amerikan Koleji'ne girdi, iki yıl sonra yatılı olarak İzmir Atatürk Lisesi'ne kayıt oldu. Liseden 1939 yılında mezun oldu ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Akademide Nazi Almanyası'ndan kaçarak Türkiye'ye sığınan Alman heykeltıraş Rudolf Belling'in öğrencisi oldu. Akademiyi 1949 yılında bitirdi ve 1950'de Paris'e gitti. Bir yıl sonra geri döndü ve 1959 yılına kadar çalışmalarını serbest sürdürdü. 1959'da Akademinin Heykel Bölümü tarafından “meslek çalışmaları başarılı bulunduğu” için atölye öğretmeni (asistan) olarak görevlendirildi. 1969'da Doçent ve 1971'de Profesör oldu. Yakın dostu Necati Cumalı'nın kız kardeşi Müfide ile evlendi. Siren ve Osman adında iki çocuğu oldu.
Mehmet Şadi Çalık 24 Aralık 1979'da, geçirdiği bir kalp krizi sonucu İzmir'de yaşama veda etti. Mezarı İzmir, Bornova'daki Hacılarkırı Mezarlığı'ndadır.

Lisede öğrenim görürken çocukluğundan beri ilgi duyduğu resim sanatıyla daha yakından ilgilenmeye başladı. Ressam Abidin Elderoğlu'nun atölyesinde çizim ve desen çalışmaya başladı. 

1995 yılında İzmit'te, Saraybahçe Belediyesi ve Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü'nün işbirliğiyle “Uluslararası 1. Şadi Çalık Mermer Heykel Sempozyumu” yapıldı. Japonya'dan Rikuuchi Kobeyashi, Fransa'dan Francois Müller, İsrail'den Varda Ghivoly ve İlan Gerber ile Türkiye'den Meriç Hızal, Ferit Özşen, Fatma Akyürek, Kemal Tufan ve Hakan Uzuner'in katıldığı sempozyumda heykeltıraşlar Kocaeli Fuarı'na kurulan açık hava atölyesinde halkla iç içe eserlerini ürettiler.
Urla Belediyesi tarafından "gelecek nesillerce hatırlanması" için Urla'daki bir caddeye Şadi Çalık adı verildi.

Notlar

Kaynaklar

1919-1920 İstanbul yargılamaları, I. Dünya Savaşı sonrasında, Mondros Mütarekesi'nden kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun askerî mahkemelerinde görülen davalardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) lider kadrosu ve seçilmiş bazı eski yetkililer, anayasayı ihlal etme, savaş zamanında vurgunculuk ile hem Ermenilerin hem de Rumların katledilmesi gibi çeşitli suçlamalarla itham edildi. Mahkeme, katliamların organizatörleri olarak görülen Enver Paşa, Talât Paşa ve Cemal Paşa ile diğerlerini ölüm cezasına mahkûm eden bir karara vardı.
Ermeni ve Rum Soykırımları'nda sorumluluğu bulunan ve bizzat emir komutasında yer alan üst düzey yetkililer, yargılanabilecekleri uluslararası yasa ve mahkemeler bulunmadığından dolayı kovuşturmadan kaçtılar ve Almanya, İtalya ve Orta Asya'da nispeten özgürce seyahat ettiler. Bu durum, 1920-22 yılları arasında Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından yürütülen ve kovuşturmadan kaçan Osmanlı siyasî ve askerî şahsiyetlerin Ermeni Soykırımındaki rolleri nedeniyle öldürüldüğü gizli bir operasyon olan Nemesis Operasyonunun yürütülmesine yol açtı. Türk askeri mahkemeleri, Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Ulusal Hareketi'nin yeniden canlanması sırasında kapanmaya zorlandı. Cezalarını çekmeye devam edenler, 31 Mart 1923'te yeni kurulan Kemalist hükümet tarafından affedildi.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçisi Henry Morgenthau'nun Van kentindeki Ermeni Soykırımı sırasında Ermeni direnişi hakkında yaptığı röportajın ardından, Üçlü İtilafı oluşturan Rus İmparatorluğu, Fransa ve Büyük Britanya, 24 Mayıs 1915'te Osmanlı İmparatorluğu'nu bir bildirge ile resmî olarak uyardı:

...Türkiye'nin insanlığa ve medeniyete karşı bu yeni suçları karşısında, Müttefik devletler, Osmanlı hükümetinin tüm üyelerini ve bu katliamlara karışan ajanlarını bu suçlardan şahsen sorumlu tutacaklarını Bâb-ı Âli'ye alenen duyururlar.Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesine kadar geçen aylarda, Osmanlı İmparatorluğu büyük bir yeniden yapılanma süreci geçirdi. Temmuz 1918'de Sultan V. Mehmed öldü ve yerine üvey kardeşi VI. Mehmed geçti. 1913-1918 yılları arasında Osmanlı Hükümeti'ni yöneten Üç Paşalar da dahil olmak üzere İttihat ve Terakki Nazırları, görevlerinden istifa ettiler ve kısa bir süre sonra İmparatorluğu terk ettiler. Makedonya Cephesi'ndeki başarılı Müttefik saldırıları, Osmanlı başkenti Kostantiniyye'ye doğrudan bir tehdit oluşturuyordu. Sultan VI. Mehmed, Ahmed İzzet Paşa'yı Sadrazamlık görevine atadı ve ona İtilaf Devletleri ile bir mütareke arama ve Osmanlı'nın savaşa katılımını sona erdirme görevini verdi.
30 Ekim 1918'de, Donanma Bakanı Rauf Orbay tarafından temsil edilen Osmanlılar ile İngiliz Amiral Somerset Gough-Calthorpe tarafından temsil edilen Müttefikler arasında bir ateşkes imzalandı. Mütareke, Osmanlı'nın savaşa katılımını sona erdirdi ve savaş alanında yaklaşık bir milyon asker kalmasına rağmen İmparatorluk güçlerinin geri çekilmesini sağladı ancak sınır vilayetlerinde Kasım 1918'e kadar küçük çaplı çatışmalar devam etti.

Kasım 1918'de Büyük Britanya, Amiral Somerset Gough-Calthorpe'u yüksek komiserliğe ve Tuğamiral Richard Webb'i ise Kostantiniyye'teki yüksek komiser yardımcılığı görevine atadı. Bir Fransız tugayı 12 Kasım 1918'de Kostantiniye'ye girerken, İngiliz birlikleri şehre ilk olarak 13 Kasım 1918'de ayak bastı. 1918 yılının Aralık ayının başlarında, Müttefik birlikler Kostantiniyye'in bölümlerini işgal etti ve bir askerî yönetim kurdu. ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing, Osmanlı İmparatorluğu'nun temsilcileri Sultan VI. Mehmed ve Sadrazam Damad Ferid Paşa'yı Paris Barış Konferansına çağırdı. Konferansta, Ocak 1919'da "Sorumluluklar ve Yaptırımlar Komisyonu" kuruldu. 2 Ocak 1919'da Gough-Calthorpe, Dışişleri Bakanlığı yetkilisinden, Mütareke şartlarının aralıksız ihlalinden ve Ermenilere devam eden kötü muameleden sorumlu olan herkesin tutuklanmasını ve teslim edilmesini talep etti. Calthorpe, aralarında Türk karşıtı bir İrlandalı olan ve daha sonra 1951'de anılarını yayınlayacak olan Andrew Ryan'ın da bulunduğu, kendini işine adamış yardımcılardan oluşan bir kadroyu bir araya getirdi. İngiliz Yüksek Komisyonu'nun baş dragomanı ve ikinci siyasi görevlisi olarak yeni görevinde, kendisini Ermeni Sorunundan sorumlu kişi olarak buldu. Calthorpe, Malta'ya sınır dışı edilen çok sayıda kişinin tutuklanmasında etkili olduğunu kanıtladı. Bunlar genel olarak üç kategoriye ayrılıyordu: halen ateşkes şartlarını ihlal edenler, müttefik savaş esirlerine kötü muamelede bulundukları iddia edilenler ve Türkiye'nin kendisinde ve Kafkasya'da Ermenilere karşı aşırılıklardan sorumlu olanlar. Calthorpe, İngiltere'nin Ermeni meselesini ve savaş esirlerine yönelik kötü muameleyi nasıl gördüğünü anlatmak için Osmanlı Dışişleri Bakanı Mustafa Reşid Paşa ile kişisel bir görüşme istedi. İki gün sonra Calthorpe, İttihat ve Terakki Komitesi'nin (İTC) yedi liderinin resmen tutuklanmasını talep etti. 160 ila 200 kişi tutuklanırken, Ermeni katliamına katıldığından şüphelenilen 60 kişi daha serbest kaldı.

Askeri mahkemeler 28 Nisan 1919'da Paris Barış Konferansı devam ederken kuruldu. Olağanüstü mahkeme celbi, tutuklama vb. yetkilere sahip olan ve savaş suçlularının mahkemeye çağrıldığı "Mazhar Soruşturma Komisyonu" adlı bir soruşturma komisyonu kuruldu. İkinci Meşrutiyet döneminde Osmanlı Devleti'nin temsilcileri olarak Sultan VI. Mehmet ve Sadrazam Damat Ferid Paşa, Paris Barış Konferansı'na çağrıldılar. 11 Temmuz 1919'da Damat Ferid Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilere yönelik katliamları resmen itiraf etti ve Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra soykırımın baş faillerini ölüme mahkûm etmek için yapılan savaş suçu davalarının kilit figürü ve başlatıcısı oldu.
Konstantiniyye'deki Osmanlı hükûmeti, suçu İttihat ve Terakki'nin birkaç üyesine ve kendi Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın uzun süreli rakiplerine atarak, Paris Barış Konferansı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun daha yumuşak bir muamele görmesini sağlamak istedi. Duruşmalar, Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin, İttihat ve Terakki'yi siyasi arenadan silmesine yardımcı oldu. 23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi sırasında General Kâzım Karabekir'e, Mustafa Kemal Atatürk ve Rauf Orbay'ı tutuklaması ve Kemal'in Doğu Vilayetleri Genel Müfettişliği görevini üstlenmesi için Saltanattan doğrudan bir emir çıkarıldı. Kazım Karabekir, İstanbul'daki hükûmete meydan okuyarak tutuklama emrini reddetti ve yerine getirmedi. Bundan sonra, İstanbul ve Ankara'da iki ayrı hükûmet meydana gelirken, Konstantiniyye'deki hükûmet, mevcut hükûmete bağlı olarak davaları az çok ciddiyetle destekledi. Sadrazam Damat Ferid Paşa kovuşturma organının arkasında dururken, Sadrazam Ali Rıza Paşa hükûmeti savaş suçlularına yönelik yasal işlemlerden neredeyse hiç bahsetmedi. Duruşmalar devam ederken, Türk Ulusal Hareketi'ne katılma suçu, Ermeni Soykırımı suçuyla karıştırıldı ve birbiriyle mukayese edildi. Bu durum, Ankara'da daha sonra Atatürk'ün önderlik edeceği hükümete desteğin artmasıyla sonuçlandı.

Mahkeme, Nisan 1919'dan Mart 1920'ye kadar yaklaşık bir yıl boyunca toplandı, ancak birkaç ay sonra mahkemenin sadece önergeleri gözden geçirdiği anlaşıldı. Yargıçlar, ilk sanık grubunu güvenli bir şekilde ülke dışına çıktıklarında mahkûm etmişti ancak, çabalarını büyük bir şekilde göstermesine rağmen mahkûmiyetleri iade etme niyeti göstermedi. Amiral Sir Somerset Gough-Calthorpe, Bâb-ı Âli'yi protesto etti, davaları Türklerin elinden aldı ve Malta'ya taşıdı. Orada uluslararası bir mahkeme kurmak için bir girişimde bulunuldu, ancak Türkler soruşturmaları aksatarak kanıt niteliğindeki belge ve dokümanları paylaşmaktan imtina etti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcı Giovanni Bonello; "İngilizler, büyük olasılıkla, Türkiye'de kullanılan kıtasal engizisyon usulü ceza muhakemesi sistemini kendi ceza adaletine giden yollarına itici buldu ve buna güvenmenin yerindeliğinden şüphe duydular" ifadelerine yer verdi. Türk hükûmeti, askeri mahkemeler tarafından kullanılan suçlayıcı resmî belgeleri teslim etmeyi geri çevirdi. Atatürk'ün iktidara gelmesiyle birlikte, Türk askeri mahkemelerinin yargılamalarını ve mahkûmiyetlerini dayandırdıkları tüm belgeler kayboldu. Amiral John de Robeck, 5 Ağustos 1919'da Amiral Gough-Calthorpe'un yerine "Konstantinopolis'te Akdeniz Başkomutanı ve Yüksek Komiser" olarak atandı. Ağustos 1920'de yargılamalar durduruldu ve Amiral John de Robeck, mahkemeye devam etmenin boşuna olduğunu Londra'ya şu sözle bildirdi: "Bulguları hiçbir şekilde açıklanamaz."
Hasan Mazhar'ın başlattığı bir soruşturma komitesi, Ermenilere karşı işlenen katliamlara karışan memurlar hakkında soruşturma yapmak için özel bir girişimle, derhal delil ve tanıklık toplamakla görevlendirildi. Soykırım uzmanı, tarihçi ve sosyolog Vahakn Dadrian'a göre Komisyon, Osmanlı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 47., 75. ve 87. maddelerine göre çalıştı. Kapsamlı soruşturma yetkileri vardı, çünkü sadece yasal işlem yapmak, belgeleri aramak ve el koymakla sınırlı değildi, aynı zamanda Kriminal Soruşturma Dairesi ve diğer Devlet hizmetlerinden yardım alarak şüphelileri tutuklamak ve hapsetmekte sorumlulukları arasındaydı. Komite, üç ay gibi bir sürede katliamlarla ilgili 130 belge ve dosyayı toplayarak askeri mahkemelere sevk etti.
Askeri Türk mahkemelerinde ayrıca, merkezi hükûmetin Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermeni sivil nüfusunu sınır dışı etmek ve ortadan kaldırmak için verdiği ceza emirlerine uymadıkları için 1915'te İttihat ve Terakki ajanları tarafından suikaste uğrayan bazı yüksek rütbeli Osmanlı yetkililerinin davaları da görüldü.

8 Nisan 1919'da Yozgat'ın Boğazlıyan kazası eski kaymakamı Mehmed Kemal idama mahkûm edildi ve 10 Nisan 1919'da asıldı. Erzincan'daki jandarma komutanı Abdullah Avni, Erzincan davaları sırasında ölüm cezasına çarptırıldı ve 22 Nisan 1920'de asıldı. Bayburt kaymakamı Behramzade Nusret, 20 Temmuz 1920'de idama mahkûm edildi ve 5 Ağustos 1920'de asıldı.
Mahkeme 5 Temmuz 1919'da, katliamları organize eden Sadrazam Talat Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahri

1965 Erivan gösterileri, Ermeni Kırımı'nın 50. yıl dönümünde 24 Nisan 1965'te Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin başkenti Erivan'da gerçekleşmiştir. Bu olay, 1915 Ermeni Soykırımı'nın tanınması mücadelesinin ilk adımı olarak kabul edilmektedir.
Ermeni Kırımı'nın 50. yıl dönümünde Erivan'daki Opera Binası önünde 24 saatlik bir gösteri düzenledi. Gösteriye 100.000 kişi katıldı. Bu sayı, Sovyetler Birliği genelinde böyle bir gösteri için toplanan en yüksek protestocu sayısı oldu. Sovyetler Birliği hükûmeti bu gösteri sonrası Jön Türklerin Osmanlı İmparatorluğu'nda işledikleri Ermeni Kırımı'nı resmen tanıyarak yaşananları soykırım olarak nitelendirdi ve Ermeni Kırımı kurbanlarının anısı için Ermenistan'ın başkenti Erivan'da bir anıt inşa etmeye başladı. Tsitsernakaberd tepesine inşa edilen anıt, 1967'de tamamlandı.
Gösteri boyunca, "Ermeni sorununa adil çözüm" ve Batı Ermenistan, Karabağ ve Nahçıvan ile ilgili sloganlar ve pankartlar açıldı. Aynı zamanda "Batı Ermenistan'ın ilhakı" çağrısında bulunuldu. Bu gösteriyi takiben, dünyanın birçok yerinde de, Ermeni diasporası tarafından benzer protestolar düzenlendi.

Ermeni aydınların sürgünü veya diğer adıyla Kızıl Pazar, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı içerisinde iken başkent İstanbul'daki Ermeni toplumunun önde gelen insanları tutuklaması ve tehcir etmesidir. Tutuklular, 24 Nisan 1915 tarihinde Dahiliye Nazırı Talat Paşa'nın emriyle Ankara yakınlarındaki iki merkeze taşındı. 27 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir Kanunu'nun kabulü ile birlikte daha sonra sürdürülen bu aydınların çoğu öldürüldü. 24 Nisan, Ermeni tehcirinin başlangıç günü olarak kabul edilmekte ve Ermenistan'da ve Ermeni toplulukları tarafından "Ermeni Soykırımını Anma Günü" olarak anılmaktadır.

Toplam 2.234 kişi sürgün edilmiştir. Aşağıdaki listede sürgün edilen tanınmış Ermenilerden bazıları verilmektedir:

Krikor Zöhrab - Yazar, avukat, şair, hukukçu, siyasetçi, profesör. - Öldürüldü.
Tlgadintsi - Yazar, öğretmen. - Öldürüldü.
Rupen Zartaryan - Yazar, şair, siyasetçi. - Öldürüldü.
Yervant Sırmakeşhanlıyan - Yazar, şair. - Öldürüldü.
E. Agnuni (Haçadur Malumyan) - Gazeteci ve 1908 Devriminin etkin aktörlerinden. - Öldürüldü.
Rostom Rostomyants - Tüccar ve halk figürü. - Öldürüldü.
Parunak Feruhan - Bakırköy Belediyesi yöneticilerinden, kemancı - Öldürüldü.
Diran Kelekyan - Yazar, üniversite hocası ve ünlü Türk gazetesi Sabah'ın sahibi - Öldürüldü.
Vartkes Serengülyan - Siyasetçi - Öldürüldü.
Hovhannes Kılıçyan - Kitapçı - Öldürüldü.
Taniel Varujan - Şair, yazar - Öldürüldü.
Rupen Sevag - Doktor, şair, yazar. - Öldürüldü.
Karabet Paşayan Han - Doktor, yazar, Osmanlı mebusu, Ermeni Ulusal Meclisi üyesi - Öldürüldü.
Nazret Dağavaryan - Doktor, yazar. - Öldürüldü.
Keğam Parseğyan - Yazar, gazeteci, öğretmen. - Öldürüldü.
Ardaşes Harutünyan - Yazar, gazeteci. - Öldürüldü.
Mihran Agasiyan - Şair ve müzisyen. - Öldürüldü.
Boğos Danyelyan - Avukat - Öldürüldü.
Mihrtad Haygazn - Tüccar - Öldürüldü.
Dikran Çöğüryan - Yazar, ressam öğretmen ve yayıncı. Vostan gazetesi editörü. - Öldürüldü.
Sımpad Pürad - Yazar, halk figürü, şair, Ermeni Millet Meclisi üyesi. - Öldürüldü.
Siamanto - Yazar, şair, siyasetçi, Ermeni Ulusal Meclisin üyesi - Öldürüldü.
Gomidas Vartabed - Müzisyen, Papaz - Kurtuldu (Delirmiş)
Hagop Terziyan - Eczaneci - Öldürüldü.
Haig Tirâkyan - Siyasetçi - Öldürüldü.
Harutün Şahrigyan - Siyasetçi, avukat. - Öldürüldü.
Serovpe Noradungyan - Sanasaryan profesörü - Öldürüldü.
Şavarş Krisyan - Yazar, ilk Osmanlı gazeteyi kurulan - Öldürüldü.
Levon Kirişçiyan - Profesör, şair - Öldürüldü.
Aram Andonyan - Yazar - Kurtuldu
Hovannes Kımpetyan - Şair - Öldürüldü.
Yenovk Şahen - Aktör, tiyatrocu - Öldürüldü.
Levon, Mihran ve Kevork Kayıkcıyan kardeşleri - İş adamlar - Üçü birden Öldürüldü.
Kevork Hürmüz - Osmanlı imparatorluğunun London Times muhabiri - Öldürüldü.
Harutün Cangülyan - Siyasetçi, yazar. - Öldürüldü.
Melkon Gürciyan (Hrant) - Yazar, profesör, gazeteci - Öldürüldü.
Harutün Kalfayan - Bakırköy belediye başkanı - Öldürüldü.
Hamparsum Boyacıyan - Siyasetçi, doktor, 1908 sonrası Ermeni Ulusal Meclisinde Kumkapı delegesi, Osmanlı Parlamentosu'nda Adana Mebusu. - Öldürüldü.
Vramşabuh Samuelov - Tüccar ve bankacı - Öldürüldü.
Armen Doryan - Fransız şair, gazeteci. - Öldürüldü.
Jak Sayabalyan (Paylag) - 1901-1905 tarihlerin arasında Konya İngiliz Konsolosun tercümanı, bir buçuk yıl sonra konsolos yardımcısı. Başkentte 1909'dan sonra, gazeteci - Öldürüldü.
Gigo (Krikor Torosyan) - Gazeteci (Gigo gazeteyi bulan) - Öldürüldü.
Hampartsum Hampartsumyan - Yazar - Öldürüldü.
Karekin Çakalyan - Öğretmen - Öldürüldü.
Yervant Odyan - Yazar - Kurtuldu
Adom Şahen - Yazar - Öldürüldü.
Mihrdat Haygazn - Vatansever, eğitimci ve Ermeni Ulusal Meclisi üyesi. - Öldürüldü.
Abraham Hayrigyan - Türkolog, Ardi üniversite yönetmeni ve Ermeni Ulusal Meclisi üyesi. - Öldürüldü.
Mıgırdıç Hovanesyan - Öğretmen - Öldürüldü.
Aristakes Kasparyan - Avukat, iş adamı, Ermeni Ulusal Meclisi üyesi - Öldürüldü.
Püzant Keçyan - Editör, gazete Piuzantion'un sahibi, tarihçi - Kurtuldu (Delirmiş)
Onig Mağazacıyan - Kumkapı Progresif Dernek Başkanı - Öldürüldü.
Sarkis Minasyan - Droşak baş editörü 1909 sonra öğretmen, yazar ve Osmanlı başkentinde siyasi aktivist; Ermeni Ulusal Meclisin üyesi - Öldürüldü.
Haçik İdareciyan - Öğretmen - Öldürüldü.
Krikor Hürmüz - Yazar, gazeteci - Öldürüldü.
Zareh Mumciyan - Tercuman - Öldürüldü.
Nerses Zakaryan - Vatansever, eğitimci, Ermeni Ulusal Meclisin üyesi. - Öldürüldü.
Aris Israelyan - Öğretmen ve yazar. - Öldürüldü.
Nerses Papazyan - Azadamard gazetenin editörü, eğitimci ve din adamı - Öldürüldü.
Parseğ Şahbaz - Avukat, gazeteci, köşe yazarı - Öldürüldü.
Mihran Tabakyan - Eğitimci, yazar - Öldürüldü.
Krikor Yesayan - Fransız ve matematik öğretmeni, tercuman. - Öldürüldü.
Vahan Kehyan - Eğitimci ve zanaatkâr - Öldürüldü.
Stepan Miskiciyan - Doktor - Öldürüldü.
Sarkis Parseğyan - Eğitimci - Öldürüldü.
Zabel Esayan - Romancı, şair, yazar, çevirmen ve öğretmen - Kurtuldu.

 Wikimedia Commons'ta 1915'te Ermeni aydınların sürgünü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Ermeni Kırımı kurbanları listesi

ASALA (İngilizce: Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia tamlamasının kısaltmasıdır; Ermenice: Հայաստանի ազատագրության հայ գաղտնի բանակ Hayastani Azatagrut'yan Hay Gaghtni Banak) veya tam adı ile Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu, 1975 ve 1994 yılları arasında, Türkiye dahil 16 farklı ülkede Türk ve diğer sivil, mülki ve diplomatik hedeflere karşı bombalı ve silahlı eylemlerde bulunmuş solcu ve terörist silahlı örgüttür.
Dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleştirilmiş toplamda 50'den fazla bombalı saldırının sorumluluğunu üstlenen örgüt kimi kaynaklarda 'terör örgütü' olarak nitelendirilmektedir. 1980-1990 yıllarında ABD'nin terör örgütü listesinde de yer almaktaydı.
1985 yılından sonra aktif olmayan ASALA, ABD'nin 2001'de hazırladığı "Yabancı Terörist Örgütler (Foreign Terrorist Organisations)" listesine ve "Ülkeye Girişi Yasak Olan Teröristler (US Terrorist Exclusion List)" listesine, Birleşik Krallık'ın "Yasadışı Gruplar (UK Proscribed Group)" listesine, Avustralya'nın, Kanada'nın, Avrupa Birliği'nin ve Rusya'nın "Tanımlanmış Gruplar (Specified Groups)" listelerine dahildir.

1975 yılında Lübnan İç Savaşı esnasında, Beyrut şehrinde, sempatizan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin yardımı ile Agop Agopyan tarafından kurulmuştur. Agopyan'a göre, örgütün temel amaçları Ermeni ilkesininin dünya kamuoyuna tanıtılması ve yurtdışı Ermeni toplumunda milliyetçi duygunun yükseltilmesi olmuştur. ASALA bağımsız bir Ermenistan kurmak, Ermeni Kırımı'nın Türkiye Cumhuriyeti tarafından soykırım olarak kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlamak ve Büyük Ermenistan için çalışmıştır. ASALA militanları bir dönem Yunanistan ve Suriye İstihbarat servislerinin her türlü eğitim, öğrenim ve lojistik destek kolaylıklarından yararlanmışlardır.

1970'li ve 1980'li yıllarda, genelde Türk hedeflere karşı saldıran ASALA, aynı zamanda değişik nedenlerle Madrid'de Trans World Airlines ve Los Angeles'ta Air Canada ofislerini de bombaladı.

Asala'nın eylemlerinde 1979 yılından itibaren artış gözlenmeye başlandı. Eylemciler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 silahlı saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılarda Türkiye'nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralandı.
ASALA'nin Türkiye içindeki ilk eylemi 1982'nin 7 Ağustos tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanı'nda gerçekleştirdiği bombalı saldırı olmuştur. Saldırı sonucunda 9 kişi hayatını kaybetmiş, 72 kişi yaralanmıştır.
ASALA'ya mal edilen saldırılar farklı kaynaklarda değişiklikler arz etmektedir. Amerikan hükûmet kaynaklarına göre 1968'den itibaren ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştür.
Paris'te Türk Hava Yollarını bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmiştir. 1983 Temmuz'unda örgüt tarafından gerçekleştirilen Orly Havaalanı katliamında 8 kişi ölmüş 52 kişi yaralanmıştır.
ASALA, kendi milliyetçi hedeflerinin yanı sıra benzer eğilimleri olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), PKK/Kongra-Gel/KADEK, ve Kızıl İtalyan Tugayları (Italian Red Brigades) gibi diğer uluslararası silahlı örgütler ile işbirliği yapmıştır.
Örgüt; saldırılarının hepsini sivil hedeflere karşı gerçekleştirmiştir. 1985 yılından sonra ise ASALA tarafından kayda değer bir eylem gerçekleştirilmemiştir.

Hedeflerin dağılım yüzdeleri şu şekildedir: 

Sivil şahıslar ve malları %2
Havaalanları ve havayolu şirketleri %34
İş yeri %14
Diplomatik hedefler %41
Basın-yayın %1
Dini şahıslar ve kuruluşlar %1
Taşımacılık %2
Diğer %2

Mehmet Baydar, Santa Barbara, Kalifornia, Başkonsolos, 27 Ocak 1973
Bahadır Demir, Konsolos, Santa Barbara, Kalifornia, 27 Ocak 1973
Daniş Tunalıgil, Viyana, Büyükelçi, 22 Ekim 1975
İsmail Erez, Paris, Büyükelçi, 24 Ekim 1975.
Talip Yener, Şoför, Paris, 24 Ekim 1975
Oktar Cirit, Türk Büyükelçiliği Birinci Sekreteri, Beyrut, 16 Şubat 1976
Taha Carım, Büyükelçi, Vatikan, 9 Haziran 1977.
Necla Kuneralp, Madrid, Türk Büyükelçisi Zeki Kuneralp'in eşi, 2 Haziran 1978
Beşir Balcıoğlu, Madrid, Emekli Büyükelçi, Bayan Kuneralp'ın erkek kardeşi 2 Haziran 1978
Ahmet Benler, Lahey, Büyükelçinin oğlu, 12 Ekim 1979
Yılmaz Çolpan, Paris, Turizm Müşaviri, 22 Aralık 1979.
Galip Özmen, Atina, Ataşe, 31 Temmuz 1980
Neslihan Özmen, Atina, Ataşe Özmen'in kızı, 31 Temmuz 1980
Şarık Arıyak, Sidney, Başkonsolos, 17 Aralık 1980
Engin Sever, Ataşe, 17 Aralık 1980
Reşat Moralı, Paris, Çalışma Ataşesi, 4 Mart 1981
Tecelli Arı, Din Görevlisi, 4 Mart 1981
Mehmet Savaş Yergüz, Cenevre, Yerel Sekreter, 9 Haziran 1981
Cemal Özen, Paris, Ataşe, 24 Eylül 1981
Kemal Arıkan, Los Angeles, Başkonsolos, 28 Ocak 1982 (ESAK üyeleri Hampig Sassounian ve bir suç ortağı tarafından Los Angeles'te öldürüldü.)
Orhan Gündüz, Boston, Fahri Başkonsolos, 4 Mayıs 1982
Erkut Akbay, Lizbon, İdâri Ataşe, 7 Haziran 1982
Atilla Altıkat, Ottawa, Albay, Askerî Ataşe, 27 Ağustos 1982
Bora Süelkan, Burgaz, İdâri Ataşe, 9 Eylül 1982
Nadide Akbay, Lizbon, İdâri Ataşenin karısı, 8 Ocak 1983
Galip Balkar, Belgrad, Büyükelçi, 9 Mart 1983
Dursun Aksoy, Brüksel, İdâri Ataşe, 14 Temmuz 1983
Cahide Mıhçıoğlu, Lizbon, Danışmanın karısı, 27 Temmuz 1983
Işık Yönder, Tahran, Yerel Sekreterin karısı, 28 Nisan 1984
Erdoğan Özen, Viyana, Çalışma Ataşesi, 20 Haziran 1984
Evner Ergun, Viyana, Uluslararası Memur, 19 Kasım 1984
Çağlar Yücel, Bağdat, Ataşe, 11 Aralık 1993

1983 Paris Orly Havaalanı saldırısından sonra örgüt birçok ufak gruba bölünmüştür. Zamanla örgüt içi çekişmeler ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, kurucularından Agopyan 1988 yılında öldürülmüş. Ermeni halkından da yeterli destek görememiş ve 1994 yılında eylemlerini sonlandırmıştır.

Ermeni Devrimci Federasyonu
Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları
Ermeni Devrimci Ordusu (ESAK'ın devamı)
Yeni Ermeni Direnişi

Erich Feigl. "A Myth of Terror", Zeitgeschichte, 1987.

Öldürülen diplomatlar30 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ermenistan Erivan ASALA Mezarlığından Resimler 19 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaliforniya Ermenileri tarafından hazırlanan bir anı sitesi
ASALA üyesi Levon Ekmekçiyan mahkeme görüntüleri 4 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Agop Agopyan'ın Orhan Gündüz'ün öldürülmesi eylemini üstlenişi (Konuşma İngilizce) 9 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alek Yenikomşiyan ve Monte Melkonyan bir ASALA konferansında 27 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
12 Mart 1981'de Lübnan'da düzenlenen bir ASALA konferansı 9 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ocak 1984'te Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu: Devam Eden Bir Uluslararası Tehdit başlığı ile CIA tarafından hazırlanmış ASALA raporu 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
ASALA hakkında bir dergi yayını; Armenian Terrorism in the Twentieth Century 19 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Ahmed Rıza Bey (Osmanlıca: ‎احمد رضا بك, 1858, İstanbul - 26 Şubat 1930, İstanbul), Osmanlı siyasetçi, eğitimci ve ideolog. İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin önde gelen kurucularından ve Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli siyasal gelişmeleri sağlayan İkinci Meşrutiyet döneminin önde gelen Jön Türk (Genç Türkler) grubunun başındaki isimlerindendir. Auguste Comte'un pozitivizm felsefesini günümüz Türkiye'sine taşıyan kişidir. Osmanlı'nın kurtuluşunu ve kalkınmasını, kişi veya siyasal rejim değişiklikleri yerine toplumsal yapı değişikliğinde gören ve bu yönde çalışmalar üreten ilk kişi olmuştur.
Paris'te yaşadığı yirmi yıla yakın sürede İttihad-ı Osmani, daha sonrasında İttihad ve Terakki adını alacak olan cemiyetin, Paris şubesinin başkanlığını yaptı, Fransa ve Belçika'da Doktor Nâzım Bey ile birlikte, cemiyetin ilk resmi yayın organı olan Meşveret gazetesini, sürgüne yollandığı Mısır'da ise Şura-yı Ümmet gazetesinin çıkardı. Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilmesi üzerine İstanbul'a dönen ve "hürriyetçilerin babası" olarak törenlerle karşılanan Ahmed Rıza, Meclis-i Mebûsan başkanlığı yaptı; Ayan Meclisi üyesi oldu. 1910 yılında Hasan Fehmi ve Ahmet Samim'in öldürülmesinin ardından İttihatçılarla arası açılan Ahmed Rıza, 1910'da cemiyetin merkez komitesinden ayrıldı ve 1911'de de Meclis Başkanlığından vazgeçti. Daha sonrasında Sultan Vahdettin tarafından tekrar Ayan Meclisi başkanlığına atandı. Ve bu yıllarda, İttihatçılara sert muhalefet düzenledi. Ancak, Damat Ferid ile arası açılınca Fransa'ya döndü ve Anadolu'daki Millî Mücadele lehine çalışmalarda bulundu. Lozan Antlaşması'ndan sonra Türkiye'ye döndü.

1858 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Şura-yı Devlet ve Meclis-i Âyan üyelerinden Ali Rıza Bey, annesi ise İslamiyet'e geçmiş Avusturyalı Macar asıllı asil bir ailenin kızı Nâile Hanım'dır. Nesiller boyu devlet hizmetinde bulunmuş bir aileden gelen Ahmed Rıza'nın dedesi (Ali Rıza Bey'in babası) Ziraat ve Darphane nazırlığı yapmış; büyük dedesi Kemankeş Efendi III. Selim'in Sır Kâtibi olmuştu; Onun babası ise Mısır kadılarından Sıddık Molla idi.

Ahmed Rıza, küçük yaştan itibaren batı kültürüyle yetişti ve özel dersler aldı. Beylerbeyi Rüşdiyesi'ni bitirdikten sonra Mahrec-i Aklâm'a, daha sonra Mekteb-i Sultânî'ye devam etti. Mezun olduktan sonra bir süre Bab-ı Âli Tercüme Odası'nda çalıştı. Anadolu'da sürgünde bulunan babasının yanına gittiği sırada yakından gördüğü köylünün sefaleti onu, bunun sebeplerini araştırmaya yöneltti ve ziraat eğitimi için Fransa'ya gitmeye karar verdi. Grignon Ziraat Mektebi'ni 1884 yılında bitirerek uzman ziraatçı oldu.
Yurda dönüşünde devrin yeni ziraat makinelerini kullanarak bir işletme kurmaya çalıştıysa da başaramayan Ahmed Rıza, köylünün geri kalışının, onların modern tarım metotlarını bilmeyişlerinden ileri geldiğine kanaat getirdi. Eğitim yoluyla köylüyü aydınlatma düşüncesiyle Maarif Nezareti'nde görev aldı. Bursa Maarif müdürüyken 1887 yılında görevinden istifa etti. Devletin, idare hayatının şu veya bu noktasını ıslah etmekle işin içinden çıkılamayacağını anlamış ve Fransa'ya gitmeye karar vermişti.

Pozitivist düşünceyle Jean-François Robinet'in pozitivizm üzerine yazdığı bir eser vasıtasıyla tanıştı. Dr. Robinet'in sömürgeciliğe karşı olması ve özellikle Tunus'un işgaline o dönem karşı çıkan az sayıdaki Fransız entelektüel arasında yer almasından etkilendi. Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü savunduğu için onu "Türkiye'nin yılmaz bir dostu" olarak nitelendirdi.

1889 yılında bir rivayete göre Fransız İhtilali'nin yüzüncü yılı nedeniyle düzenlenen sergiye katılmak bahanesiyle izin alarak, bir rivayete göre ise kaçarak Paris'e gitti ve geri dönmedi. Fransız adliyseinde tercümanlık işine girdi. Bir yandan Sorbonne Üniversitesi'nde târîh-i tabîî derslerine, bir yandan da matematikçi Pierre Laffitte'in verdiği pozitivizm derslerine devam etti. Laffitte'nin özellikle İslam ve Doğu medeniyeti hakkında düşüncelerinden etkilendi. Laffitte İslam'ın en gelişmiş din olduğunu, bu yüzden Müslümanların pozitivizme geçişlerinin kolay olacağını düşünüyordu. Société positiviste [Pozitivist Cemiyet]'in en faal üyelerinden biri hâline gelen Ahmed Rıza, 1905'ten itibaren ise pozitivizmin uluslararası planda yayılması için kurulmuş Comité positif occidental [Müsbet Batı Kurulu]'de "Müslüman toplumların temsilcisi" olarak yer almıştır.
Paris'teki ilk yıllarında çeşitli gazete ve dergilerde Osmanlı aleyhine yazılara cevap vermek için girişimlerde bulundu. 1891'de Osmanlı kadınlarıyla ilgili bir konferansında "hürriyetperverâne" ifadeler kullandığı gerekçesiyle yurda dönmesi için Paris sefaretine merkezden emir verilince buna uymadığı gibi, İstanbul'a Posta ve Telgraf Nezâreti'ne bir mektup yazarak hiçbir gizli cemiyete mensup olmadığını, vatan ve milletin menfaat ve hukukunu müdafaa gerektiği zaman bunu Paris gazetelerinde yayımlayacağı yazılarla yapabileceğini ifade etti. Ülkelerin ilerleme ve milletlerin geri kalma sebepleri üzerinde incelemeler yapan Ahmed Rıza düşüncelerini 1893'te bir lâyiha hâlinde Sultan Abdülhamid'e gönderdi. Onun teşvik edici cevabı ve devam etmesini istemesi üzerine layihalar göndermeye devam etti; onu meşrutiyet rejiminin kötü bir şey olmadığına dair iknaya çalıştı. Altıncı lâyihasını da gönderdiği halde hiçbir hareket göremeyince eski Suriye mebusu Halil Ganem'in yayımlamakta olduğu Fransızca La Jeune Turquie gazetesinde siyasî yazılar yazmaya başladı ve ayrıca Sultan Abdülhamid'e daha önce takdim etmiş olduğu reform programını Londra'da "Lâyiha ve Mektub" adlarıyla risâle hâlinde yayımladı.

İstanbul'da kurulmuş olan İttihâd-ı Osmâniye Cemiyeti üyeleriyle yazışmaktaydı. Cemiyetin ilk nizamname taslağının kendisine gönderildiği ve bazı önerilerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Cemiyetin ileri gelenleri 1892'de tutuklanıp kısa süre sonra serbest bırakıldıklarında birçoğu Paris'e kaçtı. 1894'te Paris'te oluşan bu muhalif Türk grubu ona cemiyete katılmasını önerince kabul etti ancak cemiyetin adının değiştirilmesin önerdi. Önerisi, cemiyetin "Nizam ve Terakkî" adını alması idi; cemiyet isim değişikliğini kabul etti ve Ahmed Rıza'nın önerdiği adı biraz değiştirerek "İttihat ve Terakkî" adını benimsedi.
Ahmed Rıza, cemiyete katıldıktan sonra yazılarına Ali Şefkati'nin Londra'da çıkarmakta olduğu İstikbal gazetesinde devam etti. Paris sefiri Yusuf Ziya Paşa, padişahın görevlendirmesi üzerine kendisine İstanbul'a dönmesini teklif etmiş; dönerse önemli görevlere getirileceğini bildirmiş ise de bu teklifi ve padişahın gönderdiği 2500 altın lira ihsanı reddetti. Paris Jön Türk grubunu başına geçen Ahmed Rıza, İstanbul'daki cemiyetin yayın organı olan Türkçe Meşveret gazetesini ve bu gazetenin Fransızca ekini çıkarmaya başladı.

Militan bir siyasi gazete olan ve çok kısıtlı olanaklarla on beş günde bir çıkan Meşveret, 1908'e kadar kesintisiz yayımlandı. Başyazılarının tamamını Ahmed Rıza kaleme aldı. Yazılarında pozitivizmin kavramlarını Osmanlı-İslam kültürü ışığında yeniden yorumlamaya ve Osmanlı toplumunun değer yargılarına uyumlu hale getirmeye çalıştı. İttihat ve Terakkî'nin programı ilk önce Meşveret'in 3 Aralık 1895'te çıkan ilk sayısında yer aldı. Program, büyük ölçüde Ahmed Rıza'nın görüşlerini yansıtmaktaydı.
Abdülhamid'in baskıları sonucu Fransız hükûmeti 11 Nisan 1896'da Türkçe Meşveret'i yasakladı. Ahmed Rızâ, Türkçe Meşveret'i İsviçre'de çıkarmaya başladı (Mayıs 1896). İstanbul hükûmetini yayını matbaacıdan alması üzerine bir süre taş baskısı ile yayımlamaya çalıştığı gazeteyi Eylül 1897'de gazeteyi Belçika'ya nakletti.
Bu arada Ahmed Rıza'nın laik ve pozitivist fikirleri muhafazakâr Jön Türklerle arasının açılmasına neden olmuş ve muhafazakâr kanat Paris'e gelen Mizancı Murat'ın etrafında birleşmişti. Aralık 1896'da Ahmed Rıza Bey'in yerine Murad Bey İttihat ve Terakkî Cemiyeti reisliğine getirildi; Ahmed Rıza sadece Fransızca Meşveret'in başında bulunacaktı.
Ahmed Rıza, Türk-Yunan Harbi sırasında gazetesinde Girit İsyanı'nı destekler nitelikte yayımladığı bir yazıyı tekzibe yanaşmaması üzerine İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nden dışlandı. Ayrıca pozitivistlerin takvimini kullanması delil gösterilerek dinsizlikle suçlandı.
Bu dönemde Sultan Abdülhamid Belçika hükûmetine baskısı sonucu Türkçe Meşveret'in basılması yasaklandı; Belçika parlamentosunun şiddetli protestosuna rağmen gazete kapatıldı ve Ahmed Rıza 13 Aralık 1898'de sınır dışı edildi. Meşveret'i Türkçe yayımlamaktan vazgeçen Ahmed Rıza, Fransızcasını yayımlamayı sürdürdü.

Bu arada cemiyet çöküş sürecine girmiş; İstanbul'da birçok cemiyet üyesi tutuklanmış; Mizancı Murad ve arkadaşları ise padişahın genel af ilanı üzerine İstanbul'a dönmüşlerdi. Avrupa'da kalan Jön Türkler tekrar Ahmed Rıza'nın etrafında toplanmaya başladılar.
1899 yılı sonunda önce Avlonyalı İsmail Kemal Bey'in ardında oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beylerle Damat Mahmut Paşa'nın Avrupa'ya kaçması ile Jön Türk hareketi canlandı. Jön Türklerin siyasî lideri olmaya yönelen Prens Sabahattin ve kardeşinin daveti üzerine 1902 Şubat'ında Paris'te Osmanlı Hürriyetperveran Kongresi (sonradan I. Jön Türk Kongresi adını almıştır) toplandı. Kongrede rejimi devirme konusunda yabancı müdahalesini talep edip etmeme hususunda birbirine şiddetle muhalif iki grubun ortaya çıktı: Prens Sabahattin ve Ermeniler'den oluşan "müdahaleciler" ile azınlıkta kalan Ahmed Rıza taraftarı "adem-i müdahaleciler". Kongrenin ardından Ahmed Rıza grubu Terakkî ve İttihat Cemiyeti'ni kurarken Prens Sabahattin grubu Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'ni kurdu.

1902 Şubat ayında Paris'te toplanan kongrenin ardından Ahmed Rıza grubu kendilerini "icraatçılar" şeklinde tanımlayan radikal Jön Türkler bir ittifak oluşturarak Kahire'de Şura-yı Ümmet adı verilen dergiyi çıkarmaya karar verdi. 1 Temmuz 1907 tarihine kadar Osmanlı idaresinin bütün protestolarına rağmen Paris'te hazırlanıp Kahire'de basılan Şûrâ-yı Ümmet'in editörlüğüne Ahmed Sâib, editör yardımcılığına Mustafa Hamdi getirildi. Önemli makaleleri Samipaşazade Sezai ve Ahmed Rızâ

Ahmed Celâleddin Paşa (ö. 1924), Çerkes kökenli Osmanlı asker, siyasetçi ve istihbarat şefidir. Ne zaman doğduğu bilinmemektedir. II. Abdülhamid'in en yakından çocukluk arkadaşıdır. Abdülhamid'in güvenini kazanarak serhafiye (Baş İstihbaratçı, İstihbarat Şefi) oldu. Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusa'nın baş ajanı olarak, Mısır ve Avrupa'ya kaçmış Jön Türkler'in faaliyetlerini izlemeye ve önlemeye çalıştı.
Serhafiye Ahmed Celâleddin Paşa, 1897'de Contraxeville'de yaptığı antlaşmayla bir grup Jön Türk'ün İstanbul'a dönmesini ve bazı Jön Türk gazetelerinin kapatılmasını sağladı. Ama sonrasında gayriresmi iddialara göre muhalefete geçip önce Mısır'a gitti Paris'e de defa kere uğradı ve Jön Türkler'i maddi bakımdan destekledi. Hatta 1907'de Abdülhamid'e suikast düzenlemek amacıyla tertip bile kurdu. İstanbul'a fedai sokmaya çalıştı. Bazı kaynaklarda ise muhalefete geçmediği, bunun bir plan olduğu söyleniyor. Buna inanılmasının en büyük etkeni ise Sultan II. Abdülhamid'in Ahmed Celâleddin Paşa Paris veya Mısır'a kaçtıktan sonra odasını mühürletip kimsenin girmesine izin vermemesidir. Bazı kaynaklara göre Ahmed Celâleddin Paşa Abdülhamid tahttan indirildikten sonra İstanbul'a geri dönmüş ve odasını bıraktığı gibi bulmuştur. Daha sonrasında odasında bulunan bütün evrakları Çamlıca'daki köşküne taşımıştır. Ama köşkte Haziran 1924'te bir yangın çıkar ve tüm belgelerle beraber Ahmed Celâleddin Paşa da yanar. Ahmed Celâleddin Paşa'nın muhalif olmadığına inananlar ise o yangını Ahmed Celâleddin Paşa'nın izini kaybettirmek için çıkardığını savunurlar. Ancak bu iddialar resmi kaynaklarca yalanlanmaktadır.
Yapılan son araştırmalara göre kendisi 1904'te Sultan'ın gözünden düşüp İstanbul'dan Mısır'a kaçmıstır. II. Abdülhamid'in iktidarda olduğu süre boyunca Mısır'daki faaliyetleri de sürekli gözlemlendi. Jöntürk muhalefetine katılıp katılmadığı konusu ise belirsizdir. Öte yandan 1908 sonrası faaliyetleri de tartışma konusudur. İddialardan birine göre kendisi Mısır'da kalıp orada 1924 yılında orada ölmüştür. Diğer içinde resmi ve gayriresmi kaynakların içinde olduğu bir başka iddiaya göre 2.Meşrutiyet ilan edilince (1908) veya 1909'da 2.Abdülhamid tahttan indirilince Mısır'dan dönmüştür ve Abdülhamit zamanında Nişantaşı'nda saraydan farksız bir konakta; mütareke ve Cumhuriyet devrinin ilk yıllarında ise, Beyazıt'ta Elektrik İdaresi sırasındaki konaklardan birinde oturmuştur, 1924 yılında ölümünün ardından Karacaahmet mezarlığında defnedilmiştir.

Ahmed Celâleddin Paşa'yı Payitaht Abdülhamid dizisinde Cem Uçan canlandırmıştır.

Andranik Toros Ozanyan veya Antranig Paşa veya Voyvoda Antranik (Ermenice: Անդրանիկ Թորոսի Օզանեան; 25 Şubat 1865 - 31 Ağustos 1927), Osmanlı Ermenisi gerilla lideri, Rus Ordusunda Ermeni gönüllülerinden oluşan birliklerden birinin komutanı.

1865'te Şebinkarahisar'da doğdu. 1890'da Kostantiniyye'ye (günümüzdeki İstanbul'a) yerleşti. Bir süre marangoz kalfası olarak çalıştığı Kostantiniye'de Sosyal Demokrat Hınçak Partisine katıldı. Bir polis şefinin öldürülmesi cinayetini üzerine alarak Batum'a kaçtı. Burada sosyalist eğilimli Hınçak grubundan uzaklaşarak, daha etkili bir örgütlenme modeli sunan Ermeni Devrimci Federasyonuna (Taşnak Partisi) katıldı.
1898 Taşnaksütyun Kongresinde Sasun (Sason'un) faaliyet merkezi seçilmesi ve orada ayaklanma başlatarak batı ülkelerinin dikkatini Ermeni sorununa çekmeyi planlayan örgütün isteği doğrultusunda Sason'a gitti. İkinci Sason İsyanı'nda ayaklanmaya katıldı. Kısa sürede isyanın önderliğine yükseldi. 1901 yılı Kasım ayında Osmanlı güçleri müdahale edince, Muş'un Kutsal Havariler Manastırı'na 30 adamıyla sığındı. Bu sırada kar fırtınasından yararlanarak buradan kaçtı.
1904 yılında Batılı ülke konsoloslarının ara buluculuğu üzerine Sason'dan ayrılarak önce Kafkasya'ya daha sonra Bulgaristan'a gitti. Taşnaklar tarafından kurulan parti okulunun kuruluşunda çalıştı. 22 Şubat – 4 Mayıs 1907 tarihlerinde Ermeni Devrimci Federasyonu'nun Viyana'da toplanan Dördüncü Dünya Kongresi'ne delege olarak katıldı.
Birinci Balkan Savaşı sırasında 1912'de Bulgar Ordusu'nun Makedon-Edirne Gönüllüleri birliğine başkaca Ermenilerle gönüllü olarak katıldı. Garegin Njdeh ile birlikte Ermeni bölüklerini yönetti Balkan Töresi Muharebesi, Merhamlı Muharebesi ve Şarköy Çıkarması'nda Türklere karşı savaştı. Bölüğü Makedon-Edirne Gönüllüleri ile birlikte üstün başarıları yanında  yaptığı katliamlarla anıldı. Lev Troçki, Balkan Savaşları adlı kitabında Makedon-Edirne Gönüllüleri ile bu birliğe bağlı Ermeni bölüklerine atfen “Batı ve Doğu Trakya'da geçtikleri yerde başıyla gövdesi bir tek Müslüman bırakmadılar!” diyerek Türk, Müslüman ve Pomak halka yaptığı katliamları özetlemekte ve yaptığı röportajlarını gördüklerini anlatmaktadır. Başarıları nedeniyle Bulgarlarca 1913'te kendisine vatandaşlık ve üstün hizmet madalyası verildi.
I. Dünya Savaşı başlamadan önce Ermeniler Ruslara destek amacıyla Kafkasya'da çalışmalara başladılar. Ararat ana kilisesi büyük kürsünün patriği, Eçmiyazin Katogikos'u Kevork tüm ruhani dairelere yazdığı mektupta Ermenileri "Büyük Rusya'ya" yardıma çağırmıştır. Her taraftan Ermeni gönüllüleri Rus ordusuna Türkiye'ye karşı savaşmak üzere Tiflis'e gelmeye başladılar. Antranik de Bulgaristan'dan ayrılıp Rus saflarında Osmanlı'ya karşı savaşmak üzere Tiflis'e geçti. Osmanlı meclisinde Erzurum Milletvekili olan Karekin Pastırmacıyan da teşkilat için Kafkasya'ya gitti. 12 Ağustos 1914 tarihinde Rus Kafkasya Ordusu başkomutanı Mişlayevski ile görüştü ve ilk Ermeni gönüllü birliğini örgütlemek ve başına geçmek ile görevlendirildi.
1917 Rus Devriminden sonra Kafkasya'daki Rus ordusu cepheden ayrılarak evlerine dönmeye başladı. Bölgeden Rus ordusu çekilince buraları Ermeniler işgal etti. 1917 sonlarında Erzurum'u zapt etmek için Rus Generali üniformasıyla Antranik ve Ruslar tarafından vali yardımcılığına tayin edilmiş olan doktor Zavriyef buraya geldi. Erzurum'u işgale devam etmek için buraya Ermeni çeteleri geldiyse de cephede savaşmak istemediler ve sonunda buradan çekilmek zorunda kaldılar.

Mart 1915'te Van'da başlatılan isyanı destekledi. 18 Nisan 1915 tarihinde Dilman'da Halil Paşa yönetimindeki Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.
Ocak 1916'da Rus ordusuyla birlikte Bitlis'e girdi. Önceki yazın Van olayları'na misilleme olarak kenti yaktı ve sivil halktan çok sayıda kişiyi öldürttü. Bu nedenle Rus Divan-ı Harbi'nde yargılanıp tutuklandı ise de daha sonra rütbesi iade edildi.
1917'de Rus İmparatorluğu yıkılmış, Anadolu'daki düzenli Rus birlikleri dağılmaya başlamıştı. Kafkasya Cephesi komutanı Tuğgeneral Lebedenski Anadolu'da Ermeni birliklerinden savaşan başka silahlı birliklerin kalmaması üzerine Ocak 1918'de Antranik'i Tuğgeneral ilan etti ve onu Erzurum'u Osmanlı kuvvetlerine karşı savunmak ile görevlendirildi.
2 Mart 1918 tarihinde Erzurum Merkez Komutanlığını üzerine aldı. İlk günler ordusunda düzen yaratmaya gayret etti, ancak Osmanlı birlikleri Erzurum'a yaklaştıkça askerleri katliamlara başladı. 12 Mart 1918 tarihinde Osmanlı orduları Erzurum'a girerken kaçan Ermeni askerleri arkalarında harap olmuş bir şehir, kadın, çocuk, ihtiyar çok sayda ölü bırakmışlardır.
İlerleyen Kafkas İslam Ordusu karşısında İngiliz orduları ile birleşmek için İran Azerbaycanı'na çekildi, fakat Hoy şehri yakınlarında Ali İhsan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu karşısında 9 Haziran 1918 tarihinde yenilerek Nahçıvan'a çekildi.
28 Mayıs 1918'de kurulan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu ile Batum Antlaşması'nı imzalayınca Ermenistan Cumhuriyeti yönetimiyle bağlarını kopardı. Ermenistan Cumhuriyeti'nin bu şartlar altında varlığını ve kuvvetlerini dağıtmayı reddeden Antranik, Culfa ve Nahçıvan bölgesinde Türk milislerine karşı düzensiz savaşı sürdürdü.
Türk ordularının Nahçıvan'a ilerlemesi üzerine Zengezur Dağlarına çekilerek gerilla hareketi başlattı. İngilizlerin müdahalesi üzerine Ermeni hükûmetiyle barışmaya razı oldu. Ancak Nisan 1919'da yeniden isyan edip ordusuyla Erivan üzerine yürüdü. İkna edilerek yurt dışına çıkarıldı. Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Fresno'ya yerleşti.
Müttefiklere savaş boyunca yaptığı yardımlardan dolayı Fransız Cumhurbaşkanı Raymond Poincaré tarafından Légion d'Honneur madalyasıyla ödüllendirildi.
1927'de öldü. Naaşı Paris'e getirilerek Père Lachaise Mezarlığına gömüldü.
Sovyetler Birliği döneminde adı Sovyet Ermenistan'ında siyasi açıdan sakıncalı idi. 1990'da Ermenistan'ın bağımsızlığından sonra yeniden ulusal kahraman ilan edildi. Naaşı Erivan'a getirildi. Erivan'ın ana meydanına Antranik heykeli dikildi.

Aram Yerganyan (Ermenice: Արամ Երկանեան; (20 Mayıs 1900 - 2 Ağustos 1934), Ermeni devrimci. Ermeni Kırımı'nda ve Bakü'deki Ermenilerin katledilişinde rol aldıkları iddiasıyla intikam eyleminde bulunarak Bahattin Şakir ve Fetali Han Hoyski'ye suikast düzenlemiştir. Ermeni ulusal kahramanı olarak kabul edilir.
Aram Yerganyan 20 Mayıs 1900 tarihinde Erzurum'da doğdu. Sarkis Yerganyan ve Mariam Soghoyan-Yerganyan'ın üçüncü çocuğu idi. Erzurum'da bir yerel okul katıldı.
Ermeni Kırımı'na tanık olan Yerganyan, Kafkasya'ya sığınmıştır. 1917 yılında Ermeni gönüllü müfrezelerinde askerliğe katılarak Baş Abaran Muharebesi'nde General Dro için savaştı. 1918 yılında Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin Osmanlı kuvvetleri üzerinde zafer ilan etmesi ile, Nemesis Operasyonunun kurulmasında etkili oldu. Ermeni Devrimci Federasyonu yürütme organı içinde yer aldı. Azerbaycan ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere karşı suikast amaçlı gizli operasyonlarda, katliamlarda kilit rol oynadı.

Ermenistan, Bolşeviklere karşı bağımsızlığını kaybettikten sonra, Yerganyan Misak Grigoryan ile beraber Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti eski Başbakanı Fetali Han Hoyski ve Müsavat Partisinin lideri Han Mahmadov'a suikast için Tiflis'e gittiler. Orada suç ortaklarından gelecek bir işaret beklediler. 19 Haziran 1920 tarihinde Tiflis'te Erivan Meydanı'nda bir araya geldiler. Hoyski ve Mahmadov 100 ila 150 metrelik mesafedeyken, onlara ateş açtılar. Hoyski, anında öldürüldü ancak yaralanan Mahmadov kaçtı. Tiflis'te görevi bittikten sonra Yerganyan İstanbul'a gitti.
Yerganyan ve Arşavir Şirakyan'a sonradan Berlin'de Cemal Azmi Bey ve Bahattin Şakir'e suikast görevi verildi. 17 Nisan 1922 tarihinde Şirakyan ve Yerganyan Uhlandstrasse'de aileleri ile birlikte yürüyen Azmi ve Şakir ile karşılaştılar. Şirakyan sadece Azmi'yi öldürmeyi başardı ve Şakir yaralandı. Yerganyan hemen Şakir'in ardından koştu ve kafasına bir el ateş ederek onu öldürdü.

Yerganyan, Almanya'da yaptığı eylem sonrasında, önce Avusturya'ya ve daha sonra Bükreş'e gitti. 1927 yılında Arjantin'in başkenti Buenos Aires'e taşındı. Buenos Aires'te yerel "Ermenistan" gazetesinin editörü oldu.
1931 yılında Zabel Paragyan ile evli evlendi ve bir kızı  oldu.
Tüberküloz hastalığına yakalandıktan sonra, Cordoba kentine taşındı. 34 yaşındayken 2 Ağustos 1934 yılında öldü. ve Yerel Ermeni Devrimci Federasyonu merkezine gömüldü.

Birinci Doğu Halkları Kurultayı, 1- 7 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’de gerçekleşen, Komintern tarafından organize edilmiş bir uluslararası toplantıdır.
Kurultaya, Osmanlı İmparatorluğu’nun son Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Enver Paşa da katıldı. Enver Paşa’nın konuşma metni bir delege tarafından Rusça okundu. Kurultayı “dünya emperyalizmine karşı savaşan şarkın ihtilalci âlemi vekilleri olarak” selamladı.

Rusya’da “Dünya Devrimi” sloganıyla ortaya çıkan Ekim Devrimi’nin ardından dünyadaki “milliyetler meselesinin işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine dair yol haritasını hazırlamak"  üzere düzenlenmiştir.

Kurultayın düzenlenmesi Üçüncü Enternasyonal'in ikinci kongresinde kararlaştırılmıştı. “Dünyanın en önemli olayı” olarak lanse edilen  kurultayın başkanlığını,  “Lenin'in sağ kolu" diye bilinen Alexander Zinovyev üstlendi. Kurultay hazırlıklarını yapmakla görevlendirilen komite, bütün Doğu ülkelerine çağrı yaptı ve delege göndermelerini istedi. Türkiye, İran, Mısır, Hindistan, Afganistan, Çin, Japonya, Kore, Arabistan, Suriye, Filistin, Buhara, Dağıstan, Ermenistan, Gürcistan gibi ülkelerden 2000'e yakın delegenin katıldığı kongrede (Azeriler dahil) Türkler, 235 delegeyle kurultaya katılan en büyük grubu oluşturdu. Başta Mustafa Suphi, Ethem Nejat olmak üzere Rusya'da kurulan Türkiye Komünist Fırkası'nın temsilcileri de Kurultay'da delege olarak bulundular. Mustafa Kemal'e bağlı BMM Hükûmeti temsilcileri, Mustafa Suphi ve arkadaşlarından oluşan Türk komünistler, (Kurultay'a katılan Enver Paşa ve arkadaşlarından oluşan İttihatçılar, birbiriyle çekişen 3 ayrı grup idi.
Kurultay, 1 Eylül 1920 'de Azerbaycan Cumhurbaşkanı Neriman Nerimanov'un bir konuşmasıyla açıldı.
Anadolu'daki Türk Kurtuluş Savaşı, Kurultay'ın önemli tartışma konuları arasında yer aldı. Kurultaya TBMM hükûmeti o sırada Moskova'da bulunan Türk heyeti üyelerinden Dr. İbrahim Talî Öngören'in başkanlığında, Trabzon mebusu Hafız Mehmet, Mühendis Aziz ve Yarbay Arif Bey'den oluşan bir heyetle gözlemci olarak katıldı. Enver Paşa, Halil Paşa ve Bahattin Şakir de, kurultaya Fas, Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Arabistan ve Hindistan Devrimci Örgütleri Birliği'ni temsilen kabul edilmişti.
Kongrenin dördüncü  oturumunda  Enver Paşa'nın ve İbrahim Tali Bey'in kurultaya sundukları birer bildiri okundu. Kurultay, Ankara hükûmeti önderliğindeki kurtuluş hareketini destekleme kararı aldı. Bu nedenle kurultayın Türk Kurtuluş Savaşı tarihinde önemli yeri vardır.
Kurultay, 7 Eylül'de coşkun konuşmalar, alkışlar ve Enternasyonal marşlarıyla kapandı.

Kurultaydan kısa bir süre sonra İngilizlerle görüşen Bolşevikler, bu kurultayı İngilizlere karşı bir şantaj olarak kullanmış; böylece kurultay bir tür dış siyaset aracına dönüşmüştür. İlkinden sonra ikincisinin düzenlenmesine Komitern tarafından izin verilmemiştir.

Toplam	                                1275
Kongreye katılan toplam kişi    	1891
Komünistler            1273
Milliyet bildirmeyen 	                 266
Bu anketi cevaplamayan         	 100
Toplam kadın delege 	                  55

Doğu Halkları Kurultayı Tutanakları (İngilizce çeviri) 5 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Marxists Internet Archive

Komintern
Sultan Galiyev
Mustafa Suphi
Kızıllar (film)

Bulgarlar (Bulgarca: българи veya bǎlgari), Bulgaristan nüfusunun çoğunluğunu oluşturan bir Güney Slav halkıdır. Etnik Bulgarlar, 6,5 milyonluk Bulgaristan nüfusunun %85'ini oluşturmaktadırlar.

Bulgarların çoğu, yaklaşık 6 milyon nüfusun bulunduğu ve nüfusun% 80 ila 85'ini oluşturan Bulgaristan'da yaşıyor. 20. yüzyılın ortalarında ülkeyi terk eden Bulgar göçmen sayısının 500.000'den fazla olduğu tahmin ediliyor. Açık Toplum Enstitüsü'nün Bulgaristan ve Avrupa'da 2011 nüfus sayımına ilişkin verileri aktaran bir raporuna göre, yurt dışında 1 milyondan biraz fazla Bulgar var. Tüm ülkelerin nüfuslarına ilişkin verileri toplayan ve her 5 yılda bir özetleyen BM, 1.180.000 Bulgar'ın yurt dışında olduğunu tespit ediyor. Eurostat yaklaşık 1.300.000 kişiyi belirtir. Şu anda torunlarıyla birlikte tüm dönemlerde göç eden yaklaşık 1.500.000 Bulgar göçmen var. 2011 yılında Dışişleri Bakanlığı dünya çapında toplam 2.018.792 Bulgar olduğunu belirterek, göçmenlerin 400.000 ile arttığını kaydetti.
En çok Bulgar göçmen barındıran ülkeler Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İspanya, İngiltere, Arjantin, Yunanistan, Brezilya, İtalya, Kanada, Fransa, Belçika, Rusya, Hollanda, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda, Avusturya ve Danimarka'dır. Yurt dışındaki Bulgar toplulukları - etnik, göçmen, öğrenci vb. yaklaşık 70 ülkede var. Çoğu, çeşitli hedefleri olan organizasyonlar yarattı. Bulgar kültür ve eğitim kuruluşları dünyadaki ilk Bulgar kuruluşlarından biri olan Prag'daki "Bulgar koltuğu" ndan (1880) kaynaklanmaktadır. 2000 yılında, Merkezi Prag'da bulunan Orta Avrupa'da Yaşayan Uluslararası Bulgarlar Birliği, Müh. Anton Stamboliiski'nin fikri üzerine kuruldu. Birliğin üyeleri, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya, Polonya'dan ve misafir olarak Romanya'dan Bulgar şirketleridir.
Bulgar toplulukları Kuzey Makedonya, Ukrayna, Moldova, Sırbistan, Romanya, Macaristan, Arnavutluk ve Yunanistan'da yaşıyor. Çeşitli ülkelerin topraklarında yaşayan kompakt Bulgar toplulukları, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki çeşitli savaşlar ve ayaklanmalardan sonra mültecilerin torunları olan Besarabian ve Banat Bulgarlarıdır. Ukrayna, Moldova, Sırbistan, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan ve Arnavutluk'ta resmi olarak tanınan Bulgar azınlıklar var. Resmi olarak, Kuzey Makedonya'daki 2002 nüfus sayımına göre, yaklaşık 1.417 kişi Bulgar olarak tanımlanıyor, ancak on binlerce kuzey Makedon, beyan edilen Bulgar kökenine dayanarak elde ettikleri Bulgar vatandaşlığına sahipler ve binlerce kişi daha bunu almayı bekliyor.. Bulgar milletinin bir parçası olarak, bugünkü Kuzey Makedonya'daki Makedonların çoğu ve bugünkü Kuzey Yunanistan'daki Slavca konuşan nüfusun yanı sıra günümüz Doğu Sırbistan'daki Shoppe'lerin bir kısmı, 20. yüzyılın başları.

Rönesans'tan bu yana, "Bulgarlar" kelimesi hem Bulgarların etnik (veya etnik) grubunu hem de yeni Bulgar devletinin vatandaşlarını belirtmek için kullanılmıştır. Yasal açıdan bakıldığında, Bulgarlar aynı zamanda Bulgar asıllı ve milli bilince sahip yabancı vatandaşlar olabileceğinden, "Bulgar" ve "Bulgar vatandaşı" terimlerinin farklı anlamları vardır. Aynı zamanda, Bulgar vatandaşları Bulgar olmayan etnik kökene sahip olabilirler.
Resmi verilere göre sadece 7 ülkede 50.000'den fazla Bulgar vatandaşı var: Türkiye (366.000), Almanya (310.000), İspanya (125.000), İngiltere, Yunanistan, ABD, İtalya. Bu ülkelerde toplamda 1,1 milyondan fazla Bulgar yaşıyor.
2015 yılına ait diğer verilere göre, Bulgar göçü aşağıdaki gruplara ayrılmıştır:

Avrupa Birliği - 606.528 (% 56)
Türkiye - 378.658 (% 35)
ABD, Kanada ve Avustralya - 103.774 (% 9)

Bulgar adı muhtemelen eski Türkçede bulgamak (karışmak) sözcüğünden gelir. Bir diğer düşünce ise  Ana Türkçedeki bel (beş) ve gur ("ok" boy anlamında) sözcüklerini önerir, Onogurlar (on boylar) benzeri.
Bulgarlar, çok farklı kökenlere ve sayılara sahip halkların soyundan gelmektedir ve bu nedenle bir "eritme potası" etkisinin sonucudur. Modern Bulgar etnisitesini oluşturmak için harmanlanan ana etnik unsurlar şunlardır:
1. dilsel, genetik ve etnik unsurların alındığı Slavlar;
2. kültürel, genetik ve etnik unsurların alındığı Traklar; 

3. etnik adın ve devletin mirasçıları olan Ön Bulgarlar.
Yerli Trak halkından bazı kültürel ve etnik unsurlar alındı. Daçyalılar (Trakların bir kolu), Keltler, Gotlar, Romalılar, Eski Yunanlar, Sarmatlar, Paeonyalılar ve İliryalılar da dahil olmak üzere, diğer Slav öncesi Hint-Avrupa halkları da daha sonraki Bulgar topraklarına yerleşti. Trak dili, Balto-Slav dillerinin güney Baltık kolundan gelen bir dil olarak tanımlanmaktadır. Hala 6. yüzyılda konuşuluyordu, muhtemelen daha sonra nesli tükenmek üzereydi, ancak daha sonraki bir dönemde Bulgarların eski Yunanca / Latince yer isimlerini Trak toponimleri ile değiştirmesi, Trakların tamamen ortadan kalkmasının neden olarak tahmin edilmektedir. Modern Bulgarlarda (ve Makedonlarda) bazı Slav öncesi dilsel ve kültürel izler korunmaktadır.
İlk Slavlar, 6. yüzyılın başlarında asıl anavatanlarından çıkıp Orta Avrupa, Doğu Avrupa ve Balkanlar'ın çoğuna yayıldılar ve böylece üç ana dal oluşturdular: 
1. Doğu ve Orta Avrupa'da Batı Slavlar;
2. Doğu Avrupa'da Doğu Slavlar;
3. Güneydoğu Avrupa'daki (Balkanlar) Güney Slavlar. İkincisi, Traklar daha önceden Romanize edilmemiş veya Helenleşmiş olmasaydı, Trakçanın tamamen dilbilimsel olarak değiştirilmesine neden oldu. Pek çok bilim insanı, 6. yüzyıl tarihçisi Menander'in Trakya'daki 100.000 Slav'dan ve 582'de Yunanistan'ın art arda gelen saldırılarından bahseden açıklamasına dayanarak 580'lerde Balkanlar'ın büyük ölçekli yerleşimine başladıklarını kabul ediyorlar. Balkanlar'a pek çok dalgayla gelmeye devam ettiler, ama aynı zamanda ayrıldı, özellikle Justinian II (685-695), Trakya'dan Küçük Asya (Anadolu)'ya 30.000 kadar Slav yerleştirdi. Bizanslılar, çok sayıdaki Slav kabilesini iki gruba ayırdı: Sklaveni ve Antes. Bazı Bulgar bilim adamları, Antes'lerin modern Bulgarların atalarından biri olduğunu öne sürüyor.
Ön Bulgarlardan ilk olarak 4. yüzyılda Kuzey Kafkas stepleri civarında bahsedilir. Araştırmacılar sık sık Ön Bulgar'ın nihai kökeninin Türk olduğunu ve özellikle Pontus bozkırlarından Orta Asya'ya uzanan gevşek bir şekilde akraba olan Oğur kabilelerinin bir parçası olarak Orta Asya göçebe konfederasyonlarına kadar izlenebileceğini öne sürüyorlar. Bununla birlikte, Ön Bulgarlar ve varsayılan Asyalı meslektaşları arasındaki herhangi bir doğrudan bağlantı, spekülatif ve "çarpıtılmış etimolojilerden" biraz daha fazlasına dayanmaktadır. Bazı Bulgar tarihçiler Ön Bulgarların bir Türk kabilesi olarak tanımlanmasını sorguluyor ve bir İran kökenli olduğunu öne sürüyor. 670'lerde, bazı Ön Bulgar kabileleri, Asparuh liderliğindeki Tuna Ön Bulgarları ve Kuber önderliğindeki Makedon Ön Bulgarları, Tuna nehrini geçerek Balkanlar'a yerleştiler ve bunlardan birincisi Suriyeli Mikail'in 10.000 olarak tanımladığı tek bir göç dalgasıyla karşılaştı. Ön Bulgarların çoğu zaman çok sayıda oldukları düşünülmüyor ve kontrol ettikleri bölgelerde yönetici bir elit haline geliyorlar. Bununla birlikte, Steven Runciman'a göre, bir Bizans ordusunu yenebilen bir kabilenin hatırı sayılır boyutlarda olması gerekirdi. Asparukh'un Bulgarları, başkent Pliska eski bir Slav yerleşim yerine inşa edildiğinden, Küçük İskit'teki Bulgar yerleşimlerinin kanatlarını korumak için yeniden yerleştirilen Severialılar ve "Yedi klan" ile bir aşiret birliği yaptı.
Erken Bizans Dönemi boyunca, Küçük İskit ve Mizya Sekunda'daki Roma eyaletleri, Tuna'nın kuzeyindeki 'barbarlar' ile ekonomik ve sosyal alışveriş içindeydiler. Nüfusun çoğunluğunun Tuna'nın güneyindeki herhangi bir kalıcı Slav ve Ön Bulgar yerleşiminden önce Konstantinopolis veya Küçük Asya hinterlandına geri çekilmiş gibi görünmesine rağmen, bu onların nihai Slavlaşmasını kolaylaştırmış olabilir. Pontik Bulgaristan'ın en önemli liman kentleri görünümlerine göre Bizans Yunanları olarak kaldı. 8. ve 9. yüzyıldaki büyük ölçekli nüfus transferleri ve bölgesel genişlemeler, ek olarak eyalet içindeki Slav ve Bizans Hristiyanlarının sayısını artırarak Ön Bulgarları oldukça açık bir şekilde azınlık haline getirdi. Yeni bir devletin kurulması, çeşitli Slav, Ön Bulgar ve daha önceki ya da sonraki nüfusları, Güney Slav dili konuşan Birinci Bulgar İmparatorluğu'nun "Bulgar halkı" haline getirdi. Yerel nüfusun etnogenezine farklı dönemlerde Balkanlar'a yerleşmiş veya yaşayan farklı Hint-Avrupa ve Türk halkları da katkıda bulunmuştur.

Bulgar dili, Hint-Avrupa dil ailesinin Slav dilleri kolunun Güney Slav grubuna dahil olan bir dildir. Modern Bulgarcanın eski Ön Bulgar dili (Türk dillerinin Ogur grubuna ait) ile hiçbir akrabalığı bulunmamaktadır. Bulgaristan Cumhuriyeti'nin resmi dili ve Avrupa Birliği'nin 24 resmi dilinden biridir. Bulgarca kapsamlı bir kurgu ve bilimsel literatür yazılmıştır. Bessarabian Ukrayna ve Moldova'da Bulgar toplumunun resmi dilidir.
Bulgarca, Kiril alfabesi ile yazılan ve kendisine özgü bir yazımı olan bir dildir. Bulgar dilinde 3 cinsiyet (erkek, kadın ve orta) vardır, tam ve kısa makaleler kullanılır ve vade yoktur. Yüzyıllar süren Osmanlı döneminde içerisine Türkçe kökenli yabancı söz varlığı da girmiştir.

Büyük Ermenistan (Ermenice: Մեծ Հայք, romanize: Mets Hayk') veya Birleşik Ermenistan (Ermenice: Միացեալ Հայաստան, romanize: Miats'eal Hayastan), Ermenilerin anavatanı olarak kabul edilen, tarihsel olarak Ermenilerin çoğunlukta olduğu ve bir kısmında hâlâ Ermenilerin çoğunluk olarak yaşadığı Ermeni Yaylası'ndaki bölgelere atıfta bulunan etno-milliyetçi ve irredantist kavramdır. Ermenilerin tarihi topraklarının birleştirilmesi olarak görülen ve 20. yüzyıl boyunca Ermeni düşünürlerce yaygın olan fikir başta Ermeni Devrimci Federasyonu, ASALA ve Miras olmak üzere çeşitli milliyetçi örgüt ve partilerce savunuldu.
Ermeni Devrimci Federasyonu'na göre Büyük Ermenistan günümüz Ermenistanının dışında günümüzde Türkiye'nin doğu kısmında kalan Batı Ermenistan, Gürcistan'ın Cavaheti bölgesi, de jure olarak Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin 2020 Dağlık Karabağ Savaşı'na kadar kontrol ettiği topraklar ve Azerbaycan'a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'ni kapsamaktadır. Nahçıvan'daki hatrı sayılır Ermeni nüfusunun büyük çoğunluğu ise 11. Kızıl Ordu'nun Nahçıvan'a girip Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilânından Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar başta Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne olmak üzere Nahçıvan dışına göç etmiş, Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nın ardından yapılan göçlerle beraber ise Nahçıvan'daki Ermeni azınlık tamamen yok olmuştur.
Büyük Ermenistan topraklarında gerçekleşen en güncel irredantist hareket, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı Ermeni çoğunluklu Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmasını savunan Karabağ hareketidir. Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nın ardından Ermeni güçleri, Dağlık Karabağ ve çevresini işgâl ederek de facto olarak Ermenistan'a bağlamışlardır. 2020 Dağlık Karabağ Savaşı'yla beraber Azerbaycan Dağlık Karabağ'ın çevre bölgelerini ve bölgenin bir kısmını tekrar hâkimiyeti altına almış, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti hâkimiyetinde kalan topraklara ise Rus ve Türk güçleri yerleşmiştir. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin Ermenistan'a tek bağlantısı günümüzde Rus barış güçleri tarafından kontrol edilen, Azerbaycan topraklarındaki, 5 km genişliğindeki Laçın Koridoru'dur. Karabağ'daki Ermeni hâkimiyeti, Ermeni Yardımlaşma Derneği dâhil bazı Ermeni kuruluş ve örgütlerce Büyük Ermenistan hedefinin ilk adımı olarak değerlendirilmiştir.

Günümüz mânâsıyla Büyük Ermenistan terimi, ilk olarak 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Ermeni millî uyanışı sırasında ortaya çıktı. O zamanlar Doğu Ermenistan, Rus İmparatorluğu hâkimiyetindeyken Batı Ermenistan ise Osmanlı İmparatorluğu toprağıydı. United Armenia (Birleşik Ermenistan) ifadesinin ilk kullanımlarından biri, Rus Özgürlüğünün Dostları Derneği'nin aylık Free Russia dergisinin 1899 yılındaki bir sayısındadır. Kafkasya Genel Valisi Grigori Golitsın'ın Çar II. Nikolay'a gelecek politikalar hakkındaki önerilerini konu alan sayıda Golitsın, "büyük ve birleşik, geçmişteki bağımsız Ermenistan'ı yeniden kurmayı hedefleyen" bir milliyetçi hareketten bahsetmektedir.
Bağımsız ve birleşik bir Ermenistan fikri, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında Ermeni Ulusal Hareketi'nin ana hedefiydi. 1890'lara gelindiğinde, üç büyük Ermeni partisi olan Taşnaksütyun, Hınçak ve Armenakan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında düşük gerilimde silahlı çatışmalar gerçekleşti. Dış ülkelerin Ermeni vilayetlerinde reform yapılması için yaptığı çağrılar ve Ermenilerin bağımsızlık istekleri, 1894 ve 1896 yılları arasında Sultan II. Abdülhamid'in emriyle 300.000'e yakın Ermeni sivilin katledildiği ve II. Abdülhamid'in kendisinin adıyla anılan Hamidiye Katliamları ile sonuçlandı. 1908'deki Jön Türk Devrimi'nin ardından bazı Ermeniler durumun düzeleceğini düşünseler de devrimden bir yıl sonra İttihat ve Terakki, Adana Katliamı'nı gerçekleştirdi ve Ermeni-Türk ilişkileri daha da kötüleşti. 1912-1913 Balkan Savaşları'ndan sonra ise Osmanlı hükûmetine 1914 yılının başlarında Ermeni vilayetleriyle ilgili Yeniköy Antlaşmasını kabul etmesi için baskı yapıldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun şark topraklarında yaşayan Ermeni nüfusu, 1915 ve sonrasında Osmanlı hükûmeti tarafından sistematik şekilde imha edildi. Soykırımın sonucunda 1,5 milyon Ermeni öldürülürken soykırımdan kurtulanlar ise başka ülkelere sığındılar. Ermeni Kırımı olarak adlandırılan bu sistematik imha, Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olan Türkiye tarafından reddedilmekte ve isyan ve sivil baş kaldırıların sonucu olarak dile getirilmektedir. Etnik temizliğin sonucunda Batı Ermenistan'daki iki binyıldan daha uzun süredir süregelen Ermeni varlığı, neredeyse tamamen yok edilmiştir.
Batı Ermenistan'ın çoğu, 1916'da çoktan Kafkasya Cephesi'nde ilerleyen Rus İmparatorluğu tarafından işgâl edilmiş, Ermeniler tarafından yönetilen Van merkezli özerk bir işgâl yönetimi kurulmuştu. Yönetimin ana idaresi ise Kafkasya'da Şubat Devrimi'nin ardından Özel Transkafkasya Komitesi'ne kalmıştı. 1917 Devrimi'nin ardından bölgeden Rus güçlerinin çekilmesiyle yönetimin güvenliği düzensiz Ermeni birliklerine kalsa da Osmanlı İmparatorluğu bölgeleri düzensiz Ermeni birliklerinden hızlıca geri alarak Batum Antlaşması imzalanana kadar Erivan'ın 7 km batısına kadar dayandı.

Ekim Devrimi ile beraber Rusya'da iktidarı ele geçiren Bolşevikler, Batı Ermenistan'daki savaşı sona erdirecek Erzincan Mütarekesi'ni imzaladılar. Rus kuvvetleri mevzilerini terk ederek bölgeyi düzensiz Ermeni birliklerinin kontrolüne bıraktı. Bolşevikler ayrıca Kafkasya'da Transkafkasya Komiserliğini kurdular. 3 Mart 1918'de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu, kaybettiği şark vilâyetlerini tekrar ele geçirmeye başladı ve 25 Nisan'da Kars'a girdi. Rusya'nın Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzalamasının ardından ise Nisan 1918'de Transkafkasya, Rusya'dan bağımsızlığını ilan etti. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan'dan oluşan bu federasyon, Rusya'daki devrimin ardından Türk güçlerinin yeniden Kafkaslara girmesiyle dağıldı.
Amerikalı siyaset bilimciler Lothrop Stoddard ve Glenn Frank'in 1918 tarihli Stakes of the War kitabında Ermeni Sorunu'na çözüm olarak sunulan 8 çözüm önerisinden Birleşik Ermenistan başlıklı ikinci öneri, şu tümcelerle açıklanmıştır.

Türk, Rus ve İran Ermenistanı topraklarının birleşmesi, bağımsız bir devlet kurmak için yeterli alanla sonuçlanacak olsa da bu bölgenin önemli bir bölümünde Ermeniler, nüfusun çoğunluğunu oluşturmayacaktır. Elbette ülkedeki en zeki ve ilerici unsur Ermeniler olacak olsa da sayıları ve canlılıkları, süregelen zulümler ve katliamlar nedeniyle büyük ölçüde azaldı ve bu topraklarda o kadar büyük bir tahribat oldu ki Ermenilerin potansiyel güçleri, bölgedeki diğer milletlere göre üstünlük kazanmalarına ciddi bir engel oluşturacak şekilde azaldı.

Ermeni Ulusal Konseyi, 28 Mayıs 1918'de Ermeni vilayetlerinin bağımsızlığını ilan etti. Batum Antlaşması ile ise devlet, Osmanlı İmparatorluğu tarafından resmen tanındı. Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilginin ardından ise Osmanlı İmparatorluğu, Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak yeniden Kafkasya'dan çıktı. Böylece 1919'da Ermenistan, eski Kars Oblastı ve Ağrı Dağı da dâhil olmak üzere Iğdır ve çevresini topraklarına kattı.
28 Mayıs 1919'da, Ermenistan'ın bağımsızlığının birinci yıldönümünde başbakan Aleksandr Hatisyan, Batı Ermenistan hâlâ Türklerin kontrolünde olmasına rağmen resmen Doğu ve Batı Ermenistan'ın birliğini ilân etti.

Ermenistan'ın bütünlüğünü yeniden sağlamak ve halkının tam özgürlük ve refâhını sağlamak için, Ermenistan Hükümeti, tüm Ermeni halkının sağlam irade ve arzusuna bağlı kalarak, bu günden itibaren Ermenistan'ın ayrılmış bölümlerinin sonsuza dek bağımsız bir siyasi varlık olarak birleştirildiğini ilân eder.
Şimdi, Ermenistan Hükümeti, Transkafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan atalarımıza ait Ermeni topraklarının bu birliğini ve bağımsızlığını ilan ederken aynı zamanda Büyük Ermenistan'ın siyasi sisteminin demokratik bir cumhuriyet olduğunu ve Birleşik Ermenistan Cumhuriyeti Hükümeti haline geldiğini ilan eder.

Böylece Ermeni halkı bundan böyle anavatanlarının yöneticileridir, Ermenistan Parlamentosu ve Hükümeti de Büyük Ermenistan'ın özgür halkını birleştiren en yüksek yasama ve yürütme organı olarak bulunmaktadır.

Ermenistan, bağımsızlığından neredeyse iki yıl sonra 23 Nisan 1920'de Amerika Birleşik Devletleri tarafından sınırları sonradan belirlenmek şartıyla resmen tanındı. 26 Nisan 1920'de Birleşik Krallık Başbakanı David Lloyd George, Fransa Başbakanı Georges Clemenceau ve İtalya Başbakanı Francesco Saverio Nitti'den oluşan konsey, Amerika Birleşik Devletleri'nden Ermenistan üzerinde bir manda devletini üstlenmesini ve bu devletin sınırlarını çizmesini talep etti. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson ise meselede hakem rolünü üstlenmeyi ve Ermenistan ile Türkiye arasında iki tarafında kabûl edeceği bir sınır çizmeyi kabul etti. Temmuz 1920'de ABD Dışişleri Bakanlığı, William Westermann başkanlığında Türkiye-Ermenistan Sınırı Tahkim Komitesi'ni kurdu. 10 Ağustos 1920'de Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması imzalandı. 28 Eylül 1920'de konsey, Ermenistan'ın Trabzon üzerinden Karadeniz'e erişimini garanti etti ve günümüz Türkiyesinin doğu bölgelerini askerden arındırılmış bölge ilân ederek Ermenistan-Türkiye sınırını tanımladı.
Sevr Antlaşması'na göre antlaşmadan önce Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinde bulunan 100 bin kilometre karelik toprak, Ermenistan'a verildi. Konseyin araştırmasına göre nüfusu 3.57 milyon olan bölgenin demografik yapısı %49 Müslümanlar (Türkler, Kürtler, Azeriler ve diğer Müslüman etnik gruplar), %40 Ermeniler, %5 Lazlar, %4 Rumlar ve %1 diğer etnik gruplardan oluşuyordu. Ermeni Kırımı'nın ardından farklı bölgelere sığınan mülteci nüfusunun bölgeye dönüşünün ardından ise Ermeni nüfusunun %50'ye kadar çıkması bekleniyordu.  Komisyonun raporu Dışişleri Bakanlığına sunmasından iki ay sonra, Başkan Woodrow Wilson raporu 12 Kasım 1920'de aldı. On gün sonra ise

Berlin-Charlottenburg Berlin'in Charlottenburg-Wilmersdorf ilçesinde bulunan bir semt. Semtin adının kaynağı Kraliçe Sophie Charlotte'den geliyor. Semt'de Berlin'in en büyük sarayı Charlottenburg Sarayı ve çeşitli müzeler bulunuyor.
Semt 2004'te eski Charlottenburg ilçesinin semtlere bölünmesiyle oluştu. Charlottenburg 1920 senesine kadar bir şehirdi, Büyük Berlin'in kurulmasıyla birlikte Berlin kentine dahil oldu ve bir semt oldu. 2001 senesinde Berlin'de yapılan semt reformları sonucu Wilmersdorf ilçesi ile birleşti ve Charlottenburg-Wilmersdorf ilçesini oluşturdu. Charlottenburg bunun üzerine Westend, Charlottenburg-Nord ve Charlottenburg semtlerine bölündü.
Charlottenburg 2005 senesinde 300'üncü yaş gününü kutladı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sadrazamlığını da yapmış olan İttihatçı liderlerinden Talat Paşa 15 Mart 1921'de Sogomon Tehliryan tarafından burada öldürülmüş, ardından Berlin mahkemesinde beraat etmiştir.

Offizielle Website des Bezirksamts Charlottenburg-Wilmersdorf 23 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geschichte Charlottenburgs im Bezirkslexikon 22 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deyrizor Kampları, Ermeni Kırımı sırasında binlerce Ermeni'nin ölüm yürüyüşü sonrası son durağı olarak belirlenen toplama kamplarıdır. İskenderun'daki Amerikan konsolosu Jesse B. Jackson, 300.000 Ermeni'nin Deyrizor'a sürüldüğünü belirtmiştir.
Ermeniler zorunlu tehcir kapsamında iki farklı kampa götürülmüştür. Bunlardan ilki Şam yönü, ikinci yön ise Fırat nehri kıyısını takip ederek Deyrizor'du. Katliamların başlarında, Deyrizor kasabası civarındaki kamplara 30.000 Ermeni yerleşmiştir. Bu topluluk Arap Vali Ali Suad Bey'in koruması altındalardı. Bir süre sonra Osmanlı yönetimi, Zeki Bey'i tayin etmiştir. Aralarında kadın ve çocukların da olduğu Ermeni mülteciler kamplara ulaştığında, çim pişirmek ve ölü kuşları yemek zorunda kalmıştır. Kaynaklara göre, çevrede mağaralar olmasına rağmen, Ermeni mülteciler kasıtlı olarak açık havada bırakılmış ve ölüme terkedilmişlerdir. Ayrıca, Ermeniler'in geleceği bilindiği halde herhangi bir hazırlık yapılmamıştır. Ermeniler kendilerini kamp yerine Deyrizor'un çöllerle kaplı düzlüklerinde bulmuşlardır.

Doktor Nâzım veya Selanikli Mehmed Nazım Bey (1872, Selanik - 26 Ağustos 1926, Ankara), Türk siyasetçi, hekim, 22 Temmuz 1918-8 Ekim 1918 arası Maârif Nazırı ve 1915-16 arasında Fenerbahçe SK'nin 11. başkanı. İttihat Terakki Cemiyeti'nin kurucu liderlerinden ve Jön Türk Devrimi'nin öncü isimlerindendir. Askeri Tıbbiye'de okuduğu dönemlerde, daha sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun bir dönemine hükmedecek İttihat Terakki Fırkası'nın ve Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın kurulmasında, örgütlendirilmesinde ve Osmanlı toplumunda büyük bir dönüşüm sağlayan meşrutiyetin yeniden ilanında çok önemli rol almış birkaç yöneticisi arasındadır.
1893 yılında gittiği Paris'te 14 yıl boyunca cemiyetin gelişmesi ve Meşrutiyet'in yeniden ilanı için çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanını sonuçlandırmak için 1907 yılında İzmir ve Selanik'e geçti, bunu başaran ekibin başında yer aldı. II. Abdülhamid'e etkin muhalefet düzenlediği dönemlerde daha çok demokrasi ve özgürlük ideolojileri temelinde siyaset yaptıysa da, 1911 yılından sonra İmparatorluğa karşı artan etnik bölücü faaliyetler, tüm ideolojik düşüncesini tamamıyla değiştirdi ve işlediği Osmanlıcılık siyaseti, Türk Milliyetçiliğine evrildi. Ayrıca bu dönemlerde Bahaddin Şakir ile birlikte 1913-1918 yılları arasında faaliyet gösteren Teşkîlât-ı Mahsûsa‘nın kurucusu oldu. Daha sonrasında I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar ideolojik olarak yönettiği cemiyette verilen bütün kararlarda söz sahibi oldu.
I. Balkan Savaşı sırasında 1912'de Selanik'in Yunanların eline geçmesi üzerine, Türk milliyetçisi olduğu gerekçesiyle yargılanmaksızın Atina'da bir hücrede tutuldu ve psikolojik baskıya maruz kaldı. İttihat Terakki Cemiyeti'nin talebi üzerine serbest bırakılarak İzmir'e gönderildi. Bu yaşadıklarının da etkisiyle savaştaki Bulgarların gerçekleştirmiş olduğu savaş suçlarını eleştiren ve Osmanlı Hristiyanlarından intikam alınmasını isteyen makaleler yayınladı.
1915-16 döneminde Fenerbahçe SK'nın Başkanlık makamında bulundu. Osmanlı Devleti'nde son Talat Paşa hükûmeti içinde, kendisi istemediği halde Talât Paşa'nın ısrarlarına karşın Maârif Nazırı (eğitim bakanı) olarak yer aldı. Osmanlı'nın yenilgisi ile biten I. Dünya Savaşı'ndan sonra İttihatçı arkadaşlarıyla beraber Avrupa'ya kaçtı ve 1922'de yurda dönebildi. Çeşitli siyasi etkinlikleri nedeniyle daha önce üç kez idam cezası alan Doktor Nâzım, son olarak 1926'da Atatürk'e karşı düzenlenen İzmir Suikastı'ndan dolayı kendisine suç isnat edildi ancak, bu konuya dair hakkında herhangi bir delil bulunamamasına karşın idamına karar verildi.

1872'de Selanik'te doğdu. Babası, Selanik Türklerinden abani sarıklı bir ağa olarak tanınan Vardarlı Makedonya Türkleri boyuna mensup Hacı Abdülhamid Efendi, annesi Ayşe Hanım'dır. Babasını henüz bebekken kaybetti. Rüştiye (ortaokul) eğitimini Selanik'te tamamladıktan sonra 1885'te 15 yaşındayken İstanbul Askerî Tıbbiye İdâdîsi'ne girdi. Bu okuldaki üç yıllık eğitimin ardından Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'ye (Askeri Tıp Akademisi) girdi. Öğrencilik yıllarında Namık Kemal'in yazılarının etkisinde kaldı ve Tıbbiyede 4 Haziran 1889 tarihinde kurulan, daha sonra İttihat-Terakki adını alacak olan İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti'ni Tıbbiyeden bir grup arkadaşıyla beraber kurmuş, ilk yıllarından itibaren cemiyet içinde aktif görevler almıştır. Öğrenimi sürmekte iken; 1893 yılında tıbbiyeden arkadaşları Ahmet Verdani ve Ali Zühtü Bey'lerle birlikte, daha önce buraya gelmiş bulunan Ahmed Rıza Bey'in grubuyla siyasi bağlantı kurmak amacıyla Paris'e gitmiş ve orada iki cemiyeti birleştirerek “Osmanlı İttihat ve Terakki” cemiyetini kurmuştur. Daha sonra ise burada, yarıda kalan öğrenimini tamamlamak için Sorbonne Üniversitesi'nin Tıp Fakültesi'ne kaydolmuştur.

Doktor Nâzım ve arkadaşları, Paris'e kendilerinden 5 yıl önce gelen ve II. Abdülhamit'e karşı muhalefet eden Ahmet Rıza Bey ile iletişim kurmak, ona cemiyeti yurt dışında temsil etmesini önermekle görevlendirilmişti. Doktor Nâzım, Avrupa'daki Jön Türkler ile Osmanlı topraklarındaki muhalif gençlerin “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” adı altında birleşmesine öncülük etti. Cemiyetin başkanlığını ilk etapta Ahmed Rıza üstlendi. Daha sonra Paris'teki İttihatçı gençleri bir araya toplamak amacıyla bir gazete çıkarılmasını teklif etti. Bunun üzerine 1 Aralık 1895'te Ahmed Rıza ile birlikte Meşveret gazetesini yayımladı. Burada "vatan" ve "millet" konularını içeren yazılar yazdı, II. Abdülhamid yönetimini eleştirdi. "Fransız modeli" bir yapılanmanın gerektiğini belirterek "demokratik" ve "laik" görüşleri savundu. Yazılarında “örgütlü muhalefet“ tezini işleyen Doktor Nâzım, 1894'te Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti'nin kurulmasında etkili oldu. Doktor Nâzım, yarım kılan tıp eğitimini 1895'te Paris'te, Sorbonne Üniversitesi‘nde tamamlayarak, jinekolog doktor oldu ve Paris Hastanesi'nde göreve başladı.

1896 yılında II. Abdülhamit, İttihatçıların darbe yapacağına ilişkin bir istihbarat alması üzerine bir yandan İstanbul'da büyük bir tutuklama operasyonu düzenlerken diğer yandan da Fransız hükûmetine; Paris'teki Jön Türk gençliği sınırdışı etmesi için baskılarını arttırmıştı. Bu baskılar sonucu Doktor Nâzım ve arkadaşları Fransa'dan sınır dışı edildi. Bu olay sonrası Belçika'da geçerek, eylemlerine buradan devam eden örgüt, yine II. Abdülhamid'in ısrarlarıyla buradan da sınır dışı edilince İsviçre'ye geçti. Doktor Nâzım, burada Tunalı Hilmi ve Abdullah Cevdet gibi isimlerin aralarında bulunduğu genç aydınları da örgüte kazandırdıktan sonra, gizlice Paris'e gitti. Doktor Nâzım'ın yoğun çabaları sonucunda, Temmuz 1897'de II. Abdülhamid'in baskısı ile kapatılmış, bir süre Belçika'ya ve ardından Cenevre'ye taşınan Meşveret gazetesinin ve cemiyetin tekrar Paris'e dönüşü gerçekleştirildi ve ardından, 1899'da yapılan kongrede yine Ahmed Rıza Bey'i destekledi. Bu arada cemiyete; yeni üyelerin kaydedilmesinde ve maddi yardım sağlanmasında çok etkisi oldu.
Cemiyetin 1896'da Paris'te düzenlediği olağanüstü toplantısında Mizancı Murad'ın başkan seçilmesinden sonra, cemiyetin merkezi Cenevre'ye taşındı ancak Mizancı Murad ile anlaşamayan Ahmed Rıza'nın Paris'te kalıp Fransızca Meşveret'i yayınlaması uygun görülmüştü. Doktor Nâzım da, onunla birlikte Paris'te kaldı. Zamanla cemiyet içerisindeki anlaşmazlıkların artması üzerine cemiyetin birtakım üyeleri, Ahmed Rıza ve Doktor Nâzım'ın cemiyetten çıkarılmasına karar verip bunu Mizan'da yayınladılar. (bu gelişme üzerine Mizancı Murad, başkanlığı bırakmak zorunda kalmış; yerine cemiyetin başkanlığına Çürüksulu Mahmud Bey getirilmiştir.) Cemiyet, kısa süre sonra dağılma sürecine girdi; Haziran 1897'de II. Abdülhamit'in serhafiyesi Ahmet Celalettin Paşa ile cemiyet namına görüşen Mizancı Murad, padişah affı ile İstanbul'a dönünce; onu, Türk sefaretlerinde görev kabul eden diğer Jön Türkler izledi. Doktor Nâzım, Sultanın tekliflerini kabul etmeyip, geriye kalan bir avuç hürriyet yanlısından birisiydi. Arkadaşları ile birlikte Meşveret'i yayınlamayı sürdürdü.
Jön Türkler'i birleştirmek amacıyla Prens Sabahattin'in girişimiyle 4-9 Şubat 1902'de Paris'te I. Jön Türk Kongresi'nde Doktor Nâzım, “Prens Sabahaddin'ci” grupla düşünsel ayrılığa düştü. Prens Sabahaddin ve Ali Kemal'in başını çektiği grup, düzenlenecek bir ihtilal için başka devletlerin işbirliğini uygun görüyor, Ahmet Rıza ve Doktor Nâzım ise bunu kabul etmiyordu. Kongre, bir karar alamadan dağıldı. Aynı tarihlerde İstanbul'da, Padişah fermanı ile Doktor Nâzım hakkındaki ilk idam kararı verildi.

Prens Sabahaddin, 1907 yılında Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adıyla yeni bir dernek kurarken; Doktor Nâzım, Bahattin Şakir ile birlikte Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin başını çekti. Cemiyetin kadrolaşma ve teşkilâtlanma görevi 1907'de kendisine verildi. Onun gayretleriyle yurt içinde ve dışında yeni şubeler açıldı ve teşkilât aktif bir hale geldi. Bildiriler hazırlayarak her şubenin neler yapması gerektiğini, teşkilât ve kadrolaşma usullerini ayrıntılı biçimde anlattı. Siyasî faaliyetlerinden dolayı Doktor Nâzım vatan haini ilân edilerek idam cezasına mahkûm edilmiş olduğundan gizlice yurda dönmek için bazı teşebbüslerde bulundu. Aynı yıl, Talat Bey'in başını çektiği, merkezi Selanik olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin daveti üzerine Rum komitacıların yardımıyla Selanik'e geçti. Selânik'te Midhat Şükrü Bleda'nın evinde kaldı. Burada iken çalışmalarını yoğunlaştırıp teşkilâtı bütünleştirme girişiminde bulundu. İki örgüt, 27 Eylül 1907'de imzalanan bir belge ile birleştirildi. Doktor Nâzım, “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” adının kullanılmasını kabul ettirdi. Doktor Nâzım ile İttihat ve Terakkî Cemiyeti yöneticileri, Selanik'te bir ihtilâlin yapılmasını karara bağlamışlardı. II. Abdülhamid yönetimine karşı gerçekleştirilecek ihtilâli ancak İzmir Kolordusu önleyebilirdi. Doktor Nâzım'ın esas amacı İzmir Kolordusu'na mensup subayları cemiyete üye yapmak ve onların yardımını sağlamaktı. İzmir'e varınca Binbaşı Tâhir Bey ve Halil Menteşe ile irtibat kurdu. Jandarma zâbiti Eşref Kuşçubaşı ile birlikte çalışmalarını yürüttü. İzmir'de Eşref Kuşçubaşı'nın jandarma, Sâmi Bey'in polis ve Reşid Bey'in İzmir inzibat âmirliklerine tayin edilmesi Doktor Nâzım'ın buradaki komitacılık faaliyetlerini kolaylaştırdı. İzmir'de Evliyâzadeler'den Refik Bey'in kızı Beria Hanım'la tanıştı ve daha sonra 1909 yılında onunla evlendi. İzmir'de çeşitli yerlerde merasimler düzenleyip kadrolaşmayı temin etti. Aydın ve Denizli'ye giderek tanınmış kişileri cemiyete üye yaptı. Çakıcı Mehmed Efe ile görüşüp onu II. Abdülhamid'e karşı yapılacak ihtilâle katılmaya davet etti. Böylelikle, II. Abdülhamit'in istibdat yönetimine karşı Paris'teki sivil örgütlenmenin yanı sıra, Selanik'te de askeri bir örgütlenme oluşmuştu.
23 Temmuz 1909 - 23 Temmuz 1910 tarihleri arasında İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nde kâtib-i umûmî (genel sekreter) olarak görev yapan Doktor Nâzım, Selanik'teki cemiyet ile yakınlaşması sonucu hürriyetin dağa çıkarak kazanılacağına kanaat getirdi. Payitaht'tan, Rumeli'deki ayaklanmaları bastırması için İz

Drastamat Kanayan (1 Mayıs 1883; Surmali - 8 Mart 1956; Boston), daha çok "Dro" lakâbı ile tanınan Ermeni isyancı, eşkıyâ; daha sonra asker ve siyâsetçi.
Rus İmparatorluğu'nun Erivan Eyâleti'ne bağlı Sürmeli'de (günümüzde Iğdır ilinin Tuzluca ilçesine bağlı Sürmeli köyü) doğdu. Erivan'da okudu. Çarlık yönetimine karşı devrimci harekete katıldı. Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) üyesi oldu. Şubat 1905'te Bakü'de ortaya çıkan Ermeni-Azeri çatışmasında, Ermeni ölümlerinden sorumlu tuttuğu şehrin Rus valisi, Prens Nakashidze'yi, 11 Mayıs 1905'te bombalı saldırıyla sokak ortasında öldürdü.
I. Dünya Savaşı'nda Rusya İmparatorluk Ordusu'na bağlı olarak oluşturulan Ermeni Gönüllü Tugayları'nda görev aldı. 1918 nisanında kurulan Demokratik Ermeni Cumhuriyeti tarafından "Batı Ermenistan yönetimi askerî komiserliği"ne atandı. Kars ve Erzurum cephelerinde Osmanlı Ordusu'na karşı savaştı. Aynı yıl Ermenistan savunma bakanlığına getirildi.
1918 tarihinde birlikleriyle Iğdır üzerine taarruz ederken Melekli-Taşburun arasında, Iğdır Millî Cumhuriyeti Başkanı Ali Ekber Tufan komutasındaki milis Türk birliklerine karşı mağlup olmuştur. Esir düşmek üzereyken son anda kurtulmuş ve bölgeye gelen 6.000 kişilik İngiliz birliklerinden silah temin ederek 28 Ekim 1920 tarihinde tekrar taarruz etmiştir.
Mart 1920'deki Ermeni-Azeri Savaşı'nda ve 28 Ekim - 7 Kasım 1920 tarihlerinde gerçekleşen Ermeni-Türk Savaşı'nda Ermeni ordusunu idâre etti. 8 Kasım 1920'de Iğdır Halk Kuvvetleri ve Kâzım Karabekir komutasındaki TBMM ordusu tarafından bozguna uğratılarak Gümrü'yü de teslim etti. Daha sonra 30 Kasım 1920'de kabul edilen Gümrü Antlaşması'nı imzalayan Ermeni heyetinde yer aldı.
1 Aralık 1920'de Ermenistan'ın bolşevikler tarafından işgâli üzerine İran'a geçti. Daha sonra Almanya'ya yerleşti.
II. Dünya Savaşı'nda Alman ordusu (Wehrmacht) bünyesinde Ermenilerden oluşturulan 812'inci taburun başına getirildi. Sovyetler Birliği'nin Almanlar tarafından işgâli sırasında, Kırım ve Kuzey Kafkasya cephesinde çatıştı. Savaştan sonra savaş suçlusu ilan edildi, fakat daha sonra affedildi. Ardından Beyrut'a yerleşerek ticarete başladı. Ticaret hayatına yakalandığı hastalıktan dolayı ara vermek zorunda kalan "Dro", ABD'ye götürüldü. 1956'da Boston'da öldü. Mezarı, 2000 yılında ABD'den Ermenistan'a taşındı.

"İşte, bir numaralı insanlık düşmanı" haberi, Yenişafak Gazetesi 7 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
tallarmeniantale.com'da D. Kanayan 22 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
armenian-history.com biyografisi 27 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

İsmâil Enver Paşa (Osmanlıca: انور پاشا ‏اسماعیل; 23 Kasım 1881 veya 6 Aralık 1882 –  4 Ağustos 1922) veya doğum adıyla İsmâil Enver (Osmanlıca: اسماعيل انور), Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında etkili olan Türk asker, siyasetçi ve devrimcidir. Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte “Üç Paşalar” olarak anılan ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yönetim kadrosunu oluşturan bu üçlü, fiilî olarak Osmanlı idaresini yönetti ve devletin siyasi kaderini belirleyen başlıca aktörler hâline geldi.
Enver, Osmanlı Makedonyası'nda görevliyken, Sultan II. Abdülhamid'in despotik yönetimine karşı faaliyet gösteren Jön Türkler hareketine bağlı bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nda anayasal düzeni ve parlamenter monarşiyi yeniden tesis eden 1908 Jön Türk Devrimi'nin önde gelen liderlerinden biri olarak, Ahmed Niyazi ile birlikte “devrim kahramanı” olarak selamlandı. Ancak, 31 Mart Vakası, Balkan Savaşları ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile yaşanan iktidar mücadelesi gibi bir dizi kriz, Enver ve İttihatçıların liberal Osmanlıcılığa duyduğu inancı sarstı. 1913'te Bâb-ı Âli Baskını adı verilen askerî darbeyle İttihat ve Terraki'nin yeniden iktidara gelmesinin ardından Enver, Harbiye Nazırı olurken, Talat ise sivil hükûmetin kontrolünü ele geçirdi.
1914'te Enver, Sultan Abdülmecid'in torunu Naciye Sultan ile evlenerek Osmanlı Hanedanı'nın damadı oldu ve siyasi gücünü artırdı. Aynı yıl Alman İmparatorluğu ile askerî ittifak kurulmasına önayak oldu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'na girmesinde etkili oldu. Savaş yıllarında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili sıfatıyla askerî politikayı yönetti. Kafkasya Cephesi'nde Ruslara karşı Sarıkamış Harekâtı'nı düzenledi ve askerî taktik hataları sebebiyle yaklaşık 40 bin Osmanlı askerinin donarak ölmesine sebep oldu. Enver, bu yenilgiden Ermenileri sorumlu tuttu ve Talat Paşa ile birlikte Sevk ve İskân Kanununu hazırladı. Enver, 800 bin ila 1,5 milyon Ermeni, 750 bin Süryani ve 500 bin Rum'un ölümünden sorumlu tutulmaktadır; ancak bu sayılar tartışmalıdır. TSK Genelkurmay Başkanlığı arşivinde bulunan belgeye göre tehcir edilen kişi sayısı 413.067 kişidir.
Enver Paşa, I. Dünya Savaşı'ndaki yenilginin ardından diğer önde gelen İttihatçılarla birlikte Osmanlı İmparatorluğu'ndan kaçtı. Osmanlı Askerî Mahkemesi, onu ve diğer İttihatçıları, imparatorluğu I. Dünya Savaşı'na sokmak, Rum ve Ermenilere karşı katliamlar düzenlemekten suçlu bularak gıyabında idama mahkûm etti. Ancak bu mahkemede yapılan 1919-1920 yargılamalarında hüküm giyen kişiler, 31 Mart 1923 tarihinde yeni kurulan Kemalist Hükümet tarafından affedilmişlerdir. Bununla birlikte savaş suçlarının baş sorumlularından biri olarak gösterilip bu mahkemece idam edilen Mehmed Kemal Bey, 1922 yılında TBMM tarafından millî şehit olarak ilân edildi. Enver ise Bolşeviklere karşı Basmacı Ayaklanması'nı yönetirken Orta Asya'da öldürüldü.

23 Kasım 1881'de İstanbul Divanyolu'nda dünyaya geldi. Ancak doğum tarihi kimi kaynaklarda tartışma konusudur. Babası bayındırlık teşkilatında inşaat teknisyeni Hacı Ahmet Paşa (kendi aynı zamanda Malta sürgünlerindendir), annesi Ayşe Dilara Hanım'dır. Annesi Kırım Tatarıdır, baba tarafından soyu Arnavutlara veya Gagavuz Türklerine dayanmaktadır. Ailenin beş çocuğundan en büyüğüdür. Kendi deyimine göre ailesi pek varlıklı olmasa da eğitimi için çok emek vermiştir. Önce Nafia Nezareti'nde fen memurluğu yapan daha sonra Surre Emini (Surre-i Hümâyûn Alayı Emini) görevine getirilen ve sivil paşalığa yükselen Hacı Ahmet Paşa'nın tayinleri nedeniyle çocukluğu farklı şehirlerde geçti. Kardeşleri Nuri (Nuri Paşa-Killigil), Kâmil (Killigil-Hariciyeci), Mediha (General Kazım Orbay ile evlenecektir) ve Hasene'ydi (Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey ile evlenecektir). Enver Paşa, Genelkurmay eski başkanlarından Kazım Orbay'ın da kayınbiraderiydi.
Ayrıca "Kût'ül-Amâre Kahramanı" olarak anılan Halil Kut, Enver Paşa'nın amcasıdır.

Üç yaşında evlerinin yakınındaki İbtidaî Okulu'na (ilkokul) gitti. Daha sonra Fatih Mekteb-i İbtidaîsi'ne girdi ve ikinci sınıftayken babasının Manastır'a tayin olması nedeniyle bırakmak zorunda kaldı. Yaşı küçük olmasına karşın 1889'da Manastır Askeri Rüştiyesi'ne (ortaokul) kabul edilmeyi başardı ve oradan 1893'te mezun oldu. Eğitimine 15. sırada girdiği Manastır Askerî İdadisi'nde devam etti ve 1896 yılında 6. sırada mezun oldu. Harp Okulu'na geçti ve bu okulu 1899'da 4. sırada piyade teğmeni olarak bitirdi. Harp Okulu'nda okurken kendi gibi henüz öğrenci olan amcası Halil Paşa ile birlikte tutuklandı ve Yıldız mahkemelerinde yargılanıp serbest bırakıldı. Harp Akademisini 2. olarak bitirdi ve Osmanlı Ordusu'na kurmay subay yetiştiren Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'nin 45 kişilik kontenjanına girmeyi başarmıştır. Buradaki eğitiminden sonra, 23 Kasım 1902'de Kurmay Yüzbaşı olarak Üçüncü Ordu'nun emrinde Manastır 13. Topçu Alayı 1. Bölüğü'ne verildi.

Manastır 13. Topçu Alayı 1. Bölüğü'ndeyken, Bulgar çetelerinin izlenmesi ve cezalandırılması için yapılan harekât görevlerine katıldı. 1903 yılı Eylül'ünde Koçana'da bulunan 20. Piyade Alayı'nın birinci bölüğüne, bir ay sonra da 19. Piyade Alayı'nın birinci taburunun birinci bölüğüne nakledildi. Nisan 1904'te Üsküp'teki 16. Süvari Alayı'nda görevlendirildi. Ekim 1904 tarihinde ise İştip'teki alaya giden Enver Bey, iki ay sonra “sunûf-ı muhtelife” hizmetini tamamlayarak Manastır'daki karargâha geri döndü. Burada kurmaylık dairesinin birinci ve ikinci şubelerinde yirmi sekiz gün çalıştı, ardından Manastır Mıntıka-i Askeriyesi'nin Ohri ve Kırçova mıntıkaları müfettişliğine tayin edildi. 7 Mart 1905'te kolağası oldu. Bu görevi sırasında Bulgar, Rum ve Arnavut çetelerine karşı girişilen askerî harekâtta üstün başarılar gösterdiğinden üçüncü ve dördüncü Mecidiye Nişanı, dördüncü Osmaniye Nişanı ve altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi; 13 Eylül 1906 tarihinde binbaşılığa yükseltildi. Bulgar çetelerine karşı yürüttüğü faaliyet onun üzerinde milliyetçilik fikirlerinin etkili olmasında rol oynadı. Çatışmalarda bacağından yaralanarak bir ay hastanede kaldı. Eylül 1906 dönemi içinde Selanik'te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne on ikinci üye olarak katıldı. Manastır'a dönüşünde cemiyetin, buradaki örgütlenmesini kurma eylemlerinde bulundu. Bu eylemleri, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile merkezi Paris'te olan Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti'nin birleşmesi ve ilk örgütün Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti Dahilî Merkez-i Umûmisi adını almasından sonra daha yoğun olarak sürdürdü. Terakkî ve İttihat Cemiyeti tarafından başlatılan ihtilal girişimlerine katıldı. Eylemlerinin ihbar edilmesi üzerine İstanbul'a davet edildi. Ancak 24 Haziran 1908 akşamı dağa çıkarak ihtilâlde öncü rol oynadı.

Amcası Yüzbaşı Halil Bey ile konuşarak merkezi Paris'te bulunan Jön Türk Hareketi'nin Selanik'teki bir kolu olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne (sonraki adıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti) katılmayı kabul etti. (Tahminen Mayıs 1906) Bursalı Mehmet Tahir Bey'in rehberliği ile cemiyete, on ikinci üye olarak kabul edildi. Kendisine cemiyetin Manastır şubesini kurma görevi verildi.
İttihat ve Terakki'nin başlattığı ihtilal hareketleri içinde yer alan Binbaşı Enver Bey, kız kardeşi Hasene Hanım'ın eşi olan ve sarayın adamı olarak bilinen Selanik Merkez Kumandanı Kurmay Albay Nazım Bey'i öldürme planı içinde yer aldı. 11 Haziran 1908 günü gerçekleşen suikast girişimi Nazım Bey'in ve onu öldürmekle görevli fedai Mustafa Necip Bey'in yaralanması ile sonuçlanırken Enver Bey, Divan-ı Harb'e sevk edildi. Ancak İstanbul'a gitmek yerine 12 Haziran 1908 gecesi dağa çıkıp ihtilal başlatmak üzere Manastır'a doğru yola çıktı. Resne'de, Resneli Niyazi Bey'in dağa çıktığını öğrenince Manastır yerine Tikveş'e yöneldi ve cemiyeti orada yaymaya çalıştı. Ohrili Eyüp Sabri Bey de onu izledi. Bu hareket padişah tarafından II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinde önemli rol oynadı. Dağa çıkan subaylar arasında en kıdemlisi olduğu ve önemli faaliyetler gerçekleştirdiği için Enver Bey, bir anda “hürriyet kahramanı” olarak kabul edildi, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin askeri kanadının en önemli isimlerinden birisi oldu. Gittiği her yerde anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi konusunda ateşli konuşmalar yaptı, söylevlerinde Meşrutiyet çağrısı yaptı, bunu yeterli görmeyen Enver Bey, görkemli törenler düzenletti. Meşrutiyet‘in sonrasında 23 Ağustos 1908'de Rumeli Vilâyâtı Müfettişliği başkanlığı görevine verilen Enver Bey, 5 Mart 1909'da 5000 kuruş maaşla Berlin askerî ataşesi olarak görevlendirildi. Çeşitli aralıklarla iki yılı aşkın bir süre devam eden bu görev, Almanya'nın askerî durumuna ve sosyal yapısına büyük hayranlık duymasına yol açtı ve onu Alman sempatizanı haline getirdi.

5 Mart 1909'da Berlin Askeri Ataşesi olarak görevlendirilen Enver Bey, bu görev sırasında Alman kültürü ile tanıştı ve çok etkilendi. Enver Bey bu görev sırasında, 1910 yılında Londra'da onuruna verilen bir yemeğe, çağrı üzerine Britanya'ya gitmiştir. Bu gezide "Türk Devrimcisi" olarak karşılanmış, İngilizler "İttihatçıların" yanında olduklarını belirtmiştir. İstanbul'da 31 Mart Olayı'nın patlak vermesi üzerine geçici olarak yurda döndü. İsyanı bastırmak üzere Selanik'ten İstanbul'a giden ve komutanlığını Mahmut Şevket Paşa'nın üstlendiği Hareket Ordusu'na katıldı; hareketin kurmay başkanlığını Kolağası Mustafa Kemal Bey'den devraldı. Bu başkaldırı bastırıldıktan sonra II. Abdülhamit tahttan indirilmiş, yerine Mehmet Reşat geçmişti. Kurulan İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde Harbiye Nazırlığı görevi beklenildiği gibi Enver Bey'e değil, Mahmut Şevket Paşa'ya verildi.
12 Ekim 1910 tarihinde Birinci ve İkinci Ordu manevralarında yönetici olarak görev yapmak üzere yeniden İstanbul'a geldi ve kısa bir süre sonra geri döndü. Mart 1911'de İstanbul'a çağrılan Enver Bey, 19 Mart 1911'de görüştüğü Mahmud Şevket Paşa tarafından Makedonya'daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri denetlemek ve bu alanda bir yazanak hazırlamak üzere bölgeye gönderildi. Enver Bey dolaştığı Selanik, Üsküp, Ma

Ermeni Devrimci Federasyonu (Ermenice: Հայ Յեղափոխական Դաշնակցություն Hay Heğapohakan Daşnaktsutyun), Ermeni siyasi partisi. Ermenistan'ın bağımsızlığını sağlamak amacıyla 1890'da kuruldu. Hâlen gerek Ermenistan Cumhuriyeti'nde gerek diasporadaki Ermeniler arasında aktif bir siyasi partidir. Doğu Ermenice adıyla Daşnaktsutyun olan örgütün adı Türkçeye Batı Ermenice'den bir takım ses değişikliklerinden sonra Taşnaksutyun olarak geçmiştir ve kısaca Taşnak adıyla da bilinir. Ermenicede Federasyon anlamına gelir. Örgüt özellikle Rusya'daki Ermeni örgütleri başta olmak üzere birçok örgütün birleşmesinden oluştuğundan bu adın verilmesi uygun görülmüştür.

1890'da Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te Hristofor Mikaelyan, Stepan Zoryan ve Simon Zavaryan tarafından kuruldu. Kuruluş amacı Osmanlı Devleti'nde Ermeniler için özerk bir bölge kurulmasını sağlamak, Ermeni yerleşimlerini muhtemel saldırılarına karşı korumak ve bu uğurda çalışan Ermeni fedai gruplarını bir çatı altında toplamaktı. Kurucuları Çarlık Rusyası'ndaki Halkçı (narodnik) hareketin ideoloji ve örgütlenme modelinden etkilenmişlerdi.
1894'te Federasyon, Diyarbakır'a bağlı Sason'da Osmanlı yönetimine karşı silahlı teröristler örgütledi. Direnişin amacı Avrupa devletlerinin ilgisini Ermeni sorununa çekerek Ermeniler lehine uluslararası baskı sağlamaktı. 1895'te aynı amaçla Van kentinde bir ayaklanma düzenlendi. 26 Ağustos 1896'da Taşnak üyelerinden Papken Süni önderliğinde bir grup militan İstanbul'da Osmanlı Bankası'nı basarak dünya kamuoyunun ilgisini çekmeyi denediler. Bu olaylar sayesinde Taşnak, daha önceden etkin olan Hınçak ve Armenagan gibi örgütleri kenara iterek Ermeni ulusal hareketinin önderliğini ele geçirdi.
1895-1904 döneminde Taşnak'a bağlı gerilla grupları Doğu Anadolu Bölgesi'nin birçok yerinde kanlı olaylara karıştılar. 1905'te örgüt üyelerince II. Abdülhamit'e karşı düzenlenen Yıldız suikastı başarısızlıkla sonuçlandı. Suikast hazırlıkları sırasında erken patlayan bir bomba nedeniyle parti kurucularından Hristofor Mikaelyan öldü.
1903'te Çarlık Rusyası'nın Ermenilere yönelik baskıcı bir politika benimsemesi üzerine Taşnakçılar Rusya'da da direniş ve terör olaylarına katıldı. Çarlık rejimine karşı 1905 İhtilali'nde yer aldı.
1907'de yapılan kurultayda Taşnak, II. Abdülhamit rejimine karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile işbirliği yapma kararı aldı. Aynı yıl Paris'te toplanan Osmanlı Muhalifleri Kongresi'ne İttihat ve Terakki lideri Ahmed Rıza Bey ve liberal görüşün öncüsü Prens Sabahattin Bey ile birlikte Taşnak temsilcisi Haçadur Malumyan da katıldı.
1908'de Meşrutiyet'in ilanı ile sonuçlanan ayaklanmalar zincirinde İttihat ve Terakki örgütünün yanı sıra Taşnakçılar da görev aldı. Ancak Nisan 1909'da çıkan Adana Olayları üzerine iki örgütün arası açıldı. 10 Aralık 1912'de örgüt üyelerince Van'ın Ermeni asıllı belediye başkanı Bedros Kapamacıyan iki kurşun sıkılarak öldürülmüştür. 1914 Erzurum Kongresi'nin yaklaşan Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devletini destekleme kararı alması üzerine örgüt bölündü; Antranik Ozanyan öncülüğünde bir kesim partili Rusya'nın desteğiyle Osmanlı'ya karşı savaşmayı seçti.
Nisan 1915'te Van'da başlatılan Ermeni isyanı Taşnak tarafından örgütlendi. Savaş sırasında Rus Ordusu içinde oluşturulan dört Ermeni Gönüllü Alayı'nda Taşnak mensupları lider rolü oynadılar. 1917 Devrimi'nden sonra Rus Devleti'nin dağılması üzerine 28 Mayıs 1918'de kurulan Demokratik Ermenistan Cumhuriyeti'nin lider kadrosu da Taşnakçılardan oluşuyordu. Ülkenin 26 Kasım 1920'de Kızıl Ordu tarafından işgali üzerine Taşnak kadroları yurt dışına kaçtılar. Sovyet Ermenistanı'nda "Taşnakist" olmakla suçlanan onbinlerce kişi 1930'lu yıllarda stalinist rejim tarafından Sibirya'ya sürüldü veya kurşuna dizildi.

Taşnaklar tarafından milliyetçi harekete destek vermeyen Ermenilere karşı kuruldu. Çetenin ismi, öldürdükleri Ermenilerin alınlarına kesici bir aletle haç şekli çizmelerinden ve kesme sırasında akan kanın kuruyarak koyu bir renk almasından gelmektedir.

Sürgüne giden Taşnak liderleri, büyük Ermeni topluluklarının yaşadığı Lübnan, Suriye, Fransa ve ABD'de parti örgütünü sürdürdüler. Ermenistan'daki Eçmiadzin Patrikliğine bağlı kiliselerin ABD ve diğer ülkelerde Taşnakçıları kiliseden uzaklaştırması üzerine, Taşnakçılar da Lübnan'da bulunan Kilikya Patriğine bağlı ayrı bir kilise örgütü kurdular. İki taraf birbirinin kiliselerine giden Ermenileri karşılıklı olarak aforoz etti. 1933'te ABD Ermenileri Başpiskoposu Levon Turyan, New York'ta bir Taşnak suikastçı tarafından öldürüldü. ABD'deki örgütlenmesi Amerika Ermeni Ulusal Komitesi lobi faaliyetleri ile amacını sürdürüyor.
1950'lerin Soğuk Savaş ortamında Taşnak ile Sovyet Ermenistanı arasındaki çatışma derinleşti. Hınçak Partisi Ermenistan'la uzlaşmayı savunurken, Taşnakçılar gitgide şiddetlenen bir düşmanlık politikası güttüler. 1956'da Kilikya Patrikliği makamına Taşnak yanlısı Halep Piskoposu Zareh'in seçilmesi üzerine Lübnan Ermenileri arasında silahlı çarpışmalar oldu.

1991'de Ermenistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Taşnak, hızla ülkenin önde gelen siyasi hareketlerinden biri oldu. 28 Aralık 1994'te Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan, terör eylemlerine ve mafya ilişkilerine karıştığı ve hükûmete karşı bir ayaklanma planladığı gerekçesiyle Taşnak partisini kapattı. Parti ileri gelenlerinden birçoğu tutuklandı. Parti organı olan Yerkir gazetesi yasaklandı.
30 Mart 1998'de Taşnakların desteklediği Robert Koçaryan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine partiye yönelik yasaklar kaldırıldı. Genellikle sağ-milliyetçi bir ideolojisi vardır.

Meclis-i Mebusan

Rusya Anayasa Meclisi

Parlamento Seçimleri

Parlamento Seçimleri

Ermeni Ulusal Hareketi

Ovannes Kaçaznuni, Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok
A. A. Lalayan, Taşnak Partisinin Karşıdevrimci Rolü (1914-1923)

T.C. Genelkurmay Başkanlığı (Taşnak tarafından öldürülen Osmanlı tebaaları)
TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sitesinde konuyla ilgili fotoğraflar1 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ermeni Gönüllü Tugayları veya Ermeni gönüllü kolordu Rus Kafkas ordusunda I. Dünya Savaşı sırasında kurulan Ermeni taburlarıdır. Çoğunluk bu birimlerin Orta Doğu tiyatro I. Dünya Savaşı bu birimlerin kökenli çeşitlenir de askeri faaliyetleri desteklemektedir. Bu birimler Osmanlı Ermenilerden oluşmakta hatta Osmanlı Temsilcileri Meclisi üyesi Karekin Pastırmacıyan gibi komutanları vardır. General Andranik Toros Ozanyan Rus gönüllü birliklerin genel komutanı idi. Bu askerlerin nereden geldikleri tartışma konusudur. Ermeni kaynakları yüzbinleri bulan bu askerlerin dünyanın değişik ülkelerinden geldiklerini söylemektedir. Osmanlı kaynakları bu askerlerin Osmanlıda ayaklanan Ermeni nüfusundan oluştuğunu savunmaktadır. Pastırmacıyan Karekin Efendi ve Hamparsum Boyacıyan ın varlıkları Osmanlı tarihçileri arasında kendi görüşlerine destek olarak ortaya atılmakta.
Bu dönemde ayrıca Ermeni Lejyonu (Fransa) Fransız ordusu altında kurulmuş ve Ermeni milisleri ise Ermeni Devrimci Federasyonu gibi Ermeni ulusal hareketine bağlı güçlerden oluşturmaktadır. Ayrıca Osmanlı tarihçileri bu tugayların Ermeniler arasında İntikam Tugayları olarak isimlendirildiğini hatırlatmakta. Ermeni kaynakları bu ismin Ermeni Soykırımı iddialarının yüzünden verildiğini iddia etmektedirler.

Osmanlı Cephesi (I. Dünya Savaşı)
Ermeni Lejyonu (Fransa)
Ermeni milisleri
Tesviye-i Mesalih

1915 ve 1917 yılları arasında en az 800.000 Ermeni'nin öldürüldüğü Ermeni Kırımı'nın tarihyazımı I. Dünya Savaşı'nın sonundan beri değişikliklere uğradı. Türkiye'nin dışındaki tarihçilerin çoğu Kırım'ın meydana geldiğini ve olayların bir soykırım olduğunu savunmaktadır, ancak bununla birlikte Kırım'ın sebepleri ve motivleri gibi bazı önemli hususların yorumlanmasında büyük farklılıklar vardır.
Farklı arka planlara ve kökenlere sahip tarihçiler genelde Kırım'ın konularını farklı şekillerde yorumlarlar. Konu hakkında eserler yazan ilk tarihçilerin çoğu Kırım'ı yaşayıp hayatta kalan Ermenilerden oluşuyordu. Daha sonraki yıllarda; Ermeni diasporasının parçası olan tarihçiler, batılı akademisyenlerin günümüzde Kırım'a olan bakış açısını önemli şekilde etkiledi. Türk tarihçilerin olay hakkındaki yorumlamaları ise genelde Kırım'ı reddetme veya Müslüman-Türk katliamları ve I. Dünya Savaşı sırasında ölen Türklerin sayısını kullanarak Kırım'ı hafifletme yönelimindedir. Bunun yanında; liberal Türk tarihçiler çoğunlukla bu anlatıyı reddeder ve özellikle Ermeni milliyetçiliği fikirlerine, ekonomik baskılara ve göçlere odaklanarak, Kırım'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarındaki geniş kültürel bağlamın bir ürünü olduğunu yazar.

1914'ün sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun Rusya ve İran topraklarına girmesi sırasında Osmanlı yarı askerî birimleri tarafından bölgenin yerel Ermenilerine karşı bazı katliamlar gerçekleştirildi. Sarıkamış Harekâtı'nda Osmanlı ordusunun Rusya'ya yenilmesi ve harekât sırasında Rus tarafında savaşan Ermeni gönüllü tugaylarının bu yenilgiden sorumlu görülmesi, Kırım'a giden yolu hızlandırdı. Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın 25 Şubat'ta verdiği emir ile önde gelen Ermeni subay ve askerler görevlerinden alındı. İmparatorluk içerisinde ortaya çıkmaya başlayan münferit Ermeni isyanı olayları ise Osmanlı liderleri tarafından genel bir Ermeni ayaklanmasının kanıtı olarak görüldü.
Nisan'ın ortalarında, Ermeniler doğudaki Van şehrinde Osmanlı'ya karşı bir isyan başlattılar. Van İsyanı, gerçekleştirdiği dönemde Ermeni karşıtı eylemler için bir "bahane" olarak kullanıldı ve günümüzde Kırım'ı reddeden veya haklı çıkaran argümanlarda önemli bir unsur olmaya devam etmektedir. 24 Nisan'da, İstanbul'da yüzlerce Ermeni aydını tutuklandı. Bu olayla Ermenilerin sistematik tehciri başladı ve 27 Mayıs'ta çıkarılan Tehcir Kanunu ile meşrulaştırıldı. Çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan tehcir konvoyları Teşkîlât-ı Mahsûsa tarafından gözetildi. Hedefleri Suriye Çölü idi, buraya sağ bir şekilde ulaşanlar ise çoğunlukla derme çatma kamplarda açlıktan veya hastalıktan ölüyordu.
Tarihçilerin tahminlerine göre 1915'te Osmanlı İmparatorluğu'nda 1.5 ila 2 milyon Ermeni yaşıyordu ve bunların 800.000 ila 1.2 milyonu tehcir edildi. 1916'da Suriye'de hayatta kalan Ermenileri hedef alan bir katliam dalgası gerçekleşti; yıl sonuna kadar bölgede sadece 200.000 Ermeni hâlâ hayattaydı. Kırım boyunca, 100.000 ila 200.000 kadın ve çocuk zorla evlendirme, evlat edinme ve din değiştirme gibi yöntemlerle Müslüman ailelere entegre edildi. Süreç sırasında öldürülen veya tehcir edilen Ermenilere ait mallara devlet sıklıkla el koydu. Bunların yanında; Rus ordusunda savaşan Ermeni gönüllüler tarafından işgal altındaki doğu Anadolu'da yüz binlerce Müslüman, Ermeni Kırımı sebep gösterilerek katledildi.

Kırım; Osmanlı arşivlerinde, hem tarafsız ülkelerden hem de Osmanlı müttefiklerinden gelen diplomatlar tarafından toplanan ve hazırlanan belgelerde, hayatta kalan Ermenilerin ve Batılı misyonerlerin görgü tanıklıklarının raporlarında ve Özel Osmanlı Askeri Mahkemeleri'nin kayıtlarında kapsamlı bir şekilde belgelendi. Talat Paşa, Kırım hakkındaki kendi istatistik kaydını tuttu ve bu kayıtlar 1915'te tehcir edilen Ermeniler ile 1917'de hayatta kalanların sayıları arasındaki büyük farklılıkları gösterdi.

Türk tarihyazımı, onlarca yıl boyunca Ermeni Kırımı'nı neredeyse tamamen görmezden geldi. Bunun için var olan ilk istisnalardan biri, 1950'de Ahmet Esat Uras tarafından yayınlanan Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi kitabı idi. Uras'ın muhtemelen II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye üzerindeki Sovyet toprak iddialarına yanıt olarak yazdığı kitabı, yorumcular tarafından Kırım sırasında İttihat ve Terakki tarafından Kırım'ı haklı çıkarmak için kullanılan argümanların yeni bir sentezi ve savaş zamanı inkârı ile Kırım hakkındaki "resmî anlatının" birleştirilmesi olarak tanımlandı.

1980'lerde Ermenilerin Kırım'ın tanınması için gerçekleştirdiği lobicilik faaliyetleri ve Ermeni militanlar tarafından Türk diplomatlara karşı gerçekleştirilen bir dizi suikastın ardından, Türkiye hükûmeti Ermeni Sorunu ve Kırım hakkında resmî bir anlatım sunmaya başladı. Emekli diplomatlar, konu hakkında Türk hükûmetinin anlatısına uyan ve genellikle Osmanlı arşiv bilgilerine dayanan eserler yazmak için görevlendirildiler. 1981'de; Türk askerî cuntası tarafından, Gürpınar'a göre "kendi referans sistemine sahip alternatif ve ulusal bir akademi oluşturmak" için Yükseköğretim Kurulu kuruldu. Akademik araştırmaların yanı sıra, 1983 yılında Türkiye'de Ermeni Sorunu üzerine ilk üniversite dersi Türkkaya Ataöv tarafından verildi. 21. yüzyıla gelindiğinde, tarihi konularda Türk hükûmetinin resmî tutumunu ve anlatısını destekleyen yayınlarıyla tanınan Türk Tarih Kurumu'nun ana işlevlerinden biri soykırım iddialarına karşı çıkmaktı.
1990'da; çalışmalarını Almanya'da yapan Taner Akçam, Kırım'ı kabul eden ve inceleyen ilk Türk tarihçisi oldu. 1990'larda, Türkiye'de özel üniversiteler kurulmaya başlandı ve bu, Kırım hakkındaki resmî anlatıya olan itirazların Türkiye içerisinde yayılmasını sağladı. 2005'te üç farklı Türk üniversitesinden gelen akademisyenler, Kırım'ı konu alan bir akademik konferans düzenledi. Mayıs 2005'te gerçekleştirilmesi planlanan konferans, konferansı durdurmak için yapılan kampanyaların ardından geçici olarak askıya alındı ancak sonunda Eylül ayında düzenlendi. Konferans; Türk resmî anlatısına karşı yapılan ilk büyük itirazı temsil ediyordu ve resmî tarihyazımının yanında, İstanbul ve Ankara'daki bazı seçkin akademisyenler tarafından alternatif, retçi olmayan bir tarihyazımının başlatılmasıyla sonuçlandı. Kırım'ı açıkça bir soykırım olarak kabul eden ve hakkında çalışmalar yapan Türk akademisyenler zaman zaman Türk aşırı milliyetçileri tarafından ölüm tehditlerine ve Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinden açılan davalara maruz kaldılar, ancak bu zemin üzerinde açılan davaların büyük çoğunluğuna takipsizlik kararı verildi. Batılı akademisyenler, yöntemlerini akademiye aykırı olarak değerlendirdikleri için Türk retçi tarihyazımını çoğunlukla görmezden gelir ve kabul etmezler.

Kırım ile ilgili ilk kaynaklar, Kırım'ı bizzat yaşayan Ermeniler tarafından yazılan anlatı ve hâtıratlar idi. Bu kaynaklar, mağdur grup tarafından yazılmış olarak tarafsızlıktan yoksun olarak nitelendirildikleri için akademisyenler tarafından uzun süre görmezden gelindi. Kırım'a ilişkin Ermeni anlatıları; ilk kez Soğuk Savaş döneminde, Ermeni diasporasının tarih kitaplarında güvenilir kaynaklar olarak ciddiye alındı.
Tarihçi Gwynne Dyer, erken dönemin Ermeni tarihyazımını eleştirdi ve Sovyet Ermeni tarihçileri E. K. Sarkisyan ile R. G. Şahakyan'ın eserlerinde propaganda yaptığını belirtti. Örneğin; Ermeni kökenli tarihçi Marjorie Housepian Dobkin, İzmir 1922 adlı kitabında Türk Ulusal Hareketi'nin "kasıtlı ırkçılık politikasının" bir sonucu olarak İzmir Ermenilerinin katledildiğini yazar, ancak bu iddia da Dyer tarafından "Dobkin'in iddiasını desteklemek için herhangi bir kanıt kullanmadığı" gerekçesiyle eleştirilir. Dyer; bundan ziyade, Türk Ulusal Hareketi'nin Ermenilerin katledilmesi üzerine resmî politikaya sahip olmadığına ve katliamların sebebinin komutanların askerlerini kontrol edememeleri olduğuna inanmaktadır.
Çalışmalarını yakın zamanda yapmış dikkate değer bir başka Ermeni tarihçi ise Vahakn Dadrian'dır. Dadrian; Ermeni Kırımı'nın, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk çoğunluğun on yıllardır Ermenilere yönelik ayrımcı tutumunun ve bunun yol açtığı şiddetin bir uzantısı olduğunu savunur. Ancak Fransız-Ermeni tarihçi Raymond Kévorkian bu görüşlere karşı çıkmaktadır. Kévorkian; Kırım'ın, İttihat ve Terakki'nin Jön Türk Devrimi'nden itibaren var olan, bir Türk ulus devleti yaratma amacının önemli bir sonucu olduğunu iddia eder.

Tarihyazımında genellikle Kırım için üç ana sebep kabul edilir: Ermeni ve Türk milliyetçiliği arasındaki rekabet, din ve güvenlik. Diğer bazı akademisyen ve tarihçiler ise Kırım'ın bunların yanında başka çeşitli faktörler tarafından motive edildiğini savunurlar.

Kemalist tarihyazımı
Ermeni Kırımı terminolojisi

Özel

Genel

Kieser, Hans-Lukas (2006). "Armenians, Turks, and Europe in the Shadow of World War I: Recent Historiographical Developments". Der Völkermord an den Armeniern, die Türkei und Europa/The Armenian Genocide, Turkey and Europe. Chronos Verlag. ISBN 978-3-0340-0789-4. 
Turan, Ömer; Öztan, Güven Gürkan (2018). Devlet aklı ve 1915: Türkiye'de "Ermeni Meselesi" anlatısının inşası. İletişim Yayınları. ISBN 978-975-05-2349-6. Diğer özet.

Ermeni Lejyonu (Fransızca: La Légion Arménienne, ilk adı: Doğu Lejyonu, La Légion d’Orient), I. Dünya Savaşı sırasında 1916 yılında Fransız ordusuna destek bir güç olarak oluşturulmuştur. Musa Dağı Ermenilerinden müteşekkil olması planlanan Doğu Lejyonu'na Ermenilerin yanı sıra Müslüman ve Hristiyan Suriyeliler ve Lübnanlılar da dahil edilmiştir. Fransızlar Amerika'ya daha önceden yerleşmiş Ermenileri ve Suriyelileri birliklere almak istese de tam başarı sağlayamamıştır.
1918 yılında Mondros Mütarekesi ile Kilikya bölgesinin işgaline katılmıştır. Türk halkı üzerinde katliamlar, yıkımlar, yağma ve hırsızlık yapmışlardır.
Fransız ordusunda isyan girişimleri de olmuştur. 1920 Ocak ayının ilk günlerinde Henri Gouraud Paris'e çektiği telgrafında Doğu Lejyonu'nun kapatılması gerektiğini söylese de Başbakan Georges Clemenceau'yu ikna edememiştir.
Ermeni Lejyonu 10.150 askerden oluşuyordu. Dağılımı şöyleydi: Antep'te 2.500, Maraş'ta 2.000, Urfa'da 1.000, Şar'da (Tufanbeyli) 350, Saimbeyli'de 1.500, Zeytun'da (Süleymanlı) 500, Kozan'da 300, Osmaniye, Bahçe ve Haruniye'de 1.000, Adana ve Mersin'de 1.000.
20 Ekim 1921 tarihinde TBMM Hükûmeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Anlaşması ile lejyon kaldırılmıştır.

Fransa'da yaşayan birçok Ermeni savaşın başında Fransız Yabancı Lejyonuna katılmaya gönüllü oldu. Bu Fransız Ermeni Lejyonunun kurulmasından önceydi. Fransa'da 1000 ile 1500 arasında güçlü olan neredeyse tüm Ermeniler, savaşın başlarında Fransız Yabancı Lejyonuna katıldı. Bazı Ermeniler ABD'den Fransa'ya savaşmak için gelmişlerdi. Sadece 250 civarı kişi hayatta kaldı.

Boghos Nubar'ın Fransız siyasi ve askeri makamlarıyla müzakereleri, Fransız Ermeni Lejyonu'nun oluşumunda doruğa ulaştı. 

Lejyon, Fransa Dışişleri Bakanlığı ve bir Ermeni heyeti ile Kasım 1916'da resmi olarak Kahire, Mısır'da kuruldu. Birçok Ermeni örgütü, planlanan Ermeni Lejyonu altında çeşitli taburların oluşturulması için katkı sözü verdi.
Taraflar aşağıdakileri kabul etmişlerdir.

Lejyonu yaratmanın amacı, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Kilikya bölgesinin kurtuluşuna katkıda bulunmalarına izin vermek ve bu bölgede bir devlet yaratma konusundaki ulusal isteklerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmaktı.
Lejyon sadece Türklerle ve sadece Kilikya'da savaşacaktı.
Lejyon, gelecekte planlanan bir Ermeni Ordusu'nun özü olacaktı.

Savaş Bakanı General Pierre Roques ve Donanma Bakanı General Marie-Jean-Lucien Lacaze tarafından Paris'te imzalanan Ermeni Lejyonu'nun kurulmasına ilişkin resmi karar 15 Kasım 1916'da Paris'te imzalandı.
Bu ilk karara göre,

Doğu Lejyonu Kıbrıs'a yerleşecekti.
Osmanlı uyruklu Ermenilerin ve Suriyelilerin gönüllü olmasına izin verilecekti.
Lejyona Fransız subayları emredecekti.
Lejyon Gönüllüleri Fransız askerlerine kıyasla eşit bir statüye sahip olacak ve Fransız Savaş Bakanlığı'nın sorumluluğu altında olacaktı.
Piyade komutanı Romieu, Lejyon'un kurulmasını denetleyecekti.
Lejyon, şu anda Çukurova olarak bilinen Kilikya'da, Küçük Asya'nın güneydoğu kıyısında (modern Türkiye) konuşlandırılacaktı
Kampların kurulmasında kullanılmak üzere Fransız Donanması'nın savaş bütçesinden 10.000 Frank tahsis edilecekti
Gönüllüler yerel Ermeni komiteleri tarafından organize edilecek ve Bordeaux ve Marsilya'ya gönderilecekti. Komitelere seyahat masrafları için Fransız hükûmeti tarafından ödeme yapılacaktı.

Gönüllülerin sayısı, her biri 800 gönüllü içeren 6 taburun eşdeğeriydi ve 6 tabur daha oluşturulması planlandı. Ermeni komiteleri bu askerleri Fransa ve ABD'de toplamak için örgütlüydü.
Lejyon, Osmanlı Ermeni mültecilerini, eski savaş esirlerini ve Mısır, Amerika ve Avrupa'nın daimi sakinlerini içeriyordu ve kompozisyon olarak% 95 Ermeni idi. Askerlerin çoğunun, o sırada Mısır-Port Said'deki mülteci kamplarında yaşayan veya Musa-Dagh savaşından hayatta kalan Ermeni-Amerikan topluluğundan alındığı söyleniyordu.
Kıbrıs'taki ilk eğitimden sonra, Ermeni Lejyonu ilk olarak Osmanlı ve Alman ordularına karşı savaşan Fransız ve İngiliz kuvvetlerine yardım etmek için Filistin'de konuşlandırıldı.General Edmund Allenby'nin komutası altındaki Suriye, Filistin ve son olarak Kilikya'da savaşan Lejyon, Clemenceau hükûmetinin ve İtilaf müttefiklerinin dostluklarını kazandı. Ermeni Lejyonu, İngiliz ve Fransızların belirleyici Arara Savaşı'nı kazanmalarına yardımcı oldu ve General Allenby'nin zaferini mümkün kıldı.

Bu kampanyanın ardından Ermeni Lejyonu, ilk kararlara göre Anadolu'ya (Küçük Asya) konuşlandırıldı. Yerel sivillerle ve örgütlenmemiş Türk milisleriyle çatışmaya karışan Adana ve Mersin şehirleri çevresinde aktiflerdi.

Fransız Yabancı Lejyonu
Ermeni Gönüllü Tugayları
Müslüman-Türk katliamları
Türk düşmanlığı

Ermeni Sorunu veya Ermeni Meselesi, Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye dönemine uzanan, Türk devletleriyle Batı ülkelerinin arasında siyasi bir yaklaşımla ele alınan Ermeni konusudur. Osmanlı döneminde Ermeni vatandaşlarının hakları olarak sunulan, daha sonra ise I. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan Ermeni Kırımı'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilerin devlet yönetimi tarafından kasıtlı ve emirler dahilinde öldürüldüğü ve bu sebeple olayların soykırım niteliğinde olduğu iddiası ile içeriği politik ve hukuksal açıdan karmaşıklaşan, bu yeni iddiaya ilişkin olarak ise Türkiye tarafından yapılan "karşı iddia" ya da "açıklama" ile bu ölümlere "sistemli bir devlet politikası değil, savaş koşulları, hastalıklar, iklim, bölgedeki çete ve aşiretlerin saldırıları ve Ermenilerin zorunlu göçünü kolaylaştıracak imkânların bulunmaması" gibi etkenlerin sebep olarak gösterilmesi ile bugünkü halini alan konudur.
Avrupa tarihinde kullanılan bu terim diplomatik çevreler ve zamanın popüler basını içinde Berlin Kongresi'nden başlayarak "Şark Meselesinde olduğu gibi Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki konumlarını ve benimsenen bakışı" ifade etmekteydi. Ancak Ermeni meselesi "beraber yaşadıkları komşu toplumlardan korunması ve Ermenilerin hak ve özgürlükleri" anlamında öne sürülmekteydi.

Osmanlı İskan Politikası ve Ermeni Sorunu

Ermeni Soykırımı'nı Anma Günü (Ermenice: Եղեռնի զոհերի հիշատակի օր), her yıl 24 Nisan tarihinde başta Ermenistan olmak üzere  Kanada, Fransa ve Ermeni diasporası'nın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Ermeni Kırımı'nda ölen kurbanları anmak için düzenlenen ulusal törenler. Ermenistan'ın başkenti Erivan'da yüz binlerce insan Tsitsernakabert Soykırım Anıtı'na yürüyerek ziyaret eder ve ebedî aleve çiçekler koyar.

24 Nisan 1915'te İstanbul'daki Ermeni toplumundan 2234 kişinin tutuklanarak tehcir edilmesi nedeniyle Ermeni tehcirinin başlangıç günü olarak kabul edilmektedir.

Ermeni Soykırımı'nın 100. yıldönümü (Ermenice: Hayots tseghaspanutyan haryurerord tarin Հայոց ցեղասպանության 100-ամյակ reforme edilmiş ortografide ve Հայոց ցեղասպանութեան 100-ամեակ klasik ortografide) 24 Nisan 2015'te anılmıştır.

Ülkede 23 Nisan 2011'de Ermeni Soykırımı'nın 100. yıldönümü anlamalarını koordine etmek amacıyla başkanlık kararnamesiyle bir komisyon kurulmuş ve başına Ermeni Soykırımı Müzesi müdürü Hayk Demoyan geçirilmiştir. Komisyonun ilk toplantısı 30 Mayıs 2011'de devlet başkanı Serj Sarkisyan'ın yönetiminde yapılmıştır.
Ermenistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Şavarş Koçaryan, Haziran 2012'de "gösterilen çaba yalnızca ülkemiz ve diaspora için değil, tüm dünya için önemlidir. İnsanlığa karşı işlenmiş ve cezasız kalmış suçlar ve bunların inkârı bu tip olayların yeniden yaşanmasına zemin hazırlar." ve "soykırımı inkâr ederek çağdaş Türkiye'nin liderleri, soykırım suçunu işleyen Osmanlı yönetimini temsil etmektedir." demiştir.
5 Temmuz 2013'te, Erivan'da Diaspora Bakanlığı'nın düzenlediği soykırım anmalarıyla ilgili avukatlara verilen bir forumda Ermenistan başsavcısı Aghvan Hovsepyan şunları söylemiştir:

Doğrusu Ermenistan Cumhuriyeti kaybettiği toprakları iade almalı ve Ermeni Soykırımı kurbanları maddi tazminatlar almalıdır. Ancak tüm bu talepler yasal bir zemine oturmak zorundadır. Güçlü bir şekilde inanıyorum ki soykırım mağdurlarının yakınları maddi tazminat almalı, Türkiye topraklarında mucize eseri korunmuş kiliseler ve kiliselere ait topraklar Ermeni Kilisesi'ne iade edilmeli ve Ermenistan Cumhuriyeti kaybedilen toprakları geri almalıdır.
ArmeniaNow haber ajansı tarafından bu Ermenistan'ın Türkiye üzerinden resmi seviyede ilk toprak talebi olarak yorumlanmıştır. Erivan'daki Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksütyun) Uluslararası Sekreteryası Bürosu Müdürü Giro Manoyan'a göreyse bu olay üzerinden Ermenistan'ın Türkiye'den resmi toprak talebi yaptığını söylemek güçtür.
Hovespyan'a yanıt olarak Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı 12 Temmuz 2013'te şu açıklamalarda bulunmuştur:

Başsavcılık gibi önemli bir resmi makamı işgal eden bir yetkilinin yaptığı bu açıklama, komşusu Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerine dair Ermenistan’da hakim sorunlu zihniyeti yansıtmakta ve bu ülkenin BM ve AGİT başta olmak üzere üyesi bulunduğu uluslararası örgütlere karşı üstlenmiş olduğu yükümlülüklere de ters düşmektedir. Şu çok iyi bilinmelidir ki, Türkiye’den toprak talebi kimsenin haddine değildir.
2013 başkanlık seçimlerindeki muhalefet adayı Raffi Hovannisian:

100. yıldönümü mücadelenin sonu demek değil. Mücadele süreğen. 100. yıldönümü bir sınırlama dönemi değil; Türkiye'nin bir önkoşul olmadan bedel ödeye zorlaması ve Ermeni halkının zaferini kabul etmesine dair bir işaret.
1998-2008 arası Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanian'ın 2013'teki bir konuşmasına göre:

Politikamız, maneviyatımız ve toplumumuzun tümüne vurguda bir değişimin farkına varıldı. Soykırımın tanınmasından sonuçların bertaraf edilmesine giden en uygun zaman. Bu haklarımızı savunmada hırslı olmak ve maddi, manevi, entelektüel ve ahlaki kayıpları tazmin etmek demek.

Lübnan kökenli Kilikya Katolikosu I. Aram Mayıs 2011'de 100. yıl dönümüne dair soykırım herhangi bir gün değildir ve Ermeni organizasyonları ve kurumları eylemlerimiz ve sözcüklerimiz hakkında etraflıca düşünmelidir demiştir. I. Aram ayrıca "davranışlarımızı değiştirmeliyiz" demiş ve Ermenistan'a şu çağrıda bulunmuştur:

...bir devlet olarak hareket etmek için, diaspora görevlerini daha açık yerine getirmeli ve tüm Ermeniler birleşmelidir. İnsanlarımızın talebi olan Ermeni Soykırımı'nın tanınması dünyaya sunulmalıdır. Birleşmeli ve sadece taleplerimizi konuşmalıyız.
Katolikos şunları açıklayarak devam etmiştir:

100 yıl boyunca soykırımı hatırlamayı vurguladık. Mumlar yandık, anma etkinlikleri düzenledik ve kitaplar bastık. Bu önemli etkinlikler gençliği kutsal ahit ve şehitlerimizin ruhlarıyla dolduracak. Münferit olarak sadece bu konuya odaklanmamalıyız. 100 yıl boyunca insanlara eylemlerimizi, lobiciliğimizi ve sesimizi yükseltmeyi gösterdik. Bu etkinliklere değişik açılardan devam etmeyi umuyoruz. Ayrıca tazminler konusundaki talebimizi vurgulamak zorundayız.

Temmuz 2013'te Ermeni Soykırımı'nı 1965'te ilk tanıyan Uruguay'ın başkenti Montevideo'da Ermeni Soykırımı Müzesi inşaatı başlamıştır ve bu müzeyle ülke Ermenistan'la birlikte devlet inisiyatifiyle açılmış soykırım müzesine sahip ilk ülke olacaktır. Uruguay Eğitim ve Kültür Bakanlığı ve ülkedeki Ermeni toplumunun inşaatı soykırımın 100. yılında bitirmesi beklenmektedir.
Eylül 2013'te Pasaneda Kent Konseyi 24 Nisan 2015'te bitirilmesi beklenen bir soykırım anıtı inşası için bir önergeyi onaylamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti Washington, DC'de 2015 yılı içinde Amerika Ermeni Soykırımı Müzesi açılması beklenmektedir. Bununla birlikte Kaliforniya'daki Montebello Soykırım Anıtı'nın 2015'te "tarihi simge" unvanı alması beklenmektedir.

23 Nisan 2015'te Ermeni Apostolik Kilisesi Eçmiadzin'deki Eçmiadzin Katedrali'nin dışında bir seremoni düzenlemiş ve Ermeni Soykırımı mağdurlarını aziz ilan etmiştir. Seremoni cinayetlerin başladığı gün başlamış ve yerel saatte 19:15'teki sembolik zamanda 100 kez çan çalınmasıyla sonlanmıştır. Bu tarih ve saatte tüm dünyadaki Ermeni Kiliselerindeki 100 kez çan çalma ayini yalnızca Türkiye'deki kiliselerde yapılmamıştır. Eçmiadzin'de 1.5 milyon insanın aziz ilan edilmesi kilise tarafından son 400 yılda yapılan ilk aziz ilan etme seremonisidir. Katolikos II. Karekin "soykırım şehitlerinin aziz ilan edilmesi hayata yeni bir nefes ve lütuf getirmiş ve ulusal ve dini yaşamımıza nimet getirmiştir. İsa adına ölen Ermeni şehitlerin kanı sarsılmaz inançta ve çöl kumundaki yurtseverlikte mühürlenmiştir" demiştir. Tarihin en büyük kutsamasındaki etkinliğe katılanlar arasında Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan da vardır.

Resmi
15 Ocak 2014'te Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, büyükelçilere hitap ettiği bir konuşmasında şunları söylemiştir:

Önümüzdeki yıl da 1915'in yüzüncü yılına ulaşacağız. 1915 olayları olarak bilinen hadiselerin de yüzüncü yıl etkinliklerine şahit olacağız. Ermeni diasporası 1915 olaylarını farklı ve tek yanlı aksettirmek, siyasi kampanyaya dönüştürmek için hazırlıklarını yapıyor. Bu kara propagandaya karşı dik duruş sergileyeceğiz.
Her yıl, 15 Ocak'ta, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Ermenileri Patriği bir mesaj gönderir. 15 Ocak 2021'de, Cumhurbaşkanı Erdoğan, mesajını şöyle tamamladı:

Birinci Dünya Savaşı'nın zor şartlarında hayatlarını kaybeden Osmanlı Ermenilerini saygıyla yad ediyor, torunlarına taziyelerimi sunuyorum. [...] Sevinçleri paylaşmak, acılara ortak olmak, tarihten doğru dersleri çıkararak geleceği inşa etmek bizlerin elindedir. Türkiye, bu hususta üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edecektir. Milletimizin ayrılmaz bir parçası olan Ermeni vatandaşlarımıza ülkemizin yürüttüğü bu mücadeleye verdikleri samimi destek için teşekkür ediyorum. Bu düşüncelerle Birinci Dünya Savaşı'nda yitirdiğimiz Osmanlı Ermenilerini bir kez daha saygıyla anıyor, yakınlarının acılarını paylaşıyor, hepinize en kalbi selam ve muhabbetlerimi iletiyorum.
2014'ten bu yana her yıl 24 Nisan'da (Ermeni Soykırımı'nı Anma Günü) Recep Tayyip Erdoğan resmi taziye mesajı gönderir: "Birinci Dünya Savaşı’nın dayattığı zorlu koşullarda hayatını kaybeden Osmanlı Ermenilerini anmak üzere bugün İstanbul Ermeni Patrikhanesinin çatısı altında toplanmış bulunuyorsunuz. Vefat eden Osmanlı Ermenilerini bir kez daha saygıyla yâd ediyor, hayatta olan yakınlarına samimi taziyelerimi iletiyorum."; Resmi olmayan

Türk gazeteci Mehmet Ali Birand:

Ermeniler, Soykırım iddialarında yavaş yavaş işin sonuna geliyorlar. 100 yıldır hiç bıkmadan usanmadan ve başarılı şekilde, bir karınca çalışkanlığı ile iddialarını dünya'ya kabul ettirdiler. Yaşadıklarını, acılarını anlatırlarken, bizler ne olup bittiğini kendi kendimize dahi tartışmadık. Kafamızı kuma soktuk ve bugünlere geldik. İddiaları inandırıcı şekilde yanıtlayamadık. Davayı kaybettik.
Türkiye Yahudisi iş insanı İshak Alaton:

2015’e üç var... 
Üç yıl su gibi geçer. 
24 Nisan 2015’e doğru yol alırken alışılagelmiş inkâr politikamıza devam edip kaçacak delik aramaktansa farklı davranalım. 
Öncelikli hareket edip, boğayı boynuzlarından kavramak için örgütlenelim. 
Ayıp oluyor artık... 
Geçmişi ile yüzleşmekten korkan, büyümemiş, güdük kalmış çocuklar gibi davranmaktan ben yoruldum. 
Sesimizi yükseltelim. 
Ülkemize ve toplumumuza saygınlık kazandırmak, gelecek kuşaklara karşı borcumuzdur. 
Doksan yıl boyunca sayısız günahlar işledik. 
İskeletleri dolaplara yığıp kapılarını kilitledik. 
Doksan yıldır, kafamız kuma gömülü, dünya kör ve sağır diyoruz. 
Gerçeklerle yüzleşmekten korkuyoruz. Bizlere korkmayı öğrettiler. 

İskeletler, dolap içinde çürüdüler, yayılan kokular dayanılmaz hale geldi. Ben artık nefes alamıyorum. Ya sizler?
Soykırımın ana suçlularından Cemal Paşa'nın torunu Hasan Cemal 2013'te "Türkiye devlet olarak Ermenilerden özür dilemelidir." demiştir.

Ermenistan'daki törenlere 60 ülkeden 600'den fazla kişinin katılması bekleniyor. Buna Fransa, Kıbrıs, Polonya, Rusya ve Sırbistan başkanları ve heyetleri dahil.
System of a Down Ermeni Soykırımının 100. yıl anma töreni için Ermenistan'ın başkenti Erivan'da Cumhuriyet Meydanı'nda sahne aldı. Konser yerel saat ile 19.15'te dünyadaki bütün Ecmiadzin kiliselerind

Ermeni Soykırımı'nın reddi, Ermeni Kırımı'nın soykırım olarak tanımlanamayacağını savunan veya iddiaların bilimsel yollarla, belgelerle açıklanması gerektiğini savunan tezdir. Ermeni Soykırımı'nın reddi, bazı ülkelerde tamamen yasaklanmışken bazı ülkelerde soykırım olduğunu ifade etmek hoş karşılanmamaktadır. Pek çok kaynakta ölen insanların sayısı soykırım olduğuna kanıt olarak gösterilmektedir. Ancak bazı araştırmacılara göre de bir soykırım söz konusu değildir. Bu yaklaşımda olanlar, zamanın hükûmetinin bir Ermeni Tehciri gerçekleştirdiğini, olumsuz şartlardan dolayı birçok insanın öldüğünü söylemektedir.
Türkiye ve Azerbaycan, Osmanlı hükûmetinin Ermenilere karşı bir yok etme politikası izlediğini reddetmektedir. Türkiye, I. Dünya Savaşı sırasında pek çok Ermeninin öldüğünü belirtmekle birlikte, Türklerin de öldüğünü ve ölen Ermeni sayısının abartıldığını, iki tarafın da Birinci Dünya Savaşı'nın ortamı dolayısıyla katliamlara giriştiğini ifade etmektedir.
Ermeni Soykırımı'nın reddi; İsviçre, Kıbrıs Cumhuriyeti, Slovakya ve Yunanistan'da yasaktır.

Türk okullarında (devlet ya da özel) Millî Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmış ders kitapları kullanılması zorunludur. Devletin, bu durumu resmî retçi yaklaşıma desteği artırmak, Ermenileri kötülemek ve onları düşman olarak göstermek amacıyla kullandığı iddia edilmektedir. Ders kitaplarında, Osmanlı tarihinin bir parçası olmalarına rağmen Ermenilerden bazı dönemlerde söz edilmemiştir. Ermeni Kırımı, 1980'lerden bu yana ders kitaplarında "1915 olayları" adı altında tartışılmaktadır ve suç isnadı, Osmanlı hükûmeti dışındaki diğer güçlere yöneltilerek Ermenilerin ihanet ettiği veya tehdit oluşturdukları iddia edilmiştir. Bazı ders kitaplarında tehcirlerin gerçekleştirildiği ve Ermenilerin öldüğü kabul edilerek bu tehcirin gerekliliği ortaya koyulmuştur. 2005 yılından bu yana ders kitaplarında Ermenilerin, Müslüman Türklere soykırım yaptığı yönünde ifadeler yer almaktadır. Bunun sebebi ise 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Ermenilerin, Amerikan Başkanı Wilson'un yayınladığı ilkelerin 12. maddesine güvenerek doğuda bulunan vilayetlerdeki Müslüman nüfusunu azaltıp çoğunluk oluşturarak bağımsız bir Ermeni devleti kurma isteğidir. Mevzubahis soykırım iddiası çeşitli kaynaklarda geçmektedir

Ermeni Kırımı terminolojisi
Soykırımların İnkârının Cezalandırılmasına İlişkin Yasa
Perinçek-İsviçre Davası

Özel

Genel
Turan, Ömer; Öztan, Güven Gürkan (2018). Devlet aklı ve 1915: Türkiye'de "Ermeni Meselesi" anlatısının inşası. İletişim Yayınları. ISBN 978-975-05-2349-6. 
Ekmekçioğlu, Lerna (2016). Recovering Armenia: The Limits of Belonging in Post-Genocide Turkey (İngilizce). Stanford University Press. ISBN 978-0-8047-9706-1. 
Göçek, Fatma Müge (2015). Denial of Violence: Ottoman Past, Turkish Present and Collective Violence Against the Armenians, 1789–2009. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-933420-9. 
Dixon, Jennifer M. (2010b). "Education and National Narratives: Changing Representations of the Armenian Genocide in History Textbooks in Turkey". International Journal for Education Law and Policy. 2010 Special Issue: 103-126. 4 Mart 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Eylül 2021. 
Aybak, Tunç (2016). "Geopolitics of Denial: Turkish State's 'Armenian Problem'" (PDF). Journal of Balkan and Near Eastern Studies. 18 (2): 125-144. doi:10.1080/19448953.2016.1141582. 20 Temmuz 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)26 Eylül 2021. 
Galip, Özlem Belçim (2020). New Social Movements and the Armenian Question in Turkey: Civil Society vs. the State. Springer International Publishing. ISBN 978-3-030-59400-8. 
Cheterian, Vicken (2018a). "Censorship, Indifference, Oblivion: the Armenian Genocide and Its Denial". Truth, Silence, and Violence in Emerging States. Histories of the Unspoken (İngilizce). Routledge. ss. 188-214. ISBN 978-1-351-14112-3. 
Gürpınar, Doğan (2016). "The Manufacturing of Denial: the Making of the Turkish 'Official Thesis' on the Armenian Genocide Between 1974 and 1990". Journal of Balkan and Near Eastern Studies. 18 (3): 217-240. doi:10.1080/19448953.2016.1176397. 
Bilali, Rezarta (2013). "National Narrative and Social Psychological Influences in Turks' Denial of the Mass Killings of Armenians as Genocide: Understanding Denial". Journal of Social Issues. 69 (1): 16-33. doi:10.1111/josi.12001.

Ermeni Soykırımı'nın tanınması, Osmanlı İmparatorluğu'nda, çoğunlukla 1915'te olmak üzere devletin son dönemlerinde Ermeni tebaaya yönelik sistematik olarak gerçekleşen katliam ve zorunlu göçlerin bazı ülkelerce, soykırım olarak siyaseten kabulüdür. Holokost ve soykırım üzerine çalışan birçok tarihçi ve akademik kuruluş, olayların Ermeni Soykırımı şeklinde adlandırılmasında fikir birliğine varmışlardır. Hükûmetlerin katliamları soykırım olarak tanımasında tarihçilerin görüşleri kadar, ülkelerinde yaşayan Ermeni toplulukların lobicilik faaliyetleri de etkili olmaktadır. Yaşanan olayların soykırım olduğu görüşünü doğrudan reddeden ülkeler Türkiye ve yakın ilişkiler sürdürdüğü Azerbaycan ile Pakistan'dır; Türkiye ile Azerbaycan yaşanan olayların soykırım olarak herhangi bir ülke tarafından tanınması durumunda açıkça o ülkeleri ekonomik ve diplomatik yaptırımlarla tehdit etmektedir. Aynı şekilde Türkiye ile siyasi ilişkileri kötü gitmekte olan veya ihtilafa düşmüş bazı ülke ve kuruluşlar siyasi misilleme olarak kimi zaman yaşanan olayları soykırım olarak tanımayı bir koz olarak öne sürmekte veya soykırım olarak doğrudan tanımaktadır.
2019 yılı itibarıyla Almanya, Brezilya, Fransa, İtalya, Kanada ve Rusya'nın ve 29 ülkenin yanı sıra ABD Başkanı Joe Biden'ın 24 Nisan 2021 tarihli konuşmasıyla ABD tarafından da resmen tanınmıştır.

BM Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu
Avrupa Konseyi (1998, 2001)
Avrupa Parlamentosu (1987, 2000, 2002, 2005, 2015)
Dünya Kiliseler Konseyi
İnsan Hakları Derneği
YMCA Avrupa Birliği
Permanent Peoples' Tribunal
Mercosur Parlamentosu (2007)

Amerika Birleşik Devletleri'nde, 13 Mart 2022 itibarıyla 50 eyaletin tamamı Ermeni Soykırımı'nı resmi olarak tanımaktadır.

Birleşik Krallık'ın parçaları olan Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda soykırım olarak tanımlamaktadır. 20 Nisan 2007'de, Bask Parlamentosu soykırım olarak tanımlayan bir deklarasyon yaptı. Avustralya'nın Yeni Güney Galler eyaleti Ermeni Kırımı'nı bir soykırım olarak kabul ediyor.

2014'ten bu yana her yıl 24 Nisan'da (Ermeni Soykırımı'nı Anma Günü) Recep Tayyip Erdoğan resmi taziye mesajı gönderir: "Birinci Dünya Savaşı’nın dayattığı zorlu koşullarda hayatını kaybeden Osmanlı Ermenilerini anmak üzere bugün İstanbul Ermeni Patrikhanesinin çatısı altında toplanmış bulunuyorsunuz. Vefat eden Osmanlı Ermenilerini bir kez daha saygıyla yâd ediyor, hayatta olan yakınlarına samimi taziyelerimi iletiyorum."

Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları veya Ermeni Soykırımı için Adalet Komandoları (ESAK) (İngilizce: Justice Commandos of the Armenian Genocide (JCAG)) veya Ermeni Devrimci Ordusu (EDO) (İngilizce: Armenian Revolutionary Army (ARA)), 1975 ve 1983 yılları arasında faaliyet göstermiş sağcı ve aşırı milliyetçi Ermeni gerilla örgütü. Amaçları, Türkiye tarafından Ermeni soykırımının tanınması ve Türkiye'nin bir kesim arazisi üzerinde bağımsız Ermenistan'ın kurulması olmuştur. ABD, Fransa, Avusturya, Portekiz, Sırbistan ve Belçika'da Türk diplomatlara karşı saldırılarda bulunmuştur.
Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda meslektaşları olan ASALA örgütü gibi ESAK, Lübnan İç Savaşı süresinde oluşturulmuştur Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnak Partisi) ile bağlı olduğunu söylemişler. Ancak Marksist ASALA'dan farklı olarak, ESAK yurtdışındaki Ermenilerin Sovyet Ermenistanı ile iş birliğine karşı çıkmıştır.

22 Ekim 1975, Viyana, Avusturya: Türkiye'nin Avusturya Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, ofisinde suikasta kurban gitti.
24 Ekim 1975, Paris, Fransa: Türkiye'nin Fransa Büyükelçisi İsmail Erez suikasta kurban gitti. Saldırıda arabasının sürücüsü Talip Yener de öldü.
28 Mayıs 1976, Zürih, İsviçre: İki bomba, Garanti Bankası'nın ofisine ve Türkiye Büyükelçiliği Çalışma Ataşesi'ne büyük hasar verdi.
29 Mayıs 1977, İstanbul, Türkiye: tren istasyonunda ve havaalanında çifte bombalama beş kişiyi öldürdü ve 64 kişiyi yaraladı.
9 Haziran 1977, Roma, İtalya: Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Taha Carım suikasta kurban gitti.
2 Haziran 1978, Madrid. İspanya: Türkiye'nin İspanya Büyükelçisi Zeki Kuneralp'in aracı saldırıya uğradı. Eşi Necla, emekli Türkiye Büyükelçisi Beşir Balcıoğlu ve şoförleri Antonio Torres öldürüldü. Kuneralp arabada değildi. Christopher Walker, 'tüm terörizmde olduğu gibi, ailesi, Osmanlı sonrası Türkiye'nin farklı milliyetleri arasında yakınlaşma arayışında etkili olan Zeki Kuneralp'in eşi gibi, genellikle şaşırtıcı derecede uygunsuz insanları öldürdü' diye yazmıştı.
12 Ekim 1979, Lahey, Hollanda: Türkiye'nin Hollanda Büyükelçisi Özdemir Benler'in oğlu Ahmet Benler suikasta kurban gitti. Saldırının sorumluluğunu aynı zamanda Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu (ASALA) üstlendi.
22 Aralık 1979, Paris, Fransa: Fransa'daki Türk turizm ataşesi Yılmaz Çolpan suikasta kurban gitti.
20 Ocak 1980, Madrid, İspanya: Madrid Havaalanında birkaç bomba patladı ve on iki kişi yaralandı.
6 Şubat 1980, Bern, İsviçre: Türkiye'nin İsviçre Büyükelçisi Doğan Türkmen saldırıya uğradı. Türkmenler hafif yaralarla kurtuldu. Max Hraïr Kilndjian, Aix-en-Provence mahkemesi tarafından suç ortağı olarak iki yıl hapis cezasına çarptırıldı.
17 Nisan 1980, Roma, İtalya: JCAG silahlı adamları, Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel'e ateş açarak onu ciddi şekilde yaraladı ve koruması Tahsin Güvenç'i hafif şekilde yaraladı.
6 Ekim 1980, Amerika Birleşik Devletleri: Harut Sasunyan, Türk Başkonsolosu Kemal Arıkan'ı öldürmeye teşebbüs etti. Sasunyan 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı; kardeşi Hampig 'Harry' Sassounian, 1982'de Kemal Arıkan'a suikast düzenledi ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı (2021'de şartlı tahliye edildi).
12 Ekim 1980, New York, Amerika Birleşik Devletleri: Birleşmiş Milletler Plaza'daki Türk Merkezi'nin önüne park edilmiş çalıntı bir arabanın altına yerleştirilen bomba, saat 16:50'de, yüzlerce çalışan ve turistin Birleşmiş Milletler binasını terk etmesinden birkaç dakika önce patladı. 17:00'da kapanıyor Dokuz dinamit gücünde olan bomba, otomobili parçalayarak aracın parçalarını her yöne fırlattı; araçtan geriye kalan tek şey arka tampon. Patlamadan çıkan alevlerin yanı sıra uçuşan metal ve cam parçaları beş Amerikalıyı yaraladı. Patlama, caddenin karşısına park etmiş bir aracı tahrip etti ve 11 katlı Turkish Center'da ciddi hasara neden oldu ve B'nai B'rith, Chase Manhattan Bank, African American Center, bir seyahat dahil olmak üzere yakındaki binaların camlarını patlattı. ajans ve çok sayıda apartman kompleksi. New York Şehri Polis Departmanı Şef Yardımcısı Milton Schwartz, 'Daha fazla insanın yaralanmamış olması kesinlikle şanslı' dedi. ABD'nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Donald McHenry, saldırıları 'vahşi ve hesaplı terörizm' olarak kınadı. New York Belediye Başkanı Edward Koch, olayın 'ne şekilde olursa olsun ve kime karşı yöneltilirse yöneltilsin tüm terörizmin kınanması ve cezalandırılması gerektiğini güçlü bir şekilde gösterdiğini' ifade etti.
12 Ekim 1980, Los Angeles, Amerika Birleşik Devletleri: Ali Öndemir adlı bir Türk-Amerikalı'ya ait bir seyahat acentesi olan Imperial Travel'ın ofisleri bir bombayla kısmen yok edildi; bir turist yaralandı.
17 Aralık 1980, Sidney, Avustralya. Motosikletli iki silahlı kişi, Türk başkonsolosunu ve korumasını vurarak öldürdü. Konsolos Şarık Arıyak o gün bir ölüm tehdidi almış ve korumasıyla araba değiştirecek kadar ciddiye almıştı. Motosikletçiler korumaya ateş açtılar, sonra amaçladıkları hedefi vurmadıklarını anladılar, Bay Ariyak'ın kaçan arabasını yakaladılar ve ön camdan birkaç el ateş ederek onu anında öldürdüler. Kimse yakalanmadı. Suikastçılar gazeteye yaptıkları telefon görüşmesinde Türk diplomatlarına ve Türk kurumlarına saldırmaya devam edeceklerini söylediler.
3 Haziran 1981, Orange, California, Amerika Birleşik Devletleri: Bir Türk halk dansları ve müzik gösterisinin yapılacağı Anaheim'daki Orange County Kongre Merkezi'nde bir bomba patladı ve büyük hasara yol açtı. İki gün önce, bomba tehditleri San Francisco'daki bir başka Türk gösterisinin iptal edilmesine neden oldu.
20 Kasım 1981, Los Angeles, Amerika Birleşik Devletleri: 8730 Wilshire Blvd, Beverly Hills adresindeki Los Angeles Türk konsolosluğunun bulunduğu yerde bir bomba büyük hasara yol açtı. Serge Samionian, Sekreter  Toplam ölü sayısı 25'dir.

Ermeni Kırımı sırasında hayatını kaybedenlerin anısına yapılmış anıtların listesidir.

Aşağıdaki tabloda, soykırım kurbanlarının anısına ithaf edilen dünyanın birçok yerindeki önemli anıtlar sıralanmıştır. 

Lübnan’ın Bzoummar kentindeki Ermeni Katolik Patrikhanesi’nde bulunan bir anıt haçkar (1960)
Buenos Aires, Arjantin’deki Ermeni Soykırımı Anıtı (1985)
Lübnan’ın Bzoummar kentindeki Ermeni Katolik Patrikhanesi’nde yapılan yardım çalışması (1993)
Hollanda’nın Assen kentindeki De Boskamp Mezarlığı’nda bulunan Ermeni Anıtı (24 Nisan 2001)
Cardiff, Galler’deki Galler Soykırım Anıtı (2007)
İspanya’nın Valensiya kentindeki Mislata’da bulunan anıt (2010)
Scottsdale, Arizona’daki Aziz Abgar Kilisesi’ndeki anıt (2011)
Los Angeles’taki Ermeni Soykırımı Anıt Meydanı, henüz tamamlanmadı
Amerika Ermeni Soykırımı Müzesi, henüz açılmadı
Slovakya’nın Bratislava kentindeki Petržalka semtinde bulunan anıt (2011)
Slovakya’nın Košice kentindeki anıt (2016)
Décines-Charpieu'daki Ermeni Soykırımı Anıtı, 24 Nisan 1915 Caddesi, Décines-Charpieu, Fransa
Ermeni Soykırımı Anıtı, Paul Mistral Parkı, Grenoble, Fransa
Anıt, Ermeni Soykırımı Caddesi, Chasse-sur-Rhône, Auvergne-Rhône-Alpes, Fransa
Ermeniler, Yunanlılar ve Asurluların Soykırımı Anıtı, Anma Parkı, Berlin, Almanya
Ermeni Soykırımı Anıtı, Nairyan Caddesi, Seven, Ermenistan
Fransa’nın Nîmes kentindeki haç şeklindeki anıt (2022)
İsrail’in Hayfa kentindeki Ermeni Soykırımı Meydanı (2023)
Ermeni Soykırımı Anıtı, Costa Mesa, Kaliforniya (2015)

Ermeni Ulusal Enstitüsü: Ermeni Soykırım Anıtı9 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

I. Dünya Savaşında Ermeni İsyanları, Taşnak, Armenakan, Hınçak Ermeni partilerinin faaliyetleridir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu karşısına Ermeni ulusal örgütleri Ermeni milisleri (partizan gerilla müfrezeleri) ile karşı faaliyetler yürütmüş, ayrıca Rus İmparatorluğunda oluşan Ermeni gönüllü birliklerine katılarak Rus Kafkasya Ordusu'na destek vermiştir. 14 Kasım 1922 tarihli New York Times gazetesi, Birinci Dünya Savaşı'nda 200.000 Ermeni'nin İtilaf Devletleri ordularında veya İtilaf Devletleri tarafında savaşan bağımsız birliklerde savaştığını yazdı.
1914-1918 yılları arasında ayaklanmalar sonucunda halklar arasında çıkan çatışmalarda Doğu Anadolu Bölgesi ve Kafkasya'dan 1.200.000 Müslüman göçmen durumuna düşmüş. 1.000.000 Kafkasya Müslümanlarından Anadolu'ya gelen 130.000 sivil ölmüştür. Yolda salgın hastalık, açlık, sefalet ve Ermeni çeteleri yüzünden kırılanlar tahmini olarak eklendiğinde ölü miktarı 523.000 Müslüman Türk'tür.

Louise Nalbandian'a göre, bütün dünyada, Fransız İhtilali'nden sonra belirginleşen milliyetçilik hareketleri Osmanlı İmparatorluğu'nda etkisini gösterir. Bunun sonucu olarak, önce Sırplar, Rumlar, Araplar ve sonra Arnavutlar kendi millî toplumunu devlet olarak kurmak için hem birbirleriyle hem de Osmanlı Devleti ile fikren ve fiilen çatışmaya girdi. 19. yy.'dan 20. yy.'a geçildiği yıllarda Rumlar Sırplar, Bulgarlar Balkan Savaşları'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'ndan siyasi olarak tamamen ayrıldılar. Müslüman olmayan topluluklardan, fiziki olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun Türkiye topraklarına yakın olmaları nedeniyle, yalnızca Ermeniler bu anlamda bağımsız olamadılar. Ermeniler gelişen milliyetçilik hareketlerinin etkisinde bağımsızlıklarını kazanmak için Hınçak ve Taşnak millî teşkilatlarını kurdu. Bu teşkilatların yöntemleri ve amacı önce Müslümanlarla Ermenileri birbirine düşürmek, isyan çıkarmak ve böylece Avrupa devletlerini silahlı müdahaleye zorlayarak, onların müdahalesi ve yardımı ile Doğu Anadolu'da Ermeni Devleti kurmaktı.

Osmanlı Devleti Doğu Anadolu'dan başlayarak Kafkaslara uzanan Kafkas Cephesindeki amacı 93 Harbi'nden beri Rusya'nın elinde olan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum illerini geri almaktı. Ayrıca Rusları bu cepheye güç transferi yapmak zorunda bırakarak Almanların Doğu Cephesi'ndeki hareketlerini hafifletmek amacı gütmüştü.  Ermeni İsyanları 3. Ordunun bir bölümünü Ruslara karşı kullanmak yerine iç sorunlara ayırmasına ve Rusların bu cephede hareketlerini hafifletmesine yardımcı olmuştur.
Ermeni Ulusal Hareketi, Ermeni devrimci hareketi veya Ermeni ulusal kurtuluş hareketi olarak bilinen Ermeni milliyetçiliğini savunan Ermenilerin tarihte kurulmuş olan Ermeni devletlerinin kapsadığı bölgelerde, bunlar Doğu Anadolu ve Kafkasya'da, yeniden bir Ermeni devleti kurma amacıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nda milliyetçilik duygularının yükselişiyle ilk olarak Yunan hareketinden başlayarak diğer grupların katılmasıyla genişlerken, doğuran faktörler açısından Ermeni ulusal hareketi Yunan ulusal hareketine, diğer etnik gruplardan daha benzer şekilde gelişmiştir. Ermeni sorununa Avrupalı güçlerin katılımı Ermeni ulusal kurtuluş ideolojisini Ermeniler arasında bastırılmış haklar fikri üzerinde sağlamış ve Ermeni ulusal kimliğinin dönüşümünü "Ermeni halkının özgürlüğü (freedom)" yönünde etkilemiştir.

1780 Zeytun Ermenileri, Osmanlı İmparatorluğu yönetimine karşı ilk silahlı isyanında bulunmuştur.
Armenekan Partisi, 1885 yılında 1880 yılında kurulan Ermeni Yurttaşlar Birliği adlı gizli bir Ermeni derneğinin de kurucusu olan Ermeni Mıgırdiç Portakalyan tarafından Van merkezli olmak üzere kurulmuştur. Bu organizasyon "Kan dökmeden hürriyet elde edilemez" sloganını benimsemiş ve ihtilal yolu ile bağımsız Ermeni devletini kurmayı amaçlamıştır. Zaman içinde öne çıkan Taşnak ve Hınçak Komiteleri bu organizasyondan eleman transferi yapmıştır.
Ermeni Devrimci Federasyonu (Tashnagtsutiun, Taşnaksutyun) Ermeni radikal milliyetçi Ermeni bağımsızlığını sağlamak amacıyla 1890'da kurulan  örgüt. 1894'te Federasyon Diyarbakır'a bağlı Sason'da Osmanlı yönetimine karşı silahlı bir direniş örgütledi. 1895'te aynı amaçla Van kentinde bir ayaklanma düzenlendi. 26 Ağustos 1896'da Papken Süni önderliğinde bir grup fedai İstanbul'da Osmanlı Bankası'nı basarak dünya kamuoyunun ilgisini çekmeyi denediler. Bu olaylar sayesinde daha önceden etkin olan Hınçak ve Armenakan gibi örgütleri kenara iterek Ermeni ulusal hareketinin önderliğini ele geçirdi. 21 Temmuz 1905 Yıldız suikast teşebbüsü II. Abdülhamit'e karşı günü Ermeni sempatizanı Belçikalı Edward Jorris önderliğinde Taşnak örgütü tarafından Cuma selamlığından önce Yıldız Camii önünde düzenlenen suikast girişiminde bulunmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan Birinci Dünya Savaşı'na kadar olan sürede Ermenilerin fail veya mağdur sıfatıyla dahil oldukları çeşitli şiddet olayları ve bunlara bağlı gelişmeler yaşandı:

20 Haziran 1890: Katolik Ermenilerden gelen ihbar üzerine Ermeni kilisesinde ve Sansaryan Okulu'nda silah araması yapıldı. Bu sırada iki asker öldürüldü, üç asker yaralandı. Bunun üzerine Ermeniler ve Müslümanlar arasında kavga çıktı; 8 Ermeni ve 2 Müslüman öldü, 60 Ermeni ve 45 Müslüman yaralandı.
15 Temmuz 1890: İstanbul, Kumkapı'da haç yortusu için toplanan Ermeni cemaati, Hınçak üyelerinden Harutyun Cangülyan'ın yönlendirmesiyle Yıldız Sarayı'na yürümeye başladı. Kalabalığı durdurmak isteyen iki asker öldürüldü; öldürenler hapse atıldı.
1891 başı: Sultan II. Abdülhamit, Ermeniler için genel af ilan etti ve 76 Ermeni serbest kaldı.
Aralık 1892: Hınçak üyeleri, Van Valisine suikast girişiminde bulundu. Aynı ay Hamparsun Boyacıyan adlı Hınçak üyesinin önderliğindeki grup Muş'un Avzim köyüne baskın düzenledi ve İshak Çavuş adlı bir Türkü öldürdü.
Nisan 1893: Ermeniler için yeniden genel af ilan edildi ve tutuklu olanlar serbest bırakıldı.
Haziran 1893: Hamparsun Boyacıyan adlı Hınçak üyesinin önderliğindeki grup Hayanlı aşiretine saldırdı, aşiretten bir kişi öldü,. Taraflar arasında çatışma çıkınca bölgeye asker gönderildi. Yaralı olarak yakalanan Boyacıyan tutuklanarak götürüldüğü İstanbul'da serbest bırakıldı.
Eylül 1893: Merzifon'da Ermenilerin silah depoladığı düşünülen bir evi aramak isteyen askerlere evin içinden ateş açıldı ve bomba atıldı. 25 asker öldü ve yaralandı. İçeridekilerin dördü ölü, dördü sağ olarak ele geçirildi.
27 Nisan 1894: Bir Ermeni, İstanbul'da Ermeni Patriği Horen Aşıkyan'a suikast girişiminde bulundu. Saldırgan yakalandı, Aşıkyan istifa etti.
Ağustos 1894: Batman'ın Sason ilçesinde Taşnak örgütü önderliğinde isyan başladı.
Aralık 1894: Yozgat'ta bir Ermeni ayaklanması oldu.
1 Temmuz 1895: Hınçak örgütü, Ermeni zenginlerinden Karabet Kuyumcuyan'ı Merzifon'da öldürdü.
30 Eylül 1895: Hınçak örgütü önderliğinde İstanbul'da Kumkapı'dan Babıali'ye yürüyüş düzenlendi. İzin alınmadan yapılan yürüyüşü polis ve jandarma durdurmak istedi. Güvenlik güçlerine açılan ateşle bir binbaşı ve bazı erler öldürüldü. Taraflar arasında çatışma çıktı.
2 Ekim 1895: Van eski valisi Bahri Paraş ve Trabzon Komutanı Hamdi Paraş, Trabzon'da düzenlenen suikast girişiminden yaralı kurtuldular.
24 Ekim 1895: Zeytun Ayaklanması
25 Ekim 1895: Bitlis'teki bir Cuma namazına Ermeni gruplar tarafından saldırı düzenlendi.
30 Ekim 1895: Ermeni gruplar Erzurum Vilayet Konağı'nı bastılar ve jandarma erleri öldürdüler.
2 Kasım 1895: Diyarbakır'daki bir Cuma namazına Ermeni gruplar tarafından saldırı düzenlendi.
1895 son çeyreği: Divriği, Trabzon, Eğin, Develi, Akhisar (İzmit), Erzincan, Gümüşhane, Zeytun, Bitlis, Bayburt, Maraş, Urfa, Erzurum, Diyarbakır, Malatya, Harput, Arapkir, Sivas, Merzifon, Antep, Maraş, Muş, Kayseri, Yozgat ve İstanbul'da ayaklanmalar oldu.
26 Ağustos 1896: Taşnak örgütü üyesi Papken Süni'nin liderliği altında 26 Ermeni el bombası, dinamit ve tabancalarla birlikte İstanbul'un Galata semtindeki Osmanlı Bankası binasını bastı ve memurları rehin aldı.
Temmuz 1897: İkinci Sasun Ayaklanması
21 Temmuz 1905: Taşnak örgütü, Sultan II. Abdülhamit'i Cuma selamlığından çıktıktan sonra öldürmek üzere yola bomba yüklü araç yerleştirdiler. Sultan saldırıdan yara almadan kurtulurken, civarda bulunan 26 kişi öldü ve 58 kişi yaralandı. Failler yakalandı ama Sultan tarafından affedildi.

Osmanlı Devleti Doğu Anadolu bölgesiyle sorumlu olan Üçüncü Orduyu bulundurmaktaydı. Kasım ayında Osmanlı devleti savaşa girince Osmanlı Jandarma birimlerinin (yerel güvenlik aygıtı) komutasında el değişimine gitti. Yerel güvenlik birimlerinin yönetim ve kontrolü daha önce Valilerin altında iken askeri yönetime geçti. Bölgede bulunan jandarma birimleri buna Van Jandarma bölümü ve yedek süvari tümeni dahil olmak üzere Üçüncü Ordu ya bağlandı.
Ermeni Ulusal Hareketi veya Ermeni devrimci hareketi ve Ermeni ulusal kurtuluş hareketi nin parçası olan Taşnak, Armenakan, Hınçak altında Ermeni milisleri (çeteleri, fedaileri veya gönüllüleri (Kamavor)) olarak bilinen ailelerinin terk ederek "gerilla birlikleri" oluşturmuşlardır. Bu küçük ve gizli birlikler Osmanlının düzenli ordusuna cephede ve cephe gerisinde yıpratma savaşı taktiği uygulamışlardır. Ayrıca bu dömende Ermeni Gönüllü Tugayları Rus Kafkas Ordusuna destek vermiş (detachment birimleri olarak) ve bu güçler Osmanlı devletine karşı savaşmışlardır.

1913 baharında, Ermeni siyasi örgütlerinin mektupları (yazışmaları) ele geçirilir. Bu yazışmalarda Osmanlı İmparatorluğu'nun artık yaklaşan savaşta tarafsız kalamayacağı, bu durumda Ermenilerin endişeleri ve olası seçenekleri dile getirilmektedir. Bu belgelerde Taşnaklar Ruslardan silah talep eder.
28 Temmuz-14 Ağustos tarihleri arasında Erzurum'da Taşnakların liderliğinde bir kongre düzenlenmiş ve İttihat ve Terakki özel bir heyet göndermiştir. Kongrenin amacı Ermenilerin olası savaş çıktığında takınacakları tavrın kararlaştırılmasıydı. Osmanlı devletinde hükûmet olan İttihat ve Terakki önemli isimlerinden Naci Bey ve Bahattin Şakir'i bu kongreye yollar. İttihat ve Terakki Ermenilerden bazı taleplerde bulunur. İsteklerin başında Ermenilerin savaş çıkması

Ermeni milisleri, çeteleri, fedaileri (Ermenice: Ֆէտայի Fedayi) veya gönüllüleri (Ermenice: կամավոր Kamavor) olarak bilinen ailelerini terk ederek gerilla birlikleri oluşturan Ermeni birimler. Ermeni gönüllü savaşçılar "hayatını feda etmeye hazır" (Kamavor) kelimesiyle adlandırılmaktadır. İlk olarak Osmanlı Ermenileri Osmanlı İmparatorluğu'nda gerilla örgütleri kurarak Ermeni köylerinin talan edilmesini önlemek amacıyla birlik oluştursalar da bu güçlerin çoğu Ermeni ulusal hareketinin üyesi olarak hizmet etmişlerdir. II. Abdülhamit döneminde Kürt aşiret kuvvetleri ve Hamidiye askerlerine karşı savaşmışlardır. Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Osmanlı İmparatorluğu'nun faaliyetlerinine karşı savaşmışlardır. 14 Kasım 1922 tarihli New York Times gazetesi, Birinci Dünya Savaşı'nda 200.000 Ermeni'nin İtilaf Devletleri ordularında veya İtilaf Devletleri tarafında savaşan bağımsız birliklerde savaştığını yazdı.
I. Dünya Savaşı'nın sonunda Bogus Nubar Ermenilerin cesurca Ermeni davası için mücadele ettiklerini Paris Barış Konferansı'na dile getirir. Ocak, 1919, Boghos Nubar mektubunda müttefik orduları için Ermeni halkının katkısının özetini içerirken Ermeni milislerin güçlerinin 50.000 olduğunu söyler.

Bizim gönüllüler Ermeni Lejyonu (Fransa)'da zafer kazanıp aslanlar gibi savaştı. Bu Fransız Ermeni Lejyonu'nunda onlar 5.000 kişi olarak Suriye ve Filistin cephesinde General Allenby tarafına katıldı ve Fransız birliklerinin zaferlerinde katkıları var.  Kafkasya'da, Kafkas Rus Ordusunda altında Tovmas Nazarbekian, Andranik, Nazarbekoff ve diğerleri ile İtilaf devletleri için dört yıldır savaşmışlardır, yaklaşık 50.000 Ermeni milis ve 150.000 Ermeni gönüllüsü hiç söz etmeden Rusya Devriminden sonra Kafkasya'daki tek kuvvet olarak Mütareke imzalanıncaya kadar Türklere karşı geldiler.

Müslüman - Türk katliamları
Türk düşmanlığı
Ermeni Lejyonu (Fransa)
Ermeni Gönüllü Tugayları
Ermeni isyanları (I. Dünya Savaşı)

Erzincan, Türkiye'de Doğu Anadolu Bölgesi'nde, Erzincan ilinin merkezi olan şehirdir.
Şehir tarihte Mengüçlü Beyliği'ne başkentlik yapmıştır. Doğusunda Çayırlı ve Üzümlü, batısında Kemah, kuzeybatısında Refahiye ilçeleri ile kuzeyinde Gümüşhane ve güneyinde Tunceli ile komşudur.

Erzincan adının Strabon'un Antik Çağ'da bu bölgede bulunduğunu belirttiği Eriza şehrinden geldiği söylenir; yine bu bölgeden bahseden Grek kaynaklarında Aziris adıyla gösterilen şehrin de Erzincan olması mümkündür. Şehrin adı Ermeni kaynaklarında Erez, Erzng ve Erznga; Bizans kaynaklarında Aringam (Arıngan), Arsingan, Erzingan; Arap kaynaklarında ise Erzencân şeklinde geçer. Türk fetihlerinden sonra şehrin adı önce Erzingan, Ezirgân olarak söylenmiş, ardından da bugünkü şeklini almıştır.

Erzincan'ın Antik Çağ tarihi hakkında kesin bir bilgiye henüz sahip olunmamakla birlikte tarihçiler ikinci binyıl da, bu bölgede Hurrilerin yaşadığını, ikinci bin yılın ilk yarısı başlarında da Hayasalılar ve Azzilerin hüküm sürdüğünü kaydetmektedir. Anadolu'da MÖ 1600 ile 1180 tarihleri arasında Hattuşaş'ı merkez yaparak büyük bir imparatorluk kuran Hititler yakın doğuyu egemenlikleri altına almışlar ve Erzincan'da Hititlerin yönetimi altındaydı. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda Hititlere ait çeşitli eserler ortaya çıkarılmıştır. Erzincan ve yöresinde Hititlere ait bir yerleşim merkezine rastlanmamışsa da, bu yörenin Hitit egemenliği altında kaldığı düşünülmektedir.

Doğu Anadolu'da kurulan ilkçağ devletlerinden biri de Urartular olmuştur. MÖ 9. yüzyılda kurulan bu devlet Tuşpa'yı (Van) başkent yapmış, sınırlarını Hazar Denizi'nden Malatya'ya, kuzeyde Erzurum ile Erzincan'dan güneyde Halep ve Musul'a kadar genişletmiştir. Yine Erzincan yakınlarında Altıntepe'de 1953'te yapılan kazılarda Urartular'a ait birçok eser çıkarılmış, bu yörenin Urartu egemenliği altında kaldığı kanıtlanmıştır. Çeşitli saldırılara maruz kalan Urartu şehirleri teker teker tahrip edilirken Medler'in Anadolu'yu istilası sırasında MÖ 600 yıllarında tamamen ortadan kaldırılmıştır. Erzincan ve yöresi, MÖ 612'de Ninova'nın düşüşüyle güç kazanan Medlerin eline geçti. Med İmparatorluğu'nun Kyaksar döneminde Lidyalılar'la yapılan savaşlar, muhtemelen Erzincan ve civarında meydana geldiği düşünülür. Bu yöreler MÖ 550 tarihlerinde Persler'in eline geçmiştir.

Hititler'in Anadolu'yu istila ettikleri sırada, İran yaylasını da Persler ele geçirdiler. Perslerin yükselişi daha çok Büyük Kiros (559-530) ve II. Kambises (530-522) dönemlerine rastlar. Bu dönemde Erzincan ve çevresi de Persler'in eline geçer. Persler'den sonra Anadolu Makendonyalıların eline geçmiştir. Roma ordusu MÖ 70 tarihinde Doğu Anadolu Bölgesi'ni ele geçirmeye başlayarak Elazığ yöresindeki Sophene Krallığı'nı yıktıktan sonra, Tigran'ın ordusunu da yenilgiye uğratmıştır. Bu sırada (MÖ 68) Pontuslular da Erzincan yörelerinde Roma üstünlüğünü geçici olarak kırmışlardır. İran ile Bizans arasında sürekli savaşlara sahne olan Erzincan ve yöresi en son Bizans imparatoru Herakleios tarafından 629 tarihinde yenilgiye uğratılan İran'dan geri alındı.
644-656 yılları arasında halifelik yapan Osman bin Affan zamanında Habîb bin Mesleme 655 senesinde Erzincan ve yöresini ele geçirerek, bu bölgeyi tamamen müslümanların yönetimine kattı. Erzincan ve yöresi Abbasiler döneminde de çeşitli saldırılara maruz kaldı. Halife Mütevekkil Alallah (847-861) döneminde Malatya Valisi Ömer bin Abdullah, 859 yılında Arapgir, Eğin, Kemah, Erzincan ve Trabzon'u Bizanslılar'dan geri aldı. Böylece Erzincan tekrar Arapların hakimiyetine geçti.

Anadolu'da Türk hakimiyeti Malazgirt Meydan Muharebesi sonrası Türklerin Anadolu'yu vatan edinmesiyle başlamıştır. Malazgirt Muharebesi kazanılınca Alparslan, Karasu ve Çatlı nehirleri vadilerinin fethine komutanlarından Mengücek Ahmet Gazi'yi görevlendirmiştir. Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkârahisar yörelerini hakimiyeti alan Ahmet Gazi, Kemah'ı merkez olarak belirledi. 1114 yılında Ahmet Gazi'nin ölümü üzerine yerine oğlu İshak Bey geçti. Bu beyliği uzun süre yöneten İshak Bey ölümü üzerine yerine Melih Mahmut geçti. İshak Bey'in oğulları Melih Mahmut'un hükümdarlığını tanımayınca, Mengüçlü Beyliği parçalandı. Kemah, Melih Mahmut'a; Erzincan, Davut Şah'a; Divriği ise Süleyman Şah'a düştü. 1151 yılında Davut Şah'ın öldürülmesi üzerine Erzincan'a 13 yıl Süleyman Şah hâkim oldu. Davut Şah'ın oğlu Fahrettin Behramşah 1165 yılında tahta geçince, Mengüçlü Beyliği tekrar güçlendi. Fahrettin Behramşah'ın Kılıçarslan'ın damadı olması, Mengücek Beyliği ile Anadolu Selçuklu Devleti arasındaki ilişkilerin gelişmesini sağladı.
Behram Şah zamanında Erzincan'da ticaret ve sanayi gelişmiştir. Deprem ve afetler sebebiyle o döneme ait eserler günümüze ulaşamamıştır. 1225 yılında Behram Şah'ın ölümü üzerine yerine oğlu Davut Şah geçti. 1228 tarihinde Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat Erzincan ve Kemah'ı işgal ederek Mengüçlü Beyliğine son verdi. Alaaddin Keykubat ile Harezmşahlar Hükümdarı Celalettin Harzem Şah arasında Erzincan yakınlarında 1230 yılında Yassıçemen Muharebesi oldu ve Celalettin Harzem Şah yenildi. Bölgeye hakim olan Alaaddin Keykubat'ın 1237 yılında ölümü üzerine yerine oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Onun zamanında devlet Moğolların istilasına uğradı. 1240 tarihinde Erzurum'u işgal eden Moğollar, Erzincan'ı da geçerek 1243 tarihinde Kösedağ Savaşı'nda Anadolu Selçuklu Devletini hezimete uğrattı. Böylece Erzincan ve yöresi İlhanlıların eline geçti. İlhanlılar, Erzincan'ın da aralarında olduğu bölgeyi beylerle yönettiler. Bir ara Çobanoğulları Hükümdarı Küçük Şeyh Hasan Erzincan ve yöresini kendi beyliğine kattıysa da 1338'de Memluk Sultanı Nasreddin Muhammed'in yardımı ile Erzincan ve yöresi Küçük Şeyh Hasan'dan geri alındı. Erzincan bu beylik döneminde de el değişmiştir. Alaeddin Eretna 1352'de öldükten sonra yerine oğlu Gıyasettin Mehmet getirildi. Çıkan anlaşmazlıklar sonunda Erzincan bağımsız hâle gelerek Burak Bey'e bırakıldı. Sırasıyla Ahi Ayna Bey, Pir Hüseyin, Mutahhareten Bey yönetimi ele aldı. Mutahhareten döneminde, Kadı Burhanettin Erzincan ve yöresine birkaç kez saldırı düzenledi. Bu saldırılar Akkoyunlu Hükümdarı Kutlu Bey'in yardımı ile atlatıldı.
Erzincan Emiri Mutahhareten'in Timur'a bağlanması dönemin Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt'ı kızdırmıştı. Bu olayın üzerine Beyazıt, 1401 yılında Erzincan'ı kuşattı. Fakat çok geçmeden Ankara Savaşı patlak verince bölge 1402 yılında Timur hakimiyetine geçti. Bölgede II. Mehmed dönemine kadar Osmanlılar etkili olamadı. 1419'da I. Mehmed zamanında Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf, Erzincan'ı zapt etti ve Pir Ömer'i vali olarak tayin etti.

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan, Erzincan'ı 1455 yılında aldı ve kaleyi yeniden onardı. Yöre Fatih Sultan Mehmed ile Uzun Hasan arasında çıkan Otlukbeli Savaşı'na kadar (11 Ağustos 1473) Akkoyunların elinde kaldı. Bu savaştan sonra Osmanlıların denetimine geçti. 1502 tarihinde Safevi tahtına geçen Şah İsmail Erzincan'ı karargâh yapmıştı. Anadolu'yu eline geçirmek isteyen Safeviler'e Yavuz Sultan Selim, 23 Ağustos 1514'te Çaldıran Muharebesi'yle dur diyerek Erzincan'ı tekrar Osmanlıların yönetimine geçirdi. Yine Kanuni Sultan Süleyman, 1534'te Tebriz Seferi ve 1540'ta İran Seferi sırasında Erzincan'a uğramıştır.

I. Dünya Savaşı başlangıcında Osmanlı toprakları olan Erzincan, Sivas, Trabzon civarları savaş devam ettikçe Çarlık Rusyası ordusunun himayesine geçmiştir. Savaş sırasında gerçekleşen Şubat Devrimi ile Rusya toprağı olan bu bölgeler, Rusya'nın diğer bölgelerinde gelişen olaylardan aynı şekilde etkilenmiştir. Bolşevik askerler kendi subaylarını tutuklamış, ayaklanmış ve bununla birlikte Sovyet yönetimleri kurmuşlardır. Bunlardan biri de, savaş döneminde Rusya toprağı olan Erzincan'da bulunan Bolşevik askerlerin kurduğu Erzincan Sovyeti hükûmetidir.
Sovyet hükûmeti, Bolşeviklerin askeri, siyasi ve ekonomik desteği ile kısa sürede gerçek bir iktidar hâline geldi. İlkin, Sovyetler Birliği'ndeki Kolhozların benzeri kolektif üretim çiftlikleri oluşturuldu. Ardından istihbarat ve askeri örgüt ve polis teşkilatı kuruldu. Maliye kanunu çıkarıldı ve vergilerin İstanbul hükûmetine değil, Sovyetlere ödenmesi kararlaştırılarak vergi miktarları belirlendi. Toprak kanunu çıkarıldı ve topraksız köylülere toprak dağıtıldı. 1921 yılında Kuvâ-yi Milliye müdahalesi sonucunda feshedilmiştir. Bazı kaynaklar ise Osmanlı Ordusu tarafından yıkıldığını belirtmektedir.

Şehir I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında yapılan Erzincan Muharebesi sonucunda 11 Temmuz 1916 tarihinde Ruslar tarafından şehir işgal edilmiş, bunu fırsat bilen ayrılıkçı Ermeniler de silahlı birlikler oluşturarak faaliyete geçmişlerdir. 18 Aralık 1917'de SSCB Hükûmeti ile yapılan Erzincan Mütarekesi ile 11 Ocak 1918'de Rus askerleri bölgeden çekilmiş ancak Osmanlı Ermeni çeteleri birçok kanlı olaya neden olmuştur. Bu dönemde Bolşeviklerden etkilenen ve Sovyet yönetimini benimseyen gruplar kısa süreli Erzincan Şûrası'nı kurmuştur. Kazım Karabekir komutasındaki askerî birlikler 13 Şubat 1918'de Erzincan'ı, 17 Şubat 1918'de ise Tercan'ı Ermeni silahlı örgütlerden kurtarmışlardır. Türk Kurtuluş Savaşı'nda ve cumhuriyetin ilk hareketli yıllarında Erzincan halkı, Atatürk ve silah arkadaşlarının yanında savaşmıştır.
Kentin adının Eriza veya Aziriz kelimelerinden geldiği, önce Erziricin olarak anıldığı ve zamanla bugün ifade edildiği şekilde Erzincan'a dönüştüğü rivayet edilmektedir. Şehir, 1939 Erzincan depremi olarak bilinen şiddetli depreme maruz kalmış ve büyük bir yıkım yaşamış, on binlerce insan ölmüştür. Depremden sonra şehir yeniden inşa edilmiştir.

Türkiye'nin en büyük depremi olarak anılan 1939 Erzincan depreminde on binlerce insan ölmüştür. Depremden sonra demiryolunun yukarısında yeni bir şehir inşa edilmeye başlanmış ve bugünkü Erzincan şehri meydana getirilmiştir. 27 Aralık 1939 gecesi 7,9 büyüklüğünde bir deprem yaşanmış, şehir harabeye dönmüş taş taş üstünde kalmamıştır. Bu deprem, Türkiye'de görülen en şiddetli deprem ol

Evner Ergun suikastı, Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi'nde direktör olarak çalışan Evner Ergun'un 19 Kasım 1984 tarihinde silahlı saldırı sonucu öldürülmesi.

Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi'ndeki tek Türk direktör olan Evner Ergun (d. 1932), 19 Kasım 1984 günü saat 09.20'de, Viyana'nın işlek kavşaklarından birinde kırmızı ışıkta durduğu sırada aracına yaya olarak yaklaşan biri tarafından silahlı saldırıya uğradı. Vücuduna altı kurşun isabet eden Ergun, olay yerinde öldü.
Görgü tanıklarından biri tarafından 500 metre boyunca kovalanan katil kaçmayı başardı. Saldırıyı Ermeni Devrimci Ordusu üstlendi.

Evli ve bir çocuk babası olan Ergun'un naaşı Türkiye'ye defnedildi.
Birleşmiş Milletler kadrosunda 17 yıl boyunca hizmet veren Ergun için, ölümünden sonra Birleşmiş Milletler'in hem Viyana Ofisi'nde, hem de New York'ta bulunan merkezinde anma törenleri yapıldı.
Viyana Büyükelçisi Erdem Erner, 20 Haziran 1984 tarihinde Viyana Büyükelçiliği Çalışma Müşavir Vekili Erdoğan Özen'in öldürülmesinden sonra yaptığı yayınlarla Türkiye ve Avusturya arasında gerilim yaşanmasına neden olan Avusturya'nın resmî yayın organı Avusturya Radyo ve Televizyonu'nu (ÖRF) arayarak bu defa tarafsız yayın yapması yönünde telkinde bulundu. Ancak ÖRF yine fail örgütün savlarına uzunca yer verdi. Büyükelçi Erner, Avusturya Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Dr. Hinteregger'e ve ÖRF Enformasyon Direktörü Franz Kreuzer 'e mektuplar yazarak söz konusu yayınları şikayet etti.

Şimşir, Bilal (2000). Şehit Diplomatlarımız (1973-1994) (2015 bas.). Ankara: Bilgi Yayınevi. ISBN 975-494-924-7. 
"Şehit Edilen Diplomatlarımız/Görevlilerimiz ve Aile Bireyleri". T.C. Dışişleri Bakanlığı. 24 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mart 2020. 

1975 Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliği saldırısı
1984 Viyana saldırısı
Türk diplomatlara düzenlenen suikastlar listesi

Eylül Günleri (September Days, Резня армян в Баку / "Bakü'de Ermeni Katliamı"), Rusya İç Savaşı sırasında 1918 yılının Eylül ayında, Bakü'yü zapteden Kafkas İslam Ordusu'nun yerli Azeri güçlerinin desteğiyle etnik Ermenileri öldürdüğü dönemi kasteder.
İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre Taşnak Partisi'nin Bakü'yü işgal edip, 3000 ila 12,000 öldürüldüğü aktarılmıştır. Müslümanı katletmesinden 6 ay sonra, 1918 Eylül'ünde, şehre giren Osmanlı ''İslam Ordusu'' yörede yaşayan Azerilerin de desteği ile şehirde hakimiyeti yeniden sağlayarak, Bakü'yü Taşnak partisinden geri almıştır. Şehrin geri alınma sürecinde 10000 ile 20000 Ermeninin katledildiği belirtilmektedir. Yaşanan bu olaylar, daha önce Mart 1918'de Taşnaklar ve Bolşeviklerin yöredeki Azerileri öldürdüğü Mart Olayları'nın misillemesi niteliğinde olduğu da öne sürülmektedir.
Bakü Muharebesi'nin ardından Türklerin şehre girmeye başladığında, Ermeni bir tanığın anlattıklarına göre, Bakü'de korkunç bir panik yaşanmıştır. Ermenilerin, Türk zaferiyle birlikte limanda toplanıldığı belirtilmektedir. Düzenli ordunun iki gün şehre girmesine izni verilmediği ve "başıbozuk" denilen yerli düzensiz askerler tarafından şehrin yağma ve talan edildiği öne sürülmektedir.

Bakü Muharebesi
Mart Olayları
Şuşa Katliamı

Fetali Han Hoyski (Azerice: Fətəli xan Xoyski; 7 Aralık 1875 - 19 Haziran 1920), Azeri avukat, Rus İmparatorluğu Devlet Meclisi üyesi ve daha sonra 1918'de kurulan bağımsız Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı.

Fetali Han, 7 Aralık 1875 tarihinde Şeki'de, Rus Ordusunun albayı olan İsgender Hoyski'nin ailesinde doğdu. Aile kökeni Hoy kentinden geldiği için, soyadları Rusça Hoylu anlamında Hoyski soyadını benimsemiştir. Hoy Hanı olan büyük dedesi Cafer Qoli, Kaçar şahı Fath-Ali Şah tarafından yenildi ve 20.000 kişilik ordusu ile Eçmiyazin'e çekildi. 1804-1813 Rus-Kaçar savaşında Cafer Qoli Han Rus İmparatorluğu'nun yanında yer aldığı için  Çar I. Aleksandr   tarafından Şeki kağanlığına han olarak atandı ve rütbesi teğmen albaylığa yükseltilmiştir. Fatali Khan, 1901 yılında mezun olduğu Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Mezun olduktan sonra Khoyski Gence, Sohum, Batum, Kutaisi'de avukat  olarak çalıştı. Yekaterinodar ilçe mahkemesinin savcı yardımcılığına atandıktan sonra sosyo-politik faaliyetlere katılmaya başladı.

Hoyski, Yelizavetpol Guberniyası'ndan Rus İmparatorluğu'nun İkinci Dumasına milletvekili seçildi. 2 Şubat 1907'de Duma'dan önce bir konuşma yaparken, Azerbaycan ve Kafkaslardaki Rus sömürgecilik politikalarını eleştirdi. Resmi olarak Anayasa Demokrat Partisi'ne (Kadetler olarak bilinir) kayıtlı olmasına rağmen, Duma'daki Müslüman kesime de katıldı. 27 Mart'ta Rusya'daki 1917 Şubat devriminden kısa bir süre sonra Hoyski, Müslüman Ulusal Konseyleri (ÇUŞ) Geçici Yürütme Komitesi'ne üye oldu. 26-31 Ekim 1917'deki ilk Musavat zirvesi sırasında Hoyski, Azerbaycan için özerklik lehine konuştu. Aralık 1917'de yeni oluşturulan Transkafkasya Sejm üyesi seçildi ve daha sonra bağımsız bir Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti Adalet Bakanı olarak atandı.

28 Mayıs 1918'de cumhuriyet dağıldı ve bağımsız bir Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. Cumhuriyet dünyasında ilk defa işlev gören ve Müslüman dünyaya dayanan ilk devletti. Fatali Han cumhuriyetin ilk kabinesini kurmakla görevlendirildi. Başbakan Hoyski, 30 Mayıs 1918'de bağımsız bir Azerbaycan cumhuriyetinin ilan edilmesi konusunda dünyanın ana siyasi merkezlerine radyogram göndermekten onur duyuyordu. Hükûmet Gence şehrinde geçici ikametgâhına taşındığında hükûmet ciddi zorluklarla karşılaştı. Azerbaycan devleti ateş altında kaldı.17 Haziran'da Fatali Han, Ulusal Konseyin kapalı oturumunda hükûmetin istifasını ilan etti, ancak hükûmeti yeniden oluşturmak üzere görevlendirildi. Başbakanlık görevine ek olarak, ikinci hükûmette adalet bakanlığı görevini yürüttü. Hoyski, Bakanlar Kurulu Başkanı ve İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.17 Haziran 1918'de Nasib Yusufbeyli liderliğindeki Hoyski tarafından ikinci hükûmet kuruldu. Türk hükûmeti ile ittifak kurmada, Merkezi Hazar Diktatörlüğünü Bakü'de yenilgiye uğramasında ve diğer ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmada önemli bir rol oynadı. Hoyski bu görevde Azerbaycan devletini korudu. Ayrıca Paris Barış Konferansı'nda Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanıyarak Azerbaycan'ın bağımsızlığını savundu. Azerbaycan Devlet Üniversitesi'ni kurduğu için de kredilendirildi. Hoyski tarafından kurulan üçüncü hükûmet döneminde, Ulusal Konsey Başkanı ve Azerbaycan Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Görev süresi boyunca Yelizavetpol Guberniyası adlarını kaldırmayı ve Gence'nin tarihi adını tekrar vermeyi ve Karyagino ilçesini Cebrayıl eyaletine yeniden adlandırmayı, çok partili bir sistem kurmayı, Azerbaycan posta pullarını ve Azerbaycan para birimi Manat'ı kurmayı, okulları kurmayı ve Azerice eğitim veren kolejler açmak adına çabalamıştır. Mart 1919'da üçüncü hükûmet dağıldı. Ocak 1920'de, Müttefik Kuvvetler de facto Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Müttefik Güçler Konseyi'ni tanıdığında Sovyet Dışişleri Komiseri Georgy Chicherin tekrar tekrar Hoyski'ye Anton Denikin ve Beyaz hareketiyle yüzleşmesi için yeni bir cephe açmasını istedi. Fatali Han'ın ADR'nin Rusya'nın iç işlerine karışmayacağını söyleyerek olumsuz yanıtlar verdiği. Son dördüncü yazışmasında Chicherin, Khoyski'yi Azerbaycan'ın 11. Kızıl Ordusu'nun işgali hakkında bilgilendirdi. Hoyski, 28 Nisan 1920'de Bolşevik Kızıl Ordu'nun Bakü'yi işgal etmesinden önce ailesini Tiflis'e taşıdı.

19 Haziran 1920'de Tiflis'te Nemesis Operasyonu çerçevesinde Ermeni saldırganlar Aram Yerganyan ve Misak Kirkoryan tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırıda öldürüldü. Cenaze töreni Tiflis'te İran konsolosluğu tarafından düzenlenmiştir.

Azerbaycan Millî Şurası

Founders of the Republic: Fatali Khan Khoyski (İngilizce)

Hamidiye Katliamları (Ermenice: Համիտեան Ջարդեր Hamidyan çarter) veya bazı Türkçe olmayan kaynaklarda geçen adlarıyla 1894-1896 Ermeni katliamları ve Büyük Katliamlar, 1890'ların ortalarında Osmanlı İmparatorluğu hükûmeti tarafından ülkede yaşayan Ermenilere uygulanan katliamlardır. Katliamlarda ölenlerin sayısı 80.000 ile 300.000 arasında gösterilmekte, dönemin gazete haberlerine göre 50.000 çocuğun ise yetim kaldığı belirtilmektedir. Kırım, The New York Times 'ın Eylül 1895 tarihli makalesindeki başlıkta Ermeni Holokost'u olarak geçiyordu. Buna karşın Osmanlı kaynakları ise bu sayıda Ermeni'nin öldürülmediğini aksine Müslümanları katleden Ermeni çetelere karşı operasyon yapılıp bu çetelerin ve isyanların bastırıldığını iddia ederler.

Katliamlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmakta olan emperyal bölgelerinin korunması için Ümmetçiliği devlet ideolojisi haline getirmiş II. Abdülhamid'e isimlendirilmiştir. 
Büyük Güçler (Britanya, Fransa, Rusya), II. Abdülhamid Hamidiye’nin yetkilerini kısıtlamayı amaçlayan yeni bir reform paketini Ekim 1895’te imzalamaya zorladı; ancak bu paket de Berlin Antlaşması gibi hiçbir zaman uygulanmadı. 1 Ekim 1895’te iki bin Ermeni, reformların uygulanmasını talep etmek üzere Kostantiniyye'de (bugünkü İstanbul) toplandı; ancak Osmanlı polis birlikleri gösterinin üzerine yürüyerek eylemi şiddet kullanarak dağıttı. Reform paketini aldıktan sonra sultanın, “Bu işin sonu kanlı olacak.” dediği rivayet edilir. Kısa süre sonra Ermenilere yönelik katliamlar Kostantiniyye'de patlak verdi ve ardından Bitlis, Diyarbekir, Erzurum, Mamuretü’l-Aziz, Sivas, Trabzon ve Van gibi Ermeni nüfusunun yoğun olduğu vilayetlerin geri kalanına yayıldı. Saldırıların odağı Ermeni halkı olmasına rağmen, pek çok diğer Hristiyan halka karşı da pogromlar gerçekleştirilmiştir. Bunlardan biri olan ve Süryanileri hedef alan Diyarbakır katliamı, çağdaşı olan en az bir kaynağa göre 25.000 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanmıştır. 
Çoğu öldürme olayı 1894-96 arasında meydana gelmiş, 1897 yılında ise uluslararası camianın Abdülhamid'e baskıları sonucunda sona ermeye başlamıştır. Birçok Ermeni devrimci ve aydın o zamana kadar ya öldürülmüş ya da Rusya’ya kaçmıştı. Osmanlı hükûmeti Ermeni derneklerini kapatmış, Ermeni siyasi hareketlerini kısıtlamıştı. Abdülhamit hükûmeti, 1890'larda başlayan Ermeni milliyetçisi ve ayrılıkçısı hareketi bastırmak için katliamlarda Kürt militanlarını kullanmış, ancak öldürmeler sırasında Ermeni militanlar ve sivil halk arasında bir ayrım yapılmamıştır.
Hamidiye katliamına dikkat çekmek için, Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından Avrupalılar tarafından işletilmekte olan Osmanlı Bankası'na bir baskın gerçekleştirilmiştir. Bu baskın, her ne kadar katliamların Kostantiniyye'ye sıçramasına engel olmamışsa da, Avrupalı devletlerin dikkatini çekmiştir. Katliamın gerçekleştiği dönemde telgrafın kullanılmaya başlanmış olması, olayların dönemin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika medyasında geniş çevrede duyulmasını ve rapor edilmesini sağlamıştır.

Her ne kadar kesin ölü sayısının net olarak belirlenmesi mümkün olmasa da, tarihçiler 80.000 ile 300.000 arası kişinin öldürüldüğünü tahmin etmektedirler.
Alman papaz Johannes Lepsius topladığı bilgilere ve hesaplamalarına dayanarak, 88.243 Ermeni'nin öldüğünü, 546.000'inin göç etmek zorunda kaldığını, 2.493 köyün yok edildiğini, bu köylerden 456'sında yaşayan halkın zorla İslam'a döndürüldüğünü, 649 kilisenin kapatıldığını ve bu kiliselerden 328 tanesinin camiye dönüştürüldüğünü rapor etmiştir. Bunlara ek olarak Lepsius 100.000 Ermeni'nin daha açlık ve hastalıklar sonucunda öldüğünü tahmin etmiş, ölü sayısını 200.000 olarak belirlemiştir.
Birleşik Krallık büyükelçisi, 1895 yılının sonlarına kadar 100.000 kişinin öldürülmüş olduğunu tahmin etmiştir. Türkolog ve Almanya Dış İşleri Bakanlığı'na bağlı diplomat Ernst Jäckh, 200.000 Ermeni'nin öldürüldüğünü, 50.000'inin sürgüne yollandığını ve 1 milyonunun da yağmacılığa uğradığını iddia etmiştir. Fransız diplomat ve tarihçi Pierre Renouvin, görev süresindeki belgelere dayanarak 250.000 Ermeni'nin öldüğünü iddia etmiştir.
Osmanlı ve Türk yetkililer ise bu sayıda bir ölümün gerçekleşmediği, Müslümanlara yapılan saldırı ve katliamları engellemek için bu saldırıları yapan çetelere operasyon yapılıp isyanlarının bastırıldığı iddiasındadır.

Osmanlı Bankası Baskını
Yıldız Suikastı
Adana Katliamı
Ermeni Kırımı

Hrant Dink Suikastı, Agos gazetesinin Türkiye Ermenisi genel yayın yönetmeni Hrant Dink'in 19 Ocak 2007'de 17 yaşındaki silahlı saldırgan Ogün Samast tarafından öldürülmesi olayı. Önceden pek çok tehdit almış olan Dink, Agos'un Halaskârgazi Caddesindeki binasının önünde başının arkasına ateş edilerek öldürüldü. Olay, Türkiye'de derin devlet ve milliyetçilik olgularını gündeme taşıdı. Dink'in cenazesinde on binlerce kişi tarafından cinayete tepki olarak atılan "Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeniyiz" sloganı uzun süre tartışıldı.

Hrant Dink'in ölümüyle sonuçlanan olaylar; 6 Şubat 2004'te Agos'ta yayımlanan "Sabiha Hatun'un Sırrı" başlıklı röportajla başladı. Metinde Sabiha Gökçen'in binlerce Ermeni yetimden biri olabileceği iddia ediliyordu. Hrant Dink ve Diran Lokmagözyan'a konuşan Hripsime (Sebilciyan) Gazalyan, Gökçen'i Hatun Teyze olarak tanıdığını belirtip kendisine aktarılan aile öyküsünü anlatıyordu. Agos'ta dikkat çekmeyen haber, 21 Şubat'ta Hürriyet'te Ersin Kalkan'ın imzasıyla "Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı?" başlığı altında Agos kaynak gösterilerek yayımlandı. Hrant Dink'in konuyla ilgili kişisel yorumunu da içeren haber geniş yankı uyandırdı. Genelkurmay Başkanlığı'ndan aynı gün yapılan açıklamada, haberin "millî birlik, beraberlik ve değerler açısından tehlikeli" bulunduğu belirtilerek tüm basın organları, yayım ilkelerini tekrar gözden geçirmeye davet edildi. 24 Şubat'ta İstanbul Valiliği'ne çağrılan Dink, iddialara göre burada bir vali yardımcısının yanında bulunan iki kişiden biri tarafından tehdit edildi. Valilikteki bu olaydan bir gün sonra, 25 Şubat'ta Mehmet Soykan tarafından verilen şikayet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından Hrant Dink'in başka bir yazısı için "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla TCK'nin 301. maddesinden dava açıldı. 26 Şubat'ta Agos önünde toplanan Ülkü Ocakları'na mensup bir grup, tehditler de içeren pankartlar açarak gösteri yaptı ancak bu olay istisnalar dışında gazetelerde yer almadı. 301. maddeden açılan dava boyunca Dink'e yönelik tehditler katlanarak arttı.
Hrant Dink, 19 Ocak 2007'de saat 15:00 sıralarında Şişli'deki Halâskârgazi Caddesi üzerinde, Agos ofisinin yer aldığı Sebat Apartmanı önünde uğradığı silahlı saldırı sonucunda olay yerinde öldü. Başına ve boynuna isabet eden üç kurşun sonucunda ölen Dink'in cesedinin yakınında 4 adet boş kovan bulundu. Otopsi raporuna göre kurşunlardan ikisi Dink'in kafasına arkadan saplanmıştı. Görgü tanıkları, cinayeti işleyen kişinin 18-19 yaşlarında, kot pantolonlu ve beyaz bereli olduğunu bildirdiler.
Polis, saldırganın yakalanması amacıyla, bölgedeki metro ve otobüs duraklarında, vapur iskelelerinde güvenlik önlemleri aldı. Katil zanlısı Ogün Samast, televizyonda yayınlanan güvenlik kameralarından elde edilen görüntülerin üzerine babası tarafından ihbar edilerek güvenlik güçlerinin takibi sonucunda Trabzon'a gitmek üzere geldiği Samsun otogarında sivil giyimli jandarma ve polis ekiplerince yakalandı. Samast cinayeti işlediğini itiraf etti. Samast'ın üzerinde, suç aleti olduğu bildirilen tabanca ele geçirildi.

Tutuklanma sırasında çekilen ve ilk olarak TGRT kanalında yayımlanan Ogün Samast'ın arkasında Türk bayrağı ve Atatürk'ün "Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez." sözü görünen fotoğrafları tepki topladı. Bunun üzerine tutuklanmayı soruşturmak üzere 29 Ocak'ta Samsun'a bir mülkiye müfettişi gönderildi. Soruşturma sonucunda polis veya jandarmanın Ogün Samast'la birlikte Türk bayrağı ve Atatürk'ün sözü bulunan fon önünde hatıra fotoğrafı çektiğini gösteren film kayıtları ortaya çıktı. Bu kayıtlarda güvenlik kuvvetlerinin Ogün Samast'a bir tür kahraman muamelesi yaptığı görünüyordu. Müfettiş raporunda, fonda Türk bayrağı görülen hatıra fotoğrafı ve filmlerinin zanlının konuşturulması için bir taktik olarak çekildiği ve herhangi bir suç oluşturmadığı belirtildi, bunun üzerine takipsizlik kararı alındı. Hrant Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, müfettiş raporunu "Bu zanlı devletin kırmızı çizgilerini ihlal eden bir durumdan gözaltına alınsaydı, polis ve jandarma onunla kol kola girip fotoğraf çektirmek için yarışsaydı, raporlar böyle mi olurdu?" diyerek eleştirdi.
24 Ekim 2004'te Trabzon'da McDonald's'a bomba koyarak altı kişinin yaralanmasına sebep olan Yasin Hayal, azmettirici olduğu gerekçesiyle Samast'ın hemen ardından tutuklandı. Yasin Hayal, tutuklandıktan bir süre sonra cinayetin polis muhbiri Erhan Tuncel tarafından planlandığını açıkladı. Hayal ve Tuncel, Büyük Birlik Partisi Trabzon il örgütünde karşılaşmışlardı. İddialara göre polis muhbiri olan Tuncel, Hayal'in Dink'i öldürmeyi planladığını polise 17 kez bildirmişti. Trabzon Emniyet Müdürü, "jandarmaya da çalıştığı için" suikastten önce Tuncel'i muhbirlikten attıklarını açıkladı. Ancak Emniyet teşkilatı bu bilgiyi yalanladı. Tuncel'in ifadelerinde polisi daha önce uyarmaya çalıştığını söylemesi, kendisini kurtarmaya yönelik bir çaba olarak yorumlandı. Hayal ve Tuncel, basında Ogün Samast'ın "Abileri" olarak anıldılar.
Suikastın tetikçisinin, azmettiricisinin ve planlayıcısının yakalanmasına rağmen bu olayın hala daha tam olarak aydınlatılamaması, Emniyet ve Jandarma İstihbarat Teşkilatı ile bağlantıları bulunan kişilerin olaya isimlerinin karışması, tetikçinin güvenlik güçleriyle birlikte hatıra fotoğrafı çektirmesi, azmettirici Yasin Hayal'in daha önceki suçlarında polis tarafından korunduğu gibi konu ve iddialar, derin devlet tartışmalarını gündeme getirmiştir.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 31 Ocak 2007'de: "Operasyon ekibi: Hrant Dink cinayetinin kilit ismi olduğu iddiasıyla Trabzon'da gözaltına alınarak İstanbul'a getirilen Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Erhan Tuncel'in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek'in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Trabzon’da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, "haber elemanları" perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir." şeklinde basın açıklaması yaptı.

Suikastın 40. gününde Kumkapı'daki Meryem Ana Kilisesi'nde Dink anısına Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob Mutafyan'ın yönettiği bir Pazar ayini düzenlendi. Ayine Dink'in ailesi, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, yazar Elif Şafak, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, gazeteciler ve çok sayıda Ermeni katıldı. Mutafyan, konuşmasında suikastın aydınlatılamamasını eleştirdi. Yapılan ayin sırasında kiliseye giren silahlı iki kişi havaya ateş açarak büyük paniğe neden oldular.

Hrant Dink suikastı davası 2 Temmuz 2007 tarihinde Beşiktaş'taki eski Devlet Güvenlik Mahkemesi binasında başladı. Duruşmaya sanıklar, Hrant Dink'in birinci derece yakınları ve avukatlar hariç kimse alınmadı. Mahkeme binasının önünde toplanan kalabalık, suçluların cezalandırılması için eylem gerçekleştirdi. Yasin Hayal'in avukatı Fuat Turgut, mahkeme salonuna girerken, kalabalığın elindeki pankartlardaki slogana atfen "Hepiniz Ermeni’siniz." ile başlayan bir küfür edince gerginlik yaşandı. Duruşma sırasında Hayal ve Tuncel'in sürekli olarak birbirini suçladıkları, Samast'ın ise susma hakkını kullandığı açıklandı. Sanık avukatları, olaya bir örgüt veya çetenin karıştığını yalanladılar.
Mecliste kurulan Hrant Dink Cinayetini Araştırma Komisyonu, bu olayın Trabzon ve İstanbul emniyet birimlerinin “ihmali” sounucu olduğunu belirtti.
Meydana gelen olayda ihmali bulunduğu gerekçesiyle emniyet görevlileri hakkında idari yönden; bir personele uzun süreli durdurma, beş personele aylık kesimi, üç personele kınama ve bir personele uyarma cezası verilmiştir. Adli yönden; sekiz personel hakkında "soruşturma izni verilmemesine", 31 personel hakkında "ek kovuşturmaya yer olmadığına", iki personel hakkında "beraatına" yetkili mahkemece karar verilmiş, bir personel hakkında ise başlatılan savcılık soruşturması halen devam etmektedir. Jandarma görevlilerinden; dördü hakkında dört ay hapis, biri hakkında altı ay hapis, ikisi hakkında beraat kararı verilmiştir.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki son duruşmada ise suikastın 'FETÖ'nün amaçları doğrultusunda işlendiğine' hükmedildi. Kararın ardından Dink ailesi tarafından yapılan açıklamada, "Bu dava bu haliyle kapatılıp yılların derin devlet mekanizmasına 'FETÖ' deyip geçilir ve etkili bir soruşturma yürütülmezse, bundan sonraki yıllarda kaybedilecek başka canların sorumluluğu kimin olacaktır? Bu mekanizmanın başka canlar almaya devam etmesine müsaade edilmemeli" denildi.

Eylül 2010'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ölümünden önce Hrant Dink'in ve daha sonra ailesinin yaptığı beş ayrı başvuruyu ele aldığı davada, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşama hakkı, ifade özgürlüğü ve etkili başvuru hakkıyla ilgili maddelerini ihlal ettiğini hükmetti ve Dink ailesine 133 bin Euro tazminat ödenmesine karar verdi.

Hrant Dink'in eşi Rakel Dink, kardeşi Orhan Dink ve çocukları Delal, Arat ve Sera Dink, etkin bir soruşturma yapılmadığı ve yürütülen soruşturma hakkında kendilerine bilgi verilmediği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruda bulundular. Temmuz 2014'te Anayasa Mahkemesi, "etkili soruşturma yapılmadığı" gerekçesiyle Dink ailesinin haklarının ihlal edildiğine karar verdi. Resmî Gazete'de yayımlanan kararda şu ifadelere yer verildi: "Olay kapsamında ihmalleri olduğu ileri sürülerek kimlikleri tespit edilen İstanbul ve Trabzon'daki kamu görevlilerinin cinayet üzerinden uzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen halen ifadelerinin bağımsız adli birimlerce alınamadığı, olaydaki rollerinin saptanamadığı, öldürülenin yakınlarının ancak kendi çabaları ile soruşturma sürecinden haberdar olabildikleri ya da katılabildikleri, soruşturmanın makul bir özen ve hızla yapılamadığı anlaşılmış olduğundan hakkın özüne zarar verecek şekilde yürütülen bu soruşturmanın bir bütün olarak etkisiz olduğunun kabul edilmesi gerekir."

Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin yürütülen yeni soruşturma kapsamında Ekim 2015'te hazırlanan iddianamede, dönemin emniyet istihbarat dairesi başkanı Ramazan Akyü

İkinci Meşrutiyet (Osmanlıca: ايکنجى مشروطيت), Osmanlı Anayasası'nın, 30 yıl askıda kaldıktan sonra, 23 Temmuz 1908'de yeniden ilan edilmesiyle başlayan ve Mebuslar Meclisi'nin Sultan Vahideddin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiyesi ile sona eren dönemdir. Bu dönemde parlamenter demokrasi, seçim, siyasi parti, askerî darbe ve diktatörlük olgularıyla tanışılmış, iki büyük savaş (Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı) yaşanmış ve imparatorluğun dağılmasına tanık olunmuştur.
Birinci Meşrutiyet resmen sona ermemiş ve yeni bir anayasa yapılmayıp, eski anayasa hükümleri üzerinde değişiklik yapıldığı için bazı tarihçiler tarafından, tek bir Meşrutiyet döneminin ikinci faslı olarak da değerlendirilir.

İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra derhal seçimlere gidildi. Seçimlerin başlıca 2 partisi İttihat ve Terakki Fırkası ile liberal görüşlü Ahrar Fırkası'ydı. Seçimleri ittihatçılar kazandı. Seçimlerin ardından oluşan yeni Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908'de çalışmalarına başladı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine damgasını vuran başlıca unsurlardan olan İkinci Meşrutiyet, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarına da büyük etkiler yapmıştır.

Bunu izleyen dönemde, ülkeyi perde arkasından yöneten İttihat ve Terakki yönetimine karşı bazı çevrelerde gitgide artan bir hoşnutsuzluk görüldü. 6 Nisan 1909 günü muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey'in bir İttihat ve Terakki fedâisi tarafından öldürülmesi, İstanbul'da büyük bir protesto gösterisine yol açtı. Ve sonunda 13 Nisan 1909'da bazı askerî birliklerin ve medrese öğrencilerinin katıldığı bir ayaklanma başladı; bazı subaylar ve bazı milletvekilleri linç edildi ve İttihatçı olarak bilinen gazeteler yağmalandı. Eski takvimle yeni takvim arasındaki 13 günlük farktan dolayı 31 Mart Vakası olarak anılan bu ayaklanma, Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından 24 Nisan'da bastırıldı. 27 Nisan'da yeniden toplanan meclis, II. Abdülhamid'i bu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan indirilmesine ve yaşlı şehzade Mehmed Reşâd Efendi'nin V. Mehmed adıyla yerine geçirilmesine karar verdi.
8 Ağustos 1909'da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi. Artık vekiller heyeti (bakanlar kurulu) meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükûmetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlamış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti. Bu değişikliklerle ilk defa parlamenter sistem uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca toplantı özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerden bazıları anayasaya eklendi.
Ancak gerek Meşrutiyeti sahiplenen halk kitleleri ve gerekse ordu içindeki subaylar tarafından  Abdülhamid tahttan indirilmiştir. Bundan sonraki süreçte Osmanlı Devletinde padişahlık sadece sembolik düzeyde kalmıştır.
Hüseyin Hilmi Paşa (Mayıs 1909 - Ocak 1910), İbrahim Hakkı Paşa (Ocak - Eylül 1910) ve Mehmed Said Paşa (Eylül 1910 - Temmuz 1912) kabineleri döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti, resmen görev almamakla birlikte, fiilen ülke siyasetinin yönlendirici gücü oldu.

1912 seçimleri İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı altında gerçekleşti. Temmuz ayında Arnavut isyanının başlaması ve Balkanlardaki siyasi durumun kötüleşmesi üzerine ortaya çıkan Halâskâr Zâbitân, 16 Temmuz'da bir muhtıra ile İttihat ve Terakki yanlısı Mehmed Said Paşa hükûmetini istifaya zorladı. Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında partilerüstü hükûmet kuruldu. Milletvekili seçimleri geçersiz sayılarak seçim yenilendi. Bir süre sonra Ahmet Muhtar Paşa'nın istifasıyla, açıkça İttihat-karşıtı olan Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu.
8 Ekim 1912'de başlayan Balkan Savaşı kısa sürede bir felakete dönüştü. Savaşın sonunda Arnavutluk, Makedonya, Selanik ve Batı Trakya kaybedildi.

23 Ocak 1913'te Enver Paşa önderliğinde bir grup İttihat ve Terakki fedaisi, Bâb-ı Âli'de bulunan Bakanlar Kurulunu toplantı halindeyken bastı. Tarihte Bâb-ı Âli Baskını adıyla anılan bu askeri darbede Harbiye Nazırı Nazım Paşa çıkan arbedede öldürüldü, başbakan Kâmil Paşa silah tehdidi altında istifa ettirildi. Erkân-ı Harbiye Reisi (genelkurmay başkanı) Mahmut Şevket Paşa sadrazam ilân edildi.
Bâb-ı Âli Baskınının kamuoyuna sunulan gerekçesi, Bulgar kuşatması altında bulunan Edirne'nin kurtarılması idi. Buna rağmen 30 Mayıs'ta imzalanan Londra Antlaşması ile Edirne Bulgaristan'a bırakıldı. Ancak Balkan devletleri kendi içinde anlaşamadılar ve bunu fırsat bilen yönetim Edirne'yi geri aldı ve yeni sınır Meriç nehri olarak belirlendi.
11 Haziran'da Sadrazam Mahmut Şevket Paşa makam arabasının içinde uğradığı bir suikast sonunda hayatını kaybetti. Bu olay üzerine alınan baskı tedbirleriyle ülke yönetimi oldukça baskıcı bir sürece girdi. Mahmut Şevket Paşa cinayetiyle ilgili 15 kişi idam edildi, çok sayıda yazar ve aydın Sinop Kalesine sürgün edildi. Sait Halim Paşa'nın sadrazamlığı altında, ülke Mehmed Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa'lardan oluşan üçlü tarafından yönetildi. Osmanlı Devleti Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na katıldı. İttihat ve Terakki yönetimi bu dönemde birçok cephede kaybedilen toprakların geri alınması için mücadele etmiş olsa da Osmanlı Devleti, savaştan mağlup ayrılmıştır.

I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgiden sonra, İkinci Meşrutiyet'in dört yıl sürmüş olan üçüncü Meclis-i Mebûsan'ı 21 Aralık 1918'de feshedildi.

Ülkenin içinde bulunduğu işgal koşullarından ötürü Anayasa'nın emrettiği yeni seçim yaklaşık bir yıl süreyle yapılamadı. Arap vilayetlerinin katılmadığı bir seçim, toprak kaybının resmen kabulü anlamına gelecekti. Ayrıca yeni meclise İttihat ve Terakki yanlıların girmesinden korkuldu. Ancak zaten parti kendini feshetmiş ve İngiliz baskısıyla üst yönetim kadrosu ülkeyi terk etmişlerdi.
Sivas Kongresi'nin seçim yapılmasında ısrarı üzerine istifa eden Damat Ferit Paşa kabinesi yerine 2 Ekim 1919'da kurulan Sadrazam Düztaban Ali Rıza Paşa hükûmeti aynı gün seçim kararı aldı. Bu seçimler Anadolu'da başlayan bağımsızlık hareketi, İstanbul yönetimi ve işgal devletleri tarafından isteniyordu. İşgal devletleri istediği kararları aldırabilmek, İstanbul yönetimi yaptıklarına meşrûluk kazandırmak, Anadolu hareketi ise millî mücadele için daha fazla güç bulabilmek için seçimleri istiyordu. Aralık ayında yapılan seçimlere İstanbul dışında her yerden sadece Müdafaa-i Hukuk yanlısı mebuslar seçildi. Mustafa Kemal Paşa iki ayrı ilden seçildiği halde, İstanbul'da toplanan meclise güvenlik gerekçesiyle katılmadı.
12 Ocak 1920'de toplanan Meclis, Anadolu hareketinden yana tavır aldı. 16 Şubat'ta Misak-ı Milli beyannamesi'ni oybirliği ile kabul etti. 16 Mart'ta müttefik devletler İstanbul'u geçici askerî işgal altına alarak Meclis başkanı Rauf Bey'i ve bazı mebusları tutukladı. 18 Mart'ta toplanan Meclis kendini süresiz olarak tatil etti. Mebusların birçoğu Ankara'ya geçerek, 23 Nisan'da toplanan Büyük Millet Meclisi'ne katıldılar.

İtilaf Devletleri'nin İstanbul'un İşgali ve Meclis-i Mebûsan'ı basması üzerine 11 Nisan'da padişah Mehmed Vahideddin meclisi resmen feshetti ve anayasayı askıya aldı. Meclis-i Mebûsan'ın feshedilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasına önayak oldu. Bu tarihten sonra İstanbul Hükûmeti ve Ankara'daki meclis olmak üzere iki başlılık oluştu. Büyük Millet Meclisi fiilen ülkeyi yönetirken İstanbul Hükûmeti gerek iç gerek ise dış politikada bir varlık gösteremedi.

İyd-i Millî

Deniz Harp Okulu dergisinde (Pusula) II. Meşrutiyet 3 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pastırmacıyan Karekin Efendi ya da Armen Karo (Ermenice: Գարեգին Պասդրմաճեան Garegin Basdırmacıyan; 9 Şubat 1872 - 23 Mart 1923), Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnak) liderlerinden, 1896 Osmanlı Bankası Baskını elebaşı, 1908-1912 dönemi Meclis-i Mebûsan Erzurum mebusu, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin ABD elçisidir.
Karekin Pastırmacıyan Efendi 1872 yılında Erzurum'da doğdu. Babası Harutün Pastırmacıyan, dedesi ise Haçadur Efendi'ydi. 1894 yılında Fransa'daki Nancy Üniversitesinde Ziraat mühendisliği bölümünde okudu. O sıra Ermeni Devrimci Federasyonu'na katıldı. 1895 yılında Zeytun Ermeni isyanlarına katılmak için Osmanlı Devleti'ne geri döndü. O dönemde kendine gerilla adı olarak Armen Karo adını aldı. 1896 yılında Hayig Tirâkyan'la birlikte Osmanlı Bankası Baskını'nı planladı. Baskın sırasında Papken Süni ölünce baskının liderliğini üstlendi. Rusya ve Fransa'nın arabuluculuğuyla baskın sona erdi ve yargılanmadan serbest bırakılarak eylemci arkadaşlarıyla birlikte Marsilya'ya getirildi. Fransa Hükûmeti bu kişilerin Fransa'da kalmalarına izin vermeyince İsviçre'ye gitti. 1900 yılında Cenevre Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı ve Tiflis'e gitti.
24 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet'in ilanı üzerine Erzurum'daki Taşnaklı Ermeniler Pastırmacıyan'a telgraf çekerek yeni kurulan 1908-1912 Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda Erzurum'u temsil etmesini istediler. 4 yıl İstanbul'da bu görevi yaptıktan sonra tekrar Doğu Anadolu Bölgesi'ne geri döndü. 1914 yılının Ağustos ayında Erzurum'da toplanan Ermeni Kongresi'ne katıldı. I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine diğer Taşnaklı arkadaşlarıyla birlikte Rusya'nın yanında Osmanlı Devleti'ne karşı Ermeni Gönüllü Tugayları'nı örgütledi. 1915 yazında Van Ermeni İsyanı'na katıldı.
Karekin Pastırmacıyan 1918 yılında yeni kurulan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin ABD elçisi tayin edildi. 1923 yılında Cenevre'deyken kalp hastalığından öldü.

Kemal Arıkan suikastı, 28 Ocak 1982 tarihinde Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan'ın Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları üyesi Hampig Sasunyan ve Krikor Saliba tarafından uğradığı suikast sonucu öldürülmesi.

Başkonsolos Kemal Arıkan, 28 Ocak 1982 sabah saat 09:40 civarında, işe gitmek üzere arabasına bindi. Koruması veya polisi yoktu ve Ford marka, 1975 model, beyaz arabasını kendisi kullanıyordu. Evinin 100 metre kadar ilerisindeki kavşakta durduğunda, pusuda bekleyen 19-20 yaşlarında iki kişi arabaya yaklaştı ve biri ön camdan, diğeri kapı penceresinden olmak üzere arabayı kurşun yağmuruna tuttu. Vücuduna 14 kurşun isabet eden Arıkan olay yerinde öldü. Katiller yakında bekleyen beyaz bir arabaya binerek uzaklaştılar.
Arıkan'ın koruma istemesine rağmen Los Angeles polisinin bunu gerçekleştirmediği ortaya çıktı. Suikastı Ermeni ESAK (JCAG‐ARA) örgütü üstlendi.

ABD Başkanı Ronald Reagan suikastı kınayan bir açıklama yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Senatosu 11 Şubat 1982 tarihinde aldığı kararla saldırıyı kınadı ve faillerin adalet önüne çıkarılması çağrısı yaptı.
Arıkan'ın cenazesi 3 Şubat 1982'de Los Angeles'ta yapılan törenin ardından 4 Şubat'ta Ankara'ya ulaştı. 5 Şubat günü Ankara'da resmi tören yapıldı ve naaşı 6 Şubat'ta İstanbul'daki Aşiyan Mezarlığı'nda defnedildi.

Bir görgü tanığının katilleri takip ederek bindikleri arabanın plakasını alması üzerine, Los Angeles polisi cinayetin işlendiği gün dört kişiyi gözaltına aldı. Bunlardan ikisi, suikastın faillerinden Hampig Sasunyan ve kardeşi Ara Sasunyan idi. Hampig Sasunyan tutuklandı ve diğer üç kişi serbest bırakıldı.
Cinayette Sasunyan'la birlikte Krikor Saliba'nın da rol aldığı tespit edildi. Bunun üzerine Los Angeles polisi 11 Şubat 1982'de adını ve fotoğrafını basına dağıttı. Bu esnada Saliba önce Kanada'ya, oradan Fransa'ya, oradan da Lübnan'a gitti. Los Angeles Taşnak yayın organı Asbarez gazetesi, 5 Mart 1983 tarihli sayısında, Saliba'nın Lübnan İç Savaşı'nda Haziran 1982'de kaza kurşunuyla öldüğünü duyurdu. Suikasta ilişkin davanın 19 Ekim 1983 günü görülen duruşmasında Los Angeles Yüksek Mahkemesi Savcı Yardımcısı Lael Rubin, sanık Saliba'nın Beyrut'ta öldüğünü ailesinden duyduğunu fakat öldüğünü teyit edemeyeceğini söyledi. Bu yüzden Saliba mahkemeye çıkarılamadı ve bir daha kendisinden haber alınamadı.
Hazırlık aşaması ve ön duruşmalar sonrasında Sasunyan'ın Los Angeles Yüksek Mahkemesi'nde yargılanmasına 26 Ekim 1982'de başlandı. İki yıl süren davada Ermeni örgütler 500 bin dolar tutarında para toplayarak Sasunyan'ı savunmaları için avukatlar Paul J. Geragos, William M. Paparian ve Levon Kirakosian'ı tuttular. Dava kamu davası olduğu için hiç kimse Arıkan adına davaya müdahil olamadı.
Jüri seçimi 18 Ekim 1983 tarihinde tamamlandı. Sasunyan'ın tutuklu olduğu dönemde hücre arkadaşı olan Jeffrey Scott Busch adlı mahkûm, tanık olarak dinlendiği 2 Kasım 1983 tarihli duruşmada verdiği ifadede, Sasunyan'ın cinayeti kendisine ayrıntılı biçimde anlattığını söyledi ve kendisine anlatılanları aktardı. 4 Ocak 1984 tarihinde mahkeme jürisi, Sasunyan'ın "birinci derece cinayetten suçlu" olduğuna karar verdi. 18 Ocak 1984'te açıklanan son kararda ise Sasunyan'ın "afsız ömür boyu hapis" ("life imprisonment without parole") cezasına çarptırıldığı belirtildi. Kararın 15 Haziran 1984'te Sasunyan'a tebliğ edilmesiyle dava süreci tamamlandı.
Şartlı tahliye talebinde bulunan Sasunyan'ın talebi 14 Aralık 2016 tarihinde Kaliforniya'da gerçekleşen şartlı tahliye duruşmasında kabul edildi. Kararın Kaliforniya Valisinin onayına bağlı olarak hayata geçeceği ve temyize açık olduğu belirtildi. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ertesi gün yaptığı yazılı açıklamayla kararı kınadığını ve reddettiğini açıkladı. Sasunyan, 27 Aralık 2019'da verilen kararla şartlı tahliyeye uygun bulundu.

Şimşir, Bilal (2000). Şehit Diplomatlarımız (1973-1994) (2015 bas.). Ankara: Bilgi Yayınevi. ISBN 975-494-924-7. 
"Şehit Edilen Diplomatlarımız/Görevlilerimiz ve Aile Bireyleri". T.C. Dışişleri Bakanlığı. 24 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2020. 

Türk diplomatlara düzenlenen suikastlar listesi

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı savaş suçlularını yargılama çabası, Paris Barış Konferansı (1919) tarafından ele alındı ve nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan Sevr Antlaşması'na (1920) dahil edildi.
Osmanlı, İtilaf Devletleri baskısı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti karşıtlarının intikam duygusu ile İstanbul'da bir dizi askeri mahkeme kurdu. Bundan alınan sonuçlar istenildiği gibi olamayınca işgalciler Malta'da sözde uluslararası bir mahkeme kurmaya giriştiler ama başaramadılar. Mahkeme gerçekleşmedi, sanıklar kendilerine hiçbir suçlama yapılmadan soruşturulup, savaş esiri edildiler.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İstanbul'un işgal edilmesi sırasında işgalciler, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi komutanları ve idarecileri tutuklamaya başladılar. 145 Osmanlı komutanı, idarecisi ve aydını tutuklandı. Osmanlı'nın kurduğu askerî mahkemelerde birçok komutan çeşitli savaş suçlarından yargılandı. Enver, Talat, Cemal paşalar ve daha birçok yetkili idam cezası aldı. (Paşalar ülkeden kaçtığı için cezaları uygulanmadı.)

Malta sürgünleri (Mart 1919 - Ekim 1920 arası), Mondros Ateşkesi'nden sonra İstanbul hapishanelerinden seçilip Malta Kolonisi'ne, sürgüne gönderilen Osmanlı İmparatorluğu'nun savaş suçluları (yüksek rütbeli askerler, siyasi şahsiyetler ve yöneticiler dahil) için Türkiye tarafından kullanılan terimdir. İtilaf Kuvvetleri tarafından İstanbul'un İşgali sırasında meydana gelen başarısız bir yargılama girişimidir. Mayıs 1919'da İzmir'in Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmesinin ardından, Anadolu anakarasında askeri mahkemeler üzerinde baskı yaratan büyük protesto gösterileri meydana geldi. Yargıçlar daha sonra durumu sakinleştirmek için 41 zanlının serbest bırakılmasına karar verdi. Serbest bırakma, İtilaf Kuvvetleri'nin düşündüğü gibi değildi ve hapishanenin protestocular tarafından ele geçirilebileceğini ve serbest bırakılan mahkûmların olabileceğini çok iyi bildikleri için Bekirağa askeri cezaevinden daha iyi bir gözaltı tesisi düşünmelerine neden oldu.
Suçlanan 120 kişi, Britanya Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe nezaretinde HMS Benbow gemisi ile Malta adasına götürüldü. Ermeni Kırımı ile ilgili gerek İttihat ve Terakki rejimi gerek İstanbul'da ve Malta'da tutuklu bulunan kişiler hakkında suç kanıtlarının bulunabilmesi için İngilizler tarafından Osmanlı arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapıldı. Ancak ne zamanın İstanbul Hükûmeti, ne de Malta'daki tutuklular hakkındaki suçlamaları ispat edebilecek nitelikte hiçbir delil mahkemeye sunulamamıştır.
Hatta o dönemde ABD'den suçlamalara dair ellerindeki bilgilerin mahkemeye gönderilmesi istenmiştir. ABD tarafından da ellerinde bu konunun soykırım olduğunu gösterir hiçbir belge olmadığı bildirilmiştir. (ABD o dönemde bölgede konuyla ilgili gözlemciler bulunduruyordu.) ABD arşiv raporlarında; Washington'daki İngiliz Büyükelçisi R.C Craigie, Lord Curzon'a 13 Temmuz 1921'de çektiği telgrafta şöyle demektedir:
"Malta'da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey olmadığını bildirmekten üzüntü duyuyorum... Yeterli delil oluşturabilecek hiçbir sorun vakit mevcut değildir. Söz konusu raporlar, hiçbir şiddetle, Türkler hakkında Majesteleri Hükûmeti'nin hâlen elinde bulunan bilgilerin takviyesinde yararlı olabilecek delilleri bile ihtiva eder görünmemektedir."

Osmanlı, Kasım 1918'den itibaren tehcir ile yaşadıkları yerlerden olmuş Ermenilerin yurtlarına dönmesi için net adımlar atmıştır. Ermenilerin güvenle dönmesi için yapılan çalışmalar, bölgedeki kuraklıktan dolayı dönecek Ermenilere erzak verilmesi ve o dönemde hükûmetin başındaki isim olan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'nın meclisteki konuşmaları; Osmanlı'nın Ermenilere verdiği değeri gösterir niteliktedir.
Ayrıca Ermeniler döndüklerinde onlara evler ve erzak temin edilmiş, bölgedeki resmî kurumlar açılmıştır.
Ermeni meselesi yüzünden tutuklu İttihatçıların nerede ve nasıl yargılanacağı mecliste gündeme gelmişti. Yargılanacak kişilerin suçları ve verilmesi gereken cezalar farklılık gösteriyordu. Bu yüzden Kanun-i Esasi'de araştırmalar ve değişiklikler yapılması gerekiyordu. İtilaf baskısı altında kalan ve İttihatçılardan bir an önce kurtulmak isteyen hükûmet, Ermeni meselesine devletin iyiliği için hemen çözüme kavuşması gereken bir konu olarak bakıyordu. Bu yüzden işin içinden çıkmaları fazla uzun sürmedi.
Aynı dönemde baskı altında kalan padişah Altıncı Mehmed de yargılama prosedürünün hızlanması için olağanüstü bir mahkeme kurulmasını talep etmiştir. Bu da mağlup Osmanlı'nın o dönemki durumunu gözler önüne serer.

16 Aralık 1918'de Meclis-i Vükelâ kararı ile ilk Divan-ı Harb-i Örfi İstanbul'da kuruldu ve heyeti atandı. Heyetin görevi Osmanlı savaş suçları ve Ermeni sevkiyatı sırasındaki usulsüzlükleri yargılamaktı. Heyetin reisi Ferik Mahmut Hayret Paşa idi. Daha sonra taşrada (İzmir, Bursa, Tekfurdağı, Edirne, Samsun ve Antep'te olmak üzere) altı adet mahkeme daha kuruldu.
Basında sürekli mahkemeler kurulsa bile Türk heyetlerin doğru karar vermeyebileceği tekrarlanıyordu. Tevfik Paşa hükûmeti, Hariciye Müsteşarı Hikmet Bey vasıtasıyla Avrupa’dan tarafsız yargıçlar getirtmek istedi. Bu amaçla, 13 Şubat 1919 tarihinde tehciri araştırmak ve meseleyi barış yoluyla çözmek üzere, kurulacak komisyona katılmaları için İsveç, Hollanda, İspanya ve Danimarka hükûmetlerine teklif gönderildi.Fakat İngilizler Osmanlı Devleti’nin bu girişimini engelledi. Tarihçi Prof. Dr. Feridun Ata'ya göre: "Çünkü tarafsız ülkelerin yargıçları, Ermenilerin iddialarının aksini ispat edebilirdi."

Duruşmalar sırasında sanıklara kendilerini savunmak için fazla fırsat verilmemiş ancak sanıkların aleyhine birçok şahit çıkmıştı. Örneğin: Kemal Bey'in yargılanması sırasında çok fazla şahit çıkmış, farklı şahitler onun Keller Köyü'ne gelip katliamları izlediğini, kendisinin üç kişiyi hayatını kaybettirdüğünü, hatta bir Ermeni'nin parmağından yüzük çaldığını iddia etmişlerdir. Kemal Bey ise tüm suçlamaları reddetmiş ve söz konusu köye gelmediğini, emredildiği gibi Ermenileri Kayseri üzerinden Deyrizor'a sevkettiğini söylemiştir. Ayrıca kimsenin bu suçları işleyecek kadar kötü olamayacağını belirtmiştir. Daha sonradan şahitlerin gerçeği söylemediği ve bunların kendilerine ezberletilmiş olduğu ortaya çıkarıldı. Şahitlerden birinin ise Tetkik-i Seyyiât Komisyonuna verdiği ifade ile duruşmada verdiği ifadenin çeliştiği görüldü.
Hafız Abdullah Avni, yargılama sonucu idam cezasına çarptırıldı ve soruşturmasındaki usulsüzlükler ancak hayatını kaybettikten sonra anlaşıldı.

Milletvekili, parlamenter, mebus ya da saylav bir parlamentoda oy verenleri temsil eden kişidir. Birçok ülkede bulunan bikameral sistem gereği; parlamento üyelerine değişik isimler verilebilmektedir. Örneğin; senato bulunan sistemlerde seçilen kişi; senatör olarak tanımlanabilmektedir. Parlamenter bağımsız olabileceği gibi sıklıkla görüldüğü üzere bir siyasi partiye bağlı da olabilir. Ülkenin parlamento sistemine ve yürürlükteki mevzuatına göre seçme ve seçilme kuralları ile milletvekilinin görev ve sorumlulukları değişiklik gösterebilir.

Westminster sistemi, hükûmet modelinin Birleşik Krallık siyaseti tarafından uygulanması sonucu şekillenen bir demokratik parlamenter sistemdir. Bu sebeple ismini Birleşik Krallık Parlamentosu'nun konuşlandığı Westminster Sarayı'ndan almıştır.

Avustralya Parlamentosu'nda parlamento üyesi, senato veya temsilciler meclisi üyesini tanımlar. Avustralya Parlamentosu federal parlamentodur (The Parliament of the Commonwealth). Parlamento üyeleri; İngilizce Member of Parliament (Parlamento üyesi) kelimesinin kısaltması olarak MP kelimesini isimlerinden sonra kullanır. (Örneğin; John McCallahan, MP.) Senato üyeleri ise senatör sıfatını kullanır.

Jatiyo Sangshad adlı ulusal meclisin üyeleri milletvekili sayılır. Her 5 yılda bir yapılan seçimle seçilen 350 parlamento üyelesinin 50 tanesi kadınlar için rezerve edilir.

Alt meclislere seçilenlere deputy, senatoya seçilenlere senatör denir.

Çift meclisli sistemin üyeleri 5 yıllığına seçilir.

Birleşik Krallık parlamento sisteminin yerleştiği Kanada'da alt meclis üyelerine parlamento üyeleri, üst meclis senato üyelerine senatör denir. Senatörler 75 yaşına ulaştığında emekliliğe sevkedilirler.

349 milletvekilinin 290 tanesi Kenya'nın şehirlerinden temsilen seçilir. 47 tane kadın vekil ise illeri temsilen seçilir. 12 üye ise temsilciler tarafından seçilir.

Çift meclisli Malezya parlamentosu üyelerine Ahli Parlimen denir. Daha önceleri milletvekili anlamında wakil rakyat denilmiştir.

Malta Parlamentosu çift meclislidir ve 69 milletvekilinden oluşur.

Nauru Parlamentosu üyeleri 3 yıllığına seçilir ve 18 kişiden oluşmaktadır. Milletvekilleri Nauru Başkanı'nı seçer.

Çift meclisli Pakistan Ulusal Asamblesi'nin 342 üyesinin 272 tanesi doğrudan seçilir. Kalan 70 tanesi kadınlara ve çeşitli azınlıklara ayrılır. Bir siyasi partinin üstünlük kurması için 172 sandalyeye ulaşması gereklidir.

Singapur parlamentosu üyelerinin bir kısmının siyasi partiye bağlı olmaması gerekir.

Çift meclisli Sri Lanka parlamentosunun 225 üyesi bulunur. Birleşik Krallık parlamentosu örnek alınarak dizayn edilmiştir. 18 Yaşını dolduran herkes aday olabilir.

Parlamentonun 120 üyesi 3 yıllığına seçilir. 69 tanesi yerel Maori halkına ayrılmıştır.

Çift meclisli sistemde parlamenterler ile senatörler 5 yıllığına seçilirler.

Westminister sistemini benimsemeyen ülkeler özgün sistemleri ve adlandırmaları ile parlamenter demokrasiyi uygulamaktadır. Parlamento üyesi her ülkede değişik isimlerle tanımlanabilmektedir. Tek meclislilik mümkündür.

Çift meclisli sistemde Wolesi Jirga denilen halk meclisinin 249 üyesi bulunur. Mesherano Jirga denilen yaşlılar meclisinin ise 102 üyesi olup, 34 tanesi bölge konseylerince 3 yıllığına, 34 tanesi eyalet konseylerince 4 yıllığına, 34 tanesi ise Başkan tarafından 5 yıllığına seçilirler. Milletvekilleri içinde kadın kontenjanı bulunur.

Almanya'da da diyet meclisi vardır. 16 federal eyaletin temsil edilmesi eski Prusya Lordlar Kamarası'na benzer ve bunlar halk tarafından seçilmezler.

Avusturya Parlamentosu çift meclislidir. Bunlar Ulusal Konsül ve Federal Konsül'dür. Konsül üyeleri bölgesel diyet meclislerince seçilirler.

Çift meclisli Hollanda'da Temsilciler Meclisinin 150 üyesi 4 yıllığına halk tarafından seçilir. Senatonun 75 tane olan üyeleri ise doğrudan halk tarafından seçilmezler. Karayiplerde bulunanlar gibi özel yerleşim yerleri için kontenjan bulundurulur.

4 yıllığına halk tarafından 349 milletvekili seçilir. Bir siyasi parti tarafından aday gösterilen 18 yaşını doldurmuş İsveç vatandaşları milletvekili olabilir. Tek meclislidir.

Kamboçya'nın 123 parlamenteri vardır. Üyeler 5 yıllığına seçilir.

Lübnan parlamentosunun 128 üyesi vardır. Üyelere Naib meclise Meclis an Nuvvab denir.

120 üyeli mecliste milletvekillerine Pratenik denir.

Parlamentoya Stortinget, parlamentere stortingsrepresentanter denir.

Çift meclisli Polonya'da alt meclise Sejm denir. 460 üyesi vardır.

Parlamentoya deputado denir.

650 parlamenterin 500'ü meclis üyesi 150'si senatördür.

Tek meclisli sistemde 600 üye halk tarafından beş yıllığına seçilir.

Tek meclisli sistemde 450 üye halk tarafından seçilir.

Parlamenter sistem

Mehmed Kemal Bey (Osmanlıca: محمد كمال بك,d. 1884 - ö.10 Nisan 1919), Osmanlı Devleti'nde görev yapmış mülkü idare amiri ve eğitimcidir. I. Dünya Savaşı'nın son yıllarında Boğazlıyan Kaymakamlığı ve Yozgat Mutasarrıflığı görevlerinde bulunmuştur. Ermeni Tehciri sırasında yürütlen uygulamalarda üstlendiği görevler nedeniyle savaş sonrasında yargılanmış ve idam edilmiştir. 
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılmasının ardından kurulan Damad Ferit Paşa Hükûmeti döneminde tehcir uygulamalarına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında hakkında dava açılmıştır. 7 Ocak 1919 tarihinde gözaltına alınmış, 30 Ocak 1919'da İstanbul'a sevk edilmiştir. 
Nemrud Mustafa Paşa başkanlığındaki Divan-ı Harp tarafından yapılan yargılama sonucunda, tehcir sırasında gerçekleştirilen eylemler nedeniyle suçlu bulunmuş ve idam cezasına çarptırılmıştır. Mehmet Kemal Bey, 10 Nisan 1919 tarihinde saat 17.20'de Beyazıt Meydanı'nda idam edilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 14 Ekim 1922 tarihinde aldığı bir kararla Mehmed Kemal Bey'i “millî şehit” ilan etmiştir.

1884 yılında Beyrut'ta doğmuştur. Babası, aslen Yenişehirli olan Sirkeci Gümrüğü Yolcu Salonu Müdürü Arif Bey'dir. İlk ve orta öğrenimini Antalya ve İzmir liselerinde tamamlamıştır. Daha sonra Mekteb-i Mülkiye Şahane'ye devam etmiş ve buradan pekiyi derece ile mezun olmuştur.
1908 yılında Beyrut Vilayeti'nde maiyet memuru olarak göreve başlamıştır. 1909 yılında stajını tamamlayarak kaymakamlık görevine atanmıştır. Aynı dönemde yaklaşık bir yıl süreyle Rodos İdadisi'nde Türkçe ve Sosyal Bilimler öğretmenliği yapmıştır.
18 Aralık 1911 tarihinde yeniden kaymakamlık görevine dönmüş; sırasıyla Doyran (1911), Gebze (1912), Karamürsel (1913) ve Boğazlıyan (1915) kaymakamlıklarında bulunmuştur.

Ermeni Tehciri sırasında Osmanlı hükûmeti, Yozgat sancağına bağlı Boğazlıyan kazasında yaşayan Ermeni nüfusun da Suriye'ye sevk edilmesini kararlaştırmıştır. Bu sevk işlemlerinin yürütülmesi görevi, bölgenin mülkî amiri olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'e verilmiştir.
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinin ardından İttihat ve Terakki Fırkası iktidardan çekilmiş, yerine Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın etkili olduğu yeni bir hükûmet kurulmuştur. Bu dönemde İttihat ve Terakki Fırkası ile bağlantılı olduğu değerlendirilen birçok bürokrat görevlerinden uzaklaştırılmış ve yerlerine yeni hükûmete yakın isimler atanmıştır. Aynı süreçte, savaş yıllarında gerçekleştirilen tehcir uygulamalarına ilişkin çeşitli soruşturmalar başlatılmıştır.
Bu kapsamda Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey hakkında da, tehcir sırasında Ermeni ahalinin can ve mal güvenliğinin sağlanması konusunda gerekli tedbirleri almadığı iddiasıyla soruşturma açılmış ve yargılama süreci başlatılmıştır. Yapılan yargılama sonucunda Kemal Bey sorumlu bulunmuş ve idam cezasına çarptırılmıştır.
Yargılama sırasında Kemal Bey, “Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet. Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Vatan uğruna cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatana, millete zeval vermesin!” sözleriyle suçlamalara karşı çıktığını ifade etmiştir. 
Bu savunmaya rağmen, İstanbul'daki askerî mahkemenin başkanı Nemrud Mustafa Paşa tarafından dönemin Sadrazamı Damat Ferit ile Sultan Vahdettin'in onayı ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği fetva üzerine kesinleşmiştir. İnfaz, 10 Nisan 1919 tarihinde İstanbul'daki Beyazıt Meydanı'nda gerçekleştirilmiştir.

Mehmed Kemal Bey'in idamının, İstanbul'daki İngiliz makamlarının talepleri doğrultusunda gerçekleştirildiğini ileri süren görüşler de bulunmaktadır. İnfazın ardından bir Askeri Tıbbiye öğrencisi, Kemal Bey'in naaşını bir istimbotla Sirkeci'den Kadıköy'e nakletmiş ve Moda'daki kendi evine nakletmiştir. Bir süre sonra cenaze, düzenlenen töreninin ardından, Kemal Bey'in idamından sonra üzerinden çıkan vasiyetine uygun olarak Kadıköy'de, daha önce vefat eden oğlunun kabrinin yanına defnedilmiştir.
Cenaze törenine Milli Mücadele yanlısı gruplar, eski Teşkilat-ı Mahsusa mensupları, Mekteb-i Mülkiye ve Askerî Tıbbiye başta olmak üzere çeşitli okuldan öğrenciler ile çok sayıda destekçi katılmıştır. Cenaze nedeniyle, işgale karşı ve saltanat yönetimine tepkili bazı kurumların da bayraklarını yarıya indirdiği belirtilmektedir.
Damad Ferit Paşa başkanlığındaki Osmanlı Hükûmeti, cenaze töreninin İngiliz işgaline karşı bir protesto ve direniş gösterisine dönüşebileceği endişesiyle bir bildiri yayınlamış ve törene katılanların tutuklanabileceğini duyurmuştur. Bununla birlikte, daha geniş çaplı tepkilere yol açma ihtimali nedeniyle herhangi bir müdahalede bulunulmadığı ifade edilmektedir.
1922 yılında Ankara'da faaliyet gösteren Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde kabul edilen bir kanunla Mehmed Kemal Bey'i "milli şehit" ilan etmiştir. Bu kanun kapsamında ailesi devlet güvencesi altına alınmış ve kendilerine ömür boyu "şeref aylığı" bağlanmıştır. Ayrıca söz konusu düzenleme ile Mehmed Kemal Bey'in itibarı iade edilmiştir. Meclis Başkanı Mustafa Kemal Atatürk, kanunun amacını, memleketin kurtuluşu ve geleceği uğruna hayatını kaybeden yöneticilerin geride bıraktıkları ailelerin millet ve devlet tarafından korunması gerektiği şeklinde ifade etmiştir.
Mezarı, Kadıköy, İstanbul'dadır.

Mehmed Reşid ya da Reşid Bey, Soyadı Yasası sonrasında Şahingiray (8 Ocak 1873, Bjeduğ bölgesi - 6 Şubat 1919, İstanbul), daha sonraları İttihat ve Terakki Fırkası adını alacak olan İttihad-ı Osmani Cemiyeti'nin ilk 5 kurucu üyesinden biri ve I. Dünya Savaşı sırasında Diyarbekir Valisi olan Çerkes asıllı Osmanlı doktor, asker ve politikacıdır.

Mehmed Reşid, 8 Ocak 1873'te Kafkasya, Bjeduğ'da bir Çerkes ailesi olan Hanıko Ailesi'nin üyesi olarak dünyaya geldi. Bu aile yüzyıllar önce Çerkesya'ya taşınmış Kırım Tatarları tarafından kurulmuştu. 1874 yılında Rus baskıları sonucu ailesi Osmanlı İmparatorluğu'na göç etti.
Mehmed Reşid, öğrenimini İstanbul'da Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne'de tamamladı ve bu okuldaki arkadaşlarıyla birlikte, daha sonrasında İttihat ve Terakki Fırkası adını alacak olan İttihad-ı Osmani Cemiyeti'nin kurucularından biri oldu. 1894 yılında Haydarpaşa Askerî Hastanesi'ne hem pratik eğitimi yapması, hem de bu okuldaki ünlü hocalardan Düring Paşa'nın yardımcısı olarak atandı. 1897 yılında Jön Türkler'le olan bağlantısından ve Sultan II. Abdülhamid'e yönelik muhalif tutumlarından dolayı tutuklanmıştır. Taşkışla Divan-ı Harbi'nde yargılanmış ve kendisinin de aralarında bulunduğu 77 kişi, Şeref Vapuru'yla Trablusgarb'a sürgüne gönderilmiştir.

Trablusgarp'ta doktorluk yaptığı sıralarda, 1908'de gerçekleşen Jön Türk Devrimi'nin ardından İstanbul'a geri döndü. Daha sonra 1909 yılında ordudan ayrılarak İstanköy kaymakamlığı ile Humus, Kozan, Rize ve Karesi mutasarrıflığı yapmış ve 13 Ağustos 1914 tarihinde Diyarbakır valiliğine tayin edilmiştir. Yaklaşık bir ay sonra Basra valiliğine, Basra'nın 22 Kasım'da düşmesi üzerine 24 Kasım 1914'te Bağdat vali vekilliğine, 10 Ocak 1915 tarihinde Musul valiliğine ve 25 Mart 1915 tarihinde tekrar Diyarbakır valiliğine tayin edilmiştir. Bu görevde 2 Mart 1916 tarihine kadar yaklaşık bir yıl kalmış ve son olarak da 25 Mart 1916'da Ankara Valiliğine tayin edildikten 1 sene sonra 27 Mart 1917'de ise görevden azledildi. Bu tarihten sonra devlet görevini bırakarak başkent İstanbul'a dönüp, bir yıl ticaret ile uğraşmıştır.

Dr. Mehmed Reşid, valilik görevine başladığında, Ermeni sorunu açısından Diyarbakır'ın hangi durumda bulunduğunu hatıralarında izah etmektedir. Ona göre, Diyarbakır'a geldiği tarihlerde savaşın en hassas dönemi yaşanmaktadır. Mehmed Reşid Bey'in anılarında valiliği hakkındaki gözlemlerine istinaden, birçok anı kaleme almıştır. Anılarında; Van ve Bitlis’in önemli bir kısmı Rus istilasına uğradığını, asker kaçaklarının her yerde saldırılar düzenlediğini ve gasp, yağma yaptığını dile getirmektedir. Diyarbakır vilayetinde ve çevresinde meydana gelen Yezidi ve Nasturi ayaklanmalarının da hükûmet idaresini zor durumda bıraktığını dile getiren Mehmed Reşid Bey, Ermenilerin takındıkları saldırgan tavırlarının da, yönetimin onurunu düşündürecek derecede olduğundan bahsetmektedir.
Bunlara karşılık dayanak olacak düzenli bir kuvvet olmayışından ve jandarmaya verilen yedek kuvvetlerin yok sayılabilecek düzeyde olmasından da ayrıca yakınmaktadır. Anılarında, Müslüman halkın bir taraftan savaş endişesi, bir taraftan da Ermeni saldırıları korkusuyla tedirgin şekilde yaşadığını ve küçük bir bahane ile büyük karışıklıkların çıkmasının kaçınılmaz olduğunu sık sık dile getirmiştir. Mehmed Reşid Bey, anılarında meselenin Diyarbakır’daki başka boyutlarına da işaret etmektedir. Özellikle yöneticilerin çevresindeki önemli memuriyetlerde hep Ermenilerin bulunduğunu, bunların da Ermeni nüfusu şu sözlerle isyana teşvik ettiklerini söylemektedir: “Halâs (kurtuluş) günü erişti! Hazırlanınız, icap ederse çift hayvanınızı satıp silahlanınız. Muvaffak olduktan sonra Müslümanların servetleri, toprakları, mülkleri bize kalacaktır.”

Döneme şahit olmuş, Diyarbakırlı siyasetçi Mustafa Akif Tütenk ise anılarında Reşid Bey’in yönetimi esnasındaki durum hakkında birçok noktaya değinmiştir;
Bu yaşanılanlara karşı anılarında, “Elimde güvenebildiğim yegane kuvvet, buraya beraberimde gelen jandarmalardan ibaretti” diyen Mehmed Reşid Bey, çözüm yolu olarak; asker kaçaklarından bir kuvvet oluşturmayı hükûmete teklif etmiş ancak teklifi reddedilmiştir. Mehmed Reşid Bey, bunun üzerine; ilk iş olarak memur ve eşraftan oluşan bir inceleme kurulu (Tahkik Heyeti) ile sivil halktan bir “Milis alayı“ oluşturma yoluna gitmiş ve muhtemel bir Ermeni katliamına karşı önlem almaya çalışmıştır. Mehmed Reşid Bey, bunun ardından Ermeni cemaatinin ileri gelenlerini çağırarak, firari ve komiteci olanların teslimi için kendilerine bir hafta süre vermiş, fakat olumlu bir sonuç alamamıştır. Sürenin bitiminde, önce Ermeni mahallelerinin en önemli sokaklarını kontrol altına aldırarak, evleri tek tek arattırmıştır. Sonuçta 500'ün üstünde firari ile, çok ciddi sayıda silah ve patlayıcı madde ele geçirilmiştir.
Nitekim Mehmed Reşit Bey'in aramalar sürerken, konuyla ilgili 27 Nisan 1915 tarihinde İstanbul'a çektiği şifreli telgrafta şöyle bahsedilmektedir:

Aynı tarihlerde Diyarbakır'da olduğu gibi, özellikle Doğu ve Orta Anadolu'nun muhtelif vilayetlerinde, birçok Ermeni askerin görevli olarak bulundukları birliklerden firar ettikleri, silahlanarak isyana hazırlandıkları ve Rus ordularının ilerlemesini kolaylaştırıcı hareketlerde bulundukları hükûmet raporlarında geçmektedir. Yapılan aramalarda benzer sonuçlar alınmıştı. Hükûmet, vilayetlerden gelen bilgileri de dikkate alarak, 27 Mayıs 1915'te, daha sonra Tehcir Kanunu olarak ünlenecek olan, “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedâbir Hakkında Kanun-ı Muvakkat”ı çıkardı. Ermeniler'in bulundukları yerlerden alınarak daha güvenli bölgelerde zorunlu iskânını öngören bu geçici kanun, 1 Haziran 1915'te Takvim-i Vekayi’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Mehmed Reşid Bey'in, 18 Eylül 1915 tarihinde Diyarbakır’dan Dâhiliye Nezareti’ne çektiği şifreli telgrafta, sevk edilen Ermeni sayısının 120.000’e ulaştığı belirtilmektedir. Yetersiz imkanlar çerçevesinde yürütülen sevkiyat sırasında, dönemin olağanüstü şartları dikkate alındığında, birtakım şikâyetlerin doğmaması mümkün görünmemektedir. Hatıralarında bunun sebeplerini açıklayan Mehmed Reşid, sonuçta şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bir buhran-ı azim (büyük bunalım) olan bu cereyanın önüne geçmek hiçbir valinin iktidarı dâhilinde değildi. Çünkü barutla ateş, Ermeni suikastlarıyla Müslümanların nefret ve intikamı karşılaşmış; bu hâl cehalet, ihtiras ve fıkdani-i vesâit  gibi evâmil ile had ve vahim bir şekil almıştı.”
Mehmed Reşid, Diyarbakır'daki bu görevinden sonra, hakkında oluşan birtakım olumsuz yargılar üzerine, olaylar karşısında takındığı tutumu şöyle ifade etmiştir:

Mehmed Reşid, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasının ardından işgal için başkente gelen İtilaf Kuvvetleri tarafından, Diyarbekir Valisi olduğu dönemde Ermenileri tehcir sırasında kırıma uğratmak iddiasıyla suçlandı ve Bekirağa Bölüğü'ne hapsedildi, ardından idama mahkûm edildi. Hakkında çıkarılan, Ermeni sorununa ilişkin iddialara cevap mahiyetindeki kitapçığını tutuklu iken kaleme almış ve “Mülahazat“ adıyla bastırmıştır. 25 Ocak 1919 tarihinde hapisten kaçtı ve bir süre İstanbul'da gizlendi. Gizlendiği bu sürede Anadolu'ya geçmeye çalışmıştır. Firar ettiği gece, şu notları kaleme alan Mehmed Reşid, tüm yaşananlar hakkında birtakım değerlendirmelerde bulunmuştur;

6 Şubat 1919 tarihinde polis tarafından yakalanmak üzereyken tabancayla başına sıkarak intihar etti. Üzerinde, tutuklandığı günden; intihar ettiği güne kadar tuttuğu günlükleri ve ailesine yazdığı bir vasiyetname çıkmıştır. TBMM hükûmeti, alınan karar neticesiyle Reşid Bey'in eşi ve çocuklarına maaş bağlatmış ve ailesine, ata toprakları olan Kırım’ın son Han’ı olan Şahingiray’dan dolayı, Şahingiray soyadı verilmiştir.

İnkılap Niçin ve Nasıl Oldu? (Mısır 1909)       Dr. Mehmed Reşid Bey'in küçük yaşlardan başlayarak yazdığı anılarından bir bölümü sağlığında "Cevri" takma adıyla yayınlanmıştır.
İttihat ve Terakkinin Kurucu Üyelerinden Dr. Reşid Bey'in Hatıraları, Sürgünden İntihara (İzmir 1992, İstanbul 1993) Anılarındaki bazı bölümler ise ölümünden sonra yayımlanmış bulunmaktadır: "Dr. Reşid Bey ve Hatıraları" (Yakın Tarihimiz, Cilt: 3).
Sebat (1919) Tutuklu bulunduğu sırada yayınlanan "Sebat" (1919) adlı kitabıyla kendisine yöneltilen suçlamalara açıklık getirmeye çalıştı.

[1] 1 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Kieser, Hans-Lukas; Ronald Grigor Suny; Fatma Müge Göçek (2011), "From 'Patriotism' to Mass Murder: Dr. Mehmed Reşid (1873-1919)", A Question of Genocide: Armenians and Turks at the End of the Ottoman Empire, Oxford: Oxford University Press

Tıphane, Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane veya Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Osmanlıca: مَكْتَبِ طبیە شاهانە), kökü Osmanlı Padişahı II. Mahmud'un 14 Mart 1827'de açtığı Tıphaneye uzanan Türkiye tarihindeki ilk tıp fakültesidir. Bugünkü İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve İstanbul Tıp Fakültesinin Osmanlı'nın son dönemlerindeki adıdır.

III. Selim döneminde başlayan Osmanlı ordusundaki yenileşme hareketi II. Mahmud döneminde de artarak devam etti. 1826'da Yeniçeri Ocağının kaldırılması ile yerine kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun her tertibine bir hekim ve bir cerrah tayin edilmesi gerekirken hekim sayısının yetersizliğinin yanı sıra modern anlamda ehliyetli hekim bulunamaması da sorun oldu. Bu dönemde geleneksel usta-çırak usulü ile hekim yetiştirilmesine dayalı olan darüşşifalardaki eğitim sistemi artık çağın gereklerini karşılayamamaktaydı. Bu dönemde Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, Sultan II. Mahmud'a verdiği üç takrirle yeni bir Tıphane kurulmasını ve hoca tayin edilerek yetenekli çocuklara tıp okutulmasını önerdi.
14 Mart 1827'de Sultan II. Mahmud tarafından Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure, Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda açıldı. Okulun ilk nazırı (dekanı) Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi oldı. Konağın üst katı Tıphane, alt katı Cerrahhane halinde düzenlenerek eğitime başlandı. Ancak binanın zamanla yetersiz gelmesi ile Cerrahhane, 1832'de Topkapı Sarayı sahilindeki yeni yerine taşındı. 1836'da Tulumbacıbaşı Konağı'nın satılması üzerine Tıphane-i Amire de Topkapı Sarayı'ndaki Otlukçu Kışlası'na (Kırmızı Kışla) taşındı. Tıphane ve Cerrahhane burada tekrar birleştirildi, hocalar ve kadrolar genişletildi, eğitim programı yeniden düzenlendi ve öğrencilerle birlikte okulun kadrosu 230 kişiye ulaştı. Zamanla Otlukçu Kışlasının da yetersiz gelmeye başlaması ile günümüzde Galatasaray Lisesinin bulunduğu yerdeki Enderun Ağaları Mektebi binasının tamir edilmesi ile Ekim 1838'de Galatasaray'daki yeni binaya taşınıldı.
14 Mart 1827'de açılan Tıphane, 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanı Viyana'dan getirtilen genç doktor Charles Ambrose Bernard tarafından reforme edilmesiyle, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Ecole Imperiale de Medicine) adıyla anılmaya başlandı. Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından ilgilenir; sene sonundaki sınavları bizzat takip ederdi. Avrupa'da bazıları kesimlerin fakülteyi küçümsediğini duyan Sultan Abdülmecid, 1847 yılında Tıbbiye mezunlarını, Viyana'ya gönderdi. Tıbbiyeliler buradaki hocaların huzurunda açık bitirme imtihanlarına girerek başarılı oldular ve böylece İstanbul'daki Mekteb-i Tıbbiyenin, Avrupa standardında tıp eğitimi verdiği ispatlanmış oldu.
Mekteb-i Tıbbiye 1839'dan 1903'e dek çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa'da Sultan Abdülhamid'in 1903'te İstanbul Güzel Sanatlar Mektebi hocaları Mimar Alexandre Vallury ve Raimondo d'Aronco'ya oryantalist üslupta yaptırdığı ve bugün hala ayakta olan binaya taşındı. 1867'de sivil öğrenciler için ayrıca Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye kuruldu. 1909 yılında, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ile askeri tabip yetiştiren Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ile birleştirilerek Darülfünun Tıp Fakültesi adını aldı.
1924'te Haydarpaşa'daki binanın merkezden uzak olması ve yetersiz hasta sayısından dolayı öğrencilerin klinik staj öğrenimleri Cerrahpaşa, Gureba ve Haseki hastanelerinde yapılmaya başlandı. 1933'te Üniversite Reformu'ndan sonra okul tekrar Avrupa yakasına taşındı ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ismini aldı. Bu dönemde Beyazıt, Cerrahpaşa, Gureba, Haseki, Şişli ve Bakırköy'de eğitim veren okul 1967'de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve İstanbul Tıp Fakültesi olarak ikiye bölündü. Haydarpaşa'daki bina 1934'te Haydarpaşa Lisesine, ardından 1984'te Marmara Üniversitesine ve 2015'te Sağlık Bilimleri Üniversitesine tahsis edilmiştir.

Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi (1827-1834)
Hekimbaşı Abdülhak Molla (1834-1837)
Hekimbaşı Ahmet Necip Efendi (1837-1839)

Hekimbaşı Abdülhak Molla (1839-1845)
Hekim İsmail Paşa (1845-1848)
Hekimbaşı Abdülhak Molla (1848-1849)
Hekimbaşı Salih Efendi (1849-1850)
Ziver Paşa (1850-1852)
Cemaleddin Efendi (1853-1859)
Hekimbaşı Hayrullah Efendi (1859-1861)
Arif Bey (1861-1865)
Hekimbaşı Salih Efendi (1865-1871)
Hekimbaşı Marko Paşa (1871-1888)
Saip Paşa (1888-1892)
Ahmet Hilmi Paşa (1893-1895)
Ahmet Şükrü Paşa (1895-1897)
Mehmet Avni Paşa (1897-1898)
Mehmed Zeki Paşa (1898-1909)

1867'de açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye'nin idaresi başlangıçta Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Nazırı'na bırakılmıştı.

Kırımlı Aziz Bey (1870-1880)
Hacı Hüseyin Efendi (1880-1883)
Hüseyin Sabri Efendi (1883-1891)
Mehmed Ali Paşa (1891-1907)
Ziya Paşa (1907-1908)
Arifi Paşa (1908-1909)

Bu dönem; Tıphane-i Amire, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye mezunlarını ve hocalarını kapsar.

Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi (1774-1834): III. Selim ve II. Mahmud'un saray hekimi, Tıphane-i Amire'nin ilk nazırı.
Hekimbaşı Abdülhak Molla (1789-1854): Şair, II. Mahmud ve Abdülmecid'in saray hekimi, Tıphane-i Amire ikinci nazırı.
Dr. İstefanaki Karatodori (1789-1867): Tıphane-i Amire ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, II. Mahmud'un saray hekimi.
Dr. Abdullah Bey (Karl Eduard Hammerschmidt) (1800-1874): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, Kızılay kurucusu.
Dr. Konstantinos Karatodori (1802-1879): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, Abdülmecid ve Abdülaziz'in saray hekimi.
Hekim İsmail Paşa (1807-1880): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane nazırı, Nafia, Ticaret Nazırı, İstanbul Belediye Başkanı.
Dr. Charles Ambroise Bernard (1808-1844): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane reformisti.
Ecz. Francesko Della Suda (Faik Paşa) (1814-1866): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ecza mezunu. Türkiye'ye modern eczacılığı getirenlerdendir.
Dr. Serviçen Efendi (1815-1897): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Tıbbi Kanuni (adli tıp) kürsüsü kurucusu, Kızılay kurucusu.
Hekimbaşı Salih Efendi (1816-1895): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Abdülmecid'in saray hekimi, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane nazırı.
Dr. Spiridon Mavroyeni Paşa (1817-1902): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, II. Abdülhamid'in saray hekimi.
Hekimbaşı Hayrullah Efendi (1818-1866): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, şair, tarihçi, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane nazırı.
Dr. Antranik Gırcikyan Paşa (1819-1894): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası üyesi.
Hekimbaşı Marko Paşa (1824-1888): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Abdülaziz'in saray hekimi, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane nazırı, Kızılay kurucusu.
Dr. Dimitri Zambako Paşa (1831-1913): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, II. Abdülhamid'in saray hekimi.
Dr. Sava Paşa (1832-1904): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Galatasaray Lisesi müdürü, Hariciye ve Nafia Nazırı.
Ecz. Giorgio Della Suda (Faik Paşa II) (1835-1913): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ecza hocası, Kızılay kurucusu.
Dr. Kırımlı Aziz Bey (1840-1878): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ilk nazırı, Kızılay kurucusu.
Dr. Alexander Zoeros Paşa (1842-1917): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası.
Paul-Louis Simond (1858-1947): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin içerisindeki Bakteriyolojihane-i Şahane hocası.
Dr. Şerafettin Mağmumi (1860-1931): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, İttihat ve Terakki kurucusu.
Prof. Dr. Robert Rieder Paşa (1861-1913): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane müfettişi ve hocası, Gülhane Seririyat Hastanesi müdürü.
Prof. Dr. Besim Ömer Akalın Paşa (1862-1940): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Darülfünun Tıp Fakültesi reisi, İstanbul Üniversitesi rektörü, Kızılay genel başkanı. Türkiye'ye modern ebeliği getirmiştir.
Dr. Maurice Nicolle (1862-1932): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin içerisindeki Bakteriyolojihane-i Şahane hocası.
Dr. Eşref Akman (1862-1938): Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye mezunu, TBMM 1. dönem milletvekili.
Dr. İsmail Besim Ardakut Paşa (1862-1931): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, TBMM 3. dönem milletvekili.
Dr. Paşayan Karabet Efendi (1864-1915): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Nasıreddin Şah ve Muzaffereddin Şah'ın özel doktoru.
Dr. Hüseyinzade Ali Turan (1864-1940): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, ressam, yazar, İttihat ve Terakki üyesi.
Dr. Esat Işık Paşa (1865-1936): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Türkiye'ye modern oftalmolojiyi getirmiştir.
Prof. Dr. Franz Georg Deycke Paşa (1865-1938): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, Gülhane Seririyat Hastanesi müdürü.
Dr. İbrahim Temo (1865-1945): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, İttihat ve Terakki kurucusu.
Ord. Prof. Dr. Cemil Topuzlu Paşa (1866-1958): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, II. Abdülhamid'in saray hekimi, Darülfünun Tıp Fakültesi reisi, İstanbul Belediye Başkanı.
Dr. Hamparsum Boyacıyan (1867-1915): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Osmanlı Meclis-i Mebusan milletvekili.
Prof. Dr. Julius Wieting Paşa (1868-1922): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocası, Gülhane Seririyat Hastanesi müdürü.
Dr. İshak Sükuti (1868-1902): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, İttihat ve Terakki kurucusu.
Dr. Hamit Hüsnü Kayacan (1868-1952): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Fenerbahçe SK başkanı.
Dr. Süleyman Numan Paşa (1868-1925): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, Darülfünun Tıp Fakültesi hocası.
Dr. Abdullah Cevdet (1869-1932): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, şair, tercüman, İttihat ve Terakki kurucusu.
Dr. Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949): Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye mezunu, şair, filozof, Maarif Nazırı.
Dr. Menahem Hodara (1869-1926): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu dermatolog. Hulusi Behçet'in hocası.
Dr. Arif İsmet Bey (1870-1911): Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye mezunu, İttihat ve Terakki üyesi.
Dr. Ömer Şevki Purut (1870-1928): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, TBMM 2. dönem milletvekili.
Dr. Tunalı Hilmi (1871-1928): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, TBMM 1., 2. ve 3. dönem milletvekili.
Dr. Paul Remlinger (1871-1964): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin içerisindeki Bakteriyolojihane-i Şahane hocası.
Dr. Nazım Bey (1872-1926): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu, İttihat ve Terakki kurucusu, Fenerbahçe SK Başkanı, Maarif Nazırı.
Dr. Ziya Nuri Birgi Paşa (1872-1936): Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 

Misak Torlakyan (1889 - 12 Kasım 1968), 1921'de Azerbaycan'ın eski İçişleri Bakanı Behbud Han Cevanşir'i öldüren suikastçıdır. Torlakyan, Ekim 1921'de İngiliz askeri mahkemesi tarafından zihinsel durumu gerekçe gösterilerek "suçlu ama sorumlu değil" kararıyla beraat etti.

Torlakyan, 1889 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun Trabzon şehrinde doğdu. 18 yaşında Ermeni Devrimci Federasyonu'na (ARF) katılan Torlakyan, Trabzon'daki Türk ordusu deposundan Ermeni meşru müdafaa birlikleri için önemli miktarda silah kaçırmayı başardı. I. Dünya Savaşı sırasında askeri istihbarat elde etmekle görevlendirilen Torlakyan, o sıralarda Rus Ordusu keşif biriminde çalışmaktaydı ve Türk ordusunun mevzileri hakkında değerli bilgiler temin etti. 1918 yılında Rus birliklerinin Türkiye'den çekilmesini fırsat bilen Türk birlikleri, Erivan'a girdi. Bunun üzerine Torlakyan Ermeni ordusuna katıldı ve Drastamat Kanayan önderliğindeki Bash Abarán savaşında çarpıştı. Savaş, Türk ordusunun bölgede daha fazla ilerlemesini engelledi. Sardarabad ve Karakilise'de elde edilen zaferler, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin (1918-1920) kurulmasını sağladı. 1921'de ARF tarafından İstanbul'a gönderilen Torlakyan, 18 Temmuz 1921'de İstanbul'daki Pera Palas otelinin önünde Azerbaycan'ın eski İçişleri Bakanı Behbud Han Cavanşir'i öldürdü. Bu öldürme, Ermeni Kırımı sonrası Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından yürütülen Nemesis Operasyonu'nun parçasıydı.
Torlakyan, 11 Ağustos 1921'de İngiliz askeri mahkemesinde yargılandı. Misak Torlakyan'ın davası, Soğomon Tehliryan davasında olduğu gibi bir hükûmet yetkilisinin öldürülmesini içeriyordu ve failler suçsuz bulunmuştu. Torlakyan'ın davasında askeri yargıcı ve jürileri etkilemek için hem Ermeni hem de Türk tarafı tarih, teoloji, felsefe, fizyoloji, psikoloji ve siyaset uzmanlarını mahkemeye getirdi. Dolayısıyla bu iki dava, Almanların, Türklerin, Ermenilerin ve Azerbaycanlıların Birinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan siyasi stratejilerini ortaya koymaktadır.
Ekim 1921'de İngiliz mahkemesi Torlakyan'ın suçlu olduğuna, ancak epilepsi hastası olduğundan dolayı eylemlerinden sorumlu tutulamayacağına karar verdi. Torlakyan sonrasında serbest bırakılacağı Yunanistan'a sürüldü. Serbest kaldıktan sonra ABD'ye gitti.
1943'te Drastamat Kanayan başkanlığındaki Ermeni keşif-sabotaj grubu AG-114'e üye oldu.
Hayatının son yıllarında Kaliforniya'ya yerleşti ve 1968'de Montebello, Kaliforniya'da öldü. Doğu Los Angeles'taki Evergreen Mezarlığı'na gömüldü.

Mondros Mütarekesi ya da Mondros Ateşkes Antlaşması, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan mütarekename (mütareke belgesi). Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey tarafından, Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır. Bu antlaşma ile beraber Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiştir.
Mütareke, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını belirleyen ilk uluslararası belge olması açısından önem taşır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan Mîsâk-ı Millî Beyannamesi'nin birinci maddesi, "30 Ekim 1918 tarihli anlaşmanın çizdiği hudutlar dâhilinde, dinen, ırkan ve emelen müttehit [birleşik] Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın tamamı, fiilen ve hükmen gayrı kabil-i tecezzi bir küldür [bölünmez bir bütündür]." demek suretiyle, Millî Mücadele'nin hedefi olan ulusal varlığı Mondros Mütarekenamesi'ne gönderme yaparak tanımlar.

Filistin'de İngiliz taarruzu karşısında hezimete uğraması ve 1 Ekim'de Şam'ın düşmesi üzerine, Talat Paşa hükûmeti 5 Ekim 1918'de İngiltere ile ateşkes sağlamak için ABD'nin arabuluculuğuna başvurdu. (Bu arada 29 Eylül'de Bulgaristan ateşkes imzalamış, bu ülkeye giren Fransız ve müttefik ordularının İstanbul'a yönelmesi olasılığı doğmuştu.
8 Ekim'de Talat Paşa kabinesi istifa etti. Eski genelkurmay başkanlarından Ahmet İzzet Paşa'nın 14 Ekim'de kurduğu kabinede, İttihatçı olduğu hâlde hükûmetin Alman yanlısı savaş politikasına karşı çıkan ve İngiliz dostu olarak tanınan Rauf Bey (Orbay) Bahriye Nazırı oldu. 18 Ekim'de Osmanlı'da esir bulunan İngiliz generali Townsend, Osmanlı'nın ateşkes şartlarını iletmek üzere bir gemiyle gizlice Midilli'ye gönderildi. 24 Ekim'de İngiliz hükûmeti Limni'de bulunan Amiral Calthorpe'a ateşkes görüşmelerini başlatma yetkisini verdi.
Türk hükûmetinin görevlendirdiği Rauf Bey ertesi gün Zafer römorkörüyle Foça'dan Midilli'ye geçti; burada kendisini karşılayan İngiliz kruvazörüyle Limni adasına ulaştı. Müzakerelerde Rauf Bey'e Dışişleri Müsteşarı Reşat Hikmet Bey eşlik etti. 27 Ekim'den itibaren dört gün süren çetin müzakereler sonunda 30 Ekim akşamı anlaşma imzalandı. 31 Ekim öğleninden itibaren geçerli olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasında nihai ateşkes ilan edildi.
28 Ekim günü Fransız hükûmeti bir notayla anlaşma görüşmelerine katılma isteğini bildirdiyse de bu talep İngiltere tarafından dikkate alınmadı. (Savaşın bu aşamasında Osmanlı Devleti sadece İngiltere ile fiilî çatışma hâlindeydi.)
Taraflar arasında ateşkes 31 Ekim 1918 günü öğle vakti başlayacaktır.
Resmî anlaşmanın yanı sıra, Amiral Calthorpe'un sözlü açıklamalarını içeren bir mektup da Türk tarafına sunuldu. Bu mektupta, işgal kuvvetlerine Yunan askerinin katılmayacağı ve benzeri taahhütler yer alıyordu.
Bu esnada 24 Ekim'de Almanya'da ihtilal başladı. 3 Kasım'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Villa Giusti Ateşkesi ile savaştan çekildi. 7 Kasım'da Alman imparatoru II. Wilhelm tahttan feragat etti. 11 Kasım'da Compiègne Ormanı'nda imzalanan ateşkes ile Almanya yenilgiyi kabul etti. Aynı gün Avusturya-Macaristan imparatoru I. Karl da tahtını bıraktı.

İstanbul kamuoyu anlaşma hükümlerini ağır buldu, ancak genel bir iyimserlikle karşıladı. 1 ve 2 Kasım tarihli İstanbul gazeteleri daha çok İstanbul'da savaş ihtimalinin ortadan kalkmış olduğunu vurguladılar. (Bulgaristan'ı işgal eden İtilaf ordularının o günlerde İstanbul'a yönelik taarruzu bekleniyordu.) Mustafa Kemal Paşa'nın görüşlerini yansıtan Minber  gazetesi 1 Kasım'da, "Bir devletin küçülmüş bile olsa her hâlde bir siyasi mevcudiyet ve millî birlik muhafaza ederek böyle bir badireden kurtulabilmiş olması en büyük siyasi başarı sayılmalıdır." yazıyordu.

13 Kasım 1918'de İtilaf donanmalarına mensup bir filo, Ateşkesin 1. maddesi uyarınca Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki askerî bölgesine girmesini kendi çıkarlarına yönelik bir tehdit sayarak protesto etti. İtalya 22 Mart 1919'da anlaşmanın 7. maddesini gerekçe göstererek tek taraflı olarak Antalya'yı işgal etti. Bu olay, Paris'teki barış konferansında İzmir'deki Yunan işgalinin tanınması ve Fiume'deki İtalyan hak taleplerinin reddedilmesiyle birlikte İtalya ile İtilaf arasında diplomatik bir krize yol açan etmenlerden biriydi. Nisan ayında İtalya, Fiume üzerindeki hak iddialarının dönemin Birleşik Devletler Başkanı Wilson tarafından reddedilmesinin yol açtığı kriz sebebiyle bir ay süreyle barış konferansını terk etti.
Bu olaylar dışında anlaşmanın ilk altı ayı önemli gerilimler olmadan geçti. İstanbul'daki İtilaf temsilcileri ile Türk hükûmeti arasındaki en ciddi sorunlar, eski İttihat ve Terakki yöneticilerinin savaş ve tehcir suçları nedeniyle yargılanması ve tutuklanması konusundan doğdu.
Anlaşmanın nispi sessizlik dönemi Mayıs 1919 başlarında sona erdi. Bu tarihte Paris Barış Konferansı, Mondros'ta verilmiş sözlere aykırı olarak, İzmir'in Yunanlarca işgali kararını aldı. Aynı günlerde Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok köşesi İtilaf devletlerince işgal edildi; Kars ve Batum Millî Şura Hükûmetleri İngilizler tarafından dağıtıldı. Aynı günlerde ilan edilmesi beklenen barış antlaşması belirsiz bir geleceğe ertelendi.
İtilaf devletleri politikasında meydana gelen bu ani değişim, Türk tarihçileri tarafından henüz yeterince incelenmemiş bir konudur.

Mustafa Hayrullah Diker (d. 1873, İstanbul – ö. 25 Ağustos 1950), Türk doktor, asker, akademisyen, siyasetçi.
Türkiye'de nörolojinin öncülerindendir. İlk Türkçe adli tıp kitabının yazarıdır. VI. ve VII. dönem TBMM'de milletvekili olarak görev yapmış bir siyasetçidir.

1875 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası, Şehremaneti memurlarından Mehmet Salih Efendi'dir. İlköğrenimini Üsküdar Rüstem Paşa İptidai Mektebi'nde, orta öğrenimini Fatih Askeri Rüştiyesi'nde, lise öğrenimini Mülkiye İdadisi'nde tamamladıktan sonra Mektebi Tıbbiye-i Askerîye-i Şahane'de yükseköğrenim gördü. 1897'de yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.
Tıbbiyeden mezun olduktan sonra, bir sene Manastır Askeri Hastanesi'nde görev yaptı. 1898'de İşkodra fırkasına mensup bir tabur tabipliğine, 1900'de Kastamonu vilayeti frengi mücadele tabipliğinde, 1905'te Bahriye Merkez Hastanesi'nde çalıştı.

1910'da Savunma Bakanlığı'nın sağladığı burs ile akliye ve asabiye hastalıkları ihtisasını yapmak için Paris'e gitti ve üç sene kaldı. Paris'teki ilk yılında Paris Üniversitesi Tababeti Adliye ve Akliye Enstitüsü'nde akıl hastalıkları öğrenimi gördü ve adli tıp diplomasını aldı. Ardından iki sene staj yaparak sinir hastalıkları ihtisasını tamamladı.

1913'te yurda döndükten sonra, Bahriye Merkez Hastanesi mütehassıslığına atanan Mustafa Hayrullah, bu görevi sırasında 'Tababet-i adliyeyi mecani' (Akıl Hastalarında Adli Tıp) adlı ilk Türkçe adli tıp kitabını yazdı. I. Dünya Savaşı sonlarında fırkateyn tabipliğine terfi etti.
Mütareke döneminde bimarhaneye dönüşen Zeynep Kamil Hastanesi'nin başhekimi olarak görev yapan Mustafa Hayrullah, arkadaşları ile 'Mecmua-i Seririyye' adlı bir tıbbi dergi çıkardı.

1924'te askerlikten albay rütbesi ile ayrıldı ve Darülfünun Tıp Fakültesi'nde kurulan Türkiye'nin ilk bağımsız nöroloji kiliniğinin başına geçti. 1933'teki üniversite reformu sonrasında Bakırköy'e taşınan nöroloji kliniğinde görevine devam eden Mustafa Hayrullah, 1936'da ordinaryüs profesör unvanını aldı.

1939'da yaş haddi nedeniyle üniversiteden emekli olduktan sonra; VI. Dönem (Ara Seçim) Kastamonu, VII. Dönem İstanbul Milletvekilliği yapmıştır.
25 Ağustos 1950'de hayatını yitirdi.

Tababet-i Adliyeyi Mecani (1915)
Freud'ın Psikolojyası Hakkında Tecrübeyi tetebbüiye (1917 tarihinde basılmış bu metnin transliterasyonu için bkz.: Taştan, Coşkun (2011) (der.) Türkiye'de Psikanaliz Hakkında En Eski Metinler, Cilt 1 (İstanbul: Bağlam Yayınları)
Pazartesi takrirleri (1922)
Emrazi Asabiye (I. Cilt: 1927, II. Cilt: 1929)
Yarının Hekimlerine Tababeti Adliye ve Akliye dersleri
Gazi İnkılabının Psikolojisi (1933)
Sinir hastalıkları ders kitabı (Tuğsavul ile beraber)

Nemesis Operasyonu (Ermenice: «Նեմեսիս» գործողություն Nemesis gortsoghut'iun), Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnak Partisi) tarafından Ermeni Kırımı'ndaki rollerinden ötürü bir dizi eski Osmanlı siyasi ve askeri liderinin yanında Eylül Günleri ile suçlanan Azeri siyasetçilere de karşı 1920 ve 1922 arasında gerçekleştirilmiş bir dizi suikastten oluşan bir gizli operasyondur. Şahan Natali ve Karekin Pastırmacıyan, operasyonun başındakilerdir. Operasyon adını Yunan mitolojisindeki intikam tanrıçası Nemesis'ten almıştır.
Operasyonun bir parçası olan ve en çok bilinen suikast, Mart 1921'de Berlin'de Talat Paşa'nın öldürülmesidir.

Saldırıların yapılması fikri ilk olarak Ermeni siyaset adamı olan Şahan Natali tarafından 1919 yılı Ekim ayında  Erivan'da yapılan Taşnaksutyun Partisinin 9. kurultayında gündeme getirilmiştir.
İlk olarak Kırım'a katkısı olan yaklaşık 650 kişinin listesi çıkarılmıştır. Bu liste içerisinde 41 kişi, "ele başı" kabul edildi. Saldırı operasyonunu yönetmek için özel bir birim oluşturuldu ve tüm yetki bu birime bağlandı. Birimin yöneticisi olarak Ermenistan cumhuriyetinin ABD'deki elçisi Pastırmacıyan Karekin Efendi seçildi. Bunun yanı sıra saldırı birimine finansal destek sağlaması amacıyla özel fon oluşturuldu. Fonun amacı örgüte sağlanacak lojistik destek için para toplamaktı. Fonun ilk yöneticiliğine Saan Satçaklyan seçildi. Örgütün aynı zamanda yasal bir dernek şeklinde çalışan ikinci bir birimi daha kuruldu çoğunlukla kooperatif statüsünde çalışacak olan birim çeşitli bölgelerde yapacağı yardım balolarında eğitim ve hayır işleri adı altında para toplayacak el altından örgüt fonuna kaynak aktaracaktı. Kooparatifin sorumluluklarına ise Şahan Natali ve Grigor Merdyanov getirildi.
Örgütün ulusları alanda istihbarat toplaması için kendini Türk gibi gösteren Graç Papazyan, dış ilişkilerden sorumlu yönetici olarak sonradan örgüte dahil edildi. Graçyan göreve başladıktan sonra ilk olarak Genç Türkler ile yakın ilişkiler kurdu. Silahlı saldırıların yapılabilmesi için paraya ihtiyacı olan işsiz insanlardan 3-5 kişilik gruplar halinde ekipler kuruldu. Her plan için farklı grupların konuşlandırılması planlanıyor böylece karşı tarafın saldırının tek bir noktadan gelmediğine dair kanaate sahip olması isteniyordu. Saldırı hedeflerinin iki temel merkezi vardı, bunlar "Çakatamart" (İstanbul) ve "Droşak" (Boston) gazetelerinin binaları idi.

19 Haziran 1920, Tiflis: Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin eski Başbakanı Fetali Han Hoyski öldürüldü. Eski Adalet Bakanı Halil Bey Hasmemmedov ise yaralandı. Saldırıları Aram Yerganyan ve Misak Kirakosyan gerçekleştirmişlerdir. Saldırı operasyonunda saldırganlardan Kirakosyan yaralanmıştır.
19 Temmuz 1920, Tiflis: Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Parlamentosu Başkan Yardımcısı Hasan Bey Agayev aynı suikastçılar tarafından öldürüldü.
15 Mart 1921, Berlin: Talat Paşa Suikastı: Osmanlı İmparatorluğu'nun eski İçişleri Bakanı ve Başkan-ı a'zam olmuş Talat Paşa öldürüldü. Talat Paşa'nın adı saldırganların öldürülecekler listesinde birinci sıradaydı. Talat Paşa'nın öldürülmesi sonrası saldırgan Sogomon Teyleryan Berlin mahkemesi tarafından beraat ettirilmiştir.
5 Aralık 1921, Roma: Atla gezinti yapan Osmanlı İmparatorluğu'nun eski sadrazamı Said Halim Paşa öldürüldü. Saldırgan Arşavir Şirakyan yakalanamamıştır. Bu saldırının organizatörleri arasında Ermenistan'ın eski Roma büyükelçisi Mikael Vartanyan ve kimliği belirlenemeyen bir kişi daha vardır.
17 Nisan 1922, Berlin: Ailesiyle gezi yapan eski Trabzon Valisi Cemal Azmi, "Teşkilât-ı Mahsusa" nın yaratıcısı Bahattin Şakir ve koruyucusu öldürüldü. Saldırılar Arşavir Şirakyan ve Aram Yerkanyan tarafından gerçekleştirilmiştir.
19 Temmuz 1921, İstanbul: Azerbaycan'ın eski İçişleri Bakanı Behbud Han Cevanşir öldürüldü. Saldırıyı yapan Misak Torlakyan İngiliz askerî  mahkemesince yargılandı. Olay yerinde cinayet silahıyla yakalandığı için suçu sabit görüldü, fakat zihinsel engelli olmakla beraber, önce Kırım sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nda, daha sonra kaçtığı Bakü'de aile fertlerini kaybettiği nedenle hastalığının ilerlediği ve Bakü'deki kayıplarından sorumlu tuttuğu eski Azerbaycan İçişleri Bakanı'nı görünce kendine hakim olamayarak üzerindeki silahı ateşlediği, dolayısıyla cezai ehliyetinin olmadığı karara bağlandı. Saldırının diğer ortakları Edvard Fundukyan ve Arutun Arutunyans'dır.
25 Temmuz 1922, Tiflis: Osmanlı İmparatorluğu'nun eski askerî  deniz kuvvetleri Bakanı Cemal Paşa öldürüldü. Saldırıyı Petros Ter-Pogosyan ve Artaşes Kevorgyan gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca saldırının organize edilmesinde Zare Melik-Şahnazaryan ve Stepan Tsagikyan görev almışlardır.

1920 yılında İstanbul'da Türklere yardım ettiği gerekçesiyle Mıgırdiç Harutunyan, Sogomon Tehliryan tarafından öldürülmüştür.
1915 yılında Türklere bilgi sızdırdığı gerekçesi ile Vahe Yesayan sınır dışı edilmiş suçu sabit görüldükten sonra örgüt tarafından öldürülecekler listesine eklenmiş ardından kısa bir süre sonra Arşavir Şirakyan tarafından öldürülmüştür.
Hamayak Aramyants, Hınçak partisinin eski üyesidir. 1914 yılında Talat Paşa Suikastında polise bilgi verdiği gerekçesi ile Arşak Yezdanyan tarafından öldürülmüştür.

Saldırganların hazırladığı ölüm listesinde ilk isimlerden biri Osmanlı Devleti'nin eski harbiye nazırı Enver Paşa'nın adı da vardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin eski genel sekreteri Doktor Nâzım Bey'in adı da listedeki ilk isimlerden biriydi. Onlar da Ermeni saldırganlar tarafından izlenmişler fakat öldürülememişlerdir.

Nemrut veya Nemrut Mustafa Paşa olarak da tanınan Mustafa Yamulki (d. 25 Ocak 1886 – ö. 25 Mayıs 1936), Kürt asıllı Osmanlı askeri. 1919-1920 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nda askeri mahkeme başkanı, Kürdistan Krallığı'nda eğitim bakanı ve gazeteci.

Yamulki, Süleymaniye'de toprak sahibi bir ailede doğdu. Bağdat Askeri Rüştiyesinde eğitim aldı. 1904 yılında İstanbul'daki Kuleli Askeri İdadisinden ve 1907 yılında Mekteb-i Harbiyeden mülâzım-ı sânî (teğmen) rütbesiyle mezun oldu. 1910 yılında Erkan-ı Harbiye Mektebini kurmay yüzbaşı olarak bitirdi. Trablusgarp Savaşı'nda Al-Swani'de emrindeki müfreze ile İtalyanlara karşı mücadeleler verdi. Balkan Savaşları'nda 3. Ordu emrinde görev yaptı. I. Balkan Savaşı'ndaki Birinci Çatalca Muharebesi'nde görev yaptı. Bursa'da vali yardımcılığı yaptı.
Osmanlı Askeri Mahkemisinde başkan iken, Mustafa Kemal ve onunla ilişkili olan kişileri ölüme mahkûm etti.
Mustafa Paşa, Ermeni Kırımı ve Süryani Katliamı ve ayrıca Rum Kırımı'ndan dolayı, Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa'yı ölüme mahkûm etti.

Yurttaşlarımız bilinmedik sahtekarlıklara başvuruyorlardı ve düşünülen her türlü despotluk metotlarına el uzatıyorlardı, Sürgün ve kan akıtılmasını organize ediyorlardı, bebekleri gaza bulayıp yakıyorlardı, eli ayağı bağlı kadın ve kızlara ebeveynlerin önünde tecavüz ediyorlardı, kızları ana ve babalarından koparıp kaçırıyorlardı, kişisel mülkiyetlere ve gayrimenkullere el koyuyorlardı, insanları Mezopotamya'ya kadar götürüp ve yolda barbarca muamele ediyorlardı binlerce insanın içinde olduğu gemileri denize sürüp batırıyorlardı, Ermenileri, tarihte hiçbir milletin tanımadığı, uygunsuz koşullara sokuyorlardı. 
Mustafa Paşa'nın tutuklama emirleri, Ali Kemal Bey, Damat Ferit ve Sultan Vahdettin tarafından imzalandı.
Ayrıca, Kemalistlere yataklıktan dolayı, İçişleri Bakanı olan Ebubekir Hazimi'yi de mahkûm etmiştir. Yamulki Haziran 1920'de görevinden alındı.
Ermeni Kırımı'na karşı açık suçlamaları olduğu için Türk Ulusal Hareketi tarafından üç seneye kadar hapse mahkûm edilmiştir. Çeşitli Türk yetkililer hakkında verdiği hükümler kaldırılmıştır. Yetkililer tarafından tutuklanmıştır fakat Büyük Britanya Büyükelçiliği'nin araya girmesi ile Güneydoğu'ya kaçtı. Oğlu Abdülaziz Yamulki, Bekir Sıtkı hükûmetine karşı yapılan 1936 Irak Darbesi'nin planlayıcılarındandır.

Süleymaniyeli Mustafa Paşa, 1919–1920 yılları arasında İstanbul’da kurulan Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde başkanlık yapmıştır. Bu dönemde verdiği sert kararlar nedeniyle halk arasında “Nemrut Mustafa” lakabıyla anılmıştır. Milli Mücadele karşıtı tutumu ve mahkemelerde aldığı kararlar sebebiyle, bazı kaynaklarda,“ihanet” ile suçlandığı belirtilmektedir..

.

Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey (Osmanlıca: نوسرت بي, 1875 - 5 Ağustos 1920), Türk öğretmen ve idarecidir. Ermeni Tehciri'inde vazife almasıyla ve bu tehcirde Ermenileri öldürdüğü ve mallarından kazanç sağladığı iddia edilerek idam edilmesiyle bilinir. 15 ay kürek cezasına çarptılırmış olduğu hâlde Divân-ı Harp-i Örfi yasadışı şekilde toplanıp cezası idam cezasına dönüştürdü. 5 Ağustos 1920'de Beyazıt Meydanı'nda idam edildi. Ferid Paşa hükûmetinden sonraki Ahmet Tevfik hükûmeti iktidara gelince ailesi suçsuz olduğunu iddia ederek davaların tekrar incelenmesini talep etti. İncelemelerin ardından Nusret Bey'in suçsuz yere asıldığı kanıtlanmıştır. 25 Aralık 1921'de TBMM tarafından "millî şehit" ilan edilmiştir.

1875 yılında Preveze Sancağı hâkimlerinden Berham Efendi'nin çocuğu olarak doğdu. Küçüklüğünden beri okumaya çok meraklıydı. Mekteb-i Mülkiye Şahane'den 1899 yılında mezun oldu. Maiyet Memurluğu stajından sonra 20 Eylül 1901 - 4 Ekim 1902 tarihleri arasında Konya Rum ve Ermeni okullarında Türkçe öğretmenliği yaptı. Öğretmenliğin ardından Osmanlı için idare görevlerine atandı. Bu görevinin ardından Keskin, Tepedelen, Aydonat, Fılat, Meçova, Devline, Sur, Safed, Cisri Ergene ve İskeçe kaymakamlıklarında da görev yaptı.
I. Balkan Savaşı'nda İskeçe'nin işgalinden sonra 14 Kasım 1912'de İskeçe'den ayrılarak İstanbul'a geldi. 27 Eylül 1914'te Bayburt Kaymakamlığına atandı. Nusret Bey, Bayburt Kaymakamlığı görevine başladıktan sadece 45 gün sonra Osmanlı, I. Dünya Savaşı'na katıldı. Bunun üzerine Bayburt bölgesinin de içinde bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan Ermeniler, Rus İmparatorluğu'nun Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan Devleti kuracağını vadetmesinin ardından gönüllü silahlı Ermeni grupları cephe arkasında Osmanlı'ya karşı isyanlarda bulundu.

Buna karşılık olarak Osmanlı Hükûmetince 1 Haziran 1915'te savaş mıntıkasında oturan Ermenilerin savaş alanı dışı olan Suriye civarına gönderilmesini içeren Ermeni Tehciri Kanununu dönemin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından Haziran 1915'te, Erzurum'daki 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa'nın emriyle Bayburt bölgesindeki Ermeniler Nusret Bey'in idaresindeki jandarma güçlerince Erzincan'a sevk edildiler. Yapılan her şey Nusret Bey tarafından kayda tutuldu. Tehcire tâbi tutulan Ermenilerin ardılarında bıraktıkları mallar bir komisyon kurulunca satılarak Ermenilere geri ödendi. Tehcir sırasında Nusret Bey tarafından 3. Orduya erzak temininde bulundu. Bulunduğu hizmetlerden dolayı değişik tarihlerde Erzurum Valiliği ve 3. Ordu Komutanlığı tarafından ödüllendirildi.
Nusret Bey, 14 Haziran 1917'de, o sırada Yıldırım Orduları 2. Grup Komutanı olan Mustafa Kemal Paşa'nın isteği ile Urfa Mutasarrıflığına atandı. Urfa'da görev yaparken Mondros Ateşkes Mütarekesi imzalandı. Karışıklık çıkan bölgeleri işgal hakkına sahip olan İtilaf Devletleri'nden biri olan Fransa, Urfa'yı işgal etti. Bunun üzerine Urfa'da bu işgale karşı kurulmuş olan Müdafa-yı Hukuk Teşkilatı'nın kurulmasında büyük bir emeği bulundu. İşgale direnmek için milis alayı oluşturdu.

Nusret Bey, Urfa Mutasarrıflığı görevinde bulunurken hakkında yapılan ihbarlar sebep gösterilerek I. Damat Ferid Paşa Hükûmeti tarafından 6 Nisan 1919'da Ermeni Tehciri meselesinden dolayı azledildi ve İstanbul'a çağrıldı.
İstanbul'a geldikten sonra Bayburt ve Ergani-Madeni Ermeni Tehciri'nden dolayı Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-i Harp-i Örfi'de yargılandı ve suçsuz bulundu. Fakat yine de askeri hapishanede alıkonuldu. 15 Mayıs 1919'da İzmir’in İşgali üzerine tüm Anadolu’da olduğu gibi İstanbul’da da bu duruma karşı büyük tepkiler oldu. Bunun üzerine hükûmet ortamı yatıştırmak için aralarında Nusret Bey’in de bulunduğu 40 tutukluyu serbest bıraktı.
30 Eylül 1919’da Damat Ferit Paşa Hükûmeti istifa etti ve yerine 2 Ekim 1919’da Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu. Bu dönemde birçok kişi tutuklandı. Bunlardan biri de daha önceden yargılanıp serbest kalmasına rağmen 6 Kasım 1919’da Ermeni Tehciri meselesinden dolayı tekrar tutuklanıp cezaevine konmuş Nusret Bey'di.
Esad Paşa’nın başkanlığındaki I. Divân-ı Harp-i Örfi 11 Mart 1920’de Nusret Bey hakkında Bayburt Müdde-i Umumiliğine bir telgraf çekerek; Bayburt Ermeni Tehciri sırasında Nusret Bey’in tutumu ile ilgili bilgi verilmesini istedi. 15 Mart 1920’da Esad Paşa’nın başkanlığındaki I. Divân-ı Harp-i Örfi, Nusret Bey’in sorgusuna başladı. Bayburt ve Ergani-Madeni Ermenilerinin tehcirinde gayri kanuni hareketlerde bulunduğu iddiasıyla suçlanan Nusret Bey bu suçlamalara karşılık Ermenilerin jandarma muhafazası altında salimen tehcir edildiğini, mallarının da oluşturulan bir komisyon tarafından satılıp parasının sahiplerine verildiğini belirtti. Mahkeme heyeti Bayburt’ta bazı kişilerin ifadelerine başvurulmasını talep etti. Ancak Anadolu ile telgraf haberleşmesinin kesilmesi üzerine Bayburt ile irtibat kurulamadı. Bunun üzerine 20 Mart 1920’deki Nusret Bey’in duruşması bir başka tarihe ertelendi.
Ali Rıza Paşa Hükûmeti’nin istifası ardından 8 Mart 1920’de Salih Paşa Hükûmeti kuruldu. Ancak yirmi sekiz gün sonra hükümet değişti ve yerine 5 Nisan 1920’de II. Damat Ferid Paşa Hükûmeti kuruldu. Damat Ferid Paşa Hükûmeti Ermeni Tehciri ile alakalı davalarını olabildiğince hızlandırdı. Bu amaçla; hükûmet 17 Nisan 1920’de I. Divan-ı Harp-i Örfi Başkanlığına Nemrud Mustafa Paşa’yı atadı. 26 Nisan 1920’de “I. Divân-ı Harp-i Örfi Mahkemesinin Teşkilat ve Vazifeleri” hakkında bir genelge yayınlayarak "tehcir davalarının öncelikli görüleceğini, yargılamaların gizli yapılacağını ve sanıkların avukat bulunduramayacağını" açıkladı.
Bu genelgenin ardından diğer tehcir davalarındaki gibi Nusret Bey'in de yargılanması sırasındaki tüm duruşmalar gizli yapıldı ve onu avukat bulundurma hakkı tanınmadı. Mustafa Paşa başkanlığındaki I. Divan-ı Harp-i Örfi, Nusret Bey'in mahkemesine 28 Nisan 1920'de tekrar başladı. Mustafa Paşa'nın Nusret Bey'e ayrı bir düşmanlığı vardı. Urfa'daki bir Kürt cemiyetini kapattığı için Mustafa Paşa, Nusret Bey'den nefret ediyordu. Mahkeme heyeti Nusret Bey evraklarını inceledikten sonra 29 Nisan 1920'de gazetelere ilanlar vererek; “Bayburt ve Ergani-Madeni Ermenilerinden tehcir sırasında zarar görmüşlerin Divân-ı Harp-i Örfi’ye gelerek şahitlik yapmalarını” istedi. Bu ilanın ardından Nusret Bey'in davası tekrar başladı. İddia makamı Bayburt ve Ergani-Madeni tehciri sırasında:

Ermenilerin ölmesi/öldürülmesi ve mallarının gasp edilmesi
Komisyonun Ermenilerin mallarının değerinde ödeme yapmaması ve bunun üzerinden kazanç sağlanması
Bayburt Mal Müdürü Ovakim Efendi'nin intiharına neden olunması
Trabzon’dan tehcir edilen Filoman Nuryan binti Manu ile 12 yaşındaki kardeşi Naime Tesmiye’nin ırzına geçilmesi sebebiyetten dolayı Nusret Bey’in yargılandığını belirtti.
Bu suçlamalar karşısında Nusret Bey; Bayburt’un harp sahası içinde olması nedeniyle buradaki Ermenilerin kendisinin idaresi altında jandarma tarafından tehcir edildiğini, bu sırada bölgede herhangi bir gayri kanuni durumun olmadığını, tehcir edilenlerin mallarının bir komisyon tarafından satılıp parasının da sahiplerine verildiğini, bunun da kayıtlarının olduğunu belirtti.
Sonraki celsede mahkeme heyeti Nusret Bey aleyhine Hampartsun adlı 12 yaşında bir Ermeni çocuğunu şahit olarak dinleyeceğini belirtti. Nusret Bey bu duruma itiraz ederek olay anında 7 yaşında olan ve şimdi 12 yaşındaki bir çocuğun şahit olarak dinlenemeyeceğini belirtti. Buna rağmen mahkeme heyeti Hampartsun'u şahit olarak dinledi. Şahit olayı yer ve saatine kadar ince ayrıntıları ile anlattı ve Nusret Bey için nüfus kâğıdında geçtiği gibi Mehmet Nusret ismini kullandı. Bunun üzerine Nusret Bey bir çocuğun olayı bu kadar detaylı hatırlayamayacağını, ön ismi olan Mehmet'i sadece nüfus kâğıdında yazdığını, bu ismi sadece nüfus memurları ile ailesinin bildiğini, ancak nüfus memurları vasıtasıyla öğrenilebileceğini, söyledi.
Bir başka duruşmada Haçator Seferyan adlı bir başka Ermeni şahit olarak dinlendi. Bu Ermeni; Nusret Bey’in asker olduğunu ve onun emriyle Ermeniler’in öldürüldüğünü söyledi. Nusret Bey buna karşılık olarak "Ben sivil bir idareciyim. Ne asker kıyafeti!?" dedi ve bu nedenle şahidin yalan beyanda bulunduğunu belirtti.
Bir başka gün mahkeme heyeti Bayburt'lu Agoni Markayan, Varsenik Arisyan Arakel ve Erfahi Arakel adlı kadınları şahit olarak dinledi. Bu duruşma başlarken mahkeme başkanı kadınlara "Nusret Bey burada mı? Kendisini tanıyor musunuz?” diye sordu. Kadınlar “Tanıyoruz ama burada değil” cevabını verdiler. 10 dakika sonra tekrar mahkeme heyetinin huzuruna çıktığında kadınlar “Nusret Bey evet burada”, cevabını verdiler.
Daha sonra bu kadınlar Nusret Bey'i, Bayburt Ermenilerinin tehciri, Bayburt Mal Müdürü Ovakim Efendi'nin intiharı ve Trabzonlu Filomen adlı kadının ırzına geçmesi suçlarıyla suçladılar.
Nusret Bey savunmasını tekrarlayarak "Bayburt Ermenilerinin tehcirinin Erzurum’daki 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa’nın emriyle jandarma tarafından salimen yapıldığını, Ovakim Efendi’nin Mahmut Kamil Paşa’nın tehcirle ilgili emrinin gelmesi üzerine intihar ettiğini ve Trabzonlu Filomen adlı kadına da herhangi bir kötü muamele yapmadığını, bunu da geçmiş memuriyet hayatındaki namuslu yaşamından da kanıtlanabileceğini" söyledi. Ancak duruşma sırasında mahkeme heyeti Nusret Bey'in hiçbir savunmasını kayda değer almadı.
Nusret Bey mahkeme sırasında değişik tarihlerde eşi ve kardeşine birkaç mektup yazdı. O bu mektuplarda kendisinin suçsuz olduğunu ancak mahkeme heyetinin kendisine mutlaka onu cezalandıracağını belirtti. İdam kararı verildikten sonra karısına şu mektubu yazmıştır:

Resmî görevlerimi şimdiye kadar doğru ve dürüstlükle yerine getirdiğim gibi şu ermeni işinde de insanlık görevimi olabildiğince hakkıyla yaptım. Bana atılan suçların hiçbiriyle ilgim yok. Fakat güç ve düşmanlık beni mahkûm eyledi. Beni mahvettiler, ancak kalan ailem bi çare üç ufak çocukla seni de mahvettiler. Allah intikamımı alsın. Masum olduğum sonradan anlaşılacaktır. Fakat heyha

Orhan Gündüz suikastı, Ermeni silahlı örgütü ASALA tarafından 5 Mayıs 1982 tarihinde Boston'da Türk Diplomat Orhan Gündüz'e yapılan silahlı saldırı.
Gündüz, Yüzbaşı rütbesindeyken ordudan ayrılmış, Amerika'ya yerleşmiş ve 1971 yılından itibaren Boston'da Türkiye'nin Fahri Başkonsolosluğu'nu yürütüyordu. İşe gitmek üzere aracına binen Türkiye'nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz'e yakınından geçen bir araçtan otomatik silahlarla ateş edilmiştir. 2 Saldırgan tarafından ortaklaşa yapılan saldırıda alnına ve çenesine 3 mermi isabet eden Gündüz olay yerinde ölmüştür.
Saldırının ardından görgü tanıklarından sağlanan bilgiler ışığında saldırganın robot resmi çizilmiştir. FBI bölge sorumlusu Gillgan tarafından yapılan cinayet soruşturmasında çok sayıda Ermeni vatandaşın yaşadığı ev aranmış ancak saldırganın izine rastlanmamıştır.
Saldırıda hayatını kaybeden Fahri Başkonsolos Orhan Gündüz Forest Hill'deki müslüman mezarlığına gömülmüştür.

07.05.1982, Milliyet, Sayfa 1

Osmanlı Devleti kuruluş döneminde Ermeniler, genellikle Çukurova, Doğu Anadolu Bölgesi ile Kafkasya bölgelerinde bulunan beyliklerin egemenliği altında yaşamışlardır. Bursa'nın başkent olduğu dönemde Ermeni ruhani reisliği başkente alınmıştır. İstanbul'un fethinden sonra da İstanbul'a taşınmış ve daha sonra da İstanbul Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur. Ermeniler Anadolu'dan gelen göçlerle İstanbul'da büyük bir cemaat oluşturmuştur.
Osmanlı Devleti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile yapmayı vadettiği ıslahatları ilân etmiş, ancak gayrimüslimler verilen yeni haklardan memnun kalmamışlardır. Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir. Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de askere gitmedikleri gibi, gerek bürokraside gerekse ticari hayatta kilit noktaları ele geçirmek suretiyle, toplum içinde ön plana çıkmışlardır.
1915 Ermeni Kırımı yüzünden Anadolu'daki Ermeni cemaatler yok olmuştur.

10. yüzyılda, Abbâsî ordusunda yer alan Türk kumandan ve ailelerin Ermenilerle ilişkileri olsa da; Ermeniler ile Türkler arasındaki ilk büyük çaplı ilişliler 11. yüzyılda, 1015-1020 yılları arasında Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan'ın babası Çağrı Bey'in Doğu Anadolu Bölgesi'ne düzenlediği bir sefer sırasında başladı. Bu yıllarda Ermeniler, Doğu Roma İmparatorluğu himayesinde yaşamaktaydı. 1071'deki Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Selçukluların galip gelmesi ve kısa sürede Anadolu'ya yerleşmesinin ardından Doğu Roma himayesinde yaşayan Ermeniler Kilikya bölgesine yerleşerek, burada Doğu Roma'ya bağlı bir prenslik kurdu. Bu prenslik, 1375 yılında Memlûk Sultanlığı tarafından yıkıldı. Bölgenin 15 ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesiyle, buradaki Ermeniler Osmanlı egemenliğine girdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'nin 1324 yılında Bursa'yı başkent yapmasının ardından Kütahya'daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani merkezleri Bursa'ya nakledildi. 1461'de II. Mehmed, Bursa'da bulunan Ermeni piskopos Hovagim ve Anadolu'daki bazı Ermenileri, devletin yeni başkenti İstanbul'a getirdi. Samatya'daki Sulu Manastır isimli kiliseyi Ermenilere veren II. Mehmed, yayınladığı bir fermanla İstanbul Ermeni Patrikhanesini kurdurttu ve Hovagim'i patrik olarak tayin etti.
I. Selim'in 1514-1516'da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle buradaki Ermeniler de aynı cemaat bünyesine alınarak İstanbul Patrikliğine bağlandı.

Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.
1863: Buna dayanarak Ermeniler, 1863'te yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan Nizamnâme-i Millet-i Ermeniyân ve Ermeni Millet Meclisi bir fermanla Babıâli'ye onaylatmışlardır.

1914 Osmanlı nüfus sayımı sonuçlarına göre, imparatorluk sınırları içerisindeki Ermenilerin toplam nüfusu 1.229.007'ydi. Bunların çoğu Ermeni Soykırımı'ndaki katliamlarla öldürülmüştür.

Ermenistan, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda büyük ölçüde Osmanlı yönetimi altındaydı. Ermeni milleti olarak adlandırılan Ermenilere, İstanbul Ermeni Patrikhanesi'nin ruhani lideri önderlik ediyordu. Büyük cemaatlerin batı illerinde, özellikle başkent İstanbul'da de yaşamasına rağmen nüfus, Türkiye Ermenistanı ya da Batı Ermenistan olarak da anılan Osmanlı İmparatorluğu'nun doğu illerinde yoğunlaşmıştı. Halk; ezici çoğunluğun bağlı olduğu Ermeni Apostolik mezhebinin yanı sıra Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan mezheplerine de bağlıydı. Millet sistemi sayesinde, Osmanlı hükûmeti tarafından yapılan küçük kapsamlı müdahaleler sayılmazsa Ermeni toplumuna kendilerini kendi sistemleri altında yönetme hakkı verilmişti. Düzyanları (darphane yöneticileri), Balyanları (saray mimarları) ve Dadyanları (barut kontrolörleri ve sanayi fabrikası yöneticileri) kapsayan Kostantiniyye merkezli zengin sosyete Amira sınıfı dışındaki Ermeni nüfusun yaklaşık %70'i taşrada tehlikeli koşullar altında fakir bir şekilde yaşamaktaydı. Ermeni nüfusla ilgili var olan verilerde, Ermeni Patrikhanesi'ne ait rakamlar ile Osmanlı resmî rakamları birbirini tutmamaktadır. Patrikhaneye göre 1878 yılında 400.000'i Kostantiniyye ile Balkanlarda, 600.000'i Anadolu ile Kilikya'da, 670.000'i Küçük Ermenistan ile Kayseri civarında ve 1,300.000'i Batı Ermenistan'da olmak üzere üç milyon Ermeni yaşamaktaydı. Doğu illerinde Ermeniler, Türk ve Kürt komşuları tarafından zaman zaman ağır vergi uygulamalarına, haydutluğa ve adam kaçırmalara maruz kalmalarının yanı sıra İslam'a geçmeye zorlanmaktaydı ve bunlar yapılmadığı takdirde merkezî ya da yerel makamların müdahalesi olmaksızın sömürülmekteydi. Müslüman ülkelerde uygulanan zimmî sistemine uygun olarak Osmanlı İmparatorluğu'nda da Hristiyan ve ayrıca Yahudilere tanınan belirli özgürlükler vardı. İmparatorluğun zimmî sistemi büyük ölçüde Ömer Paktı örnek alınarak oluşturulmuştu. Gayrimüslimlere yaşama ve ibadet özgürlüğü hakları tahsis edilmişti ancak özünde ikinci sınıf vatandaş konumundaydılar ve Türkçede kâfir ya da imansız anlamlarına gelen gâvur sözcüğüyle küçük düşürücü bir şekilde adlandırılıyorlardı. Ömer Paktı kapsamında gayrimüslimlerin yeni ibadet alanları inşa etmesi yasaklansa da bu yasağa Osmanlı İmparatorluğu'nun her bölgesinde uyulmadı. Bazı yerlere tapınak inşa edilmesinin önüne geçilse de bazı bölgelerde yeni ibadet yapılarının ortaya çıkışı görmezden gelindi. Dini azınlık mahallelerinin oluşumu ile ilgili herhangi bir yasa bulunmamasına rağmen ibadet yeri oluşturma engeli yüzünden gayrimüslim halk var olan tapınaklara yakın yerlerde toplanıp yaşamaya başladı. 
1890'ların sonlarında doğru Osmanlı İmparatorluğu'nda yaptığı gezi sonrasında İskoç etnograf William Ramsay, Ermenilerin yaşamlarıyla ilgili şunları yazdı:

Ermenilere ve Rumlara benzer şekilde uygulanan kontrolsüz Türk yönetiminin ne anlama geldiğini tam olarak anlamak istiyorsak daha eski bir zamana gitmemiz gerekir. Bu dini anlamda zulüm demek değildi; kelimelerle anlatılamayan bir hor görmeydi ... Onlar [Ermeniler ve Rumlar] köpek ve domuz gibi muamele görüyorlardı; temel özellikleri Hristiyan olmaktı, nefret edilmekti, eğer gölgeleri bir Türk'ü karanlıkta bıraktıysa eziyet çekmekti, bir Türk'ün ayaklarındaki çamuru sildiği paspas olmaktı. Yüzyıllar süren köleliğin, hakarete ve aşağılanmaya uğramanın kaçınılmaz sonucunu; ne malı, evi, canı, bedeni ne de ailesi direnirken uygulanan ve ölüm anlamına gelen şiddet -değişken, nedensiz şiddet- karşısında kutsal veya güvende olan bir Ermeni'nin kendisine ait hiçbir şeyinin bulunmadığı yüzyılları zihninizde canlandırın.
XVII. yüzyıl için Polonyalı Simeon'un bazı gözlemleri de dikkat çekicidir. Ona göre;“özellikle Adalardaki Rumlar Ermenilere iyi gözle bakmazlar ve onları gördüklerinde yere tükürüp köpek muamelesi yaparlar, Rumlar eskiden beri Ermeni düşmanıdırlar. Hatta zamanında patrikleri Müslümanlara müracaat ederek Rumların baskısından kendilerini kurtarmışlardır. İstanbul Rumların elinde bulunduğunda, Ermenilerin oraya yerleşmesi şöyle dursun, bezirgan/tüccar olarak bile hiçbir Ermeni şehre sokulmamıştır. Halbuki Türkler İstanbul’u alınca burada birçok Ermeni’yi iskan etmiş, onlara iki büyük kiliseyi vermiştir (Samatya’da Surp Georg ve Balat’ta Surp Hıreşdapapet). Ermenileri Rumlardan başka diğer Hıristiyanlar ve Müslümanlar severler. Hatta Türkler onlara çok iyi davranır, mesela Malatya’daki Türk ahali çok iyi ve insansever olduklarından Ermenilere çok itibar gösterir, onları İsevi, İsa kulu diye çağırır. Kayseri yöresindeki Ermeniler, Ermenice konuşamazlar, Türkçe konuşurlar. Ankara piskoposluğuna bağlı Ermeniler de aynı şekilde sadece Türkçe bilirler. Anadolu şehirlerine nispetle Suriye yöresindeki şehirlerde görev yapan idareci ve kadılar Ermenilere daha sert davranırlar”(Andreasyan, 1964, s.83, 84, 89, 158, 163).
Diğer yasal kısıtlamalara ek olarak Hristiyanlar, Müslümanlarla eşit görülmüyordu ve onlara karşı çeşitli yasaklamalar vardı. Gayrimüslimlerin Müslümanlara karşı herhangi bir suçta tanıklığı mahkemeler tarafından kabul edilmiyordu ve bu durum, onların tanıklığının yalnızca ticari durumlarda göz önüne alınabilir olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca gayrimüslimlerin silah taşıması ve atlara ya da develere binmesi de yasaktı. Gayrimüslim evleri de Müslümanların gözünden kaçmadı ve inançlarına ait uygulamalar birçok şekilde sınırlandırıldı. Örneğin imparatorlukta kilise çanlarının çalması kesinlikle yasaktı.

Ermeni Kırımı
Tehcir Kanunu

Özel

Genel

Osmanlı döneminde Bulgaristan tarihi, Osmanlı İmparatorluğu'nun, 14. yüzyılın sonlarında İkinci Bulgar İmparatorluğu'nun dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan daha küçük krallıkların fethinden başlayıp, 1878'de Bulgaristan'ın bağımsızlığına kadar yaklaşık 500 yıllık bir zamanı kapsamaktadır. 93 Harbi'nin sonuçları ile beraber, işlevsel olarak bağımsızlığını kazanan yarı bağımsız bir Bulgaristan Prensliği kurulmuştur. 1885'te Doğu Rumeli'yi içerisine alan özerk Bulgaristan Prensliği, 1908 senesinde bağımsızlığını ilan etmiştir.

Balkanlarda toplumsal yaşamın ilk görüldüğü yerlerden biri olan Bulgaristan Coğrafyasına görülen ilk yerleşimler MÖ 100.000-40.000 yıllarına dayanmaktadır. MÖ 5000 yıllarında Varna ve Balkanların doğusunda ilk yerleşim gerçekleştiren halkların Trak kavimleri olduğu tespit edilmiştir. Kısa sürede Balkanlar'a yayılan Trak kavimleri dağınık kabileler şeklinde tarım, hayvancılık ve madencilik ile uğraşmışlardır. M.Ö VII. Yüzyılda Yunan hakimiyeti altında olan coğrafya, sırasıyla Pers, Makedonya ve Roma İmparatorluğunun egemenliği altına girmiştir. Roma İmparatorluğu döneminde bölge eyaletlere bölünmüş ve Bulgaristan toprakları Moesia, Trakya, Makedonya ve Daçya Eyaletleri arasında parçalanmıştır. 4. yüzyılın sonlarında Roma imparatorluğu kuzeyinde yer alan "barbar kavimler" olarak adlandırılan kavimlerin baskısı sebebi ile 395 senesinde Batı ve Doğu Roma olmak üzere ikiye ayrılmış ve Bulgaristan bu parçalanma neticesinde Doğu Roma toprakları içerisinde yer almıştır. Kavimler Göçü ve sonrasında Bulgaristan coğrafyası Hunlar, Slavlar ve Gotlar gibi pek çok kavmin saldırılarına ve yağmalamalarına maruz kaldı. Yaşanan kavimler göçü bölgedeki etnik çeşitliliğin artmasına sebep oldu. Hunlar ve Avarlar gibi bölgeye gelen pek çok Türk boylarından biri olan Bulgarlar bölgedeki Türk nüfusun artmasına ve bölgedeki Türkler'in devletleşmesine olanak sağlamıştır. Asparuh Han (h. 681-701) dönemi içerisinde Doğu Roma'ya komşu olan Bulgarlar, yedi Slav kavmiyle birleşerek 681 yılında bugünkü Şumnu yakınlarındaki Pliska şehrinde, I. Bulgar İmparatorluğu'nu kurdu. Geniş bir coğrafyayı içerisine alan I.Bulgar İmparatorluğu doğuda Karadeniz'e, batıda ise Iskır Nehrine kadar uzanmaktaydı. Asparuh'un ardından tahta geçen oğlu Tervel (h. 701-718) döneminde Bulgarlar, Bizans İmparatorluğu'nun taht kavgalarına müdahil olacak kadar güç elde etmişlerdir. En parlak dönemini Krum Han (803-814) zamanında yaşayan Bulgarlar, 811'de Bizans ile giriştikleri savaşta Bizans İmparatoru I. Nikiforos'un öldürülmesiyle birlikte Konstantinopolis'e kadar ilerlemişlerdir. IX. yüzyılda I. Boris'in (h. 852-888) pagan inancını terk ederek Hristiyanlığa geçmesi ile geleneksel bir Türk kalıntısı olan "Han" unvanı terk edilmiş ve yerine "Çar" unvanı kullanılmaya başlanmıştır. Çar I. Boris'in Hristiyanlığa geçişi ile beraber resmi din Hristiyanlık olmuş ancak Ortodoks Kilisesine mensubiyeti 893'te, Çar I. Simeon (h. 893-927) zamanında gerçekleşmiştir. “Bulgar Kıran” lakabı ile tanınan İmparator II. Basileios (h. 976-1025) döneminde Bulgar-Bizans ilişkileri bozulmuş ve II. Basileios, 1014'te Bulgaristan içlerine kadar ilerleyerek Birinci Bulgar İmparatorluğu'na son vermiştir. Ardından uzun bir süre boyarların egemenliği altında varlığını sürdüren Bulgarlar, 1187'de II. Bulgar Devletini kurmuşlardır. Bizans'a karşı giriştikleri savaşlarda hızla sınırlarını genişleten İkinci Bulgar İmparatorluğu, 1204 senesinde gerçekleşen Dördüncü Haçlı Seferi'nin ardından ise Latinlere karşı bir mücadeleye girişmiştir. Dışarıda uzun savaşlar ve içeride taht kavgaları ile uğraşan Bulgar İmparatorluğunda son istikrar sağlamış imparator İvan Aleksandr (h. 1331-1371) olmuştur. Zira sağlığında toprakları oğulları arasında paylaşması sebebiyle Aleksandr'ın ölümünden sonra taht kavgaları başlamış ve iç karışıklıklardan faydalanan Osmanlı Devleti, 14. yüzyılın sonlarında tüm Bulgaristan'ı hâkimiyeti altına almıştır.

Bulgaristan topraklarında ilk Osmanlı zaferi Sultan I. Murad (h. 1326-1389) döneminde Çirmen'in fethiyle gerçekleşti. Çirmen'in fethi sonrası ardı sıra Timurtaş Paşa Yanbolu'yu, Lala Şahin Paşa ise Zağra ve çevresini ele geçirmiştir. Dönemin Bulgar Çarı İvan Aleksandr fethedilen bölgelerin bazılarını geri almış olsa da bölgeye giren Osmanlı kuvvetlerini geri püskürtememiştir. 1389 senesinde I. Kosova Muharebesinde Sırplar'ın yenilgisi üzerine bölge hakimiyeti tamamıyla Türklerin eline geçmiştir. I. Murad'ın girişimleri ile başlayan Bulgaristan'ın fethi, Yıldırım Bayezid (h. 1389-1402) ile tamamlanmıştır. Üç aylık bir kuşatma sonucunda Tırnovo ele geçirilmiş ve 1396 senesinde Vidin'deki son direnişi de ortadan kaldıran Osmanlılar tamamen Bulgaristan'a hakim olmuştur. Daha sonra I. Bayezid'in 1402 senesinde Ankara Muharebesinde Timur'a yenilmesi ve bu yenilgi üzerine Osmanlı'da yaşanan Fetret Devri sebebi ile Bulgaristan toprakları Osmanlı şehzadeleri için savaş alanı mahiyetini kazanmıştır. 1444 Varna Muharebesi ve 1448 II. Kosova Muharebesi neticesinde II. Murad (h. 1421-1451) döneminde Balkanlardaki hükümdarlığını kesinleştirmiş olan Osmanlılar, II. Mehmed'in 1453 senesinde Bizans İmparatorluğu'na son vermesi ile merkezi otoriteyi Anadolu ve Rumeli'de sağlamışlardır. Osmanlılar'ın batıya yönelik seferleri üzerinde yer alan Bulgaristan, ekonomik hayatı aktif tutan bu durumdan ötürü gelişmiştir. Bizans İmparatorluğunun yıkılması ile beraber tüm Ortodokslar, İstanbul Rum Patrikhanesine bağlanmış ve Bulgar kilisesi buradan atanan ruhban sınıfı tarafından idare edilmiştir. Bulgaristan 17. yüzyıla dek Osmanlı idaresinde Rumeli eyaletine dahil olmuş ve Sofya, Vidin, Silistre, Niğbolu,Çirmen, Vize ve Köstendil sancaklarını oluşturmuştur. 17. yüzyıl sonlarında ise Osmanlı aleyhine değişen ekonomik, siyasi ve askeri değişimlere bağlı olarak Balkan topraklarında iç karışıklıklar görülmüştür. Fransız ihtilali'nin yaşattığı milliyetçilik akımı, Rusların Panslavist politikaları ve Fener Rum Patrikhanesi'nin faaliyetleri, 19. yüzyılda Bulgarlar'ın isyan etmesine sebebiyet vermiştir. Önceleri Bulgar halkının desteklemediği isyan komiteleri, Bulgar Papazları ve ileri gelenlerinin de etkisi ile Bulgarlar arasında bağımsızlık düşüncesini uyandırmıştır. 1839'da yayımlanan Tanzimat fermanı ile gerçekleştirilmek istenen modernleşme çabası başarılı olamamış aksine gayrimüslim halka tanınan hakların, merkezden daha da uzaklaşmalarına sebebiyet vermiştir. Fermanın yayımlanmasından kısa bir süre sonra Bulgarların ilk ciddi ayaklanması 1841 senesinde, vergilerin ağırlığı ve memurların kötü muamelesi sebebi ile Leskofça ve Niş’te gerçekleşmiştir. İsyan kısa sürede bastırılmışsa da Ruslar'ın etkisi ile birlikte 1849'da Vidin'de yeni bir ayaklanma çıkmış; iki yıl süren olaylar güçlükle bastırılabilmiştir. Bölgede artan huzursuzluklar üzerine bazı ıslahatlar yapılmış ve 1864 senesinde ilan edilen yeni vilayet nizamnamesi ile Tuna Vilayeti oluşturulmuştur. Yapılan tüm ıslahat çalışmalarına rağmen bölgede huzur sağlanamamış ve 1867 senesinde yeni Bulgar isyanları görülmeye başlanmıştır. Ziştovi'de ortaya çıkan isyan, Mithat Paşa tarafından bastırılmış ve isyancılar cezalandırılmıştır. Fakat verilen cezalar yaşanan isyanların önüne geçememiş 1876 senesinde yeniden büyük bir ayaklanma yaşanmıştır. 1876 senesinde Türk yerleşimlerini yakıp talan eden Bulgar isyanı güçlükle bastırılabilmiştir. 1877-1878 Rus savaşı sırasında Bulgarlar, İstanbul'a kadar ilerleyen Ruslar ile birlikte hareket etmiş ve savaş sonrasında Sofya, Niğbolu, Ziştovi, Rusçuk, Silistre, Varna, Şumnu, Lofça ve Tırnovo gibi şehirleri içine alan özerk bir Bulgaristan Prensliği kurulmuştur. Bununla beraber Avrupa devletlerinin onaylayacağı ve beş sene için tayin edilen bir Hristiyan vali tarafından eyalet olarak yönetilecek otonom Şark-ı Rumeli Vilayeti oluşturulmuştur. Kurulan Şark-ı Rumeli Vilayeti'ni 1885 senesinde kendi topraklarına kattığını ilan eden Bulgar Prensliği, Avrupalı devletler tarafından Bulgar prenslerini Şark-ı Rumeli Vilayeti'nin valileri olarak kabul etmişlerdir. Avrupa devletlerinin desteği ile Bulgaristan 5 Ekim 1908'de bağımsızlığını ilan etmiş, 19 Nisan 1909'da ise Osmanlı Devleti Bulgaristan'ın bağımsızlığını resmen tanımıştır.

Perinçek-İsviçre Davası, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile İsviçre Federal Hükûmeti adına İsviçre arasında Ermeni Soykırımı'nın inkârı üzerine 2007-2015 yılları arasında süren yargı süreci. 15 Ekim 2015 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından açıklanan kesin karar ile Doğu Perinçek'in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmedildi ve İsviçre Devleti mahkûm edildi.

Doğu Perinçek; 2005 yılının Mayıs, Temmuz ve Eylül aylarında İsviçre'nin Lozan, Opfikon ve Köniz şehirlerinde verdiği konferanslar sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun 1915 ve sonraki yıllarda Ermeni halkına yönelik soykırım suçu işlediğini reddetmiş, bunun "uluslararası emperyalist bir yalan" olduğuna dair ifadeler kullanmıştır. Bunun üzerine, İsviçre-Ermenistan Derneği, 15 Temmuz 2005'te Doğu Perinçek hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.

6 Mart 2007'de başlayan duruşmalar sonunda 9 Mart 2007'de Lozan Sulh Ceza Mahkemesi, davacı tarafı haklı buldu ve Doğu Perinçek'in İsviçre Ceza Yasası'nın 261. maddesinin 4. fıkrasını tanımlayan ırksal ayrımcılıktan suçlu olduğuna karar verdi. Mahkeme gerekçeli kararında, Ermeni Soykırımı'nın gerek İsviçre'de gerekse genel olarak kabul görmüş "tarihî bir olay" olduğu kaydedildi. Ayrıca kararda Avrupa Konseyi böyle bir soykırımı tanımamış olsa da tanımış gibi gösterildi.
Mahkeme, Perinçek'e 90 (doksan) gün tecilli hapis cezası veya buna karşılık 9.000 frank para cezası, İsviçre-Ermenistan Derneğine 100 frank tutarında manevi tazminat ve davayı açan Sarkis Şahinyan'a 10 bin frank ödemesine hükmetti. Ayrıca bunlar dışında, 3 bin frank para cezasına çarptırdığı Perinçek'in, bu parayı hemen ödememesi hâlinde 30 (otuz) gün hapis yatması ve parayı yatırmak için beş gün süre tanınmasına karar verdi. Mahkeme masrafı olarak da Perinçek'in 5.873,55 İsviçre frangı ödemesine karar verildi. Perinçek, hakkında verilen kararı "emperyalist bir kinin ürünü" olarak değerlendirdi ve kararı temyiz edeceklerini açıkladı.
Doğu Perinçek, Lozan Sulh Ceza Mahkemesinin kararını bir üst mahkeme olan Vaud Kantonu İstinaf Mahkemesine taşıdı. İstinaf Mahkemesi, Perinçek'in bu hükme karşı yaptığı temyiz başvurusunu 13 Haziran 2007 tarihli kararla reddetti. Mahkemenin gerekçeli kararında "Ermeni soykırımı, tıpkı Yahudi soykırımı gibi, Ceza Kanunun 261. maddesi 4. fıkrasının kabulü sırasında yasa koyucu tarafından, aşikâr ve malum bir tarihî olgu" olarak tanımlandı.

Doğu Perinçek, Vaud Kantonu İstinaf Mahkemesi kararına karşı temyiz başvurusu için İsviçre Federal Yüksek Mahkemesine başvurdu. Federal temyiz mahkemesi 12 Aralık 2007 tarihinde verdiği kararla; hukuk doktoru, politikacı, yazar ve tarihçi kimliği olan Perinçek'in, tarafsız bir komisyon aksi yönde bir sonuca varsa dahi Ermeni Soykırımı hakkındaki görüşlerini değiştirmeyeceğini ifade etmesinden hareketle kasti hareket ettiği sonucuna ulaştı ve Perinçek'in başvurusunu reddetti.

Doğu Perinçek daha sonra, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesine dayanarak, 10 Haziran 2008'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak İsviçre'ye dava açtı. 17 Aralık 2013'te görülen davada İsviçre tarafı, Perinçek'in mahkûm edilmesine gerekçe olarak yirmiden fazla ülkenin Osmanlı İmparatorluğu'nda 1915-17 yılları arasında meydana gelmiş tehcir ve katliamları soykırım olarak tanıdıkları teziyle savunma yaptı. Bern Hükûmeti, uluslararası ceza hukuku literatürünün soykırımlarla ilgili bölümünde Ermeni Soykırımı'nın "klasikler" listesinde gösterildiği tezini işledi. Doğu Perinçek'i "ırkçı ve milliyetçi" olarak tanımlayan İsviçre, İşçi Partisi Lideri'nin ifade özgürlüğünün engellenmediğini savundu. Doğu Perinçek ise savunmasında uzun bir liste ve tez sunarak Ermeni soykırımı iddialarını reddeden tek kişinin kendisi olmadığını ifade etti. Soykırım ifadesinin Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile tanımlanmış uluslararası bir ceza olduğunu belirten Perinçek, Fransa Ulusal Meclisi tarafından 2008 yılında hazırlanan rapor ve Fransa Anayasa Konseyi'in Ermeni soykırımını reddeden kişileri cezalandıran yasaların Fransız Anayasası'na aykırı olduğuna ilişkin kararlarını emsal gösterdi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), "Perincek v. İsviçre" davasında kararını açıkladı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "İfade Özgürlüğü" başlıklı 10. maddesinin İsviçre mahkemeleri tarafından ihlal edildiğine oy çokluğuyla hükmetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gerekçeli kararında kendisine yapılan başvurunun Ermeni halkını hedef alan eylemlerin gerçek olup olmadığına veya hukuken soykırım olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine ilişkin olmadığını açıkladı. Ayrıca, "Ermeni soykırımı" tartışmasına girmemekle birlikte, bu terimi "kanıtlanması zor, dar kapsamlı hukuksal bir kavram" olarak nitelendirdi ve "Ermeni soykırımı iddiaları ile Yahudi soykırımının birbirleriyle karşılaştırılamayacağına" karar verdi. Perinçek'in maddi ve manevi tazminat talepleri ise reddedildi.

İsviçre Hükûmeti, Ermeni diasporası kuruluşlarının baskısı üzerine ikinci dairenin vermiş olduğu karara itiraz etti ve davanın esastan görülmesi için 17 Mart 2014'te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin temyiz organı olarak bilinen Büyük Daireye başvurdu. 3 Haziran 2014'te İsviçre'nin başvurusunu kabul eden AİHM Büyük Dairesi, 28 Ocak 2015'teki ilk duruşmada tarafların savunmalarını dinledi. Duruşmada Doğu Perinçek ve İsviçre'ye otuzar dakika süre tanındı ancak İsviçre tarafı süresini aştı. Müdahillerden Ermenistan ve Türkiye'ye ise on beşer dakika süre verildi. Ergenekon davaları nedeniyle yurt dışına çıkış yasağı olan Perinçek, 28 Ocak'taki ilk oturumda kendisini savunabilmesi amacıyla yurt dışına çıkış yasağı kararının kaldırılması için İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesine başvurdu. Başvuruyu karara bağlayan Mahkeme, Perinçek'in yurt dışına çıkış yasağını kaldırdı. Davanın bu aşamasına Ermenistan ve Türkiye üçüncü taraf olarak müdahil oldu. Fransa da davanın müdahilleri arasında yer aldı fakat görüşünü yazılı olarak mahkemeye sundu. 28 Ocak'taki duruşmayı izleyen Türk heyetinde Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri Şaban Dişli ve Egemen Bağış; Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri Gülsün Bilgehan, Haluk Koç, Deniz Baykal ve Süheyl Batum yer aldı.
15 Ekim 2015'teki duruşmada davaya taraf olan Ermenistan'ı, Ermenistan Başsavcısı Gevorg Kostanyan, Avustralyalı Avukat Geoffrey Robertson ve Avukat Amal Clooney temsil etti. Fransa'nın Strazburg şehrinde görülen davada mahkeme, 17 Aralık 2013'te 2. Daire'nin verdiği hükme uydu ve 1915 olaylarıyla ilgili beyanlarından ötürü İsviçre tarafından "soykırımı inkâr" ettiği gerekçesiyle mahkûm edilen Doğu Perinçek'in ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Büyük Daire, Perinçek'in İsviçre'de ceza alması konusunda verilen ihlal kararıyla ilgili bu ülkenin itiraz başvurusunu yediye karşı on oyla reddetti. Gerekçeli kararda, Perinçek'in 2007 yılında İsviçre'de katıldığı toplantılarda kullandığı ifadelerin, hakkında yasal işlem yapılmasına neden olacak ölçüde Ermeni toplumunun onurunu kırıcı nitelikte olmadığı ve İsviçre'nin bu tür ifadeleri suç saymak ve cezalandırmak konusunda hiçbir uluslararası yükümlülüğü bulunmadığı belirtildi. Kararın, ayrıca kesin bir hüküm olduğu ve tarafları bağlayıcı nitelikte olduğu açıklandı.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, İsviçre'nin AİHM'ne yaptığı itiraz başvurusunun ardından yaptığı açıklamada "Fransa Hükûmetinden, Fransa'daki yasal sürece daha fazla güç ve şans katması için İsviçre'nin yanında davaya müdahil olmasını istedim." ifadesini kullandı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklama yaparak kararı memnuniyetle karşıladığını, Türkiye'nin suhuletle sürdürdüğü politika bakımından önemli bir hukuki kazanım olduğunu belirtti. Açıklamada; "Kararı, 'soykırım' iddiasını tek ve mutlak gerçek olarak kabul ettirme gayretlerine, bu iddianın sorgulanmasını dahi yasaklayan girişim ve uygulamalara karşı demokrasi ve hukuk ilkelerine dayanan çok güçlü bir uyarı olarak görmekteyiz." ifadelerine yer verildi.

14 Ekim 2016'da Fransa Senatosu, "Eşitlik ve Vatandaşlık" torba kanunu içerisinde yer alan basın özgürlüğü kanunundaki değişiklikle "savaş, soykırım ve insanlığa karşı suçların inkârı ve sıradanlaştırılması" konusundaki cezalandırmanın kapsamının genişletilmesine dair tasarı 146'ya karşı 156 oyla kabul edildi. Senatoda kabul edildikten sonra, yasa üzerinde yapılan değişikliklerin yeniden ve son bir kez görüşülmesi için Ulusal Meclis'e gelen yasa tasarısı kabul edildi. Torba kanunun bazı maddelerine karşı çıkan bir grup parlamenter, Fransız Millet Meclisi ve Senatosundan geçen yasanın iptali için Anayasa Konseyi'ne başvurdu. 27 Ocak 2017'de Fransa Anayasa Konseyi, yasama organının, "daha önce hiçbir yargı organı tarafından mahkûm edilmemiş suçların inkârını, küçük gösterilmesini veya bayağılaştırılmasını cezalandırarak gereksiz ve orantısız biçimde ifade özgürlüğünü ihlal ettiği" sonucuna vardı ve yasanın bu bölümünün Fransız Anayasası'na aykırı olduğuna hükmederek yasanın ilgili maddesini iptal etti. Anadolu Ajansı, Fransa Anayasa Konseyinin kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Perinçek-İsviçre Davası'ndaki kararını göz önünde bulundurduğunu iddia etti.

Ermeni sorunu, diaspora ve Türk dış politikası - Sedat Laçiner (USAK Books, 2008) - ISBN 9786054030071
Perinçek-İsviçre davası: "Ermeni soykırımı" yalanı AİHM'de - (Kaynak Yayınları, 2012) - ISBN 9789753436366
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Doğu Perinçek - İsviçre Davası - Pulat Yüksel Tacar (Kaynak Yayınları, 2012) - ISBN 9789753436434

AİHM İkinci Dairesi Kararı, 2013 30 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
AİHM İkinci Dairesi Kararı, 2013 25 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
AİHM Büyük Dairesi Kararı, 2015 9 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Resulayn Kampları, Ermeni Kırımı sırasında 1915 yılında çıkarılan Tehcir Kanunu ile birlikte göç ettirilen Ermeniler için, Resulayn şehri yakınındaki çöl alanda kurulan 25 toplama kampından biridir. Bu kamplar Ermeniler için anma alanlarına dönüştürülmüştür.

Resulayn, tehcire zorlanan Hristiyanlar ve Ermeniler için en büyük göç noktalarından birisiydi. Eylül 1915'ten itibaren aralarında kadın ve çocukların da olduğu Ermeni mülteciler, zorlu bir yolculuğun ardından bu kamplara ulaşmaya başlamışlardır. Nisan 1916'da Alman Konsolos Resulayn'daki katliamlardan bahsetmiş ve 300 ile 500 arasında Ermeni'nin her gün kamplardan alındığını ve Resulayn'a 10 km mesafedeki bir bölgede öldürüldüğünü belirtmiştir. 1916 yılının Yaz ayında Osmanlı hükûmeti tarafından Rakka, Resulayn ve Deyrizor'da yeni katliamlara girişilmiştir. 1916 yılında 70 bin ila 80 bin arasında Ermeni'nin Resulayn'daki kampta öldürüldüğü düşünülmektedir.
Bölgede yaşananlara dair bilgiler genellikle orada Osmanlı askerleri ile beraber görev yapan Alman memurların günlüklerinden derlenmektedir. İki Alman mühendisin arasındaki mektuplaşmaya göre, bir gün 300 ila 400 arasında kadın yarı çıplak halde Rasulayn'a getirilmiş ve bölgede bulunan Çeçenlerle jandarmalar tarafından eşyaları yağmalanmıştır. Bir başka Alman mühendisin mektubundaki iddialara göre ise bölgedeki Ermeniler sürekli olarak tecavüze ve fiziksel saldırıya maruz kalmış, keyfi şekilde infaz edilmiştir.
Kamptaki ilk toplu katliam o dönemin Adana Valisi olarak görev yapan Enver Paşa'nın kayınbiraderi Cevdet Bey'in emri doğrultusunda Şubat 1916'da gerçekleştirilmiştir. Emirleri doğrultusunda bölgede 20 binden fazla Ermeninin öldürüldüğü öne sürülmektedir. Cevdet Bey'in emirlerinden dolayı, Ermeni tarihçi Vahakn Dadrian'a göre kamp ve çevresinde bulunan insanlar sıklıkla kötü muameleye maruz bırakılmış, infaz edilmiş ve tecavüze uğramıştır. Resulayn'da Ermenileri öldürmekten sorumlu en üst yetkili kişinin Halepli Türk defterdar Cemal Bey'in oğlu Diri Bey olduğunu ifade eden Dadrian, Diri Beyin kendine genç kızlardan bir harem kurduğunu da ileri sürmektedir.

Said Halim Paşa (Osmanlıca: سعيد حليم پاشا‎; 19 Şubat 1864, Kahire – 5 Aralık 1921, Roma), 12 Haziran 1913 - 3 Şubat 1917 tarihleri arasında, fiili gücün İttihat ve Terakki ve özellikle de Talat Paşa - Enver Paşa - Cemal Paşa üçlüsü elinde olduğu bir dönemde sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.

19 Şubat 1864 tarihinde Kahire'de doğdu. Arnavut asıllı Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın yedi oğlundan biri olan Mehmed Abdülhalim Paşa'nın oğludur. Said Halim Paşa, ilk ve orta tahsilini Kahire'de özel olarak yaptı, Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca öğrendi. Daha sonra İsviçre'de beş yıl siyasal bilgiler öğrenimi gördü.

1888'de Mîr-i Mîran rütbesi ile ve Mecîdî nişanı ile Şûra-yı Devlet (Danıştay) âzâsı oldu. Kendisine, 1889'da II. ve 1892'de I. rütbe Osmânî ve 1899'da murassa Mecîdî nişanı, 1900'de de Rumeli Beylerbeyi pâyesi verildi. 1908'de ise bulunduğu Şûrâ-yı Devlet âzâlığından kadro dışı bırakıldı, ancak aynı dönemde Belediye genel seçimlerinde Yeniköy Belediye Dairesi Reisliği'ne tayin olundu. Daha sonra Cemiyet-i Umumiye-i Belediye İkinci Reisliği, 1908'de de Âyân Meclisi âzâlığı yaptı. 23 Ocak 1912-23 Temmuz 1912 tarihlerinde Şura-yı Devlet Reisliği de kendisine verildi.

1912'de Reislikten çekildi. Bu sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Genel Sekreterliği'ne seçildi, Mahmut Şevket Paşa'nın sadrazamlığı sırasında 1913'te de ikinci defa Şûrâ-yı Devlet Reisliği'ne ve üç gün sonra Hariciye Nezareti'ne (Dışişleri Bakanlığı'na) atandı. Mahmut Şevket Paşa'nın 11 Haziran 1913'te öldürülmesinin ardından, önce vezirlik rütbesi verilerek Sadâret Kaymakamlığı'na, ertesi gün de (12 Haziran 1913) Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına getirildi.
1913 Eylül'ünde, Bulgarlarla Edirne'nin Osmanlı Devleti'nde kalması ve Meriç nehri hudut olmak üzere sulh imzalanması hizmeti sebebi ile Padişah tarafından İmtiyaz Nişanı ile onurlandırıldı.

Osmanlı Devleti 1914 yılında tarafsızlığının ihlal edilmesi nedeni ile I. Dünya Savaşı'na katıldı. Bu süreçte Almanya sefiri Baron Wangenheim ile Yeniköy'de Said Halim Paşa Yalısı'nda ittifak anlaşması imza edildi. 1915'te Hariciye Nazırlığı'ndan, 3 Şubat 1917'de Sadrazamlıktan çekildi (yerine Talat Paşa geçti).
Mondros mütarekesinin imzalanmasından sonra Ermeni kırımında rol oynadığı suçlaması ile 10 Mart 1919'da tutuklandı ve 28 Mayıs 1919'da önce Limni'ye ardından Malta'ya sürüldü. Ankara Hükûmeti'nin İngilizlerle yaptığı 23 Ekim 1921 tarihli anlaşma gereğince serbest kaldığı 29 Nisan 1921'de İtalya'nın başkenti Roma'ya yerleşti.

6 Aralık 1921 akşamı araba ile otelinin kapısına geldiği sırada Arşavir Şiragyan adlı bir Ermeni bir militanın silahlı saldırısına uğrayarak hayatını kaybetti.
Cinayet günü katil tarafından anlatılanlara göre Said Halim Paşa kahvaltıdan sonra dostu Azmi Bey ile Capitol’deki müzeleri ziyaret ettikten sonra Guglielmo Fiori’nin idaresindeki arabayla eve döndü. Eve döndüğünde saat 17.35'ti. Azmi Bey ödemeyi yaparken kısa boylu, tıknaz, koyu renk giyinmiş biri arabaya yöneldi ve Said Halim Paşayı alnından tek el ateş ederek vurdu. Kovalamaca sonrası katil kaçarken hastaneye kaldırılan eski paşanın vefat ettiği öğrenildi.
Naaşı İstanbul'a getirildi, Yeniköy'deki yalısından alınarak 20 Ocak 1922 günü büyük bir törenle II. Mahmut Türbesi'nin bahçesine, babası Halim Paşa'nın yanına defnedildi.

Tevfik Fikret'in ardından Galatasaray Spor Kulübü'nün hâmi Başkanlığını üstlenmiş, savaş şartlarında kulübün zarar görmemesini sağlamıştır.

Buhranlarımız ve Son Eserleri İz Yayıncılık
Buhran-ı ictimaimiz- Kubbealtı Sahaf
Said Halim Paşa - Bütün Eserleri Anka Yayınları 2003

Ahmet Şeyhun. Said Halim Pasha: Ottoman Statesman and Islamist Thinker (1865-1921) Istanbul: Isis Press, 2003
Ahmet Şeyhun. Said Halim Paşa: Osmanlı Devlet Adamı ve İslamcı Düşünür (1865-1921) İstanbul: Everest Yayınları, 2010.
M. Cengiz Yıldız, Said Halim Paşa’da Batılılaşma, İslamcılık ve Milliyetçilik (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloj;
M. Cengiz Yıldız, "Osmanlı'nın Son Dönemindeki Üç Düşünce Akımının Sosyolojik Analizi: Batılılaşma, İslamcılık ve Milliyetçilik", Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 7, 1995.
M. Cengiz Yıldız, "Said Halim Paşa'da Üç Tarz-ı Siyaset: Batılılaşma, İslamcılık ve Milliyetçlik", TYB Akademi Dergisi, Sayı: 3, Eylül 2011.

Said Halim Paşa (kitapçık)
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=350557&idno2=c350388#219 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Servet-i Fünûn (Osmanlı Türkçesi: ثروت فنون), Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de 1891-1944 yılları arasında yayımlanan sanat ve edebiyat dergisidir. Edebiyât-ı Cedîde topluluğunun yayın organı olan dergi Türk basın tarihinin en uzun süreli ve en etkili dergileri arasındadır. Basım tekniği ve içeriğiyle ön plana çıkan dergi, Türk edebiyatına birçok yeni isim kazandırdı ve Edebiyât-ı Cedîde sonrasında Fecr-i Âtî ve Millî Edebiyat hareketi ile Yedi Meşaleciler topluluğunun yayın organı işlevini 25 Mayıs 1944 tarihine kadar sürdürdü.
2019'da TÜBİTAK destekli Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü projesiyle derginin 256. sayısı (1896) ile 553. sayısı (1901) arasındaki neşriyat çözümlenerek kategorize edilmiş şekilde dijital ortama 
aktarıldı.

Servet-i Fünûn Dimitris Nikolaidis'in yayımladığı Servet'in ilâve yayını olarak 27 Mart 1891 tarihinde Ahmet İhsan Tokgöz tarafından neşredildi. Tokgöz dergiyi başlangıçta günlük olarak çıkartmakta idi ve başlangıçta dergide ağırlıkla fennî konulara yer veriliyordu, sonrasında dergi haftalık olarak yayımlanmaya başladı ve asıl işlevini kazandıracak edebi konulara yer vermeye başladı. Bu ilk sayıların müellifleri arasında Ahmed Râsim, Nâbizâde Nâzım, Mahmud Sâdık, Ali Ferruh, Emrullah Efendi ve Besim Ömer gibi isimler bulunuyordu. İki yıl sonra Halid Ziya'nın hikâyeleri burada tefrika edilmeye başlandı. Bu aralıkta Alexandre Dumas, Alphonse Daudet, François Coppée, Théodore de Banville, Jules Verne ve Paul Bourget gibi Avrupalı yazarlardan tercümelere yer verilmeye başlandı. Dergi 1895'e kadar güncel olaylar ve magazin konuları dahil hem fennî hem de edebî konulara ağırlık verdi. Bu tarih sonrasında derginin adıyla anılır bir edebi hareketi doğdu. Kafiye ideali konusunda Recâizâde Mahmud Ekrem ile Musavver Ma‘lûmât başyazarı Mehmed Tâhir arasında vuku bulan edebi çatışma sonrasında Recâizâde'nin edebi tenkitlerini öğrencisi Tokgöz'ün çıkardığı Servet-i Fünûn'da yayımlamaya başlamasıyla derginin popülerliği arttı ve dergide yeni bir edebi anlayış cereyan etti ve bu yeni edebi anlayışa dahil olmak isteyen genç yazarlar dergi etrafında toplandı. Tevfik Fikret'in dergide yazı işleri müdürlüğü görevine gelmesiyle de yeni edebiyat çehresi güçlendi. 265. sayı itibarıyla (1896) tam manasıyla edebi bir dergi niteliğine kavuşan Servet-i Fünûn, asli kimliğini de böylece kazanmış oldu.
Dergiyle bir kimlik kazanan Edebiyât-ı Cedîde topluluğundan Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Ali Ekrem, İsmâil Safâ, Hüseyin Sîret, Hüseyin Cahit, Hüseyin Suad, Ahmed Şuayb, Menemenlizâde Mehmed Tâhir, Ahmet Reşit, Süleyman Nesib, Faik Âli, Celâl Sâhir, Süleyman Nazif, Ahmed Hikmet ve Ahmed Kemal gibi isimler dergide yazı şiirler yayımladı.
Servet-i Fünûn'da “Sanat sanat içindir” görüşünde olan derginin genç yazarları Tanzimat edebiyatına bir reddiye hareketi yaratmışlardı ve ağırlıkla Fransız edebiyatından etkilenmişlerdi. Döneminin diğer dergilerine göre oldukça güçlü bir kadroya sahip olan Servet-i Fünûn'da yeni şiir ve hikâye dışında roman, edebî eleştiri ve tercümeler zamanla daha fazla yer almaya başladı. Eski-yeni çatışmasının taraflarından olan dergi savunduğu yeni edebi cereyanla muhtelif eleştirilere de uğradı. Ahmed Midhat derginin yazarlarını bozgunculukla (dekadanlıkla) suçlarken bu tartışmaya sonrasında Tevfik Fikret, H. Nâzım ve Ali Ekrem de katıldı; nihayetide Ahmed Midhat "Teslîm-i Hakîkat" başlıklı bir yazı kaleme alarak yanlış anlaşıldığını ifade etti.
Tevfik Fikret'in dergiden ayrılmasıyla dergi yönetimine Hüseyin Cahit geçti ancak onun Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı makalesi (XX, no. 517, 3 Teşrînievvel 1317) jurnale uğrayınca dergi bir buçuk ay kapatıldı. Derginin edebi yönünün yeniden canlanması ise II. Meşrutiyet sonrasında oldu. 1914 sonrasında üç yıl günlük gazete formatını aldı ve 914 sayı çıktı ve I. Dünya Savaşı sonrasında Ahmet İhsan'ın sağlık sorunlarının da etkisiyle dergi dört yıl yayımlanmadı. 1924 sonrasında Cumhuriyet döneminde edebi kimliğini devam ettirdi ve devrin milliyetçi yazar ve kadrolarını bünyesine çekti.

1928'de Harf Devrimi gerçekleşince dergi, Servet-i Fünûn-Uyanış adını aldı ve müdürlüğünü Halit Fahri Ozansoy üstlendi. Bu tarih sonrasında dergi Türk edebiyatında 1930-1940 kuşağının yetişmesinde (Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Burhan Arpad, Halikarnas Balıkçısı, Selâhattin Enis Atabeyoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Samim Kocagöz, Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas vd.) mahfil niteliği görecekti. 1940'ta aylık 500 nüsha satıldığı kaydedilmiştir.
Hasan İzzettin Dinamo, anılarında, tarih vermeksizin, "Çavdar ya da Çavdarlı" biçiminde andığı birisinin dergiye ortak olduğunu yazar. Kişi, birkaç bin lira yatırdıktan sonra bütün sanatçı kadrosunu dergi bünyesinden uzaklaştırır. Zamanla derginin satışı azalır ve Çavdar ya da Çavdarlı aksi yönde çaba göstermez. Böylece para biter ve dergi kapanır.
25 Mayıs 1944'te çıkan 2461. sayı ile derginin yayın hayatı son buldu.

Gürbey Hiz, "Servet-i fünûn'da toplumsal mekânın anlatılar ile üretimi: Tahayyüller, inşalar ve deneyimler atlası (1891-1910)", Yayımlanmış Doktora Tezi, İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Mimarlık Ana Bilim Dalı Mimari Tasarım Bilim Dalı, 2020.

Sliven (Bulgarca: Сливен) veya Osmanlı dönemindeki adıyla İslimye, Bulgaristan'ın güneydoğusunda yer alan, Sliven ili'nin idari merkezi olan şehirdir. Nüfus bakımından Bulgaristan'ın sekizinci büyük şehridir. Koca Balkan Dağları'nın (Stara Planina) güney eteklerinde, stratejik bir konumda yer alır.
Şehir, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanlar'ın en önemli sanayi (özellikle tekstil ve silah) ve ticaret merkezlerinden biri olmasıyla ve günümüzde de devam eden tekstil endüstrisiyle tanınır.

Bölge antik çağlardan beri yerleşim yeridir. Romalılar döneminde "Tuida" adında önemli bir kale ve yerleşim merkeziydi.

Osmanlılar bölgeyi 1370-1372 civarında fethetmiştir. Osmanlı idaresinde "İslimye" adını alan şehir, Silistre Eyaleti, Vidin Eyaleti ve son dönemde Edirne Vilayeti idari yapıları içerisinde Sancak (Liva) merkezi olarak yönetilmiştir. O dönemde Yanbolu, Karinabad, Aydos, Misivri ve Ahyolu (Burgaz) gibi kazalar İslimye Sancağı'na bağlıydı.
İslimye, Osmanlı döneminde Kırım Hanlığı soyundan gelen Giray Hanedanı üyelerine tahsis edilen çiftliklerin bulunduğu bir merkezdi. Arşiv kayıtlarında Salih Giray Sultan, Saadet Giray ve Hacı Giray Sultan gibi hanedan üyelerinin bölgede mülk sahibi oldukları ve ikamet ettikleri görülmektedir. Ayrıca şehirde her yıl düzenlenen "İslimye Panayırı", İngiltere, Fransa ve Avusturya tüccarlarının katıldığı uluslararası bir ticaret organizasyonuydu.

93 Harbi sırasında İslimye, savaşın en kritik noktalarından biri olmuştur. Rus ordusunun Hainboğazı geçidini aşarak ilerlemesi üzerine, İslimye'deki Osmanlı savunması kısa sürede kırılmış ve şehir işgal edilmiştir. Rus kuvvetlerinin eline geçmemesi için şehirdeki askeri fabrikaların ve depoların boşaltılması veya imha edilmesi emredilmiştir.
Bu dönemde İslimye ve çevre köylerinden (Sarıyar, Başköy, Çerkeşli vb.) büyük bir Müslüman nüfus, Edirne ve Burgaz üzerinden İstanbul ve Anadolu'ya göç etmek zorunda kalmıştır. İslimye muhacirleri devlet eliyle planlı bir şekilde özellikle Bursa ve çevresine iskan edilmiştir. Bursa'nın Kestel, Nilüfer ve Karacabey ilçelerindeki bazı köyler doğrudan İslimye göçmenleri tarafından kurulmuştur. Osmanlı arşiv kayıtlarında bu iskan hareketleri köy isimleriyle sabittir:

Kadiriye: İslimye muhacirlerinin Bursa'da teşkil ettikleri köye "Kadiriye" adı verilmiştir.
Üçpınar: Bursa kazası Kite nahiyesinde iskan edilen İslimye muhacirlerinin kurduğu köye "Üçpınar" adı verilmiştir.
Mamuretülhamid: Bursa'ya bağlı Balyan ve Armutalanı mevkilerine yerleşen İslimyelilerin kurduğu köye "Mamuretülhamid" ismi verilmiştir.

İslimye, Osmanlı sanayileşme tarihinin en önemli merkezlerinden biridir.

İslimye Çuha Fabrikası: 1834 yılında Dobri Zhelyazkov tarafından kurulan ve Osmanlı Devleti tarafından modernize edilerek işletilen fabrika, Balkanlar'daki ilk endüstriyel tekstil fabrikasıdır. "İslimye Çuha Fabrika-i Hümayunu" adıyla Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun kışlık üniformalarını (aba, şayak, çuha) üretmiştir. Bölgedeki "Mokan" çobanları ve yerli halk, fabrikaya yün ve yapağı tedarik etmiştir.
Silah Sanayii: Şehir aynı zamanda bir silah üretim merkeziydi. Arşiv belgeleri, İslimye'de İstanbul'daki Tüfekhane-i Amire için binlerce "tüfek namlusu" (namlu-yu tüfenk) imal edildiğini ve hammadde olarak Samakov demirinin kullanıldığını belgelemektedir.

Sliven, günümüzde de Bulgaristan'ın önemli sanayi kentlerinden biridir.

Tekstil: Geleneksel tekstil üretimi modern fabrikalarla devam etmektedir (Yünlü dokuma, çorap ve halı üretimi).
Aydınlatma ve Makine: Şehirde ampul üretimi, makine imalatı ve cam sanayii gelişmiştir.
Tarım: Şehir, "Şeftali Vadisi" olarak bilinen verimli bir tarım havzasındadır. Şeftali, kiraz ve üzüm yetiştiriciliği yaygındır. "Sliven İncisi" (Slivenska Perla) adı verilen üzüm rakısı ve şarapları ünlüdür.

Mavi Taşlar (Sinite Kamani) Milli Parkı: Şehrin simgesi olan kayalık oluşumlar ve teleferik hattı.
Tarihi Saat Kulesi: Şehir merkezinde bulunan sembolik yapı.
Yaşlı Karaağaç (Stariyan Bryast): Şehir merkezinde bulunan ve Avrupa'da "Yılın Ağacı" seçilen asırlık ağaç.
Hadzi Dimitar Evi ve Müzesi: Bulgar ulusal kahramanının evi.
Tekstil Endüstrisi Müzesi: Şehrin sanayi geçmişini anlatan müze.

Sliven, Balkan Dağları'nın "Sinite Kamani" (Mavi Taşlar) olarak adlandırılan kayalık oluşumlarının hemen eteklerinde kurulmuştur. Şehir, kuzeyden esen sert rüzgarlarıyla meşhurdur ve bu nedenle "Rüzgarlar Şehri" olarak da anılır.

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi (SDHP) (Ermenice: Սոցիալ Դեմոկրատ Հնչակյան Կուսակցություն; ՍԴՀԿ) veya  Hınçak olarak da bilinen, en eski ikinci Ermeni siyasi partisidir. Hınçak, Ermenice Çan anlamına gelir. Zamanla Rusların etkisi altında Osmanlı İmparatorluğu'na karşı bir cephe olarak örgütlenmiştir. 1887 yılında Marksist ideolojiye inanmış Avedis Nazarbekyan, Meryem Vardanyan, Kevork Haraciyan, Ruben Han-Azat, Hristofor Ohanyan, Gabriel Kafyan ve Manuel Manuelyan adlı öğrenciler tarafından İsviçre'nin Cenevre kentinde kuruldu. Osmanlı Devleti ve İran'daki ilk sosyalist parti oldu. Çalışma bölgesi olarak Doğu Anadolu Bölgesi'ni seçen komite, bir zaman sonra merkezini İsviçre'den Londra'ya taşıdı.
Cemiyetin prensipleri Karl Marx'ın Komünist Manifesto'sundan esinlenerek hazırlanmış olup üyelerinin çoğu Rusya Ermenileri idi. Hınçak isminde bir de yayın organı çıkarmışlardı. Komitenin amacı, Batı Ermenistan'ı Osmanlı Devleti'nden kopararak Rus ve İran Ermenistanı ile birleştirmek, bu suretle Büyük Ermenistan'ı kurmaktı. Silahlı eylem yoluyla isyanlar ve olaylar çıkararak amaçlarına ulaşabileceklerini düşünmüşlerdi.
Parti, Osmanlı Devleti'ne karşı Kumkapı (1890) ve Bâb-ı Âli (1895) olaylarını organize etti. Bir süre sonra parti liderleri arasında görüş ayrılıkları oluşmaya başladı ve 1897'de ikiye bölündüler. Bir kısmı, Asıl Hınçaklar (Nazarbekyan taraftarı olanlar), öbür kısmı da (Arpiar Arpiaryan liderliğindeki) Yenilikçi Hınçaklar (Vera Gazmıyal Hınçaklar) adını aldılar.
Hınçak Komitesi, programı ve yöntemlerine rağmen Ermeniler arasında büyük taraftar bulamadı. 1900'lerden itibaren birçok komite taraftarı Birleşik Krallık, Rusya, Kafkasya'da öldürülünce büyük kan kaybetmelerine rağmen yine de I. Dünya Savaşı sürecinde Ruslarla iş birliği yapmak yoluyla eylemlerine devam edebilmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyalizm

Sosyal Demokrat Hınçakyan Cemiyeti ve Nizamiyesi 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Genelkurmay Başkanlığı (Ermeni komitacılar tarafından öldürülen Osmanlı tebaaları)
TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sitesinde konuyla ilgili fotoğraflar 1 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soykırımların İnkârının Cezalandırılmasına İlişkin Yasa, Fransız Parlamentosu tarafından kabul edilen ancak Fransa Anayasa Konseyi tarafından "anayasaya aykırılık" gerekçesiyle iptal edilip yürürlüğe girmeyen yasa. Kısaca "inkâr yasası" olarak da anılan yasa, "Ermeni Soykırımı"nın varlığının inkâr edilmesi, aşağılanması ve önemsizleştirilmesi gibi davranışlarda bulunanların 1 yıl hapis ve/veya 45 bin avro para cezası ile mahkûm edilmesini öngörmüştür.

18 Ekim 2011’de Bouches-du-Rhône şehrini temsil eden Valérie Boyer tarafından Ulusal Meclis’e sunulan 3842 sayı ve “Irkçılıkla Mücadeleye İlişkin Topluluk Hukukunun Aktarılması ve Ermeni Soykırımının İnkârının Cezalandırılması” başlıklı yasa teklifi (Proposition de loi portant transposition du droit communautaire sur la lutte contre le racisme et réprimant la contestation de l’existence du génocide arménien) şu şekildedir:
Madde 1: 29 Temmuz 1881 tarihli basın özgürlüğüne ilişkin yasanın 24. maddesinin birinci bendi alttaki beş yeni bentle değiştirilmiştir: 
24'üncü maddenin altıncı bendi doğrultusunda, soykırım suçu, insanlığa karşı suç ve savaş suçunu savunan, inkâr eden veya kamusal alanda önemsizleştirmeye çalışanlar alttaki tanımlamalara dayalı olarak cezalandırılacaktır: 

Uluslararası Ceza Mahkemesini oluşturan Roma Statüsü'nün 6'ncı, 7'nci ve 8'inci maddesi
Ceza Kanununun 211-1 ve 212-1 maddesi
8 Ağustos 1945 tarihli Londra Antlaşmasına ekli Uluslararası Askeri Mahkeme Statüsü'nün 6'ncı maddesi
Fransa tarafından imzalanmış ve onaylanmış veya uluslararası ya da bölgesel kurumların nitelikli kararlarıyla taraf olunmuş uluslararası bir sözleşme, Fransız yargısı tarafından bu şekilde nitelendirilmiş ve kanunen tanınmışsa, Fransa'da yürürlüğe girer.
Madde 2: 29 Temmuz 1881 tarihli basın özgürlüğüne ilişkin yasanın 48-2 maddesi şu şekilde değiştirilmiştir:

“Sürgün” kelimesinden sonra “... ya da herhangi diğer soykırım, savaş suçu, insanlık suçu ve düşmanla işbirliği suçu mağdurları...” eklenmiştir.
“Savunma” kelimesinden sonra “soykırımlar” kelimesi eklenmiştir.

Yasa teklifinin gerekçesi, “ırkçılık ve yabancı düşmanlığının belirli şekilleri ve ifadelerine karşı ceza hukuku yoluyla mücadele” hakkındaki 2008/913/JHA sayılı ve 28 Kasım 2008 tarihli AB Konseyi Çerçeve Kararı'nda tanımlanan yükümlülüklere uyum sağlamak olarak ifade edilmiştir. Söz konusu Çerçeve Kararla Avrupa Birliği; yabancı düşmanlığı, ırkçılık, soykırım inkârcılığı konusunda bütün üye ülkelerin yasa çıkarmaları ve bu suçları işleyenlerin cezalandırılmasını öngörmüştür.
Yasa teklifini hazırlayan Boyer, 2001 yılında kabul edilen ve yürürlüğe giren 2001/70 sayılı "1915 Ermeni Soykırımının Tanınması" başlıklı yasanın, eksik kalan uygulama kısmının bu yasa ile tamamlanacağını teklifin gerekçesinde belirtmiştir. Fransa Senatosu, 7 Kasım 2000 tarihinde 40'a karşı 164 oyla “Fransa, 1915 yılında Ermenilere karşı soykırım yapıldığını açıkça tanır.” ifadesinden oluşan bir yasa teklifini kabul etmiştir. Söz konusu teklif, Fransa Ulusal Meclisinde 18 Ocak 2001 tarihinde yapılan oylamada oturuma katılan 50 kadar milletvekilinin oy birliğiyle kabul edilmiş ve 29 Ocak 2001 tarihinde Cumhurbaşkanı Chirac tarafından onaylanıp yayımlanmıştır. Boyer; Fransa'nın, Yahudi soykırımının inkârını cezalandırırken 2001'deki yasayla resmen tanınmış Ermeni soykırımını cezalandırmamasının adil olmayacağını belirterek söz konusu teklifin gerekçesini açıklamıştır.

Fransız yasama süreci, yasa yapımı için iki kamaradan oluşan parlamentonun her iki kanadının da aynı metni kabul etmesini gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla, Ulusal Meclise sunulan teklifin komisyon aşamasından geçip Meclis Genel Kurulunda yapılan oylama neticesinde  kabul edilmesiyle nihai metin Senatoya havale edilmektedir. Senato da teklifi önce komisyonda incelemekte, ardından komisyon raporu eşliğinde Senato Genel Kurulunda görüşüp oylamaya sunmaktadır.

Yasa teklifine ilişkin olarak Anayasa, Yasama ve Kamu İdaresi Komisyonu adına Valérie Boyer tarafından hazırlanan rapor 7 Aralık 2011 tarihinde tamamlanmıştır. 4035 sayılı rapor, Fransız iç hukukunun AB mevzuatıyla uyumlulaştırılması amacıyla, soykırım ve insanlığa karşı suçlarla mücadele adına bu suçların inkârı, savunulması ve önemsizleştirilmesi gibi davranışların cezai yaptırıma bağlanması gerektiğine işaret etmiştir.
Ulusal Meclisteki Komisyon görüşmeleri esnasında içeriğe dair önemli bir değişiklik kabul edilmiştir. Komisyon Başkanı Jean-Luc Warsmann tarafından teklif edilen önergeyle “Irkçılıkla Mücadeleye İlişkin Topluluk Hukukunun (iç hukuka) Aktarılması ve Ermeni Soykırımının İnkârının Cezalandırılması” şeklinde kaleme alınmış olan teklif başlığı “Yasayla Tanınmış Soykırımların İnkârının Cezalandırılması” şeklinde değiştirilmiştir. Böylelikle, 7 Aralık 2011'de yapılan Komisyon toplantısında yasa teklifinden “Ermeni soykırımı” ifadesi çıkarılmıştır.

Senato Yasalar Komisyonu Başkanı Jean-Pierre Sueur tarafından hazırlanan 269 sayılı rapor, 18 Ocak 2012'de Komisyonda ele alınmıştır. Rapor, yasa teklifinin Anayasa'da yer alan "düşünce ve ifade özgürlüğü", "araştırma özgürlüğü" ve "suç ve cezanın yasallığı" ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmesi önerilmiştir. 
Senato Yasalar Komisyonu, teklifin senatörler tarafından reddedilmesini önermişse de 23 Ocak 2012 tarihinde Senato Genel Kurulunda yapılan oylamada teklif 86 senatörün aleyhte oyuna karşılık 127 lehte oyla kabul edilmiştir.
Yasa teklifinin Senatoda da kabul edilmesiyle yasama sürecinin son aşaması olan Cumhurbaşkanının onayı aşamasına geçilmiştir. Ancak, Fransız Anayasası'nın 61. maddesi uyarınca en az 60 senatör veya 60 temsilcinin yasanın iptali için Anayasa Konseyi'ne başvuru hakkı vardır. Yasaya muhalif temsilci ve senatörler, 31 Ocak 2012'de gerekli imzayı tamamlayıp Konseye yasanın iptaline yönelik başvuru yapmışlardır.

Anayasa Konseyi, 28 Şubat 2012'de aldığı 647 sayılı kararla kabul edilen yasanın iki maddesinin de düşünce ve ifade özgürlüğü, bilimsel araştırma özgürlüğü, iletişim özgürlüğü ile suç ve cezanın yasallığı ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ve 1958 tarihli Fransa Anayasasına aykırı olduğunu ilan ederek yasayı iptal etmiş, bu kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasını kararlaştırmıştır. Karar, 2 Mart 2012 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Soğomon Tehliryan (Ermenice: Սողոմոն Թեհլիրեան; 2 Nisan 1896 – 23 Mayıs 1960), Osmanlı İmparatorluğu'nun eski sadrazamı Talat Paşa'ya, Ermeni Kırımı yüzünden 15 Mart 1921'de Berlin'de suikast düzenleyerek öldüren Osmanlı Ermenisi devrimci ve komitacıydı. Daha önce Osmanlı gizli polis servisi için çalışan ve 24 Nisan 1915'te tehcir edilen Ermeni aydınların listesinin hazırlanmasına yardımcı olan Harutyan Mıgırdiçyan'ı öldürdükten sonra bu suikastı gerçekleştirmekle görevlendirilmiştir. Bu suikast, Nemesis Operasyonu'nun bir parçasıydı ve Ermeni histografisine göre Birinci Dünya Harbi sırasında Osmanlı İmparatorluk Hükûmeti tarafından düzenlenen Ermeni Tehciri'nin bir nevi intikam planıydı. Tehliryan, Ermeniler tarafından ulusal bir kahraman olarak kabul edilir.

Soğomon Tehliryan, 2 Nisan 1896'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun Erzurum Vilayetinde, Pekeriç köyünde (günümüzde Tercan'ın Çadırkaya köyü) doğdu. Erzincan'da büyüdü.
Tehliryan'ın babası, ailesinin güvenliğini sağlamak için ülke değiştirmek amacıyla Sırbistan'a gitti. 1905'teki dönüşünden sonra tutuklandı ve altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Bu sırada, Tehliryan ailesi Pekeriç'den Erzincan'a taşındı. Tehliryan ilk eğitimini Erzincan'daki Protestan ilkokulunda aldı. İstanbul'daki Getronagan Ermeni Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Sırbistan'da mühendislik okudu ve eğitimine Almanya'da devam etmeyi planladı.

Haziran 1914'te Sırbistan'ın Valyeva şehrindeydi. O yılın sonbaharında, Tehliryan Rusya'ya doğru yola çıktı ve Kafkasya Cephesi'nde Türklere karşı savaşmak amacıyla gönüllü bir birimde hizmet etmek üzere orduya katıldı.
Tarihin Büyük Anlatılmamış Öyküleri: Dünyayı Değiştiren Yaşam Karakterlerinden ve Dramatik Olaylar a göre, Haziran 1915'te Osmanlı yerel polisi, tüm Ermenilerin Erzincan'dan çıkartılmasını emretti. Tehliryan, annesi, üç kız kardeşi, kız kardeşinin kocası ve iki yaşındaki yeğeni ile birlikte tehcir edildi. Ermeni Devrimci Federasyonuna katıldı. Tehliryan, 85 aile üyesini Ermeni Kırımı'nda kaybettiğini iddia etti.
2016'da The Independent ile konuşan ancak adını açıklamayan Tehliryan'ın oğlu, Tehliryan'ın annesi ve ağabeyi Vasken'in tehcirde öldüğünü, ikincisinin tıp okuduğunu ve Beyrut'ta yaşadığını söyledi. Fakat bu, Tehliryan'ın kız kardeşi olmadığını babasının Rusya'daki savaşta savaştığını ve diğer iki kardeşinin de Sırbistan'da olduğunu söylemiştir.

Soğomon Tehliryan, 1921'de Ermeni Kırımı'nın sorumlularını hedef alan ve gizli bir suikast programı olan Nemesis Operasyonu'na katıldı.
Tehliryan'ın ana hedefi, Osmanlı İmparatorluğunu kontrol eden “Üç Paşa”dan biri olarak bilinen Talat Paşa idi. Talât Paşa'nın, Berlin'in Charlottenburg semti 4 Hardenbergstraße'deki adresini bulduktan sonra, yakınlarda bir daire kiralayarak günlük rutin bir işte çalışmaya başladı.
Talât Paşa 15 Mart 1921 sabahı Hardenbergstraße'deki evinden ayrılırken, Tehliryan kimliğini doğrulamak için caddenin karşısına geçip onu karşıdan kaldırımdan görüp geçti. Ardından arkasına döndü ve silahını boynunun üstüne vurmak için nişan aldı. Talât paşa, bir Luger P08 tabancasından çıkan 9 mm tek kurşun ile vurularak yere düştü. Suikast, gün ışığında gerçekleşti ve olayın azmettiricileri Karekin Pastırmacıyan ve Şahan Natali tarafından suç mahallinden kaçmaması söylenen Tehliryan'ın Alman polisi tarafından derhal tutuklanmasına yol açtı.

Weimar Cumhuriyeti'nin kurulmasından kısa süre sonra gerçekleşen cinayet, o dönemin sansasyonel bir olayı idi. Tehliryan, Berlin mahkemesinde cinayetten yargılandı ve Kiel Üniversitesi'nde hukuk profesörü olan Dr. Theodor Niemeyer'in de aralarında bulunduğu üç Alman savunma avukatı tarafından temsil edildi. Rahip ve Ermeni Tehciri mağduru Grigoris Balakyan, Alman eylemci Johannes Lepsius ve savaş sırasında Alman Silahlı Kuvvetler Komutanı General Liman von Sanders, davaya tanık olarak katılan tanınmış kişilerdi. Savunma avukatları, Tehliryan'ın birini öldürmüş olduğunu kabul ettiklerini, ama Tehliryan'ın zihinsel durumunun karmaşık olduğunu, Ermeni Kırımının intikamını almak için Talat Paşa'yı öldürdüğünü ve geçici delilik geçirdiğini ileri sürerek savunma yaptılar. Tehliryan, duruşma sırasında 1915'te Erzincan'da bulunduğunu, ailesiyle birlikte sınır dışı edildiğini ve cinayetlere şahitlik ettiğini söyledi. Yargıç tarafından herhangi bir suçluluk hissedip hissetmediği sorulduğunda, Tahliryan şöyle dedi: "Kendimi suçlu bulmuyorum çünkü vicdanım açık. Bir adamı öldürdüm. Ama ben katil değilim".
Duruşması sırasında, Tehliryan, Almanya'dayken, ölen annesini rüyalarında gördüğünü ve annesinin, Talât Paşa'yı gördüğü halde henüz intikam almadığı için kendisine sitem ettiğini söyledi. Duruşmada, Tehliryan'ın rüyası şöyle tarif edildi:

Annesi, "Talat'ı gördün ve annenin, babanın, erkek kardeşlerin ve kız kardeşlerin cinayetlerinin intikamını alamadın mı? Artık oğlum değilsin." Sanık Tehliryan, "Bir şey yapmam gerek. Annemin oğlu olmak istiyorum. O zaman cennette onunla birlikte olduğumda beni geri çeviremez. Beni onun gibi göğsünde sıkmasını istiyorum." Doktorların açıkladığı gibi, uyandığında rüya sona erdi.
Avukatlarının savunmasıyla Tehliryan'a “Suçsuz” kararını vermek jürinin bir saatten biraz fazla bir zamanını aldı.
Sonuçta Tehliryan adam öldürdüğü kabul edilmesine rağmen on iki kişilik jüri tarafından verilen kararla beraat etti. Alman mahkemesinin beraat kararında, savaş sonrası koşullarındaki Almanya'nın İttihatçı liderlerin hatalarından uzak olduğu izlenimini verme isteğinin etkisi olduğu ileri sürülmüştür.

Tehliryan suikastten sonra, Yugoslavya'ya taşındı ve 3 yıl sonra Erzincanlı Anahit Tatikyan ile evlendi. 1917'de ilk tanıştığı zaman 15 yaşındaydı. Sırbistan'da kaldığı günlerde, atış kulübünün bir üyesi oldu ve yetenekli bir nişancı olarak kabul edildi. Çift, Belgrad'a taşındı ve 1950 yılına kadar orada yaşadı, ilk önce Kazablanka'ya, sonra Paris'e ve sonra da ABD'nin San Francisco kentine taşındılar. Orada posta görevlisi olarak çalıştı ve Saro Melikyan adı altında yaşadı.
Tehliryan 1960 yılında beyin kanamasından öldü ve Fresno, Kaliforniya'da, Ararat Mezarlığı'na gömüldü. Tehliryan'ın anıt mezarında altın kaplama kartal ve üstünde yılan figürü bulunan bir dikilitaş bulunmaktadır. Ermeni halkının adalet kolu olduğu, yılan tarafından sembolize edilenin Talat Paşa olduğu söylenir. Anıt, mezarlığın ortasında, selvi ağaçlarıyla çevrili kırmızı tuğladan yapılmış bir yürüyüş yolu ile ortalanmıştır.

Tehliryan'ın Ermenistan'da birkaç heykeli vardır. Ermenistan'da ilk heykeli Mastara köyünde 1990 yılında açıldı.
2014 yılında Tahliryan'ın hikâyesi Özel Misyon: Nemesis adlı bir romanında anlatıldı.
2017'de Fransa'nın Marsilya kentinde bir meydana ismi verildi.

Film
Tehliryan ve özellikle gerçekleştirdiği Talat Paşa suikastı hakkında üç film bulunmaktadır. Assignment Berlin, Ermeni Hrayr Toukhanian'ın tek filmidir.

Hrayr Toukhanian'ın yönettiği 1982 çıkışlı Assignment Berlin adlı Amerikan filmi, Talat Paşa'nın Berlin'deki suikastını gösterir.
Duvardaki Kan (Blood on the Wall) (Natuk Baytan, 1986, Türkiye)
Henri Verneuil'in Fransız filmi Mayrig (1991) Talât'ın suikastını ve Tehliryan'ın duruşmasını anlatır.
Daniel Despart'ın yönettiği 2020 kısa filmi The Attempt, Tehlirian'ın Talat Paşa suikastını anlatıyor.

Bass, Gary Jonathan. Stay the Hand of Vengeance: The Politics of War Crimes Tribunals. Princeton University Press, 2001.
Bogosian, Eric. Operation Nemesis: The Assassination Plot that Avenged the Armenian Genocide. New York: Little, Brown & Company, 2015.
Ihrig, Stefan. "Genocide Denied, Accepted, and Justified: The Assassination of Talât Pasha and the Subsequent Trial as a Media Event in the Early Weimar Republic," Journal of the Society for Armenian Studies 22 (2013), pp. 153–77.
(Ermenice) Tehlirian, Soghomon. Վերհիշումներ ["Recollections" or "Memories"], Cairo: Husaper, 1953. Recorded in writing by Vahan Minakhorian
Yeghiayan, Vartkes. The Case of Soghomon Tehlirian. Glendale, CA: Center for Armenian Remembrance; 2nd edition, 2006.
Jacobs, Stephen Leonard. "The Complicated Cases of Soghomon Tehlirian and Sholem Schwartzbard and Their Influences on Raphaël Lemkin's Thinking About Genocide". Genocide Studies and Prevention: An International Journal. 13 (1). ss. 33-41. doi:10.5038/1911-9933.13.1.159. 21 Ağustos 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi25 Eylül 2019.  - Profile page 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soghomon Tehlirian'ın duruşmasının metni 25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Soghomon Tehlirian'ın Yargılanması1 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mehmed Talat (Osmanlıca: محمد طلعت, romanize: Meḥmed Ṭalʿat; 1 Eylül 1874 -15 Mart 1921), Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin kurucu lideri, İttihat ve Terakki'nin kurucularından ve önde gelen liderlerinden olan Osmanlı devlet adamıdır.
1908 İhtilali'nin hazırlanmasında önemli rol oynayan Talat Bey, 1908-1918 arasında Osmanlı Devleti siyasetine yön veren en önemli aktörlerden biri olmuştur. Bâb-ı Âli Baskını sonrasında Said Halim Paşa Kabinesinde Dâhiliye Nazırlığına getirildikten sonra devlet siyasetinin en önemli belirleyicilerinden biri hâline geldi. Enver Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte Üç Paşalar iktidarını kuran Talat Bey, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesinde ve Ermeni Kırımı'nda rol oynadı.
1917 yılında sadrazamlık yaptı. Savaşın kaybedilmesinden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni feshedip Enver ve Cemal Paşalarla birlikte ülkeyi terk etti. 1921 yılında Berlin'de, Soğomon Tehliryan adında Ermeni Kırımı'nın intikamını almak isteyen bir Ermeni tarafından öldürüldü.

Mehmed Talat 1874 yılında Edirne Vilayeti'nin Kırcaali şehrinde orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çingene veya Pomak asıllı olduğu iddia edilse de hatıralarında Türk soyundan olduğunu çeşitli dayanaklarla savunmuştur. Babası Ahmed Vasıf Efendi, yakınlardaki bir köy olan Çepleci'den bir kadıydı. Annesi ise Kayseri Dedeler köyünden buraya göçmüş bir aileye mensup Hürmüz Hanım'dı. İlk eğitimini Vize'de gördükten sonra Edirne Askerî Rüştiyesi'ni bitirdi.
Babasının ölümü üzerine annesi ve iki kız kardeşinin sorumluluğunu erken yaşta üstüne almak zorunda kaldı. 1898 ile 1908 arasında, Selanik Postanesinde posta memuru olarak görev yaptı. Bu posta biriminde 10 yıl hizmet ettikten sonra, Selanik Postane başkanı oldu. Memuriyeti sırasında Fransızca dersleri aldı, ayrıca Rumca da konuşabilmekteydi.

Jön Türk düşüncesinden genç yaşta haberdar oldu, alt düzey bürokrat ve zabitlerden oluşan bir muhalefet örgütlenmesine katıldı. 1896'da arkadaşlarıyla beraber tutuklanan Talat Bey, üç yıl hapse mahkûm edilerek Edirne Hapishanesi'ne gönderildi ve memuriyetten azledildi. Bir buçuk yıl kadar hapis yattıktan sonra 1898 yılı Şubat ayında bir irade ile diğer arkadaşlarıyla beraber affedildi, ancak Edirne'de kalmasına izin verilmeyerek Selanik'e sürüldü.
1899'da Selânik Vilâyeti Posta ve Telgraf İdaresi'nde kâtip, 1903'te başkâtip oldu ve 21 Kasım 1907 tarihinde azledilinceye kadar bu görevde kaldı. Posta idaresindeki görevi ona memleket dışındaki muhaliflerin yayınladıkları gazeteleri gizlice alıp Selanik'e getirme fırsatı verdi. Selanik'te resmi işleriyle uğraşmanın dışında Selanik Hukuk Mektebi'ne devam etti.
1903'te İtalyan Obediyası'na bağlı Macedonia Risorta mason locasına girdi. Kimi kaynaklara göre aynı zamanda Bektaşî tarikatı mensubu idi ve her iki kanalı da muhalif siyasi örgütlenme için kullandı. 1903'teki İlinden İsyanı Selânik'teki muhaliflerin de yeniden örgütlenme çabalarına vesile oldu. Muhalifler 1906 yılı Temmuzunda yeni bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesine karar verdiler. Talat Bey ile İsmail Canbulat ve Mithat Şükrü Bey'den oluşan bir heyet, adı sonradan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti adını alan örgütün kurulmasına karar verdi. Talat Bey, İsmail Canbolat ve Mustafa Rahmi Bey ile birlikte örgütün idaresini üstlendi. Özellikle düşük rütbeli subayların üye kaydolduğu cemiyet, merkezi Paris'te bulunan “Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti” ile 17 Eylül 1907'de birleşti; “Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti Dâhilî Merkez-i Umûmîsi" adını aldı. Talat Bey bu yeni teşkilâtın kâtibi olarak görevlendirildi. “Hâricî Merkez-i Umûmî”'de benzer bir görevi üstlenen Bahâeddin Şâkir Bey ile beraber örgütün teşkilâtlanmasını denetleyen iki kişiden biri oldu.
Bir jurnal üzerine Kasım 1907'de Posta İdaresi'ndeki görevinden azledilen Talat Bey, memuriyet hayatının bitmesi sayesinde bütün zamanını cemiyet için kullanma imkânı bulmuştur. Meşrutiyet'in İlanından önce iki kere İstanbul'a giderek cemiyetin İstanbul şubesinin kurulması için çalıştı.

1908 ihtilalinden sonra örgüt “Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti” adını aldı. Cemiyetin en önemli idarecilerinden biri hâline gelen Talat Bey, 1908-1918 döneminde Osmanlı Devleti'nde en önemi siyaset yapıcılardan biri oldu. Siyasi görevlerinin yanı sıra 1909 yılında kurulan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının ilk büyük üstadı olarak bir yıl görev yaptı.
Talat Bey, Kasım-Aralık ayları içinde yapılan 1908 seçimlerinde memleketi Edirne'den aday olmuş ve doksan oy alarak Meclis-i Mebusan'a girmiştir. Meclisin açılışında Ahmet Rıza Bey 205 oy alarak başkan seçilirken Talat Bey'de 116 oy alarak birinci reis vekili seçildi.

31 Mart İsyanı'nda isyancıların boy hedeflerinden biri hâline gelen Talat ve Nazım Beyler, isyanın ilk günü Ali Cemal Bey'in Şehzadebaşı'ndaki evinde saklandılar. Ahmet Rıza Bey'in tarikiyle ikinci gün saklandıkları evden çıkıp Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutün) üyesi ve gazeteci Haçadur Malumyan'ın evinde saklandılar. İsyanın üçüncü günü ise Hareket Ordusuna katılmak, Meclis-i Mebusan ve Ayan azalarını toplayabilmek için Doktor Nâzım Bey'le birlikte Ayastefanos'a gitti. Yat kulübünde toplanan diğer mebusan ve ayanla birlikte padişahın “Kanun-u Esasi”ye sadık kaldıkça saltanat haklarının korunacağına dair sadarete çekilen telgrafa imza attı. Sultan Abdülhamit'in hal edilmesinden sonra Talat Bey, ayan ikinci başkanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa ile birlikte Reşat Efendi'ye tahta çıktığını bildiren heyetin başkanlığını yaptı.
31 Mart hadisesinden sonra İngiltere'ye seyahate giden 17 kişilik meclis heyetine başkanlık etti. İngiltere'de resmi ziyarette iken Hüseyin Hilmi Paşa kabinesine Dahiliye Nazırı tayin edildiğini öğrendi.

8 Ağustos 1909 ve 4 Şubat 1911 tarihleri arasında bir buçuk yıl Dahiliye nazırı olarak görev yaptıktan sonra “efkarı umumiyeyi ve matbuatı” hoşnut etmediği gerekçesiyle istifa etti; Edirne mebusu olarak meclisteki görevine devam etti.
4 Şubat 1912 - Temmuz 1912 arasında Sait Paşa kabinesinde Posta ve Telgraf nazırı olarak kabinede yer aldı.
Balkan Savaşı sırasında gönüllü asker olarak Edirne'de görev aldıysa da siyasi propaganda yaptığı gerekçesiyle İstanbul'a geri gönderildi. Bâb-ı Âlî Baskını'nın düzenleyici ve uygulayıcıları arasında yer aldı. Baskından sonra Dahiliye Nazırı vekili olarak görev yaptı ancak kabinede yer almadı. Baskından sonra kurulan hükûmet, savaşa devam etme kararı almıştı. Talat Bey, II. Balkan Savaşı esnasında Edirne'nin geri alınması için askerî harekât kararı verilmesinde önemli rol oynadı ve ardından Bulgar temsilcileriyle yapılan barış görüşmelerinde Osmanlı heyetine başkanlık etti.
Mahmud Şevket Paşa suikastının ardından kurulan Said Halim Paşa kabinesinde 12 Haziran 1913'te yeniden Dahiliye nâzırlığına getirildi. Bu tarihten itibaren Talat Bey devletin siyasetinin en önemli belirleyicilerinden biri oldu. Devrin diğer iki önemli yöneticisi Enver Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte Üç Paşalar iktidarını kurarak Osmanlı Devleti'nin son dönemine damgasını vurdu.
Balkan harbinde “hıyanetleri görülen unsurlardan memleketi temizlemeyi” bir devlet politikası hâline getiren Talat Bey, memleketin etnik yapısı hakkında araştırmalar yaptırttı; İttihat ve Terakki Cemiyetinin teşkilatı yoluyla Rumları ürkütüp göçe sevk etti; boşalan yerlere Makedonya Türklerini yerleştirdi.
Mehmet Talat Paşa, I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyetinin en belirleyici isimlerindendi. Savaşa girme konusunda İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde beliren fikir ayrılığında savaşa katılma taraftarı gruba dolaylı destek vererek Osmanlı Devleti'nin böyle bir karar almasında etkili oldu. 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu'nun çıkarılması ve uygulanmasında cemiyet liderlerinden biri ve Dahiliye nâzırı sıfatıyla önemli rol oynadı.

3 Şubat 1917 tarihinde Said Halim Paşa'nın sağlık sebeplerini ileri sürerek istifa etmesinden sonra Talat Bey, vezir rütbesiyle sadrazamlığa getirildi. Böylece Osmanlı tarihinde sadrazamlığa getirilen ilk mebus oldu.
Sadrazamlık döneminin en önemli konularından bir tanesi, devletin I. Dünya Savaşı'na girmesi ile ortaya çıkan iaşe meselesi olmuştur. 18 Ağustos 1917'de “İaşe-i Umumiye Kararnamesi” ile bütün yetkiler orduya devredilmesi, “Talat- Enver”, “sivil-asker” çatışması olarak ifade edilmiş; bu çatışmada Talat yenilmiş ve halkı besleme görevi Talat ve sivillerden Enver ve askerlere geçmiştir. İaşe işlerinin askerlerden alınıp yeniden sivillere verme çabasına giren Talat Paşa, 30 Temmuz 1918'de İâşe Nezâreti'ni kurarak başına Kara Kemal'i getirdi.
Bolşevik Devriminin gerçekleşmesiyle savaştan çekilen Rusya ile yapılan barış görüşmelerine Talat Paşa bizzat katıldı. Lev Troçki, Karl Radek gibi ihtilalciler ve Çiçerin ile Lev Mihayloviç Karahan gibi Sovyet diplomasisinde önemli rol oynayacak olan şahsiyetlerle tanışma imkânı buldu. 3 Mart 1918'de imzalanan Brest Litovsk Barış Antlaşması'na Osmanlı Devleti temsilcisi olarak imza atan Talât Paşa'nın çabaları neticesinde Rusya, 93 Harbi sırasında işgal ederek aldığı tüm toprakları (Ardahan, Kars, Artvin ve Batum) Osmanlı Devleti'ne geri vermiştir.
1918 yılı Temmuz ayında Sultan Reşad'ın vefatı üzerine usûlen hükûmetin istifasını sunan Talat Bey, Sultan Vahdettin tarafından yeniden sadrazamlığa atandı. Devletin savaşta yenilgiye uğraması üzerine 8 Ekim 1918'de sadrazamlıktan istifasını sundu ve 14 Ekim'de Ahmed İzzet Paşa sadâretinde yeni kabinenin kurulmasıyla görevi resmen sona erdi.

Talat Paşa ve kabinesinin istifasından sonra toplanan İttihat Terakki ve Umum Merkezi, Talat Paşa, Enver Paşa, Dr. Nazım ve Dr Bahattin Şakir Bey'lerin ülke dışına çıkmasına karar verdi. Talat ve Enver Paşalar memleket dışına çıkacak olurlarsa bütün düşmanlığın onlarda toplanacağı ve fırkanın diğer üyelerinin bu düşmanlıktan uzak kalacakları ileri sürülüyordu. İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin örgütün feshine karar veren son kongresi 1 Kasım 1918'de Talat Paşa'nın başkanlığında yapıldı. Talat Paşa, o gece Enver ve Cemal paşalar gibi önde gelen cemiyet liderleriyle birlikte bir Alman torpido gemisiyle Kara

Talat Paşa Suikastı, 15 Mart 1921'de eski Osmanlı sadrazamı ve İttihat ve Terakki'nin kurucularından Talat Paşa'nın Berlin'de Ermeni öğrenci Soğomon Tehliryan tarafından yapılan silahlı suikast sonucu öldürülmesidir. Duruşması sırasında Tehliryan, "Bir adam öldürdüm ama katil değilim." dedi ve jüri kararıyla beraat etti.
Tehliryan, Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetindeki Erzincan'da doğdu ve I. Dünya Savaşı başlamadan önce Sırbistan'a taşındı; savaş sırasında Rus ordusundaki Ermeni Gönüllü Tugayları'nda görev yaptı. Savaşta tanık olduğu Ermeni Kırımı'nın intikamını almak isteyen Tehliryan, Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından yürütülen gizli bir program olan Nemesis Operasyonu'na katıldı ve Türklerle iş birliği yapmış olan Ermeni Mıgırdiç Harutunyan'ı İstanbul'da öldürdükten sonra Talat'a suikast düzenleme görevi için seçildi. Talat, zaten bir Osmanlı askerî mahkemesi tarafından mahkûm edilmiş ve idam cezasına çarptırılmıştı; ancak Alman hükûmetinin izniyle Berlin'de yaşıyordu. 15 Mart 1921 günü Tehliryan, ensesine yakın mesafeden ateş ederek Talat'ı anında öldürdü. Talat'ın cenazesine birçok önde gelen Alman katıldı ve Dışişleri Bakanlığı cenazesine "Büyük bir devlet adamına ve sadık bir dosta" yazılı bir çelenk gönderdi.
Tehliryan'ın 2–3 Haziran 1921'deki duruşmasındaki savunma stratejisi, Ermeni Kırımı'ndan ve Talat'ın kırımda olan rolünden bahsetmekti. Kırımla ilgili kapsamlı kanıtlar mahkemeye sunuldu ve böylece dava "20. yüzyılın en görkemli davalarından biri" hâline geldi. Tehliryan tek başına hareket ettiğini ve cinayeti önceden planlamadığını iddia edip, mahkemede soykırımdan sağ kurtulması ve aile üyelerinin ölümlerine şahsen tanık olması hakkındaki dramatik ve gerçekçi bir hikâye anlattı. Dava uluslararası medyada geniş yer buldu ve Ermeni Kırımı'nın tanınmasına dünya çapında dikkat çekilmesine sebep oldu. Tehliryan'ın beraatine çoğunlukla olumlu tepkiler verildi.
Tehliryan, Ermeniler için bir "ulusal kahraman" hâline geldi. Talat Almanya'da gömüldü, ancak 1943'te naaşı Türkiye'ye gönderildi ve orada adına bir devlet cenaze töreni gerçekleştirildi. Talat günümüzde hâlâ birçok Türk tarafından olumlu şekilde karşılanmaktadır ve Tehliryan Türkiye'de bir "terörist" olarak görülmektedir. Polonyalı Yahudi avukat Raphael Lemkin, davayı haberler yoluyla öğrendi ve uluslararası hukukta "soykırım" suçunu oluşturmak için bu davadan ilham aldı.

Talat Paşa'nın, ölümü öncesi eşine ve çevresindeki arkadaşlarına "Beni bir gün vuracaklar. Alnımdan kan akacak, yere serileceğim. Rahat yatağımda ölmek bana nasip olmayacak. Buna şimdiden kendini alıştır. Ama ziyanı yok. Varsın vursunlar. Vatan benim ölümümle bir şey kaybedecek değildir. Bir Talat gider, bin Talat yetişir." dediği iddia edilmektedir.

Dava kaydı 22 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
İngilizce çeviri 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tehcir Kanunu veya resmî adıyla Sevk ve İskân Kanunu, 27 Mayıs 1915'te Osmanlı Hükûmeti tarafından I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusu ile karşı karşıya gelebilecek iç unsurların savaş bölgelerinden uzak yerlere devlet eliyle gönderilmesi için çıkarılan göç kanunudur. 1 Haziran 1915 tarihinde Takvim-i Vekâyi'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. İçeriğinde Osmanlı Ermenilerinden bahsetmemesine rağmen doğrudan imparatorlukta yaşayan Ermeni halkı hedef alarak Ermenilerin yaşadığı şehirlerden başka yerlere sürülmesine yol açtı ve böylece ayaklanma yapanlar Ermeniler için Ermeni nüfusun sevkve iskanının bir parçasını oluşturdu.

Tehcir Kanunu olarak bilinen fakat geçici kanun mahiyetinde olan ve asıl adı "Savaş zamanında hükûmet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun", Rum takvime göre 14 Mayıs, miladi takvime göre 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun, 1 Haziran 1915 günü dönemin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. İlk iki madde kanunun amaçlarını ve ana hatlarını belirtmektedir.

Vakt-i seferde ordu ve kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ve bunlarin vekilleri ve müstakil mevki kumandanlari ahâli tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükûmete (hükûmetin emirlerine) ve müdafaa-i memlekete (ülkenin savunmasına) ve muhafaza-i asayişe müteallik (ilişkin) icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silâhla tecavüz mukavemet görürlerse, derakap (hemen) kuvve-i askeriye (askerî güçler) ile en şiddetli surette te'dibat yapmağa (akıllarını başlarına getirmeye) ve tecavüz ve mukavemeti (direnmeyi) esasından imha etmeye (yok etmeye) mezun (görevli) ve mecburdurlar.
 Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları, icabat-i askeriyeye (askerliğin gerektirdiği kurallara) mebnî (dayanarak) veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurâ (köyler) ve kasabat (kasabalar) ahâlisini münferiden (tek olarak) veya müctemi'an (toplu olarak) diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler

Liste, tehcir edilen Ermeni vatandaşların sayılarını göstermektedir.

TSK Genelkurmay Başkanlığı arşivinde bulunan belgeye göre tehcire tabi tutulanların sayısı aşağıdaki tablodadır. Tehcire tabi tutulanların vilayetlerdeki kaza sayıları, aşağıdaki kaynaktan ayrıntılı olarak görülebilir.

Sevk ve teb’îdleri mukarrer Ermeni ahâlînin vilâyet ve müstakil livâ üzerine mikdârını irâe eder.

ABD resmî devlet kayıtlarına göre tehcire tabi tutulan Ermeni tebaanın sayısı aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi 486.000'dır (3 Şubat 1916).

The following is the statistics of Armenian immigrants according to best information:
(Türkçe: "Takip eden, en iyi bilgilere göre Ermeni muhacirlerinin istatistiğidir.")

Teşkîlât-ı Mahsûsa (Osmanlıca: تشكیلاتِ مخصوصه), İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa'ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır. II. Meşrutiyet dönemi sonrası 1913-1918 yılları arasında etkinlik gösteren istihbarat ve propaganda işleri yürüten bir topluluktur. İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve İslamcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunmuştur. Oluşumun isim babası Mirliva Rasim Bey'dir. Çeşitli şahit ifadelerine göre 1911'den itibaren etkin olmuş, 17 Kasım 1913'te resmen kurulmuş ve daha sonrasında da 5 Ağustos 1914'te Harbiye Nezareti'ne bağlı resmî bir örgüte dönüştürülmüştür. 8 Ekim 1918'de İttihat ve Terakki hükûmetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkîlât-ı Mahsûsa da resmen tasfiye edilmiştir.
Ayrıca Teşkîlât-ı Mahsûsa, hala varlığı tartışılan bir teşkilattır. Kimi tarihçiler var olduğunu, kimi tarihçiler ise böyle bir teşkilatın asla kurulmadığını ve var olmadığını ileri sürmektedir.
Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın Trablusgarp'ta İtalyanlar'a, Batı Trakya'da Bulgar ve Yunanlar'a, Mısır ve Irak'ta İngilizler'e karşı direniş örgütleme çalışmaları kısmen belgelenmiştir. Buna karşılık 1915 Ermeni Kırımı'nda Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın oynadığı rol, sık sık dile getirildiği hâlde ayrıntılarıyla ortaya konabilmiş değildir. Teşkîlât-ı Mahsûsa hakkında tek köklü araştırmanın yazarı olan Philipp Stoddard'a göre Teşkîlât-ı Mahsûsa, Ermeni tehcirinde hiçbir rol oynamamıştır. Guenter Lewy Stoddard'la 2001 senesinde görüştüğünü ve Stoddard'ın hâlâ aynı görüşü savunduğunu bildiriyor.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu'da oluşturulan Kuvâ-yi Milliye, Karakol Cemiyeti ve Müdâfaa-i hukuk gruplarının önde gelen liderlerinin hemen hepsi Teşkîlât-ı Mahsûsa üyesi olduğu bilinen kişilerdir. Buna rağmen Teşkîlât-ı Mahsûsa ile Millî Mücadele arasındaki örgütsel ilişki yeterince incelenmemiştir. Teşkilatın kurucusu Enver Paşa'dır. Başında ise Hüsamettin Ertürk Bey bulunmaktaydı. Teşkilatın ideolojik yapısını ise Dr. Bahaeddin Şakir ve Doktor Nâzım oluşturmuştur.

Teşkîlât-ı Mahsûsa'ya ilişkin tek akademik çalışma, Dr. Philip Stoddard'ın 1963 tarihli doktora tezidir. Teşkilat ileri gelenlerinden Eşref Sencer Kuşçubaşı ve Hüsamettin Ertürk'ün anıları yayımlanmıştır. Rauf Orbay'ın anılarında da İran-Afganistan operasyonları hakkında bilgi bulunur. Galip Vardar'ın İttihat ve Terakki İçinde Dönenler (1960) kitabı, yanlı olmakla birlikte değerli bir bilgi kaynağıdır. Hamza Erkan, Bir Avuç Kahraman (1946) kitabında, Süleyman Askerî'nin Irak macerasına ilişkin geniş bilgi verir. Mustafa Balcıoğlu'nun da Teşkîlât-ı Mahsûsa ile ilgili kitapları vardır.
Teşkîlât-ı Mahsûsa arşivi elde değildir; 1918'de İttihat ve Terakki liderlerinin yurt dışına gitmeden önce imha ettiği ileri sürülür. Mütareke döneminde İstanbul'da yapılan Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde teşkilata ilişkin birçok iddia dile getirilmiş ve tanıklar dinlenmiştir. Divan-ı Harp tutanaklarının bir kısmı Taner Akçam tarafından yayımlanmıştır. Taner Akçam'ın yaptığı araştırmaya göre Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın koruması altında olan bir aile Manisa'ya yerleştirilmiştir. Ailenin kimliği gizli tutulmakta ve CIA kayıtlarına göre Yunt Dağları civarında bulunmaktadır.

Örgütün son başkanı olan Hüsamettin Ertürk Bey Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın kuruluş amacını şöyle tanımlar:"Bu teşkilatın gayesi, bir taraftan bütün İslamları bir bayrak altında toplamak, bu suretle Panislamizme vasıl olmaktır. Diğer taraftan da Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak, bu bakımdan da Pantürkizmi hakikat sahasına sokmaktır. Enver Paşa'nın bir yandan Emiri Efendi'nin İttihat ve Terakki programındaki panislamizminden, diğer taraftan da Ziya Gökalp'in pantürkizminden ilham aldığı muhakkaktır."
Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın kurucusu olan bu kişinin kimliğinin gizlenmesi kafalarda hep soru işareti olarak kalmıştır. I. Dünya Savaşı'nda İngilizlerin Basra'yı ele geçirmesi üzerine, Teşkîlât-ı Mahsûsa liderlerinden Süleyman Askerî, Kürt ve Arap aşiretlerinden derlenmiş bir çeteyle İngilizler'e karşı vur-kaç saldırıları düzenlemiş, Abadan'daki petrol tesislerini yakmıştır. Buna tepki olarak harekete geçen İngilizler, 12-14 Nisan 1915'te Türk ordusunu Şuaybe'de ağır bir yenilgiye uğrattılar. Süleyman Askerî, yenilgi üzerine 14 Nisan tarihinde tabancasıyla intihar etmiştir.
29 Nisan 1916'da Halil Paşa komutasındaki Osmanlı 6. Ordusu'nun İngiliz birliklerini Kut'ül Ammare'de yenilgiye uğratıp esir almalarından sonra, Nuri Paşa ve Rauf Bey yönetiminde bir Teşkîlât-ı Mahsûsa birliği savaşta tarafsız olan İran ve Afganistan'a girerek burada yerli kuvvetlerden oluşturacağı birliklerle İngilizleri arkadan vurmayı denedi. Mareşal Liman von Sanders'e göre bu macera, Irak'taki Türk yenilgisinin nedenlerinden biri oldu.

Ermeni Soykırımı tezini savunan tarihçilere göre, bu gizli teşkilat, iddia edilen tehciri gerçekleştirmekte kullanılmıştır. İddialara göre, Talat Paşa hükûmetinden sonra yeni hükûmeti kuran Ahmet İzzet Paşa teşkilatın tüm belgelerini yok etme emri vermiştir. Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın iddia edilen soykırımı gerçekleştirmiş olan örgüt olduğu iddiası, Andonyan Belgeleri ve 1919/1920 İstanbul savaş mahkemeleri yanında, soykırım tezini ispatta kullanılan başlıca iddialardan biri. Guenter Lewy'nin verdiği bilgilere göre, Teşkîlât-ı Mahsûsa hakkındaki iddiaların belgelerde doğrudan dayanağı bulunmuyor, ancak bu iddialar, bu belgeleri okuduğunu belirtenlerin kuşkulu varsayımlarına dayanmaktadır. Lewy, soykırım tezinin savunucularından olan Vahakn Dadrian'ın, orijinal kaynakların olanak vermeyeceği varsayımlarda bulunduğunu bildiriyor.
Stoddard'a göre, Teşkîlât-ı Mahsûsa, Ermeniler'in sınır dışı edilmesinde herhangi bir rol oynamamıştır.

Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın kurucu başkanı Süleyman Askerî Bey olmakla beraber kendisinin görevden alınıp Basra Valiliği'ne atanmasının ardından geçici olarak Halil Kut Paşa başkanlık yapmıştır. Ardından Cevat Paşa başkanlığa atanmış, kendisinin Galiçya'da görev yapacak olan 15.Kolordu'ya atanmasıyla beraber Halil Kut Paşa yeniden başkanlık görevine getirilmiştir kısa bir süre sonra kendisinden sonra teşkilatta en uzun süre başkanlık yapacak olan Ali Başhampa Bey göreve atanmıştır. Mütareke yıllarında Ali Başhampa Bey'in hayatını kaybetmesinin ardından ise Ahmet İzzet Paşa, teşkilatı lağvetmesi için Hüsamettin Ertürk'ü görevlendirmiştir ve teşkilat resmi olarak lağvedilmiştir. Ancak başta Hüsamettin Ertürk olmak üzere teşkilatta ileri gelen isimler milli mücadele döneminde Mim Mim Grubu, Müdafaa-i Milliye Grubu gibi cemiyetler vasıtasıyla milli mücadeleye önemli katkılarda bulunmuşlardır.

14 Kasım - 23 Kasım 2005 tarihleri arasında Yeni Şafak gazetesinde Abdullah Muradoğlu tarafından Teşkîlât-ı Mahsûsa hakkında 10 bölümlük bir yazı dizisi yayınlanmıştır. Bu yazı dizisine göre Teşkîlât-ı Mahsûsa'da görev yapmış ünlü kişilerden bazıları şunlardır: Enver Paşa, Kaymakam Süleyman Askerî, Eşref Sencer Kuşçubaşı, Zenci Musa, Yakub Cemil, Dr. Bahaddin Şakir, Mithat Şükrü Bleda, Ohrili Eyüb Sabri, Fuat Balkan, Teğmen Hilmi Musallimi, İsmail Canbulat, Piyade Subayı Rüsuhi (Savaşçı) Bey, Filibeli Hilmi Bey, Şerif Burgiba, Arabistan'da İbn-i Reşid, Nuri Killigil Paşa ve Halil Kut Paşa, Ali Fethi Okyar, Hacı Selim Sami, "Kel Ali" lakaplı Ali Çetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkes Reşit Bey, Ahmet Fuat Bulca, Nuri Conker Paşa ve Rauf Orbay Paşa.
Yaygın örgütlenen, hatta I. Dünya Savaşı sırasında askerî birlikler oluşturulan Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın, en geniş örgütlendiği zamanda çeşitli İslam ülkelerindekilerle birlikte 30 bin üyeye ulaştığı öne sürülür.

Türk istihbaratı
Milli İstihbarat Teşkilatı
Millî Emniyet Hizmeti
Yıldız İstihbarat Teşkilatı
Karakol Cemiyeti

Yeni Şafak Gazetesi, Abdullah Muradoğlu 1 9 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2 15 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 3 16 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 4 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 5 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 6 28 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 7 22 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 8 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 9 22 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 10 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tsitsernakaberd (Ermenice: Ծիծեռնակաբերդ) veya Ermeni Soykırımı Anıt Kompleksi (Ermenice: Հայոց ցեղասպանության զոհերի հուշահամալիր Hayots tseghaspanut'yan zoheri hushahamalir), Ermenistan'ın Erivan'daki Tsitsernakaberd tepesine 1967'de inşa edilen ve Ermeni Kırımı kurbanlarına ithaf edilen anıttır.
Her yıl 24 Nisan'da Ermeni Soykırımı Anma Günü etkinlikleri burada gerçekleştirilir ve kırım kurbanlarını anmak için binlerce Ermeni anıtta bir araya gelerek, hayatını kaybedenlerin anısına anıta çiçekler bırakırlar. Her yıl, anıta çeşitli ülkelerden politikacılar, sanatçılar, müzisyenler, sporcular ve dini figürler ziyaretlerde bulundular.
Kompleks içerisinde yer alan Ermeni Soykırımı Müzesi-Enstitüsü de 1995 yılında hizmete açılmıştır.

Anıt, Hrazdan Nehri boyunca Tsitsernakaberd "kırlangıç kale" ismini taşıyan üç tepeden birinde bulunuyor. Burası, Demir Çağı döneminde yapılmış bir kalenin bulunduğu yerdir. Kale izlerinin birçoğu zaman içerisinde yok olmuştur, sadece küçük bir tepede birkaç kalıntı bulunmaktadır. Arkeolojik yüzey araştırmaları 2007'de gerçekleştirilmiş ve kazılarda kalenin duvarlarının bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. Tepede aynı zamanda Antik Roma dönemine ait kalıntılar da bulunmaktadır.
Soykırım anıtı fikri 1962'de Ermenistan Komünist Partisi'nin ilk sekreteri Hakob Zarobian tarafından ortaya atıldı. 16 Temmuz 1964'te tarihçiler Tsatur Aghayan (Marksizm-Leninizm Enstitüsü müdürü), Hovhannes Injikian (Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Bölümü Başkanı) ve John Kirakosyan (Başbakan Yardımcısı) Ermenistan Komünist Partisi Başkanlığına, kırımın 50. yıl dönümünü anmak için bir dizi öneride bulunan bir mektup gönderdiler. Mektupta, kırım kurbanı Ermeniler için bir anıt inşa edilmesi ve bu anıtın da "Ermeni halkının yeniden doğuşunu" sembolize etmesi gerektiği belirtilmekteydi. Mektup sonrası bir araya gelen Sovyet Ermenistan Bakanlar Konseyi, 16 Mart 1965'te "1915 soykırımı Kurbanlarının anısına bir anıtın oluşturulması" konulu bir kararı kabul etti.
Anıtın inşasına, 1965'te Sovyet döneminde, kırımın 50. yıl dönümünü anmak için bir araya gelen binlerce kişinin katılımı ile 24 saat süren 1965 Erivan gösterileri sırasında başlandı. Anıt, mimarlar Arthur Tarkhanyan, Sashur Kalashyan ve sanatçı Hovhannes Khachatryan tarafından tasarlandı ve Kasım 1967'de tamamlandı.

1966 yılında, Sovyet döneminde başlanılan anıtın inşası, 1967 yılında tamamlandı. 44 metre uzunluğundaki stel, Ermeni halkının "yeniden doğuş"unu simgelemektedir. Anıtta daire şeklinde birleştirilmiş, Ermenilerin, Batı Ermenistan'da terk ettikleri 12 ili simgeleyen 12 adet tabela bulunmaktadır. Dairenin merkezinde, 1,5 metre derinlikte, Ermeni Kırımı sırasında öldürülen 1.5 milyon insanı temsil eden ve hiç söndürülmeyen bir ateş yanmaktadır.
Anıttaki parkın yanında ise katliamların ve sürgünlerin gerçekleştiği kasaba ve köylerin adlarının yazılı olduğu 100 metrelik bir duvar bulunmaktadır. Duvarın arka tarafında ise kırım sırasında kurbanları kurtarmak için, kırım sonrasında da yeni hayatlarını kurabilmeleri için çalışan kişilerin isimleri bulunmaktadır. (Bu isimlerden bazıları: Johannes Lepsius, Franz Werfel, Armin T. Wegner, Henry Morgenthau Sr., Fridtjof Nansen, Papa XV. Benedictus, Jakob Künzler, Bodil Biørn)

Ermeni Soykırımı Müzesi-Enstitüsü 1995 yılında kırımın 80. yıl dönümünde hizmete açıldı. Müze, mimarlar Sashur Kalashian, Lyudmila Mkrtchyan ve heykeltıraş F. Araqelyan tarafından tasarlandı. kırım ile ilgili tarihsel belgelerin bulunduğu müzede Ermenice, Rusça, İngilizce, Fransızca ve Almanca rehberli turlar da düzenlenmektedir.
Ermenistan müzeyi, devlet protokolünün bir parçası hâline getirdi. Bu sebeple pek çok resmi yabancı heyet, Ermenistan ziyaretine buradan başlamaktadır. Bu sebeple, Papa 2. John Paul, Papa Francis, Rusya Başkanı Vladimir Putin, Fransa Cumhurbaşkanları Jacques Chirac ve François Hollande gibi siyasi ve dini figürler müzeyi ziyaret etmişlerdir.

Ermeni Soykırımı'nı Anma Günü
Ermeni Soykırımı anıtlarının listesi
1965 Erivan gösterileri

Resmî sitesi5 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WikiMapia'da anıtın uydudan görüntüsü25 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Turancılık veya Pan-Turanizm, tüm Ural-Altay kavimlerinin birliğini savunan siyasi görüş. İlk olarak Macarlar, Finler, Estonlar ve Rusya içindeki Fin-Ugor kavimleri ile beraber Tunguzlar, Moğollar ve Türkler'in bir araya getirilmesi olarak ortaya çıkmıştır. Türkçü ve Turancı olan Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı yapıtında Turancılığın; Macarlar'ı, Moğollar'ı, Tunguzlar'ı, Finuvaları içine alan bir kavimler karması olmadığı görüşünü belirterek Turancılığı Türk halkları ile sınırlandırmış ve Türkçülük ile aynı anlamda kullanmıştır. Turancılık bugünkü Türk devletlerinde bu şekilde benimsense de esas olarak Fin tarihçi Matthias Alexander Castrén tarafından Ural-Altay kavimlerinin birliğini sağlamak amaçlı ortaya atılmış bir görüştür.
"Turancı" terimi İran kökenlidir ve Orta Asya'da tarih öncesi dönemde yaşamış bir insan topluluğuna atıfta bulunduğuna inanılır. Terim, 18. yüzyıldan itibaren Orta Asya'yı belirtmek için bilim literatüründe yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Avrupalı bilim insanları, terimi Ebu'l Gazi Bahadır Han'ın yapıtlarımdan almışlardır; Şecere-i Türkî adlı yapıtın İngilizce açıklamalı çevirisi 1729 yılında yayımlanmış ve hızla Avrupalı bilim insanları için sıkça başvurulan bir kaynak haline gelmiştir.
İdeolojinin temeli, Fin dil bilimci Matthias Alexander Castrén'in çalışmalarına dayanmaktadır. Castrén Pan-Turanizm ideolojisini benimsemiş ve Ural-Altay halklarının etnik birliği ve gelecekteki büyüklüğüne inanmıştır. Castrén, Finler'in Orta Asya'dan (daha spesifik olarak Altay Dağları'ndan) geldiğini ve küçük, izole bir topluluk olmaktan çok, Macarlar, Türkler, Moğollar gibi halkları içeren daha büyük bir siyasi birliğin parçası oldukları kanısına vardı. Turancılığın tanımı, sadece tüm Türk halklarının birliğini değil (pan-Türkizmde olduğu gibi), aynı zamanda "Turan dilleri" konuşan tüm halkları içerdiğine inanılan daha geniş bir Turan veya Ural-Altay ailesinin birliğini belirtir.

Turancılık, tüm Ural-Altay halklarının birliği için bir siyasi hareket olmasına rağmen, kapsayıcılığı konusunda özge görüşler bulunmaktadır. Türkiye Türk'ü olan Ziya Gökalp'a göre, diğer Turan halkları (Finler, Macarlar, Moğollar vb.) kültürel olarak çok başka oldukları için Turancılık yalnızca Türk halkları için geçerliydi; bu nedenle Turancılığı, Türkçülüğe bağladı. I. Dünya Savaşı sırasında Lothrop Stoddard tarafından verilen tanımına göre:Kuzey Avrupa ve Asya'nın tam karşısında, Baltık Denizi'nden Pasifik'e, Akdeniz'den Arktik Okyanusu'na kadar uzanan geniş bir halk tabanı bulunmaktadır ve etnologlar tarafından "Uralo-Altay ırkı" tanımı verilmiştir, ancak genellikle "Turanlılar" olarak adlandırılırlar. Bu grup, en yaygın olarak dağılmış olan halkları içerir: İstanbul ve Anadolu'nun Osmanlı Türkleri, Orta Asya ve İran'da yaşayan Türkmenler, Güney Rusya ve Transkafkasya Tatarları, Macarlar, Finler ve Baltık ülkelerinin Finleri, Sibirya'nın yerli kabileleri, Moğollar ve Mançular. Kültür, gelenek ve hatta fiziksel görünüşte farklı olsalar da, bu insanlar belirli ortak özelliklere sahiptir. Dilleri benzerdir ve hatta daha da önemlisi, fiziksel ve zihinsel yapıları tartışmasız benzerlikler göstermektedir.

Turancılık, sözdebilimsel teorilerle karakterize edilmiştir. Diğer görüşlere göre Macar Turan Cemiyeti'nin bilim insanı üyelerinin (Jenő Cholnoky, Lajos Ligeti, Zoltán Felvinczi Takács ve diğerleri gibi) bilimsel çalışmaları, dönemin bilimsel hayatının ön saflarında yer almıştır. Turan veya Ural-Altay akrabalık teorilerine göre sözde "Turanlılar" terimi Bulgarlar, Estonyalılar, Moğollar, Finler ve Türkiye Türkleri ve Türkiye'de yaşayan Kürtleri de kapsamaktadır. Her ne kadar temeldeki bilimsel teoriler çağdaş bilimde geniş çapta sorgulanmış veya reddedilmişse de, Turancılık hâlâ bazı Türkçe konuşulan ülkelerde geniş destek bulmaktadır. Sözde-Türkologlar olarak adlandırılan bu bilim insanları, tüm Avrasya göçebelerini ve tarihteki büyük medeniyetleri Türk veya "Turan" kökenli olarak kabul ederler. Yorumlayanlara göre bu tür görüşlerde Turancılık, taraftarlarının geçmişteki başarısızlıklarla başa çıkmalarına yardımcı olan bir tür sözde ulusal argümanlar oluşturmaktadır.

Tüm Türkî halkların birliğini savunan görüş, Rusya'da 1905 Devrimi'nden önceki günlerde Azerbaycan Türkleri ve Tatar aydınları tarafından ortaya atılmış, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Türkiye'de de geniş yankı bulmuştur. İttihat ve Terakki yönetimi içinde Ziya Gökalp'in başını çektiği Türkçü-Turancı görüşler egemen olmuştur. Devrim Osmanlı Komutanı Enver Paşa, 1918-1922'de, karışıklık içinde olan Rusya'da Turancılık fikrini canlandırmaya çalışırken öldürülmüştür.
Ziya Gökalp'in Selanik'te 'Genç Kalemler'de yazdığı "Turan" şiirinde geçen "Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan; Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan." dizeleri süreç içerisinde Türkiye'deki Turancılardan sıkça atıf alıp temel oluşturdu.

Türkiye'de dış Türkler'e yönelik ilgi 1890'larda başladı. Fransız tarihçi Léon Cahun'ün Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserinin Necip Asım Yazıksız tarafından yapılan Türkçe çevirisi (1896), Türkçü hareketin dönüm noktalarından biri idi. Daha önce Türkçede özel bir anlam taşımayan Turan kavramı Cahun'ün eseri sayesinde yaygınlık kazandı.
1904'te Yusuf Akçura'nın, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşı Türkçülüğü savunan Üç Tarz-ı Siyâset adlı etkili kitapçığı yayımlandı. 1908'de "Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek" amacıyla İstanbul'da Türk Derneği kuruldu. Derneğin kurucuları Yusuf Akçura, Necip Asım Yazıksız, Veled Çelebi İzbudak, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Agop Boyacıyan idi.
1911'de yine İstanbul'da kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, kültürel çalışmaların yanı sıra Orta Asya Türklerine yönelik doğrudan doğruya siyasi görüşler de ileri sürdü. Mehmet Emin Yurdakul'un önderlik ettiği cemiyetin kurucuları Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Turan gibi Rusya göçmenleri idi. 15 Mart 1912'de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin asıl odak noktası oldu. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye'nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verdi. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında, yukarıda adı geçen kişilere ek olarak Zeki Velidi Togan, Reşit Galip, Ahmet Ferit Tek,Hamdullah Suphi Tanrıöver, Halide Edib Adıvar ve Adnan Adıvar gibi aydınlar bulunuyordu.
1913'ten itibaren Türk Ocağı ve genelde Turancı düşünce, İttihat ve Terakki yönetiminin tam siyasi desteğini kazandı. İttihat ve Terakki hareketinin "resmi" ideologu olan Ziya Gökalp, Turancı düşüncenin başlıca sözcüsü idi. Ziya Gökalp'in yanı sıra, hikâyeci Ömer Seyfettin Turan fikrinin popülerleşmesine katkıda bulundu. Mehmet Emin Yurdakul'un 1918'de Turan'a Doğru adıyla derlediği şiirler, Halide Edib'in Yeni Turan romanı, Ömer Seyfettin'in Yarınki Turan Devleti adlı risalesi, Fuad Köprülü'nün Turan başlıklı ilkokul okuma kitabı, 1913-1918 aralığında Turan fikrini yaydılar. I. Dünya Savaşı başlangıcında yayınlanarak İttihat ve Terakki yönetimi tarafından çeşitli dillere çevirilen Türkler bu Muharebede Ne Kazanabilirler adlı propaganda risalesinin yazarı Munis Tekinalp savaşın ana hedefinin Turan'ı kurtarmak olduğunu savundu.
Enver Paşa'nın Aralık 1914'te giriştiği birincil hedefi Erzurum'a kadar ilerlemiş Ruslar'ı yurttan atmak olan Sarıkamış taarruzunun ikincil stratejik hedefi Kafkasya üzerinden Orta Asya'daki Türklere ulaşmak ve bu yolla I.Dünya Savaşı'ndan Osmanlı'yı galip çıkarmaktı. Ancak bu girişim, 32.000 Osmanlı askerinin öldüğü bir yenilgiyle sonuçlandı. 1918 yazında Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Killigil komutasında bir Türk birliği, Ekim Devrimi nedeniyle kargaşa içinde bulunan Azerbaycan ve Dağıstan'ı Rus işgalinden kurtararak bağımsızlığını ilan etti. Turan'ı kurmaya yönelik bu girişime de, Osmanlı Devleti'nin diğer cephelerde uğradığı yenilgi nedeniyle, Kasım 1918'de son verildi.

Millî Mücadele'de İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve Turancı kadroları önemli bir rol oynadığı halde, TBMM hükûmeti 1920'den itibaren Turancı akıma karşı kesin bir tavır almış ve Atatürk, 1927'de Turancılık hakkında "tarihte örneği olmamış imkansız bir hedef" olarak bahsetmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, 1 Aralık 1921'de Bakanlar Kurulunun görev ve yetkisini belirleyen meclis konuşmasında geçmiş dönemde Panturanizm ve Panislamizm yapılmaya çalışıldığı için "düşmanlar" tarafından saldırıya uğradıklarını söyleyerek, karşı olduğunu şu sözlerle söyledi:

Efendiler, bu noktada mütalâam ikmal için derim ki; büyük hayaller peşinden koşan, yapamıyacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Efendiler; büyük ve hayalî şeyleri yapmadan ve yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik.
Biz Panislâmizm yapmadık. Belki "yapıyoruz, yapacağiz" dedik. Düşmanlar da "yaptırmamak için bir an evvel öldürelim!" dediler.

Panturanizm yapmadık! "Yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik" ve yine "öldürelim" dediler! Bütün dâva bundan ibarettir. Efendiler, bütün cihana havf ve telâş veren mefhum bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize olan tazyikatı tezyidetmekten ise haddi tabiîye, haddi meşrua rücu edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh Efendiler, biz hayat ve istiklâl isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal ederiz!
Turancı düşüncenin tanınmış önderi Ziya Gökalp 1923'te Ankara'da Matbuat Müdürlüğü tarafından yayımlanan Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Turancılığı "uzak mefkûre" ilan ederek, Türkiye devletinin kuruluşunu esas alan yeni bir Türkçülük tanımı getiriyordu. Gökalp ayrıca bu eserinin basımından iki ay sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milletvekili adayı gösterildi.
Mehmet Emin Yurdakul Turan'a Doğruadlı şiir kitabının yeni baskısında bazı şiirlerini değiştirerek Turan sözcüğünün yerine vatan sözcüğünü getirdi. Ahmet Ağaoğlu, Halide Edip ve

Türk Kızılay ya da resmî adıyla Türkiye Kızılay Derneği, Türkiye'deki en büyük insani yardım kuruluşudur ve Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketinin bir parçasıdır. Türk Kızılay, yardım ve hizmetleri karşılıksız olarak sağlayan ve kamu yararına çalışan bir gönüllü sosyal hizmet kuruluşudur. Personelinin bir kısmı gönüllü olarak, bir kısmı ise profesyonel insani yardım çalışanı kapsamında maaşlı olarak çalışır.
Türk Kızılay, Genel Merkez yönetimi, bölgesel ve yerel teşkilatları ile uluslararası iş birliklerinden oluşan geniş bir organizasyon yapısına sahiptir. Onursal Genel Başkanı Türkiye Cumhurbaşkanı'dır. Türkiye genelindeki şubeler ve temsilcilikler yerel insani yardım ve afet müdahalelerini koordine eder.

22 Ağustos 1864'te Cenevre'de 12 hükûmetin katılımı ile düzenlenen uluslararası toplantıda I. Cenevre Konvansiyonunun imzalaması ile Uluslararası Kızılhaç Komitesinin kurulmasının önü açılmıştı. Osmanlı hükûmeti bu anlaşmayı 5 Temmuz 1865'te onayladı. Ancak derneğin durumu ilk 40 yıl belirsiz kaldı.
Başlangıçta Osmanlı Devleti yöneticileri arasında bu cemiyetin fayda sağlamayacağı düşüncesi vardı. Yine de 1867 yılında Mekteb-i Tıbbiye hocası Dr. Abdullah Bey, Paris'te toplanan ilk Kızılhaç kongresine delege olarak gönderildi. Kongrede Milletlerarası Sıhhi Yardım Komitesine Türkiye delegesi seçilen Abdullah Bey, Osmanlı Devleti içinde yaralılara yardım derneği kurmak için Milletlerarası Yardım Komitesi Başkanlığından bir vekâletname aldı.

Abdullah Bey'in Paris dönüşünde bu konuda yaptığı girişimler oldu fakat ortada teşkilatın sembolü olan haç işaretinin Hristiyanların sembolü olması ve ordu çevrelerinden gelen güvensizlik gibi sorunlar vardı. Abdullah Bey, ısrarlı çabaları sonucu Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'nın desteğini almayı başardı. Kırımlı Dr. Aziz Bey'in de katkılarıyla Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Marko Paşa başkanlığında Mecruhin ve Marza-yı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti kuruldu. Kurulan bu cemiyet herhangi bir işaret ve sembol kullanmıyordu. Bu derneğin kurulduğu 11 Haziran 1868 tarihi Türkiye'de Kızılayın resmi kuruluş tarihi kabul edilir.
Geçici bir yönetim kurulu oluşturan cemiyet, tüzük hazırlamak üzere de bir komisyon kurdu. Cemiyetin başkanı Marko Paşa, genel sekreteri Abdullah Bey idi. Hazırlanan tüzük incelenip onaylanmak üzere hükûmete sunuldu. Ne var ki girişim askerî makamlarca “sivillerin askerlik işlerine karışması” olarak değerlendirildi. Yakınlarda bir savaş tehdidi görülmediğinden cemiyet önemli görülmüyordu ve tüzük onaylanmadı. 1874 yılında Abdullah Bey'in ölümünden sonra cemiyet faaliyetlerine son verdi.

1876'da Sırbistan ve Karadağ ile Osmanlı devleti arasında yaşanan çatışmalar, ülkede Kızılhaça bağlı bir "askerlere yardım cemiyeti" kurulması gerekliliğini yeniden gündeme getirdi.
Çatışmalar sırasında Slav askerleri Salib-i Ahmer (Kızılhaç) Cemiyetlerinden yardım alırken, Osmanlı askerleri çaresizlik içinde kalmışlardı. Kızılhaç ekipleri Osmanlılara yardım edemiyorlardı çünkü Cenevre Sözleşmesi'ni imzalamayan ya da imzalayıp da gereklerini yerine getirmeyen hükûmetlerin askerlerine yardım edilmemesi kuralı vardı.
Avrupa genelinde faaliyet gösteren Salib-i Ahmer Cemiyetlerinin yetkilileri, Osmanlı devletinin de yardımlardan yararlanabileceğini, bunun için İstanbul'da bir merkez oluşturup bunu Cenevre'deki merkez yoluyla diğer devletlere duyurmaları gerektiğini ilgililere gönderdikleri mektuplarla hatırlattılar. Bu gelişmeler üzerine İstanbul'da Mecrûhîn ve Zuafây-ı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti adlı bir dernek kurulması için çalışmalar başladı.
13 Ağustos 1876'da çeşitli hükûmet ve cemiyet temsilcileri Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Marko Paşa başkanlığında toplandılar. Toplantıda cemiyetin Cenevre Konvansiyonu'nda kabul edilen sembolü kullanmasının mümkün olmadığı için yeni bir sembol bulunması ve bir an önce cemiyetin tüzüğünün hazırlanması karara bağlandı. Kırımlı Aziz Bey'in konu üzerindeki çalışmaları sonucu, sembol olarak Salib-i Ahmer (Kızıl Haç) yerine Hilâl-i Ahmer (Kızıl Ay) kullanması kabul edildi. Hilâl işaretinin tescili için Cenevre aracılığıyla bütün devletlere başvuru yapıldı; devletlerin çoğu amblemi kabul ettiğini bildirdi. Derneğin tüzüğü hazırlanıp hükûmete teslim edildi. Haç yerine hilâl kullanılması kararı üzerine, hükûmet tüzüğü onayladı.
Cemiyet 14 Nisan 1877'de resmen kuruldu. Meclis-i Umum-u Sıhhiye İkinci Reisi Hacı Arif Bey cemiyet başkanı olarak görevlendirildi. 19 Nisan 1877'de yapılan ikinci toplantıda cemiyetin adı Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti olarak belirlendi.

Kuruluşunu henüz yeni tamamlayan cemiyet 93 Harbi sırasında, özellikle Plevne Savunması'nda kendini gösterdi. Savunma sırasında 4 bine yakın yaralıya baktı. Savaştan sonra Osmanlı devletinde anayasa askıya alınmış, birçok kurum ve kuruluşun çalışmalarına kısıtlama getirilmişti. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti de çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.

1897'de 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nın patlak vermesi üzerine, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti yeniden gündeme geldi. 24 Mayıs 1897 tarihli bir sadrazamlık emri ile cemiyet yeniden göreve davet edildi. İkinci başkanı Nuriyan Efendi önderliğinde bağış toplandı. Toplanan para ile kiralanan iki vapur, savaşta yaralanan askerleri İstanbul'a getirdi, orduya ilaç alımı yapıldı. Savaştan sonra cemiyetin faaliyetlerine yine ara verildi.

Meşrutiyet'in ilanı ile ülkedeki birçok kurum gibi Hilâl-i Ahmer Cemiyeti de yeniden yapılanma içine girerek faaliyetlerine bir daha ara vermemek üzere yeniden kuruldu. Rejim değişikliğinden sonra, devlet yönetiminde cemiyetin yararına inanan kişiler görev almıştı. 1911 yılında İstanbul'da çıkan büyük Aksaray yangını sırasındaki faaliyetleri, devletten daha fazla yardım görmesinde etkili oldu. Yeni bir nizamnâme hazırlanıp devlet şurası tarafından onaylandı.
Cemiyete üye kaydedilen yüz kişi 20 Nisan 1911'de yapılan toplantıda 30 kişilik idare heyetini seçti ve başkanlığa Hakkı Paşa'yı getirdi. Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, cemiyetin fahri başkanlığını üstlendi. Tophane'deki üç katlı bir bina veliaht tarafından döşendi ve cemiyetin ilk genel merkezi oldu. Genel merkez daha sonra II. Mahmut Türbesi etrafındaki dört katlı bir binaya taşındı.
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra devletin üst kademelerindeki kişilerin çoğu cemiyete eşleriyle birlikte üye olmuşlardı. 20 Mart 1912'de Dr. Besim Ömer Paşa'nın girişimiyle Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Heyet-i Merkeziyesi adlı bir birim oluştu. Başkanlığını Harbiye Nazırı Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın eşi, Prenses Nimet Muhtar Hanım üstlendi. Hanımlar, devletin peş peşe girdiği savaşlarda, cephedeki askerler kadar, cephe gerisindeki sivil halkın ihtiyaçlarının da karşılanması için faaliyetlerde bulundular. Hasta bakıcı kursları düzenlediler. Balkan göçmeni kadınlar için dârü's-sınâa isimli sanat evleri kurdular.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan Millî Mücadele döneminde Hilâl-i Ahmer, işgal kuvvetlerinin baskılarına maruz kaldı. 16 Mart 1920'de dernek merkezi basıldı. Derneğin genel sekreteri Dr. Adnan Bey, Ankara'ya geçerek orada kurulan millî hükûmette görev aldı; eşi Halide Hanım ise, Hilâl-i Ahmer hemşiresi olarak savaşa katıldı.
Ekim 1920'de İsmail Besim Paşa, Adnan Bey, Ömer Lütfü Bey ve Esat Paşa'dan oluşan Ankara temsilciliği kuruldu ve Anadolu'daki Hilâl-i Ahmer merkez ve şubeleri ile temsilcilikleri buraya bağlandı. İstanbul'daki genel merkez Ankara'daki temsilciliğin yetkilerini artırdı. İstanbul'dan Anadolu'ya acil ihtiyaç malzemeleri gönderildi ve pek çok sağlık personelinin Anadolu'ya geçerek cephe gerisinde çalışması sağlandı.

Cemiyet tarafından İcra Vekilleri Heyetine (bakanlar kuruluna) yapılan başvuru üzerine, 29 Kasım 1922'de ismi Türkiye Hilâl-i Ahmer Cemiyeti olarak değişti.
Millî Mücadeleden sonra cemiyet, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesini yönetti. Türkiye'ye nakillerini bekleyen Yunanistan'daki Türkler için sağlık ekibi ve sağlık gereçleri sağlandı.
Cemiyetin merkezi 1925'te Ankara'ya alındı. Aynı yıl, Hilâl-i Ahmer tarafından Türkiye'nin ilk Hastabakıcı Hemşire Okulu açıldı.

11 Haziran 1868 tarihinde "Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti" adıyla kurulan Kızılay, 1877'de "Osmanlı Hilali Ahmer Cemiyeti", 1923'te "Türkiye Hilaliahmer Cemiyeti", 1935'te "Türkiye Kızılay Cemiyeti" ve 1947'de "Türkiye Kızılay Derneği" adını almıştır. Kuruluşa "KIZILAY" adını büyük önder Mustafa Kemal Atatürk vermiştir. Günümüzde Kızılay, insani yardım ve sağlık hizmetleri alanında ulusal ve uluslararası düzeyde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Aşevi Hizmeti
Kızılay Aşevleri, Türk Kızılay'ın sosyal yardım faaliyetleri kapsamında, savaşlar, göçler ve doğal afetler gibi kriz dönemlerinde ihtiyaç sahiplerine sıcak yemek ulaştırmak amacıyla kurulmuştur. Kuruluşundan bu yana bu görevi temel sorumluluklarından biri olarak benimseyen Kızılay, günümüzde de şube ve temsilciliklere bağlı aşevleriyle yıl boyunca ihtiyaç sahibi bireylere hizmet sunmaktadır. Aşevlerinden birçok farklı kitle yararlanabilmektedir. Öğrenciler öğle yemeklerini aşevinden karşılayabilirken evden çıkamayan yaşlı, hasta ve engelli bireylerin yemekleri adreslerine ulaştırılmaktadır. Tüm bu hizmetler bağışlar ve kurban vekâletleri ile finanse edilmekte, özellikle afet dönemleri başta olmak üzere yüksek kalorili özel menüler hazırlanarak dağıtılmaktadır.

Türk Kızılay, Türkiye'nin güvenli kan ihtiyacının gönüllü, karşılıksız ve düzenli kan bağışlarıyla karşılanması amacıyla kan hizmetlerini yürütmektedir. Kan hizmetleri kapsamında bağışlanan kanlar ulusal kalite standartları doğrultusunda test edilmekte, kan bileşenlerine ayrıştırılmakta ve sağlık kuruluşlarının ihtiyaçları doğrultusunda dağıtılmaktadır.
Kan hizmetleri; ülke genelinde faaliyet gösteren 18 Bölge Kan Merkezi Müdürlüğü, Kan Bağış Merkezleri ve mobil kan bağış ekipleri aracılığıyla yürütülmektedir.

Türk Kızılay, 150 yılı aşkın süredir faaliyetlerini gönüllülük esasına dayalı olarak sürdürmektedir. 2019 yılında kurulan Gönüllü Yönetimi Direktörlüğü koordinasyonunda gönüllü çalışmalarını organize eden Türk Kızılay, ulusal ve uluslararası düzey

1915 ve 1917 yılları arasında en az 800.000 Ermeni'nin öldürüldüğü Ermeni Kırımı, yaşanmasından uzun yıllar sonra bile Türk toplumunda hissedilecek derin etkiler bıraktı .Anadolu Hareketi'nin 1919 tarihli bir yayını, Ermenilere karşı sistematik bir "imha" politikasının uygulandığını ve İttihat ve Terakki liderlerinin "insanlığın en büyük suçluları arasında" olduğunu kabul ediyordu. Ermeni tarihçi Vahan Avetyan'a göre, 1920ler boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni bir devlet kurma projesinin önemli bir parçası olarak Kırım'ın Türk tarihinden silinmesi denenmişti.
Daha öncelerde nispeten bölünmüş olan, Kırım'a dair resmî Türk görüşü, 1974 ve 1990 yılları arasında kaynaşmaya başladı. Türkiye'nin resmî duruşu, Ermenilerin "tehcir" sırasında gerçekleşen ölümlerinin bir "soykırım" olarak kabul edilemeyeceği yönündedir, bu da pek çok farklı argümanla desteklenen bir tutumdur, bu argümanlara cinayetlerin kasıtlı olmadığı veya sistematik olarak organize edilmediği; Ermenilerin kültürel bir grup olarak Rusya'ya sempati duyan bir tehdit oluşturması nedeniyle tehcirin haklı olduğu; Ermenilerin Osmanlı hükûmetinin kasıtlı bir eylemi olmadan açlıktan öldüğü; aynı yıllarda Ermeniler tarafından Türklere karşı gerçekleştirilmiş katliamların varlığı ve Ermeni çeteleri örnek verilebilir. Olaylar için soykırım teriminin kullanılmasının yanlış olduğunu yasal yüzeyler ile savunan bazı diğer argümanların arasında ise 2007 ve 2015 yılları arasındaki yargı süreci Perinçek-İsviçre Davası ve soykırım teriminin 1943 yılına kadar kullanılmaması verilebilir. Müslüman-Türk katliamları sırasında öldürülen Müslüman Türklerin sayısı (bu sayı bazı tahminlere göre 5.5 milyon kadardır) veya I. Dünya Savaşı boyunca ölen Türkler de sıklıkla Ermeni ölümlerinin sayısını hafifletmek için kullanılır.
Bir Der Spiegel makalesi, Türk tarihyazımının konuya bakışını şu şekilde ele alır:

Büyükelçi Öymen, "Dedelerinizin suçlarını, eğer gerçekten işlenmiş olmasalardı kabul eder miydiniz?" diye sordu. Ancak İstanbul merkezli haftalık Ermenice yayın organı Agos'un editörü ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, problemin tam da bu sorunun içinde yattığını söylüyor. Türkiye'nin önde gelenleri, Osmanlı geleneğinden asla gerçekten vazgeçmediler; faillere baktıklarında namusunu korumak zorunda hissettikleri babalarını görüyorlar. Bu gelenek hem soldan hem de sağdan Türk milliyetçilerine bir kimlik duygusu aşılıyor ve okul sistemi aracılığıyla nesilden nesile aktarılıyor.

Özel Osmanlı Askerî Mahkemeleri, I. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşti. Mahkeme, İttihat ve Terakki'nin önde gelenlerini savaş zamanı vurgunculuktan ve hem Ermenilere hem de Rumlara karşı işledikleri suçlardan dolayı idama mahkûm etti. İdama mahkûm edilenler arasında Kırım'ı yönetmekle sorumlu olan Talat Paşa ve Enver Paşa da bulunuyordu. Ek olarak, Sevr Antlaşması'nın içerisinde Osmanlı hükûmetinden savaş boyunca sivillere karşı işlenmiş suçlardan sorumlu olan kişilerin Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulmuş bir mahkemede yargılanabilmeleri için teslim edilmelerini talep eden bir hüküm vardı.
Ancak, Ermeni Kırımı'nın ölüm cezasına çarptırılmış failleri o dönemde yargılanabilecekleri uluslararası yasalar olmadığı için kaçmayı başardılar ve Almanya, İtalya ve Orta Asya'ya özgürce seyahat edebildiler. Birleşik Krallık tarafından tutuklanmış bu tutukluların serbest bırakılması, Mustafa Kemal Atatürk'ün kuvvetlerinin elinde tutulan 22 İngiliz savaş tutsağının salınması karşılığında gerçekleştirildi. Nihayetinde 31 Mart 1923'te, mahkemelerde Ermeni Kırımı ile yargılanan herkese af çıkarıldı ve ceza almadılar. Böylece, Ermenilere karşı işlenilen suçlar "unutulmuş oldu". Bu sebeple, İngilizlerin ve müttefiklerin olaylar sırasındaki tutumu ve eylemleri birçok çevre tarafından sıklıkla eleştirildi. 1949'da New Haven'daki soykırım suçunun cezalandırılması ve önlenmesine ilişkin kongre sırasında Raphael Lemkin, "I. Dünya Savaşı sırasında 1.200.000 Ermeni'nin öldürülmesinden sonra muzaffer müttefikler, bu iğrenç katliamdan sağ kurtulanlara uygun bir yasa ve bir mahkeme sözü verdiler. Ancak bu söz yerine getirilmedi." dedi. Ayrıca Lemkin, "mantıklarını sonuna kadar taşımadıkları" ve bu sebeple Ermenilere karşı işlenen suçlar cezasız kaldığı için Müttefikleri suçladı.
Kırım'ın önde gelen mimarlarından birçoğu suçları yüzünden cezalandırılmadan önce kaçmayı başardığı için, Ermeni Devrimci Federasyonu 27 Eylül'de başlayıp 1919 Ekim sonlarına kadar Erivan'da toplanan 9. Genel Kongresi'nde Kırım'dan sorumlu olarak gördükleri kişilere karşı bir suikast operasyonu yürütme kararı verdi. Grigor Merjanov ile birlikte çalışan Şahan Natali önderliğindeki bir birim, Türklerle işbirliği yapmakla suçlanan bazı Ermenilerin yanında Behbud Han Cevanşir, Said Halim Paşa, Bahattin Şakir, Cemal Azmi Bey, Cemal Paşa ve Talat Paşa'ya karşı suikastler düzenlemek ve düzenleyecek kişiler bulmak için kuruldu. Bu suikastler bütününden oluşan operasyona Nemesis Operasyonu adı verildi.
1926'da o zaman hâlâ hayatta olan en önemli Ermeni Kırımı sorumluları olan Cavid Bey, Doktor Nâzım Bey ve Yenibahçeli Nail Bey; Mustafa Kemal Atatürk'e karşı İzmir Suikastı olarak bilinen suikastı planladıkları için asıldı, ancak davalarında Kırım'dan veya kendilerinin Kırım'daki rollerinden bahsedilmedi.

Kırım'dan sonra, Türkiye hükûmetinden birçok kez Kırım kurbanı Ermenilere ve Ermenistan'a finansal veya toprak tazminatları vermesi talep edildi. Uluslararası hukuk akademisyenlerinin ve uzmanlarının çoğu; Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi ve devamı olmasının yanında Ermeni mülklerine el konulması gibi Ermenilere karşı gerçekleştirilen bazı eylemlerin Türkiye Cumhuriyeti döneminde de devam etmesi nedeniyle eğer tazminat ödenecekse bunu yapması gerekenin Türkiye olduğu konusunda hemfikirdir. Çoğu Ermeni, Kırım tazminatı olarak 1920 Sevr Antlaşması'nda eski ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından çizilen Türkiye-Ermenistan sınırının restorasyonu ve yüklü miktarda nakit tazminat talep etmektedir.
Ermeni Kırımı'nın kurbanlarına tazminat verilmesi için bir plan, ilk olarak I. Dünya Savaşı sonrasındaki Paris Barış Konferansı sırasında ortaya atıldı. Bunun yanında, Ermeni Devrimci Federasyonu, Kırım'ın yaşanadığı günlerden beri Türkiye'den Kırım için tazminat olarak toprak taleplerinde bulunuyordu. Tazminat taleplerinin karşılanması için Ermeniler tarafından gerçekleştirilen eylemler genellikle lobicilik faaliyetleri olsa da, bu doğrultuda gerçekleştirilen eylemlerin arasında ana amacını "Türk hükümetini 1915'te 1,5 milyon Ermeni'nin ölümünden sorumlu olduğunu açıkça kabul etmeye, tazminat ödemeye ve bir Ermeni vatanına toprak vermeye zorlamak" olarak belirten ASALA'nın gerçekleştirdiği Esenboğa Havalimanı saldırısı gibi sivillere karşı bombalı ve silahlı saldırılar da vardır. Tüm bunlara rağmen; günümüze kadar Türkiye hükûmeti tarafından "Kırım ile ülkelerinin dışında kalmış Ermenileri ülkesine geri gönderme veya onlara tazminat verme yolunda hiçbir şey yapılmamıştır" ve Ermeniler "tazminatlarını hiç almamıştır".

1993'te Türk insan hakları savunucusu Ayşe Nur Zarakolu, Yves Ternon'un Armenians, History of a Genocide isimli kitabının Türkçe çevirisini "Ermeni Tabusu" adı altında yayınladı. Kitap, Türkiye'de basılmış ve 1915 olaylarını açıkça soykırım olarak tanımlayan ilk kitaptı. Yetkililer buna kitabı yasaklayarak ve yayıncı aleyhine yıllarca süren bir dava açarak tepki gösterdiler. Bunu 1994 yılında Vahakn Dadrian'ın Genocide in International and National Law isimli kitabının yayınlanması ve kendisine açılan bir dava izledi, ancak aleyhindeki dava beraatla sonuçlandı. Bu, "Türkiye'deki soykırım tabusunun çözülmesine" ve konu hakkında Franz Werfel'in 1997 tarihli Musa Dağ'da 40 Gün kitabı gibi yeni kitapların yayınlanmasına yol açtı.
Türk hukukunda "Ermeni soykırımı" teriminin kullanılmasına karşı bir kanun bulunmamasına rağmen, zaman zaman kendi inisiyatifleriyle hareket eden savcılar Türk Ceza Kanunu'nun "Türklüğü aşağılamayı" yasaklayan 301. maddesini 1915 olaylarını bir soykırım olarak tanımlayan önde gelen Türkleri susturmak için kullandılar; ancak bu zemin üzerinde açılan davaların çoğuna takipsizlik kararı verildi. Şubat 2005'te Das Magazin ile yaptığı bir röportajda Türk yazar Orhan Pamuk, Türkiye'nin Ermenilere ve Kürtlere karşı suç işlediğini belirten açıklamalarda bulundu: "30 bin Kürt'ü ve bir milyon Ermeni'yi öldürdük, Türkiye'de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum". Bunun üzerine iki Türk aşırı milliyetçi meslek örgütünün avukatlarının oluşturduğu, Kemal Kerinçsiz liderliğindeki Büyük Hukukçular Birliği, Pamuk aleyhine suç duyurusunda bulundu. 23 Ocak 2006'da dava düştü. 2007'de öldürülmesine kadar "Türklüğe hakaretten" üç kez yargılanan Hrant Dink'in durumunda olduğu gibi, bu suç duyurularına genelde nefret kampanyaları ve tehditler eşlik etti.

Ülkü Ocakları başta olmak üzere bazı milliyetçi kuruluşlar, hem Türkiye içinde hem de dışında Ermeni Kırımı'nın reddi ve zaten var olan reddinin devamı için agresif bir şekilde lobicilik yaptı. Ülkü Ocakları tarafından bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen eylemlere Ocak 2004'te Ermeni Kırımı hakkındaki Ararat filminin Türkiye'de gösterilmesinin engellenmesi ve 24 Nisan 2012'de diğer milliyetçi kuruluşlarla beraber Taksim Meydanı'nda Ermeni Kırımı'nın anılmasına karşı gerçekleştirilen protestolar örnek verilebilir.

30 Nisan 2008'de Hrant Dink suikastının ardından Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinde çeşitli değişiklikler yapılması ve aynı yıl Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde yaşanan yakınlaşma, Türkiye'de Ermeni Kırımı üzerindeki tabunun daha da çözülmesine yol açtı. Bunun da etkisiyle, Aralık 2008'de öğretim üyeleri ve gazetecilerden oluşan bir grup tarafından Ermenilerin başına gelenlerin yıllardır konuşulmamış olunmasından dolayı kişisel olarak özür dilendiği bir imza kampanyası olan Özür Diliyorum kampanyası başlatıldı. Kampanya, imzaya açıldığı ilk 24 saat içinde 5000 kişi tarafından imzalandı. 2012 yılında Ragıp Zarakolu, Yves Ternon'un kitabını bu sefer daha "

Türkçülük, Türkizm veya Pan-Türkizm, Türk halklarının kültürel ve politik birliğini ve yükselmesini amaçlayan; 1880'lerde Osmanlı İmparatorluğu'nda ve o zamanlar Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan Azerbaycan'da yaşayan Türk aydınlarının başlattığı harekettir.
Kendi milliyetçilik anlayışını Türkçülüğün Esasları isimli kitabında "Türkçülük" olarak adlandıran Ziya Gökalp, Türkçülük fikrinin idealini tüm Türk halklarının birliği olarak açıklamıştır.

Rusya'da yaşanan 1905 Devrimi'nden önceki günlerde Azerbaycan Türkleri ve Tatar aydınlar tarafından ortaya atılmış, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda geniş yankı bulmuştur. İttihat ve Terakki yönetimi içinde Ziya Gökalp'ın başını çektiği Türkçü-Turancı görüşler egemen olmuştur. Enver Paşa, 1918-1922'de, karışıklık içinde olan Orta Asya'da Turan fikrini canlandırmaya çalışırken öldürülmüştür.
Cumhuriyet'in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk milliyetçi konuşmalarda bulunmuş, Türkiye Cumhuriyeti banknotlarında ve pullarında bozkurt gibi Türklüğün sembollerini kullanmıştır. Cumhuriyetin ilk döneminde, savaşlardan yeni çıkmış bir ülkenin dış politikadaki önceliklerinin de etkisiyle Türkçü-Turancı örgütlere yeterli siyasal ve fikri alan açılmamış (Türk Ocakları'nın kapatılması gibi), ancak devlet eliyle resmi milliyetçilik söylemi geliştirilmiştir. Atatürk'ün vefatının ardından İnönü'nün cumhurbaşkanlığı sırasında, biraz da İkinci Dünya Savaşının sonuçlarına bağlı olarak Nihal Atsız'ın önderliğindeki Türkçü-Turancı hareket  takibata uğramış, 1944'te örgüt üyeleri tutuklanarak ağır ceza mahkemelerinde yargılanmıştır.
Türkçü-Turancı görüşler bugün hala Türkiye'de taraftar bulmaktadır.
Ziya Gökalp'ın bir manzumesinde kullandığı aşağıdaki beyit, Turancı düşüncenin özeti sayılır: 

Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.

Tüm Rusya Müslümanlarının ortak bir kültürel ve siyasi hareket içinde bir araya gelmesi fikri, Çarlık Rusyası'nda eğitim görmüş Tatar ve Azerbaycan aydınları arasında 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren taraftar buldu. Tüm Slavların birliğini savunan Panslavizm hareketine benzetme yoluyla bu harekete Pan-Türkizm adı verildi.
Rusya Türklerinin kültürel uyanış hareketinin öncüsü Kırımlı İsmail Gaspıralı idi. İsmail Bey'in çıkardığı Tercüman gazetesi, tüm Rusya Türklerinin kullanacağı ortak bir yazı dili oluşturmaya çalıştı. Bu dilin bel kemiğini Türkiye Türkçesi oluşturacak, ancak tarihi Türk lehçelerinden de faydalanılacaktı. 1905 Rus Devrimi sırasında Gasprinski, Azerbaycanlı Hüseyinzade Ali Turan, Kazan Tatarlarından Yusuf Akçura, Başkurtlardan Zeki Velidi Togan Nijni Novgorod kentinde ''Tüm Rusya Müslümanları Kongresi''ni topladılar (15-28 Ağustos 1905). Kongre hareketinin diğer ünlü isimleri Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu, Kazanlı Sadri Maksudi Arsal ve Kazak Mustafa Çokay idi. 1906'da devrim hareketinin başarısızlığa uğramasından sonra bu kişilerin birçoğu Rusya dışına kaçtı. Türkiye'de 1908 Devrimi'nden sonra oluşan özgürlük ortamında çoğu Türkiye'ye gelerek İttihat ve Terakki hareketi içinde yer aldılar.

Türkiye'de, Orta Asya'daki Türk halkları, 16. yüzyılda Sokullu Mehmed Paşa'nın Don-Volga nehirlerini birleştirme projesiyle gündeme geldi. Proje o dönemde gerçekleşmiş olsaydı Don ve Volga ırmakları bir kanalla birleştirilerek Osmanlı Devleti'ne Hazar Denizi'nin yolu açılacaktı. Böylece Osmanlı, Asya'da bulunan diğer Türklerle irtibata geçebilecekti.
Kaşgar’dan gelen Yakup Bey’in İstanbul’da yayınlanan “Kaşgar Tarihi” adlı eseri Ahmet Vefik Paşa ile Suphi Paşaları etkilemiştir. Yine bu dönemde Ahunzade Mirza Fetih Ali, 1850-57 yıllarında Azerbaycan Türkçesi ile halk adetlerini anlatan ve canlandıran komedi türünde bir eser yayınlamıştır. Ayrıca 1863'te İslam alfabesinin ıslahı konusunda yazmış olduğu eseri dönemin sadrazamı Keçecizâde Fuad Paşa'ya sunmuş ancak bu konudaki başvurusu kabul edilmemiştir. Bu dönemde Keçecizâde Fuad Paşa ve Cevdet Paşa tarafından yazılan Kavaid-i Osmaniye (1851), Ahmet Vefik Paşa tarafından yazılan Kavaid-i Tarih (1863), Buharalı Süleyman Efendi tarafından yazılan Lügat-i Çağatay eseri Türkçülük düşüncesinin gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.

Türkçülük fikrinin Osmanlı'dan filizlenmesi, Yeni Osmanlılar hareketine kadar götürülebilir. Türkçülük fikri diğer birçok ulusçuluk akımlarında olduğu gibi ilk olarak dil ve edebiyat alanlarındaki çalışmalar ile başladığı kabul edilmektedir. Türkçülüğün/Milliyetçiliğin Osmanlı'ya girişinde oryantalizmin ve dolayısıyla şarkiyatçılığın etkisi büyük olmuştur. Türkoloji alanındaki ilk çalışmalar Avrupa'daki Türkologlardan Fransız Abel Remusat, Silvestre de Sacy Deguigne, Arthur Lumley Davids tarafından yapılmıştır. Alanda etkili olan diğer çalışmaların ise Polonyalı olan Mustafa Celâleddin Paşa'nın Leon Cahun'dan çevirdiği eserleri ile Arminius Vambery'nin eserleri olduğu söylenebilir. Türkçüler için en büyük ülkü olan Turan fikri 1839 yılında Macarlar tarafından Türk kavimlerinde kök araştırmalarında kullanılmıştır. Türklük ilmi olan Türkoloji, 19. Yüzyıl şarkiyatçılığının bir kolu olarak gelişerek, Türkçülüğün tanımında coşkulu bir yere sahip olmuştur. Bu dönemde İngiltere'nin, Sankt-Peterburg'daki Türk dilinin konuşan halkları uyandırmasının da etkisi büyüktür.

Türkiye'de Dış Türkler'e yönelik asıl ilgi 1890'larda başladı. Fransız tarihçi Léon Cahun'ün Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar (1896) adlı eserinin Necip Asım Bey tarafından yapılan Türkçe çevirisi (1899), Türkçü hareketin dönüm noktalarından biri idi. Daha önce Türkçede özel bir anlam taşımayan Turan kavramı Cahun'ün eseri sayesinde yaygınlık kazandı.
1904'te Yusuf Akçura'nın, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşı Türkçülüğü savunan Üç Tarz-ı Siyâset adlı etkili kitapçığı yayımlandı. 1908'de "Türk'' diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek" amacıyla İstanbul'da Türk Derneği kuruldu. Derneğin kurucuları Yusuf Akçura, Necip Asım Yazıksız, Veled Çelebi İzbudak, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Fuat Köseraif ve İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Agop Boyacıyan idi.
1911'de yine İstanbul'da kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, kültürel çalışmaların yanı sıra Orta Asya Türklerine yönelik doğrudan doğruya siyasi görüşler de ileri sürdü. Mehmet Emin Yurdakul'un önderlik ettiği cemiyetin kurucuları Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Turan gibi Rusya göçmenleri idi. 15 Mart 1912'de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin asıl odak noktası oldu. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye'nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verdi. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında, yukarıda adı geçen kişilere ek olarak Zeki Velidi Togan, Reşit Galip, Ferit Tek, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Halide Edib Adıvar ve Adnan Adıvar gibi aydınlar bulunuyordu.
1913'ten itibaren Türk Ocağı ve genelde Turancı düşünce, İttihat ve Terakki yönetiminin tam siyasi desteğini kazandı. İttihat ve Terakki hareketinin "resmi" ideoloğu olan Ziya Gökalp, Turancı düşüncenin başlıca sözcüsü idi. Ziya Gökalp'in yanı sıra, hikâyeci Ömer Seyfettin ''Turan'' fikrinin popülerleşmesine katkıda bulundu. Mehmet Emin Yurdakul'un 1918'de Turana Doğru adıyla derlediği şiirler, Halide Edib'in Yeni Turan romanı, Ömer Seyfettin'in Yarınki Turan Devleti adlı risalesi, Fuad Köprülü'nün Turan başlıklı ilkokul okuma kitabı, 1913-1918 aralığında Turan fikrini yaydılar. I. Dünya Savaşı başlangıcında yayınlanarak (1914) İttihat ve Terakki yönetimi tarafından çeşitli dillere çevirilen Türkler bu Muharebede Ne Kazanabilirler adlı propaganda risalesinin yazarı Munis Tekinalp savaşın ana hedefinin Turan'ı kurtarmak olduğunu savundu.
Enver Paşa'nın Aralık 1914'te giriştiği Sarıkamış taarruzunun stratejik hedefi Kafkasya üzerinden Orta Asya'da Türk egemenliğini kurmak idi. Ancak bu girişim, 23.000 Osmanlı askerinin öldüğü bir yenilgiyle sonuçlandı. 1918 yazında Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Killigil komutasında bir Türk birliği, Ekim Devrimi nedeniyle kargaşa içinde bulunan Azerbaycan ve Dağıstan Rus işgalinden kurtararak bağımsızlığını ilan etti. Turan'ı kurmaya yönelik bu girişime de, Osmanlı Devleti'nin diğer cephelerde uğradığı yenilgi nedeniyle, Kasım 1918'de son verildi.

Milli Mücadele'de İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve Turancı kadroları önemli bir rol oynadığı halde, TBMM hükûmeti 1920'den itibaren Turancı akıma karşı kesin bir tavır almış ve Mustafa Kemal Atatürk, 1927'de Turancılık hakkında "tarihte örneği olmamış imkansız bir hedef" olarak bahsetmiştir.
Turancı düşüncenin tanınmış önderi Ziya Gökalp 1923'te Ankara'da Matbuat Müdürlüğü tarafından yayımlanan Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Turancılığı "uzak mefkûre" ilan ederek, Türkiye devletinin kuruluşunu esas alan yeni bir Türkçülük tanımı getiriyordu. Gökalp ayrıca bu eserinin basımından iki ay sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milletvekili adayı gösterildi.
Mehmet Emin Yurdakul Turana Doğru adlı şiir kitabının yeni baskısında bazı şiirlerini değiştirerek Turan sözcüğünün yerine vatan sözcüğünü getirdi. Ahmet Ağaoğlu, Halide Edib Adıvar ve Yusuf Akçura, 1922 ve 1923'te çeşitli vesilelerle Turancılıktan vazgeçtiklerini deklare ettiler.

Cumhuriyet döneminde Turancılığı üstü kapalı bir biçimde de olsa savunan ilk eser, Reşit Saffet Atabinen'in 1930'da yayımlanan Türklük ve Türkçülük İzleri adlı kitabıydı. Kitap, Türk Ocağı örgütü içinde hızlanan bir tartışma ortamında yayımlanmıştı. 1931'de Türk Ocakları Atatürk'ün emriyle kapatıldı.
1932'de Reşit Galip'in emriyle üniversiteden uzaklaştırıldıktan sonra yedi yıl Almanya'da kalan Zeki Velidi Togan, 1939'da Türkiye'ye döndükten sonra yayımladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde, yakın gelecekte gerçekleşmesini umduğu Turan hayalini anlattı.
1930'larda yeniden güçlenen Türkçü-Turancı düşüncenin en radikal sözcüsü Hüseyin Nihal Atsız idi. Atsız 1931-1932'de Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı. 1939'da Bozkurt dergisini çıkara

Yakın Doğu Amerikan Yardım Heyeti (İngilizce: American Committee for Relief in the Near East-ACRNE) ismini 1918'den sonra almış olan Amerikan Ermeni ve Suriye Yardım Heyeti (İngilizce: American Committee for Armenian and Syrian Relief) adı altında başlayan ve kısaca Yakın Doğu Yardım/ Muavenet Heyeti (İngilizce: Near East Relief) olarak bilinen ve I. Dünya Savaşı sırasında kurulan yardım organizasyonudur.

Kuruluş güncel olarak misyonunda şunları belirtmektedir:
Yakın Doğu Vakfı (The Near East Foundation-NEF); eğitim, toplumsal organizasyon ve iktisadi kalkınma aracılığıyla Afrika ve Orta Doğu'da daha sürdürülebilir, müreffeh ve kapsayıcı topluluklar oluşturmaya yardımcı olmaktadır.
Vakıf; Lübnan, Ermenistan, Ürdün, Mali, Fas, Filistin, Senegal, Sudan ve Suriye olmak üzere dokuz ülke de çalışmaları olan aktif bir sivil toplum kuruluşudur. Bu ülkelerde belli başlı dezavantajlı sosyal gruplarla çalışır. Bu bölgelerin tamamında sürdürülebilir tarım, mikro işletmelerin geliştirilmesi, kadınların güçlendirilmesi, yurttaşlık eğitimi ve barış inşası alanında atılan adımlarla on binlerce savunmasız insanın hayatını iyileştirmeye odaklanır ve yerel ortaklarla çalışır.
Organizasyon faaliyetlerini, "Bilgi, Ses ve Yatırım" olarak adlandırdıkları yaklaşım ya da bir tür felsefeye dayandırmaktadır. Bu yaklaşıma göre topluluklar ve ülkelerin gelişiminde aktif bir rol oynamak için insanların fırsatlara ve araçlara ihtiyaç vardır. Bu doğrultuda vatandaşları topluma kazandırmak için bilgi sağlamak, temsili olmayan toplulukların sesi olmak, savunmasız kişilerin iş öğrenmesi ve fakirlikten kurtulması için mikro krediler sağlamak bu yaklaşıma hizmet etmektedir.

Örgüt, Birinci Dünya Savaşı esnasında İttihat ve Terakki hükûmetince tehcir edilen Ermenilere yiyecek, giyecek, sağlık hizmetleri gibi konularda acilen yardım amacıyla ortaya çıkmış bir Amerikan kuruluşudur. Örgütün kuruluşunda Amerikan Board'a bağlı çalışan misyonerlerin ve alt komitelerinin etkisi büyüktür. Özellikle tehcir esnasında bölgede görev yapan Amerikan Board'a bağlı kişilerin gönderdikleri raporlar buna katkı sunmuştur. Bu raporlardan en önemlisi, William Peet tarafından 1915 yılında gönderilmiştir. Kuruluşa giden süreçte asıl katkıyı, ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau'nun hazırladığı rapor sağlamıştır. Raporda Ermeni ırkının yok olma noktasına geldiğini ve bu insanlara yardım toplayacak bir komitenin gerekliliğini ifade etmiştir. Morgenthau'nun resmi bir devlet yetkilisi olması raporun Amerikan yetkililerce dikkate alınmasını sağlamıştır.
American Board'ın dış işlerinden sorumlu James Levi Barton, İstanbul Amerikan Kız Koleji mütevelli heyeti başkanı Charles R.Crane ve Osmanlı'da görev yapan misyonerlerle ilişkiler kuran ve Wodroov Wilson'un yakın arkadaşı olan Cleveland Hoadley Dodge 16 Eylül 1915 tarihinde bir araya gelerek Ermenilere Yardım Komitesi (Armenian Relief Committee)'ni kurmuşlardır. Komitenin ilk toplantısında yardım için $60.000 dolar toplanmıştır. Bu para dağıtım için büyükelçi Morgenthau'ya emanet edildi. Bağış toplama ve doğrudan iletme hususunda C.H. Dodge öncülük etmiştir. Komite daha sonra Amerika'da farkındalık yaratmak adına birçok bağış kampanyası düzenlemiştir.
Yine 1915 yılı içerisinde Filistin-Suriye Yardım Heyeti ve İran Yardım Heyeti olmak üzere iki tane daha komite kurulmuştur. Bu üç komite daha etkin olabilmek adına Kasım 1915'te Amerikan Ermeni ve Suriye Yardım Komitesi (American Committee for Armenian and Syrian Relief) adıyla birleştirilmiştir. Ağustos 1919'da ise komite tekrar isim değişikliğine gitti ve Yakın Doğu Yardım Heyeti (Near East Relief-NER) adını aldı.
1915-1930 yılları arasında Anadolu, Kafkasya, Suriye ve Yunanistan'ı içine alan geniş bir coğrafyada çalışmalar yürütülmüştür. Bu yıllar arasında $110 milyon dolar bağış toplandı. Bu para bugün $1.25 milyar dolara denk gelmektedir. Bu bağışlarla birçok yetimhane, okul, gıda dağıtım merkezi inşa edilmiştir.
1930'a gelindiğinde ise NER, kuruluşun odak noktasında değişikliğe gitmiştir. Acil yardım yerine artık uzun vadede sosyal ve ekonomik kalkınma odaklı bir değişikliğe gidildi ve Yakın Doğu Vakfı (Near East Foundation) olarak yeniden adlandırıldı.

Yardım bölgeleri dört ana bölgeye ayrılmaktaydı. Bunlar: İstanbul, Suriye-Halep, İran ve Kafkasya'dır.
Birinci bölge olan İstanbul bölgesi Anadolu'yu da kapsamaktaydı. Merkez üs olan İstanbul bölgesi de dört ana üsse ayrılmıştır:

Rum ve Ermenilerin yaşadığı bir bölge olması nedeniyle Samsun,
Amerika'dan gelen malzemelerin giriş yeri olan İzmir,
Ermenilerin geçiş noktasında bulunduğu için Halep ve Harput.
Tehcir sonrası Ermeni topraklarına yakın olması nedeniyle Iğdır da üs haline getirilmiştir. Örgüt, Ermeni sevk ve iskanı sonrası hedef kitlesini birçok defa değiştirmiştir.
İkinci bölge ise Kafkasya idi. Bölge Ermenistan ile Gürcistan'ın bir bölümünü kapsamaktaydı.
Suriye bölgesi ise Suriye- Filistin kıyı hattını ve doğu Halep'i kapsamaktadır ve merkezi Beyrut'tur.
İran Bölgesi ise Kuzey İran ve Mezopotamya sahasını kapsamaktaydı. 1923'ten sonra faaliyet alanları Suriye, Yunanistan ve Ermenistan olarak değişikliğe uğramıştır.
Mondoros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması sonrası heyetin Anadolu'daki faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Savaş sonrası bölgeden bilgi sağlayabilmek adına özel komisyon oluşturulmuştur. 1918-1919 arası Osmanlı hükûmeti, NER faaliyetlerine karşı çıkmamış ve takip etmiştir. NER çalışanları işgal bölgelerinde ihtiyaç sahiplerine yardım dağıtmış ancak Ermenilere daha çok yardım ettikleri hususunda eleştirilmiştir. Bu eleştirilere karşı yardımların ihtiyaç sahiplerine gittiğini beyan etmişlerdir. Osmanlı hükûmeti ile problem yaşamadılar ancak Ankara hükûmeti ile araları çok sıcak olmamıştır.
Örgüt özellikle yetim çocukların bakımını önemsemiştir. 229 yetimhanede toplam 54.000'in üzerinde çocuğun ihtiyaçları karşılanmıştır. Yine sağlık hizmetleri de önemsenmiştir. Dört ana bölgede toplam 63 tane hastane açılmıştır.

Yusuf İzzeddin Efendi (Osmanlıca: يوسف عز الدین افندی; 10 Ekim 1857 - 1 Şubat 1916), Osmanlı Hanedanı mensubu ve feldmareşaldir. Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz'in henüz şehzade iken doğan oğludur. Beklenmedik bir şekilde öldüğünde Osmanlı Hanedanı'nın en büyük erkek çocuğu olarak veliaht sıfatını taşıyordu.

10 Ekim 1857 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda doğdu. Babası Abdülaziz, annesi ise Dürrinev Başkadınefendi'ydi. Doğduğunda amcası Abdülmecid padişah olarak hüküm sürmekteydi. Babası Abdülaziz gibi şehzadelerin tahta çıkana kadar çocuk sahibi olmamaları kuralı geçerliydi. Yusuf İzzeddin Efendi bu kurala aykırı olarak doğmuştu. Bu nedenle babasının tahta çıktığı 1861 yılına kadar dört yıl boyunca varlığı gizlendi. 10 yaşındayken babasıyla birlikte Avrupa gezisine katıldı. 14 yaşındayken 1 Eylül 1871 tarihinde babası Sultan Abdülaziz tarafından Müşir rütbesiyle Hassa Ordusu komutanlığına atandı ve bu görevini Ocak 1873'e kadar sürdürdü. 19 yaşındayken babası Abdülaziz tahttan indirildi ve kısa bir süre sonra makasla bilekleri kesilmiş olarak ölü bulundu. İntihar mı cinayet mi olduğu tartışmalı bu ölümden sonra, genç yaşta babasız kaldı.
Babasının ölümünden sonra tahta çıkacak padişahı belirlemek için, o dönemde geçerli olan hanedanın en yaşlı erkeğinin tahta çıkması kuralı kullanıldı. Bu kural uyarınca Abdülaziz'in ölümünden sonra, önce amcasının oğulları V. Murad ve II. Abdülhamid sırasıyla tahta çıktılar. Daha sonra da V. Mehmed 27 Nisan 1909 tarihinde tahta çıktığı zaman hanedanın padişahtan sonraki en yaşlı erkeği olarak veliaht durumuna yükseldi. Osmanlı Devleti'ni yurt dışında çeşitli törenlerde veliaht sıfatıyla temsil etti. 1910 yılında Birleşik Krallık kralı VII. Edward'ın cenaze, 1911 yılında da V. George'un taç giyme törenlerinde bulundu. Osmanlı tarihinde ilk defa birisi veliaht sıfatıyla yurt dışında resmi bir törene katılmıştır.

I. Dünya Savaşı yılları sırasında Enver Paşa'nın izlediği siyasete ayrı düştü ve onu sertçe eleştirdi.  Hükûmet işleriyle yakından ilgilendi. Çanakkale Savaşları sırasında bizzat cepheleri ziyaret etti. Bu ziyaretler sırasında Enver Paşa ile herkesin içinde münakaşa etti. Hükûmetten ayrı olarak barış görüşmeleri yaptı. Ancak tahta çıkamadan 1 Şubat 1916 tarihinde beklenmedik biçimde Zincirlikuyu'daki köşkünde ölü olarak bulundu. Ölüm nedeni intihara bağlı kan kaybı olarak kabul edilse de, İttihatçıların onu öldürttüğü de teoriler arasındadır. Fakat sıradaki veliaht İttihatçılarla hiç anlaşamayan VI. Mehmet Vahidettin idi. Tarihçi İlber Ortaylı ise müttefik Almanya'nın da şüpheliler arasında olduğunu iddia eder. Çünkü veliaht savaştan çekilmek ve İtilaf Devletleri ile müstakil bir anlaşma yapmaktan bahsetmekteydi. Ortaylı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun son imparatoru I. Karl'ın bu gibi bir talebi sonrasında Almanya tarafından özür dilemek zorunda bırakılmasını örnek gösterir.
II. Mahmut Türbesi'ne, babası Abdülaziz'in yanına defnedildi.

Girit'teki Osmanlı dönemine ait İzzeddin Kalesi onun adını taşımaktadır.

Çeşmiahu Hanım Efendi. Evlenme tarihi: 1879
Cavidan Hanım Efendi (12 Ocak 1870 - 1935). Evlenme tarihi: 20 Mayıs 1885
Emine Nazikedâ Hanım Efendi (30 Mayıs 1872 - 1946). Evlenme tarihi: 6 Temmuz 1886
Tazende Hanım Efendi (10 Ekim 1875 - 16 Haziran 1950). Evlenme tarihi: 15 Ekim 1892, Mezarı: Yahya Efendi Tekkesi Mezarlığı'ndadır.
Leman (Ünlüsoy) Hanım Efendi (6 Temmuz 1888 - 3 Ağustos 1953) Evlenme tarihi: 4 Şubat 1904

Özür Diliyorum, Türkiye'de öğretim üyeleri ve gazetecilerden oluşan bir grup tarafından, kendi ifadeleriyle "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Ermeni Kırımı" ile ilgili başlatılan imza kampanyası ve internet sitesidir. Ahmet İnsel, Baskın Oran, Cengiz Aktar ve gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu, kampanyanın öncülüğünü yaptılar. Ermenilerin başına gelenlerin yıllardır konuşulmamış olunmasından dolayı kişisel olarak özür dilenmektedir. Metin, imzaya açıldığı ilk 24 saat içinde 5000 kişi tarafından imzalandı. Kampanya, devletin birçok kurumu tarafından tepkiyle karşılandı. Bu kampanyaya karşı olanlar ise yeni kampanyalar başlattılar.

"1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."

Kampanyayı başlatanlar, uzun tartışmalardan sonra kampanyayla ilgili karara vardılar. Aralık 2008 tarihinde internet ortamında başlatılan kampanyada, Anadolu'da internet ulaşımı olmayanlardan elden bireysel olarak imza toplanmaktadır. Kampanya 2009 yılı boyunca devam edecektir. İmzaların alındığı web sayfası olan www.ozurdiliyoruz.com, 14 Aralık 2008 tarihinde açılarak imzalar alınmaya başlandı. Sitede bildiri Türkçenin yanı sıra Arapça, Ermenice, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Yunanca, Kürtçe, Portekizce ve İspanyolca olmak üzere, on yabancı dilde de yazıldı. Kampanyayı başlatanlar, kampanyanın bireysel olduğu, siyasi hiçbir unsur taşımadığını dile getirdiler. Baskın Oran, verdiği bir demeçte, kampanyaya imza verilmesi konusunu şöyle yorumladı;

Recep Tayyip Erdoğan, Ermenilere karşı herhangi bir suç işlenmediğini ve işlenmeyen suç için de özür dilenmeyeceğini belirtti.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, yaptığı yazılı açıklamada, kendilerini aydın olarak tanımlayan bir grubun Ermenilerden özür dilenmesi amacıyla başlatmak istedikleri "özür diliyorum" kampanyasının "yozlaşma ve çürümenin ulaştığı vahim durumu göstermesi" açısından ibret verici olduğunu söyledi.
Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı, yaptığı açıklamada kampanyayı doğru bulmadığını, özür dilemenin yanlış olduğu ve zarar verici sonuçlar da doğurabilecek bir davranış olduğunu belirtti. Genelkurmayın yaptığı açıklama, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Koray Çalışkan ve Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Filiz Koçali tarafından "demokrasiye müdahale" olarak değerlendirildi.
TÜRKSAM Başkanı Sinan Oğan, özür metninde "Ermeni Soykırımı" adı yerine "Büyük Felaket" (Մեծ Եղեռն Medz Yeğern) adının kullanılmasının Türk halkını aldatmaya yönelik bir kelime oyunu olduğunu iddia etti. Oğan, Ermenicede bu kavramın İsa'nın çarmıha gerilmesi için de kullanıldığını belirtti. Bu ismin seçiminin Holokost (Yahudi Soykırımı) örneğinde olduğu gibi Ermenilerin de kendilerine has bir soykırım adı oluşturma çabası olduğunu iddia etti. Özür metninde soykırım kelimesinin kullanılmamasının amacının konu hakkında fazla bilgiye sahip olmayan Türk halkını aldatmak ve olayı basit ve masum bir özür kampanyası olarak göstererek imza toplamak ve dünyanın en büyük suçu kabul edilen soykırım suçunu Türk halkına kabul ettirmek olduğunu savundu.
Kampanya özellikle Azerbaycan'da toplumun her kesiminden tepki görmüştür. Azerbaycanlı şair ve Azerbaycan Milli Meclisi milletvekili Zelimhan Yakup, "Türk yağıdan üzr istəməz!" (Türk düşmandan özür dilemez!) adlı şiiriyle kampanyaya sert bir tepki göstermiştir. Şiirde kampanyanın bazı mihrakların oyunu olduğu iddia edilir. Aynı zamanda kampanyayı başlatanların, Ermenilerden değil, Ermenilerce kırıma ve teröre maruz bırakılan insanların yakınlarından özür dilemesi gerektiğini vurgulamıştır.

DTP milletvekili Sırrı Sakık, kampanyayı başlatanlara saygı duyduğunu, dünyada birçok ülkenin katliam ve uygulamaları nedeni ile özür dilediğini söyledi.
Türkiye Barış Meclisi, kampanyanın geçmişle yüzleşmenin bir parçası olduğunu, tahammülsüzlük ve ırkçı yaklaşımlar içeren tepki ve karşı kampanyalarınsa bir arada yaşamayı imkânsızlaştırdığını bildirdi.
Kampanyaya destek verenler arasında Aylin Aslım, Ümit Kardaş, Lale Mansur, Bilge Contepe, Ali Nesin, Adalet Ağaoğlu, Halil Ergün, Pelin Batu gibi sanatçı, yazar ve fikir insanları da yer aldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, özür kampanyasıyla ilgili ilk değerlendirmesinde “Türkiye’de özgür ve demokratik bir ortam yaşanıyor, canlı bir tartışma var. Bundan da memnuniyet duyarım” ifadesini kullandı. Bu açıklamanın ardından bazı siyasi değerlendirmelerde Cumhurbaşkanının da bu kampanyaya destek verdiği şeklinde ifadeler yayımlanınca Köşk konunun küçük siyasi hesaplarla çarpıtıldığı ifadesine yer veren bir açıklama yayımladı.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Burak Özügergin, kampanyanın “özel girişim” olduğunu, kampanyanın kendi kurumlarının yönlendirmesi sonucu oluşmadığını ve herhangi bir tepki vermeyeceklerini dile getirdi. Özügergin, “Türkiye’de her konu rahatlıkla konuşulabilmeli.” dedi.

Şişli 2. Asliye Ceza hâkimi Hakkı Yalçınkaya, ’özürdiliyoruz.com’ sitesinin kapatılmasını ve imza atanların da 301’den cezalandırılmasını istedi. Kampanyaya destek verenlerin elektronik posta aracılığı ile tehdit mesajları aldıkları iddia edildi.
Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Abdullah Gül'ün kampanyaya dair yaptığı açıklamalar sonucu, Gül'ün annesinin Ermeni kökenli olduğunu belirtti. Bu söylem sonucunda, Gül, etnik kökeniyle ilgili iddialara yönelik olarak, "Kayseri'nin yerlisi olan annem tarafından Satoğlu, babam tarafından Gül (Gülükimamı) sülalelerinden gelen ailemizin yüzyıllara uzanan kayıtlı geçmişi Müslüman ve Türk'tür" dedi. Ayrıca cumhurbaşkanı, CHP'li Canan Arıtman'a 1 YTL'lik manevi tazminat davası açtı ve davanın sonuçlanmasıyla "Davacının annesinin kökeni Ermeni değildir. Kuşkusuz, Ermeni olsa dahi durum değişmeyecektir." denilen gerekçeli karar sonucu Gül, davayı kazandı.
Avustralya'nın Sidney şehrindeki Macquarie Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışan ve Türk-Ermeni Diyalog Grubu Eşbaşkanı olan Dr. Armen Gakavian'ın önderliğinde bu kampanyaya karşılık olarak Ermeni çetelerinin işlediği cinayetler ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden özür dilemek için bir özür kampanyası başlatıldığı ve kampanyaya birçok Ermeni aydının destek vermesi beklendiğine ilişkin haberler Türk basınında yer aldı. "Ermenilerden Özür Diliyorum Kampanyası"nın katılımcılarından Cengiz Aktar, Ali Bayramoğlu, Kezban Hatemi, Eren Keskin gibi bazı isimler bu girişimi çok sevindirici ve olumlu bulduklarını ifade ettiler.
Öte yandan Gakavian ile ilgili bu haberler Ermeni tarafında çok şiddetli tepkiler görmüş, Gakavian "hayatı bir şarta bağlanmak sureti ile" ölüm ile tehdit edilmiştir.
Ancak daha sonra Armen Gakavian yaptığı açıklamayla sözlerinin çarpıtıldığını ve yanlış anlaşıldığını söyledi. Gakavian, "sadece dostları arasında "Türkiyeli" aydınlara teşekkürü içeren ve tartışılmak üzere dolaşan bir e-posta olduğunu ve 'yeterli ilgi oluştuğu durumda' bu metnin kamuya açıklanma 'olasılığı' bulunduğunu" belirtti. Gakavian, yaptığı açıklamada Today's Zaman gazetesinde çıkan haberin gerçeği yansıtmadığını, Radikal gazetesinde ise haber başlığının ve kullanılan haber fotoğrafının bağlamı saptırdığını söyledi. Gakavian ayrıca yaptığı röportajda "Türklerin bu özrünün sadece başlangıç olduğunu ve açıkça, Ermeni Soykırımı nedeniyle Türk devletinin özür dilemesi ve bunu tazmin edecek bir girişimde bulunması gerektiğini vurguladığını", "röportajda, hiçbir zaman diğer Ermeniler adına konuştuğunu öne sürmediğini veya Ermenilerin herhangi bir şey için özür dilemesi gerektiğinden bahsetmediğini; sadece, daha geniş bir tartışmanın parçası olarak ASALA gibi gruplarca yürütülen Ermeni terörist faaliyetlerinin ahlaken (ve uluslararası hukuka göre) meşru olmadığı şeklindeki kişisel görüşünü ifade ettiğini, maalesef bu birkaç kelime bağlamından çıkartılarak verdiği röportajın vurgusunun ortadan kaldırıldığını" ve "Art arda gelen çarpıtmalar ışığında, Türk medyasına bu açıklamaları yapmış olmaktan pişman olduğunu ve gelecekte daha dikkatli davranacağını" ifade etti.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kampanya ile ilgili olarak "Türk milletini alenen aşağılama" suçu kapsamında soruşturma başlattı. Suç duyurusunu içeren dilekçe, Ankara'da yaşayan Hasan Hüseyin Satır, Sabahat Özgür, Mehmet İnal Kolburan, Hüseyin Erdoğan, Serdar Orhaner ve Kürşat Karacabey tarafından ortak hazırlandı. Yapılan soruşturma sonunda söz konusu kampanya ile ilgili olarak "kovuşturma yapılmasına yer olmadığına" karar verildi. Fakat Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, kampanyasıyla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının verdiği takipsizlik kararını kaldırdı. Böylece kampanya hakkında 301'den soruşturma yolu açılmış oldu. Ardından, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararının, kanun yararına bozulması talebiyle Adalet Bakanlığına başvurdu. Verilen dilekçede "İnceleme ve soruşturma başlatılan konu suç değil ise suç olmayan bir konuyla ilgili zaten delil toplanması hukukun temel prensipleriyle bağdaşmaz" görüşüne yer verildi.

Ermenilerden Özür Diliyorum Destek Sitesi

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi (kısaca İTF), İstanbul Üniversitesi'ne bağlı olarak eğitim veren, Türkiye'nin modern anlamdaki ilk tıp fakültesidir. Fakülte yerleşkesi İstanbul'un Fatih ilçesindeki Çapa semtinde bulunduğundan, halk arasında ve tıp camiasında yaygın olarak Çapa Tıp Fakültesi adıyla da bilinir.
Kurumun kökleri Fatih Sultan Mehmed dönemindeki Fatih Darüşşifası'na kadar uzanmakla birlikte, modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak II. Mahmud tarafından 14 Mart 1827'de kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Tıbhane-i Amire) kabul edilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında "Darülfünun Tıp Fakültesi" adıyla hizmet veren kurum, 1933 Üniversite Reformu ile bugünkü akademik kimliğini kazanmıştır. Fakülte, 1967 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin ayrı bir birim olarak bölünmesiyle günümüzdeki yapısına ve ismine kavuşmuştur.
Eğitim dili Türkçe ve İngilizce olan fakülte; temel, dahili ve cerrahi tıp bilimlerinde eğitim ve araştırma faaliyetleri yürütmektedir. Mezuniyet öncesi tıp eğitimi programı TEPDAD tarafından akredite edilmiş olan kurum, aynı zamanda dünyanın önde gelen akademik sağlık merkezleri ağı M8 Alliance'ın (M8 İttifakı) Türkiye'den tek üyesidir.
Fakültenin köklü tarihi, modern Türk tıbbının gelişimine yön veren pek çok isme ev sahipliği yapmıştır. Mezunları arasında, DNA onarımı üzerine çalışmalarıyla 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar en başta gelir. Kendi adıyla anılan hastalığı (Behçet hastalığı) dünya tıp literatürüne kazandıran Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet, Türkiye'de modern psikiyatrinin kurucusu "Ruh ve Sinir Hastalıkları" ordinaryüsü Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Usman ve Türk dahiliye ekolünün mimarı sayılan Alman bilim insanı Ord. Prof. Dr. Erich Frank fakültenin simge isimlerindendir. Ayrıca Başbakan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, sosyalleştirilmiş tıbbın mimarı Prof. Dr. Nusret Fişek, cüzzamla savaşın öncüsü Prof. Dr. Türkan Saylan, COVID-19 pandemisinde görevi başında vefat ederek sağlık çalışanlarının simgesi haline gelen Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu ve hekim kimliğinin yanı sıra sinema sanatçısı olarak tanınan Cüneyt Arkın fakültenin önde gelen mezun ve mensupları arasındadır.

İstanbul Tıp Fakültesi'nin kökleri, İstanbul'un Fethi'nden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan eğitim kurumlarına ve 1827'de modern tıp eğitiminin başladığı Tıbhane-i Amire'ye dayanmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed'in 1453 yılında İstanbul'u fethinden sonra, Fatih Külliyesi bünyesinde 1470 yılında tamamlanan Fatih Darüşşifası, İstanbul'daki tıp eğitiminin ilk nüvesi kabul edilir. Bu kurumda 19. yüzyıla kadar usta-çırak ilişkisi içinde hekim yetiştirilmiştir. Benzer şekilde Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1555'te açılan Süleymaniye Tıp Medresesi de tıp eğitiminde önemli bir aşama kaydetmiştir.
Ancak modern anlamda tıp eğitiminin başlangıcı, II. Mahmud dönemine rastlar. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun hekim ve cerrah ihtiyacını karşılamak amacıyla, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'nin önerisiyle 14 Mart 1827 tarihinde Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire kurulmuştur. Bu tarih, Türkiye'de modern tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilerek günümüzde Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır.

1827'de kurulan okul, 1839 yılında Galatasaray Lisesi'nin bulunduğu binaya taşınarak Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adını almıştır. Okulun başına Viyana'dan getirilen Dr. Karl Ambroise Bernard getirilmiş ve eğitim dili Fransızca olmuştur. Dr. Bernard döneminde okulda modern bir botanik bahçesi, zengin bir kütüphane ve mineral koleksiyonu oluşturulmuştur. Ayrıca 1848 yılında Viyana'ya gönderilen dört mezun hekimin (Musa Arif, Stefan Aslanian vb.) Viyana Tıp Fakültesi'ndeki sınavları geçerek denklik almaları üzerine, okula "Fakülte" statüsü verilmiştir.
1867 yılında, eğitim dilinin Türkçe olduğu Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Okulu) açılarak sivil hekim yetiştirilmesine başlanmıştır. Askeri Tıbbiye ise 1903 yılında II. Abdülhamid tarafından Haydarpaşa'da yaptırılan (günümüzde Sağlık Bilimleri Üniversitesi binası) görkemli binaya taşınmıştır.

1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Askeri ve Mülki Tıbbiyeler birleştirilerek "Darülfünun Tıp Fakültesi" adını almıştır. Cemil Paşa (Cemil Topuzlu) fakültenin ilk reisi (dekanı) seçilmiştir. 1922 yılında fakülteye ilk kez kız öğrenciler kabul edilmiş, bu öğrencilerden Dr. Müfide Küley gibi isimler daha sonra fakültede öğretim üyesi olarak görev yapmıştır.

31 Mayıs 1933 tarihli 2252 sayılı kanunla İstanbul Darülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu reformla birlikte Tıp Fakültesi, Haydarpaşa'dan Avrupa yakasına taşınmıştır. Klinikler Cerrahpaşa, Gureba, Haseki, Bakırköy ve Şişli hastanelerine dağıtılmış; temel bilimler ise Beyazıt ve Çapa bölgesine yerleştirilmiştir.
Bu dönemde Nazi Almanyası'ndan kaçarak Türkiye'ye sığınan dünyaca ünlü bilim insanları (Prof. Dr. Erich Frank, Prof. Dr. Rudolf Nissen, Prof. Dr. Philipp Schwartz, Prof. Dr. Siegfried Oberndorfer vb.) fakültenin kadrosuna katılarak eğitimin ve araştırma faaliyetlerinin modernleşmesinde kritik rol oynamışlardır.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin kliniklerinin dağınık halde bulunması ve öğrenci sayısının artması nedeniyle, 1967 yılında fakültenin ikiye ayrılmasına karar verilmiştir.

İstanbul Tıp Fakültesi: Çapa yerleşkesindeki birimler ve buradaki kadro ile "İstanbul Tıp Fakültesi" adını korumuştur.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi: Cerrahpaşa yerleşkesindeki birimler ayrı bir fakülte olarak yapılandırılmıştır.
Bu tarihten itibaren İstanbul Tıp Fakültesi, Çapa yerleşkesindeki binalarında eğitim, araştırma ve sağlık hizmetlerini sürdürmektedir.

Fakülte, İstanbul'un Fatih ilçesindeki Çapa semtinde, Millet Caddesi üzerinde geniş bir alana yayılmıştır. Yerleşke içerisinde 19. yüzyıldan kalma tarihi binalar ile 20. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen modern hastane blokları bir arada bulunmaktadır. Ancak, fakültenin yapı stoğunun büyük bir kısmı zamanla eskimiş ve İstanbul'un deprem riski nedeniyle tartışma konusu olmuştur.

İstanbul Tıp Fakültesi'nin binaları, beklenen İstanbul depremine karşı dayanıksız oldukları gerekçesiyle sık sık gündeme gelmiştir. Özellikle 2023 yılında yaşanan Kahramanmaraş depremlerinin ardından, fakülte binalarındaki güvenlik endişeleri artmıştır.
2025 yılı Nisan ayında yapılan incelemeler sonucunda, kampüsün ana omurgasını oluşturan Cerrahi Monoblok ve Dahiliye binalarının depreme dayanıksız olduğu tespit edilmiştir. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ve asistan hekimlerin güvenli çalışma ortamı talepleri üzerine, bu binaların boşaltılmasına ve hastaların tahliye edilmesine karar verilmiştir. Bu süreçte bazı sağlık hizmetlerinde aksamalar yaşanmış ve birimlerin bir kısmı Esenyurt yerleşkesine veya Çapa kampüsündeki diğer binalara taşınmıştır.

İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi, üçüncü basamak bir sağlık kuruluşu olarak Türkiye'nin her yerinden gelen hastalara hizmet vermektedir. Ancak kurum, fiziksel yetersizlikler ve ekonomik darboğazlar nedeniyle çeşitli zorluklarla karşılaşmaktadır.
Fakülte, köklü geçmişine rağmen zaman zaman ekonomik ve fiziksel altyapı sorunlarıyla gündeme gelmektedir. Özellikle internlerin eğitim dışı işlerde çalıştırılması, personel eksikliği ve binaların deprem riski taşıması gibi konular; çeşitli dönemlerde mezuniyet törenlerinde ve sendikal açıklamalarda eleştiri konusu olmuştur.
Bu sorunlara rağmen fakülte; onkoloji, transplantasyon, genetik hastalıklar ve travmatoloji gibi alanlarda referans merkezi olma özelliğini korumaktadır.

İstanbul Tıp Fakültesi, Temel, Dahili ve Cerrahi Tıp Bilimleri olmak üzere üç ana bölüm altında yapılanmıştır.

İstanbul Tıp Fakültesi'nde eğitim süresi 6 yıldır ve eğitim dili Türkçe ile İngilizce olmak üzere iki ayrı program halinde yürütülmektedir. Fakülte, Türkiye'de tıp eğitiminin standartlarını belirleyen kurumlardan biri olarak, klasik tıp eğitimi yerine modern ve entegre bir eğitim modelini benimsemiştir.

Fakültede eğitim sistemi 3 ana evreye ayrılmıştır:

Temel Tıp Bilimleri dönemi (1 ve 2. Sınıf): Hücresel ve moleküler düzeyden başlayarak sistemler bazında insan biyolojisinin öğretildiği dönemdir.
Klinik Bilimler dönemi (3, 4 ve 5. Sınıf): Hastalıkların patogenezi, tanısı ve tedavisinin öğretildiği, hastane ortamında stajların yapıldığı dönemdir.
İnternlik dönemi (6. Sınıf): Öğrencilerin gözetim altında hekimlik yetkilerini kullandığı, 12 aylık kesintisiz uygulamalı eğitim dönemidir.
Fakültede Entegre Eğitim Sistemi uygulanmaktadır. Bu sistemde dersler birbirinden kopuk değil, "Ders Kurulları" (Komite) adı verilen sistem temelli modüller halinde işlenir. Örneğin "Dolaşım Sistemi Kurulu"nda Anatomi, Fizyoloji ve Histoloji dersleri eş güdümlü olarak anlatılır. Ayrıca konuların yıllar içinde basitten karmaşığa tekrar ele alındığı Spiral Eğitim modeli esastır.

İstanbul Tıp Fakültesi eğitim programının en ayırt edici özelliklerinden biri "Dikey Koridor" uygulamalarıdır. Bu uygulama ile öğrenciler, henüz 1. sınıftan itibaren klinik beceriler kazanmaya başlarlar. Klasik eğitimden farklı olarak, öğrenciler temel bilimler eğitimi alırken aynı zamanda aşağıdaki yetkinlikleri kazanırlar:

Klinik beceri eğitimi: Maketler ve simüle hastalar üzerinde enjeksiyon, dikiş atma, damar yolu açma ve ilk yardım uygulamaları.
İletişim becerileri: Hasta-hekim görüşmesi teknikleri ve zor haber verme eğitimi.
Tıp etiği ve insan bilimleri: Hekimlik değerleri ve meslek etiği tartışmaları.
Araştırma eğitimi: Bilimsel araştırma planlama ve makale okuma becerileri.

Türkçe Tıp Programı: Yaklaşık 300 kişilik kontenjanı ile Türkiye'nin en yüksek puanla öğrenci alan programlarından biridir.
İngilizce Tıp Programı: 2017-2018 eğitim yılında başlayan programda müfredat %100 İngilizce olarak işlenmektedir. Yabancı uyruklu öğrenciler ve Türk öğrenciler aynı sınıflarda eğitim görerek uluslararası bir ortam oluşturulmaktadır.

Fakültenin eğ

İtilaf Devletleri, Anlaşma Devletleri, Müttefik Devletler ya da Müttefikler Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Rusya'dan oluşan ittifaktır. I. Dünya Savaşı'ndaki iki ana ittifaktan biridir. İtilaf Devletleri Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan'ın oluşturduğu İttifak Devletleri'ne karşı savaşmıştır.
İtalya önceleri İttifak Devletleri grubunun içerisindeydi fakat 1915'te İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa girdi (1915 yılı İtalya'nın savaşa dâhil olduğu yıldır ve İttifak Devletleri'nin saflarında asla savaşmamıştır). Savaşın ilerleyen safhalarında ABD İtilaf Devletleri'ne katıldı. Rusya 1917 İhtilali'nden sonra İtilaf Devletleri grubundan ayrılarak savaştan çekildi. Savaş sırasında yeni katılımlarla İtilaf Devletleri grubu genişledi. İtilaf Devletleri I. Dünya Savaşı'ndan galip olarak çıktı ve yenilen İttifak Devletleri'nin topraklarını resmen işgal etti.

 Sırbistan - 29 Temmuz 1914
 Rusya - 1 Ağustos 1914
 Fransa (ve Fransız sömürge güçleri) - 2 Ağustos 1914
 Belçika (ve Belçika sömürge güçleri) - 3 Ağustos 1914
 Birleşik Krallık - 4 Ağustos 1914
 Avustralya
 Güney Afrika
 Hindistan
 Britanya Denizaşırı Toprakları
 Kanada
 Newfoundland
 Yeni Zelanda
 Karadağ - 5 Ağustos 1914
 Japonya - 23 Ağustos 1914
 İtalya - 23 Mayıs 1915
 Portekiz - 9 Mart 1916
 Romanya - 27 Ağustos 1916
 ABD - 6 Nisan 1917
 Yunanistan - 27 Haziran 1917
Ayrıca:

 Liberya - 4 Ağustos 1914
 San Marino - 3 Haziran 1915
 Çin Cumhuriyeti - 14 Mart 1917
 Küba - 7 Nisan 1917
 Panama - 7 Nisan 1917
 Brezilya - 11 Nisan 1917
 Bolivya - 13 Nisan 1917
 Siyam - 22 Temmuz 1917
 Kosta Rika - 21 Eylül 1917
 Peru - 6 Ekim 1917
 Uruguay - 7 Ekim 1917
 Ekvador - 8 Aralık 1917
 Guatemala - 23 Nisan 1918
 Nikaragua - 8 Mayıs 1918
 Haiti - 12 Temmuz 1918
 Honduras - 19 Temmuz 1918
 Ermenistan - 1918
 Çekoslovakya - 1918
 Andorra
 Jamaika
 Dominik Cumhuriyeti

(1914-1918 yılları arasında kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri ve yardımcı kuvvetlerin de olduğu farklı askerlerin tahminî toplam sayısıdır. Normal zamanda ordular çok daha küçüktür. Rakamların yalnızca bir kısmı savaşan askerlerdir.)

Rus İmparatorluğu: 13.000.000 asker
Britanya İmparatorluğu: 9.904.700 asker
Avustralya: 300.000 asker
Kanada: 619.636 asker
Britanya Hindistanı: 161.000 asker
Yeni Zelanda: 100.000 asker
Fransa: 8.410.000 asker
İtalya: 5.615.000 asker
ABD: 4.355.000 asker
Romanya: 756.000 asker
Sırbistan: 708.300 asker
Yunanistan: 351.000 asker
Belçika: 298.000 asker
Portekiz: 100.000 asker
Karadağ: 50.000 asker
San Marino: 80 asker
Toplam: 42.569.516 asker

İttihat ve Terakki Cemiyeti (Osmanlıca: اتحاد و ترقی جمعيتی, romanize: İttiḥād ve Teraḳḳī Cemʿiyeti; güncel Türkçe: Birlik ve İlerleme Derneği), sonraları İttihat ve Terakki Fırkası (Osmanlıca: اتحاد و ترقی فرقه سی, romanize: İttiḥād ve Teraḳḳī Fırḳası; güncel Türkçe: Birlik ve İlerleme Partisi), Osmanlı İmparatorluğu'nda İkinci Meşrutiyet'in ilanına önayak olup 1908-1918 yılları arasında faaliyet gösteren, 21 Mayıs 1889 tarihinde kurulmuş bir siyasal hareket ve siyasi partidir. Triumvira sistemi ile yönetilen bir meclis yapısında egemenlik sürmüştür.
Başlangıçta devletin anayasal düzene tekrar kavuşmasını ve Meclis-i Mebûsan'ın tekrar açılmasını amaçlayan gizli bir dernek olarak kurulan örgüt; anayasanın kabul edilip İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra iktidarı denetleyen bir siyasî parti (İttihat ve Terakki Fırkası) halini almış; 1913 yılında Bâb-ı Âli Baskını'ndan sonra ise yönetimde hakim olmuştur. Üyeleri İttihatçılar olarak anılır. Cemiyetin 1918 yılında kendini feshetmesinden sonra üyelerinin önemli bir kısmı Millî Mücadele'de yer almıştır.
İttihat ve Terakki, bir siyasî hareket olduğu kadar bir devrin ve bir kuşağın adı olarak kabul edilir. İttihatçılar, kendilerinden önce gelen Yeni Osmanlılar kuşağının devamıdır; kendilerinden "Jön Türkler" diye de bahsedilir. Ancak "Jön Türkler" ifadesi yalnızca İttihatçılar'ı değil dönemin diğer muhalif kesimlerini de kapsamak için kullanılmıştır.

İttihat ve Terakki, 19. yüzyıl sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu bunalımdan kurtulması için Kânûn-ı Esâsî'nin yeniden yürürlüğe konmasını isteyen öğrenciler tarafından 21 Mayıs 1889'da Askeri Tıbbiye Mektebi'nde İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adlı gizli bir örgüt olarak kuruldu. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak örgüt, aynı devirde kurulmuş irili ufaklı diğer pek çok örgütle birleşerek Osmanlı coğrafyasında dönemin en güçlü teşkilatı haline geldi.
İttihad-ı Osmanî Cemiyeti, 21 Mayıs 1889 tarihinde Askeri Tıbbiye'nin bahçesinde toplanan İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmed Reşid Bey adındaki dört talebe ile ve sonradan onlara katılan Hüseyinzade Ali Bey, Konyalı Hikmet Emin Bey, Cevdet Osman, Kerim Sebatî, Mekkeli Sabri Bey, Selanikli Doktor Nâzım Bey, Şerefeddin Mağmumi ve Giritli Şefik tarafından kurulmuştu. Genç öğrencileri bir araya getiren, devletin içinde bulunduğu bunalım ve II. Abdülhamid yönetimine duyulan hoşnutsuzluktu. Kurtuluş için acilen Meşrutiyet yönetiminin kurulması, Abdülhamid yönetiminin yıkılması gerektiği düşüncesindeki gençler, bu konuda propaganda yapmak üzere örgütlendiler.
Cemiyetin, Haziran 1889'da Edirnekapı dışındaki bir bağda, bağ bekçisi Aluş Ağa'nın başkanlığında 12 kişinin katılımı ile gerçekleşen bir toplantıda alınan kararlar doğrultusunda başkanlığa en yaşlı üye olan Ali Rüşdî, sekreterliğe Şerefeddin Mağmumi, saymanlığa Âsaf Derviş getirildi. Bir piknik görüntüsü verilerek gerçekleştirilen bu toplantıya, "İnciraltı Toplantısı" veya "On İkiler Toplantısı" da denilir. Cemiyetin İtalyan Karbonari Mason Teşkilatı'nı örnek alarak hücreler halinde yapılanması ve her üyeye bir sıra numarası verilmesi bu toplantıda kararlaştırıldı. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası yetkililerinden George Kidston'un 21 Aralık 1918 tarihli raporunda "...bu gizli yapının Masonluğu İtalya'dan getiren ve Selanik Locasının başlıca kurucusu bulunan Carrasco (Emanuel Karasu) ile çok sıkı ilişkisi olduğunu" bildiriyordu. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrahim Temo oldu. Cemiyet toplantılarını her cuma farklı yerlerde sürdürdü.

Öte yandan cemiyet, 1890'da hazırladığı nizamnamesinde ise kuruluş amacını şu şekilde açıklamaktadır:"Hükûmet-i hâzıranın adalet, müsavat, hürriyet gibi hukuk-i beşeriyeyi ihlal eden ve bütün Osmanlıları terakkiden men’ ile vatanı ecnebi yedd-i tasallut itizabına düşüren usul-i idaresini İslâm ve Hristiyan vatandaşlarımızı ikaz maksadıyla kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkep, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti teşekkül etmiştir."Tıbbiyelilerin kurduğu İttihad-ı Osmanî, İstanbul'daki sivil ve askeri diğer yüksekokul öğrencileri arasında taraftar kazanarak hızla büyüdü. Ancak propagandaya geçmek için acele etmeyen örgüt, 1895 yılına kadar daha çok iç eğitim sayılabilecek toplantıları yapmakla yetindi. Toplantılarda Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Genç Osmanlılar'ın yapıtlarını; İranlı hürriyetperverlerin ve Ali Şefkati'nin yapıtlarını okudular.
Sultan II. Abdülhamid, cemiyetin varlığından ve faaliyetlerinden 1892 yılında haberdar oldu. Bu tarihten itibaren cemiyet üyeleri hafiyeler tarafından takip edildiler. Tıbbiye Mektebi komutanlığına Mehmed Zeki Paşa atandı ve disiplinli bir idare sağladı.
Yeni disiplinli idarenin uygulamaları sonucu Cemiyetin önde gelen üyeleri çeşitli defalar tutuklandılarsa da kısa sürede serbest bırakılıyorlardı. Başkentte Ermeni eylemlerinin gerçekleştiği 1895 yılı, İttihatçılar'ın daha sert eylemlere yöneldiği yıl oldu. 30 Eylül 1895 tarihinde başkentte düzenlenen büyük Ermeni yürüyüşünde Müslüman halkın Ermeniler'in karşısına çıkmasıyla 3 gün kanlı çatışmalar yaşanmıştı. Bu gelişme karşısında eyleme geçen cemiyet üyeleri olanların yönetimin basiretsizliğinden kaynaklandığına, halkın yönetime karşı harekete geçmesi gerektiğine dair bildirgeleri dağıttılar, duvarlara yapıştırdılar. Cemiyetin eylemleri, pek çok tıbbiyeli üyenin hapse düşmesine veya sürgüne gönderilmesine neden oldu.
Kimi cemiyet üyeleri karşılaştıkları sert uygulamalar nedeniyle cemiyetin yardımı ile Avrupa ülkeleri veya Mısır'a kaçtılar; kimileri cemiyet tarafından Avrupa'ya gönderilip eğitimlerini orada tamamladılar. Yurt dışına giden üyeler, gittikleri yerlerde cemiyetin eylem merkezlerini oluşturdular.

Tıbbiyenin üçüncü sınıfındaki Selanikli Nâzım, öğrenimini tamamlaması ve bir yandan da örgüt için faaliyet göstermesi için 1894 yılında cemiyet tarafından Paris'e gönderildi, Paris Tıp Fakültesi'ne kaydoldu. Kendisinden, o sırada Paris'te bulunan ve Jön Türkler arasında etkin bir isim olan Ahmed Rıza Bey'i cemiyete üye yapması istenmişti. Ahmet Rıza Bey, 1889 yılında Bursa Maarif Müdürü iken bir görevle Paris'e gitmiş ancak geri dönmeyip Paris'e yerleşmiş bir Osmanlı aydını idi. Ülkeyi ve halkı kurtarmanın ancak pozitif bilimleri ve eğitimi yaymakla mümkün olacağını düşünüyor; düşüncelerini padişaha layihalar halinde sunmanın yanı sıra bastırıp dağıtıyor ve Le Jeune Turque gazetesinde siyasi yazılar yazıyordu. Yazıları Paris'e kaçan öğrenciler arasında yankı uyandıran Ahmet Rıza, Selanikli Nazım'ın teklifini kabul etti ve cemiyetin Avrupa teşkilatı kuruldu. Avrupa'da faaliyet gösteren muhalifler "Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti" adı altında birleşti. Avrupa teşkilatının başkanı Ahmet Rıza, üyeleri Selanikli Nazım, Şerafettin Mağmumi ve Milaslı Halil Bey (Menteşe) idi. Terakki ve İttihat, Aralık 1895'ten itibaren Türkçe Meşveret gazetesini ve onun eki olan Fransızca Mechevéret Supplément adlı yayını çıkardı.

Mekteb-î Mülkiye'de tarih hocası olarak ünlenmiş Murat Bey de 1895 sonunda İstanbul'dan kaçarak Paris'e gitti. İstanbul'da çıkardığı Mizan gazetesinde yönetime yönelttiği eleştiriler sonucu gazetesi 1890'da kapatılmış; hazırladığı reform teklifi padişahtan ilgi görmemişti. İstanbul'dan kaçıp geldiği Paris'te Ahmet Rıza Bey'den beklediği ilgiyi göremeyince Londra'ya ve ardından Kahire'ye giden Mizancı Murat Bey, düşüncelerini yaymak üzere Ocak 1896'dan itibaren gazetesi Mizan'ı Kahire'de yayımladı. Anayasanın yürürlüğe konulmasını, İslam dünyasını birleştiren bir meşruti yönetim kurulmasını istiyordu. Yazıları nedeniyle idama mahkûm edildi; İngiliz yönetimi tarafından Mısır'dan çıkarıldı ve tekrar Paris'e geldi. Faaliyetleri ile Jön Türk düşüncesinde ve gruplaşmasında önemli rol oynadı.

1895 yılından itibaren tıbbiyelilerin hapis ve sürgün gibi nedenlerle dağılmasından sonra cemiyetin içinde memur, subay, ulema gibi başka çevrelerden üyeler etkin oldular. 1896 yılında cemiyetin yurt içindeki örgütlenmesinin başında Harbiye Nezareti Levazımatı muhasebe müdürlerinden Hacı Ahmet Bey vardı. Kendisi, darbe yanlısı bir kimseydi. Onun önderliğinde yurt içindeki üyeler, II. Abdülhamid'i devirip yerine V. Murad'ı tahta geçirmeyi planladılar ancak bu plan uygulanamadan ortaya çıktı. Cemiyetin ileri gelenleri Fizan, Trablus, Akka, Bingazi gibi uzak yerlere sürgün edildiler.
Bu olaydan sonra Harp Mektebi cemiyetin yeni merkezi olarak ortaya çıktı. Mekteb-î Harbiye öğrencileri, Askeri Mektepler Nazırı Zeki Paşa'ya bir suikast planlamışken aralarından Giritli Halim'in kendilerini ele vermesi sonucu yakalandılar. Sultan II. Abdülhamid, bir sene önceki darbe girişiminden sonra kendisini garanti altına almak istiyordu. Bu nedenle büyük bir tutuklama operasyonu yapıldı. 630 kişi tutuklandı; içlerinden 78 kişi Şeref Vapuru'na bindirilip Fizan'a gönderildi. 15 Eylül 1897 tarihinde Trablusgarp'a indiklerinde valinin de yardımıyla Fizan'a gitmek yerine orada hapsedildiler. Bu sürgün olayı, tarihe "Şeref Kurbanları" olarak geçmiştir ve II. Abdülhamid'in saltanatındaki en büyük sürgün olayıdır.

II. Abdülhamid'e darbe girişiminden sonra cemiyetin İstanbul merkez teşkilatı çalışamaz hale geldiğinden dolayı İttihatçılar Avrupa'da toplandılar. Merkezleri Paris idi; ancak Osmanlı sarayının baskısıyla cemiyet Paris'ten çıkarıldı ve yayın organları olan Meşveret kapatıldı. Cemiyet önce Brüksel'e taşındı ancak oradan da çıkarıldı.
1896 yılında Paris'te gerçekleşen olağanüstü toplantısında Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. Ahmet Rıza, Paris şubesinin başkanı olarak siyasi faaliyetlerini Dr. Nazım Bey ile birlikte Paris'te sürdürdü. Cemiyetin merkezi ise Cenevre'ye taşındı; Mizancı Murat, Mizan dergisini Cenevre'de çıkarmaya başladı. Abdullah Cevdet ve İshak Sükûti de Cenevre'ye gelerek Osmanlı gazetesini çıkardılar.
Padişah, Avrupa'daki İttihatçıları mücadeleden vazgeçirmek için Serhafiye Ahmed Celaleddin Paşa'yı görevlendirdi. Paşa, 1897 yılı Haziran ayında Paris'e gitti. 10-22 Temmuz 1897 tarihinde Paris'te yayımlanan bir hükûmet bi

İzmir Suikastı, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya 14 Haziran 1926 tarihinde, İzmir'de yapılması planlanan suikast girişimidir. Aralarında eski bakanların, milletvekillerinin ve valilerin de bulunduğu bir grup tarafından planlanmış ancak hayata geçirilmeden engellenmiştir.
Suikastın İzmir'in Kemeraltı semtinde yapılması planlanmıştı. Buradaki kavşakta dönmek için yavaşlayacak olan Mustafa Kemal Paşa'nın otomobiline; Ziya Hurşit Bey'in kaldığı Gaffarzâde Oteli ve Gürcü Yusuf ile Laz İsmail'in bulunduğu otelin altındaki berber dükkânından ateş edilecek ve bomba atılacaktı. Bu sırada yan sokaktaki otomobilde bekleyecek olan Çopur Hilmi ve Giritli Şevki ile birlikte olay yerinden kaçılması ve daha sonra bir motorla Sakız Adası'na geçilmesi planlanmıştı. Ancak 14 Haziran günü İzmir Valisi Kâzım Bey tarafından Mustafa Kemal Paşa'ya çekilen telgraf sonrasında kendisinin İzmir'e seyahatini ertelemesi üzerine plan gün yüzüne çıkarıldı. 15 Haziran 1926'da Giritli Şevki'nin İzmir Valiliğine yazdığı mektupta ise suikastın kimler tarafından düzenleneceği bilgisi yer aldı. Bir müddet sonra dört kişi yakalandı ve suçlarını itiraf ettiler.
Bu olaydan sonra İzmir'e gelen istiklâl mahkemesi heyetince yapılan duruşmalarda, olayın arkasında daha geniş muhalif grupların olduğu belirlendi. İzmir'de 26 Haziran-13 Temmuz günleri arasında yargılanan kırk kişiden, ikisi gıyabında olmak üzere on beşi idamla, biri ise sürgünle cezalandırıldı. Birkaç hafta sonra, 2-26 Ağustos günleri arasında Ankara'da gerçekleştirilen duruşmalarda yargılanan elli yedi kişiden dördü idam, altısı sürgün, ikisi ise hapis cezasına çarptırılırdı. Bu iki aşamada toplam yüz otuz bir sanık hakkında sorgulama yapılırken, bunların otuz dördü yargılamaya gerek kalmadan serbest bırakıldı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun mağlubiyetle ayrıldığı I. Dünya Savaşı'nın ardından, 1918 Kasım'ında düzenlediği kongreyle kendini fesheden İttihat ve Terakki Cemiyetinin üyeleri birkaç gruba bölünmüştü. Bir grup padişahla iş birliğine başlamış, cemiyetin liderlerinden oluşan grup yurt dışına kaçmış, üçüncü grup ise Kurtuluş Savaşı kadrosuna katılmıştı. Son grup da kendi içinde, millî bir devlet kurmaya tamamen taraftar olanlar ve millî hareketin zaferinden sonra eski sistemin yeniden kurulmasını isteyenler olarak ikiye ayrılmaktaydı. 1922'nin Ocak ayında İstanbul'da Kara Kemal Bey tarafından, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yeniden kurulması için çalışmalar yürütülmeye başlandı. 29 Kasım 1922'de İstanbul'da, Kara Kemal Bey'in başkanlığında eski cemiyet üyelerinin katılımıyla gizli bir toplantı gerçekleştirildi. Mustafa Kemal Paşa tarafından, cemiyetin yeniden kurulma faaliyetlerinin önüne geçilmesi amacıyla İstanbul'a gönderilen Kılıç Ali Bey ve Ali İhsan Bey'in Kara Kemal Bey ile yaptığı görüşmeler sonrasında da bu gizli faaliyetlere son verilmedi. 1923 genel seçimleri öncesinde bir makale yayınlayan İttihat ve Terakki Cemiyetine mensup gazeteci ve eski İstanbul milletvekili Hüseyin Cahit Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bu seçimlere katılmayacağını yazmıştı. Feshedilmiş bir parti adına yazılar yayınlayan Hüseyin Cahit Bey, 7 Mayıs 1925 tarihinde Çorum'da müebbet sürgün cezasına çarptırılmış, gazetesi Tanin ise 16 Nisan 1925'te kapatılmıştı.

Merkezî yönetime karşı Şubat 1925'te başlatılan ve 1925 ilkbaharında bastırılan Şeyh Said İsyanı sonrasında, 4 Mart 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu'na dayanılarak muhalif basın susturulmuş, 17 Kasım 1924'te kurulan ve bünyesinde bazı eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerini barındıran Kâzım Karabekir Paşa başkanlığındaki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da "dinî hislere gönderme yaparak isyanı desteklediği" gerekçesiyle 3 Haziran 1925'te kapatılmıştı. Ancak parti milletvekilleri, bağımsız olarak Türkiye Büyük Millet Meclisindeki varlıklarını sürdürmeye devam etti. Partinin kapatılmasının ardından eski İttihat ve Terakki Cemiyetinin Cumhuriyet Halk Fırkası'na katılmayan bazı üyeleri, gizli bir muhalif hareket olarak İstanbul'da bulunmaktaydı.
Diğer taraftan 7 Mayıs 1926'da Ankara'dan ayrılarak ülkenin çeşitli yerlerine trenle ziyaretler düzenlemeye başlayan Mustafa Kemal Paşa, 8 Mayıs'ta Eskişehir ve Afyonkarahisar'dan geçerek Akhisar'a, oradan da Konya'ya vardı. 9 Mayıs'ta Tarsus'a, 10 Mayıs'ta Mersin'e, 16 Mayıs'ta Adana'ya, 18 Mayıs'ta tekrar Konya'ya, 20 Mayıs'ta Bursa'ya, 13 Haziran'da ise Balıkesir'e uğramış; 14 Haziran'da ise İzmir'e geçmeyi planlamıştı.

Balıkesir'de bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa, İzmir Valisi Kâzım (Dirik) Bey tarafından gönderilen ve kendisine karşı İzmir'de suikast düzenleneceği bilgisini içeren bir telgraf aldı. Bu telgrafta bahsi geçen suikast planını ortaya çıkaran mektup, planda görev alan isimlerden biri olan Giritli Şevki adlı bir motorcu tarafından yazılmıştı. Telgraf üzerine 15 Haziran gecesini Balıkesir'de geçirmesinin ardından Mustafa Kemal Paşa, yarım kalan gezisine devam etmek ve yaşananlar hakkında daha detaylı bilgiye sahip olmak için 16 Haziran günü İzmir'e geldi. Diğer taraftan 14 Haziran günü Başbakan İsmet Paşa da, İzmir'den aldığı telgraflarla suikast olayını öğrenmişti. İsmet Paşa'nın istiklâl mahkemesi savcı ve yargıçlarına kendisine gelen telgrafları göstermesinin ardından ilk iş olarak kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin tümünün tutuklanmasına, evlerinin aranmasına ve bulunan belgelerin İzmir'e gönderilmesine karar verildi. İstiklâl Mahkemesi heyeti ise İzmir'e hareket etti ve 17 Haziran günü İzmir'e vardı.
Suikastın öğrenilmesinin ardından telgrafta geçen isimlerin yakalanması için harekete geçen İzmir polisi, ilk olarak Ziya Hurşit Bey'i kaldığı Gaffarzâde Oteli'nde, yatağının altına sakladığı silah ve bombalarla birlikte yakaladı. Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi, Ragıp Paşa Oteli'nde; Sarı Efe Edip Bey ise İstanbul'daki Bristol Oteli'nde tutuklandı. Diğer taraftan istiklâl mahkemesi heyeti Ankara'dan ayrılmadan önce, eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kastamonu milletvekili Halit Bey hariç Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantılarına katılmayı sürdüren tüm eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin ve birtakım eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesinin tutuklanmasına karar vermişti. Tutuklananlar arasında Kurtuluş Savaşı'nda yer alan Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Bekir Sami Bey, Rüştü Paşa, Refet Paşa ile eski maliye bakanı Cavid Bey de vardı. Ancak Başbakan İsmet Paşa, Ankara'da tutuklanan Kâzım Karabekir Paşa'yı, suçluluğuna inanmadığı ve milletvekili dokunulmazlığının böyle bir tutuklamanın önünde bulunduğu gerekçesiyle serbest bıraktırdı. İstiklâl Mahkemesi ile arasında geçen görüşmelerde İsmet Paşa'ya dokunulmazlığın bu olaylarda işe yaramayacağı, gerekirse kendisinin dahi tutuklanabileceği söylendi. Araya Mustafa Kemal Paşa'nın girmesiyle İzmir'e giden İsmet Paşa, mahkemenin sonucunu bekleyeceği yönünde açıklamada bulundu. Suikast girişimi ve faillerin yakalandığı bilgileri, 18 Haziran günü Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan bir bildiri ile kamuoyuna duyuruldu. İstiklâl Mahkemesinin Anadolu Ajansı'na verdiği listeye göre ilk tutuklama dalgasında Ankara, İzmir ve İstanbul'da toplam kırk dokuz kişi tutuklanmıştı. Girişimin kamuoyu tarafından öğrenilmesinin ardından başta İzmir olmak üzere ülkenin farklı yerlerinde çeşitli gösteriler düzenlendi.

Duruşmalar 26 Haziran günü, Elhamra Sineması salonunda başladı. İstiklâl Mahkemesi heyetinin başkanlığını Afyonkarahisar milletvekili Kel Ali yaparken, üyeliklerini Gaziantep milletvekili Kılıç Ali ve Aydın milletvekili Reşit Bey, yedek üyeliğini Rize milletvekili Laz Ali, savcılığını ise Denizli milletvekili Necip Ali Bey yapmaktaydı. Mahkeme üyelerinin dördünün adının Ali olması sebebiyle mahkeme, "Aliler Mahkemesi" olarak da adlandırılmıştı. Zanlılar, doğrudan suikastta görev alanlar, suikastı hazırlayıp kışkırtanlar, suikasta doğrudan katılmayan ancak Türk inkılabına ve Mustafa Kemal Paşa'ya karşı olan eski İttihatçılar ve kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyeleri ve paşalar olmak üzere dört gruba ayrılarak yargılandı.

Yapılan yargılamalar sonucunda, savcı Necip Ali Bey'in hazırladığı iddianamede suikast girişiminin kimler tarafından, nasıl ve ne zaman planlandığı sanıkların ifadelerine göre yer aldı. Bu iddianameye göre suikast ilk önce Ankara'da yapılmak istenmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi I. dönem Lazistan milletvekili olarak görev yapan Ziya Hurşit Bey, hırsızlıktan sabıkalı Laz İsmail ve Gürcü Yusuf'un bu amaç doğrultusunda, İzmit milletvekili Ahmet Şükrü Bey'in maddî yardımlarıyla Ankara'ya hareket ederek buradaki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası genel merkezinde misafir olarak kalmıştı. Daha sonra Ahmet Şükrü Bey'in evinde yapılan konuşmalarda suikastın yeri için önce Eskişehir milletvekili Arif Bey'in Çankaya yolu üzerindeki köşkünün yolu üzerindeki bahçesi ve dolayları, sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi binası ve bakanlar kurulunun toplandığı bina ile Anadolu Kulübü düşünülse de Ziya Hurşit Bey'in kardeşi olan Ordu milletvekili Faik Bey durumdan haberdar olarak kendilerini engelledi. Erzincan milletvekili Sabit Bey'in de kendilerini ihbar ile tehdit etmesi üzerine bu plandan vazgeçildi. Suikastın daha sonra Bursa'da yapılması düşünüldüyse de Laz İsmail dikkat çekmemek için yanına Naciye Nimet isimli bir kadını alarak burada yaptığı incelemeler sonucu şehrin böyle bir plan için uygun olmadığını tespit etti. En sonunda suikastın İzmir'de yapılması kararlaştırıldı. İstanbul'daki Ahmet Şükrü Bey'den gerekli cephane ve parayı alan Ziya Hurşit Bey, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf, 15 Haziran'da Gülcemal vapuruyla İzmir'e geldi ve suikast için gerekli hazırlıkları yapmaya başladı. İzmir'e gelindiğinde Ziya Hurşit Bey Gaffarzâde Oteli'ne, Laz İsmail ile Gürcü Yusuf ise Ragıp Paşa Oteli'ne yerleşti.

Ziya Hurşit Bey'e Ahmet Şükrü Bey tarafından verilen ve Miralay Rasim Bey tarafından imzalanıp Sarı Efe Edip Bey'e hitaben yazılan mektup sayesinde üç suikastçı, Sarı Efe Edip Bey ile tanıştı. Sarı Efe Edip Bey'in çiftli

Şûrâ-yı Ümmet (İngilizce: Council of the [Islamic] Community), 1902'den 1929'a kadar 220 sayı çıkan Jön Türk dergisi, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti yayın organıydı. Bahaeddin Şakir ile Samipaşazade Sezai dergiyi Kahire'de kurdu. İstanbul, Selanik ve Paris'te yayına devam etti. Döneminin bütün kültür sorunları dergide yer aldı.
Günlükten aylığa kadar çeşitli formatlarda yayınlanan dergide Ali Kemal, Ahmet Ferit, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Samipaşazade Sezai yazarlardan başlıcalarıdır.

Şûrâ-yı Ümmet'in kuruluşu, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin Şubat 1902'de Paris'te yaptığı toplantıda kararlaştırıldı. Adı Hoca Kadri Efendi tarafından konulan dergi, ilk olarak aynı yıl 10 Nisan'da iki haftada bir yayımlandı. Kurucuları Ahmet Rıza'nın liderliğindeki İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bir parçasıydı. Kahire'de Türk dergisini çıkaran başka bir İttihatçı grubun temsil ettiği milliyetçi yaklaşıma karşı kapsayıcı bir Osmanlıcı yaklaşımı benimsemişler, Anadolu'nun Türklerin anavatanı olduğu fikrini desteklemişlerdir.
Merkezi Paris'te bulunan ve 1 Temmuz 1907'ye kadar Kahire'de yayımlanan derginin kurucu başyazarı Ahmed Sâib'di. Temmuz 1906'da Ahmed Sâib'in yerine Samipaşazade Sezai başyazar oldu. 15 Ağustos 1906 tarihli 98. sayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin resmi yayın organı haline gelen dergi, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin haber ve duyurularına yer vermeye başladı. Dergide Temmuz 1906'da Duma vekilleri tarafından yayınlanan Vyborg Manifestosu'nun ayrıntılı bir özeti yer aldı. Şûrâ-yı Ümmet, Makedonya da dahil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgelerine gönderildi ve okundu.
1908'deki devrimin ardından Şûrâ-yı Ümmet'in merkezi İstanbul'a taşındı ve Kasım 1908'de gazete olarak yeniden yayın hayatına başladı. İmtiyaz sahibi Bahaeddin Şakir'di ve Samipaşazade Sezai yazı işleri müdürü olarak görev yapmaya devam etti. Ancak Şûrâ-yı Ümmet gazete formatında başarı kazanamadı ve bu nedenle Ekim 1909'da haftalık siyasi, sosyal ve edebi bir dergi olarak yeniden tasarlandı. Bu aşamada İttihat ve Terakki Cemiyeti ile resmî ilişkisi sona eren derginin başyazarlığına Cenâb Şehâbeddîn, yazı kuruluna ise dönemin Maliye Nazırı Mehmed Cavid, Hüseyin Cahit, Mahmud Sadık, Ubeydullah Efendi ve İsmail Hakkı getirilmiştir.
Son sayısı 12 Mayıs 1910'da yayımlanan Şûrâ-yı Ümmet, yayın hayatı boyunca toplam 220 sayı çıkmıştır.

Paris döneminde Rıza Tevfik, Nazım Bey, Ali Haydar Midhat ve Mustafa Hamdi, 1905 yılında Yusuf Akçura, İstanbul'da yayımlandığı dönemde Fatma Aliye, Şûrâ-yı Ümmet'in başlıca yazarları arasındadır.

1948 Türkiye İktisat Kongresi, 22-27 Kasım 1948'de, Ahmet Hamdi Başar (Limancı Hamdi) 'ın kurduğu İstanbul Tüccar Derneği'nin girişimiyle İstanbul, Taksim Belediye Gazinosu'nda yapılmış; irtibat merkezi olarak, Galata Yolcu Salonu'nun 3. katındaki tarihi Liman Lokantası, sabahtan gece yarısına kadar, kongre üyelerinin emrine amade kılınmıştır.
Atatürk'ün 1923 yılında düzenlediği İzmir İktisat Kongresi'nden sonra 2. defa düzenlenen, Cumhuriyetin en önemli ve özellikli kongresidir. 1923 İzmir İktisat Kongresi Atatürk tarafından düzenlenip, ilk Kongre olma özelliğini taşırken; bu defa bu ikinci Kongre halk kuruluşları tarafından, tamamen halkın, İnönü'nün ekonomi politikalarına karşı demokratik bir kalkışma niteliği taşıması daha da büyük bir önem arz etmektedir. Öyle ki, 27 yıllık ilk Cumhuriyet hükûmetinin değişerek, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin ezici çoğunluğuyla iktidara gelmesi, Millî Şef'liğin sona ermesi ve dolaylı olarak da 1960 Darbesi'ne yol açan etkenlerden biri olması özelliğine de sahiptir. Kongreye CHP yönetimi sıcak bakmamıştır.
İnönü Hükûmeti'nin, özel teşebbüse baskıcı ekonomik politikalarına karşı bir tepki olarak düzenlenmiştir. Özetle, Türk sanayici ve iş adamlarının da ülke ekonomisinde söz sahibi olmak istemeleri; Muamele Vergisi gibi sanayileşmeye engel teşkil eden vergilerin kaldırılması veya yeniden gözden geçirilmesi talep edilmektedir. Ülke çapında 1300'den fazla iş insanı ve sanayiciye davetiye gönderilmiş, 1100 kadar katılımcı yurdun her köşesinden gelerek Kongreye katılmıştır.
Kongrenin devamı süresince Galata Yolcu Salonu'nda bir irtibat (bağlantı) bürosu kurulmuş ve bu büro 4 Aralık 1948 Cumartesi akşamına kadar çalışmıştır.
1948 Türkiye İktisat Kongresi'nin kanuni ve idari mesuliyeti İstanbul Tüccar Derneği'ne aittir.
İstanbul Tüccar Derneği Yönetim Kurulu, 29 Haziran 1948 Salı günü yaptığı toplantıda, memleketin güncel iktisadi sorunlarını memleket ölçüsünde bir inceleme ve müzakere (fikir alışverişinde bulunma, oylama) konusu yapmak üzere İstanbul'da bir Türkiye Ticaret ve İktisat Kongresi akdini kabul ve bu hususta (konuda) hazırlanan yönetmeliği onaylayarak, Kongrenin düzenlenme ve idaresi için İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası, Bölge Sanayi Birliği, Türkiye İktisatçılar Derneğiyle İstanbul Tüccar Derneği temsilcilerinden müteşekkil bir Tertip Komitesi oluşturulmasını karar altına almıştır.
Bu karar üzerine kurulan Tertip Komitesi, ilk toplantısını 3 Ağustos 1948 Salı günü saat 17:00'de İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası'nda yapmış ve Kongre Yönetmeliğini onaylama ve gündemini tespit ederek faaliyete başlamıştır.
Kongrenin toplanmasını ve idaresini sağlamak için İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası, İstanbul Bölge Sanayi Birliği, Türkiye İktisatçılar Derneği ve İstanbul Tüccar Derneği'nden yollanmış üçer temsilci ile Türk Ekonomi Kurumu'nun temsilcilerinden oluşan bir Tertip Komitesi (düzenleme alt kurulu) oluşturulmuştur.
Kongreye; zamanın milletvekilleri, devlet teşekkülleri mensupları (kamu kuruluşları yetkilileri), profesör ve akademisyenler, gazeteciler, tüccarlar, sanayiciler ve iş adamları katılmışlardır.
Basın, Kongre görüşmelerini uzun süre gündemde tutmuştur.

a) Devletçilik ve devlet müdahalesi,
b) Dış ticaret rejimi,
c) Vergi reformu
bakımlarından incelenmesidir.

Tertip Komitesi Başkanı İzzet Akosman,
İstanbul Tüccar Derneği Genel Sekreteri Ahmet Hamdi Başar,
İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası adına Hüsnü Arsan,
İstanbul Bölgesi Sanayi Birliği adına Dr. Cudi Birtek,
Türkiye İktisatçılar Derneği adına Prof.Refii Suvla,
Türk Ekonomi Kurumu adına Prof.Mehmet Muhlis Ete
tarafından yapılmıştır.

Başkan: İzzet Akosman İstanbul Tüccar Derneği Başkanı
Başkan Vekili: Hüsnü Arsan İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası
İdare Hey'eti Azasından

Başkan Vekili: Cudi Birkek İstanbul Sanayi Birliği Başkanı
Başkan Vekili: Prof. R. Şükrü Sulva Türkiye İktisatçılarDerneği Başkanı
Başkan Vekili: Prof. Muhlis Ete Türk Ekonomi Kurumu Başkanı
Aza: Bedri Nedim Göknil İstanbul Tüccar Derneğinden
Aza: Muhlis Erdener İstanbul Tüccar Derneğinden
Aza: Hüsnü Himmetoğlu Sanayi Birliğinden
Aza: Halid Güleryüz Sanayi Birliğinden
Aza: Prof. Reşat Nalbantoğlu Türkiye İktisatçılar Derneğinden
Aza: Neumark Türkiye İktisatçılar Derneğinden
Kongre Genel Sekreteri: Ahmet Hamdi Başar

Başkan: İzzet Akosman İstanbul Tüccar Derneği Başkanı
Başkan Vekili: Hüsnü Ersan İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası
İdare Heyeti Azasından

Başkan Vekili: Salahattin Sanver İzmir Tic.ve San.Odası Başkanı
Başkan Vekili: Mümtaz Yağcıoğlu Ankara Tic.ve San.Od.İkinci Bşk.
Başkan Vekili: Prof. R. Şükrü Sulva Türkiye İkt.Derneği Başkanı
Başkan Vekili: Kazım Taşkent Türkiye Ekonomi Kurumundan
Katipler:

Nafiz Tekinkaya
Nejat Muhsinoğlu
Fevzi Kızıklı
Nuri Erkanlı
Ali Eral
Mahmut Tekin
Nuri Günay
Osman Kibar
Kemal Tosun
Baki Canlısoy
Osman Nebioğlu
Mustafa Elmalı

Kongrenin, İzmir'de 1923'te toplanan Tarihî İktisat Kongresinden sonra, bu ismi taşıyan ilk İktisat Kongresi oluşu,
Tamamen hususi inisiyatif ile toplanışı,
İktisadın nazariyatıyla (teorisiyle) meşgul olan kurumlarla, tatbikatıyla (uygulamasıyla) uğraşan dernek ve teşekküllerin (kuruluşların) işbirliği yaparak vücuda getirilmiş (meydana getirilmiş) olması,
Kongreye, iktisatla alakadar (ilgili) hususi (özel) ve resmi, şahıs ve müesseselerin (kurumların) davet edilmiş ve her birine tebliğ yapma ve konuşma hakkı verilmiş olması,
Kongrenin siyasi bir karakter taşımamasıdır.

TBMM Kütüphanesi 20 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 5 Mayıs 2004 İzmir İktisat Kongresindeki konuşması22 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi (Son erişim: 30 Haziran 2015)

24 Ocak kararları, 43. Türkiye Hükûmeti (Kerhen  Milliyetçi Cephe Hükûmeti) tarafından 24 Ocak 1980 tarihinde ekonomik literatüre geçen ve yapısal dönüşümleri içeren bir program. Süleyman Demirel, 1979 yılında Başbakanlık müsteşarlığında göreve getirdiği Turgut Özal'a yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevi vermiş ve bu program kısa sürede hazırlanmıştı. 24 Ocak 1980'de kamuoyuna açıklandı.

Ekonomik olarak yaşanan istikrarsızlığı gidermek amacıyla, üretimin azalması ve karaborsacılığın oluşması gibi nedenlerin ortadan kaldırılması için kamu harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru gibi ekonomik önlemler alınması kararlaştırılmıştır. 24 Ocak kararları ile 1980 öncesi dönemde uygulanan ithal ikameci büyüme stratejisi terk edilerek, dışa açık büyüme stratejisi uygulamaya konulmuş ve büyüme stratejisi, temel olarak, verimlilikte artış sağlamayı ve iktisadın rekabet gücünü artırmayı amaçlamıştır. Bu çerçevede, piyasa ekonomisinin kurumsallaşması yönünde adımlar atılmıştır.

24 Ocak kararlarının ana hatları şu şekildedir:

%32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş,
Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT'lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış,
Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış,
Dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmış,
Yurt dışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiş,
İthalat kademeli olarak liberalize edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.

24 Ocak kararları ile 12 Eylül Darbesi arasındaki neden-sonuç ilişkisi üzerine çok sayıda yorum yapıldı. Bazı yorumcular 12 Eylül darbesinin 24 Ocak kararlarını rahat uygulamak için yapıldığını, demokratik koşullarda uygulanması mümkün olmayan sert ekonomik tedbirlerin askerî idare altında uygulanabilmesi için darbenin gerçekleştirildiğini öne sürdüler.
Kenan Evren ise 12 Eylül darbesinin 24 Ocak kararlarını uygulamak için değil, anarşiyi bitirmek için yapıldığını, ancak askerî yönetimin de kararları uygulamayı mümkün kıldığını belirtmiştir.

Birinci Beş Yıllık Plan (Rusça:  I пятилетний план, первая пятилетка, Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreteri Josef Stalin yönetimi döneminde 1928-1932 yılları arasında gerçekleştirilen  ekonomik hedefler listesi. Plan, tek ülkede sosyalizm kuramı gereği Sovyetler Birliği ekonomisine atılım yaptırmayı amaçladı.

Plan gereği 1929 yılında binlerce dönüm araziyi kapsayan kolhozlarla birlikte kolektif tarım sistemi yaratıldı. Kolektif çiftliklerin kurulması aslında kulak sınıfını yok etti. Uygulanmada köylüler kamuya ait traktörleri kendi arazilerinde de kullandı. Bu dönem boyunca genel makine ve traktör istasyonları kuruldu ve köylüler arazilerini kolhoz çiftçiliği yapmak için uğraştı. Köylülerin araziden yiyecek satmasına da izin verildi.
Planın asıl olarak sanayileşmeye dayanması nedeniyle, bu değişimler önemli kültürel değişikliklerle birlikte gerçekleşmeliydi. Bu yeni sosyal yapı ortaya çıktığında, çatışmalar nüfusun çoğunluğunda meydana geldi. Örneğin Türkmenistan SSC'deki Sovyet üretim politikası pamuktan gıda ürünlerine kaydı. Böyle bir değişiklik, bu düzenlemeden önce var olan bir topluluk içinde bir huzursuzluk yarattı ve 1928-1932 yılları arasında Türkmen göçebeleri ve köylüler, pasif direnç gibi yöntemlerle bu tür politikalar üzerinde anlaşmadıklarını açıkladılar.

Dünya Ekonomik Bunalımı'nın Türkiye tarımına olumsuz etkileri ve bunun sonucu köylünün daha da yoksullaşması devleti tarımda yeni arayışlara itmişti. 1931 yılında Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti tarafından ülkenin tarımsal sorunlarını ortaya koymak ve bu sorunlara çözüm yolları önermek amacıyla l. Ziraat Kongresi toplandı. 5 Ocak 1931'de toplanan l. Ziraat Kongresi'nin hazırlıklarına 1930 yılının Eylül ayında başlandı. Ziraat Odaları tarafından tarafından seçilerek, kongreye gönderilen üyelerin yol ve Ankara'daki harcamalarının Özel İdarelerce karşılanması için İktisat Vekaleti'nden Ziraat Müdürlükleri'ne emir gönderildi.

İstihsal şartları
Zirai kredi
Zirai vergiler
Fiyat teşekkülü
Satış teamülleri
Standart ve ambalaj meseleleri
Zirai teşekküller
Zirai asayiş
Zirai tahsil ve zirai neşriyat
Nakliye tarifeleri
lktisadi yollar
Muafiyetler ve teşvikler
Zirai kanunlar
Hayvancılık
Umumi meseleler

Bretton Woods Anlaşması, Temmuz 1944'te ABD'nin New Hampshire eyaletinin küçük bir beldesi olan Bretton Woods'da toplanan Birleşmiş Milletler para ve finans konferansında imzalanan "Uluslararası Para Anlaşması"nın bir diğer adıdır. II. Dünya Savaşı sonrasında kambiyo kurlarının dünya ticaretini geliştirici bir sisteme göre saptanması için yeni yöntemler aranmış ve bu çalışmalar sonucunda Bretton Woods Anlaşması ile uluslararası ödemelerde kullanılacak yeni bir sistem geliştirilmiştir. Doğu Bloku ülkeleri dışındaki 44 ülkeden 730 delegenin katıldığı bu anlaşma ile katılan ülke paraları için sabit kur esası benimsenmiş ve anlaşmaya katılan her ülkenin parasının değerinin, dolar esas alınarak saptanması kabul edilmiştir.
Uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen bu anlaşma, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kurulmasına karar vermiştir. Bu kurumlar, 1946'da, yeterli sayıda ülke anlaşmayı imzalayınca faaliyete geçmiştir.
Bretton Woods anlaşmasıyla ortaya çıkan yeni uluslararası para sisteminin özellikleri şöyledir:

Anlaşmaya katılan ve parasını altına dönüştürülebilir yapmayı kabul eden her ülkenin parasının değeri dolara göre saptanmıştır. dolar altın ile dönüştürülebilirliğini koruyan tek ulusal para olarak kalmıştır. Anlaşma ile 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gram altın olarak belirlenmiş ve ABD dış talep olduğunda doları bu parite'si üzerinden altına çevirmeyi kabul etmiştir.
Anlaşma, ancak çok özel ve düzeltilmesi olanaksız parasal dengesizliklerde herhangi bir ülkeye, parasının dolara karşısındaki değerini değiştirme olanağı tanımaktadır. Bu tür düzeltmeler için öngörülmüş olan devalüasyon ve revalüasyon oranları en çok %10 dur. Ancak söz konusu ekonominin yapısından doğan dengesizlikler nedeni ile ayarlama ile yapılacak değişiklik %10'u aşacaksa, bu takdirde IMF'nin izni gerekecektir.
Bretton Woods'la getirilen bu sistem ancak 1971 yılına kadar devam edebilmiştir. ABD, içinde bulunduğu ekonomik güçlükler nedeniyle 1971 yılında doların altına dönüştürülebilirliğini kaldırmıştır. ABD'yi buna iten zorunluluklar, dış ticaretinin büyük boyutlara varan açıklar vermesi ile borçlu ülkeler arasına girmesi olmuştur.
Doların devalüe edilmesi ve altına dönüştürülebilirliğinin kaldırılmasıyla ortaya çıkan uluslararası para krizi, Bretton Woods ile getirilmiş olan altın döviz standardı sisteminin sonu olmuştur. Bu sistemin yerine, üzerinde 1963 yılından beri çalışmaların sürdürüldüğü Özel Çekme Hakları (Special Drawing Rights – SDR) sistemi yürürlüğe girmiştir.
IMF tarafından ilk kez 1970 yılında uygulanmaya koyulan bu sistemde, kuruluş uluslararası bir merkez bankası gibi düşünülmüş, bu kuruluşun hesapları ve açacağı krediler SDR cinsinden ifade edilmeye başlanmıştır. Bu yönüyle SDR, hem bir uluslararası para birimi, hem de bir kredi türü olmuştur.
Uluslararası para birimi olarak SDR'nin değeri ilk yıllarda Bretton Woods sisteminde olduğu gibi 0.88867 gram saf altınla ifade edilmiştir. Benimsenen bu değerlendirme tekniğine göre SDR'nin altın değeri sabit kabul edildiğinden SDR'ye "kâğıt altın" da denilmiştir. Ancak çeşitli paraların altın karşısında değer kaybetmesi SDR'nin değerini giderek arttırmış ve 1974 yılından itibaren SDR'nin altınla ilişkisi tamamen kesilerek "sepet tekniği" adı verilen yeni bir değerlendirme şekli geliştirilmiştir. IMF tarafından geliştirilen bu teknikte, SDR'nin değeri gelişmiş batılı 16 ülkenin paralarının belirli oranlarda birleşmesiyle hesaplanmaya başlamıştır.
1981 yılından itibaren SDR'nin yapısı basitleştirilmiş ve değeri Amerikan doları, Japon yeni, Batı Alman markı, İngiliz sterlini ve Fransız frangı'ndan oluşan beşli bir sepete bağlanmıştır.
SDR sisteminin uygulanması ile IMF'ye üye ülkeler ödemeler bilançosu açıklarını kapatmak veya döviz ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, IMF'nin diğer kaynaklarına ek olarak, kendilerine tanınan belirli SDR kotaları çerçevesinde IMF'den kredi alabilmektedirler. Kotalar, her üye ülkenin millî geliri, döviz rezervi, dış ticaret dengesi ve diğer ekonomik göstergeleri dikkate alınarak saptanmaktadır. Üye ülkeler kotalarının %25'ini altın, %75'ini de millî paraları cinsinden IMF'de bulundurmakta ve buna karşılık gerektiğinde belirli sınırlar içinde kredi kullanmaktadırlar.
Halen bir uluslararası para birimi olarak sadece devletler ve Merkez Bankaları arasında kullanılan SDR'nin ticaret ve bankacılık işlemlerinde kullanılması amacıyla çalışmalar sürdürülmektedir.
Ancak uluslararası alanda SDR'nin yaygınlaştırılması çabaları etkili olamamaktadır. Nitekim günümüzde gelişmiş ülkeler genellikle paralarını dalgalanmaya bırakırlarken, gelişmekte olan ülkeler güçlü bir paraya bağlı kalmayı ve uluslararası para piyasalarındaki gelişmeleri yakından izleyerek paralarını sık sık ayarlamayı benimsemektedirler. Öte yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye ülkeler 1979 yılından itibaren Avrupa Para Sistemi'ne geçmiş bulunmaktadırlar. Bu gelişmelere rağmen, günümüzde yeni bir uluslararası para sistemi kurulması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir.
II. Dünya Savaşı sırasında Temmuz 1944'te ABD'nin küçük bir kasabası olan Bretton Woods'da toplanan Birleşmiş Milletler Para ve Finans konferansında ortaya çıkan iktisadi sistemdir. Bu konferansa 44 ülkenin temsilcileri katılmıştır ve bu konferansa gelen devletlerin yarısından fazlası az gelişmekte olan ülkelerdir. Ayrıca Romanya dışındaki sosyalist ülkeler fona üye olmamış ve sistemin dışında kalmışlardır. Aynı zamanda Bretton Woods sisteminin kurulma sebeplerinden biri olan 1929 yılında yaşanan ekonomik buhran ve hemen ardından gelen dünya savaşı ile ekonomisi dibe vuran ülkeler, uluslararası alanda yaşanan para değişiminin duraksama noktasına gelişi ve savaş sebebiyle ülkeler arası alım satım ticaretinin durması, uluslararası alanda tekrar parasal döngünün düzelmesi ve ekonomik istikrarın sağlanması için böyle bir sistemin kurulması amaçlandı.
Bretton Woods uluslararası para idare sistemi, dünyanın önde gelen devletleri arasındaki ticari ve finansal işlemlerde uyulması gereken kuralları belirler. Bu sistem, dünya tarihinde ilk kez, bağımsız ulus-devletlerin kendi aralarında ortak bir parasal düzen üzerinde anlaşmaları sonucunda uygulamaya konulmuştur. Bretton Woods sistemi hem ekonomik hem de siyasi yönden gelişmiş ülkelerin liderliğinde İkinci dünya savaşından yıkılan ve harap olan Avrupa'nın tekrar kalkınmasını sağlamak için yapılan ve savaş sonrası talan edilmiş bitik halde olan dünya ekonomisini yeniden ayağa kaldırmak ve canlandırmak ve ülkelerin paralarını teminat altına almak için kurulmuştur. En büyük gayesi dünya ticaretindeki engellerin yok olmasını biten ekonomilerin tekrar canlandırılıp ekonomiyi savaşın olmadığı anlardaki gibi istikrarlı olmasını sağlayacak şekilde uluslararası ve bir dünya parasal sistemin kurulması yönünde ülkelere destek olmak için kurulmuştur.
Uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen bu anlaşma, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kurulmasına karar vermiştir. Bu kurumlar, 1946'da, yeterli sayıda ülke anlaşmayı imzalayınca faaliyete geçmiştir. Bretton Woods sistemi faaliyete geçince artık tüm dünyaya faydası olacak şekilde ayarlanmış ve dünya ekonomisinin ihtiyaçlarını giderecek şekilde ortaya çıkmıştır. Bu sistem savaş sonrası yıkılan ülke ekonomilerini kalkındırmak ve bu ülkeleri uluslararası ekonomiye katkı sağlayacak şekilde monte etmek ve dünyadaki para ticaretinin döngüsünü savaş olmamış gibi sağlamaktır.
Bu sistemin getirilmesini isteyen ABD'nin önerilerini ünlü ekonomist Harry Dexter White sunmuştur. John Maynard Keynes ise İngiliz ekibinin başındadır. Bu konferansta altına dönüştürülebilen tek para biriminin dolar olmasına, diğer para birimlerinin değerlerinin de dolara göre ayarlanmasına karar verilmiştir
Tüm para birimlerinin dolara endeksli olması zamanla piyasalarda gerilim yaratmış ve 1971'de ABD'nin doları altına endekslemekten vazgeçtiğini açıklamasıyla sistem çökmüştür. Ortaya çıkan bu krizin en önemli sebebi ABD dışındaki ülkelerde dolar miktarının artması ve bu sebeple doların değerinin düşmesidir. Bretton Woods sisteminin temel amaçlarından biri Amerika Birleşik Devletlerinin dünyadaki para akışını düzenlemek ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yıkılan harap olan Avrupa'nın para olarak kendisine bağlı olmasını amaçlamıştır. Ayrıca Bretton Woods sistemi İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkelere yaptığı parasal yardımlarla ülkelere aynı sabit kurdan para ile dağıtımın olması, birçok ülkenin bu sistemin içinde yer almasıyla birlikte bir nevi dünyanın küreselleşmesine önayak olmuştur.
Bretton Woods sisteminde iki plandan söz edilmiştir. Bunlardan birincisi olan İstikrar Fonudur. Bu fona göre uluslararası ticareti düzenleme yaparak ödemeler dengesinin sorunlarını gidermek ve uluslararası para ve kredi akışını düzenlemesi amaçlanmıştır. Bir diğer plan ise Keynes Planıdır bu planda öngörülen ise Dünya Ticaret Bankası'nın kurulması amaçlanmıştır. Bu planda amaçlanan ise dünya bankası olarak 'Bancon' adı verilen uluslararası rezerv ile çalışacaktı.
Bu iki plandan Keynes Planı daha çok ilgi görse de artık İngiltere'nin dünya ekonomisine tek başına yön veremeyecek kadar güçlü olamaması nedeniyle hayata geçmemiştir. Keynes planının asıl amacı ise Kriling Birliğinin kurulmasıdır. Uluslararası tahsilatlarda MB rolünü üstlenecek olan birlik 'BANCOR' ile kendi para birimini ortaya çıkararak dış borçlar sisteme üye ülkelerin aralarında yer değiştirmiş olacaklardır. İngiltere İkinci Dünya Savaşı'nda tahrip olup ekonomisinde ciddi hasarlar alması sonucu artık yeni bir lider olan Amerika'nın amaçladığı ve savunduğu plan olan İstikrar fonu kabul edilmiştir. Böylelikle artık Amerika dünyada tek güç olarak yükselmiş ekonomik gücünü de kullanarak yükselen güç olarak dünyaya egemen olmaya başlamıştır. ABD'nin öneresi olan White Planı ise uluslararası bir değer taşıyan paraların ortak para birimlerini oluşturulması sorunlarını çözmeyi amaçlar ve dünya para sisteminde altının esas alınmasını öngören ve kabul edilen plandır.
Bretton Woods sis

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu (kısaca Buğdayı Koruma Karşılığı Kanunu olarak da bilinen), 
buğday fiyatlarının istikrarlı bir düzeyde tutulması, Ziraat Bankası'nın yaptığı buğday alım ve satımı işlemlerinde meydana gelebilecek zararların giderilmesi ve silo ve ambar yapımı için gerekli finansmanın sağlanabilmesi amacıyla TBMM'den 1934 yılında çıkarılan yasa.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu bir buğday tüketim vergisi olduğu için buğdayın büyük miktarlarda işlenerek tüketildiği un fabrikalarında, vals ve elek sistemi olan değirmenlerde üretilen veya yabancı ülkelerden getirilen her türlü buğday ve çavdar ürünleri, Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'ne tabi tutulmuştur.
Fabrika sayılmayan valssiz ve eleksiz değirmenlerde temel gıda ihtiyaçları için üretilen ve satışa sunulmayan bütün unlar ve un ürünleri Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nden muaf tutulmuştur.
Vergiye tabi ürünler: 

a) Her nevi buğday unu,
b) Çavdar unu,
c) Buğday ve çavdar unundan yapılan şehriye, bisküvi ve irmik.
Mısır, arpa ve yulaf unları, buğday ve çavdar ile karıştırılmadıkları sürece, Buğdayı Koruma Kanunu Vergisi'ne tabi değillerdir. Ancak buğday ve çavdar ile arpa ve mısır karıştırılarak un yapılırsa, buğday ve çavdar unu gibi vergi işlemine tabi tutulmuştur.

Buğday Koruma Karşılığı Vergisi'nin, vergi mükellefi, un fabrikası ve değirmenden un satın alan veya buğdayını un yaptıran fabrika ve değirmen müşterileridir.
Bu müşteriler;

a. Ekmek üretmek için fabrika ve değirmenlerden un satın alan veya fabrikaya buğdayını getirerek un haline getiren fırıncı ve diğer özel ve tüzel kişiler,
b. Ticarî amaçla kendi buğdayını fabrika veya değirmene getirip un yapan üretici çiftçi,
c. Fabrika ve değirmene un yaptırıp satmak için buğday getiren tüccar,
d. Satın aldığı buğdayı un yapıp satan un fabrikası ve değirmen sahipleri,
e. Kendi ihtiyacı için un fabrikası değirmenlerde buğdayını öğütüp un yapan şehir ve kasaba halkı.
Buğday Koruma Karşılığı Vergisi mükellefleri şehir ve kasabada yaşayan un tüketicisi halktır. Bu yasayla hedeflenen buğday üreticileri olmayıp, buğday ürünlerini tüketen kesimlerden buğdayı korumak için alınan bir tüketim vergisidir.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nin matrahı, buğday ve çavdar ürünlerinden fabrika ve değirmenler tarafından üretilen ve standart haline getirilen 72 kilogramlık birinci unlar için çuval başına 150 kuruş, ikinci ve diğer kalitedeki unlar için ise yine 72 kilogram üzerinden 100 kuruş olarak tahakkuk ettirilirdi. Makarna, irmik ve bisküvilerin vergi oranı kilo başına 2 kuruş olarak belirlenmiştir.
Buğday Koruma Karşılığı Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 1 Haziran 1934 tarihini takip eden iki ay içerisinde un çuvalları 72 kilogram ile standart hale getirilmişti. Un çuvalları bu miktardan az da olsa 72 kilogram üzerinden işlem göreceği ilgili kanunun 4. maddesinde belirtilmektedir.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi, üretilen unların fabrika ve değirmenlerden çıkarıldığı sırada 72 kilogramlık çuvalların üzerinden ve diğer un ürünü mamullerin yine imal edildikleri yerlerden çıkarılan sandık, kutu ve paket üzerinden tahakkuk ettirilirdi.
Buğday Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu'nun 3. Maddesi 22.12.1934 tarih ve 2643 sayılı kanunla değiştirilerek bütün fırın ve un mamulü kullanan müesseselere vergisi ödenmiş un kullanma mecburiyeti getirmiştir. Bu yasaya uymayanların Türk Ceza Kanunu'nun 36. maddesi gereğince ürünlerine el konacak ve vergi tutarları beş kat olarak alınacaktı".

Türkiye'de üretilen ve ihraç edilen unlar Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nden tamamen muaf tutulmuştur.
İthal edilen buğdaydan ithal edildiği dönemde vergi alınmayıp buğdayın fabrika ve değirmenlerde öğütülüp un ve un mamulleri haline gelince kanunda belirtildiği şekil ve yöntemle Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi alınıyordu.
İthal edilen unlar ise gümrük beyannamelerinde gösterilen miktar ve kalitesine göre kanunda belirtilen 72 kilogramlık çuval ve birinci kalite esası üzerinden kilo başına 15 kuruş vergi işlemi yapılarak yurt içindeki fabrika ve değirmenlerdeki gibi kurşun mühürle mühürlenerek satışa sunulurdu.

a) Mısır, arpa, yulaf ürünleri ülke içerisinde üretilsin veya ithal edilsin, her iki durumda da vergiden muaf tutulmuşlardı.
b) Pide, simit, börek, pasta ve diğer unlu mamuller hiçbir şekilde ve şartta vergiye tabi değillerdi.
c) Vergi kanununun yürürlüğe girdiği dönem olan 1 Haziran 1934 tarihinden önce yurt içinde üretilen ve satılmakta olan mamuller (makarna, bisküvi, şehriye) vergiye tabi değillerdi.
d) Türkiye'de üretilip ihraç edilen un ve unlu mamullerden vergi alınmazdı.
e) Yolculuk esnasında bulundurulan küçük miktarlardaki unlu mamulleri (bisküvi, vs.) vergiye tabi değildir.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu'nun 9. maddesi, kanuna uymayan özel ve tüzel kişilere uygulanacak cezaları belirtmektedir.
Buna göre;

a. Vergi kanununa göre tutulması gereken defterleri tutmayan, tasdik ettirmeyen veya bazı işlemleri deftere geçirmeyen fabrika ve değirmen sahip, müdür ve sorumlu yöneticilerine suçun işlendiği döneme ait vergi resen takdir edilerek bir kat fazlası hemen tahsil edilir. Ayrıca 100 liradan 1000 liraya kadar para cezası verilir.
b. Vergi defterlerini veya makbuzları tahrif edenler hakkında iki aydan 3 yıla kadar hapis cezası verilerek bu suçtan kaynaklanan vergi miktarı iki kat olarak hemen tahsil edilir.
Vergi defterlerini kısmen veya tamamen imha edenler üç aydan beş seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar. Bu döneme ait vergiler resen takdir edilerek üç kat fazlası ile hemen tahsil edilir.

c. Fabrika, değirmen ve imalathanelerden satışa sunulan ürünlerin kurşun mühürsüz veya vergi pulsuz çıkarılması halinde bu ürünlerin sahipleri hakkında bir aydan bir seneye kadar hapis cezası uygulanarak kaçak mal işlemi gören ürünlere hükümetçe el konulur.
Kurşun mühürsüz ve vergi pulsuz un ve unlu mamulleri satan, satın alan veya köyden kasabaya, kasabadan kasabaya veya şehirlere nakliyesini yapanlar bu ürünlerin vergisini ortak şekilde ve üç katı olarak hemen öderler ve ürünlerine de el konulur.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi ile amaçlanan; buğday fiyatlarını korumak, buğday üreticisi çiftçilerin üretimlerini kıymetlendirerek çiftçileri malî açıdan korumak ve ürünün iyi olmadığı dönem ve yörelerde ürün fiyatlarının büyük oranda yükselmesine engel olmaktır.
Bu bakımdan Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nin kapsamı kasaba ve şehir halkının buğdaylarını işleyen fabrika ve değirmenler olup, üretici çiftçiler hiçbir şekilde vergi kapsamına girmemektedirler.
Köyde kurulu bulunan valssiz ve eleksiz değirmenler kasaba ve şehir halkının buğdayını işlemediği sürece vergiye tabi değildir. Ancak bu değirmenler vergiye tabi ürün öğüttükleri takdirde yalnız aidat memuru bulunduracaktır.
Yalnız valslı veya yalnız elekli olan değirmenler kasaba ve şehir içinde veya dışında olsun muhafaza memuru bulundurmak zorundaydılar.
Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nden muaf olmak için bazı kasaba ve şehirlerde valsli ve elekli değirmenlerin, vals ve elek sistemini kaldırmaya başlamaları üzerine Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu'nun 22-12-1934 tarih ve 2643 sayılı kanunla kabul edilen değişik 5. maddesi ile, Türkiye'de yeni yapılacak her türlü büyüklükte ve teknikteki un fabrikaları ve değirmenlerinin açılması ve mevcut fabrika ve değirmenlerde tamir mahiyetinde olmayan tadilatlar ve ilaveler hükûmetin iznine tabi tutuluyordu.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu gereğince verginin tahsil sistemi ürünün üretilip pazara arz edildiği aşamada tahakkuk ve tahsil edilmesinden dolayı vergi kaçaklarını önlemek için verginin tahakkuk ettiği bütün fabrika ve değirmenlere muhafaza memur ve bekçi bulundurulması yoluna gidilmiştir.
Maliye Vekaleti'nin 30 Temmuz 1934 tarih ve seri no 11 sayılı yazısı ile Kontrol Memurluğu ve Baş Kontrolörlük kadroları ihdas edilmiştir. Bu kadroda görevli memurlar, mahallin mal memurunun teklifi ile valiler tarafından atanacak ve mahallin en büyük mülki memurunun başkanlığında oluşturulan komisyon tarafından belirtilen görev yerlerine gönderileceklerdi.

II. Dünya Savaşı konjonktüründe devletin hububat ürününe ilk el koyma döneminin başlangıcı olan Haziran 1941 yılını takip eden 24 Kanunuevvel 1941 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi 4159 sayılı Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nin Kaldırılmasına Dair Kanun'u kabul ederek, 2466 değişik 2643, 2820 ve 3767 sayılı Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunlarını yürürlükten kaldırmıştır.
Bu kanun kabul edildiği tarihten itibaren tahakkuk etmiş, ancak tahsil edilmemiş vergilerin tahsil edilmesine ve bu tarihe kadar tahakkuk ettirilmesi gereken, ancak tahakkuk işlemleri yapılmayan vergilerin de tahakkuk ettirilerek tahsil edilmesi hükmünü getirmiştir. Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi'nin tahsil edilmesi için Maliye Vekaleti'ne bağlı olarak ihdas edilen Buğdayı Koruma Teşkilatı kadroları da bu kanunla kaldırılmıştır.

Hükümetçe Ziraat Bankası'na Mubayaa Ettirilecek Buğday Hakkında Kanun
Devletçilik

Türkiye Halk Bankası AŞ, kısaca Halkbank, Halk Bankası ve Halk Sandıkları Kanunu kapsamında küçük ve orta büyüklükteki esnaf ve sanayiciye kolay ve ucuz kredi vermek amacıyla kurulan ve 23 Mayıs 1938'de faaliyete geçen bir kamu bankasıdır. 2025'in sonu itibarıyla 4,3 trilyon Türk Lirası aktif büyüklüğü ile Türkiye'nin en büyük 3. kamu bankası.
24 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan kararname ile devlete ait %51,11 hissenin Türkiye Varlık Fonu'na devredilmesi kararlaştırılmıştır.

Türkiye Halk Bankası 8 Haziran 1933 tarihli ve 2284 sayılı “Halk Bankası ve Halk Sandıkları Kanunu” kapsamında kuruldu ve 23 Mayıs 1938 tarihinde faaliyete geçti.
Türkiye Halk Bankası'nın kurulmasının temelinde Mustafa Kemal Atatürk'ün “Küçük esnafa ve büyük sanayi erbabına muhtaç oldukları kredileri kolayca ucuza verecek bir teşekkül vücuda getirmek ve kredinin normal şartlar altında ucuzlatılmasına çalışmak da çok lazımdır.” ile “Siz sanatkârların ufak dükkânları yerine muhteşem fabrikalar yapıldığını gördüğüm gün, mutluluğum en yüksek derecesini bulacaktır.” şeklindeki sözleri yer almaktadır.

Halk Yatırım Menkul Değerler A.Ş., Türkiye finans sektöründe faaliyet gösteren bir yatırım kuruluşudur. Şirket, 2 Eylül 1997 tarihinde yürürlükteki Sermaye Piyasası Kanunu hükümleri uyarınca yatırım hizmetleri, faaliyetleri ve yan hizmetleri sunmak amacıyla kurulmuştur.
Türkiye Halk Bankası A.Ş.'nin bir bağlı ortaklığı olan Halk Yatırım, faaliyetlerini banka ile tam bir uyum içinde sürdürmektedir. Şirket, başlıca şu illerde fiziksel şubeleriyle hizmet vermektedir: İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Bursa, Denizli ve Samsun. Bunun yanı sıra, Türkiye Halk Bankası ile imzalanan emir iletim sözleşmesi kapsamında, 1.000'den fazla Halkbank şubesi ve etkin alternatif dağıtım kanalları aracılığıyla geniş bir erişim ağına sahip olarak aracılık faaliyetlerini devam ettirmektedir.

Sermaye Piyasası Kurulunun Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına ilişkin düzenlemelerinde yazılı amaç ve konularla iştigal etmek ve esas olarak gayrimenkullere, gayrimenkul projelerine, gayrimenkule dayalı haklara ve sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak üzere 2010 yılında Halkbank bünyesinde kurulmuş şirkettir.

Resmî site

Hükûmetçe Ziraat Bankası'na Mubayaa Ettirilecek Buğday Hakkında Kanun (kısaca Buğday Koruma Kanunu, Buğday Kanunu olarak da bilinen), buğday fiyatlarını korumak, düzenlemek ve buğday üreticisini korumak amacıyla Türkiye'nde 1932 yılında yürürlüğe giren yasa.
Ziraat Bankası, buğdayı doğrudan üreticilerden belli bir taban fiyat ile satın almak, depo etmek, iç ve dış piyasalara satmakla görevlendirildi. Bu uygulama ile bankanın yılda 1 milyon TL zarar edeceği ve zararın Ziraat Bankası tarafından karşılanacağı kabul edildi. Silo ve ambar yapımına başlandı. Uygulama, Toprak Mahsulleri Ofisi'nin 13 Temmuz 1938 tarihinde kuruluşuna kadar devam etti. Alım politikası yıllık kararnamelerle hükûmet tarafından belirlendi. İlk kararnameyle birlikte programın yürütülmesinden sorumlu bir komite kuruldu. Komite, İktisat, Ziraat ve Maliye Vekaletlerinden ve Ziraat Bankası'ndan birer üye olmak üzere toplam dört temsilciden oluştu. İlk buğday alım fiyatı İcra Vekilleri Heyeti tarafından, 1932 yılı için 5.5 kuruş taban fiyat olarak tespit edildi.

Buğdayı Koruma Karşılığı Vergisi Kanunu
Devletçilik

Kalkınma planı, Türkiye'de 1963 yılından itibaren devlet tarafından hazırlanarak ekonomi, sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal güvenlik, adalet, vb. konularda gelişme ve kalkınmayı hedefleyen ve kamuda uygulanacak siyaseti belirleyen plandır. Kalkınma planları Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanır.
Son kalkınma planı, On İkinci Kalkınma Planı'dır. 2053 yılı çerçevesinde, uzun vadeli perspektifte oluşturulduğu söylenmiştir. "Türkiye Yüzyılında çevreye duyarlı, afetlere dayanıklı, ileri teknolojiye dayalı yüksek katma değer üreten, geliri adil paylaşan, istikrarlı, güçlü ve müreffeh bir Türkiye" yazısı da "Birinci Bölüm" planlamanın vizyonundan bahsetmektedir.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967)
İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1968-1972)
Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (1973-1977)
Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (1979-1983)
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1985-1989)
Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı (1990-1994)
Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1996-2000)
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005)
Dokuzuncu Kalkınma Planı (2007-2013)
Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018)
On Birinci Kalkınma Planı (2019-2023)
On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028)

Millî Korunma Kanunu, İkinci Dünya Savaşı döneminin ekonomik koşulları nedeniyle Ocak 1940'ta Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının çıkarttığı ve hükûmete olağanüstü hâllerde fiyatları saptamada, ürünlere el koymada, zorunlu çalışma yükümlülüğü getirmede birtakım yetkiler veren kanundu. Devletin bu alanlardaki müdahaleleri bu kanunla meşruiyet kazanmıştır. Bu kanun 1956 yılında Menderes hükûmeti tarafından yeniden getirilmiştir.
Millî Korunma Kanunu'nun 6. maddesinde yer alan “Halk ve Millî Müdafaa ihtiyaçlarını temine matuf bilumum ticari ve sınai muameleleri ifa etmek ve hükûmet tarafından bu kanundaki salahiyetler dairesinde verilecek diğer işleri görmek üzere İcra Vekilleri Heyeti kararıyla hükmi şahsiyeti haiz müesseseler ihdas olunabilir” hükmüne dayanılarak Petrol Ofisi ve Et ve Balık Kurumu gibi bazı kurumlar oluşturulmuştur.

I. Dünya Savaşı sonrası ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti, 1929 Büyük Buhranı’nın etkileri altında zor bir süreç yaşamıştır. 1930’lu yıllarda uygulanan devletçi politikalar ve sanayi planları kısmi başarı sağlasa da, 1 Eylül 1939’da II. Dünya Savaşı’nın başlaması ekonomik ve toplumsal endişeleri yeniden artırmıştır. Türkiye savaşta tarafsız kalmasına rağmen, olası bir savaşa hazırlık amacıyla savunma harcamalarının yükselmesi, üretimin düşmesi, ithalatın azalması ve enflasyonun hızla artması gibi sorunlarla karşılaşmıştır.
Bu dönemde iş gücünün önemli bir kısmının silah altına alınması, mal kıtlığı ve panik havası yaratmış; stokçuluk ve karaborsacılık yaygınlaşmıştır. Hükümet, savaş koşullarının yarattığı ekonomik istikrarsızlığı denetim altına almak ve haksız kazançları önlemek amacıyla ekonomiye doğrudan müdahale etme yoluna gitmiştir. Bu gelişmeler sonucunda, olağanüstü şartlarda hükümete geniş yetkiler tanıyan Millî Korunma Kanununun hazırlanması gündeme gelmiş ve 18 Ocak 1940’ta Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Pek çok ülke, savaşın neden olduğu yıkımların etkilerini azaltabilmek için benzer şekilde çeşitli önlemlere başvurmuştu. Bu açıdan en önemli önlem, iktisâdî nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan haksız kazancın önüne geçmek olmuştur. Bu nedenle birçok ülke, savaş şartlarının oluşturduğu bu tür olumsuzlukları yok etmek amacıyla “Millî Savunma Vergisi” adıyla olağanüstü vergileri uygulamaya koymuşlardır. Söz gelimi ABD’de “Wealth Tax” (Servet Vergisi) ile şirketlerin kazançlarının %94’üne vergi koyulmuştur. Almanya’da “Olağanüstü Savaş Kazançları Vergisi” ile toplam kazancın %85’i vergilendirilmiş, İngiltere’de de “Exess Profit Tax” (Kazanç) vergisiyle, kurumların kazançlarının %100’üne vergi olarak el koyulmuştur. İsviçre üç yılda ve taksitler halinde olmak üzere “Tek Vergi” adıyla servet vergisi getirirken Fransa da kazanç vergilerinin oranı artırmıştır. Aynı şekilde Macaristan ve Yunanistan’da da servet vergisi uygulamasına gidilmiş, Bulgaristan’da ise Yahudilerden ayrı bir vergi alınması düşünülmüştür.

Millî Korunma Kanunu
26 Ocak 1940 tarihli Resmî Gazete'da yayımlanan kanun metni

Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti, Türkiye'de ithalatı kısıtlayıp yerli üretimi özendirmek amacıyla 14 Aralık 1929 tarihinde kuruldu. Cemiyetin günümüze de yansıyan en önemli etkinliği "Tasarruf ve Yerli Malları Haftası" kampanyasıdır. (bkz. Yerli Malı Haftası)

15 Aralık 1929'da duyurulan Cemiyet nizamnamesine göre üyelerinin görevi "yerli ürünleri kullanmak ve bu konuda vatandaşları teşvik ederek milli tasarrufa alıştırmak" olarak tanımlanmıştır. Tüm milletvekilleri cemiyetin doğal üyesiydi. Ayrıca isteyen herkes cemiyet üyesi olabilirdi.
Mustafa Kemal Atatürk, cemiyeti himayesine almış ve cemiyete ilk üye olan kişi olmuştur.

16 Aralık 1929'da toplanan kurul Cemiyetin amaçlarını şu şekilde belirledi:

Halkı israfla mücadeleye, hesaplı tutumlu yaşamaya ve tasarrufa alıştırmak
Yerli malları tanıtmak, sevdirmek ve kullandırmak
Yerli mallarımızın miktarını yükseltmeye, metanet ve zarafet itibarıyla hariçteki memüsili mallar derecesine getirmeğe ve fiyatlarını ucuzlatmağa çalışmak
Yerli mallarımızın sürümünü artırmak

Başkan
Kâzım Özalp, TBMM başkanı
Üyeler
Hasan Saka, TBMM başkan vekili
Mustafa Rahmi Köken, İzmir milletvekili (Ayrıca Cemiyetin ilk genel sekreteri)
Celâl Bayar, İzmir milletvekili
Fuat Umay, Kırklareli milletvekili
Yusuf Kemal Tengirşenk, Sinop milletvekili
Besim Atalay, Kütahya milletvekili
Ahmet Şükrü Ataman, Ziraat Bankası genel müdürü
Hakkı Saffet Tarı, Emlâk ve Eytam Bankası genel müdürü

Duman, Doğan (1 Haziran 1992). "Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti". Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi. 1 (2): 0-0. ISSN 1300-0756.

Sümerbank, özel bütçenin temelini oluşturan katma bütçeli idare uygulamasının başladığı 1933 yılında kurulmuş, ticari nitelikte mal üreten kuruluş. Tekstil sanayisi ile aynı anda banka konumunda.
Sanayi fabrikalarının inşaatı ve Türkiye'ye kredi verilmesi konusundaki anlaşmanın hazırlanması için 12 Ağustos 1932'de Türkiye'ye Sovyet uzmanlar geldi. Sovyet uzmanların önerileri tekstil, demir-çelik, kağıt, çimento, cam ve kimya ürünleri üzerinde yoğunlaştı. Hammaddesi yurt içinde üretilen pamukları işlemek üzere Sovyetler Birliği ile işbirliği yapılarak Kayseri'de tekstil fabrikasına karar verildi. Bu işbirliği çerçevesinde Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye yirmi yılda geri ödemeli 8 milyon dolarlık bir kredi açması için mutabakata varıldı. 11 Temmuz 1933 tarihinde Atatürk tarafından Sümer Bank ismi verilen endüstriden sorumlu banka halini aldı. Kayseri'deki fabrika beş yıllık kalkınma planına dahil edilerek, fabrikanın temeli 20 Mayıs 1934'te dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından atıldı. Rus mimar Ivan Sergeevich Nikolaev tasarlandı. İlk büyük kompleksi Eylül 1935'te Kayseri'de açıldı. Fabrika sayesinde Türkiye ham pamuk üreticisi ve ihracatçısı oldu. Pamuk bağımlılığı ciddi derecede azaldı.
Adana Bez Fabrikası ve Lojmanları ise 1946 yılında Sümerbank tarafından satın alınarak bünyesine katılmıştır.
Halk tasarrufuyla oluşturulmuştur. Türkiye'de ilk modern tekstil kuruluşu olarak büyük bir üne kavuşmuştu. Demir-çelik tesisleri, çimento fabrikaları, kâğıt ve selüloz tesisleri de Sümer Bank bünyesinde kuruldu ve bunların daha sonra kendi bünyesinden ayrılarak ayrı birer kuruluş olmasını sağladı.
1987 yılında Sümerbank'ın özelleştirilmesi kararı alındı ve banka Kamu Ortaklığı İdaresi'ne devredildi. 1988'de Sümerbank Şirketler Topluluğu kuruldu. Holdingin bankacılık birimi 23 Ekim 1995'te Yüksek Planlama Kurulu kararıyla Sümerbank adı altında yeniden yapılandırıldı. 24 Ekim 1995'te Garipoğlu Şirketler Topluluğuna 103.4 milyon dolara satılarak özelleştirildi. Hayyam Garipoğlu'nun Malki cinayeti ve Türkbank skandalına adının karışması, Sümerbank'ın elinden alınmasına neden oldu.
Sümerbank 21 Aralık 1999'da TMSF'ye devredildi. Ardından 9 Ağustos 2001 tarihinde Oyak Grubuna satıldı. Oyakbank A.Ş.'ye 11 Ocak 2002 tarihinde tescil edilmiştir.

Sümerspor veya Nazilli Sümerspor fabrika idare heyeti karar defterinde ki kayda göre 19 Kasım 1937 tarihinde kurulmuştur. 9 Ekim 1937 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün açılışını yaptığı Sümerbank Nazilli Basma fabrikasının spor kulübüdür. Nazilli Basma fabrikası bünyesinde bulunan tesislerde Atletizm, Voleybol, Tenis, Masa Tenisi, Basketbol, Boks, Paten, Bisiklet, Futbol gibi alanlarda faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol sahası ayrıca yine fabrika bünyesinde basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. 2002 yılında faaliyetlerine son verilmiştir. Rıdvan Dilmen, Doğan Akı bu kulüpte yetişmiştir.

1999-Sümerbank, kolaylıklar anahtarı.
1999-Sümerbank'a danışın.
2000-Önce müşteri, Çünkü o Sümer.

Bakırköy Pamuklu Sanayii Müessesesi
Yünlü Sanayii Müessesesi Defterdar Fabrikası
Yünlü Sanayii Müessesesi Bünyan Fabrikası
Yünlü Sanayii Müessesesi Isparta Fabrikası
Yünlü Sanayii Müessesesi Hereke Fabrikası
Basma Sanayii Müessesesi Adana Fabrikası
Basma Sanayii Müessesesi Denizli İplik Fabrikası
Nazilli Basma Sanayii Müessesesi
Ereğli Pamuklu Sanayii Müessesesi
Adana Pamuklu Sanayii Müessesesi
Yünlü Sanayii Müessesesi
Merinos Yünlü Sanayii Müessesesi
Gemlik Suni İpek ve Viskos Mamulleri Sanayii Müessesesi
Kendir Sanayii Müessesesi
Bartın Ateş Tuğla Sanayii Müessesesi
Kütahya Seramik Sanayii Müessesesi
Alım ve Satım Müessesesi
Genel Müdürlüğü
Bergama Pamuk İpliği ve Dokuma Sanayii Müessesesi
Antalya Pamuklu Dokuma Sanayii Müessesesi
Bolu Suni Tahta Sanayii Müessesesi
Sümer Kayseri Bez Fabrikası
Beykoz deri ve kundura işletmesi
Van ayakkabı işletmesi
Sarıkamış ayakkabı işletmesi
Çanakkale suni deri işletmesi
Erzincan pamuklu sanayii işletmesi
Diyarbakır Halı sanayii işletmesi
Adıyaman pamuklu sanayii işletmesi
Malatya pamuklu sanayii işletmesi
Bursa Sagem
İzmir basma sanayii işletmesi
Bakırköy konfeksiyon sanayii işletmesi.

Sümer Sigorta
Sümercard
Sümerbankspor
Sümer Leasing
Sümer Yatırım

Balıkesir Sümerbank binası
Nazilli-Sümerbank şube demiryolu

Avrupa Yakası isimli televizyon dizisinin karakteri Gaffur'un çizgili pijaması Sümerbank'ın ürettiği bir üründür.
Türkiye'de bir dönem Kloze önlük olarak tabir edilen ilkokul önlüklerinin kumaşları, Sümerbank memurları veya muhtarlıklara dağıtılarak, her öğrenciye ücretsiz dağıtılmıştır.
Dünya güzeli Azra Akın Dünya Güzeli olduğunda üzerinde Sümerbank'ın ürettiği elbise bulunmaktaydı.

Avrupa Standartları Endüstrisinden bilgi 17 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik, 1925 ve 1931ʼde gerçekleştirilen yasal düzenlemelerle Türkiye Cumhuriyeti'nde kullanılan  takvim, saat, rakam sistemleri, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin değişmesi ile bayram ve tatil günlerinin düzenlenmesini içeren Atatürk devrimidir.

Türkiye'deki saat sistemi, 26 Aralık 1925'te “Günün 24 Saate Taksimine Dair Kanun”un Meclis'te görüşülüp kabul edilmesi ile değişti. 697 sayılı Kanun, 2 Ocak 1926’da Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kanun'un birinci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde gün, gece yarısından başlar ve saatler sıfırdan yirmi dörde kadar sayılır.” diyerek ülkede günün 24 saate bölündüğü saat sistemini yürürlüğe koyar. Kanun'un 2. maddesi ile ulusal saat sistemi İzmit'ten geçen 30. meridyen esas alınarak oluşturuldu.
Daha önce ülkede güneşin battığı anı 12.00 kabul eden “alaturka saat” sistemi geçerli idi. Güneşin tepe noktasında battığı anı esas alan (gurubi saat) ve tamamen battığı anı esas alan (ezani saat) saatler arasında farklılık söz konusu idi. Bir de güneşin en tepede bulunduğu anı 12.00 olarak kabul eden sistem (zevali saat) vardı. Ancak bu sistemlerin hiçbirisi ulusal birliği sağlamıyordu. Modern saat sistemine geçilmesi 1909 yılında Osmanlı Meclis-i Mebusanında tartışılmış ancak kabul görmemişti.
Yeni saat sisteminin kabulünden sonra halk alafranga saat kullanma alışkanlığı edininceye kadar güçlük yaşandı. Valiliklerin muvakkithanelerdeki ezani saatleri kaldırması ve resmî dairelerde de yeni sistemin esas alınması ile uyum sıkıntıları azaltıldı.

26 Aralık 1925'te çıkarılan 698 sayılı Kanun'la Türkiye Cumhuriyeti'nde resmî devlet takvimi olarak miladi takvim kabul edildi. Ülkede 1 Ocak 1926'dan itibaren miladi takvim kullanıldı.
Daha önce Osmanlı Devleti'nde Tanzimat dönemine kadar hicri takvim uygulanmış, Tanzimat'tan sonra hicri ve Rumi takvimler birlikte kullanılmaya başlanmış, ardından sadece Rumi takvim kullanılır olmuştu. Cumhuriyet döneminde miladi takvime geçildikten sonra bu konuda yapılan son değişiklik, 1945 yılında 4696 sayılı Kanun'la “teşrinievvel, teşrinisani, kânunuevvel, kânunusani” isimleri; “ekim, kasım, aralık, ocak” olarak değişmesi oldu.

20 Mayıs 1928'de kabul edilen 1288 numaralı Kanun ile Türkiye'de 1 Haziran 1928 tarihinden itibaren uluslararası rakamların kullanılması mecburi hâle geldi. Böylece Doğu Arap rakamları bırakılıp Arap rakamları kullanılmaya başladı. Rakamların değiştirilmesi, “harflerin değiştirilmesi” konusunu da gündeme getirdi.

Onlu yönteme uygun uzunluk ve ağırlık ölçüleri, 26 Mart 1931 tarihinde çıkarılan 1782 sayılı Kanun'la kullanıma girdi. O vakte kadar kullanılan endaze, arşın, kulaç gibi uzunluk ölçülerinin yerini metrik sistem; dirhem, okka gibi ağırlık ölçülerinin yerini miligramdan tona kadar uzanan ölçü sistemi; hacim için kullanılan kile, şinik, tas, ölçek gibi ölçü birimlerinin yerini litre sistemi; yüzey ölçümünde kullanılan dönüm ve çiftlik gibi tabirlerin yerini metrekareden kilometrekareye kadar uzanan sistem aldı. Bu değişiklikler sayesinde ülke içinde ölçülerde birlik sağlandı ayrıca dış ticaret kolaylaştı.
Günümüzde 1782 sayılı Kanun'un yerini alan 3516 sayılı Ölçüler ve Ayar Kanunu yürürlüktedir.

Eski Türk ölçü birimleri

27 Mayıs 1935'te çıkarılan kanun ile hafta tatili cuma yerine cumartesi öğleden sonra ve pazar olarak değişti. Böylece pazar günü tatil yapan ülkelerle sorunlar giderilebildi. Uygulama, 1974 yılına kadar böyle sürdü. Bakanlar Kurulunun 29 Haziran 1974'te aldığı kararla cumartesi de tam gün tatil oldu.

697 Sayılı “Günün 24 Saate Taksimine Dair Kanun” Adalet Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi: 10.08.2011
698 Sayılı “Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili Hakkında Kanun”, Adalet Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi: 10.08.2011
4696 sayılı “Bazı Ay Adlarının Değiştirilmesi Hakkında Kanun” Nüfus ve Vatandaşlık İlleri Genel Müdürlüğü, Erişim tarihi: 10.08.2011
1288 Sayılı “Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun”, Adalet Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi: 10.08.2011
3516 sayılı “Ölçüler ve Ayar Kanunu”, Adalet Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi:10.08.2011

“Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması”, 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı kanun ile hayata geçmiştir.
Konya milletvekili Refik Bey (Koraltan) ve beş arkadaşının önerisiyle meclise sunulup kabul edilen Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; bütün tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, ünvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu ünvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır. Ayrıca yasa ile Türkiye Cumhuriyeti içinde padişahlara ait ya da bir tarikata çıkar sağlamaya yönelik tüm türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Yasaya aykırı davrananlara para ve hapis cezası getirilmiştir.
Yasa, 1982 anayasasında  "İnkılap kanunları" (anayasanın 174. maddesine göre anayasaya aykırılığı iddia edilip iptal edilemeyecek kanun) arasında kabul edilerek koruma altına alınmıştır.

Yasanın çıkmasında, Doğu Anadolu bölgesinde gerçekleşen Şeyh Sait İsyanı'nın hızlandırıcı rolü oldu.
Bu gelişme, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunun çıkışı hızlandırdı. Ankara İstiklal mahkemesi de tekke ve zaviyelerin kapatılması için hükûmete başvuru yaptığı gibi Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları bu konuda bir yasa önergesi hazırlayıp Meclise verdiler.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, 30 Ağustos 1925'teki Kastamonu söylevinde "Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır." sözleriyle tüm yurtta tekke ve zaviyelerin kapatılacağının işaretini verdi. Cumhurbaşkanı Ankara'ya döner dönmez bu konuda bir hükûmet kararnamesi yayımlandı. 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması kararı alındı.
Ceza yaptırımı içeren yasanın çıkması, Refik Bey ve arkadaşlarının hazırladığı 677 sayılı yasa önerisinin 30 Kasım 1925 günü mecliste tartışılması sonucu yürürlüğe girdi.

677 sayılı yasa, önce 1950 yılında çıkan 5566/1 numaralı yasa daha sonra  1990 yılında çıkan 3612/5 sayılı yasa ile değişikliğe uğradı.
Yasa değişikliği konusu, ilk defa 1947'de CHP'nin VII. Kurultayı'nda gündeme geldi. Kurultayda programın milliyetçilik maddesine ilişkin söz alan Hamdullah Suphi Tanrıöver, gençlere milliyet duygusunun verilmesi için türbelerin tamir edilmesini, açılmasını önerdi. Kanun değişikliği içeren yasa tasarısı, 21 Ocak 1950'de başbakan Şemsettin Günaltay tarafından meclise sunuldu; geniş bir mutabakatla 5 Mart 1950'de yasalaştı. Yeni yasa, türbelerin bir bölümünün Millî Eğitim Bakanlığı onayı ile açılmasına olanak sağladı. İlk olarak İstanbul'da Koca Mustafa Reşit Paşa türbesi, ardından Gazi Osman Paşa türbesi açıldı. Bunu Barbaros Hayreddin Paşa türbesi, Osmanlı sultanlarından Kanuni Sultan Süleyman ve Yavuz Sultan Selim'in, Bursa'da Osman Gazi ve Orhan Gazi'nin türbelerinin ve Yeşil Türbe'nin açılışı izledi. Mimar Sinan'ın, Fatih Sultan Mehmet'in türbesi, içinde Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid'in de yatmakta oldukları II. Mahmut Türbesi, Bolayır'da Şehzade Gazi Süleyman Paşa, Kırşehir'de Âşık Paşa, Konya'da Selçuklu sultanları, Akşehir'de Nasreddin Hoca türbeleri ilk aşamada açılan türbelerdendir.
1990'da çıkan yasa ise türbelerin açılması için Bakanlar Kurulu onayının alınması şartını ortadan kaldırdı; Kültür Bakanlığı'nın onayı yeterli görüldü.

677 Sayılı Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanun, Diyanet İşleri Başkanlığı web sitesi, Erişim Tarihi:05.08.2011

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu (Öğretim Birliği Yasası), Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 3 Mart 1924 tarih ve 430 Kanun Numarası ile kabul edilmiş olan ve ülkedeki bütün eğitim kurumlarının Maarif Vekâleti'ne (günümüz: Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı) bağlanmasını öngören yasadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitimin temel kanunu kabul edilmiş ve daha sonra çıkarılan kanunlara esas teşkil etmiştir. 1982 anayasasında 174. maddeyle koruma altına alınmış “inkılap kanunlarından” bir tanesidir.
Türkiye’de eğitim alanında reform yapabilmek; millilik, laiklik, modernlik esaslarını uygulayabilmek için eğitim kurumlarının birleştirilmesine ihtiyaç duyulması sebebiyle hazırlanan kanun; ülkenin eğitim işlerinde çok başlılığın kaldırılmasını sağladı. Hilâfetin kaldırılmasına dair kanun ve "Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması hakkında kanun"la aynı gün çıkarıldı.
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ayrıca tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması; dinsel olduğu düşünülen Osmanlı alfabesinin kaldırılıp Harf Devrimi’nin yapılması gibi diğer bazı Atatürk Devrimleri'nin gerçekleşmesi için de altyapıyı oluşturmuştur.

19. yüzyıl ortalarına gelene kadar Osmanlı toplumunda eğitim öğretim faaliyetleri -Enderûn ve birkaç büyük medrese hariç- devletin görev alanının dışındaydı. Osmanlı Devleti’nde batılılaşma sürecine girildikten sonra devlet, ülkede pek çok batı tipi eğitim kurumu kurmuş; bu kurumlar ile birlikte eski eğitim kurumları da faaliyetlerine devam etmişti.
Devlet, şahıs ve dernekler tarafından ilköğretim düzeyinde “iptidai” adlı ilkokullar kurulmasını, bu okullarda modern öğretim tekniklerini uygulanmasını destekliyordu; bu okullarda öğretmenlik yapmak üzere öğretmen yetiştiriyordu. Ancak köy ve mahalle imamlarıyla eşlerinin yönetiminde bulunan ve çoğu vakıf kuruluşu olan sıbyan mektepleri ile mahalle mekteplerine dokunulmamıştı.
Ortaöğretim ve yükseköğretim düzeyinde ise modern tipte rüştiyeler, idadiler, sultaniler, yüksekokullar ve Darülfünun açılmış; vakıf kuruluşları olan medreselerden devlet desteği çekilmişti ancak medreseler kapatılmamıştı; halen öğrenci yetiştirmeye devam ediyorlardı. İki farklı tipte kurumdan birbirlerine zıt hayat görüşlerine sahip kimseler yetişmekteydi. Böylece toplumda bir “mektep-medrese ikiliği” doğmuştu. Üçüncü bir kategori olarak yabancı okullar (misyoner okulları, azınlık okulları ve kolejler) eğitim alanında faaliyet göstermekteydi.
Kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı bu eğitim-öğretim mirası, farklı insan tipleri yetiştiren farklı eğitim tiplerinin bir arada var olduğu bir sistemdi. Yeni rejimin getirmek istediği ulusal nitelikteki yeni toplum düzeninin herkes tarafından benimsenmesi, devrimlerin halk üzerinde köklü ve etkili olabilmesi için tüm eğitim kurumların tek bir merkeze bağlanması; eğitim-öğretimin tek elden, tek esasa göre yönetilmesi gereği hissedilmekteydi.

Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında millî mücadelenin önderi Mustafa Kemal ve bazı hatipler konuşmalarında eğitim kurumlarının birleştirilmesine dair bazı ifadeler kullanmışlardır. Mustafa Kemal’in Halk Fırkası’nı kuracağını açıkladığı ve fırkanın dokuz maddelik programını tanıttığı 7 Aralık 1922 tarihli basın bildirisinde medreselerin kaldırılması düşüncesi ilk kez açık olarak ortaya konuldu.
1 Mart 1923’te TBMM üçüncü yılı açılışında yaptığı konuşmayı büyük ölçüde eğitim konularına ayıran Mustafa Kemal; “Ülke çocuklarının birlikte eğitim ve öğrenim görmek zorunda olduğunu, öğrenim birliğinin ülkenin ilerlemesi için büyük önem taşıdığını, bu nedenle "Şeriyye ve Evkaf Vekaleti ile Maarif Vekaleti'nin" işbirliğine varmasını gerektiğini ifade etti.
Bu görüşler ışığında 2 Mart günü Cumhuriyet Halk Fırkası’nın grup toplantısında 3 ayrı yasa tasarısı hazırlandı. “Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin lağvı ve Diyanet Reisliği'nin teşkili” hakkındaki kanun müzakereleri kabul olunduktan sonra Tevhid-i Tedrisat yasa tasarısı Saruhan mebusu ve Maarif Vekili Vasıf Bey ve 57 arkadaşının imzasıyla gündeme getirildi. Kanunun gerekçesi şu sözlerle ifade edilmişti: “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”
Tasarı ertesi gün meclise sunuldu. 429 sayılı Şeriyye ve Evkaf Yasası'nın kabulünden sonra Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 3 Mart 1924 günü TBMM Genel Kurulunda 430 Kanun Numarası ile kabul edildi.

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun uygulanması ile Maarif Vekili Vasıf Bey görevlendirildi. Kanun, eğitimin temel kanunu olarak kabul edildi ve daha sonra çıkarılan bütün kanunlara esas teşkil etti.

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu  maddelerinde mahalle mektepleri ve medreselerin kapatılmasına ilişkin bir ifade bulunmuyordu ancak Maarif Vekili Vasıf Bey, Mayıs ayında yayımladığı bir genelge ile “Bakanlığı'nın elindeki ilkokulların hiçbirinde meslek dersleri okutulamayacağı, bunun öğretimin birleştirilmesine aykırı olacağı gerekçesiyle” mahalle mektepleri ve medreseleri kapattı.
Yasa çıktığında ülkede 479 medrese ve 18.000 medrese talebesi vardı fakat sadece 6.000'i gerçek öğrenci idi. Geri kalanlar, II. Abdülhamid devrinde çıkan bir kanunla medrese öğrencileri askerlikten muaf tutuldukları için okula kayıt yaptıran ancak öğrenim görmeyen kimselerdi. Medrese başına ortalama bir hoca vardı. İstanbul'daki medrese binalarını inceleyen bir kurulun hazırladığı rapora göre; hiçbiri okul olarak kullanılabilecek nitelikte değildi.
Adalet Bakanlığı’nın şer-i mahkemeleri kapatması üzerine Mekteb-i Kuzat (Kadı Okulu) da kapatıldı.

Lisansüstü seviyesinde eğitim veren iki yıllık “Medrese-i Süleymaniye” yerine 1924 yılında İstanbul Darülfünûnu'nda bir İlahiyat fakültesi kuruldu. Açıldığında 224 öğrencisi olan fakültenin öğrenci sayısı 1934 yılında 20'ye düştü. Bu nedenle o yıl yapılan Üniversite Reformu ile İlahiyat Fakültesi kapatılarak “İslam Tetkikleri Enstitüsü” adında bir enstitü kuruldu.
Hem İlahiyat Fakültesi'ne altyapı oluşturmak hem de imam ve hatip yetiştirmek için 1923-1924 öğretim yılında ülkenin değişik yerlerinde 29 imam hatip okulu kuruldu. 1926-1927 öğretim yılında okulların sayısı ikiye indi. Bu okullar 1930-1931 öğretim yılında ise öğrenciler tarafından yeterince ilgi görmemeleri nedeniyle kapatıldı.

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun kabulünden bir süre sonra “Türkiye'de sadece Müslüman vatandaşların olmadığı, Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının da dinsel gereksinmeleri ve vicdan özgürlüğü olduğu” düşünülerek ilkokul programından Kur’an dersleri, ortaokul ve lise programından da din, Arapça ve Farsça dersleri çıkarılmıştır.
Başlangıçta isteğe bağlı bir ders haline getirilmiş olan din dersi; ortaokullarda 1930'da, öğretmen okullarında 1931'de, şehir ilkokullarında 1933'te, köy ilkokullarında 1939'da tamamen müfredattan çıkarıldı. Tüm bu gelişmeler sonucu 1939-1948 yılları arasında din derslerinin hiç yer almadığı bir örgün eğitim deneyimi yaşandı.

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun kabulünden sonra misyoner ve azınlık okulları Millî Eğitim Bakanlığı'nın denetim ve gözetimine girmiş; dinsel ve siyasal amaçlı eğitim yasaklanmış; ders programlarına tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, Türkçe dersleri eklenmiştir. Bu dönemde azınlık okullarında okutulan kitaplardan aziz resimleri çıkarıldı; okul binalarındaki haçların indirilmesi istendi. Dinsel sembollerin yalnızca okul kiliselerinde bulundurulmasına izin verildi. Din esaslarına dayalı eğitim ve din propagandası yapma yasaklarına uymayan yabancı okullar kapatıldı. Bunlar arasında Merzifon ve Kayseri’deki Amerikan okulları, İzmir’deki Fransız okulu bulunur.

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu’nun kabulü sonucu askeri idadiler liseye çevrildi. Ancak askeri okullar 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile yeniden Millî Savunma Bakanlığı’na bağlandılar.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1961 Anayasası'nın “Devrim Kanunlarının Korunması” başlıklı 153. Maddesi kapsamında hükümleri anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz olduğu bildirilen 8 kanundan birisi olmuştur.
1982 Anayasası'nda ise "İnkılap Kanunlarının Korunması" başlıklı 174. Madde ile anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz olarak ifade edilen 8 kanundan birisidir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu metni 19 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk Ceza Kanunu, kısaca TCK, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 29 Eylül 2004'te kabul edilen, 12 Ekim 2004'te T.C. Resmî Gazete'de yayımlanan ve 1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren yasadır. Amacı; "kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir".

İlk olarak Nisan 2022'de gündeme gelen, kamuoyunda dezenformasyon yasası olarak anılan ve 13 Ekim 2022'de mecliste kabul edilen 7418 sayılı Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türk Ceza Kanunu'na 217/A maddesi eklendi. Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma başlıklı maddeye göre, suç işleyenlerin 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacağı düzenlendi. Cumhuriyet Halk Partisi, maddenin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Kasım 2023'te bu istem Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi.

Kanunda yapılan değişiklikler şunlardır:

Türk Ceza Kanunu11 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Adalet Bakanlığı'nın yeni Türk ceza adaleti sistemini tanıtım sitesi 31 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk Kanunu Medenisi, Türkiye'de 17 Şubat 1926'da İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak TBMM'de kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe konulan 743 sayılı kanundur. 1 Ocak 2002 kabul tarihli Türk Medeni Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kalkmıştır.

Ailede kadın-erkek eşitliği sağlandı.
Evlilikte resmî nikâh zorunluluğu getirildi.
Tek eşle evlilik esası getirildi.
Kadınlara, istedikleri mesleğe girebilme hakkı tanındı.
Mahkemelerde tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadın-erkek eşit hale getirildi.
Patrikhanelerin, din işleri dışındaki yetkileri kaldırıldı.

Medeni hukuk, şahıslar arasındaki ilişkileri düzenleyen, şahısların doğumdan (tüzel kişilerde kuruluşundan) ölümüne (tüzel kişilerde sona ermesine) ilişkilerini düzenleyen özel hukuk dalıdır. Kişiler hukuku, aile hukuku, eşya hukuku, miras hukuku medeni hukuk kapsamında yer alır ve medeni kanunla düzenlenirler. Borçlar hukuku ve ticaret hukuku da aslında medeni hukukun uzantısıdır. Medeni hukuk salt bir hukuk dalı olmaktan öte hukukun özüdür.
Türkiye'de Medeni Kanun, İsviçre Medeni Kanunundan iktibas edilmiştir. Kazuistik metoda sahip Prusya Kanunu ile devrimci bir felsefeye sahip katı Fransız Kanunu arasında kalarak ortalama bir yol izlemiştir. Kanuna öncelik tanımakla birlikte hakime takdir hakkı da tanımaktadır. 1 Ocak 2002 tarihinde tümüyle yenilenmiş Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girmesiyle yürürlüğü son buldu.

Türk Tarih Kurumu (kısaca TTK), Türk tarihinin ilk kaynaklardan araştırılması amacı ile Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifi sonucu 15 Nisan 1931'de kurulmuş bir araştırma kurumudur. 664 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Türk Tarih Kurumu ayrı bir kamu tüzel kişiliğe sahip olup 1983 yılında kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun denetim ve gözetimine bağlanmıştır.

28 Nisan 1930 tarihinde Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı'nın son oturumunda Gazi Mustafa Kemal’in direktifi üzerine Afet İnan, 40 imzalı bir önerge sunmuş ve bu önergede Türk tarihini bilimsel olarak araştırmak üzere bir heyet kurulması istenmişti. Aynı gün Türk Ocakları Kanunu da bu konuda bir madde ekledi. Oluşturulan 16 kişilik heyet ilk toplantısını 4 Haziran 1930 tarihinde yaparak yönetim kurulu ve üyelerini belirledi. Bu heyet, Türk Tarih Kurumunun temelini oluşturur.
Heyet, "Türk Tarihinin Ana Hatları" adlı bir çalışma yayımlamıştır. Kitap, Orta Asya'da bir Türk uygarlığı ve bu merkezden başlayan göçlerle Türklerin Çin, Hindistan, Mezopotamya, Mısır, İran, Anadolu'ya giderek o bölgelerin halklarını uygarlaştırdıkları tezini işlemekteydi ve hedef, bu kitabın ana fikrine uygun okul kitapları hazırlanmasıydı.
Türk Ocakları 29 Mart 1931 tarihinde kapanma kararı alınca Türk Tarih Heyeti, 15 Nisan 1931 tarihinde "Türk Tarih Tedkik Cemiyeti" adıyla yeniden örgütlenip çalışmalarına devam etti. Kurumun adı 1935 yılında "Türk Tarihi Araştırma Kurumu", daha sonra "Türk Tarih Kurumu" olarak değişti.
Kurum, Türk Tarih Kurumu adıyla faaliyet gösterdiği dönemde dört ciltlik lise tarih kitabını, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Anadolu Beylikleri"ni, bazı kazı raporlarını, Piri Reis'in "Kitab-ı Bahriye" ve haritasını basmış, 1937 yılından itibaren ise Belleten dergisini yayınlamıştır. 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında "Türk Tarih Kongresi" adıyla düzenlediği ilk kongrenin ardından düzenli olarak kongre düzenlemeyi sürdürdü. Uluslararası nitelikte İkinci Türk Tarih Kongresi 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında gerçekleşti. 1935 yılında Kurumun kendi olanakları ve çalışanı ile Alacahöyük Kazısı başlatıldı.
Kurumun çalışmaları ile cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk bizzat ilgilenmekte ve toplantılarına katılmaktaydı. Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra gelen tüm cumhurbaşkanları da bir gelenek olarak Kurumun "koruyucu başkanı" oldular. Mustafa Kemal Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihindeki vasiyetnamesi ile, Türkiye İş Bankası'ndaki hisselerinin gelirinin yarısını Türk Tarih Kurumuna bağışladı. Kurum, 21 Eylül 1940 gün ve 2/14556 sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesiyle kamu yararına çalışan dernekler arasına alındı.
Kurum, çalışmalarına Ankara'daki Türk Ocağı Halk Evleri binasında başlamıştı. 1940 yılı sonunda Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi binasına taşınmış, 12 Kasım 1967 tarihinde Turgut Cansever ve Ertur Yener tarafından tasarlanmış kendi binasına geçmiştir.
Türk Tarih Kurumu, tüzel kişiliğe sahip olarak 7 Kasım 1982 tarihinde kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 134. maddesi ile kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesine dâhil edildi.

Kurum başı, Cumhurbaşkanlığı kararı ile atanan Kurum Başkanıdır. Görev süresi 3 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kaldırılmıştır. Kültür ve Turizm Bakanı oluru ile görevlendirilen başkan yardımcısı doğrudan Türk Tarih Kurumu Başkanı'na bağlıdır. 664 Sayılı KHK'ya göre; Türk Tarih Kurumu Bilim Kurulu; TTK Başkanı, Başkan yardımcı ve üyelerden oluşmaktadır. Kurumun asli, şeref ve haberleşme olmak üzere üç türlü üyesi vardır.

Türk Tarih Kurumu, ilmî araştırma ve yayınları yanı sıra, birincisi 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında toplanan ve belli aralıklarla günümüze kadar XVI. kez gerçekleştirdiği milletlerarası nitelikte "Türk Tarih Kongreleri" yapmaktadır. 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan II. Kongre, uluslararası nitelik kazanmış, yabancı bilim adamları da bu kongreye katılmışlardır. Bu Kongre, Türk tarihinin açıklanması ve belgelenmesi amacını gütmüştür. Ayrıca Kongre dolayısıyla, tarih öncesinden Cumhuriyet dönemine dek yurtta ve Ortadoğu'da gelişen büyük uygarlıkları, maketler, mülajlar, resimler ve grafiklerle canlandıran bir sergi düzenlenmiş ve bu sergi Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümüne dek Dolmabahçe Sarayı'nda kalmıştır.
Türk Tarih Kurumunun düzenlemiş olduğu Türk Tarih Kongrelerinin listesi şu şekildedir; 

Uluslararası XVIII. Türk Tarih Kongresi 1-5 Ekim 2018 tarihinde Ankara'da düzenlenmiştir. Dört gün boyunca, 22 başlıkta 164 oturumun gerçekleştirildiği kongrede, 29 ülkeden yaklaşık 800 bilim insanının katılımıyla 750'nin üzerinde bildiri sunulmuştur. 2018'de düzenlenen Türk Tarih Kongresi Türk Tarih Kurumunun, tarihindeki en çok katılımcının olduğu ve bildiri sunulduğu kongre olmuştur.

Turgut Cansever ve Ertur Yener'in 1951 yılında tasarlamaya başladığı Türk Tarih Kurumu Binası'nın projelendirme çalışmaları 1961 yılında sonuçlandırılmış, 1962 yılında binanın inşaatına başlanmıştır. İnşaat 1966 yılında tamamlanmış ve yapı 1967 yılından itibaren tam teşekküllü olarak kullanıma açılmıştır. 1980 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazanan bu yapı Türkiye mimarlık tarihinin en önemli modern tasarımlarından birisi olarak kabul edilmektedir. Zemin katta konferans salonu, kitap depoları, üst katlarda kütüphane, okuma salonları ve ofisler yer almaktadır.

Türk ve Türkiye tarihini çağdaş sosyal bilim anlayışıyla araştırmak ve yaymak; bu alandaki araştırmaları desteklemek ve toplumdaki tarih bilincini geliştirmektir.

Türk ve Türkiye tarihi araştırmalarını dünya tarih yazıcılığıyla bütünleştirmek; Türk tarihçiliğini evrensel ölçekte en üst düzeye ulaştırmaktır.

Türk Tarih Kurumu, Türk tarihi ve Türkiye tarihini incelemek ve sonuçları yaymak için konferanslar, seminerler, kongreler, anma törenleri, sergiler düzenler; kazılar yaptırır, kitaplar yayınlar; kurumun üyeleri uluslararası kongreler düzenler. 2024 yılında kurum tarafından 40'ı yeni kitap, 70'i ise eski kitapların yeni baskısıyla olmak üzere toplam 110 eser yayınlanmıştır.

1937 yılından beri yayınlanan Belleten adlı yayın, dört ayda bir yayınlanır.
Kurum tarafından 1964'ten beri çıkarılan Belgeler adlı bir başka yayın ise Türk arşivindeki belgeleri açıklamalı olarak yayınlar.
1991 yılından sonra sadece raporlarını yayınlamaktadır.

22 Ağustos 1935 tarihinde kurumun kendi parası ve kendi elemanlarıyla başlattığı ilk kazı Alacahöyük Kazısı'dır. Bunu Trakya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yapılan kazı ve arkeolojik araştırmalar izlemiştir. Bu kazılardan çıkan eserler pek çok müzede sergilenmektedir.

Türk Tarih Kurumu, Uluslararası Akademiler Birliği'nin (International Union of Academies-IUA) Türkiye'deki tek üyesidir.

Tarih ve arkeoloji alanında ülkenin en büyük kütüphanesi, Türk Tarih Kurumu kütüphanesidir. Kurum, Türkiye'nin son çağlar tarihi için de zengin bir belgeliğe sahiptir.
Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi'nde, yaklaşık 250.000 cilt kitap bulunmaktadır ve bunlar değişim, satın alma yoluyla sağlanmıştır. Ayrıca yurt dışında 220, yurt içinde 60 kurum ve kuruluş ile değişim yapılmaya devam edilmiştir. Osmanlıca, Arapça ve Farsça kaynak eserler başta olmak üzere, Batı dillerindeki eserlerden telif bakımından yasal süresi dolmuş nadir eserler dijitalleştirilmiştir ve çevrimiçi kataloğundaki detaylı arama kısmından eserlerin metinlerine ulaşım imkânı bulunmaktadır. Nadir eserlerin ve el yazması eserlerin 7500'ü dijitalleştirilmiştir ve katalog tarama bölümünden araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Ayrıca görme engelli akademisyenlerin kütüphaneden faydalanması için çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Kütüphanenin içerisinde; kitaplar, süreli yayınlar (dergi, gazete), haritalar, el yazması eserler, basılmamış telif ve çeviri eserler, fotokopiler, mikrofilm, mikrofiş, CD-ROM, video kaset mevcuttur.
Türk Tarih Kurumu gerek bağış gerekse satın alma yoluyla birçok arşiv malzemesini bünyesinde toplamıştır. Aynı zamanda tarih, arkeoloji ve antropoloji alanlarında oldukça zengin bir kaynak içeriğine sahip olan arşivde, 20 bin kadar nadir eser, farklı dillerde yazılan 1800 kadar eser de yer almıştır. Arşiv, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerini ve Türkiye Cumhuriyeti dönemini kapsamasıyla beraber, belgelerin büyük bölümü Osmanlı Türkçesi ile kaleme alınmıştır. Yeni Türk harfleriyle kaleme alınanların yanında İngilizce, Fransızca, Almanca belgeler de yer almıştır. Arşivde; Atatürk fotoğraf koleksiyonu, fotoğraf ve belge koleksiyonu, İzmir'in Kurtuluşu, Ayasofya Sergisi, Atatürk Fotoğrafları Sergisi'nin yanı sıra, Kıbrıs'ta Hala Sultan Sergisi ve 100. Yılında Kudüs Sergisi düzenlenerek sergi katalogları basılmış, Enver Paşa ve Fahir İz Arşivinin analitik tasnifi tamamlanmıştır.

Türk Tarih Kurumunun YouTube üzerinden yayın yapan TV kanalıdır. Kanalda Türk Tarih Kurumunun hazırlatmış olduğu bilimsel belgeseller yer almaktadır. Özellikle Prof. Dr. Refik Turan'ın başkanlığı döneminde belgesellerin sayısında oldukça artış olmuştur. Türk Tarih Kurumu tarafından hazırlanan başlıca belgeseller şunlardır:

Türk Tarih Kurumu Tarihçe Filmi 1 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2018
Ayasofya: Vakfa Vefa Belgeseli 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2018
Misak-ı Milli'den Lozan'a 95. Yıl İstiklal Harbi Şehitlerimize Vefa, 2018
Sarıkamış'a Vefa İstiklal Belgeseli 27 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2019
Çaka Bey Belgeseli, 2019
Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne İsyanı Terör ve Propaganda - 1. Bölüm Terör ve İsyan 3 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2019
Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne İsyanı Terör ve Propaganda - 2. Bölüm Techir ve İskan 3 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2019
Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne İsyanı Terör ve Propaganda - 3. Bölüm  Diaspora, Diplomasi ve Propaganda, 2019
Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne İsyanı Terör ve Propaganda - 4. Bölüm Asala: Ateş ve Kan 24 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2019
Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne İsyanı Terör ve Propaganda -

Türk lirası (TL; sembol: ₺; kod: TRY), Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde resmî olarak kullanılan para birimidir. Alt birimi kuruş olan Türk lirasının basma ve yönetme faaliyetleri Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından sürdürülür.
Türk lirasının küresel açıdan itibarını yükseltmek ve çeşitli karışıklıklara son vermek amacıyla paradan altı sıfır atılarak, Türk lirası 1 Ocak 2005'te geçici olarak tedavülden kaldırılmış ve yerine Yeni Türk lirası kullanılmaya başlanmıştır. YTL'nin alt birimi Yeni Kuruş'tur. YTL'den TL'ye geçişin tamamlanması nedeniyle 1 Ocak 2009 tarihinde yeniden tedavüle girmiştir.
Bugüne kadar Türk lirasının ön yüzünde sadece Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün resimleri bulunmuştur. İsmet İnönü'nün resmi sadece cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde (1938-1950) Türk lirasının ön yüzünde yer almıştır. Bunun nedeni ise Osmanlı döneminden beri bir gelenek hâlini almış ve Osmanlı harici pek çok devlet tarafından da kullanılan bir yöntem olan paranın ön yüzüne o zamanki devlet başının resmini koymaktır. Bu gelenek 30 Aralık 1925'te kabul edilen 701 sayılı “Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun”la resmîleşmiştir. Bu yüzden cumhurbaşkanı olduğu süre içinde İsmet İnönü'nün resmi paranın ön yüzünde kullanılmıştır. Fakat bu kanun 1952'de Adnan Menderes'in başkanlık yaptığı hükûmet tarafından değiştirilmiş ve Türk lirasının üstünde o zamanki devlet başının değil sadece Mustafa Kemal Atatürk'ün resminin bulunması kararı alınmıştır. Bu yüzden Türk lirasının önünde resimleri kullanılan tek devlet büyükleri Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmuştur. Ayrıca Yunus Emre, Fatih Sultan Mehmed, Mehmet Akif Ersoy ve Cahit Arf gibi Türk büyüklerinin portreleri ise Türk lirasının bazı emisyonlarının arka yüzünde yer almıştır.

İlk lira Sultan Abdülmecid döneminde 5 Ocak 1843'te Osmanlı lirası adıyla basıldı. Kâğıt para basılmadan önce kullanılan bu Osmanlı altın parasına Sarı lira denirdi. 2 Haziran 1854'te çeyrek lira ve 18 Şubat 1855'te de iki buçukluk ve beşibiryerdelerin basılmasına başlandı.

Cumhuriyet'in ilanından sonra 30 Aralık 1925 tarih ve 701 Sayılı Mevcut Evrak-ı Nakdiye'nin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun kabul edilerek ilk Türk banknotlarının bastırılmasına karar verilmiştir.

Cumhuriyet dönemindeki ilk kâğıt paralar Türkiye'nin kendi merkez bankası henüz olmadığından 1927'de Birleşik Krallık'ta, Thomas de la Rue şirketi tarafından 88 bin Britanya altınına basılmıştır. (30 Haziran 1930 tarihinde Resmî Gazete'de 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu yayımlanmış, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçmiştir.) 1927'de Harf Devrimi henüz gerçekleşmediği için paraların üzerinde Latin harfleri yoktu. 1927 yılında basılan 1, 5 ve 10 lirada Atatürk'ün portresi filigranda gözükmekteydi. Diğer paralarda ise Atatürk hem filigranda hem de resim olarak gözükmektedir. İlk paraların üzerinde Osmanlı Türkçesi ve Fransızca yazılar ile dönemin Maliye Bakanı Mustafa Abdülhalik Renda'nın imzası vardı. Paraların yeniden Latin harfleriyle piyasaya çıkması büyük bir masraf olduğu için 1927'de basılan paralar 1928'deki Harf Devrimi'nden sonra da yıllarca yürürlükte kalmıştır. 1937'de tedavüle giren Latin harfli paraların hepsinde Atatürk portreleri bulunmaktaydı.Eylül 1927'den 11 Kasım 1938'e kadar basılan kâğıt paraların üzerinde Atatürk'ün portreleri yer almıştır. 1938 yılında Atatürk öldükten sonra İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduğu için kanun gereği banknotlarda İnönü'nün portresi kullanılmıştır. 1952 yılında yürürlüğe giren 5. emisyon banknotlarında Demokrat Parti hükûmeti tarafından banknotlara tekrar Atatürk'ün portresinin konulması kararı alınmıştır.
Cumhuriyet'in kuruluşundan günümüze kadar 9 emisyon grubunda 24 farklı değerde, 126 tertip banknot dolaşıma çıkarılmıştır. İlk altı emisyon grubundaki banknotların tamamı ile Yedinci Emisyon Grubundaki banknotların bir kısmı değişik tarihlerde dolaşımdan kaldırılmış ve 10 yıllık zamanaşımı sürelerinin sonunda değerlerini yitirmiştir.

28 Ocak 2004'te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk lirasından altı sıfır atılarak yeni bir para birimi oluşturulmasına izin veren bir yasayı kabul etti. Türk lirasının yeniden değerlenmesiyle birlikte, Rumen leyi, kısa bir süre için dünyanın en az değerli para birimi oldu (Temmuz 2005'te yeniden değerlendi). Aynı zamanda, hükûmet 50 ve 100 TL değerinde iki yeni banknot çıkardı.

1 Ocak 2005'te Türk lirası'ndan altı sıfır atılmasından itibaren kullanılan resmî para birimidir. Ocak 2005 ile Aralık 2008 arasındaki geçiş döneminde, ikinci Türk lirası resmî olarak "Yeni Türk lirası" olarak adlandırıldı. Para birimi kodundaki "Y" harfi, Türkçedeki yeni kelimesinden gelmektedir. Resmî olarak "YTL" olarak kısaltılmış ve 100 yeni kuruşa bölünmüştür.
1 Ocak 2009'dan itibaren, ikinci Türk lirasından "yeni" ibaresi kaldırılarak, resmî adı tekrar "Türk lirası" oldu ve "TL" olarak kısaltıldı.

Lira, tarihî açıdan yüksek yıllık enflasyon oranlarına sahip olmuş bir para birimidir. 1930 yılında hükûmete ulusal paranın değerindeki dalgalanmayı engelleme yönünde cezai nitelikte yaptırımlarla desteklenen düzenleyici karar alma yetkisi tanıyan "Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun" TBMM tarafından kabul edildi. Başlangıçta İngiliz sterlini ve Fransız frangına sabitlenmiş liranın 1946'dan itibaren T₤2.8 = US$1 olması kararlaştırıldı. Bu sabitleme 1960'lara kadar stabil kalmış, bu tarihten sonra ise devalüe edilerek T₤9 = US$1 değeri verilmiştir. İlerleyen dönemlerde hükûmet tarafından liraya müdahalelerde bulunularak dolar bazlı devalüasyon devam etmiştir.
Türkiye 1980'li yıllara gelene kadar TL'nin değerinin Merkez Bankası'nca belirlendiği ve o değerde sabit tutulduğu sabit döviz kuru rejimi kullanımına devam etmiştir. Bu tarihten sonra ülke kur politikası açısından kurlarının piyasada belirlendiği ancak Merkez Bankası'nın sürekli müdahaleleriyle yön verdiği müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimine geçmiştir. 2000 yılında 2001 krizinde uygulaması durdurulacak bant içinde dalgalanma rejimi benimsenmiştir. Bu rejim çerçevesinde kur temelli stabilizasyon programı uygulanmış, kur rejimi de esnek bir çıpa olarak belirlenmiştir. Kriz sonrasında Türkiye dalgalı kur rejimine geçtiğini duyurmuştur.

Yüksek enflasyon oranı nedeniyle birim bazında değer kaybetmiş lira, Guinness Dünya Rekorları tarafından 1995 ve 1996 ile 1999'dan 2004 yılına kadar en değersiz para birimi seçilmiştir. YTL'ye geçilerek 6 sıfırın atılması sonucunda birim bazında değeri yeniden düzenlenmiştir. 2001'den beri TL'nin yıllık enflasyon oranı, tarihi enflasyon değerleri ile karşılaştırıldığında düşüktür. Ancak Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduğundan itibaren enflasyon yükselişe geçmiştir.

2018'in ortalarından itibaren lira kuru hızlı bir şekilde düşüş yaşamaya başladı. Genellikle ekonomistler arasındaki görüş, krizin Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın faiz oranlarında enflasyon karşıtı politikalar izlemesine engel olması sonucu oluştuğu yönündedir. Buna karşın Merkez Bankası Eylül 2018'de faiz oranlarında yükseltmeye gitmiştir. Erdoğan enflasyonu dış güçlere bağlamış olup, bu görüş o dönemde halkın %42'si tarafından da kabul edilmiştir. Bu iddia genellikle bir komplo teorisi olarak nitelendirilmektedir.
2020'de de değer kaybına devam eden liranın enflasyonu, düşük faiz oranları, Erdoğan hükûmetinin sınırdışı askerî operasyonları ile diğer jeopolitik problemler, 2020 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde Türkiye'ye yaptırım uygulaması olası olduğu düşünülen Joe Biden'ın seçilme olasılığı ve Türkiye'de COVID-19 pandemisi gibi nedenlerle açıklanmıştır.
2021'in başlarında faiz oranlarının artırılmasına bağlı olarak liranın değerinde iyileşme meydana gelmiş olsa da, Merkez Bankası lideri Naci Ağbal'ın görevden alınması 21 Mart 2021'de hızlı bir enflasyona sebep olmuştur. Aynı yılın Haziran ayında dolar-lira kurunun 8,8 olmasıyla tarihi düşük değerini gören lira, 2021'in en hızlı değer kaybeden para birimlerinden biri oldu. 2022 yılının başında dolar 18,88'e ulaşarak lira değer açısından tüm zamanların en düşük seviyesini gördü. Lütfi Elvan'ın istifa etmesi üzerine Erdoğan'ın faiz oranına ilişkin fikirlerine yakın olarak tanımlanmış Nureddin Nebati'nin pozisyona atanması, faiz indirimine devam edilmesi ve asgari ücretin açıklanması, 2021 sonunda liranın düşüşüne katkı sağlamış faktörler olarak nitelendirildi. 2021'de meydana gelen enflasyon krizi nedeniyle Adalet ve Kalkınma Partisi ile Recep Tayyip Erdoğan'a halk arasında destek oranı anketlere göre önemli bir düşüş yaşadı (Anketlere göre değerlendirilirse %15-20 oranında bir düşüş vardır).

Türk lirası, başlangıçta TL olarak simgelenmiştir, Osmanlı lirası işaretinin karakterlerini ters çevirerek, LT'de "Fransızca: Livre Turque" anlamına gelen Fransızca ifadesini temsil eder. Tarihsel olarak İngilizce kaynaklar, para birimi için "£T" veya "T£" kullandı, ancak bu gösterim Türkiye içinde kullanılıp kullanılmadığı bilinmemektedir.
Türk lirasının mevcut sembolü, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından 2012 yılında oluşturulmuştur. Yeni simge, ülke genelinde bir yarışma sonucunda seçilmiştir. Yeni simge, yarım çapa benzeyen harf L ve 20 derece açıyla eğilmiş çift çizgili harf T'den oluşmaktadır.
Tasarım, Tülay Lale tarafından oluşturulmuş ve ülke genelinde yapılan bir yarışma sonrasında onaylanmıştır. Toplam 8,362 başvurudan seçilen yedi kısa listeden, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yönetim kuruluna sunulan kazanan olarak seçilmiştir. Sembol, çift çizgili yarı çapa benzer şekilde, Türk para birimi olan L'nin ilk harfini temsil etmektedir.
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni sembolü 1 Mart 2012 tarihinde duyurdu. Tanıtımında Erdoğan, tasarımı "çapa şekliyle para biriminin 'güvenli liman' olduğunu ifade etmeyi umuyor, yukarı doğru çizgiler ise onun yükselen prestijini temsil ediyor" şeklinde açıkladı.
Dönemin ana muhalefet partisi CHP'nin genel başkan yardımcısı Faik Öztrak, yeni sembolün Osmanlı padişahlarının tuğra

Belli bir ülkede belli bir dönemde uygulanan vergilerin (geniş anlamda tüm kamu gelirlerinin) bütününe ilişkin hukuki rejim vergi sistemi olarak nitelendirilir. Türk vergi sistemi ise, Türkiye'de belli bir dönemde uygulanan vergileri inceler. Türkiye'de şu an çok vergili sistem geçerli olup, birden fazla kaynak üzerinden alınan birden fazla vergi bulunmaktadır.
Vergi hukuku literatüründe "Türk vergi sistemi" özel vergi hukuku olarak da adlandırılır. Bu adlandırmada, vergi hukukuna ilişkin genel ilkeler genel vergi hukuku adı altında anlatılırken, Türk vergi sistemi ya da özel vergi hukukunda, uygulamada olan vergi türlerinin yapısı ve bu vergilere ilişkin hukuk kuralları incelenir.
Vergi sistemi birçok ölçüte göre bölümlere ayrılarak analiz edilebilir. Bu ölçütler:

Mükellefin durumuna göre; subjektif ve objektif vergiler,
Vergiyi ödeyen ile vergi yükünü taşıyan kişi ayrıma göre; dolaysız ve dolaylı vergiler,
Verginin kapsamına göre; genel ve özel vergiler
Vergilendirilen ekonomik kaynağa göre; gelir üzerinden alınan vergiler, servet üzerinden alınan vergiler ve harcama üzerinden alınan vergiler.
Literatürde ağırlıklı olarak tercih edilen ölçüt, ekonomik kaynak ölçütüdür.

Osmanlı Devletinde vergi, devletin finansal ihtiyaçlarını gidermek için padişah tarafından konulan yükümlülükleri ifade ederdi. Osmanlı ekonomisinin dayanağı tarım olduğundan, üzerinden vergi alınan kaynak da ağırlıklı olarak tarımdı. Tarıma dayalı olan bu vergilerden bazıları; ispenç vergisi, resm-i çift, resm-i nim ve resm-i dönümdür. Kuruluş tarihi olan 1299’dan, Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1839 tarihine kadarki süreçte  vergilendirmeyle konusunda şer’i vergiler ve örfi vergiler olarak ikili bir ayrım söz konusu olmuştur.
Tekâlif-i Şer’iyye (Şer’i vergiler) ve aşar, haraç, zekât, cizye ve bunların alt kolları olarak seksene yakın vergiden oluşmaktaydı. Bu vergiler esas itibarıyla İslam kurallarına dayalı vergilerdir.
Tekâlif-i Örfiye (örfi vergiler) ise, ağırlık merkezini teşkil etmiştir. Bu vergi türünün ilk örnekleri, II. Bayezid zamanında Avarız Vergisi ismiyle, olağanüstü zamanlar için toplanan bir vergi şeklinde kendini göstermektedir. Örfi vergiler, geleneklere göre konmuş ve herhangi bir din ayrımı olmaksızın herkesten (bütün mükellefleri=Raiyyet) toplanan vergilerdir. Bu vergilere bir diğer örnek ise, savaş hazırlıkları için toplanan  İmdadiye-i Seferiye ve İane-i Cihadiye'dir. Sonradan bu vergiler "Mürettebat” adı altında birleştirilmiştir. Ayrıca emlak, müsakkafat, temettü, bedel-i askeri, bedel-i nakdi, bedel-i tarik ve baş vergisi de örfi vergilerin başlıcaları olmuştur.

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda Osmanlı Devleti’nden devralınan vergiler arasında aşar, ağnam, müsakkafat vergisi ve temettü vergisi yer almaktaydı.
Bu dönemdeki gelişmelerden biri, 1923 tarihinde İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararla aşar vergisinin kaldırılmasıdır. Aynı kongrede alınan bir diğer karar ise temettü vergisinin kaldırılarak yerine kazanç vergisi getirilmesiydi.
1929'da yaşanan Büyük Buhran sonrası kabul edilen vergilerden bazıları İktisadi Buhran Vergisi, Muvazene Vergisi, Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi'dir. Ancak bu vergiler buhran nedeniyle artan ihtiyacı karşılayamamıştır, ardından yaşanan İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise bu ihtiyaç daha da artmış ve bunun üzerine savaş döneminde  aşırı kar eden tüccarları vergilendirmek için varlık vergisi, tarımsal kazançları vergilendirmek için de toprak mahsulleri vergisi ile ayni muamele vergisi getirilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan bu karmaşık vergi yapısını düzene sokmak amacıyla 1949 yılında Gelir Vergisi Kanunu kabul edilmiştir.

Türkiye'de gelir üzerinden alınan vergiler; gelir vergisi ve kurumlar vergisidir.
Gelir vergisinde, gerçek kişilerin gelirleri belli kurallar çerçevesinde vergilendirilirken; kurumlar vergisinde ise sermaye şirketleri, kooperatifler, iş ortaklıkları, dernek ve vakıflara bağlı iktisadi işletmeler ve iktisadi kamu kuruluşlarının elde ettiği gelir vergilendirilir.

Türkiye'de servet üzerinden alınan vergiler, vergilendirilen servet unsuruna göre üçe ayrılır. Bunlar; emlak vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, veraset ve intikal vergisi'dir.

Türkiye'de harcamalar üzerinden alınan vergiler, çok çeşitli olup, en bilinenleri katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, damga vergisi, şans oyunları vergisi banka ve sigorta muameleleri vergisi, özel iletişim vergisi, eğlence vergisi, çevre temizlik vergisi, gümrük vergileri, harçlar vb.'dir.

Cumhuriyetin ilanı, hukuki olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 29 Ekim 1923 günü gerçekleşen oturumunda Mustafa Kemal'in hazırladığı anayasa değişikliği teklifinin kabul edilmesiyle Türk devletinin yönetim şeklinin cumhuriyet olarak belirlenmesidir.
Daha geniş anlamıyla cumhuriyetin ilanı, Türk toplumunu çağdaşlaştırmayı amaçlayan Atatürk Devrimleri'nin bir parçasıdır, diğer yenileşme ve reformların da önünü açan bir siyasal inkılap hareketidir.
"29 Teşrinievvel 1339 tarih ve 364 sayılı Teşkîlât-ı Esâsiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun" ile 1921 Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu'nun altı maddesinde (1, 2, 4, 10, 11 ve 12. maddeler) değişiklik yapılmış; birinci maddesi şu şekilde değiştirilmiştir:
"Hâkimiyet, bilâkaydü şart Milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekl-i Hükûmeti, Cumhuriyettir."
Anayasanın diğer maddelerinde yapılan değişiklikler ile cumhurbaşkanlığı makamı oluşturulmuş; cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kendi üyeleri arasından seçileceği öngörülmüş; hükûmetin kuruluş usulü değiştirilmiştir. Hükûmetin kuruluş şeması bakımından meclis hükûmeti sisteminden vazgeçilerek parlamenter sisteme geçilmiştir.

Osmanlı Devleti, 1876 yılına kadar mutlak monarşi ile yönetilmiştir. Bu dönemde padişahlık kurumu, halk üzerinde mutlak bir egemenlik sürdürmüştür. Tanzimat dönemiyle beraber, cumhuriyet düşüncesinden söz edilmeye başlanmışsa da Osmanlı aydınları meşrutiyetin kurulmasını yeterli görmüşlerdi; meşrutiyetin daha ilerisine gidilmedi veya talep edilmedi. Osmanlı Devleti, 1876-1878 ve 1908-1918 yılları arasında meşrutiyet rejimiyle idare edildi.
Osmanlı Devleti'nin yıkılması ile sonuçlanan I. Dünya Savaşı'nın ardından Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan ulusal mücadelenin, daha ilk yıllarından itibaren artık yönetimde halk iradesinin egemen olacağı açıkça ilan edilmiştir. Erzurum Kongresi'nin ardından 23 Temmuz 1919 tarihinde yayımlanan bildirinin 3. maddesindeki "Ulusal kuvvetleri etkin ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır." kararı bu anlayışın bir ifadesiydi.
Ulusal iradeyi somut olarak gösterecek meclis, İstanbul'un işgal edilip Meclis-i Mebûsan'ın dağıtılması üzerine Büyük Millet Meclisi adıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplandı. Olağanüstü yetkilerle donatılmış 390 kişilik meclisin başkanı, aynı zamanda hükûmet ve devlet başkanı olarak görevlendirilmişti.
Meclisin 20 Ocak 1921'de kabul ettiği ve bir anayasa niteliğinde olan Teşkilât-ı Esâsîye Kanunu başlıklı yasa ile egemenliğin Türk ulusuna ait olduğu ilan edildi. Saltanat hükûmetinin kendini hâlâ Türk ulusunun temsilcisi saymasına karşı bir tepki olarak meclis, 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırdı.
Birinci meclisin seçimin yenilenmesine karar vererek 1 Nisan 1923'te dağılmasından sonra yeni meclis toplanıncaya kadar Mustafa Kemal'in direktifi ile yeni bir anayasa tasarısı hazırlıkları başlamıştır. Mevcut anayasa, ulusal iradenin Türk ulusuna ait olduğunu, bu iradeyi ulus adına temsil yetkisinin meclise devredildiğini onaylamıştı ancak devletin yönetim şeklini ve başkentini ilan etmemişti. Yeni anayasa tasarısı hazırlıkları sırasında Mustafa Kemal, çevresindekilerle cumhuriyetin ilanı ile ilgili görüşmeler yapmıştır. Mustafa Kemal'in Avusturya'nın Neue Freie Presse gazetesinin muhabirine 22 Eylül 1923'te verdiği ve Türkçe bir özeti ilk defa İkdam gazetesinde yayımlanan demeçte, muhabirin sorusu üzerine ilk defa cumhuriyet kelimesini açıkça ortaya atması ülkede ve yurtdışında büyük yankı uyandırdı. Ekim 1923'te İsmet Paşa ve bir grup mebus Ankara'nın hükûmet merkezi olarak kabul edilmesi yolunda bir kanun teklifi verdi. 13 Ekim 1923'te TBMM'de kabul edilen tek maddelik yasa ile Ankara, devletin başkenti oldu. Devlet merkezinin İstanbul olacağı yolundaki çekişmelere son veren bu yasa ile cumhuriyetin ilanı için de bir adım atılmış oldu.

1 Kasım 1922'den itibaren artık saltanatın olmadığı ülke, meclis hükûmeti tarafından yönetilmekteydi. Bu hükûmet sisteminde her bakan meclis tarafından seçildiğinden uyumsuz kişilerin bir araya geldiği hükûmet biçimine yol açmaktaydı; ayrıca her bir bakanlık için uzun süren tartışmalar yaşanmaktaydı. Yeni Meclis seçildikten sonra kurulan İcra Vekilleri Heyeti'nin üyeleri bu şartlar altına çalışmanın güçlüklerinden şikayetçi idi. Hükûmetin zayıflığı, 23 Ekim'de net bir şekilde ortaya çıktı. Aynı zamanda Dahiliye Vekili olan İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Fethi Bey, Dahiliye Vekilliğini Ferit Tek Bey'e bırakmak istemiş ancak meclis bunu kabul etmeyerek Erzincan milletvekili Sabit Bey'i seçmişti. TBMM ikinci başkanı Ali Fuat Bey de görevi bırakmak isteyip yerine Yusuf Kemal Bey'i aday göstermiş ancak meclis kabul etmeyerek Rauf Bey'i seçmiştir.
Bu durum üzerine Meclis Başkanı Mustafa Kemal, 25 Ekim 1923 akşamı hükûmeti Çankaya'da topladı. Toplantıda, Vekiller Heyeti'nin istifa etmesine ve yeni seçilecek Vekiller Heyeti'nde görev almamasına karar verildi. Böylece ülkeyi Cumhuriyet rejiminin ilanına götürecek bir hükûmet bunalımı oluşturuldu.

27 Ekim 1923'te Vekiller Heyeti'nin istifası TBMM'de okunduktan sonra, yeni bir vekiller heyeti kurma yolunda çalışmalar başladı. Muhalefetin yeni hükûmet kurma çabasında bir sonuç alınamadı. 28 Ekim'de Çankaya Köşkü'ndeki akşam yemeğinde İsmet Paşa, Fethi Bey, Kazım Paşa (Özalp), Kemalettin Sami Paşa, Halit Paşa, Rize mebusu Fuat ve Afyon mebusu Ruşen Eşref Bey'i misafir olarak ağırlayan Mustafa Kemal Paşa, kabine bunalımından çıkma yolu üzerine görüştü ve misafirlerine "yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz" dedi. Yemekten sonra Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa birlikte kanun tasarısını hazırladı.

Mecliste 29 Ekim 1923 sabahı toplanan Halk Fırkası Grubu kabine değişikliği için görüşmelere başladı. Görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa'nın meselenin halli için görevlendirilmesine karar verildi. Çözüm için bir saat izin isteyen Mustafa Kemal, bir saat sonra kürsüye çıkarak yönetim biçiminin Cumhuriyet olması halinde hükûmet bunalımlarının yaşanmayacağının, bunun için rejimin Cumhuriyet olarak tescil edilmesi ve yönetim biçiminin buna göre düzenlenmesi gerektiğini ifade etti ve anayasa değişikliği teklifini sundu. Fırka toplantısında yapılan konuşmaların ardından teklifin önce bütünü, sonra ayrı ayrı maddeleri okunarak kabul edildi.

Halk Fırkası Grubunun toplantısından hemen sonra meclis toplantısı açıldı. Meclis başka konularla meşgul olurken, teklif edilen kanun tasarısı Kanun-ı Esasî Encümeni tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlandı. Kanun, birçok konuşmacının "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi. Ardından cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. 158 üyenin oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçildi.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı

Türkiye'de finansal krizler ya da ekonomik krizler makro ekonomik yapının bozulmasıyla ortaya çıkan buhran dönemleridir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrası yaşanan başlıca krizler; 1946, 1958, 1960, 1974, 1980, 1982, 1990, 1994, 2001, 2008-2012 ve 2018-(günümüz) krizleridir.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye'de üretim hızla gerilemiş, tarıma dayalı ekonomide genç nüfusun askere alınması ve teçhizat yetersizliği nedeniyle 1945 yılı tarımsal hasılası önemli derecede gerilemiştir. Fiyatlar genel düzeyinin aşırı yükselmesi üzerine, 18.01.1940 tarihinde yürürlüğe 3780 sayılı "Millî Korunma Kanunu" girmiş ve o dönemin koşulları altında hükûmete olağanüstü yetkiler verilmiştir. Bu kanun, hükûmete, fabrikalarda üretilen malların değer fiyatını ödemek şartıyla el koyup stok etme, fabrikalara el koyup işletme, işçilere mecburi mükellefiyet yükleme, malların fiyatlarını saptama, mamulleri muayyen usullere tevzi etme, halkın ihtiyaçlarıyla ilgili iktisadi ve ticari faaliyette bulunmak üzere devlet müesseseleri kurmak gibi çok geniş yetkiler vermiştir. Bu dönemdeki ender olumlu gelişme olarak göze çarpan ise, savaş koşullarında artan stratejik maden talebi sonucu madencilik, elektrik, gaz ve su hasılalarında bir miktar artış olmasıdır. Savaş dönemi boyunca hasıla gerilemesine rağmen tasarruf düzeyi önemli ölçüde artmıştır.
Yine bu tarihte Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk devalüasyon gerçekleşmiştir. 7 Eylül 1946 tarihli devalüasyon ile 1 dolar = 1,29 TL olan resmi dolar/TL paritesi; 1 dolar = 2,80 TL olarak değiştirilmiştir. Bu devalüasyon ile ithalat üstündeki kısıtlamalar kaldırılmış ancak politika ithalatın ihracattaki gelişmeyi çok aşan bir oranda büyümesine yol açmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın ertesinde 1946 devalüasyonunun yapıldığı sırada Türkiye'nin geleneksel tarım ürünleri fazlalarının, savaştan zor durumda çıkan Avrupa'ya -savaşın yol açtığı yıkım ve lojistik zorluklar bir kenara konulursa-  kolaylıkla satılabileceği, bu nedenle devalüasyon kararının hatalı bir karar olduğu öne sürülmüştür.

1930-1945 döneminde (1938 hariç) fazla veren dış ticaret dengesi bu dönemde önemli ölçüde bozulmuştur. 1950-1960 yılları arasında, özel sermaye, öncelikle büyük ticaret ve tarım burjuvazisinin elinde birikmeye başladı. Liberalizasyon politikası sonucu ithalatın sürekli artması ve ihracat gelirlerindeki yetersizlik dış ticaret açıklarına sebep olmuş ve dış borçlar sürekli artmıştır. 1958 yılına gelindiğinde, Türkiye artık dış borç anapara ve faiz ödemelerinde zorluk çekmeye başlamış ve dış borçlarda moratoryuma (borç erteleme) gitmek zorunda kalmıştır. Liberal politikalar bu dönemde ülkede sanılanın aksine yüksek enflasyon, bütçe açıkları ve dış ticaret açıklarına yol açmıştır. Sabit kur politikası uygulamasının başarısız olması, ithalatın artması, 1954'ten sonra tarımsal üretimin düşmesi, büyüme hızının yavaşlaması, enflasyon hızının yükselmesi, döviz sıkıntısı ortaya çıkması ve ABD'nin dış yardımlarını kısması sonucu Türkiye ilk kez ve en kapsamlı istikrar kararlarını 1958 yılında yürürlüğe koymuştur.
1958 istikrar kararları sonucu:

TL devalüe edilmiştir.
Merkez Bankası kaynakları sınırlandırılarak para arzı kontrol edilmeye çalışılmıştır.
Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) Merkez Bankası finansmanına sınırlama getirilmiştir.
KİT ürünlerine zam yapılarak KİT'lerin zararları azaltılmaya çalışılmıştır.
Kamu harcamaları kısılarak bütçe açıkları daraltılmıştır.
İstikrar programıyla tüm döviz alımlarında 1 dolar için 6,22 TL vergi alınırken; ithalat ve diğer döviz işlemlerine 1 dolar = 9,02 TL (2,80 TL + 6,22 TL Vergi) uygulaması benimsenmiştir. Dış ticaret işlemlerinde getirilen liberalleşme sonucu ithalat artmış ihracatta beklenen gelişme yaşanmamıştır.

Küresel ölçekte 1974 yılında meydana gelen petrol fiyatlarında yaklaşık 4 kat artış (I. Petrol Krizi) ekonomileri olumsuz etkilemiş. Stagflasyon olgusu ortaya çıkmıştır. Tarihte ilk kez enflasyon ile işsizliğin bir arada artması geçmiş yıllarda ekonomi politikalarında uygulanan teorilerin terk edilmesine yol açmıştır. Keynes teorileri on yılın sonundan itibaren yerini arza dayalı politikalara bırakmasına yol açmıştır. 1974 yılında yaşanan bu ilk dalga krizler Kıbrıs Barış Harekâtı ve Türkiye'ye uygulanan ambargonun da etkisiyle, ülke ekonomisinde başta altyapı olmak üzere ekonomik darboğazlara girilmiştir. Bu dönemde ithal ikameci politikalar beklenenin aksine, ithal ikameci sanayileşmenin dışa bağımlılığı sonucu ithalat artışı ve az gelişmiş ülkelerin toptan ithal ikameci politika izlemesi sonucu az gelişmiş ülkelerin dış açıklarının genişlemesi söz konusu olmuştur. Türkiye'de de dış açık genişlemiş ve ödemeler dengesi sürekli açık vermiştir.
1980 yılındaki II. Petrol Krizi küresel ölçekte petrol fiyatlarının tekrar, yaklaşık 2 kat, artmasına yol açmıştır. Kriz sonrası işsizlik yüzde 20'lere enflasyon ise yüzde 65'lere kadar yükseldi. Krizin aşılması adına 24 Ocak Kararları yürürlüğe konuldu. Devalüasyona gidilmesi sonucu Türk lirası yaklaşık %48 düzeyinde değer kaybına uğradı. Sabit kurdan kontrollü dalgalı kur politikasına geçildi, yabancı sermaye girişi özendirildi.

1980'li yıllarda Türkiye'de ekonomi politikası, içe dönük ve ithal ikameci büyüme stratejisinden dışa dönük ve serbest piyasa mekanizmasına dayanan sanayileşme politikasına kaymıştır. 1981 yılına kadar sabit kur uygulanmış, 1988 yılından itibaren kurlar bankalar arası döviz ve efektif piyasası koşulları tarafından belirlenmiştir. 1984 yılında döviz tasarruflarına getirilen kolaylıklar, döviz tevdiyat hesaplarında artışa neden olmuştur. 1989 yılında 32 Sayılı Kararname ile birlikte finansal serbestleşmeye geçilmesi ve sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, ülkeye yönelik sıcak para şeklindeki sermaye hareketlerine hız kazandırmıştır. Finansal serbestleşme politikaları ve kamu kesimi borcu sonucu yükselen faiz oranları, sermayenin spekülatif olarak reel sektörden finans sektörüne kaymasına neden olmuştur. Türkiye'de 1990'lardan sonra yaşanan krizler dışa açık bir ekonomide yaşanan krizlerdir. Sermaye hareketleri serbesttir ve kısa vadeli yabancı sermaye finansmanına dayanan yüksek faiz-düşük kur politikası uygulanmıştır. Büyüme dönemleri kısa vadeli sermaye girişleri ile desteklenmiştir. 1994 ve 2001 Krizleri'nde dikkat çeken unsur bu iki krizin sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinden sonra gerçekleştiğidir. Krizlerin derinleşmesinde uygulanan bu politikaların da etkisi olduğu görülmüştür. Finansal piyasalardaki istikrarsızlıklar, beklentilerdeki kötümserlik ve güven eksiklikleri spekülatif atak oluşturarak, Merkez Bankası’nın rezervlerinin azalmasına neden olmaktadır. Yaşanan bu kriz dönemlerinde TL’ye olan güven sarsılmış ve yabancı paralarla ikame seviyesinde önemli artışlar yaşanmıştır. Türkiye’de 1994 ve Şubat 2001 Krizleri’nde spekülatif saldırılar Merkez Bankası’nın rezervlerini azaltmış ve uygulanan kur sistemi terk edilerek TL’nin devalüe edilmesine neden olmuştur.

Banker adı verilen kuruluşlar arasında ortaya çıkan faiz yükseltmeleri, bir süre sonra bankerleri borç alınan paraların faizinin ödenmesi için, sonradan daha yüksek faiz ile borçlanılmak zorunda bırakır. Böyle bir ortamda sürekli olarak faiz yükseltme davranışı ortaya çıkmıştır. 1982 yılında “Bankerler Krizi” serbest faiz politikasının ve banker iflaslarının, bireysel bankaların uygulamaları ile yönetim tarzlarının birleşmesinin bir sonucu olarak yaşanmıştır.

Türkiye ekonomisinin dış etkilerle şekillenen ilk krizi 1990 yılındaki Körfez Krizi'dir. Birleşmiş Milletler'in Irak ve Kuveyt'e müdahaleleri ile şekillenen Körfez Savaşı bu krizin önemli olaylarındandır.

Türkiye, 90'lı yıllardaki en derin krizini 1994 yılında yaşamıştır. 1994 öncesinde kamu kesimi faiz dışı harcamaları, kamu gelirlerinden daha fazla açık vermiş, Kamu kesimi kazandığından daha fazlasını harcamıştır. Kamu borçlarının Merkez Bankası ile finanse edilmesi sonucunda Türkiye ilk defa hiper enflasyonu yaşamış, ardından yapılan kısmi; ama yeterli olmayan iyileşmeler neticesinde Türkiye krizden çıkabilmiştir.

Türkiye 2000'li yılların sonlarına doğru küçük çapta bir kriz geçirmiştir.

2001 Türkiye ekonomik krizi ya da Kara Çarşamba, Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden biridir. Millî Güvenlik Kurulu toplantısında cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile başbakan Bülent Ecevit arasındaki siyasi kriz bir anda tüm ülkeyi etkisi altına alan ekonomik bir krize dönüşmüştür. Türkiye'nin Şubat 2001 finansal krizi, beklenmedik ölçüde ekonomik daralmayla sonuçlanmanın ötesinde, ülkenin orta vadeli perspektifini değiştiren yeni koşulları da beraberinde getirmiştir.
Ekonomik beklentilerin olumsuzlaştığı bir ortamda, Hazine'nin yüklü bir borç itfası öncesinde 19 Şubat 2001'de beklenmedik siyasi gerginlikler yaşandı. Kriz, Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasındaki tartışmayla patlak verdi. 21 Şubat 2001 tarihli toplantıda Sezer'in Ecevit'e anayasa kitapçığı fırlatması olayından hemen sonra İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda %18,1 oranında düşüş yaşandı gecelik faizler %7500'e kadar yükseldi. Daha sonra "dalgalı kur" sistemine geçilmesi yönünde karar alındı. Başbakan'ın "devlet yönetiminde kriz var" açıklamasıyla birlikte mali piyasalarda panikle başlayan süreç, yerli parayı savunmak için gecelik faizlerin çok yüksek oranlara ulaşmasına rağmen, yerleşiklerin yoğun döviz talebi nedeniyle Merkez Bankası'nın 5 milyar dolarlık döviz satışıyla sonuçlandı. Kamu bankalarının likidite ihtiyacının karşılanamaması, ödemeler sistemini kilitleyecek boyutlara ulaşmıştı. Banka sistemindeki büyük çöküşü önlemek için TL'nin yabancı para birimleri karşısındaki değeri dalgalanmaya bırakıldı. Bir gün önce 670 bin TL olan dolar 1 milyon TL'yi aştı. Bunun sonucunda yabancı bankalar vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlayınca 21 Şubat'ta bankalar arası para piyasasında gecelik faiz %6200'e kadar çıktı. Yapılan bu örtülü devalüasyon ile, TL'nin değeri %40 civarında düştü. Devletin borcu da 

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, 1930'larda, Türkiye’de kadınların siyasi haklarını kazanması için gerekli yasaların çıkarılmasını ifade eder. Kadınların siyasi hayatta seçme ve seçilme hakkını elde etmesi; toplumsal hayatta gerçekleşen Atatürk Devrimleri’nden birisidir.
1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile önce Belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınan kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları, 5 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile tanındı.

Kadınların belediye seçimlerinde seçme ve aday olma hakkı 3 Nisan 1930’da Belediye Kanunu'nun kabul edilmesiyle tanındı.

Kadınların katıldığı ilk belediye seçimleri
Kadınlar siyasal haklarını ilk kez 1930 yılındaki Belediye seçimlerinde kullandılar. Seçimler, Eylül başından Ekim’in 20’sine kadar sürdü. Şehir meclislerine girebilen kadınlar arasında İzmir seçimlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nın iki kadın adayı olan Hasane Nalan ve Benal Nevzat Hanımlar ile, İstanbul seçimlerinde CHF adayı olan Rana Sani Yaver (Eminönü), Seniye İsmail Hanım (Beykoz), Ayşe Remzi Hanım (Beyoğlu), Nakiye (Beyoğlu), Latife Bekir (Beyoğlu) Hanımlar vardır.
Bu seçimlerde Artvin ili Yusufeli ilçesine bağlı Kılıçkaya beldesinde belediye başkanı seçilen Sadiye Hanım, "Türkiye'nin İlk Kadın Belde Belediye Başkanı" olmuş ve bu görevi iki yıl yürütmüştür. Türkiye’nin ilk kadın il belediye başkanı ise çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra seçildi. 3 Eylül 1950 tarihinde yapılan yerel seçimlerde 27 üyesi bulunan Mersin Belediye Meclisine seçilen Müfide İlhan, ilk kadın il belediye başkanı oldu.

Köy Kanunu'nun 20. Maddesinin değiştirilmesine dair 26 Ekim 1933 tarihli ve 2329 sayılı kanunun çıkarılmasıyla; kadınların köy muhtar ve heyetlerine seçilme hakkı tanındı.

İlk kadın muhtarın seçimi
Aydın ilinin Çine ilçesine bağlı Demirdere köyünde (Bugünkü Karpuzlu ilçesi) yaklaşık 500 oy alarak seçimi kazanan Gül Esin, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın muhtarı oldu.

Türkiye’deki kadınlar milletvekili olabilmek için ilk adımı 1923’te atmışlardı. Bu adım, kadınların 1923 yılında Nezihe Muhiddin önderliğinde ilk kadın partisi “Kadınlar Halk Fırkası”nı kurma isteğidir. Fakat 1909 Seçim Kanunu sebebiyle bu parti kurma girişimi, Kadınlar Halk Fırkası'nın Türk Kadınlar Birliği adlı derneğe dönüşmesi ile sonuçlanmıştı.
1924 anayasası hazırlanırken kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olması gündeme geldi ancak TBMM genel kurulunda bu hakların yalnızca erkeklere tanınması fikri ağır bastığından kadınlar siyasal haklar sağlayamadılar.
Gerekli yasal değişiklik 1934 yılında Başbakan İsmet İnönü ve 191 milletvekilinin sunduğu Anayasa ve Seçim Kanununda değişiklik yapılmasını öngören yasa önerisi sonucu gerçekleşti. Öneri, 5 Aralık 1934'te Mecliste görüşüldü. Yapılan oylamada, 317 üyeli Mecliste, oylamaya katılan 258 milletvekilinin tamamının oyuyla değişiklik önerisi kabul edildi. Anayasanın 10. ve 11. Maddeleri değiştirilerek her kadına 22 yaşında seçme, 30 yaşında seçilme hakkı verildi. Bu anayasa değişiklikleri çerçevesinde İntibah-ı Mebusan Kanunu (Milletvekili Seçimi Kanunu)'nda 11 Aralık 1934'te yapılan değişiklikler sonucu anayasada tanınan haklar seçim kanunuyla da düzenlendi.
Yasanın çıkmasının ardından 7 Aralık 1934'te, Türk Kadınlar Birliği İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda büyük bir kutlama mitingi ve Beyazıt'tan Taksim'e bir yürüyüş düzenledi.

Kadınların katıldığı ilk genel seçimler
Türkiye'de kadınların katıldığı ilk genel seçimleri, 8 Şubat 1935 yılında yapılan TBMM 5. dönem seçimleridir. Bu seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM'ye girdi. 1936 yılı başında boşalan milletvekillikleri için yapılan ara seçiminde emekli öğretmen Hatice Özgenel'in Çankırı milletvekili olarak seçilmesiyle meclisteki kadın milletvekili sayısı 18'e çıktı.

Türk siyasetinde kadınların yeri
Kadınların oy hakkının zaman çizelgesi
Kadınlar Halk Fırkası

1580 sayılı Belediye Kanunu, T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi:06.08.2011
442 Sayılı Köy Kanununun 20. ve 30. Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun, Mevzuat Bilgi Sistemi, Erişimi tarihi: 06.08.2011 10 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye'de toprak reformu, 1929 yılında Mustafa Kemal Atatürk döneminde topraksız halka toprak dağıtmak amacıyla çıkarılan kanundur. Böylelikle ülke toprakları verimli hale getirilecek ve topraksız köylü kalmayacaktı. Ancak dünyada ekonomik kriz çıkınca başarılı olunamamıştır.

19 Haziran 1927 tarihli, 1097 sayılı yasada çeşitli nedenlerle Doğu'daki sıkıyönetim bölgesinden çoğunluğu büyük toprak sahipleri olan 1400 kişinin ve 80 isyancının aileleriyle Batı illerine yerleştirilmesi kararlaştırılır. Sahip oldukları toprakların hazineye geçirileceği ve gönderildikleri Batı illerinde komisyonun tespit ettiği değerdeki toprağın verileceği kararlaştırılır. Bir mülkiyet kaybı olmayacaktır. Birkaç ay sonra gönderilenlerin bazılarının tekrar eski yerlerine dönmesi uygun bulunur. Fakat Hazine'ye geçmiş topraklar bölgedeki topraksız köylülere dağıtılmıştır. Geri dönen büyük toprak sahipleri, köylüden toprakları geri almaya kalkar. 2 Haziran 1929'da, 1505 sayılı yasa ile toprak dağıtımı siyasal hesaplaşma olmaksızın geniş boyutta düzenlenmek istenir. 1097 sayılı yasa ile topraksız köylüye, aşiretteki köylüye ve göçerlere verilen toprakların geri alınmasının önleneceği belirtilir.
Yasanın hem Doğu'da hem de gerekli görüldüğü takdirde ülkenin her yerinde uygulanacağını açıklayan 4. madde aynı zamanda büyük arazi sahiplerine 500'den 2000 dönüme kadar toprak bırakılabileceğini yazar. Hazineye geçecek arazilerin değerinin nasıl saptanacağını da içeren bu kanun, adı konulmamış bir toprak dağıtımı yasasıdır. Bu ilkeler Cumhuriyet'in ilerleyen yıllarında korunsa da toprak sorunu etrafında ciddi bir hesaplaşmanın da başlangıcıdır.

1505 sayılı yasa ile hem Doğu'daki büyük topraklarda hem de Muğla ve Konya'nın bazı büyük çiftliklerinde kamulaştırma yapılarak köylülere toprak dağıtılır. Batı'daki büyük toprak sahiplerini tedirgin eden bu yasa Şûra-yı Devlet'e (Danıştay'a) gider. Danıştay, 1505'in sadece Doğu ile sınırlı olduğunu söylemesi üzerine Hükûmet 1933'ün sonunda 1505'in 4. maddesine Başvekalet tezkeresi hazırlar:Doğuda geniş çiftlikler ve bu çiftliklerde serf gibi yaşayan topraksız, fakat toprağa bağlı birçok insan vardır. Ancak, aynı vaziyette çiftliklere ve insanlara Anadolu'nun diğer birçok yerinde de rastlanmaktadır. Doğuda bu insanları bu bağdan kurtarıp toprağa sahip kılmak ne kadar lazımsa, batıda da aynı vasıftaki insanları aynı surette kurtarmak aynı derecede ve belki daha şiddetle gerekli ve zorunludur.Toprak yasaları 1097 sayılı yasa ile birlikte Dönemin Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya tarafından sahiplenilir ve görüşlerini şöyle dile getirir:Köylü kendi toprağını çok sever. Bu köylünün asıl belirgin niteliğidir. Sevmediği ve sevemeyeceği bir toprak varsa o da kendisinin esir gibi kullanıldığı başkasının toprağıdır. Onun içindir ki, bizim arzumuz her şeyden evvel çiftçiye toprak vermektir ve bunun da kanunu gelmiştir. Arazisini ve tarlasını kendi işletmeyerek oralarda kurun-u vüstada (orta çağda) olduğu gibi, yani, esir gibi çalışan Türk köylülerini ev ve arazi sahibi yapmak, maksadımızdır.Ancak bu sözler dönemin toprak sahipleri tarafından hoş karşılanmaz. Eskişehir Mebusu Emin Bey (Sazak) net şekilde karşı çıkar:Büyük arazinin taksimi için yeni bir karar mı veriliyor, yeni bir kanun mu yapılıyor. Fırkanın prensibinde ve Büyük Millet Meclisi prensiplerinde böyle bir esas yoktur. Toprak sahibi olmak bu memlekette ayıpmış gibi bir manzara hasıl oluyor. Yavaş yavaş büyük mülk sahibi olmak, çok para sahibi olmak fena telakki (kötü kabul) edilmeye başlanırsa bunun sonu nereye varır?Manisa Mebusu Refik Şevket Bey (İnce) de ülkenin tamamında bu kanunun uygulanmasının doğru olmadığını, Doğu ile sınırlandırılmasını talep eder. Genel Sekreter Recep Peker'in CHP'nin 1935 Mayıs'ındaki Kurultay'ındaki sözleri topraksız köylüye sadece hazine arazisinden dağıtımı değil, özel mülkiyetteki toprakların da kamulaştırılmasını vurgular:Parti, hükümetinin kendisine önemli iş edindiği, Türk köylüsünü topraklandırmak işine yeni programda yer veriyor. Bunun için hususi istimlak kanunları (özel kamulaştırma yasaları) yapılması göz önünde tutuyoruz. Tabiidir ki Teşkilatı Esasiye Kanunu (anayasa) da icap ederse diğer kanunlar gibi buna göre değişecektir.Tarımdaki üretimin geldiği sınır fark edildiği için İsmet İnönü 1936 sonunda Kamutay (Büyük Millet Meclisi) parti grubunda "Bin Kombina" konuşmasında kırsaldaki mülksüzlük sorununu masaya yatırır:Bir toprak en çok mahsulünü yalnız bir vaziyette verir. O toprağın işleyenin malı olması. Yurdumuzda topraksız çiftçinin sayısı her tasavvurun üstündedir. Hiçbir vakit hiçbir adamın malına cebren zaptetmek (zorla elkoymak) fikrinde değiliz. Fakat hiçbir surette köylüyü ilelebet (sonsuza kadar) topraksız kılmaya mahkum eden dar çerçevede bırakmaya razı olmayız.Cumhuriyetin ana kadrosu toprağı zorla almayı aşırılık saydığı için hassas dengeleri gözeterek, büyük toprak sahipleri ile reformcu bir çizgide uzlaşma aranır. Atatürk'ün siyasal desteğine sahip olduğu bilinen Şükrü Kaya "işlenmeyen toprakların işleyenlere verilmesinin hedeflendiğini, toprak yasasında batı ve doğu diye ayrım yapılamayacağını" söyledikten sonra "Türk'ü bu toprağın efendisi yapmak" amacının birincil hedef olduğunu söyler.
1936'daki bu açıklamalar birbirini tamamlarken, Kasım ayında Meclis açılış konuşmasında Atatürk şu sözlere yer verir:Toprak kanununun bir neticeye varmasını Kamutayın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçinebileceği ve çalışabileceği toprağa malik olması lazımdır. Vatanın sağlam temel ve imarı bu esastadır. Bundan fazla olarak büyük araziyi modern vasıtalarla işletip vatana fazla istishal temin edilmesini teşvik etmek isteriz.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından toprak reformu olarak bilinen Çiftçiyi Topraklandırma hakkındaki kanun tasarısı CHP içinde ayrılığa neden oldu. CHP milletvekilleri içindeki toprak sahipleri taslağa karşı çıktı. Bu tartışmalarda bir toprak sahibi olarak Aydın milletvekili Adnan Menderes öne çıktı. İlerleyen süreçte Dörtlü Takrir imzacılarından Adnan Menderes ve Fuad Köprülü 21 Eylül 1945'te oybirliği ile ihraç edildi. Refik Koraltan ile Celâl Bayar ise daha sonra istifa etti. 1946'da Menderes, Bayar, Köprülü ve Koraltan Demokrat Parti'yi kurdu.

Türkiye'de, 11 Haziran 1945 tarihinde kabul edilen 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Yasası (ÇTY) ile toprak reformu ilk kez yasal düzenlemeye tabi tutulmuştur. Bu yasa, Toprak ve Tarım Reformu Yasası'nın 1973 yılında yürürlüğe girmesiyle yaklaşık 28 yıl boyunca uygulanmıştır.
Yasa, meclise sunulduğu şekliyle kabul edilene kadar önemli değişiklikler geçirmiştir. Büyük toprak sahiplerinin yoğun direnciyle karşılaşan yasa, 1950 ve 1955 yıllarında yapılan değişikliklerle özünü oluşturan maddelerini kaybetmiş ve birçok maddesi değiştirilmiştir. Yasa, bazı eksikliklere sahip olmasına rağmen, toprak reformunu gerçekleştirmek amacıyla Türkiye'de atılan ilk ve önemli adımı oluşturmaktadır.
Yasanın amacı, aile işletmelerinin temelini oluşturacağı, orta büyüklükteki işletmelerin sınırlı kalacağı ve büyük mülklerin ise ancak kamu yararına hizmet edecek şekilde devletin kontrolünde olacağı bir tarımsal yapı oluşturmaktı. Yasa, işletmeleri küçük, orta ve büyük işletme olarak sınıflandırmıştır. Küçük işletmeler 500 dekara kadar olanları, orta işletmeler 501-5000 arası olanları ve büyük işletmeler ise 5000 dönümden daha büyük olanları ifade etmektedir.
Topraksızlara dağıtılmak üzere, önce devlete ait veya özel mülkiyetinde bulunan araziler, daha sonra sahibi bulunmayan araziler ve iyileştirme çalışmalarıyla kazanılan araziler, son olarak da kamulaştırma yoluyla elde edilecek araziler kullanılacaktı. Topraklandırılanlar, borçlarını faizsiz olarak 25 yıl içinde ödeyecekler ve bu süre içinde arazilerini devir veya satış yapamayacaklardı. Bu şekilde, yasa işletmelerin bütünlüğünü korumayı amaçlamaktaydı. Kamulaştırmalar ise öncelikle vakıf ve yerel yönetim arazilerinden başlayacak, yetersiz kalması durumunda gerçek kişilerin 2000 dönümden fazla arazileri kamulaştırılabilecekti. Kamulaştırma karşılığında ödemeler, 1944 bütçe yılı arazi vergisinin dört katı olarak belirlenmiş ve nakit olarak peşin yapılması öngörülmüştür.

12 Mart Muhtırası sonrası kurulan hükûmetler tarafından hazırlanan ve 25 Haziran 1973 tarihinde çıkarılan 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Yasası (T.T.R.Y), tarımda yapısal değişimi hedefleyen ikinci bir yasadır. Bu yasa, 1 Kasım 1973 tarihinde Urfa ilinde Bakanlar Kurulu Kararıyla uygulamaya konulmuştur.
T.T.R.Y, Türkiye'deki farklı sosyo-ekonomik koşullarda ve Urfa'da ilk yasadan tam 28 yıl sonra hayata geçirilmiştir. Ancak bu yasa, 5 Mayıs 1977 tarihine kadar Urfa'da uygulanmış ve daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Kanunun uygulanması aleyhtarı olan Urfalı toprak ağaları "Kürtçülük hareketine canlılık kazandırır ve Kürt bölgesinin Türkiye'den koparak Kuzey Irak'la birleşmesine yol açar" diyerek Cumhurbaşkanlığına şikayet dilekçesi yazdı. Demirel'in başkanlığında kurulan İkinci Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde müsteşarlık MHP'ye bağlandı ve daha sonra kaldırıldı. Urfa'da kamulaştırılan topraklar sahiplerine geri verildi.

Korkut, Sevgi (1984). Toprak Reformu ve Türkiye 28 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF). TBMM Basımevi.

Toprak reformu

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), banknot ihraç eden, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nin para ve kredi politikasını yürüten, veznedarlık görevini üstlenmiş ve devletin iktisadi ve mali danışmanlığını yapan yasal olarak bağımsız bir ekonomik kurumdur. Merkez bankası olarak, kâğıt para (banknot) basma tekelini elinde bulundurur ve bu yetkiye istinaden bağımsız olarak para politikasını belirler. Ayrıca Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğünce basılan madeni paraların tedavülü de Merkez Bankasınca sağlanmaktadır.
Merkez Bankası EFT (Elektronik Fon Transferi), EMKT (Elektronik Menkul Kıymet Transferi) sistemlerinin Türkiye'deki sahibi olup, Tüm Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğunun (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication - SWIFT) Türkiye ayağını yürütmektedir.
Banka büyük Elektronik Veri Dağıtım Sistemi (EVDS) olarak adlandırılan büyük bir veri tabanına sahiptir. Bu veri tabanındaki bilgiler İngilizce ve Türkçe olarak kullanıcıların hizmetine açılmıştır.

9 Mayıs 2026 itibarıyla

9 Mayıs 2026 itibarıyla

3 Temmuz 2025 itibarıyla

9 Mayıs 2026 itibarıyla

TCMB'nin temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka temel amacıyla çelişmedikçe ülkenin kalkınması için uygulanacak politikaları da desteklemeye çalışmaktadır. Banka para politikasının uygulanmasında tek başına yetkilidir. Fiyat istikrarını sağlamak amacıyla belirleyeceği politika dahilinde para politikası araçlarını serbestçe kullanabilmektedir. Bankanın politika araçlarını uygulamada ve ekonomiyi takip etmede ihtiyaç duyacağı bilgileri toplama ve kurumları denetleme hakkı bulunmaktadır. Bankanın görev ve yetkileri şu başlıklar altında toplanabilir;

Banknot basma ve paranın dolaşımını sağlama: Para politikasına uygun olarak ihtiyaç duyulan ülke para birimi cinsinden banknot basmak. Paraların dolaşımını ve hacmini düzenlemek için gerekli teşkilatlanmayı sağlar, yöntemleri ve teknik alt yapıyı sağlar ve işletir.
Para politikasını belirlemek: Banka fiyat istikrarı amacına uygun olarak para politikası belirler ve uygular. Bu amaçla faiz oranlarının belirler ve bankalara nihai kredi merci olarak hizmet eder. Ayrıca para politikası amacının gerçekleştirmek için mali piyasaları yakından takip ederek, faaliyet gösteren kuruluşların uygun hareket edip etmediklerini denetleyebilmektedir. Denetim alanı dışındaki hallerde banka denetlemeye yetkili diğer kurum ve kuruluşları bilgilendirmek ve onlarla iş birliği yapmaktadır.
Hükûmetin mali ajanlığını yerine getirmek: Banka hükûmetin alacak ve borçlarının ödenmesinde ve hükûmetin ekonomik gidişle ilgili bilgilendirilmesinde doğal mali ajandır. Bu amaçla açılacak kamu borçlanma ihalelerine aracılık yapmaktadır. Yine hükûmetin mali ajanlığı çerçevesinde ekonomik durumla ilgili olarak ortaya çıkan gelişmeler hakkında hükûmeti ve diğer kurum ve kuruluşları bilgilendirir.

İlk para Osmanlı Beyliği döneminde 1326 yılında basılmıştır. O zamanlar sadece kıymetli maden olarak basılmaya başlanan para diğer ülkelerde de olduğu gibi bugünkü kadar geniş bir kullanım alanına sahip değildi. Sadece ödeme amaçlı olarak kullanılan para devlet eliyle basılmaktaydı. 19. yüzyıla gelindiğinde paranın işlevsel değişimine ve Osmanlı İmparatorluğunun artan borçlarına paralel olarak gittikçe artan oranda mali ajana ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. 1847 yılında Galata bankerlerince kurulan Bank-ı Dersaadet, 1856 yılında İngiltere kralının fermanıyla İngiliz sermayeli olarak kurulan Osmanlı Bankası ve daha sonra İngiliz ve Fransız ortaklığıyla kurulan Bank-ı Osmani-i Şahane merkez bankasına ait bazı faaliyetleri yürütmeye başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla Osmanlı Bankası ile anlaşma yapılmış ve Osmanlı Bankası 1935 yılına kadar banknot ihraç etme imtiyazına yetkili kılınmıştır. Ancak, genç Türkiye Cumhuriyeti kendisine ait bir Merkez Bankası'nın eksikliğini hissetmiştir. Bu amaçla çeşitli ülkelerden yetkililer ve öğretim üyeleri çağrılarak Merkez Bankası'nın kurulması için çalışmalara başlanmıştır. Hazırlanan raporlarda Merkez Bankası'nın kurulmasına ihtiyaç duyulduğu belirtilmekle birlikte, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin Merkez Bankası'nın kurulması için gerekli şartları henüz sağlayamayacağı da belirtilmekteydi. Bu raporlarda alınan reform önlemlerine tam olarak yer verilmemesi daha sonradan eleştiri konusu olmuştur.
Merkez Bankası'nın kurulması için ilk başlarda Osmanlı Bankası'nın millileştirilmesi düşünülse de ülkenin ekonomik koşulları buna izin vermemiştir. Daha sonra o günlerde yeni kurulan Türkiye İş Bankası'nın Merkez Bankası'na dönüştürülmesi gündeme gelmiştir. Ancak, Merkez Bankası'nın bağımsız olarak çalışması gerektiği görüşünün de etkisiyle, 11 Haziran 1930 tarihinde TBMM'de kabul edilen ve 30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu'na paralel olarak, "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası" 3 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçmiştir.

Merkez Bankası'nın kurulmasına esas teşkil eden 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu dönemin şartlarına uygun olarak hazırlanmıştı. Kanunla banknot ihracı imtiyazı Merkez Bankası'na tanınmıştır. Merkez Bankası tam anlamıyla Hazine'nin bir ajanı olarak tanımlanmıştır. Bankanın para politikası araçlarını kullanması ve hükûmetle iş birliği içerisinde çalışmasını sürdürmesi de kanunun temellerini oluşturmuştur. 1715 sayılı kanununun 2. maddesinde "Memleketin iktisadi inkişafına yardım gayesiyle tesis olunan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası" diyerek, temel amacın ekonomik kalkınmaya yardım olduğu ifade edilmiştir. Kanun birçok değişiklik görürken, Merkez Bankası'nın temel görevi, hükûmetle beraber çalışması ve kambiyo kontrollerinin devamı korunmuştur.
1970 yılında 1211 sayılı Merkez Bankası Kanunu çıkartılarak 1715 sayılı Merkez Bankası Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 1211 sayılı kanunun en önemli farkı Merkez Bankası yetkilerinin artırılmasını sağlaması olmuştur. Bu kanunla bankanın temel amacı kalkınma planlarını ve hükûmet politikalarını desteklemek olarak belirlenmiştir. 1980 sonrasında Türkiye'nin ithal ikame yerine ihracatı destekleyici kalkınma planına geçilmesi ve 1980'lerde görülen teknolojik gelişmeler Merkez Bankası'nın da modernleşme sürecine girdiği yıllar olmuştur. Yine 1980'li yıllarda kambiyo kontrollerinin kaldırılmıştır.
1990'lı yıllara gelindiğinde yaşanan krizlerin de etkisiyle Merkez Bankası'nın bağımsızlığı tartışmaları görülmüştür. Buna ilave olarak Merkez Bankası'nın ekonominin kalkınması hedefi sorgulanarak bunun fiyat istikrarı ile çelişkileri gündeme gelmiştir. Bu tartışmaların sonucunda 1994 ve 2001 yıllarında yapılan değişikliklerle Merkez Bankası'nın temel görevleri ve bağımsızlığı düzenlenmiştir. Ayrıca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun (BDDK) kurulmasıyla da Banka'ya ait bazı yetkiler BDDK'ya devredilmiştir. Söz konusu tüm bu yapısal ve yasal değişikliklerin sonucunda Merkez Bankası'nın hükûmetten bağımsız olarak faaliyet göstermesi ve temel amacının fiyat istikrarının sağlanması benimsenmiştir.

TCMB günümüzde fiyat istikrarının sağlanması için enflasyon hedeflemesine dayanan para politikası uygulamaktadır. Faiz oranın belirlenmesi nedeniyle para arzı tam olarak denetlenmemektedir. 2001 ekonomik krizi sonrasında benimsenen serbest döviz kuru rejimine paralel olarak aşırı oynaklıklar dışında döviz piyasasına müdahale edilmediği gözlenmektedir.

Para politikası araçlarından önce kısaca para politikasının önemine değinmek gerekmektedir. Lucas'ın Nobel Ödülü konuşmasında da detaylı olarak belirttiği üzere, para politikası uzun vadede etkisiz iken kısa vadede ekonomi üzerinde etkili olmaktadır. Para politikasının bu etkisinden faydalanarak makro ekonomik dengelerin sağlanması amacıyla parasal araçlardan faydalanılmaktadır. Bu bağlamda aslında para politikası yardımcı bir politika olup, ülkenin milli gelir istihdam gibi temel göstergelerinin ayarlanmasında kullanılırlar. Para politikası araçları şunlardır,

Açık piyasa işlemleri (APİ): APİ işlemleri merkez bankalarının likit para karşılığı bono ve tahvil alıp satarak piyasadaki likiditeyi düzenlemeleridir.
Reeskont oranı: Bankaların ellerinde bulunan kısa vadeli senetlerin merkez bankalarına iskontolu satılmasıdır (kırdırılmasıdır). Reeskont denilmesinin sebebi bankalar bu senetleri müşterilerinden alırken belirli bir iskontoyla alırlar ve bu senetleri merkez bankalarına satarken tekrar bir iskontoya tabi tutulmaktadır.
Zorunlu karşılıklar: Bankaların ellerinde bulundurdukları mevduat ve/veya krediler için kasalarında bulundurmak zorunda oldukları nakit paraya verilen adıdır.
Günümüzde merkez bankaları para politikası araçlarını faiz oranını veya para arzını belirlemek için kullanmaktadırlar. Ekonomi bilimi kuralları gereği bir şeyin ya fiyatı ya üretilecek miktarı belirlenebileceği için bu zorunlu tercih doğmaktadır. Birçok merkez bankası faiz oranını belirleyerek para politikası araçlarını bu çerçevede kullanmaktadırlar.

Sargent ve Wallace'ın ünlü Nahoş Parasal Aritmetik (Some Unpleasant Monetarist Arithmetic) isimli makaleleri, para ve maliye politikası arasındaki bağlantıyı oldukça net bir biçimde ortaya koymuştur. Sargent ve Wallace para ve maliye politikasının birbiriyle koordinasyon içinde işlemesi gerektiğini aksi takdirde politika araçlarıyla hedeflerin elde edilemeyeceğini net bir biçimde ortaya koymuşlardır. Benzer birçok çalışmadan birisini de Woodford yapmış ve aynı hedefi paylaşmayan otoritelerin birbirlerinin hedeflerine ulaşmasını engelleyeceklerini belirtmiştir. Canzoneri, Cumby and Diba hükûmetin uzun vadeli faiz oranlarını etkileyebileceğini ortaya koymuştur. Tüm bu çalışmalar merkez bankası bağımsızlığı ve hükûmet merkez bankası işleyişine yeni bir boyut taşımıştır. Diğer taraftan Türkiye'de yaşanan krizlerde hükûmetin sorumlu olarak görülmesi ve hükûmetlerin siyasi amaçları nedeniyle ekonomiye zarar verdikleri tartışmalarına neden olmuştur. Bu gelişmelere bağlı olarak Merkez Bankası bağımsızlığı Türkiye'de ciddi olarak tartışılmaya başlanmıştır. Merkez Bankası

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), Türkiye'deki demiryolu ulaşımının altyapısını geliştiren, düzenleyen ve kontrol eden resmî kurumdur.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde daha çok yap-işlet modeli ile sermaye sahiplerince inşa edilen ve işletilen demiryolları, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, 24 Mayıs 1924 tarihinde yayımlanan 506 sayılı Kanun ile devletleştirilmeye başlanmış ve Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu - Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi adı ile bir devlet şirketi olarak yapılandırılmıştır. Daha sonra demiryollarının yapımı ve işletilmesinin bir arada yürütülmesi ve daha geniş çalışma imkânları verilmesini sağlamak amacıyla 23 Mayıs 1927 tarihinde yayımlanan 1042 sayılı Kanun ile CFAB Şirketi, Havâlî-yi Şarkiye Demiryolları ve Demiryolu Yapım ve Yönetim İdaresi birleştirilerek bir devlet kurumu olan Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi kurulmuştur. 4 Haziran 1929 tarihinde yayımlanan 1483 sayılı Kanun ile ise bu kurumun yerini Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü almıştır. 1953 yılına kadar katma bütçeli bir devlet idaresi şeklinde yönetilen bu kurum, 29 Temmuz 1953 tarihinde yayımlanan 6186 sayılı Kanun ile Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) İşletmesi adı altında İktisadî Devlet Teşekkülü (İDT) haline getirilmiştir. Son olarak uygulamaya konulan 233 sayılı KHK ile ise kurum Kamu İktisadî Kuruluşu (KİK) kimliğini kazanmıştır.
Avrupa Birliği müktesebatına uyum çalışmaları kapsamında, Türkiye'deki demiryollarının yeniden yapılandırılması ve demiryolu taşımacılık sektöründe rekabetin artırılması ve serbestleşmenin sağlanması amacıyla 1 Mayıs 2013 tarihinde yayımlanan 6461 sayılı Türkiye Demiryolu Ulaştırmasının Serbestleştirilmesi Hakkında Kanun gereğince 14 Haziran 2016 tarihinde TCDD'nin bağlı ortaklığı olarak TCDD Taşımacılık A.Ş. kurulmuştur. Bu yapılanma gereğince, TCDD, Türkiye'deki demiryolu altyapısını Demiryolu Altyapı İşletmecisi olarak yönetmeye devam etmekte; TCDD Taşımacılık ise Demiryolu Tren İşletmecisi olarak demiryollarında yolcu ve yük taşımacılığı yapmaktadır.

İlk kez 1825'te Birleşik Krallık'ta başlayan ve 25 yıl içinde tüm Avrupa'da yayılan demiryolu ulaşımı teknolojisinin, toprakları 3 kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu'na girişi diğer birçok teknolojik yeniliğe göre çok daha erken olmuştur. İmparatorluk sınırlarındaki ilk demiryolu hattı Mısır Hidivliği'nde 1851 - 1856 yılları arasında inşa edilen Kahire - İskenderiye demiryolu olmuştur. Anadolu'da ise 22 Eylül 1856'da 130,012 kilometre (80,786 mi) uzunluğundaki İzmir-Alsancak - Aydın demiryolu hattının inşası için İngiliz Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC)'nin ilk kazmayı vurmasıyla demiryolu serüveni başlamıştır. Bu hat 10 yıl süren bir çalışmanın ardından 1 Temmuz 1866'da Sultan Abdülaziz döneminde hizmete girmiştir. 1863'te İngiliz The Smyrna Cassaba Railway / İzmir - Kasaba Demiryolu (SCR) Şirketi'ne verilen bir başka imtiyazla inşasına başlanan 93,180 kilometre (57,899 mi) uzunluğundaki İzmir-Basmane - Kasaba demiryolu hattı ise 10 Ocak 1866'da hizmete girmiştir.
Osmanlı hükûmeti, İstanbul'dan Bağdat'a bir demiryolu hattı inşa ederek Hindistan ile Avrupa'yı birleştirecek demiryolu hattının İstanbul'dan geçirilmesi düşüncesiyle 1871'de bir ferman çıkarmış ve Nafia Nezareti tarafından 1872'de inşa edilmeye başlanan İstanbul - Ankara demiryolu hattının 91,271 kilometre (56,713 mi) uzunluğundaki İstanbul-Haydarpaşa - İzmit kısmı Ağustos 1873'te hizmete girmiştir. 8 Ekim 1888'de çıkarılan yeni bir fermanla, bu hattın İzmit'ten Ankara'ya uzatılması için Alman Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi'ne imtiyaz verilmiştir. 1889'da demiryolu hattının 485,344 kilometre (301,579 mi) uzunluğundaki İzmit - Eskişehir - Ankara kısmının inşasına başlanmış ve hat 31 Aralık 1892'de hizmete girmiştir. Yine CFOA şirketine verilen yeni bir imtiyazla 31 Ağustos 1893'te 433,685 kilometre (269,479 mi) uzunluğundaki Eskişehir - Konya demiryolu hattının inşasına başlanmış ve bu hat da 29 Temmuz 1896'da hizmete girmiştir.
1896'da yapım ve işletme imtiyazı Baron Maurice de Hirsch'e verilen 2.383 kilometre (1.481 mi) uzunluğundaki Rumeli Demiryolu'nun 1888'de tamamlanarak hizmet girmesiyle de İstanbul'un Avrupa ile demiryolu bağlantısı sağlanmıştır. Bu demiryolu hattının millî sınırlar içinde kalan İstanbul - Alpullu - Demirköprü ve Alpullu - Kırklareli kısımları ile Karaağaç eksklavı 336 kilometre (209 mi) uzunluğundadır.
Bağdat Demiryolu olarak adlandırılan hattın Konya - Bağdat kısmının inşa edilmesi için 1903'te Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi'ne verilen imtiyazla inşasına başlayan hattın inşası ise, I. Dünya Savaşı'nın araya girmesi ve eski Osmanlı coğrafyasında da birçok yeni devletin kurulmasıyla yıllar sürmüş ve ancak 1940'lı yıllarda tamamlanabilmiştir. Hattın şu an Türkiye sınırlarında kalan kısmı olan Konya - Nusaybin arası henüz I. Dünya Savaşı sürerken 1917'de hizmete girmiştir.
Osmanlı döneminde hizmete giren demiryollarının toplamda 8.619 kilometre (5.356 mi) uzunluğundadır. Ancak bu hatların 4.559 kilometre (2.833 mi) uzunluğundaki kısmı yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında kalmıştır. Bu hatlardan 2.282 kilometre (1.418 mi)'si standart ve ~41,800 kilometre (25,973 mi)'si dar açıklıklı olan kısmı yabancı sermayeli şirketlere, 2.207 kilometre (1.371 mi)'si standart ve ~80 kilometre (50 mi)'si dar açıklıklı olan kısmı ise devlet sermayeli şirketlere aittir.

Kurtuluş Savaşı'nda cepheye asker, silah ve erzak taşımada, cephelerden de geriye gazilerin taşınmasında, yani savaşın lojistiğinde sağladığı başarılarla, demiryolları Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında önemli rol oynamıştır. Bu dönemde, daha sonradan Anadolu - Bağdat Demiryolları Müdüriyet-i Umumiyesi Müdürü olan, Behiç Erkin demiryollarının kusursuz işlemesindeki başarısından dolayı hem TBMM Takdirnamesi hem de İstiklâl Madalyası ile onurlandırılmıştır.

Bu dönemde mevcut demiryolu hatlarının yabancı şirketlere ait olan kısımları devletleştirilmiş ve yeni demiryolu hatları inşa edilerek demiryolu altyapısı geliştirilmiştir. Bu amaçla 24 Mayıs 1924'te demiryollarının devletleşmesi için bir devlet şirketi olarak Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu - Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi kurulmuştur.

31 Mayıs 1927'de ise -CFAB şirketini de kapsayan- bir devlet kurumu olan Devlet Demiryolları Limanları İdaresi (DDYL) kurulmuştur. DDYL'nin kurulmasıyla birlikte demiryollarının inşası ve işletilmesi bir arada yürütülmeye başlanmıştır. Anadolu topraklarında 1923 yılı itibarıyla 4.559 kilometre (2.833 mi) olan demiryolu uzunluğu, 1940 yılına kadar gerçekleştirilen çalışmalarla 8.637 kilometre (5.367 mi)'ye ulaşmıştır.
1932 ve 1936 yıllarında hazırlanan 1. ve 2. Beş Yıllık Sanayileşme Planları'nda, demir-çelik, kömür ve makine gibi temel sanayilere öncelik verilmiştir. Bu tür kitlesel yüklerin en ucuz ve güvenli biçimde taşınabilmesi açısından demiryolu yatırımları önem arz etmekteydi. Bu planlarda demiryollarının şu hedefleri gerçekleştirmesi amaçlanmıştır:

Potansiyel üretim merkezlerine ve doğal kaynaklara ulaşmak.
Ergani'ye ulaşan demiryolu hattı bakır, Karadeniz Ereğli'ye ulaşan kömür, Adana'ya ulaşan pamuk ve Çetinkaya'ya ulaşan demir olarak adlandırılmaktadır.

Üretim ve tüketim merkezleri ile yani limanlar ile ard bölgeler arası ilişkileri kurmak.
Samsun - Kalın demiryolu ve Irmak - Zonguldak demiryolu hatları ile demiryoluna ulaşan limanlar 6'dan 8'e yükseltilmiştir. Samsun ve Zonguldak hatları ile İç ve Doğu Anadolu'nun deniz bağlantısı pekiştirilmiştir.

Ekonomik gelişmenin ülke düzeyinde yayılmasını sağlamak ve özellikle az gelişmiş bölgelere ulaşmak.
1927'de Kayseri, 1930'da Sivas, 1931'de Malatya, 1933'te Niğde, 1934 Elazığ, 1935 Diyarbakır, 1939'da Erzurum demiryolu ağına bağlanmıştır.

1940 - 1960 yılları arası demiryolları açısından "Durgunluk Dönemi"dir. Gerçekten de İsmet İnönü dönemindeki ekonomik kıtlığa, imkânsızlıklara rağmen, demiryolu yapımı II. Dünya Savaşı'na kadar sürdürülmüştür. 1940'tan sonra ise savaş nedeniyle yavaşlamıştır. 1923 - 1960 yılları arasında yapılan 3.578 kilometre (2.223 mi) uzunluğundaki demiryolu hatlarının 3.208 kilometre (1.993 mi)'lik kısmı, 1940 yılına kadar tamamlanmış olanlardır. Bu dönemde kurum Ulaştırma Bakanlığı'na bağlanarak 29 Temmuz 1953'te Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) adını almıştır. Kurumun statüsü ise İktisadî Devlet Teşekkülü haline getirilmiştir. 1955'te ise ülkedeki ilk elektrikli tren hattı olan B1 (Sirkeci - Halkalı) Banliyö Treni hattı açılmıştır.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra tüm olanaksızlıklar içinde yılda ortalama 240 kilometre (150 mi) uzunluğunda demiryolu hattı inşa edilirken, 1960 yılından sonra gelişen teknoloji ve maddi olanaklara rağmen yılda sadece ortalama 39 kilometre (24 mi) uzunluğunda demiryolu inşa edilebilmiştir. Bu tarihlerde demiryollarının geri plana atılmasının temel sebebi devletin ulaşım politikasının değişmiş olmasıdır. Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal da demiryolları ile ilgili "modası geçmiş bir ulaşım yöntemi" ve "Demiryolu komünist ülkelerin tercihidir, çünkü ulaşımı merkezi denetim amaçlıdır" demiştir.
Sonuç olarak, 1960 - 1997 yılları arasında ülkedeki demiryolu hattı uzunluğu sadece %11 artmıştır. Ulaştırma sektörleri içindeki yatırım paylarından 1960'lı yıllarda karayolları %50, demiryolları %30 pay alırken, 1985'ten bu yana demiryolunun payı %10'un altında kalmıştır. Türkiye'de karayolu yolcu taşıma payı %96, demiryolu yolcu taşıma payı ise sadece %2'dir. Demiryollarının, mevcut altyapı ve işletme koşullarının iyileştirilmemesi ve yeni koridorlar açılamaması nedeniyle yolcu taşımacılığındaki payı bu yıllarda %38 oranında gerilemiştir.

2002'de yaklaşık 14 milyon ton yük taşımacılığı gerçekleştirilmiş bulunmaktadır. Yük taşımacılığı sadece yurt içinde taşınan malları değil yurt dışından gelip başka ülkelere giden malları da kapsamaktadır.
Türkiye ulaşım sistemi içerisin

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, Ticaret ve Sanayi Odaları, Deniz Ticaret Odaları ve Ticaret Borsaları'nın birleşmesiyle, 5174 sayılı Kanun ile kurulmuş, tüzel kişiliğe sahip, kamu kurumu niteliğinde meslek üst kuruluşudur. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin çatısı altında 366 Oda ve Borsa bulunmaktadır. 186 Ticaret ve Sanayi Odası, 52 Ticaret Odası, 12 Sanayi Odası, 2 Deniz Ticaret Odası ve 114 Ticaret Borsası bulunan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'ne bağlı oda ve borsalara kayıtlı toplam üye sayısı 2.000.000 civarındadır.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile odalar ve borsalar, 15/3/1950 tarihli ve 7457 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5590 sayılı Kanun ile kurulmuştur. Yeni düzenlemeler getiren ve 1/6/2004 tarihinde yürürlüğe giren 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalar Kanunu ile 5590 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, odalar ve borsalar arasındaki birlik ve dayanışmayı temin etmek, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, oda ve borsa mensuplarının meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, bunların birbirleriyle ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere, meslek disiplinini ve ahlâkını korumak, ülkenin kalkınması, ekonominin gelişmesi için gerekli çalışmaları yapmak ve bu Kanunda belirtilen hizmetleri yerine getirmek amacıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip, kamu kurumu niteliğinde meslek üst kuruluşudur.
TOBB, özel sektörün Türkiye'de mesleki üst kuruluşu ve yasal temsilcisidir. TOBB 81 il 160 ilçeye yayılmış 366 oda ve borsanın (Ticaret Odaları, Sanayi Odaları, Ticaret ve Sanayi Odaları, Deniz Ticaret Odası ve Ticaret Borsası) üst kuruluşudur.
Birliğin kısa adı TOBB'dur ve merkezi Ankara’dadır. İstanbul'da hizmet binası bulunmaktadır.

TOBB’un organları Genel Kurul, Oda ve Borsa Konseyleri, Yönetim Kurulu ve Yüksek Disiplin Kuruludur. Genel Kurul delegeleri, oda ve borsaların meclis üyeleri tarafından demokratik süreçle 4 yıllığına görev yapmak üzere seçilir. Genel Kurul tarafından; 5 oda ve borsa konseyi ile Birlik Başkanı ve Yönetim Kurulu seçilir. Yönetim Kurulu, her bir oda nev’i ile borsaları temsilen 5 başkan yardımcısı seçer.

TOBB, aşağıdaki görevleri icra eder:
» Türk girişimcisinin çalışmalarına öncülük ve liderlik eder,
» Özel sektörün ihtiyaçları doğrultusunda siyasi güce görüş ve çözümlerini iletir,
» Kanunlar ve düzenlemeler ile ilgili görüşlerini ilgili bakanlıklara, meclis komisyonlarına sunar,
» Tabanını oluşturan KOBİ’lerin ekonomiden hak ettiği payı alması için oda ve borsalarımız kanalıyla bilgi ve danışmanlık hizmeti sunar,
» Ticari, ekonomik ve uluslararası işbirliği alanlarında yararlı olabilecek her türlü bilgiyi üyelerine sunar; ülke, il ve sektör bazında ekonomik raporlar hazırlar,
» Yabancı muadil kuruluşlarla kurumsal bağlar kurar, işbirliği anlaşmaları imzalar, Türk ve yabancı firmaların ihtilaflarının dostane yollarla çözümü amacıyla aracılık eder,
» TIR Karnesinin dağıtımını gerçekleştirir ve muhtelif ülkelere ait geçiş belgesi taleplerini karşılar, ATA Karnesi düzenler, Bilgi Standardı tanımlama ve uygulama sistemi olan EAN-UCC barkod sistemini Türkiye'de tek elden yürütür,
» Menşe Şehadetnamesi ile Dolaşım Belgesini basar ve Odalara gönderir, Kapasite Raporu inceler ve onaylar. Oluşturulan Sanayi Veritabanı ile imalatçı firma listelerini ilgililere sağlar, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’ni yayınlar,
» Odalar ve Borsalar arasında çıkabilecek mesleki anlaşmazlıkları çözer, Oda ve borsaları geliştirecek tedbirleri alır, elektronik alt yapısını kurar, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Tahkimi çalışmalarını yürütür,
» Yerel fuar organizasyon firmalarına yetki verir, organize sanayi bölgeleri ve teknoloji geliştirme merkezleri kurar ,
» Eğitim kurumları kurar veya katılır, bu kurumlarla işbirliğine girer,
» Uluslararası ilişkiler ile ilgili görevleri kapsamında çok taraflı oda ve uluslararası kuruluşlarda Türk özel sektörünü temsil eder.

TOBB tarafından aşağıdaki yayın ve istatistikler yayımlanmaktadır.
» Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi (tatil günleri hariç günlük)
» Kurulan/Kapanan Şirket İstatistikleri
» Sanayi Kapasite Raporu İstatistikleri
» Fuar İstatistikleri
» Haftalık Ekonomi Bülteni
» Ekonomik Forum Dergisi

RESMİ İŞTİRAKLER
» Akdeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği (ASCAME)
» Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası (ATTSO)
» Avrupa Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği (Eurochambers)
» Balkan Odaları Birliği (ABC)
» Dünya Odalar Federasyonu (WCF)
» ECO Ticaret ve Sanayi Odası
» İslam Ticaret ve Sanayi Odası
» Karadeniz Bölgesi Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği
» Milletlerarası Ticaret Odası (MTO)
» OECD İş ve Sanayi Danışma Komitesi (BIAC)
» Türk-Alman İşbirliği Konseyi (TAİK)
» Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odası (TATSO)
» Türk-Amerikan Ticaret ve Sanayi Odası
» Türk Standartları Enstitüsü (TSE)
SOSYAL İŞTİRAKLER
» Darülaceze Vakfı
» Deniztemiz Turmepa Derneği (TURMEPA)
» Ege Bölgesi Sanayi Odası Vakfı (EBSOV)
» GS1 Türkiye Vakfı
» İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV)
» İstanbul Sanayi Odası Vakfı (İSOV)
» İstanbul Ticaret Odası Eğitim ve Sosyal Hizmetler Vakfı
» Mesleki Eğitim ve Küçük Sanayii Destekleme Vakfı (MEKSA)
» Milli Eğitim Vakfı (MEV)
» TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ)
» Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV)
» Türkiye Odalar, Borsalar ve Birlik Personeli Sigorta ve Emekli Sandığı Vakfı
» Türkiye Odalar ve Borsalar Eğitim ve Kültür Vakfı (TOBEV)
» Türk Deniz Eğitim Vakfı (TÜDEV)
TİCARİ İŞTİRAKLER
» Ankara Uluslararası Fuarcılık ve Kongre A.Ş. (Ankara Fuarcılık)
» BALO Büyük Anadolu Lojistik Organizasyonlar A.Ş. (BALO AŞ)
» Formula İstanbul Yatırım A.Ş. (FİYAŞ)
» Gümrük ve Turizm İşletmeleri Ticaret A.Ş. (GTİ)
» İleti Yönetim Sistemi A.Ş. (İYS)
» İstanbul Dünya Ticaret Merkezi A.Ş. (İDTM)
» İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür ve Sanat Etkinlikleri A.Ş. (İZFAŞ)
» Kredi Garanti Fonu A.Ş. (KGF)
» KOBİ Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı A.Ş. (KOBİ AŞ)
» TMO-TOBB Tarım Ürünleri Lisanslı Depoculuk A.Ş. (TMO-TOBB)
» TOBB-BİS Organize Sanayi ve Teknoloji Bölgeleri A.Ş. (TOBB-BİS)
» TOBB Ticaret Merkezleri A.Ş. (TOBB TM)
» TOBB-UND Lojistik Yatırım A.Ş. (TOBB-UND)
» TOBTİM Uluslararası Ticaret Merkezleri A.Ş. (TOBTİM)
» Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu Sanayi ve Ticaret A.Ş. (TOGG)
» TSE-SOJUZTEST Metroloji ve Kalibrasyon Ltd. Şti. (TSE SOJUZTEST)
» Türkiye Ürün İhtisas Borsası A.Ş. (TÜRİB)
» UMAT Gümrük ve Turizm İşletmeleri Turizm A.Ş. (UMAT GTİ)
» Umumi Mağazalar Türk A.Ş. (UMAT)

TOBB Avrupa Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği (Eurochambers), ECO Ticaret ve Sanayi Odası, İslam Ticaret ve Sanayi Odası, Akdeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği (ASCAME), OECD İş ve Sanayi Dayanışma Komitesi (BIAC), Balkan Odaları Birliği (ABC) ve Karadeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği üyesidir.

TOBB İnternet Sitesi 24 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ICC International Chamber of Commerce17 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği

Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası, İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararlar doğrultusunda 1925 yılında bir devlet bankası olarak kurulmuştur. 19 Nisan 1925 tarihli 633 sayılı kanunla, kurulan banka, 1 Mayıs 1925 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Banka, özel kesim tarafından yeni kurulacak sanayi ve madencilik kuruluşlarına kredi sağlamak, özel kesimle ortaklıklar kurmak ve devlete ait sanayi kuruluşlarını geçici olarak işletmek ve zaman içinde bu kuruluşları özel kesime devretmek amacıyla kurulmuş bir ilk kalkınma bankasıdır. Banka, Türkiye'de kamu kesiminin özel kesime kaynak aktarması sürecinin başlangıç düzenlemesi ya da kurumlaşması olarak görülebilir.
Bankanın 1926 yılının başında, sermayesi 6.147.137-TL'dir. Sermayenin 2.000.000-TL nakit, geri kalan kısmı taşınmaz mallardan oluşmaktadır. 1930 yılında sermayenin tamamı ödenmiş durumdaydı.
Sanayi ve Maadin Bankası 1932 yılında elinde bulunan fabrikaları Sanayi Ofisine devretmiş olup, sadece sanayi kredisi verme işlemleri yapabilmek içinde, 7 Temmuz 1932 tarih, 2064 sayılı kanunla kurulan Türkiye Sanayi Kredi Bankası'na devredilmiştir. 1933 yılında Sümerbank'ın kurulmasıyla birlikte Sanayi Ofisi'nin elinde bulunan fabrikalar bu yeni kurulan fabrikaya devredilmiştir.

Hereke Mensucat Fabrikası
Feshane Mensucat Fabrikası
Bakırköy Mensucat Fabrikası
Tosya Çeltik Fabrikası

Bünyan iplik fabrikası
Isparta iplik fabrikası
Maraş Çeltik Fabrikası
Malatya Değirmen ve Elektrik Şirketleri
Aksaray Değirmen ve Elektrik Şirketleri
Kütahya Çini Fabrikası
Yalvaç Sanayi-Ticaret Şirketi

Türkiye’de Bankacılık Sektörü Piyasa Yapısı, Firma Davranışları ve Rekabet Analizi 4 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sanayi ve Maadin Bankası 5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri, Türkiye'de 1581 Sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri kanunu hükümlerinden faydalanmak üzere, üreticilerin aralarında ekonomik menfaatlerini korumak ve özellikle meslek ve geçimleriyle ilgili ihtiyaçlarını sağlamak amacıyla karşılıklı yardım ilkesine dayanarak kurdukları, tüzel kişiliği olan değiştir ortaklı, değişir sermayeli çiftçi kuruluşudur.
Gıda, sigorta, bireysel emeklilik, hayvancılık, gübre, yem, tohum, sera ve sulama sistemleri, lojistik, lisanslı depoculuk ve bilişim sektörlerinde üretim ve hizmet vermektedir. Türkiye'nin en önemli çiftçi kuruluşu kabul edilir. Kuruluşun temeli, Osmanlı Devleti'nin Niş eyaletinde 1863 yılında vali Mithat Paşa tarafından kurulan ve tarımsal kooperatiflerin ilk adımı niteliği taşıyan Memleket Sandıkları'na dayanır. Cumhuriyetin ilanından sonra 1935 yılında çıkarılan 2836 sayılı "Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu" ile günümüzdeki anlamıyla kuruluşu gerçekleşmiştir.
Şirket, Mayıs 2025 itibarıyla Kooperatif Market ve KOOP adıyla 4.500 şube işletmektedir.

Tarım Kredi Kooperatifleri 17 Bölge Birliği, 1625 birim kooperatifi, 188 hizmet bürosu, 7244 personeli ile 1 milyon 100 bin çiftçi ortağına hizmetlerini sunmaktadır. Tarım Kredi Kooperatifleri, kendi ortakları arasından seçilerek oluşan Yönetim Kurulu tarafından yönetilmektedir.
Kooperatif, 1972 yılına kadar Ziraat Bankası’na bağlı faaliyet gösterirken; 1972'de çıkarılan 1581 sayılı "Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Kanunu" ile 1977 yılında Merkez Birliği'nin kurulmasıyla bağımsız bir çiftçi kuruluşu olarak teşkilatlanması tamamlandı. 1985 yılında yayımlanan 3223 numaralı Yasa ile Tarım ve Orman Bakanlığı'nın koordineli kurumu durumuna geldi. 553 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ile Tarım Kredi Kooperatifleri Yasasının birtakım maddelerinde değişiklikler yapıldı ve özerk bir yapıya kavuştu.
2005 yılında 5330 numaralı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Yasasında Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun ile kooperatifler bağımsız hale geldi.

1581 Sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Kanunu

Tarım Kredi Kooperatifleri Anasözleşmesi

Resmî site

Cumhuriyetin ilk yıllarında milli ekonomi ilkesi çerçevesinde devletin destekleyeceği girişimci bir sınıfın oluşması ve kalkınmanın bu yolla sağlanacağı öngörüldü. Ulusal nitelikteki yerli sanayinin gelişimi ve ihtiyaç duyulan sermayeye yönelik 1924'te Türkiye İş Bankası kuruldu. Özel girişimciliği teşvik etmek için yasal düzenlemeler yapıldı. 1926'da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile özel mülkiyet güvence altına alındı. Büyük şehirlerde ticaret borsaları kuruldu. 1927'de Sanayi Teşvik Kanunu çıkarıldı. Sanayi ve Maadin Bankası, Emlak ve Eytam Bankası kuruldu. 1927'de Başbakanlığa bağlı olarak Âli İktisat Meclisi kurularak fiyat istikrarı, gümrük tarifeleri, vb. devletin ekonomiye yön verecek siyaset tespit etmesi amaçlandı. 5 Aralık 1927'de ilk kâğıt paranın tedavülü gerçekleşip eski kâğıt paralar tedavülden çekildi.
Bu dönemde Sanayi Teşvik kanunu kapsamında yapılan sayıma göre ülkedeki toplam işletme sayısı 65.245'tir. Bu işletmelerin yüzde 79'u küçük işletme kategorisindedir. Ülkede 100 ve daha fazla işçi çalıştıran işletme sayısı 155 olup ülkedeki sanayi üretimi kapasitesi çok sınırlıdır. Ekonomi esas olarak tarıma dayalıydı. 1923-1929 döneminde tarımın GSYİH içindeki payı yüzde 45'tir. Bu dönemde yıllık büyüme hızı yüzde 8.6'dır.

Genellikle İzmir İktisat Kongresi olarak bilinen "Türkiye İktisat Kongresi", yeni kurulan Türkiye'nin siyasi ve askeri alanda kazandığı başarısının ekonomik alanda da sürdürülmesi amacıyla 17 Şubat 1923'te Atatürk başkanlığında 1135 kişinin katılımı ile toplandı. Atatürk, kongrenin açılış konuşmasında ekonominin önemini şu şekilde vurguladı.

Siyasi, askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi muzafferiyetle tetviç edilmezse (taçlandırılmazsa) husule gelen zaferler payidar (kalıcı) olamaz. Yeni Türkiye’mizin layık olduğu mertebeye isâl (ulaştırmak) için behemehâl (ne olursa olsun) iktisadiyatımıza birinci derecede ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz.
Tüccar, çiftçi, sanayici, meslek ve işçi temsilcilerinin katıldığı kongre sonunda "Misak-i İktisadi" adı altında on iki maddeden oluşan bir bildiri duyuruldu. Özel girişimciliğin teşvik edildiği milli bir ekonomi oluşturulmasının gerekliliği vurgulanarak mevcut imkanlar ile yeni ekonomik hedefler belirlendi. Kongre sonrasında Türkiye ekonomisinin liberal bir döneme girdiği ve bu sürecin 1929 Büyük Buhran'a kadar sürdüğü kabul edilir.
Özel teşebbüsün teşvik edilmesi, ihtiyaç hâlinde kamu gücünün kullanılarak devletin gerekli alanlarda yatırım yapması esas alındı. Cumhuriyetin ilk yıllarında da kongrede alınan kararlar doğrultusunda Türk ekonomisine yön verildi.

Ankara Hükûmeti, askeri ve siyasi zaferlerin kazanıldığı bir dönemde 16 Ekim 1923'te Düyûn-ı Umûmiye idaresine gönderdiği bir tebligatta tüm gelir, gider, sözleşme ve borçlanma konusunda yalnızca TBMM'nin yetkili olduğunu, aksine yapılan tüm işlemlerin hükümsüz olacağını bildirdi. Böylece ülkeyi temsil eden kurumun Ankara Hükûmeti olduğunu duyurmuş oldu.
Başlıca ekonomik maddelerde anlaşılamaması üzerine bir kez kesintiye uğrayan İtilaf Devletleri ile Türkiye arasındaki görüşmeler 24 Temmuz 1923 tarihinde sona erdi. Lozan Antlaşması 23 Ağustos 1923 tarihinde TBMM tarafından onaylandı. Antlaşmanın başlıca ekonomik sonuçları şunlardır:

Yabancılara sağlanan bazı imtiyazları sona erdirdi. Anlaşma çerçevesinde düzenlenen ticaret sözleşmesi gereği, 1916 tarihli Osmanlı Devleti'nin gümrük tarifelerinin 1929 yılına kadar uygulanması zorunluluğu getirildi.
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları her bakımdan kaldırıldı.
Denizlerde Türkiye'ye Kabotaj hakkı tanınması kabul edildi.
İtilaf Devletleri ile Türkiye karşılıklı olarak savaş tazminatlarından vazgeçti.
Osmanlı Devleti'nde ayrıcalık hakkı bulunan şirketlerin bu haklarının devam etmesine, Türkiye'nin bu ayrıcalıkları tanımaması durumunda ilgili şirketlere tazminat ödemesine karar verildi.
II. Abdülhamid döneminde Muharrem kararnamesi ile kurulan Düyûn-ı Umûmiye idaresinin hukuki varlığı son buldu ve Türkiye maliyesinin bağımsızlığına gölge düşüren kurum fiilen sona erdi.
6 Ağustos 1924'te yürürlüğe giren Lozan Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borcu 129.604.910 liraydı. Ödenmemiş taksitler ve avanslar da dahil edilince borç miktarı 161.603.833 liraydı. Lozan antlaşması kapsamında borçlar Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası üzerinde kurulan on dört devlet üzerinde paylaşıldı. Böylece 129.604.910 lira Osmanlı borcundan Türkiye'ye düşen pay 84.597.495 lira oldu. Gecikmiş taksitler ve avanslar da dahil edilince Türkiye'nin ödeyeceği borç tutarı 105.559.623 lira olarak kayda geçti. Faiz oranları da yüzde 4 ile 8 arası belirlendi. Daha sonra 13 Haziran 1928 tarihinde Paris'te imzalanan sözleşme sonrası TBMM'de kabul edilen 1 Aralık 1928 tarihli ve 1367 sayılı yasa ile Türkiye'nin ödemesi gereken borç miktarı 107.528.463 lira olarak kabullenildi. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu borçlarının yüzde 62.5'ini ödemek zorunda kaldı. Borçların tamamen tasfiyesi 1954 yılında kadar sürdü.

Osmanlı'da devletin en önemli mali kaynağı olan aşar tarım ürünlerinden 1/10 oranında alınan şer'i bir vergidir. Aşar, 1850'de bütçe gelirlerinin yüzde 30,4'ünü, 1864'te yüzde 47,6'sını oluşturuyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu özelliğini koruyarak 1924 yılı bütçesinin 27,5 milyon lirası aşardan sağlandı. İzmir İktisat Kongresi'nde alınan en önemli karar aşar vergisinin kaldırılmasıdır. Alınan bu karar 2 yıl sonra uygulandı. 5552 sayılı ve 17 Şubat 1925 tarihli kanun ile altı yüz yıldan fazla bir süredir uygulanan aşar vergisi kaldırıldı.
Osmanlı'da olduğu gibi yeni kurulan Türkiye'nin ekonomisi de büyük ölçüde tarıma dayalıydı ve devlet bütçesinin yüzde 80-85'i tarımdan sağlanan gelirlerden oluşuyordu. Aşarın kaldırılmasıyla devletin yaşadığı gelir kaybına yönelik diğer tarımsal vergilerden olan ağnam ve arazi vergilerinin oranı artırıldı. Ancak yine de aşardan sağlanan geliri ulaşılamadı.
Aşarın kaldırılmasının ekonomik ve siyasi sonucu oldu. Birçok kaynakta, köylünün ve toprak sahiplerinin çok büyük bir vergi yükünden kurtulduğu, halkın mültezimlerin baskısı altında artık ezilmeyeceği görüşü hakimdir. Öte yandan aşarın kaldırılmasının 1920-23 yılları arasında TBMM'de birçok kez tartışılmasına rağmen kanun teklifinin Şeyh Said İsyanı sırasında TBMM gündemine getirilerek kabul edilmesinin bu kararın siyasi kaygılarla alındığı, bu yolla devlet otoritenin güçlendirilmesinin amaçlandığı eleştirisi yapıldı.

Osmanlı'da 1913 yılında "Teşvik-i Sanayii Muvakkatı" adı altında bir yasa çıkarılmıştı ancak Osmanlı sanayisine yoğun bir şekilde yabancı sermaye hakim olduğundan kanun kapsamında verilen kredilerin büyük kısmı yabancı sermaye tarafından kullanıldı. Ayrıca Trablusgarp, Balkan ve sonrasında I. Dünya Savaşı'nın iktisadi ve siyasi şartlarının getirdiği zorluklar içinde kanun amacına ulaşamadı.
Cumhuriyet döneminde 1925'te Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. 1927'de Sanayi Teşvik Kanunu kabul edildi. Yasa kapsamında ücretsiz arazi tahsisi, belirli ruhsat, harç ve vergilerden muaf olma, devlet tarafından prim desteği, belirli durumlarda gümrük vergisinden muaf olma, Türk vatandaşlarına ayrıcalık tanınması, vb. uygulamalar ile yerli sermaye teşvik edilerek milli bir ekonomi amaçlandı. Altyapı ve işgücü eksikliği, savaş döneminin yeni sona ermesi, girişimci ve teknik eleman eksikliği gibi nedenlerle ekonomide istenilen ilerlemeyi sağlayamadı. Öte yandan milli ekonomi ilkesinin savunulduğu Cumhuriyetin ilk yıllarında, tam bağımsızlığın amaçlandığı kurtuluş savaşı zaferinin ekonomik anlamda da desteklenmesi görüşünü yansıtması açısından önemlidir.

Osmanlı'dan yeni Türkiye'ye geçişte toprak rejiminde kayda değer değişiklikler yaşandı. İşgücü büyük ölçüde tarımla uğraşan ve ekonomisi tarıma dayalı ülkenin tarımsal kalkınmasının sağlanması amacıyla yasal düzenlemeler de yapıldı. 1929 yılı TBMM açılış konuşmasında Atatürk bu durumu şu sözlerle vurgulamaktadır: "...çiftçiye arazi vermek de hü­kûmetin takip etmesi lâzım gelen bir keyfiyettir. Çalışan Türk köy­lüsüne işleyebileceği kadar toprak temin etmek memleketin üreti­mini zenginleştirecek başlıca çarelerden biridir."
Daha önce 1921 yılında bütçe kanununa eklenen bir madde ile Türkiye'ye gelen muhtaç durumdaki göçmen ve muhacirlere verilmek üzere, bedeli on yıl sürede ödeme imkanı bulunan ve büyüklüğü iki yüz dekarı geçmemek şartıyla devlet arazilerinden toprak dağıtılmıştı. Ülkedeki tek ziraat okulu olan İstanbul Halkalı Yüksek Ziraat Okulu 1928'de kapandı. 1930'da ihtiyaca yönelik 1930 yılında Ankara Ziraat Mektebi açıldı, üç yıl sonra ise bu okul Yüksek Ziraat Enstitüsü'ne dönüştürüldü. Günümüzde hizmet veren Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nin kökenini bu okul oluşturur.

1927'de Başbakanlığa bağlı olarak kurulan ve 1935'te Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı kadar faaliyet gösteren Âli İktisat Meclisi, siyasetçi, asker ve meslek örgütü temsilcileri olmak üzere 24 üyeden oluşuyordu. Bir yaptırım gücü olmayan ve kararları tavsiye niteliği taşıyan meclis, beklenildiği gibi ekonomi politikaları üzerinde etkili olamadı. Daha çok ülkenin ekonomik durumuna ilişkin raporlar hazırladı. Âli İktisat Meclisi, 1960'lardan sonra kurulan Devlet Planlama Teşkilatının araştırma ve danışma özelliğine benzer nitelik taşır ve Cumhuriyet döneminin ilk Ekonomik Konsey tipi yapılanmasıdır.

Ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı Türkiye'de Büyük Buhran'da en çok tarım sektörü etkilendi. Tarımsal üretim geriledi, tarım ürünlerinin fiyatları düşüş yaşadı. Türk lirasının aşırı değer kaybetmesi karşısında 1930 yılında "Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun", dış ticaret açığının artması karşısında "Ticarette Tağşiş'in Men-i ve İhracatın Murakabe­si ve Korunması Hakkında Kanun" ve ithalatın kontrol edilmesine yönelik kanun çıkarıldı. Ayrıca para piyasalarındaki sorunun çözümü için 1930'da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu ve Osmanlı Bankası'nın görev ve yetkilerine son verildi. Türk lirasının değer kaybetmesinin nedeni dış ticaret açığı olarak görüldüğünden ithalatı kısıtlayı

Türkiye İş Bankası AŞ, kısaca İş Bankası, Türkiye'de bireysel ve ticari bankacılık hizmeti sunan en büyük özel bankadır. 1924'te Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle kurulan İş Bankası, cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankasıdır. 2023'te 2,5 trilyon Türk lirası aktif büyüklüğe ulaşan banka, The Banker dergisinin açıkladığı sıralamaya göre ana sermaye bazında dünyanın en büyük 181. bankasıdır. Aralık 2021 itibarıyla 21'i yurt dışında olmak üzere 1.195 şube, 6.476 bankamatik ve 22 bini aşkın personeli bulunan İş Bankası'nın ayrıca Almanya'da İşbank AG, Gürcistan'da İşbank Georgia AŞ ve Rusya'da İşbank AŞ adıyla üç iştiraki vardır.

"Vatanı kurtaracak ve yükseltecek tedbirlerin başında olarak halkın doğrudan itibar ve itimadından doğup meydana gelen tam manasıyla modern ve milli bir banka kurulması…" 1924 yılının Temmuz ayında Bakanlar Kurulunu toplayan Mustafa Kemal, milli bir banka kurulması konusundaki arzusunu böyle dile getirmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası olan İş Bankası, Atatürk'ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi'nde alınan “büyük sermayeli milli bir tedavül bankası teşkil edilerek sermayesinin yalnız ahali tarafından temini kabil olmadığı takdirde bir kısmının hükûmet tarafından hisse senedi satın alınmak suretiyle temini ve mütebaki sermayenin münhasıran Türklere aidiyeti” kararı doğrultusunda Celal Bayar'ın liderliğinde Ankara'da 10 personel ile hizmete başlamıştır. 1924 yılının sonlarında İstanbul Şubesi, 1925 yılında ise İzmir ve Bursa Şubeleri açılmıştır.

250.000 lirası ödenmiş 1 milyon lira sermaye ile 26 Ağustos 1924'te tek şube olarak kurulan İş Bankası, 8 kişilik bir kadro ile işe koyulmuştur. Bankanın kurucuları arasında Mustafa Kemal Atatürk'ün yanı sıra taahhüt ettikleri sermayenin en az %10'unu ödeyen 36 kişi bulunuyordu. Tüm Hindistan Müslüman Birliği tarafından Türk Kurtuluş Savaşı'na destek amacıyla gönderilen paradan geriye kalan 250.000 lira, Atatürk'ün bankaya sağladığı sermayeyi oluşturdu.
Kuruluşundan itibaren bankacılığın yanı sıra ülkenin ihtiyaç duyduğu alanlarda yatırımlara da girişen İş Bankası, şeker, cam, dokuma sektörlerinde yer almış, maden, liman, kömür işletmeleri gibi çok çeşitli alanlarda iştiraklere girişmiştir. 1927 yılında İtibar-ı Milli Bankası ile birleşmiş ve sermayesini 4 milyona yükseltmiştir.
En küçük tasarrufu değerlendirmek ve kalkınmaya aktarmak üzere kurulan İş Bankası, Türk toplumunda tasarruf bilincinin yerleşmesi ve gelişmesinde büyük rol oynamış, 1928 yılında Türkiye'ye ilk kumbaraları getirmiştir. Takip eden yıllarda İş Bankası ülke genelinde şubeler açarak büyümeye başlamıştır. 1932 yılında Hamburg-Almanya ve İskenderiye-Mısır şubelerini açarak yurt dışında şube açan ilk Türk bankası olmuştur. 1950'lerde İş Bankası iştirak portföyünü genişletmiştir. Bankanın iştirakleri Türk sanayinin itici gücü olurken, imalat sektörleri başta olmak üzere pek çok iş koluna yatırım yapılmış ve finansman sağlanmıştır. 1960'lı ve 1970'li yıllarda şubeleşmeye hız veren İş Bankası 1980'li yıllarda yurt dışındaki şube ağının gelişmesine özel önem vermiştir. 1980'li yıllarla birlikte, İş Bankası çok kanallı bankacılık vizyonu doğrultusunda geniş bir yelpazede müşterilerine hizmet sunmaya başlamıştır. 1982 yılında ilk ATM'leri Türkiye'ye getiren İş Bankası aynı zamanda "bankamatik" adının bir marka hâline gelmesini de sağlamıştır. 1991'de hizmete sunulan “Mavi Hat” ve 1997 yılında ilk internet şubesinin kullanıma açılmasıyla, İş Bankası bu alanda öncü bir rol üstlenmiştir. O yıllardan itibaren İş Bankası, sunulan hizmetlerin kalitesi ve çeşitliliğini müşterilerinin istekleri ve beklentileri doğrultusunda artırmak için gerek AR-GE faaliyetleri gerekse yeni teknolojilerin kullanılması ile ilgili çalışmaları yürütmektedir. Oldukça teknolojik bir bankadır.

Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre, 31 Aralık 2021 tarihi itibarıyla İş Bankası'nın ortaklık yapısı aşağıdaki gibidir:

Türkiye İş Bankası AŞ Mensupları Munzam Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Sandığı Vakfı: %37,26
Halka açık pay: %34,65
Atatürk Hisseleri (Cumhuriyet Halk Partisi): %28,09
Atatürk'ün vasiyeti çerçevesinde mülkiyeti Cumhuriyet Halk Partisi'ne ait olan hisselere ilişkin temettü geliri, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumuna bırakılmıştır. Bugüne kadar Atatürk hisseleri iki kez CHP'den alınıp hazineye devredildi, ancak daha sonra tekrar CHP'ye geçti. 14 Aralık 1953'te Demokrat Parti döneminde çıkarılan 6195 sayılı yasa ile CHP'nin mallarına el kondu ve bankadaki hisseleri hazineye verildi. CHP'nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 11 Ekim 1963 tarihli ve 963/124 sayılı kararıyla söz konusu kanunu iptal etti. 12 Eylül Darbesi'nden sonra 16 Ekim 1981'de kabul edilen 2533 sayılı yasayla CHP dahil tüm siyasi partiler kapatıldı. Bu nedenle banka hisseleri bir kez daha hazineye devredildi. 1992'de kapatılan siyasi partilerin yeniden kurulmasının önü açılınca CHP de yeniden açıldı. 1992-1997 yılları arasında banka hisseleri CHP ve hazine tarafından birlikte temsil edildi, bu tarihten sonra Yargıtay kararıyla yeniden tamamen CHP'ye geçti.

İş Yatırım Menkul Değerler AŞ, yatırım danışmanlığı, kurumsal finansman, portföy yönetimi, girişim sermayesi alanları ve hisse senedi piyasası, vadeli işlem ve opsiyon piyasası ile ayrıca varant piyasasında faaliyet gösteren bir şirkettir.
Türkiye'de 31 şubesi bulunan şirket, 2000 yılından itibaren toplam 13 milyar ABD dolarının üzerinde büyüklüğe sahip 160 adet birleşme ve devralma işlemi gerçekleştirmiştir.
İş Yatırım'ın hisselerinin;

%66,65'i İş Bankası'na
%2,43'ü İş Factoring Finansman Hizmetleri AŞ'ye
%2,43'ü İş Finansal Kiralama AŞ'ye
%0,17'si Camiş Yatırım Holding'e aittir.
%29,32'si Borsa İstanbul'da işlem görmektedir.
Farklı yıllarda farklı kuruluşlar tarafından "Türkiye'nin En Beğenilen Aracı Kurumu", "En İyi Aracı Kurum", "Türkiye'nin En Beğenilen Yatırım Bankası", "Hisse Senetlerinde En Çok İşlem Hacmine Sahip Kuruluş" gibi ödüller almıştır.

Anadolu Hayat Emeklilik, 1990 yılında "Türkiye'nin ilk hayat sigortası şirketi" olarak kurulan bir İş Bankası iştirakidir. 400'den fazla acentesi bulunur. Borsa İstanbul'da (BIST) ANHYT sembolü ile işlem görmektedir. Sigorta ve emeklilik sektöründen BIST Sürdürülebilirlik Endeksi'ne giren ilk şirkettir.

11 Eylül 2020 tarihinde İstanbul Ticaret Siciline tescil edilen Topkapı Danışmanlık, online alışveriş sektörü konusunda ortaklarına hizmet vermektedir. Trakya Yatırım Holding (%80), Efes Holding (%10), Maxis, Pazarama, Hamurlabs sirketlerini bünyesinde barındırmaktadır.

1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün imzası ile İş Bankası tarafından Türkiye'nin cam sanayisini inşa etmek amacıyla kurulmuştur. 14 ülkede 45 tesiste üretim yapmaktadır. Şişecam yıllık 5,2 milyon ton cam üretim kapasitesine sahiptir. Borsa İstanbul'da SISE koduyla işlem görmektedir.

İş Bankası'nın kurumsal sosyal sorumluluk politikasının temeli, kurucusu Atatürk tarafından öngörülen görev çizgisinde, toplumsal değerleri kalıcı ve süreklilik gösterecek şekilde koruyan ve geliştiren bir şekilde ülkeye katkıda bulunmaktır.

Resmî site

Varlık Vergisi, Türkiye'de 11 Kasım 1942 tarih ve 4305 sayılı kanunla Mart 1944'e kadar uygulanmış olağanüstü servet vergisinin adıdır.

Avrupa'da başlayan İkinci Dünya Savaşı'nın Türkiye'de oluşturduğu zorluklar sebebiyle 1940'ta çıkarılan Millî Korunma Kanunu hükümete fiyatları ve piyasadaki mal arzını kontrol etme, madenlerde zorunlu çalıştırma gibi yetkiler verdi. 1925'te kaldırılan aşar vergisi ise 1943 yılında farklı bir isimle geri getirildi. 1942'de zorluklar arttı ve enflasyon kontrolden çıktı. 1942'de hükümet, ekmeği karneyle dağıtmak zorunda kaldı. Müslüman ve gayrimüslim burjuvazi ile büyük toprak sahipleri ise savaş sırasında büyük servet biriktirmişti. 1942 yazı boyunca İstanbul gazetelerinde hırsızlık, karaborsacılık, vurgunculuk ve ihtikârla ilgili haber ve yazılar ön plana çıkarıldı. Hemen her gün ve her gazetede "karaborsacı Yahudi" tiplemesini içeren karikatürler yayınlandı.
Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükûmet tarafından "olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek" olarak dile getirilmiş ve herhangi bir dini veya etnik grup hedef alınmamıştır. Oysa basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saracoğlu'nun vurguladığı gerekçeler farklıdır:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz."

"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.

Başbakan Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de okuduğu hükûmet programında yeni hükûmetin sosyal politikasını şu sözlerle açıkladı:"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."12 Eylül 1942'de İstanbul defterdarlığı görevine atanan Faik Ökte'nin anılarında anlattığına göre, Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla fevkaladeve vurgunculuk ile yüksek kazanç elde ettiği iddia edilen kimselerin cetvelinin yapılarak müslümanların M, gayrımüslimlerin G, dönmelerin D, yabancıların E harfiyle işaretlenmesini istatistik amaçlı talep etti. Ökte, kanunun hazırlık aşamasında Türkiye'de gelir vergisi olmadığı için, itirazı ve temyizi olmayan bir şekilde vergi talep edilmesini eleştirdi. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu ile görüşmesinde paranın 15 günde tahsilinin mümkün olmayacağını belirtti. Bunun yerine mükelleflerin beyana davet edilmesi, beyan edilmeyen malların müsaderesini savundu.
Kasım 1942'de İsmet İnönü, meclisin açılış konuşmasında, halk büyük sıkıntı çekerken iş dünyasının stokçuluk, karaborsacılık ve fırsatçılık yapmasından bahsetti. On gün sonra, savaş sırasında servet biriktirenleri, gayrimüslim iş insanlarını ve büyük çiftlik sahiplerini vergilendirmek için "Varlık Vergisi Kanunu" meclis oybirliğiyle çıkarıldı.

11 Kasım'da Varlık Vergisi kanunu TBMM'de hiç tartışılmadan kabul edildi. Kanun her il ve ilçe merkezinde kimin ne kadar vergi ödeyeceğini belirleyecek servet tespit komisyonları kurulmasını, komisyon kararlarının nihai ve kati olmasını, vergi ödeme süresinin 15 gün olmasını, 15 gün içinde tahakkuk eden vergiyi ödemeyenlerin mallarının haczedilerek icra yoluyla satılmasını, buna rağmen borcunu 1 ay içerisinde ödemeyen mükelleflerin bedeni kabiliyetlerine göre genel hizmetler ve belediye hizmetlerinde çalıştırılmasını öngörüyordu.
İstanbul'da kurulan üç komisyon tahakkuk eden vergi listelerini 18 Aralık 1942'de açıkladı. Tahakkuk eden vergilerin %87'si gayrımüslim, %7'si müslim mükelleflere yüklenmişti. Geri kalan %6 değişik kalemlerde olup, bunların da çoğu gayrımüslim azınlıklar ve ecnebilerdi. 4 Ocağa kadar vergisini ödemeyen mükelleflere birinci hafta için %1, sonraki haftalar için %2 gecikme zammı uygulanacağı ilan edildi.
Aralık 1942 ve Ocak 1943'te İstanbul'da gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz mülk el değiştirdi. El değiştiren mülkler arasında İstiklal Caddesi'ndeki yapıların büyük bir kısmı bulunuyordu. Satılan mülklerin %67 kadarı Müslüman Türkler, %30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı. 21 Ocak 1943'ten itibaren İstanbul'da binlerce gayrımüslime ait ev ve işyerleri haczedilerek haraç mezat satıldı.
27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrımüslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale'ye yollandı. Sözlü anlatımlara göre bu kişilerin aileleri Aşkale'ye sürülenlerin "sağ dönmeyeceğine" inanıyordu. Çalıştırılacaklara verilen ücretlerin yarısı borçlarına mahsup edilmiştir. Yaşlılar, Kop geçidinde kar temizleme işinin ağırlığından dolayı Aşkaleli köylülerden bazıları ile anlaşarak kendi yerlerine gençleri çalışmaya göndermişler. Bunun karşılığında da onlara günlük ödeme yapmışlardır. Sürgünlerden 900 kişi 8 Ağustos 1943'te yük vagonlarıyla Eskişehir Sivrihisar'a nakledildi.
9-13 Eylül 1943 tarihlerinde New York Times gazetesinde Cyrus Sulzberger imzasıyla Türkiye'deki Varlık Vergisi uygulamasını eleştiren bir dizi yazı çıktı. Bu yazılardan hemen sonra 17 Eylül'de toplanan TBMM, henüz tahsil edilmemiş olan Varlık Vergisi borçlarının silinmesine karar verdi. Aralık ayının ilk günlerinde Aşkale ve Sivrihisar sürgünleri yaklaşık on aylık esaretten sonra evlerine gönderildi. Çünkü o dönem II. Dünya Savaşı'nın kritik günleriydi ve Türkiye bu durumdan etkilenmek istememiştir.

VARLIK VERGİSİ...
Yasa metni
11 Kasım 1942
Cumhuriyet tarihinin tartışılan yasalarından biri olan "Varlık Vergisi", Şükrü Saraçoğlu Hükûmeti tarafından 9 Kasım 1942'de TBMM'ye sevkedildi. Yasa, 11 Kasım'da Genel Kurul'da kabul edildi ve 12 Kasım 1942'de Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Bazı kaynaklarda sadece Müslümanlar için olduğu belirtilen düşük vergiler aslında büyük çiftçilerden alınmıştır ve yasada %5'i geçemeyeceği belirtilmiştir.

17 Eylül 1943 tarih ve 4501 sayılı yasa ile bir kısım mükellefin vergi borçları silindi.
15 Mart 1944 tarih ve 4530 sayılı "Varlık Vergisi Bakayasının Terkinine Dair Kanun" ile o tarihe kadar tarh edilmiş, ancak tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle "Varlık Vergisi" uygulaması ortadan kalkmıştır.

Varlık Vergisi kanunu ile toplam 270 milyonu 1942'de ve 47 milyonu 1943'te olmak üzere yaklaşık 317 Milyon TL vergi tahsil edildi. Bu sayının %70'i Anadolu'dan toplandı. Toplam tahsilat, 918 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin %34'üne tekabül etmektedir.
1935 sayımında Türkiye nüfusuna oranı %1,98 olan gayrımüslim azınlıklar, vergiden sonra başlayan göç nedeniyle 1945'te %1,56'ya ve 1955'te %1,08'e düştü.

Yıllar sonra hâlâ tepkiler sürmekte ve yargıya konu olan olaylar gerçekleşebilmektedir.

2012 yılında Milliyet gazetesine röportaj veren Şabat Levi, Miraç Zeynep Özkartal'ın "Devletin sizden özür dilemesini ister misiniz?" sorusu üzerine şu yanıtı vermiştir:"Hata ettik” demelerini isterim tabii. Ama ne değişir? Ben affettim zaten. Bizi Hitler’den kurtardı İnönü, Varlık Vergisi’ni de affettim böylece. Eğer bizi Hitler’e verseydi sabun olacaktık. Parayla hayat ölçülmez. İnönü sayesinde hayatta kaldık. Bunu unutmadım."Halkların Demokratik Partisi Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Kasım 2021'de Varlık Vergisi Kanunu ile ilgili Meclis araştırılması açılması için önerge verdi.

Yılmaz Karakoyunlu'nun aynı adlı romanından uyarlanan Salkım Hanımın Taneleri (1999) 1942-1943 zaman aralığını kapsayan hikâyesiyle Varlık Vergisi'ni konu edinir.
2021 Netflix yapımı Kulüp adlı dizinin Varlık Vergisi'nden etkilenmiş Yahudi bireyleri ele almasından ötürü vergi yeniden gündeme geldi.

Türkiye'de antisemitizm
Salkım Hanımın Taneleri (film)

Varlık Vergisi Kanunu2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Anonim Şirketi, Türkiye'nin en büyük bankası ve aynı zamanda en büyük kamu bankası. 2025 yılı son çeyreğine ilişkin 7.9 trilyon Türk lirası aktif büyüklüğüne ulaşmıştır. 1863 yılında Osmanlı Devleti döneminde Midhat Paşa tarafından kurulan Memleket Sandıkları'nın devamı niteliğindedir.

İlk olarak Midhat Paşa, 1863 yılında Pirot kasabasında kurduğu ilk Memleket Sandıkları'nı oluştururken Türk gelenekleri arasında zaten var olan ve karşılıklı yardımlaşma esasına dayanan imece geleneğinden esinlenmiş ve 1867 yılında "Memleket Sandıkları Nizamnamesi"nin yürürlüğe girmesiyle Osmanlı Devleti'nin her yanında sandıklar faaliyete başlamış ve uzun yıllar başarıyla hizmet vermiştir. 1883 yılında kurulan ve merkeze bağlı olan Menafi Sandıkları ise 15 Ağustos 1888 tarihinde, yerine işlevlerini üstlenecek modern finans kuruluşu olarak Ziraat Bankası resmen kurulmuş, o tarihte faaliyette bulunan Menafi Sandıkları da banka şubelerine dönüştürülerek faaliyete başlamıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra ülkenin işgale uğraması üzerine işgal altındaki topraklarda bulunan şubeler, Yunanların İzmir'de kurdukları "Ziraat Bankası İdare Merkezi"ne bağlanmıştı. 1920'de TBMM'nin açılmasından sonra TBMM kontrolünde bulunan yerlerdeki şubeler Ankara şubesine bağlandı. 1922'de İzmir ve İstanbul teşkilatları da Ankara'ya tabi oldu ve banka tekrar bütünlüğe kavuştu. 1924 yılında çıkarılan kanunla banka, bir devlet kurumu olmaktan çıkarılıp bir anonim şirket haline geldi. 1975'te Hamburg'da temsilcilik, Kıbrıs'ta 3 şube açıldı. 1977'de bölge müdürlükleri kuruldu ve yerinden yönetim anlayışına geçilmeye başladı. 1981'de Türkiye'nin ilk banka müzesi olan Ziraat Bankası Müzesi kuruldu. 1988'de ilk kez tarımı desteklemede bir bölge tek başına ele alınarak Güneydoğu Anadolu Projesi bölgesi üreticilerine, bölgenin özelliklerine uygun kredi desteği verilmeye başlandı. 1989'da ilk kredi kartı verildi, ilk tüketici kredisi verildi, altın satışına (Ziraat Altın) başlandı; bankanın ilk yatırım fonu kuruldu. 2001 yılında Türkiye Emlak Bankası, Ziraat Bankası ile birleştirilerek kapatıldı. 2001 Türkiye ekonomik krizinin ardından diğer kamu bankalarıyla ortak bir yönetim kurulu tarafından yönetilmeye başlandı, bu uygulama 2005 yılında sona erdi.

Ziraat Finans Grubu, T.C. Ziraat Bankası A.Ş. çatısı altında faaliyet gösteren bir finans ekosistemidir. Bu grup; bankacılık, yatırım, sigorta, teknoloji, gayrimenkul, leasing, ödeme sistemleri ve sunduğu katma değerli hizmetler gibi birçok alanda geniş iştiraklerle hizmet sunar.

Ziraat Bankası'nın sahibi olduğu Türk şirketler

Ziraat Bankası'nın sahibi olduğu yabancı şirketler

Ziraat Bankası'nın ortak olduğu şirketler

Ziraat Bankası'nın iştiraki Turkish Ziraat Bank Bosnia dd, 19 Mart 1997 tarihinde Bosna-Hersek'te faaliyete geçen ilk yabancı sermayeli banka ve halen Bosna-Hersek'teki tek Türk bankasıdır. Yaklaşık 26 milyon euro olan sermayesinin %68'i Ziraat Bankası AŞ, %32'si ise sermayesinin tamamı Ziraat Bankası AŞ'ye ait olan Almanya merkezli Ziraat Bank International AG'ye ait.
2004 yılına kadar Saraybosna'da tek şube ile faaliyetini sürdüren Turkish Ziraat Bank Bosnia dd. 2004 ve 2005 yıllarında Zenica, Tuzla, Ilıca, Mostar ve Bihaç şubelerini de faaliyete geçirerek toplam şube sayısını 6'ya yükseltti. Şubelerin dışında 2 alt şube ve 6 ofisle birlikte toplam faaliyet gösteren birim sayısı 14'e ulaştı.

ZiraatPay, Ziraat Bankası'nın iştiraki olarak kurulan ve elektronik para ile ödeme hizmetleri alanında faaliyet gösteren bir finansal teknoloji şirketidir. Resmî adıyla **Ziraat Finansal Teknolojiler Elektronik Para ve Ödeme Hizmetleri A.Ş.**, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın 22 Aralık 2023 tarihli ve 11566/21165 sayılı kararı ile faaliyet izni almış, 30 Ocak 2024 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir.
Şirket, Ziraat Finans Grubu çatısı altında faaliyet göstermekte olup, grubun dijital finansal hizmetler alanındaki temsilcisidir.
ZiraatPay, 30 Ocak 2024 tarihinde faaliyetlerine başlamış olup, 6493 sayılı *Ödeme ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun* kapsamında hizmet vermektedir. Şirket, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından yetkilendirilmiş elektronik para ve ödeme hizmetleri kuruluşu olarak lisanslanmıştır.
ZiraatPay, dijital finansal çözümler sunmayı amaçlamakta ve aşağıdaki alanlarda hizmet vermektedir:

Elektronik para ihracı
QR kod ile ödeme sistemleri
Para transferi hizmetleri
Fatura ödeme ve tahsilat çözümleri
Ön Ödemeli kart
Sanal Pos Hizmetleri
Şirket, Ziraat Bankası'nın %100 iştiraki olup, aynı zamanda Ziraat Finans Grubu bünyesinde yer almaktadır. ZiraatPay, grubun finansal teknoloji alanındaki yatırımlarını temsil etmekte ve kamu güvencesiyle faaliyet göstermektedir.

Ziraat Katılım
Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası
Ziraat Bankası Müzesi
Ziraat Bankası (erkek voleybol takımı)
İhap Hulusi Görey
Türkiyedeki Bankalar

Resmî site
Yurtiçi İştirakler
Yurt Dışı İştirak Bankaları, Şube ve Temsilcilikleri
Ziraat Hayat ve Emeklilik A.Ş.: Ana Sayfa 16 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anasayfa - Ziraat Bank International AG 24 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu 11 Haziran 1945'te Şükrü Saracoğlu hükûmeti tarafından topraksız ya da az topraklı çiftçilere toprak dağıtmak amacıyla çıkarılan kanundur. Kanunun tarihsel önemi, öngördüğü ekonomik politikadan ziyade kanunun çıkarılmasına ilişkin siyasi süreç ile ilgilidir.
Kanun; arazileri 500 dönümü aşan toprak sahiplerinin yanı sıra kullanılmayan devlet arazilerini, dinî vakıf arazilerini, tarıma elverişli hale getirilmiş arazileri ve mülkiyeti belirsiz arazileri hedefliyordu. O sırada Türkiye'deki çiftliklerin %99,75'i 500 dönümden çok daha küçük, yalnızca %0,01'i 500 dönümden büyüktü. Yaklaşık 3 milyon köylü ailesi geçimini sağlayacak topraktan yoksundu. Bunun neticesinde çoğu, geliri ve yaşam düzeyi düşük ortaklar haline gelmişti: bir kentli zengin veya büyük toprak sahibi onlara tohum ve alet verir, karşılığında hasadın çeyreği ila yarısını alırdı.
Kanunun 17. maddesi, yoğun nüfuslu bölgelerde olup 200 dönümden fazla araziye sahip çiftçilerin topraklarının dört birine kadarının kamulaştırılmasını ve çiftçilere faizsiz, 20 yıllık borç verilmesini öngörüyordu. CHP, Kasım 1947'deki kongresinde bu maddeyi kanun metninden çıkarma kararı aldı ve meclis bu kararı 1950'de uyguladı.

Kanun; Türkiye'de örgütlü siyasal muhalefetin doğuşunda, özellikle de Türkiye'nin ilk yasal muhalefet partisi olan Demokrat Parti'nin (DP) kurulmasında, katalizör görevi görmüştür. 

Mayıs 1945'te meclise sunulan kanun burada şiddetli muhalefet ile karşılaşmıştır. Neticede yasa oy birliğiyle kabul edilmiş olsa da, bu, Türkiye'de hükûmetin meclis kürsüsünde alenen ve şiddetle eleştirilip de bu eleştirinin önemli destek gördüğü ilk andır. Bu muhalefeti yürüten vekiller ya kendileri ya da akrabaları toprak sahibi olan kimselerdi ve Aydın Milletvekili Adnan Menderes bu grubun sözcülüğünü yapıyordu. Menderes muhalefeti ilk başta ekonomik temellerde yürüttü: kanunun mülk güvenliğini tahrip ettiğini, yatırımlara selte vurduğunu ve verimsiz tarımla sonuçlanacağını söyledi. Fakat bu kısa sürede hükûmetin otoriter ve anti-demokratik niteliğine karşı daha genel bir siyasi muhalefete dönüştü. Menderes 7 Haziran 1945'te, Refik Koraltan, Mehmet Fuat Köprülü ve eski başbakan Celâl Bayar ile birlikte Dörtlü Takrir önergesini meclise sundu. Dörtler olarak bilinen bu siyasetçiler, 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti'yi resmen kurdular.

Kanun Demokrat Parti'nin kurulmasının yanı sıra 14 Mayıs 1950 Genel Seçimleri'nde Cumhuriyet halk partisi'ni mağlup etmesinde de önemli bir rol oynamıştır. Cumhuriyet halk partisi'nin bu kanunu çıkarması, Toprak Mahsulleri Vergisi ile beraber, büyük toprak sahiplerini mutsuz etmiş ve onların hükûmet aleyhinde tavır almasına sebep oldu. Bundan itibaren, büyük toprak sahipleri DP seçmen tabanının önemli bir unsuru olageldi.

Varlık Vergisi
Toprak Mahsulleri Vergisi
Dörtlü Takrir
Demokrat Parti

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun tam metnini içeren 6032 sayılı Resmî Gazete: https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/6032.pdf 15 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Boratav, K. (2019). Türkiye iktisat tarihi: 1908-2015 (24. bas.). İmge Kitabevi.
Karpat, K. (1959). Turkey's politics: The transition to a multi-party system. Princeton University Press.
Thornburg, M. W. (1949). Turkey: An economic appraisal. Twentieth Century Fund.
Zürcher, E. J. (2018). Modernleşen Türkiye'nin tarihi (4. bas., Y. Saner, çev.). İletişim.

İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı'ndan sonra uygulanması tasarlanan ekonomik plan. II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle uygulamaya konulamamış, yerine savunma planı yürürlüğe girmiştir.
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı'yla aynı doğrultuda çok sayıda fabrika açılacaktı fakat birinciye kıyasla bu plan çok detaylıydı hem ağır sanayiye geçiş hem milli araç gereç dizaynları hem de bu üretim için gereken ham maddelerin tedarik planlarını bile kapsıyordu.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı uygulanmakta iken 20-24 Ocak 1936 tarihleri arasında İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlıklarının yapılması amacıyla İktisat Vekili Celâl Bayar'ın başkanlığında bir Sanayi Kongresi toplanmıştır. Tasarlanan planın ilk etapta beş yıl olması düşünülse de Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü ardından II. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla süreç dört yıla indirilmiş, daha sonrasındaysa savaş koşullarının ağırlaşmasıyla tamamen kaldırılmıştır.

İLBANK A.Ş., bütün işlemlerinde kuruluş kanunu ve özel hükümlerine bağlı, tüzel kişiliğe sahip, Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın ilgili kuruluşu olan bir kamu kurumudur.

İller Bankası, Atatürk'ün isteği üzerine 11 Haziran 1933 tarihinde 2301 sayılı yasaya dayanarak 15 Milyon Türk lirası sermaye ile " Belediyeler Bankası" adı altında kuruldu. Sadece belediyelere yönelik etkinlik gösteren banka, tüzüğü gereği İl Özel İdarelerine ve köylere dair çalışma yapamaması, kurumun hızlı gelişmesi gibi gerekçelerle, 1944 yılında Mahalli İdareler İmar Bankasına dönüştürülmek üzere TBMM Bütçe komisyonunda bugünkü adına; İller Bankası haline getirildi. Yeni haliyle yasa, 23 Haziran 1945 tarihinde uygulanmaya başladı. TBMM'de 02.01.2011 tarihinde kabul edilen ve 08.02.2011 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "İller Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun" ile kurum 9.000.000.000 TL sermayeli anonim şirket olarak yeniden yapılandırılmıştır. Banka Yönetim Kurulunun kararı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yazısı ile Bakanlar Kuruluna sunulan sermaye artırım kararının onaylanmasından sonra 9 milyar TL olan İller Bankası sermayesi 18 milyar TL'ye çıkarıldı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre, İLBANK Anonim Şirketinin sermayesinin 30 milyar liraya çıkarılmasına karar verildi. Söz konusu karar, 6107 sayılı İller Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun'un 4'üncü maddesi uyarınca verildi. İller Bankası halihazırda Türkiye'de 18 bölge müdürlüğü ile hizmet vermektedir. 2024 yılı Cumhurbaşkanı Kararı ile sermayesi 120.000.000.000 Türk Lirasına çıkarılmıştır.

Banka Genel Kurul temsilcileri;
İl Özel İdarelerinin il genel meclisi üyeleri arasından 20 kişi, Belediye Başkanları arasından her ili temsilen seçilen birer kişi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği, Maliye Bakanlıkları ile Hazine Müsteşarlığını temsilen birer kişiden olmak üzere toplam 104 temsilciden oluşmaktadır.

Banka Yönetim Kurulu;
Çevre ve Şehircilik Bakanlığını temsilen 4 üye,
İl Özel İdareleri ve Belediyeleri temsilen Banka Genel Kurulu tarafından seçilen 2 üye,
Banka Genel Müdürü olmak üzere toplam 7 üyeden oluşmaktadır.

Banka Yönetim Kurulu;
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından atanan 2 üye,
Maliye Bakanlığı tarafından atanan 1 üye olmak üzere toplam 3 üyeden oluşmaktadır.

Genel Müdür, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının teklifi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır. 11 Ağustos 2023 tarihinde İller Bankası A.Ş.'de Genel Müdürlüğe asaleten atanan Recep TÜRK, hâlen bu görevi sürdürmektedir.

Bankacılık Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Muhasebe ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı
Yatırım Değerlendirme Dairesi Başkanlığı
Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlığı
İnsan Kaynakları Dairesi Başkanlığı
Proje Dairesi Başkanlığı
Kaynak Geliştirme Dairesi Başkanlığı
Uluslararası İlişkiler Dairesi Başkanlığı
Altyapı Uygulama Dairesi Başkanlığı
Üstyapı Uygulama Dairesi Başkanlığı
Mekansal Planlama Dairesi Başkanlığı
Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Yatırım Koordinasyon Dairesi Başkanlığı

Teftiş Kurulu Başkanlığı
İç Kontrol Dairesi Başkanlığı
Risk Yönetimi Dairesi Başkanlığı

Hukuk Müşavirliği

Özel Kalem Müdürlüğü
Yönetim Kurulu Büro Müdürlüğü
Denetim Komitesi Büro Müdürlüğü
Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü

İstanbul, Bursa, İzmir, Eskişehir, Antalya, Konya, Ankara, Adana, Kayseri, Gaziantep, Diyarbakır, Elazığ, Van, Erzurum, Sivas, Samsun, Trabzon ve Kastamonu olmak üzere 18 adet bölge hizmet birimlerinden oluşmaktadır.

Yıllık faaliyet ve Denetim Kurulu Raporları ile bilanço kar ve zarar hesaplarını incelemek.
Tahsil imkânı olmayan alacakları iptal etmek.
Bankacılık Kanunu ile Türk Ticaret Kanununda belirtilen görevleri ifa etmek.
Ana sözleşme değişikliklerini onaylamak.

Kredi açılması, iç ve dış piyasalardan fon ve kredi temini, kredi faiz oranlarını belirlemek.
Banka faaliyet alanı ile ilgili şirket kurulması için karar almak.
Yurt içi ve dışında irtibat büroları, temsilcilikler, bölge müdürlükleri açılması ve kapatılmasına karar vermek.
Banka yıllık bütçesinin değiştirilmesi ve tasdik edilmesini sağlamak.
Yıllık faaliyet raporu, bilanço ve kâr-zarar hesaplarının hazırlamak.
Genel Müdürlükçe hazırlanan yönetmelik ve yönergeleri tasdik etmek.
Açılan kredileri yeniden yapılandırmak.
Denetim ve benzeri komite komisyonlarının kurulması ve bunların işleyiş normlarını belirlemek.
Banka temsil ve ilzam usul ve esaslarını belirlemek.

Banka iş ve işlemlerini denetlemek.
Banka defterlerini incelemek, banka kasasını denetlemek, bütçe ve bilançoların kayıtlara uygunluğunu denetlemek.

Banka'nın idari işlemleri ile banka faaliyetlerinin etkin ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlamak.
Yönetim Kurulunca belirtilen kıstaslar çerçevesinde bankayı üçüncü kişilere karşı temsil etmek ve temsil yetkisini devretmek.

Yerel Yönetimlere Genel Bütçeden ayrılan payların dağıtımını yapmak.
Yerel Yönetimlere ve Yerel Yönetimlerin %50 ve üzeri hissesi bulunan şirketlere nakdi-gayri nakdi kredi açmak veya hibe tahsis etmek.
Yurt içi ve yurt dışı finans kuruluşlarından kaynak temin etmek ve bunlarla işbirliği sağlamak.
Her türlü araç, menkul, gayrimenkul değerlemesi ile alım-satımını yapmak.
Kâr amaçlı şirket kurmak veya devretmek.
Sigorta acenteliği yapmak.
Kendi öz kaynaklarından olmaması koşulu ile yurt dışında kurum-kuruluşlara finansman temin etmek veya finansman teminine aracılık etmek.

Yerel Yönetimlere proje geliştirmek.
Yerel Yönetimlere danışmanlık ve teknik hizmet vermek.
Yerel Yönetimlerin yapım uygulama işlerini gerçekleştirmek.
Yerel Yönetimlere eğitim ve bilgilendirme faaliyetlerini sağlamak.
Kendi öz kaynaklarından olmaması koşulu ile yurt dışında kurum-kuruluşlara teknik destek ve danışmanlık sağlamak.

Yerli veya Yabancı kaynaklı fon ve hibe temini, diğer kalkınma ve yatırım bankacılığı işlemleri.

Sayısal haritalar, nazım ve imar planlama, jeolojik etüd raporları hazırlanması, kamulaştırma hizmetleri.

Hizmet binaları, terminal binaları, iş merkezleri, çevre düzenlemesi, yol, alışveriş merkezleri, hal binaları, park ve bahçeler, peyzaj planlama, soğuk hava depoları proje yapım-uygulama-danışmanlık ve destek hizmetleri.

İçmesuyu hatları, kanalizasyon hatları, arıtma tesisleri, katı atık depolama tesisleri, derin deniz deşarjı, termal enerji tesisleri proje yapım-uygulama-danışmanlık ve destek hizmetleri.

Banka'nın faaliyet gelirlerini; yerel yönetimlere ve ticari bankalara açılan kredilerin faizlerinden elde edilen gelirler, sigortacılık gelirleri, merkezi hükûmet vergi gelirlerinden belediyelere düşen payın %2'si, teknik kontrolörlük hizmet gelirleri, iştiraklerden ve diğer menkullerden elde edilen gelirler ile gayrimenkul satım ve kira gelirleri oluşturur.
Banka; 3216 belediye, 81 adet il özel idaresi, 15 adet su ve kanalizasyon idaresi olmak üzere toplam 3314 adet mahalli idareye hizmet vermektedir.

Yukarıda yer alan değerleme Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu olan Fitch Ratings tarafından 2014 yılında yapılmıştır.

Banka tarafından yerel yönetimlerin kullandığı;

malzeme ve araç gereç alımı ve kamulaştırma kredilerinde %11,
üstyapı ve diğer altyapı kredilerinde %9,
altyapı kredilerinde %7 faiz oranı uygulanır.
Ayrıca, Banka tarafından denetim ve malzeme alımı ile kamulaştırma denetiminde;

izleme usulünde %1,
müşterek denetim usulünde %2,
tam denetim usulünde %3 komisyon oranı uygulanır.

BELDES projesi kapsamında, nüfusu 10.000 altında bulunan belediyelerin içme suyu proje ve inşaat işleri Banka tarafından bedelsiz olarak yapılmaktadır.

SUKAP projesi kapsamında, nüfusu 25.000 altında olan belediyelerin içme suyu, kanalizasyon, yağmur suyu ve şebeke arıtma tesislerinin inşaatı %50 oranında hibe, Banka tarafından %50 oranında kredi sağlanarak yapılmaktadır.

Banka tarafından;

Eğitime %100 destek projesi kapsamında 150 öğrenci kapasiteli Otistik Engelliler Okulu için ₺ 6.719.000
İller Bankası Gençlik ve Spor kulübüne spor faaliyetlerinin devamı için ₺ 1.500.000
Yerel yönetimlerin altyapı ihtiyaçları ve Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okulların ihtiyaçları için ₺ 1.087.000 yardım ve bağış yapılmıştır.

2012 yılı itibarıyla Banka'nın iştiraklerindeki payı;

Niğbaş Niğde Beton Sanayi ve Ticaret A.Ş. (NİĞBAŞ) firmasında %1,86'dır.
Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. (Emlak Konut GYO) firmasında %0,000032152'dir.

Resmî site

İzmir İktisat Kongresi veya I. İktisat Kongresi (17 Şubat-4 Mart 1923), İzmir'de Banka-Han binasında toplanan 1135 delege ile yeni Türkiye'nin ekonomik sorunlarının tartışıldığı bir kongredir. Dönemin Türkiye yönetici kadrosu Kurtuluş Savaşı ile kazanılan zaferden sonra prensip olarak siyasi ve ekonomik bağımsızlığı öngörmüştü. TBMM'nin bu dönemde başlıca uğraşısı yurdu işgalden kurtarmak olsa da, öngörülen bu ekonomik bağımsızlık hedefinin nasıl gerçekleştirileceğine dair bir kongre yapıldı. Başkanı Kazım Karabekir seçildi.
Kongrenin açılışına Sovyetler Birliği'nin temsilcileri İbrahim Abilov ile Semyon Aralov davet edilmiş ve Mustafa Kemal'in isteği ile açılışta konuşma yapmışlardır.

Kongre öncesinde sistemli çalışmalar yürüten örgütler arasında Millî Türk Ticaret Birliği ile Türk Umum Amele Birliği öne çıkmaktaydı. Türk Umum Amele Birliği'nin talepleri, Aydınlık Grubu'nun daha önce ortaya koyduğu önerilerle benzerlik göstermekteydi. Millî Türk Ticaret Birliği ise kongrede çok daha belirgin talepler ileri sürmüştür. Bu talepler şunlardı:

Gümrük himayesinin sağlanması ve gümrük bağımsızlığının tam olarak uygulanması.
Yabancı sermayeye, devletle ortak olsa dahi, hiçbir şekilde tekel veya imtiyaz verilmemesi; mevcut tekellerin (örneğin tütün tekeli) kaldırılması.
Sahillerde kabotaj hakkının kullanımında ne devlete ne de şahıslara ayrıcalık tanınmaması.
Milli bir emisyon bankası kurulması; bu banka anonim şirket olarak örgütlenecek ve devlet en fazla %50 hisseye sahip olacaktı.
Yabancı sermayenin ülkeye zarar vermeyecek biçimde girişinin sağlanması.
Dış ticaretin, devletin sermayesine de katılacağı büyük Türk anonim şirketleri aracılığıyla örgütlendirilmesi ve millileştirilmesi.
Vergi sisteminin iyileştirilmesi.
Ekonomik ve mali kararlarda meslek ve ihtisas kuruluşlarının görüşlerinin alınması.
İşadamı ve bürolarda çalışacak elemanları yetiştirmek amacıyla çeşitli seviyelerde okullar ve kurslar açılması.

İtilaf Devletleri tarafından Lozan Antlaşması ile devam etmesi istenilen Osmanlı Devleti'nin ekonomisinde ciddi hasarlara yol açmış kapitülasyonların ve diğer imtiyazların kabul edilemeyeceği kongrede belirtildi. Ekonomik sorunları aşmak, savaştan yeni çıkan halkın kalkındırılması ve onlara yol gösterilmesi gibi konular üzerinde duruldu.
İktisat vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Bey'in 13 Şubat 1923 tarihinde verdiği beyanata göre Türkiye İktisat Kongresi "Hükûmetin Delaleti" ile toplanmıştır. Anadolu Ajansı 13 Şubat 1923'te Mahmut Esat Bey, aynı beyanatta kongrenin amacını şu şekilde belirtmektedir: "Bu Kongreyi millet ve memleketimizin kabiliyet ihtiyacat-ı iktisadiyesini elbirliği ile tetkik ederek ona göre bir ittila usulü vaz ve tetkik eylemek aynı zamanda memleketimizin muhtelif ve şimdiye kadar yek diğerine yabancı kalmış iktisat amillerinin birbiri ile tanıştırmak için açıyoruz".
Kongrede ele alınacak sorunlardan bazılarını kongre heyeti; Türkiye'de kredi meselesi, istihsalin tanzimi, gümrük meselesi, vergiler, vesait-i nakliye başlıkları altında ayrıntılı bir rapor şeklinde işleyerek 23 Şubat 1923'te yayımlamıştır.
Türkiye'nin çiftçi, tüccar, sanayi ve işçi zümrelerinden seçilen 1135 üyenin katıldığı bu kongrede bu grupların hazırladığı "Misak-ı İktisadî Esasları" tartışıldı ve kabul edildi.
İzmir'in Kurtuluşundan 5 ay sonra ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından 4 ay önce toplanan Türkiye İktisat Kongresi Anadolu kurtuluş hareketinin iktisadi yönünü göstermesi bakımından son derece önemlidir. Anadolu Ajansının 5 Mart 1923 tarihli bir haberinde, "Tab ve neşredilecek bilumum kitapların ilk sahifelerinde Misak-ı İktisadi esasları gayet okunaklı bir surette yazılacaktır. Kongre Divanınca bu bapta alakadarına tebligat icrasına karar verilmiştir" denilmesine rağmen iktisat kongresi ile ilgili tebliğler sadece Osmanlıca "İktisat Esaslarımız" adlı bir kitapçıkta yayımlanmıştır. Kongreye, her kazadan sekiz temsilci gönderilmiştir. Bu temsilciler bir tüccar, bir zanaatkâr, bir işçi, bir şirket temsilcisi, bir banka temsilcisi ve üç çiftçiden oluşmaktaydı. Bu kişiler milleti temsil etmekteydi ve görüşlerine değer verileceği belirtilmişti. Bununla birlikte, toprağa sahip olmadan çalışan ortakçı ve yarıcıların kongrede yeterince temsil edilmediği görülmektedir.
Öte yandan, işçi grubunun iktisat esaslarının 34. maddesi tarım işçilerinin ve toprağa sahip olmayan köylünün kongrede temsil olunmadığı kanısını doğrulayacak niteliktedir. Bu maddeye göre "Ziraat işlerinde kullanılan işçiler yukarıdaki (işçi grubunun iktisat esaslarını içeren) maddelerin ahkâmından müstesnadır." Bir başka deyimle, kongrede sanayi ve işçilerini temsil edenler, tarım işlerinde çalışıp kongrede temsil edilemeyen işçilerin çıkarlarını savunmayı düşünmemişlerdir.
Eldeki belgelerden anlaşıldığına göre Kurtuluş Savaşı'nın sürüp gittiği yıllarda bile Ankara Hükûmeti imkanlar ölçüsünde sosyo-ekonomik konularla ilgilenir ve uğraşırken, bu arada madencilik konusuyla da ilgilenmiş, özellikle Zonguldak Kömür Havzası'ndaki durum gözden kaçmamıştır. Kongrede bu duruma da değinilmiştir.
Bu kongrede alınan kararların çoğu zamanla tatbik edilmişse de özellikle tarımla ilgili maddeler günümüzde dahi tam anlamıyla amacına ulaştırılamamıştır. Netice itibarıyla, İzmir İktisat Kongresi ile başlayan bir fikri gelişmenin oluşması, ekonomik envanterlerin belirlenmesi, model arayışları ve belli ölçüde uygulamaya başlama dönemidir. Bu dönemde ekonominin sahip oldukları ve olmadıkları belirlenmiş, ekonomik hedefler tayin edilmiş, karma ekonomi modelinin temelleri hazırlanmıştır.

17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresinin en önemli kararlarını şöyle sıralamak mümkündür.

Hammaddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması gerekmektedir.
El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
Devlet yavaş yavaş iktisadi görüşleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır.
Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir Devlet Bankası kurulmalıdır.
Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gerekir.
Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.
İş erbabına amele değil, işçi denmelidir.
Sendika hakkı tanınmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923-1929 dönemi ekonomi politikasına damgasını vuran İzmir İktisat Kongresi'nin oy birliği ile alınmış kararlarından biri de 1925'te aşarın kaldırılmasıdır. Aşar, bütçenin gelir kaleminde önemli bir yer tutmaktaydı. Fakat İzmir İktisat Kongresi'yle liberal bir ekonomi tasarlandığı ve liberalizmin temeli özel mülkiyete dayandığından, aşarın varlığı bir çelişki haline gelmiştir. Yani Cumhuriyet idaresi, Sultan'ın mülkünün sahiplik sıfatını halka intikal ettirince aşarın alınmasının mantığı da sona ermiştir.

Saat 10'da başlayıp, 11.15'te kapanan ilk oturumda alınan aşağıdaki genel kararlar, şöyledir;

Madde-1: Türkiye, milli hudutları dahilinde, lekesiz bir istiklal ile, dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir.
Madde-2: Türkiye halkı hakimiyetine, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez;ve milli hakimiyete müstenit olan meclis ve hükûmetine daima zahirdir.
Madde-3: Türkiye halkı, tahribat yapmaz; imar eder. Bütün mesai iktisaden memleketi yükseltmek gayesine matuftur.
Madde-4: Türkiye halkı, sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir. Çok çalışır, vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışmak şiardır.
Madde-5: Türkiye halkı, servet itibarı ile bir altın hazinesi üzerinde oturduğuna vakıftır. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç bayramları yapar; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi milli, istihsali için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.
Madde-6: Hırsızlık, yalancılık, riya ve tembellik en büyük düşmanımız; taasubdan uzak dindarene bir selabet her şeyde esasımızdır. Her zaman fa ideli yenilikleri severek alırız. Türkiye halkı mukaddesatına, topraklarına, şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşman fesat propagandalarından nefret eder ve daima bunlarla mücadeleyi bir vazife bilir.
Madde-7: Türkler, irfan ve marifet aşığıdır. Türk, her yerde hayatını kazanabilecek şekilde yetişir; fakat her şeyden evvel memleketinin malıdır. Maarife verdiği kutsiyet dolayısıyla (Mevlûdu şerif) Kandil günü, aynı zamanda bir kitap bayramı olarak tes'id eder.
Madde-8: Birçok harpler ve zaruretten dolayı eksilen nüfusumuzun fazlalaşması ile beraber sıhhatlerimizin, hayatlarımızın korunması en birinci emelimizdir. Türk mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten çekinir, bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ecdat mirası olan binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi bedeni terbiyenin yayılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve himmeti göstermekle beraber cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır.
Madde-9: Türk, dinine, milliyetine, toprağına, hayatına ve müessesatına düşman olamayan milletlere daima dosttur; ecnebi sermayesine aleyhtar değildir. Ancak kendi yurduna kendi lisanına ve kanununa uymayan müesseselerle münasebette bulunmaz. Türk, ilim ve sanat yeniliklerini nerede olursa olsun doğrudan doğruya alır ve her türlü münasebette fazla mutavassıt istemez.
Madde-10: Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever; işlerde inhisar istemez.
Madde-11: Türkler, hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsunlar, candan çalışırlar.
Madde-12: Türk kadını ve kocası, çocuklarını iktisadi misaka göre yetiştirir.

Şapka Devrimi veya Şapka İnkılâbı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından, erkeklerin baş örtme uygulamalarının düzenlenerek Batı ülkelerindeki normlara uygun hâle getirilmesi için 1925 yılında yapılan kanunî düzenlemedir. Şapka Kanunu genelde tahmin edilenin aksine kolay kabul görmüş bir değişiklikti. Ancak, her yeni değişiklik hareketinde olduğu gibi Müslümanlığın bir simgesi haline gelmiş olan fesin yerine şapkanın kabulü dinin elden gittiği şeklinde yorumlanarak bazı çevrelerin isyan ve tepkisine yol açmıştır.

Şapka Kanunu'nun çıktığı 25 Kasım 1925 tarihinden önce ülkede bazı meslekî kıyafetlerde değişiklikler görülmüştü. 1925 yılından itibaren Ankara'daki Cumhuriyet Birlikleri, ardından jandarma ve deniz birlikleri “güneşlikli başlık”lar giymeye başladılar. Ardından çeşitli devlet daireleri ve okullarda yeni başlık ve kasketler giyilmeye başlandı. İstanbul Galata Bekçileri, yeni başlık ve kasketleri ilk giyen bekçiler oldu.
21 Şubat 1925’te İstanbul’da açılan Kızılay Özel Hemşire Okulu’nda Hemşire Esma Deniz’in çabalarıyla hemşire öğrencileri başlarına peçe örtmek yerine şapka takmaya başladılar.
2 Ağustos’tan itibaren adliye ve mahkemelerde hakimler, mübaşirler, zabıt katipleri yeni kıyafet ve şapkalar giymeye başladılar. Ancak halk, dinî bir değer yüklediği fese bağlılığını sürdürüyordu ve bu konuda reform hareketi, Şapka Kanunu’nun meclisten geçmesi ile başlamıştır.

25 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilen 671 No'lu "Şapka İktisası Hakkında Kanun" ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi ve Türk halkı da buna aykırı bir alışkanlığın devamından men edildi. Kanun, 28 Kasım 1925 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Şapka Kanunu, 1982 anayasasının 174. maddesine göre "inkılap kanunları" (anayasaya aykırılığı iddia edilip iptal edilemeyecek kanun) arasındadır.

Yasadan önce Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi farklı dinlerden yurttaşlar farklı başlık ve kıyafetler giymeye devam ediyordu. Dinî kaynaklı giyim farklılıklarını ortadan kaldırmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, 1925 yazında İnebolu ve Kastamonu yöresine yaptığı gezide şapka giyilmesi konusunu gündeme getirmişti. Kendisi, 24 Ağustos günü Kastamonu'da geniş kenarlı beyaz bir şapka giydi. Şapkayı ilk defa Kastamonu'da giymesinin sebebini; diğer illerde üniformalı ya da fesli tanındığı, Kastamonu'da kendisini ilk defa görecekleri için şapkayı tercih ettiği şeklinde açıkladı.

Ertesi gün İnebolu'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, tarihî “Şapka Nutku”nu bu ilçede yaptı. 27 Ağustos 1925 günü Türk Ocağı'nda halka hitaben “Bu serpuşun adına şapka derler” diyerek o güne kadar kullanılan “medeni serpuş”, “şemsisiperli serpuş” gibi ifadelerin bırakılmasını sağladı. Nutkunda, “Redingot gibi, bonjur, smokin gibi, işte şapkanız! Buna câiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok câhilsiniz ve onlara sormak isterim: "Yunan serpuşu olan fesi giymek câiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsûsası olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?" sözleriyle şapka giyilmesini savundu.

Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül'de Ankara'ya döndüğünde kendisini karşılamaya gelenlerin şapkalı olduğu görüldü. 2 Eylül günü, devlet memurlarına şapka giyme zorunluluğu getiren 2431 numaralı bakanlar kurulu kararnamesi çıkarıldı. Aynı gün bakanlar kurulu kararnamesi ile din adamı dışındaki kişilerin cübbe ve sarık giymeleri de yasaklandı.
16 Ekim 1925'te Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları, şapka giyilmesi ile ilgili kanun önerisini meclise sundu. Teklif, 25 Ekim'de mecliste görüşülmeye başlandı. Kanun gerekçesinde sarık ve fesin geri kalmışlığı sembolize ettiği, bu yüzden değiştirilmesi gerektiği üzerinde duruldu. Bursa milletvekili Nureddin Paşa'nın, bu yasanın anayasaya aykırı olduğunu ileri sürerek önerinin geri alınmasını istemesi, mecliste sert tartışmalar yaşanmasına sebep oldu. Toplumun kılık ve kıyafetinin kanunlarla belirlenemeyeceğini ileri sürenlerin yanı sıra, bu kanunun din-devlet işlerinin ayrılmasını kolaylaştıracağını ileri sürenler vardı. Sadece Nureddin Paşa ve Ergani milletvekili İhsan Bey'in aleyhte oy kullandığı oylama sonucunda kanun, meclisten geçti.

Yasa, çeşitli Anadolu illerinde protestolara neden oldu. Yasanın kabul edildiği gün Erzurum'da protesto gösterileri oldu ve bu ilde bir ay sıkıyönetim ilan edildi. Tutuklananlardan 13 kişi idama mahkûm oldu.
24-25 Kasım tarihlerinde Kayseri'de Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşının yönlendirmesi ile büyük bir yürüyüş yapıldı, 300 kişi tutuklandı. Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşı İstiklal Mahkemesi'nde yargılanarak idama mahkûm edildi. 25 Kasım günü Sivas'ta duvarlara şapka aleyhine afiş ve bildiri asılması nedeniyle şehrin bütün muhtarları tutuklandı; suçsuzluğu anlaşılanlar beraat etti; ulemadan İmamzade Mehmet Necati Efendi ile Abdurrahman Efendi idama mahkûm edildi. Rize'nin Güneysu bölgesindeki Merkez Camii imamı Hacı Sabit Civelek "Şayet babanız başına şapka taksa katli vaciptir! Onu vuracaksın ve annen dul ise onu sırtına alıp getireceksin!" sözleriyle bölgedeki isyanı başlattı. Dinî taassuptan ziyade geleneksel Laz kıyafetlerini giymek isteyen isyancıların Rize merkeze doğru yürüyüşe geçmesiyle Ziya Hurşit durumu telgrafla Ankara'ya bildirdi. Bunun üzerine Hamidiye kruvazörü gözdağı vermek için Rize'ye geldi. Kruvazörün kente gelmesiyle çoğu isyancı teslim oldu ve on gün kadar süren olaylar sonucu 143 kişi tutuklandı. Tutuklananlardan 8 tanesi okuma yazma bilmediğinden mütevellit kendini savunamadı ve idam edildi. 8 kişiden 3'ü Tan Otel'in önünde, 3'ü belediye parkında ve 2'si iskelenin başında asıldı. Onlarca tutuklunun Adana ve Sinop'ta hapsedilmesine karar verildi. Maraş'ta ise Cami-i Kebir etrafında toplanıp "Şapka istemeyiz" diye bağıranlar tutuklandı, 5 kişi idama mahkûm oldu. İstanbul'da özellikle Fatih semtinde yaptıkları konuşmalarla halkı isyana teşvikle suçlanan çok sayıda kişi tutuklandı ve sanıklar Ankara'da yargılandı.

25 Kasım 1925 tarihinde ilan edilen Şapka Devrimi, Çağdaş Türk resim sanatının genç kuşak temsilcisi ressam Orhan Çelik tarafından sanata karakteristik ve figüratif soyutlama olarak indirgenmektedir. Sanatçı resimlerini şu şekilde izleyiciye aktarmaktadır: "Tarihi bir olguyu resimlerime figür/biçim olarak aktarıyorum."

Kıyafet Devrimi
Şapkacılık

Şapka İktisası Hakkında Kanun, Adalet Bakanlığı web sitesi, Erişim tarihi:08.08.2011
Atatürk’ün İnebolu Şapka Nutku (27 Ağustos 1925), İnebolu Belediyesi web sitesi, Erişim tarihi:08.08.2011

Budin Kuşatması, 1686 yılında Lorrain Dükü V. Karl komutasındaki Kutsal ittifak kuvvetlerinin Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetindeki Budin'i kuşatıp ele geçirmesiyle sonuçlanan kuşatmadır.

Daha önce 1684 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu birlikleri tarafından kuşatılan fakat Kara Mehmed Paşa ve Şeytan İbrahim Paşa tarafından başarıyla savunulan Budin, Kutsal Roma İmparatorluğu orduları için stratejik bir önemdeydi. Bu sebeple 18 Haziran 1686'da Lorraine Dükü V. Charles ve Bavyera Elektörü II. Maximilian idaresindeki ordular tarafından yeniden kuşatıldı. 
Kalede Arnavut Abdurrahman Abdi Paşa'nın emrindeki Osmanlı ordusu neredeyse üç aylık kuşatma süresince Kutsal Roma ordularının başlıcaları 13 Temmuz, 27 Temmuz, 3 Ağustos'ta olmak üzere art arda on sekiz taarruzunu püskürttü ve düşmanın teslim tekliflerini de geri çevirdi. 9 Temmuz, 22 Temmuz ve 10 Ağustos'ta kaledeki Osmanlı kuvvetleri kuşatmayı yarmak için saldırılar düzenlese de başarısız oldu. Bu sırada Abdurrahman Abdi Paşa ön saflarda savaşıyordu. Savaş sırasındaki talihsizliklere 22 Temmuz'da gerçekleşen ve 1.500 Osmanlı askerini aynı anda öldüren cephanelik patlaması da eklenince savunma zorlaştı. Gittikçe azalan kuvvetler şehre hakim tepeleri ele geçiren Kutsal İttifak ordusu yüzünden yardım da alamıyordu. 8 Ağustos'ta Vezir-i Âzam Sarı Süleyman Paşa'nın yardım ordularının öncüleri kale yakınlarına ulaşsa da Kutsal Roma orduları bu öncüleri geri püskürtmeyi başardı. 14 Ağustos'ta ise Sadrazam Sarı Süleyman Paşa komutasındaki yardım orduları Dük V. Charles komutasındaki ordular tarafından tam bir bozguna uğratıldı. 20 Ağustos'ta küçük bir yardım Budin Kalesi'ne girebildiyse de bunun da etkisi sınırlı oldu. Osmanlı orduları yardım alamazken kuşatma orduları Ağustos ayının sonlarında güçlü bir yardım kolordusuyla takviye edilmişti. 29 Ağustos'ta Sarı Süleyman Paşa'nın son yardım ulaştırma girişimi de başarısız olunca kaleden ümitler tamamen kesilmeye başlamıştı.
2 Eylül 1686 günü Kutsal ittifak birlikleri altı koldan genel taarruza geçti. Yaşanan çarpışmalarda 70 yaşındaki Abdurrrahman Abdi Paşa Beç Kapısı'nda öldü.
Kalede kalan bir avuç Osmanlı askeri ilk Budin Beylerbeyi Bali Paşa'nın adını taşıyan Bali Paşa Meydanı'nda ölene kadar direndiler. İçeride kalan Osmanlı halkı düşmana birkaç ok ve taş attı. Saldırıya devam edilmemesi için sağ salim dışarı çıkmak istediler. Kutsal İttifak ordusu bunu kabul etti; ama daha sonra ihtiyar ve çocuk demeden bütün Müslümanları katlettiler. Ertesi gün ise tüm Osmanlı eserlerini ve camileri yakıp yıktılar. Sefere katılan Marsigli kontu Luigi Ferdinando Marsigli kütüphanelerdeki Osmanlı eserlerini toplayıp kendi şehri Bologna'ya götürdü ve burada bir kütüphane kurdu.

Şehre daha sonra yerleşen Macarlar ise Abdi Paşa'nın kahramanlıklarını asırlar boyunca unutmadılar ve şehit düştüğü yere çok daha sonraları üzerinde son derece şık ifadelerin yazılı olduğu bir mezartaşı diktiler. Bu taşta 

145 yıllık Türk egemenliğinin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1686 Eylül ayının 2. günü öğleden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun! yazılıdır.
Budin'in 145 yıllık Osmanlı hakimiyetinden çıkması Orta Avrupa'daki Türk topraklarının kontrolden çıkmasının önünü açtı. Şehrin ele geçmesi İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerinde derin üzüntü yarattı, halk arasında "Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin'i" gibi ağıtların okunmasına yol açtı.

Kuşatmadan sonra şehre giren Avusturya askerleri tarafından 3,000 kadar Türk katledildi. Katliam sadece Türkleri hedef almıyordu ve kentin Yahudi nüfusu da katliamlara maruz kalmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nda dini özgürlüğe büyük ölçüde sahip olan Yahudiler kuşatmada Türkler ile beraber savaşmıştı ve Türk müttefikleri olarak görülüyorlardı. Şehrin 1,000 kişilik Yahudi nüfusunun yarısı katledildi. Yüzlerce Yahudi ve 6,000 Müslüman ise köle olarak satılmak veya fidye için esir alındı.

Bin Atlının Akınları, Prof. Dr. İsmet Miroğlu

1876 Bulgar İsyanı veya Nisan İsyanı (Bulgarca: Априлско въстание, Aprilsko vǎstanie), Nisan-Mayıs 1876 tarihleri arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Bulgar vatandaşlarının Osmanlı Devleti'ne isyan etmesidir. Ayaklanma hızlı bir şekilde bastırılır ve Bulgaristan bağımsızlığını ancak 93 Harbi'nden sonra kazanır.

Bulgaristan 14. yüzyıl sonlarında yapılan savaşlar sonucu Osmanlı Devleti'ne katıldı. 1396 yılında Haçlıların Osmanlılarla yaptığı Niğbolu Savaşı'nı kaybetmelerinden sonra Bulgar topraklarının Osmanlı Devletine katılması kesinleşti. Bulgar toprakları Rumeli Beylerbeyliğinin bir parçası oldu. Rumeli Beylerbeyliği 19 sancağa bölündü ve Sofya'da oturan bir beylerbeyi tarafından yönetildi.
Bulgarlar Ortodoks olmaları nedeniyle ibadet açısından Osmanlılar tarafından İstanbul'daki Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne bağlanmışlardı. Zamanla Bulgarlar bu durumdan hoşnutsuzluk duymaya başladılar. 1849 yılında İstanbul'da Aya Stefan Bulgar Kilisesinin (Demir Kilise) inşaatına izin verildi. 28 Şubat 1870 tarihinde Osmanlı padişahı Abdülaziz, Bulgar Eksarhlığı'nın (Rumlardan bağımsız Bulgar Ortodoks Kilisesi) kurulmasına izin verdi.

Ancak Bulgarların Osmanlı yönetiminden hoşnutsuzlukları buna rağmen devam etti. 1876 yılının Nisan ayında Panagürişte bölgesinde başlayan Bulgar İsyanları bütün Orta Dağ bölgesine yayıldı. Bu dönemde bölgeye Rusya tarafından Kafkasya'daki yurtlarından zorla atılmış birçok Kafkasyalı (Çerkez, Abaza, vs.) Müslüman yerleştirilmişti. Ruslar gibi Slav olan Bulgarlarla, Ruslardan büyük eziyet çekmiş Kafkasyalı Müslümanlar arasında karşılıklı katliamlar yaşandı. Osmanlılar bu isyanları başıbozukları kullanarak kısa zamanda bastırdılar. Ancak batı dünyasında Osmanlı Devleti'nin bu isyanların bastırılmasında kullandığı yöntemler büyük eleştirilere neden oldu. Bulgarların öldürülmesi tek taraflı olarak yansıtıldı. Müslümanların uğradığı katliamlar göz ardı edildi. Eski İngiltere başbakanı William Ewart Gladstone, bilim insanı Charles Darwin, yazar Oscar Wilde ve Victor Hugo, İtalyan siyasetçi Giuseppe Garibaldi gibi etkili kişiler Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde tek taraflı yazılar yazarak Avrupa'da Bulgarların lehinde bir kamuoyu oluşmasına neden oldular.

23 Aralık 1876 tarihinde İngiltere'nin öncülüğüyle Balkanlardaki Ortodoksların haklarını görüşmek üzere İstanbul'da bir konferans toplanmasına karar verildi. Konferans Haliç Tersanesi'nde bulunan Bahriye Nazırlığında toplandığı için Tersane Konferansı adıyla tarihe geçmiştir. II. Abdülhamit konferansın toplandığı gün I. Meşrutiyet'i ilan etti ama Rusları memnun edemedi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ilan edildi. Savaşı Osmanlıların kaybetmesi üzerine 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğuna bağlı Bulgarların kendi kendilerini yönettiği Sofya merkezli Bulgaristan Prensliği ve yine Osmanlı İmparatorluğuna bağlı Hristiyan bir vali tarafından yönetilecek olan Filibe merkezli özerk bir Şarki Rumeli Vilayetinin kurulmasına karar verildi. Valiliğe İstanbul doğumlu Bulgar kökenli Osmanlı devlet adamı Aleko Paşa getirildi. Şarki Rumeli Vilayeti 1885 yılında gerçekleşen bir ihtilal ile Bulgaristan Prensliğine bağlandı. II. Meşrutiyet'in ardından 6 Eylül 1908 tarihinde de Bulgaristan bağımsız bir devlet haline geldi.

Delyo

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması, Yunan kuvvetlerinin Bursa-Uşak-Sarayköy hattına kısa sürede ulaşabilmeleri, düzenli ordunun yetersizliğine bağlanmaktadır. Ankara Hükûmeti (TBMM Hükûmeti), 9 Kasım 1920 tarihinde aldığı bir kararla Batı Cephesi'nin ikiye ayrılmasına karar vermişti. Bu karar aynı zamanda milli kuvvetlerin de bu ordu bünyesinde yer almasını öngörmekteydi. Bu karar gereği olarak Güney Cephesi komutanı Albay Refet Bey, Demirci Mehmet Efe'den, 300 adamından kurulacak bir süvari alayının komutanı olarak düzenli orduya katılmasını istedi. Demirci Mehmet Efe'nin savaşabilecek durumdaki diğer adamları düzenli orduya ihtiyat birlikleri olarak katılacaklar, savaşamayacak durumda olanlarla suç işlemiş olanlar terhis edilecekti.
Demirci Mehmet Efe önce bu teklifi kabul etmiş, ancak daha sonra bunu reddetmiştir. Bunda da Çerkez Ethem'in rol oynadığı ifade edilmektedir. Çünkü Batı Cephesi Komutanlığı ile arası açılmış olan Çerkez Ethem kendine destek için Demirci ile temasa geçmiş ve onu birleşmeye çağırarak emrindeki adamlara ayda kırkar lira maaş vereceğini belirtmiştir.
Demirci Efe kuvvetleri Isparta-Burdur hattının hemen kuzeyinde bulunmaktaydı. Kuvvetleri 800 kişi kadardı ve yarıya yakını süvaridir. Albay Refet Bey Mustafa Kemal Paşa'nın olurunu aldıktan sonra Demirci üzerine harekete geçti. 11 Aralık gün batımında Albay Refet Bey komutasındaki süvari birlikleri Afyonkarahisar'dan hareketle güney yönünde yürüyüşe geçmişlerdir. İleri harekât, gece yürüyüşleri olarak sürdürülmüştür. 16 Aralık 1920 sabahı Demirci Mehmet Efe'nin bulunduğu İğdecik basıldı. Albay Mehmet Şefik Bey, 14 Aralık'ta bu köye gelmişti ve Demirci Mehmet Efe'yi düzenli orduya katılması yönünde ikna etmeye çalışmaktaydı.
Bu baskın sırasında Demirci Efe'nin bazı kuvvetleri Isparta'ya kadar olan bölgedeki köylere dağılmıştı. Harekâtın devamı bu çetelerin bulundukları köylerin basılması ve kaçakların ele geçirilmesi şeklinde sürmüştür. Demirci Efe ise emrindeki 80 kişilik bir kuvvetle Uluborlu yönünde çekilmiştir. 18 Aralık 1920 tarihinde Demirci Efe'nin 700 adamı teslim alınmıştır. Bu kişilerden yaşları uygun olanlar birliklerine sevk edilmek üzere yollandılar. Diğerleri ise ellerine bir belge verilerek terhis edildiler.
Demirci Efe'nin Acıpayam üzerinden Tavas'a gittiği biliniyordu. Cephe Komutanı Albay Refet Bey, 20 Aralıkta, ana kuvvetleriyle Afyonkarahisar'a dönmek üzere hareket etmiş, Jandarma Yüzbaşı Nuri Bey komutasında bir süvari müfrezesi Tavas üzerine yürüyüşe geçmiştir. Bu müfreze bir süre dağlarda Demirci Efe kuvvetlerini izlemiştir. 30 Aralık 1920 tarihinde Yüzbaşı Nuri Bey, Demirci Efe'ye görüşme fırsatı bulmuştur. Bu görüşme sonucu Efe, Ankara Hükûmeti'ne adamlarıyla birlikte teslim olmuştur.

Demirci Mehmet Efe
Çerkez Ethem
İzmir'in işgali

Türk İstiklal Harbi - II'nci Cilt - Batı Cephesi - 3'üncü Kısım. - T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Dairesi Başkanlığı Resmi Yayını
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/637/Demirci-Mehmet-Efe-(1883-1961)

Derbent Muharebesi, 31 Ağustos 1922'de Özdemir Bey komutasındaki müfrezenin Raniye'deki Derbent geçidinde İngiliz birliklerini yendiği savaştır. Türk Kurtuluş Savaşı'nda doğrudan Birleşik Krallık yapılan nadir çatışmalardan birisidir. Muharebe sonucunda Raniye, Süleymaniye ve birçok yer Özdemir müfrezenin eline geçmiştir.

Anadolu'daki Kemalist hareketin Musul'a ilgisi Mondros Mütarekesi'nden sonraki Musul'un işgaline kadar dayanmaktaydı. Mîsâk-ı Millî bildirisi ile bölgeye olan ilgi daha da belirgin olmuştu.
3 Kasım 1918'de Musul İngilizler tarafından işgal edilmişti. Bu işgalden beri yerel halk ve İngiliz askerleri arasında irili ufaklı çatışmalar yaşanmıştı fakat ilk büyük ayaklanma Mayıs 1919'da Mahmud Berzenci tarafından başlatılmıştı. Bu ayaklanma Atatürk tarafından da fark edilmişti, örnek olarak Atatürk, Şeyh Mahmud Berzenci'ye birer mektup yazmıştı. Ancak ayaklanma kısa süre içinde bastırılmıştı ve Şeyh Mahmud Berzenci, Britanya Hindistanı'na sürgüne gönderilmişti.
Sonraki büyük ayaklanma, yerel Türkmenler tarafından 3 Haziran'ı 4 Haziran'a bağlayan gece 1920'de Telafer ilinde yaşanmıştı. Şehir 1920'de Türkmenlerin eline geçmişti, bu olay 1920'deki Irak'taki çıkacak olan diğer isyanlar için birer ön sinyaldi. Ayaklanma Birleşik Krallık için Birinci Dünya Harbinden sonra tek başına en ölümcül olan olaydı: ikisi subay olmak üzere toplamda 16 İngiliz askeri öldürülmüştü. İsyan Cemil Muhammed Halil bey tarafından yönetilmekteydi, isyanı Ankara Hükûmeti desteklemişti. Fakat desteklerin gecikmesi nedeniyle 4 Eylül 1920'de isyan bastırılmıştı ve yerel halka katliamlar uygulanmıştı. 1920'de Irak'taki Tel Afer dışında yaşanan diğer büyük ayaklanmalar da bölgedeki Türk ajanlar tarafından desteklenmekteydi.
Büyük Irak İsyanı'nın Ekim 1920'de sona ermesine rağmen Revandiz'de İngiliz yönetimine karşı ayaklanmalar devam etmekteydi. Bu ayaklanmaları desteklemek için El-Cezire Cephesi komutanlığı bölgeye 3 subay ve 100 erlik bir piyade bölüğünü göndermişti. 9 Ağustos 1921'de bu bölüğün komutanlığına Binbaşı Şevki Bey atanmıştı. Bu bölüğe kuvvet mevcudunun azlığı ve teknik yetersizliklerden dolayı zorda kalmadıkça İngilizlerle çatışmamaları emredilmişti. Revandiz'de yaşanan çatışmalardan birisi 12 Eylül'de olmuştu: Erbil'den gelen 150 süvari, 50 kadar piyade jandarması, iki makineli tüfek ve beş uçaktan oluşan İngiliz birliği Revandiz'in batısındaki Harrin kasabasına taarruza kalkışsalar da Şeyh Yakup bey ve gönderilen bölüğün karşısında yenilgiye uğratılmışlardı; bu çatışma sonucunda iki İngiliz uçağı düşürülmüş, üç İngiliz jandarması öldürülmüş, üç İngiliz uçağı ve iki makineli tüfek de ele geçirilmişti. 26 Eylül 1921'de Erbil'de yaşanan başka bir ayaklanma da İngilizleri zor duruma düşürmüştü. Askeri müdahalelerle bölgedeki aşiretleri kontrol altına alamayacaklarını fark eden İngilizler, strateji değiştirerek aşiretleri birbirlerine düşürmeye çalışacaklardı. Bazı aşiretleri yanlarına çeken İngilizler, bölgede toparlanabilmişlerdi. Bölgeye harekât yapacak olan Özdemir müfrezesi de tam da bu zamanlarda kurulacaktı.

1921 sonlarına doğru Ankara Hükûmeti'nin bölgeye olan ilgisi artmıştı. Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması'yla birlikte Fransa ile Türk Millî Hareketi anlaşmış, İngilizler bölgede Türklere karşı yalnız kalmıştı. Yani artık Suriye bölgesindeki Kuvâ-yi Milliye ve Türk askerleri Irak sınırına çekilebilirdi. Kasım 1921'de bu konuyu araştıran bir İngiliz memorandumu, Türkiye'nin Musul'u ele geçirmek amacıyla yapılabilecek bir sefer en az 30 bin asker hazırlayabileceğini ile Irak'taki İngiliz askerlerinin bu orduyla savaşamayacağını öngörüyordu. Ayrıca Memoranduma göre, Türkiye-İran sınırında isyan başlatan lider Simko, Büyük Millet Meclisi Hükûmetine eğer Kuzey Irak'a harekât gerçekleştirilirse 15 bin adamla birlikte onları destekleyeceğine dair söz vermişti. Bu sıralarda bölgedeki tansiyon yükselmekteydi: Aralık 1921 ve Mart 1922 arasında toplam 8 İngiliz askeri öldürülmüştü.
1 Şubat 1922'de Atatürk'ün emriyle Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Musul'un kurtarılması için Revandiz'e kuvvet gönderilmesi karar kılınmıştı. Gönderilecek birliğin komutanının Şefik Özdemir Bey olmasına karar verilmişti. Fevzi Paşa'nın El-Cezire Cephesi komutanlığına verdiği 2 Mart tarihli bir mektupta Özdemir Bey'in birkaç gün içerisinde harekete başlamasını bildirmişti. 9 Mart'ta yolculuğuna başlayan Özdemir, 22 Nisan'da Diyarbakır'a vardığında El-Cezire Cephesi komutanı Cevat Paşa ile görüşmeye başladı. Diyarbakır'da 100 kişilik donanımlı bir müfreze kurdu (Özdemir Müfrezesi) ve görüşme sonrasında alınan karara göre yapılacak harekâtın Türkiye ile hiçbir alakasının olmadığı izlenimi verilecekti. 13 Mayıs'ta Diyarbakır'dan Siirt'e vardı, 23 Haziran 1922'de ise Revandiz'e varmıştı.

Mayıs 1922'de, aşiret liderleri Kerim Fettah Bey ile Seyid Muhammed bey, yaklaşık 300 kişilik toplam güç ile, Süleymaniye'de çıkan bir ayaklanmaya liderlik etmişti. Temmuz ortalarına kadar süren isyanın bastırılmasında, İngilizlerin hava kuvvetleri üstünlüğü önemli bir rol oynamıştı. Ayaklanmada 1 İngiliz yüzbaşısı ile 6 İngiliz askeri öldürülmüştü ve bölgedeki yirmi üç uçaktan sekizi hasar almıştı. İngilizler'den kaçan isyancılar Özdemir Bey'in müfrezesine dahil olmuşlardı. Bu yeni ayaklanma Özdemir'in Kaladze gibi yerlere saldırmasına olanak tanımıştı.
Özdemir Bey'in bölgedeki en etkili gücü propagandaydı. Propaganda faaliyetleri ile bölgedeki Kürtleri ve Türkmenleri kendi safına çekmişti. İngilizler, Özdemir Bey'in faaliyetlerini engellemek için 10 Temmuz 1922'de Revandiz'i bombaladılar. Bombardımanda ayrıca 400 galonluk petrol ile yangın bombası da atmışlardı. Bombardıman, arazinin engebeliliği nedeniyle başarılı olamamıştı. Gertrude Bell, babasına gönderdiği mektuplarda Kuzey Irak'taki bu olayları şöyle anlatmaktaydı:

Sonuç olarak, Kuzey'de toplanmakta olan kapkara bulutlar var. Türkler Van'da ordu topluyorlar ve yeni subaylar göndererek Revanduz'a takviye sözü vermekteler. Kürt aşiretleri arasında oldukça ama oldukça canlı bir propaganda yürütülüyor ve Genelkurmay Başkanlığımız bu durumun oldukça kötü olduğunu belirtmekte. [...] Hava kuvvetlerimiz son derece sıkıntılı bir arazide isyancıların olduğu köyleri bombalayarak harikalar ortaya koydu fakat yeterli sayıda uçağı aynı anda havada tutmak oldukça zamanlarını alıyor ve eğer ki Revandiz'i yoğun bir şekilde bombalamamız gerekirse kaynaklarımız son derece zorlanacak.
Kürt politikamızın gözden geçirilip yenilenmesi gerekiyor, H.E.'ye verdiğim oldukça gizli memorandumda göreceğin üzere. Ancak Kemalistlerle barış sağlanana dek kalıcı bir çözüm umamayız -ki eğer sağlanırsa-.
Özdemir Bey'e karşı çıkan bazı aşiretler bulunmaktaydı. Örneğin Balik aşireti ile olan çatışmalar 4 gün sürmüş ve 2 Temmuz'da Özdemir Bey'in zaferiyle sonuçlanmıştı, Balik aşireti ise Özdemir Bey'e bağlı kalmaları şartıyla affedilmişti. Bu olaydan sonra Nadoşt ve Piştar Aşiretleri de Özdemir Bey'e bağlılıklarını bildirmişti. 11 Ağustos 1922'de Özdemir Müfrezesi, Van'da bulunan 8. tümene bağlandı. Sonra ise 4973 lira Özdemir'e gönderildi.
Özdemir bey, muharebe öncesinde Revandiz-Süleymaniye arasındaki Raniye ilçesindeki İngiliz birliklerine taarruz edip iki şehir arasında irtibat sağlamak istemekteydi, fakat bunun için öncelikle bölgedeki aşiretleri kendi lehine çekmesi gerekiyordu. Bunun için Revandiz şehrinde bölgedeki aşiretlerden olan Kerim Fettah, seyyit Mehmet ile Ahmet ağa ile toplantı gerçekleştirdi, toplantıda Derbent-i Raniye geçidine saldırılması kararı alındı. Özdemir Bey'den önce gelen 3 subay ile 100 erlik bölük, Özdemir müfrezesinin kendisi ile bölgedeki aşiretlerle birlikte Özdemir Bey'in toplam adam miktarı yaklaşık 8000'lere varmaktaydı. Buna karşın İngilizlerin emrinde olan adam miktarı toplamda 11.000-12.000 arasındaydı. İngilizlerin 12 topuna karşılık Türklerin sadece 1 tane bozuk topu vardı. 12 Ağustos 1922'de, savunma amacıyla, Revandiz'de Yüzbaşı Sami komutasında 50 kişi bırakılarak Raniye'ye doğru yola çıkıldı. 27 Ağustos'da harekâtla ilgili son kararlar alındı.

31 Ağustos 1922 tarihinde, gece saat 00:00'dan başlayarak düşman mevzilerine yaklaşıldı ve sabahın ilk saatlerinde saldırıya başlandı. Saat 4'te on beşinci Sih Öncü Birliği Derbent mevkiinde dağıtıldı. Sağdaki 'Şavur Kolu', Dalaran üzerinden Raniye'nin batı sırtlarına taarruz ederek bu bölgeyi ele geçirdi. Bundan sonra sağ kol, Sirsiryan kesimindeki Derbent mevzilerine taarruza başladı. Sol kol ise Şarus vadisinden ilerleyerek Haroca ve Sultan adındaki köyleri ele geçirdi, bu koldaki bazı birlikler derbent geçidinin kuzeyinde de faaliyet göstermekteydi. Bir diğer kuvvet ise Küçük Zap Irmağı'ndan batıya doğru geçip konum değiştirdiler, Derbent mevzilerini güneyden de etkilemeye başladılar; böylece Derbent her yerden sarılmış oldu.  Muharebe sırasında Derbent'de olan C. J. Edmonds, muharebeyi şöyle betimlemekteydi:

[...] Hala üç taraftan yaylım ateşi altındaydık. Yaşadığımı karışıklıktan daha da cesaret bulan düşmanlarımız o kadar yakınımıza gelmişlerdi ki Sih askerler onlara süngülerle karşılık vermek zorunda kalmışlardı.
Batıda ilerlemekte olan 'Şavur Kolu' İngilizlerin Sirsiryan bölgesindeki topçu ateşi saldırısına karşı kayıp vermeye başlamıştı, kayıpların esas sebebi arazinin düzlüğüydü. Asıl çekinilen güç, hava kuvvetleri ve uçaklar olduğundan dolayı harekâtın hızlıca yapılması amaçlanmıştı; bundan dolayı da şiddetli bir saldırı ile İngilizler mevzilerinden kaçmaya zorlanmıştı ve ağır kayıplar vermişlerdi. Edmonds, saldırı sırasında binaların korunaksız olduğunu ve İngiliz askerlerine sıcak yemek verilemediğini söylemiştir.
1 eylül 1922 Gecesi İngilizler Köysancak'a doğru kaçmaya başladılar. Edmonds, bu çekilmeyi İngiliz prestijinin zedelenişi olarak yorumlamıştır. Özdemir Bey kaçan birlikleri çevreleyip etkisiz hale getirmeyi düşünmüştür fakat İngiliz Hava Kuvvetleri'nin saldırılarından dolayı bu planı hayata geçirememiştir.
Muharebe sonucunda Türk tarafında 14 asker ölmüşken, İngilizlerin tarafında ise 100'den fazla

Düzce-Bolu Ayaklanmaları, Kurtuluş Savaşı sırasında, 13 Nisan–31 Mayıs 1920 ve 8 Ağustos–23 Eylül 1920 tarihleri arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karşı Düzce ve Bolu dolaylarında meydana gelen iki büyük isyandır. İstanbul Hükûmeti'nin ve işgalci İngilizlerin yönlendirmesiyle çıkartılan bu isyanlar, Milli Mücadele’yi engelleme amacı taşımıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun fiilen sona ermesi ve İstanbul’un işgali sonrası Anadolu’da başlatılan Millî Mücadele hareketi, İstanbul Hükûmeti ve müttefik İngilizler tarafından hoş karşılanmamıştı. Anadolu’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne karşı dini ve hanedan bağlılığı temelinde bazı kesimler ayaklandırılmış, bu bağlamda özellikle Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı gibi bölgelerde halk, “Padişah nerede ise biz oradayız” sloganlarıyla hareket etmiştir.

İlk isyan, 13 Nisan 1920’de Düzce’de başlamış, kısa sürede Bolu, Hendek, Adapazarı ve Safranbolu’ya kadar yayılmıştır. İsyancılar, Düzce’deki güvenlik müfrezesini basarak Komutan Mahmut Nedim Bey’i esir almış ve bölgeyi kontrol altına almışlardır. İsyan, İstanbul Hükûmeti’nin desteği ve İngilizlerin yönlendirmesiyle genişletilmiştir. Saraya bağlılık ve dini duygular isyanda etkili olmuştur.
İsyanın bastırılması için önce Çerkez Ethem, ardından Albay Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy komutasındaki birlikler görevlendirilmiştir. Çerkez Ethem 26 Mayıs’ta Düzce’yi, Refet Bey ise 31 Mayıs’ta Geyve’yi ele geçirerek ayaklanmayı bastırmıştır. Berzeg Sefer Bey gibi elebaşı isyancılar idam edilmiştir.
Bu isyan sırasında 24. Tümen Komutanı Kurmay Yarbay Mahmut Bey, Hendek civarında isyancılar tarafından pusuya düşürülerek şehit edilmiş, tümeni dağılmış ve silahlar isyancıların eline geçmiştir. Bu gelişme Ankara’da büyük endişeye yol açmıştır.

Birinci isyanın hemen ardından, Milli Kuvvetler başka bölgelerdeki ayaklanmalarla meşgulken, Abaza ve Çerkez kökenli bazı gruplar tarafından ikinci bir isyan başlatılmıştır. 19 Temmuz 1920'de başlayan bu isyan, 23 Eylül’e kadar sürmüştür. Bolu Dağı bölgesine gönderilen birlikler, isyancıların kurduğu pusu sonucu ağır kayıplar vermiştir. Milli Kuvvetler, takviye birliklerle tekrar bölgeye hâkim olmuş ve ayaklanmayı bastırmıştır.

Ayaklanma; Adapazarı, Gerede, Taraklı, Mudurnu, Göynük ve Beypazarı üzerinden Ayaş’a kadar yayılmış; hatta Ankara’nın 28 kilometre yakınına kadar ilerlemiştir. Bu dönemde TBMM’nin henüz yeni kurulması, askerî gücün yetersizliği ve iç tehditler, Ankara’yı büyük bir tehlike altına sokmuştur.
Mustafa Kemal Paşa’nın karargâhı olan Ziraat Mektebi'nin haberleşme hatları kesilmiş, güvenlik tehdit altına girmiştir. Bu esnada Ankara’ya gelen 120 kişilik süvari birliği coşkuyla karşılanmış ve şehrin savunmasında görevlendirilmiştir.

Aynı dönemde Ahmet Anzavur’un ikinci isyanı da bastırılmıştır. İstanbul Hükûmeti, İngilizlerin desteğiyle 18 Nisan 1920’de Kuvâ-yi İnzibâtiye adlı bir birlik kurarak Anadolu’daki direnişi bastırmayı hedeflemiştir. Süleyman Şefik Paşa komutasındaki bu birlik, 8 Mayıs 1920’de İzmit’e intikal etmiş, ancak etkin bir sonuç alamamıştır. Anzavur’a cephane ve para desteği sağlanmış, o da Adapazarı’ndan Geyve’ye saldırmıştır. Ali Fuat Paşa’nın direnişiyle püskürtülmüştür.
Daha sonra, Refet Bele, Yarbay Arif, Çolak İbrahim ve Çerkez Ethem gibi komutanların çeşitli cephelerden düzenlediği harekâtlarla isyanlar bastırılmış, Düzce, Hendek, Adapazarı gibi bölgeler tekrar kontrol altına alınmıştır. Ethem kuvvetleri 26 Mayıs’ta Düzce’ye girerek ağır tedbirler uygulamış, isyan liderlerini idam etmiş ve İstanbul Hükûmeti tarafından gönderilen subayları da cezalandırmıştır.

Kuva-yı İnzibatiye, Ali Fuat Paşa ile gizli bir temas kuran Suphi Paşa komutasında 14 Haziran 1920’de harekete geçmiş, fakat üyelerinin bir kısmının Millî Kuvvetler’e katılması üzerine kısa sürede dağılmıştır. 25 Haziran’da tamamen lağvedilmiştir.

Düzce-Bolu Ayaklanmaları, Millî Mücadele’nin ilk ve en tehlikeli iç tehditlerinden biri olarak değerlendirilir. Ayaklanmalar, TBMM’nin ve Ankara Hükûmeti’nin meşruiyetini sarsmaya yönelik bir çaba olarak ortaya çıkmış, fakat Mustafa Kemal Paşa’nın kararlı tutumu ve direnişçi güçlerin fedakârlığı sayesinde bastırılmıştır.

Erbeyli Baskını, Kuvâ-yi Milliye tarafından Türk-Yunan Savaşı esnasında yapılan bir baskındır. Aydın ve Nazilli'yi işgal ettikten sonra Yunan kuvvetleri, bölgede yükselen direniş hareketlerinden endişe duyuyordu. Birkaç gün önce Malgaç köprüsüne yapılan baskın onların endişeleri için iyi bir örnekti.
Muğla gönüllü müfreze kumandanı Bakırköylü Teğmen Kadri Bey, Yunan müfrezelerinin mevcutlarını, bunların nerede yatıp nerede kaldıklarını tespit etmiş, bunlar arasında baskına en elverişli yerin Erbeyli istasyonu olduğunu tespit etmiş, hazırlıklar başlamıştır. Erbeyli istasyonundaki hangarda 20 kişilik bir Yunan müfrezesi bulunuyordu.
20-21 Haziran 1919 gecesi, bir ağır Makineli tüfek ve 70 kişilik kuvvetle, Erbeyli istasyonu yakınındaki, Yunan askerlerinin bulunduğu hangara hücum ederek, düşmanla şiddetli bir çatışmaya girmiştir. Bir müddet sonra Türk müfrezesinin arkasında da silahlar patlamaya başladı. Yunan kuvvetlerinin bir kısmı Erbeyli köyünün içinde oturuyormuş silah sesi üzerine yetişip Türk güçlerini arkadan iki ateş arasına alıyorlar. Hangarda bulunan Yunan müfrezesinin yardımına bir Evzon taburu geldi. Makineli tüfeği kullanan onbaşı vurulup hayatını kaybediyor. Erlerden birkaçı yaralanıyor. Ortalık aydınlanmadan çekilmenin daha hayırlı olacağını düşünen müfreze kumandanı Bakırköylü Teğmen Kadri Bey, Makineli tüfek subayı ve erleri kuzeye dağ yönüne, diğerlerini de güneye ovaya gitmek suretiyle ikiye bölüyor. Müfreze kumandanı ile beraber ova istikametini tutanlar, Osmanbükü Gemisi ile Menderes Nehrini geçerek Çakmar çiftliğine ulaşıyorlar. Üç saat devam eden çatışma sonunda, Türk tarafında 7 ölü ve birkaç yaralıya karşılık Yunanların 30 başka kaynaklara 80 ölüsü ve 40 yaralısı vardır.
Daha sonra Yunanlar yaralı ve ölüleri trenle Aydın'a getirip Türk halkına gösterdiler. Aynı gün Erbeyli ve civarında ele geçirdikleri 72 Türk vatandaşı ile Germencik ve İncirliova'da silahsız Türk vatandaşlarını öç almak için öldürmüşlerdir.

İNCIRLİOVA TARİHÇESİ 10 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İncirliova Belediyesi
BATI ANADOLU’DA KUVAYI MİLLİYENİN OLUŞUMU (1919–1920)6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Oğuz Gülcan, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2007, sayfa 253-254 (Ankara University Open Archive System).

Erikli Baskını, Türk-Yunan Savaşı'nda Kuvâ-yi Milliye üyelerince gerçekleştirildi. Malgaç Baskını Yunan tarafında şok etkisi yaratmıştı. Erikli'de Yunanların bir Evzon taburunun iki bölüğü bulunuyordu. Muğla Müfrezesi buradaki Yunan kuvvetlerine bir baskın düzenleyip, Malgaç Baskını'ndaki gibi Yunanların maneviyatını kırmak ve ahalinin mukavemetini teşvik etmeyi amaçlıyordu.
Türk kuvvetleri 21-22 Haziran 1919 gece yarısından sonra Erikli'deki Yunan kuvvetlerine Makineli tüfek ve bomba desteğiyle bir taarruz başlattılar. İki saat süren çatışma sonrası, alacakaranlıkta çatışma sona ermiş ve Türk müfrezesi kendi mevkilerine geri çekilmiş.
Baskın sonucunda Yunanların zayiatı 30 ölü ve 40 yaralıydı. Türk tarafında ise 7 ölü ve 10 yaralı vardı. Erikli Baskını Aydın'da bulunan İngiliz istihbarat subayı tarafından protesto edildi.

BATI ANADOLU’DA KUVAYI MİLLİYENİN OLUŞUMU (1919–1920)6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Oğuz Gülcan, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2007, sayfa 254 (Ankara University Open Archive System).

Ermeniler Tarafından Katledilen Şehit Türkler Anıt ve Müzesi ya da eski adıyla Iğdır Soykırım Anıt ve Müzesi, 1915-1920 tarihleri arasında bölgede yaşayan Ermenilerin Türklere karşı uyguladığı saldırıları sembolize etmektedir ve ilgili belgeler bulundurulmaktadır.
Müze, Iğdır kentinde bulunmaktadır. Her ay 4000 civarında ziyaretçi müzeyi gezmektedir.

350 m² kapalı müze 2 havuz ve 36 m yüksekliğinde 5 adet kılıçtan oluşmaktadır. Etrafı yeşil alan ve park olarak inşa edilmektedir. Toplam 14.000 m² alanı kapsamaktadır. Yerden yüksekliği 43,5 metredir. Dolayısıyla Türkiye'nin en yüksek anıtıdır. Müzenin giriş kapısı Selçuklu geleneklerine göre yapılmıştır. Anıt, üçgen arazinin odak noktasında yükselmektedir. Suni bir tepenin ortasında konuşlandırılan 5 kılıcın da eğri uçları yukarıda birleşerek kubbe şeklini almaktadır. Bu haliyle Selçuklu türbelerini andırmaktadır.
Kabzaların dış yüzlerindeki her kılıçta birer asker figürü ardır. Asker figürleri farklıdır. Her kılıç kabzasında bir tarihi devrin askeri tasvir edilmiştir. Bunlar sırasıyla, Hun, Göktürk, Selçuk, Osmanlı ve Türkiye askerleridir.
Anıtın temeli 1 Ağustos 1997 tarihinde Iğdır Valisi Şemsettin Uzun tarafından atılmıştır. Anıt külliyesinin çevre duvarları Ahlat taşından örülmüş ve duvarları üzeri dövme demirlerle süslenmiştir. Müzenin kapı, pencere ve dolapları kestane ağacından hazırlanmıştır. Kılıçlar, İtalya'dan alınmış "Bianco Maris" adı ile tanınan boz Çin graniti ile kaplanmıştır.

Müzede Ermenilerin toplu öldürmelerine kanıtlar sunan ve Ermeni Soykırımı'nı reddeden belgeler ve eşyalar vardır.
Müze girişinin sağ tarafındaki odada katliamlara ait fotoğraflar, sol tarafındaki odada ise soykırım araştırmaları için bir kütüphane bulunmaktadır. Müzede 570 adet kitap, 260 adet resim (cinayet resimleri), 1973-1985 yılları arasında, bazı ülkelerin terör örgütleri listesinde yer alan, silahlı Ermeni ASALA örgütü tarafından öldürülen diplomatların fotoğrafları korunmaktadır.

Türklere yapılan katliamlar listesi
Azerilere yapılan katliamlar listesi

Özel

Genel
İhsan Bal, Ermeni Terörü ve Dış bağlantıları, Ermeni Araştırmaları 1. Türkiye Kongresi'nde sunduğu bildirisi
Sedat Laçiner, Türkler ve Ermeniler, (Ankara U.S.A.K. Yayınları, 2005).
Ermeni sorunu ve Iğdır Soykırım-Anıt Müzesi1 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gediz Muharebeleri, "Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı" olan Mirliva Ali Fuat Paşa ile Kuva-yi Seyyare Komutanı Çerkes Ethem'in Yunan işgaline karşı 1920 yılının Ekim ayı sonunda yaptıkları harekât. Taarruz planını Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa kabul etmese de, TBMM kuvvetleri zayiatlar verdikten sonra Gediz'i geri alarak, İzmir'in İşgalinden sonra ilk defa Yunanların işgal ettikleri bir bölgeden geri çekilmelerini sağladılar. Harekâtın bitiminde Kuvâ-yi Milliye Komutanlığı lağvedildi ve Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı olan Ali Fuat Paşa Moskova Büyükelçiliğine tayin edildi. Yerine kurulan iki komutanlıktan "Batı Cephesi Komutanlığı"na Albay İsmet Bey, "Güney Cephesi Komutanlığı"na ise Refet Paşa tayin edildiler.

Yunanlar Bursa üzerinden taarruza geçmişlerdi. Uşak ve Gediz'in 29 Ağustos 1920'de düşmesinden sonra cephenin ele geçirilmesi için planlama çalışmaları yapılmaktaydı. 18 Ekim 1920'de Alayunt tren istasyonunda Ali Fuat Paşa tarafından birlik komutanlarına yapılacak Gediz Taarruzu hareket planları anlatıldı.

Emet Milli Müfrezesi ile Milli Kuvvet (Bolşevik) taburuna Simav istikametinden takviye gelebilecek düşman kuvvetlerini durdurma görevi verildi. 24 Ekim 1920'de Gediz'e taarruza başlandı ancak Yunanların yoğun ateşi sonucunda TBMM birlikleri Efendi Köprüsü sırtlarına çekildiler. Bu taarruzda 3 subay, 24 er ölmüş ve 3 subay, 24 er de yaralanmıştı. 25 Ekim 1920'de Yunuslar sırtlarından Yarbay Mehmet Arif Bey komutasındaki 11. Tümen düşman kuvvetlerine tekrar taarruza başladı. Kuva-yi Seyyare'nin desteğinin gelmemesi ve karanlığın basması üzerine taarruz durduruldu. Bu çatışmada 9 subay 133 er ölmüş, 10 subay, 168 er yaralı verilmişti. Bu iki taarruz sonucu Gediz'deki 13. Yunan tümeni takviye gelinceye kadar Hamidiyehanı'nın 4 km gerisine çekilmişti. Yunanlar bu arada 26 ölü, 68 yaralı vermiştir. 26 Ekim 1920 saat 9.00'da Emet Müfrezesi ve arkadan 61. Tümen Gediz'e girerek bu bölgede TBMM hakimiyetini tesis etmişlerdir.

Hamidiyehanı gerisindeki Yunan birliklerine Çerkes Ethem komutasındaki Kuva-yi Seyyare ile 190. Alay 27 Ekim 1920 günü öğleden sonra taarruza başlar. İki gün süren şiddetli muharebe sonucunda sayıca üstün Yunan kuvvetleri karşısında Türk kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. Kuva-yi Seyyare ve 11 ile 61. tümen birliklerinden 5 subay 33 er ölmüş, 83 er de yaralanmıştı. Düşman 16 ölü 55 yaralı vermişti. Bu çekilme üzerine 31 Ekim 1920'de Yunan birlikleri tekrar Gediz'e girer. Türk topçu ateşi altında kalan Yunan birlikleri Uşak hattını güçlendirmek üzere tekrar geri çekildiler. 12 Kasım 1920'de 13. Yunan Tümeni Gediz'i boşaltarak Gediz'i TBMM kuvvetlerine teslim etmek zorunda kalmışlardır. Böylece 24 Ekim'de başlayıp 12 Kasım'da sona eren Gediz muharebelerinde her iki taraf ta önemli zayiatlar verdikten sonra o zamana kadar Batı Anadolu'da önemli bir direniş görmeden işgal bölgesini sürekli genişleten Yunan Ordusu ilk defa işgal ettiği bir bölgeden geri çekilmek zorunda bırakılmıştır.
Ali Fuat Paşa'nın Moskova Büyük Elçiliğine atanması üzerine Garp (Batı) Cephesi Komutanlığı, Batı ve Güney cepheleri olarak ikiye ayrıldı. Batı Cephesi Komutanlığı'na 9 Kasım 1920'de Albay İsmet Bey, Güney Cephesi Komutanlığına ise Refet Bey atandılar.

1920 Yunan Yaz Taarruzu

Gümrü Antlaşması, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında 3 Aralık 1920'de imzalanan antlaşmadır. Ayrıca TBMM'nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşmadır.

30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'nden sonra Osmanlı Devleti, Brest Litovsk Antlaşması hükümlerine rağmen Kafkasya Cephesi'ndeki birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejimine karşı çıkan Ermeniler 1919'da Doğu Anadolu'da bazı bölgeleri işgal etmişti.
Sovyet Rusya'nın genel siyasetini dikkate alan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hariciye Vekili Bekir Sami Bey başkanlığında Moskova'ya bir heyet göndermişti. Bu heyet, Sovyet Rusya ile TBMM Hükûmeti arasında yapılacak antlaşmaya esas olacak ve Brest Litovsk Antlaşması'na dayanan bazı hususları tespit etmiş ve böylece 20 Ağustos 1920 tarihinde iki hükûmet arasında olumlu görüşmeler başlamıştı.

Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Georgiy Çiçerin'in Kafkasya'da Türkiye'ye ait bazı bölgelerin Ermenistan'a verilmesini istemesi üzerine antlaşmanın imzalanmasından vazgeçilmişti. Bunun üzerine Eylül 1920'de Doğu Cephesi'nde taarruza geçen Kâzım Karabekir komutasındaki 15. kolordu, Mîsâk-ı Millî sınırları içinde olan Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin, Batum ve Iğdır'ı geri alıp Gümrü'yü de işgal edince, barış görüşmeleri 22 Kasım 1920 tarihinde Gümrü'de başladı.
Ermenistan Taşnak Hükûmeti ile Türkiye arasında imzalanan bu antlaşma ile doğudaki harekât sona erdi. Kars sancağının bütünü, antlaşma öncesi Ermenistan'ın elinde bulunan Tuzluca kazası Türkiye topraklarına katıldı. Antlaşmanın 10. maddesiyle Ermenistan, Doğu Anadolu'da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini öngören Sevr Antlaşması'nı tanımadığını kabul etti. Türkiye sınırları içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiçbir bölge olmadığı kabul edildi. Erzurum-Bakü Demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyet Rusya arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye'nin bu devletten yardım alması kolaylaştı. Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney ve batıda savaşma olanağı buldular.
Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Bolşevik Kızıl Ordu'nun denetimine girince burada bir Sovyet Hükûmeti kurulduğu için Gümrü Antlaşması onaylanamadı. Bunun yerine Moskova Antlaşması ve Kars Antlaşması imzalanarak yürürlüğe girdi.

Antlaşma, TBMM'nin uluslararası alandaki ilk askeri ve siyasi başarısı olup, imzaladığı ilk antlaşmadır.
TBMM'yi ve Mîsâk-ı Millî'yi tanıyan ilk yabancı devlet Ermenistan oldu.
Doğu Cephesi'ndeki çatışmalar büyük ölçüde sona erdi.
Ermenilerden alınan silah ve Doğu Cephesi'ndeki askerlerin bir kısmı Batı Cephesi'ne gönderildi.

Başlangıcında Hamza Grubu ismini alan ve TBMM'nin 23 Nisan 1920 tarihli kararıyla Erkân-ı Harbiye Umûmiye Riyaseti'ne bağlanan oluşum, gizli direniş gruplarının tek merkezden yönetilmesi amacıyla kurulmuştur.
Ancak grubun ismi, grup mensuplarının gizli haberleşmede kullandığı şifrelerin düşmanın eline geçmesi ve Ankara'dan gönderilen kurye çantasının yolda kaybolması üzerine, 15 Aralık 1920 tarihinde Mücâhid olarak değiştirilmiş olup; İngiliz servisinin deşifre çabalarına karşı, 23 Şubat 1921 tarihinde Muharip ve 31 Ağustos 1921 tarihinde ise Felâh olarak değişmiştir.
Felâh Grubu döneminde, istihbarî faaliyetlerin yanı sıra propaganda çalışmalarına da ağırlık verilmiştir. Grubun çalışmaları, 4 Ekim 1923'e kadar devam etmiştir.

Ankara tarafından kurdurulan bu grup, Zâbitân Grubu'nun istihbari konularda kendileriyle rekabete girişmesiyle çalışmalarını azaltmış, daha sonra İstanbul olmak üzere Anadolu'nun farklı yerlerinde aynı isimle çalışmalarına devam etmiştir.

Türk istihbaratı
Milli İstihbarat Teşkilatı
Teşkilat-ı Mahsusa
Karakol Cemiyeti

Hart İsyanı olarak bilinen ve 26 Ekim 1919 - 24 Aralık 1919 tarihleri arasında gerçekleşen bu halk ayaklanması Bayburt'un ilçesi olan eski adı Hart yeni adı Aydıntepe'de gerçekleşmiştir.
Ayaklanma, Bayburt'a 20 kilometre uzaklıktaki Hart kasabasında yaşayan Eşref adında birinin kendine özel bir tarikat kurması ve ününün çevreye yayılması sonucu İçişleri Bakanlığınca soruşturma açılmasını gerektiren bir durumun oluşması ve Eşref'in soruşturmaya karşı çıkmasıyla başlamıştır. Kendisinin Şeriat sahibi olduğunu, Allah tarafından gönderildiğini ve bütün kâinatla savaşacağını etrafa dağıttığı bildirilerle ilan eder ve Cuma günü de adına hutbe okutur. İlk girişim Erzurum Valiliğince başlatılmıştır. Valilik, Bayburt Kaymakamlığına bu şeyhin kökeni, mesleği, mezhebi, müritlerinin kimliği ve faaliyetleri hakkında bilgi sormuştur. Bayburt Kaymakamlığı, ilçe müftüsünün başkanlığında din adamlarında oluşan bir kurul oluşturmuştur. Şeyhin kurulun davetini reddetmesi ve müritlerinin ayaklanma içinde olduğu yolunda duyumlar alınması üzerine 6 Aralık 1919'da Bayburt'taki 28. Alaydan 50 kişilik bir müfreze göz korkutmak için Hart'a gönderilmiştir. Hart'a gelen heyet, Şeyhin önceden ayrılması sebebiyle kendisi ile temas edememiş, halk yorgun olan askerleri ikramda bulunmak vaadiyle birer ikişer evlere dağıtmış ve Hart'a geri dönen Şeyhle birlikte harekete geçerek onları esir almıştır. Bu olay, Alay Komutanı Binbaşı Nuri'nin şehit edilmesiyle yeni bir boyut kazanmış, bunun üzerine otuzar kişilik iki piyade bölüğünden yeni bir müfreze oluşturularak 9 Aralık 1919'da Hart'a sevk edilmiştir. Bu müfrezeye de bir baskın düzenleyen Eşref başarılı olup askerleri tutsak ettikten sonra, kendisinin mehdi olduğunu ilan edip daha da azgınlaşmaya başlamıştır. Askerlerin tedbirsizliği ve tecrübesizliği neticesiyle oluşan bu durum karşısında hükûmetin uzlaşma girişimlerinde bulunmuş olması da bir fayda sağlamamıştır ve bu defa dört tabur ve iki bölükten oluşan 700 kişilik bir kuvvet Hart'a gönderilmiştir. İhtiyaten biri Gümüşhane'de, diğeri Of'ta iki tabur da hazır tutulmuştur. 24 Aralık'ta Hart'ı kuşatan bu kuvvetler özellikle topçuların isabetli atışları vasıtasıyla sonuca gidebilmeyi başarmıştır. Evine isabet eden top mermisiyle havaya uçan Şeyh Eşref'in akıbetini öğrenen müritleri daha fazla direnemeyip teslim olmuşlardır.

Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti, Temsil Kurulu, Temsilciler Heyeti), Mondros Mütarekesi’nden sonra Anadolu topraklarının İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi üzerine başlayan ulusal direniş sırasında, ulusal bir meclisin (TBMM) kuruluşuna dek Millî Mücadele'nin yürütme organı olarak görev yapmış kuruldur.
İlk olarak Erzurum Kongresi delegeleri arasından doğu illerini temsil etmek ve kongrenin kararlarını uygulamak üzere seçilen 9 kişilik kurula Sivas Kongresi’nden sonra tüm yurdu temsil etmek görevini verilmiş ve üye sayısı 16 kişiye çıkarılmıştır.
İstanbul hükûmetine alternatif bir geçici hükûmet olarak çalışan Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki kurul, 27 Aralık 1919'dan itibaren faaliyetlerini Ankara'da sürdürmüş ve Millet Meclisi’nin kurulmasında aktif rol oynamıştır.

23 Temmuz – 7 Ağustos tarihlerinde toplanan Erzurum Kongresi dağılmadan önce tüzüğü gereği 9 kişilik bir temsilci kurul seçti. Bu kurul “Vilâyât-ı Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti”'nin temsilcisi idi.
Dernekler Kanunu uyarınca verilmesi gerekli dilekçe olarak, Erzurum valiliğine sunulan 24 Ağustos 1919 tarihli bildiride, Temsilci Kurul üyelerinin isim ve kimlikleri şöyle yazılmıştı:

Mustafa Kemal Paşa (9. Ordu Müfettişi iken 8 Temmuz 1919 askerlikten ayrılma),
Hüseyin Rauf Bey (Bahriye Eski Nazırı ve askerlikten ayrılma),
Hoca Raif Efendi (Erzurum eski Mebusu),
İzzet Efendi (Eski Kaymakam-Mebus),
Servet Bey (Trabzon Eski Mebusu),
Sadullah Efendi (Bitlis eski mebusu),
Hacı Fevzi Efendi (Erzincan Nakş-i Bendi Şeyhi),
Bekir Sami Bey (Beyrut eski valisi),
Hacı Musa Efendi (Mutki'de Aşiret Reisi)
Kongre başkanı Mustafa Kemal, temsil kurulunun da başkanı idi. Kurulun üyesi dokuz kişi hiçbir vakit bir araya gelip birlikte çalışmadı. Rauf Bey ile Bekir Sami Bey Meclis-i Mebûsan'a katılmalarına kadar Mustafa Kemal ile birlikte bulundular.
Mustafa Kemal ve beraberindeki Heyet-i Temsiliye üyeleri Sivas Kongresi’ne katılmak üzere 29 Ağustos 1919’da Erzurum’dan ayrıldı; 2 Eylül 1919’da Sivas’a ulaştı.

Temsil Heyeti, Sivas’a geldiğinde Refet Bey onuncu kişi olarak diğer üyeler tarafından heyet üyeliğine kabul edildi. Sivas Kongresi, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşti.
Kongre’de Heyet-i Temsiliye, “Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti"'nin temsil kurulu haline geldi. 11 Eylül'deki oturumda Heyet-i Temsiliye seçimi yapıldı; Erzurum Kongresi'nde seçilen eski heyet üyeleri aynen korundu; temsilcileri bulunmayan yörelerden seçilen yeni üyelerle heyetin üye sayısı 15'e çıkarıldı. Başkanlık görevi Mustafa Kemal'e verildi. Heyete geçici hükûmet kurma görevi verildi.
Sivas Kongresi ile Temsil Heyeti'ne katılan üyeler şunlardır:

Refet Bey (III. Kolordu komutanlığından ayrılma)
Kara Vasıf Bey (kurmay albaylıktan ayrılma)
Mazhar Müfit Bey (eski mutasarrıflardan)
Ömer Mümtaz Bey (Ankara eski mebuslarından)
Hüsrev Sami Bey (askerlikten ayrılma)
Hakkı Behiç Bey, eski mutasarrıflardan
Ratipzade Mustafa Bey, Niğde delegesi
Ahmed Rüstem Bey, Ankara Milletvekili, eski Amerikan Büyükelçisi.
Heyet-i Temsiliye'nin üye sayısı 16 kişiye çıkmış olsa da toplantılar ve kararlar 5-6 en fazla 10 kişi ile gerçekleşmiştir.
Heyet, kongreden sonra 108 gün Sivas'ta kaldı. Ankara'da oluşturulacak millet meclisi için tüm yurtta seçimlerin yapılması ile ilgilendi. 20-22 Ekim tarihinde Ali Rıza Paşa hükûmeti ile Amasya'da görüşme yaptı; bazı isteklerini İstanbul hükûmetine kabul ettirdi; meclisin Ankara'da toplanmasını karara bağladı. 18 Aralık 1919'da Ankara'ya gitmek üzere Sivas'tan ayrıldı.

Sivas'tan Ankara'ya 27 Aralık 1919'da varan Heyet-i Temsiliye kafilesi, beşi Heyeti-i Temsiliye üyesi (Mustafa Kemal Paşa, Hüseyin Rauf Bey, Mazhar Müfit Bey, Hakkı Behiç Bey, Şeyh Fevzi Efendi) olan 19 kişiden oluşuyordu. Ankara'da kendilerine tahsis edilen Ziraat Mektebi’ne yerleştiler. Heyet-i Temsiliye’nin geçici merkezinin Ankara olduğunu duyuran bir bildiri yayımlandı.
Keçiören tepesi yamacındaki Ziraat Mektebi, bir süre için Heyet-i Temsiliye’nin karargahı oldu. Heyet, yeniden açılan Osmanlı Mebusan Meclisi’ne üye olarak İstanbul’a gidecek olan mebuslarla görüşmeler yaptı. Misak-ı Milli’yi hazırladı ve Mebusan Meclisi’nde kabul edilmesini sağladı.
TBMM’nin açılmasından kısa süre önce Heyet-i Temsiliye, Ankara Garı’ndaki “Direksiyon binası” adlı yapıya taşındı. TBMM'nin açılması ile Heyet-i Temsiliye'nin görevi sona erdi.
Mecliste Mustafa Kemal Erzurum Milletvekili olurken meclis başkanı olamadı. Ayrıca isteği olan Müdafaa-i Hukuk Grubu yerine Felah-ı Vatan Grubu kuruldu. Diğer Heyeti Temsiliye üyelerinden Hüseyin Rauf Bey Sivas, Bekir Sami Bey Amasya, Refet Bey İzmir, Kara Vasıf Bey Sivas, Mazhar Müfit Bey Hakkâri, Ömer Mümtaz Bey Ankara, Hüsrev Sami Bey Eskişehir, Hakkı Behiç Bey Denizli, Ratipzade Mustafa Bey Niğde delegesi olarak mecliste yer aldı.

Heyeti-i Temsiliye'nin Sivas'ta çalışmalarını sürdürdüğü dönemde halkı ve dünyayı çıkmak üzere olan savaş hakkında bilgilendirmek üzere haftada iki gün İrâde-i Milliye adlı gazete çıkarılmıştır. Sivas Kongresi'nde basın konusunun tartışıldığı 11 Eylül 1919 günü alınan kararla kurulmasına karar verilen gazete, ilk sayısını 14 Eylül 1919'da yayımladı. 10 Ocak 1920'de Hakimiyet-i Milliye Gazetesi yayına başlayıncaya Milli Mücadelenin yayın organı olma vasfını yitiren gazete, yayın hayatını 1922 sonuna kadar devam ettirdi.
Heyet-i Temsiliye Ankara'ya taşındıktan sonra kurulun yayın organı olarak Hâkimiyet-i Milliye çıkarıldı. Haftada iki gün dört sayfa yayımlanan gazetenin ilk sayısı 10 Ocak 1920'de yayımlandı.

Hint Müslüman Hareketi olarak da anılan Hint Hilâfet Hareketi (1919-1924), Sünni Müslümanlar'ın lideri kabul edilen Osmanlı halifesini etkin bir siyasi otorite haline getirmek amacıyla Şevket Ali, Muhammed Ali Cevher, Hakim Ecmel Han ve Ebul Kelam Azad liderliğindeki Britanya Hindistanı Müslümanları tarafından başlatılan pan-İslamcı bir siyasi protesto kampanyasıydı. Hareket, Türkiye'nin daha olumlu bir diplomatik mevki kazandığı ve laikliğe yöneldiği 1922 sonlarında çöktü. 1924'e gelindiğinde Türkiye halifenin rolünü ortadan kaldırdı.

Osmanlı padişahı II. Abdülhamid (1842-1918), Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Müslümanlar üzerinde egemenliğini kaybetmemek ve demokratik muhalefeti yurtta ezmek amacıyla pan-İslamcı programını başlattı. 19. yüzyılın sonlarında Hindistan'a Cemaleddin Efganî'yi elçi olarak gönderdi. Osmanlı hükümdarının politikası Hint Müslümanlar arasında dini tutku ve sempati uyandırdı. Halife olarak Osmanlı padişahı, dünyadaki tüm Sünni Müslümanlar'ın dini ve siyasi lideriydi ancak bu otorite hiçbir zaman gerçek anlamda kullanılmadı.
Çok sayıda Müslüman dini lider, halifelik adına farkındalığı yaymak ve Müslüman katılımını geliştirmek için çalışmaya başladı. Müslüman dini lider Mevlana Mahmud Hasan, Osmanlı İmparatorluğu'nun desteğiyle İngilizlere karşı ulusal bir bağımsızlık savaşı düzenlemeye çalıştı.
II. Abdülhamid, Jön Türk Devrimi tarafından İkinci Meşrutiyet döneminin başlangıcına işaret eden anayasal monarşiyi restore etmek zorunda kaldı. Yerine kardeşi V. Mehmed (1844-1918) geldi ancak devrimi takiben Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gerçek güç İttihat ve Terakki'deydi. Hareket Şubat 1920'deki Londra Konferansı'na konu oldu ancak milliyetçi Araplar bunu Arap topraklarındaki İslam nüfuzunun devamına tehdit olarak gördüler.

I. Dünya Savaşı sırasında İttifak Devletleri'nin yanında olan Osmanlı İmparatorluğu büyük bir askeri yenilgiye uğradı. Versay Antlaşması (1919) bölgesel boyutunu kısıtladı ve siyasi etkisini azalttı ancak muzaffer Avrupalı güçler Osmanlı padişahının halifelik rolünü koruma sözü verdi. Buna karşın Sevr Antlaşması (1920) uyarınca Filistin, Suriye, Lübnan ve Irak imparatorluktan kopmuştu.
Türkiye içinde, Anadolu Hareketi olarak bilinen ve ilerici, laik ve milliyetçi karakteri daha da belirginleşecek bir direniş hareketi ortaya çıktı. Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1923) sırasında Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki vatanseverler, Sevr Antlaşmasını Lozan Antlaşması (1923) ile kaldırdı. Cumhuriyet Devrimi sırasında, 1924'te, Türkiye halifelik makamını kaldırmış ve Türkiye içindeki yetkilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne devretmiştir.

Her ne kadar İslam dünyasında halifelik adına siyasi faaliyetler ve kitlesel patlamalar ortaya çıksa da, en önemli faaliyetler Hindistan'da gerçekleşti. Önde gelen bir Oxford eğitimli Müslüman gazeteci Mevlana Muhammed Ali Cevher, İngilizlere karşı direnişi savunduğu ve halifeliği desteklediği için dört yıl hapis yattı. Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcında Müslüman dini liderler, Avrupalı güçlerin halifeliği muhafaza etmek istememesinden korkuyorlardı. Hindistan'daki bazı Müslümanlara göre, Türkiye'deki diğer Müslümanlara karşı savaşmak için İngilizler tarafından askere alınma ihtimali korkunçtu. Kurucularına ve takipçilerine göre, Hilâfet Hareketi dini bir hareket değil, Türkiye'deki diğer Müslümanlarla bir dayanışma gösterisiydi.
Muhammed Ali ve kardeşi Mevlana Şevket Ali, Pir Gulam Müceddid Serhendi Şeyh Şevket Ali Sıddıkvi, Dr. Muhtar Ahmed Ensarî, Reis'ül-Muhacirin Avukat Can Muhammed Cuneco, Hasret Mohani, Seyyid Ataullah Şah Buhari, Mevlana Ebul Kelam Azad ve Dr. Hakim Ecmal Han, Tüm Hindistan Hilâfet Komitesi'ni kurdu. Örgüt, Lucknow, Hindistan'da, toprak ağası Şevket Ali Sıddıkvi'nin evinde kuruldu. Müslümanlar arasında siyasi birlik kurmayı ve halifeliği korumak için etkilerini kullanmayı amaçlıyorlardı. 1920'de, İngilizleri hilâfeti korumaya ve Hint Müslümanları bir araya getirip İngilizleri bu amaçla sorumlu tutmaya çağıran Hilâfet Manifestosu'nu yayımladılar. Bengal'deki Hilâfet Komitesi, Muhammed Ekrem Han, Manirüzzaman İslamabadi, Muciburrahman Han ve Çitarancan Das'ı içeriyordu.
1920'de Hilâfet Hareketi liderleri ile Hindistan'ın en büyük siyasi partisi ve milliyetçi hareketi olan Hindistan Ulusal Kongresi arasında bir ittifak kuruldu. Kongre lideri Mohandas Karamçand Gandi ve Hilâfet Hareketi liderleri, Hilâfet Hareketi ve Swaraj Hareketi'nin amaçları için birlikte çalışmaya ve savaşmaya söz verdiler. İngilizler üzerindeki baskıyı artırmaya çalışan Hilâfetçiler, ülke çapında kitlesel, barışçıl sivil itaatsizlik kampanyası olan işbirliği dışı hareketin önemli bir parçası oldular. Hilâfetçilerin desteği Gandi'ye ve Kongre'nin mücadelede Hindu-Müslüman birliğini sağlamasına yardımcı oldu. Dr. Ensarî, Mevlana Azad ve Hakim Ecmel Han gibi Hilâfet Hareketi liderleri de kişisel olarak Gandi'ye yakınlaştılar. Bu liderler 1920 yılında Müslümanlar için bağımsız eğitim ve sosyal gençleşmeyi teşvik etmek amacıyla Camia-yı Milliye-yi İslamiye'yi kurdular.

İngilizlerle görüşmek ve faaliyetlerini sürdürmekle birlikte, Müslümanlar Hindistan Ulusal Kongresi, Hilâfet Hareketi ve Tüm Hindistan Müslüman Birliği teşkilatlarında bölündükçe Hilâfet Hareketi zayıfladı. Son darbe, bağımsız Türkiye'de ilerici, laik bir cumhuriyet kurmak için Osmanlı yönetimini deviren Mustafa Kemal Paşa'nın güçlerinin zaferiyle geldi. Halifelik makamını kaldırdı ve Hintler'den yardım istemedi.
Hilâfet Hareketi liderliği farklı siyasi çizgilere bölündü. Seyyid Ataullah Şah Buhari, Çavdhuri Efzelhak'ın desteğiyle Meclis-i Ahrar-ı İslam'ı kurdu. Dr. Ensarî, Mevlana Azad ve Hakim Ecmel Han gibi liderler Gandi ve Hindistan Ulusal Kongresi'nin güçlü destekçileri olarak kaldılar. Ali kardeşler Tüm Hindistan Müslüman Birliği'ne katıldı. Birliğin kitlesel çekiciliğinin ve ardından gelen Pakistan Hareketi'nin büyümesinde önemli bir rol oynayacaklardı. Bunlarla birlikte, Türkiye'nin hilâfeti kaldırmasının ardından 1931'de Kudüs'te halifelik hakkında ne yapılması gerektiğini belirlemek için bir hilâfet konferansı düzenlendi.

Hilâfet Hareketi tartışmalara ve güçlü görüşlere yol açtı. Eleştirmenler tarafından, pan-İslamcı, köktendinci bir platforma dayanan ve Hint bağımsızlık davasına kayıtsız kalan politik ajitasyonlardan biri olarak kabul edilir. Hilâfet Hareketi eleştirmenleri, hareketin Hindistan Ulusal Kongresi ile ittifakını bir çıkar evliliği olarak görürler. Hilâfet Hareketi savunucuları bunu Hindistan'daki işbirliği hareketine ve Hindu-Müslüman ilişkilerini geliştirmede önemli bir kilometre taşına götüren bir kıvılcım olarak görürken, Pakistan ve Müslüman ayrılıkçılık savunucuları bunu ayrı bir Müslüman devletin kurulmasına yönelik önemli bir adım olarak görüyorlar. Ali kardeşler Pakistan'ın kurucu babaları olarak kabul edilirken, Azad, Dr. Ensarî ve Hakim Ecmel Han Hindistan'da ulusal kahramanlar olarak yâd edilmektedir.

Osmanlı cepheleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'nda çarpıştığı cephelerdir.

Kafkasya Cephesi (1914-1918), Rusya'ya karşı.
Suriye-Filistin Cephesi (1914-1918), Büyük Britanya'ya karşı.
Irak Cephesi (1914-1918), Büyük Britanya'ya karşı.
Hicaz-Yemen Cephesi, Büyük Britanya'ya ve Arap isyancılara karşı.
Çanakkale Cephesi (1915), Büyük Britanya'ya ve Fransa'ya karşı.
İran Cephesi (1914-1918), Rusya ve Büyük Britanya'ya karşı.
Galiçya Cephesi (1916-1917), bir Osmanlı kolordusu 1916-17'de Berejanı kasabası çevresinde Rusya'ya karşı Avusturya-Macaristan safında savaşmıştır.
Balkan Cephesi (1916-1918), 10. ve 20. Osmanlı Kolordusu Alman, Avusturya ve Bulgar birlikleriyle beraber Büyük Britanya'ya, Fransızlara ve Sırplara karşı savaşmıştır.
Osmanlı donanmasının Sivastopol'deki Rus gemi ve limanlarına saldırması üzerine 1 Kasım 1914 günü Rus ordusu Kafkasya’da sınırı geçerek Osmanlı topraklarına girdi. Hemen ardından 2 Kasım'da Rusya, 5 Kasım'da İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etti. Osmanlı Devleti de buna 14 Kasım'da Cihad-ı Ekber ilanıyla karşılık verdi.

Enver Paşa kumandasındaki Türk ordusu 21 Aralık'ta girişilen Sarıkamış Harekâtı ile (o zamanki Rus sınırı olan) Köprüköy - Eleşkirt hattında hücuma geçti. Sarıkamış yakınında Allahuekber Dağları'na ulaşan ordu burada 1915 Ocağının ilk haftasında ağır bir yenilgiye uğradı. 130.000 kişilik asker mevcudunun 90.000'i çarpışmalarda veya soğuktan donarak hayatını kaybetti. Geri kalanlar esir düştü.
Grandük Nikola kumandasındaki Rus ordusu bir yıllık bir bekleyişten sonra 13 Ocak 1916'da Erzurum cephesinde harekete geçti. 16 Şubat 1916'da Erzurum, 3 Mart'ta Bitlis ve Muş, 18 Nisan'da Trabzon, 24 Temmuz'da Erzincan düştü. Ancak Ağustos ayında Bitlis ve Muş geri alındı.
Rusya'da 1917 Mart ayında Çarlık rejimine karşı başlayan ayaklanma Kasım ayında Bolşevik rejimin kurulması ve 1918 Ocak ayında Rus ordusunun dağılması ile sonuçlandı. Rus ordusunun çekilmesi üzerine, onların boşalttığı alanlarda Antranik komutasındaki Ermeni birlikleri "Batı Ermenistan Geçici Hükûmeti" ilan ettiler. Ancak hücuma geçen Türk ordusu karşısında tutunamayarak dağıldılar. 26 Şubat 1918'de Erzincan, 27 Şubat'ta Trabzon, 12 Mart'ta Erzurum, 2 Nisan'da Van kurtarıldı.
3 Mart 1918'de imzalanan Brest Litovsk Antlaşması ile Rusya savaşta kazandığı toprakları terk ederek 1878 öncesi sınırlara dönmeyi kabul etti. Bu sırada Tiflis'te kurulan Transkafkasya Cumhuriyeti'nin direnmesi üzerine Halil Paşa kumandasında ileri harekete geçen Türk ordusu 25 Mart'ta Oltu, 3 Nisan'da Ardahan, 5 Nisan'da Batum, 15 Mayıs'ta Gümrü, 20 Temmuz'da Nahçıvan'ı aldı ve nihayet 15 Eylül'de Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, 1918 Bakü Muharebesi'ni kazanarak Bakü'ye girdi. Ekim başında da bir Türk müfrezesi Dağıstan'da kontrolü ele aldı.
Ancak 30 Ekim'de imzalanan Mondros Mütarekesi uyarınca Türk ordusu işgal ettiği Kafkasya topraklarını bırakarak 1914 sınırına geri çekildi. Türk ordusunun boşalttığı Batum, Ardahan ve Kars'ta kurulan Milli Şura Hükümetleri 1919 ilkbaharında Kafkasya'daki İngiliz kuvvetleri tarafından tasfiye edildi.

İstanbul'u bir deniz harekâtıyla ele geçirerek Osmanlı İmparatorluğu'nu saf dışı bırakmak ve zor durumda olan Rusya'ya güneyden yardım ulaştırmak projesi savaşın ilk aylarında Büyük Britanya Mühimmat Bakanı Winston Churchill ve Kraliyet Donanması Komutanı Amiral Lord Fisher tarafından ortaya atıldı. Savaşın Alman cephesinde kazanılacağına inanan Kara Kuvvetleri Komutanı Lord Kitchener ise bu projeye karşı çıktı.
Alman Genel Karargâhı Çanakkale'den gelebilecek tehlikeyi sezerek Çanakkale istihkâmlarının güçlendirilmesine ve boğazın mayınlanmasına karar verdi. Albay Wehrle komutasındaki bir alay bu işle görevlendirildi.
18 Mart 1915'te Fransız ve İngiliz donanmalarından oluşan bir filo Çanakkale Boğazı'nı geçmeye teşebbüs etti, ancak ağır topçu ateşi ve mayın patlamaları sonucunda ilerleyemeyerek geri çekildi.
24 Mart'ta İstanbul'daki Alman Askeri Heyeti'nin başı olan Mareşal Liman von Sanders Çanakkale'nin karadan savunmasıyla görevlendirilen 5. Ordu komutanlığına getirildi. 25 Nisan'da İngiliz, Fransız ve ANZAC (Avustralya-Yeni Zelanda Gönüllü Kolordusu) birlikleri Çanakkale Boğazı civarında üç noktada karaya çıktılar. Ancak şiddetli Türk direnişi karşısında ilerleyemeyerek sahil hattındaki dar bir alana sıkıştılar.
Ağustos başında Gelibolu Yarımadası'nın kuzeyine yapılan ikinci müttefik çıkarması da Anafartalar Muharebeleri ile durduruldu. Düşman askeri 8-9 Aralık 1915 gecesi Gelibolu yarımadasını deniz yoluyla tahliye etti.
Çanakkale Savaşı'na kaymakam (günümüzde yarbay) rütbesiyle katılan Mustafa Kemâl Bey, büyük yararlıklar göstererek albaylığa yükseltildi.

İngilizler, Osmanlıların Hindistan sömürgelerini ele geçirme riski olduğundan bu cepheyi açtı. Ayrıca Osmanlıların Musul ve Kerkük petrol hatlarını İngilizler önemli görüyordu.
Şattülarap Nehri üzerindeki Abadan'da İngiliz petrol tesislerini koruma altına almak amacıyla 7 Kasım 1914'te İngilizler (nehrin Osmanlı yakasında bulunan) Fao Adası'na asker çıkardılar. 21 Kasım'da Basra İngilizlerin eline geçti.
1915'te İttihat ve Terakki fedaisi ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olan binbaşı Süleyman Askerî Bey komutasında düzensiz bir birlik İngiliz kuvvetlerine karşı akınlar ve sabotaj eylemleri düzenledi. Bunun üzerine Mayıs ayında General Townshend kumandasındaki İngiliz ordusu Bağdat'ı ele geçirmek üzere hareket etti. 24 Temmuz'da Nasıriye, 29 Eylül'de Kût'ül-Amâre düştü. 22 Kasım'da Selman-ı Pak Muharebesi'nde Mareşal von der Goltz komutasındaki Türk ordusu bir zafer kazandı; Kût'ül-Amâre Kuşatması'na daha fazla dayanamayan General Townshend komutasındaki İngiliz Ordusu 29 Nisan 1916'da teslim oldu.
1917'de Irak'taki Türk kuvvetlerinin İran'a sevk edilmesi üzerine tekrar harekete geçen İngilizler 11 Mart 1917'de Bağdat'ı ele geçirdi. Bunu izleyen aylarda Musul hariç Kuzey Irak'ın büyük bir kısmı İngilizlerin eline geçti.

Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, İngiliz idaresinde olan Mısır'ı fethetmek amacıyla 28 Ocak 1915'te Süveyş Kanalı'na saldırdı. Saldırı hezimetle sonuçlandı.
27 Temmuz 1916'da Albay von Kress kumandasında 4. Ordu'nun giriştiği İkinci Kanal Seferi de yenilgiyle sona erdi. Bu olay üzerine İngiliz ordusunun generali Edmund Allenby Mısır'a gönderilerek, bir karşı saldırı için hazırlıklara başladı. Allenby'nin hazırlıkları çerçevesinde, daha önce Suriye ve Filistin'de kazılara katılmış olan Oxford'lu arkeolog ve sanat tarihçisi T. E. Lawrence, Osmanlı idaresine karşı bir Arap İsyanı örgütlemekle görevlendirildi.
27 Haziran 1916'da Mekke Şerifi Hüseyin Osmanlılara karşı isyan ederek Hicaz Krallığı'nı ilan etti. Ürdün, Suriye ve Filistin Araplarının büyük bir kısmı açık veya gizli şekilde Hüseyin ve oğulları Faysal ve Abdullah'ın isyanına katıldı.
Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı Alman Mareşal Otto Liman von Sanders 1918 yılının Mart ayında Osmanlı 7. ve 8. ordularının durumunu anılarında anlatır. Orduda Cephane, ayakkabı, yazlık giysi yoktu. Topçu bataryaları atacak mermi bile bulamıyordu. Askerler, kışlık yün giysiler ile 55-60 derece sıcakta ayakkabısız olarak savaşıyordu. Cephe gerisinde ihtiyat birlikleri yoktu onun yerine 200 km uzunluğunda bir boşluk vardı. Atlar ve yük taşıyan hayvanlara bile birkaç aydan beri ne yeterli yiyecek ne de su veriliyordu. 8 Mart 1917'de İngiliz kuvvetleri Gazze'de saldırıya geçerek stratejik Han Yunus mevkiini işgal etti. 6 Kasım 1917'deki Üçüncü Gazze Muharebesi'nde kesin bir üstünlük elde eden İngilizler, 17 Kasım'da Yafa'yı (bugünkü Tel-Aviv), 9 Aralık'ta da Kudüs'ü ele geçirdiler. 21 Şubat 1918'de Eriha düştü. Bunu izleyen aylar, Şeria cephesinde sonuçsuz çarpışmalarla geçti.
I. Dünya Savaşı'nın Osmanlı bozgunuyla sonuçlanmasına ve Suriye'nin elden çıkmasına yol açan son karşılaşma 19 Eylül 1918'de başladı. Bu tarihte Nablus yakınında aniden saldırıya geçen İngiliz kuvvetleri, Mecidiye/Megiddo Meydan Muharebesi'nde Mareşal Liman von Sanders komutasındaki Türk ordular grubunu kesin bir yenilgiye uğrattı. Muharebede, 5 İngiliz ve 1 Fransız tümeninde toplam 50.000 kişiden oluşan düşman kuvvetleri iki Osmanlı ordusunu tümüyle dağıtarak büyük bir kısmını esir aldı. 21 Eylül'de düşman eline geçen Nasıra'da 18.000 asker esir düştü. 22 Eylül'de yerli halkın ayaklanarak Türk karargâhına saldırdığı Şam, 1 Ekim'da İngiliz işgaline girdi. 23 Eylül 1918'de istifa eden Liman von Sanders'in yerine, Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari unvanı da verilen Mirliva Mustafa Kemal Paşa atandı. 6 Ekim'de Humus, 27 Ekim'de Halep şehirleri de İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edildi.

I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı İmparatorluğu 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan'daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. 7. Kolordu'nun birer tümeni Hicaz, Asir, San'a ve Hudeybe'de konuşlandırılmıştı. Uzaklık sebebiyle bu tümenlere yeni asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu. 1916 yılında İngilizlerin kışkırtmasıyla, Araplar Osmanlı Kuvvetlerine karşı ayaklandı. Mekke Emiri Hüseyin, bağımsızlığını ilan etti. Yemen'de İmam Yahya Osmanlılara bağlı kalırken Asir'de Seyyid İdris de ayaklanmaya katıldı. 1917 Şubatında Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı'na atanmak üzere, Şam'a gelen Mustafa Kemal Paşa, Hicaz'ın boşuna savunulmayıp boşaltılmasını istedi. Manevi sebeplerden dolayı bu istek Fahrettin Paşa tarafından uygulanmadı. Komutanlık ataması da yapılmadı. Bin bir güçlükle Medine'yi, Yemen'i, Asir'in kuzeyini I. Dünya Savaşı sonuna kadar savunan 7. Kolordu Mondros Mütarekesi'nden bir müddet sonra, 23 Ocak 1919'da teslim oldu.

Osmanlı Devleti Brest-Litovsk Antlaşması ile doğudaki topraklarını kurtardı. Kafkasya'da Ermenilerin, Gürcülerin ve Azerbaycan Türklerinin Bolşevik rejimi tanımayarak bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerine, Kafkasya'ya doğru harekete geçildi. Enver Paşa, buralar alındıktan sonra Türkistan'a sarkarak Orta Asya Türklerini de İmparatorluk içine katarak bir Pan-Türk Birliği (Turan veya Turancılık) kurmak istiyordu. 1918 Eylülünde Türk Kuvvetleri Bakü'ye girdi. Buradan d

Kahyaoğlu Katliamı, Kahyaoğlu Çiftliği Katliamı veya Kahyaoğlu Faciası, 22 Haziran 1920'de Adana'nın Yeşiloba ilçesinde en az 64 sivilin Ermeniler tarafından öldürüldüğü katliam.

7 Ocak 1919'da, Kahyaoğlu'ndaki Abdo Ağa Çiftliği Ermeniler tarafından basıldı ve 2 Türk sivil öldürüldü.

Kaç Kaç Olayı sırasında, Adana'dan Toros Dağlarına kaçmak isteyen 150 kişilik bir kafile, Karaisalı ve Belemedik arasında Ermeniler tarafından durduruldu. Esir alınan siviller Kahyaoğlu Çiftliğine götürüldü. Kadınlar ve çocuklar farklı bir bölüme, erkekler farklı bir bölüme dolduruldu, elleri bağlandı kurşuna dizildiler. Bazı kurbanlar süngüler ile öldürüldü. Olaylar sırasında birçok kadına tecavüz edildi. Katliam, Ermeniler bir silah sesinden sonra Türklerin geldiğini zannedip dağılınca sona erdi.

41'i erkek 23'ü kadın 64 kişinin cesetleri tespit edilmiştir. Çocukların da katliama maruz kaldığı tespit edilse de, vücutları parçalandığı için sayıları bilinmemektedir. Vücudu parçalanan diğer erkek ve kadınlarla beraber ölü sayısının 200 kadar olduğu tahmin edilmektedir. 4 erkek ve 18 kadın yaralı bir şekilde kurtulmuştur.

Kahyaoğlu Çiftliğinin adı katliamın anısına Şehitlik olarak değiştirilmiş ve bölgeye Yeşiloba Şehitliği adında bir müze açılmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasında katliamlar

Kanlı Geçit Muharebeleri, Türk Kurtuluş Savaşı Güney Cephesi sırasında Kuva-yi Milliye Kuvvetleri ile Fransız Kuvvetleri arasında meydana geldi. Savaş 1 Kasım 1920'de başladı ve 9 Kasım'da Türk zaferiyle sona erdi. Kayıpların kesin sayısı bilinmiyor.

Fransa'nın bölgeye ilgisi, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun beklenen çöküşünün ardından bölünmesini öngören Sykes-Picot Anlaşması ile alevlendi. Anlaşma, Arap Yarımadası dışındaki Osmanlı vilayetlerini Sykes-Picot hattıyla İngiliz ve Fransız kontrolündeki bölgelere ayırıyordu. Anlaşma, Britanya'ya güney Filistin, Ürdün ve güney Irak'ın yanı sıra ek küçük alanların kontrolünü etkili bir şekilde verdi ve Fransa, Türkiye'nin güneydoğusu, kuzey Irak, Suriye ve Lübnan'ın kontrolünü ele geçirdi.

1 Kasım 1920'ye gelindiğinde çeşitli kuvvetler Osmaniye kasabasında milli müfrezeler halinde dağılmıştı. Sabahın erken saatlerinde Fransız kuvvetlerinin büyük bir kısmı, 1000 Kuva-yi Milliye milis savaşçısının hiçbir direnişiyle karşılaşmadan Mamure tren istasyonuna doğru ilerledi. "Zil" yönünde ilerleyen Fransız kuvvetleri direnişle karşılaşsa da "Kanlı Geçit" olarak da anılan Kanlı Geçit'e doğru ilerlemeye devam etti. Öğle vakti tüm Fransız kuvvetleri Kan Sokağı-Mamure demiryolu hattına ulaşmıştı. Osmaniye'den gelen Türk kuvvetleri 20 km uzaklıktaki Yarpuz'a çekilmeyi başardı. Ceyhanlı Türk Kuvvetleri Ceyhan Nehri'nin kuzey kıyısına çekilirken müfrezenin bir kısmı Kadirli'ye doğru ilerlemeye başladı.
Ceyhan Nehri'nin kuzeyinde ve doğusunda başlayan taarruz sırasında Fransız kuvvetleri, Türk kuvvetlerinden yoğun ateş aldı. Ceyhan Nehri'nin doğusunda Fransız kuvvetlerine yönelik ateşler devam etti ve ağır kayıplar yaşandı. Sonuç olarak oradaki Fransız kuvvetleri püskürtüldü.

Karabucak Savunması Türk Bağımsızlık Savaşı sırasında Kozan'da meydana gelen bir olaydır.
İşgal kuvvetleri komutanının emri ile bir Türk tahsildar, 3 Ermeni kamovar Kozan'a bağlı Karabucak, Şerifli, Mahyalar, Çürüklü, Minnetli ve Kuyubeli köylerinden vergi toplamak üzere gönderilir. Bu kişiler köylülere baskı yapıp zorla vergi toplamaya başlayınca, o yörenin ileri geleni Deli Hacı Ağa fedailerinden Gavur Ali Ağa ve çetesi tarafından öldürülür.
Bu olay neticesinde, olayın kahramanı Deli Hacı Ağa'nın kardeşi Ökkeş Efendi, her ne kadar, işgal kuvvetleri komutanı ile dostluk kurup çiftliğinde ziyafet vermiş ise de, bu dostluk yetmemiş, Kozan'ın ileri gelenleri ile birlikte tutuklanıp manastır zindanına hapis edilmiştir.
Bu olayda;

Ökkeş Efendi,
Helvacızade Ahmet Hafi Bey,
Nalbant Ethem Usta,
Nalbant Ethem Ustanın oğlu Kemal Efendi,
Üçdutlu Şükrü Efendi,
Himmet Çavuş,
Gökoğlu Mustafa,
Mısırlızade Avukat Mahmut Efendi,
Çamurdanzade Mehmet Zait,
Ögretmen Lütfullah Erdem,
Öğretmen Ahmet Cemil Bey,
Kuyuluk Köyünden Battal Ağa Oğlu Ömer Efendi tutuklanmıştır.
Bu tutukluların bırakılması için, Kadirli'den çetesi ile gelen Çerkez Nuri Çavuş, işgal komutanı ile konuşur, tahliyelerini ister ve bırakılmamaları durumunda halkla birlikte silahlı eyleme başlayacağını söyleyerek baskı yapar. Sonuçta bu tutuklular bırakılmışlardır.

Karakol Cemiyeti, Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul'da kurulan, gizli bir direniş ve istihbarat örgütüdür. Cemiyet, Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu ile bağlantıyı kurarak, silah ve insan sevkiyatını organize etmiş, ayrıca işgal altındaki İstanbul'da direniş yanlılarını örgütlemiş ve istihbarat toplamıştır.
Mütareke döneminin ilk gizli direniş ve istihbarat grubudur. 1918 Ekim sonları veya Kasım başlarında Talat Paşa'nın direktifi ile kurulan cemiyetin kurucuları arasında, Kurmay Albay Kara Vâsıf, Emekli Yüzbaşı Baha Sait, Albay Galatalı Şevket ve Yenibahçeli Şükrü Beyler gibi İttihatçı kişiler bulunmakta idi. Kısa zamanda örgütlenme çalışmalarını tamamlayan Karakol Cemiyeti'nin Millî Mücadele'ye yaptığı en büyük hizmet, İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve cephane ile subayların kaçırılmasını sağlaması, İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi kuruluşların planlarını ve faaliyetlerini Mustafa Kemal Paşa'ya haber vermesi olmuştur. Ancak Cemiyet, Bolşevikler ile gizli ilişkilere girmesi ve kendi başına Millî Mücadele'ye sahiplenme çalışmalarında bulunması sebepleriyle Anadolu Ordusu kadrosuna alınmamış, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali sırasında da liderlerinin tutuklanmaları ile büyük bir darbe yemiş ve son olarak da Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin kararlarını uygulamak için seçilen Heyet-i Temsiliye'nin emri üzerine faaliyetlerine son verilmiştir.

Karakol Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne mensup bazı eski asker ve bürokratların öncülüğünde, Mondros Mütarekesi'nden sonra,  İstanbul'un İşgali sırasında 1918 yılının Kasım ayında İstanbul'da kurulmuştur. Kurucuları arasında Kara Vâsıf ve Kara Kemal gibi önemli isimler yer almaktadır. Karakol ismi bu iki kurucu üyenin lakaplarından gelmektedir.

Karakol Cemiyeti, işgal altındaki İstanbul'da Millî Mücadele fikrini yaymak, İstanbul ile Anadolu'daki direniş arasında istihbarat ve iletişim köprüsü kurmak, silah ve cephane temin etmek, halkı örgütlemek gibi görevler üstlenmiştir. İstanbul ve başka yörelerden hem mebzul miktarda silahı hem de aralarında İsmet (İnönü), Fevzi (Çakmak), Mahmud Celal (Bayar), Kazım (Özalp) gibi çok önemli kadrolar da bulunan insanları işgal kuvvetlerinden gizleyerek Ankara'ya kaçıran Karakol'dur. Bunun dışında, Damat Ferit'in yalısına istihbarat kaynağı yerleştirmek veya Gelibolu'da Fransız kontrolündeki bir cephaneliğe baskın düzenleyip 8.500 tüfek, 3 makineli tüfek ve 500 binden fazla fişek ele geçirerek Anadolu'ya seyk etmek gibi başarıları da vardır.
İzmit, Ankara ve Sivas gibi merkezlerle bağlantı kurarak silah ve insan sevkiyatı sağlamıştır. Ayrıca bazı üyeleri, Meclis-i Mebusan'da Müdafaa-i Hukuk Grubu çatısı altında faaliyet göstermiştir.

Düşman gemileri 13 Kasım 1918'de artık İstanbul limanlarında demirlemiş durumdadır. 15 Mayıs 1919'da düşman İzmir'dedir. Halk bıkkın, yılgın, kararsız, Osmanlı Saltanatı aciz, belki ondan da vahimi düşmanla anlaşma yollarını aramaktadır. İngilizler ile onları destekleyen veya onların desteklediği gizli servisler askerlerin gidemediği yerlerde, İstanbul merkezli bir harekât ile Anadolu'da Osmanlı'dan kalan her karış toprak parçasında bir işgal ve nüfuz kavgasına girişmişlerdir. İttihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusacı avı başlatılmıştır. Türk kurum, kuruluşları işletilmez hale getirilmiştir, korunmak gerekmektedir. Çareyi İttihatçılar ile Teşkilat-ı Mahsusacılar birlikte bulurlar. Ortak düşmana karşı ortak mücadele verilecektir. Teşkilat-ı Mahsusa'nın son başkanı Hüsamettin Ertürk'ün de içinde bulunduğu yeni bir örgüt kurulacaktır. Örgütün kuruluşundan ülkeden kaçan Enver, Cemal ve Talat Paşalar haberdardır. Talat Paşa'nın da oluruyla İttihatçıların ünlü iaşe nazırı Kara Kemal ile Kurmay Albay Kara Vasıf Bey ilk görüşmeleri yaparlar. Daha sonra yeni örgütün kurulması için yapılan çalışmalarda bir öncü daha belirlenir. Bu kişi Karadeniz Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey'dir. Yeni örgütün kuruluş toplantısı 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey'in Sultanhamam'daki yazıhanesinde yapılır. Toplantıda Galatalı Şevket Bey örgütün başkanlığına seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey'in isteği üzerine Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beyler'in adından esinlenilerek Karakol olarak belirlenir. Örgüt öncelikle İttihatçılara ve Teşkilat-ı Mahsusacılara karşı girişilen saldırılara karşı koyacaktır. Ancak bu yapılanma giderek genişler. Bireysel savunmanın yerini Anadolu'nun düşmandan kurtarılması için genel bir karşı koyuş alır. Burada örgüt, Karadeniz kıyıları, Ege ve Doğu Anadolu'da güçlü bir şekilde örgütlenir. Bu örgütlenme adeta İttihatçıların yeni bir yapılanmasıdır. İstanbul ve Anadolu'da halk üzerinde yapılan çalışmalarda, işgal kuvvetlerine karşı konulması gerektiği vurgulanır. Türk kökenli en büyük istihbarat gücü olan Karakol Cemiyeti'nin kuruluş şeması ve çalışmaları şöyledir:

Kurucusu ve başkanı: Albay Kara Vasıf.
Yönetim kurulu üyeleri: Albay Galatalı Şevket, Yarbay Kemalettin Sami Gökçen, Yarbay Edip Servet Tör, Baha Sait Bey, Kara Kemal, Binbaşı Ali Rıza, Binbaşı Ali Çetinkaya, Üsküdar Grubu Başkanı Yenibahçeli Şükrü Oğuz, Topkapı Grubu Başkanı Yarbay Hüsamettin Ertürk (sonra Albay), İslam Kadınlar Birliği Başkanı Naciye Faha Hanım sayılabilecek başlıca isimlerdir.
Başlıca müfrezeler ve önde gelen adlar: Yahya Kaptan, İpsiz Recep, Bulgar Sadık, Dayko, Yalovalı İbo, Gebzeli Rıfat Kaptan, Kuşçubaşı Eşref önde gelen isimler olarak sayılabilir.

Başlangıçta Mustafa Kemal Paşa ile irtibat halinde olan Karakol Cemiyeti, bir süre sonra bağımsız hareket etmeye başlamış, özellikle Ankara Hükûmeti ile bazı konularda fikir ayrılığına düşmüştür. 1920 sonunda Ankara ile ilişkileri bozulmuş ve cemiyet, Mim Mim Grubu gibi başka direniş hücrelerine katılarak işlevini yitirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Tarih Kurumu Resmî Sitesi
TBMM Arşivi – Müdafaa-i Hukuk Belgeleri

Türk istihbaratı
Milli İstihbarat Teşkilatı
Teşkilat-ı Mahsusa

Karatepe Katliamı, 18 Şubat 1922 gecesi Yunan ordusu tarafından Aydın'ın yaklaşık 400 nüfuslu Karatepe köyünde insanların evlerinin içinde vurularak ve camilerin içine doldurulup camiler ateşe verilerek hamile kadınlar, çocuklar ve yaşlılar dahil 200'den fazla veya 385 kişinin öldürüldüğü katliam.

15 Mayıs 1919'da, İtilaf destekli Yunan ordusu İzmir'e çıkarma yaptı ve Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi başladı. Karatepe'de yaklaşık olarak 40 ay süren işgal boyunca Karatepe'de yerel Rumların desteği ile Yunan ordusu tarafından birçok cinayet işlendi.
Büyük Taaruz sonucu geri çekilmek zorunda kalan Yunan ordusu, geri çekilmesi sırasında bir yakıp yıkma taktiği izliyordu. İskoçyalı tarihçi Patrick Kinross Yunan geri çekilişini, " Zaten onun (Yunan ordusu) önünde bulunan çoğu kasaba harap içindeydi. Tarihi kutsal şehir Manisa'da 18 bin binadan sadece 500'ü ayakta kalabilmişti." sözleriyle tasvir etmiştir. Karatepe'deki katliam, Yunan ordusunun yakıp yıkma taktiği sırasında işlediği katliamlardan biriydi.

18 Şubat 1922 gecesi, yerli Rumların kılavuzluğunda Karatepe köyüne ulaşan Yunan ordusu köyün etrafını kuşattıktan sonra teker teker evlere girdi. Köylüler evlerinde kurşunlanarak veya yakılarak öldürüldü. Olaylar sırasında Türklerin malları yağmalandı. Evlerde yapılan en büyük toplu idam, Sekiyurt Mahallesi'ndeki Kazıklar ailesinin evinde gerçekleşti. Ev halkından 9 kişi öldürüldü, 3 kişi ise kaçmayı başardı.
Köyün hayatta kalan sakinleri Sarı Ahmetler Camisi'ne ve Sekiyurt Cami'ye dolduruldu. Yunan askerleri, köylüleri camilerde topladıktan sonra üzerlerine makineli tüfeklerle ateş açtılar. Daha sonra camiler benzin ile yakılarak ateşe verildi ve yangından kaçmayı başaran az sayıda köylü vurularak öldürüldü. Sarı Ahmetler Camisi'ndeki 123 kişiden 98'i öldü, 25'i ise yaralı olarak kaçmayı başarabildi. Sekiyurt Camisi'nde ise 56 kişi öldürüldü.

2012 yılında katliamın yaşandığı yer olan Karatepe'de katliam anısına Karatepe Katliamı Şehitlik Abidesi adı altında bir anıtın açılışı yapıldı.

Karboğazı Baskını (Karboğazı Savaşı, Gülek Boğazı Savaşı), 27-28 Mayıs 1920 tarihlerinde, Türk Kurtuluş Savaşı esnasında Kuvâ-yi Milliye ile Fransızlar arasında Toros Dağları'nın eteğinde çıkan çatışmadır.
Çukurova'da Fransızların askeri direncinin kırılmasında ve Fransa'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi ile anlaşma koşulları arayışına girmesinde etkenlerden biri olmuştur.

Mondros Mütarekesi sonrasında Fransız kuvvetleri Kilikya’da çeşitli merkezleri işgal etti. Pozantı, Toroslar üzerinden geçen Bağdat Demiryolu hattı üzerinde bulunması, İç Anadolu ile Çukurova arasındaki ulaşım bağlantısını denetlemesi ve demiryoluna ait tesislerin bulunduğu Belemedik’e yakınlığı nedeniyle Fransız askerî varlığı açısından önemli bir merkezdi.[1]
1920 yılının başında Pozantı garnizonu ve Toros bölgesi, Levant Fransız Kuvvetlerine bağlı 412. Piyade Alayının 2. Tabur Komutanı Binbaşı Pierre Mesnil’in emrindeydi. Fransız alay tarihine göre garnizon; 412. Alayın 2. Tabur karargâhı, 7. Bölük, 2. Makineli Tüfek Bölüğü, 18. Cezayir Tüfekçi Alayının 2. Bölüğü, istihkâm unsurları ve 65 mm dağ topçusundan oluşuyordu. Maraş’tan dönen 6. Bölük de 21 Şubat 1920’de Pozantı’daki kuvvetlere katıldı.[1]
Fransızlar, Toros dağlarından geçen Bağdat Demiryolu hattını korumak amacıyla Pozantı çevresinde ileri karakollar oluşturmuştu. Kelebek’te Teğmen Pommier komutasında 12 kişilik bir yarım takım, Hacı Kırı’da Üsteğmen Carlotti komutasında bir yarım takım ve Pozantı’nın yaklaşık 18 kilometre kuzeyindeki Ulu Kışla’da 18. Cezayir Tüfekçi Alayına bağlı bir takım bulunuyordu.[1]

Fransız kaynakları, Toroslar’daki Kuvâ-yi Milliye hareketliliğinin Aralık 1919’un sonlarına doğru belirginleştiğini kaydetmektedir. Silah ve mühimmat taşıdığı ileri sürülen deve kervanlarının tespit edilmesi üzerine Fransız komutanlığı savunma hazırlıklarını artırmış; yiyecek ve mühimmat stoklarını genişletmiştir.[1]
Mart 1920’de çatışmalar Ulukışla çevresinde yoğunlaştı. Kuşatılma riskiyle karşı karşıya kalan Ulukışla’daki Fransız karakolu, 23 Mart’ta Pozantı’ya çekildi. 27 Mart’ta, Pozantı’nın yaklaşık on kilometre kuzeyindeki demiryolu çalışmalarıyla görevli Fransız istihkâm yüzbaşısı Lebel, çevredeki kayalıklara gizlenen Kuvâ-yi Milliye mensuplarının ateşi sonucu ölümcül biçimde yaralandı. Ertesi gün Konya yolu üzerindeki bir Fransız karakolu da saldırıya uğradı ve geceleyin Pozantı’ya çekildi.[1]
Bu dönemde 412. Alayın 7. Bölüğü, Pozantı’nın yaklaşık 10 kilometre güneyindeki Belemedik’te bulunuyordu. Belemedik’te Bağdat Demiryolu yapımına ait atölyeler, depolar ve bir hastane tesisi vardı. Fransız komutanlığı, 7. Bölüğe Belemedik’te bir takım bırakmasını ve geri kalan kuvvetiyle Pozantı garnizonuna katılmasını emretti.[1]

Kuvâ-yi Milliye birlikleri Pozantı çevresindeki Fransız karakollarına yönelik harekâtını Nisan ayında genişletti. Tekelioğlu Sinan Bey’in 7 Nisan 1920 tarihli günlüğünde, Hacı Kırı’da 2-3 Nisan tarihlerinde süren çatışmaların ardından mevkinin ele geçirildiği belirtilmektedir. Günlükte, Kuvâ-yi Milliye tarafının üç şehit ve beş yaralı verdiği, Fransız tarafında ise “hiçbir kimsenin kurtulamadığı” ifade edilmektedir.[2]
Fransız 412. Piyade Alayı tarihi de Hacı Kırı karakolunun Teğmen Carlotti komutasında bulunduğunu ve karakolun düşmesinden sonra Carlotti ile personelinin akıbetinin bilinmediğini kaydeder. Aynı kaynakta Carlotti ve karakol personelinin “muhtemelen öldürüldüğü” belirtilmektedir.[1] Carlotti’nin 412. Piyade Alayının kayıp listesinde kayıp tarihi yalnızca “Nisan 1920” olarak gösterilmiştir.[3]
Fransız 412. Piyade Alayı tarihine göre Kelebek, Hacı Kırı ve Belemedik de Kuvâ-yi Milliye’nin eline geçti. Kelebek’te Asteğmen Pommier yüzünden aldığı kurşun yarasıyla ağır biçimde yaralandı, esir düştü ve bir Ermeni doktor tarafından tedavi edildi.[1]
Belemedik’te 7. Bölüğe ait takımın direnişinin kırıldığı, demiryolu tesislerinde çalışan Rum, Ermeni ve İsviçreli sivillerin küçük Fransız garnizonuyla birlikte esir alındığı Fransız 412. Piyade Alayı tarihinde belirtilmektedir.[1]

Fransız Binbaşı Pierre Mesnil’in eşi Edwige Marie-Antoinette Mesnil, I. Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın kuzeyinde hemşirelik yapmıştı. Pozantı’daki komuta merkezi kurulmadan önce eşiyle birlikte Belemedik’te bulunmuş; Belemedik Hastanesinde Fransız askerlerinin ve gayrimüslimlerin tedavisiyle ilgilenmişti.[1]
Ulu Kışla’ya yönelik saldırıların başlamasından sonra Pierre Mesnil eşini Pozantı’dan Belemedik’e göndermişti. Belemedik’in Kuvâ-yi Milliye tarafından ele geçirilmesi üzerine Edwige Mesnil de esir düştü.[1] Fransız 412. Piyade Alayı tarihi, onun esaret döneminde hastanedeki yaralılara bakım vermeyi sürdürdüğünü belirtmektedir. Fransa Cumhuriyeti, daha sonra kendisini Légion d’honneur şövalyelik nişanıyla ödüllendirdi.[1]

Fransız alay tarihine göre Kuvâ-yi Milliye birlikleri, Pozantı’daki Fransız savunma mevzilerine başlangıçta 600–800 metre mesafeden ateş açtı. Zamanla Fransız savunma hatlarına daha fazla yaklaştılar ve birçok kez dikenli tel engellerine kadar ilerlediler.[1]
Çatışmalar, özellikle Çakıt’ın sol kıyısında bulunan 1 numaralı direniş merkezinde yoğunlaştı. Bu mevki, 412. Piyade Alayından Teğmen Villejean tarafından komuta ediliyordu. Fransız alay tarihine göre 18 Nisan 1920’de sayıları 300’ü aşan Kuvâ-yi Milliye birlikleri, 75 ve 77 mm toplarla yapılan hazırlık ateşinin ardından Fransız mevzilerine saldırdı. Teğmen Villejean bu çatışmalar sırasında başından aldığı kurşunla öldü.[1]
Türk kaynaklarında, Binbaşı Pierre Mesnil’e 10 Nisan 1920’de teslim olmasını isteyen bir mektup gönderildiği, teklifin reddedilmesinden sonra Pozantı’nın Safvet Bey komutasındaki Kuvâ-yi Milliye birlikleri tarafından kuşatıldığı belirtilmektedir. Safvet Bey’in bu süreçte ağır yaralandığı aktarılmaktadır.[2]
Tekelioğlu Sinan Bey’in 14 Nisan’da Fransız garnizonuna yeni bir teslim çağrısı yaptığı; teklifin reddedilmesinin ardından 18 Nisan’da Pozantı’ya yönelik bir keşif saldırısı gerçekleştirildiği ve Fransızların batıdaki siperlerinden bazılarının ele geçirildiği Türk kaynaklarında belirtilmektedir.[2]
27 Nisan’da Fransız savunma hattına yeniden saldırı düzenlendiği ve bir miktar silah ele geçirildiği kaydedilmektedir. 11. Tümen Komutanı Yarbay Arif’in 400 kişilik piyade kuvvetiyle bölgeye ulaşmasından sonra, 6 Mayıs 1920 sabahı Pozantı çevresindeki bütün cephelerde genel taarruz başlatıldı.[2]
Fransız alay tarihine göre 7 Mayıs 1920’de Pozantı kampının güneybatı cephesine güçlü bir saldırı yapıldı. Kuvâ-yi Milliye birlikleri iki siper bölümüne girdi ve bir Fransız makineli tüfeğini ele geçirdi. Fransız birliklerinin hemen başlattığı karşı taarruz sonucunda siper bölümleri yeniden ele geçirildi; makineli tüfek de geri alındı.[1]
Fransız kaynağı, bu çatışmada Fransız tarafının 11 ölü ve yaklaşık 30 yaralı verdiğini, ertesi gün saldırı alanında yaklaşık 100 Kuvâ-yi Milliye mensubunun cesedinin görüldüğünü ileri sürmektedir.[1] Bu sayı, yalnızca Fransız alay tarihindeki anlatıma dayanmakta olup Türk kaynaklarıyla karşılaştırılması gerekmektedir.
Kuşatma devam ederken Fransız garnizonuna havadan çeşitli mesajlar ulaştırıldı. 15 Nisan’da gelen ilk mesajda, bir yardım kuvvetinin ay başında Pozantı’ya ulaşabileceği bildirildi. 3 Mayıs’ta gönderilen mesajda yardım kolunun 10 veya 11 Mayıs’ta Pozantı’ya varacağı ifade edildi. Garnizon ise piyade mühimmatının tükenmek üzere olduğunu bildirdi.[1]
12 Mayıs’ta tekrar gelen uçak, haberleşme amacıyla mektup, gazete ve tütün bıraktı. Fransız garnizonu, piyade mühimmatının çok az kaldığını ve yardım gönderilmesi gerektiğini yeniden bildirdi. 16 veya 17 Mayıs’ta gelen uçakla yardım kolunun 25 Mayıs’ta ulaşacağı yönünde yeni bir mesaj gönderildi.[1]
Türk kaynaklarında, Fransız garnizonuna yardım için Tarsus yönünden bir kuvvetin 17 Mayıs’ta Tarsus–Pozantı yolunda ilerlemeye başladığı; ancak Kuvâ-yi Milliye direnişini aşamadığı ve 22 Mayıs’ta Adana’ya döndüğü belirtilmektedir.[2]
Fransız alay tarihine göre 25 Mayıs’ta Pozantı’ya ulaşan son mesajda, yardım kolunun yoldaki direnişi aşamadığı ve yeni bir yardım harekâtı düzenlenmesinin belirsiz olduğu bildirildi. Fransız garnizonundan, yanına alamayacağı malzemeyi imha etmesi, hareketini gizli tutması ve batı yönünden Mersin’e ulaşmaya çalışması istendi.[1]
Bunun üzerine Binbaşı Pierre Mesnil, Fransız garnizonunun Pozantı’dan çıkmasına karar verdi. Fransız alay tarihine göre birliklere altı günlük yiyecek dağıtıldı; yük hayvanlarına üç günlük yük yüklendi ve depodaki mühimmatın tamamı personele dağıtıldı. Yaklaşık 750 kişilik Fransız kolu, 26 Mayıs 1920’de saat 20.00’de Pozantı’dan ayrıldı. Çıkış öncesinde iki temizleme harekâtı yapıldı; yaklaşık bir saat süren çatışmanın ardından Fransız birlikleri kuşatma hattını aşarak güneye yöneldi. Fransız tarafı bu ilk aşamada üç ölü ve beş yaralı verdi.[1]
Türk kaynaklarında ise Mesnil’in kaçış için 25 Mayıs’ı 26 Mayıs’a bağlayan geceyi seçtiği belirtilmektedir. Fransız birlikleri, Çuğbeli üzerinden güneye yönelerek kuşatma çemberinden çıkmaya çalıştı. Yanlarına bölgedeki yolları bilen kılavuzlar alan Fransız kolu, Karboğazı’nda dere yatağından geçen sarp patikaları takip ederek ilerledi.[2]
Türk anlatılarına göre Gülek ilçesinin Panzınçukur (Yaylaçukuru) köyünden Hatice Hatun ile Kumcu Veli, Fransız taburuna kılavuzluk etti. Fransız birlikleri Pozantı–Gülek güzergâhını izleyerek Tekir Yaylası’ndaki Tekir mevkiine ulaştı. Türk kaynaklarında Hatice Hatun ile Kumcu Veli’nin Fransız birliklerini Kuvâ-yi Milliye ateş hattına yönlendirdiği ve Fransız kolunun bölgeye yaklaştığını Yaylaçukuru köylülerine bildirdiği aktarılmaktadır.[2]
Bu haber üzerine Yaylaçukuru köyünde Hamit Hoca, Gülekli Piyade Ali, Tırlık Molla Mehmet, Hacı Hüseyin Ağa, Dubaracı Mehmet ve Ahmet Çavuş’un da bulunduğu 23 kişi toplandı ve Fransız kolunu takip etmeye başladı.[3] Kuvâ-yi Milliye komutanlarından Kemal Bey de gelişmelerden haberdar edildi. Tekir’e gelen Yaylaçukuru köylülerine Kemal Bey ile Aydınlı aşiretinden 12 kişinin katılmasıyla Elmalı Boğazı çevresindeki Kuvâ-yi Milliye kuvvet

Kars Muharebesi, 30 Ekim 1920'de Ankara Hükûmeti ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında yapılan savaştır. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu'nun Kars'ı geri almasıyla sonuçlanmıştır.

Keşiflerden ve alınan haberlere göre, Ermeni birliklerinin sayıca üstün oldukları anlaşıldı. Ermeniler, Kars'ı kale gibi savunmak yerine mevcut istihkâmlardan yararlanarak bir sahra savaşı vermeye karar verdiler.
Ermeniler sağlam mevzilerde bulunmaları ve sayıca üstün olmalarına rağmen, Türk birliklerinin moralleri yüksekti. Kâzım Karabekir ise elindeki zayıf kuvvetlerle Kars'ı doğudan kuşatmak ile cesurca bir karar verdi. Karabekir, 21 Ekim 1920'de gönderdiği bir şifresinde "Igdır mıntıkasına iki alayın geldiği yönünde" haberler yayarak Ermenilerin dikkatini yanlış yöne çekmeye çalıştı. 12. Tümen Borlukdağı-Hacıhalil köyü hattını ve 9. Kafkas Tümeni Yahniler-Vezinköy hattını tutmak üzere harekât başladı. 30 Ekim'de yapılan genel taarruz ile Ermenilerin bir kısmı Vezinköy'ün kuzeydoğusuna çekildi ve bir kısmı da Kars yönünde kaçtı ve Kars zaptedildi.
Ermeni birlikleri yüksek kayıplar verdiler. Türk tarafında ise zayiat düşüktü. Kars'tan kuzeye ve kuzeydoğuya giden yollar 9. Kafkas Tümeni tarafından daha uzun süreli tutulsaydı, Ermenilerin hemen hepsi esir olabilirdi. Ermeniler Kars'ı boşaltıp Gümrü istikametinde çekildiler. 31 Ekim'de Kâzım Karabekir Kars'ı ele geçirmesi dolayısıyla ferikliğe (Korgeneral) terfi edildi.

Kars muharebesi sonrası Ermeni birliklerin tamamen etkisiz hale getirilebilmesi ve alınacak silah ve cephanenin Batı cephesinde gerekli olduğu için harekâtın aralıksız devam etmesi gerektiği savunuldu. Harekâtın uzatılması için, Kars-Erivan yönü veya Kars-Gümrü yönü ileri sürüldü. Birinci seçenek hemen ve kesin bir darbe gösterebilirdi fakat bu yönde yolların bozuk olması gıda maddelerinin gönderilmesinde zorluk çıkarabilirdi. İkinci seçenekte ise sonuç gecikse bile harekât emin sonuca ulaşabilirdi. Erkân-ı Harbiye Başkanlığı Kâzım Karabekir'e onay verdi ve böylece Doğu Cephesi birlikleri 5 Kasım 1920'de Kars'tan ileriye doğru harekete geçti.

Kaç Kaç Olayı, Çukurova'da Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında gerçekleşmiş bir toplu kaçış olayıdır.

Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine göre Osmanlı İmparatorluğu İtilaf Devletleri'ne Anadolu'da istedikleri yere asker çıkarma imkânı tanımak zorunda kalmıştı. Bu imkândan yararlanan İngilizler 17 Aralık 1918'de Mersin'e asker çıkararak kısa zamanda bütün Çukurova'yı ele geçirdiler. 1 Ocak 1919'dan itibaren İngilizler yerlerini Fransızlara bıraktılar. Daha önce imzalanmış olan Sykes-Picot Anlaşması uyarınca Suriye'ye hakim olan Fransızlar böylece Çukurova'yı ve Çukurova'yı kuzeyden kuşatan Toros Dağları'nı da ele geçirmiş oldular.

Fransızların bölgedeki askerî güçleri yeterli değildi. Bu sebepten yerli Hristiyan halkı da (özellikle Suriye'den dönen Ermeniler) askere almaya başladılar. Bu durum büyük gerginliğe sebep oldu.
Fransız kuvvetleri silah üstünlüğü sayesinde Çukurova'ya hakim olabildiler. Buna karşılık Toros Dağları'nda başarılı değillerdi. Özellikle 28 Mayıs 1920'deki Karboğazı Baskını'ndan sonra Fransızlar güneye çekilmek ve Mersin'den doğuya giden tren yolunun kuzeyini bırakmak zorunda kaldılar.

Kuzey kesimden vazgeçen Fransızlar demiryolu ve güneyindeki varlıklarını sürdürme amacıyla etnik temizliğe başladılar. 10 Temmuz 1920'de Adana'da Türklere karşı şiddet harekâtına girişildi. Adana'da yaşayan on binlerce Türk kuzeye, Toros Dağları'na doğru kaçmaya zorlandı. Kaçanlar öncelikle Karahan köyüne, oradan da Pozantı ve Karaisalı'ya kaçıyorlardı. Birkaç gün içerisinde hareket daha da genişletildi. Türkler diğer yerleşim birimlerinden de kaçmak zorunda kaldılar. Bu olay yöre tarihinde Kaç Kaç Olayı olarak bilinir. Yaz koşullarındaki Kaç Kaç Olayı'nda susuzluk ve çeşitli hastalıklar büyük kayıplara yol açtı. Ayrıca Fransız uçakları da kaçanlar üzerine taciz atışları yapmaktaydı.

Kaç kaç olayı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nin de dikkatini çekti. 5 Ağustos'ta il merkezi geçici olarak artık millî güçlerin denetiminde olan Pozantı'ya alınmıştı. Millî güçlerin mücadelesi yoğunlaşarak devam etti. Bu  çatışmalar sonunda, Fransızlar Çukurova'dan çekilmek zorunda kaldılar. 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Antlaşması sonunda Fransızlar Çukurova'yı boşalttılar

Kozan Katliamı

Kemalist tarihyazımı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde Kemalizmin cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık ve laiklik ilkeleri çevresinde gelişen tarih anlatılarını tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Tek ve değişmeden kalmış bir tarihçilik okulundan ziyade, Millî Mücadele ile Cumhuriyet'in kuruluşunu, Türklerin tarih içindeki yerini ve Osmanlı İmparatorluğu ile yeni devlet arasındaki ilişkiyi belirli bir siyasal ve kültürel çerçevede yorumlayan farklı metinleri, kurumları ve eğitim uygulamalarını kapsar.
Bu tarihyazımının kuruluş yıllarına ilişkin başlıca metinlerinden biri, Atatürk'ün 15-20 Ekim 1927'de Cumhuriyet Halk Fırkası'nın İkinci Büyük Kongresi'nde okuduğu Nutuk'tur. Nutuk, 1919-1927 arasındaki askerî ve siyasî gelişmeleri millî bağımsızlık, millî egemenlik ve Cumhuriyet'in kuruluşu ekseninde ele aldı. 1930'larda hazırlanan Türk Tarihinin Ana Hatları, lise ders kitapları ve Türk Tarih Tezi ise anlatının kapsamını eski ve Orta Çağ Türk tarihi, Orta Asya, Anadolu uygarlıkları ve dünya tarihine doğru genişletti.
Erken Cumhuriyet tarihyazımı, Avrupa'daki bazı ders kitaplarında ve oryantalist literatürde Türklerin uygarlık dışında veya yalnızca askerî bir topluluk olarak gösterilmesine karşı millî bir tarih kurmayı amaçladı. Bununla birlikte bu çaba, dönemin Avrupa kökenli pozitivizm, fiziksel antropoloji ve ırk sınıflandırmalarından da yararlandı. Bu nedenle akademik çalışmalarda Türk Tarih Tezi, Avrupamerkezci kabullere karşı çıkarken aynı dönemin Avrupa'da üretilmiş bazı bilimsel şemalarını kullanması bakımından çelişkili bir yapı olarak değerlendirilmiştir.

Cumhuriyet dönemindeki tarihçilik, geç Osmanlı dönemindeki tarih araştırmalarından bütünüyle bağımsız biçimde ortaya çıkmadı. Tarih-i Osmanî Encümeni, üniversite çevreleri, askerî tarih çalışmaları ve II. Meşrutiyet döneminde gelişen millî tarihçilik, Cumhuriyet dönemine araştırmacı, yayın ve yöntem mirası bıraktı. Buna karşılık yeni rejim, tarih anlatısının siyasal öznesini hanedan ve imparatorluktan millet ve cumhuriyete kaydırdı; tarih eğitimini de ortak bir yurttaşlık ve millî kimlik oluşturmanın araçlarından biri olarak ele aldı.
Türk Ocakları bünyesinde 28 Nisan 1930'da kurulan Türk Tarihi Tetkik Heyeti, Türk Tarihinin Ana Hatlarını hazırladı. Heyet, Türk Ocaklarının kapanmasının ardından 15 Nisan 1931'de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adıyla yeniden örgütlendi; kurumun adı daha sonra Türk Tarih Kurumu oldu. Birinci Türk Tarih Kongresi 1932'de, uluslararası katılımlı İkinci Türk Tarih Kongresi ise 1937'de toplandı. Kurum, dört ciltlik lise Tarih kitaplarının hazırlanmasına katıldı; Belleten dergisini 1937'de yayımlamaya başladı ve arkeolojik araştırmaları destekledi.
1935'te kurulan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, tarih, arkeoloji, antropoloji, coğrafya ve eski diller alanlarında uzman yetiştirilmesinin kurumsal merkezlerinden biri oldu. Alacahöyük başta olmak üzere Anadolu'daki kazıların desteklenmesi, eski yazıların ve arşiv belgelerinin incelenmesi, tarih kongreleri ile uzmanlık dergilerinin oluşturulması dönemin kalıcı kurumsal sonuçları arasında yer aldı.

Türk Tarih Tezi, Türk tarihini yalnızca Osmanlı ve İslam tarihinden ibaret görmeyerek Orta Asya, İslam öncesi Türk devletleri ve eski Anadolu uygarlıklarını daha geniş bir dünya tarihi içinde ele aldı. Tezin temel amaçlarından biri, uygarlığın başlangıcını yalnızca Antik Yunanistan ve Avrupa ile ilişkilendiren anlatılara karşı Türklerin ve Anadolu'nun tarih içindeki yerini vurgulamaktı. Bu yaklaşım, tarih ders kitaplarının coğrafi ve kronolojik kapsamını genişletirken millî tarihle dünya tarihini tek bir anlatıda birleştirmeye çalıştı.
Tezin Orta Asya'dan gerçekleşen göçleri dünya uygarlıklarının yayılmasıyla ilişkilendiren ve bazı eski halklarla Türkler arasında köken bağı kuran savları, 1930'ların antropoloji, arkeoloji ve dilbilim birikimi içinde geliştirildi. Brakisefal ve dolikosefal gibi fiziksel antropoloji sınıflandırmalarının kullanılması da bu dönemin bilim anlayışını yansıtıyordu. Söz konusu savların önemli bir bölümü daha sonraki tarih, arkeoloji ve dilbilim araştırmalarında benimsenmedi; Türkiye'deki akademik tarihçilik de zamanla karşılaştırmalı kaynak incelemesine ve uzmanlaşmış alan çalışmalarına yöneldi.
Bu nedenle Türk Tarih Tezi ile Kemalist tarihyazımı bütünüyle özdeş kavramlar değildir. Tez, özellikle 1930'ların başında devletin eğitim politikasında belirginleşen bir açıklama çerçevesidir; Kemalist tarihyazımı ise Millî Mücadele, Cumhuriyet'in kuruluşu, Osmanlı tarihi, devrimler ve yurttaşlık anlatıları gibi daha geniş bir alanı kapsar. Ders kitaplarının içeriği ve tarihçilerin yöntemleri 1940'lardan itibaren değişmiş, tezin bütün savları aynı yoğunlukla sürdürülmemiştir.

Erken Cumhuriyet tarihyazımında İslam öncesi Türk toplulukları, yalnızca devlet kurma ve askerî örgütlenme bakımından değil, toplumsal yapı ve kadınların konumu bakımından da ele alındı. Ziya Gökalp, Cumhuriyet'ten önce kaleme aldığı çalışmalarında eski Türk toplumunda kadınların aile, mülkiyet, siyasal temsil ve toplumsal hayat bakımından görece güçlü bir konuma sahip olduğunu savunmuş ve bu toplumu “feminist” olarak nitelemişti. Cumhuriyet döneminde bu görüş, kadınların hukukî ve siyasî haklarının yabancı bir toplum modelinin aktarımı olmadığı, Türk tarihindeki bir eşitlik anlayışıyla ilişkilendirilebileceği düşüncesine dayanak oluşturdu.
Bu yaklaşım, eski Türk toplumlarındaki kadınların tarihsel durumuna ilişkin bütün dönemleri kapsayan değişmez bir olgu olarak değil, Gökalp'in düşüncesi ile erken Cumhuriyet'in kadın ve modernleşme politikaları arasındaki bağ olarak incelenir. Yeşim Arat, İslam öncesi dönemin laiklik, eşitlik ve milliyetçilikle ilişkilendirilerek idealleştirildiğini belirtir. Kadın tarihi üzerine daha sonraki araştırmalar ise Cumhuriyet reformlarının sağladığı hukukî ve kamusal kazanımlar ile kadınların bağımsız örgütlenmesi ve gündelik hayattaki eşitsizlikler arasında ayrım yapmıştır.

Kemalist tarihyazımında Osmanlı geçmişine yaklaşım, bütünüyle reddetme veya kesintisiz biçimde benimseme şeklinde tek bir çizgi izlemedi. Cumhuriyetçi anlatı, siyasî meşruiyetin hanedandan ve saltanattan millete geçmesini temel bir kopuş olarak değerlendirdi. Bu çerçevede saltanatın kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünlüğü ve Cumhuriyetin ilanı, monarşik düzenden millî egemenliğe geçişin başlıca aşamaları olarak anlatıldı. Buna karşılık Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükseliş dönemleri, askerî başarıları, idarî kurumları, mimarisi ve devlet teşkilatı Türk tarihinin parçaları olarak incelenmeye devam etti.
III. Selim, II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerindeki reformlar, Cumhuriyet'e ulaşan modernleşme tarihinin önceki aşamaları olarak ele alındı; ancak bu reformların hanedan ve imparatorluk düzeni içinde sınırlı kaldığı görüşü de ders kitaplarında yer buldu. Osmanlı tarihinin yükseliş, duraklama ve gerileme dönemlerine ayrılması, yalnızca Cumhuriyet döneminde oluşturulmuş bir şema değildi; geç Osmanlı tarihçiliğinden ve dönemin Avrupa tarih yazınından devralınan unsurlar da taşıyordu.
Erken Cumhuriyet döneminde Osmanlı tarihçiliğinin susturulduğu ve Osmanlı geçmişinin araştırma alanından çıkarıldığı yönündeki görüş, daha yeni çalışmalarca ayrıntılandırılmıştır. Erdem Sönmez, 1920'ler ve 1930'lardaki dergileri, kitapları, tezleri ve Mehmed Fuad Köprülü'nün akademik konumunu inceleyerek Osmanlı tarihçiliğinin bu dönemde de üretimini sürdürdüğünü gösterir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mehmed Fuad Köprülü ve başka tarihçiler, Osmanlı kurumları ve siyasî tarihi üzerine çalışmalar yayımlamıştır. Buna göre Cumhuriyet'in monarşiyle siyasal kopuşu, Osmanlı tarihinin akademik araştırmadan bütünüyle çıkarılmasıyla aynı şey değildir.
Cumhuriyet ile İttihat ve Terakki arasındaki ilişki de tarihyazımında tartışmalıdır. Cumhuriyet'in kuruluş anlatısı, Millî Mücadele'yi 1919'da başlayan ve millî egemenliğe dayanan yeni bir siyasal süreç olarak kurdu; buna karşılık bazı tarihçiler geç Osmanlı ile erken Cumhuriyet arasındaki kadro, kurum ve siyasal pratik sürekliliklerini vurguladı. Mustafa Kemal'in İttihat ve Terakki çevreleriyle erken dönem temasları, cemiyet yönetimine yönelik eleştirileri ve Millî Mücadele sırasında Enver Paşa ile yaşadığı siyasal rekabet ayrı tarihsel evreler olarak incelenmiştir; bu nedenle ilişki, literatürde yalnızca “kişi ve fikir benzerliği” biçiminde açıklanmaz.

Cumhuriyet dönemi tarih anlatısında I. Dünya Savaşı, imparatorluğun yenilgisi ve dağılmasıyla sonuçlanan bir dönem olarak yer aldı; ancak kurucu ve zaferle sonuçlanan olay olarak Millî Mücadele daha merkezi bir konum kazandı. Bu nedenle savaşın toplumsal ve iktisadî tarihi uzun süre askerî cephelerin gerisinde kaldı. Çanakkale Savaşları, hem Osmanlı ordusunun savunma başarısı hem de Mustafa Kemal'in askerî kariyerindeki yeri nedeniyle savaşın en fazla işlenen cephesi oldu.
Askerî tarih yazını uzun süre Genelkurmay Başkanlığı ve askerî arşivlerin yayınlarıyla biçimlendi. Daha sonraki araştırmalar; seferberlik, firar, zorunlu çalışma, iktisat, salgınlar, sivil nüfus ve imparatorluğun Türkçe dışındaki kaynaklarını da inceleyerek alanı genişletti. Böylece yalnızca komutanlar ve muharebeler üzerinde duran anlatıdan, farklı cepheler ile asker ve sivillerin deneyimlerini birlikte ele alan bir tarihyazımına geçildi.

Kemalist kuruluş anlatısında Millî Mücadele, Osmanlı hükûmetinin teslimiyet ve işgal koşullarında etkisiz kalmasına karşı milletin kendi egemenliğini örgütlemesi olarak açıklanır. 19 Mayıs 1919, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ve düzenli ordunun kurulması birbirini izleyen aşamalar olarak ele alınır. Anlatının siyasal doğrultusu, yabancı işgale karşı bağımsızlık ile İstanbul hükûmeti ve saltanat karşısında millî egemenliğin birlikte kurulmasıdır. Bu nedenle Cumhuriyet'in kuruluşu yalnızca bir hükûmet değişikliği değil, egemenliğin kaynağındaki değişim olarak sunulur.
Nutuk, bu anlatının temel kaynaklarından biri olmakla birlikte Millî Müc

King-Crane Komisyonu, Paris Barış Konferansı sırasında Türk topraklarının durumunu, Suriyeliler'in ve Filistinliler'in I. Dünya Savaşı sonunda belirlenecek yeni sınırlara ilişkin görüşlerini saptamak üzere oluşturulan komisyondur (1919).
İngilizler gibi Fransızlar'ın da, parçalanan Osmanlı İmparatorluğu'nun Ortadoğu'daki topraklarının paylaşımında talep ve iddiaları vardı. Ancak David Lloyd George Konferansı ustaca istediği gibi yönlendirmekteydi. Almanya karşısında Fransa'nın, İngiltere'nin destek ve yardımına ihtiyacı vardı. Fransız Başbakan Georges Clemenceau, bir sene öncesinde daha önemli addettiği Almanya konusunda, İngiliz-Fransız ittifakını sağlamlaştırmak adına (daha önce İngilizlerle Sykes-Picot Anlaşması'nda), Filistin ve Musul üzerinde anlaşarak elde etmiş oldukları haklardan feragat etmişti. Fakat Lloyd George, Fransızları Ortadoğu'dan tamamen çıkarmakta kararlıydı. Fransızlar, Suriye ve Kilikya'da hak iddia ederken, İngiltere de askeri kuvvetlerinin, I. Faysal'ın Araplar'ı ve Fransız güçleri arasında barışın sağlanması amacıyla bölgede kalacaklarını duyurmuştu. O esnada Beyrut merkez olmak üzere, küçük bir Fransız birliği dar bir sahil şeridini işgale devam ediyordu. Fakat Faysal'ın güçleri vur-kaç taktiği ile Fransızlar'a saldırıyordu. Edmund Allenby'ye bağlı İngiliz birlikleri, Faysal'ı Fransızlar'ın misillemesinden koruyordu. Araplar'la Fransızlar arasında savaş çıkması endişesi karşısında Amerika Birleşik Devletleri başkanı Woodrow Wilson, halkın isteklerini saptamak üzere Ortadoğu'ya bir komisyon gönderilmesini önerdi. Hem İngiltere hem Fransa bu öneriye soğuk yaklaştılar. Lloyd George da öneriyi pek iyimserlikle karşılamasa bile, komisyonun özellikle Fransız iddiaları ve Arapların karşı tezleri üzerinde durmasını sağlamaya çalıştı. 
Paris Barış Konferansı'nda görüşmeler kızışınca, Fransa komisyona delege göndermeyi reddetti. Lloyd George da, Fransa'yı bariz bir biçimde dışlar görünmekten imtina ettiği için delege göndermeyeceğini ilan etti. Böylelikle Amerikan delegeleri Oberlin College Başkanı Henry Churchill King ve Şikagolu bir iş insanı ve Demokrat Parti destekçisi olan Charles Richard Crane görevlerine yalnız başlarına gittiler.
Komisyon Britanya Hindistanı yönetimindeki Mezopotamya'ya gitmedi. İngiltere zaten Mısır'ı çoktan himayesi altına almış ve bunu Amerikalılar'a kabul ettirmişti. Böylelikle Mısır da komisyonun gündeminden çıkmıştı. İran da resmi olmayan bir himaye altına alınarak Barış Konferansı dışında bırakılmıştı. İngiltere'nin savaş sırasında Basra Körfezi etrafında ele geçirdiği topraklarda Paris'te söz konusu edilmedi. Böylelikle Komisyonun gündeminde, tek tartışmalı konu olan Suriye kaldı.
Haziran 1919'da çalışmalara başlayan komisyon, Suriye ve Filistin'i dolaşarak halkın görüşlerini dinledikten sonra, Araplar'ın büyük çoğunluğunun Suriye'nin bağımsız olmasını istediğini ve Fransız Mandasına karşı olduğunu saptadı. Ayrıca Paris Barış Konferansı üyelerine şu teklifleri sundu:

Kilikya, Ermeni mandasına bırakılacak toprakların dışında kalmalı, Anadolu'ya dahil edilmelidir.
Anadolu'dan ayrı, manda altında bir İstanbul Hükûmeti kurulmalıdır.
Anadolu için ayrı bir manda düşünülmelidir.
Yunanlara Anadolu'da toprak verilmelidir.
İstanbul, Anadolu ve Ermeni hükûmetleri, aynı manda altında toplanmalıdır.
ABD, söz konusu yerlerde manda yönetimini kabul etmelidir.
Komisyon'un gittiği yerlerde kimin ifade verip vermeyeceğine İngilizler karar vermiş, bu duruma Fransızlar tepki göstermişlerdi. Ama bu konu hiç önemli değildi. Zira Komisyonun raporu dikkate alınmadı, resmi bir rolü olmadı ve kamuoyuna ancak üç yıl sonra açıklandı. Bu rapor Fransa ile İngiltere arasında husumeti artırdı, kimi Arap gruplarında sahte umutlar yarattı. Ortadoğu konusunda uzman olan Gertrude Bell bunu büyük bir kandırmaca olarak nitelemişti.

Konya Ayaklanması, Anadolu'da Millî Mücadele'ye karşı gelişen ayaklanmalardan biridir. Diğer ayaklanmalar gibi kısa sürede bastırılmıştır. Ayaklanmayı yöneten Delibaş Mehmet'in adından dolayı Delibaş Ayaklanması olarak da bilinir.
İstanbul Hükümeti’yle yakın ilişki içinde olan Delibaş Mehmet, Ankara Hükümeti’ni tanımadığını ilan etmişti. Bozkır Ayaklanması’nın bastırılmasından yaklaşık bir yıl sonra, 2 Mayıs 1920'de Delibaş Mehmet 500-600 kadar adamıyla birlikte Konya’nın Çumra kasabasına girdi. Konya denetimini ele geçirmeye çalıştı ve bunu kısa sürede başardı. Teslim aldığı Vali Haydar Bey’i Kuvâ-yi Millîye komutanı Binbaşı Derviş Bey’le (Paşa) görüşmeye gönderdi. Amacı çatışmaya girmeden Kuvâ-yi Millîye’yi teslim almaktı. Haydar Bey’in geri dönmemesi üzerine ayaklanmacılar 5 Mayıs’ta saldırıya geçtiler. Bu sırada Refet Bey komutasındaki süvari birliği bölgeye geldi ve Kuvâ-yi Millîye ayaklanmacılara üstünlük sağladı. Ayaklanmacılar Konya’yı terk etmesine karşın çatışmalar yörede bir süre daha sürdü. Bu arada Demirci Mehmet Efe de yardıma geldi ve Isparta’yı ayaklanmacılardan temizledi. 22 Kasım 1920’de Konya Ayaklanması tamamen bastırıldı.
Nutuk'taki sözler:
"Baylar, Çopur Musa olayından önce bir ayaklanma olayı da Konya'da çıktı. 5 Mayıs 1920'de Konya'da karışıklık çıkarmak amacıyla kurulmuş bir dernek bulunduğu anlaşıldı. Bu dernek üyelerinden ileri gelenlerinin tutuklanmasına başlandı. Bir gün sonra, tutuklanmakta olan bu ileri gelenler, halkı da kışkırtarak Konya içinde silahlı bir toplantıya giriştiler. Bir kısım halk da silahlı olarak dışarıdan geldi ve hep birlikte ayaklandılar. Konya'da bulunan komutan, elindeki kuvvetlerle yiğitçe çarpışarak ayaklananları dağıtmayı ve önayak olanları tutuklamayı ve kovalamayı başardı."

İkinci Konya Ayaklanması için T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Nutuk)

Kozan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, 7 Mart 1919'da Kozan'ın işgali ile kurulan müdâfaa-i hukuk cemiyeti.
30 Ekim 1919 Heyet-i Temsiliye, toplanarak, Kozan heyetinden Adana ve Kozan'ın durumu hakkında genel bir bilgi almıştır. Bunun üzerine bölgede teşkilat yapılması hakkında kararlar verilerek Kilikya mıntıkasına Topçu Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan, buralara gönderilerek, teşkilat ve teşebbüse geçilmesi kararlaştırıldı.

Koyunevi Tabur Komutanı Sarıbahçeli Ahmet Ağa, Kırmızı Osman, Ağzıkaraca köyünden Musa Hoca
Berber Bölüğü Komutanı Kurtlu Uşaklı Hacı Efendi.
Arslanlı Bölüğü Komutanı Topalzade Halil Efendi.
Hamam Köyü Grup Komutanı Bayramoğlu Hacı Mehmet Öztorun
Ceritler Grup Komutanı KurdoğluHulusi Bey
Mansurlu Bölüğü Komutanı Abdussamet Samimi
Karacalar Bölüğü komutanı Yigenoğlu Ahmet Efendi.
Andıl ve havalisi Müfreze Komutanı Hakkı Efendi (Turgut).
Sırkıntı grup komutanı Ahmet cevdet Çamurdan.
Köreken Müfrezesi komutanı Bayatoğlu Ahmet Çavuş, Gebenli Ali ve Cücen Ali Hoca. Ferhatlılı Hamdi Ağca, Kamalı Hasan, Kamalı Mehmet.
Döşeme müfrezesi Komutanı Yiğit Ağa (asıl adı Ahmet Yiğit Akçalı, Kahraman Bey olarak da bilinir. I. Türk Dil Kurultayı Sis Bölge temsilcisidir.) ve Kadirlili mücahitler.
Kuyuluk Bölüğü komutanı Üzeyir Hoca oğlu Hasan Efendi.
Kayhan Grup Komutanı Çolak Hacı Ağa.

Adana Vilayeti Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti
Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti

Koçgiri İsyanı, Şubat 1921'de Sivas'ın doğusunda bulunan ve ezici çoğunluğun militan olduğu Koçgiri bölgesinde başlayan bir Kürt ayaklanmasıydı. İsyan Alevi inancına mensup zamanla Kürtleştiği düşünülen Kızılbaş olan ve Sivas'ın doğusunda ikamet eden Koçgiri aşireti tarafından çıkarıldı. Aşiret liderlerinin Kürdistan Teali Cemiyeti ile yakın ilişkileri vardı. İsyan, Haziran 1921'de bastırıldı.
Koçgiri aşireti; kendi arasında 16 aşiretten oluşan Alevi inançlı Kızılbaşlardan oluşur, ana dilleri Kürtçenin Kurmanci lehçesidir. Suşehri, Hafik (Koçhisar), Kemah, Kuruçay, Zara, İmranlı, Divriği, Refahiye, Kangal ve çevresinde 135 köy ile en az 40.000 nüfustan oluştuğu tahmin ediliyordu. İsyanı bastırmak için 3.161 erden oluşan birlikler gönderildi. İsyancıların toplam mevcudu ise en az 3000 kadardı. Kürt Teali Cemiyeti Alişan Bey'i İmranlı'ya göndererek örgütün kurulmasını istemiş ve Alişan Bey, o dönem Kangal'da memur olarak görev yapan Baytar Nuri ile birlikte örgütü kurmuştur. Baytar Nuri, ayrıca Zara, Divriği, Kangal, Hafik, İmranlı, Beypazar, Celalli, Sincan, Hamo, Zınara ve Domura'da cemiyetinin şubesini kurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Kongresi kararlarının Kürtleri de kapsadığını anlatarak Alişan Bey'i ikna etmeye çalışmış ve Sivas milletvekili olmasını önermiştir. Alişan Bey Sivas milletvekili olmayı başta kabul ettiyse de Alişir ve Baytar Nuri ile konuştuktan sonra bu öneriyi reddetmiştir. Mustafa Kemal Paşa önerisiyle Tunceli'nin ileri gelenlerine milletvekilliği önerilmiş ve Tunceli'nin ileri gelenleri teklifi kabul ederek isyana katılmamıştır. Bu nedenle isyan Sivas-Erzincan bölgesinde sınırlı kalmıştır.
Bununla birlikte Baytar Nuri de milletvekilliği önerisini kabul etmemiştir. Ayrıca Baytar Nuri, Kürt özerkliğiyle yetinen Seyit Abdülkadir'i Türk ajan rolünü oynamakla suçlamıştır. Aynı zamanda Baytar Nuri, Tunceli aşiretleri liderlerinden Tuncelili Diyap Ağa'yı da Türk ajanlığı ile suçlamıştır.
1920 başlarında Baytar Nuri, Yellice nahiyesinde Hüseyin Abdal tekkesinde Canbegan ve Kurmeşan gibi aşiretlerin reisleriyle birlikte toplantı düzenleyerek Sevr Antlaşması'nın uygulanmasını ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elâzığ, Tunceli ve Koçgiri'den oluşan bağımsız Kürt devleti kurmasını kararlaştırmıştır. İsyanı, Koçgirili Alişir ve 306 isyancının Temmuz ayında bir karakolu basmasıyla başlamıştır. Zara'nın Çulfa Ali karakoluna ve Şadan aşiret reisi Paşo da Refahiye'ye saldırmışlardır.
Türkiye Büyük Meclis Hükûmeti Koçgiri aşireti reisi Alişan Bey'i Refahiye kaymakam vekilliğine, kardeşi Haydar Bey'i de İmranlı bucak müdürlüğüne atayarak çatışmayı önlemeye çalışmıştır. İsyanı bastırmak için İmranlı'ya gelen 6. Süvari Alayının komutanı Binbaşı Halis, yakalanarak isyancıların harp divanı kararıyla idam edilmiştir. İsyan eden aşiretler, Koçgiri kazasının mümtaz bir vilayet yapılmasını istemiştir. 25 Kasım 1920'de "Batı Tunceli Aşiret Reisleri", Türkiye Büyük Millet Meclisine Sevr Antlaşması'nın uygulanması gerektiğini ve aksi halde silah zoruyla hakkı almaya mecbur kalacağını açıklamıştır.
Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı'nın bir grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6 Mart 1921'de başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Sakallı Nurettin Paşa'nın Merkez Ordusu'nun emrinde Topal Osman Ağa'nın bizzat komuta ettiği 42. ve 47. Giresun Alayları'nı isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Nisanda harekâtın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekâtı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran'da asilerin elebaşlarından Haydar Bey'in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500'den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas'a gönderilmişlerdir. İsyan Haziran 1921'de tamamen bastırılmıştır.

İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ve 19 HDP Milletvekili, 1921'de meydana gelen Koçgiri isyanı ve sonrası yaşananların tüm yönleriyle araştırılması amacıyla 1 Nisan 2021 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına araştırma önergesi vermişlerdir.

Koçgiri aşireti
Alişir
Topal Osman
Sakallı Nurettin
İmranlı
Nuri Dersimi

Nuri Dersimi: Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952, (Komkar Yayınları, Köln, 1988)
Hıdır Göktaş: Kürtler, İsyan-Tenkil, İstanbul, 1991
Faik Bulut: Dersim Raporları, İstanbul, 2005, ISBN 975-6106-02-6
Uğur Mumcu, Kürt - İslam Ayaklanması 1919-1925, Tekin Yayınları, İstanbul, 1991, s.33-40. ISBN 975-478-088-9
Kadim Laçin, 'Koçgiri'siz Cumhuriyet', Mayıs 2009, www.kadimlacin.com, ISBN 9789562599
Ebubekir Hazim Tepeyran, Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş, 1982

Kuvâ-yi Milliye (Osmanlıca: قواى مليه, Türkçe: Ulusal Güçler), Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisini takiben Mütareke döneminde ortaya çıkan milis gruplarıdır. Kuvâ-yi Milliye, Kurtuluş Savaşı'nın ilk silahlı savunma kuruluşudur.

Kuvâ-yi Milliye her ne kadar tüm cephelerde direniş göstermişse de, milisleri birbirine bağlı değildir. Kuvâ-yi Milliye milisleri, bölgesel ve yereldi. Fakat her ne kadar bölgesel olsalar da amaçları ve ilkeleri aynıydı. Sırasıyla yoğunluklarına göre Kuvâ-yi Milliye'nin çarpıştığı düşmanlar ve savunma alanları:

Güney Cephesi: "Fransızlar ve Ermeni Lejyonu" (Adana, Gaziantep, Mersin ve Şanlıurfa kısımları)
Doğu Cephesi: "Ermeniler" (Ardahan'dan Artvin ve Kars Sarıkamış'a kadar tüm iller)
Batı Cephesi: "Yunanlar" (İzmir, Trakya, Muğla'dan başlayıp Eskişehir'e kadar tüm iller)

Kuvâ-yi Milliye mevcudu, 1919 yılı sonuna kadar, Batı Anadolu'da 6.500-7.500 arasında değişmiştir. 1920 yılı ortalarında ise, bu mevcudun yaklaşık 15.000 kişiye ulaştığını tahmin edilmektedir. İlk Kuvâ-yi Milliye kıvılcımı (ilk silahlı direniş) Güney Cephesi'nde Dörtyol'da 19 Aralık 1918'de Fransızlara karşı başlamıştır. Bunun en önemli nedeni, Fransızların, Güney Cephesi'nde gerçekleştirdikleri işgallerine Ermenileri ortak etmeleridir.
İkinci etkili silahlı direniş hareketi (örgütlü ilk Kuvâ-yi Milliye hareketi) İzmir'in İşgali'nden sonra; Kuvâ-yi Milliye hareketini, milliyetçi ve yurtsever olan bazı subaylar halkı örgütleyerek Ege Bölgesi'nde resmen başlatmışlardır. Batı Anadolu'daki Kuvâ-yi Milliye birlikleri düzenli ordu kuruluncaya kadar geçen sürede Yunan birliklerine karşı vur kaç taktiği ile savaşmıştır. Güney Cephesi'nde (Adana, Maraş, Antep ve Urfa) Kurtuluş Savaşı'nı düzenli ve disiplinli Kuvâ-yi Milliye birlikleri yapmıştır. Ulukışla'da faaliyet gösteren Kuvâ-yi Milliye de ilk kurulanlardan olup Fransızlar'ın Toroslar'ın ardında ulaştığı bu en iç noktadan kısa sürede püskürtülmelerini sağlamışlardır. Çalışmalarını belgeleyen bir karar defterinin çabalarıyla günümüze ulaşmıştır.
Yerel sivil örgütlenmeler, çeteler olarak ortaya çıkan Kuvâ-yi Milliye, düzenli ordulardan oluşan işgalci güçlere karşı, bugünkü deyimiyle bir gerilla savaşı uygulamıştır. İlk direniş olayları Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Fransızlara karşı görülmüşse de, örgütlü direniş İzmir'in düşmanca ele geçirilmesinden sonra Ege Bölgesi'nde Kuvâ-yi Milliye olarak başlamış ve bağımsız yerel örgütlenmeler olarak yayılmıştır. Bölgesel kuruluşlar, daha sonra TBMM'nin kurulması ile birleştirilmiş ve I. İnönü Muharebesi sırasında da düzenli orduya dönüşmüştür.
Mustafa Kemal Paşa Kuvâ-yi Milliye'nin kuruluşunu şöyle açıklar:

Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, 'ordu' adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmak ve korumak olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya, ulusun kendisine kalıyor. Buna Kuva-yi Milliye diyoruz...

Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkması.
Mondros Ateşkes Antlaşması uyarınca Osmanlı ordusunun terhis edilmesi.
Damat Ferid Paşa hükûmetinin, işgallere seyirci kalan ve itidal tavsiye etmekten başka herhangi bir girişimde ve faaliyette bulunmaması.
İzmir'in Yunanlar tarafından işgali ve Yunan mezalimi.
İtilaf Devletleri'nin Mondros Ateşkes Anlaşması'nın hükümlerini tek taraflı uygulayarak savunmasız kalan Anadolu'yu yer yer işgal etmeleri.
İşgalcilerin halka zulmetmesi.
Osmanlı hükûmetinin halkın can ve mal güvenliğini koruyamaması.

Düzenli orduya geçildiği sırada bazı Kuvâ-yi Milliyeciler isyan etmiştir. Demirci Mehmet Efe Ayaklanması I. İnönü Muharebesi'nden önce, Çerkez Ethem Ayaklanması ise I. İnönü Muharebesi'nden sonra bastırılmıştır.

Kuvâ-yi Milliye'nin Askeri Açıdan Etüdü - Yrd. Doç. Dr. Kadir Kasalak 10 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuvâ-yi İnzibâtiye (Osmanlıca: قوای انضباطیه; Hilafet Ordusu olarak da bilinir), Kurtuluş Savaşı'nda İstanbul Hükûmeti'nin Kuvâ-yi Milliye'ye karşı kurduğu askeri örgüt. Birleşik Krallık, Damat Ferit hükûmetine 7 Nisan 1920 tarihinde Hilafet Ordusu'nun kurulması için izin verdi. 18 Nisan tarihinde kuruldu.
Sadrazam Damat Ferit hükûmeti kurduktan 2 gün sonra 7 Nisan 1920 tarihinde Britanya Yüksek Komiseri Amiral John de Robeck ile milliyetçilere karşı alınacak tedbirleri görüştü. 11 Nisan'da Kuvâ-yi Milliyecilerin eşkıya olduğu ve öldürülmelerinin sevap ve vatani bir yükümlülük olduğuna dair Dürrizade Abdullah Beyefendi'nin bir fetva çıkarması sağlandı. Robbeck, Damat Ferit'e Birleşik Krallık'ın aktif bir iş birliği yapamayacağını ama silah ve mühimmat konusunda destek olacağını bildirdi. Birleşik Krallık, Hilafet Ordusu'nun erlerine 30, teğmenlerine 60 ve alay komutanlarına 150 lira maaş bağladı. Lojistik ihtiyaçlarını silah, araç ve gereçlerini temin etti. Hilafet Ordusu birlikleri Nisan ve Mayıs aylarında İzmit bölgesinde yığınaklanmalarını bitirdiler. Britanya birlikleri de Hilafet Ordusu'nun arkasında konuşlandı. İzmit limanına demirleyen Britanya savaş gemileri mevzileri top ateşi ile destekleyebilecek bir konum aldılar.
Garp Cephesi Umum Kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kuvâ-yi Milliye kuvvetlerine komuta ediyordu.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Sivas Kongresi'nde kurulduktan sonra hızla güçlenmesi ve yeni bir siyasal ve askerî güç odağı olarak ortaya çıkması Birleşik Krallık'ı ve İstanbul'da Damat Ferit Paşa hükûmetini kaygılandırıyordu. 1919 yılında Anzavur isyanı çıkarıldı. Boğazları koruyacak tampon bölgeler oluşturmak için din, mezhep ve etnik ayrılıklar kullanılmaya çalışıldı. El altından desteklenen yerel ayaklanmaların sonuç getirmeyeceği ve Kuvâ-yi Milliye'yi bastıramayacağı anlaşılınca, düzenli bir askerî gücün oluşturulmasına girişildi. Bu askerî gücün adı 18 Nisan 1920 tarihli kararnamede Kuva-yi İnzibatiye olarak belirtiliyordu. Aynı kararname, Kuva-yi İnzibatiye'nin görevinin ve amacının Düzce, Hendek, Adapazarı dolaylarında Kuvâ-yi Milliye'ye karşı ayaklanmış olanları desteklemek, bu bölgeleri İstanbul Hükûmeti'nin etkisi altına alarak milli kuvvetleri (Kuvâ-yi Milliye) etkisizleştirmek olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Örgüt Harbiye ve Dahiliye vekaletlerine bağlı olacak, kolluk kuvvetlerine de yardım edecekti. Kuva-yi İnzibatiye, üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşan bir tümendi. 4.000 kişilik bir askerî güce dayanan tümenin komutanlığına Süleyman Şefik Paşa atandı.

Kuva-yi İnzibatiye, daha kuruluş aşamasında zaafa uğradı. Nisan 1920 sonunda karargahıyla birlikte  İzmit'e gelen Süleyman Şefik Paşa, İstanbul Hükûmeti'yle beraber hareket eden ve Adapazarı-Düzce yöresinin önde gelen Abhaza beylerinden Ahmet Anzavur'la anlaşmazlığa düştü. İstanbul Hükûmeti bu çatışmada açık tutum belirlemedi. Bunun üzerine Süleyman Şefik Paşa zaten derme çatma bir birlik olan Kuva-yi İnzibatiye'nin başından ayrılarak İstanbul'a döndü.

Bunun üzerine kendisine mirimiranlık (sivil paşalık) verilen Ahmet Anzavur Kuva-yi İnzibatiye'nin başına getirildi. Kuva-yi İnzibatiye, Kuvâ-yi Milliye'ye yönelik ilk harekâtını Ahmet Anzavur komutasında Adapazarı'nda düzenledi. 10 Mayıs 1920'de kenti işgal eden Anzavur kuvvetleri iki gün sonra da Kandıra'ya girdi. Amaç Geyve Boğazı'nı aşarak Eskişehir yolunu açmaktı. 15 ve 17 Mayıs'ta Geyve'ye üst üste iki saldırı düzenleyen Anzavur, Ali Fuat Paşa'nın Ankara'dan gönderdiği 20. Kolordu birlikleri ile takviye edilen Çerkez Ethem komutasındaki Kuva-yi Seyyare karşısında yenilgiye uğradı ve Adapazarı'na çekilmek zorunda kaldı. 20. Kolordu birlikleri 23 Mayıs'ta bir karşı saldırı düzenleyerek Adapazarı ve Sapanca'yı Kuva-yi İnzibatiye'nin elinden aldı. 14 Haziran'da yeni bir saldırı düzenleyen Kuva-yi İnzibatiye yine yenilgiye uğradı.

Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti Kuva-yi İnzibatiye'nin başarısızlığını kabul ederek İstanbul'a çekilmesini kararlaştırdı. 25 Haziran 1920'de de Kuva-yi İnzibatiye'nin kaldırıldığı, birliğe bağlı askerlerin terhis edildiği açıklandı.

Anzavur Ayaklanması
 Wikimedia Commons'ta Kuvâ-yi İnzibâtiye ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, 10 Temmuz 1921 ile 24 Temmuz 1921 tarihleri arasında Yunanistan ile Ankara Hükûmeti ordusu arasında gerçekleşen muharebelerdir. Muharebeleri kaybeden Ankara Hükûmeti kuvvetleri Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmek zorunda kaldı.
Yunan kuvvetleri, Aslıhanlar ve Dumlupınar Muharebeleri ile Kütahya-Eskişehir Muharebeleri arasındaki üç aylık zaman içinde, Anadolu'daki kuvvetlerini 11 tümen ve 1 süvari tugayına çıkartarak daha da güçlenmiş bir durumda 10 Temmuz 1921'de Bursa-Eskişehir; Bursa-Tavşanlı-Kütahya; Uşak-Dumlupınar-Seyitgazi istikametlerinde üç ayrı koldan taarruza geçtiler.
1, 3, 4 ve 12. Gruplar ile bir Mürettep Kolordu olmak üzere; 15 piyade tümeni, 4 süvari tümeni ve 1 süvari tugayından oluşan Türk Kuvvetleri ise İnönü-Kütahya-Döğer mevzilerinde savunma için tertiplenmişlerdi.
Türk Ordusu'nun imha edilmesini ve Afyon, Eskişehir, Kütahya gibi stratejik noktaların işgalini amaçlayan Yunanlar; İnönü ve Kütahya tahkim edilmiş mevzilerine çatmak yerine, zayıf kuvvetlerle tutulmuş olan Türk Kuvvetlerini güney kanattan kuşatmak üzere harekâta başladılar.
I. ve II. İnönü Muharebelerinin aksine, Bursa bölgesi'nde hareketsiz görünen Yunan Ordusu, Afyon cephesinde başlangıçta 12., müteakiben de 2. Türk Kolorduları bölgesine taarruza geçti. 13 Temmuz 1921'de Afyon'u işgal eden ve 12. Kolordu'ya büyük zayiat verdirerek Afyon doğusuna çekilmeye zorlayan Yunanlar, müteakiben taarruzlarını Altıntaş-Seyitgazi istikametinde yoğunlaştırdılar. 15 Temmuz 1921'de 4. Tümen komutanı Yarbay Mehmet Nâzım Bey Yumruçal'da öldü.
Yunan birlikleri 17 Temmuz'da İsmet Paşa komutasındaki Garp Cephesi kuvvetlerini, Mehmet Nazım Bey'in öldüğü Yumruçal-Nasuhçal civarında cepheyi yarıp Kütahya'yı ele geçirdi. Aynı gün Fevzi Paşa ile birlikte cepheye gelerek Garp Cephesindeki TBMM kuvvetlerinin kuşatma tehdidi altına girdiğini gören Mustafa Kemal Paşa Türk ordusunun çekilmesini emretmek zorunda kaldı: Batı Cephesi birlikleri önce süratle Eskişehir-Seyitgazi hattına, daha sonra da Sakarya Nehri doğusuna ricat edecekti. Bu ricat, Türk Ordusu'nun elde kalmasını sağlayarak kuşatılarak yok edilmesini engelledi.
Komutayı ise, o zamana kadar Garp Cephesinin başında olan İsmet Paşa yerine bizzat Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa ele aldı. Askerliğin gereği bunu gerektiriyordu ve sür'atle yerine getirilmeliydi. 19 Temmuz günü Eskişehir de düşünce, Fahrettin Bey komutasındaki 5. Süvari Grubu ve 1. Gruba bağlı Türk birlikleri Sakarya Nehrinin doğusuna çekildi. TBMM, 3 Ağustos 1921'de İsmet Paşa'yı Genelkurmay Başkanlığı görevinden azlederek, aynı zamanda Başbakan ve Millî Savunma Bakanı da olan Fevzi Paşa'yı bu vazifeyle de görevlendirdi. Aynı zamanda Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa'yı Türk Ordusu Başkomutanlığı'na atadı.

Atatürk, Nutuk'ta orduların Sakarya'nın doğusuna çekilmesini zorunlu kılan nedenleri iki başlık altında ifade eder. İlk neden, iki ordu arasındaki “kuvvet, vesait ve şerait nispetsizliği" olarak görülür. Buna göre insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı itibarıyla Yunan ordusu Türk ordusuna göre daha üstündü. Sakarya'nın doğusuna çekilmek suretiyle Yunan ordusu “hareket üslerinden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları tesisine mecbur olacak”tır. Böylece Türk ordusu toplu halde daha elverişli koşullar altında savaşmak imkanı bulacaktı. Bu geri çekilmenin en büyük maddi etkisi Eskişehir gibi önemli bir mevkiyi düşmana terk etmek, en büyük manevi etkisi ise bundan dolayı oluşan moral bozukluğudur.

Geri çekilme üzerine "ordu nereye gidiyor" söylemleri belirdi ve Mustafa Kemal'in ordunun başına geçmesi gerektiği düşüncesi Meclise hakim oldu. Bir grubun düşüncesi ordunun zaten yenilmiş olduğu ve Mustafa Kemal'in olası yenilgilerle yıldızının söneceğine dair inançtı. Diğer bir grup ise durumun vahameti karşısından gerçekten zaferin tek çıkış noktasının Mustafa Kemal'in başkumandanlığı olduğunu öne sürüyordu. Bu tartışmalar içinde 4 Ağustos 1921 tarihli gizli oturumda Mustafa Kemal bir takrir (önerge) sunmuş ve görevi bir şartla kabul etmiştir: Bu şart "Türkiye Büyük Millet Meclisinin haiz olduğu salâhiyeti, filen istimal etmek"tir. Tartışma yaratan iki husus vardı: 1. Başkumandanlık payesi yerine başkumandan vekili payesi verilmesi, 2. Meclisin yetkilerinin devredilmemesi. 5 Ağustos tarihine sarkan tartışmalar sonucunda Meclis 13 red oyuna karşı 169 kabul oyu ile başkumandanlık görevini Mustafa Kemal Paşa'ya tevcih etmiştir: "Başkumandan; ordunun maddî ve manevî kuvvetini azamî surette tezyid ve sevku idaresini bir kat daha tarsin hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin buna müteallik salâhiyetini Meclis namına filen istimale mezundur." Böylece Mustafa Kemal'in her emri kanun niteliğine bürünmüştür. Başkumandan olarak ilk görev değişikliği, Fevzi Paşa'nın yalnız Genelkurmay işleriyle ilgilenmesini sağlamak için Millî Savunma Bakanlığı görevine Dahiliye Vekili Refet Paşa'yı getirmek ve Fevzi Paşa'yı da Genelkurmay Başkanı yapmak olmuştur. Fevzi Paşa daha önceden hem Millî Savunma Bakanı hem de Genelkurmay Başkanlığı görevini üstlenmekteydi.
TBMM tarafından Başkomutanlığa getirilen Mustafa Kemal Paşa, ordu ile ilgili tüm yetkileri meclis oylaması sonucu kendi üzerine aldı ve "Tekalif-i Milliye" emirlerini çıkarttı. Arkasından da tarihte o ana kadar benzeri görülmemiş bir savaş biçimi olan, Türk milletinin "Topyekün Savaş"ını başlattı. 
Kütahya-Eskişehir muharebelerinde iki önemli durum dikkati çekmektedir. Birincisi; Yunan Bursa grubunun geç harekâta başlaması sebebiyle Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın birliklerin kullanılmasında tereddüte düşmesi neticesi ortaya çıkan ağır yenilgidir. İkincisi ise; birliklerin yaya olmaları sebebiyle iç hat manevrasının sağladığı avantajlardan istifade edilememesidir.

Lassithi Katliamları, 1897'de yaşanmış, etnik Türk ve Müslüman sivillere yönelik bir katliamdır. Doğu Girit'in Lassithi bölgesinde yaşandı. 850'den fazla veya yaklaşık 1.000 sivil öldürüldü.

Osmanlı İmparatorluğu 17. yüzyılda Girit'i fethetmişti ve sonuç olarak yerel Hristiyan nüfusun büyük bir kısmı Hristiyan kaldı. Osmanlı hükûmeti adaya Türk yerleşimciler de gönderdi. 1821'deki Yunan Devrimi'nin ardından, iki dini topluluk arasında gerginlikler başladı. Hristiyanlar adanın Yunanistan ile birleşmesini talep ettiler fakat Müslümanlar buna karşı çıktı. Gerginlikler sonucundan 1896'da bir Yunan ordusu adaya girdi. Katliam söylentileri Batı konsoloslarına ulaştı. Ancak ilk soruşturma örtbas edildi, araştırmacıların çoğu yerel Hristiyan Yunanlardı. Bir süre sonra İngiliz konsolosu Alfred Biliotti tarafından yapılan ikinci bir soruşturma olayları doğruladı.

Katliamlar, yerel Türk ve Müslüman sivillerin yerel Yunan halkı tarafından öldürüldüğü Şubat 1897'de gerçekleşti. Bazı yerlerde Türk siviller kendilerini savunmaya çalıştı. Bazı Müslümanlar kaçmayı başardı. Hayatta kalan Müslümanlar bölgelerden kaçtı, yaklaşık 4.000 mülteci oldu ve çok azı tekrar evlerine döndü. Topraklarının ve mülklerinin çoğu Yunan Giritli Hristiyanlar tarafından ele geçirilmiş veya yok edilmişti. İngiliz konsolosu Sir Alfred Biliotti'ye göre, çoğu öldürülmeden önce tecavüze uğrayan 201 erkek ve 173 kız çocuğu da dahil olmak üzere toplam 851 kişi öldürüldü. Birkaç yıldır Girit'te olan Arkeolog Arthur Evans, 1898'de muhabir olarak geri döndü ve Manchester Guardian'a şunları yazdı:

Ancak en kasıtlı imha eylemi Eteà'da gerçekleştirilendi. Bu küçük köyde aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Müslümanlar, bir süre erkeklerin savunduğu camiye sığınmışlardı. Binanın kendisi sağlam bir yapıydı ancak kapısı sonunda havaya uçuruldu ve savunucular silahlarını bıraktılar, görünüşe göre hayatlarının bağışlanması gerektiğini anladılar. Erkekler, kadınlar ve çocuklar, hepsi köyün yaklaşık yarım saat yukarısındaki bir tepede bulunan Ayasofya Kilisesi'ne götürüldüler — erkekler parçalara ayrıldı, kadınlar ve çocuklar vuruldu. Bayılan ve ölüme terk edilen genç bir kız, hikayeyi anlatmak için tek başına hayatta kaldı.

Kaynaklar:

Londra Konferansı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Sevr Antlaşması'nı kabul etmemiş, İtilaf Devletleri'ni yurttan çıkarmak için harekete geçmişti. TBMM, Millî Mücadele sırasında güneyde Fransızlara karşı başarılı olmuş, Türk-Sovyet görüşmelerini başlatmış, Yunan ilerleyişini durdurmuştu. Birinci İnönü Muharebesi de kazanılınca İtilaf Devletleri, Sevr Antlaşmasında bazı değişiklikler yapmak üzere Yunanistan ve Türkiye'nin de katıldığı bir konferansın 21 Şubat 1921'de Londra'da yapılmasına karar verdiler.
Ancak TBMM'yi tanımadıkları için, konferansa yalnızca Osmanlı Hükûmetini davet ettiler. Mustafa Kemal'in de Londra Konferansı'na delege olarak katılabileceğini ya da bir temsilci yollayabileceğini Osmanlı Hükûmeti'ne bildirdiler. Osmanlı Hükûmeti de itilaf devletlerinin bu önerisini TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa'ya iletti. Ancak TBMM bu teklifi kabul etmedi ve çağrılmadığı bir konferansa, katılamayacağını bildirdi. Bunun üzerine İtilaf Devletleri, İtalya'nın aracılığı ile TBMM'yi resmen Londra Konferansı'na çağırdı. Konferans 23 Şubat'ta Londra'da açıldı. İtilaf Devletleri, Sevr Antlaşması'nda küçük değişiklikler yapmak istediler. Türk delegeler buna şiddetle karşı çıktılar.
İtilaf devletleri her türlü görüşmeyi TBMM heyetiyle yaptı. TBMM delegeleri, Mîsâk-ı Millî'ye dayanarak Sevr Antlaşması'nı hiçbir şekilde kabul etmediklerini dile getirdiler. Şiddetli tartışmalardan sonra konferans sonuç alınamadan dağıldı. Bekir Sami Bey, Londra Konferansı'nın dağılmasından sonra savaş esirlerinin karşılıklı geri verilmesi ile ilgili olarak, 11 Martta Fransızlarla, 12 Martta İtalyanlarla ve 16 Martta Britanyalılarla, ayrı ayrı antlaşmalar imzaladı. TBMM tarafından onaylanmayan bu antlaşmalar hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. Londra Konferansı, sonuç alınamamasına rağmen, İtilaf Devletleri'nin TBMM'yi tanımaları açısından diplomatik bir başarıydı.

TBMM, İtilaf Devletleri tarafından resmen tanınmıştır.
Yunan Ordusu yeniden saldırıya geçmek için hazırlıklarını tamamlamaya çalışmıştır.
Mîsâk-ı Millî ilkeleri ve TBMM'nin haklı davası dünya kamuoyuna duyurulmuştur.
Sevr anlaşmasının kabul edilemeyeceği resmen anlaşıldı.
TBMM. konferansa katılmakla barış yanlısı olduğunu dünya kamoyuna göstermiştir.

Londra Paktı ya da Londra Anlaşması, 26 Nisan 1915 tarihinde, Büyük Britanya, Fransa, Rusya ve İtalya arasında yapılan gizli bir anlaşmadır.
Bu antlaşma ile İtalya'ya, kuzeydoğuda Birleşik İtalya'yı tamamlamak için istediği topraklar veriliyor, ayrıca Arnavutluk kıyılarındaki Avlonya, Oniki Ada, Batı Anadolu'da Antalya ve Konya yöresi ve Afrika'daki Alman sömürgelerinin bir kısmını da vadediyordu. Ayrıca Trablusgarp'ta Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan bütün hak ve ayrıcalıklar da İtalya'ya geçiyordu.
Bu olay üzerine İtalya, 3 Mayıs 1915'te İttifak Devletleri'nden ayrıldığını duyurdu. 23 Mayıs 1915'te Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na savaş açtığını açıkladı.

I. Dünya Savaşı sonunda Müttefik devletlerinin galibiyeti durumunda, Anadolu'da ve Orta Doğu'da hangi bölgelerin hangi Müttefik ülkeye vadedildiğini gösteren harita (makaleyi görebilmek için bu yazıya tıklayın ve yeni açılan sayfada sol tarafta "View Full Article'a" tıklayın). New York Times, 12 Mart 1922 tarihli makale.

Lozan Barış Konferansı (11 Kasım 1922–24 Temmuz 1923), İsviçre'nin Lozan (Lausanne) şehrinde 8 ay süren, Kurtuluş Savaşı sonrasında tamamen geçersiz kalmış olan Sevr Antlaşması'nın yerine geçecek Lozan Antlaşması'nın görüşüldüğü konferanstır. Konferansa Türkiye, Britanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Japonya katılmıştır. ABD gözlemci olarak katılmıştır. Boğazların görüşüldüğü komisyona ise Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgarisan da katılmıştır.
İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon'un koordinatörlük ettiği konferansa Türk heyeti başdelegesi olarak İsmet İnönü seçilmiştir. İsmet İnönü'nün Misak-ı Milli'den ödün vermemesi ve itilaf devletlerinin taleplerinden vazgeçmemesi sebebiyle konferans zorlu geçmiş ve 3 Şubat 1923'te konferansa ara verilmiştir. 23 Nisan 1923'te ikinci oturum başlamış ve 23 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalanmıştır.

Başdelege olarak dönemin başbakanı Rauf Orbay ve dışişleri bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk gibi isimler konuşulurken Mustafa Kemal Atatürk, Mudanya mütarekesindeki başarısı ve askeri geçmişinden gelen disiplininden dolayı İsmet İnönü'yü önermiştir. TBMM'ce İsmet İnönü'nün başvekil olarak kabul edilmesiyle Atatürk, Tengirşenk'ten görevinden istifa etmesini rica etmiş ve konferans süresince dışişleri bakanı İsmet İnönü olmuştur. İnönü'nün kendi deyimiyle bir amatör diplomat olması, konferansta bazı sorunlara neden olurken Türkiye heyetinin lehine sonuçlar da doğurmuştur.
Türk Heyetine Lozan'a gitmeden önce kesin olarak izlemeleri istenen 14 maddelik bir yönerge verilmiştir. Misak-i milli esaslarına dayanan bu yönergede doğu bölgelerinde bir ermeni yurdunun kurulmasının ve kapitülasyonların kesin reddi ve ısrar halinde görüşmelerin kesilmesi; Süleymaniye, Musul ve Kerkük'ün talep edilmesi, Suriye sınırının güney ve güneydoğuya çekilmesi, Anadolu kıyılarına yakın adaların talep edilmesi, Trakya'da 1914 sınırının elde edilmesi, Batı Trakya'da plebisit talep edilmesi, Boğazlarda yabancı varlıkların reddi, azınlıklar sorununda mübadele uygulanması, Osmanlının borçlarının Osmanlıdan ayrılan devletlerce paylaştırılması, Türk ordusuna herhangi bir sınırlamanın reddedilmesi ve Türkiyedeki yabancı şirket ve okul gibi kurumların Türk kanunlarına tabi olması vardı.
Lozan Konferansına katılacak Türk Delege Heyeti 8 Kasım 1922 günü doğu ekspresiyle İstanbul'dan hareket etmiş ve 11 Kasım 1922 akşamı Lozan'a vardı. Türk Delege Heyeti Başkanı, Lozan yolculuğu sırasında heyet mensuplarına ilk Başkanlık Genel Bildirisini 11 Kasım 1922'de tebliğ etti.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletleri tarafından Mondros Mütarekesi'ne zorla imzaya zorlanmıştır. Mütareke hükümlerine göre, İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını işgal etme ve yönetimini ele geçirme hakkına sahipti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun işgali karşısında Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Milli Mücadele hareketi başlamıştır. Yunanistan ve Ermenistan ile de savaşan Milli Mücadele hareketi, İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı başarılı olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarak itilaf devletleri ile Mudanya Mütarekesini imzalamıştır.

Lozan Barış Konferansı'nın amaçları, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını, sınırlarını ve diğer sorunlarını çözmekti. Konferans, İngiltere, Fransa ve İtalya'nın başkanlık ettiği üç komisyondan oluşmaktaydı. Türk heyeti bir komisyon kurmayı talep etse de diğer devletler tarafından reddedildi. Sınırlar, uyrukluk ve boğazların görüşüldüğü birinci komisyona İngiltere, Türkiye'de yabancılara uygulanacak kanunlar ve kapitülasyonların görüşüldüğü ikinci komisyona İtalya, ekonomik ve mali işler ve borçların görüşüldüğü üçüncü komisyona ise Fransa başkanlık etmiştir.

Lozan Barış Konferansı'na Türkiye Cumhuriyeti, Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (Yugoslavya) temsilcileri katıldı. Türkiyeyi İsmet İnönü, İngiltereyi Lord Curzon, Fransa'yı Mösyö Bareré, İtalya'yı Marki Garroni, Japonya'yı Baron Hayashi, Yunanistanı Venizelos, Romanya'yı Duca ve Yugoslavyayı Nintchitch, Sovyetleri ise Çiçerin'in başdelegeliğindeki heyetler temsil etmiştir.

İsmet Paşa (İnönü): Dışişleri Bakanı, Delegasyon Başkanı
Dr. Rıza Nur Bey: Sağlık Bakanı
Hasan Bey (Saka): Eski Maliye Bakanı

Münir Bey (Ertegün): Dışişleri Bakanlığı Hukuk danışmanı
Muhtar Bey (Cilli): Eski Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı
Veli Bey (Saltıkgil): Burdur Mebusu
Zülfü Bey (Tigrel): Diyarbakır Mebusu
Zekai Bey (Apaydın): Adana Mebusu
Celâl Bey (Bayar): Eski Ekonomi Bakanı ve İzmir Mebusu
Şefik Bey (Başman): Maliye Denetleme Kurulu Başkanı
Semiyettin Bey (Başak): İstanbul Evkaf Hukuk Danışmanı
Şevket Bey (Doruker): Yarbay, Milli Savunma Bakanlığı Deniz Dairesi Müdürü
Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu): Kurmay Yarbay
Tahir Bey (Taner): Adliye Bakanlığı Müsteşarı
Nusret Bey (Metya): Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Danışmanı
Yusuf Hikmet Bey (Bayur): Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müdürü
Zühtü Bey (İnhan): Üniversite öğretim üyesi
Fuat Bey (Ağralı): Maliye Bakanlığı Hesap İşleri Genel Müdürü
Mustafa Şeref Bey (Özkan): Dışişleri Bakanlığı Müşaviri
Şükrü Bey (Kaya): Mülkiye Müfettişi
Hamit Bey (Hasancan): Kızılay İkinci Başkanı
Cavit Bey: Eski Maliye Bakanı
Haim Nahum: Türkiye Musevileri Hahambaşı, Yüksek Mühendis Mektebi (İTÜ) Fransızca öğretmeni
Baha Bey: Adliye Bakanlığı Mezhep İşleri Müdürü
Feyzi (Fevzi) Pirinççioğlu: Bayındırlık Bakanı

Ruşen Eşref (Ünaydın): Yazar
Yahya Kemal Bey (Beyatlı): İstanbul Darülfünunu Müderrisi

Reşit Saffet Bey (Atabinen): Devlet Şurası Azası

Hüseyin Bey (Pektaş): Robert Koleji İkinci Müdürü

Nanemolla Hafız Mehmet Efendi (Ercan)
Hesapçı Mehmet Ali Efendi (?)

Ali Bey (Türkgeldi): Dışişleri Bakanlığında görevli
Mehmet Ali Bey (Balin): Dışişleri Bakanlığında görevli
Cevat Bey (Açıkalın): Dışişleri Bakanlığında görevli
Celâl Hazım Bey (Arar): Dışişleri Bakanlığında görevli
Saffet Bey (Sav): Kızılay Genel Müdürlüğünde görevli
Süleyman Saip Bey (Kıran): Dışişleri Bakanlığında görevli
Rıfat Bey: Dışişleri Bakanlığının eski memuru
Dr. Nihat Reşet Bey (Belger): Paris basın temsilcisi

Atıf Bey (Esenbel): Süvari Binbaşı
Sabri Bey (Artuç): Süvari Binbaşı

Lozan Barış Konferansı, 11 Kasım 1922 tarihinde başladı. Konferans, Türkiye'nin bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir. Türkiye, kayıtsız şartsız bağımsızlığını elde etmek için İtilaf Devletleri ile uzun ve zorlu görüşmeler yürütmüştür.
Konferans, 24 Temmuz 1923 tarihinde sona erdi. Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandı.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ve egemenliğini uluslararası alanda tanıyan ilk antlaşmadır. Antlaşma, Türkiye'nin topraklarını, sınırlarını ve diğer sorunlarını çözüme kavuşturmuştur.
Lozan Barış Antlaşması'nın başlıca sonuçları şunlardır:

Türkiye Cumhuriyeti, bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanınmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları, Karadeniz'den Ege Denizi'ne kadar uzanmıştır.
Doğu Anadolu'nun statüsü, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında kalmıştır.
Boğazlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında uluslararası bir statüye kavuşmuştur.
Rumların mübadelesi gerçekleştirilmiştir.

Malgaç Baskını, Yörük Ali Efe ve arkadaşlarının 16 Haziran 1919 tarihinde Sultanhisar ile Atça arasındaki Malgaç deresinin üzerinden geçen, Osmanlı'nın ilk Demiryolu olan İzmir-Aydın demiryolu üzerindeki Malgaç Demiryolu köprüsü yanındaki Yunan karakoluna yaptıkları baskındır.
Nazilli'de konuşlu Yunan işgal kuvvetlerinin ikmali büyük oranda demiryolu üzerinden sağlandığı için, bölgedeki demiryolu köprüleri stratejik öneme sahipti. Bu durum, köprülerin hedef alınmasını Kuva-yı Milliye için öncelikli hale getirmiştir.
Baskın, Yağcılar köyünden yola çıkan ve Kozalaklı Mehmet Efe'nin önderliğinde kurulan 17 kişilik bir milis birliği tarafından planlanmıştır. Ekip, ilk olarak Karahayıt Nahiyesi'ne bağlı Armutlu köyüne ulaşmış, ardından Karahayıt ve Alanlı köylerinde konaklayarak Yenipazar'a bağlı Donduran köyüne varmıştır. Bu güzergâh boyunca bölgeden toplanan gönüllülerle birlikte milis sayısı 60'a kadar çıkmıştır.
Hazırlıkların tamamlanmasının ardından, bölgedeki bazı köprüler tahrip edilmiş ve Malgaç Köprüsü'ne yönelik baskın kararlaştırılmıştır. Operasyon, sabah saat 06.00 civarında Yunan müfrezesine karşı başlatılan ani ateşle uygulanmıştır. Kısa sürede köprüyü korumakla görevli 20 kişilik donanımlı ve makineli tüfeklerle güçlendirilmiş Yunan müfrezesi, topyekûn imha edilmiştir. Sultanhisar'dan gönderilen takviye Yunan kuvvetler ise Kuva-yı Milliye'ye ciddi bir zarar verememiştir. Baskın sırasında yalnızca bir milis hafif şekilde yaralanmıştır. Baskın sonrası demiryolu köprüleri ve rayları kullanılmaz hâle geldiğinden Yunanlar bir süre Aydın-Nazilli hattında sevkiyat yapamamışlardır.
Bu baskın, Kuva-yı Milliye'nin Batı Anadolu'daki ilk başarılı silahlı direniş örneklerinden biri olarak değerlendirilmekte ve yerel direnişin örgütlü biçimde şekillenmeye başlamasında dönüm noktası olarak kabul edilmektedir.

Nazilli'yi işgal eden Yunan taburu ile Aydın-Nazilli demiryolu hattının güvenliğini sağlamak amacıyla konuşlandırılan Yunan birlikleri, 16 Haziran'daki Malgaç Köprüsü Baskını'nın ardından ciddi şekilde tedirgin olmuştur. Türk kuvvetlerinin 19 Haziran 1919 günü saat 20.45'te Nazilli'ye taarruz edeceğine dair yayılan haberler ve bu bilgilerin telefon görüşmeleriyle doğrulanması, işgal güçleri arasındaki paniği artırmıştır.
Durumun ciddiyetini fark eden Nazilli'deki yaklaşık bir taburluk Yunan işgal gücü, 19-20 Haziran gecesi Nazilli'yi ani bir şekilde boşaltarak Aydın'a doğru geri çekilmiştir.

Dönemin tanıklarından Hacı Şükrü Bey, bu süreçte yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:“Nazilli Jandarma Tabur Komutanı Yüzbaşı Nuri, Mülazım Mustafa Beyler bilfiil benimle çalıştılar. O zaman Tümen komutanı olan Şefik Beyin müzaharetine nail oluyordum. Bilvasıta evvela namdar ve seci Yürük Ali Efe ve Kıllı Hüseyin Efe ile tanıştık. Ve her iki Efenin 38 kişilik maiyyei ile Sultanhisar Baskınını yaparak 19 Haziran’da Yunanlıların 60 kişilik bir müfrezesini kamilen imha eyledik. Sonra Mestan Efe v Kara Durmuş Efelerle Umurlu köprüsünü dinamitle attık. 21/22 Haziran gecesi Çerkesköy ve Yeniköy baskınlarını yapmıştık. Kara Durmuş Efe, şehit Mülazım Mehmet bu baskında büyük yararlılıklar gösterdiler. 23 gecesi Erbeyli baskınını yaptık. Düşman bu gece 80 ölü ve 150 yaralı verdi…”Bu gelişmeler, Batı Anadolu'da Yunan işgaline karşı yürütülen silahlı direnişin halk desteğiyle güç kazandığını ve Kuva-yı Milliye hareketinin örgütlü bir yapıya kavuşmaya başladığını göstermektedir.

Malta sürgünleri, İstanbul'un işgali sonrasında, 1919-1920 yıllarında işgal kuvvetlerince tutuklanarak bir İngiliz sömürgesi olan Malta'ya sürülen (veya gıyabında tutuklama kararı çıkarılarak sürgüne gönderilecekleri bildirilen) 145 Türk devlet adamı, asker, idareci ve aydın için kullanılan terimdir.
Tutuklama ve sürgünler, Mart 1919'da, Irak cephesinden çekilişi yürütmüş Ali İhsan Sabis Paşa ile başlamış ve Ekim 1920'ye kadar sürmüştür. Seçilen isimler, işgale karşı direnişi organize edilebilecek kadronun ve liderlik potansiyeli gösterebilecek olanların devreden çıkarılmak istendiğini akla getirmektedir. Ermeni Kırımı ile ilgili suçlamalar da sürgünlerin gerekçesi sayılmıştır. Ancak ellerinde rehin misali tuttukları sürgünlerin varlığı ve bu kişilerin tutuklu kalmasının yasal dayanağının belirsiz olması; zamanla İngilizlerin siyaseten aleyhine işlemeye başlamış, Mustafa Kemal de konuyu bir koz olarak kullanmaktan geri kalmamıştır. Sürgünlerin sonuncuları 1922 yılı içinde serbest bırakılmışlardır.

Manisa, Ege Bölgesi'nde yer alan, Manisa ilinin merkez şehridir. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile büyükşehir olmuştur. Manisa'nın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 74 metredir.
"Şehzadeler Şehri" olarak da adlandırılan yerleşim; mesir macunu, sultaniye üzümü ve Manisa Tarzanı ile tanınır. Antik Çağ'da "Magnesia", Roma İmparatorluğu döneminde tam ismiyle "Magnesia ad Sipylum" olarak anılmıştır. Şehir, Spil Dağı'nın eteklerinde kurulmuştur.

Manisa'nın tarihi Yontma Taş Devri'ne kadar uzanır. Antik kaynaklar şehrin kurucuları olarak bugünkü Yunanistan’ın Teselya Bölgesi'ndeki Pelion Dağı civarında yaşayan Magnetleri işaret etmektedir. Magnetler, Batı Anadolu'ya göç ettiklerinde önce Menderes Nehri kıyısındaki Magnesia’yı, daha kuzeye giden bir kolu da Sipylos Dağı eteğindeki Magnesia’yı kurmuşlardır. Magnesia şehrini Menderes Magnesia’sından ayırt etmek için Magnesia ad Sipylum adını kullanmışlardır.

Strabon tarafından Katakekaumene (Yanık Ülke) olarak anılan, Kula yakınlarında 1,1 milyon yıl ile 12 bin yıl arası süreçte gerçekleşen volkanik patlamalar nedeniyle oluşmuş geniş bir arazi vardır. Yapılan araştırmalarda bölgede Yontma Taş Devri'nden kalma 15 bin ile 25 bin yıl öncesine ait ayak izleri bulunmuştur.
Manisa sırasıyla Hititler, Frigler, İyonyalılar, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Saruhanoğulları ve Osmanlıların hâkimiyetinde kalmıştır.

Hitit döneminde bölgenin Arzava adıyla anıldığı düşünülmektedir. Dönemin en önemli eseri Kybele Kaya Anıtıdır. MÖ 13. yüzyıla ait eser, bölgeye yapılan bir Hitit seferi sırasında yapılmıştır.
MÖ 1200'lerde Trakya ve Boğazlar üzerinden Anadolu'ya gelen Frigler, MÖ 8. yüzyıl ortalarından itibaren günümüz Manisa topraklarının büyük bölümünde kısa süreli bir hâkimiyet kurdu.
Tunç Çağı'nın sonlarından başlayarak MÖ 6. yüzyıla kadar Manisa ve Aydın çevresinde hüküm süren Lidya Krallığı'nın başkenti, bugün Salihli ilçesi sınırlarında yer alan Sardes kentidir. Tarihte parayı ilk kez basan ve kullananlar Lidyalılar'dır. Altın-gümüş karışımı "elektrum" madeninden basılan bu ilk sikkelerin üzerinde Lidya Krallığı'nın arması olan aslan başı bulunuyordu. Günümüzde Salihli ve Akhisar ilçeleri arasında kalan Bintepeler bölgesinde Lidyalılar'a ait tümülüsler ve kral mezarları bulunmuştur. Antik ticaret yolu olan Kral Yolu da İran ve Mezopotamya'dan başlayarak il sınırlarına girer ve Lidya Krallığı'nın merkezi Sardes şehrinden geçerdi. Lidya Krallığı, MÖ 546 yılında Ahameniş İmparatorluğu ile yaptığı savaşta yenilmiş ve krallığın başkenti Sardes ele geçirilmiştir. Bu yenilgi sonrası Lidya Krallığı dönemi sona ermiştir.

Büyük İskender'in Asya seferi sırasında, MÖ 334-333 yıllarında Manisa'nın da içinde olduğu Batı Anadolu bölgesi Makedon Krallığı topraklarına katıldı. İskender'in MÖ 323 yılında ölümünden sonra Manisa, generalleri tarafından idare edilmiş ve MÖ 301 yılında gerçekleşen İpsos Savaşı sonrasında da Lysimakhos'un hakimiyetine geçmiştir. MÖ 281 yılında gerçekleşen Korupedyon Muharebesi sırasında Lysimakhos'un ölmesi üzerine Manisa'nın içinde olduğu tüm bölge Seleukos İmparatorluğu topraklarına katıldı.
MÖ 190 Magnesia Savaşı sonrasında Roma topraklarına katılan Manisa, Romalılar tarafından müttefikleri olan Pergamon Krallığı'na bırakıldı. Bu dönemde II. Attalos tarafından Philadelphia kuruldu. MÖ 133 yılında varisi olmayan III. Attalos'un vasiyeti üzerine Pergamon Krallığı ile birlikte Manisa da Roma hâkimiyetine geçti. MS 395'te Roma'nın ikiye bölünmesiyle Manisa ve civarı Bizans topraklarında kaldı. Bu dönemde Manisa piskoposluk merkezi olmuş ve Sardes, Philadelphia, Thyateira yerleşimleri önemli bir konumda bulunmuştur. Bizans hâkimiyetinde ilin büyük bölümü ve merkezi Thrakesion theması içerisinde yer almıştır. Latinler'in Konstantinopolis'i işgali sırasında İznik İmparatoru III. İoannis hükümdarlığının büyük bölümünde Manisa'da yaşadı. Bu dönemde Manisa merkez ve çevresi büyük gelişme gösterdi.

1071 yılında meydana gelen Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında Türk akınları Manisa yakınlarına kadar uzanmıştır. Selçuklu komutanı Çaka Bey tarafından Manisa ve çevresi denetim altına alınmış ancak Dorileon Muharebesi (1097) sonrasında yeniden Bizans egemenliğine geçmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde, 14. yüzyıl başlarında Manisa çevresinde Saruhan Bey tarafından kurulan bir beyliktir. Saruhanoğulları Beyliği, Afşar boyunun Saruhanlı kolundandır. Bazı kaynaklar Er Saru veya Saruhan adlı bir Harezm emirinin Selçuklu Devleti'nde görev yaptığını iddia ederler. Bu şahsın oğlunun adının Alpağı olduğu ve Saruhan Bey'in de Alpağı'nın oğlu olduğu söylenmektedir.
Saruhan Bey, beyliğini kurduktan sonra 1313 yılında ele geçirdiği Manisa'yı başkent yaparak topraklarını genişletmiş; donanma kurarak Yunanistan sahilleri ve Trakya kesimine seferler yapmış; çevresindeki beylik ve devletlerle ittifaklar kurmuş; donanma sayesinde elde ettiği ganimetlerle ekonomik durumu düzeltip cami, medrese ve kütüphaneler yaptırmıştır. 1366/67 yılında yapılan Manisa Ulu Cami Saruhanlılar döneminden günümüze kadar ulaşabilen en önemli eserdir.
Yıldırım Beyazıt'ın Anadolu birliğini sağlamak amacıyla 1390 yılında giriştiği Batı Anadolu harekâtı esnasında Saruhan Beyliği'nin başında bulunan Hızırşah, Yıldırım'ı karşılayarak barış yoluyla Manisa'yı Osmanlılara teslim etmiş; şehre hâkim olan Yıldırım Bayezit ise şehrin doğu kesimlerinin yönetimini Hızırşah'a bırakıp Manisa'yı da Karesi Beyliği ile birleştirerek oğlu Ertuğrul'un idaresine vermiştir.
Timur'un Anadolu'ya girip Yıldırım Bayezit'i Ankara Muharebesi'nde mağlup etmesi üzerine, daha önce Timur'a sığınan Hızırşah'ın kardeşi Orhan Bey, Manisa'ya gelip bağımsızlık simgesi olarak 1403 yılında adına para bastırmıştır. Ancak Timur güçlerinin ayrılması üzerine Hızırşah yönetimi tekrar ele geçirmiştir. Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu olarak kabul edilen I. Mehmed'in Anadolu birliğini sağlamak gayesiyle 1405-1406 yıllarında giriştiği Batı harekâtı sırasında Hızırşah, I. Mehmed tarafından yakalanarak öldürülmüştür. Hızırşah'ın kardeşi Orhan Bey'in de 1412 yılında ölümüyle Saruhan Beyliği kesin olarak Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır.

Manisa, 1412 yılında Osmanlı egemenliğine girdikten sonra, Saruhan Sancağı adıyla anılarak, idari bir birim hâline getirilmiştir. Şehir, özellikle 1437-1595 yılları arasında Osmanlı şehzadelerinin saltanat tecrübesini kazandıkları önemli siyasi eğitim merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Manisa'da, sonraları tahta da oturan Osmanlı padişahlarının da içerisinde olduğu II. Murad, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmet ve I. Mustafa gibi 16 şehzade bu dönemlerde sancak beyliği yapmışlardır. Manisa ve çevresinde Osmanlı idaresi altında nispeten sakin bir dönem geçmekle birlikte bölge 17. yüzyılda Kalenderoğlu, Birgili Cennetoğlu gibi isyancılar ile Yusuf Paşa ve İlyas Paşa gibi devlet görevlilerinin saldırı ve yağma hareketlerine maruz kaldı. 1833 yılında kısa bir süre için Kavalalı İbrahim Paşa komutasındaki Mısır egemenliği görüldü.

Manisa şehri, Yunan ordusu tarafından 26 Mayıs 1919'da işgal edildi ve 8 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu tarafından geri alındı. Yunan ordusu Batı Anadolu'dan geri çekilirken yakıp yıkma taktiği uyguladı. Orta Doğu tarihçisi Sydney Nettleton Fisher konu hakkında, "Geri çekilen Yunan ordusu bir yakıp yıkma politikası benimsedi ve önüne gelen bütün savunmasız Türklere karşı vahşilikler uyguladı." diye yazmıştır. İskoçyalı tarihçi Kinross Yunan geri çekilişini, "Zaten onun (Yunan ordusu) önünde bulunan çoğu mahalle harap içindeydi. Tarihi kutsal şehir Manisa'da 18 bin binadan sadece 500'ü ayakta kalabilmişti." sözleriyle tasvir etmiştir. Bu çekilme sırasında 5 Eylül 1922 gecesi başlayan ve 8 Eylül'e kadar devam yangın ise "1922 Manisa yangını" olarak adlandırılır.

2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile Manisa'da sınırları il mülki sınırları olan büyükşehir belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesi çalışmalarına başladı.

2012 yılında Manisa büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçe Şehzadeler ve Yunusemre ilçelerine ayrılmıştır.

Asıl adı Ahmet Bedevi olan Manisa Tarzanı'nın nüfus kayıtlarındaki ismi Ahmeddin Carlak'tır. 1888 yılında Bağdat'ta doğup Türk ordusunda askerlik yapan Carlak, daha sonra Millî Mücadele'ye katıldı, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Manisa'ya gelip yerleşen Bedevi, belediyede temizlik işçisi olarak göreve başladı ve daha sonraları bahçıvan yardımcısı ve itfaiye eri olarak çalıştı. Manisa'yı yeşillendirmek için özellikle Spil Dağı çevresinde adım attığı her yere ağaç fidanı ve tohumları diken Bedevi, yaz kış demeden üstsüz olarak giydiği siyah şortla dolaşmasından dolayı Manisa Tarzanı adını aldı. Spil'de bir kulübede yaşamını sürdürürken 31 Mayıs 1963'te yaşamını yitirdi.

16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim'in eşi ve Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi olan Ayşe Hafsa Sultan, amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Bu hastalığa deva bulmak üzere Merkez Efendi tarafından 41 çeşit baharatla şifalı macun hazırlanmış ve Ayşe Hafsa Sultan da sıhhatine bu macun sayesinde kavuşmuştur. Halkın da isteğiyle derdine derman arayanların faydalanması için Sultan Camii kubbesinden saçılan mesir macunu, günümüzde UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'nde yer alan, köklü bir geleneğe dönüşmüştür. Mesir şenliği 486 yıldır (2026 itibarıyla, 21-26 Nisan arasında) devam edip yaşatılmaktadır.

Şehirde bulunan Celal Bayar Üniversitesi, bölgenin sosyal ve kültürel beklentilerine ve gereksinimlerine cevap verecek araştırma  merkezlerini de açmış ve bunları işlevsel hâle getirmiştir. Bugün 14 fakültesi, 3 yüksek okulu, 15 meslek yüksek okulu, 3 enstitüsü ve 23 araştırma merkeziyle eğitim ve öğretime devam eden Celal Bayar Üniversitesi, 1581 akademik personeli, 732 idari personeli ve 55473 öğrencisiyle, Ege Bölgesi'nin en büyük 3 ü

Maraş Muharebesi, 21 Ocak - 12 Şubat 1920 tarihleri arasında gerçekleşen, Maraş'ın kurtuluşu ile sonuçlanan muhaberedir.
Osmanlı İmparatorluğu,  I. Dünya Savaşı'nda yenilmesi üzerine, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi çerçevesinde Anadolu'nun birçok yeri gibi Maraş' da işgal altına alınmış ve işgal güçlerine karşı 21 Ocak 1920'de başlayan direniş, 12 Şubat 1920 tarihinde işgalin ortadan kalkması ile sonuçlanmıştır.

Savaş çıkacağının ilk kıvılcımı 31 Ekim 1919'da Sütçü İmam Olayı ile yaşanmıştır. Ermeni-Fransız Lejyon askerlerin Uzunoluk Hamamı'ndan çıkan peçeli Türk kadınlarına el uzatmaları sonucunda ayaklanan Türkler Ermeni-Fransızlara saldırmaya çalışsa da Ermeni-Fransız askerler, olaya müdahale etmek isteyen Çakmakçı Sait'i yaraladı. Sütçü İmam'ın da karşılık vererek Ermeni-Fransız lejyonerlere kurşun atmasından sonra kısa süreli bir arbede yaşandı.

27 Kasım 1919'da Agop Hırlakyan Ağa'ın evinde Fransız komutanı için bir dans tertiplenir. Komutanın dansa davet ettiği Ermeni kızı "Sizinle dans etmekten mazurum. Çünkü kendimi esarette hissediyorum. Kalede Türk Bayrağı dalgalandığı sürece, sizinle dans edemem" diyerek teklifini kabul etmez. Bunun üzerine kaledeki Türk Bayrağı indirilir. Fransızların şehrin kalesindeki Türk Bayrağı'nı indirmeleri, suçsuz kişileri öldürmeleri, Maraş ileri gelenlerinin tutuklamaları tepkileri artırdı. Ulu Cami İmamı Rıdvan Hoca'nın "Kalesinde bayrağı dalgalanmayan ülkede cuma namazı kılınmaz!" sözü, halkı Fransızlara karşı harekete geçirdi. Kaleye saldıran Maraş halkı, içerideki Fransız askerlerini etkisiz hâle getirip yeniden Türk bayrağını dikti. Bunun üzerine 72 gün boyunca şehrin her yanında çatışma çıktı. Muharebe sırasında yaşanan en büyük çarpışma Türkoğlu Savunması idi. Ayrıca Pazarcık'ta da bir savunma yapılmıştır. Afşin ve Elbistan çevresinden de önemli derecede yardım gönderilmiştir. Daha sonra Fransızlar şehri 11 Şubat 1920'de boşalttı. Fransızlar İslahiye yolunda Kuvâ-yi Milliye saldırılarına uğradı. Böylece 200 kayıp verdi.

Fransız askerler, Islahiye tarafına geri çekildi. Hemen ardından Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir birer telgraf çekerek Millî Kuvvetler'in galibiyetini kutladı.
Maraş'taki birlikler Urfa'ya yardım olarak gönderildi.
Güney Cephesi'nde Kuvâ-yi Milliye'nin kendine güveni arttı.
Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Maraş'a 5 Nisan 1925'te İstiklal Madalyası ve 7 Şubat 1973'te Kahraman unvanı verildi.

Menemen Katliamı, 16-17 Haziran 1919'da Yunan askerleri ve Rum yerlileri tarafından Türk sivillere karşı yapılan bir katliamdır. İtilaf Devletleri Kontrol Komisyonu Menemen'de yaşanan bu olayı katliam olarak teyit etti.
16 Haziran 1919 günü, işgal esnasında halka itidal telkin etmiş bulunan Menemen Kaymakamı Kemal Bey ve maiyetindeki 6 jandarma Yunan askerlerince öldürüldü. Bu olayda ölenler Menemen'de Türk sivillere karşı yapılacak katliamın ilk mağdurlarıydı. Yunan askerleri ayrıca Bergama Baskını'nda aldıkları mağlubiyetin intikamını 17 Haziran'da Menemen'de Türk sivillere karşı bir katliam gerçekleştirerek aldılar. Belediye makamlarının ve inceleme yapan İngiliz subaylarının bildirdiğine göre 1.000'den fazla Türk öldürülmüş fakat sonradan bir Fransız subayı tarafından yapılan tahkikata göre 200 ölü ve 200 yaralı Türk'ün olduğu saptanmıştır.
Tarihçi Justin McCarthy katliamın önceden planlandığını savunur. Saldırıdan önce şehirde bulunan bütün Yunan yerlilerin evleri beyaz haçla işaretlenmişti ve yağmalamadan ve yıkımdan zarar görmemişlerdi. Ayrıca Yunan tarafından sivil ve askerlerde hiçbir ölü veya yaralı yoktu.
Celâl Bayar hatıralarında Menemen'de yaşanan zor günleri yöre tüccarından Çerkes Sefer Efendi'nin ağzından şu şekilde aktarır:

Çarşı kahvesinde eşraftan birkaç kişi oturuyorduk. Öğleye doğru Rum mahallesinden silah sesleri gelmeye, herkes dükkânlarını kapayıp evlere doğru koşmaya başladı. Ben de derhal kendimi evime attım. Şehrin üzerine mermi yağıyordu. Saat yarımda başlayan bu ateş öğleden sonra dörde kadar sürdü. Ne olup bittiğini anlamak üzere kendimi dışarıya attım. Sokağa adımımı atar atmaz önümde üç kadının cansız yattığını gördüm. Bir iki adım ilerledim. Bir yanda on yaşında bir erkek çocuk yatıyordu. Biraz daha ilerledim. Dizinden vurulmuş bir kız çocuğu kapı önünde yuvarlanmış, korkudan rengi uçmuş, imdat bekliyordu. Artık daha ileriye gitmeye cesaret edemedim. Komşum İshak Efendi de evinin önünde öldürülmüştü. Tekrar eve döndüm. Bir süre sonra kasaba yakınındaki çiftlik bahçemde çalışan hizmetçim Todori geldi, ağlayarak yardımcısı Ahmet'in öldürüldüğünü, sığırların da Yunanlar tarafından alındığını anlattı. 18 Haziran Çarşamba gününe kadar evimden çıkmadım. O gün asayiş sağlandı. İzmir'den İngiliz ve Fransız mümessilleri geldi dediler. Biraz cesaret alarak çıktım. Mahallemizin İslam mezarlığı yönünde arabalarla Türk ölülerinin götürülerek gömüldüğünü gördüm.
İngiliz Amiral Calthorpe Londra'ya gönderdiği bir bildiride, bazı Menemen'li Türklerin olaydan sağ kurtulabilmelerini böyle yorumladı:

Benim görüşüme göre bu olayın suçluları tamamen Yunanlardır... Onların basiretsizliği yaptıklarının tamamen başarıya ulaşmasına engel oldu. İngiliz görgü tanıklarının da olay yerinde bulunması onları biraz da olsa sakinleşmelerinde etkiledi.

Bergama Baskını
Müslüman - Türk katliamları

Milli Aşireti Ayaklanması (1 Haziran-8 Eylül 1920), Urfa’da yaşayan Milli aşiretinin Fransızlarla iş birliği yaparak çıkardığı ayaklanmadır. Millî kuvvetlerce bastırılmıştır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Fransız, İngiliz ve Ermeni faaliyetlerinin artması, bölgede yaşayan Kürt aşiretlerini de kışkırtmaları sonucunda Milli aşireti ayaklanmıştır. Aşiret liderlerinden Mahmut, İsmail, Halil ve diğer şahıslar Fransız ve İngilizlerle temasa geçerek Siirt’ten Dersim’e kadar olan bölgeyi idareleri altına almak için harekete geçtiler.
Milli aşiretinin ayaklanmasının bastırılması için 13. Kolordu görevlendirildi. 18 Haziran 1920’de asilerle çarpışma başladı. Viranşehir bölgesine kadar saldıran asilere nasihat heyetleri gönderilmiş ise de olumlu bir netice alınamadı. Fransız işgali altındaki bölgeden aldıkları üç bin atlı ve develi ile bin kadar piyadeden ibaret bir kuvvetle 24 Ağustos 1920’de Viranşehir asiler tarafından işgal edildi.
Atatürk Nutuk’ta konuyu şöyle açıklar. “Asiler, aman dilemek maksadıyla geldiklerini söyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı kandırarak tedbir almakta ihmale sevk ettiler. Bu sırada, o civarda dağınık halde bulunan müfrezelerimize hücum ederek Viranşehir’i işgal ettiler. Haberleşme ve bağlantımıza engel olmak üzere de, o bölgedeki bütün telgraf hatlarını kestiler.”
Viranşehir'i işgal eden asiler devlete bağlı olan Karakeçili aşireti mensuplarını öldürdükleri gibi, askerlerin, subayların mallarını da yağma ettiler.
İsyanı bastırmak  için 13. Kolordudan Beşinci Tümen görevlendirildi. Devlete bağlı vatansever aşiretlerin de desteği ile isyancılar yenilerek güneye, çöl tarafına (Suriye) kaçtılar.

https://www.biyografi.info/bilgi/milli-asireti-ayaklanmasi

Mim Mim Grubu, kuruluşunda Enver Paşa ve Talat Paşa'nın da rolünün bulunduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin resmen tanıdığı bir istihbarat grubudur. Asıl adı Müsellâh Müdâfaa-i Milliye'dir ve baş harfleri olan "M. M."nin Osmanlıca alfabedeki okunuşu olan "Mim Mim" kısaltmasıyla tanınmıştır.

Enver Paşa tarafından kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa'nın kimi İstanbul kadroları, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasının ardından Talat Paşa'nın da yönlendirmesiyle Karakol Cemiyeti'ni oluşturmuştu. Mustafa Kemal, Karakol Cemiyeti yönetimindeki İttihatçı ağırlığından rahatsız olduğu için Kara Vâsıf'tan teşkilatı dağıtmasını istedi. Ardından Hüsamettin Ertürk Anadolu'ya silah/cephane kaçıracak ve istihbarat toplayacak yeni bir grup kurma çalışmalarına başladı. Karakol Cemiyeti'nden kimi kadroların da katılımıyla Müsellâh Müdâfaa-i Milliye isimli bir istihbarat grubu oluşturuldu. TBMM Hükûmeti, 3 Mayıs 1921 tarihinde kısa adı "M.M." (Mim Mim) olan bu örgüte resmiyet kazandırdı.

Mim Mim Grubu, asker ve sivil kesimden oluşmuş kadrolarıyla, İstanbul'da büyük bir ajan ve haber ağı kurmayı başardı, Anadolu'ya silah ve cephane kaçırılması faaliyetlerini organize etti, düşman karargahlarına, iş birlikçi gruplara ve yabancı misyona sızarak çok sayıda önemli belge ve bilgiye ulaştı.
Millî Mücadele sırasında düşman faaliyetlerine karşı oluşturulan çeşitli istihbarat gruplarıyla da iş birliği yapan örgütün faaliyetleri, İstanbul'un kurtuluşundan sonra 5 Ekim 1923'te son buldu.

Mim Mim Grubu'nda faaliyet gösterdiği bilinen siviller şunlardır:

Tüccar Topkapılı Cambaz Mehmet Bey (Grubun İstanbul'daki reisi)
Sandalcılar Kahyası Ali Osman Reis (1924'te Mustafa Kemal'e suikast düzenlediği iddiasıyla İstanbul İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı)
İhsan Pere (İstanbul'da Gizli Telgraf Merkezi kurulduktan sonra Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin Ankara ile haberleşmesini sağlanmıştır)
Hamallar Kahyası Salih Reis (İştirakçi Hilmi liderliğindeki Türkiye Sosyalist Fırkası üyesi)
Hemşinli Komünist Mehmet (İstanbul'daki Şefik Hüsnü'ye bağlı Aydınlık grubundan)
Hemşinli Mahmut (Şefik Hüsnü liderliğindeki TİÇSF'nin İstanbul kanadı olan İstanbul Komünist Grubu'ndan)
Arman Pandikyan
Hemşinli Abdullah
Osman Kaptan
Ahmet Kaptan
Tahsin Kaptan
Kadıköylü Murat
Eczacı çırağı Galip
Aydınlık Kütüphanesi'nden Şevki

Aydın, Mesut (1992). Milli Mücadele Dönemi'nde TBMM Hükûmeti Tarafından İstanbul'da Kurulan Gizli Gruplar ve Faaliyetleri. İstanbul: Boğaziçi Yayınları. 
Himmetoğlu, Hüsnü (1975). Kurtuluş Savaşında İstanbul ve yardımları. İstanbul: Ülkü Matbaası. 
Koçer, Kemal (1946). Kurtuluş Savaşlarımızda İstanbul. İstanbul: Vakit Basımevi. 
Tansu, Samih Nafiz (2011). İki devrin perde arkası : Hüsamettin Ertürk Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı. İstanbul: İlgi Kültür Sanat. ISBN 9789944978828. 
Tunçay, Mete (2009). Türkiye'de sol akımlar. İstanbul: İletişim Yayınları. ISBN 9789750507113. 
Tunçay, Mete; Akbulut, Erden (2012). Istanbul Komünist Grubu'ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi'ne, 1919 - 1926: Almanya'daki Türk Spartakistleri'nden Mayıs 1926 TKP Viyana Konferansı'na (1. Cilt) 1919-1923. İstanbul: Tüstav. ISBN 9786054513116. 
Yılmaz, Yunus (2014). Kurtuluş Savaşı'nda İstanbullu ve Ankaralı Komünistler. İstanbul: İleri Yayınları. 

Millî İstihbarat Teşkilatı
Teşkilât-ı Mahsusa
Karakol Cemiyeti

Moskova Antlaşması, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti arasında 16 Mart 1921'de imzalanan antlaşmadır. Bu antlaşma ve devamı niteliğindeki antlaşmalarla belirlenmiş olan sınırlar günümüzde Türkiye, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan arasında hâlen geçerlidir.

Antlaşmayı Türkiye tarafından Ali Fuat Paşa, Dr. Rıza Nur ve Yusuf Kemal Tengirşenk, Rus tarafından ise Dışişleri Komiseri Çiçerin ve Merkez Komitesi üyesi Kumuk asıllı Celalettin Korkmazov imzaladı.
Antlaşma Ekim Devrimi sonrasında Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki en yüksek organ olan Tüm Rusya Merkezi Yönetim Komitesi tarafından 20 Temmuz 1921 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ise 31 Temmuz 1921 günü onaylanmıştır.
Sürmekte olan Türk Kurtuluş Savaşı sırasında uluslararası kamoyunda yasal olarak tanınan İstanbul Hükûmeti'ne rağmen Ankara Hükûmeti tarafından uluslararası alanda imzalanmış ikinci antlaşma özelliğini taşır.
Aynı yılın Ekim ayında imzalanan Kars Antlaşması'yla Türkiye'nin doğu bölgesindeki günümüzdeki sınırlar çizilmiş olur.

Sovyet Rusya'nın genel siyasetini dikkate alan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bekir Sami Bey Başkanlığında Moskova'ya bir heyet göndermişti. Bu heyet, Sovyetler ile Ankara Hükûmeti arasında yapılacak antlaşmaya esas olacak ve Brest Litovsk Barış Antlaşması'na dayanan bazı hususları tespit etmiş ve böylece 20 Ağustos 1920'lerde iki hükûmet arasında olumlu görüşmeler başlamıştı. Ancak, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin'in Kafkasya'da Türkiye'ye ait bazı bölgelerin Ermenistan'a verilmesini istemesi üzerine antlaşmanın imzalanmasından vazgeçilmişti.
Bunun üzerine Eylül 1920'de harekete geçen Kâzım Karabekir komutasındaki 15. kolordu Kars, Ardahan, Artvin, Batum ve Iğdır'ı aldıktan sonra Taşnakların idaresindeki Ermenistan ile Gümrü Antlaşması imzalanarak Doğu sınırı tespit edilmişti. Bu sınırın Sovyetler Birliği tarafından da onaylanmasını isteyen Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa'yı Moskova elçiliğine tayin etti. Ali Fuat Paşa heyeti 14 Aralık 1920'de Ankara'dan ayrılmıştı. Keza, Çiçerin de Ekim ayında Gürcistan'ın Ankara elçisinin kardeşi olan M. Budu Medivani'yi Ankara'ya elçi olarak görevlendirmişti. 19 Şubat 1921'de Ankara'ya gelen Medivani, Mustafa Kemal Paşa'ya itimatnamesini sunmuştu.

Bundan sonra Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesi iki tehlike ile karşılaştı. Bunlardan Birincisi: Türk-Sovyet görüşmelerinin yapıldığı sırada Enver Paşa'nın Moskova'da bulunması idi. İkincisi ise; Azeri milliyetçilerinin girişimiyle Bakü'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ilan etmesi ve burada "Doğu Milletleri Kongresi"nin toplanması idi. Ancak, her iki sorun da Türk-Sovyet görüşmelerinin olumlu sonuçlanmasına engel olamadı. Bunda, Türk ordularının Doğu'da Eylül-1920'de Ermenileri; Batı'da da, Ocak-1921'de I. İnönü Savaşı'nda Yunanları yenilgiye uğratmalarının ve dolayısıyla Ankara temsilcilerinin Moskova'daki pazarlık gücünü artırmış olmasının sağladığı etkinin varlığı idi.
Neticede taraflar, Batum'un Sovyetler Birliği'ne terkedilmesi karşılığında Rusya'nın Türkiye'ye belirli miktarda altın ve silah göndermesi hususunda anlaştılar. Bu malzemelerin Ankara'ya taşınması işi de o sırada Batum'da yaşamakta olan Halil Paşa tarafından organize edildi.

Antlaşma 16 madde ve 3 ekten oluşmaktadır. İlk maddede her iki tarafın çıkarlarını yansıtmayan ve güç ilişkisine dayalı antlaşmaların geçersiz olduğu belirtilir. Yine bu maddede yeni Türkiye'nin sınırları belirlenir. Ülkenin doğu sınırında Kars ve Ardahan sancakları Türkiye egemenliğine geçerken, Batum Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bırakılır. Üçüncü maddede Azerbaycan denetiminde Nahçıvan özerk bölgesinin tesis edilmesi karara bağlanır. Türkiye cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk kaleme aldığı ve Mecliste okuduğu Nutuk adlı eserde bu antlaşmadan da bahsetmiştir. Antlaşmanın 90. yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya'da gündemle ilgili çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir.

30 Ekim 1918 – Mondros Mütarekesi. Kafkaslardaki Türk birlikleri 1878 sınırlarına geri çekilmeye başladı.
4-11 Eylül 1919 – Sivas Kongresi.
8 Nisan 1920 – Batum, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi.
11 Nisan 1920 – Kafkaslardaki Denikin komutasındaki Beyaz Ordu birlikleri Kızılordu birliklerine yenildi. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir, Azerbaycan'ı da ilgilendiren bu olaylara müdahale etmedi.
23 Nisan 1920 – Ankara'da TBMM açıldı. İstanbul Hükûmeti tarafından imzalanan tüm antlaşmalar geçersiz ilan edildi.
26 Nisan 1920 – TBMM, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurulması önerisi ve süren bağımsızlık mücadelesine destek talep etti. Aynı gün Kızılordu'ya bağlı 11. Ordu birlikleri Azerbaycan'a girerek Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni kurdu.
19 Temmuz 1920 – Bekir Sami Bey liderliğindeki Türk diplomatik heyeti Moskova'ya vardı ve Sovyet Dışişleri Halk komiseri Georgiy Çiçerin ile görüşmeye başladı.
20 Temmuz 1920 – İtilaf Devletleri kararıyla Batum Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'ne bırakıldı ve Gürcü birlikleri şehre girdi.
28 Temmuz-1 Ağustos 1920 – Kızılordu ve Türk ordusu ortak harekât ile Nahçıvan bölgesini Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nden aldı.
Ağustos 1920 – Türk heyeti Lenin ile görüştü, devam etmekte olan bağımsızlık mücadelesi için Sovyet askeri mühimmat ve ekonomik yardım başlatıldı.
10 Ağustos 1920 – İstanbul Hükümeti Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Antlaşmanın 88. maddesine göre Türkiye, bağımsız Ermenistan'ı tanıdı. 89. maddesine göre ise konuyla ilgili Amerika Birleşik Devletleri başkanının hakemliğini, Ermenistan'ın denizlere açılması hakkını ve bu bölgenin yakınlarında asker bulundurmama hükümlerini tanıdı. Ankara Hükûmeti ve Sovyet Rusya antlaşmayı tanımadıklarını ilan ettiler.
18 Eylül 1920 – Ermeni birlikleri Oltu'yu alır ve yürüyüşe geçti. Ancak ciddi direnişle karşılaştı ve Sarıkamış'a geri çekildi. Türk birlikleri karşı saldırıya geçerek 29 Eylül'de Sarıkamış ve Ardahan'ı geri aldı.
30 Ekim 1920 – Türk birlikleri Kars'ı geri aldı.
6 Kasım 1920 – Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti süren olaylarda tarafsızlığını ilan etti. Kazım Karabekir Ermenilere ültimatom vererek Gümrü'nün verilmesini ve o hatta kadar bölgenin boşaltılmasını istedi. 7 Kasım günü Gümrü işgal edildi. Yer yer çatışmalar çıktı.
15 Kasım 1920 – Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti, TBMM'ye başvurarak barış görüşmelerine başlanmasını istedi. Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ile imzalanan 25 Kasım tarihli antlaşmada Sevr Antlaşması'nda bahsedilen haklardan vazgeçildiği kabul edildi.
29 Kasım 1920 – Bolşevik Ermeniler, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti karşı ayaklandı ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni kurdular. Sovyet Hükûmetinden yardım talebi bulunan Ermenilerin çağrısıyla bölgeye gelen Kızılordu'ya bağlı 11. Ordu 2 Aralık'ta Erivan'ı aldı.
2 Aralık 1920 – Devrilmekte olan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti TBMM ile Gümrü Antlaşması'nı imzalar.
10 Aralık 1920 – Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Gümrü Antlaşması'nın geçersiz olduğunu ilan ederek görüşmelere yeniden başlanmasını ister. Bu talebe TBMM'den olumsuz yanıt Sovyet Hükûmeti devreye girerek bütünlüklü barış görüşmeleri yapılması gereğini hatırlatır.
16 Mart 1921 – Moskova Antlaşması imzalanır.

Brest Litovsk Antlaşması
Batum Antlaşması
Moskova Antlaşması
Gümrü Antlaşması
Kars Antlaşması

Mudanya Mütarekesi veya Mudanya Ateşkes Antlaşması, Kurtuluş Savaşı'nın sonunda imzalanan mütarekedir. Osmanlı İmparatorluğu bu mütarekeyle beraber hukuken sona erdi.

Büyük Taarruz'un zaferle sona ermesi üzerine ve Çanakkale Krizi'nden sonra, İtilaf Devletleri Türkiye Büyük Millet Meclisine mütareke çağrısında bulunmuşlardır. Türk ordusu ile Birleşik Krallık işgal kuvvetleri arasında bazı gerginlikler yaşandıysa da görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde Mudanya'da başladı.

Görüşmelerde TBMM hükûmetini Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa temsil ederken, Fevzi Paşa ve Refet Paşa da görüşmeler boyunca Mudanya'da bulundular. Birleşik Krallık'ı Harington, Fransa'yı General Charpy ve İtalya'yı da General Mombelli'nin temsil ettiği Mudanya görüşmelerinde, ateşkesle doğrudan ilgili durumda bulunan Yunanistan, General Mazarakis ve Albay Sariyannis'i görevlendirmesine karşın, Yunan delegeler görüşmelere doğrudan doğruya katılmayıp Mudanya açıklarında bir Britanya gemisinde beklediler. Zaman zaman gergin anların yaşandığı, hatta görüşmelerin kesilmesi tehlikesinin doğduğu ve Türk ordusunun yeniden harekât hazırlıklarına giriştiği mütareke görüşmeleri 11 Ekim 1922 tarihinde uzlaşmayla sonuçlandı.

İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi üzerine Türk ve Yunan silahlı kuvvetleri arasında çarpışmalar duracaktır.
İşbu sözleşmenin yürürlüğe girmesi üzerine Trakya'daki Yunan kuvvetlerinin gerisine çekilmesi istenecek çizgiyi, Adalar Denizi (Ege) ağzından Trakya ile Bulgaristan sınırının kesiştiği yere dek, Meriç'in sol kıyısı oluşturacaktır.
Barış anlaşmasına değin, olası her türlü karışıklıkların önüne geçmek için, Meriç'in sağ kıyısı Karaağaç ile birlikte, Müttefik Devletlerce saptanacak yerlere yerleşmek üzere, onların askersel birliklerince işgal edilecektir.
Edirne çevresine ulaşımı sağlayan demiryolu bağlantısının geçiş özgürlüğünü aksamadan sürdürmek için, Svilengrand (Cisr-i Mustafapaşa)'dan Kuleliburgaz'a dek Meriç'in sağ kıyısını izleyen demiryolu kesimi üç Müttefik Devlet ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ve Yunanistan'ın birer delegesinden oluşacak karma bir komisyonca, özel bir sözleşme ile düzenlenecek, bir denetime bağlı tutulacaktır.
Doğu Trakya'nın Yunan kuvvetlerince boşaltılması işbu sözleşmenin yürürlüğe girmesi üzerine başlayacaktır. Boşaltma, askerlerden başka, çeşitli askersel örgüt ve servisleri, onların her türlü taşıma araçlarını, savaş gereç ve silah stokları ile yiyecek maddelerini de kapsayacaktır. Boşatma yaklaşık on beş günlük bir süre içinde gerçekleşecektir.
Jandarma da birlikte olmak üzere, Yunan sivil memurları en kısa süre içinde çekilecektir. Yunan memurları her yönetim bölgesinden sivil yönetim müttefik memurlarına bırakılacak ve onlar da, olanaklı ise, o gün Türk memurlarına geçirilecektir. Bu el değiştirme işlemi Trakya'nın baştan başa Yunan kuvvetlerince boşaltılmasının bitimi üzerine, en çok otuz gün içinde son bulmuş olacaktır..
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin, memurlarıyla birlikte, yerel düzen ve güvenliğin sürdürülmesi sınır ve demiryollarının korunması için, zorunluk duyulan sayıda, jandarma kuvvetleri de bulunacaktır. Bu kuvvetlerin toplamı, subayları ile birlikte, sekiz bini aşmayacaktır.
Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi ve sivil yönetimin el değiştirme işlemi, başlıca Merkezlerde yerleşikçe olan Müttefikler arası kurulların yönetiminde yapılacaktır. Bu kurulların görevi, yukarıda sözü geçen çekilme ve el değiştirme işlemlerini kolaylaştırmaya aracılık etmektedir. Kurullar her türlü aşırılık ve şiddeti önlemeye çalışacaktır.
Bu kurullardan başka, Doğu Trakya'yı Müttefik Kuvvetler işgal edecektir. Yaklaşık yedi taburdan oluşacak kuvvetler düzenin korunmasını sağlayacak ve söz konusu kurallara destek olacaktır.
Müttefik devletler kurulları ile askerlerinin geri çekilmesi, Yunan kuvvetlerinin boşatma hareketinin bitişinden otuz gün içinde gerçekleşecektir. Müttefik Devletler Hükûmetleri, düzenin sürdürülmesi ve Türk olmayan halkın korunması için yeterince önlem alındığı konusunda uyuşurlarsa, bu geri çekilme işi daha erken bir günde yapılabilecektir. Böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti yönetimi ve jandarması bir bölgede düzenli bir biçimde görev yapmaya başlar başlamaz, müttefik kurulları ve kuvvetleri o bölgeden otuz günlük sürenin bitiminden önce çekilebilecektir.
Anadolu'da Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin kuvvetleri aşağıda gösterilen çizgiler üzerinde duracak; Bu çizgileri Barış konferansının açılışına değin ve Konferansın yapıldığı sürece geçmeyeceklerdir. Çanakkale Bölgesi: Lapseki kuzeyinde Bozburnu ve Güneyde Kumburnu temel noktaları oluşturmak üzere, Asya kıyısında yaklaşık onbeş kilometre derinlikte bir çizgi. İzmit yarım Adası: İzmit körfezinde Darıca'dan başlayıp Gebze'den geçerek Karadeniz üzerine Şile'ye uzanan çizgi. (Burada adı geçen yerler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetine bırakılacaktır.) Darıcadan Şile'ye giden yol Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Müttefik Devletler askerlerince ortak kullanılabilecektir. Yukarıda belirtilen ayrıca çizgiler Müttefik Ordularının her birinden bir subay ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin bir subayından oluşacak Karma komisyonlarca belirlenecektir. Müttefik Devletler Hükûmetleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti çıkabilecek olayların önünü alacak gerekli önlemlere başvurmakla birlikte, aşağıda yazılı yerlerde kendi kuvvetlerinin sayısını çoğaltmağı ve tahkimat ya da başkaca askersel işlemlere girişmeği yükümlenirler. Çanakkale Bölgesi: Bozburnu-Kumburnu çizginişinin, Boğazdan başlayarak, 15 kilometre doğusundaki yere dek: İzmit Yarımadasında: Boğaziçi'nde Başlayarak, Şile-Darıca çizgisinin 40 kilometre doğusundaki yere dek. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Bozburnu (Lapseki kuzeyi) ile Karaburun (Karabiga Kuzeyi) arasındaki deniz kıyısından 15 kilometre anına dek top yerleştirmemeyi üstlenir.
Müttefik Kuvvetler şimdi bulundukları topraklarda kalacaklardır. Bu topraklara Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Barış konferansının kararlarına değin, saygılı olmayı üstlenir. İşbu topraklar şunlardır: İstanbul Yarımadasında: Karadeniz kıyısında Padima'nın yedi kilometre kuzey batısındaki bir noktadan, Istranca, Mertekli, Kışağılı, Sinekli, Karasinan Çiftliği, Kadıköy, Yenice, Kadurina Çiftliği, Kalikratya'ya dek (tüm bu yerler içeride kalmak üzere) uzanan çizginin doğusundaki yarım adanın tümü: Gelibolu Adasından: Baklaburnu, Saros Burnu, Bolayır ve Soğluma Ağzı (tüm bu yerler içeride kalmak üzere) çizginin güneyinde kalan Gelibolu Yarımadasının tümü..
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Barış Antlaşmanın onaylanmasına değin, Doğu Trakya'ya kuvvet geçirmemeyi, orada bir ordu toplamamayı ve bulundurmamayı yükümlenir.
Bu Sözleşme, imzasından üç gün sonra, 14/15 Ekim 1922 Gece yarısı yürürlüğe girecektir. Mudanya'da Fransızca olarak, 11 Ekim 1922 Günü imza edilmiştir..
Mütarekeyi kabul etmek istemeyen ve imzalamaktan kaçınan Yunan hükûmeti aradığı desteği bulamamış ve sonuçta 14 Ekim'de Mudanya Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kalmıştır. Bu arada TBMM, Doğu Trakya'nın teslim alınması ve burada bir Türk yönetiminin kurulmasıyla ilgili olarak Refet Paşa'yı görevlendirmiştir. Refet Paşa, 19 Ekim 1922 tarihinde TBMM temsilcisi olarak İstanbul'a girmiş ve halkın büyük bir coşkusuyla karşılanmıştır.

Mudanya Mütarekesi ile Türk-Yunan çatışmasının sona erdirilmesi ve Doğu Trakya'nın kurtarılması gibi gelişmeler Türk tarafının lehine sonuçlar doğuracak gelişmeler olarak göze çarparken, İstanbul ve Boğazlarda Türk egemenliği tam anlamıyla kurulamamıştır. Gerek Boğazlar üzerinde kontrolün sağlanamamış olması, gerekse Trakya'ya ordu geçirilememesi, barış konferansı öncesinde Türk hükûmetinin pazarlık gücünü sınırlandırmıştır. Bu hükümler, birçok noktada önemli kazanç sağlayan Mudanya Mütarekesi'nin zayıf halkalarından bir kısmı olarak değerlendirilebilir. Boğazlar'da Türkiye'nin egemenliğinin kurulması Lozan Antlaşması ile de sağlanamamış, ancak 1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile hakimiyet sağlanabilmiştir. İtilaf Devletleri yeni Türk devletini resmen tanımış oldu. Mudanya Mütakeresi, ileride yapılacak olan Lozan Antlaşması'na da zemin hazırladı.

Ahd-i Millî Beyânnâmesi (Osmanlıca: عهد ملى بیان‌نامه‌سی, romanize: ʿAhd-i Millî Beyân-nâmesi), aynı zamanda en meşhur ismiyle Mîsâk-ı Millî (Osmanlıca: ميثاق ملى, romanize: Mîs̱âḳ-i Millî) veya daha nadir olarak Peymân-i Millî (Osmanlıca: پیمان ملى, romanize: Peymân-i Millî) olarak da bilinir, Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan altı maddelik bildiri. İstanbul'da toplanan son Meclis-i Mebûsan tarafından 28 Ocak 1920'de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı'nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye'nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları, büyük ölçüde, Mîsâk-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur.

Son Osmanlı Meclis-i Meb'ûsân'ında kabul edilen dokümanın orijinal ve resmi ismi Ahd-i Millî Beyânnâmesi (Osmanlıca: عهد ملى بیان‌نامه‌سی, romanize: ʿAhd-i Millî Beyân-nâmesi)'dir. Oylamak için okunmaya sunulurken Peymân-i Millî (Osmanlıca: پیمان ملى, romanize: Peymân-i Millî) olarak da nitelendirilmiştir. Mîsâk-i Millî (Osmanlıca: ميثاق ملى, romanize: Mîs̱âḳ-i Millî) ismi, mecliste kabul görüp bir mîsâk olarak onaylanmış olmasından gelir. Hukukî konumu dolayısıyla zamanla Mîsâk-i Millî ismi yaygınlık kazanmıştır.
Ahd-i Millî, Peymân-i Millî ve Mîsâk-i Millî hep aynı anlama, "Millî Yemin" anlamına gelir. Kaynaklarda bazen Farsça terkîbsiz "Millî Ahd", "Millî Peymân", "Millî Mîsâk" şeklinde de yazıldığı gibi, günümüz Türkçesindeki anlamlarıyla Millî Ant, Millî Yemin, Ulusal Ant, Ulusal Yemin olarak da geçer.

Misak-ı Millî'nin ana hatları Erzurum Kongresi (22 Temmuz - 7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongresi'nde (4-11 Eylül 1919) biçimlendi.
Sivas Kongresi'nin talepleri doğrultusunda Osmanlı Hükûmeti 11 Eylül'de genel seçim kararı aldı. Kasım ayında yapılan seçimlerde, Anadolu'nun her ilinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin gösterdiği adaylar kazandı. Seçilen adaylar Aralık ayı ve 1920 Ocak ayının ilk günleri boyunca ikişer üçer kişilik gruplar halinde Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) üyeleriyle görüştüler. Bildiri metni bu görüşmelerde son halini aldı. Heyet-i Temsiliye üyelerince imzalanan metin, Trabzon mebusu Hüsrev Sami Bey (Gerede) aracılığıyla İstanbul'a gönderildi.
12 Ocak 1920'de İstanbul'da çalışmalarına başlayan Meclis, yönetim organlarını seçtikten hemen sonra bildiri konusunu ele aldı. 28 Ocak'ta yapılan bir kapalı oturumda “Ahd-ı Millî Beyannamesi” kabul edildi. 12 Şubat'ta Edirne mebusu Şeref Bey’in önerisi üzerine, beyannamenin bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklanması kararlaştırıldı.
Beyannamenin kabulü ve yayımlanma biçimiyle ilgili henüz açıklığa kavuşturulmamış bazı noktalar mevcuttur. Her şeyden önce beyannameye ilişkin görüşmeler ve özgün metin Meclis-i Mebusan zabıtlarında yoktur. Bu durumda beyannamenin resmi bir oturumda değil, (Meclis üyelerinin tümüne yakınını kapsayan) Felah-ı Vatan grubunda kabul edilmiş olduğu ihtimali dile getirilmiştir. Birleşik Krallık Büyükelçisi Sir Horace Rumbold, "yayınlanmış hiçbir imza listesi yoktur" diyerek, izlenen prosedürün “misakın geçerliliğini kuşkulu kıldığını” iddia eder.
Bunun yanı sıra Ankara'da hazırlanan 8 maddelik metinle İstanbul'da kabul edilen 6 maddelik metin arasında da farklar vardır. Ankara metninde bulunan, savaş suçlularının cezalandırılmasına ilişkin madde son metinden çıkarılmıştır. Ankara metninde iki ayrı maddede yazılan “mütareke sınırı” ve “Müslüman halkın bölünmezliği” konuları İstanbul'da birleştirilmiştir. Son maddede Milletler Cemiyeti’ni savunan bir ibare İstanbul’da ilan edilen metinden çıkarılmıştır.
En önemli belirsizlik, birinci maddededir. Ankara'da düzenlenen metinde, Mondros Mütarekesi’yle belirlenen sınırların “içinde” yaşayan Osmanlı İslam çoğunluğunun “bölünmez bir bütün” olduğu vurgulanırken, İstanbul'da bu ifade –bazı kaynaklara göre– “mütareke çizgisinin içinde ve dışında” yaşayan Osmanlı İslam çoğunluğu olarak değiştirilmiştir. Yayımlanmış olan Misak-ı Millî metinlerinin bir bölümünde "ve dışında" deyimi vardır, bir kısmında ise yoktur. Misak-ı Millî'nin can damarını oluşturan sınırlar meselesindeki bu belirsizlik dikkat çekicidir.

Wilson İlkeleri
Lozan Antlaşması
Mondros Mütarekesi

Misak-ı Millî'ye Göre Lozan, Fırat Üniversitesi

Müslüman-Türk katliamları, Türk Kırımı ya da Türk Soykırımı Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma döneminde Navarin Katliamı ile başlayan ve 1922 Manisa yangınıyla son bulan; Balkan, Ortodoks Devletler (Yunanistan Krallığı, Rus İmparatorluğu, Bulgaristan Krallığı, Ermeni Lejyonu (Fransa), Sırbistan Krallığı) ve Fransa tarafından Türkler, Türk Yahudileri ve Osmanlı Müslümanlarına yönelik gerçekleşen katliam, zorunlu göç, etnik temizlik ve soykırım hareketleridir. Olaylardan etkilenenlerin tamamına yakınının ana dili Türkçedir.
Justin McCarthy, 1821-1922 yılları arasında yaklaşık beş buçuk milyon Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı, Türk ve Müslüman'ın Avrupa'dan sürüldüğünü ve beş milyondan fazlasının öldürüldüğü ya da kaçarken hastalık veya açlık sonucu öldüğünü tahmin etmektedir. Etnik temizlik, 1820'li-1830'lu yıllarda Yunanların bağımsızlığı kazanmalarının, 1877-1878 yıllarında 93 Harbi'nin, 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşları'nın, I. Dünya Savaşı ve sonrası sırasında Ermeni isyanları ve çeteleri ile Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'nun Yunanistan tarafından işgali sonucunda meydana geldi. Michael Mann, 1914 Carnegie Endowment raporunda bu eylemlerin Avrupa'da daha önce görülmemiş muazzam ölçüde cani etnik temizlik olarak tanımlandığını aktarmaktadır. 20. yüzyıla girerken Balkanların Osmanlı kontrolündeki bölgelerde 4.4 milyon Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı, Türk ve Müslüman'ın yaşamakta olduğu tahmin edilmektedir. Mariya Todorova'ya göre, 19. yüzyılın son 30 yılında bir milyondan fazla Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı, Türk ve Müslüman Balkanlar'ı terk etti. 1912 - 1926 yılları arasında 2,9 milyona yakın Osmanlı Türk ve Müslüman ya öldürüldü ya da Türkiye'ye göçe zorlandı. I. Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da 2.5 milyon Türk ve Müslümanın öldüğüne ilişkin tahminler vardır.
Balkanlardaki etnik temizliğin bir yansıması olarak 20. yüzyıl başında Ermeni çeteleri tarafından Kafkasya ve Doğu Anadolu'da katliamlar yapılmıştır. Bu dönemdeki kayıplar üzerinde değişik kaynaklardan çeşitli bilgiler bulunur. 93 Harbi sırasında Justin McCarthy 260 bin kişinin kaybolduğunu belirtirken, Kemal Karpat 300 bin kişinin öldürüldüğünü savunmaktadır. 20. yüzyılın başı ve I. Dünya Savaşı döneminde de bölgedeki Müslüman-Türk karşıtı Ermeni hareketleri devam etmiş, köylere karşı saldırılar yapılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 14. yüzyılda başlayan Balkan fetihleri sonucunda, Anadolu'dan çok sayıda Türk bu bölgelere yerleşmiş ve İslam, Balkanlar'da yayılmaya başlamıştır. Osmanlı hakimiyeti boyunca Balkanlar'da Türkler ve İslam, önemli bir demografik, kültürel ve siyasi unsur haline gelmiştir. Bölgedeki kentlerde ve stratejik noktalarda kurulan camiler, medreseler, tekke-zaviyeler, imaretler, köprüler, hanlar, kervansaraylar gibi Türk-İslam eserleri, Balkan coğrafyasının çok uluslu yapısının bir parçası haline gelmiştir.
Ancak, 19. yüzyılda milliyetçilik akımlarının yükselişi ve Balkanlar'daki Osmanlı egemenliğinin zayıflamasıyla birlikte, bölgede Sırp, Yunan, Rumen ve Bulgar gibi uluslar bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bunun sonucunda bu halklar, hedefledikleri ulus devletlerde kendi homojen uluslarını oluşturma amacıyla, bölgede yaşayan Türk ve Müslüman nüfusa yönelik baskı, tehcir ve etnik temizlik politikalarını uygulamaya başlamıştır.

Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Yunan askerler tarafından bölgedeki Türkler ve Arnavutlara karşı katliamlar yapıldı, bu savaş sırasında her iki taraf da birbirini katletmiştir. Yunanistan'ın ilan edildiği bölgenin her yanında Türkler katledildi. Yunanlar denizlerde Türklerin gemilerine saldırıp içinde bulunanları katletti, Ağustos 1821 itibarıyla William Ogden Niles 3000 kişinin bu şekilde öldürüldüğünü belirtmektedir.

Mora'da oturan Türk ve Arnavut nüfusu, özellikle Yunan askerlerin egemen olduğu bölgelerde katliamlara uğradı. Mora'daki Türk ve Arnavut toplulukları yok oldu. Tarihçiler, bu süreçte yarımadada genellikle bölgedeki papazların tavsiyesiyle toplamda 20 binden fazla Türk Müslümanın öldürüldüğünü belirtmektedir; bazı tarihçiler ise bu sayıyı 15 bin olarak tahmin etmektedir; fakat sadece Tripoliçe Katliamı'nda 35 bin kişinin öldürüldüğüne ilişkin tahminler vardır. Rus askerleri ve Yunanlar, 1770'te Mistras kentinde 400 Türk'ü öldürmüştür. Türk çocuklar, minarelere çıkarılıp oradan aşağıya atılmışlardır. William Ogden Niles'ın bu isyanlar sırasında tuttuğu kayıtlara göre Patras kentinin Türk halkı da küçük bir azınlık dışında tamamen öldürüldü. Ağustos 1821'de Monemvasia kasabasının Türk sakinleri uzun süren kuşatma sonucu açlıkla karşı karşıya kaldı ve cesetleri yemeyi denediler, bu sırada Yunanlar kasabanın surlarının dışında denizde ele geçirilmiş olan altmış erkek ve kadını öldürdü. Daha sonra Yunanlar Türkleri Anadolu'ya götüreceklerini söyledi ve kapılar açıldı; fakat Yunanlar kasabayı yağmaladı ve pek çok Türkü öldürdü. Daha sonra kasabadan beş yüz kadar Türkü bir gemiye bindirip Anadolu açıklarında ıssız bir adaya bıraktılar, burada da açlıkla karşı karşıya kalan Türklerden hayatta kalanlar bir Fransız tüccar tarafından kurtarıldı.
William St. Clair'e göre, "Mora'daki soykırım ancak öldürecek başka Türk kalmadığında sona erdi".

Yunanlar tarafından kuşatılan Navarin kentinin Türk halkı açlık çekiyordu. Sonunda, Türklerin güvenli bir şekilde Mısır'a gönderilmelerine karar verildi. 19 Ağustos 1821 günü kentin kapıları açılınca, Yunanlar Türklerin üzerine hücum etti ve kaçabilen 160 kişi dışında, yaklaşık 3000 nüfuslu kentin tüm halkı öldürüldü.

Tripoliçe Katliamı, Mora İsyanı sırasında bölgede Türklere karşı yapılan katliamların en büyüğüydü. Şehrin Yunanların eline geçmesinden birkaç gün sonra şehre gelen Britanyalı Thomas Gordon, 8000 kişinin öldürüldüğünü tahmin etti. Katliamdan sadece köle olarak alınan bazı kadınlar ve fidye için tutulan bazı tanınmış Türkler kurtulabildi. Justin McCarthy ise katliamda ölenlerin sayısının 35,000 olduğunu belirtir. Teodor Kolokotronis, katliamdan şu şekilde bahsetti:

Cuma gününden pazara kadar Yunan askerleri kadın, çocuk ve erkekleri katletti. Tripoliçe ve çevresinde toplam 32 bin kişi öldürüldü. [...] En sonunda, bir ulak geldi ve katliam durdu.

Atina'da sadece 190'ı askerlik yapmaya uygun olan 1190 Türk güvende olacaklarına ilişkin verilen sözler nedeniyle teslim oldu. W. Alison Phillips'e göre, bunu bu korkunç savaşta pek çok benzeri olan korkunç bir sahne izledi. Vrahori (Agrinion) kasabasında 500  Müslüman ve 100 Hristiyan yaşamaktaydı. Şehrin önce Yahudi, sonra da Türk Müslüman sakinleri katledildi.

Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandığı dönemde Ege Adaları'nda da Türkler öldürüldü. 1821 yılının mart ayında, Yunanlar tarafından Sakız Adası'na bir saldırı düzenlendi ve Türkler katledildi. Ege Adaları'nda Osmanlı'ya karşı isyan eden Yunanlar, bölgeden geçen Türk ticaret gemilerine ve Hac'dan gelen ve Haca gitmekte olan gemilere saldırıp mürettebat ile yolcuları öldürdü. Theodoros Kolokotronis, Hydra adasında doksandan fazla Türk Müslüman öldürüldüğünü belirtmektedir. Hydra'da adanın Türk Müslüman sakinlerine yapılan katliamın dışında bir gemideki tüm Müslümanlar da öldürüldü.

Nisan 1876'da patlak veren Bulgar İsyanının başlangıcında yüzlerce Türk öldürüldü. Bazı kaynaklar ölen Türk Müslüman sayısını bin kişi olarak tahmin etmektedir. Stanford J. Shaw, Bulgaristan'da 4000 Hristiyan sivilin öldüğünü, ölen Müslüman sayısının ise bundan daha fazla olduğunu yazmış, Müslüman ve Hristiyan köyleri arasında karşılıklı katliamlar olduğunu belirtmiştir. Lord Kinross'a göre, "Onlar vahşice Müslüman Türklerine saldırdı ve katletmeye başladılar." Dennis P. Hupchick'e göre, "Kötü silahlandırılan dağınık isyancılar, yeni yazılan yurtsever şarkılarını söylemekten ve çoğunluğu barışçı olan Müslüman komşularını kesmekten başka fazla bir şey yapmadılar." Stanford J. Shaw'a göre "İsyanlar yayıldı, yüzlerce Müslümana yönelik katliam başladı ve Balkan limanlarının yakınlarındaki Osmanlı'nın başlıca kalelerini ele geçirdiler."

93 Harbi sırasındaki kayıplar hakkında farklı tahminler bulunmaktadır. Richard J. Crampton, 130.000-150.000 kişilik toplu göçünün yaşandığını ve bunun yaklaşık yarısının Berlin Kongresi ile cesaret alıp ara döneminde geri döndüğünü ifade etmektedir. Dennis Hupchik ve Justin McCarthy ise 260.000 kişinin kaybolduğu ve 500.000 kişinin mülteci olduğuna işaret etmektedir. Kemal Karpat ise 300.000 kişinin öldürüldüğü ve 1 - 1.5 milyon kişinin göçe zorlandığını ileri sürmektedir. Nedim İpek de buna konuda Karpat ile aynı rakamları vermektedir. Bir başka ABD kaynağı, savaş sırasında 400,000 Türkün katledildiği ve bir milyon Türkün göç etmek zorunda kaldığını belirtmektedir. Fransız komutan Romieu, Fransa Savaş Bakanlığı'na gönderdiği raporda, 1878 ve ilerleyen yıllarda, Ermeni çetelerinin Türklere karşı terörist faaliyetlerde bulunduklarını ve nefret beslediklerini belirtmiştir.
Osmanlı arşivlerine göre Bulgar çeteleri, 93 Harbi sırasında Balkanlar'daki köyleri basıp bölgedeki Türk ve Müslümanları katlediyordu. Ocak 1878'de Rus kuvvetleri ve Bulgar gönüllüleri güneye indikçe, oradaki halka karşı zulümler yapmaya başladılar.
Dönemin Britanya raporları katliamlara ilişkin bilgi içermektedir. Bu raporlara göre İssova Bâlâ (Yukarı İssova) köyündeki 170 evden 96'sı ve okul yakılmıştır. Yukarı Sofular köyü halkının katledildiği, bundan önce ise köydeki 120 evden 13'ünün, okulun ve caminin yakıldığı belirtilmektedir. Kozluca köyünde on sekiz Türk öldürülmüş ve cesetleri yakılmıştır. Kızanlık kasabasında da Müslümanlar öldürülmüştür. İngiliz raporlarına göre Kızanlık yakınlarındaki Muflis köyünde, Rus ve Bulgarlardan oluşan bir grup tarafından 127 kişi öldürülmek üzere kaçırıldı. 20'den fazla kişi kaçsa da kalanlar öldürüldü. Osmanlı kaynakları ise öldürülenlerin sayısını yaklaşık 400 olarak vermektedir. Şipka yakınlarındaki Keçidere köyünde de 11 kişi öldürüldü.
1878-1881 döneminde Osmanlıların Kafkaslarda kaybettiği topraklardan Rus kaynaklarına göre toplam 82 bin Türk ve Müslüman Kars bölgesine göç etti.

Türkler H

Navarin Katliamı, Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması sırasında yaşanan katliam dizisinin bir parçası olan bir katliamdı. Katliam 19 Ağustos 1821 günü Mora Yarımadası'ndaki Navarin şehrinde gerçekleşti ve şehrin yaklaşık 3000 kişilik Türk sakini katledildi. Avrupa kaynaklarında Navarin katliamı hakkında bilgiler onlarca yıl sonra yayınlanmıştır.

Şehrin Türk sakinleri, açlık yüzünden teslim olmayı önerdi. Yunanlar da bunun üzerine şehrin sakinlerini Mısır'a güvenli bir şekilde götürmeyi önerdi. Teslim olma işlemi bitince, Türkler şehirdeki tüm mallarını, tüm paralarını ve mücevherlerini Yunanlara teslim etti; fakat Yunanlar söz verdikleri güvenli yolculuğu gerçekleştirmeye niyetli değillerdi. Müzakere eden Yunanlardan biri olan Poniropoulos, yıllar sonra General Gordon'a teslim olma belgesinin Türklerdeki kopyasını yok ettiğini ve böylece geride böyle bir anlaşmaya ilişkin bir kanıt kalmadığını söyledi.

19 Ağustos 1821 günü kapılar açılınca, Yunanlar hemen içeriye hücum etti ve kaçabilen 160 kişi dışında 3000 kişilik tüm nüfusu öldürdü.
Tarihçi George Finlay, Phrantzes adlı Yunan bir rahibin katliama tanıklık ettiğini söyledi ve onun anlattıklarından yola çıkarak aşağıdaki tanımı yaptı:

Mermiler ve kılıçlarla yaralanmış kadınlar kaçmak umuduyla denize koştu, bu sırada kasten vuruldular. Kollarında bebekleri olan annelerin kıyafetleri çalındı ve tek gizlenme yeri olan denize koştular, suda çömelirken insan olmayan tüfekli askerler tarafından vuruldular. Yunanlar bebekleri annelerinin kollarından aldı ve kayalara vurdu. Üç ve dört yaşlarındaki çocuklar denize atılarak boğuldu. Katliam bittiğinde cesetler ya denize atıldı ya da sahile yığıldı ve bir salgın hastalık tehdidiyle karşı karşıya kalındı.

Olayların başlamasından önce Yunanistan'da 50.000'e kadar Türk yaşamaktaydı. 1821 yazına gelindiğinde onların neredeyse tamamı öldürülmüş veya kaçmak zorunda bırakılmışlardı.

Yunanistan Türkleri kendilerinden sonra çok az iz bıraktılar. Onlar ansızın ve tamamen 1821 yazında yok oldular. Bu yok oluş tüm dünyanın gözlerinden uzak oldu ve arkalarınca ağlanmadı. 20 binden fazla yaşlı, erkek, kadın, çocuk Türk; kendi komşuları Yunanlar tarafından birkaç hafta içinde öldürüldüler. Bu katliam acımasızca ve tereddütsüz hayata geçirildi...

Müslüman - Türk katliamları
Türk düşmanlığı
Tripoliçe katliamı

Oltu Muharebesi, 25 Haziran-5 Eylül 1920 tarihlerinde Ankara Hükûmeti ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında yapılan savaştır. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu'nun kesin zaferiyle sonuçlanmıştır.

I. Dünya Savaşı'na giren Osmanlı İmparatorluğu ve müttefikleri savaşı kaybetmişti. Rus İç Savaşı sırasında Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan, Rus İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı İmparatorluğu için sınırları düzenleyen Sevr Barış Antlaşması imzalanmamıştı. 1878 yılında Oltu ilçesi 93 Harbi sonucu Rusya tarafından ilhak edilmişti. Rus İç Savaşı sırasında  Gürcistan 26 Mayıs 1918 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. İki gün sonra 28 Mayıs 1918 tarihinde Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi.

Gürcistan ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti onların batı eyaleti, Oltu ilçesi üzerinde kontrol sahibi olmada başarısız olunca, bölgeyi ortaya çıkan yerel Müslüman savaş ağaları bölgeyi kontrol altına aldı.

Yerel Türk boyları ve Ermeni sınır birliklerinin birbirleriyle çatışmasının bir sonucu olarak yerel Ermeni komutanı Oltu ilçesine cezalandırma seferi başlattı. 16 Haziran 1920'de Ermeni kuvvetleri ve Oltu ilçesini işgal etti. Bu toprakların işgal edilmesi Sevr Antlaşması'ndaki Ermeni topraklarını değiştirmedi hatta Woodrow Wilson'un çizdiği Doğu Anadolu'daki Ermeni haritasından bile daha az toprak verildi.
Buna karşılık, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir 3 Eylül'de Oltu'ya dört Türk taburu yolladı ve Ermenileri geri püskürttü. Karabekir sonra 20 Eylül'de Ermeni birliklerini takip ederek Ermenistan'ın Gümrü kentine kadar ilerledi.

1897 Osmanlı-Yunan Savaşı veya Otuz Gün Savaşı, 1897 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan Krallığı arasında meydana gelen savaştır. Yaklaşık bir ay süren savaş, Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı.

Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan Teselya ve İyon Denizi kıyısındaki Arta limanı 1878 Berlin Antlaşması uyarınca 1881 yılında Yunanistan'a verilmişti. Bu genişlemeden sonra Yunanistan'ın yeni hedefi Epir (Yanya vilayeti) ve Girit adasıydı. Bu bölgelerdeki nüfusun yaklaşık üçte ikisini oluşturan Osmanlı Rumları Yunanistan tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na karşı devamlı kışkırtılıyordu.
Yunanistan'ın Osmanlı idaresindeki Rumları isyana kışkırtmaya devam etmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu da 17 Nisan 1897'de Yunanistan'a savaş ilan etti. Yunanlar özellikle engebeli bölgelerde Osmanlı ordusunu uğraştırırken Balkanlar'daki diğer devletlerle anlaşıp Osmanlıları iyice zor durumda bırakmayı planlamaktaydılar. Osmanlı kuvvetlerini teşkil eden Müşir Edhem Paşa komutasındaki yaklaşık 120.000 askere karşılık, Yunanistan Kralı I. Yorgi'nin veliahdı Konstantin’in kumanda ettiği Yunan ordusu ise 75.000 kişilik bir kuvvetten meydana geliyordu.
"Bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu ve büyük devletlerin irâdesine aykırı olarak Yunanistan’ın yayılmacı politikalarının bir neticesi olarak meydana gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu Büyük Devletler’den savaşı engellemelerini beklemiş; fakat bu devletler Yunanistan’a uygulanacak zorlayıcı tedbirler üzerinde uzlaşamadıklarından iki devleti yalnız başlarına bırakmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu barışın devamından yana olmasına rağmen, Yunan çetelerinin sınırı tecavüz etmesi üzerine Yunanistan’a savaş ilân etmiştir." Ayrıca bu savaşa Yunan Kralı I. Yorgi'nin Danimarka asıllı olması sebebiyle bir miktar Danimarka askeriyle İtalyan gönüllülerinden oluşan bir birlik de Yunanların yanında savaşa katılmıştır.

18 Nisan 1897'de Milona geçidindeki ilk savaş, Osmanlı ordusunun zaferi ile sonuçlandı. Ancak savaşın yavaş tempoda cereyan etmesi üzerine, büyük devletlerden gelebilecek bir müdahaleyi önlemek için Sultan II. Abdülhamid, Edhem Paşa'ya yıldırım harbi emrini verdi. Bu durum üzerine Osmanlı ordusu, 25 Nisan 1897'de Yenişehir, 28 Nisan'da da Tırhala'yı ele geçirdi. Yunan ordusu güneydeki Dömeke'ye doğru çekilirken, Edhem Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri doğuya doğru ilerleyerek 8 Mayıs'ta çok büyük stratejik öneme sahip bir liman kenti olan Volos'a girdi. Bundan sonraki muharebenin Dömeke'de olacağı ve bu savaşın da galip tarafı ortaya çıkaracağı belli olmuştu. Yunanlar bu müstahkem mevkiye çok fazla yığınak yapmışlardı. Savunma savaşı yapacak olan Yunanlar, Türkleri püskürteceklerinden eminlerdi. 17 Mayıs 1897 tarihinde çok şiddetli geçen muharebe, Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Yunan ordusu daha güneydeki Lamia'ya doğru düzensiz bir biçimde çekilirken, Osmanlı kuvvetleri onları süratle takip etti. Zira Avrupa'da savaşı durdurmaya yönelik diplomatik adımlar atılmaya başlamıştı. Osmanlılar ise Avrupa'dan baskı gelmeden mümkün olduğunca ilerlemek niyetindeydiler.

Artık Osmanlı ordusunun Yunanistan'ın başkenti Atina'ya girmesini engelleyecek ciddi bir güç kalmamıştı. Bu konuda Sadrazam Halil Rıfat Paşa, II. Abdülhamid'e görüşünü açıkça belirtmiş ve Atina'ya girilmesi için ricada bulunmuştu. Çünkü Atina'nın alınması Yunanların bir nebze olsun bastırılması demekti. Avrupa Devletleri'nin aralarında anlaşması üzerine, Rus Çarı II. Nikolay II. Abdülhamid'e bizzat telgraf çekerek savaşın durdurulmasını talep etti. Padişahın iradesi uyarınca 19 Mayıs'ta Osmanlı ordusu fiilen savaşı kesti. 20 Mayıs 1897 tarihinde ise mütareke imzalandı.

İstanbul Antlaşması imzalanmış ve Osmanlılar savaş sırasında ele geçirdiği Teselya'yı boşaltmıştır. Buna karşılık; Yunanistan, Osmanlı Devleti'ne 4 milyon lira savaş tazminatı, savaş sırasında halka verdiği zararlara karşılık 100 bin lira tazminat ödemiştir.
Son olarak, Girit Osmanlı yönetiminde kalmış, ancak padişahın atayacağı Hristiyan bir vali tarafından yönetilmesi kabul edilmiştir.

İstanbul Antlaşması (1897)
Von der Goltz Paşa

Ekinci, Mehmet Uğur. The Unwanted War: The Diplomatic Background of the Ottoman-Greek War of 1897. Saarbrücken: VDM, 2009. ISBN 978-3-639-15456-6.

Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemi, Rus İmparatorluğu ile Yaş Antlaşması'nın imzalandığı 1792 yılından, saltanatın kaldırılarak devletin lağvedildiği 1922 yılına kadar sürer. Bu dönemde devlet en büyük toprak kayıplarını yaşamış ve Kurtuluş Savaşı sayesinde yalnızca Anadolu kurtarılabilmiştir.

Meşrutiyetin 24 Temmuz 1908'de yeniden ilan edilmesiyle başlayan ve 21 Aralık 1918'de Mebuslar Meclisi'nin tasfiyesiyle sona eren dönemdir. II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad ve VI Mehmed dönemlerini kapsar.

Girit devrim avantajını kullanarak Yunanistan ile birlik ilan etti.

19. yüzyılın sonlarında Arnavut aydınlar Arnavut edebiyat dilini standartlaştırma ve bu okullarda kullanılacak talepleri yapmaya başladı. 1879 yılında İstanbul'da toplum katılımı ile Arnavut yazarları ders kitaplarını düzenlemeye çalıştılar. O zamanda Bulgaristan, Mısır, İtalya, Romanya ve ABD'de Arnavut göçmenler toplumun çalışmalarına destek verdi. Osmanlı'da Yunanlar Ortodoks Arnavutlar'ın eğitimi ile egemendi, Yunan ve Osmanlı özellikle Arnavutça dilinde eğitim bastırmak istediler. Sorun 1886 yılında Konstantinopolis'in ekümenik Patrik Arnavut yazma okuma ile ulaşanları dinden aforoz tehdit ettirmesi ile boyut değiştirdi. Rahipler duaları Arnavutça okununca Allah'ın anlamayacağını savunuyordu.
1909 yılına gelince; Tiran ve Elbassan Arnavutları anayasal harekete katılan ilk gruplar arasında yer aldı. Ancak, Balkanlar'da ulusal sınırları değişen nedeniyle, Arnavutlar marjinalize edilmiş oldular. Sonuç olarak, 1908 yılında Manastır'da toplantı Arnavut aydınlar standart komut olarak Latin alfabesini seçti. İkinci Meşrutiyet'in sonrasında, 1909, Sultan II. Abdülhamid talepleri kabul etti.
Yeni hükûmet, Arnavutlar'ın birliğini kırmak için İslami dayanışma çağrısında bulundu. Müslüman din adamları Arap alfabesini empoze etmeye çalıştılar. Arnavutlar bunu zorla "Osmanlılaştırma" olarak gördü ve bu kampanyaya teslim olmayı reddetti.

İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Ayaklanmanın bastırılmasından muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Bundan sonra Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmed'in geçirilmesini kararlaştırdı.

20. yüzyılın başında Kuzey Afrika'da sadece Trablusgarp Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. (Daha önce Cezayir'i ve Tunus'u ve Fas'ı Fransızlar işgal etmiş, Mısır'ı da İngilizler işgal etmişti).
İtalya'nın gelişen sanayisi için hammadde ve pazar araması, bunun için de Osmanlının elindeki Trablusgarp'a asker çıkarmalarıdır.
Trablusgarp'ı ele geçirmekte zorlanan İtalyanlar On İki Ada ve Rodos'u işgal ettiler. Bu sırada Balkan Savaşı patlak verince Osmanlı Devleti barış imzalamak zorunda kaldı. İtalyanlarla Uşi (Ouchy) Antlaşması imzalandı (1911). Antlaşma neticesinde, Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki son toprağı olan Trablusgarp ve Bingazi İtalya'ya bırakıldı.

Rusya'nın Panslavist politikası ve sıcak denizlere inme düşüncesi doğrultusunda Balkan Devletleri'ni Osmanlı'ya karşı kışkırtması sonucu çıkmıştır.
İngiltere, Osmanlı-Almanya yakınlaşmasından rahatsızlık duyuyordu. Çünkü Almanya, hem Avrupa'nın güçlü bir devleti hem de İngiltere'nin sömürgelerine göz diken bir tavırda idi. İngiltere, Almanya tehlikesine karşı daha zayıf durumda olan Rusya'yı kullanmaya karar verdi.

Osmanlı'nın Trablusgarp'ta savaşıyor olmasını fırsat olarak gördüler ve Rusların kışkırtmasıyla Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Bulgaristan aralarında anlaşarak Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar.

Osmanlı Ordusunun bir bölümü savaştan önce terhis edilmişti. Bu duruma bir de subaylar arasındaki siyasi çekişmeler eklenince Osmanlı Devleti bütün cephelerde yenildi.
Makedonya, Batı Trakya, Edirne ve Kırklareli işgal edildi. Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.
Sonuçta, Balkanların yeni haritasını belirlemek amacıyla Londra Konferansı toplandı (1912). Londra Konferansında Osmanlı Devleti Midye-Enez Çizgisi'nin batısında kalan topraklarını kaybetti (Makedonya, Batı Trakya, Edirne, Kırklareli). Ayrıca Bozcada, Gökçeada, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya, İpsara, Limni, Bozbaba, Semadirek dışındaki Ege adaları Yunanistan'a geçti.

I. Balkan savaşında en çok toprağı Bulgaristan almıştı. Bu durumdan memnun olmayan Yunanistan, Sırbıstan, Karadağ ve Romanya Bulgaristan'a savaş açtılar. Bu durumdan faydalanan Osmanlı Devleti de savaşa girerek Edirne ve Kırklareli'yi Bulgarlardan geri aldı.
Osmanlı Devleti Bulgaristan ile İstanbul Antlaşması'nı, Yunanistan ile Atina Anlaşmalarını imzaladı (1913). İstanbul ve Atina Antlaşmalarında Bulgaristan ve Yunanistan'da yaşayan Türklere "Azınlık" statüsü verildi. Balkan Savaşlarından sonra Talat, Cemal ve Enver Paşalar'ın devlet idaresindeki etkinliği arttı.

Balkan Savaşı yenilgisinin sonuçlarıyla karşı karşıya kalan Osmanlı ıslahat programı konusunda İngiltere, sınır anlaşmazlıkları konusunda da İran'la arasında doğan sınır sorunlarını çözmeye çalıştı. Bir yandan da hem İttihat ve Terakki'ye karşı gelişen muhalefetle, hem de İttihat ve Terakki içindeki çekişmeler vardı. 23 Ocak 1913 günü Enver Bey ve Talat Bey'in başını çektiği bir grup İttihat ve Terakki üyesi tarafından hükûmet binası Bâb-ı Âli'nin basılmasıyla gerçekleştirilmiş askerî darbe. Bu baskın sırasında Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa'ya zorla istifası imzalattırılmıştır. Darbe sonrasında iktidar İttihat ve Terakki'nin eline geçmiştir. 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı'nda makam otomobilinin içindeyken dönemin uğradığı silahlı saldırı sonucu dört ay on dokuz gün sadrazamlık yapan Mahmud Şevket Paşa öldürüldü.

Avusturya-Macaristan Veliahtı Saraybosna'da bir Sırp tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Avusturya Sırbistan'a savaş ilan etti, Rusya Sırbistan'ın yanında yer aldı. Fransa Rusya'yı destekledi. Almanya ve İngiltere'nin de katılmasıyla savaş genişledi.
Almanya ve İtalya'nın gelişen sanayileri için hammadde ve pazara ihtiyaç duymaları, bu nedenle İngiltere ve Fransa'nın sömürgelerine göz dikmeleri, Fransa'nın 1871'de kaybettiği Alsas-Loren Bölgesini Almanlardan geri almak istemesi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Ruslar'ın Panslavist politikasından rahatsız olması gibi nedenlerden dolayı yapılmıştır.
İtalya savaş başladıktan sonra grup değiştirerek, İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa katılmıştır.

Balkan Savaşları'ndan felaketle ayrılan Osmanlı Ordusu'na 1913 yılında Almanya'dan 42 kişilik bir subay grubu getirilmiş, bu subaylar I. Dünya Savaşı öncesinde orduda düzenlemelerde bulunmuşlardır. Alman subaylardan en çok öne çıkanları Liman von Sanders, Erich von Falkenhayn ve Von der Goltz'tur.

29 Ekim 1914'teki Karadeniz Baskını ile fiilen I. Dünya Savaşı'na katılan Osmanlı 11 Kasım 1914 tarihli padişah iradesiyle resmen savaşa girmiş ve bu kararını 14 Kasım'da duyurmuştur.
Osmanlının savaşan Askeri Birimler şöyledir. Ordular Grupları: Şark Ordular Grubu, Kafkas Ordular Grubu, Yıldırım Ordular Grubu, Orduları: 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8., 9., Kolorduları: 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7., 8., 9., 10., 11., 12., 13., 14., 15., 16., 17., 18., 19., 20., 21., 22., Irak ve Havalisi, 1. Kafkas, 2. Kafkas, Hicaz olmaktadır. Ayrıca müstahkem mevkiileri: Çanakkale, İstanbul Boğazı, Çatalca, Edirne, İzmir, Erzurum, Kars vardır. Ayrıca 1. Kuvve-i Seferiye, 5. Kuvve-i Seferiye, Alman Asya, Afrika, Hicaz, Kafkas İslam, 57., 177., Kuvâ-yi İnzibâtiye oluşturulmuştur.

Osmanlı ile ilintili olarak Rus İmparatorluğunu savaşta temel amacı kaynak ve ticaret yollarının kontrolü olmuştur. Bunun için Boğazlar'ı ve Doğu Anadolu'yu ele geçirmek ve İran (Petrol alanları) üstünde hakimiyetini sağlamak amacını güdüyordu.

Osmanlı ile ilintili olarak İngilizler ellerinde bulunan sömürgelerin korunması, deniz yollarının kontrol altında tutulması, küresel şirketlerin hakimiyeti ve en önemlisi Ortadoğu Enerji Koridoru'na sahip olmak stratejileri gitmiştir.

1916 yılında, Osmanlı hakimiyeti altındaki Arapların başlattığı Arap Ayaklanması veya bağımsızlık mücadelesi. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu karşısına Ermeni Ulusal Hareketinin örgütleri Ermeni milisleri (partizan gerilla müfrezeleri) ile karşı faaliyetler yürütmüş, ayrıca Rus İmparatorluğunda oluşan Ermeni Gönüllü Tugayları'na katılmışlar.

8 Ekim 1918'de savaşın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki kabinesi istifa etti. Yerine Ahmet İzzet Paşa başkanlığında bir kabine kuruldu ve bu kabine savaşı bitiren Mondros Mütarekesi'ni 30 Ekim 1918'de imzalandı. Ahmet İzzet Paşa'nın "artçı" kabinesinin de sadece 25 gün süren iktidardan sonra istifası üzerine Padişah diplomat Ahmet Tevfik Paşa'yı 13 Kasım'da sadrazamlığa getirdi.

I. Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey Limni adasının Mondros Limanı'nda Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır.

İtilaf Devletleri 13 Kasım 1918'de İstanbul'u işgal etti.

10 Ağustos 1920'de İtilâf Devletleri ile Osmanlı Hükûmeti arasında Sevr Antlaşması imzalanmıştır.

1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi "Türkiye Büyük Millet Meclisinin, hukuku hâkimiyet ve hükümranının mümessili hakikisi olduğuna dair" 308 numaralı kararname ile saltanatın kaldırılması gerçekleşmişti.

Pontus Ayaklanması, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Kuzey Anadolu'da bağımsız bir Pontus Rum Devleti kurmak amacıyla çıkarılan ayaklanma (1920-1923). 1904'te kurulan Pontus Rum Cemiyeti ile Mukaddes Anadolu Rum Cemiyeti; I. Dünya Savaşı sonunda Batum'dan İnebolu'ya kadar uzanan Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane ve Erzincan'ın bir kısım toprakları üzerinde bir Rum devleti kurmak için faaliyete geçtiler. Pontusçular, I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu'ya giren ve daha sonra geri çekilen Rus ordularının bıraktığı silahlarla donatılıp İngilizlerden ve Yunanlardan silah yardımı gördüler. Yunanistan'dan gelen gönüllülerin de katılımıyla Pontus Çetecilerinin sayısı 25.000'i buldu. Topal Osman ve silah arkadaşlarının asilerle yaptıkları çarpışmalarda 2.500 tüfek, 1.200.000 mermi ele geçirildi. 11.188 çeteci öldürüldü. 1923'te bölgedeki Rumlar Anadolu'dan çıkarılarak, Pontus Devleti kurma çalışmalarına devam etmeleri önlendi.

Pontus Kırımı
Müslüman-Türk katliamları

Sakarya Meydan Muharebesi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın önemli bir muharebesi.
Sakarya Meydan Muharebesi, Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası sayılır. İsmail Habip Sevük, Sakarya Meydan Muharebesi'nin önemini, "13 Eylül 1683 günü Viyana'da başlayan çekilme, 238 sene sonra Sakarya'da durdurulmuştur." sözüyle ifade etmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi, Anadolu Türk tarihinin en önemli savaşlarından biridir. Yunan General Papulas tarafından Yunan ordularına Ankara'ya harekât emri verilmişti. Savaşı Yunan tarafı kazansaydı TBMM, Sevr Antlaşması'nı kabul etmek durumunda kalabilirdi.
General Anastasios Papulas başlangıçta bu harekâta şiddetle karşı çıktı. Papulas'a göre Yunan ordusunu ıssız ve yolsuz Anadolu topraklarının derinine sürüklemek sonuçları ağır olabilecek bir maceraydı. Öte yandan savaş karşıtı örgütlerin ordu içine sızdırdığı broşürler Yunan askerinin savaşa olan inancını önemli ölçüde kırmıştı. Ancak Papulas kamuoyundan gelen yoğun baskılara ve "Ankara Fatihi" olmanın cazibesine karşı koyamayarak ordusuna taarruz emri vermiştir.

TBMM ordusu, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'ndeki yenilgisinden sonra cephe kritik bir duruma düşmüştü. Cepheye gelerek durumu yerinde gören ve komutayı eline alan TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla arada büyük bir mesafe bırakılarak Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmesine ve savunmayı bu hatta devam ettirmesine karar verdiler.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, "Hatt-ı müdafaa yoktur; sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı (birlik), bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur." emrini vererek muharebeyi geniş bir alana yaydı. Böylece Yunan kuvvetleri de karargâhlarından uzaklaşıp bölünmüş olacaktı.
TBMM, 3 Ağustos 1921'de Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa'yı azlederek, aynı zamanda Başvekil ve Millî Müdafaa Vekili de olan Fevzi Paşa'yı bu makama da atadı.
22 Temmuz 1921'de Sakarya Nehri doğusuna çekilmeye başlayan Türk ordusu, güneyden kuzeye 5. Süvari Kolordusu (Çal Dağı güneyinde), 12, 1, 2, 3 ve 4. gruplar ile Mürettep Kolordu birinci hatta olacak şekilde tertiplendi. Çekilişin hızlı bir şekilde tamamlanmasından sonra Yunan birlikleri taarruz pozisyonu için tam dokuz gün Türk birlikleri ile karşılaşmadan yürüdü. Bu yürüyüşün hangi yöne doğru olduğu Türk keşif birlikleri tarafından tespit edilerek cephe komutanlığına bildirildi. Bu savaşın kaderini belirleyecek stratejik hatalardan biri oldu. Yunan taarruzu baskın olma özelliğini kaybetti. Ancak 14 Ağustos'ta ileri harekâta geçen Yunan ordusu, 23 Ağustos'tan itibaren 3. Kolordu ile Sakarya Nehri doğusundaki Türk kuvvetlerini tespit, 1. Kolordu ile Haymana istikametinde, 2. Kolordu ile Mangal Dağı güneydoğusunda kuşatıcı taarruza başladı. Fakat bu taarruzlarında başarısız oldular.
Kuşatma taarruzunda başarı sağlayamayan Yunan kuvvetleri, sıklet merkezini ortaya kaydırarak savunma mevzilerini Haymana istikametinde yarmak istedi. 2 Eylül'de Yunan birlikleri, Ankara'ya kadar en stratejik dağ olan Çal Dağı'nın tamamını ele geçirdi. Fakat Türk birlikleri Ankara'ya kadar geri çekilmeyerek alan savunması yapmaya başladı. Yunan birlikleri Ankara'ya 50 km kalacak derecede bazı ilerlemeler sağlasa da Türk birliklerinin yıpratıcı savunmasından kurtulamadı. Ayrıca 5. Türk Süvari Kolordusu tarafından cephe ikmal hatlarına yapılan taarruzlar Yunan taarruzunun hızının kırılmasında önemli etkenlerden biri oldu. Yunan ordusu 9 Eylül'e kadar süren yarma teşebbüsünde de başarılı olamayınca, bulunduğu hatlarda kalarak savunmaya karar verdi.
Türk Ordusu'nun 10 Eylül'de başlattığı, bizzat Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği, genel karşı taarruzla Yunan kuvvetlerinin savunma için tertiplenmesine mani olundu. Aynı gün Türk birlikleri stratejik bir nokta olan Çal Dağı'nı geri aldı. 13 Eylül'e kadar süren Türk taarruzu sonucunda Yunan ordusu, Eskişehir-Afyon'un hattının doğusuna kadar çekilerek bu bölgede savunma için tertiplenmeye başladı. Bu çekilme sonucu 20 Eylül'de Sivrihisar, 22 Eylül'de Aziziye ve 24 Eylül'de Bolvadin ve Çay düşman işgalinden kurtulmuştur.
Çekilen Yunan ordusunu takip amacıyla harekâta 13 Eylül 1921 itibarıyla süvari tümenleri ve bazı piyade tümenleri ile devam edildi. Fakat teçhizat ve istihkâm yetersizliği gibi sebeplerle taarruzlar durduruldu. Aynı gün Batı Cephesi'ne bağlı birliklerin komuta yapısı değiştirildi. 1 ve 2. Ordu kuruldu. Grup Komutanlıkları lağvedilerek yerine 1, 2, 3, 4 ve 5. Kolordular ile kolordu seviyesinde Kocaeli Grup Komutanlığı kuruldu.
Savaş, 22 gün ve gece sürerek 100 km uzunluğunda bir alanda cereyan etti. Yunan ordusu, Ankara'nın 50 km kadar yakınından geri çekildi.
Yunan ordusu geri çekilirken Türklerin kullanabileceği hiçbir şey bırakmamak için özen gösterdi. Demir yollarını ve köprüleri havaya uçurdu ve birçok köyü yaktı.

Sakarya Meydan Muharebesi sonunda Türk ordusunun zayiatı; 5713 ölü, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere toplam 39.289'dur. Yunan ordusunun zayiatı ise 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007'dir. Sakarya Meydan Muharebesi'nde çok fazla subay kaybı olduğu için bu Muharebeye "Subay Muharebesi" adı da verilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu muharebe için "Sakarya Melhame-i Kübrası" yani kan gölü, kan deryası demiştir.
Yunanlar için geri çekilmek haricinde başka bir seçenek kalmadı. Geri çekilirken Türk sivil halkına karşı yaptığı tecavüzler, kundaklamalar ve yağmacılık sonucunda 1 milyonun üzerinde sivil Türk evsiz kaldı.
Mayıs 1922'de Yunan Ordusu Başkomutanı General Anastasios Papoulas ve kurmay heyeti istifa etti. Yerine General Georgios Hatzianestis atandı.
Mustafa Kemal Atatürk, ünlü "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz." sözünü bu savaşa atfen TBMM'de söylemiştir. Muharebenin ardından Miralay Fahrettin Bey, Miralay Kâzım Bey, Miralay Selahattin Adil Bey ve Miralay Rüştü Bey, mirliva rütbesine terfi etti ve paşa oldu. Mustafa Kemal Paşa TBMM tarafından müşir rütbesine terfi ettirildi ve kendisine gazi ünvanı verildi.
Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi'ne kadar bir askerî rütbesi olmadığını, Osmanlı Devleti tarafından verilmiş olan rütbelerin yine Osmanlı Devleti tarafından alınmış olduğunu belirtir. Nutuk'ta şu ifadeleri kullanır: "Sakarya muharebesi neticesine kadar, bir rütbe-i askeriyeye haiz değildim. Ondan sonra, Büyük Millet Meclisince Müşir (Mareşal) rütbesi ile Gazi ünvanı tevcih edildi. Osmanlı Devleti'nin rütbesinin, yine o devlet tarafından alınmış olduğu malûmdur."

Sakarya Savaşı'nın kazanılmasıyla, Türk milletinin savaşın kazanılacağına olan inancı yerine gelmiştir. İstanbul'da, tüm camilerde Sakarya'da hayatını kaybeden askerler için mevlitler okunmuştur. O ana kadar, Ankara'ya mesafeli duran İstanbul basınında dahi bir sevinç duygusu oluşmuştur.
Uluslararası toplumun (özellikle İngiltere'nin) TBMM güçlerine bakışı değişmiş ve Yunanistan, arkasındaki İngiltere desteğini kaybetmiştir.
13 Eylül 1683 tarihinde II. Viyana Kuşatması ile başlayan Türk geri çekilmesi yine bir 13 Eylül günü bu savaş ile durmuş, yeniden ilerleme başlamıştır. Bu yönden bu savaşın sembolik önemi de Türk Tarihi açısından çok fazladır.

TBMM Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanı: Mustafa Kemal Atatürk
Başvekil ve Genelkurmay Başkanı: Birinci Ferik Mustafa Fevzi Çakmak
Millî Müdafaa Vekili: Mirliva Refet Paşa
Batı Cephesi: Komutanı Mirliva Mustafa İsmet İnönü
1. Grup: Komutanı Albay İzzettin Çalışlar
24. Tümen: Komutanı Yarbay Ahmet Fuat Bulca
23. Tümen: Komutanı Yarbay Ömer Halis Bıyıktay
2. Grup: Komutanı Albay Mehmet Selahattin Adil
4. Tümen: Komutanı Albay Mehmet Sabri Erçetin
5. Tümen: Komutanı Yarbay Mehmet Kenan Dalbaşar
9. Tümen: Komutanı Albay Sıtkı Üke
3. Grup: Komutanı Mirliva Yusuf İzzet Met
7. Tümen: Komutanı Yarbay Ahmet Derviş
8. Tümen: Komutanı Albay Kazım Sevüktekin
15. Tümen: Komutanı Albay Şükrü Naili Gökberk
4. Grup: Komutanı Albay Kemalettin Sami Gökçen
5. Kafkas Tümeni: Komutanı Yarbay Cemil Cahit Toydemir
61. Tümen: Komutanı Albay Mehmet Rüştü Sakarya
5. Grup: Komutanı Albay Fahrettin Altay
14. Süvari Tümeni: Komutanı Yarbay Mehmet Suphi Kula
4. Süvari Tugayı: Komutanı Yarbay Hacı Mehmet Arif Örgüç
12. Grup: Komutanı Albay Halit Karsıalan
11. Tümen: Komutanı Albay Abdülrezzak sonra Yarbay Saffet
Mürettep Kolordu: Komutanı Albay Kazım Fikri Özalp
1. Tümen: Komutanı Yarbay Abdurrahman Nafiz Gürman
17. Tümen: Komutanı Albay Hüseyin Nurettin Özsu
41. Tümen: Komutanı Yarbay Şerif Yaçağaz
1. Süvari Tümeni: Komutanı Yarbay Osman Zati Korol
Batı Cephesine Doğrudan Bağlı Birlikler
2. Süvari Tümeni: Komutanı Yarbay Ethem Servet Boral
3. Süvari Tümeni: Komutanı Yarbay İbrahim Çolak
Mürettep Tümen: Komutanı Yarbay Ahmet Zeki Soydemir
3. Kafkas Tümeni: Komutanı Yarbay Halit Akmansü
6. Tümen: Komutanı Yarbay Hüseyin Nazmi Solok
57. Tümen: Komutanı Yarbay Hasan Mümtaz Çeçen

Mehmetçik Anıtı
Sakarya Meydan Muharebesi Tarihî Millî Parkı
Türk Kurtuluş Savaşı

Genelkurmay Başkanlığı'nın Sakarya Meydan Muharebesi konulu sayfası.4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Samsun Bombardımanı, Amerikan Deniz Kuvvetleri ve Yunanistan Deniz Kuvvetleri'nin 7 Haziran 1922 tarihinde Samsun'a düzenlediği saldırı.

Kurtuluş Savaşı döneminde Karadeniz'de ellerindeki birkaç küçük gemiyle Sovyetler Birliği'nden silah ve cephane getirmeye çalışan Türk denizcileri, Yunan avcı botları ve savaş gemileriyle baş etmekte zorlanıyorlardı. Daha büyük gemilere ihtiyaç duyan gemiciler için Trabzon Nakliyatı Bahriye Kumandanı Fahri Bey'in planı doğrultusunda, Yunanların Karadeniz'deki büyük ticaret gemilerinden birinin ele geçirilmesine karar verilmiştir. Plana göre Rusya'nın Novorossiysk Limanı'nda yükleme yapan Enosis kargo gemisi yola çıktıktan sonra iki küçük Türk gambotu tarafından durdurulup el konularak gizlice Trabzon'a getirilecekti. Plan, 26 Nisan 1922 akşamı hayata geçirilmiştir. Birkaç saat süren kovalamacadan sonra Enosis, içindeki 500 bin liralık malzeme ile altınlarla birlikte ele geçirilmiş ve Trabzon adı verilerek Türk nakliye filosuna katılmıştır. O güne kadar yalnızca taşımacılık yapan Karadeniz'deki Kuvâ-yi Milliyeci denizciler, bu harekâtla ticari gemiler yoluyla Yunan güçlerine darbe vurmaya başlamışlardır. Yunanlar ise misilleme olarak Samsun Bombardımanı'nı planlamışlardır.

7 Haziran 1922 günü sabaha karşı Georgios Averof ve Kilkis zırhlıları, panter sınıfı iki muhrip, iki yardımcı kruvazör ve dört küçük mayın tarayıcı gemiyle Yunan filosu Samsun açıklarına gelmiştir. Savunma önlemleri alan Samsun Bahriye Muhafız Müfrezesi ve 10. Tümen siperlere cephane yığmaya başlamış, sahile topçu bataryaları yerleştirilmiştir. Yunanlar saat 10.00 civarında gözlemci sıfatıyla Samsun Limanı'nda demirli olan Amerikan gemilerine Samsun Mutasarrıfı Faik Bey'e verilmek üzere protesto mektubu göndermiş; mektup, mutasarrıfa ulaştırılmıştır. Protestoda Samsun'un askerî üs haline getirildiği ve kent özelliğini kaybettiği belirtilerek şehrin teslim edilmesi istenmiştir. Ankara Hükûmeti ile yapılan telgraflaşma sonucunda bu istek reddedilmiş, Samsun'un açık bir şehir olduğu ve bombalanamayacağı, şayet bombalanırsa tüm sorumluluğun Yunanistan Krallığı'na ait olacağı cevabı verilmiştir. 15.30'da hükûmet konağı, kıyıdaki ambarlar ve deniz araçları, kentin batısındaki Rus petrol tankları ile Amerikalı ve Hollandalı tüccarlara ait tütün depoları hedef alınarak bombardıman başlamış, Türk tabyaları ise sahildeki topçu bataryaları ile cevap vermiştir.
İki saat süren bombardıman sırasında Yunan gemileri beş yüzden fazla mermi kullanmış, dört asker ölmüş ve üç asker de yaralanmıştır. Ayrıca 4.170 teneke petrol, 68.368 kg benzin, 900 kilogram ispirto ile askerî yiyecek ambarı yanmış; kırk sekiz ev, üç dükkân, hükûmet konağı, gümrük binası, Canik Surp Nigoğayos Ermeni Kilisesi ve yetimhanesi yıkılmış, sahildeki on altı balıkçı teknesi hasar görmüştür. İki saat sonunda Georgios Averof zırhlısının çekilmesiyle birlikte diğer gemiler de çekilmiş ve bölgeyi terk etmişlerdir. 
Amerikan muhripleri de bu bombalama hareketinde yardımcı olmuştu.

Bombardımandan sonra toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 12 Haziran ve 16 Haziran 1922 tarihli toplantıları sonucu bütün Karadeniz sahillerini savaş alanı ilan ederek bölgedeki Rumların tehcirine karar vermiştir. Samsun'daki Rum çeteciliğinin önde gelen ailelerinden Yelkencioğulları, Andavallıoğulları ve Enfiyecioğullarına ek olarak varlıklı Rumlar, Dâhiliye Vekaletinin izniyle İstanbul'a gitmişlerdir. Ardından 10. Tümen kumandanı olarak atanan Trabzonlu Albay Veysel Bey döneminde onun emriyle Rum çetelerini organize eden idareciler yakalanmıştır.

Samsun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 1919 yılında İngiliz işgal kuvvetlerinin baskılarına bir tepki olarak kurulan Anadolu Hareketi destekçisi dernek. Boşnakzade Süleyman Bey'in başkanlığında kurulan derneğin toplantı noktası olarak Şeyh Sadi Tekkesi kullanılmaktaydı.
Cemiyet faal olduğu dönemde Samsun'da sekiz farklı azınlık cemiyeti bulunmaktaydı. Bunlar Samsun Rum Muhacirin Cemiyeti, Pontus İdman Kulübü, İrfanperverler Kulübü, Müdafaa-i Meşrute Cemiyeti, Mukaddes Rum Anadolu Cemiyeti, Rum Teceddüt ve İhya Cemiyeti, Kordos Komitesi ve Merzifon Amerikan Koleji'dir. Ayrıca Samsun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin dışında Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye, İhtiyat ve Zabıtan Cemiyeti, Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Oymak Teşkilatı Samsun'da faaliyet gösteren diğer millî cemiyetler idi.

Şehrin ileri gelenlerinden Boşnakzade Süleyman Bey'in Samsun'u temsilen katıldığı Sivas Kongresi'nden dönmesinin ardından kurulan cemiyetin kurucuları Samsun Ticaret Odası Başkatibi Şükrü Bey, Boşnakzade Süleyman Bey, Hacı Hayrullahzade Ömer Bey, Ethem Veysi Aksan, Hacı Ömerzade Hasan Umur Bey, Gümüşoğlu Hacı Hasan Bey, Kadızade Yusuf Kenan Bey, Hacı Molla Dursun ile matematik öğretmeni Adil Bey'dir. O dönem Samsun'da bulunan yedek teğmen ve millî çete liderlerinden İstanbullu Süreyya Bey tarafından cemiyet başkanı olarak Boşnakzade Süleyman Bey seçilmiştir. Cemiyetin yöneticileri Boşnakzade Süleyman Bey'in toplanıyor, Ankara Hükûmeti'nden gelen gizli emirler Şeyh Sadi Tekkesinde üyelere duyuruluyordu.
Sivas Kongresi sonrası millî cemiyetler birleşirken millî müfrezeler kurulmaya başlanmış, bunun bir sonucu olarak da Samsun Bahriye Muhafız Müfrezesi kurulmuştur. Bu müfreze 1920 yılı sonlarına doğru tabur haline gelmiş ve Rum çetelerine karşı oldukça başarılı olmuştur.

Özel

Genel
Sarısakal, Baki (2002), Bir Kentin Tarihi: Samsun, Samsun: Samsun Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yayınları, ISBN 9755852891

Samsun tehcirleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuzeyindeki Samsun şehri ve çevresindeki Rum nüfusunu ortadan kaldırmak için Anadolu Hareketi tarafından gerçekleştirilen ölüm yürüyüşleri. Bu yürüyüşler Rumlara yönelik yağma, yerleşim yerlerinin yakılması, tecavüz ve katliam gibi olaylarla desteklendi. Sonuç olarak 1921-1922 yıllarında şehrin yerleşik Rum nüfusu ve daha önceden buraya sığınan yaklaşık 24.500 kişi yerinden edilerek Anadolu içlerine zorla sürüldü. Bölgedeki katliamlar, hem Amerikalı Yakın Doğu Yardım Heyeti misyonerleri tarafından hem de bölgede bulunan donanma görevlileri tarafından gün yüzüne çıkarıldı.
Samsun ve çevresindeki sürgünler, milliyetçi Anadolu Hareketi'nin Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'ndeki Pontus Rumları'na yönelik katliam politikaları sonucunda gelişerek 1914'ten 1923'e kadar devam eden ve yaklaşık 353.000 kişinin hayatını yitirmesine sebep olan Rum Kırımı'nın son evresi olarak ortaya çıktı.

1915-1917 yıllarında Pontus bölgesindeki Rumlara yönelik sürgünler sırasında birçok katliam, tecavüz, saldırı ve soygun gerçekleşti ve bunlar için herhangi gerek askeri gerek başka nedenlerden ötürü bir mazeret gösterilmedi. Robert Shenk'e göre bu olaylar sırasında ölen kişilerin birçoğu masumdu ve ölenler arasında Türklere karşı direniş hareketlerine katılanların sayısı oldukça azdı. Başta Topal Osman'ın çetesi olmak üzere belli başlı Türk milliyetçisi çeteler, savunmasız Pontus Rum köylerine yönelik sürekli olarak vurgun, yağma ve tecavüze girişmekteydi. Karadeniz Bölgesi'nin en önemli kıyı şehri olan Samsun'un Hristiyan azınlığı hedef alan bu soykırım projesi yüzünden I. Dünya Savaşı sonuna gelindiğinde şehirdeki Ermeni nüfusu yaklaşık 5.000'den 1.000'e düşerken 15.000 olan etnik Rum nüfusu ise 10.000'e düştü.
19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal (sonradan Atatürk), Anadolu'nun batısındaki Türk-Yunan Muharebesi'nin dışında kalan Samsun'a deniz yoluyla ayak bastı. Kendisinin I. Dünya Savaşı sırasında savaş suçu işlemekten aranan eski İttihat ve Terakki yöneticileriyle birlikte şehre ayak basması, Rum Kırımı'nın son aşamasını başlattı ve bölgedeki yerleşik Rum nüfusunu ortadan kaldırmaya yönelik girişimler birkaç yıl daha devam etti.

1921'in ilkbahar aylarında başta Topal Osman'ın çetesi olmak üzere birçok silahlı çete, Samsun ile çevresindeki Rum yerleşimlerini yakıp yağmalamaya ve savunmasız Rum nüfusuna yönelik katliama başladı. Nüfusun bir kısmı ise Anadolu'nun iç bölgelerine sürüldü. Amerikalı yardım çalışanları, Samsun dışına çıkmalarına izin verilmemesine rağmen şehrin yakınlardaki Kadıköy'de Rum mallarının sistematik bir şekilde yağmalandığını gözlemledi. Bunun üzerine Kadıköy'de ve civar köylerde yaşayan Rum nüfus, sığınacak yer bulmak için Samsun şehir merkezine kaçtı. Ankara ve İstanbul'daki Türk gazeteleri, Rum nüfusa yaptıklarından ötürü Topal Osman'ı "millî kahraman" olarak anmaya başladı. Aynı dönemde Samsun'a konuşlanan ABD gemisi USS Fox'un komutanı, çevredeki yaklaşık 100 Rum köyünün talan edildiğini, bu köylerde yaşayanların öldürüldüğünü ve papazların çarmıha gerildiğini rapor etti. Bunun üzerine İstanbul'daki ABD Yüksek Komiseri amiral Mark Lambert Bristol hemen harekete geçerek Samsun'daki Türk yetkililerine yönelik bir ihtarname hazırladı.
Mayıs 1921'in son haftasında Topal Osman'ın birlikleri Samsun'a girdi. 16 Haziran'da Ankara hükûmeti, Samsun'da yaşayan 16 ve 50 yaşları arasındaki Rum erkeklerinin sınır dışı edilmesine karar verdi. Sürgünler, Türk general Nureddin Paşa tarafından gerçekleştirildi. Sürgünler gerçekleştirilirken Samsun'dan yola çıkan USS Overton komutanı, Amiral Bristol'a sürgünlerin kısa sürede tamamlanacağını ve sürgün sırasında birçok kişinin kaçınılmaz şekilde öleceğini bildirdi. Sürgünleri kontrol altında tutması beklenen jandarmaların çoğu eski suçlulardı ve Türk düzensiz grup liderleriyle işbirliği yapıyorlardı. 17 Haziran'da, 1.400 kişiden oluşan ilk grup, Samsun'un 46 kilometre güneyindeki Havza kentine sürgün edildi. Topal Osman'ın birlikleri sürgün edilen kişilerin yaşamlarına son verdi. 21 Haziran'da, 1.085 kişiden oluşan ikinci grup da sürgün edildi. Sürgünün 4. saatinde Topal Osman'ın birlikleri bu gruba da saldırdı. Saldırının sonucunda 700 Rum öldü.
Sürgüne gönderilen Rumların aynı zamanda "ölüme gönderildiğini" belirten Amerikalı Yakın Doğu Amerikan Yardım Heyeti çalışanları, Türk çetelerinin Samsun'un caddelerinde insan öldürdüğünü ve Hristiyan konutlarını tespit ettiğini bildirmiştir. Sürgünün sonucunda Yakın Doğu Amerikan Yardım Heyeti yetimhanesi Rum çocuklarla dolmuştur. ABD donanma subaylarından oluşan bir komisyon Samsun Mutasarrıfını ziyaret etmiştir. Yerel yöneticiler sürgün sırasında birçok Rum'un hayatını kaybettiğini açıklamıştır. Amiral Bristol Ankara Hükûmeti'nin kararı doğrultusunda gerçekleştirilen sürgünü protesto etmiştir.
Sürgün edilenlerin çoğu Amasya ve Sivas'a gönderilmiştir. Amasya ve Sivas'a sürgün edilenler Elazığ'a, oradan da Diyarbakır, Bitlis ve Van gönderilmiştir. Haziran ayındaki sürgünlerle beraber yaklaşık 21.000 kişi Samsun'dan zorla sınır dışı edilmiştir. Eylül 1921'in başlarında, Samsun'un yakınlarındaki Rum köylerinde geçici bir sığınak bulan 1.500 kadın ve çocuk da sınır dışı edilmiştir. 6.000 kadın ve çocuğun sürgün edildiği benzeri bir olay Bafra ilçesinde gerçekleşmiştir.

Amerikalı yardım görevlisi Edit Wood, Samsun'dan Elazığ'a giderken şunları not etmiştir:Yol kenarlarında ve tarlalarda cesetler yatmaktaydı. Malatya'dan Samsun'a kadarki bölgede kalan Yunanlar çaresiz bir durumdaydı ve içlerinden en şanslıları sürgünün başlangıcında ölenlerdi.
Kasım 1921'in ortalarında, sürgün sırasında tepelere kaçan 700 kadın ve çocuk, yaklaşan kış nedeniyle Samsun'a döndü. Türk makamları bu grubu da sınır dışı etti. Yakın Doğu Amerikan Yardım Heyeti'nin sürgün konusunda daha hassas davranılması konusundaki tepkisi yerel valiler tarafından göz ardı edildi. Nisan 1922'de, ABD'li komutan William Leahy, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu, kısmen yaşlıların da olduğu 1.300 Rum'un Samsun'dan gönderildiğini not etmiştir.

Eylül 1922'ye gelindiğinde Türk Kurtuluş Savaşı'nın batı cephesinde süren Türk-Yunan Muharebesi Büyük İzmir Yangını ile sona erdiğinde, Samsun'da hemen hemen hiç Rum kalmamıştı. Hatta şehirdeki Rum mezarlığı pullukla sürülerek yerine tütün ekildi. Samsun'daki sürgün ve katliamlarla birlikte 1914'ten 1923'e kadar yaklaşık 353.000 veya 360.000 Pontuslu Rum hayatını kaybetti.
2010'da Türk inşaat işçileri, Samsun'un Kadıköy mahallesinde kazayla büyük bir mezar kalıntısı keşfetti. Pontus Rum Soykırımı tarihçilerine göre bu mezarlar, Haziran 1921'de katledilen masum kadın ve çocuklara aitti. Bir Türk haber ajansının aktardığı bilgiye göre kalıntılar inşaat işçileri tarafından yakınlardaki bir ırmağa bırakıldı. Bu keşif, Türk ve Yunan basınında herhangi bir ses getirmedi.

Thomas, Alexiadis (2008). "Η Αμισός του Πόντου [Pontus'un Amisos'u]" (Yunanca). University of Thessaloniki. 16 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi16 Ağustos 2017. 
Prott, Volker (2016). The Politics of Self-Determination: Remaking Territories and National Identities in Europe, 1917-1923 (İngilizce). Oxford University Press. ISBN 9780191083549. 16 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2017. 
Shenk, Robert (2017). America's Black Sea Fleet: The U.S. Navy Amidst War and Revolution, 1919 1923 (İngilizce). Naval Institute Press. ISBN 9781612513027. 16 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2017. 
Shirinian, George N. (2017). Genocide in the Ottoman Empire: Armenians, Assyrians, and Greeks, 1913-1923 (İngilizce). Berghahn Books. ISBN 9781785334337. 16 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2017. 

Varjabedyan, Rupen (10 Aralık 2016). "Resmi tarihin unutturulan sayfası: Pontos Rum Soykırımı". Agos. 16 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ağustos 2017.

San Remo Konferansı, I. Dünya Savaşı'ndan sonra, 18-26 Nisan 1920'de, Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılması ve Osmanlı ile yapılacak olan Sevr Antlaşması'nın şartlarını hazırlamak için, İtalya'nın Sanremo şehrinde toplanan uluslararası konferans.
Birleşik Krallık başbakanı David Lloyd George, Fransa başbakanı Alexandre Millerand, İtalya başbakanı Francesco Saverio Nitti ile Japonya, Yunanistan ve Belçika temsilcilerinin katıldığı konferansta I. Dünya Savaşı'ndan mağlup olarak çıkan Osmanlı İmparatorluğu topraklarının ve Orta Doğu petrollerinin paylaşılması görüşüldü ve Sevr (Sévres) Antlaşması'nın son hali hazırlandı.
Mareşal Ferdinand Foch başkanlığında 19 Nisan günü toplanan askerî komitenin görüşlerini alan konsey barış şartlarını belirlemek için çalışmaya başladı. Konferansta Kürt meselesi, boğazlar ve Osmanlı'nın borçları görüşüldü. Osmanlı borçları için konferansa katılan devletler bir komisyon kurdu. Konferans sırasında hiçbir Türk yetkiliye söz verilmedi. Osmanlı Heyeti'nden Galip Kemali Bey bir muhtıra vererek İzmir, Adana, Erzurum ve Trabzon bölgelerinde Müslüman Türklerin çoğunlukta olduğunu hatırlatıp, kararlar alınırken göz önünde bulundurulması gerektiğini bildirdi. ABD başkanı Woodrow Wilson konferansta alınacak kararların adil olması gerektiği üzerinde durdu. Öte yandan Lloyd George kesinleştirilen kararların gerekirse zorla kabul ettirileceğini söyledi. Yunanistan başbakanı Eleftherios Venizelos Anadolu'nun işgali için daha sert olunması gerektiğini belirtti ancak öncelikli meseleler nedeniyle bu fikir kabul edilmedi.
Konferansta ayrıca Birleşik Krallık ile Fransa arasında bir petrol anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Musul'un Birleşik Krallık'ın Irak manda bölgesine dâhil edilmesi, Fransa'ya Irak petrollerinden %25 hisse verilmesi ve petrol taşıma kolaylıkları tanınması sağlandı.
Almanya ile Fransa arasındaki meselelerin de ele alındığı konferansta Alman ordusunun büyütülmemesi gerektiği kararlaştırıldı.
San Remo Konferansı'nda Osmanlı Devleti'nin Asya ve Kuzey Afrika'da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi, bağımsız bir Ermenistan ile özerk bir Kürdistan'ın kurulması kararlaştırıldı. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin eski Suriye topraklarında iki A tipi manda teşkil edilerek Suriye ve Lübnan'ın Fransa, Filistin'in ise Birleşik Krallık'ın idaresine bırakılması Irak topraklarının da Birleşik Krallık'ın mandasına girmesi kararlaştırıldı. Teşkil edilen A tipi manda idaresi, söz konusu ülkelerin bağımsız sayılmasını, kendini idare edebilecek siyasi olgunluğa erişinceye kadar manda otoritesi altında kalmasını öngörüyordu. Ayrıca İzmir ve Trakya Yunanistan'a bırakılacaktı, Adana ile Antalya ve gerisindeki topraklar ise İtalya ve Fransa'nın etkin olacağı bölge olarak tayin edildi.
Boğazlar için yönetim işlerini takip edecek ve güvenliği sağlayacak iki komisyon kuruldu. Boğazlar her zaman ticari ve savaş gemilerine açık tutulacaktı.
Konferans tamamlandıktan sonra Osmanlı'nın son bulması bütün topraklarının paylaşılmasını öngören bu maddelere Osmanlı Heyeti itiraz etti. Sadece Damad Ferid Paşa teslimiyetçi bir tavır takınarak maddelere sıcak baktı. Halk ise bu maddelere hükûmetten daha fazla tepki gösterdi. İstanbul, Sultanahmet'te mitingler düzenlendi.
22 Temmuz 1920 günü devlet erkanı meseleyi görüşmek üzere toplandı. Toplantıya Osmanlı padişahı Mehmed Vahdeddin, Damad Ferid Paşa, Abdülmecid Efendi, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Beyefendi ve diğer devlet görevlileri katıldı. Görüşmelerde çıkan kararların kabul edilmesi sonucunda Osmanlı'nın hiç değilse Anadolu'da varlığını sürdürülebileceği aksi takdirde ise Osmanlı'nın tamamen yok olacağı görüşü ağır bastı. Küçük itiraz sesleri üzerine Damad Ferid Paşa "Kimdir bugün cesaret edip de bu devlet mahvolsun diyecek" sözleri üzerine o cılız ses de kesilmişti. Bundan sonra Padişah Vahdettin, kararlara imza etme taraftarlarının ayağa kalkmasını ret düşüncesinde olanların ise yerinde oturmasını isteyince heyetin tamamı ayağa kalktı. Sadece Topçu Ali Rıza Paşa çekimserliğini ifade etmişti.

Sevr Antlaşması (Fransızca: Le Traité de Sèvres), I. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükûmeti arasında 10 Ağustos 1920'de Fransa'nın başkenti Paris'in 3 km batısındaki Sevr (Sèvres) banliyösünde bulunan Seramik Müzesi'nde (Musée National de Céramique) imzalanmış antlaşmadır. Antlaşma imzalandığı dönemde devam eden Türk Kurtuluş Savaşı'nın sonucunda Türklerin galibiyetiyle, bu antlaşma yerine 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalanıp uygulamaya konulduğundan Sevr Antlaşması geçerliliğini kaybetmiştir. Sevr Antlaşması 433 maddeden oluşmaktaydı.

1915 yılının başında Britanya ile Fransa'nın Çanakkale'ye saldırmaları müttefik olmalarına rağmen Rusya'da kaygı uyandırdı. Bu yüzden Rusya, Çanakkale Savaşı'nın sürdüğü Mart 1915'te harekete geçerek, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki isteklerini müzâkere etmek üzere Britanya ve Fransa ile masaya oturdu. Paris'te Rusya'nın talebi dehşetle karşılandı. İstanbul'a sahip olmanın Rusya'nın Akdeniz'de Fransa'nın rakibi olmasına neden olacağından korkan Fransız hükûmeti, muğlak "iyi niyet" ifadeleriyle Rusları oyalamaya çalıştı. Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey, Fransız pozisyonunun altını çizdi. Bununla birlikte Grey, Rusya'nın İngilizlerin Çanakkale Boğazı'ndaki niyetlerine dair şüphelerini yatıştırmak için harekete geçti. Rusya'yı İstanbul ve Boğazlar'ın dışında tutmak her zaman İngiliz politikası olmuştu. Fransız ve İngiliz ordularının Almanya tarafından bu kadar baskı altına alındığı ve Rus Ordularının onları kurtarmak için duyulmamış fedakarlıklar yaptığı bir dönemde liberal İngiliz liderleri Grey ve Asquith, Rusya'nın talep ettiği tavizi vermeye hazırlandı. Aksi halde bu durum, asıl hedefi daima İstanbul olan Rusya'nın, Grey'in sözleriyle; "savaştaki tüm kalbinin sarsılması" anlamına gelebilirdi.
Üçlü İtilaf arasında imzalanan gizli antlaşma olan ''Boğazlar Antlaşması" gereği Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul da dahil olmak üzere İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın Rusya'ya bırakılması öngörüldü. Anlaşma gizli tutulacaktı, çünkü Grey, şartları açıklanırsa İngiliz egemenliğindeki Hindistan Müslümanlarının görüşü üzerindeki etkisinden endişe duyuyordu. İngiltere'nin dünyada kalan son bağımsız Müslüman güç olan Türkiye'nin yok edilmesinde bir taraf olarak görülmesinden korkuyordu.
Çanakkale harekâtının en temel ve en nihâi amacı Boğazlar yolunu açarak Balkan devletlerine -özellikle Romanya, Sırbistan ve belki Yunanistan'a- verilecek destek ile, Avusturya'yı çembere almak ve savaşı kısa sürede bitirmekti. Ancak Yunan kralının teklifi reddetmesi ve Ekim ayından sonra Bulgaristan'ın da İttifak Devletleri cephesine katılması sonrası ise Gelibolu'daki birliklerin bir kısmı Filistin cephesine, bir kısmı Selânik cephesine gönderilerek Çanakkale harekâtı kaldırıldı.

Boğazlar Antlaşması imzalandıktan sonra Müttefik Devletler, İtalya'yı İttifak Devletleri cephesinden ayırmak için 26 Nisan 1915'te gizli bir antlaşma olan Londra Paktı'nı imzaladılar. Antlaşmaya göre İtalya, 1 ay içerisinde İttifak cephesinden ayrılacak ve Müttefik cepheye katılacaktı. Fakat 3 Mayıs 1915'te İttifak cephesinden ayrılan İtalya, Almanya yerine sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na karşı savaş ilan etmekle yetindi. Bu antlaşma, İtalya'ya Adriyatik Denizi kıyıları boyunca bölgeyi (Dalmaçya, Hırvatistan ve Arnavutluk), 12 Adaları, Trablusgarp'taki tüm Osmanlı hak ve ayrıcalıklarının devredilmesini ve Afrika'daki bazı Alman kolonilerini vadediyordu. Ayrıca eğer Osmanlı bölünürse Antalya bölgesinden de İtalyanlara toprak verilmesini öngörüyordu.
Geleneksel İngiliz politikası, her zaman, Rusya'nın Akdeniz'e inmesini engellemek için Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü korumaktan yana olmuştu. İngiltere'de Asquith hükûmetinin Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını planlama hamlesi, Rusya'nın İstanbul'u talep etmesinden kaynaklandı. Başbakan Asquith, Boğazlar Antlaşması imzalandıktan sonra, savaş sonrası Osmanlı topraklarında uygulanacak politikaları belirlemek amacıyla 8 Nisan 1915 tarihinde Sir Maurice de Bunsen başkanlığında De Bunsen Komitesini kurdurdu.
Komite: "Emperyal çıkarların korunması için rapor: Asyatik Türkiye" ismiyle 30 Haziran 1915 tarihinde raporunu yayımladı.
De Bunsen Raporu dört olası çözümü şu şekilde sıraladı:

Osmanlı Devleti'nin bölünmesi ve Anadolu'da küçük bir devlet olarak bırakılması,
Osmanlı Devleti'ni, büyük devletlerin politik ve ticari nüfuz bölgelerine ayırmak şeklinde bir taksimat,
Osmanlı Devleti'ni olduğu gibi muhafaza etmek
Merkezi otoriteden yoksun, federal bir Osmanlı devleti kurmak ve ülkeyi beş vilayete ayırmak.
Anadolu
Suriye
Irak
Filistin
Ermenistan
İngiliz çıkarları gereği en kolay ve doğru tercihin dördüncü seçenek olan, Osmanlı'yı birbirinden ayrı 5 vilayete bölme fikri olacağı belirtildi.Daha sonra bu doğrultuda 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan ve aynı yılın Ekim ayında Rusya tarafından onaylanan, Osmanlı Devleti'nin Orta Doğu'daki topraklarının paylaşılmasını öngören diğer gizli antlaşma olan Sykes-Picot Anlaşması imzalanmıştır.

Müttefik devletler planlanan toprak paylaşımını İtalyanlara bildirmişler ve İtalya da bunu 19 Nisan 1917 kabul ederek Saint-Jean-de-Maurienne Anlaşması ile onaylamıştır. İngilizlerin şartı gereği bu antlaşma Rusların onayına bağlanmıştır. Ancak Rusya'da 1917 Ekim Devrimi ile yönetim Bolşevikler tarafından devrildiği için antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe girmemiştir. Ayrıca Yunanistan'da Alman yanlısı ve Alman kralının damadı olan I. Konstantin'i İngilizlerin devirmesi ve Elefterios Venizelos'un yönetime gelmesiyle Haziran 1917'de Yunanistan, Müttefik devletler lehine I. Dünya savaşına katılmıştır.
Aynı şekilde 8 Ocak 1918'de ABD başkanı Woodrow Wilson'ın açıkladığı ilkeler gereği galip devletlerin mağlup devletlerden toprak talep etmemesi kararlaştırılmış ve bu ilkeler Sykes-Picot projesini uygulanamaz kılmıştır. Wilson ilkeleri doğrultusunda, bu projenin yerine Türkiye'nin parçalanmaması ve Suriye ile Irak boyunca ise manda yönetimi kurulması planlanmıştır. Yine Fransa için acil asker ihtiyacını karşılamak üzere imparatorluğunun 4'te 1 nüfusu Müslüman olan İngilizler, Ocak 1918'de insanları ikna etmek için, Orta Doğu ve Hindistan'daki sömürgelerinde, galip gelmeleri durumunda Türklerin toprak bütünlüğüne dokunulmayacağını ve Türklerin ve Halife'nin İstanbul'dan çıkartılmayacaklarını taahhüt etmişler ve bu şekilde 1.160.000 asker temin etmişlerdir.
Savaştan sonra İngilizlerin yanında savaşa giren Yunanlar; İzmir'de Yunan nüfusun çoğunlukta olduğunu iddia ederek Wilson prensipleri gereği bölgenin Yunanistan'a meşru ölçüde ilhâkını talep etmiştir. Paris barış konferansındaki gelişmeler tarihi Akdeniz hakimiyet ideline sahip olan İtalyanları kızdırmış ve Mart 1919'da Ortodoks Yunan patriğinin Antalya'nın Ortodoks Yunanistan'a ilhakını talep etmesiyle Katolik İtalyanlar, Yunanistan'ın Batı Anadolu boyunca genişlemesini engellemek için hızlı davranıp Antalya'ya asker çıkarmışlardır. Aynı zamanda Türklerle iyi ilişkiler kurup ticari ayrıcalıklar elde etmek peşinde olan İtalyanlar, bu şekilde 1912'ye kadar Osmanlı'ya bağlı olan Trablusgarp'taki İtalyan aleyhtarlığını engellemeyi, Yunanistan'ı Anadolu'da yıpratıp Balkanlardaki nüfuzunu azaltmayı ve İngiliz güdümündeki Yunanistan'a karşı bir Türk direnişi örgütlemeyi hedeflemişlerdir. İtalya'nın Anadolu'ya gelmesi doğrudan işgal faaliyeti amaçlı değildir. İtalya'nın toprak talepleri daha çok Adriyatik kıyısı boyunca Hırvatistan (Fiume) ve Arnavutluk üzerindedir. İtalyanlar, aslında Anadolu'da bir toprak istekleri olmasına rağmen, diğer devletlerin, özellikle de ABD'nin buna izin vermeyeceğinin farkındadırlar. İtalyanlar ya herkesin Anadolu'dan pay almasını ya da hiç kimsenin almamasını istemişlerdir. Öte yandan Anadolu işgâli İtalya için aynı zamanda bir pazarlık kozudur. İtalyanlara göre diğer devletler, zaten İtalya'nın buradan çıkmasını isteyeceklerdi. İtalyanlar da buna karşılık Arnavutluk'un kendilerine verilmesini şart koşacaklardı.
İtalyanların karşı çıkmasına rağmen Lloyd George, ABD Başkanı Woodrow Wilson'ı ikna ederek İzmir'e Yunan askerlerin çıkmasını sağlamıştır. Aynı dönemde Fransızlar, Suriye ve Filistin boyunca toprakların Fransız mandası altında Suriye'ye bırakılmasını talep etmişler ve İngilizlerden bölgeyi boşaltmalarını istemişlerdir. İngiltere ise Fransız mandası yerine bağımsız bir Suriye talep edince İngiliz-Fransız bölünmesi ortaya çıkmış ve Fransa, Suriye-Kilikya boyunca karşılaştığı direniş ve aleyhtarlık faaliyetlerinin arkasında İngiliz casus propagandaları olduğunu düşünmüştür.

Yunan işgalinin haksız olduğunu savunan ve İzmir'in işgal edilmemesi gerektiğini belirten İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise Nisan 1919'a kadar antlaşmanın asla geciktirilmemesi gerektiğini savunduğu halde, Başbakan Lloyd George'un izin verdiği 15 Mayıs İzmir işgaline İngiliz hükûmetindeki tepkiler ve artan muhalefet üzerine yapılan 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında Anadolu'da bir Amerikan mandası fikrini savunarak Türkiye'nin bölünmesini engellemeye çalışmış ve kendisi antlaşmanın 6 ay gecikmesine sebep olmuştur. Bu 6 aylık gecikme bir Türk direnişi oluşması için harika bir fırsata dönüşürken, Yunanistan'ın ise ekonomik ve askeri harcamalar nedeniyle tamamen aleyhine bir gelişmedir. 27 Haziran 1919'da Paris Konferans heyeti, Curzon'un önerisi üzerine, Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karâr verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karâr vermiştir.
1919 yılı sonuna doğru ABD, hazırlanan raporlar sonrası bu talebi değerlendirmemiş, ABD başkanı Woodrow Wilson sadece Türk-Ermeni sınırı için hakemlik yapmakla yetinmiş, böylece Boğazlar için uluslararası bir komite kurulması istenmiştir. ABD'nin tutumunu göstermesi ile, Aralık 1919'daki ikili görüşmelerde İngilizler ve Fransızlar, Anadolu'da homojen bir Türkiye kurulmasını sağlamak için Türkiye'de parçalanmaya ve bireysel nüfuz alanlarına karşı pren

Sivas Kongresi ya da Sivas Kurultayı Mustafa Kemal'in Amasya Genelgesi'ni açıkladıktan sonra bir çağrı üzerine I. Dünya Savaşı'ndan sonra işgale uğrayan Türk topraklarını kurtarmak ve Türk milletinin bağımsızlığını sağlamak için çareler aramak amacıyla seçilmiş ulus temsilcilerinin Sivas'ta bir araya gelmesiyle, 4 Eylül 1919 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşen ulusal nitelikte bir kongredir.
Sivas Kongresi'nde alınan kararlar, daha önce gerçekleştirilen Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek tüm ulusu kapsar bir nitelik kazandırmış ve yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşuna bir temel olmuştur; bu nedenle Sivas Kongresi'nin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki önemi büyüktür.
Sivas Kongresi'nde, Erzurum Kongresi'nde alınan vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığıyla ilgili kararlar aynen kabul edilmiştir. Kongre aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilk kurultayı olarak kabul edilmektedir. İrâde-i Milliye gazetesinin çıkarılmasına bu kongrede karar verilmiştir. Ulusal bir kongredir.

Kongrede doğu illeri adına delege olarak Erzurum Kongresi'nde seçilen Heyet-i Temsiliye (Temsil Kurulu) üyeleri bulunuyordu. Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen diğer temsilcilerin de katılımı sayesinde Sivas Kongresi, ulusal bir kongre niteliği kazanmıştı.
Kongreye katılan delege sayısı tartışmalı bir konudur. Ankara gibi bazı illerde vâlilik baskısı ile delege seçimi gerçekleşememiş, bazı illerden seçilen delegelerin ise yola çıkması engellenmiş, bu nedenle kongreye katılamamış veya kongre çalışmaları bittikten sonra Sivas'a gelebilmişlerdi. Sonradan katılanlarla birlikte delege sayısının 41'i bulduğu söylenebilir. (Farklı kaynaklara göre 31, 33, 38 katılımcı vardır.)
Delegeler kongrenin ilk oturumunda İttihat ve Terakki ile bir bağları olmadığını ispat için bir yemin metni hazırlamış ve bu metni okumuştur.
"Makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, İslamiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına binaen kongrenin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah"

Aşağıdaki adlar ise Sivas Kongresi'ne delege olarak seçilmişler, ancak kongre çalışmaları sona erdikten sonraki günlerde Sivas'a gelebilmişlerdir.

Bursa delegeleri gösterilen askerlikten istifa etmiş Necati Kurtuluş ve hukukçu Asaf Süleyman Doras kongre tutanaklarında rastlanmadığı halde, bazı eserlerde adları geçmektedir.
Mustafa Kemal, delegelerin otelde kalmasını yasakladığı için delegeler Sivaslıların evinde kaldılar. Şekercizade İsmail Efendi çok sayıda delegeyi evinde uzun süre misafir etti. Kongre Başkanı Mustafa Kemal Paşa, kongrenin yapıldığı lise binasında hazırlanan odada kaldı.

Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında yapılan Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan ve her noktasında çok büyük bir İslâm çoğunluğunun bulunduğu Osmanlı ülkesinin parçaları birbirinden ve Osmanlı topluluğundan parçalanamaz ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün Müslüman halklar, birbirine karşılıklı hürmet ve fedakârlık duygularıyla dolu, birbirlerinin ırkî ve sosyal haklarına saygılı, yaşadıkları muhitin şartlarına tam olarak riayetkâr öz kardeştirler.
Osmanlı toplumunun bütünlüğü, millî istiklalimizin sağlanması, Hilâfet ve Saltanat yüce makamının dokunulmazlığı için Kuvâ-yi Milliye'yi etkili ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.
Osmanlı topraklarının herhangi bir parçasına karşı yapılacak müdahale ve işgale ve özellikle vatanımız içinde müstakil birer Rumluk ve Ermenilik kurulmasına yönelik hareketlere karşı, Aydın, Manisa ve Balıkesir Cephelerindeki millî cihatlarda olduğu gibi, elbirliğiyle savunma ve direnme esası meşru kabul edilmiştir.
Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız, bütün gayr-i müslim azınlıkların her türlü hakları bütünüyle mahfuz bulunduğundan, bu azınlıklara siyasi egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul edilmeyecektir.
Osmanlı Hükûmeti bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, Hilafet ve Saltanat makamı ile vatan ve milletin dokunulmazlığını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve kararlar alınmıştır.
İtilaf Devletleri'nce Ateşkes Anlaşması'nın imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalıp İslâm çoğunluğunun oturmakta olduğu, kültür ve medeniyet üstünlüğünün Müslümanlar'da bulunduğu ve bir bütün teşkil eden vatan topraklarının taksimi görüşünden büsbütün vazgeçip, bu topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesine ve buna aykırı teşebbüslere son verilmesine ve böylece hakka ve adalete dayalı bir karar alınmasını bekleriz.
Milletimiz insani, muasır (çağdaş) gayeleri yüceltir, teknik, sınaî ve ekonomik durumu ve ihtiyacımızı takdir eder. Böylece devlet ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla, altıncı maddede yazılı sınırlar içinde, milliyet esaslarına saygılı olan ve memleketimize karşı istila emeli gütmeyen herhangi bir devletin teknik, sınaî, ekonomik yardımını memnuniyetle karşılarız. Bu adaletli ve insani şartların gerçekleşmesi, bir barışın acilen kararlaştırılması, insanlığın selameti ve dünyanın esenliği adına, en has millî emelimizdir.
Milletlerin kendi geleceğini bizzat kendilerinin tayin ettiği bu tarihi dönemde İstanbul Hükûmeti'nin de millî iradeye bağlı olması zaruridir. Çünkü millî iradeye dayanmayan herhangi bir hükûmetin keyfi kararlarına milletçe baş eğilmediği gibi, böyle kararların dışta da muteber olmadığı ve olamayacağı, şimdiye kadar geçen olaylarla ve sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Böylece, milletin içinde bulunduğu sıkıntı ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat başvurmasına gerek kalmadan, İstanbul Hükûmeti'nin millî meclisi hemen ve hiç zaman yitirmeden toplaması ve böylece milletin, memleketin geleceği üzerinde alacağı bütün kararları millî meclisin denetimine sunması mecburidir.
Vatan ve milletimizin maruz kaldığı zulüm ve elemler ile ve hepsi aynı amaç ve maksatla millî vicdandan doğan vatansever ve millî cemiyetlerin birleşmesinden oluşan genel topluluk, bu kez “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adını almıştır. Bu cemiyet her türlü particilik akımlarından ve şahsi ihtiraslardan uzaktır ve arınmıştır. Bütün Müslüman vatandaşlarımız bu Cemiyet'in tabii üyeleridir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas'ta toplanan Genel Kongresi tarafından, mukaddes maksadı takip ve genel teşkilatı idare etmek için bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî teşkilatlar takviye edilmiş ve birleştirilmiştir.

Smirni (Yunanca: Σμύρνη Smýrni/Smýrnē; Latince: Smyrna), İzmir sınırları içinde iki farklı konumda yer alan tarihî kentler. Körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bir adacık üzerinde kurulmuştu.

Smyrna antik dönemde Anadolu'nun en önemli kentlerinden biriydi. İlk yazılı kaynaklarda kentin adı Aiol lehçesinde Smurna (Σμύρνα), İon lehçesinde ise Smurne (Σμύρνη) olarak en erken İ.Ö. 7. yüzyılda görülür. İlk olarak Bayraklıda kurulan kent, bugünkü İzmir kent merkezinin bulunduğu Kadifekale ile deniz arasındaki düzlüğe İ.Ö. 4. yüzyılın sonunda taşınmıştır. Smyrna'nın yeniden kuruluşu Büyük İskender’e bağlanır. Pausanias’ın eserinde bu olay bir öyküyle anlatılır:Philipposun oğlu Aleksandros, şimdiki kenti, uykusunda gördüğü bir düş yüzünden kurdu; Pagos Tepesi üzerinde avlanmaktayken, avdan dönüşünde, söylendiğine göre, Nemesisler tapınağının önüne gelmiş; burada tapınağın önünde bir kaynak ve onun suyu ile büyümüş bir çınar ağacı varmış. Çınar ağacının altında uyurken Nemesisler ona görünerek burada bir kent kurmasını ve İzmir halkını eski kentten çıkarıp oraya getirmesini buyurmuşlar. Antik dönem yazarlarından Strabon ise, yeni kentin kuruluşuna Büyük İskender’in haleflerinden Antigonos tarafından başlanıldığını, ardından Lysimakhos’un bu görevi sürdürdüğünü belirtir. Kazılar, Bayraklıdaki yerleşmeye; Büyük İskender döneminde son verildiğini göstermektedir. Kentin Roma çağında basılmış sikkelerinin üzerinde de kurucu olarak Büyük İskender tasvir edilmiştir. Bu yeni kurulan kent önemli bir konuma sahipti: Küçük Asya’nın iki önemli metropolü Sardis ve Ephesos arasındaki yolun üzerinde olmakla birlikte Akdeniz’e açılan geniş ve korunaklı bir limana sahipti. Doğu ve batı arasındaki güçlü ve canlı ticari ilişkilerin odak noktasında bulunuyordu. Yaygın deniz ticareti, Yunan-Roma dünyasındaki tüm büyük kentlerin ortak bir karakteristik özellik olarak kozmopolit bir yapıya sahip olmalarına neden olmuştur. Romalılar Smyrna’ya İ.Ö. 133 ile İ.S. 395 yılları arasında hâkim olmuşlardı.

Erken ve Arkaik Dönem Smirni'si, başlangıçta muhtemelen kurucusu kabul edilen Kral'a atfen "Tantalus Naulokhon" (Tantalus limanı) şeklinde anılan, sonradan aldığı "Smirni" isminin etimolojisi konusunda çeşitli görüşler öne sürülen, İzmir Körfezi'ne uzanan küçük bir yarımada üzerinde yerleşik arkeolojik sit alanıdır. Başlangıçta bir Aiolis kenti iken, sonradan 13. üye olarak İyonya kentleri arasına katılmıştır. Günümüzde Bayraklı ilçe sınırları içinde yer almakta olup, "Bayraklı Höyüğü" tarihi yerleşim alanı için kullanılan terimlerden biridir. Antik kentteki ilk bilimsel çalışmalar Prof. Dr. John M. Cook ve Prof. Dr. Ekrem Akurgal başkanlığında bir İngiliz-Türk ekibi tarafından 1948'de başlatılmış, Ekrem Akurgal tarafından 1993'e kadar kesintisiz sürdürülmüştür. 

Çalışmalar 1993'ten günümüze Prof. Dr. Meral Akurgal başkanlığında yürütülmektedir. MÖ 3. binyıldan itibaren yerleşime konu olmuş Bayraklı Höyüğü'nde kent olgusunun en yoğun şekilde görüldüğü süreç 650-546 arasındadır.

Klasik Çağ Smirni'si Büyük İskender'in yönlendirmesi ile Kadifekale (Pagos) sırtlarında kurulmuş, en parlak dönemini Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış ve günümüzde Konak ilçe sınırları içinde bulunan arkeolojik sit alanıdır. 1830'larda Charles Texier tarafından derinlemesine ilk araştırmalardan sonra, bu arkeolojik sitteki çalışmalar Rudolf Naumann ve Selâhattin Kantar başkanlığında bir Alman-Türk ekibi tarafından 1932-1941 arasında başlatılmış ve Roma dönemi Agora'sının, kentin MS 178'de geçirdiği büyük bir deprem sonrasında yeniden inşa edilmiş halinin büyük bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. 1996'da yeniden başlatılmış kazı ve çevre düzenleme çalışmaları, 2007'den itibaren Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Akın Ersoy başkanlığında bir ekip tarafından günümüzde de sürdürülmekte olup, Agora ören yeri ve Basmane mevkiinde İzmir Büyükşehir Belediyesince toplam 30 milyon TL bedelle kamulaştırılan bir alanı kapsamaktadır.

Bayraklı Höyüğü
Bayraklı Höyüğü'nde ilk sistemli kazılar 1948-51 yıllarında Atina İngiliz Arkeoloji Enstitüsü ile Ankara Üniversitesi'nin ortak kazısı olarak J. M. Cook ve E. Akurgal başkanlığında yapılmıştır. Höyükteki ikinci dönem kazıları 1966-1992 yılları arasında E. Akurgal başkanlığında sürdürülmüştür. Akurgal bu kazılar süresince Bayraklı Höyüğü'nde Geometrik, Arkaik ve Klasik dönemlere ait yerleşme katlarını ortaya çıkartmış ve Smyrna'nın MÖ 7. Yüzyıldan başlamak üzere 3 yüzyıl boyunca ticari ve siyasi faaliyetin toplandığı bir merkez olduğunu savunmuştur. Üçüncü dönem kazıları 1993 yılından 2012 yılına kadar M. Akurgal tarafından sürdürülmüştür. İki yıl aradan sonra C. Tanrıver tarafından sürdürülmeye başlanan kazılar günümüzde de devam etmektedir.
Smirni (Smyrna)
Smyrna'da ilk olarak 1933 ile 1941 yılları arasında İzmir Müzesi Müdürlüğü ile Tarih Kurumu ortaklığında başlanan arkeolojik kazılar Agora'da yapılmıştır. Bazilikanın in-situ olarak korunmuş sütunları etrafında başlayan kazılar Batı Stoa'ya ve sonra da Doğu Stoa'ya genişlemiştir. 1944 yılında Agoradaki kazıları yürüten R. Duyuran tarafından bu yıl yapılan kazının kısa bir raporu yayınlanmış ve daha sonra da 1950 yılında yine R. Naumann ve S. Kantar tarafından nispeten daha kapsamlı bir makale olarak yayınlanmıştır. Agora'daki çalışmalar bu tarihlerden sonra uzun süre durmuş ve ancak yaklaşık yarım yüzyıl sonra 1997 yılında İzmir Müze Müdürlüğü tarafından kazılara tekrar başlanmıştır. 2007 yılında Doç. Dr. Akın Ersoy tarafından başlanan son dönem kazıları Smyrna Agorası, Basmane Altınpark ve Kadifekale ve Smyrna Tiyatrosunda halen devam etmektedir.

Antik Smyrna'nın akropolisinde (Kadifekale) sınırlı da olsa son dönemde kazı ve araştırmalar gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalardan ilki kalenin güney surunu ortaya çıkarmaya dönük güney suru kazı çalışmaları olmuştur. Yapılan kazı çalışmaları ile kalenin en erken, Helenistik Dönem sur kalıntılarına ulaşılmış olup çıkan buluntular da göz önüne alındığında, Strabon'un Antigonos Monophtalmos ve Lysimakhos zamanında kentin inşa edildiğini ifade eden notlarını doğrulamıştır. 17. yüzyıla kadar çok değişik zamanlarda yapılan eklenti ve onarımlarla bugüne kadar ayakta kalmayı başarmış olan kale surlarının, en erken dönemini işaret eden güney sur kazılarında Helenistik surların yaklaşık 3 m kalınlığında olduğu ortaya çıkarılmıştır. İçten ve dıştan bosajlı bloklarla cephelendirilmiş olan beden duvarlarının iç dolgusu moloz taştandı ve atkılı duvar tekniği kullanıldığı anlaşılmıştır. Son iki yüzyılda güney surun dış cephe kesme taş örgüsünün dönem yapılarında kullanılmak üzere söküldüğü, bu nedenle de korunmamış olduğu görülmüştür. Buna karşın duvar iç yüzünün hızla dolması nedeniyle kimi yerlerde 4 sıra kesme taş yüksekliğinde korunduğu dikkat çekmiştir. Kazılar sırasında daha önce bilinmeyen Helenistik bir kulenin varlığı tespit edilmiş ve dıştan
dışa 9x10 m yaklaşık boyutlarındaki bu kulenin Roma Döneminde de kullanıldığı görülmüştür. Duvar kalınlığı yaklaşık 2 m kadar olduğu ölçülebilen Helenistik-Roma Dönemi kulesinin henüz tarihini bilemediğimiz bir zamanda tahribat görmesinin ardından bir bölümü kulenin hemen doğusuna bir bölümü ise kule üzerine gelecek şekilde Bizans Döneminde kireç harçlı moloz taş malzeme ile ama bu kez yuvarlak planlı olarak yeniden inşa edildiği anlaşılmıştır. Bu geç kulenin Helenistik-Roma Dönemi kulesinin artık görünmeyecek kadar tahribata uğramış olduktan sonra inşa edildiği değerlendirilmiştir. Geç kule 178.00 m yaklaşık seviyesinden itibaren yoğun kireç harçlı ve moloz taş dolgusu ile izlenmektedir. Geç kulenin Bizans Döneminde inşa edildiği yapım malzemesi harcı içinde tespit edilen Bizans Dönemi seramik örneklerinden dolayı düşünülmektedir. Helenistik-Roma Dönemi kulesinin dış temel duvarlarının içinde taş yongalarından oluşan bir dolgunun olduğu da dikkat çekmiştir. Helenistik sur üzerindeki 1.08 m genişliğindeki kule girişinin Helenistik kuleyi ortaladığı görülmüştür. İç kapıda 180.36 m seviyesinde ve dört sıra blok hâlinde korunmuş olan Helenistik kapı açıklığına karşın, alanın eğimi nedeniyle kule duvarlarının korunmuş yükseklikleri yaklaşık 179.00 – 177.50 m aralığındadır. Güney surun beden duvarı gibi, kulenin kesme taş bloklarla cephelenmiş duvarları da anakaya üzerine inşa edilmişlerdir. Smyrna'nın akropolisi olan Kadifekale'de yürütülen çalışmalardan biri de özellikle yayınlarda ve haritalarda Şapel ve bazen Şapel/Mescit olarak bilinen yapı kalıntıları üzerinde gerçekleştirilmiştir. Ortaya çıkarılan yapı izleri yapı kalıntısının bir kale mescidine ait olduğunu göstermiştir. Ortaya çıkarılan plan özellikleri ile bu yapı İzmir'de tespit edilen en erken Türk-İslâm ibadet yapısı durumundadır. Kale mescidinin hemen doğu bitişiğinde kısmen ayakta duran tonozlu mekân içinde yapılan kazı çalışmaları ise bu mekânın sonradan mescide eklemlendirilen bir sarnıç olduğunu göstermiştir. Kazı çalışmaları ile tonozlu mekânın iki evreli inşa sürecinin olduğu, iç mekân duvarlarının tuğla kırıklı harçla sıvandığı, tonoz üst örtü üzerinde su toplama
sisteminin olduğu belirlenmiştir. Su deposu niteliğindeki mekânın en geç 18. yüzyıla kadar 14. yüzyılda inşa edilen mescide ibadet için gerekli temiz suyu sağladığı düşünülmektedir.

Kentin son yıllarda kazı ve araştırmalara konu olan en önemli arkeolojik alanı agorasıdır. Smyrna Agorası antik kentin merkezinde, dörtgen bir alanı kapsamaktadır. Antik Smyrna'nın idarî, siyasî, adlî ve ticarî merkezi durumundaki, bugün yaklaşık 129 x 83 m boyutlarında ancak görülebilen agorasındaki avlu sondajlarında, az sayıda da olsa ele geçirilen bazı seramik parçalarının M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllara ait olması, bu erken seramik örneklerinin zaman içinde yamaçlar boyunca yüzey akıntıları ile başka yerden gelmiş oldukları ile açıklanabilir. Agorada mimarî izlerin ancak M.Ö. 2. yüzyıla kadar gitmesi bu olasılığı güçlendirmektedir. Kentin Pausanias'tan öğrendiğimiz kuruluş hikâyesinde geçen Nemesisler Tapınağı veya kutsal alanının, İskender'den önce de var olduğu kab

Sultanahmet Mitingleri, 15 Mayıs 1919'da İzmir'in İşgali üzerine Türk Ocağı ve Karakol Cemiyeti tarafından İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nda ilki 23 Mayıs 1919'da düzenlenen, her birine yaklaşık 150-200 bin kişinin katıldığı dört mitingdir.
İzmir'in işgalini  kınamak ve direnişi yaymak için İstanbul'da ilk olarak Fatih, Üsküdar–Doğancılar, Kadıköy mitingleri yapılmıştı. Sultanahmet Mitingleri, 23 Mayıs 1919, 30 Mayıs 1919, 10 Ekim 1919, 13 Ocak 1920 tarihlerinde  gerçekleşti. Amaç, Osmanlı sarayına, I. Dünya Savaşı'nın  galibi Avrupa hükûmetlerine ve Avrupa kamuoyuna Türk halkının sesini, Anadolu'nun işgaline itirazını duyurmaktı. Mitinglerin ardından alınan kararlar kağıda dökülüp İtilaf Devletleri temsilciliklerine ve saraya götürülmüş, yurtdışına telgraflar çekilmiştir.
Tanınmış kişilerin konuşmacı olduğu ve coşkulu konuşmalar yaptığı Sultanahmet mitingleri, yurt çapında millî bilinç uyandırılmasında ve Kuvâ-yi Milliye'nin örgütlenmesine rol oynadı.

Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. Yedi yüz senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz: Bayrağımıza, ecdadımızın namusuna hıyanet etmeyeceğiz.
Birinci miting, 23 Mayıs 1919 günü Cuma namazının ardından gerçekleşti. Türk Ocakları ve Milli Kongre'nin katkıları ile düzenlenen bu miting, katılımcı sayısı ve basınında ses getirmesi açısından dört mitingin en büyüğüdür. Halide Edip Hanım'ın dinleyicilere ettirdiği yemin ile özdeşlemiştir.

Miting gününden bir hafta önce İstanbullular, hazırlanan davetiyeler yoluyla mitingden haberdar edilmişti. Bu davetiyelerin içeriğinde Cuma günü  camilerde ve evlerde namaz kıldıktan sonra haksızlıklara karşı feryat etmeleri, kurtuluş için çalışmaya yemin etmeleri istendi. Yüz binden fazla insan, ellinin üzerinde cemiyet ve parti bu mitinge katıldı. Konuşmacılar için Cami tarafındaki duvarın yanına bir kürsü yerleştirildi.Demir ve ateş; kardeşler ben bunlarla hiçbir vatan ve ırkın öldüğünü işitmedim. Şerefli bir tarih ve medeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlâka, zengin bir şiir ve edebiyata, dinî ve millî ananelere, ırkî ve vatanî hatıralara mâlik olan bir milletin mahvolduğunu tarih göstermiyor.Birinci Sultanahmet Mitingi'nde şair Mehmet Emin Bey, Halide Edip Hanım, Fahrettin Hayri Bey, Dr. Sabit Bey, Selim Sırrı Bey birer konuşma yaptı. İlk olarak Mehmet Emin Bey, "Kardeşlerim" hitabıyla başlayan ve Halide Edip Hanım'ın Ateşten Gömlek (1923) adlı eserinde anlattığı etkileyici bir konuşma yapmıştır. İkinci olarak basın mensupları adına konuşan Fahrettin Bey, sözlerini Tevfik Fikret'e ait  ‘Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa, Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır; ’ dizesiyle bitirdi. Fahrettin Bey'den sonra kürsüye Halide Edip Hanım çıktı.
Daha önceki mitinglerde de konuşan Halide Edip Hanım, bu mitingde “Hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözleri ile dikkatleri iyice üstüne çekti. Konuşmasının sonunda  göz yaşları içinde dinleyicilere insanlık ve adalet ilkelerine bağlı kalacaklarına, her ne zorluk olursa olsun hiçbir güç ve kuvvete teslim olmayacaklarına dair bir yemin ettirdi.
Miting sonunda alınan kararlarda; işgal edilen noktalar boşaltılıncaya kadar Türk halkının makam-ı saltanat etrafından demir bir çember olacağı, memlekette siyasi ihtirasların sona ermesi gerektiği ve Saltanat şurasının olağanüstü toplanmasının gerektiği belirtildi.

“Muazzez memleket, rüyalı ufuklarında senin için duyduğum ezeli aşkların, sonsuz yüce heyecanların aksi parlayan güzel İstanbul. Aziz vatan, beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın”Sultanahmet'teki ilk mitingden bir hafta sonra, 30 Mayıs 1919  günü Cuma namazının ardından İkinci Sultanahmet mitingi yapıldı. Polis Müdürlüğü "dua günü" adlı ile yapılan bu toplantıya sadece dinî mahiyet taşıması ve Sultanahmet Camii içinde kalması şartıyla özel izin vermişti.
Yasağa rağmen, İtilaf Devletleri'nin gözünün önünde tekrar büyük bir miting gerçekleşti. Katılımcı sayısı yüz binden fazla idi. Caminin önüne yerleştirilmesinde izin verilmediği için kürsü  bu sefer Sultanahmet türbesinin önüne yerleştirildi. Mitingde en az beş kişinin konuşma yaptığı bilinmektedir. Konuşmacılar genel olarak Wilson Prensipleri'ne değindiler ve 12. maddenin bir an evvel uygulanması gerektiği vurguladılar.
İlk konuşmacı olan İsmail Hakkı Bey, konuşmasında İzmir'in işgal eden Yunanlar'ın ardında İtilaf Devletleri'nin olduğunu ve Avrupalılar'la mücadeleye hazır olduklarını vurguladı. İstanbul Darülfünunu’ndan yeni mezun Şükufe Nihal Hanım, ikinci konuşmacı idi. Bir hafta önceki mitinge Halide Edip Hanım'ın konuşmasının damga vurması gibi bu mitinge de Şükufe Nihal Hanım'ın  "Aziz vatan, beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın!” sözleriyle sonlanan konuşması damga vurdu. Fransız dergisi L'Illustration, 7 Şubat 1920 tarihli sayısında Nakiye Hanım'ın işgal devletlerini kınayan konuşmasına tam sayfa yer verdi. Dr. İsmail Hakkı Bey konuşmasında Yunan güçleri ve İtilaf Devletlerini vahşiler olarak nitelendirdi.
Alınan kararlar ve vatanın kurtarılması için atılması istenen adımlar miting sonunda padişaha, hükûmete ve İtilaf Devletleri'nin temsilciliklerine bildirildi. İngiliz Yüksek Komiseri, bundan sonra  İstanbul ve çevresinde herhangi protesto ve gösteri yapılmasına kesinlikle izin vermeyeceklerini, hükûmetin önlem almasını istediklerini  mitingin ertesi günü  Sadrazama bildirmiş ve bir genelge yayınlayarak İstanbullulara sükunetli davranmaları gerektiğini bildirmiştir. Bu genelgeden sonra altı ay boyunca İstanbul'da bir miting yapılmamıştır.

Anadolu'daki Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin ardından 10 Ekim 1919 günü Sultanahmet Camii'nde üçüncü büyük miting yapıldı. Bu miting ile işgal hareketi kınandı; Anadolu'daki Kuva–yı Milliye hareketi alkışlandı ve başarısı  için dualar edildi. O mitinge ait görüntüler bulunmamaktadır. Fahrettin Bey, Hamdullah Suphi Bey, şair Mehmet Emin Bey, Rıza Nur Bey, Fatih Camii'nin hatibi Şevket Efendi bu mitingin konuşmacılarındandır. Gazetelerde çıkan yazılardan konuşmalardaki tonun sertleştiği anlaşılır.

İstanbul halkı, Sultanahmet Meydanı'nda 13 Ocak 1920 günü tekrar bir miting yaptı. Bu mitingi Darülfünun öğrencileri 5 Ocak 1920'de yaptıkları bir toplantıda planlamıştı. Dördüncü miting, İstanbul'da Milli Mücadele döneminde yapılan son büyük miting oldu. 150 binden fazla insan katıldı. Kürsü bu kez Ayasofya Hamamı'nın önüne yerleştirilmişti. Önceki mitingler gibi cuma namazının ardından gerçekleşen mitingde Rıza Tevfik Bey, Nakiye Hanım ve Hamdullah Suphi Bey konuşma yaptı.
Rıza Tevfik, konuşmasında Türkler'in de tıpkı Avrupa milletleri gibi medeni bir millet olduğunu anlatı. Muallimler Cemiyeti Başkanı Nakiye Hanım dinleyicilere; "İçinizde atalarının mezarlarını, onların yaptırdığı cami ve türbeleri bırakacak bir erkek var mıdır?" diye sordu. Vatanın kurtuluşunda kadınların da erkekler kadar yer alacağını belirtti. Hamdullah Suphi konuşmasında Anadolu’nun geleceğinde başka devletlerin söz hakkı olmadığını vurguladı. Hamdullah Suphi Bey, konuşmasının bir yerinde Fransız halkına seslenmişti; bu sözlerden dolayı Posta, Telgraf ve Telefon Umum Müdürü Yusuf Razi Bey’in Fransız  eşi Madam Jeannina kürsüye çıkarak halka “Türkler ölmeyecektir” diye haykırdı. Yarı Türkçe yarı Fransızca konuşmasında Fransızlar'ın Türkler'i destekleyeceğini söyledi.
Dördüncü miting sonunda şu kararlar alındı: İstanbul başkent olarak kalacaktır; Edirne Türkler'e bırakılacaktır ve Batı Anadolu'nun tamamı dahil olmak üzere İzmir, Yunanlar'ın ve diğer devletlerin işgalinden kurtarılacaktır. Bir heyet Yıldız Sarayı'na giderek kararları Padişah VI. Mehmed'e sundu. Sadrazam, Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Âyan'a birer kopya verildi. Ayrıca İngiltere Yüksek Komiserliği'ne bir protesto mektubu verildi. Mektupta, İstanbul işgal edilirse, ortaya çıkabilecek bütün olaylardan özellikle İngilizler'in sorumlu tutulacağı belirtildi.

Sultanahmet Mitingleri 1,  Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1919.

Tekâlif-i Milliye (Millî Yükümlülükler ya da Ulusal Vergiler), Türk Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktalarından olan Sakarya Meydan Muharebesi öncesi ordunun ihtiyacını karşılamak ve muharebeye hazırlanmak için Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın kanunla kendisine verilen yasama yetkisini kullanarak yayımladığı "Ulusal Yükümlülük" emirleridir. 7 Ağustos 1921'de yayımlanmış olup toplamı on maddedir.

Her ilçede bir tane Tekâlif-i Milliye Komisyonu kurulacak.
Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.
Her aile bir askeri giydirecek.
Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40'ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40'ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.
Her türlü makineli aracın %40'ına el konacak.
Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20'sine el konacak.
Sahipsiz bütün mallara el konacak.
Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.
Halkın elindeki araçlar bir defa olmak üzere 100 km'lik mesafeye ücretsiz askeri ulaşım sağlayacak.
Tekâlif-i Milliye Emirleri, 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri yayımlanmıştır ve on emirden oluşmaktadır. "Tekâlif-i Milliye Emirleri" çok kapsamlı olup bir taraftan aynı vergi mahiyetindeki uygulamayı içermekte, diğer taraftan da hizmet vergisi mahiyetindeki uygulamayı öngörmektedir. 

Her ilçede kaymakamın başkanlığında malmüdürü ve ilçenin en büyük askeri amiri ile idare meclisi, belediye ve ticaret odalarının seçtikleri üyelerden oluşan Tekâlif-i Milliye Komisyonları (Milli Yükümlülükler Komisyonları) Kurulacaktır. Bu komisyonlara o yörenin Müdafaa-i Hukuk Dernekleri merkez kurulundan iki üye ile köylerde imamlar ve muhtarlar tabii üye olarak katılacaklardır.
Tekâlif-i Milliye Komisyonları derhal toplantılara başlayacak ve hiçbir komisyon üyesine hizmetleri karşılığı ücret ödenmeyecektir. Ayrıca her komisyon iki ay süre ile askeri hizmetleri ertelenmek üzere altı memur çalıştıracaktır.
Tekâlif-i Milliye Komisyonları, savaş ekonomisine giren ve Tekâlif-i Milliye Emirlerinde belirtilen malları toplayarak kendisine bildirilen cepheye gönderecek, ayrıca bu emirlerin hizmet yükümlülüğüne ilişkin hükümlerini uygulayacaktır. Komisyon üyelerinden görevinde ihmal gösterenler, vatana ihanet suçu işlemiş sayılacak ve ona göre cezalandırılacaktır.

Tekâlif-i Milliye karşılıksız bir bağış değildi. Başkomutan Atatürk, 7-8 Ağustos 1921'de "Bedeli sonradan ödenecektir." diyerek halktan zorunlu yardım topladı. 12 Nisan 1923 tarihli ve 328 sayılı kanunla 6.003.663 TL olan borç halka ödendi.
Sadece Tekalif-i Milliye borçlarını değil onunla birlikte Osmanlı'nın iç borçları da ödendi. Savaş sonrası Ankara Hükümeti, Tekâlif-i Milliye borçları ve onun dışında savaşta halktan alınmış her şey için, 1923-1937 arasında halka toplam 17.426.409 TL ödedi.

Tellidede muharebeleri, Türk-Yunan Savaşı esnasında Aydın civarında yaşanan çarpışmalardır.
Yunan kuvvetleri Aydın etrafında bulunan Türk kuvvetlerini uzaklaştırmak amacıyla, Tellidede sırtlarında bulunan Türk müfrezeye bir baskın tarzında taarruz düzenledi.
Bu taarruz ile 'Tellidede Muharebeleri' başladı. Taarruzu başlatan Yunan taburu, Tellidede Sırtları'ndan açılarak Ovaemir-Yeniköy-Kadıköy hattında bulunan Türk kuvvetlerine saldırdı. Özellikle sağ kanatta Karadurmuş Müfrezesinin savunduğu bölge ağır Makineli tüfek ateşi altında kalmıştır. Sol kanatta Çakırbeyli, Beydere gönülleleri ile Selami Bey'in Koçarlı Müfrezesi, merkez'de de Çineli Tahir Müfrezesi bulunuyordu. Toplam 200 kişiden oluşan bu kuvvetler, ağır Makineli tüfeklerle destekli 800 kişilik Yunan kuvveti karşısında, mermileri bitmiş ve arazinin savunmaya elverişsiz olduğundan fazla dayanamamış. Türk kuvvetleri Menderes Nehri'ne doğru güneye çekildiler.
Muharebe sonunda Yunan tarafı 30'dan fazla ölü ve yaralı vermiş. Türk kuvvetleri ise geri çekilme sırasında 6 ölü ve birkaç yaralı vermek zorunda kalmışlardır.

BATI ANADOLU’DA KUVAYI MİLLİYENİN OLUŞUMU (1919–1920)6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Oğuz Gülcan, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2007, sayfa 259-260 (Ankara University Open Archive System).

Trabzon Muhâfaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, 12 Şubat 1919'da merkezi Trabzon olarak kurulan cemiyet, Karadeniz Bölgesi'nin çeşitli il ve ilçelerinde şubeler açtı. Amacı, Trabzon ve çevresinin Rumlar'a verilmesini ve bir Pontus Devleti'nin kurulmasını önlemekti. Bu yörede faaliyet gösteren Filiki Eterya ile mücadele eden bu teşkilat, Erzurum Kongresi'nden sonra Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şubesi haline gelmiştir.

Tarih boyunca önemli bir ticaret merkezi olan Trabzon, Osmanlı döneminde de bu konumunu sürdürmüş; Tanzimat sonrasında bürokratik modernleşme süreciyle birlikte şehirdeki Müslüman ve müslüman olmayan eşraf yapısı yeniden şekillenmiştir. Müslüman-Türk eşrafı büyük ölçüde bölgedeki ayan ailelerinin devamı niteliğindeki hanedanlara dayanmış; ekonomik güç kazanan diğer yerel unsurlarla birlikte zamanla yükselen bir tüccar sınıfı oluşmuştur. Bu zümre, II. Meşrutiyet yıllarında siyasetten bürokrasiye ve toplumsal yaşama kadar geniş bir etki alanına ulaşmıştır. 
Trabzon eşrafı, dönemin siyasal yapısı içinde İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf taraftarlığı şeklinde iki ana gruba ayrılmıştır. Ancak 1916–1918 Rus işgali ve muhacirliğinin ardından, şehrin Müslüman-Türk unsurları bölgenin yeniden istilaya uğrama ihtimali ve Osmanlı Devleti’nden kopma tehlikesine karşı ortak bir hareket zemini oluşturmuştur. Mondros Mütarekesi sonrasında başlayan bu faaliyetler, yerel Müslüman-Türk burjuvazisinin öncülüğünde millî bir müdafaa örgütlenmesine dönüşmüştür.

Trabzon’un siyasi yaşamında önemli bir kuruluş olan THMC’nin kurucuları ve sonraki süreçte yönetiminde etkili olan kişiler şehrin özellikle ticari hayatında öncü konumunda yer alan eşraf ailelerine mensuptur.
Paris Barış Konferansı’nda Trabzon ve çevresinde Pontus veya Ermeni devleti kurulmasını hedefleyen iç ve dış girişimlerin artması üzerine teşkilatlanma süreci hızlanmış ve Şubat 1919’da Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti (TMHMC) kurulmuştur. Cemiyetin amacı, “Trabzon vilayetinin Osmanlı Devleti’ne bağlılığını korumak, ilmî vesikalarla gereken savunmaları yapmak ve millî haklarımızı koruyacak vasıtaların teminine çalışmak” olarak belirtilmişti. Erzurum Kongresi’nin toplanmasında belirleyici rol oynayan cemiyet, sonraki dönemde İttihatçılık ve usulsüzlük iddialarıyla eleştirilmiş; 1922’den itibaren örgüt içi muhalefet ve bölgesel siyasi gerilimler daha görünür hale gelmiştir. 1919–1923 arasında Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yönetim kadrosu, dönemin siyasi koşullarına bağlı olarak önemli değişikliklere uğramıştır. Kurucu ve yönetici üyeler arasında köklü ayan ailelerine mensup eşrafın yanı sıra tüccarlar, eski mebuslar, mülki idareciler, hukukçular, din adamları, eğitimciler ve aydınlar yer almıştır. Bu sosyal çeşitlilik, cemiyetin şehir halkı üzerinde güçlü bir temsil kabiliyeti oluşturmasına katkıda bulunmuştur.

Köksal, Ülkü (2023-12-18),  Göleç, Mustafa; Şerefoğlu, Zeynep Kevser; Danış, İlhami (Ed.), Millî Mücadele’de Siyasi Teşkilatlanmanın Sivil Toplum Veçhesi: Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin (Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) Toplumsal Tabanı (PDF), Türkiye Bilimler Akademisi, ss. 505–536, doi:10.53478/tuba.978-625-8352-68-9.ch162025-12-10

Trakya'nın İşgali, İtilaf Devletleri kuvvetlerince I. Dünya Savaşı'ndan sonra gerçekleştirilmiştir. Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra, Edirne-İstanbul demiryolunu kontrol etmek üzere bir Fransız alayı Trakya'ya yerleşmiş bulunuyordu. Fransız generali Franchet d'Espèrey ile Yunanistan Başbakanı Venizelos arasında imzalanan antlaşma ile Kuleliburgaz-Hadımköy hattı Yunan ordusunun işgaline terk edilmişti. 14 Ocak 1919 tarihinde Hadımköy'den Kuleli ve Burgaz'a kadar bütün demiryolu istasyonları Yunanlar tarafından işgal edildi.
Bu gelişmeler karşısında, I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa, Mustafa Kemal Paşa'nın 9 Ocak 1920 tarih ve 55 sayılı emrine uyarak bütün Edirne vilayetinde sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Diğer taraftan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 31 Mart 1920'de Lüleburgaz'da yaptığı ilk kongresinde dış tecavüzler ve iç ayaklanmalar karşısında her türlü tedbir alma yetkisini kolordu komutanına ve merkez heyetine vermeyi kararlaştırdı.
San Remo Konferansı'nda, İtilaf Devletleri Edirne ile birlikte Doğu Trakya'yı da Yunanistan'a bırakmayı kararlaştırdılar.
Doğu Trakya'nın Yunanistan'a verilmesi kesinlik kazanınca, bölge halkı İstanbul hükûmetinden kendilerine bir fayda gelemeyeceğini anlayıp, çareyi Ankara yönetiminde aramaya başladılar.
9 Mayıs 1920'de Edirne'de toplanan, kuruculuğunu Edirne Belediye Başkanı Şevket Dağdeviren, Kasım Yolageldili, Faik Kaltakkıran ve Şeref Aykut'un yaptığı Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, 2. kongresinde Edirne ve Doğu Trakya'nın Yunanistan'a bırakılmasını kesinlikle reddetti ve ülke topraklarının savunulmasını kararlaştırdı. Bu amaçla, yerli halktan asker toplamayı ve silahlı savunma tedbirleri almayı kararlaştırdı. Ayrıca, Cemiyet programını değiştirmekle birlikte ismini de Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirerek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şubesi olmuştu.
Sevr Antlaşması'nın imzalanmasını kolaylaştırmak, Osmanlı İmparatorluğu'na fiilen olduğu kadar hukuken de son vermek amacı ile İtilaf Devletlerinin de teşviki ile Yunan ordusu bir taraftan Anadolu'da bir taraftan da Trakya'da harekete geçti. 20 Temmuz 1920'de başlayan Yunan Taarruzu sonunda Edirne 24 Temmuz 1920'de düştü. Sevr Antlaşması'nın imzalanmasını takip eden günlerde Yunan hükûmeti kendi meclislerinden geçirdikleri bir kanunla Doğu ve Batı Trakya'yı bir genel valilik halinde Yunanistan'a kattığını ilan etti. Yunanlar tarafından Edirne ve Doğu Trakya'nın ilhakına rağmen, Trakya'da işgale karşı silahlı mücadele devam etmiştir.
25 Temmuz 1920'de Trakya'daki işgal harekâtının bitmesinden sonra Yunan Kralı I. Aleksandros, işgal edilen yeni yerleri görmek üzere bir geziye çıktı. İzmir Taburu'nun başında önce Edirne'ye, oradan Kırklareli yolu ile Midye'ye giderek Averof Zırhlısı ile de Gelibolu ve İzmir üzerinden Atina'ya döndü.
Anadolu'da kazanılan büyük zafer ve orduların Boğazları geçerek Trakya'yı kurtarmak için harekete geçmeleri kararı karşısında, Boğazlarda bulunan İtilaf Devletleri ateşkes anlayışı içinde olmuşlardır. 15 Ekim 1922'de yürürlüğe giren Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya, Yunan kuvvetleri tarafından boşaltıldı. 25 Kasım 1922'de Edirne Valiliğine tayin edilen Şakir Kesebir, Türk yönetimini yeniden kurdu ve aynı gün Türk birlikleri Edirne'ye girdi. Lozan Konferansı sonunda, Yunanların Anadolu'da yakıp yıktıklarına karşılık, savaş tazminatı olarak Meriç Nehri'nin batı kıyısındaki Karaağaç ve Bosnaköy köprübaşlarının da Türkiye'ye katılması kararlaştırıldı. Karaağaç nahiyesi ile istasyonunun 15 Eylül 1923'te Yunanlar tarafından boşaltılmasından sonra, Doğu Trakya tam olarak işgalden kurtulmuş oldu.

 Wikimedia Commons'ta Türk Kurtuluş Savaşı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Atatürk Araştırma Merkezi - Birinci Dünya Savaşı Sonrasında Fransızların Trakya'yı İşgali 10 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edirne Tarihi ve Kültürü Web Sitesi 13 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Trakya Cephesi 29 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 30 Kasım 1918 tarihinde Edirne'de kurulan Anadolu Hareketi yanlısı cemiyet.

Cemiyetin Talat Paşa'nın yönlendirmesi ile 2 Kasım 1918'de İstanbul'da tacir Kasım Bey'in Küçük Kınaciyan Hanı'ndaki yazıhanesinde Edirne milletvekili Faik Bey, Edirne Belediye Başkanı Şevket Bey, avukat Mehmet Şeref Bey ve Edirneli yurtseverlerin katılımı ile yapılan toplantıda kurulmasına karar verilmiş; 30 Kasım 1918 tarihinde de Edirne merkez olmak üzere resmen kurulmuştur.  Talat Paşa'nın da üyesi olduğu cemiyet Teşkilât-ı Mahsusa kanalıyla devlet tarafından desteklenmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılacağını düşünen bu cemiyet, yıkılma tehlikesine karşın Batı Trakya ve Doğu Trakya'yı tek bayrak altında toplamak, Trakya'daki Müslüman nüfusa sahip çıkmak ve bu bölgede bir Türk devleti kurmak amacıyla kurulmuştur. Çıkardıkları Trakya Paşaeli ve Ahali gazeteleriyle de bu düşüncelerini savunmuşlardır. 7 Eylül 1919'daki Sivas Kongresi sonrasında ise 7 Ekim 1919'da Edirne Belediyesi'nde yapılan bir toplantıyı takiben Şevket Dağdeviren'in Mustafa Kemal'e çektiği bir telgrafla cemiyet, Anadolu'daki diğer cemiyetler ile birleşerek Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti çatısına girmiştir.

Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nın örgütlenmesinin Mayıs 1919'da başladığı göz önünde bulundurulduğunda; bu tarihten 6 ay önce kurulan Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti benzeri birkaç cemiyetle birlikte anti-emperyalist direnişin öncü kuruluşlarındandır.

Cemiyet merkezi Edirne şehridir ve cemiyetin bir başkanı ile 12 üyesi yönetim kurulunu oluşturur. Cemiyetin dönemin siyasi partileri ile bir ilişkisi yoktur.
Cemiyet üyeleri, Doğu ve Batı Trakya'daki demografik, ekonomik, kültürel ve tarihsel Türk üstünlükleri ve haklarını anlatan harita, grafik ve broşürler hazırlayarak bunları Amerika Birleşik Devletleri ile Anlaşma Devletleri'ne verdi ve Paris Barış Konferansı'na gönderdi. Bir dizi basın açıklamasıyla yabancı basında çıkan yanlış haberleri düzeltmeye çalıştı, San Remo Konferansı'na temsilci gönderdi.
Cemiyet, 5 kongre:

10 Temmuz 1919 Trakya Kongresi,
16 - 18 Ekim 1919 Birinci Edirne Kongresi,
15 Ocak 1920,
31 Mart - 2 Nisan 1920 Lüleburgaz Kongresi ve
9 - 13 Mayıs 1920 İkinci (Büyük) Edirne Kongresi'ni yaptı,
8 bildirim yayınladı ve cemiyetin resmi yayın organı olan Trakya Paşaeli Gazetesi'ni 47 sayı çıkardı.
Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin etkinliği Trakya'nın her tarafında tanınıyordu. Trakya'nın Türklüğü'nü savunmayı görev edinmiş bu oluşum, I. Kolordu'ya savaş için gerekli unsurları da sağlıyor ve bir hükûmet gibi algılanıyordu.
Cemiyet, Lozan Barış Anlaşması’ndan sonra çalışmalarına son verdi ve üyeleri fırka (parti) içinde etkinliklerini sürdürdü.

Tripoliçe Katliamı, Yunan İsyanı'ndaki Tripoliçe kuşatması esnasında 23 Eylül 1821 günü şehrin düşmesi ile Müslümanların (Türk ve Arnavut) ve Yahudilerin katledilme olaylarıdır. İngiliz asker ve tarihçi Thomas Gordon, katledilen sivillerin sayısını 8.000 olarak tahmin ederken, 8.000 de Osmanlı askerinin öldürüldüğünü belirtmektedir. J. M. Wagstaff ise 10.000 - 15.000 sivilin katledildiğini yazmıştır. Yunan tarihi üzerinde uzman olan tarihçi ve yazar William St. Clair öldürülen sivillerin sayısının 10.000 üzerinde olduğunu belirtmiştir. Katledilenlerin içinde kadınların da olduğu görülmüştür.
İngiliz tarihçi Walter Alison Phillips Tripoliçe katliamı hakkında:

Üç gün boyunca şehrin sakinleri, bir vahşi çetenin kötülüğüne ve keyfine bırakıldı. Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadı. Kadınlar ve çocuklar, öldürülmeden önce işkencelere tabî tutuldu. Katliam o kadar büyüktü ki, Kolokotronis kapıdan hisara kadar atının ayaklarının yere hiç dokunmadığını söyledi. Şehirdeki Yunan zaferinden sonra yol kenarları cesetler ile doldu. Kadınların ve çocukların bulunduğu Müslüman kitleleri, yakınlardaki dağlarda sığır gibi doğrandı.

William St. Clair katliam sırasında Tripoliçe'de bulunan yabancı subayların gördüklerini böyle anlatmıştır:

"10 bin üzerinde Türk öldürüldü. Paralarını sakladığı şüphe edilen tutsaklar işkence edildi. Kolları ve bacakları kesildi ve ateşin üzerinde yavaş yavaş kızartıldılar. Hamile olan kadınların karınları kesildi, kafaları kesildi ve köpek kafaları bacaklarının arasına sokuldu. Cumadan pazara kadar hava cığlık sesleriyle doluydu.... Bir Yunan 90 kişiyi öldürdüm diye övünüyordu. Yahudi topluluğu sistemli bir şekilde işkenceden geçirildi.... Haftalarca aç bırakılan Türk çocukları çaresiz yıkıntıların arasında koşarken Yunanlar tarafından yere atıldılar sonra vuruldular.... Su kuyuları cesetlerle dolduruldu..."
"Yunanistan'daki Türkler arkalarında az iz bıraktılar. 1821 ilkbaharında dünyanın geri kalanı tarafından arkalarından gözyaşı dökülmeden ve farkedilmeden aniden yok oldular. Bir zamanlar Yunanistan'ın bütün ülkenin etrafına dağılmış büyük bir Türk nüfusuna sahip olduğuna bile inanmak zordu. Bu ailelerin arasında varlıklı çiftçiler, tüccarlar, memurlar yaşıyordu ve yüzlerce yıl boyunca burada yaşamış ve buraları kendi yurtları olarak kabul etmişlerdi... Kasıtlı ve acımasızca öldürüldüler ve hiçbir zaman pişmanlık gösterilmedi."

Yunan komutan Teodoros Kolokotronis ise anılarında 32.000 kişinin katledildiğini yazmış ve cesetlerin çokluğundan atının şehir duvarlarından saraya kadar toprağa basmadığını iddia etmekteydi. 11 Şubat 1821 günü, ABD'de yayınlanan The American Mercury gazetesi şehirde yaşanan katliamda 20.000 Türk'ün öldürüldüğünü yazdı; ama şehirde bundan önce altı yüz Yunan ile yedi papazın da öldürüldüğünü de bildirdi. Justin McCarthy'ye göre The American Mercury öldürülen Yunanları Tripoliçe'de yaşanan katliam için bahane olarak göstermeye çalıştı.
Tripoliçe katliamından sonra, devrimin ilk aylarında Mora'da da Müslümanlara karşı sistematik katliamlar uygulandı. Tarihçiler, bu devrimler esnasında en az 20.000 Müslüman'ın katledildiğini tahmin etmektedir. Steven Bowman, çok fazla sayıda Yahudi'nin de katledildiğini belirtti: "Böyle bir trajedi, Yahudilere karşı özel olarak uygulanmamıştır. Tripolis'teki Türk katliamlarından sonra güneyde kalan son Osmanlı kalesine de Yahudiler sığınmıştı. Öyle görünüyor ki, Yahudilerin de katledilmesi, Türklerin katledilmesinin diğer sonucudur."

Türklere yapılan katliamlar listesi
Müslüman - Türk katliamları

Türk düşmanlığı
Monemvasia katliamı

Özel

Genel
Finlay, George (1861), History of the Greek revolution (İngilizce), Edinburgh: William Blackwood

Lozan Sözleşmesi ve Türk ve Yunan Nüfuslarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme (Yunanca: Σύμβαση για την Ανταλλαγή των ελληνικών και τουρκικών Πληθυσμών, romanize: Symvasi gia eis Antallagi ton ellinikon kai tourkikon Plithysmon) olarak da bilinen Türk-Yunan Mübadele Sözleşmesi, Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi sonrasında, 30 Ocak 1923'te Lozan'da Yunan ve Türk hükûmetleri temsilcileri tarafından imzalanan arasında bir anlaşmadır. Anlaşma, Ortodoks Hristiyanların Türkiye'den Yunanistan'a ve Müslümanların Yunanistan'dan (özellikle ülkenin kuzeyinden) Türkiye'ye eşzamanlı olarak sınır dışı edilmesini sağladı. Bu gönülsüz nüfus transferleri, 1,5 milyon Anadolu Rumu ve 500.000 Yunanistan Müslümanı olmak üzere yaklaşık iki milyon insanı kapsıyordu.

Yunanistan'daki Müslümanlarla ilgili olarak antlaşma, gerçek etnik kökenlerinin dini bağlılıkla yer değiştirdiği Osmanlı 'millet' anlayışını yansıtıyordu. Bu, Yunan Makedonyası ve Epir'den gelen birçok Yunanistanlı Müslümanın Türk olarak sınıflandırıldığı ve pek çoğunun Türkçe konuşamamasına veya çok az Türkçe konuşmasına ve aslında İslam'a dönen Osmanlı döneminden kalma Yunanların soyundan gelmesine rağmen evlerini terk etmek zorunda kaldıkları anlamına geliyordu.
Ayrıca, Kuzeydoğu Anadolu ve Trans Kafkasya bölgesinden İslam'a geçen ve Türk dilini ve ulusal kimliği benimseyen Pontus Rumlarının birçok tarihi vakası, sözleşmenin amaçları doğrultusunda basitçe 'Türkler' olarak sınıflandırıldı. Bununla birlikte, bu Pontus Rum toplumundan çok sayıda kişi, 1828'de Rusların Erzurum ve Gümüşhane'yi işgal etmesinin ardından işgalci güçlere katılarak atalarının Hristiyan Ortodoks inancına geri dönmeden önce, Osmanlı döneminin sonlarına kadar Kripto-Hristiyan olarak kalmış ve daha sonra Rus İmparatorluk Ordusunun geri çekilmesinin ardından Gürcistan'a ve Güney Rusya'ya geri dönmüşlerdir.
Sözleşme, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Türk hükûmeti tarafından 23 Ağustos 1923'te ve Yunan hükûmeti tarafından 25 Ağustos 1923'te onaylanmıştır. 27 Ocak 1925 tarihinde Milletler Cemiyeti Antlaşmalar Serisinde tescil edilmiştir.

1. madde, Rum Ortodoksların Türkiye'den Yunanistan'a ve Müslümanların Yunanistan'dan Türkiye'ye zorunlu göçünü 1 Mayıs 1923'ten başlamak üzere sağladı.
2. madde, İstanbul şehrinin Rumlarını ve Batı Trakya Müslümanlarını sınır dışı etmekten muaf tuttu.
3. madde, Yunanistan'ı çoktan terk etmiş olan Müslümanların ve Türkiye'yi terk etmiş olan Rum Ortodoksların mübadele kapsamında taşınmış sayılacağını öngördü.
4. madde, mübadelenin Türkiye'de bulunan sağlıklı Rum erkeklerle başlamasını öngördü.
5. madde, anlaşma kapsamında yeri değiştirilen tüm kişilerin mülkiyet haklarını garanti altına aldı.
6. madde, çeşitli suçlardan dolayı tutuklu bulunanların sınır dışı edilmelerine rağmen, cezalarını yeni memleketlerinde çekmelerini şart koştu.
7. madde, yeri değiştirilen her kişiye yeni ülkesinin vatandaşlığını elde etmesini sağladı.
8. madde, taşınabilir mülklerin sahipleriyle birlikte gönderilmesini öngördü.
9. madde, yeri değiştirilen kişilerin geride bıraktıkları taşınmazların elden çıkarılması için karma komisyon kurulmasını öngördü.
10-17. maddeler komisyonun çalışmalarını düzenledi.
18. madde, Yunan ve Türk hükûmetlerini, anlaşmaya uymak için iç mevzuatta gerekli tüm değişiklikleri yapmaya mecbur kıldı.
19. madde, anlaşmanın Türk hükûmeti ile imzalanması planlanan barış anlaşması ile aynı gün yürürlüğe gireceğini öngördü.

 Vikikaynak'ta Türk-Yunan Mübadele Sözleşmesi ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Sözleşme metni 1 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Yunanistan ile Türkiye arasında nüfus mübadelesi 1 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Boğazlar Sorunu, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının stratejik askerî önemi nedeniyle hem Osmanlı Devleti’ni hedef alan, hem de Avrupa ülkelerinin kendi aralarında çekişmelere yol açan sorundur.

Rusya’da Büyük Petro ile başlayan Karadeniz’e ve Türk Boğazlarına hakim olma ihtirası, Çariçe II. Katerina zamanında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile gerçekleşme fırsatını yakaladı. Hatta daha önce 1770 yılında Rus savaş gemileri Çanakkale Boğazı’na girmişlerdi.
1798 yılında Avrupa’yı ele geçirme aşamasında iken Napolyon da gözünü İstanbul’a dikmişti. O dönemde Rusya dahil olmak üzere bütün Avrupa’yı Napolyon korkusu sardı. 1798-1805 yılları arasında Napolyon tehdidi yüzünden Rusya ile Osmanlı Devleti aralarında karşılıklı yardımlaşma sözleşmeleri imzaladılar. Buna göre Karadeniz tüm yabancı savaş gemilerine kapatılacaktır. Bu kuralın ihlali savaş sebebi sayılacak ve bu ülkelere karşı ortak olarak savaş gemileri yollanacaktı. Fransa’nın baskısıyla Osmanlı Devleti 1806 yılında Rusya ile yaptığı 1805 Karşılıklı Savunma Sözleşmesini iptal etti. 1809 yılında Osmanlı Devleti ile Birleşik Krallık arasında ikili bir sözleşmeyle Çanakkale Sözleşmesi “Osmanlı İmparatorluğu’nun eski kuralı” olarak bilinen, yani Padişahın fermanı olmadıkça tüm yabancı savaş gemilerinin geçişini yasaklayan kural resmen tanıtıldı.

Rusya, Boğazlar üzerindeki en önemli haklarını Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1832 yılındaki isyanı sırasında Osmanlı’lara yardım etmenin ödülü olarak imzaladığı 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması ile kazandı. Bu antlaşmaya göre Rusya, yabancı bandıralı savaş gemilerine Çanakkale Boğazı’nın kapatılmasını talep edebilecektir. Bu da Rusya’nın Boğazların kontrolü üzerinde söz sahibi olması demektir. Aslında, Hünkar İskelesi Antlaşması 19. yüzyılın ikinci yarısını meşgul edecek olan “Şark Meselesinin” başlangıcıdır.
Birleşik Krallık için Hünkar İskelesi Antlaşmasının yerini alacak başka bir antlaşmanın yapılması şart oldu ve bu fırsat tekrar Mısır’da Mehmet Ali Paşa ’nın isyanı ile ortaya çıktı. Fakat bu kez ayaklanmanın bastırılmasında Osmanlılara yardım eden Avrupa güçleri oldu ve 1840 Londra Antlaşması imzalandı. Türk Boğazları açısından, bu antlaşmadan daha önemlisi 13 Temmuz 1841’de Fransa’nın da katılımıyla imzalanan “Boğazlar Sözleşmesi”dir. Bu sözleşme ile ilk kez Türk Boğazları çok taraflı bir antlaşma ile düzenlenmiş ve artık ikili sözleşmeler devri kapanmıştır.
Bu sözleşmeye göre;

Boğazlar Osmanlı egemenliğinde kalacak.
Boğazlar savaş zamanında bütün devletlerin savaş gemilerine kapalı, ticaret gemilerine açık olacaktır.

Rusya, Eflak Boğdan’ı Ortodoks halkın haklarını korumak gerekçesiyle 1853 yılında istila etti. Avrupa Devletleri bunu kendisi için bir tehdit sayarak Türk Boğazlarından Karadeniz’e, savaş gemilerini yollarlar. Rusya da bu gemilerin Boğazlardan geçmesini, 1841 Boğazlar Sözleşmesinin ihlali sayarak Kırım Savaşı için bahane yaptılar. Kırım Savaşı birçok açıdan Avrupa ülkeleri arasındaki güvensizliğin sonucudur ve ilerideki yıllarda milyonlarca Avrupalı’nın ölümüne sebep olacak I. Dünya Savaşı’nın tohumlarını da atmıştır.
Rusya’nın bu çıkışı Avrupa Devletlerini, bilhassa Birleşik Krallık'ı rahatsız etmiştir. 1854 yılından itibaren, Birleşik Krallık, Fransa ve Avusturya-Macaristan arasında yoğun diplomatik görüşmeler yapılır. Bunların neticesinde Avusturya’nın hazırladığı “Dört Nokta” Rusya'ya ültimatom şeklinde verilir ki bu daha sonra 1856 Paris Sözleşmesinin temelini oluşturacaktır
Kırım Savaşı, Mart 1856'da Sivastopol'un Fransa tarafından işgali ve Rusya'nın büyük bir yenilgisiyle sonuçlanır. Türk Boğazları açısından Kırım Savaşının önemi Avrupa Güçlerinin son kez topluca Osmanlı Devletini koruduğu savaş olmasıdır. Şubat ayında tüm taraflar Paris'te bir araya gelirler ve 1856 Paris Sözleşmesi imzalanır.1856 Paris Sözleşmesinin birçok önemli maddesi arasında güç dengelerini en çok etkileyen, Karadeniz'i tamamen askerden arındıran madde olmuştur.
Osmanlı'nın eski kuralı olan ve 1841 Boğazlar sözleşmesiyle pozitif hukuk kuralı haline gelen, yabancı savaş gemilerinin Boğazlara girişinin yasaklanması da imzalayıcılar tarafından tekrar teyit edilir. Bunun yanı sıra Fransa, Birleşik Krallık ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğu’nu herhangi bir Rus saldırısına karşı koruyacaklarına dair ek bir antlaşma (“üçlü antlaşma”) daha imzalamıştır.

1856 ile 1870 yılları arasında Avrupa'daki güç dengeleri değişmeye başlamıştır ve belki de en önemlisi Britanya'nın Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili politikasının değişmesidir. Artık Osmanlı'ya pek sempati ile bakmayan bir Britanya ile Kırım harbinden beri Balkan ve Slav milliyetçilerinin desteğini alıp güçlenmiş olan Çarlık Rusyası ve kendi çıkarlarını kollayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adeta Osmanlı Devleti'ni abluka altına almışlardır. Aslında, Rusya hem Karadeniz'in tekrar askerden arındırılmasını hem de artık Türk Boğazları'nın yabancı savaş gemilerine açılmasını istiyordu. Oysa Birleşik Krallık ile Avusturya buna karşıydı.
Osmanlı Devleti ne Karadeniz’in tekrar askersizleştirilmesini, ne de 1856‘da kazandıkları bazı hakları kaybetmek istememiştir.
1841 ve 1856 sözleşmelerinde olduğu gibi 1871 Londra Sözleşmesi’nde de Osmanlı İmpartorluğunun eski kuralı teyit edilmiştir. Osmanlı Devleti kendi güvenliği açısından gerektiğinde istediği gibi “dost veya müttefik” güçlerin savaş gemilerine Boğazları açabilecektir. 1923 Lozan Sözleşmesine kadar Türk Boğazlarından geçiş rejimi 1871 Londra Sözleşmesiyle düzenlenmiştir.

1900'lü yılların başında Prusya, Avusturya- Macaristan ve İtalya askerî birlik oluşturmuşlar; adına da “Üçlü İttifak” denilmiştir. Bu ittifaka karşı Çarlık Rusyası, Birleşik Krallık ve Fransa, “Üçlü İtilaf’' dedikleri birliği kurdular. İtalya daha sonra saf değiştirir ve 1915 yılında Üçlü İtilaf yanında savaşa girer. O dönemin siyasi konjonktürü içerisinde kozların paylaşılması kaçınılmazdır; Avusturya Veliahdının Saraybosna'da bir Sırp tarafından öldürülmesi, fitili ateşler ve savaş patlar.
Osmanlı Devleti savaşın başlarında tarafsızdır. Ama Almanya'nın savaşı kazanacağına mutlak gözü ile bakılmaktadır. Bu fırsatı değerlendirip, Almanların yanında savaşa girerek son dönemlerde kaybedilmiş toprakları geri almak istenir. Önce İtilaf Devletleri donanmasından kaçarak tarafsız ülke Osmanlı limanlarına sığınan Goben ve Breslau adlı iki Alman zırhlısı içindeki Almanlara Osmanlı kıyafeti giydirilip Karadeniz'e gönderilir; Karadeniz'deki Rus limanları topa tutulur. Böylece Osmanlı, I. Dünya Savaşı'na girmiş olur.
Çanakkale Savaşları, tarih boyunca jeostratejik açıdan hep önemli olan Türk Boğazlarının en kanlı savaşlarıdır. Toplam 250.000'e yakın zayiatın olduğu Osmanlı'nın en değerli evlatlarını ve neredeyse bir kuşağını kaybettiği bu savaşın iki ana nedeni vardır
Osmanlıların Boğazları bütün gemilere kapatmış olması, Rusya'yı Karadeniz'e hapsetmiş ve zor durumda bırakmıştır. Bir yandan Almanlarla savaşan Rusya'nın Osmanlılarla savaşacak gücü kalmamıştır. Rusya ile bağlantıyı sağlamak üzere kilit konumda bulunan Türk Boğazları yolu, mutlaka açılmalıdır.
İngilizler her ne kadar Rusya ile müttefik iseler de, Macaristan ovasına inerek Almanlar karşısında başarı kazanmış bulunan Rusların Türk Boğazlarını ele geçirip buradan bir daha çıkmamaları ihtimalinden kuşkulanmışlardır. Bu bölge stratejik olarak uzun vadeli çıkarlar açısından o denli önemlidir ki, bu savaşta müttefik dahi olsa, Rusya bu bölgeyi ele geçirmemelidir. Hatta İngilizler, Rusya'nın Türk Boğazlarını aldıktan ve İstanbul'u ele geçirdikten sonra Almanlar ile anlaşıp savaştan çekilmesinden dahi endişe etmişlerdir.
Osmanlı Devleti; I. Dünya Savaşı'nda yenik düşmesi ile Sevr Barış Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. Sevr Antlaşması'nın Boğazlar ile ilgili hükümleri 37-61. maddelerde yer alır. Bu maddelerde özetle şunlar vardır:

Çanakkale ve İstanbul Boğazı Marmara da dahil olmak üzere, Boğazlardan geçiş barışta ve savaşta, hangi devlete ait olursa olsun, her türlü harp ve ticaret gemilerine açık olacaktır.
Bu serbestinin temini için, Osmanlı, Boğazların kontrolünü geniş yetkileri olan bir Boğazlar komisyonuna bırakacak, komisyonun bağımsız bir bayrağı ve bütçesi olacaktır. Komisyon üyeleri ise: Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya'dır. Rusya, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan da Milletler Cemiyeti'ne üye olurlarsa Komisyona girebileceklerdir.
Komisyon Başkanı, iki yılda bir dört büyük devlet arasında değişecektir.
Fransa, Britanya ve İtalya, Türk Boğazları dolaylarındaki silahtan arınmış bölgede müştereken asker bulundurabileceklerdir.

İngilizler, işgal altındaki İstanbul'da Osmanlı hükûmetine antlaşmayı imzalatmışlarsa da, Ankara'da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milli sınırlarını çizmiş ve Sevr'i tanımadığını bütün dünyaya ilan etmiştir. Daha sonra Kurtuluş Savaşı'ndan başarıyla çıkan Türkiye Büyük Millet Meclisi, hiç uygulanmayan Sevr'in yerine Lozan Antlaşması'nı, Sevr'den sadece 3 yıl sonra, imzalamayı başarmıştır.
Lozan Antlaşması'nın 23. maddesi gereği; bu Sözleşmenin; Lozan Antlaşması içerisindeymiş gibi kabul edileceği hükme bağlanmıştır. Lozan Boğazlar Sözleşmesi'ni Lozan Antlaşması'na taraf olmamış olan Rusya ve Bulgaristan da imzalamışlardır. Lozan'ın eki olan Boğazlar Sözleşmesi şu maddelerle özetlenebilir:

Ticaret gemileri ve uçakları barış zamanında Türk Boğazları'ndan geçiş serbestisine sahiptirler.
Savaş gemileri ve uçakları barış zamanında Boğazlardan geçiş serbestisine sahiptir; ancak Karadeniz yönüne geçişte savaş gemileri için sınırlama vardır.
Savaş zamanı: Türkiye, muharip değilse tarafsızlık haklarını geçişi engelleyecek şekilde kullanamaz; Türkiye muharip ise; tarafsız devletlerin ticaret gemileri düşmana yardım götürmüyorlarsa geçebilirler; savaştığı devletin gemilerine karşı Türkiye, her türlü hakkını kullanabilir.
Boğazlar çevresinde belirli bölgeler askerden arındırılmıştır.
Antlaşmanın öngördüğü düzene uyulmasını başkanının Türk olduğu bir komisyon denetleyecektir.
Lozan Türk Boğazları ve yakın çevresinde

Türk Kurtuluş Savaşı (Osmanlıca: قورتولوش صواشى, romanize: Kurtuluş Savaşı), I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Mîsâk-ı Millî sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için 1919-1922 yılları arasında gerçekleştirilen çok cepheli siyasi ve askeri mücadeledir. Batı Anadolu'da İtilaf Devletleri'nin harekete geçirdikleri Yunan ordusuna; güneyde Fransız ordusuna; doğuda Ermenistan'ın kuvvetlerine; İstanbul rejimine sadık milislere, feodal güçlere ve ayrılıkçılara karşı savaşılmıştır. Bu mücadelenin Batı Cephesi Yunan millî belleğine "Küçük Asya Felaketi" adıyla kazınmıştır. Savaş sırasında Yunan ve Ermeni kuvvetleri, bir etnik temizlik harekâtı olarak, Türk halkına karşı katliamlar, yağmalar ve tecavüzler gerçekleştirmiştir. Savaş, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Yunan ordusu, Megali İdea düşüncesiyle eski Yunan topraklarını birleştirmek ve ayrıca İtalyanların bölgeyi işgal etmesini önlemek amacıyla 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktı. Bunun üzerine Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan hoşnut olmayan ve ülkeyi kurtarmanın yollarını arayan Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve yurt çapında topyekûn bir direniş gerçekleştirmek için işe girişti. Bu tarihte Çanakkale ve İstanbul Boğazları ve Trakya İtilaf devletlerinin; Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz'deki Mersin, Adana, Maraş, Antep ve Urfa Fransız; Antalya ve Muğla İtalyan işgali altındaydı. Ermeniler bir yandan Doğu Anadolu'yu işgal ederken bir yandan da güneydoğudaki Fransız birlikleriyle işbirliği yapmaktaydı. Benzer bir şekilde Eskişehir, Kütahya, Amasya gibi kentlerde İngiliz askerleri bulunmaktaydı. İngiliz kabinesi ise, İmparatorluğunun önemli bir kısmı Müslüman kitleden oluştuğu için, Türkiye'nin parçalanmasının Müslüman coğrafyasında uyandıracağı huzursuzluğu göz önünde bulundurarak, Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve İtalya ile Fransa'yı bölgeden uzaklaştırmak amacıyla, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'da Anadolu ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. ABD'nin bu öneriyi değerlendirme süreci sebebiyle barış müzakereleri Şubat 1920'ye kadar ertelendi. Bu dönemde Mustafa Kemal kongreler düzenleyerek halkı savaşa manen hazırlamakla ve askerî direnişi örgütlemekle uğraştı. Mustafa Kemal önce halktan oluşturulan silahlı müfrezelerle işgali yavaşlatmayı ve böylelikle kazanılan zamanla düzenli ordunun kurulmasını planlamıştı. Kuvâ-yi Milliye ile yapılan gerilla savaşı tekniği güneyde Fransızlara karşı başarılı olmuştu. Doğu Cephesi'nde ise Kazım Karabekir komutası altındaki 15. Kolordu Ermeni birliklerine karşı başarı gösteriyordu. Böylelikle Kazım Karabekir komutasındaki ordu Sarıkamış, Kars ve Gümrü'yü ele geçirdi ve 3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalandı. Batı Cephesi'nde ise Kuvâ-yi Milliye birlikleri Yunanları yenebilecek kabiliyette olmasa da onları oyalamaktaydı.
22 Haziran 1920 tarihinde Yunanların Gediz taarruzu, düzenli ordunun gerekliliğini ortaya koydu. Bu sırada Yunan Kralı Aleksandros, bir maymun ısırığı sonucu öldü ve Yunanistan'da Elefterios Venizelos Hükûmeti düştü. Yapılan referandum sonucu ise eski kral Konstantin sürgünden dönerek tekrar tahtına oturdu. Bu gelişme üzerine 9 Aralık 1920'de Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi komutanı Ali Fuat Paşa'yı görevinden azletti ve Batı Cephesini sırasıyla Miralay İsmet Bey ve Miralay Refet Bey tarafından komuta edilmek üzere kuzey ve güney olarak ikiye böldü. 1920 yılının ortalarında ülke çapında gerçekleşen 18 iç isyanın bastırılması düzenli ordunun üstünlüğünü gösterdi. Ocak 1921'de Konstantin'in emriyle yapılan keşif taarruzu Birinci İnönü Muharebesi'nde durduruldu. Diğer taraftan İtalya ve Fransa ise I. Dünya Savaşı sırasında düşmanca tavırları olan kralın geri dönüşü nedeniyle Yunanistan'a karşı Türkiye'yi destekleme kararı alarak Sevr'in gözden geçirilmesini talep ettiler. Bu talepler sonucu toplanan Londra Konferansı'na Türkiye de davet edildi ve Ankara Hükûmeti'nin ülke çapındaki otoritesi arttı. Yunanların 23 Şubat 1921'de başlayan Londra Konferansı'ndan bir yarar sağlayamayacaklarını anlamaları üzerine 23 Mart'ta başlayan İkinci İnönü Savaşı gerçekleşti. 1 Nisan'da muharebe Türklerin zaferi ile sonuçlandı.
10 Temmuz'da Kütahya-Eskişehir Muharebeleri gerçekleşti. Muharebe sonrası Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanların eline geçti ve Türk ordusu Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Savaş sonrası TBMM tahkik heyetinin cepheye gönderilmesi kararlaştırıldı. Meclis heyetinin cepheden dönüşte verdiği rapor sonrası ordunun teçhizat ihtiyacını karşılayabilmek için Tekalif-i Milliye emirleri çıkarıldı. Zaferlerini pekiştirmek isteyen Yunanlar, Sevr Antlaşması'nı kabul ettirmek amacıyla 23 Ağustos'ta taarruza kalktılar. Yunanlar Ankara'ya 50 kilometre kadar yaklaşsalar da Sakarya Muharebesi onlar için başarısızlıkla sonuçlandı. İtalya, Fransa ve Rusya'nın Ankara'ya verdikleri destek ve İtilaf Devletleri'nin Kasım 1920'den sonra Yunanistan'a uyguladıkları ambargo sonucu zaman Türklerin lehine ve Yunanların aleyhine işliyordu. Yunan birliklerini Anadolu'dan kesin olarak atmak için Mustafa Kemal Paşa, 10 ay boyunca askerleri talim etti ve teçhizat ihtiyacını karşılamak için girişimlerde bulundu. Taarruzun baskın etkisiyle başarıya ulaşması sağlanacaktı. 26 Ağustos 1922'de taarruz başladı ve 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi gerçekleştirilerek Yunan birlikleri mağlup edildi. Geri çekilen Yunan birlikleri takip edildi ve Türk ordusu 9 Eylül 1922'de İzmir'e girdi. 18 Eylül itibarıyla Yunanlar Anadolu'dan tamamıyla silinmişti. Türk ordusu Boğazlar ve İstanbul bölgesine yönelince Çanakkale krizi denilen süreçte İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan çekilmeye başladılar. Bunun üzerine Trakya'daki Yunan birlikleri de bölgeden çekildi. 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen biten savaş, 13 Ekim 1921'de imzalanan Kars Antlaşması ile Doğu Cephesi'yle sınırlı olmak üzere, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile ise topyekûn sona ermiştir.

I. Dünya Savaşı'na Almanya ile birlikte giren Osmanlı Devleti, Çanakkale Savaşı'ndaki başarılı savunmaya, Irak'ta Kût'ül-Amâre'de Britanya ordusunu kuşatıp esir almasına ve savaşın son aylarında Kafkasya Cephesi'ndeki başarılara rağmen savaşın son günlerinde Filistin Cephesi'nde Edmund Allenby komutasındaki Birleşik Krallık ordularına karşı Nablus Hezimeti'ne uğramıştı. Yıldırım Orduları Grubunun 18 Eylül 1918'deki bu bozgundan sonra Liman von Sanders komutanlıktan istifa etmiş ve yerine Padişah tarafından kendisine Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyarı unvanı da verilen Mustafa Kemal Paşa atanmıştı. Bununla birlikte 1 Ekim 1918'de Şam, 16 Ekim 1918'de Hama ve Humus, 25 Ekim 1918'de de Halep kaybedildi.
Suriye cephesinin çöküşü üzerine İttihat ve Terakki hükûmeti 8 Ekim 1918'de istifa etti. Hükûmet ileri gelenlerinden Talat, Enver ve Cemal Paşalar yurt dışına kaçtılar. Genel af ilan edilerek, sürgün ve hapisteki muhaliflerin İstanbul'a dönüşüne izin verildi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı hükûmeti yenilgiyi kabul etti.
Mondros Mütarekesi gereğince İtilaf Devletleri'ne güvenlikleri gereği istedikleri yerleri işgal etme yetkisi tanınıyordu. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul ve çevresi henüz [Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Türk birliklerinin idaresindeydi. Ateşkesten sonra Britanyalılar, Musul ve Zaho'daki sivil Hristiyanların topluca öldürüldüğünü iddia ederek Türk birliklerinin Musul'u terk etmesini istediler. Ali İhsan Sabis Paşa, bu isteği reddetti ancak Suriye ve Şam cephesinde Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Yıldırım Orduları grubu daha fazla kayıp vermemek için Adana'ya kadar çekilmesi neticesinde demiryolu ikmal hatlarının kesilmesi üzerine ve İstanbul hükûmetinin de bu yolda emir vermesinden sonra Musul'u bırakıp Nusaybin'e kadar çekildi. Britanya askerleri hiçbir direnişle karşılaşmadan Musul'a girdiler. İstanbul'dan benzer bir emir Mustafa Kemal Paşa'ya da Çukurova bölgesini terk etmesi için gelmişse de Mustafa Kemal Paşa, Adana'yı boşaltmamış ve Harbiye Nezaretiyle yaptığı telgraflaşmalarda emrin kanunsuz olduğunu söyleyerek emre direnmişti. Harbiye Nezareti, kendisini görevden alıp karargaha çağırdığında ordunun bir kısım silahlarını halka dağıtarak düşman eline geçmesine mani olmuştu. Bazı silahlar ise, Anadolu'da bir düşman direnişinde kullanılmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından daha güvenli olan Doğu Cephesi'ne taşınmıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'a dönmesinden sonra Ali Fuat Paşa, emrindeki 20. Kolordu'yu teçhizatıyla birlikte önce Konya'ya sonra da Ankara'ya getirerek İstiklal Savaşı hazırlıklarına başladı. Bu sırada Kâzım Karabekir Paşa da emrindeki 15. Kolordu'yu terhis etmemiş ve Erzurum'da savaşa hazır tutmaktaydı.

1918 yılı sona ererken Osmanlı payitahtı İstanbul ile Çanakkale Boğazı bölgesi 50.000 kadar İtilaf askeri tarafından işgal edildi. 6 Kasım'da Boğazlar silahsızlandırıldı. 7 Kasım'da işgal güçleri Çanakkale'den geçti. 13 Kasım 1918 günü, İtilaf Devletlerinin 61 parça harp gemisinden oluşan bir donanması, mütareke şartlarının kendilerine verdiği yetkiye dayanarak, İstanbul önlerine gelip demir attılar. Bu donanmada 15 muharebe gemisi, 11 kruvazör, 29 muhrip ve 6 denizaltı gemisi bulunuyordu. Aynı gün Boğazdan 11 harp gemisi ile Yunanların bir zırhlısı daha giriş yapmış ve toplam gemi sayısı 73'e çıkmıştır. 13 Kasım'da İtilaf filosundan 2.616 Birleşik Krallık, 540 Fransız ve 470 İtalyan askeri olmak üzere toplam, 3.626 asker İstanbul'a çıkarıldı. 23 Kasım 1918'de Ahmet İzzet Paşa yeni hükûmeti kurdu. 9 Şubat'ta Hadisat gazetesinde Süleyman Nazif 'Kara Gün' başlıklı bir yazı yazdı. Türk milletinin böyle bir işgali yaşamadığını ve bunu kaldıramayacağını söyledi. İtilaf Devletleri Türk halkının tepkisini çekmemek ve işgalin haklılığını kanıtlamak için işgalin geçici olduğunu amacının Padişahlığı, halifeliği, azınlıkları korumak olduğu; Padişahlık makamının kaldırılma

Türk Kurtuluş Savaşı'nda Eskişehir, stratejik konumu sebebiyle Batı Cephesi için önemli bir şehir olmuştur. Mondros Mütarekesi sonrası Birleşik Krallık tarafından işgal edilmiş ve yaklaşık bir yıl boyunca işgalde tutulmuştur. İnönü Savaşları Eskişehir'in hemen batısındaki İnönü civarında gerçekleşmiştir. Eskişehir-Kütahya savaşlarında Yunanistan ordusu tarafından 20 Temmuz 1921'de Eskişehir işgal edilmiş ve Büyük Taarruz ile beraber 2 Eylül 1922'de kurtarılmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi'nin beş önemli meydan muharebesinin üçü Eskişehir'de geçmiştir. Günümüzde Eskişehir'in kurtuluş tarihi olan 2 Eylül kampüs, cadde, gazete, okul ve daha birçok yere isim vermektedir.

4 Nisan 1915'te Eskişehir bağımsız bir mutasarrıflık olmuştur ve çevresiyle birlikte kalabalık bir nüfusa sahiptir. 1890'lı yıllarda Eskişehir'e gelen demiryolu daha da gelişmiş, doğal ticaret yollarını takip etmiştir. Bu sayede Eskişehir, demiryollarının bir kesişim noktası hâline gelmiştir. Cer Atölyesi (bugünkü TÜRASAŞ) 1892 yılında kurulmuş, demiryolunun ve demiryolu araçlarının bakım ve onarımını yapan önemli bir kuruluş hâline gelmiştir. Demiryolu Eskişehir'i hem ticari hem de askerî açıdan önemli bir stratejik nokta konumuna getirmiştir.

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, İtilaf Devletleri'nin güvenlik gerekçesiyle Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki önemli noktaları işgal edebilecekleri kararını taşıyordu. 13 Kasım 1918'de İstanbul'a çıkan İngiliz kuvvetleri, İstanbul - Bağdat demiryolu hattında önemli gördükleri yerleri işgale başladılar. 1919 yılının ocak ayının sonlarında Eskişehir de işgalden nasibini almış, Eskişehir Garı çevresinde 520 kişilik bir İngiliz birliği karargahını kurmuştur.

İzmir'in İşgali Eskişehir'de büyük tepki görmüş, Eskişehirliler 17 Mayıs 1919'da Odunpazarı'nda düzenledikleri mitingle İzmir'in işgalini protesto etmişlerdir. Miting öncesinde, mitingin tertip heyeti tarafından hazırlanan beyanname halka okunmuş, miting sonrasında ise alınan kararlar Sadaret makamına, Hariciye ve Dâhiliye nezaretlerine telgraf ile bildirilmiştir. Mitingden sonra dükkanlar 24 saat matem işareti olarak kapatılmış, birçok protesto telgrafı çekilmiştir.  Leon Rouillon, Pour La Turquie adlı eserinde bu mitingden şöyle söz etmektedir:"Her yerde silah var, az bir süre sonra kaçınılmaz olarak bir ayaklanma olacak. Halkın silahlandırıldığını ve Türkler açısından müttefiklerin politikasının anlamsız ya da tek yanlı olduğunu müşahede ediyoruz. Mütarekenin açıkça ihlaliyle Yunanlıların İzmir'e çıkmaları müttefiklerce desteklendi. Sonuçta orada dayanılmaz, iğrenç işler yaptılar. Eskişehir'de gün boyunca şiddetli gösteriler yapıldı. Mağazalar kapatıldı. Gönüllü birlikler oluşturuldu..."
Bu mitingin ardından işgale karşı olan direniş, daha örgütlü hale gelmiş ve güçlenmiştir. Bu süreçte oluşan ortam içinde Eskişehir'de Kuvâ-yi Milliye örgütlenmesi için birtakım teşebbüslere gidilmiş olsa da Dâhiliye Nezareti'nin Eskişehir Mutasarrıflığına gönderdiği 7 Temmuz 1919 tarihli telgrafta: “Kuvâ-yi Milliye teşkilatı için teşebbüsat kat’iyyen caiz değildir” emri ile bu adımlar engellenmek istenmiştir. 4 Eylül 1919 tarihinde gerçekleştirilen Sivas Kongresi'ne Eskişehir'den üç delege katılmıştır. Bunlar Bayraktarzade Hüseyin Bey (Akbaşlı), Hüsrev Sami (Kızıldoğan) ve Siyahizade Halil İbrahim Bey'dir.
Sivas Kongresi sonrasında 12 Eylül 1919'da bütün komutan ve valilere “Hükümet, ulusun sevgili Padişahına dileklerini ulaştırmasını engelleyip, onunla bağlantısını kesmekte ve gerçekleşen haince davranışını sürdürmekte direndiğinden, ulus da yasal bir hükümet başa geçinceye değin İstanbul Hükümeti ile yönetim yönünden ilişkisini ve İstanbul ile her türlü telgraf ve posta haberleşme ve ulaştırmasını büsbütün kesmeye karar vermiştir. Her yerdeki sivil memurlar, askeri komutanlarla birlikte bu kararı yerine getirecek ve sonucu Kongre Genel Kuruluna bildirecektir.” kararı, Mutasarrıf Hilmi Bey'e de iletilmiş ancak o bu karara uymamış, Sivas Kongresi kararlarına karşıt tavır sergilemiştir.
1 Ekim 1919'da Damat Ferit hükûmeti'nin istifa etmesi üzerine yeni bir hükûmet kurulmuş, hükûmetin başı Ali Rıza Bey olmuştur. Bu arada Eskişehir mutasarrıflığına da Kuvâ-yi Milliye karşıtı Hilmi Bey'in yerine Kuvâ-yi Milliye yanlısı olan Çolakoğlu Sabri Bey getirilmiştir. Mutasarrıf Hilmi 4 Ekim 1919'da öğle yemeği için evine giderken uğradığı bir saldırı sonucunda öldürülmüştür.
17 Mart 1920'de Ali Fuat Paşa, 143. Alay ile birlikte Eskişehir - Ankara arasındaki demiryolunu yeniden ele geçirmiş ve denetimi sağlamıştır. 20 Mart 1920 tarihinde ise 20. Kolordu komutan vekili olan Mahmut Bey, Eskişehir'de bulunan İngiliz kuvvetlerine bir uyarı yapmış ve Eskişehir'i bir saat içinde terk etmelerini istemiştir. Aynı gün işgal kuvvetleri çok sayıda mühimmat bırakarak Eskişehir'i terk etmişlerdir.

BMM'nin aldığı kararlar doğrultusunda Kuvâ-yi Milliye örgütlenmeleri 15 Aralık 1920 tarihinde çıkarılan bir kanunla beraber feshedilmiş ve düzenli orduya geçilmiştir. İnönü yakınlarında yapılan İnönü Muharebeleri düzenli ordunun Batı Cephesi'nde kazandığı ilk muharebelerdir. 6-11 Ocak 1921 tarihleri arasında Birinci İnönü Muharebesi ve 26-31 Mart 1921 tarihleri arasında İkinci İnönü Muharebesi gerçekleşmiştir.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, 10 Temmuz 1921 ile 24 Temmuz 1921 tarihleri arasında gerçekleşmiş ve Ankara Hükûmeti muharebeyi kaybetmiştir. Düzenli ordu Sakarya Nehri gerisine çekilmek zorunda kalmıştır. Eskişehir Muharebeleri 21 Temmuz'da başlamış, batı cephesi birliklerinin 25 Temmuz'da Sakarya Nehri'nin gerisine çekilmesiyle sona ermiştir.

Yunan ordusunun Eskişehir'i işgalinden iki gün sonra yani 22 Temmuz 1921'de Yunanistan kralı I. Konstantin Eskişehir'e geldi. Suzan Albek kitabında Eskişehir'i işgalini ve yaşananları şöyle aktarır: "Türk ordusu Eskişehir'i boşalttıktan sonra, Yunan elini kolunu sallayarak girdi buraya. Aylardan temmuz, Eskişehir'de zerdali vaktiydi. Yunan ordusu dağınık, perişandı. İlk günler Aşağı Mahalledeki çarşının dükkanlarını yağmaladılar. Kurşunlu Cami'nin Menzilhanesini erzak deposu, Aşhaneyi mutfak yaptılar. Semahane Yunan askerleriyle doldu. Kumandanlar Fransız mektebine, Doğaloğlu hanı ve diğer büyük binalara yerleştiler. Odunpazarı'ndaki Turan Numune mektebi hastane oldu. İşgalden iki gün önce Ankara yönüne göçmüş zenginlerin evlerine yerleştiler. Bütün evlere beyaz bayrak asın dediler, astık. Gece dokuzdan sonra sokağa çıkmayın dediler, çıkmadık. Bahçe duvarlarına delik açtık, sokağa çıkmadan birbirimize gidip geldik."
Eskişehir'i Yunan ordusu ele geçirdikten sonra Hüsnü Yusuf adında bir devlet memuru tarafından Hatif gazetesi çıkartılmaya başlanmış, Mustafa Kemal aleyhtarlığı yapılmış ve bu gazetede Mustafa Kemal'i lanetleyen bir şiir yazılmıştır.

26 Ağustos 1922'de Büyük Taarruz başladı. Eskişehir 2 Eylül 1922'de, Seyitgazi ise 1 Eylül 1922'de Yunan ordusu işgalinden kurtuldu. Hakimiyeti Milliye Gazetesi'nin muhabirine göre: Yunan ordusu geri çekilirken 250 kişiyi öldürmüş, kentin merkezinde 4 fabrika, 5 hamam, 3 mescit, 2 cami, 10 okul, 2 bin hane, 22 otel ve han, 2 bin mağaza ve dükkanı ateşe vermişlerdi. Köylerdeyse 13 bin haneyi ve 2 bin davar ağılını yakmışlardı.

Eskişehir'de Türk Kurtuluş Savaşı anısına yapılan heykeller, anıtlar bulunmaktadır. Kurtuluş Müzesi Odunpazarı'nda açılmıştır. Ulus Anıtı ise Tepebaşı'ndadır.

MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE İNGİLİZ İŞGALİ SÜRECİNDE ESKİŞEHİR’DE ASAYİŞ SORUNLARI

Türk Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetler Birliği-Türkiye ilişkileri, Türk Kurtuluş Savaşı döneminde Sovyetler Birliği ve Türkiye hükûmetleri arasındaki politik ve askerî ilişkilerdir. 1917'deki Ekim Devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği dünyadaki tüm komünist ayaklanmalara destek vermiş, bununla birlikte sömürgeci ve emperyalist müdahalelere karşı da mücadele etmiştir. Ekim Devrimi'nin ardından Sovyetlerde Rus İç Savaşı (1918-1922) sürerken aynı yıllarda Anadolu'da Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1922) devam etmekteydi. Bu dönemde yeni kurulan Sovyetler, kendi gibi İtilaf Devletlerinin önde gelenleriyle savaşan Türkiye heyeti ile diplomatik ilişkiler geliştirdi ve Türkiye'ye para, silah ve mühimmat yardımı gönderdi.
Bu dönemde Türkiye'de İstanbul ve Ankara'da iki ayrı hükûmet bulunuyordu. İki hükûmet arasındaki diğer ayrılıkların yanında siyasi bir mücadele de sürmekteydi. Yeni kurulan Sovyetler Birliği, tavrını ve desteğini, emperyalist devletler ve onlarla saf tutanlar ile savaşan Ankara lehine ortaya koydu. Ankara Hükûmeti ile diplomatik ilişkiler geliştirdi, ardından Türkiye'ye para ve silah yardımı gönderdi. Ayrıca bu ilişkilerin kurulması ve yardımlar, yeni kurulmuş Ankara Hükûmeti'nin dünyada yalnız olmadığını göstermesiyle, hem Anadolu'daki direnişe moral sağlamakta, hem de İtilaf Devletlerine bir mesaj niteliği taşımaktaydı.
Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında geliştirilen iyi ilişkiler, savaşın Ankara Hükûmeti lehine sona ermesinden sonra da Sovyetler Birliği ile Türkiye'nin uzun yıllar stratejik olarak dost iki komşu devlet olmalarının başlıca temelini oluşturmuştur. Türkiye'de işçi sınıfının, hatta burjuva sınıfının bile yeterince gelişmiş olmaktan uzak olması, Sovyetlerin komünizm rejimini Türkiye'ye ihraç etme isteğini sınırlı kılıyordu. Bu da ortak hasım devletlere karşı iki devletin birlikte hareket etmelerinde kolaylık sağlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu 3 Mart 1918'de Rusya'daki yeni Bolşevik Hükûmeti ve İttifak Devletleri ile Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzaladı. Anlaşma sonrasında Kars, Ardahan, Artvin ve (sonradan Sovyetlere verilecek olan) Batum Osmanlı sınırları içinde bırakıldı.

1917'deki Ekim Devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği dünyadaki tüm komünist ayaklanmalara destek vermiş, bununla birlikte sömürgeci ve emperyalist müdahalelere karşı da mücadele etmiştir.
Dönemin politik ortamında Sovyetler Birliği, TBMM Hükûmeti ile dostane ilişkiler kurmayı önemsiyordu. Bu dostluk her iki ülkenin çıkarlarına uygun düşüyordu. Ankara, bu dostluk sayesinde içinde bulunduğu uluslararası platformdaki yalnızlığından kurtulmayı, ayrıca Doğu sınırının güvenliğini sağlayarak Batı'daki işgal güçlerine karşı daha özgüvenle mücadele verebilmeyi amaçlıyordu. Sovyetler Birliği ise ortak düşmanlara karşı Ankara'nın yanında olup, askerî ve mali yardımlarının sonucunda, bir süre sonra komünizmin yeni kurulacak devlette egemen olacağı ümidini taşıyordu. Bu bağlamda bazı Bolşevik Rusların Anadolu'da temasları olmuştu. En bilinenleri Havza'daki Mustafa Kemal ile görüşülmesi ve Kliment Voroşilov'un başkanlığındaki heyetin ziyareti olan bu görüşmelere bir örnek de Balıkesir'de Kâzım (Özalp) Bey ile yapılan görüşmedir. Bu görüşmede "kapitalist dünyaya karşı Rusya ile aynı fikirde olduğu ilan edildiği takdirde, silah, mühimmat ve mali yardım yapılacağı, hatta gerekirse Türkistanlı asker yardımı yapılacağı" teklifi yapılmıştır. Kâzım Bey, Rusya'yı dost bir komşu devlet olarak gördüklerini belirtmekle birlikte bu teklifi kabul etmemiştir.
26 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal'in Ankara Hükûmeti adına yaptığı diplomatik ilişkilerin kurulması teklifi, 2 Haziran tarihinde Georgi Çiçerin tarafından olumlu yanıtlanmıştır. Yanıtta, her iki ülkede diplomatik ve konsolosluk temsilciliklerinin hemen tesis edilmesi isteği ve Türkiye ile Ermenistan ve İran arasındaki sınırların tespit edilmesinde arabulucu rolü üstlenilebileceğinin kabulü de yer almıştır.

 Sovyet Hükûmeti Türk halkının kendi bağımsızlık ve egemenliği uğruna verdiği kahramanca mücadeleyi canlı bir ilgiyle izlemektedir. Türkiye için zor olan bugünlerde Türk ve Rus halklarını birleştirecek dostluğun sağlam temelini atmaktan mutlu olduğumuzu belirtiriz. 
BMM Hükûmetinin fiilen tanınması anlamına gelen bu mektup, Türkiye'de büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Mektubun metni Anadolu gazetelerinde yayımlanarak Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şehir ve taşra temsilcilerinin bilgilerine sunulmuştur. Bu yanıt ile 2 Haziran 1920 tarihi, Sovyetler Birliği ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kuruluş tarihi olarak görülmektedir.

Bu dönemde Sovyetler Birliği ile iyi geçinmek amacıyla Türkiye'deki komünistlerin örgütlenmelerine de göz yumuluyordu. Türkiye'deki komünistler iki grupta toplanıyorlardı. Bunlardan Moskova grubu Mustafa Suphi çevresinde, Paris grubu ise Vedat Nedim (Tör) ve Ethem Nejat gibi Almanya'da eğitim görmüş ve Spartaküs ayaklanmasına tanık olup, Avrupa'daki Bolşevik ve Sol komünist hareketlerden etkilenmiş aydınların çevresinde toplanmıştı. Oysa o dönem dünyadaki birçok ülkedeki antikomünist tepkiler gibi Türkiye'de de komünizme karşı bir endişe ve yer yer tepkiler verilmesi baş gösteriyordu.
24 Ağustos 1920 tarihli bir Fransız istihbarat raporuna göre, İstanbul'da 3 Rusya ve 13 Türkiye vatandaşı ile kurulan bir Bolşevik Komitesi çeşitli örgütlenme faaliyetleri yürütüyordu. Komite, şubeleşmesini Anadolu'nun birçok yöresinde gerçekleştirdiği gibi Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'daki Bolşevik komiteleriyle de işbirliği yapıyordu.

Anadolu'da ise, 1920 yılının Mayıs ayında oluşturulan Yeşil Ordu Cemiyeti ve Haziran ayında kurulan Halk Zümresi güçlerini arttırıyorlardı. Asıl silahlı güç olan Yeşil Ordu'nun meclisteki temsiliyetini Halk Zümresi sağlıyor, iki teşkilat birlikte hareket ediyorlardı. En güçlü dönemlerinde Halk Zümresi'nin vekil sayısı 85'e kadar yükselmişti. Üstelik Halk Zümresi yanlıları meclis oturumlarında hep hazır bulunduklarından katılan vekillerin yarısını bulabiliyorlardı, bu durum da kararlarda etkili olmalarını sağlıyordu. Çerkez Ethem'in 6 bin kişilik birliğiyle Yeşil Ordu'ya katılması ile askerî ve siyasi dengeler de değişmeye başlamıştı. Eskişehir'de Çerkez Ethem'in sağladığı mali destekle çıkarılan ve kendisini “İslamî Bolşevik gazetesi” olarak tanımlayan “Seyyare-i Yeni Dünya” adlı günlük siyasi gazeteyi Arif Oruç ve Mustafa Nuri kurdular. Daha sonra Çerkez Ethem Türk Komünist Fırkası'na katılınca, Yunus Nadi (Abalıoğlu)'nin "Anadolu'da Yeni Gün" gazetesinin yanında, bu partinin ikinci yayın organı olarak (Mustafa Kemal'in de isteği üzerine) Ankara'ya taşındı ve yayımlanmaya devam etti. Resmî Türk Komünist Fırkası'nın bir yayın organı hâline geldi, adı da 83. sayıdan itibaren "Yeni Dünya" oldu. Ethem'in tasfiyesi sırasında da gazete kapanmıştır.
1-7 Eylül tarihleri arasında Bakü'de toplanan 1. Doğu Halkları Kurultayı'na Ankara Hükûmeti de bir heyet gönderdi. Mustafa Kemal'e bağlı BMM Hükûmeti temsilcileri, Mustafa Suphi ve arkadaşlarından oluşan Türk komünistler, (Kurultay'a katılan Enver Paşa ve arkadaşlarından oluşan İttihatçılar, birbiriyle çekişen 3 ayrı grup idi. Türkler, 235 delegeyle kurultaya katılan en büyük grubu oluşturdu.
Bu arada Ankara Hükûmetinden Hakkı Behiç Bayiç'in istifası üzerine Dahiliye Vekilliği boşaldı. Mustafa Kemal Albay Refet (Bele) Bey'i aday gösterdi. Henüz üç ay önce Haziran ayında kurulan Halk Zümresi ise Nâzım Resmor Bey'i aday gösterdi. İlk turda kazanan olmadı, ardından Refet Bey 187 oyun 65'ini alabilirken 98 oy alan Nazım Bey Dahiliye Vekili seçildi. Herkes tarafından komünist olduğu bilinen Nazım Bey'in seçilmesi sürpriz olarak görüldü. Ancak 2 gün Dahiliye Vekilliği yapabildi. Çünkü Mustafa Kemal Nazım Bey'in seçilişine büyük tepki göstererek seçimi tanımadığını beyan etti. Dahiliye Vekili sıfatıyla kendisiyle görüşmeye gelen Nazım Bey'i ile görüşmeyi bile kabul etmedi. Baskılar sonucunda Nazım Bey iki gün sonra istifa etti. 6 Eylül günü yapılan yeni oylamada 131 oy alan Refet Bey Dahiliye Vekili oldu. Mustafa Kemal 1927'de verdiği Büyük Nutuk'ta Nazım Bey'i (Sovyetleri kastederek) ecnebi çevrelere casusluk etmekle suçlamıştır.
8 Eylül günü Yunus Nadi'nin yönettiği Anadolu'da Yeni Gün gazetesinde, Halk Zümresi'nin programı yayınlandı. 10 Eylül'de Bakü'de Türkiye Komünist Partisi'nin ilk kongresi Mustafa Suphi'nin önderliğinde gerçekleştirildi.
Moskova'da bulunan Halil (Kut), 2 Ağustos tarihinde Halil Yoldaş imzasıyla Mustafa Kemal'e gönderdiği telgrafta, Sovyetlerin Ankara Hükûmeti'nden sosyal programını açıklamasını beklediklerini belirtmişti. Tüm bu gelişmelerin üzerine Meclis Reisi Mustafa Kemal 13 Eylül günü meclise Halkçılık programını bir önerge olarak sundu. Sol görüşlü bu önerge aynı zamanda, Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu yani 1921 Anayasası'nın da başlangıcını ve ana hatlarının önemli bir bölümünü oluşturacaktı. 18 Eylül günü mecliste okunan önerge, 18 Kasım tarihinde bazı güncellemelerle meclisin beyannamesi olarak yayınlandı. Anti kapitalist ve anti emperyalist vurguları yoğun olan metin, 8. maddede de Ankara Hükûmeti'ni sol bir kavram olan Halk Hükûmeti olarak tanımlıyordu.
Mustafa Kemal, bu manevrası sırasında zayıflamaya başlayan Yeşil Ordu ve Halk Zümresi'nin gücünü daha da azaltmak için, 18 Ekim tarihinde kendi kontrolünde Türk Komünist Fırkası'nı kurdurdu. İleride tarihçiler bu fırkayı, Resmî Komünist Fırkası veya Danışıklı Komünist Fırkası olarak tanımlayacaklardı. Fırkanın bir amacı da, Mustafa Suphi'nin Bakü'de kurduğu Türkiye Komünist Partisi'nin Anadolu'da yaygınlaşmasının önünü kesilmek idi.
Türkiye Komünist Partisi, 7 Aralık tarihinde Ankara'da Halk Zümresi ve Yeşil Ordu ile beraber çalışacağını bildirerek Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası programını ve kuruluş bildirgesini yayınladı. Türkiye Komünist Partisi'nin yasal kolu olan THİF böylece Türkiye'nin yasal bir komünist partisi oldu.

Rus İç Savaşı'ndan galip çıkan Vladimir Lenin önderliğindeki Bolşevikler ve Sovyet Hükûmeti, Mustafa Kemal liderliğindeki Anadolu Hareketi'ni ideolojik ve jeopolitik 

Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi (Osmanlıca: غرب جبهه‌سی, romanize: Garb Cebhesi), Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmasıyla açılmış ve 9 Eylül 1922'de aynı kentin Ankara Hükûmeti ordusu tarafından geri alınmasıyla kapanmıştır. Bu cephe, askerî tarih açısından, savaş sırasında Batı Anadolu'da Yunan ordusunun genel taarruzuna karşı 25 Haziran 1920'de kurulup 1923'te kaldırılan askerî birimlerden birine verilen addır.
Yunanistan'ın İzmir'i işgali İngilizlerin, özellikle de Birleşik Krallık Başbakanı David Lloyd George'un, İngiliz kabinesindeki işgale karşı çıkan Lord Curzon, Arthur Balfour, Winston Churchill ve Edwin Montagu gibi bakanların muhalefetine rağmen, kısa süre önce I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinde, İtalyanların bölgeyi işgal etmesini önlemek için, Yunanlara toprak vadetmesi üzerine gerçekleşti. İşgal, Yunan kuvvetlerinin 15 Mayıs 1919'da İzmir'e girmesiyle başladı. İşgal kuvvetleri Anadolu'da ilerledi ve Manisa, Balıkesir, Aydın, Kütahya, Bursa ve Eskişehir gibi şehirleri işgal etti. Bu ilerleme sırasında Urla, Malgaç, Bergama, Erbeyli, Erikli, Tellidede ve Aydın'da Kuvâ-yi Milliye birliklerinin gösterdiği direniş Yunan kuvvetlerinin ağır kayıplar vermesine neden oldu. Bu direnişler çoğunlukla Yunan askerlerinin sert tepkisiyle karşılaştı ve bunun sonucunda Menemen Katliamı gibi olaylar meydana geldi. 1920'nin sonlarında Yunan kralı Aleksandros, bir maymun ısırığı sonucu öldü ve Yunanistan'da Venizelos hükûmeti düştü. Eski kral I. Konstantin'in tahta dönmesi üzerine İtalya ve zaten Türklerle savaşmakta olan Fransa, Yunanlara desteğini kesip ambargo uyguladı, Yunanistan devletinin tek destekçisi İngilizler oldu. Anadolu harekâtında sadece İngilizler tarafından desteklenen ve birleşik İtilaf desteğini kaybeden Yunanistan'da, Gediz Muharebeleri'nin ardından düzenli ordu kuruldu. Yunan kralı I. Konstantin'in emri ile yapılan keşif taarruzu Birinci İnönü Muharebesi'nde durduruldu. Bu esnada İtalya ve Fransa, Yunanistan'daki kral değişimi nedeniyle 24 Ocak 1921'deki Paris Konferansı'nda Sevr Antlaşması'nın Türkiye lehine  yeniden düzenlenmesini talep ettiler. Bu talepler üzerine toplanan 21 Şubat 1921'deki Londra Konferansı'nda, İtalya ile Fransa Yunanistan'a karşı Ankara Hükûmeti’ni desteklediklerini ilan edince, İzmir konusunda asla taviz veremeyeceklerini söyleyen Yunanlar taarruz kararı alarak saldırıya geçtiler. İkinci İnönü Muharebeleri'yle Yunan ilerleyişinin önüne geçildi, ancak Türk kuvvetlerinin temmuz ayında Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde aldığı yenilgi sonucu Yunan ordusu yeniden ilerlemeye başladı. Sakarya Meydan Muharebesi'nde Yunan ilerlemesi kesin olarak durduruldu. Ağustos 1922'de Türk kuvvetleri tarafından Büyük Taarruz başlatıldı. Dumlupınar'daki muharebe ve ardından İzmir'in Kurtuluşu ile birlikte savaş sona erdi. Şehirde çıkan yangın da sürecin önemli bir sonucu oldu.
Savaşın sonucunda işgal altındaki Batı Anadolu ve Doğu Trakya yeniden Türklerin eline geçti, Mudanya ve Lozan Antlaşması ile yeni kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği tanındı, Yunanistan'da 11 Eylül 1922 Devrimi gerçekleşti, Birleşik Krallık'ta Lloyd George hükûmeti düştü ve 1923'te Türkiye ile Yunanistan arasında bir nüfus mübadelesi gerçekleştirildi. Savaş sırasında iki tarafın da gerçekleştirdiği etnik temizlik ve katliamlar 640.000 Türk ve 264.000 Rum olmak üzere yüzbinlerce sivilin ölümüne yol açtı, buna ek olarak Yunanların gerçekleştirdiği tahribat ile 250'den fazla köy yandı ve 860.000 Türk mülteci durumuna düştü.

I. Dünya Savaşı döneminde İngiliz politikasını yönlendiren en önemli isim Birleşik Krallık Başbakanı David Lloyd George idi. İngiltere'de Herbert Henry Asquith hükûmetinin devrilmesinden sonra Aralık 1916'da Başbakan olan Lloyd George, Birleşik Krallık'taki siyasi çevreler tarafından büyük bir Helensever ve Türk düşmanı olarak bilinmekteydi.
Türkler neredeyse İngiltere'nin savaşı kaybetmesine sebep olacaktı. Onlara güvenemezdik. Türkler çökmüş bir milletti. Diğer yandan Yunanlar bizim dostlarımız ve yükselmekte olan bir milletti. Doğu Akdeniz'deki en önemli adaları ellerinde bulunduracaklardı. Adalar, İngiltere'nin Süveyş Kanalı yoluyla Hindistan, Uzak Doğu ve Avusturalya ile gerçekleştireceği bağlantıların hemen paralelinde uzanmaktaydı. Eğer Yunanların sınırlarını genişlettikleri bu dönemde onlara sadık bir dost olursak, onlar da İngiliz İmparatorluğu adına Akdeniz'deki iletişiminin ve ulaşımın korunmasında garantörlerden biri olacaklardır.
Lloyd George, 1912 yılından beri yakın arkadaşı olan Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos için şöyle diyordu: “O büyük bir adam, çok büyük bir adam, Venizelos iş başında olduğu sürece Yunanistan güvenilir ellerde olacaktır.”

1912-13 Balkan Savaşları'ndan güçlenerek çıkan Yunanistan, Balkanlar'da dikkate değer bir güç konumuna gelmişti. Venizelos, Yunanistan'ı daha da güçlendirmek için I. Dünya Savaşı'nda İngilizlerin safında yer almak gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle 1914 yılında önemli İngiliz yetkilileriyle bir dizi temaslar gerçekleştirdi. Fakat Yunan Başbakan Venizelos'un verdiği güvenceye rağmen, Yunanistan Kralı I. Konstantin, İngilizlerin yanında savaşa girmeyi reddetti. Askerî eğitimini Almanya'da almış olan kral Konstantin, aynı zamanda Alman İmparatoru II. Wilhelm'in kız kardeşi Sophia ile evliydi ve Almanlar ile yakın ilişkilere sahipti. Ancak bunun yanında, Almanların yanında savaşa girilmesi durumunda Osmanlı ile ittifak halindeki Almanların Yunanistan'a vadedebilecekleri sınırlıydı. Aynı zamanda İngiliz ve Fransız donanmalarına karşı Yunanistan savunmasız durumdaydı. Bu nedenlerle, Venizelos ve taraftarlarının aksine Konstantin ve taraftarları "olumlu tarafsızlık" dedikleri bir politikayı takip ettiler.
Özellikle 1915'teki Çanakkale Muharebeleri sırasında Yunanistan'ın İtilaf Devletleri tarafında savaşa girmesi için yoğun baskı yapıldı. Konstantin'in bu teklifleri de reddetmesi İngilizleri kızdırırken Alman İmparatoru tarafından memnuniyetle karşılandı. Venizelos ve Konstantin arasındaki anlaşmazlıklar daha sonra da devam ederek Yunanistan'da ciddi bir iç krize neden olan ve Ulusal Bölünme olarak bilinen dönemin yaşanmasına neden oldu. Konstantin, tarafsızlığına rağmen, Yunanistan'ın topraklarını gerekirse hem Bulgaristan'a hem de Türklere karşı savunacağını açıkladı. Venizelos, Bulgarların İttifak Devletleri tarafında savaşa katılmasına dayanarak, Yunanistan'ın Bulgarlara karşı askerî seferberliğini İngilizler ile Fransızlara bildirdi ve İtilaflar için 150.000 askerini Selanik'e gönderme olasılığını değerlendirdi. Bunun üzerine Konstantin, Venizelos'u derhal saraya çağırdı ve onu Başbakanlık görevinden azlederek yerine Dimitrios Gunaris hükûmetini kurdurdu. Daha sonra Alman kralına telgraf çekerek endişelenmemesi gerektiğini ve "kararlaştırıldığı gibi, Venizelos'un görevinden çoktan ayrıldığını" bildirdi. Bu sırada İtilaflar, Yunan hükûmetini görmezden gelerek Selanik ve Ege'deki hâkimiyetlerini kademeli olarak genişlettiler. Konstantin'in İtilafların yoğun ısrarına rağmen tarafsızlığını korumakta ısrar ederek yapılan teklifleri ve toprak vaatlerini sürekli reddetmesi, Fransız ve İngiliz donanmaları ile Atina'daki Yunan ordusu birlikleri arasında gerçekleşen bir dizi çatışmaya neden oldu.

Söz konusu gelişmeler, Kral Konstantin ile İtilaf Devletleri arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olmuş ve Yunanistan'a yönelik deniz ablukasıyla sonuçlanan nihai bir diplomatik kopuşa yol açmıştır. İngiliz kamuoyu ve siyasi çevreler nezdinde I. Konstantin, artık “Avrupa'da, Alman İmparatoru II. Wilhelm'den sonra en fazla nefret edilen hükümdar” olarak değerlendiriliyordu. İtilaf Devletleri, Yunanistan'ı savaşa katılmaya zorlamak amacıyla çeşitli baskı yöntemleri uygulamıştır. Bu kapsamda Yunan limanları deniz ablukası altına alınmış, ülkenin dış ticareti üzerinde kontrol sağlanmış, haberleşme kanalları denetim altına alınmış ve belirli bölgeler işgal edilmiştir. Uygulanan ekonomik ambargo ve kısıtlamalar, Yunan halkı arasında gıda kıtlığına ve açlıktan kaynaklanan ölümlere yol açmıştır.
1916 yılının Ekim ayında İngiltere, Kral Konstantin'i kademeli olarak iktidardan uzaklaştırmak amacıyla, destekledikleri Eleftherios Venizelos'un Selanik'te “Millî Savunma Hükûmeti" ya da “Selanik Devleti” olarak adlandırılan ikinci bir hükûmet kurmasına öncülük etmiştir. Bu durum, Yunanistan'da Atina merkezli resmî hükûmet ile Selanik merkezli alternatif yönetim olmak üzere iki ayrı siyasi otoritenin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Her iki yönetim ve taraftarları arasındaki rekabet, ülkenin çeşitli bölgelerinde silahlı çatışmalara dönüşmüştür. Bu gelişmelerin ardından, İngiltere Başbakanı David Lloyd George'un da desteğini alan Fransa, deniz ablukasının kaldırılması karşılığında Kral Konstantin'in tahttan çekilmesini ve ülkeyi terk etmesini talep etmiştir. Taleplerin kabulü için Fransız donanması Atina kraliyet sarayını bile bombaladı. Bu dönemde Osmanlı hükûmetinin Almanlarla beraber Ayvalık'taki Rumları tehcir etmesi, Konstantin'in itibarını zedeledi ve durumunu daha da zorlaştırdı. Nihayetinde Kral Konstantin İsviçre'ye sürgüne giderek ülkesini terk etti. Yerine Aleksandros tahta çıktı ve Venizelos Atina'ya gelerek 27 Haziran 1917'de yeniden başbakan oldu. Böylece İngiliz yanlılarının hakimiyeti ele geçirmesiyle Yunanistan'a uygulanan abluka kaldırıldı ve Yunanistan 1917 yılında İttifak Devletleri'ne savaş ilan ederek İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa girdi.
Kasım 1918'de I. Dünya Savaşı'nın bitmesi üzerine Venizelos, Birleşik Krallık nezdinde harekete geçerek Anadolu üzerindeki planlarını konferans başlamadan önce Kasım 1918'de Lloyd George'a yazdığı mektubuyla bildirdi. Venizelos'un Lloyd George'a önerileri Anadolu'nun kuzeydoğusunda bir Ermenistan Devleti'nin kurulması, İzmir ve civarının Yunanistan'a verilmesi, Batı Anadolu'daki Müslümanlar ile Anadolu'daki Yunanların mübadele edilmesi ve İstanbul ve Boğazlar bölgesinin, Paris Barış Konferansı'nın 25 Ocak 1919'da yapılan toplantısında kurulması kararl

Doğu Cephesi, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında 1919-1921 yılları arasında Türk-Ermeni Savaşı (24 Eylül-2 Aralık 1920) dahil olmak üzere, Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya'da gerçekleşen muharebelerden meydana gelen cephe.

I. Dünya Savaşı'nda, Kafkas Cephesi'nin açılması üzerine Ermeniler'le Ruslar işbirliğine yönelmişler ve Rusların kışkırtmalarıyla Osmanlılara saldırmaya başlamışlardır. 1917 yılında Rusya'da ihtilal gerçekleşince Ruslar, Doğu Anadolu Bölgesi'nde işgal ettikleri yerleri Türklere bırakarak geri çekildiler. Bu arada merkezi Erivan olan bir Ermeni devleti kuruldu (28 Mayıs 1918). Ruslar çekilirken daha Türk ordusu bölgeye ulaşmadan Ermeniler, Rusların yerini aldı ve Doğu Anadolu'nun kendilerine ait olduğunu ileri sürüp, Gümrü, Iğdır, Arpaçay ve Aras'a kadar ilerlediler. Azerbaycan petrollerine göz koyan Almanya, 1918'de Gürcistan'a asker çıkartırken Enver Paşa kumandasındaki 3. Ordu Kafkasya boyunca ilerledi ve Bakü Muharebesi (1918) sonrası Azerbaycan'ı Rus ve İngiliz boyunduruğundan kurtardı. Böylece Türkiye garantörlüğünde Azerbaycan bağımsızlığını kazandı.

I. Dünya Savaşı'nın sona ermesi ve bölgede bulunan Türk 3. Ordusu'nun 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi gereğince Kafkasya'yı boşaltması sonucu Kafkaslar'da, Ermenistan başta olmak üzere Gürcistan, Azerbaycan ve Nahçıvan Cumhuriyetleri kuruldu. 

Bu boşaltma sırasında muhtemel Ermeni saldırı ve tecavüzlerine karşı da Türk halkını korumak maksadıyla Ardahan, Batum bölgesinde Acara Şura Hükûmeti, Kars-Oltu-Sarıkamış-Kağızman bölgelerinde ise Güneybatı Kafkas Geçici Milli Hükûmeti kuruldu. Ancak bu iki hükûmet 3 ay sonra İngilizler tarafından dağıtıldı. Bu olaydan sonra bölgenin Ermeni saldırılarına karşı savunulması, karargâhı Erzurum'da bulunan 15. Kolordu tarafından sağlandı.
I. Dünya Savaşı sonrası itilaf ülkelerinin Bolşevik Rusya ve Türkiye'yi çevrelemek  amacıyla yürüttüğü askeri operasyonlar iki ülke arasında yakınlaşmaya neden oldu. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan sonra geçtiği Havza'da 22 gün kaldı ve burada Lenin, Stalin ve Troçki'nin en güvenilir adamlarından Rus albay Semyon Mihayloviç Budyonni ile görüştü. Rus albay, yardım yapmaya hazır olduklarını ancak saltanat ve hilafetin kaldırılıp komünizmin ilan edilmesini istedi. Mustafa Kemal Paşa ise tek amaçlarının savaşı kazanmak olduğunu, diğer şartların ancak zaferin kazanılmasından sonra düşünülebiceğini söyledi. Sivas Kongresi sonrasında da Halil Kut Paşa, Mustafa Kemal tarafından Moskova'ya gönderildi. Amaç Sovyetlerle ilişkileri geliştirmek, silah, cephane ve para yardımı sağlamaktı. 27 Aralık 1919'da Bolşevikler ve Kemalistler Samsun'da gizli bir antlaşma imzaladılar. Bu anlaşmaya göre, Rus tarafı, Sevr Antlaşması'nın sonuçlanmasına kadar, Türkiye'nin mevcut sınırlarının önceliğini kabul etmiş ve toprak bütünlüğünü koruma yükümlülüklerini üstlenmiştir. TBMM'nin kurulmasından üç gün sonra 26 Nisan'da Mustafa Kemal Paşa Rus lideri Lenin'e bir mektup gönderdi.

“1. Emperyalist hükûmetler aleyhine harekâtı ve bunların tahakküm ve esareti altında bulunan mazlum insanların kurtuluşu gayesini hedefleyen Bolşevik Ruslarla mesai ve harekat birliğini kabul ediyoruz.
2. Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine askeri hareket yapar veyahut takip edeceği siyaset ve göstereceği tesir ve nüfuzla, Gürcistan’ın da Bolşevik ittifakına dahil olmasını ve içlerindeki İngiliz kuvvetlerini çıkarmak üzere bunlar aleyhindeki harekata başlamasını temin ederse, Türkiye hükûmeti de emperyalist Ermeni hükûmeti üzerine askeri harekat icrasını ve Azerbaycan hükûmetini de Bolşevik devletler zümresine dahil etmeyi taahhüt eyler.

3. Evvela, millî topraklarımızı işgal altında bulunduran emperyalist kuvvetleri kovmak ve gelecekte emperyalizm aleyhine vuku bulacak ortak mücadelelerimiz için dahili kuvvetlerimizi şekillendirmek üzere, şimdilik ilk taksit olarak beş milyon altının ve kararlaştırılacak miktarda cephane ve diğer fenni harp vasıtaları ve sıhhi malzemenin ve yalnız Doğu’da harekât icra edecek olan kuvvetler için erzakın, Rus Sovyetler Cumhuriyeti’nce temini rica olunur. Üstün ihtiramlarımızın ve samimi hissiyatımızın kabulünü rica eyleriz.”
Bu öneri tamamen Rusya'nın çıkarına idi, çünkü Rusya ve Türkiye'ye düşman devletler, Kırım ve Güney Kafkasya'nın yanı sıra Rus deniz ticaretinin çoğunun gerçekleştirildiği İstanbul ve Karadeniz boğazlarına hakim durumdaydılar. Ayrıca 1917 Ekim Devrimi sonrası Rus İç Savaşı ve Beyaz Terör olayları ile yoğun bir iç çatışmaya giden Rusya'da bir yandan milyonlarca insan açlıktan ölüyordu, diğer taraftan 1920'de  Sovyet-Polonya Savaşı nedeniyle de epey zor durumdaydılar. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kaderi, Sovyetlerin, Polonya ile yeni savaşta özellikle değerini keskin bir şekilde gösteren Bakü petrolünün arzına kritik derecede bağımlıydı. Mektubun gönderilmesinden iki gün sonra Sovyet askerleri Azerbaycan'ı ele geçirdi ve 28 Nisan'da Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti yıkıldı ve Azerbaycan Sovyetleştirildi.
Sonra Sovyet Rusya ile görüşmelerde bulunmak üzere Bekir Sami Bey ve Yusuf Kemal Tengirşenk'in bulunduğu bir heyet 11 Mayıs 1920'de Ankara'dan ayrıldı ve 19 Temmuz'da 1920'de Moskova'ya varıp Lenin de dâhil önemli Sovyet yetkilileriyle görüştü. 24 Ağustos'ta taslak bir anlaşma hazırlandı. Bu, Moskova'daki ilk Rus-Türk konferansı idi.

Bolşevik (Rus) Cumhuriyeti 10. ve 11. orduları, bizim delâletimiz, tesirimiz ve hizmetimiz sayesinde, kolaylıkla Kuzey Kafkasya’yı geçtiler ve Azerbaycan’a dâhil oldular ve Azerbaycanlılar da gelen orduları kemali sükûnetle kabul ettiler. Bu ordular bir taraftan Ermenistan ve Gürcistan hudutlarında lâzım gelen tedabiri ve vaziyeti askeriyeyi aldılar. Diğer taraftan da maddeten bizimle tesisi irtibata tevessül ettiler ki bu mayıs aylarında idi.
Ermeniler bu yakınlaşmadan rahatsız oldular. Kafkasya'daki bir Sovyet hakimiyetinden endişeliydiler. Bir kısım birlikleri Sovyet hattında, bir kısım birlikleri ise Türkiye hattında bölünmüş durumdaydı. Bu sırada Kazım Karabekir Paşa ani bir harekât düzenledi ve bu savaşta Taşnak Ermenistanı yenildi. Daha sonra Sovyet birlikleri Ermenistan'a girdi ve Ruslar tarafından 28 Kasım 1920'de Ermenistan Sovyetleştirildi. 2 Aralık'ta iktidardan çekilen Taşnak hükûmeti, Gümrü Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı.Sonra Türk ve Rus orduları ortak harekât ile Gürcistan'a ilerlemişlerdir.Müteâkiben Türkiye ve Sovyet Rusya arasında bir ittifaknâme imzalanması kararlaştırıldı. 9 Aralık 1920 tarihinde Çiçerin gönderdiği bir Sovyet notası ile Moskova'da Türkiye, Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan'ın katılacağı bir konferansın yapılma isteği belirtildi. İktisat vekili Yusuf Kemal Tengirşenk ve Maarif vekili Dr. Rıza Nur riyasetindeki heyete daha önce Moskova büyükelçiliğine atanan Ali Fuat Cebesoy da Kars'ta katılmıştı. 29 Ocak 1921'de Bakü'ye gelen ve burada Neriman Nerimanov ile görüşen heyet buradan hareketle 6 Şubat 1921'de Moskova'ya ulaşmıştır. Heyet 26 Şubat'ta Lenin ile görüşmüş ve 27 Şubat'ta Türk-Rus konferansı başlamıştır. Rusya için hayati değerdeki Bakü petrollerinin sevkiyatını Ruslar Batum üzerinden yapmaktaydı. Türk heyeti 6 Mart'ta Stalin ile görüştükten sonra Ruslar Batum kendilerine devredilmek şartıyla 10 Mart 1921 günü Mîsâk-ı Millî'yi tanımış ve Kars ile Ardahan'ı Türkiye'ye bırakmışlardır.
Burada Georgi Çiçerin Nahçıvan'ın Ermenistan'a verilmesini istemişse de Türk delegeler Yusuf Kemal ve Dr. Rıza Nur bunu reddetmişler ve Azerbaycan'a bağlanmasını sağlamışlardır. "Nahçıvan, Azerbaycan'ın bu himayesini başka bir devlete devretmemesi koşuluyla, Azerbaycan'ın himayesi altında özerk bir bölge olarak tanınacaktır." Ek bilgi olarak, 1930 Ağrı isyanı sonrası İran ile 23 Ocak 1932 tarihinde sınır antlaşması imzalanmıştır. Yapılan toprak mübadelesi sonucu, isyancıların bulunduğu arazi olan "Boralan Gölü'ne kadar Karasu Çayı talvegini takip ettikten sonra Küçük Ağrı Dağı" Türkiye'ye bırakılmış, yani Dilucu bölgesi ve Küçük Ağrı Dağı alınarak Türkiye-Nahçıvan karasınırı oluşmuştur. Karşılığında Ovacık, Kotur ve Salmas bölgesinin bir kısmı İran'a bırakılmıştır.

14 Mart 1921'de son şekli verilen Moskova Antlaşması Rus yetkililerin teklifi üzerine İstanbul'un işgali tarihi olan 16 Mart 1920'nin yıl dönümünde 16 Mart 1921'de imzalanmış ve Doğu cephesi kapanmıştır. Sovyet resmi verilerine göre 39 bin tüfek, 327 makineli tüfek, 54 silah, 63 milyon fişek, 147 bin mermi Anadolu'ya gönderilmiştir. Rusların gönderdiği mühimmat Sakarya ve Büyük Taarruz muharebelerinde kullanılmıştır. Ayrıca Lenin, en yetenekli Sovyet askeri liderlerinden Mihail Vasilyeviç Frunze'yi ve Kliment Efremoviç Voroşilov'u askeri danışman olarak 1921'de Ankara'ya göndermiştir.
1920 yılında kurulan Buhara Cumhuriyeti de, millî mücadeleye destek olmak için Rusya vasıtasıyla 100 milyon altın ruble gönderdiği halde, bunun ancak 17.5 milyonu anadoluya ulaşmış, Türkiye'ye gönderilmesi gereken diğer 82.5 milyon altın tutarındaki özbek altını Lenin hükûmeti tarafından gasp edilmiştir.

Bu cephede bulunan Türk 15. Kolordusu dört tümen ile süvari ve topçu alaylarından oluşmaktaydı. Muharip personel sayısı, 15.000 ile 20.000 kişi arasında idi. Ermeniler ise toplam 12 alaydan oluşan dört tümene sahiptiler. Ermeni kaynaklarına göre askerî  personel mevcutları 20.000 kadar idi. Milislerle beraber muharip personel sayısı 50.000'e kadar çıkıyordu.
Cephe hattı Osmanlı-Rus Savaşı (1877-78) sonrasındaki Osmanlı-Rus sınırını olan Ardeşen-Yusufeli-Oltu-Bayezit olarak belirlenmişti.

Türk Kurtuluş Savaşı başlamadan önce Doğu Anadolu Bölgesi'nin Ermenilerin eline geçmesine mani olmak için Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla bir örgüt kurulmuştu. Bu kuvvetler Ermenilerle Oltuda çatışma haline girmişlerdi.
TBMM Hükümeti artan Ermeni sorunlarına ve yayılmacılığına son vermek amacıyla 20 Eylül 1920'de bölgede bir askerî harekât yapılmasına karar verdi. 15. Kolordu Komutanı Musa Kâzım Karabekir'i tam yetkiyle Doğu Cephesi Komutanlığına atadı. Bu sırada Rus orduları Azerbaycan'a girmişlerdi. Ermeni orduları Türk ve Rus kuvvetleri karşısında iki ayrı cephede bölü

Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı'ndan ayrıldıktan sonra İngilizler ilk iş olarak Musul Vilayeti'ni işgal etti. Mondros Ateşkes Antlaşması'na bile aykırı olarak işgal edilen Musul Vilayeti'ni tekrar elde edebilmek için çeşitli planlar tatbik edildi. Zaten bölge ahâlîsinin çoğunluğunun Türk ve Kürtlerden müteşekkil olması, Anadolu Türkleri ile kültürel bağların kurulmasında kolaylık sağlamıştı. Hem bölge insanının ayaklanmaları hem de Özdemir Bey'in komutanlık ettiği Derbent Muharebesi cephedeki önemli gelişmelerdendir.

İngilizler, Musul'da uygulanacak yönetim biçimini oluşturmada yöredeki kabiliyetli, nüfuzlu insanlardan istifade etmeyi ümit etmişler, fakat halk içinde gerek İngiliz idaresine gerekse İngiliz tahakkümünde kurulacak kukla bir idareye karşı sert bir tavır sergilemişti. Erbil, Kerkük ve Süleymaniye'deki Türkmenler, kurulması düşünülen Kürdistan'a bağlanıp bir Kürt yönetimi altına girmek istememişler, Musul'daki Kürtler de Arap idaresini kabullenmemişlerdi.

İlk ayaklanma 25 Mayıs 1919'da gerçekleşti. Ayaklanmaya Berzenci ve Hemavend aşiretleri katıldı. Caf aşiretinden katılanlar da oldu. Şeyh Mahmud Berzenci'nin kardeşi Şeyh Abdülkadir komutasındaki aşiretler Süleymaniye'yi geri aldı. Burada bulunan İngiliz subaylar ve memurlar tutuklandı. Kasalara el kondu. İngiliz bayrağı indirildi. Bunun yerine yeşil rengin üzerindeki kırmızı daireye yerleştirilmiş hilalden oluşan yeni bayrak göndere çekildi. Bu bayrak cephe kapanana kadar kullanılacaktır.

Ayaklanmanın yayılmaması için Kerkük'teki İngiliz komutanlığı harekete geçti. Gönderilen kuvvetlerde zırhlı ve motorlu araçlar yer aldı. Bu kuvvetlere yerel süvari birlikleri de destekliyordu. İngilizlerin elinde kamyonet ve onlara monte edilen Lewis mitralyözleri olarak bilinen makineli tüfekler mevcuttu.
Mahmud Berzenci, ateş ve sürat üstünlüğü olmayan Süleymaniye'yi savunmak çok zordu. Bunun üzerine birlikler kentten 40 kilometre uzaklıkta olan Taşlıca'ya konuşlandı. Gelen İngiliz birlikleri bu bölgede yenilgiye uğrattı. İngiliz kaynaklarına göre 4 zırhlı araç ve 19 kamyonet tahrip edildi. Bir Türk subay Kazım Karabekir'e verdiği raporda 2500 telefat ve bol sayıda ganimet elde edildiği iddia etmiştir.

Taşlıca'daki zafer İngilizleri telaşlandırdı. Zira bu savaştan sonra kararsız olan aşiretler Mahmud Berzenci'ye katılmaya başladı. Bu yenilgiyi telafi edebilmek için Tuğgeneral Fraser harekete geçti. Kerkük'te bulunan Burma ve Bengal gibi sömürge askerlerinden meydana getirilen binlerce piyade ve süvari birliği ile birlikte üç topçu bataryası ve bir Hint makineli tüfek taburu harekete geçti. Bu birlikleri RAF da destekliyordu.
İngiliz birlikleri, 17 Temmuz günü Mahmud Berzenci yanlısı birliklerin konuşlandığı Bazyan geçidine yürüyerek 5 km uzaklıktaki Kak Ahmet Köyü'ne mevzilendi. Ertesi gün saldırı başladı. Üstün ateş gücüne sahip İngiliz kuvvetleri Bazyan Geçidi'ndeki direnişi kırdı. Savunmanın zayıf olduğu bu geçitte 100 direnişçi esir düştü. Mahmud Berzenci ağır yaralandı ve Süleymaniye'ye giren İngilizlere esir düştü.

Mahmud Berzenci'nin esir alınmasıyla 1919'daki direniş hareketi sona ermişti. 1920 yılındaki direniş hareketlerin merkezi Süleymaniye'den Musul'a kaydı. I. Dünya Savaşı sırasında Musul valiliği yapan Van valisi Ali Haydar Bey'in çabaları ile Hilaliye cemiyetini oluştu. Bu cemiyetin çalışmaları sonucunda bir dizi ayaklanma meydana geldi. Bu ayaklanmalardan en önemlisi Telafer ayaklanmasıdır.
Bu bölgenin seçilmesinin sebebi İngilizlerin Irak'taki en zayıf bölgesinin burası olmasıdır. Ayaklanmanın liderliğine Kaymakam ve aynı zamanda yarbay olan Cemil Muhammed Halil Efendi getirildi. Telaferlilerden oluşan direnişçiler bu bölgede bulunan Hint sömürge askerlerini kentten attılar. Böylece şehir direnişçilerin eline geçti.
Hazırlanan plana göre burada ayaklanma meydana gelince Deyrizor ve Nusaybin'den gelecek olan birlikler buradaki direnişçiler ile birleşerek Musul'a yürünecekti. Musul yeraltındaki direnişçilerde bu harekete destek verecekti. Ancak yedek kuvvetler gecikince İngilizler, toparlanarak Telafer'e yürüdü. Böylece ayaklanma bastırıldı.

Telafer ayaklanması bastırıldıktan sonra bu cephedeki direniş, Musul Vilayeti'nin kuzeydoğu kısmında, özellikle de Revanduz'da yoğunlaştı. Mahmud Berzenci'nin esir düşmesinden sonra yörede direnişi devam ettiren Kürt güçlerin liderliğini Erbil'le Revanduz arasında yaşayan Surci aşireti ile Zap'ta yaşayan Zebar aşireti yapıyordu.
Ayaklanma devam ederken Türkiye'den az da olsa destek görmüştü. Bölgeye 3 subay, 100 erden oluşan bir bölük Revanduz'a gönderilmişti. Ayrıca 9 Ağustos 1921 yılında halktan oluşan birlikler ile gönderilen bölüğün başına Binbaşı Şevki Bey getirildi. Bütün bunlar küçük destek olmasına rağmen askeri deneyimi olmayan aşiretler için önemli bir yardım oldu ve şehrin egemenliğini ele geçirdi.

Revanduz'daki ayaklanma sonucunda İngilizler kaybettikleri hakimiyetini tekrar kazanmak için harekete geçti. 16 Aralık 1921 yılında İngilizler toplamış oldukları kuvvetlerle Revanduz'a ilerledi. Bu kuvvetlere RAF da destek veriyordu. Ancak bu birlikler Babaçiçek Boğazı'nda kıstırıldı. Çıkan çatışmada İngilizler ağır yenilgi aldı. Ayrıca 2 savaş uçağı da kaybedilmişti.

1921 yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile Güney Cephesi kapanmıştı. Burada savaşan birlikler El-Cezire Cephesi'ne gönderildi. Bu kuvvetlerin başında Antep Kuşatması sırasında kahramanlık gösteren Özdemir Bey bulunuyordu.
Diyarbakır'dan hareket eden birlik Şemdinli'den Revanduz'a hareket etti. Hareket esnasında bölgedeki Kürt aşiretleri müfrezeye katılıyordu. Bu birliğin İngilizler ile ilk ciddi teması RAF'ın birliğe yönelik 12 uçakla gerçekleştirdiği hava harekâtıydı. Ancak Temmuz'un ortalarında gerçekleşen bu hava harekâtı pek başarılı olamadı. Zira karadan hedeflere yönelik operasyon yapılamıyordu.

Süleymaniye-Kerkük arasında bulunan Cemcemal kasabası yakınlarındaki Zaza aşireti Hemavend'in başı olan ve ilk ayaklanmayı gerçekleştiren Şeyh Mahmud Berzenci'nin de yakın arkadaşı Kerim Fettah Bey ayaklandı. 250 kişilik bir süvari gücü oluşturarak Süleymaniye'ye akın düzenledi. İngilizler büyük kuvvetle karşılarına gelince Revanduz'a çekildi. Süleymaniye Mutasarrıfı Abdullah Bey'in Özdemir Bey'e gönderdiği mektupta bu baskın sonucunda bir İngiliz yüzbaşısıyla 6 askerin öldürüldüğünü ve burada bulunan 23 uçaktan 8'nin hasarlı hale geldiğini belirtmiştir.

Bu baskın ve Türkiye'den getirilen birlikler Güney Kürdistan'da bir umut doğurmuştu. İngiliz adamı olarak nitelendirilen Nemrut Mustafa Süleymaniye halkına görünemiyordu. İngilizler ile yüksek ilişkilerde bulunan Babebekir Ağa'nın Pişdar aşireti'nden birçok kişi Özdemir Bey'e yakınlaştı.
Bundan yaralanan Özdemir Bey, Babebekir Ağa'nın üzerine yürüdü. 18 Ağustos'ta Özdemir müfrezesi Babebekir Ağa yandaşlarını Sartiş Deresinde kıstırdı ve çoğunu yok etti. Böylece işbirlikçiler ve yerel kühalktan direnişçilere katılım hızla arttı. Bu destekle Derbent Boğazı'nda bulunan İngiliz, İngilizlerin Hint sömürge askerleri ve yerel Nasturi milislerine karşı operasyon başlatıldı.
31 Ağustos'ta başlayan operasyon sonucunda İngilizler ve işbirlikçiler geri çekilmeye başladı. Uçakların desteği ile Köysancak'a çekilmek isteyen İngiliz birlikler direnişçiler tarafından engellendi ise de mühimmat eksikliğinden dolayı takip devam ettirilemedi. Çatışmalar sonucunda 3'ü subay olmak üzere yüzlerce İngiliz ve işbirlikçi öldürüldü. Aynı zamanda 4 İngiliz uçağı düşürüldü. Müfreze 14 asker kaybetmişti. Ancak ganimet olarak 6 makineli tüfek ve 2 top ele geçirildi.

İngilizler bölgedeki başarısızlığın telafisi için Şeyh Mahmud Berzenci'yi devreye soktular. Mahmud Berzenci'nin devreye girmesi aşiretleri böldü, bir kısım aşiretler Türklerin yanında mücadeleyi yeğlerken diğer bir kısım aşiretler mahallî muhtariyet elde etmenin mümkün olabileceği düşüncesiyle Mahmud Berzenci'nin himayesini tercih ettiler. Bu yolla Mahmud Berzenci Süleymaniye'ye girmeye muvaffak olmuştur. İngilizler, Mahmud Berzenci'yi Kürtleri bölmek için devreye sokmuştu. İngilizlerin planı ilk günler tutmasına rağmen 14 Eylül 1922 günü başkan ilan ettikleri Mahmud Berzenci İngilizlere karşı isyan etmiştir. Bunu üzerine İngilizler bu defa devreye Seyyid Taha'yı sokmaya kalktılar ve Bağdat'a çağırıp yüksek komiser ile görüştürdüler.
Seyyid Taha Türkleri Revanduz'dan çıkarıp aşiretleri yanına alabileceğini beyan etmişti. Bu sırada Siirt'ten hareket eden Ali Bey, Musul sınırını aşarak başarılı bir şekilde ilerlemekte ve Türkiye'ye taraftar aşiretleri silahlandırmaktaydı. Musul uleması, İngilizlerin bölgede yapacakları seçimin boykot edilmesi gerektiğine dair fetva çıkarmışlar, fakat İngilizler ve Irak Hükûmeti buna karşılık olarak bunların ileri gelenlerini sürgüne göndermişti.
Bu sırada Direnişçiler ilerlemeye devam ediyordu. İlerleyen birlikler 26 Eylül günü Köysancak'ı kurtardı.

Fevzi Paşa 7 Eylül 1922'de Doğu ve El-Cezire cepheleri komutanlarına çektiği telgrafta “Musul'u elde etmenin tek yolunun silahlı mücadele” olduğunu belirtmişti. Bunun için de aşiretler ve yerli halktan kuvvet tedarik olunarak Özdemir Bey müfrezesi takviye edilmiş ve İmadiye-Süleymaniye hattı üzerinden Musul-Kerkük'e taarruzla görevlendirilmişti. Bu sırada Boğazlar
bölgesinde kuvvet bulundurulması gerekli olduğundan söz konusu kuvvetler batıya kaydırıldı. Burada kalan birkaç kuvvet vardı. Lozan Konferansı başladığı için Büyük Millet Meclisi Ali Şefik Özdemir'e çekilme emri verdi. Fakat bu emri dinlemeyen Özdemir Bey direniş kararı aldı. Bunun üzerine takviye alan İngilizler ilerlemeye başladı. Özdemir Bey ve ordusu İngilizler tarafından mağlup edildi. Kuşatıldığını anlayan Özdemir Bey İran'a çekilmek zorunda kaldı.

Othman, Ali (2017). "The career of Ozdemir: a Turkish bid for northern Iraq, 1921–1923". Middle Eastern Studies. Taylor & Francis: 966-985. doi:10.1080/00263206.2017.133259519 Mayıs 2026. 
Gorgas, Jordi T. (2018). "Making borders from below: the emergence of the Turkish–Iraqi Frontier, 1918–1925". Middle Eastern Studies. Taylor & Francis: 811-826. doi

Güney Cephesi (Cenup Cephesi), Fransız Cephesi veya Kilikya Cephesi (Fransızca: La campagne de Cilicie), I. Dünya Savaşı'nın ardından Fransız kuvvetleri ve beraberindeki Ermeni Lejyonu ile TBMM idaresindeki Kuvâ-yi Milliye arasında gerçekleşen muharebelerden meydana gelen cephedir. Fransa, Sykes-Picot Anlaşması ve ardından Ermeniler ile imzalanan antlaşma ile kendisine düşen topraklara yönelmiştir. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması ile cephe kapanmıştır.

Efendiler, bizim hesabımız şudur ki Fransızlar cidden antlaşma yapmak istiyorlar. Çünkü maddeten bizimle uğraşmak menfaatlerine aykırıdır ve belki buna mukabil Suriye'deki menfaatlerini azamî derecede temin etmek isterler. İşte onları bizimle antlaşmaya yanaştıran sebep budur.

Mondros'tan sonra İngiliz orduları Maraş, Antep, Urfa, Adana ve civarını işgal etti. 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması Projesi gereği ile Maraş, Antep, Urfa ve Musul Fransızlara bırakılmalıydı. Fakat bu proje, Rusya'da devrim olduğu için ve Wilson prensipleri gereği yürürlüğe hiçbir zaman giremedi. Bununla birlikte Suriye'de Fransa ve İngiltere arasında büyük bir antlaşmazlık ortaya çıktı. İngilizler, Fransızları bölgeden çıkarmak için Suriye'nin bağımsız olmasını istemişlerdi. Fransızları kızdıran bu gelişme sonrası nihayet Büyük Britanya Musul'daki petrol kaynakları için Fransa ile 15 Eylül 1919'da Suriye İtilafnamesini kabul etti. Buna göre:

Musul İngilizlere
Maraş, Antep ve Urfa civarı Fransızlara bırakıldı.
İngiliz döneminde pek de önemli bir olay yaşanmadı. Asıl olaylar Fransızlar döneminde yaşandı. Fransızlar, kendileri aleyhindeki propagandayı İngilizlerin yaptıklarından fazlasıyla emindiler.

Maraş'taki ilk direniş, Sütçü İmam'ın, hamamdan çıkan kadınlara sarkıntılık eden Ermeni askerlere saldırması ile başlamıştır.
Maraş, halkının Kurtuluş Savaşı sırasında kazandığı bu zafer nedeniyle 7 Şubat 1973'te TBMM tarafından "Kahraman" unvanıyla ödüllendirildi.

Fransızlar 1 Nisan 1919'da Antep'i işgal ettiler. 1920 yılının Nisan ayı başında Türk milli kuvvetleri kentte bir ayaklanma başlatarak Fransızlara karşı direnişe geçmiştir. On ay kadar süren direniş esnasında Fransızların kente 70.000 mermi attığı ve Türk tarafında 6317 kişinin öldüğü anlatılır. Fransızlar, kenti yoğun olarak top ateşine tutmuş, Suriye'de bulunan birliklerinden destek almışlar fakat Antep'e girme konusunda askerî  bir başarı gösterememişlerdir.
30 Mayıs 1920'de Fransızlarla bir ateşkes imzalanmış ise de 17 Haziran'da çatışmalar tekrar başlamış ve aralıklarla 1920 sonuna dek sürmüştür.
1914 yılında, I. Dünya Savaşı başladığı zaman Gaziantep 83 bin nüfuslu bir liva merkezi idi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile İtilaf Devletleri paylaştıkları topraklara sahip olmak amacıyla harekete geçerken, 17 Aralık 1918'de İngilizler Antep'e girmiştir. Bir yıl süren bu işgale Fransızlar tepki göstermiş, 1918 Eylülünde İngilizlerin Musul üzerindeki “nezaret hakkı”ndan vazgeçmeleri ile önce Suriye daha sonra Antep, Urfa ve Maraş boşaltılmıştır. Bunun ardından Fransızlar 29 Ekim 1919'da Kilis'i, 5 Kasım 1919'da Antep'i işgal ettiler.
1920 yılının başında ise ünlü Antep Savunması başlamış oldu. 1 Nisan 1920'de başlayan Antep savunması 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona ermiştir. Savunma süresince Fransızlar şehre 70.000 mermi atmış, 6.000 Antepli ölmüştür. Konstantin'in Kasım 1920'de Yunan tahtına dönüşü ile Fransa, Türkiye'yi destekleme ve barış yaparak bölgeden çekilme kararı almıştır. Bölgedeki savunma sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi 8 Şubat 1921 tarihli toplantısında Antep'e "Gazi" ünvanını vermiştir. Türk ve Fransız tarafları bunun üzerine mutabakata varmak üzere pazarlık yapmaya koyulmuş ve 9 Mart 1921'de Bekir Sami-Briand Anlaşması hazırlanmıştır. Ancak bu anlaşmanın TBMM tarafından imzalanmaması üzerine 15 Mart 1921 tarihinde Londra'da Türk Dışişleri Bakanı ve Fransız delegasyonu Antep, Adana ve çevrelerinin Türklere geri verilmesi hususunda yeni bir mutabakat sağlamıştır. Nitekim bu antlaşma 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Antlaşması ile son şeklini almış ve 25 Aralık 1921'de son Fransız askeri Antep'ten ayrılmıştır.

Ali Saip Bey'in Jandarma komutanı olarak Urfa'ya atanmasından sonra halkın örgütlenmesi daha da süratlendi. Üç bin kişilik bir askerî  güç oluşturuldu. 12'ler olarak adlandırılan ve Urfa'nın önde gelen 12 vatanseverinden oluşan Kuvâ-yi Milliye hareketi, önderleri Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu vasıtasıyla 7 Şubat 1920'de Fransız komutanlığına şehrin boşaltılmasını isteyen bir ültimatom verdiler. 9 Şubat'ta şehrin yarısı geri alındı ve 10 Nisan'da Fransızlar çekildiler.

Hacı Talip Çiftliği Baskını'nda yenilen Fransızlar, Tarsus Bağları'na çekilip burada iyi bir savunma hattı kurmuşlardı. Diğer yandan Türk kuvvetleri demiryolları ve şoseleri kestiğinden dolayı Tarsus şehri Adana ve Mersin`den yardım alamamıştı.Bundan dolayı da Fransızlar Tarsus`ta sıkışıp kalmışlardı. Bu durumu fırsat bilen Yarbay Şemsettin Bey, Sayköy'de karargah kurup durum değerlendirmesi yaptı. Durum değerlendirmesi sonucunda bölgeye bir gece baskını yapılması kararı alınmıştır.
Taarruzun planı şöyleydi:
15 Temmuz 1920 gecesi Tozkoparan ve Selçuk Müfrezeleri Bağlar Tahkimatına cepheden taarruz edecek. Çeliktaş Müfrezesi düşmanın sağ kanadını, Demirbaş Müfrezesi de sol kanadını ateş baskısı altında tutarak taarruzun gelişmesini sağlayacaktı.
Ayrıca, köylerde mevcut silahlı, kılıçlı ve baltalı bütün halka; Hacı İshak Ağa`nın emri altında, taarruzun başlangıcı olan 15 Temmuz 1920`de Sayköy'de toplanması, burada taarruz kuvvetlerinin genel ihtiyatı olarak bulunması emredildi ve bu da sağlandı.
Böylece, 15/16 Temmuz 1920 gecesi bütün tertipler alınmıştı. Türk Milli Kuvvetlerin elindeki tek top da Sucular mevkiine götürülerek Fransızların Gözlük Kule`deki bataryasını dövmeye başlayınca beklenen taarruza geçilmiş, ama bu taarruzdan beklenen başarı elde edilememişti. 16/17 Temmuz gecesi yapılan ikinci Türk taarruzu da başarılı olamamıştı. Bunun üzerine birlik komutanları Sayköy`de toplanarak, taarruzun tekrarlanması için yeni karar almışlar ve tamamlayıcı emirler vermişlerdi. 18/19 Temmuz 1920 gecesi taarruz üçüncü defa olarak tekrarlanmıştı. Bu taarruza civardaki bütün köylüler de katılmış, silahlı olanlar bizzat, silahsız olanlar da "Allah Allah" sedalarıyla iştirak etmişlerdi. Türk gönüllülerin taarruzu karşısında Fransızlar dayanamayarak ve 200 kadar da ölü vererek, perişan bir halde Tarsus`a geri çekilmişlerdi. Türklerin ise Mustafa Nail adında bir komutanı ölmüş, 15 ölü ve 40 yaralı vermişlerdi.

Türk Kurtuluş Savaşı Suriye Cephesi
Müslüman-Türk katliamları
Türk düşmanlığı
Kozan katliamı

Türk Kurtuluş Savaşı boyunca, hem Anadolu Hareketi hem de İtilaf Devletleri sorumluluğunda, Türk, Rum ve Ermeni sivillere yönelik birçok katliam gerçekleşti.

Rudolph Rummel'e göre 1919-1922 yılları arasında, 264.000 Rum ve 60.000-250.000 Ermeni öldürüldü. İngiliz tarihçi ve gazeteci Arnold J. Toynbee, bölgeyi gezdiğinde "sonuna kadar yakılmış" Rum köyleri gördüğünü rapor etti. Savaş boyunca Ermeni ve Rum Kırımlarının sorumluları arasında ciddi bir devamlılık vardı.
Sivas valisi Ebubekir Hazim Tepeyran, 1919'da "katliamların onları rapor etmeye dayanamayacağı kadar korkunç olduğunu" söyledi. Tepeyran ayrıca 1921 yılında Nurettin Paşa komutasında 11,181 Rum'un öldürüldüğünü rapor etti. Taner Akçam'ın söylediğine göre, Nurettin Paşa Anadolu'da kalan bütün Rum ve Ermeni nüfusunu öldürmeyi önerdi ancak Mustafa Kemal tarafından reddedildi.
Maraş Muharebesi ve sonrasında; Fransız işgalini destekleyenlerle Fransız lejyonu olarak savaşan Ermeniler öldürülmüştür. Dönemin Amerikan ve İngiliz gazetelerinde çıkan haberlerde; Fransız raporlarına göre 5.000 civarı Ermeni'nin öldürüldüğü yazılmaktadır. 18 Ağustos 1920'de, 5.000 Hristiyan, Türkler tarafından öldürüldü. 25 Şubat 1922'de, Pontus bölgesinde 24 Rum köyü yakıldı. Belfast News Letter'ın haberine göre 1922'nin ilk aylarında, ilerleyen Türk birlikleri tarafından 10.000 Rum öldürüldü. Eylül 1922'de, birkaç çocuk hariç Cunda Adası'nın bütün Rum nüfusu, yani yüzlerce kişi öldürüldü.

9 Eylül 1922'de, Türk ordusu İzmir'e girip; şehri Yunan işgalinden kurtardı. Olayları büyük ölçüde düzensizlik takip etti. Yerel halk ve askerler tarafından, Yunan işgalini desteklemiş olan Hristiyanlara, Rumlara ve az sayıdaki Türklere karşı saldırılar gerçekleştirildi. Öldürülen Rumlar arasında Yunan işgalini destekleyen Türk düşmanı Hrisostomos Kalafatis de bulunmaktaydı. 13 Eylül'de başlayan 1922 İzmir Yangını ile şehrin Hristiyan kısmı başta olmak üzere şehir büyük hasar gördü. Yangın ve katliamlar sonucu, 2000 ila 100.000 Rum ve Ermeni öldü. Genel olarak bu yangından Hristiyan tebaa etkilenmesine rağmen İzmir İtfaiye Şefi Paul Grescowich'in söylemleri, ABD İstanbul Konsolos Yardımcısı James Loder Park'ın ifadeleri ve Amiral Bristol'un hazırladığı raporlarda geçen bilgilere göre yangının Rumlar ve Ermeniler tarafından çıkarıldığı belirtilmiştir. Ermeni ve Rum tanıklara göre ise Türkler tarafından çıkarıldığı belirtilmiştir.

Justin McCarthy'ye göre Türk Bağımsızlık Savaşı boyunca 640,000 Türk sivil Yunan ordusu tarafından öldürüldü. 14/15 Mayıs 1919 günü İzmir'in işgal edilmesinden sonra Yunan birlikleri şehrin Türk nüfusunun bir kısmını katletti. İtilaf Devletleri'nin kaynaklarına göre 15 Mayıs 1919 günü 300 ila 400 Türk öldürüldü. Yunan ordusu Anadolu içlerine doğru ilerledikçe bölgede yaşayan Türkler katliamlar, tecavüzler ve yıkımla karşı karşıya kaldı. Bir Britanyalı askerî yetkili olan Harold Armstrong Yunan ordusunun İzmir'den Anadolu içlerine doğru ilerlerken sivilleri katlederek, yakarak, yağmalayarak ve tecavüz ederek gittiğini bildirdi. Britanyalı tarihçi Arnold J. Toynbee, 15 Mayıs 1919 günü İzmir'in Yunanlar tarafından işgalinden sonra organize bir şekilde katliamların yürütüldüğünü yazdı. Toynbee, Yunanların İzmit, Yalova ve Gemlik bölgelerinde yürüttüğü zulme tanıklık ettiğini ve söz konusun bölgelerde evlerin yağmalandığını ve yakıldığını belirtti. Marjorie Housepian'a göre Yunan işgali altındaki İzmir'de 4000 Müslüman idam edildi. Menemen Katliamı'nda 200 Türk sivil öldürüldü. Bir köyde Yunan ordusu köye zarar vermemeleri için 500 altın lira talep etti. Ödeme yapıldı, ancak köy yine de yakılıp yıkıldı. Bergama Baskını sonucu, 80.000-100.000 Türk sivil bölgeyi göç etmeye zorlandı.

birçok kaynağa göre, Yunan ordusu savaşın son kısmında Anadolu'dan çekilirken bir yakıp yıkma taktiği izledi. Ortadoğu tarihçisi Sydney Nettleton Fisher'a göre; "Geri çekilme sırasında Yunan ordusu bir yakıp yıkma taktiği izledi ve öfkelerini savunmasız Türk köylülerinden bilinen her yolda çıkardı." Norman M. Naimark'a göre,"Yunan geri çekilişi yerel halk için işgalden daha yıkıcıydı".James Loder Park, dönemin İstanbul ABD Konsolos yardımcısı, Yunanların Anadolu'yu boşaltmasından hemen sonra bölgeyi gezdi ve İzmir'i çevreleyen, gezdiği yerlerdeki durumu ve 1922 Manisa yangını gibi olayları rapor etti.
Kinross'a göre, "Bölgedeki kasabaların çoğu harabeye dönmüştü. Uşak'ın üçte biri artık yoktu. Alaşehir, yamaçları tahrif eden karanlık bir kavrulmuş boşluktan başka bir şey değildi. Köyün ardına köy, Yunan askerleri tarafından kül yığını haline getirildi. Tarihi kutsal şehir Manisa'daki 18,000 binadan sadece 500'ü ayakta kaldı."

Ölüm sayısı açısından Türklere yönelik en büyük katliam olan Yalova Katliamı'nda Ermenilerin, Rumların ve Çerkeslerin, Yunan ordusu ile işbirliği yaptığı görüldü. Orhangazi, Yenişehir ve Armutlu katliam sırasında yakıldı. Armutlu'da kadınlar sistematik olarak tecavüze uğradı. İstanbul Hükümeti'nin hayatta kalanlar ile yaptığı bir soruşturma sonucu ölü, kayıp ve yaralı sayısı toplam 35 olarak belirlense de, diğer Osmanlı ve Türk belgeleri ölü sayısını 5,500-9,900 olarak tespit etti.

Geri çekilme sırasındaki Yunan vahşeti örneklerinden birinde, 14 Şubat 1922'de Aydın Vilayeti'nin Türk Karatepe köyünde, köy Yunanlar tarafından kuşatıldıktan sonra tüm sakinler camiye konuldu ve cami yakıldı. Ateşten kaçmayı başaran az sayıda kişi vuruldu. Toplam 385 kişi öldürüldü. İtalyan konsolosu M. Miazzi, Yunanların 60 kadın ve çocuğu katlettiği bir köyü ziyaret ettiğini rapor etti. Bu rapor, daha sonra Fransız konsolosu Captain Kocher tarafından doğrulandı.

Mart-Nisan 1921'de, Bilecik kasabası geri çekilen Yunan ordusu tarafından yakıldı. 208 kişi öldürüldü. Yunan ordusunun acelesi, yıkımın seviyesini azalttı.
24 Haziran 1921'de İzmit'te, çoğunlukla erkeklerden oluşan 300 kadar kadar sivil Yunan ordusu tarafından idam edildi. Bununla birlikte şehir yağmalandı ve bir bölümü ateşe verildi.
5 Eylül 1922'de Salihli Yunan ordusu tarafından ateşe verildi. Şehirdeki binaların %65'i yok oldu ve en az 76 kişi yanarak öldü. Ayrıca, 100 kız tecavüz etmek için kaçırıldı.
4 Eylül'de ise Turgutlu kasabası Yunanlar tarafından ateşe verildi. 6 Eylül'e kadar süren yangın sonucu şehrin %90'ı yok oldu ve 1.000 kadar kişi öldü.
Yunan ordusu tarafından çıkarılan yangınlar sonucu Uşak'ta 200, Alaşehir'de 3000 kişi yanarak öldü.
1922 Manisa yangını boyunca 3500 kişi yanarak ölürken, 855 kişi Yunan askerleri tarafından vurularak öldürüldü. Ayrıca Türk kaynaklarına göre, 300 kız tecavüz edilmek için kaçırıldı.

Gülfem Kaatçılar İrem, küçük bir kız olarak Manisa'daki yangına tanık oldu ve ailesi ile tepelere kaçtı, onun hatırladıkları:

 "Sabaha karşı milislerden kaçtıktan sonra, tepelerde gizlemek için kuru bir dere yatağına tırmandık. Biz tırmanırken, şehir yanıyordu ve biz onun ışığı ile aydınlatıldık ve ısısı bizi ısıttı. Şehir üç gün ve üç gece yandı. Ben evlerin pencere camlarını bomba gibi patladığını gördüm. Üzüm reçeli gibi köpüren, birbirine yapışmış. Havada kendi ayakları ile ölü inekler ve atları, balonlar gibi. Eski ağaçlar kökleri ile devrildi. Ben bu şeyleri unutmadım. Isı, açlık, korku, koku. Üç gün sonra, aşağıda vadide toz bulutları göründü. At sırtında Türk askerleri; biz onları tepelerde bizi öldürmeye gelen Yunanlar sanıyorduk. Ben yeşil ve kırmızı bayraklar taşıyan üç asker hatırlıyorum. İnsanlar ağlıyor, atlarının toynakları öpüyordu "Bizim kurtarıcılarımız geldi diye."

Johannes Kolmodin, İzmir'deki İsveçli bir doğubilimci idi. Kendisi mektuplarında Yunan ordusunun 250 Türk köyünü yaktığını yazdı. Ayrıca 30.000'den fazla bina Yunan ordusu, yerel Rumlar ve onların Ermeni destekçileri tarafından yakıldı.
Savaşın son aşamasında, bilirkişilerin oluşturduğu Tetkik Heyeti, Aydın ve çevresinde incelemelerde bulunmuş ve rapor vermiştir. Bu rapor, "Tetkik Heyeti Raporu" olarak bilinmektedir.

Madde 32: Alevler içinde kalan mahalleden kaçmaya çalışan kadın erkek, çocuk, Türklerin büyük bir kısmı mahalleyi şehrin kuzey kısmına bağlayan bütün yolları tutan Yunan askerleri tarafından sebepsiz olarak öldürülmüşlerdir.
Madde 40: Aydın Vilayeti’nin Yunan kuvvetleri tarafından işgali, mahsul ve mülk bakımından büyük maddi hasarlar yaratmıştır.

Türklerin bölgedeki Fransız işgaline karşı direnişi üzerine Antep'te, Maraş'ta ve Urfa'da, büyük ölçüde sivil kayıplara ve katliamlara sebep olan muharebeler yaşandı. Maraş'ta, 4.500 Türk öldürüldü. Kaç Kaç Olayı boyunca sivillere yönelik saldırılar yaygındı. Ermeni Kırımı, katliamları yapan silahlı Ermenileri yaptıklarının haklı olduğuna ikna etti. 1920 yılında, Ermeniler tarafından Kozan Katliamı yapıldı. Ermeniler ayrıca Yalova Katliamı ve 1922 Manisa yangını'nda önemli bir rol oynadı.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanmış muharebeler
Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi
6-7 Eylül Olayları
Gümülcine Olayları
Varlık Vergisi
Süryani Kırımı
Müslüman-Türk katliamları
Türk düşmanlığı
Türkiye'de ırkçılık

Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında katliamlar

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu, İttifak Devletleri; Amerika Birleşik Devletleri ise İtilaf Devletleri yanında yer aldı ama birbirlerine savaş ilan etmediler. Fakat ABD, Çanakkale Savaşı sırasında İtilaf Devletleri'nin savaş malzemelerini taşıyordu.
I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenilince ve Mondros Mütarekesi imzalanınca İtilaf Devletleri; İstanbul, Marmara ve yeni kurulacak Büyük Ermenistan'nın Amerikan mandasına girmesini istediler. Hatta bütün Anadolu'nun ABD'nin kontrolünde bir tek manda hâlinde olması fikri ortaya konuldu. ABD'nin maskeli savaşma nedeni; Türkiye'deki misyoner kuruluşları, Amerikan enstitüleri ve onların faaliyetlerine son verilmemesi içindi.
ABD, İtilaf Devletleri'ne Osmanlı'nın Anadolu'da kalan topraklarının işgalinde yardımcı oldu. ABD'nin işgale yardımı lojistik destekle sınırlı kalmadı. ABD, İzmir'in işgaline USS Arizona ve üç tane savaş gemisiyle koruma sağladı. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca, Samsun Bombardımanı istisna olmak üzere, genel bağlamda doğrudan Türk kuvvetleriyle savaşmak yerine Müttefik güçlere, özellikle de Yunanistan'a, lojistik destek ile silah ve tıbbi malzeme desteği sağlamıştı.  7 Haziran 1922'de Yunan savaş gemileri (Aralarında Averof zırhlı kruvazörü bulunuyordu.) ve ABD savaş gemileri USS Sands, USS McFarland ve USS Sturtevant Rum çetelerine destek olmak için Samsun ve Trabzon'u bombaladılar. Gemilerin Samsun'a 400 top atışı yapmalarına karşın Türkler, bir tek topla sadece 25 atışla karşılık verebildi. Samsun'un bombalanmasında dört Türk öldü ve üç Türk yaralandı. Ayrıca şehirde büyük oranda maddi hasar meydana geldi ve onlarca bina da oturulamaz duruma geldi.

1908-1923 arası Türk denizlerinde operasyon yapan çok sayıda ABD savaş gemisi oldu. Bunların başlıcaları:

USS Scorpion: 1908-1923 arası sürekli İstanbul'da bulunan komuta ve istihbarat gemisidir. Çanakkale Savaşı sırasında bile istihbarat geçtiğini gösteren rapor bulunmaktadır.
USS Alden (DD-211): 24 Ekim 1918 ve 14 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul ve Samsun limanlarında bulunan Amerikan savaş gemisi.
USS Arizona (BB-39): 1918 ve 1919 yıllarında İzmir, İstanbul ve Batum limanlarında bulunmuş Amerikan savaş gemisi.

USS Noma (SP-131): 1918 ve 1919 yıllarında İstanbul limanında bulunmuş Amerikan filosunun buharlı yatı.
USS Martha Washington (ID‑3019): 1919 Eylül ve Ekim aylarında İstanbul limanında bulunmuş Amerikan Filosu'na ait askerî  yük gemisi. Ünlü Harpord Raporu, 16 Ekim 1919'da bu gemide hazırlanmıştır.
USS Dyer (DD-84): 1919 yılında İzmir'in işgalinde ve sonra İstanbul'da bulunan Amerikan savaş gemisi (destroyer).
USS Du Pont (DD-152): 1919-1920 yılında İstanbul limanında bulunmuştur.
USS Whipple (DD-217): 1920 yılında İstanbul'da bulunmuştur.
USS Roper (DD-147): 1920 yılında İstanbul, Samsun, Trabzon ve Batum limanlarında bulunan savaş gemisidir.
USS Gregory (DD-82): İşgal sırasında İzmir'de ve 1920 yılında İstanbul, İzmir ve Batum'da bulunan savaş gemisidir.
USS Luce (DD-99): İşgal sırasında İzmir'de ve 1920 yılında İstanbul ve Karadeniz'de bulunan savaş gemisidir.
USS Manley (DD-74): İşgal sırasında İzmir'de ve 1920 yılında İstanbul ve Karadeniz'de bulunan savaş gemisidir.
USS Tattnall (DD-125): 1920 yılında İstanbul limanında bulunan savaş gemisidir.
USS Humphreys (DD-236): 1920-1921 yılında İstanbul, Marmara ve İzmit Körfezi'nde bulunan savaş gemisidir.
USS Sands (DD-243): 1920-1922 yılında İstanbul, Samsun, Trabzon ve Batum limanlarında bulunan savaş gemisidir. 7 Haziran 1922'de Samsun'u bombalayan işgal gemileri arasında yer aldı. Komutanı R.L.Ghormley.
USS Sturtevant (DD-240): 1922-23 yıllarında amiral gemisi. Komutanı Haas, yardımcısı Lanphier. Öncekilere ek olarak 28 Eylül 1922 tarihinde ABD Başkanı tarafından gönderilen on iki gemiden biridir. Bunlar, Lozan Antlaşması bitimine kadar bölgemizde kalacaklardı. 1922 Noel kutlamalarının bu gemi İzmit Limanı'nda iken yapıldığı verilen ekteki belgelerde listeyle beraber bulunmaktadır.
USS Fox (DD-234): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS McFarland (DD-237): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Kane (DD-235): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Hatfield (DD-231): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Gilmer (DD-233): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Hopkins (DD-249): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Overton (DD-239): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS King (DD-242): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Barry (DD-248): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Goff (DD-247): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan savaş gemisidir.
USS Bainbridge (DD-246): USS Sturtevant ile gelen grupta bulunan Amerikan gemisi. 16 Aralık 1922'de Yeşilköy açıklarında yanan "Vinh-Long" adlı Fransız taşıma gemisinden 482 kişiyi kurtaran Amerikan savaş gemisi. Bunun üzerine geminin kumandanı Binbaşı Walter Atlee Edwards'a ABD'nin en yüksek madalyası olan Onur Madalyası (Medal of Honor) ve Fransız nişanı Légion d'honneur verildi.
USS Bridge: USS Sturtevant ile gelen savaş gemileri için destek görevinde olan Amerikan destek gemisi.

Türk Kurtuluş Savaşı
Sevr Antlaşması
Mondros Ateşkes Anlaşması
 Wikimedia Commons'ta Türk Kurtuluş Savaşı ve ABD ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hulki Cevizoğlu, 1919'un Şifresi (Gizli ABD İşgalinin Belge ve Fotoğrafları), Ceviz Kabuğu Yayınları, Aralık 2007, ISBN 9789756613238.

Türk Kurtuluş Savaşı boyunca Anadolu'nun çeşitli yerlerinde birçok ayaklanmalar çıkmıştır. Bu ayaklanmaların bir bölümü, Anadolu topraklarının bir bölümü üzerinde yeni bir devlet kurmayı amaçlayan, diğer bölümü ise, saltanat ve hilâfete geleneksel ve dinsel bakımdan bağlı olanlarca çıkarılmış isyan hareketleridir. Hıyanet, kin ve taassubun yarattığı isyanların amacı; millî hareketi boğmaktır. Atatürk, öncelikle iç isyanların bastırılmasına, ülkede iç güvenliğin sağlanmasına son derece önem vermiştir. Bir yandan vatana ihanet yasası çıkarılırken, öbür yandan da iç isyanları bastırmada kullanılmak üzere Seyyar Jandarma Müfrezeleri kurulmuştur. Ayaklanmalar Millî Mücadele'nin neticelenmesini geciktirmiştir. 11 Mayıs 1919 ile 21 Kasım 1923 arasında Kurtuluş savaşında toplam 44 isyan çıkmıştı.

Manyas-Susurluk-Gönen-Ulubat dolaylarında Anzavur'un çıkardığı ayaklanmayı önce millî kuvvetler, sonra da Çerkez Ethem bastırmıştır. İstanbul yönüne geçişi sağlayan Geyve ve çevresinde iyi donatılmış Kuvâ-yi Milliye’ye karşı İngilizlerin desteği ile kurulan Kuvâ-yi İnzibâtiye (Hilâfet ordusu) millî kuvvetler tarafından dağıtılmıştır. İstanbul Hükûmeti ayaklanmaları teşvîk etmek için Anadolu Hareketi'ni Allahsız, İttihatçı, Bolşevik ve masonmuş gibi göstermekteydi.
Düzenli ordu ile birlikte Atatürk bu bu ayaklanmaları kolayca bastırabilmişti; fakat yetersiz insan gücü, az ekipman ve mühimmat gibi nedenlerden dolayı isyanlar çok uzun sürmüştü. İstanbul Hükûmeti tarafından çıkartılan Marmara, Düzce, Bolu, İzmit, Konya ve Yozgat (Çapanoğlu) ayaklanmalarının bastırılması İstanbul Hükûmeti'nin zayıfladığını göstermekteydi.
Bazı kaynaklar, İstanbul Hükûmeti ile olan bu çatışmaları birer iç savaş olarak nitelendirmekteydi.

İşgalciler kendi etki alanlarındaki millî uyanışı ezmek için her çareye başvurmuşlardır. Ajanları aracılığıyla İstanbul Hükûmeti ile işbirliği yapıp din sömürücülüğü yoluyla halkı ayaklandırmışlardır.
Düzce Ayaklanmaları
I. ve II. Düzce ayaklanmaları Kuvâ-yi Milliye karşıtı ayaklanmalardır ve Kuvâ-yi Milliye kuvvetlerince bastırılmıştır.

Bolu, Hendek ve Adapazarı Ayaklanmaları
Boğazlar'ı elde tutmak amacıyla çıkartılan ayaklanmalardır ve Kuvâ-yi Milliye kuvvetlerince bastırılmıştır.

Yozgat Ayaklanması
Bu ayaklanmayı bastırmakta millî kuvvetler yetersiz kaldığı için, Kuvâ-yi Seyyâre bastırmıştır.

Afyon Ayaklanması
Kışkırtmalar sonucunda Çopur Musa'nın çıkarttığı bu ayaklanma Kuvâ-yi Milliye tarafından bastırıldı.

Konya Ayaklanması
Din duygusu kullanılarak kışkırtmalarla çıkmıştır. Millî kuvvetlerce bastırılmıştır.

Milli Aşireti Ayaklanması
Güneydoğu Anadolu’da Fransız, İngiliz ve Ermeni faaliyetlerinin artması, bölgede yaşayan Kürt aşiretlerini de kışkırtmaları sonucunda Milli aşireti de ayaklanmıştır. Aşiret liderlerinden Mahmut, İsmail, Halil ve diğer şahıslar Fransız ve İngilizlerle temasa geçerek Siirt’ten Tunceli’ye kadar olan bölgeyi idareleri altına almak için harekete geçtiler. Millî aşiretinin ayaklanmasının bastırılması için 13. Kolordu görevlendirildi. 18 Haziran 1920’de asilerle çarpışma başladı. Viranşehir bölgesine kadar saldıran asilere nasihat heyetleri gönderilmiş ise de olumlu bir netice alınamadı. Fransız işgali altındaki bölgeden aldıkları “üç bin atlı ve develi ile bin kadar piyadeden ibaret bir kuvvetle” 25 Ağustos 1920'de Viranşehir asiler tarafından işgal edildi. Atatürk Nutuk’ta konuyu şöyle açıklar. “Asiler, aman dilemek maksadıyla geldiklerini söyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı kandırarak tedbir almakta ihmale sevk ettiler. Bu sırada, o civarda dağınık halde bulunan müfrezelerimize hücum ederek Viranşehir’i işgal ettiler. Haberleşme ve bağlantımıza engel olmak üzere de, o bölgedeki bütün telgraf hatlarını kestiler.” 
Viranşehir'i işgal eden asiler devlete bağlı olan Karakeçili Aşireti mensuplarını öldürdükleri gibi, askerlerin, subayların mallarını da yağma ettiler.
Asilerin temizlenmesi için 13. Kolordu'dan Beşinci Tümen görevlendirildi. Devlete bağlı vatansever aşiretlerin de desteği ile isyancılar yenilerek güneye çöl tarafından (Suriye'ye) kaçtılar.

Fransızların desteğiyle 10 Temmuz 1920'de Adana'ya giren Ermeni İntikam Alayı’nın ayrıca doğu illeri sınırında bulunan diğer Ermenilerin ayaklanma kışkırtma ve savaş açma şeklindeki baskılarıdır. Yunan desteğini alamayan Doğu Karadeniz Rumlarının Pontus devletini kurma amacıyla çıkarttığı ayaklanmalardır. Aralık 1920'de başlayan ayaklanmalar kesin zaferin kazanılmasından sonra 1923'te tam olarak bastırıldı. Azınlıklara karşı Osmanlı Devleti bir an önce savaşı bitirmek istiyordu.
Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi'nde Çerkes grupları, ilerkeyen yunan ordusuna istihbarat yardımı yapmaktaydılar.

Demirci Mehmet Efe Aralık 1920'de ayaklanmış, Refet Bey tarafından bastırılmıştır. Çerkez Ethem Ayaklanması; I. İnönü Muharebesi sırasında bastırılmıştır. Kuvâ-yi Milliye döneminde oldukça başarılı hizmetler veren Çerkez Ethem bu yenilgi sonunda, silahlarını TBMM kuvvetlerine bıraktıktan sonra Yunan ordusuna teslim olmuş ve TBMM tarafından vatan haini ilan edilmiştir.
Çerkez Ethem TBMM Reisliğine Meclis'i de aşağılayan ve Mustafa Kemal'in Bilecik'ten dönerken Ankara'ya götürdüğü İstanbul Hükûmeti temsilcilerinin hemen serbest bırakılmasını isteyen bir telgraf çekti. Bunun üzerine Meclis Kuvâ-yi Seyyâre'ye karşı tavır aldı. Batı Cephesi komutanlığı Ethem ve Tevfik Beylerin vatana ihanet suçu işlediklerini öne sürerek teslim olmalarını istedi. Fakat mebus Reşit Bey'in de kendilerine katılmasıyla üç kardeş Uşak'ta Yunanlarla görüştüler. Düzenli ordu İsmet Bey ve Refet Bey'in komutasında 1921 yılının ocak ayında Kuvâ-yi Seyyâre'nin tuttuğu Gediz-Kütahya üstüne yürüdü. Çerkez Ethem'in yanındaki kuvvet iyice küçülmüştü. 1. Süvari Grubu komutanı Binbaşı Derviş Bey takip ediyordu. Derviş Bey Ethem'in arkadaşı olduğu için, Yunanlara sığınmadan önce tüm silahlarını ve cephanesini TBMM kuvvetlerine bırakmasını sağladı.

Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan iç ayaklanmaların kronolojik sıralaması aşağıdaki gibidir:

Ali Batı Olayı (11 Mayıs 1919 – 18 Ağustos 1919)
Ali Galip olayı (20 Ağustos 1919 – 15 Eylül 1919)
Birinci Bozkır Ayaklanması (29 Eylül 1919 – 4 Ekim 1919)
İkinci Bozkır Ayaklanması (20 Ekim 1919 – 4 Kasım 1919)
Birinci Ahmet Anzavur ayaklanması (25 Ekim 1919 – 30 Kasım 1919)
Birinci Düzce Ayaklanması (13 Nisan 1920 – 31 Mayıs 1920)
İkinci Düzce Ayaklanması (19 Temmuz 1920 – 23 Eylül 1920)
Şeyh Eşref Ayaklanması (Hart Olayı) (26 Ekim 1919 – 24 Aralık 1919)
Kızılkuyu Olayı (28 Ekim 1919 - 29 Ekim 1919)
Apa Çarpışması  (28 Ekim 1919)
Dinek Çarpışması (1 Kasım 1919)
Demirkapı Çarpışması (15 Kasım 1919)
İkinci Ahmet Anzavur Ayaklanması (16 Şubat 1920 – 19 Nisan 1920)
Kuvâ-yi İnzibâtiye (18 Nisan 1920 - 25 Haziran 1920)
Üçüncü Ahmet Anzavur Ayaklanması (10 Mayıs 1920 – 22 Mayıs 1920)
Birinci Yozgat Ayaklanması/Birinci Çapanoğlu Ayaklanması (15 Mayıs 1920 – 27 Ağustos 1920)
İkinci Yozgat Ayaklanması/İkinci Çapanoğlu Ayaklanması (5 Eylül 1920 – 30 Aralık 1920)
Zile Ayaklanması (25 Mayıs 1920 – 21 Haziran 1920)
Aynacıoğulları Ayaklanması (1918 - 21 Kasım 1923)
Milli Aşireti Ayaklanması (1 Haziran 1920 – 8 Eylül 1920)
Cemil Çeto Olayı (20 Mayıs 1920 – 7 Haziran 1920)
İnegöl Olayı (20 Temmuz 1920 – 20 Ağustos 1920)
Çopur Musa Ayaklanması (Afyon'da) (21 Haziran 1920)
Kula Olayı (27 Haziran 1920 – 28 Haziran 1920)
Konya Ayaklanması (2 Ekim 1920 – 22 Kasım 1920)
Demirci Mehmet Efe Ayaklanması (1 Aralık 1920 – 30 Aralık 1920)
Çerkez Ethem Ayaklanması (27 Aralık 1920 – 23 Ocak 1921)
Koçgiri/Koçkiri İsyanı (6 Mart 1921 – 17 Haziran 1921)
İntikam Alayı Ayaklanması (Temmuz 1920)
Pontus Ayaklanması (Aralık 1920 - 6 Şubat 1923)

Türkiye-Afganistan İttifak Antlaşması, 1 Mart 1921 tarihinde müzakere için Moskova'da bulunan Türk heyeti ile yeni kazanmış bulunan Afganistan temsilcileri arasında imzalanan dostluk antlaşmasıdır. Antlaşma 10 maddeden oluşmaktadır.
Bu antlaşma ile taraflar:

Maddi ve manevi menfaatleri tamamen müşterek olan bu iki kardeş devlet ve millet, eskiden beri mevcut olan manevi bağlarını ve tabii ittifaklarını resmi bir anlaşma ile belirtmeye karar verdiklerini;
Birbirlerinin bağımsızlıklarını tanıdıklarını;
Taraflardan birine yapılacak bir tecavüzün, diğer tarafa da yapılmış sayılacağını ve tehdidi bertaraf etmeyi kabul ettiklerini;
Kültürel bağları güçlendirmek için Türkiye'den Afganistan'a öğretmen ve subayların gönderilmesi hususunda mutabakat sağlandığını;
Türkiye ve Afganistan arasında zaten mevcut olan dostluk bağlarının daha da kuvvetlendirileceğini kararlaştırmışlardır.

Bismillâhirrahmanirrahim,
Yüce Türkiye Devleti ve Afganistan, içtenlikle birbirine bağlı, bir umut ve kutsal amaçla gönülleri dolu olarak; nesnel ve moral bakımdan bütünüyle yüksek ortak çıkarlara sahip bulundukları ve bu devletlerden birinin mutluluk ve felâketinin ötekinin mutluluk ve felâketine neden olacağı kanısı ve inancıyla; Doğu dünyasının uyan ve makurtuluşunun başlangıcının sevinçle görüldüğü şu anda, geçmiş zamanlardaki gibi bağlantısız (irtibatsız) ve yalnız kalınamayacağı ve kendilerine kimi tarihsel görevler düşmekte olduğu bilinci içinde; bir vücudun parçası gibi, Taraflardan birine gelecek sıkıntı ve dertten öteki Tarafın etkilenip üzüntü duymasını doğal sayan bu iki kardeş Devlet ve ulus, aralarında öteden beri var olan moral birliği ve doğal ittifakı siyaset alanına geçerek, bu ittifaka somut ve resmi bir nitelik verip tüm Doğunun gelecekteki mutluluğu için hayırlı bir başlangıç olmak üzere, uğurlu bir İttifak Antlaşması yapmayı kararlaştırmışlardır. Bu amaçla,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nce: Hükûmet üyelerinden Ekonomik İşler Bakanı Yusuf Kemal ve Eğitim İşleri Bakanı Dr. Rıza Nur Beyler;
Yüce Afganistan Devleti'nce: Olağanüstü Büyükelçi Sayın General Mehmet Veli Han; yetkili Temsilci olarak atanmışlardır. Adı geçen yetkili Temsilciler, birbirlerinin yetki belgelerinin düzenli olduğunu görerek, aşağıdaki maddeleri kabul etmişlerdir:

Çok şükür bağımsız bir yaşam sürdüren Türkiye Devleti, içtenlikle ve gönülden bağlar ile bağlı bulunduğu Yüce Afganistan Devletini gerçek anlamıyla bağımsız tanımayı bir görev bilir.
Bağıtlı Yüksek Taraflar, tüm Doğu uluslarının kurtuluş, bütünüyle her Ulusun istediği herhangi bir rejim ve hükûmet biçimi ile kendisini yönetmekte özgür olduğunu açıklar; Buhara ve Hayve Devletlerinin bağımsızlığını tanırlar.
Yüce Afganistan Devleti, yüzyıllardan beri İslâmiyet'e önderlik ve ona üstün görevler yapmış olan, Hilâfet dünyasını elinde tutan Türkiye'nin bu alanda lider olduğunu, bu fırsattan yararlanarak da açıklar.
Bağıtlı Taraflardan biri, Doğuyu istilâ ya da sömürge yapma siyasetini izleyen herhangi bir emperyalist Devlet tarafından ötekine yapılacak saldırıyı bizzat kendine yapılmış sayarak, elindeki araçlar ve olanaklarıyla, onu püskürtmeyi kabul eder.
Bağıtlı Taraflardan her biri, ötekinin anlaşmazlık içinde bulunduğu üçüncü devletin çıkarlarına uygun ya da öteki bağıtlı Tarafın çıkarlarına zararlı herhangi bir devletler arası antlaşma ve sözleşme yapmamayı ve herhangi bir devletle antlaşma imzalayacağı zaman öteki Tarafa haber vermeyi yükümlenir.
Bağıtlı Taraflar, arasındaki ekonomik ve ticaret ilişkilerinin ve Konsolosluk işlemlerinin düzenlenmesi için gerekli sözleşmeleri ayrıca yapacaklar ve şimdiden birbirlerinin Başkentlerine Büyükelçi göndereceklerdir.
Bağıtlı Taraflar iki ülke arasında düzenli ve özel postalar kurarak, siyasal durumları ile eğitim, ticaret vb. durumlardan ve her türlü gereksinim ve isteklerinden, karşılıklı ve en ivedi olarak, birbirlerine bilgi vereceklerdir.
Türkiye Afganistan'a kültür alanında yardım etmeyi, öğretmen ve subay göndermeyi ve bu öğretmenler ve subayların en az beş yıl görevde kalmasını ve bu sürenin sonunda, Afganistan isterse, yeniden eğiticiler göndermeyi yükümlenir.
Bu Antlaşma en kısa sürede onaylanacak ve o andan başlayarak yürürlüğe girecektir.
Bu Antlaşma iki örnek olarak Moskova'da düzenlenmiş ve Tarafların tam yetkili Temsilcilerine imza edilip verilmiştir. Antlaşma Hicri yılın bin üç yüz otuz dokuzunda, Cemaziyelahirin yirmi birinci gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı gününe rastlayan, bin üç yüz otuz yedi yılı Martının birinci salı günü imza edilmiştir.
Antlaşma, 1928 tarihinde Ankara'da yenilenmiş ve yeni antlaşmada ittifak taahhüdü tadil edilmiştir.

Türkiye-Ukrayna Dostluk Antlaşması, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye arasında imzalanan 1922 tarihli antlaşmadır.

Çarlık döneminde, henüz I. Dünya Savaşı başlamadan Ukrayna'da Rusya'ya karşı artan bağımsızlık isteği ile Ukrayna Kurtuluşu Birliği kurulmuştu. 1914 yılından itibaren yapılandırdığı birçok şubeden birini de İstanbul'da açmasıyla Türkiye, Ukrayna ile tekrar birebir ilişki kurulmuştur.
1917 yılında Bolşevik İhtilaliyle başlayan Brest Litovsk Müzakereleri döneminde, Osmanlı Devleti ve Ukrayna arasında 9 Şubat 1918 yılında bir barış antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Ukrayna'nın bağımsızlığı da tanınmıştır.
Bu dönemden sonra ikili ilişkiler dostane bir seyir izlemiştir. İki devlet arasında savaş dönemi boyunca esir edilen asker ve sivillerin geri verilmesi için 12 Şubat 1918 ve daha sonra 17 Eylül 1921 tarihlerinde antlaşmalar imzalanmıştır. Bundan sonra diplomatik ilişkiler yoğunluk kazanmış ve karşılıklı olarak Türk-Ukrayna elçilik heyetleri gönderilmiştir. Yapılan ticari antlaşmalarla her iki taraf ticari haklar kazanmış ve ortak ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Diğer yandan, 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması ile, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile (Türkiye) Büyük Millet Meclisi Hükûmeti arasında barış, hattâ yardımlaşmaya varan bir dostluk dönemi başlamıştı. Ardından Ekim 1921 tarihinde imzalanan Kars Antlaşması ile Türkiye'nin doğu bölgesindeki günümüzdeki sınırlar çizilmişti. Bu ortamda SSCB içindeki ikinci önemdeki Ukrayna SSC'nin de Ankara Hükûmeti ile ilişkisini arttırmasının şartları oluşmuştu.

O dönemde Ukrayna SSC dışişlerinde bağımsız politika izleyebiliyordu. Ukrayna SSC ile resmi ilişkilerin başlangıcını Ukrayna Bolşevik Partisi Merkez Komite delegelerinden ve SSCB Merkez Komitesi üyesi Mihail Vasilyeviç Frunze'nin ve 40 kişilik bir heyetinin 26 Kasım 1921 tarihinde başlayan Türkiye ziyareti oluşturmuşturdir. Heyet önce deniz yoluyla Trabzon'a gelir ve birkaç gün burada kalır. Aralık ayında Ankara'ya gelinir. 25 Aralık günü TBMM heyetiyle bir araya gelirler ve Ukrayna-Türkiye konferansı başlar. Dostluk havası içinde geçen konferans, 2 Ocak 1922 tarihinde Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye arasında, Türkiye-Ukrayna Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Antlaşmayı Ankara Hükûmeti adına Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), Ukrayna SSC adına daha önce Ukrayna'nın Ankara büyükelçiliği de yapmış olan SSCB Merkez Komitesi üyesi Mihail Frunze imzaladı.

Antlaşmanın, iki devletin karşılıklı olarak birbirini tanıması, Karadeniz'e kıyısı olan devletlerin katıldığı konferansta Karadeniz'in ve içine dökülen nehirlerin uluslararası statüsünün belirlenmesi, Karadeniz ülkelerinin onayı olmadan İstanbul ve Çanakkale boğazlarında özel bir rejimin uygulanmaması, diplomatik ilişkilerin kurulması gibi maddeleri vardı.

Antlaşma ile yeni bir boyut kazanmış olan ilişkiler, Mayıs 1922'deki ticaret antlaşması ile daha da güçlenmiştir.

Moskova Antlaşması
Kars Antlaşması

Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi, 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan Krallığı'nın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine tehcir ve zorunlu göçe tabi tutmasına verilen addır. Göçe tabi tutulan kişilere ise mübadil denir.
Mübadele ile 1.200.000 Ortodoks Rum, Anadolu'dan Yunanistan'a; 500.000 Müslüman da Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmıştır. Mübadele kapsamına giren kişiler ile mübadele kapsamına girmeyen kişiler arasındaki ayrımın ana kıstası ırk ya da dil değil din olduğu için Rum denenlerin arasında, Türkçeden başka dil bilmeyen ve konuşmayan Türk Ortodoks Hristiyan Gagavuzlar ile Karamanlı Ortodokslar, Yunanistan'dan gelen Müslümanların arasında da Türklerin yanında Karacaova, Drama, Kavala ve Kesriye'den gelen Bulgarca ve Makedonca konuşan Pomaklar, Rumence konuşan Ulahlar, Yunanca (Romeika) konuşan Patriyotlar ve kendi dillerinde konuşan Arnavutlar da bulunmuşlardır.
Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi kapsamında Türkiye'de sadece İstanbul ile Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan'da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutulmuşlardır. Mübadelede Dırama, Girit, Kesriye, Filorina, Kozana, Nasliç, Grebene, Kavala, Selanik, Vodina ve Yanya'dan Türkiye'ye gelen nüfus; Doğu Trakya ve Batı Anadolu'da Rum azınlığın ayrılışı ile boşalan yerlere iskân edilmişlerdir. Mübadillerin yoğun olarak iskân edildikleri şehirler; Adana, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Niğde, Nevşehir, Samsun, Sinop, Tokat ve Tekirdağ idi. Değişimin çok büyük bir bölümü 1923-1924 yıllarında yaşanmış ancak geriye kalan az sayıda olayda 1930 İsmet İnönü-Venizelos sözleşmesine dek zorunlu göç uygulamasına devam edilmiştir. Zorunlu göç, gerek Türkiye gerek Yunanistan ekonomisinde yaklaşık yirmi yıl süren ağır bir krize yol açmıştır.

Osmanlı Devleti, 1912 yılında Balkan Savaşı sonrasında Rumeli'deki topraklarının neredeyse tamamına yakınını kaybederken geride, Osmanlı tebaasıyken bir anda başka bir devletin azınlık statüsündeki vatandaşları konumuna düşen yüz binlerce Müslüman Türk bırakmıştı. Yunanlar tarafından potansiyel tehlike olarak görülen Epir bölgesindeki, Selânik ve çevresindeki şehirler ile birlikte adalardaki Müslümanlara karşı yoğun baskı ve yer yer katliamlar yapılmaktaydı. Bu durum yaklaşık on sene sürmüştü. 1914 yılının başlarında Yunanistan Atina Antlaşması'na aykırı olarak Müslüman Türkleri göçe zorlamıştır. Bunun yanında Balkan vilayetlerinin kaybedilmesiyle Anadolu'nun Türkleştirilmesi fikri dirilmiştir. Celal Bayar bu fikri gerçekleştirmek için Anadolu'da yaptığı çalışmalarla ege kıyılarındaki 20.000 civarı Rum Ortodoksu Yunanistan'a göç etmeye zorlamıştır. 1919 yılının ortalarında göç sorunu elle tutulur bir hal almıştır. Bunun üzerine Osmanlı'nın Atina'daki elçisi Galib Kemali Bey mübadele fikrini öne sürmüştür. Venizelos bu fikre karşı koymasa da Yunan Megali İdea'sını gerçekleştirmek için Anadolu'da Rum halkının yaşamaya devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve mübadeleyi geciktirmiştir. Bunun yanı sıra I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte nüfus mübadelesi yapabilmek için savaşın bitmesi gerekliliği doğmuştur.
1922'de Yunan Ordusu'nun Anadolu'dan mağlup ayrılmasının ardından artık Anadolu'da can ve mal güvenliğini kaybettiğini düşünen 1.069.957 Anadolulu Rum'un Yunanistan'a göç etmesiyle göçmenleri boş arazi ve evlere yerleştirme sorununun baş gösterdiği Yunanistan'da, Anadolu'dan gelen göçmenler Müslümanları evlerinden çıkarmaya ve onların evlerine yerleşmeye başlamıştı. Rum göçmenlerin barınması için gerekli arazi ve evlerin bir kısmı Müslümanların Türkiye'ye gitmesiyle sağlanacaktı. Hem Yunanistan'daki hem de Türkiye'deki azınlıkların sorunlarının daha da artması üzerine Lozan şehrinde barış antlaşmasının hazırlığı için görüşmelerin başladığı dönemde 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında mübadeleyi öngören sözleşme imzalandı.

30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan sözleşme, on dokuz maddeden oluşuyordu. Sözleşme gereği, 1 Mayıs 1923 tarihi itibarıyla Türkiye topraklarındaki Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus arasında zorunlu göç uygulaması şarta bağlanmış oluyordu.
Mübadeleye tabi tutulmayacak olanlar sözleşmenin ikinci maddesinde belirtildiği üzere Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları idi.
İlk maddeye göre mübadiller Türk hükûmetinin izni olmadığı takdirde geri dönüp Türkiye'ye, Yunan hükûmetinin izni olmadan da Yunanistan'a yerleşemeyeceklerdir.
Üçüncü madde ile 18 Ekim 1912 tarihinden itibaren yerlerinden göç etmiş olanlar da mübadele kapsamına alınıyordu.
Sözleşmenin dördüncü maddesine göre, Yunanistan'a gönderilecek ilk kafileyi, aileleri daha önce Türkiye'yi terk etmesine rağmen ülkede kalan Rumlar içinde vücutça sağlam erkekler oluşturacaktır.
Altıncı ve yedinci maddelere göre göçe tabi tutulanlara her iki hükûmet de gereken kolaylığı gösterecek, mübadil kişi terk ettiği ülkenin vatandaşlığından çıkacak yeni geldiği ülkenin vatandaşlığını alacaktı.
Beşinci maddeye göre mübadillerin mülkiyet haklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. Sekizinci maddeye göre ise mübadiller her çeşit taşınır mallarını hiçbir vergiye tabi olmadan yanlarında getirebileceklerdi.
Dokuzuncu maddeye göre mübadillerin geldikleri yerde bırakmış oldukları mallar Karma Komisyon tarafından tasfiye edilecekti. Bu madde, 18 Ekim 1912'den sonra yerlerinden ayrılanları da kapsayacaktı.
11, 12 ve 13'üncü maddeler, sözleşmenin uygulamasını üstlenecek karma komisyonun kurulması ile ilgiliydi. Karma Komisyonun sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihi izleyen bir ay içinde kurulması öngörülüyordu.
14'üncü maddede göçmenlere yeni geldikleri ülkede geride bıraktıkları mallara eş değer nitelikte ve değerde mal verileceği belirtilmişti.
15-18'inci maddeler ise tarafların Karma Komisyona karşı yükümlülükleri, mübadelenin gerçekleşmesi sırasında sağlanacak kolaylıklar, mübadeleye tabi olacak kişilere duyuru yapılması, sözleşmenin yürürlüğünün emniyete alınması için her iki hükûmetin yapacağı yasal değişiklikler yer almıştır.

Sözleşmenin 11. maddesi; azınlıkların mübadelesini denetleyecek, mallarına değer biçmek ve bu malları tasfiye etmek üzere bir Karma Komisyonun kurulmasını öngörmekteydi.
Komisyonun dört üyesi Türkiye Hükûmetini, dördü Yunanistan Hükûmetini temsil edecek, geriye kalan üç üye ise 1914-1918 I. Dünya Savaşı'na katılmamış ülkelerin Milletler Cemiyeti tarafından seçilecek temsilcilerinden oluşacaktı.
Karma Komisyonun merkezi 8 Ekim 1923'ten 21 Haziran 1924'e kadar Atina, bu tarihten sonra tasfiye edilene kadar ise İstanbul'du.
1923-1926 arası Karma Komisyonun tahsis ettikleri ile Türkiye'ye gelen mübadil sayısı 355.635 idi. Bu sayıya kendi ulaşım olanaklarıyla Yunanistan'dan ayrılıp Türkiye'ye gelenler dâhil değildir. 1921-1928 arası Türk Hükûmetinin iskân ettirdiği mübadil sayısı 463.534 kişidir. 1912-1914 arası Balkan Savaşı sonrasındaki süreçte Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı ise 125.000'dir. Adana, Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Kocaeli, Manisa, Çanakkale, Mersin ve Samsun gibi iller; Yunanistan'dan gelen mübadillerin en yoğun olarak yerleştirildiği illerdir.
1928 genel nüfus sayımına göre Yunanistan'daki göçmen nüfus 1.221.849 idi. Bunun 1.104.216'sı Türkiye'den, geri kalanı ise diğer ülkelerden gelmiştir.

Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi hakkındaki eleştiriler genel olarak iki husus üzerinde toplanmaktadır. Birincisi, mübadelenin mecburi olmasıdır. Onca savaş ve kötü muamelelere rağmen doğup büyüdükleri, resmî vatandaşı oldukları ülkenin topraklarda kalan insanların temel bir insan hakkı olan "yerleşme ve seyahat hürriyeti" aksine devletler arası bir anlaşma üzerine zorla yerlerinden edilerek dilleri ve kültürleri yabancı topraklara gönderilmesinin bir "vatana iade" değil "sürgüne gönderme" olduğu iddia edilmiştir. İkinci eleştiri hususu "milliyet" kıstasının "dinî aidiyet" üzerinden anlaşılmasıdır. Yani lisan olarak Türkçe konuşanlar dâhil, bütün Ortodokslar Türkiye'den Yunanistan'a; buna karşılık yine lisanına bakılmaksızın Müslüman olan bütün halklar Yunanistan'dan Türkiye'ye gönderilmiştir. Hâl böyle iken Katolik ve Protestan Rumlar yerlerinde kalmıştır. Bu uygulama Osmanlı "millet sistemi" anlayışının hâlâ işlevsel olduğunu göstermektedir. Ancak bu işlevin suistimal edildiği; Anadolu'da Müslümanların yeni devletçe kurulmak istenen ulusal birliğe daha kolay uyum sağlayacağı ön kabulünde, Müslümanlık kıstasının Türklük kıstasına baskın olmasının etkili olduğu iddia edilmiştir.

İnanca dayalı olarak yapılan zorunlu mübadele sonrası yaşanan dram ve ayrılık, Türk toplum yaşamında ve Balkanlarda yaşayan Türkler üzerinde derin kırılganlıklar yaratmış; mübadeleyi konu olan belgeseller, filmler, kitaplar ve müzikler yayımlanmıştır. Yönetmenliğini Çağan Irmak'ın yaptığı sinema filmi Dedemin İnsanları ve anonim Selanik türküsü "Bir Fırtına Tuttu Bizi", dikkat çeken eserler olmuştur.

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi; görevi din, inanç, dil, ırk, toplumsal sınıf veya politik görüş farkı gözetmeksizin insan hayatı ve sağlığını korumak, insan varoluşunun saygı görmesini sağlamak, insanların acı çekmesini önlemek ve acılarını dindirmek olan uluslararası bir insani harekettir.
Hareket, üç farklı kurumsal oluşumu içinde taşımaktadır: dünyanın hemen her ülkesindeki ulusal dernekler; bu derneklerin koordinasyonunu sağlayan bir federasyon (IFRC) ve silahlı çatışmalarda insan hayatını ve onurunu korumaya odaklı bir uluslararası komite (ICRC). Her dört yılda bir komiteden, federasyondan, ulusal derneklerden katılımla  toplanan Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Konferansı, hareketin en yüksek tartışma ve karar organıdır.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC), Kızılhaç –Kızılay hareketinin kurucu organıdır. İnsani görevi sadece savaş ve iç-şiddet mağdurlarının yaşamını ve onurunu korumaktır. 25 üyeli, bağımsız tarafsız, yansız bir kuruluştur. 1863'te Cenevre, İsviçre'de kurulmuştur. Üyelerinin tamamı İsviçre vatandaşlarından oluşur. Kızılhaç ve Kızılay Hareketi tarafından yürütülen uluslararası insani yardım operasyonlarını koordine eder. 80 ülkede 12.000 kişi istihdam eder. Hükûmetlerin ve yerel Kızılhaç – Kızılay derneklerinin bağışları ile finanse edilir.  Komitenin çalışmaları üç kere (1917, 1944, 1963) Nobel Barış Ödülü ile ödüllendirilmiştir. 1990'da BM'de  gözlemci statüsü kazanmıştır.
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu (IFRC), hareket içinde bulunan 188 Kızılhaç ve Kızılay Derneği'nin koordinasyonunu sağlamakla görevli birliktir. 1919 yılında kurulan federasyonun merkezi Cenevre'dedir. Hükûmetler dışı bağımsız bir kuruluş olan federasyon, 1963 yılında ICRC ile birlikte Nobel Barış Ödülü almıştır. 100 milyon gönüllü üye tarafından desteklenir. Çalışmaları yedi temel ilke tarafından yönlendirilir. Daha çok barış zamanında faaliyet gösterir
Ulusal Kızılhaç ve Kızılay dernekleri, hareketin temel birimleridir. Dünyanın hemen hemen her ülkesinde bulunur. Her dernek uluslararası insan hakları kanunlarına ve uluslararası hareketlerdeki tüzüklere uygun biçimde, kendi ülkesi sınırlarında çalışır. Ulusal dernekler, özel şartlarına ve kapasitelerine bağlı olarak insan hakları hukuku ve IFRC tarafından doğrudan tanımlanmamış insani görevlerde de bulunabilirler. ICRC tarafından tanınan ve federasyona üye olan 188 dernek vardır.

Ulusal Kızılhaç ve Kızılay Hareketi'nin  bütün çalışmalarında temel alması gereken yedi ilkesi vardır:

İnsaniyetçilik
Ayrım gözetmemek
Tarafsızlık
Bağımsızlık
Gönüllülük
Birlik
Evrensellik

Hareketin amblemleri Kızılhaç, Kızılay ve Kızıl Kristal'dir.

Kızıl Haç

Kızıl Haç, 1863'teki Cenevre Konferansı'da resmen hareketin amblemi olarak kabul edilmiştir. Bu amblemin tarafsız bir ülke olan İsviçre'nin  bayrağındaki renklerin değiştirilmesi ile oluşturulduğu, dini bir anlam içermediği iddia edilir. 

Kızılay

İçinde haç bulunduğu için Kızılhaç amblemini kullanmak istemeyen Osmanlı Devleti, 93 Harbi döneminde amblem olarak Kızılay figürünü kullanacağını ilan etmiştir. Kızılay figürü, Osmanlı bayrağındaki renklerin ters çevrilmesi ile oluşturulmuştu. Kızılay ambleminin resmen kabul edilmesi 1929'da gerçekleşti. Kızılay amblemi, günümüzde 33 devletteki ulusal dernek tarafından kullanılır.

Kızıl Kristal

Ne Kızılhaç, ne de Kızılay amblemlerini kullanmayı kabul eden İsrail'deki Kızılkalkan Derneği'nin, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu'na kabul edilebilmesi için, 7 Aralık 2005'te düzenlenen bir diplomatik konferansta “Kırmızı Kristal” hiçbir dini, siyasi, etnik çağrışımı olmayan bir amblem olarak kabul edildi. Amblem, beyaz fon üzerinde köşeleri yukarı ve aşağı bakan kırmızı bir kareden oluşur. Harekete ve komiteye sonradan dahil olan ve Kızılay - Kızılhaç'ı ilk etapta kullanmak istemeyen ulusal dernekler için Kızıl Kristal'in içerisinde dini bütünlüğüne göre Kızılay veya Kızılhaç amblemini bulundurma zorunluluğu getirilmiştir. Bu sayede diğer iki amblemin koruyuculuk ve savaş anındaki savunuculuk özellikleri korunmuş olur.

Solferino Muharebesi ve Henry Dunant
Kızılhaç fikri, Kuzey İtalya'da gerçekleşen Solferino Muharebesi'nden sonra doğdu. Bir Fransız kolonisi olan Cezayir'deki işleri ile ilgili olarak doğrudan Fransa kralı ile görüşmek isteyen İsviçreli iş adamı Jean Henry Dunant, III. Napolyon'un Solferino'daki karargâhını savaşın gerçekleştiği 24 Haziran 1859 gününün gecesinde ziyaret etmişti. Dunant, sağlık hizmeti verecek bir kuruluş olmadığı için savaş meydanında tıbbi yardım alamadan yatan yaralıların durumuna tanıklık etti ve çok etkilendi. Yöredeki sivil halkı yaralı askerlere hangi tarafın askeri olduklarına bakmaksızın yardım etmek için örgütledi. Tüm çabalara rağmen 22 bin Avusturyalı ve 17 bin Fransız asker basit yardımlar alamadıkları için hayatlarını kaybetti. Cenevre'ye döndüğünde savaş deneyimlerini anlatan bir kitap yazdı. Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi'nin temeli olacak fikirler 1863'te yayımlanan “Bir Solferino Hatırası” adlı kitapta ortaya atıldı.
Dunant kitapta, şu iki fikri ortaya atmıştı: Avrupa ülkelerinde, hangi ulustan olduğuna bakılmaksızın savaşta yaralananlara yardım edecek gönüllü derneklerin barış zamanında kurulması ve ülkelerin, yaralıları korumak ve onlara tıbbi yardım sağlamak amacıyla uluslararası anlaşmalarda taraf olması. Kitabı büyük ilgi gören ve tüm Avrupa dillerine çevrilen Dunant, Avrupa ülkelerin dolaşarak görüşlerine taraftar topladı.
Durant ve arkadaşları 1863'te bu fikirleri hayata geçirmek üzere beş kişilik bir komite kurdular. Başlangıçta “Uluslararası Yaralılara Yardım Komitesi” adını taşıyan komite, 1875'te  “Uluslararası Kızılhaç Komitesi” adını almıştır. Komitenin 17 Şubat 1863'teki ilk toplantısı 'Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nin kuruluş tarihi kabul edilir.

1863 Cenevre Konferansı
Komitenin 26-29 Ekim 1863'te Cenevre'de organize ettiği uluslararası konferansa on altı devlet ve 4 yardım kuruluşu temsil edildi. Delegeler, devletlerin olası bir savaş sırasında yaralanan askerlere taraf gözetmeksizin tıbbi yardım vermek üzere dernekler kurulması önerisini kabul etti. Özel bir ayırt edici amblem taşıyan yardım araçları ve medikal gereçlerin korunması da kabul edildi.
Konferansta 1815'ten beri uluslararası ilişkilerde daimi tarafsızlık statüsüne olan İsviçre'nin bayrağından esinlenen amblem belirlenmiştir. Amblem beyaz zemin üzerine kırmızı bir haç işaretinden oluşuyordu.

Birinci Cenevre Sözleşmesi
22 Ağustos 1864'te İsviçre parlamentosu tarafından diplomatik bir konferans düzenledi ve 12 devlet komitenin dayandığı ana fikir ve ilkeleri içeren Birinci Cenevre Sözleşmesi'ni imzaladı. İmzalayan devletler şunlardır:

Komite, İsviçre hükûmeti aracılığıyla tüm devletleri bu sözleşmeyi imzalamaya çağırdı. Aralık ayında sözleşmeyi Norveç ve İsveç de imzaladı. Osmanlı Devleti de çağrıya uyarak sözleşmeyi 5 Temmuz 1865'te imzalamıştır.

Ulusal Derneklerin kurulması
Cenevre Sözleşmesi'ne imza koyan devletler, sözleşmeyi imzalamakla kendi ülkelerinde, olası bir savaş sırasında yaralanan askerlere taraf gözetmeksizin tıbbi yardım için dernekler kurmayı kabul etmişlerdi. İlk dernekler 1863'teki konferanstan sonra birkaç ay içinde Württemberg Krallığı, Oldenburg Büyük Dükalığı, Belçika ve Prusya'da kurulmuş; onları Danimarka, İtalya, Fransa, Mecklenburg-Schwerin Dükalığı, İspanya, Hamburg ve Hessen'deki dernekler izlemişti. 1874'te Avrupa'daki ulusal dernek sayısı 22'ye ulaştı ve hareket, diğer kıtalara da yayıldı.

İlk Uluslararası Kızılhaç Konferansı
İlk Uluslararası Kızılhaç Konferansı 1867'de Paris'te düzenlendi. Konferansa 16 ulusal dernek temsilcisi, 9 Avrupa devletinin temsilcileri katılmış ve bizzat Henry Dunant bir konuşma yapmıştı.

Kızılay ambleminin doğuşu
93 Harbi sırasında Osmanlı Devleti  İsviçre hükûmetine ambulanslarda Kızılhaç değil, Kızılay amblemini kullanacağını bildirdi. Kızılay sembolünün kullanılmasına bu çatışma süresince geçici olarak izin verildi. Sembolü devamlı kullanma hakkı, 1907'de Londra'da düzenlenen 8. Uluslararası Konferansta verildi. Amblem, 1929'da resmen tanındı.

Dunant'a Nobel Barış Ödülü
Dünya barışı, ulusların ve halkların kardeşliği  için çaba harcayan kişi ve kurumlara Norveç Parlamentosu tarafından  1901'den her yıl verilen Nobel Barış Ödülü'nün ilki  Uluslararası Kızılhaç Hareketi'nin kurucusu Henry Dunant'a verildi (Fransız iktisatçı Frédéric Passy ile birlikte). Dunant, 30 Ekim 1910'de İsviçre'de hayatını kaybetti.

I. Dünya Savaşı'na kadar faaliyetleri
1870'teki Fransa-Prusya Savaşı sırasında ilk defa yaralı ve esir askerlerin aileleri için İstihbarat Ajansı kuran Kızılhaç Komitesi delegeleri 1875-1878'teki Balkan krizi, 1885-1886'daki Sırp-Bulgar Savaşı ve 1912-1913'teki Balkan Savaşları nedeniyle Balkanlar'da görev yaptı.

I. Dünya Savaşı ve faaliyet alanının genişlemesi
Uluslararası Kızılhaç Komitesi I. Dünya Savaşı sırasında faaliyet alanını genişleterek yaralı ve hasta askerlerin yanı sıra savaş esirlerinin durumuyla, savaştan etkilenen sivillerle de ilgilendi. Çalışma alanının genişlemesi gerektiğini savaşın başında gören Komite, 15 Ağustos 1914'te yayınladığı bir genelge ile yerel dernekleri yeni görevlerde kendisini desteklemeye davet etmişti.
Savaşın başında, savaş esirleri hakkında bilgi toplayıp yaymak üzere Uluslararası Savaş Esirleri İstihbarat Ajansı adlı özel bir organ kuruldu. 12 Ekim 1914'te Cenevre'de faaliyet geçen ajans, savaşan devletlerden aldığı savaş esiri listelerini sınıflandırıp kendilerine gelen bilgi talepleri ile eşleştiren etkili bir sistem kurdu. Tarafsız devletlerin posta sistemlerinin yardımıyla savaş esirlerine ailelerinin mektup ve koli gönderebilmelerini sağladı. Ajans, barış anlaşmalarının imzalanmasından sonra 31 Aralık 1919'da Komite tarafından kapatıldı.
Komite delegeleri ayrıca savaş boyunca birçok savaş esiri kampını ziyaret ederek esirlerin kabul edilebilir koşullarda yaşayıp yaşamadıklarını takip etti. Her ziyaretten sonra bir rapor hazırlayarak esir alan devletin ve esirlerin mensup olduğu 

Urfa Muharebesi ya da Urfa Savunması, Kuva-yi Milliye ile Fransa'nın arasında gerçekleşen ve Kuva-yi Milliye'nin kazandığı muharebe.

Ekim 1919'da İngilizlerden sonra Urfa'ya giren Fransızlar burada da Maraş'takine benzer uygulamalarda bulunmuşlardır. Bununla yetinmeyerek, Haçlı Seferleri sırasında kurulan Urfa Haçlı Kontluğu'na kadar geriye giden birtakım haklar ileri sürmüşlerdir.
Ali Saip Bey'in jandarma komutanı olarak atanmasından sonra yapılan çalışmalarla 3 bin kişilik bir kuvvet meydana getirildi. Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu başkanlığında oluşturulan Kuva-i Milliye ordusu 7 Şubat 1920'de şehirdeki Fransız komutana bir ültimatom vererek 24 saat içinde Urfa'yı boşaltmalarını istedi. Fransız komutanın zaman kazanmaya yönelik cevabı ve devreye İngilizleri sokarak Osmanlı Hükümetine baskı yapmaya kalkışmaları üzerine 8-9 Şubat gecesi Fransızlara karşı taarruza geçildi. Çarpışmalar 10 Nisan'a kadar devam etti. Bu tarihte Fransızlar, birliklerinin yarısını kaybetmiş olarak Urfa'yı terk ettiler.

Kurtuluş Savaşı Güney Cephesi

Urla Olayları, Yunan kuvvetlerinin İzmir'e çıkmasından kısa süre sonra Urla'da gerçekleşen olaylardır. Yunanlar İzmir'in işgalinden sonra zaman kaybetmeden Bornova ve Karşıyaka'yı işgal ettiler. Buraların işgalini tamamladıktan sonra, Seferihisar, Urla, Karaburun ve Çeşme ilçelerinin bulunduğu yarımadaya yöneldiler. O tarihte Urla kasabasında 1914 istatistiklerine göre 9.321 Müslüman ve 24.711 Rum yaşamaktaydı.
İşgalin ikinci günü 16 Mayıs'ta Urla'da yaşayan Rumlar, Yunan ordusunun İzmir'e çıktığı haberini duyunca, çok önceden silahlanmış olan 800 kadar yerli Rum Urla'da bulunan Türk köylerine saldırmaya, tecavüz ve talana başladılar. Kuşçular, Kızılcaköy, Devederesi gibi Urla çevresindeki köyler yakılmış ve yağmalanmış. Urla iskelesine yanaşan bir Yunan torpidosundan karaya çıkan Yunan askerleri, Urla'nın önemli yerlerin kontrol altına aldılar.

Bu sırada Urla'da 56. Tümene bağlı 173. Alay vardı. Bu alay 100 kadar askerden oluşuyordu, fakat depo, cephanelik gibi yerlere dağınık haldeydi. Rum saldırısı başladığında 173. Alay Komutanı Yarbay Kazım Beyin kullanabileceği sadece 18 er mevcuttu.
Yarbay Kazım Bey birkaç jandarma ile takviye gelince, erleri ile ilk Rum saldırısını püskürtmeyi başardı. Bu olayı duyan yerli Türk halkı, kasabadaki bulunan silah deposuna girip tüfekleri ve cephaneyi aldı ve 120 kişilik bir milis kuvveti kuruldu. Böylece Batı Anadolu'da ilk Kuvâ-yi Milliye birliği doğmuştur.
Bu milis kuvveti 173. Alay'ın yardımına geldi. Rum çeteleri ile alayın çarpışmaları 16-17 Mayıs günleri boyunca sürdü. İzmir'den gelen Yunan ordusuna bağlı bir bölük ve bir İngiliz yüzbaşının olaylara müdahale etmesiyle 17 Mayıs akşamı ateş kesildi. Bu sırada Urla iskelesine yanaşan bir Yunan savaş gemisinden daha fazla asker kıyıya çıkmaya başlamıştı.
Takviye alan Yunan askerleri, Türk milislerini bastırarak Urla'yı kontrol altına aldı. Urla'daki Türk askerlerinin ve yerli halkının bu ilk silahlı direnişi, Batı'da Yunanlarla ilk çarpışma' kabul edilmektedir. Burada yaşanan olaylar, Mondros Mütareke Antlaşması hükümlerine rağmen, Türk askerî birliklerinin ilk mütecaviz ve işgalcilere karşı koyma hareketiydi.
18 Mayıs günü silahlarına el konulan 173. Alay subayları ve erleri, esir alınarak İzmir'de üç gün önce tutuklanmış Türk askerlerinin yanına götürülmüştür.

BATI ANADOLU'DA KUVAYI MİLLİYE'NİN OLUŞUMU (1919–1920)6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Oğuz Gülcan, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2007, sayfa 177-179 (Ankara University Open Archive System).

Yakıp yıkma taktiği, işgal eden düşman ordusuna karşı geri çekilen ordu tarafından kullanılan ve düşmana faydalı olabilecek her şeyin tahrip edilip kullanılamaz hale getirilmesine dayanan askerî taktiktir.
Başlarda işgalci düşman ordularına bırakılmaması için hasadın yakılması anlamına gelen terim, sonradan tüm altyapı, ulaşım, iletişim ve sanayi kuruluşlarının imha edilmesini içerecek şekilde genişlemiştir. Taktiği uygulayan ordu hem kendi topraklarında hem de yabancı topraklarda olabilir.
Taktiğin en önemli uygulamaları Napolyon Savaşları sırasında Rus İmparatorluğu'na saldıran Napolyon Bonapart'ın Rusya Seferinde Ruslar, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Sakarya Meydan Muharebesinde Yunanlar tarafından TBMM Ordularına karşı ve II. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği'ne Barbarossa Harekatı ile saldıran Nazi Almanyası saldırısı karşısında Kızıl Ordu tarafından yapılan uygulamalardır.
Özellikle sivillerin yaşadıkları bölgelerde tarlaların ve yiyecek kaynaklarının tahrip edilmesi 1977 Cenevre Sözleşmelerinde yasaklansa da taktik hala uygulanmaktadır. Yalnızca imzalayan ülkeler için bağlayıcı olan bu sözleşmeyi imzalamamış ülkeler arasında ABD, İsrail, İran, Pakistan, Türkiye ve Irak bulunmaktadır.

İskitler Pers İmparatoru I. Darius'a karşı savaşlarında yakıp yıkma taktikleri kullanmıştır. Göçebe olan İskitler steplerde geri çekilirken düşmanın kullanabileceği tarlaları ateşe verir, su kaynaklarını zehirlerlerdi. Bu taktiğin sonucunda ilerleyemeyen ve ordusunda açlık yaşanan Darius yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmıştır.
Makedonya kralı III. Aleksandros'un Asya'da ilerleyişini durdurmak için Yunan paralı asker komutanı Rodoslu Memnon Persler'e yakıp yıkma taktiğinin uygulanmasını önerse de teklif reddedilmiştir ve Aleksandros'un ilerleyişi durdurulamamıştır.

Roma Cumhuriyeti döneminde askerî seferler sırasında taşınmaz malların yakılıp yıkılması ve halkların esir edilmesine vastatio denirdi. Yakıp yıkma uygulaması Galya Savaşlarında yaşanmıştır. Keltlerden olan Helvet halkı Almanya ve İsviçre'deki topraklarını yaklaşan Cermen istilası yüzünden terk ederken bu taktiği kullanmıştır. Helvet halkı Romalılar ve Galyalılardan oluşan orduyu yenip ülkelerine geri döndüklerinde yakıp yıktıklarını yeniden oluşturmak durumunda kalmışlardır.

Yakıp yıkma taktiği İngiltere'de hüküm süren Anglosakson kral Büyük Alfred tarafından işgalci Viking lideri Hastein'a karşı 893 yılında kullanılmıştır. Mercia bölgesindeki Chester'daki bir kaleyi işgal eden Vikinglerin yalıtılması için bölgedeki tüm tarlalar yakılmış, büyükbaş hayvanlar öldürülmüştür.

1066 yılındaki Hastings Muharebesini kazanarak İngiltere'ye hakim olan Norman kralı I. William kuzey bölgelerindeki Anglosakson ve Viking yerleşimlerine boyun eğdirmek üzere 1069 yılında başlattığı Kuzey Seferinde yakıp yıkma taktiğini kullanmıştır. Bölgedeki halkı kılıçtan geçiren Normanlar, sağ kalanların da yaşayamaması için tüm tarlaları yakıp, tüm çiftlik hayvanlarını öldürmüşlerdir. 100 ila 150 bin kişinin öldürüldüğü katliamın ardından bölge yüzyıllarca eski halini alamamıştır.

Yüz Yıl Savaşı sırasında hem İngilizler hem de Fransızlar birbirlerinin egemen oldukları topraklarda uyguladıkları chevauchée adı verilen yağma ve talan da yakıp yıkma taktiği dahilinde ele alınabilir.
İskoçya kralı I. Robert topraklarını işgal eden İngiltere kralı I. Edward'ın ilerleyişine karşı yakıp yıkma taktiğinin kullanılmasını önermiştir.
1336 yılında Litvanya'daki Pilėnai kalesini Töton Şövalyelerine karşı savunan Litvanyalılar kalenin düşeceği ortaya çıkınca düşmana pahalıya mal olacak bir direniş segiledikten sonra kaleyi yakacak ve toplu olarak intihar edeceklerdir. Direniş günümüzde Litvanya'da ulusal bir kahramanlık olarak değerlendirilir.
Yakıp yıkma taktiği 14. ve 15. yüzyıllarda Avrupa'da ilerleyen Osmanlı İmparatorluğu ordularına karşı Eflak Prensi I. Mircea ve Boğdan Prensi III. Ştefan tarafından kullanılmıştır (Akdere Muharebesi).

Taktik, İngilizler tarafından İrlanda'nın işgalinde kullanılmıştır. Özellikle 1569-1583 yılları arasında yaşanan Desmond Ayaklanmaları sırasında İrlanda toprakları yakılıp yıkılmıştır.
Otuz Yıl Savaşı sırasında 1630 yılında İsveç İmparatorluğu Ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kalan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun İtalyan Generali Torquato Conti işgal ettikleri Pomeranya'dan çekilirken tüm ülkeyi yakmıştır.
Büyük Kuzey Savaşı sırasında İsveç kralı XII. Karl karşısında çekilen Rus İmparatorluğu birlikleri arkalarında bıraktıkları toprakları yakıp yıkacaktır.

Napolyon Savaşlarının Portekiz topraklarında yapılan ve Yarımada Savaşı olarak bilinen kısmında işgalci Birinci Fransa İmparatorluğu orduları ele geçirdikleri yerlerde yaptıkları talan, yağma ve katliamlardan ötürü bölge halkını bazı önlemler almaya itmiştir. Ilerleyen Fransızlar karşısında çekilen Portekizliler yakıp yıkma taktiğini kullanmış ve bir süre sonra ilerleyen Fransız Orduları erzak eksikliği ve direniş yüzünden gittikçe güçsüzleşmiştir. Ünlü Fransız komutan André Masséna, Viseu kentine ulaştığında bomboş ve harap edilerek terk edilmiş bir şehir bulacaktır.
1812 yılında Napolyon'un Rusya Seferi sırasında Rus Çarı I. Aleksandr yakıp yıkma taktiğini sonuna kadar kullanmış, Napolyon Bonapart'ın fethettiği bölgelerde egemen olamamasını sağlamıştır. Taktiğin en ileri aşamadaki uygulaması bizzat başkent Moskova'nın topluca terk edilerek tamamen yakılması olmuştur. Bomboş alanları ve şehirleri ele geçiren Fransız Ordusu, fethettiği yerlerde tutunamamış ve düşman direnişi karşısında geri çekilmek durumunda kalmıştır.

Filipin-Amerikan Savaşı sırasında ABD Silahlı Kuvvetleri Filipinli halka karşı yakıp yıkma taktiğinin yanı sıra çeşitli işkenceler uygulamış, toplama kamplarına zorla yerleştirerek Filipinli direnişçilerin desteğini kesmeye çalışmıştır.

Amerikan İç Savaşı sırasında General William Tecumseh Sherman komutasındaki Amerika Birleşik Devletleri ordusu Amerika Konfedere Devletleri'ne karşı yürüttüğü 1864 kışındaki Savannah harekâtında yakıp yıkma taktiğini kullanmıştır. Geri çekilen Konfederasyon Ordusu da benzer taktiği kullanınca Güney Karolina'daki Columbia şehri yakılmıştır.

ABD Silahlı Kuvvetleri ile Kızılderililer arasındaki savaşlarda ABD tarafı yakıp yıkma taktiğini yoğun olarak kullanmıştır. Orduyla birlikte hareket eden maceracılardan Kit Carson Navaholara ait toprakları yakmış, büyükbaş hayvanlarını çalmış veya öldürmüştür. Ona bu saldırılar sırasında Navaholarla savaş halinde olan Uteler de yardım etmiştir. 1864 yılında mağlup olan Navaholar topraklarını bırakarak rezervasyon bölgesine gitmeye zorlanacaklar, Uzun Yürüyüş adı verilen bu zorlu yolculuk sırasında çok sayıda Navaho ölecektir.

Birleşik Krallık ile Orange Free State arasında 1899-1902 yıllarında yapılan II. Boer Savaşında  İngiliz komutan Horatio Herbert Kitchener gerille savaşında yenemediği Boerlere karşı yakıp yıkma taktiğini en şiddetli şekilde uygulamıştır. Direnişçilere destek vermelerinden şüphelenilen bölgelerdeki siviller yıkım nedeniyle ölüme terk edilmiş, evleri ve tarlaları yakılmış, çiftlik hayvanları elleirnden alınmıştır. Daha sonra toplama kamplarında ikamet etmeye zorlanan Boerler arasında buradaki kötü koşullar nedeniyle kitlesel ölümler görülmüştür.

Guatemala İç Savaşı sırasında 1982-83 yılları arasında iktidarda olan Efraín Ríos Montt Guatemala'daki sol örgütlere karşı yakıp yıkma taktiği uygulamıştır. Olaylar sırasında bölgedeki Maya toplumundan binlerce kişi hayatını kaybetmiş, onbinlercesi de topraklarını terk etmek zorunda kalmıştır.
Bağımsızlık mücadelesi veren Doğu Timor'daki bağımsızlık yanlılarıyla savaşan Endonezya Ordusu bölgede yakıp yıkma taktiğini kullanmıştır.
Sürmekte olan Darfur Savaşında iki taraf da birbirine karşı bu taktiği uygulamaktadır.

24 Şubat 1917 tarihinde Almanya İmparatorluğu Ordusu Somme cephesinden Hindenburg Hattına cepheyi daraltmak için stratejik olarak geri çekilirken geride bıraktıkları toprakları yakıp yıkacaktır.

İkinci Çin-Japonya Savaşı sırasında Japon  Ordusu yakıp yıkma taktiği kullanmış, devasa ölçülerde çevre felaketine yol açmıştır. Uygulama sırasında sayısız köy tamamen yokedilmiş, Nankin gibi bazı şehirlerin ise önemli kısmı yakılmıştır. Japon işgaline karşı direnen Kuomintang'a bağlı Çin Ordusu  Japon ilerleyişini durdurmak için barajları imha ederek sellere sebep olacaktır.

Nazi Almanyası 1941 yılındaki Barbarossa Harekâtı ile Sovyetler Birliği'ne saldırdığında Sovyet lider Josef Stalin işgalcilerin yararlanabileceği her türlü kaynağın doğuya nakledilmesini götürülemeyen her şeyin ise yakılıp yıkılmasını emretmiştir. Sovyet savaş sanayisinin çok önemli fabrikaları Nikita Kruşçev önderliğindeki ekip nezaretinde Ural Dağları'nın ardına sevk edilmiş, düşmanın eline geçeceği aşikar olan barajlar, tarlalar gibi taşınmazlar da imha edilmiş ve yakılmıştır. Savaşın son döneminde bu kez işgal ettiği Sovyet topraklarından çekilmek durumunda kalan Naziler çekildikleri toprakları yakıp yıkarak Kızıl Ordu'nun ilerleyişini yavaşlatmaya çalışmışlardır.
Devam Savaşı'nda Sovyetler Birliğine yenilen Finlandiya Moskova Antlaşması gereğince topraklarındaki Nazi birliklerini atmakla yükümlüdür. Bu yüzden patlak veren Laponya Savaşında geri çekilmek zorunda kalan Naziler Norveç'e doğru kaçarken arkalarında bıraktıkları toprakları yakıp yıkacaktır.
1945 yılında Nazi lider Adolf Hitler 19 Mart 1945 tarihli Nero emri olarak bilinen emirle işgal edilmesi muhtemel Alman topraklarının yakılıp yıkılmasını emreder. Daha önce Alman işgalindeki Fransa için benzer bir emri yerine getirmeyen Reich Silahlanma Bakanı  Albert Speer bu emri de yerine getirmeyecek ve Müttefik Devletler ile ateşkese dair görüşmelere başlanması gereğini ifade edecektir.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, demiryolu pulluğu Almanya, Çekoslovakya ve diğer ülkelerdeki geri çekilmeler sırasında demiryollarını kısmen yok ederek düşmanın demiryollarını kullanmasını engellemek için kullanılmıştır.

Vietnam Savaşı sırasında ABD Hava Kuvvetleri tarafından yakıp yıkma taktiği kapsamında sivil halkın yaşad

Yalova Katliamı, Nisan-Mayıs 1921'de Yunan ordusunun işgali ile birlikte yerli Rum ve Ermeniler tarafından Yalova bölgesinde Müslümanlara uygulanan mezalimdir. Bölgedeki Müslüman köylerinin neredeyse tamamı yakıldı, binlerce insan öldürüldü veya mülteci durumuna düştü.

Olaylar Kızıl Haç temsilcilerinin de içinde bulunduğu uluslararası bir heyet tarafından incelendi. Heyet başkanı Maurice Gehri'ye göre, yaklaşık 6.000 insan öldürüldü. Osmanlı kaynakları ise daha geniş bir bölgeyi içine alarak toplam 9.100 ölüden bahsediyor. Başka kaynaklara göre sadece Yalova çevresinde 5.500 Müslüman öldürüldü. Bir kaynağa göre Gemlik ve Yalova kazalarında 27 köy yok edildi, Orhangazi kasabası kısmen yakıldı. Armutlu'da kadınlar sistematik bir biçimde tecavüz edildi.  Birkaç bin Müslüman mülteci gemilerle İstanbul'a taşındı.  İnceleme heyetinin içinde The Manchester Guardian muhabiri Arnold Toynbee'de yer alıyordu ve o zamana kadar Yunan sempatizanı olan Toynbee gördüklerinden sonra kendisinde Yunan işgali karşıtlığı başladı.

İnceleme heyetinin raporunda vardığı sonuç şöyledir: 

 "Belirgin ve düzenli bir yöntemle köylerin imhası takip edilmiş görünüyor, grup ardından grup, son iki aylık sürede ... Türk köylerini ve Müslüman nüfusu imha etmek için sistematik bir plan var. Bu plan Yunan talimatları altında, Rum ve Ermeni çeteleri tarafından yürütülmektedir ve hatta bazen düzenli (Yunan) birliklerinin yardımı ile."

Kocadere'de bir anıt bulunuyor. Olaylar hakkında Mehmet Ballı tarafından Engere adlı bir roman yazılmıştır.

Notlar

Kaynaklar
Toynbee, Arnold (6 April 1922) [9 March 1922], "Letter", The Times (Turkey)

Yozgat Ayaklanması veya Çapanoğlu Ayaklanması, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Hürriyet ve İtilaf reisi Çapanoğlu Edip Bey ve kardeşi Celâl Bey tarafından Yozgat ve yöresinde çıkarılan Ankara Hükûmeti'ne karşı bir ayaklanmadır.
İlk ayaklanma Yıldızeli'nde Erzurumlu Hüseyin Nazım ve Kara Mustafa'nın elebaşılığında çıkarılmıştır. Ayaklanma Çerkez Ethem komutasında Kuvâ-yi Seyyâre tarafından bastırılmış ancak diğer iç isyanlar gibi Türk Kurtuluş Savaşı hareketini zayıflatmış, işgal güçlerinin işini kolaylaştırmıştır. Asıl tehlikenin yani Yunan ordusunun ilerleyişini hızlandırarak Balıkesir ve Bursa'nın Yunanlar tarafından işgal edilmesine zemin hazırlamıştır. Yozgat'tan Ankara'ya döndüğü zaman Meclis tarafından kurtarıcı gibi karşılanan Ethem'in gücü daha da arttırmış, Ankara ile ayrışmış ve en sonunda Ethem'in tasfiyesine giden süreç başlamıştır.

Çapanoğlu ailesinin ilk tanınmış kişisi Yozgat şehrini kuran Ahmet Paşa'dır, 1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam ettirilmiştir. Aile, bölgeyi 300 yıl kadar idare etmiş ve mamur hale getirmişlerdir. XVIII. asrın ortalarına ait belgelerde Çapar olarak geçmekte olup daha sonra aynı anlama gelen (eski Türk unvanlarından yiğit, akıncı, postacı) Çapanoğulları olarak şöhret bulmuşlardır. Çapanoğulları ailesinden Osmanlı Devleti'nde fiilen görev yapan Abdülfettah Paşa, Celâleddin Paşa, Ahmet Şakir Paşa gibi mutasarrıf, paşa, vali gibi üst düzey çeşitli hizmetlerde bulunmuş şahsiyetler bulunmaktadır.

Ayaklanma, Anadolu'daki Millî Mücadele'yi zayıflatmak amacıyla İstanbul'daki Damat Ferit Paşa Hükûmeti ve işgalci İngilizlerin yönlendirmesiyle başlatılmıştır. İngilizler, Anadolu'daki millî hareketin gelişmesinden rahatsızlık duymakta ve işgal altındaki İstanbul'daki sadrazamlık makamı aracılığıyla iç isyanları körükleyerek bu hareketi bastırmayı hedeflemekteydi. İngiliz Yüksek Komiserliği'ne ait belgelerde, milliyetçiliğe karşı ayaklanmaların desteklenmesinin bir "politika gereği" olarak görüldüğü açıktır. Bu bağlamda, Yozgat'ın  köklü ailelerinden âyan ailesi olan Çapanoğlu ailesi padişaha bağlılıklarıyla isyancı hareketin sürükleyicisi oldu. Yaklaşık 150 yıldır bölgede nüfuz sahibi olan aile, sarayla yakın ilişkileri ve Osmanlı hanedanına bağlı bulunması nedeniyle Ankara ve İstanbul Hükûmeti arasındaki güç mücadelesinde padişahtan yana tavır aldılar. Bu dönemdeki isyanların nedenleri arasında, uzun yıllar süren savaşlardan yorgun düşen köylülerin askere alma uygulamalarına karşı çıkması da vardı. Ayrıca aile, Hürriyet ve İtilaf yandaşıydı. Yozgat Hürriyet ve İtilaf örgütünün başında bizzat Çapanoğlu Edip Bey bulunuyor, kardeşi Celâl Bey de bu siyaseti benimsiyordu. Büyük Millet Meclisi'ne temsilci gönderilmesi istendiğinde Yozgat'ta belediyede yapılan toplantıda iki kardeş bu hareketin Padişah'a başkaldırmak olacağını belirterek olumsuz yanıt vermişler bunu da Meclis'e bildirmişlerdi. Öte yandan, Çerkez Ethem Bey'in Batı Anadolu'da padişahçı Anzavur Ayaklanması'nı bastırması sonucu Çerkez nüfusun kaçarak Yozgat, Sivas bölgesine gelmesi bu bölgede yaşayan Çerkezler üzerinde etkili olmuştur. Başka bir neden ise, bölgede müzmin bir hal alan eşkıyalığın geldiği noktadır. Eşkıyalıktan hem Kuvâ-yi Milliye hem de padişahçılar beslenmekteydi. Yozgat civarındaki Aynacıoğulları, Deli Ömer gibi büyük eşkıya çeteleri ve daha küçükleri padişahçı yapı ile hareket etmiştir.

Yöredeki ilk ayaklanma Yıldızeli bölgesinde çıkmıştır. Yıldızeli- Sivas posta nakliyatı işini üzerine alıp başaramayınca iflas eden Eski Nahiye Müdürlerinden Erzurumlu Hüseyin Nazım, kendini kanun takibinden kurtarmak amacıyla Yıldızeli civarındaki köylerden birinde saklanmakta idi. Eski Müdafaa-i Hukuk mensuplarından Kara Mustafa ve katil Salih ile beraber Yıldızeli- Akdağmadeni arasındaki köylerde dolaşarak İstanbul Hükûmeti lehine propaganda yapmaya başladı. Bolu ve Düzce bölgesinden kaçıp gelen Çerkezler'i de etrafına alarak Yıldızeli çevresindeki teşkilatını genişletti. 1920 Mayısında Direkli Nahiyesi'nde ilk silahlı toplantılarını gerçekleştirdiler. Yıldızeli Kaymakamı'nın basiretsizliği yüzünden toplantılar diğer köylerde de devam ettirildi. Sivas Kongresi kararıyla ağnam vergisinin arttırıldığı, tekâlif-i harbiye usulünün getirileceği, Kuvâ-yi Milliyeciler'in halkın canına ve malına kastettiği, yapılanların hiçbirinden Padişah'ın haberi ve rızası olmadığı gibi söylemler ile halkı etkilemeye gayret ettiler. Kontrolün elden çıktığını gören Sivas'taki 3. Kolordu Komutanı Albay Selahattin, bir batarya ile takviye ettiği piyade taburunu 25 Mayıs 1920'de Yıldızeli'ne gönderdi. Aynı tarihlerde Sulusaray'da da asiler toplanmıştı. Amasya'dan 5. Kafkas Tümeni'ne bağlı 10. Alay'ın 2. Taburu, 17 Mayıs'ta Zile'ye ve aynı alayın Tokat'ta bulunan 3. Taburu da 21/22 Mayıs gecesi Yıldızeli'ne gönderildi.
Orta Anadolu'daki önemli ayaklanmalardan biri olan Çapanoğulları'nın nüfuz sahasındaki Yıldızeli-Akdağmadeni arasındaki Postacı Nâzım ile Zile-Çekerek arasındaki Ayrancıoğulları İsyanları, başlangıçta birbirinden habersiz ve çete hareketi şeklinde iken, otorite boşluğunun etkisiyle genişlemiştir. 15 Haziran 1920'de, Çapanoğulları'na bağlı silahlı kuvvetler, Yozgat idaresini ele geçirerek Kuva-yı Milliye yanlısı olanları tutuklamış ve bazılarını ise idam etmiştir.
İsyana katılacaklarından şüphe edildiği için Genelkurmay Başkanlığı tarafından kararlaştırılmış olan tedbir gereği Çapanoğulları Yozgat'taki evlerinde gözetim altına alınmıştı. 7 Haziran'da Albay İsmet Bey ve 3. Kolordu Komutanı Albay Selahattin, Çapanoğlu kardeşlerin tutuklanması için Yozgat Mutasarrıfı'na emir vermişler, bu emri Mutasarrıf Vekili gizlice kardeşlere haber vermişti. Bunun üzerine Celâl, Edip, Salih, enişteleri Mahmut ve onun oğulları Meki, Osman Şekip ve Muhlis, 8 Haziran 1920 gecesi Yozgat'tan kaçmışlardır.

Çerkez Ethem, Genelkurmay Başkanlığı'ndan aldığı emir üzerine 70 subay, 2100 piyade, 1300 hayvan, 4 dağ topu, 1 sahra topu, 8 makinalı tüfek ile isyan bölgesine hareket eder. Çerkez Ethem, bundan sonra Celâl ve Edip Beyler idaresindeki isyancıların Alaca'nın kuzeydoğusundaki Arapseyi Boğazına yakın yerlerde toplanmakta olduklarını anlayınca bölgeye hareket etme kararı alır. Çetin arazi koşullarına sahip olan Arapseyi Boğazındaki çatışmada Ethem güçleri, asileri ikiateş arasında bırakarak 4 saat sonunda top ve makinalı tüfeklerini de bırakarak çekilmek mecburiyetinde bırakırlar. Çatışma sonunda birkaç yüz esir, yaralı ve ölü bırakan Çapanoğulları birkaç maiyetiyle birlikte kaçmayı başarmıştır. Çapanoğlu Edip Bey'in yaralı olduğu, kardeşi Celâl Bey'in ise Uzunyaylalı Çerkez süvarileri ile kaçtığı anlaşılır. Uzunyayla Çerkez beylerinin, kendilerine iltica eden Celâl Bey hakkında aftalebini iletmeleri üzerine Ethem, Celâl Bey'i affederek durumu Ankara'ya da bildirir.
İsyanın sorumlusu olduğu anlaşılanlardan 12 asi Yozgat'ın ele geçirildiği gün kurulan Divan-ı Harp kararı ile asıldılar. İdam edilenler arasında Yozgat Şeriye Hâkimi Hoca Şahap, Yürükzade Hüsnü, hapsedilenler arasında da Yozgat Savcısı ile Yozgat Mutasarrıfı da vardı. Ölenler arasında Yahya Paşaoğlu Osman'ın cesedine rastlanmıştı.

Ayaklanma sırasında ve sonrasında ailenin önemli zorluklarla karşılaştığı açıktır. Celâl Bey ise Ethem tarafından affedilmiş, bu durum Ankara tarafından mesele yapılmamıştır. Fakat isyanın başlarında Çapanoğulları'nın kaçmasını sağlayarak isyanda birinci derecede parmağı olduğu anlaşılan Ankara Vali Vekili Yahya Galip, Ethem tarafından Divan-ı Harp'te yargılanmak istenince iki taraf arasında gerginlik kaynağı oluşturmuş, bu yüzden Çerkez Ethem ve kardeşleri ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki ilişkiler sertleşmiştir. Ayaklanmanın elebaşılarından olan Celâl Bey'in Ethem tarafından affedilip bunun Ankara'da meseleye dönüştürülmemesi, buna karşın ayaklanmanın gelişmesinde katkısı olduğu tespit edilen Yahya Galip'in yargılanması konusunda özellikle Ethem'in ağabeyi Tevfik Bey'in ısrarı ve Mustafa Kemal Paşa'nın bu duruma gösterdiği tepki, iki taraf  açısından da bir güç gösterisini açıkça ortaya koymaktadır. 5- 10 gün içinde ayaklanmayı bastırıp, Kuvâ-yi Seyyâre ile Yozgat'tan Ankara'ya döndüğü zaman Meclis tarafından kurtarıcı gibi karşılanan Ethem'in gücü daha da arttırmış, Ankara ile ayrışmış ve en sonunda Ethem'in tasfiyesine giden süreç başlamıştır.
Çapanoğulları Ayaklanması, diğer iç isyanlar gibi Türk Kurtuluş Savaşı hareketini zayıflatmış, işgal güçlerinin işini kolaylaştırmıştır. Asıl tehlikenin yani Yunan ordusunun ilerleyişini hızlandırarak Balıkesir ve Bursa'nın Yunanlar tarafından işgal edilmesine zemin hazırlamıştır.

Genel

Rum İsyanı/Yunan İsyanı, (Osmanlıca:یونان عصیانی), Yunan Bağımsızlık Savaşı, Yunan İhtilali veya Yunan Devrimi (Yunanca: Ελληνική Επανάσταση, Elliniki Epanastasi), Yunanların Osmanlı egemenliği ve isyan bölgelerindeki Müslüman halka karşı başlattığı, 1821-1829 yılları arası süren ve Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanan bağımsızlık savaşı, devrim ve etnik temizliktir. 1832 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması ile Yunanistan'ın bağımsız bir ülke olarak tanınmasıyla sonuçlanmış bağımsızlık sürecidir.
Bağımsızlık süreci Mora Yarımadası'nın güneyindeki Manya Burnu'nda yaşayan Yunanların 17 Mart 1821'de Osmanlılara karşı ayaklanarak 23 Eylül'de Tripoliçe'yi ele geçirmeleriyle başladı. Şehrin düşmesiyle Türk ve Yahudi sakinlerin öldürüldüğü Tripoliçe Katliamı patlak verdi. Ayaklanmada Osmanlı Devleti'nden bağımsızlık isteyen Yunan aydınlarının kurduğu Filiki Eterya derneği de rol oynadı. Uzun bir süre kanlı mücadelelerle devam eden ayaklanma, 1829 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Yunanlar lehine müdahale ederek Navarin Deniz Muharebesi'nde Osmanlı Devleti'ni büyük bir yenilgiye uğratmaları sonucu Yunanların lehine dönüştü. Osmanlılar 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nı kaybederek 1829 yılında Rusya'yla imzaladıkları Edirne Antlaşması'yla Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul ettiler. Daha sonra temmuz 1832'de Yunanların adına müdahale etmiş olan Avrupa'nın 3 büyük gücü ile imzaladıkları İstanbul Antlaşması ile bağımsız Yunanistan'ın sınırlarını ve statüsünü garanti altına almışlardır. Böylece Yunanlar, Osmanlı idaresi altında bağımsızlık kazanan ilk millet olmuştur. Yunan bağımsızlığının yıldönümü olan 25 Mart 1821 Yunanistan'da ulusal tatil günüdür. Bu tarih özellikle Meryem'e İsa'nın doğacağı vahyinin verilme günü olan Müjde ile aynı güne denk getirilmiştir.

Yunanların bağımsız bir ülke olarak varlıkları 1453'teki İstanbul'un fethi ve Bizans İmparatorluğu'nun ardılları olan devletlerin de yıkılmasıyla son bulmuştur. Böylece Yanya Adaları, Agrafa Dağları, İsfakiye, Suli ve Mani bölgelerinde bağımsız yaşayan az sayıda Yunanların dışındaki bütün Yunan halkları Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girmiştir. Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğunun hemen hemen her tarafına yayılmışlardı. Ancak yoğun olarak Pontos, Mora, Teselya ve Ege adalarında bulunuyorlardı. Osmanlıların dine dayalı millet sisteminde yerlerini alarak ülkedeki milletlerden biri haline gelmişlerdi. Bu sisteme göre Osmanlı Devleti'nde yaşayan Yunanlar, Fener Rum Ortodoks Partikhanesi'ne bağlı kısmen özerklik sahibi bir toplumdu. Dinsel, ekonomik ve kültürel açıdan bazı özgürlüklere sahip olmalarına rağmen, Yunanlar, Gayrimüslimler oldukları için Osmanlı egemenliği altındaki herhangi bir yönetilen gibi "Reaya" denirdi. Reayalar olarak Osmanlı devletine cizye ve haraç gibi vergiler ödemeye mecburdular ve onların toplumsal statüsü Müslümanlara kıyasla daha çok aşağı sayılıyordu. Tüm gayrimüslimler gibi askerlik yapmayan Yunanlar, ailelerini terk edip devşirme yoluyla zorunlu bir şekilde müslümanlaştıktan sonra, devletin kadrolarında görev almak zorunda kalıyordu.
Osmanlı egemenliği boyunca Rumlar Osmanlıların çok uluslu sisteminin bir parçası olarak ayrı bir millet olarak kabul edildiler. Rum Ortodoks Patrikhanesi bu milletin sözcüsü ve lideri olarak kabul ediliyordu. Rumların arasındaki uzlaşmazlıklar ve yasal sorunlar Patrikhane'ye ait mahkemeler tarafından çözümlenirdi. Millet sistemi dil veya etnik kökenden ziyade dine bağlı olarak düşünüldüğü için Osmanlı Devleti'nde yaşayan Ortodoks Kilisesine üye Sırp, Bulgar ve Romen gibi diğer bütün etnik gruplar da Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından temsil edildiler. Devşirme sistemi uyarınca Rumlar Osmanlı Devleti'nin asker ihtiyacını karşılamak üzere genç ve yetenekli çocuklarını Yeniçeri Ocağı'na vermek zorundaydılar. Bu sistem 18. yüzyılda giderek zayıfladı ve 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kapatılmasıyla tamamen ortadan kalktı.
Osmanlı egemenliği boyunca Yunan kültür ve ekonomisinin merkezi İstanbul'du. Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin içinde bulunduğu Fener semtinde yaşayan Rumlar özellikle 18. yüzyılda büyük bir nüfuz sahibi oldular. Fenerli Rumlar olarak bilinen bu kesim Avrupa'da eğitim gördükleri için Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca gibi dilleri Müslümanlara kıyasla daha iyi biliyorlardı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin Avrupa ülkeleriyle olan ilişkilerinde büyük bir rol oynamaya başladılar. Köprülü Fazıl Ahmed Paşa 1671 yılında Fenerli Rum Aleksandros Mavrokordatos'u baş tercümanlık görevine getirdi. Aleksandros Mavrokordatos daha sonra 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması'nın Osmanlı tarafındaki baş müzakerecisi oldu Osmanlı padişahlarının güvenini kazanan Fenerli Rumlar 18. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti'ne bağlı Eflak ve Boğdan'ın valileri olarak görev yaptılar. Fenerli Rumların bu ayrıcalıklı konumları Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etti.

Yunan isyanı, tek bir olay neticesinde ortaya çıkmış değildi. Tüm Osmanlı dönemi boyunca (1453-1821) pek çok başarısız isyan ortaya çıktı. Özellikle 17. yüzyılda, Mora başta olmak üzere tüm Yunanistan'da Osmanlılara karşı çok önemli direniş yapılıyordu. 1600 ve 1611 yıllarında Dionysios Filozof’un önderliğindeki iki ayaklanma hareketi yaşanmıştır. Yanya’da meydana gelmiş 1611 ayaklanması, Aslan Paşa tarafından bastırılan isyan başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve Yanya’daki Aslan Paşa Camii bu olayın anısına, onun adına yaptırılmıştır. Osmanlılar, gözaltına alınan Dionysios Filozof’a işkence edip, diri diri derisini yüzdüler.
Yapılan ilk büyük isyan, Rusların destek ve yardımıyla başlatılan Orlov isyanıydı (1770). 18. yüzyılda Ruslar ile olan ilişkiler, Yunanlar arasında özgürlük ve bağımsızlık düşüncelerinin yayılmasına neden oldu. Ruslar 18. yüzyılın sonlarına doğru Rusya'nın daha çok geleneksel din bağlarını kullanarak yürüttüğü etkiler, bölge halkına yönelttiği ayaklanma çağrılarına kadar varan çabaları, özellikle yoksulluk ve topraksızlığın ciddi boyutlara ulaştığı Mora'da geniş destek buldu. Buna göre, 1768 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Mora kıyılarına gelen Büyük Katerina’nın yakın ortağı olan Amiral Kont Aleksey'nin komutasındaki Rus donanması, Mora’da Osmanlılara karşı bir isyanın çıkmasına neden olmuştu. Orlov kardeşleri, Mora Yarımadasındaki Yunan halkına muhtariyet vermekle görevlendirildi. Ancak 1770 yılında başlayan Orlov isyanı Rusya'dan yeterli yardım göremeyince Osmanlı (Müslüman ve Arnavut) birliklerince kısa sürede bastırıldı. Rusların Mora’yı terk etmesinden sonra Orlov isyanına misilleme hazırlayan Osmanlı kuvvetleri, Yunanlara karşı büyük saldırılara başladılar. Divan-ı Hümayun'un Mora’daki Yunanların öldürülmesi emrini vermesine, kaptan-ı deryalığa getirilen Cezayirli Gazi Hasan Paşa: "Yunanları yok edersek haracı kim verecek?" cevabını vermişti. Sonraki yıllarda, Rus casusu olarak suçlanan Aitolyalı Kosmas, 24 Ağustos 1779'da, Osmanlı yetkililerinden gözaltına alındı ve sonrasında infaz edildi. Bunlara ek olarak, öldürülen Yunanların arasında Teodoros Kolokotronis’in babası olan Konstandis Kolokotronis de yer alıyor. Aynı zamanda Yunanistan’nın birçok yerinde (Mani Yarımadası, Girit) çıkan ayaklanmalar ve özellikle Girit'teki İoannis Vlahos Daskaloyannis ayaklanması Osmanlı kuvvetlerince kanlı bir şekilde bastırıldı.
Orlov isyanı bastırıldıktan sonra, Rus orduları karşısında güç duruma düşen ve sonunda 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nı kaybeden Osmanlı Devleti'nin, 1774'te imzaladığı Küçük Kaynarca Antlaşması, Rusya'ya Yunan Ortodokslarının koruyuculuğunu vererek yeni müdahalelere açık bir kapı bıraktı.

Rusya’nın zaferi ile sonuçlanan savaşın sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ise başta Yunanlar olmak üzere Osmanlı hakimiyetindeki Hristiyan azınlıkların bağımsızlık hareketlerine giden süreci başlatması açısından son derece önemlidir. Oral Sander, Osmanlı diplomasi tarihinde Küçük Kaynarca Antlaşması’nı içeriden dağılma sürecinin başlangıcı olarak niteler ve Osmanlı topraklarındaki Ortodoksların hamisi haline gelen Rusya’nın Yunanistan’ın bağımsızlığına giden süreci başlattığını belirtir. Sonuç olarak, Yunan aydınlanmasının öncülüğünde, Orlof Ayaklanması örneğinde ve Küçük Kaynarca Antlaşması’nın sağladığı Rus korumacılığının güdümünde Osmanlı topraklarına gelen Batılı aydınlanma değerleri Balkanlardaki Hristiyan toplumlar arasında Yunanların öncülüğünde sosyal yaşamın bir parçası haline gelmeye başlamıştır.
Küçük Kaynarca Antlaşmasına Rusların koydurduğu "Yunanlar, Karadeniz'de Rus bayrağı altında ticaret yapabilir" maddesinin sonucu olarak güçlü bir ticaret burjuvazisi Yunanistan'da gelişmiş oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ayrıcalıklı durumları sonucu varlıklı bir duruma gelmiş olan Yunan aydınları Avrupa ile sürekli ilişkide olup, milliyetçilik ve bağımsızlık gibi düşünce akımlarını da öğrenmişlerdi.

18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa ülkelerinin ekonomik ve askerî gücünün artması ve Avrupa'da milliyetçilik akımlarının yayılmasıyla (büyük bir nedeni Fransız İhtilali) Balkanlardaki Hristiyan milletleri derinden etkilemiş, Osmanlı Devleti'nin gücü azalmış, Yunan milliyetçiliği önem kazanmıştır. Avrupa'daki liberal çevrelerin Yunan bağımsızlığına gösterdiği sempati ve güçlü bir Yunan orta sınıfının ortaya çıkışı milliyetçi harekete geniş bir temel kazandırırken, Osmanlı merkezi yönetiminin giderek zayıflaması Yunan siyasi çevrelerine belirli bir hareket serbestliği kazandırdı.
1790'larda Viyana merkezli olarak ortaya çıkan Yunan milliyetçiliği daha sonra Paris'e taşınmış ve 1821'deki isyana giden yolda en önemli süreç olmuştur. Daha sonra bağımsızlığın fikri kahramanı haline gelecek olan Rigas Fereos ve Adamantios Korais bu süreçteki en önemli iki filozoftur.
Rigas Fereos (1757-1798), Avrupa Aydınlanması ve Fransız Devrimi'nin etkisi altında hürriyet, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini benimsemiş ve Yunanların öncülüğünde Balkan halklarının Osmanlı İmparatorluğu'ndan kurtuluşu için mücadele vermiş en önemli Yunan aydınıdır. Osmanlı İmparatorluğu içerisinde demokratik

Yunanistan Krallığı (Yunanca: Βασίλειον της Ελλάδος - Türkçe transliterasyon: Vasileion tis Ellados), 1832 yılında dönemin süper güçleri Birleşik Krallık, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Prusya, Fransa ve Rus İmparatorluğu tarafından ilan edilen devlettir. Bağımsızlık duyurusunun yapılmasının ardından, Osmanlı İmparatorluğu'ndan tam bağımsızlığını kazandığı 30 Ağustos 1832 tarihli antlaşmayla uluslararası düzeyde tanınmıştır. Yunan Bağımsızlık Savaşı'nı yöneten geçici Yunan hükûmetinin üzerine kurulmuş ve 1924 yılında krallık devrilerek yerine ikinci Yunan Cumhuriyeti kurulana dek ayakta kalmıştır. Daha sonra cumhuriyetin 1935 yılında yeniden yerini krallığa bırakmasıyla bu kez 1974 yılına dek Yunanistan topraklarında egemen olmuş ve yedi yıllık bir askerî darbe döneminin ardından bugünkü modern Yunanistan Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla tarihe karışmıştır.

Osmanlı Devleti'nde, Fransız İhtilali ile ateşlenen milliyetçilik akımı Avrupa'da birçok kavmi ayaklandırdığı gibi, Osmanlılarda da azınlıkların bir kısmını cezbetmişti. Osmanlı Devleti'nde ilk ayaklanan millet Sırplar olmasına rağmen en sistemli şekilde örgütlenmeyi ve eylem yapmayı Yunanlar gerçekleştirmiştir. Sırplar'ın ayaklanmasını sadece Ruslar desteklerken Yunanların bağımsızlık hareketini tüm Avrupa desteklemiştir. Osmanlı yöneticilerine göre o dönemde İstanbul'da bulunan Ekümenik Patrik Gregorios da isyancıları desteklemiştir. Patrik Gregorios'u sorguladıktan sonra Yunan ayaklanması ile olan ilişkisine kanaat getiren sadrazam Benderli Ali Paşa 22 Nisan 1821'de idamına ferman buyurmuştur. Patrik'in asıldığı günden sonra, idama götürülürken dışarı çıkartıldığı odanın kapısı kilitlenmiştir. Bugün kilisenin inisiyatifine bağlı olarak kapı hâlâ kapalı tutulmaktadır. Bu kapı Petro Kapısı ya da Orta kapı olarak da bilinir.
İsyan tüm Yunanistan'da değil sadece Mora'da başlamıştır. Fakat Anadolu'da yaşayan Rumlar da Yunanlara bağımsızlıkları konusunda tam destek veriyordu. Rönesans ile Antik Yunanistan kültürünü tanımış olan Avrupa, Yunanlara bir hayranlık duymaktaydı. Bu nedenle Yunanistan'ın bağımsızlığı için tüm devletler Osmanlı'ya baskı uyguluyordu. Fakat Osmanlıların gözü ile bakıldığında Rumlar diğer azınlıklara oran ile daha özel yerlere sahiplerdi. Yabancı dil bilenler gümrük memurluğu ve tercümanlık görevlerine bile atanmıştır.
Avrupa'nın kendilerine tam destek verdiğini gören Yunanlar isyan hazırlıklarına hız verdiler. 1814 yılında Filiki Eterya Derneğini kurdular ve amaçlarını Megali İdea olarak sloganlaştırdılar. Amaçları Bizans İmparatorluğu'nun zamanında sahip olduğu toprakları tekrar geri almak idi. Bu nedenle ilk isyanlarını Eflâk-Boğdan topraklarında başlattılar. Fakat bu isyan Osmanlı Devleti tarafından kısa sürede bastırıldı.
İsyanlar gerek Osmanlı Devleti gerekse eyalet valilerinden yardım alınarak bastırılıyordu fakat Osmanlı'nın her müdahalesi Avrupa devletlerinin tepkisini çekiyordu. 1827'ye gelindiğinde Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa bir araya gelerek Osmanlı Devleti'nin Balkan topraklarının parçalamak amacı ile -olaya bir de din boyutunu katarak- Yunanistan'ın özerk bir prenslik olmasını ve Yunan topraklarında yaşayan tüm Türklerin sürülmesini kararlaştırdılar. Bu karar Osmanlı Devleti'ne iletildiğinde sultan reddetti ve bu ülkeler filolarını Osmanlı'nın üzerine göndererek Osmanlı Filosunu yaktılar. Osmanlı zararın tazmini için bu devletlere çağrı göndermiştir fakat Rusya bu çağrıya savaş açarak yanıt vermiştir.
1828 yılında Ruslar ile yapılan savaşta Osmanlı Devleti yenildi. Birçok tarihçi bu mağlubiyetin sebebini Yeniçeri Ocağı'nın henüz kaldırılmış olmasına ve yeni ordunun savaşa hazırlıklı ve alışkın olmamasına bağlar. Rusya, Osmanlı'nın bu boş anından yararlanarak Erzurum ve Kars'ı işgâl edip Trabzon'a doğru ilerlemeye başlayınca Osmanlı Devleti eline kalan toprağını kaçırmamak için Prusya aracılığı ile Rusya'dan barış istedi. Rusya'nın kabul etmesi ile beraber Edirne Antlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre, Osmanlı Devleti, Yunanistan'a bağımsızlık verecekti.

Yunan Bağımsızlık Mücadelesi'nden sonra Yannis Kapodistrias (Ιωάννης Καποδίστριας - Avrupa'da bilinen adı ile John Capodistria) liderliğinde Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğinden kurtuldu. Fakat henüz Yunanistan'ın bağımsızlığı uluslararası düzeyde tanınmadan bir suikasta uğradı ve hayatını kaybetti. 1832 yılında Londra Konferansı'nda aynı zamanda dönemin süper güçleri kabul edilen Birleşik Krallık, Rusya ve Fransa, Yunanistan tahtını 17 yaşındaki Bavyeralı Otto'ya teklif etti. Teklifin kabul görmesi ile Prens Otto, Yunanistan Krallığı'nın ilk kralı olarak tahta oturdu. Otto tahta çıktığına daha reşit değildi bu nedenle Yunanistan'a döndüğünde 1835 yılına kadar ülkeyi Otto adına naipler konseyi yönetti. Otto, kararlarında ve yönetimdeki sözlerinde kendine yardımcı olması için -genelde Bavyera'dan gelen- danışmanlar tutuyordu, bazen ise kendi kararlarını kendi veriyordu. 3 Eylül 1843 tarihindeki bir ayaklanmaya kadar hâl böyle devam etti. Ayaklanma ile birlikte Otto, Yunanistan'a bir anayasa çıkarmaya zorlandı. 1863 yılında tahttan indirilinceye dek ülkeyi bir anayasal krallık olarak yönetti.

Kral Otto 1863 yılında devrilince, yerine I. Georgios adı ile Danimarka Kralı'nın yine 17 yaşındaki oğlu Prens William geçti. 50 yıl boyunca tahtta oturdu ve I. Georgios'un dönemi Yunanistan Krallığı için genişleme dönemi olarak adlandırılır. İlk yıllarda Yunanistan epey küçük bir ülke idi. Ege Adaları'nın büyük bir kısmı, Trakya, Makedonya ve Teselya sınırların içinde değildi. I. Georgios'un döneminde İngilizler, 1815 yılından beri kullanıma hakkını bulundurdukları İyon Adaları'nı 1864 yılında Yunanistan'a devretti. Rusya ile Osmanlı Devleti'nin savaşta olduğu 1881 yılında karmaşadan yararlanan Yunanistan, Teselya'nın bir kısmı ile birtakım bölgelerde bazı topraklar aldı. I. Georgios'un politik düzeyde bu denli aktif olması bazı çevrelerde tehlike teşkil ediyordu ve bu nedenle Yunanistan'ın ikinci kralı da gayriresmî olarak Yunanistan'a bağlanmış olan Selanik'te suikaste uğrayarak yaşamını yitirdi.

Kral I. Georgios öldürüldükten sonra ülke Osmanlı ile bir savaşlar dizisi yaşadı. Bu savaşlardan tam bir sonuç alınamıyordu zirâ Yunanistan'ın ekonomisi de iyiden iyiye bozulmaya başlamıştı. Durum daha da kötüye gitmeden Yunan ekonomisi uluslararası denetim altına alındı ve 1910 yılında Elefthérios Venizélos (Yunanca: Ελευθέριος Βενιζέλος) kral I. Konstantin'e yardımcı olması amacı ile başbakanlık görevine getirildi. Bununla birlikte ülke öncekine oranla bir düzelme dönemine girdi. I. Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından İngilizler ile Fransızları destekleyen Venizélos ile Almanları destekleyen kral I. Konstantin arasında fikir çatışmaları yaşandı. Kral I. Konstantin'i tahttan indirmeyi başaran Venizélos yerine onun oğlu Aleksander'i geçirmeyi başardı. Sonunda Venizélos Almanlara ve müttefiklerine karşı (Osmanlı Devleti de dahil) savaştı ve Osmanlı Devleti de bu savaşta yenildiği için Sevr Antlaşması'nı kabul etmek zorunda kaldı. Sevr Antlaşması ile Yunanistan büyük toprak kazançları elde etti. Bu antlaşmaya karşı çıkan Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki ordular Yunanları antlaşma ile kazanmış oldukları İzmir'den savaş ile püskürttü. Lozan Antlaşması döneminde oğlu Aleksander bir maymun ısırması sonrası gelişen enfeksiyon nedeniyle öldüğü için I. Konstantin tekrar tahttaydı. Yunanların İzmir'den kovulması ile beraber Konstantin tekrar tahttan indirildi ve sürgüne gönderildiği Sicilya'da öldü. Daha sonra Yunanlar, Sevr Antlaşması ile aldıkları toprakları Lozan Antlaşması ile geri vermişlerdir.

1923 yılında Lozan Antlaşması ile Yunanistan ile Türkiye arasındaki savaş resmi olarak durdu. Fakat bu kez ülke içinde iç karışıklıklar baş gösteriyordu. Büyük bir ayaklanma ile bir yıl sonra, 1924'te, krallık rejimi devrildi ve cumhuriyet ilan edildi. Yunanistan'da o güne dek kurulmuş olan ikinci cumhuriyet olan bu yönetim henüz tüm devletler tarafından tanınmış bile değildi. 1935 yılında Yunanistan'da yapılan referandum sonucunda yeniden krallık rejimi kuruldu. I. Konstantin'nin oğlu, II. Georgios tahta geçirildi. Yunan krallığı bir süre yönetimi elinde tuttu ve nihayet 21 Nisan 1967'de ordu yönetime el koyarak hükûmeti devirdi. Dönemin Kralı II. Konstantin Aralık 1967'de cuntaya karşı darbe girişimi yaptı darbenin başarısız olması üzerine Kral ve ailesi Roma'ya kaçtı. 1974 yılında Konstantin Karamanlis başbakanlık görevine getirilerek Yunanistan'da üçüncü ve son cumhuriyet ilan edildi.

Bu liste Yunanistan Krallığı krallarının isimlerini ve tahta çıkış ve tahttan iniş tarihlerini vermektedir:

Otto (6 Şubat 1833 - 23 Ekim 1862)
I. Georgios (30 Mart 1863 - 18 Mart 1913)
I. Konstantin (18 Mart 1913 - 11 Haziran 1917) (19 Aralık 1920 - 27 Eylül 1922)
Aleksandros (11 Haziran 1917 - 25 Ekim 1920)
II. Georgios (27 Eylül 1922 - 25 Mart 1924) (3 Kasım 1935 - 1 Nisan 1947)
I. Paulos (1 Nisan 1947 - 6 Mart 1964)
II. Konstantin (6 Mart 1964 - 1 Haziran 1973)

Yunanların İzmir'e çıkışı (Yunanca: Ελληνική απόβαση στη Σμύρνη), Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e asker çıkardığı askerî harekâttır. İtilaf Devletleri harekâtın planlanmasını onaylayıp denetledi, bazı önemli yerlerin ele geçirilmesine yardımcı oldu ve savaş gemilerini İzmir Körfezi'ne yönlendirdi. Çıkarma sırasında Yunan ordusuna ateş açılması nedeniyle Yunan güçlerinin ve İzmirli Yunanların da katıldığı şiddet olayları yaşandı. Harekât sonucunda üç yıl sürecek olan İzmir'in İşgali başladı ve Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi'nin fitili ateşlendi.

I. Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı cephelerini sona erdiren Mondros Mütarekesi ile birlikte, İtilaf Devletleri Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasına odaklanan bir dizi barış görüşmesi başlattı. Paris Barış Konferansı sırasında İtalyanlar Antalya'ya çıkarak burayı ele geçirdi ve İzmir'e asker kaydırabileceklerinin sinyalini verdi. İtalyanların başka konular nedeniyle toplantıyı terk etmesi üzerine İngiliz Başbakanı David Lloyd George ve Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos, Fransa ve ABD'yi Yunanların İzmir'i ele geçirmesini desteklemeye ikna etmek için barış müzakerelerinde Hristiyan nüfusun doğrudan tehdit altında olduğunu iddia eden düzmece bir rapor hazırladılar. Yunan işgalinin sınırları ve şartları henüz kararlaştırılmamışken Mayıs 1919'un başında İtilaf Devletleri, İzmir'e çıkan Yunan ordusunu destekledi ve savaş gemilerini İzmir Körfezi'ne yönlendirdi.

İzmir'in işgalinden önce, 14 Mayıs'ta İzmir istihkâmları işgal edildi. İngiliz birlikleri Karaburun ve Uzunada'yı, Fransız birlikleri Urla ve Foça'yı, Yunan birlikleri de Yenikale'yi işgal ettiler. 15 Mayıs 1919 sabahı İtilaf Devletleri donanmasının koruması altında Yunan askerleri İzmir rıhtımına çıktılar. İzmir'de ise buna karşı koyabilecek sadece 200 kişilik bir askerî birlik bulunuyordu. İzmir ve çevresindeki birliklerin başında bulunan Ali Nadir Paşa, Yunan askerlerine karşı koyulmaması ve silahları İtilaf Devletleri askerlerine teslim edilmesi için emir verdi. İzmirli Rumların sevinç gösterileri arasında geçit töreni yapan Yunan askerlerine ateş eden Hasan Tahsin bir Yunan askerini öldürdü, akabinde diğer Yunan askerlerinin ateşiyle hayatını kaybetti. Hasan Tahsin'in ateş ettiği kurşun, Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatan ilk kurşun olarak bilinir. Ve bu olay, Türk halkının işgale karşı topyekûn bir direniş başlatmasına zemin hazırlar. Yunan askerleri bu olaya karşılık çevreye yaylım ateşi başlattılar. Askeri kışlada bulunan silahsız Türk askerlerini hedef alan yaylım ateşi, Türk askerlerinin teslim olmasına rağmen devam etti. Türk subayları ve askerleri dipçiklenerek ve süngülenerek öldürüldü. Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayan Türk subayları süngüleniyordu. Ali Nadir Paşa ise Yunan askerleri tarafından tekmeleniyordu. Türk sivillere karşı öldürme, yağma ve tecavüz olayları başladı. İşgalin ilk günü İzmir'de 400 Türk öldürüldü. 15-16 Mayıs arası çevredeki köylerde ve kazalarda yaşanan olaylar ile 5.000 kadar Türk öldürüldü. 19 Mayıs 1919 tarihli New York Times gazetesi, işgalin ilk günü 300 Türk'ün ve 100 Yunan'ın öldüğünü yazdı. 15 Mayıs günü sonunda toplam 20.000 Yunan askeri İzmir ve etrafındaki bölgeye çıkarılmıştı.
16 Mayıs sabahı İzmir'in işgalini duyan 800 kadar yerli Rum, Türk köylerine saldırmaya başladı. Savunmasız insanlar öldürüldü ve malları yağmalanmaya başlandı. Urla'daki Türk mahalleleri Rumlar tarafından kuşatılmaya başlandı. Bunun üzerine 56. Tümene bağlı  173. Alay Komutanı Yarbay Kâzım Bey yanında bulunan 18 er ve birkaç jandarma ile kasabayı savunmaya başladı. İlk Rum saldırısı püskürtüldü. Aynı gün bu olayı öğrenen kasabadaki Türk halkı, Urla'daki askeri silah deposunda bulunan 120 silâhı ve cephaneyi alarak, 120 kişilik bir milis kuvveti meydana getirmiş, böylece Batı Anadolu'da ilk Kuvâ-yi Milliye birliği doğmuştur. Bunu çevrede hızla başka milis kuvvetlerinin kuruluşu izlemiştir.

Harekât sonucunda üç yıl sürecek olan İzmir'in İşgali başladı ve Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi'nin fitili ateşlendi.

 Wikimedia Commons'ta Yunanların İzmir'e çıkışı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Yüzellilikler, Türk Kurtuluş Savaşı sonrası düşman iş birlikçisi olarak görülen ve Türkiye'den sürgün edilen, hepsi üst düzey makamlarda yer alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isimdir.
Meclis'e göre hainler on binleri buluyordu. Ancak Lozan Antlaşması'nın bir maddesinde sürgün edilecek insanların sayısının 150'yi geçmeyecek şeklinde öngörmesi üzerine ilk önce Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından oluşturulan listede başlangıçta 600 kişiden oluşmakta iken alevli tartışmalar sonucu önce 300, ardından da 149 kişiye indirilmiştir. 150'likler adı verilen ve 23 Nisan 1924 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla Köylü gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek nihai şekliyle 150 kişi olarak kabul edilmiştir ve bu kişiler 28 Mayıs 1927'de kabul edilen 1064 sayılı yasa ile yurttaşlıktan çıkarılmışlardır.
29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı yasa ile, Yüzellilikler'in yurda girmelerini engelleyen 1064 sayılı kanun kaldırılsa da, başta Çerkez Ethem olmak üzere pek çok muhalif ve saltanat taraftarı geri dönmemiştir. Bu listenin 600 kişilik ilk hali açıklanmamıştır.

1. Kiraz Hamdi - Yaver-i Has 
2. Zeki - Hademe-i Hassa Kumandanı 
3. Kayserili Şaban Ağa - Hazine-i Hassa Müfettişi 
4. Şükrü Tütüncübaşı 
5. Şerkarin Yaver 
6. Miralay Tahir - Yaverandan Erkan-ı Harp
7. Seryaver Avni 
8. Eski Hazine-i Hassa Müdürü ve Defter-i Hakani Emini Refik

9. Mustafa Sabri Efendi - eski Şeyhülislam 
10. Ali Rüşdi - eski Adliye Nazırı 
11. Cemal Bey - eski Ziraat ve Ticaret Nazırı 
12. Cakacı Hamdi Paşa - eski Bahriye Nazırı 
13. Rumbeyoğlu Fahreddin Bey - eski Maarif Nazırı 
14. Kızılhançerci Remzi - eski Ziraat ve Ticaret Nazırı (Şevket Mocan'ın babası)

15. Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa - eski Maarif Nazırı 
16. Rıza Tevfik Bölükbaşı - Şura-yı Devlet eski Reisi 
17. Reşat Halis - Bern eski elçisi

18. Süleyman Şefik Paşa - Kuva-yi İnzibâtiye Başkumandanı 
19. Bulgar Tahsin - Şefik Paşa'nın yaveri, süvari yüzbaşı 
20. Miralay Ahmet Refik - Kuva-yi İnzibâtiye Erkân-ı Harbiye Reisi 
21. Tarık Mümtaz - Kuva-yi İnzibâtiye Mitralyöz kumandanı ve Damat Ferit Paşa'nın yaveri 
22. Ali Nadir Paşa - Kuva-yi İnzibâtiye Kumandanlarından İzmir Kolordusu Kumandanı 
23. Kaymakam Fettah- Kuva-yi İnzibatiye mensuplarından ve Nemrut Mustafa Divan-ı Harp üyesi 
24. Çopur Hakkı - Kuva-yi İnzibatiye üyelerinden

25. Gümülcineli İsmail Bey - eski Bursa Valisi 
26. Konyalı Zeynelabidin - âyândan 
27. Fanizade Mesut - eski Cebelibereket (Osmaniye) Mutasarrıfı 
28. Miralay Sadık Bey - Hürriyet ve İtilâf Fırkası lideri 
29. Bedirhani Halil Rahmi - eski Malatya Mutasarrıfı 
30. Giritli Hüsnü - eski Manisa Mutasarrıfı 
31. Nemrut Mustafa - eski Divan-ı Harp Reisi 
32. Hulusi - Uşak Belediye Reisi 
33. Hain Mustafa - eski Adapazarı Kaymakamı  
34. Hafız Ahmet - eski Tekirdağ Müftüsü 
35. Sabit - eski Afyonkarahisar Mutasarrıfı 
36. Celal Kadri - eski Gaziantep Mutasarrıfı ve Halep Doğru Yol Gazetesi gazetecisi (Sahibi, Hasan Sadık'ın, kayınbiraderi)
37. Adanalı Zeynelabidin - Hürriyet ve İtilâf Kâtibi Umumisi 
38. Vasfi Efendi - Mülga Eski Evkaf Nazırı  
39. Ali Galip - eski Harput Vali Vekili 
40  Aziz Nuri - Bursa Vali Vekil-i Esbakı 
41. Ömer Fevzi - eski Bursa Müftüsü 
42. Ahmet Asım - eski İzmir Kadı Müşaviri 
43. Natık - eski İstanbul Muhafızı 
44. Adil Bey - eski Dahiliye Nazırı 
45. Mehmet Ali Bey - eski Dahiliye Nazırı 
46. Salim Mirimiran - eski Edirne Valisi ve Şehremini (Belediye Başkanı) Vekili 
47. Hoca Rasihzade İbrahim - Kütahya'da Yunanlara Mutasarrıflık etmiştir 
48. Abdurrahman - Adana'da Fransız işgalinde Vekillik etmiştir 
49. Ömer Fevzi - eski Şarkikarahisar mebusu 
50. Adil Kınacı- Mülazım, işkenceci namıyla maruf - Hendek Mal Müdürlüğü yapmış 
51. Refik - Mülazım, işkenceci namıyla maruf 
52. Şerif - eski Kırkağaç Kaymakamı 
53. Mahmut Mahir - eski Çanakkale Mutasarrıfı 
54. Emin - eski İstanbul Merkez Kumandanı 
55. Sadullah Sami - eski Kilis Kaymakamı 
56. Osman Nuri - Bolu Mutasarrıfı ve Dahiliye Nezareti eski Dava Vekili

57. Çerkes Ethem 
58. Çerkes Reşit Bey - Çerkes Ethem'in kardeşi 
59. Çerkes Tevfik Bey - Çerkes Ethem'in kardeşi 
60. Eşref Kuşçubaşı 
61. Hacı Selim Sami - Eşref Kuşçubaşı'nın kardeşi 
62. İzmirli Küçük Ethem - yüzbaşı, eski Akhisar kaymakamı 
63. Düzceli Mehmetoğlu Sami 
64. Burhaniyeli Halil İbrahim 
65. Susurluk'tan Demirkapılı Hacı Ahmet

66. Hendek kazasının Sümbüllü köyünden Bağ Osman 
67. İbrahim Hakkı - eski İzmir Mutasarrıfı 
68. Sait Beraev 
69. Tahir Berzek 
70. Adapazarı'nın Harmantepe köyünden Maan Şirin 
71. Söke Ereğlisi'nin Teke köyünden Kocaömeroğlu Hüseyin 
72. Adapazarı'nın Talustanbey köyünden Bağ Kamil 
73. Hamte Ahmet 
74. Maan Ali 
75. Kirmasti'nin (Mustafakemalpaşa) Karaorman köyünden Harun Reşit 
76. Eskişehirli Sefer Hoca 
77. Bigalı Nuri Bey oğlu İsa 
78. Adapazarı'nın Şahinbey köyünden Kazım 
79. Gönen'in Tuzakçı köyünden Lampat Yakup 
80. Kompat Hafız Said Gönen'in Bayramiçi karyesinden 
81. Mütekaid Binbaşı Ahmet Gönen'in Keçeler Karyesinden 
82. Bizedurg Said İzmir'de Dava Vekaleti etmiştir 
83. Ahmet Nuri Şamlı

84. Tahsin - İstanbul Polis eski Müdürü 
85. Kemal - İstanbul Polis eski Müdür Muavini 
86. Ispartalı Kemal - Emniyet-i Umumiye Müdür Muavini 
87. Şeref İstanbul Polis Müdüriyeti eski Birinci Şube Müdürü 
88. Hafız Said İstanbul Polis eski Birinci Kısım Başmemuru 
89. Hacı Kemal - Arnavutköy Merkez eski Memuru 
90. Namık - Polis Baş Memurlarından 
91. Nedim - Şişli Komiseri 
92. Fuat - İzmit Merkez Memuru, Edirne Polis Müdürü ve Yalova Kaymakamı 
93. Yolgeçenli Yusuf - Adana'da Polis Memuru 
94. Sakallı Cemil - Unkapanı Merkez eski Memuru 
95. Mazlum - Büyükdere Merkez eski Memuru 
96. Fuat - Beyoğlu eski İkinci Komiseri

97. Mevlânzâde Rifat - Serbesti Gazetesi sahibi, Hürriyet ve İtilaf üyesi 
98. Sait Molla - Türkçe İstanbul Gazetesi sahibi 
99. İzmirli Hafız İsmail - İzmir Müsavat Gazetesi sahibi ve eski muharriri, Darülhikmet üyesi 
100. Refik Halit Karay - Aydede Gazetesi sahibi ve Posta Telgraf eski Müdür-ü Umumisi 
101. Bahriyeli Ali Kemal - Bandırma Adalet Gazetesi sahibi 
102. Neyir Mustafa - Edirne'de Teemin ve Elyevm, Selanik Hakikat Gazetesi sahibi 
103. Ferit - Köylü Gazetesi eski muharriri 
104. Refii Cevat Ulunay - Alemdar Gazetesi sahibi 
105. Pehlivan Kadri - Alemdar Gazetesinden 
106. Fanizade Ali İlmi - Adana Ferda Gazetesi sahibi 
107. Trabzonlu Ömer Fevzi - Balıkesir İrşad Gazetesi sahiplerinden 
108. Hasan Sadık - Halep Doğru Yol Gazetesi sahibi 
109. İzmirli Refet - Köylü Gazetesi sahibi ve müdürü

110. Tarsuslu Kamilpaşazade Selami 
111. Tarsuslu Kamilpaşazade Kemal 
112. Süleymaniyeli Kürt Hakkı 
113. İbrahim Sabri - Şeyhülislam Mustafa Sabri'nin oğlu 
114. Bursalı Cemil - Fabrikatör 
115. Çerkes Ragıp - İngiliz casusu 
116. Haçinli Kazak Hasan - Fransız işgalinde zabit 
117. Çerkes Süngülü Davut -  Eşkıya çete reisi 
118. Binbaşı Çerkes Bekir 
119. Necip - Fabrikatör Bursalı Cemil'in kayınbiraderi 
120. Ahmet Hulusi - İzmir eski Umur-u İslamiye Müfettişi 
121. Uşaklı Madanoğlu Mustafa, Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun babası 
122. Gönen'in Tuzakçı köyünden Yusuf oğlu Remzi 
123. Gönen'in Bayramiç köyünden Hacı Kasım Oğlu Zühtü 
124. Gönen'in Balcı köyünden Kocagözün Osman oğlu Şakir 
125. Gönen'in Muratlar köyünden Koç Mehmet oğlu Koç Ali 
126. Gönen'in Ayvacık köyünden Mehmet oğlu Aziz 
127. Gönen'in Keçeler köyünden Balcılı Ahmet oğlu Osman 
128. Susurluk Yıldız köyünden Molla Süleyman oğlu İzzet 
129. Gönen'in Muratlar köyünden Hüseyin oğlu Kara Kazım 
130. Gönen'in Balcı köyünden Bekir oğlu Arap Mahmut 
131. Gönen'in Rüstem köyünden Gardiyan Yusuf 
132. Gönen'in Balcı köyünden Ömer oğlu Eyüp 
133. Gönen'in Keçeler köyünden Talustan oğlu İbrahim Çavuş 
134. Gönen'in Balcı köyünden Topallı Şerif oğlu İbrahim 
135. Gönen'in Keçeler köyünden Topal Ömer oğlu İdris 
136. Manyas'ın Bolcaağaç köyünden Kurhoğlu İsmail 
137. Gönen'in Keçeler köyünden Muhtar Hacıbey oğlu Canbulat 
138. Marmara'nın Kayapınar köyünden Yusuf oğlu İshak 
139. Manyas'ın Kızlık köyünden Ali Bey oğlu Sabit 
140. Gönen'in Balcı köyünden Deli Hasan oğlu Selim 
141. Gönen'in Çerkes Mahallesi'nden Makinacı Mehmet oğlu Osman 
142. Manyas'ın Değirmenboğazı köyünden Kadir oğlu Kamil 
143. Gönen'in Keçidere köyünden Hüseyin oğlu Galip 
144. Manyas'ın Hacıyakup köyünden Çerkes Sait oğlu Salih 
145. Manyas'ın Hacıyakup köyünden Maktul Şevket'in biraderi İsmail 
146. Gönen'in Keçeler köyünden Abdullah oğlu Deli Kasım 
147. Gönen'in Çerkes Mahallesi'nden Hasan Onbaşı oğlu Kemal 
148. Manyas'ın Değirmenboğazı köyünden Kadir oğlu Kamil'in biraderi Kazım Efe 
149. Gönen'in Kızlık köyünden Yallaçoğlu Kemal 
150. Gönen'in Keçeler köyünden Tuğoğlu Mehmet Ağa

https://web.archive.org/web/20160304192958/http://arsiv.ntv.com.tr/news/390334.asp
https://web.archive.org/web/20150618113826/http://www.zaman.com.tr/pazar_cumhuriyetin-hain-ilan-ettigi-yuzelliliklerin-hikayesi_2118565.html
Sedat Bingöl, Yüzellilikler Bir İhanetin Anatomisi, İstanbul 2010.
Tarih ve Toplum Dergisi, Cilt 12, Sayı 70, Ekim 1989

1922 Akşehirspor, Konya ilinin Akşehir ilçesinde 2009'da kurulmuş bir Türk spor kulübüdür. 3. Lig'de mücadele etmektedir.

Kulüp 2009 yılında Siyah-Beyaz renklerine sahip Meram Karakartallar Spor Kulübü adıyla kuruldu. 15 sezon Yerel Amatör Liglerde sırasıyla mücadele ederek 2022-23 sezonunda Bölgesel Amatör Lig’de mücadele etti ve statü gereği küme düştü, 2024-25 sezonunda ise tekrar Bölgesel Amatör Lig'e yükseldi. 2025-26 sezonu öncesi bir önceki sezon Konya Süper Amatör Ligi'ne düşen Akşehir Spor Kulübü yöneticileri ile yapılan toplantı sonucu anlaşma sağlanarak kulübün ismi 1922 Akşehirspor olarak değiştirildi, renkleri ise Kırmızı-Beyaz olarak belirlendi. Mücadele ettiği Bölgesel Amatör Lig'de yer aldığı 7. Grubu lider bitirdi ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı final maçında Manavgat Belediyespor'u 2-1 mağlup ederek finale yükseldi. Bornova Aziz Kocaoğlu Stadyumu'nda oynanan play-off finalinde Şiran Yıldızspor'u 1-0 yenerek tarihinde ilk kez 3. Lige yükseldi.

3. Lig: 1 sezon
2026-

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2022-2023, 2025-2026

Amatör Lig: 15 sezon
2009-2022, 2023-2025

TFF.org'da 1922 Akşehirspor
Transfermarkt'ta 1922 Akşehirspor

Ahırlı, Konya ilinin bir ilçesidir.

Ahırlı, 7 Şubat 1962'de belediye statüsü alarak beldeye dönüştü.

İlçe merkezi Seydişehir-Bozkır karayolu üzerinde kurulmuştur. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Çarşamba Suyu başlıca akarsuyudur. Başlıca tarım ürünleri nohut ve tahıldır. Ovalık kesimin sulanabilen kısmında sebze ve meyve yetiştiriciliği yapılır.
Bozkır ilçesine bağlı bir bucak iken 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1962'de kurulmuştur.
İlçenin yüzölçümü 325 km²dir.
Ahırlı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.213 metredir.

2020 ADNKS'ye göre toplam nüfusu 4.657'dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ahırlı Kaymakamlığı 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akşehir Gölü, Sultan Dağları ile Emir Dağı arasındaki çöküntü alanında yer alır. Akşehir ilçesinin yanında İç Anadolu Bölgesi'nde bulunan bir göldür. İdari olarak Konya ve Afyonkarahisar illeri sınırları içerisinde yer almaktadır.

Kapalı bir havzada bulunduğundan dışarıya akıntısı yoktur. Buna karşın suları çok az tuzludur. Kıyılardan göle karışan tatlı su kaynaklarının bolluğu, kıyılarda suyun tatlılaşmasını sağlar. Tuzluluk orta kesimlerde ve kuzeydoğuda daha belirginleşir.
Akşehir Gölü Kap, Şimşek, Aynacı, Cevizli, Evliya, Nadir, Akşehir (Tekke), Engilli, Adıyan Çayları, Sorkunlu kaynakları ve ayrıca Sultan Dağları'ndan inen mevsimlik ve sürekli küçük dereler, göl çevresindeki akiferlerin yer altı suyu akımı ile göl alanına düşen yağışlarla beslenmektedir. Boşalımı ise, göl yüzeyinden buharlaşma ve sulama amacıyla alınan sularla olmaktadır.
Gölün geçmişte Taşköprü Çayı vasıtasıyla Eber Gölü ile olan bağlantısı, Eber Gölü çıkışına DSİ tarafından inşa edilen regülatör ve sulama kanalları ile kesilmiştir.
Göldeki su seviyesi ve göl alanı, yıllara ve mevsimlere göre büyük değişiklikler göstermektedir. 1961-1991 rasat periyodunda en düşük su seviyesi Kasım 1963'te tespit edilmiştir. Buna göre su kodu 955.01 metre, göl alanı 25 bin 500 hektar ve su hacmi 460 milyon m³ olmuştur. En yüksek su seviyesi ise Mayıs 1970'te tespit edilmiş, bu seviyedeki su kodu 959.76 metre, göl alanı 39 bin hektar ve su hacmi 2.1 milyar m³ olmuştur.
Sığ bir göl olup, derinliği 2 ila 4 metre arasında değişmektedir. Gölün güneydoğusundaki yaklaşık 10 kilometrelik kıyı şeridi dışında kalan tüm kıyıları seyrek fakat geniş sazlıklarla kaplıdır. Akarsu deltalarında söğüt toplulukları mevcuttur.
Gölün flora ve faunası, ekolojik olarak bol gıdalı (eutrophic) göl sınıfına girmektedir. Sazan ve turna gibi ticari önemi olan balıkların yanı sıra beş balık türü daha bulunmaktadır.
Akşehir Gölü'nde ornitolojik önemi büyük olan göllerimizden biridir. Eber Gölü'nde üreyen, beslenen ve konaklayan bütün kuş türlerine burada da rastlanır.
Göl aynasını çevreleyen geniş sazlıklar, su kuşları için kuluçka alanı, beslenme yeri, sığınma, barınma ve toplanma mekanı olarak son derece uygun bir ortam oluşturmaktadır. Sazlıklar, burada Eber Gölü'ne nazaran daha seyrek olmasına rağmen geniş alanlara yayılması; kuşlara avcılardan korunmak için geniş bir hareket olanağı sağlamaktadır. Yine geniş su aynası, avcılar tarafından taciz edilen kuşların sığınmaları yönünden büyük önem taşımaktadır.
Gölde, sonbahar ve kış başlarında başta yaban kazları ve yaban ördekleri olmak üzere, pelikanlar, dalgıçlar, balıkçıllar, yağmurcunlar ve martı türlerinden oluşan 60-80 bin civarında kuş görülmektedir. Özellikle yaban kazları, kış mevsiminde geceyi çok kalabalık gruplar halinde gölde geçirmektedirler. Türkiye'de görülen yaban kazı popülasyonunun en büyüğü (107 bin) Aralık 1977'de Tansu Gürpınar tarafından Akşehir Gölü'nde kaydedilmiştir.
Ancak kışın şiddetli dönemlerinde göl yüzeyinin donması sebebiyle, 1-2 ay da olsa göl bu işlevini kaybetmektedir. Son yıllarda gölü besleyen dereler üzerine yapılan baraj ve göletler, ayrıca DSİ'nin açtığı kuyular yüzünden Akşehir Gölü 1997 yılında kurumaya yüz tutmuş, fakat 2009 yılı itibarı ile yağışların iyi olması sebebiyle göl tekrar büyüme göstermiştir. 2023 itibarıyla göl, neredeyse kuruma seviyesine gelmiştir. Akşehir Gölü, 2025 itibarıyla tamamen kurumuştur

Nasreddin Hoca'nın fıkrasında "Ya tutarsa" diyerek maya çaldığı göldür.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Uzaydan Akşehir Gölü
Akşehir Belediyesi - Akşehir Gölü İle İlgili Ayrıntılı Bilgi...

Akşehirspor, Konya ilinin Akşehir ilçesinde kurulmuş ve Ağustos 2007'de feshedilmiş eski bir spor kulübüdür.

2003-2004 sezonunda 3. Lig'e yükselen kulüp, tarihinde ilk kez profesyonel liglerde mücadele etmeye başladı. Ancak 2004-2005 sezonunun sonunda 3. Lig 4. Grup'ta Akseki Aromaspor'un üç puan gerisinde kalıp 15. sırada yer alarak amatör kümeye düştü. Ağustos 2007'de yeniden 3. Lig'de mücadele etme hakkı kazanan Konya Şekerspor'a anlaşma sonucu katılma kararı aldı.
2008 yılında kırmızı-beyaz renklerle Akşehir Belediye Kültür Spor Kulübü adı altında kurulan yeni bir kulüp, 2014'te Bölgesel Amatör Lig'e yükselince birkaç Akşehir takımını tek çatı altında toplayarak Akşehir Spor adını aldı.

3. Lig: 2003-2005
Amatör Lig: 1968-2003, 2005-2007

TFF.org'da Akşehirspor
Konya Amatör Spor Kulüpleri Federasyonu profili

Altınekin, Konya ilinin bir ilçesidir. İl merkezine 67 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 1.312 km²dir. Altınekin ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 983 metredir.

İlçenin tarihi oldukça eski devirlere kadar uzanmaktadır. Anadolu Selçukluları döneminde önemli bir ticaret merkezi olan ilçe en parlak dönemini bu devirde yaşamıştır. Şehir merkezinde bulunan Zıvarık Hanı bu devirden kalan en önemli yapıdır.
Fakat arazinin kıraç oluşu ve tarihi İpek Yolu'nun eski önemini koruyamaması sonucu, Anadolu ticaretinin düşüşüne paralel olarak ilçedeki ticaret hayatı da sönükleşmiştir. Osmanlı Dönemi'nde ise tarım ve at yetiştiriciliği konusunda ünlenmiş bir bölgedir.
Cumhuriyet Dönemi'nde ise tüm kamu kuruluşlarıyla birlikte gelişmiş bir yerleşim merkezi haline gelmiştir. Ancak bu kurumların bilahare diğer ilçelere kaydırılmasıyla birlikte küçük bir nahiye halini dönüşmüştür. Sonraki süreçte ise Altınekin kasaba iken, 4 Temmuz 1987 gün ve 19507 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanın 3292 Sayılı Kanunla ilçe olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Altınekin Belediyesi 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akşehir Batı Cephesi Karargâhı Müzesi, Millî Kurtuluş Savaşı'nda önemli bir yeri olan karargâh binasıdır. 

Bina, 1904-1905 yıllarında, Belediye Başkanı Bostan Bey zamanında Belediye Binası olarak inşa edilir. İki katlı olan bina, taş temelli, tuğla ve bağdadi malzemelidir. Sakarya Meydan Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasından sonra, düşmanın Afyon-Eskişehir hattının doğusunda mevzilenmesi üzerine, Alagöz Köyü'ndeki Batı Cephesi Karargâhı Akşehir'e taşınır. 18 Kasım 1921'de Akşehir'e gelen Karargâh, Belediye binasına yerleşir. 24 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz için cepheye hareketlerine kadar bu binada çalışılır. Geçen dokuz buçuk aylık sürede, Büyük Taarruz hazırlıkları buradan yönetilir, planlar burada yapılır ve karar burada verilir. Bu arada Mustafa Kemal birçok kez Akşehir'e gelerek çalışmaları denetler, hazırlıkları yönlendirir. Daha sonraları bu bina, 1964 yılında müze yapılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığına devredilmiştir. Büyük bir onarım sonrasında, 5 Temmuz 1966 günü "Atatürk ve Etnografya Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır. 1981 yılında yapılan onarım ve düzenleme sonrasında, esas işlevi nedeniyle bugünkü adını alır. 1988-1995 ve 2001 yıllarında restorasyon ve teşhir-tanzim düzenlemeleri yapılmış olup bugünkü hâliyle 5 Temmuz 2001 tarihinde yeniden ziyarete açılmıştır.
Binanın zemin katının doğu ve güney kısmında bulunan dükkanların cepheleri kapatılarak, buraya "Büyük Taarruz" hazırlıkları ve "Büyük Taarruzu" canlandıran, agrafito tekniği ile birer pano yapılmıştır. Müzenin zemin katında İdari Bölüm yer almaktadır. Üst kat, Karargah zamanından günümüze kadar orijinal malzemesiyle kalabilen, güney köşedeki büyük oda, Atatürk'ün çalışma ve Büyük Taarruz'un kararının alındığı odadır. Bu odanın batısındaki odalar ise, Batı Cephesi Karargâhı Komutanı İsmet Paşa'nın, doğusundaki oda ise Karargâh Kurmay Başkanı Asım Gündüz'ün çalışma odalarıdır. İsmet Paşa'nın balmumu heykeli çalışma masasına oturtulmuştur. Kuzey köşede yer alan odanın içerisindeki vitrinlerde Atatürk'e hediye edilen ve kendisi tarafından kullanılan eşyalar ile silahları sergilenmektedir.
Diğer dört odada Karargâh'ta çalışan subayların biyografileri, Nutuk'tan alıntılar, levhalar, fotoğraflar, haritalar, belge ve silahlar teşhir edilmektedir. Orta salonda duvardaki panoda Atatürk ve İsmet İnönü'nün Akşehir'de çekilmiş fotoğrafları, orta vitrinde Akşehirli gazilerin madalya ve beratları bulunmaktadır. Merdiven çıkışındaki soldaki odada, Kurtuluş Savaşı'nda kullanıldığı düşünülen ateşli ve ateşsiz silahlar, Akşehir Milletvekili Hacı Bekir Sümer'in biyografisini anlatan pano ve ona hediye edilen tüfek bulunmaktadır. Bu odanın simetriğindeki oda ise Karargâh'ta çalışmış subayların biyografileri ve Akşehirli Kurtuluş Savaşı şehitlerinden bazılarının künyeleri bulunmaktadır.

Bozkır, Konya ilinin bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 1.105 km²dir. Bozkır ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.131 metredir.

Bozkır, Konya Ovası'yla Toros Dağları arasında engebeli bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Orta Torosların eteğinde kurulan ve eski bir yerleşim yeri olan Bozkır, tarih sahnesinde yerini aldığından bu yana bünyesinde değişik toplumları barındırarak birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İsauralılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılar gibi farklı devletlerin hüküm sürdüğü bir yerleşim yeridir.
MÖ 6000'li yıllarda İsaurya Bölgesi'nin başkenti olan Bozkır'ın bilinen ilk adı İsaura Veus'tur. Bizans döneminde ise şehrin adı  Leontopolis (Aslanlar Kenti) olarak anılmıştır. Şehir bu dönemde Bizans komutanlarının dinlence yeri olarak kullanılmıştır. 1400'lü yılların başında Yalıhüyük ve çevresinde yaşayan Bozkır Bey, Leontopolis'e gelerek bölgeye kendi adını vermiştir.
Bu adların dışında Bozkır, Sırıstat-Siristat adları ile de anılmış, günümüzde de bu ad bölgede yaşayanlar tarafından az da olsa kullanılmaktadır. Sırıstat adının anlamı ve kökeni ise tartışmalı bir haldedir. Mustafa Yılmaz, 16. ve 17. yüzyıllarda Bozkır'ın Sırıstat, Silistat ve Seriustat adıyla anıldığını belirtir ve kökeni bilinmeyen bu sözcüğün Bozkır ve çevresinden çıkarılan simli kurşun, altın ve gümüş madenlerini işleten “Ser Usta”nın varyasyonu olduğunu ileri sürer.
Hamit Şafakçı ise Sırıstat adının daha 14. yüzyıldaki kaynaklarda geçtiğini ve 1776'da çıkarılan Bozkır madeni ile ilgili olmadığını ortaya koyar. Siristat adının Türklerden önce bölgede yaşayan halklar tarafından verilmiş bir ad olabileceği ihtimali üzerinde durur ve Bilge Umar'ın söz konusu ad ile ilgili yaptığı tahlile yer verir. Bilge Umar, Sırıstat adının kökeni ve anlamının saptanamadığını ama aslının Sibristada: S(wa)-İbr(a)-İst(a)-ada “Güzel-Gürsu-Akıntı(sı)-lı” ile ilgili olabileceğini belirtmektedir. Ayrıca bölgede İbradı gibi yerleşim yeri adlarının bulunduğu ve hem bu yerleşim yerlerinden geçen nehirleri hem de Bozkır'ın içinden geçen Çarşamba Çayı'nı göz önüne alırsak bu görüşün doğru olabileceği söylenebilir.
1858 yılına gelindiğinde Bozkır ilçe olmuştur. Bozkır hakkında, 1918 yılına ait bir salnamede kadı, Mustafa Efendi; müftü ise Mehmet Kûdzi Efendi olduğu yazılıdır. Sonraki müftüler ise "Bozkır Müftüleri" adlı ayrı bir yazıda kaleme alınmıştır. Bozkır, bugün de Konya'ya bağlı bir ilçe olarak varlığını sürdürmektedir.
Bozkır'da altın, kurşun, simli kurşun ve demir madenleri çıkarılmıştır.

Devlet Hastanesi ve diğer resmi dairelerle birlikte, Bozkır Lisesi, İmam Hatip Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi, Anadolu Lisesi, Sağlık Meslek Lisesi ve Kız Teknik ve Meslek Lisesi olmak üzere 6 lisesi vardır.
Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak eğitim hizmeti veren Bozkır Meslek Yüksekokulu 2 yıllık örgün eğitime devam etmektedir. Bu okulda; Bilgisayar Teknolojileri, Elektrik ve Enerji, Mimarlık ve Şehir Restorasyonu, Ormancılık ve Pazarlama ve Reklamcılık bölümleri yer almaktadır.

Bozkır ilçesi Konya iline 120 km uzaklıktadır. Karatay Otobüs Terminalinden Bozkır otobüslerinin saat başı seferleri ile ulaşılabilir. (Karatay Otobüs Terminali Eski Garaj olarak da geçer.)
Eski Garaja Ulaşım Konya Şehirler Arası Otobüs Terminalinden Cumhuriyet, Binkonut ve Bosnahersek dolmuşlarıyla sağlanabilir.

İlçe konum olarak Akdeniz Bölgesi'nde yer almaktadır. Toros Dağları geçit vermediği için tipik İç Anadolu iklimi yaşanmaktadır, yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlı geçmektedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Dernek Sitesi 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cihanbeyli, Konya ilinin bir ilçesidir.

Bölgede daha önce göçebe olarak yaşayan ve Osmanlı idari sisteminde aşiret kazası olarak tanımlanan Yörük Atçeken Aşireti bulunmaktaydı. İlçe şimdiki adını 18. yüzyılda Urfa yöresinden buraya gelen Canbegli Kürt aşiretinden alır. Kaza merkezi eskiden Böğrüdelik köyünde iken, 19. yüzyılda şimdi bulunduğu İnevi mevkiine taşındı.

Cihanbeyli, tarihi gelişimi, coğrafi yapısı ve sosyal yaşantısı yönünden Konya ünitesinin bir parçasıdır. Cihanbeyli'nin ilk adı Esbikeşan'dır. Daha sonraları "İnevi" adını almış ve uzun yıllar İnevi adını taşımıştır. Esbikeşan, ilçelikten bucaklığa, bucaklıktan ilçeliğe çok kez yer değiştirmiştir. 1866 yılında Kulu Köyü, Esbikeşan adı ile ilçe olmuştur ve Cihanbeyli ile Şereflikoçhisar, Kulu köyüne bağlanmıştır. Ancak Cihanbeyli ve Koçhisar'ın Aşair beyleri Kulu'ya bağlanmak istememişler ve Ankara'ya baskı yapmışlardır. Bunun üzerine Kulu'nun ilçe teşkilatı kapatılmış ve Cihanbeyli ile Koçhisar Kulu'dan ayrılmıştır. Kulu'da Konya'nın Sille Bucağına bağlanmıştır.
Böğrüdelik Köyüne Canbegli Aşireti yerleşir. Böğrüdelik, 1928 yılında ilçe merkezi olur. Cihanbeyli "Mürseli Efendi" Nahiyesi adını alarak bu ilçeye bağlanır. 1929 yılında Böğrüdelik'ten ilçelik kaldırılır, Mürseli Efendi Bucağı ilçe olur. Böğrüdelik'te bulunan Canbeyli Aşiretinin adına uygun olarak Mürseli Efendi adı Cihanbeyli'ye dönüştürülür. Yeni kurulan ilçeye Kulu Köyü, Altınekin ve Yeniceoba Bucakları bağlanır. Daha sonra 1954 yılında Kulu, 1987 yılında da Altınekin ilçe merkezi durumuna getirilerek Cihanbeyli'den ayrılmışlardır.

Cihanbeyli'nin doğusunda Tuz Gölü ve Aksaray ili, batısında Sarayönü ve Yunak ilçeleri vardır. Güneyi Altınekin ilçesi, kuzeyi Kulu ve Ankara'nın Haymana ilçeleriyle çevrilmiştir. İlçenin yüzölçümü 3.702 km²dir. Bağlı olduğu Konya ilinin 100 km kuzeyinde, Tuz Gölünün batısındadır. Cihanbeyli, kuzeye doğru uzanan Konya Ovası'nın devamı gibidir. İlçenin bulunduğu kesimler, geniş yayla özelliği gösterir. Ova-yayla özellikleri Ankara'ya doğru Kulu ilçesi komşusunu da alarak sürer. Cihanbeyli ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 955 metredir. Ovaların, deniz yüzeyinden yüksekliği genellikle 950 ile 1000 metre arasındadır. Yayla kısımlarının deniz yüksekliği 1000 metreyi aşar.
İlçe sınırlarındaki Tersakan Gölü, çevresindeki bataklık ve göletlerle birlikte 5500 hektarlık yer kaplar. Bu gölden sodyum sülfat madeni çıkarılmaktadır. Bu maden: soda, sabun, deri, boya, cam ve deterjan sanayisinde kullanılmaktadır. Kimyasal gübre yapımında kullanılan sodyum ve potasyum madenleri çıkarılır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karasal iklim görülür ve kuraktır.

Cihanbeyli gömeç ekmeği 17.10.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Derbent, Konya ilinin bir ilçesidir.
Derbent Konya'ya 78 km mesafede 1930 yılında kasaba, 1990 yılında ilçe olmuştur.
Konya'ya uzaklığı Beyşehir yolundan gidilip Ilgın sapağından ulaşım sağlanırsa 78 km olup ana yolu bu istikamettir. Fakat yine Beyşehir yolu istikametinde giderken Altınapa barajına inmeden sağa girilir ve Başara kavak yolu kullanılırsa mesafe 55 km'dir fakat bu yol çok dar ve virajlıdır.
İlçenin yüzölçümü 359 km²dir. Bunun yaklaşık 10 km²si sulanabilir vaziyette olan toplam 156 km²'lik alanı tarım arazisidir. Kalan kısmı ise yerleşim yerleri ile orman ve mera arazisidir. Derbent ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.477 metredir.
Osmanlı Döneminde, “derbent” kelimesi teşkilat anlamında kullanılmıştır. Bu anlamda, dağlar üzerindeki geçitlerde ve boğazlarda kullanılan karakollara “derbent” denilmiştir.
Derbent, Selçuklular döneminde “Eşrefoğulları Beyliği” sınırları içinde kalmıştır. Eşrefoğulları Beylik sınırları; Beyşehir ve Seydişehir'den sonra, Ilgın, Bolvadin ve Akşehir sınırlarını içine alır. Bozkır, Şarkîkaraağaç, Yalvaç, Gelendost, Kıreli, Doğanhisar ve hatta Çal gibi şehirler de zaman zaman beylik sınırlarına dâhil olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Galler Prensesi Diana (doğum adı: Diana Frances Spencer, 1 Temmuz 1961 - 31 Ağustos 1997), Britanya kraliyet ailesinin bir üyesi, Kral III. Charles'ın ilk eşi ve Birleşik Krallık tahtının varisi Galler Prensi William ile Sussex Dükü Prens Harry'nin annesidir. İnsan hakları aktivizmi ve hayırseverlik çalışmalarıyla uluslararası düzeyde tanınan Diana, popülerliği ve etkisiyle kamuoyunda kalıcı bir yer edinmiştir.
Diana, İngiliz soylu bir ailenin mensubu olarak dünyaya geldi ve çocukluğunu Sandringham'da, kraliyet ailesine ait bir mülkte geçirdi. 1981 yılında, bir kreşte yardımcı öğretmen olarak çalıştığı dönemde, Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth'in en büyük oğlu olan Prens Charles ile nişanlandı. Çiftin düğünü aynı yıl Londra'daki Aziz Paul Katedrali'nde gerçekleştirildi ve geniş bir kamuoyu ilgisi topladı. Bu evlilik ile Diana, Galler Prensesi ünvanını aldı.
Galler Prensesi Diana ve Galler Prensi Charles'ın evliliğinden, sırasıyla İngiliz tahtının ikinci ve üçüncü sıradaki varisleri olan Prens William ve Prens Harry dünyaya gelmiştir. Ancak, çiftin evliliği ciddi anlaşmazlıklar ve tarafların evlilik dışı ilişkiler yaşaması nedeniyle sorunlu bir hâl almıştır. 1992 yılında yaşanan sorunların ardından Diana ve Charles, resmî olarak ayrıldıklarını kamuoyuna açıklamış, evliliklerindeki sorunların basına yansımasının ardından ise 1996 yılında boşanma süreci tamamlanmıştır.
Galler Prensesi Diana, Kraliçe adına çeşitli kraliyet görevlerini üstlenmiş ve Milletler Topluluğu kapsamındaki etkinliklerde Birleşik Krallık'ı temsil etmiştir. Hayır işlerine getirdiği yenilikçi yaklaşım, medyanın ve kamuoyunun yoğun ilgisini çekmesini sağlamıştır. İlk olarak çocuklar ve yaşlılara yönelik yardım projelerine odaklanan Diana, zamanla özellikle iki önemli kampanyasıyla dikkat çekmiştir. Bu kampanyalardan ilki, AIDS hastalarının toplumsal kabulünü artırmayı hedeflemiş, diğeri ise Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin desteğiyle kara mayınlarının kullanımının sona erdirilmesi için yürütülmüştür. Diana ayrıca, kanser hastalarının ve ruhsal sağlık sorunları yaşayan bireylerin haklarını savunmuş, bu alanlarda farkındalık yaratmayı ve yardım projelerine destek vermeyi amaçlayan çalışmalarda bulunmuştur.
Başlangıçta utangaç bir kişilik olarak tanımlanan Diana, zamanla karizmatik tavırları ve sevecen yaklaşımı sayesinde halk arasında büyük bir takdir kazanmıştır. Kamuoyunda, evliliğinin sona ermesine rağmen saygınlığını korumayı başarmış ve geniş bir hayran kitlesine ulaşmıştır. Fotojenik özellikleri ve zarif stili, Diana'nın 1980'ler ve 1990'larda modaya yön veren bir ikon olarak kabul edilmesini sağlamış, bu yönüyle popüler kültür üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.
31 Ağustos 1997'de Diana, Paris'te geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Bu olay, geniş kitleler arasında derin bir yas ve üzüntüye yol açarken, uluslararası medyanın yoğun ilgisini çekti. Metropoliten Polis Teşkilatı tarafından yürütülen Paget İncelemesi sonrasında başlatılan adli soruşturma, Diana'nın ölümüne araç sürücüsünün ve aracı takip eden paparazzilerin ciddi ihmalinin neden olduğunu ortaya koymuş ve bu durum hukuka aykırı bulunmuştur. Diana'nın mirası ve şöhreti, Britanya Kraliyet Ailesi ve Britanya toplumu üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.

Diana Frances Spencer 1 Temmuz 1961'de Kont John Spencer (1924-1992) ile Kontes Frances Spencer'in (1936–2004) dördüncü çocuğu olarak doğdu. Doğum yeri Park House, Sandringham, Norfolk'tur. Spencer ailesinin kuşaklar boyunca Britanya Kraliyet Ailesi ile yakın ilişkileri olmuştur. Diana'nın büyükannesi, Kontes Cynthia Spencer (aynı zamanda Barones Fermoy) Kraliçe II. Elizabeth'in annesinin nedimelerindendi. Diana doğmadan önce, ailesi soyadını devam ettirecek bir erkek çocuk bekliyordu. Diana ismini koymak için bir hafta beklendikten sonra Diana isminde karar kılındı. Sonradan Galler Prensesi olacak olan Diana'nın büyükannesinin kız kardeşinin de ismi Diana idi ve tesadüftür ki, o da geçmişte Galler Prensi ile evlilik aşamasına gelmişti ve evlilik gerçekleşseydi Galler Prensesi olacaktı.
30 Ağustos 1961'de, Diana, Sandringham'daki St. Mary Magdalene Kilisesi'nde vaftiz edildi. Üç kardeşi (Sarah, Jane ve Charles) ile beraber büyüdü. Diana doğmadan bir yıl önce ise diğer kardeşi olan John çocuk yaşta vefat etmişti. Ailenin adını devam ettirecek bir erkek çocuğun kaybı Diana'nın annesi üzerinde bir baskı yaratmış ve annesi sorunun ne olduğunun anlaşılması için Londra'da bir kliniğe gönderilmişti. Diana'nın erkek kardeşi Charles, annesinin yaşadığı bu deneyimin aşağılayıcı olduğunu ve annesi ile babasının boşanmasına bunun sebep olabileceğini düşündüğünü söylemiştir.
Diana, Sandringham mülkünün içinde yer alan Park House'da büyüdü. Aile bu evi, Diana'nın çocukluğunda 'Lilibet Hala' diye seslendiği Kraliçe II. Elizabeth'ten kiralamıştır. Kraliyet Ailesi sıkça Sandringham'daki evlerinde yaz tatillerini geçirirdi ve bu yaz tatillerinde Diana, Kraliçe II. Elizabeth'in oğulları Andrew ve Edward ile oyunlar oynardı.
Anne ve babası boşandığında Diana yedi yaşındaydı. Annesi boşanmadan sonra Peter Shand Kydd ile görüşmeye başladı ve onunla 1969'da evlendi. 1967'deki ayrılma sürecinde Diana annesi ile Londra'da yaşıyordu ama babası Diana'nın vesayetini eşinin annesinin desteği ile almayı başardı. 1975 yılında Diana'nın dedesi ölünce, Vikont olan babası Kont oldu. Diana da "Lady Diana" olarak anılmaya başlandı. Babası bu tarihte tüm aileyi Park House'dan Northamptonshire'daki Althorp'a taşıdı. 1976'da ise babası Dartmouth Kontesi Raine ile evlendi. Diana'nın üvey annesi ile ilişkisi iyi değildi. Bir keresinde Diana, üvey annesini merdivenlerden aşağıya itmeye kalktı. Kontes Raine, Diana'nın çocukluğunu "çok mutsuz, çok istikrarsız" olarak tanımlamıştır.

Diana, kökeni Stuart ailesine dayanan aristokrat bir aileye mensuptu. Anne tarafından, İrlandalı, İskoçyalı, İngiliz ve Amerikalı atalara sahipti. Diana'nın büyük ninesi Frances Work, New York'lu zengin bir mirasyedi olup 27 Ekim 1857'de doğmuş ve 26 Ocak 1947'de hayatını kaybetmiştir.
Baba tarafından ise Diana, evlilik dışı dört oğlu aracılığıyla II. Charles'ın soyundan geliyordu. Bu dört kişi şunlardı: Henry Fitzrey, Barbara Villiers'in oğlu; Charles Lennox, Louise de Kérouaille'in oğlu; Charles Beouclerk, Nell Gwyn'in oğlu; ve James Crofts-Scott, ünlü bir ayaklanmanın lideri Lucy Walter'in oğlu.
Diana'nın dikkat çeken atalarından bazıları ise 1. Robert (the Bruce), Anne Boleyn, Catherine Grey, Maria de Salina, John Egerton ve James Stanley gibi tarihi figürlerdir.
Spencer ailesi, yüzyıllardır Britanya Kraliyet Ailesi ile yakın ilişkiler sürdürmüştür. Diana'nın anne tarafından büyükannesi Ruth Fermoy (1908-1993), uzun yıllar Kraliyet Ailesi'nin bir arkadaşı ve yardımcısı olarak görev yapmıştır.
Ayrıca Diana'nın aktör Oliver Platt ile ikinci dereceden kuzen olduğu bilinmektedir. Diana, favori aktrislerinden Audrey Hepburn'in de kuzenidir. Diğer dikkat çeken kuzenleri arasında ünlü oyuncu Humphrey Bogart ve Monako Prensliği'nin hükümdarı III. Rainier yer almaktadır.

Diana, yedi yaşında okula başlamış ve Kings Lynn'deki West Heath Girls' School'unda eğitim almıştır. Okulda derslere özenle katılmasına rağmen, 'O Level' sınavlarını geçememiştir. Ablası Lady Sarah'nın izinden gitmeye çalışan Diana, biraz yaramazlık yapsa da çok sayıda arkadaş edinmiştir. 1977 yılında İsviçre'nin Rougemont kasabasında bulunan Institut Alpin Videmanett'e kaydolmuş, ancak birkaç hafta sonra evine dönme isteğiyle babasına mektuplar yazmış ve okuldan ayrılmıştır. Bu dönemde, 16 yaşında olan Diana, ileride eşi olacak Prens Charles ile tanışmıştır.
18 yaşına geldiğinde, babası Diana'ya Lady Sarah'nın önerisiyle bir apartman almış ve Diana, okuldan arkadaşları Carolyn Pride, Virginia Pitman ve Anne Bolton ile bu apartmanı paylaşmaya başlamıştır. Londra'da yaşarken yemek yapmaktan hoşlanmayan Diana, buna rağmen yemek kursuna katılmış ve Kensington'daki Madame Vacani's Dance Academy'de dans eğitimi almıştır. Ayrıca, Young England Kindergarten hemşirelik okulunda çalışarak, evli arkadaşlarının evlerinde temizlik yapmıştır.

Prens Charles'ın özel hayatı ve özellikle aristokrat çevrelerden gelen kadınlarla olan ilişkileri, uzun süre kamuoyunun ve medyanın ilgisini çekmiştir. Charles, 30'lu yaşlarına geldiğinde hem kraliyet ailesi hem de kamuoyu tarafından evlenmesi yönünde belirgin bir baskı altındaydı. Yasal olarak, Britanya tahtının varisinin Katolik biriyle evlenmesi yasaklanmıştı; geleneksel olarak ise evleneceği kişinin Anglikan (İngiltere Kilisesi üyesi) olması ve tercihen soylu bir aileden gelmesi beklenmekteydi. Diana Spencer, bu koşulları eksiksiz olarak karşılayan bir aday olarak öne çıkmıştır. Spencer ve Windsor aileleri Diana'nın Charles ile olan evliliğine onay vermiş, bu evlilik, İngiliz monarşisinin devamlılığı ve kamuoyunun beklentileri açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.
Nişanları 24 Şubat 1981'de resmiyet kazandı. Sonunda 29 Temmuz 1981'de tüm dünya televizyonlardan naklen verilen St. Paul Katedrali'nde gerçekleştirilen düğün töreni için ekranları başına geçti. Yaklaşık bir milyar kişinin izlediği törende yirmi yaşındaki Diana'nın utangaçlığı gözlendi. Dünya liderlerinin davetli olduğu törende Diana, Cantebury Başpiskoposu'nun onayıyla Galler Prensesi oldu. Gelecekte Birleşik Krallık tahtının Kraliçesi olacaktı. Diana'nın babası o gün BBC kameralarına ''Yüzyıllardır Spencer Ailesi'nin Monarşiye değerli katkıları olmuştur. Eminim bugünden itibaren geleneğimizi Diana yaşatacak, içten sadakatiyle Kraliyet Ailesi'ne eşsiz hizmetlerde bulunacaktır.'' şeklinde konuşmuştur.
İskoçya'da tatile çıkarken Diana hamile kaldı. Evliliğindeki ilk aylar Diana'ya kolay gelmediği için hamile olduğuna çok mutlu olmuştu. 21 Haziran 1982'de anne oldu. Bebeğin erkek olmasına herkes çok sevindi ve ona William adını koydular. Diana doğumdan sonraki süreçte evliliğinde mutlu değildi. Prens Charles hâlâ Camilla Parker Bowles'e aşıktı. Diana kocasından kendisini sevmesini istedi fakat Charles 

Don Kazakları (Rusça: Донские казаки) veya Donlar (Rusça: донцы, donty), orta ve aşağı Don boyunca yerleşmiş Slav asıllı Kazak halk. Tarihsel olarak Don Kazakları, Don Kazak Ordusu (Rusça: Донско́е каза́чье во́йско, Vsevelikoye Voysko Donskoye) denen, kimi zaman tamamen bağımsız, kimi zamansa özerk bir şekilde 16. yüzyıl sonundan 1918'e kadar günümüz Güney Rusya'sı ve Ukrayna'nın Donbas bölgesinde hüküm sürmüş demokratik cumhuriyetlerde yaşamışlardır.
1992 yılından itibaren, Rusya Federasyonu başkanlık kararıyla, Kazaklar özel bir sicile kaydedilebilir hale gelmiş ve bu durum onlara bazı haklar tanımıştır. SSCB rejimi boyunca zarar görmüş Kazak kültürel geleneklerini devam ettirmek ve daha ileri götürmek için bir dizi Kazak topluluğu da yeniden yapılandırılmıştır.
Don Kazakları, Rus İmparatorluğu'nun tarihi gelişiminde önemli bir rol oynamıştır ve büyük savaşların çoğuna katıldıklarından ötürü zengin bir askeri geleneğe sahiplerdir.

Kazak (казак, козак), feodal bir toplumun (köylüler, soylular, din adamları vb.) dışında yaşayan "özgür insanları" tanımlamak için yaygın olarak kullanılmış bir kelimedir. 'Kazak' kelimesi göçmenler, serbest çalışanlar ve haydutlar için de kullanılmıştır.
Kazakların kesin kökenleri bilinmemektedir. Modern görüş, Don Kazaklarının Dinyeper, Novgorod Cumhuriyeti ve Ryazan Prensliği kökenli Slav halklar ile Kuzey Kafkasya'nın batı kesiminde yaşamış Gotlar ve Alanların soyundan geldiğini desteklemektedir.

İki bin yıldan daha fazla bir süre önce İskitler Don nehrinin kıyısında yaşadılar. Bu alanda birçok İskit mezarı bulunmuştur. Daha sonra bölge Hazarlar ve Kumanlar tarafından iskan edildi. Don Nehri bozkırlarına “Vahşi Alan” (Дикое Поле) adı verildi. Bölge bu dönemde Altın Orda'nın kontrolündeydi ve çok sayıda silahlı Tatar grup bölgedeki Rus ve yabancı tüccarlara saldırmaktaydı.
Don çevresindeki topraklara yerleşmiş ilk Hristiyanlar Jassi ve Kosogi kabileleriydi. 1480'de Altın Orda Devleti'nin yıkılmasından sonra Rus koloniciler, bu topraklara Şelon Muharebesi neticesinde Novgorod Cumhuriyeti'nden ve komşu Ryazan Prensliği'nden gelerek yerleşmeye başladı. 16. yüzyılın sonuna kadar Don Kazakları bağımsız özgür bölgelerde yaşamaktaydı.

Ryazan Kazakları, 1444 yılında Altın Orda güçlerine karşı Pereslavl-Zalesski'nin savunucuları olarak bahsedildi ve III. İvan'a gönderilmiş 1502 tarihli bir mektupta adları geçti. Altın Orda'nın 1480'de yıkılmasından sonra Don Nehri etrafındaki alan, Kırım Hanlığı ile Nogay Ordası arasında bölündü. 14. yüzyıldan beri Don bozkırlarında, mevcut sosyal düzenden memnun olmayanlar, toprak sahiplerinin gücünü tanımayanlar, kaçak serfler ve özgürlük isteyen insanlar yaşamaktaydı. Bu halk zaman içerisinde birleşerek bir topluluğa dönüştü ve “Kazak” olarak adlandırıldı. Bu küçük silahlı grubun asıl mesleği avcılık ve balıkçılık olmasının yanı sıra, onlara saldıran Türklere ve Tatarlara karşı sürekli mücadele etmekti. Ancak daha sonra yerleşmeye ve toprakta çalışmaya başladılar.

Kazak köyleriyle ilgili ilk kayıtlar 1549 yılına kadar uzanır. 1552 yılında Ataman Susar Fedorov komutasındaki Don Kazakları, Kazan Kuşatması sırasında Korkunç İvan'ın ordusuna katıldı. 2 Haziran 1556'da Ataman Lyapun Filimonov'un Kazak alayı, Moskova Ordusu ile birlikte Astrahan Hanlığı'nı ele geçirdi ve ilhak etti.
Korkunç İvan (IV. İvan) döneminde Ataman Yermak Timofeyeviç, Sibirya'yı fethetmek için bir sefer yaptı. 1582 sonbaharında Han Kuçum'u yendikten ve Sibirya Hanlığı'nın başkenti Kaşlık'ı ele geçirdikten sonra Yermak, 1583 kışında İrtiş'e Kazaklardan oluşan bir kuvvet gönderdi. Bogdan Bryazga'nın önderlik ettiği birlik (diğer kaynaklara göre, Kazak şefi Nikita Pan) Konda-Pelym Mansilerinin topraklarından geçti ve Samarovo kentinin duvarlarına ulaştı. Kazak saldırısı sonucu şaşıran Hantılar teslim oldu.
1585 sonbaharında, Yermak'ın ölümünden kısa bir süre sonra Voyvoda (ordu komutanı) Ivan Mansurov liderliğindeki Kazaklar, Obi Nehri'nin sağ kıyısında, İrtiş Nehri'nin ağzında Sibirya'nın ilk tahkimli Rus kasabası olan Obskoy'u kurdular. Mansi ve Hantı toprakları böylece Rus devletinin bir parçası haline geldi ve Pelym, Berezov (1592) ve Surgut (1594) kentlerinin kurulmasıyla da bu durum kesinleşti. Yermak'ın seferi sonucunda Rusya, Sibirya'yı ilhak etti.

1605-1618 Lehistan-Rusya Savaşı sırasında, Lehistan-Litvanyalı asil Aleksander Józef Lisowski, Don Kazaklarının da dahil olduğu çeşitli kanun kaçaklarından oluşan bir paralı süvari grubu kurdu ve gruba kurucularına atfen "Lisowczycy" denildi. Bu grup Lehistan tacı altında görev yaptı ve Otuz Yıl Savaşı'nın ilk döneminde savaştı.
Beyaz Dağ Muharebesi sonucunda muzaffer olan grup, savaştan sonra Prag ve diğer şehirlerdeki köy insanlarını gasp etti. Kazaklar, 7 Mayıs 1621'de paraları ödendikten sonra hizmetten çıkarıldılar. Bir kısmı Polonya'ya dönen Kazakların bazıları ise Bavyera Seçmeni Habsburg Maximilian I altında görev yaptı.
Büyük Petro ve müteakip hükümdarlar altında Don Kazakları, Rus İmparatorluğunun Karadeniz'den Baltık Denizi'ne genişlemesi ile sonuçlanan çok sayıda askeri sefere katıldı. Kazaklar yıllarca Osmanlılara ve Kırım Hanlığı'na karşı savaştı. 1637'de Zaporojya Kazakları ile birleşen Don Kazakları, Osmanlı'nın Don'u koruyan Azak Kalesi'ni ele geçirdi. 1641'deki Azak Kalesi savunması, Don Kazak tarihinin kilit eylemlerinden biriydi.
Don Kazaklarının yaşadığı Özgür Topraklar'ın Moskova kontrolüne alınmasından sonra Don Kazak tarihi, Rusya'nın tarihi ile iç içe geçti. Orta Çağ Rusya'sının Güney sınırlarının korunması karşılığında, Don Kazaklarına vergi ödememe ayrıcalığı verildi ve Çarın Kazak topraklarındaki yetkisi Rusya'nın diğer bölgelerinde olduğu gibi mutlak değildi.
Bu dönemde Rusya'nın en ünlü üç asisi olan Stepan Razin, Kondraty Bulavin ve Yemelyan Pugaçov Don Kazaklarıydı. 

1917 ve 1941 arasında, Don Kazaklarının nüfusunun yarısından fazlası öldürülmüş veya sınır dışı edilmiştir ve bu dönem sırasında sınır dışı edilenlerin çocuk ve torunlarının Rusya'ya geri dönmesi yasaklanmıştır.  Don Kazakları 1990'ların başında SSCB'nin dağılması sonucunda yeniden dirilmiş ve 1997'de Rusya Federasyonu Hükûmeti tarafından resmi olarak tanınmıştır. Atamanlarına ise bu tanınma doğrultusunda Mareşal unvanı ve üniforması verilmiştir.
Don Kazakları, 1992 Transdinyester Savaşı sırasında ayrılıkçı güçlere katılmıştır.
2014'ten bu yana, Doğu Ukrayna'daki savaşa gönüllü olarak bilinmeyen sayıda Don Kazak katıldı. Bu grupların çoğu DHC ve LHC'nin silahlı kuvvetlerine dağıtılmış ve entegre edilmiştir.

Don Kazak bayrağı, ilk olarak 4 Mayıs 1918'de Ataman Pyotr Krasnov başkanlığında, Don Cumhuriyeti'nde Novoçerkassk'taki Don Kazakları toplantısı sırasında resmi olarak kullanıldı. Bayrak, mavi, sarı ve kırmızı olmak üzere üç renkten oluşur ve görünüş olarak 1918'de Don Cumhuriyeti'nin batı sınırında kurulmuş Ukrayna Devleti'nin bayrağına benzer. 

Don Kazak Arması, ilk olarak 17. yüzyılda ortaya çıktı ve 15 Eylül 1918'de Don Cumhuriyeti'nin bir sembolü olarak kabul edildi. 

1914'e kadar Don Kazak Ordusu'nun ayırt edici rengi kırmızıydı. Uzun, kuzu derisi şapkalar da kırmızı kumaşla birlikte ara sıra giyilirdi. Omuz askıları kaftanlarla aynı şekilde koyu mavi rengindeydi. At sürerken mahmuz yerine kamçı kullanılırdı. 1908'den önce, tüm Kazakların kendi üniformalarını (atlar ve koşum takımı ile birlikte) sağlamaları gerekiyordu.
1908'de koyu mavi palto ve beyaz bluzlar, haki renginde bir saha tuniği ile değiştirildi. Bununla birlikte, Donların karakteristik geniş kırmızı çizgili mavi pantolonları, her iki Dünya Savaşında da aktif olarak kullanılmaya devam edildi.

Всколыхнулся, взволновался православный Тихий Дон (ru), Fedor Anisimov tarafından 1853 yılında yazılmıştır.

Don Kazaklarının çoğu Rus Ortodoksudur ve kendilerini bu inancın koruyucuları olarak görürler. Bununla birlikte, eskiden Don Kazaklarının büyük bir kısmı "Eski İnananlar" mezhebine mensuptu. 1903'te bile Don bölgesindeki 2.500.000 bucak üyesinden toplam 150.000 kişi Hristiyanlığın bu koluna üyeydi. Ataman kontu Matvei Platov da kökensel açıdan bu dine bağlı bir aileden gelmekteydi. Don Kazakları, Yahudiler hariç diğer dinlere hoşgörülü davranmış ve Budistler, Müslümanlar, Eski İnananlar ve putperestleri topluluklarına kabul etmişlerdir.

Kazaklar, en önemli kararların Ortak Meclis'te (Казачий Круг) verildiği demokratik bir topluma sahipti. Meclis, "Ataman" denen geçici yöneticiler seçmekteydi.
Don Kazakları Kırım Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu ile uzun süren çatışmaları nedeniyle yetenekli atlılar ve deneyimli savaşçılardı. Askerlik hizmetlerini Doğu Avrupa'daki farklı güçlere satmışlardır.
Rus ve Müslüman toprakları arasında izole edilen Don Kazakları, Ukrayna, Rus, Kalmık ve Tatar unsurlarını birleştiren farklı bir kültür ve dil geliştirmiştir.
Bir Kazak ailesinin oğlu olduğunda, akrabalar çocuğa bir ok, bir yay, bir hartuç, bir kurşun ve bir silah verirdi. Bu eşyaların hepsi duvara, çocuğun yatağının üstüne asılırdı. Üç yaşındayken çocuk ata binmeye başlardı ve 7-8 yaşlarında sokakta gezinmek, balık tutmak ve yetişkinlerle avlanmasına  izin verilirdi.

Pyotr Krasnov
Matvei Platov
Yemelyan Pugaçov
Stepan Razin
Yermak Timofeyeviç
Ivan Turçaninov - Amerikan İç Savaşı’nda Birlik Ordusu Tuğgenerali
Aleksandr Hanjonkov

Don Cumhuriyeti
Türkiye'deki Kazaklar (Slav)

"Ve Durgun Akardı Don"

Çerkes Soykırımı
Sovyetler Birliği'nde insan hakları
Sovyetler Birliği'nde nüfus göçü

Peter Holquist, "'Conduct Merciless Mass Terror': Decossackization on the Don, 1919," Cahiers du Monde russe, vol. 38, no. 1/2(Jan.-June 1997), pp. 127–162. In JSTOR 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doncossacks.ru: Don Kazak Müzesi - Novoçerkassk'ta.
Novocherkassk.net: Novocherkassk - Don Kazaklarının Başkenti 16 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kuban.in.ua: Don Kazaklarının Tarihi

Doğanhisar, Konya ilinin bir ilçesidir.

Doğanhisar, antik dönemde "Phrygia Parōreia" (Dağlık Frigya) olarak adlandırılan coğrafyada yer almaktadır. M.Ö. 500 yıllarında Meteos (Metyos) adıyla Konya'da kurulmuştur. Arkeologlar yer altından çıkan eserlerden yola çıkarak bu tarihlerde bölgede büyük bir şehrin kurulduğu ancak bu şehrin büyük savaşlarda elden ele geçmesi sırasında kalelerin, mabetlerin harap olduğu sonucuna varmaktadırlar. İlçe, 395 yılında Bizans İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiş ve M.S 704 ve 708 yılları arasında ise Emevi ve Abbasi Devletleri ordularının taarruzlarına uğramıştır. Bu savaşlarda şehit olan Seyit Ahmet'in mezarı Kızılışık bölgesinde bulunmaktadır.
Malazgirt Savaşı'ndan sonra 1071, Selçukluların batıya yayılmaları ile birlikte 1110 yılında Doğanhisar, Türklerin hakimiyetine geçmiştir. İlçe; 1116, 1143 ve 1189 yıllarında Haçlı Seferleri'ne maruz kalmıştır. 1298 tarihinde Karamanoğulları idaresine geçene kadar Eşrefoğulları ve Hamidoğulları idaresinde kalan ilçe, Fatih Sultan Mehmet devrinde 1467 yılında fiilen Osmanlı topraklarına bağlanmıştır.
İlçenin bugünkü adının nereden geldiğine dair iki farklı görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre ilçenin adı Selçukluların arması olan doğan kuşunu simgelemekte olup, kalesinin adı ise buna istinaden “Doğan Kalesi” olarak adlandırılmıştır. Daha sonra bu yerleşim birimi Doğanhisar adını almıştır. İkinci görüşe göre ise Doğan Kalesi'nin adı, mezarına ev sahipliği yaptığı 1176  Miryokefalon Savaşı'nda şehit düşen Emir Doğan Bey'den gelmektedir.
Cumhuriyet döneminde Akşehir kazasının Doğanhisar nahiyesi olarak anılmakta iken, Resmi Gazete'de 27 Haziran 1957 tarihinde yayınlanan "Yeniden (78) kaza kurulması ve İzmir vilâyetine bağlı Kuşadası kazasının Aydın vilâyetine bağlanması hakkında Kanun" uyarınca ilçe yapılmıştır.

Doğanhisar ilçe merkezi, Sultan Dağları'nın kuzeydoğuya bakan eteklerinde kurulmuştur. Konya il merkezine 122 km uzaklıkta  bulunmaktadır. Doğuda Ilgın ilçesine, güneyde Hüyük ilçesine, batıda Isparta ili, kuzeybatıda Akşehir ilçesine, kuzeyde Ilgın ilçesine ve Argıthanı kasabasına komşudur. İlçenin yüzölçümü 482 km²dir. Doğanhisar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.202 metredir.
İlçe, Konya'nın %1,27'sini, İç Ege Havzası'nın ise %14,19'unu oluşturmaktadır. 2019 MEVKA verilerine göre ilçe toplam alanının %46,03'ü tarım alanı, %40,16'sı ormanlık alan ve %6,07'si çayır-mera alanıdır.

Bölge iklimi ve bitki örtüsü, Akdeniz iklimi ve Karasal iklim arasında bir geçiş koridoru olma özelliği göstermektedir. Ancak Karasal iklim ağır basmaktadır.

İlçede bir adet devlet hastanesi bulunmaktadır.

Doğanhisar ilçesine bağlı toplam 24 mahalle bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

TÜİK ADNKS verilerine göre ilçe nüfusu 2022 yılı itibarıyla 14.812 kişidir.
2018 TÜİK verilerine göre nüfusun %58,62'sini oluşturan 15-64 yaş arası nüfus grubu en yoğun grubu oluştururken, hemen ardından  %27,79 ile 65 yaş üstü nüfus gelmektedir, 0-14 yaş aralığı grubu ise %13,58 ile en düşük yoğunluklu grubu oluşturmaktadır. En yoğun nüfus grubu 55-75 yaş arası nüfustur. Bu veriler, ilçe nüfusunun büyük kısmını yaşlıların oluşturduğunu göstermektedir. İlçedeki iş sahalarının yetersizliği nedeniyle istihdam amaçlı dışarıya yoğun göç verilmekte olduğundan ilçe nüfusu azalma eğilimindedir.
2017 yılı itibarıyla ilçede okuma yazma bilenlerin oranı %95,3'tür.

Doğanhisar kili; seramik, tuğla, kiremit, çanak ve çömlek üretimi için uygun bir topraktır. Geçmişte toprağının yapısı nedeniyle testicilik ve çömlekçilik Doğanhisar'da önemli bir geçim kaynağı konumundaydı. Doğanhisar'ın nitelikli ve verimli kil yatakları, 9000 yıllık geleneksel terakota üretimini mümkün kılmıştır. İlçenin armasında bulunan testi, ilçenin bu geleneğini simgelemektedir. Günümüzde bu gelenek unutulmaya yüz tutulsa da bu alanda önemli bir potansiyeli bulunmaktadır.
İlçe ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Tarım alanlarında hububat, baklagiller, sebze ve meyve bitkileri üretilmektedir. İlçede illit (bir çeşit kil minerali) yatakları bulunmakta ve halen işletilmektedir. Çıkarılan illit genellikle karayolu aracılığı ile çoğunlukla Bilecik ilinde yer alan seramik fabrikalarına satılmaktadır. İllit madenciliğinin ilçe ekonomisine katkısı yadsınamaz. İlçede sanayi geliri ve sanayileşme yok denecek kadar azdır.

Emirgazi, Konya ilinin bir ilçesidir.

Yöredeki ilk yerleşimin Hititler döneminde başladığı, Eski Kışla (Dikilitaş - Yukarıkışla) ile Arısama (Belkaya)'da yapılan kazılarda ele geçen çivi yazılı tabletlerden anlaşılmaktadır. 
İlçenin kuzeyindeki Kötü Dağ (Arısama Dağı), tarihi öneme sahip kale, kaya oyması, kilise ve büyük yeraltı şehirleri barındırmaktadır. Dağın batı yamaçlarında bulunan Eskikışla yerleşkesinde, dağın tarihî değerini Hitit hiyerogliflerine benzerlik gösteren fakat değişik bir hiyeroglif yazısı ile yazılmış 2 adet sunak ve 3 adet kitabe bulunmuştur. Yazıtların tercümesi tartışmalıdır. Sunak ve kitabeler İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
Hitit dönemine ait olduğu sanılan ve Eski Kışla olarak isimlendirilen yerleşim merkezi üzerindeki kale ve yer altı şehrini Roma ve Bizanslılar da kullanmışlardır. Anadolu'ya Türk boylarının yerleşmesinden sonra bu kaleye ve bugünkü Emirgazi'nin bulunduğu yerler Anadolu Selçukluları'nın egemenliğine girmiştir.
Osmanlı salnamelerinde isminden söz edilmeyen Emirgazi, Cumhuriyet dönemiyle birlikte köy konumunda olup 1990 yılında ilçe olmuştur.
İlçeden günümüze gelebilen eserler arasında Arısama Dağı'ndaki kale kalıntısı, ilçenin 2 km güneydoğusundaki, ilçeye ismini veren Emrullah Gazi Türbesi bulunmaktadır.
İlçenin yaklaşık 10–12 km kuzeyinde yer alan ve Kolak Yaylası diye anılan bölge en eski yerleşim yerleri arasında yer alır yapılan kazılarda  tarihi; Hitit dönemine kadar uzanan eserler çıkarılmıştır.

İç Anadolu Bölgesi'nde, Konya iline bağlı bir ilçe olan Emirgazi; doğusunda Niğde ili, güneyinde Ereğli ilçesi, batısında Karapınar ilçesi ve kuzeyinde Aksaray ili ile çevrilidir. İlçe toprakları bazı bölümleri engebeli olmasına rağmen genellikle ovalık ve bozkır görünümündedir. İlçenin güneyindeki Karacadağ'da ormanlık alanlar bulunmaktadır. İlçe içerisinde akarsu veya gölet gibi su kaynakları bulunmamaktadır. İl merkezine 140 km uzaklıkta bulunur. Emirgazi ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.084 metredir. İlçenin yüzölçümü 798 km²dir. Toplam nüfusu ise 10.500'dür.
İlçede karasal iklim hüküm sürmekte olup, kışlar soğuk ve sert, yazlar da sıcak ve kuraktır. Emirgazi ilçesi İç Anadolu'nun en az yağış alan bölgesidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İlçede belli başlı akarsu olmadığından kuru tarım yapılmaktadır. Hayvancılıkta ise sığır, koyun ve keçi yetiştirilmektedir.

Kolak Kabartmaları Çomakhacı Köyü, Gölören ve Elmayokuşu mesirelik alanları.
Çomakhacı Barajı
Kolak Yaylası
Koyunkıran dağları
Tepesidelik Tepesi
Kolak Kabartması
Toluca Anıtı
Kötü Kale
Şarışlı Kalesi (Kayasaray)
Kaya Saray
Şeytan Mağaraları

Emigazi Kaymakamlığı 4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Emigazi Belediyesi 15 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gayrimüslim, İslam hukuku ve dünya görüşünde Müslüman olmayanları tanımlamak için kullanılan terimdir. İslam esasıyla yönetilen devletlerin idaresi altında yaşayan ve İslam'dan başka bir inanca sahip kişi ve topluluklar ayrıca zimmî olarak sınıflanmaktadır.

Gayrimüslimlerin İslam hukuku içindeki yerini tespit etmek ve önemini belirtmek, kuruluşundan yıkılışına kadar örfi ve şeri hükümler ile yönetilmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun meselelerini anlatmak açısından önemlidir. İmparatorluğu meydana getiren milletler içinde Müslüman olmayanların sayısı milyonların üstüne çıkmaktadır.
İslam'daki hukuk biliminin adı olan fıkıhın kelime anlamı "bilgi, anlayış inceliği" demektir. Fıkıh bütün yönleriyle İslam'a özgün değildir. İslam'ın doğuşu ile ortaya çıkmış ve zamanla genişleyerek gelişmiştir. Ancak bu genişleme ve gelişme sırasında Talmud, Roma, Bizans ve Sasani hukuklarından yerli örf ve geleneklerin geniş ölçüde etkilenmiştir. Kuşkusuz fıkhın diğer yabancı hukuklar üzerinde etkisi olmuştur. Bu özellikle de İslam hâkimiyetinin yayıldığı bölgelerde belirgindir. Melkit, Mârûnî-Süryani kiliseleri hukuk bakımından hemen hemen hiçbir yenilik ortaya koymamışlar ve fıkıhtan faydalanmışlardı. Hatta bu etkiden Mısır-Habeş kilisesi de kendini kurtaramamış olup Mısır Hristiyanlarının İslam vakıf sistemini örnek alarak kiliseleri için vakıflar kurdukları bile görülür.
İslam hukukuna göre dünyadaki insanlar Müslümanlar ve gayrimüslimler olmak üzere iki kısımdır. Gayrimüslimler de müşrikler ve ehl-i kitaplar olarak ayrılmaktadır. Muhammed'in son ve en önemli anlaşması Necran'da yerleşik putperest, Yahudi ve Hristiyanlarla yaptığı anlaşmadır. Anlaşma Necranlılara İslam devletine karşı birtakım maddi sorumluluklar yükleyip askerlik ve memurluktan men ediyor; buna karşın mal, mülk, ibadet ve kişisel özgürlükleri devletçe güvence altına alınıyordu. Böylece Müslüman idare ve gayrimüslim halk arasında zimmet bağı kurulmuştur. İslam egemenliğinde bulunan Müslüman olmayan halkın hukuki ve toplumsal durumları bu esaslar çerçevesinde oluştu. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan farklılık, imamların görüş ayrılığından ileri gelmiştir. Ancak bunlar da yine esasta birleşmektedirler.
Zimmet, cihatın bir sonucudur. Cihat ise dârülharp ve dârülislamla ilgilidir. Fıkha göre dünyada iki kısım toprak vardır. Birincisi dârülharp yani İslam egemenliğinde olmayan ülkeler, ikincisi dârülislam yani İslam egemenliğinde olan ülkelerdir. Eğer İslam ordusu bir müşrik ülkesine gitmişse, onlara yalnız Müslüman olmaları önerilir. Müşrikler için zimmet durumu olamaz. Bunlar ya Müslüman olmak ya da savaşmaktan birini tercih etmek zorundadırlar. Müşriklere bundan başka bir hak tanınmamıştır.
Müslümanların da zimmîlere karşı yapmakla yükümlü bulundukları bazı görevleri vardır. Zimmîlere düşmanlık yapmamak, zimmîye herhangi bir zarar verirse derhal ödemek ve dışarıdan gelecek her türlü saldırıya karşı zimmîyi korumak Müslümanların zimmîlere karşı olan görevlerindendir. Zimmetin süresi yoktur, süreklidir. Bu durum yalnız kişiyi değil, ailesini de içine alır. Zimmî, zimmîlik şartlarını yerine getirmediği zaman zimmet durumu kalkar. Zimmet durumunu kaldıran şartlar konusunda imamlar çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanbelî ve Mâlikî fıkıhlarına göre zimmetin kalkmasını gerektiren şartlar şunlardır:

Zimmî dârülharbe gidip Müslümanlara karşı savaşırsa
İslam'ın kanunlarını ve mahkemelerini kabul etmezse
Cizye vermeyi reddederse
Bir Müslüman'ı dininden döndürürse
Müslümanların düşmanlarına yardım ederse
Bilerek ve isteyerek bir Müslüman'ı öldürürse
Allah'a, Kur'an'a ve Muhammed ile İslam dinine hakaret ederse
Bir Müslüman kadın ile zina yapar veya evlenirse
Soygunculuk ve eşkıyalık yaparsa
Hanefî fıkhına göre bu şartlardan sadece birincisi gerçekleşse zimmet kalkar. Şâfiî fıkhı ise zimmetin kalkması için ilk üç şartın gerçekleşmesi gerektiği görüşündedir.
Zimmîleri Müslümanlardan ayırt etmek için de birtakım kurallar koyulmuş olup bu hususlar şunlardır:

Zimmîi Müslümanlardan farklı elbise giyecek
Zimmîlerin oturdukları binalar Müslümanlarınkinden yüksek olmayacak
Çan çalınmayacak ve yüksek sesle ibadet edilmeyecek
Genel yerlerde şarap içilmeyecek, haç ve domuz gösterilmeyecek
Ölüler gizli olarak gömülecek ve arkasından ağlanmayacak
Ata binilmeyecek
Zimmîlerin saç biçimleri ve isimleri Müslümanlarınkine benzemeyecek
Zimmî silah taşımayacak ve kullanmayacak
Süslü olmayan kemerler takabilecek
Binek hayvanlarında eyer kullanılmayacak

Anadolu Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşarken önce Büyük Selçuklu İmparatorluğu, daha sonra Kirman, Suriye ve Irak Selçuklu devletleri ortadan kalkmış ve bu bölgelerde yaşayan yarı göçebe Türkmenlerin bir kısmı daha Anadolu'ya gelmişlerdi. Bunun sonucunda Anadolu Türkleşmiş ve Hristiyanlar azınlık durumuna düşmüşlerdir. Anadolu'da yerli halkların azınlık durumuna düşmesinin tek sebebi Türklerin Anadolu'ya göç etmeleri değildir. Türklerin 300 yıl boyunca Anadolu'ya gelip yerleşmelerine karşılık yerli halk yurdunu terk ederek İstanbul ve Balkanlara doğru çekilmiştir. Yerli halkın Anadolu'yu terk etmesinin sebebi de yine sadece Türk göçleri değildir. Daha önce başlayan ve yüzyıllarca süren Arap-Bizans mücadeleleri özellikle Doğu ve Güney Anadolu'da asayiş bırakmamış, ekonomik yaşam hemen hemen çökmüştür. Abbâsî-Bizans sınırını oluşturan ve Tarsus'dan Malatya'ya kadar çizilen bir çizgi üzerinde bulunan şehir ve köyler en çok zarar gören bölgelerden biri olmuştur. Aynı zamanda Arap-Bizans mücadelesi, Anadolu'nun Hristiyan halkını sosyal ve psikolojik bakımdan hazırlamıştır. Yani Anadolu'nun Hristiyan halkı İslam dünyasıyla, Türklerle karşılaşmalarından daha önce ilişkide bulunmuş ve Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman yerli halk İslam ve Müslüman kavramlarına yabancı kalmamışlardır. Diğer taraftan Bizans İmparatorluğu'nda Müslüman olmayan Türklerin varlığı ve Abbâsî ordularında hizmet gören Türklerin çok sayıda oluşu ve bunların sugur denilen Abbâsî-Bizans sınır bölgelerinde oturuşu, bu yabancı kalmayışı Türklük bakımından da hazırlanmıştır.
Anadolu'nun ilk fethi sıralarında Türklerle Hristiyanların ilişkileri pek dostça olmamıştır. Ancak Türkler Anadolu'ya kesin olarak yerleştikten sonra iki halk arasında dostça ilişkiler başlamıştır. Buna mukabil Türkler, Ortodoks rahiplerle de anlaşarak Anadolu'ya Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Türkler, Anadolu'da Müslüman olmayan halklardan ilk kez Süryanilerle dostluk kurmuşlardır. Çünkü Anadolu fethedilirken Süryaniler Bizans egemenliği altındaydı. Bu kez Türk egemenliği altına girmek pek bir şey değiştirmeyecekti. Her ne kadar Bizanslılarla Süryaniler aynı din ve mezhepten idiyseler de arada yine bazı dinî anlaşmazlıkları vardı. "İsa'daki cevherler" meselesi en belirgin anlaşmazlıklardan biriydi. Bu yüzden Bizans tarafından Ermeni, Süryani, Mârûnî, Nastûrî ve Keldânilere sürekli olarak baskı yapılmıştı. Özellikle Birinci Haçlı Seferi'nden sonra kurulan Latin prenslikleri mezhep ayrılığı yüzünden yerli Ortodoks halka kötü davranmış, ayrıca Katolikliğin yayılması üzerine Anadolu'nun Hristiyan halkı birbiriyle yeni bir mücadeleye de başlamıştı. 1204'te İstanbul'un Latinler eline geçmesi Anadolu halkının ezilmesini son sınırına çıkardı. Bir taraftan Katoliklerle Ortodokslar arasında mezhep ayrılığı kavgaları, diğer taraftan Ortodokslar arasında mezhep içi kavgalar Anadolu Hristiyan halkının manevi yapısının çökmesine yol açtı. Süryanilerin Bizans egemenliğine karşı Türk yönetimini tercih etmeleri bu sebeplerledir. Ayrıca Süryani Ortodoks Patriği I. Mihail'in "Türkler, şerir ve rafızî Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor, hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı." kaydı durumu açıklamaktadır.
Anadolu Selçuklularında özellikle Rum halk, her fırsatta ayaklanma ve yağma hareketlerinde bulunmuştur. Bu tür olaylar Bizans İmparatorluğu, Trabzon İmparatorluğu ve Kıbrıs Krallığı tarafından desteklenmiştir. Diğer Müslüman olmayan halklara nazaran Rumların daha çok ayaklanma ve karışıklık çıkarmalarının ana nedeni de bu olsa gerektir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Müslüman olsun olmasın bütün halka eşit davranması bu tür olayların zamanla azalmasına yol açmıştır. Her ne kadar bu durumun aksini gösteren olaylar olmuşsa da bu yalnız Müslüman olmayan halka karşı yapılmamış, devletin zayıf ve karışık zamanlarında bütün halk aynı sıkıntıyı çekmiştir.

İslam hukuku, imamların farklı görüşleri olmakla birlikte, dört din mensubunu genellikle ehl-i kitap saymıştır. Bunlar Hristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştçüler ve Sâbiîler'dir. Yine İslam hukuku hükümlerine göre ehl-i kitap olanlar bir Müslüman ülkede yaşarlarsa varlıkları ve güvenlikleri İslam devletinin sorumluluğu altında olacağından bunlara ehl-i zimmet veya kısaca zimmî denir. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimler de bu statü içinde bulunanlardır. Bu dört grup din mensubundan Zerdüştçüler Osmanlı toprakları içerisinde hiç olmamış, Sâbiîler ise yok denecek kadar az bulunmuştur. Geri kalan iki gruptan sayıca en kalabalık olanları Hristiyanlardır. Yahudiler sayıca Hristiyanlardan az olmakla birlikte ekonomik bakımdan ülke içindeki etkileri oldukça büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış olan gayrimüslimler için din, mezhep ve etnik durum bakımından şöyle bir tasnif yapılabilir:

Etnik bakımdan ise Rumlar, Yunanlar, Bulgarlar, Slavlar, Arnavutlar, Rumenler, Gagavuzlar, Macarlar, Lehler, Çingeneler, Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler, Keldaniler, Araplar, Yahudiler, Kıptîler ve Habeşler ülkenin gayrimüslim kısmını teşkil etmekteydi.
Roma İmparatorluğu zamanında Latin kültürü Anadolu'da pek etkili olmamıştır zira genellikle yönetici sınıfı ve bir miktar da askerî sınıfı Romalılar teşkil etmiş, geniş ölçüde Latin halk toplulukları Anadolu'ya gelip yerleşmemiştir. Bu nedenle Latin kültürü Anadolu'nun yerli kültürü içinde zamanla erimiştir. Rumları ne Romalılar ne Grekler ne de diğer milletlerin içerisinde sayılmayıp ayrı bir topluluk olarak gösterilmesi bu nedenledir.
Anadolu'nun fethiyle birlikte Türklerle Rumlar birlikte yaşamaya başlamışlar ve zamanla Rum

Gedil, Konya ilinin Akşehir ilçesine bağlı bir mahalledır. Köy halkının genel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.Gedil Köyü bağlı olduğu Akşehir ilçe merkezine 8 kilometre mesafe uzaklıktadır. Gedil Köyü Konya şehir merkezine mesafesi ise yaklaşık 101 kilometredir.

Gedil sözcüğü Yunanca çanak anlamına gelen "kodyl" sözcüğünden Türkçeleşmiştir.

Köyün sakinleri  Horosandan gelip köye yerleşen Hacı Ali ve Koca Ali adındaki iki dervişin köyü kurduğuna inanmaktadır.
Gedil; idari bölüm olarak daha önceleri köy iken, 2012 yılındaki yasa değişikliğinden sonra mahalle olmuştur.

Köye Türk-İslam kültürü egemendir. Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramının yanı sıra Hıdrellez de coşkuyla kutlanır 
Bir Sabahtan Yolum Düştü Gedil'e ve notaları kaybolmuş Gedil Zeybeği köyün türküleridir.
Bir sabahtan yolum düştü Gedil'e/ Gelin atmış siylerini beline/ Düşüvermiş yaylaların yoluna/ Gitme yarim yayla zamanı değil /Gökyüzünde perem olmuş bulutlar/ İki güzel bir kapıyı kilitler/ Vadeli vadesiz ölen yiğitler/  Gelme ecel ölüm zamanı değil  

Gedil Köyü Haritası 4 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneysınır, Konya ilinin bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 482 km²dir. Güneysınır ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.128 metredir. Konya'ya 75 km uzaklıkta, Konya-Karaman D715 karayolunun 11 km batısında yer alan ilçe merkezini oluşturan iki yerleşim yeri, Osmanlı döneminde Karasınır ve Elmasun olarak bilinen köyler idi. Her iki köyle ilgili kayıtlara, 1531 tarihli Muhasebe Defteri'nde ve 1584 tarihli tahrir defterlerinde rastlanmaktadır. Ayrıca Elmasun, 19. yüzyılda Batılı coğrafyacılar tarafından hazırlanan çeşitli haritalarda, örneğin Tallis tarafından yayınlanan 1851 tarihli Asia Minor haritasında gösterilmektedir. Her iki köy cumhuriyet döneminde önce Bozkır ilçesine bağlı iken, 1955 yılında Çumra ilçesine bağlanmıştır. 9 Mayıs 1990 tarihinde ise Güneybağ ve Karasınır kasabaları ile Emirhan köyünün birleşmesiyle "Güneysınır" adını alarak ilçe statüsüne kavuşmuştur. İlçe, idare binalarının Karasınır ve Güneybağ mahallelerinin arasındaki alana taşınmasıyla bugünkü görünümüne kavuşmuştur.
Halk arasında "Gavur Hüyüğü" ve "Güdelesin" diye bilinen hüyükten ve civardaki bazı köylerden, eski çağlara ait topraktan yapılmış çanak, çömlek, tuğla ile madenî eşya kalıntılarının ortaya çıkmış olması; ilçede yerleşik hayatın çok eski zamanlarda başlamış olduğuna işaret etmektedir. Bilge Umar'ın Türkiye'deki Tarihsel Adlar kitabında Elmasun adının etimolojisi Hititlerden önce Orta Anadolu'ya hakim olan Luwi diline dayandırılmaktadır.
İlçenin adı, Güneybağ'daki "Güney" ile Karasınır'daki "sınır" kelimelerinin birleştirilmesiyle türetilmiştir. 1990'da ilçenin kuruluşu sırasında, Güneybağ'daki "bağ" ile Karasınır'daki "Kara" kelimelerinin birleştirilmesi sonucunda ilçenin adının Karabağ olması önerildiyse de, aynı adı taşıyan bir kasabanın Cihanbeyli ilçesinde bulunması nedeniyle Güneysınır tercih edilmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Güneysınır Kaymakamlığı 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Güneysınır Belediyesi 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hadim (telâffuz: Hâdim), Konya ilinin 31 ilçesinden biri. Konya'nın güneyinde yer alan ilçe; güneyde Taşkent, kuzeyde Bozkır ilçeleriyle doğuda Karaman ve batıda Antalya ile çevrilidir.

Hadim, 16. ve 17. yüzyıllarda Aladağ Kazası'nın bir köyü iken, 18. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlamıştır. Bu gelişme süreci Ebû Sa'îd Muhammed el-Hâdimî ile başlamıştır. Hâdimî'nin derin bilgisi ve ünü kendisine Osmanlı sarayında devlet adamları arasında dostlar edinmesini sağlamıştır. Hadim'e Şehdî Osman Efendi tarafından bir de kütüphane yaptırılmıştır. Hadim, 1850'lerden sonra Konya Sancağı'na bağlı bir kaza merkezi hâline gelmiştir. 1881 senesinde Aladağ Nahiyesi Hadim'den ayrılarak Karaman'a bağlanmıştır. 1926'da ilçe merkezi olmuştur.

37° K, 33° D koordinatlarında yer alan ilçe, Orta Toroslar'da bir vadi üzerine konumlanmıştır. Konya il merkezine 128 kilometre uzaklıkta bulunan ilçe, Akdeniz Bölgesi'nde yer almakta olup Akdeniz'e kuş uçuşu 70 kilometredir. İlçenin yüzölçümü 1.165 km²dir. Hadim ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.523 metredir. Hadim coğrafi olarak Akdeniz Bölgesi'nde yer almasına rağmen Akdeniz ikliminin karakteristik özelliklerini tam olarak göstermez. Bu bakımdan Karasal iklim ve Akdeniz iklimi arasında geçiş özelliği göstermektedir. İlçe Karasal iklimin hakim olduğu yörelere oranla daha fazla yağış almaktadır. Ayrıca en yağışlı mevsim kış, en kurak mevsim yazdır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Hâdimî için her yılın 4-12 Eylül tarihleri arasındaki hafta; Hâdimî Hazretleri'ni Anma Haftası olarak belirlenmiştir. İlçede Hâdimî adına inşâ edilmiş bir de türbe bulunmaktadır. Türbeye ziyaretler; yoğunluk yaz aylarında olmak üzere yılın her vaktinde görülmektedir.

Aladağ bölgesinde olup tamamen doğal bir oluşumdur. Alüvyon üzerine traverten çökelmesi ve daha sonra alttaki alüvyonun eriyerek bir köprü şeklini alması  ve Göksu kollarından gelen suyun bu köprünün altından akması sonucu bu adı almaktadır. Başka kaynaktan çıkan su köprünün çıkış noktasında belli bir yükseklikten aşağı düşerek görülmeye değer bir şelale oluşturmakta ve bu noktada dere yatağından gelen su ile birleşmektedir.

Hadim Kaymakamlığı 3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hadim Belediyesi 1 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hadim Haber

Halkapınar ya da eski adıyla Zanapa, Konya ilinin bir ilçesidir.

MÖ 3000 ile MÖ 2000 yılları arasında Anadolu'da kurulan şehir devletlerinden birisi de Ön Hititler tarafından kurulan ve merkezi İlçenin 4 km güneyindeki Aydınkent (İvriz) mahallesinde bulunan Tuvana Krallığı (Tyana Herekleia) şehir devleti olup, bu devlet merkezi Aydınkent (İvriz) olmak üzere MÖ 1200 ile MÖ 742 yılları arasında hüküm sürmüştür.
Bu krallıktan günümüze Aydınkent mahallesinde bulunan Kral Warpalavas'a ait İvriz Kaya Kabartması kalmıştır.
Tuvana Krallığının yıkılmasından sonra Asurluların egemenliğine geçen Halkapınar pek çok savaşa sahne olmuştur.
MÖ 64 yılında bütün Anadolu ile birlikte Romalıların eline geçmiş olan Halkapınar, 395 yılında Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınırları içerisinde kalmıştır. Arapların Doğu Roma İmparatoru Herakleios'u yenilgiye ugrattıkları Yermük Muharebesi'nden sonra Adana ve Tarsus'tan Toroslar'a kadar ilerleyen Araplar, Bizans akınlarına mukabil İç Anadolu Bölgesi'ne yapılan akınlar sırasında Bizans'a; Halkapınar'ın bir kısmı ile Ereğli'nin gelirini Beytülmal'a gönderilmesini kabul ettirmiştir. Abbasi Devletinin zayıflamasıyla tekrar tamamen Bizans hakimiyetine geçen Halkapınar civarındaki kaleleri Bizanslıların bir üs olarak kullanmışlardır.
Halkapınar, Malazgirt savaşından 6 yıl sonra (1077) Kutalmışoğlu Süleyman Şah zamanında Anadolu Selçuklu Hanedanının eline geçmiştir. 1276 yılında Karamanoğlu Mehmed Bey'in Konya'yı almasıyla Karamanoğulları Beyliği'nin egemenliğine geçen Halkapınar, 1398 yılında Ereğli ile birlikte Osmanlılar'ın egemenliğine geçmiştir. Daha sonra tekrar Karamanoğulları Beyliği'nin ve Memlüklülerin idaresinde kalan Halkapınar, 1468 yılında Fatih Sultan Mehmet'in Konya'yı almasıyla tamamen Osmanlı İmparatorluğunun sınırları içerisinde kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bölge askersiz bir saha haline getirilerek, İstanbul'da oturan Darüsseade Ağası tarafından idare edilmiştir.
Türk Kurtuluş Savaşından sonra Halkapınar; Konya ili, Ereğli ilçesine bağlı bir nahiye olarak, 15 Şubat 1954 tarihinde kurulan belediye teşkilatı ile de bir kasaba olarak örgütlenmiştir.
Bölgedeki tarım alanlarının verimli bir kısmı 1985 yılında işletmeye açılan İvriz Barajı suyu alanında kalmıştır. Bu da halkın bir kısmının Mersin ve Ereğli başta olmak üzere büyük şehirlere göçmesine neden olmuştur.
Bir yerleşim yeri olarak ilçe Türkler tarafından fetih olunmadan önce şimdiki Karayusuflu ve Büyükdoğan köyleri arasındaki Bizanslıların kurduğu Anari şehrinde bulunmaktaydı. O dönemde şehrin yerleşim ve yönetim merkezi Anari şehridir. Anari Kralının çok sevdiği, güzel kızı ölünce adına bugünkü ilçede Zengi adında bir mabet inşa ettirilir. Halk ayin günlerinde Zengi mabedinde bulunurlarmıs. Zengi sözü zaman zaman degişime uğrayarak Zanapa'ya dönüşmüştür. Bölge sık sık istila ve işgallere uğradığından zamanın Zengi mabedi yıkılmış, tekrar yapılmış, daha sonra tekrar yıkılmıştır. Yapılan araştırmalarda bütün bunları ispatlayan bronz bir para bulunmuştur. Paranın bir yüzünde kız resmi, diğer yüzünde ise Zengi ibaresi vardır.
Zanapa bucağının ismi 1964'te "Halkapınar" olarak değiştirilmiştir.
Halkapınar, 1990'da Ereğli'den ayrılarak ilçe konumuna gelmiştir.

Halkapınar, İç Anadolu Bölgesi'nin güney doğusunda, Konya ilinin de en doğu ucunda ile en uzak ilçelerden biri durumundadır. İlçe orta Toroslar'ın kuzey eteklerinde kurulmuş olup, sınırları içerisinde İvriz Çayı ve Delimahmutlu Deresi geçmektedir. Her iki çay 1985 yılında işletmeye açılan İvriz barajına dökülmektedir. Halkapınar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.168 metredir.
Delimahmutlu Çayı kenarında ya da yakınında 12 köy kuruludur. İvriz çayının çıktığı yerde de Aydınkent (İvriz) mahallesi kuruludur.
İlçe, 37,1 ile 37,6 kuzey enlemi ve 34 ile 34,5 doğu boylamı arasında olup kuzeyinde Ereğli ilçesi, doğusunda Ulukışla ilçesi, güneyinde İçel ili, batısında ise Ayrancı ile Ereğli ilçesi yer almaktadır. İlçenin yüzölçümü 605 km²dir. 
İlçenin güneyinde bulunup, Toros Dağlarının bir parçası olan Bolkar Dağları ile kuzeyindeki Bolkar Dağlarının bir uzantısı olan Güney Dağı arasında bulunan Halkapınar, doğusunda Aydos sırtında bulunan Saybaşı adındaki yüksek bir noktada birleşir. Bu üçgenin içerisindeki vadi içerisinden geçen Delimahmutlu Deresi ilçenin ve 10 mahallesinin sulama suyunu karşılar.

Yaz aylarında çoğunlukla kurak ve sıcak, kış aylarında ise soğuk geçen iklimi İç Anadolu'nun tipik karasal iklimi ile Akdeniz iklimi arasında bir geçit iklimi şeklinde belirir. Yaz aylarında ortalama hava sıcaklığı +25 °C ilâ +30 °C, kış aylarında ise -5 ilâ +5 °C arasında değişmektedir. İlçenin yağışı, geçit iklimine paralel olarak kış aylarından başlayarak ilkbaharda toplanır. Yağış, kış aylarında kar, diğer aylarda genellikle yağmur şeklindedir. Zaman zaman bahar aylarında görülen dolu yağışı meyve ve sebzeler için oldukça önemli zarara neden olmaktadır. Ayrıca, yaz aylarında Akdeniz üzerinden gelen yağmur yüklü bulutlar ilçede özellikle dik yamaçlarda kurulu köylerde sel afetine neden olabilmektedir. İlçede kışın kuru ve soğuk poyraz, baharda ise ılık ve nemli olan rüzgarlar eser.

İlçe karayolu ile 17 km mesafedeki Ereğli ilçesine bağlıdır. Diğer şehirlerle karayolu ulaşımı bu hat üzerinden gerçekleştirilmektedir. Deniz ve Hava yolları yoktur.
İlçeye bağlı 3 km mesafedeki Yayıklı mahallesi ile 6 km mesafedeki Karayusuflu ve bu güzergâh üzerinde bulunan Büyükdoğan mahallesinin yolları asfalttır. Diğer 12 mahallenin yolları stabilizedir.
Ulaşımı bulunmayan köy yoktur. Kışın buzlu ve aşırı karlı havalarda Yassıkaya, Delimahmutlu, Osmanköseli, Kayasaray ve kısmen Eskihisar köylerinin yolları kapanmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Önemli tarım alanlarının verimli bir kısmı 1985 yılında işletmeye açılan İvriz Barajı baraj alanında kalmıştır. Bu da halkın bir kısmının Mersin ve Ereğli başta olmak üzere büyük şehirlere göçmesine neden olmuştur.

İlçede herhangi bir sanayi tesisi yoktur. Köy Hizmetleri, Karayolları ve Ereğli Şeker Fabrikası ihtiyaçları olan taş, çakıl, mucur ve kireci ilçede bulunan taşocağından sağlamaktadır.

İlçe halkı geçimini tarım (meyvecilik, sebzecilik) ve hayvancılıkla sağladığından vakitlerinin büyük bir kısmı çalışmakla geçer. Tarım alanlarının parsel büyüklüğü ve topografik yapısı makineli ziraat yapmaya elverişli olmadığından yoğun emek ve çaba sarf etmek gerekmektedir. Mevcut Delimahmutlu ve İvriz Çayları etrafında eskiden beri bahçecilik yapılmaktadır. Sulu tarım, genellikle Dereyüzü diye bilinen doğusu, kuzeyi ve güneyi dağlarla çevrili vadi içerisinde Delimahmutlu Çayı ile bu çayı besleyen yan su kolları etrafında yapılmaktadır.
Yöre halkımızın %95'i geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. Meyve yetiştiriciliğinde üzüm, elma, armut, kiraz, vişne, ceviz, erik, kayısı ve şeftali (Kara dut, mor dut, ahu dudu, muşmula, beş bıyık, alıç) sebze olarak da kuru ve taze fasulye, domates, patates, soğan ve havuç üretilmektedir. Kayasaray ve Eskihisar köylerinde müstakil kapama kiraz bahçelerinde son turfanda kiraz yetiştirilmektedir. Ürünler çevre il ve ilçe pazarlarında satışa arz edilmektedir.
İlçe merkezine İl Özel İdare Müdürlüğünce yaptırılmakta olan 2000 tonluk soğuk hava deposu 2003 yılında kiraya verilmiş ve faaliyete geçmiştir.
Sulama imkânı olmayan 40.000 dekar alanda buğday, arpa, çavdar ve nohut üretimi yapılmaktadır. Kuru tarım yapılan Halkapınar çiftliği ve civarındaki verimli arazilerde sulama imkânı olursa verimin 3-4 kat artması mümkündür.
Çiftçilerde; alet, makine, traktör, ilaç, gübre ve temiz tohumluk kullanımı yaygındır.

Bölgenin arazi yapısı küçükbaş mera hayvancılığına uygun olmasına rağmen hayvan mevcudunda sürekli düşme olmuştur. Büyükbaş kültür ırkı süt sığırcılığı gelişerek limite ulaşmıştır. 3.790 baş olan büyükbaş hayvanın 2.115 civarındaki sağmal Holştein ırkıdır. İlçemizde üreticilerin ürettikleri sütleri Ereğli'de bulunan süt işleme tesislerine vererek değerlendirmektedir. 2006 yılında üreticiler tarafından yaklaşık 4.000 ton süt Ereğli'de bulunan işletmelere işlenmek üzere verilmiştir.
Ayrıca 6.700 civarında Akkaraman koyun, 2.100 civarında kıl keçisi mevcuttur. İlçenin geniş mera ve yaylaları 70.000 civarında küçükbaş hayvanı besleyecek kapasitededir.
2006 yılında  Osmanköseli, Delimahmutlu, Dedeli ve Yassıkaya köyleri faaliyet alanı içerisinde bulunan Osmanköseli Tarımsal Kalkınma Kooparatifi üyelerinden 100 çiftçiye 2 baş damızlık düve dağıtılmıştır.
İlçeye bağlı Seydifakılı, Delimahmutlu, Osmanköseli ve Kayasaray köyleri ORKÖY kapsamında olup, 2003 yılında Delimahmutlu ve Kayasaray köylerinde 12 çiftçiye 24 süt sığırı verilmiştir.
İlçenin Eskihisar, Kayasaray ve Delimahmutlu köylerinde arıcılık günden güne gelişmektedir. 550 civarında fenni kovan mevcuttur. Yaz sezonunda ilçe genelinde kovan mevcudu 2.000 sayısına ulaşmaktadır.
Aydınkent (İvriz) mahallesinin tarihi ve turistik özelliği dolayısıyla, gelen turistler için havuzlarda balık yetiştirilmektedir. Yetiştirilen 25.000 kg balık ilçenin ve Ereğli ilçesinin canlı balık ihtiyacını karşılamaktadır.

İç Anadolu'da gezilip görülebilecek birkaç yerden biri de Halkapınar'dır.
Hitit Uygarlığına ait (MÖ 1100-700) Tarihi Kaya anıtı ve yerleşim alanları, dereleri, barajları, yemyeşil bitki örtüsü, dağları ile her türlü kesime hitap ediyor Halkapınar.
Aydınkent (İvriz) mahallesi, 1. ve 2. derece doğal sit alanı içinde kalan bölgenin her tarafı tarih ve doğa kokuyor, İvriz su kaynağının ve çamların uğultusu turistleri buraya çekmeye yetiyor.

Aydınkent (İvriz) mahallesi, İvriz Kaya Kabartması ve mesirelik alanları.

İvriz Barajı
Seydifakılı Fatmalık Yaylası
Delimahmutlu deresi ve dağları
Karayusuflu mahallesi, Çınaraltı piknik alanı
Aydos Tepesi
Kızlar - Oğlanlar Manastırı (İvriz)
Adak Anıtı (İvriz)
İvriz Kalesi
Mindos Kalesi (Kayasaray)
Kaya Sara

Hüyük, Konya ilinin bir ilçesidir.

Hüyük ilçesi 1210 yıllarında Horasan'dan Konya'ya göç eden Şeyh İdris ve kardeşi Şeyh Bahri tarafından kurulmuştur. Bu isimleri geçen zatlara ait türbeler halen ilçe merkezinde bulunmaktadır. Ayrıca bölgenin yontma taş devrinden beri iskana tabi tutulduğu, muhtelif yerlerde bulunan çeşitli tarihi eşyalardan anlaşılmıştır.
Dokuz köyü ve on beldesi bulunmaktadır. Belediyeler: Burunsuz, Çamlıca, Çavuş, Göçeri, İlmen, İmrenler, Köşk, Kıreli, Mutlu, Selki. Hüyük; 1943 yılında bucak, 1955 yılında belediye, 04.07.1987 tarih ve 3392 Sayılı Kanunla ilçe olmuştur.

Konya il merkezine uzaklığı 90 km'dir. Kuzeyinde Doğanhisar 30 km, güneyinde Beyşehir 35 km, batısında Beyşehir Gölü ve doğusunda Şarkikaraağaç 38 km'dir.
İlçenin yüzölçümü 443 km²dir. Hüyük ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.240 metredir.
İlçenin kuzey ve doğusu dağlar ile çevrilidir. Batısında Beyşehir Gölü ve güneyi engebeli ve yayvan sırtlarla çevrilidir.
Köyleri: Tolca, Budak, Kıreli, Göçeri, İlmen, Yenice, Çukurkent, Çavuş, Değirmenaltı, Görünmez, Pınarbaşı, Köşk, Suludere, Mutlu, Burunsuz, Başlamış, Selki, İmrenler, Çamlıca. En kuzeydeki köy İlmen, en batıdaki köy Tolca, en doğudaki köy Çamlıca, en güneydeki köy Yenice ve Köşk'tür.

Konumu itibarı ile Akdeniz Bölgesi'nin kuzeyinde ve Göller Bölgesinde yer aldığından iklim olarak Akdeniz ile İç Anadolu iklimi arasında bir özellik göstermektedir.
Göller Bölgesinin tipik özelliği olarak yazlar sıcak kışlar soğuk ve yağışlı geçer. Akarsu olarak kuzey ve doğudaki yağmur sularını Beyşehir gölüne ulaştıran küçük dereler vardır. Başlıca Dağları; Kafa Dağı (2113 m) Akdağ (1430 m) Yıldız Dağları (1583 m) ve Oluk Dağı (1828 m)'dir. Akarsu açısından oldukça zengin olan Hüyük'te, Yenice, Eflatun Pınarı, Ozan, Pınarbaşı ve İlmen dereleri sularını Beyşehir'e boşaltmakta ve yaz aylarında tamamen kurumaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede üzüm yetiştiriciliği yapılır ve üzüm pekmezi meşhurdur. Ayrıca turşusu ve çileği ile meşhur olup, her yıl turşu ve çilek festivali düzenlenmektedir.

İlçenin gelir kaynaklarından en büyük payı tarım almaktadır. Sırası ile ticaret, el sanatları, madencilik ve balıkçılık diğer gelir kaynaklarındandır. Beyşehir gölünden avlanan ve dışarıdan getirtilen deniz balıkları iki adet balık işleme fabrikasında değerlendirilmektedir. Madencilik sahasında kısmen yer üstünde ve yer altında yapılmakta olan özel sektöre ait iki adet Barit (Baryum Sülfat) maden işletmesi mevcuttur. İki adet taşıyıcılar kooperatifi, iki adet un fabrikası mevcuttur. Tuğla, kremit gibi yapı malzemelerinin oluşturulmasında kullanılan iki adet tuğla fabrikası faaliyet göstermektedir. İlçede küçük sanayi sitesi bulunmaktadır. Hayvancılık teşvik edilmekte olup, toplanan sütler toplama merkezlerinde depolanıp işlenmesi için fabrikalara gönderilmektedir. İlçede profesyonel ve amatör anlamda bir spor kulübü bulunmamaktadır.

Sağlık
İlçede bir Devlet Hastanesi ve bir sağlık ocağı bulunmaktadır. Ayrıca beldelerden İmrenler, Kıreli, Selki, İlmen, Mutlu da bir sağlık ocağı mevcuttur. Devlet hastanesinde 2 Pratisyen Hekim, 1 kadın doğum, 1 Çocuk Hastalıkları Uzmanı, 1 dahiliye uzmanı ve 1 anestezi Uzmanı mevcuttur. Herhangi bir özel hastane bulunmamaktadır.
Eğitim
İlçede üç lise, bir ilkokul ve bir ortaokul bulunmaktadır. İlçeye bağlı İmrenler Mahallesinde bir adet çok programlı lise, Kıreli Mahallesinde bir adet lise bulunmaktadır. Ayrıca toplam 12 ilköğretim okulu bulunmaktadır. Okuma yazma oranı %95'tir.
Turizm
Hüyük ilçesinden tarihi ipek yolu geçmektedir. Turizm yönünden Köşk Mahallesinde bulunan Köşk Termal Tesisleri ve yine Köşk Mahallesinde bulunan 14. yüzyılda kesme taş malzemeden ve ahşap direkler ile inşa edilen Acem Nasuh Camii ve Çavuş Mahallesindeki termal tesis dışarıdan gelenler için büyük bir ilgi odağıdır.

YerelNET
Hüyük Kaymakamlığı7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hüyük Belediyesi30 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

I. Murad (Osmanlıca: مراد اول, romanize: Murâd-ı Evvel), Murad-ı Hüdavendigâr veya Gazi Hünkar (29 Haziran 1326, Bursa – 15 Haziran 1389, Kosova), Osmanlı İmparatorluğu'nun üçüncü padişahı. Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun'dur. Babası Orhan Gazi döneminde 95.000 km² olan devlet toprakları onun döneminde yaklaşık 500.000 km² kadar genişlemiştir.
"Hükümdar", "Bey" anlamına gelen hüdavendigâr (Osmanlıca: خداوندگار) unvanı verilmiştir. Tuğrası Sultan Murad bin Orhan olarak istiflenmiştir. Bazı kitabelerde Melikû'l-Âdil İl Gazi es-Sultan Giyâsû'd-Dünya ve'd-Din şanı ile anılmıştır. Adına kesilmiş olan gümüş ve bakır sikkelerde ve bazı diğer kitabelerde Murad bin Orhan el-Melik, el-Adil, es Sultanü'l Gaalib ad ve unvanları kullanılmıştır. Bazı kaynaklara göre, bu Osmanlıların İlhanlılara olan bağımlılığının sona erdiğini göstermektedir. Böylece Sultan unvanı ilk kez I. Murad zamanında kullanılmıştır. Batı kaynaklarında Amourad I olarak anılmaktadır.
Şehzadeliği döneminde Edirne'yi fethederek Balkanlara geçmiştir ve Balkanlarda fetihler yapmaya başlayarak Osmanlı Devleti'nin sınırlarını genişletmiştir. 40'ın üzerinde savaşı yönettiği ve hiç yenilmediği çeşitli kaynaklarda söylenmektedir. I. Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken bir Sırp askeri olan Miloş Obiliç tarafından hançerlenerek öldürüldü.

İlk eğitimini annesi Nilüfer Hatun'dan almıştır. Annesi Rum asıllı Yarhisar tekfurunun kızı olduğu için, bundan ne kadar etkilendiği, örneğin Rumca bilip bilmediği meçhuldür. Çocukluğu ve gençliğinde İznik ve Bursa'da medreseler açıldığı bilinmekle beraber I. Murad'ın bu kurumlarda veya bunlarda bulunan değerli hocalardan İslamî eğitim görüp görmediği; yahut da babası ve dedesi gibi geleneksel Türkmen eğitimi görüp görmediği bilinmemektedir.
Babası Orhan Bey Bursa'yı aldığı zaman (1326'da veya bazı kaynaklara göre 1324'te), Aşıkpaşazade tarihine göre bu şehir "Bey Sancağı" olarak örgütlendi ve Şehzade Murad sancak beyi olarak atandı. Diğer kaynaklara göre ise Bursa doğrudan doğruya devlet merkezi yapılmıştır.
I. Murad'a Hüdavendigar unvanı verildiği bilindiği; bu unvanın daha çok Bursa Sancağı'nda kullanıldığı; sonradan II. Murad'a da verildiği göz önüne alınırsa, Bursa Sancak beyi olarak görev yaptığı çok olasıdır.
Olasılıkla Bursa Sancak Beyi iken, ağabeyi Süleyman Paşa'nın maiyetinde Rumeli fetihlerine katıldı. Süleyman Paşa'nın Çorlu'da bir sürek avı sırasına 1359'da ölümünden sonra 3 yıl kadar (1359-1362) Beylerbeyi olarak Rumeli fetihlerine devam etti. Ancak bazı kaynaklar oğlu Süleyman Paşa'nın beklenmedik ölümüne çok üzülen ve çok yaşlı olan Orhan Bey'in son günlerini inzivaya çekilip sessiz geçirdiğini, devlet idaresini oğlu Murad Bey'e bıraktığını yazarlar. Aşıkpaşazade ise Orhan Bey'in Süleyman Paşa ile aynı yılda öldüğünü bildirmektedir.

1362'de Orhan Bey ölünce, kendisi Rumeli'de bir muharebe ortamındayken, Bursa ahilerinin kararıyla, hükümdar ilan edilmiş ve Bursa'ya çağrılmıştır.
Murad Bey tahtına geçtikten hemen sonra Aşıkpaşazade'nin deyişiyle 

''Kendi vilayetinden ve Karesi'den eyi leşker cem edip'' 

hemen Rumeli'ye dönme hazırlığı yapmaya başlamıştır. Fakat komşu devletler ve diğer düşmanlar bu hükümdar değişikliğinden faydalanmak için hemen harekete geçmişlerdir. Bizanslılar Çorlu, Burgaz ve Malkara'yı geri almışlardır. Kısa bir zaman önce Osmanlılara katılmış olan Ankara'nın Ahileri şehirlerinden Osmanlı kale muhafızlarını kovmuşlardır. Büyük şehzade İbrahim ayaklanmıştır. Bizanslılar, anne tarafından VI. İoannis Kantakuzinos'un torunu olan ve imparator V. İoannis'un kızıyla nişanlı olan küçük şehzade Halil'i kışkırtarak ağabeyinin hükümdarlığını kabul etmemesine neden olmuşlardır.
Karamanoğulları da Osmanlılara hücum için ordusunu hazırlamaktaydı.
Murad Bey önce deneyimli komutanlar, ulema mensupları ve diğer ileri gelenler ile bir görüşme yapmış ve bu sorunların hepsine o yıl çare bulmuştur. Önce Ankara'ya hücum edip kaleyi ve şehri eline geçirmiş ve bozguncuları elimine etmiştir. Sonra Sultan Höyüğü (Eskişehir) almış ve Bursa'ya dönüp biraz daha savaş hazırlığı yapıp yapamadan Karamanoğulları üzerine yönelmiştir. Tarihçi Şükrullah'ın deyimiyle

''Karaman Beyi de ileri gelip iki ordu karşılaştılar... Kargılar kırıldı, kılıçlar çentik çentik, kalkanlar paramparça oldu. Kişiler güz yaprağı gibi döküldü... Karamanlılar çerisinden Varsak, Tatar ve Türkmenden sayısız kişiler toprağa düştü... Karaman Beyi takımlarını, ağırlıklarını bırakıp kaçtı.''

Bu sırada Eskişehir ve Bilecik taraflarında ayaklanma hazırlıkları içinde bulunan kardeşleri İbrahim ve Halil'i yakalattırdı ve boğdurdu.
O zamana kadar devlet göreneğine göre beylerbeylikleri ve sancak beylikleri hükümdarın kardeşlerine veya oğullarına verilmekteydi. Fakat Murad Bey kardeşlerini boğdurduğu ve çocukları da çok küçük yaşta olduğu için hanedan dışı atamalar yapmak zorunda kaldı: Lala Şahin Paşa beylerbeyi unvanı ile ordu komutanı; Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin'i de "kadı-asker" olarak atadı.

I. Murad Rumeli'ye hemen 1361'de dönüp Bizanslıların tekrar ellerine geçirdikleri Lüleburgaz ve Çorlu'yu yeniden eline geçirdi. I. Murad Lüleburgaz'da bir savaş meclisi topladı ve burada Edirne'nin alınması kararlaştırıldı. Hacı İlbeyi ve Gazi Evrenos idaresi altında akıncı kolları Malkara, Keşan, İpsala ve Dimetoka doğrusu üzerinde ilerleyip hem buraları ele geçirip hem de Balkanlardan yardım gelmesini önlediler. Lala Şahin Paşa komutasında Osmanlı birlikleri bir karmaşık Bizans-Bulgar ordusuna karşı Sazlıdere'deki muharebede galibiyet kazanıp; Edirne'nin fethine yol açtı. Böylece I. Murad, Bizans'ın Trakya'daki merkezi ve imparatorlukta üçüncü büyük şehir olan Edirne'yi (Adrianopolis) 1361'de ele geçirdi.
Balkanlarda genişleme stratejisi uygulamak ve bunun daha kolay başarılmasını sağlamak için Edirne'yi devletin ikinci başkenti olarak seçti. Edirne, İstanbul ile Tuna yalıları arasındaki yolda en güçlü kaleydi; Bizans başkenti ve Balkan Dağlarından giden yolun önemli menzili olarak bu yolu kontrol etmekteydi ve Bizans'ın Balkanlardaki ordu ve idari merkezi idi. Edirne yeni kurulan Rumeli Beylerbeyliği'nin de merkezi oldu.
Bu stratejik avantajını kullanan I. Murad 1363'te Filibe (Philippolis/Plovdiv)'i ve Gümülcine'yi de eline geçirip İstanbul'a hem çok önemli vergi geliri, hem de hububat, pirinç gibi yiyecek maddeleri sağlayan ana yolların geçtiği Meriç nehri vadisini idaresine aldı. Bu aynı zamanda Bulgar Çarı John Aleksander'a Bizans aleyhinde Osmanlılara destek sağlaması için bir baskı yolu oldu.
Artık hedef Bizans değil Balkanlar olmuştu. Bu yeni stratejik durum Bulgar, Bosna, Sırp, Macar ve Eflak devletlerini etkiledi ve Papa V. Urbanus'ın teşvikiyle yeni bir bağdaşıklık kuruldu. Hristiyan devletlerin birliklerinden oluşan ve Macaristan Kralı I. Lajos komutanlığında bir Haçlı ordusu toplandı ve 1364 yazında bu ordu Balkanlar üzerinden Meriç vadisine inip Meriç nehri kenarından ilerlemeye başladı. Bu sırada I. Murad Anadolu'da Bursa'da devlet reformları ile uğraşmaktaydı.
Lala Şahin Paşa Edirne'yi korumak niyetiyle orada kalıp Hacı İl-Beyi komutasında bir süvari birliğini keşfe gönderdi. Haçlılar zaferlerinden emin olup Meriç kıyısında rahatlık içinde kampta bulunmaktaydılar. 26 Eylül 1364'te Hacı İl-bey'in birliği gün ağarırken aniden bir baskın hücumuna geçip bu Haçlı kuvvetini paniğe kaptırdı ve binlerce Bulgar, Sırp, Boşnak, Macar ve Eflaklı Haçlı asker öldürüldü veya Meriç'te boğuldu. Osmanlı tarihçileri bu müthiş baskını Sırp Sındığı olarak anmaktadırlar.
1366'da Savoy Kontu olan Amedeus, yakın akrabası olan Bizans İmparatoru V. İoannis'a destek sağlamak için denizden küçük bir Haçlı seferine girişti. Venedik'ten 15 kadırga ile ayrılıp Konstantinopolis'e gitmekte iken Çanakkale Boğazı ağzında bulunan ve 12 yıl önce Osmanlılar tarafından Trakya'da ele geçirilip yerleşke kurulan ilk kent olan Gelibolu'ya hücum edip I. Murad kale garnizonuna zamanında yardım sağlayamadığı için bu şehri eline geçirdi. Bu stratejik kale böylece 10 yıl Latin-Bizans idaresinde kalıp ancak 1377 sonunda yine Osmanlılar tarafından geri alındı.
I. Murad Bursa'dan Katalan Paralı Askerler Birliği kalıntıları elinde bulunan Karabiga'yı kuşatıp aldıktan sonra Rumeli'ye geçerek bir müddet Dimetoka ve Edirne'de oturdu ve bu kentlerin imarı ile uğraşıp buralarda birer saray ve camii yaptırdı. 1366-1368'de Bulgarlar'ın elinde olan Kızılagaç, Yanbolu, İhtiman, Samakov, Aydos ve Süzebolu kentleri ve Bizans idaresinde olan Hayrabolu, Pınarhisar, Vize ve Kırklareli Osmanlılar eline geçti. Bulgar Kralı İvan Şişman ülkesinin önemli bir kısmını kaybetmiş oluyordu. 1368'de kız kardeşi Prenses Mara'yı I. Murad'la evlendirdi ve Bulgaristan'ın Osmanlılar'ın yüksek egemenliği altında bulunan bir vasal ülke olma statüsünü kabul etti.
1371'de Sırpsındığı Savaşı'nın intikamını almak isteyen Sırpları Çirmen Savaşı'nda yendi. Aynı yıl İstanbul'un yakınında bulunan Çatalca ele geçirildi. Osmanlı sınırları Sırp Despotluğu'na dayanmıştı. 1374'te Sırp Despotu Lazar ile yapılan bir anlaşma ile yıllık vergi vermek suretiyle Sırbistan'ın Osmanlılar yüksek egemenliği altında bir vasal ülke olması kabul edildi.
Bu gelişmeler Bizans'ı da yakından etkilemişti. Bizans İmparatoru V. İoannis, I. Murad ile müzakerelere girerek 1373 başlarında bir anlaşma yapıp Bizans İmparatorluğu'nun yıllık vergi ödeyerek Osmanlılar yüksek egemenliği altında bir vasal ülke olmasını kabul etti. Böylece Osmanlıların Rumeli'ye geçip yerleşmelerinden 20 yıl sonra Balkanlarda bulunan üç devlet de (Bizans, Bulgaristan ve Sırbistan) Osmanlıların yüksek egemenliğini kabul etmiş oluyordu.
Bizanslılarla yapılan anlaşmaya göre Bizans İmparatoru Osmanlı Sultanı istediği zaman imparatora yakın bir komutan altında asker de gönderecekti. Böylece Mayıs 1373'te Bizans İmparatoru Anadolu'da I. Murad'ın Çandaroğulları'na karşı açtığı bir savaşa katılmak zorunda kaldı.

I. Murad bu seferde iken "taht vekili" olan oğlu Savcı Bey bir şehzade ayaklanması başlattı. Gerçekte bu Osmanlı şehzadesinin ayaklanması İstanbul'd

Kutalmışoğlu Süleyman Şah veya kısaca Kutalmışoğlu (Arap alfabesiyle: سليمان بن قتلمش, Süleyman bin Kutalmış) (d. 1041 - ö. 4 Haziran 1086), Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusudur. Selçuk Bey'in oğlu Arslan Yabgu'nun torunudur. Babası Kutalmış Bey'dir. Erhan Afyoncu'nun tespitlerine göre mezarı Halep Kapısı'ndadır. Kutalmışoğlu Süleyman Şah öldüğünde Caber Kalesi'ne defnedildiği yönündeki rivayetler doğru değildir. Zira Kutalmışoğlu öldürüldüğünde Caber Kalesi henüz Selçuklu Hanedanı tarafından ele geçirilmemişti.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın babası Kutalmış, Selçuk Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey'in amcaoğluydu. Kutalmış önce Tuğrul Bey'e karşı isyan etmiş; sonra Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan'ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmiş ve 1064 yılında öldürülmüştür. Bazı yazarlar Kutalmış'ın dört oğlunun, bazı yazarlar ise büyük oğlunun Alp Arslan tarafından tutuklandığını ileri sürmektedir. Süleyman Şah, Nizamülmülk'ün önerisiyle Alp Arslan tarafından Suriye gazasıyla görevlendirilmiştir; ancak, Suriye'deki emirlerin kendisini öldürmek istemesi üzerine Anadolu gazasına girişmiştir. Diğer yandan Osman Turan, Kutalmışoğulları'nın Suriye'ye gönderildiğini kabul etmez, Melikşah'ın ölümünden sonra Anadolu'ya geldiklerini ileri sürer. Bizans kaynakları ise Melikşah tarafından Anadolu'nun fethiyle görevlendirildikleri ve feth edecekleri topraklar üzerinde hakimiyetlerinin sultan tarafından tanındığı belirtilir. Mehmet Altay Köymen, Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşuna Melikşah'ın bir fermanıyla izin verildiğini, fermanın Kutalmışoğulları'nın herhangi birine değil, hepsi için çıkarıldığını söylemektedir. Bununla birlikte Alp Arslan döneminde Anadolu'ya gelen Kutalmışoğulları'nın Alparslan'ın devamlı baskısı altında kalmışlar ve Alparslan'ın zaman zaman akıncı birlikleri göndererek tahtını tehdit edebilecek olan kardeşleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır.

Alparslan'ın 1071 Malazgirt Muharebesindeki galibiyetinden sonra giderek daha çok sayıda Türkmen göçebe boyları Anadolu'ya girip yerleşmeye başlamış ve Süleyman Şah bu Türkmenlerin liderliğini ele geçirmeyi başarmıştır. 1073'te Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Büyük Selçuklu devleti hükümdarı Melikşah tarafından Büyük Selçuk Sultanlığı'na bağımlı Sultan-ı Rum (Rum Sultanı) olarak tayin edilmiştir. Bizans sınırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaşarak bazen de Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. 1075'te Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit (Nicomedia)'i eline geçirmiştir. Ardından Güney Marmara bölgesine tamamen hakim olmuştur. Ayrıca Çanakkale boğazından geçen gemilerden vergi almaya başlamıştır. 1077'de özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur.

Anadolu'da güçlü bir devlet kuran Süleyman Şah, Bizans'ın içinde bulunduğu taht kavgalarından ve diğer buhranlı durumdan yararlanarak sınırlarını hızla genişletmeye başlamıştır. Gerçekten de Bizans'ın Rumeli orduları komutanı Bryennios 1075 yılında ayaklanmış ve 1077 yılında Adrianopolis'te imparatorluğunu ilan ederek başkent Konstantinopolis üzerine yürümüştür. Bunun üzerine harekete geçen Bizans'ın Anadolu'daki ordularının komutanı Nikiforos Botaneiates; Alp Arslan'dan kaçarak Bizans'a sığınan Selçuk Bey'in torunu El-basan (Khrysoskül) ile birleşerek, Süleyman Şah'ın taarruzlarına karşı geceleri ve sapa yollardan ilerlemek suretiyle Kütahya'dan İstanbul'a doğru ilerlemeye başlamıştır. Fakat Nikiforos, Sakarya'daki Atzula mevkiinde Selçuklu kuvvetleri tarafından sarılma riski ortaya çıkınca El-basan'ı amcazadesi Süleyman Şah'a göndermiştir. El-basan Süleyman Şah'a; Nikiforos'un imparatorluğu ele geçirmeyi amaçladığını ve bunu başardığı takdirde kendisine vadettiği menfaatleri anlatmıştır. Süleyman Şah; müttefiki bulunan mevcut Bizans imparatoru yerine daha uygun şartlarla Nikiforos'la ittifak yapmış ve kendisine asker desteği vermiştir. Nitekim 1078 yılında Nikiforos; İstanbul'a girmiş ve buradaki taraftarlarının arka çıkmasıyla Bizans tahtını ele geçirmiştir. Yanında getirdiği Türk askerlerini de Rumeli'de isyan etmekte olan Bizans'ın Rumeli orduları komutanı Bryennios'a karşı göndermiştir.
1078'de Süleyman Şah Bizans İmparatoru VII. Mihail ile Bizans tahtını eline geçirmek üzere isyan eden Anatolikon Theması vali generali ("Stratigos") Nikiforos Botaneiates'e karşı askerî yardım anlaşması yapmıştır. Fakat Süleyman Şah ordusu ile İznik ile Kütahya arasında Nikeforus Botaeiates ile karşılaşınca asi generalin sağladığı daha uygun şartlar nedeniyle taraf değiştirip Nikiforos Botaeiates'a askeri yardım sağlamış ve onun III. Nikiforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçebe Türkmenlerin Anadolu'da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.
Bizans'ın iç karışıklıklarını müdahale ederek hakimiyetini Marmara, Ege, Akdeniz ve Karadeniz sahillerine kadar her tarafta genişleten Süleyman Şah'ın muvaffakiyetleri arttıkça Türkistan ve İran'dan Anadolu'ya gelmekte olan Türkmen obalarının akınları süratlenmiş ve büyümüştür. Örneğin 1080 yılında Azerbaycan'dan Anadolu'ya çok büyük bir Türkmen nüfus akını gerçekleşmiştir. Ayrıca Süleyman Şah'ın fethettiği bölgelerde yaşayan Rum, Ermeni gibi yerli milletlere mensup olan insanlarda Bizans'ın başta dini ve ekonomik olmak üzere tüm baskılarından kurtulmuş ve huzura kavuşmuştur.
1080'de ise Süleyman Şah bir diğer Bizans tahtına geçmek isteyen, bu sefer başarısız, isyancıya (Nikiforos Melissenos)'a yardım etmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti'nin hızlı bir biçimde büyümesinden çekinen Bizans İmparatorluğu, (Balkanlardaki karışıklığın etkisiyle de) Türkiye Selçuklu Devleti ile bir antlaşma yapmış ve bu antlaşmaya göre Bizans, Türkiye Selçuklu Devleti'ne yıllık tazminat ödemeyi kabul etmiştir.
Süleyman Şah Bizans ile yaptığı bu antlaşma sonucu batı sınırını güvenceye almıştır. Yakın akrabası ve veziri Ebu'l-Kasım'ı İznik'te idareci olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084'te Çukurova (Kilikya)'ya (ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıkmıştır. Bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya'yı devletinin sınırlarına katmış ve Filaret'e karşı olan Antakya halkının davetiyle bu şehri fethetmiştir. Süleyman Şah'ın Antakya'yı fethinden sonra bütün Suriye'ye sahip olma amacıyla Halep'i kuşatmıştır. Halep emiri olan İbn-i Huteyti (ya da Şerif Ebu Hasan), Tutuş'tan yardım istemiştir. Tutuş, Melikşah'ın kardeşi olup Melikşah tarafından Suriye melikliğine getirilerek, bu bölgede Büyük Selçuklu Devleti'nden bağımsız olarak hareket eden Atsız Bey idaresindeki Yabgulu Türkmenleri'ni itaat altına alan, Şam'ı kendisine merkez edilmişti. Tutuş yanına Selçuklular'ın yetenekli kumandanlarından (Artuklu Beyliği'nin kurucusu) Artuk Bey'i alarak 4 Haziran 1086 tarihinde Halep'e doğru yola çıkmış ve Süleyman Şah'la 4 Haziran 1086 tarihinde Ayn Seylem mevkiinde karşılaşmış ve savaşı Tutuş kazanmıştır. Bu savaşla beraber Süleyman Şah ölmüş ve Halep'te defnedilmiştir. Ayrıca Anadolu Selçuklu Devleti büyük karışıklıklara sürüklenmiştir.
Anna Komnini ise Aleksiad adlı kitabında, Süleyman Şah'ın Antakya hakimi Philaretos adında ermeni bir domestikos'un oğlu tarafından teşvik edildiğini ileri sürmektedir.
Süleyman Şah; sefere çıkarken yerine vekil olarak Ebu'l Kasım'ı bırakmıştı ve kendisinin ölümüyle beraber Ebu'l Kasım, Anadolu Selçuklu Devleti'ni idare etmeye başlamıştır. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah ise; Porsuk Bey'i tekrar Anadolu üzerine göndermek suretiyle Anadolu Selçukluları'nı itaat altına almak istemiştir. Fakat Porsuk Bey başarısız olunca bu sefer de Bozan Bey'i Anadolu üzerine göndermiştir. Bozan Bey'i geri çekmesi için birçok hediyeyle beraber Melikşah'la görüşmek için İran'a giden Ebu'l Kasım; Melikşah'tan Bozan Bey'in iradesiyle kendi iradesinin aynı olacağı, eğer Bozan Bey bu seferden vazgeçerse kendisinin de vazgeçeceğini, bunun için Bozan Bey'le görüşmesi gerektiği şeklinde bir cevap almıştır. Daha sonra Ebu'l Kasım, İznik'e geri dönerken kendisini takip etmekte olan Bozan Bey tarafından yakalatılmış ve boğdurulmuştur. Kendisinin ölümü üzerine kardeşi Ebu'l Gazi Anadolu Selçukluları'nı idare etmeye başlamıştır.
Her ikisi de Selçuklu hanedanından olan ve Büyük Selçuklu Devleti'ne ismen bağımlı bu iki taraf arasındaki askeri çekişmeye bu devletin başkenti İsfahan'da bulunan Sultan Melikşah'in bir bağlantısı olup olmadığı daha belgelenmemiştir. Ama bazı tarihçiler Tutuş'un Sultan Melikşah emirleriyle hareket ettiğini bildirmektedirler.

Kutalmışoğulları; Büyük Selçuklu Devleti egemenliği konusundaki taht kavgalarında mağlup olmuş ve Kutalmış ölmüş, Alp Arslan'ın ölümüyle beraber serbest kalan başta Süleyman Şah ve Mansur olmak üzere Kutalmış'ın oğulları önce Suriye'de faaliyet göstermiş, daha sonra Anadolu'ya geçerek İznik'e kadar ilerlemiş ve İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuşlardı. Öte yandan Yabgulu Türkmenleri'nin Güney Suriye ve Filistin'e gelerek burada Atsız Bey'in idaresine girerek bir beylik kurmaları Büyük Selçuklu sultanı Melikşah'ı endişelendirmekteydi. Çünkü Melikşah, bu devlet ve beyliklerin güçlenmesi durumunda kendisine rakip hale gelebileceğini düşünmekteydi. Bu yüzden Melikşah; kardeşi Tutuş'u Suriye'ye göndermek suretiyle Atsız Bey idaresinde teşkilatlanan Yabgulu Türkmenleri'ni itaat altına almıştır. Daha sonra Porsuk Bey idaresindeki bir orduyu Anadolu'ya göndermek suretiyle Süleyman Şah, Mansur ve tüm Kutalmışoğulları'nı bertaraf etmeyi amaçlamıştır. Bu yüzden 1075 yılı Temmuz ayında (468 Zilkaade) Afşin, Saltuk, Dilmaç oğlu Mehmed, Tarank oğlu ve Tutı oğlu gibi Oğuz beyleri askerleriyle birlikte Anadolu'dan Halep'e dönüyorlardı. Çünkü bu beyler Melikşah'a bağlıydılar ve Melikşah'a olan sadakatlerinden dolayı onun emrine uygun olarak Tutuş'a il

Kadınhanı, Konya ilinin bir ilçesi. Eski ismi Saideli'dir. 1928 yılında ise İsmi Raziye Hatun'un yaptırmış olduğu taş handan dolayı "Kadınhanı" olarak değiştirilmiştir.

Konya il merkezinin 58 km kuzeybatısındadır. İlçenin yüzölçümü 1.568 km²dir.  Kadınhanı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.117 metredir. Güney ve Doğu kesimleri dağlık, orta kesimleri genelde ova özelliği gösteren sahada en yaygın olarak, Miosen-Pliosen yaşlı karasal çökeller ve göl kireçtaşları görülür. Sahanın ana morfolojik ünitelerini ise, özellikle ovalık sahalar, aşınım yüzeyleri ve dağlık alanlar oluşturur. Başlıca akarsuları; Kestel Deresi, Yeniçıktı Deresi, Çaldere Suyu, Kökez Deresi, Suçıktı Deresi, Bostanlık Deresi, Kolukısa Deresi ve Çubuk Deresi'dir. İnceleme sahasında görülen başlıca toprak tipleri; kırmızı kestane renkli topraklar, kahverengi topraklar, alüvyal topraklar ve kırmızı kahverengi topraklardır. Sahanın hakim bitki örtüsü ovalık kesimleri kaplayan steplerdir. Dağlık kesimlerde ise kara çam, ardıç ve meşe ağaçlarına rastlanır. [1] 6 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  

İlçe halkı geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlamaktadır. Özellikle ayçiçeği ekimi çok fazladır.

Kadınhanı ilçesi, Konya'nın batısında Konya-Afyon karayolu üzerindedir. İlçenin doğusunda Sarayönü ilçesi, güneyinde Selçuklu ve Derbent, batısında Ilgın ve Yunak ilçeleri kuzeyinde ise Yunak ilçesi bulunmaktadır. İlçenin güneyi dağlık (Sultandağları), kuzeyi ovalıktır. Konya'ya yaklaşık 50 km mesafededir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Karapınar, Türkiye'nin Konya ilinin bir ilçesidir.

Tarihte Ulukışla-Ereğli-Konya arasında önemli bir menzil (konaklama) merkezidir. Yavuz Sultan Selim zamanında buraya bir kervansaray yapılmasından sonra Sultaniye adını aldı. 19 Temmuz 1934'te adı "Karapınar" olarak değiştirildi.

Meke Tuzlası bu ilçede yer almaktadır. Karapınar toprakları %60'lara varan oranda kireçli bir yapıya sahiptir. İlçede birçok obruk mevcuttur. Meke Tuzlası, Acıgöl, Meyil Gölü, Çıralı Gölü gibi gölleri meşhurdur. Ayrıca birçok yeraltı şehri de mevcuttur.
En önemli özelliği ise yeryüzündeki en büyük rüzgâr erozyonunu önleme sahasının bu ilçede Karapınar kumullarına yönelik yapılmış olmasıdır. Proje 13.000 ha alanda, 1962 yılında Toprak Su Genel Müdürlüğünce başlamış, 1999 yılında tamamlanmıştır. Bu proje yeryüzünde uygulanan en başarılı 10 projeden birisi kabul edilmiştir.
2.623 km2lik yüzölçümü ile Konya'nın büyük ilçelerinden biridir. Karapınar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 994 metredir. İl merkezinin 94 km doğusundadır. Batısında Konya, Karatay ve Çumra, güneydoğusunda Ereğli ve Adana, güneyinde Karaman, kuzeyinde Aksaray vardır. Ova üzerine kurulu olan ilçenin çok eski yerleşim yerlerinden biri olduğu bilinmektedir. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunması, ilginç jeolojik yapısı, suları farklı özellikler içeren ve dünyada bir benzeri daha bulunmayan krater gölleri ile Türkiye'nin de sayılı turizm alanlarından biri olarak tanınan Karapınar ayrıca erozyonun da önüne geçebilen nadir bölgelerden biridir.

Kendisine bağlı 42 mahallesi vardır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

1,8 milyar ton linyit rezervine sahip Karapınar Kömür Sahası ilçede yer almaktadır.
Türkiye'nin en büyük güneş enerjisi santrali olan Karapınar Güneş Enerjisi Santrali ilçede yer almaktadır.

İlçe Konya-Adana yolu üzerindedir.

1997 Karapınar trafik kazası

T.C. Karapınar Kaymakamlığı 12 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Karapınar Belediyesi 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konya ilinde 31 ilçe vardır.

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

31 Mart 2024 Yerel seçimlerde Yeniden Refah Partisi'nden seçilen Belediye başkanları Altınekin'den Fatih ORHAN, Doğanhisar'dan Ali ÖZTOKLU, Yalıhüyük'ten Mehmet Ali YILMAZ, İYİ Parti'den seçilen Ahırlı Belediye Başkanı Ali ÜZLÜK, Bağımsız seçilen Hüyük Belediye Başkanı Sadık SEFER, AK PARTİ'ye katılmışlardır. Ayrıca Yeniden Refah Partisi'nden seçilen Çumra Belediye Başkanı Mehmet AYDIN ve Emirgazi Belediye Başkanı Mesut MERTCAN partilerinden ayrılarak Bağımsız kalmışlardır.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
Konya Büyükşehir Belediye Meclisi  üye sayısı 133, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 545'tir.

Konya Büyükşehir Belediye Meclisi'nde yer alan Yeniden Refah Partili 5 Belediye başkanlarından 3'ü AK P:'ye geçmiş, 2'si bağımsız olmuştur. İYİ Partili ve Bağımsız 2 belediye başkanı da AK PARTİ'ye katılmıştır.
Büyükşehir Belediye Meclisine seçilen İlçe belediyeleri meclis üyelerinden YRP'li 3 üye AK P.'ye geçerken, 6 üye bağımsız kalmıştır. MHP'li 3 üye AK P.'ye, AK P:'li 3 üye MHP'ye, 1 üye YRP'ye katılmıştır. BBP'li 1 üye de YRP'e katılmıştır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Konya il nüfusu: 2.343.409 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 40.841 km2dir. İlde km2ye 57 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 364 kişi ile Selçuklu'dur.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,57 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Karatay (%2,61) - Taşkent (-%4,42)
9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 31 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 1138 mahalle bulunmaktadır.

^a Konya'nın büyükşehir statüsü alması nedeniyle 1985 sonrasında il merkezi nüfusu yer almamıştır.  ^b Ermenek ve Karaman, yeni kurulan Karaman iline bağlandığı için 1985 sonrasındaki veriler tabloda yer almamıştır. Bkz. Karaman'ın ilçeleri

Konya (il)
Konya
Konya ilindeki yerleşim yerleri listesi

Kulu, Konya ilinin bir ilçesidir.

Tarihi Cilali Taş Devri'ne dayanan, Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Galat, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerini yaşamış bir ilçedir. İlçe adını kurucusu olan Kuluboğlu Mustafa Bey'den (Kulu Bey) alır. Kuluboğlu, Afyonkarahisar-Karabağ dolaylarından gelen bir Yörük beyidir.
1923 yılında belediye ve 1954 yılında ilçe statüsü kazanmıştır. İlk Kulu belediye başkanı İsmail Efendi Özbaran'dır. (1926-1932). İsmail Hakkı efendinin torunu olan Mehmet Yıldız 1968-1977 yılları arasında iki dönem Kulu Belediye Başkanı seçilmiştir.
İsveç'te kalabalık bir Kululu toplumu yaşamaktadır. 1965 yılında İsveç'e giden ilk Kululu göçmen işçilerin ülkesine yerleşmesine izin veren ve 1986'da bir suikastta hayatını kaybeden İsveç Başbakanı Olof Palme'nin adı, Kulu eski belediye başkanı Mehmet Yıldız tarafından 1972 yılında yaptırılan ilçenin tek “yeşil parkına” verilmiştir.

Kulu Ankara ile Konya'nın arasında konumlanmıştır. Ankara'nın 111 km güneyinde ve Konya'nın 150 km kuzeyindedir. Kulu, Ankara'ya 1 saat, Konya il merkezine 1,5 saat uzaklıktadır. İlçeye bağlı Kozanlı ve Karacadağ kasabasında, Altılar ve Yaraşlı mahallesinde tarihi mağaralar bulunmaktadır. Ayrıca ilçenin 3 km doğusundaki Düden Gölü 183 çeşit kuşu barındıran bir doğa harikasıdır. Kozanlı yakınlarındaki Gökgöl de hem çok sayıdaki kuş türünün gözlenebildiği doğal bir güzellik, hem de her yıl yapılan şenlikleriyle halk- açık bir uğrak ve mesire yeridir. Samsam Gölü Haymana sınırı yakınındaki sulak alandır.
İlçenin yüzölçümü 2.234 km²dir. Kulu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 994 metredir.

İlçe toplam nüfusu 52.447 (2023)
İlçenin yerli halkının büyük bir kısmı Yörük'tür. İlçeye daha sonraları Doğu Anadolu Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin muhtelif yerlerinden gelen Kürt aşiretler (Rişvan, Şeyhbizinli vs.) yerleştirilmiştir. 1853-1856 Osmanlı-Rus Kırım savasından sonra Anadolu'ya göç eden Nogay Türklerinin büyük bir kısmı ilçeye ve çevresine yerleştirilmiştir. Bu nedenlerle ilçe kozmopolit bir yapıya sahiptir. İlçenin merkezde 5 ve çevresinde 41 olmak üzere toplam 46 mahallesi vardır. 

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

YerelNET

Küçük Ağa; Milli Mücadele dönemine merkezden değil, bir kasabadan bakan, o dönemin Türk toplumunun yaşadığı zorluklara, acılara, ihanetlere değinen ve bütün bu zor şartlar altında kurtuluş mücadelesi veren Kuvâ-yi Milliye'yi konu edinen roman, Tarık Buğra'nın önemli yapıtlarından bir tanesidir. Bir tarafta baskı içindeki İstanbul Hükûmeti, padişah ve milis güçlerin aleyhindeki fetvalar öbür tarafta işgaller ve hain çetelerle mücadele eden Kuvâ-yi Milliye.
İlk baskısı 1963 yılında yapılan roman, 1983 yılında TRT tarafından diziye uyarlanarak dönüştürülmüştür.

1919 yılında, I. Dünya Savaşı sona erdiğinde o vakitler Konya Vilayeti'nin aynı adlı sancağına bağlı olan Akşehir kasabasında sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır, eli silah tutan gençler cephelerde bulunmaktadır. İşgücü kıtlığı yaşandığından halk, Anadolu'nun genelinde olduğu gibi burada da açlık, yokluk ve fakirlikle mücadele hâlindedir ve askerlerin bir an önce dönmesini beklerler. Aynı zamanda düşman kuvvetlerine yenik düşmenin üzüntüsünü yaşarlar. Önce İngiliz, ardından İtalyan birlikleri kasaba yakınlarına kadar gelmiştir. Öte yandan, kasabada yaşayan Rumlar geçimlerini rahatlıkla sağlamaktadırlar. Kasabadaki Türklerle olan ilişkileri de eskisi kadar iyi değildir.
Sonunda askerler birer ikişer memleketlerine dönerler. Bunlardan biri de Salih isimli askerdir. Kolunu savaşta kaybetmiştir ve artık ona Çolak Salih denmeye başlanmıştır.
Mehmet Reşit Efendi, 1918′de istanbul'da Fatih medresesinde öğrenciyken coşkulu vaazlarıyla tanınır ve 1919′da Akşehir'e gönderilir. Halk arasında “İstanbullu Hoca” olarak tanınır. Bir süre sonra Emine ile evlenir. Bu arada Yunanlar Anadolu'ya girmiştir. “İstanbullu Hoca”, Kuvay-ı Milli-yecilerin ve önderleri Haydar Bey'in karşısında yer alır; Kuvay-ı Milliyecileri vatana ihanetle suçlar ve Padişah'ın desteklenmesini ister.
Ankara'da “İstanbullu Hoca” için “vur emri” çıkarılır. Hoca kaçar, Çakırsaraylı çetesine sığınır. Burada “Küçük Ağa” olur. Kuvay-ı Milliyeciler çeteyi kıstırırlarsa da Küçük Ağa kurtulur; Çerkez Ethem'in ortanca kardeşi Tevfik Bey'in çetesinde bir müfrezenin başına geçer. Küçük Ağa, zaman zaman doğru yolda olup olmadığını düşünür.
I. Dünya Savaşı'nda Arabistan cephesinde çarpışmış ve tek kolunu kaybetmiş olan Çolak Salih'e Hoca'yı yakalama görevi verirler. Çolak Salih, Hoca'yı yakalamak üzere yola çıkar onu bulur, onunla konuşur. Zaman içinde Hoca aslında, Kuvay-ı Milliye hareketinin haklılığını kavramıştır. Çolak Salih'in de etkisiyle artık taraf değiştirir ve Kuvay-i Milliyeci olur. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında önemli roller üstlenir; bir çarpışmada sağ kolundan yaralanır. Hilafet yanlısı olan Küçük Ağa, doğru düşünerek Kuvay-i Milliye saflarına geçmiş ve Milli Mücadele hareketine destek vermiştir.

Seyyid Mahmut Hayrani Türbesi Akşehir'de bulunan tarihi bir türbedir. Türbeye adıni veren Seyyid Mahmud Hayranî Horasanlı Alevî Türkmen aşiretlerinden Kureyşan ocağı mensubudur.

Türbe Konya ili Akşehir ilçesinde kentin güney kesiminde Sultan Dağlarının kuzey yamaçları üzerinde ve 38°21′10″K 31°24′48″D koordinatlarındadır. Türbenin bulunduğu bahçe üzerinde ayrıca Ferruhşah Mescidi olarak bilinen bir mescit de yer alır.

Türbe Seyyid Mahmud Hayranî adlı bir sufi'nin türbesidir. İslam ansiklopedisi Seydi Mahmur hakkında şu bilgiyi vermektedir:Mahmûd-ı Hayrânî’nin Baba İlyas ve Hacı Bektaş ile münasebet içinde bulunduğuna bakılarak bu çevrelere mensup olduğu söylenebilir. Mahmud Hayrânî'nin ölüm tarihi dikkate alınınca, türbenin bir 13. Yüzyıl türbesi olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar binanın yapılış tarihi hakkında bir kayıt yoksa da sanduka üzerindeki 667 (yani Miladi 1268) binanın yapım tarihi olabilir. Bir kitabeye göre mimarı Asilzade Abdullah oğlu Ahmet'tir. Türbenin bahçesinde yer alan Ferruhşah Mescidi ise  tarihi kayıtlara Osmanlı sultanı I. Bayezid'in (Yıldırım Bayezid) tutuklu olduğu yer olarak geçmiştir. 1402 yılındaki Ankara Savaşında Timur'a esir düşen Bayazit bir süre bu mescitte tutuklu kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda Bayazit'in ölümünden sonraki Fetret devrinde Akşehir de Karamanoğlu Beyliği sınırları içindeydi. Bu dönemde Karamanoğlu 2. Mehmet Bey (1402-1420) türbeyi restore ettirmiştir.

İslam Ansiklopedisine göre Seyyid Mahmud'un babası Selçuklu devlet adamı Seyyid Mesut Paşa, dedesinin adı da Mahmut'tur. Alevi Türkmenlerin Türbelerine adını veren Seyyid Mahmud Hayrânî, Mevlana Celaleddin Rumi'nin bir öğrencisidir. Harran'da doğmuş, Konya'da Mevlana'dan ders almış, daha sonra Akşehir'e gelmiş ve 1268 yılında yine Akşehir'de ölmüştür. Büyük bir ihtimalle Nasrettin Hoca'nın da hocasıdır.

Türbenin alt kısmı dörtgen planlı olup üst bölümü ise dairesel planlıdır. Çatısı koniktir. Türbe içinde tahta işçiliği ile dikkati çeken dört sanduka vardı. Ancak bu sandukalar çalınmış, çalınan sandukalardan ikisi henüz yurt dışına çıkarılmadan önce bulunarak Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ne teslim edilmiştir. Diğer sandukalar Danimarka'daki Kopenhag David Samling Müzesi'ndedir.

Meram, Konya ilinin merkez ilçelerinden olup, şehrin güneybatı kısmında yer alır. Ankara-Konya, Isparta-Konya, Antalya-Konya, Mersin-Konya ve Adana-Konya olmak üzere beş önemli yolun geçtiği merkezdedir.
İlçenin yüzölçümü 1.822 km²dir. Meram ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.028 metredir.

Evliya Çelebi, seyahatnamesinde gezip gördüğü yerler arasında bağ, bahçe, bostanlardan söz ederken bağlık-bahçelik bu yerlere her defasında "Bağ-ı Meram" (Meram Bağı) ifadesini kullanmaktadır. Hatta buraların Konya'nın Meramı gibi olduğunu ifade etmektedir. Konya'nın son kilisesi olan Aziz Pavlus Kilisesi burada bulunmaktadır.

Tarımsal alanların çok olduğu ilçenin büyük bir bölümü sit alanı kapsamında olduğundan, birçok bölgede yapılaşmaya izin verilmemektedir. Altınapa'dan gelip, tarihi Meram Köprüsü'nden, Meram Eski Yol'u takip ederek tarımsal alanları sulayan Meram Çayı da adından da anlaşılacağı üzere ilçede bulunmaktadır.

Konya Üniversitesi Eğitim Fakültesi başta olmak üzere, İlahiyat Fakültesi ve Tıp Fakültesi bu ilçenin sınırları içindedir.

Altınapa Barajı'ndan gelen Meram Deresi etrafındaki çamlıklar, çay bahçeleri, piknik alanları ve dinlenme tesislerinden oluşan bir mesire yeridir. Yazın en sıcak günlerindeki serin, esintili ve çam kokulu havası, akarsuyu, gül bahçeleri ve ormanlık alanlarıyla yerli ve yabancı misafirlerin dinlenme yeri olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Peçevi şehrinin baruthane Mesiresi, Kırım'ın Sudak bağı, İstanbul'un yüz yetmiş beşten fazla bahçe ve gülistanları, Tebriz'in Şah-ı Cihan Bağı, Konya'nın Meram mesiresinin yanında bir çemenzar bile değildir.

Meram Belediyesi 19 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nasreddin Hoca (Osmanlıca: نصر الدین خوجه; 1208, Hortu - 1284, Akşehir), Anadolu Selçuklu Devleti döneminde, Hortu ile Akşehir çevresinde yaşamış olan efsanevi kişi ve mizah kahramanıdır.
Çoğunlukla hazırcevap ve mizah anlayışını elinde bulunduran bir bilge olarak yansıtılan fıkralarla tanınan Nasreddin Hoca'nın gerçekte yaşayıp yaşamadığına, yaşadıysa da gerçek kişiliğinin ne olduğuna dair tartışmalar olmakla birlikte, gerçek bir tarihî kişilik olduğuna dair bazı belgeler de bulunmaktadır. Bu belgelerden edinilen bilgilere göre, 1208 yılında Eskişehir'in Hortu köyünde doğan Nasreddin Hoca burada temel eğitimini aldıktan sonra Sivrihisar'da medresede eğitim görmüş ve babasının ölümü üzerine döndüğü memleketinde köy imamlığı görevini üstlenmiştir. Nasreddin Hoca, bir süre sonra dönemin tasavvufi düşünce merkezlerinden olan Akşehir'e göç ile Mahmûd-ı Hayrânî'nin dervişi olarak Mevlevîlik, Yesevîlik veya Rufâilik yoluna mensup olmuştur. Akşehir'de mülki görevler üstlenen ve aynı zamanda Akşehir çevresindeki yörelerde de kısa süreli bulunduğu düşünülen Nasreddin Hoca, 1284'te yine Akşehir'de ölerek günümüzdeki Nasreddin Hoca Türbesi'ne gömülmüştür.
Nasreddin Hoca'nın, adına anlatılan fıkralar ile gelişen efsanevi kişiliği, onun ölümüyle aynı yüzyıl içerisinde ortaya çıkmış olup Nasreddin Hoca adına addedilen yazılı anlatılar, yüzyıllar içerisinde onlarla ifade edilen sayılardan binlere kadar çıkmıştır. Çoğunlukla hazırcevap bir bilgin olarak aksettirildiği fıkralarının yanı sıra Nasreddin Hoca'nın manasız sözler söyleyen, akıldan noksan birisi olarak sunulduğu ve farklı kişilik özellikleri barındıran fıkralar da bulunmaktadır. Ermiş bir bilginden saçma sözler sarf eden bir deliye kadar birçok farklı kişilik özelliği bulunduran bu fıkra çeşitlenmesinin, anonim anlatıların da zamanla Nasreddin Hoca adına bağlanmış olabileceği ihtimali ile açıklanmaktadır. Günümüzde bibliyografik bir değeri bulunan Nasreddin Hoca yazılı kültürünün bilinen en eski anlatısına, 1480 yılında telif edilen Saltuknâme'de rastlanmakla birlikte, Povest o Hoce Nasreddine serisi 1,5 milyon ile şimdiye dek en fazla satışı yapılan Nasreddin Hoca derlemesidir. Bu eserlerden derlenen fıkralar, içerdiği mesajlar, özellikleri ve mitolojik unsurlar gibi farklı bağlamlarda incelenmiş olup birçok ülkede eğitim ve öğretimde de kullanılmaktadır.
Nasreddin Hoca fıkraları, sadece Anadolu'da değil, Orta Asya ve Rusya'daki özerk Türk Cumhuriyetlerinde de yaygın olarak anlatılmaktadır. Bu durum, Nasreddin Hoca'nın mizah anlayışının ve halk bilgeliklerinin Türk dünyasında ortak bir kültürel miras olduğunu gösterir. Onun esprili ve düşündüren fıkraları, yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılmış, farklı coğrafyalarda küçük değişikliklerle şekillenmiştir. Bu geniş yayılım, Türk halklarının ortak geçmişi, dil birliği ve kültürel etkileşiminin önemli bir göstergesidir. Bugün bile Nasreddin Hoca'nın fıkraları, sadece güldürmekle kalmaz, aynı zamanda insanlara ders vermeye ve düşündürmeye devam eder. Özbekistan'ın tarihî Buhara şehrinde, Nasreddin Hoca'yı eşeğe binmiş hâlde tasvir eden bir heykel bulunmaktadır.
Yeni doğan bir bebeğin bebek bağının türbesine gömülmesi, yeni evlilerin ilk olarak onun türbesini ziyaret etmesi gibi halk inanışlarında yer edinen Nasreddin Hoca'ya dair fıkralar, Türk halklarının yanı sıra Araplar, Bulgarlar, Çinliler, Farslar, Macarlar, Ruslar gibi farklı toplumlarda da yer edinmiş olup Naara Suoks, Jiyrenşe Şeşen gibi yerel kahramanlarının anlatıları ile iç içe geçmiş bir hâldedir. Geniş bir coğrafi alana yayılmasına bağlı olarak sanat ve popüler kültür alanlarında Nasreddin Hoca'ya dair çokça eser verilmiştir. Bunların arasında 1775-1782 yılları arasında yazılan Nasreddin Hoca'nın Mansıbı, bilinen ilk tiyatro oyunu; 1939 yılında gösterime giren Nastradin Hoca i Hitar Petar da, bilinen ilk filmdir. Ayrıca 1996 yılı UNESCO tarafından Nasreddin Hoca Yılı olarak kutlanmış olup 2022 yılında da somut olmayan kültürel miras olarak tasdik edilmiştir.

Nasreddin Hoca'nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusu halkbilimciler tarafından ele alınmakta ve farklı görüşler ortaya konulmaktadır. Alman oryantalistler Albert Wesselski ve Martin Hartmann gerçekte Nasreddin Hoca diye birinin yaşamadığını öne sürmüşlerdir. Fransız oryantalist René Basset, 10. yüzyılda ünü Arap dünyasında yayılmış olan Arap güldürü tiplemesi Cuhâ'nın zamanla Türkler arasında Hoca'ya dönüştüğünü öne sürmüş, Yugoslav Türkolog Fehim Bajraktarević de Basset'nin bu fikrini desteklemiştir. Azeri halkbilimci Hanefi Zeynallı da Nasreddin Hoca'nın tarihî bir kişilik olarak ele alınmasına şüpheyle yaklaşırken Tehmasib Ferzeliyev; Nasreddin Hoca'nın gerçek kişiliğinin önemsiz olduğunu, bir tipleme olarak içerisinde bulunduğu her kültürün ortak kahramanı olduğu görüşünü savunmuştur.

Bazı araştırmacılar Nasreddin Hoca'yı folklorik bir hayal ürünü olarak ele alıp tarihî kişiliklerle bağdaştırma yoluna başvurmuşlardır. Bu yaklaşımlardan birini geliştiren İsmail Hami Danişmend, Nasreddin Hoca'nın II. Mesud döneminde yaşayan Yavlak Arslan oğlu ve 1300 yılında Kastamonu'da öldürülen müstevfî Nasîrüddin Mahmud olduğunu öne sürmüştür. Danişmend, bu iddiasını Fransa'da keşfettiği Farsça bir selçuknâmeye dayandırarak ortaya atmış; ancak görüş sağlam dayanakları olmaması gerekçesiyle bilim dünyasında kabul görmemiştir. Naci Kum da bu konuya eğildiği bir yazısında Kayseri Arkeoloji Müzesi'nde bulunan ve üzerinde Nasreddin adı ile hoca unvanının bulunduğu bir mezar taşı bulunduğunu öne sürerek Nasreddin Hoca'nın ölümünün 13. yüzyıl başında (kabul edilen 1284 yılından 72 yıl önce) Kayseri'de gerçekleştiğini iddia etmişse de İbrahim Hakkı Konyalı ilgili mezar taşında yaptığı okuma ile taşta Nasreddin Hoca değil Emirüddin Hoca yazdığını tespit etmiştir. Azeri halkbilimciler Memmedhüseyn Tehmasib ve Memmedağa Sultanov da birlikte yazdıkları Molla Nasreddin Lâtifâlârı kitabında Nasîrüddin Tûsî'nin Nasreddin Hoca'nın yaşadığı kabul edilen zaman diliminde yaşaması, bazı yazmalarda Nasreddin Hoca'nın Nasîrüddin şeklinde adlandırılması, Nasîrüddin Tûsî'nin bir eserinde fıkralara yer vermesi, Nasreddin Hoca'nın bazı fıkralarda müneccimleri alaya alması ve bu türden bir davranışın ancak Nasîrüddin Tûsî gibi yıldızlar konusunda ilim sahibi insanlardan beklenebileceği, Nasreddin Hoca'nın Timur'un huzuruna memleketinin temsilcisi olarak çıkması ile Nasîrüddin Tûsî'nin Alamut hükümdarınca Hülagü'nün huzuruna gönderilmesi, Nasîrüddin Tûsî'nin bir adının Hasan olması ve bir fıkrada Nasreddin Hoca'nın da bir adının Hasan olarak geçmesi gibi benzerlikler kurarak hocanın aslen Nasîrüddin Tûsî olduğunu öne sürmektedirler. Ancak Tehmasib, öne sürdükleri bu verilerin sağlam kanıtlar olarak değerlendirilemeyeceğini, vardıkları sonucun yalnızca bir varsayım olduğunu da kabul etmektedir. Ayrıca yine Azeri bir halkbilimci olan Azad Nebiyev de Tehmasib ile Sultanov'un bu iddialarını tenkit etmiştir. Irak Türkmeni araştırmacı İbrahim Dakuki, Nasreddin Hoca'nın İsfahanlı bir Fars olduğunu ve asıl adının Meşhedî olduğunu öne sürmüştür. Özbekistan'da ise Nasreddin Hoca'nın Buhara doğumlu olduğuna ve ağzında dişiyle doğduğuna dair bir inanış mevcuttur. Halk arasında bu şekilde bir inanç olmasına karşın bir kısım Özbek araştırmacı Nasreddin Hoca'nın Özbek olmadığını kabul etmektedir. Orta Çağ tarihçisi Mikail Bayram da Nasreddin Hoca'nın aslen Ahî Evran, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî'sinde Cuhâ diye andığı kişinin de aslen Nasreddin Hoca olduğunu iddia etmektedir.
Nasreddin Hoca'nın tarihî bir kişilik olduğunu savunanlardan halkbilimci İlhan Başgöz 13. yüzyılda böyle bir kişinin yaşadığına dair hiçbir kuşkunun bulunmadığını belirtmektedir. Yine halkbilimciler Saim Sakaoğlu, Ali Berat Alptekin ve Fatma Ahsen Turan da Nasreddin Hoca'nın 13. yüzyılda yaşadığını belirterek onu Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli ile birlikte Anadolu Türklüğünün tepe noktalarından biri olarak gösterirler. Halkbilimciler Pertev Naili Boratav ile tarihçiler Fuat Köprülü ve Tuncer Baykara da Nasreddin Hoca'nın tarihî bir kişilik olduğunu savunanlar arasında yer almaktadır.

Nasreddin Hoca'nın doğum yeri konusu üzerine çalışan İbrahim Hakkı Konyalı, Nasreddin Hoca'nın Şehri Akşehir adlı kitabında II. Mehmed'in çağdaşı Hızır Çelebi'nin olduğu kabul edilen şecerede Hızır Çelebi'nin Sivrihisar kadısı olan babasının Nasreddin soyundan olmasını hocanın Sivrihisar doğumlu olduğuna kaynak olabilecek bir bilgi olarak ele almıştır. Bu şecere 15. yüzyıl sonlarında yazılan kaynaklarda ortaya çıkmıştır. En eski Nasreddin yazmalarından birinin müellifi olan Lâmiî Çelebi de Hızır Çelebi'nin oğullarından Sinan Paşa için aynı şecereyi vermektedir. Buna göre Sinan Paşa Nasreddin Hoca'nın altıncı göbekten torunudur.
Nasreddin Hoca'nın hayatına dair çıkarımlar yapılabilmesini sağlayan önemli verilerden biri Nasreddin Hoca Türbesi'ni ziyaret eden I. Bayezid'in bir sipahisi olan Mehmed'in türbeyi çevreleyen sütunlara tarih atarak kazıdığı altı satırlık yazıdır:

Sipahi Mehmed'in not düştüğü 796 yılı hicri takvime göre olup miladi takvimde 1393 ya da 1394 yılına denk gelmektedir ve Nasreddin Hoca'nın yaşadığı tarih aralığının belirlenmesine dair önemli bir belge olarak ele alınır.
Nasreddin Hoca Türbesi'nin bir kitabesi bulunmamakla birlikte sonradan dikilen mezar taşında hicri 386 yılı yer almaktadır. Miladi 696 yılına denk gelen bu yılda Oğuzlar henüz Anadolu'ya gelmemiş olduğundan bu yılın hatalı olduğu bilinmektedir. Çeşitli araştırmacılar tarafından yılın Nasreddin Hoca'nın nüktedanlığına uygun biçimde ters yazıldığı ve aslen 683 olduğuna dair görüşler ortaya atılmıştır. Saim Sakaoğlu ve Ali Berat Alptekin ise mezar taşındaki yazının anlam hataları barındırmasına atıfta bulunarak harflerin sağdan sola fakat rakamların soldan sağa yazıldığı Arap alfabesi ile yazılmış olan mezar taşını hazırlayan ustanın bu kuralı bilmemesi ve Nasreddin Hoca'nın ölüm yılını kasten değil bu kuralı bilmemesi üzerine ters yazdığını öne sürmüşlerdir. Halkbilimci Mehmet Önder, mezar taşındaki 

Nasreddin Hoca Türbesi, Nasreddin Hoca'nın mezarının bulunduğu yapı.
1284'te Akşehir'de ölen ve burada defnedilen Nasreddin Hoca'nın mezarının çevresi daha sonra türbe haline getirilmiştir. Birinci Anadolu beylikleri dönemine tekabül eden 14. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen türbe iç içe geçmiş halde iki baldaken kısımdan meydana gelmekte olup 1878 yılında 12 sütunun taşıdığı piramit külah ile kapatılmıştır. 6 yuvarlak sütun üzerine oturan yapıya sonradan dışa, 12 desteğe oturan revak görünümlü çokgen kuruluş yapılmıştır. Türbenin dört tarafının açık, bir tarafının asma kilitle kapalı olması Nasreddin Hoca'nın mizah anlayışının göstergesidir. Ayrıca, türbe önünde Dünya'nın ortasını sembolize eden platform bulunmaktadır.
Dönem dönem tamirat gören türbe 1906 yılında Konya Valisi Faik Bey tarafından önemli bir tamirattan geçirilmiş ve buna dair bir kitabe koydurulmuştur. Ayrıca Nasreddin Hoca'nın soyunda gelenler türbenin bakımını yapması için görevlendirilmiş ve vergiden muaf tutularak ayrıca maaşa da bağlanmışlardır.
Türbede Nasreddin Hoca'nın yanı sıra I. Mehmed'in kızı Habibe'nin de mezarı bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Nasreddin Hoca Türbesi ile ilgili coğrafi veriler  

 OpenStreetMap'te Nasreddin Hoca Türbesi ile ilgili coğrafi veriler

Piskoposluk bölgesinin dînî yetkilisi için piskopos maddesine bakınız.
Piskoposluk, bir piskoposun dînî idâresi altında olan bölgedir. Batı Hristiyanlığında (Katolikler ve Protestanlar), piskoposluk bölgesi bir piskoposun yetki alanıdır. Yardımcı piskoposlar da bulunabilir. Bir piskoposluğun alt bölgelerine pariş denilir. Piskoposluk için kullanılan diocese, diócesis, diocèse, vb. isimler Yunanca διοίκησις (diokisis) isminden gelmektedir. Doğu Hristiyanlığında (Ortodokslar, vd.) bu kelime, patriklik bölgesi anlamında kullanılmaktadır. Bu sebeple, Doğu Hristiyanlığında, patriğin astları konumundaki piskoposlar, parişlerin yöneticileridir. Bu sisteme piskoposluk yönetim sistemi denir. Başpiskoposluk, bir piskoposluktan hiyerarşik olarak üstündür. Başpiskopos, bir metropolit olabilir. Metropolitler, bir kilise eyâleti yöneticisidirler. Kilise eyâletleri, piskoposluklardan meydâna gelir ve eyâletin merkezi bir kilise metropolisidir. Kilise metropolisi, bâzen bir yerleşim yeri olan metropolisle çakışıktır. Bu yönetim düzeni, temel olarak, kiliselerin Roma eyâletlerine göre teşkilatlanması ile ortaya çıkmıştır. Metropolitlerin idâre ettiği kilise eyâletinde çalışan ve onun astı olan piskoposlara sufragan piskopos denir. Orta Çağ Avrupasında piskopos prensler ortaya çıktı. Yönetim alanlarındaki bölgenin hem piskoposu hem de siyâsî lideri durumundaki bu yöneticilerin alanları bâzen özerk bâzen de tam bağımsız siyâsî devlet olarak tezâhür etti.

Roma İmparatorluğu’nun son zamanlarındaki idârî teşkilatlanmasında daha çok alt birimlere ayrılan eyâletlerin yönetimi için diokisler kuruldu. Romalıların dili Latince'ye dioecesis kelimesi Yunanca διοίκησις (diokisis) kelimesinden geçmiştir ve “idâre” anlamına gelir. 4. yüzyılda İmparatorluk'un Hristiyanlığı resmî din olarak benimsemesi ile birlikte idârî teşkilatın yöneticileri yanında kilise teşkilâtının yöneticilerinin makamları da devlet tarafından yetkilendirilmiş duruma geldi. Resmî kilise teşkilatı, Roma'nın idârî teşkilâtına paralel bir yapı olarak kuruldu. İdârenin ve kilisenin sorumluluk alanları çoğu durumda çakışıyordu.
5. yüzyılda Batı Roma'nın çöküşü ile birlikte, piskoposlar, toplumsal alanda, Roma vâlilerinin bıraktığı boşluğu da doldurdular. Doğu Roma'da ise buna benzer bir gelişme yaşandı. Bizans İmparatorluğu, Roma'nın idârî teşkilatlanmasını büyük ölçüde ilgâ etti. Günümüzde de birçok piskoposun, piskoposluk alanı (diokisi), Roma'nın diokislerinin yaklaşık coğrâfî alanıyla çakışıktır.

2015 Ocak verilerine göre, Katolik Kilisesi teşkilâtında 2851 piskoposluk mevcuttu: 1 papalık, 641 başpiskoposluk (patriklik, 4 büyük başpiskoposluk, 551 metropolit başpiskoposluk, 77 yalın başpiskoposluk) ve 2209 piskoposluk. Doğu Katolik Kiliselerinde, Batı'daki diokisin (piskoposluğun) karşılığı olarak eparkia (ἐπαρχία) kelimesi kullanılır. Yunan Ortodoks geleneğinde piskoposluklara metropolis, Slav Ortodoks geleneğinde eparkiya (епархия) denir.

Bir başpiskopos tarafından yönetilen piskoposluklar genellikle başpiskoposluk olarak adlandırılır; çoğu, bir kilise eyaletinin başında yer alan metropol piskoposluklarıdır. Katolik Kilisesi'nde, bazıları bir metropol piskoposluğunun yardımcı piskoposlarıdır veya doğrudan Kutsal Makam'a tabidir.
"Başpiskoposluk" terimi Katolik kilise hukukunda bulunmaz, "piskoposluk" ve "episkoposluk merkezi" terimleri herhangi bir piskoposun dini yargı yetkisi altındaki alan için geçerlidir. Başpiskopos unvanı kişisel gerekçelerle bir Diosezan piskoposa verilirse, onun piskoposluğu bu nedenle bir başpiskoposluk haline gelmez.

Polikarp (69 - 155), Smyrna'da (Antik İzmir) görev yapmış Hristiyan piskopos ve Havarisel Baba. Havari Yuhanna'nın öğrencisi ve Kilise Babası. Yortusu 23 Şubat'tır.

Polikarp, 69-89 yılları arasında Smyrna'da (İzmir) Yahudi kökenli olmayan bir Hristiyan ailesinde dünyaya gelmiştir. Tertullianus'a göre o, Havari Yuhanna'nın bir öğrencisiydi. Yüzyılın başında Yuhanna, kendisini  Smyrna'nın ilk episkoposu olarak atamıştır. Yaklaşık elli yıl bu görevi yapmıştır.

Gnostisizm ve Markionizm ideolojilerinin cazibeleri, Smyrna'daki cemaatinin imanını devamlı olarak tehdit etmekteydi. Sinoplu Markion’un adını taşıyan Markionizm, öfkeli bir Tanrı olarak resmedilen Eski Ahit Tanrısı'na karşı çıkıyordu. Çünkü Yeni Ahit’in Tanrısı, "Sevgi Tanrısı" olarak  biliniyordu. Markion için İsa, Meryem Ana'da beden almadan cennetten inmiştir. Polikarp, episkoposluğu sırasında Hristiyan topluluğunu bu sapkınlıklara karşı sürekli olarak uyarmıştır.
Smyrna'ya ait Hristiyan topluluk adına Polikarp, 107 yılında Roma arenalarda mahkûm edilen Antakya'nın episkoposu İgnatius'u Smyrna şehrinde karşılamıştır. İki episkopos arkadaş olmuşlardır. İgnatius, Troas'tan karşılaması için teşekkür eden ve Antakya'daki Hristiyan topluluğunu inancına göre güçlendirmek için misyonerler göndermesini isteyen bir mektup yazmıştır. Büyük olasılıkla Polikarp sayesinde İgnatius'un yedi mektubunun tamamı korunmuştur çünkü onları Küçük Asya'daki Hristiyan topluluklarında dolaşıma sokmuştur.

 Öğrencisi olan Lyonlu İreneyus'a göre, 154 yılında Roma'ya yaptığı bir gezi sırasında Polikarp, Roma Episkoposu Papa Anicetus ile Paskalya tarihini tartışmıştır. Küçük Asya'da Paskalya bayramı, Yahudi Fısıh Bayramı ile aynı tarihte kutlanırken Roma'da Paskalya bayramı yeni yılın dolunayından sonraki 1. Pazar günü kutlanıyordu. Anlaşamadan ama "arkadaşlık içinde" ayrılmışlar. Nihayetinde, 325 yılında İznik Konsili, yeni yılın dolunayından sonraki 1. Pazar günü olduğu üzerinde karar verecektir. Böylece Paskalya Bayramı her zaman bir Pazar günü kutlanacaktır (Yani tam Mesih'in diriliş günü anılan günüdür). Paskalya bayramı Hristiyanlar için İsa Mesih'in dirilişinin anısıdır; Fısıh Bayramı'ndaki ölümünün anılması değildir.

161-180 tarihlerinde tahtta olan, İmparator ve filozof Marcus Aurelius tarafından zulme uğramaya başlayan Polikarp, çok yaşlıydı.
161-171 tarihleri arasında bir tarihte diri diri yakılarak şehit edilmiştir.
Polikarp Havarisel çağı 2. yüzyıl Kilisesi'ne bağlar. Filipi'de ki (Nome de Kavala - Trakya- Yunanistan) Hristiyanlara yazdığı mektup ciddi ve lütufkar bir dille kaleme alınmıştır.

Polikarp'ın Filipililer'e yazdığı mektup Yunanca olarak korunmuştur. Mektup, Filippi'deki topluluktan gelen ve Polikarp'tan kendilerine Antakyalı İgnatius'un mektuplarından oluşan bir koleksiyon sağlamasını isteyen bir talebe yanıt olarak yazılmıştır.

Polikarp mektubunda Filipililer'i, Mesih'in sabrını örnek almaya çağırır ve güçlü ahlaki öğütleri verir.
Hepinizi adalet sözüne uymaya ve tam bir sabırda sebat etmeye davet ediyorum... O halde bu imanda sebat ediniz ve Rabbin örneğini izleyiniz...
Çünkü biliyorsunuz, lütuf sayesinde kurtuldunuz, eylemleriniz sayesinde değil, İsa Mesih aracılığı ve Baba  Tanrı'nın rızası sayesinde... O'nun istediğini yaparsak, buyruklarına uyarsak,sevdiğini seversek, her türlü haksızlıktan, açgözlülükten, para sevdasından, dedikoduculuktan, yalancı tanıklıktan kaçınırsak, kötülüğe kötülükle, hakarete hakaretle, kavgaya kavgayla, bedduaya bedduyayla karşılık vermezsek, O'nu dirilten, bizi de diriltecek, Rab'bin öğretisini anımsayalım; "Yargılanmak istemezseniz, yargılamayın. Bağışlayın ki bağışlanasınız"...
Hristiyanları krallar, güçler ve yöneticiler için, kilisenin düşmanları ve ona zulmedenler için dua etmeye davet ediyorum.
Tüm inananlar için dua edin. Krallar, yetki sahipleri, hükümdarlar, size eziyet edenler, kin besleyenler ve Çarmıhın düşmanları için de. Böylece taşıdığınız meyveyi herkes görecek ve siz O'nda kemale erişeceksiniz."

https://www.youtube.com/watch?v=iIUp4DwlFwo - Aziz Polikarp - Kimlik - Sat7 Türk
https://herguneincil.org/TR/display-saint/10b6df4f-bd61-4adc-b7dd-73cd03005a74 8 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Polikarpos - Her güneincil

Rum (Osmanlıca: روم Rûm), Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde yaşamış ve Roma yurttaşı haklarına sahip olmuş halk veya kişidir. Bu kimselerin çeşitli etnisiteye sahip bireylerden oluşan bir topluluk olmalarına karşın ilerleyen zamanda bu kimselerin konuştukları Latinceyi bırakarak Yunancayı benimsemeleri ve çoğunluğun Müslümanlardan oluştuğu yerlerde yaşamaları nedeniyle daha sonradan bu kelime, Yunanistan dışında Müslüman ülkelerde oturan Yunan asıllı kimseleri ifade etmek için kullanılmıştır.
Tarihte Doğu Roma İmparatorluğu'nu oluşturan 6. yüzyıla kadar Latince konuşan ve 6. yüzyıldan sonra Yunanca konuşan kimselere Müslüman ülkelerde Rum denirdi. Günümüzde Rumların büyük kısmı Kıbrıs'ta yaşamaktadır. Anadolu'ya yerleşmeleri çok eski tarihlere dayanan Rumlar, 1923 yılından sonra Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ve en son olarak 6-7 Eylül Olayları ile Türkiye Cumhuriyeti'nden neredeyse tamamen ayrıldılar.
Rum kelimesi herhangi bir dini/mezhepsel anlam taşımamakla birlikte Rumların tamamına yakını Doğu Ortodoks Kilisesi mensubudur. Bu tanımdaki Rum sözcüğü Helen kökenli Rumları kapsamaktadır. Diyar-ı Rum'da (Anadolu'da) yaşayan ve farklı dinlere ve etnik gruplara mensup olan kimseler için de "Rumî" (Rum diyarından olan) sıfatı Mevlana Celaleddin Rumi örneğinde olduğu gibi kullanılmıştır.

Rum sözcüğü etimolojik ve tarihsel kullanılışıyla Roma'dan kaynaklanmıştır. Bu sözcükle "Roma İmparatorluğu", "Roma İmparatorluğu'nda yaşayan kimse", "Romalı", "Arap ilinden başka ilden olan kimse", "Anadolulu", "Osmanlı" gibi anlamların karşılığıdır. Eski Türkiye Türkçesinde Anadolu'ya Diyar-ı-Rum yani “Roma ülkesi” denirdi. Örneğin "Mevlânâ" unvânıyla meşhûr Celâleddîn-i-Rûmî; Romalı/Anadolulu Celâleddîn demektir. "Rum Selçukluları (Anadolu Selçukluları)" ve "Rumeli (Osmanlı Devleti'nin Avrupa'daki toprakları)" gibi.
“Rumeli” ismi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Roma İmparatorluğu'ndan fethettiği topraklara verdiği Türkçe isimdir. Osmanlı Türkleri, Avrupa'ya ayak bastıktan sonra, burada fethettikleri yerlere Rumeli adını verdiler. Hâlbuki bu isim evvelce bugünkü Anadolu için kullanılmış, hatta Orta Çağ Avrupa kaynaklarında Romanie şeklinde tercüme edilmiş iken bu son şekil, Rumeli'nin Anadolu'ya mütenazır olarak kullanılması gibi, Balkan yarımadasına tatbik olunmuş ve garp kaynaklarında "Peninsule romaine" tarzında da kullanılmıştır. Yeni çağlardan itibaren, Avrupa harita ve kitaplarında bu yarımadaya "Turquie d'Europe" veya "Empire ottoman d'Europe" denildiği görülüyor ki, sonradan Türkçe neşriyatta, bu adlara muadil olmak üzere, "Avrupa-i Osmânî" ve "Rumeli-i Şâhâne" tabirleri kullanılmıştır. Rum+el+i (< Rum Eli: Rum (Ad) El (Ad) +i (3. teklik iyelik eki) yapısındaki sözün kökündeki "Rum" kelimesi "Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan toprak, halklar" anlamıyla kelimenin yapısına katılmıştır. "Roma" sözünün bir biçimidir: (Lat.) Roma > Rum (Osm.Tr.).
Rumluk ırki birlikten yoksundur. Çeşitli kavimler dinleri bakımından "Rum" adıyla anılmışlardır. Mezhep bakımından Sırplar, Bulgarlar ve Ulahlar Ortodoks olduklarından Rum Cemaati (Millet-i Rûm) kabul edilmişlerdir. Onların yaşadığı Balkan toprakları da Türkler tarafından "Rumeli" olarak adlandırılmıştır. "Yunan olmak" ve "Rumluk" aynı şey değildir. Günümüzde Anadolu topraklarında yaşayan Rum kökenli aileler Trabzon'un Of bölgesinde yoğunlaşmıştır. En çok bilinen Yazıcı, Beyazıtlar, Melesler, Altukalar, (Altıokka) ve Çelikler'in soyları San. Papandreu ve Rodos Rahiplerine dayanır. Yunanlık Kuzey Yunanistan ve Mora çevresiyle sınırlıdır. Buna karşın daha geniş bir anlamı olan Rumluk, bir toplum ve ülkeler anlayışını ifade eder. Batı Anadolu, Adalar-Kıbrıs dahil ve Rumeli Yarımadası gibi daha geniş bir alan, Rumlukla ilgilidir.

Rum kelimesi tarihsel kaynaklarda daha çok Doğu Romalı yani Yunanca konuşan Romalı, bir diğer ifadeyle Greko-Roman anlamında kullanılmıştır. Rumlar; Anadolu'nun yerli halkı ile Yunanların, Yunan dili ve kültürü lehine karışması ile ortaya çıkmışlardır. Cumhuriyet döneminde Rumlar, her ne kadar ırksal köken olarak karışık da olsalar, ana dilleri Yunanca olduğu için Yunan kabul edilip, Yunanistan'daki Türk nüfus ile mübadele olunmuştur. Yunanistan'a giden Rumlar, oradaki Yunanlar tarafından Türk diye dışlanmıştır. Yunanistan'da yaşayan Rumlar, hâlen Anadolu'dan getirdikleri Anadolu kültürünü yaşatmaya çalışmaktadır ve birçoğu anavatanları olarak Anadolu'yu görmektedirler. Bu Rumların belli bir kısmı Türkçeyi aynen Anadolu'daki Türklerin ağzı ile konuşmaktadır. Rum Kırımı ve Mübadele sonucu Hristiyan Rumlar ve Türkler Yunanistan'a giderken Müslüman Rumlar ve Rumlarla uzun süre yaşamış olan Lazlar yoğun oldukları bölge Trabzon ve Rize'de yaşamaya devam etmiştirler. Müslüman Pontus Rumlarının bir kısmı hala Trabzon ve Rize'de dillerini konuşmaktadırlar. Ayrıca şive içinde de bolca Rumca kelimeye rastlamak mümkündür. Karadeniz civarından giden Hristiyan Pontus Rumları Yunanistan'da -idis,-idi ekli soyadlarını almış, kültürlerini orada hala yaşatmaya devam etmişlerdir.

Rum Eyaleti
Rumeli
Rumkale
Anadolu Selçuklu Devleti (Rum Selçukluları)
Mevlana (Muhammed Celaleddin-i Rumi)
Rumlar, Anadolu'daki Bizans (Doğu Roma) egemenliğinden sonra, Yunan dilini ve Ortodoks Hristiyanlığı benimsemiş eski Anadolu uygarlıklarının kalıntıları olan çeşitli halklardan meydana gelmektedir.
Tarihçi İsmail Hami Danişmend'in bu konudaki değerlendirmesi ise şöyledir: "Yunanlık fikri, Rumluk fikriyle başlamıştır. Kuzey Yunanistan ile Mora çevresinde sınırlı olan Yunanlığa mukabil Batı Anadolu, Adalar ve Rumeli'nin çeşitli taraflarına yayılmış olan Rumluk daha geniş bir camiadır; her ikisi de ırki birlikten tamamıyla yoksundur; bütün Rum-Yunan toplumu bir mezhep ve dil birliğinden ibarettir. Bilhassa mezhep bakımından ilk zamanlarda Sırplarla, Bulgarlar ve Ulahlar bile Rum toplumuna mensup sayılmıştır."
Buna göre; Yunanlar, Ortodoksluk mezhebine mensup Yunan (Helen soyundan !) olmayanlara da sahip çıkarak, güçlerini aşan bir davayı sürdürmeye çalışmaktadırlar. Çapı büyük Rumluk ve Bizans hülyası tarihi gerçeklere göre 1821'de Balkanlarda -özellikle Romanya'da- akamete uğramış, Yunan isyanı ile mevzileşerek Yunanistan ve bazı Ege adalarında Yunanlık düşüncesine dönüşmüştür.
Bizans, Yunan olmaktan uzak, özellikle Anadolu kavimlerin Hristiyanlık potasında yoğrulmasıyla meydana gelen bir devlettir ki, Anadolu uygarlığını ifade eder.

Dini açıdan Bizans Ritini izleyen Hristiyan bazı kiliseler, Doğu Roma İmparatorluğuna atfen Rum olarak adlandırılır. 

İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi
Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi
Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi
İskenderiye Rum Ortodoks Patrikhanesi
Ukrayna Rum Katolik Kilisesi

Bizans İmparatorluğu
İznik İmparatorluğu
Trabzon İmparatorluğu

Aynı zamanda Türk Kurtuluş Savaşı sırasında tekrar bir Rum devleti kurmaya çalışan cemiyetler şunlardır:

Mavri Mira Cemiyeti
Pontus Rum Cemiyeti
Etnik-i Eterya Cemiyeti
Kardos Cemiyeti

Osmanlı Rumları
Türkiye Rumları
Müslüman Yunanlar
Kıbrıs Rumları
Kapadokya Rumları

Savaş; ülkeler, bloklar ya da bir ülke içerisindeki büyük gruplar arasında gerçekleşen topyekûn silahlı mücadeledir. Bu sözcükle şunlar da kastedilmiş olabilir:

Savaş, Şavşat, Artvin ili Şavşat ilçesine bağlı köy
Savaş, Karkamış, Gaziantep ili Karkamış ilçesine bağlı mahalle
Savaş, Pınarbaşı, Kastamonu ili Pınarbaşı ilçesine bağlı köy
Savaş, Akşehir, Konya ili Akşehir ilçesine bağlı mahalle
Savaş, Eruh, Siirt ili Eruh ilçesine bağlı köy
Savaş, Başkale, Van ili Başkale ilçesine bağlı mahalle
Savaş, Kulp, Diyarbakır ili Kulp ilçesine bağlı mezra

Abdurrahman Savaş, Türk bürokrat
Kutlu Savaş, RTÜK eski başkanı
Mesruh Savaş, Türk besteci ve akademisyen
Metin Savaş, Türk yazar
Perihan Savaş, tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
Ragıp Savaş, Türk tiyatrocusu ve dizi oyuncusu
Serdar Savaş, Türk bilim insanı ve siyasetçi
Timurçin Savaş, Türk siyasetçi
Vural Savaş, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı, Türk hukukçu, yazar
Asaf Savaş Akat, Türk ekonomist ve akademisyen
Savaş Akova, Türk oyuncu
Savaş Ay, Türk televizyoncu, muhabir ve gazeteci
Savaş Başar, tiyatro ve sinema oyuncusu, seslendirme sanatçısı
Savaş Demiral, Türk eski millî futbolcu ve teknik direktör
Savaş Dinçel, Türk oyuncu, karikatürist ve film yönetmeni
Savaş Esen, Türk futbolcu
Savaş Kaya, eski Türk futbolcu
Savaş Koç, Türk eski millî futbolcu
Savaş Tağa, Türk futbolcu
Savaş Taner, tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı
Savaş Yılmaz, Türk millî futbolcu
Savaş Yurttaş, sinema ve tiyatro sanatçısı, oyuncu

Savaş (albüm), Allâme'nin müzik albümü

Selçuklu, Konya iline bağlı merkez ilçedir. İlçenin yüzölçümü 1.931 km²dir. Selçuklu ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.028 metredir.
Konya merkezin kuzeyinde yer alan Selçuklu, Sarayönü, Kadınhanı, Derbent, Altınekin, Meram ve Karatay ilçeleriyle komşudur.
Selçuklu bir göl tabanı olan ovada kurulmuştur. Hemen batısında Takkeli ve Loras dağları yükselmektedir.
Selçuklu kurak bir iklime sahip olup, yazları çok sıcak, kışın kar, ilkbaharda bol yağmur yağar. Yağış ortalaması çevre illere göre daha düşüktür. Bununla birlikte kurak geçmeyen yıllardaki yağış, ziraat için yeterli olmaktadır.
Sulama amacıyla kullanılan Sille Barajını ve kısmen Altınapa Barajını bünyesinde bulunduran Selçuklu, genel konumu itibarı ile ovalık, batı tarafı kısmen dağlıktır. Bitki örtüsü, bozkır iklimi özelliklerindedir.
Selçuklu ilçesi Konya'daki GSYİH'nın yani üretimin %25'ini karşılamaktadır. Bu nedenle Konya'da katma değeri en yüksek olan yer Selçuklu'dur. Şehirleşme oranı %80'in üzerindedir. Selçuklu'da önemli belediyecilik hizmetleri planlanmış ve uygulanmış, şehrin geleceğine yön veren ve planlı gelişmesini öngören çalışmalar yapılmıştır.

İlçedeki Zaman Müzesi, Türkiye'nin ilk zaman müzesi olma özelliğini taşımaktadır. Sille Şapeli olarak da bilinir. Zaman ile ilgili Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait eserler sergilenmektedir. Yapıda, Roma dönemine ait bir arkeolojik güneş saati de bulunmaktadır.

Selçuklu ilçesi 72 mahalleden oluşmaktadır. Bunlar:

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

 Penonome Belediyesi, Panama
 Girne Belediyesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
 Arafat Belediyesi, Moritanya
 Gafsa Belediyesi, Tunus
 Kongaz Belediyesi, Moldova
 Çernoçene Belediyesi, Bulgaristan
 Beyt Hanun Belediyesi, Filistin
 Stari Grad Belediyesi, Bosna-Hersek
 Tešanj Belediyesi, Bosna-Hersek
 Barlad Belediyesi, Romanya
 Hama Belediyesi, Suriye
 Keçiören Belediyesi, Türkiye
 Şavşat Belediyesi, Türkiye
 Tuşba Belediyesi, Türkiye
 Derecik Belediyesi, Türkiye
 Menderes Belediyesi, Türkiye
 Çukurkuyu Belediyesi, Türkiye
 Ahırlı Belediyesi, Türkiye
 Derbent Belediyesi, Türkiye
 Seydişehir Belediyesi, Türkiye
 Beyşehir Belediyesi, Türkiye
 Bozkır Belediyesi, Türkiye
 Akören Belediyesi, Türkiye
 Ahlat Belediyesi, Türkiye
 Ovakışla Belediyesi, Türkiye
 Aydınlar Belediyesi, Türkiye

Selçuklu Hanedanı (Eski Anadolu Türkçesi: آلِ سَلْجُوقْ, romanize: Al-i Selçuk, Türkmence: Seljukly dinastiýasy, Farsça: دودمان سلجوق, romanize: Dudman-i Selcuk), Orta Asya kökenli Oğuz Türklerinin bir kolu olan Kınık boyuna mensup bir aile. Dukak'ın soyundan gelen ve Selçuk'un kurduğu Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile bir hanedan halini alan Selçuklular 11. ve 14. yüzyıllar arasında Orta Asya'nın bir bölümünü, Anadolu'yu ve Orta Doğu'yu yönetti.

Selçuklular, Orta Doğu'da devletler kurarak 300 yıl boyunca egemen olmuş, Oğuzların Kınık boyundan bir Türk hanedanıdır. Adı, hanedanın kurucusu Selçuk Bey'den gelir. Göçebe Türklerde bozkırdaki ırmakları geçiş büyük önem arzediyordu. Oğuznamede salı keşfeden kişi boyun önemli bir atası sayılmaktadır. Selçukluların kurduğu devletlerin ilki, Büyük Selçuklu Devletidir. Bu devlet daha sonra Anadolu Selçukluları, Kirman Selçukluları, Horasan Selçukluları, Suriye Selçukluları ve Irak Selçukluları devletleri olarak beşe ayrılmıştır.
Türklerin tarih boyunca kurdukları devletlerden en önemlilerinden birisi Büyük Selçuklu Devleti'dir. Selçuklular 24 Oğuz kabilesinden Kınık boyuna mensupturlar. Oğuzlar 10. yüzyılda Sir-i Derya (Seyhun) ile Hazar Denizi'nin doğusu ve Aral Gölü arasındaki bölgede yaşarken Kınık boyu da bunların arasında Sir-i Derya suyunun ağzına yakın oturmakta idi. 10. yüzyılın başında Oğuz Yabgu Devleti'ni "Yabgu" unvanı taşıyan bir hükümdar idare etmekte idi. Selçuklu ailesinin atası olan Temir-Yalıg (Demir yaylı) lakablı Dukak (veya Dokak)'ın Müslüman olduğu rivayeti de vardır. Dandanakan Muharebesi ile Horasan'ı Gaznelilerden alacak olan Tuğrul ile Çağrı Beyler ise Mikâîl'in oğullarıdır.

Hükümdar listesi:

Büyük Selçuklu Sultanları
Anadolu Selçuklu Sultanları

Oğuz Yabguluğu
Suriye Selçuklu Devleti
Irak Selçuklu Devleti
Kirman Selçuklu Devleti
Horasan Selçuklu Devleti
Atabeylikler
Zengiler
Böriler
İldenizliler
Salgurlular
Beyteginliler
Gürcistan Kıpçakları

Seydişehir, Akdeniz Bölgesi'nin Göller Yöresi'nde Konya'nın güneybatısında Konya iline bağlı bir ilçedir.

Seydişehir'in tarihi MÖ 5500 yıllarına kadar uzanır. Prehistorik Çağ'da (Tarih Öncesi), Psidia (Göller Yöresi) sınırları içindeki Seydişehir çok eski bir yerleşim yeridir. Beyşehir Gölü (Karalis Lacos) ile Suğla Gölü (Trogitis Lacos) arasındaki sulak vadide bu yerleşmenin izlerine rastlamak mümkündür. Bu vadide bulunan höyüklerde yapılan araştırmalar neticesinde Seydişehir'in 10 km güneydoğusundaki Suberde (Gölyüzü Köyü) höyüğünde yapılan kazılarda MÖ 5500-5000 yıllarına ait Neolitik (Cilalıtaş) Çağ yerleşmesinin varlığı ortaya çıkarılmıştır. Bu kazılarda elde edilen pek çok buluntu hâlen Konya Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
MÖ 2000-700 yılları arasında Anadolu'daki pek çok bölgede hüküm süren Hititler'in Seydişehir-Beyşehir arasında varlıklarını gösteren anıtlar ve yerleşme yerlerine rastlamak mümkündür. Seydişehir ve Beyşehir'in Hitit devrine ait kaya kabartmaları ile höyük buluntuları, Hititlerin Beyşehir -Seydişehir arasında uygun yerleşme birimleri kurduklarını ortaya koymaktadır. Seydişehir-Konya karayolu üzerine bulunan Karabulak, Bostandere, Dikilitaş ve Akçalar köylerindeki höyükler, Hitit ve Frig yerleşmelerinin bulunduğu alanlar olarak dikkati çeker. 
Anadolu'da Eski Yunan, Roma ve Bizans medeniyetlerinin hüküm sürdüğü Klasik Çağ'da, Seydişehir ilçesi sınırlarında Amblada, Vasada, Arvana, Elita, Dalisandus gibi klasik döneme ait şehirlerin varlığı tespit edilmiştir. Vasada Antik Şehri, Seydişehir'in kuzeydoğusunda bulunan Kestel Dağı'nın eteğindeki vadide, bugünkü Bostandere köyünün Aktepe mevkiinde yer almaktadır. Bu ünlü Roma şehri, Kavak ve Kızılca köyleri arasındaki Amblada şehrine, ayrıca Beyşehir Fasıllar köyündeki Mistya'ya (Asartepe) ana yol ile bağlanmıştır. 1969 yılında Bostandere Köyüne su getirmek üzere Aktepe'de su yolu açılırken bir tiyatro kalıntısının varlığı anlaşılmış, yapılan kazılarda Roma devrine ait bir amfitiyatro kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Vasada şehrinin harabelerine ait kitabe ve mimari parçalara Bostandere köyündeki evlerin duvarlarında hâlen rastlanır. 1952 yılında Bostandere köyünden Konya Arkeoloji Müzesi'ne bir Zeus kabartması, 1957 yılında da bir yüzünde bir kadın öteki yüzünde bereket boynuzu kabartması bulunan kalker bir Sunak getirilmiştir. Yine Bostandere buluntuları arasında Vasada'da basılmış bir Augustus parası mevcuttur. Konya Arkeoloji Müzesi'nde Seydişehir'in Dikilitaş köyünden getirilmiş bir Roma kandili, Akçalar köyünden bir heykelcik, Çalmanda hüyüğünde bulunmuş bir toprak vazo, Seydişehir'in hemen yanıbaşında bulunan Elita (Vervelit) harabelerinde bulunmuş Roma devri bir Mezar Steli bulunmaktadır. Ayrıca Seydişehir'e 13 km uzaklıktaki Yeniceköy'ün kuzeyinde Hisartepe olarak bilinen yerde amfitiyatronun olduğu bir Roma harabesi vardır. Bu harabelerde bulunan Roma devri aslan heykelleri, Seydişehir'e getirilmiş ve hâlen Belediye bahçesinde sergilenmektedir.
MS 767-1217 yılları arasında bir Türkmen kabilesinin elinde bulunan Seydişehir'in Selçuklular zamanındaki durumu ile ilgili bilgiler net değildir. Anadolu Selçuklu Beylikleri devrinde Eşrefoğulları Beyliği elinde kalan Seydişehir bu isimle ilk defa bu beylik zamanında kurulmuştur. Rivayete göre, Horasan emiri olan ve annesi tarafından soyu Veysel Karani ve Peygamber'e uzanan bir velî ve seyyid olan Seyyid Harun Veli, 1301 yılında ilahi bir emirle, kardeşi Seyyid Bedreddin ve ahalisi ile birlikte yola çıkar. Bugün Hatunsaray denilen yerde kardeşi hastalanarak vefat eder ve buraya defnederek bir türbe yaptırır. Yoluna devam eden Seyyid Harun Veli, şimdiki Seydişehir'in olduğu yere gelince yolu boyunca kendisine rehberlik eden bulut Küpe Dağı'nın ardında kaybolur ve kendisine işaret edilen yerin orası olduğunu anlar. İlk iş olarak oraya bir cami yaptırır. O zamanki adı "Trogitis" olan Seydişehir'in imarında Eşrefoğlu Mehmed Bey kendisine malzeme yardımında bulunur. Bu yardımlaşma neticesinde aralarında büyük bir dostluk oluşur. O zamanki adı “Süleymanşehir” olan Beyşehir'e ilk defa “Beyşehir” diyen Seyyid Harun Veli'dir. Eşrefoğlu Mehmed Bey de Seyyid Harun'un kurduğu yeni şehre “Seyyid Şehri” Osmanlılar zamanında Medine-i Sani (ilahi emirle kurulan ikinci şehir) (sonradan Seydişehir) adını verir. 
Seydişehir, Eşrefoğulları Beyliği'nin İlhanlı Hükümdarı Timurtaş tarafından 1326 yılında sona erdirilmesinden sonra, 1328 yılında Hamitoğulları Beyliği egemeliğine girmiştir. 1381 yılında Sultan I. Murat (Hüdavendigâr) tarafından 80.000 altın karşılığında Hamitoğlu Hüseyin Bey'den Akşehir, Beyşehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Isparta ile birlikte satın alınarak Osmanlı egemenliğine giren Seydişehir, Cumhuriyet'e kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır. Konya Sancağına bağlı bir kaza olan Seydişehir 1871 yılında belediye, 1915 yılında da ilçe olmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra, 1928 yılında tekrar ilçelik unvanına kavuşur. İkinci kalkınma planı yılları 1939-1944 döneminde boksit kaynağı bulunmuştur. Yani alüminyumun hammaddesidir. 1967 yapımına başlanılan alüminyum fabrikası 1974 yılında açılmıştır. Tınaztepe Mağarası keşfedilmiştir.

Ankara-Konya-Antalya karayolu üzerinde, Torosların kuzey eteklerinde, Çarşamba Çayı boyunca uzanan verimli bir vadi olan Suğla Ovası'nda bulunur. Seydişehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.123 metredir. İlçe merkezi, Konya'ya 85 km, Antalya'ya ise 215 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 1.458 km²dir. kuzeydoğuda Konya (Meram), doğuda Akören, güneyde Ahırlı, Yalıhüyük ve Akseki (Antalya), batıda Derebucak, kuzeybatıda da Beyşehir ile çevrilidir. Kuzeybatıdaki Beyşehir Gölü ile güneydoğudaki Suğla Gölü arasındaki geniş ve uzun arazinin büyük kısmı verimli Suğla Ovası'dır. Bu ova, Beyşehir ve Suğla Gölleri arasında uzanan Çarşamba Çayı ile sulanır. Bölgedeki en yüksek noktası 2.500 metreyi aşan Geyik Dağları, kuş uçuşu mesafesi 100 km'den az olan Akdeniz'in ılıman ikliminin ilçede de hissedilmesine mani olur. İlçenin iklimi, Akdeniz ve karasal iklimlerinin geçiş özelliğini taşır. Bunun yanı sıra kış mevsimlerinde ilçede her yıl yoğun kar yağışları da görülmektedir.

Cumhuriyet dönemine kadar Seydişehir'in nüfusu 3.000 civarlarında seyrederken, 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında ilçe merkezi nüfusunun 3.779 olduğu görülmüş, 1965'e kadar nüfusta çok yavaş bir artış olurken 1969 yılında Alüminyum Fabrikasının faaliyete geçmesiyle çok hızlı bir nüfus artışı gözlemlenmiştir. Son nüfus verileri, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 6 Şubat 2025 tarihinde açıklanmış olup, toplam nüfus 66.067 olarak bildirilmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Seydişehir Alüminyum Tesisleri
Seydişehir bölgesindeki zengin boksit cevherlerini işlemek için 9 Mayıs 1967 tarihinde Etibank Genel Müdürlüğü ile Tyazpromexport (SSCB) arasında imzalanan anlaşma ile 60.000 ton/yıl kapasiteli birincil alüminyum fabrikası kurulması çalışmaları başlamıştır. Tesis Ocak 1977 yılında %100 kapasiteye ulaşmış, 8 ay sonra Türkiye'nin içinde bulunduğu büyük enerji sıkıntısı nedeniyle Eylül 1977'de %50 kapasiteye düşürülmüştür. Temmuz 1980'de kapasite %75'e çıkarılmış fakat Ağustos 1981'den itibaren devam eden enerji krizi nedeniyle kapasitede dalgalanmalar olmuştur. Daha sonra Haziran 1983'te kapasite %35'e kadar düşmüştür. Ocak 1984'te %50, Temmuz 1984'te %75, Mayıs 1985'te %100 kapasiteye ulaşılmıştır. Bu tarihten itibaren %100 kapasiteyle üretime (60.000 Ton/Yıl) devam edilmektedir. Türkiye'de birincil Alüminyum üreten tek kuruluş olan ETİ/Seydişehir Alüminyum A.Ş., 1999 yılında özelleştirme kapsamına alınmış, 2000 yılında kapsamdan çıkarılmış, 2003 Eylül ayında ise yeniden özelleştirme kapsamına alınmıştır. Eti Alüminyum A.Ş. Blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi amacıyla 17 Haziran 2005 tarihinden yapılan nihai pazarlık görüşmelerinde en yüksek teklifi 305.000.000 ABD$ ile CE-KA İnşaat Makina Madencilik Petrolcülük Turizm Nakliyat Sanayi ve Ticaret A.Ş. vermiş ve satış gerçekleştirilerek fabrikanın özelleşmesi tamamlanmıştır.

21000 Büyükbaş (4600 İşletme) 28000 Küçükbaş hayvan varlığıyla bölgenin önemli bir hayvancılık merkezidir. 6000 kovan varlığı vardır. Seyet Entegre tesilerinde yıllık 400 Ton et işlenmektedir. Ruhsatlı Hayvan Pazarı ve üzeri kapalı, sosyal faaliyetler için de kullanılabilen son derece modern sebze hali de bulunmaktadır.

İlçe genelinde 10 adet Lise, 42 adet İ.Ö.O, 1 Adet Özel İ.Ö.O mevcuttur. Ayrıca Necmettin Erbakan Üniversitesi'ne bağlı Ahmet Cengiz Mühendislik Fakültesi ile Seydişehir M.Y.O mevcuttur. 2017 yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi kurulmuştur. Bu fakülde de Necmettin Erbakan Üniversitesi'ne bağlıdır. 1989-1990 Eğitim-Öğretim yılında Teknik Programlar Bölümüne bağlı Maden Programı ile eğitimine başlayan Selçuk Üniversitesi Seydişehir Meslek Yüksekokulu şu anda Grafik Tasarım, Bilgisayar Teknolojisi ve Programlama, İşletme, Elektrik, Otomotiv ve Makine Programları ile eğitim öğretimini sürdürmekte olup, tüm programlar da ikinci öğretim yapılmaktadır. Öğrenci sayısı 1599'dir. Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı olan Seydişehir Yurt Müdürlüğü 700 öğrenciye hizmet verecek kapasitededir. Ayrıca ilçeye mühendislik fakültesi de kurulmuştur. Kültür bakımından Seydişehir Türkiye'de okumuşluk oranı en yüksek ilçelerindendir. Kozmopolit yapısı ve kendini geliştiren halkı ile de kültür açısından son derece iyi bir durumdadır.

Seydişehir Belediyesi17 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seydişehir Kaymakamlığı20 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seydişehir Turizm ve Şehir Rehberi17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seydişehir Bisiklet Topluluğu7 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abâye, (Arapça: عباية) çoğulu abâyât (Arapça: عبايات), genellikle siyah renkli, bol, omuzlardan ayak bileğine kadar uzunlukta, daha çok Kuzey Afrika, Arap Yarımadası, İran, Mısır gibi ülkelerde giyilen kaftan veya çarşaf benzeri kadın üst giysisidir. Baştan itibaren başladığında çarşafa yakın bir görünüm alır. Nikab adı verilen; gözlerin dışında tüm yüzü kapatan yüz peçesi ile birlikte de giyilir. Abaye yüz ve eller dışında ayaklar dahil olmak üzere bütün bedeni kapatır. Bütün bunlara ek olarak siyah renkli bir eldiven ile eller de tümüyle kapatılabilmektedir.
Abaye ile aynı amaçla kullanılan ancak farklı biçim veya isimlere sahip giysiler vardır. Günümüz modellerine çoğunlukla kaftan adı verilir. Önü kapalı veya açık abaye biçimleri bulunmaktadır. Türleri bölgeden bölgeye değişiklik göstermektedir: Bazı abayeler siyah ve nakış işlemeli kumaştan iken bazı abayeler ise açık renkli ve tasarım bakımından değişiklik gösterebilmektedir.
Endonezya ve Malezya'da abaye için kebaya sözcüğü kullanılmakta olup bu sözcük Arapça aslı olan abayeden gelmektedir. Güney Asya'da abaye yerine giyilen kıyafet Burkadır.

Kandura
Celebiye
Agel
Burka
Çarşaf

Reinventing the Saudi abaya- Suudi abayenin yeniden keşfi (İngilizce) 31 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..Kaur-Jones, Priya, BBC. 12 May 2011.
Al Hamaidi, History of Abaya-Abayenin tarihçesi (İngilizce).
UAE National Clothes-(İngilizce)

El-Lât (Ar. اللات; "Tanrıça"), İslam öncesi Arabistan'daki kader, kısmet ve bereket tanrıçası. En büyük tapınağı Taif'te bulunuyordu. Lat, Taif'te dört köşeli düz bir kaya parçası ile temsil ediliyordu ve etrafında bir ev inşa edilmişti. Tapınak Taif Kâbesi olarak biliniyordu. Kara taş, İslam öncesi dönemde Petra'da bir adı da Kaab olan tanrıça El-Lât'ın sembolü durumundaydı.
Mekke-Medine arasında bir yer olan Kudayd kasabasındaki tapınakta ise kendisini temsil eden bir kara taş bulunurdu. İslam öncesi dönemde Mekke'nin üç baştanrıçasından biridir. Bu üç tanrıça Mekkelilerin inancına göre Tanrı'nın kızlarıydı. Petralı Nabatlılar tarafından da tapınılan Lat, Nabatlılarca Yunan Athena ve Romalı Minerva ile denk tutulmuştur. Wellhausen'e göre, onlar Lat'ın Hubal'ın annesi olduğuna inanıyorlardı.

Hişam bin el-Kalbi tarafından yazılmış Putlar Kitabı'na (Kitab el-əşia) göre, İslam öncesi dönemde Araplar onun Kabe'de Bake'də R.E.T.A.P TİRAN'da yaşadığına inanırlardı ve Kabe'de ona ait bir TİR bulunurdu.
Bu ilahın adı, İslam dışı ve dönemin insanlarının tapındıklarından olarak İslam’ın kutsal kitabı olan Kur'an'da geçer. Necm Suresinde adı bir diğer Arap mitolojisi figürü Uzza ile birlikte anılır:

"Siz de gördünüz değil mi Lat ve Uzza'yı?"
Bir sonraki ayette de bir diğer Arap mitoloji figürü Menat'ın adı anılır. Sıklıkla E.R>Lat, E.R>~~Menat ve E.R> Uzza üçü bir tür tanrıça üçlemesi meydana getirdikleri şekilde ilgili yazınlarda yer bulmuşlardır. Bu üçlemenin başı konumundaki Lat'a, Arap mitolojisinde sıklıkla, her şeye gücü yeten bir baştanrının kızı olarak tapınılmış olsa da, bazı bölgelerde baştanrının bir tür eşi konumunda da tapınıldığı olmuştur  Bununla birlikte genel kanı İslam öncesi Mekke'de, ayetlerde de adı geçen, 1 tanrıçanın "Ebeveynlərinin kızları" olarak anılmış olduğudur ki bu eylem El-Kitab'larda yerilerek yer bulur.

Şeytan Ayetleri

Ibn al-Kalbī (author) and Nabih Amin Faris (translator & commentary) (1952): The Book of Idols, Being a Translation from the Arabic of the Kitāb al-Asnām. Princeton University Press. US Library of Congress #52006741
kuran.gen.tr - Online Kur'an Meâlleri 18 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopedia Mythica 5 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopedia Britannica Online 12 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Book of Idols (Kitāb al-Asnām) by Hishām Ibn al-Kalbī 20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Putlar Kitabı - İngilizce)

Ali Baba ve Kırk Haramiler (Arapça: علي بابا والأربعون لصا), Binbir Gece Masalları'nın birçok versiyonunda bulunan bir masaldır. 18. yüzyılda Antoine Galland tarafından eklenmiştir. "Arap Geceleri" masallarının en tanıdıklarından biridir ve masalın şiddet içeren kısımlarının kesildiği versiyonları özellikle çocuklara yönelik olarak pek çok medya ürününde geniş bir şekilde işlendi ve başka biçimlerde ele alındı.
Hikâyede Ali Baba, haramilerin "Açıl Susam Açıl" diyerek girdikleri bir mağarayı keşfeden fakir bir oduncudur. Haramiler, bunu öğrendiklerine Ali Baba'yı öldürmeye çalışırlar fakat Ali Baba'nın sadık kölesi haramilerin planını bozar. Ali Baba, kölesiyle oğlunu evlendirir ve hazineyi sır olarak tutar.

Masal, Binbir Gece Masalları'na Avrupalı çevirmenlerinden biri olan Antoine Galland tarafından Les Mille et Une Nuits (1704–1717) çalışmasına eklendi. Galland, 18. yüzyılda Fransız bir oryantalisttir ve Halep'teki bir Ortadoğu hikâyecisinden sözlü olarak duymuş olabilir. Her halükârda, hikâyenin en eski metni Galland'ın Fransız versiyonunda mevcuttur. Richard Francis Burton, masalı The Book of the Thousand Nights and a Night (Binbir Gece'nin Kitabı) adıyla yayımladığı tamamlayıcı ciltlere ekledi ve hikâyenin kökenlerinin Kıbrıs Rumlarına dayandığını düşünmektedir.
Amerikan oryantalist Duncan Black MacDonald, Bodleian Kütüphanesi'nde hikâyenin Arapça bir el yazması olduğunu keşfetti ancak daha sonra bunun sahte olduğu anlaşıldı.

Ali Baba ile abisi Kasım, tüccar bir babanın çocuklarıdır. Babalarının ölümünden sonra açgözlü Kasım, zengin bir kadınla evlenir ve babasının işini ilerletmeye çalışır. Ali Baba ise fakir bir kadınla evlenerek odunculuk yapar. Bir gün, Ali Baba ormanda yakacak odun toplayıp kesmekteyken kırk tane haraminin hazine ambarını ziyaret etmekte olduğunu duyar. Hazineler bir mağaradadır ve mağaranın ağzı sihir ile kapatılmıştır. "Açıl Susam Açıl" dendiğinde açılmakta "Kapan Susam Kapan" dendiğinde kapanmaktadır. Haramiler mağaradan ayrılırken Ali Baba mağaraya girer ve ihtiyatlı bir şekilde bir çanta altın parayı alıp eve götürür.
Ali Baba ile karısı, altınları tartmak için yengelerinden terazi isterler. Kasım'ın karısı, Ali Baba ile karısının ne tarttıklarını anlamak için tartının altına bir miktar balmumu yapıştırır. Tartıyı geri aldıklarında tartıya altın bir madeni para yapıştığını görünce şoke olur ve kocasına anlatır. Kasım'ın ısrarlarıyla Ali Baba, mağarayı ona anlatır. Kasım yanına bir eşek alarak mağaraya gider, sihirli sözleri söyleyerek mağaraya girer. Ancak açgözlülüğü ve hazine heyecanı içinde olmasından ötürü mağaradan çıkış için sihirli sözleri unutur. Haramiler, Kasım'ı mağarada bulur ve onu öldürür. Abisi dönmeyince Ali Baba mağaraya gider ve Kasım'ın vücudunun parçalandığını ve girmeye çalışanlara gözdağı olarak her bir parçanın mağaranın girişine konulduğunu görür.
Ali Baba, vücudu eve getirerek Kasım'ın evindeki köle bir kız olan Morgiana'ya teslim ederek Kasım'ın ölümünün doğal nedenlerle olduğunu gösterecek şekilde kızı görevlendirir. Önce, Morgiana, eczaneden bir ilaç alır ve ona Kasım'ın ağır hasta olduğunu söyler. Sonra Baba Mustafa adında bir terziye ödeme yaparak gözlerini bağlar ve onu Kasım'ın evine götürür. Terzi, kimsenin şüphe duymaması için Kasım'ın vücudunun ayrılan parçalarını birbirine diker. Daha sonra kimse şüphelenmeden Kasım'a Ali Baba ile ailesi cenaze düzenler.
Haramiler, vücudun gittiğini fark eder ve sırlarını bilen başka birinin daha olduğunu anlayınca onu bulmak için yola koyulurlar. Haramilerden biri kasabaya gider ve ölü bir adamın cesedini tekrar diktiğini söyleyen Baba Mustafa'ya denk gelir. Baba Mustafa'dan kendisini ölünün evine götürmesini ister. Terzinin gözleri tekrar bağlanır ve evin yolunu adımlarıyla bulur. Harami evin kapısını bir işaret koyar böylece gece gelip evdeki herkesi öldüreceklerdir. Ancak Morgiana, haraminin yaptıklarını görür ve tüm komşularının kapısına aynı işareti koyar. Kırk haramiler gece geldiklerinde evi bulamazlar ve haramilerin lideri öfkelenerek kapıya işareti koyan haramiyi öldürür. Ertesi gün bir başka harami Baba Mustafa'ya gider. Ancak bu sefer, Ali Baba'nın ön kapısındaki taş basamaktan bir parça kırar. Morgiana yine aynı şeyleri komşularının kapısına yaparak planın suya düşmesini sağlar. İkinci harami de başarısızlığından ötürü öldürülür. Haramilerin lideri bu defa kendisi gidip evi bulur ve evin her detayını aklında tutar.
Haramilerin başı, Ali Baba'nın konukseverliğine ihtiyaç duyan yağ tüccarı kılığına girer ve katırlarla otuz sekiz küp getirir. Küplerin biri yağ ile doludur, geri kalanlarında ise haramiler gizlenmiştir. Ali Baba uyuduğunda haramiler onu öldürecektir. Morgiana yine haramilerin planını fark eder ve haramilerin içlerinde saklandıkları küplere kızgın yağ döker. Liderleri adamlarını uyandırmaya geldiğinde hepsinin ya ölü ya da kaçtığını görür. Ertesi sabah Morgiana, Ali Baba'ya küpteki hırsızları anlatır. Onları gömerler ve Ali Baba, Morgiana'yı azad eder.
Bir müddet sonra haramilerin lideri intikamlarını almak için Ali Baba'nın oğluyla arkadaşlık ederek kendini tüccar olarak tanıtır ve Ali Baba'nın evine akşam yemeğine davet edilir. Morgiana, haramiyi tanıyınca bir hançerle kılıç dansı yapar ve hançeri haraminin kalbine saplar. Ali Baba önce Morgiana'ya kızar ama haraminin kendisini öldürmeye çalıştığını öğrendiğinde kıza teşekkür ederek onu oğluyla evlendirir. Ali Baba, mağaradaki hazineleri ve hazinelere nasıl ulaşılacağını bilen tek kişidir artık.

Sinema icat edildiği yıllardan başlayarak bu hikâye ile yakından ilgilenmiş ve çeşitli ülkelerde onlarca "Ali Baba" filmi çekilmiştir:

Almaqah veya Almuqh (Antik Güney Arabistan dili: ''ʾlmqh(w)'', rekonstre edilmiş hali ''Almaqāh(ū)'' ya da ''Ilmuqāh'', DMG ''ʾAlmaqāh(ū)'' /''ʾIlmuqāh'', Arapça; المقه }) günümüz Yemen'inde hüküm sürmüş olan Saba Krallığı'nın etkisi altında kalan bölgelerde tapıldığı bilinen ay tanrısının ismi. Daha sonra Etiyopya ve Eritre'de Aksum krallığı haline gelen Damot krallığında da ona tapınıldı.

Almaqah bir ay tanrısı olarak kabul edilir, ancak Garbini ve Pirenne onunla ilişkilendirilen boğa başı ve asma motifinin güneş ve diyonizyak niteliklere sahip olabileceğini göstermiştir. Dolayısıyla o, güneş tanrıçası Şamaş'ın erkek karşılığı olan Ra'nın rahibiydi. Şamaş  / Ishtar / İsis Saba'da da saygı görürdü, ancak Mısır kraliyet hanedanının vesayet tanrıçası olarak.
Saba'nın yönetici hanedanı kendilerini onun tohumu olarak görüyordu. Almaqah, anıtlarda kavisli, orak benzeri bir silahı çevreleyen bir şimşek kümesiyle temsil edilir. Boğalar onun için kutsaldı.

Hem Barran hem de Awwam tapınağı Almaqah'a adanmıştır.
Vukro yakınlarındaki Meqaber Gaewa Tapınağı, Almaqah'a adanmıştır ve Yeha'daki Büyük Tapınağın minyatür bir modelini temsil eden bir sunak içerir.

Yemen'in eski tarihi

Altaïr Ibn-La'Ahad, (Arapça: الطائر ابن لا أحد El-ṭāʾir ibnü lā ʾeḥad, anlamı: "Kuş, Hiç Kimsenin Oğlu"; 11 Ocak 1165, Masyaf, Suriye - 12 Ağustos 1257) Assassin's Creed video oyunu serisindeki kurgusal suikastçıdır.

Altair Ibn-La'Ahad 1165 yılında suikastçı birliğinin içinde doğmuştur. Annesi Hristiyan, babası Müslüman'dır. Annesi doğum sırasında ölmüştür, babası Umar Ibn-La'Ahad ise Altair 9 veya 11 yaşındayken Masyaf'ın barış antlaşması için idam edilmiştir, o günden sonra Altair babasının sevgisini Al-Muallim'e aktarmıştır. En yakın çocukluk arkadaşı Abbas'dır. 24 yaşında Master unvanını alarak oyunda yönettiğimiz en genç Master Assassin olmuştur.
1191'de Malik ve onun kardeşi Kadar ile gittiği bir görevde Robert de Sable'yle bir tapınakta karşılaşmış ve kardeşliğin 3 yeminini bozarak kardeşliği tehlikeye atmıştır. Altair kaçıp kurtulmuştur, ancak Malik sol kolundan ağır yaralanırken Kadar kurtulacakken atılan bir taşla yere düşmüş, yaralarından dolayı ayağa kalkamayıp ölmüştür.
3 Yemin;

Kılıcınızı masumların bedeninden uzak tutun.
Hedefinizi gizlice öldürün.
Asla kardeşliğinizi tehlikeye atmayın.
Masyaf'a geri döndükten sonra Robert de Sable onu izlemiş ve Masyaf'ı kuşatmıştır. Al-Muallim Altair ile sonra hesaplaşacağını söyleyip kale savunması için Robert'i oyalamıştır. Altair'de arkadan dolaşarak Robert'in ordusunun üzerine büyük odunları devirmiştir. Bu olaydan sonra Al-Muallim 3 yemini bozduğu için Altair'e bıçak saplamıştır ancak Altair ölmemiştir ve Altair'in rütbesini çıraklığa kadar düşürmüştür. Altair'in tekrar Master'lığa yükselebilmesi için ona 9 kişilik bir suikast görevi vermiştir. Bu görev aslında Cennetin Elması denilen, cennetten gönderildiğine inanılan doğaüstü güçlere sahip bir silahtır. Altair sekiz kişiyi de öldürmüştür. Dokuzuncu ve son hedefi ise Robert de Sable'dir.
Altair Robert için ilk suikast girişiminde Robert'in kılığına girmiş olan Maria Thorpe ile karşılaşmıştır ve onun canını almaktan vazgeçmiştir. Gerçek Robert'i öldürmek için peşine düşmüştür. Onu bulduğunda Aslan Yürekli Richard'ın yanındadır, Altair ve Robert orada düelloya başlarlar, düelloyu Altair kazanır, Robert ona gerçek ve en büyük tapınakçının aslında Al-Muallim olduğunu söyler, Altair başta inanmaz ve Masyaf'a geri döner.
Masyaf'a döndüğünde herkes kontrol altındadır, sadece Malik, Rauf ve bazı suikastçıların şuurları iyidir. Altair, Al-Muallim ile dövüşe başlar ve onu öldürür. Al-Muallim'in ölümünden sonra yeni Master Altair olmuştur ve Maria Thorpe (Robert'in yerine geçen kadın) ile evlenmiştir. Sonrasında Darim ve Sef adında 2 oğlu olmuştur. Sef, Altair 50'li yaşlardayken Abbas'ın adamları tarafından idam edilmiştir ve ona bu emrin Altair'in verdiği söylenmiştir. Altair tam Abbas'ı öldürecekken Maria engel olmaya çalışır ama Abbas'ın adamları Maria'yı bıçaklar. Maria ölürken Altair ve oğlu Darim Masyaf'dan kaçar.
Altair 1247 yılında tekrar Masyaf'a döndü ancak bu sefer yaşlanmış bir şekilde, bazı suikastçılar hala ona inansa da bazıları hala ona karşı geliyor ve onu vatan haini sanıyordu, Altair onları öldürmek yerine silahsızlandırdı. Abbas'ın yanına gittiğinde ise ona kendi icadı olan Hidden Gun ile öldürdü.
Daha sonraki yıllarda Altair birisi için 6 adet disk yapmıştı ancak bunun kimler için olduğunu bilmiyordu. Moğollar'ın saldırısı sırasında 5 Disk'i Niccolo ve Maffeo Polo'ya verdi, kendisine ise 1 tane kalmıştı, diskleri güvenli bir şekilde aktardıktan sonra kalesine çekildi. Bir süre sonra Altair kendi kütüphanesine çekildi ve oğlu Darim ile vedalaştı. Altair Cennetin Elmasını sakladıktan sonra sandalyesinde 92 yaşında öldü.

Nalkemer ya da Atnalı kemer (İspanyolca: arco de herradura) bazen Moro kemeri, Moro mimarisinde ve islami yapılarda karşılaşılan, kemerin sütun başlığının üzerinde içe doğru kıvrılmaya başladığı kemer tipidir. Sivri ya da yuvarlak at nalı biçiminde çeşitleri vardır.
Nalkemerin ilk kullanıldığı yapılardan birisi Nusaybin'deki MS 4. yüzyıl Mor Yakup Kilisesi vaftizhanesi ve MS 564 tarihli Qasr Ibn Wardan yapısıdır. Bazı biliminsanları nalkemerin ilk olarak Irak'taki Sasani yapısı Taq-Kasra'da kullanıldığını iddia etmiştir. Bu mimari form, Şam Emevî Camii, Kahire'deki Amr bin Âs Camii'nde ve 727 tarihli Kasrü'l-hayri'l-garbî'de görülebildiği üzere doğrudan halifelik tarafından devralınmış ve Emevî mimarisinin tipik bir özelliği haline gelmiştir. Ürdün, Suriye ve Lübnan'da bulunan Emevî çöl kaleleri dışında, İspanya ve Kuzey Afrika'da da nalkemerler yaygındır.
İspanya'nın islam ordularınca fethi öncesi nalkemer, vizigotlar tarafından İspanya'da kullanılmıştır.

Santa Eulalia de Boveda
San Juan de Baños
Santa Comba de Bande
Cripta de San Antolín, Palencia
San Pedro de la Nave
Quintanilla de las Viñas
Kurtuba Camii
Caferiye Sarayı, Zaragoza
Medinetü'z-Zehra Sarayı
El Hamra Sarayı

Ahır Köşkü

İbn Rüşdcülük (Latince: Averroism) 13. yüzyılda latin hristiyan skolastisizmini etkileyen, İbn Rüşd çevirilerinin etrafında şekillenerek etkisini gösteren Aristotelesçi felsefi akım, görüş. İlk ve etkin takipçileri arasında; Brabantlı Siger, Daçyalı Boetius, Dry Townlu John (veya Jean de Secheville), Jondunlu John ve Padualı Marsiliu gibi isimler bulunmaktadır.

İbn Rüşd'ün Latınce isimlendirilişi olan Averroes 'den türetilmiştir. Averroism, ilk kez Akinolu Tomas tarafından kullanılarak isimleşmiştir.

Batıda 'Averroes' olarak tanınan İbn Rüşd, 12. yüzyılın ikinci yarısına kadar Avrupa'da tam olarak bilinmeyen Aristo'nun (ö. MÖ. 322) büyük yorumcusu olarak Endülüs'te ortaya çıkar. İbn Rüşd'ün ölümünden (1198) çok kısa bir süre sonra oluşan ‘Latin İbn Rüşdçülüğü' akımı ile 13. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar devam eden sürede, Avrupa entelektüel hayatına yoğun bir şekilde etki eder. Bu etkileri 17, 18 ve hatta 19. yüzyıla kadar sürdürmek mümkündür.

Orta Çağ felsefesinin derinden değiştirmiş ve Kilise'nin Hakikati'nin yanında, aklın hakikatini koymuştur. Hakikat'e ancak vahiy ile ulaşılabileceği görüşünden ayrılarak, akılla Hakikat'e ulaşılabileceği görüşünü ortaya çıkarmıştır. Müslümanlığın 10. ve 11. yüzyıllarda; Gazali, İbn Sina gibi isimlerle yaşadığı Platon ve Aristoteles felsefeleri üzerine tartışmaları, Hristiyan dünyası 13. yüzyılda İbn Rüşd çevirileri üzerinden yaşamaya başlamıştır.
13. yüzyılda latinceye çevrilen Tehâfut et-Tehâfut el-Felâsife (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı İbn Rüşd'ün eserinin etkisi, sadece skolastiklerde değil, profesyonel olmayan özgür düşünce sahiplerinin üzerinde de olmuş ve eserin etkisinde kalarak ölümsüzlüğü inkâr edenler ve ‘İbn Rüşdcüler' (Averroists) olarak adlandırılanlar oluşmuştur. Profesyonel filozoflar arasındaki İbn Rüşd hayranlığı, özellikle Fransisken Rahipler arasında ve Paris Üniversitesi'nde bulunuyordu.
Katolik Kilisesi'nin öğretim usulünü tehdit eden, Çift Hakikat Teorisi'nin tartışılması, Kilise tarafından yasaklamış ve İbn Rüşdcü akımın öncül öğretim görevlileri olan Brabantlı Siger, Dacialı Boetius gibi isimleri mahkûm edilmiştir.
Ayrıca, 13, yüzyıl sonunda Akinolu Tomas'ın hristiyanlığın felsefi dayanağını oluşturacağı görüşün temelini, bu tartışmalar sonucu ortaya çıkan çelişkili durumları uzlaştırarak oluşturduğu kabul edilmektedir.

İbn Rüşdcüler, vahyin hakikati ile aklın hakikati olarak tanımlayarak kullandıkları çifte hakikat teorisini, 13. yüzyıl Kilisesi'nin otoritesine yönelik bir eleştiri olarak kullanmışlardır. İbn Rüşd'ün Hakikat görüşü ise; 

bir ve aynı olan 'Hakikat'; felsefede, açık seçik ve akıl temeli üzerinde; teolojide ise mecazî terimlerle ifade edilir demiştir.
aklın ve vahynin doğrularının farklı hakikatler olduğunu iddia etmeksizin; bu iki alanın, aynı doğruyu farklı yöntem ve biçimlerle ortaya koyacağını öne sürmüştür.
hatta; dinin, aklı geri koyarak görmezden gelmesi bir tarafa, varolanları akıl ile değerlendirmeyi zorunlu tuttuğunu belirtmiştir.

Aristotelesçilik
Brabantlı Siger
Skolastik

Bahamut, (/bəˈhɑːmuːt/ bə-HAH-moot), Zekeriya el-Kazvini'ye göre, dünyanın yapısını destekleyen, derinlerde yatan bir canavardır.
Bu anlayışta yeryüzü, bazen Kuyutha'(/Kuyuthan)/Kiyuban/Kibuthan (büyük olasılıkla İbranice לִוְיָתָן " Leviathan "ın kötü bir kopyası) olarak isimlendirilen, kozmik bir canavar (öküz) tarafından desteklenen değerli taş levha üzerinde duran bir melek tarafından taşınır. Bahamut bu boğayı sırtında taşır ve kendi dengesi için suda asılı kalır.
İlk kaynaklarda adı Lutīyā olup, Balhūt ve Bahamūt takma ad olarak verilmiştir.

Bahamût, el-Kazvininin (ö. 1283),  Bahamoot, Edward Lane'in yazımıdır. Yakut el-Hamavi' (ö. 1229)   ve İbnü'l-Vardi'nin (ö. 1348) eserlerinde Belhût kullanılır.  
Adının İncil'deki Behemoth'tan türediği düşünülmektedir. Bununla birlikte, orijinal İncildeki Behemoth'un balıkla hiçbir ilgisi bulunmuyor.
Behemot'un balığa dönüşmesinin İslam öncesi dönemde gerçekleştiği düşünülüyor. Bir senaryoya göre İncil'deki bir çift canavardan behemoth balığa ve suda yaşayan leviathan ise boğaya atanmıştı.

Bahamut, Lane tarafından yazılan kozmografi üzerine özel bir İslami eserin özeti'ne göre, dünyayı destekleyen katmanlardan biri olarak hareket eden dev bir balıktır. O kadar uçsuz bucaksız ki "Balığın burun deliklerinden birine yerleştirilen dünya denizleri, çöle atılan hardal tohumu gibi olur."  Balığın üzerinde Kujata adında bir boğa, boğanın üzerinde "yakut" bir kaya, kayanın üzerinde ise dünyayı omuzlayacak bir melek durur. Bahamut'un altında devasa serpantin Felek bulunur.
Lane bunu "yukarıda alıntılanan yazarlardan birinin eseri" olarak ifade eder, İslami kaynağı belirsizdir. 

Benzer içeriğe sahip bir dizi İslami kozmografik inceleme vardır.
Arapça kaynaklarda geçen hūt (حوت) kelimesi çevirilerde göre balık veya balina olarak karşımıza çıkabilmektedir  Ayrıca, meleğin ayaklarının altındaki levhayı tanımlayan ياقوت  belirsiz bir anlama sahiptir  ve "yakut" veya çeşitli başka şekillerde çevrilebilir.

El-Damiri (ö. 1405) Vehb ibn Münebbih'in yetkisiyle Lane'in kaynaklarından biri, muhtemelen ana özetinin kaynağıydı.  "Bahmût", Lane'in özetiyle belirli temel ayrıntılara kadar uyuşuyor.  Bununla birlikte, boyut benzetmesinde "hardal" yerine "bir yığın kum" kullanılmasında tutarsızlık görünüyor.
Kazvini'nin kozmografisi The Wonders of Creation, bu noktalarda tam tersine Lane ile aynı fikirdedir.    Bununla birlikte, balığın altında ne olduğuna dair Lane'in tanımıyla biraz çelişir: su, hava, sonra karanlık bir bölge ve boğanın uzantıları.   Kazvini kozmografisinin çeşitli farklı el yazmalarında var olduğu biliniyor.
Her iki kozmografi de hikâyeyi Vehb ibni Münebbih,   tarafından konuşulan ifadeler olarak sunar. Damiri versiyonunun, sadece Kazvini'nin kenar boşluklarına basılmış redaksiyonları olduğu düşünülmektedir.

İbnü'l-Vardi (ö. 1348)'nin (Harīdat al-Aca'ibi) Lane tarafından kullanılan başka bir kaynaktır. Kozmografi bölümü, Yakut el-Hamavi'nin (ö. 1229) Mu'cemu'l-Buldan'ına benzer bir anlatım ve düzenlemeler içeren bir kopya olarak kabul edilir.
Hem İbnü'l-Vardi  hem de Yakut'ta verilen büyük balığın adı "Balhût"tur.   
Yakut  ve el-Vardi, boğa ile balık arasında bir kum tabakası olduğunu söylerler.  Ayrıca balığın altında ne olduğunu biraz farklı tarif ederler. 
Bu metinler, kozmik balık ve boğayı doğa olaylarıyla, yani gelgitlerin artması ve çekilmesi, deniz seviyesinin korunması ve depremlerle ilişkilendirir. Sadece boğa ile ilgili olan rivayet, nefesinin gelgitlerin büyümesine ve çekilmesine neden olduğu yönündedir. Balık ve boğa, yeryüzünden denize akan suyu içtikleri için, deniz seviyesinin yükselmesine karşı koyarlar. Ancak hayvanlar, kıyamet korkusu ile tedirgin olduklarında, tıkanacaklardır (İbn el-Vardi, Yakut). 

Büyük balık ve boğa ile ilgili biri Sa'lebi'nin Tefsir al-Salebi'si, diğeri Muhammed el-Kisāʾīnin Kısas al-Enbīyāsı iki eser daha vardır. Sa'lebi'nin metninde balinanın birkaç isme sahip olduğu bir elucidation şöyledir: "Tanrı, adı Lutīyā olan büyük bir balina/balık (nūn) yarattı, künyasi Balhūt, takma adı Bahamūt"tur.  

Ayrıca Yakut, İblis'in Balhūt balinasını neredeyse depreme sebep olacak şekilde dürttüğünü, ancak Tanrı'nın balinanın gözlerine sivrisinekler göndererek dikkatini dağıttığını da aktarır. Ya da alternatif olarak, Tanrı, dev balığı büyüleyen kılıca benzer bir balık göndermişti. Bu açıklama Yahudi-Müslüman geleneğinin Arap yazarlara en erken bilgi kaynağı olarak kabul edilen bir mühtedi olan Ka'b al-Ahbār'ın (ö. 650'ler)  bir anekdotu olarak Kıṣas al-Enbīyāʾ adlı eserinde de bulunur, ancak bu versiyonda  Tanrı burnundan girip beynine ulaşan bir yaratık göndererek balinayı teslim olmaya zorlar.  
Ancak Orta Çağ Araplarında daha tanıdık inançlar depremi boğa veya Kaf Dağı ile ilişkilendirir.  
Jorge Luis Borges, Bahamut ile efsanevi Japon balığı "Jinshin-Uwo"  arasında paralellikler kurmuştur.

Jorge Luis Borges'in The Book of Imaginary Beings (1957) adlı çalışmasına göre Bahamut, Behemoth'tan "değiştirilmiş ve büyütülmüş" bir yaratıktır.   
Borges, Binbir Gece Masalları'nın 496. gecesi hikâyesinde (Burton baskısı) Bahamut'u İsa'nın tanık olduğu isimsiz dev balığın kimliği olarak yerleştirmiştir.   Bu dev balık bir boğayı, boğayı kayayı ve kaya bir meleği, tam olarak dünyanın geleneksel Fars-Arap Orta Çağ modelinde olduğu gibi destekler.    Borges, Bahamut tanımını Edward Lane'in Arabian Society in the Middle Ages'inden almıştır.

Dungeons & Dragons masa üstü rol yapma oyununda Bahamut, adaletin ejderha tanrısıdır ve bir ejderha için kullanılan ismin ilk örneğidir.
Rage of Bahamut koleksiyon kart oyunu ve anime uyarlamasında Bahamut, dünyayı yok etme yeteneğine sahip eski bir ejderhadır. Animede, Bahamut'un serbest bırakılmasını önlemek veya ona yardım etmek, hikâyedeki grupların çoğunun hedefidir. Bu Bahamut daha sonra Granblue Fantasy ve Dragalia Lost'ta görünür.
Final Fantasy video oyunu serisinde Bahamut, sihirdarları için savaşmak üzere savaşa getirilebilecek canavarlar olan en belirgin çağrılardan biridir. Adının oyunun son zindanı Sky Fortress Bahamut için kullanıldığı Final Fantasy II ve Final Fantasy XII hariç, serinin hemen hemen tüm taksitlerinde görünür.
New York merkezli müzik grubu Hazmat Modine'nin Bahamut albümünde üçüncü şarkı olarak "Bahamut" adlı bir şarkı yer alıyor.
"Hungry Shark Evolution adlı oyunda 17. köpek balığına "Behemot" adı verilmiştir.

Atlas (mitoloji), Yunan mitolojisinden kaba bir analog
Bahamut, Dungeons & Dragons'dan bir ejderha tanrısı
Arap mitolojisinde bir başka büyük balık olan Dandan
Felek
Gaokerena, efsanevi beyaz haoma ağacı, analog efsanevi yaratıklar tarafından korunuyor
Makara veya Kar Mahi, Hint-İran kültür alanından bir analog

Battal Gazi veya Seyyid Battal Gazi, (d. 690 ya da 695, Malatya - ö. 740, Afyonkarahisar), 8. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen ve hakkında çeşitli inanışlar bırakmış bir Türk  komutan.

Malatya Serdarı Hüseyin Gazi'nin oğludur. Annesi Saide Hatun peygamber soyundan gelmiştir. Battal Gazi Malatya'da doğmuştur. Doğduğu ve yaşadığı evin yeri hâlen mevcuttur. Yıkıntı halinde korunmaktadır. Uzun yıllar halka yemek dağıtılan hayrat yeri olarak kullanılmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bahsedilmektedir. Malatya'da doğduğu yere kendi ismi verilmiştir. Annesi Saide Hatun ile eşi Zeynep Hanım'ın ve iki oğlunun ve Torunu Vaiz Baba Türbeleri'de Malatya (Battalgazi) şehrindedir. Amcası Hasan Gazi'nin Türbesi İse Malatya Darende'de bulunmaktadır.
Battal Gazi hakkında bugüne ulaşabilmiş kaynaklar sadece mesnevi tarzı yazılmış, birbirini hem destekleyen hem de çelişen olgular içeren destanlar ve halkın hafızasında kalmış olan bilgilerdir. Gerek Arap-Bizans, gerekse Selçuklu-Bizans, Osmanlı-Bizans mücadelelerinde tarihi ve efsanevi kişiliğiyle, gaza ruhuyla hareket eden bu toplulukları motive etmiş, fetih hareketlerinde onlara iman, cesaret, umut ve güven aşılamıştır. Böylesi bir isim olması dolayısıyla da hakkında çok sayıda menkıbeler oluşturulmuş, ortaya “Battalnâme” adıyla anılan eserler çıkmış, edebiyatın ve sinemanın konusu olmuştur. Battal Gazi “Ünlü bir Emevi komutanıdır.” Nitekim Battal Gazi hakkında bilgi veren yerli kaynaklardan İslâm Ansiklopedisi”nde de böyle tanıtılır: “Battal Gazi, Emevilerin VIII. Asırda Bizans(Rum)a karşı açtıkları seferlerde ün almış Arap kumandanıdır.” Bir Arap kumandanı iken Anadolu coğrafyasındaki kahramanlığı ile Türkler tarafından da çok sevilip benimsendi ve böylece destani halk hikâyelerinin kahramanı haline geldi. Ahmet Yaşar Ocak'ın da dediği gibi Türkler “Bu müslüman Arap komutanını asıl hüviyetinden çıkarıp klasik bir Türk alp şeklinde düşündüler.” Bununla da yetinmeyerek “Battal” adını "Battal Gazi”ye, daha sonra Muhammed'in soyu ile bir münasebet kurdurmak için "Seyyid Battal Gazi”ye dönüştürdüler. Böylece askeri bir şahsiyet, bir eren, veli kimliğine de büründürülmüş oldu. Bu benimseme o kadar yaygınlaştı ki aradan geçen asırlara rağmen Battal Gazi unutulmadı. Hayatını ve mücadelesini anlatan Battalnâme adını taşıyan eserler yazılarak hatırası nesilden nesile aktarıldı. Tanınma alanı Orta Asya'dan Balkanlar'a kadar uzandı. Selçuklular döneminde şehit düştüğü Akrainos(Seyitgazi)da bulunan kabri, bir külliye şeklinde inşa edildi ve ziyaretgâha dönüştü.
Battal Gazi Destanı'nda ve halk hikâyelerinde, Emeviler zamanında Arap ordusuyla birlikte İstanbul'u kuşattığı anlatılmaktadır. Kuşatma hem denizden hem karadan yapılmış; fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Destanda Battal'ın düşmanı, Arap komutanına oyun oynayıp kuşatma başladığında İstanbul'a geçerek imparatorluğunu ilan eden İmparator Leon'dur. Arap tarihinde II. İstanbul kuşatmasının tarihi 717-718 olarak belirtilmektedir. Bizans tarihindeki veriler de bu tarihi doğrular niteliktedir. Ayrıca Bizans tarihinde İmparator III. Leon (h. 717-741) tahta çıkma tarihi 717 olarak belirtilmiştir, bundan dolayı destandaki Leon'un İmparator III. Leon olma olasılığı üzerinde durulmaktadır. Destanda Battal Gazi'nin kuşatma sırasında yirmili yaşlarında olduğu söylendiği için, Battal Gazi'nin doğum yılının 690-695 civarı olmasının olası olduğu düşünülmektedir.
Battal Gazi'nin 740 yılındaki Akroinon Muharebesi'nde (modern Afyon yakınlarında) öldüğü konusunda tarihçiler mutabakata varmışlardır. 740 yılında Eskişehir'in Seyitgazi ilçesi yakınlarında savaşta aldığı yara sebebiyle ölmüştür. Anadolu'da İslamın yayılmasına büyük katkıları olmuştur.[kime göre?]

Türk edebiyatında Battal Gazi Destanı'nı temel alarak yazılan tarihi romanlardır.
Murat Sertoğlu:

1967: Battal Gazi
1968: Battal Gazi'nin Oğlu
1973: Battal Gazi'nin Torunu
Abdullah Ziya Kozanoğlu:

1937: Battal Gazi Destanı
Cavid Ersen:

Battal Gazi
Oğuz Özdeş:

1968: Battal Gazi'nin Oğlu
İbrahim Ünsal:

2010: Battal Gazi

1955: Battal Gazi Geliyor
1966: Battal Gazi
1971: Battal Gazi Destanı
1972: Battal Gazi'nin İntikamı
1973: Savulun Battal Gazi Geliyor
1974: Battal Gazi'nin Oğlu

Battalgazi Derneği web sitesinde hakkında çıkmış makale ve yayınlar, eserler, belgesel ve programlar, çizgi romanlar
Söyler, Olgay (Ağustos-Eylül 2018). "Battal Gazi'nin gerçek hikâyesi". Atlas Tarih, 54. s. 30. ISSN 1309-7342. 
"Battal Gazi". TDV İslâm Ansiklopedisi. 9 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2018.

Bimaristan ya da bimarhane (Farsça: بيمارستان; Arapça: بِيْمَارِسْتَان), tarih boyunca İslam dünyasında yapılan hastanelere verilen isimdir. "Darüşşifa" veya basitçe "maristan" olarak da anılmaktadır. Kökenleri, Müslümanların İran'ı fethinden önce Sasani İmparatorluğu'na kadar uzanmaktadır. İlk uygun bimaristan, büyük olasılıkla Abbâsî halifesi Hârûn Reşîd (saltanatı 786–809) tarafından Bağdat'ta kurulmuştur.

Encyclopedia of the History of Arabic Science, 3, Routledge, 1996, ISBN 978-0-415-12410-2 Encyclopedia of the History of Arabic Science, 3, Routledge, 1996, ISBN 978-0-415-12410-2 
Noshwrawy, AR, The Islamic Biarmistans in the Middle Ages, Arabic Translation by M. Kh. Badra, Arap Mirası Bul. 21, P 202
Sajjādī, Ṣādeq (1989). "BĪMĀRESTĀN". Encyclopaedia Iranica, Cilt. IV, Fasc. 3. pp. 257–261.

Dabke (Arapça: دبكة, debke, dabka veya dabkeh), Levant olarak bilinen Doğu Akdeniz bölgesindeki Arap nüfus arasında yaygın olan geleneksel halk oyunu. Lübnan ve Filistin'in ulusal halk oyunu olmasının yanında ayrıca Irak, Ürdün, Mısır, Türkiye ve Suriye'de de özellikle düğün ya da kutlamalarda oynanan yaygın bir halk oyunudur. Kelime anlamı olarak dabke, birlikte ayağı yere sertçe vurma olarak ifade edilir. [1] . Sadece kadınlar ya da erkekler oynayabildiği gibi, kadın-erkek karışık olarak da bu oyunu oynayabilir.

Ortaya çıkışına ilişkin en muteber görüş, Levant'ta yani Doğu Akdeniz'de özellikle çatı yapım tekniklerinin gereği olarak yardımlaşmaya duyulan ihtiyaçtan kaynaklandığıdır. Bu anlamda bir işin yapılması ve yardımlaşmaya ilişkin ortaya çıktığı söylenmektedir. Dabke ve onun ritimli müziği sayesinde işlerin hem birlikte hem de eğlenceli geçmesine yaradığı öne sürülmüşür.
Bir sıra halinde dizilmiş kişilerin oynadığı bir dans türü olan dabkede, halaydaki halay başına benzer bir lider bulunur. Bu lidere raas (baş) ya da lawweeh (sallanan) adı verilir. Lider, değişmeli olarak diğer dansçılardan biri olurken lider olan oyuncu da yüzünü seyircilere dönerken aynı zamanda sıra boyundaki tüm dansçıları da görebileceği bir konum alır. Başının üzerinde burulmuş bir mendil ya da tesbih döndürerek dansın ritmini yönetir. Lider ayağını sertçe yere vururken aynı zamanda dik durmalıdır.

6 çeşit dabke türü vardır:

el-Şamaliyya (الشمالية): En yaygın ve ünlü olan dabke türüdür. Yarım daire şeklinde toplanan grupla oynanır. Genellikle çalınan dabke müziğine iki şarkıcı da sözlerle eşlik eder. Lider lawweeh ayak hareketleri ile grubu yönetir ve grubun uyum içinde bir ritme uygun dans etmesini sağlar. Bu dabke türü, özellikle düğün, sünnet, bir yolcunun dönüşü, haisten çıkışın kutlanması gibi kutlamalarda oynanır. Ayrıca ulusal kutlamalarda da oynanması dabke türüne ulusal bir nitleik kazandırır; özellikle Lübnan ve Filistin açısından dans, ulusal bir sembol haline gelmiştir.
el-Şaraviyya (الشعراوية): Güçlü ve sert ayak vuruşlarıyla sembolleşen, erkeklere özgü bir türüdür.
el-Karaadiyya (الكرادية): Lidersiz oynanan bir türdür. Oyunun özelliği ise yavaş hareketlerden oluşması ve flüt benzeri bir çalgı çalan azif (عازف)adındaki oyuncunun çember haline gelmiş topluluğun ortasında oyunu yönetmesidir.
el-Farah (الفره): Dabke çeşitleri arasında en hızlı olanıdır ve ustalık gerektirir.
el-Gazal (الغزل): Özellikle sağ ayakla yapılan 3 güçlü ve sert ayak vuruşuyla simgeleşmiş, zor ve yorucu bir oyun türüdür.
el-Sahja (السحجة): Özellikle Filistin'de yaygın olan ve İsrail'in kuruluş günü olan 15 Mayıs 1948, yani felaket günü olarak bilinen Nakba Günü (يوم النكبة, Yawm an-Nakbah, Felaket Günü) ile özdeşleştirilen bir oyundur. Bu sayede hem Filistin sorunu ve yaşanan acılar akıllarda taze tutulurken hem de birlik bilincinin oluşmasına yardımcı olmaktadır. Bu tür oyun Filistin'in orta ve kuzey bölgeleri ile güney bölgesinde iki ayrı çeşide ayrılmıştır: es-Samir (السامر) ve el-Dahiyya (الدحية).

Dabke için en çok kullanılan müzik aletleri:

Def (دف) : Geniş haldeki tefe benzeyen İran kökenli vurmalı bir çalgı,
Darbuka : Ortadoğu'da ve Türkiye'de yaygın bir vurmalı çalgı. Def ile birlikte ritmin hızlanmasını ve yavaşlamasını sağlayan ana unsurlardır.
Micviz (مجوز‎): Suriye'de ve Dürzi bölgelerinde yaygın olan yerel çalgı
Argul (أرغول ya da يرغول): Antik Mısır uygarlığında da rastlanan Mısır kökenli üflemeli bir çalgı. (Filistin'de yaygın olan adıyla yargul). Türkçede de Çifte, Argun, Argul, Kargın ya da Zambır gibi çeşitli adlara sahiptir.

Dabke dansı 20. yüzyılda özellikle Lübnanlı yapımcılar Assi ve Mansour Rahbani kardeşler ve önemli Arap şarkıcılar sayesinde gittikçe yaygınlaştı. Bu şarkıcılar arasında Zeki Nâsîf, Feyruz, Vedi es-Safi, Nasri Şemseddin ve Lübnan'ın en ünlü dabke topluluğu Firkat el Arz. Feyruz (Fairouz) ile Nasri Şemseddin (Shamsaddin)'in birlikte söyledikleri ve arkadaki ekibin dabket oynadığı görüntü için:[2] 22 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2009 yılında Montreal'de Tullâb adlı Lübnan Öğrenci Federasyonu önderliğinde toplanan 4,475 kişilik grup, Marcelin Wilson's Park'ta beş dakikadan fazla dabke oynayarak rekor kırmıştır. Br önceki rekor ise 2,743 kişiyle Akka'da oynadıkları oyunla rekoru elde eden Akkalı Araplara aitti.
Türkiye'de en çok bilinen dabke şarkısı, Erkin Koray'ın Şaşkın (Ala Ain Moulayiteen) adlı şarkısıdır. Özellikle Arap kökenli Türk vatandaşları tarafından Hatay'daki birçok düğünde oynanan bir oyundur.

http://www.youtube.com/watch?v=VHxiaK2xTn4 22 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://archive.today/20120918072739/http://www.sourat.com/dabke.htm

Emevî mimarisi, Emevî Halifeliği'nde 661 ile 750 yılları arasında, özellikle Suriye ve Filistin'de gelişti. Diğer Orta Doğu uygarlıklarının ve Bizans İmparatorluğu'nun mimarisinden yoğun bir şekilde etkilenen Emevîler, Arap ve İslam mimarisine mihraplı ve minareli camiler gibi yeni bina türleri getirdi. Aynı zamanda İslam mimarisinde temsilî sanata izin verilmediği için canlı renklerle camiler yaptılar ve geometrik desenler kullandılar.

Muhammed'in damadı Ali'nin Kufe'de öldürülmesinden sonra 661 yılında Emevi Halifeliği kuruldu. Bununla beraber Suriye Valisi I. Muâviye, kendini halife ilân etti. Emeviler, Şam'ı başkent yaptılar. Emeviler döneminde Arap İmparatorluğu genişlemeye devam etti ve sonunda sınırları doğuda Orta Asya ve Hindistan sınırlarına, güneyde Yemen'e, batıda şimdi Fas olan Atlantik kıyılarına ve İber Yarımadası'na kadar uzandı. Emeviler ayrıca yeni şehirler ve tahkimsiz askerî kamplar inşa ettiler.

Fidjeri (Arapça: الفجيري; bazen fijri veya fidjeri olarak yazılır), başta Bahreyn ve Kuveyt olmak üzere Doğu Arabistan'ın Körfez ülkelerinde inci avcıları tarafından söylenen bir vokal müzik türüdür. Bir baş vokaliste, yardımcı şarkıcılardan oluşan bir koro ve alkışlar eşlik eder. Bir fidjeri topluluğuna mirwas (Arapça: المرواس) adı verilen minyatür çift taraflı bir el davulu ve iki elle oynanan bir toprak çömlek olan jāhlah (Arapça: الجاهلة) eşlik eder.
Fijiri sekiz türe ayrılmıştır: Sanginni (teknede değil sahilde söylenir), Bahri, Adsani, Mkholfi, Haddadi, Hasawi, Zumayya ve Dan, son ikisi sırasıyla Hasawi ve Mkholfi'nin alt türleridir. İki ana tür Bahri ve Adsani'dir. Arapçada inci avcısı şarkıcıları nahham olarak bilinir (Arapça: نهام).
Salem Allan ve Ahmad Butabbaniya, Bahreyn'in en tanınmış fijiri şarkıcılarından ikisidir.

Bahreyn Müziği
Kuveyt Müziği
Doğu Arabistan Kültürü
Testere (müzik)
Liva (müzik)
İnci dalışı

Various artists (2000). Fidjeri:Songs of the Bahrain Pearl Divers (CD). UNESCO. ASIN B00000AU93. 
Rovsing Olsen, Poul (2002). Music in Bahrain. David Brown Book Company. ISBN 87-88415-19-8. 
Various artists (1995). A Musical Anthology of the Arabian Peninsula, Volume 2 - Music of the Pearl Divers (CD). Gallo. ASIN B000004A2D. 
Kerbage, Toufic (1982). The Rhythms of the Pearl Diver Music in Qatar. Culture & Art Directorate Ministry of Information Doha Qatar. 

Bahreyn, Muharraq yakınlarındaki bir köyde bir Fijiri şarkısı icra eden Ghalali geleneksel müzik ve dans grubunun Youtube klibi, 7 Ekim 2009 1 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zeryab.com'da Salem Allan ve Ahmad Butabbanya'nın ses örnekleri

Girih (Farsça گره, "düğüm" anlamında) veya Farsça gereh sazi ("düğüm atmak") İslam sanatında mimari ve diğer el sanatlarında kullanılan, köşeli geometrik şekillerden oluşan, girift bir şerit örgü süs sanatıdır.
İran İslam sanatında, gereh-sazi desenleri, tuğla işçiliğinde (bannā'ī), stükko ve mozaik fayans işlerinde görülür. Girih, düzenli dizili noktalardan yayılan ve bu noktalarda kesişen çizgilerden meydana gelen geometrik (genelde yıldız ve çokgen) tasarımlar olarak tanımlanmıştır.
Tahta işçiliğindeki anlamıyla gereh-sazi iki şekilden birinde olabilir. Birinci biçimiyle bir kafes işlemesi olarak yapılır, bunun içi boş bırakılırdı veya boşlukları tahta, renkli cam veya başka malzemelerle doldurulur. İkinci biçimiyle, mozaik pano şeklinde yapılabilir, altıgenler, yıldız ve diğer geometrik şekiller içeririrdi, genelde cami, saray ve özel meskenleri süslemekte kullanılırdı.
Girihin üç boyutlu karşılığı mukarnas olarak adlandırılır. Mukarnas, sarkıtlı kubbe altı süslemesidir.

Tahta kafeslerden günümüze kalan en eski örnekler 1311 yılından kalmış Nayin'deki Cuma Camii'nin trabzanlarıdır. Yıldız ve çokgen şekilli süslemenin en eski örneklerinden biri, 1369 tarihli bir minberdir, Fars vilayetindeki Bavanat şehrindeki Cuma Camii'nden bulunurdu, günümüzde İran Ulusal Müzesi'inde bulunur.
Bu tahta işçiliği tekniği Safavi döneminde çok popülerdi, özellikle İsfahan'da çeşitli eski yapılarda örneklerini görmek mümkündür. Pencere için yapılan bu kafes işlemlerinde boşluklar camla doldurulurdu. Daha sonraki tarihlerde, kafeslerdeki boşluklar kapanmış, parçalar daha ince yapılmış, yıldız ve çokgen çizimleri daha yoğun ve karmaşık hâle gelmiştir. Tavanlarda kullanılan girih desenleri mozaik, boya ve yaldızla süslenirdi. Kaçar Hanedanı döneminde eğri çizgiler ve çiçek örüntüleri kullanılmaya başlandı, ayrıca ayna parçaları da eklendi.

Mimari tarz olarak girihten bahseden en eski kaynak yaklaşık 1565 yılına rastlar. Topkapı Parşömeni gibi 15. yüzyıl sonlarından kalma girih desen koleksiyonları bulunmuştur.
Girihte simetrik geometrik şekiller kullanılırdı; 6-, 8- ve 12- köşeli yıldızlar, çeşitli konveks çokgenlerle birleştirilirdi. Bunlar şeritler ile birbirinden ayrılır ve çoğu zaman şeritler birbirinin altından ve üstünden geçiyormuş gibi çizilerek bir "dokuma" havası verilirdi. Tekrar eden tarzda çizildikleri için bu şekiller sonsuza kadar devam etme potansiyeline sahiptir. En eski girihler düzgün aralıklı noktalar etrafında iki-, üç-, dört- ve altı-katlı dönel simetri sahipti.
Girih tarzının öncülleri Bizans dönemi Suriye'sinde görülebilir. Emevi döneminden kalma Şam'daki Büyük Cami'nin pencere kafeslerinde 3 katlı dönel simetriye sahip girift desenler görülebilir, ama bunlar daha sonraları İran'da ortaya çıkacak olan girih örüntüleri kadar karmaşık değildi. 10. yüzyılda İsfahan'daki Curcir Camisi'nin kapısında köşeli geometrik desenler vardır. Ama tam anlamıyla teşekkül etmiş girih desenleri İran'a 11. yüzyıldan önce görülmez. Üzerinde girift geometrik desenler olan oyma stükko paneller ve diğer girih örnekleri 11. ve 12. yüzyılda İran'ın Kazvin ve Horasan bölgelerinde bulunmuştur.
İlhanlı Devleti döneminde girih, mimari repertuvarın bir parçası olmaya devam etmiştir. 14. yüzyılda girih genel dekorasyondaki ağırlığını kaybetmiş ve Timur Devleti döneminde yerini bitkisel desenlere bırakmıştır. Ancak, Timur sonra Orta Asya'sında geometrik şerit desenleri önemli bir dekoratif biçim olmaya devam etmiştir.

İlk girihler pergel ve çizgilik (yani işaretsiz cetvel) ile yapılırdı ve düzenli bir noktalar dizilimi üzerine yerleştirilirdi. Bu desenler, iki boyutlu bir kristal yapısı gibi, düzlemi düzgün şekilde karolayan birim şekillerden oluşuyordu. Bu yüzden şekiller iki-, üç-, dört- ve altı-katlı dönel simetriye sahipti.
1200 yılı civarında girihlerde 5- ve 10-katlı dönel simetriye sahip olan yıldız ve çokgenler belirmeye başladı. Bu şekillerin de pergel ve çizgilik ile çizilmesi mümkündür. Ancak, 15. yüzyıl civarında ongen (veya on köşeli yıldız) içeren desenlerin artık periyodik olmadığı bir düzene sahipti. Bu şekiller pergel ve çizgilikle değil, düzlemi aralarında boşluk bırakmadan kaplayabilen girih karoları ile üretiliyorlardı. Üzerinde şerit çizgileri olan bu karolar ile düzlem döşenince, şeritlerden bir girih meydana geliyordu. Ongenli girihlerin yapımında, pergel ve çizgilik yerine girih karoları kullanılmasına ne zaman geçilmiş olduğu henüz kesin bilinmemektedir. Yaklaşık 1200 yılında inşa edilmiş yapılardaki girih desenlerinin girih karolarıyla yapılmış olması muhtemel sayılmaktadır.

1453'te İsfahan'da inşa edilen Darb-ı İmam türbesinin girih desenleri çok daha karmaşık bir yapıya sahipti. Bu türbenin desenleri aperiyodiktir, yani düzenli tekrarlanmayan bir yapıya sahiptir. Darb-ı İmam desenlerinin bir diğer özelliği farklı boyutlarda özbenzeş olmasıdır: türbeye uzaktan bakılınca görülen desenin bir benzeri, ona daha yakından bakıldığında, büyük desenin içinde yer alan detay desende yer almaktadır.
15. yüzyıldan kalma Topkapı Parşömeni'nde girih desenlerin yapılması için girih karolarının kullanılmakta olduğu belgelenmiştir; parşömendeki çizimde, girih şerit deseni ile, bu şekli yaratacak girih karoları üst üste çizilidir.

1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması, Avusturya İmparatorluğu'nun Macarlarla imzaladığı bir uzlaşma antlaşmasıdır.
1866'da Prusya-Avusturya Savaşı yenilgisi ve Alman Konfederasyonunun dağılmasından sonra prestijini kaybeden Avusturya İmparatorluğu, genel olarak Ausgleich adıyla bilinen, 1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması ile ikili monarşi oluşturmuştur. Avusturya adına İmparator Franz Joseph, Macaristan adına Ferenc Deák tarafından yönetilen Macar bir delege tarafından imzalanmıştır. Uzlaşma ile birlikte yeni hükûmet altyapısı oluşmuştur. 8 Haziran 1867'de Avusturya İmparatoru Franz Joseph, Budapeşte'de Macaristan krallık tacını giydi. Böylece, Avusturya–Macaristan İmparatorluğu kurulmuş oldu.
Antlaşmaya göre:

Avusturya-Macaristan'ın Viyana ve Budapeşte olmak üzere iki başkenti şehri olacak.
Her iki bölgenin ayrı Başbakanı ve ayrı Parlamentosu olacak.
Avusturya-Macaristan birleşik kalacak.
Ordu ve Donanma ortak bir Dışişleri bakanı tarafından kontrol edilecek.
Ortak bir vatandaşlık olmayacak.
Antlaşma maddelerin her on yılda bir yeniden görüşülecektir.

Alman-Avusturya Cumhuriyeti (Almanca: Republik Deutschösterreich), I. Dünya Savaşı'nın ardından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun dağılması sonucu çoğunlukla Almanca konuşan nüfus üzerinde kurulan bir devletti. 1919 yılında yapılan Saint-Germain Antlaşması ile Birinci Avusturya Cumhuriyeti kurulmuştur.

16 Ekim 1918'de İmparator I. Karl, yayımladığı manifestoda (Völkermanifest, "halklar manifestosu") Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarının ulus eyaletlerden oluşan ve kendisinin imparatorluğu altında bir araya gelecek bir federasyona dönüştürmeyi önerdi.
1911'de seçilmiş ve I. Dünya Savaşı sırasında görev süresi uzatılmış bulunan İmparatorluk Konseyinin 516 milletvekilinden Almanca konuşan bölgeleri temsil eden 208'i 21 Ekim 1918'de Niederösterreichisches Landhaus'ta bir araya geldi. Alman Temsilcilerin Ulusal Meclisi adını alan bu oluşum, federasyon fikrine karşı çıktı. Oluşumda Hristiyan Sosyalist Partiden 65, Sosyal Demokrat Partiden 37, Alman milliyetçisi ve liberal gruplardan toplamda 106 vekil yer almaktaydı.
Sosyal Demokrat Parti mensubu olup sonradan Avusturya'nın ilk cumhurbaşkanı olan Karl Seitz, yeni devletin arkasındaki düşünceyi şöyle açıkladı: "Bugün yeni bir Alman Avusturya'nın temelini atıyoruz. Bu yeni Alman Avusturyası, Alman halkının iradesiyle inşa edilecek." Özellikle Sosyal Demokrat arka plandan gelenler, "Avusturya" ismini devrik Habsburg monarşisiyle özdeşleştirmişlerdi. Karl Renner Ekim 1918'de yazdığı ilk anayasa taslağında bu nedenle yeni oluşacak devlete "Güneydoğu Almanya" (Südostdeutschland) adını verdi. Önerilen diğer isimler arasında "Yüksek Almanya" (Hochdeutschland), "Alman Dağ Ülkesi" ("Deutsches Bergreich"), "Tuna Cermenyası" ("Donau-Germanien"), "Doğu Alman Birliği" ("Ostdeutscher Bund"), "Teutheim", "Deutschmark", "Ostsass" yer almaktaydı. Bununla birlikte sonunda Hristiyan Sosyalistlerin taleplerinin doğrultusunda "Avusturya" isminin korunduğu bir seçenek tercih edildi.
Yeni devletin hükûmet şeklinin belirleneceği dönemde, Sosyal Demokratlar devrimci bir şekilde eskisiyle hiçbir bağlantısı olmayan bir cumhuriyet olmasını savunmaktaydı. Hristiyan Sosyalistler ilk olarak İmparator'un yeni düzende "hayat boyu halk savunucusu" gibi bir unvana sahip olabileceğini düşünseler de (bu unvan, monarşinin işlevini tanımlamak için Ignaz Seipel tarafından bir köşe yazısında kullanılmıştı), sonradan monarşinin korunması fikrinden uzaklaştılar ve cumhuriyet ilanında hemfikir oldular. 11 Kasım 1918'de İmparator I. Karl, Schönbrunn Sarayı'nda "Feragat Bildirisi" (Verzichtserklärung) adı verilen belgeyi imzaladı:

Bunun üzerine 12 Kasım 1918 günü Parlamento Binası'nda toplanan Meclis, yalnızca iki ret oyuyla Alman-Avusturya Devlet ve Hükûmet Şekli Yasası'nı kabul etti. Yasanın ilk iki maddesi aşağıdaki gibiydi:

Yeni devletin ilanı öncesinde parlamentonun önünde ve Ringstraße üzerinde on binlerce kişilik bir kalabalık toplandı. Cumhuriyetin ilanını Franz Dinghofer ve Karl Seitz, parlamentonun merdivenlerinden ilan etti. Bunun sonrasında alanda kargaşa çıktı. Komünist Partinin bir kolu olan Kızıl Muhafızlar, kırmızı-beyaz-kırmızı Avusturya bayrağının beyazını yırtıp attı, kızıl bayrak olarak göndere çekmeye ve parlamento binasını işgal etmeye çalıştı. Bu girişim başarısız oldu, olaylarda 40 kadar kişi yaralandı.
Yasada yer alan Alman-Avusturya'nın Almanya'ya bağlılığına dair madde, o dönemki Avusturyalı siyasetçilerdeki, geriye kalan Avusturya'nın kendi imkânlarıyla ayakta kalamayacak kadar zayıf, Habsburg monarşisinin arta kalan kısmından ibaret bir toprak parçası olduğu ve Almanya'ya katılmanın zorunluluk olduğu düşüncesini yansıtmaktadır.

Avusturya ve Prusya arasında 18. ve 19. yüzyıllarda Orta Avrupa'da hakimiyet kurmak için uzun yıllar süren rekabete Almancada Almanca: Deutscher Dualismus (Alman ikiliği) denilmektedir. Bu rekabetin bir parçası olarak savaşlar yapılırken, rekabet aynı zamanda Almanca konuşan halkları temsil eden bir siyasi güç olma yolunda da bir prestij yarışı haline gelmiştir. İki ülke arasındaki çatışma ilk olarak Yedi Yıl Savaşları'nda kendini gösterirken, Napolyon Savaşları ve İkinci Schleswig Savaşı gibi durumlarda zaman zaman aynı safta bulundukları da olmuştur.

Brandenburg Prensliği, 1356 Altın Boğa emirleriyle resmî olarak Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun elektörlerinden birisi olarak atanmıştı. Doğuda topraklarını Neumark'a kadar genişlettiler ve Jülich Veraset Savaşı sonrası 1614 Xanten Antlaşması ile Kleve Dükalığı ve kuzeybatı Almanya'daki Mark Kontluğu ile Ravensberg Kontluğu'nu da topraklarına kattılar. En sonunda 1618'de Hohenzollern elektörleri Prusya dükü olduğunda imparatorluk sınırlarına kadar büyüdüler. Daha sonra Polonya tahtı ve Brandenburg-Prusya yönetimi kişisel birlik altında aynı yönetime girdi. 1653'te "Büyük Elektör" Friedrich Wilhelm, Pommern'in diğer bölgelerini de ele geçirdi ve 1657 Bromberg Antlaşması'yla Prusya Dükalığının tam hakimi oldu. 1701'de Friedrich Wilhelm'in oğlu ve vârisi I. Friedrich, imparator I. Leopold'un rızasını alarak Könisberg'de kendini Prusya'da Kral ilan etti. Friedrich, elektörlük unvanını korurken, kraliyet unvanı ise sadece imparatorluk dışında kalan Prusya topraklarında geçerliydi.
Avusturya'da yüzyıllarca yönetimde kalan Habsburg Hanedanı'nın yükselişi Kral I. Rudolph'un 1278'deki Marchfeld Muharebesi zaferiyle başladı ve 1452'de III. Friedrich'in imparatorluk unvanını almasıyla son haddine ulaştı. Torunları I. Maximilian ve I. Felipe, evlilik yoluyla Burgonya Dükalığı ve İspanyol Kastilya Hükümdarlığı (tu felix Austria nube) mirasını elde ettiler. İmparator V. Karl altında Habsburg diyarı Avrupalı bir büyük güce dönüştü. 1526'da kardeşi I. Ferdinand, imparatorluk toprakları dışındaki Bohemya Hükümdarlığı toprakları ve Macaristan Krallığı'nı miras alarak Orta Avrupa'daki Habsburg Monarşisi'nin temellerini attı. 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar tüm Kutsal Roma Cermen imparatorları, Habsburg hanedanından Avusturya arşidükleriydi ve aynı zamanda Bohemya ile Macaristan kraliyet unvanlarına sahiplerdi.
Protestan reformu sonrası, Katolik Habsburglar 1555 Augsburg Barışı'nı kabul etmek zorunda kaldı ve hezimetle sonuçlanan Otuz Yıl Savaşları'nda imparatorluk otoritesini sağlamlaştırma planları başarısız oldu. 1648 Vestfalya Barışı sonrası Avusturya, önder protestan devlet olarak Saksonya Elektörlüğü'nün yerini alan güçlü Brandenburg-Prusya ile mücadele etmek zorunda kaldı. "Büyük Elektör" ve "Asker-kral" Friedrich Wilhelm etkili Prusya Ordusu ile yenilikçi bir devlet yarattı ve er ya da geç Habsburg'un egemenlik iddialarıyla çarpışmak zorunda kalacaktı.

Ciddi anlamda rekabetin başlaması 1740'ta Habsburg İmparatoru VI. Karl'ın ölümü sonrası Prusya Kralı II. Friedrich'in Avusturya kontrolündeki Silezya'yı işgali ve Maria Theresa'ya karşı Silezya Savaşı'nı başlatmasıyla olmuştur. Friedrich bu hareketiyle 1713 Yaptırımlarına uyma ve Habsburg topraklarının bölünmezliği ile ilgili verdiği sözleri bozdu ve Avusturya Veraset Savaşı'nın da fitilini ateşlemiş oldu. 1742'de Chotusitz Muharebesi'nde Avusturya askerleri karşısında kesin bir zafer kazandı. Maria Theresa Breslau ve Berlin Antlaşmalarıyla Silezya topraklarının büyük bölümünü Prusya'ya bırakmak zorunda kaldı.

Bu dönemde Avusturya imparatorluk toprakları üzerinde hala hak iddia ediyordu ve dağınık Alman devletlerinin lider gücü konumundaydı. 1745'e kadar Maria Theresa, imparatorluk tacını Bavyera'daki topraklarını işgal ederek Wittelsbachlı rakibi VII. Karl'dan aldı. Fakat, Büyük Britanya, Hollanda Cumhuriyeti ve Saksonya ile oluşturdukları Dörtlü İttifak Silezya'yı geri almayı başaramadı. İkinci Silezya Savaşı, 1744'te Friedrich'in Bohemya'yı işgaliyle başladı ve 1745'te Kesseldorf Muharebesi'ndeki Prusya zaferi sonrası Dresden Antlaşması ile status quo ante bellum (savaş öncesi duruma dönme) kabul edildi. Friedrich, Silezya'yı elinde tutarken sonunda Maria Theresa'nın kocası I. Franz'ın tahta çıkmasını kabul etti. Bu şartlar 1748'deki Aix-la-Chapelle Antlaşması ile kesinleştirildi.
"Tacının en değerli taşı"nı kaybettiğini söyleyen Maria Theresa, bu sürede Avusturya topraklarında birçok sivil ve askerî reformlar gerçekleştirme fırsatı buldu. 1756 Diplomatik Devrim'de başarılı olan yetenekli şansölyesi Prens Wenzel Anton, eski Habsburg düşmanı Fransa ile Kral XV. Louis altında bir ittifak kurmuş ve Prusya'yı dışarıda bırakmıştır. Fakat Friedrich, Büyük Britanya ile yaptığı Westminster Konvansiyonu ile "Yüce Quadrille"yi tamamlamıştı. Bir önleyici savaş başlatarak Saksonya'yı işgal etti ve Yedi Yıl Savaşları'na yol açtı.
Bununla beraber Prag'ın fethi başarısız oldu ve kral bir yandan Avusturya askerleri Silezya'ya girerken diğer yandan Doğu Prusya'ya saldıran Rus kuvvetleriyle baş etmek zorunda kaldı. 1759 Kunersdorf Muharebesi'nda Avusturya ve Rusya kuvvetleri ezici bir zafer kazanmak için birleşince durum daha da kötüleşti. Friedrich bu durumdan, imparatoriçe Elizaveta 5 Ocak 1762'de ölüp yerine gelen III. Petro Prusya ile barış yapmak isteyince kurtulabildi. 1763 Hubertusburg Antlaşması ile Avusturya üçüncü kez Prusya'nın topraklarını genişletmesini kabul etmek zorunda kaldı. Zorba krallık, "Avrupa Konseri"nde Avrupalı büyük güçlere karşı hayatî bir rol oynayacaktı.
Hem Avusturya hem de Prusya Napolyon Savaşları'nda Fransa'ya karşı savaştı. Savaş sonrası Alman eyaletleri Alman Konfederasyonu'nun 37 eyaleti altında bir araya geldi. Alman milliyetçiler birleşik bir Almanya talep etmeye başladılar. Özellikle 1848'de tavan yapan bu istek bunu en iyi başaracak ulus devletin hangisi olacağını soran Alman sorununa yol açtı. "Küçük Almanya" (Kleindeutschland) çözümü Protestan Prusya'dan yana olurken "Büyük Almanya" (Grossdeutschland) ise Katolik Avusturya'yı destekledi. Bu sırada Schleswig-Holstein sorunu da ortaya çıktı. Danimarka, Avusturya ve Prusya'nın ortak kuvvetlerine karşı İkinci Schleswig Savaşı'nı kaybetti. Fakat Prusya, Avusturya-Prusya Savaşı sonrası bu bölgenin kontrolünü ele geçirdi ve Avusturya'yı Almanya'dan dışladı. Fransa-Prusya Savaşı sonrası Almanya 1871'de Prusya altında birleşerek Alman İmparatorluğu'nu oluşturdu ve 1878'de Berlin Kongresi sonrası rekabet yatıştı.

Alman sorunu
Bavyera Veraset Savaşı
Fürstenbund
Alman Konfederasyonu
Erfurt Birliği
Olomuts Antlaşması
Avusturya-Prusya Savaşı
Almanya'nın birleşmesi

Avusturya faşizmi, 1920'li ve 1930'lu yıllarda faşizmin Avusturya yorumudur.

Avusturya'da faşizm her şeyden önce Heimwehr adı verilen paramiliter gruplar tarafından temsil ediliyordu. Bu gruplar 1918'de kurulan 1. Cumhuriyet'in demokratik ilkelerine karşı mücadele veriyorlardı. Othmar Spann'ın ve İtalyan faşizminin etkisinde bu paramiliter gruplar anti-parlamenter, görünüşte anti-kapitalist bir devlet iktidarını savunuyorlardı (18 Mayıs 1930'da ilan edilen Korneuburg Yemini). Bu programın kimi parçaları şansölye Engelbert Dollfuß tarafından 1 Mayıs 1934'te ilan edilen Mayıs Anayasası'na alındı. Bu anayasa aracılığıyla Avusturya ruhani-otoriter-faşist bir devlet biçimine dönüştü. Dollfuß baskıcı bir rejim uyguladı ve önce komünist sonra da sosyalist örgütlenmeleri ve sendikaları yasakladı.

Avusturya faşizmini Alman nazizminden ve İtalyan faşizminden ayıran başlıca nokta bir kitle partisi yerine, kimi burjuva ve Katolik gruplara dayanmasıdır. Ayrıca İtalya'daki Mussolini ya da Almanya'daki Hitler gibi karizmatik bir lider Avusturya faşizminde yoktur. Bu farka rağmen 1938'deki Anschluß (Katılma) sonrasında Avusturya faşizmi kolayca Alman nazizmiyle yer değiştirmiştir. Üstelik Heimwehr gruplarının 25 Temmuz 1934'te yapılan nazi darbesi girişimine karşı mücadele etmiş olmalarına karşın nazi iktidarı bu grupları kendi çevresinde tutmayı başarmıştır.

Avrupa'da faşizm

Bu madde Avusturya'nın tarih öncesinden günümüze kadarki tarihi hakkında bilgi vermektedir.

Bugünkü Avusturya'nın büyük bölümü MÖ 15 yılı dolaylarında Roma İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Roma imparatoru Claudius iktidarı sırasında (41-54) sınırları kuzeyde Tuna nehrine, kuzey doğuda Wienerwald'a, doğuda bugünkü Steiermark'ın doğu sınırlarına ve güneydoğu ile güneyde Eisack ve Drau akarsularının ötesine kadar uzanan Regnum Noricum eyaletini kurdu. Daha sonraları Diokletian (284-305) yönetimi altında eyalet Alpler boyunca kuzeyde Noricum Ripens (Kıyı Noricum'u) ve güneyde Noricum Mediterraneum (İç Noricum) olmak üzere iki parçaya ayrıldı. Ziller ırmağı kıyısına kadar bugünkü Vorarlberg ve Tirol'ü kapsayan Noricum'um batısında bulunan bölge Raetia eyâletiydi. Doğuda bugünkü Burgenland'ın bulunduğu bölgedeki Pannonia eyâleti Noricum'a sınırdı. Tuna nehri kuzeyde yaşayan Cermen kabileleriyle Romalılar arasındaki sınırı belirliyordu.
Avusturya'nın bazı bölgeleri ve Linz (Lentos) gibi kentleri Keltlere dayanır. Daha sonraki birçok yerleşim Romalılar tarafından kurulmuştur. Viyana'nın doğusunda bulunan Carnuntum kenti bölgedeki en büyük Roma kentiydi. Ayrıca bugünkü Klagenfurt'un kuzeyinde kalan Virunum, Spittal an der Donau'nun yakınlarında bulunan Teurnia da önemli merkezlerdi. Roma dönemine ait önemli kazı bölgeleri Kleinklein (Steiermark) ve Zollfeld'tir (Magdalensberg).
2. yüzyılda Hristiyanlık yayılmaya başladı. Ülkenin o zamanki kilise organizasyonu 4. yüzyıla dayanır. Ülkeye Bayuvarlar'ın yerleşmesinden sonra ülke misyonerlerin etkisi altında kaldı.

Kavimler göçüyle Roma İmparatorluğu'nun çöküşü başladı. 5. yüzyıldan başlayarak Romalılar Germen kabileleri tarafından tehdit edilmeye başlandı. 408 yılında I. Alarich yönetiminde Gotlar İtalya'ya girerek Emona'dan (bugünkü Ljubljana) Alpler üzerinden Roma komutanı Stilicho tarafından yönetilen Noricum'a ulaştı. 472'den sonra Doğu Gotları ve Alemanlar ülkeyi fethedemeden geçip gittiler. 476 yılında Odoaker son Roma İmparatoru'nu devirdikten sonra da eyaletler Roma yönetiminde kaldı. Kral Theoderich'in ölümünden sonra Got Krallığı dağıldı ve böylece Gotlar Noricum'u ele geçirememiş oldular.
6. yüzyıldan başlayarak Bayuvarların ve bugünkü Vorarlberg bölgesinde de Alemanlar'ın kesintisiz yerleşimine tanık olunur. 6. yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu dağıldı. Doğudan Avarlar tarafından sürülen Slavlar hala bölgede yaşayan kelt-roman halk tarafından engellenemediler ve Drau boyunca batıya kadar ilerlediler. 610 civarında kuzeyden gelip Pustertal'e kadar ilerlemiş olan Bayerler (Bayuvarlar) tarafından durdurulana kadar bu ilerlemeyi sürdürdüler. Slavlarla Bayuvarlar arasındaki sınırı Freistadt, Linz, Salzburg (Lungau) ve Doğu Tirol (Lesachtal) hattı belirliyordu.

Bugünkü Avusturya'nın güneyinde Drau, Mur ve Save vadilerinde yerleşmiş bulunan Slav kökenli gruplar 600 yılı civarında Avrupa'nın ilk bağımsız Slav devleti olan Karantanya'yı kurdular. Karantanya'nın merkezi Zollfeld'di. Karantanya'yı kuranlar bölgede kalan Keltoroman halkla birlikte Franklar'ın ve Avarlar'ın güneydoğu Alp bölgesindeki yeni istilalarına karşı direndiler.
Kuzey Alp bölgesinde 6. yüzyılın ortasında Bayer kökenli gruplar bir dükalık kurmuşlardı. Hükümdarları Agilolfinger hanedanından geliyordu. Bu dönemde Bayerler'in yerleşim bölgesi özellikle Langobardlar'ın geri çekilmesiyle güneyde, bugünkü Güney Tirol'e ve doğuda Enns'e kadar genişledi. Daha doğuda ve bugünlü Bohemya bölgesinde Avarlar ve daha sonra da Slavlar yerleşmişti. Bağımsız yöneticiler olan Bayer düklerinin merkezi Regensburg'tu.
Karolenj hanedanının yönetimi altında Frank İmparatorluğu giderek güçlendi ve 8. yüzyılın sonlarında Bayer dükalıklarının bağımsızlığı sona erdi. Bayerler'in bundan sonra bağımsız kalan son dükü III. Tassilo'ydu. Yine 8. yüzyılın ikinci yarısında Karantanya da yıkıldı ve Franklar'ın idaresine girdi.
Avarlar'a karşı direnmek için Frank kralı Büyük Karl (Carolus Magnus ya da Türkçede kullanılan diğer adıyla Şarlman) 800 yılı civarında bugünkü Aşağı Avusturya'da, Enns, Raab ve Drau ırmakları arasında Avar Eyaleti de denilen bir sınır eyaleti, aynı şekilde bu eyaletin güneyine de Karantanya Eyaleti'ni kurdu.
Avarlar'a karşı kurulan sınır eyaleti Macarlar'ın akınları sonucu yok oldu. 907 yılı yaz aylarında Pressburg'da yapılan üç büyük savaştan sonra Frank İmparatorluğu'nun devamı olan Doğu Frank İmparatorluğu'nun sınırı Enns'e kadar geriledi. Bunun hemen ardından I. Arnulf'un Bayer dükü olması bütün doğu Alp bölgesini kapsayan yeni Bayer dükalığının başlangıcı olarak kabul edilir. Doğu Frank imparatoru I. Otto'nun Lechfeld'deki muharebeyi kazanmasından sonra Macar tehlikesi uzaklaştırıldı ve Macarlar yerleşik hale geçtiler. Bunun hemen ardından yeni bir Bayer dalgası bugünkü Aşağı Avusturya, İstria ve Krain'de geniş bölgeleri ele geçirdi. 10. yüzyılın ikinci yarısında Enns'in doğusunda yeniden, Marchia orientalis olarak adlandırılan bir Bayer eyalet kontluğu ortaya çıktı.

976 yılında II. Otto bu eyaleti merkezden ayırdı ve Babenberger ailesinden gelen Liupold'a (I. Leopold) verdi. Burası için 996 yılında ilk defa resmi olarak Ostarrîchi ismi kullanıldı. Günümüzde Avusturya'nın Almanca ismi olan Österreich sözcüğü buradan gelmektedir. Bu ismin yanı sıra uzun süre Osterlant (Doğu Ülkesi) adı da kullanıldı. Türkçedeki Avusturya sözcüğü bölgenin isminin Latinceleştirilmiş hali olan Austria'dan gelmektedir.
Babenbergerler bilinçli bir politika ve Kuenringerler gibi diğer güçlü hanedanların da desteğiyle güçlü bir idare kurdular. Merkezleri başlarda Pöchlarn'da, daha sonraları da Melk'te bulunuyordu. Kont III. Leopold imparatorluk sarayındaki imparator IV. Heinrich ile kral V. Heinrich arasındaki taht kavgasına karışma şansı buldu ve V. Heinrich'in zaferine katkıda bulundu. Ödül olarak da Heinrich'in kızkardeşi Agnes von Hohenstaufen'le evlendi. Kurduğu manastırlar nedeniyle (özellikle de Klosterneuburg manastırı) ölümünden sonra aziz ilan edildi.

Staufer ve Welfen hanedanları arasındaki çatışmalar sonucu 1139 yılında Bayer Dükalığı Babenbergerler'e geçti. I. Friedrich tartışmayı sona erdirmek istediğinden Bayer Dükalığı'nı Welfenler'e geri verdi. Ancak teselli ikramiyesi olarak Privilegium minus adı verilen belgeyle Avusturya 1156 yılında dükalık statüsüne yükseltildi. Böylece Avusturya Bayer Dükalığı'na karşı bağımsızlığını kazanmış oldu ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içinde bağımsız bir egemenlik bölgesi oldu. Avusturya'nın ilk dükü Heinrich Jasomirgott yine 1156'da Viyana'yı dükalığın merkezi haline getirdi. 1186 yılında Georgenberger Handfeste adı verilen vasiyetname uyarınca, 1192 yılında Traungauer hanedanı sona erince, Traungau, bugünkü Yukarı Avusturya'nın merkez bölgesi, Aşağı Avusturya'nın güneyindeki Pitten Kontluğu ve bugünkü Slovenya'nın büyük bölümünü kapsayan Steiermark Dükalığı da Babenbergerler'in eline geçti.
VI. Leopold ile Orta Çağ Avusturya'sı kültürel olarak doruk noktasına ulaştı. O zamanın devrimci sanatı Gotik VI. Leopold zamanında yayıldı. Onun oğlu olan II. Friedrich ile 1246 yılında Babenbergerler'in atasoylu (erkekler üzerinden taşınan) çizgisi sona erdi.

1256 yılında dükalığın önde gelenleri tarafından karışıklığı gidermek üzere çağrılan Bohemya Kralı Ottokar Přemysl birçok mirasçı arasında başarılı olan kişi oldu. Politikası daha çok asilleri bastırırken, kentlerdeki burjuvaziyi desteklemeye yönelikti ve bu özelliğiyle Habsburglar zamanında bile uzun süre Viyanalı'ların aklında kaldı. Ottokar Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tahtına yönelince, karşısında Rudolf von Habsburg'u buldu. 1278 yılındaki Marchfeld Savaşı'nda Rudolf von Habsburg'un Ottokar'ı yenilgiye uğratmasından sonra Habsburglar Avusturya ve Steiermark dükleri haline geldiler.

1335 yılında Habsburglar Meinhardiner hanedanının mirasçısı olarak Karintiya ve Krain'i elde ettiler. 1363 yılında da Tirollü Margarethe kendi mirasçısı kalmayınca Tirol'ü dük IV. Rudolf'a verdi. Böylece doğu Alplerde bir ülkeler bütünü ortaya çıktı.
IV. Rudolf Orta Çağ'ın sonlarının en entrikacı yöneticisiydi. Viyana'nın önemini ön plana çıkartacak önlemler aldı. Privilegium maius adında çarpıtılmış bir belge hazırlattı. Bu belgeye göre Avusturya arşidüklüğe yükseltiliyor ve kendisi de birçok ayrıcalık elde ediyordu. Bu belge imparator IV. Karl tarafından kabul edilmediyse de, daha sonra 1453'te Habsburg kökenli imparator III. Friedrich tarafından onaylandı.
1379 Neuberg anlaşmasına göre Habsburg egemenliği ilk defa bölündü. Bunu 1406 ve 1411'de iki bölünme daha izledi. Böylece 3 ülke bütünü ortaya çıkıyordu:

Aşağı Avusturya ülkeleri (Yukarı ve Aşağı Avusturya)
İç Avusturya ülkeleri (Steiermark, Karintiya, Krain, İç İstriya ve Trieste)
Ön Avusturya ülkeleri (Tirol, Vorarlberg ve Suebya ile Alsas'ın ön bölgeleri)
15. yüzyılın neredeyse tamamı miras sorunları ve aile kavgalarıyla geçti. Bu ülkenin politik ve ekonomik gücünü bir hayli zayıflattı. V. Friedrich bütün rakiplerini saf dışı ederek ya da miraslarına sahip olarak sonunda ülkeyi tekrar bütünleştirebildi. V. Albrecht de Luxemburgların vârisi olarak Roma-Germen Kralı seçildi. Taht sonunda 1452 yılında Kutsal Roma İmparatoru olarak taç giyen III. Friedrich'e kaldı.

İmparatorun içerideki iktidarı çok büyük değildi. Birçok soylu aileler kendi politikalarına göre iktidara sahip olmak istiyorlardı. Böylece III. Friedrich'in parlak olmayan ama sıkı siyaseti geride sağlam bir iktidar bıraktı. Bu iktidarı 1477'de Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve Fransa arasındaki Burgundiya ülkelerinin mirasçısı Burgundiyalı Maria ile evlenen oğlu I. Maximilian daha da güçlendirdi. Maria'nın erken yaşta ölümü üzerine Maximilian Bretonya varisi Breton Prensesi Anne ile evlendi. Ancak Fransa'nın müdahalesi Bretonya'nın Avusturya'ya geçmesini engelledi. 1496'da İmparator Maximilian oğlu Güzel Philipp'i Kastilya ve Aragon prensesi Johanna ile evlendirdi. Böylece Avusturya sadece İspanya, Napoli, Sicilya ve Sardinya'da değil, aynı zamanda İspanyol sömürgelerinde de miras hakkı elde etti. Bu dönemde ü

Babenberg Hanesi, Avusturya Düklerinden oluşan asil bir hanedandı. Aslen Frankonya Dükalığı'ndaki (bugünkü Bavyera ) Bamberg'den olan Babenbergler, Avusturya Markgraflığı'nı MS 976'daki kuruluşundan 1156'da bir dükalığa yükselmesine ve o andan itibaren 1246'da soyunun tükenmesine kadar yönetmişlerdir. Babenberg Hanedanı'nın yerine daha sonra onların akrabası Habsburg Hanedanlığı geçti.

Babenberg ailesi iki ayrı gruba ayrılabilir:
1) Babenberg'in Yaşlı Hanedanı olarak adlandırılan ve adları Bamberg Katedrali'nin bugünkü yeri olan Babenburg Kalesi'ne atıfta bulunan Frankonyalı Babenbergler. Ataları Grapfeld Kontu Poppo'ya (ö. 839-41) ithafen Popponidler olarak da adlandırılan bu hanedan, Frank Robertian hanedanıyla akrabadır ve Frank Henneberg ve Schweinfurt Kontlarının atalarıdır.
2) 976'dan itibaren Avusturya'yı yöneten Margrave I. Leopold'un torunları olan Avusturyalı Babenbergler. Bu ikinci grubun ilk gruptan geldiği iddia edilse de akademisyenler bu iddiayı doğrulayamamıştır. Günümüzde, Bavyeralı Luitpolding Hanedanı'ndan doğrudan doğruya geldikleri varsayılmaktadır.

Fransız kraliyet Capet Hanedanı gibi, Yaşlı Babenbergler de Robertianların soyundan geliyordu. Bilinen en eski Babenberg kontu Poppo'dan ilk olarak MS 819 yılında kuzeydoğu Frankonya'da Thüringen sınırındaki tarihi bir bölge olan Grabfeld Gau'da bir yönetici olarak bahsedilmiştir. Hesbayeli Robertian kontu Cancor'un soyundan geliyor olabilir.
Poppo'nun oğullarından biri olan Henry, Kral Genç Louis'nin emrinde princeps militiae olarak görev yaptı ve bazen Doğu Frank Krallığı'nın Şişman Kralı Charles'ın emrinde Frankonya'da margrav (marchio) ve dük (dux) olarak adlandırıldı. 886'da Paris Kuşatması sırasında Vikinglere karşı savaşırken öldürüldü. Diğer oğlu Poppo II, 880'den 892'ye kadar Thüringen'de margrav olarak görev yaptı ve Kral Charles'ın halefi Karintiyalı Arnulf tarafından tahttan indirildi. Popponidler Şişman Charles tarafından desteklenmişti, ancak Arnulf bu politikayı Ren Frankonya'sındaki Lahngau'dan Conradine hanedanının bir üyesi ve Arnulf'un eşi Ota'nın akrabası olan Yaşlı Conrad'a rakip olmak lehine tersine çevirdi.

Babenberglerin liderleri Dük Henry'nin oğullarıydı ve kendilerine Main nehrinin yukarısında bulunan ve mülklerinin merkezinde yer alan Babenburg kalesinin adını vermişlerdi. Bamberg şehri ailenin atalarından kalma kalenin etrafında inşa edilmiştir. Conradinler, muhtemelen Neustria Kontu Udo'nun oğulları olan Yaşlı Conrad ve kardeşleri Rudolf ve Gebhard tarafından yönetiliyordu.
Babenberg ve Conradine aileleri arasındaki rekabet, Orta Main bölgesindeki nüfuzlarını genişletme çabalarıyla daha da şiddetlendi ve "Babenberg kan davası" olarak bilinen bu çekişme, 892 yılında Kral Arnulf'un Poppo II'yi Thüringen hükümdarı olarak görevden alıp yerine Yaşlı Conrad'ı ataması ve Conrad'ın kardeşi Rudolf'u Würzburg Piskoposu olarak atamasıyla ilk zirvesine ulaştı. Mücadele 10. yüzyılın başında Arnulf'un oğlu Kral Çocuk Louis'nin sorunlu saltanatı sırasında daha da şiddetlendi. Conradine 902 yılında Babenburg Kalesi'ni kuşatıp Babenbergli Adalhard'ı tutukladığında silahlı çatışmalar meydana geldi. Ertesi yıl Adalhard, Forchheim Reichstag'ında idam edildi; karşılığında Babenbergler Würzburg şehrini işgal etti ve Piskopos Rudolf'u kovdu.
Bu arada Rudolf'un kardeşi Gebhard 903 yılında Lotharingia Dükü olarak atandı ve hem isyan eden soylularla hem de Babenberg güçlerinin devam eden saldırılarıyla başa çıkmak zorunda kaldı  Her iki taraf da 27 Şubat 906'da yapılan ve Conradinlerin kesin bir zafer kazandığı Fritzlar savaşında karşı karşıya geldi, ancak Yaşlı Conrad savaşta hayatını kaybetti. Babenberg kardeşlerden ikisi de öldürüldü. Üçüncüsü Adalbert, Conradinler'in taraftarı olan Mainz Başpiskoposu I. Hatto tarafından imparatorluk sarayına çağrıldı. Gelmeyi reddetti, Theres'teki kalesinde kralın kuvvetlerine karşı bir süre direndi, ancak 906'da teslim oldu ve Hatto'nun verdiği güvenli geçiş sözüne rağmen başı kesildi.
Genç Conrad, 906'da Frankonya Dükü ve 911'de Doğu Frankonya Kralı olurken, Babenbergler Frankonya'daki nüfuzlarını kaybettiler.

962 yılında, muhtemelen Bavyera'nın Luitpolding dükü Arnulf'un soyundan gelen Bavyera kontu I. Leopold(Liupo) ilk kez İmparator I. Otto'nun sadık bir takipçisi olarak anılır. Otto'nun oğlu ve halefi II. Otto'nun sadık bir destekçisi olarak kalır ve 976 yılında, o zamanlar düklüğün doğu sınırında 60 milden daha geniş olmayan bir bölge olan ve Avusturya Markgraflığı dönüşen Bavyera Doğu Mart'ının kontu olarak görünür. Bavyera Dükü Henry II'nin ayaklanması sırasında İmparator Otto II'ye sadakatinin ödülü olarak bu bölgeyi alan Leopold, geri çekilen Macarlar pahasına bölgeyi Tuna nehrinin aşağısına, bugünkü Aşağı Avusturya 'ya kadar genişletmiştir.
Leopold'un yerine 994'te babasının politikasını sürdüren oğlu I. Henry geçti. 1018'de onu, İmparator II. Heinrich'e ve onun Salian halefi III. Heinrich'e olan belirgin sadakati birçok iyilikle ödüllendirilen kardeşi Adalbert izledi. Adalbert Avusturya topraklarını Leitha, Morava ve Thaya nehirleri üzerindeki bugünkü sınırlara kadar genişletti. Yerine 1055 yılında yeğeni Ernest geçmiştir.
1075'ten itibaren margrav olan Leopold II, Passau Piskoposu Altmann'ın papalık tarafını desteklediği Tayin İhtilafı sırasında İmparator IV. Heinrich ile tartıştı. Leopold, Bohemya Dükü Vratislaus II 'nin işgalci birlikleriyle baş etmek zorunda kalmasına ve 1082 Mailberg Savaşı'nda yenilmesine rağmen, imparator onu seferinden uzaklaştıramadı veya oğlu Leopold III 'ün 1096'da tahta geçmesini engelleyemedi. 1075 - 1095 yılları arasında hanedanın merkezi Gars am Kamp'taki Babenberg Kalesi'ndeydi.
Leopold III, İmparator IV. Heinrich'in oğlu V. Henirich'i babasına karşı ayaklanmasında destekledi, ancak kısa süre sonra imparatorun tarafına çekildi. 1106 yılında IV Henirich'in kızı, Swabia Dükü I. Frederick'in dul eşi Agnes ile evlendi. 1125 yılında Supplinburglu Lothair lehine kraliyet tacını reddetti. Klosterneuburg Manastırı gibi manastırların kurulmasındaki gayreti ona "Dindar" soyadını ve 1485 yılında Papa VIII. Innocentius tarafından kanunlaştırılmasını kazandırmıştır. Aşağı ve Yukarı Avusturya'nın koruyucu azizi olarak kabul edilmektedir.

Leopold'un küçük oğullarından biri Freising Piskoposu Otto'ydu. En büyük oğlu Leopold IV 1136'da margrav oldu ve 1139'da Bavyera Dükalığını, Welf dükü Gururlu Henry'yi yasaklayan Kral III. Konrad'ın elinden aldı.
Leopold'un kardeşi Henry Jasomirgott (adını en sevdiği yemin olan "Evet, Tanrım bana yardım et!" sözünden aldığı iddia edilir) 1140 yılında Ren Kontu Palatine oldu ve Leopold'un 1141'de ölümü üzerine Avusturya Margravı oldu. Gururlu Henry'nin dul eşi Gertrude ile evlendikten sonra 1143'te Bavyera Dükalığı'na atandı ve kont palatine görevinden istifa etti. 1147'de İkinci Haçlı Seferi'ne katıldı ve döndükten sonra, yeni kral Frederick Barbarossa'nın Bavyera Dükalığı'nı Gururlu Henry'nin oğlu Saksonya Dükü Aslan Heinrich'e vermesi üzerine Bavyera'dan feragat etti. Bunun telafisi olarak, başkenti yaklaşık 1155'te Viyana'ya nakledilen Avusturya, Privilegium Minus'a göre bir dükalığa yükseltildi.

İkinci dük, Henry'nin 1177'de yerine geçen ve 1182 ve 1190 Haçlı Seferleri ile Üçüncü Haçlı Seferi'ne katılan oğlu V. Leopold'du. Filistin'de İngiltere Kralı I. Richard'la tartışmış, onu ülkesine dönerken yakalamış ve İmparatorVI. Heinrich'e teslim etmiştir. Leopold, akrabası Dük IV. Ottokar'ın vasiyeti üzerine Steiermark Dükalığı alarak Babenberglerin topraklarını genişletti. Ottokar 1194'te öldü ve Avusturya bir oğlu olan Frederick'e, Steiermark ise bir diğer oğlu Leopold'a kaldı; ancak Frederick'in 1198'deki ölümü üzerine Leopold tarafından "Şanlı" lakaplı Dük VI. Leopold olarak tekrar birleştirildiler.
Yeni dük İspanya, Mısır ve Filistin'deki haçlı seferlerinde savaştı, fakat daha çok bir kanun koyucu, edebiyatın hamisi ve birçok şehrin kurucusu olarak tanındı. Onun döneminde Viyana, Almanya'nın kültürün merkezi ve Minnesang şarkıcılarının en büyük okulu haline geldi. Daha sonraki yılları oğlu Friedrich ile çekişme içinde geçti ve 1230 yılında, İmparator II. Friedrich ile Papa IX. Gregorius arasındaki barışı sağlamak için gittiği, şimdiki adı Cassino olan San Germano'da öldü 

Leopold VI'nın Theodora Angelina'dan olan oğlu Frederick II, 1230 yılında yaşlı adamın ölümü üzerine babasının yerine dük oldu. Frederick II, Macaristan ve Bohemya kralları ve Kutsal Roma İmparatoru II. Frederich ile süregelen anlaşmazlıkları nedeniyle kısa sürede "Kavgacı" lakabını aldı. Dük Frederick annesini ve kız kardeşlerini mallarından mahrum bıraktı, baskıcı yönetimi nedeniyle tebaası tarafından nefret edildi ve 1236'da imparatorluk yasağı altına alındı ve Avusturya'dan sürüldü. Ancak daha sonra İmparator Frederick II aforoz edildiğinde dükalığına geri döndü. Daha sonra Dük Frederick II, Avusturya'yı bir krallık haline getirmek için İmparator Frederick II ile boşuna uğraştı.
Babenberglerin erkek soyu, İkinci Friedrich'in savaşta öldürüldüğü 1246 yılında son bulmuştur (Frankonya Babenberglerinin Henneberg kolu, topraklarının Wettin ailesinin iki kolu arasında paylaşıldığı 1583 yılına kadar yaşamıştır).
Frederick'in veliahdı, ölen ağabeyi Avusturyalı Henry'nin Thuringialı Agnes'ten olan tek çocuğu Avusturyalı Gertrude idi. Ancak ne kocası ne de oğlu Babenberg mirasını kendi iktidarları altına almayı başaramadı. Gertrude'nin hayatta kalan tek çocuğu Badenli Agnes, üçüncü kocası Heunburglu Ulrich II aracılığıyla mirasının en azından bir kısmını geri almaya çalıştı, ancak başarısız oldu.
Avusturya Interregnumu veya Babenberg Veraset Savaşı (1246-1256/78/82) olarak bilinen birkaç yıllık mücadelenin ardından, Avusturya ve Steiermark Dükalıkları Bohemyalı İkinci Ottokar'a ve ardından 1918 yılına kadar Avusturya'yı yönetecek olan Habsburglu I. Rudolf'a geçti.

V. Leopold'dan itibaren tüm Babenberg dükleri Bizans imparatorlarının soyundan geliyordu - Leopold'un annesi Theodora Komnene, İmparator II. İoannis Komnenos'un torunuydu. Daha sonra V. Leopold'un küçük o

Birinci Avusturya Cumhuriyeti (Almanca: Republik Österreich), I. Dünya Savaşı'nın sonunda 10 Eylül 1919'da Saint-Germain Antlaşması'nın imzalanmasından sonra kuruldu ve 1934'te Engelbert Dollfuss ve Anavatan Cephesi'nin diktatörlüğüne dayanarak Austrofascist Avusturya Federal Devleti'nin kurulmasıyla sona eren devlettir. Cumhuriyetin anayasası 1 Ekim 1920'de yürürlüğe girmiş ve 7 Aralık 1929'da değiştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde sol ve sağ görüşlere sahip olanlar arasındaki şiddetli çekişmeler giderek daha belirgin hale geldi. Bu da 1927 Temmuz İsyanı'nı ve 1934 Avusturya İç Savaşı'nı başlattı.

1919 yılının Eylül ayında, Alman-Avusturya'nın kalıntı devleti Habsburg'a Saint Germain Antlaşması ile azaltılmış sınırlar verildi. Antlaşmaya göre Sudetenland'dan Çekoslovakya'ya kadar olan Alman nüfuslu bölgeler Alman-Avusturya'dan alındı. Alman nüfuslu Güney Tirol, İtalya'ya ve Alp vilayetinin bir kısmı Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'na (Kraljevina Srba, Hrvata i Slovenaca ya da SHS) verildi. Avusturya'daki protestolara rağmen, bu antlaşma, Avusturya'nın Milletler Cemiyeti rızası olmadan Anschluss'ı ya da Avusturya'yı Almanya'yla birleştirmeyi de yasakladı. Yeni cumhuriyet devleti, yenilmiş Almanya'nın sınırlarını genişletmesini istemeyen müttefiklerin iradesiyle yaratıldı.
Yeni devlet, iki toprak talebinin komşuları tarafından alınmasını engellemeyi başardı. Bunlardan birincisi, kısmen Slovenlerin yaşadığı Karintiya'nın güneydoğu kısmıydı.10 Ekim 1920'de bir Karintiyan plebisitiyle yeni SHS devleti tarafından ele geçirilmesi, nüfusun çoğunluğunun Avusturya ile birlikte kalmayı tercih etmesiyle önlendi. İkinci önlenen toprak talebi, Macaristan'ın "Batı Macaristan" adı altında 1647'den beri Macar Krallığı'nın bir parçası olan Burgenland'a olan iddiasıydı. Çoğunlukla Almanca konuşan bir nüfus yaşıyordu ancak Hırvat ve Macarca konuşan azınlıklar da vardı. St. Germain Antlaşması ile 1921'de Avusturya Cumhuriyeti'nin bir parçası oldu. Ancak Avusturya tarafından tartışılan bir plebisitin ardından, eyalet başkenti Sopron (Ödenburg) Macaristan'da kaldı.
Saint Germain anlaşması, Avusturya'daki Alman nüfusunu kızdırdı ve Alman nüfusu, ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından barış görüşmelerinde, özellikle de tüm ulusların "kendi kaderini tayin etme" hakkı sırasında ortaya attığı Wilson İlkeleri'ni ihlal ettiğini iddia etti. Bu nüfusun birçoğu, savaş öncesi imparatorluğun topraklarının %60'ının kaybedilmesiyle, Avusturya'nın Almanya'yla olan birliği olmadan ayrı bir devlet olarak artık ekonomik ve politik açıdan ayakta kalamayacağını düşünüyordu. 6,5 milyon insanın bulunduğu küçük bir ülkede, neredeyse 2 milyonluk nüfusuyla Viyana, onu beslemek için bir imparatorluk olmadan imparatorluk başkenti olarak bırakıldı ve Avusturya topraklarının sadece %17,8'i ekilebilirdi.
1920'lerin büyük bir bölümünde, Avusturya'nın hayatta kalmasına şüpheyle yaklaşılıyordu. Bu kısmen, Avusturya'nın gerçek anlamda bir Alman/Avusturya ulus devleti olmadığından dolayıydı. Avusturya devleti 700 yıl boyunca bir biçimde ya da başka bir şekilde var olmasına rağmen, Habsburg hanedanı ve Tirol, Karintiya ve diğerlerinin eyalet kimlikleri dışında gerçek bir birleştirici güce sahip değildi.

Yeni anayasa, federal toprakların temsilcileri tarafından kurulan üst meclis Bundesrat ile milletvekillerin genel seçimlerle seçildiği alt meclis Nationalrat olmak üzere iki taraflı bir meclis oluşturdu. Her iki meclisin tam bir oturumunda Federal Cumhurbaşkanı dört yıllık bir süre için seçilirken Şansölye ise Nationalrat tarafından seçilmekteydi. Yapılan seçimlerde hiçbir siyasi parti parlamento çoğunluğu kazanmadığından Avusturya, 1919-20 yılları arasında Sosyal Demokrat Karl Renner'in ilk hükûmetinden daha muhafazakâr olan Hristiyan Sosyal Partisi'nin koalisyonları ve sağ kanattaki Büyük Alman Halk Partisi veya Landbundtarafından yönetildi.
1920'den sonra Avusturya hükûmeti, Roma Katolik Kilisesi'ne yakın bağları koruyan anti-Anschluss Hristiyan Sosyal Partisi tarafından yönetildi. Partinin ilk Başbakanı Ignaz Seipel, Mayıs 1922'de iktidara geldi ve varlıklı sanayicilerle Roma Katolik Kilisesi arasında siyasi bir ittifak kurma girişiminde bulundu.
17 Ekim 1920'deki yasama seçimlerinden sonra, Sosyal Demokratlar meclis çoğunluğunu kaybettiler ve 1934'e kadar Dollfuss tarafından yasaklandıkları zamana kadar muhalefette kaldılar. Hristiyan Sosyaller 85, Sosyal Demokratlar 69, Büyük Almanya Partisi 20 ve Köylüler Birliği 8 sandalye kazandı. Michael Hainisch, Federal Başkan seçildi. Ekim 1923 seçimlerinden sonra Ignaz Seipel iktidarda kaldı ve Kasım 1924'te istifa edince yerine Rudolf Ramek geldi.
Aralık 1928'de Hristiyan Sosyalist Wilhelm Miklas, federal başkanlık görevine seçildi ve 7 Aralık 1929'da anayasa değiştirildi, parlamentonun hakları azaltılarak federal cumhurbaşkanını halk oyuyla seçilebilir hale getirdi ve cumhurbaşkanına, federal hükûmeti atama ve acil durum yasaları çıkarma hakkını verdi.
1930 yasama seçimlerinden sonra, Sosyal Demokratlar 72 sandalyeli en büyük parti olarak ortaya çıktı fakat Hristiyan Sosyal Şansölyesi Otto Ender onlarsız bir koalisyon hükûmeti kurdu.

Ülkede iktidarda istikrarlı bir siyasi parti olmasına rağmen milletin siyaseti kırılgan ve şiddetliydi. Hem Sosyal Demokrat (Republikanischer Schutzbund) hem de sağcılar (Heimwehr) siyasi paramiliter güçler birbirleriyle çatışıyorlardı. Ülke, muhafazakâr kırsal nüfus ile Sosyal Demokrat kontrollü Kızıl Viyana arasında bölünmüştü.
1927'de, Schattendorf'taki bir siyasi çatışma sırasında, yaşlı bir adam ve bir çocuk Heimwehr tarafından vurularak öldürüldü. 14 Temmuz 1927'de ateş edenler beraat ettirildi ve solcu taraftarlar Adalet Bakanlığı binasının yakıldığı büyük bir protesto başlattılar. Polis ve ordunun düzenini yeniden kurmak için 89 kişi öldü, 600 kişi yaralandı. Bu büyük protesto 1927 Temmuz İsyanı olarak bilinir. Sosyal Demokratlar dört gün süren genel grev çağrısında bulundular.
1927 olaylarından sonra muhafazakâr unsurlar güçlendi ve Avusturya'daki şiddet, 1930'ların başlarına kadar Engelbert Dollfuss'un şansölye olmasına değin yükselmeye devam etti.

Eski imparatorluğun önemli ekonomik bölgelerinin büyük bir kısmı yeni ulus-devletlerin kurulmasıyla ortadan kaldırıldığından yeni devleti kontrol etmek zordu. Bu yeni ulus devletlerin bir kısmının yine de Viyana bankalarına bağımlı olması nedeniyle mesele daha da karmaşıktı ancak yeni kurulan sınırlar ve gümrüklerle iş yapma engellendi.
Karayla çevrili olan Avusturya, kendisini zar zor doyuruyordu ve gelişmiş bir sanayiye sahip değildi. Çekoslovakya, Macaristan, Yugoslavya ve İtalya; Avusturya ile ticaretin engellenmesini emretti ve Avusturya'ya yiyecek ve kömür satmayı reddetti. Avusturya, sonunda batı müttefiklerinden yardım ve desteğiyle kurtuldu. 1922'ye gelindiğinde, bir ABD doları 19 bin Avusturya kronuna eşitti ve nüfusun yarısı işsizdi.
1921 yılının Aralık ayında Avusturya ile Çekoslovakya arasında Lana Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Avusturya, Çekoslovakya'nın yeni devlet sınırlarını tanıdı ve Avusturya'nın Çekoslovakya'daki etnik Almanları temsil etmekten vazgeçmesiyle Çekoslovakya, Avusturya'ya 500 milyon kronluk bir kredi sağladı.
Savaş sonrası enflasyonu azaltmak için 1922'de Başbakan Ignaz Seipel, dış borç talep etti ve kemer sıkma politikalarını uygulamaya koydu. Ekim 1922'de İngiltere, Fransa, İtalya ve Çekoslovakya, Seipel'in 20 yıllığına Almanya ile Anschluss'a girişimde bulunmaması ve Milletler Cemiyeti'nin Avusturya'nın ekonomisini kontrol etmesine izin vermesi üzerine 650 milyon altın kronluk kredi verdi. Önümüzdeki iki yıl boyunca devlet bütçesi dengelenmiş ve Mart 1926'da mali işler üzerindeki uluslararası denetim sona ermiştir. Avusturya Ulusal Bankası 1923'te yeniden kuruldu, 1923'te satış vergisi getirildi, Avusturya şilini Aralık 1924'te kronun yerini aldı.
Büyük Buhran, Avusturya'yı sert bir şekilde vurdu ve Mayıs 1931'de Avusturya'nın en büyük bankası olan Creditanstalt Bank çöktü. Avusturya ekonomisini geliştirmek için Almanya ile bir gümrük birliği yapmak istiyordu, ancak 1931'de bu Fransa ve Küçük İtilaf ülkeleri tarafından reddedildi.

Elektörlük veya Elektorat, (Almanca: Kurfürst, Latince: Princess Elektor), "elektör" unvanlı bir yöneticinin yönetimindeki ülke veya bölgedir. Tarihte yalnız Avrupa'da Kutsal Roma İmparatorluğu içinde kullanılmış olan elektörlük terimi, günümüzde egemen devlet ve bölgelerde kullanılmamaktadır.

Önemli prestije sahip olan Elektörlük, Büyük Dükalıktan (Grandükalık) üst, Krallıktan alt seviyede kabul edilirdi. Seçimli monarşi olarak adlandırılan yönetim biçiminin örneğini oluşturan bu düzende Kutsal Roma Cermen prensleri arasından imparatorun seçimini elektörler yapardı.

Orta Yüksek Almanca "Kur" kelimesi "seçmek", Almanca "fürst" kelimesi "prens", "der fürst" ise "prenslik" anlamına gelir.

Mainz
Trier
Köln
Bohemya
Pfalz
Saksonya
Brandenburg
Bavyera (1623)
Brunswick-Lüneburg (1692)
Regensburg
Salzburg (1803–1805)
Würzburg (1805–1806)
Württemberg
Baden
Hesse

Prenslik
Dukalık
Büyük dukalık
Krallık

Franz Joseph (18 Ağustos 1830 - 21 Kasım 1916), 1848-1916 yılları arasında hüküm sürmüş olan Avusturya-Macaristan imparatoru. Avusturya-Macaristan'ın en uzun hüküm süren imparatorudur. 1914'te Sırbistan'a savaş açarak I. Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden olmuş ve savaş devam ederken ölmüştür.
Son Kutsal Roma İmparatoru II. Franz'ın küçük oğlu olan Arşidük Franz Karl'ın büyük oğlu olarak dünyaya geldi. 1848'de Fransa'da patlak veren devrim, Avusturya-Macaristan'ı da etkileyince tahttan feragat eden amcası I. Ferdinand'ın yerine 18 yaşında imparator ilan edildi. Franz Joseph'in tahta çıkması, mutlakiyetçilerin umudunu artırdı.

Hükümdarlığının ilk 10 yılında, Schwarzenberg Prensi Felix, Thun Kontu Leo ve Bach Baronu Alexander gibi danışmanlarıyla hareket eden Franz Joseph, 1848'de Schwarzenberg Prensi'ni başbakan ve Dışişleri bakanı yaptı. Prens, dış ilişkilerde Avusturya-Macaristan'ı güçlendirdi. Ancak Prensin iç politikada baskıcı olması ve 1848 Devrimleri sırasında söz verilen Anayasa'yı 1851'de askıya alması, ülkede gerginliğin tırmanmasına neden oldu. 1852'de Prens ölünce Franz Joseph, iktidarı tamamen eline aldı. Rusya'yla arasının açılmasına neden olan sınırdaki birliklerini harekete geçirme kararı, kendisine bir zamanlar yardım eden Rusya'yla ilişkileri çıkmaza soktu.
Hükümdarlığının ilk 10 yılında güçlü bir memurluk sistemi kuran Franz Joseph, 1900'lü yıllarda Avusturya-Macaristan'ın oldukça güçlü bir memurluk sistemine sahip olmasını sağladı. Ancak İtalya'daki savaşlarda alınan yenilgiler yüzünden askeri harcamaların artırılması, 1859-60'ta ülkede ciddi bir mali bunalıma yol açtı.

1859'da İtalya'da alınan yenilgiler yüzünden oluşan bunalım, Franz Joseph'i yeni bir Anayasa hazırlamak zorunda bıraktı. Ancak bu denemeler, bunalımın 1867'ye değin sürmesine neden oldu. Bu arada Bismarck'ın başında olduğu Prusya Krallığı'nın hızlı yükselişini dizginlemek için, 1864'te Prusya'nın Danimarka'yla girdiği savaşta onunla ittifak kursa da, hedefini gerçekleştiremedi. Üstelik Prusya'yla ilişkiler kötüleşti. 1866'da İtalya'ya yeniden savaş ilan eden Franz Joseph, aynı yıl Prusya'yla başlayan savaşta başarısız oldu. Bu savaşta Avusturya toprak yitirmese de, Alman devletleri üzerindeki etkisini ve üstünlüğünü yitirdi, üstünlük Prusya'ya geçti. İtalya'yla olan savaşta ise Avusturya İtalya'daki son toprağı olan Venedik'i yitirdi.
1867'de eski Saksonya başbakanı Kont Beust'ı başbakan yaparak, Alman devletleri üzerindeki etkisini artırmaya çalışan Franz Joseph, Beust'ın Prusya'ya ve İtalya'ya karşı Fransa'yla ittifak kurma önerisini benimsese de, ittifak gerçekleşmedi.
1870-71 Fransız-Alman Savaşı'nda Avusturya-Macaristan, Macar başbakanı Kont Andrassy'in ısrarıyla Fransa'nın yanında yer almadı.

Franz Joseph'in yıllardır uğraştığı Anayasa tasarısı, Avusturya-Macaristan'daki milletlerin arasındaki düşmanlığı artırmıştı. Özellikle Macarların ısrarı ve baskısı, Avusturya'yı 1867'de İkili Monarşi tasarısını kabul etmek zorunda bıraktı. Böylece, hem Avusturya'da, hem de Macaristan'da eşit haklı bir monarşi sistemi kabul edilmiş oldu. Franz Joseph bu uzlaşmayı yürekten benimsedi.
Ancak bu uzlaşmanın olumsuz yönleri de vardı. Uzlaşma, Avusturya İçişleri'ndeki sorunları tam anlamında çözememişti. Ancak Franz Joseph bu önemli sorunları kavramadan uzaktı. Asıl ilgi alanı dışişleri ve askerlik olduğundan, içişlerinin Rusya'yla ilişkiler ve Balkanlar'daki önemini fark etmedi.

1871'de Kont Beust başbakanlıktan alınarak, yerine Kont Andrassy getirildi. Andrassy, uzun yıllar Avusturya dışişlerinde önemli yer edinecek olan "Barış Politikası"'nı devreye soktu. Avusturya, bu dönemde genelde güçlü komşularıyla iyi geçinirken, güçlü komşularının tepkisini çekmeden toprak kazanma siyasetine girdi. Andrassy, 1879'da Avusturya'nın Almanya'yla ittifak kurmasını sağladı ve Bosna-Hersek'i işgal etti. Böylece Avusturya-Macaristan Balkanlarda ilk başarısını kazandı. Bu arada 1873'te Rusya'nın başkenti St. Petersburg'u ziyaret ederek, Çar II. Aleksandr ile Üç İmparator Birliği'nin kurulmasını sağladı.
Franz Joseph'in hükümdarlığının bu döneminde, dışişleri bakanlıkları Kont Gyula Andrassy, Kont Gusztav Kalnoky von Körospatak ve Kont Aloys Lexa von Aehrenthal arasında el değiştirdi.
Franz Joseph, bu politikayı sürdürmekte kararlıydı; ancak 1908'de Dışişleri bakanı Aehrenthal, Avusturya işgalindeki Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini açıklayarak, bu politikayı tehlikeye düşürdü. Bosna-Hersek Krizi olarak bilinen bu olay, artık yeni bir dönemin başladığını gösteriyordu.
Franz Joseph, Sırbistan veya İtalya'ya savaş açılmasını isteyen Genelkurmay Başkanı Kont Franz Conrad von Hötzendorf'un ısrarlarına karşın, barış politikasını 1908-14 yılları arasında da sürdürmeyi başardı. Ancak 28 Haziran 1914'te yeğeni veliaht prens Arşidük Franz Ferdinand'ın eşi Sophie ile Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'da öldürülmesi üzerine Dışişleri bakanı Kont Leopold Berchtold'un da etkisiyle, Sırbistan'a ağır bir ültimatom verilmesine karşı çıkmadı. Bu olay, I. Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden oldu. Savaş sırasında ölen Franz Joseph'in yerine küçük yeğeni Arşidük Karl geçti.

18 Ağustos 1830 – 2 Aralık 1848: İmparatorluk ve Kraliyet Altesleri Avusturya Arşidükü ve Prensi Francis Joseph, Macaristan, Bohemya ve Hırvatistan Prensi
2 Aralık 1848 – 21 Kasım 1916: İmparatorluk ve Kraliyet Majesteleri Avusturya İmparatoru, Macaristan Kralı

Franz Joseph, 24 Nisan 1854'te evlendiği Bavyeralı Elisabeth'e yaşamı boyunca bağlı kalmıştı. Ancak ailesine çok sert davranıyordu. Hatta yeğeni Franz Ferdinand'ın evliliğini asla onaylamamış, o ve eşi Saraybosna'da öldürülünce bunu tanrısal ceza olarak düşünmüştü. Bu arada eşi Bavyeralı Elisabeth'den olan çocukları Arşidüşes Sophie (1855-1857), Arşidüşes Gisela (1856-1932), Veliaht Prens Arşidük Rudolf (1858-1889) ve Arşidüşes Maria Valeria (1868-1924)'tan Arşidük Rudolf'un Ocak 1889'da sevgilisiyle intihar etmesi, Franz Joseph'in bu tutumu yüzünden olmuştu.

Friedrich Ferdinand von Beust (Almanca: Friedrich Ferdinand Graf von Beust ) (13 Ocak 1809 - 24 Ekim 1886), Alman ve Avusturyalı bir devlet adamıydı. Otto von Bismarck'ın bir rakibi olarak Alman orta devletlerinin Avusturya ve Prusya arasında ortak bir politika oluşturmaya çalıştı.

Beust babasının Saksonya mahkemesinde görev yaptığı Dresden'de doğdu. Aslen Brandenburg Margraviate'sinden 300 yıldan fazla Saksonya'da yerleşik olan soylu bir aileden gelmiş. Leipzig ve Göttingen'de okuduktan sonra Sakson kamu hizmetine girdi.

Politik kariyeri Saksonya'da diplomat ve politikacı olarak başladı.
1848 yılın Mart ayında dışişleri bakanlığı görevini almak için Dresden'e çağrıldı, ancak devrimin patlaması atanmasına engel oldu. Mayıs ayında Berlin'de Sakson elçisi olarak atandı ve Şubat 1849'da tekrar Dresden'e çağrıldı ve bu kez devlet ve dışişleri bakanlığına atandı. Bu ofiste kariyeri 1866 yılına kadar devam etti. 1866 yılında Franz Josef I tarafından Avusturya İmparatorluk Mahkemesi'ne çağrıldı.

Prusya'nın zaferinden sonra ortaya çıkan Küçük Almanya'da Beust için görev yoktu ve kamu kariyeri bitmiş gibi görünüyordu ama beklenmedik bir şekilde Franz Joseph'ten dışişleri bakanı olma daveti geldi. Beust sadece Avusturya'ya yabancı değil, aynı zamanda bir Protestandı. Slavların muhalefetine rağmen, Macaristan ile yeniden başlatılan müzakerelere Beust hızla sonuç verdi.
Zorluklar ortaya çıktığında Beust kendisi Budapeşte'ye gitti ve doğrudan Macar liderleriyle birlikte harekete geçti. Ancak 1870'te Macaristan Başbakan Gyula Andrássy "şiddetle" karşı çıktığı için Beusts'un Prusya'ya karşı istediği taarruz gerçekleşmedi.
1867'de aynı zamanda Avusturya başkanlığına geçti ve parlamento hükûmetinin restore edilmesini sağlayan tedbirler aldı. 1868'de, başkanlık görevinden vazgeçtikten sonra, İmparatorluğun Şansölyesi (Reichskanzler) oldu. Metternich (1848) ile Karl Renner (1918) arasında Şansölye unvanı taşıyan tek devlet adamı oldu. Balkan Ülkeleri ve Girit meseleleriyle ilgili davranışları İmparatorluğun konumunu sürdürdü. Saksonya'dan getirdiği Prusya karşıtı hislerin etkisi hala devam ediyordu.
Aralık 1870'te Bismarck ile temas kurdu. Temmuz 1871'de Beust yeni anlaşmayı Avusturya-Macaristan temsilcilerine ilan etti ve Ağustos'ta iki eski rakip ve düşmanın arasında yapılan anlaşma Gastein’de kesinleşti.

24 Ekim 1886'da Viyana yakınlarındaki Altenberg villasında öldü.

Galiçya ve Lodomerya Krallığı, (Avusturya Galiçya'sı veya Avusturya Polonya'sı olarak da bilinir) 1772'de Habsburg Monarşisi’nin taç toprağı olarak kuruldu. Polonya’nın ilk parçalanması sonrasında edilen toprakları kapsıyordu. 1804’te yeni ilan edilen Avusturya İmparatoruğu’nun bir kraliyet arazisi oldu. 1867’den sonra Avusturya-Macaristan çifte monarşisinin Cisleytanya ya da Avusturya yarısının içinde bir kraliyet arazisiydi. Vilayet olarak bir raddeye kadar özerkliğini korudu. Monarşinin 1918’de dağılışına kadar bu durumunu korudu.
Beylik arazisi ilk olarak 1772’de Lehistan-Litvanya Birliği’nin güney batı kısmından toprak alınarak oluşturuldu. Devam eden süreçte, birkaç toprak değişikliği yaşandı. 1795’te Habsburg Monarşisi Polonya’nın üçüncü parçalanmasına katıldı ve Polonya’dan ek topraklar ilhak etti. Bu topraklar Batı Galiçya olarak yeniden adlandırıldı fakat bu bölge 1809’da kaybedildi. Bir takım diğer sınır değişiklikleri 1786,1803,1809,1815,1846 ve 1849 yıllarında gerçekleşti. 1849’dan sonra taç toprağının sınırları 1918’e kadar değişmedi.
Galiçya ismi, orta çağdaki Kiev Knezliği’nin yerel prensliklerinden biri olan Halych’ın Latince‘ye çevrilmiş formu. Lodomerya da 10. Yüzyılda I. Vladimir tarafından kurulan Volodymyr’in Latince‘ye çevrilmiş formu. "Galiçya ve Lodomerya Kralı" unvanı Macar Kralı II. Andrew tarafından bölgeyi 13. Yüzyılda fethederken oluşturulmuştu. Sonrasında "Galiçya ve Lodomerya Kralı" unvanı Macaristan krallarının birçok sembolik unvanlarından biri oldu, bu daha sonra (1772'de) Habsburgların bölgedeki toprak iddiaları için bir temel oluşturdu. Galiçya-Volhinya savaşlarından sonra bölge 14. Yüzyılda Lehistan Krallığı'na ilhak edildi ve 18. Yüzyıl'daki parçalanmalara kadar Lehistan'da kaldı.

Habsburg Hanedanı, Avrupa'nın çeşitli ülkelerini yüzyıllar boyunca yönetmiş bir hanedan. Avusturya Hanedanı olarak da bilinir.

Hanedan adını, bugün İsviçre'de bulunan ve "Şahin Kalesi" anlamına gelen Habichtsburg'dan alır. Aargau kantonunda, Aare ırmağı yakınlarındaki bu kale, 1020 yılında, Strazburg Piskoposu Werner ve kayınbiraderi Radbot tarafından yaptırılmıştır. Hanedanın bugün tespit edilebilen en eski atası, Kont Radbot'un büyükbabası Zengin Guntram'dır. Zengin Guntram'ın, 950 yılında Alman Kralı I. Otto'ya başkaldıran Kont Guntram ile aynı kişi olduğu düşünülür.
Radbot'un oğlu I. Werner (ö.1096), "Habsburg Kontu" unvanını aldı. I. Werner, Zürih ve Yukarı Alsas bölgelerinin kontu olan III. Albert'in (ö. yak. 1200) büyükbabasıdır. Habsburglardan II. Rudolf (ö. 1232), Laufenburg ve Waldstätte'yı ele geçirdi; ancak ölümünden sonra bu bölgeler oğulları IV. Albert ve III. Rudolf arasında paylaşıldı. Sonradan III. Rudolfun mirasçıları, kendi hisselerini IV. Albert'in mirasçılarına sattı.

IV. Albert'in oğlu IV. Rudolf 1273'te Alman Kralı seçildi ve I. Rudolf olarak anılmaya başlandı. I. Rudolf, 1282 yılında, Avusturya ve Styria'yı oğulları Albert (gelecekteki Alman Kralı I. Albert) ve II. Rudolf'a -birlikte yönetmeleri için- verdi; zira Habsburglarda yönetimi tek bir kişi yerine tüm erkeklere devretme geleneği vardı. Ancak ikibaşlılığa alışık olmayan Avusturya halkı bu yönetim şeklini benimsemedi ve 1283 yılındaki bir antlaşma ile II. Rudolf haklarından feragat etti. Kral I. Albert 1308'de ölünce yeniden yönetim sorunları ortaya çıktı. Bir süre ortak yönetimin (condominium) denenmesinden sonra Avusturya Dükü IV. Rudolf 1364 yılında kardeşleriyle bir antlaşma yaptı ve eşit haklara sahip olmalarına rağmen kendisinin hanedanın de facto başı olduğunu ilan etti. Tüm bunlara rağmen Rudolf'un ölümünden sonra III. Albert ve III. Leopold 1379'da Neuberg Antlaşması'nı imzaladı ve bölgeyi yeniden bölüştü: Avusturya Albert'in; Styria, Carinthia ve Tirol Leopold'un oldu.
Bu esnada Kral I. Albert'in oğlu Avusturyalı III. Rudolf 1306-1307 yıllarında Bohemya Kralı idi ve kardeşi I. Frederick, 1314-1330 yılları arasında -III. Frederick unvanıyla- Alman Kralı idi. Avusturyalı V. Albert 1438'de Almanya, Macaristan ve Bohemya Kralı seçildi ve II. Albert unvanını aldı. II. Albert'in hayatta kalan tek oğlu Ladislas Posthumus 1446'dan itibaren Macaristan'ın, 1453'ten itibaren Bohemya'nın kralı oldu. 1457 yılında Ladislas ölünce Avusturyalı III. Albert'in tüm erkek nesli tükenmiş oldu. Aynı esnada III. Leopold'dan gelen Styrian nesli İç Avusturya ve Tirol dallarına ayrıldı.

İç Avusturya neslinin en kıdemli üyesi V. Frederik 1440'ta Alman Kralı oldu ve 1452'de Kutsal Roma İmparatoru olarak Roma'da taç giydi (ki Frederick Roma'da taç giyen son imparatordur). Böylece Habsburglar Batı dünyasının en prestijli seküler unvanına sahip oldu. Bununla birlikte o dönemde "Kutsal Roma İmparatoru" demek, pratikte sadece "Alman Kralı" demenin gösterişli bir şekliydi ve Alman kralları -tıpkı Bohemya ve Macaristan kralları gibi- seçimle başa geliyordu. Habsburg Hanedanı'nın 1711 yılına kadar sürekli kendi içinden imparator çıkarmasının başlıca nedeni, Habsburg kontrolündeki bölgenin genişliği ve zenginliği nedeniyle Hanedanın Alman seçicilere kendi adayını dayatabilmesiydi.

Habsburg Hanedanının yönetmiş olduğu bazı ülkeler şunlardır:

Kutsal Roma Cermen İmparatoru (1273-1806)
Avusturya İmparatoru (1806-1867)
Avusturya-Macaristan İmparatoru (1867-1918)
Hırvatistan Kralı (1437-1918)
Macaristan Kralı (1437-1918)
İspanya Kralı (1516-1700)
Portekiz Kralı (1580-1640)
Bohemya (Çek) Kralı (1526-1918)
Erdel (Transilvanya) Kralı (1690-1867)
Galiçya ve Lodomerya Kralı (1772-1918)
Toskana Grandükü (1790-1859)
Parma Dükü (1814-1847)
Modena Dükü (1814-1859)
Meksika İmparatoru (1864-1867)

Habsburg Monarşisi, 1526-1806 yılları arasında Habsburg Hanedanı tarafından yönetilen Orta Avrupa topraklarına verilen isimdir.

Başarılı hanedan evlilikleri politikası yolu ile Habsburglar Avrupa'da hüküm süren en güçlü aile durumuna geldiler. I.Maximilian'ın torunu Arşidük Ferdinand'ın 1526 yılındaki, Bohemya ve Macaristan taçlarını getiren evliliğiyle; Avusturya, Bohemya ve Macaristan Habsburglar yönetimi altında 1918'e dek birleşmiş olarak kaldı. 16. ve 17. yüzyıllardaki, din savaşlarında Avusturya önde gelen Katolik güç olarak belirdi. Öte yandan, Macaristan'ın büyük bölümünü ele geçirip Viyana'yı kuşatan Osmanlılar'a karşı direndi. 1683 tarihinde İkinci Viyana Kuşatması'nda Osmanlılar'ın yenilmesinden sonra, Prens Eugene önderliğindeki Avusturya orduları yalnız Macaristan'ı geri almakla kalmadı; Balkan topraklarının büyük bir bölümünü de ele geçirdi. Bu yıllar ve XVIII' yy başları Habsburglar ve Fransa arasında Avrupa'nın önderliği için uzun bir rekabet dönemi oldu. 1740'ta son erkek Habsburg, İmparator VI. Karl öldü. Ölümünden önce yerine Toskana büyük dükü ile evli olan kızı Maria Theresia'nın geçmesini sağladı ve onların soyu Habsburg-Lorraine Hanedanı olarak Avusturya'yı yönetti. Maria Theresa ve oğlu II. Joseph İmparatorluğu geliştirdi. Öteki Avrupa hanedanları gibi Habsburgları da korkutan Fransız Devrimi'nin ertesinde, Avusturya uzun süren savaşlara katıldı. Bin yıllık Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu dağıldı ve Marie Theresa'nın torunu II. Franz 1804'te Avusturya İmparatoru oldu.

Hamburg, resmî adıyla Hür Hansa Şehri Hamburg, Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük şehri ve 1,9 milyondan fazla nüfusuyla Avrupa Birliği'nin yedinci büyük şehridir. Hamburg Metropol Bölgesi'nin nüfusu 5,1 milyondan fazladır ve Avrupa Birliği'nde GSYİH'ye göre onuncu büyük metropol bölgesidir. Yutland Yarımadası'nın güney ucunda, Alster ve Bille nehirlerinin birleştiği noktada, Kuzey Denizi'ne açılan 110 km'lik (68 mil) bir haliçte, Elbe Nehri'nin kolları üzerinde yer almaktadır. Hamburg, Berlin ve Bremen ile birlikte Almanya'nın üç şehir devletinden biridir ve kuzeyde Schleswig-Holstein, güneyde ise Aşağı Saksonya ile çevrilidir. Hamburg Limanı, Almanya'nın en büyük ve Rotterdam ve Antwerp'ten sonra Avrupa'nın üçüncü büyük limanıdır. Yerel lehçe, Aşağı Saksonca'nın bir varyantıdır.
Resmi adı, Hamburg'un Orta Çağ Hansa Birliği üyesi ve Kutsal Roma İmparatorluğu'nun özgür bir imparatorluk şehri olarak tarihini yansıtmaktadır. 1871'deki Almanya birleşmesinden önce, tamamen bağımsız bir şehir devletiydi ve 1919'dan önce, anayasal olarak kalıtsal Büyük Vatandaşlar veya Hansalılar sınıfı tarafından yönetilen bir sivil cumhuriyet oluşturmuştu. Büyük Hamburg Yangını, 1962 Kuzey Denizi sel felaketi ve II. Dünya Savaşı bombardımanları da dahil olmak üzere askeri çatışmalar gibi felaketlerle boğuşan şehir, her felaketten sonra toparlanmayı ve daha da zenginleşmeyi başardı. Şehrin önemli bölgesel yayın kuruluşu NDR, matbaa ve yayıncılık firması Gruner + Jahr ve Der Spiegel ile Die Zeit gazeteleri burada bulunmaktadır. Hamburg, Almanya'nın en eski borsasının ve dünyanın en eski yatırım bankası Berenberg Bank'ın merkezidir. Şehirde önemli lokasyonlara sahip medya, ticari, lojistik ve sanayi firmaları arasında çok uluslu şirketler Airbus, Blohm + Voss, Aurubis, Beiersdorf, Lufthansa ve Unilever yer almaktadır.
Hamburg, Hamburg Üniversitesi ve Alman Elektron Senkrotron Laboratuvarı DESY de dahil olmak üzere birçok üniversite ve kurumla Avrupa'nın önemli bir bilim, araştırma ve eğitim merkezidir. Şehir, 2024 Mercer Yaşam Kalitesi Anketi'nde 28. sırada yer alarak çok yüksek bir yaşam kalitesine sahiptir. Hamburg, Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi, AB-LAC Vakfı ve UNESCO Yaşam Boyu Öğrenme Enstitüsü gibi konsolosluk ve diplomatik misyonlar, Avrupa, Çin ve G20 gibi çok taraflı uluslararası siyasi konferanslar ve zirveler de dahil olmak üzere dünya ekonomisi ve uluslararası hukuk uzmanlarına ev sahipliği yapmaktadır. Eski Alman şansölyeleri Helmut Schmidt ve Angela Merkel'in her ikisi de Hamburg'da doğmuştur. Hamburg'un eski Belediye Başkanı Olaf Scholz, Aralık 2021'den Mayıs 2025'e kadar şansölyelik yapmıştır.
Hamburg, önemli bir uluslararası ve yerel turizm merkezidir. Speicherstadt ve Kontorhausviertel, 2015 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanı ilan edildi. Hamburg'un nehirleri ve kanalları yaklaşık 2.500 köprüyle geçilmektedir ve bu da onu Avrupa'da en fazla köprüye sahip şehir yapmaktadır. Hamburg ayrıca dünyanın en yüksek 29 kilisesinden beşine ev sahipliği yaparak, dünya çapında 100 metreyi (330 ft) aşan en fazla kiliseye sahip şehirdir. Zengin mimari mirasının yanı sıra, şehir Elbphilharmonie ve Laeiszhalle konser salonları gibi önemli kültürel mekanlara da ev sahipliği yapmaktadır. Hamburger Schule gibi hareketlere ev sahipliği yapmış ve Beatles gibi grupların yolunu açmıştır. Hamburg ayrıca çeşitli tiyatroları ve müzikal gösterileriyle de tanınmaktadır. St. Pauli'nin Reeperbahn'ı, Avrupa'nın en bilinen kırmızı ışık bölgelerinden biridir.

Şehir, adını İmparator Şarlman'ın MS 808 yılında yaptırdığı kaleden almaktadır. Alster ve Elbe nehirlerinin arasındaki bataklıktaki kayalık bir bölgede inşa edilen kale, Slav akınlarına karşı kurulmuştur. Hammaburg adındaki kalenin ismindeki burg kelimesi kale manasındadır. Hamma kelimesinin anlamı ise "hamme" kelimesinden gelmekte olup bataklık içindeki ağaçlık tepe, ağaçlık gibi anlamlara gelmektedir. Konumu Alster ile Bille arasında Petrikirche adındaki kilisenin güneyindedir.
Nazi Almanyası döneminde Hamburg, 1934 yılından itibaren 1945 yılına kadar bir Gau idi. II. Dünya Savaşı sırasında Hamburg'un liman alanları harap edilerek Müttefik hava akınlarına uğradı ve yangın bombalarıyla tahrip edilen şehirlerdendir. Bu yoğun nüfuslu işçi sınıfının yaşadığı ilçelerde alevler içinde can veren binlerce insanlar gibi bir sonucu olarak dramatik bir demografik değişimi yaşadı. II. Dünya Savaşı sırasında 23 Temmuz 1944 tarihinde İngiltere ve Kanada uçakları geceleri, ABD uçakları da gündüzleri Hamburg'u bombaladı. Kasım'da operasyon bittiğinde 9.000 ton patlayıcı atılmış, 30.000'den fazla insan ölmüş ve 280.000 bina yıkılmıştır. RAF tarafından Gomora Operasyonu kod adı ile en az 42.600 sivil öldü. Ölenlerin kesin sayısı bilinmemektedir. 1 milyon sivil baskınlar sonrasında tahliye edildi. 42.900 ölen insandan az olmamakla beraber savaş sonunda salgın hastalıklar nedeniyle Neuengamme toplama kampı (bataklıklar içinde şehrin dışında 25 km uzaklıkta bir yer) ve tahliye gemilerinin bombardımanı sırasında yok olduğu düşünülmektedir.

Hamburg Almanya'nın kuzeyinde yer alır. Kuzey Denizi'ne akan Elbe Nehri kıyısındadır. Şehrin tam merkezinde Binnen ve Aussenalster Gölleri adıyla büyük iki iç göl yer alır. Ayrıca şehrin içinden bir sürü nehir akmakta olup bu özelliğinden dolayı şehirde tıpkı Amsterdam veya Venedik gibi çok sayıda irili ufaklı köprüler bulunmaktadır. Avrupa'nın en fazla köprüsüne sahip şehridir. Amsterdam ve Venedik'in köprülerinin toplamı bile Hamburg'un köprü sayısını geçmemektedir. Dünya genelinde bir kıyaslama daha hiç yapılmadığı için sadece Avrupa genelinde kıyaslamayla kalmıştır. Elbe Nehri genişletilerek Dünya'nın en büyük limanlarından biri yapılmıştır. Hamburg eyaleti, Schleswig-Holstein ve Niedersachsen eyaletlerinin arasında yer alır. Hamburg'dan Elbe'nin haricinde Alster, Bille, Düpenau, Eilbek, Este, Flottbek, İsebek, Kollau, Osterbek ve Wandse nehirleri de geçmektedir. Denize yakın bir konumda bulunmasının etkisinden dolayı iklimi nispeten diğer kuzey şehirlerine göre ılımandır. En sıcak ayı olan temmuzda hava sıcaklığı ortalama 25 °C civarındadır.

Hamburg, gerek ticarî, gerek hizmet sektörü açısından kuzey Almanya'nın en büyük sanayi kentidir. Özellikle havacılık sektörü, uçak üretiminde Dünya'nın en büyük 3. şehridir. Kimya, makine, gemi inşaatı ve bankacılık sektörleri oldukça önemli yer tutmaktadır.
2008 yılında Hamburg'un kişi başına düşen yıllık gelir ortalama 50.073 € olarak belirlenmiştir.
Fakat Hamburg'un 2007 sonundaki borcu 21,8 milyar Avroyu geçmiştir.
Hamburg'daki en büyük işverenler (2006 senesi)

Stadt Hamburg 70.000 (Hamburg Belediyesi)
Airbus Deutschland GmbH 12.000 (Uçak Fabrikası)
Deutsche Lufthansa AG 10.374 (Almanya'nın en büyük havayolu şirketi)
Asklepios Kliniken Hamburg 10.200 (Asklepios Hastaneleri)
Deutsche Bahn AG 8200 (Alman Tren Yolları)
Deutsche Post AG 5800 (Alman Postaneleri)
Universitätsklinikum Hamburg-Eppendorf 5600 (Üniversite hastanesi Hamburg-Eppendorf)
Hamburger Sparkasse AG 5000 (Hamburg Bankası)
Beiersdorf AG, 4700 (Beiersdorf Kimya şirketi)
Hamburger Hochbahn AG 4303 (Hamburg Otobüsleri)
HHLA 4215 (Hamburg Liman Şirketi)
Otto Group 4200 (Otto Katalog Şirketi)
Universität Hamburg 4160 (Hamburg Üniversitesi)
Daimler AG 3906 (Daimler otomobilleri Mercedes, ...)
Rewe Group 3854 (Rewe gıda şirketi)
Allianz SE Gruppe 3700 (Allianz sigorta şirketi)
Axel Springer AG 3418 (Axel Springer Almanya'nın en büyük medya gruplarından biri)

Diğer kuzey Alman şehirleri gibi Hamburg'un da mimarisi Backsteingotik tarzından etkilenmiştir. Şehrin içinde bir sürü park bulunmaktadır. Ayrıca küçük turistik gezi tekneleri ile Binnen- ve Aussenalster göllerinde ya da limanda (Hafen) veya kanallarda tekne ile şehir gezilebilir. Alster tekne turları tarihî bir mekân olan Jungfernstieg'den kalkmaktadır. Hamburg'da Amsterdam'daki kırmızı lamba bölgesini (red light district) andıran St. Pauli bölgesinde Reeperbahn Caddesi bulunmaktadır. Bu bölgede çok sayıda gece kulübü ve diskotek bulunmaktadır. Turistik açıdan 22&nbso;m yüksekliğindeki Belediye Binası'nın (Rathaus) kulesine çıkarak şehrin güzelliğini tepeden de görebilirsiniz.
Şehirdeki başlıca müzeler ve görülecek yerler ise

Fischmarkt; balık pazarı
HafenCity; liman
Speicherstadt (silolar)
Miniatur Wunderland
Planetarium
Hafenmuseum; liman müzesi
Das Feuerschiff; eski yangın söndürme gemisi
Museum der Arbeit; Hamburg'un sanayi devrimi yılları ile ilgili müze
Hamburger Kunsthalle; sanat müzesi
Erotic Art Museum; erotik sanatlar müzesi
Deutsches Zollmuseum; gümrük müzesi
HSV Museum; HSV Hamburg futbol takımının müzesi
Museum für Hamburgische Museum; Hamburg müzesi
Hamburg Tren Terminali
U-434 Denizaltı Müzesi

Hâlen Alman 1. Futbol Ligi'nde (Bundesliga) Hamburg şehrin en büyük takımıdır. Ayrıca FC St. Pauli futbol takımı da vardır. Sevilen bir başka spor dalı ise buz hokeyidir. Hamburg da 2006 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmış olan şehirlerden biridir.

Orijinal Hamburg yemekleri Birnen, Bohnen und Speck 'tir (armut ve pastırma ile pişirilmiş yeşil fasulye).
Aalsuppe (Hamburg şivesiyle Oolsupp) sıklıkla Almancada "yılan balığı çorbası" (Aal/Ool, 'yılan balığı' olarak tercüme edilir) ile karıştırılır, ancak isim muhtemelen Aşağı Saksonya'da allns, "her şey ve mutfak lavabosu" anlamına gelen allns kelimesinden gelir ve mutlaka yılan balığı değildir. Bugün, şüphelenmeyen yemek yiyenlerin beklentilerini karşılamak için yılan balığı sıklıkla dahil edilmektedir.
Bratkartoffeln (tavada kızartılmış patates dilimleri), Finkenwerder Scholle (Aşağı Saksonyalı Finkwarder Scholl, tavada kızartılmış pisi balığı), Pannfisch (hardal soslu tavada kızartılmış balık), Rote Grütze (Aşağı Saksonyalı Rode Grütt, Danimarka rødgrød ile ilgili, çoğunlukla meyvelerden yapılan ve genellikle kremayla servis edilen bir tür yaz pudingi, Danimarka rødgrød med fløde gibi), ve Labskaus (Norveç lapskaus'u ve Liverpool'un lobscouse'unun kuzeni olan konserve sığır eti, patates püresi ve pancar karışımı, hepsi açık denizlerde 

Hohenzollern Hanedanı, (/ˌhoʊənˈzɒlərn/, Almanca: Haus Hohenzollern, Almanca telaffuz: [ˌhaʊs hoːənˈtsɔlɐn]; Rumence: Casa de Hohenzollern) 11. yüzyıl'da Svabya'da ortaya çıkmış, 1525 yılında Prusya Düklüğü'nün başına geçmiş, 1701'de Prusya Krallığı'nı kurmuş, 1871 yılında ise Alman Ulusal Birliğinin kuruluşuna öncülük ederek Alman İmparatorluğu'nu kurmuş bir kraliyet ailesidir. Bu tarihten başlayarak 1918 yılında Almanya'da Weimar Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar olan süre boyunca Alman İmparatorları bu aileden çıkmıştır. Son tahta çıkmış Hohenzollern ferdi ise Romanya Kralı I.Michael'dir.
Hohenzollern'lerin ilk atalarından 1061'de bahsedilmiştir. Daha sonra Katolik Şvabya kolu ve daha sonra Brandenburg-Prusya kolu haline gelmek üzere Nürnberg Burgraviatını yönetmiş olan Protestan Frankonya kolu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Frankonya kolunun üyeleri 1415'te Brandenburg Markizi ve 1525'te Prusya Dükü olmuşlardır. Svabya kolu ise Hohenzollern-Hechingen ve Hohenzollern-Sigmaringen prensliklerini 1849 yılına kadar ve Romanya'yı 1866-1947 yılları arası yönetmiştir.
Hanedandan tahta geçen Alman imparatorları şunlardır:

I. Wilhelm (1871-1888)
III. Friedrich (1888)
II. Wilhelm (1888-1918)

Zollern, 1218'den itibaren Hohenzollern, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun parçası olan bir kontluktu. Hohenzollernler, Şvabya Alpleri'ndeki mülklerine Hohenzollern Kalesi'nin adını verdiler. Hohenzollern Kalesi, Hohenzollern adı verilen 855 metre yüksekliğindeki bir dağın üzerinde yer alır. Bugün hala aileye aittir.

Hükûmet başkanı, egemen bir devletin, federasyonel bir devletin veya özerk bir bölgenin yürütme organında en yüksek veya ikinci en yüksek yetkili kişidir. Genellikle bir kabineyi, bakanları veya sekreterleri yöneten ve yönetim departmanlarını yönlendiren bir grup olarak da kabine toplantılarına başkanlık eder. Diplomasi alanında, "hükümet başkanı" terimi, "devlet başkanı"ndan ayrılır, ancak bazı ülkelerde, örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde veya Türkiye'de aynı kişi olabilir.
Başkan, başbakan veya şansölye gibi bir şekilde tanımlanan hükûmet başının yetkileri ve bu görevin diğer devlet kurumlarıyla ilişkisi, egemen devletler arasında büyük ölçüde değişir ve bu durum çoğunlukla seçilmiş veya zaman içinde evrimleşmiş olan hükûmet sisteminin özelliklerine bağlıdır.
Anayasal monarşiler de dahil olmak üzere çoğu parlamenter sistemde, hükûmet başı, fiili olarak hükûmetin siyasi lideridir ve en az bir yasama organına karşı sorumludur. Genellikle bir devlet başkanına karşı resmi bir raporlama ilişkisi bulunsa da, devlet başkanı genellikle sembolik bir figürdür ve hükûmet başından anayasa tavsiyesi alırken veya anayasada belirli hükümler altında sınırlı durumlarda başyürütme görevini üstlenebilir.
Başkanlık sistemi olan cumhuriyetlerde veya mutlak monarşilerde, devlet başkanı genellikle aynı zamanda hükûmet başıdır. Ancak, bu lider ile hükûmet arasındaki ilişki, devletin anayasasına (veya diğer temel yasalara) bağlı olarak güçler ayrılığından otokrasiye kadar büyük farklılıklar gösterebilir.
Yarı başkanlık sistemlerinde ise hükûmet başı, her bir ülkenin anayasası tarafından belirlenen şekilde hem devlet başına hem de yasama organına hesap vermek durumunda kalabilir. Modern bir örnek, 1958 yılında Beşinci Fransa Cumhuriyeti olarak ortaya çıkan mevcut Fransız devletidir. Fransa'da, devlet başı olan cumhurbaşkanı, hükûmet başı olan başbakanı atar. Ancak, cumhurbaşkanının etkili bir şekilde icraat yapabilen, aynı zamanda Fransa'nın yasama organı olan Ulusal Meclisin desteğini kazanan birini seçmesi gerekmektedir. Bazı durumlarda, devlet başı bir siyasi partiyi temsil ederken, Ulusal Meclisteki çoğunluk farklı bir partiye aittir. Çoğunluk partisi devlet fonları ve temel yasa üzerinde daha fazla kontrol sahibi olduğundan, cumhurbaşkanı etkili ve işlevsel bir yasama organını sağlamak için muhalefet partisinden bir başbakan seçmek zorunda kalmaktadır. Bu durumda, koalisyon hükûmeti olarak bilinen durumda başbakan ve kabine, iç politikayı kontrol ederken, cumhurbaşkanının etkisi büyük ölçüde dışişleri politikasıyla sınırlıdır.
Komünist devletlerde, Komünist Parti Genel Sekreteri, fiilen devlet başı ve hükûmet başı olarak en üst liderdir. Çin'de, fiilen hükûmet başı olan Başbakan'dır. Çin Cumhurbaşkanı yasal olarak sembolik bir görevdir, ancak Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri (tek parti sistemine sahip ülkede en üst lider) bu görevi 1993 yılından bu yana daima üstlenmiştir, geçiş dönemlerinde hariç.
Direktörlük sistemlerinde, hükûmet başının yürütme sorumlulukları bir grup insan arasında paylaşılmaktadır. Önemli bir örnek, her bir konsey üyesinin bir bakanlık başkanlığı yapması ve aynı zamanda tüm bakanlıklara ilişkin önerilere oy vermesi şeklinde olan İsviçre Federal Konseyi'dir.

Hükûmet başının en yaygın unvanı Başbakan'dır. Bu, birçok devlette resmi bir unvan olarak kullanılır, ancak aynı zamanda devlet başkanı altında başbakan olarak kabul edilen başka bir makamı ifade etmek için gayri resmi genel bir terim olabilir, çünkü bakan - Latincede hizmetkâr veya astlar anlamına gelen - hükûmet üyeleri için yaygın bir unvandır (ancak başbakan ve devlet sekreteri gibi diğer birçok unvan da kullanılmaktadır). Formel olarak, devlet başı aynı zamanda hükûmet başı da olabilir, ancak başka türlü formalite açısından devlet başı, hükûmet başı ve diğer bakanlar üzerinde resmi bir önceliğe sahiptir, gerçek siyasi üstleri olması durumunda (hüküm süren hükümdar, yürütme başkanı) veya daha çok teorik veya törensel bir karaktere sahip olmaları durumunda (anayasal hükümdar, icra etmeyen başkan). Farklı anayasalar farklı unvanlar kullanır ve hatta aynı unvan, sorulan devletin anayasa düzeni ve siyasi sistemi bağlamında çeşitli farklı anlamlara sahip olabilir.

Başbakanın yanı sıra, başbakanın gözetlendiği seçilmiş bir yasama organının bulunduğu demokratik model için aşağıdaki unvanlar kullanılır. Bu unvanlardan bazıları, ulusal düzeyin altındaki hükûmetlere (örneğin eyaletler veya iller) ilişkindir.

Şansölye (öncelikle Almanca konuşulan ülkelerde; günümüzde Almanya ve Avusturya'da kullanılır)

Daha geniş anlamda, bir devlet başkanının egemen olduğu fakat benzer pozisyonlara sahip olan kişiler için "hükümet başkanı" terimi, eski veya feodal dönemlerde geçerli olabileceği için bazen bir tezat olarak düşünülebilir. Bu durumda, başbakan, hükümdarın hoşnutluğuna göre görev yapar ve hükümdarın izin verdiği kadar güce sahip olur. Bu gibi unvanlardan bazıları diwan, mahamantri, pradhan, wasir veya vezir veya sadrazamdır.
Ancak, devlet başkanının de jure olarak egemen pozisyonda olması, her zaman de facto politik lider olacağı anlamına gelmez. 19. yüzyıl Alman devlet adamı Otto von Bismarck gibi yetenekli bir hükûmet başkanı, Prusya Başbakanı ve daha sonra Alman İmparatoru Wilhelm I altında Almanya Şansölyesi olarak görev yaparak, formel güç sahibi olmanın politik etkiyle eşdeğer olmadığını gösteren bir örnektir.

Bazı durumlarda, devlet başkanı sembolik bir figürken hükûmet başkanı hükûmetin liderliğini yapar. Bazı durumlarda hükûmet başkanı unvanını miras yoluyla aktarabilir. Bu gibi unvanlar şunları içerebilir:

Merovingian krallıklarının Saray Büyük Veziri
Bengal İmparatorluğu'nun Nawab Veziri (ayrıca Avadh valisi)
Satara Peshwa'sı ve Maratha İmparatorluğu
Feodal Japonya'da Şogun
Selçuklu Türkleri'nin Bağdat halifelerini kuklaları haline getirdiği durumda Sultan

Bazı modellerde devlet başkanı ve hükûmet başkanı aynı kişidir:

Başkanlık sistemi
Ayrı bir başbakan olmadan hüküm süren mutlak bir hükümdar
Başhakim
Führer (Adolf Hitler için Nazi Almanyası'nda kullanıldı)
Yüce lider
Amerika Birleşik Devletleri'nde bir eyalet valisi
Alternatif bir yöntem, hükûmeti ortaklaşa yöneten ve (örneğin, sırayla) törensel devlet başkanlığı görevini yerine getiren tek bir baş politik organın bulunmasıdır (örneğin, prezidyum). Bu sistem şu anda İsviçre'de uygulanan tek sistemdir, ancak Uruguay gibi diğer ülkeler geçmişte bunu kullanmıştır. Bu sistem yönetici sistem olarak tanımlanmaktadır.

Parlamenter sistemlerde hükûmet aşağıdaki prensipler doğrultusunda işler:

Hükûmetin başı genellikle çoğunluk partisinin lideri veya koalisyon lideri olup, parlamentoya karşı sorumludur.
Hükûmetin parlamentoya tam anlamıyla hesap verebilir olması aşağıdaki yollarla sağlanır:
Parlamentonun güvensizlik oyu verebilme yeteneği.
Hükûmetin yasama önerilerini reddetme yeteneği.
Mali tedbirleri ve bütçeyi reddetme veya oylama yetkisi (veya kaynak sağlama); devlet finanslarını kontrol etmeden hükûmet etkisiz hale gelir. İki meclisli bir sistemde, genellikle söz konusu kontrol ve denetim yetkisinin büyük bir kısmını kullanan alt meclis (örneğin, İngiliz Avam Kamarası) olur; ancak bazı ülkelerde (örneğin, Avustralya, İtalya) hükûmet anayasal veya geleneksel olarak her iki meclise/parlamenter meclise karşı sorumludur.
Tüm bu gereklilikler doğrudan başbakanın rolünü etkiler. Sonuç olarak, genellikle parlamentoda "günlük" bir rol oynar, soruları yanıtlar ve hükûmeti savunurken, yarı başkanlık sistemlerinde parlamentonun işleyişinde bu kadar aktif bir rol oynamaları gerekmez.

Birçok ülkede, hükûmetin kurulması için başbakan, başbakanlık görevine başlamak üzere devlet başkanı tarafından görevlendirilir; bu görevlendirme, alt mecliste parti desteğinin gücüne dayanır. Bazı diğer ülkelerde ise başbakan doğrudan parlamento tarafından seçilir. Birçok parlamenter sistemde bakanların parlamentoda görev yapması gerekmektedir, diğer bazı sistemlerde ise bakanların parlamentoda görev alması yasaklanmıştır (bakan olurken istifa etmeleri gerekmektedir).

Başbakanlar, genellikle parlamenter sistemde iktidardan aşağıdaki yollarla uzaklaştırılır:

İstifa:
 - Genel seçimde yenilgi.
 - Parti grup toplantısında liderlik oylamasında yenilgi, yerine aynı partiden başka bir üye atanır.
 - Parlamentoda önemli bir konuda yapılan oylamada yenilgi, örneğin, mali kaynakların kaybı, güven oyu kaybı. (Bu durumlarda, başbakan, devlet başkanından parlamentonun feshedilmesini talep edebilir ve halk oylamasıyla destek yeniden sağlamaya çalışabilir.)
- Görevden alma — bazı anayasalar, devlet başkanının (veya bazı İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde olduğu gibi belirlenen temsilcisinin) bir başbakanı görevden alma yetkisine sahip olmasına izin verir, ancak bu kullanım tartışmalı olabilir, bu durum 1975 yılında Avustralya Genel Valisi Sir John Kerr'in Avustralya Anayasa Krizi'nde Başbakan Gough Whitlam'ı görevden alması gibi yaşanmıştır.
- Ölüm — bu durumda, genellikle başbakan yardımcısı, yeni bir başbakan atanana kadar başbakan olarak hareket eder.

Anayasalar, başbakanlık makamına verilen yetkilerin kapsamı ve alanında farklılık gösterir. Bazı eski anayasalar, örneğin Avustralya'nın 1900 metni ve Belçika'nın 1830 metni, başbakanlık makamlarından hiç bahsetmez; bu makamlar, resmi anayasal bir statü olmaksızın fiili bir siyasi gerçeklik haline gelmiştir. Bazı anayasalar Başbakanı Latince: primus inter pares (eşitler arasında birinci) olarak tanımlar ve bu, Belçika Başbakanı ve Finlandiya Başbakanı için pratik gerçekliği oluşturur. Diğer devletler ise başbakanlarını kabine sistemi içinde merkezi ve baskın bir figür haline getirir; örneğin İrlanda'nın Taoiseach'ı, parlamentonun feshedilmesi konusunda karar verme yetkisine tek başına sahiptir, bu diğer ülkelerde bir kabine kararı olarak kabul edilirken, Başbakan sadece öneri üzerinde oy kullanan üyelerden biridir. İsrail'de ise Hükûmet resmen başbakanlık makamının bir Latince: primus inter pares rolü olduğu kolektif bir yapı olsa da, İsrail Başbakanı pratikte yürütme org

I. Ferdinand (Almanca: Ferdinand I; 19 Nisan 1793 - 29 Haziran 1875) 1835'ten 1848'de tahttan çekilmesine kadar Avusturya imparatoru. Avusturya'nın hükümdarı olarak aynı zamanda Alman Konfederasyonu'nun başkanı, Macaristan kralı, Hırvatistan ve Bohemya (V. Ferdinand olarak), Lombardiya-Venedik kralı ve daha pek çok küçük unvanın sahibi idi.

Ferdinand, Kutsal Roma İmparatoru II. Franz ve Maria Theresa'nın en büyük oğlu olarak 19 Nisan 1793'te Viyana'da doğdu. Muhtemelen ebeveynlerinin genetik yakınlığı (kuzen olarak) yüzünden, Ferdinand epilepsi, hidrosefali, nörolojik problemler ve konuşma engelli olarak doğdu. Josef Kalasanz von Erberg ve eşi Josephine tarafından eğitildi.

I. Ferdinand, 2 Mart 1835'te babası II. Franz'ın ölümü üzerine Avusturya İmparatorluğu tahtına çıktı. İmparatorluğu zihinsel yetersizliği nedeniyle yönetemedi, bu yüzden babası ölmeden önce Ferdinand'ın Arşidük Louis'e iç politikanın tüm yönleri hakkında danışması ve onu Avusturya'nın Dış Prensi Klemens von Metternich'ten etkilenmesi yönünde teşvik eden bir istekte bulundu.
1848 Devrimleri'nin ardından I. Ferdinand 2 Aralık 1848'de tahttan çekildi. Onun yerine yeğeni Franz Joseph tahta çıktı. I. Ferdinand, tahttan çekilmesinin ardından 1875 yılına ölümüne kadar Prag'da yer alan Prag Kalesi'nde yaşadı.

Tomáš Kleisner, "Medals of the Emperor Ferdinand the Good 1793-1875" 20 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Prague 2013 978-80-7036-396-6
"İmparator Ferdinand'ın biyografisi" 17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
I. Ferdinand: Brockhaus Bilder-Conversations-Lexikon (Almanca), 2, Leipzig, 1837, ss. 25-26, 20 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Şubat 2020 
Ferdinand I In: Brockhaus' Kleines Konversations-Lexikon (Almanca), 1 (5 bas.), Leipzig, 1911, s. 569, 27 Mayıs 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Şubat 2020

I. Viyana Kuşatması veya 1529 Viyana Kuşatması, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçası olan Avusturya Arşidüklüğü'ndeki Viyana şehrini ele geçirmek için yaptığı ilk girişimdi. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, 100.000'den fazla askeriyle şehre saldırırken, Niklas Graf Salm liderliğindeki savunmacıların sayısı 21.000'i geçmiyordu. Buna rağmen Viyana, 27 Eylül 1529 ile 15 Ekim 1529 tarihleri arasında, iki haftadan biraz fazla süren kuşatmadan sağ çıkmayı başardı.
Kuşatma, Macaristan Kralı II. Lajos'un ölümü ve krallığın iç savaşa sürüklenmesiyle sonuçlanan 1526 Mohaç Muharebesi'nin ardından gerçekleşti. Lojos'un ölümünün ardından, Macaristan içindeki rakip gruplar iki halef seçti: Habsburg Hanedanı tarafından desteklenen Avusturya Arşidükü I. Ferdinand ve János Zápolya. Ferdinand'ın Budin şehri de dâhil olmak üzere Batı Macaristan'ın kontrolünü ele geçirmeye başlamasının ardından Zápolya, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istedi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun vasalı haline geldi.
Osmanlı'nın Viyana'ya saldırısı, imparatorluğun Macar çatışmasına müdahalesinin bir parçasıydı ve kısa vadede Zápolya'nın konumunu güvence altına almayı amaçlıyordu. Tarihçiler, seferin ilk hedefi olarak Viyana'nın seçilmesinin ardındaki motivasyonlar da dâhil olmak üzere, Osmanlı'nın uzun vadeli hedefleri hakkında çelişkili yorumlar sunmaktadır. Bazı modern tarihçiler, Süleyman'ın öncelikli hedefinin, o zamanlar hala Habsburg kontrolü altında olan ve Kraliyet Macaristanı olarak da bilinen batı kısmı da dâhil olmak üzere tüm Macaristan üzerinde Osmanlı kontrolünü sağlamak olduğunu öne sürmektedir. Bazı akademisyenler ise Süleyman'ın Macaristan'ı Avrupa'nın daha sonraki istilaları için bir hazırlık sahası olarak kullanmayı amaçladığını öne sürmektedir.
Viyana kuşatmasının başarısızlığı, Habsburglar ve Osmanlılar arasında karşılıklı saldırılarla noktalanan ve 1683'te II. Viyana Kuşatması ile sonuçlanan 150 yıllık sert bir askeri gerilimin başlangıcı oldu.

Mohaç Muharebesi sonrasında Budin'in Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmesinin ardından, savaşa katılmamış olan Erdel voyvodası János Szapolyai Macar kralı olarak taç giymişti. I. Süleyman 16 Ekim 1526'da Macaristan tacını Szapolyai'ye veren tarihî fermanını imzaladı. Mohaç Muharebesi öncesinde kral II. Lajos dolayısıyla Macaristan ile bağlantılı olan, ancak savaş sonrasında Osmanlı Ordularının girmediği Bohemya, Moravya, Slovakya ve Silezya gibi ülke ve bölgeler ise, II. Lajos'un karısının ve Kutsal Roma-Germen İmparatoru Şarlken'in kardeşi olan Avusturya arşidükü Ferdinand'da kaldı. Kanunî Sultan Süleyman, İstanbul'a döndükten sonra harekete geçen Ferdinand, Pressburg'da Osmanlılar'a karşı olan asillerden teşekkül ettirilmiş bir diyet meclisi toplayarak kendini Macaristan ve Bohemya kralı ilan ettirdi. Bu olay, Macaristan'da egemenlik için Osmanlı-Avusturya rekabetini başlattı. Kanunî Sultan Süleyman, Mohaç zaferi sonrasında fethedilen geniş Macar topraklarının Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu ile bağlantılı bir hükümdarın eline geçmesine müsaade edemezdi. Bu durum, bölgedeki güçler dengesinin Osmanlı Devleti aleyhine bozulmasına yol açabilirdi.
Ağabeyi Habsburg İmparatoru Şarlken'in de desteğini alan Ferdinand, Osmanlı Ordusu geri döndükten sonra saldırıya geçti ve Tokaj Meydan Muharebesinde Szapolyai'yi yenerek Budin'i ele geçirdi. Litvanya'ya kaçan Szapolyai, Osmanlı Devleti'nden yardım istedi. Kanunî Sultan Süleyman sefer hazırlıklarıyla meşgulken, Macaristan'dan fethedilen arazinin geri verilmesi karşılığında barış yapmak isteğiyle Ferdinand'ın elçileri geldi. Fakat Habsburgları Macaristan Krallığı'dan çıkarmak, Ferdinand'a gözdağı vermek, Habsburg Ordusu'nu yakalayıp yok etmeyi amaçlayan Kanunî Sultan Süleyman, o zamanın âdetleri gereği elçileri tutuklattırdı. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra serbest bırakıp savaş için yola çıktığı haberiyle Ferdinand'a gönderdi.
10 Mayıs 1529'da İstanbul'dan yola çıkan Kanuni Sultan Süleyman, 20 Haziran'da Sofya'ya ve 18 Ağustos'ta Mohaç Ovası'na ulaştı. Szapolyai de 6.000 Macar askeri ile orduya katıldı ve burada padişahın elini öptü. Eylül'de Budin'i kuşatan Kanuni Sultan Süleyman, teslim teklifinin reddedilmesi üzerine şiddetli bir muhasara savaşına başladı. 8 Eylül'de Budin kalesinin kapılarından biri ele geçirilip genel hücum başlatılınca, ümit kalmadığını anlayan müdâfiler, hayatlarına dokunulmamak şartıyla kaleyi teslim ettiler. Kısa zamanda gösterilen bu muvaffakiyet karşısında, Osmanlı hâkimiyetine daha fazla karşı duramayacağını anlayan Boğdan voyvodasi IV. Petru Rareş de ordugâha gelerek bir tâbiiyyet antlaşması imzaladı. Elbasan sancakbeyi Hasan Bey'i Budin'de muhafız bırakan Kanunî, 12 Eylül'de Macar taht şehrinden ayrılıp Viyana üzerine yürüdü. Bu arada Ferdinand'in adamları tarafından kaçırılmak üzereyken İzvornik sancakbeyi Sultanzâde Bâli Bey'in ele geçirdiği Macar kraliyet tacı, Yeniçeri sekbanbaşısı tarafından Szapolyai'ye giydirildi.
Budin Kalesi'nin fethinden sonra Osmanlı Ordusu Avusturya üzerine yürüdü.

Kanunî Sultan Süleyman, 22 Eylül'de Avusturya sınırını geçti. 23 Eylül'de Bâli Bey'in kardeşi Semendire sancakbeyi Sultanzâde Mehmed Bey, Leitha Muharebesi'nde Alman öncü kuvvetlerinin büyük bir kısmını Viyana'nın on beş kilometre güneydoğusundaki Bruck kasabası yakınlarında imha etti. Esir edilen Alman kuvvetleri komutanı Christophe Von Zedlitz ve altı general Sultan'a gönderildi. 27 Eylül'de Viyana önlerine gelen ordu, Avusturya Arşidüklüğü'nün başkentini kuşatmaya başladı.
Kanunî Sultan Süleyman, 120.000 kişilik bir orduyla Budin'den ayrılıp Viyana üzerine yürüdüğü haberi duyulunca, sadece Avusturya ve Almanya'da değil, bütün Avrupa'da bir korku başlamış, Osmanlı ilerlemesi karşısında, o sırada had safhada olan mezhep mücâdeleleri bile bir tarafa bırakılarak, Viyana'ya yardım seferi başlatılmış ve Avrupa'nın her yerinden muhtelif milletlere mensup yardım kuvveti gelmeye başlamıştı. Kuşatmadan biraz evvel bu kuvvetlerin büyük bir kısmı kaleye yerleşmişti. Ferdinand şehri terk ederek kaçmış, yerine ihtiyar ve tecrübeli bir asker olan Kont Nicolos Von Salm'i kale komutanı olarak bırakmıştı. Savunma hazırlıklarına başlayan Kont Salm de, Türk ordusu gelmeden Viyana yakınlarındaki mahalleleri tamamen yakıp yıkmış, birinci istihkâm hattından yirmi adım içeride ikinci bir istihkâm inşâ etmiş, Tuna sahillerine kazıklar diktirerek müdâfaa için gerekli tedbirleri almıştı. Osmanlı humbaracılarının yakıcı tesirlerinden korunmak için evlerin ahşap çatılarını yıktırmış, top güllelerinin tesirini azaltmak için de, sokakların kaldırımlarını söktürmüştü. Ayrıca iki ay yetecek kadar erzak temin edip, şehirdeki sivil halkı dışarı çıkarmıştı.
Kaleyi muhasaraya başlayan Kanunî Sultan Süleyman, on yedi gün boyunca döverek, şehrin surlarını iyice tahrip etmişti. Bu sırada bir Osmanlı güllesinin isabetiyle kale komutanı Kont Salm de ölmüştü. Bununla birlikte kuşatma uzuyor; kış aylarının tahrip edici etkisi ve beklenen top mühimmatının gecikmesi Osmanlı ordusu için kuşatma şartlarını zorlaştırıyordu. Çevreden aldığı istihbaratlar sonunda Viyana'ya yüz elli kilometre uzaktaki Linz'de bir Alman ordusunun toplandığı anlaşılınca, Kanunî, orduya muhasarayı kaldırma emrini verdi. Aynı zamanda çeşitli beyler kumandasındaki akıncı kuvvetlerini akına göndererek, Avusturya, Güney Almanya (Bavyera), Moravya, Bohemya, Yukarı Macaristan (şimdiki Slovakya), Silezya ve Slovenya gibi Habsburg'lara bağlı ülkelerde saldırılar düzenletti. 16 Ekim'de Viyana önlerinden hareket eden ordu-yı hümâyûn, 25 Ekim'de Budin'e, 16 Aralık'ta da İstanbul'a döndü.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, II. Cilt, 7. Basım, Türk Tarih Kurumu Yayınları, ISBN 975-6945-11-7
Robert Mantran, Osmanlı Tarihi I. Cilt, Çeviren Server Tanilli, Adam Yayınları, ISBN 975-418-563-8

II. veya I. Franz (12 Şubat 1768 – 2 Mart 1835) 1792ʼden 1806ʼya kadar II. Franz olarak son Kutsal Roma imparatoru ve 1804ʼten 1835ʼe kadar I. Franz olarak ilk Avusturya imparatoruydu. Aynı zamanda Macaristan, Hırvatistan ve Bohemya kralıydı ve 1815ʼte kurulmasının ardından ilk Alman Konfederasyonu başkanı olarak görev yaptı.
Geleceğin imparatoru II. Leopold ve İspanya prensesi Maria Luisaʼnın en büyük oğlu olan Franz, babasının Toskana Büyük Dükü olarak hüküm sürdüğü Floransaʼda doğdu. II.Leopold, 1790ʼda Kutsal Roma imparatoru oldu ancak iki yıl sonra öldü ve yerine Franz geçti. İmparatorluğu, ilki Avusturyaʼnın yenilgisi ve Renʼin sol kıyısının Fransaʼya kaybedilmesiyle sonuçlanan Fransız Devrim Savaşlarıʼna derhal karıştı. İkinci Koalisyon Savaşıʼndaki bir diğer Fransız zaferinden sonra Napolyon, kendisini Fransız imparatoru olarak taç giydirdi. Bunun üzerine Franz, Avusturya imparatoru unvanını aldı. Franz, Napolyonʼun hasmı olarak, Napolyon Savaşlarıʼnda lider rolünü sürdürdü ve bir Avrupa gücü olarak Avusturyaʼyı büyük ölçüde zayıflatan art arda yenilgiler yaşadı. 1806ʼda Napolyon, Ren Konfederasyonuʼnu oluşturduktan sonra Franz, Kutsal Roma imparatoru olarak tahttan çekildi ve bu da fiilen Kutsal Roma İmparatorluğuʼnun dağılmasına işaret etti. Beşinci Koalisyonʼun yenilgisinin ardından Franz, Fransaʼya daha fazla toprak bıraktı ve kızı Marie Louiseʼi Napolyonʼla evlendirmek zorunda kaldı.
1813ʼte Franz, Napolyonʼa sırt çevirdi ve sonunda Napolyonʼu Altıncı Koalisyon Savaşıʼnda mağlup ederek tahttan çekilmeye zorladı.

II.Franz II. Leopold (Kutsal Roma İmparatoru) (1747 – 1792) ve III. Carlos'un kızı Maria Luisa (1745 – 1792)'nın oğullarıydı. Franz,Toskana'nın başşehri Floransa'da doğdu. Bu yer babası tarafından 1765-1790 yılları arasında Toskana Büyük Dükü unvanı altında yönetildi. Franz çocukluğunu etrafındaki kardeşleriyle birlikte mutlu bir şekilde geçirdi. Ailesi Franz'ın gelecekte imparator olacağını biliyordu. (Çünkü amcası II. Joseph iki evliliğinden de yaşayan bir çocuğa sahip değildi.) Ve böylece  genç arşidük Franz 1784 yılında Viyana İmparatorluk Sarayı'na eğitimi ve gelecekteki rolü için gönderildi.

II. Franz dört defa evlendi:

6 Şubat 1788, Elisabeth (Württemberg) ile (21 Nisan 1767 – 18 Şubat 1790), kısa ömürlü kızını doğurarak öldü, Ludovika Elisabeth (Avusturya) (1790–1791)
15 Eylül 1790, ikinci kuzeni Maria Teresia (İki Sicilyalılar) (6 Haziran 1772 – 13 Nisan 1807),Kral I. Ferdinand (İki Sicilyalılar)'ın kızı (ikisi de İmparatoriçe Maria Theresia'nın torunlarıydı), on iki çocuğa sahipti, fakat sedece yedi kişi yetişkinliğe ulaşıyordu
6 Ocak 1808, tekrar diğer ilk kuzeni, Maria Ludovika (Avusturya-Este) ile evlendi, (14 Aralık 1787 – 7 Nisan 1816) çocukları yok. O, Arşidük Ferdinand (Avusturya-Este) ve Maria Beatrice d' Este Modena Prensesi'nin kızlarıydı.
29 Ekim 1816, Karoline Charlotte Auguste ( Bavyera) ile, (8 Şubat 1792 – 9 Şubat 1873) çocukları yok. I. Maximillian (Bavyera)'nın kızıydı ve daha önce I. William (Württemberg) ile evlenmişti.

İlk eşi Elisabeth (Württemberg)'den bir kız çocuğu, ikinci eşi Maria Teresia (İki Sicilyalılar) dan sekiz kız ve dört erkek çocuğu olmuştur.

Fraser, Antonia - Marie Antoinette: The Journey : Phoenix 2002, ISBN 0-7538-1305-X
Wheatcroft, Andrew - The Habsburgs : Embodying Empire : Penguin 1996, ISBN 0-14-023634-1
Richard Reifenscheid, Die Habsburger in Lebensbildern, Piper 2006

II. Viyana Kuşatması, 1683 Viyana Kuşatması veya Viyana Bozgunu, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçası olan Avusturya Arşidüklüğü'ndeki Viyana şehrini hedefleyen ikinci kuşatmadır.
Kuşatmanın durumunu belirleyen Kahlenberg Muharebesi, şehrin iki ay boyunca Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuşatılmasının ardından 12 Eylül 1683 tarihinde Viyana yakınlarındaki Kahlenberg Dağı'nda gerçekleşti. Muharebe, Habsburg monarşisi liderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu ve Polonya-Litvanya Birliği tarafından, her ikisi de Kral III. Jan Sobieski komutasında, Osmanlılara ve onların vasal ve haraç devletlerine karşı yapıldı. Bu muharebe, Polonya-Litvanya Birliği ve Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Osmanlılara karşı ilk kez askerî işbirliği yaptığı bir muharebe oldu. Osmanlıların Viyana seferindeki bozgunu, Avrupa'ya yayılmasında bir dönüm noktası oldu ve bundan sonra Osmanlılar daha fazla ilerleme kaydedemedi. Bunu takip eden ve 1699 yılına kadar süren genel savaşta Osmanlılar, Osmanlı Macaristanı'nın büyük bir kısmını Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold'a bıraktı.
Kahlenberg Muharebesi, Kutsal Roma İmparatorluğu ve Polonya-Litvanya Birliği'nin birleşik kuvvetleri tarafından kazanıldı, ancak Polonya-Litvanya Birliği'nden sadece Polonya Krallığı'nın kuvvetleri katıldı, Litvanya ordusunun yürüyüşü gecikti ve Viyana'ya rahatladıktan sonra ulaştılar. Kutsal Roma İmparatorluk Ordusu'nu Ernst Rüdiger Graf von Starhemberg komuta ediyordu. Genel komuta, yardım kuvvetlerini yöneten üst düzey lider Polonya Kralı III. Jan Sobieski'deydi. Osmanlı İmparatorluğu ve vasal devletlerinin kuvvetleri Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından komuta ediliyordu. Osmanlı ordusu yaklaşık 90.000 ila 300.000 kişiden oluşuyordu, Kara Mustafa'nın çadırında bulunan savaş düzenine ilişkin belgelere göre, seferin başlangıcındaki ilk güç 170.000 kişiydi. Kuşatma, 14 Temmuz 1683'te başladı. Osmanlı kuvvetleri, diğer birliklerin yanı sıra, kırsal bölgeyi gözetleyen 70.000 kişilik bir gözlem ordusu ile 60 ortalık yeniçeriden (kağıt üzerinde 12.000 kişi) oluşuyordu.

1566'da Zigetvar'a yönelinmesi ve Kanuni Sultan Süleyman'ın burada ölmesi, ordunun muhtemel bir Viyana yürüyüşünü engelledi. Viyana, 1663-1664 Osmanlı-Avusturya Savaşı ve iki devlet arasındaki son büyük muharebe olan Saint Gotthard Muharebesi öncesi Vasvar Antlaşması'nı kabul ettirmek için 1664 yılında Viyana üzerine askeri yürüyüş planlanmıştır. Ancak muharebe sonrası aynı yıl Vasvar Antlaşması'nın kabul edilmesi üzerine 20 yıllık barış dönemine geçilmiştir.
Viyana şehrini ele geçirmek, şehrin Tuna Nehri ile Almanya ve Doğu Akdeniz'e giden kara ticaret yolları üzerindeki kontrolü nedeniyle uzun zamandır Osmanlı İmparatorluğu'nun stratejik hedeflerinden biriydi. Kuşatmadan önceki yıllarda Osmanlı İmparatorluğu, Sadrazam Kara Mustafa Paşa'nın himayesinde, Kutsal Roma İmparatorluğu'na ve lojistik merkezlerine giden yolların ve köprülerin onarılması ve kurulması, ayrıca İmparatorluğun dört bir yanından bu merkezlere ve Balkanlar'a cephane, top ve diğer kaynakların sevk edilmesi de dâhil olmak üzere kapsamlı lojistik hazırlıklar yaptı. 1679 yılında Viyana'da veba salgını baş gösterdi.
1681 ve 1682'de Tökeli İmre'nin kuvvetleri ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasındaki çatışmalar yoğunlaştı ve Habsburg kuvvetlerinin Orta Macaristan'a akınları, Sadrazam Kara Mustafa Paşa'nın Sultan IV. Mehmed'i ve Dîvân'ını Osmanlı ordusunun hareketine izin vermeye ikna etmesinde önemli bir argüman sağladı. Başta batıdaki Fransa tehdidini daha çok önemseyen İmparator Leopold, Osmanlı'yla savaş istemiyordu. Bu sebeple iki kez Osmanlı'ya barışı yenilemek için elçi göndertti. Hatta Avusturya elçisi, Osmanlı içindeki savaş karşıtlarıyla iş birliği yapıp Şeyhülislam Çatalcalı Ali Efendi'ye "Aman dileyen düşmanla savaşmak caiz değildir." şeklinde fetva yayınlattı. Fransa ve Macar isyancılar ise Osmanlı'yı savaşa teşvik ediyordu. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve Padişah Hocası Vâni Mehmed Efendi Osmanlı içinde savaş isteyen grubun başını çekiyordu.
Tüm bu tartışmalar sonrası savaş kararı alındı. IV. Mehmed, Mustafa Paşa'ya her ikisi de kuzeybatı Macaristan'da bulunan Győr ve Komárom Kalelerine kadar harekâtta bulunma ve buraları kuşatma yetkisi verdi. 21 Ocak 1682'de Osmanlı ordusu harekete geçirildi ve 6 Ağustos 1682'de savaş ilan edildi.
Lojistik açıdan, 1682 Ağustos veya Eylül'ünde bir istila başlatmak riskli veya imkansız olurdu, çünkü üç aylık bir sefer Osmanlıları tam da kış bastırırken Viyana'ya götürecekti. Ancak seferberlik ile geniş çaplı bir istilanın başlatılması arasındaki 15 aylık boşluk, Viyana'nın savunmasını hazırlaması ve Leopold'un Kutsal Roma İmparatorluğu'ndan asker toplaması ve Polonya, Venedik ve Papa XI. Innocentius ile bir ittifak kurması için yeterli zaman sağladı. Kutsal Roma İmparatorluğu'nun Polonya ile savunma ittifakı, 1683 Varşova Antlaşması'yla sonuçlandı; Leopold, Osmanlıların Kraków'a saldırması halinde III. Jan Sobieski'yi destekleme sözü verdi ve bunun karşılığında Polonya ordusu saldırıya uğraması halinde Viyana'nın yardımına koşacaktı.
31 Mart'ta IV. Mehmed adına Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından gönderilen bir başka beyanname Viyana'daki İmparatorluk Sarayı'na ulaştı. Ertesi gün Osmanlı ordu unsurlarının Rumeli'deki Edirne'den ileri yürüyüşü başladı.
Osmanlı birlikleri, Mayıs başında Belgrad'a ulaştı. Sultan IV. Mehmed dahi Belgrad'a kadar gelmişti. Onlara Prens Mihaly Apafi komutasındaki bir Transilvanya ordusu ve Tökeli İmre komutasındaki bir Macar kuvveti katıldı, 27 Haziran 1683'te Kırım Hânı da İstolni Belgrad'da orduya katıldı. Burada Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bir "meşveret meclisi" kurdu. Bu zamana kadar seferin hedefinin herkes tarafından Yanıkkale (Györ) olduğunu zannedilirken (hatta padişâh bile böyle zannediyordu) Sadrazam, Viyana'yı kuşatma hedefini açıkladı. Mecliste oluşan derin sessizlik üzerine Sadrazam, en kıdemli vezir olan Sarı Hüseyin Paşa'ya "Ağzın bağlı mı, niye söylemezsin?" diye çıkıştı. Viyana kuşatması fikrine Kırım Hânı hariç herkes katıldı. Kırım Hânı ise olası Viyana Kuşatması'nda Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bütün Avrupa'yı harekete geçirebileceğini bu sebeple yalnız Yanıkkale (Györ) ve Komárom (Komran) fetihleriyle yetinilmesini tavsiye etti. Bu muhalefet üzerine Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kendisine rakip gördüğü için meşveret meclisine çağırmadığı Budin Valisi Uzun İbrahim Paşa'nın da fikrini almak istedi. "Paşa baba, Beç (Viyana) üzerine gidecek olduk ne dersin?" diye sordu, İbrahim Paşa da buna muhalefet edince "Sen ma'tûh olmuşsun (bunamışsın)!" diye cevap vererek bundan sonra Viyana'nın kuşatılmasına muhalefet edilmesinin yasaklandığını bildirdi. Bu, ordudaki derin fikir ayrılıklarının fitilini ateşleyen gelişmeydi.
Ordu önce Győr'ü kuşattı. Burayı savunan Avusturya komutanının teslim olmaya yanaşmayıp sonuna kadar direneceğini söylemesi üzerine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, bir meşveret meclisi daha toplayarak burada vakit kaybetmeyip düşmanın hazırlıksız olduğunu söyleyerek hızlıca Viyana'ya gidilmesi gerektiğini savundu. Başta Budin Valisi Uzun İbrahim Paşa ve Şam Valisi Hüseyin Paşa olmak üzere bir kısım komutan buna itiraz etse de Sadrazam, bir kısım kuvveti burada bırakıp 150.000 kişilik geri kalan orduyla Viyana şehrine doğru ilerledi. Yol üzerinde Karl von Lothringen (Lorraine Dükü V. Charles) tarafından komuta edilen Avusturya ordusu ilerleyen Osmanlı ordusunu durdurmak istediyse de Kırım ordularının hızlıca Avusturya ordusunun arkasından dolanması sebebiyle Viyana'nın hemen altında bulunan Scharndorf'ta bozguna uğrayıp Viyana'ya kadar çekildiler. Bu bozgun Avusturya halkının moralini bozmuştu. Yaklaşık 40.000 kişilik Kırım Tatar birliği, 7 Temmuz'da Viyana'nın 40 kilometre (25 mi) doğusuna ulaştı; bu sayı bölgedeki İmparatorluk birliklerinin iki katıydı. İmparator Leopold, sarayı ve 60.000 Viyanalı ile birlikte Passau'ya kaçarken, Lorraine Dükü V. Charles ise 20.000 kişilik kuvvetini Linz'e doğru geri çekti. Ana Osmanlı ordusu, 14 Temmuz'da Viyana'ya ulaştı; şehrin tek savunma gücü artık Kont Ernst Rüdiger von Starhemberg'in 15.000 adamıydı. İmparatorluk tarafından Türklerle savaşa hazırlanmak üzere görevlendirilen Sakson mühendis Georg Rimpler, Viyana'yı yaklaşan kuşatma için hazırlamaya başladı. Avusturya'nın savaş öncesi planlarının çoğu Türklerle Győr şehri yakınlarında savaşmayı hesaplıyordu, bu plan Türk ilerleyişiyle savunulamaz hale geldi.

Polonya Kralı III. Jan Sobieski, antlaşmadaki yükümlülüklerini yerine getirerek 1683 yazı boyunca Viyana'ya bir yardım seferi hazırladı ve 15 Ağustos'ta Kraków'dan yola çıkacaktı. Bu süre zarfında Polonya'nın büyük bir kısmı savunmasız kalacak ve bu durumdan faydalanan Tökeli İmre bir işgal girişiminde bulunacaktı. Kazimierz Jan Sapieha, Litvanya ordusunun yürüyüşünü geciktirerek bunun yerine Macar Dağlık Bölgesi'ne sefer düzenledi ve ancak rahatladıktan sonra Viyana'ya ulaştı.
Polonya ile çeşitli Alman devletleri -özellikle de Avusturya- arasında şehrin kurtarılması konusunda derhal gerginlik baş gösterdi. Askerlerin maaşlarının ve yürüyüş sırasındaki erzaklarının ödenmesi en önemli sorun olacaktı. Sobieski, Viyana'ya yürüyüşü için ödeme yapmak zorunda kalmaması gerektiğinde ısrar ediyordu, çünkü şehir onun çabalarıyla kurtarılmıştı; Viyanalılar da yürüyüşe geçen diğer Alman birliklerini ihmal edemezdi. Habsburg yönetimi bu masrafları ödemek için mümkün olduğunca çok para buldu ve masrafları sınırlamak için Lehlerle anlaşmalar yaptı.
Bunlar olurken Merzifonlu Kara Mustafa Paşa da Leh kuvvetlerinin Viyana'ya yardıma gelmesini önlemek için onları Tuna Nehri ötesinde karşılaması maksadıyla ordu hazırladı. Tökeli İmre ve Kör Hüseyin Paşa'yı bu maksatla Bratislava'yı kuşatmaya gönderdi. Lorraine Dükü V. Charles'ın bu ordulara saldırması üzerine Kör Hüseyin Paşa zor duruma düştü. Tökeli İmre, rakibin kuvvetli olduğunu, yardıma gelecek ordularla daha da kuvvetleneceğini söyleyerek çarpışmaya girmekten kaçınılmasını tavsiye et

Klemens Wenzel Lothar von Metternich, Metternich-Winneburg-Beilstein Prensi (15 Mayıs 1773 – 11 Haziran 1859), Avusturya İmparatorluğu'na hizmette bulunmuş Alman bir devlet adamı ve diplomattı. Muhafazakâr bir siyasetçi olarak, 1809'dan itibaren Avusturya Dışişleri Bakanı ve 1821'den 1848'deki liberal devrimler sonucu istifasına kadar şansölye olarak görev yaptı. Otuz yıl boyunca Avrupa'nın güç dengesi sistemi olan Avrupa Uyumu'nun (Concert of Europe) merkezinde yer aldı.
1773 yılında Metternich Hanedanı'na mensup bir diplomatın oğlu olarak doğan Metternich, Strazburg ve Mainz üniversitelerinde iyi bir eğitim aldı. Saksonya Krallığı, Prusya ve özellikle Napolyon Fransası’ndaki büyükelçilik görevleriyle önemli diplomatik pozisyonlara yükseldi. Dışişleri Bakanı olarak ilk görevlerinden biri, Napolyon’un Avusturya Arşidüşesi Marie Louise ile evliliğini içeren Fransa ile bir yumuşama (détente) sürecini yönetmek oldu. Kısa bir süre sonra Avusturya’nın Altıncı Koalisyon Savaşı’na Müttefikler tarafında savaşmasını sağladı ve Napolyon’u sürgüne gönderen Fontainebleau Antlaşması'nı imzaladı. Ayrıca, Napolyon sonrası Avrupa’yı büyük güçler arasında bölüştüren Viyana Kongresi’nde Avusturya heyetinin başkanlığını yaptı. Bu hizmetlerinden ötürü Ekim 1813’te Prens unvanı ile ödüllendirildi.
Avusturya, onun rehberliğinde Rusya ve bir ölçüde Prusya ile ittifak kurarak uluslararası kongreler sistemi olan "Metternich Sistemi"ni on yıl daha sürdürdü. Bu dönem, Avusturya'nın diplomatik açıdan en güçlü olduğu zaman dilimi olarak kabul edilir. Ancak bu zirve noktasından sonra Metternich, yavaş yavaş uluslararası diplomasinin merkezinden uzaklaşmaya başladı. Ülke içinde, 1821'den 1848'e kadar hem I. Francis hem de oğlu I. Ferdinand döneminde Devlet Şansölyesi olarak görev yaptı. 1848 Devrimleri sonrası Londra, Brighton ve Brüksel’de olmak üzere üç yıl süren kısa bir sürgün dönemi geçirdi. 1851’de Viyana sarayına geri döndü, ancak bu kez sadece I. Ferdinand’ın halefi I. Franz Joseph’e danışmanlık yapmakla yetindi. Yaşam süresi açısından dönemin politikacılarının çoğunu geride bırakan Metternich, 1859 yılında 86 yaşında öldü.
Gelenekçi muhafazakâr olan Metternich, özellikle Rusya'nın Orta Avrupa ve Osmanlı İmparatorluğu'ndaki toprak kazanma arzularına karşı koyarak güç dengesini korumaya büyük önem veriyordu. Liberalizm ve milliyetçiliğe karşıydı zira ikisini de Avusturya İmparatorluğu’nun birliğine ve istikrarına tehdit olarak görüyordu. Ayrıca, söz gelimi Avusturya’nın kuzey İtalya’daki milliyetçi ayaklanmaları bastırmak gibi faaliyetlerle Avusturya İmparatorluğu’nun parçalanmasını önlemek için çabalar gösterdi. Ülke içinde de benzer bir politika izleyerek sansür ve geniş çaplı bir casusluk ağıyla huzursuzlukları bastırmaya çalıştı.

Aslen Alman olan Metternich, 1790'da Avusturya tebaasına, sonra da dışişlerine girdi. 1806'da Paris büyükelçiliğine getirilmesiyle dünyaca tanındı. 1809'dan 1848'e kadar şansölyelik görevini yürüten Metternich, Avusturya'nın yeniden toparlanmasında etkin rol oynamıştır. Kaybedilen topraklar geri alınarak imparatorluğun yasallığı yeniden sağlanmıştı. 1809'da Avusturya başbakanı ve yeni kurulan Germen konfederasyonunun başkanı oldu.
Viyana Kongresi’nin (1815) toplanmasına öncülük etti. Kongre başkanlığı görevini yürüten Metternich, Viyana Kongresi'nde büyük rol oynamıştır. Kongrenin nihai kararları; İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından belirlenmiştir.
Fransız İhtilali ile etkinlikleri artan milliyetçilik, hürriyetçilik ve özellikle de cumhuriyetçilik akımlarına tamamen karşıydı ve mevcut durumun korunmasından yanaydı. Prens Klemens von Metternich, “devletlerin, hanedanların meşruluğu üzerine kurulduğu; aksi takdirde anarşi olacağı” fikrindeydi. Buradan yola çıkarak Kutsal İttifak'ı meydana getirdi. İngiltere ve Fransa gibi liberal krallıklar katılmamakla beraber, bu anlaşmaya sadık kaldılar.
Metternich sistemini ortaya koymaktaki amacı: Avrupa'yı federasyon sistemi içinde yeniden kurmak ve kıtanın merkezinde yer alan Avusturya'nın yönetiminde federatif bir güç oluşturmaktı. 1848 Devrimleri ile yarım asırlık Metternich sistemi çöktü.
75 yaşına gelen şansölye, tam 39 yıl aralıksız bir başbakanlık ve dışişleri bakanlığından ve bu müddet içinde Avrupa sisteminin düzenleyicisi, koruyucusu görevini yapmıştı. Metternich 1848 Devrimleri'nden tam 11 yıl sonra 1859'da öldü.

Avrupa uyumu

Kutsal Roma İmparatorluğu, 1512'den sonra Alman Milletinin Kutsal Roma İmparatorluğu olarak da bilinen ve genellikle bir Kutsal Roma imparatoru tarafından yönetilen Orta ve Batı Avrupa'daki bir siyasi oluşumdu. Erken Orta Çağ'da (800 veya 962 yılları arasında) ortaya çıkan imparatorluk bu yıldan, 1806 Napolyon Savaşları'ndaki feshine kadar bin yıl varlığını sürdürmüştür. Başlangıçta imparatorun hükümdarlığı altında birleşmiş üç kurucu krallıktan (Almanya, İtalya ve 1032'den itibaren Burgonya) oluşmaktaydı. İmparatorluğun İtalya ve Burgonya üzerindeki kontrolünü fiilen büyük ölçüde yitirmesi sebebiyle, 15. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk yönetimi Almanya Krallığı merkezinde yoğunlaşmıştı.
25 Aralık 800'de Papa III. Leo'nun Frank kralı Şarlman'ı Roma imparatoru olarak taçlandırmasıyla, Batı Roma İmparatorluğu'nun 476'daki yıkılışından sonra üç yüzyılı aşkın süredir kullanılmayan imparatorluk unvanı yeniden ihya edilmiştir. Unvanın kullanımı 924'te tekrardan kesintiye uğrasa da 962'de I. Otto'nun, Şarlman'ın ve Karolenj İmparatorluğu'nun halefi olarak Papa XII. Ioannes tarafından imparator ilan edilmesiyle yeniden tesis edilmiştir. 962 yılından 12. yüzyıla kadar imparatorluk, Avrupa'nın en güçlü monarşilerinden biriydi. İmparatorlar ve vasallar arasındaki iş birliğine dayanan bu yapı Salier Hanedanı döneminde sekteye uğramıştır. İmparatorluk, 13. yüzyılın ortalarında Hohenstaufen Hanedanı döneminde toprak genişlemesi ve güç bakımından zirve dönemine ulaşmıştır ancak aşırı yayılma, yapının kısmen çözülmesine yol açmıştır. İmparatorluk makamı geleneksel olarak çoğunluğu Alman olan elektörler tarafından seçimle belirlenmekteydi. Teoride ve diplomaside imparatorlar, Avrupa'nın tüm Katolik hükümdarları arasında "Eşit birinci" kabul ediliyordu.
15. yüzyılın sonu ve 16. yüzyılın başında gerçekleşen İmparatorluk Reformu süreci, imparatorluğu dönüştürerek 19. yüzyıldaki yıkılışına kadar süregelen yeni kurumları ortaya çıkarmıştır. Napolyon'un, Fransa'ya sadık Alman uydu devletlerinden oluşan Ren Konfederasyonu'nu kurmasının ardından, İmparator II. Franz, 6 Ağustos 1806'da tahttan çekilerek imparatorluğu resmen feshetmiştir. Tarihinin büyük bölümünde imparatorluk yapısı; günümüzdeki Çekya, Hollanda, İsviçre, Lüksemburg, Lihtenştayn ve Monako'nun tamamını; Almanya, Avusturya ve Slovenya'nın neredeyse tamamını; Belçika'nın çoğunu; İtalya'nın kuzey ve orta kısımlarını ve günümüz doğu Fransa ve batı Polonya'sının geniş bölgelerini kapsamaktaydı.

Orta Çağ Roma İmparatorluğu'yla bağlantılı olan sacrum ("kutsal" anlamında) terimi, 1157'den itibaren I. Friedrich tarafından kullanılmaya başlanmıştır. 1157 öncesinde bölge sadece Roma İmparatorluğu bölgesi olarak anılmaktaydı.
1512'de Köln emperyal yasama organının bir kararnamesi ile imparatorluğun ismi resmen Alman Milletinin Kutsal Roma İmparatorluğu'na (Almanca: Heiliges Römisches Reich Deutscher Nation, Latince: Imperium Romanum Sacrum Nationis Germanicæ) çevrildi.
Kutsal Roma İmparatorluğu, adını Roma İmparatorluğu'ndan aldı ve onun devamı olarak düşünüldü. Bu düşünce translatio imperii olarak adlandırılan Orta Çağ anlayışına dayanır.
Fransız Aydınlanmacı yazar Voltaire alaycı bir şekilde şöyle yazar: "Bu kendine Kutsal Roma İmparatorluğu diyen ve demeye de devam eden yığın, hiçbir şekilde ne kutsal, ne Roma, ne de bir imparatorluk."

Galya'daki Roma gücü 5. yüzyılda azaldıkça, yerel Germen kabileleri kontrolü ele geçirdi. 5. yüzyılın sonlarında ve 6. yüzyılın başlarında, I. Clovis ve halefleri yönetimindeki Merovenjler, Kuzey Galya ve Orta Ren Nehri vadisi bölgesinin kontrolünü ele geçirmek için Frank kabilelerini konsolide etti ve diğerleri üzerindeki hegemonyasını genişletti. Ancak 8. yüzyılın ortalarına doğru Merovenjler kuklalara indirgendi ve Charles Martel liderliğindeki Karolenjler fiili bir devlet oldular. 751'de Martel'in oğlu III. Pepin, Frankların Kralı oldu ve daha sonra Papa'nın onayını aldı. Karolenjliler Papalık ile yakın bir ittifak sürdüreceklerdi.
768'de Pepin'in oğlu Şarlman, Frankların Kralı oldu ve krallığın kapsamlı bir genişlemesine başladı. Sonunda günümüz Fransa, Almanya, Kuzey İtalya, Aşağı Ülkeler ve ötesini birleştirdi ve Frank krallığını Papalık topraklarına bağladı. 797'de Doğu Roma İmparatoru VI. Konstantin, kendisini İmparatoriçe ilan eden annesi İrini tarafından tahttan indirildi. Latin Kilisesi, Hristiyan âleminin başı olarak yalnızca erkek bir Roma İmparatoru gördüğünden, Papa III. Leo, Konstantinopolis Patriği ile istişare dışında, onur için yeni bir aday aradı.
Bu, papalığın gerileyen Bizans İmparatorluğu'ndan Karolanj Francia'nın yeni gücüne yönelmesinin simgesi olarak görülebilir. Charlemagne, Renovatio imperii Romanorum ("Roma İmparatorluğu'nun yenilenmesi") formülünü benimsedi. 802'de Irini, I. Nikiforos tarafından devrildi ve sürgüne gönderildi ve bundan böyle iki Roma İmparatoru vardı.
Şarlman 814'te öldükten sonra imparatorluk tacı oğlu Dindar Louis'e geçti. Louis'in 840 yılında ölümü üzerine, onun eş hükümdarı olan oğlu Lothair'e geçti. Bu noktada Şarlman toprakları birkaç bölgeye ayrıldı (bkz. Verdun Antlaşması, Prüm Antlaşması, Meerssen Antlaşması ve Ribemont Antlaşması) ve dokuzuncu yüzyılın sonlarında İmparator unvanı Karolenjliler tarafından tartışıldı. Batı Frank Krallığı veya Batı Francia ve Doğu Frank Krallığı veya Doğu Francia hükümdarları, ilk olarak batı kralı (Dazlak Charles) ve daha sonra İmparatorluğu kısaca yeniden bir araya getiren Şişman Charles olmuştur. Dokuzuncu yüzyılda, Şarlman ve halefleri, Karolenj Rönesansı olarak bilinen entelektüel canlanmayı desteklediler. Mortimer Chambers gibi bazı tarihçilere göre, Karolenj Rönesansı, sonraki rönesansların ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır; her ne kadar bu canlanma 10. yüzyılın başlarında zayıflamış olsa da.
Charles'ın ölümünden sonra, 888'de Karolenj İmparatorluğu dağıldı ve bir daha asla restore edilmedi. Regino von Prüm'e göre, krallığın parçaları "krallar kustu" ve her bir kısım "kendi bağırsaklarından" bir krallık seçti.
Zamanın bu noktasında, papa tarafından imparator olarak taç giyenler yalnızca İtalya'daki bölgeleri kontrol ediyordu. Bu tür son imparator, 924'te ölen I. Berengar'dı.

900 civarında, Doğu Francia'nın özerk kök düklükleri (Frankonia, Bavyera, Svabya, Saksonya ve Lotharinya) yeniden ortaya çıktı. Karolenj kralı Çocuk Ludwig 911'de sorunsuz bir şekilde öldükten sonra, Doğu Francia, krallığı ele geçirmek için Batı Francia'nın Karolenj hükümdarına başvurmadı, bunun yerine düklerden biri olan I. Konrad'ı Rex Francorum Orientalium olarak seçti.  Ölüm döşeğinde, Konrad tacı, Fritzlar Diyetinde kral seçilen başlıca rakibi Saksonyalı Avcı Heinrich'e (h. 919-36) verdi. Heinrich yağmacı Macarlar ile bir mütareke imzaladı ve 933 yılında Riade Savaşı'nda Macarlara karşı ilk kez zafer elde etti.

951'de Otto, İtalya'nın dul kraliçesi Adelaide'nin yardımına gelerek düşmanlarını yendi, onunla evlendi ve İtalya'nın kontrolünü ele geçirdi. 955'te Otto, Lechfeld Muharebesi'nde Macarlara karşı kesin bir zafer kazandı. Papa XII. Ioannes Otto'ya İmparator olarak taç giydirdi. Alman krallarını, translatio imperii kavramı aracılığıyla Şarlman İmparatorluğu'nun halefleri olarak belirledi, aynı zamanda kendilerini Antik Roma'nın halefleri olarak görmelerini sağladı. Büyük Otto'nun saltanatı ile başlayan sanatın çiçeklenmesi, merkezi Almanya'da olan ama aynı zamanda Kuzey İtalya ve Fransa'da da gerçekleşen Otto Rönesansı olarak bilinir.
Otto, büyük imparatorluk kiliselerini ve onların temsilcilerini imparatorluk hizmetine bağlayan ve böylece "Almanya için istikrarlı ve uzun ömürlü bir çerçeve" sağlayan, genellikle "Reich'in Otton kilise sistemi" olarak adlandırılan imparatorluk kilise sistemini yarattı. Otto dönemi boyunca, imparatorluk kadınları siyasi ve dini meselelerde önemli bir rol oynadılar, genellikle dini lider ve danışman, naip veya yardımcı hükümdar olarak işlevlerini birleştirdiler, özellikle Azize Matilda, Eadgyth, İtalyalı Adelaide, Theophanu, Quedlinburglu Matilda önemli rol oynayanlardandır.
963'te Otto, mevcut Papa XII. Ioannes özellikle Otto'nun oğlu II. Otto'nun (taht. 967–83) imparator Romanorum unvanını benimsemesinden sonra, Konstantinopolis'teki Doğu İmparatoru ile olan çatışmayı da yenilemiştir. Buna rağmen II. Otto, Bizans prensesi Theophanu ile evlendiğinde doğuyla evlilikle bağ kurdu. Oğulları III. Otto, sadece üç yaşında tahta çıktı ve 994'te reşit olana kadar bir güç mücadelesine ve bir dizi naiplikliğe maruz kaldı. Reşitliğe ulaşana kadar Almanya'da kaldı, devrik bir dük olan II. Crescentius Roma'yı yönetti.
996'da III. Otto, kuzeni V. Gregorius'u ilk Alman Papa olarak atadı. Bir yabancı papa ve yabancı papalık memurları, II. Crescentius tarafından isyana yönlendirilen Roma soyluları tarafından şüpheyle görüldü. III. Otto'nun eski akıl hocası Antipope XVI. John, Kutsal Roma İmparatoru şehri ele geçirene kadar Roma'yı elinde tuttu.
Otto 1002'de genç yaşta öldü ve yerine Almanya'ya odaklanan kuzeni II. Heinrich geçti. III. Otto'nun (ve akıl hocası Papa Sylvester'ın) diplomatik faaliyetleri, Avrupa'nın farklı bölgelerinde Latin kültürünün Hristiyanlaştırılması ve yayılmasıyla çakıştı ve bunu kolaylaştırdı. Yeni bir milletler grubunu (Slav) Avrupa çerçevesine aldılar ve bazılarının dediği gibi, imparatorlukları "bir milletler ailesi üzerinde Bizans benzeri bir başkanlık, merkezde papa ve imparator üzerinde yoğunlaştı. Otto'nun erken ölümü, saltanatını "büyük ölçüde gerçekleşmemiş potansiyelin hikayesi" haline getirdi.
II. Heinrich 1024'te öldü ve Salian hanedanının ilki olan II. Konrad, ancak dükler ve soylular arasındaki bazı tartışmalardan sonra kral seçildi. Bu grup sonunda Elektörlüğe dönüştü.
Kutsal Roma İmparatorluğu sonunda dört krallıktan oluşuyordu. krallıklar vardı:

Alman Krallığı (962'den beri imparatorluğun bir parçası),
İtalya Krallığı (962'den 1801'e kadar),
Bohemya Krallığı (1002'den Bohemya Dükalığı olarak ve 1198'de krallığa yükseltildi),
Burgonya Krallığı (1032'den 1378'e kadar),

Krallar genellikle idari işlerde piskoposlar 

Kuzey Almanya Konfederasyonu (Almanca: ), başlangıçta Prusya Krallığı öncülüğünde Ağustos 1866'da tesis edilen bir Alman askerî ittifakıydı ve ertesi yıl içinde bir konfedere devlete (fiilen bir federal devlet) dönüştürülerek Temmuz 1867'den Aralık 1870'e kadar varlığını sürdürdü. Almanya'nın birleşmesi sürecinde bir dönüm noktası teşkil eden bu yapı, günümüzde Almanya Federal Cumhuriyeti adıyla bilinen modern Alman ulus-devletinin ilk kesintisiz hukukî selefi olarak kabul edilmektedir.
Konfederasyon, 1866 Avusturya-Prusya Savaşı’nda Prusya’nın kazandığı zaferin ardından, iki dükalık (Schleswig-Holstein) üzerindeki hükümranlık mücadelesinin neticesinde varlık kazandı. Bu savaş, Prag Barışı (1866) ile sonuçlandı; bu antlaşmada Prusya, Avusturya İmparatorluğu öncülüğündeki mevcut Alman Konfederasyonunun feshedilmesini Avusturya ve müttefiklerine kabul ettirerek, Küçük Almanya modeline göre Kuzey Almanya’da bir federal devlet biçiminde Alman birliğine giden yolu açtı ve bu devlet, sade askerî bir ittifak ile, Kuzey Almanya Konfederasyonu Antlaşması uyarınca Ağustos 1866’da ilan edildi. Bu yapının ilk federal anayasası, Prusya Kralı’nın devlet başkanı sıfatıyla (Almanca: Bundespräsidium) makamını üstlendiği anayasal bir monarşi şeklinde düzenlenmiş olup, 1 Temmuz 1867 tarihinde kabul edildi.
Yasalar, ancak evrensel erkek oy hakkına dayalı bir parlamento olan Reichstag ile eyaletlerin temsil organı olan Alman Federal Meclisi'nin onayıyla yürürlüğe konulabiliyordu. Konfederasyonun ilk üç buçuk yıllık döneminde, muhafazakâr-liberal iş birliği, (Kuzey) Almanya’nın hukuk ve altyapı alanlarında birleştirilmesine yönelik önemli adımlar attı. Bu dönemde tasarlanan siyasal sistem ve siyasal partiler, 1870 sonrasında da esas itibarıyla aynı kaldı.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra, Kuzey Almanya Konfederasyonu ile İkinci Fransız İmparatorluğu arasında, Fransa İmparatoru III. Napolyon’un yönetimindeki Paris hükümetiyle gerginlik baş gösterdi. 1870 yazında, İspanya tahtı için yeni bir kral belirlenmesi üzerine çıkan anlaşmazlık, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşına evrildi. Bu sırada, ilk kurulan Konfederasyon yaklaşık 30 milyon nüfusa sahipti ve bu nüfusun %80’i Prusya sınırları içinde yaşıyordu; bu da, ileride kurulacak Alman İmparatorluğu nüfusunun yaklaşık %75’ine tekabül etmekteydi. Bu koşullar altında, daha önce Konfederasyon’a karşı bir tutum sergileyen Güney Alman devletlerinden Baden, Hessen-Darmstadt, Württemberg ve Bavyera nihayetinde Konfederasyon’a katılma kararı aldılar.
Bunu takiben, 1 Ocak 1871’de kısa ömürlü yeni bir anayasa yürürlüğe girdi ve başlangıç kısmı ile 11. maddesinde "Alman İmparatorluğu"nun kurulduğu ilan edildi. Ancak bu anayasa yalnızca dört ay süreyle yürürlükte kaldı. Fransa’ya karşı kazanılan zaferin ardından, Versay Sarayı’ndaki Aynalar Salonu’nda, Alman prensler ve üst düzey askerî komutanlar, I. Wilhelm’i “Alman İmparatoru” ilan ettiler.
Konfederasyon'dan İmparatorluk'a geçiş süreci, Alman İmparatorluğu Anayasasının 4 Mayıs 1871 tarihinde yürürlüğe girmesiyle tamamlandı; bu anayasa, monarşinin sona erdiği tarihe dek yürürlükte kaldı. Fransa ise imparatorluğu, 10 Mayıs 1871 tarihli 1871 Frankfurt Antlaşması ile resmen tanıdı.

Kuzey Almanya Konfederasyonu'nu meydana getiren krallık ve düklükler şöyle sıralanıyordu:

Prusya Krallığı ve Lauenburg Dükalığı
Saksonya Krallığı
Mecklenburg-Schwerin Büyük Dükalığı
Mecklenburg-Strelitz Büyük Dükalığı
Oldenburg Büyük Dükalığı
Saksonya-Weimar-Eisenach
Braunschweig Dükalığı
Saksonya-Meiningen
Saksonya-Altenburg
Saksonya-Coburg ve Gotha
Anhalt
Schwarzburg-Rudolstadt Prensliği
Schwarzburg-Sondershausen Prensliği
Waldeck Prensliği
Reuss Yaşlı Kolu Prensliği
Reuss Genç Kolu Prensliği
Schaumburg-Lippe Prensliği
Lippe Prensliği
Hür Hansa Birliği üyesi Hamburg
Hür Hansa Birliği üyesi Lübeck
Hür Hansa Birliği üyesi Bremen
Ayrıca, Hessen Büyük Dükalığı'nın Main nehrinin kuzeyinde kalan kısmı

Almanya'nın birleşmesi

Kuzey İtalya Coğrafi Bölgesi (İtalyanca: Italia settentrionale veya sadece İtalyanca: Nord) resmi-idari bir niteleme olmayıp, geniş kapsamlı kültürel, tarihsel ve coğrafi bir tanımlamadır. İtalya'nın coğrafi olarak kuzey kısmında bulunan coğrafi alanları ihtiva eder. İtalyan İstatistiksel Enstitüsü (ISTAT) tarafından kullanılan, İtalya'nın beş resmi istatistiksel bölgesinden biridir.
"Kuzey İtalya coğrafi bölgesi", iki alt-coğrafi alana da bölünür

Kuzey-Batı (Nord-Ovest) coğrafi bölgesi şu idari bölgeleri içerir:
Aosta Vadisi,
Ligurya,
Lombardiya ve
Piedmont
Kuzey-Doğu (Nord-Est) coğrafi bölgesi şu idari bölgeleri içerir:
Emilia-Romagna,
Friuli-Venezia Giulia,
Trentino-Alto Adige/Sudtirol ve
Veneto

Kuzey İtalya (resmi ISTAT 31 Aralık 2016 tahminine göre) 27.740.984 nüfusludur. Kuzey İtalya nüfusu, 120.000 km²'lik bir alana (ülke yüzölçümünün üçte biri) yayılmıştır. Bu rakamların açıkça gösterdiği gibi, ülkenin kuzeyi İtalyan nüfusunun en yoğun olduğu bölgedir (kilometrekare başına 230.67 kişi).
Bu coğrafi bölgenin ihtiva ettiği İtalyan İdari bölgeler (alanları ve 2016 nüfus tahminleri ile) şunlardır:

Bu coğrafi bölgede Milano, Torino, Cenova, Venedik, Padova gibi çeşitli "metropol alanlar" bulunmaktadır.
Bu coğrafi bölgede (31 Aralık 2016 ISTAT tahminine itibarıyla) nüfusu 50,000 kişiyi aşkın olan şu şehirsel komünler bulunmaktadır:

Kuzey İtalya, ülkenin en gelişmiş, ülke üretimine en yüksek katkı yapan coğrafi alandır. Milano, Torino ve deniz limanı Cenova üretim merkezleriyle endüstriyel üçgeni şekillendirir. 2005 yılındaki tahmini 778,172 milyar € (968,719 $) GSYİH ile Kuzey İtalya ulusal ekonominin hemen hemen %55'ini oluşturur.

Kuzey İtalya, Ebedi Şehrin eşsiz Roma mirasını keşfetmek ve Vatikan'daki Roma Katolik Papa'nın Apostolik Sarayı'nın resmi konutunu görme şansı elde etmek için Michelangelo ve Leonardo da Vinci'nin eşsiz sanatına dalmak için en iyi yer.
Ayrıca İtalya, Piedmont ve Toskana gibi Kuzey bölgelerinde bulunabilen çok eski şarapçılık geleneklerine sahip bir ülkedir. Alplerin eteklerinde yer alan Charming Piedmont, ülkenin en büyük şarap bölgelerinden ve Gattinara, Barolo ve Barbaresco gibi ünlü şarapların anavatanlarından biridir. Toskana'ya gelince, üzüm bağları ile kaplı tepeleri ve vadileri olan pitoresk manzaraların yanı sıra, bölge dünyaca ünlü Pisa Kulesi'ni görme fırsatı da sunuyor.

Kuzeydoğu İtalya
Kuzeybatı İtalya
Orta İtalya
Güney İtalya
Adalar İtalyası

Lippe (ya da bir dönem Lippe-Detmold), Almanya'da tarihî bir devlet. Weser nehri ile Teutoburg Ormanı arasında kalan bölgede kurulmuştur.

Lippe Prensliği, 1123 yılında arazi Kutsal Roman Cermen İmparatoru III. Lothar'dan I. Bernard'a bağışlandığında kuruldu. Bernhard, Lippe Lordu unvanını aldı. Daha sonra onun torunları çeşitli unvanlar aldılar.
16. yüzyılda, Lippe Kontluğu Reformasyon'u benimsemiş ve Protestanlığı kabul etmiştir. Bu durum, hanedanın Kutsal Roma İmparatorluğu içindeki konumunu etkilemiş ve dini çatışmalara yol açmıştır. 17. yüzyılda, Otuz Yıl Savaşları sırasında Lippe Kontluğu büyük zarar görmüştür. Savaşın ardından, hanedan bölgeyi yeniden inşa etmek ve ekonomik kalkınmayı sağlamak için çaba göstermiştir.
1613'te VI. Simon'un ölümü sonrası prenslik üçe bölündü; Lippe-Detmold VII. Simon'a, Lippe-Brake Otto'ya, Lippe-Alverdissen de I. Philip'e verildi. Lippe-Brake, 1709'da Detmold koluyla tekrar birleşti. Daha sonra VII. Simon'un oğlu Jobst Herman tarafından başka bir kol, Lippe-Biesterfeld kuruldu.
1789'da Lippe Kontluğu, Lippe Prensliği'ne yükseltilmiştir. Bu, hanedanın statüsünü yükseltmiş ve siyasi nüfuzunu artırmıştır.
1871'de Alman İmparatorluğu devleti olunmasının ardından 20 Temmuz 1895'te Lippe-Detmold kolunun nesli tükendi. Bu durum komşu prenslikler Schaumburg-Lippe ve Lippe-Biesterfeld arasında miras tartışmaları çıkmasına yol açtı. Anlaşmazlık İmparatorluk Mahkemesi'ne taşındı ve mahkeme toprakların Lippe-Biesterfeld'e verilmesine karar verdi.
Lippe Prensliği 12 Kasım 1918'de IV. Leopold'un tahttan çekilmesiyle son buldu ve Lippe Serbest Devleti kuruldu. 1947'de Lippe Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti ile birleşti.
Lippe Hanedanı, günümüzde varlığını sürdürmektedir. Hanedanın başı, Stephan Prens zu Lippe'dir. Hanedan, hayır işleri ve kültürel faaliyetlerle ilgilenmektedir.

Lombardiya (İtalyanca: Lombardia; Lombardça: Lumbardia), Kuzey Batı İtalya'da bulunan Alpler ve Po nehri vadisi arasındaki bölgedir. İtalya'nın 1948 Anayasası ile kısmi bölgesel özerklik verilmiş 20 bölgesinden birisidir. Başkenti Milano kuzey İtalya'nın en büyük şehridir.

2021 itibarıyla, Lombardiya'nın brüt bölgesel hasılası (GRP) 366 milyar €'nun üzerindeydi ve İtalya'nın toplam GSYİH'sının yaklaşık %22'sini oluşturuyordu. Lombardiya'nın 2021 GRP'si kişi başına 36.500 Euro'ydu ve bu, 25.729 Euro'luk ulusal ortalamanın %25 üzerindedir.

Lombardiya hizmet sektörü, ticari hizmetler, kredi ve finansal hizmetlerdeki yenilikçi faaliyetlerin öncülüğünde 1980'lerden beri büyüdü. Lombardiya ayrıca İtalya'nın ana sanayi bölgesi olmaya devam etmektedir.

Lombardiya, Azerbaycan, Avusturya, Fransa, Macaristan, İsviçre (özellikle Ticino ve Graubünden kantonları), Kanada (Quebec Eyaleti), Almanya (Bavyera, Saksonya ve Saksonya-Anhalt eyaletleri), Kuveyt, Hollanda (Zuid-Holland Eyaleti), ve Rusya dahil olmak üzere birçok yabancı ülke ile kültürel ve ekonomik ilişkilere sahiptir.
Lombardiya, diğer üyeleri Almanya'da Baden-Württemberg, İspanya'da Katalonya ve Fransa'da Auvergne-Rhône-Alpes olan uluslararası bir ekonomik kuruluş "Four Motors for Europe" üyesidir. Lombardiya bölgesi ayrıca Avusturya, Fransa, Lihtenştayn, Kuzey İtalya, Güney Almanya, İsviçre ve Slovenya'nın Alp bölgelerinde yenilik, sürdürülebilirlik ve ekonomiyi destekleyen EUSALP'in, ve Alp Ülkeleri Birliği (ARGE ALP), Avusturya, Kuzey İtalya, Güney Almanya ve İsviçre'nin dağlık bölgeleri ekonomik forumunun parçasıdır. Friuli -Venezia Giulia, Güney Tirol, Trentino ve Veneto komşu İtalyan bölgeleriyle de ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlüdür.
Avrupa Birliği, Lombardiya ile diğer kuzey İtalya bölgeleri ve Orta Avrupa'daki birkaç ülke arasındaki işbirliğini geliştirmek için 2014-2020 Orta Avrupa programını geliştirmiştir.
Bölge, hizmet sektörü istihdamın %65,3'ünü oluşturan Milano, oldukça sanayileşmiş ekonominin ve zengin bir tarım sektörünün bulunduğu Varese, Como, Lecco, Monza ve Brianza, Bergamo ve Brescia eyaletleri ve tarımsal faaliyetlerin olduğu ve hizmet sektöründe ortalamanın üzerinde gelişmenin olduğu Sondrio, Pavia, Kremona, Mantova ve Lodi genel olarak üç ekonomik bölgeye ayrılabilir.

Tarımın üretkenliği, Orta Çağ'dan beri kısmen Leonardo da Vinci tarafından tasarlanan sulama sistemlerinin inşasıyla artırılan geleneksel su bolluğu ve gübre kullanımıyla artırılır. Aşağı ovalar yem bitkileri, tahıllar (pirinç, buğday ve mısır) ve şeker pancarı için kullanılır. Lombardiya, pirinç üretiminde Avrupa'nın ana bölgelerindendir ve Piedmont ile birlikte İtalyan pirincinin %93'ünü üretir. Pirinç yetiştirme, Pavia (84.000 ha (210.000 akre)), Milano (14.000 ha (35.000 akre)), Lodi 2.000 ha (4.900 akre) ve Mantova (1.200 ha (3.000 akre) illerinde yoğunlaşmıştır. Yüksek ovaların ürünleri arasında tahıllar, sebzeler, meyve ağacı meyveleri ve dut vardır. Kuzeydeki Prealpler ve Alpler gibi yüksek arazilerde meyve ve şarap üretilir.
Lombardiya, süt ineklerinin (%36) ve domuzların (%50) yetiştirildiği bir hayvancılık merkezidir. Bölgenin mandıra endüstrisi, farklı peynir türlerinin üretiminde kullanılan İtalyan sütünün %30'unu üretir ve toplam yaklaşık 4.715.130 ton, İtalyan peynir üretiminin %36'sı burada üretilir.
Lombardiya'da Salame Milano, Salame bergamasco, Salame mantovano, Salame di Varzi, Bastardei, Salam casalin, Salame Brianza, Salame pancettato gibi çeşitli salam ve sosisler üretilir.

Bağlar 26.951 ha (66.600 akre) alan kaplar. En önemli ürünler, charmat yöntemini kullanan diğer İtalyan köpüklü şaraplarının aksine Şampanya ile aynı geleneksel yöntemle üretilen köpüklü şaraplar Franciacorta ve Oltrepò Pavese'dir. Lombardiya, DOC ve DOCG şarapları üretiminde 877.351 hl ile 20 ülke arasında 9. sıradadır. Lombardiya ayrıca, Valtellina bölgesindeki Nebbiolo şarapları ve Garda Gölü kıyılarında Chiaretto tarzı rosé ile üretilen Trebbiano di Lugana beyaz şarapları dahil olmak üzere çeşitli üzümlerden yapılan kırmızı, beyaz ve rosé şaraplar da üretir.
Şarap bölgesi halen 15 "Denominazione di origine controllata" (DOC), 3 "Denominazione di Origine Controllata e Garantita" (DOCG) ve 13 "Indicazione Geografica Tipica" (IGT) tanımına sahiptir. Bölge yılda yaklaşık bir virgül dört milyon hektolitre (30.795.694,76 imp gal; 36.984.087,33 ABD galonu) şarap üretiyor.

Brescia aynı zamanda İtalyan havyarının ana üretim merkezidir. Dünyanın en büyük mersin balığı çiftliği, şehir merkezinin yaklaşık 30 km (19 mi) güneyinde bulunan Calvisano'dadır ve  her yıl dünyada ihraç edilen 25 ton havyarı üretir.
Canneto sull'Oglio'daki ana faaliyeti, çok büyük bir arazinin tahsis edildiği geniş yapraklı bitki fidanları üretimidir. Cannetese fidanlık bölgesi, komşu belediyelerle birlikte yaklaşık 2.500 ha (6.200 akre) oluşturmuştur ve bu alan yıllık yaklaşık 150 milyon Euro ciro sağlamaktadır.

Lombardiya bölgesi 11 ile, 1 metropol şehre ve 1,530 komüne ayrılmıştır.

Lombardiya bölgesinde bulunan kentler, bağlı oldukları iller, komün sınırları içindeki nüfus ve kentlerin etrafındaki şehirleşmiş metropol alanların nüfusu (31.10.2010 itibarıyla) şu listede verilmiştir.

Lombardiya Bölgesi resmi websitesi 14 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (Erişme:28.1.2009)
Curlie'de Lombardiya (DMOZ tabanlı)  (İtalyanca)
45°35′K 9°55′D

Lübeck, Almanya'nın kuzey kesiminde, Schleswig-Holstein eyaletinde bir liman şehri. Baltık Denizi'nden yaklaşık 14 kilometre içeride, Trave ve Wakenitz ırmaklarının kıyısında yer alır. 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.

Bölgede kurulan ilk yerleşme bir Slav prensliğinin merkezi olan Liubice'ydi. Alman kenti ise 1143'te Holstein kontu II. Adolf tarafından kuruldu. 1157'deki yangında şehrin büyük kısmı yıkıldıysa da 1159'da III. Heinrich (Aslan) tarafından aynı yerde yeniden inşa edildi. Sonraki yıllarda Avrupa'nın kuzey ve doğusundaki ham madde üreten ülkelerle batısındaki imalat merkezleri arasında bir ticaret merkezi olarak gelişti.
Kısa bir zaman için (1201-26) Danimarka'nın yönetimi altında kalan Lübeck, 1226'da serbest şehir oldu. Bu devirde çıkarılan Lübeck Kanunları, daha sonra Baltık bölgesindeki 100'den fazla şehirde uygulandı. Bu şehirlerin ekonomisini ve görünümlerini büyük ölçüde etkileyen Lübeck, 1358'de Hansa Birliği'nin merkezi oldu.
Reform hareketiyle (1529-30) birlikte, şehir yönetimi önemli değişikliklere uğradı. Bu devirde şehir kurultayı bölgeden sürüldü ve şehrin idaresini Jürgen Wullenwever üstlendi. Wullenwever'in Danimarka, İsveç ve Felemenk'e karşı giriştiği savaşın başarısızlıkla sonuçlanması, şehrin eski gücünü kaybetmesine sebep oldu. Bununla birlikte Lübeck, Hansa Birliği'nin dağılmasından (1630) sonra da Baltık Denizi'ndeki en önemli liman olma vasfını korudu. 1811'den 1813'e kadar Fransız idaresi altında kalan şehir, 1815'ten sonra da Alman Konfederasyonu'na üye oldu.
Lübeck, 1866'dan sonra Kuzey Almanya Konfederasyonu'na, 1871'den sonra da Alman İmparatorluğu'na bağlandı. 1900'de Elbe-Lübeck Kanalı'nın yapımıyla birlikte şehir ekonomisi yeniden canlandı. Şehrin 1226'dan beri süregelen özerk statüsü, 1937'de Nazi yönetimi sırasında Prusya'nın Schleswig-Holstein eyaletine bağlanmasıyla son buldu.

Lübeck'in önde gelen tarihî binaları arasında 14. yüzyılda tamamlanan Gotik üsluptaki Marienkirche (Meryem Ana Kilisesi), yapımına 1173'te III. Heinrich devrinde başlanan romanesk katedral ile Gotik ve Rönesans üsluplarının karışımı bir üslupta inşa edilen şaşaalı Belediye Binası (Rathaus) sayılabilir. Kuleli Kale Kapısı (Burgtor) (1444) ve Holsten Kapısı (Holstentor) (1477), şehrin Orta Çağ surlarının kalıntılarıdır.

Lübeck, Almanya'nın Baltık Denizi kıyısındaki en büyük limanıdır; liman, şehrin en mühim iş alanıdır. Öteki ekonomik etkinlikler arasında gemi yapımı ve metal işleme ile seramik, kereste ürünleri, tıbbî araç ve gıda maddeleri üretimi sayılabilir. Nüfus, 31 Aralık 2005 itibarıyla 213.983 kişidir.

Lübeck sitesi9 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lübeck information5 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Macaristan Krallığı, Geç Orta Çağ'da, Orta Avrupa'da bir ülkedir. 14. yüzyılın başlarında bir fetret dönemi yaşamıştır. Kraliyet gücü, Capetian Anjou Hanedanı'nın bir üyesi  olan I. Károly (1308 - 1342) döneminde yeniden sağlanmıştır. Onun hükümdarlığı döneminde açılan altın ve gümüş madenleri, 1490'lara kadar dünya toplam üretiminin yaklaşık üçte birini kapsamaktadır. Krallık, Litvanya'ya, güney İtalya'ya ve diğer uzak bölgelere karşı askeri seferler düzenleyen I. Lajos (1342 - 1382) döneminde gücünün zirvesine ulaşmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesi Lüksemburglu Sigismund (1387 - 1437) yönetimindeki krallığa ulaşmıştır. Sonraki yıllarda yetenekli bir askeri komutan János Hunyadi Osmanlılara karşı mücadeleyi yönetmiştir. 1456'da Nándorfehérvár'da (bugünkü Belgrad, Sırbistan) kazandığı zafer, yarım yüzyıldan fazla bir süre boyunca güney sınırlarını istikrara kavuşturmuştur. Macaristan'ın hanedan soyundan olmayan ilk kralı, birçok başarılı askeri harekata liderlik eden ve aynı zamanda Bohemya Kralı ve Avusturya Dükü olan Matyas Corvinus (1458-1490) idi. Onun himayesi ile Macaristan, Rönesans'ı İtalya'dan benimseyen ilk ülke olmuştur.

Macaristan Krallığı, Macarların büyük prensi I. István'ın 1000 veya 1001'de kral olarak taç giymesiyle ortaya çıkmıştır. Merkezi otoriteyi güçlendirmiş ve tebaasını Hristiyanlığı kabul etmeye zorlamıştır. Yazılı kaynaklar Alman ve İtalyan şövalyelerinin ve din adamlarının bu süreçte oynadığı rolü vurgulasa da Macarca tarım, din ve devlete ilişkin söz varlığının önemli bir kısmı Slav dillerinden alınmıştır. İç savaşlar, pagan ayaklanmaları ve Kutsal Roma İmparatorlarının Macaristan üzerindeki otoritelerini genişletmeye yönelik başarısız girişimleri yeni monarşiyi tehlikeye atmıştır. Konumu I. Ladislaus (h. 1077-1095) ve Coloman (1095 - 1116) döneminde istikrara kavuşmuştur. Seferleri sonucunda Hırvatistan'da yaşanan veraset krizinin ardından Hırvatistan Krallığı, 1102'de Macaristan Krallığı ile kişisel bir birliğe girmiştir. Her ikisi de kalıtsal haklar açısından vâris olarak görülüyordu. Coloman 1102'de Biograd'da taç giymiş ve o zaman Coloman'ın iddia ettiği unvan "Macaristan, Dalmaçya ve Hırvatistan Kralı" idi.
Ekilmemiş topraklar ve gümüş, altın ve tuz yatakları bakımından zengin olan krallık, çoğunlukla Alman, İtalyan ve Fransız sömürgecilerin sürekli göçünün tercih edilen hedefi haline gelmiştir. Sömürgeciler çoğunlukla köylere yerleşen köylülerdi, ama aynı zamanda çok sayıda kasaba halkı da zanaatkar ve tüccar olarak gelmiştir. Onların gelişi Esztergom, Székesfehérvár ve diğer birçok şehrin ve Krallığın çeşitli yerlerindeki çok sayıda köyün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Uluslararası ticaret yollarının kavşağında yer alan Macaristan, birçok kültürel akımdan etkilenmiştir. Romanesk, Gotik ve Rönesans binaları ve Latince yazılmış edebi eserler, Krallığın kültürünün ağırlıklı olarak Roma Katolik karakterini kanıtlamaktadır; ancak Ortodoks ve hatta Hristiyan olmayan etnik azınlık toplulukları da mevcuttu. Latince yasama, idare ve yargının diliydi, ancak János M. Bak'a göre "dilsel çoğulculuk"  çok çeşitli Slav lehçeleri de dahil olmak üzere birçok dilin hayatta kalmasına katkıda bulunmuştur.

Kraliyet mülklerinin hakimiyeti, başlangıçta hükümdarın üstün konumunu garantilemiş, ancak kraliyet topraklarının yabancılaşması, daha az toprak sahibi olan bilinçli bir grubun ortaya çıkmasına yol açmıştır. II. András'ı 1222 tarihli Altın Boğa'sını çıkarmaya zorlamışlar; Francis Fukuyama'ya göre bu, "Avrupalı bir hükümdarın yetkilerine getirilen anayasal sınırların ilk örneklerinden biridir" Krallık, 1241-1242 Moğol istilasından büyük bir darbe almıştır. Daha sonra Kuman ve Jassic gruplar ortadaki ovalara yerleşmiş ve Moravya, Polonya ve diğer yakın ülkelerden koloniciler gelmiştir.

III. András 14 Ocak günü ölmüştür. Onun ölümü o zamana kadar hükümdardan fiilen bağımsızlığını kazanmış olan yaklaşık bir düzine lord veya "oligarşi "için özerkliklerini güçlendirmek için bir fırsat yaratmıştır. Herkesin ya üstünlüğünü kabul etmek ya da ayrılmak zorunda kaldığı bazı kontluklardaki tüm kraliyet kalelerini ele geçirdiler. Örneğin, III. Máté Csák günümüzde Slovakya'yı oluşturan topraklarda on dört kontluğu yönetiyordu, Ladislaus Kán, Transilvanya'yı yönetiyordu ve Ugrin Csák Száva ve Dráva nehirleri arasındaki geniş bölgeleri kontrol ediyordu. Hırvatistan'da, genel vali Paul Šubić ve Babonić ailesinin fiilen bağımsızlığa kavuşmasıyla, Paul Šubić'in kendi parasını basması ve dönemin Hırvat tarihçiler tarafından "Hırvatların taçsız kralı" olarak anılmasıyla, tacın durumu daha da kötüleşmiştir.
III. András'ın ölüm haberi üzerine genel vali Šubić, kral olarak taç giydiği Esztergom'a aceleyle giden  merhum Charles Martel'in oğlu Anjoulu Charles'ı, tahtı almaya davet etmiştir. Ancak laik lordların çoğu onun yönetimine karşı çıkmış ve tahtı Bohemya Kralı II. Václav'ın oğlu III. Václav'a önermişlerdir. Genç Václav konumunu güçlendirememiş ve 1305'te Bavyera Dükü III. Otto'nun lehine feragat etmiştir. III. Otto, 1307'de Ladislaus Kán tarafından krallığı terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bir Papalık temsilcisi, 1310'da tüm lordları Anjoulu Charles'ın yönetimini kabul etmeye ikna etmiş, ancak çoğu bölge kraliyet kontrolü dışında kalmıştır.
Piskoposların ve giderek artan daha güçsüz soyluların yardımıyla, I. Károly ismiyle tahta çıkan Charles büyük lordlara karşı bir dizi sefer başlatmıştır. Aralarındaki birlik eksikliğinden yararlanarak onları birer birer mağlup etmiştir. İlk zaferini Rozgony Muharebesi'nde (günümüzde Rozhanovce, Slovakya) kazanmıştır. Ancak en güçlü lord Máté Csák, 1321'deki ölümüne kadar özerkliğini korurken, Babonić ve Šubić aileleri ancak 1323'te boyunduruk altına alınmıştır.

I. Károly, 1320'lerde merkezi bir güç yapısı kurmuştur. "Sözlerinin kanun hükmünde olduğunu" belirterek, bir daha asla Kraliyet Diyeti'ni toplamamıştır. En sadık partizanları bile geçici onurlarından elde edilen gelirlere bağlıydı, çünkü kral nadiren toprak bağışı yapıyordu. Bu uygulama Drugethlerin, Lackfilerin, Szécsényilerin ve onun hükümdarlığı döneminde ortaya çıkan diğer ailelerin sadakatini sağlamıştır.

Kral, geleneksel yasalarla çelişen ayrıcalıklar bile vermeyi göze almıştır. Örneğin, yerel gelenekler, ölen bir asilzadenin miras kalan topraklarının, bir oğlu olmadığında veliahtlarına devredilmesini gerektirmesine rağmen, zaman zaman soyluların kızlarına babalarının mülklerini miras alma yetkisi vermiştir. Bununla birlikte, Roma hukuku hiçbir zaman örf ve adetlerin yerini almamış; Pál Engel'e göre bu durum, "iyi derecede Latince bilen ve genel hukuk hakkında oldukça bilgi sahibi" meslekten olmayan görevlilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
I. Károly kraliyet gelirleri ve tekeller sisteminde reform yapmıştır. Örneğin, " otuzuncu" vergiyi (krallığın sınırları üzerinden aktarılan mallara uygulanan vergi) koymuş ve toprak sahiplerine, mülklerinde açılan madenlerden elde edilen gelirin üçte birini alıkoyma yetkisi vermiştir. Yeni madenler yaklaşık 2.250 kilogram (4.960 lb) altın ve 9.000 kilogram (20.000 lb) yıllık  gümüş üretmiştir, bu da 1490'larda Amerika'nın İspanya tarafından sömürgeleştirilmesine kadar dünya üretiminin yüzde 30'unü oluşturuyordu. Ancak madenlerden elde edilen kârın çoğu İtalyan ve Güney Alman tüccarlara aktarılmıştır çünkü ithal edilen kaliteli kumaşların ve diğer malların değeri her zaman krallıktan ihraç edilen sığır ve şarabın fiyatını aşmaktaydı.
I. Károly ayrıca Floransa florini örnek alınarak sabit altın paraların basılmasını emretmiştir. Sikkesiz altınla ticaret yapma yasağı, Avrupa pazarında 1342'deki ölümüne kadar devam eden kıtlığa neden olmuştur. Bunu takiben 1343 yılında, 1402 yılına kadar varlığını sürdürecek olan Romanya liderliğindeki Maramureș Voyvodalığı kurulmuştur. Bundan sonra dul eşi Polonyalı Elisabeth, küçük oğulları András'ın Napoli Krallığı üzerindeki iddiasını desteklemek için İtalya'ya muazzam miktarlarda altın taşımıştır. Napoli Kraliçesi I. Joanna'nın eşi András, 1345'te suikast sonucu öldürülmüştür. Kardeşi Macaristanlı I. Lajos, kraliçeyi cinayetle suçlamış ve 1347 ve 1350'de ona karşı iki sefer düzenlemiştir. Her ne kadar krallığını iki kez fethetmiş olsa da, her iki durumda da krallığını geri almıştır.
Napoli'ye karşı yapılan ilk sefer "Kara Ölüm" gelmesiyle iptal edilmiştir. Macaristan'da, Batı Avrupa'ya kıyasla daha az yerli halk salgına kurban gitmiştir, çünkü krallık hâlâ iyi beslenen nüfusa sahip az nüfuslu bir bölgeydi. 14. yüzyıl boyunca kolonizasyon da devam etmiştir. Yeni yerleşimciler çoğunlukla Moravya, Polonya ve diğer komşu ülkelerden gelmiştir. Geleneksel olarak 16 yıl boyunca vergiden muaf tutuldular; bu, günümüz Slovakya'sındaki lehota ("hafifletici") yer adlarının da yansımıştır.
Özgür insanlar, serfler ve udvornici arasındaki daha önceki ayrımlar 14. yüzyılda ortadan kalkmıştır çünkü 1350'lerde tüm köylüler serbest dolaşım hakkını elde etmişlerdir. Birçoğu, arazi sahibine nakit olarak kira ve ayni "hediyeler" olarak kullanma konusunda kalıtsal bir hakka sahip olmaları iyi tanımlanmış parsellerde tarım yapmalarına neden olmuştur. "Gerçek soyluların" hukuki konumu da 1351'de "tek ve aynı özgürlük" fikrinin yasalaşmasıyla standart hale getirilmiştir. Örneğin, tüm soylular, kendi mülklerinde yaşayan köylüler tarafından işlenen tüm suçlar hakkında hüküm verme hakkını elde etmiştir.

Kasabaların çoğu hala Alman tüccarların hakimiyetindeydi, ancak 14. yüzyılda giderek daha fazla Hırvat, Macar ve Slovak köylü yakın köylerden kasabalara yerleşmek için gelmiştir. I. Lajos'un 1381 tarihli Privilegium pro Slavis ("Slavların Ayrıcalığı"), bir kasabadaki resmi iki dilliliğin ilk göstergesi olmuştur. Zsolna'daki (bugünkü Žilina, Slovakya) Slovakların kasabanın Alman kasabalılarıyla aynı ayrıcalıklara sahip olmasını sağlanmıştır.
Polonya Kralı III. Casimir'in varisi olan I. Lajos, Litvanya ve Altın Orda Devleti'ne karşı Polonyalılara birkaç kez yardım etmiştir. Karpatlar'ın doğusundaki bir Rumen prensliği olan Moldavya'nın kuruluşu da bu

Macarlar, ağırlıklı olarak Macaristan'da, ayrıca azınlık topluluklar halinde Orta Avrupa'da yaşayan ve Ugor dil ailesine bağlı Macarcayı konuşan halk.

Dilbiliminden yola çıkarak Ana (Ön) Macarlar olarak adlandırılan kabile, Ural Dağları dolaylarında yaşayan Fin-Ugor kavimlerinden gelmektedirler. Fin-Ugor ana kavminin ikiye ayrılmasıyla batı kolunu Fin-Perm kavmi, doğu kolunu da Ugorlar oluşturmuştur. Ana Macarlarında Ugorlar denilen bu kavmin bir bölümünü oluşturduğu bilinmektedir.
Saray rahibi Simon Kezai'nin kroniklerinde yazdığı Macarlar'ın ortaya çıkışı hakkındaki efsaneye göre; Hunor (Hun eri) ve Magor (Macar) Azak Denizinin kuzeyindeki bataklıklarda gezerken burada eğlenen kadınlara rastlamışlar ve bu kadınlarla olan evliliklerinden Hunlar ve Macarlar meydana gelmiştir. Ancak Macarlar'ın bilinen en eski ana vatanlarının Azak Denizine oldukça uzak olması bu efsanenin, Arpad soyundan Macar krallarının Hunlar daha ziyade de Attila ile akrabalık bağı kurmak için yazıldığını düşündürmektedir. Macar Türkolog Rásonyi, Macarların kökeni ile ilgili Türklerle akrabalık bağı kurduğu gibi Türkler'i Macarların babası, Fin-Ugorlar'ı ise Macarlar'ın anası şeklinde tanımlamıştır.
Ugor anayurdunda yaşayan Macarlar, Batı Türkler'i (muhtemelen Onogurlar) ile ilişkiye geçerek ya da onlara yenilerek Türklerle birlikte yeni topraklarına yerleşmişlerdir. Macarlar'ın ataları, Magna Hungaria (Hakiki Macaristan) adı verilen Ural Dağlarının doğusu ile bugünkü Tobolsk şehri arasındaki ilk yurtlarında (günümüz Başkurdistan toprakları) yedi Macar kabilesinin (Macar/Megyer, Nyek, Kürt-Gyarmat, Tarjan, Jenö, Ker ve Keszi) birleşmesiyle oluşmuş konfederasyon şeklinde yaşamaktaydılar. Bu konfederasyondaki en eski ve en güçlü konumdaki Magyar (Macar) kabilesi etrafında diğer altı kabile birleşmiş ve zamanla bütün kabileler Macar adı altında isimlendirilmiştir. Macarlar'ın bulundukları coğrafyada Onogurlar, Sabirler ve Göktürkler'e bağlı yaşamaları nedeniyle Türklerle sıklıkla etkileşime girmişler ve Macarları oluşturan kabile isimlerinde görüleceği üzere bazıları Türkçe isimler almışlardır. Söz gelimi Kürt kelimesi Türkçe “çığ, kar yığını”, Gyarmat kelimesi Türkçe “yorulmak bilmez”, Tarjan (Tarhan) kelimesi “ikinci kral” anlamına gelirken, Jenö'de Türkçe bir unvan olup, “kralın danıştığı kimse” anlamına gelirken, Ker kelimesi ise Türkçe “çok büyük” anlamına gelmekteydi. Eckhart gibi kimi Macar tarihçilerine göre yedi kabileden Keszi gibi bazılarının Türk kökenli olması ya da Fin-Ugor ve Türk kavimlerinin karışmasıyla meydana gelmesi de muhtemeldir.
Macarlar 9. yüzyıl başlarında (F.Eckhart'a göre göre 830 dolayları) İdil Nehri’nin aşağısına gelerek Hazarlar'a tabi olarak Dinyeper ve Don arasındaki bölgeye yerleşmişlerdir. Ancak Macar tarihçilerine göre Macarlar’ın bir kısmı Magna Hungaria adı verilen topraklarını terk etmeyerek burada yaşamaya devam etmiştir.
Bu esnada Hazar ülkesinde yaşanan iç savaş sonucunda yenilgiye uğrayan ve üç kabileden oluşan Kabarlar'da Macar konfederasyonu içerisine katılmıştır. Kabarlar'ın ayrılışını Hazar Kralının 861'de topraklarında Yahudiliği ilan etmesinden sonra yaşandığı ve 862 ile 881 arasındaki bir dönemde topraklarını terk ettiği görüşü de bulunmaktadır.
Dinyeper ve Don arasındaki bölgede Hazarlar'a yarı bağımlı olarak yaşayan Macarlar buradan Kiev, Tuna dolayları ve Karadeniz'in kuzeyine sıklıkla akınlarda bulunuyorlardı. Yayık Nehri ve İdil Nehri dolaylarında yaşayan Peçenekler, Hazarlar ve Oğuzlar'ın saldırıları sonucunda İdil Nehri'nin batısına geçmek zorunda kalmış ve bu nedenle de Macarlarla mücadeleye başlamıştı. Batı Polonya'daki Prüm Manastırının baş keşişi olan Regino'nun duyduklarından yola çıkarak yazdığı kroniklerinde, Macarlar’ın Peçenekler tarafından Levedia adıyla belirtilen topraklardan çıkarılış tarihi 889 olarak belirtilmiştir.
Bizans İmparatoru VII. Konstantinos tarafından 10. yüzyılın ortalarında yazılan De Administrando Imperio adlı kitapta, tarih belirtmeden Turkon (Türk) olarak belirttiği Macarlar ile Peçenekler arasında yaşanan savaşta Macarlar’ın yenilerek ikiye ayrıldığı ifade edilmektedir. Macarların büyük bölümü Lebedias adlı önderlerinin liderliğinde Dinyeper ile Prut arasındaki günümüz Moldova ve Besarabya topraklarındaki, “nehirler arası” anlamına gelen Etelköz'e yerleşmişlerdir. Diğer Macar zümresi ise Peçenekler'in üstünlüğünü kabul ederek Kafkasya'ya yerleşmiş olup VII. Konstantinos kitabında bunlardan Savartiasfal olarak bahsetmiştir. Tiflis dolaylarında 11. yüzyıl başlarında Szavard adıyla söylenen kavminde bunlar olduğu bilinmekte olup, zamanla diğer Kafkas kavimleri içerisinde asimile olmuşlardır. Hatta Macarlar bu soydaşlarını unutmadığı gibi 13. yüzyıl ortalarında buralara elçiler gönderilmiş ve burada karşılaştıkları soydaşlarıyla Macarca konuştuklarına dair bilgilere tarihi kaynaklarda yer verilmiştir.
Macarlar hala Hazarlar'a tabi olmakla birlikte aralarına Peçenekler'in girmesi ilişkilerini sekteye uğratmıştı. Ancak Hazar kağanı Peçenekler'e karşı dağınık haldeki Macarlar'ı tek bir önder altında birleştirerek onları Peçenekler'e karşı saldırtmaya çalışmış, bu amaçla da bir Hazar prensesini Lebedias ile evlendirmiştir. Lebedias ise kendisine Hazar kağanı tarafından verilmek istenen tüm Macarlar'ın hükümdarı unvanını istemeyip, kendi yerine Almuç (Almos) oğlu Árpád'ı önermiştir. Hazar kağanının bu öneriyi kabul etmesiyle de Kabar kabilesinden Arpad'da tüm Macarlar'ın başbuğu olmuştur.
Peçenekler'e yenilerek batıya kaymak zorunda kalan Macarlar, 892 yılında Alman İmparatoru Arnulf'un daveti üzerine Büyük Moravya hükümdarı Svatopluk üzerine sefer düzenleyerek onu yenilgiye uğrattılar. 894 yılında Bizans İmparatoruyla anlaşarak Bulgar Krallığına saldıran Macarlar başta bazı başarılar elde etse de, Bizans'a karşı başarı sağlayan Bulgar Kralı Simeon'un baskını nedeniyle ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu mağlubiyetin akabinde 895 yılına gelindiğinde Svatopluk'un ölümüyle başsız kalan Moravya topraklarına saldırıya geçtiler. Macar güçlerinin uzaklarda olmasını fırsat bilen Peçenekler'in ikinci büyük saldırısı sonrasında Macarlar'da Etelköz'den ayrılmak zorunda kalmışlar ve Arpad'ın önderliğinde 896 yılında Tizsa Nehri boyunca Karpat Havzasına yerleşmişlerdir. 895 yılı genel olarak Macaristan Prensliği'nin kuruluşu kabul edilmektedir. Yeni topraklarına gelen Macarlar yaşayış tarzlarına göre kabileler özerk halde kendi başlarına batı ve güney yönlerinde akınlarda bulunuyorlardı. Yapılan akınlarda tüm kabileler çok fazla bütün olarak hareket etmeyip genellikle bazı kabilelerin birleşmesiyle gerçekleşmekteydi. Pannonia topraklarına gelen Macarlar genel olarak bakir olan topraklarda pek fazla rakiple karşılaşmadılar. Bu topraklarda MS 50 yılı sonrasında buraya gelerek yerleşmiş Sarmatlar'ın bir kitlesi olan Yaslar (Jasz/ Jászok) ile karşılaşmışlardır. Toprakların genişlemesiyle Slav zümreleri de egemenliklerine alan Macarlar kısa sürede de bu topraklardaki hakim güç haline gelmişlerdir.
10. yüzyıl başından itibaren bazı Peçenek topluluklarının, eski düşmanları Macarlar'ın topraklarına Árpád zamanında Tisa bölgesine girişleri görülmektedir. Bu Peçenek topluluklarını takiben ileriki yıllarda daha fazla sayıda Peçenek mültecileri Macar topraklarına iskân edilecek olmakla birlikte bu ilk topluluk Macarlar arasında asimile olarak ileride önemli konumlara da sahip olacaklardı. Macar reisi Zolta (907-947) döneminde (Gesta Hungarorum'a göre 931 senesi) Peçenekler Alman hücumuna karşı koymak üzere batı sınırında Fertő Gölü (Masony bataklıkları olarak da geçiyor) yerleştirilmiştir. Arpad, sonrasında oğlu Zoltan dönemindeki akınlarda Macarlar 918 yılında Bremen, 924'te Pavia, 926 yılı içinde Almanya'nın güneyinden ilerleyerek Alsas, Lorraine, Verdun ve Ardenler gibi günümüz Fransa'sının doğu ve kuzey doğu toprakları ile Belçika'nın güneyine kadar uzanan topraklara akınlarda bulundular. Buradan devamla Kuzey İtalya ve devamında Toskana yağmalanarak Roma yakınlarına kadar geldiler.Alman Krallığı güçlerine karşı 933 yılında Saksonya'daki Merseburg'ta alınan yenilgiden sonra, 955 yılında Augsburg yakınlarındaki Lechfeld Ovasında yaşanan muharebede liderlerinin de öldüğü ağır bir mağlubiyet aldıktan sonra Macarlar'ın batı topraklarına yaptıkları akınlar sona ermek durumunda kaldı. 934 yılında Trakya'ya girerek Konstantiniye surlarına dayanan kavminde Macarlar olduğu iddiası bulunmaktadır. Taksony (950'li-960'lı yıllar/970 civarı) zamanında da birçok Peçenek boyunun Macaristan'a geldiği, başlarında Tanuzaba isimli bir reislerinin bulunduğu ve Kuzey Macaristan'da Kemej arazisine yerleştirildikleri ve kendisinin de Peçenek prensesi ile evlendiği bilinmektedir.
Pagan inancına sahip Macarlar, Avrupa ile olan ilişkileri ve hakimiyetleri altındaki Hristiyan Slavlar nedeniyle yavaş yavaşta olsa Hristiyanlaşmaya başlamışlardı. Macaristan Prensi Büyük Geza ile küçük yaştaki oğlu Vajk (I. Istvan) Alman papazlarca vaftiz edilerek Hristiyan olunca Macarlar arasında Hristiyanlık daha hızlı yayılmaya başlamıştır. Istvan hükümdar olunca krallık unvanını alarak Avrupa'da tanınmaya çalışmış ve bu amaçla da Papa'ya elçiler göndererek ondan taç almak istemiştir. Sonunda amacına ulaşan Istvan'ın 1000 yılının Aralık ayı sonlarında ya da 1001 yılı Ocak ayı başlarında taç giymesiyle Macaristan Krallığı kurulmuştur. Istvan hükümdarlığı boyunca, Hristiyan bir lider olarak topraklarında bu dini yaymaya çalıştı. Bu amaçla da pagan Macarlarla çeşitli defalar mücadelede bulunarak onları Hristiyanlığa geçmek için zorladı. 29 Nisan 1091'de Enez yakınlarında meydana gelen Levounion Muharebesinde Peçenekler ağır bir mağlubiyet aldığında Macar topraklarına en büyük Peçenek göçü görülmüştür. 11. yüzyıl sonlarına doğru da Erdel topraklarına Kumanlar gelerek bunlarda Macarlarla etkileşim içerisine girmeye başlamıştır. 1122'de Bizans tarafından yenilen Peçenek topluluğu Macaristan Kralı II. Istvan tarafından iyi karşılanarak Peşte başta olmak üzere Macaristan'da çeşitli yerlere yerleştirilmişlerd

Maria Theresia (d. 13 Mayıs 1717 – ö. 29 Kasım 1780), Habsburg hanedanının devleti, 1740-1780 tarihleri arasında bizzat yöneten tek imparatoriçesidir.
Maria Theresia (Avusturya) (1816-1867), Maria Theresia (İspanya) veya Maria Theresia (Avusturya) (1845-1927) ile karıştırılmamalıdır.
1740 yılından ölümüne kadar geçen süre içinde Macaristan ve Bohemya Kraliçesi ve Avusturya Arşidüşesi idi. Ayrıca kocası I. Franz Kutsal Roma İmparatoru seçildikten sonra Kutsal Roma İmparatoriçesi olarak da kabul edildi. Maria Theresia zamanında dünyanın en güçlü kadınlarından biriydi. Kutsal Roma İmparatoru II. Leopold'un ve Fransız İhtilali'nde idam edilen Fransız Kraliçesi Marie Antoinette'in annesiydi.
Maria Theresia finansal ve eğitimsel reformları başlatmaya yardım ediyordu, ticareti ilerletiyor ve tarımı geliştiriyordu. Orduyu yeniden düzenliyordu. Bunların hepsi Avusturya kaynaklarını güçlendiriyordu. Prusya Krallığı ile çatışmaya devam ediyor ve Yedi Yıl Savaşları'nı ve daha sonra Bavyera Ardılık Savaşı'nı yönetiyordu. Daha sonra kocası I. Franz'ın ölümünden sonra zengin dul kraliçe oldu ve oğlu II. Joseph 1765 yılında imparator oldu.
Maria Theresia, Joseph'in birçok hareketini eleştiriyordu, fakat Polonya'nın ilk bölünmesine mutabıktı (1772). 18. yüzyıl Avrupa güç siyasetinde bir anahtar şahsiyet, Maria Theresia Habsburg monarşisine birlik getirdi ve en yetenekli hükümdarlardan biri olarak kabul edildi. İçlerinde Marie Antoinette ve II. Leopold'un da olduğu 16 çocuk sahibiydi.

Maria Theresia Walburga Amalia Christina Viyana'da Elisabeth Christine (Brunswick-Wolfenbüttel) ve VI. Karl'ın en büyük kızı olarak doğdu. Karl'ın mirasçı olan tek oğlu Leopold Johann 1716 yılında prens olarak ölmüştü. Karl 1713 yılında bir Pratik Yaptırım yayınlayarak kızının Avusturya tacını elde etmesi hakkını ve mirasçılığını kendisinin birleştirdiği topraklarda ölümü üzerine garanti ediyordu. Charles yıllarını dikkatli bir şekilde diğer hükümdarlarla karşılıklı görüşmeler neticesinde bir kadının Habsburg topraklarındaki mirasçılığına olacak potansiyel politik yasal itirazları uzaklaştırmak için harcadı. Hatta topraklarının stratejik bağışını bile yaptı. Başlangıçta, pek çok kuzey Avrupa Monarşileri Pratik Yaptırıma yayımlandığında mutabıktılar. Bunu imzalamayan birkaç kişiden biri olan Prusya'lı Büyük Frederick, 1740 yılı 20 Ekim tarihinde Karl'ın ölümü üzerine tacı elde eden Maria Theresia'ya karşı Avusturya Veraset Savaşı'nı başlattı.
İmparator VII. Karl'ın 1745 yılında ölümünden, Maria Theresia Kutsal Roma İmparatoriçeliğini saygınlıkla elde ediyordu. Teknik olarak eş imparatoriçe olmasına rağmen Maria Theresia de facto(fiili) imparatorluk hükümdarıydı. Maria Theresia gerçekte kendi hükümdarlığına 1740 yılındaki Avusturya Veraset Savaşı süresinde başlamıştı.

Maria Theresia'nın babası ona hükûmette hiçbir görev vermemiş, onu kendi kendini yetiştirmesine bırakmıştı. Ayrıca babasının hükümdarlığının sonuna yakın iki savaşın bir sonucu olarak ordu zayıflamış ve hazine boşalmıştı. Maria Theresia'ya 25 Haziran 1741 tarihinde kraliyet kasabası ve taç giyme yeri olan Pozsony'deki (şimdiki Slovakya'nın başşehri Bratislava) Aziz Martin'in Katedrali'ninde Macaristan Kraliçeliği taçı giydirildi.
Avusturya Versaet Savaşı, 2. Frederik'in Silezya'yı işgali ve istilasıyla başladı. Ayrıca Bavyera ve Fransa, Avusturya'nın batı bölgesi topraklarını istila ettiğinde, Büyük Fredrick Maria Theresia'nın hükümdarlık dönemi süresinde öncelikli düşmanı oldu. Bundan dolayı, iç ve dış politikasında Prusya'yı yenmeye odaklandı. Böylece Avusturya'dan alınmış bulunan toprakları geri alabilecekti. Fransa Aix-la-Chapelle Antlaşması (1748)'nda fethetmiş bulunduğu Avusturya Hollandası topraklarını Maria Theresia'ya geri verdi. Karşılığında Maria Theresia; Parma, Piacenza ve Guastalla'yı İspanya Parma Dükü olan Phillipe bıraktı.
Birinci ve ikinci Silezya Savaşı'ından galip çıktıktan sonra, Maria Theresia Friedrich Wilhelm Graf von Haugwitz'ın yardımıyla ülkesini modernize etmeye başladı. Ordunun hacmini iki katına çıkardı. Hükûmete düzenli bir gelir temin etmeyi sağlamak için vergileri artırdı. Özellikle askeriye için. Eskiden birbirinden ayrı olan Avusturya ve Bohemya yüksek rütbeli memurlarını bir yönetim bürosunda birleştirerek hükûmeti merkezileştirdi. Ülkesinde adaletten tek sorumlu olan yüksek mahkemeyi kurdu. Bu reformlar devleti ve ekonomiyi genelde güçlendirdi. Theresian Askeri Akademisi'ni (Dünya çapında ilk) 1752 yılında ve bir mühendislik bilimleri akademisini de 1754 yılında kurdu. Ayrıca o Viyana Üniversitesi'ni verilecek para ile çok daha etkili olacak olan tıp fakültesi yapmayı istiyordu. Ordusunun yeterince kuvvetli olduğunu hissettiğinde 1756 yılında Prusya üzerine bir saldırı hazırladı. Fakat, ilk saldıran Saksonya'yı istila eden II. Frederik'ti. Bu Yedi Yıl Savaşları'nı başlatıyordu. 1763 yılında Savaş bittiğinde Maria Theresia, Prusya'nın Silezya'daki çok yerin sahipliğini tanıyan Hubertusburg Antlaşması'nı imzaladı.
Kocası Franz, 1765 yılında öldü. Maria Theresia kocasına karşı çok büyük bir saygınlık duyduğundan, 15 yıl sonra gerçekleşecek olan ölümüne kadar matem elbisesi giydi. Ayrıca Silezya'yı tekrar elde etmek yerine kalıcı bir barışa odaklandı. En büyük oğlu II. Joseph'i tek hükümdar ve imparator olarak tanıyordu. Bunun yanında ona sadece kısıtlı miktarda güç veriyordu. Çünkü onun çok aceleci ve kibirli olduğunu hissediyordu.

Civilization V adlı strateji oyununda Avusturya İmparatorluğu'nun imparatoriçesiydi.

Maria Theresa (Catholic Encyclopaedia) 12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
aeiou.at 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milano Dükalığı (İtalyanca; Ducato di Milano, Latince; Ducatus Mediolani) İtalya'nın kuzeyinde yer alan Kutsal Roma İmparatorluğu'na bağlı devlet. Başkenti Milano olan devlet Gian Galeazzo Visconti tarafından 1395 yılında kurulmuştu. Dükalığın komşuları doğuda Venedik Cumhuriyeti, batıda Savoy Dükalığı, güneyde Ceneviz Cumhuriyeti ve kuzeyde ise İsviçre Kantonlarıydı. Resmi olarak kullanılan diller Lombardca ve İtalyancaydı.
15.yy'ın başlarında en geniş sınırlarına ulaşan devlet Lombardiya eyaletinin tamamına ve Venedik eyaletinin, Emilia Romagna eyaletinin ve Piemonte eyaletinin bir kısmına sahipti.
Sforza hanedanı zamanında ipek endüstrisinin gelişmesiyle birlikte zenginleşen şehir Rönesans döneminin en zengin eyaletlerinden biri oldu.
15.yy'ın sonlarına doğru Fransa Krallığı ve Habsburg İmparatorluğu arasındaki mücadelenin sebeplerinden biri oldu. 1556 yılında Habsburg İspanya'sına geçen Milano Dükalığı 1707 yılında eski imparatorluk sınırında olduğu için Habsburg Avusturya'sına geçti. 1796 yılında yeniden Fransa'nın eline geçen Milano Dükalığı bir yıl sonra Campo Formio Antlaşması ile birlikte (Alplerin güneyindeki bir Fransız kukla devleti olan Cisalpin Cumhuriyeti'ne geçti.
Napolyon yönetimindeki yenilen Fransa, 1815'teki Viyana Kongresi'nde Lombardiya- Venedik Krallığı'nı (Milan Dükalığı dahil) Avusturya İmparatorluğu'na teslim etti. 1859 yılında Lombardiya Avusturya tarafından Sardinya-Piemonte Krallığı'na teslim edildi. Sardinya- Piemonte Krallığı ise ileride günümüz İtalya'sını oluşturacaktı.

Visconti Hanedanı 1277 yılından beri Milan şehrini yönetmekteydi. 100.000 Florin karşılığında Milan Dükalığını Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na ekleten Gian Galeazzo Visconti Milan Dükü ve Pavia Kontu olmuştur.

1395 yılında Milan Dükü unvanını alan Gian Galeazzo Visconti Adda ve Ticino nehirleri arasında izin belgesine sahip olmasına rağmen dükalığını Piemonte'den Venedik'e kadar olan 26 kasabayı da dahil ederek sınırlarını papalığa ait Umbria eyaletinden İsviçre kantonu olan Ticino'ya kadar genişletmiştir. Gian Galeazzo Visconti'den önce gelen Milan yöneticileri sırasıyla şöyledir: Azzone Visconti, Luchino Visconti, Giovanni Visconti, Bernabò Visconti idi.
Gian Galeazzo Visconti'den önce gelen Azzone Visconti ise 1331 yılında Ossala'yı (Piemonte) 1332 yılında ise Bergamo ve Pavia 'yı (Lombardiya) ve Novara'yı (Piemonte), 1333 yılında Pontremoli'yi  (Toskana), 1334'te ise Vercelli'yi(Piemonte) ve Cremona'yı (Lombardiya), 1335 yılında ise Lombardiya şehirleri olan Como, Creama, Lodi ve Valtellina'yı, 1336 yılında ise Bormio'yu(Lombardiya) ve Piacenza'yı (Emilia) ve 1337 yılında Brescia ve Val Camonica'yı dükalığına kattı.
Luchino ve Giovanni Visconti kardeşler 1342 yılında şu an İsviçre'ye ait olan Bellizona'yı 1346 yılında ise Parma'yı(Emilia), 1347 yılında ise güneybatı Pieomente'deki birkaç bölgeyi daha eklemiştir. (Tortona, Alessandria, Asti ve Mondovi) Luchino ve Giovanni kardeşleden sonra yönetime gelen Bernabo Visconti, Reggio Emilia'yı 1371 yılında, Riva Del Garda'yı  da 1380 yılında fethett ve son olarak Gian Galeazzo Visconti Verona (1387),Vicenza (1387), Belluno'yu (1388) topraklarına kattı. Kısa bir süreliğine de olsa Padova'yı da topraklarına kattı. Güneye doğru da fetihler yapan Galeazzo Lucca, Pisa ve Siene'yı da 1399 yılında topraklarına kattı. 1402 yılında ise Bologna (Emilia'da), Perugia ve Assisi'yi de (Umbria'da) fethetti.

1447 yılında erkek vâris bırakmadan ölen Filippo Maria ardından cumhuriyet yönetimine geçen Milan Dükalığı komşularının saldırıları ve isyanlar neticesinde zor bir duruma düşmüştü. Bu sırada bir paralı asker komutanı olan Francesco Sforza Filippo Maria'nın gayrimeşru kızı ile evlenerek Sforza hanedanının yönetiminde dükalık yeniden kurulmuştur.

Bu dönemde krallık topraklarını İsviçrelilere, Venediklilere ve Fransızlara karşı korumaya çalışmasına rağmen bunda pek de başarılı olamayıp Novara İhaneti'nden sonra krallık Fransa tarafından ele geçirilmiştir.

1498 yılında Fransa Kralı XII. Louis babasının hak iddiasını kullanarak 1499 yılında Milan Dükalığı'nı işgal edip Lodovico Sforza'yı tahtan indirdi ve kendisini Milan Dükü ilan etti. Bu durum üzerine İsviçre ise 1512 yılında Lodovico'nun oğlu Massimilano'yu tahta geçirdi fakat kısa bir süre sonra Fransuva tarafından 1515 yılında tahtan indirilip, hapsedildi. Bunun üzerine 1521 yılında Avusturya Massimilano'nun kardeşi Francesco'yu tahta geçirdi. Bu durum üzerine karşı karşıya gelen Fransa ve Habsburglar 1525 yılında Pavia'da savaşa girdiler.
1525 yılında V. Karl'a yenilen Fransa Konyak Ligi'ne katıldı. Fransa, Papalık, Floransa Cumhuriyeti ve Venedik Cumhuriyeti ile birlikte Habsburg İspanyası ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na saldırdı. İmparatorluk bu savaşta galip gelmişti ve Milan şehrinden Fransızlar çıkarılmıştı. Ancak bu galibiyete rağmen hala bazı şehirleri işgal eden Fransa 1529 yılında Habsburglarla anlaşarak Milan Dükalığı'ndan çekildi.
1535 yılında Francesco II'nin varis bırakmadan ölmesi yeni bir tartışmaya sebep olmuştu. Bu tartışmalar sürerken 1545 yılında Po Nehri'nin güneyindeki Milan Düklüğü'nün topraklarından Parma Düklüğü oluşturulmuş olup Papa III. Paul'un gayrimeşru oğlu Pier Luigi Farnese bu düklüğün başına getirilmiştir.

Kalan toprakları 1535 yılından beri kontrol eden V.Karl 1556 yılından sonra tahtını oğlu II. Philip'e bırakmıştı. 1551-1559 İtalyan Savaşları sonunda ise Fransa Dükalığın Habsburglara ait olduğunu kabul etti.
İspanyol Veraset Savaşı ile birlikte 1701 yılında Milan'ı işgal eden Habsburglar 1707 yılında Milan Kongresi ile Milan Dükalığı'nın yeni dükü olmuştu.

1796 yılında Napolyon tarafından işgal edilen Milan Avusturya tarafından 1797 yılında resmi olarak Campo Formio Antlaşması ile birlikte Fransa'ya teslim edildi. Cisalpine Cumhuriyeti'nin merkezini oluşturdu.

1815 yılındaki Viyana Kongresi'nde yıkılan birçok devlet yeniden oluşturulmasına rağmen Milan Dükalığı oluşturulmadı. Lombardiya ve eski Venedik topraklarından bir krallık oluşturuldu. Bu krallığın kralı ise Avusturya İmparatoru olmuştu. İtalya Krallığı'nı oluşturacak olan Sardinya-Piemonte Krallığı tarafından 1861 yılında eski Milan Düklüğü toprakları, 1866 yılında ise eski Venedik Krallığı'nın toprakları ele geçirilecekti. 1870 yılında İtalyan Krallığı'nın oluşturulmasıyla birlikte günümüzde İtalyan Cumhuriyeti'nin bir eyaleti olmaktadır.

Black, Jane (2009). Absolutism in Renaissance Milan. Plenitude of power under the Visconti and the Sforza 1329–1535. Oxford: Oxford Universiy Press. ISBN 9780199565290. 
Bueno de Mesquita, Daniel Meredith (1941). Giangaleazzo Visconti, Duke of Milan (1351-1402): a study in the political career of an Italian despot. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 9780521234559. OCLC 837985673. 26 Mayıs 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mart 2020. 

Milano Tarihi 28 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Napolyon Bonapart (Fransızca: Napoléon Bonaparte; İtalyanca: Napoleone Bonaparte) veya I. Napolyon kısaca Napolyon (15 Ağustos 1769, Ajaccio - 5 Mayıs 1821), Fransız asker, politikacı ve 1804-1814 arası (ve 1815'te kısa süreliğine) Fransa imparatoru. Gerek Fransız Devrim Savaşları gerekse Napolyon Savaşları sırasında Fransa'ya önderlik ettiği gibi tüm Avrupa'yı da etkilemiş önemli bir komutandır. Girdiği savaş ve çatışmaların büyük bölümünü kazanmış, 1815'teki nihai yenilgisine kadar hızla Avrupa kıtasının hâkimiyetini ele geçirmiştir. Tarihin önemli komutanlardan biri olan Napolyon Bonapart'ın gerçekleştirdiği savaşlar günümüzde askerî akademilerde ders olarak okutulmakta olup, kendisi Avrupa tarihinin en önemli ve üzerinde en çok tartışılan siyasi figürlerinden biri kabul edilmektedir.
Napolyon bir devlet adamı olarak tüm Fransa'da ve Avrupa'da büyük liberal reformlar uyguladı. Yönetimi sırasında bir halk eğitim sistemi kurmuş, feodalizmin kalıntılarını ortadan kaldırmış, Yahudi (bkz. Napolyon ve Yahudiler) ve diğer dini azınlıkları özgürleştirmiş, gelişmekte olan orta sınıfın yasalar önünde eşitliğini sağlamış ve dini otoritelere karşı devletin gücünü merkezileştirmiştir. En kalıcı hukuki başarısı, Doğu Asya'da Japonya'dan, Kuzey Amerika'da Québec'e kadar dünyadaki hukuk sistemlerinin dörtte birine çeşitli şekillerde uyarlanmış olan Napolyon Kanunları'nı hazırlatmasıdır.
Adanın Ceneviz Cumhuriyeti'nden Fransa'ya geçtiği yılın ertesinde Korsika’da, Toskana asıllı soylu ve görece İtalyan kökenli bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Fransız ordusunda topçu subayı olarak çalıştığı sırada gerçekleşen Fransız Devrimi'ni 1789’da ortaya çıktığından itibaren destekleyip doğum yeri Korsika’ya yayılması için çalıştı ve 1793’te adadan sürgün edildi. İki yıl sonra (“cumhuriyet takvimi'ne" göre 13 Vendémiaire günü) Paris çetelerini topa tutarak Fransız hükûmetini çöküşten kurtaran Napolyon, henüz 26 yaşında iken İtalya seferi için hazırlanmış Fransız ordusunun komutanlığına getirildi. Genç komutan 1796'da Joséphine de Beauharnais ile düğününün hemen ardından Birinci Koalisyon güçleri üzerine sefere çıktı. Bu ilk seferinde elde ettiği kesin zaferler sayesinde tüm Avrupa'da tanındı. İtalya seferinden sonra 1798'de Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti olan Mısır’a askeri bir sefer düzenledi. Bu sefer sırasında Memlük beylerini yenerek Osmanlı toprağını işgal etti ancak elinde tutmayı başaramadı. Bu askeri sefer sırasında Napolyon ordusundaki askerler tarafından yapılan keşifler sayesinde modern Mısırbilim'i başlamıştır.
Fransa’da devrimden sonra kurulmuş olan yönetim (Direktuvar), Mısır’dan Fransa’ya dönen Napolyon ile destekçilerinin gerçekleştirdiği 18 Brumaire Darbesi ile çökmüş ve Fransa’da Konsüllük idaresi kurulmuştur. Napolyon, Konsüllük idaresinin ilk konsülü olarak atandı ve Fransa üzerindeki siyasi hâkimiyetini kademeli olarak artırdı. Birleşik Krallık ile Amiens Antlaşması'nı imzalayarak 1802'de Devrim Savaşları'nı sonlandırdı. Nihayet 1804'te Fransız Senatosu tarafından “Fransa imparatoru” olarak ilan edildi.
Kıta Ablukası'nı genişletmek umuduyla İber Yarımadası'ını işgal eden İmparator Napolyon, 1808'de kardeşi Joseph Bonaparte'ı İspanya kralı ilan etti. İspanyollar ve Portekizliler Birleşik Krallık'ın desteği ile isyan ettiler. Yarımada Savaşı (İspanyol Bağımsızlık Savaşı) adıyla bilinen savaş 6 yıl sürmüş ve acımasız bir gerilla savaşı olarak tarihe geçmiştir. Savaş, Fransa'nın yenilgisi ile sonuçlandı. 1808'de Avusturya da Fransızlara karşı ayrı bir mücadele başlatmıştı. Avusturyalıları Wagram Muharebesi'nde yenen Napolyon, Fransa'ya karşı oluşturulan Beşinci Koalisyon'u dağıttı. Beşinci Koalisyon Savaşı'nı sonlandıran Schönbrunn Antlaşması'nın ardından eşi Josephine'den boşanıp II. Franz'ın kızı Avusturya Prensesi Marie Louise ile evlendi (1810).
Napolyon, Roma İmparatorluğu devrinden beri bu denli büyük bir siyasi birleşme yaşamamış olan Avrupa'da 1811'den sonra 70 milyonun üzerinde insana hükmetmiştir. Çeşitli ittifaklar ve akrabalık ilişkileri kurarak stratejik pozisyonunu korumuş ve Fransa'da yeni bir aristokrat sınıfı oluşturmanın yanı sıra Devrim sırasında ülkeden sürgün edilmiş asillerin de dönmelerine olanak vermiştir.
Polonya milliyetçiliğinin tırmandırdığı gerilim ve Kıta Ablukası'nın ekonomik etkilerinden ötürü Rusya ile ilişkilerin yeniden gerilmesi üzerine Napolyon, Kıta Ablukası'nı güçlendirmek amacıyla 1812 yılında Rusya'ya sefer düzenledi (bkz: Napolyon'un Rusya Seferi) ve bu sefer Fransızlar açısından büyük bir felaket ile sonuçlandı. 1813 yılının başlarında Rusya ve Prusya, Fransa'ya karşı güçlerini birleştirdi ve aynı yılın sonlarında Altıncı Koalisyon'a Avusturya da katıldı. Ekim 1813'te müttefik ordusu Napolyon'u Leipzig Muharebesi'nde yenilgiye uğrattı. Müttefikler 1814'te Fransa'ya bir saldırı başlatıp Paris'i ele geçirdiler ve Nisan 1814'te Napolyon'u tahttan feragat etmeye zorladılar. İmparator, Elba adasına sürgün edildi. Bourbon Hanedanlığı tekrar başa geçti ve Fransızlar devrimden itibaren ele geçirdiği bölgelerin çoğunu kaybetti. Napolyon Şubat 1815'te Elba adasından kaçıp Fransız hükûmetinin başına geçmeyi başardıysa da kendini yeniden koalisyon güçleri ile savaşta buldu. Bu yeni koalisyon Temmuz ayında Waterloo Muharebesi'nde onu kesin bir yenilgiye uğrattı. İngilizlere teslim olan Napolyon, gözlerden uzak bir yerde olan Saint Helena Adası'nda hapse gönderildi. 51 yaşında 1821 yılında mide kanserinden öldü. Cenazesi yakıldı ve vefatı tüm Avrupa'da büyük bir şok ve üzüntü ile karşılandı. 15 Aralık 1840 tarihinde bir milyon kişinin şahitliği ile külleri Paris'e, hâlen bulunduğu Les Invalides'e defnedildi.

15 Ağustos 1769'da İtalyan kökenli bir ailede Korsika adasının Ajaccio kentinde doğdu. Ana dili Korsikaca idi. Doğduğu zaman adı, “Napoleon di Buonaparte” idi, 1796'da soyadını Fransızlaştırarak “Napoléon de Bonaparte” yapmıştır. Avukat Carlo Buonaparti ile Maria Letizia Ramolino çiftinin 8 çocuğundan ikincisi idi. Annesinin sert disiplini altında yetiştirildi. Babası, Cenova Cumhuriyeti'nin bir parçası olan Korsika'nın 1768'de Fransa yönetimine girmesinden sonra Fransız sarayının hizmetine girmiş ve Bounaparte ailesi Fransızlar tarafından 1771'de soylu ilan edilmişti. Ailesi zengin değildi ancak babasının bağlantıları sayesinde Napolyon ve kardeşleri, Fransa'ya gitme ve burslu okumak imkânı elde etti.
Napolyon 1779 yılında ağabeyi Joseph ile birlikte eğitim için Fransa'ya gönderildi. Autun'da bir kolejde Fransızca öğrenmeye başladı ve aynı yıl Brienne'daki askeri okula girdi. Matematikteki başarısı sayesinde 1784'te Parisien École Royale Militaire (Paris Kraliyet Askeri Okulu) adlı askeri akademiye kabul edildi. Matematik ve geometriye olan ilgisini daha iyi değerlendirebilmek için topçu sınıfını tercih etti. Okul sırasında babasının ölümü ile geliri azalan Napolyon, iki yıllık okulu bir yılda bitirdi.
1785 yılının Nisan ayında Valence'daki topçu alayına üsteğmen rütbesiyle katıldı. Askerlik yaşamının ilk sekiz yılında sık sık uzun süreli izin alarak memleketi Korsika'ya gitti.

Eylül 1785'te mezun olduktan sonra Bonaparte, La Fère topçu alayında ikinci bir teğmen olarak görevlendirildi. 1789'da Devrim'in patlak vermesine kadar Valence ve Auxonne'da görev yaptı. Bu dönemde Ulusal Meclis tarafından Korsika'ya dönmesine izin verildiğinde akıl hocası Pasquale Paoli'ye katılmak için izin istedi. Paoli, Korsika'nın bağımsızlığı davasını terk ettiği için babasını bir hain olarak gördüğü için Napolyon'a sempati duymuyordu.
Devrimin ilk yıllarını Korsika'da kralcılar, devrimciler ve Korsikalı milliyetçiler arasında karmaşık bir üç yönlü mücadelede savaşarak geçirdi. Ancak Napolyon, Devrim'in ideallerini benimsemeye başladı, Jakobenlerin bir destekçisi oldu ve Paoli'nin politikasına ve onun ayrılma özlemlerine karşı çıkan Fransız yanlısı Korsikalı Cumhuriyetçilere katıldı. Gönüllülerden oluşan bir taburun komutasına verildi ve izin süresini aşmasına ve Fransız birliklerine karşı bir isyana öncülük etmesine rağmen, Temmuz 1792'de düzenli orduda yüzbaşılığa terfi etti. Korsika Fransa'dan resmi olarak ayrıldığını ilan edip İngiliz hükûmetinin korunmasını istediğinde Napolyon ve Fransız Devrimi'ne olan bağlılığı, Korsika'nın Expédition de Sardaigne'ye katkısını sabote etmeye karar veren Paoli ile çatışmaya girdi. Bonaparte ve ailesi, Paoli'den ayrılmaları nedeniyle Haziran 1793'te Fransız anakarasındaki Toulon'a kaçmak zorunda kaldılar.
"Napoleone di Buonaparte" olarak doğmuş olmasına rağmen, bundan sonra Napolyon kendini "Napoléon Bonaparte" olarak tanımlamaya başladı, ancak ailesi 1796'ya kadar Buonaparte adını bırakmadı. Adını Bonaparte olarak imzaladığı bilinen ilk kayıt, 27 yaştaydı.

İhtilalin 4. yılında Fransa'nın hem etrafı çevrilmiş halde bütün Avrupalı devletler ona karşıydı, hem de her bölgede kral yanlısı isyanlar çıkıyordu. Bunlardan biri de liman kenti Toulon'du.

Toulon, Fransa'nın güney kıyılarında Marsilya'nın doğusunda bir liman kentidir. Fransa'nın en büyük deniz üssü konumunda idi ve Fransız donanmasının üçte birine ev sahipliği yapıyordu. İsyancılar, İngiliz donanmasının Toulon limanına girmesini sağlamıştı. Toulon'u geri almak için 19 bin kişi ile General Carteaux görevlendirilmişti. Carteaux, limanı 1793'te kuşatmaya başladı. İhtilal sonrası ordu içindeki aristokrat subaylar devrim dolayısı ile ordudan kaçmışlardı. Aslında General Carteaux bile asker değildi, o bir mahkeme ressamıydı. Orduda sınırlı sayıda subay bulunmaktaydı ve ilk çatışmalarda topçu subayı Donmartin yaralandı ve Paris'e gönderildi. Paris vekili Antoine Saliceti General Carteaux'ya, Donmartin yerine hiç askeri deneyimi bulunmayan ama politik istikrar sağlamış Napolyon'u önerdi. Artık Toulon cephesinin yeni Topçu subayı Napolyon Bonapart'tı.
Toulon'u koruyan bir iç ve bir dış sur bulunuyordu ve surlara 13 bin asker yerleştirilmişti. Surları yıkmanın tek yolu toplardı. Napolyon, topçu birliklerinin başına geçtiğinde deneyimli asker ve mühimmat sıkıntısı vardı. Napolyon Paris'ten 100 bin kum torbası

Nassau Dukalığı (Almanca: Herzogtum Nassau), 1806 ve 1866 yılları arasında, şu anda Almanya'nın Rheinland-Pfalz ve Hessen eyaletlerinde bulunan bağımsız bir devletti. Ren Konfederasyonu'nun ve daha sonra Alman Konfederasyonu'nun bir üyesiydi. Artık soyu tükenmiş olan yönetici hanedanı Nassau Hanedanı idi.[1][2] Başkenti Nassau'dan ziyade Wiesbaden olmasına rağmen, düklük tarihi çekirdek şehri Nassau için seçildi. 1865 yılında Nassau Dukalığı'nın nüfusu 465.636 idi. Avusturya-Prusya Savaşı'nın ardından 1866'da işgal edilip Prusya Krallığı'na ilhak edildikten sonra, Hesse-Nassau Eyaleti'ne dahil edildi. Bugün bölge coğrafi ve tarihi bir bölge olan Nassau'dur ve Nassau da eski dukalık sınırları içindeki Nassau Tabiat Parkı'nın adıdır.
Bugün, Lüksemburg Büyük Dükü, ikincil ünvanı olarak hala "Nassau Dükü" nü kullanıyor ve "Prens" veya "Nassau Prensesi", büyük dukalık ailesinin diğer üyeleri tarafından bir ünvan olarak kullanılıyor. Nassau aynı zamanda kendisini Orange-Nassau olarak şekillendiren Hollanda kraliyet ailesinin adının bir parçasıdır.

Noricum bugünkü Avusturya ve Slovenya toprakları üzerinde kurulmuş bir Kelt krallığı (on iki kabileden  oluşan bir federasyon) idi. Geçmişte Roma İmparatorluğu'nun bir eyaletiydi. Kuzeyde Tuna nehri, batıda Rhaetia, doğuda Pannonia ve güneyde de İtalya ve Dalmaçya ile çevriliydi. Kabaca bugünkü Steiermark, Karintiya ve Viyana'nın batısında kalan Avusturya, Bavyera ve Salzburg'un bir bölümüne tekabül eder.
Başlangıçta nüfusun Panonyalılardan (İlliryalılarla akrabalığı olan bir halk) oluştuğu anlaşılmaktadır. Galyalıların göçlerinin ardından çeşitli Kelt kabilelerine tâbi olmuşlardı. Bu kabilelerin içinde önde gelen Tauriski'ydi. Başkentleri Noreia'dan ötürü Romalılar tarafından Norici olarak adlandırılmışlardı.
Ülke dağlık ve toprak da güneydoğu kısımları dışında çoraktır. Ancak demir bakımından zengindir. Bu yüzden Panonya, Moesia ve kuzey İtalya'da silah yapımına malzeme sağlamıştır. Meşhur Noric çeliği Roma silahlarının yapımında bolca kullanılmıştır.
Halkı cesur ve savaşçıydı. Tarımdan ziyade hayvancılıkla ilgilenirlerdi. Öte yandan Romalıların bataklıkları kurutarak ve ağaçları keserek toprağın verimliliğini artırmış olmaları muhtemeldir. ltın ve tuz da bol miktarda bulunuyordu.
Noricum kuzeylilerin veya Keltlerin güneydeki ileri karakolu ve İtalya'ya saldırılarını düzenledikleri noktaydı. Yukarı Avusturya'da Noreia'ya 40 kilometre uzaklıktaki Hallstatt mezarlığındaki arkeolojik araştırmalar yazılı tarihten asırlar önce burada güçlü bir medeniyetin olduğunu göstermektedir. Mezarlıkta Bronz Çağı'ndan Demir Çağı'na uzanan dönemden kalma silahlar ve süs eşyaları bulunmaktadır.
Kullanılan lisan Kıta Avrupası Kelt diliydi.

Noricum Roma İmparatorluğu'na MÖ 16 yılında katılmıştı. Uzun bir süre Noricanlılar kendi prensleri tarafından bağımsızca yönetilmişler ve Romalılarla ticaret yapmışlardı. MÖ 48'de iç savaş sırasında Pompey'e karşı Jül Sezar'ın tarafını tutmuşlardı. MÖ 16'da Panonyalılarla birlikte Istria'yı işgale girişmişler ancak İllirya valisi Publius Silius tarafından yenilgiye uğratılmışlardı. Bunun sonrasında Noricum eyalet olarak kabul edilmeye başlandı (her ne kadar bir eyalet gibi örgütlenmediyse de). Regnum Noricum adıyla ve bir imparatorluk vekilinin kontrolünde krallık olarak varlığını sürdürdü. Antoninus Pius döneminde II. Lejyon Pia Noricum'a konuşlandırıldı ve lejyonun komutanı da eyaletin valisi oldu. 40 yılı civarında Noricum Krallığı Caligula tarafından tamamen Roma İmparatorluğu'na dahil edildi.
Diokletian döneminde Noricum Noricum ripense ("Nehir tarafındaki Noricum" Tuna'nın güneyindeki kuzey bölümü) ve Noricum mediterraneum ("Deniz tarafı Noricum" güneydeki daha dağlık bölge) olmak üzere ikiye ayrıldı. Aralarındaki sınır doğu Alplerinin ortasından geçiyordu. Her biri İtalya'daki İllirya bölgesine bağlı bir vali tarafından yönetiliyordu.

Parlamenter sistem veya parlamenterizm, yürütme organının, yasama organının denetiminde olduğu demokratik bir yönetim sistemidir. Parlamenter sistemlerde devlet başkanı veya cumhurbaşkanı, ülke yönetiminde etkin olmayan sembolik mevkilerdir ve devleti temsil ederler. Ülke yönetiminde etkin makam başbakandır, yürütme gücü parlamentodan çıkan başbakan ve kabinesi tarafından yürütülür. Parlamenter sistemde, parlamento belirleyici üst organdır ve başbakan yasama organı tarafından denetlenmekle birlikte yönetimde yüksek güce sahiptir. Genel olarak başbakan olarak bilinen hükûmetin başı, ülkelere göre şansölye gibi isimler alabilir.
Parlamenter sistem, yürütme ve yasama organı arasında güçlü bir işbirliği üzerine kurulmuştur. Yürütme ve yasama organları arasında katı bir güçler ayrılığı bulunmaz ve bu da başkanlık sistemlerinde bulunan sisteme kıyasla farklı bir denge ve denetim mekanizmasına yol açar. Yasama organı, işini tek meclisle veya çift meclisli parlamento aracılığıyla yürütür. Bu parlamento, ülke vatandaşları tarafından demokratik olarak seçilen temsilci veya üyelerden oluşur. Parlamenter sistemlerde devlet başkanı genellikle hükûmet başkanından başka bir kişidir. Buna karşılık, başkanlık sisteminde devlet başkanı çoğunlukla hükûmet başkanıyla aynı kişidir ve yürütme organı meşruiyetini yasama organından almaz.
Parlamenter sistemlerde genel olarak devlet başkanının sembolik makam olmasından ötürü halk tarafından demokratik oylama ile seçilmez. Halk, parlamento üyelerini seçer ve devlet başkanı ise halk tarafından seçilen parlamento üyeleri tarafından seçilir. Bu çoğu parlamenter cumhuriyette böyleyken, devlet başkanının halk tarafından seçildiği nadir parlamenter sistem örnekleri de bulunur. Parlamenter sistemle yönetilen bir ülke meşrutî monarşi ya da parlamenter cumhuriyet olabilir. Meşrutî monarşide yetkileri sembolik olan bir hükümdar (kral, imparator, padişah) bulunur, Birleşik Krallık, İsveç, Japonya ve Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı İmparatorluğu bunun örnekleridir. Parlamenter cumhuriyetlerde ise çoğunlukla parlamento tarafından seçilerek işbaşına gelen, yetkileri yine çoğunlukla sembolik olan bir devlet başkanı (cumhurbaşkanı) bulunur, Almanya, İtalya ve Hindistan bunun örnekleridir.
Bazı parlamenter sistemlerde hükûmete istikrar ve güç kazandırmak amacıyla öngörülen birtakım usulleri ihtiva eden sistemlere genel olarak “rasyonelleştirilmiş parlamentarizm” denmektedir. Rasyonelleştirilmiş parlamentarizm, sağlam bir parlamento çoğunluğuna dayanmayan hükûmetlere güç ve istikrar kazandırmaya yönelik hukuk kurallarının bütünü olarak da tarif edilmektedir.

Zamanla, toplumlar kabilelerden oluştuğunda, meclisler veya bir reis vardı ve bu kararlar köy büyükleri tarafından değerlendirildi. Sonuç olarak, bu meclisler modern parlamenter sistemlere yavaşça evrildi.
İlk parlamento örnekleri genellikle Orta Çağ dönemi Avrupa toplumlarına dayanır: Özellikle 1188'de İspanya Kralı Alfonso IX of León, León Cortes'i'nde üç devleti topladı. Eski bir parlamenter hükûmet örneği, günümüz Hollanda'sında 1581 yılında Hollanda Ayaklanması sırasında gelişti. Ayaklanma sırasında egemenlik, yasama ve yürütme yetkileri, Kral II. Philip'nin yerine Hollanda Genel Devletleri tarafından alındı. Modern parlamenter hükûmet kavramı, Büyük Britanya'da 1707 ile 1800 arasında, İsveç'te ise 1721 ile 1772 arasında ortaya çıktı. İngiltere'de Simon de Montfort, iki ayrı parlamentoyu topladığı için parlamenter hükûmet modelinin babalarından biri olarak anılmaktadır. İlk reform 1258'de kralın sınırsız yetkisini elinden aldı ve ikinci reform 1265'te kasabalarda bulunan sıradan vatandaşların haklarını güvence altına aldı. Daha sonra, 17. yüzyılda İngiltere Parlamentosu, liberal demokrasinin sistemine öncüllük etti. Ardından 1689 Haklar Beyannamesi kabul edildi.Büyük Britanya'da, teoride monark kabinesinin başkanlığını yapar ve bakanları görevlendirir. I. George ise İngilizce konuşamaması nedeniyle kabine başkanlığını üstlenme sorumluluğunu ilk başbakan olan Robert Walpole'a devretti. Seçmenlerin oy hakkının genişlemesiyle parlamentonun demokratikleşmesi, hükûmeti kontrol etme ve kralın hangi hükûmeti kurmasını isteyebileceğine karar verme rolünü artırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde, 1832 Büyük Reform Yasası, parlamentonun egemenliğini sağladı ve bu özgür seçimlerin kimin başbakan olacağı yanı sıra ve hükûmetin bileşimini belirlemesine neden oldu.
Diğer ülkeler, genellikle Westminster hükûmet sistemi olarak adlandırılan, yürütmenin iki meclisli bir parlamentonun alt meclisine hesap veren ve devlet başkanının adına, resmen devlet başkanına verilmiş olan yetkileri kullanma sistemini benimsedi. Bu nedenle, anayasal monarşilerde "Majestelerinin Hükûmeti" veya parlamenter cumhuriyetlerde "Bakanlar Kurulu" gibi ifadeler kullanılması yaygın hâle geldi. Bu sistem, özellikle eski Britanya sömürgesi olan topraklarda yaygınlaştı ve bunların birçoğunun anayasaları Britanya parlamentosu tarafından kabul edildi; Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, İrlanda Serbest Devleti ve Güney Afrika Birliği. Bazı parlamenter sistemler, orijinal Britanya modelini değiştirerek uyguladılar veya başlangıçta farklı bir model olarak geliştirildi: Örneğin Avustralya Senatosu, başlangıcından beri İngiliz Lordlar Kamarası yerine Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nu daha yakından yansıtmıştır; 1950'den beri Yeni Zelanda'da ise hiçbir üst meclis bulunmamaktadır. Birçok ülke, Trinidad ve Tobago ve Barbados gibi, kendi sembolik başkanları olan Britanya ile kurumsal bağlarını koparmış, ancak parlamenter hükûmet sistemini sürdürmüşlerdir. Bu sistemlerle birlikte parlamentonun hesap verebilirlik ve sorumlu hükûmet fikri yayılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Türkiye Cumhuriyeti'nde parlamenter sistem, tarihsel olarak farklı aşamalarda gelişmiştir. Osmanlı'da, III. Selim döneminde gerçekleşen Kabakçı Mustafa İsyanı sonucunda, III. Selim tahttan indirildi ve yerine IV. Mustafa getirildi. Bu dönemde Osmanlı Devleti'nin merkezi otoritesi taşrada büyük ölçüde etkisiz hâle gelmişti. Eyaletlerdeki ayanlar neredeyse bağımsız idareler kurmuştu. Bu nedenle, padişah IV. Mustafa, merkezi otoriteyi güçlendirmek amacıyla güçlü ayanlarla anlaşma yapmayı gerekli gördü. Bu anlaşma sonucunda Sened-i İttifak adı verilen belge imzalandı. Sultan II. Mahmud döneminde ise bazı ıslahatlarla Osmanlı'da başvekil unvanı ortaya çıktı. Ancak bu unvan, 1839'da sürdürülemediği için sona erdi. Jön Türk Devrimi ile beraber Sultan II. Abdülhamid döneminde ise başbakanlık makamı kuruldu, ancak bu makam Meclis-i Meb'ûsan'ın sultan tarafından fiilen dağıtılmasına rağmen kaldırılmadı. İkinci Meşrutiyet'in ilanından hemen sonra seçimler düzenlendi. İttihat ve Terakki Fırkası ile liberal görüşlü Ahrar Fırkası bu seçimlerin başlıca partileriydi. İttihat ve Terakki seçimleri kazandı. Yeni Meclis-i Mebusan, 17 Aralık 1908'de çalışmalarına başladı. Bu dönemde, ülkeyi perde arkasından yöneten İttihat ve Terakki yönetimine karşı artan bir hoşnutsuzluk gözlendi. Muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey'in 6 Nisan 1909'da bir İttihat ve Terakki mensubu tarafından öldürülmesi, İstanbul'da büyük bir protesto gösterisine yol açtı. 13 Nisan 1909'da bazı askerî birlikler ve medrese öğrencileri ayaklandı, bu ayaklanma sırasında bazı subaylar ve milletvekilleri linç edildi ve İttihatçı olarak bilinen gazeteler yağmalandı. 31 Mart Vakası olarak adlandırılan bu ayaklanma, Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından 24 Nisan'da bastırıldı. 27 Nisan'da tekrar toplanan Meclis, II. Abdülhamid'in bu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan indirilmesine ve V. Mehmed'in tahta geçirilmesine karar verdi. 8 Ağustos 1909'da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan radikal değişikliklerle padişahın yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi. Artık vekiller heyeti (bakanlar kurulu) meclise karşı sorumluydu ve meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükûmetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınsa da, bu yetki belirli koşullara bağlanmış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hâle getirilmişti. Bu değişiklikler, Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kez parlamenter sistemin uygulanmaya başladığını işaret etti ve ayrıca anayasa ile bazı temel hak ve özgürlüklerin tanındığı bir dönemi başlattı. Türkiye'de ise 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiğinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu'nda değişiklik yapılarak Başvekalet makamı kuruldu. 1945 yılında ise 4695 sayılı Anayasa kabul edilerek İcra Vekilleri Heyeti yerine Bakanlar Kurulu ve Başbakanlık unvanı getirildi. 1908 yılından 2018'e kadar neredeyse kesintisiz olarak Türkiye, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu altında parlamenter hükûmet modeli ile yönetildi. Ancak 2017'de yapılan anayasa değişikliği ile başbakanlık ve bakanlar kurulu kaldırılarak yürütme yetkisi tamamen cumhurbaşkanına verildi ve başbakanlık makamı 110 yılın ardından kaldırıldı.
Demokrasi ve parlamenter sistem, Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda Avrupa'da giderek yaygınlaştı. Sistem, demokrasi yanlısı olan Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Fransa tarafından, yenik ülkeler ve halefleri olan Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti ve Birinci Avusturya Cumhuriyeti üzerinde kısmen dayatıldı. On dokuzuncu yüzyılın kentleşmesi, Sanayi Devrimi ve modernizm, Radikallerin parlamenter talepleri ve sosyal demokratların yükselen hareketini göz ardı etmeyi giderek daha imkansız hâle getirmişti; demokratik güçler, parlamenter sisteme geçiş yapan birçok devlette egemen hâle geldi, özellikle Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nde Radikal Parti ve merkez-sol müttefikleri hükûmeti birkaç on yıl boyunca domine etti. Bununla birlikte, 1930'larda faşizmin yükselmesi, İtalya ve Almanya dahil birçok ülkede parlamenter demokrasiye son verdi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, mağlup olan faşist Mihver güçleri, galip Müttefikler tarafından işgal edildi. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Fransa gibi Müttefik demokrasiler tarafından işgal edilen ülkelerd

Polonya-Litvanya Birliği, Lehistan-Litvanya Birliği, Birinci Polonya Cumhuriyeti, İki Ulus Cumhuriyeti, İki Ulus Birliği veya İki Halk Birliği (Lehçe: Rzeczpospolita Obojga Narodów; Beyaz Rusça: Рэч Паспалітая Абодвух Народаў, Reç Paspalitaya Abodvuh Narodaŭ; Litvanca: Abiejų tautų respublika), 17. yüzyıl Avrupası'nın en güçlü ülkelerinden biriydi.

Lehistan-Litvanya Birliği 1 Temmuz 1569 tarihinde imzalanan Lublin Antlaşması ile kuruldu. Bu antlaşmayla Lehistan Krallığı, Litvanya Grandüklüğü ve Kraliyet Prusyası tek bir devlet olarak birleştiler ve Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden biri haline geldiler. Aslında bu ülkeler 1569 yılından önce de işbirliği halindeydiler. Lehistan ve Litvanya 1386 yılında Litvan Jagiellon Hanedanı'nın Lehistan'ı yönetmeye başlamasından sonra aynı krallar tarafından yönetilmekteydiler. Ancak Lublin Birliğine gelinceye kadar kral hariç iki ülkenin bütün yönetim organları ayrı tutulmaktaydı. İki ülkenin ayrı meclis (Sejm) ve senatosu vardı. Kraków ve Vilnius'ta ayrı başkentler bulunmaktaydı. Birleşmeden sonra Krakow'da tek bir meclis ve senato kaldı. Başkent 1596 yılında da Varşova'ya taşındı.
Birlik, 17. yüzyılın başlarında altın çağına ulaştı. Devletin güçlü bir parlamentosu vardı. Otuz Yıl Savaşları'na katılmak istemeyen soylular parlamentoda çoğunluk oluşturmaktaydı. Bu tarafsızlık, Avrupa'nın her köşesini kasıp kavuran siyasi-dini çatışmalardan ülkeyi uzak tutmak için yetti. İsveç'e kafa tutabilecek kadar güçlenen devlet, Rus Çarlığı'na, Osmanlı İmparatorluğu'na ve himayesindeki devletlere başarılı yayılmacı saldırılar başlattı. Özellikle Rusya'nın yaşadığı Karışıklık Dönemi süresince devlet, işgalleri hızlandırdı, birlik askerleri Moskova'ya girdi ve orayı zapt etmeyi başardılar. 27 Eylül 1610, tarihinden 4 Kasım 1612, tarihindeki bir kuşatmayla sürülene kadar orayı ellerinde tuttular.

Birliğin gücü bu olaylardan sonra gitgide azalmaya başladı. Ülkenin güneydoğusunda 1648'de başlayan Ukrayna Kazakları'nın çıkardığı Hmelnitski Ayaklanması'nın durumu günden güne ciddiyetini artırıyordu. Yıllardır ülkenin ordusunda savaşan Kazaklar, artık kendi devletlerini kurmak istediler ve başarılı oldular Rusların koruması altında Pereyaslav Antlaşması'yla Kazak Hetmanlığı adında bir devlet kuruldu.
Devletin başına gelen bir diğer felaket ise, 1655 yılında başlayan ve "Tufan" olarak adlandırdıkları İsveç akınlarıdır. Bu akınların ve işgallerin üzerine bir de Erdel Dükü George II Rákóczi ve Brandenburg Elektörü Frederick William'ın da saldırıları eklenince, çok ağır bir savaş patlak verdi.

Lehistan-Litvanya Birliği'nin ekonomisi büyük ölçüde feodal tarıma dayanmaktaydı. Kölelik 15. yüzyılda yasaklandı ve 1588 yılında ise tamamen kaldırıldı. Onun yerine ikinci bir serf sistemi getirildi. Köylüler büyük ölçüde tahıl yetiştiriyorlardı.

Lehistan-Litvanya Birliği 16. yüzyılın Batı Avrupası'na ürün tedariki konusunda önemli bir rol oynamıştır. Özellikle tahıl (çavdar), büyükbaş hayvan (sığır) ve kürk; ülkenin Batı Avrupa'ya ihraç ettiği ürünlerin %90'ını oluşturmaktaydı.
Gdańsk gemilerinin çoğu; Birleşik Hollanda Cumhuriyeti'nin Anvers ve Amsterdam gibi şehirlerine tahıl ticareti yapıyorlardı. Tahılın yanı sıra deniz ürünleri ve ahşap ticareti yapılmaktaydı. Karayolu vasıtasıyla da Alman topraklarına, özellikle Leipzig ve Nuremberg şehirlerine yaklaşık 50.000 baş büyükbaş hayvan, post, kürk, tuz, tütün, kenevir, pamuk (çoğunlukla Varşova'dan) ve keten ticareti yapılıyordu. Şarap, meyve, baharat, kıyafet, balık ve bira da üretilip dış topraklara ihraç ediliyordu. Ayrıca lüks eşyalar da satılmaktaydı (kanaviçeler).
16-17. yüzyıllarda ülkenin dış ticaret dengesi; pozitiften negatife kaydı. Bunun en büyük sebebi ise coğrafî keşifler oldu. Coğrafî keşiflerle birlikte eski ticaret yolları önemini kaybetti. Kehribar Yolu da bunlardan biriydi. Ülke, Asya ile Avrupa arasındaki kervan yolunda kurulmuştu. Bu yol da önemini kaybedince ekonomi bozuldu. Bu olaylardan sonra Rusya İmparatorluğu ile yeni yerel ticarî yollar kuruldu.

Birliğin para birimi złoty ve grosz idi. Gdańsk şehrinin kendi paralarını basma ayrıcalığı da vardı.

Birliğin ordusunun temeli, Lehistan Krallığı ve Litvanya Büyük Dükalığı'nın ordusu oluşturur. Ordunun komutası atamanlardaydı. Aslında 1581 yılına kadar bu unvan sadece savaşta geçerliydi. Daha sonra kalıcı bir unvan haline getirildi. En ilginç dizilimi ağır zırhlı atlı birlikler olan kanatlı hüssarlar yapıyordu. Litvan askerler ordunun yaklaşık dörtte üçünü oluşturmaktaydı. Ayrıca orduda Kazak ulusundan askerler de bulunuyordu. Orduda Teber, mızrak, kılıç, kalkan, ok ve yay kullanılmaktaydı. Genelde hafif zırhlar giyen piyadelerin kafalarında da yöresel başlıkları vardı. Yıllar sonra ateşli silahları da kullanmaya başlayan ordu, daha da güçlendi.

Ordu dört hetman tarafından yönetilirdi ve sekiz çeşit birlik içerirdi.
Wojsko kwarciane: Vergilerden pay alan düzenli birlikler.
Wojsko komputowe: Savaş zamanında toplanan yarı-düzenli birlikler. (1652 yılında Wojsko Kwarciane ile birleştirilerek kalıcı hale geldiler.
Pospolite ruszenie: Askere alınan soylular.
Piechota łanowa: piechota wybraniecka(kraliyet köylüleri) ve piechota dymowa(halk köylüleri): Eğitimli köylü askerler.
Kayıtlı Kazaklar: Kazak kökenli askerlerden oluşan birlikler. (1699'a kadar Leh ordusunda yer aldılar fakat sonradan Zaporojya Kazakları'nın kışkırtmaları ve çıkardıkları isyanlar neticesinde çoğu Kazak birleştiler ve bir devlet kurdular)
Kraliyet Korumaları: Kralın can güvenliğinden sorumlu elit birim.
Paralı Askerler: Diğer uluslardan para ile satın alınan askerler.
Özel Ordular: Magnat adlı aristokrat sınıfının ve halkın parasıyla oluşturulan elit birim.

Hüssarlar: Mızrak ve Kargılarıyla saldıran Ağır zırhlı atlılar. 17. yüzyılın sonlarına doğru çoğu rakiplerinin ateşli silahlara sahip olmasına kadar hücumları çok etkiliydi.
Kazaklar: Hafif zırhlı atlı birlikleriyle orduda katkıları büyüktür. Ama İsveç rajtar silahşorları kadar iyi değillerdi.
Tabor: At arabalarını kullanan birim. Savaşlarda çabucak arabalarını çepeçevre tahkim ederler ve savaşı bir savunma savaşına çevirirlerdi.
Birlik askerleri yıllarca güneyde Osmanlı İmparatorluğu, kuzeyde İsveç Krallığı, doğuda Rusya Çarlığı ve özellikle Zaporojya Kazaklarıyla mücadele ettiler. Öyle ki 16., 17. ve 18. yüzyılın büyük bölümünde Zaporojya Kazakları Lehistan-Litvanya Birliği'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Kırım Hanlığı'nın ve Rusya Çarlığı'nın otoritesine kafa tutabilen kuvvetli bir siyasi ve askerî  güç haline geldi. Üç büyük devlet arasındaki ihtilaflar ve ittifaklar arasında gidip gelen Zaporojyalılar, 18. yüzyıl sonunda Rus İmparatorluğu tarafından zorla dağıtıldı.

Lehistan-Litvanya Birliği Osmanlı tarihinde sadece Lehistan adıyla anılmıştır. Lehistan Osmanlıların bugünkü Polonya'ya verdiği isimdi. Polonyalılar da bazen kendileri için Lechia adını kullanmışlardır. Hâlen bazı dünya dillerinde Polonya için Leh sözcüğünden gelen isimler kullanılmaya devam etmektedir (Farsça, Macarca, Litvanca vs.). Osmanlılar 1526 yılındaki Mohaç Muharebesi'ni kazanarak Macaristan'ın büyük bir bölümünü ele geçirince birdenbire Lehistan'la komşu haline geldiler. Bu dönem her iki ülkenin de altın çağına denk gelmektedir. 
Lehistan'ın Karadeniz'e tek çıkış yolu Tuna Nehri üzerindeki Eflak ve Boğdan beylikleriydi. Bu beyliklerin Osmanlı hakimiyetinde olması iki ülke arasında sık sık sürtüşmelere yol açtı. 1620-1621 Osmanlı-Lehistan Savaşı bu nedenle ortaya çıktı. Ayrıca Zaporojya Kazakları ve Kırım Hanlığı da bu iki ülke arasında sık sık sorunlara yol açıyordu.
Lehistan'ın himayesi altındaki Kazaklar Osmanlı Devleti'ni yağmalıyor, Osmanlı himayesindeki Kırımlılar da aynı şeyi Lehistan'a yapıyorlardı. 1633-1634 Osmanlı-Lehistan Savaşı ve 1671-1676 Osmanlı-Lehistan Savaşı bu nedenle çıktı.

17. yüzyılın sonlarına doğru her iki ülke de zayıflamaya yüz tuttu. II. Viyana Kuşatması sırasındaki Viyana'yı Osmanlılardan kurtaran ordu Lehistan kralı III. Jan Sobieski'nin ordusu olmuştu.

18. yüzyıla gelindiğinde Lehistan sürekli olarak toprak kaybetmeye başladı. Lehistan'ın komşusu olan Rusya, Avusturya ve Prusya güçlendiler. Saksonya'dan Wettin Hanedanı mensubu III. August 1697 yılında Lehistan-Litvanya Birliği kralı seçildi. Wettinler halkı sindirmeyi ve güç kullanmayı kesin bir kural olarak görüyordu ve bunu uyguladılar da. Halihazırda siyasi istikrarsızlık ülkede iç savaşlara ve isyanlara ortam hazırladı. Bu sırada 1715 yılında resmen kral ve soylular arasında bir iç savaş çıktı. Çar Petro bu durumdan çok iyi faydalandı. Stanislaw Poniatowski Kral III. August'u devirme planlarına destek sağlaması için annesinin ailesi tarafından Petersburg'a gönderildi. Rus sarayında ailesinin çıkarlarını gözetmek için fazla çaba harcamadı ve geleceğin çariçesi  II. Katerina'ya âşık oldu.
Yekaterina, III. August'un 1763'te ölümünden sonra, Lehistan'ı daha da zayıf düşürmek için yollar aramaya başladı. Lehistan bu sorunlarla uğraşırken dış güçlere karşı savunmasız ve güçsüz kaldı. Meclis toplandı (Sejm) Rus İmparatorluğu 24.000 kişilik bir orduyla o sırada Lehlerin topladıkları meclislerine (Sessiz Sejm, bu seferki farklı bir meclisti.) doğru yola çıktı. Bu meclisin en önemli kuralı Eğer elçiler oy birliği ile karara altı haftada (tek oturumda zaman sınırı) varamasalardı, tartışmalar geçersiz ilan edilirdi ve bu Sejm'den önceki tüm eylemler iptal edilirdi. Rusya İmparatorluğu'nda meclise geldi ve bir arabulucu olmak amacıyla katılmış gözükse de asıl amacı topraklardan payına düşeni almaktı. 17. yüzyılın ortalarından beri, Sejm çözünürlüğünde otomatik olarak belirlenen bir elçi ya da senatör biri tarafından diğer, daha önce onaylanmış kararların reddi nedeniyle, herhangi bir itiraz olmadı. Bu tüm Sejmlerin oluşturduğu bir bütün çözünürlük, verilen bir oturumda geçti. Kararlar ve bu sessiz durum Sejm'in  "Sessiz Sejm" olarak adlandırılmasının nedeniydi, örnek: 1667'de ve 16. yüzyılda hiçbir kişi ya da grup davaya cesaret edemedi ama 17. yüzyılın ikinci yarısında, Sejm'de liberum veto (Latince: "Ben özg

Latince: Privilegium Minus Kutsal Roma İmparatoru Frederick Barbarossa tarafından 17 Eylül 1156 tarihinde çıkarılan bir senettir. Avusturya'nın Bavyera sınır bölgesinin (Eski Yüksek Almanca: Ostarrîchi) Babenberg Hanedanı'na miras bırakılabilir bir tımar olarak verilen bir düklüğe yükseltilmesini içermekteydi.

Bu isim, 14. yüzyılda Habsburg dükü Avusturyalı Rudolf IV'ün emriyle hazırlanmış sahte bir belge olan Privilegium Maius'a karşıttır. Privilegium Minus'un sahibi Frederick'in baba tarafından üvey amcası, Babenberg margravı Henry II Jasomirgott'tur.
İmparator, margravlığının yükseltilmesine ek olarak, mirasın dük ailesinin kadın soyu üzerinden de mümkün olmasını kararlaştırdı. Çocukların yokluğunda dükün bir halef tayin etmesine izin verildi (libertas affectandi). Ancak, bu olağanüstü ayrıcalık Henry Jasomirgott ve eşi Theodora Komnene'nin (dux Austrie patruus noster et uxor eius) şahsına ömür boyu bağlıydı, çünkü her ikisinin de çocuğu yoktu ve Henry'nin kardeşleri Otto von Freising ve Passaulu Conrad I kilise kariyerlerini seçmişlerdi. İmparator miras bırakma işlemini kendisine saklı tuttu ama Henry'nin seçimine saygı gösterecekti.
Dükün İmparatorluk Diet'ine katılma görevi, Diet'in Bavyera topraklarında toplandığı durumlarla sınırlandırıldı (ad curias, quas imperator prefixerit in Bavaria) ve bu sayede İmparatorluk genelinde seyahat etme masrafından kurtuldu. Ayrıca, Avusturya'nın bundan böyle sadece kendi çevresindeki savaşlarda imparatora asker sağlaması gerekiyordu (in regna vel provincias Austrie vicinas). Henry Jasomirgott, eski margrav olarak geleneksel görevlerini yerine getirmeye devam etmek zorunda kaldı.

Privilegium Minus belgesi meselesi, Kutsal Roma İmparatorluğu'ndaki Hohenstaufen İmparatorluk Hanedanı ile Welf Dükalık Hanedanı'nı karşı karşıya getiren çatışma bağlamında ele alınabilir. 1138 yılında İmparator Frederick'in amcası ve selefi olan Almanya Kralı III. Conrad, isteksiz Bavyera dükü Gururlu Henry'yi tahttan indirmiş ve düklüğünü Avusturyalı margrave Henry Jasomirgott'a devretmişti. Kral Conrad Şubat 1152'de öldü ve birkaç hafta sonra yeğeni Frederick, muhtemelen Gururlu Henry'nin oğlu Aslan Heinrich'in desteğiyle Romalıların Kralı seçildi.
Genç kral ve Aslan Henry, Gururlu Henry'nin kız kardeşi olan Frederick'in annesi Bavyeralı Judith yoluyla kuzendi. Frederick Kutsal Roma İmparatoru olarak taç giymek üzere Roma'ya sefere çıkmaya hazırlanırken, askeri destek kazanmak için amcasından kendisine miras kalan anlaşmazlığı sona erdirmek istiyordu. Würzburg'da bir oturum düzenlenmesi için çağrıda bulundu, ancak kralın niyetini tahmin eden Henry Jasomirgott usulüne uygun olarak çağrılmadığı bahanesiyle oturuma katılmadı. Birkaç anlaşma girişiminden sonra Frederick İtalya'ya gitti ve 18 Haziran 1155'te İmparator olarak taç giydi.
Almanya'ya geri dönen Frederick, Bavyera Dükalığı'nı Aslan Henry'ye geri vermeye karar verdi. Sonunda 5 Haziran 1156'da Bavyera'nın başkenti Regensburg yakınlarında Henry Jasomirgott ile gizlice bir görüşme yapmayı başardı. Şartlar belirlendikten sonra, İmparator 8 Eylül'de Regensburg'da başka bir oturum çağrısında bulundu ve Babenberger Bavyera dükalığından resmen feragat etti ve dükalık Welf Aslan Henry'ye geçti. Kaybı telafi etmek için, Bohemya Dükü Vladislaus II liderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu Prenslerinin açık rızasıyla Avusturya bir düklük statüsüne yükseltildi. Böylece Frederick, Henry Jasomirgott'un hiçbir açıklaması olmayan ve dahası Henry Jasomirgott'u Welflerin zulmüne maruz bırakacak olan bir margrav rütbesine indirilmesinden kaçınmış oldu. Öte yandan, Aslan Henry sadece küçültülmüş bir Bavyera dükalığı aldı ve Henry Jasomirgott'un libertas affectandi hakkı Avusturya'da Welf Hanedanı'nın herhangi bir verasetini engelleyecekti. Hayal kırıklığına uğrayan Aslan Henry, Kuzey Almanya'daki Saksonya mülklerine yöneldi.
Frederick galip gelerek uzun süredir devam eden ihtilafı çözdü, Welf'leri korudu ve Babenberg Hanedanı'nın desteğini aldı. Ancak çok sonraları, bu belgenin bir ulusun kuruluş yasası olduğu ortaya çıkacaktır. Bu nedenle 1156 yılı bazen Avusturya'nın Bavyera'dan kazandığı bağımsızlık tarihi olarak verilir.

Babenberg Avusturya'sı kadın soyundan miras alınabildiği için, son erkek Babenberg Frederick II, Avusturya, Steiermark ve Kärnten Dükü 1246'da öldükten sonra iki aday rakip olarak ortaya çıkmıştır.

Herman VI, Baden Margrave'i (ölümü 1250), Babenbergli Gertrude'un ikinci kocası, Mödlingli Henry'nin kızı, şimdi hayatta olmayan Dük Frederick'in ağabeyi. Dük Frederick'in ve tüm Babenberg Avusturya Dükleri soyunun ilk mirasçısıydı. İlk kocası Bohemyalı Vladislav, Moravya Margrave'i (ölümü 1247), Gertrude ağabeyinin varisi olduğu için Dük Frederick'e karşı Avusturya Düklüğü üzerinde hak iddia etmişti. Herman'ın ölümünden sonra, üçüncü kocası Novogrudok Prensi Roman 1252-53 yıllarında hak iddiasını sürdürdü. Daha sonra Gertrude ve Herman'ın oğlu Baden Margrave'i I. Frederick Babenberg mirası üzerinde hak iddia etti, ancak 1268'de öldürüldü ve soyu devam ettirecek bir kız kardeş bıraktı.
Bohemya Kralı Ottokar II (1233-78), 1252'den beri çocuksuz Babenbergli Margaret'in kocası, Romalıların dul kraliçesi ve Dük Frederick'in hayatta kalan tek kız kardeşi. Kan yakınlığı nedeniyle, son dükün hayatta kalan en yakın akrabasıydı. Ottokar ve Margaret Avusturya Dükü ve Düşesi ilan edildi. Ancak Margaret kısırdı ve 1260 yılında boşandılar, Ottokar daha genç bir kadınla evlendi. Margaret 1267'de öldü ve çocuk bırakmadı ancak Ottokar, Margaret'in boşanma anlaşmasında belirlediği varis olduğunu iddia ederek Avusturya, Steiermark vb. Dükalıkları 1276'da Almanya Kralı I. Rudolf tarafından tahttan indirilene kadar elinde tuttu.

1713'teki Pragmatik Müeyyide kısmen Avusturya'nın Privilegium Minus hükümlerine dayanıyordu. Habsburglara değil Babenberglere verilmiş olsa da, yine de Avusturya'da kadın varislerin başa geçmesine izin veriyor ve varislerin yokluğunda Dük'e bir halef belirleme hakkı tanıyordu. Bu olay Avusturya Veraset Savaşı'na yol açtı.

Prusya (Almanca: Preußen), tarihin farklı dönemlerinde farklı anlamlarda kullanılmış bir isim olmakla birlikte en çok 1713-1867 yılları arasında kendine Prusya Krallığı adını veren ve Orta Avrupa'da hüküm süren Alman devletinin ismidir.

Baltık Denizi kıyısında bir bölge olan Prusya başlangıçta, Brandenburg Dükalığı olarak Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun bir parçasıydı ve başkenti Königsberg (Kaliningrad) idi. İspanya Veraset Savaşı (1701-1713) sırasında İngiltere, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Hollanda; Portekiz ve Savoya Dükalığı ittifakında savaşa katılmıştır. İttifakın Fransa karşısında zafer kazanmasıyla imzalanan Utrecht Barışı'yla Brandenburg Dükalığına krallık statüsü tanınmıştır. Bu tarihten sonra Prusya Krallığı olarak bilinmiş, başkenti ise Berlin olmuştur. 
1806 yılında krallık, Napolyon Bonapart önderliğindeki Fransız ordusuna yenilince topraklarının büyük bir kısmını kaybederek Fransa ile ittifak kurmak zorunda kalmıştır. Napolyon'un 1812'deki Rusya seferinde uğradığı ağır yenilgiyi fırsat bilen Prusya, Fransa ile olan ittifakını bozmuş; koalisyon güçleriyle birlikte 1813 Leipzig ve 1815 Waterloo savaşlarında Fransızları mağlup etmiştir. 1815'teki Viyana Kongresi'nde  sınırlarını batıdaki Saar Nehri'nden doğudaki Neman Nehri'ne kadar genişletmesine rağmen krallık toprakları; Hannover, Braunschweig, Hamburg ve Bremen gibi bağımsız prensliklerin varlığı nedeniyle coğrafi olarak bölünmüş bir yapı arz ediyordu. 
Prusya’nın bu parçalı yapısı, 1862 yılında Prusya kralı I. Wilhelm tarafından başbakanlığa atanan Otto von Bismarck'ın izlediği "Kan ve Demir" (Blut und Eisen) politikasıyla değişime uğramıştır. Bismarck, Danimarka, Avusturya ve Fransa'ya karşı yürüttüğü başarılı savaşlarla Alman devletlerini tek bir bayrak altında toplamayı başarmıştır. Bu süreç, 1871'de  Alman İmparatorluğu'nun ilanıyla sonuçlanmış ve Prusya Kralı I. Wilhelm, Alman İmparatoru (Kayzer) unvanını almıştır. Bu tarihten itibaren Alman İmparatorluğu’nun en büyük parçası olarak varlığını sürdüren Prusya, 1934 yılında Nazi yönetimi tarafından hukuken ortadan kaldırılana kadar bu vasfını korumuştur.
II. Dünya Savaşı sonrasında Prusya toprakları Polonya ile Rusya arasında paylaşıldı. Günümüzde Litvanya ile Polonya arasında kalan Rusya'ya ait Kaliningrad şehri eskiden Königsberg adıyla Doğu Prusya'nın başkenti idi. Prusya, Avusturya ile birlikte "Alman düalizminin" (Alman ikiliğinin) temeli olarak bilinir.

1871 yılında Prusya'nın nüfusu 24.69 milyon olarak ölçüldü -ki bu Alman İmparatorluğunun nüfusunun %60'ıydı-. 1910 yılında nüfus 40.17 milyona yükseldi (Alman İmparatorluğunun nüfusunun %62'si). 1914'te Prusya 354,490 km² alana sahipti. Mayıs 1939'da Prusya 297,007 km² alana ve 41,915,040 kişilik nüfusa sahipti.

Utrecht Barışı
Veraset Savaşları

Avusturya-Prusya Savaşı veya Yedi Hafta Savaşı, (Almanca: Deutscher Krieg, Deutsche Bruderkrieg veya Deutsch-Deutscher Krieg ya da Preußisch-Österreichischer Krieg), 1866'da Avusturya İmparatorluğu liderliğinde Alman Konfederasyonu ile Prusya Krallığı ve müttefikleri İtalya arasında gerçekleşti. Sonuç olarak Alman devletleri üstünde Prusya egemenliği ve Üçüncü İtalyan Bağımsızlık Savaşı denilen İtalya'nın Birleşmesi süreci başladı.
Savaşın en önemli sonucu, Alman devletleri üzerindeki hegemonyanın Avusturya'dan Prusya'ya geçmesi; Avusturya hariç tüm kuzey Alman devletlerinin birleşmesi (Almanca: Kleindeutschland) yönünde bir ivme oldu. Alman Konfederasyonu'nun ortadan kalkması ve Avusturya ve Güney  Alman devletleri hariç bunun yerini Kuzey Alman Konfederasyonu'nun almasıdır. Savaşın bir başka sonucu ise Avusturya eyaleti olan Venedik'in İtalya tarafından ilhâkı oldu.

Siyasi bir coğrafya söz konusu Almanya değil. Krallıklar ve Büyük dükalıklar ve Düklükler ve Beylikler; Almanların yaşadığı, her biri ayrı bağımsız bir hükümdar tarafından devlet aygıtı ile yönetilen. Ancak doğal bir akım var milli bir duygu oluşumuna ve Alman birliği arzusu, büyük bir millet oluşturmaya ve ortak bir lider tarafından yönetilen ulusal birliğe.
1 Temmuz 1866 tarihinde, New York Times'ta yayınlanan bir makale

Yüzyıllar boyunca, Orta Avrupa, birkaç büyük devlet ve yüzlerce küçük yönetime bölünmüştü, her biri dış güçlerin yardımı ile bağımsızlığını muhafaza edebildi, özellikle Fransa. Avusturya, Habsburg İmparator kişisel toprakları geleneksel Alman devletlerinin lideri olarak kabul edildi ancak Prusya giderek güçlendi ve 18. yüzyılın sonlarında Avrupa'nın büyük güçlerinden biri oldu. Orta Avrupa'nın siyasi ortamı Napolyon tarafından yeniden düzenlendiği zaman Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu resmen 1806 yılında dağıldı. Ren Konfederasyonu (Rheinbund) kapsamı içine çekilen, Alman devletleri Fransız İmparatorun yenilgisine kadar Fransız nüfuzunu kabul etmeye zorlandı. Napolyon Savaşlarının 1815 yılında sona ermesinden sonra, Alman devletleri bir kez daha gevşek bir konfederasyon halinde yeniden örgütlendi: Avusturya önderliğinde Alman Konfederasyonu.
Bu arada, kısmen Napolyon'un muzaffer Fransız milliyetçiliğine tepki ve kısmen romantik dönemin yücelttiği ortak hislerden dolayı Alman milliyetçiliği, bu dönemde etkili bir güç haline geldi. Çoğu Alman milliyetçisinin nihai amacı tek devlet altında Almanları toplamak oldu. Ulusal birlik konusunda, nihayetinde iki fikir ön plana çıktı. İlki, bütün Almanca konuşan toprakları içerecek ve çok uluslu imparatorluk Avusturya'nın dahil ve hakim olduğu "Büyük Almanya" (Großdeutsche Lösung); diğeri ise (Prusya tarafından tercih edilir) Avusturya ve diğer güney Alman devletleri (örn Lüksemburg ve Liechtenstein) dahil olmadığı ve Prusya hakimiyetinde olacak "Küçük  (Lesser) Almanya" (Kleindeutsche Lösung).
 
Savaşı tetiklemek için bahane Schleswig-Holstein yönetimi üzerinde Prusya ve Avusturya arasındaki anlaşmazlıkta bulundu. Avusturya, Alman Diyetine (Reichstag) anlaşmazlığı getirmeden önce ve Holstein Diyeti (Meclis)'ni toplamaya karar verdiğinde, Prusya Gastein Sözleşmesi'nin geçersiz olduğunu ilan etti ve böylece Holstein'ı işgal etti. Alman Diyet'i Prusya'ya karşı kısmi seferberliği oylayarak, yanıt verdiği zaman, Bismarck Alman Konfederasyonunun sona erdiğini iddia etti. Veliaht Prens Frederick "Augustenberg Dükünün haklarının korunmasını isteyen ve Avusturya ile bir savaş fikrine karşı olan Prusya Kraliyet Konseyinin tek üyesiydi, o bunu kardeş katilliği olarak nitelendirdi."  O (Alman) birliğini ve Orta Çağ imparatorluğunun restorasyonunu desteklemesine rağmen, "Fritz, savaşın Almanya'yı birleştirmek için doğru bir yol olduğunu kabul edemezdi."

Bismarck'ın  Avusturya-Prusya savaşı öncesindeki davranışları üzerine, "Demir Şansölye"nin savaş sonunda esas olarak Kuzey Almanya Konfederasyonu ve Almanya'nın birleşmesi için bir master planı olup olmadığı konusunda yoğunlaşan birçok yorum vardır. Bismarck'ın, Kuzey Almanya Konfederasyonu, Fransa-Prusya Savaşı ve Almanya'nın nihai birleşmesini hayata geçirmek için çatışmayı düzenlediği ileri sürülmüştür. Ancak, J. P. Taylor gibi tarihçiler bu yoruma itiraz eder ve Bismarck'ın bir master planı olduğuna inanmaz ama oldukça elverişli durumlardan yararlanan bir oportünist olduğunu vurgularlar. Taylor, Bismarck'ın Prusya için mümkün olan en faydalı sonuçlar için olayları manipüle ettiğini düşünüyor.
Ulaşılabilir kanıtlar sayesinde, Danimarka'ya karşı İkinci Schleswig Savaşı sırasında, Bismarck'ın diplomasisini kazandığı Avusturya ittifakı nedeniyle "ustaca" görülebilir. Taylor ayrıca bu ittifakın "Avusturya için bir tuzaktan ziyade bir test" olduğuna inanmaktadır
ve hedef Avusturya ile savaş yapmamaktı, Bismarck, ittifak kurulmasının ana sebebi olduğu konusunda, daha sonra anılarında çelişti. Bu Avusturya ile bir müttefik olarak Danimarka'yı yenmek ve hiç bitmeyen Schleswig ve Holstein sorununu çözmek için ilgiliydi. İttifak Avusturya'ya karşı bir savaş provokasyonu olmaktan çok bunun yerine Prusya'yı genişletmek için bir fırsat olduğu kabul edilebilir. Birçok tarihçi, Almanya'nın birleşmesine çabalayan bir Alman milliyetçisi yerine Bismarck'ın Prusya'yı sadece genişletmek istediğine inanır. Avusturya ittifakı, Gastein Sözleşmesi ile Avusturya'yı savaşa cezbetmek için yapılmış oldu.
Bismarck'ın, İtalya ile yaptığı ittifak, Prusya'nın üç ay içinde Avusturya'ya karşı bir savaşa girmesi taahhüdünü içeriyordu, bu Bismarck için üç ay içinde Avusturya ile savaşa girmesi için bariz bir teşvik oldu; Avusturya gücünü Prusya'dan uzak tutabiliyordu. Deklarasyonun zamanlaması mükemmeldi, çünkü diğer tüm Avrupa güçleri ya çatışma girmesini yasaklayan ittifaklara bağlıydı veya yerel sorunlarının önceliği vardı. İngiltere'nin ise Prusya ve Avusturya arasındaki savaşta ekonomik veya siyasi hiçbir çıkarı yoktu. Rusya'nın, anti-Rus ittifakının Kırım Savaşı sırasında Avusturya desteği üzerinde rahatsız iradesi ve Polonya Ocak Ayaklanması sırasında Prusya, Rusya tarafında dururken Avusturya'nın olmaması nedenleriyle Avusturya tarafında savaşa girmesi mümkün değildi.

Fransa'nın da Avusturya tarafında savaşa girmesi pek mümkün değildi.
İddia edildiğine göre, Bismarck ve III. Napolyon, Biarritz'de buluşup Fransa'nın potansiyel Avusturya-Prusya savaşına müdahale edip etmeyeceğini tartıştılar. Tartışma detayları bilinmese de birçok tarihçi Bismarck'ın savaş durumunda Fransız tarafsızlığını garanti ettiğini düşünüyor. İtalya zaten Prusya ile müttefikti, bu  Avusturya'nın büyük bir müttefiki olmadan her ikisiyle mücadele etmesi anlamına geliyordu. Bismarck, sayısal üstünlüğünün farkındaydı ama yine de "tavsiye için hazır olmasa bile yatırımını uluslararası durumun olumlu olmasına yaptı."
Prusya zaferi netleştiği zaman, Fransa Lüksemburg ve Renanya-Palatina'dan toprak tavizleri koparmak için çalıştı. 2 Mayıs 1871'deki Reischtag'taki konuşmasında Bismarck şöyle söyledi:

6 Ağustos 1866 iyi bilinmelidir. Hangi pozisyonda olduğumu gözlemlemek amacıyla Fransız elçisi, kısa ve öz ültimatomunu ortaya koydu: "ya Mainz'dan vazgeçin ya da hemen gelecek savaş ilanını bekleyin". Doğal olarak bir saniyeliğine bile cevabımdan şüphe etmedim. Onu cevapladım: "İyi, o halde savaş!". Paris'e bu cevapla gitti. Birbirini izleyen günler, Paris'te farklı düşünceler ve bu talimatın bir hastalık sırasında İmparator Napolyon tarafından yırtılmış olduğunu anlamına yordum. Lüksemburg'a ilişkin daha ileri girişimleri bilinmektedir.

Sevilmeyen yöneticiler, popülerlik kazanmak ve kavgalı siyasi hizipleri birleştirmek amacıyla savaşı tercih etti. Prusya Kralı II. Wilhelm Berlin'de liberal parlamento ile tam bir açmaz içindeydi, İtalya'da ise Kral II. Vittorio Emanuele solun artan reform talepleri ile karşı karşıyaydı. Avusturya İmparatoru Franz Joseph, çok uluslu halkını yabancı düşmana karşı birleştirerek, büyüyen etnik çatışmaları azaltma gereğini görüyordu.

 Bismarck, Avusturya İmparatorluğu'na karşı Prusya ordusunun avantajları sebebiyle savaşa gitmek için olumlu yaklaşmış olabilir. Taylor'ın yazdığına göre ise "karar verme yeteneklerine güvenmediği generallere kontrolü bırakmakta" isteksizdi. (Prusya Ordusu içinde en önemli iki kişi Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke ile Savaş Bakanı Albrecht von Roon idi.) Taylor, savaşa kışkırtmak yerine Bismarck'ın Avusturyalı liderleri Almanya için tavizlere  zorlamayı umduğunu ileri sürer. Gerçek, bundan daha karmaşık olabilir, basitçe bu "Siyaset mümkünatın sanatıdır" diyen Bismarck'tı; başlangıçta Avusturya ile savaşı aramış veya Avusturya ile savaşa gitme fikrine başlangıçta karşıydı.

1862 yılında, von Roon Prusya vatandaşlarının zorunlu askerlik sorumluluğunu sağlayan birçok ordu reformunu hayata geçirdi. Bu tarihten önce, nüfus artışını dikkate almayan önceki kanunlarla, ordunun büyüklüğü  sabit kalmıştı. Bu nedenle zorunlu askerlik adaletsiz bulundu ve sevilmedi. Bazı erkekler Prusya ordusuna katıldığında veya yedeklere alınırken kırk yaşında idi, üç erkekten biri(ya da daha fazla, bazı bölgelerde nüfus endüstrileşmenin bir sonucu olarak büyük gelişim göstermişti) Landwehr'de (Vatan Bekçisi/Korucusu) asgari hizmete atandı. Üç yıllık genel zorunlu askerlik tanımı, muvazzaf askerî birlik arttırmıştır ve bu boyuta eşit bir yedek ordu, Moltke'nin Avusturya'ya karşı konuşlandırabileceği büyüklükte. III. Napolyon altında Fransa, Prusyalılara karşı müdahale girişiminde bulunduğunda, eşit veya üstün sayıda askere sahip olmalıydı.

Prusya Krallığı (Almanca: Königreich Preußen, Almanca telaffuz: [ˈkøːnɪkʁaɪç ˈpʁɔʏsn̩]), 1701 ile 1918 yılları arasında Alman İmparatorluğu'nun Prusya eyaletini oluşturan bir krallıktı. 1866'da Almanya'nın birleşmesinin arkasındaki itici güçtü ve 1918'de dağılıncaya kadar Alman İmparatorluğu'nun önde gelen devletiydi. Adını Prusya denilen bölgeden alsa da merkezi Brandenburg Margravlığı'ydı. Başkenti Berlin'di.
Prusya kralları Hohenzollern Hanedanı'ndandı. Krallığın selefi Brandenburg-Prusya, "Büyük Seçmen" olarak bilinen Brandenburg Seçmeni Frederick William'ın yönetimi altında askeri bir güç haline geldi. Bir krallık olarak Prusya, özellikle "Büyük" II. Frederick'in hükümdarlığı sırasında iktidara yükselişini sürdürdü.Büyük Frederick, Yedi Yıl Savaşı'nın (1756-1763) başlatılmasında etkili oldu; Avusturya, Rusya, Fransa ve İsveç'e karşı kendini korudu ve Prusya'nın Alman devletleri arasında baskın rolünü oluşturmanın yanı sıra ülkeyi Avrupa'nın büyük bir gücü olarak kurdu. Güçlü Prusya Ordusunun zaferleri sayesinde. Prusya, tüm Alman devletlerini (İsviçre'deki Alman kantonları hariç) kendi yönetimi altında birleştirmek için girişimlerde bulundu ve Avusturya'nın böylesine birleşik bir Alman alanına dahil edilip edilmeyeceği süregelen bir soru haline geldi. Napolyon Savaşları Alman Konfederasyonunun kurulmasına yol açtıktan sonra, Alman devletlerini birleştirme meselesi 1848-1849 Alman devrimlerine neden oldu ve tüm eyaletlerin temsilcileri kendi anayasaları altında birleşmeye çalıştı. Bir federasyon kurma girişimleri başarısız oldu ve Alman Konfederasyonu, 1866'da en güçlü iki üye devlet arasında Avusturya-Prusya Savaşı çıktığında çöktü.
Daha sonra Prusya, 1866'da Kuzey Almanya Konfederasyonu'nun kurulmasının ardındaki itici güç oldu; 1871'de birleşik Alman İmparatorluğu'na dönüştürüldü ve bugünkü Federal Almanya Cumhuriyeti'nin en eski yasal selefi olarak kabul edildi. Kuzey Almanya Konfederasyonu, Avusturya-Prusya Savaşı'nın ardından daha çok askerî güç ittifakı olarak görüldü, ancak yasalarının çoğu daha sonra Alman İmparatorluğu'nda kullanıldı. Alman İmparatorluğu, 1870-1871 Fransa-Prusya Savaşı'nda III. Napolyon'un yenilgisi nedeniyle, Avusturya ve İsviçre dışındaki tüm Alman devletlerini Prusya hegemonyası altında başarıyla birleştirdi. Savaş, tüm Alman devletlerini ortak bir düşmana karşı birleştirdi ve zaferle birlikte, birleşmeye karşı olan bazı kişilerin görüşlerini değiştiren ezici bir milliyetçilik dalgası geldi.
1918-1919 Alman Devrimi ile Prusya Krallığı, Bağımsız Prusya Devleti'ne dönüştürüldü.

Hohenzollern'ler, 1518'de Brandenburg Margravlığı'nın hükümdarları oldular. 1529'da Hohenzollern'ler, bir dizi çatışmanın ardından Pomeranya Dükalığı'nın eski haline dönmesini sağladılar ve Vestfalya Barışı'nın ardından doğu kısmını ele geçirdiler.
1618'de Brandenburg seçmenleri, 1511'den beri Hohenzollern Hanesi'nin daha genç bir kolu tarafından yönetilen Prusya Dükalığ'nı da miras aldı. 1525 yılında  Töton Şövalyeleri'nin son Büyük Üstadı ve Prusya'nın ilk hükümdarı Albrecht, bölgesini laikleştirdi ve onu bir dükalığa dönüştürdü. "Brandenburg-Prusya" olarak bilinen Brandenburg ile kişisel bir birlik içinde yönetiliyordu. Brandenburg hâlâ yasal olarak Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçası olduğundan ve Prusya Dükalığı Polonya'nın bir tımarı olduğundan tam bir birlik mümkün değildi. Töton Tarikatı 1466'dan beri Polonya'ya saygı gösteriyordu ve Hohenzollern'ler, Dük Prusya'yı laikleştirdikten sonra da saygı göstermeye devam ettiler.
İkinci Kuzey Savaşı sırasında, Labiau ve Wehlau-Bromberg anlaşmaları, Eylül 1657'ye kadar Hohenzollern'lere Prusya Dükalığı üzerinde tam egemenlik sağladı.
İspanya Veraset Savaşı'nda Fransa'ya karşı bir ittifak karşılığında, Büyük Seçmen'in oğlu III.Frederick'in, 16 Kasım 1700 tarihli Kraliyet Antlaşması ile Prusya'yı bir krallığa yükseltmesine izin verildi. Frederick, kendisini Frederick olarak "Prusya Kralı" olarak taçlandırdı. 18 Ocak 1701'de I. Kutsal Roma İmparatorluğu'nda yasal olarak Bohemya dışında hiçbir krallık var olamazdı. Ancak Frederick, Prusya'nın hiçbir zaman imparatorluğun bir parçası olmadığı ve Hohenzollern'lerin tamamen egemen olduğu için Prusya'yı bir krallığa yükseltebileceği fikrini benimsedi. Yaklaşan İspanyol Veraset Savaşı'nda Frederick'in desteğini güvence altına almak isteyen İmparator I. Leopold, razı oldu.
"Prusya'daki Kral" tarzı, Hohenzollern'lerin yalnızca eski dükalıklarında yasal olarak kral oldukları yönündeki yasal kurguyu kabul etmek için benimsendi. Brandenburg'da ve imparatorluk içindeki topraklarının bazı kısımlarında, yasal olarak hâlâ yalnızca imparatorun derebeyliği altında seçmenlerdi. Ancak bu zamana kadar imparatorun yetkisi yalnızca nominaldi. İmparatorluğun çeşitli bölgelerinin yöneticileri, büyük ölçüde egemen devletlerin yöneticileri gibi hareket ediyorlardı ve imparatorun hükümdarlığını yalnızca resmi bir şekilde kabul ediyorlardı. Ayrıca düklük, Prusya bölgesinin yalnızca doğudaki büyük kısmını oluşturuyordu; En batıdaki parça, Polonya Kralı tarafından Prusya Kralı unvanıyla birlikte tutulan, Vistula'nın doğusundaki Kraliyet Prusya'nın kısmını oluşturuyordu. Brandenburg ile Prusya arasındaki kişisel birlik, imparatorluğun 1806'daki sonuna kadar yasal olarak devam ederken, 1701'den itibaren Brandenburg fiilen krallığın ayrılmaz bir parçası olarak muamele gördü. Hohenzollern'ler, kendi topraklarının imparatorluğun parçası olan kısımlarında sözde hala imparatorun tebaası olduğundan, imparatorluk dağılıncaya kadar ek Brandenburg Seçmeni unvanını kullanmaya devam ettiler. Polonya'nın Birinci Bölünmesinde Kraliyet Prusya'nın satın alınmasının ardından "Prusya Kralı" unvanı 1772 yılına kadar kabul edilmedi.

Prusya Krallığı, Otuz Yıl Savaşları'nın yarattığı yıkımın yaralarını sarmaya çalışıyordu ve doğal kaynaklar bakımından fakirdi. Baltık Denizi'nin güneydoğu kıyısındaki Prusya Dükalığı topraklarından Hohenzollern'in kalbi Brandenburg'a kadar 1.200 km (750 mil) uzanan toprakları, Rheinland'daki Cleves, Mark ve Ravensberg eksklavları ile birbirinden kopuktu. 1708 yılında Doğu Prusya nüfusunun yaklaşık üçte biri Büyük Kuzey Savaşı veba salgını sırasında öldü. Hıyarcıklı veba Ağustos 1710'da Prenzlau'ya ulaştı ancak sadece 80 km (50 mil) uzaklıktaki başkent Berlin'e ulaşamadan geri çekildi.
Büyük Kuzey Savaşı, Prusya Krallığı'nın dahil olduğu ilk büyük çatışmaydı. 1700 yılında başlayan savaş, Çarlık Rusya'sının liderliğindeki bir koalisyonun, dönemin baskın Kuzey Avrupa gücü olan İsveç İmparatorluğu'na karşı giriştiği bir savaştı. Veliaht Prens Friedrich Wilhelm 1705 yılında Prusya'yı savaşa dahil etmeye çalıştı ve “en iyi Prusya'nın kendi ordusu olduğunu ve kendi kararlarını verdiğini” belirtti. Ancak görüşleri babası tarafından kabul görmedi ve Frederick William 1713 yılına kadar tahta çıkamadı. Bu nedenle, 1715'te Frederick William liderliğindeki Prusya, hem arkadan hem de denizden saldırıya uğrama tehlikesi; Pomeranya üzerindeki hak iddiaları; ve bir kenara çekilip İsveç kaybederse topraktan pay alamayacak olması gibi çeşitli nedenlerle koalisyona katıldı. Prusya sadece bir savaşa, Rügen adasındaki Stresow Savaşı'na katıldı, çünkü savaş 1709 Poltava Savaşı'nda fiilen karara bağlanmıştı. Stockholm Antlaşması'nda Prusya, Oder Nehri'nin doğusundaki tüm İsveç Pomeranya'sını kazandı. Ancak İsveç 1815'e kadar Pomeranya'nın bir kısmını elinde tutacaktı. Büyük Kuzey Savaşı sadece İsveç İmparatorluğu'nun sonunu getirmekle kalmamış, aynı zamanda Prusya ve Rusya'yı, gerilemekte olan Polonya-Litvanya Birliği'nin aleyhine Avrupa'da yeni güçler olarak yükseltmiştir.
Büyük Elektör, toprak sahibi aristokrasi olan Junker'leri krallığın bürokrasisine ve askeri makinesine dahil ederek onlara Prusya Ordusu ve zorunlu eğitim konusunda çıkar sağlamıştı. Kral I. Friedrich Wilhelm 1717'de Prusya zorunlu askerlik sistemini başlattı.

1740 yılında Kral II. Friedrich (Büyük Frederick) tahta çıktı. İmparator I. Ferdinand tarafından veto edilen 1537 tarihli bir antlaşmayı bahane ederek Silezya'nın bir kısmının Piast hanedanı'nın yok olmasından sonra Brandenburg'a geçeceğini açıklayan Frederick, Silezya'yı işgal etti ve böylece Avusturya Veraset Savaşı'nı başlattı. Silezya'yı hızla işgal ettikten sonra Frederick, eyaletin kendisine teslim edilmesi halinde Kraliçe Maria Theresa'yı korumayı teklif etti. Teklif reddedildi, ancak Avusturya hayatta kalmak için umutsuz bir mücadelede başka rakiplerle de karşılaştı ve Frederick sonunda 1742'de Berlin Antlaşması ile resmi olarak devretmeyi başardı.
Birçoklarını şaşırtacak şekilde, Avusturya savaşı başarıyla yenilemeyi başardı. Friedrich 1744'te misillemelerin önüne geçmek ve bu kez Bohemya Krallığı üzerinde hak iddia etmek için tekrar işgal etti. Başarısız oldu ama Fransa'nın Avusturya'nın müttefiki Büyük Britanya üzerindeki baskısı bir dizi antlaşma ve uzlaşmaya yol açtı ve 1748 Aix-la-Chapelle Antlaşması ile doruğa ulaşarak barışı yeniden tesis etti ve Prusya'yı Silezya'nın çoğuna sahip kıldı.
Silezya'nın bırakılmasıyla aşağılanan Avusturya, Fransa ve Rusya ile ittifak kurmaya çalışırken (“Diplomatik Devrim”) Prusya, İngiliz-Prusya İttifakı'nı oluşturan Büyük Britanya'nın kampına sürüklendi. Friedrich 1756-1757'de birkaç ay içinde Saksonya ve Bohemya'yı önleyici bir şekilde işgal ettiğinde, Üçüncü Silezya Savaşı'nı ve Yedi Yıl Savaşları'nı başlattı.
Bu savaş Prusya Ordusu için umutsuz bir mücadeleydi ve Avrupa'nın büyük bir kısmıyla berabere kalmayı başarması Frederick'in askeri becerilerine tanıklık etmektedir. Avusturya, Rusya, Fransa ve İsveç ile aynı anda karşı karşıya gelen ve kayda değer müttefik olarak sadece Hannover'i (ve kıta dışı İngilizleri) elinde bulunduran Frederick, Rus ordusunun Berlin ve Königsberg'i kısa süreliğine işgal ettiği Ekim 1760'a kadar ciddi bir işgali önlemeyi başardı. Ancak 1762'de Rusya İmparatoriçesi Elizabeth'in (Brandenburg Hanedanı'nın Mucizesi) ölümüne kadar durum giderek daha da kötüleşti. Prusofil III. Petro'nun tahta geçmesi doğu cephesindeki baskıyı hafifletti. İsveç d

Reuss Yaşlı Kolu Prensliği (Almanca: Fürstentum Reuß ältere Linie), Almanya'da Reuss Hanedanı tarafından yönetilen tarihî bir devlet. Reuss-Greiz Kontları, Aşağı ve Yukarı Greiz (Almanca: Reuß zu Greiz, Untergreiz und Obergreiz), 1778'de prensliğe yükseltildi. Hanedan üyeleri de Reuss Yaşlı Kolu Prensi ya da Reuss-Greiz Prensi unvanını kullanmaya başladı.

Reuss Genç Kolu'nda olduğu gibi bu hanedanının da tüm erkek üyeleri IV. Heinrich anısına "Heinrich" adını almıştır. Aynı zamanda erkek üyeler tahta çıkma sırasına göre değil doğum sırasına göre numaralandırılmıştır. Hanedanın son üyesi XXIV. Heinrich'tir (1878-1927).
1905'te Reuss Yaşlı Kolu Prensliği toprakları 317 km² alana ve 71.000 nüfusa ulaştı. I. Dünya Savaşı sonrası 1919'da Yaşlı Kolu'nun toprakları Genç Kolu ile birleşerek Reuss Cumhuriyeti'ni oluşturdu. Bu devlet ise 1 Mayıs 1920'de kurulan yeni eyalet Türingiya'in bir parçası oldu. Reuss Yaşlı Kolu hanedanı, 1927'de XXIV. Heinrich'in ölümü ile son buldu.

Rumence (Rumence: Limba Românâ veya Românește), Romanya'nın resmî dilidir ve Latin dillerinin doğu koluna mensuptur. Çoğunluğu Romanya ve Moldova'da yaşayan 28 milyon kişi tarafından konuşulur. Moldova'nın resmî dili Moldovaca da Rumence ile aynı olmasına rağmen ülke yasaları kapsamında ülkenin resmî dili Moldovaca olarak yer almaktadır.

MS 101 yılında Roma İmparatoru Trajan, Daçya topraklarını işgal etmiş, bu tarihten itibaren Latin etkisi Daçya'ya girmiştir. Rumence Roma'nın kontrolündeki Güneydoğu Avrupa eyaletlerinde konuşulan Halk Latincesinden türemiştir. Rumence ile Ulahça gibi ilişkili diğer dillerin türediği Proto Rumencenin (veya Eski Rumencenin) urheimatı belirsizdir. Günümüzde Rumence konuşulan toprakların önemli bir kısmının hiç Roma hakimiyetine girmemiş olması ve giren kısımlarının da 170 yıllık bir hakimiyet altında kalmış olması farklı teorilerin öne sürülmesine neden olmuştur. "Devamlılık teorisine" göre Eski Rumence Tuna'nın kuzeyinde, günümüzde Romanya'nın bulunduğu bölgeyi de kapsamış bir alanda gelişmiştir. "Göç teorisine" göre ise Eski Rumence Tuna'nın güneyinde, Roma hakimiyetindeki topraklarda konuşulmuş ve Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından yüzyıllar sonra modern Romanya'nın bulunduğu bölgeye göçler vasıtasıyla yayılmıştır.

Rumen alfabesi şu harflerden oluşur:

Ț: Gagavuzcada ve ayrıca Moğolcada kullanılan bir harftir. Türkçede kullanılmaz. TS olarak da seslendirilir (ʦ: T+S). Moğolcada ve Rusçada, Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan pek çok dilde Ç harfinin türevi olan sert bir T bir sesidir (Kiril Ц, Tse). Gagavuzcada ve diğer Türk dillerinde Slav kökenli kelimelerde yer alır (Örneğin: Prezentaţiya). Ancak öz Moğolca sözcüklerde de sık sık kullanılır. Örneğin: Moğolcadaki Ţag sözcüğü (Çağ, “Tsag” okunur), Ţeţeg (Çiçek, “Tsetseg” gibi okunur).
Ḑ: Gagavuzların da kullandığı Moldova alfabesinde (ve birebir aynı olan Rumen alfabesinde) resmi olmayan harfler arasındadır. Bu dillerdeki eski metinlerde birebir noktalı D biçimiyle rastlanır. Ses olarak Abhazcada, Macarcada ve Bulgarcada yer alır. Türkçede bulunmayan sert bir D harfidir. DZ olarak da seslendirilir (ʣ: D+Z). Slav dillerinde, ayrıca Kiril alfabesini kullanan bazı dillerde J harfinin türevi olan bir sestir (Kiril Ӡ, Dze). Örneğin Rumencedeki Ḑână (Dzını, Çağdaş Rumencede Zână: Peri).
Rumen harflerinin seslendirilişi (burada belirtilmeyen harfler Türkçede olduğu gibi seslendirilir):
â î harflerinin sesleri aynıdır sadece gramer kuralı olarak î sadece kelime başında bulunabilir. Bu harflerin sesi Türkçedeki ı ile aynıdır.
c harfi Türkçedeki k gibi okunur. Rumencede k harfi sadece yabancı kökenli kelimelerde bulunur, örneğin Kârgâzstan (Kırgızistan).
Türkçedeki c sesi, gea=ca, ge=ce, gi=ci, gio=co şeklinde g harfine e veya i eklenerek kullanılır. Türkçedeki g sesi ise gh ile elde edilir, ghe=ge gibi. Bu telaffuz sistemi İtalyanca ile ortaktır.
Rumencede Türkçedeki ç harfi olmamasına rağmen ç sesi vardır. cea=ça, ce=çe, ci=çi, cio=ço olarak okunur. Kelime sonunda bulunan "-ci" yumuşatılmış bir ç sesi verir ve i harfi sessizdir.

Rumence, Halk Latincesinden türemiş olup Latinceye gramer ve kelime dağarcığı olarak oldukça benzemektedir. Romanya tarih boyunca çevresel etkilerden dolayı, diğer Latin ülkelerine göre daha az etkilendiği için Latince etkisi diğer dillere göre daha fazla gözükmektedir. Romanya bölgesinde Roma İmparatorluğu'nun işgalinden önce yaşayan yerli halkın, yani Daçyalıların (Romanya tarihsel olarak Daçya, Dacia, olarak isimlendirilir), kullandığı kelimeler de Rumencede bulunmaktadır. Dolayısıyla bazı kelimelerin İtalyanca, İspanyolca gibi diğer Latin dillerinde hiç benzeri yoktur (örneğin brânză - peynir).

Rumenler
Arumence
Megleno-Rumence
İstro-Rumence
Latinceden Rumenceye ses değişiklikleri

Internet Polyglot'ta Rumence kelime dersleri16 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Saksonya-Altenburg (Almanca: Sachsen-Altenburg), Alman İmparatorluğu'na bağlı bir dukalık ve federal bir devletti. Günümüzde Thüringen eyaletinde yer alan Saksonya-Altenburg, 1603 yılında Saksonya-Weimar'ın bir kısmının ayrılarak I. Frederick Wilhelm'in oğullarına verilmesiyle kurulmuştur. En son 1826'dan 1918'e kadar Saksonya-Altenburg Hanedânı'nın tarafından idare edildi.

Saksonya-Altenburg Dukalığı'nın toprakları, iki ayrı bölgeden oluşuyordu: Altenburg, Schmölln, Gößnitz, Lucka ve Meuselwitz kasabaları ile Mumsdorf, Roschütz, Hilbersdorf, Waldenburg yakınlarındaki Neukirchen ve Chemnitz yakınlarındaki Rußdorf eksklavlarının bulunduğu doğu bölgesi ile Eisenberg, Kahla, Orlamünde ve Roda kasabaları ile Ammelstädt eksklavının bulunduğu batı bölgesi.
Dükalığın doğu bölgesi kabaca bugünkü Thüringen eyaletinin Altenburger Land bölgesine karşılık geliyordu; ayrıca Ronneburg civarındaki bölge Greiz bölgesine aitti. Günümüzde batı bölgesinin büyük bir kısmı Saale-Holzland bölgesinde yer almakta olup, küçük bir kısmı da komşu bölgelerde bulunmaktadır. Pleiße ve Saale nehirleri dükalıkta yer almaktaydı.

Orta Çağ'da, daha sonraki dukalığın alanı Meissen Margravlığı'na ve 1485'te Leipzig'in bölünmesinden itibaren de Ernester Hanedânı'nın mülkiyetindeydi.
1547'de Wittenberg Kapitülasyonları'ndan sonra, Altenburg civarındaki bölge, Saksonya Elektörlüğü'nün bir parçası oldu, ancak 1554'te Naumburg Paktı ile Saksonya Ernestine Dukalığı'na devredildi. Altenburg, 1572'de Erfurt'un bölünmesiyle Saksonya-Weimar Dukalığı'nın bir parçası oldu.

Salzburg Elektörlüğü (Almanca: Kurfürstentum Salzburg veya Kursalzburg) ya da Salzburg Büyük Dükalığı, Kutsal Roma İmparatorluğu'nun parçası olan ve Salzburg Başkiskoposluğu'ndan sonra kurulan kısa süreli (1803 - 1805) hüküm süren bir elektörlük.

1800 yılında İkinci Koalisyon Savaşı sırasında Başpiskoposluk toprakları Fransız kuvvetleri tarafından işgal edilmişti. Başpiskopos Hieronymus von Colloredo Viyana'ya kaçtı, ardından imparator II. Francis'in küçük kardeşi III.Ferdinand ülkeyi yeniden örgütledi ve ülkeyi elektörlük yaptı.
II. Ferdinand 1801 yılına kadar Toskana Büyük Dükalığı'nı elinde tuttu ve Lunéville Antlaşması ile Toskana ve Parma Louis üzerindeki yönetimi Fransa'ya devretmek zorunda kaldı. Laikleşme, 11 Şubat 1803'te Viyana sürgünündeki başpiskopos Colloredo'nun Ferdinand'ın istifa etmesiyle gerçekleşti ve iki hafta sonra, başpiskoposluk bölgesi Alman Arabuluculuğunun (Reichsdeputationshauptschluss) bir parçası olarak sekülerleştirildi .
Ferdinand, Salzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni kurdu. Ayrıca, Bad Gastein, Sankt Johann im Pongau ve Radstadt için dağ geçidi yollarını düzenleme emrini verdi. Ekim 1805'te Üçüncü Koalisyon Savaşı sırasında Fransız birlikleri tekrar bölgeyi işgal etti ve Ferdinand, Başpiskopos Colloredo gibi, Viyana'ya kaçtı.
Austerlitz Savaşı'ndaki Avusturya yenilgisi üzerine Salzburg Elektörlüğü, 26 Aralık 1805'te imzalanan Pressburg Barışı ile feshedildi. Toprakların çoğu Avusturya İmparatorluğu hakimiyetine geçti, Eichstätt ve Passau Bavyera Krallığı tarafından ilhak edildi.

Salzburg Dükalığı

Saraybosna Suikastı, 28 Haziran 1914 saat 01.15'te Arşidük Franz Ferdinand'a Gavrilo Princip adındaki bir Boşnak Sırp tarafından düzenlendi. Princip, aynı zamanda Muhamed Mehmedbašić, Vaso Čubrilović, Nedeljko Čabrinović, Cvjetko Popović ve Trifko Grabež (bir Boşnak ve beş Sırp) içeren ve Boşnak Sırp Danilo Ilić ve Kara El adlı gizli cemiyetinin bir üyesi tarafından koordine edilen altı suikastçıdan biriydi. Suikastın siyasi amacı, Avusturya-Macaristan'ın Güney Slav eyaletlerini bir Yugoslavya'da birleştirebilmek için koparmaktı. Suikastçıların bu girişimlerinin nedenleri, daha sonra Genç Bosna olarak bilinen hareketle tutarlıydı. Suikast, Avusturya-Macaristan'ın daha sonra Sırbistan Krallığı'na bir ültimatom vermesi ve kısmen reddedilmesi ile doğrudan I. Dünya Savaşı'na yol açtı. Avusturya-Macaristan daha sonra Sırbistan'a savaş ilan ederek çoğu Avrupa devleti arasında savaşa yol açan eylemleri tetikledi.
Sırp askeri komplosu, Sırp istihbarat ajanı Binbaşı Vojislav Tankosić ve Rade Malobabić'in yardımıyla Sırp Askeri İstihbarat Şefi Dragutin Dimitrijević tarafından düzenlendi. Tankosić suikastçıları bomba ve tabancalarla silahlandırdı ve eğitti. Suikastçılara, Malobabić'in silah ve ajanların Avusturya-Macaristan'a sızması için kullandığı aynı gizli güvenli ev ve ajan ağına erişim izni verildi.
Suikastçılar, gizli şebekenin kilit üyeleri ve hala hayatta olan kilit roldeki Sırp askeri komplocular tutuklandı, yargılandı, mahkûm edildi ve cezalandırıldı. Bosna'da tutuklananlar Ekim 1914'te Saraybosna'da yargılandı. Diğer komplocular, 1916-1917'de Fransız kontrolündeki Selanik Cephesi'ndeki bir Sırp mahkemesinde ilgisiz asılsız suçlamalarla tutuklandı ve yargılandı; Sırbistan en büyük askeri komploculardan üçünü idam etti. Suikastlarla ilgili bilinenlerin çoğu bu iki duruşma ve ilgili kayıtlardan gelmektedir.
Eski Yugoslavya'nın çeşitli ülkeleri büyük ölçüde Gavrilo Princip'i bir terörist olarak görürken, günümüzde Sırp Cumhuriyeti ve Sırbistan hükûmetleri Princip'in bir kahraman olduğu konusunda ısrar etmeye devam etmektedir.

28 Haziran 1914 sabahı Danilo Ilić, altı suikastçıyı konvoy rotası boyunca konumlandırdı. Ilić caddede yürüdü ve suikastçıları cesaretlendirmeye çalıştı. Franz Ferdinand ve ekibi, Ilidža Kaplıcası'ndan Saraybosna'ya trenle ilerledi. Vali Oskar Potiorek partiyle Saraybosna istasyonunda bir araya geldi. Altı otomobil bekliyordu. Yanlışlıkla, üç yerel polis memuru, özel güvenlik amiri ile ilk arabaya bindi; şeflerine eşlik etmesi gereken özel güvenlik görevlileri geride kaldı. İkinci araba Saraybosna Belediye Başkanı ve Polis Şefini taşıdı. Konvoydaki üçüncü otomobil, üstü katlanmış bir Gräf&Stift 28/32 PS açık spor otomobildi. Franz Ferdinand, eşi Sophie, Vali Potiorek ve Yarbay Kont Franz von Harrach bu üçüncü arabaya bindiler. Konvoyun önceden duyurulan programdaki ilk durağı, askeri kışlaların kısa bir teftişiydi. Programa göre, konvoy, Appel Rıhtımı üzerinden belediye binası gitmek için sabah 10:00'da kışladan ayrılacaktı.
Saraybosna'daki güvenlik düzenlemeleri sınırlıydı. Yerel askeri komutan General Michael von Appel, birliklerin amaçlanan rotayı çizmesini önerdi, ancak bunun sadık vatandaşları rahatsız edeceği söylendi. Buna göre, ziyaret eden tarafın korunması Saraybosna polisine bırakıldı ve ziyaretin yapıldığı Pazar günü bu polislerin sadece 60'ı görevdeydi.

Konvoy ilk suikastçı Mehmedbašić'i geçti. Danilo Ilić, onu Mostar Cafe'nin bahçesinin önüne yerleştirmiş ve bir bomba ile silahlandırmıştı. Mehmedbašić harekete geçemedi. Ilić, Vaso Čubrilović'i Mehmedbašić'in yanına yerleştirerek onu bir tabanca ve bomba ile silahlandırmıştı. O da harekete geçemedi. Ilić, güzergâh boyunca Nedeljko Čabrinović'i Miljacka Nehri yakınlarındaki caddenin karşı tarafına yerleştirerek onu da bir bomba ile silahlandırmıştı.
Saat 10:10'da Franz Ferdinand'ın arabası yaklaştı ve Čabrinović bombasını attı. Bomba, arkaya doğru katlanan üstü açılır kapağın üzerinden sekti ve sokağa fırladı. Bombanın zaman ayarlı patlayıcısı, bir sonraki arabanın altında patlamasına neden oldu ve arabayı hareketsiz kılarak 1 fit çapında (0,30 m), 6,5 inç derinliğinde (170 mm) bir çukur oluşmasına neden oldu ve 16–20 kişi yaralandı.
Čabrinović siyanür hapını yuttu ve Miljacka nehrine atladı. Čabrinović'in intihar girişimi başarısız oldu, çünkü tarihi geçmiş olan eski siyanür sadece kusmasına neden oldu ve Miljacka'nın atladığı nehir, sıcak ve kurak yaz nedeniyle sadece 13 cm derinliğinde idi. Polis Čabrinović'i nehirden dışarı sürükledi ve gözaltına alınmadan önce kalabalık tarafından ciddi şekilde dövüldü.
Alay, hasar gören arabayı geride bırakarak Belediye Binası'na doğru hızla uzaklaştı. Cvjetko Popović, Gavrilo Princip ve Trifun Grabež, konvoy onları yüksek hızda geçtiği için hareket edemediler.

Daha önceden planlananmış bir resepsiyon için Belediye Binası'na gelen Franz Ferdinand anlaşılır stres işaretleri gösterdi ve Belediye Başkanı Fehim Curčić'in protesto için hazırladığı bir karşılama konuşmasını yarıda keserek: "Sayın Belediye Başkanı, buraya bir ziyaret için geldim ve bombalarla karşılandım. Bu çok çirkin." dedi. Düşes Sophie daha sonra Franz Ferdinand'ın kulağına fısıldadı ve bir duraklamanın ardından Franz Ferdinand belediye başkanına "Şimdi konuşabilirsiniz" dedi. Daha sonra sakinleşti ve belediye başkanı konuşmasını yaptı. Franz Ferdinand, hasarlı arabada olmaktan dolayı hala kanla ıslanmış olan kendi konuşma kağıtlarını hazırlarken beklemek zorunda kaldı. Hazırlanan metne, Saraybosna halkına alkışladıkları için teşekkür ederek, "suikast girişiminin başarısız olmasından duydukları sevinci ifade ettikleri gibi" o günün olayları hakkında birkaç açıklama ekledi.
Arşidük'ün parti yetkilileri ve üyeleri bundan sonra ne yapılacağını tartıştılar. Başpiskoposun meclis üyesi Baron Rumerskirch, çiftin sokakları geçmek için şehre asker getirilinceye kadar Belediye Binası'nda kalmasını önerdi. Genel Vali Oskar Potiorek, doğrudan manevralardan gelen askerlerin bu tür görevlere uygun kıyafet üniformalarına sahip olmadığı gerekçesiyle bu öneriyi veto etti ve "Saraybosna'nın suikastçılarla dolu olduğunu mu düşünüyorsun?" diyerek sözünü bitirdi.
Franz Ferdinand ve Sophie, hastanede bombalama sonucu yaralıların ziyaret edilmesi lehine planladıkları programdan vazgeçtiler. Kont Harrach, Arşidük'ü caddenin nehir tarafından herhangi bir saldırıdan korumak için Franz Ferdinand'ın arabasının sol tarafındaki koşu tahtasında bir pozisyon aldı. Saat 10:45'te, Franz Ferdinand ve Sophie üçüncü arabayla bir kez daha konvoya bindiler. Çiftin güvenliğini sağlamak için General Oskar Potiorek, imparatorluk konvoyunun Appel Rıhtımı boyunca düz bir şekilde Saraybosna Hastanesi'ne gitmesi gerektiğine karar verdi, böylece kalabalık şehir merkezinden kaçabileceklerdi. Ancak Potiorek, kararını şoförlere iletemedi. Sonuç olarak, Arşidük'ün şoförü Leopold Lojka, Latin Köprüsü'nde tıpkı önündeki iki şoför gibi sağa dönüş yaptı. Tarihçi Joachim Remak'a göre, bunun nedeni Potiorek'in yardımcısı Eric (h) von Merrizzi'nin hastanede olması ve bu nedenle aracın şoförü Lojka'ya planlardaki ve sürüş rotasındaki değişiklik hakkında bilgi verememiş olmasıdır. Daha önce Potiorek'i imparatorluk ziyareti için yetersiz güvenlik önlemleri konusunda defalarca uyaran Saraybosna Polis Şefi Edmund Gerde'den, Archduke'nin yardımcılarından biri tarafından yeni rotayı sürücülere anlatması istendi, ancak o anki kafa karışıklığı ve gerginlik içinde bunu yapmayı ihmal etti.

İlk suikast girişiminin başarısız olduğunu öğrenen Princip, dönüş yolculuğunda Arşidük'ü öldürmek için uygun bir yer düşündü ve Latin Köprüsü yakınlarındaki yakındaki bir yiyecek dükkânının (Schiller'in şarküterisi) önündeki bir konuma yerleşmeye karar verdi. Bu noktada, Arşidük'ün konvoyunun birinci ve ikinci arabaları birden sağa sapıp bir ara sokağa dönerek Appel Rıhtımını terk etti. Arşidük'ün şoförü onların rotasını takip edince, İmparatorluk çiftiyle üçüncü aracı paylaşan Vali Potiorek, şoföre yanlış yoldan gittiği gerekçesiyle durması için seslendi. Şoför frene bastı ve geri vites gidip, Princip'in durduğu yere yakın bir yerde aracı durdurdu. Suikastçı arabanın ayak basamağına çıktı ve Franz Ferdinand ve Sophie'yi Belçika yapımı FN Herstal FN Browning M1910 380 kalibreli bir tabanca kullanarak boş bir mesafeden vurdu. Tabanca seri numaraları 19074, 19075, 19120 ve 19126 olarak suikastçılara verilmişti; Princip 19074 seri no'lu tabancayı kullandı. Albertini'ye göre, "ilk kurşun Arşidük'ü boyun damarından yaraladı, ikincisi Düşes'i karın bölgesinden yaraladı." Princip kendini vurmaya çalıştı ama hemen yakalandı ve tutuklandı. Princip'e cezası verilirken, niyetinin Sophie'den çok Vali Potiorek'i öldürmek olduğunu belirtti.
Sophie vurulduktan sonra hemen bayıldı ve Franz Ferdinand'ın bacakları üzerine çöktü. Arşidük de tıbbi tedavi için Valinin ikametgâhına götürülürken bilincini kaybetti. Kont Harrach'ın bildirdiğine göre, Franz Ferdinand'ın son sözleri "Sophie, Sophie! Ölme! Çocuklarımız için yaşa!" oldu. İmparatorluk çifti 28 Haziran 1914 günü saat 11:30'da öldü; Sophie Vali'nin konutuna vardığında öldü ve Franz Ferdinand eşinden 10 dakika sonra öldü.

Cesetler SMS Viribus Unitis zırhlısı ile Trieste'ye ve daha sonra özel trenle Viyana'ya nakledildi. Yabancı kraliyet ailesinin çoğu katılmayı planlamış olsa da, açıkça reddedilmişlerdi ve cenaze, ölen çiftin üç çocuğunun birkaç halka açık tören dışında tutulmasıyla birlikte, sadece imparatorluk ailesinin yakınında gerçekleşti. Subay birliklerinin cenaze trenini selamlaması yasaklandı ve bu, olası yeni mirasçı Arşidük I. Karl önderliğinde küçük bir isyana yol açtı. Tabutlarının halk tarafından görülmesi ciddi bir şekilde azaldı ve daha da skandal bir şekilde, Avusturya İmparatoru I. Franz Joseph'in en yüksek mahkeme yetkililerinden Montenuovo, çocuklara faturayı ödetmek için uğraştı fakat bu başarısızlıkla sonuçlandı. Düşes İmparatorluk Mahzenine gömülemediği için Arşidük ve Düşes Artstetten Kalesi'ne defnedildi.

Tüm suikastçılar sonunda yakalandı. A

Slavlar veya İslavlar, Avrupa'da yaşayan en kalabalık etnik topluluk. Daha çok Avrupa'nın doğusunda ve güneydoğusunda yaşarlar. Ayrıca Asya'nın kuzey kesimlerinde de yaşamaktadırlar.
Slavlar; Doğu Slavları, Batı Slavları ve Güney Slavları olmak üzere üç gruba ayrılırlar. Ruslar, Ukraynalılar ve Beyaz Ruslar Doğu Slavları grubuna girer. Polonyalılar (Lehler), Çekler ve Slovaklar Batı Slavları grubuna girer. Boşnaklar, Hırvatlar, Sırplar, Pomaklar, Karadağlılar, Bulgarlar, Slovenler ve Makedonlar ise Güney Slavları grubuna girer. Slavlar dini bakımdan Ortodokslar ve Katolikler olarak iki ana grupta toplanır. Ayrıca Müslüman ve Protestan Slavlar da vardır. Ortodoks Slavlar geleneksel olarak Kiril alfabesini, Katolik ve Müslüman Slavlar ise Latin alfabesini kullanırlar.

"Slav" kelimesi en erken MS 6. yüzyılda; "Sklaboi (Σκλάβοι), Sklabēnoi (Σκλαβηνοί), Sklauenoi (Σκλαυηνοί), Sthlabenoi (Σθλαβηνοί) veya Sklabinoi (Σκλαβῖνοι)" gibi çeşitli biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Latincede Sclaveni kabilesi hakkında 9. yüzyıla ait en eski belgeler, temelde Slověne ifadesini (Словѣне) doğrulamaktadır. Bu kullanımlar, Proto-Slavca'da Slověninъ (çoğulu Slověne) olarak gördüğümüz öz Slav adına işaret etmektedir.
Slav ibaresi "slovo" ("kelime") kelimesinden türemiştir. "Aynı dili konuşan insanlar" anlamına gelir; bu da aynı zamanda "birbirini anlayan insanlar" demektir. Slav dillerinde Alman halkı için kullanılan *němьcь kelimesinin "sessiz, dilsiz insanlar" (Slavca *němъ " dilsiz, mırıldanan") zıttıdır. Slovo ("kelime") kelimesi ve slava ("şan, şöhret") ile sluh ("işitme") kelimeleri, Antik Yunanca κλέος (kléos "şöhret") ile aynı kökene sahip Proto-Hint-Avrupa kelime kökü olan *ḱlew- ("anılmak, şan")' dan gelir; bu kelime kökü, Latince clueō ("çağrılmak") ve İngilizce loud kelimelerinde de bulunur. Sanılanın aksine, köle ibaresiyle alakası yoktur. Bu sonradan yaygınlaşmış talihsiz bir algıdır.

Slavların Hint – Avrupa kökenli uluslarla aynı ırktan oldukları antropolojik ve dil araştırmalarıyla tespit edilmiştir. İlk Slav vatanının Vistül nehri, Polesiye ve Dnepr sahasına kadar yayıldığı anlaşılmaktadır. Slav kelimesi ilk olarak milattan sonra 6. yüzyılın başlarında bir eser kalem alan kilise babası Pseudo Cesarios'ta ortaya çıkar.
MS 330-800 yılları arasında doğuda Hristiyan hattı Bizans güçlerince tutulmuştur. Ama Müslüman varlığı Slav hinterlandının derinliklerinde hissedilmektedir. Yahudi tacirler ve Vikingler komisyonculuk ve özellikle Kırım üzerinden (Hazarya), daha sonra ise Baltık ve Orta Avrupa'da nakliyecilik yapmaktadırlar. Slavların köle ticaretiyle iç içe oluşu yaygın bir şekilde “Slav” ve “slave” (köle) sözcüklerinin eş anlamlı oldukları düşüncesine yol açmıştır. Bu yaygın bilinen yanlışın bir diğer varyasyonu ise, Hadım harem ağası karşılığında kullanılan Arapça sakaliba'nın da “Slav”dan türediği kabul edilir. Slav ülkeleri hakkında günümüze kalan ilk görgü tanığı raporunun, Tortosalı bir tüccar olan bir Kuzey Afrika Yahudi'si tarafından yazılmış olması rastlantı değildir. İslam kaynaklarında ise Saklap olarak adlandırıldığı görülmüştür.
Slavlar ilk dönemlerinde uzun süre Avar hakimiyetinde kalmış ve bu durum Slavların tarihi gelişmeleri üzerinde büyük tesir yapmıştır. Slavların aktif olarak tarih sahnesine çıkmaları, Balkanlarda ve Bohemya'da yerleşmeleri, ilk siyasi teşkilatlarını kurmaları ve etnik yapılarının değişmeleri hep Avarların hakimiyeti altındayken olmuştur. Avarların zayıflayarak Slav topraklarından çekilmeleri üzerine, Doğu Slavları bir Türk kavimi olan Hazarlar'ın hakimiyeti altına girmişlerdir. Bizans dönemi tarihçisi Menander Protektor, Daurentius (Dobreta) adında bir Slav kabile reisinden bahseder. Kağan I. Bayan'ın gönderdiği elçiyi şu sözleri söyleyerek katletmiştir: "Başkaları bizim topraklarımızı fethetmez, biz onların topraklarını fethederiz – bu silahların konuştuğu ve savaşların sürdüğü her daim bizim için böyle olacaktır."

İlk pagan Slav toplulukları 7. ve 12. yüzyıllarda Hristiyanlaştırılmıştır. Ortodoks Hristiyanlık daha çok Doğu ve Güney Slavların dini inancı iken Katoliklik daha çok Batı Slavlar arasında yayılmıştır. 7. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlayan İslam inancı özellikle Güney Slavlar tarafından kabul edilmiştir. Müslüman Slavların büyük bölümü Sünni inancın Hanefi mezhebine bağlıdır.

Orta Çağ Slav Kavimleri
İvan Kupala
Panslavizm
Slav dilleri
İlk Vakayiname
Küçük Asya Slavları

Sırpça (Sırp Kiril: српски језик, Latin: srpski jezik), Slav dillerinin güney grubuna ait, çoğunlukla Sırplar tarafından konuşulan dil. Hırvatça, Karadağca ve Boşnakçanın da dahil olduğu Sırp-Hırvat dili'nin standart bir formu olarak kabul edilmektedir. Sırpça, Sırbistan'ın ve Kosova'nın resmî dilidir. Ayrıca Bosna-Hersek'in 3 resmî dilinden biridir. Dil aynı zamanda Karadağ, Hırvatistan, Makedonya, Romanya, Slovakya ve Çekya'da azınlık dili olarak tanınmaktadır. Yaklaşık 10 milyon Sırp tarafından konuşulmaktadır. Dil, Türkçeden kelimeler almıştır.

Sırpça hem Latin alfabesi (латиница, latinica) hem de Kiril alfabesi (ћирилица, ćirilica) kullanılarak yazılmaktadır. 19. yüzyılda Kiril alfabesi Sırpçaya uyarlanırken, her ses için bir harf oluşturulmuştur. Bu yüzden Türkçe gibi Sırpça da yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi yazılan bir dil olmaktadır. Otoriteler her ne kadar iki alfabeyi de tarih boyunca resmî olarak kabul etmiş olsa da tarihsel nedenler öne sürülerekten 2006 yılında Sırbistan Kiril alfabesini tek resmî alfabesi olarak kabul etmeye başlamıştır. Bu yasa sadece resmî evrakları ve devlet konuşmalarını kapsadığı ve günlük dil veya medya, ticaret ve yayın dilleri üzerinde bir hükmü bulunmadığı için Latin alfabesi özellikle özel yayın organları ve sokak levhalarının yazımında yaygınca kullanılmaktadır.
2014 yılında yapılmış bir anket Sırp halkının %47'sinin Latin alfabesini, %36'sının ise Kiril alfabesini tercih ettiğini ortaya koymuştur.

А Б В Г Д Ђ Е Ж З И Ј К Л Љ М Н Њ О П Р С Т Ћ У Ф Х Ц Ч Џ Ш

A B C Č Ć D Dž Đ E F G H I J K L Lj M N Nj O P R S Š T U V Z Ž

Sırpçanın iki büyük şivesi vardır:
Shtokavian: Standart lehçedir.
Torlakian: İkinci büyük diyalektdir. Sırbistan, Kosova, Makedonya başta olmak üzere diğer Balkan ülkelerinde konuşulur.

Sırp-Hırvatçada Osmanlı Türkçesi kökenli yaklaşık 8965 sözcük bulunmaktadır. Aşağıdaki tablo bu kelimelere örnekler içermektedir.

Sırp-Hırvatça
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti
Društvo za srpski jezik i književnost u Hrvatskoj

Sırpça-Azerbaycan Türkçesi konuşma cümleleri (Azerice)

Thaler, Erken Modern Dönem'de Kutsal Roma İmparatorluğu ve Habsburg Monarşisi'nin eyalet ve bölgelerinde basılan büyük gümüş sikkelerden biridir. Dolar ve Samoalı tālā adları thalerden gelir.

Thaler ismi Bohemya Krallığı'nda (şimdi Çekya) Joachimsthal kasabasında kullanılan Joachimsthaler isimli bir madeni paranın kısaltması olarak kullanılmıştır.
Etimolojik olarak Almanca: Thal Almancada "vadi" anlamına geliyor. Thaler ise "vadiden" bir kişi veya bir şeydir. Çekçe: tolar olarak yazılıyor. 1902 yazım reformundan sonra ise Almanca yazım taler olmuş.

15. yüzyıl sona erdiğinde Avrupa'daki madeni paraların içerdiği kıymetli maden miktarının  savaş maliyetlerini karşılamak için sürekli azaltılmasından dolayı bu paraların değeri düşmüştü. Groschen tipi madeni paraların gümüş içeriği bazı durumlarda yüzde beşin altına düşmüştü. Baharat, porselen ve ipek ithalat ticaretin de madeni paranın değer kaybetmesinde katkısı vardı.

1518 yılında guldiner denen para orta Avrupa'nın her yerine yayılmıştı. O zamanlar Macaristan ile birlikte Jagiellonian hanedanın II. Louis tarafından yönetilen Bohemya Krallığında Joachimsthaler adlı bir guldiner çıkmıştı. Joachimsthaler Schlick kontların St. Joachim Vadisi, Jáchymov (şimdi Çek Cumhuriyeti) yakınındaki zengin bir kaynaktan çıkarılan gümüşten üretiliyordu. Meryem Ana'nın babası Joachim Bohemya aslanı ile birlikte sikkenin üzerinde tasvir edilmişti. Gümüşün bulunduğu komşu vadilerde de benzer sikkeler çıktı. Bu gümüş paralar Almancada 'thaler' ve Çek dilinde 'tolar' olarak daha yaygın olarak tanınmaya başladı.

1837 yılında Prusya thaleri güney Alman gulden parasının değerini belirleyen bir para olmuştu. Alman guldenin değeri ise 1.75 thaler idi. 1850'de neredeyse bütün Alman eyaletleri bu Thaler standardını kullanmaya başlamıştı.
1857'de Vereinsthaler birçok Alman devleti ve Habsburg İmparatorluğu tarafından kabul edildi. Vereinthaler 1871 yılına kadar Almanya'da ve 1867 yılına kadar kullanılıyordu, ancak 1908 yılında Alman İmparatorluğunda tedavülden kaldırıldı. Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya yenildikten sonra enflasyonist dönemde bu eski paraların bir kısmı Almanya'da acil madeni para olarak kullanıldı.

Yeni Hollanda'dan (New York) leeuwendaalder veya 'aslan doları' tüm On Üç Kolonilere yayıldı. Böylece leeuwendaalder Amerikan dolarının adaşı oldu.
Hollandalı leeuwendaalder (Almanca Löwenthaler) bazı Alman ve İtalyan şehirlerde taklit edildi. Bu madeni paralar Romanya'da yayıldı. Romanya ve Moldovalı ley ve Bulgaristanlı leva isimleri leeuwendaalder'dan gelir.

Ukraynaca (Ukraynaca: украї́нська мо́ва, ukrayinska mova), Doğu Slav dillerine ait bir dil. Ukrayna'nın resmî dilidir. Türkçede bu dilin adı için Ukrain/Ukrayn millet adından hareketle Ukraince veya Ukraynca kullanımı da vardır.
Ukraynaca Kiril alfabesi ile yazılır. Rusça, Lehçe, Slovakça gibi yakın akrabası olan Slav dilleriyle ortak kelime haznesi geniştir.
Tarihsel dilbilimciler, Ukrayna dilinin kökenini Orta Çağ'dan kalma Kiev Knezliğinin Eski Doğu Slavcasına kadar izler. Kiev Knezliğinin dağılmasından sonra dil, Rutence adı verilen bir forma dönüştü. Rutence ile birlikte, modern Ukrayna topraklarında, Kilise Slavcası'nın Kiev versiyonu ayin törenlerinde de kullanıldı. Ukraynaca, Kazak Hetmanlığı'nin kurulmasıyla ilişkili olarak 17. yüzyılın sonlarından beri yaygın olarak kullanılmaktadır. 1804'ten Rus Devrimi'ne kadar, Ukrayna dili, Ukrayna'nın büyük bölümünün (Orta, Doğu ve Güney) bulunduğu Rus İmparatorluğu'ndaki okullarda yasaklandı. Dilin hiçbir zaman yasaklanmadığı Batı Ukrayna'da türkülerde (gezgin müzisyenler) ve önde gelen yazarlar arasında her zaman yeterli bir temelde korunmuştur.

Varşova Düklüğü (Lehçe: Księstwo Warszawskie, Fransızca: Duché de Varsovie, Almanca: Herzogtum Warschau) 1807 yılında Tilsit Antlaşmaları sonucunda Prusya Krallığı'nın Yeni Doğu, Güney, Yeni Silezya ve Netze Bölgelerinden oluşan Fransa imparatoru I. Napolyon tarafından kurulan devlet. Düklük, Napolyon'un müttefiklerinden biri olan Saksonya Kralı I. Friedrich Augustus tarafından yönetildi. Napolyon'un başarısız Rusya seferine takiben, Viyana Kongresi'nde ülke resmen bölündü, 1815 yılında Prusya ve Rus birlikleri tarafından işgal edildi. Günümüz Polonya'sının orta ve doğu kısımlarını, günümüz Litvanya'sı ile Belarus'un küçük kısımlarını kapsamıştır.

1806 Polonya Ayaklanması
Napolyon'un Rusya seferi

Martyna Deszczyńska. "'As Poor as Church Mice': Bishops, Finances, Posts, and Civil Duties in the Duchy of Warsaw, 1807-13," Central Europe (2011) 9#1 pp 18–31.
E. Fedosova (December 1998), Polish Projects of Napoleon Bonaparte6 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Journal of the International Napoleonic Society 1(2)
Alexander Grab, Napoleon and the Transformation of Europe (2003) pp 176–87
Otto Pivka (2012). Napoleon's Polish Troops. Osprey Publishing. ss. 8-10. 15 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Şubat 2020. 

Constitution of the Duchy of Warsaw
Text in Polish
Text in German
Polish Army of the Napoleonic Wars
Napoleon and the Duchy of Warsaw
Information about events marking 200th anniversary of establishing Duch of Warsaw, in Polish, also included photo gallery22 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Venedik (İtalyanca: Venezia [veˈnɛttsia], Venedikçe: Venexia [veˈnɛsja]), kuzeydoğu İtalya'da bir şehir ve Veneto bölgesinin başkentidir. Şehir, geniş açık su alanları ve kanallarla ayrılmış 126 adadan oluşan bir grup üzerine kurulmuştur; şehrin bazı bölümleri 472 köprüyle birbirine bağlanmıştır.
Adalar, Po ve Piave nehirlerinin ağızları arasında (daha doğrusu Brenta ve Sile arasında) yer alan, kapalı bir koy olan sığ Venedik Lagünü'nde bulunmaktadır. 2025 yılı itibarıyla, şehrin ana yerleşim birimi (Venedik komünü) 249.466 nüfusa sahiptir, bunların yaklaşık 50.000'i tarihi ada şehri Venedik'te (centro storico) yaşarken, nüfusun büyük çoğunluğu anakarada (terraferma) ve yaklaşık 25.000'i lagündeki diğer adalarda (estuario) yaşamaktadır. 
Padova ve Treviso şehirleriyle birlikte Venedik, toplam 2,6 milyonluk nüfusuyla istatistiksel bir metropol alanı olarak kabul edilen Padua-Treviso-Venedik Metropol Alanı'na (PATREVE) dahildir.
Adı, MÖ 10. yüzyıldan itibaren bölgede yaşayan antik Veneti halkından gelmektedir. Şehir, 810'dan 1797'ye kadar neredeyse bin yıl boyunca Venedik Cumhuriyeti'nin başkentiydi. Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde önemli bir finans ve denizcilik gücüydü ve Haçlı Seferleri ile İnebahtı Deniz Muharebesi için bir hazırlık alanı olmasının yanı sıra, özellikle ipek, tahıl ve baharat ticareti ve 13. yüzyıldan 17. yüzyılın sonuna kadar sanatın önemli bir merkeziydi. O zamanki şehir devleti, 9. yüzyılda ortaya çıkan ve 14. yüzyılda en büyük önemine ulaşan ilk gerçek uluslararası finans merkezi olarak kabul edilir. Bu durum Venedik'i tarihinin büyük bir bölümünde zengin bir şehir haline getirdi.
Yüzyıllar boyunca Venedik, Adriyatik Denizi boyunca ve İtalyan yarımadasında çok sayıda bölgeye sahipti ve bu durum, günümüzde hala görülebilen mimari ve kültür üzerinde önemli bir etki bıraktı. Venedik Cephaneliği, birçok tarihçi tarafından tarihteki ilk fabrika olarak kabul edilir ve Venedik'in deniz gücünün merkeziydi. Venedik'in egemenliği 1797'de Napolyon'un eliyle sona erdi. Ardından, 1866'da şehir İtalya Krallığı'nın bir parçası oldu. Venedik, "La Dominante" ("Hükümdar" veya "Peygamber"), "La Serenissima" ("En Sakin"), "Adriyatik Kraliçesi", "Su Şehri", "Maskeler Şehri", "Köprüler Şehri", "Yüzen Şehir" ve "Kanallar Şehri" olarak da bilinir. Lagün ve lagün içindeki şehir, 1987 yılında UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak tescil edildi ve 70.176,4 hektarlık (173.410 dönüm) bir alanı kapsıyor. Venedik, özellikle İtalyan Rönesansı sırasında birçok önemli sanat akımıyla tanınır ve enstrümantal ve operatik müzik tarihinde önemli bir rol oynamıştır; Barok müzik bestecileri Tomaso Albinoni ve Antonio Vivaldi'nin doğum yeridir.
21. yüzyılda Venedik, çok popüler bir turistik yer ve önemli bir kültür merkezi olmaya devam ediyor ve sık sık dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak sıralanıyor. The Times tarafından Avrupa'nın en romantik şehirlerinden biri ve The New York Times tarafından "şüphesiz insan tarafından inşa edilmiş en güzel şehir" olarak tanımlanmıştır. Ancak şehir, aşırı turizm, kirlilik, gelgit zirveleri ve kruvaziyer gemilerinin binalara çok yakın seyretmesi gibi zorluklarla karşı karşıya. Venedik ve lagünü sürekli tehdit altında olduğundan, Venedik'in UNESCO listesine alınması sürekli olarak incelenmektedir.

İsim Veneti olarak bilinen halk ile bağlantılıdır. Kelimenin anlamı kesin değildir.

Venedik'in orijinine ait tarihsel kayıtların olmadığı zamanda, elde edilebilir kanıtların Venedik'in orijinal nüfusunun Padova, Aquileia, Altino ve Concordia (modern Portogruaro) gibi Roma şehirleri olduğunu gösterdiğinde pek çok tarihçi mutabıktır. Venedik'in tarih sahnesinde ünlenmesi Venedik Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla başlar.

Yıl ortalaması 13,5 °C'dir. Yılın en sıcak ayları Temmuz ve Ağustos aylarıdır. Ortalama sıcaklık bu aylarda 23 °C civarındadır. En soğuk ay 3,0 °C ile Ocak ayıdır.

 

Venedik belediye sınırları içindeki nüfus (31 Temmuz 2010 tahminine göre) 270.516 kişidir ve nüfus yoğunluğu 652,52 kişidir. Coğrafi bakımdan Venedik hem esas Venedik şehrini ve adaları ve Padova'ya kadar ulaşan anakara parçalarını içine alan Padova-Venedik şehirleşmiş metropolitan alanın bir parçasıdır ve bu metropolitan alanın nüfusu yaklaşık 1,6 milyonu aştığı tahmin edilmektedir.
Venedik belediye sınırları içindeki (2006 Nüfus Sayımına göre) nüfusun %47.5'i erkek, %52.5'i ise kadındır. 18 yaş altı genç nüfus toplam nüfusun %14.36'sini temsil etmektedir. Venediklilerin ortalama yaşı 46'dır. Bu oran İtalya'da 42'dır. 2002 ve 2007 arasındaki 5 yıllık süreçte şehirdeki nüfus %0,2 gerilemiştir. 2006 itibarıyla nüfusun %93,70'i İtalyandır.
Venedik komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Türk Hanı (Fondaco dei Turchi veya Palazzo dei Turchi), 13. yüzyılın ilk yarısında Giacomo Palmier tarafından inşa edilmiş bir saray. Türk Hanı, Büyük Kanal'ın sağ tarafında San-Marcuola İstasyonu'nun karşısında bulunmaktadır.
Venedik'in en eski saraylarından birisi olan Türk Hanı kıvrımlı bağlantıları ve ince sütunları ile Bizans mimarisinin tipik bir örneğidir. 1621'den itibaren Türk tüccarlar sarayı ticaret merkezi olarak kullanmaya başladılar. 1838'e kadar olan bu süreçte orada ikamet eden Türkler binaya bir cami ve hamam inşa etmişler ve sarayın mimarisini kısmen değiştirmişlerdir. Ayrıca 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan restorasyon çalışmaları esnasında sarayın üst kısmına kubbe biçimde eklemeler yapılmıştır. Saray 1923'ten beri Venedik Doğa Tarihi Müzesi (Museo di Storia Naturale di Venezia) olarak kullanılmaktadır.

Alman Hanı (Fondaco dei Tedeschi) Akdeniz veya Balkanlar üzerinden gelen malları Avrupa'nın içlerine götürecek Alman tüccarlar tarafından kullanılmış handır. 1228 senesinde inşa edilmiş yapı yangın ile yıkılması sonrasında 1505-1508 seneleri arasında yeniden inşa edilmiştir.

Düka Sarayı (Palazzo Ducale), Gotik tarzda yapılmış ve Venedik dükaları tarafından kullanılmış saraydır. Dükalık sarayı olmasının yanında Venedik Cumhuriyeti'nin siyasi merkezi konumundaydı. Napolyon işgaline kadar siyasi kurumlara da ev sahipliği yapmıştır. Günümüzdeki saray büyük ölçüde 1309-1424 yılları arasında yapıldı ve oldukça küçük olan bir kale üzerine inşa edildi. Giovanni ve Bartolomeo Bon 1442 yılında Porta della Carta'yı inşa ettiler.

Venedik'in asil ailelerinden Dandolo Ailesi tarafından 14. yüzyılın sonunda inşa ettirildi. 16. yüzyılda üç kısıma ayrılan yapı, üç aile üyesi arasında pay edildi. Sahibinin değişmesi sonrasında nihayet 1895'te otel olarak kullanılmaya başlandı 2010 senesinde başrollerini Johnny Depp ve Angelina Jolie'nin oynadığı The Tourist filminin bazı sahneleri burada çekilmiştir. Günümüzde Otel Danieli olarak kullanılmaya devam edilmektedir.

Grand Kanal (Canal Grande) yaklaşık 4 km uzunluğunda, 30 ile 70 m genişliğinde, derinliği 5 metreye varan Venedik'teki en büyük kanaldır. Kanal S şeklinde aktığı için "volta die Canal" olarak isimlendirilir. Grand Kanal'a yaklaşık 45 adet diğer küçük kanallar bağlanmaktadır.
Kanalın sol tarafında San Marco, Cannaregio ve Castello, sağ tarafında ise Dorsoduro, San Polo ve Santa Croce bölgeleri bulunur.
Günümüzde Grand Kanal üzerinde 4 köprü bulunmaktadır. İçlerinden en eski olanı Rialto Köprüsüdür. Scalzi Köprüsü ve Accademia Köprüsü nün inşa edildiği 19. yüzyıla kadar "Rialto Köprüsü" Grand Kanal üzerinde iki yakayı birbirine bağlayan tek köprü idi.
Grand Kanal kenarlarında 200'ün üzerinde saray vardır. 
Saraylarda Gotik, Rönesans ve Barok stiline sıkça rastlanmaktadır. Bazı saraylarda Bizans mimarisi göze çarpar.
Grand Kanal'da ulaşım deniz otobüsleri (vaporetto) ve gondollar ile sağlanmaktadır. Ayrıca deniz taksileri de mevcuttur. Grand Kanalı boydan boya sadece 1 numaralı deniz otobüsü (vaporetto) geçmektedir.
Grand Kanal'da yüzmek para cezasına tabidir. Bu konuda çok sıkı kontroller yapılmaktadır.

Venedik kentinin en renkli mekanlarından biridir. Kentin iki yakasını birbirine bağlayan en eski köprüdür. Köprü, aynı zamanda bir alışveriş merkezidir. Muhtelif pek çok ürün satılmaktadır. Köprüden Grand Kanal manzarası göze çarpmaktadır.

İç Çekişler Köprüsü, İşkence Köprüsü veya Ahlar Köprüsü olarak bilinmektedir. Dükler Sarayı ile Yeni Hapishane arasında kapalı olarak inşa edilmiş bir köprüdür. İsmini muhtemelen buradan cezaevine giden mahkûmların Venedik'e son kez bakmasından almıştır. İnanışa göre, bu köprü altında öpüşen çiftlerin aşklarının daim olacağı söylenmektedir. Venedik'te görülecek en güzel yerlerden biri olan bu köprü, Dükler Sarayı'na bağlı olan tarihi bir yapıdır.

San Marco Meydanı, Venedik'in turistler ve güvercinler tarafından en çok ziyaret edilen meydanı.
San Marco Meydanı 175 uzunluğunda, 82 metre genişliğindedir. Fransız Yazar Alfred de Musset meydan için "Avrupa'nın Salonu", Napolyon ise "Avrupa'nın en güzel şenlik alanı" ifadesini kullanmıştır.
Meydanın geçmişi 9. yüzyıla dayanmaktadır. O zamanlar meydan düklerin aldıkları kararları açıkladıkları, San Marco Bazilikası'nın önündeki küçük bir alandı. Meydan bugünkü konumuna 13. ve 16. yüzyıllar arasındaki çalışmalar sonucunda ulaşmıştır.
Büyük kanal'dan başlandığında (soldan sağa) meydanda sırasıyla şu binalar yer alır: Dükler Sarayı, Porta della Carta, Saat kulesi, Procuratie Vecchie, Procuratie Nove, Campanile ve Marciana Millî Kütüphanesi.
Meydan aynı zamanda pek çok ünlü ziyaretçileri olmuş olan kahvehaneleri ile de ünlüdür. Meydanın ve İtalya'nın en eski kahvehanesi olan Caffè Florian (1720 yılında inşa edilmiştir) pek çok yazar, şair ve müzisyenin buluşma yeriydi. Goethe, Thomas Mann, Marcel Proust, Hemingway ve Mark Twain gibi pek çok ünlü kişiler kahve içmeye oraya giderlerdi. Hatta Richard Wagner Giuseppe Verdi ile karşılaşmamak için meydanın diğer tarafındaki Caffè Lavena'ya giderdi.

Fenice Tiyatrosu Venedik'in en bilinen ve en büyük Opera binasıdır. Dünyaca ünlü pek çok opera eserinin prömiyerleri burada yapılmıştır. Bunlardan bazıları sırayla şu eserlerdir:

1813: Tancredi (Gioachino 

Venedik Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica di Venezia, Venedikçe: Repùblica Vèneta ya da Repùblica de Venesia), 7. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında İtalya Yarımadası'nda bugünkü Venedik kenti civarında hüküm sürmüş olan bir kent-devleti ve deniz cumhuriyetiydi. Genellikle "En sükunetli" anlamına gelen Serenissima sözcüğüyle anılırdı. MS 697'den MS 1797'ye kadar hüküm sürdü. Müreffeh Venedik şehrinin lagün toplulukları üzerinde yoğunlaşan cumhuriyet, Orta Çağ'da bir ticaret gücü haline geldi ve Rönesans'ta bu konumunu güçlendirdi.
7. yüzyılda nüfusu hızla artan Venedik Lagünü, önce Bizans Venedik'i adıyla Bizans İmparatorluğu'na bağlı bir dükalık olup Ravenna Eksarhlığına tâbiydi. Eksarhlığın çöküşü ve Bizans'ın zayıflamasıyla birlikte merkezi Rialto adasında bulunan Venedik Dükalığı ortaya çıktı. Bir doçe tarafından yönetilen bu devlet, Bizans ve doğudaki diğer siyasi yapılarla kurduğu deniz ticaret ağı sayesinde zenginleşti. Ticaret yollarını korumak için 9-11. yüzyıllar arasında yürütülen savaşlar, Venedik'in Adriyatik üzerindeki tam hâkimiyetini pekiştirdi. Haçlı Seferleri'ne katılımı cumhuriyete doğu pazarlarında derin nüfuz sağladı ve 12-13. yüzyıllar arasında birçok doğu ticaret limanında güç kazanmasına imkân tanıdı. Akdeniz'deki üstünlük onu Ceneviz Cumhuriyeti ile karşı karşıya getirdi. 14. yüzyıla kadar süren bu rekabet, Chioggia Savaşı sırasında Ceneviz donanmasının lagüne kadar girerek Venedik'i çöküşe yaklaştırmasıyla zirveye çıktı. Bununla birlikte cumhuriyet, 1381 Torino Antlaşması sonrası kayıplarını hızla telafi ederek karada genişleme sürecine başladı.
Bu yayılma, Habsburg Monarşisi, İspanya ve Fransa arasında Kambre Birliğinin kurulmasına yol açtı. 1509'daki Agnadello Muharebesinde ağır bir yenilgi alan Venedik, buna rağmen kıtasal topraklarının büyük bölümünü elinde tuttu. Buna karşılık doğu topraklarını genişletme girişimleri Osmanlı İmparatorluğu ile uzun yıllar sürecek savaşlara girişti. Bu mücadeleler ancak 1718 tarihli Pasarofça Antlaşmasıyla sona erdi ve Venedik, Ege Denizindeki tüm topraklarını Türklere kaybetti. Kültürel canlılığına rağmen cumhuriyet, Napolyon'un orduları tarafından işgal edildi ve toprakları Campo Formio Antlaşmasıyla Habsburglara devredildi.
Cumhuriyet, tarihi boyunca kendine özgü bir siyasi yapıyla yönetildi. Önceki Bizans idari düzeninden devralınan sistemde devletin başında bir doçe bulunur ve makam, 9. yüzyıl sonlarından itibaren, seçimle belirlenirdi. Doçe'nin yanında devlet işlerini gören şu beş meclis vardı: yasama yetkisini taşıyan Büyük Konsey, ona yardımcı olan Küçük Konsey, yargı işlerinden sorumlu Kırklar Konseyi ve Onlar Konseyi ile devlet yönetiminde önemli bir rol oynayan Venedik Senatosu.

Venedik kenti başlangıçta Bizans İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. 7. yüzyılda bağımsız oldu. Orta Çağ'ın ortalarında büyük bir deniz filosu kurarak Akdeniz ülkeleriyle yaptığı ticaret sonucu zengin bir ülke haline geldi. 1204 yılında Konstantinopolis'i (İstanbul) talan eden Dördüncü Haçlı Seferi'nin başını çekti. Venedik bu seferin sonucu olarak Girit adasını eline geçirdi.
1271-1295 yılları arasında Venedikli tüccar Marko Polo ilk defa Avrupa'dan İpek Yolu'nu izleyerek Çin'e kadar ulaştı. Moğol kağanı Kubilay Han'ın huzuruna çıktı ve yolculuklarının öyküsünü bir kitap haline getirdi.
1348 yılında çıkan bir veba salgını Venedik'in nüfusunun yarısının ölmesine neden oldu.
Osmanlı Devleti'nin Yunan Yarımadası, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek'i fethetmesiyle Venedik birdenbire Osmanlı Devleti'yle deniz ve kara komşusu haline geldi. 1463-1478 arasında süren uzun bir savaş sonunda Venedik Osmanlı Devleti'yle barış anlaşması yapmaya razı oldu. Venedikliler Arnavutluk'ta İşkodra ve Akçahisarı, Ege'de Limni ve Eğriboz adalarını ve Güneybatı Peleponnesos'ta Maina Yarımadası'nı Osmanlılar'a bıraktı. Osmanlılar da Mora, Arnavutluk ve Dalmaçya'da aldıkları Venedik topraklarından bazılarını iki ay içinde iade etmeyi kabul ettiler. Venedikliler iki yıl içinde 100.000 düka altın tazminat ödemeye söz verdiler, ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda ithalat ve ihracat vergisi ödemeden serbest ticaret yapabilme hakkı için yıllık 10.000 düka ödemeyi de kabul ettiler. Venedik'in Osmanlı başkentinde yaşayan ve iş yapan Venedikliler üzerinde sivil yetkiye sahip bir balyosu İstanbul'da bulundurmasına izin verildi. Ayrıca bu anlaşmanın bir parçası olarak 72. Venedik dükü Giovanni Mocenigo ressam Gentile Bellini'yi Fatih'in tablosunu yapmak üzere İstanbul'a gönderdi.
1489 yılında Venedik donanması Kıbrıs'ı ele geçirdi. Ama 1571 yılında adayı Osmanlı Devleti'ne kaybetti. 1645 yılında Girit'i, 1669'da adadaki Kandiye kalesini, 1718'de de yakın küçük adacıkları Osmanlı Devleti'ne bırakmak zorunda kaldı.
15. ve 16. yüzyıllarda Venedik Cumhuriyeti İtalya yarımadasındaki Floransa, Roma ve Cenova gibi diğer kent-devletlerle birlikte Rönesans döneminin en önemli kentleri arasında yer aldı.1797 yılında Napolyon Bonapart Venedik'i işgal etti ve kenti Avusturya'ya devretti. Böylece Venedik Cumhuriyeti'nin 1100 yıl süren bağımsızlığı sona ermiş oldu. 1866 yılında da kent ilk defa olarak İtalya'nın bir parçası haline geldi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Venedik Doçe'si ülkeyi otokratik bir şekilde yönetirdi. Sonradan promissione ducale adlı, her doçenin göreve gelmeden ettiği yeminle doçenin gücü azaltıldı. Bununla beraber doçe gücünü 480 patrici aile üyesinden oluşan Venedik Büyük Konseyi ile bölüştü.
1223'te Signoria adı verilen merkezi devlet dairesi oluşturularak doçenin gücü azaltıldı. Signoria devletin siyasi yönetimi konsey şeklinde üstlendi.

Venedik Cumhuriyeti doçeleri listesi
Onlar Konseyi
Ceneviz-Venedik savaşları

Ahdnameler ışığında Osmanlı-Venedik diplomatik ilişkileri - Ottoman-Venetian diplomatics, the Ahd-Names (İngilizce), Hans Theunissen, Leiden Üniversitesi, Hollanda, 1998 (Aydınoğlu ve Menteşe Beylikleri ile ilişkiler ile birlikte)
Norwich, John Julius (1982). A History of Venice (İngilizce). New York: Alfred A. Knopf. 
Pedani, Maria Pia, (2013), "Venedik" TDV İslam Ansiklopedisi Cilt:43 Sayfa:44-47, Online: [1]25 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Viyana Kongresi, Napolyon Savaşları sonunda Fransız ordusunun, koalisyon orduları tarafından tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından, Avrupa'daki sınırları ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararlar almak üzere toplanmış olan kongredir.
Napolyon ve ordusunun sürekli yenilgiye uğrayıp geri çekildikleri bir dönemde, 9 Mart 1814 tarihinde, VI. Koalisyon'un, aynı zamanda Avrupa'nın en güçlü devletleri olarak Birleşik Krallık, Avusturya, Prusya, Rusya, Avrupa'da siyasi coğrafyanın ve dolayısıyla güçler dengesinin yeniden düzenlenmesi için aralarına bir ittifak oluşturmuşlardı. Doğal olarak bu ittifak, askerî olmaktan çok, siyasi bir ittifaktır.
Söz konusu devletlere İsveç ve Portekiz'in de katılmasıyla 30 Mayıs 1814 tarihinde Paris'te imzalanan Paris Antlaşması'nda, 20 Temmuz 1814’te de İspanya katılmıştır. Savaşa katılmış olan tüm devletlerin Viyana'da toplanacak bir kongreye, tam yetkili temsilciler göndermesi kararlaştırılmaktaydı.

Fransız İhtilali ve Napolyon savaşları ile bozulan Avrupa siyasi haritası ve güçler dengesi, Osmanlı İmparatorluğu hariç, tüm Avrupa devletlerinin katıldığı bu kongre kararlarıyla yeniden yapılandırıldı. Bu kararlar ve yeni statüko ile I. Dünya Savaşı'na kadar devam eden Avrupa siyasi coğrafyası, yeni dönemde de pek çok isyan, ihtilal ve olaylara sahne oldu. Hemen hemen tüm Avrupa devletlerinin temsilcilerinin katılmasına karşın, 1815 Viyana Kongresi'nde ve Avrupa'nın yeniden yapılanmasında en önemli rolü, aynı zamanda kongre başkanlığı görevini de yürüten Avusturya başbakanı Klemens Wenzel Lothar von Metternich oynamıştır. Kongrenin nihai kararları, Birleşik Krallık, Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından belirlenmiştir.
Fransız İhtilali ile etkinlikleri artan milliyetçilik, hürriyetçilik ve sosyalizm akımlarına tamamen karşı ve statükonun korunmasından yana olan Metternich'in yeni Avrupa politikası üç temel görüşe dayanıyordu. Bunlardan birincisi "Orta Avrupa" görüşü olup Avusturya'nın önderliğinde Rusya ve Fransa'ya karşı Birleşik Krallık ile ittifak; ikincisi, batıdan gelebilecek yeni ihtilal hareketlerine karşı Birleşik Krallık, Rusya, Avusturya ve Prusya arasında dörtlü ittifak; üçüncüsü ise tüm Avrupa'da iç ve dış barışın korunması için ek olarak Fransa'nın da katıldığı beşli ittifak.
Metternich'in Orta Avrupa'sı, eski Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu topraklarını ve İtalya'yı kapsıyordu. Bu düzenlemede, geniş bir Alman-Roma birliği, kültür ve güç alanında gerçekte bağımsız; ancak sürekli bir birlik bağı ile birbirine bağlı devletler topluluğu bulunmaktaydı. Böyle bir Orta Avrupa'da yeni büyük devletler ile birleşik bir Almanya'nın, bağımsız bir İtalya'nın ortaya çıkmasına yer yoktu. Metternich, Alman birliğini, Avusturya'nın egemenliği altına alabileceği prenslerin yönetimindeki küçük devletçikler hâlinde oluşturmayı hedeflemişti. Dolayısıyla, Metternich'in Avrupa'nın yeniden yapılanması planında, kıtanın merkezinde yer alan Avusturya'ya çok güç bir görev verilmişti. Bu görev; yeni devlet sistemi ve eski toplum yapısı temeli üzerinde, bölgenin siyasal ve sosyal açılardan devamının sağlanmasında öncülük ve liderlik göreviydi. Metternich'in düşüncesi, Avrupa'yı "federasyon" sistemi içinde yeniden kurmak ve kıtanın merkezinde yer alan ve tarihsel bir varlık olan Avusturya'nın yönetiminde federatif bir güç oluşturmaktı.

'Der Kongreß tanzt', (Operette, 1931)

Avrupa uyumu

Württemberg Krallığı (Almanca: Königreich Württemberg), günümüzde Baden-Württemberg'in bulunduğu yerde 1806-1918 yılları arasında var olan bir devlet. 1495 yılında kurulan Württemberg Dükalığı'nın devamıdır. Bu tarihten önce Württemberg hükümdarları, 1268'de Konradin'in ölümü sonrası dağılan Svabya Dükalığı'nın bir bölümünü yöneten kontlardı.

1813'te tanımlandığı şekliyle Württemberg Krallığı'nın sınırları, 47°34' ve 49°35' kuzey ve 8°15' ve 10°30' doğu arasında uzanıyordu. Krallığın doğu ve güneyde Bavyera ile, kuzeyde, batıda ve güneyde Baden ile sınırları vardı. Güney kısmı, Prusya eyaleti Hohenzollern'i büyük ölçüde çevreledi ve Konstanz Gölü'ne dokundu.

Anayasa
Württemberg Krallığı, Federal Konsey'de (Almanca: Bundesrat dört oyla ve İmparatorluk Diyetinde (Almanca: Reichstag 17 oyla, Alman İmparatorluğu içinde bir anayasal monarşi olarak işlev gördü .Anayasa, 1868, 1874 ve 1906'da değiştirilen 1819 tarihli bir yasaya dayanıyordu. Kral, 20. yüzyılın başlarında 103.227 dolara eşdeğer bir sivil liste (yıllık hibe) aldı. 1900 ve 1910 arasında, Württemberg'in siyasi tarihi anayasal ve eğitim sorunlarına odaklandı. Anayasa, 1906'da Württemberg'in diğer Alman eyaletlerinden önce Diyetin İkinci Meclisi için orantılı seçim sistemini getirmesiyle revize edildi. 1906 seçimlerinin sonucu öyle oldu ki, bir yanda iki 
, diğer yanda Katolik Merkez ve Muhafazakarlar eşit derecede güçlüydü, öyle ki dengeyi Sosyal Demokratlar elinde tuttu. Müteakip siyasi değişiklikler taraflar arasında keskin bir bölünmeye neden oldu, ancak Başbakan Karl von Weizsäcker, Baden Prensi Maximilian yönetiminde Alman İmparatorluğu'nun anayasasında değişiklik yapılana kadar görevde kaldı.Ekim 1918'de şansölyelik, Württemberg Hükümetini boyun eğmeye zorladı ve Weizsäcker Kabinesi istifa etti.
Yerel Yönetim
1819 anayasasına göre, Württemberg belediyelerinde uygulanan belediye özyönetim ilkesi, pratik şekli 1 Mart 1822 tarihli idari fermanla belirlendi. Şehirlerde belediye başkanı, köylerde belediye başkanı olarak adlandırılan köy başkanı, üç başvuran arasından hak sahibi vatandaşlar tarafından ömür boyu seçilirdi.
Devlet İdare
Yürütme gücü, kralın yönetimindeki bireysel bakanlıklara devredildi. En çok bilinen bakanlıklar: adalet, dışişleri, içişleri, savaş ve maliye bakanlıkları vardı ve bunlar 1848'den itibaren bir kültür bakanlığı tarafından desteklendi, başlangıçta kilise ve eğitim bakanlığı olarak adlandırıldı. Devlet idaresi, ilçe olarak bilinen dört hükümet bölgesinde kısmen yerinden, kısmen de bakanlıklara bağlı merkezi makamlar tarafından yürütülüyordu. Bireysel bakanlıkların iş alanlarındaki merkezi otoritelerin örnekleri, diğerleri arasında devlet harp komisyonu ve Württemberg postanelerinin genel müdürlüğü (posta tarihi ve pullar)  İçişleri Bakanlığı'nda, ev ve Devlet Arşivlerinde Dışişleri Bakanlığı'nda ve ayrıca Maliye Bakanlığı'nda Sayıştay'da ve Devlet Hazinesinde. Her merkezi otoriteye bir müdür başkanlık ediyordu.

Kiliseler üzerindeki otorite krala aitti. Württemberg'deki Evanjelik Devlet Kilisesi'ne ait olduğu sürece, kral onun koruyucusuydu. Protestan Kilisesi Din ve Eğitim Bakanı altında bir konsey ve bir sinod tarafından kontrol edildi. Kurul, bir başkan, 9 meclis üyesi ve altı ana kasabanın her birinden bir genel müfettiş veya başrahipten oluşuyordu. Sinod, hem meslekten olmayan hem de din adamlarından oluşan bir temsilci konseyden oluşuyordu. Krallıktaki Katolik Kilisesi, Freiburg im Breisgau Başpiskoposuna cevap veren Rottenburg-Stuttgart Piskoposu tarafından yönetildi. Siyasi olarak, hükümet tarafından atanan bir Katolik konseyine itaat etti. Devlet tarafından atanan bir konsey (Oberkirchenbehörde) 1828'den sonra Yahudiliği düzenledi ve Württemberg İsrail Dini Topluluğunu (Almanca: Israeltische Religionsgemeinschaft Württembergs) oluşturdu.

Svabyaca çok baskın olmasına rağmen, Württemberg Krallığı sadece Suabiyalıların yaşadığı bir yer değildi. Ludwigsburg ve Ellwangen üzerinden Bad Wildbad'dan bir hattın kabaca güneyindeki Svabya lehçelerine ek olarak, Güney Ren Frankonya lehçe grubunun Aşağı Krallığı ve Doğu Frankonya lehçe grubunun Hohenlohe lehçesi krallığın kuzeyinde konuşuldu. Krallığın en güneyinde, Konstanz Gölü'nde Orta Alemmanca konuşuluyordu. Batıda, Wildbad'ın güneyinde, Svabya ve Aşağı Alemann arasında vardı.bazı istisnalar dışında, Württemberg ve Baden devlet sınırına karşılık gelen bir lehçe sınırı. Württemberg için lehçe dağılımının bu çok basitleştirilmiş coğrafi tanımının temel özellikleri bugün hala geçerlidir, ancak 19. yüzyılda lehçeler çok daha düşük hareketlilik ve radyo ve diğer ses taşıyıcılarının olmaması nedeniyle çok daha belirgindi. zaman daha ilkel ve ilgili bölgenin yerlileri için nüansları çoğunlukla yerden yere ayırt edilebilirdi.

Krallık, 10 yaşın üzerindeki vatandaşlar arasında evrensel okuryazarlık (okuma ve yazma) talep etti. Yüksek öğretim kurumları arasında Tübingen Üniversitesi, Stuttgart Teknoloji Üniversitesi, veterinerlik koleji ve Stuttgart'taki ticaret koleji ve Hohenheim tarım koleji yer aldı. Gymnasium ve diğer okullar daha büyük şehirlerde mevcutken, her komün bir ilkokula sahipti. Kadınlar için çok sayıda okul ve kolej vardı. Württemberg'de ayrıca bir bağcılık okulu vardı .1909'da eğitim sistemi iyileştirildi.
Ticari Eğitim
19. yüzyılın ilk üçte birinde zanaat ve ticari üretim yan yanaydı. El sanatları sektöründe, bir ürünü manuel olarak üretme yeterliliği, genellikle ürünü üreten bir makineyi çalıştırma yeterliliği haline geldi. Bununla birlikte, teknik yenilikler göz önüne alındığında, gelecekte gereksinimlerde keskin bir artış olduğuna dair açık işaretler vardı. Gittikçe daha fazla teknik çizim ve hassas ölçüm, büyük önem taşıyan nitelikler olarak kabul edildi. Ağırlıklı olarak geleneksel el eğitimleri nedeniyle, fabrikalarda çalışan işçilerin kalifiye olmadığı ortaya çıktı. On yıllar boyunca pahalı yabancı işçiler uzman olarak işe alınmak zorunda kaldı.

Württemberg'in 1806'da Modern bir ordusu oldu. Kasım Devrimi'nden bir süre sonra ordu tahsiye edildi. Ancak Prusya ordusunun komuta yapılarına entegre edilene kadar kendi ordusuna sahipti. Reich 1871'de kurulduğunda ve dolayısıyla 1871'den 1918'e kadar Alman ordusunun bir parçasıydı. Komşu Bavyera krallığının 1871'den sonraki barış zamanlarında tam askeri özerkliğini korumasına izin verilirken, Württemberg Krallığı'nın bu özerkliği uygulayamadı. Saksonya Krallığı'na benzer şekilde, Württemberg sınırlı askeri egemenliği korudu. 1806 yılında kurulan Württemberg Savaş Bakanlığı 1919 yılına kadar varlığını sürdürdü.

Kasım Devrimi sırasında, Württemberg hükümeti parlamenter bir hükümete yer açmak için 6 Kasım 1918'de istifa etti.Devlet Bakanı Philipp Scheidemann, 9 Kasım'da Berlin'deki Reichstag'ın bir penceresinden cumhuriyeti ilan ettiğinde, Stuttgart'ta da mitingler düzenlendi. Daha sabah, göstericiler Wilhelmsplatz'ı işgal etti. Öğleden sonra eyalet parlamentosunda Wilhelm Blotz başkanlığındaki iki sosyalist parti SPD ve USPD'den geçici bir hükümet kuruldu . Kral Wilhelm daha sonra 9 Kasım akşamı Stuttgart'tan ayrıldı ve Bebenhausen av köşküne taşındı. 30 Kasım'da 70 yaşındaki tahttan feragat ettiğini açıkladı.ve Württemberg Dükü unvanını aldı. Württemberg, Weimar Cumhuriyeti döneminde bir serbest halk devleti olarak Alman İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

1806'da Alman Ulusunun Kutsal Roma İmparatorluğu'nun sona ermesiyle birlikte, 9.500 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Württemberg Dükalığı'nda yaklaşık 650.000 kişi yaşıyordu.1813'teki bölgesel ayaklanmaların sonunda, hem 19.508 kilometrekarelik alan hem de yaklaşık 1.380.000 nüfus iki katından fazla arttı. Alman İmparatorluğu kurulduğunda, 400.000 ila 430.000 kişi Württemberg Krallığı'ndan göç etmişti .Göç hareketleri esas olarak 1816 kriz yıllarında gerçekleşti. Özellikle Neckar bölgesindeki ve Kara Orman bölgesindeki yoğun nüfuslu alanlar etkilendi. Göçün temel nedeni ekonomik zorluklardı. göçmenler esas olarak tarım ve sanattan geçiniyorlardı. Hedef ülkeler Doğu Avrupa ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri idi. Göçten kaynaklanan bu kayıplara ve yüzde 30'un üzerindeki bebek ölüm hızına rağmen, nüfus 1812 ile 1849 arasında 360.000 civarında arttı. Bu gelişme, 1846 kriz yılında aniden kesintiye uğradı. Evlilik sayısı doğum oranı ve Göçmen sayısı  hızla artı. 1867'ye gelindiğinde, nüfus 34.000'in biraz altında büyümüştü.1875 ile 1900 arasındaki 25 yılda, nüfus neredeyse 288.000 artarak 1900 ile 1910 arasındaki on yılda 268.000 civarında arttı. 1890'dan itibaren gelişen sanayinin bir sonucu olarak, kırsaldan kente hızlı bir göç yaşanmıştır. 1890'da Württemberg vatandaşlarının yaklaşık üçte ikisi hala kırsalda yaşarken, 1910'da yüzde 43'ten fazlası şehirlerde yaşıyordu. 2000'den fazla nüfusa sahip kentsel toplulukları eklerseniz, yüzde 50'den bile fazlaydı. Devlet'in başkenti Stuttgart, o zamanki belediye sınırları içinde 1871'de 91.623'ten 1910'da 286.218'e, diğer şehirlerin yanı sıra anonim şirketler aracılığıyla üç katından fazlasına ulaşabildi. Sanayileşme,Ev ve iş yeri arasında gidip gelenler. 1900'de 54.322 olan sayıları 1910'da 88.155'e yükseldi.

Devlet Festivali
28 Eylül 1841'de Kral I. Wilhelm'in saltanatının 25. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen devlet festivalinde, krallığın halkının ne kadar renkli ve çeşitli olduğu ortaya çıktı. Stuttgart hükümet'i tarafından düzenlenen, krallığın her yerinden 640 atlı ve sığırı topladılar. farklı ekipler olmak üzere 10.390 katılımcıdan oluşuyordu. O sırada 40.000 nüfusa sahip olan başkent Stuttgart'a, Württemberg'den dokuz kişiden biri olmak üzere yaklaşık 200.000 seyirci geldi. Bu festival krallık tarihinde benzersizdi ve birliktelik fikrini destekledi. Johann Michael Knapp'ın Stuttgart'taki Yeni Saray'ın önünde 1863 yılına kadar tamamlanamayan jübile sütunu bugün hala bu olayı anıyor.
Edebiyat
Württemberg Krallığı, güzel sanatlar ve müzik alanında, kökleri kelimenin her şey anlamına geldiği Pietizm'e dayanan birkaç tanınmış şahsiyet üretmiştir. Sanat alanında büyük yetenekler nadiren aranır ve terfi ettir

Yidiş (יידיש‎, yīdish veya אידיש‎, idīsh, anlamı "Yahudi", Yidiş telaffuz: [ˈ(j)ɪdɪʃ]), Aşkenaz Yahudileri tarafından tarihsel süreçler doğrultusunda, İbranice ve Almancanın karışımından oluşmuş Yüksek-Almanca dil grubunda bulunan bir dildir. Yidiş, Yahudi-Roma savaşlarının sonucu olarak, Romalılar tarafından Avrupa'ya sürülmüş Yahudiler tarafından ilk defa 9. yüzyılda şekillenmeye başladı. İbraniceye çok benzeyen Aramiceden; Latince ve Doğu Avrupa'daki Slav dillerinden de etkilenmiştir. Yazılarında İbrani alfabesi kullanılır. 1990'lardan itibaren çoğunlukla Hasidik ve Haredi Yahudileri olmak üzere, 1,5–2 milyon konuşanı vardır.
Yidiş, Orta Çağ'dan itibaren Avrupa'da Yahudîler'in zorunlu göçleri dolayısıyla öncelikle doğu Avrupa ve Rusya'da bugün doğu Yidiş olarak tanımlanan lisan yayılmış, 18. ve 19. yüzyıllardan itibaren Yahudîler'in batı Avrupa'ya göç etmesiyle de batı Yidiş ortaya çıkmıştır. 20;inci yüzyıl itibarıyla  İsrail ve Amerika kıtalarına da taşınmıştır.
Yidiş, Aşkenaz Yahûdileri'nin kullandığı üç lisandan biridir. Daha çok yazılı metinlerde sınırlı kalmış olarak kullanılmakta olan İbranîce ve Aramîce'nin yanında Yidiş, Aşkenaz Yahudîleri'nin konuşma dili olma özelliğini kazanmış. Aynı şekilde Seferâd Yahudîleri de "Yahudî İspanyolcası" olarak tâbir edilen ve "Yudezmo" adı verilen bir lisan geliştirmişlerdir.
18. yüzyıldan itibaren Yidiş kullanımında büyük oranda doğu Yidiş kullanıldığı için, bugün Yidiş denildiğinde aslında doğu Yidiş kastedilmektedir. Bu zaman zarfında batı Yidiş'in kullanımı büyük oranda terkedilmiştir.

Yidiş dili: ABD'de (1.250.000), Rusya'da (701.000), İsrail'de (215.000), Ukrayna'da (634.000), Belarus'da (231.000), Almanya'da (49.210), Kanada'da (49.890), Letonya'da (40.000), Romanya'da (1.100), Estonya'da (570), Arjantin'de, Polonya'da, Macaristan'da, Hollanda'da, Moldova'da ve birçok ülkede Musevi azınlıklarca toplam 3.200.000'den fazla kişi tarafından konuşulur.

Hint Avrupa dillerinin Cermen dilleri kolunun, Batı Almanca-Batı Grubu, Yüksek Almanca bölümünde bulunan Yidiş, her ne kadar farklı bir alfabe ile yazılsa da bu dili bilmeyen insanlarca duyulduğunda Almanca olduğu zannedilebilir. Almanca bilen bir kişi bu dili %60 - %70 oranında anlayabilir. Ancak Yidiş diline İbranice, Aramice ve Slav kökenli dillerden giren ek ve kelimeler bulunduğundan tam anlama mümkün olmaz.

Batı ve doğu lehçesi olmak üzere iki lehçesi vardır. Doğu Avrupa ve Asya'da konuşulan Doğu lehçesi Slav dillerinden etkilenmişken batı lehçesi daha çok Batı Avrupa dilleri ve özellikle İngilizceden etkilenmiştir.

Bugün dünya üzerinde Yidiş dili ile basılmakta olan 100'den fazla, gazete ve dergi bulunmaktadır. Yidiş dili zengin bir edebiyat dili olduğundan bu dil ile verilmiş eserlerin sayısı bilinmemektedir. Yine dünya üzerinde birçok ülkede Yidiş dilinde oyunların sahneye konduğu tiyatrolar gibi internet üzerinde de birçok site Yidiş dili ile yayın yapmaktadır.

İngilizce çevirileriyle Yidiş kelimeler ve kalıplar.6 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yahudi Dili Araştırma Websitesi: Yidiş8 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
On-line Yidiş sözlük2 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milli Yidiş Kitap Merkezi3 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çekçe, Hint-Avrupa Dilleri'ne bağlı Slav dillerinin Batı kolununa ait olan, Çek-Slovak dillerinin bir parçasıdır. Çekçe, yaklaşık 10 milyonu Çek Cumhuriyeti'nde yaşayan yaklaşık 11,5 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır.
Çekçede özel harfler, genellikle bir háček (ˇ) veya çengel işaretiyle (örneğin “ň”deki gibi) belirtilir. Bu harflerin telaffuzları Türkçedeki bazı seslere benzerlik gösterebilir, ama kendine özgü nüansları da vardır. Slovakça ve Çekçe birbirlerine çok benzerler ve Çekoslovakya'nın ikiye bölünmesinden önce sürekli etkileşim içinde olan iki taraf, birbirini rahatça anlayabilir. Yeni nesil, hızla değişen kelimeleri anlamakta zorluk çekebilir. Hızlı konuşulduğu ve karmaşık bir dil olduğu için, öğrenilmesi zor bir dil olarak kabul edilir. Dilin karmaşıklığı, çoğu Slav dilinde olduğu gibi farklı çekimlerin çokluğu ve genel olarak dilin serbestliği yüzündendir. Tüm dünya dillerine geçmiş olan en tanınan Çekçe sözcük robot'dur
En uzun Çekçe kelime “Nejneobhospodařovávatelnějšími”  yani “En fazla tarımsal olarak işletilemeyenler tarafından” anlamına gelir. Bu tür uzun kelimeler dilin zengin ek yapısını gösterir.

İmparatorluk, genellikle bir imparator olan tek bir yönetici otoriteye tabi olan birkaç bölge ve halktan oluşan egemen bir devlettir.
İmparatorluk, "genellikle fetih yoluyla oluşturulan ve hakim bir merkez ile ona bağlı çevre bölgeler arasında bölünmüş" çeşitli bölge ve halklardan oluşan bir "siyasi birimdir". İmparatorluğun merkezi (bazen metropol olarak da anılır) çevre bölgeler üzerinde siyasi kontrol uygular. Dar bir tanımla imparatorluk, devlet başkanı imparator olan egemen devlettir; ancak yüksek otoritelerin yönetimi altında toprakları bulunan tüm devletler imparatorluk olarak adlandırılmaz veya bir imparator tarafından yönetilmez; ayrıca kendi kendini tanımlayan tüm imparatorluklar çağdaşlar ve tarihçiler tarafından bu şekilde kabul edilmemiştir (Orta Afrika İmparatorluğu ve erken İngiltere'deki bazı Anglo-Sakson krallıkları örnek olarak verilebilir).
"Eski ve modern, merkezi ve merkezi olmayan, aşırı acımasız ve nispeten iyi huylu" İmparatorluklar olmuştur. Önemli bir ayrım, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veya Rus İmparatorluğu gibi yalnızca bitişik bölgelerden oluşan kara imparatorlukları ile Kartaca İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu gibi imparatorluğun 'ana' ülkesinden çok uzakta olan bölgeleri içeren deniz gücüyle oluşturulan imparatorluklar arasında olmuştur. İmparatorluk kavramı, emperyalizm, sömürgecilik ve küreselleşme gibi diğer kavramlarla ilişkilidir; emperyalizm, uluslararasında eşitsiz ilişkilerin yaratılması ve sürdürülmesine atıfta bulunur ve bir imparator veya imparatoriçe tarafından yönetilen bir devletin politikası olmak zorunda değildir.

Bir imparatorluk, yüce bir hükümdar veya oligarşi altında birçok ayrı devlet veya bölgenin toplamıdır. Bu, özerk devletlerden ve halklardan gönüllü olarak oluşan geniş bir devlet olan federasyon ile zıttır. Bir imparatorluk, orijinal sınırlarının dışındaki bölgelerde hüküm süren büyük bir yönetim biçimidir.
Bir imparatorluğu fiziksel ve siyasi olarak neyin oluşturduğuna dair tanımlar değişiklik gösterir. Bu, emperyal politikaları etkileyen bir devlet veya belirli bir politik yapı olabilir. İmparatorluklar tipik olarak çeşitli etnik, ulusal, kültürel ve dini bileşenlerden oluşur. 'İmparatorluk' ve 'sömürgecilik', güçlü bir devlet veya toplum ile daha az güçlü bir toplum arasındaki ilişkilere atıfta bulunmak için kullanılır; Michael W. Doyle imparatorluğu "emperyal bir toplum tarafından tabi bir toplumun resmi veya gayri resmi etkin kontrolü" olarak tanımlamıştır. Akademisyenler imparatorlukları ulus-devletlerden ayırmaktadır. Bir imparatorlukta, bir grup insanın (genellikle metropol) diğer insan grupları üzerinde hakimiyet kurduğu bir hiyerarşi ve farklı insan grupları için bir haklar ve prestij hiyerarşisi vardır. Josep Colomer imparatorluklar ve ulus-devletler arasında şu şekilde bir ayrım yapmıştır:

İmparatorluklar devletlerden çok daha büyüktür.
İmparatorlukların sabit veya kalıcı sınırları yoktu, oysa bir devletin sabit sınırları vardır.
İmparatorluklar "merkezle asimetrik bağları olan çeşitli gruplar ve bölgesel birimlerden oluşan bir bileşime" sahipken, bir devlet "bir bölge ve nüfus üzerinde üstün otoriteye" sahiptir.
İmparatorluklar çok düzeyli ve birbiriyle örtüşen yetki alanlarına sahipken, devlet tekelleşme ve homojenleşme arayışındadır.

İmparatorluklar zaman içinde evrim geçirmiş ve tarih boyunca farklı şekillerde görülmüş bir devlet biçimidir. Genellikle güçlü bir monarşi ile karakterize edilirler ve farklı etnik, ulusal, kültürel ve dini geçmişlere sahip ayrı birimlerden oluşurlar. Bu çeşitlilik, yönetenler ve yönetilenler arasında belirli bir eşitsizlik düzeyine işaret eder ve bu da onları commonwealth'lerden ayırır. Tarih boyunca, büyük güçler sürekli olarak dünyanın diğer bölgelerini fethetmeye çalışmışlardır ve emperyalizm, büyük bir gücün, kaynaklarını ve insanlarını ana ülkeye fayda sağlamak amacıyla kullanma niyetiyle başka bir ulusu veya toprağı kontrol etme fikridir. Birçok imparatorluk askeri fetih yoluyla kurulmuştur, ancak seçim gibi başka yollarla da kurulabilirler. Atina İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu en azından kısmen seçimle kurulan imparatorluklara örnektir. Brezilya İmparatorluğu 1822'de Portekiz İmparatorluğu'ndan ayrıldıktan sonra kendisini bir imparatorluk olarak ilan etmiştir ve Fransa denizaşırı bir imparatorluğu elinde tutarken iki kez Fransız Cumhuriyeti olarak adlandırılmaktan Fransız İmparatorluğu olarak adlandırılmaya geçmiştir.
"İmparatorluk" terimi Qing İmparatorluğu ve Babür İmparatorluğu ile Maratha İmparatorluğu gibi Avrupalı olmayan monarşilere de uygulanmıştır. Bazı monarşiler kendilerini gerçeklerin desteklediğinden daha büyük boyut, kapsam ve güce sahipmiş gibi göstermişlerdir. Sonuç olarak, bazı hükümdarlar "imparator" unvanını almış ve devletlerinin adını "... İmparatorluğu" olarak değiştirmişlerdir. İmparatorluklar, imparatorluk yapısını güçlendirmek için kültürlerini tabi devletlere empoze etme eğilimindedir ve bunun imparatorluğun kendisinden daha uzun süren hem olumlu hem de olumsuz etkileri olabilir. Çoğu imparatorluk tarihi düşmanca olmuştur, ancak bazı tarihçiler tebaaları için istikrar, güvenlik ve yasal düzen gibi olumlu niteliklere ve etnik ve dini düşmanlığı en aza indirme girişimine dikkat çekmişlerdir.
Emperyal bir siyasi yapı kurmanın ve sürdürmenin iki ana yolu vardır: doğrudan fetih ve güçle kontrol ya da dolaylı fetih ve güçle kontrol. İlk yöntem daha fazla haraç ve doğrudan siyasi kontrol sağlar, ancak askerî güçleri sabit garnizonlara çektiği için daha fazla genişlemeyi sınırlar. İkinci yöntem daha az haraç ve dolaylı kontrol sağlar, ancak askerî güçlerin daha fazla genişleme için kullanılmasına izin verir. Bölgesel imparatorluklar (örneğin Makedonya İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu) bitişik bölgeler olma eğilimindeyken, deniz imparatorlukları (örneğin Atina İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu) daha gevşek yapılara ve genellikle birçok ada ve diğer mülk biçimlerinden oluşan daha dağınık bölgelere sahiptir. Kutsal Roma İmparatorluğu gibi imparatorluklar da İmparatorluk seçimi yoluyla üye krallıklardan gelen oylarla imparatoru seçerek bir araya gelmiştir.

İtalya Krallığı (İtalyanca: Regno d'Italia), İtalya, 17 Mart 1861'de Sardinya Kralı II. Viktor Emmanuel'in İtalya Kralı ilan edilmesinden, 18 Haziran 1946'da monarşinin kaldırılmasına kadar varlığını sürdüren üniter bir devletti. Bu kaldırma, 2 Haziran'da yapılan kurumsal referandumla sonuçlanan ve modern İtalyan Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açan sivil hoşnutsuzluktan kaynaklanmıştır. Krallık, Risorgimento adı verilen, on yıllarca süren bir süreçte çeşitli devletlerin birleşmesiyle kurulmuştur. Bu süreç, İtalya'nın yasal öncül devletlerinden biri olan Savoy liderliğindeki Sardinya Krallığı'ndan etkilenmiştir.
1866'da İtalya, Prusya ile ittifak halinde Avusturya'ya savaş ilan etti ve zaferinin ardından Veneto bölgesini aldı. İtalyan birlikleri 1870'te Roma'ya girerek bin yıldan fazla süren Papalık dünyevi gücüne son verdi. 19. yüzyılın son yirmi yılında İtalya, sömürgeci bir güç haline geldi ve İtalyan İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açtı. 1882'de ise, Fransa ile sömürgecilik genişlemeleri konusunda yaşanan güçlü anlaşmazlıkların ardından, Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Üçlü İttifak'a girdi. Berlin ile ilişkiler çok dostane hale gelirken, Viyana ile ittifak, kısmen İtalya'nın Avusturya-Macaristan'dan Trentino ve Trieste'yi alma arzusundan dolayı tamamen formal kaldı. Sonuç olarak, İtalya, I. Dünya Savaşı sırasında Müttefik Güçlere katılma konusunda İngilizlerin davetini kabul etti; çünkü batılı güçler, Viyana'nın İtalyan tarafsızlığı karşılığında sunduğundan daha cömert bir toprak tazminatı (Avusturya-Macaristan pahasına) vaat etmişti. Savaşta zafer, İtalya'ya Milletler Cemiyeti Konseyi'nde daimi bir sandalye kazandırdı, ancak kendisine vaat edilen tüm toprakları alamadı. 
1922'de Benito Mussolini başbakan oldu ve Ulusal Faşist Parti İtalyan hükümetinin kontrolünü ele geçirdi; böylece İtalya'da "Faşist İtalya" olarak bilinen Faşist dönemin başlangıcı oldu. Otoriter yönetim uygulandı, tüm siyasi muhalefet ezilirken ekonomik modernleşme, geleneksel değerler ve toprak genişlemesi teşvik edildi. 1929'da İtalyan hükümeti, Vatikan Şehrine bağımsızlık tanıyan Lateran Antlaşmaları aracılığıyla Roma Katolik Kilisesi ile uzlaştı. Sonraki on yıl, İtalya'nın 1935'te Etiyopya'ya, 1937'de İspanya'ya ve 1939'da Arnavutluk'a karşı başarılı askeri operasyonlar başlattığı agresif bir dış politika dönemi oldu. Bu durum ekonomik yaptırımlara, Milletler Cemiyeti'nden ayrılmaya, artan ekonomik otarşiye ve Almanya ve Japonya ile askeri ittifakların imzalanmasına yol açtı. 
İtalya, 1940'ta Mihver Devletlerinin önde gelen bir üyesi olarak II. Dünya Savaşı'na girdi ve ilk başarılarına rağmen Kuzey Afrika ve Sovyetler Birliği'nde yenilgiye uğradı. Müttefiklerin Sicilya'ya çıkarma yapması Faşist rejimin yıkılmasına yol açtı ve yeni hükümet Eylül 1943'te Müttefiklere teslim oldu. Alman kuvvetleri kuzey ve orta İtalya'yı işgal etti, İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'ni kurdu ve Mussolini'yi yeniden diktatör olarak atadı. Sonuç olarak, İtalya iç savaşa sürüklendi; İtalyan Müttefik Ordusu ve direniş hareketi, Sosyal Cumhuriyet güçleri ve Alman müttefikleriyle mücadele etti. İtalya'daki tüm Mihver güçlerinin teslim olmasından kısa bir süre sonra, sivil hoşnutsuzluk, 1946'da bir cumhuriyet kuran ve monarşiyi kaldıran kurumsal bir referanduma yol açtı.

18. yüzyılın son yıllarında İtalya I. Napolyon tarafından işgal edilerek Fransız etkisi altına girdi. 1789 yılında ihtilal patlak verdiği zaman, İtalya'daki siyasi durum şöyleydi; Sardinya Krallığı, Milano Dükalığı, Cenova Cumhuriyeti, Venedik Cumhuriyeti, Toscana Grandükalığı, Papalık (Roma'da) ve Napoli-Sicilya Krallıkları varlık gösteriyordu. Bu devletlerin bazılarının başında ise, yabancı hanedanlar hüküm sürmekteydi.
İtalya, direktörler döneminde Fransız orduları tarafından işgal edildiği zaman; Avusturya ve Prusya'nın bu devlete karşı başlattıkları savaşa, krallıkla yönetilen iki İtalyan devleti de (Sardinya ve Napoli) müttefik olarak katılmıştı. Direktörler yönetimi, Napolyon'a batıl inançlar ocağını söndürmek ve İtalya'yı canlandırmak için Papa'nın siyasal gücünü ortadan kaldırmasını emretmişti. Bu şekilde amaçlarının sadece Avusturya'yı yenerek, bu devleti barış yapmaya zorlamak değil; Papalık'ın Hristiyan nüfus üzerindeki etkinliğini yok etmek olduğu açıklanmıştı.
Napolyon'un emrindeki ordular, 1796'da İtalya'ya girerek iki yıl içinde yarımadayı hem işgal etti; hem de Avusturya'yı barış yapmaya zorladı. Milano topraklarını işgal eden Napolyon, ardından Roma'ya yöneldi. Papa'yı ağır bir tazminat ödemeye mahkûm ettikten sonra bu kez de kuzeye, Alpler'i aşarak Avusturya'ya girdi. Yine durmadı ve son bir hamleyle 12 Mayıs 1797 tarihinde Venedik'i de işgal etti. Anavatanın tehlikeye düştüğünü gören Avusturya, 18 Ekim 1797 tarihinde Napolyon ile Campo Formio Antlaşması'nı imzaladı. İmzalanan bu antlaşma ile Avusturya, savaşlardan çekildiğini duyuruyordu.
Venedik ve civarları Avusturya'da kalırken, Dalmaçya kıyıları Fransa'ya bağlandı. Ayrıca İyon Adaları da Fransa'ya verildi. Artık İtalya'ya iyice yerleşen Fransa genişlettiği hakimiyet alanlarıyla Osmanlı Devleti'ne komşu olmuştu.
1796-1814 yılları arasında İtalya'daki etkinliğini sürdüren Fransa egemenliği, siyasi açıdan iki döneme ayrılır:
Birinci evrede Napolyon, yarımada üstünde yıkılan eski devletçikler yerine; yeni bazı cumhuriyetler kurmuştur. İkinci evrede ise kurduğu bu cumhuriyetleri krallıklara çevirerek asıl amacını gerçekleştirmiştir.
Fransız İhtilali ve bunun ortaya çıkardığı Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi'nde ifade edilenlerin farkında olan ve bunları benimseyen İtalyan özgürlükçüleri, ilk etapta Napolyon ve ordusunu büyük bir sevinçle karşılamıştı. Çünkü bundan sonra bağımsız ve aynı zamanda birleşik bir İtalya'nın kurulacağını düşünüyorlardı. Fakat Napolyon'un niyeti hiç de böyle değildi. Napolyon, düzeni sadece isim üzerinde değiştirmekle yetindi. Eski krallık ya da dukalıkların yeni adı cumhuriyet oldu. İşgalin başlarında yarımada da Fransa'ya bağlı iki cumhuriyet kurulmuştu. Bunlar Milano'da Cisalpina ve Cenova'daki Liguria Cumhuriyetleri idi. Bundan sonraki birbirini izleyen yıllarda cumhuriyetler, krallıkların yerini teker teker doldurdu. Bütün bunlara rağmen bu cumhuriyetler, Napolyon'un imparator olmasıyla adlarını ve niteliklerini kaybetmişlerdir.
26 Mayıs 1805'te Napolyon İtalya Krallığı tacını giydiğinde, yarımadada üç krallık kurmuştu:

Tyrhenienne Krallığı,
İtalya Krallığı,
Napoli Krallığı.
İleriki yıllarda Napolyon'un düşüşüyle bu krallıklar da sona ermiştir. Napolyon'un üvey oğlu olan Eugene'den sonra İtalya kralı olan Prens Beauharnais ise, konumunu koruyabilmek için Avusturya ile ateşkes imzalamak zorunda kalmıştır. Fakat halkın isyanı neticesinde İtalya'dan kaçmaya mecbur olmuştur.
Böylece sahipsiz kalan Venedik ve Milano bölgeleri Avusturya'nın egemenliği altına girmiştir. Artık Fransız işgalinden kurtulmuş olan İtalya, 1815 senesinde yapılan Viyana Kongresi'nden istediklerini alamadı.

Viyana Kongresi İtalya'nın Fransız işgalinden önce yöneten hanedanlara geri verilmesini öngörüyordu. Çünkü parçalanmış bir İtalya, kongrenin içerik amacına tıpatıp uyuyordu. Ayrıca İtalya'nın denetlenmesi görevini de Avusturya üstlenmişti.
Bu parçalı yapı içinde kongre kararlarıyla kurulan önemli bazı krallıklar ortaya çıkmıştır. Bunlar Piyemonte (Sardinya) Krallığı, Toscana, Modena, Parma Dükalıkları, Lukas (Luques) Prensliği, Kilise Devleti ve Sicilyateyn Kraliyeti idi.
Fakat bir geçek daha vardı ki bu da Fransız İhtilâli'nden sonra İtalya'da giderek yerleşen ulusçuluk ve liberalizm fikirleriydi. İşte Viyana Kongresi'nde alınan kararlar da, bu fikirleri tetikleyen unsurlar oldu. Böylece İtalya'da ulusal birlik kurma çalışmaları başladı. Ancak 1815'ten sonraki süreçte, bu birliğin oluşmasına engel teşkil eden iki önemli unsur vardı: Avusturya ve Papalık.
Avusturya; İtalya'nın kuzeyinde oldukça geniş bir hakimiyet sahasına sahipti. Papalık ise kilise yoluyla bütün İtalya'ya, devlet olarak da politik yolla Orta İtalya'ya egemendi. Ayrıca bu iki büyük engel dışında, Sicilya Krallığı’nı elinde tutan İspanyollar ve yarımada üzerinde hâlâ nüfuz sahibi olan Fransa devletleri de olumsuz faktörlerdendi. Fakat tam da bu sırada bazı gizli dernekler; İtalya’nın birleşmesi için çalışmaya başladı.

1807 yılında gizli bir örgüt olarak kurulan dernek, asıl amacını belli etmemek için; “Kömürcü” anlamına gelen bu terimi kullanmışlardır. İlk etapta Fransızları ülkeden çıkarma gayesinde olan dernek, bu dönemde pek etkinlik gösterememiştir.
Ancak restorasyon dönemi sırasında derneğin amacı da değişime uğramıştır. Fransa bir dost gibi görünürken, mevcut Avusturya baskısından kurtulmak ve Avusturyalıları İtalya dışına çıkarmak; bunun neticesinde de siyasi birliği gerçekleştirmek derneğin ana hedefi olmuştur. Zaten Viyana Kongresi kararları açıklandıktan sonra, hayal kırıklığı yaşayan İtalyan halkın derneğe üye olmalarıyla sayıları hızla artmıştır.

İtalyan birliğinin sağlanması için kurulan gizli derneklerden birisi de “Mason dernekleri” olmuştu. Masonluk, İtalya'ya özgü bir kuruluş olmayıp; İngiltere kökenli idi ve birçok ülke gibi İtalya'da da yayılmıştı.
İlk etapta Orta Çağ'da yapı işçilerinin kurduğu bir lonca örgütü olarak teşkilatlanan masonluk, 17. yüzyıldan sonra mesleki bir kuruluş olma özelliğini yitirerek; aynı zamanda dinsel bazı yöntemleri de benimsemiştir. İngiltere'de ortaya çıkan bu gizli örgüt, zamanla Avrupa'dan taşarak Asya'ya da yayıldı. İtalya'da ilk defa 18. yüzyılda kurulan mason locaları, ancak 19. yüzyılda etkinlik kazanabildiler.
İtalya birliğinin kurulması yolunda Carbonaria örgütü, silahlı bir ihtilal yönetimi sürdürürken; aydınları bünyesinde toplayan mason locaları, basın-yayın ve anlatım gibi yollarla amaca ulaşmayı hedeflemişlerdir.
Giuseppe Mazzini ve Giuseppe Garibaldi birleşme hareketinin öncüleri arasında yer alıyorlardı. Ayrıca Sardinya kralı II. Vittorio Emmanuel de bu birleşme hareketini destekleyenler arasındaydı.

1815 yılında toplanan Viyana Kongresi'nin yarattığı dış bask

Avustralya florası, 21.000'den fazla vasküler ve 14.000'den fazla vasküler olmayan bitki, 250.000 mantar türü ve 3.000'den fazla liken olduğu tahmin edilen geniş bir bitki türü topluluğundan oluşmaktadır. Flora, Gondwana florası ile güçlü yakınlıklara sahiptir ve aile seviyesinin altında, çeşitliliği Kretase'den bu yana kıtasal sürüklenme ve iklim değişikliğinin etkileriyle şekillenen oldukça endemik bir anjiyosperm florasına sahiptir. Avustralya florasının öne çıkan özellikleri, skleromorfi ve serotini içeren kuraklığa ve yangına adaptasyonlardır. Bu adaptasyonlar büyük ve iyi bilinen Proteaceae (Banksia), Myrtaceae (Okaliptüs - sakız ağaçları) ve Fabaceae (Akasya - saz) familyalarından türlerde yaygındır.
İnsanların yaklaşık 50.000 yıl önce bölgeye gelmesi ve 1788 yılından itibaren Avrupalıların bölgeye yerleşmesi, bitki örtüsü üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Aborijinlerin ateşle tarım yapması zaman içinde bitki türlerinin dağılımında önemli değişikliklere yol açmıştır. 1788'den bu yana tarım ve kentsel gelişim için bitki örtüsünün büyük ölçekte değiştirilmesi ya da yok edilmesi çoğu karasal ekosistemin yapısını değiştirmiş, 2006 yılı itibarıyla 61 bitki türünün yok olmasına ve 1000'den fazlasının da tehlike altında olmasına neden olmuştur.
Avustralya'da orman örtüsü, 1990 yılında 133.882.200 hektar (ha) iken 2020 yılında 134.005.100 hektar (ha) ormana eşdeğer olarak toplam arazi alanının yaklaşık %17'sidir. 2020 yılında, doğal olarak yenilenen orman 131.614.800 hektar (ha) ve dikilen orman 2.390.300 hektar (ha) alanı kaplamıştır. Doğal olarak yenilenen ormanın %1'inden azının birincil orman (insan faaliyetlerinin açıkça görülebildiği yerli ağaç türlerinden oluşan) olduğu ve orman alanının yaklaşık %18'inin korunan alanlar içinde bulunduğu bildirilmiştir. 2015 yılı için orman alanının %67'sinin kamu mülkiyetinde, %32'sinin özel mülkiyette ve %1'inin de diğer veya bilinmeyen mülkiyette olduğu bildirilmiştir.

Çift çenekliler, iki çenekliler ya da ödikotlar (Latince: Eudicotidae), embriyonlarında iki çenek (kotiledon) bulunan bir çiçekli bitki sınıfıdır.
Yaklaşık 199.350 türle temsil edilirler. Çiçekli bitkilerden tek çenekliler, iki çeneklilerden farklı olarak, tek embriyonik yaprak (çenek) içerirler. Genel olarak otsu ve odunsu özelliklerdir. Tek yıllık, iki yıllık ve çok yıllık olabilirler. İletim demetleri dairesel dizilişlidir. Çok yıllık olanların iletim demetlerinde floem ile ksilem arasında bulunan kambiyum sayesinde sekonder kalınlaşma görülür. Yapraklar geniş olup, ağsı damarlanma gösterirler. Çiçek parçalarının sayısı çok değişiktir. Çiçek örtüsü (periant), çanak yaprak (sepal) ve taç yaprak (petal) olarak farklılaşmıştır. Tohumları iki çenek (kotiledon) bulundurduğu için dikotil bitkiler olarak adlandırılmışlardır. Ana kök iyi gelişmiştir ve üzerinde sekonder kökler bulunur.

Tohumlarında iki çenek bulunur,
İki ya da daha çok yıl yaşayabilirler,
Gövdelerinde odun ve kambiyum bulunur,
Yaprak damarları ağ biçiminde şekillenir,
Kökleri kazık kök olarak görülür,

İki çenekli bitkiler sınıfı, 3 altsınıfa ayrılmaktadır:

Apetalae (Petalsizler)
Dialypetalae (Ayrı petalliler)
Sympetalae (Birleşik petalliler)

Buxales - Proteales - Ranunculales - Sabiaceae - Trochodendrales

Mercimek (Lens culinaris), baklagiller (Fabaceae) familyasında yer alan Lens cinsine dahil, mercek şeklindeki tohumları için yetiştirilen otsu bir bitki türüdür. İnsanlık tarihinin en eski besin kaynaklarından biri olan mercimek, Anadolu, Orta Doğu ve Balkanlar mutfağında temel gıda maddesi olarak önemli bir yere sahiptir.
Yüksek protein oranı, lifli yapısı ve besin değeri nedeniyle hem vejetaryen beslenmede hem de geleneksel mutfaklarda yaygın olarak tüketilir.

Mercimekler, tohumlarının boyutuna, rengine ve kabuk yapısına göre sınıflandırılır. Pişirme süreleri ve kullanım alanları bu fiziksel özelliklere göre değişiklik gösterir.

Genellikle küçük taneli olan bu tür, kendine has tatlımsı bir aromaya sahiptir. Pişirildiğinde şeklini koruma eğilimindedir ve çok fazla yumuşamaz. Bu özelliği nedeniyle, pürelerden ziyade tane tane kalması istenen salatalarda ve sulu yemeklerde tercih edilir. Arap mutfağında yaygın olarak yapılan Müceddere yemeğinin ana malzemesidir.

Kahverengi veya yeşil mercimeğin kabuğunun soyulmasıyla elde edilen iç mercimektir. Kabuksuz olduğu ve nişasta oranı yüksek olduğu için pişirildiğinde hızla yumuşar ve dağılır. Bu yapısal özelliği onu çorbalar, püreler ve köfteler için ideal kılar. Türk mutfağındaki en yaygın kullanım şekli Mercimek çorbasıdır.

Kırmızı mercimek gibi kabuksuz olan bu türün rengi daha sarımtıraktır ve fındığı andıran hafif bir tada sahiptir. Pişme süresi kısadır ve kolayca dağılır. Genellikle püre yapımında ve çorbalarda kullanılır.

Boyut olarak diğerlerinden daha büyük olabilen yeşil mercimek, pişirildiğinde formunu en iyi koruyan türlerden biridir. Aromaları içine çekme kapasitesi yüksektir. Tadı hafifçe fındığı andırır. Kabuklu yapısı nedeniyle pişme süresi kırmızı mercimeğe göre daha uzundur. Salatalarda, erişteli yemeklerde ve börek içlerinde yaygın olarak kullanılır.

Mercimek, bitkisel protein açısından oldukça zengindir. Ayrıca folat, demir, potasyum ve çinko gibi mineralleri barındırır. Yüksek lif içeriği sindirim sistemini destekler. 100 gram pişmiş mercimek yaklaşık 116 kalori ve 9 gram protein içerir.

Mercimek çorbası
Mercimek köftesi
Müceddere

Mercimek Üretim ve İhracat İstatistikleri (İngilizce)

Victoria Ulusal Herbaryumu (Index Herbariorum kodu: MEL), Avustralya'nın en eski herbaryumlarından biri ve Victoria'nın en eski bilimsel kurumudur. Toplamda 1,56 milyon adet bitki, mantar ve yosun örneğinden oluşan ve Victoria Eyaleti Botanik Koleksiyonu olarak bilinen bu koleksiyon, Avustralya ve Okyanusya'nın en büyük herbaryum koleksiyonunu oluşturmaktadır.
Koleksiyon, Joseph Banks ve Daniel Solander tarafından 1770 yılında HMS Endeavour gemisiyle yapılan yolculuk sırasında toplanan bilimsel ve tarihi açıdan önemli koleksiyonların yanı sıra, Robert Brown tarafından Flinders'ın Avustralya'yı dolaşması sırasında (1801–1805) toplanan 2.000 örnek ve Darwin tarafından Beagle gemisiyle Güney Amerika, Avustralya ve Pasifik'e yapılan yolculuk sırasında toplanan üç koleksiyonu içermektedir. Herbaryum, 1853 yılında Victoria Eyaleti Botanik Uzmanı Ferdinand von Mueller tarafından kurulmuştur ve Melbourne Kraliyet Botanik Bahçeleri içinde yer almaktadır. Mevcut bina, hayırsever Sir Macpherson Robertson'un bağışıyla 1934 yılında inşa edilmiştir. 1989 yılında yapılan ek bina ile birlikte, 1,5 milyon bitki ve mantar örneğinden oluşan koleksiyonun tamamı burada sergilenmektedir. Herbaryumun botanik kütüphanesi, Avustralya botanik tarihinin önemli bir kaynağıdır ve çevrimiçi dijital Biyoçeşitlilik Mirası Kütüphanesi'ne (Biodiversity Heritage Library) Avustralya kurumları tarafından sağlanan 1212 ciltlik koleksiyonun 124 cildine katkıda bulunmuştur.
Herbaryum ayrıca Australasian Virtual Herbarium projesinin bir ortağıdır ve bu sayede tüm koleksiyon verilerini herkesin kullanımına sunmaktadır.

Avustralasya Sanal Herbaryumu
Victoria Kraliyet Botanik Bahçeleri
VicFlora Victoria Florası

Nohut (Cicer arietinum), baklagiller (Fabaceae) familyasının Faboideae alt familyasına ait Cicer cinsinden bir baklagil türü.

Nohut sadece bir yıl büyüyen, tohumla çoğalan, Türkiye'de boyu 50 santimetreye varan bir bitkidir. Tohumlar bazen bej, bazen daha koyu renk ve hatta siyah olur.
Nohut yetiştirilmesi kolay bir bitkidir. Anadolu'da kıraç alanlarda yetiştirilir. Su kıtlığına iyi dayanır ve toprak kalitesine pek önem vermez. Hava yeterince sıcak olmazsa hasılat kötü olur.
Yaprakları 5 – 15 mm büyüklüğünde ve tomurcukları 30mm'ye kadar uzayabilir. Tohumları kurumadan yeşil olarak da yenebilir. Kurutulmuş nohut birçok yemekte kullanılır.

Nohutun yabani atasının doğal dağılım alanı dışında iyi korunmuş en eski arkeobotanik kanıtı, modern Suriye'de bulunan Tell el-Kerkh bölgesinden gelmektedir ve MÖ yaklaşık 8400'e tarihlenmektedir. Oradan Akdeniz'in etrafına ve Hindistan'a yayılmıştır. Yabani nohut türünden bütün kültür nohutlarının gelişmiş olduğu düşünülür.

Nohut pişmemiş hali ile hazım edilemeyen zehirli maddeler içerir. Bu yüzden içinde yumuşatıldıkları suyu kaynatmak için kullanmayıp, taze su kullanmak gerek. Genellikle İç Anadolu Bölgesi'nde yetişir.

Nohut bugün genelde kuru halde ya da konserve olarak satılır. Kuru nohutları yemek için kullanmadan evvel 12-24 saat suyun içinde bırakmak gerek. Nohut yemeğinin hafif gaz yapıcı bir etkisi vardır. Kış mevsiminin uzun geçtiği bölgelerde kırsal kesimde çok kullanılır. Etli nohut yemeğinin yanı sıra değişik yemeklerde de kullanılır. Çok besleyici özelliği vardır. Bazı yörelerde (Ör. Malatya)çok az bilinen küçük ve renkli cinsleri de yetiştirilip  özel yemeklerde kullanılır.
Türkiye'de ve yakın doğunun diğer ülkelerinde nohut kavrularak leblebi yapılır. Köylerde nohut bir gece önceden ıslatılarak metal tepsilerde tula birlikte kavrularak da yenir.
Nohut protein açısından zengindir. Nohut, humus yapımında kullanılan ve ıslatılıp otlar ve baharatlarla kaba bir şekilde öğütüldükten sonra köfte yapılıp kızartıldığında falafel olarak kullanılan Akdeniz ve Orta Doğu mutfaklarının temel bir bileşenidir.
En çok üretildiği ülkeler Türkiye, Kuzey Afrika, Meksika, Hindistan, Pakistan ve İspanya 'dır.

Nohut sineği (Liriomyza cicerina)

Çukurköy nohudu

Nohut yemeği tarifleri 9 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nohut yemeği tarifleri 12 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soya (Glycine max), baklagiller (Fabaceae) familyasından 1 - 1,5 m boyunda, kısmen sarılıcı, dallanmış, tek yıllık Doğu Asya kökenli bir bitkidir. Bitki, yenilebilir fasulyesi için yetiştirilir.
Tarihi olarak Çin, Japonya ve Kore'yi kapsayan Doğu Asya'da ıslah edilmiş ve burada binlerce yıl boyunca tarımı yapılmış bitkinin, 20. yüzyılın başlarında Batı dünyasında da geniş ölçüde ziraati yapılır hale gelmiştir. Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Arjantin başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde soya tarımı gerçekleştirilmektedir.
Soya pek çok kullanım alanına sahiptir. Ekildiği alan başına protein bakımından en verimli bitkilerden biri olduğu ve besin değeri bakımından zengin olduğu için Doğu Asya mutfağında ve hayvan yem sanayisinde büyük bir rol oynar. Bitkinin tohumlarından elde edilen sıvı yağ yemeklik yağ olarak kullanılır ve dünyada bu hususta en çok kullanılan yağlardan biridir.
Soya tüketimi ile ilgili çeşitli araştırmalar bulunur. FDA gibi çeşitli kurumlar soyanın hayvansal besin kaynaklarına alternatif olabileceğini ve aynı protein kalitesine sahip olduklarını bildirmiştir. Çeşitli kanser araştırma dernekleri de belirli soya ürünlerini tüketmenin bazı kanser risklerinde azalmaya yol açtığını rapor etmektedir.

Soya, kazık köklü bir bitkidir ve kuvvetli bir saçak kök sistemine sahiptir. Kökleri genellikle 60 ila 70 cm olmakla birlikte 2 metre olanları da görülmüştür. Bitki boyu 60–150 cm arasında değişir. Sapı 10-15 boğumdan oluşur. Soya yaprakları üç yaprakçıktan oluşur. 3,5 cm uzuklukta ve 1 cm kalınlıkta baklalara sahiptir. Bir soya bitkisi genellikle 35-40 baklaya sahipken seyrek ekimlerde bu sayı 200'ün bile üstüne çıkabilmektedir. Tohumlarının (tanelerinin) rengi yeşilin değişik tonlarından siyah, sarı ya da kahverengine varabilen alacalı renkte olabilir.
Soya bitkisi, farklı iklim bölgelerine uyumludur. Dünyanın pek çok yerince başarıyla yetişmektedir. Yine de en iyi verim Mayıs-Eylül ayları arasında sıcaklığın 25 °C olduğu iklimlerde alınır. 18 °C'nin altındaki ve 40 °C'nin üstündeki sıcaklıklar soyanın gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.
Soya, çok kumlu topraklar hariç, değişik toprak türlerinde yetişebilir.

Soya, %18-24 oranında yağ ve %35-45 oranında protein içerir. %30 karbonhidrat ve %5 oranında mineral ve çok sayıda vitamin içerir. Soya, omega-3 yağları, çoklu doymamış yağ, B vitamini, demir, çinko, anti-oksidanlar, fotokimyasallar ve lif bakımından zengindir.
FDA'ya göre soya, et proteini yerine geçebilir ve tüm esensiyel aminoasitlere sahiptir. Alınan proteinin kalitesini ve sindirilebilirliğini ölçen Protein Sindirilebilirlik Endeksi'ne (PDCAAS) göre soyanın protein yapısı et, yumurta ve süt ile benzerdir; peynir 100, yumurta 97, soya fasulyesi 96, inek eti 92, soya sütü ise 91 değerlerine sahiptir. İçerdiği protein yapısı açısında diğer baklagillere benzeyen soya bitkisi, ekildiği alan başına herhangi bir tarımsal bitkiye nazaran (kenevir dışında) 2 kat daha fazla protein üretebilir.
Sakkaroz, raffinoz ve stakiyoz soya içerisinde bulunan temel çözünebilir karbonhidratları oluşturur. Sakkaroz insanlar tarafından sindirilebilir, ancak geriye kalan iki kompleks şeker bu özelliği göstermez. Bunun sonucunda bağırsak florasında yer alan bakteriler bu şekerleri sindirir ve bu, şişkinliğe yol açabilir. Soyada yer alan kompleks polisakkaritleri selüloz, hemiselüloz ve pektin oluşturur ve bu maddeler diyet lifi olarak sınıflandırılır.
Çiğ soya fasulyeleri %20 yağdan oluşur ve bu yağ doymuş ve doymamış yağ asitleri içerir.

Soya fasulyesinin Doğu Asya'da kullanımı çok eski zamanlara dayanır. Soya ve akrabası olduğu türlerin ilk kullanımına dair en eski kanıt, Çin'in Henan bölgesindeki bir arkeolojik alanda bulunmuş yaklaşık 10.000 yaşındaki kömürleşmiş yabani soya kalıntılarıdır. Bitkinin ıslah edilmesine ve tarımına dair ilk kanıtların ortaya çıkışı ise Çin'de MÖ 7000 ile 6600 yıllarına, Japonya'da MÖ 5000-3000 arasına, Kore'de MÖ 1000 yılı civarına tekabül eder. Buna rağmen günümüzde tarımı yapılan ve ıslah edilmiş soya bitkisini andıran ilk bitkiler MÖ 1000 yılında Kore'de yetiştirilmeye başlanmıştır. Soysal olarak soyanın merkezi Çin ve Mançurya kökenli olduğu düşünülür, ancak bu tartışılan bir konudur.
Soya fasulyesi yetiştiriciliği, Cava ve Malay Takımadaları'na 13. yüzyılda giriş yapmıştır. 17. yüzyılda, Uzak Doğu'yla olan ticaretin bir sonucu olarak soya, Avrupalı tüccarlar tarafından Hint Yarımadası'na ve Avrupa'ya taşınmış, ancak Avrupa'da verimli olarak yetiştirilmemiştir. İtalya, Fransa ve İspanya gibi ülkelerde ilk soya tarımı 18. yüzyılda başlamıştır.
Kuzey Amerika'da soya tarımı ilk olarak 1765 yılında Georgia eyaletinde gerçekleşmiştir, ancak yaklaşık 150 sene boyunca yaygın bir şekilde besin için ekimi görülmemiştir. Bu dönemde soya genellikle hayvanlar için yeşil yem veya sanayi için yağ üretmek amacı ile kullanılmıştır. 1919-1924 yılları arasında ABD'de 8 eyalette birden soya ekimi yapılmış ve zamanla, özellikle 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrasında 26 eyalete yayılmıştır. Günümüzde de soya tarımı en çok ABD'de gelişmiştir ve ülkenin mısırdan sonra en çok kazanç getiren tarım ürünüdür.
Soyanın Türkiye'ye gelişi ise 1930'larda gerçekleşmiştir. 1982 yılında ise Bakanlar Kurulu kararı ile üreticiye teminat verilmeye başlanmıştır. Adana ve Osmaniye illeri Türkiye'deki soya üretiminin %80-85'ini karşılamaktadır.

Proteince zengin olup oldukça besleyici olan soya, dünyayı besleyen 5-6 bitkisel üründen birisidir. Soya tarih boyunca Doğu ve Güneydoğu Asya mutfağında soya sosu, miso, nattō ve tempeh gibi fermantasyon sonucu oluşan formlarıyla, sade bir şekilde ya da süt ve tofu olarak tüketilmiştir.
Soya, günümüzde başta veganlar olmak üzere herkes için hayvansal ürünlere alternatif oluşturur. Soya sütü ve soya unu, inek sütü ve buğday ununa alternatiftir. Soya köftesi, soyanın besin değeri nedeniyle et köftesine alternatif olup, içerdiği protein ve aminoasit yapısı ile ete benzer özellikler gösterir. Tofu hayvansal peynire alternatif bir soya peyniridir. Ayrıca dünyada en fazla üretilen ve tüketilen yağ soya yağıdır.

Bu soya bazlı besin maddelerinin yanı sıra soyadan yoğurt ve ekmek benzeri besinler de üretilmektedir. Soya fasulyesi kullanılarak soya soslu brokoli, soyalı piliç ve soya çorbası gibi yemekler yapmakta mümkündür.

Soya fasulyesinin yağının sıkılması sonucu geriye kalan proteince zengin soya küspesi, yem sanayisinde en fazla kullanılan hammaddedir. Aynı zamanda toprağın verimliliğini arttırdığı için nadas bitkisi olarak ekilebilir ve bazı kültürlerde bu yüzden kutsal sayılmıştır. Bitki, toprağa köklerinde bulunan bakteriler yoluyla azot kazandırarak kendisinden sonra ekilecek bitkilerin verimini arttırır.
Soya bitkisi, ayrıca biyoyakıt üretiminde de yoğun olarak kullanılır.

Soyanın insan sağlığına faydalı mı yoksa zararlı mı olduğu tartışılmıştır. Soyanın insan sağlığına pek çok faydası olduğu gibi bazı zararlarının da olduğu iddia edilmiştir.

American Cancer Society, tofu gibi geleneksel soya ürünleri tüketiminin meme, prostat ve rahim ağzı kanserleri ile diğer bazı kanserlerin görülme oranınını azaltıcı etkileri olduğuna dair sürekli artan kanıtların bulunduğunu açıklamıştır. Buna rağmen soya içeren besin takviyesi kullanımının kansere karşı koruyucu etkisi olup olmadığına dair yeterli kanıt bulunmamaktadır.

Soya, fıstık ve nohut gibi diğer baklagiller ile birlikte izoflavon denen bir bileşik grubu içerir. Soya, izoflavon sınıfına dahil edilen genistein ve diadzein denen iki bileşik barındırır ve bu bileşikler fitoöstrojen olarak sınıflandırılır. Fitoöstrojenler memeli hayvanlarda östrojeni taklit eden özellikler gösterebilir. Bu, soyanın kadınlaştırıcı etkileri olabileceğine dair endişeler doğurmaktadır. Ancak doğal fitoöstrojenler, östrojenin aksine östrojen reseptörlerinde direkt agonist olarak etki etmek yerine seçici östrojen reseptör modülatörü olma (SARM'lar gibi) özelliği gösterirler. Normal tüketim koşulları altında soyanın bir bireyde fizyolojik değişikliklere yol açabileceği düşünülmemektedir. 2010 tarihli bir araştırma, soya tüketiminin veya izoflavon takviyesi kullanmanın erkek bireylerin testosteron ve östrojen oranlarında bir değişikliğe yol açmadığını ortaya koymuştur. Soya tüketimi ayrıca sperm kalitesinde değişikliklere neden olmamaktadır.

(http://www.gidahareketi.org/Soyanin-Karanlik-Yuzu-1102-haberi.aspx)ölü/kırık bağlantı] Soya Yetiştiriciliği - Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı
Soya Sektör Raporu - İTO
Soya Yetiştiriciliği - Çukurova TAEM
Soya Meme Kanserini Tetikleyebilir - NTVMSNBC 18 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hamile Kadınlar Soya Yemesin - Bilim ve Teknik Dergisi
Soyanın İki Yüzü: Zararlı mı? Yararlı mı? - Dr. Mehmet Öz 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Klimakterik şikayetlerin giderilmesinde soya kullanımı

Yalancı akasya (Robinia), Fabaceae (baklagiller) familyasının Robinia cinsinden dikenlerle kaplı odunsu türlere verilen ad.
Anavatanı Kuzey Amerika ve Kuzey Meksika'dır. 4–25 m'ye kadar boylanabilen yaprak döken çalı veya ağaçlardır. Tüysü yapraklar, 7-21 oval yaprakçıktan oluşmuştur. Çiçekler beyaz veya pembe, sarkık şemsiyedir. Birçok türde sürgünler dikenli ve tüylüdür. Cinse Fransız bahçıvan Jean Robin'in adı verilmiştir. Avrupa'ya 1601 yılında getirilmiştir. Çiçekleri, Avrupa'nın birçok yerinde çay olarak, kek ve böreklerde kullanılır. Kırmızı örümcek, beyazsinek ve kabuklu bit zararlıları, külleme, kara leke ve kök boğazı çürüklüğü hastalıkları en çok görülmektedir.

Kırmızı çiçekli yalancı akasya (Robinia hispida)
Robinia luxurians
Robinia neomexicana
Beyaz çiçekli yalancı akasya (Robinia pseudoacacia)
Yapışkan yalancı akasya (Robinia viscosa)

ASCII (İngilizce: American Standard Code for Information Interchange, Türkçe: Bilgi Değişimi İçin Amerikan Standart Kodlama Sistemi) Latin alfabesi üzerine kurulu 7 bitlik bir karakter kümesidir. İlk kez 1963 yılında ANSI tarafından standart olarak sunulmuştur.
ASCII'de 33 tane basılmayan kontrol karakteri ve 95 tane basılan karakter bulunur. Kontrol karakterleri metnin akışını kontrol eden, ekranda çıkmayan karakterlerdir. Basılan karakterler ise ekranda görünen, okuduğumuz metni oluşturan karakterlerdir. ASCII'nin basılan karakterleri aşağıda belirtilmiştir.

32-126 arası sayılar klavyenizde bulabileceğiniz ve bir belgeyi görüntülediğinizde veya yazdırdığınızda görünen karakterlere atanmıştır. 127 SİL komutunu gösterir.

Genişletilmiş ASCII karakterler ek karakter talebini karşılar. Genişletilmiş ASCII'de (aşağıdaki grafikte görüntülenen 0-32 arası sayılar) yer alan 128 karaktere ek olarak 128 karakter daha bulunur, böylece toplam karakter sayısı 256'ya ulaşır. Bu ek karakterlerle bile, birçok dilde 256 karaktere katılamayan simgeler vardır. Bu nedenle, bölgesel karakter ve simgeleri karşılamak için ASCII çeşitlemeleri vardır.
Örneğin, Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Avustralya ve Afrika dillerine ait yazılım programlarında ISO 8859-1 olarak da bilinen ASCII tablosu kullanılır.

Genişletilmiş yazdırma karakterleri tablosu

Ondalık Karakter   Ondalık 	Karakter
128 	Ç 		192 	└
129 	ü 		193 	┴
130 	é 		194 	┬
131 	â 		195 	├
132 	ä 		196 	─
133 	à 		197 	┼
134 	å 		198 	╞
135 	ç 		199 	╟
136 	ê 		200 	╚
137 	ë 		201 	╔
138 	è 		202 	╩
139 	ï 		203 	╦
140 	î 		204 	╠
141 	ì 		205 	═
142 	Ä 		206 	╬
143 	Å 		207 	╧
144 	É 		208 	╨
145 	æ 		209 	╤
146 	Æ 		210 	╥
147 	ô 		211 	╙
148 	ö 		212 	Ô
149 	ò 		213 	╒
150 	û 		214 	╓
151 	ù 		215 	╫
152 	ÿ 		216 	╪
153 	Ö 		217 	┘
154 	Ü 		218 	┌
155 	¢ 		219 	█
156 	£ 		220 	▄
157 	¥ 		221 	▌
158 	₧ 		222 	▐
159 	ƒ 		223 	▀
160 	á 		224 	α
161 	í 		225 	ß
162 	ó 		226 	Γ
163 	ú 		227 	π
164 	ñ 		228 	Σ
165 	Ñ 		229 	σ
166 	ª 		230 	µ
167 	º 		231 	τ
168 	¿ 		232 	Φ
169 	⌐ 		233 	Θ
170 	¬ 		234 	Ω
171 	½ 		235 	δ
172 	¼ 		236 	∞
173 	¡ 		237 	φ
174 	« 		238     ε
175 	» 		239 	∩
176 	░ 		240 	≡
177 	▒ 		241 	±
178 	▓ 		242 	≥
179 	│ 		243 	≤
180 	┤ 		244 	⌠
181 	╡ 		245 	⌡
182 	╢ 		246 	÷
183 	╖ 		247 	≈
184 	╕ 		248 	≈
185 	╣ 		249 	∙
186 	║ 		250 	·
187 	╗ 		251 	√
188 	╝ 		252 	ⁿ
189 	╜ 		253 	²
190 	╛ 		254 	■
191 	┐ 		255

ASCII tablosundaki 0-31 arasındaki sayılar, yazıcı gibi bazı çevresel aygıtları denetlemek için kullanılan denetim karakterlerine atanmıştır. Örneğin, 12 form besleme/yeni sayfa işlevine ayrılmıştır. Bu komut yazıcıya bir sonraki sayfanın başına atlama bilgisi verir.

Yazdırma dışı denetim karakterleri tablosu

Ondalık  Karakter 	            Ondalık  Karakter
0 	 boş 		            16       veri bağlantısından çık
1 	başlık başlangıcı 	    17       aygıt denetimi 1
2 	metin başlangıcı 	    18       aygıt denetimi 2
3 	metin sonu 		    19       aygıt denetimi 3
4 	aktarım sonu 		    20       aygıt denetimi 4
5 	sorgu 		            21       olumsuz bildirim
6 	bildirim 		    22       zaman uyumlu boşta kalma
7 	zil 		            23       aktarım bloğu sonu
8 	geri al 		    24       iptal
9 	yatay sekme 		    25       ortam sonu
10 	satır besleme/yeni satır    26       değiştir
11 	dikey sekme 		    27       çık
12 	form besleme/yeni sayfa     28       dosya ayırıcısı
13 	satır başı 		    29       grup ayırıcısı
14 	dışarı kaydır 		    30       kayıt ayırıcısı
15 	içeri kaydır 		    31       birim ayırıcısı

11 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20080611174440/http://ascii.uzerine.com/ arşivlendi. Ascii.uzerine.com]
tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20160526182105/http://www.unicode.org/charts/PDF/U0000.pdf tarih=26 Mayıs 2016 arşivlendi. The ASCII subset] of Unicode
The Evolution of Character Codes, 1874-1968
Scanned copy of American Standard Code for Information Interchange ASA standard X3.4-1963
Curlie'de ASCII (DMOZ tabanlı)

A şu anlamlara gelebilir:

A veya a
"A" alfabedeki ilk harftir.

Harf
A (harf) - veya a, Latin alfabesinde harf
A (Kiril) - veya a, Kiril alfabesinde harf
Α - veya α, Yunan alfabesinde harf (alfa)
Ä - veya ä, çoğunlukla Kuzeybatı Avrupa dillerinde yaygınlık gösteren bir harftir.
Â - veya â, Türkçede yabancı kökenli (özellikle Arapça ve Farsça) sözcüklerin telâffuzunu düzeltmek için kullanılır.
Á - veya á, Faroe dili, Macarca, İzlandaca, Çekçe ve Slovakça'da kullanılan bir harftir.
Å - veya å, İsveççe, Danca, Valonca, Norveççe ve Fincede kimi sesleri karşılamak üzere kullanılan bir harftir.
Ă - veya ă, Rumence ve Vietnamca alfabelerinde yer alan bir sesli harftir.
Sembol
Anarşizm - Anarşizmin sembolü
La majör - Müzikte la majörü belirtir.
Amper - Elektrikte akım şiddeti birimi Amper'in sembolü
Angström - Işığın dalga boyunu ölçmekte kullanılan uzunluk ölçü birimi Angström'ün sembolü
Spor
Türkiye millî futbol takımı - A millî takımı
Serie A - (Serie A) İtalyan futbol liglerinin en üst seviyesidir.
Hyundai A-Ligi - (Hyundai A-League) Avustralya'nın 1. futbol ligidir.
Bilim
A-DNA - Çift sarmal DNA'nın olası modellerinden biridir.
A vitamini - Vitamin
Askerlik
Alayın kısaltmasıdır (örn. 21.P.A. - 21.Piyade Alayı)
Diğer
Mini Sınıf - A segmenti, otomotivde otomobil sınıfı
Å, Moskenes - Norveç'te Lofoten takımadalarında bulunan Moskenes belediyesine bağlı bir köy.
A priori - "önceki" anlamındaki Latince felsefi kavram.
A posteriori - "Sonradan gelen" anlamındaki Latince felsefi kavram.
Listeler
Bitki listesi A
Latince deyişler listesi (A-E)#A
Televizyon Kanalları
Atv
A2 (televizyon kanalı)
ATV (Peru)
Azat Azerbaycan International TV

Alef, İbrani alfabesi'nin ilk harfidir - א. Sayısal değeri 1'dir. Ses değeri yoktur. Sesini, üzerine konan ünlü harfleri ifade eden noktalama işaretinden alır. Noktalama işaretlerine göre genelde "A" ve "E" olarak okunmasına rağmen ender de olsa "O", "U" ve "İ" olarak da okunabilir.

Aleften Tav'a: Türkçede A'dan Z'ye denen bir şeyin en başından en sonuna kadar anlamında.
Alef yapmasını bilmeyen adam: Okuma yazması olmayan kişi anlamında.
Lo b'alef rabati - לא באלף רבתי: Hayatta olmaz, asla!

 İbranice Alef, Yunanca Alfa ve Latince A Fenike alfabesinden gelmiştir ve Proto-Kenan Alfabesinde ʾalp "öküz" anlamına gelmektedir.
Modern İbranicede "me'ulaf" ki İbranice [ʔ-l-f] (alef-lamed-pe) kökünden oluşur, "le'alef" çekimsiz yükleminin edilgen halidir ve "eğitilmiş" veya "evcilleştirilmiş" anlamına gelir. IDF Aluf rütbesini asalet göstergesi olarak kullanır. Modern Arapçada ise "elif" "evcil hayvan" demektir.

Alef harfi tıpkı Ayin, Reş, He ve Heth harfleri gibi dageş alamaz; ama bazı ender durumlarda Alef ve Reş harflerine dageş konduğu görülür.

Sonsuz kümelerin kardinaliteleri 
  
    
      
        ℵ
      
    
    {\displaystyle \aleph }
  
 harfi ile tanımlanır.
Kardinal sayılar: 
  
    
      
        0
        ,
        1
        ,
        2
        ,
        3
        ,
        ⋯
        n
        ,
        ⋯
        ;
        
          ℵ
          
            0
          
        
        ,
        
          ℵ
          
            1
          
        
        ,
        
          ℵ
          
            2
          
        
        ,
        ⋯
        
          ℵ
          
            α
          
        
        ,
        ⋯
      
    
    {\displaystyle 0,1,2,3,\cdots n,\cdots ;\aleph _{0},\aleph _{1},\aleph _{2},\cdots \aleph _{\alpha },\cdots }
  
.

Elif (harf)
İbrani Alfabesi
Arap Alfabesi
Yunan Alfabesi
İbranice
Hemze

İbranice harf için bkz: Ayin (harf)
Ayn (ع), Arap alfabesinin on sekizinci harfi.
İbranice muadili Ayin harfidir. Ebced hesabındaki değeri 70'tir. Kamerî harflerdendir.

Ayn harfi sağdan ve soldan bitişebilen bir harftir.

Ayn'ın sesi, ses telleri sıkıştırılarak ve eşzamanlı bir şekilde dilin kökünü yutakta kısarak çıkarılır. IPA'de /ʕ/ sesine tekabül eder. Ayn sesi, Hemze'nin çıkardığı sesten farklıdır. Ayn /ʕ/ sesini temsil ederken Hemze ise /ʔ/ (Gırtlak vuruşu; Türkçede "a-aaa" gibi bazı ünlemlerde bulunur) sesini temsil eder.
Arapçadaki Ayn (ع) yutaksıl bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. ISO'nun Arapça latinizasyonunda hemze ˈ ile gösterilirken Ayn ise ʿ işaretiyle kullanılır. Başka latinizasyon sistemlerinde de ise hemze için kullanılan kesme işaretinden farklı bir kesme işareti kullanılır. Türkçede bu harfler genelde yazılmaz, yazıldığı zamanlarda da farklı kesme işaretleri kullanılmaz. Örneğin: Saat/Sa'at. İran'da kullanılan Azericede Arapça kökenli kelimelerde sıklıkla rastlanır ve telaffuz edilir.
Benzer Ğayn harfi ise Türkçedeki Ğ harfinin çıkardığı sese benzeyen /ɣ/ sesini temsil eder.

Elif  (ا), Arap alfabesinin ilk harfidir. İbranice muadili alef harfidir. Ebced hesabındaki değeri 1'dir. Kamerî harflerdendir.

Elif harfi sadece sağdan bitişebilen bir harftir. Kendisine sol taraftan bir harf bağlanamaz.
Ayrıca Hemzenin bineği olan harflerdendir (diğerleri Vav ve Ye).
Uzun okutucu harflerden olup (diğerleri  Vav ve Ye) kendinden önce gelen sessiz harfi kalın veya inceliğine göre "a" ile "e" arasında bir sesle uzatır.

Elif harfi (harekeli iken Hemze) harekesine göre a ile e, ı ile i veya u ile ü arasında sesler veren bir harftir.

Arapçada A ve E için farklı harfler yoktur. Aslında bu sesler arasında fark da bulunmaz. Bu nedenle her iki ses aslında  Ä harfi ile karşılanır. Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler A'ya kayarken, ince sessiz harflere bitişik sesli harfler E'ye doğru kayar. Ancak bu da kesin bir kural değildir. Ayrıca bu seslerin ince biçimleri de kullanılır: (Â, Ê). 
Sesin çıkış noktası yani mahreci gırtlak köküdür. Hemze, ses telleri kapanıp şiddetli açılarak çıkarılan sert bir sestir. Yalın halde a ile e arasında bir ses vermektedir. Ağız Türkçedeki e sesi çıkarılırken açıldığından biraz fazla açılırsa, bu ses doğru olarak çıkarılmış olur. Elif harfi Kesra harekesi ile ı ile i arasında, Fetha ile a ile e arasında, Damme ile u ile ü arasında bir ses verir. Elif harfi kelimenin kökünde varsa hemze ile yazılır. Uzun okutucu olarak kullanıldığında bağlı bulunduğu harfi e sesinden a sesine doğru uzatarak okutur.

Arapçadaki Ayın (ع), gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçede bu ses yoktur. Bazı Avrupa dillerinde Ayın'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Türkçede ise daha çok Arapçadan gelen sözcüklerde kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf (Ma'ruf). İran'da kullanılan Azericede Arapça kökenli kelimelerde sıklıkla rastlanır ve telaffuz edilir.
Not: Ayın ile aynı kaynaktan çıkan Arapça Gayın (غ) harfi hırıltılı bir G sesidir  (Ģ). “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır. Örneğin: Maģrur (Mağrur). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir.

Alef

Etrüskler, İtalya'nın Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve MÖ 6. yüzyıla dek varlığını sürdürmüş bir halk olup Antik Romalılar tarafından Etrusci veya Tusci adlarıyla tanımlanmışken Yunanlar Tyrrhen, Tyrsen diye tanımlamıştır. Kendilerine Rasena diyen Etrüsk halkının bir kısmı ve kültürü zamanla Roma İmparatorluğu içinde erimiştir. Etrüskler İtalya'da dönemlerindeki diğer kavimlerden çok daha ileri bir uygarlık düzeyindeydiler. Roma uygarlığının, Etrüsk mitolojisindeki ilahlardan, hukukundan yol yapım tekniklerine kadar, kökünü hemen hemen tümüyle Etrüsk uygarlığından almış olduğu günümüzde saptanmış durumdadır. Etrüskler'in dini, Ciceronun değindiği gibi, vahyedilmiş bir dindi ve 12'li sistemi baz alan bir inisiyatik örgütlenmeleri vardı.

Yunan tarihçi Herodot'a göre Etrüskler Anadolu'dan (Lidya) İtalya'ya göç etmişlerdir, bunun yanı sıra pek çok tarihçi de Etrüskler ile özellikle Truva başta olmak üzere Anadolu uygarlıklarının âdetleri arasında bağ kurmaktadır. Bu sebeplerden dolayı Etrüsklerin kökeninin Küçük Asya yani Anadolu uygarlıklarına dayandığını savunurlar.
Etrüsklerin kökeni hakkında Herodot'un verdiği bilgiler modern tarihçi ve arkeologlar tarafından "denizden yapılacak böylesi bir göçün mümkün olmadığı" gerekçesi ile kabul edilmemiştir. Buna rağmen 2004 yılında Turin Üniversitesinden, Alberto Piazza tarafından yapılan genetik çalışmaya göre MÖ 7-3 yüzyıllar arasında yaşamış Etrüsklere ait 80 iskeletten alınan DNA örnekleri, Etrüsklerin bugünkü Türkiye'den İtalya'ya göç ettiklerini doğrulamaktadır. Eski Yunan efsanelerinde de sıkça anlatıldığı gibi bu durum antik çağda Anadolu'dan İtalyan yarımadasına yapılan göçlerle açıklanmıştır.

Etrüsk sözlü dili günümüzde tam olarak üzerinde çalışılmamış, çözülmemiş bir dil olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Etrüsk yazısı da, alfabesi bilinmekle birlikte tam olarak çözülmemiş durumdadır. Bunun üç temel nedeni şunlardır:Öncelikle yüzlerce Etrüsk tableti Müzeden çalınmıştır.

A- Etrüskler'den günümüze birkaç anıt ve Latin yazarları tarafından yapılan alıntılar dışında fazla yazılı eser kalmamıştır. Yazıtlar ise çok kısa olup çok az sayıda sözcük içermektedir. Etrüsk dilinde yazılı eserlerin bir kısmı grafitti halindedir; bir kısmı da, yalnızca ana baba, koca adını, çocuk sayısını bildiren mezar taşlarından ibarettir. İlginçtir ki, en uzun Etrüsk el yazması İtalya'da değil, Mısır'da, 19. yüzyılda İskenderiye'de bulunan bir Mısır mumyasının üzerindeki sargılarda bulunmuştur.
Etrüsklerden yazılı eserlerin fazla kalmamış olması konusunda ise iki varsayım bulunmaktadır:
Etrüsk toplumu ezoterik değerlere önem veren inisiyatik bir örgütlenme içindeydi, aktarım sözlü olarak yapılmaktaydı ve bir şey yazılması gerektiğinde yazılar ya da önemli yazılar yalnızca ezoterik tradisyonu sürdüren yazıcı rahipler tarafından yazılır ve saklanırdı. Her ezoterik ekolde görüldüğü gibi onlar da gizliliğe ve bilgilerini gizlemeye önem vermişlerdi. Rene Guenon'un değindiği gibi, mevcudiyeti bilindiği halde Etrüskler'in ilhama dayalı gerçek din kitapları (fal kitapları değil) da bu yüzden hâlen keşfedilememiştir.
Pagan sayılan Etrüsk metinleri kasıtlı ve sistemli olarak yok edildi.
B- Çift dilli yazıtlara yeterince rastlanamamış olması.
C- Etrüsk dilinin iyi incelenmiş Hint-Avrupa dili ailesinin bir ferdi olmaması, hece eklemeli bir dil olması. Etrüsk yazısı dilbilimciler tarafından hâlen çözülememiştir. Etrüsk dili 22 sesten oluşmaktadır ve Etrüsk alfabesi de, her herhangi bir sesi göstermeye yaramayan yabancı harfler hariç tutulursa, aslında 22 harfli bir alfabedir. Yani Etrüsklerin ilk alfabesi 22 harften oluşuyordu. Kimi Etrüsk yazıtları soldan sağa, kimi Etrüsk yazıtları ise sağdan sola doğru yazılmıştır.

Sonuç olarak Etrüskler'in İtalya'ya göçüyle ilgili varsayımlar şu görüşlerde toplanmaktadır:

1- Kimi Batılı bilim insanlarına göre göçün kaynağı Ege-Anadolu'dur.
2- Göç Anadolu üzerinden olmuşsa da, kaynak Orta Anadolu değildir; Etrüskler'in ataları Ege, Anadolu veya Kafkasya civarında yaşıyordu.
3- Kimi Macar araştırmacılara göre, göçün kaynağı Orta Asya'dır.
4- Etrüsk göçünün dünya tarihçilerine göre Batı Anadolu Bölgesinden yapıldığı kabul görmekte ve göçün nedeni ise Yunanların Truvalılara ve Lidyalılara yaptığı saldırılar olduğu kabul edilmektedir.

Dodecapolide olanlar

Arretium (bugünkü Arezzo)
Caisra, Cisra (bugünkü Cerveteri)
Clevsin, (Clusium bugünkü Chiusi)
Curtun (bugünkü Cortona)
Perusna (Perugia)
Pupluna, Fufluna (Populonia)
Veia (Veii bugünkü Veio)
Tarch(u)na (Tarquinii bugünkü Tarquinia-Corneto)
Vetluna, Vetluna (Vetulonia)
Felathri (Volaterrae bugünkü Volterra)
Velzna (Volsinii, bugünkü Orvieto)
Velch, Velc(a)l (Vulci bugünkü Volci)
Dodecapoli dışındakiler:

Vi(p)sul (Faesulae Dodecapoli Fiesole)
Adria
Spina
Felsina (Bononia Dodecapoli Bologna)
Rusellae, Dodecapoli Roselle Terme
Alalia Corsica'da (Roma ve günümüz Aleria'sı)
Capeva (Capua)
Manthva (Mantua)
Inarime (?) (Pitecusa (Yunanca: Pithekoussai) Dodecapoli Ischia)
Harita için bak: 
"The Etruscan League of twelve cities"5 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Osiniu
Mezentius
Lausus (Caere'de)
Tyrsenos
Velsu fl.
Larthia (Caere)
Arimnestos (Arimnus'ta)
Lars Porsena (Clusium'da)
Thefarie Velianas (Caere'de)
Aruns (Clusium'de)
Volumnius (Veii'de)
Lars Tolumnius (Veii'de)

Etrüsk mitolojisi
Alalia Deniz Savaşı
Kyme Deniz Savaşı

Vernessi, Carmelli, Dupanloup, Bertorelle, Lari, Cappallini, Chiarelli, Castri, Casoli, Mallegni, Barbujani. The Etruscans: A Population - Genetic Study, Am. J. Hum. Genet., 74:694-704, 2004
Barker, G. and T. Rasmussen. The Etruscans. London: Blackwell, 1998.
Bloch, Raymond. The ancient civilization of the Etruscans. Translated from the French by James Hogarth. Ancient Civilizations Series. New York: Cowles Book Co, 1969.
Bonfante, Larissa et al. ed. Etruscan Life and Afterlife: a handbook of Etruscan studies. Warminster: Aris and Phillips, 1986.
Bonfante, Larissa, Etruscan, University of California Press, 1990, ISBN 0-520-07118-2
Bonfante, G. and L. Bonfante, The Etruscan Language. An Introduction, Manchester University Press, 2002.
Brendel, Otto. Etruscan art. 2nd edition. New Haven: Yale University Press, 1995.
Maetzke, Guglielmo. The Art of the Etruscans. 1970. Originally published in Italian, 1969.
Richardson, Emeline. The Etruscans: their art and civilization. Chicago: University of Chicago Press, 1964.
Spivy, N. and S. Stoddart. Etruscan Italy. London: Batsford, 1990
Stillwell, Richard, ed. Princeton Encyclopedia of Classical Sites, 1976: "Acquarossa, Italy"
Torelli, Mario. ed. The Etruscans. Milan: Bompiani, 2000.
Pallottino, M. tr. Cremona, J. The Etruscans. London: Penguin Books, 1975,
Hampton, C. The Etruscans: and the survival of Eturia. London: Victor Gollancz Ltd, 1969.
Macnamara, E., Everyday Life of the Etruscans. London: B. T. Batsford Ltd, 1973.
Haynes, S., Etruscan Civilization. Los Angeles: The J. Paul Getty Trust, 2000.
Ed. Bram, L., Funk & Wagnalls New Encyclopedia. New York: Funk & Wagnalls, Inc, 1975.
Greenidge, A., History of Rome: During the Later Republic Early Principate. 2003, from gutenberg.org, Last accessed, 8/05/2004
Massa, Aldo, The Etruscans, Editions Minerva, 1989, Translated by John Christmas
Kayıp Yazılar ve Diller, Johannes Friedrich
R.Guénon'un eserleri

Etruscan Texts Project (İngilizce)
Etruscan News Online 10 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Etruscan and Early Italic Fonts (İngilizce)
Web bibliography of Etruscan-related sites 26 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Tabula Cortonensis 5 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Museum of the Etruscan Academy 11 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
İtalyan Arkeoloji Müzeleri (İngilizce)
Etrüsk sanatı9 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Sidney Mishkin Galerisi 14 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Etrüsk mühendisliği 22 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Etrüsk gizemi 31 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Etrüsk genetiği üzerine çalışma (İngilizce)
Etrüskçe, İngilizce, FinnUgor, Ugrian, Hungarian sözlük
The Etruscan People and culture (İngilizce)
Firudin Ağasıoğlu Cəlilovun "Etrusk-Türk bağı" kitabının elektron variantı
Sırrını Koruyan Bir Dil Etrüskçe, Doç.Dr. Haluk Berkmen 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Etrüsklerin Yunanca Adı, Adile Ayda 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Etrüsk Yazıtları Konuşmaya Başlıyor, Doç.Dr.Çingiz Karaşarlı 15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biçimbilim ve Sözdizim Açısından Etrüsk Dili, Mustafa Solmaz  16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Etrüsk Kültürü ve Roma Kültürüne Tesiri, Murat Orhun  15 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ll, Türk alfabesinin 15. harfi olup harfin kullanım sıklığı %5,75'tir. Arap harflerine dayalı Osmanlıcada lâm adıyla bilinirdi. L, ince ünlülerle beraber kullanıldığı zaman ön damak, kalın ünlülerle beraber kullanıldığı zaman da alt damaktan çıkarılan yumuşak, yayvan ve akıcı bir sestir.
L sesi, Orta Asya Türkçesinden beri Türkçenin bütün lehçelerinde ince ve kalın şekliyle yer almıştır. Türkçe kelimelerde kelimelerin yalnız ortasında ve sonunda geçince, dilimizde kelime başında "L" sesi bulunmadığından, halk ekseriya bir sesli harf getirir. (ilazım lazım, ilahna lahana gibi) Ancak bu durum her kelimede görülmeyebilir.

Harfin Orhun Türkçesinde ince ve kalın olmak üzere iki şekli vardır. Türkçe yazı dilinde bazı kelimelerde, kendisinden sonra "a" gelen hallerde "l" sesinin ince okunması gerekirse "a"nın üstüne bir (^) işareti konur. Bu durumda dil biraz daha geriye giderek damağa yaklaşır ve ince bir L sesi (Ļ, ℓ̗ ) çıkar. Örneğin: Ļâℓ̗ , Ļânet...
Türkçede O ve L harfi ile peş peşe geldiği bazı durumlarda (her zaman değil) ince bir O sesi (Ô) oluşur. Fakat Türkçe yazımda bu harfin kullanımı mevcut değildir. Bu durumda da L harfleri dilin ucunun damağa doğru çekilmesiyle çıkarılan ve normal L sesine göre biraz daha ince olan bir sesi gösterir: Rôℓ̗ , Gôℓ̗ , Bôℓ̗ero, Ļôkman...

El yazısında sözcük başlarındaki büyük L harfinde genellikle bir değişiklik olmaz. Ancak küçük harf olarak " ℓ " biçimi veya alt tarafı hafif kıvrımlı " ɭ " yaygın olarak kullanılır. Bu kullanımın tercih edilme nedeni şekil olarak Büyük "ı" harfi ile benzerliği nedeniyle karışmaması içindir. Örneğin; Lâℓe, Leyℓak... Ayrıca bu harflerin birbirine karışmaması için zaman zaman özellikle el yazısında "ı" harfinin Büyük biçimi için alt ve üst çizgili " I " şeklinde bir kullanım tercih edilir.

Latin harfli alfabeler, dünya üzerinde birçok dilin yazı sisteminde kullanılmaktadır. Aşağıdaki tablolarda bazı alfabeler özetlenmiş ve karşılaştırılmıştır. Yalnızca alfabeleri oluşturan harfler değil aynı zamanda farklı tonları belirtmek için kullanılan tonlama imleri ile diğer sesçil imler de bu tablolarda gösterilmeye çalışılmıştır. Dipnotlarda alfabelerin kendilerine özgü özellikleri belirtilmeye çalışılmıştır.

Afrikaans, Almanca [13], Baskça [4], Bretonca, Katalanca [6], Çekçe [8], Danca [9], Estonca, Filipince [11], 
Felemenkçe [10], Fince, Fransızca [12], İngilizce [36], İnterlingua, İspanyolca [25], İsveççe, Katalanca, Kürtçe, Latince, Lüksemburgca, Macarca [15], Malay dili, Norveççe [9], Pan-European, Slovakça [24], Võro dili, Xhosa dili ve Zulu dili alfabelerin en azından en geniş versiyonlarında tüm 26 harfi birden içerir.

Yukarıdaki tabloda resmî olarak Latin alfabesinin tüm 26 harfini içermeyen dilleri listelemektedir. 51 alfabelik bu listede hepsi tarafından kullanıl.:

Bazı diller temel Latin alfabesini, yeni harfler ekleyerek genişletmişlerdir.
Bazı dillerin alfabelerinde Latin Alfabesine ek olarak kaynaşmış harfler, değiştirilmiş harfler veya çift sesleri belirten harfler bulunur. Aşağıda bu harfleri gösteren tablodan yararlanabilirsiniz. İşletim sisteminize, tarayıcınıza veya Unicode olup olmamasına bağlı olarak tablodaki her karakteri göremeyebilirsiniz.

Afrika Alfabesi
African reference alfabesi
Beghilos
Hawaii alfabesi
Uluslararası Fars alfabesi
Uluslararası fonetik alfabesi
Łatynka - Ukrayna
"L337" alfabesi
Romany alfabesi for most Romany languages
Serbian latin alfabesi, essentially same as Croatian alfabesi (another alfabesi for Serbian is Cyrillic)
Tatar alfabesi, similar to Türk alfabesi and Jaŋalif as a part of Uniform Turkic alfabesi
Zulu alfabesi
Several transcription and transliterations.

Ayırıcı im

Michael Everson's Alphabets of Europe4 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Typo.cz Information on Central European typography and typesetting27 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Letter database of the Institute of Estonian Language 9 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mors alfabesi veya mors kodu, kısa ve uzun işaretler (• ve –) ile bunlara karşılık gelen ışık veya sesleri kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan yöntem. 1832'de telgraf ile ilgilenmeye başlayan Samuel Morse tarafından 1835 yılında oluşturuldu. 1837'de kullanılmaya başladı. 1840 yılında patent için başvuruldu.
İlk hat ABD'de Baltimore, Maryland ile başkent Washington arasında kuruldu. İlk mesaj İncil'den bir cümleyi içeriyordu ve 24 Mayıs 1844 tarihinde gönderildi.
Orijinal mors kodu kısa ve uzun sinyallerin kombinasyonunun bir sayıya karşılık gelmesinden oluşmuştu. Her sayı da bir harfe karşılık geliyordu.
Ancak Morse'un bulduğu sistemin kullanımı kolay değildi. Asistanı Alfred Vail ile bu konu üzerine ortaklaşa çalışmaya başlayan Morse, bir süre sonra Vail'in önerdiği sistemin daha basit olduğuna ikna oldu. Vail'in sisteminde kısa ve uzun sinyallerin yanı sıra duraklamalar da kullanılıyordu. Bu sistem daha sonra Amerikan Mors Kodu olarak isimlendirildi.

Mors kodu; sesli olarak, radyo sinyallerinin açılıp kapatılmasıyla, telgraf tellerinden geçen elektrik akımıyla, mekanik yolla ya da görsel (ışıkların yanıp sönmesi) gibi çeşitli yollarla iletilebilir.
Sistem genel olarak Mors alfabesi olarak adlandırılsa da uygulamada İngiliz alfabesi ve buna bağlı noktalama işaretlerini ifade etmek için iki farklı tür mors kodu kullanılmaktadır. Bunların birincisi olan Amerikan Mors Alfabesi, genellikle telgraf sistemlerinde kullanılırken; Uluslararası Mors Alfabesi ise araları görmezden gelerek sadece kısa ve uzun sinyallere göre çalışır.

Ticari amaçlar için günümüzde kullanılmamaktadır. Kimi kaynaklarda "Demiryolu Morsu" diye anılır. Kısa ve uzun sinyallerin yanı sıra ara sıra da boş aralar kullanılmaktadır. Bu tür mors alfabesi karada telgraf telleri üzerinde haberleşen telgraf operatörleri için geliştirilmiştir. Günümüzde demiryolu müzelerinde görülebilmektedir.
Kodun en eski hali Morse kodu ile haberleşen operatörlerin birbirleri ile anlaşabilmeleri için geliştirilmişti. İlk günlerde operatörler sadece iki tane ses duyarlardı: Klik ve klak sesi. Tuşa her basış klik, tuştan parmağın çekilmesi ise klak sesini yaratıyordu. Ancak bu sistemi düzgün olarak kullanabilmek çok zordu. Örneğin, operatörün A(. -) sesini gönderebilmesi için "klik klak" yapması gerekiyordu.
Birçok telgraf operatörü önceleri demiryollarında daha sonra Western Union ile haber ajanslarında çalışıyordu. Ünlü bilim adamı Thomas Edison da gençlik yıllarında telgraf operatörlüğü yapmıştı.

Modern Uluslararası Mors Kodu, 1848 yılında Alman Friedrich Clemens Gerke tarafından geliştirildi. Bu kod türü ilk kez Hamburg ile Cuxhaven arasında Almanya'da kullanıldı. 1865 yılına dek birtakım küçük değişiklikler yapıldı ve aynı yıl Paris'teki Uluslararası Telgraf Konferansı'nda Uluslararası Mors Kodu olarak kabul edildi.
Bu mors kodu halen yürürlükte olan koddur. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) tarafından kabul edilmiştir.

Mors kodu radyo cihazları ile yayınlanmak istendiği zaman diğer radyo bazlı iletişim cihazlarından daha basit bir düzenek kullanmak yeterlidir. Yüksek cızırtılı, düşük frekanslı ortamlarda bile kullanılabilmektedir. Bir diğer avantajı da daha düşük bant genişliğine ihtiyaç duymasıdır. Örneğin sesli iletişimde 2400 Hz bant genişliği kullanılırken, Mors kodu için tek taraflı 100–150 Hz yeterli olmaktadır.
Mors alfabesinin geliştirilerek kullanıldığı bir diğer alan ise Q kodlarıdır. Amatör radyocular, sık kullandıkları mesajları kısaltıp Q kodları haline çevirmişlerdir. Radyo frekansı üzerinden haberleşmelerinde bu Q kodlarını kullanırlar.
Bunun dışında mors alfabesi ile haberleşme yazılı mesajlaşmadan daha hızlıdır. Hatta bazı cep telefonu şirketleri mors alfabesi uyumlu cep telefonu üretmektedir.
1991 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde FCC'nin Amatör Radyocu lisansını alabilmek için dakikada 5 kelimeyi Mors alfabesi ile alıp, göndermek gerekliydi. 2000 yılına kadar amatör radyo lisanslarının en üst seviyesi olan extra class için bu rakam 20 kelimeye kadar çıkıyordu. 2005 yılından itibaren bu lisans için de 5 kelime yeterli sayıldı.
2003 yılında Dünya Radyo İletişimcileri Konferansı'nda alınan karar gereğince Uluslararası Mors Alfabesini bilmek amatör telsizci sertifikası alma koşulu olmaktan çıkarıldı.

Önemli ve uluslararası bir acil durum mesajı olarak SOS,
" ▄ ▄ ▄ ▄▄▄ ▄▄▄ ▄▄▄ ▄ ▄ ▄ " şeklinde gönderilir. (3 kısa 3 uzun 3 kısa) Bu birçok farklı şekilde kullanılabilir ve uyarlanabilir bir acil durum mesajıdır: radyoyu açıp kapatmak, el fenerini yakıp söndürmek, göz kapaklarını açıp kapatmak, duvara veya herhangi bir yere vurup ses çıkartmak bunlardan bazılarıdır. SOS öncesinde CQD yaygın olarak kullanılan acil durum mesajıydı.

bazı mors kısaltmaları aşağıda tablolanmıştır:

Farklı disiplin ve uğraşılarda farklı Q kodları kullanılabilir. Amatör telsizcilikte kullanılan bazı Q kodları aşağıda tablolanmıştır:

Mısır hiyeroglif yazısı, birbirinden kolaylıkla ayırt edilebilecek yüzlerce sembolden oluşur. Her işaret belli bir sesi veya nesneyi temsil eder. Bu yazı soldan sağa veya sağdan sola ya da yukarıdan aşağı yazılabilir, okumak için ölçüt sembollerdeki insan ya da hayvan figürlerinin baktıkları yöndür. Mısır hiyerogliflerinde 700'den fazla işaret bulunmaktadır. Bu yüzden de okuma yazma oranı düşüktür. Çünkü hiyeroglif bir harf yazısı değildi. Bunlar için yazıcı adlı bir meslek vardı. Bu insanlar uzun bir eğitimden geçerlerdi. Ayrıca hiyeroglif öyle zor bir yazıydı ki sanat halini almıştı.
Kimi işaretler 1 harfe, kimileri 2, kimileri de 3 harfe bazılarıysa bir kelimeye karşılık gelir. Buna örnek olarak latin kökenli dillerde 'x' işaretinin Türkçedeki 'iks' harflerine karşılık gelmesi verilebilir. Ayrıca yazılan kelimenin anlamını güçlendiren ve tamamlayan çizimler de vardır. Mesela bastonlu adam çiziminin yaşlı kelimesini tamamlaması gibi.
Bu yazım tarzı tapınak duvarlarında ve mezarlarda görülür. Bu tarzdan başka 3 yazım tarzı daha vardır. Bunlar daha çok papirüslerde görülür.

Hieratik: Hiyerogliflerin el yazısı hali olarak düşünülmelidir. Katipler ve rahipler tarafından kayıt tutmak için M.S. 300'e kadar kullanılmıştır.
Demotik: Çizimlerin daha basit olduğu demotik (Yunanca demos - halk kelimesinden gelir) günlük yazışmalarda halk tarafından kullanılmıştır.
Koptik: Hristiyan Mısırlıların (Kıpti) Yunan alfabesine yaptıkları 6 harflik ilaveyle oluşan yazı. Kıpti Kilisesi tarafından hâlâ kullanılır.
Mısır Hiyeroglif yazısı unutulduktan sonra 1799 yılında Rosetta Taşı'nın bulunması üzerine deşifre edildi. Rosetta taşı Demotik Mısır yazısı, Hieratik Mısır yazısı ve hiç unutulmamış olan Antik Yunancayla yazılmıştı.

Hiyeroglif kelimesi ἱερός (hierós 'kutsal') ve γλύφω (glýphō '(Ι) oymak, işlemek'; bkz. glif) kelimelerinin birleşimi Yunanca bir sıfat olan ἱερογλυφικός (hieroglyphikos)'tan gelir.

Mısırca

Özel

Genel
Allen, James P. (2010). Middle Egyptian: An Introduction to the Language and Culture of Hieroglyphs (İngilizce). Cambridge University Press. ISBN 9781139486354. 14 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Nisan 2021.

Pilot Alfabesi Resmen "Uluslararası Telsiz Telefon Yazım Alfabesi" olarak adlandırılan ve yaygın olarak ICAO fonetik alfabesi olarak da  bilinen NATO fonetik alfabesi, kullanımı en yaygın telsiz telefon yazım alfabesidir. Her ne kadar "fonetik alfabe" olarak adlandırılsa da, yazım alfabeleri Uluslararası Fonetik Alfabe gibi fonetik transkripsiyon sistemleriyle ilişkili değildir.
NATO fonetik alfabesindeki 26 kodlu kelime İngilizce alfabenin 26 harfine atanmıştır. ICAO, İngilizceden farklı dilleri konuşan insanların da birbiriyle anlaşabilmesi için özel kelimeler seçmiştir ve istenen telaffuzu standartlaştırmak için kılavuz yayınlmıştır. Juliet, nine, four gibi standart İngilizce kelimelerin yerine telsiz kodlamada daha net aktarılacak ve çok uluslu paydaşlar tarafından daha iyi anlaşılabilecek juliett, niner ve fower gibi alternatif okunuşlar kullanılır. Ayrıca kelimelerin temel biçimlerinin sabit kalması koşuluyla, yerel aksan veya fonetik uyarlamalarına da izin verilir.
Aşağıdaki tabloda NATO / ICAO fonetik alfabesinin İngilizce ve Türkçe IPA telaffuzları alfabetik sırayla gösterilmiştir:

Rakamların okunuşları. 1 [ˈwan], 2 [ˈtu], 3 [ˈtri], 4 [ˈfovər], 5 [ˈfai̯f], 6 [ˈsɪks], 7 [ˈsɛvən], 8 [ˈei̯t], 9 [ˈnai̯nər], 0 [ˈziro], 00 [ˈhandrɛd], 000 [ˈtau̯ˈzand].

Parmak alfabesi (İngilizce: Fingerspelling veya daktiloloji), yazı sistemi kullanılarak harflerin veya sayı sistemi kullanılarak sayıların el ve parmaklar ile temsili şekilde kullanılmasıdır. Bu alfabe işitme engellilerin eğitimi ve iletişimi amacıyla işaret dili olarak tüm dünyada yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Dünya üzerinde kullanılan bir işaret dili olan parmak alfabesinde zamanla ülkelere göre bazı küçük değişiklikler oluşmuştur. Tarihte parmak alfabesi, şifrelerde ve kolay hafızada tutma teknikleri ile dini eğitimler de dahil olmak üzere veya benzer şekillerde pek çok alanda kullanılmıştır.

Elle iletişim farklı haberleşme türlerinde olduğu gibi görsel veya dokunsal imza olarak algılanıp uygulanabilir. Parmak alfabesi en basit şekli ile, el ile boşluğa çizilerek gösterilen harflerin takip edilerek anlaşılması olarak uygulanabilir. Bu iletişim Amerikan İşaret Dili, Fransız İşaret Dili ve İrlanda İşaret Dilinde olduğu gibi tek elle veya İngiliz İşaret Dilinde olduğu gibi iki el kullanılarak da uygulamada farklılıklar gösterebilir.

Dünya'da çok fazla kullanılan günümüzdeki modern Latin alfabesi ve aynı dil ailesindeki Eski Latince'yi temsil için kullanılan iki tür parmak (el) alfabesi bulunmaktadır. Günümüz Latin alfabesi için kullanılan parmak alfabesinin tarihi 15. yüzyıldan itibaren Avrupa'da kullanılmaya başlanmış ve geçmişi takip edilebilmiştir. Bu parmak alfabesi genelde tek el kullanılarak üretiliyordu. Bu alfabe ilk olarak İspanyol rahipler tarafından üzerinde çalışılarak kullanılmaya başlandığı açıklanmış ve 18. yüzyılda Paris'te bulunan Charles-Michel de L'Épée İşitme Engelliler Okulu tarafından kabul edilerek kullanılmaya başlanılmıştır. Daha sonra burada parmak alfabesini öğrenen eğitimciler tarafından 19. ve 20. yüzyılda öncelikle Paris'teki işitme engelliler toplulukları arasında yayılmaya başlamıştır. Zamanla yayılan parmak alfabesi, fonetik değişikliklerin getirdiği özel karakterlerin kullanılması zorunluluğu ile uygunsuz kelimelerin kullanılmasından dolayı, yerel formlara uyarlanarak ikinci elinde kullanılmaya başlandığı ufak değişikliklere uğramıştır. Parmak alfabesinin günümüz çağdaş kullanımlarında Amerikan İşaret Dili ve Uluslararası İşaret Dili uygulamaları bulunmaktadır.

İki el kullanılarak uygulanan işaret dillerine örnek olarak; İngiltere, İskoçya, Galler, Eski Yugoslavya ve Türk işaret dilleri gösterilebilir. BANZSL grup dili ile Türkçede örneğin; b, c, d, k (p, ç, t, k) gibi sessiz harfler ve a, e, i, o ve u (İ, ö, ü) gibi sesli harflerin parmak alfabesinde kullanılmasında benzer temsili el hareketleri bulunur.
Bu durum edebiyat açısından, basitçe benzeşme gösteren harflerin kullanılmasında, üstün olan harfin önüne diğer el ile ikinci bir anlam oluşturacak şekilde gösterilmesi neticesinde temsil edilmesi olarak açıklanabilir. Bu durumda baskın olan el sağ veya sol el olabilir. Dokunsal imzayı kullanan kişi, bu durumda ikinci el olarak farklı anlatım yapmak istediği kişiye en yakın olan elini, asıl temsil etmesi amacıyla harf olarak gösterdiği elin önüne getirerek söylemek istediği harfi belirtir. İşaret dilinde bazen yaygın olarak kullanılan harf veya sayı için tek el de kullanılabilir.

Arap alfabesine dayalı parmak alfabesinde, Etiyopyaca hecelemelerinde ve Korece Hangul yazı sistemlerinin kullanılmasında daha az veya bazen daha fazla işaret dili kullanılmaktadır. Buna benzemeyen Çin, Japon, Devanagari, İbrani, Yunan, Tay ve Rus alfabalerinde ise yine aynı şekilde farklı olarak yer alan harflerin nasıl bir şekilde gösterileceğine yönelik çalışmalar neticesindeki uygulamalar yaygınlaşarak kullanılmaya başlanmıştır.

Parmak alfabesinin eğitimciler arasında zamanla giderek yaygınlaşmasıyla birlikte çoklu veya ülkelere özgü yapılarda işitme engellilerin yardımcısı olan bir yapıya kavuşmuştur. Parmak alfabesi işaret dili ve konuşma dili arasında bir nevi köprü vazifesi görmüştür. Parmak alfabesi hem pratik olması hem de işitme engellilerin toplumu anlaması ile kendilerini bu şekilde anlatması nedeniyle ülkelerin yasalarına göre değişilik göstermekle birlikte ikinci bir kayıt dili olmuştur. Bu nedenle parmak alfabeleri olan işaret dilleri pek çok ülkede ikinci dil olarak kabul görmüştür. Dünya ülkelerinde konuşulan dillere ek olarak işitme engellilerin sözlerini temsil etmesi amacıyla kullanılan başkaca bir dil bulunmamaktadır. İşaret dillerinin uygulanması bu sebeple oldukça gelişmiş ve yaygınlaşmıştır.

İşitme Engellilerin konuşmalarının azaltılması amacıyla düşünülen gravürler (Bonet, 1620) 

Parmak Alfabesi Dersleri
American Sign Language alphabet
16 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bonet, Juan Pablo (1620). Reducción de las letras y arte para enseñar a hablar a los mudos18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Scan from Biblioteca Histórica de la Universidad de Sevilla.
Dalgarno, George (1834). Didascalocophus, Or the Deaf and Dumb Man's Tutor23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in The Works of George Dalgarno of Aberdeen (Maitland Club publications 29) pp. 110–160.
Rossellius, Cosmas (1579). Thesaurus Artificiosae Memoriae26 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. p. 101-105.
Wilkins, John (1641) Mercvry, or, the Secret and Swift Messenger4 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
de Yebra, Melchor (1593) Refugium Infirmorum26 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Qq, Türk alfabesinde bulunmayan bir harftir. Ancak Türkçede kû /cuː/ ismiyle bilinir. Uluslararası Fonetik Alfabesi'nde ötümsüz küçükdilsil patlamalı ünsüzü gösterir.

Q harfinin ortaya çıkışı, modern çoğu yazıların atası olan eski Sami yazılarında /q/ sesini temsilen qôp harfine dayanmaktadır. Bu harf, Eski Yunanca alfabelerin birinde Qoppa ismiyle /kʷ/ sesini temsil etmek için kullanılmıştır. Ancak Eski Yunancada bu sesin /p/ sesine evrilmesiyle Qoppa iki farklı şekil kazanmıştır, birisi 90 sayısını temsil etmek için, diğeri de /pʰ/ sesini temsil etmek için günümüzde /f/ sesini temsil eden phi harfine dönüşmüştür.
Etrüskler, Q ve V harflerini kullanarak /kʷ/ sesini temsil etmişlerdir ve bu kullanım eski Roma yazısında da kullanılmıştır. En eski Latin yazılarında; Q, C ve K harfleri birlikte aynı /k/ ve /g/ seslerini vermek için kullanılmıştır ve aralarındaki tek fark; K'nin A'dan önce, Q'nun O ve V'dan (V o zamanlar U yerine kullanılıyordu) önce, C'nin de diğer her durumda kullanılmasından ibaret olmuştur.
İlerleyen zamanlarda C, K ve Q harflerinin yerini almıştır ve Q sadece V harfinden önce /kw/ sesini temsil etmek için hayatta kalmıştır. Bu kullanım günümüzde çoğu Batı dilinde görülmektedir.

Batı dillerinde Q harf neredeyse sadece U harfinden önce gelir ve /kw/ diye okunur (İngilizce quick kelimesi /kwɪk/ diye telaffuz edilir. Bu kullanım Latinceden miras kalmıştır. Almancada birtakım ses değişimlerinden dolayı QU diyagrafı genellikle /kv/ diye okunur (Örnek: Quelle [ˈkvɛlə]).

Türkî diller 2 kere Latinleşme aşamasından geçmiştir: 1926'da SSCB'nin kuruluş döneminde ve 1991'de SSCB'nin çöküş döneminde. Bu süreçte yapılan birçok Türkî alfabede çeşitli artdamak ve küçük dil seslerini temsil etmek için Q harfi kullanılmıştır. Azericede bu harf /g/ (Türkçe gaz, gonca) sesini temsil etmektedir. Bazı Türkî dillerde de yine küçük dilden gelen /ɢ/ sesini temsilen kullanılmıştır. Ortak Türkî Alfabede de /q/ (Türkçe karşılığı yok, küçük dilden gelen bir ses) sesini temsil etmek için kullanılmıştır. Buna göre Tatarca, Kırım Tatarcası, Kazakça gibi bazı diller de bu kullanımı kabul etmiştir. Benzer bir kullanım, Türkî olmayan Kürtçe dillerinde de görülmektedir.

Arnavut Alfabesinde Q harfi, /c/ sesini göstermektedir (Türkçe kâğıt, kâr, kömür gibi). Çincenin Pinyin Latinizasyon sisteminde ise bu harf, /t͡ɕʰ/ sesini göstermektedir (Türkçedeki çiçek, çözüm derkenki Ç harfinin sesine azıcık benzer, ancak dilin gövdesi damağa daha yakın). Arapçayı, Farsçayı Latinleştirirken de bu harfin kaf ق harfi yerine /q/ sesini temsil ettiği görülmektedir.

Q̃ (Bağlaç Qu Harfi)

Tt, Türk alfabesinin 24. harfidir. Türkçe okunuşu te dir. Bazı dillerde dil ucunun ön dişlerin hafifçe ucuna çıkarılması ile oluşturulan bir sestir.

Osmanlıca sözlüklerde de kulanılan Tı/Dı (ط) Arapçaya özgü bir harf ve sestir (Ṫ). Osmanlıcada ve Türkçede bu harfle başlayan veya içerisinde kullanılan kelime yoktur. Ancak sonradan Türkçe bazı kelimeler Tı ile yazılmaya başlanmış ve yerleşmiştir. Bunlar genellikle halk ağzında D ile telaffuz edilen sözcüklerdir. Örneğin: طاوشان (Ṫavşan), طاوان (Ṫavan)... Arapçada bu ses dilin üst dişlerin damakla birleştiği yere değdirilerek çıkarılır. Bu nedenle D sesine benzer. Ancak Anadolu Türkçesinde duruma göre harflerden bir olmak üzere normal T veya D harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Bu harfi içeren kelimelerin büyük bir kısmı halk ağzında D ile de karşılanabilen T sesini ihtiva eder. Örneğin, Osmanlıcada طاش (Ṫaş: Taş/Daş), طوز (Ṫuz: Tuz/Duz)... Osmanlıca kaynakların Latin harflerine çevrilmesinde Tı/Dı harfinin T olarak mı yoksa D olarak mı tercih edileceği bir problem olarak daima yer almıştır. Geçmişteki Ṫavar (Davar), Ṫamga (Damga) kelimelerinin bu harf ile yazılması halinde doğru ses değerlerine örnek teşkil eder.
Ayrıca Osmanlıcada Tı/Dı harfinin D olarak telaffuz edildiği kelimeler vardır. Bunların çoğu daha sonraları Dal ile de yazılmıştır. Örneğin: طامار / دامار (Đamar), طاغ / داغ (Đağ)...
Not: Benzer biçimde Ż harfi Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Türkçede yalnızca el yazısında da kimi zaman bu kullanıma rastlanır.

Türk alfabesi, Türkçenin yazımında kullanılan Latin alfabesi temelli alfabedir. 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı yasayla tespit ve kabul edilmiştir.

Türk alfabesi, Latin harfleri temel alınarak, 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı yasayla tespit ve kabul edildi. Bu kanuna göre, Türk alfabesinde 29 harf bulunur. 8 ünlü, 21 ünsüz harf vardır. Alfabeyi oluşturan büyük ve küçük harfler, sırasıyla aşağıdaki biçimde yazılır. Ayrıca ünlü “a, u, ı” harflerinin üzerinde yabancı kökenli sözlerde, ince okunuşu ve (bazı durumlarda) uzunluğu göstermek için im (^) kullanılmaktadır. “E” ve “O” harflerinde bu im kullanılmaz. (Bakınız: Düzeltme işareti kısmı)

Bilinen en eski Türk alfabesi, eski Türk alfabesi olarak da bilinen Orhun alfabesidir ve tarihi 7. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Türk dilleri tarih boyunca Uygur, Kiril, Arap, Yunan, Latin ve diğer bazı Asya yazı sistemleri de dahil olmak üzere pek çok alfabe kullanmışlardır.
Türkçe, 1000 yılı aşkın bir süre Arap alfabesinin Türkçe formu kullanılarak yazılmıştır. Arapça ve Farsça kelimeler içeren Osmanlı Türkçesi için en uygun alfabedir. Ancak, kelime dağarcığının Türkçe kısmı için uygun değildi. Arapça ünsüzler bakımından zengin, ünlüler bakımından ise zayıfken, Türkçe tam tersidir. Dolayısıyla Arap alfabesi, Türk sesbirimlerini temsil etmekte yetersiz kalmıştır. 19. yüzyılda telgraf ve matbaanın tanıtılması ile Arap alfabesi kullanılan Osmanlı Türkçesinde çeşitli zorluklar ortaya çıkardı. Ayrıca, Osmanlı döneminde okuryazarlığın zayıf kalmasının nedeni Arap alfabesinin zor ve yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır şeklinde eleştiriler bulunmaktadır.
Kıpçaklar tarafından yazılmış Codex Cumanicus Latin alfabesi ile yazılmıştır. Osmanlı döneminde Latin alfabesinin Türk diline ilk uygulanışı Türk matbaasının ilk kurucularından İbrahim Müteferrika'nın yabancılara Türkçe öğretmek amacıyla hazırlatıp 1730 yılında bastırdığı gramer kitabı aracılığıyla gerçekleşmiştir. Osmanlı telgraf haberleşme sisteminde Fransızca Latin harfleri sistemine dayanan yarı resmi bir Türkçe yazı dili geliştirilmiş ve harf devrimine kadar uygulanmıştır.
Bazı Türk reformcular, Atatürk'ün reformlarından daha önce Latin alfabesine geçilmesi konusunda çeşitli çalışmalar yaptılar. 1862'de, devlet adamı Mehmed Tahir Münif Paşa alfabe reformunu savundu. 20. yüzyılın başında, Hüseyin Cahit Yalçın, Abdullah Cevdet ve Celal Nuri İleri de dahil olmak üzere Jön Türk Devrimi ile ilişkili birçok yazar tarafından benzer önerilerde bulunuldu. Enver Paşa ise Osmanlıca harflerin ıslah edilmiş halini ordu içinde denemişti. Konu, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Ekonomik Kongresi sırasında 1923 yılında tekrar gündeme geldi ve birkaç yıl sürecek olan bir kamuoyu tartışmasına yol açtı. Arap alfabesinin kaldırılmasına muhafazakâr ve dini kesimler şiddetle karşıydı. Bu değişikliğin Türkiye'yi, İslam dünyasından ayıracağı ileri sürüldü. Diğerleri ise pratik gerekçelerle bu değişikliğe karşı çıktılar; o zaman Latin alfabesinin Türk fonemleri için kullanılabilecek uygun bir uyarlaması bulunmuyordu. Ancak 1926'da Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Türk cumhuriyetleri Latin alfabesini benimseyerek Türkiye'deki reformculara büyük bir destek verdi.

Günümüzdeki 29 harfli Türk alfabesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından tanıtılmıştır. Ayrıca Atatürk devrimlerinin önemli bir adımıdır. Planlarını Temmuz 1928'de açıkladı ve aşağıdaki üyelerden oluşan bir Dil Komisyonu (Dil Encümeni) kurdu:

Ragıp Hulûsi Özdem
İbrahim Grantay
Ahmet Cevat Emre
Mehmet Emin Erişirgil
İhsan Sungu
Hüseyin Avni Başman
Falih Rıfkı Atay
Ruşen Eşref Ünaydın
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Komisyon, Latin alfabesini Türk dilinin fonetik gereksinimlerini karşılayacak şekilde uyarlamaktan sorumluydu. Ortaya çıkan Latin alfabesi, eski Osmanlı alfabesini yeni bir forma dönüştürmek yerine, konuşulan Türkçenin gerçek seslerini yansıtacak şekilde tasarlanmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk bizzat komisyonla ilgilendi ve değişiklikleri tanıtmak için bir "alfabe seferberliği" ilan etti. Yeni yazı sistemini açıklayan ve yeni alfabenin hızlı bir şekilde benimsenmesini teşvik etmek amacıyla tüm ülkeyi gezdi. Dil Komisyonu beş yıllık bir geçiş dönemi önerdi; Atatürk bunu çok uzun gördü ve üç aya indirdi. Ardından 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı kanunla birlikte yeni alfabe kanunlaştı. 1 Aralık 1928'den itibaren gazete, dergi, filmlerde alt yazı, reklam ve işaretler yeni alfabenin harfleri ile yazılmak zorundaydı. 1 Ocak 1929'dan itibaren, yeni alfabenin kullanımı tüm kamu iletişiminde olduğu kadar bankaların ve siyasi veya sosyal kuruluşların iç iletişiminde de zorunluydu. Kitapların da 1 Ocak 1929'dan itibaren yeni alfabe ile basılması gerekiyordu. Halkın ise 1 Haziran 1929'a kadar kurumlarla olan işlemlerinde eski alfabeyi kullanmalarına izin verildi.
O zamanlar Fransız kontrolü altında olan ve daha sonra Türkiye'ye katılacak olan Hatay Devleti de, yerel Türkçe gazetelerin Latin alfabesi ile yayınlanmasını 1934'te kabul etti.
Reformlar ayrıca, 1934 yılında çıkarılan ve özel yayıncılık sektörünü teşvik eden ve güçlendiren Telif Hakları Yasası ile desteklenmiştir. 1939 yılında, 186 milletvekilinin katılımıyla, telif hakkı, basım, okuryazarlık oranının iyileştirilmesine ilişkin ilerleme ve bilimsel yayınlar gibi konuları tartışmak üzere Ankara'da Birinci Türk Yayınları Kongresi düzenlendi.

Reformcuların belirttiği gibi, eski Arap alfabesini öğrenmek yeni Latin alfabesinden çok daha zordu. Ancak 1932'de Türk Dil Kurumu'nun kurulması, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen kampanyalar, ülke çapında Halk eğitim merkezlerinin açılması ve Atatürk'ün okuma yazma kampanyalarına kişisel katılımı gibi pek çok başka etken de bu sürece katkıda bulundu.

Türk alfabesinde 29 adet harf bulunmaktadır. Bunlardan sekizi ünlü, (A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü), geri kalanı ise ünsüzdür.

Kanun'da önce "i" sonra "ı" belirtilmişse de yaygın ve yerleşmiş olan sıraya göre önce "ı" sonra "i" gelmektedir.
Vurgu, genellikle son hecededir: gelmek (ɡæɫˈmec) gibi. Bu, emirlerde ilk hecede olup ve özel isimlerde farklı olabilir.

Türk Kodlama Sistemi, ilgili kurum ve kuruluşlarla bilim adamlarının görüşleri alınarak TDK İmla Kılavuzu Çalışma Grubu tarafından 8 Ocak 2004 günü belirlenmiş ve TSE tarafından Nisan 2005/TS 13148 numaralı belge ile ölçünlü (standart) hâle getirilmiştir.

Düzeltme işareti, ünlü “a, u, i” harflerinin üzerinde yabancı kökenli sözlerde, ince okunuşu ve (bazı durumlarda) uzunluğu göstermek için (şapka) (^) biçimiyle kullanılmaktadır. İ harfi şapkayla beraber kullanıldığında üst kısmında bulunan nokta gösterilmez (nispet i'si). “E” ve “O” harflerinde bu im kullanılmaz. Türkiye Türkçesinde bazı kaynaklarda yanlış olarak belirtildiği gibi, (^) işareti kaldırılmamıştır.

Yazılışları bir, anlamları ve okunuşları ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlülerin üzerine konur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); alim (her şeyi bilen), âlim (bilgin); aşık (eklem kemiği), âşık (vurgun, tutkun); hakim (hikmet sahibi), hâkim (yargıç); hal (pazar yeri), hâl (durum, vaziyet); hala (babanın kız kardeşi), hâlâ (henüz); şura (şu yer), şûra (danışma kurulu).
Katil (< katl = öldürme) ve kadir (< kadr = değer) kelimeleriyle karışma olasılığı olduğu hâlde katil (ka:til = öldüren) ve kadir (< ka:dir = güçlü) kelimelerinin düzeltme işareti konmadan yazılması yaygınlaşmıştır.
Bu imin kullanım sebebi temelde farklı anlamı belirten ve kökeni farklı olan sözlerdeki eş yazılılığı önlemektir: Kar “Havada beyaz ve hafif billurlar biçiminde donarak yağan su buharı”/Kâr “Alışveriş işlerinin sağladığı para kazancı”; Hal “Sebze, meyve, bakliyat vb.nin satıldığı yer.”/Hâl “a. (ha:li) 1. Bir şeyin içinde bulunduğu şartların veya taşıdığı niteliklerin bütünü, durum, vaziyet: “Herkes hâline göre bir hediye verdi.” -H. R. Gürpınar. 2. Davranış, tutum, tavır: “Bambaşka bir hâliniz vardır sizin. Merhametli bir insan olduğunuz bellidir.” -O. Rifat. 3. Şimdiki zaman, içinde yaşanılan zaman: “Bugün yazılan her kitap hâlden istikbale bir habercidir. Hâl dediğimiz şey yarından sonra mazi olacaktır.” -Y. K. Beyatlı. 4. Güç, kuvvet, takat: Şimdi gezmeye çıkacak hâlim yok. 5. mec. Kötü durum, sıkıntı, dert: Zavallının başına ne hâller geldi. 6. db. Durum.” gibi...

Arapça ve Farsçadan Türkçeye geçmiş olan birtakım kelime ve ekler ile özel adlarda bulunan ince “g, k” ünsüzlerinden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri üzerine konur: dergâh, gâvur, ordugâh, tezgâh, yadigâr, Nigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, Hakkâri, Kâzım, mahkûm, mekân, mezkûr, sükûn, sükût. Kişi ve yer adlarında “ince l” ünsüzünden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır: Hâlûk, Lâle, Nâlan; Balâ, Elâzığ, İslâhiye, Lâdik, Lâpseki.
Türk alfabesinde k, g ve l harflerinin her biri, biri ince diğeri kalın iki farklı sese sahiptir. Bizim kalın ve ince diye adlandırdığımız bu seslerden k harfininkiler Uluslararası Fonetik Alfabede sırasıyla /[k]/ ve /[c]/, g harfininkiler /[g]/ ve /[ɟ]/ ve l harfininkiler de /[l]/ ve /[ɫ]/ şeklinde yazılır. Eskiden kullanılan Arap alfabesi esaslı Osmanlı Türkçesi alfabesinde bu seslerden ince ve kalın olanlar ayrı ayrı harflerle gösterilmekteydi. Örneğin kalın olan /[k]/ sesi ق harfiyle ve ince olan /[c]/ sesi de ك harfiyle gösteriliyordu. Bu durum Arapça kelimelerin okunması gerektiği gibi yazılmasına olanak sağlasa da Türkçe kökenli kelimelerin yazımı için gereksiz bir ayrımdı. Çünkü Türkçe kökenli sözcüklerde bu harfler kalın ünlülerden önce kalın olan sesle, ince ünlülerden önce de ince olan sesle okunduğundan tek harfle gösterilmeleri Türkçe söyleyiş kuralları açısından sorun çıkarmamaktadır. Ancak bazı yabancı kökenli kelimelerde bu kurala uymayarak bu ünsüzlerin kalın ünlülerden önce ince okunduğu (kâğıt, kâr) veya ince ünlülerden önce kalın okunduğu (mevki, tatbik) görülmektedir. Türk alfabesi belirlenirken Dil Encümeni'nin beklentisi bu kelimelerin söylenişlerinin zamanla Türkçenin söyle

UTF-8 8-bitlik bir Unicode dönüşüm biçimidir (İng: Unicode Transformation Format 'ın kısaltması). Unicode karakterlerini değişken sayıda 8 bitten oluşan bayt (kod birimi) gruplarıyla kodlamakta kullanılır. Rob Pike ve Ken Thompson tarafından geliştirilmiştir.
UTF-8 kodlaması Unicode karakterlerini 1-4 bayt uzunluğunda diziler olarak kodlar. ASCII kodlaması içinde 0-127 arasında kalan karakterler, Unicode standardında aynı kod noktalarıyla ifade edildiğinden aynen kendi kodları ile kullanılır, diğerleri ise bayt dizileri haline gelir.

Karakterlerin her birinin kendilerine Unicode tarafından atanan bir kod noktası vardır. Her kod noktası 0 ile 1.114.111 arasında bir sayıdır. Bu kod noktaları iki tabanına dönüştürülürken doğrudan taban dönüşümü yapılmak yerine çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin her biri ayrı birer karakter kodlama biçimi olarak adlandırılır. UTF-8 kodlama biçimi kod noktalarını değişken sayıda kod birimlerinden oluşacak şekilde iki tabanına dönüştürmeye olanak vermektedir. Kod birimlerinin her biri 8 bit uzunluğundadır. Dolayısıyla UTF-8 ile kodlanan bir metinde her karakterin uzunluğu 8'in katıdır. Kodlama yapılırken kodlanmış metni işleyecek bir bilgisayar yazılımının karakterlerin başlangıç ve bitiş noktalarını bilebilmesine olanak sağlamak için kod birimlerinin içine işaretçi bazı bitlerin yerleştirilmesi gerekmektedir.
UTF-8 kodlama biçimi şu kurallara göre çalışmaktadır:

Her karakterin birinci kod biriminin başında o karakteri kodlayan toplam kod birimi sayısı kadar hane 1 ve bu hanelerden sonraki ilk hane 0'dır.
Aynı karakteri simgeleyen sonraki tüm baytların başındaki ilk iki hane 10'dır.
UTF-8'in tasarımı ilk olarak Dave Prosser'ın önerdiği ve daha sonra Ken Thompson'ın üzerinde değişiklikler yaptığı aşağıdaki tabloda görülebilir. Bu tablodaki kalıplar kullanılarak kod noktasının bit sayısına uygun olan kalıp seçilip x ile işaretli kısımlara sağa dayalı olacak şekilde bitler yerleştirilmek ve geriye kalan kısımlar 0 ile doldurulmak suretiyle karakter kodlanmış olur. 

Orijinal şartname 31 bite kadar olan tüm sayıları kapsamaktadır. Teorik olarak 31 bite kadar uzunluktaki sayıları UTF-8 ile kodlamak mümkün olsa bile, Kasım 2003'te çıkan RFC 3629 11 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. standardı ile UTF-8'in üst sınırı U+10FFFF olarak belirlenmiştir. Bunun nedeni diğer bir karakter kodlama biçimi olan UTF-16'nın kodlayabileceği en büyük kod noktasının U+10FFFF olmasıdır. Kodlama standartları arasında uyumluluk sağlanması ve hepsinin uzak gelecekte de sorunsuz olarak kullanılmaya devam edebilmesi için UTF-8'in üst sınırı da uygulamada U+10FFFF olarak belirlenmiştir. Ayrıca Unicode ve ISO 10646 yine UTF-16 ile uyumu korumak için karakterlere U+10FFFF'den daha büyük kod noktası atamamaya karar vermişlerdir. Bu yüzden yukarıdaki tabloda 5 ve 6 bayttan oluşan kalıpların tamamı ve 4 bayttan oluşan kalıpların da yarıya yakını günümüzde geçersizdir.
UTF-8 kodlamasının göze çarpan başlıca özellikleri aşağıdaki gibi listelenebilir:

Geriye doğru uyumluluk:  0 ile 127 arasındaki ASCII değerleri için tek baytlık değerler kullanılmakta ve bu değerler başka karakterlerin kodlanması esnasında ortaya çıkmamaktadır. En yüksek basamaklı bit (8. bit) de bu karakterler için 0dır. Dolayısıyla 7-bitlik ve 8-bitlik ASCII ile kodlanmış metinler UTF-8 ayrıştırıcıları tarafından sorunsuzca işlenebilir.
Çok baytlı ve tek baytlı karakterler arasındaki açık ayrım: 127'den daha büyük kod noktaları çok baytlı dizilerle gösterilir ve bu dizilerde bir adet başlatıcı bayt ve bir veya daha fazla devam baytı bulunmaktadır. Başlatıcı bayt, dizideki toplam bayt sayısı kadar 1 ve daha sonra bir adet 0 ile başlar. Devam baytlarının ise tamamı 10 ile başlamaktadır. Eğer kod noktası tek baytla kodlanıyorsa bu bayt da doğrudan 0 ile başlamaktadır.
Kendini eşzamanlama: Başlatıcı bayt, devam baytı ve tek baytın değerleri birbiriyle asla aynı olamaz. Çünkü hepsi yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi farklı şekillerde başlamaktadır. Bu özellik UTF-8'in kendini eşzamanlayabilen bir sistem olmasını sağlar. Yani UTF-8 ile kodlanmış metinleri işleyen bir yazılım, metin içinde rastgele seçtiği bir baytın karakter başlatan bayt olup olmadığını belirleyebilir ve karakterlerin başlangıç ve bitişlerini kolayca bulabilir. 0xxxxxxx, 110xxxxx, 1110xxxx ve 11110xxx bit kalıpları karakter başlangıcını ve bir sonraki geçerli karakterin başlangıcının kaç bayt sonra olduğunu açıkça işaret etmektedir.
 Kodlanmış bayt dizilerinin uzunluklarının açıkça belirtiliyor olması: Başlatıcı baytın başındaki 1lerin sayısı devam eden baytların sayısını açıkça belli etmektedir. Dolayısıyla karakterin toplamda kaç bayt tarafından kodlandığı ve diğer karakterin nerede başladığı devam baytlarını tek tek incelemeden anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla metinde karakter arama ve bulma işlemleri kolaylaşmış olur.
Değişken kod uzunluğu: Kodlanmış karakterlerin kapladığı yeri mümkün olduğunca azaltabilmek için değişken uzunluklu baytlarla kodlama yapılması büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Örneğin sabit uzunluklu UTF-16 kodlamasında kodlanmış karakter uzunluğu iki bayttır. U+0000 ve U+00FF aralığındaki kod noktaları tek bayta sığabilmelerine karşın başlarına bir adet boş bayt konularak ikiye tamamlanırlar. Bu yüzden de sırf temel Latin harfleriyle yazılmış bir metin UTF-16 kodlamasıyla UTF-8'e göre iki katı yer kaplamaktadır. Değişken uzunluklu kodlama ile bu sorun çözülmüş ve her kod noktası ihtiyaç duyulduğu kadar baytla kodlanabilir hale gelmiştir.
İlk 128 karakter (US-ASCII kümesindeki karakterlerin aynısı) tek baytla kodlanır. Sonraki 1.920 karakter ise iki baytla kodlanır. Bu 1.920 karakter neredeyse tüm Latin alfabeleri ve ayrıca Yunan, Kiril, Koptik, Ermeni, İbrani, Arap, Süryani ve Thaana alfabelerini ve eklemlenebilen diyakritik işaretleri kapsamaktadır. Yaygın kullanımdaki hemen hemen tüm karakterleri bulunduran Temel Çokdilli Düzlemin bir ve iki baytla kodlananlar dışındaki tüm karakteri için üç bayt gerekir. Çin Japon ve Kore karakterlerinden pek yaygın kullanılmayanlar, çeşitli tarihi yazı biçimleri, matematiksel simgeler ve emojinin bulunduğu diğer Unicode düzlemlerindeki karakterler de dört bayt ile kodlanır. 

ş harfinin Unicode kod noktası U+015F'tir.
Kod noktası U+0080 ve U+07FF aralığında olduğu için tabloya göre en az iki baytlık kalıbın içine sığabileceği anlaşılmaktadır.
On altı tabanındaki015F sayısı iki tabanında 001 0101 1111 şeklinde gösterilmektedir. Soldaki iki adet sıfır tablodaki kalıpta 11 bitlik boş yerin tamamını kaplamak için eklenmiştir.
Kodlanmış karakterimiz iki kod biriminden oluşacağı için ilk kod birimi iki adet 1 ve devamında bir adet 0 ile başlamaktadır. (110xxxxx)
Kalan beş hane kod noktamızın ilk beş hanesiyle doldurulur (11000101).
Mavi renkli kısım yerleştirildiği için kod noktamızdan geriye yeşil renkle gösterilen 6 hane kalmıştır (001 0101 1111).
İkinci kod birimimiz kural gereği 10 ile başlamaktadır ve kalan 6 hanesi boştur. (10xxxxxx)
Kalan 6 haneyi kod noktamızda kalan bitlerle doldurursak ikinci kod birimimiz (baytımız) de tamamlanmış olur (10011111).
Kodlama tamamlanmıştır. U+015F kod noktalı "ş" karakteri UTF-8 kodlamasında 11000101 10011111 şeklinde kodlanmaktadır. İki tabanındaki bu uzun bit dizilimi yazımı daha kolay olsun diye sıklıkla on altı tabanına dönüştürülerek C5 9F olarak gösterilir.

https://web.archive.org/web/20050505032430/http://www.cs.bell-labs.com/sys/doc/utf.pdf UTF-8'i anlatan ilk makale
http://www.utf-8.com/ 13 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. UTF-8
https://web.archive.org/web/20071012031849/http://opereysin.com/edebi-hezeyanlar/825-utf-8-ve-kizilderili-asimilasyonu/ Türkçe karakter problemleri ve UTF-8
http://www.joomlasite.eu/component/content/article/10-joomla-hakknda/87-joomla-ve-utf-8/ Joomla ve UTF-8

Unicode (ayrıca Evrensel Kod olarak da bilinir), Unicode Consortium organizasyonu tarafından geliştirilen ve her karaktere bir sayı değeri karşılığı atayan bir endüstri standardıdır. Sistemin amacı farklı karakter kodlama sistemlerinin birbiriyle tutarlı çalışmasını ve dünyadaki tüm yazım sistemlerinden metinlerin bilgisayar ortamında tek bir standart altında temsil edilebilmesini sağlamaktır. Evrensel Karakter Kümesi (UCS) olarak bilinen ISO/IEC 10646 standardı ise, her iki organizasyonun işbirliği ile aynı sayısal karşılıkları taşımaktadır. Unicode, son sürümü itibarıyla 129 farklı modern ve tarihî yazım sistemine ait 120.000'den fazla karakteri ve emoji gibi çeşitli sembol kümelerini kapsamaktadır.
Standardın içinde karakterler ve karakterlere atanmış sayı değerlerinin tablolaştırılmış hali, bu sayılarının kodlanmasıyla ilgili kurum tarafından önerilen standart kodlama sistemleri ve bunların yanı sıra eşdeğer karakterler, karakterin bileşenlerine ayrılış bilgileri, sıralama kuralı, büyük-küçük harf bilgisi, yazılış yönü bilgisi gibi karakterin ekranda doğru gösterilebilmesi için yazılımların ihtiyaç duyduğu ek bilgiler bulunmaktadır. Haziran 2015 tarihi itibarıyla standardın en son sürümü olan Unicode 8.0 ile birlikte 7.716 yeni karakter eklemesi yapılmıştır
Unicode kodlarından oluşan karakter dizilerini (metinleri) bilgisayarda verimli bir biçimde saklayabilmek amacıyla çeşitli karakter kodlamaları geliştirilmiştir. Bunlardan en bilinenleri UTF-8, UTF-16 ve artık kullanımdan kalkmış olan UCS-2'dir. 

Harflerin bilgisayar ortamında saklanması ve taşınması ile ilgili geliştirilen ilk sistem ASCII sistemi olmuştur. Bu sistemde Amerikan İngilizcesi alfabesinde bulunan harflerin her birine bir sayı atanmış ve harfler bilgisayar ortamında sayı olarak saklanmıştır. Harflerin kodlanması için 7 bitlik baytlar kullanılmıştır. 7 bit ile yazılabilen en büyük sayı 127'dir ve 128 adet sayı (0 ile 127 arası) temel noktalama işaretleri ve Amerikan İngilizcesi harflerini kodlamak için yeterli olmuştur. Örneğin a harfi ASCII kodlamasında on tabanında 97 sayısıyla eşleştirilmiştir. Harflerin eşleştirildiği bu sayılar daha sonra Unicode tarafından kod noktası olarak adlandırılacaktır.
ASCII kodlaması kullanılmaya başladıktan sonra Latin alfabesi kullanan Avrupa ülkelerinin alfabelerindeki ü, ö veya ç gibi harflerin de kodlanması ihtiyacı ortaya çıktığından Genişletilmiş ASCII denilen yeni bir sistem kullanılmıştır. Bu sistemde harfleri kodlamak için kullanılan yedi bite bir bit daha eklenerek 8 bitlik baytlar kullanılmış ve dolayısıyla kodlanabilecek harf sayısı 27 = 128'den 28 = 256'ya çıkarılmıştır. İlk çıkarılan genişletilmiş ASCII kümesi olan ISO 8859-1 (Latin-1 olarak da bilinir), Latin alfabesi kullanan Batı Avrupa dillerinin büyük çoğunluğunun harflerini karşılamaktadır. Daha sonra farklı dillerin alfabelerinde bulunan o dile özgü karakterler için farklı genişletilmiş ASCII kümeleri çıkarılmıştır. Bu farklı kümelere kod sayfası da denmektedir.
Ancak genişletilmiş ASCII sistemi de sorunu kökten çözmeyi başaramamıştır. Genişletilmiş ASCII'nin eksiklikleri şu iki maddeyle özetlenebilir:

Farklı dillere özgü çoğu karakterin aynı metin içinde kullanılamaması
İçinde binlerce farklı karakter bulunduran Çin Japon Kore dillerinin alfabelerini temsilde 256 karakterin yetersiz kalması
Birbirinden farklı ASCII kümelerinde bulunan dillerin karakterlerinin aynı metinde bulunması mümkün değildir. Çünkü 128 ve sonrasındaki sayılar her genişletilmiş ASCII kümesinde farklı karakterlere karşılık gelebilmektedirler. Eğer belgedeki kodlamanın hangi kod sayfasına göre yapıldığı belirtilmemişse metnin doğru okunması mümkün olmamaktadır. Örneğin İnternet üzerinde kodlama türünün belirtilmemiş olması veya yanlış belirtilmiş olması nedeniyle Türkçe karakterlerden ı, ş karakterlerinin ý, þ olarak görünmesinin nedeni Türkçe için üretilmiş olan Latin-5 kod sayfasında bu karakterlere karşılık gelen sayıların, İnternet tarayıcılarının kodlama türü belirtilmediğinde varsayılan olarak kullandığı Latin-1 kodlamasında İzlanda alfabesinden ý, þ karakterlerine karşılık gelmesi yüzündendir. Dolayısıyla diğer dillerin alfabeleri için bir çözüm olarak öne sürülen genişletilmiş ASCII sistemi de tam çözüm olamamıştır.
Farklı kod sayfaları arasında karışıklığa yol açması bir yana içinde binlerce farklı karakter barındıran Çince veya Japonca gibi dillerin harfleri için fazladan gelen 128 karakterlik kapasitenin de yeterli olması olanaksızdır. Bu yüzden ASCII sistemi yerini Unicode'a bırakmıştır. Ancak yine de yıllardan beri kullanılmış olması nedeniyle bu kodlamayla üretilmiş birçok yazılım, web sayfası bulunmaktadır. Unicode sistemi teşvik edilse de işletim sistemleri eski yazılım ve web sayfaları nedeniyle ASCII kodlamasını da Unicode ile birlikte hâlâ mecburen desteklemektedir.

Unicode'un kökeni 1987'ye dek uzanmaktadır. Bu tarihte Xerox çalışanı Joe Becker ve Apple çalışanı Mark Davis evrensel bir karakter kümesi oluşturmanın sağlayacağı faydalar üzerinde çalışma yapmaktaydı. Ağustos 1988 tarihinde, Joe Becker "şimdilik Unicode olarak adlandırılan uluslararası/çokdilli metin karakteri kodlama sistemi" için bir teklif taslağı hazırladı. Unicode ismini eşsiz, tek ve evrensel bir kodlama sistemini çağrıştırması amacıyla seçtiğini belirtmiştir.
Unicode 88 başlıklı belgede Becker 16-bitlik bir karakter modeli taslağı hazırlamıştır:

Unicode, güvenilir ve üzerinde çalışılabilir dünya geneli bir metin kodlaması ihtiyacına cevap verme niyetiyle ortaya çıkmıştır. Unicode kabaca, dünyadaki bütün yaşayan dillerin tüm karakterlerini kapsayabilmesi amacıyla uzunluğu 16 bite çıkarılmış "geniş gövdeli bir ASCII" olarak tanımlanabilir. Mühendisliği düzgünce yapılan bir tasarımla, karakter başına 16 bit bu amaç için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Orijinal 16-bitlik tasarım sadece günlük kullanıma dahil olan karakterlerin ve yazı türlerinin kodlanmasına ihtiyaç duyulacağını varsaymasından kaynaklanıyordu:

Unicode eskiden beri gelenleri korumaktansa geleceğe dönük yararlılığı garanti altına almayı yüksek öncelik edinmiştir. Unicode ilk olarak çağdaş metinlerde kullanılan karakterleri (yani 1988 yılında dünyada basılan gazete ve dergilerin kullandığı karakterlerin tümünü) hedeflemektedir ki bu karakterlerin sayısı şüphesiz 214 = 16.384'ü geçmez. Çağdaş kullanım dahilinde olan karakterlerin dışında kalan diğer karakterlerin eskimiş olduğu veya ender kullanıldığı kabul edilebilir. Çoğunlukla kullanışlı karakterleri barındıran Unicode'u bu eski ve nadir karakterlerle kalabalıklaştırmak yerine bu karakterleri özel kullanım kayıtlarına dahil etmek daha iyidir.

1989 yılının başlarında Unicode çalışma grubu Metaphor'dan Ken Whistler ve Mike Kernaghan, Research Libraries Group'tan Karen Smith-Yoshimura ve Joan Aliprand ve Sun Microsystems'tan Glenn Wright da bulunacak şekilde genişletildi. 1990 yılında Microsoft'tan Michel Suignard ve Asmus Freytag ve NeXT'ten Rick McGowan da gruba katıldı. 1990'ın sonlarına doğru mevcut kodlama standartlarındaki karakterlerin eşlenmesi çalışmaları tamamlanmış ve Unicode'un gözden geçirilecek son taslağı hazırlanmıştı.
Unicode Consortium 3 Ocak 1991'de California'da kuruldu. Ekim 1991'de Unicode standardının ilk cildi yayımlandı. Han ideograflarını içeren ikinci cildi de Haziran 1992'de yayımlandı.
1996'da Unicode 2.0'da yedek karakter mekanizması uygulanmaya başladı. Bu sayede Unicode artık 16 bit ile sınırlanmamış oldu. Yedek karakter çiftlerinin kullanılmasıyla Unicode kod alanı bir milyon kod noktasını bulundurarak kadar genişledi. Böylece Unicode, Mısır hiyeroglifleri veya Göktürk alfabesi gibi birçok tarihi yazı sistemlerini ve kodlamasına ihtiyaç duyulmayacağı tahmin edilen, artık kullanılmayan eskimiş karakterleri destekler hale geldi. Unicode tarafından desteklenmesi ilk başta planlanmamış olan karakterler arasında nadiren kullanılan Kanji karakterleri ve Çince karakterler de bulunmaktadır. Bu karakterler artık kullanılmayan kişi veya yer isimlerinin parçası olduklarından nadiren kullanılıyordu ancak orijinal Unicode mimarisinde düşünülenden çok daha önemli karakterlerdir.

Unicode, 016 ile 10FFFF16 arasındaki sayılara karşılık gelen 1.114.112 adet kod noktasından oluşan bir kod alanı tanımlamıştır. Kod noktası Unicode tarafından her bir karaktere atanan sayıdır ve bu sayı genelde on altı tabanında, hekzadesimal gösterim adı verilen, 10-15 arası rakamların A-F arası harflerle temsil edildiği bir gösterim yöntemiyle yazılır. Normalde Unicode kod noktaları "U+" ve sonrasında kod noktasının on altı tabanındaki karşılığı ile ifade edilir. Kod noktalarının beşinci ve altıncı haneleri birlikte düzlem (plane) numarasını ifade etmektedir, toplamda on yedi adet düzlem bulunmaktadır (016'dan 1016'a kadar). İlk düzlem olan Temel Çokdilli Düzlem (Basic Multilingual Plane, kısaca BMP) sıfırıncı düzlem olduğundan bu düzlemdeki karakterlerin kod noktaları yazılırken beşinci hanedeki 0 yazılmadan dört haneli şekilde yazılırlar (mesela Unicode tanımı latin capital letter x olan X harfinin kod noktası U+000058 yerine kısaca U+0058 olarak ifade edilir), BMP dışındaki düzlemlerde bulunan kod noktaları başında düzlem numarası yazılarak ifade edilir. Dolayısıyla toplamda beş veya altı haneli olarak yazılırlar. (örneğin language tag adlı karakterinin kod noktası U+E0001, Emoji karakterlerinden grinning face adlı 😀 karakterinin kod noktası U+1F600 olarak ifade edilmektedir). Unicode standardının eski sürümlerinde de benzer yazım şekilleri kullanılıyordu ancak ufak farklılıklar bulunmaktaydı. Örneğin Unicode 3.0 standardında kod noktaları yazılırken sekiz haneli kod noktasının önüne "U-" getirilirdi. Kod birimleri yazılırken önüne "U+" konularak yazılırdı.

Unicode kod alanı 0'dan 16'ya kadar numaralanmış on yedi adet düzleme (plane) ayrılmıştır:

BMP düzleminde bulunan tüm kod noktaları UTF-16 kodlamasında tek kod birimiyle ve UTF-8 kodlamasında da değişken uzunlukta kod birimleriyle (bir, iki veya üç) kodlanabilir. UTF-16 kodlamasında kod birimleri 16-bit (iki b

Ww, Türk alfabesinde bulunmayan Latince kökenli bir harftir. İngilizcede ötümlü dudaksıl-artdamaksıl sürtünmesiz ünsüzü karşılar. Bu ses, dudaklar büzülerek söylenen V harfi gibidir (Davul, Avukat, Havlu, Kavun sözcüklerinde dudaklarımızın meyilli olduğu yuvarlaklık gibi). Fakat Lehçe, Türkmence, Almanca gibi birçok dilde V harfinin yerine kullanılır. W, internet sayesinde dünya çapında sıkça kullanılan harflerden biri hâline gelmiştir. Günlük hayattaki yaygın kullanımı üzerine Türk Dil Kurumu bu harfi "çift v" adıyla tanımlamıştır.
Türkî alfabeler içerisinde Tatarcada ve Türkmencede kullanılır. Tatarcada tıpkı Arapçadaki gibi açık bir V harfidir.

W harfi klasik V sesinden farklıdır. V harfinde dudak ile diş birbirine değerken, bu seste (W harfinde) tıpkı U sesinde olduğu gibi dudakların birbirine değmesi söz konusu değildir. Arapçadaki Vav (و) ve batı dillerindeki w sesi başlıca örneklerdir. Örneğin: Tatarcadaki Yawaş (Yavaş) kelimesi. Uygur Türkçesindeki V harfine benzeyen bir sesi karşılamak için üç noktalı  ۋ  harfi kullanılır. Yani aslında harflerin doğru ses değerleri şunlardır:

W:  و  (Waw)
V:  ۋ  (Vav)

Xx Türk alfabesinde kullanılmayan bir Roma harfidir. IPA'daki değeri [x] damağın arkasından gelen bir H sesidir. Türkçedeki ıxlamur (ıhlamur) sözcüğünün bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Bazı dillerde normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. Yunanca, Kürtçe, Lazca ve Azerbaycan Türkçesinde de tıpkı Arapçadaki Hı (خ) gibi bir art damak sesini çıkarmak için kullanılır. Kiril Alfabesindeki Х harfi ile aynı ses değerine sahiptir.
X harfi Türk alfabeleri içerisinde Tatarcada, Salarcada ve Azericede kullanılır. Art damaktan gelen bir H sesidir. Normal H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Azerbaycan Türkçesinin resmî harflerinden birisidir. İç ve Doğu Anadolu ağızlarında sıklıkla rastlanır. Örneğin: Baxmax (Bakmak) fiilinin okunuşu Baḥmaḥ şeklindedir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak)…  Anadolu Türkçesinin halk ağzındaki ve Azericedeki kullanımında çoğu zaman aynı kaynağa yakın olarak seslendirilen Arapçadaki Ha (ح) harfi ile olan farkı  ortadan kalkmıştır (Ⱨ, Ḩ).

Avrupa dillerinde genel olarak K ve S harflerinin birleşimidir. Türkçede bu nedenle KS olarak yazılır. Örneğin: Karl Marx (Karl Marks)...

Yy, Türk alfabesinin 28. harfidir. Türkçede /j/ sesini temsil eder.

Romalıların Yunanistan'ı fethiyle Latince diline birçok Yunanca kelime geçmeye başlamıştır. Bu kelimelerin birçoğunda Latincede olmayan /y/ (küçük, güzel) sesi içermektedir. Bundan dolayı Latin Alfabesinin sonuna, Yunancadan 2 harf eklenmiştir; Üpsilon (Y) ve Zeta (Z). Ancak /y/ sesi Latinceye yabancı olduğundan halk arasında bu sesin ismi i greca (Yunan i'si) olmuştur. Telaffuz olarak da Latincede i'den farksız olarak /i/ diye telaffuz edilmiştir. Latincenin ardılı dillerde bu harf /i/ telaffuzunu korumuştur.
Latin harfini kullanan Eski İngilizce ve Eski İskandinav gibi /y/ sesine sahip olan bazı dillerde bu harf Yunanî /y/ değerini kullanarak devşirilmiştir. Ancak İngilizcede /y/ sesi yuvarlaklığını yitirmiş ve /i/ olmuştur. Bunun üzerine Orta Çağ döneminde İngilizcede, i'nin ünlü olarak (/i/) ve ünsüz olarak (/j/, yakın, yay) kullanıldığı durumları ayırmak için Y harfi kullanılmaya başlanmıştır.
Batı Slav dilleri, bu harfi /ɨ/ (Türkçe ı harfinin çıkardığı sese benziyor) sesini temsil etmek için devşirmiştir. Ancak Çekçede /ɨ/ sesi /i/ sesi ile birleşmiş ve i ile y arasındaki fark, sadece bir önceki ünsüzün telaffuzunu etkilemeye düşmüştür (Türkçe şapkalı harfler (kâğıt) veya Rusça Я Ю Ё harflerine benzer bir şekilde).

Günümüzde bu şekilde y harfinin dilden dile değişen bir sürü telaffuzu bulunmaktadır.

Yunan alfabesi, tarihî dönemden çağdaş döneme kadar çeşitli değişikliklerle aslen Yunancanın yazımında kullanılan alfabedir. Aslen Fenike alfabesinden türetilmiş ve ilk olarak MÖ 9. yüzyıl sonlarında ya da MÖ 8. yüzyıl başlarında kullanılmaya başlanmıştır. Latin ve Kiril alfabelerinin atasıdır. Günümüzde Yunanca yazmak dışında matematikte, temel bilim ve mühendislik bilimlerinde bilimsel gösterimler olarak kullanılır. Alfabe, yedisi ünlü, on beşi ünsüz, ikisi ise birleşik olmak üzere yirmi dört harften oluşur:

MÖ 16. ve MÖ 12. yüzyıllar arasında Miken Uygarlığı'nda, Linear B yazı sistemi, Yunan dilinin en erken dili, Miken Yunancasını yazmak için kullanılmıştır. Yunan alfabesiyle ilgisiz olan bu yazı sistemi MÖ 13. yüzyılda terkedilmiştir ve MÖ 9. yüzyılın sonlarında veya MÖ 8. yüzyılın başında Yunan alfabesi ortaya çıkmıştır. İki yazı sisteminin zamanları arasındaki dönem, Yunan Karanlık Çağı olarak anılır. Karanlık çağın bitiminde Fenike alfabesi, beş sesli harf eklenerek kullanılmaya başlanmıştır. Yunan Alfabesi, Antik Yunan'dan günümüze Yunanistan'da kullanılmaktadır. Bunun yanında Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı Karamanlı Türkler tarafından 18.-20. yüzyıllarda Karaman sahası Türk ağzının yazımında da kullanılmıştır.
Alfabeyi oluşturan harflerin her biri farklı değişiklikler geçirmiştir ve şekilleri değişmiştir. Harflerin tarih içindeki şekilleri şu şekildedir:

Yunancada kullanılan birçok sesin kendine özel harfi yoktur. Mevcut harflerin bir araya gelmesi ile harf bileşikleri oluşur. Yunancada bu yöntemle elde edilen 7 harf bileşiği bulunur. Sözcüğün içinde bulunduğu yere göre harfler kendi seslerini de temsil ediyor olabilir. Fakat genel olarak:

/b/ olarak:

ΜΠ birleşiği sözcük başına geldiğinde her hâlükârda B okunur; μπικίνι /bikini/
ΜΠ birleşiği sözcük ortasında iken kendinden önce bir sessiz harf gelirse yine B okunur; τουρμπίνα /turbina/
ΜΠ bileşiği sözcük içinde iki kez tekrarlanmışsa B olarak okunur: Μπαμπάς /babas/
/m/-/b/ olarak:

ΜΠ birleşiği sözcük ortasında iken kendinden önce bir sesli harf gelirse mb olarak okunur; γαμπρός /gambros/

/d/ olarak:

ΝΤ birleşiği sözcük başına geldiğinde her hâlükârda D olarak okunur; ντύνομαι /dinome/.
ΝΤ birleşiği sözcük ortasında iken kendinden önce bir sessiz harf gelirse yine D okunur; σουρντίνα /surdina/.
ΝΤ bileşiği sözcük içinde iki kez tekrarlanmışsa D olarak okunur; νταντά /dada/.
/n/-/d/ olarak

ΝΤ birleşiği sözcük ortasında iken kendinden önce bir sesli harf gelirse nd olarak okunur; πάντα /panda/.

/g/ olarak:

ΓΚ birleşiği sözcük başına geldiğinde her hâlükârda G olarak okunur; γκάφα /gafa/.
ΓΚ birleşiği sözcük ortasında iken kendinden önce bir sessiz harf gelirse yine G okunur; αργκό /argo/.
ΓΚ bileşiği sözcük içinde iki kez tekrarlanmışsa G olarak okunur; γκογκό /gogo/.
/n/-/g/ olarak:

ΓΚ birleşiği sözcük ortasında iken kendinden önce bir sesli harf gelirse ng olarak okunur; παγκράτι (pangrati).

/n/-/g/ olarak:

Sadece kelime ortasında bulunabilir ve bu durumda ng olarak okunur; αγγλος (anglos).

/n/-/g/-/h/ olarak:

Sadece kelime ortasında bulunabilir ve bu durumda ngh olarak okunur; συγχωρ /singhor/.

Peltek /ç/ olarak:

ΤΣ τσ Τσ bileşikleri Yunancada her zaman, Türkçede olmayan bir peltek /ç/ şeklinde telâffuz edilir. Ses daha çok t'ye kayar; τσακμάκ /ćakmak/.

Peltek /c/ olarak:

ΤΖ τζ Τζ bileşikleri Yunancada her zaman, Türkçede olmayan bir peltek /c/ şeklinde telâffuz telâffuz edilir. Ses daha çok z'ye kayar; τζάμι /źami/.

ΓΙ bileşiği y olarak okunur.

ΑΙ - αι birleşmesi, /e/ olarak okunur. Ancak ι harfinde umlaut (iki nokta) olursa (ΑΪ - αϊ) /ay/ sesi verir.

Av ya da Af olarak okunur. Sözcük içindeki yerine göre sesletim değişir. İkiliden sonra ünlü harfler ve β,ρ,γ,λ,ν,δ,μ,ζ harfleri gelirse ikili /av/ diye okunur. Bu harfler akılda tutmak için "vergilendirmez" kelimesi akılda tutulabilir. Diğer harfler gelirse ikili /af/ diye okunur.

Birleşim, /i/ sesini verir.

Bu birleşim, /ev/ ya da /ef/ olarak okunur. Sözcük içindeki yerine göre sesletim değişir. İkiliden sonra ünlü harfler ve β,ρ,γ,λ,ν,δ,μ,ζ harfleri gelirse ikili /ev/ diye okunur. Diğer harfler gelirse ikili /ef/ diye okunur.

ΟΙ - οι birleşimi, /i/ sesini verir. ΟΪ - οϊ /oy/ sesini verir. Eğer ι harfi üzerindeki iki nokta olmasaydı, diftong i olur

Birleşim, /u/ sesi verir.

Karamanlıca

Greek Unicode Issues 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Yunan Unicode15 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

À, à harfi Katalan, Fransız, İtalyan, Portekiz ve İskoç alfabelerinde kullanılır.

Aksanlı harflerin normalde, işaretsiz (yalın) biçimleriyle aralarında okunuş farklılığı bulunmaz. Yalnızca kelimenin anlamındaki bir değişikliği gösterir. Yani eşsesli kelimeleri birbirinden ayırmaya yarar. Bu da çoğu zaman işaretli harf üzerinde bir duraksama veya hece bölünmesiyle ortaya çıkar. Ya da yöresel söyleyiş farklılıkları bu duruma neden olur. Buna karşın Avrupa dillerindeki kimi örneklerde ölü sesli harflerin gösterilmesine yarar. Örneğin; Türkçedeki Ortàokul (Ortokul gibi okunur) veya Karàağaç (Karağaç gibi okunur) sözcüklerindeki aksana bağlı olarak telaffuz edilmeyen harfleri işaretler. Buna karşın bu harfleri telaffuz edenler de bulunur ki zaten aksandan kastedilen de bu durumdur.

Aksan işareti
È (Aksanlı E Harfi)

Áá birçok dilde vurgulu A olarak kullanılır. Aynı zamanda pek çok dilde sesli harfin uzatılmasını sağlar.

Faroe dili, Macarca, İzlandaca, Çekçe ve Slovakça'da kullanılan bir harftir. Ayrıca İrlandaca, Felemenkçe, Oksitanca, İspanyolca, Portekizce ve Vietnamca'da A harfinin değişik bir değeri olarak bulunur.

Faroe Alfabesi'nin 2. harfidir. [ɔa] sesini temsil eder.

A harfinin ses değerini değiştirip, eş sesli kelimeleri ayırt etmek için kullanılır. Fakat 
Á harfi sadece nadir istisnalarda kullanılır ve Felemenk alfabesinde yer almaz

Kelimede vurgunun a harfinde olduğunu gösterir.

İzlanda alfabesi'nin 2. harfidir. Sesi İngilizcedeki "ow"a benzer.

Karakalpak alfabesinin 2. harfidir. Kapalı e sesine denk gelir.

Macar, Çek ve Slovak alfabelerinin 2. harfidir. Uzun A'ya denk gelir.

Vurgu işareti

Omniglot - Dünyadaki Diller ve Yazı Sistemleri 21 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Faroe Dili 27 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Macar Dili 11 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İzlanda Dili 9 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çek Dili 9 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Slovak Dili 9 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Â (küçüğü â, okunuşu şapkalı a), Türkçedeki yabancı kökenli (özellikle Arapça ve Farsça) sözcüklerin ve eklerin telaffuzunu Türkçeye uyarlamak için kullanılır. Â harfiyle başlayan kelimeler de vardır: Âkif, Âdem, âlem, âmâ gibi. Şapkalı a genellikle l, k ve g, h ünsüzlerinden sonra kullanılır. Hâlâ, dergâh, rüzgâr, dükkân, kâgir, kâğıt, kâtip, kâr, kâse, Mevlâ, hâl, mekân, mükâfat, yâr, Kâbe, Hakkâri gibi. Uzun okunması gereken diğer ünlüler için kullanılmaz. (Anlam karmaşasını önleme durumları hariç, hakim-hâkim, alem-âlem) Fakat kalın okunması gereken k ve g harflerinden sonra gelen uzun a ^ imi almaz. Kasım (Bey), kanun vb. Â harfi Türkçenin her yerinde egemen olmasına rağmen, resmî alfabede yer almaz.
Örneğin hala ve hâlâ sözcükleri aynı harfleri oluşturabilirken anlam olarak birbirinden farklı manalara gelmektedir. Hâlâ sözcüğü zaman dilimi ile ilgili cümlelerde kullanırken, hala sözcüğü ise babanın kız kardeşi için kullanılır. "Hala, babam hâlâ eve gelmedi mi?" cümlesi buna örnek verilebilir.

Eskiden bulunan ama sonrasında silinmiş ünsüzleri (çoğunlukla S) belirtmek için kullanılır. Resmen /ɑ/ sesini temsil eder, ancak günümüz Fransızcasında sık sık işaretsiz A ile birleşip /a/ diye telaffuz edilir.

Hangi hecenin vurgulu olduğu belirsiz durumlarda vurgulu bir /ɐ/ sesini temsil etmek için kullanılır.

Rumen alfabesinin 3. harfi olan â, /ɨ/ sesini temsil eder. Kelime başlarında ve sonlarında â yerine î harfi tercih edilir.

/ə/ sesini temsil eder. Tonu belirtmek için 5 farklı aksan daha alabilir:

Ầ ầ
Ẩ ẩ
Ẫ ẫ
Ấ ấ
Ậ ậ

Türkçe Q klavyede â yazabilmek için "⇧ Shift, 3 ve A" tuşlarına birlikte basılır. Önce ⇧ Shifte basılıp, ⇧ Shiftteki parmak (genellikle başparmak) kaldırılmadan 3'e, yine 3'teki parmak (genellikle işaret parmağı) kaldırılmadan A tuşuna basılır. Bu sıralama "Â" yazmakta kullanılır. Eğer "â" yazılacaksa 3'e bastıktan sonra ⇧ Shiftteki parmak kaldırılır ve A tuşuna basılır.

Yaygın bir mojibake örneğinde, büyük Â harfi bazen web sayfalarında sayfa UTF-8'de kodlanmış ve genellikle Batı veya Batı Avrupa olarak adlandırılan iki kodlama olan ISO 8859-1 veya Windows-1252 kullanılarak çözülmüşse görülür. UTF-8'de telif hakkı sembolü (©) C2 A9 onaltılık baytlarıyla kodlanır. Eski Batı kodlama standartlarında ise © sembolü sadece A9'dur. Bir tarayıcıya UTF-8'de ©'yi görüntülemesi için C2 A9 baytları verilirse, ancak baytları Batı kodlamalarından birine göre ayrıştırmaya yönlendirilirse, C2 A9 baytlarını iki ayrı karakter olarak yorumlayacaktır. C2, yukarıdaki grafikte görüldüğü gibi Â'ya karşılık gelir ve A9 © sembolüne dönüşür, bu nedenle sayfayı okuyan kişi tarafından görülen sonuç Â©'dir - yani, doğru © sembolü ancak başına bir Â eklenmiştir. A0'dan BF'ye kadar Unicode kod noktalarına sahip karakterlerin UTF-8 kodlamaları Batı kodlamalarıyla aynıdır, ancak öncesinde C2 baytı bulunur, böylece bu karakterlerden herhangi biri UTF-8'de kodlandığında ve bir Batı kodlamasında görüntülendiğinde, önünde bir Â görünecektir.

Ä veya ä, çoğunlukla Kuzeybatı Avrupa dillerinde yaygınlık gösteren bir harftir. Almanca, Lüksemburgca, Fince, İsveççe, Slovakça, Türkmence, Gagavuzca, Aymaraca ve Estoncada kullanılır ve bazılarında /æ/, bazılarında /ɛ/ sesini gösterir. Aynı ses Azericede Ə harfi ile, Norveççe, Danca, Faroece ve İzlandaca'da Æ harfi ile gösterilir.

Fince, Türkmence ve Tatarca dillerinde Ä harfi daima /æ/ sesini temsil eder. Fincede ve Tatarcada alfabenin sonlarında, Z'den sonra, bulunur. Türkmencede alfabenin 6. harfi olarak E'den hemen sonra gelir. İsveççe ve Estoncada Ä harfi, bazen /æ/, bazen de /ɛ/ olarak okunur. Bu dillerde de, tıpkı Fincedeki gibi, Ä harfi Z'den sonra gelir. Almanca ve Slovakçada bu harf /ɛ/ sesini temsil eder. Ayrıca Kâzım Cömert Tokayev'in sunduğu Kazak Latin Alfabesi taslağında bu harf /æ/ sesini temsil  etmek için kullanılmıştır. Birtakım Kiril alfabelerinde de bu harfin kullanıldığı görülmüştür.

Ä harfi, işaretsiz A harfinin üstüne Umlaut (¨) eklenerek elde edilmiştir. Umlaut işaretinin tarihi, matbaanın icat edildiği zamanlara dayanmaktadır. Alman matbaacılar, Almancada bulunan ae diyagrafını yerden tasarruf etmek için e'yi a'nın üstüne yazarak yazmaya başlamışlardır. O zamanlar baskın el yazısı olan Kurrentschrift'te e harfi 2 çizgiden ibaret olduğundan, bu e harfi zamanla 2 çizgiye ve daha da sonra iki noktaya dönüşmüştür.

İskandinav ülkeleri bu zamana kadar /æ/ sesini Æ harfi ile göstermekteydi. Ancak Almanya'da bu yazımın gelişmesinin ardından İsveç'te de bu stil benimsenmeye başlandı. O zamanlar İsveç hâkimiyetinde olan Finlandiya'da da /æ/ sesi aynı şekilde Ä ile gösterilmeye başlandı.
1928 yılında Türkiye Latin harflerine geçince /æ/ sesini Ä ile gösterilmesi öngörülmedi, yazımı fazla karıştırmamak için E ile gösterilmesi tercih edildi. Ancak Umlaut içeren diğer harfler (Ö ve Ü) benimsendiği için 1991'de SSCB yıkılınca bağımsız olan Türk devletlerinin bazıları, Latin alfabesine geçerken /æ/ için Ä harfini kullanma kararı aldılar.

Ə (Schwa Harfi)
Æ (A-E Harfi)
È (Aksanlı E Harfi)
À (Aksanlı A Harfi)
Ǝ (Ters E)

Èè, harfi Katalan, Fransız, İtalyan ve İskoçça alfabelerinde kullanılır.

Aksanlı harflerin normalde, işaretsiz (yalın) biçimleriyle aralarında okunuş farklılığı bulunmaz. Yalnızca kelimenin anlamındaki bir değişikliği gösterir. Yani eşsesli kelimeleri birbirinden ayırmaya yarar. Bu da çoğu zaman işaretli harf üzerinde bir duraksama veya hece bölünmesiyle ortaya çıkar. Ya da yöresel söyleyiş farklılıkları bu duruma neden olur. Buna karşın Avrupa dillerindeki kimi örneklerde ölü sesli harflerin gösterilmesine yarar. Örneğin; Türkçedeki Derèotu (Derotu gibi okunur) sözcüklerindeki aksana bağlı olarak telaffuz edilmeyen harfleri işaretler. Buna karşın bu harfleri telaffuz edenler de bulunur ki zaten aksandan kastedilen de bu durumdur. Bu durum nadiren de olsa peş peşe okunan kalıplaşmış kelimelerdeki veya bileşik sözcüklerdeki sesli bir harften sonra tekrar yeni bir sesli harf geldiğinde ortaya çıkar. Böylesi bir durumda ilk sesli harf çok kısa olacak biçimde, iki sesli harf kaynaşarak veya bazen de baştaki sesli harfi tamamen kaybolarak okunur, bu nedenle de çoğu zaman bu sesin fark edilmesi bile mümkün olmaz. Örneğin: Nè edeceksin? (Halk ağzında: Neydeceksin? - Niydeceksin?), Nè olacak? (N'olacak?), Nè olur (N'olur)... Hatta araya sesli harf girse bile bu sesin ortaya çıktığı görülebilir. Örneğin: Nè yapacaksın? (Halk ağzında: N'apacaksın?).
Klavyede  ` + e tuşları ile yapılır. ` karakterini yapmak için de alt gr +, tuşlarına basılır.

Aksan işareti
À (Aksanlı A Harfi)

Ğ, (küçük harfle ğ) Latin alfabesinden türetilen Türk, Azeri ve Kazak alfabelerinde; ayrıca Kırım Tatarcası, Çerkesçe, Lazca ve Tatarcanın yazımında kullanılan Latin kökenli alfabelerde de bulunan bir harftir. Kullanıldığı yazı dizgelerinde ötümlü artdamaksıl sürtünmeli ünsüz olan /ɣ/, ötümlü artdamaksıl sürtünmesiz ünsüz /ɰ/ veya ötümlü küçükdilsil sürtünmeli ünsüz /ʁ/ seslerini temsilen yer almaktadır.
Türkçenin öncülü olan dil değişkelerinde var olan ötümlü artdamaksıl sürtünmeli ünsüz /ɣ/ sesin İstanbul Türkçesinde kaybolması nedeniyle standart kabul edilen bu değişkede başka sesleri veya süreçleri temsil eder hâle dönüşmüştür. Anadil konuşucularından <ğ>'nin sesletilmesi istendiğinde verilen yanıt tipik olarak /ɣ/ olmakta, dikkatli konuşmada da sıklıkla ötümlü artdamaksıl sürtünmesiz ünsüz /ɰ/ olarak üretilmektedir.
Ses değerini büyük ölçüde yitirmiş olduğu ve Türkçede ünlü aralığına izin verilmediği için bu aralıkların giderilmesi için çeşitli sesbilimsel süreçler işletilir ve bu süreçler farklı etkilere neden olur:

Sözcük sonu konumunda ve arka ünlüleri takip ettiği hece sonu konumda kendisinden önce gelen ünlünün uzamasına neden olur: dağlar [dɑːɫɑr̥]; sığ [sɯː]
Ön ünlüleri takip ettiği hece sonu konumda alternatif olarak ötümlü damaksıl sürtünmesiz ünsüz /j/ ile karşılanabilir: değnek [dejnec];
Kendisinden önce gelen ünlüler aynı ve arka ünlüyse, bu ünlü aralığını gidermek için iki strateji kullanılabilir:
İki ünlü birleşerek tek bir uzun ünlü olarak gerçekleşir: sığınak [sɯːnɑk]
Aralığı gidermek için /ɰ/ eklenir: sığınak [sɯɰɯnɑk]
Kendisinden önce gelen ünlüler aynı ve ön ünlüyse, bu ünlü aralığını gidermek için yine iki strateji kullanılabilir:
İki ünlü birleşerek tek bir uzunlu ünlü olarak gerçekleşir: sevdiğim [sevdiːm]
Aralığı gidermek için /j/ eklenir: [sevdijim]
Kendisinden önce ve sonra gelen ünlüler farklıysa, ek stratejiler devreye girer:
Ünlüler arkalık ve yuvarlaklık özelliklerini paylaşıyorlarsa (/e/-/i/ ikilisi istisna olmak kaydıyla);
İkinci ünlü ilk ünlüyle benzeşerek uzun ünlü oluşturabilir: soğuk [souk] -> [so:k]; ağız [aɯz] -> [a:z]; göğüs [ɟœys] -> [ɟœ:s]
Aralığı gidermek için /ɰ/ eklenir: soğuk [souk] -> [soɰuk]; ağız [aɯz] -> [aɰɯz]; göğüs [ɟœys] -> [ɟœɰys]
/e/-/i/ birleşimlerinde ise aralığı gidermek için /j/ eklenir: değin [dɛjin]
Ünlüler arkalık ve yuvarlaklık özelliklerini paylaşmıyorlarsa:
Aralığı gidermek için /ɰ/ eklenir: soluğan [soluɰɑn]; sağistem [sɑɰistɛm]; göğem [ɟœɰɛm]
Türkçede bir sözcüğün başına gelmeyen <ğ> harfi, Kırım Tatarcası ve Tatarcada bu konumda kullanılabilir. Örneğin Türkçedeki Abdullah adı Tatarcada Ğabdulla olarak yazılır. Bu dillerde <ğ> değişim geçirmemiş olarak /ɣ/ sesini karşılar. Kiril alfabesi ile geliştirilmiş sistemlerde <ғ> ya da <гъ> ile karşılanır.

Ƣ

Ğayn (غ; Arapça okunuşuyla غَيْنْ, ġayn), Arap alfabesinin on dokuzuncu harfi. Ebced hesabındaki değeri 1000'dir. Kamerî harflerdendir.

"Ğayn" harfi sağdan ve soldan bitişebilen bir harftir.

Ğayn sesi dil kökü damağa doğru yaklaştırılarak, dilin ucu da yumuşak damağa yapıştırılmak suretiyle dilin kökünden çıkarılan tok, dolgun bir sestir. Gargara yaparken çıkan sese benzetilebilir.
Bu sesin Türkçede karşılığı yoktur. " ğ " sesine benzetilse de o sesten farklı bir sestir. Azeri dilinde de bulunan bu harf Türkçedekinden biraz daha farklıdır ve hırıltılı bir sestir. “Yumuşak-G” (Ğ) harfine benzer ama sert ve titreşimlidir (Ģ). Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Maģrur (Maġrur). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bu nedenle Yumuşak Ğ harfinini aksine Arapçada kelime başında da yer alabilir. Mesela: Ģayb (Gayb)... Ƣ harfi ise Uniform Türk Alfabesinde yer alır ve Azericedeki Ğ sesinin aynısıdır.

Türkçedeki Yumuşak Ğ sesine yakın bir harfi göstermek için kimi Asya kaynaklı çevirilerde ۼ veya ݝ harfi kullanılır.
Cavi Alfabesindeki üç noktalı Nga (ڠ) ise genizcil Ň harfinin karşılığında kullanılır.
Gayın ile aynı kaynaktan çıkan Arapça Arapçada'ki Ayın (ع) gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Bazı dillerde benzer sesler Ă ile gösterilir. Örneğin: Măruf (Ma'ruf).

İtalya Yarımadası (İtalyanca: Penisola italiana), Avrupa'nın en büyük yarımadalarından biridir. Kuzeyde Alplerden, güneyde Akdeniz'in ortasına kadar uzanan 1.000 kilometrelik bir alanı kapsar. Çizme şeklinde oluşuyla tanınır, zaten Lo Stivale (İtalyanca Çizme) olarak isimlendirilir.
İtalya Yarımadası 3 devlet barındırır:

İtalya, yarımadanın hemen hemen (iki küçük şehir devleti hariç) tamamını kapsar.
San Marino, Orta ve Kuzey İtalya topraklarıyla çevrili bir şehir devlettir.
Vatikan, Roma'da İtalya topraklarıyla çevrili bir şehir devletidir.
Yarımada, batıda Ligurya Denizi ve Tiren Denizi, Güneyde İyon Denizi ve Doğuda Adriyatik Denizi ile çevrilidir. Yarımadanın en Kuzeyi Alp Dağları ile kaplıdır, ancak orta ve Güney kısımları geniş düzlüklerden oluşur ve genelde deniz kıyısında uçurumlarla sona erer.
Yarımadada ılıman dönencealtı iklimi, Akdeniz iklimi ve yüksek kesimlerde karasal iklimi görülür ve tek yeraltı zenginliği petroldür. Bazı dillerde adı Apenin Yarımadası olarak da geçer.

Alfa (Α α) (Yunanca: Άλφα, alfa) Yunan alfabesinin ilk harfidir. Türkçedeki /a/ sesine karşılık gelir. Alfa, Fenike Alfabesi'nin ilk harfi, alef 'ten türetilmiştir. Türkçe alfabe kelimesi de Yunancanın ilk iki harfi olan Alfa ve Betadan gelir.

Alfa purum (Latince'den, Türkçe anlamı Safi Alfa) Grekçe'de e (Epsilon), i (Iota) ve r (Ro) harflerinden sonra gelen a (Alfa) harfini tanımlamak için kullanılır. Alfa purum, Yunancada çekim eki ve fiillere etkisi olduğu için önemlidir. Buna göre örneğin Grekçe: γέφυρα géfira ("Köprü") kelimesi genitifde γεφύρᾱς gephýrās şeklinde çekilir. Grekçe: δόξα dóxa ("kanaat" ya da "şöhret") kelimesi bunun aksine genitifde Grekçe: δόξης dóxēs şeklinde çekilir.

Yunancada alfa harfi ön ek olarak kullanıldığında bir şeyin yokluğunu yahut etkisizliğini vurgular ve bu özelliği ile o kelimeyi olumsuzlar. Yalnızca olumsuzluk kattığı durumlarda alfa negativum olarak da adlandırılır. Türkçeye geçen asosyal ve ateist gibi kelimeler de bu ön ekin sonucudur.

Aγγαρεία (angaria) = Angarya
Αχούρι (ahuri) = Ahır
Αχλάδι (ahlađi) = Armut, Ahlat
Αυλή (avli) = Avlu

Uluslararası Fonetik Alfabe (İngilizce: International Phonetic Alphabet, IPA), seslerin kâğıt üzerinde gösterilebilmesi için oluşturulmuş standart alfabedir. Tüm dillerdeki konuşma seslerini bir örnek biçimde kodlayabilmek için oluşturulmuş işaretler ve simgeler sistemidir. Bu sistemden en çok dilbilimde ve sözlüklerin hazırlanmasında yararlanılır.
Dillerin doğru telaffuz edilmesini sağlamak, tutarsız ve keyfi yazımlarla çok sayıda transkripsiyon (yazı çevirimi) sisteminin doğurduğu karışıklıkları önlemek amacıyla geliştirilmiş alfabedir. IPA'nın bir amacı da bir sözcüğü diğerlerinden ayırmaya yarayan her ses için ayrı bir sembol geliştirmektir.
IPA'da temel olarak Latin harfleri kullanılır. Bunun dışında başka alfabelerden harf alınmış (örneğin Yunan Alfabesi), bunlar Latin harflerine uyacak biçimde değiştirilmiştir. İnce ses ayırımları ve genizsilleşen ünlülerle sesin uzunluk, vurgu ve titreşimi, harflerin üstüne veya altına konan çeşitli işaretlerle belirtilir.
IPA dar ve geniş yazı çevrimlerinde kullanılabilir. Mesela anadili İngilizce olanlar tek bir /t/ sesi ayırt ederler. Bu sebeple geniş yazı çevriminde bu sese karşılık tek bir sembol yeterlidir. Ama /t/'nin “tap”, “pat” ve “stem” gibi sözcüklerdeki söylenişlerinin birbirinden biraz farklı olduğunu belirtmek için dar yazıçevrimi yani /t/'nin altına veya üstüne belli işaretler koymak gerekir.
Uluslararası Ses Abecesi umulduğu kadar başarılı olamamıştır. ABD'de Avrupa'ya nazaran daha az kullanılmıştır. Latin alfabesinin yanı sıra çok sayıda özel işarete yer verdiği için basım ve daktilo etme güçlüğü vardır. Daktilo güçlüğünü engellemek için X-SAMPA geliştirilmiştir. Yer kazanmak ve kolaylık sağlamak gayesiyle IPA işaretleri ekseriyetle değiştirilerek veya birbirlerinin yerine kullanılır.

Notlar

Çift olarak yazılan sembollerden soldaki ötümsüz, sağdaki ötümlü ünsüzleri gösterir.
Koyu alanlar, sesletimi imkânsız olduğu değerlendirilen ünsüzleri gösterir.

[ɧ] sesinin çıkış yeri tartışmalıdır.

Uluslararası Ses Abecesi Uluslararası Sesbilgisi Derneği (İngilizce)
Uluslararası Ses Abecesi 7 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)
Sözcüklerin IPA İle Yazılışı ve E-Sözlük 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Peter Ladefoged'in Sesbilgisi Kursu (ses dosyalarıyla)4 Haziran 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
UFA tablosu4 Haziran 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dillerin sesleri hakkında bilgi3 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
UFA tablosu 4 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
UFA tablolarının ses örnekli Flash sürümü 12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bir diğer UFA ses örnek dizini (İngilizce)

2001 Türkiye ekonomik krizi (diğer adıyla 2001 Krizi ya da Kara Çarşamba), 21 Şubat 2001 tarihinde patlak veren, Türkiye'nin yıllardır karşılaştığı siyasi ve ekonomik sorunların bir sonucu olarak hem finansal piyasalar hem de Türk lirasının değeri üzerinde yıkıcı etkilerle sonuçlanmış bir ekonomik krizdir.
Ekonominin yapısal sorunlarla boğuştuğu ve beklentilerin olumsuz seyrettiği bir ortamda, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında Millî Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan tartışma, aynı gün içinde tüm ülkeyi etkisi altına alan ekonomik bir krize dönüşmüştür.
Şubat 2001 ekonomik krizi, beklenmedik ölçüde ekonomik daralmayla sonuçlanmasının ötesinde, ülkenin orta vadedeki perspektifini değiştiren yeni koşulları da beraberinde getirmiştir.

Türkiye'nin 2001 krizi öncesi ekonomik durumunu incelemek, krize sebep olan iktisadi nedenlerin kaynaklandığı ve çözümlerinin sürekli ertelendiği 90'lı yılların başına kadar dönmeyi gerektirir.
Türkiye, 1990'lı yıllarda çok yüksek enflasyonla boğuşmuş ve sıklaşan aralıklarla ekonomik krizlerle karşılaşan bir ülkeydi. 1990'lı yılların krizlere zemin hazırlayan özelliği sürdürülemez iç borç seviyesi, kamu açıklarının Merkez Bankası kaynaklarıyla finanse edilmesi, bankacılık sisteminin siyasallaştırılması ve batık bankaların sorumluluklarının devlete yüklenmesinin yanında, bu dönemdeki siyasi karar alıcıların ülkenin mali durumunu düzeltecek yapısal reformları yapmamasıydı. 1996 yılında IMF yayımladığı Türkiye raporunda yüksek bütçe açığının tetikleyebileceği olası bir kriz uyarısında bulunmuş, istikrarsız siyasi ortamın yabancı yatırımın ülkeden kaçışına yol açtığına ve bütçe açıklarının bankalar aracılığıyla finanse edilmesinin Türk bankacılık sektörünü kırılgan hâle getirdiğine vurgu yapmıştı. Bu dönemde bankalar yüklü tutarlarda devlet tahvili alımı yoluyla hazineyi finanse ediyordu, ancak bu ilişkinin devamlılığı bankaların sermayeleri ve hükûmetin tahvilleri ödeyebilme gücü ile sınırlıydı. İlaveten, bankaların yurt içinde finansal katma değer yaratabilecek girişimciler yerine hükûmeti finanse etmesi, benzer şekilde hükûmetin de elindeki sermayeyi yurt içindeki sektörleri desteklemek yerine tahvil ödemeleri için kullanması Türk ekonomisinin yavaşlamasına neden oldu.
2000'li yılların başlarına gelindiğinde ise Türkiye ekonomisi hiperenflasyon seviyesinde fiyat artışlarına maruz kalmış durumdaydı. Finansal istikrarın sağlanabilmesi amacıyla ilk olarak IMF ile stand-by anlaşmaları yoluyla yaklaşık 12 milyar dolarlık bir kredi desteği alındı ve ana hedefi enflasyonu düşürmek olan makro bir istikrar programı ilan edildi. Ayrıca ülkeye yabancı sermaye yatırımı çekilebilmesi için stratejiler üretildi ve kısa vadede en başarılı sonuç alınabilecek pazarın hem coğrafi yakınlık hem de aday ülke konumuna girilmiş olması sebebiyle Avrupa Birliği olduğuna karar verilerek Avrupa Birliği ile ilişkiler geliştirilmeye çalışıldı. Bütçe açığının dengelenebilmesi için devlete ait birçok sektörde özelleştirmeye gidildi. Sıcak para ihtiyacı o kadar önemli hâle gelmişti ki Türk Hava Yolları'nın %51'i, Türk Telekom'un ise %33'unun satışı için teklifler toplanmaya başlandı.
2001 krizi öncesinde Türkiye ekonomisinde, bir yıldır uygulanan IMF programının kısa vadedeki acı reçetesi olarak kredilerde sıkılaşma, enflasyonla mücadele için üretimde yavaşlama, bütçe açığı finansmanı için vergilerde artış, ekonomide soğuma ve büyük bir işsizlik mevcuttu. Bu bağlamda, 2000 yılında başlayan istikrar çabalarının henüz anlamlı bir iyileşme yaratmadığı ve katılaşmış sorunların çözümü için mevcut IMF kredisinin yeterli olmadığı görülüyordu.

2001 Krizi, küresel ölçekteki bunalımlar ya da uluslararası piyasalardaki yatırım iştahının azalması gibi etkilerin Türkiye'ye sıçraması yoluyla değil; siyasi istikrarsızlık ve iktisadi hataların birikimi sonucunda oluşan yerel bir krizdir. 90'lı yıllardan bu yana görülen yüksek enflasyon, yüksek bütçe ve dış ticaret açığı, döviz kuru oynaklıkları ve sıcak para ihtiyaçlarını karşılayabilecek uzun vadeli, şeffaf ve sürdürülebilir ekonomi politikaları üretilememesi, kurumlara siyasi karar alıcılardan bağımsız hareket etme imkânı sağlayacak yapısal reformların hayata geçirilememesi ve bankacılık sisteminin denetimsiz bırakılması 2001 krizinin temel sebepleridir.
Ek olarak, bu dönemde yaşanan Körfez Savaşı, 1994 krizi, 1998 yılında Türkiye'nin en önemli ticaret ortaklarından Rusya'nın krize girmesi, 1999 Marmara depremleri ve hemen öncesinde yaşanan 2000 krizi zaten temelde kırık olan ülke ekonomisini iyice sarsmış ve 2001 krizinin şiddetini arttırmıştır.

1990 - 2002 yılları arasında yaşanan ekonomik bunalımların temel sebebi siyasi istikrarsızlık, dolayısıyla orta ve uzun vadeli ekonomi politikasına sahip olamama durumudur. Bu dönemde Türkiye'de 6 farklı başbakan tarafından 11 farklı hükûmet kurulmuş ve bu hükûmetlerin ortalama ömürleri bir yıl civarında gerçekleşmiştir. Ekonomik bunalımların yerel krizlere dönüştüğü 1994, 2000 ve 2001 yılları haricindeki hükûmetlerin devamlılığı ise 295 gün sürmüştür. Bu durum siyasi karar alıcıların ekonomideki yapısal problemlere odaklanmalarını engellemiş ve kısa vadeli politikalar yürütmelerine neden olmuştur.

1996 yılında ise siyasi bunalımlar ekonomik sonuçların nedeni olmaktan çıkıp, doğrudan bir yönetim krizine dönüştü.
Mart 1996'da Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi arasında bir koalisyon kuruldu. Plan, Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller'in dönüşümlü olarak başbakanlık yapması üzerine kurulmuştu, ancak Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan'in, Çiller'i yolsuzlukla suçlaması hükûmetin kredibilitesini azalttı. Süreçte yaşananlar hükûmete büyük zarar verdi ve neticesinde Mesut Yılmaz 6 Haziran 1996'da istifa etti. Koalisyonun sadece 90 gün sürmesi ve ardında bıraktığı gerilimler ülke ekonomisine büyük zarar verdi.
29 Haziran 1996'da, seçim kampanyasının temelinde İslami NATO, Gümrük Birliği'ne alternatif İslami pazar gibi söylemlerle kamuoyu desteği sağlamış olan Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin koalisyonu kuruldu. Bu koalisyonun başarısı ordu tarafından düşmanca karşılandı ve postmodern darbe ile sonuçlandı. Ordu-hükûmet ilişkisine dair yorum, sayfanın İngilizce versiyonundan çeviridir. Orijinal metin: "The success of the new Welfare-Path coalition was viewed with hostility by the military"
28 Şubat süreci olarak adlandırılan bu olayın ardından ülke yönetiminde bir istikrar sağlanması imkânsız hâle gelmişti. Bu tarihten sonra bir yanda Yılmaz ve Çiller, diğer yanda Erbakan arasındaki siyasi mücadele devam edecek ve koalisyonların kurulması zorlaşacaktı. Krize kadar oluşan koalisyon hükûmetleri ya Refah Partisi'ni denklem dışında tutmaya çalışan ya da birbirlerine taban tabana zıt söylemlerle ön plana çıkan farklı görüşten partilerin zorlama koalisyonlardan oluşacaktı.
İlaveten bu dönemde yolsuzluk da yaygındı. İnsanlar hükûmetlerine karşı büyük bir hayal kırıklığı içindeydi. Bu güven ve etkinlik eksikliği yabancı ülkelerin Türkiye'ye yapacakları yatırımları dikkatle incelemelerine neden olacaktı.

Türkiye, 1990'lı yıllardaki en derin krizini 1994 yılında yaşamıştır.
1991 senesinde yaşanan körfez krizinin yarattığı olumsuz etkiler ve kamusal açıkların kontrol altına alınamaması 90'lı yılların basındaki ekonomik sorunların temelini oluşturuyordu. 1994 öncesinde ihracat sabit kalmasına karşılık ithalatta ciddi artışlar yaşandı, akabinde de dış ticaret açığı artı. Bu dönemde kamu kesimi faiz dışı harcamaları da kamu gelirlerinden daha fazla gerçekleşti, başka bir deyişle kamu kesimi kazandığından daha fazlasını harcar hâle geldi.
1994 yılına gelindiğinde geçmiş dönem bütçe ve dış ticaret açıkları artık sürdürülemez hâle gelmiş, reel faizler ise fahiş seviyelere ulaşmıştı. Kısa sürede sıcak paranın ülkeden ayrılması ile gecelik borçlanma oranları %1000'in üzerinde seyretmeye başladı. Ayrıca kurlardaki yüksek artışı önlemek için döviz piyasalarına doğrudan satış yapıldı. Kriz sürecinde Türk lirasının değeri %13,6 oranında düşürülmesine rağmen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası rezervleri 4 milyar dolar azaldı.
5 Nisan 1994 tarihine gelindiğinde ise Ekonomik İstikrar Tedbirleri yürürlüğe konuldu. Bu program ile mali piyasalardaki istikrarın sağlanması ve döviz rezervlerinin arttırılması amaçlandı; ancak kriz yönetilirken Türk Lirası'nın devalüe edilmesi, ülkeler arası sermaye hareketlerinin serbest oluşu, bankaların açık pozisyonları ve merkez bankası rezervlerinin hızla erimesi nedenleriyle Türkiye krizden kendi kaynaklarıyla çıkamadı ve gerekli dış kaynak ihtiyacı IMF ile yapılan 750 milyon dolarlık stand-by anlaşmasıyla sağlandı.
Kriz sonrasında IMF desteğini de arkasına alan kısmi iyileşmeler neticesinde Türkiye ekonomisi stabilizasyon sürecine girebilmiş, ancak yapısal reformların hayata geçirilememesi 2000 ve 2001 krizlerine yıllardır devam eden köklü sorunlarla girilmesine sebep olmuştur.

1998 yılında Asya ekonomilerinde meydana gelen ekonomik kriz, IMF'nin önlemleriyle bir küresel krize dönüşmemiş olsa da yine de dünya ekonomisinde söz sahibi olan Çin, Japonya ve Rusya'yı derinden etkiledi. Türkiye de bu krizden nasibini aldı ve Uzak Doğu sermayeli şirketler birer birer ülkeyi terk etmeye başladı. Aynı yılın sonlarına doğru Rusya'daki ekonomik bunalımın yerel bir krize dönüşmesiyle Türkiye en önemli ihracat ve turizm partnerlerinden birini kaybetti. Bavul ticareti azaldı ve ülkenin cari gelirlerinde gözle görülür bir düşme meydana geldi.

Türkiye her ne kadar 1999 yılına Avrupa Birliği tarafından verilen resmî adaylık statüsünün olumlu havasıyla girmiş olsa da aynı yılın ortalarında meydana gelen iki depremle ekonomik olarak yıkılmanın eşiğine geldi. Depremlerin ülkenin sanayisinin can damarı olan Marmara Bölgesi'nde meydana gelmesi sonucunda Türkiye, yetişmiş elemanın yanı sıra depremde kaybedilen konut, işletme ve altyapı gibi yan maliyetlerle beraber 12 ila 20 milyar dolarlık bir kayba uğradı.
Depremin ardından özellikle yeniden yapılanma çalışmaları nedeniyle dış kaynak ihtiyacı artarken, san

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü'nün 2006 yılı verilerine göre Türkiye'de 19 il giderlerinden fazla gelir üreterek geri kalan bölgelerin kalkınmasına ve giderlerinin karşılanmasına destek oldu. Önceki yıllarda bu yeterlilik oranına ulaşan il sayısı 2004 ve 2005 yıllarında 13'te kalmıştı.
Ülke ekonomisine katkıları açısından aldığından fazlasını devlete veren iller arasında Ankara, Antalya, Bursa, Hatay, Mersin, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Muğla, Tekirdağ, Zonguldak, Kırıkkale, Yalova, Denizli, Eskişehir, Kırklareli, Manisa, Aksaray ve Rize bulunmaktadır. Bu illerden Kocaeli, oransal olarak %1471,61'lik değerle liste başı olmasına karşın rakam toplamında en fazla geliri İstanbul sağlamaktadır.

Bin YTL bazından hesaplanmıştır.

2006 yılı bütçe gelir giderleri
2006'da Devlet nereye ne harcadı 16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CEIC Makro Ekonomik Istatistikler Veritabani 25 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abhazya-Türkiye ilişkileri, Abhazya ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir. Türkiye'nin Abhazya'yı bir devlet olarak tanımamasına ve hukuken Gürcistan'ın bir parçası olarak kabul etmesine karşın iki ülke arasında (iki ülke olabilmesi için ikisinin de ülke olması gerekir) gayriresmî ilişkiler bulunmaktadır.

22 Eylül 1996 tarihinde Türkiye, Abhazya sakinlerinin Sovyet dönemi kimlik belgeleri ile Türkiye'ye gitmelerine izin verilmeyeceğini ve bunun yerine Gürcistan pasaportu almak zorunda olduklarını açıkladı.
Temmuz 2009'da Abhazya Dışişleri Bakanı Sergey Şamba, Abhazya hükûmetinin Türkiye hükûmeti ile belirli temasları olduğunu ve hava ve deniz iletişiminin yeniden başlaması konusunda görüşmelerin devam ettiğini açıkladı. Ancak, Türkiye komşusu ve önemli ticaret ortağı olan Gürcistan ile ilişkilerinin bozulmasını istemediğinden, resmi olarak Abhazya'ya sıkı bir ticaret ambargosu uygulamaktadır. Abhazya'ya giden birçok Türk gemisi, Gürcistan'ın Abhazya'ya yönelik deniz ablukası nedeniyle uluslararası denizlerde Gürcistan Sahil Güvenliği tarafından el konuldu.
Eylül 2009'da Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ünal Çeviköz Abhazya'nın başkenti Sohum'da Abhaz yetkilileriyle görüştü. Bu, Ağustos 2008'deki savaştan bu yana yabancı bir diplomatın Abhazya'ya ilk ziyaretiydi.
Abhazya politikasında Türk faktörünün önemi, cumhurbaşkanı Bagapş'ın Nisan 2011'de Ankara'ya yaptığı ilk ziyaretle ortaya kondu.
Türkiye'nin Gürcistan Büyükelçisi Murat Buhran, 2014 yılında Türkiye ve Abhazya'nın ikili ilişkileri derinleştirmek için özel bir grup kurduğunu açıkladı.
Abhazya, Kasım 2015'te Rus Suhoy Su-24 uçağının düşürülmesinin ardından 2016'da Rusya'nın Türkiye'ye uyguladığı yaptırımlara katıldı.

Türkiye, günümüzde Abhazya'nın ikinci en önemli ticaret ortağıdır ve Abhazya'nın ticaret cirosunun yaklaşık %18'ini oluşturmaktadır.

Afganistan-Türkiye ilişkileri, Türkiye Cumhuriyeti'nin Afganistan İslam Emirliği'yle süregelen uluslararası politikalarını içerir.

Afganistan Orta Asya'ya yakınlığı nedeniyle tarihi boyunca çok sayıda Türk kavimlerine ev sahipliği etmiş bir ülkedir. İslam dini öncesinde Akhunlar ve Göktürkler gibi Türk kavimlerin egemenliğinde yaşayan bu bölge İslam dininin bölgede yayılmasından sonra da Gazneliler, Büyük Selçuklu Devleti ve Harzemşahlar gibi diğer Türk kavimlerinin egemenliğine girdi. Bölgedeki Türk etkisi Timur İmparatorluğu ve Babür İmparatorluğu dönemlerinde de aynı güçte devam etti.
Afganistan 19. yüzyılın ortalarında Hindistan'la birlikte İngiliz egemenliğine girdi. 9 Ağustos 1919'de Emanullah Han'ın önderliğinde bağımsızlığını kazanan Afganistan daha Kurtuluş Savaşı döneminde yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti'yle ilişki içine girdi. 1 Mart 1921 tarihinde Türk ve Afgan heyetleri Moskova'da görüşmeler yaptı ve Türkiye adına Yusuf Kemal Tengirşenk ve Rıza Nur, Afganistan adına General Mehmed Veli Han tarafından bir Türkiye Afganistan İttifak Antlaşması imzalandı. Eski Medine muhafızı Fahreddin Paşa, Kabil'e ilk Türk büyükelçisi olarak atandı.
II. Dünya Savaşı öncesinde Almanya ve İtalya'nın bölgede artan baskılarına karşı 7 Temmuz 1936 'de Türkiye, İran, Afganistan ve Irak Sadabat Paktı 'nı kurarak bölgenin önce Nazi ve Faşist sonra da Sovyet işgaline girmesini önlediler.

ABD topraklarında düzenlenen 11 Eylül saldırılarının Afganistan topraklarında planlandığını gerekçesiyle ABD'nin önderliğinde hareket eden NATO orduları 7 Ekim 2001 tarihinde Taliban örgütü tarafından yönetilen Afganistan'a karşı saldırıya geçti. 12 Kasım 2001 tarihinde Taliban kuvvetleri Kabil'i NATO kuvvetlerine bırakarak Afganistan'ın güneyine çekildiler. Kabil'de Paştun kökenli Hamid Karzai'nin önderliğinde bir geçiş dönemi hükûmeti kuruldu.
Afganistan'a müdahale eden NATO ordularına Türkiye 260 kişilik bir birlikle katkıda bulundu. Türkiye ile Afganistan arasındaki ilişkiler 2001 yılından bu yana ileri bir düzeye ulaştı. 4 Nisan 2002 tarihinde ilk defa Türkiye'yi ziyaret eden Hamid Karzai başbakan Bülent Ecevit ve cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le görüşmelerde bulundu. Ülkedeki Türk Silahlı Kuvvetleri, Kamp Doğan adı verilen bir askerî üsteydi. Kabil Havaalanı ve Camp Phoenix'e yakın bir noktada kurulmuş, Türk askerleri ile birlikte Azerbaycan ve Arnavutluk'a bağlı askerî birlikler konuşlanmıştı. Yerleşkenin amacı Afgan halkına destek amaçlı insani yardım operasyonları düzenlemek ve Afgan silahlı güçlerine askeri eğitim vermekti. Türkiye'nin Afganistan'da bulunan 1755 askerinden 660'ı bu kamptaydı ve ülkedeki en kalabalık Türk gücü buradaydı. Kamp, 2015'te düzenlenen törenle içerisindeki 3 milyon dolarlık teçhizatla birlikte Afgan devletine teslim edildi.
Afganistan'da kurulan Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti'ne (ISAF) hâlen 1.845 kişilik bir birlikte katkıda bulunan Türkiye Kabil civarında güvenliği sağlamak konusunda katkıda bulunmakta ve Vardak vilayetindeki yapılanma projelerini yürütmekten sorumludur. 16 Mart 2012'de Türk askerlerini taşıyan Sikorsky tipi helikopterin Kabil'in Bagrami mahallesinde bir eve düşmesiyle 9 subay, 2 astsubay, 1 uzman çavuş ve evde bulunan 6 kişi öldü.

Afgan geçici hükûmetine destek sağlamak amacıyla 2001 yılında Barışı Destekleme Harekâtı kapsamında kurulmuştur. Bu birliğin Afganistan'da herhangi bir muharip görevi bulunmamaktadır sadece meşru müdafa görevi yerine getirmektedir. Ayrıca yardım faaliyetlerinde bulunmaktadır. 28 Ağustos itibarıyla tüm personel ülkeye uçaklar ile tahliye edilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Afganistan-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Türkiye'nin dış ilişkileri

Almanya-Türkiye ilişkileri, Türkiye'nin Almanya Federal Cumhuriyeti'yle süregelen uluslararası politikalarını içerir. Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkiler üst düzey ziyaretler aracılığıyla yoğun olarak gerçekleşmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu dönemin Alman İmparatorluğu'nun ısrarları ve kaybedilen toprakların kazanılması ümidiyle I. Dünya Savaşı'na Almanya ve müttefikleri İttifak Devletleri yanında girdi. Ancak savaş sonunda İtilaf Devletleri üstün gelince Osmanlı İmparatorluğu ağır yaptırımları olan, İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzaladı.

Türkiye ile Almanya arasında 1924 yılında Dostluk, 1929 yılında Konsolosluk, 1930'da ise ticaret anlaşması imzalanmıştır. II. Dünya Savaşı'nın yaklaştığı dönemde Almanya'dan kaçan Yahudiler, Türkiye'ye davet edilerek ülkeye alındı. II. Dünya Savaşı esnasında Türkiye ile Almanya arasında yoğun bir ticari ilişki yaşandı; bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ihracatın zirveye çıktığı dönem oldu. 1960'larda Almanya ile Türkiye arasında imzalanan İşgücü Anlaşması'yla, çok sayıda Türk, çalışmak amacıyla Almanya'ya yerleşmiştir. Almanya'da 3 milyonunun üzerinde Türk vatandaşı yaşarken Türkiye'de yaşayan Alman vatandaşı rakamı ise 15 bindir. Türkiye'ye yılda 5 milyon Alman turist gelirken bu turistler Türkiye ekonomisi için önemli sayılmaktadır. 2016 yılı itibarıyla Türkiye ile Almanya arasındaki ticaret hacmi 36.8 milyar euro'dur.

II. Dünya Savaşı yıllarında, Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye 1 Mart 1941 tarihinde mektup yazmıştır. Hitler mektubunda "Savaşın sona ermesinden sonra Avrupa'nın yaralarını sarma yolunda başlayacak ekonomik gelişme, Almanya’yı ve Türkiye’yi zaruri olarak, tekrar yakın münasebetler içine sokacaktır" ifadelerini kullanmış ve iki ülke arasındaki ilişkilerin iyi yönde artmasını talep etmiştir.
Savaş devam ettiği dönemde Nazi Almanyası büyükelçisi Franz von Papen aracılığıyla diplomatik ilişkiler geliştiren Türkiye, Nazi Almanyası ile 18 Haziran 1941'de Türk-Alman Dostluk Paktı'nı imzaladı ve Nazilere 90.000 ton krom madeninin satımı başladı. Bunun karşılığında ise Türkiye'nin silah ve araç ihtiyacı Naziler tarafından karşılanacaktı. İmzalanan antlaşmadan dört gün sonra Barbarossa Harekâtı başladı. Bu harekâtın ardından Nazi Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop, büyükelçi aracılığıyla Nazi kuvvetlerinin Türkiye üzerinden Kafkaslara ve Irak'a sevkiyatı için Türkiye'ye baskı yapmaya başladı, bu isteğin yerine getirilmesi halinde Türkiye'ye Balkanlarda bazı toprakların ve Ege'de bir adanın teslim edileceği taahhüt edildi. Ancak Türkiye temkinli davranarak açıkça savaşa girmekten kaçındı.
Nazi Almanyası'nın Haziran 1941'de Barbarossa Harekâtı kapsamında Sovyetler Birliği'ne saldırmasından sonra, Türkiye bu savaşa dair tarafsızlığını ilan etmiştir. Sovyet kaynakları bu tarafsızlığın daha çok Hitler Almanyası'na yaradığını belirtmiş ve bu zaman zarfında dönemin Türkiye gazetelerinin, Nazilerin kısa zamanda zaferi kazanacağını yazdığını ifade etmiştir. Bununla birlikte Nazilerin saldırısından 5 gün sonra Sovyetler, Adolf Hitler'in "SSCB'nin İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki talepleri ve SSCB'nin Bulgaristan'ı işgal etme niyeti" konulu deklarasyonuna manşetlerine taşıyan Türkiye gazetelerinin iddialarını da yalanlayıcı açıklama yapmıştır. Ardından 10 Ağustos 1941 tarihli notasıyla Sovyet Dışişleri Halk Komiserliği, SSCB'nin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak talebi olmadığını ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin hükümlerini sıkı sıkıya izlemeye hazır olduğunu belirtmiştir.
Dönemin Türkiye Berlin Büyükelçisi Numan Menemencioğlu'nun Berlin'de yaptığı konuşmada "Türkiye gerek önceden, gerekse şimdi Bolşevik Rusya'nın mümkün olduğu kadar tam bir yenilgiye uğratılmasından kesinlikle kazançlı çıkacaktır." ifadelerini kullandığı belirtilmiştir. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu da "Bir Türk olarak 'Rusya'nın ortadan kaldırılmasını hararetle istediğini" ifade etmiştir.
Türkiye hükûmeti 1941 yılında Anti-Komintern Paktı'na gözlemci olarak katılmış ve Türk-Alman Dostluk Paktı kapsamında Nazi Almanyası ile dostluk ilişkilerini geliştirmiştir.
1942 yılında Sovyet-Alman Cephesindeki durum özellikle Kızıl Ordu için elverişsizken Türkiye Hükûmeti SSCB sınırına 25'ten fazla tümen yığmıştır. Bu nedenle Sovyet Komutanlığı Büyük Vatanseverlik Savaşı'nın en çetin döneminde çok sayıdaki silahlı kuvvetini SSCB-Türkiye sınırında, Kafkasya'da tutmak zorunda kalmıştır.
Sovyet kaynaklarına göre; Friedrich Paulus komutasındaki 33 Alman tümeninin Stalingrad Muharebesi kapsamında Volga'da bozguna uğratılması, Türkiye'de de yankı bulmuş, dönemin yöneticileri kendi prestijlerini kurtarmak için yaşlı Mareşal Fevzi Çakmak'ı suçlamışlardır. Daha sonra 1946 Temmuzunda Paris gazetesi L'Ordre bu konuda şunları yazmıştır:

"1942 yılında Müttefikler Rusların Stalingrad'ta tutunamamaları halinde Türkiye'nin Ruslara saldırmak niyetinde olduğunu biliyorlardı. Ama Paulus silahını bıraktığı zaman İsmet İnönü, bir 'şamar oğlanı' buldu. Fevzi Çakmak bu girişimi hükumete danışmadan yapmakla suçlandı. 70 yaşını doldurduğu için emekliye sevk edildi."
Adolf Hitler tarafından savaş gözlemcisi olarak davet edilen Cemil Cahit Toydemir liderliğindeki Türkiye askeri heyeti- 26 Haziran 1943 ve 7 Temmuz 1943 tarihleri arasında Hitler'in Doğu Prusya'daki karargahı Wolfsschanze'yi ziyaret etmiştir. Ziyarete Walter Schellenberg de eşlik etmiştir.
Müttefik Devletler'in savaştaki üstünlüğü Türk-Nazi ilişkilerini de etkiledi ve 20 Nisan 1944'te Nazilere yapılan krom sevkiyatı durduruldu. Nazilerin buna tepkisi büyükelçi aracılığıyla nota vermek oldu. Ağustos 1944'te Bulgaristan Krallığı, savaştan çekildi ve ülkeye Kızıl Ordu birlikleri girdi. Bu gelişmelere paralel olarak Türkiye, Nazi Almanyası ve onun müttefiki Japon İmparatorluğu ile bütün ilişkilerini kestiğini duyurdu.

Suriye İç Savaşı sonrası başlayan 2015 yılından sonra ise büyüyen iç savaşa paralellik göstere Suriye İç Savaşı'nda mülteciler sorununa çözüm arayışları sürmektedir. Almanya ve üyesi bulunduğu Avrupa Birliği ile Türkiye arasında diplomatik görüşmeler yapılmaktadır. Merkel 2016 yılında da göçmen krizi için defalarca Türkiye'ye gelmiştir. 23 Nisan 2016 tarihinde yaptığı ziyarette ise Gaziantep'te bulunan sığınmacı kamplarını ziyaret etmiştir. Sığınmacılar konusu ile Avrupa'ya yasa dışı göçlerin durdurulması için Türkiye ile AB arasındaki sığınmacı protokolünün imzalanmasında Angela Merkel'in Türkiye ziyaretleri etkin rol oynamıştır.

Almanya Parlamentosu'nda Yeşiller Partisi eş başkanı Cem Özdemir'in sunduğu "Ermeni olaylarının Soykırım olarak Tanınması" adıyla yapılan, 2 Şubat 2016 tarihli oylamada Ermeni Kırımı soykırım olarak tanınmıştır. Karar Türkiye Hükûmeti ve Dışişleri Bakanlığı tepki göstermiş, akabinde Türkiye'nin Almanya büyük elçisi geri çağrılmıştır.

Türkiye'deki 15 Temmuz Darbe Girişiminden sonra, Almanya'ya sığınma talebinde bulunan FETÖ üyelerinin kabul edilmesi ve Türkiye'ye iade edilmemesi ile ilişkiler gerilmiştir. Bu gerginlik günümüzde hâlâ devam etmektedir.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın 16 Nisan tarihinde yapılacak 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumu ve diplomatik temaslar için gittiği Almanya'da bulunan Almanya vatandaşı Türklerle olan mitingini Stuttgart yakınlarındaki Gaggenau Belediyesi mitingi yasaklamış, bunun üzerine Bozdağ, Almanya Adalet Bakanı ile görüşmesini iptal etmiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Almanya'nın Türkiye büyük elçisini dışişleri bakanlığına çağırmış, Türkiye tarafından duyulan rahatsızlık iletilmiş ve Almanya Hükûmeti'ne diplomatik nota vermiştir. Ancak ilerleyen saatlerde Alman Ana muhalefet Sol Parti (SPD), Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ın konuşma yapmasının yasaklanmasını talep etti.

Almanya'daki Türkler
Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri
2008 Ludwigshafen yangını
Gri pasaport skandalı
Türkiye'deki Almanlar

Arap Birliği-Türkiye ilişkileri, 1945'te kurulan 22 üyesi ve dört gözlemci üyesi olan Arap Birliği ile Türkiye'nin diplomatik ilişkileridir. 2006 yılından itibaren Türkiye daimi gözlemci statüsünde bulunmaktadır.
Türkiye, diğer adı Arap Ligi olan kuruma gözlemci statüsü alma taleplerini dile getirdi, ancak çeşitli siyasi nedenlerden dolayı reddedildi. Taleplerin reddedilme nedenlerinden biri de Atatürk Barajı başta olmak üzere Türkiye'nin Dicle ve Fırat nehirlerindeki Su Projeleri nedeniyle Irak ve Suriye'den geldi. Ayrıca Hatay Devleti'nin 1939'da Türkiye'ye referandum yoluyla kendini ilhak etme tercihi, Türkiye'nin Hatay ilini haritalarında kendi topraklarının bir parçası olarak göstermeye devam eden Suriye tarafından hiçbir zaman tanınmadı.
Sonraki yıllarda Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Tunus ile ilişkilerini geliştirdi. Aynı zamanda İsrail-Suriye barış sürecinde ana aracı olarak görev yaptı. Bununla birlikte, Türkiye için birincil endişe, istikrarsız bir Irak'tan kaynaklanan bağımsız bir Kürt devleti olasılığından kaynaklanıyordu. Aynı durum sonraki yıllarda Suriye'de de gerçekleşti. Türkiye'nin PKK ile çatışması 1984 yılından beri devam etmektedir ve yaklaşık 37.000 kişi ölmüştür.
15 Nisan 2018'de, ABD destekli YPG güçlerini, Halep'in kuzeyindeki Afrin yerleşim bölgesinden uzaklaştırmayı amaçlayan Türkiye'nin Kuzey Suriye'ye müdahalesine yanıt olarak, Arap Birliği Türk birliklerini Afrin'den çekilmeye çağıran bir karar aldı.
12 Ekim 2019 tarihinde Arap Birliği, Kahire'de bir araya gelerek Türkiye'nin kuzeydoğu Suriye'ye yönelik müdahalelerini tartıştı. Toplantı sonrasında üye devletler, Türk müdahalesini kınamaya karar verdiler ve bunu bir Arap devletine karşı 'işgal' ve 'saldırganlık' olarak nitelendirerek uluslararası hukuka aykırı olduğunu iddia ettiler.
Arap Doğalgaz Boru Hattı Mısır ve Irak doğalgazını; Ürdün, Suriye ve Lübnan'a ve ardından Türkiye'ye, dolayısıyla Avrupa'ya bağlayacaktır, ancak başlangıçta 2010 yılında tamamlanması planlanan proje için herhangi bir çalışma yapılamamıştır.

Türkiye-Arjantin ilişkileri, iki ülke elçiliklerince imzalanan 1909 tarihli bir anlaşma ile başlar. İki ülke arasında büyükelçilik düzeyinde ilişki vardır. Türkiye'nin Buenos Aires Büyükelçiliği Arjantin, Bolivya, Paraguay ve Uruguay ile ilişkilerden sorumlu iken Arjantin'in Ankara Büyükelçiliği Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan'la ilişkilerden sorumludur.
İki ülke birbirlerinin vatandaşlarına vize uygulamazken en büyük politik sorunlar Arjantin'in Ermeni Kırımı'nı soykırım olarak tanıması ve Arjantin ile Birleşik Krallık arasındaki Falkland Savaşı sırasında Türkiye'nin diğer NATO üyesi Birleşik Krallık'ı desteklemesidir.

Türkiye-Arjantin ilikişkilerinin başlangıcı Osmanlı döneminde Arjantin'e doğru yapılan yoğun göç hareketiyle başlamıştır. Bu dönemde Arjantin sadece Osmanlı Devleti'nden değil dünyanın birçok bölgesinden yoğun bir şekilde göç almaktaydı. Arjantin coğrafyasının geniş olmasına karşın ülke nüfusunun azlığı tarımsal faaliyetlerin yeterince yapılamamasına neden olmuştur. Ayrıca İspanyolların bağımsızlık sonrası ülkelerine dönmeleri kalifiye insan  ihtiyacını doğurmuştur. Bunlar Arjantin göç politikalarını etkileyen temel nedenler olmaktadır.
İki ülke arasındaki siyasi ilişkileri başlangıcı 21 Temmuz 1870 yılında Arjantin'in Paris elçisi Balkari'nin Osmanlı devletinin Paris elçiliğine yazdığı bir mektupla başlamıştır. Mektupta Balkari, Arjantin'in Osmanlı ülkesinin çeşitli şehirlerinde konsolosluk açmak ve iki ülke arasında dostluk ve ticaret bağlamında bir anlaşma yapılması gerekliliğini iletmiştir. Osmanlı Devleti'nin müspet yanıt vermesiyle iki ülkenin Paris elçileri de bu konuda çalışmaya başlamışlardır.
Arjantin'in İspanya ile yapmış olduğu anlaşma metni bazı düzenlemelerle tekrar hazırlanmış, 1872 yılında imzalanan antlaşmayla iki ülke arasındaki resmi bağ kurulmuştur.
Anlaşma metninin ilk kısmında iki ülkenin mütemadiyen dost kalacağı belirtilmiş, ihracat ve ithalatta ödenecek vergi koşullarının eşit olacağı, iki ülke vatandaşlarının can, mal ve mülkleri diğer ülke içerisinde korunacağı kabul edilmiştir. Anlaşma; dostane ilişkiler, ticari hakların korunması, iç hukuk kurallarına saygı ve vatandaşların haklarının güvencesi çerçevesinde oluşturulmuştur. Son olarak anlaşmanın 10 yıl yürürlükte kalacağı belirtilmiştir
11 Haziran 1910'da, Osmanlı İmparatorluğu ve Arjantin Cumhuriyeti konsolosluk ilişkileri konusunda bir anlaşma imzaladılar ve metin her iki parlamento tarafından da onaylanmadan önce büyükelçi değişimi yapıldı (Arjantin kongresi, risaleyi sadece 2 Eylül 1911'de onaylayan 8184 sayılı yasayı onayladı). Emir Emin Arslan, Osmanlı İmparatorluğu'nun Arjantin'deki ilk ve tek konsolosu olacaktı, çünkü 1914'te Bâb-ı Âli Arslan'ı görevden aldı ve Alman Konsolosluğu, Arjantin'deki Osmanlı çıkarlarının temsilini üstlendi.
Cumhuriyet döneminde 1926 yılında imzalanan ancak 1936 yılında uygulamaya geçirilebilen dostluk anlaşmasıyla diplomatik ilişkiler tekrar sağlanmıştır. Fakat sonraki yıllarda uzun bir dönem ikili ilişkiler pasif kalmıştır. 1992 yılında Carlos Menem’in Türkiye’yi ziyaret etmesi, 1995 yılında ise Süleyman Demirel’in Arjantin’e ziyarete gitmesi ilişkileri tekrar hareketlendirmiştir. 2013 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olimpiyat seçimleri vesilesiyle Arjantin’i ziyaret etmiştir. 2014 yılında Türkiye ile Arjantin Parlamentoları arasında dostluk grubu oluşturulmuştur.
Son ikili görüşme 2018 yılında yapılan G-20 zirvesi vesilesiyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Arjantin'i ziyareti sırasında gerçekleşmiştir.

İki ülkenin de ilişkilerini olumsuz etkileyen durum Arjantin’in Ermeni Kırımıʼnı soykırım olarak tanımasıdır. 2010 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan sıfatıyla gerçekleştirdiği Latin Amerika seyahatinde Arjantin’le siyasi bir kriz yaşanmasına neden olmuştur. Başbakan’ın Arjantin gezi programında Buenos Aires’te “Atatürk Büstü” açılışı gerçekleştirilecekti, fakat Arjantin'de bulunan Ermenilerin tepki göstermesi büst açılışının otonom Buenos Aires yönetimi tarafından iptal edilmesine sebep oldu. Federal hükûmetin bir şey yapamaması üzerine Başbakan Arjantin'deki tüm programını iptal ederek seyahatlerine Şili'den devam etmiştir.
Bir başka örnekte ise Lamer'le Latin Amerika ülkelerinde “1915-Osmanlı İmparatorluğu’nun En Uzun Yüzyılı” başlıklı konferanslar düzenlenmekteydi. Bu konferanslar Kolombiya, Şili, Bolivya, Paraguay, Kosta Rika gibi kıta ülkelerinde gerçekleştirildikten sonra 20-22 Mart tarihlerinde Arjantin'de yapılması planlandı. Ancak Ermenileri tepki göstermesi, üniversitelerin geri çekilmesine yol açtı ve programı iptal etme durumuna gelindi. Arjantin'deki Los Turcos'ların devreye girmesiyle Arjantin İslam Merkezinde gerçekleşen sempozyum ülkedeki Ermeni faaliyetlerini ve etkinliğini gösteren önemli bir olay olmuştur.

 Wikimedia Commons'ta Arjantin-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Arjantin'in dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri

Arnavutluk-Türkiye ilişkileri, Türkiye'nin Arnavutluk'la sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.

Türklerin Arnavutlarla ilk karşılaşması 14. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da yayılması ile başladı. 1385 yılında bir Arnavut ordusu yapılan Savra Savaşı'nı Osmanlılar kazandı ve Arnavutlar Osmanlı egemenliği altına girdiler.  1402 yılında Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'in Timurlenk'le yaptığı Ankara Savaşı'nı kaybetmesiyle başlayan Fetret Devri Arnavutluk'ta Osmanlı egemenliğinin bir süre boyunca zayıflamasına yol açtı. Ancak II. Murat döneminde Osmanlı egemenliği tekrar geri getirildi. 1443-1468 yılları arasında bir kısım Arnavutlar Arnavut lideri İskender Bey'in kumandası altında Osmanlı yönetimine karşı ayaklandılar. Ancak bu ayaklanma uzun sürmesine rağmen başarısızlıkla sonuçlandı.
Osmanlılar egemenlikleri altındaki Hristiyan halklarının dinlerine karışmıyorlar, kendi dinlerini özgürce izlemelerine izin veriyorlardı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi boyunca Balkan halklarının çoğu kendi dinlerinde kaldılar. Ancak Arnavutlar, Boşnaklarla beraber buna bir istisna oluşturdular ve 17. yüzyıl başlarında kitle halinde Müslümanlığa geçmeye başladılar. Müslüman olan Arnavutlar Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerine göç ettiler, devlet yönetiminde başarı kazanarak önemli görevlere getirildiler. Köprülü ailesi başta olmak üzere birçok Arnavut kökenli devlet adamı Sadrazamlık düzeyine kadar yükseldiler. Arnavut kökenli Kavalalı Mehmet Ali Paşa 19. yüzyıl başlarında Mısır'ın yönetimini ele geçirerek Osmanlı yönetimine karşı çıktı. Hidivlik unvanını alan Mehmet Ali Paşa ve torunları modern Mısır'ın temellerini attılar.
Arnavutlar Balkanlardaki uluslararasında Osmanlı yönetiminden ayrılan en son ulus oldular. Ancak 1913 yılında Balkan Savaşları'ndan sonra yapılan Bükreş Antlaşması'yla Arnavutluk Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını kazandı. 1925 yılında Arnavutluk Cumhuriyeti ilan edildi. 1928 yılında ise Ahmet Zogu kendini kral ilan ederek Arnavutluk Krallığını kurdu. 1939 yılında Faşist İtalya Arnavutluk'u işgal etti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Enver Hoca'nın önderliği altında Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti kuruldu. 1990 yılında tekrar demokrasiye geri dönene kadar Arnavutluk dünyanın en içine kapanık ülkelerinden biri olarak kaldı. 1913-1992 yılları arasında Türkiye'nin Arnavutluk ile olan ilişkileri çok zayıf bir düzeyde kaldı. Ancak Türkiye'de yaşayan Arnavut kökenli Türkler ve iki toplum arasındaki yoğun tarihi ve kültürel ilişkiler, iki ülke arasında bir köprü oluşturmaya devam etti.

 Wikimedia Commons'ta Arnavutluk-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Arnavutluk'un dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri

Avustralya-Türkiye ilişkileri, Avustralya ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir.

Avustralya ve Türkiye'nin ilk karşılaşması, şiddetli ama aynı zamanda centilmen bir savaş sahnesi olan Çanakkale Savaşı'nda gerçekleşti. Büyük Britanya, Fransa ve Rusya olmak üzere İtilaf Devletleri, müttefik bir güç olan Rusya'ya deniz yolu sağlamak için Çanakkale Boğazı'ndan geçişi sağlamak için Gelibolu'ya indi. Savaş, Avustralya ile Türkiye arasında karşılıklı saygı, hayranlık ve dostluk bağı yarattı.
İki ülke arasındaki tarih, her alanda ilişkilerini daha da güçlendirmek ve derinleştirmek için güçlü bir temel oluşturmaktadır. 1934'te Mustafa Kemal Atatürk'ü Avustralyalı ve Yeni Zelandalı annelere gönderilen ve şu şekilde olan mesajında Türk ve Avustralya ulusları arasındaki sıcak görüşler örneklendi: "Kanlarını döküp hayatlarını kaybeden kahramanlar. Bu ülkede huzur içinde yatın, bu yüzden huzur içinde dinlenin, ülkemizde yan yana yattıkları yerde bizim için Coniler ile Mehmetler arasında fark yoktur. Oğullarını uzak ülkelerden gönderen anneler, oğullarınız şimdi huzur içinde koynumuzda yatıyor. Bu topraklarda hayatlarını kaybedenler de bizim oğullarımız oldular."

Çanakkale Savaşları, her yıl 24-25 Nisan'da Çanakkale'de, Avustralya ve Türk halkının da katılımıyla anılmaktadır. Avustralya ve Yeni Zelanda'da ve diğer Güney Pasifik ülkelerinde Anzak Günü olarak bilinen etkinlik için resmi bir tatil düzenlenmektedir. Tüm savaşlarda ölen Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerini anan Avustralya ve Yeni Zelanda takvimlerinde önemli bir tarihtir. Geleneksel olarak bu ülkelerde sabah saat 05:30'da Şafak Servisi olarak bilinen bir anma hizmeti görülmektedir. Bu şafakta Gelibolu Yarımadası'na çıkan birliklere sembolik bir jestti. 1985 yılında, savaştan 70 yıl sonra Türkiye hükûmeti Anzak birliklerin indiği koya Anzak Koyu adını verdi.

Hem Avustralya hem de Türkiye, Kore Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler Komutanlığı'nın üyesiydiler.
Avustralya ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler 1967'de kuruldu. Avustralya'nın 1968'den beri Ankara'da bir büyükelçiliği, İstanbul'da bir başkonsolosluğu ve Çanakkale'de bir konsolosluğu bulunmaktadır. Türkiye'nin 1967'den beri Canberra'da bir büyükelçiliği, Melbourne ve Sidney'de iki başkonsolosluğu bulunmaktadır.
Hem Avustralya hem de Türkiye, 2013 yılında kurulan MIKTA grubunun üyesidirler.

 Wikimedia Commons'ta Avustralya-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Avustralya'nın dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri

Avustralya - Türkiye Siyasi İlişkileri 10 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Australian Ministry of Foreign Affairs about relations with Turkey
1 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avusturya–Türkiye ilişkileri; tarihi geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan, uzun ve köklü bir diplomatik ilişkiler zinciridir. Bugünkü Avusturya ve Türkiye'nin temelleri, Habsburg ve Osmanlı hanedanlarına dayandığı için, bu iki modern devlet arasındaki bağlantıları bütün kökleriyle ele almak gerekmektedir.

Orta Çağ'dan 20. yüzyıl'a kadar hem Avusturya hem de Türkiye, iki büyük imparatorluğun sınırları içerisinde kalmıştır ve modern çağda bu imparatorlukların ardılları olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Hem Habsburg hem de Osmanlı Hanedanı çok kültürlü ve fetihlerle mevcudiyetini korumuş olan iki ailedir. Sadece başka ülkelere karşı değil, aynı zamanda birbirleriyle de sık sık savaşan bu iki devletin esas amacı Balkanlar ve Orta Avrupa üzerinde hakimiyet kurmak olmuştur.
Osmanlı Devleti, yükseliş devrinin en parlak yıllarında Avusturya'nın başkenti Viyana'nı ilki 1529, ikincisi 1683'te olmak üzere toplamda iki kez kuşatma girişiminde bulunmuş fakat Türklerin 1699'daki Osmanlı-Kutsal İttifak savaşlarını kaybetmesinin ardından üstünlüğünü Habsburglara kaptırarak, Macaristan ve Hırvatistan'ı kaybetmiştir.
Avusturya ve Osmanlı imparatorlukları arasındaki yüzyıllardır süregelen çekişmeler, Yunan İsyanı ve bir sonraki yüzyılda yaşanan Balkan Savaşları sonrasında giderek azalmıştır. Öyle ki, bu iki devlet I. Dünya Savaşı esnasında müttefik olarak aynı safta yer almış ve savaşmışlardır. Savaş sonunda ittifak güçlerin yenilgisi, her iki monarşinin de devrilmesine yol açmıştır.

Yaklaşık 116.000 Türk'ün yaşadığı Avusturya ve Türkiye arasındaki ilişkiler özellikle son yıllarda sık sık gerginliklere, diplomatik krizlere sahne olmaktadır. Ayrıca Avusturya, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımına en çok karşı çıkan ülkelerden bir tanesidir.

10 Kasım 2010 tarihinde; Türkiye'nin Avusturya büyükelçisi, Avusturya devletini sosyal ve siyasi alanlarda yabancı düşmanlığı yapmakla suçladı ve uluslararası organizasyonları araya katarak Türk büyükelçiliğinin yerinin değiştirilmesini talep etti. Avusturya ve Türkiye arasında bir diplomatik krize yol açan bu sorun, iki ülke arasındaki ilişkilerin de gerilmesine sebep oldu. Bunun üzerine Avusturya'daki hükûmet Ankara ile diplomatik ilişkilerin askıya alınması ve Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik süreci durdurulması yönünde açıklamalarda bulundu.
Aralık 2017'de Türkiye; yeni göreve gelmiş olan Avusturya hükûmetini, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasına sıcak bakmadıklarını açıkladıkları için ayrımcılık ve ırkçılıkla suçlamıştır. Yaşanan gerginlik sadece iki ülke arasında kalmamış, Türkiye aynı zamanda Avusturya'nın bu tutumunu kınamayan diğer AB üyesi ülkeleri  sert bir dille eleştirmiştir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı; gelen hükûmeti sahtekarlık ile suçlayarak, takındıkları bu tutumun Avusturya'yı "Türkiye'nin dostluğunu kaybetme eşiğine getireceği" ve "hak ettikleri tepki" ile karşı karşıya kalacakları konusunda uyardı.

Türkiye'de 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişiminin ardından yurtdışında birçok ülkede Türkler ve dönemin cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında karalama kampanyaları başlatılmış; bu ayrılıkçı faaliyetlerin en şiddetli yaşandığı ülkelerden birisi de, aynı havalimanında yaşanan birkaç farklı olay yüzünden Avusturya olmuştur.

İki ülke arasındaki ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde, Viyana'daki havalimanını kullanan Türk yolculara giriş ve çıkışlarda köpeklerle arama yapılması tansiyonun daha da yükselmesine sebep olmuştur. Türk diplomat ve siyasetçilerin havalimanı yönetimiyle iletişime geçmesinden sonra olayın nadir fakat herkese uygulanan bir kontrol olduğu açıklaması yapılmıştır.

Avusturya'nın başkenti Viyana'da bulunan, ülkenin en işlek yerlerinden birisi olan Viyana Uluslararası Havalimanı'na "Türkiye tatili ile sadece Erdoğan'ı destekliyorsunuz, gitmeyin." ve "Türkiye'de 15 yaşından küçük çocuklarla cinsel ilişkiye izin veriliyor." sloganlarının yazılı olduğu afişler asılarak, ülke aleyhinde propagandalar yapıldı. Türkiye'de büyük tepkiler çeken bu olay sonrasında dönemin Türk dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun devreye girerek Avusturyalı bürokratlar ve Viyana'daki Türk büyükelçiliği ile iletişime geçmesi sonucunda afişler kaldırıldı.

 Wikimedia Commons'ta Avusturya-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Avusturya'nın dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri
Avrupa'daki Türkler

Azerbaycan-Türkiye ilişkileri, Türkiye ve Azerbaycan'ın süregelen uluslararası politikalarını içerir. Ortak tarihi ve geçmişi olan Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ilişkiler dostane olmuştur. Karabağ Savaşı'nda Türkiye Azerbaycan'ı desteklemiştir. Bunun yanında Azerbaycan da Türkiye'yi çetrefilli meselelerde desteklemektedir.
10 Aralık 2020 tarihinde, Türkiye ile Azerbaycan Cumhuriyetleri vatandaşlarının karşılıklı ziyaretlerinde kimlikle seyahatlerine imkan tanıyan bir protokol imzalanmıştır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden birçok ülkeden biri olan Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke Türkiye olmuştur (9 Kasım 1991). Yine KKTC kurulduktan sonra, Azerbaycan'a bağlı özerk bir ülke olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, KKTC'yi hakim güç olarak tanımıştır. Ancak Azerbaycan Cumhuriyeti KKTC'yi resmî olarak tanımamıştır. İki ülke birbiri için ekonomik ve sosyal açıdan ilişkileri büyük bir önem taşımaktadır. Bağımsızlığını yeni kazandığı dönemlerde Azerbaycan, yeni ve genç bir ülke olarak karşısına çıkacak güçlükleri aşabilmek için Türkiye'nin desteğine ihtiyaç duymuştu.

Azerbaycan'ın bağımsızlığını yeni kazandığı dönemlerde Azerbaycan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmemesi için hiçbir sebep yoktu, çünkü iki halk ve devletler birbirlerini kardeş ve iyi bir dost olarak görmekteydi. Aynı zamanda Azerbaycan'ın jeopolitik olarak önemli bir yerde olması ve Ermenistan, Rusya ve İran gibi devletlerin Azerbaycan'dan yana çıkarlarının olması sebebi ile Türkiye, Azerbaycan arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesini sekteye uğratmıştır.

1986'da Ermenistan resmi olarak Azerbaycan'ın topraklarında sayılan Dağlık Karabağ, Zengezur, Nahçıvan, Gence, Kubadlı gibi bölgelere saldırmış ve Nahçıvan dışında geri kalan bölgeleri işgal edip, silahlı çeteler aracılığı ile orada yaşayan Azerbaycan halkına baskı uygulamışlardı. Ermenistan'ın yaptığı işgale karşı Azerbaycan'a gerçek anlamda destek veren ülkeler arasında Türkiye de olmuştur ve Türkiye, Ermenistan arasındaki sınır kapılarını kapamış ve ekonomik, siyasi ve politik anlamda Ermenistan'a sert tepki göstererek Azerbaycan'ın arkasında olduğunu tüm dünya ve Azerbaycan halkına ve devletine göstermiştir. Türkiye tarafından bakıldığında ise Türkiye'nin genel dış politikasında Azerbaycan, Türkiye için çok büyük bir yer tutmaktadır.

Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya arasındaki bölgede bulunan Azerbaycanlıların, Türkiye'nin Kafkasya bölgesi ve ayrıca diğer Türk devletleri ile arasındaki ilişkileri koruma ve bu konuda izleyeceği yol bakımından Azerbaycan, Türkiye için büyük bir önem teşkil etmektedir. Türkiye, Azerbaycan'ın da yardımlarıyla Kafkasya ilişkilerine devam etmektedir.

Enerji bakımından zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Azerbaycan, eğer ilişkilerin iyi yönde devam etmesi durumunda, Türkiye, Azerbaycan arasındaki enerji ticaretininde büyük yollar katedileceği Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı'nın bitirilmesi ile gösterilmiş oldu.
Rusya'nın Azerbaycan üzerindeki baskıyı koruma çabaları ve 1990'da Azerbaycan'a müdahale etmesinden hemen sonra Türkiye, Azerbaycan ilişkileri gerilemiş ve Rus yönetimine devamlı tavizler vermiştir. Kamuoyununda baskısı ile yönetim değişikliğine giden Azerbaycan'da yönetime gelen Ebulfez Elçibey zamanında, Türkiye-Azerbaycan arasındaki ikili ilişkiler olumlu yönde gelişmiş ve Türkiye ile politik yönden yakınlaşma sağlanmıştır. Elçibey döneminde Türkiye-Azerbaycan arasında birçok sosyal ve ekonomik anlaşmalar imzalandı.

Azerbaycan ve Türkiye arasında askeri anlamda da Azerbaycan lehine geçmişten bugüne olay gerçekleşmiştir. 1993, 2003 yılları arasında Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı yapan Haydar Aliyev döneminde Azerbaycan'ın izlediği politika sonucunda diğer sınırdaş devletlerle işbirlikleri sağlanmıştır. Azerbaycan'ın bölgede etkin rol oynaması için Türkiye'nin yardımlarıyla dünya genelinde büyük bir etkiye sahip olan ABD ve NATO ile iyi ilişkiler kurması da olasıdır. 1996 ve 1997 yılları arasında Azerbaycan ve Türkiye arasında askeri yönde anlaşmalar imzalandı ve Azerbaycan, Türkiye sınırının iki tarafında kalan alanda yapılacak askeri araçların uçuşunu düzene sokan anlaşmalar imzalandı.
Azerbaycanlılar ve Türkiye Türkleri, aynı ırktan oldukları ve aynı kökten geldikleri için bu iki devlet, birbirlerini "kardeş devlet" saymaktadır.

Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Eylül 2008'de 2010 FIFA Dünya Kupası eleme maçları dolayısıyla Erivan'da yapılan Ermenistan-Türkiye maçına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü davet etmesi dünyada geniş yankı buldu ve bu yakınlaşmaya "Futbol Diplomasisi" adı verildi. 2009 yılında Türkiye'de oynanacak Türkiye-Ermenistan rövanş maçı nedeniyle Abdullah Gül tarafından resmi davet gönderilmiş ve daveti kabul etmiştir.
Türkiye'nin Ermenistan sınırını açacağı, ekonomik ambargoyu kaldıracağı ve diplomatik ilişki kuracağı söylentilerine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yalanlamasına rağmen ve Türkiye'nin Ermenistan tarafından Dağlık Karabağ'nın işgali sona ermedikçe Ermenistan politikasında değişiklik olmayacanı söylemelerine rağmen, Azerbaycan ilk defa resmi olarak tepki gösterdi ve Cumhurbaşkanı İlham Aliyev İstanbul'da yapılan ‘Medeniyetler İttifakı’ zirvesini boykot edip katılmadı ve Azerbaycan hükûmeti de zirveye bakan düzeyinde dahi katılmadı.
Dönemin Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamalarda, Ermenistan'ın işgal altında bulundurduğu Azerbaycan topraklarını terk etmediği sürece sınırı açmayacağını ilan etti.

Türkiye, Azerbaycan Ticari ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, (2 Ocak 1992)
Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti Arasında Dostluk, İşbirliği ve İyi Komşuluk Anlaşması, (24 Ocak 1992)
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Eğitim, Kültür ve Haberleşme Anlaşması, (6 Mart 1993)
Bilimsel, Teknik, Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Alanlarda İşbirliği Anlaşması, (9 Şubat 1994)
Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması, (4 Nisan 1994)
Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması, (9  Nisan 1994)
Türkiye, Azerbaycan Sosyal Güvenlik Sözleşmesi, (17 Temmuz 1998)
Türkiye, Azerbaycan Arasında Çevre Koruma Alanında İşbirliği Anlaşması, (14 Ekim 2004)
Türkiye Cumhuriyeti Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı ile Azerbaycan Cumhuriyeti Aile, Kadın ve Çocuk Sorunlarından Sorumlu Devlet Komitesi Arasında İşbirliği Muhtırası, (4 Şubat 2008)
Türkiye, Azerbaycan Uzun Vadeli Ekonomik ve Ticari İşbirliği Programı ve İcra Planının Onaylanması, (18 Şubat 2008)
Türkiye-Azerbaycan Stratejik İşbirliği Antlaşması, (16 Ağustos 2010)
Türkiye ile Azerbaycan Cumhuriyetleri Vatandaşlarının Karşılıklı Ziyaretlerinde Kimlikle Seyahat İmkanı Tanıyan Protokol, (10 Aralık 2020)

Azerbaycan'ın Ankara'da bir büyükelçiliği, İstanbul'da ve Kars'ta başkonsoloslukları ve Iğdır'da bir konsolosluk misyonu bulunmaktadır.
Türkiye'nin Bakü'de bir büyükelçiliği ve Nahçıvan'da ve Gence'de başkonsoloslukları bulunmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Azerbaycan-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Azerbaycan'ın dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri
Ermenistan-Türkiye ilişkileri
Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri
Bir millet, iki devlet

Azerbaycan ve Türkiye Askeri İlişkileri

BRICS-Türkiye ilişkileri, Türkiye'nin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'nın oluşturduğu BRICS ülkeleri ile arasındaki uluslararası ilişkilerdir. BRICS ülkeleri hızlı bir gelişim içinde olmaları nedeniyle dünyanın yakından takip ettiği ülkelerden oluşmaktadır.
Son dönemde Türkiye'de siyasi çevreler ve sivil toplum kuruluşları içinde BRICS grubuna tam üye olunması gerekliliği sık sık dile getirilmektedir. Özellikle Türkiye ve Rusya arasındaki uçak krizi sonrasında son derece gerilmiş olan siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerin tekrar normalleşme sürecine girmesi ve özellikle 2013 sonrasında son derece gerileyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri sonucunda BRICS üyeliği konusu daha da öne çıkmaya başladı. Dönemin başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek, 2017 yılında BRICS ülkelerinin vereceği projelerden ve fonlardan yararlanmak amacıyla Türkiye'nin ciddiyetle tam üye olma gerekliliğini gözden geçirdiğini dile getirdi.
Özellikle küresel jeopolitiğin ağırlık merkezinin 2000'li ve 2010'lu yıllarda Asya-Pasifik'e kaydığının gözlendiği dönemde Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından BRICS birliği gibi bir ekonomik işbirliği olanağının anlamı artmakta, bu yapıya yönelim ve ilişkileri geliştirme çabaları görülmektedir. Bir yandan BRICS ülkelerinin ekonomik olarak yükselişinin yeni uluslararası finansal kuruluşların ortaya çıkmasına neden olması, bir yandan da Türkiye'nin Batı ülkeleriyle ilişkilerinde yeni bir alan açmak adına, ekonomik ve siyasi alternatiflerini çeşitlendirme isteği, Türkiye'nin giderek BRICS ülkeleriyle yakınlaşmasını getirmektedir. ABD'nin dünya üzerinde gerek siyasi gerek ekonomik olarak baskın konumu son dönemde azalış göstermektedir. BRICS ülkelerinin kendi içlerinde birbirleriyle olan siyasi ve ekonomik sorunları bulunmasına rağmen, son yıllarda yükselen bir odak olarak görülmekte ve Türkiye gibi gelişmekte olan büyük çaptaki ekonomiler ile karşılıklı yarar sağlanabilecek ilişkiler kurulmaya ve geliştirilmeye çabalanmaktadır.
Türkiye BRICS üyeliğini gündeme alan tek ülke değildir. Farklı zamanlarda Afganistan, Arjantin, Lübnan, Endonezya, Meksika, İran, Mısır, Nijerya, Sudan, Suriye, Bangladeş ve Yunanistan gibi birbirlerinden çok farklı ülkeler de bu konuya ilgi duymuş ve gündemlerine almışlardır. Fakat Eylül 2009'da BRIC adıyla kurulup, 2009'da zirve toplantıları yapmaya başlayan birlik, Güney Afrika'nın 2011 yılındaki katılımı dışında bir genişlemeye gitmemiştir.
Türkiye, Endonezya'nın yanında BRICS ülkelerinden Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ile birlikte 2013 yılında dünyanın beş "kırılgan" ekonomisi arasında gösteriliyordu. "Kırılgan ekonomi" terimi, gelişmekte olup aynı zamanda zayıf para birimlerine sahip beş ülkeyi tanımlamak için kullanılıyordu. 2015 yılında Morgan Stanley tarafından yapılan açıklamaya göre Endonezya ile birlikte ve (gerekli düzenlemelerin %85'ini gerçekleştiren Hindistan kırılgan ekonomi olmaktan kurtuldu. 2017 yılında ise Güney Afrika ve Brezilya da gerekli ekonomik reformları yaparak kırılgan ekonomiler kategorisinden çıkarıldı. Türkiye bu kez Arjantin, Pakistan, Mısır ve Katar ile birlikte yine "kırılgan beşli" arasında yer almaya devam etmektedir.
2018 yılında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Johannesburg'daki BRICS zirvesine katılması Türkiye'nin yeni dönemdeki arayışları açısından önemli görülmüştür.
2024 yılında Kazan Zirvesi'nde Türkiye Cumhuriyeti, BRICS grubuna resmi adaylığını sunmuştur. Türkiye'nin adaylığı, Hindistan ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerinde yaşanan zorluklar nedeniyle onaylanmamıştır. Buna karşılık Türkiye'ye "ortak ülke" statüsü verilmiştir.

Güney Kafkasya Doğal gaz Boru Hattı Projesi (Kısa adı SCP), Şahdeniz Gaz Sahası'nda üretilecek doğalgazın Türkiye-Gürcistan sınırına getirilmesi için tasarlanmıştır.
Bunun için SCPC şirketi kurulmuştur ve bu şirkette TPAO da % 9 payla hissedardır. Projenin en büyük ortakları % 25.5'er hisse ile BP ve Norveç şirketi Statoil’dir. Şirketin inşaatı ve işletmesini gerçekleştirmesi planlanmıştır. Projeye göre doğal gaz hattı da BTC koridorunu kullanacaktır. Bu sayede SCP birçok ekstra masraftan da kurtulmuş olacaktır. Yaklaşık 696 km uzunluğundaki proje 42’ borular öngörmektedir. Borular ile yıllık 8.1 milyar m³ gazın AGSC-BOTAŞ arasındaki SPA şartlarına uygun olarak Türkiye sınırına taşınması beklenmektedir. İlave kompresör istasyonları sayesinde kapasite 22 milyar m³'e kadar çıkabilecektir. Projenin detay mühendislik çalışmaları 2003 yılında yapılmıştır. Proje maliyeti olarak 1 milyar dolar hesaplanmıştır.
SOCAR'ın verdiği bilgilere göre Aralık 2005 itibarıyla SCP'nin Azerbaycan ayağında 442 km'lik inşaat tamamlanmıştır. Aynı kaynağa göre Türkiye ayağında boru hatlarının % 90'ı, Gürcistan'da ise % 81'i tamamlanmıştır. SOCAR'a göre açılış 2006'da yapılacaktır.
Gürcistan sınırına gelecek olan gaz hattı Erzurum'a bağlanarak Türkiye doğal gaz şebekesine ulaşmış olacaktır. Bu alandaki inşaat sorumluluğu BOTAŞ'a aittir. Türkiye Enerji Bakanlığı kaynaklarına göre ilk gaz teslimi Ekim 2006'da gerçekleşecektir.

Bangladeş-Türkiye ilişkileri, Bangladeş ve Türkiye arasındaki ikili ilişkileri ifade eder. Her iki ülke de Bağlantısızlar Hareketi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir. Türkiye'nin Dakka'da bir elçiliği var ve Bangladeş'in Ankara'da elçiliği ve İstanbul'da bir konsolosluğu var.

Türklerin, Bangladeş'te uzun zamandır tasavvufu etkilediği bilinmektedir. Bununla birlikte, 1971 Bangladeş Kurtuluş Savaşı sırasında, Türkiye'nin yakın müttefiki Pakistan'a verdiği destek nedeniyle ilişkiler çok karmaşıktı. Ancak, Pakistan yenildikten ve Bangladeş'in kuruluşundan sonra, Türkiye Bangladeş'i bir ülke olarak tanıdı. 2016 yılında, iki ülke arasındaki diplomatik ilişki, Bangladeş'in, Bangladeş'teki Uluslararası Suçlar Mahkemesi tarafından Bangladeş Kurtuluş Savaşı sırasında savaş suçundan mahkûm olan ve sonunda idam edilen birkaç Bangladeşli Cemaat-i İslami liderini serbest bırakma taleplerini reddetmesiyle karmaşıklaştı. Cemaat lideri Motiur Rahman Nizami'nin idamının ardından Türkiye, Bangladeş Büyükelçisi Devrim Öztürk'ü geri çekti. Bununla birlikte, Bangladeş'in Erdoğan hükümetini devirmeye teşebbüs girişimini kınadığı için ilişkiler iyileşmeye başladı. Sonuç olarak, Ankara Dakka'ya yeni bir büyükelçi gönderdi. Yeni Türk büyükelçisi geldikten sonra, "Bangladeş, başarısız darbe girişiminden sonra Türkiye’ye Erdoğan’a verdiği desteği dile getirerek yardım etti" dedi. Büyükelçi, iki ülke arasındaki ilişkilerin normal hale geldiğini belirtti. Büyükelçi ayrıca, Türkiye'nin Bangladeş'i ülkedeki saldırganlığı kontrol etmesine yardım etme konusundaki istekliliğini de dile getirdi.

Eski Bangladeş devlet başkanı Ziyaur Rahman, Ankara'yı ziyaret eden ilk Bangladeş devlet başkanı oldu. 1986 yılında, o zamanki Türkiye başbakanı Turgut Özal, Bangladeş'i ziyaret etti. Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1997'de Bangladeş'in bağımsızlığının gümüş jübile kutlamalarına Nelson Mandela ve Yaser Arafat'la birlikte katıldı. 1998'de iki ülke, D-8 grubunu kurdu. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2010 yılında Dakka'ya resmi bir ziyarette bulundu. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2010 yılında Dakka'yı ziyaret etti. Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina Vecid, 2012 yılında Ankara'ya resmi ziyarette bulundu.

Bangladeş ve Türkiye birbirlerinin kilit ticaret ortakları arasındadır. İki ülke arasındaki ikili ticaret hacmi 1 milyar dolardan fazladır. Türkiye'ye Bangladeş'ten ihracat edilen eşyalara giyim ürünleri hakim olmuştur. 2012'den bu yana, Bangladeş ve Türkiye bir serbest ticaret anlaşması imzalamak için görüşmelerde bulunuyorlardı, ancak Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik süreciyle ilgili komplikasyonlar nedeniyle anlaşmanın imzalanması durduruldu. Bangladeş gemi inşa sektöründe Türk yatırımları için potansiyel bir alan olarak tanımlanmaktadır. Bangladeş ve Türkiye, 2012 yılında ticaret ve yatırım konusunda ortak bir protokol imzaladı. Bangladeş-Türkiye Ortak Ekonomik Komisyonu, ikili ticareti ve yatırımı artırmanın yollarını tartışmak için iki yılda bir toplantı yaptı.

Belçika-Türkiye ilişkileri, Belçika Krallığı ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dış ilişkileri kapsamaktadır. Belçika'nın Ankara'da büyükelçiliği, İstanbul'da konsolosluğu bulunmaktadır. Türkiye'nin ise Brüksel'de büyükelçiliği bulunmaktadır. İki ülke de NATO üyesidir. Ayrıca Belçika AB'ye tam üye, Türkiye ise tam üyeliğe aday bir ülkedir.

İki ülke arasındaki ilişkiler 1837'de bağımsız Belçika'nın Osmanlı İmparatorluğu tarafından tanınmasıyla başladı. Diplomatik ilişkiler 1848'de kuruldu.

Türkiye ve Belçika, Avrupa Konseyi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (AGİT), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Akdeniz Birliği üyesidir. Ayrıca Belçika Avrupa Birliği üyesidir ve Türkiye adaydır.
Belçika'da yaşayan yaklaşık 230.000 Türk vatandaşı, Türkiye'nin Belçika ile ilişkilerinde önemli bir unsur oluşturmaktadır. Ağırlıklı olarak Afyonkarahisar'da bulunan Emirdağ ilçesinden gelmektedirler.
Mart 2019'da Türkiye Dışişleri Bakanlığı Belçika büyükelçisi Michel Malherbe'yi çağırdı ve bir Belçika mahkemesinin Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı olduğu iddia edilen yaklaşık 30 kişinin yargılanmasını engellemesinin ardından Türkiye'nin huzursuzluğunu aktardı.
Belçika, Türkiye'nin Kuzeydoğu Suriye'ye yönelik 2019 saldırısını kınadı ve Türkiye'yi derhal durdurmaya çağırdı. Belçika hükûmeti daha sonra Türkiye'ye silah ambargosu uygulamaya karar verdi.

Türkiye ile Belçika arasındaki ticaret hacmi yıllar içinde önemli ölçüde artmış ve 3 milyar Euro'ya ulaşmıştır. 2006 yılında, Belçika'nın Türkiye'ye ihracatı %9,4 (1,88 milyar €) artarken, Türkiye'nin Belçika'ya ihracatı 2005 yılına göre %6,8 (1,06 milyar €) arttı. Belçika, Türkiye'nin on yedinci büyük ticaret ortağıdır.
Türk-Belçika İş Konseyi ve benzer amaçlara sahip kuruluşlar ticari bağlantıların geliştirilmesine öncelik vermektedir. Bu konsey 1990 yılında kuruldu. Küçük ve orta ölçekli işletmeler, Türkiye ve Belçika ekonomilerinde önemli bir rol oynamaktadır.
Türkiye'de faaliyet gösteren 200'den fazla Belçikalı firma var. Belçika'nın Türkiye'deki yatırımlarının değeri 300 milyon Euro civarında. Öte yandan, Türk şirketlerinin Belçika'daki yatırımı 1 milyar avroyu aştı.
2008 yılında 583.409'dan fazla Belçikalı turist Türkiye'yi ziyaret etti.

Belçika Büyükelçiliği Ankara'da bulunmaktadır. Türkiye Büyükelçiliği Belçika'nın Brüksel şehrinde bulunmaktadır.

Türkiye'nin dış ilişkileri
Belçika'daki Türkler

Türkiye - Belçika Siyasi İlişkileri

Benin-Türkiye ilişkileri; Benin ve Türkiye arasındaki uluslararası askeri, siyasi, idari ve kültürel anlaşmaları kapsamaktadır.

İki ülke arasındaki ilişkiler, ağırlıklı olarak 2010 yılından sonra gelişmeye başlamıştır. Benin'in Ankara Büyükelçiliği 16 Eylül 2013 tarihinde açılmış, Türkiye ise 31 Ekim 2014'te Cotonou'da bir temsilcilik açmıştır. Ayrıca Benin'in İstanbul’da ve İzmir'de birer fahri konsolosluğu da bulunmaktadır. Türkiye'nin Nijerya'daki Abuja Askeri Ataşeliği de Benin’e akredite durumdadır.

Türk Hava Yolları; 2014 yılından beri kış aylarında pazartesi, çarşamba, cuma ve pazar günleri olmak üzere haftada dört gün; yazın ise her gün Cotonou'ya karşılıklı seferler düzenlemektedir. Uçuşların Türkiye'deki merkezi Atatürk Havalimanı'dır.
Benin; diplomatik pasaport sahibi olanlar haricinde bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından ülkeye girişlerde vize istemektedir. Diplomatik pasaport hamilleri ise 90 güne kadar vize uygulamasından muaftır.

Türkiye-Benin arasındaki ilk resmi ticari ilişkiler 2015 yılında, Dış Ekonomik İlişkiler Kuruluna bağlı olarak oluşturulan Türkiye-Benin İş Konseyi ile başlamıştır. Konseyin kurucu başkanı Adnan Bostan'dır. Bu anlaşmayla iki ülke arasında ticaret ortaklıkları kurmak, ikili ihracat ve ithalat oranlarını yükseltmek, yatırım planları uygulamak ve karşılıklı pazar alanları oluşturmak hedeflenmektedir.
Türkiye ve Benin arasındaki ticaret hacmi 2008 yılında 27.6 milyon dolarken, 2014 yılında yaklaşık 6 kat artarak 101.1 milyon dolara yükselmiştir. 2017 verilerine göreyse bu oran 115.3 milyon dolara ulaşmıştır.

İki ülkenin meclisleri arasında imzalanan bir anlaşmayla Türkiye - Benin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu kurulmuştur. Böylelikle Benin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin dostluk grubu kurmak için anlaşma yaptığı 124. ülke olmuştur. En son 8 Aralık 2018 tarihinde güncellenen grubun Türk başkanı Ziver Özdemir olmuştur.

Türkiye'nin Kotonu Büyükelçiliği 28 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bhutan-Türkiye ilişkileri, Bhutan ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir.

İngiltere, 1865 ile 1947 arasında Bhutan'ın dış ilişkilerini kontrol eden ülke oldu. Bhutan, diplomatik personel sıkıntısı nedeniyle 2012 yılına kadar Türkiye ile resmi diplomatik ilişkiye sahip değildi.
Bununla birlikte Butan ve Türkiye, Yeni Delhi'deki Butan ve Türkiye büyükelçilikleri aracılığıyla gayri resmi teması sürdürdü.
Türkiye'nin kolaylaştırması sayesinde ESCAP - UNCTAD ve UNDP ile koordineli olarak - Afganistan, Laos, Moğolistan ve Nepal ile birlikte Bhutan'a "karayla çevrili en az gelişmiş ülkeler" özel statüsü verildi. Türkiye'nin kalkınma yardımı tekliflerine rağmen Bhutan bu kalkınma programına katılmayı reddetti.
Mayıs 2009'da Aila Kasırgası'nın yol açtığı yıkıma cevaben Bhutan'a 10 milyon dolarlık Türk yardımının Bhutan ve Türkiye nihayet resmi diplomatik ilişkiler kurdu.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2018 yılında 1,58 milyon USD (Türkiye'nin ihracatı / ithalatı: 0,1 / 1,48 milyon USD) oldu.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Birleşik Arap Emirlikleri-Türkiye ilişkileri, Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında kurulan diplomatik, kültürel, askerî ve ve ekonomik ilişkileri kapsamaktadır.
Son zamanlarda BAE'nin en büyük ticaret ortaklarından biri olan Türkiye, yıllık ikili ticaret hacminde 9 milyar dolarla son yedi yılda %800'lük bir artışa neden oldu. 2008 yılı dış ticaret rakamlarına göre, Türkiye BAE'nin en büyük 10 tedarikçisi arasında yer alırken, BAE'nin son beş yıldaki Türkiye'ye yaptığı ihracat altı kat arttı. BAE, turizm bağlarını geliştirmek amacıyla 2009'da yeni açılan Etihad Airways hava yolu şirketiyle İstanbul'a haftanın dört günü sefer başlattı.
BAE'li işadamları, Türkiye'nin devam eden özelleştirme çabalarının bir parçası olarak Türkiye'ye yatırım yapmaya teşvik edildi. 2010 yılında her iki taraf da ortak projelerle ticari ilişkileri geliştirme ve muhtemel işbirliği alanlarını belirlemek için gelecekte yetkilileri bir araya getirme sözü verdiler.
BAE'de bölgedeki pek çok gelişmeye imza atmış Türk inşaat şirketleri de dahil olmak üzere önemli miktarda Türk varlığı var. Buna ek olarak Birleşik Arap Emirlikleri'nde küçük bir Türk topluluğu bulunmaktadır. Türk büyükelçiliğine göre, BAE'de kurulan Türk şirket sayısı 400'ün üzerindedir ve bunların 75'i Abu Dabi çevresinde faaliyet göstermektedir.
Daha yakın zamanlarda, iki ülke arasındaki ilişkiler, Mısır askerî darbesi ve sonrasında gelişen olaylar sonrasında Türkiye'nin Müslüman Kardeşler'i, Birleşik Arap Emirlikleri'nin ise Müslüman Kardeşler yönetimine darbe yapan Abdülfettah es-Sisi'yi desteklemesiyle bozuldu ve bu nedenle Birleşik Arap Emirlikleri, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi'nin Türkiye'ye karşıtlıkta en uçtaki üyesi haline geldi.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe'nin Haziran 2017'de hacklenen e-postalarının ortaya çıkması, 2016 Türkiye askerî darbe girişiminin Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklendiği iddialarını güçlendirdi.
Ağustos 2017'de BAE, Türkiye'yi Suriye'deki askeri varlığıyla Suriye devletinin egemenliğini azaltmaya çalıştığını ve sömürgeci ve rekabetçi tutum içerisinde olmakla itham etti. BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid, Osmanlı yönetimi sırasında Medine'nin soyulduğunu iddia eden bir tweet paylaştıktan sonra ilişkiler 2016 yılının aralık ayından daha da kötüleşti. Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah bin Zayid'i "petrol şımarığı" ve "terbiyesiz adam" olarak tanımlayarak yanıt verdi. BAE'li diplomat Enver Gargaş "Mezhepçi ve partizan görüşler bir alternatif olarak kabul edilmemelidir, Arap dünyası Tahran ya da Ankara tarafından yönetilmeyecek" cevabını verdi.
Libya'da Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümetini indirmek için Trablus'a taarruz başlatmış, kontrol ettiği bölgelerde toplu mezarlar çıkmış Halife Hafter'i destekleyen; Suriye'de Türkiye Cumhuriyeti'nin terörist örgüt saydığı YPG'yi destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri hakkında 30 Temmuz 2020'de Al Jazeera'ye konuşan Türk Savunma Bakanı Hulusi Akar, Birleşik Arap Emirlikleri'nin başka ülkelere hizmet ettiğini, kendi çıkarlarını düşünmediğini; boyutunu ve nüfuzunun etki alanını düşünerek bu işlere kalkışmaması gerektiğini belirtti ve Birleşik Arap Emirlikleri için "Bunlar ateş olsalar cürümleri kadar yer yakarlar. Bunların ister Suriye'de olsun ister Irak'ta olsun, bazı terörist grupları PKK'yı, DAEŞ'i desteklemelerinin hiçbir kıymeti yok. Bu konuda biz Türkiye Cumhuriyeti olarak silahlı kuvvetlerimizle, diplomatlarımızla yapılması gereken neyse bugüne kadar yaptık, bundan sonra da yapacağız fakat Abu Dabi yönetiminin Suriye'de ve Libya'da yaptıkları var, yeri ve zamanı geldiğinde bunların hepsinin hesabı görülecek." cümlelerini kurdu.

Birleşik Krallık-Türkiye ilişkileri, Birleşik Krallık ile Türkiye arasında süregelen ikili ilişkileri içerir. Birleşik Krallık, Türkiye ile beraber Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve I. Dünya Savaşı öncesi mükemmel denecek ittifakta ilişkilerini geliştirmişlerdir. Ancak Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda Birleşik Krallık yerine Almanya'nın yanında yer alması ve Birleşik Krallık'la Osmanlı Devleti'nin dağılma döneminde Avrupa'da çıkan ham madde ve toprak arayışı, başta Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Yunanistan ile, Osmanlı Devleti ve Almanya'yı karşı tarafta savaşa sokmuş ve Osmanlı Devleti'nin Birleşik Krallık'ın karşısında savaşmasına neden olmuştur. Ama bu Medeniyetler İttifakı'nın en güçlü ilişkilerinden olan Birleşik Krallık ve Osmanlı Devleti ilişkilerini, daha sonrasında da Türkiye ilişkilerini yıldıracak seviyelere kadar zora sokmamıştır. Bu durum, Türkiye'nin I. Dünya Savaşı'ndan kalan savaş borçlarını IMF'ye ödedikten sonra Birleşik Krallık'ın Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğine güçlü desteğine kadar tam süratle ilerlemiştir. Birleşik Krallık, her ne kadar İspanya ve İtalya'dan, sonrasında da Polonya ve Finlandiya'dan sonra Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine desteğini 2005-2008 arası ertelese bile, Birleşik Krallık, Türkiye'nin en büyük ve en güçlü Avrupa Birliği destekçisiydi.

Türkiye-Birleşik Krallık ilişkileri 16. yüzyıl sonlarına kadar uzanmaktadır. İlk İngiliz büyükelçisi İstanbul'a 1593 yılında atanmıştır. Kraliçe I. Elizabeth'in yönetimi altındaki İngiltere, ortak düşmanı olan İspanya'ya karşı Osmanlı Devleti'yle iş birliğine girdi. Osmanlı padişahı III. Murad ile I. Elizabeth yazışma ve elçiler aracılığıyla ilişki kurdular. Protestan İngiltere Avrupa'nın Katolik ülkelerine karşı kullanılmak üzere Osmanlı Devleti'nden kalay ve kurşun ithal etti. Osmanlı Valide sultanı Safiye Sultan ile I. Elizabeth birbirlerine hediyeler göndererek dostluk ilişkilerini pekiştirdiler.
1793 yılında Osmanlı Devleti Avrupa'daki ilk elçiliğini Birleşik Krallık'ta açtı. Osmanlı padişahı III. Selim döneminde Yusuf Agah Efendi Londra'ya daimi elçi olarak gönderildi. Bu arada Osmanlı Devleti'nin Fransa ile ilişkileri daha büyük bir önem kazandı. Ancak Napolyon'un Mısır Seferi sırasında Osmanlı Devleti İngiltere'yle iş birliği yaptı.

1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti İngiltere'yle yakın bir ilişkiye girdi. Bu ilişki Osmanlı İmparatorluğu açısından "hayatta kalmak için daha güçlü bir müttefik edinmek" olarak tanımlanabilirken İngiltere Doğu Sorunu sebebiyle Osmanlı ile iyi ilişkiler kurmak zorunda kaldı.
Osmanlı Devleti'nin kaybettiği 93 Harbi'nden sonra İngiltere açısından dış politika değişti, Rusya'nın durdurulamayacak bir güç olduğu anlaşıldı ve İngiltere Osmanlı ile sürdürdüğü iş birliğini bitirdi. Bu savaş sonrası yapılan Berlin Kongresi'nin kararları uyarınca Osmanlı Devleti Kıbrıs'ı İngiltere'ye bırakmak zorunda kaldı. Bozulan ilişkiler I. Dünya Savaşı'nda tarafların karşı saflarda olmasına sebep oldu. Birleşik Krallık İtilaf Devletleri arasında Osmanlı Devleti'nin karşısında yerini aldı. Savaşı Osmanlı Devleti'nin kaybetmesi sonucu Birleşik Krallık Filistin ve Irak gibi Osmanlı topraklarını işgal etti. Ayrıca İngiltere İstanbul'un İşgali'ne katılan ülkeler arasındaydı.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından "umutlarını önce Allah'a, sonra İngiliz hükûmetine bağladığını" söyleyen Damad Ferid Paşa öncülüğünde kurulan hükûmet İngiltere ile yakın ilişkiler kurmak istemiştir. Bu dönemde Türkiye'de Anadolu Hareketi ortaya çıkmıştır. Anadolu Hareketi'ni başta önemsiz gören ve yanlış yorumlayan İngiltere, bu hareketin güçlenmesi ve Yunan ordularının Anadolu'da bozguna uğraması sonrası Anadolu Hareketi'ni muhatap almak zorunda kalmıştır ve bu durum günümüz ilişkilerinin temelini atmıştır. İngiltere ile Ankara Hükûmeti arasındaki Çanakkale Krizi'nin (Eylül-Ekim 1922) ele alınışı, 19 Ekim 1922'de David Lloyd George hükûmetinin çökmesine ve Kanada'nın İngiltere'den siyasi özerklik kazanmasına neden olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonra Türkiye-Birleşik Krallık ilişkileri olumlu yönde gelişti. 1967 yılında cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, 1988 yılında da Kenan Evren Birleşik Krallık'a resmi ziyaretlerde bulundular. Kraliçe II. Elizabeth de 1971 ve 2008 yıllarında Türkiye'ye resmi ziyaretler yaptı. Türkiye'nin eski cumhurbaşkanlarından Abdullah Gül 23 yıl aradan sonra Birleşik Krallık ülkesine resmi ziyarette bulunmuştur. Türkiye ve Birleşik Krallık G20 ülkeleri arasındadırlar ve Birleşik Krallık Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasını desteklemekteydi. Birleşik Krallık Almanya'dan sonra Türkiye'den en büyük miktarda ihracat yapan ülkedir. Ayrıca her yıl 1 milyonu aşkın Birleşik Krallık yurttaşı Türkiye'yi turist olarak ziyaret etmektedirler. İki ülke ilişkileri arasında Kıbrıs sorunu önemli rol oynamıştır. Özellikle, 1974 yılında Ankara'nın Kıbrıs Harekâtı iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Türkiye'nin adaya müdahalesine Birleşik Krallık sert tepki göstermiştir. Ayrıca, I. Kıbrıs Harekâtından sonra yapılan Cenevre görüşmelerinde Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı James Callaghan ile Türk Dışişleri Bakanı Turan Güneş arasında sert tartışmalar meydana gelmiştir. Birleşik Krallık, Güney Kıbrıs'ın yanında durarak ilişkilerde soğumaya yol açmıştır. Ancak Türkiye'nin Birleşik Krallık'ı uyarması ve bilgilendirmesi sonrasında Birleşik Krallık sorun için Türkiye ile dayanışma içinde olmuştur.

Birleşik Krallık, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde en büyük destekçisiydi. Birleşik Krallık'ta İngiltere ve Galler halkının Brexit'i desteklemesi, Birleşik Krallık'ın Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde en büyük ve en güçlü destekçisi olduğu gerçeğini değiştirmedi. Fakat, bununla birlikte David Cameron, eski Birleşik Krallık başbakanı, Birleşik Krallık halkının Mayıs 2016 içerisinde Brexit'ten yana bir tavır izlemesi üzerine Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme fikrini ve olgusunu ertelemiştir, ama bu Türkiye'nin ileride Avrupa Birliği'ne girme tarihini değiştirse bile, ilişkilerinin temelini zedelemeyecek boyuttadır. Türkiye ile Birleşik Krallık, Brexit sonucunda oluşacak olay örgüsünün ilişkilerini zedelemeyecek boyutta olması durumunda mutabık durumdaydı.
Her yıl Birleşik Krallık'tan Türkiye'ye 2.500.000 turist ziyaret etmek için ve çeşitli nedenler dolayısıyla gelir, ayrıca Türkiye'den yaklaşık olarak her ay 150.000 turist ise Birleşik Krallık'a farklı nedenler, parası, ekonomisi, kültürü ve kişisel zevklerinin uygun olması durumundan dolayı gider. Türkiye'nin Avrupa Birliği ilişkilerini ve tam üyeliğini desteklemiş olan Birleşik Krallık, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)'nin ve Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerinin düzelmesinden ve Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne (Güney Kıbrıs'a) limanlarını açmasından sonra Kıbrıs adasının kuzey tarafı olan Kuzey Kıbrıs (KKTC)'ı tanımaya bir adım daha sıcak yaklaşacağını ve çoğunluğu anlamda ilişkilerinin düzeleceğinin sinyalini verdi. Birleşik Krallık'ta Türkiye asıllı vatandaşlardan daha çok Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) vatandaşları yaşıyor.

Brexit sürecinde Türkiye'den Ankara Anlaşması ile oturum ve çalışma izni için yapılan başvuruların sayısında muazzam bir artış görülmüştür.
Bunda 2019 yılı boyunca süren ve son olarak da 31 Ekim 2019 olarak netleşen ayrılık tartışmalarının basında çok sık geçmesinin büyük rolü vardır.
Brexit'in anlaşmalı ya da anlaşmasız olma durumları ile birlikte Türkiye ile ilişkilerde farklı şekilde kırılmalar yaşanabileceği düşünüldü. Kimi senaryolar olumsuz iken kimi görüşler ise iki ülkenin yakınlaşacağını işaret etmekteydi.

Heredity, Race, and the Birth of the Modern, Routledge ISBN 978-0-415-96479-1
Türkiye'deki İngiltere 20 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği 27 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngiltere Kraliçesi Elizabeth İstanbul'da, Milliyet gazetesi, 15 Mayıs 2008
http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-374831555 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler (BM), II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye dahil olmak üzere 51 ülke ile birlikte kurulmuştur. Türkiye örgütün kurucu üyesi olmasının yanı sıra örgütteki en aktif üyelerden birisidir.
Örgütte ülkeler belirli gruplara ayrılmıştır, bu gruplar ülkelerin bulunduğu coğrafyaya göre adlandırılır. Gruplar şöyledir; 1. Afrika Ülkeleri, 2.Asya-Pasifik Ülkeleri, 3.Doğu Avrupa Ülkeleri, 4.Latin Amerika ve Karayip ülkeleri (GRULAC), 5. Batı Avrupa ve diğer ülkeler (WEOG). Türkiye bulunduğu konum sebebiyle hem Asya ülkeleri hem de WEOG grubuna dahildir. Herhangi bir seçim söz konusu olduğu zaman ise Avrupa ülkeleri, yani WEOG grubunda yer alır.
Türkiye dünyanın en çok insani yardım yapan ülkelerinin başında gelmektedir.
Türkiye'nin Birleşmiş Milletler ile bağlantılı UNESCO Türkiye Millî Komisyonu vardır.

Program 1972'de Nairobi, Kenya'da kurulmuştur. Türkiye Birleşmiş Milletler Çevre Programı üyesidir ama yönetim konseyi üyesi değildir. Örgütün amacı; çevrenin korunması, çevrenin küresel düzeyde sürekli gözden geçirilmesi ve uluslararası çevre sorunlarına çözüm bulmaktır. Programın 7 birim aracılığı ile faaliyet göstermektedir.

Erken Uyarı ve Değerlendirme Birimi (DEWA)
Çevre Hukuku ve Sözleşmeleri Birimi (DELC)
Teknoloji, Sanayi ve Ekonomi Birimi (DTIE)
Bölgesel İşbirliği Birimi (DRC)
Çevre Politikasının Uygulanması Birimi (DEPI)
İletişim ve Enformasyon Birimi (DCPI)
Küresel Çevre Fonu Eşgüdüm Birimi (DGEF)

UNESCO, 16 Kasım 1945'te Fransa'nın başkenti Paris'te kurulmuştur. UNESCO'nun amacı; Eğitim, bilim, kültür, iletişim ve enformasyon yoluyla, küresel barışın sağlanması ve fakirliğin kaldırılması gibi konulardır. Türkiye UNESCO'nun 20 kurucu üyesinden birisidir ve 1971'den bu yana daimi temsilci bulundurmaktadır. Türkiye'de UNESCO Türkiye Millî Komisyonu, UNESCO programı altında çalışmaktadır.

İstanbul'un Tarihî Alanları (1985)
Göreme Ulusal Parkı ve Kapadokya (1985)
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (1985)
Hattuşa: Hitit Başkenti (1986)
Nemrut Dağı (1987)
Xanthos-Letoon (1988)
Hieropolis-Pamukkale (1988)
Safranbolu (1994)
Truva Antik Kenti (1998)
Edirne Selimiye Camisi ve Külliyesi (2011)
Çatalhöyük Neolitik Sit Alanı (2012)
Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (2014)
Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğuşu (2014)
Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzaj Alanı (2015)
Efes (2015)
Ani Arkeolojik Alanı (2016)
Afrodisyas (2017)
Göbeklitepe Arkeolojik Alanı (2018)
Arslantepe Höyüğü (2021)
Gordion (2023)
Anadolu'nun Ortaçağ Dönemi Ahşap Hipostil Camileri (2023)
Ayrıca Bakınız: UNESCO Türkiye Millî Komisyonu

Meddah hikâyeleri (2008)
Mevlevî Sema Ayini (2008)
Âşıklık geleneği (2009)
Karagöz ve Hacivat (2009)
Nevruz Kutlamaları (2009)
Kırkpınar Yağlı Güreşleri (2010)
Semah (2010)
Geleneksel Sohbet Toplantıları (2010)
Türkiye Keşkeği Geleneği (2011)
Mesir macunu festivali (2012)
Türk kahvesi kültürü ve geleneği (2013)
Ebru: Türk Kâğıt Süsleme Sanatı (2014)
Geleneksel Çinicilik Sanatı (2016)
Lavaş, ince ekmek ve çeşitleri (2016)
Islık dili (2017)
Hıdırellez (2017)
Korkut Ata (2018)
Türk okçuluğu (2019)
Minyatür sanatı (2020)
Mangala (2020)

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Kandilli Rasathanesi El Yazmaları (2001)
Boğazköy Hitit Tabletleri (2001)
Süleymaniye kütüphanesi İbn-i Sina yazmaları (2003)
Evliya Çelebi Seyahatnamesi (2013)
Kültepe Tabletleri (2015)
Dîvânu Lugâti't-Türk (2017)
Pîrî Reis Haritası (2017)
Türkiye'nin aynı zamanda UNESCO'nun geçici listesinde 77 mirası vardır. Bu alanda Türkiye dünyada birincidir.

Örgüt 1975 yılında Madrid, İspanya'da kurulmuştur. Türkiye 1975 yılında örgüte üye olmuş ve 2020-2023 yılı için Yürütme Kuruluna seçilmiştir. Örgütün amacı turizmi geliştirmek ve teşvik etmektir. UNWTO, turist gelirlerinin çok önemli olduğu Türkiye için önem arz eden bir örgüttür.

Örgüt 1978 yılında Nairobi, Kenya'da kurulmuştur. Türkiye 2011-2014 senelerinde yönetim konseyi üyeliği yapmıştır. Örgüt insan yerleşimleri ve sürdürülebilir kentsel gelişimle ilgili çalışmalar yapmaktadır. Örgüt Türkiye'de çalışmalarını TOKİ ile birlikte yapmaktadır ve TOKİ yaptığı konutlar sebebiyle birçok defa Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı tarafından ödüle layık görülmüştür.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Mombasa'da yapılacak konutlar için 200.000 $ bağışta bulunmuştur.

Örgüt 1961 yılında Roma, İtalya'da kurulmuştur. Türkiye WFP kurulduğundan beri, örgütle yakın ilişkiler içerisindedir. Örgüt, yardıma muhtaç ülkelerde ekonomik ve sosyal kalkınmanın desteklenmesi amacıyla gıda yardımının sağlanmasını ve acil durum anlarında gıda yardımının sağlanmasını hedeflemiştir. 2018 yılında WFP, Türkiye'den 169 milyon $ değerinde gıda almıştır. Bu gıdaların toplamı 378 bin tondur.

Örgüt 1966 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük şehri olan New York'ta kurulmuştur. Örgütün amacı yoksulluğu ortadan kaldırılması ve toplumdaki eşitliğin azaltılmasıdır. Türkiye'de UNDP Türkiye Mukim Temsilciği 50 yılı aşkın süredir ülkedeki birçok yönetim birimi, sivil toplumu ve özel sektörlerle birlikte çalışmaktadır. Bu kapsam doğrultusunda 1986'dan bu yana kadar 100'den fazla proje yapılmıştır.

UNFPA, 1969'da New York, Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulmuştur. Türkiye'nin UNFPA ile ilişkileri iyi düzeydedir. UNFPA, Doğu Avrupa ve Orta Asya ofisi İstanbul'dadır. UNFPA, Türkiye ilişkilerini 1971'de başlatmıştır. UNFPA 2011'den bu yana, üreme sağlığı ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadele konuları ile çalışmalar yapmaktadır. Ayrıca Türkiye'deki Suriyeli kadın ve kız çocuklarına yönelik çalışmalar da yürütmektedir.

Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü, 17 Kasım 1966'da Viyana, Avusturya'da kurulmuştur. Örgüt; gelişmekte olan ülkelerin sınai kalkınma faaliyetlerine destek olmak amacıyla 1966'da kurulmuş ve 1986'da BM'nin uzman kuruluşu olmuştur. Türkiye, örgütün bütçesine 2018 yılında 945.156 €, 2019'da 1.078.103 €, 2020'de ise 1.429.878 € katkıda bulunmuştur.

27 Şubat 2008 tarihinde Saraybosna, Bosna-Hersek'de kurulmuştur. Türkiye kurucu üye konumundadır. Konseye Balkan ülkeleri ve çevre ülkeler üyedir. Üye devletler; Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Moldova, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Yunanistan. Konsey, 6 faaliyet altında işbirliği yapmaktadır;

Ekonomik ve Sosyal kalkınma
Enerji ve altyapı
Adalet ve içişleri
Güvenlik işbirliği
İnsan kaynağının geliştirilmesi
Parlamentolararası ilişkiler

Türkiye son dönemde Afrika, Güney Amerika ve Karayipler ile Büyük Okyanus ülkelerinin gelişimine yönelik projeler yapmaktadır. Türkiye aynı zamanda En Az Gelişmiş Ülkeler (EAGÜ) ile ilgili konulara çok önem vermektedir. 2011 yılında EAGÜ konferansı İstanbul'da yapılmıştır ve Türkiye 2020 yılına kadar EAGÜ konusuna önem vermiş, bu konuyu her toplantıda dile getirmiştir. Türkiye bir nevi EAGÜ'in sözcülüğünü üstlenmiştir.
Türkiye 1980 yılından bu yana BM bünyesinde birçok ülkeye insani yardımlarda bulunmuştur. Son on senede ise bu yardımlar büyük artış göstermiş ve Türkiye artık dünyanın her noktasına insani yardımlarda bulunan bir ülke olmuştur. Türkiye 1 Temmuz 2014 tarihinde en çok insani destek yapan ülkeler arasına girmiştir. 2017 yılında Türkiye 8 milyar $ insani yardım yaparak, dünyanın en fazla insani yardım yapan ülkesi olmuştur. Bunun yanı sıra millî gelirin %0,85'ini yardıma ayıran Türkiye, dünyanın en cömert ülkesi olmuştur.
Birleşmiş Milletler Barış Gücü'ne en çok katkıyı veren ülkelerden birisidir.

Uluslararası insani yardım sisteminin tıkanıklığı sebebiyle BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un şahsi girişimleri doğrultusunda, 23-24 Mayıs 2016 tarihinde tarihte ilk defa Dünya İnsani Zirvesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önderliğinde İstanbul'da yapılmıştır. Bu Zirveye 55 Devlet başkanı, 60'ı aşkın bakan ve 40'tan fazla uluslararası örgüt Genel Sekreteri/Başkanı iştirak etmiştir. Diğer katılımcılar ile birlikte, sayı 9000'e yükselmiş ve Zirveyi 900 medya mensubu takip etmiştir. Bu Zirve BM merkezinin dışında yapılan en büyük Zirve olmuştur.

Türkiye son dönemlerde yaptığı katkılar Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerine yakınlığı neticesinde İstanbul BM için önemli bir merkez hâline gelmiştir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nun (UNFPA), Doğu Avrupa ve Orta Asya ofisi İstanbul'a taşınmıştır. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (UNDP) Uluslararası Kalkınmada Özel Sektör Merkezi de İstanbul'dadır. Ayrıca Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu Bölge ofisi ve Birleşmiş Milletler Cinsiyet Eşitliği ve Birlemiş Milletler Kadının Güçlendirilmesi Birimi'nin (UN WOMEN) Avrupa ve Orta Asya merkezi de İstanbul'dur.
İstanbul'un ayrıca gelecek senelerde Birleşmiş Milletler Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu'nun (IFAD) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Eşgüdüm Ofisi'nin (UN-DCO) bölge merkezliğini alması bekleniyor.

Türkiye'nin merkezliğini üstlendiği diğer bir konu ise EAGÜ'dir. Bu merkez Gebze'de yer almaktadır.

BM üye devletleri, BM bütçesine ekonomik gelişmişlik düzeyine bağlı olarak katkı sağlamaktadır. Türkiye'nin 2012 yılında BM bütçesine zorunlu payı %0,617 düzeyindeyken bu sayı sadece bir yılda, yani 2013 yılında %1,328'e yükselmiştir. Bu yükseliş ile birlikte Türkiye Birleşmiş Milletlere en çok yardım eden 16. ülke konumuna yükselmiştir. Türkiye'nin 2021 yılı itibarıyla BM'e katkı payı %1.371'dir.

Türkiye'nin resmi BM barışı koruma duruşu esas olarak iki belgeyle belirlenir. Bunlardan ilki, BM'nin barış gücü talebine yanıt olarak, Millî Güvenlik Kurulunun hükûmete tavsiyede bulunacağını, cumhurbaşkanının öneriyi parlamentoya göndereceğini ve parlamentonun asker gönderip göndermeme konusundaki nihai kararı vereceğini belirten anayasanın 92. maddesidir. Sonuç olarak, parlamento planı tartışır ve konuşlandırılacak asker miktarının yanı sıra Türkiye'nin operasyona katılımını düzenleyen diğer kuralları belirler. Türk polis memurları ise 657 Sayılı Kanun'un 77. madde

Bosna-Hersek-Türkiye ilişkileri, Bosna-Hersek ile Türkiye arasındaki karşılıklı ilişkileri ifade eder. Bosna-Hersek bir güneydoğu Avrupa ülkesi iken, Türkiye İstanbul çevresindeki Balkan yarımadasında küçük bir Avrupa kesimi olan bir Küçük Asya ülkesidir. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 29 Ağustos 1992'de başladı. Bosna-Hersek'in Çankaya, Ankara ve İzmir'de iki elçilik misyonu ve İstanbul'da bir konsolosluk misyonu varken, Türkiye'nin Saraybosna’da bir elçilik ve Mostar’da bir konsolosluk misyonu var.

Balkanlara yönelik Osmanlı müdalesinden sonra Bosna bölgesiyle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki bağlar nedeniyle önemli ilişkiler kuruldu. Osmanlı hakimiyetinden sonra Bosna'da önemli miktarda Türk nüfus bulunmuştur. Çoğu Türk, Avusturya-Macaristan bu bölgeyi işgal ettikten sonra Bosna-Hersek'ten ayrıldı. Bölgede, I. Dünya Savaşı'nın sonucu resmen Osmanlı dönemini sona erdirdi.

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin 1945 yılında kurulduğunda, federal cumhuriyeti oluşturan ülkelerden birisi olarak bu sosyalist cumhuriyet yapısı da kurulmuştur. 1990 yılı ile beraber Yugoslavya SFC devlet yapısı çözülünce, sosyalist sistemin yerine pazar ekonomisi uygulanmıştır. Bu dönemde sosyalist cumhuriyet de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlık talebinin Belgrad idaresi tarafından geri çevrilmesi sonrasında ülkede savaş çıkmıştır. 1 Mart 1992 tarihinden 14 Aralık 1995 tarihine kadar sürmüş olan Bosna Savaşı sırasında Bosna-Hersek'te 100.000-110.000 kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır.

Türkiye, 6 Şubat 1992'de Bosna Hersek'i bağımsız bir devlet olarak kabul ederken, her iki ülke de 29 Ağustos 1992'de diplomatik ilişkiler kurdu. 22 Temmuz 1995'te Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, her iki ülkenin de Bosna-Hersek ve Hırvatistan'ın Sırp kuvvetlerine karşı savunmasına katılmasını sağlayan anlaşmayı imzaladığı zaman Bosna-Hersek ile Hırvatistan arasında arabuluculuk yaptı.

Bosna-Hersek İslam toplumunun başkanı Mustafa Cerić, “Türkiye bizim annemiz, öyleydi, öyle kalacaktır” dedi. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 11 Temmuz 2012 tarihinde Srebrenitsa Katliamı'nın Srebrenitsa'daki anma törenlerine katıldığı zaman, Aliya İzzetbegoviç'in kendisini hastanede ziyaret ederken, "Bosna, size emanet, buralar Osmanlı’nın bakiyesidir" dediğini söylemiştir. Son yıllarda Boşnak politikacılar arasında Türk nüfuzu artıyor. Erdoğan, iki büyük Boşnak siyasi partisinin, Demokratik Eylem Partisi'nin ve Bosna-Hersek Sosyal Demokrat Partisi'nin uzlaştırılması konusundaki gayretiyle bilinmektedir.
Boşnak çoğunluğa sahip birçok Boşnak kentinde Osmanlı politikacılarının isimlerini taşıyan caddeler bulunmaktadır. Saraybosna'nın merkezinde Sokollu Mehmed Paşa'nın adını ve Bihać'ta Kanuni Sultan Süleyman'ın adını taşıyan caddeler yer almaktadır.

Bosna-Hersek'in Avrupa Birliği üyeliği süreci
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik süreci

Brunei ve Türkiye ilişkileri önceden Kuala Lumpur Büyükelçiliğine akredite iken Bandar Seri Begavan Büyükelçiliği Ekim 2013'te faaliyete geçmiştir.
Brunei Ankara büyükelçiliği ise 8 Ocak 2013'te açılmıştır.
Brunei Sultanı Haji Hassanal Bolkiah, Türkiye'ye ziyarette bulunmuştur. Bu ziyaret iki ülke arasında devlet başkanı düzeyindeki ilk ziyarettir.
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 9-10 Kasım 2012'de Brunei ziyareti ise Türkiye'de Brunei'ye yapılan başbakan düzeyinde ziyaret olmuştur.
Sultan Haji Hassanal Bolkiah, 14-15 Nisan 2016 tarihlerinde İstanbul'da İslam İşbirliği teşkilatına ve 13 Aralık 2017'de istanbul'da Olağanüstü İslam Zirvesi'ne katılmıştır.
6-7 Kasım 2018 tarihlerinde Brunei Dışişleri bakanının davetiyle Brunei'ye dışişleri bakanlığı düzeyindeki ilk ziyaret gerçekleşti.

Türkiye ile Brunei ticari ilişkileri 2018 TÜİK verilerine göre 2,5 milyon dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.

1992 yılından bu yana altı Bruneili öğrenci Türkiye Cumhuriyeti hükûmetinin burslarından faydalanmıştır. Türkiye Bursları kapsamında Brunei vatandaşlarına son olarak 2017-2018 öğretim yılında dört adet yüksek lisans bursu verilmiştir.

Bulgaristan-Türkiye ilişkileri, Türkiye ile Bulgaristan'ın sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.
Bulgaristan ile Türkiye birçok konuda birbirine paralel politikalar izlemektedirler denilebilir. "Batı tarzı" politikalar konusunda belirli seviyelerde uyuşma söz konusudur. İnsan hakları, kuvvetler ayrılığı ve demokratik ilkeler bağlamında ise Bulgaristan Batılı modele daha yakın olduğu bu konudaki uluslararası değerlendirme raporlarından anlaşılmaktadır. NATO'ya 2004'ten beri üye olan Bulgaristan ile Türkiye arasında askerî iş birliği mevcuttur. Her ne kadar geçmiş yüzyıldan yaşanan bir dizi sorun olsa da günümüzde bunlar pek fazla gün yüzüne çıkmamakta politik ilişkiler orta düzeyde devam etmektedir. Ticari ilişkiler ise son derece iyi seyretmekte yıldan yıla ticari hacim artmaktadır ancak Türkiye aleyhine bir ticari denge olduğu söylenebilir.

Osmanlı Devleti'nin Bulgarlarla karşılaşması 14. yüzyıl ortalarına dayanır. 1362 yılında Filibe Osmanlı Devleti'nin eline geçti. 1364 yılında Sırplarla birlikte Osmanlı Devleti'ne karşı yaptıkları Sırpsındığı Savaşı'nı kaybeden Bulgarlar Osmanlılar tarafında vergiye bağlandılar. 1382 yılında Sofya Osmanlı Devleti'nin eline geçti. 3 ay süren bir kuşatma sonunda 17 Temmuz 1393 tarihinde Tırnova kenti de düştü. 1396 yılında Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid Niğbolu Savaşı'nı kazanarak Vidin'i Osmanlı topraklarına kattı. 1402 yılında Osmanlı tarihinde başlayan Fetret Devri'nden yararlanan Bulgar kralı II. Konstantin Vidin'de 1422 yılına kadar hüküm sürdüyse de bundan sonra Bulgar Çarlığı tamamen tarihe karıştı ve Bulgar tarihinde 456 yıl sürecek olan Osmanlı dönemi başladı.
Osmanlı dönemi Bulgaristan topraklarında derin bir iz bıraktı. Bulgarlar daha çok köyler ve kasabalarda yaşamaya devam ederken, Sofya, Filibe ve Varna gibi büyük şehirler Osmanlı kimliğine büründüler. Bulgaristan topraklarında büyük bir Türkleşme süreci yaşandı. Buna karşılık çok sayıda Bulgarlar da İstanbul ve Anadolu'ya yerleştiler. Bulgarlar kendilerine ait Bulgar Ortodoks kilisesini kurarak kendi dinlerini serbestçe uygulamaya devam ettiler.
1789 yılındaki Fransız Devrimi ile başlayan özgürlük dalgaları, özellikle 19. yüzyılda Yunanlar ve Sırpların bağımsızlıklarını kazanması Bulgarları da etkiledi. Çarlık Rusyası'nın da kışkırtmasıyla Bulgarların arasında bağımsızlık istekleri ortaya çıktı. 1876 yılının Nisan ayında Panagürişte bölgesinde başlayan Bulgar isyanları bütün Orta Dağ bölgesine yayıldı. Bu dönemde bölgeye  Rusya tarafından Kafkasya'daki yurtlarından zorla atılmış birçok Kafkasyalı (Çerkes, Abaza, vs.) Müslüman yerleştirilmişti. Ruslar gibi Slav olan Bulgarlarla, Ruslardan büyük eziyet çekmiş Kafkasyalı Müslümanlar arasında karşılıklı katliamlar yaşandı. Osmanlılar bu isyanları kısa zamanda bastırdılar. Ancak batı dünyasında Osmanlı Devleti'nin bu isyanların bastırılmasında kullandığı yöntemler büyük eleştirilere neden oldu. Bulgarların uğradığı katliamlar tek taraflı olarak yansıtıldı. Müslümanların uğradığı katliamlar göz ardı edildi. Avrupa'da Bulgarların lehinde bir kamuoyu oluşmasına neden oldular. Rusların Bulgarlar için istediği özerlik talebi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın (93 Harbi) nedenlerinden biriydi.
93 Harbinin büyük bir bölümü Bulgaristan topraklarında çarpışıldı. Osmanlıların uğradığı ağır yenilgi sonucu 3 Mart 1878 tarihinde Ruslarla imzalanan Ayastefanos Antlaşması'yla Bulgaristan Osmanlılardan özerkliğini kazandı. 1912 yılında Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ile birlikte Osmanlılarla yaptığı I. Balkan Savaşı'nı kazanarak Edirne dahil Doğu Trakya'nın büyük bir bölümünü ele geçirdi. Trakya'daki Türk toplumuna karşı büyük katliamlar yaparak İstanbul sırtlarındaki Çatalca'ya kadar ilerleyen Bulgarlar Osmanlı topraklarını ele geçirmek için çalıştılar. Ancak II. Balkan Savaşı sonrasında Bulgaristan, bu toprakların büyük bir bölümünü Osmanlı Devleti'ne geri verdi. 29 Eylül 1913 tarihinde Osmanlı Devleti'nin Bulgaristan'la imzaladığı İstanbul Antlaşması ile belirlenen Türkiye-Bulgaristan sınırı günümüze kadar geçerliliğini korumaktadır.

Bulgaristan'daki Türk azınlığın hakları Türkiye'nin Bulgaristan'la olan dış ilişkilerinde ortaya çıkan en büyük sorundur. 2001 yılında yapılan nüfus sayımına göre Bulgaristan'da 756.664 sayısında Türk yaşamaktadır. Başta Kırcaali, Razgrad, Şumnu, Eski Cuma, Silistre, Dobriç, Burgaz, Rusçuk, Sofya şehirleri olmak üzere birçok yerleşim bölgesinde Türkler yaşamaktadır. Bulgaristan Türkleri bazı dönemlerde Bulgar Devleti sınırları içinde nispeten özgür bir yaşam sürebilmişlerdir. Ancak bazı dönemlerde din ve dillerinden dolayı ağır bir baskıyla karşılaşmışlardır. 1984-1989 yılları arasında Bulgaristan'ın Komünist cumhurbaşkanı Todor Jivkov Türklere karşı ağır bir Bulgarlaştırma siyaseti başlattı. Türklerin adları zorla Bulgar adlarla değiştirildi. Türkçe konuşma, gelenek ve görenekler yasaklandı. 1989 yılında Bulgaristan Türkiye'yle olan sınırlarını açarak bu siyasetten hoşnut olmayan Türkleri Türkiye'ye göçe zorladı. 1989 yılının ikinci yarısında 300.000 Bulgaristan Türkü Türkiye'ye göç etti. Aynı dönemlerde Bulgaristan'daki komünist yönetim sona erdi. Yeni yönetim Türklerin eski adlarına geri dönmesine izin verdi ve Türkleri etkileyen diğer ağır koşullar yürürlükten kaldırıldı. Türkiye'ye göç eden Bulgaristan Türklerinin bir kısmı Bulgaristan'a geri döndü.
Bulgaristan Meclisi, 2007 yılında Ermeni Soykırımı'nı tanımayı içeren yasayı reddetti. Ayrıca Bulgaristan Meclisi, Nisan 2012 tarihinde Todor Jivkov rejiminde uygulanan Türkleri Bulgarlaştırma politikasını kınadığını deklare etti.
Günümüzde Türkiye-Bulgaristan ilişkileri dostluk zemininde gelişmesine devam etmektedir. İki ülke arasında geniş bir ticaret ilişkisi mevcuttur. Bulgaristan Türkleri iki ülke arasında önemli bir köprü rolü oynamaktadırlar.

Burkina Faso-Türkiye ilişkileri, Burkina Faso ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerdir.
2009 yılında Türkiye ve Burkina Faso'nun birlikte yaptığı BM Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği, Ocak 2012'de Türkiye'nin Vagadugu Büyükelçiliğinin, Şubat 2014'te ise Burkina Faso'nun Ankara Büyükelçiliğinin faaliyete geçmesi ve son dönemde gerçekleştirilen ziyaretler ve imzalanan anlaşmalar Burkina Faso ile Türkiye'nin ikili ilişkilerinde önemli bir ivme sağlamıştır.

II. Karma Ekonomik Komisyon Toplantısı 2-3 Ekim 2019 tarihlerinde Vagadugu’da Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Burkina Faso Dışişleri ve İşbirliği Bakanı Alpha Barry eşbaşkanlığında düzenlenmiştir.
İkili ticaret hacmi 2019 yılında 52,2 milyon ABD Doları olmuştur (Türkiye'nin ihracatı 31,4 milyon ABD Doları, ithalatı 20,8 milyon ABD Doları).
Türkiye, TİKA ve Türk Kızılayı aracılığıyla sağlık, gıda, eğitim, bilim, ulaşım gibi çeşitli alanlarda Burkina Faso’ya kalkınma yardımlarında bulunmaktadır.
2012'den beri İstanbul'dan Vagadugu'ya haftada dört sefer olmak üzere direkt uçuşlar vardır.

Türkiye ve Burkina Faso, Türkiye'nin Sahel'de bölgesel barış ve istikrara katkıda bulunmak amacıyla 5 milyon ABD doları taahhüt ettiği G5 Sahel Müşterek Kuvveti aracılığıyla bir dizi askeri eğitim ve değişim programına katılıyor.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Türkiye Cumhuriyeti Vagadugu Büyükelçiliği 29 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burundi-Türkiye ilişkileri, Burundi ile Türkiye arasındaki ikili ilişkileri ifade eder. Burundi'nin Ankara'daki büyükelçiliği Haziran 2014'te açılmıştır. Türkiye ise Bujumbura'daki büyükelçiliğini Aralık 2018'de açmıştır.

2000 yılına kadar Türkiye ile Burundi arasındaki ilişkilerde kayda değer bir gelişme olmamıştır.
Soğuk Savaş döneminde, özellikle 1960'lı yıllarda, Türkiye ile Burundi arasındaki ikili ilişkiler, Burundi'nin komünist Çin ile olan ilişkileri hasebiyle soğudu. Ancak kısa bir süre sonra ilişkiler normale dönmüştür.
1972'de Burundi'deki Tutsi ağırlıklı hükûmet ve ordu tarafından ülkedeki Hutulara karşı işlenen katliamın akabinde ilişkiler tekrar kötüleşti.
2000 yılında, Türk diplomatik misyonlarının Arusha Barış Mutabakatı'nı güçlü bir şekilde desteklemesiyle ikili ilişkiler yeniden canlandı.

Türkiye, Burundi'den kahve ithal etmektedir. Ayrıca Türkiye çeşitli uluslararası yardım programlarıyla Burundi'ye destek sağlamaktadır.
İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019 yılında 3,1 milyon Amerikan doları olarak kaydedilmiştir (Türkiye'nin ihracatı/ithalatı: 2,6/0,5 milyon Amerikan doları)

Türkiye'nin dış ilişkileri

“L’Engrenage de la Violence au Burundi.” Revue Française d'Études Politiques Africaines 9 (July 1973): pp. 48–69.
Bacamurwanko, J. “Burundi: Which Way Out? (Perspective of the Crisis).” Washington, D.C., 1994.
Botte, Roger. “Burundi: De Quoi Vivait l’État.” Cahiers d'Études Africaines 22, nos. 3–4 (1988): pp. 277–317.
Bourgeois, R. Banyarwanda et Barundi. 3 vols. Brussels: Académie Royale des Sciences Coloniales, 1954–1957.
Gildea, R. Y., and A. Taylor. “Rwanda and Burundi.” Focus 13, no. 6 (February 1993).
Hakizimana, Deo. Burundi: Le Non-dit. Geneva: Éditions Remesha, 1992.
Mworoha, Emile. Histoire du Burundi. Paris: Hatier, 1987.
Morris, Roger, et al. Passing By: The United States and the Genocide in Burundi, 1972. Washington, D.C.: Carnegie Endowment for International Peace, 1993.
Mpozagara, Gabriel. La République du Burundi. Paris: Éditions Berger-Levrault, 1999.
Ould-Abdallah, Ahmedou. Burundi on the Brink, 1993–1995. Washington, D.C.: United States Institute of Peace Press, 2000.

Türkiye-Cezayir ilişkileri, Türkiye'nin Cezayir'le 1962 yılından bu yana sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir. Türkiye, Cezayir'i 31 Temmuz 1962 tarihinde tanıdı. Büyükelçilik 30 Haziran 1963 tarihinde faaliyetlerine başladı.
Cezayir'in Ankara'da bir büyükelçiliği İstanbul'da ise bir başkonsolosluğu bulunmaktadır. Türkiye'nin ise Cezayir'de bir büyükelçiliği vardır. Her iki ülke de Akdeniz Birliği'ne üye ülkeler arasındadır.
Son yıllarda büyük ivme kazanan ikili ilişkiler ileri düzeyde olumlu olarak devam etmektedir. Karşılıklı ziyaretler son yıllarda sıklıkla devam etmektedir. Türkiye, Cezayir'i uluslararası alanda korumaktadır ve ülkeye yardım etmeye devam etmektedir.

16. yüzyıldan 1830 yılına kadar, Cezayir; Cezayir-i Garp Eyaleti adıyla Osmanlı İmparatorluğu'na bağlıydı.

Türkiye-Cezayir arasındaki 500 yıllık dostluğun sembollerinden biri olan Cezayir'deki Ketchaoua Camii, 2017 yılında Türk sermayesi ile restore edilmiştir. Restorasyon, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2006 yılında Cezayir ziyareti sırasında imzalanan "Dostluk ve İşbirliği Anlaşması"na ilişkin projelerden biriydi.

Türkiye'nin dış ilişkileri
Cezayir-i Garp Eyaleti

Algerian embassies in Europe
Turkish Ministry of Foreign Affairs about relations with Algeria 8 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, 1996 yılında 54. Türkiye Hükûmeti başbakanı Necmettin Erbakan önderliğinde kurulan ekonomik işbirliği teşkilatıdır. D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyeleri aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı üyeleridir. Üye ülkeler: Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya, Pakistan ve Türkiye'dir.
D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın merkezi 2009 yılında imzalanan anlaşma sonucu İstanbul olmuştur.
Türkiye bu zamana kadar iki toplantıya ev sahipliği yapmıştır.
Örgütün nüfusunun %85'ten fazlası Müslüman'dır.

D-8 dönem başkanlığını 2017 yılında Türkiye üstlenmiştir. İstanbul'da gerçekleşen 9. zirvede İstanbul Bildirisi, İstanbul Eylem Planı belgeleri ve D-8 Proje Destek Fonunun kurulması onaylanmıştır.

22 Ekim 1996 tarihindeki "Kalkınmada İşbirliği Konferansı"nı izleyen bir dizi hazırlık toplantılarından sonra 15 Haziran 1997 yılında İstanbul’da yapılan Devlet ve Hükûmet başkanları zirvesinde D-8’in kuruluşu resmen ilan edilmiştir.
D-8’in altı ilkesi vardır ve o ilkeler şunlardır;

Savaş değil, barış,
Çatışma değil, diyalog,
Çifte standart değil, adalet,
Üstünlük değil, eşitlik
Sömürü değil, âdil düzen,
Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi.

D-8 kapsamındaki iş birliği, esas itibarıyla sektörel bazda yürütülmektedir. Bu kapsamda ülkelerin çalışmalarını yönettikleri konulan şu şekildedir;

Bangladeş: Kırsal kalkınma
Endonezya: Yoksullukla mücadele ve insan kaynakları
İran: Bilim ve teknoloji
Malezya: Finans, bankacılık ve özelleştirme
Mısır: Ticaret
Nijerya: Enerji
Pakistan: Tarım ve balıkçılık
Türkiye: Sanayi, sağlık ve çevre

D-8'in ekonomik ve sanayi alanında en gelişmiş ülkesi Türkiye'dir. Türkiye’yi Endonezya, İran, Mısır, Pakistan, Malezya, Nijerya ve Bangladeş takip eder.

Veriler 2020-2021 yıllarına aittir.

Veriler 2017 yılına aittir.

Veriler 2017 yılına aittir.

Danimarka-Türkiye ilişkileri, Danimarka ve Türkiye arasındaki mevcut ve tarihi ilişkilere dayanır. Danimarka'nın Ankara'da ve Türkiye'nin de Kopenhag'da bir elçiliği vardır. İki ülke de NATO üyesidir. Danimarka ve Türkiye arasındaki ilişkiler Jyllands-Posten Muhammed karikatürleri tartışması ve Roj TV meselesinden dolayı gergin durumdadır.

Bu ilişkiler 250 yıl evveline dayanır ve gerçekte ilişkiler 18. yüzyılda ticaret alanında başlamıştır. 14 Ekim 1756'da, Sultan III. Osman ve Kral V. Frederick tarafından Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzalanmıştır. 1758'de Danimarka, Osmanlı İmparatorluğu'na olağanüstü bir temsilci atamıştır.

1618'den 1648'e kadar Danimarka ve Osmanlı İmparatorluğu, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na karşı 1618'den 1629'a kadar birlikte müttefik olarak savaştılar. 1643'te Danimarka, Osmanlı Devleti ve İsveç'e karşı Katolik güçleri ile dizilmiştir.

Büyük Kuzey Savaşı'nda Danimarka ve Osmanlı İmparatorluğu birbirlerine karşı savaşmışlardır.

1803'ten 1815'e kadar Napolyon Savaşları'nda Danimarka, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu; Birleşik Krallık, Avusturya, Rusya ve İsveç'e karşı müttefiklerdi.

Doğu Timor-Türkiye ilişkileri Doğu Timor ile Türkiye'nin süregelen uluslararası politikaları içerir.
Doğu Timor, 1999'da bağımsızlığını elde etmiş ve 2002 yılından itibaren dünya devletleri ile dış ilişkiler kurmaya başlamıştır. Türkiye, Doğu Timor'u tanıyan ilk ülkelerden biridir. Diplomatik ilişki kurulmasının ardından Türkiye'nin Cakarta Büyükelçiliği 2003 yılında Doğu Timor'a akredite edildi.
Türkiye, Doğu Timor'da kamu güvenliğinin sağlanması ve ülkedeki kurumsal altyapının güçlendirilmesine yönelik Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan görev güçlerine katkıda bulundu. 2006-2012 döneminde kamu güvenliğinin sağlanmasında ulusal emniyet birimlerine destek vermek üzere kurulan BM Polis Gücüne Türkiye personel gönderdi.
İki ülke arasındaki ticari ilişkiler asgari düzeydedir. 2014 yılı ikili ticaret hacmi 51bin  ABD Doları olarak gerçekleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı bağlı olarak çalışan, dışişlerinden sorumlu olan bakanlık. Türkiye'nin diğer ülkeler ve uluslararası örgütlerle olan ilişkilerinin yürütülmesinden sorumlu olan bakanlığın başında şu an Hakan Fidan bulunmaktadır.

19. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti'nin dış işleri Reis-ül Küttabın yönetiminde idare edilmekteydi. Ancak Reis-ül Küttap aynı zamanda devlet yazışmalarını yapmak ve devletin ana kayıtlarını tutmak gibi başka görevler de üstlenmişti. 1793'te III. Selim döneminde ilk sürekli Büyükelçilik Londra'da açılmış ve Yusuf Agah Efendi ilk sürekli Osmanlı Büyükelçisi olarak atanmıştır. Böylece Osmanlı Devleti de sürekli temsil ve karşılıklılık esaslarına dayalı diplomasiyi uygulamaya başlamıştır. Avrupa ülkelerinde görev yapan Osmanlı Büyükelçileri, ikili ilişkilerin yürütülmesine ek olarak atandıkları ülkelerle ilgili bilgiler aktarmak suretiyle İmparatorluğun Batılılaşma ve reform sürecini hızlandırıcı rol oynamış, devlette modernleşmenin öncüleri olmuşlardır.
Reis-ül Küttaplık sisteminin günün diplomatik ihtiyaçlarına ve koşullarına uygun olarak yapılandırılması çerçevesinde II. Mahmut döneminde önce Tercüme Odası kurulmuştur. 1835 yılında ise Padişah, harici işlerin çok artmış ve önem kazanmış olması sebebiyle, Reis-ül Küttaplık makamını nezaret seviyesine yükseltmiştir. Son Reis-ül Küttap Yozgatlı Akif Efendi, müşirlik rütbesiyle ilk Umur-ı Hariciye Nazırı yapılmıştır.

Cumhuriyet dönemi dış politikasının temelleri Millî Mücadele yıllarında atılmıştır. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının hemen ardından oluşturulan ilk Millî Hükûmetle birlikte "Hariciye Vekaleti" de 3 Mayıs 1920 tarihinde resmen kurulmuş ve başına Bekir Sami Bey getirilmiştir. Son derece kısıtlı imkânlarla kurulan Hariciye Vekaleti, Millî Mücadele döneminde dış temasların artan yoğunluğuyla birlikte, tüm zorluklara rağmen özverili biçimde görev yapmış ve Lozan'a giden süreçte önemli rol oynamıştır.
Cumhuriyetin kurulmasının ardından Hariciye Vekaleti, hem iç seçimi hem de dış seçimi teşkilatını geliştirmeye başlamıştır. 1927 yılında Hariciye Vekaleti teşkilatına dair ilk kapsamlı hukuki düzenleme yapılmış ve 1154 sayılı kanun ile bakanlığın günümüzdeki yapısının temelleri atılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923 yılında kuruluşundan bu yana Mustafa Kemal Atatürk'ün görüş ve ilkeleri Türk Dış politikasının yürütülmesinde rehber olmuş, "Yurtta barış, dünyada barış" özdeyişi Türk Dış Politikasının temel hedefini oluşturmuştur. Bu doğrultuda Türkiye, 1930'lu yıllardan itibaren aktif ve barışçı bir dış politika izleyegelmiştir. Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'nın içine çekilmesi ve bunun ülkeye getireceği yıkım, tüm baskılara rağmen ülkenin çıkarlarını gözeten etkin bir diplomasi sayesinde engellenmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası ortam, Türk Dış Politikasını ve dolayısıyla Bakanlığın yapısını ve faaliyetlerini de önemli ölçüde şekillendirmiştir. 1945 sonrasında artan dış iktisadi ilişkiler ve uluslararası ekonomik kuruluşların yaygınlaşmasıyla birlikte bu alandaki çıkarların gözetilmesi de anılan Bakanlığın uhdesine alınmıştır.
Aynı şekilde 1945 sonrası giderek yaygınlaşan uluslararası siyasi ve ekonomik işbirliği ve örgütlenme çabalarına uygun olarak, ikili ilişkilerin yürütülmesinin yanı sıra Bakanlığın işlevleri arasında çok taraflı siyasi ve ekonomik işler de ağırlıklı bir yer almıştır. Çok taraflı diplomasi faaliyetlerinin ve uluslararası örgütlerin çoğalması çerçevesinde daimi temsilciliklerin sayısı da arttırılmıştır.
II. Dünya Savaşı sırasında kapanmak zorunda kalan dış misyonların yeniden açılması ve buna yeni misyonların ve anılan daimi temsilciliklerin de eklenmesiyle birlikte 1950'li yıllardan itibaren Bakanlık dış teşkilatı önemli ölçüde büyümüştür.
1970'li yıllarla birlikte dış teşkilatta görevli memurları hedef alan planlı ve organize Ermeni terörizmi yaşanmıştır. Ermeni örgütü ASALA'nın gerçekleştirdiği suikastlere, Yunanistan'da faaliyet gösteren 17 Kasım örgütüne hedef olan Türk diplomat ve görevlilerimiz de eklendiğinde, Dışişleri şehitlerimizin sayısı beşi Büyükelçi olmak üzere 39'u bulmaktadır.
Soğuk Savaşın bitişiyle birlikte Bakanlıkta önemli gelişmeler yaşanmış ve teşkilat şemasında yapısal değişiklere gidilmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan yeni devletlerle birlikte dış misyonların sayısı artmıştır. Öte yandan, 1990'larda Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyada yaşanan değişim, Türk Dış Politikası açısından çeşitli risk ve fırsatları beraberinde getirmiş ve ülkenin bu hassas coğrafyada barış, istikrar ve refahın sağlanması yönündeki önemini ve görevlerini daha da arttırmıştır.
1924 yılında 39 dış temsilciliğe sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, 2019 yılı sonu itibarıyla yurt dışında 246 misyonla temsil edilmektedir. Bu dış misyonların 142'si büyükelçilik, 13'ü daimi temsilcilik, 89 tanesi başkonsolosluk ve 1 tanesi ticaret ofisidir.

İkili Siyasi İşler Genel Müdürlükleri
Uluslararası Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü
Çok Taraflı Siyasi İşler Genel Müdürlükleri
Küresel ve İnsani Konular Genel Müdürlüğü
Çatışmayı Önleme ve Kriz Yönetimi Genel Müdürlüğü
Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü
İkili Ekonomik İşler Genel Müdürlükleri
Uluslararası Hukuk Genel Müdürlüğü
Andlaşmalar Genel Müdürlüğü
Konsolosluk İşleri Genel Müdürlükleri
Araştırma ve Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü
Enformasyon Genel Müdürlüğü
Yurtdışı Tanıtım ve Kültürel İşler Genel Müdürlüğü
Protokol Genel Müdürlüğü
Avrupa Birliği Başkanlığı
Dış Politika Danışma Kurulu Başkanlığı
Teftiş Kurulu Başkanlığı
Strateji Geliştirme Başkanlığı
Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanlığı, merkezi Çankaya, Ankara'da bulunan Türk dış politikasında karar alma mekanizmasında görev yapanlara ilgili konularda bilimsel ve entelektüel danışmanlık ve geleceğe yönelik bir perspektif sağlamak amacı ile kurulan; amaç, kuruluş ve işleyiş esasları 17 Nisan 1995 tarihli Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi Yönetmeliği 'nde belirtilen düşünce kuruluşudur. Başkanlığını Doç. Mesut Özcan yürütmektedir.
Personel Dairesi Başkanlığı
Diplomasi Akademisi Başkanlığı
Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı
Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı
Diplomatik Arşiv Dairesi Başkanlığı
Tercüme Dairesi Başkanlığı
Dış Politika, Analiz ve Eşgüdüm Genel Müdürlüğü
Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Özel Kalem Müdürlüğü

Büyükelçilikler
Daimi Temsilcilikler
Başkonsolosluklar

İstanbul Temsilciliği
İzmir Temsilciliği
Antalya Temsilciliği
Edirne Temsilciliği
Gaziantep Temsilciliği
Hatay Temsilciliği
Diyarbakır Temsilciliği

Resmî site
Facebook'ta Dışişleri Bakanlığı
X'te Dışişleri Bakanlığı
Instagram'da Dışişleri Bakanlığı
YouTube'da Dışişleri Bakanlığı

Ekvator Ginesi-Türkiye ilişkileri, Ekvator Ginesi ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin 1 Haziran 2018'den beri Malabo'da Büyükelçiliği bulunmaktadır ve Ankara'daki Ekvator Ginesi Büyükelçiliği Aralık 2018'de açılmıştır.

İki ülke arasındaki ilişkiler son zamanlarda önemli ölçüde ilerledi.
Fransız desteğiyle, Ekvator Ginesi terör sorunuyla karşı karşıya kaldı. Terör sorunundan dolayı Batı-Orta Afrika'nın en yüksek kişi başına düşen gelirine sahip olan Ekvator Ginesi en fakir Afrika ülkelerinden biri oldu.
Türkiye - Batılı müttefiklerle birlikte Fransa'nın 1994'teki politikasını kınadı.
II. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi 19-21 Kasım 2014 tarihlerinde Ekvator Ginesi’nin başkenti Malabo’da gerçekleştirilmiştir. Zirve marjında, Cumhurbaşkanı Erdoğan Ekvator Ginesi’ne resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Ziyaret sırasında Ekvator Ginesi ile diplomasi eğitimi alanında mutabakat zaptı; kültürel iş birliği anlaşması; tarım alanında iş birliği konulu mutabakat zaptı; ekonomik, ticari ve teknik iş birliği anlaşması ve diplomatik pasaport hamilleri için vizelerin kaldırılması anlaşmaları imzalanmıştır.
Ayrıca 1992’den bu yana Türkiye Bursları kapsamında Ekvator Ginesi’nden 3 öğrenciye burs verilmiştir.
2024 yılında Jeso Eseno Micha Akeng Ekvator Ginesi'nin Ankara Büyükelçisi olarak atandı.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019 yılında 23,8 milyon USD oldu (Türkiye'nin ihracatı / ithalatı: 20,2 / 3,6 milyon USD).
İstanbul'dan Malabo'ya direkt uçuşlar 7 Şubat 2020 tarihinden itibaren başlamıştır.

Endonezya-Türkiye ilişkileri, Endonezya ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler, özellikle her ikisi de Müslüman çoğunluklu modern demokrasiler olmaları nedeniyle önemlidir.

Osmanlı Devleti ile resmi ilişkiler 16. yüzyılda Açe Sultanlığı'nın Malakka'daki Portekizlilere karşı yardım talebine yanıt olarak Açe Seferi ile başlamıştır.
Türkiye, 29 Aralık 1949'da Endonezya'yı tanıdı ve 1950'de diplomatik ilişkiler kuruldu. Cakarta'daki Türkiye Büyükelçiliği 10 Nisan 1957'de açıldı.

Endonezya'nın Ankara'da bir büyükelçiliği ile İstanbul'da bir başkonsolosluğu bulunmaktadır. Türkiye'nin ise Cakarta'da bir büyükelçiliği ile Medan'da bir fahri konsolosluğu bulunmaktadır. Her iki ülke de Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), İslam İşbirliği Örgütü (İİT), MIKTA, D-8 Ekonomik İşbirliği Örgütü ve G-20 büyük ekonomilerinin tam üyesidir.

Endonezya - Türkiye Siyasi İlişkileri 14 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Embassy of the Republic of Indonesia in Ankara, Turkey

Eritre-Türkiye ilişkileri, 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını ilan etmesi üzerine, Türkiye'nin, Eritre'yi tanıyan ilk ülkelerden birisi olmasıyla başlamıştır. Türkiye 2017 yılında, Eritre'nin başkenti Asmara'da, Fahri Konsolosluk açmıştır. 1 Kasım 2013'te ise Asmara Büyükelçiliği açılmıştır. Eritre'nin de Türkiye'de bir temsilciliği vardır.

Eritre Dışişleri Bakanı Osman Mohamed Sahel, 16 Aralık 2016'da İstanbul'da düzenlenen Türkiye Afrika Ortaklığı konferansı nedeniyle Türkiye'ye gelmiştir.
16 Kasım 2012 tarihinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Eritre'yi ziyaret etmiş ve Eritre Devlet Başkanı Isaias Afewerki ile görüşme gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, iki ülke arasındaki Dışişleri Bakanlığı düzeyindeki ilk ziyaret olmuştur.
İki ülke arasında siyasî görüşmeler ilk olarak 9-10 Mart 2016 tarihinde Eritre'nin başkenti Asmara'da yapılmıştır.

2019 yılında Türkiye, Eritre'ye 13,9 milyon $ ihracat yapmıştır. İhracatta başta gelen ürünler; Elektrikli ev eşyaları, gıda maddeleri ve hazır giyimdir.

Türk Hava Yolları, 19 Ağustos 2014 tarihinden bu yana haftada 3 defa İstanbul'da, Eritre'nin başkenti Asmara'ya uçuş yapmaktadır.
2019-2020 akademi yılında 15 Eritreli öğrenci Türkiye Bursu ile Türkiye'de eğitim almaya başlamıştır. 1992 yılından bu zamana kadar Eritre'den, Türkiye'ye 132 öğrenci gelmiştir.

Ermenistan-Türkiye ilişkileri, Ermenistan ile Türkiye'nin 1918 yılından bu yana sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.

Türk-Ermeni ilişkileri Türklerin 11. yüzyılda Anadolu'ya göç etmeleriyle başlamış çok eski bir ilişkidir. Bahsedilen Türk göçü sonrası Ermeniler, Türklerin şimdiki adıyla Erzurum, Bitlis ve Van gibi şehirleri de kapsayan Ermeni Krallığı'nda  kurdukları devletlerde yaşamış ve başta Osmanlı Devleti ile olmak üzere birçok karşılıklı çatışmaya girilmiştir. Osmanlı Devleti'nin son yıllarındaki parçalanma sürecinde ilişkiler daha da bozulmuş, Ermeniler eski Ermeni Krallığı topraklarında tekrar bağımsız bir Ermeni devleti kurmak istemişlerdir. Bazı kaynaklara göre Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı esnasındaki İttihat ve Terakki iktidarı döneminde Ermeni tebaasına karşı soykırım uygulanmıştır. Bu ölümler Ermeni Kırımı adı altında tartışılmaktadır.
1918 yılında imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması, Ermenilerin Kafkaslar'da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti adı altında başkenti Erivan olan bağımsız bir devlet kurmalarını sağladı. Kurulan bu devlette Ermeni Krallığı'nda bulunan ve Ermeni nüfusu yüksek olan Van, Bitlis ve Erzurum gibi şehirleri içermediğinden Türklere karşı bir başka tepki uyandırmıştır.
Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş ve Anadolu'yu işgal eden İtilaf Devletleri güçlerine karşı Mustafa Kemal'in önderliği altında Türk Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Kurtuluş Savaşı'nın Doğu Cephesi kumandanı Kazım Karabekir'in Ermeni kuvvetlerini yenilgiye uğratması sonucu 2 Aralık 1920 tarihinde Demokratik Ermeni Cumhuriyeti ile TBMM arasında Gümrü Antlaşması imzalandı ve böylece Türkiye ile Ermenistan arasındaki savaş sona erdi. Aynı tarihlerde Sovyetler Birliği Ermenistan'ın egemenliğini ele geçirdi. Ermenistan SSC kuruldu.

Sovyetler Birliği'nin parçalanması üzerine 21 Eylül 1991 tarihinde de Ermenistan bağımsızlığını ilan etti. Türkiye, 16 Aralık 1991'de Ermenistan'ın bağımsızlığını tanıyan ilk devletlerden biri oldu. Ancak Ermenistan'ın Azerbaycan'a bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nı işgal etmesi yüzünden Ermenistan'la Azerbaycan arasında patlak veren savaş Türkiye'yle Ermenistan arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden oldu. 1993 yılında Türkiye Ermenistan'la olan sınır kapılarını insan ve mal trafiğine kapattı. Azerbaycan'la Ermenistan arasındaki savaş Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarının %20'sini ele geçirmesinden sonra 1994 yılında yapılan ateşkes anlaşmasıyla sona erdi.
19 Ocak 2007 tarihinde silahlı bir saldırı sonucu öldürülen Türkiye Ermenisi gazeteci Hrant Dink'in İstanbul'daki cenaze törenine Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan da katıldı. Ancak bu ziyaret ilişkilerde herhangi bir gelişmeye yol açmadı.
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan 2011 yılının Temmuz ayında Ermeni dili ve edebiyatı yarışmasında öğrencilerden birinin, “Batı topraklarımızı Ağrı Dağı'yla birlikte geri alabilecek miyiz?” sorusuna yanıt olarak, "Karabağ'ı biz aldık, Ağrı'yı size bıraktık" diyerek Ermeni gençliğine Ağrı'yı Ermenistan topraklarına katmayı hedef göstermiş ve bu suretle Ermenistan'ın Türkiye üzerindeki toprak iddiasını yinelemiştir. Ermenistan Cumhuriyeti'nin Türkiye toprakları üzerindeki iddiası bu ülkenin Anayasa'sında da yerini almıştır. Ermenistan devlet armasının tanımlandığı Anayasa'nın 13. maddesinde, armanın ortasında Ermenilerin "Ararat" dedikleri Ağrı Dağı'nın tasvirinin yer aldığı ifade edilir. Nitekim Osmanlı döneminde bu bölgedeki şehirleşme 1860 yılında Pakrevand (Üçkilise) piskoposu Hovhannes önderliğindeki Bitlisli Ermeni ticaret gruplarının Karakilisa (Kara Kilise) adını verilerek başlamıştır. Bir mülkte 10-15 dükkân  kurularak başlatılan şehirleşme sonrası Millî Mücadele'nin ardından kent adı "Karaköse" adıyla değiştirilmiştir. 1946 yılında ise adı Ağrı yapılmıştır. Bu nedenlerle Ermenistan bölgede hak iddia etmektedir.

2020 Dağlık Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan kuvvetleri fiilen Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin yanında savaşmış iken, Türkiye Azerbaycan'ı desteklemiştir. Türk kuvvetlerin çatışmalara katılmış olduğu Ermenistan tarafından iddia edilmiştir. Savaş, Azerbaycan'ın askerî ve diplomatik zaferi ile sonuçlandı.
10 Kasım 2020 tarihinde Ermenistan başbakanı Nikol Paşinyan'ın Twitter'dan ateşkesi imzaladığını duyurunca, Türk medyası Ermenistan ile Türkiye ilişkilerinde yeni bir dönem başlayabileceğini belirtti ve sınır kapılarının açılabileceğini belirtti. Fakat şu an Türkiye'nin Ermenistan'da büyükelçiliği veya konsolosluğu bulunmamaktadır. Aralık 2021'de Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu iki ülke arasında normalleşme sürecinin başlatıldığını ve doğrudan görüşmelerin Azerbaycan ile istişare halinde yürütüleceğini duyurdu. Türkiye müzakere sürecinde eski Washington büyükelçisi Serdar Kılıç'ı özel temsilci olarak atarken, Ermenistan hükûmeti Meclis Başkan Yardımcısı Ruben Rubinyan'ı Ermenistan temsilcisi olarak görevlendirdi. Ocak 2022'de, Türkiye ve Ermenistan özel temsilcileri Moskova'da buluşarak ilişkilerin kesilmesinden 13 yıl sonra ilk yüz yüze diplomatik teması gerçekleştirildi. Normalleşme süreci kapsamında Ermenistan, Türk ürünlerine getirdiği yasağı kaldırdı ve iki ülke 2020'de kesilen doğrudan uçuşları tekrar başlatma kararı aldı. Paşinyan 20 Haziran 2025'te Türkiye'ye bir çalışma ziyareti gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz 4 Mayıs 2026'da Erivan'da düzenlenen 8. Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi'ne katılarak 2008'den beri Türkiye'den Ermenistan'a yapılan en üst düzey ziyareti gerçekleştirdi.

Ermenistan Türkiye'nin 1915 yılında Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirilen Ermeni Kırımı'nın bir soykırım olduğunu ve bundan sorumlu olduğunu kabul etmesini talep etmektedir. Bu istek Türkiye tarafından reddedilmektedir.

Ermeni Kırımı'nın tanınmasının yanı sıra Ermenistan'ın hukuken Azerbaycan'a ait olan Dağlık Karabağ'ı işgal altında bulundurması iki ülkenin diplomatik ilişkilerini ilerletmesini engelleyen önemli faktörlerden biri olarak tanımlanmıştır. Türkiye'nin Ermenistan'la olan sınırlarını kapatması Ermenistan ekonomisini olumsuz yönde etkilemektedir. Ermenistan bu sınır trafiğinin yeniden açılmasını talep etmektedir. Fakat Türkiye, Ermenistan'ın işgal altında bulundurduğu Azerbaycan topraklarını terk etmediği sürece sınırı açmayacağını ilan etti.

Ermenistan'ın Türkiye'deki bir diplomatik temsilciliği bulunmamaktadır.
Türkiye'nin Ermenistan'daki bir diplomatik temsilciliği bulunmamaktadır.

Türkiye'nin dış ilişkileri
Ermenistan-Türkiye sınırı
Azerbaycan-Türkiye ilişkileri
Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri
Türkiye Ermenileri

 Wikimedia Commons'ta Ermenistan-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Turkey and Armenia: Opening Minds, Opening Borders - Europe Report N°199 – 14 April 2009 (International Crisis Group) (İngilizce)
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde Fransa açmazı, Mehmet Fatih Öztarsu12 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Estonya-Türkiye ilişkileri maddesi, Estonya ile Türkiye arasındaki ilişkileri kapsamaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün özel emriyle yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin 18. büyükelçiliği 1935'te Tallinn'de açıldı. Bu yakınlaşmanın sebeplerinden biri de, Estonların binlerce yıl önce Urallardan ötesinden çıkması ve konuştukları dilin Türk diliyle akrabalığı olup olmadığının araştırılması ve karşılıklı ilişkileri geliştirmekti.
Türkiye, 23 Ocak 1924 tarihinde Estonya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanımıştır. Türkiye, Estonya'nın Sovyetler Birliği tarafından hukuka aykırı bir biçimde ilhak edilmesini tanımayan az sayıdaki ülkelerden biridir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye hiçbir zaman Estonya'da Sovyetler Birliği yönetimini tanımamıştır. Sovyet Rusya'nın dağılmasıyla tekrar bağımsızlığını elde etmiş ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 23 Ekim 1991 tarihinde yeniden kurulmuştur.
Estonya'nın özgürlüğünü geri almasından sonra 1992'de Türkiye, Estonya'ya Vilnius'ta ikamet eden ilk büyükelçisini atamıştır. Daha sonra, Ekim 2001'de Tallinn de elçiliğini açmıştır. Aralık 2001'de Türkiye, Estonya Büyükelçisi Ömer Altuğ, Cumhurbaşkanı Arnold Rüütel'e itimatnamesini sunmuştur.
Türkiye, tarihi ilişkileri nedeniyle Estonya'nın NATO'ya girmesinde en istekli ve kararlı ülkelerden biri olmuştur. Ayrıca ordusu yeni gelişmeye başlayan Estonlar'a Türkiye askeri destek sağlamaktadır.
Estonya, bağımsızlığını kazandığından beri yurt dışı askeri görevlerindeki kayıplarını Afganistan'da ISAF bünyesinde 6 asker ve Irak'ta 1 asker ile vermiştir.
Tallinn'de ikamet eden Sven Jürgenson Haziran 1996'da Estonya'nın Türkiye'deki ilk büyükelçisi olmuştur. Onu Ocak 1999'da Madrid'de ikamet eden Andres Tomasberg izlemiştir. Şubat 2001'de maslahatgüzarlar, Heikki Koort ve Linda Kolk'un başkanlığında Estonya Büyükelçiliği Ankara'da açılmıştır. Ankara'da ikamet eden ilk Estonya Büyükelçisi Mart Volmer Temmuz 2004'te Ankara'ya gelmiştir.
Estonya'nın Türkiye'de üç tane fahri konsolosluğu bulunmaktadır. İlki, Ağustos 2001'de İstanbul'da açılan ve Tuncay Özilhan'ın görev yaptığı fahri konsolosluktur. İkincisi Ekim 2002'de açılan ve Ethem Okudur'un görevli olduğu, Antalya'da bulunan fahri konsolosluktur. Ağustos 2003'te fahri konsolosu Eşref Baltalı olan üçüncü fahri konsolosluk İzmir'de açılmıştır.
Türkiye-Estonya parlamento grubu Haziran 2003'te Estonya Parlamentosu olan Riigikogu'da oluşturulmuştur.
Son olarak 15 Mart 2008'de Eston Başbakanı Andrus Ansip, Türkiye'yi ziyaret etti.
Ayrıca Estonya Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemektedir.

Esvatini-Türkiye ilişkileri, Esvatini ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin Güney Afrika'daki Pretoria Büyükelçisi Esvatini'ye akredite edilmiştir. Esvatini'nin Brüksel Büyükelçiliği de Türkiye'ye akredite edilmiştir.

Türkiye ve Eswatini arasında geleneksel olarak dostane ilişkiler vardır. Türkiye, özel mülkiyetin kamulaştırılmasına karşı çıkan  ve Svazi toplulukları arasındaki kavgayı bitiren Sobhuza'yı destekledi. Türkiye Sobhuza'nın bölgenin ekonomik kalkınması için Beyaz yerleşimcilere ihtiyaç duyduğu yönündeki iddiasına açıkça katılmasa da, sahibinin ırkından bağımsız olarak özel mülkiyetin korunması gerektiğini savundu.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019 yılında 306 bin ABD doları olmuştur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Acheampong, K. A., and Domson-Lindsay, A. K. ‘Unlocking the Security Puzzle in Swaziland: The Centrality of Human Rights and Democracy’, African Security Review, 20, 3 (2011), pp. 3–14.
Awasom, N. F. ‘Politics and Constitution-Making in Francophone Cameroon, 1959–1960’, Africa Today (2002), pp. 3–30.
Baloro, J. ‘The Development of Swaziland’s Constitution: Monarchical Response to Modern Challenges’, Journal of African Law, 38, 1 (1994), pp. 19–34.
Bonner, P. Kings, Commoners and Concessionaires: The Evolution and Dissolution of the Nineteenth-Century Swazi State. Vol. 31 (New York: Cambridge University Press, 2002).
Crook, R. C. ‘Decolonization, the Colonial State, and Chieftaincy in the Gold Coast’, African Affairs, 85, 338 (1986), pp. 75–106.
Crush, Jonathan. The Struggle for Swazi Labour, 1890–1920. Kingston, 1987.
Daniel, J. ‘The Political Economy of Colonial and Post-colonial Swaziland’, South African Labour Bulletin, 7, 6 (1982), pp. 90–113.
Dearaujo, E. ‘Chaotic Congo’, Harvard International Review, 23, 3 (2001), p. 10.
Decalo, S. Psychoses of Power: African Personal Dictatorships. Vol. 3 (Boulder: Florida Academic Press, 1998).
Dixit, K. M. ‘Absolute Monarchy to Absolute Democracy’, Economic and Political Weekly (2005), pp. 1506–1510.
Dlamini, H. P. ‘Constitutional Developments in the Kingdom of Swaziland 1960–2005’ (PhD thesis, University of Pretoria, 2016).
Dlamini, H. P. ‘The Tinkhundla Monarchical Democracy: An African System of Good Governance?’, In O. Bialostocka (ed.), New African Thinkers Agenda 2063: Culture at the Heart of Sustainable Development (Cape Town: HSRC Press, 2018).
Dlamini, I. G. ‘Socio-economic and Political Constraint on Constitutional Reform in Swaziland’ (MA thesis, University of West Cape, 2005).
Domson-Lindsay, A. K. ‘Neopatrimonialism and the Swazi State’, Politeia (02568845), 32, 3 (2013).
Ezera, K. Constitutional Developments in Nigeria (London: Cambridge University Press, 1964).
Fombad, C. M. ‘The Swaziland Constitution of 2005: Can Absolutism Be Reconciled with Modern Constitutionalism?’, South African Journal on Human Rights, 23, 1 (2007), pp. 93–115.
Goudie, A. The Atlas of Swaziland. No. 4. Swaziland National Trust Commission, 1983.
Hlatshwayo, V. S. ‘The Reality of Media Freedom in Swaziland Under the New Constitutional Dispensation’ (MA thesis, University of Cape Town, 2011), p. 31.
Kuper, H. Sobhuza II Ngwenyama and King of Swaziland: The Story of an Hereditary Ruler and His Country (London: Gerald Duckworth and Co. Ltd., 2018).
MacDowell, W. H. Historical Research: A Guide (London: Longman, 2002), p. 57.
Macmillan, H. ‘Swaziland: Decolonization and Triumph of “Tradition”’, Journal of Modern African Studies, 23, 4 (1985), pp. 643–666.
Maseko, T. ‘The Drafting of the Constitution of Swaziland, 2005’, African Human Rights Law Journal (2005), pp. 312–363.
Masuku, B., and Limb, P. ‘Swaziland: The Struggle for Political Freedom and Democracy’, Review of African Political Economy, 43, 149 (2016), pp. 518–527.
Matsebula, J. A History of Swaziland. 3d ed. Cape Town, 2018.
Motsamai, D. ‘Swaziland’s Non-Party Political System and the 2013 Tinkhundla Elections Breaking the SADC Impasse?’, Africa Portal (2012).
Mthembu, M. V. ‘Participation of Swazi Women in the Traditional Public Sphere, Sibaya, in the Kingdom of Swaziland’, Communicare: Journal for Communication Sciences in Southern Africa, 37, 1 (2018), 74–93.
Mzizi, J. B. ‘Leadership, Civil Society and Democratisation in Swaziland’, Development Policy Management Forum (DPMF), 2002.
Potholm, C. P. Swaziland: The Dynamics of Political Modernization (London: University of California Press, 1972).
Potholm, C. P. ‘Swaziland Under Sobhuza II: The Future of an African Monarchy’, The Round Table: The Commonwealth Journal of International Affairs, 64, 254 (1974), 219–227.
Stevens, R. P. ‘Swaziland Political Development’, The Journal of Modern African Studies, 1, 3 (1963), 327–350.
Zwane, T. M. J. ‘The Struggle for Power in Swaziland’, Africa Today (1964), pp. 4–6.

Filipinler-Türkiye ilişkileri, Filipinler ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir.

İki ülke arasındaki resmi diplomatik ilişkiler, 13 Haziran 1949'da bir Dostluk Antlaşması imzalanarak kuruldu. Manila'daki Türkiye Büyükelçiliği Ekim 1990'da, Ankara'daki Filipinler Büyükelçiliği ise Ekim 1991'de kuruldu. Türkiye, 1992 yılında Cebu'da fahri konsolosluk kurdu.

Filipinler cumhurbaşkanı Fidel Ramos Şubat 1995'te Türkiye'ye bir devlet ziyareti gerçekleştirdi. Ardından Türkiye cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Şubat 1999'da Filipinler'e de bir devlet ziyareti gerçekleştirdi. Eylül 2009 tarihinde Filipinler cumhurbaşkanı Gloria Macapagal Arroyo, Türkiye'ye bir ziyaret düzenledi. Kasım 2014 tarihinde Türkiye başbakanı Ahmet Davutoğlu, cumhurbaşkanı Benigno Aquino III ile birlikte Bangsamoro ile barış sürecini ve IŞİD'in oluşturduğu tehditleri tartışmak üzere Manila'ya resmi ziyaretler gerçekletirdi.

Filipinler'in Türkiye ile iade anlaşması bulunmamaktadır.
Türkiye, Moro İsyanı'nın çözümünü desteklemektedir ve diğer üç ülkenin ve dört uluslararası olmayan ülkenin temsilcilerinden oluşan Uluslararası Temas Grubu'nun bir parçası olarak Filipinler hükûmetinin Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MILF) ile barış görüşmelerine katılmıştır. Türkiye, MILF'in silahsızlandırılmasını denetleyen Bağımsız Hizmetten Çıkarma Organı'nın (IDB) bir parçasıdır. Bir Türk kuruluşu da Filipinler hükûmeti ile MILF arasındaki tüm anlaşmaların uygulanmasını denetlemekle görevlendirilen Üçüncü Taraf İzleme Ekibi'nin bir üyesidir.
Türk şirketleri Filipinler Ordusu'nun altı zırhlı personel taşıyıcısının modernizasyonuna katıldılar.

Filipinler - Türkiye Siyasi İlişkileri 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Philippine Embassy in Ankara, Turkey

Filistin-Türkiye ilişkileri, Filistin ile Türkiye'nin sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.

Filistin Kurtuluş Örgütü ile 1975 yılından itibaren resmî ilişkilerini sürdüren Türkiye, 15 Kasım 1988'de ilan edilen Filistin Devleti'ni ilk gün resmen tanımıştır.
Türkiye, İsrail-Filistin anlaşmazlığına BM parametreleri temelinde ve müzakereler yoluyla adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm getirilmesini, bu çerçevede 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan, coğrafi bütünlüğe sahip, bağımsız ve egemen Filistin Devleti'nin kurulmasına yönelik çabaları desteklemiştir.

Türkiye'nin Filistin'e yönelik resmî kalkınma yardımları, 2005 yılında Ramallah’ta bir Program Koordinasyon Ofisi açan TİKA eşgüdümünde sürdürülmektedir. TİKA, Ramallah Ofisi üzerinden Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs'teki küçük ve orta ölçekli kalkınma ve insani yardım projelerine destek sağlanaktadır.
2009 yılında Kudüs’te ve Gazze’de birer Delegasyon Ofisi açan Türk Kızılayı da kendi kaynaklarıyla, Türkiye'nin sağladığı fonlarla ve yabancı donör katkılarıyla Gazze Şeridi’ne yönelik başarılı kalkınma ve insani yardım projeleri yürütmektedir.
Filistin Devlet Başkanı Abbas, 12-13 Ocak 2015 tarihlerinde Türkiye'ye resmî ziyaret gerçekleştirmiş, ayrıca 14-15 Nisan 2016 tarihlerinde İstanbul’da yapılan 13. İslam Zirvesi ile 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Olağanüstü İslam Zirvesi'ne katılmıştır.
Dönemin Filistin Başbakanı Rami Hamdallah, 18 Mayıs 2018’de Yenikapı, İstanbul'da hazırlanan İslam İşbirliği Teşkilatı Olağanüstü Zirvesi’ne katılmıştır. "Zalime Lanet Kudüs'e Destek" mitinginde Hamdallah,  "Türkiye tarihte olduğu gibi aynı rolü üstlenmektedir. Dünyada mazlumların sesi olmuştur. ABD Başkanı Trump büyük bir yanlışın içindedir. Başkenti Kudüs’e taşımakla büyük bir hata yapmıştır. Kudüs’ün bir Filistin şehir olduğunu unutmaktadırlar. Bir emrivakiyi gerçekleştirmişlerdir. ABD’nin yaptığı şey tahrik edici ve kışkırtıcıdır. Buradan bütün dünyaya Kudüs’e sahip çıkmaların çağrısında bulunuyorum. ABD’nin meşru olmayan bu adımına karşı tek vücut halinde mücadele etmeliyiz. Zalim İsrail'in Gazze’ye yönelik saldırı ve işgali son bulmalıdır. Gazze’deki Kardeşlerimize alçakça bir katliam yaptılar. Gazze’ye karşı abluka 11 yıldır devam ediyor artık bunun sonlandırılması gerekiyor. Kudüs Filistin’in başkent olarak layık olduğu yerde olacaktır." demiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 9 Temmuz'daki yemin törenine Filistin'i temsilen yine Başbakan Rami Hamdallah katılmıştır.
Filistin'in Türkiye'ye yaptığı son ziyaret, Dışişleri Bakanı Riad Malki'nin 25 Ekim 2018'de yaptığı ziyaret olmuştur. Bu ziyarette Türkiye-Filistin Ortak Komitesi Birincisi Toplantısı yapılmıştır.
Ayrıca Türkiye, Filistin'de ulusal birliğin sağlanmasını desteklemektedir.

Finlandiya–Türkiye ilişkileri, Finlandiya ve Türkiye arasındaki dış ilişkileri kapsamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu, Finlandiya'nın bağımsızlığını 21 Şubat 1918'de tanımıştır. Aralarındaki diplomatik ilişkiler 20 Mayıs 1920'de resmîleşmiştir. Finlandiya'nın Ankara'da bir tane büyükelçiliği bulunur ve fahri başkonsolosluğu İstanbul'da olmak üzere Antalya, Bodrum, İzmir, Adana ve Alanya'da fahri konsoloslukları bulunur. Türkiye'nin de Helsinki'de bir tane büyükelçiliği vardır. 

Ekim 2021'de, 10 batılı ülke tarafından imzalanan aktivist Osman Kavala'nın serbest bırakılması için yapılan çağrının ardından, Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dışişleri bakanına diğer 9 büyükelçiyle birlikte Finlandiya büyükelçisini de istenmeyen kişi ilan etmesini istedi. Ancak büyükelçilere ülkeyi terk etmeleri yönünde herhangi bir resmi tebligat ulaşmadı. 

13 Mayıs 2022'de Türkiye, Finlandiya'nın NATO'ya üyeliğini veto edebileceğini açıkladı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Finlandiya'nın İsveç ile birlikte, aralarında PKK, PYD, YPG, Gülen Hareketi ve Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi gibi terör örgütlerine ev sahipliği yaptığını ve bu iki ülkenin adaylığına olumlu bakmadıklarını ifade etti. 18 Mayıs 2022'de Türkiye, Finlandiya ve İsveç'in NATO'ya katılım müzakerelerinin başlatılmasını hızla engelledi. 28 Haziran 2022'de Türkiye, Finlandiya ve İsveç arasında üçlü muhtıra anlaşması Madrid'de yapılan NATO zirvesi kapsamında imzalandı. Böylece Türkiye, Finlandiya ve İsveç'in üyelik hedeflerini desteklemeyi kabul etti. 30 Mart 2023 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Finlandiya'nın NATO üyeliğini onayladı. 1 Nisan 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Finlandiya'nın NATO'ya üyelik başvurusu kararını imzaladı ve onayladı. 

Finlandiya'nın Ankara'da bir büyükelçiliği bulunmaktadır.
Türkiye'nin Helsinki'de bir büyükelçiliği bulunmaktadır.

Türkiye'nin dış ilişkileri
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik süreci
Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri
Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşları
Finlandiya'da yaşayan Türk vatandaşları

Mustafa V. Koç, Fahri Başkonsolos, İstanbul. İletişim
Koray Turan, Fahri Konsolos, Antalya. İletişim
Dr. Sezgin Gökmen, Fahri Konsolos, Bodrum. İletişim
Mehmet Ali Molay, Fahri Konsolos, İzmir. İletişim
Hüseyin Nuri Çomu, Fahri Konsolos, Adana. İletişim
Kuddusi Müftüoğlu, Fahri Konsolos, Alanya. İletişim

Ankara'daki Finlandiya Büyükelçiliği26 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın Finlandiya ile siyasi, ekonomik ve ticari ilişkileri13 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Finlandiya Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye ile ilişkileri20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), (Fince), (İsveççe)
Helsinki'deki Türkiye Büyükelçiliği 14 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe), (İngilizce)
Türkiye'deki Finlandiya fahri konsoloslukları 5 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Fransa-Türkiye ilişkileri, Fransa Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti'nin süregelen uluslararası politikaları içerir.

Fransa ve Türkiye'nin ilişkilerinin tarihi 16. yüzyıl başlarına kadar uzanmaktadır. Şarlken'in Fransa Kralı Fransuva'yı esir alması sonucunda Fransuva'nın annesinin Osmanlı'dan yardım istemesiyle diplomatik ilişkiler başlamıştır. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ile Fransuva 1535 yılında Batı Avrupa'nın en güçlü imparatorluğu olan İspanya'ya karşı işbirliğine girdiler (Fransa-Osmanlı ittifakı). III. Selim dönemine kadar Osmanlı padişahları ile Fransa kralları arasındaki dostluk ilişkileri devam etti. Hatta III. Selim daha tahta çıkmadan 1786-1789 yılları arasında son Fransa kralı XVI. Louis ile mektuplaşmaktaydı. Ancak Fransız Devriminden sonra işbaşına geçen Napolyon Bonapart'ın Mısır üzerindeki emelleri Fransa'nın Osmanlı Devleti'yle olan ilişkilerinin bozulmasına yol açtı. Fransızlar Mısır'ı ele geçirmeyi başaramayarak Osmanlı Devleti'yle El-Ariş Antlaşması'nı (1801) imzaladılar.
Bu antlaşmadan sonra Osmanlılarla Fransızların arası tekrar düzeldi. Napolyon Savaşları sırasında Osmanlı Devleti, İngiliz ve Ruslara karşı Fransızların yanında yer aldı. Fransız Devrimi'nden sonra diğer etnik gruplar gibi Türkler de milliyetçilik anlayışlarını Osmanlı'nın klasik millet anlayışından ırk temelli anlayışa doğru çevirdiler. 19. yüzyıl boyunca Osmanlı aydınının laikleşmesi sürecinde de Fransa önemli bir ilham kaynağı oldu. Osmanlı Devleti siyasi gelenekler açısından da Fransa'nın devrim, terör ve sonrası döneminden fazlasıyla etkilendi.
I. Dünya Savaşı'nda iki taraf farklı cephelerde savaştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilmesiyle birlikte Anadolu'yu işgal eden ülkelerden biri oldu. O ana kadar azınlıkları çıkarları doğrultusunda destekleyen Paris, bundan sonra bu siyasetini gizleme gereği dahi duymayacaktı. Özellikle Kilikya ve Güneydoğu bölgelerinde Ermeni destekçilerinin katliamlar yapmasına da göz yuman Fransa'nın bu tavrı Anadolu topraklarında kan davalarına yol açmıştır.
Savaşın ardından Fransa ile İngiltere anlaşmazlıklar yaşamaya başladı. İngiltere, Yunan ordusu üstünden Anadolu'da savaşın içindeyken Fransa direkt olarak Anadolu'da savaşıyordu. Anadolu Hareketi'nin güçlenmesi Fransa hazinesine olumsuz etki ediyordu. Ülke içerisinde de savaş karşıtı bir kamuoyu oluşmuştu. Fransa kayıp verdikçe Anadolu'daki savaşın devam ettirilme amacı Fransa halkı tarafından sorgulanıyordu. Sakarya Meydan Muharebesi sonrası silahlı mücadelenin çözüme ulaşmayacağını fark eden Fransa hükûmeti, Henry Franklin-Bouillon'u anlaşma yapmak üzere görevlendirdi ve taraflar arasında 20 Ekim 1921'de ilk maddesi "Taraflar aralarındaki savaş durumunun sona ereceğini açıklarlar." olan Ankara Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla birlikte Fransa, Ankara'yı tanıyan ilk Batılı ülke oldu ve Anadolu'dan çekildi. Ayrıca anlaşmanın 7. maddesi ("İskenderun bölgesi için özel bir yönetim rejimi kurulacaktır. Bu bölgenin Türk soyundan gelen halkı, kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıktan yararlanacaktır. Türk dili orada resmi bir niteliğe sahip olacaktır") sonraki yıllarda Hatay'ın Türkiye'ye katılması konusunda temel olmuştur.

Son dönemde ise Fransa Meclisinin 2001 yılında Ermeni iddialarını 'soykırım' olarak kabul etmesi ilişkileri son derece germiştir. Buna ek olarak Fransa Meclisi 12 Ekim 2006 tarihinde, "Ermeni soykırımının inkârının suç sayılması"nı ve ihlal edenlere 1 yıl hapis ve 45.000 Euro para cezası verilmesini öngören yasa teklifini kabul etmiştir. Türkiye bu olayı sert bir dille kınamış ve bazı yaptırımlar uygulayacağını açıklamıştır. Resmi düzeyde olmasa da sivil toplum kuruluşları ekonomik boykot kararı almışlardır.
Fransa, Almanya ile beraber Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan başlıca üyelerden biridir.
2009 yılında Fransa'da Türkiye yılı olarak ilan edildi. Etkinlikler her ne kadar kısıtlansa da Türkiye, Fransa'da bir miktar kendini tanıtma şansı buldu. Ünlü Eyfel kulesinin kırmızı beyaz ışıklarla aydınlatıldığı geceler oldu.
2011 yılında Fransa Parlamentosu 1915 Ermeni soykırım inkârını suç sayacak yasa teklifini meclise sunmuş ve kabul edilmiştir. Bunun üzerine Türkiye-Fransa ilişkileri iyice gerilmiş, Türkiye Paris büyükelçisini Ankara'ya geri çağırmıştır. Tasarının Fransa Senatosu'nda da kabul edilmesi üzerine Türkiye, Fransa'ya karşı yaptırım kararı aldı. Fakat bazı Fransız senatörler bu tasarıyı Fransa Anayasa Mahkemesi'ne götürdü. Tasarı Fransa'daki ifade özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle mahkeme tarafından iptal edildi.
2012 yılında Fransa'da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini Türkiye karşıtı Nicolas Sarkozy'nin kaybetmesi ve yerine Türkiye'ye karşı daha ılımlı Sosyalist aday François Hollande'ın seçilmesiyle iki ülke arası ilişkilerde iyileşme görülmektedir.
2018 yılı başlarında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Paris ziyareti ile Türkiye ile Fransa ve İtalya arasında savunma sanayinde Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi anlaşması imzalanıp ilişkiler büyük ölçüde ilerlemiştir.

Türk Kurtuluş Savaşı
Türk Kurtuluş Savaşı Güney Cephesi

Gabon-Türkiye ilişkileri, Gabon ve Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin 2012 yılından beri Lİbreville'de Büyükelçiliği bulunmaktadır. Gabon ise 2015 yılında Ankara'da büyükelçilik açtı.

Türkiye, Bongo'nun Cumhurbaşkanlığa gelmesinden sonra Gabon'un ekonomik genişlemesini destekledi ve Transgabonais Demiryolu'nun yukarı Ogooué Nehri vadisi bölümünün inşaası sırasında teknik uzmanlıkla işbirliği yaptı.
Fransız araştırmacı muhabir Pierre Péan'ınBongo hükûmetinin Gabon'daki Fransız iş adamlarını zenginleştiren 900 milyon dolarlık lüks yeni bir başkanlık sarayı inşa etmek için Türk yardımını kullandığını ortaya çıkardıktan sonra ilişkiler gerildi.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2018 yılında 38,9 milyon ABD doları olmuştur.

Türkiye Maarif Vakfı Gabon'da okullar işletiyor ve Türkiye 1992'den beri Gabonlu öğrencilere burs veriyor.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Aaborg, Sam. Le monde des affaires gabonaise. Paris: Editions de Minuit, 2009.
Baker, Charles. "Reflexions sur les sources de l'histoire gabonaise." Paideuma 33 (2017): pp. 133–141.
Brasseur, Paule. Les sources bibliographiques de l'Afrique de l'Ouest et de l'Afrique équatoriale d 'expression française. Dakar: IFAN, 1970.
Carson, Patricia. Materials for West African History in French Archives. London: Athlone Press, 1968.
Chambre de Commerce, d'Industrie et d'Artisanat de la Région du Cap Vert. Bibliographie séléctive d'études et articles relatifs à l'économie et au développement industrial et commercial en Afrique. Dakar: Chambre de Commerce, 1973.
Charpy, Jacques. Répertoire des archives du Gouvernement générale de l'A.O.F. Rufisque: Imprimèrie du Gouverneur Général, 1955.
Cuoq, Joseph. Recueil des sources arabes concernant l'Afrique occidentale du VIIIè au XVI siècle. Paris: Editions du Centre National de la Recherche Scientifique, 1975.
Deschamps, Hubert. Méthodes et doctrines coloniales de la France. Paris: Colin, 1953.
Deschamps, Jacque. Le Sénégal et la Gabon. 3rd ed. Paris: Presses Universitaires de France, 2015.
Dia, Mamadou. L'économie africaine: études et problèmes nouveaux. Paris: Presses Universitaires de France, 1957.
Diagne, Pathé. Pouvoir politique traditionnel en Afrique occidentale: Essai sur les institutions politiques précoloniale. Paris: Présence Africaine, 1967.
Diallo, Thierno, et al. Catalogue des manuscripts de 'I.F.A.N., Fonds Vieillard, Gaden, Brevié, Figaret, Shaykh Moussa Kamara et Cremar en langues arabe, peule et voltaïques. Dakar: IFAN, 1966.
Diop, Cheikh Anta. The African Origin of Civilization: Myth or Reality. Trans. by Mercer Cook. New York: L. Hill, 1974.
F.A.O. La zone sahélienne: Bibliographie sélectionnée pour l'étude des problèmes. Rome: Food and Agriculture Organization, 1973.
Fage, John. A Guide to Original Sources for Precolonial Western Africa Published in European Languages. Madison: University of Wisconsin Press, 1987.
Hargreaves, John D. West Africa: The Former French States. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1967.
Lusignan, Guy de. French Speaking Africa since Independence. New York: Praeger, 1969.
Manning, Patrick. Francophone Sub-Saharan Africa: 1880–1985. Cambridge: Cambridge University Press, 1988.
Peterec, Richard J. Dakar and West African Economic Development. New York: Columbia University Press, 1967.
Réflexions sur l'économie de l'Afrique noire, nouvelle édition revue et augmentée. Paris: Présence Africaine, 1961..
Thomassery, Marguérite. Catalogue des périodiques d'Afrique noire francophone (1958-1962) conservés à l'I.F.A.N. Dakar: IFAN, 1965.
Thompson, Virginia and Richard Adloff. French West Africa. Stanford: Stanford University Press, 1958.
Yansané, Aguibou Y. Decolonization in West African States with French Colonial Legacy. Cambridge, MA: Schenkman Publishing Co., 1984.
Zidouemba, Dominique H. Les sources de l'histoire des frontières de l'Oeust Africain. Dakar: IFAN, 1979. p. 291

Gagavuzya-Türkiye ilişkileri, Ortodoks Hristiyan, Türkî halk olan Gagavuzların yaşadığı Moldova'nın özerk bölgesi Gagavuzya ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerdir.
Gagavuzya, Türkiye ile güçlü ikili ilişkilere sahiptir ve Türkiye ile çoğunluğu Ortodoks Slavlardan oluşan Hristiyan ülkesi Rusya arasında bir köprü vazifesindedir.

Gagavuzlar, Gagavuz Türkçesini, geleneklerini ve göreneklerini korumuşlardır. 1994 yılında Moldova Cumhuriyeti içinde kendi özerk toprak oluşumlarını gerçekleştirdiler.

Türkiye'nin Gagavuzya'nın başkenti Komrat'ta bir başkonsolosluğu vardır.
Kişinev hükûmeti, zaman zaman Gagavuzların özerkliğini ''tehdit'' olarak gördüğüne dair açıklamalar yaptı.
Gagavuzya'nın özerkliğine yönelik bu meydan okumalara bir yanıt olarak, Komrat Halk Meclisi Başkanı ve Gagavuzya'nın başkanı Mihail Formuzal, Gagavuz kültürünü ve kimliğini savunmak için Rusya ve Türkiye ile diplomatik temaslar kurdu.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Gambiya-Türkiye ilişkileri, Gambiya ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerdir.

Gambiya ile Türkiye arasında dostane ilişkiler vardır. Türkiye Gambiya’yı İngiltere’den bağımsızlığını kazandığı 1965 yılında tanımıştır. Türkiye Gambiya ilişkileri 1990’lı yıllarda askeri eğitim ve lojistik yardım faaliyetleri çerçevesinde yoğunlaşmıştır. Gambiya’dan Türkiye'ye Cumhurbaşkanı ve Bakan düzeyinde çok sayıda ziyaret gerçekleştirilmesine karşın, dönemin KEK Eşbaşkanı Sağlık eski Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun 2014 yılında gerçekleştirdiği ziyaret Bakan seviyesinde bir ilk teşkil etmiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 27 Ocak 2020 tarihinde Banjul’a gerçekleştirdiği günübirlik ziyaret ise Türkiye'den Gambiya’ya devlet başkanı düzeyinde yapılan ilk ziyarettir.
Türkiye, Ağustos 2018'de açılan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) aracılığıyla çeşitli alanlarda Gambiya’ya kalkınma yardımlarında bulunmaktadır.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2018'de ihmal edilebilir düzeydeydi.
İstanbul'dan Banjul'a 26 Kasım 2018 tarihinden sonra direkt uçuşlar başlamıştır.

Türkiye Maarif Vakfı, Ekim 2017'den beri Banjul'da faaliyet göstermektedir.

“A Fresh Start.” West Africa, 27 Ocak–2 Şubat 1997: p. 147.
“Post-Coup Politics in The Gambia.” Journal of Democracy 13, 4 (2002): pp. 167–72.
“The Gambia: From Coup to Elections.” Journal of Democracy 9, 2 (1998): pp. 64–75.
“The Gambia’s Changing Political, Economic, and Social Landscape: A Regime(s) Performance Evaluation, 1994–2002.” Africa Insight 33, 3 (2003): pp. 57–64.
“The Gambia’s ‘Elected Autocrat Poverty, Peripherality, and Political Instability,’ 1994–2006.” Armed Forces & Society 34, 3 (2008): pp. 450–73.
“The Military and ‘Democratization’ in The Gambia: 1994–2002.” In Political Liberalization and Democratization in Africa: Lessons from Country Experiences, eds. Julius O. Ihonvbere and John M. Mbaku, pp. 179–96.
Ajayi, Simon Ademola. Yahya Jammeh and the Gambian Revolution: 1994–2001. Ibadan, Nigeria: Stirling-Horden, 2003.
Baldeh, Ebrima. “Gambia’s First University Proves Its Worth.” New African, Nisan 2007: p. 40.
Bojang, Sheriff. “Who’s for President?” New African, Mart 2006: p. 22. Ceesay, Ebrima J. The Military and ‘Democratisation’ in The Gambia: 1994–2003. Victoria, BC, Canada: Trafford, 2006.
Commonwealth Observer Group. The Gambia Presidential Election: 18 Ekim 2001. London: Commonwealth Secretariat, 2002.
Dabo, Bakary B. “Living in Crisis.” West Africa, 13–19 Şubat 1995: pp. 217–18.
Kandeh, Jimmy D. “What Does the ‘Militariat’ Do When It Rules? Military Regimes: The Gambia, Sierra Leone and Liberia.” Review of African Political Economy 69 (1996): pp. 387–404.
N’Diaye, Boubacar, Abdoulaye Saine, and Mathurin Houngnikpo. Not Yet Democracy: West Africa’s Slow Farewell to Authoritarianism. Durham, N.C.: Carolina Academic Press, 2005: pp. 51–106.
Obadare, Ebenezer. “The Military and Democracy in The Gambia.” In Governance and Democratisation in West Africa, eds. Dele Olowu, Adebayo Williams, and Kayode Soremekun, pp. 343–57. Dakar, Senegal: CODESRIA, 1999.
Perfect, David. “Politics and Society in The Gambia since Independence.” History Compass 6, 2 (2008): pp. 426–38.
Saine, Abdoulaye S. M. “The 1996/1997 Presidential and National Assembly Elections in The Gambia.” Electoral Studies 16, 4 (1997): 554–59.
Wiseman, John A. “Military Rule in The Gambia: An Interim Assessment.” Third World Quarterly 17, 5 (1996): pp. 917–40.

Gana-Türkiye ilişkileri, Gana'nın 1957'de bağımsızlığını ilan etmesi üzere 1958 yılında başlamıştır. Türkiye ilk büyükelçiliğini 1964 yılında Akra'da faaliyete sokmuştur. Büyükelçilik, tasarruf sebebi ile 1981 yılında kapanmış ve 2010 yılında tekrar açılmıştır. Gana da 2012 yılında Ankara'da büyükelçilik açmıştır. Türkiye'nin Akra'daki büyükelçisi Özlem Gülsün Ergün Ulueren'dir.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 23-24 Mart 2011 tarihlerinde Gana'ya ziyarette bulunmuştur. Gana devlet başkanı John Dramani Mahama da 21-24 Ocak 2013 tarihleri arasında Türkiye'ye ziyarette bulunmuş ve bu ziyaretler sonucunda iki ülkenin ilişkileri gelişmiştir. Bu ziyaretler dışında 29 Şubat - 1 Mart 2016 tarihleri arasında Recep Tayyip Erdoğan, Gana'ya ziyarette bulunmuştur. 11-14 Ocak 2020 tarihlerinde, Gana Dışişleri bakanı Shirley Ayorkor Botchwey Türkiye'ye gelmiştir.
Karma Ekonomik Komisyonu toplamda 4 defa toplanmış ve son toplantı 14-16 Nisan 2014 tarihinde Akra'da yapılmıştır.
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Kasım 2018'de ve Mayıs 2019'da Gana'yı ziyaret etmiştir.
Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, Gana'ya insani yardımların yanı sıra ülkenin kalkınması için de yardımlarda bulunmaktadır.

Gana'da 150 civarı Türk firması faaliyet göstermektedir, enerji ve müteahhitlik sektörü başta gelmektedir.
Türkiye-Gana ilişkileri 2010 yılında 40,7 milyon $ iken, bu sayı 2011-12 yıllarında 10 kat artmış ve 2016 yılında ticaret hacmi 480 milyon $ civarına gelmiştir. 2019 yılında Türkiye'nin, Gana'ya ihracatı 371 milyon $, Gana'dan ithalat ise 100 milyon $ olmuştur. İhracatta önde gelen ürünler; Çimento, makarna, izole edilmiş kablo ve teller, un, demir, çelik ürünleri, kimyasal gübre ve petrol yağlarıdır. Türkiye'nin, Gana'dan en çok ithal ettiği ürünler ise kakao ürünleri, soya fasulyesi, pamuk ve altındır.

Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı, Gana'ya insani yardımların yanı sıra ülkenin kalkınması için de yardımlarda bulunmaktadır.
Türk Hava Yolları, İstanbul-Akra ve Akra-İstanbul arasında haftada 7 gün uçuş yapmaktadır.
Türkiye hükûmeti 1992 yılından beri, Ganalı öğrencilere Türkiye bursu vermektedir.
Türkiye İhracatçılar Meclisi, COVID-19 sebebi ile düşen ihracatı canlandırmak için girişimlerde bulunmuştur.

Gine-Bissau-Türkiye ilişkileri, Türkiye ve Gine Bissau arasındaki siyasi ilişkiler bugüne kadar uluslararası kuruluşlar kapsamında gerçekleşen temaslarla sınırlı kalmıştır. Öte yandan iki ülke de ikili işbirliğinin geliştirilmesine özel önem atfetmektedir. Gine Bissau’ya Türkiye'nin Dakar Büyükelçiliği akreditedir. Türkiye'nin Bissau’da, Gine Bissau’nun da İstanbul ve Ankara’da Fahri Konsolosluğu bulunmaktadır.
Son dönemde özellikle Senegal’de faal durumdaki Türk işadamlarının Gine Bissau’ya yönelik ilgisinin arttığı müşahede edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Gine-Bissau Cumhuriyeti Hükûmeti arasında Güvenlik İşbirliği Anlaşması 22 Şubat 2014'te Bissau'da imzalanmıştır. Aynı yıl ayrıca Sivil Havacılık Mutabakat Muhtırası imzalanmış ve Hava Ulaştırma Anlaşması parafe edilmiştir.
2019 yılında ikili ticaret hacmi 4,95 milyon Dolar olarak kaydedilmiştir.
TİKA, Gine Bisau’da "eğitim, sağlık, idari ve sivil altyapıların güçlendirilmesi" alanlarında birçok proje gerçekleştirmiştir.
2024 yılında Braima Embalo Gine Bissau'un Ankara Büyükelçisi olarak atandı.
25 Eylül 2024 tarihinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler 79. Genel Kurulu vesilesiyle New York'ta Gine-Bissau Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo ile Türkevi'nde bir araya gelmiştir. Görüşmede, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin yanı sıra askeri ve savunma sanayii alanındaki iş birliğinin geliştirilmesinin önemi vurgulanmıştır.

Gine-Türkiye ilişkileri, Gine ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. 2013 yılında, Gine'ninki Ankara'da ve Türkiye'ninki Konakri'de olmak üzere büyükelçilikler açıldı.

1958'de Gine, bağımsızlık için oy kullanan tek Fransız Sahra-altı Afrika kolonisi oldu. Gine'nin son sömürge başbakanı Touré, bağımsızlık için yapılan bir seçim kampanyasından sonra Gine'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Nüfusun% 95'i bağımsızlığa oy verdi ve bu da Touré'ye Fransız cumhurbaşkanı De Gaulle'ün düşmanlığını kazandırdı. Fransızlar geri çekilirken, alabildikleri her şeyi yanlarına aldılar ve Konakri'de ampuller, kanalizasyon boru hatları planları da dahil olmak üzere her şeyi yok ettiler. Hatta Fransızlar ilaçları Ginelilere bırakmak yerine yakarak Gine'yi dünyanın en fakir, en az gelişmiş ve en izole ülkelerinden biri olarak bıraktı.
Fransa, Türkiye veya Amerika Birleşik Devletleri'nin Gine'ye herhangi bir yardım sağlaması veya herhangi bir ticari ilişki kurması durumunda de Gaulle'ün NATO'dan ayrılmaya hazır olacağı yönünde zorla tehdit etti. Bu nihai sonucun ardından Başkan Eisenhower, Gine'nin dış yardım taleplerini kabul etmeyi reddetti. Türkiye de Gaulle'ü aşırı olmakla suçladı ancak Gine'ye yardım sağlamaktan kaçındı.
Finansal yardım NATO ülkeleri tarafından reddedildikten sonra, Touré ekonomik yardım için Sovyetler Birliği'ne döndü. Soğuk Savaş'ın sonuna kadar Türkiye'nin Gine ile diplomatik ilişkileri sınırlıydı.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019'da 136,7 milyon dolar oldu.
İstanbul'dan Conakry'ye 30 Ocak 2017 tarihinden itibaren direkt uçuşlar var.

Türkiye Maarif Vakfı şu anda Gine'de 5 okul yönetiyor.
Türkiye, 1992'den beri Gineli öğrencilere burs veriyor.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Grenada ve Türkiye ikili ilişkileri coğrafi uzaklık ve uzun yıllar kendi bölgeleri üzerinde yoğunlaşması nedeniyle sınırlıdır. Ancak son yıllarda Türkiye, Latin Amerika ve Karayipler bölgesine açılım politikasıyla ilgi göstermektedir.
Grenada ve Türkiye, Birleşmiş Milletler organları ve yan kuruluşlarına adaylıklar başta olmak üzere, uluslararası forumlarda birbirlerinin adaylıklarına destek vermektedir. 2008 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Grenada Devlet Başkanı Tillman Thomas ile 63. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu vesilesiyle görüşmüştür.
Dönemin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, 9-10 Mart tarihlerinde St. Vincent ve Grenadinler'de düzenlenen Karayip Topluluğu'na katılarak Grenada Dışişleri bakanıyla ikili görüşme gerçekleştirdi.
2006 yılında Türkiye, Ivan kasırgasından etkilenen Grenada'nın yeniden inşasına 15 bin dolarlık katkıda bulunmuştur. Sözkonusu kasırgadan etkilenen Calliste Devlet Okulunun yeniden inşası için de TİKA aracılığıyla 100 bin dolar yardım yapmıştır.
Port of Spain Büyükelçiliği Grenada'ya akreditedir.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Güney Kore-Türkiye ilişkileri, Güney Kore ve Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin Seul'da bir elçiliği, Güney Kore'nin ise Ankara'da bir elçiliği ve İstanbul'da bir başkonsolosluğu bulunur. Her iki ülke de G20 üyesidir.

İlişkiler, Göktürkler, bir Kore Krallığı olan eski Goguryeo'yu, genişlemeleri sırasında desteklediklerinde ve aynı zamanda Tang Çin kuvvetlerine karşı yardım ettikleri zaman, erken temas antik çağlara kadar takip edilebilir. Göktürk askerleri, Goguryeo'ya, bir başka Kore Krallığı olan Silla'ya ve Tang Çin'e karşı savaş da dahil olmak üzere birçok savaşta yardım etti. Eski Oğuz Türklerinin bir kısmı batıya doğru göç ettikten ve Anadolu topraklarına yerleştikten sonra, eski İpek Yolu üzerinden ticaret ve yazışmalar da devam etti.

Güney Kore ve Türkiye, güçlü ekonomik, kültürel, diplomatik ve turistik bağlarla işaretlenmiş uzun zamandır devam eden bir ilişki yaşamışlardır. Bu ilişkilerin büyük bir kısmı, Güney Kore milletinin oluşumuyla yakından takip edilebilir; Türkiye, yani Türk Tugayı, Güney Kore’yi Kore Savaşı’nda Kuzey Kore kuvvetlerine karşı destekledi. Savaş sırasında ölen 721 Türk askerden 462'si Busan'daki Kahramanlar Mezarlığı'na gömüldü. Birleşmiş Milletler misyonu ile Güney Kore'ye giden Türk askerleri tarafından burada kimsesiz ve öksüz çocuklar için Ankara Okulu hizmete açıldı. Bu karşılıklı jestlere ve arkadaşlık davranışlarına dayanarak, iki ulus arasındaki ilişki genellikle "Kore-Türk kardeşliği" olarak adlandırılır (Korece: 한국 - 터키 우정).

İki ülke, 1 Mayıs 2013'te bir serbest ticaret anlaşması imzaladı. Bu anlaşma Türkiye'nin imzaladığı ilk derin ve kapsamlı ekonomik ortaklık anlaşması niteliğindedir. Bu anlaşmayla Türkiye'nin Güney Kore'ye ihracatı ve Güney Kore'den ithalatı arttı. Türkiye'nin Güney Kore'den ithalatı ve Güney Kore'ye ihracatının bir kısmını gümrük vergisinden muaf gerçekleştirildi.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yeni bir askeri tankı olan Altay tankı, teknik destek ve yardımla Hyundai Rotem tarafından desteklendi.

2002 FIFA Dünya Kupası'nda 3. olan maçın ardından Güney Koreli ve Türk futbolcular birlikte kutladılar ve arkadaşlık ve dürüst oyun örneklerini gösterdiler. Her iki ulusun bayrakları stantlarda yan yana görüldü ve her iki takımın oyuncuları kalabalıklar kol kola selamladı, maçtan sonra bile devam eden arkadaşça bir atmosfer yarattı.

 Wikimedia Commons'ta Güney Kore-Türkiye ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Güney Kore'nin dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri

Gürcistan-Türkiye ilişkileri, geçmişi Osmanlı dönemine ve daha eskilere dayanan Gürcü-Türk ilişkileri. 
Gürcistan'ın Ankara'da bir büyükelçiliği ve İstanbul ve Trabzon'da iki başkonsolosluğu bulunmaktadır. Türkiye'nin Tiflis'te bir büyükelçiliği ve Batum'da bir başkonsolosluğu bulunmaktadır. Her iki ülke de Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, BLACKSEAFOR (Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Grubu), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü ve Dünya Ticaret Örgütü'nün tam üyesidir. Türkiye halihazırda NATO üyesidir, Gürcistan ise adaydır. Hem Gürcistan hem de Türkiye ayrıca Avrupa Birliği'ne katılmaya adaydır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye ile Gürcistan arasında herhangi bir düşmanca hareket olmamıştır.
30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi gereğince Osmanlı ordusu 1914 sınırına geri çekilmiştir. Osmanlı ordusunun terk ettiği yerlerden Acara (Batum ve Artvin) ile Ardahan illeri, 26 Mayıs 1918'de kurulmuş olan Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti'nin yönetimine girmiştir. Ancak Gürcistan, komşu Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetleriyle olan çatışmalarından ötürü, Türkiye ile iyi ilişkilerini korumaya çaba göstermiştir.
Kasım 1920'de Ermenistan'ın çöküşü ve bu ülkenin Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında paylaşımından sonra Ankara ile Moskova arasında yoğun diplomatik temaslar başlatılmıştır. Moskova'da Ali Fuat Paşa ile Çiçerin arasında sürdürülen görüşmelere paralel olarak 17 Şubat 1921'de, Gürcistan'ın Ankara büyükelçisi Simon Mdivani'nin kardeşi Polikarpe Mdivani Ankara'ya Bolşevik Rusya büyükelçisi olarak atanmıştır.
22 Şubat 1921'de Ankara'da varılan anlaşma uyarınca Gürcüler, 1918'den beri elde tuttukları Posof, Hopa, Artvin, Ardahan, Çıldır, Göle ve Hanak 'dan çekilmeyi kabul etmiş ve 2 Mart 1921'de bu yerler Türk egemenliğine girmiştir.
25 Şubat 1921'de Kızıl Ordu Tiflis'e girerek bağımsız Gürcistan'ın varlığına son vermiştir. 16 Mart'ta Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında imzalanan Moskova Antlaşması, 22 Şubat sınırlarını aynen koruyarak bugünkü Türk-Gürcü ve Türk-Ermeni hududunu kalıcı hale getirmiştir.

1990'larda Gürcistan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle, Gürcistan, Türkiye ile yakın ilişki içerisine girmiştir. Çeyrek yüzyıldan az bir süre içinde iki ülke arasında sağlam dostluk sağlanmıştır. Türkiye'nin Azerbaycan ile birlikte en sorunsuz ilişkilerinin olduğu komşusudur.
Gürcistan piyasa ekonomisine geçmesiyle Batı ülkeleri ve Türkiye ile sıkı bağlar kurmuştur. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ülkenin büyük kazanımlarından biri olup, ülkeyi Batı koridoruna bağlamıştır. Türkiye ve Gürcistan Batum havalimanını ortak kullanıma açmıştır. Gürcistan dünyaya Türkiye aracılığıyla açılmıştır.
Türkiye, Gürcistan'a askeri ve siyasi destek sağlamaktadır. Uluslararası arenada Gürcistanı desteklemektedir. Yine; Gürcistan, Türkiye'nin Orta Asya'ya açılan ve Orta Asya ile bağlantı sağlanan en önemli kapısıdır. Türkiye'nin dış politikasında vazgeçemeyeceği ülkelerden birisidir.
Osmanlı döneminde yaklaşık 400 yıl Osmanlı egemenliğinde, daha önce de Selçuklu Hanedanı egemenliğinde kalmıştır. Daha da eski dönemlerde Karadeniz'in kuzeyinden geçen Türk topluluklarının da uğrak noktası olmuştur.
İki ülke de sınır geçişlerinde birbirlerinden pasaport veya vize almamaktadırlar. Nüfus cüzdanı ile geçiş yapılabilmektedir.

Hakan Fidan (d. 17 Temmuz 1968; Ankara), Türk asker, akademisyen, bürokrat, diplomat ve 2023'ten beri mevcut Türkiye dışişleri bakanıdır. Göreve gelmeden önce, 2010 ile 2023 yılları arasında Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) başkanlığı görevinde bulunan Fidan, İsmet İnönü'nün ardından 101 yıl sonra Dışişleri Bakanlığı koltuğuna geçen ikinci asker kökenli kişi oldu.
Daha önce dış politika ve güvenlik alanlarında çeşitli kritik görevlerde bulunan Fidan; Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) başkanlığı, Başbakanlık'ta dış politika ve güvenlik konularından sorumlu müsteşar yardımcılığı, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği, başbakan özel temsilciliği, MİT müsteşar yardımcılığı ve cumhurbaşkanı özel temsilciliği gibi görevlerde bulundu.

17 Temmuz 1968 tarihinde Ankara'nın Altındağ ilçesine bağlı Hamamönü semtinde doğdu. 1986–2001 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nde astsubay olarak görev yaptı. Bu dönemde Muhabere Okulu ve Lisan Okulu'nda eğitim aldı. Askerlik görevinden kendi isteğiyle ayrıldıktan sonra ABD'de Maryland Üniversitesi'ne bağlı University of Maryland University College'da yönetim ve siyaset bilimi alanlarında lisans dereceleri aldı.
Bilkent Üniversitesi'nde Dış Politikada İstihbaratın Yeri başlıklı teziyle yüksek lisans, Bilgi Çağında Diplomasi: Antlaşmaların Doğrulanmasında Enformasyon Teknolojilerinin Kullanımı başlıklı çalışmasıyla da 2006 yılında doktora tamamlayarak "doktor" unvanı aldı. Akademik danışmanı, Fidan'ı dünyayı yakından takip eden, analitik ve açık fikirli bir entelektüel olarak tanımlamıştır.
Daha sonra Viyana'da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, Cenevre'de Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Enstitüsü ve Londra'da Verification Technologies Research Center gibi kurumlarda akademik araştırmalar yürüttü. Hacettepe Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak ders verdi.

Hakan Fidan, 1986 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne astsubay rütbesiyle katıldı. Uzmanlık alanı muhabere ve istihbarat olan Fidan, Muhabere İstihbarat Astsubayı olarak TSK bünyesinde çeşitli görevler yaptı. Askerlik kariyerinin önemli bir kısmında uluslararası görevlerde bulundu. NATO bünyesindeki Süratli Reaksiyon Kolordusu'nda görev yapmak üzere bir süre Almanya'ya gönderilen Fidan, burada üç yıl boyunca uluslararası tecrübe kazandı. Bu NATO görevi esnasında üniversite eğitimini de tamamlayarak akademik ilerlemesini sürdürdü.
TSK'daki hizmet süresi boyunca disiplinli ve başarılı bir profil çizen Fidan, 15 yıllık mecburi hizmetini doldurduktan sonra 2001 yılında kendi isteğiyle TSK'dan emekliye ayrıldı. Askeri kariyeri süresince gösterdiği liyakat, 2000 yılında onu OYAK Genel Kurulu üyeliğine seçilerek temsil görevine taşımıştır.

Fidan, askerlikten ayrıldıktan sonra sivil hayata geçiş yaparak hem akademik hem de bürokratik alanda hızlı bir yükseliş sergiledi. 2001-2003 yıllarında Avustralya Büyükelçiliği'nde Kıdemli Siyasi ve Ekonomik Danışman olarak çalıştı. Bu dönemde akademik çalışmalarına da yoğunlaşan Fidan, Hacettepe Üniversitesi ve kendi mezun olduğu Bilkent Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler alanında bir süre dersler verdi.  Viyana'daki Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) ve Cenevre'deki BM Silahsızlanma Araştırma Enstitüsü (UNIDIR) gibi kuruluşlarla ve Londra merkezli VERTIC düşünce kuruluşuyla işbirliği yaparak nükleer doğrulama ve silahsızlanma konularında çalışmalar yaptı.
2003 yılında Hakan Fidan, Başbakanlık'a bağlı Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) Başkanı olarak atandı ve 2007'ye kadar bu görevi yürüttü. TİKA başkanlığı döneminde Fidan, Türkiye'nin dış yardım ve kalkınma projelerini yönetti; Afrika, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkasya ve Balkanlar'da pek çok ülkeye ziyaretlerde bulunarak Türkiye'nin kalkınma diplomasisini etkin bir şekilde icra etti.
Kasım 2007'de Fidan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Dış Politika ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı görevine atandı. Başbakan Erdoğan'ın yurt dışı ziyaretlerinde heyetin kilit üyelerinden biri olarak yer alarak, Başbakanlık ile Dışişleri Bakanlığı arasında adeta köprü vazifesi gördü.
Bürokratik kariyerinde hızla yükselen Fidan, Kasım 2008'de Türkiye adına Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi olarak seçildi. Nükleer güvenlik ve diplomasi konularındaki uzmanlığı sayesinde Washington'da düzenlenen 2010 Nükleer Güvenlik Zirvesi'nde Türkiye'yi temsil etti. Ayrıca 2008-2011 yılları arasında Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi mütevelli heyetinde yer alarak akademik ve kültürel işbirliği çalışmalarına katkıda bulundu.

15 Nisan 2010 tarihinde Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) müsteşar yardımcılığı görevine getirildi. Emre Taner'in görev süresinin sona ermesinin ardından, 27 Mayıs 2010 tarihinde MİT müsteşarlığına atandı. Atandığında 42 yaşında olması nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu göreve getirilen en genç MİT müsteşarı oldu. Fidan, büyükelçi iken MİT müsteşarlığına getirilen Sönmez Köksal'dan sonra, teşkilat başkanlığına dışarıdan atanan ikinci isim oldu. Fidan'ın göreve gelmesiyle birlikte “MİT'te yeni dönem” olarak anılan yapısal değişimler başlamış, özellikle istihbarat teşkilatının dış ve iç istihbarat şeklinde yeniden organize edilmesi, CIA-FBI benzeri bir işbölümü modelinin uyarlanmasına yönelik adımlar atılmıştır.

MİT başkanlığının ilk günlerinde ulusal ve uluslararası kamuoyunun dikkatini çeken olaylarla karşılaştı. Göreve başladıktan birkaç hafta sonra, 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze'ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine İsrail tarafından düzenlenen ve 9 sivilin hayatını kaybettiği baskın, Türkiye-İsrail ilişkilerinde krize yol açtı. Bu süreçte dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Türk istihbaratının başına “İran yanlısı bir adamın getirildiğini” iddia eden açıklamalar yaparak Fidan'ı uluslararası gündeme taşıdı. İsrail basını da Mossad'ın Fidan'ın MİT'in başına geçmesinden kaygı duyduğunu yazdı. Bu gelişmeler, Fidan'ın henüz görevinin başında bölgesel güçlerce dikkatle izlendiğini ve bazı müttefikler nezdinde soru işaretleri uyandırdığını gösteriyordu. Nitekim Amerikan kaynakları da o dönemde Fidan'ın İran ile yakın temaslarından rahatsızlık duyulduğunu, hatta MİT'in bazı gizli bilgileri İran'la paylaştığı iddialarını dile getirmişlerdi. Ancak Fidan ve Türk hükûmeti bu iddialara resmî bir yanıt vermemiştir.

13 Eylül 2011 tarihinde, Hakan Fidan'ın Çözüm Süreci kapsamında MİT müsteşar yardımcısıyken PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Sabri Ok, Zübeyir Aydar ve Adem Uzun ile Norveç'in başkenti Oslo'da yaptığı iddia edilen görüşmelere dair ses kaydı Dicle Haber Ajansı aracılığıyla basına sızdırıldı.
Ajans, konuya ilişkin olarak şu açıklamayı yaptı: "İnternet üzerinden yayım yapan ajansımız Dicle Haber Ajansı'nda (DİHA) bugün saat 09.37'e servis edilen 'Görüşmelerin İçyüzü Erdoğan'ı Yakacak' başlıklı haber, sitemize yapılan sanal saldırı sonucu şifrelerin kırılması suretiyle eklenmiştir. Söz konusu haber ise araştırılıp ortaya çıkarılan veya bir haber kaynağının göndermiş olduğu haber değildir. Dolayısıyla gerçekliği teyit edilmediği gibi, ajansımızla da bir ilgisi yoktur. Haber fark edilir edilmez, hemen müdahale edilmiş ve siteden kaldırılmıştır. Teknik çalışmalar nedeniyle yaklaşık 2,5 saat yayım yapamadık. Bu nedenle abonelerimizden özür diliyoruz."
Daha sonra yapılan araştırmalarda ses kaydının Dicle Haber Ajansı'nda paylaşılmadan önce Vimeo isimli internet sitesinde "oneminute" isimli bir kullanıcı tarafından video olarak paylaşıldığı tespit edildi. Videoda arka plan olarak bir PKK bayrağı kullanılmış, bayrağın üstüne "Savaş yolunu seçen ve güç gösterisine soyunan bedelini öder!" yazılmıştı. PKK bu sızıntı hakkında herhangi bir sorumluluk almazken, örgütün üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan daha sonra verdiği bir röportajda "Kasetleri sizce kim sızdırdı?" sorusuna "Bence cemaattir. Yazabilirsiniz. Gerçi şimdi onlarla ilişkileri iyileştirmek istiyoruz ama yazın isterseniz." cevabını verdi.
Hakan Fidan, ses kaydının sızdırılmasının ardından 7 Şubat 2012 tarihinde özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Sadrettin Sarıkaya tarafından KCK operasyonunda şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldı ancak ifade vermeye gitmedi. Bunun üzerine savcı, Hakan Fidan ve 4 MİT görevlisi hakkında yakalama kararı çıkardı. Yaşanan gelişmeler sonrasında hükûmet, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 26. maddesinde değişiklik yaparak, MİT mensuplarının veya özel bir görevi ifa etmek üzere başbakan tarafından görevlendirilen kişilerin, görevin niteliğinden doğan ve görevi ifa sırasında işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle haklarından soruşturma yapılmasını başbakanın iznine bağladı. Erdoğan bu süreçte Fidan'a tam destek vererek onu “Benim sır küpüm. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sır küpü. Türkiye’nin geleceğinin sır küpü.” sözleriyle kamuoyuna takdim etti.

Hakan Fidan'ın MİT Müsteşarlığı dönemine denk gelen bir başka kritik olay, 28 Aralık 2011 Uludere olayı sonrası yaşanan tartışmalardır. Şırnak, Uludere'de Türk Hava Kuvvetleri'nin yanlış istihbarat sonucu kaçakçı sivilleri terörist zannederek bombalaması üzerine kamuoyunda MİT'e yönelik eleştiriler gündeme gelmiştir. Ancak Fidan Ocak 2012'de yaptığı açıklamada saldırıya kaynaklık eden istihbaratın MİT'ten gelmediğini vurgulayarak kurumunu savunmuştur.

Fidan, MİT Başkanı olarak görev yaptığı 2010-2020'li yıllarda, Türkiye'nin dış politikada giderek artan faaliyetlerinde belirleyici rol oynayan isimlerden biri oldu. Suriye'deki iç savaş sürecinde, Ankara'nın Esad rejimine karşı izlediği politikanın uygulanmasında Fidan başkanlığındaki MİT kritik roller üstlendi. Libya'da 2011 sonrası dönemde ve özellikle 2019-2020'deki iç savaşta, Türkiye'nin Ulusal Mutabakat Hükûmeti'ne verdiği desteğin saha koordinasyonunda MİT ve dolayısıyla Fidan aktif görev aldı. Keza 2020'li yıllarda Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ ihtilafında, Türkiye'nin desteğinin perde arkasında MİT'in istihbarat ve danışmanlık

Hindistan-Türkiye ilişkileri, Hindistan ve Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Hindistan ile Türkiye arasında 1948 yılında diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana, siyasi ve ikili ilişkiler genellikle sıcaklık ve samimiyet ile yürütüldü, ancak bazı sporadik gerginlikler Türkiye'nin Pakistan'a olan desteğine rağmen dostane ilişkiler devam etti. Hindistan ve Türkiye, etnik, dinsel ve dilsel çoğulculuğa dayanan seküler demokrasilerdir. Hindistan'ın Ankara'da elçiliği ve İstanbul'da başkonsolosluğu var. Türkiye'nin Yeni Delhi'de bir elçiliği ve Mumbai'de bir konsolosluğu var. 2015 yılı itibarıyla Hindistan ile Türkiye arasındaki ikili ticaret 6.26 milyar ABD Doları seviyesinde gerçekleşmiştir ve Hindistan lehine yoğun bir şekilde artmaktadır.

Eski Hindistan ile Anadolu arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkiler, Vedik çağa kadar uzanır (BCE'den önce). I. Dünya Savaşı sırasında, Britanya Hint İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başarılı Müttefik kampanyasında önemli bir rol oynadı. Hindistan ile Türkiye arasında derin tarihsel bağlantılar var. Osmanlı padişahları ve alt kıtanın Müslüman yöneticileri arasındaki ilk diplomatik misyon değişimi 1481-82 yıllarına dayanıyor. Hindistan ile Türkiye arasında güçlü tarihsel bağlantı, Orta Çağa dayanan ve 19. ve 20. yüzyılın sonlarında iki ülke arasındaki etkileşimle desteklendi. Hindistan ve Türkiye'nin de kültürel bir örtüşmesi var. Türklerin Hindistan, dil, kültür ve medeniyet, sanat ve mimari, kostüm ve mutfak gibi alanlarda etkisi büyüktü. Hindustani ve Türkçe dillerinde yaygın olarak 9.000'in üzerinde kelime bulunmaktadır. Hindistan ve Türkiye arasındaki daha yakın tarihli tarihi temaslar, ünlü Hint özgürlük savaşçısı Dr MA Ansari'nin 1912'de Balkan Savaşları sırasında Türkiye'ye getirdiği tıbbi misyona yansıdı. Hindistan ayrıca 1920'lerde Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'na ve Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumuna destek verdi. Mahatma Gandi'nin kendisi, I. Dünya Savaşı'nın sonunda Türkiye'ye uygulanan adaletsizliklere karşı durdu.
Türkiye, 15 Ağustos 1947'de bağımsızlık ilanından hemen sonra Hindistan'ı tanıdı ve iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden bu yana, her iki taraf da her alanda ikili ilişkilerini geliştirme çabasında. Çağdaş zamanlarda, Hindistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Türkiye'nin Pakistan'la olan dini karşılıklılığı nedeniyle gerginleşti. Türkiye, yakın zamana kadar Pakistan'ın Keşmir anlaşmazlığı konusundaki tutumunun vokal bir savunucusuydu. Türkiye aynı zamanda Hindistan'ın Nükleer Tedarikçiler Grubuna katılmasının az karşıtlarından biriydi. Ancak son yıllarda iki ülke arasındaki ilişkiler ortak stratejik hedefler nedeniyle ısındı ve eğitim, teknoloji ve ticaret alanlarında artan bir ikili işbirliği var. Türkiye, Hindistan ile tutarlı ve kapsamlı bir ilişki kurmanın ve bütünsel bir Asya politikası geliştirmenin önemli olduğunu düşünerek Pakistan yanlısı Keşmir konusunda yaklaşımını yumuşattı. Hindistan'ın GMR Grubu, İstanbul'daki yeni Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı'na ana hissedarlarından biri. Her iki ülke de, iki ülkenin dünya ekonomisinin yönetimi konusunda yakın işbirliği içinde olduğu G20 büyük ekonomiler grubunun üyesidir. Temmuz 2012'de ikili ticaret, 2015 yılına kadar 15 milyar ABD dolarına çıkması beklenen bir rakam olan 7,5 milyar ABD doları olarak gerçekleşti. Planlanan 2014'ün NATO ve ABD birliklerinin Afganistan’dan çekilmesi bağlamında, Delhi ve Ankara’nın Afganistan’daki diyalogu yoğunlaştırması ihtiyacı özel bir önem kazanmıştır.
2024 yılı Aralık ayında Hindistan'ın Ankara Büyükelçiliğine Muktesh Kumar Pardeshi atandı.

İkili ticaret ilişkileri yeni aşamasına başladı ve her iki taraf da ticari ilişkilerini karşılıklı olarak yararlı ve sürdürülebilir bir temelde geliştirmek amacıyla ikili işbirliği programları geliştirmenin önemini vurguladı. Bununla birlikte, dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan'ın, 1990’lardan bu yana küresel ekonomi ve uluslararası politikada önem kazanması, Türkiye'nin Güney Asya için yeni bir strateji geliştirme arayışına yol açtı. Türkiye, Pakistan ve Bangladeş ile geleneksel olarak iyi ilişkilerini korurken, Güney Asya siyasetinde Hindistan'ı önceliklendirmeye başlamıştır. Son yıllarda, iki ülke arasındaki ilişkiler ortak stratejik hedefler nedeniyle ısındı ve eğitim, teknoloji ve ticaret alanlarında artan bir ikili işbirliği var.

Hindistan sermayeli 150'den fazla şirket, Türkiye'de ortak girişimler, ticaret ve temsilcilikler şeklinde kayıtlı işlere sahiptir. Bunlar arasında M / Polyplex, GMR Altyapısı, TATA Motorları, Mahindra ve Mahindra, Reliance, Ispat, Aditya Birla Grubu, Traktör ve Tarım Ekipmanları Ltd, Jain Sulama, Wipro ve Dabur bulunmaktadır. Türkiye, Hindistan'a doğrudan yabancı yatırım girişleri konusunda 41. sıradadır. Türkiye'nin Hindistan'a yaptığı doğrudan yatırımlar 87.18 milyon ABD Doları tutarındadır (Nisan 2000 - Nisan 2014)

İstanbul Teknik Üniversitesi Havacılık Fakültesi'nde üretilen Türkiye'nin ilk nano uydusu " ITUpSAT1 ", 23 Eylül 2009 tarihinde Hindistan Uzay Araştırmaları Örgütü (ISRO) tarafından bir PSLV C-14 roketinde uzaya gönderildi. Uydu, dünyayı 720 kilometre yükseklikte yuvarladı ve kıta fotoğrafları çekme kapasitesine sahipti. Yörünge ömrü altı aydı. Türkiye, uzay teknolojisi alanında Hindistan ile işbirliğini genişletmeye isteklidir.

Başbakan Turgut Özal'ın 1986'da Hindistan'a yaptığı ziyarette, iki elçiliğin Savunma Ataşesi ofisine ev sahipliği yapacağı kabul edildi. Eylül 2003'te Başbakan Vajpayee’nin ziyareti sırasında her iki ülkenin Savunma Bakanlarının yakın temasta kalması gerektiğine karar verildi. Hindistan, orduyu askeri temaslara ve delegasyonları eğitim tesislerine karşılıklı olarak takas etme isteğini dile getirdi. Başbakan Erdoğan'ın Kasım 2008'de Hindistan'a yaptığı ziyarette, her iki başbakan da iki savunma gücü arasındaki işbirliğini ilerletme kararı aldı. Hindistan ile Türkiye arasındaki askerî tatbikatlar genelde Deniz Kuvvetleriyle ve düşük ölçüde gerçekleştirilmiştir.

Mehmet Özkan, Hindistan-Türkiye İlişkilerinde 'Yeni' Türkiye'nin Yükselişi 'Yeni' Dönemine Neden Olabilir mi?25 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hindistan'daki Hindistan Büyükelçiliği
Hindistan'daki Türkiye Büyükelçiliği2 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mumbai'daki Türkiye Konsolosluğu21 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hollanda-Türkiye ilişkilerinin tarihi XVII. yüzyıla uzanmaktadır. İkili ilişkiler ilk kez 1612 yılında başlamış ve Hollanda, Cornelis Haga'yı İstanbul'a elçi olarak atamıştır. Aynı yıl Padişah I. Ahmet tarafından Hollandalılara Ahidnâme verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk daimi temsilcisi ise 1859 yılında Lahey Elçisi olarak atanan Yahya Karaca Paşa olmuştur.

İlişkilerin tarihçesi Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları'ndan bu yana Osmanlı İmparatorluğu tarihini de kapsayacak şekilde günümüze kadar devam etmiştir. 1648 yılında Hollanda'yı devlet olarak tanıyan ilk devlet Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Yine, Osmanlı Devleti ekonomik alanda Hollanda'dan ilk dış borcu 1788 yılında almıştır.

2013 yılı Hollanda Merkezi İstatistik Bürosu (CBS) verilerine göre Hollanda'da 395.302 Türk yaşamaktadır. Türk azınlığın %79'u (313.368) çifte vatandaştır. Hollanda, 2005-2024 döneminde 30 milyar 207 milyon dolar doğrudan yabancı yatırım ile Türkiye'de en fazla yatırım yapan ülkedir.

Mart 2017'de 65. Türkiye Hükûmeti yetkililerinin Türkiye'deki anayasa değişikliği referandumuna 'evet' oyu toplamak için Hollanda'daki Türkler ile toplantı yapmak istemesi, Hollanda Hükûmeti tarafından hoş karşılanmadı. Hollanda Başbakanı Mark Rutte tarafından yapılan "Hollanda'nın kamusal alanları, başka ülkelerin siyasi kampanya alanı değildir." şeklindeki açıklamaya rağmen Türkiye Hükûmeti'nin referandum kampanyası yapma konusundaki ısrarı üzerine Hollanda, 11 Mart'ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun önce planlanmış toplantısını sonra da uçuş iznini iptal etti. Aynı gün Türkiye'nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ise propaganda için Almanya'dan Hollanda'ya karayoluyla geçmek istedi ancak Kaya, Hollanda tarafından persona non grata ilan edilerek sınır dışı edildi. Bunun üzerine iki ülke arasındaki kriz derinleşti; Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuyu hızlıca değerlendirerek Hollanda yönetimi için "Bunlar Faşist, bunlar Nazi kalıntısı." dedi. Türkiye ayrıca izinli olarak Türkiye dışında bulunan Hollanda'nın Türkiye büyükelçisinin bir müddet görevine dönmemesini istedi.

Ekim 2021'de, aktivist Osman Kavala'nın serbest bırakılması için 10 batılı ülke tarafından imzalanan metnin ardından, Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dışişleri bakanına diğer 9 büyükelçiyle birlikte Hollanda büyükelçisini de istenmeyen kişi ilan etmesini istedi. Ancak büyükelçilere ülkeyi terk etmeleri yönünde herhangi bir resmi tebligat ulaşmadı.

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik süreci
Wittenburg Konferansı
Hollanda'daki Türkler
Avrupa'daki Türkler

Hong Kong-Türkiye ilişkileri, Hong Kong ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin Hong Kong'da bir başkonsolosluğu vardır. Başkonsolosluk 1974 yılında Londra Büyükelçiliğine bağlı olarak açılmış, 1979'da ekonomik sebeplerden ötürü kapanmış, 1991 yılında tekrar faaliyete geçmiştir. Hong Kong'un 1 Temmuz 1997 tarihinde, İngiltere'den Çin Halk Cumhuriyeti'ne devrinden bu yana Başkonsolosluk Pekin Büyükelçiliğine bağlıdır.

Bölge I. Afyon Savaşı'nın ardından İngiltere'nin eline geçmiştir. II. Dünya Savaşı döneminde 1941 yılından itibaren Japon işgali altındaki bölge, 1945 yılında savaşın bitimiyle yeniden İngiliz hakimiyetine girmiştir. Hong Kong, savaşın ardından ekonomik açıdan çok büyük bir sıçrama yaşamıştır. 1984 yılında imzalanan Çin-Britanya Ortak Bildirisiyle Hong Kong'un Çin'e devredilme süreci başlamıştır. Hong Kong, 1 Temmuz 1997 tarihinde Çin'e devredilmiş, böylece 1,5 asırlık İngiliz hakimiyeti sona ermiştir. Şu anda Çin'e bağlı özel idari bölge statüsünde yönetilen Hong Kong, Asya'nın en güçlü ticaret merkezlerinden biridir.
Türkiye ile Hong Kong arasındaki ilişkiler, Türkiye'nin Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkileriyle doğrudan bağlantılı şekilde sürdürülmektedir.

• İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2018 yılında 928 milyon ABD doları olmuştur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Hırvatistan-Türkiye ilişkileri, Türkiye ile Hırvatistan'ın sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir. Hırvatistan'ın Ankara'da bir elçiliği ve İstanbul ile İzmir'de iki genel konsolosluğu vardır. Türkiye'nin Zagreb'de bir elçiliği vardır.

İki ülke arasındaki ilişkiler Hırvatistan'ın bağımsızlığıyla birlikte 1991'de başlamıştır. Diplomatik ilişkiler 1992'de gerçekleşmiştir.

Hırvatistan ve Türkiye Avrupa Konseyi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Dünya Ticaret Örgütü ve Akdeniz İçin Birlik'in ortak üyeleridir.
Hırvatistan'da 300 Türk yaşamaktadır.

Türkiye ve Hırvatistan arasındaki ticaret hacmi 2006 yılında $273.4 milyondur.
2006'da, 22,300'den fazla Hırvat turist Türkiye'yi ziyaret etmiştir.

Türkiye'nin dış ilişkileri
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik süreci
Hırvatistan'ın Avrupa Birliği üyeliği süreci

List of international treaties and acts signed between Croatia and Turkey17 Şubat 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Turkey´s Political Relations with Croatia / Rep. of Turkey Ministry of Foreign Affairs27 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jamaika-Türkiye ilişkileri, Jamaika ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. İki ülke arasında büyükelçilik yoktur ancak Türkiye'nin Havana Büyükelçiliği Jamaika'ya akreditedir.

Türkiye ve Jamaika Jamaika'nın bağımsızlığından bu yana dostane ilişkilere sahiptir. 7 Ağustos 1962'de bağımsızlığın ardından Başbakan Bustamante, Jamaika dış politikasını Batı yanlısı ve antikomünist olarak doğruladı. 1970'lerde, Jamaika'nın ekonomik kalkınmasını etkilemek için Küba ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri savunan Başbakan Manley döneminde ilişkiler gerildi. Edward Seaga, 1980'de Norman Manley'in Başbakan olarak yerini aldığında ilişkiler yeniden gelişti. Başbakan Seaga, Küba ve sosyalist yanlısı dış politikayı tersine çevirdi. Dostane ilişkilerin bir sonucu olarak, Jamaika'ya yapılan Türk dış yardımı on kat artarak 1981 ile 1986 yılları arasında 12,5 milyon ABD dolarına ulaşmıştır.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019 yılında 90,5 milyon ABD doları olmuştur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

"Democracy and Socialism in Jamaica, 1962-79," Journal of Commonwealth and Comparative Politics [London], 19, No. 2, July 1981, pp. 115–33.
"Jamaica's 1980 Elections: What Manley Did Do; What Seaga Need Do," Caribbean Review, 10, No. 2, Spring 1981, pp. 5–7.
"Jamaica in Crisis: From Socialist to Capitalist Management," International Journal, 40, Spring 1985, pp. 282–311.
"Jamaican Migrants and the Cuban Sugar Industry, 1900-1934." pp. 94–114 in Manuel Moreno Fraginals, Frank Moya Pons, and Stanley Engerman (eds.), Between Slavery and Free Labor: The Spanish-Speaking Caribbean in the Nineteenth Century. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1985.
"Running Out of Options in Jamaica: Seaga and Manley Compared," Caribbean Review, 15, No. 3, Winter 1987, pp. 10–12.
"Seaga Is in Trouble: Polling the Jamaican Polity in MidTerm," Caribbean Review, 11, No. 4, Fall 1982, pp. 5–7.
"The 1976 Parliamentary Election in Jamaica," Journal of Commonwealth and Comparative Politics [London], 15, No. 3, November 1977, pp. 250–65.
"The Jamaican Reaction: Grenada and the Political Stalemate," Caribbean Review, 12, No. 4, Fall 1983, pp. 31–32.
"The Transition to Mass Parties and Ideological Politics: The Jamaican Experience since 1972," Comparative Political Studies, 19, No. 4, January 1987, pp. 443–83.
Ashby, Timothy. "The U.S. Message for Jamaica's Seaga: It's Time to Keep Your Promise," Backgrounder, September 2, 1986, p. 12.
Ashley, Paul. "The Commonwealth Caribbean and the Contemporary World Order: The Cases of Jamaica and Trinidad." pp. 159–76 in Paget Henry and Carl Stone (eds.), The Newer Caribbean: Decolonization, Democracy, and Development. (Inter-American Politics series, 4.) Philadelphia: Institute for the Study of Human Issues, 1983.
Ayub, Mahmood Ali. Made in Jamaica: The Development of the Manufacturing Sector. (World Bank Staff Occasional Papers, No. 31 .) Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1981.
Bell, Wendell. "Independent Jamaica Enters World Politics: Foreign Policy in a New State," Political Science Quarterly, 92, Winter 1977–78, pp. 683–703.
Bernal, Richard L. "The Vicious Circle of Foreign Indebtedness: The Case of Jamaica." pp. 111–28 in Antonio Jorge, Jorge Salazar-Carrillo, and Frank Diaz-Pou (eds.), External Debt and Development Strategy in Latin America. New York: Pergamon Press, 1985.
Black, Clinton V. The Story of Jamaica: From Prehistory to the Present. London: Collins, 1965.
Boiling, H. Christine. Jamaica: Factors Affecting Its Capacity to Import Food. (Department of Agriculture, Foreign Agriculture Economic Reports, 176.) Washington: GPO, 1983.
Braithwaite, Edward. The Development of Creole Society in Jamaica, 1770–1820. New York: Oxford University Press, 1971.
Campbell, Mavis C. The Dynamics of Change in a Slave Society: A Sociopolitical History of the Free Coloreds ofJamaica, 1800–1865. Cranbury, New Jersey: Associated University Presses, 1976.
Clarke, Edith. My Mother Who Fathered Me: A Study of the Family in Three Selected Communities in Jamaica. London: Allen and Unwin, 1957.
Cobb, Charles E., Jr. "Jamaica: Hard Times, High Hopes," National Geographic, 167, No. 1, January 1985, pp. 114–40.
Craton, Michael, and James Walvin. A Jamaican Plantation: The History of Worthy Park, 1670–1970. London: Allen, 1970.
Davis, Stephen, and Peter Simon. Reggae Bloodlines: In Search of the Music and Culture of Jamaica, (rev. ed.) New York: Anchor Books, 1979.
Duncan, Cameron. "The IMF and Jamaica." Washington: Department of Economics, The American University, 1986.
Edie, Carlene J. "Domestic Politics and External Relations in Jamaica under Michael Manley, 1972-1980," Studies in Comparative International Development, 21, Spring 1986, pp. 71–94.
Forbes, John D. Jamaica: Managing Political and Economic Change. (AEI Special Analyses.) Washington: American Enterprise Institute, 1985.
Girvan, Norman. Foreign Capital and Underdevelopment in Jamaica. Mona, Jamaica: Institute of Social and Economic Research, University of the West Indies, 1971.
Hall, Douglas. Free Jamaica, 1838-1865: An Economic History. New Haven: Yale University Press, 1959. Reprinted, London: 1976.
Heuman, Gad J. Between Black and White: Race, Politics, and the Free Coloreds in Jamaica, 1 792–1865. Westport, Connecticut: Greenwood Press, 1981.
Higman, Barry W. Slave Population and Economy in Jamaica, 1807–1834. Cambridge: Cambridge University Press, 1976.
Hurwitz, Samuel J. Jamaica: A Historical Portrait. New York: Praeger, 1971.
Kaufman, Michael. Jamaica under Manley: Dilemmas of Socialism and Democracy. Westport, Connecticut: Lawrence Hill, 1985.
Koslofsky, Joanne. "Going Foreign: Causes of Jamaican Migration," NACLA Report on the Americas, 15, No. 1, January–February 1981, pp. 2–24.
Lindsay, Louis. The Myth of Independence: Middle Class Politics and Non-Mobilization in Jamaica. Mona, Jamaica: Institute of Social and Economic Research, University of the West Indies, 1975.
Looney, Robert E. The Jamaican Economy in the 1980s: Economic Decline and Structural Adjustment. Boulder: Westview Press, 1987.
McFarlane, CP. Facts on Jamaica: Physiography. Kingston, Jamaica: Department of Statistics, 1973.
Massing, Michael. "The Jamaican Experiment," Atlantic Monthly, 252, September 1983, pp. 37–51.
Morgan, Janet. "Blueprint Island: A Survey ofJamaica," Economist [London], 286, February 12, 1983, pp. 1–18.
Munroe, Trevor. The Politics of Constitutional Decolonization: Jamaica, 1944–62. Mona, Jamaica: Institute of Social and Economic Research, University of the West Indies, 1972.
Nettleford, Rex M. Identity, Race, and Protest in Jamaica. New York: Morrow, 1972.
O'Shaughnessy, Hugh. "Behind the Violence in Jamaica: Political and Economic Pressures on the Manley Government," Round Table: The Commonwealth Journal of International Affairs [London], No. 264, October 1976, pp. 379–87.
Oxfam. Debt and Poverty: A Case Study of Jamaica. London: 1985. Pan American Health Organization. "AIDS Surveillance in the Americas: Report Through 31 December 1985," Epidemiological Bulletin, 7, No. 2, 1986, pp. 7–8.
Payne, Anthony. "From Michael with Love: The Nature of Socialism in Jamaica, Journal of Commonwealth and Comparative Politics [London], 14, No. 1, March 1976, pp. 82-100.
Seyler, Daniel J. "The Politics of Development: The Case of Jamaica and the Caribbean Basin Initiative." Washington: School of International Service, The American University, 1986.
Sharpley, Jennifer. "Jamaica, 1972-80." pp. 115–63 in Tony Killick (ed.), The IMF and Stabilization: Developing Country Experiences. New York: St. Martin's Press, 1984.
Stephens, Evelyne Huber, and John D. Stephens. "Bauxite and Democratic Socialism in Jamaica." pp. 33–66 in Peter Evans, Dietrich Rueschemeyer, and Evelyne Huber Stephens (eds.), States Versus Markets in the World System. Beverly Hills: Sage, 1985.
Stephens, E.H., and John D. Stephens. Democratic Socialism in Jamaica. Princeton: Princeton University Press. 1986.
Stone, Carl. "Class and the Institutionalisation of Two-Party Politics in Jamaica," Journal of Commonwealth and Comparative Politics [London], 14, No. 2, July 1976, pp. 177–96.
Stone, Carl. Class. Race, and Political Behaviour in Urban Jamaica. Mona, Jamaica: Institute of Social and Economic Research. University of the West Indies, 1973.
Two Jamaicas: The Role of Ideas in a Tropical Colony, 1830–1865. Cambridge: Harvard University Press, 1955. Reissued, New York: Atheneum, 1970.
Eaton, George E. Alexander Bustamante ve Modern Jamaika. Kingston, Jamaika: Kingston, 1975.

Tollefson, Scott D. "Jamaika: bir vitrin politikasının sınırları", SAIS Review, 5, No. 2, yaz-Sonbahar 1985, s. 189–204.

Japonya-Türkiye ilişkileri, Japonya Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ikili ilişkilerdir. İlk olarak 13. yüzyılda Moğol İmparatorluğu döneminde münasebetlere başlamış, 1870'lerde Sultan II. Abdülhamid döneminde de diplomatik bağlantıya geçmiştir.

Japonların, Türkler ile ortak ataya sahip olan ve MÖ. 10.000 civarında Bering Boğazı'n geçerek Amerika kıtasına giden Orta Asyalılar ile çok önceleri tanıştığı söylenebilir. Kendini Türk olarak tanımlayan ve Türkçe konuşan insanlar ise ordusunda Türklerin bulunduğu Cengiz Han torunu Kubilay Han vasıtasıyla 13. yüzyılda Japonya'ya karşı savaşmıştır. Daha sonra Kaşgarlı Mahmud'un Divânu Lügati't-Türk eserindeki dünya haritasında Japon adalarının belirtilmesi, iki kültürün birbirini bildiği izlenimini doğurmaktadır. Mahmud divanında: "Çaparka, (Japonların) ülkelerinin uzak olması, araya büyük denizlerin girmiş bulunması yüzünden dilleri bizce bilinemiyor" demiştir. Katip Çelebi de Cihannümâ adlı eserinde Japonya'dan bahsetmektedir. Haritalarda “Yaponya” olarak göstermiş, ülkenin idari yapısı, dinî dili, ticareti, sanatı, ahlâkı, geleneği, göreneği hakkında bilgi vermiştir. Şemseddin Sami Kamus-ul Alâm adlı eserinde: “Çaponya yahud Çapon (Japon): Asya kıtasının münteha-yı şarkında ve Çin’in sevahil-i şarkiyyesi karşısında bir devlet olup, birkaç büyük ve birçok küçük adadan mürekkeptir” der.

Sultan II. Abdülhamid döneminde 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ile diplomatik ilişkiler başlamıştır. Bu zamana kadar ilişki olmamasının başlıca sebebi 1600-1868 yılları arasında hüküm süren Tokugawa şogunlarının izolasyonist/muhafazakâr tutumlarıdır. Geleneksel Japonya bu dönemde uluslararası siyasetten uzak durmaktadır. Meiji ile başlayan çağdaş Japonya ise, 1868'den sonra hızlı bir modernleşme programını uygulamaya koyarak XIX. yüzyılda büyük dünya güçleri arasındaki uluslararası rekabete katılmıştır. 1870'lerde de Osmanlı ile diplomatik temaslar başlamıştır. Başladıktan itibaren ortak düşman Rus İmparatorluğu'na karşı siyaset bu iki devleti yakınlaştırmıştır. Mesela 1904-1905 Rus-Japon Savaşı'nda Japonya'nın galibiyeti, Rusya'nın kuvvetlerinin çoğunu Uzak Doğu’ya nakletmesi ve Karadeniz’deki taarruz kuvvetini azaltması Osmanlı'da büyük sevinçle karşılanmıştır.

1873'te Japonya birinci kâtibi Fukuchi Genichiro İstanbul'a geldi. Abdülhamid'i ziyaret etti, dostluk nişanı sundu. Bu nişan Topkapı Müzesi'ndedir.
1889'da Abdülhamid, Osman Paşa'yı Ertuğrul Fırkateyni ile Japonya'ya gönderdi. 12 Temmuz 1889'da yola çıkan Ertuğrul Fırkateyni, 7 Haziran 1890'da Japonya'ya ulaştı. Yolculuk, güzergâh üzerindeki İslam ülkelerinde karşılaşılan coşku nedeniyle uzadı. Ertuğrul Fırkateyni 16 Eylül 1890'da Honşu adasının güneyindeki Kuşimoto'da battı, 650 kişiden 581'i öldü, kurtulan 69 kişi imparatorun emriyle Hiei ve Kongo gemileriyle İstanbul'a gönderildi. Kuşimoto'da Ertuğrul Anıtı dikildi.
1900 başlarında Müslüman seyyah Abdürreşid İbrahim (1857-1944) Japonya'ya gitti. Anılarını Alem-i İslam adıyla yazdı.
1. Dünya Savaşı'nda iki ülke karşı taraftaydı. Japonya 1. Dünya Savaşı galipleri arasında Lozan'da yer aldı. 7 Temmuz 1924'te Türkiye'yi resmen tanıdı. Tokyo ve İstanbul elçilikleri açıldı. Japonya büyükelçiliği 1937'de Ankara'ya taşındı.
1925'te karşılıklı elçiliklerin kurulması.
1926'da bir Japon filosu İstanbul'a geldi ve filonun kumandanı Amiral Isoroku Yamamoto Gazi Mustafa Kemal Paşa ile görüştü.
1930'da Türk-Japon Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması'nın imzalandı.
1931'de Japonya İmparatoru'nun kardeşi Prens Takamatsu Türkiye'yi ziyaret ederek, Mustafa Kemal Atatürk ile görüştü.
1931'de Prens ve Prenses Takamatsu Türkiye'yi ziyaret ederek Atatürk'e onur kılıcı hediye ettiler. Bu kılıç Anıtkabir müzesindedir.
6 Ocak 1945'te Türkiye, Japonya ile ilişkisini kesti. 23 Şubat 1945'te Japonya'ya savaş ilan etti. 15 Ağustos'ta Japonya, şartsız yenilgiyi kabul ettiğinde yenilen ülkeler tarafındaydı.
25 Haziran 1950'de Türkiye, Kore Savaşı'na 1 tugayla katıldı ve 1952'de NATO'nun kurucu üyelerinden oldu.
14 Mayıs 1952'de TBMM San Francisco antlaşmasını onayladı, Tokyo'da Türk büyükelçiliğini açtı, İzzet Aksalur elçiliğe atandı. Japonya da Ankara'da 4 Temmuz 1953'te büyükelçilik açtı, Şiniçi Kamimura atandı.
27 Kasım 1956'da Fatin Rüştü Zorlu Japonya'ya gitti. 1958'de Adnan Menderes, 1959'da Refik Koraltan Japonya'yı ziyaret ettiler, ortak bildiri yayınlandı, kültür alışverişi antlaşması yapıldı.
28 Eylül 1959'da Türkiye, Tokyo büyükelçisi Anderiman ve eşi intihar etti.
1962'de Türk Japon Parlamentolararası Dostluk Grubu kuruldu. 1964'te Ferit Melen Japonya'da maliye bakanı Kakuei Tanaka ile görüştü. Japonya OECD'ye girdi.
1964'te Prens Takahito Mikasa ve Prenses Yuriko Mikasa, Türkiye'ye gelerek Başbakan İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ile görüştüler. Mikasa, Atatürk Barış Ödülü aldı.
Türkiye, Boğaziçi Köprüsü ihalesi açtı. Japonya ihaleye girdi, fakat kazanamadı, ancak Türkiye'ye 1971 ve 1978'de kredi yardımı yaptı. 13 milyon yenlik yardım Hasan Uğurlu Hidroelektrik Santrali ve Haliç Köprüsü yapımlarında kullanıldı.
1978'de BM Güvenlik Konseyi'nde daimi olmayan ülke seçimi oylamasında iki aday ülke vardı: Bangladeş ve Japonya. Türkiye, Bangladeş'ten yana oy kullandı.
Turgut Özal, Japonya'ya ilk ziyaretini 1981'de başbakan yardımcısı olarak yaptı. Japonya'nın ortak olduğu şirket, Fatih Sultan Mehmed Köprüsü'nü inşa etti, Kınalı-Sakarya Otoyolu yapıldı.
Türkiye makine, elektronik aletler, çelik, kimyasal maddeler, taşıt, yedek parça alırken, Japonya'ya balık, krom, çelik, halı, kimyasal maddeler, tütün, sattı.
1984'te Türk-Japon Teknik İşbirliği Projesi kapsamında Tuzla, İstanbul'da Tuzla Teknik Okulları açıldı.
1985'te İran-Irak Savaşı sırasında Tahran'da mahsur kalan Japonlar, Türk uçaklarıyla ülkelerine ulaştırıldı. Turgut Özal, başbakan olarak 215 kişilik bir heyetle Japonya'ya gitti. Japonya Mitsui Bank ile yatırımlar yaptı, Sabancı Holding ile ortak şirketler açıldı, BRISA ve TOYOTASA kuruldu. Japonya'da Uygarlıklar ülkesi Türkiye Sergisi açıldı.
1985'te Koç topluluğu ile Japon KGM firmasi domates salçası üretimi antlaşması yaptı.
1988'de 2. Boğaziçi Köprüsü törenle açıldı. Japonya'da Topkapı Sarayı Osmanlı Hazineleri Sergisi açıldı.
1990'da Türk-Japon ilişkilerinin 100. yıldönümü etkinlikleri yapıldı. Anma pulları çıkarıldı, Ertuğrul şehitleri anıldı.
1992'de Türk Japon Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği Ankara'da kuruldu. Yine aynı yıl Başbakan Süleyman Demirel ve heyeti Japonya'yı ziyaret etti.
1994'te İstanbul Japon Festivali yapıldı.
1995'te Başbakan Tansu Çiller ve heyeti Japonya'yı ziyaret etti.
1999 depremlerinde Japonya, Türkiye'ye yardım etti.
2000'de Dışişleri Bakanı İsmail Cem Japonya'daydı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz Tokyo'da Tokyo Camii açılışında bulundu. 2003 yılı Japonya'da, Türk Yılı olarak ilan edildi.
2002'de FIFA Dünya Kupası ev sahiplerinden biri olan Japonya, 2. Tur mücadelesi için Türkiye ile karşılaştı. Türkiye maçı 1-0 kazanarak çeyrek finale çıktı.
2003 Japonya'da Türkiye yılı
2003-2004 yılları arasında, 8 ay boyunca Topkapı Hançeri başta olmak üzere Türkiye müzelerinden 207 nadide tarihî eser Japonya'nın 3 büyük şehrinde "Türkiye'de 3 Büyük Medeniyet Sergisi" adlı sergi ile sergilendi.
Nisan 2004'te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Japonya'yı ziyaret etti, imparatorla görüştü.
2005'te Kaman Kalehöyük Anadolu Arkeoloji Müzesi açıldı, Prens Tomohito açılıştaydı.
Ocak 2006'da Japonya Başbakanı Kouzumi Türkiye'ye geldi.
3-8 Haziran 2008'de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Japonya'yı ziyaret etti. 2010 yılını Türkiye'de Japon Yılı ilan etti.
2010 Türkiye'de Japonya yılı
29 Ekim 2013'te İstanbul'da Marmaray projesinin açılışına Türkiye Başbakan'ı Recep Tayyip Erdoğan'ın onur konuğu olarak Japon Başbakan Shinzō Abe ve bakanları bu açılışa katılmıştır.
Japonya ve Türkiye, 2015 yılında 125 yıllık dostluk ilişkisini imzaladı. Kuşimoto, bu dostane ilişkiye dayanarak "Magutoru" adında bir kasaba maskotu yaratmıştır.
2024 yılı Türkiye ve Japonya arasında diplomatik ilişkilerin tesis edilmesinin 100. yılı olarak kutlanmakta olup, bu yıla özel bir logo tasarlanmıştır.

2003 yılında  Japonya'da ve 2010 yılında  Türkiye'de yapılan etkinliklerde  Japon Filmleri Festivali düzenlendi, Japon halk dansları ve kimono gösterileri yapıldı. Japonya'da Türkiye sergileri açıldı, Türk yılı etkinlikleri yapıldı. Sonrasında yapılan etkinliklerin niteliği ve sayısı artarak devam etmiştir.
Türkiye'de Japonca dili eğitimi veren kurumlar: Ankara Üniversitesi, Dokuz Eylul Üniversitesi, Çanakkale Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi olup; ODTÜ, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Başkent Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, İTÜ, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Türktelekom Anadolu Teknik Lisesi, İTO anadolu ticaret lisesi, Türk-Japon Vakfı, Japon Kültür ve Enformasyon Merkezi, Türk Japon Kadınları Dostluk ve Kültür Derneği, TÖMER, Bilgi Eğitim ve kültür vakfı, Japonya İzmir Kültürler Arası Dostluk Derneği gibi birçok kurum ve kuruluşta Japonca kursları verilmektedir. Japonca Yeterlik Sınavı her yıl aralık ayında Ankara'da Japon Vakfı tarafından yapılmakta olup, JLPT denilen bu sınavda 1'den 5'e kadar beş düzeyde yapılmakta ve sınavda başarılı olanlara verilen sertifika dünyanın her yerinde geçerli görülmektedir.
Japon otoları Toyota, Nissan, Subaru, Mazda, Honda, Daihatsu, Mitsubishi, Suzuki Türkiye'dedir. Sony ve Sanyo elektronik ürünleri çok yaygındır.
Kardeş şehirler: Kuşimoto=Yakakent, Şimonoseki=İstanbul, Kuşimoto=Mersin, Ena=Hereke, Sagae=Giresun, Tonami=Yalova.
Ayrıca Konya ve Kyoto da kardeş şehir olup Konya'da Japon Kyoto Parkı yapılmıştır.
Sanatçı Barış Manço, Japonya'da bir dizi konser vermiş, Soka Üniversitesi'nden Uluslararası Kültür ve Barış ödülünü almıştır. Tokyo, Japonya (1991)

Ertuğrul 1890
Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü

Türk Japon Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği
Türk Japon Vakfı 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Mac

Kamboçya ve Türkiye diplomatik ilişkileri 1959 yılında başlamıştır.
1970'li yıllarda Kamboçya'da yaşanan iç siyasi gelişmelerle uluslararası camiadan kopması, ayrıca coğrafi uzaklık ve dış politika farklılıkları nedeniyle yakın geçmişe kadar sınırlı düzeyde kaldı.
2013 yılında Punom Pen Büyükelçiliğinin çalışmalarına başlamasıyla beraber gerek ikili ilişkilerde gerek uluslararası platformlardaki işbirliklerinde somut gelişmeler yaşanmaya başlamıştır. İstanbul ve Ankara'da birer Fahri Konsolosluğu bulunan Kamboçya'nın 2020 yılında Büyükelçilik açması öngörülmüştür. Hazırlıkların devamında Kamboçya tarafından Türkiye'ye Maslahatgüzar görevlendirilmiştir. 2015 yılında Kamboçya Milli Meclis ve Senato bünyesinde ayrı ayrı Türkiye-Kamboçya Parlamentolararası Dostluk Grupları oluşturuldu. Kamboçya Başbakanı 20-22 Ekim 2018 tarihlerinde Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretin ardından Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı, Ticaret Bakanı, Başbakan Yardımcısı, Ulusal Savunma Bakanı ve son olarak Kamboçya'da fiilen Müslümanlardan sorumlu Bakan çeşitli zamanlarda Türkiye'ye ziyarette bulunmuştur. Söz konusu bu ziyaretlerde toplamda 10 anlaşma ile iki ülke arasında ilişkiler güçlenmektedir.
Kamboçya'da 250 Türk vatandaşı, Türkiye'de ise yaklaşık 69 Kamboçya vatandaşı bulunmaktadır.

2019-2020 eğitim yılında 56 Kamboçyalı öğrenci Türkiye'de eğitim görmektedir. Bunlardan 31 ülke burslarından istifade etmektedir.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Kamerun-Türkiye ilişkileri, Kamerun ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir.

Türkiye ile Kamerun arasındaki ilişkiler başlangıçta düşmanı olarak algıladığı kişileri ortadan kaldırmak için polis ve güvenlik aracına başvuran Cumhurbaşkanı Ahidjo yönetiminde gergin durumdaydı. Türkiye ile ilişkiler, daha özgür ve daha demokratik bir Kamerun'u vurgulayan ve basın özgürlüğü ile geliştirmeye çalışan Biya liderliğindeki Kamerun ile önemli ölçüde gelişmiştir. Bu süre zarfında Türkiye, Kamerun'a okul inşaatında yardımcı olmuştur, bu da Kamerun'un birçok Afrika ülkesine göre okula giden çocuk oranının çok daha yüksek olmasına katkıda bulunmuştur. Bununla birlikte, Kamerun'daki 1984 darbe girişiminin sonrasında muhalefet üzerindeki baskıların ardından ilişkiler daha da kötüleşmiştir.
Petrol fiyatlarının ve talebin düşmesinin ardından, petrol ihracatına büyük ölçüde bağımlı olan Kamerun ekonomisi hızla kötüleşmiştir. 1987 yılına gelindiğinde Kamerun, ek fonlara erişim sağlayan bir HIPC (ağır borçlu yoksul ülke) hâline gelmiştir. Türkiye de Kamerun'a ekonomik yardım sağlamada IMF, Dünya Bankası ve yardım eli uzatan diğer ülkelerin arasında kendini göstermektedir.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2018'de 205 milyon Amerikan doları (Türkiye'nin ihracatı / ithalatı: 151/54 milyon Amerikan doları) oldu.
İstanbul'dan Duala ve Yaoundé'ye her gün direkt uçuşlar vardır.

Türkiye Maarif Vakfı Kamerun'daki bazı okulları işletmektedir.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Adams, Melinda. "'Ulusal Makineler' ve Otoriter Politika: Kamerun Örneği." Uluslararası Feminist Siyaset Dergisi 9, no. 2 (Haziran 2007): s. 176–97.
Agyeman, Opoku. Tabandan Pan-Afrikanizmin Başarısızlığı: Tüm Afrika Sendikaları Federasyonu Örneği. Lanham, Md.: Lexington Kitapları, 2003.
Bansekam Kafesi. "Kamerun'daki 'Çete Karşıtı' Sivil Milisler." Sivil Milislerde: Afrika'nın İnatçı Güvenlik Tehlikesi mi? ed. David J. Francis. Aldershot, İngiltere: Ashgate, 2005.
Campbell, Craig. Kanlı Elmaslar: Dünyanın En Değerli Taşlarının Ölümcül Yolunun İzini Sürmek. Boulder, Colo.: Westview, 2004.
Chan, Stephen. Afrika'yı Anlamak: Bir Başarı ve Trajedi Hikâyesi. New York: Palgrave Macmillan, 2007.
Cutter, Charles H. Africa: The World Today Serisi. 42. baskı Harpers Feribotu, WV: Stryker-Post, 2007.
Delancey, Mark W. "Ahmadou Ahidjo." Political Leaders of Contemporary Africa, ed. Harvey Glickman. Westport, CT: Greenwood, 1992.
Dixon, Wheeler Winston ve Gwendolyn Audrey Foster. Kısa Bir Film Tarihi. New Brunswick, NJ: Rutgers University Press, 2008.
Duignan, Peter ve Lewis H. Gann. Afrika ve Dünya. Lanham, Md.: Rowman ve Littlefield, 1972.
Fanso, Verkijika G. "Geleneksel ve Kolonyal Afrika Sınırları: Gruplar Arası İlişkilerde Kavramlar ve İşlevler." Présence Africaine 137–138 (1986): s. 58–75.
Fonkeng, George Epah. Kamerun'da Eğitim Tarihi, 1844–2004. Lewiston, NY: Edwin Mellen Press, 2007.
Fransızca, Howard W. A Continent for the Take: The Traagedy and Hope of Africa. New York: Alfred A. Knopf, 2004.
Geschiere, Peter ve Piet Konings, editörler. Kamerun'un Politik Ekonomisi Konferansı - Tarihsel Perspektifler, Leiden, Haziran 1988. Leiden, Hollanda: Afrika Çalışmaları Merkezi, 1989.
Gros, Jean-Germaine, ed. Kamerun: Eleştirel Perspektiflerde Siyaset ve Toplum. Lanham, MD: University Press of America, 2003.
Ngoh, Victor J. Kamerun 1884–1985. Yaoundé, Kamerun: Navi, 1988.
Nkarey, Jules Sansterre. Afrique: L'histoire entre le Cameroun anglophone et le Cameroun francophone, de 1472 à 2003. Paris: Yayın, 2006.
Nugent, Paul. Bağımsızlıktan Beri Afrika: Karşılaştırmalı Bir Tarih. New York: Palgrave Macmillan, 2004.
Tumi, Kardinal Christian Wiyghansai Shaagham. Ahmedou Ahidjo ve Paul Biya'nın Siyasi Rejimi ve Rahip Christian Tumi. Douala, Kamerun: MACACOS SA, 2006.
Schwab, Peter. Afrika: Bir Kıta Kendi Kendini Yok Etme. New York: Palgrave Macmillan, 2002.
Wright, Stephen. Afrika Dış Politikaları. Boulder, Colo.: Westview, 1998.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ YAOUNDE BÜYÜKELÇİLİĞİ 25 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kanada-Türkiye ilişkileri, Kanada ile Türkiye'nin 1944 yılından bu yana sürdürdüğü uluslararası politikaları içerir.
Kanada'nın Ankara'da ve Türkiye'nin de Ottawa'da elçilikleri bulunmaktadır. Her iki ülkede, NATO, OECD, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası organizasyonlarda iş birliği halindedirler. Ayrıca, her iki ülke de, Avrupa Konseyi'nde gözlemci statüsüne sahiptirler.
1922'de, Birleşik Krallık'ın bir parçası olan Kanada, Çanakkale Krizi sırasında, Türkiye'yi işgal etmeye karşı çıkmıştır. Bu durum tarihe, Kanada'nın Birleşik Krallık'tan bağımsız olmak için attığı en önemli adım olarak geçmiştir.
Türkiye, Kanada'nın 34. büyük ticaret ortağıdır. 2012'de ticaret hacmi 2.3 milyar $ seviyesinde gerçekleşti. Türkiye'ye ise Kanadalı mal ihracatı 2012 yılında 850 milyon $ seviyesinde  gerçekleşti. Ve ticaret, özellikle yağlardan (ham değil), minerallerden, demir/çelik ve sebzelerden gerçekleşti.
BBC Dünya Servisinin 2013 yılında hazırladığı bir ankete göre, Türklerin %34'ü Kanada'ya olumsuz bakarken, buna karşılık %43'ü ise olumlu yaklaşmıştır.
Bununla beraber, Kanada Parlamentosu'nun, Ermeni Kırımı'nı soykırım olarak kabul etmesi ilişkileri olumsuz etkilemiştir.

Karadağ-Türkiye ilişkileri, Karadağ ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir.

Türkiye, Karadağ'ın bağımsızlığını 12 Haziran 2006 tarihinde tanıdı ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 3 Temmuz 2006 tarihinde kuruldu. İki ülke arasındaki üst düzey ziyaretler ve temaslar yoğun ve başarılı bir şekilde devam etmektedir. Her iki ülke de Akdeniz Birliği, Avrupa Konseyi ve NATO'nun tam üyesidirler. Karadağ'ın Ankara'da bir büyükelçiliği ve Türkiye'nin Podgorica'da bir büyükelçiliği bulunmaktadır.

2012 yılında iki ülke arasındaki toplam ticaret 40.1 milyon avro, ithalatı 28.4 milyon avro ve ihracat 11.7 milyon avro olarak gerçekleşti. Türkiye'den 2012 yılında yapılan doğrudan yatırım 25 milyon avro olarak gerçekleşti. Aralık 2010 başında, Türkiye Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün Karadağ ziyareti sırasında Karadağ-Türk Ortak Komitesi'nin ilk toplantısının yanı sıra Karadağ ve Türk iş insanlarının ilk iş forumu gerçekleştirildi.

Türkiye, Hükûmet Bursu ve Büyük Öğrenci Projesi (BÖP) kapsamında Karadağlı öğrencilere burs vermeye devam etmektedir. Karadağ'da yaşayan Türk ve Müslümanlara hizmet verecek iyi eğitimli imam ihtiyacını karşılamak amacıyla Türkiye Diyanet Vakfı her yıl Karadağlı öğrencilere burs vermektedir.

Karadağ'ı ziyaret eden Türk turist sayısı:

2018 yılında Karadağ ve Türkiye, savunma mal ve hizmetlerinin üretimi ve ticareti, bakım ve lojistik destek konusunda savunma sanayi işbirliğini öngören bir anlaşma imzalayarak askeri ilişkileri derinleştirdiler.

Karadağ - Türkiye Siyasi İlişkileri11 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turska - Ministarstvo vanjskih poslova2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Katar-Türkiye ilişkileri, Katar ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir. Bu iki devlet günümüzde stratejik müttefiklik çerçevesinde birçok alanda işbirliklerini artırarak sürdürmektedir.

Katar ve Türkiye arasında diplomatik ilişkiler 1972 yılında kuruldu. İki ülke arasında başta Suriye İç Savaşı olmak üzere 2010'lardan beri bölgesel ve uluslararası konularda süregelen iş birliği ve diyalog bulunmaktadır.

2020 yılında Katar Emiri Temim bin Hamed es-Sani ve Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Ankara'da 300 milyon dolarlık anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre 10 madde şunlardır:

İstinye Park hisselerine dair anlaşma
İstanbul Haliç Altın Boynuz Projesi'ne Yapılacak Potansiyel Ortak Yatırıma İlişkin Mutabakat Zaptı
İstanbul Menkul Kıymetler Borsasından Hisse Senedi Alımına Dair Mutabakat
Global Liman İşletmeleri ve QTerminals W.L.L Arasında Ortadoğu Antalya Liman İşletmeleri AŞ'nin Hisse Devrine ve Satın Alımına Dair Anlaşma
Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı ve Katar Devleti Serbest Bölgeler İdaresi Arasında Serbest Bölgeler Alanında Ortak Tanıtım Faaliyetleri Hakkında Mutabakat Zaptı
Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı ile Katar Devleti Ticaret ve Sanayi Bakanlığı Arasında Ortak Ekonomik ve Ticaret Komisyonu Kurulmasına Dair Ortak Deklarasyon
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ve Katar Devleti Hükûmeti Arasında Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı
Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Katar Devleti Maliye Bakanlığı Arasında Geliştirilmiş Ekonomik ve Mali İşbirliği Alanında Mutabakat Zaptı
Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Katar Devleti Hükûmeti Arasında Aile, Kadın ve Sosyal Hizmetler Alanlarında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi ile Katar Devleti Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Enstitüsü Arasında Diplomat Değişimine İlişkin Niyet Beyanı

Türkiye - Katar Siyasi İlişkileri 9 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Katar Dışişleri Bakanlığı 16 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Arapça) (İngilizce)

Kazakistan-Türkiye ilişkileri, Kazakistan ve Türkiye arasında süren uluslararası politikaları içerir.
Türkiye, 1991'de Kazakistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra bu ülkeyi tanıyan ilk ülke olmuştur. Kazakistan'da 1994 yılından bugüne yaklaşık 3000 yabancı ortak girişim (JV) faaliyet göstermekte olup, Kazakistan'a yapılan yabancı sermaye yatırımları 14 milyar Amerikan dolarına ulaşmıştır. Bu miktar yaklaşık 24 yıllık bir bağımsızlık geçmişi olan bir ülke için büyük önem arz etmektedir. Bu büyüklükte sermaye girişi, ülkenin eski üretim alt yapısını rehabilite etmekte olduğu ve ekonomiye süratle yeni tesislerin kazandırıldığı anlamına gelmektedir. Eldeki tüm veriler incelendiğinde, yaklaşık 1.5 milyar Amerikan dolarına yaklaşan yatırım hacmi ile Türkiye'nin, Kazakistan Cumhuriyeti'nde Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra ikinci sırada yer aldığı anlaşılmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin Kazakistan'daki yatırımlarına bakıldığında bu ülkelerin daha çok petrol ve gaz endüstrisi, elektrik ve madencilik gibi sektörlerde yoğunlaşırken, Türk iş adamlarınca Kazakistan'da gerçekleştirilen yatırımlar daha çok ticaret, telekomünikasyon, otel işletmeciliği, tarım ürünleri üretimi, süpermarket işletmeciliği, matbaacılık, petrol ürünleri, gıda, tuğla, demir-çelik, bakır, tekstil ve hizmet sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Kazakistan Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında daha çok müteahhitlik ve ticari faaliyetlerde bulunan Türk şirketleri, son yıllarda Kazakistan içerisinde süratle mal ve hizmet üretimine yönelmeye başlamışlardır.
Müteahhitlik sektöründe faaliyet gösteren Türk firmalarının bugüne kadar Kazakistan'da gerçekleştirmiş olduğu müteahhitlik hizmetlerinin 2 milyar Amerikan doları üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Ülkeler arasındaki diplomatik ilişkiler 2 Mart 1992 tarihinde tesis edilmiştir. 21 Nisan 1992'de Türkiye'nin Kazakistan'daki ilk büyükelçisi Argun Özpay, güven mektuplarını Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'e sunmuştur. Türkiye'nin diplomatik misyonu, Kazakistan'daki ilk yabancı temsilcilik olmuştur.
1993 yılında Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal Kazakistan'a ilk resmî ziyareti gerçekleştirmiş, 1994 yılında ise Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev Türkiye'ye iade-i ziyarette bulunmuştur.
İki ülke arasında ekonomik ilişkiler de hızlı bir şekilde gelişmiştir. 1993 yılından Mart 2009'a kadar Türkiye'nin Kazakistan'daki doğrudan yatırımları 800 milyon ABD dolarını aşmıştır. İkili ticaret hacmi ise 1993 yılında 30 milyon ABD dolarından 2010 yılında 1,8 milyar ABD dolarına yükselmiştir.
1993 yılında Nursultan Nazarbayev, Türk dilli halklar arasındaki kültürel, insani ve manevi bağların canlandırılması ve Türk kültürünün uluslararası düzeyde tanıtılması amacıyla TÜRKSOY'un kurulmasını önermiştir. TÜRKSOY'a Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Türkiye ve Özbekistan üye olmuş; Altay Cumhuriyeti, Başkurdistan, Gagavuzya, Hakasya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yakutistan, Tataristan ve Tuva ise gözlemci statüsüyle yer almıştır.
21–23 Mayıs 2003 tarihlerinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Türkiye'ye resmî bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Ziyaret kapsamında Nazarbayev, Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç ile görüşmeler yapmıştır. Ayrıca Ankara'daki Kazakistan Büyükelçiliği binasının ve İstanbul'un Zeytinburnu ilçesinde bulunan Abay adına açılan okulun açılış törenlerine katılmış, Türk Silahlı Kuvvetleri Akademisi'ni ve Anıtkabir'i ziyaret etmiştir.

Kazakistan, enerji kaynakları konusundaki iş birliğini güçlendirerek Rusya'nın etkisi karşısında bağımsızlığını teyit etmeye çalışmıştır. Temmuz 2006'da Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan, Orta Asya'yı Güney Kafkasya ve Batı Avrupa'ya bağlayacak ve yıllık ticaret ile kargo taşıma kapasitesini 30 milyon tona çıkaracak bir ulaştırma koridoru geliştirmek üzere Astana'da bir araya geldi. Türkiye, Kazakistan'ın Dünya Ticaret Örgütü'ne katılım teklifini desteklerken, Kazakistan da Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği teklifini aktif olarak desteklemiştir. Her iki ülke de Orta Asya'daki Türk devletleri arasında daha yakın iş birliğini teşvik etmeye çalışmıştır.

Ocak 2025'te, her iki ülkenin savunma bakanlıkları Ankara'da 2025 Yılı Askeri İş Birliği Planı'nı imzaladı. Albay Olcas Kusayinov ve Tuğgeneral Erdoğan Çatal tarafından imzalanan anlaşma; ortak muharebe eğitimi, askeri eğitim ve barışı koruma operasyonlarında birlikte çalışabilirliğe öncelik verdi.
29 Temmuz 2025'te Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi'nin 5. toplantısına başkanlık etmek üzere Ankara'ya resmi bir ziyarette bulundu. Zirve, iş birliğini geleneksel sektörlerin ötesine taşıyarak yapay zeka, havacılık ve enerji altyapısına genişleten 20 ikili anlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlandı. Önemli belgeler arasında yapay zeka ve uzay faaliyetlerinde bilimsel iş birliğine dair bir mutabakat zaptı ile KazMunayGas ve TPAO arasında ortak hidrokarbon arama anlaşması yer aldı.
Ekonomik ilişkiler, 2025'in başlarında sermaye akışlarında önemli bir değişime tanık oldu. Türkiye tarihsel olarak Kazakistan'da büyük bir yatırımcı konumunda olsa da, 2025'in ilk dört ayında Kazakistan, 610 milyon dolarlık katkıyla Hollanda ve Amerika Birleşik Devletleri'nden gelen yatırımları geride bırakarak Türkiye'ye en büyük doğrudan yabancı yatırım (DYY) kaynağı haline geldi.

Kolombiya-Türkiye ilişkileri, Kolombiya ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir.
Kolombiya ve Türkiye arasında diplomatik ilişkiler 1959 yılında kuruldu. Türkiye'nin Bogotá Büyükelçiliği 2010 ve Kolombiya'nın Ankara Büyükelçiliği 2011 yıllarında açılmıştır. İki ülke arasında devlet başkanlığı seviyesinde yapılan ilk ilişki 2011 yılında Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos'un 2011 yılında Türkiye'yi ziyaret etmesiyle gerçekleşmiştir. 9-10 Şubat 2015 tarihlerinde de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kolombiya'yı ziyaret etmiştir.
Kolombiya ve Türkiye arasında ticaret hacmi 2014 yılı itibarı ile 997 milyon Amerikan doları seviyesindedir. Kolombiya Türkiye'nin Latin Amerika'da ihracat yaptığı altıncı, ithalat yaptığı ikinci ve ikili ticaret hacmi açısından üçüncü ülkedir. Kolombiya ve Türkiye arasında 2006 yılında ticaret iş birliği anlaşması imzalanmış olup ayrıca serbest ticaret anlaşması imzalanması yönünde müzakereler sürmektedir. Turkish Petroleum International Company'nin Güney Amerika Bölge Ofisi 2008 yılında Bogotá'da faaliyete geçmiştir. İki ülke arasında vizeler 2012 yılında kaldırılmıştır.

Türkiye - Kolombiya Siyasi İlişkileri 16 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Embajada de Colombia en Turquía 22 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Komorlar-Türkiye ilişkileri, Komorlar ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Büyükelçi düzeyindeki diplomatik ilişkiler 1979 yılında kurulmuştur.
Mısır'ın Kahire kentindeki Komorlar Büyükelçiliği Türkiye'ye akreditedir. Madagaskar'ın başkenti Antananarivo'daki Türk büyükelçisi de Komorlar'a akreditedir. Komorlar ve Türkiye'de sırasıyla İstanbul ve Moroni Fahri Konsoloslukları bulunmaktadır.

1990'ların başlarında, Güney Afrika ile Komor ilişkilerinin önemi azalmıştır - apartheid rejiminin kaldırılmasının ardından - Güney Afrika, Kıta Afrikası devletiyle iyi ilişkiler kurma becerisinin sonucu olarak Komorlarla dostane ilişkileri artık gereksinmemektedir.
Buna cevap olarak, Komorlar diğer ülkelerle ilişkiler geliştirmiştir. Türkiye ile Komor ilişkileri dostanedir çünkü Türkiye, Komorlar'da balıkçılık altyapısının iyi hâle getirilmesi ve otoyolların inşası için en çok yardım sağlayan üçüncü ülkedir.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019'da 21,1 milyon USD olmuştur.
Türkiye, Moroni'deki TİKA koordinasyon ofisi aracılığıyla Komorlar'a kalkınma desteği ve teknik yardım sağlamaktadır.

İki ülke, Komorlu genç diplomatların Türkiye'de eğitim almasına izin veren bir eğitim anlaşması imzaladı.
Türkiye, Komor Adaları'ndan 127 öğrenciye Türkiye'deki lisans derecelerine finansman sağlayan Türkiye Bursları'nı sağlamıştır.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Baum, Dan. "Komorlar Bağlantısı" Afrika Raporu, 34, No. 1, Ocak-Şubat 1989, s. 49. Bouvet, Henri. Les problèmes deformasyonu aux Comores. Paris: Institut national des langues et medeniyetler orientales, 1985.
Boxhall, Peter. "Hint Okyanusu'ndaki Arap Denizciler" Asian Affairs [Londra], 20, 1989, s. 287-95.
Carver, Richard. "Hesap Çağrısı: Afrika Hükümetleri İnsan Hakları İhlallerini Nasıl Araştırıyor", African Affairs [Londra], No. 89, Temmuz 1990, s. 391-415.
Charpantier, Jean. "Le pouvoir d'Ali Soilih Ngazidja, 1975-1978," L'Afrique et l'Asie moderne [Paris], No. 157, 1988, s. 70- 89.
Charpantier, Jean. "Le rejime d'Ali Soilih Moroni, 1975-1978: Analyze structurelle (premiere partie)," Le mois en Afrique: Etudes politiques, économiques, et sosyologiques africaines [Paris] Nos. 219-220, 1984, s. 32-50 .
Charpantier, Jean. "Le regime d'Ali Soilih Moroni, 1975-1978: Analyze structurelle (deuxième partie)," Le mois en Afrique: Etudes politiques, économiques, et sosyologiques africaines [Paris] No. 221-222, 1984, s. 3-22 .
Charpantier, Jean. "Le regime d'Ali Soilih Moroni, 1975-1978: Analyze structurelle (troisième partie)," Le mois en Afrique: Etudes politiques, économiques et sosyologiques africaines [Paris], No. 223-224, 1984, s. 29-47 .
Kilise, RJ Harrison. "Komorlar." s. 277-88, Africa South of the Sahara, 1994. (23d ed.) Londra: Europa, 1993.
Contes et mythes de Madagascar et des Comores. Paris: Institut national des langues et medeniyetler orientales, 1987. Kültür des yalan ve gelişme. Paris: UNESCO, 1991.
Damir, Ben Ali. Gelenekler d'une ligne royale des Comores. Paris: Harmattan, 1985.
Davis, Bruce E. "Hint Okyanusu'ndaki Küçük Ada Uluslarında Yaşam Kalitesi," İnsan Ekolojisi, 14, No. 4, 1986, 453-71.
Decracne, Philippe. "L'archipel des Comores, a la montée des perils ile karşı karşıyadır," L'Afrique et I'Asie moderne [Paris], No. 159, 1988, s. 52-61, 89.
Belgeler komoryanlar (yıllık). Paris: Institut national des langues et medeniyetler orientales, 1982-93.
Sahra Altı Afrika'da Eğitim: Uyum, Yeniden Canlandırma ve Genişletme Politikaları. Washington: Dünya Bankası, 1988.
Etütler sur les Comores et I'Islam en L'honneur de Paul Guy. Paris: Institut national des langues et medeniyetler orientales, 1985.
Flobert, Thierry. Les Comores: Evrim hukuku ve sosyo-politik. (Travaux et mémoires de la Faculté de Droit et de Science Politique d'Aix-marseilles: Centre d'etudes et de recherches on les sociétés de l'Ocean Indien, 1976.
Gaspart, Claude. "Bağımsızlıktan Beri Komoro Adaları: Bir Ekonomik Değerlendirme", Medeniyetler [Brüksel] 29, No. 3-4, 1979, s. 293-311.
Griffin, Michael. "Parfümlü Adalar," Coğrafi Dergi [Londra], No. 58, Ekim 1986, s. 524-27. Griffin, Michael. "Tecritin Siyaseti" Afrika Raporu, 33, No. 1, Ocak-Şubat 1988, s. 52-55.
Harrison, Selig S. ve K. Subrahmanyam (editörler.). Hint Okyanusunda Süper Güç Rekabeti: Hint ve Amerikan Perspektifleri. Londra: Oxford University Press, 1989.
Hartley, Aidan. "Paradise Lost," Africa Report, 35, No. 2, Mart-Nisan 1990, s. 37-40.
Martin, BG "Orta Çağ'da Doğu Afrika'ya Arap Göçleri," InternationalJournal of African Historical Studies, 7, No. 3, 1974, s. 367-90. * Martin, Jean. "L'affranchissement des esclaves de Mayotte, decembre 1846-juillet 1847," Cahiers des etudes africaines [Paris] 16, No. 1-2, 1976, s. 207-33.
Martin, Jean. "Les debuts du protectorat et la révolte servile de 1891 dans rile d'Anjouan," Revue française d'histoire d'outre-mer [Paris], 60, No. 218, 1973, s. 45-85.
Moines, Jacques. "Ocean Indien et progressisme," L'Afrique et I'Asie moderne [Paris], No. 123, 1979, s. 3-23.
Newitt, Malyn. Comoro Adaları: Hint Okyanusunda Bağımlılığa Karşı Mücadele. Boulder, Colorado: Westview Press, 1984.
Ostheimer, John M. "Comoros'ta Siyasi Gelişme", African Review [Dar-es-Salaam], 3, No. 3, 2003, s. 491-506.
Terrill, W. Andrew. "Güney Afrika Bölgesel Stratejisinde Komoro Adaları", Africa Today, 33, No. 2, 2d / 3d çeyrek 1986, s. 59-70.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti-Türkiye ilişkileri, Demokratik Kongo ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin 1974'ten beri Kinşasa'da büyükelçiliği vardır ve Demokratik Kongo, Ankara'daki büyükelçiliğini 2011 yılında açmıştır.

Türkiye başlangıçta Leopold II'nin Kongo'yu "uygarlaştırma" vaadini destekledi ve 1885'teki Berlin Konferansı'ndan sonra Kongo Özgür Devleti'ni tanıdı. Belçikalılar tarafından aşağılayıcı derecede katı bir ayrımcılık sistemi uygulandı. Belçika Kralı II. Leopold, 1885'ten 1908'e kadar Kongo Özgür Devleti'ni yönetmeye devam edecekti.
Bağımsızlığın ardından Türkiye, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kuran ilk ülkelerden biri oldu. Türkiye, önümüzdeki 30 yıl içinde başta TİKA aracılığıyla 137 milyon ABD doları tutarında ekonomik yardım için birçok program başlattı.
Türkiye, darbelere karşı tutumuna rağmen, 24 Kasım 1965'te Amerika Birleşik Devletleri'nin ardından Mobutu Sese Seko hükûmetini hızlıca tanıdı. Mobutu, 1973'te İsrail ile diplomatik ilişkilerini kestiğinde ilişkiler kötüleşti. Hükûmetler Frente Nacional de Libertação de Angola ve Uniã Nacional para a Independência Total de Angola'yı Movimento Popular de Libertação de Angola'ya karşı desteklemeye devam etti.
2000'li yıllarda ilişkiler önemli ölçüde gelişti. İki ülke arasında gelişen ilişkiler karşılıklı üst düzey ziyaret ve toplantılara da yansımıştır. 2010 yılında Cumhurbaşkanı sıfatıyla Abdullah Gül'ün Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne gerçekleştirdiği ziyaretin yanı sıra, 2017 yılında DKC Başbakan Yardımcısı Leonard She Okitundu da Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Yine 2014 ve 2016 yıllarında Dışişleri Bakanlıkları arasında karşılıklı olarak gerçekleştirilen Siyasi İstişare Toplantıları da ilişkilerin güçlendirilmesine katkı sağlamıştır. Öte yandan Türkiye, bağımsız vakıf ve dernekler olmak üzere, gerek kamu, gerek sivil toplum kuruluşları aracılığıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne insani yardım ve kalkınma alanında çeşitli düzeylerde katkılar sunmaktadır.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2015 yılında 163 milyon dolar oldu.
İstanbul'dan Kinshasa'ya 2014 yılından beri her gün direkt uçuş yapılmaktadır.

Türkiye Maarif Vakfı Demokratik Kongo'da okullar yönetiyor.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Kosova-Türkiye ilişkileri, Kosova Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti'nin karşılıklı uluslararası politikaları içerir.
Türkiye ile Kosova arasında, ülkeler arası siyasi ve ticarî çıkarların da dışında, çok derin kültürel bağlar vardır. Her iki ülkede yaşayan ailelerin bir diğeriyle akrabalık bağları vardır. Özellikle, 1912 yılından sonra artan ve Kosova'dan Türkiye'ye doğru gelişen Türk, Arnavut ve Boşnakların göçleri ile beraber bu irtibat epeyce derinleşmiş ve bugünkü durumu doğurmuştur.

Türkiye, Kosova'nın bağımsızlığını ilan ettikten 1 gün sonra 18 Şubat 2008 tarihinde tanımıştır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'nın yaptığı yazılı açıklama;
"Türkiye Cumhuriyeti, Kosova Meclisi'nin bağımsızlık bildirgesinin muhtevasını ve unsurlarını memnuniyetle karşılamış ve bu anlayıştan hareketle, Kosova Cumhuriyeti'ni tanıma kararı almıştır. Türkiye, Balkanlar'ın huzur ve istikrara kavuşmasını dış politika önceliklerinden biri olarak belirlemiştir. Türkiye, son yıllarda büyük acılar yaşamış, Balkanlar'da kalıcı barış anlayışının hâkim olmasına önem vermekte, Kosova'nın bağımsızlığının, bölge ülkeleri arasındaki istikrar ve güven ortamının takviye edilmesi için de vesile teşkil etmesini temenni etmektedir."

Ayrıca, tüm ülkelere Kosova Cumhuriyeti'nin tanınması için çağrıda bulunduğunu da ifade edilmiştir.
29 Mart 2018'de MİT'in düzenlediği bir operasyonla yakalanan ve Gülen Hareketi üyesi olduğu iddia edilen altı kişi Türkiye'ye iade edildi. Ertesi gün Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, bu olaydan haberi olmadığını belirtti ve içişleri bakanı ile istihbarat şefini görevden aldı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haradinaj'ı başkalarının talimatıyla hareket etmekle suçladı. Haradinaj ise Erdoğan'a yanıt olarak Türkiye'nin Kosova'nın iç işlerine karışmamasını beklediklerini söyledi.

2012 yılı bazında Kosova'nın ihracatı 312 milyon, ithalatı ise 2.5 milyar dolardır. Ülkeye giren doğrudan yatırımlar 400 milyon dolar civarında seyrediyor.
Türkiye hem yatırımda hem de ticarette Kosova'nın ilk beş partneri arasındadır. Ülkede devam eden projelerle 200 milyon doların üzerinde Türk yatırımları mevcuttur. Kosova'da 400'ün üzerinde kayıtlı Türk şirketi faaliyet göstermektedir. Bunların büyük çoğunluğu da mikro ölçekli firmalardır. Türk iş adamlarının Kosova'ya ilgisi yoğundur.
Türkiye Kosova arasında Serbest Ticaret Anlaşması müzakerelerinde sona gelinmiştir, önümüzdeki aylarda imzalanacaktır.
Türkiye'nin 2012'de Kosova'ya ihracatı 255 milyon dolar oldu. Kosova'dan ithalatı ise 10 milyon dolarda kaldı. İmzalanacak STA'nın iki ülke arasındaki ticarete büyük bir ivme kazandıracağı, iki tarafın da ortak beklentisidir.

Kosta Rika-Türkiye ilişkileri, Kosta Rika ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerdir.
Kosta Rika ile Türkiye, 2014 yılında karşılıklı olarak Büyükelçilikler açmıştır. Kosta Rika'nın Ankara Büyükelçiliğinin yanı sıra İstanbul'da bir Fahri Konsolosluğu bulunmaktadır. Ayrıca Kosta Rika Dış Ticaret Bakanlığına bağlı Dış Ticareti Teşvik Ajansı PROCOMER Haziran 2016'da İstanbul'da temsilcilik açmıştır.

Kosta Rika Cumhurbaşkanı Oscar Arias 23-26 Kasım 2009 tarihlerinde Türkiye'yi ziyaret etmiştir. Dönemin Kosta Rika Dışişleri Bakanı Enrique Castillo Barrantes 2012 yılında Türkiye'yi ziyaret etmiş ve ziyaret sırasında Ortak Eylem Planı benimsenmiştir. Bakan Castillo, 2013 yılında Türkiye'yi tekrar ziyaret etmiştir.
20 Nisan 2017 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirilen Türkiye-Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA) 2. Dışişleri Bakanları Forumuna Kosta Rika Dışişleri Bakanı Manuel Gonzalez Sanz katılmıştır. Forum marjında ikili görüşmeler yapmış, ayrıca Türkiye ile Kosta Rika arasında Uyuşturucu Madde Kaçakçılığıyla Mücadele Anlaşması ve Kültürel İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır.
Kosta Rika Turizm Bakanı Mauricio Ventura 13-14 Aralık 2017 tarihleri arasında Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştirmiştir.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 21 Mayıs 2019 tarihinde Guatemala’da gerçekleştirilen 3. Dışişleri Bakanları Forumu marjında Kosta Rika Dışişleri Bakanı Manuel Ventura Robles ile ikili görüşme gerçekleştirmiştir.

2019 yılında Türkiye'nin ihracatı 58,9 milyon $, ithalatı 41,8 milyon $ olmak üzere iki ülke arasındaki ticaret hacmi 100 milyon $ olmuştur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Türkiye Cumhuriyeti San Hose Büyükelçiliği 11 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'deki Yabancı Temsilcilikler 25 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Kore-Türkiye ilişkileri, Kuzey Kore ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Seul'daki Türk büyükelçisi Kuzey Kore'ye akreditedir. Kuzey Kore'nin Bulgaristan'ın Sofya kentindeki büyükelçisi Türkiye'ye akreditedir.

Türkler ve Koreliler arasındaki erken temaslar, Göktürklerin genişlemeleri sırasında MÖ 37 yılında kurulmuş eski bir Kore krallığı olan Koguryo'yla ittifak kurmaları ve ayrıca Çin krallığı olan Tang hanedanı kuvvetlerine karşı onlara yardım ettikleri antik çağlara değin uzanmaktadır. Bu dönemde hem Göktürkler hem de Koguryo krallığı, Çin'in Tang hanedanı tarafından tehdit edildiğinden, bu iki toplum da dolayısıyla; siyasi, ekonomik ve askeri bir ittifak oluşturdular. Göktürkler, tıpkı Koguryo gibi bir diğer Kore krallığı olan MÖ 57 yılında kurulan Silla ve MS 698 yılında kurulan Balhae hanedanlığıyla da işbirliği oluşturmuş ve Tang krallığına karşı verilen savaşlarda yardımda bulunmuşlardır. Oğuz Türk boylarının bir kısmı batıya göç edip Anadolu topraklarına (bugünkü Türkiye) yerleştikten sonra, ticaret ve yazışmalar da eski İpek Yolu üzerinden sürdürüldü.

2001 yılına kadar Kuzey Kore'nin Türkiye'ye yönelik II. Dünya Savaşı sonrası politikası esas olarak Türkiye ile Güney Kore arasındaki işbirliğini en aza indirmeyi hedefliyordu. Diplomatik ve ekonomik izolasyonunu sona erdirme arayışında olan Kuzey Kore, Türkiye ile 27 Haziran 2001'de diplomatik ilişkiler kurdu.
Bush yönetimi, Kuzey Kore'nin 1994'te nükleer silah programına ilişkin anlaşmayı ihlal ettiğine karar verdiğinde, iki ülke arasındaki ikili ilişkiler çok sınırlı kaldı.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019'da önemsiz düzeydeydi.

Kuzey Kore'nin dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Türkiye ilişkileri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye arasında süregelen ilişkileri içerir. Türkiye, 15 Kasım 1983 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanıdığını ilan etmiş ve karşılıklı olarak büyükelçi atamaları gerçekleştirilmiştir.
1990'lı yılların ikinci yarısında Kıbrıs'la ilgili tartışmalar yeniden artmıştır. Bu tartışmalarda KKTC, Kıbrıs'ta federal yapının mümkün olamayacağını, buna karşılık konfederasyon kurulabileceği tezini ileri sürmüştür. Uluslararası toplumda tanınmamasına karşın KKTC'nin Kıbrıs'ın geleceğini belirlemede eşit hak ve statüye sahip olma mücadelesi sürmektedir. BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet çabaları çerçevesinde yürütülmeye çalışılan diyalog süreci, Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Kıbrıs Türklerine eşit statü tanımakta isteksiz davranmaları ve Kıbrıs'ın tek yasal temsilcisi oldukları iddialarıyla sıklıkla kesintiye uğramıştır.
Bu arada Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi, 1994 yılında Ortak Savunma Alanı Doktrini adlı bir belge imzalamıştır. Bu doktrin çerçevesinde Yunanistan, adadaki Türk askeri varlığının 30 binin üstüne çıkarılması halinde buna uygun önlemlerini arttırabilecek ve Kıbrıs Rum Toplumu'na yönelik herhangi bir müdahaleyi savaş nedeni olarak kabul edecektir. Bu belge, Türkiye'nin de Kıbrıs Türk Toplumu ile olan ilişkilerini artırmasını zorunlu kılmıştır.
Kıbrıs Sorunu'nu çözmek üzere Rauf Denktaş, 20 Ocak 1995 tarihinde 14 maddelik bir tasarı hazırlayarak Rum tarafını görüşmeye davet etmiştir. Ancak bu teklif, 21 Ocak'ta Klerides tarafından reddedilmiştir. Mayıs 1995 tarihinde iki taraf arasında Londra'da gerçekleştirilen görüşmelerden de bir sonuç alınamamıştır. 1996-1997 yıllarında Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Bunlar; Kıbrıs'taki sınır gösterileri ve çatışmaları, Yunanistan ve güdümündeki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)'nin özellikle 1996 ve 1997 yılında gerçekleştirdiği sınır delme eylemleri, yapılan müşterek askeri tatbikatlar, aşırı silahlanma programı kapsamında Rusya'dan tank ve S-300 füzeleri almaları ve Kıbrıs Rum tarafının AB'ye üye olma çabalarıdır.
Rum tarafının adaya füze yerleştirmesi, sınır ihlalleri gibi saldırgan faaliyetlere karşı KKTC ile Türkiye arasında ortak bir bildiri imzalanarak, KKTC'ye yapılmış bir saldırının Türkiye'ye yapılmış sayılacağı, gerektiğinde Türkiye'nin adada askeri deniz ve hava üsleri kurabileceği belirtilmiştir. Benzer bir karar da TBMM'nin Kıbrıs oturumunda alınmıştır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi-Türkiye ilişkileri, Irak'taki özerk statüdeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Türkiye arasındaki süregelen ilişkileri içerir. 2001'e kadar dalgalı bir hâl izleyen Kürdistan-Türkiye ilişkileri, bu tarihten itibaren Türkiye'nin ekonomik politikalarının değişimine bağlı olarak dış politikalarının da değişimiyle beraber iki tarafın Orta Doğu'daki ortak ekonomik menfaatlerine bağlı olarak statükoyu kırarak pozitif yönde seyretmiştir.

Irak lideri Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgâl kararı, Türkiye'nin bölgedeki dış politika tutumunu Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'a karşı kurduğu koalisyona katılma kararına kadar ikilemde bıraktı. Muhalifler ise gerek Irak ile ticaret ve enerji ilişkilerinin bozulmasından, gerekse savaşın sonunda Türkiye'nin güney sınırında bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına karşın çekinceleri olduklarını dile getiriyorlardı. Irak Kürdistanı'nın bağımsızlığının Güneydoğu Anadolu'da da ayrılıkçı hareketleri güçlendireceğine dair büyük çekinceler mevcuttu.
Savaş sırasında milyonlarca Kürt, Türkiye'ye iltica etmek için sınırı geçti. Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Irak'taki Kürtleri korumak adına Irak ordusunu 36. paralelin kuzeyinden uzaklaştırmak için Huzuru Temin Harekâtı'nı başlattı. Irak Kürtlerinin Amerikan destekli uçuşa yasak bölgenin kurulmasıyla anavatanlarına dönüşüyse Irak'ın kuzeyinde de facto bir Kürt özerk bölgesi yarattı.
Ahmet Davutoğlu'nun bakanlığı döneminde Türkiye, komşularıyla sorunlarını tamamen ortadan kaldırıp aktif diplomatik ve ekonomik ilişkilere girişmek adına güneydeki komşusu Irak Kürdistanı ile de ilişkilerini geliştirmeye başladı.
Günümüzde her ne kadar bağımsız bir Kürdistan ihtimâline Türkiye mesafeli kalsa da Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı ve enerji projeleri başta olmak üzere Türkiye ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi, birçok alanda iyi ilişkiler sergilemektedir.

Türkiye ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki iş birliğinin geliştiği 2002 yılından itibaren iki taraf arasındaki ticaret hacmi, önceki yıllara nazaran büyük bir artışla %900 büyüdü. Esasen IKBY'nin şimdiki statüsünü kazanmadan önce de 1990'lı yıllar boyunca siyasi gelişmelerden bağımsız olarak Türkiye bu bölgeyle ekonomik ilişkilerini sürdürmüştür. Güneydoğu bölge-ekonomisi için önemli katkı sağlayan sınır ticareti yasal olmayan yollar da dahil olmak üzere gittikçe artış kaydetmiştir. Türkiye'nin sınır ticaretini teşvik etmesinin nedeni hem güneydoğu ekonomisine katkı sağlamanın yanı sıra, Habur sınır kapısını kullanarak önemli gelir sağlayan Barzani'nin bu kapı aracılığıyla denetlenmesidir. Türkiye'nin IKBY ile ekonomik ilişkilerinin ne kadar fazla geliştiğini rakamlar göstermektedir. Türkiye'nin Irak'a yaptığı ihracatın yüzde 80'ni IKBY'ne gerçekleşmektedir. IKBY'deki tüketim mallarının yaklaşık yüzde 80'i Türk orjinlidir. IKBY'de on binlerce Türk vatandaşı ya işçi niteliğinde veya şirket kurarak işveren olarak çalışmaktadırlar ki bunların çoğu Türkiye Kürtlerini oluşturmaktadır. Aynı zamanda Türk ekonomisiyle önemli ölçüde entegre olan bu ilişki, güneydoğu ekonomisinin gelişmesinde de IKBY'nin önemli katkısı olmuştur. IKBY'de faaliyet gösteren şirketlerin yarısı Türk orjinli olup, çoğunlukla inşaat, enerji, ulaşım, bankacılık gibi sektörlerde yatırım yaparak faaliyetlerini sürdürmektedirler. Türkiye, 2016 yılında Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki en büyük ihracat partneri olan Irak'a toplam ihracatının %5.36'sına tekabül eden 7.6 milyar $'lık ürün ihraç ederken aynı yıl içerisinde toplam ithalatının %0.4'ünü, 836 milyar $'lık ithalat ile Irak'tan temin etti. Bu, Türkiye'nin Irak ile ticaretinde 6.8 milyar $'lık cari fazlaya ulaşmasını sağlayarak Irak'ı Türkiye'nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki en büyük ticaret partneri hâline getirdi.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin günlük yaklaşık 600 bin varillik petrol ihracatının neredeyse tamamının Ceyhan Limanı'ndan gerçekleşmesi de iki taraf arasındaki ekonomik ilişkileri güçlendiren en önemli ekonomik etkenlerden biriyken bölge ekonomisinin temel gelir kaynaklarından bir tanesidir.

Başta Muhteşem Yüzyıl ve Fatmagül'ün Suçu Ne? olmak üzere Türk dizileri, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde yaygın bir şekilde izlenmektedir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin dış ilişkileri
Türkiye'nin dış ilişkileri

Kıbrıs Cumhuriyeti-Türkiye ilişkileri, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye arasında 1960'ta kurulan ancak 1970'lerde kesilen diplomatik ve ticari ilişkilerdir.

1571'de Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altına giren ve Kıbrıs Eyaleti adını alan Kıbrıs'ın yönetimi, 1878'de imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile Britanya'ya devredildi. Kasım 1914'te ise Britanya, adayı kraliyet kolonisi ilan ederek kendi topraklarına kattı. 1925'te Türkiye, Larnaka'da konsolosluk açtı. 1950'de adada düzenlenen ve yalnızca Kıbrıs Rumlarının katıldığı referandumda seçmenlerin %96'sı enosis için oy kullandı. 1955'te silahlı mücadele ile adanın Yunanistan'a katılmasını amaçlayan Rum örgütü EOKA kuruldu. Üç yıl sonra ise Kıbrıs Türkleri, taksim yanlısı Türk Mukavemet Teşkilatı'nı oluşturdu.
Şubat 1959'da Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan ile Kıbrıslı Rum ve Türklerin temsilcileri arasında Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı. Bu antlaşmaların ardından 16 Ağustos 1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Aynı gün Lefkoşa'da imzalanan Garanti Antlaşması uyarınca Türkiye, diğer iki taraf ülke ile birlikte Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantörü hâline geldi.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilanından bir gün sonra, 17 Ağustos 1960'ta, Emin Dırvana Türkiye'nin ilk Lefkoşa büyükelçisi olarak göreve başladı. 14 Kasım 1960'ta ise Mehmet Ertuğruloğlu, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Ankara büyükelçisi oldu. 22-26 Kasım 1962'de Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı III. Makarios, Türkiye'ye resmî bir ziyaret gerçekleştirdi.
1963'te başlayan anayasal tartışmalar nedeniyle önce Akritas Planı gündeme geldi, ardından III. Makarios on üç maddelik bir anayasa değişikliği önerdi. Türk hükûmeti bu öneriye karşı çıktı. İki toplum arasında çatışmaların başlamasıyla Türkiye, Haziran 1964'te adaya asker gönderme kararı aldı; ancak ABD Başkanı Lyndon B. Johnson'ın girişimiyle bu karardan vazgeçildi.

Yunanistan askerî cuntasının desteğiyle gerçekleştirilen 15 Temmuz 1974 Darbesi ile III. Makarios devrildi ve yerine enosis yanlısı Nikos Sampson geçti. Bu gelişmeden sonra Türkiye, 20 Temmuz'da başlattığı Kıbrıs Harekâtı ile adaya asker gönderdi. 14 Ağustos'taki ikinci operasyonun sonunda adanın %40'ı Türkiye'nin kontrolü altındaydı. 1 Ekim'de ise Kıbrıs Türkleri tarafından adanın kuzeyinde Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi kuruldu.

Şubat 1975'te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti, bir ay sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Ankara'daki büyükelçiliğini devraldı. Kıbrıs Cumhuriyeti ise son büyükelçisi Ahmet Zaim'i Ekim 1976'da resmen görevinden aldı. Türkiye, Kasım 1983'te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanıyan tek devlet konumundadır ve Kıbrıs Cumhuriyeti için "Güney Kıbrıs Rum Yönetimi" tanımını kullanmaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Ocak 1997'de Rusya'dan iki adet S-300 füze hava savunma sistemi satın alacağını duyurduktan sonra füze krizi yaşandı. Türkiye, gerektiği takdirde füzeleri vurabileceğini açıkladı. Aralık 1998'de füzelerin Girit'e gönderilmesine karar verildi ve kriz nedeniyle Kıbrıs'taki koalisyon hükûmeti çöktü.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından önerilen ve adanın birleşmesini öngören Annan Planı, 2004'te yapılan referandumlarda Kıbrıs Türkleri tarafından onaylanmasına rağmen Kıbrıs Rumları tarafından reddedildi. Türkiye, planı desteklemekteydi.
Kıbrıs Cumhuriyeti, dokuz ülkeyle beraber 1 Mayıs 2004'te Avrupa Birliği'ne katıldı. Avrupa Birliği ile gümrük birliği içerisinde olan Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni "Kıbrıs" adıyla 2 Ekim 2004'te Resmî Gazete'de yayımlanan karar ile gümrük birliği kararına ekledi. 2005'te yeni üyelerin gümrük birliğine dâhil edilmesi amacıyla ek protokol imzalandı; ancak bunun Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımak anlamına geleceği gerekçesiyle Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmedi. Bunun üzerine Avrupa Birliği, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecindeki sekiz müzakere başlığını dondurdu. Kıbrıs Cumhuriyeti de Aralık 2009'da yedi müzakere başlığının açılmasını veto edeceğini duyurdu.
Türkiye, 2011'de Kıbrıs Cumhuriyeti adına Akdeniz'de sismik arama yapan Norveç gemisine müdahale etti. Daha sonra RV K. Piri Reis adlı kendi araştırma gemisini bölgeye gönderdi.
Türkiye, 2012'nin ikinci yarısında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi dönem başkanı olması nedeniyle Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini dondurdu.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Anadolu'dan Kıbrıs'ın kuzeyine su borusu döşediği gerekçesiyle Mart 2016'da Türkiye'yi Birleşmiş Milletler'e şikayet etti. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, Mayıs 2016'da İstanbul'da düzenlenen Birleşmiş Milletler zirvesi için Türkiye'ye geldi.
Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin aralarında NATO ve OECD'nin de bulunduğu uluslararası örgütlere katılımını engellemektedir. Aynı zamanda Türkiye, adada gerçekleştirilen barış müzakerelerini desteklemektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlarından vize talep eden Türkiye, Avrupa Birliği tarafından Türk vatandaşlarına uygulanan vize kaldırıldığı takdirde, aralarında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de bulunduğu ülkelerinin vatandaşlarına uyguladığı vizeyi kaldıracaktır.

Kıbrıs Sorunu
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Türkiye ilişkileri
Türkiye-Yunanistan ilişkileri
Kıbrıs Cumhuriyeti-Yunanistan ilişkileri
Kıbrıs-Türkiye deniz bölgesi anlaşmazlığı

Kırgızistan-Türkiye ilişkileri, Kırgızistan'ın, SSCB'den ayrılıp bağımsızlığını ilan etmesi ve Türkiye'nin, Kırgızistan'ı tanıyan ilk devlet olması ile 16 Aralık 1991'de başlamıştır. İki ülke arasında 29 Ocak 1992'de diplomatik ilişkiler gelişmeye başlamıştır. 1992 yılı içerisinde iki ülke de başkentlerinde Büyükelçilik açmıştır. Türkiye Büyükelçiliği, Bişkek'te, Kırgızistan Büyükelçiliği ise Ankara'da açılmıştır. Kırgızistan 7 bağımsız Türk devletinden biridir.

Türkiye ve Kırgızistan arasında 2011 yılında siyasi, ekonomik, askeri, kültürel, eğitim, sağlık ve ulaştırma alanları dahil olmak üzere birçok alanda ortak girişimlerde bulunulmuştur.
İki ülke 1997 yılında, aynı halktan olmaları ve iyi ilişkilerinden dolayı dönemin Cumhurbaşkanları, Süleyman Demirel ve Askar Akayev "Ebedî Dostluk ve İşbirliği Anlaşması"nı imzalamıştır. Bunun yanı sıra iki ülke "Türkiye ve Kırgızistan: Birlikte 21. Yüzyıla" bildirisini yayınlamıştır. 2011 yılına gelindiğinde ise Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin kurulmasına ilişkin ortak bir açıklama yapılmıştır.
Kırgızistan, Türk Devletleri Teşkilatı ve Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi üyesidir. Türk Devletleri Teşkilatı bayrağı'nda bulunan beyaz güneş Kırgızistan bayrağı'ndan alınmıştır.
İki ülke arasında vize muafiyeti anlaşması vardır. Bu anlaşma dolayısıyla iki ülke vatandaşları 90 gün boyunca söz konusu ülkede kalma hakkına sahiptir.

Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov 9-11 Nisan 2018 tarihlerinde Türkiye'ye resmî ziyarette bulunmuş ve 9 Temmuz 2018'de Recep Tayyip Erdoğan'ın yemin törenine katılmıştır. Recep Tayyip Erdoğan ise resmî ziyaret için, YDSK 4. Oturumuna eşbaşkanlık yapmak için, 3. Dünya Göçebe Oyunları'na katılmak için ve Türk Devletleri Teşkilatı 6. Oturumuna katılmak için 1-3 Eylül 2018 tarihlerinde Kırgızistan'a gitmiştir. Ceenbekov 29 Ekim 2018 tarihinde İstanbul Havalimanı'nın açılışına davet edilmiştir ve açılışa katılmıştır. İki ülke arasındaki son görüşme 7. Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi nedeniyle Bakü'de 15 Ekim 2019 tarihinde olmuştur.
Kırgızistan Başbakanı Muhammedkalıy Abılgaziyev, 18 Mayıs 2018'de Kudüs meselesinin görüşülmesi için İstanbul'da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı'nın toplantısına katılmıştır.
Kırgızistan Dışişleri Bakanı Cengiz Aydarbekov, 7 Mayıs 2019'da Türkiye'ye ziyarete gelmiştir. Bu ziyarette, Ortak Stratejik Planlama Grubu 3. Toplantısı yapılmıştır.
Kırgızistan Meclis Başkanı Dastanbek Cumabekov, eski Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı Binali Yıldırım ile, 8 Ağustos 2018'de Ankara'da, 8 Ekim 2018'de Avrasya Meclis Başkanları 3. Toplantısı dolayısıyla Antalya'da ve 20 Kasım 2018'de ise Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi 8. Genel Kurulu toplantısı nedeniyle İzmir'de görüşmelerde bulunmuştur. Eski Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı Binali Yıldırım, 6-7 Aralık 2018 tarihinde Bişkek'i ziyaret etmiştir.

Türk Hava Yolları, İstanbul, Antalya, Ankara, İzmir ve Adana üzerinden Bişkek'e haftada 17 sefer düzenlemektedir. Türkiye'ye 2018 yılında 115 Bin Kırgız vatandaş turist olarak gelmiştir. Bu sayı 2017 yılında 105 Bin, 2016 yılında 89 Bin ve 2015 yılında ise 88 Bindir.
Eski Türkiye Bişkek Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat 2018 yılında; "Türkiye ile Kırgızistan arasındaki ilişkiler giderek artacak. İki devlet, iki halk dost ve kardeştir" açıklamasını yapmıştır.
Türkiye, Kırgızistan'da Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi'ni kurmuştur. Türk öğrenciler ÖSYM'nin yaptığı üniversite sınavına girerek, puanları yettiği sürece Manas Üniversitesi'nde okuyabilirler. Aynı şekilde Türkiye'de yaşayan Kırgız asıllı Türkler de bu üniversitede okuyabilir.
Türkiye'de 15.000 civarı Kırgız yaşamaktadır.

T.C. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre Kırgızistan ile Türkiye arasındaki ihracattaki ilk üç ürün; mücevher, tekstil ürünleri ve karayolları taşıtları için üretilen aksamlardır. Bu ürünlerin yanı sıra; halılar, hijyenik eşyalar, monolifler ve profiller, şeker mamulleri, elektronik ev eşyaları, teller ve kablolar, erkek giyim ürünleri, dokuma ürünleri, örme ürünleri, deri yüzeyli ürünler, kadın giyim ürünleri, hortum ve borular, bebek giyim ürünleri ve elektrik devre teçhizatları gibi ürünler ihraç edilmektedir. İthalattaki ilk üç ürün ise altın, pamuk ve baklagillerdir. Bu ürünler dışında; bakır, alüminyum döküntüleri ve hurdaları, hayvan ürünleri, meyveler, bakır ve bakır alaşımları, işlenmemiş kurşun, mücevher eşyası ve aksamı, plastik döküntü ve hurdaları, koyun ve kuzu derileri, ayçiçeği tohumu ve hava veya vakum pompası gibi ürünler ithal edilmektedir. Kırgızistan'daki, Türk yatırımları Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre 304 milyon dolardır. Türkiye'deki Kırgız yatırımları ise yaklaşık 24 milyon dolardır.

1994-2010 yılları arasındaki veriler; Dünya Bankası, Türkiye İstatistik Kurumu ve Kırgızistan Millî İstatistik Kurumundan alınmıştır. 2010 sonrası veriler sadece Türkiye İstatistik Kurumu'ndan alınmıştır.

Türkiye'nin dış ilişkileri
Türk halkları
Türk Devletleri Teşkilatı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİŞKEK BÜYÜKELÇİLİĞİ 16 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Laos-Türkiye ilişkileri Laos ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Diplomatik ilişkiler ilk olarak 1947'de kuruldu, ardından 1958'de büyükelçilik rütbesine yükseldi. 27 Aralık 2017 tarihinde Türkiye Laos'un başkenti Vientiane'de yerleşik bir büyükelçilik kurdu.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Laos'un Hmong köylerine karşı kimyasal silah(sarı yağmur) kullandığı suçlamasından sonra 1980'lerin başında Türkiye ile Laos arasındaki diplomatik ilişkiler gerginleşti. Bangkok'taki Amerikan bilim adamları bu iddiayı destekleyecek herhangi bir kanıt sunamayınca ilişkiler yeniden ısındı.
İkili ilişkilerdeki iyileşmenin ardından Türkiye, Laos ile önemli bir ekonomik yardım ilişkisi kurdu. 1992 Laos ikili yardım ve vaatler masası'nda Türkiye,  Avustralya ve Japonya ile birlikte Nong Khai'deki Mekong Nehri üzerindeki dostluk köprüsü de dahil olmak üzere sekiz farklı projeye 135 milyon ABD doları hibe etti.
1992 yılında 4,5 milyon ABD doları tutarında ekonomik yardımın yanı sıra, Türkiye 100'den fazla Laoslu üniversite öğrencisini ağırlamaktadır.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2015 yılında 2,88 milyon ABD doları olmuştur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

American Friends Service Committee. Annual Reports, 1990-93. Philadelphia: 1990-94.
Amnesty International. Background Paper on the Democratic People's Republic of Laos Describing Current Amnesty International Concerns. (AI 26/04/85.) New York: April 1985.
Asia Yearbook, 1990. Hong Kong: Far Eastern Economic Review, 1990. "Birth Commemorated in Vientiane, Souphanouvong Speech," Foreign Broadcast Information Service, Daily Report: Asia and Pacific. January 18, 1977.
Brown, MacAlister. "Anatomy of a Border Dispute: Laos and Thailand," Pacific Focus [Inchon], 11 No. 2, 1987, pp. 5–30.
Brown, MacAlister, and Joseph Zasloff. Apprentice Revolutionaries: The Communist Movement in Laos, 1930–85. Stanford: Hoover Institution Press, 1986.
Brown, MacAlister. "Laos: Bottoming Out," Current History, 82, No. 483, April 1998, pp. 154–57, 180–82.
Brown, MacAlister. "Laos in 1975: People's Democratic Revolution-Lao Style," Asian Survey, 16, No. 2, February 1976, pp. 193–99.
Butwell, Richard. "From Feudalism to Communism in Laos," Current History, 69, No. 411, December 1975, pp. 223–26, 246.
Chi Do Pham (ed.). Economic Reforms in the Laos PDR: Current Trends and Perspectives. Vientiane: International Monetary Fund, April 1992.
Cordell, Helen (comp.). Laos. (World Bibliographical Series, No. 133.) Oxford, United Kingdom: Clio Press, 1991.
Dore, Amphay. "The Three Revolutions in Laos." pp. 101–15 in Martin Stuart-Fox (ed.), Contemporary Laos: Studies in the Politics and Society of the Lao People's Democratic Republic. St Lucia: University of Queensland Press, 1982.
Evans, Grant. "Planning Problems in Peripheral Socialism: The Case of Laos." pp. 84–130 in Joseph Zasloff and Leonard Unger (eds.), Laos: Beyond the Revolution. New York: St. Martin's Press, 1991.
Evans, Grant, and Kelvin Rowley. "Laos: The Eclipse of 'Neutralist' Communism." pp. 59–80 in Red Brotherhood at War: Vietnam, Cambodia, and Laos since 1975. London: Verso, 1990.
Evans, Grant. Lao Peasants under Socialism. New Haven: Yale University Press, 1990.
Halpern, Joel Martin. Government, Politics, and Social Structure of Laos: A Study in Tradition and Innovation. Christiansburg, Virginia: Dalley Book Service, 1990.
Norindr, Chou. "Political Institutions of the Lao People's Democratic Republic." Pages 39–61 in Martin Stuart-Fox (ed.), Contemporary Laos: Studies in the Politics and Society of the Lao People's Democratic Republic. St. Lucia: University of Queensland Press, 1982.
Radetzki, Marcus. "From Communism to Capitalism in Laos: The Legal Dimension," Asian Survey, 34, No. 9, September 1994, pp. 799–806.
Robinson, Julian, Jeanne Guillemin, and Matthew Meselson. "Yellow Rain: The Story Collapses," Foreign Policy, No. 68, Fall 1987, pp. 100–17.
Sarasin Viraphol. "Reflections on Thai-Lao Relations," Asian Survey, 25, No. 12, December 1985, pp. 1260–76.
Stuart-Fox, Martin (ed.). Contemporary Laos: Studies in the Politics and Society of the Lao People's Democratic Republic. New York: St. Martin's Press, 1982.
Stuart-Fox, Martin. "Laos in 1988: In Pursuit of New Directions," Asian Survey, 29, No. 1, January 1989, pp. 81–88.
Stuart-Fox, Martin. Laos: Politics, Economics, and Society. London: Frances Pinter, 1986.
Toye, Hugh. Laos: Buffer State or Battleground. London: Oxford University Press, 1968.
United Nations Development Programme. Development Cooperation: Lao People's Democratic Republic, 1990 Report. Vientiane: 1991.
Wurfel, David, and Bruce Barton. The Political Economy ofForeign Policy in Southeast Asia. London: Macmillan, 1990.
Zasloff, Joseph J., and MacAlister Brown. Communist Indochina and U.S. Foreign Policy: Postwar Realities. Boulder, Colorado: Westview Press, 1978.
Zasloff, Joseph J., and MacAlister Brown. "Laos: Coping with Confinement." pp. 211–28 in Southeast Asian Affairs, 1982. Singapore: Institute of Southeast Asian Studies, 1982.

Lesotho-Türkiye ilişkileri, sınırlı düzeydedir. Türkiye'nin büyükelçiliği Pretorya'da yer almaktadır ve Lesotho'nun Roma Büyükelçiliği Türkiye ile akreditedir. İki ülke arasındaki ilk görüşmeler 2019 yılında Ankara'da gerçekleşmiştir.

Lesotho başkanı Bethuel Pakalitha Mosisili ve heyeti, 9-13 Mayıs 2011 tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleşen En az gelişmiş ülkeler (EAGÜ) konferansına katılmıştır.
23-24 Mayıs 2016 tarihlerinde Türkiye'de düzenlenen Dünya İnsani Zirvesi toplantısına Devlet Bakanı Kimetso Henry Mathaba katılmıştır.
27-29 Mayıs 2016 tarihlerinde Antalya'da düzenlenen EAGÜ MTR toplantısına, Lesotho'dan Başkbakan yardımcısı Mothetjoa Metsing, Sanayi ve Ticaret Bakanı Joshua Setipa ve Kalkınma Bakanı Mokoto Hloale katılmıştır.
Lesotho Dışişleri ve Uluslararası İlişkiler Bakanı Lesego Makgothi, 20-23 Mart 2018 tarihleri arasında Türkiye'ye ziyarete gelmiştir. Bu ziyaret vesilesiyle Makgothi, TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanı ve yardımcısı, Ekonomi Bakanı ile diğer Bakanlar ile görüşme gerçekleştirmiştir.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 420 bin $'dır. Dışalım 12.290 $ iken, dışsatım 480 bin $ düzeyindedir.

Türkiye birçok Afrika ülkesine verdiği Türkiye Bursunu, Lesotho öğrencilerine de vermektedir.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Lesotho'nun başkenti Pretoria'da çeşitli projeler yönetmektedir.

Türkiye, Letonya'yı 1925 yılında tanımıştır. Baltıklarda ilk Türk Büyükelçiliği 1929 yılında Riga'da açıldı. 1944 yılında Sovyetler Birliği işgali ve ilhakı Türkiye tarafından tanınmamıştır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla 3 Eylül 1991 yılında Letonya'nın tekrar bağımsızlık kazanmasıyla ikili ilişkiler tekrar kurulmuştur.
Türkiye, Letonya'nın NATO üyeliğini desteklemiştir. Letonya'da Türkiye'nin AB üyeliği desteklenmektedir.
Dönemin Letonya Cumhurbaşkanı Andris Bernizs 2014 yılının nisan ayında, aynı yılın ekim ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşılıklı resmi ziyaret gerçekleştirmişlerdir.

Letonya'dan Türkiye'ye 2002-2019 yılları arasında yapılan yatırımların toplamı 91 milyon dolardır. Türkiye'den Letonya'ya ise 76 milyon dolardır.

Letonya'da iki Türkoloji bölümü bulunur. Cesis şehrinde Türk şehitliği bulunmaktadır. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında yaralanan ve Ruslara esir düşen Türk askerlerinin bir bölümü o dönemde Rus toprağı olan bugünkü Letonya topraklarına götürülmüştür. Bunlardan bir kısmı Cesis'teki mezarlığa defnedildi.
Letonya'da yaklaşık 300 Türk vatandaşı bulunur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Liberya-Türkiye ilişkileri, Liberya ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye'nin Gana Büyükelçisi 2013'ten beri Liberya'ya akredite edilmiştir. Brüksel'deki Liberya Büyükelçilisi ise Türkiye'ye akredite edilmiştir. 22 Haziran 2018 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanan karara göre Türkiye en kısa zamanda Liberya'nın başkenti Monrovia'da büyükelçilik açacaktır.

Türkiye ve Liberya, Liberya–ABD ile Türkiye–ABD arasındaki ilişkiler nedeniyle yakın ilişkilere sahiptir. Amerikan Kolonizasyon Derneği, Liberya'yı serbest bırakılan ABD köleleri için bir ülke olarak yarattı ve bu yakın bağlantı sayesinde ABD, Liberya'yı ekonomik ve politik olarak desteklemeye devam etti. Türkiye, 200.000'den fazla Liberyalı'nın ölümüne neden olan Doe ve Taylor yönetimleri sırasında Liberya'yı desteklemeyi reddetti. Harvard Üniversitesinde öğrenim görmüş Cumhurbaşkanı Ellen Johnson Sirleaf'ın seçilmesinden bu yana, Liberya ile Türkiye arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti.
Birinci Liberya İç Savaşı ve İkinci Liberya İç Savaşı'nın ardından Dünya Bankası, IMF ve Afrika Kalkınma Bankası konsorsiyumu ile işbirliği yapan Türkiye, Liberya'nın 3,4 milyar ABD doları tutarında dış borcunu ödemek için para topladı ve ülkenin yeniden inşasına yardım etmek için 75 milyon ABD doları bağışladı.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019 yılında 191.9 milyon ABD doları olmuştur.

Türkiye'nin dış ilişkileri

Amin, Samir. Unequal Development: Social Formations at the Periphery of the Capitalist System. Hassocks, England: Harvester Press, 1978.
Anderson, Robert Earle. Liberia, America’s African Friend. Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2002.
Ayittey, George B.N. Africa Unchained: The Blueprint for Africa’s Future. New York: Palgrave Macmillan, 2006.
Black Scandal: America and the Liberian Labor Crisis, 1929–1936. Philadelphia: Institute for the Study of International Issues, 1980.
Burin, Eric. Slavery and the Peculiar Solution: A History of the American Colonization Society. Gainesville: University Press of Florida, 2005.
Calderisi, Robert. The Trouble with Africa: Why Foreign Aid Isn’t Working. New York: Palgrave Macmillan, 2006.
Canney, Donald. Africa Squadron: The U.S. Navy and the Slave Trade, 1842–1861. Lanham, Md.: Potomac Books, 2006.
Chan, Stephen. Grasping Africa: A Tale of Achievement and Tragedy. New York: Palgrave Macmillan, 2007.
Clegg III, Claude A. The Price of Liberty: African Americans and the Making of Liberia. Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2004.
Collier, Paul. The Bottom Billion: Why the Poorest Countries Are Failing and What Can Be Done about It. New York: Oxford University Press, 2008.
Cutter, Charles H. Africa: The World Today Series. 42nd ed. Harpers Ferry, W.V.: Stryker-Post, 2007.
Donohugh, Agnes Crawford. The Atlantic Charter and Africa from an American Standpoint: A Study by the Committee on Africa, the War, and Peace Aims. New York: Phelps-Stokes Fund, 1942.
Ellis, Stephen. The Mask of Anarchy: The Destruction of Liberia and the Religious Dimension of an African Civil War. Updated ed. New York: New York University Press, 2006.
Fahnbulleh, Boima H. Voices of Protest: Liberia on the Edge, 1974–1980. Boca Raton, Fla.: Universal, 2005.
Gifford, Paul. Christianity and Politics in Doe’s Liberia. New York: Cambridge University Press, 1993.
Huffman, Alan. Mississippi in Africa: The Saga of the Slaves of Prospect Hill Plantation and Their Legacy in Liberia Today. New York: Gotham Books, 2005.
Hugon, Phillipe. African Geopolitics. Trans. by Steven Rendall. Princeton, N.J.: Markus Wiener, 2008.
Hyman, Lester S. United States Policy towards Liberia, 1822 to 2003: Un- intended Consequences. Cherry Hill, N.J.: Africana Homestead Legacy, 2007.
Kieh Jr., George K. Dependency and the Foreign Policy of a Small Power: The Liberian Case. San Francisco, Calif.: Mellen Research University Press, 1992.
Kulah, Arthur F. Liberia Will Rise Again: Reflections on the Liberian Civil Crisis. Nashville, Tenn.: Abingdon Press, 1997.
Kunz, Diane B., ed. The Diplomacy of the Crucial Decade: American Foreign Relations during the 1960s. New York: Columbia University Press, 1994.
Latham, Michael E. Modernization as Ideology: American Social Science and “Nation Building” in the Kennedy Era. Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2000.
Levitt, Jeremy. The Evolution of Deadly Conflict in Liberia from ‘Paternaltarianism’ to State Collapse. Durham, N.C.: Carolina Academic Press, 2005.
Lyons, Terrence. “Keeping Africa off the Agenda.” In Warren I. Cohen and Nancy Bernkopf Tucker, eds. Lyndon Johnson Confronts the World: American Foreign Policy, 1963–1968. New York: Cambridge University Press, 1994.
Moran, Mary H. Liberia: The Violence of Democracy. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2006. Pham, John Peter. Liberia: Portrait of a Failed State. New York: Reed Press, 2004.
Rostow, W.W. Eisenhower, Kennedy, and Foreign Aid. Austin, Texas: University of Texas Press, 1985.
Sawyer, Amos. Beyond Plunder: Toward Democratic Governance in Liberia. Boulder, Colo.: Lynne Rienner, 2005.
Sneh, Itai Natzizenfield. The Future Almost Arrived: How Jimmy Carter Failed to Change U.S. Foreign Policy. New York: Peter Lang Publisher, 2008.
Thornton, Richard C., ed. The Carter Years: Toward a New Global Order. New York: Paragon House, 1991.
Tyler-McGraw, Marie. An African Republic: Black and White Virginians in the Making of Liberia. Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2007.
Vance, Cyrus R. Hard Choices: Critical Years in America’s Foreign Policy. New York: Simon & Schuster, 1983.
Williams, Gabriel I.H. Liberia: The Heart of Darkness. New Bern, N.C.: Trafford, 2006.
Wright, Stephen. African Foreign Policies. Boulder, Colo.: Westview, 1998.
Young, Andrew. “The United States and Africa: Victory for Diplomacy.” Foreign Affairs 59, no. 4 (America and the World 1980).

Libya-Türkiye ilişkileri, Libya ile Türkiye arasında sürdürülen uluslararası politikaları içerir. Osmanlı İmparatorluğu'ndan bu yana iki ülke arasında önceki tarihsel bağlara sahip olan nispeten yakın bir ilişki yaşamışlardır. Bu tarihsel bağ nedeniyle, Libya ve Türkiye, diğer Arap devletleriyle karşılaştırıldığında bir Osmanlı mirasını paylaşmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın ortalarında Libya kıyı bölgelerini fethetti ve Libya toplumu üzerinde büyük bir etki yarattı. O zamanlar Osmanlılar altında Trablusgarp Eyaleti, istikrarsız ve çeşitlilik gösterse de bir dereceye kadar özerkliğe sahipti.
18. yüzyılda Karamanlı Ahmed Paşa, Libya'yı yöneten ve Osmanlı hakimiyetini kabul eden özerk Karamanlı Hanedanı'nı kurdu. Saltanatı döneminde Libya, güçlü Libyalı karakterlere sahip imparatorluğun en müreffeh kısımlarından biriydi, ancak Osmanlı yönetimine karşı geldiği için dolaylı olarak merkezi yönetimden düşmanlık kazandı. Ancak halefleri Ahmed kadar başarılı değildi ve hanedan 18. yüzyılın sonlarında çöktü ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından başlatılan Berberi Savaşları sonucu Karamanlı otoritesinin tamamen ortadan kalktı. O zamana kadar, İtalyan işgaline kadar Libya'daki Osmanlı yönetimi güvence altına alındı, ancak kalkınma eksikliği nedeniyle anakaradan ihmal edildi.
Trablusgarp Savaşı'ndan sonra (1911-1912), İtalya Krallığı Libya'yı fethederken Osmanlı İmparatorluğu Afrika'daki son toprak parçasını kaybetti. İki ülkenin arasındaki bağlar yeniden kurulduğu 1947'ye kadar mevcut değildi.

Libya Krallığı'nın kurulmasıyla, Türkiye ve Libya samimi ilişkileri sürdürdüler, her ikisi de çoğunlukla Müslüman çoğunluklu uluslardı.
1969 yılında Libya'da kansız bir darbe meydana geldi ve bu sırada Kral İdris tıbbi tedavi için Ankara'daydı. Daha sonra, Kral İdris darbeyi kınadı, ancak bunu gerçekleştirenlere karşı olma yetkisi yoktu. Sonunda, Libya Kralı Kahire'de öldüğü 1983 yılına kadar sürgünde yaşamak zorunda kaldı.
Senussi Hanedanı'nın çöküşünden bu yana, Libya-Türkiye ilişkileri işbirlikler ve düşmanlıklar arasında gidip geldi. Muammer Kaddafi'nin 1974'te Türkiye'nin Kıbrıs harekâtı sırasında ABD'nin Türkiye'ye silah ambargosu uygulandığından Türkiye'ye ABD yapımı uçaklarına yedek parça sağlamasına ve Türk eşyalarını almayı tercih etmesine karşın daha sonradan Kürt bağımsızlığını desteklemek gibi Türkiye'yi Kürt meselesi için suçlayan anlaşmazlıklar da yarattı. Bu, 2011 yılında sürgündeki Kürt Millî Kongresi Başkanı Cevad Mella tarafından yeniden doğrulandı. Böylece, Türkiye ile Libya arasındaki ilişki 2011 yılına kadar zarar gördü.

2010’lu yılların ortalarından itibaren Türk şirketleri, Libya’nın çatışma sonrası yeniden inşa sürecinde önemli aktörler hâline gelmiştir. 2025 yılı itibarıyla Türk firmaları, Trablus, Bingazi, Tobruk ve Derne gibi kentlerde altyapı, konut ve kamu tesislerine yönelik çok sayıda yeniden inşa ve onarım projesi üstlenmiştir. Türkiye’nin Libya’ya yıllık ihracatı 2 milyar ABD dolarını aşmış olup, Türkiye Libya’nın en büyük ticaret ortaklarından biri konumuna gelmiştir.
2025 yılının Ocak–Temmuz dönemine ait döviz transfer verilerine göre, Libya’nın ithalat ödemelerinin yaklaşık %22’si Türk şirketlerine yapılmıştır. Bu ekonomik varlık, Ankara’nın askerî ve diplomatik nüfuzunu uzun vadeli ekonomik kazanımlara dönüştürme stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

2025 yılı itibarıyla Türkiye, Libya’nın doğusunda etkili olan Libya Ulusal Ordusu (LNA) ve lideri Halife Hafter ile temas kurmaya başlamış; bu durum Ankara’nın daha önce yalnızca Trablus merkezli yönetimlere odaklanan politikasında önemli bir değişim olarak değerlendirilmiştir. Nisan 2025’te Hafter’in oğlu ve LNA komutan yardımcısı Ankara’yı ziyaret ederek askerî iş birliği konularını görüşmüş, Ağustos 2025’te ise Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Bingazi’de Hafter ve LNA yetkilileriyle bir araya gelmiştir.
Bu temaslarda güvenlik iş birliği, istihbarat paylaşımı ve 2019 Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nın doğu Libya’daki Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gibi konular ele alınmıştır. Gözlemciler, bu süreci Türkiye’nin Libya’daki farklı güç merkezleriyle ilişkilerini dengeleyerek uzun vadeli nüfuzunu koruma çabası olarak yorumlamaktadır.
2025 itibarıyla Türkiye’nin Libya politikasının, hem Trablus merkezli hükümetlerle ilişkileri sürdürmeyi hem de ülkenin doğusundaki siyasi ve askerî aktörlerle temas kurmayı hedefleyen çift yönlü bir stratejiye dayandığı görülmektedir. Bu yaklaşım, Libya’daki siyasi bölünmüşlük devam ederken Ankara’nın ülkedeki etkisini korumasına ve olası siyasi senaryolara uyum sağlamasına olanak tanımaktadır.

Türkiye, Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy'yi Libya halkının özgürleşmesi konusunda Fransız çıkarlarını sürdürmekle suçladı ve 20 Mart'ta gözlemci bir tutum aldı. Türkiye, 2011 yılında Libya ile ilişkileri kesen ilk ülkeler arasında yer aldı ve Kaddafi'ye görevi bırakmasını ve sürgüne gitmesini teklif etti. Kaddafi ise bunu reddetti.
İkinci Libya İç Savaşı'nın patlak vermesiyle, Türkiye Trablus'taki BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükûmeti'ni, Tobruk'taki Hafter yönetimindeki Temsilciler Meclisi'ne karşı desteklemektedir. Hafter'in Türkiye karşıtı tutumu, Türkiye ile Tobruk hükûmeti arasında süren düşmanlığa katkıda bulunmuş, Türkiye de Trablus'taki hükûmete silah ve mühimmat taşımıştır.
Türkiye cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, dolaylı olarak Hafter'i, Libya için barışı önlemek isteyen ve Kasım 2018'de Libya'da barış konferansından ayrılan sorun çıkarıcı olarak suçladı. Hafter, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye'ye karşı düşman olarak kaldı ve Tobruk merkezli kuvvetler genellikle Trablus'taki orduya silah taşıyan Türk gemilerini ele geçirdi.
Hafter liderliğindeki 2019-20 Batı Libya Taarruzu'nun ardından, Türkiye derin endişeler gösterdi ve Hafter'i Libya'yı istikrarsızlaştırdığı gerekçesiyle gizlice kınadı. Kasım 2019'da Türkiye, güvenlik ve askeri işbirliği anlaşmasına ek olarak Libya'nın uluslararası kabul görmüş hükûmeti ile Akdeniz'deki deniz sınırları konusunda bir anlaşma imzaladığını belirtti.
2019'da Birleşmiş Milletler, Ürdün, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin sistematik olarak Libya silah ambargosunu ihlal ettiğini bildirdi. Ayrıca, Libya Ulusal Ordusu'nun Türk yetkililerin yıllarca Libya'daki terörist gruplara destek vermekle suçladı ve bu desteğin sadece lojistik destekten paralı askerleri taşımak için askeri uçakların yanı sıra Libya'da terörizmi desteklemek için silah, zırhlı araçlar ve mühimmat taşıyan gemiler kullanarak doğrudan müdahaleye dönüştüğünü belirtti. Ancak bu suçlamalar, Hafter yanlısı güçlerin, Libya'nın uluslararası kabul görmüş hükûmetini destekleyen Hafter karşıtı güçlerin Hafter yanlısı güçleri geri çekmeyi başardıktan sonra stratejik Geryan kasabası üzerindeki kontrolünü kaybettikten sonra yapıldı. Yenilgisine misilleme olarak Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından desteklenen Hafter, Türkiye'yi tehdit ederek karşılık verdi ve tüm Türk gemilerini ve şirketlerini hedefleme, Türkiye'ye ve Türkiye'den uçuşları yasaklama ve Türk vatandaşlarını Libya'da tutuklanacağını açıkladı. Hafter'in Geryan'ı kaybetmesinden sonraki diğer yanlış suçlamalar, Ulusal Mutabakat Hükûmeti ve Geryan'daki yetkililer tarafından yalanlandı.
2 Ocak 2020'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, başkentte BM tarafından tanınan hükûmeti desteklemek için Libya'ya asker yerleştirme tasarısını onayladı. Mevzuat 325-184 oyla kabul edildi, ancak konuşlandırmanın ayrıntıları miktar ve zamanlama açısından henüz açıklanmadı. 6 Ocak'ta Türk birlikleri Libya'ya gönderilmeye başladı. 8 Ocak 2020'de Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hafter'i destekleyen Rusya devlet başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmelerden sonra, Türkiye ve Rusya Libya'daki tüm tarafları 12 Ocak gece yarısından itibaren ateşkes ilan etmeye çağırdı.

Ekim 2024’te Türkiye ile Libya’nın doğusundaki yetkililer arasında, güvenlik ve istihbarat alanında kurumsal iş birliğini öngören bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma, terörle mücadele, organize suçlarla mücadele ve kolluk kuvvetlerinin kapasitesinin artırılmasına yönelik gerçek zamanlı istihbarat paylaşımını, ortak eğitim programlarını ve teknik destek mekanizmalarını kapsamaktadır.
Söz konusu gelişme, Türkiye’nin Libya’daki rolünün yalnızca askerî destekle sınırlı kalmayıp, iç güvenlik ve kurum inşası alanlarına da yayıldığını göstermektedir.

Libya - Türkiye Siyasi İlişkileri 28 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Litvanya-Türkiye ilişkileri, Litvanya ile Türkiye arasındaki dış ilişkilerdir. Türkiye 28 Temmuz 1922'de Litvanya'yı resmî olarak tanıdı ve aynı gün Türkiye'nin Estonya Büyükelçisi de Litvanya'ya akredite oldu. SSCB'nin Estonya, Letonya ve Litvanya'nın işgalini ve ilhakını takiben Tallinn'deki Türk Büyükelçiliği 5 Eylül 1940'ta kapattı. Ancak Türkiye, Litvanya'nın Sovyet ilhakını hiçbir zaman tanımadı.
Gorbaçev'in Vilnius Katliamı'na izin verdiğinin ifşa edilmesinin ardından, Türkiye, Litvanya'nın bağımsızlığını tanımayı yeniledi ve diplomatik ilişkilerini 3 Eylül 1991'de yeniden sağladı.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2018 yılında 687 milyon ABD doları oldu (Türkiye'nin ihracatı/thalatı: 277/410 milyon ABD doları).

Türkiye'nin dış ilişkileri

Kongre Kütüphanesi / Federal Araştırma Bölümü / Ülke Çalışmaları / Bölge El Kitapları Dizisi / Letonya (Estonya, Letonya, Litvanya) / Bibliyografya 30 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lübnan-Türkiye ilişkileri, Lübnan ve Türkiye arasında süren uluslararası politikaları içerir.
Türkiye'de 2003 yılı itibarıyla sermaye tutarı 2,7 milyon TL olan 60'ı aşkın Lübnan menşeli firma faaliyet göstermektedir. Son dönemde siyasi ilişkilerdeki canlanmaya paralel olarak bu rakamlarda ciddi bir artış gözlenmektedir. 2005'te özelleştirilen Türk Telekom'un %55 oranındaki kamu hissesini Lübnan/Suudi Arabistan sermayeli Oger Telecoms Ortak Girişim Grubu'nun alması bunun en önemli örneğidir. 2008'de Türkiye'nin Lübnan'a ihracatı 698, ithalatı ise 207 milyon dolara ulaşmış; böylece iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2007'ye oranla %76 artarak 905 milyon dolara yükselmiştir. Petrol türevleri, demir-çelik ve tekstil ürünleri ihracatta başı çekerken, Lübnan'dan özellikle hurda demir ve ham deri ithal edilmektedir.
Lübnan eski bir Osmanlı toprağı olmasına karşın 20. yüzyılda ilişkiler çok sınırlı kalmıştır. Son dönemde Türkiye, Lübnan ile olan ikili ekonomik ilişkilerini arttırma gayreti içindedir. 2006 yılında 1 milyar dolarlık bir ilk hedef belirlenmiştir. Bu hedefe 3 yıl içinde ulaşılması öngörülmüştür. Lübnan 2001 yılında tek Arap ve Müslüman ülke olarak Ermeni Kırımı'nı soykırım olarak tanımıştır. Bu olaydan sonra ilişkiler büyük zarara uğramış ve kopma noktasına gelmiştir.
Ayrıca 11.01.2010 tarihi itibarıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlık Merkez Binasında Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile yaptığı basın açıklamasında, iki ülke arasındaki vizenin karşılıklı olarak kaldırılmasına ilişkin düzenlemenin imzalandığını açıkladı. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2002 yılında 225 milyon dolar olarak açıklanmışken bu rakam 2008 yılında ise 900 milyon dolara ulaşmıştır.
Mayıs 2026'da İsrail'in Lübnan'daki askeri operasyonlarını tırmandırmasının ardından, Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail'in Lübnan'daki eylemlerini "açık bir saldırganlık" olarak nitelendirdi. Ayrıca tüm cephelerde ateşkesin gerekli olduğunu belirtti.

1985 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilan edilmesinden sonra 23 Haziran 1985 tarihinde yapılan ilk seçimlerdir.
1983 yılında KKTC'nin tek taraflı olarak ilanından sonra Kıbrıslı Türkler ilk kez milletvekili seçimi için sandık başına gitmişlerdir. 50 milletvekilinden oluşan meclise siyasi partilerin milletvekili sokabilmeleri için %8'lik seçim barajını geçmeleri gerekiyordu. Barajı geçen 4 parti Ulusal Birlik Partisi (UBP), Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), Yeni Doğuş Partisi (YDP) ve Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) oldu. Barajı geçemeyen Demokratik Halk Partisi (DHP), Toplumsal Atılım Partisi ve Sosyal Demokrat Parti; seçim barajının anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle dava açtı. DHP başkanı İsmet Kotak'a ait olan Kıbrıs Postası, seçime Türkiye'den müdahaleler olduğuna dair çeşitli suçlamalarda bulundu. Suçlamalar arasında Türkiye Başbakanı Turgut Özal tarafından UBP'ye 315 milyon lira "seçim bahşişi" verildiği, seçimden bir gün önce Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Yardımcısı'nın Kıbrıs'a gelmesinin UBP'ye destek teşkil ettiği, Türkiye'nin Lefkoşa büyükelçiliğinin köylerde DHP'ye değil de YDP'ye oy verilmesi yönünde çalışma yürüttüğü iddiaları yer aldı. Kotak ile birlikte TKP Başkanı İsmail Bozkurt da seçimlerin "dağıtılan paralar" nedeniyle şaibeli olduğu görüşünü savundu.
Seçimin ardından Derviş Eroğlu Başbakanlığında UBP-TKP hükûmeti kurulmuştur.

Seçimlerde UBP % 36.7'lik oy oranı ile birinci parti oldu. CTP %21.4, TKP yüzde 15.8 ve Yeni Doğuş Partisi (YDP) % 8.8 oy aldı. UBP 24, CTP 12, TKP 10 ve YDP 4 milletvekilliği kazandı.
Seçimlerde 415 seçim sandığı bulunan Kuzey Kıbrıs'ta, kayıtlı 95 bin 124 seçmenden 83 bin 175'i oy kullandı. Seçime katılım oranı % 87.4 oranında gerçekleşti. Oyların 79 bin 812'si geçerli sayıldı.

1993 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri, sadece Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde 12 Aralık 1993 tarihinde gerçekleşen parlamento seçimleridir.
1983 yılında KKTC'nin tek taraflı olarak ilanından sonra dördüncü kez Kıbrıslı Türkler milletvekili seçimi için sandık başına gitmişlerdir. 50 milletvekilinden oluşan meclise siyasi partilerin milletvekili sokabilmeleri için %5'lik seçim barajını geçmeleri gerekiyordu. Barajı sadece Ulusal Birlik Partisi, Cumhuriyetçi Türk Partisi, Demokrat Parti ve Toplumcu Kurtuluş Partisi olmak üzere dört siyasi parti geçebilmiştir. Ulusal Birlik Partisi, oyların %29.8'ini alarak 17 milletvekili çıkardı. Demokrat Parti, %29.2'lik oy oranı ile 15 milletvekili çıkardı. Seçimler sonrası DP ve CTP, DP'nin büyük ortak olduğu Hakkı Atun başbakanlığında bir koalisyon hükûmeti kurdu ve UBP ana muhalefet partisi konumuna geldi.

Seçim öncesi yapılan bir ankette, Ulusal Birlik Partisi'nin %36.87, Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin %17.59 ve Demokrat Parti'nin %14.93 oranında oy alacağı sonucu çıkmıştı.
Seçim öncesi dönemin UBP başkanı Derviş Eroğlu yeniden iktidar olacaklarını, TKP başkanı Mustafa Akıncı toplumdaki ayrımcılığı ortadan kaldıracaklarını, DP başkanı Serdar Denktaş partizanlığa son vereceklerini ve CTP başkanı Özker Özgür kamu görevlilerinin önündeki siyaset yasağını ortadan kaldıracaklarını söyledi. Dönemin cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş ise UBP iktidarında ekonominin kötüye gittiğini ve partizanlığın ciddi boyutlara ulaştığını belirterek seçmenlere oylarını boş yere harcamamalarını söyledi.

Seçimlerde 456 seçim sandığı bulunan Kuzey Kıbrıs'ta, kayıtlı 108 bin 622 seçmenden 100 bin 867'si oy kullandı. Seçime katılım oranı yüzde 92.9 oranında gerçekleşti. Oyların ise sadece 96 bin 11'i geçerli sayıldı.

1998 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri, sadece Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde 6 Aralık 1998 tarihinde gerçekleşen parlamento seçimleridir.
1983 yılında KKTC'nin tek taraflı olarak ilanından sonra beşinci kez Kıbrıslı Türkler milletvekili seçimi için sandık başına gitmişlerdir. 50 milletvekilinden oluşan meclise siyasi partilerin milletvekili sokabilmeleri için %5'lik seçim barajını geçmeleri gerekiyordu. Sadece Ulusal Birlik Partisi, Cumhuriyetçi Türk Partisi, Demokrat Parti ve Toplumcu Kurtuluş Partisi olmak üzere dört siyasi parti geçebilmiştir. Ulusal Birlik Partisi, oyların %40.4'ünü alarak 24 milletvekili çıkardı. Daha sonra UBP, DP ile koalisyon hükûmeti kurdu.

6 Aralık 1998 tarihinde yapılan seçimlerde 501 seçim sandığı bulunan Kuzey Kıbrıs'ta, kayıtlı 120 bin 758 seçmenden 106 bin 331'u oy kullanırken, 14 bin 227 seçmen sandığa oy kullanmaya gitmedi. Seçime katılım oranı yüzde 88.05 oranında gerçekleşti. Oyların ise sadece 99 bin 568'i geçerli sayıldı.

Belgenet.com

2004 Annan Planı halkoylaması, Kıbrıs Adası'nda yaşayan ve 1963'ten bugüne ayrı olan iki toplumu iki kesimli tek devlet bünyesinde birleştirmek maksatıyla dönemin Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan plan için 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan halkoylaması.

1960 Antlaşmaları'na istinaden kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı III. Makarios'un 1963'te Kıbrıs Türklerinin kazanılmış haklarını ellerinden alan anayasa değişikliği üzerine ayrılan iki toplum, pek çok kez tekrar bir araya getirilmeye çalışılmıştır. Bunların en önemlilerinden olan Annan Planı için yapılan referandum Kıbrıs Türkleri'nin kabulüne rağmen Kıbrıs Rumları'nın hayırı üzerine hayata geçememiştir.

Planın Kıbrıs Rumları tarafından reddi üzerine, iki toplum arasındaki çözüm süreci bir kez daha olumsuz bir döneme girmiştir.
Kıbrıs adasının yalnızca güneyinde egemen olan Kıbrıs Cumhuriyeti, adanın tamamı adına 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği'ne katılmıştır.

2005 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri, sadece Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde 20 Şubat 2005 tarihinde gerçekleşecek parlamento seçimleridir.
1983 yılında KKTC'nin tek taraflı olarak ilanından sonra yedinci kez Kıbrıslı Türkler milletvekili seçimi için sandık başına gitmişlerdir. 50 milletvekilinden oluşan meclise siyasi partilerin milletvekili sokabilmeleri için %5'lik seçim barajını geçmeleri gerekmekteydi.
Cumhuriyetçi Türk Partisi %44.5 ile 25 milletvekili, Ulusal Birlik Partisi %31.7 aldığı oyla 18 milletvekili, Demokrat Parti % 13.5 aldığı oyla 6 milletvekili, Barış ve Demokrasi Hareketi 5.8 aldığı oyla sadece 1 milletvekili çıkarmıştır. Diğer partiler ise, meclise girememişlerdir.
CTP-DP koalisyonu oluşturulmuş ve 17 Nisan 2005 tarihindeki cumhurbaşkanlığı seçimi sonucunda koalisyon lideri Mehmet Ali Talat Cumhurbaşkanı olmuştur.

KKTC Cumhuriyet Meclisi 6. dönem milletvekilleri listesi

2009 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri, sadece Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde 19 Nisan 2009 tarihinde gerçekleşen parlamento seçimleridir.
1983 yılında KKTC'nin tek taraflı olarak ilanından sonra sekizinci kez Kıbrıslı Türkler milletvekili seçimi için sandık başına gitmişlerdir. 50 milletvekilinden oluşan meclise siyasi partilerin milletvekili sokabilmeleri için %5'lik seçim barajını geçmeleri gerekiyordu. Sadece Ulusal Birlik Partisi, Cumhuriyetçi Türk Partisi, Demokrat Parti, Toplumcu Demokrasi Partisi ve Özgürlük ve Reform Partisi olmak üzere beş siyasi parti geçebilmiştir. Ulusal Birlik Partisi, oyların %43.97'sini alarak 26 milletvekili çıkardı. Bu şekilde UBP tek başına hükûmeti kuracak çoğunluğa erişmiş oldu.

5 Ocak 2009 tarihinde Kuzey Kıbrıs'taki koalisyon hükûmetinin büyük ortağı olan Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin merkez yürütme kurulu 19 Nisan 2009 Pazar günü milletvekili seçimleri olması doğrultusunda bir karar aldı. 19 Şubat günü toplanacak iken 21 sendikanın, 18 Şubat için planlanan 1 günlük genel uyarı grevinin 19 Şubat'a ertelemesi ve Meclis çalışanlarının da greve katılacak olması nedeniyle KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu'nun olağanüstü çağrısıyla 18 Şubat 2009 tarihinde toplanan Cumhuriyet Meclisi, 19 Nisan 2009 tarihinde erken genel seçimler olması doğrultusundaki tasarıyı oybirliği ile kabul etti. Parlamento'da alınan karar 20 Şubat 2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlandı ve Kuzey Kıbrıs'ta seçim süreci resmen başladı.
161 bin 373 seçmenin oy kullanabileceği seçimin oy pusulalarında, Birleşik Kıbrıs Partisi (BKP), Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), Demokrat Parti (DP), Halk İçin Siyaset Partisi (HİS Parti), Özgürlük ve Reform Partisi (ÖRP), Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) ve Ulusal Birlik Partisi'nden (UBP) 350 adayla birlikte, 8 de bağımsız aday yer almıştır.
Ancak bunlardan 356'sı seçilebilme nitelikleri taşıdı. HİS Parti'den 2 kişinin adaylıkları; birinin seçilebilme niteliğine sahip olmaması, diğerinin de adaylığında aykırılık saptandığı için düşmüştü. Lefkoşa’da 50 bin 653, Gazimağusa’da 42 bin 325, Girne’de 30 bin 428, Güzelyurt’ta 21 bin 17 ve İskele’de de 16 bin 950 seçmen oy kullanabileceği açıklandı.

19 Nisan 2009 tarihinde yapılan seçimlerde 620 seçim sandığı bulunan Kuzey Kıbrıs'ta, kayıtlı 161 bin 373 seçmenden 131 bin 349'u oy kullanırken, 30 bin seçmen sandığa oy kullanmaya gitmedi. Seçime katılım oranı yüzde 81,70 oranında gerçekleşti. Oyların %43.97'sini alan Ulusal Birlik Partisi 26 milletvekili, %29.34'ünü alan Cumhuriyetçi Türk Partisi 15 milletvekili çıkardı. Bu sonuca göre UBP tek başına hükûmeti kuracak çoğunluğa erişmiştir.

Seçimlerde polislerle birlikte sandık merkezlerinde 1860, YSK ve İlçe Seçim Kurulları'nda da 220 olmak üzere toplam 2 bin 80 kişi görev aldı. Seçimlerde Lefkoşa 16, Gazimağusa 13, Girne 9, Güzelyurt 6 ve İskele ilçesi de 6 milletvekili çıkardı. Oy pusulalarında Birleşik Kıbrıs Partisi olarak yer almasına rağmen bu parti adı altında Yasemin Hareketi adayları da yer aldı. Ayrıca oy pusulalarında, partilerin ardından ise, bağımsız adayların isimleri yer aldı.
Yeni kurulacak olan Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanı tarafından atanıncaya kadar mevcut hükûmet yönetildi. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından atanan Bakanlar Kurulunun listesi, tam olarak, Cumhuriyet Meclisi'ne sunuldu. Bakanlar Kurulunun programı, atanma tarihinden başlayarak en geç bir hafta içinde, Başbakan veya bir bakan tarafından Cumhuriyet Meclisi’nde okunduktan sonra güvenoylamasına gidildi. Programın okunmasından sonra Cumhuriyet Meclisi’nde iki tam gün sonra görüşmeler başladı ve bittikten iki tam gün sonra oylama yapıldı.

UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu Lefkoşa’da Saray Önü Meydanı’nda yaptığı konuşmada "Kıbrıs demokrasisi başarılı bir imtihandan geçti...Sorunlar var aşmaya çalışacağım. Anavatan Türkiye ile Kıbrıs politikalarını enine boyuna tartışıp, müzakerelerin devamı için birlik ve beraberlik içerisinde mücadele edeceğiz.." diye açıklama yaptı.
Cumhuriyetçi Türk Partisi Genel Başkanı Ferdi Sabit Soyer ise "Biz muhalefet olarak çözümü ve AB süreçlerinde atılacak her adımı sonuna kadar destekleyeceğiz...Biz, başarılar karşısında şımarmadığımız gibi başarısızlıklar karşısında yıkılmayız" diye konuştu ve seçimden birinci parti çıkan UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu’nu telefonla arayarak kutladığını belirtti.
KKTC'nin ilk Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş "Yeni gelen idareyi görelim. Sayın Cumhurbaşkanı ne diyecek, ne kadar uyum içerisinde olacak bakalım. Eğer biz tek devlet, tek halk, tek şu, tek bu durumunda devam edersek işimiz çok zor olacaktır. Kendimize gelelim" dedi.
Özgürlük ve Reform Partisi Genel Başkanı Turgay Avcı seçim sonuçları hakkında " Seçim sürecinde barajın altında kalacağımızın söylenmesi bize zarar verdi. ÖRP tüm bu söylemler içinde iyi bir başarı elde etti. Yaklaşık %6.30 civarında oy aldık ve baraj sınırlarının üzerinde yer aldık. İlk kez siyasete giren 45 adayla birlikte yok olacak denilen ÖRP'nin bu şartlarda barajı geçmesi, bir başarıdır." dedi.
Avrupa Parlamentosu Hristiyan Demokrat Grubu üyesi olan Yiannakis Matsis "Kıbrıs'nın Türkiye tarafından işgal edildiğini ve bu sebeple 19 Nisan’da KKTC’de gerçekleşen genel seçimlerin yasadışı olduğunu" söyledi.

KKTC Cumhuriyet Meclisi 7. dönem milletvekilleri listesi

2009 Kuzey Kıbrıs Milletvekilliği Genel Seçimleri resmî web sitesi
Kuzey Kıbrıs Yüksek Seçim Kurulu: 19 Nisan 2009 Milletvekili Genel Seçimi ile ilgili Bilgiler
Bianet.org: Kuzey Kıbrıs Seçim Rehberi18 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2013 Kuzey Kıbrıs parlamento seçimleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) 28 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen parlamento seçimleridir. 1983 yılında KKTC'nin tek taraflı olarak ilanından sonra dokuzuncu kez Kıbrıs Türkleri milletvekili seçimi için sandık başına gitmişlerdir.

Ulusal Birlik Partisi (UBP) 2009 genel seçimlerde aldığı yüzde 44 oy oranıyla tek başına iktidara gelmişti. Ancak 2012'den beri UBP içinde genel başkan ve başbakan İrsen Küçük'e karşı muhalefet başlatıldı. Mayıs 2013'te UBP'nin ikiye bölünerek bir grup milletvekilinin muhalefet partileriyle birlikte hükûmete gensoru önergesi vermesi Ada'da siyasi krize neden oldu. Gensoru önergesi oy çokluğuyla kabul edilirken iktidar ve muhalefet, 28 Temmuz'da erken seçime gidilmesine karar verdi. Bu arada CTP milletvekili Sibel Siber seçimlere kadar görevde kalacak bir hükûmet kurdu.
Seçimlerde 5 partiden 250 aday ve 7 bağımsız isim yarıştı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu 28 Temmuz 2013 Milletvekilliği Erken Genel Seçimi ile ilgili Bilgiler

2018 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri, 7 Ocak 2018 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Cumhuriyet Meclisindeki 50 milletvekilini belirlemek için yapılan erken seçimdir.
Seçim sonucunda 50 koltuklu parlamentoda Ulusal Birlik Partisi 21, Cumhuriyetçi Türk Partisi 12, Halkın Partisi 9, Toplumcu Demokrasi Partisi 3, Demokrat Parti 3 ve Yeniden Doğuş Partisi 2 milletvekili elde etti.

UBP'nin altı kontenjan adayı Başbakan Hüseyin Özgürgün tarafından 16 Kasım günü açıklandı. Bu adaylar arasında Özgürgün'ün kendisiyle önceki seçim DP'den seçilip istifaları sonrası bağımsız milletvekili olarak görev yapmış olan Özdemir Berova ve Hakan Dinçyürek yer almaktaydı. Diğer adaylar, 18 Kasım'da 11.616 parti üyesinin oy kullanma hakkının olduğu bir kurultayda belirlendi. Bu kurultayda en çok oy alan üç aday sırasıyla Faiz Sucuoğlu, Ersin Tatar ve Hasan Taçoy oldu.
UBP ilk olarak seçim kampanyası için "Binlerce yürek tek yürek!" sloganını kullandı. 12 Aralık'ta düzenlenen, seçim kampanyasını resmen başlatan aday tanıtım etkinliğinde parti hedefi tek başına iktidar olarak belirlendi. Bunun ardından kullanılan sloganlar "Halka hizmet yolunda biriz", "Partimiz bir, yolumuz bir" ve "Tek hedef var, tek başına iktidar" oldu.

CTP seçim öncesi kadrolarında bir yenilenme süreci yaşadı. Aktif siyasette ön planda yer almış siyasetçilerden aday olmayanlar oldu, bunların yerine genç adaylar gösterildi. Adaylık başvurusu yapmayanlar arasında Ferdi Sabit Soyer, Sibel Siber, Özkan Yorgancıoğlu ve Ömer Kalyoncu olmak üzere dört eski başbakan, toplamda 2013'te meclise giren yedi CTP milletvekili yer aldı. Parti başkanı Tufan Erhürman'ın belirlediği on kontenjan adayı dışındaki adaylar 18 Kasım'daki parti kurultayında belirlendi. Kontenjan adaylarından biri olan Fikri Toros, aday gösterildiğinde Kıbrıs Türk Ticaret Odası başkanlığı yapmaktaydı ve ekonomiye ilişkin liberal açıklamalarda bulunmuştu. Bir "dönüşüm stratejisi"nin parçası olarak açıklanan bu adaylık, partinin nispeten solunda yer alan kesimlerde tartışma konusu oldu.
CTP'nin seçim için kullandığı sloganlar arasında "Bu sistem değişecek!" ve "Çalışır yaparız" yer aldı. Erhürman "sosyal dönüşüm" ve "kurulmuş düzenin değişimi" sözünü verdi, Özgürgün Hükûmeti'ni o tarihe kadarki "en fazla yolsuzluğa, hukuksuzluğa" karışan hükûmet olarak değerlendirerek eleştirdi.

Not: Her seçmen, meclisteki her sandalye için bir veya birden çok oy kullanabilir. Bu nedenle, bazı partilerin oy toplamları kayıtlı seçmen sayısını aşmaktadır.

2022 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Cumhuriyet Meclisi'ndeki 50 milletvekilini belirlemek için yapılan erken seçimdir. 23 Ocak 2022 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Sonuçlar açıklandığında Lefkoşa ilçesi adına 16, Gazimağusa ilçesi adına 13, Girne ilçesi adına 11, İskele ilçesi adına 5, Güzelyurt ilçesi adına 3 ve Lefke ilçesi adına 2 milletvekili seçilmiştir.

Seçime sekiz siyasi partiye mensup 400 adayın yanında üç bağımsız aday katıldı.

Cumhuriyetçi Türk Partisi
Halkın Partisi
Ulusal Birlik Partisi
Demokrat Parti
Toplumcu Demokrasi Partisi
Bağımsızlık Yolu
Yeniden Doğuş Partisi
Toplumcu Kurtuluş Partisi Yeni Güçler

Adem Yazıcı (Lefkoşa)
İsmail Yıldız (Gazimağusa)
Ali Sanatkar (İskele)

Not: Her seçmen, meclisteki her sandalye için bir veya birden çok oy kullanabilir. Bu nedenle, bazı partilerin oy toplamları kayıtlı seçmen sayısını aşmaktadır.

TDP Genel Başkanı Cemal Özyiğit gayriresmi seçim sonuçlarının ardından partinin basın organından yazılı açıklama yaparak partinin genel başkanlığından istifa edeceğini, sonuçlar resmîleştiğinde ise daha kapsamlı bir değerlendirme yapacağını belirtti.

Genel başkanı olduğu CTP'nin oy oranını ve vekil sayısını arttırdığını belirtti ve "CTP için başarı 1. parti çıkmaktır ve hükümeti kurmaktır." dedi. Bunun yanında sert bir muhalefet ortaya koyacaklarını da belirtti.

Seçimi gayriresmi sonuçlara göre ilk sırada bitiren UBP'nin genel başkanı Faiz Sucuoğlu ise elektrik, pandemi ve ekonomiden kaynaklanan sorunlardan bahsederek 1974'ten bu yana en büyük kriz olduğunu belirtti. Ayrıca gelecek dönem için "Bizi zorlu bir dönem bekliyor, ancak zaten hep zor dönemlerin partisi olduk." dedi.

"Halkın iradesi bu yönde tecelli etti. Saygılıyız. Son parlamento seçimine göre katılım düştü. Örgütlü olan ve seçmenini sandığa taşıyan iki büyük parti seçimde başarı elde etti. Ekonomik sıkıntılardan dolayı umutsuzluk sandığa yansıdı." diyen Özersay Güzelyurt'ta seçilecek olan milletvekili sayısının düşürüldüğünü, bu nedenle de daha az milletvekili kazandıklarını söyledi. İlerleyen saatlerde yetkili kurullarla toplanıp sağlıklı bir değerlendirme yapmaya çalışacaklarını da ekledi.

Arıklı gayriresmi sonuçlar belirlendikten sonra parti genel merkezinde basın toplantısı düzenleyerek seçimden bekledikleri sonucu alamadıklarını, daha iyi bir sonuç beklediklerini ve son 48 saat içerisinde seçim sonuçlarını değiştirebilecek müdahaleler gerçekleştirildiğini belirtti. "Sürekli olarak YDP ile uğraşan bir büyük siyasi parti var.” diyen Arıklı, parti meclisini düzenleyeceklerini ve tüm üyelikleri iptal edeceğini, partiye gerçekten gönül ile bağlı olanlarla yoluna devam edeceğini belirtti. Ayrıca “24 Ocak bizim için bir milattır, YDP’yi yeniden kurgulayacağız.” dedi.

Seçimlerde özveri ve inançla çalıştıklarını söyleyen Rahvancıoğlu kendilerine verilen desteği selamladı ve partinin mücadelesinin yükselerek devam edeceğini, bunun daha başlangıç olduğunu belirtti. Bu seçim, 2018'de kurulan partinin ilk seçimiydi.

Seçimlerin akabinde UBP´siz bir hükûmetin kurulmasının mümkün olmadığı belli olmuştur. Bunun için 4 parti 26 sandalye oluşturmak için bir araya gelmesi gerekiyordu ve bunun içinde Kıbrıs sorununun çözümü konusunda zıt 2 parti bir arada olması gerekiyordu (CTP ve YDP). UBP koalisyon hükûmeti için 3 seçeneği değerlendirdiğini belirtmiştir:

UBP-CTP 42 milletvekili, Kıbrıs çözümü konusundaki zıt görüşler nedeniyle kurulması çok zor bir formül.
UBP-DP-HP 30 milletvekili, HP 2 partili ve 27 vekile dayanan UBP-HP koalisyonu kurmakta diretiyor ve bu UBP tarafından kabul görmüyor.º.
UBP-DP-YDP 29 milletvekili, UBP´nin ilk seçeneği olmamakla birlikte dışladığı bir seçenekte değil.
ºUBP 26´lı (UBP-YDP) ya da 27´li (UBP-DP / UBP-HP) koalisyonu bunun geçmiş dönemde getirdiği nisap sıkıntılarından dolayı istemiyor. Bunun özü bazı milletvekillerinin aynı zamanda bakan olması ve buna bağlı başka yükümlülükleri de olması ve ayrıca hastalıklardan kaynaklı meclise gelemeyen milletvekillerinin olabilmesidir. Meclis toplantısını açabilmek için en az 26 milletvekili hazır bulunması gerekiyor ve bu konuda muhalefet genel anlamda hükûmete yardımcı olmayan bir tavır içinde oluyor.
8 Şubat 2022'de KKTC cumhurbaşkanı Ersin Tatar Faiz Sucuoğlu´na hükûmeti kurma görevini verdi. Bunun için anayasa gereği 15 günü vardır.
19 Şubat 2022'de Faiz Sucuoğlu UBP-DP-YDP koalisyon hükûmetini kurma konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı. Kurulacak hükûmette UBP´nin 8, DP'nin ve YDP'nin birer bakanı bulunacak. 21 Şubat 2022'de Ulusal Birlik Partisi-Demokrat Parti-Yeniden Doğuş Partisi'nin oluşturduğu 2. Sucuoğlu hükûmeti kurulmuştur.
21 Şubat 2022 tarihinde kurulan 2. Sucuoğlu Hükümeti Maliye Bakanı Sunat Atun'u görevden alma isteğine Cumhurbaşkanı Ersin Tatar'dan gelen olumsuz yanıt üzerine Sucuoğlu 2. Sucuoğlu Hükûmeti'nin istifasını sundu, istifa 20 Nisan 2022'de kabul edildi. Hükümet sona erdi.
25 Nisan 2022'de 3. Sucuoğlu Hükûmeti'nin kurulmasıyla Faiz Sucuoğlu yeniden başbakan oldu. Hükûmet 30 Nisan 2022'de Başbakan Faiz Sucuoğlu'nun istifası ile çöktü ve 12 Mayıs 2022'de İçişleri Bakanı Ünal Üstel'in yeni hükûmeti kurmasına kadar bakıcı hükûmet olarak görev yaptı.
12 Mayıs 2022'de tekrar UBP-DP-YDP ortaklığıyla Üstel Hükümeti kuruldu. Zaman zaman YDP'nin hükümetten çekilmesi gündeme gelse de öyle olmadı.
Hükümet başta 29 milletvekilinden oluşurken Hasan Tosunoğlu'nun DP'den istifasıyla 28 vekile düşmüştür. Günümüzde hâlâ mecliste 28 vekiliyle çoğunluktadır ve göreve devam etmektedir.

Ahmet Kaşif (d. 1950), Kıbrıs Türkü siyasetçidir. 11 Şubat 2008 - 6 Mayıs 2009 tarihleri arasında KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkan yardımcısıydı. Küçük Hükûmeti'nde Sağlık Bakanı olarak görev yaptı.
1950 tarihinde Nergisli köyünde doğdu. 1975 senesinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve aynı üniversite bünyesinde Genel Cerrahi dalında doktora yaptı. 1980 tarihinde de Gazi Mağusa Devlet Hastahanesi'nde Genel Cerrahi olarak göreve başladı.
1990 genel seçimlerinde ilk olarak Yeni Doğuş Partisi'nden, 1993 genel seçimlerinde ise Demokrat Parti'den Gazimağusa milletvekili seçildi. 1 Ocak 1994 - 18 Ocak 1995 tarihleri arasında Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı olarak görevde bulundu. 6 Aralık 1998 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerde DP'den milletvekili seçildi. 2001 yılında oluşan UBP-DP Koalisyonu'nda Çalışma, Sosyal Güvenlik, Gençlik ve Spor Bakanı olarak görev yaptı.
14 Aralık 2003 tarihindeki genel seçimlerde Demokrat Parti'den Gazi Mağusa Milletvekili olarak seçildi. 26 Nisan 2004 tarihinde DP'den istifa ederek Özgür Düşünce Hareketi'ne katıldı. 22 Eylül 2004 tarihinde ise Özgür Düşünce Hareketi'nden ayrılıp, Ulusal Birlik Partisi'nin içinde yer aldı. 20 Şubat 2005 seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi'nin Gazi Mağusa milletvekili seçilerek Cumhuriyet Meclisine girdi.
İngilizce bilmekte olup evli ve iki çocuk babasıdır.

Akkavuk Mescidi, Lefkoşa'nın kuzeyinde, Akkavuk mahallesinde yer alan bir mescittir.

Mescit, küçük bir Orta Çağ kilisesi ya da şapelinin bulunduğu bir alan üzerinde inşa edilmiştir. 1895 yılı itibarıyla bugünkü mescidin yerinde daha küçük, Arabahmet suyundan faydalanan bir mescit olduğu kaydedilmiştir. Bu mescit Abu Kavuk Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış olup, yaptıran paşanın adıyla bilinmekteydi. 1900'lü yıllarda çok küçük olduğu düşünülen mescit, bakımından sorumlu vakfın gelir kaynaklarının müsait olması nedeniyle baştan yapılmıştır. Vakfın gelir kaynağı Deftera köyündeki mallardı. Bununla ilgili karar Evkaf tarafından 20 Haziran 1904 tarihinde alınmış, yeni mescidin inşası 26 Ağustos 1904'te tamamlanmıştır. 16. yüzyıl tarzı kalıplanmış kemerli bir pencereye sahip olan orijinal binanın apsisi günümüze ulaşmıştır, ancak üzerindeki tüm izler kaldırılmıştır.
1743 yılında yine Abu Kavuk Mehmet Paşa'nın yaptırdığı Kara Nikola Sıbyan Mektebi'nin mescidin arazisi üzerinde bulunduğu kaydedilmiştir, ancak bu okulla ilgili daha fazla bilgi literatürde yer almamaktadır.

Mescit kesme taştan yapılmıştır ve dikdörtgen bir tasarıma sahiptir. Ön cephesinde üç keskin kemeri vardır ve bir yenileme çalışmasında kemerler arasındaki boşluk camlıkla kapatılmıştır. Girişin karşısındaki güney duvarında bir mihrap ve yakınında ahşap bir minber bulunur. İngiliz egemenliği sırasında mescit içinde bir çeşme de bulunmaktaydı.
Mescidi 132 m2 alana sahiptir ve mescit içinde 188 kişi aynı anda ibadet edebilir.

Annan Planı (Yunanca: Σχέδιο Ανάν), Türk ve Rum kesimleri hâlinde bölünmüş Kıbrıs Adası'nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren Birleşmiş Milletler planıdır. Adını, planı ortaya atan BM eski genel sekreteri Kofi Annan'dan alır.
Plan, Kıbrıs adasının İngiliz üsleri bölgesi haricinde kalan kısımlarının bağımsız ve federal nitelikte bir devlet olacak şekilde birleştirilmesini öngörüyordu. Plan gereğince Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacaktı. Devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları 10 ayda bir Türkler ve Rumlar arasında el değişecekti.
Nisan 2004'te adanın kuzey ve güneyinde yapılan referandumlar ile oylamaya sunulan plan, Türk tarafından % 64,91 oranında kabul gördüğü hâlde Rum oylarının % 75,38'i red şeklinde olduğundan hayata geçirilememiştir.

Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti (United Republic of Cyprus), Rum ve Türk oluşturucu (constituent) devletlerinin aralarında oluşturduğu federatif yapıya dayanarak kurulması öngörülen yeni devletin adıydı.
1 Temmuz 2008'de Mehmet Ali Talat ile Dimitris Hristofyas, tek egemenlik ve tek vatandaşlıkta anlaştıklarını belirtip kurulacak yeni devletin "Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti" olmasında uzlaştılar. Bu devlet çatısı altında başlayacak olan müzakereler sonrası, başarılı olunursa, 1960'taki model artık kullanılmayacaktır, fakat Kıbrıs'ın her iki tarafı, Almanya Modeli ile yeniden birleşecektir.

Kıbrıs Sorunu

Annan Planı'nın metni (İngilizce)
Annan Planı'nın metni 10 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti - Mynet 23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arabahmet, Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'da mahalle. Mahalle ve mahallede bulunan Arabahmet Camii adını Lefkoşa'nın Osmanlı İmparatorluğu'nca ele geçirilmesinde komutanlık yapan Arap Ahmed Paşa'dan alır. Surlariçi'nde yer alan tarihî Arabahmet mahallesinin 2011 itibarıyla nüfusu 561'dir. Mahallenin neredeyse tamamı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti fiili kontrolü altındadır, küçük bir kısmıysa Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliğindedir. Tarihsel olarak günümüzde Köşklüçiftlik mahallesinin dahil olduğu surların dışındaki bir bölge de Arabahmet'in parçası kabul edilmekteydi. Köşklüçiftlik mahallesi Lefkoşa Türk Belediyesi bünyesinde Arabahmet'ten idari olarak ayrılmıştır. Bununla beraber Kıbrıs Cumhuriyeti'nin idari yapılanmasına göre surların dışındaki bu bölgeler hâlen Arabahmet'in parçasıdır. Güneyde Kıbrıs Cumhuriyeti egemenliği altında kalan kısımlar, surların dışında 50 kişinin ikamet ettiği, bir kısmı Yeşil Hat'ta kalan, Ledra Palace oteli çevresindeki küçük bir bölgedir. Bahsi geçen tüm bu bölgelerin 2011 itibarıyla toplam nüfusu 3.550'dir.
1946 nüfus sayımında mahallenin nüfusu 2.550 olarak kaydedilmişti. Bunun 576'sı Rum, 846'sı Türk ve 1.195'i çoğunlukla Ermeniler ve az sayıda Latin'den oluşmak üzere "diğerleri"ydi. Lefkoşa'da Ermenilerin yoğunlukla ikamet ettiği bir bölgeydi.

Mahalle, Arabahmet Camii'nden başlayıp ana aksı olan Şht. Salahi Şevket Sokak (eski adıyla "Victoria Street") boyunca ilerleyen, bu aks üzerinde birbirine bağlanan paralel dar sokaklarla Katolik Kilisesi'ne ve devamında Baf Kapısı'na varan bölgeyi tanımlar. Dar yollar, meydanlar, meyve bahçeleri, birbirine yapışık düz çatılı ve içe dönük avlulu evlerin Lefkoşa'daki varlığı Lüzinyan Dönemi'ne (1192-1489) dayanır. Bu dönemde binalar gotik stilinde inşa edilmiş olup bu döneme ait evlerden örnekler Arabahmet Bölgesi'nde yer almaktadır. Tuncer Bağışkan'a göre Arabahmet'teki "çoğu evin" alt kısmı Lüzinyan, üst kısmı Osmanlı dönemine aittir. Bu dönemin binalarında yerel malzeme sarı taş kullanılmış ve konutların avluları yaşamın geçtiği ana mekanlar olarak kurgulanmıştır. Venedik Dönemi'nde (1489-1571) yollar daha uzun ve geniş bir yapıya sahip olmaya başlarken, sokak dokusu ve meydanlar kültürel yapısını korumaya devam etmiştir ve genel olarak dönemin yapıları tek katlı taş binalardan oluşmaktadır. Osmanlı Dönemi'nde (1571-1878) bölgede iyi durumda olan yapıların korunduğu ve korunan binaların üstüne dönemin evlerinin inşa edildiği bilinmektedir. Bitişik evlerin inşa edildiği bu dönemde inşa edilen Türk evlerinin plan oluşumunda harem-selamlık mekanlarının ayrışması gözlenmektedir. Harem ile selamlık arasında "sofa-geçiş aksı" bulunmaktadır. Yapının içe dönük bir şekilde kurgulanması doğrudan iç avlu duvarlarında sağır ve göz hizasından yüksek duvar oluşumunu, pencerelerin ise bölmeli ve oran olarak normal standartlardan küçük tasarlanmasını beraberinde getirmiştir. Üst katlarda ise cumbalarla konutun sokak ile ilişkisi sağlanmıştır. Britanya Dönemi'nde (1878-1960) bina cephelerinde balkon, kapı girişlerinde verandalar yapılmış ve binalarda yerel malzeme olarak sarı taş kullanılmaya devam edilmiştir. Köşeleri yuvarlak tasarlanmış binalar, pencere motiflerinde görülen eğrisel çizgiler ve cephelerdeki süs ve bezemeler bu dönemin mimarisine kimlik kazandıran niteliklerdir. 1960 yılında başlayan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla, bu dönemde yaşanan 1974 eşiği ile Kıbrıs ikiye bölünen bir toplum ve kent yapısına sahne olmuştur. Arabahmet Mahallesi bölünmeden sonra geçmişte sahip olduğu önemi yitirmiştir. Ermenilerin çıkan olaylar sebebiyle bölgeden ayrılması ve yerlerine göçmen Türklerin yerleşmesiyle mahallenin çehresi değişmiştir.

1954 yılına kadar yoğunluklu olarak mülk sahiplerinin yaşadığı Arabahmet, özellikle 1963-1965 yılları arasında büyük bir değişime sahne olmuştur. Bölgede yaşayan sakinlerin bölgeyi terk etmesi ile büyük göçler yaşanmasıyla azalan nüfusun tekrar kazandırılması ve böylelikle bölgenin yeniden canlandırılması adına bölgeye Türkiye'den göçmen grupları yerleştirilmiştir.

Yönetim, 1984 yılında Lefkoşa imar projesi kapsamında Arabahmet Rehabilitasyon Projesi'ni oluşturmuştur. Finansal desteği UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) ve USIAD (Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Ajansı) tarafından sağlanan proje UNOPS (Birleşmiş Milletler Proje Hizmetleri Ofisi) tarafından uygulanmıştır. Projenin diğer ayağı, Güney Kıbrıs'taki Chrysaliniotissa Bölgesi'ni kapsamıştır. Arabahmet Rehabilitasyon Projesi'nin hedefleri şunlar olmuştur:

Beş yılda beş milyon dolarlık bir yatırımın sağlanması
Restorasyon çalışmaları ile birlikte bölgelerin kaybettiği tarihi ve kültürel değerin yeniden kazandırılması
Özellikle mal sahipleri, yerel kullanıcılar ve genç nüfusun bölgelere yeniden yönlendirilmesi
Arabahmet üzerine geliştirilen stratejiler sonucunda bölgede hedeflenen canlanmanın ve sürdürülebilir gelişmenin sağlanamaması yönetimi 2002 yılında bölgedeki sosyal ve ekonomik boyutu araştırmaya yönlendirmiştir. Bu doğrultuda Arabahmet iyileştirme çalışmalarını yürüten ekip, sosyal araştırma ve anket çalışmaları yapmaya başlamış ve bu çalışmaları planlı bir şekilde takip edebilmek ve yürütebilmek için 2004 yılında Arabahmet Geliştirme Şirketi kurulmuştur. Ancak bu şirketin kurulmasından sonra değişen politik güç yönetim stratejilerini değiştirmiş, kurulan şirket misyonunu ve işlevini kaybetmiştir. 2013 yılında değişen yönetim ve stratejiler doğrultusunda Arabahmet Geliştirme Şirketi politikasının yeniden harekete geçirileceği belirtilmiştir.

Arabahmet Camii, diğer isimleriyle Arap Ahmed Paşa Camii veya Ahmed Paşa Camii, Lefkoşa'nın kuzey kesiminde yer alan bir camidir. Arabahmet Mahallesi'nde yer alır.

Osmanlı döneminden önce de caminin yerinde bir kilise bulunmaktaydı. Bu kilisenin yapısı günümüze ulaşmamış olsa da mezar taşları gibi çeşitli ögeleri ulaşmıştır. Christopher Schabel, Arabahmet Camii'nin yerinde tarihsel olarak Karmelit tarikatına bağlı bir kilise olduğunu savunmaktadır. Daha eski araştırmalarda Sarayönü Camii'nin yerinde olduğu düşünülse de, çeşitli bulgular bunun doğru olmadığını ortaya koydu. 15. yüzyılın sonlarında Lefkoşa'ya gelen Karmelit bir gezginin anlatımından Karmelit Kilisesi'nin Baf Kapısı yakınlarında olması gerektiği anlaşılmaktadır. 16. yüzyılda Lüzinyanların yaptığı Lefkoşa surlarını yıkıp şehrin çevresini küçülterek yeniden yapan Venedik yönetiminin raporlarından birinde de, yeni surların Mula Burcu'nun Karmelit kilisesinin "üstünde" yükseleceği yazılmaktadır. Schabel'e göre Arabahmet Camii'nin konumu bu belgelerle uyuşmaktadır. Bunun yanında, cami bahçesinde bulunan, 1313'ten 15. yüzyıla dek uzanan mezar taşları, bu mezar taşlarından en az 35 tane olması (Karmelitler gibi dilenci tarikatlarının bahçelerinde nispeten daha fazla cenaze defnedilirdi), saçları kazınmış gibi gözüken bir papazın mezarının günümüze ulaşanlar arasında yer alması, Arabahmet Camii'nin Karmelit Kilisesi'nin yerinde olma ihtimalini güçlendirmektedir.
1570-71 yıllarında Kıbrıs Seferi'ne katılan, 1576 yılında Kıbrıs beylerbeyliğine atanan ve 1578'de öldürülen Arap Ahmed Paşa tarafından hizmete sunuldu ve kendi adını taşıyan Arap Ahmed Paşa Vakfına vakfedildi. Bu vakfın kuruluş tarihi bilinmemekle birlikte, adadaki en eski vakıflardan biridir. Şeriyye sicillerinde 22 Şubat 1594 tarihinde vakıf mütevellisi Kasım Çavuş bin Mehmet'in görevden alınarak yerine Murat bin Abdullah'ın atandığı kaydedildi. Arap Ahmed Paşa'nın camiyi yaptırmasıyla ilgili günümüze ulaşan bir rivayette, günümüzde caminin bulunduğu yeri paşanın kazması hâlinde orada para bulacağı ve bu parayla oraya cami yaptırması gerektiğine dair bir rüyayı birkaç kez gören paşanın, rüyada gördüğü yeri kaztırıp bir taş tekne dolusu altın bulduğu ve bu parayla camiyi yaptırdığı aktarılır. Tuncer Bağışkan'a göre, "büyük bir olasılıkla" caminin mevcut yapısı 15. yüzyılın sonları veya 16. yüzyılın başlarında burada eskiden bulunan kilisenin yerine yapıldı, 1845 yılında onarımdan geçirildi. Hizber Hikmetağalar ise Arap Ahmed Paşa tarafından "bakımsız" kilise binasının camiye çevrildiğini, daha sonra bunun yıkılarak 1845 yılında mevcut caminin inşa edildiğini yazmaktadır.
1729 yılında Ümmühan bint-i Mehmed Kethüda isimli bir kadının, kurduğu vakıftan Arabahmet Camii'ne balmumu ve zeytinyağı alınmasını sağlayacak şekilde senede 120 akçelik paranın Arap Ahmed Paşa Camii Vakfına teslim edilmesini şart koyduğu belgelerde yer alır.
Caminin bahçesinde önemli kişilere ait mezar taşları bulunmaktadır.
1992-1996 yılları arasında camide restorasyon çalışmaları yürütüldü, bu çalışmalar kapsamında Frenk döneminden kalma mezar taşları Taş Eserler Müzesi'ne aktarıldı. Minare de 1992 yılında restore edildi. 2001 ile 2007 yıllarında caminin genel restorasyonu ile bahçe düzenlemesine yönelik Vakıflar İdaresi ve Türkiye Cumhuriyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından çalışmalar yürütüldü.

Klasik Osmanlı mimarisinin bir örneğidir. Geleneksel Anadolu camilerinin planlarına uygun şekilde Lefkoşa'da inşa edilmiş tek camidir. Kıbrıs'ta tipik Türk kubbesi görülen tek dikdörtgen camidir. Büyük bir merkezi kubbe caminin ana gövdesini, üç küçük kubbe ise girişi kaplamaktadır. Dört kubbe de köşeleri örtmektedir.
Cami planı, genel Bizans haç biçimli planlarında görülen ve bingilerle taşınan büyük bir yarım küre kubbeden (yaklaşık 6 metre çapında) oluşur. Caminin önünde üç küçük kubbeyle örtülmüş bir sundurma vardır. Bu karakteristik Türk anıtının sadeliğini bozacak hiçbir kalıplaşmış ya da oyulmuş detay bulunmamaktadır.

Camiler listesi
Avrupa'daki camiler listesi

Özel

Genel
Bağışkan, Tuncer (2019), Kıbrıs'ta Türk, İslam ve İslamlaştırılan Eserler, Lefkoşa: Kıbrıs Türk Eğitim Vakfı Yayınları 
Jennings, Ronald C. (1993). Christians and Muslims in Ottoman Cyprus and the Mediterranean World, 1571-1640. New York ve Londra: New York University Press.

Arabahmet Kültür ve Sanat Evi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başkenti Kuzey Lefkoşa'nın Surlariçi bölgesinde yer alan kültür ve sanat evidir. Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Kültürel Miras Yönetimi'nin projelendirip restore ettiği tarihi bina bünyesinde tiyatro salonu, sergi salonu, sanat kütüphanesi, oyuncak müzesi ve atölye merkezi bulunmaktadır. Haziran 2014 tarihinde açılmıştır.

Surlariçi'nin rehabilitasyonuna yönelik Lefkoşa İmar Planı çerçevesinde kurulan Arabahmet Bölgesi Geliştirme Şirketi tarafından bölgenin canlanmasına katkı yapmak için kiralandı. Bu çerçevede şirketin açtığı ve 21 Ocak 2014'te sonuçlanan ihaleyi, Arabahmet Kültür Evi için en uygun teklifi veren Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) kazandı. KTMMOB Mimarlar Odası, Lefkoşa Türk Belediyesi'ne (LTB) Arabahmet Kültür Evi için daha ihaleye çıkılmadan önce yazılı bir mesaj yollayarak Arabahmet Kültür Evi'ne talip olduklarını belirtti. Baraka Kültür Merkezi, Şubat 2014'te LTB önünde basın açıklaması yaparak Arabahmet Kültür Evi'nin GAÜ'ye devredilmesine ve özelleştirme sürecinin hızlandırılmasına karşı olduğunu vurguladı. Baraka'nın açıklamasını okuyan İsmail Özuçar, bu konuda LTB ile görüşmeler yaptıklarını, sürece karşı olduklarını bildirdiklerini, Arabahmet'in halka ait kurumsal bir alan olduğunu vurguladıklarını ve ticari bir kuruma devredilemeyeceğini söylediklerini ifade etti. Eyleme Lefkeli Yavaş Tiyatro, Klark Kent Sahnesi, Sanatçılar Girişimi de destek verdi. Kültür evi, Haziran 2014'te yapılan törenle açıldı.

Resmî site

Armağan Candan, (d. 27 Kasım 1975) Kıbrıs Türkü gazeteci ve siyasetçi.

27 Kasım 1975 tarihinde Girne'de doğdu. Güzelyurt Özgürlük İlkokulundan mezun oldu. Ortaöğrenimini Güzelyurt Türk Maarif Kolejinde tamamladı. Ardından Güzelyurt Kurluluş Lisesinden birincilikle mezun oldu. ÖYS'de KKTC birincisi oldu. Boğaziçi Üniversitesi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünden mezun oldu. Londra Middlesex Üniversitesinde yüksek lisans öğrenimi gördü. İstanbul'da İktisadi Kalkınma Vakfı'nda Avrupa Birliği ve Kıbrıs uzmanı olarak çalıştı. Başta Radikal Gazetesi olmak üzere çeşitli gazetelerde Kıbrıs Sorunu'na ilişkin makaleler yayınladı. 2006'da Kıbrıs'a döndü. Mehmet Ali Talat döneminde Avrupa Birliği İşleri Sorumlusu olarak görev yaptı. 2011 yılında Gönyeli Belediyesi'nde dış ilişkiler koordinatörü olarak çalıştı. Kanal Sim'de "Avrupalı" ve "Değişim Zamanı" programlarını sundu.

28 Temmuz 2013 Erken Genel Seçimlerinde Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin Güzelyurt milletvekili seçildi. 7 Ocak 2018 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerde yeniden milletvekili oldu. 18 Ocak 2021 tarihinde KKTC Cumhuriyet Meclisi başkan yardımcısı oldu. Bu görevini 7 Şubat 2022 tarihine kadar sürdürdü.

Asmaaltı Meydanı, Lefkoşa'da, ticaret ve konaklama merkezi olarak işlev görmüş tarihi bir meydandır. Meydanın çevresinde üç han bulunmaktaydı; bunlardan ikisi, Büyük Han ve Kumarcılar Hanı günümüze sağlam bir şekilde gelebilmiştir. Tarihi bir türbe olan Kurt Baba Türbesi, meydanın köşesinde yer almaktadır.
Meydanın adı, meydanda varlığını 2010'lara kadar sürdüren asmadan gelmektedir.

Meydan, Osmanlı döneminde bölgeye bir hanın inşa edilmesi ile birlikte bir ticaret merkezi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Kumarcılar Hanı kuzeyde, Büyük Han güneyde yer almaktadır; günümüze erişemeyen tek han olan Tahsin'in Hanı ise kuzeydoğuda yer alırdı. Han, günlük alışverişlerini yapmak için Lefkoşa'ya gelen köylülerin yanı sıra Türkiye'den gelen ziyaretçilerin konaklamalarında da kullanılıyordu. 1915-1930 yılları arasında bir dönem "Buğday Pazarı" olarak bilindiyse de sonra hububat satışının İplik Pazarı Camii'nin yanına taşınmasıyla bu özelliğini yitirdi. Meydan, 20. yüzyılın başlarında kahvehaneleri, aşhaneleri, meyhaneleri ve şanosu ile tanınıyordu ve bu nedenle Lefkoşalıların günlük yaşamında bir merkez olarak rol oynamaktaydı. Meydanda iki kahvehane bulunuyordu. Kumarcılar Hanı'nın girişinde, Lefkoşa'nın en ünlü kahve evlerinden biri olan Asmalı Kahve yer almaktaydı. Burası, akşam saatlerinde meddah gösterilerinin yapıldığı bir yerdi. Meydan aynı zamanda müzisyenlerinin ve sünnetçilerin toplandıkları bir yerdi; onlara ihtiyacı olanlar Asmaaltı'na gelirdi. Meydanın doğusunda, müzisyenlerin sanatlarını icra ettikleri bir şano (tiyatro sahnesi) bulunurdu. Burada sabah saatlerine dek süren çalgılı eğlenceler düzenlenirdi. Binanın zemin katında provalar ve gösteriler için kullanılan bir sahne ve üst katta otel bulunurdu. Şano 1935-1936 yıllarında kapandı, 1938'de yerine Dellal Salim'in kabaresi açıldı. Binanın üst katı bu dönemde genelev olarak da kullanıldı.
1930'dan 1964'e kadar meydanda yer alan bir diğer kahvehane, Ahmet Pehlivan'ın işlettiği Pehlivan'ın Kahvesi'ydi. Bu kahvehaneye sözlü tanıklıklara göre Kıbrıslı Türkler kadar Rumlar da gelir, devamlı gelen müşteriler arasında "hatırlı insanlar" ve diğer müşterilerden ayrı oturan "sarıklı, okumuş insanlar" yer alırdı. Sabah 4'ten gece yarısına kadar açık olan kahvede kış akşamları Meddah Mustafa Dayı'nın gösterileri, İslam tarihine dair kitap okumaları olurdu. Bir diğer Asmaaltı kahvesi olan Ali Cafer'in Kahvesi, bilardocuların uğrak yeri olmakla beraber siyasi tartışmaların da yapıldığı bir merkez niteliğindeydi. Bu kahvelerde Karagöz gösterileri de düzenlenmekteydi.
Meydanda Elmaslı Hamam da bulunurdu. Bu hamamda gündüz kadınlar, gece erkekler yıkanırdı.
Asmaaltı Çeşmesi olarak bilinen bir çeşme, 20. yüzyılın ilk yarısında Bereket Fırını'nın yanındaki meydanda yer almaktaydı.

Her ikisinin de popülerliği azalmış olan Asmaaltı Meydanı ve Arasta bölgesi için Lefkoşa Türk Belediyesi tarafından bir yayalaştırma projesi gerçekleştirildi ve 2013 yılında uygulamaya konuldu. Resmi açılış 29 Kasım 2013 tarihinde gerçekleşti. Proje başlangıçta yerel esnafın tepkisini çekti. Bununla birlikte, yayalaştırmayı ve meydanda kafelerin açılmasını takip eden yıllarda, meydan yeniden canlandırılmıştır.

Asya Parlamenter Meclisi (APM), genel olarak ve özel olarak Asya bölgesinde barışı teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Asya Barış Parlamentoları Birliği ('ABPB) olarak Eylül 1999'da Şeyh Hasina tarafından kuruldu ve 2006 yılında ABPB'nin Yedinci Oturumu sırasında bugünkü adını aldı. APM, 2007 itibarıyla 41 üye parlamento ve 17 gözlemciden oluşuyordu. Her üye parlamento, nüfuslarının büyüklüğüne göre mecliste belirli bir sandalye sayısına sahiptir. Toplam sandalye sayısı ve dolayısıyla oy sayısı şu anda 206'dır. Meclis üyeleri, üye parlamentoların üyeleri tarafından seçilmelidir. APM Tüzüğü ve Tahran Deklarasyonu, Asya ülkeleri arasında bir işbirliği çerçevesi ortaya koymakta ve bir vizyona işaret etmektedir: Asya Entegrasyonu.
APM, bölgesel entegrasyona yönelik işbirliği alanlarını genişletmeye ve nihayetinde Asya ortak yasama organı statüsüne ulaşmak için uzun vadeli bir perspektife odaklanmasıyla selefinden farklıdır. ABPB'den farklı olarak, APM Genel Kurulu üyeleri, üye parlamentoların üyeleri tarafından seçilmelidir.
Bhutan'da 2017 daimi komite toplantısı yapıldı. Kasım 2017'de İstanbul'da yapılan 10. Genel Kurul, "Asya'da Barış ve Kalkınmanın Sürdürülmesi" konuluydu.

2007 yılında 41 üye parlamento ve 17 gözlemciden oluşuyordu.
2019 yılında 42 üye parlamentosu ve 16 gözlemcisi bulunmaktadır.

Asya İşbirliği Diyaloğu
Asya Kalkınma Bankası

Resmî site

Ayhan Halit Acarkan (1935- 29 Eylül 2024, Limasol) Kıbrıs Türkü siyasetçi ve diş hekimi.
İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nden mezun olmasının ardından Kıbrıs'a dönerek bugün Kıbrıs Rum yönetimi bölgesinde bulunan Limasol'da özel kliniğinde çalışmaya başladı. 1963'ten 1970'e kadar, Limasol Türk Belediyesi Başkanlığı yaptı. 5 Temmuz 1970 seçimlerinde Limasol bölgesinden, Türk Cemaat Meclisi Üyeliği'ne seçildi. Meclis'in Seçme Komitesi ile Sosyal İşler Komitesi üyelikleri görevlerinde bulundu.
1975 yılında oluşturulan Kurucu Mecliste de görev aldı ve 3 Temmuz 1976'ya kadar bu görevine devam etti.
Ulusal Birlik Partisi kurucu üyelerinden olan Ayhan Halit Acarkan, 6 Mayıs 1990 tarihli genel seçimlerde Ulusal Birlik Partisi'nden Girne milletvekili seçildi. Ekim 1993'te istifası sebebiyle milletvekilliği sona ermiştir. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan erken genel seçimleri kazanan Acarkan'ın tekrar milletvekili seçildi. 3 Ocak 1994'ten 4 Ekim 1996'ya kadar KKTC Cumhuriyet Meclisi başkanlığı yaptı.
29 Eylül 2024 tarihinde Lefkoşa'da hayatını kaybetmiştir.
İngilizce ve Rumca bilen Acarkan, evli olup üç çocuk babasıdır.

Ayluka Kilisesi, Lefkoşa'da yer alan bir kilise. Kuzey Lefkoşa'nın Ayluka (Ayyıldız) mahallesinde, Lozan Sokak üzerinde yer almaktadır. Adını Luka'dan alır. 2019 yılı itibarıyla Halk Sanatları Derneğine (HAS-DER) ait bir bina olarak kullanılmaktadır.

Kilise girişi üzerinde yer alan yazıtta 1758 yılında Başpiskopos Filatheos döneminde yapıldığı yazar. Bununla beraber, literatürde kilisenin daha eskilerde de var olup bu tarihte sadece genişletildiği görüşü ifade edilmektedir. Kilise bu genişletmeden önce tek bir nef, bu nefi örten dört adet çapraz tonoz ve güneye açılan bir revaktan oluşmaktaydı. Günümüzdeyse iki sütun bu nefi yenilenme sırasında eklenen kuzeydeki koridordan ayırmaktadır. Günümüzde kilise biri güney diğer kuzeyde olmak üzere Gotik üslupta iki giriş kapısına sahiptir.
Kilisede 1780 yılında Başpiskopos Hrisanthos tarafından yaptırılmış ahşap bir ikonostasis bulunmaktadır. Geçmişte "istisnai derecede" bir ikon koleksiyonuna sahip olan kilisenin ikonları güvenlik maksadıyla Başpiskoposluğa taşınmıştır. Bu ikonlar daha sonra III. Makarios Vakfının açtığı Bizans Müzesinin ana sergisini oluşturmuştur.
Kıbrıs'ta yaşanan çatışmalar sırasında kilise "ciddi" zarar görmüştür. 1956 yılının mayıs ayında Kıbrıslı Türklerin EOKA faaliyetlerine karşı gerçekleştirdiği nümayişler sırasında kilisenin yakıldığı literatürde geçmektedir. 12 Haziran 1958 gecesi, toplumlararası çatışmaların yoğunlaştığı bir dönemde, kilise gerçekleşen bir yangında hasar görmüştür. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu yaptığı bir açıklamada "hareketi hiçbir suretle tasvip etmediklerini" ifade etmiş ve "Türk düşmanları" tarafından yapıldığını iddia etmiştir. Britanya sömürge yönetiminin Kıbrıs valisi Hugh Foot, yangında kilisenin iç mekânının harap olduğunu kaydetmiştir. 1950'lerde gerçekleşen olaylar dolayısıyla kilisenin cemaatini oluşturan Ayluka mahallesinin Rum nüfusu kaçmış, kilise de boşaltılmıştır. 1962 yılı sonunda tartışılan bir yasa tasarısıyla kilisenin tamiratının gerçekleştirilmesi gündeme gelmiştir.

1950'li yıllardan sonra atıl durumda kalan kilise yıkılmaya yüz tutmuştur. 1985-1986 yıllarında Eski Eserler ve Müzeler Dairesi ile Halk Sanatları Derneğinin (HAS-DER) işbirliğiyle restore edilmiştir. Çalışmalar sırasında kilise avlusuna bir toplantı salonu inşa edilmiş, kilise ve bu toplantı salonu HAS-DER lokali olacak şekilde düzenlenmiştir. 27 Kasım 1988 tarihinde restore edilmiş kilisenin açılışı gerçekleştirilmiştir. Toplantı salonu 28 Mart 1988 tarihinde yanarak zarar görmüştür. Bir dönem kullanılmayan kilise 2010'lu yıllarda yeniden rehabilite edilmiş ve HAS-DER tarafından faaliyetlere başlanmıştır.

Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi - (kısaca: MM) Azerbaycan Cumhuriyetinin anayasal devlet organı. Tek meclisli parlamentodur ve 125 milletvekilinden ibarettır. Milletvekilleri liste usulü çoğunluk sistemi, genel, eşit ve direkt seçim hukuk esasında hür, kişisel ve gizli oylama yolu ile 5 yıllık döneme seçiliyor.

İlk kez 21 Haziran 1918 tarihinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin genel seçimlerle ilgili Kararnamesi kabul edildi. Kararnameye esasen Meclis 120 kişiden ibaret olacaktı. Ayrıca parlamento seçimlerinde 20 yaşına basan her iki cinsten kişiler oy kullana bilecekti. İstisna olarak yerel ve merkezi yönetimlerde çalışan kişiler Millî Meclise seçilemez, yalnızca oy kullanabilirler. Ek olarak akli dengesi yerinde olmayanlar, duyma engelliler ve kayyum altında olanlar oy kullanamazlar. Aynı zamanda mahpuslar ve askeri kaçaklar da oy kullanamazlar. Seçimlere katılmak için en az 100 imza toplanmalıdır.

30 Ağustos 1991'de Azerbaycan yeniden bağımsızlığını kazandıktan sonra, 18 Ekim tarihinde "Bağımsızlıkla ilgili Anayasal Kararname" Yüksek Sovyet tarafından kabul edildikten sonra parlamento ile ilgili reformlara başlandı.
Yüksek Sovyetteki Bağımsız Azerbaycan Demokratik Bloku üyeleri parlamentonun oturumlarının az olmasına itiraz ederek onun daha etkin çalışması için 50 kişiden ibaret Millî Şura'nın yaratılması için teklifte bulundular.
Uzun süren tartışmalardan sonra çoğunluğu eski AKP üyeleri olan Yüksek Sovyet, eski Ayaz Mutallibov iktidarı 25'i iktidarı destekleyenler, 25'i Bağımsız Azerbaycan Demokratik Bloku (İttifakı) veya kısaca Demblok üyelerinden ibaret 50 kişilik Millî Şura'nın oluşturulmasına izin verdiler.
Böylece 1991'in sonlarına kadar 360 kişiden ibaret olan Yüksek Sovyet'in sürekli etkin olacak organı Millî Şura yaratıldı. Buna rağmen Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti 1995 tarihine kadar etkin olmuştur.
1995'ten itibaren Azerbaycan'ın anayasal yasama organı Millî Meclistir ve 5 yılda bir Millî Meclise  125 seçim bölgesinden liste usulü çoğunluk seçim sistemiyle 125 milletvekili seçiliyor.
Sonuncu kez 2000 Azerbaycan genel seçimlerinde 100 milletvekili liste usulü çoğunluk seçim sistemi, 25 milletvekili ise nispi oylama sistemi ile seçildi. 2002 Referandumu ile nispi temsil kaldırıldı.
Millî Meclis tarihinde milletvekili transferi ilk ve son kez 1. dönem MM'de 1998'de gerçekleşti. 5 YAP milletvekili, 2 bağımsız milletvekili eski meclis başkanı Resul Guliyev'in yeni genel başkan seçildiyi Azerbaycan Demokrat Partisine geçti. Böylece Azerbaycan Demokrat Partisi ana muhalefet partisi statüsünü AHCP ve AMİP'ten aldı.

Milli Meclisin Aparatı (İşler Müdürlüğü)

Millî Meclis 125 milletvekilinden oluşur. Bunlardan 4 kişi meclis yönetiminde temsil edilmektedir.
15 daimi komite ve milletvekillerinden oluşan 2 komisyon (Disiplin ve Hesaplayıcı) var.
Millî Meclis Ofisinin Başkanı, Başkanın 1 yardımcısı, katiplik, 10 bölüm, 23 sektör işleri müdürlüğü hizmetlerinden oluşur.

Millî Meclisin başkanlığı 4 kişiden ibarettir: 

Başkan
Başkanın 1. Yardımcısı
2 Başkan Yardımcısı

Mecliste en az 25 milletvekili bulunduran siyasi partiler meclis grubu kurma hakkına sahiptir. Millî Meclis kurulduğundan bu yana (1995'ten) hiçbir parti (iktidar partisi YAP dahil) Meclis Grubu oluşturmamıştır.

Aziziye Tekkesi veya Aziz Efendi Tekkesi, Kıbrıs'ın Lefkoşa şehrinde bulunan tarihî bir tekke yapısı ve bu tekkeye ait haziresidir. Lefkoşa'nın Belediye Pazarı semtinin güneydoğusunda yer alır. Türbenin içinde medfûn bulunan Aziz Efendi'nin, 1570-1571 yıllarında Lefkoşa'nın fethi sırasında bir alay müftüsü olduğuna inanılır. Osmanlılar'ın Lefkoşa'ya girdiği gün Ayasofya Katedrali bölgesinde öldü. Öldüğü yere önce bir kabir, daha sonra Padişah II. Selim'in emri ile kabrin üzerine bir türbe inşâ edildi. Sonraki yıllarda türbenin çevresine bir mescit ve odalar yapılarak bölge bir tekkeye dönüştürüldü.
Tekke, Kuzey ve Güney Kıbrıs'ı ayıran Yeşil Hat üzerinde yer almaktadır, bu nedenle tekkeye erişim sadece Belediye Pazarı'ndan sağlanabilmektedir.
Dikdörtgen şeklindeki bir holden yarı açık bir avluya geçilir. Tekkenin avlusunda küçük bir çeşme yer alır. Avlunun doğu tarafında, orijinal ahşap zeminli mescide açılan bir kapı bulunur. Mescidin ahşap tavanı iki kemerle taşınır, alçı mihrabı gösterişsizdir. Mescidin doğusunda ise üzeri bir kubbeyle örtülü kare şeklindeki türbe yer alır.

1930'lu yıllarda tekkenin türbedarlığını Kadirî Tarikatı'na bağlı Şeyh Hacı Akif Efendi yaptı. Şeyhin düzenlediği zikir törenleri 1940'lı yıllara kadar sürdü. Mescit ve türbe 1963'e kadar ibadet ve adak amaçlı kullanılmıştır.

2015 ve 2017 yılında yapılan haberlerde türbenin kapalı olduğu, penceresinden bakıldığında içerinin toz toprak içinde olduğu ve turistlerin tekkeyi ziyaret edemeden geri döndüğü belirtilmiştir.

Bandabuliya, bir diğer adıyla Belediye Çarşısı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başkenti Lefkoşa'da kurulan ilk kapalı sebze çarşısıdır. Mevcut binanın yapılmasından önce açık bir pazar alanı olarak Bandabuliya'nın tarihi Lüzinyanlar dönemine kadar gitmektedir. Bandabuliya'da ticaret için dükkânlar ve tezgahlar bulunurdu. Ayrıca, konaklama için odalar da bulunurdu. Bu odalarda, dükkân ve tezgah sahipleri konaklardı. İlk inşa edildiğinde üstü tamamen açık olan çarşı 1932'de Arasta'nın ucuna bugün olduğu şekli ile kurulmuştur. Günümüzde Kıbrıs'a özgü yiyecek, içecek, baharat, sebze ve meyvelerin satıldığı tarihi bir mekandır. Ayrıca, Bandabuliya'da kafe, lokanta, kulüp ve eğlence mekanı olarak kullanılan dükkânlar yer almıştır.
2010-2012 yıllarında Avrupa Birliği tarafından finanse edilen BM Kalkınma Programı Gelecek İçin Ortaklık Projesi kapsamında restore edilen Lefkoşa Bandabulya, 4500 metrekarelik bir alanı kaplamaktadır. İçerisinde 77 dükkân bulunan Belediye Çarşısı, Lefkoşa Arasta ile birlikte bölgenin popüler çarşılarından biridir.

Bandabuliya veya bandabulya Rumca kökenli bir kelimedir. "Banda" devamlı, "buliya" ise satış anlamına gelir. Kıbrıs'taki İngiliz sömürge yönetiminin (1878-1960) kent kültürüne kazandırmış olduğu belediye pazarlarına verilen isimdir. Halk arasında toplanma yeri, buluşma yeri, alışveriş yeri, sosyalleşme yeri anlamına gelir. Pazar günleri dışında her gün hizmet veren bandabuliyalarda esnaf bağlı olduğu belediyeye kira öder. Geçmişte üreticiler mallarını bandabuliyada satmayı tercih ederlerdi, zira burada alışveriş peşin yapılırdı, köy meydanlarında yapılan satışlarda ise veresiye yaygındı. Yeni evlenecek çiftler topraklarında bamya eker ve yetişen ilk bamyalar bandabuliyada yüksek bir fiyata satılırdı. Bu gencin evleneceğini bilen halk gençlere destek olmak için bir tür dayanışmada bulunurdu.
Kuzey Kıbrıs'ta Gazimağusa, Güzelyurt, Girne, Lefke, Lefkoşa ve İskele'de bandabuliyalar bulunur. Bazıları pazar yeri iken, bazıları farklı amaçlarla kullanılmaktadır.

Lefkoşa Kıbrıs'ın yaklaşık 800 yıldan beri başkenti olma özelliğini sürdürdüğü için çok eski bir geçmişe sahiptir. Lüzinyan ve Venedik dönemlerine ait çarşıları belirlememiş olsa da Osmanlı ve İngiliz sömürge dönemlerine iilişkin bazı bilgiler vardır.
1872 yılında Kıbrıs'ı gezen Avusturyalı Arşidük Ludwig Salvator, "Levkosia" adlı kitabında Mağusa ve Baf kapılarının arasında değişik meslekler icra eden 23 çarşı saptadığını yazar ve şimdiki Bandabuliya'nın yerinde her tür yiyeceğin satıldığı "Et ve Balık Çarşısı"nı anlatır. 1880 yılında "Our Home in Cyprus" adlı kitabında Esme Scot Stevenson ise Lefkoşa çarşısını şöyle tarif eder:
"Biraz daha ötede, insanı adeta sağır edercesine kulakları çınlatan bakırcılarla zil imalatçılarını geçerek sağa döndüğümüzde kendimizi, her tarafı çok iri kavunlar, karpuzlar, balkabakları, dizi dizi soğanlar, incirler, üzümlerle dolu olan sebze çarşısında bulduk. Bir sokak ötede kasaplar sokağında dana, keçi ve diğer et çeşitleri… Dar bir sokağın ötesinde ise Kadınlar Çarşısı var. Beyaz peçeli kadınlar, önlerindeki yerli kumaş yığınlarının yanında bağdaş kurmuş oturuyorlardı"
1881 yılında yayımlanan Kitchener haritasında şimdiki Bandabuliya alanının olduğu yerde "Market Place" (Çarşı yeri) adı geçmektedir ve üstü açıktır. Yine Lefkoşa Surlariçi tapu haritalarında (1912-1915) aynı yerde "Municipial Market" (Belediye çarşısı) kaydı bulunur. İngiliz ressam Arthur J. Legge'nin (1859-1942) 1930 yılına ait suluboya bir tablosunda, Lefkoşa çarşısındaki manavların üstü kapalı yerlerde satış yaptıkları, halkın gezdiği sokakların üstünün ise açık olduğu görülmektedir.

Dağınık durumdaki pazar yerine üstü kapalı yeni bir çarşı yapılması fikri 1928 yılında Lefkoşa Belediyesinin gündemine geldi. Belediye meclisinin Türk üyelerinden M. Necati Özkan çarşının şimdiki yeri olan Selimiye Mahallesine inşa edilmesini istiyordu. Bunun için önerilen yer Evkaf'a aitti ve çevresi daha çok Türklere ait arazilerle doluydu. Belediye meclisinde çoğunlukta olan Rum üyeler ise çarşının bir Rum mahallesi olan Faneromeni Kilisesi civarına kurulmasını istiyorlardı. Her iki kesimin düşüncesi de kendi etnik topluluklarının kalkınmasını sağlamaktı. Rum üyeler Türk üyelerin önerdiği yerin Ayasofya camisine yakın olduğu için burada domuz eti satılmasının mümkün olmayacağını söyleyerek karşı çıkıyorlardı. M. Necati Özkan domuzcular bölümünün çarşının Rum mahallesine yakın kısmında yer alabileceği şeklinde bir fetva alabilmek için müftüye başvurdu ve projenin gerçekleşmesinin Türk toplumunun gelişmesini sağlayacağı konusunda müftüyü ikna etmeyi başardı. Aynı günün akşamı  (3 Eylül 1929) belediye meclisi eski çarşının yıkılarak yerine yeni bir Bandabuliya inşa edilmesine karar verdi.
Belediye başkanı Themistoklis Dervis imzası taşıyan kararda yapılacak olan 132 adet küçük dükkânın 12'sinin balık dükkânı, 80'inin sebze dükkânı, 40'ının ise toptancı ambarları, meyve dükkânları, kasap ve domuz dükkânları olarak kullanılacağı belirtiliyordu. İnşaat için gereken 20.000 sterlin %6 faizle 30 yıllığına Kıbrıs Bankasından temin edildi. Belediye çarşısındaki esnaf geçici olarak Mısırlı Han'a taşındı. 1932 yılında tamamlan çarşının kuzeybatısındaki giriş kapısına Türkçe ve Rumca olarak "Belediye Pazarı" (“ΔHMOTΙKH AΓOPA”) yazısı asıldı.

Bandabuliya'nın 1940 yılında ihtiyaca yanıt verememesi üzerine doğu tarafındaki bahçenin satın alınarak genişletilmesi planlandı. Ali Sıtkı Ağazade'ye ait bir bahçe ve Şükrü İbrahim'e ait bir mülk satın alınarak bina genişletildi ve 14 Eylül 1940'ta ek inşaat tamamlandı.2004 yılında Bandabuliya'nın tümüyle restore edilerek toptancılar hali olarak kullanılan kısmının bir eğlence merkezi haline getirilmesi, perakendeciler kısmının ise eski işlevini sürdürmesi planlandı. Ancak daha sonra Bandabuliya'nın ilk inşasında kullanılan çimentonun işlevini yitirdiği gerekçesiyle tümüyle yıkılıp yeniden inşa edilmesine karar verildi. Binanın çoğu kısmının yıkılmasından sonra odaların aslına sadık kalınarak inşa edilmemesi yüzünden arkeolog Tuncer Bağışkan'a göre bina "tarihi özelliklerini yitirmiştir".

Barbarlık Müzesi, Kuzey Kıbrıs'ın Lefkoşa ilçesinde bulunan ve Kanlı Noel olaylarını anan bir müzedir.
4 Aralık 1963'te başlayan olayları takip eden, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında görevli Binbaşı Nihat İlhan'ın evinin Akritas örgütüne bağlı Kıbrıslı Rum silahlı bir grup tarafından basılmasıyla gerçekleşen olaydan sonra müzeleştirildi ve 1 Ocak 1966 tarihinde ziyarete açıldı.
25-26 Aralık 1963'te Lefkoşa'da geçen olaylarda, Binbaşı Nihat İlhan'ın 2 ay önce yanlarına aldırdığı ailesinin içinde bulunduğu ev basılmış ve ailesi burada kurşuna dizilerek öldürülmüştür.

Kanlı Noel
Nihat İlhan

-K.K.T.C Barbarlık Müzesi Bilgilendirme Broşürü (Resmi basım)
-K.K.T.C eski cumhurbaşkanı ve K.K.T.C kurucusu Rauf Denktaş'ın olay hakkındaki yorumu
-Barbarlık Müzesi kaynakları, müze içi bilgilendirme metinleri, resimleri
-Olayın yaşandığı günün ertesinde Avrupa'nın saygın gazetelerinden Le Figaro, Daily News, New York Times ve isimleri resimlerde gözüken gazetecilerin ve yöre halkının aktardığı yazılı metinler
(Madde içinde resimleriyle mevcut bulunacaktır.)
-http://www.doguakdeniz.com/forum/kibrista_tatil_kibris_tarihi_ve_turistik_yerler/barbarlik_muzesi-t1095.0.html;wap2=
Barbarlık Müzesi Adres: Kumsal Mahallesi Dereboyu Caddesi İrfan Bey Sokak / Lefkoşa / K.K.T.C

Bedesten, Lefkoşa'nın kuzeyinde, Selimiye Camii'nin hemen yanında yer alan tarihi bir yapıdır. Yapının bin yıldan uzun bir geçmişi vardır. Aslen 6. yüzyıl civarında arazisine bir kilise yapılmış, bunun yerine daha büyük bir kilise olarak günümüzdeki Bedesten binası 12.-16. yüzyıllar arasında inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde bedesten (bir tür pazar yeri) olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şu anda kültür merkezi olarak kullanılmaktadır.

Bedesten'in ilk zamanlarının tarihi, parçaları mevcut binanın içinde korunan Bizans bazilikası tarafından arkeolojik olarak belgelenmiştir. Bazı yapısal özelliklerini Afendrika ve Ayfilon Kilisesi ile paylaşan bu kalıntılar muhtemelen altıncı yüzyıla aittir. T. K. Papakostas, bu kalıntıları Lefkoşa'daki ilk Ayasofya katedralinin yerini gösteren işaret olarak tanımlamıştır.
Bulunan kalıntılar arasında apsisin zemininde yer alan opus sectile tekniğiyle yapılmış zemin süslemeleri de yer almaktadır.

Lüzinyan krallarının kontrolü altında, binanın müteakip tarihi iyi belgelenmemiştir. Buna rağmen, Camille Enlart dahil bazı tarihçiler onikinci yüzyılın sonlarına doğru Akka'nın çöküşünden sonra, Thomas Becket'ın takipçileri olan İngiliz keşişlerin bu alana Aziz Nikolaos'a adanan yeni bir Latin kilisesi kurduklarını ileri sürmüşlerdir. Fakat, Aziz Thomas Şövalyeleri'nin doğu Latin tarihinde oynadığı rolün ufak olması göz önünde bulundurulduğu zaman, kaynakların bu şekilde yorumlanması herkes tarafından kabul edilmemektedir. Bedestenin hemen yanındaki katedralin Latin ayinlerine adanmasıyla birlikte, Bedesten muhtemelen Ortodoks bir rol oynamaya devam etmiştir. Belirsiz olan nedenler ve koşullar nedeniyle, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda kilise birkaç kez genişletilmiş ve yeniden inşa edilmiştir. Bu durum, Roma kilisesiyle arasındaki uyuşmazlığa rağmen pozisyonu gelişen bir Yunan Ortodoksluğuna işaret eder. Ada Venedik egemenliği altındayken Bedesten, Ortodoks kilisesi tarafından metropol bir piskopos yapı olarak kullanılmış, ve Meryem'e Panagia Odigitria olarak adanmıştır.

1573 yılında, Osmanlı'nın Kıbrıs fethinden birkaç yıl sonra, bina Osmanlı yetkilileri tarafından, bedesten (örtülü bir tekstil pazarı) olarak kullanılmak üzere Haremeyn (iki kutsal İslam şehri, Mekke ve Medine ) vakfına verildi. Daha sonra gıda pazarı olarak kullanılmıştır ve 1760'lara gelindiğinde Türk, Yunan ve Ermeni tüccarlar için bir gıda ticaret merkezi haline gelmiştir. 1873'te, devlet yetkilileri tarafından Değirmenlik'ten getirilen un için bir depo haline çevrildi. Aynı zamanda sınırlı miktarda un satışı da yapılmaktaydı. Daha sonra 1870'lerde buğday deposu ve 1930'larda Evkaf İdaresi için genel depo olarak kullanıldı.

İngiliz sömürge egemenliğinin ilk yılları olan 1880'lerde, Lord Kitchener ve Kıbrıs'taki diğer önde gelen İngilizler, binayı tekrar kiliseye dönüştürmek ve eskiden olduğu gibi Aziz Nikolaos Kilisesi olarak kullanmak için satın almak veya kiralamak istediler. Fakat, bir vakfın mülkünün satılamaması ve bir caminin 100 metre yakınına başka bir dinin tapınağı açılamayacağı için buna izin verilmedi. İngilizler, hava ve depremler nedeniyle tahrip olmuş binanın tadilatını üstlendiler, fakat bu tadilat orijinal mimarinin bazı kısımlarını yansıtmadığı için başarısız oldu. Yeni belediye pazarı Bandabulya'nın 1932 yılında açılmasıyla bina kullanılmamaya başlandı.  Bina 1930'larda Evkaf İdaresi tarafından depo olarak kullanılmış ve 1935'te Rupert Gunnis'in idaresindeki Eski Eserler Dairesi, binaya Ömerge Camii'nden bazı Orta Çağa ait mezar taşları getirmiştir. Bu mezar taşları, bir süre boyunca odadaki süslü Osmanlı dönemi tavanı ile birlikte bir odada sergilenmiştir.

Lefkoşa'nın Bedesten'i, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diğer bedestenlerden biçimsel olarak çok farklıdır. Bedesten çoğunlukla Bizans mimarisi ve Lüzinyanlar tarafından eklenmiş Gotik mimarisinin karışımından oluşur. Aynı zamanda Fransız Rönesans'ı, Venedik ve muhtemelen İspanyol mimari stillerinin öğelerini de içerir. Bedesten'in Bizans tarzına ait, haç biçimli bir yapı stili ve düzeni olmasına rağmen aynı zamanda Gotik stiline ait yüksek tavanlı bir nef de içerir. Güneydeki çiftli nef, Bizans kilisesinin bir kalıntısıdır ve bunun orta bölümü binanın en eski kısmıdır. Kuzeydeki nefin dış kısmı binadaki en gösterişli süslemeler ve taş işçiliğine sahiptir. Bu cephe Selimiye Camii'nin ön kemerlerinin karşısındadır ve girişin bulunduğu taraftır. Binaya giriş için çok süslü, Gotik tarzı bir kapı kullanılır. Bu kapı daha sonra eklenen İtalyan Rönesans mimarisinin unsurlarını ve küçük bir Aziz Nikolaos heykeli içerir. Girişin her iki tarafında da armalar bulunur. Bu cephede aynı zamanda çok sayıda hayvan heykeli ve gargoylelar bulunur.

Haziran 2004 ve 2009 arasında, Avrupa Birliği ve Evkaf İdaresi tarafından finanse edilen bir yenileme projesi UNDP PFF tarafından gerçekleştirildi. Restorasyon sırasında binanın duvarları temizlendi ve tonozlar geleneksel yapı malzemeleri ve teknikleri kullanılarak güçlendirildi. Restorasyonun tamamlanmasından sonra, bina bir kültür merkezi olarak yeniden açılmıştır.  2009 yılında restorasyon Europa Nostra ödülüne layık görülmüştür. Bedesten'in Ev sahipliği yaptığı aktiviteler arasında haftalık semazen gösterileri yer almaktadır.  Bina ayrıca Lefkoşa Surlariçi Caz Festivali'ne de ev sahipliği yapmaktadır.

Bedrettin Demirel Caddesi, Lefkoşa'da bulunan bir cadde. Birleşik Krallık egemenliği döneminde adı Hilarion Caddesi (İngilizce: Hilarion Avenue) idi.
Caddede bir otel, KKTC Sağlık Bakanlığı, KKTC Elektrik Kurumu, KKTC Cumhuriyet Meclisi, Kıbrıs Türk Ticaret Odası genel merkezi bulunur. Ayrıca işyerleri de vardır. Mehmet Akif Caddesi ve Selçuklu Caddesi'yle Başbakanlık Kavşağı'nda buluşur. Bunun dışında Mehmet Akif Caddesi'yle Sanayi Ali Sokak ve Gültekin Şengör Sokak ile doğrudan bağlanır. Caddeden Atatürk Caddesi ile Abdi İpekçi Caddesi de ayrılır.
Ayrıca caddede 50 katlı bina yapma izni vardır.

Devlet "yıkın" derse yıkarız (Kıbrıs)
Google Maps 14 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ticaret Odası 50 yaşında 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Kıbrıs Postası)

Google Maps'te Bedrettin Demirel Caddesi 14 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Federal Ulusal Meclis (Arapça: المجلس الوطني الإتحادي, romanize: El-Meclis el-Vatani el-İttihadi), Birleşik Arap Emirlikleri'nin tek meclisli ulusal yasama organıdır.
Federal Ulusal Meclis, 40 sandalyeli olup seçimler her dört yılda bir yapılmaktadır. 20 milletvekili, seçiciler kurulu aracılığıyla oy hakkına sahip vatandaşlar tarafından seçilmiş %12'si tarafından dolaylı olarak seçilirken diğer 20 üye her bir emirliğin emirleri tarafından atanmaktadır.
Anayasaya göre, federal yasa tasarıları inceleme ve tavsiyeler için öncelikle Federal Ulusal Konsey'den geçmek zorundadır. Meclis komitelerinin yardımıyla oluşturulan yasa tasarıları ve değişiklikler, görüşülmek üzere meclise sunulur ve daha sonra değerlendirilmek ve onaylanmak üzere Bakanlar Kuruluna geri gönderilir. Federal Ulusal Meclis, federal hükûmetin yasa taslağı hazırlamasında etkili olmaktadır. Kabine yasa tasarıları meclis tarafından değiştirilebilir. Meclis, anayasa uyarınca önerilen tüm federal yasaları incelemekten ve dilerse değiştirmekten sorumludur ve herhangi bir federal bakanı bakanlığın performansıyla ilgili olarak çağırma ve sorgulama yetkisine sahiptir. Meclis'in görevi, yıllık bütçeyi tartışmaktır. Meclis üyelerinin hükûmetin talepleriyle başa çıkmasına yardımcı olmak için alt komiteler ve bir Araştırma ve Çalışma Birimi oluşturulmuştur.

Resmî site

Büyük Hamam (Yunanca: Μπουγιούκ Χαμάμ), Kuzey Lefkoşa'nın İplik Pazarı-Korkut Efendi Mahallesi'nde yer alan bir hamamdır. İplik Pazarı Camii yakınlarında yer alır. Çevreleyen alanların zemininin zaman içindeki yükselişinin bir sonucu olarak, kapısı taban seviyesinin yaklaşık 2 metre, hamam odaları 3 metre altında yer alır.

Hamamın bulunduğu bölgede, 1306-1309 yılları arasında, St. George of the Latins Lüzinyan kilisesi inşa edilmiş ve büyük kutlamalarla açılmıştı. Kilise, 14. yüzyılda iki önemli olayın gerçekleştiği yerdi. 10 Kasım 1330'da Lefkoşa, Kanlıdere'nin taşması sonucu sel suları altında kaldı ve sel suları şehir surlarının içine aktı. Sel, 3.000 kişinin ölümüne neden oldu; nehir suyunun yükseldiği nokta, günümüzde de Lüzinyan dönemine ait bir çiviyle işaretlenmiş olarak görülebilmektedir. 17 Ocak 1369'da kilise, bazı şövalyelerin Kıbrıs Kralı I. Peter'i öldürmeyi planladıkları bir suikast alanı oldu. Kevork Keshishian'a göre, kilise kraliyet sarayına çok yakındı ve bu nedenle büyük öneme sahipti ve kilise cemaati Latinler ve Suriyeliler arasındaki karma evliliklerin çocukları olduğu için "Halfcastes" adı ile anılırdı.
George Jeffery'e göre, bazı tarihçiler bu binanın kendisinin 14. yüzyıl St. George of the Latins kilisesi olduğunu öne sürmüş olsa da, böyle bir tanımlama için hiçbir kanıt bulunmamaktadır ve bu teori, binanın bir Orta Çağ kilisesinin görünüşüne benzemesine rağmen planı bu tür kiliselerin planlarına uymamaktadır. Doğu ve batı yönlü yerleşim yerine, kuzey ve güney yönlü yerleşimi, belki de Venedik yönetimi dönemine kadar yapılmış olması ihtimalini neredeyse imkânsız kılmaktadır.
Bina, Osmanlı yönetiminin adadaki ilk yıllarında, 1571-1590 yılları arasında Türk hamamı olarak yeniden inşa edildi. Mustafa Paşa'nın vakfına aitti ve insanlar onu yönetmek için vakıftan kiralamaktaydılar. Örneğin, bir yeniçeri olan Hacı Mehmed Racil'in, 1593'te, hamamı 16 yıl boyunca kiraladığı kayıtlarda yer almaktadır. Osmanlı döneminde, kadınların sosyalleştiği, haber alışverişinde bulundukları ve yemek yedikleri popüler bir sosyal merkezdi. 1891 yılında, "sıcaklık" bölümündeki mermer plakaların sökülmesi sırasında, plakalardan birinin bir Orta Çağ mezar taşı olduğu ortaya çıktı ve bu mezar taşı bir müzeye taşındı. Hamamın orijinal kazanı taştan yapılmıştır, ancak işletmecisi, ısıtma işlemi için çok fazla odun gerektirdiğinden ve karı azalttığından şikayetçi olduğu için, bunun yerine bakır olanı kullanmıştır.
Hamam, UNDP ve USAID'in yardımıyla, hamamın orijinal özelliklerini ortaya çıkaracak bir teknik kullanılarak 2007-2008 yılları arasında yenilenmiştir.

Hamam üç bölümden oluşmaktadır: müşterilerin elbiselerini çıkardıkları yer olan "soyunmalık", "ılık yer" anlamına gelen "ılıklık" ve "sıcak yer" anlamına gelen "sıcaklık". Haşmet Muzaffer Gürkan'a göre, "soyunmalık" bölümü Latin kilisesinin orijinal kalıntılarından oluşuyor. Hamamın ana bölümü olarak kabul edilen "sıcaklık" alanında büyük bir kubbe ve merkezi masaj platformu bulunmaktadır. Kesme taş bina bina tek katlıdır. Girişteki kemer, bir Latin kilisesi kalıntısı olduğundan, "soyunmalık" kısmındaki pencere eşiği ile birlikte, Gotik kabartmalar ve dekoratif ögeler içermektedir.

Bina, kâr amacı gütmeyen Kıbrıs Vakıf İdaresi'ne, özelinde "Lala Mustafa Paşa Vakfı"'na aittir. Kuzey Kıbrıs'ta faaliyette olan tek özgün Türk hamamıdır. Geleneksel bir Türk hamamını denemek isteyen turistler için önemli bir cazibe merkezidir. Hamamda aromatik yağlar ve köpük ile geleneksel deri soyma ve masaj yöntemleri uygulanmaktadır. Kıbrıs Türkleri hamama büyük ilgi göstermemektedir. Hamamın bazı saatleri yerliler, bazı saatleri turistler içindir; bazı saatlerin kadınlara, bazı saatlerin erkeklere ayrılmasından dolayı, yerel halkın saatleri cinsiyete göre ayrılmıştır, ancak turistlerde bu ayrım yoktur.

Büyük Han, Lefkoşa'nın kuzey kesiminde yer alan bir handır. Tarihsel olarak Kıbrıs'ın en büyük hanı olup kendisi gibi Asmaaltı Meydanı'nda yer alan Kumarcılar Hanı'yla birlikte Lefkoşa'da Osmanlı döneminden günümüze ulaşan iki handan biridir.
1570'li yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kıbrıs'ı ele geçirmesi sonrasında inşa edilen Büyük Han, bu dönemde Yeni Han, Han-ı Cedîd veya Alanya'dan gelen tüccarların burada konaklaması dolayısıyla Alâiyeliler Hanı isimleriyle anıldı. 1878 yılında Kıbrıs'ın Britanya yönetimine geçmesiyle birlikte hapishaneye çevrildi ve 1903'e dek bu şekilde kullanıldı. 1903-1947 yılları arasında özgün maksadına uygun bir han olarak kullanım gördükten sonra, her odada bir ailenin kalacağı şekilde dar gelirli kesime kiralandı. 1962 yılında, gerek statik sorunları gerekse "hijyenik olmayan şartlar" gerekçesiyle boşaltıldı. İlk olarak 1963'te başlayan restorasyon çalışmaları toplumlar arası çatışmalar dolayısıyla devam edemedi. 1982'de tekrar başlayan çalışmalar 2002'de tamamlandı.
Osmanlı han mimarisinin genel özelliklerini yansıtan Büyük Han, iki katlıdır ve sivri kemerli revaklar tarafından desteklenen yapı, avluyu çevreler. Avlunun ortasında köşk mescit bulunur. Osmanlı hanlarında tipik olarak tek bir giriş kapısı olmasına rağmen, Büyük Han'da iki giriş kapısı vardır. Günümüzde Büyük Han çeşitli dükkânların, atölyelerin olduğu, farklı sanatların icra edildiği, konser ve sergilerin düzenlendiği bir kültür merkezi olarak hizmet vermektedir. Dükkân ve atölyeler arasında geleneksel Kıbrıs el sanatları en büyük kısmı oluşturmakta olup, kiracıların çoğu üreten kadınlardır. Handa yer alan diğer mekânlar arasında, Karagöz ve Hacivat oyunları oynanan bir sahne, kahvehane ve restoran yer almaktadır.

Selimiye mahallesinde yer alan Büyük Han'ın adresi 85, Asmaaltı Sokak'tır. Lefkoşa'nın geleneksel ticaret merkezlerinden biri olan ve eskiden "Buğday Pazarı" adıyla bilinen Asmaaltı Meydanı'nın güneybatısındadır. Batı girişinin önünde meydanlık bir alan, meydanlık alanın karşısında tek odalık dükkânlardan oluşan, 1936'da inşa edilmiş Lefkeliler Hanı yer alır.

Büyük Han'ın yaptırılışıyla ilgili bilgiler, kaynaklara göre farklılık gösterir. Hanın kimin tarafından ne zaman yaptırıldığını doğrulayacak bir kitâbe yoktur. Çoğu kaynakta hanın 1572'de, Osmanlı yönetimindeki ilk Kıbrıs Beylerbeyi Muzaffer Paşa tarafından başka bir yapının üzerine inşa ettirildiği belirtilmektedir. Muzaffer Paşa'nın şehirde genel bir imar faaliyeti başlattığı, bu doğrultuda adaya İstanbul'dan kale inşaatı için Bostan adlı bir mimarın gönderildiği kaynaklarda yer alır. Arkeolog Tuncer Bağışkan, bu bilginin ilk olarak iki İngiliz yazar tarafından herhangi bir dayanak olmadan ortaya atıldığını, Muzaffer Paşa'nın 9 Eylül 1570-26 Ağustos 1571 tarihleri arasında Kıbrıs beylerbeyliği yaptığı gerçeğinden hareketle gerçeği yansıtmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte 1767'de şehri ziyaret eden Giovanni Mariti'nin aktardığına göre de han, Muzaffer Paşa tarafından her Kıbrıslıdan iki paralık bir vergi toplayarak yaptırılmıştı. Bağışkan'a göreyse han, Kıbrıs Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yaptırıldı. Hanın yaptırılmasıyla ilgili padişahın gönderdiği 7 Ocak 1577 tarihli buyrukta, beylerbeyinin daha önce padişah tarafından Ayasofya Camii'ne vakfiye olarak yaptırılan dükkânları yıktırıp yerine kervansaray yaptığı kaydedilmektedir. Belgede bu hanın gelir sağlaması hâlinde padişah adına satın alınması, sağlamaması hâlinde de yıktırılıp eskisi gibi dükkânların yapılması buyrulmaktaydı. Bağışkan'a göre Sinan Paşa 1572-1579 yılları arasında görev yaptığı için buyrukla bu tarihler uyumludur. Kıbrıs beylerbeylerinin görev tarihlerine ilişkin kesin bir liste olmasa da, Yoannis Theoharidis'in derlediği listede Sinan Paşa'nın 1571-1572 yıllarında bu görevde bulunduğu, 1572'de yerine Mehmed Paşa'nın geldiği, 1572-79 yılları arasındaki beylerbeyine dair kesin bilgi olmadığı kayıtlıdır. Arşiv belgelerinden faydalanan Nevzat Sağlam, Muzaffer Paşa'nın bir yıl görevde kalmasından sonra 1571'de Sinan Paşa'nın beylerbeyi olduğunu, 10 Şubat 1573 tarihinde onun da ölümü üzerine 1577'ye dek bu görevi Frenk Cafer Paşa'nın sürdürdüğünü aktarmaktadır.
1594 tarihli bir belgede, Yeni Han adıyla geçen Büyük Han'ın Sultan Selim Vakfı'na ait olduğu, handa sekiz odanın ve önünde 12 ayakkabıcı, bir kahvehane ve bir börekçi fırını olduğu kaydedilmişti. Bu dükkânların tamamının üç yıllık kirasının 28.200 akçe olduğu da belgede yer almaktaydı. 1613 tarihli bir belgedeyse "Han-ı Cedîd" olarak adnılan Büyük Han'ın yıllık kira gelirinin 42.000 akçe olduğu bilgisine yer verilmekteydi.
İlk yapıldığı dönemde "Yeni Han" ve "Han-ı Cedîd" isimleriyle anılan han, genelde Alanya'dan Kıbrıs'a gelen tüccarlara ev sahipliği yapması nedeniyle "Alâiyeliler Hanı" olarak da tanınmaktaydı. Sonrasında Asmaaltı Meydanı'nın karşısına Kumarcılar Hanı'nın yapılmasıyla, kıyaslama sonucu "Büyük Han" olarak anılmaya başladı. Mariti, 1767'de hanın esasen Alanya ve Karaman yöresinden gelen tüccarlar tarafından kullanıldığını "Alâiyeliler Hanı" ("khan of the Alajotes") ismiyle bilindiğini aktarmaktadır. "Büyük Han" isminin yanı sıra, "Yeni Han" ve "Alâiye Hanı" isimleri, 19. yüzyılın başlarında yazılmış arşiv belgelerinde geçmektedir.
1767'de Mariti, Büyük Han'ı "kapısı mermerden olup eski kalıntılardan yapılmıştır" diye betimlemekteydi. Günümüzde gölge oyunu tiyatrosu olarak kullanılan, doğu girişinin üzerindeki baş odanın tavanında eskiden bulunan iki demir halkanın, Osmanlı döneminde asılarak gerçekleştirilen idamlarda kullanıldığına dair rivayetler vardır.

1878 yılında adanın Britanya yönetimine geçmesiyle birlikte, han aynı sene içerisinde hapishane ve polis merkezi olarak kullanılmak üzere restore edildi. Bu maksatla kullanımına dair 5 Kasım 1883'te, Kıbrıs Vakıflar İdaresiyle sömürge hükûmeti arasında bir sözleşme imzalandı. Vakıflar İdaresi, 1883-1885 yılları arasında altı aylık kira olarak hükûmetten £9 alırken, 1886 yılının başından itibaren bu miktar £18 olarak belirlenmişti. Bu dönem hapishanede yatanlar arasında, hikâyesi destana konu olan kânun kaçakları Hasan Bulliler yer aldı. Vakıflar İdaresinin binayı tekrar han olarak kullanmak istemesi üzerine sözleşme 14 Eylül 1898'de feshedilse de, surların dışında inşa edilen yeni cezaevinin 1903'te tamamlanmasıyla han, hükûmet tarafından ancak boşaltılabildi.
1903-1947 yılları arasında yapı, han olarak faaliyet gösterdi. Bu maksatla tekrar kullanılmaya başlanmasından sonra hanın doğu kısmındaki revaklar uzatılarak yola kadar dükkân oluşturacak hâle getirildi. 1928 yılında Kıbrıslı pehlivan Vadilili Ahmet ile Türkiye'den gelen pehlivan Hasan Ethem arasında beraberlikle sonuçlanan güreş mücadelesine ev sahipliği yaptı. 23-30 Temmuz 1936 tarihlerinde handaki dört odanın tuvalet ve dükkân olarak kullanılacak şekilde düzenlenmesi için ihaleye çıkıldı, düzenlemeler 1937'de tamamlandı. İngilizler tarafından hanın üst katında William Shakespeare oyunları oynamak için bir tiyatro yapıldığı Perihan Arıburun tarafından aktarılır.
Hanın avlusunda bulunan mescitte, hapishane olarak kullanıldığı dönemde cumaları Mehmed Said Efendi isimli bir vaiz, mahkûmlara vaaz vermekteydi. 1927 yılında mescidin işlevini yitirmiş ve harap durumda olduğu, tahıl deposu olarak kullanıldığı kaydedildi ve depo olarak kullanımına cevaz verecek şekilde onarım yapılması talep edildi.
1937 yılında Lefkoşa Belediye Başkanı Themosteklis Dervis, Vakıflar İdaresinin bu dönemde öngördüğü üzere aileler için ikametgâh olarak kullanılmasının sağlıksız olduğu gerekçesiyle Büyük Han'ın yıkılması ve buraya belediyenin mühendislerinin çizeceği bir plana göre konut inşa edilmesi gerektiğini savundu. Bu dönemde Büyük Medrese gibi başka yapılar yıkılsa da, 1935 yılında çıkan Eski Eserler Yasası gereği Büyük Han "eski eser" olarak kaydedilmiş olduğu için Büyük Han'ın yıkılması önlenmiş oldu. Bunun yerine handa restorasyon çalışması gerçekleştirildi.

3 Temmuz 1947 tarihinde hanın tamamı odaların teker teker kiralanması maksadıyla kullanacak olan bir Kıbrıslı Türk'e, aylık £55 karşılığında kiralandı. Bu tarihte üst katta 36, alt katta 25 odanın kiralanmış olduğu belgelere geçmişti. 1954 tarihli bir belgede bu kişinin Sadi Cemal olduğu ve hanın odalarından birini kahvehane olarak çalıştırdığı kaydedildi. Bu dönemde, hanın odaları aylık 7 şilin ila £1 arasında değişen ücretlere kiralandı. Tuncer Bağışkan'ın aktardığına göre "hijyenik koşullar bulunmayan" odaların her birine birer ailenin yerleşmesiyle han, "dar gelirli Kıbrıslı Türk ve Rum ailelerin ikâmet ettiği küçük bir mahalle"ye dönüştü. 1950 yılında hana yeni tuvaletler ve septik kuyu inşa edildi. Hanın üst katına çıkan ve normalde altında kemer bulunan merdivenlerin altı da bu dönemde doldurularak oda hâline getirildi. Sonraları restorasyon sırasında bu oda ortadan kaldırılarak merdiven altındaki özgün kemer tekrar ortaya çıkarıldı.
1953 yılında, mescit yapısının korunması hedefiyle £273,15 masrafla onarımdan geçirildi, bununla birlikte 1955 yılında bu onarımın yeterli olmadığı bildirildi.
19 Ekim 1954 tarihinde Britanya Avam Kamarasında milletvekili olan Tom Driberg'in hanı ziyaret etmesi sonrası The Times'da yayımladığı makalede handaki "kötü koşullar" fotoğraflarla beraber aktarıldı. Driberg, handaki kiracıların çağdaş konutlara taşınarak yaşam koşullarının iyileştirilmesi, hanın ise restore edilerek korunması gerektiğini ifade etti. Eski Eserler Dairesi Müdürü Peter Megaw ise bunun üzerine hanın "eski eser olarak anlamı olmadığını" belirtti, korunması yönünde herhangi bir çaba göstermedi ve bazı modifikasyonların yapılmasının sorun olmayacağını yazdı. Bu durum, Reyhan Sabri tarafından Britanya yönetiminin başka Osmanlı eserlerine karşı da gösterdiği "Osmanlı eserleri eski eser niteliğinde değildir, yalnızca kente doğulu bir hava katmaktadır" yaklaşımının devamını temsil ettiği şeklinde değerlendirildi.
Sosyal Yardım Hizmetleri Dairesi müdürünün 16 Aralık 1954 tarihli yazısında, hanın durumu şu şekilde aktarıldı: "63 ayrı odada 181 k

Cumhurbaşkanlığı Sarayı ya da Cumhurbaşkanlığı Binası, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başkenti Lefkoşa'da bulunan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti cumhurbaşkanı tarafından 1983'ten 2025'e kadar kullanılan komplekstir.

Şimdiki Cumhurbaşkanlığı Sarayı 1939 yılında, İngiliz idaresi zamanında, Lefkoşa'nın Türk mahallesinde, Quirini Burcu üzerine inşa edilmiştir. Lefkoşa valisinin tarafından kullanılması için mimar Robert Macartney tarafından 1920'li yıllarda çizilmiştir. 1960'ta, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ardından Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı yardımcısı Fazıl Küçük tarafından ikametgâh olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulana kadar Türk Toplum Lideri makamı olarak kullanılmıştır. Kuruluşun ardından KTFD Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ardından KKTC Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Cumhuriyet Yerleşkesi
Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Türkiye)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı4 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyetçi Türk Partisi ya da resmî kısaltmasıyla CTP, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde faaliyet gösteren, sosyal demokrat bir siyasi partidir. Parti, 1970 yılında avukat Ahmet Mithat Berberoğlu tarafından kuruldu.
Parti, 30 Haziran 2008'de Sosyalist Enternasyonal'in danışman üyesi oldu. 2014 yılında ise örgütün tam üyesi oldu. Cumhuriyet Meclisi'nde 18 milletvekili ile temsil edilmektedir.

1970'te bir grup Kıbrıs Türkü aydın, esnaf ve iş insanı tarafından kuruldu. Partinin kurucu genel başkanı Avukat Ahmet Mithat Berberoğlu'dur. Daha sonra genel başkanlığa Özker Özgür seçildi. 1976'dan 1996'ya kadar parti genel başkanlığını Özker Özgür yürüttü. Parti, Türkiye'deki Cumhuriyet Halk Partisi ile kardeş parti statüsündedir. 

CTP 1976'da 2, 1981'de 6 ve 1985'te 12 milletvekili ile mecliste temsil edildi. 1990 seçimlerine DMP çatısı altında giren CTP seçimlerde yapılan antidemokratik uygulamalar ve seçim sonrasında oyların çöplüklerden çıkması üzerine seçimlere müdahale edildiği için meclis çalışmalarını boykot etmiş ve gelişen süreçte 1993 yılında dönemin iktidarı erken seçime gitmek zorunda kalmıştır.

1993'te yapılan erken genel seçimlerde CTP, kırmızı olan parti flamasını yeşile dönüştürdü. Buna paralel olarak "Artık Her Şey Daha Güzel Olacak" adıyla yeşil bir kitap yayınlayan CTP tarihinin en yüksek oy oranlarından birini alarak %24 ile 50 sandalyeli meclise 13 milletvekili gönderdi. 1 Ocak 1994'ten Ağustos 1996'ya kadar görevde kalan üç DP-CTP hükûmetinde 5 bakanlık ile temsil edilen CTP, "Yanımda Ol" sloganı ve Mazhar-Fuat-Özkan'ın "Sude" şarkısından uyarladığı jingle ile girdiği 1994 yerel seçimlerinde oy oranını %30'a çıkarıp tarihinde ilk defa Girne ve Gazimağusa belediye başkanlıklarını kazandı. Sümer Aygın Girne, Oktay Kayalp Gazimağusa ve Kemal Emirzade de Güzelyurt belediye başkanlıklarına seçildiler. Mehmet Salih Rahvancıoğlu Alsancak belediye başkanı oldu. Öğretmenlerle ayrışmalar, hükûmette işlerin yürümemesi, ABAD kararları, parti içi çekişmeler ve bununla beraber elektrik konusunda yaşanan sıkıntılardan dolayı (dönemin elektrikten sorumlu bakanı Ferdi Sabit Soyer idi) 1995'teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CTP'nin oy oranı %19'a geriledi. Nisan 1995'te yapılan bu seçimlerde CTP ilk kez milliyetçiliği şarkılarında kullanmaya başladı ve Barış Manço'nun "Müsaadenizle Çocuklar" şarkısından uyarladığı jingleda "Bayrak alalım elimize, sahip çıkalım ülkemize" sözleri yer aldı. Yine yeşil rengin kullanıldığı bu seçimlerde Özker Özgür'ün sloganı "Bana 5 Yıl Yeter" idi. Özker Özgür'ün deniz önünde durarak selam verdiği seçim afişinde yine yeşil renk vardı. Aralık 1995'te Özker Özgür, CTP'nin hükûmet olsa da iktidar olamadığını vurgulayarak Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevinden ayrıldı.

1996'da yapılan olağanüstü kurultayda genel başkanlığa Mehmet Ali Talat seçildi. CTP, Talat'ın öncülüğünde tüzük-program kurultayına 1997 yılında gitti ve tüzüğündeki "emekçi halkın kitle partisi" ibaresini "sosyalist" olarak değiştirdi. Bu tüzük-program kurultayında Özker Özgür'ün başını çektiği grupla parti yönetimi arasında tartışmalar yaşandı. Daha sonra Özker Özgür'ün CTP üyeliği düşürüldü. Özgür'ün üyeliğinin düşürülmesi ile, Özgür'ü destekleyen pek çok parti üyesi CTP'den istifa ettiler. Bu üyelerin bir kısmı sonra geri döndü, bir kısmı da Özgür ve İzzet İzcan ile birlikte Yurtsever Birlik Hareketi'nin kuruluşunda rol oynadılar. Haziran 1998 yerel seçimlerinin sonuçları CTP için bir şoke olmuştu. UBP'nin zaferle çıktığı bu seçimlerde CTP elinde bulundurduğu Girne ve Güzelyurt gibi iki önemli belediyeyi UBP'ye kaptırmıştı. Partinin oyları, "Güçlü Sol" sloganıyla gittiği, aynı sene Aralık ayında yapılan genel seçimlerde %13'e geriledi ve CTP meclise ancak 6 milletvekiliyle girdi: Lefkoşa'dan genel başkan Mehmet Ali Talat ve Kadri Fellahoğlu, Girne'den eski belediye başkanı Sümer Aygın, Güzelyurt'tan Fatma Ekenoğlu, Gazimağusa'dan genel sekreter Ferdi Sabit Soyer ve Sonay Adem. Hükûmet döneminde bakanlık ve milletvekilliği yapan Ahmet Derya, Hüseyin Celal, Vasfi Candan, Feridun Önsav, Ömer Kalyoncu, Salih Usar, Ergin İlktaç gibi pek çok isim yeniden milletvekili seçilemediler. 1985'ten beri solun büyük partisi olan CTP, TKP'nin %15 oy oranı almasıyla solun küçük partisi olmuştu.

CTP 2002 seçimlerine daha hazırlıklı girdi. Kıbrıslı Türkler'in Rum tarafıyla birlikte eşzamanlı AB üyesi olmasını savunan CTP, henüz Annan Planı çıkmamış olmasına rağmen Haziran 2002 yerel seçimlerine "Çözüm Kapıda, Açın!", "Avrupa Kapıda, Açın!" sloganı ve jingle'ı ile girdi. Dönemin Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş, yaptığı açıklamalarda CTP'nin bu sloganını "yerel seçime dış politikayı karıştırıyorlar" diye eleştirdi. Parti bu seçimlerde küçük belediyelerde başarısız olsa da tarihinde ilk defa Lefkoşa belediye başkanlığını kazandı. Bununla beraber elinde tuttuğu Gazimağusa Belediye Başkanlığına, Girne'yi de ekledi. Lefkoşa Belediye Başkanlığına partinin dış ilişkiler sekreteri Kutlay Erk, Gazimağusa Belediye Başkanlığına yeniden Oktay Kayalp ve Girne Belediye Başkanlığına da CTP milletvekili Sümer Aygın seçildiler. KKTC genelinde belediye meclis üyeliği seçimlerinde UBP %34,6 oy alarak birinci parti oldu. CTP oylarını %29,2'ye çıkardı. DP %22,4 ve TKP %8 oy alırlarken, MAP %3.9'da kaldı.

Annan Planı'na tam destek belirten CTP, 2003 seçimlerine hazırlanırken Annan Planı temelinde bir çözüme ulaşmak için listelerini merkez sağ, sosyaldemokrat ve liberal kesimlere açarak CTP-Birleşik Güçler oldu. Aralık 2003'te yapılan seçimlere "Avrupa Evet", "Ortak Görüş: Tek İktidar" ve "Talat Görüşmeci" sloganlarıyla giren CTP bu seçimlerden 1. parti olarak çıktı ve mecliste 19 milletvekiliyle yer aldı. Ocak 2004'te Demokrat Parti ile koalisyon hükûmetini kuran CTP, bu hükûmette başbakanlık ve 5 ayrı bakanlıkla temsil edildi.

24 Nisan 2004 referandumundan sonra Demokrat Parti'de yaşanan milletvekili istifalarıyla, 50 milletvekilli mecliste hükûmetin sandalye sayısının 24'e inmesi sıkıntılar doğurdu. İstifacı milletvekilleri önce TKP ve BKP ile beraber TKP - Birleşik Özgürlük İttifakı'nı kurdular ve bu isimle hükûmet çalışmalarına katılmaya çalıştılar. Daha sonra UBP'ye katıldılar. Uzun süre CTP-DP-BDH hükûmeti için çalışıldı ama bu da başarılı olmayınca Şubat 2005'te erken seçime gidildi. Şubat 2005'teki seçimlere "Sözümüz var, Avrupa'ya Kıbrıs'a" sloganıyla giren CTP oy patlaması yaptı ve %45 oy oranıyla meclise 24 milletvekili gönderdi. CTP'nin bu seçimlerden sonra yaptığı kutlama mitinginde ilk kez "saraya saraya, geliyoruz saraya" şarkısı ve sloganları duyuldu. Demokrat Parti ile yine bir koalisyon hükûmeti kuruldu ve bu kez CTP başbakanlık ve 6 ayrı bakanlıkla bu hükûmette yer aldı.

Nisan 2005'teki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sönük bir atmosferde geçti. 2003'teki %14 oy oranını Şubat 2005'te %6'ya düşüren sosyaldemokrat BDH, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayacağını açıkladı. Rauf Raif Denktaş görevi bırakıyordu. Demokrat Parti, kurulduğundan bu yana Rauf Raif Denktaş'ı aday olarak gösteriyordu, ancak Denktaş'ın görevi bırakmasından sonra parti adayı, partinin genel sekreteri Mustafa Arabacıoğlu oldu. Ulusal Birlik Partisi yarışa 1995 ve 2000'de olduğu gibi yine Derviş Eroğlu ile katıldı. CTP'nin adayı Mehmet Ali Talat, bu seçimlerin favorisiydi. CTP dışında hiçbir parti miting yapmadı. Parti adayı, genel başkan ve başbakan Mehmet Ali Talat, ilk turdan %56 gibi bir oyla Cumhurbaşkanlığı'na seçildi. Partinin "Saraya saraya, geliyoruz saraya" şarkısı gerçek olmuştu.
Mehmet Ali Talat'ın Cumhurbaşkanı olmasının ardından toplanan olağanüstü kurultay, tek aday olan genel sekreter ve Gazimağusa milletvekili Ferdi Sabit Soyer'i genel başkanlığa seçti. Parti genel sekreterliğine eski bakanlardan Girne milletvekili Ömer Kalyoncu getirildi. Talat'ın seçilmesinin ardından CTP ve DP, Ferdi Sabit Soyer başkanlığında yeni bir hükûmet kurdular.

2006 Haziran'ında hem yerel seçimler, hem de meclisteki 2 milletvekilliği için ara seçimler yapıldı. Hükûmette son zamanlarda çıkan görüş ayrılıkları bu seçimlerde daha da derinleşti; tüm yorumcular, seçimlerden sonra hükûmetin istifa edeceğine kesin gözüyle bakıyordu. CTP, tüm belediyelerde aday gösteren tek parti oldu. Bunun yanında, Talat'ın Cumhurbaşkanı olmasıyla boşalan Lefkoşa milletvekilliği ve UBP Genel Sekreteri Dr. Salih Miroğlu'nun üzücü ve beklenmedik ölümüyle boşalan Girne milletvekilliği için de CTP spor bakanı Özkan Yorgancıoğluı ve eski UBP milletvekili Dr. Gülboy Beydağlı'yı aday gösterdi. CTP, 1998'den sonra ikinci kez bu seçimlerde partinin genel sekreteri Naci Talat Usar'ın görüntülerini ve resmini seçim çalışmalarında kullandı. CTP seçimlerde "Yılgınlık Yok, Direniş Var" sloganıyla yer aldı. Yeni genel başkanı Hüseyin Özgürgün ile ilk kez seçimlere giden UBP "Var Mısın? Biz Sizin İçin Varız" dedi. DP de bu seçimlere özellikle Lefkoşa bölgesinde iddialı girdi. BDH'da ise bir toparlanma vardı; bazı bölgelerde BDH da aday gösterdi. Seçim sonuçları ise, CTP için bir şoke olmuştu: Ferdi Sabit Soyer'in "amiral gemisi" diye nitelendirdiği Lefkoşa Belediye Başkanlığını az bir oy farkıyla DP adayı Cemal Bulutoğulları kazanmıştı. UBP, 10 belediye başkanlığı kazanarak en çok belediye başkanı çıkaran parti oldu. CTP ancak 8 belediye başkanı çıkarabildi. 2 milletvekilinin kazanılması, Lefkoşa'nın kaybedilmesinin gölgesinde kalmıştı. Koalisyonun küçük ortağı DP 7 belediye başkanlığı çıkardı, bunlardan en önemlisi Lefkoşa Belediye Başkanlığı idi. Seçim sonuçlarının açıklandığı gece Sarayönü'nde bir miting yapan DP, gecede eleştiri oklarını CTP'ye yöneltti.

Yerel seçimlerin ardından UBP ve DP'den istifalar yaşandı. UBP'den ve DP'den istifa eden milletvekillerinin oluşturduğu Özgürlük ve Reform Partisi ile yine Ferdi Sabit Soyer başkanlığında bir koalisyona gidildi. UBP ve DP, Özgür Parti'nin oluşumunun dış müdahaleye dayandığını bahane ederek meclisi boykot ettiler.
CTP'nin CTP-ÖRP hükûmetindeki bakanları şu isimlerdir:
Ferdi Sabit Soyer başbakan, Ahmet Uzun maliye bakanı, Özkan Murat içişleri 

Demokrat Parti ya da kısaltmasıyla DP, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki muhafazakâr ve Kıbrıs Türk milliyetçisi bir siyasi partidir.

30 Temmuz 1992 tarihinde UBP'den ayrılan 9 milletvekili ("Dokuzlar Hareketi") tarafından kuruldu. Daha sonra SDP ve YDP, DP'ye katıldılar. 1993 erken genel seçimlerinde 17 yıllık iktidarı UBP'nin elinden aldı. Bu seçimlerde ve sonraki seçimlerde Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş DP'ye yakın bir tavır izlemiş, bunu kimi zamanlar (özellikle de 1993'te) açık bir şekilde belirtmiştir. 17 milletvekiliyle mecliste Cumhuriyetçi Türk Partisi ile birlikte koalisyon hükûmetini kurdu. Bu hükûmette DP genel başkanı Hakkı Atun başbakan olarak yer aldı. Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş da gençlik bakanlığı yaptı. 1994 yerel seçimlerinde oy kaybı yaşadı ve üçüncü sıraya geriledi. 1995 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Rauf Denktaş desteklendi. 1996'da DP-CTP hükûmetinin bozulmasıyla Derviş Eroğlu başkanlığındaki UBP-DP hükûmetinde küçük ortak olarak yer aldı. 1998 yerel seçimlerinde yine oy kaybı yaşadı, 1998 genel seçimlerinde "değişim" temasını ön plana çıkardı ve Vivaldi'nin Dört Mevsim şarkısını fon müziği olarak kullandı; bu seçimlerde yeni bir genel başkan, Salih Coşar vardı. 13 milletvekili çıkarabildi, ikinci parti oldu ancak UBP'nin TKP'yle hükûmeti kurması üzerine ana muhalefet partisi oldu.
Mayıs 2001'de UBP-TKP hükûmeti bozulunca yerine UBP-DP hükûmeti kuruldu. Önceleri Salih Coşar, daha sonra da ondan başkanlığı devralan Serdar Denktaş bu hükûmette başbakan yardımcısı olarak görev yaptılar.

2003'teki genel seçimlerde DP %12 oyla ancak 7 milletvekili çıkarabildi ve CTP'yle kurulan koalisyonun küçük ortağı oldu. Genel başkan Serdar Denktaş, dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısı oldu. Bu hükûmet, 2005 erken genel seçimlerinin ardından 2006 yerel seçimlerinin sonrasına kadar devam etti. Daha sonra CTP, yeni kurulan Özgür Parti ile hükûmete gidince UBP'yle beraber meclisi boykot etti. Bu boykot 2009 başında sona erdi.
1. Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş, Cumhurbaşkanlığı'ndan ayrıldıktan sonra DP kurultayına katılmış ve bir konuşma yapmıştır. 2006 yerel seçimlerinde de aday tanıtım toplantıları başta olmak üzere pek çok seçim mitingine katılmıştır.
2009 seçiminde umduğunu bulamayan ve sadece 5 milletvekili çıkarabilen parti, 3 milletvekilini UBP'ye kaptırdıktan sonra toparlanmaya çalışmış, Nisan 2013'teki Lefkoşa yerel ara seçimlerinde parti oylarının çok üstünde olan %20 gibi bir oy oranıyla üçüncü parti olmuştur.

2013'te UBP'de o dönem İrsen Küçük'e karşı parti içi muhalefette yer alan sekiz milletvekilinin (Ahmet Kaşif, Hasan Taçoy, İlkay Kamil, Afet Özcafer, Ejder Aslanbaba, Türkay Tokel, Zorlu Töre, Ergün Serdaroğlu) partiye geçmesiyle büyüyen DP, tüzük kurultayı gerçekleştirerek "Demokrat Parti - Ulusal Güçler" adını aldı ve 28 Temmuz 2013 tarihinde yapılan genel seçimlere bu isimle katıldı. Bu seçimde parti oy oranını %23,2'ye yükseltti ve üçüncü parti gelerek 12 milletvekili çıkardı. Seçim sonrasında CTP ile Özkan Yorgancıoğlu başkanlığında kurulan hükûmette küçük ortak olarak yer alan DP, bu hükûmetin dağılması ve 16 Temmuz 2015'te CTP-UBP hükûmetinin kurulmasıyla ana muhalefet partisi hâline geldi. Bununla beraber bu hükûmetin Nisan 2016'da dağılmasıyla, Hüseyin Özgürgün başbakanlığında kurulan Özgürgün Hükûmeti'nde küçük ortak olarak hükûmete geri döndü.
Partiye 2013'te UBP'den geçen milletvekillerinden 2018 seçimlerine dek DP'de kalan, sadece 2013'te milletvekili seçilemeyen Afet Özcafer oldu. 2014 yılında Zorlu Töre'nin istifasıyla başlayan süreçte, UBP'den gelen siyasetçilerin yanı sıra siyasete DP kadrolarından girmiş Hamit Bakırcı ve Hakan Dinçyürek de partiden ayrılarak UBP çizgisine geçti. Sürecin sonunda, 2016 yılının aralık ayında parti isminden "Ulusal Güçler" ibaresini kaldırdı.
Bu dönemde gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçiminde DP-UG her iki turda da da Derviş Eroğlu'nu destekledi. Eroğlu seçimi ikinci turda kaybetti.

2018 genel seçimlerinde oy oranını %7,8'e düşüren parti, üç milletvekili çıkarabildi. Bununla birlikte seçim sonrasında Tufan Erhürman başbakanlığında kurulan dörtlü koalisyon hükûmetinde yer aldı. Bu hükûmetin Mayıs 2019'da dağılmasıyla muhalefete düştü.
9 Eylül 2019'da Serdar Denktaş DP genel başkanlığından istifa etti. 30 Kasım 2019'da gerçekleşen kurultaya dek Genel Sekreter Afet Özcafer vekâleten başkanlığı yürütürken, bu tarihte kurultayda tek aday olan Gazimağusa milletvekili Fikri Ataoğlu başkanlığı devraldı.

Derviş Eroğlu (d. 7 Mart 1938, Ovgoroz), 3. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, 1985-1994, 1996-2004 ve 2009-2010 yılları arası başbakanlık yapmış Kıbrıs Türkü siyasetçi. Ayrıca en uzun süre görev yapan başbakandır.

7 Mart 1938'de, Mağusa kazasının Ovgoroz (günümüzde Ergazi) köyünde dünyaya geldi. Orta ve lise tahsilini Mağusa'da tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitiren Eroğlu, 5 yıl Mağusa'da hekimlik yaptı. Daha sonra Ankara'da üroloji ihtisası yaparak 1972 yılında Mağusa Devlet Hastanesi'nde ürolog olarak görev yaptı. 1976 yılında Cumhuriyet Meclisi'ne milletvekili olarak seçildi. Aynı yıl Millî Eğitim Bakanı olarak kabinede görev aldı. 10 yıl boyunca Mağusa Kooperatif Bankası başkanı olarak görevde bulundu. 1983 yılında oluşturulan Kurucu Meclis üyeliğine tayin edildi. Aralık 1983 tarihinde Ulusal Birlik Partisi genel başkanı seçildi. 6 Haziran 2014'te Sivas Cumhuriyet Üniversitesi tarafından Uluslararası İlişkiler alanında yaptığı hizmetlerden dolayı Fahri Doktor Unvanı verildi.

KKTC'nin ilan edilmesinin ardından 1985-1994 yılları arasında 4 kez hükûmet kuran Derviş Eroğlu, 1994 yılında Cumhurbaşkanı Denktaş'la ters düşünce parti içinde ayrılıkçı bir grup oluştu. Daha sonra 9'lar hareketi olarak isimlendirilen bu grubun Demokrat Parti adıyla siyasi partiye dönüşmesi süreci yaşandı. Aynı yıl 12 Aralık'ta yapılan seçimleri yüzde 1 oy farkla kazanan UBP, Cumhurbaşkanı Denktaş'tan hükûmeti kurma görevini alamayınca DP-CTP koalisyonunun oluşturulmasıyla ilk kez muhalefet görevini üstlendi. 2,5 yıl ana muhalefet liderliğinden sonra Eroğlu, 1996'da yeniden birinci parti olan partisi UBP'nin yanına DP'yi alarak Başbakan oldu. 1998 yılı seçimlerinden de birinci çıkan Eroğlu, 2004 seçimlerine kadar başbakan olarak kaldı. 13 Ocak 2004'te görevini Mehmet Ali Talat'a devreden Eroğlu, 2005 yılında yapılan parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci parti konumuna düşünce yıllarca sürdürdüğü genel başkanlıktan ayrıldı. Eroğlu'nun yokluğunda UBP milletvekilleri Hüseyin Özgürgün ve Tahsin Ertuğruloğlu UBP Genel Başkanlığına seçildi. 29 Kasım 2008 tarihinde yapılan kurultayda yeniden genel başkan seçilen Eroğlu, 18 Nisan 2009 seçimlerini farklı kazanarak yıllar sonra tekrar tek başına 8. Eroğlu hükûmetini kurdu. 2010 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan Eroğlu, %50.4 oyla ilk turda KKTC'nin 3. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Dr. Derviş Eroğlu, Meral Eroğlu ile evli ve dört çocuk, beş torun sahibidir.

Eroğlu cumhurbaşkanlığı adaylığını 2015 yılında yenilemeye karar verdi. Katılan yedi adaydan biriydi. Sadece Eroğlu ve Akıncı ikinci tura çıktı. Mustafa Akıncı seçimi kazandı. Seçim sonuçları şöyledir: Eroğlu 39.50%, Akıncı 60.50%.

Derviş Paşa Konağı, Lefkoşa'nın Arabahmet Mahallesi'ndeki tarihi bir konak ve etnografya müzesidir. Günümüzde Kuzey Lefkoşa'da yer alan konak, Beliğ Paşa Caddesi üzerinde bulunmaktadır ve iki katlıdır. Kıbrıs'taki Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Mevcut konak, aynı yerde daha eski bir Gotik bina üzerine inşa edilmiştir. Ön kapısı, üzerinde 1801 tarihi mevcuttur ve bu da yapının inşaat tarihini belirtmektedir. Tavandaki süslü ahşap oymalar, 1869 yılında yeniden onarıldı. Konak, surlarla çevrili Lefkoşa şehri dışında geniş toprak alanlarına sahip olan zengin Kıbrıslı bir Türk olan Hacı Ahmet Derviş Efendi'ye aitti.
Alt kat taştan, üst kat kerpiçten yapılmıştır. Mimarisi yoğun bir Osmanlı karakteri taşımakta ve zamanın Osmanlı yaşam tarzını yansıtmaktadır. İki giriş kapısı mevcuttur: tarihsel olarak biri erkekler için (selamlık), biri de kadınlar içindir (harem). Hane halkının dışarıya maruz kalmadan dinlenmesi için kullanılan büyük bir iç avluya sahiptir. Bağdat tarzında inşa edilen üst katında bir cumba mevcuttur.
1979'da konak yıkılma tehlikesi geçirdi. 1981'de devlet tarafından satın alındı ve bir tadilattan sonra 21 Mart 1988'de etnografya müzesi olarak ziyaretçilere açıldı. Kuzey Kıbrıs'taki ilk önemli restorasyon projesi olarak dikkat çekmiştir. Konakta, mutfak eşyaları, iğne işi gereçleri, eski kılıçlar ve tarihi kıyafetler gibi geleneksel Kıbrıs yaşam tarzının varlıkları sergilenmektedir.

Deveciler Hanı, Lefkoşa'nın en eski ve büyük hanlarından biriydi. Osmanlı döneminden kalan han, adını develerin hana yüklerini indirmesinden almıştır ve günümüzde Kuzey Lefkoşa'da yer almaktadır. Ayasofya Camii ile Belediye Pazarı'nın toptancılar bölümü arasındaki alanda develer için ahırlar ve sahiplerinin konakladıkları han, iki katlı bir yapıydı. Osmanlı belgelerinde Araplar Hanı olarak geçmekteydi. Ayrıca Selimiye Hanı ile Ayasofya Hanı adlarıyla da bilinmekteydi. 1960'larda yıkılan Deveciler Hanı, günümüzde park etme yeri olarak kullanılmaktadır. Bundan önce de özellikle köylerden kasaba pazarına gelen otobüsler için otobüs terminali olarak kullanılmıştır.
Tuncer Bağışkan, hanın Mehmet Bey Vakfı'na ait olduğu üzerinde durur. Ahmet Evrensel ise hanın "Fazıl Plümer'in eşi Pembe Hanım'ın ailesi"ne ait bir mülhak vakıf olduğunu ifade eder.

Biri güneyde diğeri kuzeyde olmak üzere iki giriş kapısı bulunan hanın güneydeki giriş kapısı belediye pazarının toptancı haline baktığı belirtilmektedir. Bu kapının tam karşısında tamamen yıkılmış olan ve develerin giriş yaptığı kuzey kapısı bulunmaktadır. Hanın ortasında dörtgen planlı büyük bir su haznesi, etrafında ise büyük su yalaklarının olduğu belirtilmektedir. Haznenin dışında güney girişinin hemen ilerisinde tulumbalı bir su kuyusu, bedestenin bitişiğinde tuvaletler, batısında ise ahırlar ile kümesler bulunmaktadır. Kerpiç ve ahşap malzemeden yapılmış bu yapının cephesi kemerli ve sündürmeli olduğu söylenmektedir. Deveciler Hanı, 1950'li yıllara kadar mimari açıdan iyi durumda iken 1965-1966 yıllarında büyük bir kısmının yıkıldığı daha sonralarda da araç park yeri olarak kullanılmaya başlandığı belirtilmektedir.

Özellikle develerin varlığı hanı resim çalışmalarının odağı hâline getirmekteydi. Olga Rauf'a ait bir tablonun konusu olan han, Kıbrıslı Türk, Rum ve Kıbrıslı olmayan, handan gelip geçen çizerlerin ve öğrencilerin kara kalem ve yağlı boya çalışmalarında konu alınmaktaydı.
Ahmet Evrensel'in aktardığına göre, halk ozanı Mustafa Aynalı'nın "devamlı" gelip destansı hikâyelerini okuduğu bir mekândı.

Dr. Fazıl Küçük Müzesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin başkenti Kuzey Lefkoşa'da yer alan ve Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumlarının ortak kurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı yardımcısı seçilen Fazıl Küçük anısına kurulan müzedir. Müzede, Küçük'ün tarihi belge ve eşyaları sergilenmektedir. 1925 yılında kesme sarı taştan inşa edilen ev, Fazıl Küçük'ün ailesine satın alma yoluyla geçmiştir. Binanın zemin katı  1939 yılın­dan itibaren hasta muayene odası, 1940-1958 yılları arasında klinik, üst katı da konut olarak kullanılmıştır. 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurulana kadar Türk halkının direniş karargâhı ve 1942 yılından Küçük'ün ölümüne kadar Halkın Sesi gazetesinin de idare yeri olarak da kullanılmıştır. 14 Mart 1997 tarihinde müze olarak düzenlemiştir. 16 Ekim 2002 tarihinde devlet tarafından kamulaştırılmıştır. Müze, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde ilk özel müze olma özelliğini taşımak­tadır. 2015 yılı ortasında başlayan yeniden tadilat nedeniyle yaklaşık sekiz ay hizmet vermeyen müze, 21 Nisan 2016 tarihinde yeniden konukların ziyaretine açılmıştır. Müzenin iç ve dış restorasyonu için yaklaşık 300 bin TL harcanmıştır.

Dükkânlar Önü Camii, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) başkenti Kuzey Lefkoşa'nın Karamanzade Mahallesi'nde yer alan bir camidir. Yapı, günümüzde KKTC Milli Arşiv Dairesinde tercümesi bulunan Hicri 1254/Miladi 1838 tarihli vakfiyede, Baf Kapısı civarında Tevfik Camii olarak geçmektedir. Özgün hâli ile günümüze ulaşamayan cami, 1962 yılında bakımsızlıktan yıkılmıştır. Yıkılışından sonra tekrar inşa edilmeyen yapı, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında yaşanan toplumsal çatışmalar neticesinde ayırıcı olarak çekilen yeşil hattın yanından geçmiş olması nedeniyle kaderine terk edilmiştir. 2017 yılında KKTC Vakıflar İdaresi ve TC Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün işbirliği ile hazırlanan restitüsyon-rekonstrüksiyon projeleri ile caminin yeniden inşa çalışmaları başlatılmıştır.

Dükkânlar Önü Camii, Baf Kapısı'ndan kent merkezine ilerleyen Baf Caddesi'nin Ermeni kilisesine ayrılan yol ile kesiştiği köşede bulunmakta ve günümüzde Baf Caddesi'nin bir kısmı ara bölgede kaldığından iki ülkeyi ayıran sınır (Yeşil Hat) yapının yanından geçmektedir.

Yapıyı "Tevfik Mescidi" olarak anan George Jeffery'ye göre İtalya'nın 16. yüzyıl hanlarına benzemesi nedeniyle muhtemelen bir han olarak inşa edilen cami aslen bir Venedik yapısıdır. Osmanlı'nın Kıbrıs fethinden sonra bina camiye çevrilmiştir. 18. yüzyılın başında yapı Said (Seyyit) Mehmed Ağa tarafından yenilenmiştir. Yapı, Seyyit Mehmet Ağa vakfiyesinde (1838) Baf Kapısı civarı dükkânlar önünde Tevfik Cami-i Şerifi olarak anılmaktayken Tescilli vakfiyesinde Saray Kapıcıbaşılarından Cezire-i Kıbrıs Muhassılı olarak anılan Seyyit Mehmet Ağa, cami kitabesi ve şeriye sicillerinde Kıbrıs Sertüccarı olarak anılmaktadır. Kıbrıs Şeriye Sicil kayıtlarında bulunan H. 15 Şaban 1231/M. 11 Temmuz 1816 tarihli hükümde, Karamanzade mahallesinde bulunan "Dükkânlarönü Mescidi" olarak bilinen mescidin harap durumda olduğu ve adına kayıtlı hiçbir gelir getirici akarının bulunmadığı belirtilmektedir. Bu kayıtta kötü durumda olan ve yapım tarihinden söz edilmeyen mescide Mehmet Ağa tarafından minber eklemek sureti ile camiye dönüştürüldüğü belirtilmiştir. Kıbrıs Vakıf mallarını kayıt altına alan ve 1883 yılında Captain Seager tarafından yayımlanan Evkaf raporunda  cami, Karamanzade Mahallesi'nde bulunan Tevfik Camisi olarak anılmaktadır. Günümüzde Lefkoşa Mevlevi Müzesi'nde sergilenen ve yapının girişine ait bir kitabede "çarşı esnafı tarafından kullanılan mescide cemaatin sığmadığını ve harap durumda olduğunu ve Mehmet Ağa'nın minare, minber ve mahfil ekleyerek cemaatin sığacağı temiz ve bakımlı bir cami yaptırdığı" anlatılmaktadır. Devamında ise caminin yanına Seyyid Mehmed Ağa'nın bir de çeşme yaptırarak gelen geçenin de çeşme suyundan faydalanmasını sağladığı belirtilmektedir.
Caminin minaresi 1952'de tehlikeli olarak kabul edildiği için yıkılmıştır. 6 Eylül 1962'de caminin büyük bir kısmı çöktü ve Kıbrıslı Rum bir kadının ölümüne neden oldu. Olay, yeni kurulan Lefkoşa Türk Belediyesi'nin eleştirilmesine neden olmuş ve belediyenin açıklaması yetersiz bulunmuştur. Yıkılışından sonra tekrar inşa edilmeyen yapı, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında yaşanan toplumsal çatışmalar neticesinde ayırıcı olarak çekilen yeşil hattın yanından geçmiş olması nedeniyle kaderine terk edilmiştir. Bozkurt gazetesi, camiyi o zamanlar "ticari bir mahallenin dini ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden, mimari ya da sanatsal öneme sahip olmayan bir bina" olarak tanımlamıştır. 2011'de Türkiye  Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kıbrıs Evkaf Müdürlüğü ile Kuzey Kıbrıs'taki vakıf eserlerinin restorasyonunu üstlenmek için çalışmalarına başlatmış ve ilk olarak da Lefkoşa'daki Dükkanlar Önü Camisi ve bir tekkenin 2012'de onarımını yapacaklarını bildirmiştir. 2017'de inşa çalışmaları başlatılmıştır.

Cami, kesme taştan yapılmış ve doğu-batı yönüne uzanan yaklaşık dikdörtgen veya trapez planlıdır. Kuzey-güney istikametinde iki adet kemerin taşıdığı ahşap beşik çatının örtüsü kiremittir. Günümüze kadar ulaşamayan camiden geriye sadece kuzey ile batı duvarı ve minaresinin bir kısmı gelebilmiştir. Kuzey duvarında, altlı üstlü birer duvar dolabı (niş) ve demir parmaklıklı basık kemerli bir pencere bulunmaktadır. Caminin kuzeydoğu bitişiğindeki düzgün kesme taştan yapılmış silindirik gövdeli minarenin sadece silindirik gövdesi günümüze kadar gelmiştir. Ana harim bölümünün önünde tek hacimli bir son cemaat yeri bulunmaktaydı ve şu anda izi bile bulunmayan son cemaat yerindeki kapıdan cami harimine girilmekteydi. Bu son cemaat yerinin yanında Tüccarbaşı Seyit Elhaç Muhammed (Mehmed) tarafından yaptırıldığı kaydedilen bir meydan çeşmesi bulunmaktadır. Çeşme üzerindeki izlerden, bir amanlar kentin su şebekesine bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 30 Ocak 1879 tarihi itibarıyla bu çeşmeye 900 kuruş karşılığında beş masura su verildiği Evkaf arşiv belgelerinde kayıtlıdır.

Cami kitabesinin okunuşu şöyledir:

Genel
Arslangazi, Havva (2007), Lefkoşa Kent Dokusunda Mimari Üsluplar, İstanbul: Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Enstitüsü 
Eyyamoğlu, Mustafa (2018), "Ellibeş Yıl Sonra Yeniden İnşa Edilen Bir Kıbrıs Osmanlı Kültür Mirası: Lefkoşa Dükkânlarönü Camii" (PDF), Yakın Mimarlık Dergisi, 2 (1), 22 Şubat 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)22 Şubat 2019 
Özel

Yasama Meclisi (İspanyolca: Asamblea Legislativa), El Salvador hükûmetinin yasama organıdır.

Organizasyon 1824 yılında Orta Amerika Kongresi (İspanyolca: Congreso Federal Centroamericano) adıyla kuruldu.

El Salvador yasama organı tek meclisli bir organdır. 60 milletvekilinden oluşmakta ve hepsi açık liste esasına göre doğrudan halk oyu ile seçilmektedir. Üç yıllık süreyle görev yaparlar ve yeniden seçilme hakkına sahiptirler.
Meclis üyeliğine seçilebilmek için adayların şu şartları taşıması gerekmektedir (Madde 126, Anayasa):

25 yaşından büyük olmak;
Doğuştan Salvador vatandaşı olmak ve en az bir ebeveyni Salvador vatandaşı olmak;
Tanınmış dürüstlük ve eğitime sahip olmak;
Son beş yıl içinde vatandaşlık hakları iptal edilmemiş olmak.

Aşağıdaki tablo, 1 Mayıs 2024'te seçilen Yasama Meclisi liderliğini göstermektedir.

Resmî site  (İspanyolca)

Erhan Arıklı (d. 1962; Ardahan), Türk akademisyen, siyasetçi ve Yeniden Doğuş Partisi genel başkanı. 2020 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı seçimine Yeniden Doğuş Partisinin adayı olarak katılmıştır. 23 Ocak 2022 Seçimlerinden sonra kurulan UBP+DP+YDP Koalisyon Hükûmetinde Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı olarak göreve başlamıştır.

Kars'ın Ardahan ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Kars'ta tamamlayıp 1975 yılında Kıbrıs'a yerleşmiştir. Ortaöğrenimini Kıbrıs'ta tamamladı. 1985 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. Ardından yüksek lisansını aynı bölümde yaptı. 1997 yılında Uluslararası Girne Amerikan Üniversitesi İşletme Bölümünde ikinci yüksek lisansını, 1999 yılında ise Azerbaycan Beynelhalk Üniversitesinde üçüncü yüksek lisans çalışmasını yaptı. Çeçenistan Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev tarafından Türk Tarihi ve Türk Kültürü alanındaki çalışmaları sebebiyle "Üstün Hizmet Madalyası" ile ödüllendirildi. 2005 yılında Azerbaycan İlimler Akademisi Şarkiyat Ensitütüsünde doktorasını yaptı.

2005 yılında KKTC Dışişleri Bakanı özel temsilcisi olarak atandı. Bu görevi sırasında Azerbaycan'a giderek KKTC'den Azerbaycan'a doğrudan uçuşların gerçekleşmesini sağladı. Daha sonrasında ise KKTC'nin Orta Asya Temsilciliği görevine atanmıştır. Kırgızistan ile ilgili resmî görevinin bitişinden sonra Kırgızistan Devlet Arabayev Üniversitesi'nde profesör kadrosunda görev almıştır. Profesörlük döneminde okulda Türkoloji Bölümü'nü kurdu ve Teoloji Fakültesi'nde dersler verdi. Ardından Kıbrıs'a gelerek Kıbrıs'ta kurulan Yeniden Doğuş Partisi'nin genel başkanı oldu. 9 Aralık 2020 tarihinde kurulan UBP-DP-YDP koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı, Ekonomi ve Enerji Bakanı oldu. 21 Şubat 2022 tarihinde Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı olarak atandı.

KKTC'nin Orta Asya Temsilciliği görevindeyken "Yaşayan Türk Halkları ve Tarihleri" ve "Türk Halkları Kültür Tarihi" "17.yy da Osmanlı Döneminde Azerbaycan ve Erdebil", "Kafkas Halkları" isimli kitapları yazmıştır.

Nurgün Arıklı'yla evlidir, üç çocuğu ve iki torunu vardır.

Erkut Şahali (d. 8 Eylül 1973), Kıbrıs Türkü siyasetçidir.

8 Eylül 1973 tarihinde dogdu. Gazimağusa Türk Maarif Koleji'nden mezun oldu. 1995 yılında Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nden Halkla İlişkiler Uzmanı olarak mezun oldu. Marmara Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler, İstanbul Üniversitesi'nde Avrupa Birliği'nin sosyokültürel yapısı konularında lisansüstü eğitime devam etti. British Council bursuyla gittiği Manchester Üniversitesi'nde İnsan Kaynakları Yönetimi konusunda uzmanlık eğitimi aldı. Üniversite Temsilciler Konseyi'nde (ÜTK) Yürütme Kurulu Üyesi ve bir dönem de Genel Sekreter olarak görev yaptı. MAGEM ve Mağusa Suriçi Derneği kurucularındandır. Avrupa Konseyi'nin düzenlediği Kıbrıs-Avrupa Formu adlı genç liderler programında oluşturucu üye olarak yer aldı.

Yenidüzen Gazetesi'nde Başka Açı adlı sütunda köşe yazıları yayımladı. CTP Gençlik Örgütü'nün 3.Genel Başkanı olarak görev yaptı. Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü yaptı. Dışilişkiler Sekreteri, Halkla İlişkiler ve İnsan Kaynakları Sekreteri ve Örgüt Sekreteri olarak üç dönem CTP MYK Üyeliğinde bulundu. 1997 yılından 2013 Erken Genel Seçimlerine kadar Gazimağusa Belediyesi'nde Müdür Muavini olarak görev yaptı. CTP Gazimağusa İlçe Başkanlığı görevinde bulundu. 2013, Erken Genel Seçimleri'nde, Cumhuriyetçi Türk Partisi'nden Gazimağusa Milletvekili seçildi. 19 Ekim 2015 tarihinde Cumhuriyetçi Türk Partisi – Ulusal Birlik Partisi Koalisyon Hükûmetinde Tarım, Doğal Kaynaklar ve Gıda Bakanı olarak görev aldı. 16 Nisan 2016 tarihine kadar bu görevi yürüttü. 7 Ocak 2018 Erken Genel Seçimleri’nde yeniden Mağusa Milletvekili seçildi. Seçimlerin ardından kurulan ve dört partiden oluşan koalisyon hükûmetinde Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı olarak görev aldı. 9 Mayıs 2019'da hükûmetin bozulmasıyla bakanlık görevinden ayrıldı. Halen Gazimağusa Milletvekili olarak görevini sürdürmektedir. 15 Nisan 2025 tarihinde düzenlenen CTP genel sekreterlik seçiminde 40 oy alarak 39 oy alan Sıla Usar'a karşı kazandı ve CTP'nin genel sekreteri oldu.

İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Bir çocuk babasıdır.

KKTC Cumhuriyet Meclisi 9 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ermeni Apostolik Kilisesi, Lefkoşa'da, Ermeni Apostolik Kilisesi'ne inanların kullandığı bir kilise. Şehrin kuzey kesiminde kalmıştır. Arabahmet mahallesinde, Şehit Salahi Şevket Sokağı veya eski adıyla Victoria Sokağı'ndadır.
Burada inşa edilen ilk dini binanın 8. yüzyılda inşa edildiği söylenmektedir. 13. yüzyılda inşa edilmiş olan yapı "Kutsal Bakire Meryem"e adanmıştır. Gotik tarzdaki bina, Kıbrıs'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra Ermeni kilisesine dönüştürülmüştür. Bunun sebebi Kıbrıs'ın fethi sırasında Osmanlılara yardımcı olan Ermenilere II. Selim'in 1571 yılında bu kilseyi hediye etmiş olmasıdır. Binanın dışında eskiden şövalyeler ve eşlerine ait olan pek çok mezar ve mezar taşı bulunmaktaydı. Bunların ikisi dışında hepsi, 1962'de Kıbrıs Cumhuriyeti Eski Eserler Dairesi tarafından yerlerinden kaldırıldı. 1963 yılında Ermenilerin terk ettiği kilise, bu tarihten sonra harap hale geldi. UNOPS ve USAID'in desteklediği bir projeyle 20 Ekim 2009 - 31 Temmuz 2010 tarihleri arasında restore edildi.

Keshishian, Kevork K. (1978). Nicosia: Capital of Cyprus Then and Now. The Mouflon Book and Art Centre. s. 150. 
Arabahmet (Cyprus-tube.com) Erişim tarihi: 16 Ocak 2011
İncirli, Serhat. Ya diğerleri? (Kıbrıs Gazetesi) Erişim tarihi: 16 Ocak 2011

Ermenistan Ulusal Meclisi (Ermenice: Հայաստանի Հանրապետության Ազգային ժողով, Hayastani Hanrapetyut'yan Azgayin zhoghov veya basitçe Ազգային ժողով, ԱԺ Azgayin Joğov, AZh), Ermenistan'ın tek meclisli yasama organıdır. Gayriresmi olarak Ermenistan Parlamentosu (խորհրդարան, khorhrdaran) olarak da anılır.

Ulusal Meclis ilk olarak 1918'de, bağımsızlık ilanlarının ardından Ermeni Ulusal Konseyi tarafından Khorhurd (Ermenice: Խորհուրդ) adıyla kuruldu. Ülkenin geçici yasama organı olarak hareket eden Ermeni Ulusal Konseyi, üyeliğini üçe katlayarak Taşnaklar ve Halkçılardan oluşan bir geçici koalisyon hükûmeti kurdu.
1919 Ermenistan parlamento seçimlerinin ardından, Millet Meclisinin üyeliği birkaç azınlık temsilcisi de dahil olmak üzere yeniden 80 milletvekiline yükseldi. Khorhurd, 1920'de Ermenistan'ın Sovyetleştirilmesi'ne kadar, iki yıllık bir süre içinde dört başbakan aracılığıyla ezici bir Taşnak çoğunluğu ile işlemeye devam etti.
1938'den itibaren, Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Ulusal Meclisi, Ermenistan Yüksek Konseyi olarak anıldı. 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ve 1995'te Ermenistan'ın yeni anayasasının kabul edilmesinin ardından, mevcut Ulusal Meclis kuruldu.
Ulusal Meclis tek meclisli bir organdır. Ulusal Meclis en az 101 sandalyeden oluşur - ancak tahsis edilen ek sandalyelerle - çok nadir durumlarda büyüyebilir ve yaklaşık 200 sandalyeye ulaşabilir. Ulusal Meclisin mevcut başkanı Alen Simonyan'dır.

Nisan 2021'de yapılan seçim sistemi değişikliklerinden sonra milletvekilleri parti listeli nispi temsil yöntemiyle sadece kapalı parti listeleri üzerinden seçiliyor.
Parti listelerinin ilgili bölümünde yer almaları koşuluyla, ulusal azınlıklar için dört koltuk ayrılmıştır. Bir parti listesinin herhangi bir üst segmenti, aynı cinsiyetten temsilcilerin %70'inden fazlasını içeremez.
Partilerin meclise dahil olabilmeleri için sırasıyla bağımsız olarak %5 ve ittifaklar için ise %7 barajını geçmeleri gerekiyor.
Yasaya göre - bir veya daha fazlası seçim barajını geçememiş olsa bile - mecliste en az 3 siyasi güç bulunmalıdır. Bu durumda parti mi yoksa blok mu olduğuna bakılmaksızın hangi partinin meclise gireceğine salt yüzde karar verir.
Seçim sonuçlarının açıklanmasından sonraki 6 gün içinde hiçbir parti birinci turda %50'den fazla oy alamazsa ve yeterli sayıda koalisyon kurulmazsa ilk tur oylamanın 28. gününde ikinci tur seçim yapılır. En iyi performans gösteren iki siyasi gücün ikinci tura katılmasına izin verilir. İlk turda alınan tüm oylar korunur. İkinci tur seçimleri kazanan partiye (veya yeni kurulan bir koalisyona), tüm oyların %54'üne ulaşması için ek sayıda koltuk verilir (yeni kurulan koalisyonun ilk turda elde edilen sonuçlara göre %54'ten fazla oya sahip olmaması şartıyla).
Herhangi bir parti veya blok, oyların 2/3'ünden fazlasını kazanırsa tüm sandalyelerin en az 1/3'ünün kazanan dışındaki güçler tarafından tutulmasını sağlamak için yeterli ek oy, parlamentoda temsil edilen diğer tüm siyasi güçler arasında dağıtılır.
Tüm oyların 1/3'ünün iktidarda olmayan partilere verilmesi şartı anayasada öngörüldüğünden ve muhalefet milletvekillerinin geri çekilmesi bu kuralın ihlaline yol açtığında iktidar partisinin yeni bir erken seçime gitmek zorunda kalacağını savunanlar vardır. Ancak bu bir uzlaşı görüşü değildir ve muhtemelen Anayasa Mahkemesinde ele alınacaktır.
Tarihsel olarak, kullanılan oyların önemli payı (1995: %12,8; 1999: %18,6; 2003: %24,0; 2007: %24,7; 2012: %1,6; 2017: %9,1; 2018: %14,9; 2021: %19,8) seçim barajı ve oy dağılımında dikkate alınmadı.

Babken Ararktsyan (1990-1991)
Gagik Harutyunyan (1990-1991)
Ara Sahakyan (1991-1998)
Artaşes Tumanyan (1991-1995)
Karapet Rubinyan (1995-1998)
Albert Bazeyan (1998-1999)
Yuri Bahşyan (1998-1999)
Ruben Miroyan (1999)
Gagik Aslanyan (1999-2003)
Tigran Torosyan (1999-2006)
Vahan Hovhannisyan (2003-2008)
İşhan Zakaryan (2007)
Arevik Petrosyan (2007-2010)
Hrayr Karapetyan (2008-2009)
Samvel Nikoyan (2009-2012)
Samvel Balasanyan (2010-2012)
Hermine Nağdalyan (2012-2017)
Edward Şarmazanov (2011-2019)
Arpine Hovhannisyan (2017-2019)
Mikayel Melkumyan (2017-2019)
Alen Simonyan (2019 - 2021)
Lena Nazaryan (2019 - 2021)
Vahe Enfiajyan (2019 - 2021)
Ruben Rubinyan (2021 – günümüz)
Hakob Arshakyan (2021 – günümüz)

2021 Ermenistan parlamento seçimlerinin ardından Ulusal Meclisteki mevcut siyasi temsil:

Ulusal Meclis on bir daimi komiteye sahiptir:

Savunma ve Güvenlik Daimi Komitesi
Ekonomik İşler Daimi Komitesi
Avrupa Entegrasyonu Daimi Komitesi
Mali ve Bütçe İşleri Daimi Komitesi
Dış İlişkiler Daimi Komitesi
Sağlık ve Sosyal İşler Daimi Komitesi
İnsan Hakları ve Kamu İşleri Daimi Komitesi
Bilim, Eğitim, Kültür, Diaspora, Gençlik ve Spor Daimi Komitesi
Devlet ve Hukuk İşleri Daimi Komitesi
Bölgesel Yönetim, Yerel Öz-Yönetim, Tarım ve Çevre Daimi Komitesi
Bölgesel Entegrasyon Daimi Komitesi

Ermenistan'ın yeni anayasasına (2015 Anayasa Reformları) göre, daha önce ad hoc komiteler olarak tanımlanan komitelerin işlevleri, geçici ve soruşturma komitelerine bölünmüştür. Yeni anayasanın 107. maddesinde belirtildiği üzere, Ulusal Meclis, bazı kanun ve kanun tasarılarını görüşmek ve meclisle ilgili görüş veya beyanlarda bulunmak üzere ancak Ulusal Meclis kararıyla geçici komisyonlar oluşturulabilir.
108. madde Ulusal Meclis soruşturma komisyonları hakkındadır.
1. Ulusal Meclise kamu yararına ilişkin gerçekleri bildirmek için, milletvekillerinin toplam sayısının en az yüzde yirmi beşinin talebini sunması halinde soruşturma komisyonu oluşturulmalıdır.
2. Ulusal Meclis, bir soruşturma komisyonunun üye sayısını düzenler. Soruşturma komisyonlarının yerleri, hizip üye sayısı ile orantılı olmalıdır. Komisyonun başkanı, talepte bulunan meclis üyesi olmalıdır.
3. Soruşturma kurulunun en az dörtte biri talep ederse; devlet, yerel özyönetim organları ve yetkililer, bilgi kanunla korunan sırlar olarak sınıflandırılmamışsa, göreviyle ilgili gerekli bilgileri komiteye sunmaya mecburdur.
Geçici ve soruşturma komisyonu ile ilgili diğer tüm düzenlemeler Ulusal Meclis İçtüzüğü Hakkında Kanunla oluşturulmalıdır.

En son anayasal reformlara göre Ermenistan Cumhuriyeti parlamenter bir devlet yönetim sistemine sahip olacaktır. Bu, yarı başkanlık sistemine kıyasla parlamentonun yetkilerinin artırılacağı anlamına gelir. Buna bir örnek, hükûmet tarafından kullanılan ve kullanılacak olan cumhuriyetin yürütme yetkisini denetleme hakkıdır (mevcut anayasanın 85. maddesi ve yeni anayasanın 145. maddesi itibarıyla). Böylece parlamento daha fazla yetki ve işleve sahip olacak. Bu nedenle bu yetkileri kullanmak ve işlevlerini yerine getirmek için daha fazla araca ihtiyaç duyar. Soruşturma komisyonu, parlamentonun denetim yapması için harika bir araçtır ve bu nedenle yeni anayasanın 107 ve 108. maddelerine göre geçici ve soruşturma komisyonları arasında bir ayrım vardır.
Ancak 2015 yılının sonlarında, yeni anayasanın 108. maddesinde öngörülen bu komisyonların yetkileriyle ilgili bir endişe vardı. Ermenistan Ulusal Meclisinin partisiz tek milletvekili Edmon Marukyan, 108. maddenin 3. noktasına bir zeyilname önerdi. Ona göre zeyilname, soruşturma komitelerinin, devlet ve yerel özyönetim organlarının yetkililerini komitelerin oturumlarında hazır bulunmalarını ve ilgili açıklamaları yapmalarını talep etme yetkisine sahip olması gerektiğini belirtmelidir. İyileştirme ilk kez 11 Eylül 2015'te Ulusal Meclis Devlet ve Hukuk İşleri Daimi Komitesi oturumunda önerildi. O zamana kadar öneri olumlu bir geri dönüş aldı ve komite üyeleri anayasal düzeyde onaylanabileceğini belirtti. Bununla birlikte, Ulusal Meclise yapılan resmi teklife ilişkin karar, zeyilnamenin anayasadan ziyade UM'nin iç tüzüğüne dahil edilmesi yönündeydi.
Uluslararası deneyim, soruşturma komitelerine bu tür yetkilerin verilmesinin yaygın bir şey olduğunu göstermektedir. Avrupa Parlamentosu İçtüzüğü'nün 176. maddesinin 7. fıkrasında, "Bir soruşturma komitesi, 2. paragrafta atıfta bulunulan kararın 3. maddesinde atıfta bulunulan kurum veya kişilerle, bir duruşma yapmak veya belge elde etmek amacıyla temas kurabilir." Geçici komisyonların devlet ve yerel özyönetim yetkililerinin huzurunda bir duruşma yapma yetkisine sahip olduğu ne anayasada ne de Ulusal Meclis İçtüzüğünde öngörülmemiş olsa da komite kapalı bir duruşma yaptığında böyle bir durum vardı. 23 Ekim 2008'de Ermenistan Cumhurbaşkanı'nın emriyle, 1 Mart 2008'deki olaylarla ilgili gerçekleri ve kanıtları elde etmek üzere geçici bir uzmanlar komitesi kuruldu. Gerekli bilgileri elde etmek için, komisyona gerçek bir meclis soruşturma komisyonuna özgü araçlar verildi.

Ad hoc komiteler, belirli yasa tasarılarını tartışmak veya belirli konuları, olayları veya gerçekleri araştırmak ve sonuçları Ulusal Meclise sunmak için Ulusal Meclis kararıyla kurulan özel geçici komitelerdir. Bu komitelerin amacı, daimi komitelerin kapsamadığı istisnai durumlara dikkat çekmektir.
Ermenistan Anayasası'nın 73. maddesine göre, "Uygun olduğu takdirde, belirli kanun tasarılarının ön görüşmesi veya belirli meseleler, olaylar ve olgular hakkındaki görüş, beyanatların Ulusal Meclise sunulması için Ulusal Meclis İçtüzüğüne ilişkin kanunun öngördüğü şekilde geçici komisyonlar kurulabilir". Anayasadaki değerlendirme ve tanımlamadan sonra, Ulusal Meclis İçtüzüğü Hakkında Kanun, ad hoc komiteleri ile ilgili tüm konuları açıkça tanımlamaktadır. Daha özel olarak, anılan kanunun 22. maddesine göre, Ulusal Meclis kararı ile ek komisyonlar oluşturulur. Karar, bir ad hoc komitenin görevleri, şartları ve prosedürleri ile ilgili bilgileri içermelidir; yani komite, yalnızca araştırma alanlarına, erişebileceği kaynaklara ve ayrıca zaman çerçevelerine göre belirlenmiş çok katı sınırlamalar içinde faaliyet göstermelidir. Bu tür komitelerin varlığının nihai nedeni, Ulusal Meclis oturumu sırasında bulguları hakkında bir rapor sunmaktır. Bu raporlara dayanarak, milletvekili 2 gün içinde bir karar taslağı oluşturabilir ve Lider Komite tarafından kabul edilirse, karar önümüzdeki dört günlük oturum için taslak gündeme dahil e

Fatma Ekenoğlu (d. 1956, Baf), Kıbrıs Türkü politikacı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi eski başkanıdır.
1956 yılında, Baf'ın Altıncık Köyü'nde doğan Ekenoğlu, 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İhtisasını 1988 senesinde aynı fakültenin İç Hastalıkları bölümünde yapan Ekenoğlu, 1994'e kadar kendi muayenehanesinde, o tarihten sonrasında ise Cengiz Topel Hastanesi'nde çalıştı.
1993 yılında politikaya atılmaya karar veren Fatma Ekenoğlu, 1993 erken genel seçimlerinde CTP Lefkoşa bölgesinin son sırasından aday oldu ama meclise giremedi. 6 Aralık 1998 genel seçimlerine yine Cumhuriyetçi Türk Partisi'nden bu kez yeni açılan Güzelyurt bölgesinden seçime girdi ve milletvekili seçilmeyi başardı. Başarısını 14 Aralık 2003 genel seçimlerinde de tekrarlayan Ekenoğlu, 14 Ocak 2004 tarihinden 6 Mayıs 2009 tarihine kadar Cumhuriyet Meclisi Başkanı olarak görev yaptı.
Evli ve iki çocuk annesidir.

Kuzey Kıbrıs Cumhuriyet Meclisi resmî web sitesi20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fazilet Özdenefe, (d. 1980, Lefkoşa) Kıbrıs Türkü hukukçu ve siyasetçidir. Cumhuriyet Meclisi (KKTC) Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmaktadır.
Lise öğrenimini Türk Maarif Koleji'nde tamamladı. 1997 yılında British Council tarafından verilen Chevening bursu ile İngiltere'de Hukuk eğitimi aldı. 2001 yılında Warwick Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.
2001-2002 yılları arasında Avukatlık Stajını tamamlayarak 2002 yılından itibaren Girne'de Avukat olarak çalıştı. 2002-2003 yıllarında AB Hukuku üzerine çeşitli eğitim programlarına katıldı. 2004 Annan Planı Referandumu öncesinde kurulan komitelerde yer aldı. CTP-BG'in, Parti Meclisi Üyesi, Kadın Örgütü Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Dışilişkiler Sekreteri, Girne İlçe Yönetim Kurulu Üyesi, CTP-BG Hukuk Komitesi üyesi ve Dışilişkiler Komitesi Üyesi olarak CTP-BG'in birçok organında görev almıştır.
2002 yılında Uzlaşım Derneği tarafından verilen Uzlaşım eğitimine, 2012 yılında ise Kadının İnsan Hakları eğitim  programına katıldı.
Avrupa Konseyi tarafından organize edilen Avrupa Kıbrıs Formu isimli Genç Liderlerin yetiştirilmesine yönelik iki toplumlu projede 2008-2011 yılları arasında oluşturucu üye ve katılımcı olarak yer aldı.
Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı ve Kıbrıs Türk Kadın Dayanışma Konseyi'nin kurucu üyesidir. Bugüne kadar gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında birçok eğitim programı, seminer ve konferansa katıldı. Halen iki toplumlu projelere katkı koymaya devam etmektedir. Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa Sosyalistler Partisi toplantılarında Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçleri temsil etmektedir.
2013 genel seçimlerinde Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçler'den Girne Milletvekili seçildi.
7 Mart 2022 tarihinden beri Cumhuriyet Meclisi (KKTC) Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. İngilizce ve Almanca bilmekte olup evli ve bir çocuk annesidir.

KKTC Cumhuriyet Meclisi 19 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fikri Ataoğlu (d. 1964), Kıbrıslı Türk siyasetçidir.
1964 yılında Avtepe'de doğdu. İlk, Orta ve Lise eğitimini Gazimağusa'da tamamladı. İngiltere'de iki yıllık çalışma yaşamından sonra KKTC'ye döndü. Girne Amerikan Üniversitesi'nde Amatör Yat Kaptanlığını bitirdi. Gazimağusa Taekwondo Asbaşkanlığı, Kıbrıs Türk Benzinciler Birliği Üyeliği, Mağusa Denizciler Birliği Yönetim  Kurulu üyesidir. Berna LTD. Benzin İstasyonu, Yapı Market, Ataoğlu Oksijen Sanayi ve Pet-Mak LTD. Şirketleri'nin Yönetim Kurulu Başkanıdır.
1992 yılından beri Demokrat Parti'de çeşitli görevlerde yer aldı. Halen Demokrat Parti Ulusal Güçler Gazimağusa İlçe Başkanlığını yürütmektedir. 28 Temmuz 2013 Erken Genel Seçimlerinde Demokrat Parti'den Mağusa Milletvekili seçildi. 16 Nisan 2016 tarihinde kurulan Ulusal Birlik Partisi - Demokrat Parti Koalisyon Hükümetinde Turizm ve Çevre Bakanı olarak görev aldı. 2018 seçimlerinde tekrar seçildi ve seçimden sonra kurulan dörtlü koalisyon hükûmetinde görevini sürdürdü.
30 Kasım 2019'da yapılan ve tek aday olduğu kurultayda Demokrat Parti Genel Başkanı oldu.
9 Aralık 2020 tarihinde kurulan Ersan Saner başkanlığında kurulan UBP-DP-YDP koalisyon hükûmetinde yeniden Turizm ve Çevre Bakanı oldu.
İngilizce ve Rumca bilen Ataoğlu, evli ve 3 çocuk babasıdır.

KKTC Cumhuriyet Meclisi 9 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Filistin Yasama Meclisi (PLC), Filistin Yönetimi'nin Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ndeki Filistin topraklarında yaşayan Filistinliler tarafından seçilen tek kamaralı yasama organıdır. Şu anda Filistin Yönetimi'nin 16 seçim bölgesinden seçilen 132 üyeden oluşmaktadır. PLC'nin üçte iki çoğunluk şartı vardır ve 2006'dan bu yana Hamas ve Hamas'a bağlı üyeler PLC'deki 132 sandalyenin 74'ünü elinde bulundurmaktadır. PLC'nin faaliyetleri 2007 yılında askıya alındı ve Ocak 2021 itibarıyla bu durum devam ederken, PLC komiteleri düşük bir oranda çalışmaya devam etmekte ve parlamento paneli tartışmaları halen sürmektedir.
İlk kez meclis, 7 Mart 1996 tarihinde toplandı. Oslo II Anlaşması uyarınca, PLC'nin yetki ve sorumlulukları Batı Şeria ve Gazze'nin A Bölgesinde sivil konular ve iç güvenlikle sınırlandırılırken, B Bölgesinde güvenlik konuları İsrail Savunma Kuvvetlerinin kontrolünde olacak şekilde sivil işlerle sınırlandırıldı. C Bölgesinde ise kontrol tamamen İsrail'in elindedir.
İkinci PLC için 2006'da yapılan seçim son PLC seçimiydi. Hamas ve El Fetih'in 2007'deki bölünmesinin ardından PLC'nin işlevi sona erdi ve Cumhurbaşkanı kanunları kararname ile yayınlamaya başladı. Üçüncü PLC için seçimlerin Mayıs 2021'de yapılması planlanıyordu, ancak süresiz olarak ertelendi.

Filistin Yasama Konseyi, Oslo Anlaşmaları ile oluşturuldu ve oluşumunu, yetkilerini ve sorumluluklarını ayrıntılı olarak düzenleyen Oslo II Anlaşması hükümlerine uygun olarak tasarlandı. Seçimlere ilişkin ayrıntılı hükümler Ek II'de düzenlendi. Oslo II, Filistin topraklarında ikamet edenlerin oy kullanabileceğini veya seçilebileceğini öngörmektedir. PLC'nin üçte iki nisap şartı vardır.
PLC kanunları, PLC için her bir PLC'nin süresi veya ömrü ile ilgili zaman sınırı ve geçici olarak boşalan yerlerin doldurulmasına ilişkin hükümler gibi daha fazla ayrıntı sağlar. Bakanların PLC üyesi olma zorunluluğu yoktu.
MÖT'ün yetki ve sorumlulukları Oslo Anlaşmalarının IX. ve XVII. maddeleri ile sivil konular, iç güvenlik ve kamu düzeni ile sınırlandırılmıştır ve İsrail'in denetimine tabidir. MÖT'ün İsrail ile müzakere etme yetkisi yoktur.

İlk Filistin yasama seçimleri 20 Ocak 1996'da, 1995 tarihli 13 sayılı Filistin Seçim Kanunu ve değişiklikleri uyarınca gerçekleşti. Yasa, basit çoğunluk sistemini (bölgeler) benimsedi. Ancak seçim Hamas tarafından boykot edildi ve El Fetih 88 sandalyenin 62'sini kazandı. İlk PLC, 7 Mart 1996'da ilk kez toplandı. Konsey'in açılışına kadar geçici bir organ olarak kurulan Arafat/Fetih kontrolündeki Filistin Yönetimi'nin yerini alması amaçlanıyordu. Ancak Arafat yetkilerini hiçbir zaman PLC'ye devretmedi.

Temel Kanun, 2003 yılında değiştirildi. Değiştirilmiş 2003 tarihli Anayasa'nın 66. Maddesi uyarınca, her yeni hükûmet için PLC'nin onayı gerekiyordu. Haziran 2005'te PLC, üye sayısını 88'den 132'ye çıkardı ve yarısı nispi temsil sistemi altında, yarısı da geleneksel seçim bölgelerinde çoğulcu oylama ile seçildi.

Folketing (Danca: Folketinget), Danimarka Parlamentosu olarak da bilinen Folketing, Faroe Adaları ve Grönland ile birlikte, Danimarka Krallığı'nın tek meclisli ulusal yasama organıdır. 1849'da kurulan Folketing 1953'e kadar, iki meclisli bir parlamentonun alt meclisiydi. Üst yasama organı Landstinget'tı. Kopenhag'ın merkezindeki Slotsholmen adasındaki Christiansborg Sarayı'nda bulunuyordu.
Folketing, yasaları kabul eden, kabineyi onaylayan ve hükûmetin çalışmalarını denetleyen bir meclistir. Ayrıca devletin bütçelerini kabul edip, düzenleyen ve devletin hesaplarını onaylamaktan da sorumludur. Danimarka Anayasası'nda belirtildiği gibi, Folketing gücünü monarşi ile paylaşır. Ancak günümüzde hükümdarın rolü, yasama organının kabul ettiği yasaları imzalamakla sınırlıdır; bu kabul  yasa kabul edildikten sonraki 30 gün içerisinde yapılmalıdır.
Folketing, 179 milletvekilinden oluşur. Bu milletvekillerinden ikisi Grönland'ı, ikisi de Faroe Adaları'nı temsil eder. Genel seçimler dört yılda bir yapılır ancak hükûmetin görev süresi dolmadan bir seçim yapmasını istemek Başbakanın yetkileri dahilindedir. Güven oylamasında, Folketing tek bir Bakanı veya tüm hükûmeti istifaya zorlayabilir. .
Üyeler demokratik olarak oransal temsil ile seçilir. D'Hondt sistemi uygulanır. Danimarka siyasi sisteminde birçok koalisyonlar oluştu. Savaş sonrası hükûmetlerin çoğu, hükûmet dışı partilerin desteğiyle yönetilen azınlık koalisyonlarıydı. Parlamentonun ilk günkü oturumuna genellikle Kraliçe II. Margrethe de katılır.

1849'dan 1953'e kadar Folketing, iki meclisli parlamentoda Rigsdag olarak bilinen iki meclisten biriydi. Diğer meclis ise Landstinget'ti. Her iki meclis de prensip olarak eşit güce sahip olduğundan, "üst meclis" ve "alt meclis" terimleri genellikle kullanılmamıştır. Bu iki meclis arasındaki fark seçmen temsiliydi.
Folketing, erkekler arasında ortak oyla seçildi ve çoğunlukla bağımsız çiftçiler, tüccarlar ve tüccarların yanı sıra eğitimli sınıflardan oluşuyordu. 1866'dan 1915'e kadar Landstinget'te oy verme hakkı en zenginlerle sınırlıydı ve bazı üyeleri kral tarafından atandı, Bu yüzden halk, dönemin toprak sahibi seçkinler ve diğer muhafazakârlar tarafından temsil edildi. 1915'ten itibaren hem erkekler hem de kadınlar her iki meclis için de oy kullanma hakkına sahipti. Ondan sonraki on yıllar boyunca, yasa yapma esas olarak Folketing'de gerçekleşti ve Landsting işlevsiz bir meclis olarak kabul edildi.
1953'te gözden geçirilmiş bir anayasa çoğunluk oyuyla kabul edildi. Değişiklikler arasında Landsting'in ortadan kaldırılması ve sadece Folketing olarak bilinen tek meclisli bir parlamentonun başlatılması da vardı.
Parlamentoda temsil yetkisi için oyların sadece% 2'si gerekiyor. Bu kadar düşük bir seçim barajı, çok sayıda partinin temsil yetkisine saip olmasını, bu da bir partinin çoğunluk için gerekli 90 sandalyeyi kazanmasını imkânsız hale getirmektedir. 1901'den beri hiçbir parti bunu başaramamıştır. O zamandan beri tüm Danimarka hükûmetleri koalisyon veya tek parti azınlık hükûmetlerinden oluştu. Bu nedenle, anayasada uzun süredir devam eden bir madde bulunmakta, bu madde hükûmete güvenoyu kullanmadan göreve başlamasına ve güven oyu kaybetmediği sürece görevde kalmasına izin veriyor. Bunun bir sonucu, diğer parlamenter sistemlerin aksine, Danimarka hükûmetinin yasama gündeminin geçeceğinden asla emin olamayacağı ve her bir mevzuat parçası için çoğunluk oluşturması gerektiğidir.

Üyelerin bileşimi

Folketing, dört yıllığına veya Başbakanın seçime karar vermesine kadar seçilen 179 üyeden oluşur. Danimarka'da uygun şekilde 175 üye seçilirken, Grönland ve Faroe Adaları'nın her biri ayrı ayrı iki üye seçiyor.
Bağımsız bir aday olma gereksinimleri yeni bir partiden çok daha hafiftir (150 uygun seçmenden imza), ancak bağımsızların sadece tek bir bölgede yarışmasına izin verilir ve bu da bir koltuk için gereken oy sayısını elde etmeyi çok zorlaştırır.
Oylama sistemi

Anayasa, "seçmenlerin çeşitli görüşlerinin eşit temsilini" ve bölgesel temsilin güvence altına alınmasını gerektirmektedir. Seçim yasası bunun ayrıntılarını şart koşuyor (Danimarka koltukları için): 135 sandalye 10 bölgede orantılı temsil ile seçilir ve bölge ve ülke çapındaki oylar arasındaki farkı ortaya çıkarmak için 40 ek koltuk ayrılmıştır. 135 sandalye, orantılı temsil sisteminin D'Hondt yöntemi ile ve 40 ek koltuk için Sainte-Laguë yöntemiyle taraflara dağıtılır. Taraflardan her biri, o tarafın kazandığı koltukların adaylar arasında nasıl dağıtılacağına ilişkin çeşitli yöntemler arasından seçim yapabilir.
Partiler (genellikle bölge partisi meclisleri) seçimden önce adayların aday gösterilmesine karar verirler. Eş adaylık belirlendiğinde adaylar kişisel oylara göre seçilir. Öncelik sırası atandığında, sıralamayı yalnızca aşırı sayıda kişisel oy değiştirebilir.
Taraflar ya barajı ulusal oyların %2'si ile geçmeli ya da herhangi bir ek sandalye kazanmak için bir bölge sandalyesi kazanmalıdır. Çok nadir de olsa, bir partinin ulusal oyların %2'sini almadan bir ilçe merkezi kazanması mümkündür. Ülkenin bölündüğü üç alandan ikisinde yeterli oy varsa, bir partinin temsil edilmesine izin veren ezoterik bir üçüncü kural da vardır. Hiçbir parti, ulusal oyların %2'sini almadan bu kuralı yerine getirmedi
Seçim için şu anda Parlamentoda temsil edilmeyen partilerin yaklaşık 20.000 seçmenden destek belgesi almaları ve bu seçmenlerin ikamet belediyelerindeki kayıt bürosu tarafından ayrı ayrı damgalanması gerekir.
Seçmen gereksinimleri

Danimarka'da 18 yaşından büyük tüm vatandaşlar genel oy hakkına sahiptir.
Parlamentoya seçilmek için onları değersiz hale getiren suç işlemlerinden hüküm giymemiş tüm seçmenler uygundur. Folketing, bir üyenin uygun olup olmadığına karar verir (seçiminden sonra).
Parlamento ayrıcalıkları

Üyeler dokunulmazlığı vardır. Folketing'in dokunulmazlığı kaldırmaması kaydıyla, bir milletvekili aleyhine suç işlemez. Bunun amacı siyasi zulmü önlemektir. Uygulamada, Folketing bir üye bir suçla suçlandığında, genellikle sanık üyenin rızasıyla dokunulmazlığı her zaman kaldırdı.
Tartışmalar, kapalı kapılar ardında gerçekleştirilebilir, ancak bu 2. Dünya Savaşı'ndaki Alman işgalinden, 9 Nisan 1940'tan beri gerçekleşmemiştir.
Bakanlar

Bakanlar mecliste yer alabilir, ancak mecbur değillerdir.
Bakanlar - milletvekili olmasalar bile - istedikleri zaman konuşma süresi isteyebilirler.
Yasama

Tasarılar, üyeler ve bakanlar tarafından parlamentoya getirilebilir. Tasarılar ağırlıklı olarak parlamentoya bakanlar tarafından getiriliyor, çünkü ellerinde Adalet Bakanlığı Hukuk Bürosu var. Muhalefet, özel bir yasa tasarısı koymak yerine, genellikle meclis kararı için bir öneride bulunur, yani konuyu ele alan ve ilgili bakanı buna ilişkin bir tasarıyı teklif etmeye yönlendiren kısa bir karar.

Parlamento için 179 üye erken seçim çağrısına tabi olarak doğrudan dört yıllık dönemlere seçilir. 18 yaş ve üzerindeki tüm Danimarka vatandaşları gizli oylama ile yapılan yasama seçimlerinde oy kullanabilir. Folketing koltukları, D'Hondt parti listesi orantılı temsil yöntemi kullanılarak çeşitli partiler arasında tahsis edilir. Bir parti ya da seçim ittifakı, oturacağı görev için toplam oyların% 2'sinin seçim eşiğini geçmelidir.

Parlamento başkanı, Folketing'in başkanlığını yapar, hangi üyelerin konuşabileceğini belirler ve tartışmalar sırasında düzeni sağlamaktan sorumludur. Pozisyon 1850'de kuruldu ve bu makamın ilk sahibi Carl Christoffer Georg Andræ'ydi. Mevcut Konuşmacı Sosyal Demokratlardan Henrik Dam Kristensen'dir. Başkan ve dört Başkan Yardımcısı, her genel seçimden sonra milletvekilleri tarafından meclisin açılışında seçilirler ve organ başkanlığını oluştururlar.

Tarihsel yapısı
1918 ve 1920 arasında Folketing'in 140 sandalyesi vardı, bu daha sonra 149'a çıkarıldı. 1953'te sayı 179'a çıkarıldı ve bu güne kadar kaldı.

Gazimağusa İlçesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin 6 ilçesinden biridir. Yönetim merkezi Gazimağusa'dır. Yüzölçümü yaklaşık 997 kilometrekaredir (745.483 dönüm).
Gazimağusa İlçesi Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Mağusa Kazası'ndan devralınmış olup İskele İlçesi'nin ayrılması, Gaziköy'ün Lefkoşa İlçesi'ne verilmesi ve Beyarmudu'nun Gazimağusa İlçesi'ne aktarılmasıyla bugünkü şeklini almıştır. Günümüzde Gazimağusa İlçesi'nin 6 belediyesi ve 39 köyü bulunmaktadır.

Cumhuriyet Meclisi'ne Gazimağusa ilçesinden 13 milletvekili seçilir. 2018 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri'nde seçilen milletvekilleri şunlardır:

Ulusal Birlik Partisi: Sunat Atun, Resmiye Canaltay, Oğuzhan Hasipoğlu, Dursun Oğuz, Ersan Saner
Cumhuriyetçi Türk Partisi: Asım Akansoy, Erkut Şahali, Teberrüken Uluçay
Halkın Partisi: Ayşegül Baybars, Hasan Topal
Toplumcu Demokrasi Partisi: Hüseyin Angolemli
Demokrat Parti: Fikri Ataoğlu
Yeniden Doğuş Partisi: Erhan Arıklı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki yerleşim yerleri listesi
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilçeleri

Girne İlçesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin 6 ilçesinden biridir. Yönetim merkezi Girne'dir. Yüzölçümü 690 kilometrekaredir (515.920 dönüm).
Girne İlçesi Kıbrıs Harekatı sonrasında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Girne Kazası'nın tamamının Türk kontrolüne girmesi sonucu oluşturulmuştur ve idari olarak sınırları ve fonksiyonları birbirine tekabül eder.

Girne ilçesinde 2009 yılında dokuzu beş yıldızlı olmak üzere toplamda 93 otel bulunmaktaydı. Girne şehri Kuzey Kıbrıs'ın en önemli turizm merkezlerindendir. İlçe Alsancak ve Lapta gibi turistik bazı diğer yerleşimlere de ev sahipliği yapmaktadır. Kış dönemlerde bu gibi yerleşimlerde turizmin azlığı nedeniyle ticaret durgunlaşmaktadır.
2004 yılı döneminde Girne ilçesinde inşaat patlaması yaşandı. İnşaatlar Kayalar köyünden Gazimağusa İlçesi'ndeki Tatlısu'ya kadar olan bölgede yoğunlaştı. Bu dönemde gerek KKTC vatandaşları, gerekse yabancılar bölgeden taşınmaz mal satın aldı. Lapta gibi yerleşimlerin nüfusları Türkiye'den ve yabancı ülkelerden gelen göçmenlerle büyük artış gösterdi. Bu inşaat patlaması bölgeye o dönemde ekonomik refah getirdi, buna karşın çevre kirliliğine yol açtı. İnşaat patlaması nedeniyle bölgeye pek çok işletme açıldı; ama sürecin beklenilen gibi gitmemesi ve inşaat patlamasının sona ermesi nedeniyle piyasada durgunluk baş gösterdi ve bazı işletmeciler dükkânlarını kapatmak zorunda kaldı. Karşıyaka gibi bazı yerleşimlerde tarım ve hayvancılık yapılan inşaatlardan büyük zarar gördü.

Cumhuriyet Meclisi'ne Girne İlçesi'nden 10 milletvekili seçilir. 2018 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri'nde seçilen milletvekilleri şunlardır:

Ulusal Birlik Partisi: Kutlu Evren, Ünal Üstel, İzlem Gürçağ Altuğra, Özdemir Berova
Cumhuriyetçi Türk Partisi: Fazilet Özdenefe, Fikri Toros
Halkın Partisi: Erek Çağatay, Jale Refik Rogers
Toplumcu Demokrasi Partisi: Zeki Çeler
Demokrat Parti: Koral Çağman

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yerleşim yerlerinin listesi
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilçeleri

Girne Kapısı, Lefkoşa surlarında yer alan bir kapı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları içerisinde bulunan kapı; şehrin kuzeye, dolayısıyla Girne'ye ulaşımını sağlamaktaydı. 1567 yılında inşa edilmiş olup, Venediklilerin yaptığı üç kapıdan biridir. 1821 yılında Osmanlılar tarafından onarımdan geçirilmiştir. 1931 yılında her iki yanındaki surlar yıkılarak motorlu araçlar için yol açılmıştır. Günümüzde Lefkoşa Turizm Enformasyon Ofisi'ne ev sahipliği yapmaktadır.

Kapının batısında Cephane Burcu, doğusunda ise Musalla Burcu bulunmaktadır. Kapının önünde ise Mustafa Kemal Atatürk'ün bir heykeli bulunur. Bu heykel 29 Ekim 1963 tarihinde açılmıştır. Bu ikisinin arasına iki büyük top yerleştirilmiştir. Bu toplar 1790 yılında, Büyük Britanya kralı III. George tarafından Napolyon Savaşları sırasında kullanılmak üzere yapılmış, sonradan Osmanlılar tarafından satın alınmıştır.
Girne Kapısı'ndan surların içine girildiği yerde İnönü Meydanı yer alır. Kapıdan Atatürk Meydanı'na doğru Girne Caddesi uzanır. Surların dışında, kapının önündeki yolun adı ise Cemal Gürsel Caddesi'dir.

Kapıya, ilk inşa edildiği dönemde Venedikliler tarafından "Porta del Proveditore" veya "Porta del Provveditore" adı verilmişti. Kevork K. Keshishian, "Provveditore" sözcüğünün İtalyancada "askeri vali" anlamında kullanıldığını ve kapının adında Kıbrıs valisine atıfta bulunulduğunu söylemektedir. Kapıya askeri bir mimar olan Proveditore Fransesca Barbaro'nun adının verildiğini belirtmektedir. Keshishian ise Barbaro'nun "provveditore" olduğunu söylemektedir. Daha sonra, kapıya adanın valisi olan Laurenco Bembo'nun adına atfen, "Porta Bembo" adı da verildi. Kapı Osmanlı döneminde "Edirne Kapı" olarak adlandırılmaktaydı. Kapı, batısında bulunan Cephane Burcu'nda cephane bulunması nedeniyle "Hisar'ın Kapısı" olarak da anılmaktaydı.

Oldukça masif görünen yaklaşık 12 metre yüksekliğindeki Lefkoşa surlarının duvarları bir daire oluşturmaktadır. Venedikliler, Lefkoşa surlarını 1566 ile 1568 yılları arasında yeniden inşa ettiler. Girne Kapısı ise 1567 yılında inşa edildi. Kapı gün doğumunda açılıp gün batımında kapanırdı. Girne Kapısı, yuvarlak kemerli kısa bir geçittir ve kapı geçidinin üst kısmına inşa edilen kare planlı bekçi odası kubbe örtülüdür.
1821 yılında, kapı Osmanlılar tarafından büyük bir tamirattan geçirildi. Bu sırada, kapıya bekçi kulübesi olarak kullanılan bir ikinci kat inşa ettiler. Bu katın inşa amacı, olası bir Rum isyanına karşı şehri korumaktı. Tamirat sırasında Venediklilerden kalma, kapının inşasını anlatan taş bir tablet bulundu. Bu tablet kapının kemerinin üzerine yerleştirilmiştir. Şehrin dışına bakan tarafta bulunan tabletin üzerinde Kur'an'dan bir sureden oluşan bir kitabe, yanında ise kapının her iki tarafındaki surların yıkıldığı tarih olan 1931 yazısı bulunur. Sure Hattat Şeyh Feyzi Dede tarafından işlenmiştir. Şehre bakan tarafta ise yine bu tamirat sırasında yerleştirilmiş II. Mahmud'un tuğrası bulunmaktadır.
1878'de tüm adayla birlikte Birleşik Krallık egemenliğine geçen kapı, Britanyalıların şehre girdiği ilk yerdir. Tüm bunlara rağmen, kapının eski bekçisi Horoz Ali kapıdan ayrılmadı ve 1946'da, 121 yaşında burada öldü. 1929 yılında, Lefkoşa'dan ilk otobüs seferleri iki otobüsle başladı. Bu otobüsler, kapı fazla alçak olduğundan Girne Kapısı'ndan geçemedi. Bu nedenle geri dönüp otobüslerin üst kısmını sökmek zorunda kaldılar. İngilizler, 1931 yılında kapının her iki tarafındaki duvarları yıkarak araç trafiğinin akabilmesi için bir boşluk yarattılar.
Bir dönem şehirdeki bayram pazarları kapının yanına kuruldu. Adada 1963-74 yılları arasında meydana gelen çatışmalardan sonra, Rumların esir aldığı Türklerin getirilip serbest bırakıldığı yerlerden biri Girne Kapısı'ydı.
Kapının içindeki odalar, günümüzde Lefkoşa Turizm Enformasyon Ofisi olarak kullanılmaktadır. Ofiste Horoz Ali'nin kapının önünde çekilmiş fotoğrafları da sergilenmektedir.

Gülboy Beydağlı (1948 - 3 Aralık 2020), Kıbrıs Türkü siyasetçi ve tıp doktorudur.
1948 yılında Limasol'da doğdu. 1975 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden mezun oldu. 1980 yılında Çocuk Hastalıkları uzmanı oldu. 1983 yılına kadar serbest hekim olarak çalıştı. 1983 yılında devlet hizmetine girdi. Esentepe Sağlık Ocağı mesul hekimi, Girne Akçiçek Hastanesi'nde, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı olarak görev yaptı. 1996 yılında Girne Akçiçek Hastanesi'nde Başhekim Yardımcısı oldu.
6 Aralık 1998 Genel Seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi Girne Milletvekili seçildi. 14 Aralık 2003 seçimlerinde yeniden milletvekili seçildi. 4 mart 2005 tarihinde milletvekilliği görevi sona erdi. 25 Haziran 2006 tarihinde gerçekleşen ara seçimlerde Cumhuriyetçi Türk Partisi'nden yeniden milletvekili seçilen Gülboy Beydağlı, 10 Ekim 2007'den 11 Şubat 2008 tarihine kadar Cumhuriyet Meclisi Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1 Mayıs 2009 tarihinde milletvekilliği görevi sona ermiştir.
3 Aralık 2020 tarihinde hayatını kaybetmiştir.

Güney Osetya Parlamentosu kısmen tanınan Güney Osetya'nın tek meclisli yasama organıdır. 34 parlamenter, 17'si parti listesi orantılı temsil sistemiyle, 17'si ise tek sandalyeli seçim bölgelerinden olmak üzere karma bir sistemle seçilir. Güney Osetya Çok partili sistem bir sisteme sahiptir ve şu anda parlamentoda 5 siyasi parti temsil edilmektedir ve tek sandalyeli seçim bölgelerinden seçilen 6 bağımsız milletvekili bulunmaktadır. Parlamentoya, üyeler arasından seçilen bir başkanlık divanı başkanlık eder. 15 Eylül 2022'den beri parlamento başkanı, Birleşik Osetya partisinden Alan Tadtaev'in istifaya zorlanmasının ardından, başkan Alan Gagloev'in Nykhaz partisinin dört milletvekilinden biri olan Alan Alborov'dur.

Güney Osetya parlamentosu, başkent Tshinvali'de toplanır. Parlamento binası, 1937 yılında Güney Osetya Özerk Oblastı Sovyeti olarak inşa edilmiştir.
10 Kasım 1989'da, Güney Osetya Özerk Oblastı Sovyeti, Sovyetler Birliğinden Özerk Oblast'ın Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti statüsüne yükseltilmesini talep etti. Bu, Güney Osetya Özerk Oblastı, Gürcistan SSC ve SSCB yetkilileri arasında "Hukuk Savaşı" olarak bilinen, yoğun hukuki tartışmalar dönemine yol açtı ve bu dönem, 1990'ın sonlarına doğru Gürcü ve Oset milisleri ile Sovyet Ordusu arasında açık bir savaşa dönüştü.
2008 Rus-Gürcü Savaşı sırasında bina ve bitişiğindeki idari kompleks, Gürcü Ordusu tarafından topçu ateşiyle vuruldu. Başlangıçta binayı hedef aldıklarını reddeden Gürcistan Genelkurmay Başkanı Zaza Gogava, daha sonra bir açıklama yaparak parlamento binası ve yakınındaki ofislerin çeşitli Güney Osetyalı milislerin karargahlarını barındırdığını ve topçuların sivil hedeflere isabet etmediğini belirtti. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Kızıl Haç, olayı Roma Statüsünün 8. maddesinin olası bir ihlali olarak değerlendirdi, ancak binada Güney Osetyalı militanlar varsa, bu bir savaş suçu teşkil etmeyecekti.
Savaşın ardından, Parlamento ve çevresi, Tskhinvali'nin Yahudi Mahallesi de dahil olmak üzere, Rus yetkililer tarafından büyük ölçüde yıkıldı ve yeni bir model şehir olarak yeniden inşa edildi.

Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı (GKK) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni karadan, denizden ve havadan gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevli olan askerî kuvvet. KKTC Polis Örgütü ve KKTC Sahil Güvenlik Komutanlığı da Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığına bağlıdır.
Tümen seviyesinde olup bağımsız bir silahlı kuvvet değildir. Askeri birlikler yanında KKTC Polis Örgütünü de bünyesinde bulundurur. Bağımsız bir teşkilat olmayıp Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) emir komuta zincirine bağlıdır.
Güvenlik Kuvvetleri Komutanı ve belli kritik görevler dışında tüm personeli KKTC vatandaşıdır ve KKTC Askerlik Yasası uyarınca birliğe dahil edilirler. Güv.K.K.lığı personeline Türk Silahlı Kuvvetleri'nden farklı olarak Mehmetçik değil, Mücahit denir.

Bağımsızlık ilanından önce, Kıbrıs Türk halkı Türk Ordusu tarafından eğitilen ve donatılan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) adlı milis gücüne sahipti. 1967 yılında bu gücün adı Mücahit olarak ve 1 Ağustos 1976 tarihinde Güvenlik Kuvvetleri olarak değiştirildi.
1989 itibarıyla, kuvvetin yaklaşık 4.000 personelden ibaret olduğu düşünülmektedir. Hafif silah donanımlı yedi adet piyade taburu olarak örgütlenmekte ve havan topu ile donatılmış bazı topçu birimleriyle takviye edilmekteydi.

Bünyesinde ikisi seferi diğer ikisi kurulu (hazır) olmak üzere 4 Piyade Alayı ve Sahil Güvenlik Komutanlığını barındırır. Buna ek olarak KKTC Polis Örgütü de Güvenlik Kuvvetleri'ne dahildir.

1. Piyade Alayı - Hazır
2. Piyade Alayı - Seferi
3. Piyade Alayı - Seferi
4. Piyade Alayı - Hazır
KKTC Sahil Güvenlik Komutanlığı - Hazır
Havacılık Birlik Komutanlığı - Hazır
Özel Görev Kuvveti Komutanlığı
Lojistik Destek Komutanlığı
Eğitim Merkez Komutanlığı

KKTC Anayasasına göre her erkek vatandaşın askerlik yükümlülüğü vardır. Askerlik yasasına göre yükümlü, 19 yaşından gün alacağı yıla girdikten sonra askere alınabilir. Ama lise veya dengi bir ortaöğrenim kurumundan mezun ve gönüllü olan, yasal vasilerinin muvafakatiyle 17 yaşından gün almak şartıyla askerlik hizmetine alınabilir.

Zorunlu askerlik, 23 Ağustos 2025'te Resmî Gazete'de yayımlanan “Askerlik Yasa Gücünde Kararname”si ile yürürlüğe girmiştir.Askerlik süreleri:
Er denginde 6 ay
Yedek subay denginde 6 ay
Yedek subay, çavuş denginde 6 ay
Kısa dönem er denginde 6 ay
Özel statüde (bedelli ve/veya kısa süreli hizmet) yükümlülüğünü yerine getirmek şartıyla 1 aydır.

Güvenlik Kuvvetleri Dergisi, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığının resmi yayın organıdır. Üç ayda bir yayımlanır. Merkezi Lefkoşa'da bulunur. İlk sayısı Mart 1987'de çıkmıştır. Güvenlik Kuvvetleri Sivil İşler ve Halkla İlişkiler Başkanlığı tarafından yayımlanır. Haberler, tarih-toplum, röportaj, nostalji, sağlık, aktüel, şiir ve eğlence bölümlerinden oluşur. Asker aileleriyle yapılan röportajlara da yer vermektedir.
Editörlüğünü bir dönem Mesut Günsev yürütmüştür. Şu anki yayın koordinatörü Selçuk TOKTAŞ'tır. Kozansoy Basım Yayın Şirketi tarafından basılır. Seçil SATILMIŞ, Çağla ÖZENEN, Recep AYDIN ve Ferdi BEHLÜL tarafından yayıma hazırlanır.

Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı uhdesinde 1 Ağustos 2002 tarihinde yayın hayatına başlayan Radyo Güven, olası acil ve afet durumlarında ikaz sistemlerini daha etkili hale getirerek arama kurtarma yardim faaliyetlerine destek sağlamaktadır.

G.K.K. internet sitesi* 9 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güzelyurt, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin altı ilçesinden biri. Yönetim merkezi Güzelyurt'tur. Yüzölçümü 381 kilometrekaredir (284.969 dönüm).
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Lefkoşa Kazası'nın kuzeybatı kesimine tekabül eder.

İlçe sınırları içerisinde, Yeşilırmak köyü yakınlarında bulunan Yeşilırmak Kayalığı Neolitik Çağ'a tarihlenmektedir. Soli antik şehri MÖ 6. yüzyıla, Vuni sarayı ise MÖ 5. yüzyıla tarihlenmektedir.
Güzelyurt İlçesi, 1998 yılına kadar Lefkoşa ilçesine bağlıydı. 1998 yılında çıkarılan bir yasayla İskele ilçesi ile birlikte ilçe statüsü kazandı.

Cumhuriyet Meclisi'ne Güzelyurt İlçesi'nden 4 milletvekili seçilir. 2018 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti genel seçimleri'nde seçilen milletvekilleri şunlardır:

Ulusal Birlik Partisi: Ali Pilli, Menteş Gündüz
Cumhuriyetçi Türk Partisi: Armağan Candan
Halkın Partisi: Hasan Büyükoğlu

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yerleşim yerlerinin listesi
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilçeleri

Hakkı Atun, (d. 7 Ekim 1935, Mağusa), Eski KKTC Başbakanı ve siyasetçi.

7 Ekim 1935 tarihinde Mağusa'nın Ergazi Köyünde doğdu. 1959'da İstanbul Teknik Üniversitesi'nden yüksek mühendis mimar olarak mezun oldu. Manchester ve Nottingham Üniversitelerinde kent planlama ihtisası yaptı. 1961-1975 yıllarında çeşitli kamu görevlerinde bulundu.1963 yılında Limasol-Baf Planlama Bölge Müdürü, 1967'de Planlama İnşaat Dairesi Müdürü, 1975'te İskan Müsteşarı oldu.
1976, 1981, 1985, 1990 Genel Seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi'nden Lefkoşa Milletvekili seçildi ve bu dönemde İskan ve Rehabilitasyon Bakanlığı, Ekonomi ve Maliye Bakanlığı ve Milli Eğitim Kültür Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Ulusal Birlik Partisi Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. 1983 yılında oluşturulan Kurucu Mecliste üyelik yaptı ve kurulan ilk Cumhuriyet Hükûmetinde İskan Bakanlığı yaptı. 1985-1993 yıllarında Meclis Başkanlığı görevini yürüttü.
1992'de, Ulusal Birlik Partisi içinde, 9 Milletvekili ile Önderliğini yaptığı Hareketin sonucunda kurulan Demokrat Partinin Başkanlığına seçildi. 1993 Erken Genel Seçimlerinde Demokrat Partiden Lefkoşa Milletvekili seçildi ve kurduğu Demokrat Parti-Cumhuriyetçi Türk Partisi Koalisyon Hükûmetlerinde 16 Ağustos 1996 tarihine kadar Başbakan olarak görev yaptı. 4 Ekim 1996 tarihinde yeniden Cumhuriyet Meclisi Başkanlığına seçildi.
Daha sonra mecliste yer almadı. DP'nin Onursal Başkanıdır. İngilizce ve az derecede Rumca bilir. Evli ve iki çocuk babasıdır. KKTC'nin 3. Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu'nun teyzesinin oğludur.

Haydarpaşa (Yunanca: Χαϊδάρ Πασά) Lefkoşa'da bir mahalle. İsmini Lefkoşa'nın Osmanlı fethi sırasında Osmanlı ordusunu yöneten 12 generalden biri olduğu söylenen Haydar Paşa'dan alır. Aynı adda bir cami de vardır. Her general bu fetih sırasında başka bir mahalleye gönderilmişti. Daha sonradan, bu mahalleler isimlerini oraya gönderilen generalin isminden aldı.
Son nüfus sayımında (2011) 155 kişilik bir nüfusu olduğu bulundu. 1946 yılında 385 kişilik bir nüfusu vardı (334 Türk, 45 Rum). Muhtarı Muhittin Güven'dir.

Haydarpaşa, Lefkoşa surlar içindeki 24 tarihi mahalleden birisidir. Aynı zamanda, 1570'teki Osmanlı fethinde Lefkoşa'nın bölündüğü 12 mahalleden biriydi.
1570 yılından önce, Haydarpaşa camii St. Catherine'e adanmış bir Latin kilisesiydi. 14. Yüzyıl'ın sonlarına doğru inşa edilmiştir. Zemin seviyesindeki duvarlar delinerek açılan pencereler ve Türkler tarafından dikilen minare dışında inşa edildiği günden beri çok az değişmiştir.

Haydarpaşa camii, Lefkoşa'da Ayasofya'dan sonraki en önemli Gotik binadır. Cami olmadan önce, Lefkoşa'nın Frenk (Latin) katedraliydi. Harry Charles Luke tarafından adadaki en güzel Gotik bina örneklerinden biri olarak tarif edilmiştir.

Haydarpaşa camiinin hemen güneyinde bir 15. Yüzyıl evinde bulunan ünlü Taş Eserler Müzesi yer alır. Birinci kat, her biri bir cihazla süslenmiş, oymalı konsollar üzerinde desteklenen balkonlara sahip kare pencerelerle aydınlatılır. Şimdilerde, bu evde Lefkoşa'nın kaybolmuş saraylarından ve kiliselerinden Orta Çağ ve Gotik parçalar bulunmaktadır. Kuzey tarafındaki duvarda bulunan büyük pencere 1904 yılına kadar Sarayönü Meydanı'nda bulunan Lüzinyan kraliyet sarayına aittir. Bu kemerli pencere kraliyet sarayından geriye kalan tek şeydir. Burada aynı zamanda Pallouriotissa Kilisesi yeniden inşa edilirken bulunan Kıbrıs Marshall'ı Antakyalı Adem'in mezarı muhafaza edilmektedir.
Bina erken Venedik Rönesansı tarzındadır ve bu nedenle Kıbrıs'ın Venedik işgali öncesinden kalma olabilir. Adada bu tarzın neredeyse eşsiz bir örneğidir.

Haydar Paşa Camii'nin hemen kuzeyinde Lüzinyan Evi Müzesi yer alır. Yeni Cami Caddesi'nde yer alan 15. yüzyıldan kalma bu ev, üzerinde birkaç armanın bulunduğu etkileyici bir Gotik kemere sahiptir. Rus Classen ailesi tarafından konut ve dokuma atölyesi olarak kullanılan köşk, 1958 yılında Kıbrıs Hükûmeti'ne miras bırakılmıştır. Ancak 1997 yılına kadar halka açılmadı.
Evin en eski kısmı dış cephedir, çünkü iç kısmı Osmanlı döneminde defalarca yeniden inşa edilmiştir. Kapısı, üstünde süslü bir damlataş bulunan sivri bir taş kemerdir. Bu damlataşın üst kısmındda Kıbrıs Kraliyet Arması'nın (yani Lüzinyan krallarının) kalkanını için destek oluşturan iyi korunmuş kıvrımlı bir süsleme bulunmaktadır, ancak bu kalkan bozulmuş veya hasar görmüştür. Bu kalkanın her iki yanında da bir çift kalkan vardır. Her bir çift kalkan birbirine kenetlenmiştir. Bunlardan en sağ tarafta olanı daha iyi durumda olup, ortak İtalyan tasarımı "Ondato"ya (yani dalgalar) sahiptir. Kemerin tepesinde muhtemelen Dampierre ailesine ait daha küçük bir kalkan bulunmaktadır.

Haydarpaşa Camii veya eskiden Azize Katerina Kilisesi (Yunanca: Ναός Αγίας Αικατερίνης Naos Ayias Ekaterinis), Lefkoşa'nın kuzey kesiminde yer alan bir camidir. Kirlizade Sokağı'nda yer almaktadır. Lefkoşa'daki eski Frenk (Latin) katedrali olan Ayasofya'dan sonra en önemli Gotik yapıdır. Harry Charles Luke tarafından adadaki en güzel Gotik yapı örneklerinden birisi olarak tanımlanmıştır.

Binanın ne zaman inşa edildiğine ve özgün isminin ne olduğuna dair doğrudan bir kanıt yoktur. Binanın özgün kimliğine dair en eski kaynak, 1767'de şehre gelen ve caminin eskiden Azize Katerina Kilisesi (Fransızca: Église de Sainte-Catherine) olduğunu ifade eden Giovanni Mariti'dir. Mariti'nin bu ifadesine ek olarak araştırmalarını 1899'da yayımlayan Camille Enlart'ın da binayı Azize Katerina kilisesi olarak belirlemesi, günümüz literatüründe bu ismin kullanılmasına dayanak oldu. Binanın esasen "çok büyük ihtimalle" rahibelerden oluşan bir dinî tarikata ait bir manastır olduğunu düşünen Philippe Plagnieux ve Thierry Soulard, Azize Katerina Kilisesi olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmadığından başka hipotezleri de değerlendirmeye almaktadır. 14. yüzyıldan kalma bir manastırlar listesi üzerinden giden Plagnieux ve Soulard, yapım tarihleri veya konumları itibarıyla diğer tüm seçenekleri dışlayarak, Haydarpaşa Camii'nin Benediktin tarikatının rahibelerine ait olan Notre-Dame de Sur Manastırı olması hipotezi üzerinde durmaktadır.
Mihalis Olimpios ise binanın Azize Katerina'ya adanmış olduğuna dair şüpheye yer olmadığını ifade etmektedir. Buna dayanak olarak adanın Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesine ağıt olarak yazılmış Yunanca bir şiir olan Thrinos tis Kipru ("Kıbrıs'a Ağıt") eserini göstermektedir. Bu eserde, 1570 yılında Lefkoşa'daki çeşitli kiliselerin camiye çevrildiği aktarılmakta, bunlara örnek olarak birbirine yakın olan Ayasofya ("kralın kilisesi"), Azize Katerina Kilisesi ("piskoposun kilisesi") ve Eleusa Kilisesi'ni göstermektedir. Haydarpaşa Camii'nin yakınında bulunan Yeni Cami'nin de kiliseden çevrilmiş olduğu düşünüldüğünde Olimpios Yeni Cami'yi Eleusa Kilisesi olarak değerlendirmekte ve Haydarpaşa Camii'nin de Azize Katerina Kilisesi olduğuna dair kesin bir çıkarım yapmaktadır.
Lüzinyan dönemi Lefkoşa'sında Azize Katerina'ya adanmış üç kilise bulunmakta olup, bunlardan günümüze ulaşan Haydarpaşa Camii dışındaki ikisi 1567'de Venedik yönetiminin Lefkoşa surlarını güçlendirip çevresini küçültme çalışmaları sırasında sur dışında kalarak yıkıldı. Lüzinyan dönemindeki belgelerden günümüzde Haydarpaşa Camii olan Azize Katerina Kilisesi'nden bahsettiği en olası olarak değerlendirilen, 31 Mart 1362 tarihli bir belgedir. Bu belgede, "kısa zaman önce" inşa edilmiş ve Azize Katerina'ya adanmış olan fakirler hastanesinin şapeline endüljans verilmesinden bahsedilmekteydi. Belgede konum bilgisi verilmese, şapel ile hastanede çalışanların kimliğine dair bir bulgu bulunmasa da, söz konusu tarih araştırmacıların binanın mimarisini bağdaştırdığı inşa tarihiyle uyuşmaktadır. Giovanni Mariti, Azize Katerina Kilisesi'nin rahibelerce yönetildiğini ifade etmiştir. Mihalis Olimpios'a göre hastane ve yanındaki şapelin ilk önce seküler bir kurum tarafından inşa edilmiş olup, sonra bir tarikatın mülkiyetine geçmiş olması dönem koşulları göz önünde bulundurulduğunda olasılık dâhilindedir. Azize Katerina Kilisesi'nden bahseden bir diğer belge, 16. yüzyılda, Venedik egemenliğinde Azize Katerina şapelinin (İtalyanca: Capella di Santa Caterina) yıllık 200 düka gelir getiren üç casalia'ya sahip olduğunu belirten bir belgedir. Bu belgenin de günümüzdeki kiliseyle ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği belirsizdir.
Binanın 1362'deki belgede kaydedilmiş hastaneyle ilişkili olmuş olabileceğine dair bulgular mevcuttur. Bu bulgular, binanın güney apsisindeki bir bölmeden girilen bir odayla alakalıdır. Koro yerinin vaftiz teknesinden gelen su, burada toplanmaktaydı. Burada duvardan açılan olukla bir kapta toplanan su, daha sonra kullanılabilmekteydi. Orta Çağ'da ayin sırasında kullanılan suların hastaları iyileştirebileceğine inanılır, bu sular hasta bedenine sürülerek mucizevi iyileşmeler beklenirdi. Orta Çağ hastanelerinde bunun gibi kutsal ritüeller hastanın "ruhani" sağlığı ve ahiret hayatına hazırlığı için önemli addedilirdi, vaftiz suyunun bu dönemde Avrupa hastanelerinde kullanımı belgelerde yer almıştır. Mihalis Olimpios, böyle bir kullanımın Azize Katerina Kilisesi'nde de var olmuş olabileceğini ifade etmektedir. 1893 yılında Kıbrıs anılarını yazan bir gezgin de, bu odaya çocukların getirildiğini, böylece hastaysalar iyileşebileceklerine, sağlıklıysalar da talihlerinin açılabileceğine inanıldığını söylemekteydi. Bu da odanın kutsal iyileştirme söylencesinin camiye döndürülmesinden yüzyıllarca sonra da hayatta kaldığına dair bir emare olarak değerlendirilmiştir. Eğer ki kompleks gerçekten de hastane olarak kullanılmışsa, 1361-63 yıllarında adayı vuran ve Kara Ölüm olarak adlandırılan, özellikle de çocukları öldüren veba salgınında bu kompleks hizmette bulunmuş olmalıdır.
Binanın inşa tarihine dair Mihalis Olimpios, yaptığı mimari analiz sonucunda 1350'lerin sonları veya 1360'ların başlarında yapıldığı sonucunu çıkarmıştır. Olimpios, kilisenin mimarisini etkileyen en geç tarihli binanın Bellapais Manastırı olduğuna, burasının da 1340'lar ve 1350'lerde inşa edildiğine işaret etmektedir. Kilise ve hastaneyi kimin yaptırdığına dair belgelerde bir emare bulunmamaktadır. Bununla birlikte Olimpios binanın bu dönemde Lefkoşa'da inşa edilen diğer binalara kıyasla çok daha "kaliteli" bir mimarisi olduğunu not düşmekte, bu nedenle "en yetenekli taş ustalarıyla çalışabilecek en zengin ve güçlü kesim"den birilerinin kiliseyle hastaneye banilik etmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Binanın nefindeki kilit taşı kabartmalarında Lüzinyan hanedanının arması yer almaktadır. Olimpios bunu kraliyetin baniliğine işaret olarak yorumlamakta, Kral IV. Hugues'ün veya daha küçük bir ihtimalle oğlu Kral I. Pierre'in hem Bellapais Manastırı'nda kraliyetin yaptırmış olduğu hem de Ayasofya Katedrali'nde Başpiskoposluk tarafından yaptırılmakta olan taş işçiliğine hâkim bir taş ustasıyla anlaşıp kiliseyi ve hastaneyi yaptırmış olması gerektiğini ifade etmektedir. Plagnieux ve Soulard ise aynı mimari benzerliklere dikkat çekerek kiliseyi katedralle manastırın çağdaşı olarak 14. yüzyılın ikinci çeyreğine, IV. Hugues'ün dönemine tarihlemektedir.

Lefkoşa'nın 1570 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğine girmesini müteakiben mihrap, minber ve kadınlar mahfilinin eklenmesiyle camiye çevrildi. "Haydarpaşa Camii" olarak anılmasına rağmen cami ismini Lefkoşa'nın ele geçirilmesinde rol oynayan bir Osmanlı paşasından almadı. 5 Eylül 1573 tarihli, Lefkoşa kadısı ve Kıbrıs Beylerbeyi'ne hitaben yazılan bir belgede, gönüllüler ağası Haydar'ın kiliseyi tamir ederek camiye çevirmiş olduğu ve cami yanına hayrat olarak çeşme yaptırmasına izin verildiği kaydedildi. Haydar Ağa'nın ismi daha sonra halk arasında "Haydar Paşa"ya dönüştü. Caminin bakımını üstlenmek üzere "Haydar Paşa Cami-i Şerifi Vakfı" isimli bir vakfın varlığı kayıtlarda yer alırken, bunun yanı sıra Lapta'da mülkleri bulunan ve esasen Haremeyn-i Şerifeyn Vakfının parçası olan Haydar Paşazade Mehmet Bey vakfının da varlığı belgelendi. Bu vakfın mütevellisi 1709 tarihli şeriyye sicilinde Derviş Mehmet Ağa olarak kayda geçti. Tarihsel olarak, civarda yaşayan Türk yerel ileri gelenlerinin sıkça kullanıldığı gibi "Ağalar Camisi" olarak da adlandırılmıştır.

Eskiden Evlendirme Dairesi olarak hizmet veren yapı günümüzde bir sanat galerisi olarak işlev görmektedir.

Binanın mimarisindeki iki ilham kaynağı, Lefkoşa'daki Selimiye Camii (Ayasofya Katedrali) ve Bellapais Manastırı'dır.
Binanın uzunluğu 17 m, genişliği 8 m ve yüksekliği 12 m'dir. Tek nefi, bu nefte dikdörtgen şeklinde iki bölmesi bulunur. Nefin tavanı dört parçalı kaburgalı tonozdan oluşur. Nefin yanındaki beş kenarlı apsisin tavanı altı kaburga tarafından desteklenir. Olimpios'a göre binanın planı ve yüksekliği, "Kıbrıs'taki küçük Gotik kiliseleri" arasında normaldir. Plagnieux ve Soulard, binanın boyutlarının nispi küçüklüğünün ve mimari planının basitliğinin dilenci tarikatlarına ait kiliseleri çağrıştırdığını, ancak bunun gösterişli dış süslemeleriyle tezat oluşturduğunu söylemektedir. Binanın dış yüzeyinde yamuk şeklinde kesiti olan payandalar yer alır, bunlar dış yüzeye dalgalı bir görünüm katar. Bu payandalar tonozların kesişim noktalarında dışa dönük oluşan kuvveti taşır. Payandalar arasında nispeten uzun ve dar pencereler yer alır, bu pencerelerde taş kafesler yer alır. Bir tek batı cephesinde taş kafesli pencereler yerine oculus yer alır.
19. yüzyılda, Azize Katerina'ya ait olduğuna inanılan bir mezar binanın sağ tarafında bulunmaktaydı ve Kıbrıslı Rumlar buraya sık sık gelir ve kandil yakarlardı. Ön kapı, kemerli pervazı gelincik başlığı ile sonlanan ince bir Gotik tarzdadır. Üzerinde bir de Catherine tekerleği bulunur. Sağ tarafta, Ayasofya'dakinden sonra eski kentin en yüksek ikinci minaresi yer alır İki güzel girişi vardır. Batı kapısında üç kez tekrarlanan iki ejderha arasında bir gül olan bir mermer lento bulunur. Daha ağır olacak bir şekilde inşa edilmiş bir diğer kapı ise güney tarafındadır.
Caminin sol tarafında, camiye bir şekilde, sadece birkaç Gotik kemeri kalmış olan yarı yıkık bir bina yer alır. Sağ tarafta çerçeve ve süslemelerin bulunduğu bir kapı bulunur. İkisi ince sütunlarla bölünmüş üç Gotik pencere, üstünde çörtenler bulunan payandalar arasındaki boşluğu doldurur. Caminin solunda benzer payandalar ve bir tür kare taret vardır.
Bu camide hem mihrap (Mekke yönü) hem de minber sağda yer alır.

Özel

Genel

Bağışkan, Tuncer (2019), Kıbrıs'ta Türk, İslam ve İslamlaştırılan Eserler, Lefkoşa: Kıbrıs Türk Eğitim Vakfı Yayınları 
Olympios, Michalis (2018). Bulding the Sacred in a Crusader Kingdom: Gothic Church Architecture in Lusignan Cyprus c. 1209 - c. 1373. Turnhout: Brepols. ISBN 978-2-503-53606-4. 
Plagnieux, Philippe; So

Hüseyin Angolemli, (d. 1944, Taşpınar) Kıbrıslı Türk siyasetçi.
Lise öğrenimini Lefkoşa'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nin Matematik Bölümü'ne devam etti. 1963 Kıbrıs olayları sebebiyle 1964-1966 yılları arasında eğitimine ara verip, yükseköğrenim gençliği ile birlikte Erenköy'e çıkarak askerlik görevini yaptı. 1966 yılında yeniden üniversiteye döndü ve mezuniyetini takiben İstanbul Fen Fakültesinde bir süre asistanlık yaptı.
1968-1969 ders yılında Kıbrıs'a gelip Mağusa Namık Kemal Lisesi'nde matematik öğretmeni olarak göreve başladı. Daha sonra aynı okulda müdür muavinliği görevinde bulundu.
1981 Genel Seçimlerine katılarak, Toplumcu Kurtuluş Partisi'nden Gazimağusa Milletvekili seçildi. 1983'te oluşan Kurucu Meclis'te üyelik yaptı. 2005 yılına kadar beş dönem Milletvekilliği görevini sürdürdü. TKP Genel Sekreterliği ve Genel başkanlığı yaptı.
Toplumcu Kurtuluş Partisi'nin Toplumcu Demokrasi Partisi'ne katılmasıyla siyasal çalışmalarını Toplumcu Demokrasi Partisi'nde sürdürerek 27 Haziran 2010 tarihinde yapılan Milletvekilliği Ara Seçimlerinde Toplumcu Demokrasi Partisi'nden Mağusa Milletvekili seçildi.
2013 ve 2018 genel seçimlerinde yeniden Toplumcu Demokrasi Partisi'nden Mağusa Milletvekili seçildi.
Evli ve bir çocuk babasıdır.

KKTC Cumhuriyet Meclisi 19 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hüseyin Avkıran Alanlı, (d. 1970, Larnaka, Kıbrıs ) Kıbrıslı Türk siyasetçi.

Orta ve lise eğitimini Lefkoşa Türk Maarif Koleji'nde tamamladıktan sonra, 1995 yılında Atatürk Öğretmen Akademisi'nden mezun olmuştur.

1998 yılında Ulusal Birlik Partisi'nden İskele milletvekili seçilmiştir ve KKTC meclisinin en genç vekili olmuştur (y.28). Günümüzde halen daha KKTC'de seçilen en genç vekil unvanı kendisine aittir. 2003 ve 2005 yıllarında tekrar UBP İskele milletvekili seçilmiştir. Meclis Divan Katipliği ve Grup Başkan Vekilliği görevlerini yürütmüştür. 28 Temmuz 2013 erken genel seçimlerinde Demokrat Parti Ulusal Güçler'den İskele milletvekili seçilmiştir. 9 Ekim 2015 tarihinde Cumhuriyet Meclisi Başkan Yardımcısı olarak seçilmiştir. 2018 Erken genel seçimlerinde aday olmamış ve Ocak 2018'de partisinden ihraç edilmiştir.
İngilizce bilmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Temsilciler Meclisi (Arapça: مجلس النواب, romanize: Majlis an-Nuwwāb al-ʿIrāqiyy; Kürtçe: ئه‌نجومه‌نی نوێنه‌ران, romanize: Enjumen-e Nûnerên), genellikle basitçe Parlamento olarak anılır, Irak Cumhuriyeti'nin tek meclisli yasama organıdır. 2020 itibarıyla 329 sandalyeden oluşuyor ve Bağdat'ta Yeşil Bölge'de bulunur.

Seçilmiş bir Irak parlamentosu ilk olarak 1925'te anayasal monarşinin kurulmasının ardından kuruldu. 1925 Anayasası, alt meclisi Irak Vekiller Meclisi veya Temsilciler Meclisinin (Meclis an-Nuwwab) genel erkeklik oy hakkı temelinde seçileceği iki meclisli bir parlamento çağrısında bulundu. Üst meclis, Irak Senatosu (Meclis al-A'yan) kral tarafından atandı. 1925 ile 1958 darbesi arasında on altı seçim yapıldı.
17 Ocak 1953'te Temsilciler Meclisi (Ulusal Meclis olarak da bilinir) için seçimler yapıldı. Sözde Bağdat Paktı'nın uygulanması konusundaki tartışmaların ardından, Başbakan Nuri Paşa es-Said ertesi yıl 1954'ün başlarında seçim çağrısında bulundu. Es-Said kısa bir süre sonra meclisi feshetti ve ülkeyi kararname ile yönetmeye başladı, ancak muhalefet onu üç yıl içinde üçüncü bir seçim yapmaya zorladı. İkinci 1954 seçimleri, Said'in siyasi düşmanlarının aday olmaması ve yaygın seçmen baskısı ile çok yozlaşmıştı. Meclis yeniden askıya alındı ve 1958'de bir askeri darbeyle Said ve monarşi devrildi ve meclis feshedildi.

1970 Anayasası, seçilmiş bir Ulusal Meclis (el-Meclis al-Watani) ile bir cumhuriyet yarattı. Ancak meclis seçimleri, Irak'ın yeni askeri başkanı Saddam Hüseyin'in başkanlığındaki Haziran 1980'e kadar gerçekleşmedi. 1989 ve 2003 yılları arasında birkaç seçim daha yapıldı. Üyeleri için yapılan seçimler uluslararası toplum tarafından özgür ve adil görülmedi. Sadece Hüseyin'in kendi Baas Partisinin üyeleri seçildi.

2003 yılında Saddam Hüseyin, Irak Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve müttefikleri tarafından zorla iktidardan indirildi. Mart 2003'te Geçici Koalisyon Yönetimi tarafından kurulan bir yönetim konseyi, Ocak 2005'in sonundan sonra bir geçiş Ulusal Meclisinin seçilmesi çağrısında bulunan bir geçici anayasayı imzaladı. Bu meclis kalıcı bir anayasa hazırlayacak ve bu anayasa daha sonra genel bir referandumla Irak halkının onayına sunulacaktı.
Bu geçici Ulusal Meclis (el-Cam'iyya al-Wataniyya) için seçimler 30 Ocak 2005'te yapıldı. Birleşik Irak İttifak Partisi, oyların %48'ini alarak 140 sandalye ile sandalyelerin çoğunluğunu kazandı. Meclisin seksen beş üyesi kadındı.
BIİ ve diğer partiler arasında koalisyon hükümeti kurma görüşmeleri seçimlerden hemen sonra başladı. Meclis ilk toplantısını 16 Mart 2005'te yaptı. Hâkim siyasi partiler arasında haftalarca süren müzakerelerin ardından, 4 Nisan 2005'te Sünni Arap Hacım el-Hasani meclis başkanı olarak seçildi; Şii Hüseyin Şehristani ve Kürt Arif Tayfur üst düzey yardımcıları olarak seçildiler. Meclis, 6 Nisan'da Cumhurbaşkanlığı Konseyi başkanlığına Celal Talabani'yi seçti ve 28 Nisan'da İbrahim el-Caferi ve kabinesinin seçimini onayladı.

15 Ekim 2005 tarihinde onaylanan daimi anayasaya göre, yasama yetkisi Temsilciler Konseyi ve Birlik Konseyi olmak üzere iki organa verilmiştir.
Temsilciler Meclis, her yıl iki dönem olmak üzere dört yıl için seçilen 325 üyeden oluşur. Meclis, federal yasaları kabul eder, yürütmeyi denetler, anlaşmaları onaylar ve belirli görevlilerin aday gösterilmesini onaylar. Meclisteki çoğunluk koalisyonundan bir başbakan seçen cumhurbaşkanını seçer. (İlk dönemde, cumhurbaşkanlığı görevlerini Temsilciler Meclisi tarafından seçilen üç üyeli bir Cumhurbaşkanlığı Konseyi yürütür.)
Temsilciler Meclisi seçimleri 15 Aralık 2005'te yapıldı. Meclis ilk olarak, geçiş meclisinin ilk toplantısından tam bir yıl sonra, 16 Mart 2006'da toplandı.
Irak Temsilciler Meclisi, Arapçada (مجلس النواب, Majlis an-Nuwwab) Bahreyn, Fas, Ürdün ve Yemen'in alt yasama meclisleri ve Lübnan ve Tunus'un tek kamaralı yasama organları ile aynı isme sahiptir. Ancak, bu kurumlara atıfta bulunmak için bir dizi farklı İngilizce terim kullanılmaktadır.
Birlik Meclisi veya Federasyon Meclisi (Meclis al-Ittihad), Irak'ın bölgeleri ve valiliklerinden temsilcilerden oluşacak. Kesin oluşumu ve sorumlulukları anayasada tanımlanmamıştır ve Temsilciler Meclisi tarafından belirlenecektir. 2021 itibarıyla, önerilen üst kamaranın kurulmasına yönelik somut bir adım atılmadı.

12 Nisan 2007'de Irak Ulusal Diyalog Konseyi'nin siyasi parti üyesi Muhammed Avad, 2007 Irak Parlamentosu Bombardımanı'nda parlamento binasının kongre merkezi kantininde öldürüldü ve 22 kişi yaralandı.

Bir grup Sünni milletvekili, bir dizi tartışmalı eylemin ardından sözcü Mahmud el-Maşhadani'nin görevden alınmasını protesto etmek için Haziran 2007'de düzenlenen bir protestoda parlamentoyu boykot etti. Başkanın birkaç oturumdan sonra sessizce istifa edeceği anlayışıyla yeniden göreve getirildikten sonra Temmuz ayında geri döndüler. Bir grup Şii üye de kendilerine bir Şii camisinin bombalanmasıyla ilgili soruşturmanın yanı sıra yeniden yapılanma ve güvenliğin artırılmasını sağlayan boykottan sonra Temmuz ayında geri döndü. Parlamento, Eylül 2007'ye kadar Baas Partisi üyeleri, petrol gelirlerinin dağılımı, bölgesel özerklik ve anayasa reformu ile ilgili yasaları geçirmesi için ABD'nin baskısı altındaydı.

Irak kabinesi Eylül 2009'da bir seçim yasası taslağını onayladı. Ancak yasanın Temsilciler Meclisinden geçmesi iki ay on gün gecikme aldı. Başlıca ihtilaf alanları, Arap ve Türkmen partilerin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından manipüle edildiğini iddia ettiği Kerkük Valiliği'ndeki "açık liste" seçim sistemi ve seçmenlerin sayımı ile ilgiliydi.
UNAMI, seçim sisteminin, insanların bireylere ve nispi temsilin açık liste biçimindeki parti listelerine oy vermelerine izin verecek şekilde değiştirilmesini tavsiye etti. Son ulusal seçimlerde kapalı liste sistemi kullanılmış, ancak 2009 Irak valilik seçimlerinde açık listeler kullanılmıştı. Sonunda, Kürdistan İttifakı dışındaki tüm partiler kabul edilen açık listeleri desteklemeyi kabul etti. Yasa, Konseyin boyutunu 275'ten 325'e çıkardı - Irak Anayasasında belirtildiği gibi, 100.000 vatandaş için bir sandalyeye eşitti.

Parlamento, Nisan 2016'da protestocular tarafından basıldı; protestocular parlamento kompleksi içindeki binalara da saldırdılar.

Temsilciler Meclisi, Feyli Kürtleri için Vasıt Valiliği'nde azınlıklar için fazladan bir sandalye eklemek için 11 Şubat 2018'de oy kullandı ve 2018 parlamento seçimleri öncesinde toplam parlamenter sayısını 329'a eşitledi.

Devam eden 2019 Irak protestolarının bir sonucu olarak, Temsilciler Konseyi 24 Aralık 2019'da bağımsız politikacıların Temsilciler Konseyinde sandalye kazanmasını kolaylaştırmayı amaçlayan yeni bir yasayı onayladı. Yeni yasa, Irak'taki valiliklerin her birinin, 100.000 kişi başına bir temsilcinin seçildiği birkaç seçim bölgesine ayrıldığını ve böylece ilçe tabanlı bir sistem için nispi temsil sisteminin yerini alacak. Yeni yasa, partilerin birleşik listelerde yer almasını da önleyecek.

Ekim 2021'deki parlamento seçimlerinden bu yana, Irak Temsilciler Konseyi üyelerinin istikrarlı bir koalisyon hükûmeti kuramaması veya yeni bir cumhurbaşkanı seçememesi nedeniyle Irak'ta siyasi bir kriz yaşanıyor. 10 aydır ulusal siyasi sistem siyasi bir çıkmazda. 3 Ağustos 2022'de Mukteda es-Sadr erken seçim çağrısında bulundu.

Irak'ta siyaset

CIA Bilgi Kitabı – Irak 10 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Irak Geçiş Hükümeti
Katzman, Kenneth. 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. “Irak: Seçimler, Hükümet ve Anayasa.” 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kongre için CRS Raporu: 15 Ocak 2006. 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Resmî site  (Arapça)

Donald Quataert (d. 10 Eylül 1941 - ö. 10 Şubat 2011, New York), Hollanda asıllı, Amerikalı Osmanlı ve Orta Doğu tarihçisi, akademisyen.
Daha çok Osmanlı Devleti'nin son iki yüz yılının ekonomik, sosyal ve emek tarihi üzerine uzmanlaşan Profesör Quataert, Harvard Üniversitesi'nde başladığı akademik hayatını, aralarında UCLA'nın da olduğu birçok üniversitenin ardından asıl ününü kazandığı New York'taki Binghamton Üniversitesi'nde sürdürüyordu. Türkiye'ye de defalarca gelip dersler vermiş olan Donald Quataert'in yetiştirdiği ve "Binghamton'lular" diyerek saygıyla andığı onlarca doktora öğrencisi ona Donald Paşa lakabını takmıştı. Ünlü Türk tarihçisi Halil İnalcık'la birlikte bir takım çalışmaları da olan Quataert'in Türkçede birçok kitabı yayımlanmıştır.
Donald Quataert'in Osmanlı iktisat tarihine getirdiği yenilik, o güne kadar bir 'maliye tarihi' ve 'toprak mülkiyeti tarihi', yani bir 'devlet tarihi' olarak ele alınmış olan Osmanlı tarihinin klasik kalıplarından sıyrılarak, üretim, emek, tüketim, imalat ve ticaret tarihine yani 'aşağının tarihi'ne yönelmiş olmasıdır.

"Osmanlı Devletinde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Sosyal Direniş 1881-1908", Yurt Yayınları, Anlara, 1987. (Özgün baskı: "Social Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman Empire, 1881-1908. Reactions to European Economic Penetration", New York, 1983.)
"Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiyesi'ne İşçiler, 1839-1950", İletişim Yayınları, İstanbul, 1998.(Özgün baskı: "Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and the Turkish Republic, 1839-1950. London, 1995.")
"Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü", İletişim Yayınları, İstanbul, 1999.(Özgün baskı: "Ottoman Manufacturing in the Age of the Industrial Revolution. Cambridge, 1993.)
"Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922", İletişim Yayınları, İstanbul, 2001.(Özgün baskı: "The Ottoman Empire 1700-1922 (Cambridge, 2000).")
"Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, 1300-1600", 1. Cilt, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Halil İnalcık ile, 2001
"Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, 1600-1914", 2. Cilt, Eren Kitap, İstanbul, 2004.
"Anadolu'da Osmanlı Reformu ve Tarım 1876-1908", İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2008.
"Osmanlı İmparatorluğu'nda Madenciler ve Devlet:Zonguldak Kömür Havzası, 1822-1920", Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008.(Özgün baskı: "Miners and the State in the Ottoman Empire: the Zonguldak Coalfield, 1822-1920. Berghahn Press, 2006.")

An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Prof. Dr. Halil İnalcık ile birlikte), Cambridge, 1994
Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi Cilt 1/1300-1600, Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Halil İnalcık ile, 2001

"Syria: Its Society, Culture and Polity". Richard Antoun'la birlikte, Albany, 1991.
"Manufacturing and Technology Transfer in the Ottoman Empire, 1800-1914". Istanbul, 1992.
"Workers, Peasants and Economic Change in the Ottoman Empire", 1730-1914. Istanbul, 1993.

Binghamton Üniversitesi web sitesinde Donald Quataert

Mete Tunçay (27 Haziran 1936, İstanbul - 18 Ağustos 2025, İstanbul), Türk siyaset bilimci ve tarih profesörü.
Siyasal düşünceler tarihi disiplininin Türkiye'de gelişmesine katkıda bulunmuş bir akademisyendir. Türkiye’de Sol Akımlar ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması başlıklı kitapları önemli eserlerindendir. 1984'te çıkmaya başlayan Tarih ve Toplum dergisi ile 1994 yılından beri yayımlanmakta olan popüler tarih dergisi Toplumsal Tarih'in yayımlanmasına, Tarih Vakfı'nın kurulmasına öncülük etmiştir.

27 Haziran 1936'da İstanbul'da doğdu. 1954'te Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi'ni bitirdi. 1958'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Âmme Hukuku ve Siyaset Nazariyeleri kürsüsünde asistan oldu. 1961'de özgürlük kavramı üstüne yazdığı tezle doktora derecesini aldı. 1961-63 yıllarında Rockefeller bursuyla London School of Economics and Political Science'ta incelemeler yaptı. 1966'da Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925 başlıklı çalışmasıyla siyasal teoriler doçenti oldu.
1972'de siyasal bilgiler fakültesinden istifa etti. 1974-1975 yılları arasında Kültür Bakanlığı Yayınlar Daire Başkanı oldu. 1975-1977 yılları arasında Millî Kütüphane'de müşavirlik yaptı.
1978'de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki görevine döndü. Aynı yıl Sovyet Bilimler Akademisi'nin konuğu olarak Moskova, Leningrad ve Bakü'de; 1979-1980'de de Fulbright bursuyla Amerika Birleşik Devletleri'nde Stanford Üniversitesi'nde araştırmalarda bulundu.
1981'de Yurt Yayınları'ndan Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931 başlıklı kitabı yayımlandı. 1983 yılında 1402 sayılı yasa uyarınca üniversiteden uzaklaştırıldı. 1987-88'de Freie Universitaet Berlin tarafından Carl von Ossietzsky profesörlüğü ile onurlandırıldı.
1984-1993 yıllarında aylık Tarih ve Toplum, 1994-1996 yıllarında da Toplumsal Tarih dergilerinin editörlüğünü yaptı. 15 Haziran 1990'da Danıştay kararıyla siyasal bilgiler fakültesindeki görevine iade edildi, ancak 18 Eylül'de istifa etti.
Vefatına kadar akademik hayatına İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin tarih bölümünde devam etti.  Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Tarih Vakfı yönetim kurullarında görev yaptı. Kendi beyanına göre, Fethullah Gülen öncülüğünde kurulan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın desteklediği Abant Platformu adlı çalışma grubunun 3-5 yıl eşbaşkanlığını yürüttü.
Türkiye'de siyasî düşünceler tarihi disiplininin gelişmesine önemli katkıda bulundu. İktisadî konularda şerh düşmekle birlikte liberal geleneğe bağlı bir politik duruş sergiledi, sosyalizmi net bir dille savunurken bile liberal-demokrat duruşa saygısını ifade etti. Bu alanda, özellikle hocası olan 20. asrın önemli filozoflarından liberal-demokrat Karl Popper'dan etkilendiği bilinmektedir. Bugün sosyalist çizgiden ziyade sol-liberal bir entelektüel çizgidedir. Murat Belge ile birlikte sol-liberal çizginin Türkiye'deki temsilcilerindendir.
Bir süredir sağlık sorunlarıyla mücadele eden Mete Tunçay, 18 Ağustos 2025'te kaldığı Etiler Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezinde 89 yaşında hayatını kaybetti. Aynı gün Levent'teki Afet Yolal Camii'nde kılınan cenaze namazı sonrası Feriköy Mezarlığı'na defnedildi.

Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925) (1966)
Türkiye'de Sol Akımlar II (1925-1936) (1992)
Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931 (1981)
Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler (1982)
Bilineceği Bilmek (1983)
1923 Amele Birliği (1989)
Arif Oruç'un Yarın'ı (1933), İletişim Yayınları (1991) ISBN 975-470-192-X
Eleştirel Tarih Yazıları, Liberte Yayınları (2005)
Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi Seçilmiş Yazılar (2004) İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Solun Tarihine Düşülen Notlar (2022) İletişim Yayınları

Bizans Siyasal Düşüncesi, G. L. Seidler (V Yayınları)
Marksist Düşünce Sözlüğü, İletişim Yayınları
Bilginin Toplumsal Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2001.
Siyasî İnsan, Seymour Martin LIPSET, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, Ankara 1964.
Açık Toplum ve Düşmanları, cilt 1, Liberte Yayınları
Din Üstüne, David Hume (Kültür Bakanlığı Yayınları)
Tarih ve Toplumsal Kuram, Peter Burke, Tarih Vakfı Yurt Yayınları / Kuram Dizisi
Kutsal Roma İmparatorluğu,Barbara Stollberg-Rilinger, VakıfBank Kültür Yayınları
Bizans: Toplumsal Ve Siyasal Düşünüşü, Ernest Barker, Dost Kitapevi Yayınları, Ankara, 1982

Özel

Genel
Mete Tunçay'a Armağan. İstanbul: İletişim Yayınları. 2007. ISBN 978-975-05-0481-5.

Türkiye, 14 Nisan 1987 tarihinde AB'nin öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) tam üye olmak için yaptığı başvurunun ardından Avrupa Birliği'ne (AB) üye ülke olarak katılımını müzakere etmektedir.
Türkiye, 1949 yılındaki on kurucu üyenin ardından 1950 yılında Avrupa Konseyinin ilk yeni üyelerinden biri (13. üye) olmuştur. Ülke 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğunun (AET) ortak üyesi oldu ve 1992'den 2011'de sona erene kadar Batı Avrupa Birliğinin ortak üyesiydi. Türkiye 1995 yılında AB ile bir Gümrük Birliği anlaşması imzalamış ve 12 Aralık 1999 tarihinde Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyinin Helsinki zirvesinde tam üyelik için resmen aday olarak tanınmıştır.
Tam üyelik için müzakereler 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmıştır. İlerleme yavaş oldu: katılım sürecinin tamamlanması için gerekli olan 35 fasıldan Mayıs 2016 itibarıyla sadece 16'sı açılmış ve biri kapatılmıştı. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 2016 yılı başında imzalanan mülteci anlaşması, daha önce yaşanan durgunluğun ardından müzakereleri hızlandırmayı ve Türklerin Avrupa'ya vizesiz seyahat edebilmelerini sağlamayı amaçlıyordu.
2016 yılından bu yana katılım müzakereleri durmuş durumdadır. AB, Türkiye'yi insan hakları ihlalleri ve hukukun üstünlüğü alanındaki eksiklikleri nedeniyle suçladı ve eleştirdi. 2017 yılında AB yetkilileri, Türkiye'de 2017 yılında yapılan anayasa referandumu ile oluşturulan güçlü cumhurbaşkanlığının, AB üyeliğine uygunluk için Kopenhag Kriterleri'ni ihlal edeceğini söyledi.
20 Şubat 2019 tarihinde Avrupa Parlamentosunun bir komitesi, Türkiye hükûmetinin eleştirilerine yol açacak şekilde, katılım müzakerelerinin askıya alınması yönünde oy kullanmıştır. Dolayısıyla Türkiye'nin katılım müzakereleri fiilen durma noktasına gelmiş olup, başka hiçbir faslın açılması veya kapatılması düşünülmemekte ve AB-Türkiye Gümrük Birliği'nin modernizasyonuna yönelik daha fazla çalışma yapılması öngörülmemektedir.
30 Ocak 2023 tarihinde, Türkiye'deki Altılı Masa (o zamanki ana muhalefet ittifakı) ortak politikalar için bir mutabakat zaptı yayınladı. Bu mutabakat, muhalefetin o yılki seçimlerde seçilmeleri halinde AB katılım müzakerelerine devam etme niyetini yeniden teyit etmişti. CHP lideri ve Türkiye'nin ana muhalefet lideri Özgür Özel, bir sonraki Türkiye genel seçimlerini kazanması halinde ülkesinin AB ile katılım müzakerelerine hızla devam edeceğini ve ülkesinin en kısa sürede AB üyesi olacağını duyurdu. Türkiye; Arnavutluk, Bosna-Hersek, Gürcistan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan ve Ukrayna ile birlikte AB'ye aday dokuz ülkeden biridir.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün ardından, Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Türk devrimciler Türk Kurtuluş Savaşı'ndan zaferle çıkarak bugünkü modern Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdular. Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk, ülkeyi "Avrupalılaştırmak" veya Batılılaştırmak amacıyla laikleşme ve sanayileşme de dahil olmak üzere bir dizi reform gerçekleştirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, Müttefiklere katıldığı Şubat 1945'e kadar tarafsız kalmıştır. Ülke 1947 Marshall Planı'nda yer almış, 1950'de Avrupa Konseyine ve 1952'de NATO'ya üye olmuştur. Soğuk Savaş sırasında Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa ile müttefik olmuştur. Türkiye'nin Avrupa karşısındaki konumu "Avrupa, uzun ve gergin bir tarih boyunca Türk ulusal kimliği için bir arzu nesnesi olduğu kadar bir hayal kırıklığı kaynağı da olmuştur" şeklinde tanımlanmıştır.

Türkiye ilk olarak 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'na ortak üyelik başvurusunda bulunmuş ve 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Anlaşması olarak da bilinen "Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklık Yaratan Anlaşma"yı imzalamıştır. Bu anlaşma ertesi yıl 12 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ankara Anlaşması, Türkiye'yi AET ile bir gümrük birliğine entegre etmeyi amaçlarken, nihai üyelik hedefini de kabul ediyordu. Kasım 1970'te "Ek Protokol" olarak adlandırılan bir başka protokol, Türkiye ile AET arasında ticareti yapılan mallar üzerindeki tarife ve kotaların kaldırılmasına ilişkin bir takvim oluşturdu.
14 Nisan 1987 tarihinde Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na resmi üyelik başvurusunu yaptı. Avrupa Komisyonu Aralık 1989'da Ankara'nın nihai üyeliğini teyit etmekle birlikte, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi durumunun yanı sıra Yunanistan'la olan kötü ilişkileri ve Kıbrıs'la olan anlaşmazlığının müzakerelere başlamak için elverişsiz bir ortam yarattığını gerekçe göstererek konuyu daha uygun zamanlara erteledi. Bu tutum, 1997 Lüksemburg Zirvesi'nde bir kez daha teyit edilmiş ve Türkiye dışında Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ve Kıbrıs ile katılım müzakereleri başlatılmıştır. 1990'lı yıllar boyunca Türkiye, 1995 yılında gümrük birliğini kabul ederek Avrupa Birliği ile daha yakın bir entegrasyon sürecine girdi. Türk-Yunan deprem diplomasisinin ardından 1999 yılında Yunanistan, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı muhalefetini kaldırmıştır. Ayrıca, 1999 Helsinki Zirvesi AB Konseyi, AB'nin Türkiye'yi diğer potansiyel adaylarla eşit düzeyde bir aday olarak tanıması açısından bir dönüm noktası olmuştur.

AB-Türkiye ilişkilerinde bir sonraki önemli adım Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi ile geldi. Buna göre, "Aralık 2004'teki AB Konseyi, Komisyonun raporu ve tavsiyesi temelinde Türkiye'nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiğine karar verirse, AB 'gecikmeksizin' Türkiye ile müzakerelere başlayacaktır." Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması için Aralık 2004'te yapılacak Avrupa Komisyonu zirve toplantısı gündemine ortak destek verdiler.
Avrupa Komisyonu müzakerelerin 2005 yılında başlamasını tavsiye etmiş, ancak çeşitli ihtiyati tedbirler de eklemiştir. AB liderleri 16 Aralık 2004 tarihinde Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren başlatılması konusunda mutabık kalmışlardır. Avusturya ve Almanya başlangıçta Türkiye ile müzakerelerin tam üyelikten ziyade imtiyazlı ortaklıkla sonuçlanması ihtimalini açık bırakmak istese de katılım müzakereleri nihayetinde "ortak üyelik hedefi" ile başlatıldı.
Türkiye'nin katılım müzakereleri o zamandan beri bir dizi iç ve dış sorun nedeniyle durmuş durumdadır. Hem Avusturya hem de Fransa, Türkiye'nin üyeliğini referanduma götüreceklerini söylemişlerdir. Fransa örneğinde, böyle bir referandumu dayatmak için Anayasa'da bir değişiklik yapıldı, ancak daha sonra başka bir anayasa değişikliği, parlamentonun (üyelerinin büyük çoğunluğunun kabul etmesi halinde) böyle bir referandumu engellemesine olanak tanıdı. Kıbrıs konusu müzakerelerin önünde büyük bir engel olmaya devam etmektedir. Avrupalı yetkililer Türkiye'deki reformların yavaşladığını ve bunun Kıbrıs sorunuyla birleşince AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn'in Mart 2007'de müzakerelerde bir 'tren kazası' yaşanacağı uyarısında bulunmasına yol açtığını belirttiler. Bu aksaklıklar nedeniyle Aralık 2006'da müzakereler yeniden durma noktasına geldi ve AB, müzakere edilen 35 temel alandan 8'inde görüşmeleri dondurdu.
2007 yılında Türkiye 2013 yılına kadar AB hukukuna uyum sağlamayı hedeflediğini belirtmiş, ancak Brüksel bunu üyelik için bir son tarih olarak desteklemeyi reddetmiştir. 2006 yılında Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso katılım sürecinin en az 2021 yılına kadar süreceğini söyledi. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan 31 Ekim 2012 tarihinde Almanya'ya yaptığı bir ziyarette Türkiye'nin Birlik'e üyeliğinin Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yıldönümü olan 2023 yılına kadar gerçekleşmesini beklediğini açıkça ifade ederek, müzakerelerin o tarihe kadar olumlu bir sonuç vermemesi halinde üyelik müzakerelerini sonlandırabileceklerini ima etti. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, katılım sürecinin tamamlanmasının ardından Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği için referanduma gidileceğini söyledi.
Aralık 2009'da AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye'nin öncelikle Kıbrıs ile ilişkilerini normalleştirmesi gerektiğini savunarak, aralarında Yargı ve Temel Haklar, Enerji ve Eğitim ve Kültür fasıllarının da bulunduğu Türkiye'nin katılım müzakerelerindeki 6 faslı bloke etmiştir. Sonuç olarak, Haziran 2010'dan bu yana hiçbir fasıl açılmamıştır. Dolayısıyla, diğer tüm fasıllar bloke edildiği için Türkiye'nin, çoğu aday ülkenin katılım sürecinin sonunda açtığı zor ve ekonomik açıdan zararlı Rekabet Politikası, Sosyal Politika ve İstihdam ve Kamu Alımları fasılları dışında açabileceği bir fasıl bulunmamaktadır. Şubat 2013'te AB Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Burak Erdenir, AB'nin 23 ve 24. fasıllar olan Yargı ve Temel Haklar ile Adalet, Özgürlük ve Güvenlik fasıllarının açılmasına ilişkin kriterleri Türkiye'ye henüz iletmediğini, bunun da fasılların tarama sürecinin 2006'da tamamlanmasının ardından yapılacağını, dolayısıyla bu kriterlere uyulmasının mümkün olmadığını iddia etti. Ayrıca bunun katılım sürecini yavaşlatmaya yönelik kasıtlı bir girişim olduğunu öne sürdü.

İki yılı aşkın bir süredir hiçbir faslın açılmamasının ardından Avrupa Komisyonu, AB-Türkiye ortak çıkarlarına odaklanmak üzere tasarlanmış bir "Pozitif Gündem" oluşturdu. AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu Üyesi Stefan Füle, amacın "katılım sürecini canlı tutmak ve her iki taraf için de hayal kırıklığı kaynağı olan bir durgunluk döneminin ardından düzgün bir şekilde yeniden rayına oturtmak" olduğunu açıkladı. AB Komisyonu, gündemin ana unsurları olarak "siyasi reformlar konusunda yoğunlaştırılmış diyalog ve işbirliği", "vize", "hareketlilik ve göç", "enerji", "terörle mücadele", "Türkiye'nin Topluluk programlarına daha fazla katılımı", "şehir eşleştirme", "ticaret ve Gümrük Birliği" ve "katılım müzakerelerinin şimdilik açılamadığı fasıllar da dahil olmak üzere müktesebata uyum çabalarının desteklenmesi" gibi geniş bir yelpazeden bahsetti. Teklif, AB ile müzakere sürecini destekleyici ve tamamlayıcı bir araç olarak hizmet etmesi koşuluyla olumlu karşılanmıştır.
"Pozitif Gündem" çerçevesinde 8 fasılda ("3-İş Kurma Hakkı ve 

Türkiye Cumhuriyeti'nin topraklarını oluşturan bölgenin tarihi olarak anlaşılan Türkiye tarihi, hem Anadolu'nun hem de Doğu Trakya'nın tarihini içerir. Daha önce siyasi olarak farklı olan bu iki bölge, MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun kontrolü altına girdi ve sonunda Bizans İmparatorluğu'nun çekirdeği haline geldi. Osmanlı döneminden önceki zamanlar için, Türk halklarının tarihleri ile şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan toprakların tarihi arasında da bir ayrım yapılmalıdır. Türkiye'nin bazı bölümlerinin Selçuklu Hanedanı tarafından fethedildiği zamandan bu yana, Türkiye tarihi Selçuklu İmparatorluğu'nun Orta Çağ tarihini, Osmanlı İmparatorluğu'nun Orta Çağ'dan modern tarihini ve 1920'lerden bu yana da Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihini kapsar.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Tuğrul ve Çağrı Beyler tarafından 1037 yılında Merv kentinde kuruldu. 1040'taki Dandanakan Muharebesi'nde Gazneliler'i bozguna uğrattılar ve Nişabur'a girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi. Başlarda sadece Mâverâünnehir'de hüküm süren imparatorluk, kısa süre içerisinde İran, Kafkasya ve Arap Yarımadası'na düzenlenen seferlerle hakimiyet alanını genişletti. 26 Ağustos 1071'de Bizans İmparatorluğu ile Selçuklu Devleti arasında Muş'un Malazgirt ovasında Malazgirt Muharebesi cereyan etti. Selçuklu ordusunu kumanda eden Alp Arslan Bey, Bizans İmparatoru Romen Diyojen'in ordusunu bozguna uğratarak imparatoru esir aldı. Bu muharebenin sonucunda Selçuklu Hanedanı Doğu Anadolu'yu fethetti ve Anadolu'nun kapısı Türklere açılmış oldu. Malazgirt Muharebesi'nden sonraki dönemde Selçuklu Devleti'ne bağlı beyler Anadolu'ya seferler düzenlemeye devam ettiler. Anadolu'ya sefer düzenleyen beylerin kendi beyliklerini kurmalarıyla Anadolu'da birinci beylikler dönemi başladı.

Anadolu Selçuklu Devleti, 1077 yılında Selçuklu Hanedanı'na mensup olan Kutalmış oğlu Süleyman Şah tarafından İznik'te kuruldu. Bizans'a seferler düzenleyerek büyüdüler. Ancak Birinci Haçlı Seferi sonucunda İznik'i kaybederek Konya'ya çekildiler. 13. yüzyılın başlarında Alâeddin Keykubad'ın saltanatı esnasında en parlak dönemlerini yaşadılar. 1243 yılında Moğollarla aralarında cereyan eden Kösedağ Muharebesi sonucunda Moğollara yenilerek İlhanlılar'ın eğemenliğine girdiler. Zamanla Moğollar'ın ülke içinde artan nüfuzu ve II. Mesud'un da ölümüyle devlet dağıldı ve bunun sonucunda da ikinci beylikler dönemi başladı.

Bursa, 1326 yılında Osmanlı Beyliği'nin ilk başkenti olarak bulunuyordu. 1361 yılında fethedilen Edirne, fethin ardından Beyliğin yeni başkenti oldu. Büyük ölçüde Avrupa ve Anadolu'da yayılan Osmanlılar, 1453 yılında II. Mehmed döneminde Bizans'ın başkenti Konstantinopolis'i ele geçirerek Bizans İmparatorluğu'nu tamamen fethetmiş oldular. Konstantinopolis, Edirne'den sonra İmparatorluğun yeni başkenti oldu. Osmanlı İmparatorluğu 15., 16. ve 17. yüzyıllarda Doğu Anadolu, Orta Avrupa, Kafkasya, Kuzey ve Doğu Afrika, Ege Adaları, Levant, Mezopotamya ve Arap Yarımadası'na doğru genişlemeye devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun gücü ve prestiji 16. ve 17. yüzyıllarda, özellikle de Kanuni Sultan Süleyman döneminde zirveye ulaştı. İmparatorluk, Balkanlar'a, Polonya-Litvanya Birliği'nin güneyine ve Orta Avrupa'ya doğru istikrarlı bir şekilde ilerlediği için Kutsal Roma İmparatorluğu ile çoğu zaman anlaşmazlık içindeydi. Bunun yanında Osmanlılar, toprak anlaşmazlıkları nedeniyle İran'la sık sık savaş halindeydi ve bu da onların Timurlu Rönesansı'ndan etkilenmelerine yol açtı. İmparatorluk, Akdeniz'de, Habsburg İspanyası, Venedik Cumhuriyeti ve Hospitalier Şövalyeleri'nden oluşan Kutsal Birliklerle mücadele ediyordu. Hint Okyanusu'nda Osmanlı donanması, Doğu Asya ile Batı Avrupa arasındaki deniz ticaret yolları üzerindeki kontrolünü savunmak için sık sık Portekiz filolarıyla karşı karşıya geldi; Portekiz'in 1488'de Ümit Burnu'nu keşfetmesiyle bu rotalar yeni bir rekabetle karşı karşıya kaldı. Osmanlılar, en uzak tebaası olan Endonezya, Sumatra'daki Açe Sultanlığı'na asker gönderdiği için Güneydoğu Asya'da bile nüfuz sahibi oldu. Açe'deki nüfuz Atlantik'i geçen ve Malakka Sultanlığı'nı işgal eden Portekizliler ile Latin Amerika'yı aşıp Filipinler'deki eski Müslüman Manila'yı işgal eden İspanyollar yüzünden zarar gördü.
1699'daki Karlofça Antlaşması Osmanlı'nın topraklarından geri çekilmesinin başlangıcı oldu; antlaşma nedeniyle bazı bölgeler kaybedildi: Avusturya, Banat hariç tüm Macaristan ve Erdel, Venedik, Mora ile birlikte Dalmaçya'nın çoğunluğu. Ayrıca antlaşmayla birlikte Polonya da Podolya'yı geri almış oldu. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Savaşları'nda Yunanistan, Cezayir, Tunus, Libya ve Balkanlar da dahil olmak üzere topraklarını kaybetmeye devam etti. Anadolu 20. yüzyılın başlarına kadar pek çok etnik gruptan oluşan bir yapıya sahipti; bölgenin sakinleri Türkler, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Yunanlar, Fransızlar ve İtalyanlar (özellikle Cenova ve Venedik'ten gelenler) dahil olmak üzere çeşitli etnik kökenlerdendi. Üç Paşa yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu her taraftan toprak kaybıyla karşı karşıyayken, kendisini asker ve teçhizatla destekleyen Almanya ile ittifak kurdu. Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri'nin yanında girdi ve sonunda mağlup oldu. Dünya Savaşı'nın ardından, eskiden Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bölgelerde pek çok yeni devlet kuruldu.
30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandı ve ardından 10 Ağustos 1920'de İtilaf Devletleri tarafından Sevr Antlaşması imzalandı ancak hiçbir zaman yürürlüğe girmedi; bu açıdan Sevr "ölü doğmuş antlaşma" olarak bilinir. Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayacak ve İmparatorluğun topraklarında Yunanistan, İtalya, İngiltere ve Fransa lehine büyük tavizler verilmesine neden olacaktı.

I. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin bazı bölgelerinin İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi, Anadolu Hareketi'nin kurulmasına yol açmıştır. Çanakkale Savaşı'ndaki başarılarından dolayı ön plana çıkan Mustafa Kemal'in önderliğinde, Sevr Antlaşması'nın hükümlerini yürürlükten kaldırmak amacıyla Türk Kurtuluş Savaşı başlatıldı.
Ankara'da 23 Nisan 1920'de kendisini ülkenin meşru hükûmeti ilan eden Ankara merkezli Türk rejimi, eski Osmanlı'dan yeni Cumhuriyet siyasi sistemine yasal geçişi resmîleştirmeye başladı. Ankara Hükûmeti silahlı ve diplomatik mücadeleye girişti. 1921-1923 yılları arasında Ermeni, Yunan, Fransız ve İngiliz orduları ülkeden kovuldu: Ankara Hükûmeti'nin askerî ilerleyişi ve diplomatik başarısı 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi'nin imzalanmasıyla sonuçlandı. Birleşik Krallık ile Ankara Hükûmeti arasındaki Çanakkale Krizi'nin (Eylül-Ekim 1922) ele alınışı, 19 Ekim 1922'de David Lloyd George hükûmetinin çökmesine ve Kanada'nın Birleşik Krallık'tan siyasi özerklik kazanmasına neden oldu. 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, saltanatı kaldırdı ve 623 yıllık monarşik Osmanlı İmparatorluğu, resmen tarih sahnesinden silindi.
24 Temmuz 1923'te Sevr Antlaşması'nın yerine imzalanan Lozan Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı niteliğindeki yeni Türk devletinin uluslararası alanda tanınmasını sağladı. Yeni antlaşma, Türkiye'nin kendi toprakları üzerindeki egemenliğine yol açtı. İtilaf Devletleri'nin Türkiye'yi işgali, 4 Ekim 1923'te son İtilaf birliklerinin İstanbul'dan çekilmesi ve 6 Ekim 1923'te Türk birliklerinin şehre girmesiyle sona erdi. 29 Ekim 1923'te yeni başkent Ankara'da resmen cumhuriyet ilan edildi. Lozan Antlaşması sonrasında antlaşma maddeleri gereğince yapılan Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi kapsamında Türkiye'deki 1,1 milyon Rum ile Yunanistan'daki 380 bin Türk yer değiştirdi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal, dine dayalı ve çok uluslu eski Osmanlı monarşisini laik bir anayasa altında parlamenter bir cumhuriyet olarak yönetilecek bir Türk ulus devletine dönüştürme amacını içeren birçok devrim yaptı. Bu devrimlerin bir parçası olarak saltanat ve ardından hilâfet kaldırıldı, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı, Latin alfabesi kullanılmaya başlandı ve diğer birçok değişiklik yapıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu ile kendisine "Atatürk" soyadını verdi. Ağa olarak adlandırılan toprak beyleri tarafından yönetilen ve feodal düzenleri olan Kürt ve Zaza aşiretleri ve ülkenin diğer yerlerinde bulunan çoğunlukla İslamcı bazı gruplar, bu devrimlere itiraz etti ve laikliğe muhalefet nedeniyle çıkan Şeyh Said ve Menemen isyanları ile toprak reformu nedeniyle çıkan Dersim İsyanı, Türk güvenlik güçleri tarafından bastırıldı.

Türkiye, II. Dünya Savaşı'nda tarafsızdı, ancak Ekim 1939'da İngiltere ile, Almanya'nın Türkiye'ye saldırması halinde İngiltere'nin Türkiye'yi savunacağını belirten bir anlaşma imzaladı. 1941'de işgal tehdidinde bulunuldu ancak bu gerçekleşmedi ve Ankara, Almanya'nın birliklerinin Suriye ve SSCB sınırlarından geçmesine izin verme yönündeki geçiş izni taleplerini reddetti. Almanya savaştan önce Türkiye'nin en büyük ticaret ortağıydı ve Türkiye her iki tarafla da iş yapmaya devam ediyordu. Türkiye Her iki taraftan da silah satın aldı. Müttefikler, Almanya'nın krom alımlarını durdurmaya ve 1942'den itibaren de askeri yardım sağlamaya başladı. Türk bürokratlar Kasım 1943'te Kahire Konferansı'nda Roosevelt ve Churchill ile görüştüler ve onlara savaşa girme sözü verdiler. Ağustos 1944'te Almanya'nın yenilgiye yaklaşmasıyla Türkiye Almanya'yla ilişkilerini kesti. Şubat 1945'te, Türkiye Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etti; bu, Türkiye'nin yeni kurulan Birleşmiş Milletler'e kurucu olarak katılmasına olanak tanıyan sembolik bir hareketti.
Tüm bunlar yaşanırken Moskova ile ilişkiler kötüleşerek Soğuk Savaş'ın başlamasına zemin hazırladı. Sovyetler Birliği'nin Türk Boğazları'nda askeri üs kurma talebi, ABD'yi 1947'de Truman Doktrini'ni ilan etmeye sevk etti. Doktrin, Amerika'nın Türkiye ve Yunanistan'ın güvenliğini garanti altına almasını ve ABD'nin geniş çaplı askeri ve ek

Türkoloji, diğer adlarıyla Türklük bilimi veya Türkiyat; Türk halklarının filolojisini, antropolojisini, edebiyatını ve tarihini temel alan, bu halklara ait somut ve somut olmayan kültürel mirasları sistematik bir biçimde derleyen, araştıran ve inceleyen bilim dalıdır.
Türkolojinin ana konusunu, geçmişte yaşamış ve günümüzde yaşayan Türk halkları ile bu toplumların ilişkili olduğu diğer topluluklar oluşturur. Bu kapsamda, Doğu Sibirya'daki Yakut Türklerinden Balkanlar'daki Rumeli Türkleri ve Moldova'daki Gagavuzlara kadar uzanan geniş bir coğrafyadaki etnik gruplar, kronolojik ve karşılaştırmalı bir bağlamda incelenir. Bu bilim dalında uzmanlaşan kişilere Türkolog denir.

Oryantalizm veya Şarkiyatçılık, Yakın Doğu ve Uzak Doğu toplumlarını, kültürlerini, dillerini ve halklarının incelendiği Batı kökenli araştırma alanlarının tümüne verilen isimdir.
Türkoloji Batı'nın "Doğu"yu öğrenme/değerlendirme çabası olan oryantalizm/şarkiyatçılık bağlamında bir sistematik kazanmıştır. İlk Türkoloji Kürsüsü 1795'te Paris'te "Ecole des Languages Orientales Vivantes"da kurulmuştur. Bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Moskova'da (1814) Paris'te (1821) ve Londra'da (1906) kurulan bu tür kuruluşların yayımladığı çok sayıda bilimsel eser, dergi, makale ve bültenler mevcuttur.

Osmanlı İmparatorluğu içinde Türkoloji çalışmaları, XIX. yüzyılda başlamıştır. Avrupa'da cereyan eden milliyetçilik ve pozitivizm gibi görüşler, Tanzimat ve Islahat fermanlarının da getirdiği hürriyet ruhuyla ilk Türk özel gazetesi Tercümân-ı Ahvâl'de halk için bir lisan yaratılmasından bahsedilmesine yol açmıştır. Bu bahsedilen halk, Türk milletidir. Artık Osmanlı aydını; Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa ve Şemseddin Sâmi gibi öncülerle Türk kimliğini benimsemiş ve yüzyılın sonunda Türk dilinde modern sözlükler yazmaya başlamıştır.
Wilhelm Radloff ve Vilhelm Thomsen gibi Avrupalı âlimler, 1890'lı yıllarda runik harfli metinlerin Türkçe olduğunu keşfedip Orhun Abideleri'nin ilk bilimsel yayınlarını yapmışlardır. Bu yayınlardan birkaç yıl sonra Necip Âsım, En Eski Türk Yazısı adıyla yayımladığı eserinde runik Türk alfabesini tanıtmıştır. Ayrıca Orhun yazıtlarının metnini ve tercümesini neşretmiştir. En Eski Türk Yazısı adlı eser Osmanlı sınırları içini düşünüldüğünde, Köktürk metinleri doğrultusunda Türkoloji alanında yapılmış ilk yerli çalışma olarak kabul edilmektedir.

Osmanlının yüzyıllarca ihmal ettiği, önemini fark ettiğinde ise çok geç kaldığı için batı merkezli çalışmaları, kaynak aldığı bu bilim dalı ve Osmanlı medrese yapısı bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla tasfiye edilmiştir. Bunun yerine üretken ve ulusal bilimsel çalışmalar başlatılmıştır. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu bizzat Atatürk'ün isteği ve katkılarıyla kurulmuş, İstanbul Üniversitesi'ne bağlı olarak Türkiyat Enstitüsü oluşturulmuştur.
Türkçenin ve Türk kültürünün envanterini kaydetmek için, dönemin çok kısıtlı kaynaklarına rağmen, özverili araştırmacıların çabalarıyla, Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü, Türkçe Sözlük, Yazım Kılavuzu ve benzeri eserler bilimsel alana kazandırılmıştır.

Türkiye'de 100'e yakın Türk dili ve edebiyatı bölümünde "Türk dilbilimcisi" unvanıyla Türkolog yetiştirilmektedir. Dünya'da ve Türkiye'nin birçok farklı yerinde Türkoloji adında bölümler ve enstitüler mevcuttur.
Türkiye dışında da Türkoloji bölümleri vardır. 57 ülkedeki 223 merkezde akademik eğitimin yanında ticari ve turistik amaçlarla da Türkçe öğretimi yapılmaktadır. Türkiye dışında Türkçe öğretilen merkez sayıları şöyledir: Amerika Birleşik Devletleri (20), Afganistan (1), Almanya (13), Arnavutluk (1), Avustralya (1), Azerbaycan (1), Belarus (6),Belçika (4), Bosna-Hersek (2), Bulgaristan (6), Çin Halk Cumhuriyeti (2), Danimarka (1), Endonezya (2), Estonya(2), Filipinler (1), Finlandiya (2), Fransa (2), Güney Kore (6), Güney Kıbrıs Rum Kesimi (1), Gürcistan (1), Hollanda (3), Irak (2), İngiltere (6), İran (1), İspanya (4), İsveç (2), İsviçre (1), İtalya (3), Japonya (6), Kazakistan(1), Kırgızistan (8), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (6), Litvanya (2), Lübnan (1), Macaristan (2), Mısır (3), Moğolistan (1), Moldova (3), Özbekistan (1), Pakistan (1), Polonya (2), Romanya (8), Rusya (14), Sırbistan (1), Singapur (1), Suriye (2), Tayland (2), Tayvan (2), Türkmenistan (1), Ukrayna (13), Ürdün (4), Yakutistan (1), Yugoslavya (1), Yunanistan (5). Türkiye dışında 48 ülkede Türkçe yabancı dil olarak okutulmaktadır.

Çarlık Rusyası döneminden itibaren Azerbaycan'da Türkoloji araştırmaları başladı. Aleksandır Kasimoviç Kazembek, Azerbaycan'da bu bilimin temellerini atmıştır. Daha sonra Azerbaycan'da, Hüseyinzade Ali Turan, Mehmed Emin Resulzade, Ahmet Ağaoğlu, Bekir Çobanzade, Ebulfez Elçibey, Halil Rıza Ulutürk, Naila Valikhanlı [1] 10 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ziya Bünyadov gibi önde gelen Türkologlar yetişmiştir.

SSCB İlimler Akademisi'nin Azerbaycan şubesindeki ve üniversitedeki baskılar Ruhullah Ahundov'un Aralık 1936'da hapse atılması ile başladı . Daha Ocak 1937'de, Azerbaycanlı bilim insanları Hanefi Zeynallı, Veli Huluflu ve Bekir Çobanzade tutuklanmıştır. . Hatta Bekir Çobanzade Kislovodsk'ta bir sanatoryumda tutuklanmış ve özel bir konvoy tarafından Bakü'ye getirilmiştir. 18 Mart gecesi, tarihçi Aziz Gubaydullin de tutuklanmıştır. Tutuklanmasının hemen ardından Mircafer Bağırov "Bakinskiy Raboçiy" gazetesi ve Kommunist adlı gazetede ona karşı makale yayınladı . 19-20 Mart tarihlerinde Azerbaycan SSC Komünist Partisi Merkez Komitesinin genel toplantısında konuşan Mircafer Bağırov, Ruhullah Ahundov 'un kültür cephesinde yürüttüğü milliyetçi çalışmalardan bahsederken profesörler Bekir Çobanzade ve Aziz Gubaydullin'in pan-Türkizmin Azerbaycan'daki en parlak temsilcileri olduğunu belirtmiştir . 4 Haziran gecesi ise Halid Said Hocayev tutuklanmıştır .
Edebiyat eleştirmeni Hanefi Zeynallı Ruhullah Ahundov'un yakın arkadaşıydı. O, tutuklanmadan önce SSCB İlimler Akademisi Azerbaycan Şubesi Dil ve Edebiyat Enstitüsü'nde bilim insanı ve sekreter olarak çalışmaktaydı. Türkolog Veli Huluflu ise Ruhullah Ahundov'un yardımcısı ve SSCB İlimler Akademisi'nin Azerbaycan şubesinde tarih bölümü başkanıydı. Oryantalist Bekir Çobanzade aslen bir Kırım Tatarları idi. 1920'lerde Kırım Merkez Yürütme Komitesi üyesiydi ve bir Kırım Tatar partisi olan ["Ulusal Parti" liderlerinden biriydi. Daha sonra 1925 yılında Bakü'ye taşındı. 1937 başlangıcına kadar Bakü Devlet Üniversitesi'nin profesörü ve SSCB İlimler Akademisi Azerbaycan şubesinin bir çalışanıydı. Profesör Aziz Gubaydullin, Türk halkları tarihi üzerine temel araştırmalar yazan ilk Tatar tarihçisidir. Yetenekli  Özbek Türkolog Halid Said Hocayev ise SSCB İlimler Akademisi Azerbaycan şubesinin tarih bölümünde araştırmacı olarak çalışmaktaydı.

Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi 23 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilig - Türk Dünyası Halk Bilimleri Dergisi

İletişim Yayınları, 12 Eylül 1980 darbesi askeri yönetimi yerini sivil partilere bıraktığı süreçte oluşmuş olan bir yayınevidir. Kolektif bir ürün olarak şekillenmiş olsa da kurucusu ve mimarı Murat Belge olarak bilinir. Kuruluş sürecinin de etkileri sonucu, yayınevi muhalif isimler tarafından "demokratikleşme sorunu"na yönelik bir ilgiyle kuruldu. Bu nedenle, gazetecilik eksenli faaliyetlerle yayınevi hayatına başlamış ve bir dergi ekseninde (IMBA Ekonomi Bülteni) faaliyet yürütmüştür. Daha sonra, 1984 yılında önce onbeşgünlük ardından da haftalık yayımlanan bir dergi (Yeni Gündem) olarak faaliyet yürütülmüştür. Yayınevi faaliyeti birçok dergi ile (Tarih ve Toplum'un da aralarında bulunduğu) devam ettirildi.
İletişim Yayınları, 1988'de Oğlak Dönencesi ve Sudaki İz kitaplarına yönelik sansür kararına karşı ortak bildiriye imza atmıştır. Aynı yıl içerisinde daha çok ansiklopedilere ve kitaplara yönelmiştir. Bu ansiklopediler arasında; Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce (7 cilt), Atlaslı Büyük Uygarlıklar Ansiklopedisi sayılabilir.
1990'dan itibaren "Cep üniversitesi" adıyla bir dizi kaynak kitap çıkarıldı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun tüm yapıtlarının yayınlanmasının yanı sıra, Cemil Meriç, Şerif Mardin ve Oğuz Atay gibi isimlerin seri halinde kitapları yayınlandı. İnceleme-Araştırma dizisi hem içerden hem dışarıdan birçok önemli ismin kitaplarını yayınlandı. Jürgen Habermas, Cornelius Castoriadis, Hannah Arendt ve Çağdaş Dünya Edebiyatı başlığında Virginia Woolf, William Faulkner, Jorge Luis Borges, Nabokov gibi isimler; Klasikler'den Dostoyevski ve Tolstoy gibi isimlerin kitapları basıldı. Orhan Pamuk ve İhsan Oktay Anar gibi Türk yazarların da yayıncısıdır.
Basılacak kitapların editoryal bir çalışmayla değerlendirildiği belirtilmektedir. Yayınevi 1990 sonrası iyice oturan yayın anlayışıyla Kürt Sorunu, Milliyetçilik, Popüler Kültür, Modernleşme, Şehirler/Geziler, Edebiyat eleştirisi ve Kuramlar, Futbol, Çocuk kütüphanesi gibi birçok alt kategoride kitap basmakta ve yayınlamaktadır.
Yayınevi, 2005 yılında uzun süredir tüm kitaplarını yayınlamakta olduğu yazar Nihat Genç'in Bilgi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi tarafından organize edilen ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri' başlıklı konferansı eleştiren bir yazı yazması üzerine yazar ile ilişkilerini kesme ve kitaplarını yayınlamama kararı alması ile gündeme gelmiş ve bu durum eleştirilere sebep olmuştur.
Yayınevi, Şubat 2020'de Cağaloğlu'ndaki merkezini Şişli'ye taşıdı.

Open Library'de İletişim Yayınları 7 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birecik Barajı, Şanlıurfa ile Gaziantep  sınırları üzerinde olmasına karşın idari yapı olarak Şanlıurfa iline bağlıdır. Baraj, elektrik üretme ve sulama amaçlı olarak 1985-2000 yılları arasında inşa edilmiştir. kronolojik sıralaması şu şekildedir;

19 Mart 1993 : Uygulama Sözleşmesi ve Anlaşma Protokolü taraflarca imzalandı.
23 Mayıs 1993 : Başbakan Süleyman Demirel'in katılımı ile temel atma töreni yapıldı.
1 Şubat 1996 : Birecik Baraj ve Hidroelektrik Santralı Tesis ve İşletme A.Ş. kuruldu.
1 Aralık 1999 : Barajda ilk su tutma işlemi başladı.
26 Ağustos 2000 : 1. ünitenin ticari üretime başlamasıyla erken üretime geçildi.
3 Ekim 2001 : 6. ve son ünite devreye alınarak santralde üretim başladı.
3 Ekim 2016 : Yap-İşlet-Devret modeli ile yapılan santral EÜAŞ'a devredildi.

Barajın 6. ve son ünitesi 3 Ekim 2001 tarihinde devreye alınmıştır. Zeugma antik kentinin bir kısmı baraj gölü altında kalmıştır.
Beton ağırlık ve kaya gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 9.400.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 63,00 m, normal su kotunda göl hacmi 1220,20 hm³, normal su kotunda göl alanı 56,25 km²'dir. Baraj 92.700 hektarlık alana sulama hizmeti verirken 672 MW güç ile de yıllık 2.518 GWh'lik elektrik enerjisi üretmektedir. Birecik-Nizip Barajı 2015 yılında Türkiye'nin elektrik ihtiyacının ortalama %0,57'lik kısmını karşılamaktadır.
Özel sektör tarafından YİD (Yap-İşlet-Devret) modeli ile yapılıp işletilmekte olan en büyük baraj ve elektrik üretim tesisi olup, 3 Ekim 2016 tarihinde kamu kuruluşu EÜAŞ (Elektrik Üretim AŞ)'ye devredilmiştir.

Türkiye'deki barajlar listesi

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü: Birecik Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Dicle Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Diyarbakır ili sınırları içerisinde Diyarbakır'a 50 km mesafede, Maden Çayı ve Dibni Çayı'nın birleşerek Dicle Nehri'ni meydana getirdiği mevkiiden 800 m mesafede ve Kralkızı Barajı aksının 22 km mansabında yer almaktadır. Proje çalışmalarına 1986 yılında başlanmıştır.
Kaya gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 3.120.000  m³, akarsu yatağından yüksekliği 87,00 m, normal su kotunda göl hacmi 595,00 hm³, normal su kotunda göl alanı 24,00  km²'dir.
Projenin amacı sulama ve enerji olup Dicle sağ sahil ovalarından 126.080 hektarlık arazi sulanacaktır. Ayrıca santral 2 × 55 = 110 MW gücünde olup yılda 298 milyon KWh elektrik enerjisi üretecek kapasitededir.
Kralkızı-Dicle entegre projesinin bir parçası olan Dicle Barajı ve HES projesinin gerçekleşmesi ile birlikte, Dicle Barajı ve HES'ten yılda 298 milyon KWh elektrik enerjisi üretilerek ekonomiye 1997 yılı fiyatlarıyla 2 milyon 980 bin TL, sulamadan yılda 9 milyon 800 bin TL olmak üzere toplam 12 milyon 780 bin TL katkı sağlanmaktadır. 25 Ekim 1997'de su tutulmaya başlayan projede 30 Aralık 1997'de inşaat bitirilmiştir. 1997 yılı fiyatlarıyla hesaplanan proje maliyeti yaklaşık 22 milyon TL'dır.
13 Aralık 2018'de biriken fazla suyun tahliyesi için açılan baraj kapaklarından birinin kopması nedeniyle nehir yatağı boyunca konumlanmış yerleşim yerlerini su bastı.

Türkiye'deki barajlar listesi

Gap veya The Gap şu anlamlara gelebilir:

Güneydoğu Anadolu Projesi, Türkiye'deki bölgesel bir kalkınma projesi

Gap, Alberta, Kanada
Gap, Hautes-Alpes, Fransa
Gap, Pensilvanya, ABD
The Gap, New South Wales, Avustralya
The Gap, Queensland, Avustralya
The Gap (Sidney), Avustralya
Garmisch-Partenkirchen, Almanya, plaka kodu GAP

The Gap Band, Amerikalı müzik grubu
Gap Mangione, caz piyanisti
The Gap (Joan of Arc albümü), 2000
Gap FC, Fransız futbol kulübü
G Adventures, eski adıyla Gap Adventures, Kanada merkezli şirket

The Gap (El Boquete), 2006 yapımı Arjantin filmi
Der Spalt (The Gap – Mindcontrol), 2014 yapımı Alman filmi

Air Philippines, ICAO kodu GAP
Gap Analysis Program, ABD'de yürütülen bir program
Gap Broadcasting Group, kısaca GAP
Gap Inc., perakende giyim mağazası zinciri
Genocide Awareness Project
Global Animal Partnership
Government Accountability Project
Great Ape Project
The Great Atlantic & Pacific Tea Company
Group for the Advancement of Psychiatry
Grupo Aeroportuario del Pacífico
Gruppi di Azione Partigiana

Gelecek Azerbaycan Partisi

Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali; yaygın adıyla Veysel Eroğlu Ilısu Barajı, Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında, enerji üretimi amacıyla Dicle Nehri üzerinde inşa edilen santraldir.
Ağustos 2019'da su tutulmaya başlanan barajın altı türbininden ilki 19 Mayıs 2020 tarihinde yapılan açılış töreniyle enerji üretimine başladı.

Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali Projesi (Ilısu Projesi), 1954 yılında Dicle Nehri'nin toprak ve su kaynaklarının geliştirilmesine ilişkin çalışmalar doğrultusunda, DSİ tarafından başlatılmıştır.
Ilısu Barajı; Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde, Suriye sınırına yaklaşık 45 km. mesafede, Dicle Nehri üzerinde inşa edilmiş ve 1200 MW kurulu güç ile yılda ortalama 4,120 GWh enerji üretmektedir.
Tesis işletmeye alındığında; gövde hacmi açısından Türkiye'nin 2. ve kurulu güç bakımından da 4. büyük barajı olmuştur.

2020 yılında hizmete alınan proje, kurulu güç ve yıllık enerji üretim kapasitesi bakımından, Atatürk Barajı, Karakaya Barajı ve Keban Barajı'ndan sonra 4. büyük HES olma özelliğine sahiptir.
Ilısu Barajı; Mardin ve Şırnak İl sınırları arasında Dargeçit ilçesinin 15 Km. doğusunda, Dicle Nehri üzerinde yer almaktadır. Ilısu Barajı ön Yüzü Beton Kaplı kaya dolgu tipinde olup temelden yüksekliği 135 m'dir. Barajın maksimum su kotu 526,82 metre, toplam gövde hacmi 23,7 milyon metreküp, rezervuar hacmi ise 10,6 milyar metreküp'tür. Barajın kurulu gücü 1200 MW olup, ilk üretime başladığı 2020 yılından 2024 yılına kadar geçen sürede ürettiği toplam enerji 11,2 milyar KWh'e ulaşmıştır. Ilısu Barajı ile üretilmekte olan elektrik enerjisi, şu an Türkiye'de hidroelektrik santralleri vasıtasıyla üretilen enerjinin %10'unu oluşturmaktadır.
Bu enerji üretiminin yanı sıra Ilısu Barajı'nda tutulacak ve daha sonra inşa edilecek Cizre Barajına bırakılacak sularla Nusaybin, Cizre, İdil, Silopi ovalarında toplam 121 bin hektar alanın modern sulama teknikleriyle sulanması da mümkün olacak.

Birçok kaynak, barajın Hasankeyf'teki kültürel varlıkların yok edilmesine neden olacağını ifade etmektedir.
Ilısu Projesi'nin maksimum su kotundan etkilenmeyen Hasankeyf Yukarı Şehir Alanı'nda yer alan kültürel varlıklar "Arkeolojik Park ve Açık Hava Müzesi”nde sergilenecektir.
Ilısu Baraj Gölü altında kalacak olan kültürel varlıklar ve yerleri YYEP çalışmaları çerçevesinde belirlenmektedir.
Her yıl için %15'lik yüzey çalışması ve %15'lik kazı ve taşımanın yapılacağı kabul edilmektedir. Bu kabule göre yüzey çalışmaları, kazılar ve taşımalar için ayrılan tahmini bütçe 53.000.000 ABD doları olarak belirlenmiştir.

Türkiye'deki barajlar listesi

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü3 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hasankeyf kurtuluyor - Gezi- ntvmsnbc.com 4 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karakaya Barajı, Diyarbakır ili Çüngüş ilçesi sınırları içinde, Fırat Nehri üzerinde, Güneydoğu Anadolu Projesi'nin bir parçası olarak elektrik enerjisi üretimi amacıyla 1976-1987 yılları arasında inşa edilmiştir. Barajın yapılmasıyla birlikte birçok köy boşaltılmıştır.
Diyarbakır'a 150 km uzaklıkta bulunan baraj adını yakınında bulunan Karakaya Köyünden almıştır.
Beton kemer gövde ağırlık tipi olan barajın gövde hacmi 2.000.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 173,00 m, normal su kotunda göl hacmi 9.580,00 hm³, normal su kotunda göl alanı 268,00 km²'dir. Baraj 1.800 MW güç ile yıllık 7.354 GWh'lik elektrik enerjisi üretmektedir.

Karakaya Baraj gölü üzerinde şu an faal olan iki köprü vardır. Kömürhan Köprüsü ve İsmet Paşa Demiryolu Köprüsü'dür.
Ayrıca bu köprülerin eski tarihte yapılanları ise barajda su tutulması ile su altında kalmıştır.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü: Karakaya Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Karkamış Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Fırat üzerinde, Suriye-Türkiye sınırına 4,5 km mesafede yer alan, beton ağırlık ve toprak dolgu tipinde bir barajdır. Güneydoğu Anadolu Projesi'nin bir bölümünü teşkil eden baraj, sınır Fırat Projesi'nin ikinci ünitesidir. Türkiye'de nehir santrali tanımıyla gerçekleştirilen ilk uygulamadır.
180 MW kurulu gücündeki santralin yılda 652 GWh'lik elektrik enerjisi üretmesi hedeflenmiştir. Enerji üretmekte olan barajın, baraj rezervuar alanı sağ ve sol sahil koruma seddeleri de yapılarak, 336 m. kotunda olan baraj gölünün işletme kotu 340 m.'ye çıkarılarak, baraj gölü altında kalan mesken ve 433 hektar tarım arazisinin korunması amaçlanmıştır.
Yüksel İnşaat'ın; Temelsu ve Avusturya firmaları Va Tech Elin, Voith Hydro, Verbundplan ile uluslararası konsorsiyum oluşturarak inşasını gerçekleştirdiği Karkamış Barajı'nın barajın gövde hacmi 2.100.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 29,00 m., normal su kotunda göl hacmi 157,00 hm³, normal su kotunda göl alanı 28,40 km²'dir.

Türkiye'deki barajlar listesi

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü: Karkamış Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Keban Barajı, Elazığ ilinin Keban ilçesinde, Fırat üzerinde, 1965-1975 yılları arasında inşa edilmiş olan elektrik enerjisi üretimi amaçlı barajdır. Beton ağırlık ve kaya dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 16.679.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 210,00 m, normal su kotunda göl hacmi 31.000,00 hm³ normal su kotunda göl alanı 675,00 km²'dir. Barajın tamamlanmasıyla Türkiye'nin en büyük dördüncü gölü olan Keban Baraj Gölü oluşmuştur.
Enerji açısından Türkiye'nin ilk büyük yatırımlarındandır. 1965 yılında yapımına başlanılmıştır. 1974 yılında ilk 4 büyük türbini, 1981 yılında da diğer 4 türbini devreye girdi. Barajın toplam kurulu gücü 1330 Megawatt olup yıllık enerji üretimi 6 Milyar kWh dir. Kurulduğunda Türkiye'de üretilen elektriğin %20 sini tek başına karşılayan santral 2020 yılı itibarıyla tüketilen toplam elektriğin % 1,8'ini karşılamaktadır. Keban Barajı böylece 1950'lerde Hirfanlı Barajı ve Sarıyar Barajı'nda büyük baraj inşaatı tecrübesini kazanmış Türk mühendisliğinin ortaya koyduğu ilk dev baraj olup, gururu ve alnının akıdır.
Baraj mevkii Elazığ'ın 45 km kuzeybatısında, Malatya'nın 65 km kuzeydoğusunda olup, Karasu ve Murat nehrinin birleştiği yerden 10 km daha aşağıda nehrin aktığı en dar boğazlarından birindedir. Karasu ile Murat nehirlerinin birleşmeleri ile meydana gelen Fırat nehrinin bu birleşme noktasından itibaren ilk uygun baraj yeridir.
Fırat nehri yılın muhtelif zamanlarında çok farklı bir akım düzenine sahiptir. Ortalama geçen su miktarı 635 m³/sn.'dir. Kış aylarında ortalama debi 200 ile 300 m³/sn. arasında değişir. Nehrin bir yıl içinde geçirdiği suyun % 70'i kar erime mevsiminde yani Mart ile Haziran ayları arasında geçer.

Keban Barajı'nın inşaatı ilk olarak 1936 yılında yeni kurulan Elektrik İşleri Etüt İdaresi tarafından önerilmiş, ancak 1966'dan önce başlatılmamıştır. İnşaat, Fransız-İtalyan konsorsiyumu SCI-Impreglio tarafından yürütüldü ve 1974'te tamamlandı. Toplam inşaat maliyeti tahminleri 85 milyon ABD$ ile 300 milyon ABD$ arasında değişmektedir. O zamanlar, sular altında kalacak önemli alanlarda arkeolojik kurtarma görevleri de yürütülmüştü. 1974'te rezervuar taşmaya başladı ve bu olay 25,000 kişinin yerinden olmasına neden oldu. Keban Rezervuarının taşması sırasında, Türkiye, akıntı yönündeki Suriye ve Irak ile mutabık kalındığı üzere, Fırat'ın deşarjını saniyede 450 metreküp (16.000 cu ft) debisinde sürdürdü. Ancak Suriye'nin o sırada yeni inşa ettiği Tabka Barajı barajını da doldurması sonucunda, 1975'te Irak'a akan suyun miktarı konusunda Suriye ile Irak arasında bir anlaşmazlık çıktı. Mevcut su miktarını daha da azaltan kuraklık nedeniyle şiddetlenen bu anlaşmazlık, Suudi Arabistan'ın arabuluculuğuyla çözüldü. Gölün ilk doldurulmasından sonra, barajın yapıldığı anakayadaki jeolojik zayıflıklar, kapsamlı güçlendirme çalışmaları yapmak için göl seviyesinin geçici olarak düşürülmesini gerektirmiştir. Bildirildiğine göre, Keban Barajı tamamlandığında dünyanın en yüksek on sekizinci barajıydı ve Atatürk Barajı'nın rezervuarı dolana kadar Türkiye'nin en büyük insan yapımı rezervuarını ve üçüncü en büyük gölünü oluşturdu.
Barajın inşası ve müteakip rezervuar, yaklaşık 25,000 kişinin gönülsüz yeniden yerleşimiyle sonuçlandı.

İnşaat Mühendisleri Odası, odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü: Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali
Keban HES Elektrik Üretim Bilgileri26 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Keban Kaymakamlığı 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Keban Belediyesi 3 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kralkızı Barajı ve HES, Diyarbakır ili sınırları içerisinde Diyarbakır'a 81 km, Dicle ilçesine 6 km mesafede Dicle Nehri'nin ana kolu olan Maden Çayı üzerinde yer almaktadır. Enerji üretmek amacıyla 1985-1997 yılları arasında inşa edilmiştir.
Kaya gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 15.172.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 126,00 m., normal su kotunda göl hacmi 1919,00 hm³, normal su kotunda göl alanı 57,50 km²'dir. Baraj 90 MW güç ile yıllık 146 KWh'lik elektrik enerjisi üretmektedir.
Elektrik üretimi için gölünde 2 milyar metreküp su olması gereken Kralkızı Barajı'ndaki su miktarı kuraklık nedeniyle 520 milyon metreküpe indi. Su seviyesinin düşmesi nedeniyle barajda Ocak 2007'de 46 gün elektrik üretimine ara verilirken, enerji üretimi için su seviyesinin en az 700 milyon metreküp olması gerektiği bildirildi.
Kralkızı-Dicle entegre projesinin bir parçası olan enerji amaçlı bu projede yılda 146 milyon KWh elektrik enerjisi üretilerek, ekonomiye 1997 yılı fiyatlarıyla 1 milyon 460 bin TL sağlanmaktadır. Kralkızı Barajı ayrıca, Dicle barajı için depolama görevi görmektedir. 25 Ekim 1997'de su tutulmaya başlayan projede 30 Aralık 1997'de inşaat bitirilerek üretime geçilmiştir. 1997 yılı fiyatlarıyla hesaplanın proje maliyeti yaklaşık 31 milyon TL'dır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü: Kralkızı Barajı ve Hidroelektrik Santrali

Mavi Akım Rusya'dan Türkiye'ye doğal gaz nakletmek için Karadeniz geçişli büyük boru hattıdır. Boru hattı merkezi Hollanda olan Rus Gazprom ve İtalyan ENI ortaklığıyla kurulan Blue Stream Pipeline B.V. tarafından inşa edilmiştir. Blue Stream Pipeline B.V. boru hattının deniz bölümünün ve Beregovaya kompresör istasyonunun sahibidir, Gazprom boru hattının Rus topraklarında kalan bölümünün işletmesini üstenmiş olup Türk topraklarında bulunan bölümün işletmesi ise Türk enerji şirketi BOTAŞ tarafından gerçekleştirilmektedir. Gazprom'un boru hattını inşa etmesindeki amacı Rus gaz iletim hatlarını artırmak ve Türkiye'nin üçüncü ülkelerle enerji anlaşmaları yapmasına engel olmaktır.
Mavi Akım hattının uzunluğu 1213 kilometre olup, Şubat 2003 tarihinde açıldı. Açılış törenine, Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte, Vladimir Putin ile Silvio Berlusconi katılmıştır.
Mavi Akım projesi, Ankara ile Moskova arasında 1997 yılında imzalanan anlaşmaya göre, 25 yıl süreyle, Türkiye'nin Rusya'dan yılda 16 milyar metre küp doğalgaz satın almasını öngörüyor.
1213 kilometre uzunluğunda doğalgazı taşıyan boru hattının, yaklaşık 380 kilometresi, Karadeniz'in altından geçmektedir. Deniz altındaki boru hattı, 2150 metre derinlikle, yeryüzünün en derindeki boru hattıdır. Hattın yapımını, İtalyan ENİ şirketi üstlenmişti. Yıllık 16 milyar metre küp kapasiteli boru hattından Türkiye, 2002 yılı sonundan bu yana gaz almaktadır.

Mavi Akım projesinin maliyeti, 3,3 milyar dolar olup, proje için, İtalya ile Rusya arasında yarı yarıya ortaklı Transco adlı bir şirket kurulmuştur. İtalyan bankaları da, projenin maliyetini karşılamak amacıyla Rusya'ya yüz milyonlarca dolarlık krediler kullandırmışlardır.
Türkiye, İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinden taşınan Rus doğalgaz ve petrolünün de, Ceyhan'a ulaşmasını hedeflemektedir. Samsun-Ceyhan arasında günlük 1 milyon ton kapasiteli bir petrol boru hattının inşası, bu nedenle de, gündemde.Bu hattın lisansını, 2009 yılında, Türk Çalık Grubu, almıştır. İtalyan ENİ firması, Samsun-Ceyhan hattıyla da yakından ilgilidir.Çalık Grubu, hattın ortak yapımı konusunda ENİ ile mutabakata vardıklarını geçen hafta açıklamıştır.

Mavi Akım projesi, yaklaşık 10 yıldır Türkiye gündeminde. Proje hakkında çeşitli yolsuzluk iddiaları ortaya atılmıştır. Yolsuzluk iddiaları nedeniyle Yüce Divan'da yargılanan eski enerji bakanları Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan hakkında, Mavi Akım projesiyle ilgili iddialar da geçmektedir.
Mavi Akım'ın tam kapasiteyle yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye, doğalgazının yüzde 60'tan fazlasını Rusya'dan almakta ancak bu durumun, enerjide Rusya'ya bağımlılık yaratacağı görüşü de, Mavi Akım'a yönelik eleştiriler arasında.

Petrol boru hatları listesi

Petrol ve Doğal Gaz Boru Hatları Üzerine Genel Bir Değerlendirme18 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., MMO.

Muhacir, Osmanlı Devleti tarafından kendi vatanlarındaki etnik temizlik veya savaş gibi sebeplerden dolayı Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Müslümanlara verilen genel isimdir. Türkçeye "Mekke'den Medine'ye göç eden" anlamındaki Arapça sözcükten geçmiştir.
Günümüzde Türkiye'de yaygın olarak kullanılan bu terim, Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk ve Yugoslavya gibi Balkan ülkeleriyle Türkiye arasında gerçekleşen göçler için sıkça kullanılır. Osmanlı döneminde ise, 19. yüzyılda zulme uğrayan ve Osmanlı topraklarında sığınma arayan göçmenler için bu terim sıklıkla kullanılmıştır. Özellikle, Osmanlı-Rus Savaşları, Rus-Çerkes Savaşı ve Kırım Savaşı sırasında Kırım ve Kafkasya'dan gelen Müslümanlar, Osmanlı İmparatorluğu tarafından "muhacir" olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde kurulan Osmanlı Muhacirin Komisyonu, Kırım ve Kafkasya'dan gelen Müslüman mültecilerin yerleşimini ve refahını denetlemekle görevlidir.

Günümüzde, Marmara bölgesinde günlük konuşma dilinde "mâcır" olarak telaffuz edilen bu kelime, genellikle Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk ve Yugoslavya gibi Balkan ülkeleriyle Türkiye arasında mübadele ile veya tek yönde göçenler için kullanılmaktadır. Bu göçmenler öncelikle Trakya olmak üzere, çoğunlukla Marmara Bölgesi'ne yerleştirilmişlerdir. Yunanistan'dan göçenler genellikle Girit, Midilli ve Selânik civarından göç etmişlerdir. Girit ve diğer Ege Adaları'ndan göçenler kendilerini muhacir olarak değil, "adalı" olarak tanımlarlar.Tarihte muhacir kategorisi, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti tarafından kendi vatanındaki zulümden kaçarak Osmanlı topraklarında sığınma arayan göçmenleri tanımlamak için kullanmıştır. Örneğin, Osmanlı-Rus Savaşları, Rus-Çerkes Savaşı ve Kırım Savaşı sırasında Kırım ve Kafkasya'dan göçenler Osmanlı İmparatorluğu tarafından muhacir olarak adlandırılmıştır.
1913 yılında İttihat ve Terakki partisi muhacir ve mülteci ayrımını tanımlamıştır. Bu ayrıma göre muhacirler geldikleri ülke tarafından vatandaşlıkları iptal edilerek Osmanlı'ya göç etmiş bireyler; mülteciler ise yabancı vatandaşlar olarak Osmanlı'ya gelen ve daha sonra vatandaşlık başvurusunda bulunanlardır.
1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması gereği Türkiye'deki Hristiyan halklar ile Yunanistan'daki Müslüman halkların değiş tokuşu yapılmış, mallarına karşılık mal verilerek mübadele edilmişlerdir. Günümüzde mübadele ile gelen Müslümanları nitelemek için muhacir kelimesi kullanılsa da uluslararası atlaşmalar sonucu yerleri değiştirilen Müslüman göçmenler için "mübadil" kelimesinin kullanılması tarihi bakımdan daha uygundur.

Muhacirin Komisyonu, Kırım Savaşı ve Rus-Çerkes Savaşı'nın ardından Kırım ve Kafkasya'dan gelen Müslüman mültecilerin akınıyla başa çıkmakla görevli olan bir Osmanlı hükûmet kuruluşudur.
Komisyon, Osmanlı'ya gelen Müslüman mültecilerin yerleşimini ve refahını denetlemeyi amaçlayarak 1860 yılında kurulmuştur. Komisyon, farklı vilayet, il ve ilçelerde şubeler açarak imparatorluğa gelen muhacirlerin iskanı ve kayıt işleri ile ilgilenmiş, ekonomik anlamda yardımcı olmuştur. Vilayetlerde bulunan bu bölgesel teşkilatlanmaya Vilayet İdare-i Muhacirin Komisyonu denmiştir.
Hafız Paşa, Remzi Efendi, Refik Bey, Gürcü Ismail ve Hacı Pir Efendi bu komisyonun ilk başkanlarıdır. Tarih boyunca, komisyondaki yetkililerin etnik kökenlerinin genellikle Kafkasyalı veya Tatar kökenli olduğu belirtilmiştir.
Muhacirin Komisyonu 27 Kasım 1865'te azalan göç sebebiyle kapatılmış ve daha küçük bir teşkilatlanma olan Muhacir Idaresi başlığı altında devam etmiştir.
93 Harbi dolayısıyla artan göç sebebiyle 13 Ağustos 1877'de 3 ayrı komisyon tekrar kurulmuştur: Umum Muhacirin Komisyonu, Muhacirin-i Encümen-i Ali ve İdare-i Umumiye-i Muhacirin Komisyonu. 1894 yılında dare-i Umumiye-i Muhacirin Komisyonu kapatılmıştır. Ancak 1897'deki Osmanlı-Yunan Savaşı sebebiyle artan göç ile birlikte Muhacirin-i Komisyon-i Alis olarak tekrar kurulmuştur. Komisyonun adı ilerleyen tarihlerde pan-İslamist düşüncesinin etkisinde Muhacirin-i Islamiye Komisyonu olarak değiştirildi.
Komisyon 1908 yılında sonlandırıldı.

Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na gelen muhacir grupları başlıca Çerkesler, Abhazlar, İnguşlar, Osetler, Avarlar, Karaçaylar, Lezgiler ve Çeçenlerdi.

1828-1829 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı, Rus-Çerkes Savaşı ve beraberinde Rusların Kafkasya'ya doğru ilerlemesi, burada yaşayan halkların Osmanlı İmparatorluğu'na yönelik göç dalgasının başlangıcına neden oldu. 1860'larda, Çerkes Soykırımı olarak nitelendirilen etnik temizlik ve sürgün olayları sırasında, birçok Kafkasya yerlisi vatanlarını terk ederek gemilerle Osmanlı İmparatorluğu'na sığındı. Artan Rus baskısı yüzünden Kafkasya'yı ilk terk eden kabileler Bjeduğlar, Makhoşlar, Kemirguveyler, Besleneyler ve Hatıkolar; en son göç edenler ise Ubıhlar ve Abhazalar olmuştur.
Kafkasya'dan gelen muhacirlerin birçoğu Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna ve Köstence limanlarına ulaşmış ve Osmanlı Devleti'nin farklı bölgelerine yerleştirilmişlerdir.

1860larda Osmanlı'ya gelen Kafkasya muhacirlerin bir kısmı Rumeli, Trakya ve Bulgaristan başta olmak üzere Balkanlardaki Osmanlı topraklarına yerleşmişti. Ancak, 1876 yılının Nisan ayında gerçekleşen Bulgar İsyanı sırasında muhacirler ve Bulgar toplumun arasındaki çatışmalar ve Osmanlı'nın 1877-78'deki 93 Harbi'ndeki yenilgisi ve toprak kaybı sebebiyle buradaki muhacirler Anadolu'ya ve Suriye'ye yeniden zorunlu olarak göç ettirilmiştir.

Kırım'dan Osmanlı İmparatorluğu'na gelen Müslüman göçmen grupları başlıca Kırım Tatarları ve Nogaylar; Müslüman olmayan göçmen grupları ise Kırım'da yaşayan Yahudiler ve Polonyalılardır.

Tarih boyunca Kırım'dan Osmanlı Devleti'ne birden fazla göç dalgası olduğu bilinmektedir.

Rus İmparatorluğunun Kırım'ı ilhakı'na bağlı göçler 1772 yılında Kırım Hanının zayıflaması ve buna karşılık Rusya'nın bölgede güç kazanması ile başlamıştır. Kırım'ın 1783'teki ilhakı ile başlayan toplu sürgünler 1789'a kadar sürmüştür. Kesin bir istatistik olmamakla birlikte 50.000 ile 300.000 adet Kırım Tatarının Osmanlı'ya göç ettiği tahmin edilmektedir.

Kırım Savaşı sırasında Osmanlı'ya göç eden Kırım Tatarlarının sayısının resmi olmamakla birlikte 20.000 ile 25.000 arasında olduğu düşünülmektedir.

Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi

Nabucco boru hattı (Türkiye-Avusturya Boru Hattı olarak da bilinir) Ankara'da 13 Temmuz 2009 Pazartesi günü hükûmetler arasında imzalanan anlaşmayla başlamıştır, Türkiye'üzerinden AB ülkelerine doğalgaz taşımak üzere kurgulanan uzun geçişli bir boru hattı taşımacılığı projesidir.
AB'nin gaz ithalatında Rusya'ya alternatif ülkeler bulundurmak için yaratılmış bir hattır. Özellikle ABD ve AB tarafından desteklenmektedir. Türkiye'nin Erzurum şehrinden başlayıp Avusturya'nın Baumgarten an der March yerleşiminde bitmektedir.
Hat başarısız bir hat olup asıl başarısızlık sebebi Rus Gazprom'un siyasi bir şekilde Güney Akımı'nı 2007'den beri AB'ne dayatmasından kaynaklanmaktadır. Dolaylı başarısızlık sebepleri yine siyasidir ve Avrupa Birliği'nin asıl amacı olan Rus gazına alternatif yaratma idealini tamamlayamamıştır. Rakipleri TADB gibi hatlar alternetif ideasını tamamlamaktadır.

Türkiye-Bulgaristan sınırından başlayacak olan 1,329 km'lik boru hattın Nabucco Batı, Erzurum'dan Avusturya'nın Baumgarten bölgesine ulaşacağı daha önce duyurulan Nabucco Boru Hattı Projesi'nin uyarlanmış bir versiyonudur. Nabucco boru hattının amacı Avrupa'ya ulaştırılan doğal gaz kaynak çeşitliliğini arttırarak kaynak bağımlılığını azaltmaktır. 2013 yılında verilecek karara bağlı olarak Nabucco Batı'nın Şah Deniz gaz sahasından Trans Anadolu doğal gaz boru hattı projesi aracılığıyla aldığı doğal gazı Avrupa'ya ulaştırması öngörülmektedir. 2018 yılında yapılması beklenen hat ile 10 ila 23 milyar metreküp gaz ulaştırılması beklenmektedir. Hat, aynı zamanda AB'nin Trans-Avrupa Enerji Hattı'nın bir parçası olarak öngörülmekte olup fizibilite ve mühendislik çalışmaları için AB fonlarından da faydalanılmıştır. İlk hesaplara göre toplam maliyet 4-6 milyar Euro'dur.
Hat Trans-Anadolu Boru Hattı'ndan aldığı gazı Bulgaristan'ın Standja bölgesinde Trans Anadolu projesi ile birleşerek hem Orta Asya'yı, hem de Orta Doğu'yu gaz hatları olarak bağlayacak ve batı ucunda Avusturya'nın temel doğal gaz taşıyıcısı hattı olan Baumgarten an der March Hattı ile birleşecektir.
Güncellenen proje güzergâhı aşağıdaki gibidir:

Bulgaristan: 424 km
Romanya: 475 km
Macaristan: 383 km
Avusturya: 47 km
Projenin tamamlanması için Nabucco Gas Pipeline International GmbH adlı firma 2004 yılında Viyana'da kurulmuştur. Güncel firma ortakları aşağıdaki gibidir:

OMV (Avusturya)
MOL (Macaristan)
Transgaz (Romanya)
Bulgargaz (Bulgaristan)
BOTAŞ (Türkiye)
GDF Suez (Fransa)
GDF Suez Projeye, Alman ortak RWE'nin hisselerini OMV'ye devretmesini takiben, OMV'den hisse alımı ile 2013 yılında dahil olmuştur.
Geçmişte Fransız Gaz de France, Total ve Alman E.ON Ruhrgas, RWE firmaları da, ortak olmak istediklerini açıklamıştır. Projenin durumuna göre Rus Gazprom'un da ileride katılımının söz konusu olduğu bildirilmiştir.

Projeye 2010'da başlanması durumunda 2013 yılında tamamlanması öngörülmüştür. Hatta yeterli gaz sağlanması durumunda 2018 sonrasında tam kapasitesine ulaşarak 10-23 milyar metreküpe ulaşacağı öngörülmektedir. Nabucco West projesi 3900 km'lik klasik Nabucco güzergahında halihazırda tamamlanmış olan mühendislik çalışmaları üzerinden gerçekleştirilecektir.  Nabucco Gas Pipeline International GmbH Genel Müdürü Reinhard Mitschek'in açıklamasına göre Şah Deniz Konsorsiyumu'nun Haziran 2013'te olumlu karar vermesi halinde Nabucco West inşaatına 2015 yılında başlanılabilecektir.

Avrupa'nın ihtiyacını neredeyse tek başına karşılayan ve bu durumun daha uzun yıllar sürmesini garantiye almak isteyen Rusya, özellikle gelecekte Doğal Gaz'ın en büyük tedarikçileri olan Orta Asya ülkelerini, gazlarını sadece kendisine satmaları konusunda politik ve ekonomik hamlelerle sıkıştırmaktadır. Bazen bu ülkelerin siyasi durumlarındaki belirsizlik ABD ve Avrupa kaynaklı müdahaleleri uzun vadede etkisiz kılmakta, yatırımcı açısından özellikle yüksek maliyetli yatırım gerektiren petrol ve doğal gaz sektörlerindeki Rus bağımlılığını kırmaya yönelik çabaları baltalamaktadır.
Kendi bölgesinde transit ülke olmaktansa, gaz üretimi olmadan gaz tedarikçisi olmak isteyen Türkiye ise kültür ve dil geçmişlerinin ortak olduğu Orta Asya ülkelerinden bu yönde güçlü destek beklemektedir. Nabucco projesinin gerçekleşmesi için mutlaka güvenilir üreticilere ihtiyaç duyulmaktadır. 15 Temmuz 2007'de Türk ve İran hükûmetleri nezdinde, Türkiye'nin epeydir istediği ve daha çok İran Devleti'nin güvensizliğinden kaynaklanan Türk-İran Doğal Gaz İşbirliğini geciktiren süreci sona erdiren üretim anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma ile dünyada varlığı onaylanmış büyük doğal gaz sahalarının birisini işletecek olan Türkiye'ye üretimini başka ülkelere satış hakkı da verilmektedir. İran ise neredeyse durma noktasına gelmiş doğal gaz üretimini arttırma ve teknolojisini ambargo uygulanmadan yenileme imkânı bulmaktadır. Her iki devlet açısından büyük öneme sahip bir anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmanın Avrupa Birliğinin geleceğinde enerji koridorlarını çeşitlendirmesi bakımından olumlu katkısı beklenmektedir.

Mavi Akım 1997 yılında Rusya ve Türkiye tarafından planlanmış ve Blue Stream Pipeline B.V tarafından 2001 ve 2002 yılları arasında inşa edilmiştir. Blue Stream Pipeline B.V İtalyan Eni S.p.A ve Rus Gazprom ortaklığıdır. 2003 yılında 25 senelik olmak üzere (2000 yılından itibaren) BOTAŞ ve Gazprom ortaklığı kurulmuştur. Durusu Terminali  BOTAŞ tarafından, Izobliny Gaz Terminali ise Gazprom tarafından kontrol edilmektedir.

Ara bağlantı Türkiye – Yunanistan – İtalya Amacı Azerbaycan Şahdeniz doğalgaz sahasından Rus gazına alternatif oluşturacak 300 km bir hat ile AB'ne doğalgaz ulaştırmaktı. 2002-2003 arasında BOTAŞ ve Yunan DEPA ile anlaşmalara varıldı, 2005'te temeller atıldı 2007'de tamamlandı. Fakat hattın Yunanistan ayağı planın alternatifi olan Trans Adriyatik doğalgaz boru hattı yüzünden rafa kaldırıldı. 
Azerbaycan - Gürcistan - Romanya Boru Hattı (kısaca AGRI) 2010 yılında Bükreş'de kurulan AGRI LNG Co. 4 ortaklıdır bunlar: Romgaz,SOCAR,Gürcistan Petrol ve Gaz Şirketi(GOGC),MvM Group. 14 Şubat 2011'de Azerbaycan, Gürcistan, Romanya ve Macaristan enerji bakanlıkları projeye katıldıklarını duyurdu. 2 yıllık fizibilite çalışmaları ile beraber bu ortaklık  28 Haziran 2012'de Penspen Ltd. şirketine 9 yıllık bir inşa süresiyle anlaşma imzaladı. 2015'ten beri durgun olduğu söylenen projeye bir ara  Sırbistan'ın katılma ihtimali dile getirildi. 2019'da Azerbaycan'ın Şahdeniz' Faz 2 çalışmaları da şirketin yatırımcılarını uzaklaştırmıştı. Ki Azerbaycanın enerji bakanı projenin dondurulduğu açıkladı.
Güney Akım
Trans Anadolu doğalgaz boru hattı
TürkAkım

Nabucco Gaz Boru Hattı projesinin işletmeci firmasına ait site* 22 Nisan 2007 tarihli projenin son durumu ile ilgili bir sunum16 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nabucco Boru Hattı Projesi internet sayfasından Türkçe açıklamalar 3 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nabucco projesi kabul edildi 19 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., BBC 27 Haziran 2006
Gazprom Batı Avrupa'daki ağlarını Macaristan hattıyla sıkılaştırıyor 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Judy Dempsey, International Herald Tribune 22 Haziran 2006
Bulgargaz Nabucco projesinde
Nabucco Projesi Haber Blogu

Osmanlı mimarisi veya Osmanlı Türk mimarisi, uzun bir dönem boyunca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gelişen bir mimari üslup ve gelenektir. Tarihi boyunca bazı önemli değişimler geçirmiştir. İlk olarak kuzeybatı Anadolu'da 13. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmış ve önceki Selçuklu Türk mimarisinden gelişmiş, aynı zamanda Bizans ve İran mimarisi ile Ortadoğu'daki diğer mimari geleneklerden etkiler almıştır.
Erken Osmanlı mimarisi, 13. ve 15. yüzyıllar boyunca çeşitli yapı tipleri üzerinde deneyler yaptı ve kademeli olarak 16. ve 17. yüzyılların Klasik Osmanlı üslubuna evrildi. Bu üslup, yerel Türk mimari gelenekleri ile Ayasofya'nın etkilerinin karışımı sonucu oluşmuş, yüksek bir merkezi kubbe etrafında odaklanan ve değişen sayıda yarım kubbeyle desteklenen anıtsal cami yapılarıyla karakterizedir. Klasik dönemin en önemli mimarı genellikle Mimar Sinan olarak kabul edilir. Başlıca eserleri arasında Şehzade Camii, Süleymaniye Camii ve Selimiye Camii sayılır. 16. yüzyılın ikinci yarısı, özellikle İznik çinileri kullanımında belirginleşen bazı Osmanlı süsleme sanatlarının doruk noktasını da görmüştür.
18. yüzyıldan itibaren Osmanlı mimarisi dış etkilerden, özellikle Batı Avrupa'daki Barok üslubundan etkilendi. Değişimler Lale Devri sırasında belirmeye başladı ve 1740'larda Osmanlı Barok üslubunun ortaya çıkışıyla sürdü. Bu döneme ait en önemli örneklerden biri Nuruosmaniye Camii'dir. 19. yüzyıl mimarisinde Batı Avrupa'dan ithal mimari akım etkileri daha da arttı. Bunlar arasında Balyan ailesi gibi mimarların katkıları öne çıkar. Ampir üslubu ve neoklasik motifler Osmanlı mimarisine geldi ve birçok yapıda eklektisizme yönelik bir eğilim görüldü. Bunun tipik örneği Dolmabahçe Sarayı'dır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, Mimar Kemaleddin ve Vedat Tek gibi mimarlar tarafından akademide Neo-Osmanlı mimarisi ya da Osmanlı canlandırmacılığı şeklinde de anılan Birinci Ulusal Mimarlık Akımı adında yeni bir mimari tarz gelişti.
Osmanlı himayesi özellikle tarihî başkentler olan Bursa, Edirne ve İstanbul'da yoğunlaşmış, 3 ayrıca Amasya ve Manisa gibi diğer önemli idari merkezlerde de önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu merkezlerde Osmanlı mimarisinin en önemli gelişmeleri gerçekleşmiş ve en anıtsal Osmanlı yapıları yer almıştır. Büyük dini anıtlar genellikle farklı hizmetler veya olanaklar sağlayan birden çok bileşene sahip mimari kompleksler, yani bir külliye, olarak inşa edilirdi. Külliyelerde camiye ek olarak medrese, hamam, imaret, sebil, çarşı, kervansaray, ilkokul gibi birimler bulunabilirdi. Osmanlı yapıları Anadolu ve Rumeli’de halen yaygın olmakla birlikte, daha uzak Orta Doğu ve Kuzey Afrika eyaletlerinde eski İslami üsluplar güçlü kalmış ve bazen Osmanlı üsluplarıyla harmanlanmıştır.

Erken dönem mimarisi 1299 yılında Osmanlı Devleti'nin Osman Gazi tarafından Söğüt'te Osmanlı'nın tarafından kurulması ile 1501 yılında Bayezid Camii'nin (1501-1505) inşaatının başlaması arasındaki dönemi kapsar. Bazı araştırmacılar ise bu dönemin Edirne'de yer alan Üç Şerefeli Cami inşaatının 1437 yılında tamamlanmasıyla bittiğini kabul ederler. 1437 yılında inşaatı tamamlanan Üçşerefeli Camii hem erken dönemin en önemli yapıtlarından kabul edilmektedir; hem de klasik dönemin özelliklerinden olan iç avluya sahip planlar ve ana kubbe öğelerinin ilk kez uygulandığı bir yapıdır.
Bu döneme ait yapılar ağırlıklı olarak İznik, Bursa ve Edirne şehirlerinde yer aldı. Osmanlı mimarisine ait ilk kayda değer uygulamalar İznik'te inşa edildi. Ancak 1335 ile 1365 yılları arasında başkent olan Bursa'da daha anıtsal uygulamaların gerçekleşmesi nedeniyle bu döneme Bursa üslubu adı da verilir. 1365 ile 1453 yılları arasında devlete başkentlik yapmış olan Edirne'de ise ağırlıklı olarak cami ve medrese inşa edildi. Bizans mimarisi ve Selçuklu mimarisi etkilerini taşısa da bu dönemde klasik döneme dayanak oluşturacak fikirlerin ilk uygulamaları gerçekleşti. Ayrıca Klasik dönemin en önemli mimari kavramlarından birisi olacak kubbe kullanılması pratiği ortaya çıktı.
Ferah ve aydınlık mekânların oluşturulmasına önem verilen bu dönemin başlarında tek kubbeli yapılar inşa edilirken, ilerleyen süreçte çift veya çok kubbeli yapılar da uygulandı. 1333 ile 1334 yıllarında inşa edilen Hacı Özbek Camii Osmanlı mimarlık tarihinde inşa edilmiş ilk cami olarak kabul edilir. İznik'te yer alan bu yapı aynı zamanda tek kubbeli Osmanlı camii türüne de ilk örnektir. Dönemin kayda değer diğer yapılarının başında 1472 yılında inşa edilen Çinili Köşk gelmektedir. Çinili Köşk Osmanlı mimarisinde daha sonra pek rağbet görmeyecek olan çininin dış kaplama olarak kullanıldığı nadir uygulamalardan biridir. Erken dönem Osmanlı mimarisine örnek verilebilecek diğer bir uygulama da Osmanlı İmparatorluğu'nun yaklaşık 600 yıllık tarihinin 400 yılı boyunca devletin idare merkezi olarak kullanılan ve Osmanlı Padişahları'nın yaşadığı mekân olan Topkapı Sarayı’dır.

1501 ile 1703 yılları arasında hâkim olan Klasik dönemin örnekleri ağırlıklı olarak İstanbul'da yer alır. Özel mülkiyet kavramının olmamasından dolayı sivil mimari örneklerin olmadığı bu dönemde daha çok dinî yapılar ve kamu yapıları inşa edildi. Klasik dönemin mimarlarının genel yaklaşımı yüksek ve görkemli yapılar inşa etmek yönündeydi. Bu sebepten erken dönemde uygulanmaya başlanan kubbeli ve merkezî planlı yapılar, klasik dönemde daha anıtsal ölçeklerde uygulandı. Bu dönemi etkileyen önemli yapılardan birisi de 537 yılında inşa edilen Ayasofya idi. Ayasofya gibi büyük ana kubbelerin inşa edilebilmesi için yarım kubbelerin kullanılması pratiği de bu dönemde yaygınlaştı. Bu amaçla inşa edilen yapıların başında gelen camilerde ağırlıklı olarak kubbeli ve yan kubbeli örtüler ve tavanı destekleyen filayak destek sistemleri kullanıldı. Malzeme olarak küfeki taşı ve mermerin sıklıkla kullanıldığı klasik dönem yapılarının tasarımında genelde yukarıdan aşağıya inildikçe genişleyen bir tasarım kompozisyonu hâkim oldu.

15. ve 16. yüzyıllar Osmanlı mimarisinin klasik çağını oluşturur ve imparatorluğun siyasal, toplumsal ve kültürel yükselişiyle paralel biçimde gelişen bu dönem, hem teknik yenilikler hem de estetik bütünlük açısından İslam mimarisinin en parlak evrelerinden biri olarak kabul edilir.
Bu yüzyıllar boyunca Osmanlı mimarisi, Selçuklu ve erken beylik üsluplarından aldığı mirası geliştirmiş, Bizans mimarisinin mekânsal organizasyonundan yararlanmış ve İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen ustaların katkısıyla yeni sentezler oluşturmuştur. Özellikle tek kubbeli veya çok kubbeli cami tipolojileri, merkezi plan denemeleri, geniş avlulu külliye düzeni ve şehir ölçeğinde planlama anlayışı bu dönemde olgunlaşmıştır.

Edirne Üç Şerefeli Camii (1437–1447), büyük merkezi kubbe fikrinin ilk sistematik denemelerinden birini temsil eder. İstanbul'un fethi sonrası Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi, Osmanlı mimarisine hem mühendislik hem mekân düzeni açısından güçlü bir referans noktası sağlamış, bu süreçte Bizans'tan devralınan kubbe geleneği Osmanlı estetiğiyle yeniden yorumlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed döneminde inşa edilen Fatih Camii, imparatorluk külliye mimarisinin ilk büyük örneği olarak kabul edilir; medreseler, darüşşifa, tabhane, imaret, hamam ve çeşitli sosyal yapılarla birlikte, Osmanlı şehircilik anlayışının çekirdeğini oluşturmuştur. 16. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı mimarisi, özellikle Kanûnî Sultan Süleyman döneminde devlet ölçeğinde desteklenen büyük inşa programlarıyla olağanüstü bir ivme kazanmıştır. Bu yüzyıl mimari dilin geometrik sadeliğini, kubbe-mekân bütünlüğünü ve taş işçiliğindeki rafineliği en üst seviyeye çıkarmış; İstanbul, Edirne, Manisa, Bursa ve Şam gibi merkezlerde dönemin imparatorluk gücünü yansıtan anıtsal yapılar yükselmiştir.

Mimar Sinan dönemi, Osmanlı mimarisinin klasik çağının zirvesini oluşturur. Sinan'ın 1538'de başmimar olarak atanmasıyla başlayan süreç, imparatorluk mimarisini yalnızca teknik açıdan değil, kavramsal ve estetik düzlemde de yeniden şekillendirmiştir. Sinan'ın mimarlık anlayışı, mekânı tek bir merkezi hacim etrafında bütünleştirme, kubbe gövdesini taşıyan strüktürü hafifletme ve iç mekânları ışıkla yıkayarak mekânsal derinliği artırma üzerine kuruludur. Ayasofya'nın kubbe sistemine duyduğu hayranlık, buna karşılık kendi eserlerinde daha rafine ve dengeli bir mekânsal düzen kurma çabası, Sinan’ın mimari kariyerinin temel sorunsallarındandı.

Sinan, çıraklık eseri olarak adlandırdığı Şehzade Camii'nde dört yarım kubbeli merkezi bir plan denemiş; böylece Ayasofya'nın yarattığı mekânsal etkiyi Osmanlı estetiğine uyarlayan ilk başarılı örneklerden birini sunmuştur. Yapıdaki simetri arayışı, ağırlığın eşit dağılımı ve mekânın açık okunabilirliği Sinan'ın olgunlaşan mimari stratejisinin habercisidir.

Süleymaniye Camii, Sinan'ın kalfalık eseri olarak imparatorluk gücünün ve Kanûnî döneminin siyasal ihtişamının bir ifadesi hâline gelmiştir. Devasa kompleks, medreseler, darülhadis, darülkurra, sıbyan mektebi, tabhane, imaret ve hamam gibi yapılarıyla Osmanlı külliye geleneğinin en gelişmiş örneklerinden biridir. Caminin iç mekânında ışığın dengeli dağılımı, yan mekânlarla ana mekân arasındaki akışkan ilişkiler, sivri kemerlerle kubbe kasnağı arasındaki uyum Sinan’ın ustalığının belirgin göstergeleridir.

Sinan'ın ustalık eseri olarak tanımladığı Edirne'deki Selimiye Camii, Osmanlı mimarlık dilinin en olgun ve teknik açıdan en mükemmel örneğidir. 31,5 metrelik kubbe çapı ve sekizgen kasnak düzeniyle Ayasofya'nın kubbesine doğrudan meydan okur; mekân bütünlüğü, akustik düzeni ve ışık kullanımı açısından İslam mimarisinin başyapıtları arasında sayılır. Selimiye, yalnızca bir cami değil, aynı zamanda bir mühendislik manifestosudur: Kütleyi hafifleten taşıyıcı sistem, kemer-geçiş oranlarının kusursuzluğu ve dış cephedeki sade fakat anıtsal kütle düzeni Sinan'ın "mimarî reform" niteliğindeki yaklaşımını somutlaştırır.

Sinan'ın tasarladığı 300'e yakın yapı bulunmaktadır. Bunlar arasında, köprüler, hamamlar, külliyeler, medreseler, türbeler ve su yolları bulunmaktadır. Osmanl

Duraklama dönemi, Sokollu Mehmed Paşa'nın ölümüyle başlayıp, ilk kez büyük çapta toprak kaybı yaşanılan Karlofça Antlaşması'na kadar olan dönemi kapsamaktadır. Osmanlı Devleti bu dönemde Ferhat Paşa Antlaşması ile doğudaki en geniş sınırlarına, Bucaş Antlaşması ile de batıdaki en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Yaklaşık 120 yıl süren bu dönemde 12 padişah ile 61 sadrazam görev yapmıştır. Bu dönemde deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşişi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır. Bu dönemde benimsenen beşik ulemalığı sistemi de Osmanlı eğitiminin bozulmasına yol açmıştır. Osmanlı duraklama dönemi XVII yüzyılı kapsamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu döneminde saltanat hukukunda düzenlemeler yapılmış, ekber ve erşed sistemine geçilmiştir. Ekber ve erşed sisteminde hanedan ailesinin en yaşlı üyesinin padişahlık makamında bulunması söz konusu olmuştur.

III. Murad (1574 - 1595)
III. Mehmed (1595 - 1603)
I. Ahmed (1603 - 1617)
I. Mustafa (1617 - 1618)
II. Osman (1618 - 1622)
I. Mustafa (1622 - 1623) (2. kez tahta geçmesi)
IV. Murad (1623 - 1640)
İbrahim (1640 - 1648)
IV. Mehmed (1648 - 1687)
II. Süleyman (1687 - 1691)
II. Ahmed (1691 - 1695)
II. Mustafa (1695 - 1703)

Mutlak monarşi ile yönetilen Osmanlı İmparatorluğu'nun bu döneminde devletin başına tecrübesiz kişilerin gelmesi merkezi otoriteyi bozmuştur. Padişahların devlet yönetimi tecrübesi almadan yönetime geçmesinde şehzadelerin sancağa çıkmaması ve ordunun başında savaşlara katılmaması etkili olmuştur. Son kez sancağa çıkan Osmanlı padişahı III. Mehmed'dir. Sancağa çıkma sisteminin kaldırılmasında şehzadelerin yönettikleri vilayetlerde güçlenmesini ve taht kavgalarını önlemek amaçlanmıştır.

Coğrafi keşifler sonucunda değişen ticaret yolları.
Saray masraflarında ciddi artmalar olması
Tımar sisteminin bozulması ve buna müteakip kapıkulu askerlerinin sayısının artması.
Sık sık padişah değişikliği ve her padişah değişikliğinde cülûs bahşişinin miktarında artmalar olması.
Savaşların uzun sürmesi.
Köyden kente göçlerin artması ve tarımsal üretimin azalması.
Osmanlı parasının değer kaybı yaşaması.

Yeniçerilerin ocak devlet içindir anlayışı yerine devlet ocak içindir anlayışını benimsemeleri.
Askeri alandaki yeniliklerin takip edilmemesi ve orduya yansıtılmaması.
Padişahların ordunun başında savaşa çıkmamaları.
Paralı askerlerin maaşlarının zamanında ödenmemesi.

Hızlı nüfus artışı.
Anadolu'da çıkan isyanlar.
Köylülerin topraklarını terk etmesi.

Devletin doğal sınırlara ulaşması: Afrika'da çöller, İran sınırında Zagros Dağları gibi.
Devletin güçlü devletlere komşu olması: Rusya, Avusturya, İran
Coğrafi keşiflerin başlaması.

1578-1590 yılları arasındaki Osmanlı - İran Savaşları sonucunda: Ferhat Paşa Antlaşması imzalanmış, Osmanlı İmparatorluğu doğuda en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
1603-1611 yılları arasındaki Osmanlı - İran Savaşları sonucunda: Nasuh Paşa Antlaşması imzalanmıştır.
1615-1618 yılları arasındaki Osmanlı - İran Savaşları sonucunda: Serav Antlaşması imzalanmıştır.
1623-1639 yılları arasındaki Osmanlı - İran Savaşları sonucunda: 1639 tarihinde Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile belirlenen sınırlar bugünkü Türkiye- İran sınırı büyük ölçüde belirlemiştir.

Bir dönem Osmanlı himayesinde kalan Lehistan'ın, XVII yüzyıldan sonra Osmanlı ile olan ilişkileri bozulmuştur.

Lehistan'ın Boğdan'ı himaye etmeye çalışması sonucunda II. Osman Lehistan'a savaş açmıştır. Osmanlı ordusu Hotin Kalesini almış olsa bile savaş yeniçerilerin isteksiz davranması sonucunda Osmanlılar açısından başarılı sonuçlar doğurmamıştır. Bu savaştan sonra 1621 tarihli Hotin Antlaşması imzalanmıştır. II. Osman bu savaştaki yeniçerilerin tutumu sonrası yeniçeri ocağını kaldırmak istemiş fakat yeniçeriler tarafından boğularak öldürülmüştür.

Bu dönemde Lehistan'ın Ukrayna Kazakları'na müdahalelerde bulunmasından ötürü Osmanlı - Lehistan ilişkileri tekrar bozulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu kendi himayesi altındaki ulusları korumak gibi gayeler güderek Lehistan'a savaş açmıştır. Bir müddet sonra Lehistan ile 1672 tarihli Bucaş Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu batıdaki en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Duraklama döneminde Lehistan ile 3 temel antlaşma imzalanmış olup bunlar sırasıyla Hotin Antlaşması (1621), Bucaş Antlaşması (1672) ve İzvança Antlaşması'dır (1676).

Bu dönemdeki Osmanlı - Venedik ilişkilerinde temel esas denizler üzerindeki üstünlük çabalarıdır. Bu dönemde Girit Adası ikili ilişkilerin bozulmasında öncül rol üstlenip şiddetli mücadelelere neden olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, I. İbrahim döneminde Girit'i kuşatmaya çalışsa da bu kuşatma oldukça uzun sürmüş ve ancak IV. Mehmed döneminde tam hakimiyet sağlayabilmiştir. Türk tarihçiler bu kuşatmanın yaklaşık 24 yıl sürdüğünü söylemektedir.

Bu dönemdeki Osmanlı - Rus savaşlarında öncül sebep Çehrin Kalesi olmuştur. İki devlet arasındaki mücadelelerden sonra Bahçesaray Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı arasında imzalanan ilk resmi antlaşma özelliği taşımaktadır. Ayrıca bugün bile devam Ukrayna - Rusya krizinin kökleri Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama döneminde kadar uzanmaktadır.

Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı ile Avusturya arasında şiddetli çatışmalar olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu 1533 tarihinde İstanbul Antlaşması ile Avusturya'ya karşı üstün konuma gelmiştir. 1533 tarihli İstanbul Antlaşması'nın diğer adı İbrahim Paşa Antlaşması'dır. 1533 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Avusturya kralı Osmanlı sadrazamına protokolde eşit sayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama döneminde Avusturya ile olan siyasi olayları sırasıyla şöyledir:
1593-1606 tarihleri arasında Osmanlı ile Avusturya arasında Haçova Meydan Savaşı gerçekleşmiştir. Bu savaştan sonra Zitvatorok Antlaşması imzalanmıştır. 1533 tarihli İstanbul Antlaşması ile elde edilen protokol ve hukuksal alandaki üstünlük Osmanlı İmparatorluğu açısından sona ermiş, bu iki devlet ve yöneticileri hukuk ve protokol anlamında birbirlerine eşit sayılmışlardır.
1622-1664 tarihleri arasında süren mücadeleler sonunda ise Vasvar Antlaşması imzalanmıştır.

II. Viyana Kuşatması, 1683 yılında IV. Mehmet devrinde Osmanlı İmparatorluğu'nun, Viyana'yı kuşatması ile gerçekleşti. Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasında yapılan savaşların en uzun süreli olanı bu kuşatma ile başlamıştır. Mücadelelerin temel sebepleri arasında Avusturya'nın Macaristan'a baskı yapması, Avusturya'nın Katoliklik mezhebini yaymak istemesi ve tarihsel süreçteki hesaplaşmalar etkili olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu II. Viyana Kuşatması sonrası yenilgiye uğramış ve ilk kez büyük çapta toprak kaybına neden olan Karlofça Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. II. Viyana Kuşatması sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Avrupa'da Kutsal İttifak kurulmuştur.

Avrupa devletleri, II. Viyana Kuşatması'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıfladığı ve artık yenilebilecek duruma geldiğini anlamış; Lehistan, Avusturya, Venedik, Malta ve Rusya'dan oluşan Kutsal İttifak'ı oluşturulmuşlardır. Bu dönemdeki Kutsal İttifak Savaşları 16 yıl sürmüş ve Osmanlı İmparatorluğu ağır yenilgilere uğramıştır. Bu 16 yıllık süreçte 4 Osmanlı padişahı görev almıştır.

Duraklama döneminde çıkan isyanları 3 başlıkta incelemek mümkündür:

Bu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda mali ve askeri alanda meydana gelen bozulmalar sınırlar genelinde isyanlara sebebiyet vermiştir. İstanbul merkezli isyanlarda öncül rol oynayan kurum yeniçeri ocağıdır. Yeniçeri isyanlarına dönem dönem medrese öğrencileri ve ulemadan çeşitli insanlar da katılmıştır. Yeniçeri isyanlarına en büyük örnek Hotin Seferi'nden sonra yeniçeri ocağını kaldırmak isteyen padişah II. Osman'ın yeniçeriler tarafından öldürülmesidir. Yeniçeriler IV. Mehmed zamanında devlet yönetiminde haksızlık yaptıklarını düşündükleri 30 devlet adamını Sultanahmet'teki çınar ağaçlarına asarak idam etmişlerdir. Bu olaya Türk tarihçiler Çınar Vakası (Vakayı Vakvakiye) olarak tanımlamışlardır. Yeniçeri isyanlarında temel neden ekonomik sıkıntılar ve ocağa usule aykırı alımlar yapılması olmuştur. Yeniçeri isyanları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul'da asayiş ve güven ortamı bozulmuş, devletin önem verdiği merkezi otorite sarsılmıştır.

Celali isyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı İmparatorluğu denetimindeki Anadolu'da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve IV. Mehmed dönemine kadar devam eden zaman zarfında devlete karşı, ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi nedenlerle ayaklananlara verilen addır. Celali isyanlarının temel nedenleri şunlardır:

Vergilerin yükseltilmesi.
Tımar sisteminde bozulmalar olması
Halktan kanunsuz ödemeler alınması.
Anadolu'da ekonomik düzen ve asayiş ortamının sekteye uğraması.

Eyalet isyanlarının çıkma nedenleri ile Anadolu'da çıkan celali isyanlarının nedenleri ve sonuçları arasında paralellik vardır. Eyalet isyanları Erdel, Eflak, Boğdan, Yemen, Halep ve Bağdat'ta çıkan isyanları kapsamaktadır. Bu dönemde çıkan eyalet isyanlarında milliyetçilik akımının etkisi yoktur.

Bu dönem ıslahat çalışmalarında Avrupa örnek alınmamıştır. Dönem ıslahat girişimlerinin temel amacı yükselme dönemindeki seviyeye ulaşmaktır. Bu dönem ıslahatlarında sorunların temeline inilmemiş, sorunlar baskı ve şiddet yoluyla çözülmeye çalışılmıştır. Bu dönemdeki tüm ıslahatlar devlet politikası haline gelmemiş, görevde bulunan kişilerin görev süreleri ile kısıtlı kalarak süreklilik arz etmemiştir.

I. Ahmed döneminde sadrazamlık görevinde bulunmuş ve Anadolu'da çıkan isyanları baskı ve şiddet yoluyla bastırmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kez ciddi anlamda ıslahat girişiminde bulunan padişahtır. Yeniçeriler tarafından öldürü

Osmanlı İmparatorluğu kuruluş dönemi (1299-1453), Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan Kostantiniyye'nin fethine (29 Mayıs 1453) kadar devam ettiği kabul edilen dönemdir.

Moğol saldırıları sonucu Kayı soyundan Kaya Alp'in oğlu Süleyman Şah, Horasan'dan 50.000 kişi ile Erzincan ve Ahlat yakınlarına 1224 yılında gelerek buraya yerleşmiştir. Yedi yıl sonra bu boy Fırat Nehri yatağını izleyerek Halep üzerinden Horasan'a dönmek istedi; ancak Caber Kalesi önlerinde Süleyman Şah atıyla suya düşerek öldü. Bu olay, onun emrindeki ailelerin dağılmasına yol açtı. Bazı aiӀeӀer Suriye'de kaldı, bazı aileler ise Anadolu içlerine ilerledi.
Süleyman Şah'ın dört oğlu vardı; Sungur Tekin, Gündoğdu, Dündar ve Ertuğrul. Bunlardan ilk ikisi Horasan'a döndü, diğer ikisi ise yanlarında yaklaşık 400 aile ile Erzurum civarına gitti ve Sürmeli Çukur Ovası'na yerleşti. Bunlardan bir bölük ise Pasin Ovası'na yerleşti.
Dündar ve Ertuğrul, emrindeki ailelerle batıya ilerlerken iki ordunun savaşına rastladı. Bu iki ordudan güçsüz olarak gördüklerine yardım etmeye karar verdiler. Bu karar onların ileriki yaşamlarını çok etkiledi; çünkü güçsüz olup onların yardımıyla savaşı kazanan taraf Anadolu Selçuklu ordusu, düşman ise bir Moğol ordusuydu. Ertuğrul, bu yardımı sayesinde Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubat ile tanıştı ve onu koruyucu olarak tanıyıp elini öptü. Sultan da ona hediye olarak Domaniç ve Ermeni dağlarını yaylak, Söğüt yakınlarındaki ovayı da kışlak olarak verdi.
Ertuğrul'un ailesi oraya vardığında Kütahya'nın kuzeyindeki Karacahisar mevkiinde Rumlar yaşıyordu. Ertuğrul bu Rumlar tarafından rahatsız edilince Alaaddin'den sefer için izin istedi ve sefer yapıp bölgeyi aldı. Zafer haberini Eskişehir'de alan I. Alaeddin Keykubat, Eskişehir'in adını "Sultanönü"ye çevirdi ve Ertuğrul Gazi'ye verdi.
Ertuğrul Gazi'nin ise üç oğlu vardı; Osman, Gündüz Bey ve Saru Batu Savcı Bey. Bunlardan en küçüğü olan Osman, 1258 yılında doğdu. Bizans tekfurlarına karşı seferlerde bulundu ve bir savaşçı olarak nam saldı.

Babasının ölümü üzerine 1281'de aşiretin başına geçen Osman Gazi, 1284'te Bizanslılara ait olan Kulaca Hisar'ı ele geçirdi. İlerleyen yıllarda fetihlerine devam etti; 1288'de Karacahisar'ı, 1298'de Bilecik'i fethetti. 1299'da, III. Alaeddin Keykubad'ın kaçmak zorunda kalması ile Anadolu Selçuklu Devleti yöneticisiz kaldı. Bunun üzerine başta Âşıkpaşazâde (1400-1484) olmak üzere Osmanlı kaynaklarına göre Osman Gazi aynı yıl bağımsızlığını ilan etti. Bu tarih, birçok tarihçi tarafından beyliğin kuruluşu olarak nitelendirildi fakat Halil İnalcık, Bizans kaynaklarından dönemin tarihçisi Paleologos Hanedanından Pahimeres'in yazdıklarını kanıt göstererek kuruluşun 1302 yılında yapılan Koyunhisar Muharebesi ile gerçekleştiğini öne sürdü. 1301'de Yenişehir'i ele geçirdi ve 1302'de Bizans ile yapılan ilk silahlı çarpışma olarak bilinen Koyunhisar Muharebesi'ni kazandı. 1321'de Mudanya ele geçirildi; 1326'da, Bursa Kuşatması sırasında öldü. Şehir, vefatından sonra fethedildi. Yerine, oğlu Orhan Bey geçti.
Osman Gazi, Anadolu'da faaliyet gösteren meslek teşkilatı Ahiler'in desteğini aldı ve teşkilatın lideri Şeyh Edebali'nin kızı ile evlendi. Ayrıca diğer Türk beylikleri ile mücadeleden kaçındı ve sınırlarını Bizans toprakları yönünde genişletti.

Orhan Gazi, beyliğin başına geçmeden önce Yarhisar tekfurunun kızı Holofira ile evlendi; 1326'da babasının ölümü ile beyliğin başına geçti ve aynı yıl Bursa'yı fethederek başkent yaptı. İlerleyen yıllarda İznik'i kuşattı fakat Bizans İmparatoru III. Andronikos'un karşı saldırıya geçmesi üzerine kuşatmayı kaldırdı. İki taraf, 1329'da Maltepe Muharebesi'nde karşılaştı; savaşın kazananı Osmanlılar oldu ve böylece Kocaeli Yarımadası'nın fethi tamamlanarak Bizans'ın Anadolu toprakları ile bağlantısı kesildi. 1331'de İznik, 1337'de İzmit ele geçirildi. 1345 yılına gelindiğinde Karesioğulları Beyliği, Osmanlı topraklarına katıldı. Beyliğin alınması ile Anadolu Türk siyasi birliğinin sağlanması yolundaki ilk adım atıldı ve Osmanlı, Karesioğulları'nın donanmasından yararlandı. Ayrıca beyliğin konumu sayesinde Rumeli'ye geçiş kolaylaştı. Orhan Gazi, 1346'da İoannis Kantakuzenos'un kızı ile evlendi ve 1347'de Bizans tahtına geçmesini sağladı. Bizans'a, Balkan devletleri ile yaptığı savaşlarda asker yardımında bulundu. Yardımların karşılığı olarak kendisine 1353'te Gelibolu Yarımadası'ndaki Çimpe Kalesi verildi. Böylece Osmanlılar, Rumeli'deki ilk topraklarını kazandılar.
Orhan Gazi, beyliği devlet haline getirdi ve teşkilatlanma çalışmalarına önem verdi. Saltanatı sırasında, ilk Osmanlı medresesini İznik'te açtı; yaya ve müsellem ordusunu kurdu. İlk Divan'ı topladı ve vezirlik makamını oluşturdu. İlk kadı ve subaşı atamalarını yaptı. 1362'de vefat etmesinin üzerine, tahta I. Murad geçti.

Murad Hüdevandigâr olarak da bilinen I. Murad, tahta geçmeden önce 1350'li yıllarda ağabeyi Süleyman ile birlikte Rumeli'de gerçekleştirilen bazı akınlara katıldı. Saltanatı boyunca sınırlarını Balkan topraklarında ilerletmeye özen gösterdi, bunun yanı sıra Anadolu'daki komşu Türk beyliklerinden bazılarının topraklarına çeşitli yollarla sahip oldu. 1363'te Bizans ile yaptığı Sazlıdere Muharebesi sonrasında Edirne'yi fethetti. Hemen ardından Filibe ve Gümülcine'yi hakimiyeti altına alarak Bizans'ın Sırp ve Bulgar devletleri ile var olan kara bağlantısını kesti. Fetihlerden rahatsız olan Papa V. Urbanus, bir Haçlı birliği oluşturdu. Osmanlı ordusu ile Haçlı birliği arasında 1364'te yapılan Sırpsındığı Muharebesi, kesin Osmanlı zaferi ile sonuçlandı. Zafer sonucunda Meriç nehri tamamen hakimiyet altına alındı ve Balkanlarda ilerlemek daha kolay bir hale geldi.
Haçlıların Balkanlardaki Osmanlı ilerlemesini durdurma çabaları, Çirmen Muharebesi ile devam etti. Sırpsındığı'nın intikamını almak isteyen Sırplar ile 1371'de savaşan Osmanlılar, bir kez daha zafer elde ettiler. Böylece Makedonya'nın fethine ortam hazırlandı; Bulgar kralı, Sırp prensleri ve Bizans Osmanlı üstünlüğünü kabul etti. İlerleyen yıllarda oğlu Bayezid'i, Germiyanoğulları beyi Süleyman Şah'ın kızı ile evlendirdi. Böylece çeyiz yolu ile Kütahya, Simav, Tavşanlı ve Emet'i hakimiyeti altına aldı. Hamitoğulları'ndan para karşılığında Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir ve Isparta'yı satın aldı. Böylece Karamanoğulları ile sınır komşusu oldu. Anadolu'da bu faaliyetler sürerken Balkanlar yönündeki genişleme devam etti. 1386'da Sırplarla yapılan Ploşnik Muharebesi'nde Osmanlı birlikleri başarısız oldu. Bunun üzerine Balkan devletleri yeni bir Haçlı ordusu oluşturdu. İki ordu 1389'da I. Kosova Muharebesi'nde karşılaştı. Savaş, Osmanlı galibiyetiyle sonuçlandı fakat I. Murad, Sırp Miloš Obilić tarafından öldürüldü.
Murad Hüdevandigâr, saltanatı sırasında var olan "Devlet hükümdar ve ailesinin ortak malıdır." anlayışını "Devlet hükümdar ve oğullarının ortak malıdır." anlayışı ile değiştirdi. Böylece taht kavgalarını azaltmayı amaçladı. Kurumsallaşmaya önem verdi; başkenti Edirne'ye taşıdı ve Yeniçeri Ocağı'nı kurdu. Ülkeyi ilk kez eyaletlere ayırarak Rumeli Eyaleti'ni oluşturdu.

Osmanlılar ile başta Karamanoğulları olmak üzere, Anadolu Türkmen beylikleri arasındaki mücadele, I. Murad'ın oğlu Yıldırım Bayezid (I. Bayezid (1360-1403) döneminde, çoğu beyliğin ortadan kalkması ve beyliklerin Osmanlı topraklarına katılmasıyla sonuçlandı. Bu dönemde Osmanlılar, Türkmen beyliklerinin topraklarından başka, Kadı Burhanettin'in mülkü sayılan Sivas, Kayseri, Malatya ve Elbistan'ı da ele geçirmeyi başardılar; böylece Osmanlı sınırı doğuda Fırat'a kadar genişledi.

Ancak bu durum, Osmanlılar'ı toprakları ellerinden alınan beylerin sığındığı Timur'la karşı karşıya getirdi. Osmanlı yönetimine geçen Anadolu Türkmen beyliklerinin asker ve yöneticileri henüz büyük ölçüde eski beylerine bağlılıklarını koruyorlardı. Bunlar Ankara Savaşı (1402) sırasında Timur ordusunda bulunan eski beylerinin yanına geçtiler. Bu hem Ankara Savaşı'nda Osmanlıların yenilmesine, hem de 14. yüzyılda kurulmuş olan Anadolu siyâsi birliğinin dağılmasına neden oldu. Osmanlılar, Anadolu'nun siyâsi birliğini yeniden ancak 15. yüzyılın ikinci yarısında, Sultan II. Mehmed döneminde kurulabildi.
Ankara Savaşı'nda Osmanlıların uğradığı ağır yenilgi, yalnız Anadolu'daki siyâsi birliğin parçalanmasına neden olmakla kalmadı, Osmanlı Devleti'nin kendi içinde de parçalanmalara yol açtı. Yıldırım Bayezid'in oğulları Süleyman Çelebi, İsa Çelebi, Musa Çelebi, Mehmed Çelebi, Osmanlı tahtına sahip olabilmek için birbirleriyle mücadeleye giriştiler. "Fetret Devri" adı verilen ve 1413'e kadar süren bu taht kavgası dönemi, I. Çelebi Mehmed'in (1413 - 1421) kardeşlerini ortadan kaldırıp, Osmanlı Devleti'nin birliğini yeniden sağlamasıyla sona erdi. Ankara Savaşı'ndan sonra dikkati çeken en önemli özelliklerden biri, Anadolu'daki eski Türkmen beyliklerinin yeniden kurulmasına, Osmanlı Devleti'nin de Bayezid'in oğulları arasında parçalanmasına karşın Balkan uluslarının Osmanlı yönetiminden kurtulmak için girişimde bulunmamalarıdır. Bunun da nedeni büyük ölçüde, Osmanlı düzeninin, özellikle mîri toprak düzeninin, Balkan derebeylik düzeninden daha iyi, daha ileri bir düzen olması ve Balkan halklarının büyük ölçüde bu düzenden hoşnut olmalarıdır.
Ankara Savaşı'ndaki ağır yenilgi, Osmanlı gelişmesini yarım yüzyıl kadar geciktirmiş oldu. Ancak Osmanlı Devleti, bir devleti tümüyle tarih sahnesinden silebilecek kadar büyük ve önemli olan bu sarsıntıyı atlatabildi; yarım yüzyıllık bir gecikmeyle de olsa yeniden gelişme ve büyüme yoluna girdi.

1451'de II. Murad (1421 - 1444, 1446 - 1451) ölüp de yerine oğlu Fatih Sultan Mehmet (1444 - 1446, 1451 - 1481) ikinci kez padişah olduğunda, artık Osmanlı Devleti, Ankara Savaşı'nın tüm sarsıntılarını atlatmış ve kuruluş dönemini tamamlamış bir devlet idi. II. Mehmet, atalarının birçok defa girişip de başaramadıkları İstanbul'u alma emelini gerçekleştirebilecek kadar kendini güçlü hissediyordu. Fetihle Osmanlı Devleti, artık bir imparatorluk olacaktı.

Gazi tezi

^ Ploşnik Muharebesi'nin tarihi bazı kaynakla

Osmanlı İmparatorluğu reform dönemi, Türk ve Türkiye tarihi için önemli bir dönem. Bu dönem 1828'de başlayıp 1908'e kadar devam eder.

Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını korumaya çalışmıştır. Osmanlı Devleti'ne, bu dönemde Avrupalı Devletlerce "Hasta Adam" lakabı konulmuştur.

Alemdar Mustafa Paşa, Nizam-ı Cedid ordusunun yerine Sekban-ı Cedid Ordusu'nu kurdu.
II. Mahmut, Alemdar Mustafa Paşanın öldürülmesi üzerine Sekban-ı Cedit'in yerine Eşkinci Ocağı kurdu.
1826'da Yeniçeri Ocağı'nı kaldırarak yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu kuruldu. Bu olayın adı Vakay-i Hayriye (Hayırlı Olay)'dir.
Yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu tümen, tabur, bölük gibi birliklere ayrıldı.
Ordunun reformu için Prusya'dan subaylar getirildi. Avrupa'ya subaylar gönderildi.

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı
Edirne Antlaşması (1829)

Tanzimat Fermanı'nın amacı; Osmanlı uyruğunda bulunan bütün vatandaşlara eşit haklar vererek Avrupa devletlerinin Osmanlıların içişlerine karışmasını önlemek, Azınlıklar ve Avrupa üzerinde olumlu bir etki yaparak Avrupalı devletlerin desteğini sağlamak ve imparatorluğu yeniden toparlamaktı.

Avrupalı Devletlerin, Osmanlı İmparatorluğu'nun iç işlerine  karışmasına engel olmak.
Mısır ve Boğazlar konusunda Avrupalı devletlerin desteğini kazanmak.
Devleti ve toplumu demokratik bir yapıya kavuşturmak.
Azınlık isyanlarını önleme isteği.
Bu nedenlerden dolayı 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayun) ilan edildi.

Müslüman ve Hristiyan bütün halkın namus, ırz, can ve mal güvenliğinin sağlanması.
Askerliğin düzenli bir şekle sokulması.
Vergilerin düzenli bir yönteme göre belirlenmesi ve toplanması.

Mısır Valiliği, babadan oğula geçmek üzere Mehmet Ali Paşa'ya verilecek, fakat hukuki yönden Osmanlı'ya bağlı kalacak.
Mısır'da vergiler padişah adına toplanacak, dörtte biri İstanbul'a gönderilecek.
Suriye, Adana ve Girit Osmanlı'ya geri verilecek.
Bu anlaşmayla Mısır, iç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı'ya bağlı imtiyazlı bir eyalet haline geldi.

Hünkâr İskelesi Antlaşması'nın süresi bitince Londra'da bir konferans toplandı. Toplantıya İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya-Macaristan, Prusya ve Osmanlı Devleti katıldı. Londra'da imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'ne göre:

Boğazlar Osmanlı Devleti'nin olacak, ancak Osmanlı barış halindeyken boğazlar bütün savaş gemilerine kapatılacaktı.
Bu sözleşme ile boğazlar, devletlerarası bir statü kazandı.
Osmanlının boğazlar üzerindeki hükümranlık haklarına kısıtlama getirilmiştir.
Rusya boğazlar üzerindeki üstünlüğünü kaybederken, Fransa ve İngiltere Akdeniz'deki güvenliklerini artırmışlardır.

Paris Antlaşması görüşmeleri sürerken Islahat Fermanı ilan edilmişti (1856). Bu fermanla ilgili bir madde Paris Antlaşması'nda da yer aldı. Islahat Fermanı kaynağını ve ortaya çıkış nedenini yabancı devletlerden almaktadır. Bu fermanın esasları Fransa'nın ısrarı ile Avusturya, İngiltere ve Fransa tarafından belirlenmiştir. Osmanlı Devleti, Paris antlaşması şartlarını lehine çevirmek için bu fermanı ilan etmiştir.

Din ve mezhep hürriyeti sağlanarak azınlıklara okul, kilise ve hastane açma hakkı verilecek.
Azınlık ve yabancılara küçük düşürücü sözler söylenmeyecek.
Azınlıklar da bütün devlet memurluklarına girebilecek.
Askerlik işleri yeniden düzenlenecek, azınlıklardan askerlik için bedel kabul edilecek.
Vergi sistemi yeniden düzenlenecek. İltizam usulü kaldırılacak.
Herkes inancına göre yemin edecek, karma mahkemeler kurulacak.

Bu dönemde, Rusya'nın Balkanlarda Panslavizm idealini yaymaya başlamasıyla isyanlar başlamıştır. Sırp, Karadağ, Bosna-Hersek, Rumen (Eflak ve Boğdan) ve Bulgar isyanları ortaya çıkarak "Balkan Bunalımı"na zemin hazırlandı ve Girit'teki Rumlar ayaklanarak Yunanistan'a bağlanmak istediler. Avrupalıların duruma müdahalesiyle Osmanlı Devleti Halepa Fermanı'nı ilan etmiş ve Giritlilere vergi muafiyeti getirilmiştir. Mısır Hıdivi İsmail Paşa'nın gayretleri ve Fransa'nın desteğiyle 1869'da Süveyş Kanalı açılmış, böylece coğrafi keşiflerle önemini yitiren Mısır ve Akdeniz yeniden canlanmıştır. Bu durum Avrupalı devletlerin Mısır'a sahip olma arzunu artırmıştır.
Beylerbeyi ve Çırağan sarayları yapılmıştır. Avrupalı Devletler azınlıklarla ilgili ağır istek ve tehditlerden oluşan Berlin Memorandumu'nu ilan ettiler. Avrupa'da önemli gelişmeler görülmüş, İtalya (1870) ve Almanya (1871) siyasi birliklerini tamamlayarak siyasi güç olarak ortaya çıktılar.

Sebepleri:

Rusya'nın Osmanlı Devleti üzerindeki emelleri.
Kutsal Yerler Meselesi: Rusya İstanbul'a bir elçi göndererek Ortodoks Kilisesi'nin kutsal yerlerle ilgili isteklerinin onaylanmasını istemiş, Ancak bu isteği Osmanlı İmparatorluğu reddetmiştir.
Rusya'nın 1848 İhtilallerinin Avrupa'da meydana getirdiği kârışıklıklardan yararlanmak istemesi.
Bu sebeplerden dolayı savaş, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 1853'te başladı. Osmanlı donanması Sinop'ta Ruslar tarafından yakıldı. 1854'te İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'nin yanında yer aldı. Sivastopol kalesi kuşatılarak alındı. Yenilen Rusya ile Paris Antlaşması imzalandı. (1856)
Kırım Savaşında İngiltere, Fransa, Sardunya ve Piyomento, Osmanlı Devleti'nin yanında savaşa girdi. Avusturya ise Eflak ve Boğdan'ı işgal ederek destek verdi. Osmanlı Devleti ilk dış borcu Kırım savaşı sırasında İngiltere'den aldı. (1854) Osmanlı Devleti Paris anlaşması sırasında Avrupalı devletlerin tam desteğini kazanmak için azınlıklara geniş haklar tanıyan Islahat Fermanı'nı ilan etti.

V. Murat Abdülaziz'in tahttan indirilmesi sonucu padişah oldu. (1876) Ancak sağlığının yerinde olmadığı görüldü. Bu durum karşısında başta Mithat Paşa olmak üzere önde gelen devlet adamları toplam 93 gün tahtta kalan V. Murat'ı tahttan indirerek Meşrutiyeti ilan etme sözü veren II. Abdülhamit'i tahta çıkardılar.

II. Abdülhamit 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi'yi ilan etti. Böylece meşruti yönetime geçilmiş oluyordu.

Savaşın nedeni, İstanbul (Tersane) ve Londra Konferansı kararlarının Osmanlı tarafından kabul edilmemesi ve Rusya'nın Panslavist politikası ve sıcak denizlere inme çabasıdır.
Rusya ilk olarak, Osmanlı'dan balkanlarda ıslahat yapmasını istemiştir. Çünkü Rusya da içinde bulunduğu karışıklıklar dolayısıyla olası bir savaştan çekinmekteydi. Ancak Osmanlı savaş çıkacağını bile bile bu istekleri reddetmiştir. Çünkü Islahat Fermanı nedeniyle, kamuoyu tarafından reformlara büyük bir tepki vardı. Rusya tüm bu sebeplerden dolayı Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. Savaş, Doğu ve Batı cephesi olarak ikiye ayrılmıştı.Batı cephesinde, Plevne'ye kadar ilerleyen Rus kuvvetlerini, Gazi Osman Paşa durdurdu. Ancak kaledeki kıtlık dolayısıyla, taarruzu deneyen Osman Paşa başarılı olamadı.
Ruslar doğuda Erzurum'a kadar ilerlediler. Rus ordusu Aziziye Tabyalarında Şehit Halil Başkan Paşa tarafından durduruldu. Ancak ağır kış şartlarına dayanamayan Osmanlı kuvvetleri, Rus orduları karşısında tutunamadı. Ruslar batıda Edirne ve doğuda Kars'a kadar girdiler. Sonuç olarak da, iki taraf arasında Ayestafanos Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma Rusya'ya sıcak denizlere inme konusunda Balkan ve Doğu koridorunu açmıştır. Bu durum Avrupa devletlerin tepkisine neden olmuş, Rusya yeni bir savaşı göze alamadığından Berlin'de bir kongre toplanmasını kabul etmiştir. Bu antlaşma yürürlüğe girmemiş, bunun yerine Berlin antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı Devleti'nin imzalayıp da uygulamaya konulmayan iki antlaşma Ayestefanos ve Sevrdir.

Bu sırada İngiltere, Osmanlı Devleti'ne Kıbrıs'ın kendisine bir üs olarak verilmesi durumunda kongrede Osmanlı Devleti'ni savunacağını söyledi. Osmanlı, İngiltere'nin bu isteğini kabul etmek zorunda kaldı.
Bu antlaşma ile Osmanlı'nın dağılma süreci hızlandı. İngiltere de Osmanlı topraklarının parçalanmasına katıldı. Bu yüzden Osmanlının dış politikasında İngiltere'den boşalan yeri Almanya almaya başladı. Ermeni meselesi ilk defa uluslararası bir antlaşmada yer almış, Ermeni Meselesi Ermenilerin değil Osmanlı'yı parçalamak isteyen devletlerin meselesi olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı'nın 19. yy.da en çok toprak kaybettiği antlaşmadır. Anlaşmadan en kârlı çıkan, Bosna-Hersek üzerinde haklar elde eden Avusturya ve Kıbrıs'ı üs olarak alan İngiltere'dir.

II. Abdülhamit parlamentoyu iptal etti.

Dömeke Savaşı

1908 Devrimi'ni merkezi Selanik'te bulunan 3. Ordu gerçekleştirdi. Selanik'te bulunan İttihat ve Terakki merkez komitesi organize etti.

Osmanlı İmparatorluğu yükselme dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminden (1299-1453) sonra geldiği kabul edilen dönemdir. 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul'un Fethi ile başladığı kabul edilen bu olgunluk döneminin ne zaman sona erdiğiyle ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Osmanlı aydını Kâtip Çelebi, imparatorluğun bu döneminin 1593'te Celâlîlerin ortaya çıkmasına kadar sürdüğünü belirtirken, Naîmâ ise 1683'teki Viyana bozgununu bu dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan eder.
Bu dönemin, I. Süleyman'ın saltanatının bittiği yıl olan 1566'ya kadar veya Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa'nın ölüm yılı olan 1579'a kadar devam ettiği de ifade edilen görüşler arasındadır. Naîmâ'nın İbn-i Haldun'un tarih anlayışına göre yapmış olduğu bölümlendirme, genellikle sonraki dönem Osmanlı tarihçileri tarafından da benimsenmiş ve bu dönemin 17. yüzyılın son çeyreğine kadar sürdüğü kabul edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde Kuzey Afrika'ya ve Orta Doğu'ya yayıldı ve Doğu Avrupa'nın önemli kısımlarını kontrol altına alarak Viyana kapılarına dayandı. 16. yüzyılın başında Doğu'da ortaya çıkan Şii Safevî Devleti ile mezhepsel ayrılıklar ve siyasi nedenlerle savaştı. I. Selim'in 1516-1517'deki Büyük Mısır Seferi sonucunda Mısır'ın Osmanlıların eline geçmesiyle birlikte imparatorluk ilk Kuzey Afrika toprağını kazandı ve üç kıtaya yayılma kapasitesine ulaştı.

Yükselme devrinde Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgesel büyümesi, II. Mehmed tarafından 29 Mayıs 1453 tarihinde Konstantinopolis'in Fethi ile başladı. Fatih Sultan Mehmed, 1454-55'te Sırbistan'ı, 1458-59'da da Mora'yı fethederek imparatorluğun Balkanlar ve Anadolu'daki konumunu sağlamlaştırmaya devam etti. 1461'de Trabzon ve 1463'te Bosna fethedildi. Yunanistan'daki birçok Venedik bölgesi, 1463-79 Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında fethedildi. 1474'te Osmanlılar, Anadolu'daki rakipleri Karamanoğulları Beyliği'ni ilhak ettiler. 1480'de İtalya'daki Napoli Krallığı'nın elindeki Otranto'nun işgali başladı; ancak ertesi yıl II. Mehmed'in ani ölümü, Osmanlıların geri çekilmesine yol açtı.
II. Bayezid'in saltanatı (1481-1512), önceki dönemin hızlı fetihlerinden sonra bir duraklama dönemiydi ve imparatorluğun toprakları yalnızca marjinal olarak genişletildi. 1484'te II. Bayezid, Boğdan'a karşı bir sefer düzenledi, bölgeyi vasal statüsüne tabi tuttu ve stratejik Kilia ve Akkerman limanlarını ilhak etti. Ayrıca belli başlı Venedik limanları (Modon, Koron, Durazzo), 1499-1503 savaşı sırasında Yunanistan ve Arnavutluk'ta fethedildi. Ancak saltanatının sonunda Doğu'daki Osmanlı toprakları, İran'da yeni kurulmuş bir devlet olan Safevî İmparatorluğu'nun tehdidi altına giriyordu. Zira Şii mezhebine bağlı olan Safevîler, Sünni Anadolu topraklarında mezheplerini yaymak ve Osmanlı İmparatorluğu'nu güçsüzleştirmek için çalışıyordu.
İmparatorluğun hızlı genişlemesi, 1514'teki Çaldıran Muharebesi'nde Safevîleri mağlup eden, ardından Doğu Anadolu'nun çoğunu ele geçiren ve kısa bir süre sonra Tebriz içlerine giren I. Selim döneminde yeniden başladı. Yavuz Sultan Selim, 1516'da Mısır'daki Memlûk Sultanlığı'na karşı bir sefer düzenledi ve ertesi yıl önce Suriye'yi, ardından bazı stratejik Orta Doğu bölgelerini, nihayetinde de Mısır'ı fethetti. Bu olaylar, Osmanlı İmparatorluğu'nun artık Orta Doğu'nun Müslüman merkezlerine hükmetmeye ve kutsal Mekke ve Medine şehirlerini koruma altına almaya başladığı anlamına geliyordu. I. Selim'in bu seferi, İslamî uygulamaların imparatorluk yönetimi üzerindeki etkisini artırdı ve Arapça konuşan bu bölge ile Anadolu ve Balkanlar'daki Osmanlı bölgeleri arasında etkileşimi kolaylaştırdı. Sultan Selim'in sekiz yıllık hükümdarlığı döneminde imparatorluğun toprakları iki kattan daha fazla genişledi ve devlet hazinesi doldu.
Genişleme I. Süleyman devrinde, 1526'da, Macaristan Krallığı ordusu ile yapılan Mohaç Muharebesi sonucunda krallığı devlete bağlı duruma getirmekle devam etti. 1529'da Avusturya'nın başkenti olan Viyana kuşatıldı, ancak başarısız olundu. 1533'te Cezayir hükümdarı Barbaros Hayreddin Paşa, başkent İstanbul'a geldi ve devlete bağlılığını ilan ederek imparatorluğun hizmetine girdi. Sonraki yıl ise Süleyman tarafından kaptan-ı derya olarak görevlendirildi. Aynı yıl Süleyman, Bağdat ve Tebriz'i imparatorluğun topraklarına kattı. 1536'da Fransa ile ittifak kuruldu; bu ittifakın bir parçası olarak Nice ve Korsika kuşatmaları yapıldı. 1538'de, Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması, Akdeniz'deki Preveze açıklarında yaşanan Preveze Deniz Muharebesi'nden zaferle ayrıldı. 1540'ta ise Mora ve Dalmaçya kıyıları Osmanlı'ya katıldı. 1560'ta Tunus'un Cerbe Adası ele geçirildi. 1565 yılında Malta kuşatılsa da, kuşatma başarısız oldu. I. Süleyman, 1566'da, 71 yaşında 13. seferine çıktı ve Zigetvar'a vardı. 7 Eylül 1566'da, Zigetvar'ın alınmasından bir gün önce öldü. I. Süleyman Batı'da Muhteşem Süleyman, Doğu'da Kanuni Sultan Süleyman olarak tanındı. Saltanatının son yıllarında, üç kıtaya yayılmış olan imparatorluğun topraklarında yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaştı.

29 Mayıs 1453 tarihinde Osmanlı Türkleri, Bizans İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'u kuşattı ve yaklaşık iki aylık yoğun bir kuşatmadan sonra şehri fethetti. Bir zamanlar neredeyse tüm Akdeniz'e hâkim olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun çökmesi, Hristiyan dünyasında büyük bir şaşkınlık yarattı. Hristiyanlığın en büyük ve en önemli katedrallerinden biri olan Ayasofya, Müslümanların zaferini simgelemek amacıyla II. Mehmed tarafından camiye dönüştürüldü ve şehirde imar faaliyetleri başlatılarak yeni bir düzenleme oluşturuldu.
Babası II. Murad'ın 1451'deki ölümü üzerine 19 yaşında Osmanlı tahtına çıkan II. Mehmed, babası döneminde Venedikliler, Cenevizler, Macarlar ve Sırplar ile yapılan barış anlaşmalarını yeniledi. Ardından İstanbul'u kuşattı. Yaklaşık iki aylık yoğun bir kuşatmadan sonra şehri fethetti, 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu'nu yıktı. İslam dünyasında büyük bir itibar kazanan Osmanlılar, Ortodoks Kilisesi'ni de himayesi altına aldı. Bu fetih, tarihçilerin birçoğu tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı sayılan olaylardan biri olarak kabul edilir. II. Mehmed, fetihten sonra "Fatih" unvanıyla anılmaya başlandı.

Osmanlılar, İstanbul'un etrafındaki bölgelerin birçoğunu kontrol altına aldıktan sonra, II. Mehmed'in emriyle şehri topa tuttular. Ağır toplarla şehrin surlarında gedikler açıldıktan sonra 80.000'den fazla askerden oluşan Osmanlı ordusu, surların içindeki küçük Bizans kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Çarpışmalar sırasında son Bizans İmparatoru XI. Konstantinos öldü ve şehrin düşmesiyle birlikte imparatorluğu da son buldu. Konstantinopolis, fethedildiği bu tarihten Osmanlı İmparatorluğu'nun sona erdiği 1922 yılına kadar devletin başkenti oldu ve çoğu zaman "İstanbul" veya "Konstantiniyye" olarak anıldı.
Bizans İmparatorluğu, İstanbul'un fethedildiği tarihte halihazırda kendi sonuna yaklaşmıştı. İmparatorluğun elinde yalnızca başkent, başkentin batısındaki bir arazi ve Yunanistan'ın güney kısmı kalmıştı. 1204 yılında Haçlılar ve müttefikleri Venedikliler, Dördüncü Haçlı Seferi yolunda şehre acımasız bir saldırı düzenleyerek Konstantinopolis'i yağmalamışlardı. Siviller tecavüze uğrayıp öldürülmüş, kiliseler ve bazı anıtlar yıkılmış, şehir yerle bir edilmişti. II. Mehmed Osmanlı tahtına geçtiğinde, Anadolu ile Rumeli bölgeleri arasında bir tampon bölge görevi gören ve asırlardır birçok hükümdarın ele geçirmeyi hayal ettiği bu şehri fethetmeye kararlıydı ve nihayetinde amacına ulaştı.

II. Mehmed, yeniçeri ordusunu aşama aşama yeniden düzenledi. Ordusunun silahlarını yeniledi, sayısını artırdı ve merkezi kontrolünü güçlendirdi. İstanbul'un Fethi'nden sonra dikkatini Anadolu'ya yöneltti. II. Mehmed'den 50 yıl önce Sultan I. Bayezid Anadolu'yu önemli ölçüde politik bir birlik hâline getirmeyi başarmıştı; ancak 1402'deki Ankara Muharebesi'nden sonra bu birlik yeniden dağılmıştı. Bu yüzden II. Mehmed, Osmanlıların kontrolündeki diğer Anadolu beylikleri ile Trabzon İmparatorluğu'nu topraklarına katmak ve Kırım Hanlığı ile ittifak yapmayı amaçladı. Bu hedefinde başarılı oldu ve Anadolu'daki diğer beylikler üzerinde Osmanlı kontrolünü sağladı.

İstanbul'un 1453'teki fethinden sonra tüm Yunanistan birkaç yıl içinde kontrol altına alındı. Rodos, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adalar ise bunun dışındaydı. Rodos'ta Hospitalier Şövalyeleri, 16. yüzyılın başına değin tutunabildiler. Kıbrıs 16. yüzyıla kadar, Girit ise 17. yüzyıla kadar Venediklilerin kontrolünde kaldı. Trabzon, 1461'de düşünce bağımsız hiçbir Rum devleti kalmamış oldu. Kısa süre içinde Tuna'nın güneyindeki Slav devletler de ortadan kaldırıldı. Son direniş, İskender Bey adı verilen Georges Castriota'nın birkaç yıl sürdürmeyi başarabildiği Arnavutluk'taki direniş oldu. Böylece imparatorluğun Avrupa yakasında hiçbir çatlak kalmadı.
II. Mehmed, 1456'daki Belgrad Kuşatması'nda Belgrad'ı Janos Hunyadi'den fethetmeye çalıştı. Macar komutanlar şehri başarılı bir şekilde savundu ve Osmanlılar ağır kayıplar vererek geri çekildi, ancak sonrasında Osmanlılar neredeyse tüm Sırbistan'ı işgal etti. 1460'ta Mehmed, Mora Yarımadası'ndaki Mora Despotluğu'nu ve 1461'de de Anadolu'nun kuzeyindeki Trabzon Rum İmparatorluğu'nu ele geçirdi. Böylelikle Bizans yönetiminin son iki kalıntısı Osmanlılar tarafından ilhak edilmiş oldu. 1463'te, Bosna Krallığı tarafından her yıl ödenen haraçla ilgili yaşanan bir anlaşmazlıktan sonra Bosna işgal edildi ve son Bosna kralı Stjepan Tomašević ve amcası idam edilerek bölge çok hızlı bir şekilde fethedildi.

Bu dönemde Girit hariç Ege Denizi'ndeki tüm adalarda Venedik hâkimiyeti sonlandırıldı. Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'nın Toroslar'ı ve Akdeniz kıyılarını ele geçirmesiyle Memlûk Devleti ile sınır komşusu olundu ve Memlûklarla sıcak temaslar başladı. Yine Gedik Ahmed Paşa'nın Kırım'a yaptığı seferler ile Kefe, Sudak ve Kırım Hanlığı Osmanlı himayesine girdi. Böylece Karadeniz'deki Ceneviz hâkimiyeti sonlandırıldı ve Karadeniz, bir Türk gölü hâline geldi.

İmparatorluğun 

PKK (Türkçe telaffuz: /peːkaːkaː/ veya /peːkeːkeː/) veya tam adıyla Partiya Karkerên Kurdistanê (Türkçe: Kürdistan İşçi Partisi), Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede özyönetim kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu topraklara sahip olabilmek için askerî hedeflere, köy korucularına ve sivillere karşı saldırılar düzenleyen yasa dışı ayrılıkçı bir silahlı örgüttür. Parti, silahlı kanadı HPG ile silahlı faaliyetler yürütür. PKK; Avrupa Birliği ülkeleri, NATO, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Japonya, Kanada, Kazakistan ve bölgedeki Türkiye, Suriye, Irak ve İran'ın da aralarında bulunduğu çeşitli ülke ve uluslararası kuruluşlar tarafından terör örgütü olarak tanınmaktadır. Örgütün Kurucusu Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla 5-7 Mayıs 2025 tarihinde toplanan kongre 12 Mayıs 2025 tarihinde örgütü feshederek silahlı eylemleri durdurduklarını açıkladı.
Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra; KADEK (Kürtçe: Kongreya Azadî û Demokrasiya Kurdistanê, Türkçe: Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) ve Kongra-Gel (Halk Kongresi) isimlerini de kullanmıştır. 1978 yılında, Lice'nin Fis köyünde Abdullah Öcalan ve kendisini destekleyen 21 kişi tarafından kurulan PKK'nın ideolojisi, 2005 yılına kadar Marksizm-Leninizm, ardından demokratik konfederalizm üzerine kurulu olmuştur.
PKK örgütünün gerçekleştirdiği ilk silahlı eylemler 1978 yılında radikal sol örgütlere karşı gerçekleşmiştir. Özellikle Maocu çizgide olan Türkiye İşçi Köylü Partisi'ne (TİKP) karşı Güneydoğu illerinde 1978-1980 yılları arasında çeşitli saldırılar düzenlemiş, önde gelen TİKP mensupları öldürülmüştür. 1979-1980 yılları arasında ise, PKK tarafından Siverek'te bulunan Bucak aşiretine ve yöredeki sivillere karşı silahlı eylemler gerçekleştirmiştir. 7 Eylül 1980'de asteğmen İlyas Bayraktutar çeşitli işkencelerle öldürüldü. Maddi olarak yeterli desteği aldığını ve yeterli kapasitede militanı olduğunu düşünen örgüt; 1984'te gerçekleştirdiği Eruh ve Şemdinli baskınları ile, o tarihten bu yana Türk güvenlik güçlerine ve sivillere karşı saldırılarını sürdürmektedir.
Bazı politikacı ve yazarlara göre, PKK gerek geçmiş dönemde gerekse günümüzde eylemleri için çeşitli Marksist-Leninist örgütler veya partiler ile iş birliği yapmıştır. Örgüt, 12 Mart 2016 tarihinde Halkların Birleşik Devrim Hareketi bileşenleri ile birleşerek Türkiye'de faaliyet yürüten bazı komünist ve Marksist-Leninist silahlı örgütlerle ortak bir cephe oluşturmuştur. Bununla birlikte PKK'nın Batılı ülkelerden maddi, manevi ve politik destek gördüğü; hatta örgüte silah ve teçhizat tedarik edildiği öne sürülmektedir. Türkiye'deki eylemlerinin finansmanının büyük bir kısmı Türkiye dışından sağlanmaktadır. Örgütün, kendine yeterli maddi desteği sağlayabilmek için uyuşturucu ticareti, eroin üretimi, insan ticareti, kara para aklama ve kaçakçılık gibi yasadışı suç faaliyetleri yürüttüğü iddia edilmektedir. 2010 yılında, Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan "Organize Suç Tehdidi Değerlendirmesi" raporunda, örgütün sadece eroin kaçakçılığından yılda 50 milyon dolar ile 100 milyon dolar arasında para kazandığı belirtilmektedir.
Örgüt, Avustralya merkezli Ekonomi ve Barış Enstitüsü'nün (IEP) "2018 Küresel Terörizm Endeksi" raporunda "Avrupa'nın en kanlı terör örgütü" olarak listelendi. 2016 yılında 268 kişinin, 2017 yılında ise 71 kişinin ölümünden sorumlu oldu. 2020 itibarıyla Türkiye sınırları içerisinde 500 civarı, toplamda 60.000 civarı silahlı PKK mensubu olduğu düşünülmektedir.

PKK'nın ideolojik yapısı Marksizm-Leninizm, Maoculuk, Apoculuk, Kürt milliyetçiliği, jineoloji ve demokratik konfederalizmdir. Abdullah Öcalan, PKK'yı "Kürt proleter devrimci hareketi" ve "ulusal kurtuluş mücadelesi" olarak tanımlamıştır.
PKK ilk yıllarında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı jeokültürel bölge olan Kürdistan'da sosyalist bir Kürt devleti kurma amacı olduğu halde 90'lı yıllarda gerek SSCB'nin dağılması gerek ise Abdullah Öcalan'ın ideolojik değişimleri PKK'yı devlet kurmak fikrinden vazgeçirmiştir. PKK, Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede öz yönetim kurmayı amaçlamaktadır. Mehmet Ali Birand ile yaptığı ve 16 Haziran 1988 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan röportajında Öcalan "Amacımız Türkiye'den toprak koparmak değil, aşamalı şekilde bir gerçeğin kabul edilmesini sağlamaktır. Her şey size bağlıdır." ifadelerini kullanmıştı.
2005'te kabul edilmiş KCK sözleşmesiyle birlikte örgütün konumu "klasik parti olmayan, iktidarı hedeflemeyen, ideolojik, ahlaki ve örgütsel bir oluşum" olarak yeniden tanımlandı.
15 Ağustos 2024'te PKK lideri Murat Karayılan 15 Ağustos 1984 saldırılarını anma konuşmasında, "Orta Doğu'da özgür ve bağımsız bir Kürdistan'ın oluşması için savaşı gürleştireceğiz." ifadelerini kullanarak PKK'nın ulus devlet ve Kürdistan Devleti'nin kurulmasına karşı olan ideolojisinin değişiminin sinyalini vermiştir.
Faaliyet alanı büyük ölçüde Türkiye toprakları olmakla birlikte, Batı Avrupa'da, Suriye, Irak ve İran topraklarında da etkinlik göstermektedir.

Osmanlı döneminden itibaren Anadolu'daki Kürtler, merkezi yönetime karşı çeşitli sebeplerle birçok isyanda bulunmuşlardır. 1830'da Mir Muhammed İsyanı, 1918-1921'de Koçgiri İsyanı, 1920'de Milli Aşireti Ayaklanması, 1925'te Şeyh Said İsyanı gibi birçok isyan gerçekleşmiştir. Şeyh Said İsyanı sonrası çıkarılan Şark Islahat Planı çerçevesinde Kürt illerinde olağanüstü hâl ilan edilmiş, halka açık yerlerde Türkçe dışında bir dil konuşulması yasaklanmış, Türkçe olmayan köy, ilçe ve il isimleri Türkçeleştirilmiştir. 1926-1930 yıllarında Ağrı ayaklanmaları ve 1937-38'de Dersim İsyanı gerçekleşmiştir. Özellikle Dersim İsyanı sertlikle bastırılmış, 13 bin 160 kişi ölmüş, 11 bin 818 kişi sürgün edilmiştir. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki bu isyan ve ayaklanmalar çoğunlukla aşiret bazlı olup ayrılıkçı veya bağımsızlıkçı bir kimlik içermemekteydi.

Türkiye İşçi Partisi 16 Eylül 1967'de Diyarbakır, 24 Eylül'de Silvan, 1 Ekim'de Siverek, 8 Ekim'de Batman, 15 Ekim'de Tunceli, 22 Ekim'de "Doğu Mitingleri" düzenlemiştir. 23 Mayıs 1971'de Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kurulmuştur.

Abdullah Öcalan'ın örgütsel geçmişi 1974'te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) ile başlamaktadır. Solcu Türk ve Kürt öğrencilerden oluşan dernek, 1975 yılında kapatıldı.
27 Kasım 1978 tarihli kuruluş bildirgesine kadar olan dönem Apocular olarak adlandırılmaktadır. Apocular ismi özellikle Dikmen toplantısından sonra yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Öcalan'ın politik fikirlerinin geliştiği ve ülke içinde 1970'lerin ortasına kadar gelişen yapılarla bağlantılarını kurmuş ve tanıtmıştır. Bu dönemin sonlarında fikirlerini harekete koymak için Güneydoğu Anadolu'da var olan feodal yapıda yer bulması ve bu yapıyı kendi amaçları için şekillendirmesi ve kendi amaçlarının da bölgenin yapısı altında şekillenmesi fikrini benimsediler.
Apocuların çekirdek grubu 16 kişiden oluşmaktaydı. 1975'te grubun Dikmen'de yaptığı bir toplantıda üniversiteyi bırakarak Marksist-Leninist bir grup oluşturma ve bağımsız bir Kürt devleti için savaşma kararı alındı. Alınan kararlar arasında Türk milliyetçilerine saldırılar düzenleme, militan solcularla münazaralar ile Kürt milliyetçiliğini tanıtma ve gösteriler ile dikkat çekme yer alıyordu. Yıllar içinde bu on altı kişiden sadece Öcalan grupta kalmış, bazıları kendi kuruluşunda rol oynadıkları yapı tarafından öldürülmüştür.

1978 yılının 15-26 Haziran tarihlerinde Doğu'da denetlemeye çıkan bir mühendis albay, Tunceli'de denetim yaparken oradaki Harita Birliği personeli ve Ziraat Okulu öğretmenlerinden edindiği bilgilerden çok etkilendiğini ve bunları bildirmenin bir vatan borcu olduğunu ifade ederek gördüklerini ve duyduklarını bir rapor hâlinde Genelkurmay Başkanlığına sundu:— Türkçe bilindiği hâlde askerlere ve emniyet mensuplarına Türkçe cevap verilmiyor.
— Subay, astsubay ve emniyet mensuplarına "faşist köpekler" diyorlar.
— Tunceli Valisi'nin arkasından "Eco'nun (Ecevit) faşist köpeği" diye bağırılmış.
— On beş kadar okulda bayrak merasimi yapılmamakta, İstiklal Marşı söylenmemekte.
— Emniyet müdürü dövülmüş.
— Resmî kişilere bakkallar, "Size satılacak bir şeyimiz yok." diyerek mal satmaktan imtina etmekte, bu yüzden harita personeli jandarma tavassutu ile alışveriş yapabilmekte.
— İstiklal mücadelesinde kullanılacak haritalar yapılıyor diye araziye dikilen harita işaretleri tahrip edilmekte.
— 19 Mayıs gösterilerine 15 okuldan ancak 17 öğrenci çıkarılabilmiş, o da Ziraat Okulundan öğrenciler.
— Tunceli'deki gizli bir komitenin emri ile sosyal ve ekonomik faaliyetler derhâl durdurulabilmekte.
— Duvarlara sarı yıldızlı Kürt millî bayrağı yapıştırılmakta.
— Kürt millî marşı diye bir marş toplu olarak okunabilmekte.
— Toplu olarak komünist enternasyonal marşı okunmakta.

— Kürt istiklal mücadelesinin patlaması ile birlikte bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun tümden mücadeleye katılacağı anlatılmakta.

27 Kasım 1978'de Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis mahallesinde yapılan bir toplantıyla (1. Kongre) "Kuruluş Bildirgesi"ni düzenledi ve adını Kürdistan İşçi Partisi olarak değiştirdi. PKK, bu bildirgeyle hareket alanını genişlettiğini de ilan eder ve yeni bir safha olan şehir eylemleri metotlarını uygulamaya başlar. Marksist, Leninist temelli ayrılıkçı bir organizasyon olması sebebiyle sağ organizasyonlarla da çatışmaya girmiştir. Bu dönemde Başkan olarak Abdullah Öcalan, Başkan yardımcısı olarak Cemil Bayık, Yürütme kurulu başkanı olarak Şahin Dönmez, Asker sorumlusu olarak Mehmet Karasungur, İstihbarat sorumlusu olarak Mazlum Doğan, Yürütme kurulu üyesi olarak Mehmet Hayri Durmuş, Yürütme kurulu üyesi olarak Öcalan'ın eşi olan Kesire Yıldırım yer aldı.
Mayıs 1979'de birçok örgüt mensubunun devlet güçleri tarafından yakalanması üzerine Öcalan, Haziran 1979 tarihinde Türkiye'den Suriye'ye geçmiştir. Ardından Türkiye'de bulunan üst düzey örgüt mensuplarına “etkili bir eyl

Serbest bölge veya serbest limanlar; bulunduğu ülkede geçerli ticari, mali ve iktisadi alanlara ilişkin hukuki ve idari düzenlemelerin uygulanmadığı veya kısmen uygulandığı, sanayi ve ticari faaliyetler için daha geniş teşviklerin tanındığı, fiziki olarak veya idari kararla ülkenin diğer kısımlarından çitle çevrilerek ayrılan özel ekonomik bölgelerin bir alt türü olarak malların ithal edilebildiği, depolanabildiği, işlenebildiği, üretilebildiği veya re-export edilebildiği planlı yatırım alanlarıdır.
Amaçlarına göre özel ekonomi bölgeleri, serbest ticaret bölgeleri, ihracata dayalı üretim bölgeleri gibi farklı isimler altında da tanımlanmaktadır.
2023 yılı verilerine göre yalnızca ABD'de 298 dış ticaret bölgesi olmak üzere 135 farklı ülkede yaklaşık 3.500 adet serbest bölge bulunmakta ve sayıları gün geçtikçe artmaktadır. Günümüzde bu sayının 5.000'in üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.
1985 yılından beri uygulanmakta olan Türkiye'de 19 adet faal serbest bölge bulunmakta, bu bölgelerde, 2022 yılı verilerine göre yaklaşık 90 bin kişi istihdam edilmektedir. 2023 yılında serbest bölgelerin istihdamı yaklaşık 100 bin, ihracatı ise 13 milyar Dolar seviyesine erişmiştir.

Dünya Bankası tarafından, "ticaret, transit ve yeniden ihracat operasyonları için antrepo, depolama ve dağıtım olanakları sunan belirli büyüklükteki, çitle çevrili, gümrüksüz alanlar" olarak tanınmaktadır. Serbest bölgeler ayrıca, hammadde veya bileşenlerin ithalatını ve fabrika ürünlerinin ihracatını içeren emek yoğun üretim merkezleri olarak ihracata dayalı üretim alanları adı altında da tanımlanabilir, ancak bu, serbest ticaret bölgelerinin giderek daha fazla hizmet endüstrilerine odaklanması nedeniyle günümüz serbest bölgelerinin tümünü kapsamayan eski bir tanımdır.
Dünya Serbest Bölgeler Örgütü ise serbest bölgeyi "mallar, hizmetler veya her ikisi ile ilgili üretim, ticaret, fiziksel veya sanal ekonomik faaliyetlere izin verilen ve gümrük vergilerinden, diğer vergilerden ve harçlardan (tamamen veya kısmen) muaf tutulduğu, bir veya daha fazla hükümet tarafından belirlenen bir alan" olarak tanımlamaktadır.
Serbest bölge genel tanımı içinde kurulan bölgenin niteliğine göre çeşitli farklı tanımlamalar da yapılmaktadır. Buna örnek olarak "İhracat Odaklı Serbest Bölgeler" verilebilir. Bu bölgeler endüstriyel ve ticari ihracatı teşvik etmek için genellikle gelişmekte olan ülkelerde kurulan belirli bir özel ekonomik bölge türüdür. Dünya Bankası'na göre bu bölgeler, "ihracat için imalatta uzmanlaşmış, genellikle 10 ila 300 hektarlık çitle çevrili bir alan olan bir sanayi bölgesi" olarak tanımlanır.
Serbest bölgeler; Amerika Birleşik Devletleri'nde 1934 tarihli Dış Ticaret Bölgeleri Yasası kapsamında "Dış Ticaret Bölgeleri" olarak adlandırılır. Bu alanlarda faaliyet gösterenlere gümrük prosedürleri ile ilgili bazı avantajların yanı sıra eyalet ve yerel vergilerden çeşitli muafiyetler tanınmaktadır. Diğer ülkelerde ise "gümrüksüz ihracat işleme bölgeleri", "ihracattan muaf bölgeler", "ihracat işleme bölgeleri", "serbest ihracat bölgeleri", "serbest limanlar", "endüstriyel serbest bölgeler", "yatırım teşvikli alanlar" gibi çeşitli adlar altında uygulanmaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki bölgeler, diğer özelliklerin yanı sıra genellikle normal göçmenlik prosedürlerinden ve yabancı yatırım kısıtlamalarından özel muafiyetler sağlar.
Türkiye'de uygulanan serbest bölge modeli 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu kapsamında yürütülmektedir. Kanun'un 6'ncı maddesinde serbest bölgeler;

Türkiye Gümrük Bölgesinin parçaları olmakla beraber; yer ve sınırları Cumhurbaşkanınca belirlenmiş, serbest dolaşımda olmayan eşyanın herhangi bir gümrük rejimine tabi tutulmaksızın ve serbest dolaşıma sokulmaksızın, gümrük mevzuatında öngörülen haller dışında kullanılmamak ya da tüketilmemek kaydıyla konulduğu, ithalat vergileri ile ticaret politikası önlemlerinin ve kambiyo mevzuatının uygulanması bakımından Türkiye Gümrük Bölgesi dışında olduğu kabul edilen ve serbest dolaşımdaki eşyanın bir serbest bölgeye konulması nedeniyle normal olarak eşyanın ihracına bağlı olanaklardan yararlandığı yerlerdir.
olarak tanımlanmaktadır.

Dünya'da ortaya çıkan ilk modeller serbest limanlarla başlamıştır. Serbest limanlar, buralarda yapılacak transit işlemleri ile bulunduğu bölgenin ekonomisini geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Buralarda yasal gümrük düzenlemelerinin uygulanmadığı bir alan meydana getirilerek, ticari bir durak noktası oluşturulması öngörülmüştür.
Dünyanın belgelenmiş ilk serbest ticaret bölgesi M.Ö. 166 yılında Grek Delos Adası'nda kurulmuştur. Bölge, adanın korsanlar tarafından istila edildiği M.Ö. 69 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Romalılar, bazıları para basabilen, kendi kanunlarını koyabilen ve Roma İmparatoru'na yıllık vergi ödemeyen birçok civitas libera ya da özgür şehre sahipti. Bunlar en azından MS birinci binyıl boyunca devam etti. Hansa Birliği 12. yüzyılda Kuzey Avrupa'da faaliyet göstermeye başladı ve Avrupa genelinde ticaret kolonileri kurdu. Bu Serbest Ticaret Bölgeleri arasında Hamburg ve Londra'daki Steelyard da vardı. Steelyard, diğer Hansa merkezleri gibi, kendi ambarları, tartım evi, şapeli, sayım evleri ve konutları olan duvarlarla çevrili ayrı bir yerleşkeydi. 1988 yılında, bir zamanlar Britanya'daki en büyük Orta Çağ ticaret kompleksi olan eski Hansa ticaret evinin kalıntıları, Cannon Street İstasyonu'ndaki bakım çalışmaları sırasında arkeologlar tarafından ortaya çıkarıldı.
Bu model, küresel ekonomiden daha fazla pay almak isteyen ülkeler tarafından rekabet avantajı yaratacak bir model olan ve malların gümrüksüz olarak getirilip işlendiği ihracat odaklı serbest bölgelere evirilmiştir. Bu modelin ilk örnekleri 1959 yılında kurulan İrlanda'daki Shannon Serbest Bölgesi'dir. Bu bölgenin ortaya çıkışı, uzun menzilli uçuşlarda bir yakıt ikmali durağı olan Shannon Havalimanı'nın, uçak teknolojisinde yaşanan gelişmelerin bu ikmal zorunluluğunu ortadan kaldırması nedeniyle gerçekleştirilmiştir. İrlanda hükûmeti, mahrum kaldığı havalimanı gelirlerini telafi edebilmek ve bölgedeki istihdam ile ticari hayatı canlandırabilmek amacıyla serbest bölge projesini hayata geçirmiştir. Kayda değer diğer serbest bölgeler, 1960 yılında faaliyete geçen Hindistan'daki Kandla Serbest Bölgesi ve 1967 yılında faaliyete geçen Tayvan'daki Kaohsiung İhracat İşleme Bölgesi'dir.
İkinci dünya savaşından sonra, 1960-80 arası dönemde ülkenin ekonomik gelişimine katkı sunacak bir araç olarak yeni ihracat odaklı üretim yapan serbest bölge modelleri ortaya çıkmıştır. Dünyanın çeşitli yerlerinde bu biçimde 200'e yakın bölge kurulmuştur. Buralar bazı vergi istisnaları tanınarak ve ithalat-ihracat prosedürlerinin gevşetilmesi ile üretimi geliştirmeyi amaç edinmiştir. Serbest bölgelerin birçoğu gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır; Brezilya, Kolombiya, Hindistan, Endonezya, El Salvador, Çin, Filipinler, Malezya, Bangladeş, Nijerya, Pakistan, Meksika, Dominik Cumhuriyeti, Kosta Rika, Honduras, Guatemala, Kenya, Sri Lanka, Mauritius ve Madagaskar'ın tümü bu tarz programlarına sahiptir. 1997 yılında, 93 ülkede kurulu bulunan ihracat odaklı üretim yapılan serbest bölgede 22,5 milyon kişi istihdam edilmekteyken, 2003 yılına gelindiğinde bu sayı 116 ülkede 43 milyon kişi istihdam edilir hale gelmiştir.
Milenyumla beraber, serbest bölgeler özellikle havalimanları ve deniz limanların bünyesinde, küresel tedarik zincirinin bir parçası haline gelmişlerdir. Bu model, limanların dönüşümü ile de doğrudan ilişkilidir. Bu dönemde, limanlar tedarik zincirinin bir parçası olarak, sadece malların koyulup ardından transfer edildiği yerlerden, komple bir dış ticaret alanlarına dönüşmüştür. Bu amaç doğrultusunda altyapıları geliştirilerek, birer üretim alanları haline gelmiştir.
Bir serbest bölgede iş kuran şirketlere, iş kurma hakkı, gümrük ve vergisiz makine-teçhizat ithal etme hakkı, döviz gelirlerini tutma ve kullanma hakkı ve bazen gelir veya emlak vergisi indirimleri gibi bir dizi düzenleyici ve mali teşvik verilebilir. Gümrük kontrol yöntemleri ve dosyalama gereklilikleri ile ilgili başka teşvikler de bulunabilmektedir. Buradaki amaç, bölgelerin yatırım çekmesi, istihdam yaratması ve böylece yoksulluğu ve işsizliği azaltarak bölge ekonomisini canlandırmasıdır. Bu bölgeler genellikle çok uluslu şirketler tarafından mal (giyim, ayakkabı ve elektronik gibi) üretmek üzere fabrikalar kurulması amacıyla kullanılmaktadır.

Türkiye'de serbest bölge uygulamalarına yönelik ilk çalışmalar, tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti döneminde gerçekleştirilen girişimler gibi sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı döneminde serbest bölge olarak kabul edilebilecek ilk yer, 1856 yılında üzerinde çalışmalar yapılan ve bugün Romanya topraklarında bulunan, Tuna nehri üzerinden iç bölgelere eşya sevkiyatı yapılması amaçlanan Sulina serbest limanıdır. 20.yy'ın başlarında ise İstanbul'da, Çekmece Gölü ile Yedikule kıyılarında bir serbest bölge oluşturulması planlamaları yapılmış ancak mali nedenlerle hayata geçirilememiştir. Osmanlı Devleti ticari hayatı üzerinde diğer devletlerin elde ettiği kapitülasyonlar nedeniyle açık pazar durumu yaşandığından, esası bir ülkede uygulanmakta olan sıkı ticari ve gümrük kurallarının esnetildiği alanlar olan serbest bölge uygulamasının tam manasıyla hayata geçirilmesi mümkün değildi.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle transit ticaret avantajını, hem liman hizmetlerinin yetersizliği hem de SSCB'nin yaşadığı ekonomik daralma nedeniyle kaybeden İstanbul Limanı'nın bir serbest bölge olarak statüsünün yeniden belirlenerek eski konumunun transit trafiğinin yeniden elde edilebilmesine ilişkin İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası'nın girişimleriyle, Türkiye'de bu alandaki ilk yasal metin olan 22 Haziran 1927 tarihli "Serbest Mıntıka Hakkında Kanun"  onaylanmış, bu Kanun neticesinde Ford Motor Company Tophane Rıhtımı'nda bulunan tesisinde çeşitli araç ve yedek parçaların montajını gerçekleştirmişse de uzun soluklu bir serbest bölge uygulaması tesis edilememiştir. Bunu

Silvan Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Türkiye'nin Diyarbakır ilinde yapımı devam eden bir barajdır. Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında inşa edilen baraj, Silvan, Lice ve Kulp ilçeleri arasında yer almaktadır.
Atatürk Barajı'ndan sonra GAP içerisinde yer alan en büyük sulama barajı olma özelliği taşıyan Silvan Barajı, 7 milyar metreküp göl hacimli olacak. Hizmete girdiğinde 160 megavat hidroelektrik santrali gücüne sahip olacak baraj ile aynı zamanda 245 bin hektarlık alanın sulanması sağlanacak. Önyüzü beton kaplamalı kaya dolgu olarak inşa edilecek olan baraj, gövde yüksekliği 174,5 metre, kret boyu 440 metre ve gövde hacmi 8,5 milyon metreküp olacak. Barajın ülke ekonomisine yıllık katkısının 1,1 milyar lira olması planlanmaktadır. Baraj tamamlandığında 318.000 kişinin istihdam edilmesini sağlayacaktır. Barajın maliyeti 6 milyar liradır. 2022 yılı sonunda baraj inşaatının tamamlanması planlanmaktadır.

Türkiye'deki barajlar listesi

T.C. Resmî Gazete, 7 Ekim 1920 günü kurulan ve 7 Şubat 1921 tarihinden itibaren çıkmaya başlayan, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmî gazetesidir. Amacı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri tarafından çıkarılan kanun, kararname, yönetmelik, genelge ve sair mevzuatı kamuoyuna ilân etmektir.

İlk sayısı 7 Şubat 1921'de yayımlanan gazetenin o zamanki adı Ceride-i Resmiye idi. Gazetenin ilk on beş sayısı haftada bir, sonraki üç sayısı iki haftada bir, sonraki üç sayısı ise tekrar haftada bir yayımlandı. 18 Temmuz 1921'den 10 Eylül 1923'e kadar Türk Kurtuluş Savaşı nedeniyle yayımlanmadı. Bakanlar Kurulunun Mayıs 1925 tarih ve 1970 sayılı kararnamesi ile yürürlüğe konulan Resmî Ceridenin Sureti Muntazamada Neşir ve Muamelatının Tarzı İcrası Hakkındaki Talimatname'nin kabulüyle birlikte sürekli yayına geçmiştir. 17 Aralık 1927 tarihindeki 763. sayıdan itibaren de Türkiye Cumhuriyeti Resmî Gazete adıyla yayın hayatına devam etmektedir. 1 Aralık 1928 tarihinden itibaren Latin harflerini temel alan yeni Türk alfabesi ile basılmaya başladı. 14 Eylül 2018'de son kez basılı olarak yayımlanan gazete, bu tarihten itibaren yalnızca elektronik ortamda yayımlanmaktadır.

Resmî Gazete'nin hazırlanışı, mevzuat bölümü ve ilan bölümü olmak üzere iki evreden oluşmaktadır. Mevzuat bölümü, "23.5.1928 tarih ve 1322 sayılı "Kanunların ve Nizamnamelerin Sureti Neşir ve İlânı ve Meriyet Tarihi Hakkında Kanun" uyarınca, Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü'nde hazırlanmaktadır. İlan bölümü, Resmî Gazete'de yayınlanması mecburi olan yargı, ihale ilanları gibi ilanları barındırmaktadır. Eylül 2018'den önce basılı olarak da yayımlanan gazetenin basılma işlemi ise basılma emri verildikten sonra Başbakanlık Basımevi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü'nce saat 23:00'dan sonra başlamaktaydı. Resmî Gazete, yılda 354 gün basılmakta olup mükerrer sayılarla birlikte yaklaşık 410 sayı yayımlanmaktadır. Resmî Gazete'nin eski sayıları internet ortamında erişime açıktır.

İlk iki tertip numarası Osmanlı döneminde çıkan Takvîm-i Vekâyi'ye ayrılmıştır (İkinci Meşrutiyet öncesi ve sonrası).
Resmî Gazete'nin kurulmasından 27 Mayıs Darbesi'ne kadar geçen zamanda 3. tertip düsturlar (no: 1-10514), ihtilal döneminde 4. tertip düsturlar (no: 10515-10945) toplanmıştır. 1 Kasım 1961 (1961-11-01) tarihinden beri 5. tertip düsturlar toplanmaktadır.

 Vikikaynak'ta T.C. Resmî Gazete ile ilgili metin bulabilirsiniz.
 Wikimedia Commons'ta T.C. Resmî Gazete ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), tasarruf sahiplerinin haklarını yolsuzluk ve usulsüzlüklerden korumak amacıyla kurulmuş devlet kurumudur.

Tasarruf mevduatını sigorta etmek üzere 1983 yılında T.C. Merkez Bankası bünyesinde kurulan kurum, 1999 yılında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun (BDDK) kurulması ile de temsil ve idare bakımından BDDK altında yeniden yapılandırılmıştır. 1994 yılında yaşanan ekonomik kriz ile birlikte başlayan 10 yıllık süreçte TMSF'ye toplam 25 banka devredildi.
26 Aralık 2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 5020 sayılı Kanun ile 4389 sayılı Bankalar Kanunu'nda değişiklik yapılarak TMSF'nin karar organının Fon Kurulu olduğu ve TMSF'nin genel yönetim ve temsili ile Fon Kurulu tarafından alınan kararların yürütülmesinin Fon Kurulu Başkanına ait olduğu hükme bağlandı ve TMSF özerk bir statüye kavuştu.

TMSF, görevlerini 5411 sayılı Bankacılık Kanunu (111. ve 117. maddeleri) ve ilgili diğer mevzuat ile verilen yetkiler çerçevesinde yerine getirmektedir. 
Bunlar:

Tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla, mevduatın ve katılım fonlarının sigorta edilmesi,
Fon bankalarının yönetilmesi, mali bünyelerinin güçlendirilmesi, yeniden yapılandırılması, devri, birleştirilmesi, satışı ve tasfiyesi,
TMSF alacaklarının takip ve tahsil işlemlerinin yürütülmesi ve sonuçlandırılması,
TMSF varlık ve kaynaklarının yönetilmesi.

2001-2004: TV Guide (Korkmaz Yiğit'ten aldı, Hayyam Gariboğlu'na sattı.)
2004-2008: Star (Cem Uzan'dan aldı, Ali Özmen Safa'ya sattı.)
2004-2006: Show Basın (Erol Aksoy'dan aldı, sonra iade etti.)
2007: Fotomaç (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2007: Sabah (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2007: Takvim (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2007: Yeni Asır (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2008-2011: Show Basın (Erol Aksoy'dan aldı, Al Jazeera'ya sattı.)
2013: Akşam (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Ethem Sancak'a sattı.)
2013: Güneş (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Ethem Sancak'a sattı.)
2015: Show Basın (Al Jazeera'dan satın aldı.)
2025-: Bloomberg Businessweek Türkiye (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)

2013-2015: Digiturk (Çukurova Holding'den aldı. beIN Media Group'a sattı.)
2013-2015: Digiturk Euro (Çukurova Holding'den aldı. beIN Media Group'a sattı.)

2002-2006: İzmir TV (EGS Holding'den aldı, Turgay Ciner'e satıp geri aldı.)
2004-2005: Star TV (Cem Uzan'dan aldı, Aydın Doğan'a sattı.)
2004-2005: Kral TV (Cem Uzan'dan aldı, Mehmet Emin Karamehmet'e sattı.)
2004-2006: Dizi TV (Cem Uzan'dan aldı, Aydın Doğan'a sattı.)
2004-2006: Yeşilçam TV (Cem Uzan'dan aldı, Aydın Doğan'a sattı.)
2004-2006: Cine5 (Erol Aksoy'dan aldı ve geri verdi.)
2004-2006: Supersport TV (Erol Aksoy'dan aldı ve geri verdi.)
2004-2006: Gala TV (Erol Aksoy'dan aldı ve geri verdi.)
2004-2006: Viva TV (Erol Aksoy'dan aldı ve geri verdi.)
2005-2008: Kral TV (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Ferit Şahenk'e sattı.)
2007: atv (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2007: atv Avrupa (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2007: Kanal 1 (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2007: İzmir TV (Turgay Ciner'den aldı, Turkuvaz Medya Grubu'na sattı.)
2007-2010: Buket TV (Cem Uzan'dan aldı. Daha sonra kapattı.)
2007-2012: TürkÇ TV (Turgay Ciner'den aldı.)
2008-2011: Cine5 (Erol Aksoy'dan aldı, Al Jazeera'ya sattı.)
2008-2009: Supersport TV (Erol Aksoy'dan aldı.)
2008-2010: Gala TV (Erol Aksoy'dan aldı, Sebil Yayıncılık'a sattı.)
2008-2010: Viva TV (Erol Aksoy'dan aldı, Artı Televizyon'a sattı.)
2009-2010: Maxi TV (Erol Aksoy'dan aldı, Sebil Yayıncılık'a sattı.)
2013: Showmax (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Turgay Ciner'e sattı.)
2013: Show TV (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Turgay Ciner'e sattı.)
2013: Show Türk (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Turgay Ciner'e sattı.)
2013: Skyturk360 (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Nihat Özdemir ve Mehmet Cengiz'e sattı.)
2013-2014: Turkmax (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı. Kanalın adını değiştirdi.)
2013-2015: Nickelodeon (Türkiye) (Çukurova Holding'in borçlarından dolayı kanaldaki hisselerine el konuldu. Hisseleri beIN Media Group'a satıldı.) (%50 Viacom International)
2013-2015: Nickelodeon HD (Türkiye) (Çukurova Holding'in borçlarından dolayı kanaldaki hisselerine el konuldu. Hisseleri beIN Media Group'a satıldı.) (%50 Viacom International)
2013-2015: Nick Jr. (Türkiye) (Çukurova Holding'in borçlarından dolayı kanaldaki hisselerine el konulmuştur. Hisseleri beIN Media Group'a satıldı.) (%50 Viacom International)
2013-2015: MTV Türkiye (Çukurova Holding'in borçlarından dolayı kanaldaki hisselerine el konulmuştur. Hisseleri beIN Media Group'a satıldı.) (%50 Viacom International)
2013-2015: MTV Live HD (Çukurova Holding'in borçlarından dolayı kanaldaki hisselerine el konulmuştur. Hisseleri beIN Media Group'a satıldı.) (%50 Viacom International)
2014-2015: Turkmax Gurme (Digiturk ile birlikte beIN Media Group'a sattı.)
2014: Showmax (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2014: Show TV (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2014: Show Türk (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2013-2015: Digiturk'ün kanalları (beIN Media Group'a sattı.)
2015: Showmax (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2015: Show TV (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2015: Show Türk (Turgay Ciner'den aldı, sonrasında iade etti.)
2015: Cine5 (Al Jazeera'dan aldı.)
2018: A9 TV (Adnan Oktar'a düzenlenen operasyonda el koyuldu, daha sonra kapatıldı.)
2025-: Show TV (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: Show Türk (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: Show Max (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: Habertürk TV (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: Bloomberg HT (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: HT Spor (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: Flash Haber TV (Ekim 2025'te satıldı.)
2025-: Ekotürk TV (Kasım 2025'te satıldı.)
2025-: Kanal V
2025-: Tele1

2003-2005: Joy FM (Cem Uzan'dan aldı. Canwest Grup'a sattı.)
2003-2005: Joy Türk FM (Cem Uzan'dan aldı. Canwest Grup'a sattı.)
2003-2005: Süper FM (Cem Uzan'dan aldı. Canwest Grup'a sattı.)
2003-2005: Metro FM (Cem Uzan'dan aldı. Canwest Grup'a sattı.)
2004-2005, 2005-2008: Kral FM (Cem Uzan'dan aldı, Mehmet Emin Karamehmet'e satıp geri aldı, Ferit Şahenk'e sattı.)
2007: Romantik Radyo (Turgay Ciner'den aldı, Ahmet Çalık'a sattı.)
2004-2012: Show Radyo (Erol Aksoy'dan aldı. Planet Yayıncılık'a sattı.)
2004-2006, 2008-2010: Radyo Viva (Erol Aksoy'dan aldı. Artı Televizyon'a sattı.)
2004-2006, 2008-2010-2010: Radyo5 (Erol Aksoy'dan aldı, sonrasında Ferit Şahenk'e sattı.)
2013: Alem FM (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Ethem Sancak'a sattı.)
2013: Lig Radyo (Mehmet Emin Karamehmet'ten aldı, Ethem Sancak'a sattı.)
2025-: Habertürk Radyo (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: Bloomberg HT Radyo (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)
2025-: HT Spor Radyo (Can Holding’e düzenlenen operasyon kapsamında el konuldu.)

Birleşik Fon Bankası
Türk Ticaret Bankası
Müflis Asya Katılım Bankası

Erciyes Anadolu Holding
Koza İpek Holding
Kaynak Holding
Akbulut Holding
Naksan Holding
Can Holding
Ciner Grubu
Tekfen Holding
Turuncu Holding

18 Mayıs 2013 tarihinde kanalın sahibi olan Mehmet Emin Karamehmet'in, Cavit Çağlar ile İnterbank ile ilgili kredi ilişkilerinden kaynaklanan $ 455 milyon dolar nedeniyle TMSF tarafından Skyturk360, Lig TV, Show TV, Digiturk, Alem FM, Lig Radyo, Akşam, Güneş ve BMC şirketlerine el konulmuştur.

Türkiye'deki bankalar listesi

Resmî site

Trans Anadolu doğal gaz boru hattı (TANAP), Azerbaycan doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa'ya transfer etmesi planlanan boru hattı. Şahdeniz doğal gaz tesislerinde çıkarılan gazın transferinde kullanılacaktır. Maliyetinin 5-7 milyar dolar olacağı öngörülmüş, 2018 yılında da tamamlanmıştır. Hattın kapasitesinin ilk aşamada yılda 16 milyar m³, nihai olarak da 31 milyar m³ olması hedeflenmekteydi.

1850 km olacak hat, Gürcistan sınırınki Ardahan ili Posof ilçesi Türkgözü köyünden başlayıp Ardahan, Kars, Erzurum, Erzincan, Bayburt, Gümüşhane, Giresun, Sivas, Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Kütahya, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Tekirdağ ve Edirne olmak üzere 20 ilden geçerek, Yunanistan sınırında Edirne'nin İpsala ilçesinde son bulacaktır. Biri Eskişehir diğeri Trakya'da ulusal doğal gaz iletim şebekesine bağlantı için iki çıkış noktası yer alacaktır.
Proje ilk kez 17 Kasım 2011 tarihinde İstanbul'da düzenlenen 3. Karadeniz Enerji ve Ekonomi Forumu'nda gündeme getirildi. 26 Aralık 2011'de Türkiye ve Azerbaycan arasında mutabakat zaptı imzalandı. SOCAR, BOTAŞ ve TPAO konsorsiyumun kurucu üyeleridir.
17 Mart 2015 tarihinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Gürcistan Cumhurbaşkanı Giorgi Margvelaşvili'nin katılımı ile Trans Anadolu doğal gaz boru hattının temel atma töreni Kars'ta yapıldı.

SOCAR (70%), BOTAŞ (18%), BP (12%) olan yapısı 21 Mart 2025 tarihinde BP'nin %3 hissesini 1 milyar dolara Apollo'ya satması sonucu değişmiştir. Yeni durum; 

21 Mart 2025 itibarıyla.

Türk Deniz Kuvvetleri, Türkiye'yi denizden gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri komutası altındaki en büyük 2. kuvvettir. Kuruluş tarihi, ilk Türk denizcisi kabul edilen Çaka Bey'in İzmir'de oluşturduğu donanmanın kuruluş tarihi olan 1081'dir. 9 Kasım 2016 tarihinde değiştirilerek kabul edilen Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile bu tarihe dek Genelkurmay Başkanlığı kuruluş ve kadrolarında bulunan Komutanlık, Millî Savunma Bakanlığı kadro ve kuruluşuna geçirilmiştir. Ayrıca aynı Kararname, cumhurbaşkanı ve başbakanın kuvvet komutanı ve astlarına emir verebilmesini ve bu emirlerin hiçbir kurum, kuruluş veya kişinin onayı olmaksızın yerine getirilmesini de düzenlenmiştir.

Mudanya Mütarekesi'nin 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanması ile birlikte 14 Kasım 1922 tarihinde Kasımpaşa'daki Bahriye Nezareti binası İstanbul Bahriye Kumandanlığı karargâhı haline getirilmiş ve küçük tonajlı harp gemilerinin (Burakreis, Sakız, İsareis ve Kemalreis gambotları ile Taşoz sınıfı üç muhrip) bakım ve onarımlarının yaptırılarak harekâta hazır hale getirilmesi için çalışmalar başlatılmıştır.
Ayrıca, bu çalışmalar paralelinde okul gemisi olarak kullanılması planlanan TCG Hamidiye Kruvazörü onarıma alınmıştır.
Lozan Antlaşması gereği, Boğazlar bölgesinin özel bir komisyon tarafından idare edilecek tarafsız bir statüde olması nedeniyle Marmara Denizi içinde Donanmaya ait üs teşkil edecek bir liman yapılmasına karar verilmiş ve bu maksatla en elverişli bölge olan İzmit Körfezi'nde uygun yerlerin fizibilite çalışmaları yapılmıştır. 1923 yılında Marmara Üssü Bahri ve Kocaeli Müstahkem Mevki Kumandanlığı adı altında yeni bir komutanlık İzmit'te teşkil edilmiş ve aslında kilise olan Fransız okul binası satın alınarak, Komutanlık Karargâhı bu binaya nakledilmiştir. İzmit Bahriye Kumandanlığı ise bu Komutanlığa bağlanmıştır.
İzmir Bahriye Kumandanlığı Karargâhı, İstiklal Harbi'ni takiben Kordon Boyu'nda kiralanan bir bina içinde kurulmuştur. Bu komutanlık deniz emniyet ve müdafaa işlerini yürütmüştür. Emrine Mayın Grubu, Müstahkem Mevki Bahriye Müfrezesi, Uzunada İşaret İstasyonu, İzmir Atölyeleri ve Tayyare Bölüğü verilmiştir.
Donanma Komutanlığı, İstanbul Bahriye Komutanlığı binasında küçük bir bölümde faaliyet göstermiştir. Gemilerin hemen hepsi hurda durumda olduğundan bu Komutanlık öncelikle çalışmalarını gemilerin bakım ve onarımı üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Cumhuriyet'in ilanından bir yıl gibi kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Atatürk, 11 Eylül-21 Eylül 1924 tarihleri arasındaki Karadeniz seyahatini Cumhuriyet Donanması'nın denize çıkan ilk gemisi olan Hamidiye Kruvazörü ile yapmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk, Deniz Kuvvetleri gibi çok pahalı bir yatırım ve zaman gerektiren bir gücün bir anda oluşturulamayacağını çok iyi bilmekteydi. Bu nedenle, Deniz Kuvvetlerinin mevcut durumunu geliştirecek ve geleceğini planlayacak özerk bir Vekaletin kurulması gerekliliğine içtenlikle inanmaktaydı. Mustafa Kemal Atatürk'ün bu açık ve kesin desteğinden sonra, Kastamonu Milletvekili Ali Rıza Bey'in önerisi ile Türkiye Büyük Millet Meclisinden 30 Aralık 1924 tarihinde Bahriye Vekaleti (Denizcilik Bakanlığı) yasası çıkarılmıştır. Bahriye Vekaleti, Millî Müdafaa Vekaleti'nden ayrı bir kuruluş olarak görev yapmaya başlamış, eğitim, tatbikat, denetleme gibi alanlarda Erkan-i Harbiye-i Umumiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı)'ne bağlanmıştır.

Bahriye Vekâleti'nin İlgasına Dair Kanunun kabulü ile Bahriye Vekaleti kaldırılmıştır. Hemen akabinde 16 Ocak 1928 tarih ve 1199 sayılı kanun ile Milli Savunma Vekâleti'ne bağlı bir Deniz Müsteşarlığı kurulmuştur.
Genç Cumhuriyet donanması, bu dönem başlarında envanterinde 4 Kruvazör (TCG Yavuz, TCG Turgut Reis, TCG Hamidiye ve TCG Mecidiye), 2 Torpido Kruvazörü (TCG Peyk ve TCG Berk) ve 3 muhrip gemisi ile Gölcük yoğunluklu olarak faaliyet göstermiştir. Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri de, nitelikli askerî personel eğitiminde olmuştur. Kurmay subay yetiştirmek amacıyla 2 Kasım 1930 tarihinde Deniz Harp Akademisi, Yıldız Sarayı'ndaki binasında eğitim öğretim faaliyetlerine başlamıştır.
1928'de iki adet İnönü sınıfı denizaltı, 1930'da yenilenmiş Yavuz, 1931'de üç hücumbot (Martı, Denizkuşu ve Doğan) ile dört avcı bot, 1932'de ise Adatepe, Kocatepe, Tınaztepe ve Zafer muhripleri ile Dumlupınar ve Sakarya denizaltıları Deniz Kuvvetlerine katılmıştır. 1930'da bakım ve onarımı tamamlanan Yavuz, yaklaşık 20 sene boyunca Deniz Kuvvetlerinin sancak gemisi olarak görev yapmış, birçok devlet büyüğü ve yabancı konuk bu gemide ağırlanmıştır. Atatürk, Yavuz'un diplomasideki önemini Donanma komutanına söylediği; "Yavuz gemisine ilk defa geliyorum. Yaralı da olsa bugünkü şekli o zamandan daha pek çok değerlidir. Bu gemiyi Türk Milletinin ihtiyacı olan sağlam ve kudretli bir zırhlı şekline sokacağız. Bu kudret, silah bakımından sizlere, dış politika bakımından da bizlere büyük hizmetler görecek, gurur sağlayacaktır" sözleriyle vurgulamıştır.
TBMM onayı ile 1933 yılında Donanmanın ana üssünün Gölcük Deniz Ana Üssü olmasına karar verilmiştir. Aynı yıl Gölcük Tersanesinde inşa edilen ilk gemi olan Gölcük Tankeri 26 Temmuz 1934 tarihinde kızağa konmuş ve 1 Kasım 1935 tarihinde denize indirilmiştir.
1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin imzalanmasıyla birlikte boğazlar üzerindeki Türk egemenliği pekişmiş, donanmanın önemi çok daha öne çıkmıştır. Bu öneme binaen İstanbul ve Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlıkları kurulmuş ve bu komutanlıklara bağlı olarak çalışacak Deniz Komutanlığı birimleri oluşturulmuştur.
Türk Deniz Kuvvetleri, II. Dünya Harbi zamanında da boş durmamıştır. 1939 yılında İngiltere'den dört muhrip ve dört denizaltı (bkz: Refah Faciası) siparişi verilmiş ve isimlerini bizzat Atatürk'ün verdiği BATIRAY, ATILAY, SALDIRAY ve YILDIRAY denizaltıları donanmaya katılmıştır.

Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında 1928 yılından 1949 yılına kadar Deniz Müsteşarlığı olarak temsil edilen Deniz Kuvvetleri, Yüksek Askerî Şûra'nın 15 Ağustos 1949 günü almış olduğu tarihi bir kararla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı olarak teşkil edilmiştir. Bu yeni teşkilatlanma, Türk Deniz Kuvvetlerinin çağdaş ve güçlü bir yapıya kavuşması yönünde önemi bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Deniz Kuvvetinin tüm yönetimini üzerine alan Deniz Kuvvetleri, mevcut kaynaklarını en rasyonel şekilde kullanarak her geçen gün daha da büyümüş, dünyadaki tüm gelişmeleri takip ederek, emin ve kararlı adımlar atmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 18 Şubat 1952 tarihinde Kuzey Atlantik Savunma Paktı (NATO)'na üye olması ile birlikte, Türk Deniz Kuvvetleri de NATO'ya üye olan ülkelerle ilişkilerini artırmış; kuvvet yapısını, eğitim doktrinini, imkân ve kabiliyetlerini geliştirmiş ve NATO standartlarında harekât icra edebilen bir hüviyet kazanmıştır.
Bu dönemde, 4 Nisan 1953 tarihinde TCG Dumlupınar denizaltısının Çanakkale Boğazı'nda İsveç şilebi Naboland ile çarpışması sonucu 81 denizaltıcı ölmüştür.
Deniz Kuvvetlerinin büyüyen ve gelişen ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı:

Donanma Komutanlığı
Kuzey Deniz Saha Komutanlığı
Güney Deniz Saha Komutanlığı
Deniz Eğitim Komutanlığı
Deniz Teknik Komutanlığı
şeklinde beş ana ast komutanlık olarak yeniden teşkilatlandırılmıştır. Deniz Eğitim Komutanlığının ismi 1995 yılında Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı olarak değiştirilmiştir.
Kıbrıs Sorunu 1960'lı yıllarda yoğun olarak ülke gündemini işgal etmeye başladığında çeşitli ihtimaliyat planları yapılmış ve güçlü bir Çıkarma Filosunun tesis ve idamesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler paralelinde, yurt içinde amfibi gemi ve araçlarının inşasına öncelik verilirken, yurt dışından da özellikle tank çıkarma gemisi tedariki yönünde planlamalar yapılmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı'nda kilit rol oynamış ve amfibi harekâtı başarı ile gerçekleştirerek, amfibi ve kara birliklerinin emniyetle Kıbrıs'a çıkmasını sağlamış; aynı zamanda hem Kıbrıs'a yönelik düşman takviyesini engellemiş hem de kara harekâtına deniz top ateş desteği sağlayarak, askerî ve siyasi hedeflerin ele geçirilmesinde büyük rol oynamıştır. Türk Deniz Kuvvetleri, harekât sırasında 67 mensubunu (54 denizci, 13 deniz piyadesi) ve TCG Kocatepe (D-354) muhribini kaybetmiştir.
1980'li yıllar Türk Deniz Kuvvetleri'nin Cumhuriyet dönemindeki gelişiminin tepe noktasına doğru ivme kazandığı yıllar olmuştur. Bu yıllarda, muhtelif modernizasyon projeleri gerçekleştirilmiş; Deniz Kuvvetlerinin harp silah ve araçlarında tek kaynağa bağlı kalmamak hedefine yönelik önemli adımlar atılmıştır. Gölcük Tersanesinde 1980 yılında inşa edilen 1000 tonluk Ay Sınıfı denizaltı, Türk denizaltıcılığının gelişim sürecinde önemli dönüm noktalarından birisini teşkil etmiş; yine Gölcük'te 1988 yılında inşa edilen ilk modern fırkateyn olan TCG Fatih (F-242), Gölcük Tersanesinin uluslararası arenadaki prestijini daha da artırmıştır.
Bazı alanlardaki imkân ve kabiliyetlerini 1980'li yıllarda istenilen seviyeye çıkaramayan Türk Deniz Kuvvetleri, 1990'lı yılların sonunda gerçek anlamda bir açık deniz kuvveti hüviyeti kazanmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri bu yıllarda harbe hazırlık seviyesi ve harekât kabiliyetini önemli ölçüde geliştirmiştir. Bu dönemde, Kara ve Hava Kuvvetleri ile yapılan müşterek harekâta yönelik büyük ilerlemeler kaydedilmiş; Hava Kuvvetleri uçakları ile Orta ve Doğu Akdeniz de dahil olmak üzere, açık denizlerde müşterek harekât icra edebilme yeteneği artırılmıştır.
Bu dönemin en önemli gelişmelerinden birisi de, 1987 yılında Aksaz Deniz Üssü'nün Ege ile Akdeniz'i buluşturan stratejik bir mevkide tesis edilmesi olmuş; böylece, hem Türk Deniz Kuvvetleri hem de dost ve yabancı ülke gemilerini üs ve liman kolaylıkları açısından desteklemek üzere ilave bir yetenek kazanılmıştır.
2023 yılında Deniz Kurmay Albay Gökçen Fırat, tuğamiral rütbesine terfi ederek Deniz Kuvvetlerinin ilk kadın amirali olmuştur.

1961 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Karargâh ve 4 ana ast komutanlık olarak teşkil

Türk Hava Kuvvetleri, Türkiye'yi havadan gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri komutası altındaki en büyük 3. kuvvettir. Türk Hava Kuvvetleri, barışta hava sahasını korumak ve gözetlemek, savaşta ise kara ve deniz kuvvetlerine destek olmak amacıyla kurulmuştur. Türk Hava Kuvvetleri'nin karargâhı Ankara'da bulunmaktadır. 2024 sayımlarına göre envanterinde 537 uçak ve 78 helikopter ile birlikte çok sayıda insansız hava aracı bulundurmaktadır. Avrupa ülkeleri arasında en kalabalık insansız hava aracı filosuna sahiptir. Göktürk-1 ve Göktürk-2 isimli uydular da hava kuvvetleri tarafından kullanılmaktadır. Göktürk-3 ise geliştirme aşamasındadır.
1998 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri, bünyesindeki çeşitli projelerde yirmi yıllık bir süre içinde 160 milyar ABD doları tutarında bir modernizasyon programı açıkladı. Bu bağlamda Türk Hava Kuvvetleri'nin elden geçirilmesi için ayrılan 45 milyar $, çok rollü ve beşinci nesil hayalet avcı uçaklarından oluşan yeni savaş uçaklarının ve ağır kaldırma, taarruz, orta kaldırma ve hafif genel amaçlı helikopterlerin devreye alınmasını içeriyor. 5 Ağustos 2014 tarihinde, Türk Hava Kuvvetleri'nin yapısında önemli bir değişikliğe gidilerek, tüm muharip (savaşçı) unsurların tek bir çatı altında toplanarak Türk hava sahasının korunması ve savaş şartlarında gereken hava operasyonlarının gerçekleştirilmesi amacıyla Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı kurulmuştur. Ordu büyüklüğündeki bu askerî birliğin bünyesinde 8 adet ana jet üssü bulunmakta olup, karargahı Eskişehir'dedir. 31 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren kanun hükmünde kararname ile bu tarihe dek Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı olan komutanlık savaş dönemlerinde yine buraya bağlı kalmak üzere barış dönemlerinde Millî Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Ayrıca aynı kararname ile gerekli görüldüğü durumlarda cumhurbaşkanının ve başbakanın kuvvet komutanı ve astlarına direkt olarak emir verebilmesi, bu emirler hiçbir kurumun onayı gerekmeden yerine getirilmesi karara bağlanmıştır.
Dünyanın ilk siyahi pilotu Ahmet Ali Çelikten, ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen ve ayrıca NATO'nun ilk kadın jet pilotu Leman Bozkurt Altınçekiç, Türk Hava Kuvvetleri'nde yetişmiş ve bu kurumun bünyesinde uzun yıllar hizmet vermiştir.

Osmanlı Tayyare Bölükleri'nin tarihi Haziran 1909'a kadar uzanmaktadır. Havacılığın kurumsal anlamda gelişebilmesi için yurtdışına eğitim amaçlı gönderilecek olan personelin seçilmesi amacıyla 1 Haziran 1911 tarihinde kurulan Tayyare Komisyonu, Türk Hava Kuvvetlerinin kuruluşu sayılır. Osmanlıya ait hava savaş birlikleri Balkan Savaşları'na (1912-1913) ve I. Dünya Savaşı'na (1914-1918) aktif katılımda bulundular. Filo Aralık 1916 tarihinde bu süreçteki en yüksek uçak sayısına ulaştı, Osmanlı Tayyare Bölükleri'nin elinde 90 adet aktif uçak bulunmaktaydı. Osmanlı Hava Kuvvetlerinin kurulabilmesi için birçok dış yardım geldi bunların çoğu İttifak devletleri tarafından yapıldı. Bu yardımlara bir örnek Alman İmparatorluğu Luftstreitkräfte'da görevli As Pilot unvanına sahip Hans-Joachim Buddecke'nın Osmanlı pilotları ile birinci dünya savaşı öncesi tatbikat uçuşu yapmasıdır. Birinci dünya savaşı sonrası ağır hasar gören tayyare bölükleri, Genel Hava Müfettişiliği (Kuva-yı Havaiye Müfettiş-i Umumiliği) tarafından yeniden kurulmaya çalışılsa da personel ve kaynak yetersizliğinden kâğıt üzerinden kalmaktan öteye geçememiştir.
Birinci dünya savaşının bitmesiyle beraber Osmanlı Devleti, itilaf devletleri tarafından işgal edilince bazı Türk havacıları İstanbul, İzmir, Konya ve Diyarbakır gibi şehirlerde birinci dünya savaşından kalan uçaklar ile yeni birlikler kurmaya çalıştılar. Bu süreçte kalan Türk pilotları Konya Hava Üssünde toplandı. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları tarafından 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasından sonra Büyük Millet Meclisi ilk iş olarak düzenli ve disiplinli orduların kurulmasını esas kabul etmiş ve bu esasın paralelinde, Ankara hükûmeti Millî Savunma Bakanlığının 13 Haziran 1920 tarihli emriyle, Harbiye Dairesi'ne bağlı olarak Hava Kuvvetleri (Kuva-yı Havaiye) Şubesi kurulmuştur. Bu şube Harbiye Dairesinin yönetimi altında süratle, elde kalan uçakların tamiri ve tekrar kullanılması üzerine çalışma yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında onarılan uçaklar kullanılmıştır.
1 Şubat 1921 tarihinde teşkilat değişikliği yapılmış ve Hava Kuvvetleri (Kuva-yı Havaiye) Şubesi'nin ismi de Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü (Kuva-yı Havaiye Müdüriyeti Umumiyesi) şeklinde değiştirilmiştir. Bunu takiben, 5 Temmuz 1922 tarihinde bir teşkilat değişikliği daha yapılmış, Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü yerine tümen yetkisinde Hava Kuvvetleri Müfettişliği (Kuva-yı Havaiye Müfettişliği) kurulmuştur.

29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, çağdaş havacılığa uyum sağlayacak güçlü ve modern bir hava kuvvetlerinin kurulması için çalışmalara başlanmıştır. 1923 yılında, üç hava bölüğü, bir deniz hava bölüğü ve bir hava okulundan oluşan Hava Kuvvetleri Müfettişliği'nin gücü 1926 yılına kadarki süreçte gittikçe arttırılarak, hava bölüklerinin sayısı 10'a, deniz hava bölüklerinin sayısı ise üçe çıkarılmış ve bölükler, grup komutanlıkları ve hava istasyon komutanlıkları bünyesinde sevk ve idare edilmiştir. 1924 yılında, uçuş eğitimi için diğer ülkelere personel gönderilmeye başlanmış, 1925 yılında Eskişehir'de Hava Okulu yeniden kurulmuş ve aynı yılın ekim ayında Hava Okulu ilk mezunlarını vermiştir.
1928 yılında Hava Kuvvetleri Müfettişliği, Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde Hava Müsteşarlığı olarak tekrar yapılandırılmıştır. Aynı yıl, havacılığın pilot dışındaki diğer ihtisas ve branşları için çeşitli okullar açılmıştır ve bununla beraber 1930 yılında, Fransa ve İngiltere'ye çeşitli eğitimler için personel gönderilmiştir buna ilave olarak, İtalya ve ABD'ye de eğitim için personel gönderilmiştir.
1932 yılının başlarında, hava alayları kurulmuş ve 1 Temmuz 1932 tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla havacı personel ayrı bir muharip sınıf olarak kabul edilmiştir. (Bu tarihe kadar, Kara ve Deniz Kuvvetleri'nden seçilerek yetiştirildikten sonra Hava Kuvvetleri'nde görevlendirilen personel, Hava Kuvvetleri'nde görev almadan önceki sınıftan sayılmaktaydı.)
1933 yılından itibaren Türk havacıları, havacılığın sembolü olan mavi renkli üniformayı giymeye başlamışlardır. 1937 yılında Hava Harp Akademisi açılmıştır. Bu sene içinde dünya savaş tarihinde bir ilk meydana gelmiş ve Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen ilk kadın savaş pilotu olmuştur.

1940 yıllarına gelindiğinde hava birlikleri envanterindeki uçak sayısı yaklaşık 500 civarına ulaşmıştır. Bu sene içerisinde hava birlikleri, Balkanların en güçlü hava birliği hâline gelmiştir. Hava birliklerinin büyümesi ile daha kolay komuta edilebilmesi için 1940 yılından itibaren lojistik destek yönünden Millî Savunma Bakanlığı bünyesindeki Hava Müsteşarlığına, Harekât ve eğitim yönünden Hava Müşavirliğine bağlanmıştır. 1944 yılında ise tek bir komuta altında toplanmasına karar verilmiş ve bu amaçla 31 Ocak 1944 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı kurulmuştur. Böylece, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ilave olarak, Türk Hava Kuvvetleri de, Türk silahlı kuvvetleri bünyesinde ayrı bir komutanlık seviyesine kavuşmuştur. 4 Şubat 1944 tarihinde kolordu seviyesinde fiilen faaliyete geçirilen Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın teşkilatlanmasında, sadece muharip hava birlikleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlanmış, lojistik destek birlikleri Millî Savunma Bakanlığına, eğitim kuruluşları da Genelkurmay Başkanlığına bırakılmıştır. Türk Hava Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ismini aldıktan sonra kuvvet komutanlığına da ilk olarak Korgeneral Zeki Doğan atanmıştır.
1947 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığı, ordu seviyesine çıkarılmış ve 1948 yılında lojistik destek kuruluşları, 1950 yılında da Hava Harp Akademisi dışında kalan bütün hava birlik ve kurumları Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlanmıştır. Bunu takiben, havacılığın gelişen teknolojilerine bağlı olarak, havacılığın pilot dışındaki diğer ihtisas ve branşları ile ilgili personelin yetiştirilmesi için çeşitli dönemlerde açılmış olan okullar, 1950 yılında tek komuta altında toplanmış ve bu amaçla Hava Teknik Okullar komutanlığı kurulmuştur.
Bu gelişmelere ek olarak, Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterindeki uçak tiplerine artı olarak 1950 yılında jet uçaklarının alınmasına karar verilmiştir. Bu nedenle, 15 Ekim 1950'de ABD'ne jet eğitimi için sekiz uçuş personeli gönderilmiş ve bu personel 31 Ağustos 1951'de eğitimlerini tamamlayarak yurda döndükten sonra jete intibak öğretmeni olarak görevlendirilmişlerdir. Aynı yıl Hava Kuvvetleri Komutanlığında üs ve filo kuruluşuna geçilmeye başlanmış ve Balıkesir'de kurulan 9'uncu Jet Üs Komutanlığı, Türk Hava Kuvvetleri'nin ilk jet üssü, 191, 192 ve 193'üncü filolar da ilk jet filoları olmuşlardır.
Türkiye'nin 1952 yılında NATO'ya girmesiyle birlikte, jet uçaklarına geçiş dönemi hızlanmış, pervaneli uçaklar hizmet dışı bırakılmıştır. 30 Ağustos 1956 tarihinde Hava Eğitim Kolordu Komutanlığı kurulmuş ve Türk Hava Kuvvetlerinin eğitimle ilgili bütün birlik ve kurumları da bu komutanlık emrinde toplanmıştır. 1957 yılında Hava Eğitim Komutanlığı adını almıştır.

Sabiha Gökçen, dünyanın ilk kadın savaş pilotu unvanını almıştır. 1936'da Türk Hava Kuvvetlerine katılan Sabiha Gökçen, 1937'de Dersim İsyanını bastırmak için düzenlenen askerî operasyonda görev yapmıştır. Bu göreve katılmasıyla beraber, dünyanın ilk savaş deneyimli kadın pilotu unvanını da almıştır. Türk Hava Kuvvetlerindeki kariyeri boyunca ki bu 1964 yılına kadarki sürece denk gelmektedir 22 çeşit uçak uçurmuş, havada 8000 saatten fazla kalmış ve 32 farklı askerî operasyona katılmıştır.
1995'te Türk Hava Kuvvetleri NATO'nun, Kararlı Güç Harekâtında yer almıştır. Bu operasyonda F-16'lar ilk defa kullanılmış, Türk Hava Kuvvetleri 100 yakın sorti atmıştır.
Bosna Savaşı'ndan beri ambargo altından bulunan Yugoslavyaya karşı ABD öncüllüğünde, 

Türk Kara Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kara harekâtlarından sorumlu ana koludur. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra 8 Kasım 1920 tarihinde kuruldu. Kuruluşundan bu yana önemli harekâtlar arasında 1920'lerden günümüze kadar Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki isyanların bastırılması, Kore Savaşı'ndaki çatışmalar, 1974 Kıbrıs Harekâtı ve Suriye İç Savaşı'na yönelik mevcut Türk müdahalesi yer almaktadır. Ayrıca Soğuk Savaş sırasında NATO müttefiki olarak Sovyetler Birliği'ne karşı görev yaptı. Türk Kara Kuvvetleri, silahlı kuvvetler içinde en önde gelen konuma sahiptir. Türkiye'nin en üst rütbeli askeri yetkilisi olan Genelkurmay Başkanı'nın, atanmasından önce genellikle Türk Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürütmesi geleneksel bir uygulamadır.
Diğer iki silahlı kuvvetin yanı sıra Türk Ordusu da sık sık Türk siyasetine müdahale etti; bu gelenek artık Millî Güvenlik Kurulu reformuyla bir dereceye kadar düzenlendi. Ordu, 20. yüzyılın ikinci yarısında birkaç dönem iktidarı üstlendi ve 1960, 1971 ve 1980'de darbeler gerçekleştirdi. Son olarak 1997'de İslami eğilimli bir başbakan olan Necmettin Erbakan'ın görevden uzaklaştırılmasını sağladı. 2015'in sonlarından itibaren Türk Ordusu, personel sayısını önceki on yıla benzer bir seviyeye yükseltti. Bu büyümeye katkıda bulunan faktörler arasında Türkiye’nin Kuzey Suriye'deki askeri varlığı ve PKK çatışmasının yeniden alevlenmesi yer almaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin ana saldırı tüfeği MPT-76'dır.

Büyük Hun Devleti'ne ait ilk organize ordunun kuruluş tarihi olan MÖ 209 yılı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın da kuruluş yılı olarak kabul edilir. 1980 dönemine kadar Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş yıldönümü olarak Avrupa'da Roma Lejyonları'ndan sonra kurulan ilk profesyonel ordu olan Yeniçeri Ocağı'nın kuruluş yılı olan 1363 yılı, Türk Ordusunun kuruluş yılı olarak kabul edilirdi. Yeniçeriler başlangıçta devşirme sistemine dayalı olarak gayrimüslimlerden teşekkül eden bir yapı olarak oluşturulmuşsa da 17. yüzyıldan itibaren Türkler de ocağa girmeye başlamış ve temelde devşirme sistemine dayalı olarak kurulmuş olan Ocak, bu devirden itibaren Türklerin baskın unsur olduğu bir askeri yapıya dönüşmüştür.
Modern Türk Ordusunun temelleri Sultan II. Mahmud devrinde atılmıştır. Köhnemiş ve zamana uyum sağlayamayan Yeniçeri Ocağı'nın Vaka-i Hayriye ile kaldırılmasının (15 Haziran 1826) ardından Sultan II. Mahmud Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye'nin kurulmasını emretti. Avrupadaki askeri ve teknik gelişmeleri örnek alan hızlı bir modernleşme çalışmasının içine girilerek 7 Temmuz 1826 tarihinde Sultan II. Mahmud tarafından yeni ordu kararnamesi onaylanarak imparatorluğun modern ordusu olan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ("Muhammed'in Muzaffer Askerleri") ordusu kuruldu. Bu tarihten sonra reform çalışmalarına hız veren Sultan II. Mahmud, yeni orduyu destekleyecek okullar ve kurumlar kurmaya başladı. II. Mahmud tarafından 1826 yılında başkomutanlık görevlerini yerine getirmek için yüksek askeri komutanlık olan Seraskerlik kurumu oluşturulmuş, 14 Mart 1827 tarihinde ordunun tabip ve cerrah ihtiyacını karşılamak için Türkiye'nin ilk tıp fakültesi ve modern askerî hastane GATA'nın temeli olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane,daha sonra 1834 yılında Fransa ve Prusya orduları örnek alınarak, avrupalı hocaların da ders verdiği modern subay okulu olan Harbiye kurulmuştur. Yeni ordunun desteklenmesi ve ülkenin daha iyi savunulabilmesi için 1834 yılında Redîf-i Asâkir-i Mansûre adıyla bir yedek ordu kurulmuş ve aynı yıl çıkarılan bir kanunnâme ile taşrada redif birlikleri kurulmaya başlamıştır. Bu birliklerin oluşturulmasından sonra “Asâkir-i Mansûre” ifadesinin yerini “Asâkir-i Nizâmiyye” almış ve uzun yıllar bu ikinci şekil kullanılmıştır. Nizamiye kelimesi bugün de varlığını korumakta, kışla girişleri bu terimle adlandırılmaktadır.
14 Haziran 1843'te Sultan Abdülmecid ordunun ismini Asakir-i Nizamiye-i Şahane olarak değiştirmiştir. Bu değişiklik sonunda ordu artık Nizamiye Ordusu olarak anılmaya başlanmıştır. Bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. 1845'te Sultan Abdülmecid tarafından Kuleli Askeri Lisesi kurulmuş, 1848 yılında ise Kurmay Subay ve Paşa (General) yetiştirmek için Erkan-ı Harbiye Mektebi açılmıştır. 1880 yılında günümüz Genelkurmay Başkanlığına denk olan Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyaseti kurulmuştur. 1908 yılında Seraskerlik kurumunun adı Harbiye Nazırlığı olarak değiştirilerek reform çalışmaları zirveye ulaşmıştır.
9 Kasım 2016 tarihinde değiştirilerek kabul edilen Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile bu tarihe dek Genelkurmay Başkanlığı kuruluş ve kadrolarında bulunan Komutanlık, Millî Savunma Bakanlığı kadro ve kuruluşuna geçirilmiştir. Ayrıca aynı Kararname, cumhurbaşkanı ve başbakanın kuvvet komutanı ve astlarına emir verebilmesini ve bu emirlerin hiçbir kurum, kuruluş veya kişinin onayı olmaksızın yerine getirilmesini de hükme bağlamaktadır.
28 Haziran 1963'te Türk Ordusu 600. kuruluş yıl dönümünü kutladı. O tarihlerde, Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluş tarihi, yeniçeri ordusunun kurulduğu 1363 yılı olarak kabul ediliyordu. Aynı yıl, Turancılık fikrini savunan Nihal Atsız, bunu eleştirerek Hiung-nu hükümdarı Mete'nin onluk sisteme dayalı bir ordu kurduğu düşünülen tarih olan MÖ 209 yılının "Türk Ordusu"nun da gerçek kuruluş tarihi olduğunu iddia etti. 1968'te Yılmaz Öztuna ise, genelkurmay başkanı Cemal Tural'a bu öneriyi sundu. 1973'te ordunun kuruluşunun 610. yıldönümü kutlanırken Atsız bu iddiayı yeniden öne sürdü. 12 Eylül Darbesi'nden sonra bu iddia benimsendi. Hâlen, MÖ 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığının kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti 7 cephede savaşa 2.850.000 kişiyi silah altına alarak girdi. Bu ordu 70 piyade, 2 süvari tümeninden oluşan 24 kolordulu 9 ordu birliğiydi. Mondros Mütarekesi'nden sonra zorunlu terhislerle 50.000 kişiye inmişti. Osmanlı Ordusu'nun kalan iki kolordusundan biri Suriye-Filistin Cephesi'nden Ankara'ya nakledilen Ali Fuat (Cebesoy) komutasındaki 20. Kolordu, diğeri ise Kafkasya Cephesi'nde Erzurum'da konuşlandırılmış Kâzım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu'ydu.

Kurtuluş Savaşı milis ve gönüllülerinden oluşan Kuva-yi Milliye, Türk Ordusu'nun temelidir. Düzenli Ordu birliklerinin Yunanlarla yapılan ilk savaşta -I. İnönü Muharebesi'nde- mevcudu 6.000 kişiydi. Bu savaşta Türk Ordusu kendisinden 3 kat üstün olan Yunan Ordusu'nu geri çekilmeye mecbur etti. Çerkez Ethem İsyanı'nın bastırılmasından sonra Çerkez Ethem birliklerinin bir kısmının düzenli orduya katılması ile birlikte mevcudu 10.000 kişiye yükseldi. I. İnönü Muharebesi'nin zaferle sonuçlanması Düzenli Türk Ordusu'na katılımı hızlandırdı. 2 ay sonra II. İnönü Muharebesi'nde ordunun mevcudu 15.000 kişiye yükseldi. Bu savaşın da zaferle sonuçlanması sonucu ordunun mevcudu hızla artmaya devam etti. 3 ay sonra yapılan Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde ordunun mevcudu 55.000 kişiye ulaştı. Bu muharebelerin kaybedilmesi sonucu kaçak sayısı 30.000'e ulaştı, ordu mevcudu 25.000 kişiye düştü. TBMM, asker kaçaklarının "vatan haini" sayılarak İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanması kararı aldı. Ayrıca Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'ndeki başarısızlıktan sonra TBMM başkanı Mustafa Kemal Paşa'yı Türk Ordusu Başkomutanlığına getirdi. Mustafa Kemal Paşa ilk iş olarak Tekalif-i Milliye Emirleri'ni yayınlayarak halka, savaşa katılma çağrısı yaptı. Bir dizi emirler yayınladı ve emirlerin uygulanması için Tekalif-i Milliye Komisyonları kuruldu. Mustafa Kemal Paşa'nın çağrısı sonuç verdi ve Türk Ordusu'nun mevcudu, Sakarya Meydan Muharebesi öncesi 101.727 kişiye ulaştı. Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasıyla birlikte Yunanların kesin olarak mağlup edilebilmesi için Genel Seferberlik ilan edildi. 1901 ve 1902 doğumlular asker altına alındı. Ordunun mevcudu Büyük Taarruz öncesi 186.000 kişiye ulaştı. Büyük Taarruz sırasında yapılan Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde Yunan Ordusu'nun büyük bir bölümünün imha edilmesi ile birlikte ordu, İzmir'e doğru ilerlemeye başladı. İzmir'in kurtarılması ve Batı Anadolu'nun tamamen Yunanlardan temizlenmesi sonucu Kurtuluş Savaşı'nda çatışma dönemi fiili olarak sona erdi.

Kurtuluş Savaşı sonrasında 9 kolordu ve 3 süvari tümeninden oluşan 1., 2. ve 3. Ordu müfettişliği kuruldu. Ordu Komutanlıkları 1 Temmuz 1949'da kurulan Kara Kuvvetleri komutanlığına bağlandılar.

1950'de Türkiye'nin Kore Savaşı'na katılmasıyla kara kuvvetlerinden 5090 kişilik bir tugay Kore Türk Tugayı adıyla Kore'ye gitti. Türk Tugayı 8 nci ABD Ordusu'na bağlandı. Tugaya "North Star- Kutup Yıldızı" kod adı verildi. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 259 subay, 18 askerî memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişilik 1. Türk tugayı, 17 Eylül 1950'de İskenderun limanından hareket ederek 12 Ekim 1950'de öncü takım Pusan limanına ulaştı ve 17 Ekim'de ana birliği de Pusan'dan karaya çıktı. Aynı gün Pusan'dan hareket ederek 20 Ekim'de Taeg'a varıp, süratle kuzeye doğru ilerleyen Birleşmiş Milletler ordularına iştirak etti. 10 Kasım'da Taeg'dan hareket ederek 21 Kasım'da Kunuri'ye vararak Amerikan 9. Kolordusu'nun sağ kanadında konuşlandırıldı.
24 Kasım 1950 sabahı kuzeye Çin sınırına doğru ilerleme emrini alan tugay Kunuri'den hareket ederek Kaechon, Sinnimni, Wawon boyunca Tokchon'a doğru yola çıktı. Ancak Çin Halk Gönüllü birlikleri cephenin arkasına sızmaya başladı. Durumu fark eden Amerika ve Güney Kore birlikleri ricat etmeye başladılar. Ancak Türk tugayına ricat emri geç ulaştı. 1. taburun etrafı kuşatılıp süngülü çatışmaya girmek zorunda kaldı. "Ricat harekâtı"nı sağlamak için sonuna kadar direnen 3. Tabur 9. Bölük imha edildi. Geri kalan Türk birlikleri ise Chongchon nehri boyunca geri çekildi. Savaş 3 yıl sürdü, savaşın başından itibaren stratejik noktalarda görev alan Türk tugayları kendisine verilen görevleri mümkün olan en iyi şekilde yerine getirmiş ve katıldığı muharebelerde; 37 subay, 26 astsubay, 658 er olmak üzere toplam 721 şehit,. 2147 yaralı, 346 hasta, 234 esir ve 175 ka

Türk Rivierası, Türkiye'de Ege ve Akdeniz kıyısındaki iki ayrı coğrafi bölge arasında kalan bir kısmı belirtmek için kullanılan terimdir. Türk Rivierası doğuda Antalya ilinden başlayan ve batıda Muğla ilini de içine alarak İzmir ilinin orta kesimine uzanan bir bölgedir.
Güneş ve deniz, tarih ve doğa, bin kilometreyi aşkın sahil şeridi boyunca uzanan birçok antik şehir ve doğal plaj, bölgeyi mavi tur için bir çekim merkezi yapar. Uygun iklimi, ılık denizi ve pek çok doğal ve tarihî güzelliği, Türkiye'nin bu kesimini popüler bir turizm merkezi hâline getirmiştir.
Bölgede uluslararası üne sahip yerleşimler vardır: Antalya, Alanya, Bodrum ve Marmaris.
Arkeolojik ilgi alanları arasında Antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan ikisi yer alır: Halikarnas'taki Halikarnas Mozolesi kalıntıları ve Efes'teki Artemis Tapınağı.

Bölgedeki Alanya, Antalya, Belek, Bodrum, Çeşme, Didim Fethiye, Kalkan, Kaş, Kemer, Kuşadası, Marmaris ve Side gibi birçok şehir, kasaba ve köy uluslararası alanda tanınmıştır.
Türk Rivierası'ndaki önemli yerler şunlardır:

Alanya
Antalya
Beldibi
Belek
Bodrum
Boğazkent
Çeşme
Dalaman
Dalyan
Datça
Didim
Fethiye
Finike
Göcek
Kalkan
Kaş
Kemer
Kuşadası
Kumluca
Köyceğiz
Manavgat
Marmaris
Seferihisar
Selçuk (Efes)
Serik
Side

Fransız Rivierası
İtalyan Rivierası
Likya Yolu

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), yurt dışından gelecek tehditlere ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmakla görevli askerî kuvvettir. Görevi caydırıcılık sağlayacak şekilde askerî gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla yurt dışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığı Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi varlığından ayrılamaz ve cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur. Genelkurmay başkanı, savaşta başkomutanlık görevini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirir.
Türk Kara Kuvvetleri, Türk Deniz Kuvvetleri ve Türk Hava Kuvvetlerinden oluşmaktadır. 2026 yılı itibarıyla sayı bakımından dünyanın 9, NATO'nun ise en güçlü 2. ordusudur.
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne son hâlini Mareşal Mustafa Kemal Atatürk vermiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'nda yenilmesi sonrası İtilaf Devletleri Türk ordularını dağıtmış, Anadolu'yu işgale başlamıştır. Bu durum karşısında Türk milleti, Kuvâ-yi Milliye adı altında düzensiz biçimde ve bölgesel bazda işgale direnmeye başlamıştır. 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa, Türk Kurtuluş Savaşını başlatmış ve öncelikli olarak düzensiz Kuvâ-yi Milliye birliklerini düzenli ordu çatısı altında birleştirmeye çalışmıştır. Modern Türk ordusunun temelleri de bu zamanlarda atılmış, Kuvâ-yi Milliye birliklerinin başlarına subaylar geçirilmiş ve TBMM Orduları adı altında düzenli bir ordu formuna sokulmuştur. Düzenli hale getirilen Türk ordusunun ilk kazandığı muharebe, Garp Cephesi Kumandanı Miralay İsmet (İnönü) Bey kumandanlığında icra edilen I. İnönü Muharebesi'dir. Cumhuriyet'in ilanından sonra da yine Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyon süreci büyük bir hızla devam ettirilmiştir.
Modern Türk ordusu daha sonra 1950 yılında Kore Savaşı'na Şimal Yıldızı adı verilen bir tugayla katılmıştır. Tugay; Busan, Suvan, Kumhwa, Elco bölgelerinde gerçekleşen savaşlarda boy göstermiştir. Kunu-ri Muharebesi sırasında gerçekleştirilen direniş ile birlikte 8. Amerikan ordusunun tümüyle Çin ordusu tarafından yok edilmesini engellemiştir. 1960'lı yıllarda Kıbrıs'ta Türklere karşı saldırılar başlayınca Kıbrıs'a operasyon için hazırlıklara başlamış ve 1974'te Kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır.
1980'li yıllarda PKK'nın kurulmasıyla birlikte Türkiye sınırları içinde PKK ile mücadeleye başlamıştır. 1990'lı yıllarda mücadeleyi Kuzey Irak'a taşımış ve Kuzey Irak'ta Çelik Harekâtı, Çekiç Harekâtı gibi sınır ötesi operasyonlar gerçekleştirmiştir. 1995 yılında Yunanistan ile yaşanan Kardak Krizi'nde kayalıklara çıkan Türk komandoları adaya Türk bayrağı dikmiştir, bu durum Yunanistan genelkurmay başkanını istifa ettirmiştir. 1998 yılında PKK'nın kurucusu Abdullah Öcalan'ın Suriye'de bulunması sebebiyle Suriye'yle ilişkiler gerilmiş, Türk ordusu bu gelişmeler üstüne Suriye sınırına yığınak yapmıştır. Baskılar sonucu Adana Mutabakatı imzalanmış ve Türk ordusunun baskısı sonucu Abdullah Öcalan Suriye'den sınır dışı edilmiştir.
2008 yılında Kuzey Irak'a PKK ile mücadele amacıyla Güneş Harekâtı'nı gerçekleştirmiştir. İlerleyen yıllarda PKK'nın Türkiye doğusuna yaptığı yığınakları ortadan kaldırabilmek amacıyla Hendek operasyonlarını yapmıştır. Hendek operasyonlarının ardından Suriye İç Savaşı'na müdahalede bulunmuş Fırat Kalkanı Harekâtı ile Halep'in kuzeyinde bulunan IŞİD varlığını bitirmiş, YPG'nin Menbic ile Afrin kantonunu birleştirmesini engellemiştir. 2017 yılında İdlib'e girip gözlem noktaları oluşturmaya başlamıştır. 2018 yılında Afrin'e operasyon gerçekleştirip YPG'yi Afrin'den atmıştır. Afrin'de YPG'ye operasyon gerçekleştirdiği tarihlerde Kararlılık Harekâtı'nı başlatmış Kuzey Irak'a yeni bir askerî operasyonda bulunmuştur. Kararlılık Harekâtı Pençe Operasyonları ile genişletilmiştir ve Türk ordusu Kuzey Irak'ta belirli bölgeleri kontrol etmeye başlamıştır. Pençe Operasyonları sürerken Fırat'ın doğusunda bulunan YPG'ye Barış Pınarı Harekâtı ile müdahalede bulunmuş, 8 gün sürdürülen harekâtta 4820 kilometrekare alanı kontrol etmiştir. İdlib'de Türk birliklerine Rus ordusunun ve Suriye ordusunun saldırıları sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri Bahar Kalkanı Harekâtı'nı da icra etmiştir.
Türk ordusu günümüzde Türkiye Cumhuriyeti tarafından terör örgütü olarak tanınan PKK'ya karşı Irak'ın kuzeyinde Pençe Operasyonları'nı sürdürmektedir diğer yandan İkinci Libya İç Savaşı'na direkt olarak dahil olmuştur ve taraflardan birisi olan Ulusal Mutabakat Hükûmeti'ne danışmanlık yardımında bulunmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, 2025'te tahmini 883.900 askerî ve paramiliter personeliyle ABD Silahlı Kuvvetleri'nden sonra NATO'daki en büyük ikinci askerî güçtür.

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu 7 cephede savaşa 2.850.000 kişiyi silah altına alarak girdi. Bu ordu 70 piyade, 2 süvari tümeninden oluşan 24 kolordulu 9 ordu birliğiydi. Mondros Mütarekesi'nden sonra zorunlu terhislerle 50.000 kişiye inmişti. Ancak Osmanlı ordusunun kalan iki kolordusundan biri Suriye cephesinden Ankara'ya konuşlanan Ali Fuat Paşa komutasındaki 20. Kolordu, diğeri ise Kafkas Cephesinde Erzurum'da konuşlandırılmış Kâzım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu'ydu.
Türk Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında bu kolordular ve Kuvâ-yi Milliye birlikleri TBMM tarafından düzenli hale getirilerek modern Türk ordusunun temelleri atılmıştır. Kurtuluş Savaşı modern Türk ordusunun katıldığı ve kazandığı ilk savaş kabul edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bu ordular yeni bir yapılandırmayla Türk Silahlı Kuvvetleri adını almıştır. Türk ordusu Cumhuriyet tarihi boyunca birçok isyan bastırmış, Kore Savaşı ve Kıbrıs Harekâtı'nda savaşmış, PKK'ya karşı operasyonlar yapmıştır. Ayrıca Afganistan, Kosova, Lübnan, Somali gibi birçok ülkeye uluslararası askerî kuvvetlere destek amaçlı asker göndermiştir.

I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Mîsâk-ı Millî sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için girişilen çok cepheli siyasi ve askerî mücadele. 1919-1922 yılları arasında gerçekleşmiş ve 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile resmen sona ermiştir ve Mîsâk-ı Millî hedeflerine büyük ölçüde ulaşılmıştır. Ağustos 1922'de Türk kuvvetleri 207.941 kişiydi. Batı, Doğu, Güney cephelerinde savaştı. Çatışmalar Batı cephesinde I. İnönü Muharebesi ve II. İnönü Muharebesi, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'dir.

Türkiye Cumhuriyeti, 1950 yılında başlayan Kore Savaşı'na fiilen katılmış ve 1950'den 1953'e kadar tugay büyüklüğünde bir kuvvetle Kuzey Kore'ye karşı savaşmıştır. Sovyet baskısına karşı müttefikler arayan ve bu sebeple NATO'ya girmek isteyen Türkiye, bu isteklerini daha kolay elde etmek ve Amerika'ya yakınlaşmak amacıyla Kore Savaşı'na bir tugay yollamıştır.

20 Temmuz 1974'te Başbakan Bülent Ecevit'in emriyle Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs'ta başlattığı askerî harekât iki aşamalı olarak gerçekleştirilmiş, birinci aşamasında Kıbrıs adasına havadan paraşütlü askerlerin uçaklarla indirilmiş ve denizden Türk Deniz Kuvvetleri'ne ait savaş gemileriyle Türk askeri karaya çıkarılmıştır. Birinci harekât sonunda ateşkes ilan edilmiş ve Cenevre'de barış görüşmeleri başlamıştır ancak barışın sağlanamayacağı kesinleşince ikinci ve son harekât Bülent Ecevit'in "Ayşe Tatile Çıksın" parolasıyla 13 Ağustos'ta Türk birlikleri tarafından başlatıldı. Türk birlikleri 14 Ağustos'ta Lefkoşa'ya, 15 Ağustos'ta Lefke ve Mağusa'ya girdi. Harekât neticesinde bir taraftan Mağusa'ya diğer taraftan Lefke'ye varılarak Türk tarafının sınırları çizildi. Harekâtın sonucunda Rum birlikleri mağlup edilmiş ve Kıbrıs'ın kuzeyinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.

Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK ile 1980'li yıllardan beri mücadele etmektedir. Millî Savunma Bakanlığı verilerine göre 1984-2009 arasında 5821 TSK askeri, 775 emniyet görevlisi, 1350 köy korucusu, 4.828 sivil çatışma ve saldırılarda hayatını kaybetmiş, bununla birlikte yaklaşık 28.000 PKK militanı öldürülmüştür. Bu mücadele çerçevesinde PKK'nın iki numaralı adamı Şemdin Sakık 14 Nisan 1998'de, elebaşı Abdullah Öcalan ise 15 Şubat 1999'da yakalanmışlardır. Türkiye, Abdullah Öcalan'ın 15 Şubat'ta yakalandığını, 16 Şubat 1999'da Başbakan Bülent Ecevit'in yaptığı, “Abdullah Öcalan Türkiye'dedir” açıklamasıyla öğrendi. Yargılama süreçlerini takiben vatana ihanet suçundan müebbet hapis cezası ile cezalandırılarak cezaevine konulmuşlardır. Yine Türk Silahlı Kuvvetleri 1991 yılından beri Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yönelik Süpürge, Kazıma, Atmaca, Çelik, Tokat, Çekiç, Şafak ve Güneş kod adlı sınır ötesi harekâtlar düzenlemiştir.

Türk bandıralı bir geminin Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında anlaşmazlık çıkınca patlayan krizdir ve iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir. Türk Sualtı Taarruz komandoları, Kardak kayalıklarının etrafını saran Yunanistan Donanmasını aldatarak Kayalıklara çıkarma yapmıştır. Olayı 4 saat sonra ABD'den öğrenen Yunanistan Genelkurmay Başkanının istifası ile sonuçlanmıştır. Gerginliği NATO ve ABD araya girerek önlemiştir.

1990'lı yıllarda PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Suriye içinde serbestçe dolaşması ve PKK'nın kamplarının burada bulunması Türkiye ile Suriye'yi karşı karşıya getirdi. Türk Ordusu Suriye sınırına doğru kaydırıldı. Çeşitli askerî ve siyasi baskılara dayanamayan Suriye bu tutumundan vazgeçerek Öcalan'ı sınır dışı etmiştir. Türkiye-Suriye ilişkileri on yıllar sonra 22 Haziran 2012 tarihinde Hatay sınırında eğitim uçuşunu icra etmekte olan TSK'ye ait F-4 Phantom tipi eğitim uçağı Suriye Silahlı Kuvvetleri tarafından düşürülmesi ile tekrar krize girmiş, Suriye uçak düşürdükten sonra uçağın Türkiye'ye ait olduğu anladıklarını iddia etmiş, olay sonrası dönemin Türkiye Başbakan

Türk adları, Türk toplumunun tarihsel süreçteki yaşam tarzını, sosyal yapısını, kültürel değerlerini ve düşünce yapısını yansıtır.
Toplumların kendilerine özgü ad verme gelenekleri olduğu gibi Eski Türkler de çocuklarına ergenlik çağına ulaşana kadar gösterdikleri bir başarıya veya sergiledikleri kahramanlığa göre isim verirlerdi. 

Doğum sırasında göbek bağı kesilirken çocuğa bir göbek adı verilmesi geleneksel bir uygulamadır. Geçmişte çocuğun asıl ismini seçme hakkı ağırlıklı olarak aile büyüklerine aitken günümüzde bu süreç doğrudan anne ve babalar tarafından yürütülmektedir. 
Ad seçiminde duygu, düşünce, özlem, umut ve beklentileri ifade eden bireysel tercihler; toplumsal beklentiler, inanç sistemleri, tarihi ve kültürel miras temel kaynak işlevi görmektedir. 
Ad seçiminde tarihi kahramanların (Bumin, İstemi, Bilge, Kül Tigin) ve sanat, siyaset, spor, kültür alanlarında toplumsal kabul görmüş ünlü kişilerin isimleri önemli bir kaynak teşkil eder. Bununla birlikte ölen aile büyüklerinin isimlerinin çocuklarda yaşatılması amacıyla tercih edilmesi veya küçük yaşta ölen kardeşlerin adlarının yeni doğan çocuklara aktarılması Türk ad verme geleneğinde görülen sosyo-kültürel pratikler arasındadır.
Türk toplumunda çocuklara isim verilirken doğdukları gün, dönemsel dini vakitler, hicri takvime dayalı önemli aylar, doğal çevre etkisi ve ailedeki çocuk durumu gibi sosyo-kültürel sebepler belirleyici olabilmektedir. Bu gelenekler doğrultusunda Recep, Şaban, Ramazan aylarında doğan erkek çocuklarına bu ayların isimlerinin verilmesi; dini bayramlar olan Kurban veya Ramazan Bayramı'ndan önceki gün (arife) doğan kız çocuklarına Arife, erkek çocuklarına Arif isminin verilmesi; dini bayramlarda doğanlara Bayram, hac döneminde doğanlara Hacı veya Hacı Bayram isimlerinin verilmesi; doğal çevreden esinlenilerek kız çocuklarına Gül, Sümbül, Lale, Gümüş, Nehir, Mercan, Meltem; erkek çocuklarına ise Kaya, Doruk, Demir, Evren, Cihan, Bora, Tayfun gibi isimlerin verilmesi; ailedeki çocuk durumuna göre çocukları yaşamayan (bebek ölümleri yaşayan) ailelerde Dursun, Yaşar, Durmuş, Durdu isimlerinin verilmesi, artık çocuk sahibi olmak istemeyen ailelerde Tamam, Yeter, Songül, Soner, Kifayet, Nihayet isimlerinin verilmesi, uzun süre bebek özlemi çeken ailelerde Murat, Muradiye, İstek, Dilek isimlerinin verilmesi; erkek çocuk beklentisi olan ailelerde ise doğan kız çocuklarına Döndü veya Döne isimlerinin verilmesi yaygındır.
Türk toplumunda ad koyma geleneği üzerinde etkili olan en belirgin unsurlardan biri İslam dinidir. Bu doğrultuda, Allah'ın isimleri, başına "kul" anlamına gelen "abd" ön eki getirilerek (Abdullah, Abdülkadir, Abdurrahman vb.) sıklıkla tercih edilir. Ayrıca İslam  peygamberi Muhammed'in isim ve sıfatları (Muhammed, Mustafa, Ahmet, Mahmut); Kur'an-ı Kerim'de adı geçen diğer peygamberlerin, dört halifenin, peygamberin akraba ve arkadaşlarının (sahabe) ve İslam tarihinde iz bırakmış din büyüklerinin (evliya) isimleri yaygın olarak kullanılmaktadır.
Türkler arasında yaygın olarak kullanılan adların bir kısmı Türkçe kökenli değildir. Pek çok Müslüman Türk, Arapça ve Farsçadan Türkçeye geçmiş adlara sahiptir. Özgün Türk adlarına, İslamiyet öncesi döneme ait Türk devletlerinde daha sık rastlanmaktadır.

1970-2010 yılları arasında en çok kullanılan 50 erkek adı:

Tablo incelendiğinde şu sonuçlar çıkarılabilir: Mehmet, Ahmet, Mustafa, Hüseyin, Yusuf, İbrahim, Ömer ve Ali her zaman ilk 20 isim içerisindedir. Bu isimlerden 3'ü Muhammed'e ait olmak üzere (Mehmet, Ahmet, Mustafa), 5'i peygamber ismi (İbrahim, Yusuf), 2'si halife (Ömer, Ali), 1 isim ise ehl-i beyttendir (Hüseyin). Bu isimlerin ortak özelliği dinî nitelikli oluşudur.
Tabloda 1980-89 arasında bulunan bazı isimler (Adem, Abdullah, Emrah, Gökhan, Serkan, Hakan) daha sonra ilk 20'ye girememiştir. Alperen ilk kez 2009'da listeye girmiştir. Arda ismi 2005'e kadar tabloda yokken, 2005'ten sonra ilk 5 arasına girmiştir.
1970-2010 yılları arasında en çok kullanılan kadın isimleri:

Türk askerî tarihi yaklaşık 2200 yıl öncesinden günümüze kadar süren dönem içinde ilk Türklerden günümüzdeki Türk Silahlı Kuvvetleri'ne kadarki askerî yapılanmayı ve savaşları içine alır. Türklerdeki askerî düzen siyasi düzen ile iç içe geçmiş ve tarih boyunca birlikte gelişmiştir. Orta Asya'da başlayan bu tarih tüm anakaralara yayılarak süregelmiştir.
Anadolu Selçuklu Devletinin kuruluşuna önayak olan 1040 yılındaki Dandanakan Muharebesi, Türklerin Anadolu'nun kapısını araladığı 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı, Yeni Çağın başlangıcı sayılan 1453 yılındaki İstanbul'un Fethi, I. Dünya Savaşındaki Çanakkale Savaşları, Osmanlı İmparatorluğunun üzerine Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını sağlayan Türk Kurtuluş Savaşı, Kuzey Kıbrıs'taki Türkleri savunmak için yapılan Kıbrıs Harekâtı Türk askerî tarihindeki birkaç önemli dönüm noktalarından bazılarıdır.

Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Moğolistan ve Çin'in bir kısmı (Doğu Türkistan), Rusya ve Pakistan'ın bir kısmından oluşan bölge; Doğuda Kingan Dağları, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Sibirya Düzlükleri ve güneyde Hindukuş Dağları'nın bulunduğu bölgeyi tanımlamak için kullanılan coğrafi terim.
Tarihte Türkistan olarak geçen "Orta Asya" terimi, coğrafi bir alana Rus ve oryantalistlerin kendileri için Türk adını unutturmak amacıyla vermiş oldukları bir isim olarak da bilinir.

Bir tarih nazariyesine göre, M.S 300-400  yıllarında Orta Asya'da yaşayan kavimlerin şiddetli ve uzun süren kuraklık sebebiyle doğuya, kuzeye, batıya ve güneye gitmelerine; Kavimler Göçü denmektedir. Bu göçün siyasi, sosyal ve kültürel neticeleri üzerinde uzun durulmaktadır. Aynı bölgede M.S. 11. yüzyıldan itibaren başlayan ve asıl ağırlığı batı istikametinde olan Türk göçleri, 17. yüzyıla kadar devam etmiş; İran, Anadolu ve Balkanlardan geçerek Avrupa ortalarına ulaşmıştır. Türkler, geçtikleri yerlerde birbirlerinin devamı olan devletler kurmuşlar, böylece Orta Asya içlerinden Avrupa ortalarına uzanan kültür ve medeniyet mirasları ve yerleşik Türk boyları ile bir Türk dünyası meydana getirmişlerdir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu (veya Selçuklular; Farsça Saljükiyan; Arapça Saljük veya  el Salajika), Oğuz Türkleri'nin büyük bir koluydu. Selçuklular 11. ve 14. yüzyıllar arasında Orta Asya'nın bir bölümünü ve Orta Doğu'yu yönetti.
Selçuklular, Ortadoğu'da devletler kurmuş bir Türk hanedanıdır. Adı, hanedanın kurucusu Selçuk Bey'den gelir.

Dandanakan Muharebesi ya da Dandanakan Meydan Muharebesi, (1040), Selçuklu Devleti'nin Gazne Devletini yendiği ve Gazne Devletinin çözülmesine yol açan muharebedir. Bu muharebede Gazne Devleti yıkılış dönemine girmiş, Selçuklu Devleti resmen kurulmuştur.

Pasinler Muharebesi (18 Eylül 1048) Selçuklularla Bizanslılar arasında yapılmış bir meydan muharebesidir.
Pasinler Muharebesi Bizanslılarla yapılan yüzyıllık çarpışmalardaki ilk büyük meydan muharebesidir. Ayrıca Bizans'ın gücünü anlamak amacıyla yapılan bir savaştır.

Malazgirt Muharebesi, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Hükümdarı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen arasında gerçekleşen savaş. Alp Arslan'ın zaferi ile sonuçlanan Malazgirt Muharebesi, Türklere Anadolu'nun kapılarını açan savaş" olarak bilinir.

Anadolu Selçuklu Devleti (veya Türkiye Selçuklu Devleti) (Arapça: السلاجقة الروم el-Salācika el-Rūm Farsça: سلجوقیان روم Salcūkiyân-e Rūm; Rum Selçukluları), Selçuklu Hanedanının Anadolu'da kurduğu devlettir.
Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi 1071'deki Malazgirt Savaşından sonra hızlandı. Selçuklu komutanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu'daki fetihleri batıya yayarak 1075'te İznik'i Bizans'tan aldı ve burayı başkent yaparak bağımsızlığını ilan etti. Böylece kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlıların son Anadolu Selçuklu sultanını tahttan indirdikleri 1308'e kadar varlığını sürdürdü.

Ana madde : Harran Muharebesi
7 Mayıs 1104 tarihinde Selçuklu emirleri ile Haçlı devletleri Antakya Prensliği ve Urfa Kontluğu arasında 12. yüzyılda (şimdi Türkiye'de bulunan) Harran'in hemen güneyinde (şimdi Suriye'de olan) Rakka'da yapılan bir muharebe

Dorileon Muharebesi 25 Ekim 1147 tarihinde İkinci Haçlı Seferinin başlangıcında gerçekleşti. Eskişehir yakınında yapılan bu savaşta Selçuklu Sultanı I. Mesud komutasındaki Anadolu Selçuklu ordusu İkinci Haçlı Seferinde iki koldan Anadolu'da ilerlemekte olan ordularından bir kolu olan Alman Kralı III. Konrad komutasındaki çoğunluğu Almanlardan oluşan bir orduyu hemen hemen tamamıyla imha etmiştir.
Ana madde : Dorileon Muharebesi

Miryakefelon Muharebesi, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans imparatoru I. Manuil arasında, Denizli  Çivril- Gümüşsu Kasabası yakınlarında Miryakefelon'da (Myriokephalon) yapılan savaş (17 Eylül 1176 Salı günü)(Denizli yakınlarında)

Yassı Çemen Muharebesi 1230 yılında Erzincan yakınlarında Anadolu Selçuklu Devleti - Eyyubiler ittifakı ile Harzemşahlar arasında yapılan muharebe.

Kösedağ Muharebesi, Anadolu Selçuklularının, Moğollara yenilmesiyle sonuçlanan ve 1 Temmuz 1243 tarihinde meydana gelen savaş. Türk-İslâm tarihinde, önemli bir dönüm noktası teşkil eden bu savaş, Anadolu Selçuklu Devleti 'nin yıkılma sürecine girmesine sebep olmuştur.

Osmanlı Beyliği'nin temelleri 13. yüzyıl ortalarında  atıldı. Beyliğe adını veren Osman Bey ileri görüşlü, kararlı ve başarılı bir devlet adamı ve askerdi. Onun bu kararlılığı devletin çok sağlam temeller üzerine kurulmasını sağladı.

Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi hakkında sağlam ve güvenilir bilgiler hemen hemen yoktur. Bilinen, kendisinin 13. yüzyıl'da Batı Anadolu'da yaşayan Türkmen beylerinden biri olduğudur. Babası gibi Osman Bey'in hayatı hakkında da bilinmeyenler pek çoktur. Osman Bey, Çobanoğulları Beyliğinin vâsalı olarak Bizans topraklarıyla ilişkilerde bulunurken, bu beyliğin Bizans'la anlaşması üzerine, bölgede Bizans üzerine akınlarda bulunanlar, etkinliklerini bu kez Osman Beyin bayrağı altında sürdürdüler. Bu durum yavaş yavaş Osman Beyi bağımsızlığa iten bir etken oldu. Osman Bey bölgenin ve Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan ustaca yararlanmasını bildi; bölgedeki İslâm tarikatlarının, özellikle Şeyh Edebali'nin gücünden ve nüfuzundan yararlandı. Bizans'a karşı savaşan gazilerin önderi durumuna gelen Osman Bey, Bizans köy, kasaba ve kalelerini birer birer ele geçirmeye başladı. Başarıları hem topraklarının büyümesine, hem de Anadolu Selçuklu topraklarından, komşu Türkmen beyliklerinden asker, komutan ve yöneticilerin onun saflarına katılmasına yol açtı. Genellikle 1299 tarihi, Osman Bey'in bağımsızlığını ilân ettiği tarih olarak kabul edilir.

Bursa'nın fethi (1326): Osman Bey'in asıl amacı Bursa'yı almaktı. Bu nedenle şehri kuşatma altına aldı. Onun hastalanması üzerine, kuşatmaya oğlu Orhan Bey devam etti. Orhan Bey, Mudanya limanını ve Orhaneli'ni fethederek Bursa'nın Bizans ile bağlantısını kesti. Aralıklarla on yıl süren kuşatma sonunda Bursa teslim oldu. İpek üretiminin merkezi olan Bursa, Osmanlı Devleti'nin başkenti yapıldı. Osmanlıların bu dönemde Sakarya havzası ve Marmara bölgesinde yaptığı fetihlerdeki amacı, batı yönünde ilerleyip Rumeli'ye geçmekti.

Sırp Sındığı Muharebesi veya Çirmen Muharebesi, 1364 yılında, Sırp prensliği, Macar Krallığı, Bulgar Krallığı, Bosna Prensliği ve Eflak Prensliğinden (Romanya'dan) oluşan İttifakın, Osmanlıları Balkanlar'dan atmak için başlattıkları bir savaştır. Edirne başkent olmuştur.

I. Kosova Savaşı veya Birinci Kosova Meydan Muharebesi (28 Haziran 1389) Sultan I. Murat önderliğindeki Osmanlı ordusu ile Sırp kumandanı Lazar önderliğindeki bir Balkan ordusu arasında yapılmış bir muharebedir. Osmanlı'nın zaferiyle sonuçlanmıştır.
Savaş sonunda bir Sırp soylusu Sultanın elini öpüp müslüman olmak istediğini belirterek I. Murat'a yaklaşmış ve onu ani bir hamleyle hançerleyerek şehit etmiştir. Şehadetinden sonra hüdavendigar lakabının verildiği sultanın iç organları orada gömülmüş, geriye kalan naaşı Bursa'ya götürülerek orada defnedilmiştir.

Niğbolu Muharebesi (İngilizce: Battle of Nicopolis, Bulgarca: Битка при Никопол, Bitka pri Nikopol; Macarca: Nikápolyi Csata, Rumence: Bătălia de la Nicopole) 24 Eylül 1396'da Osmanlı ordusunun Macaristan, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Fransa, Eflak, Lehistan, İngiltere Krallığı, İskoçya Krallığı, Eski İsviçre Konfederasyonu, Venedik Cumhuriyeti, Genova Cumhuriyeti, St. Jean Şövelyeleri askerlerinden oluşmuş bir Haçlı Ordusu'yla Tuna Nehri üzerinde bulunan Niğbolu kalesi yakınlarında yaptığı ve Osmanlı zaferiyle sonuçlanmış bir savaştır. Bu savaş aynı zamanda Niğbolu Haçlı Seferi (Crusade of Nicopolis) diye de anılmakta olup Orta Çağın sonuncu büyük Haçlı Seferi olarak da nitelendirilmektedir. Bazı kaynaklarda savaşın tarihi 28 Eylül olarak verilmiştir.

Ankara Muharebesi, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid ile Timur arasında, Ankara'nın Çubuk Ovası'nda yapılan savaş. Geç Orta Çağ tarihinin en kanlı meydan savaşlarından biri olan ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanan Ankara Muharebesi, Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına ve Fetret Devri (1402-1413) olarak bilinen bir iktidar boşluğu döneminin yaşanmasına yol açtı.

Varna Muharebesi veya Varna Savaşı, 10 Kasım 1444 tarihinde, Macar, Leh, Papalık ve çeşitli Balkan milletlerinden oluşan, János Hunyadi komutasındaki Haçlı ordusu ile II. Murat önderliğindeki Osmanlı ordusu arasında bugünkü Bulgaristan'ın Varna şehri yakınında yapılmış bir savaştır.Osmanlı ordusu kazanmıştır.

II. Kosova Savaşı veya İkinci Kosova Meydan Muharebesi (Macarca:Második Rigómezei csata)(17 Ekim-20 Ekim 1448) Sultan II. Murat önderliğindeki Osmanlı ordusu ile Macar kumandanı János Hunyadi önderliğindeki bir Balkan ordusu arasında yapılmış bir muharebedir. Osmanlı Devletinin zaferiyle sonuçlanmıştır.

İstanbul'un Fethi, 29 Mayıs 1453'te, şehri günlerdir kuşatan Osmanlı ordusunun, şimdi İstanbul olarak bilinen, o zamanki adıyla Konstantinopolis şehrini Sultan II. Mehmed Han'ın komutanlığında fethetmesidir. Bu fetihten sonra Osmanlı Devleti İmparatorluk olmuş, henüz 21 yaşında olan Sultan II. Mehm

Türk bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal ve resmî bayrağıdır. Al renkli zemin üzerinde beyaz hilal ve yıldız ile oluşmuş bayrak ilk olarak 1844 yılında Abdülmecid dönemindeki Tanzimât sürecinde kabul edilmiş, Cumhuriyet döneminde 29 Mayıs 1936'da 2994 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bayrağı olarak kanunlaşmıştır. 22 Eylül 1983'te 2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile bayrak ölçütleri belirlenmiş ve bayrak son hâlini almıştır.
Efsaneye göre bayraktaki al, kan kırmızısıdır ve şehitlerin dökülen kanlarını temsil eder. Gece yarısı bu kanların üzerine yansıyan hilal biçimindeki ay ve bir yıldızla beraber Türk bayrağının görüntüsü oluşur. Bu efsanenin 1389 yılında meydana gelen I. Kosova Muharebesi'nde gerçekleştiği söylenmektedir.
Ayrıca İstiklâl Marşı'nın birinci, ikinci ve onuncu kıtalarında Türk bayrağından bahsedilir.

Osmanlı İmparatorluğu'ndan önceki Anadolu Türk devletlerinde kullanılan bayrak renk ve sembolleri hakkında yeterli bir bilgi yoktur. Türk bayrağı ilk olarak Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Mesud tarafından Osman Bey'e gönderilen beyaz renkli sancak olarak görülür.
15. yüzyıldan sonra al bayrak I. Selim dönemindeki Çaldıran Muharebesi'nde ise yeşil bayrak kullanılmaya başlanmıştır. Türk bayrağına en yakın şekle ise III. Selim döneminde rastlanır. Bu bayrakta hilal ile birlikte sekiz köşeli yıldız kullanılmıştır. Sekiz köşeli yıldız şekil bilimine göre zafer anlamı taşımaktadır. 1844 yılında Abdülmecid dönemindeki Tanzimat sürecinde bayraktaki yıldız beş köşeli şeklini almıştır. Beş köşeli yıldız insanı sembolize etmektedir.
Saltanatın kaldırılması üzerine 29 Mayıs 1936 tarihinde bayrağın şekli kesin bir şekilde tayin edilmiştir. 28 Temmuz 1937 tarihli, 27175 sayılı "Türk Bayrağı Nizamnamesi Kararnamesi" ile de Türk bayrağının kullanılışı düzenlenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun, 25 Ocak 1985 tarih ve 85/9034 numaralı "Türk Bayrağı Tüzüğü" kararının 4. maddesinde, bayrağın boyutları belirlenmiştir.

Dijital ortamlarda ise resmî kurumlar fiilen daha açık bir kırmızı tonu kullanmaktadır. Bu renk RGB renk modelinde %89 kırmızı, %3.9 yeşil ve %9 mavi (onaltılık renk kodu #E30A17) ile oluşur. CMYK renk modelinde ise %0 siyan, %95.6 magenta, %89.9 sarı ve %11 siyah olarak oluşur. Bu renk, 356.4 derece hue açısı, %91.6 doygunluk ve %46.5 açıklık değerlerine sahiptir. Türk bayrağındaki kırmızı renk (Al olarak da tanımlanır.) canlı tonlarda bir kırmızıdır ve bu renk, #FF142E ile #C70000 renklerinin karıştırılmasıyla elde edilebilir. En yakın web rengi #d11919 koduyla yer alır.

Kanuna göre, Türk Bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya layık olduğu manevi değeri zedeleyecek herhangi bir şekilde kullanılamaz. Resmî yemin törenleri dışında her ne maksatla olursa olsun, masalara, kürsülere örtü olarak serilemez. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Bu yerlere ve benzeri eşyaya Bayrağın şekli yapılamaz. Elbise veya üniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Türk Bayrağına sözle, yazı veya hareketle veya herhangi bir şekilde hakaret edilemez, saygısızlıkta bulunulamaz. Bayrak yırtılamaz, yakılamaz, yere atılamaz ve gerekli özen gösterilmeden kullanılamaz.
Kanuna muhalefet edenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Türk bayrağı, tüm kamu kurum ve kuruluşlarında sürekli göklerde ve makamların masalarında yer almaktadır.

Askerî üniformalarda bayrak, ya sağ omuz üzerinde ya da üniformanın ön tarafında bir yamada görüntülenir. Kasklar da ön veya yan taraflarında arma taşıyabilir. Uçuş kıyafetleri, deniz kuvvetleri üniformaları, Jandarma üniformaları ve diğerleri, bayrağı omuz yamalarında veya kasklarda taşırlar. Üniformaların yanı sıra birçok amblem ve yama, bayrağı belirgin bir şekilde veya küçük değişikliklerle sergiler.

Bayrak, millî bayramlar ve anma günleri gibi etkinliklerde ev, işletme ve gökdelen gibi yapılara asılır. Ayrıca televizyon kanalları ekranın sağ veya sol üst köşesine Türk bayrağı ve Mustafa Kemal Atatürk portresi koyarlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını kaybettiği 10 Kasım günü ulusal yas sebebiyle ülke genelinde bayraklar yarıya çekilir. Yas ilan edilmesi sebebiyle bayrakların yarıya çekileceği diğer günler Cumhurbaşkanlığı tarafından belirlenir.
Ayrıca Türk bayrağının millî ve manevi değerini korumak için çeşitli yasalar uygulamaya koyulmuştur.

Bayrak devlet törenlerinde ve askerî cenazelerde önemli bir yer tutar. Bir cenaze bayrağı her zaman hayatını kaybeden kişinin tabutunun üzerine serilir ve askeri polis veya ölünün yakınları tarafından taşınır. Askerler ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da zaman zaman tabutu taşırlar. Birçok katılımcı da bayrağı, hayatını kaybeden kişinin resmiyle birlikte, yaka düğmelerinde taşır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası Bayrak Yasası'nın 5. maddesine göre "Türk Bayrağı, Kıbrıs Türk Halkı'nın milli bayrağı olarak kullanılır." Aynı maddenin hükmüne göre, Türk bayrağı, Güvenlik Kuvvetleri'nin binalarından, Hükûmet binalarından, kamu kurum ve kuruluşlarının tesislerinden Kuzey Kıbrıs bayrağıyla birlikte göndere çekilebilir. Aynı yasanın 10. maddesi, Türk bayrağına hakaretleri yasaklarken, 11. madde bu hakaretlerin kasıtlı olarak gerçekleştirilmesi durumunda cezalandırılmasını öngörmektedir.

Benzer ay-yıldız içeren bayrak ve forslar;

Türkiye arması
Türk bayrakları listesi
Türkiye'nin ulusal sembolleri

22 Eylül 1983 tarih, 2893 sayılı Türk bayrağı Kanunu

Bu liste; kayda değer Türk mucit, bilgin, kâşif ve bilim insanlarının isim ve uzmanlık alanlarını içermektedir.

Abdullah Kızılırmak — astronom (1925-1983)
Ahmet Cevdet Paşa — tarihçi, hukukçu ve sosyolog (1822–1895)
Ahmet Gül - kimyager
Ahmed Resmî Efendi — tarihçi (1700–1783)
Abbas Vesim Efendi (Kambur Vesim) — astronom ve doktor (d. 1689–1760)
Ahmet Yesevi — filozof, mutasavvıf
Aydınlı Hacı Paşa — doktor
Ahmet Eflaki — astronom
Ahmedi — filozof, şair
Ahmet Şefik Çakmak — inşaat mühendisi (d. 1934)
Ahmet Ziyaeddin Akçasu — fizikçi (d. 1924)
Ali Akansu — elektrik mühendisi (d. 1958)
Ali Alper - astrofizikçi
Ali Erdemir — malzeme bilimci (d. 1954)
Ali Demirsoy — biyolog (d. 1945)
Ali Kuşçu — astronom, matematikçi ve dilbilimci (1403–1474)
Ali Nesin — matematikçi (d. 1957)
Asım Orhan Barut — teorik fizikçi (1926–1994)
Ataç İmamoğlu — fizikçi (d. 1964)
Attila Aşkar — uygulamalı matematikçi (d. 1943)
Asuman Baytop — botanikçi (1920–2015)
Asuman Özdağlar — elektrik mühendisi (d. 1974)
Aydın Sayılı — bilim tarihçisi (1913–1993)
Aykut Barka — jeolog (1951–2002)
Aykut Kence — evrimsel biyolog (1946–2014)
Aziz Ogan — arkeolog (1888-1956)
Aziz Sancar — biyokimyager ve moleküler biyolog (d. 1946)
Ahi Mehmet Çelebi — doktor
Aşıkpaşazade — tarihçi
Ali Ertürk- nörobilimci

Bahattin Baysal — kimyager (1922–2017)
Behram Kurşunoğlu — fizikçi (1922–2003)
Betül Kaçar — astrobiyolog
Bilge Demirköz — fizikçi (d. 1980)
Bilge Yıldız - nükleer bilimler
Burcu Özsoy - fotogrametrist, kutup araştırmacısı
Bursalı Kadızade Rumi — matematikçi ve astronom (1364–1436)
Bergamalı Kadrî — dilbilimci
Besim Ömer Akalın — doktor
Burçin Mutlu Pakdil — astrofizikçi

Cahit Arf — matematikçi (1910–1997)
Canan Dağdeviren — fizik mühendisi (d. 1985)
Cavid Erginsoy — fizikçi (1924–1967)
Celâl Şengör — jeolog (d. 1955)
Cerrahzade — doktor
Cem Alhan — doktor
Cem Say - bilgisayar bilimci

Daron Acemoğlu — ekonomist (d. 1967)
Dilhan Eryurt — astrofizikçi (1926–2012)
Derya Akkaynak — makine mühendisi ve oşinograf

Ekrem Akurgal — arkeolog (1911–2002)
Erdal İnönü — fizikçi (1926–2007)
Ergi Deniz Özsoy — evrimsel biyolog ve genetikçi (d. 1967)
Erzurumlu İbrahim Hakkı — mutasavvıf, sosyolog ve âlim (1703–1780)
Engin Arık — parçacık fizikçisi (1948–2007)
Evliya Çelebi — gezgin (1611–1682)

Farabi — filozof ve bilim insanı
Fahri Domaniç — fizikçi (1915-2007)
Fazıl Erdoğan — makine ve malzeme mühendisi (1925–2015)
Fergani — matematikçi ve astronom
Feza Gürsey — fizikçi (1921–1992)
Feryal Özel — astrofizikçi (d. 1975)
Fuat Sezgin — İslam Tarihi Profesörü, Uzmanlık: İslam'ın Altın Çağı Bilimsel Çalışmalar, icatlar ve bilim insanları
Fatin Gökmen — Kandilli Rasathanesi'nin Kurucusu

Galip Ulsoy — makine mühendisi (d. 1950)
Gazi Yaşargil — nörocerrah (d. 1925)
Gelenbevi İsmail Efendi — matematikçi (1730–1790?)

Halil Ethem Eldem — kimyager ve tarihçi (1861-1938)
Halil İnalcık — tarihçi (1916–2016)
Hezârfen Ahmed Çelebi — bilgin (1609–1640)
Hulusi Behçet — doktor (1889–1948)
Hüseyin Yılmaz — fizikçi (1924–2013)

İbn Türk — matematikçi
İhsan Ketin — jeolog (1914–1995)
İlber Ortaylı — tarihçi (d. 1947)
İbrahim Ben Ali — hekim
İsmail Cevherî — leksigokraf, mucit, yazar
İsmail Galip Bey — nümismatik (1848-1895)
İbrahim Hamdi — coğrafyacı, seyyah
İzzettin Karabaği — filozof
İhsan Sıktı Yener — F klavyenin mucidi

Jale İnan — arkeolog (1914-2001)
Janet Akyüz Mattei — astronom (1943–2004)
Jilber Barutçiyan — mikolog (d. 1962)

Kadızâde-i Rûmî — astronom (ö. 1436)
Kâşgarlı Mahmud — dilbilimci ve sözlükbilimci (1008–1102)
Kâtip Çelebi — bilim insanı ve aydın (1609–1657)
Kemal Reis — denizci (1451–1511)
Kenan Erim - arkeolog

Lagarî Hasan Çelebi — mühendis

Masatoşi Gündüz İkeda — matematikçi (1926–2003)
Mehmet Fuad Köprülü — tarihçi (1890–1966)
Mehmet Özgür Oktel — fizikçi (d. 1974)
Mehmet Fatin Gökmen — astronom (1877-1955)
Metin Gürses — fizikçi (d. 1945)
Mete Atatüre — fizikçi (d. 1975)
Mirim Çelebi — matematikçi ve astronom (1450–1525)
Merkez Efendi — doktor
Muazzez İlmiye Çığ — sümerolog (1914-2024)
Muhammed Konevi — astronom (1450-1524)
Mustafa İnan — inşaat mühendisi (1911–1967)
Muzafer Sherif (Muzaffer Şerif) — psikolog (1906–1988)
Müneccimbaşı Ahmed Dede — tarihçi (1631–1702)

Nevzat Tarhan — psikiyatr, nöropsikolog (d.1952)
Nihat Berker — teorik fizikçi (d. 1949)

Osman Hamdi Bey — arkeolog (1842-1910)
Osman Nuri Eralp — veteriner hekim, bakteriyolog
Okan K. Ersoy — elektrik mühendisi (d. 1945)
Oktay Sinanoğlu — kimyager (1935–2015)

Piri Reis — denizci ve kartograf

Ratip Berker — uygulamalı matematikçi ve makine mühendisi (1909–1997)
Reşit Süreyya Gürsey — fizikçi (1889–1962)
Riyaziyeci Mehmet Nadir — matematikçi
Rahmi Güven — fizikçi ve matematikçi

Sabahaddin — filozof
Selman Akbulut — matematikçi
Seydi Ali Reis — denizci
Sırrı Erinç — coğrafyacı
Suha Gürsey — fizikçi
Süreyya Tahsin Aygün—veteriner hekim

Sabuncuoğlu Şerefeddin — doktor ve cerrah (1385–1468)

Takiyüddin — matematikçi ve astronom (1521–1585)
Tamer Başar — elektrik mühendisi (d. 1946)
Turhan Baytop — eczacı ve botanikçi (1920–2002)
Takiyettin Mengişoğlu — filozof (1905–1984)

Uğur Şahin — immünolog ve onkolog (d. 1965)
Uluğ Bey — matematikçi ve astronom (1394–1449)
Umran İnan — jeofizikçi (d. 1950)

Vamık Volkan — psikiyatr (d. 1932)
Veled Çelebi İzbudak - dilbilimci

Yavuz Nutku — teorik fizikçi (1943–2010)
Yusuf Karabaği — doktor, filozof
Yunus Emre — şair
Yusuf Has Hacip — siyasetbilimci, astronom, yazar, bilgin
Yücel Yılmaz — jeolog (d.1942)

Zakir Kadiri Ugan - antropolog

Türk edebiyatı, Türk yazını veya Türk literatürü; Türkçe olarak üretilmiş sözlü ve yazılı metinlerdir.
Türk dilinin, Türkiye topraklarında gelişen ilk ürünleri 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarına aittir. 19. yüzyıla kadar İran ve İslam uygarlığı çerçevesinde gelişen Türk yazınının ürünleri halk edebiyatı ve divan edebiyatı olarak birbirinden farklı yanları olan iki kolda gelişti. Osmanlı sarayı çevresinde, Fars edebiyatının etkisiyle üretilen klasik edebiyat denilen divan edebiyatı ağır basarken halk arasında, sözlü gelenek uzun bir zaman devam etti.

19. yüzyılda Tanzimat Dönemiyle beraber Türk yazınında Doğu etkisi azalmaya başladı ve yerini Batı kökenli yazın unsurları almaya başladı. Bu dönemde Türk yazıncılar özellikle Fransız edebiyatından önemli ölçüde etkilendiler. Türk edebiyatı roman türü ile ilk kez 19. yüzyılda Tanzimat Döneminde tanışarak telif ve çevirilerle bu yöne eğilmeye başladı. Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının ikinci ve toplu hareketi 1895 yılında, Servet-i Fünûn mecmuasında toplanan genç yazıncıların öncülük ettiği Edebiyat-ı Cedide devinimi oldu. Tanzimat dönemi yazarları yurt sorunlarıyla yakından ilgilenerek, yurt, ulus sevgisi gibi konuları işleyip, halkın anlayabileceği bir dille yazmaya çalışarak, halkı eğitmeyi amaçlarken, aydınlara seslenerek sanat için sanat ilkesini benimseyen Edebiyat-ı Cedide yazarları, ağır bir dil ile süslü ve sanatlı bir anlatım benimsedikleri için Tanzimat'ın başlangıcından beri sadeleşmeye doğru giden yazı dilini yeniden ağırlaştırmakla suçlandılar. 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başından itibaren başlayan ulusal uyanışın etkisiyle, 1908 Devrimi'nin ardından II. Meşrutiyet döneminde, temelini Türkçeyi yabancı dillerin etkisinden uzaklaştırma ve içerikte halkın sorunları ile yerli yaşamın oluşturduğu Millî Edebiyat akımı ortaya çıktı.
Osmanlı monarşisinin çöküşünden kısa süre öncesine kadar, sözlü ve yazılı gelenekler birbirinden ayrı kalırken 1923'ten sonra Cumhuriyet ile beraber bu iki gelenek ilk kez bir araya geldi. Türkiye'de Cumhuriyet devrinin ilk zamanında da Millî Edebiyat hâkimdir. Âşık ve tekke edebiyatı, modernleşmenin etkisiyle gücünü yitirirken, divan edebiyatından ise 1928 yılında gerçekleşen Harf Devrimi ile Latin alfabesine geçilmesi, ardından 1930'lu yıllardaki Dil Devrimi ile değişen edebiyat akımlarıyla, Osmanlı dönemine ait bir tür olarak vazgeçildi. Millî Edebiyat'ın milliyetçi görünümü sonraki devirde Anadoluculuk ve halkçılık olarak edebiyata yansıdı. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve savaşın siyasi etkileriyle toplumculuk ve köycülük akımları güçlendi. Modern Türk edebiyatı öykü, roman, eleştiri, deneme, şiir ve tiyatro eserleri gibi hemen her türde örnekler içermektedir. Genellikle modernist bir çizgide seyretmekte olsa da postmodernizmin etkileri de yoğun olarak görülmektedir.

İslamiyet öncesi döneme ait Türk dili ile yazıldığı bilinen en eski metinler, 8. yüzyıldan kalma Orhun Irmağı vadisinde bulunan Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk kitabeleridir. Taşa kazınan bu yazıtlar, Göktürk alfabesi olarak da bilinen runik yazı kullanılarak Göktürk Kağanlığı döneminde yazılmış yapıtlardır. İslamiyet öncesi Türk edebiyatının büyük bölümünü sözlü ürünler olan destanlar, savlar, sagular ve koşuklar oluşturur. Büyük bir kısmı yazıya oldukça geç geçirilen Türk destanlarının bir kısmı Türk ve yabancı araştırmacılar tarafından halk ağzından derlenmiştir. Bir kısmına da İran, Çin ve Arap kaynaklarından ulaşılmıştır. İlk kez 9. yüzyılda Uygur Kağanlığı döneminde Türk diliyle kitap hâlinde eserler ortaya çıkar. Küçük bir kitap hâlinde olup 104 sayfadan oluşan ve Göktürk alfabesiyle yazılmış olan Irk Bitig adlı eserin Uygurlar'ın hâkim olduğu dönemlere ait olması kuvvetle muhtemeldir. 10. yüzyılın ilk yarısında yazılan Altun Yaruk ve Sekiz Yükmek adlı eserler de Uygur harfleri ile yazılmış Türkçe eserlerdir.

İslamiyet'in Türklerce kabulünden sonraki bilinen ilk Türkçe yazılı eser, 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib'in Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han'a atfen Eski Türkçe olarak bilinen Karahanlı Türkçesi ile yazdığı ve takdim ettiği Kutadgu Bilig'dir. Edip Ahmet Yükneki'nin, Karahanlı beylerinden Muhammed Dâd Sipehsalar'a hediye ettiği Atabetü'l-Hakayık da yine bu dönemde yazılmış eserlerden biridir. Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072-1074 arasında yazılıp 1077 yılında Abbasi Halifesi Muktedî bi-ʿEmr i’l-Lâh’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a takdim edilen Divânu Lügati't-Türk, Arapça-Türkçe sözlük olmasının yanı sıra Türk edebiyatının en eski yıllarına kaynaklık eden önemli bir eserdir. En eski Türk savları (atasözleri) Divânu Lügati't-Türk'te yer almaktadır. 12. yüzyılın ikinci yarısında Türkistan'da Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında kuvvetli nüfuz sahibi olan Ahmet Yesevi, çevresinde toplananlara sade bir dille ve halk edebiyatından alınma şekillerle hece vezninde söylediği “hikmet” adı verilen manzumelerle sadece Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufi hayatında değil ilerleyen dönemlerde Anadolu'ya ve Balkanlara kadar uzanan sahada derin tesirler bırakmıştır.

13. yüzyıldaki Moğol İstilası'ndan sonra, Türk dünyasındaki etnik, siyasi ve sosyal değişim ve gelişmelere paralel olarak başta Altın Orda’nın başkenti Saray şehri olmak üzere çeşitli şehirlerde yeni kültür merkezleri oluşmaya başladı. Moğol İstilası'nın ardından Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılış sürecine girmesiyle Batı Anadolu'da kurulan Türkmen Beylikleri'nin, Anadolu'da oluşturdukları gelişme ortamı ve Türkçe'ye karşı gösterdikleri hassasiyetle Türkçe'nin Anadolu'da bir devlet dili, bir resmî dil hâline gelişi gerçekleşmiştir. Batı Türkçesi'nin ilk safhası olan Eski Anadolu Türkçesi'nin ilk ürünleri bugünkü Türkiye topraklarında 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarında ortaya çıktı. 14. yüzyıldan itibaren Anadolu'da önceki sözlü geleneklere ek olarak, büyük ölçüde yazılı bir edebi geleneğin ortaya çıkmasıyla Eski Anadolu Türkçesi bir yazı dili olarak karşımıza çıkar. Farsça mesnevisi ile tanınan Mevlana Celaleddin Rumi'nin oğlu Sultan Veled'in Mevlevîlik'i yaymak için Farsça olarak yazdığı İbtidaname, Rebapname mesnevilerinde yer alan Türkçe beyitleri 13. yüzyılın sonu 14. yüzyılın başında Anadolu'da kaleme alınmış en eski Türkçe metinler arasındadır. Anadolu'nun Moğol-İlhanlı tahakkümü altında olduğu bir devirde Kırşehir'de yaşayan Gülşehrî'nin bütün ilmî ve tasavvufi terminolojiyi Türkçede kullanmak suretiyle o güne kadar benzeri görülmemiş bir ustalık sergileyerek 1317 yılında tamamladığı Ferîdüddin Attâr’ın Farsça klasiği "Mantıku't-Tayr" çevirisi Anadolu'da kaleme alındığı bilinen en eski Türkçe mesnevidir. Kırşehirli Âşık Paşa'nın Mevlana'nın Mesnevisinden ilham alarak yazdığı, 1330 tarihli Garibnâme adlı mesnevisi Anadolu’da Türk tasavvuf edebiyatının tesir dairesi çok geniş olmuş eserlerden biridir. 13. yüzyılın sonu 14. yüzyılın başlarında Mevleviler arasında manzumeler söyleyen bir tür gûyende (okuyucu) olduğu bilinen Şeyyad Hamza'nın Kur'an’da Ahsenü’l-Kasas olarak adlandırılan, Yusuf Suresi'nin kaynaklık ettiği Yusuf peygamberin hikâyesini anlattığı Yusuf ile Zeliha mesnevisi de Anadolu sahasında Türkçe olarak kaleme alınmış mesnevi formatındaki ilk eserlerden biridir. Türkistan'da Ahmed Yesevî ile başlayan tekke şiiri geleneğini özgün bir söyleyişle Anadolu’da yeniden ortaya koyan Yunus Emre olmuştur. Osmanlı döneminde birçok tarikat Yunus Emre'yi yakından benimsemiş, onun şiirlerine kendi törenlerinde yer vermişlerdir ve Yunus Emre şiirleri, tekke şiirinin kaynağı olmuştur.

Divan edebiyatı her açıdan örnek aldığı İran edebiyatının etkisi altında saray ile medrese çevresinde aydın topluluğun edebiyatı olarak bir gelişim gösterdi. İslami edebiyat, yüksek zümre edebiyatı, havas edebiyatı, saray edebiyatı, enderun edebiyatı, klasik edebiyat, eski edebiyat gibi adlarla da anılan bu edebiyat en yaygın kullanımla Divan edebiyatı adıyla anılmıştır. Bunun nedeni, şairlerin manzumelerini topladıkları eserlere “Divan” denilmesidir. Divan şiiri, kurallarını Arap ve Fars edebiyatından alan aruz vezni ile yazıldı. Ziya Paşa 19. yüzyılda, Ahmed Paşa, Necâtî ve Zâtî olmak üzere üç şairi, “Osmanlı şiirine temel koyan üç şair” olarak tarif etmiş ve Ahmed Paşa'yı Şeyhî ile Necâtî arasında yetişen şairlerden en büyüğü olarak kabul etmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman'ın 1534'te Bağdat Seferi'nden sonra padişaha beş kaside sunarak korunmasına girmeye çalışan Fuzûlî'nin İstanbullu birtakım şairlerin kendisinden bir Leylâ ile Mecnun hikâyesi yazmasını istemeleri üzerine kaleme almaya başladığını söylediği Leylâ ile Mecnun mesnevisi, klasik Türk edebiyatındaki en önemli lirik yapıtlardan biri olarak kabul edilmektedir. Birçok araştırmacıya göre 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı şiiri doruğa ulaşmıştır. Şöhret ve tesiri asırlarca devam eden, klasik Osmanlı şiirine söyleyiş gücü kazandıran ve Osmanlı şiirinin 16. yüzyıldaki en önemli ismi Bâkî, Kanûnî Sultan Süleyman'ın saltanatı sırasında çağının en büyük şairi sayılarak kendisine “Sultânü’ş-şuarâ” ünvanı layık görülmüştür. Bâkî'nin şöhreti ve eserleri Anadolu ve Rumeli'yi aşıp Azerbaycan, İran ve Irak'tan Hint saraylarına kadar yayılmış bulunmaktaydı.

 
17. yüzyılda Nâilî Osmanlı şiirinde bir çığır açmış, yeni bir üslupla şiirler kaleme almıştır. Dili ağır olmakla birlikte, şiirinde incelik ve nezaket vardır. Devlet adamları başta olmak üzere toplumun farklı kesimlerini hedef alan hicivlerinden dolayı Sultan IV. Murad tarafından idam edilen Nef'î ise, kasideleri ile kendisinden sonrakiler üzerinde önemli bir tesir bıraktı. Bir kasidesinde İstanbul konuşmasının Arapçadan bile üstün olduğunu mısralarında belirten Nâbi, özellikle şiir ve kültür çevrelerince zamanın “Şeyhü’ş-şuarâ”sı olarak kabul edilmiş, büyük bir takdir ve hayranlık görmüştür.
Sultan III. Ahmed devrinin meşhur şairlerinden, neşe ve yaşam dolu şiirleri ile Lale Devri İstanbul'unu anlatan Nedim, 18. yüzyılda Divan şiirine hem dil hem de içerik bakımından birçok yenilik getirmiştir. İstanbul'da kullanılan konuşma dil

Türk folkloru, Türkçe çevresinde gelenekselleşmiş folklor, halk bilimidir.

Halk arasında "folklor" kelimesi ile sadece "halk oyunları" olarak algılanagelmiştir. Fakat bu yanlış bir kullanımdır. Arzu Öztürkmen, Türkiye'de Folklor ve Milliyetçilik (1998, İletişim Yay.) adlı kitabında bu tarihsel süreci inceler ve Türkiye'deki folklor araştırmalarının tarihçesini dört ana bölüm kapsamında değerlendirir. Buna göre, Jön Türklerin ilgisiyle Osmanlı döneminde başlayan folklor araştırmaları daha sonra Halkevleri kapsamında sürdürülmüştür. 1947 yılında Ankara Üniversitesi'nde Pertev Naili Boratav öncülüğünde açılan Halkbilimi Bölümü, Boratav'ın görevden alınmasıyla ilk yıllardaki ivmesini kaybederken, Halkevleri çatısı altında gelişen halk oyunları hareketi üniversite gençliğinin öncülüğünde yaygınlaşmış ve folklora olan akademik ilgi hızla popülerleşen halk oyunlarına kaymıştır. Ne var ki, folklor esasında halk kültürünün tamamını kapsar.

Türkiye'de halk bilimi çalışmaları yirminci yüzyıldan çok daha önce bilimsel yöntemlerle olmasa da halk kültürünün öykülenerek aktarılmasıyla başlamıştır. Özellikle Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi geniş birikimi ve canlı anlatımıyla bu tip eserlerin en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Ayrıca Divânu Lügati't-Türk, Dede Korkut Hikâyeleri gibi önemli örnekler de halk bilimi çalışmalarında kullanılacak kadar önemli bilgiler aktarmaktadır.
Bilimsel anlamda folklor ile ilgili yazılar yirminci yüzyılın başında verilmeye başlanmıştır. 1913 yılında Ziya Gökalp, “Halka Doğru” adlı dergide “Halkiyat” terimini kullanmış, 1914 yılında Mehmet Fuat Köprülü de “İkdam” gazetesindeki yazılarında “Halkıyyat:Folk-lore” şeklinde kelimenin Türkçe karşılığını orijinal hali ile birlikte kullanmıştır. Daha sonra Rıza Tevfik Bölükbaşı “Peyam” gazetesi ekinde, Selim Sırrı Tarcan “TEM”de, Rauf Yekta “Darü'l-Elhan Külliyatı”nda ilk "halk bilimi" yazılarını kullananlardır.

Cumhuriyet'in ilanına kadar Türk halk bilimi ile ilgili araştırma, inceleme ve yayınların dağınıklığı dikkati çekmektedir. 1927 yılında Ankara'da “Anadolu Halk Bilgisi Derneği” adıyla kurulan, bir süre sonra adı “Türk Halk Bilgisi Derneği” olarak değiştirilen dernek Türk halk bilimine ilişkin çalışmaları başlatan ilk kuruluştur. Çıkardığı “Halk Bilgisi Haberleri” adlı süreli yayınıyla Türkiye'nin çeşitli yörelerinden derlenen Halkbilim verilerini toplu bir biçimde sergilemiştir. Daha sonra Atatürk tarafından 19 Şubat 1932'de kurulan Halkevleri, 1955 yılında “Folklor Araştırmaları Kurumu”, 1964 yılında “Türk Folklor Kurumu”, 1966 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Kurulan Milli Folklor Araştırma Dairesi” halk bilimine ilişkin ilk köklü çalışmaları başlatmışlardır.

Türk üniversitelerinde ise Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Etnoloji ve Antropoloji kürsüsü ve Atatürk Üniversitesi'nde halk edebiyatına ilişkin çalışmaların dışında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü (BÜFK) Orta Doğu Teknik Üniversitesi Türk Halk Bilimi Topluluğu (THBT) ve Anadolu Üniversitesi Halkbilim Araştırmaları Merkezi gibi kuruluşlar da Türk halk bilimini sürdüren araştırmalarda bulunmaktadırlar. Bunlardan başka Ankara'da HOY-TUR, HOYEM, TÜFEM, TUBİL, İstanbul'da FOLKTUR, FOYAK, İzmir'de İFAK, EFEM ve diğer illerde değişik adlarla kurulmuş amatör dernekler ve kuruluşlar halk oyunları başta olmak üzere Türk halk bilimine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadırlar.
Türk halk bilimindeki başlıca eksiklikler şunlardır:

Günümüze kadar derlenen materyaller sistemli bir biçimde düzenlenip arşivlenerek incelemeye hazır bir duruma getirilmemiştir. Bu amaca yönelik birkaç girişim ekonomik zorluklar, ilgisizlik ve desteksizlik yüzünden yalnız toplantı tutanaklarında kalmıştır.
Türk halk biliminin bütün konularını kapsayan bir sözlükten henüz yoksunuz. Halkbilim çalışmalarında el altında bulundurulması gereken “Halkbilim Atlasları”nın hazırlanmasıyla ilgili çalışma da başlatılamamıştır.

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, Gerçek Yayınları, İstanbul, 1969.
Özhan Öztürk. Folklor ve Mitoloji Sözlüğü. Phoenix Yayınları, Ankara, 2009, ISBN 978-605-5738-26-6.
Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003.
Kenneth S. Goldsein, Sahada Folklor Derleme Metodları, MİFAD Yayınları, Ankara, 1977.
Sedat Veis Örnek, Türk Halkbilimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1977.
Toplumbilim Sayı: 6 Haziran 1997 / Nasreddin Hoca Özel Sayısı, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, Haziran 1997.
Halk Edebiyatı Dersleri, Tercüme: Pertev Naili Boratav; Ekler: Arnold van Gennep, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Mart 2000, ISBN 975-7306-64-9.
Öztürkmen, A. (1998). Türkiye'de Folklor ve Milliyetçilik (1st ed.). Istanbul, İletişim Yayıncılık.

Ankara Üniversitesi DTCF Halkbilim Topluluğu
Balıkesir Üniversitesi Halk Bilimi Araştırmaları Kulübü
Bilkent Üniversitesi Halkbilimi Topluluğu
Boğaziçi Üniversitesi Halkbilim Topluluğu
Cumhuriyet Üniversitesi Türk Halkbilimi Topluluğu
Gazi Üniversitesi Türk Halkbilimi Topluluğu
Hacettepe Üniversitesi Türk Halkbilimi Topluluğu
ODTÜ Türk Halkbilimi Topluluğu
Uşak Genç Halkbilimciler Kulübü
KOÜ Türk Halkbilimi Kulübü

Türk mitolojisi

Halkbilim, Çukurova Üniversitesi. 14 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Folklor
Forty-four Turkish Fairy Tales 18 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ignác Kúnos (1913)
http://aton.ttu.edu/9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. the Uysal-Walker Archive of Turkish Oral Narrative at Texas Tech University

Özhan Öztürk, 2005, Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük, 2 Cilt, Heyamola Yayıncılık, İstanbul, ISBN 975-6121-00-9.

Türk halk oyunları, Türkiye sınırları içerisinde yapılan halk danslarıdır. Türkiye'de çeşitli biçimlerde yapılan çok çeşitli halk oyunları türleri vardır ve bunlar her bölgenin kültürel yapısını yansıtır. Türkiye'de oynanan halk oyunları türleri şunlardır:

Ege ve Batı yörelerinde Zeybek
İç Ege, İçbatı Anadolu ve Batı Karadeniz'de kaşıklı zeybek
Göller yöresinde Teke oyunları (Gabardıç, Teke zortlatması)
Erzurum ve çevresinde "Bar"
Çukurova ve çevresi, Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da "Halay"
Trakya'da "Hora"
Orta ve Doğu Karadeniz'de "Horon";
Konya ve Mersin çevresinde "Kaşık oyunları"
Kars ve Kuzeydoğu Anadolu'da "Lezginka"

İzmir yöresi halk oyunları

Alfabetik Kategorize Edilmiş Halk oyunları ve bilgileri 4 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Halk Oyunları Federasyonu resmi sitesi 7 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk kültürü, kökeni Orta Asya'nın kültürel birikimine dayanan bir kültürdür. Selçuklu döneminden itibaren Doğu Akdeniz ve İslam kültürleri ile etkileşim halinde olup Modern Türkiye'ye kadar gelişti.

Anadolu Selçuklu Kervansaray, Cami ve Saray mimarisinin yanında Çini, bezeme ve kabartma figür usullerini de geliştirmiştir. Kervansaray ve sarayların yapımında en çok kullanılan malzeme taştır. Taş; dini, sivil ve ticari eserlerde sıkça kullanılmıştır. Özellikle taş bezeme sanatı 13. yüzyıl Konya ve Sivas şehirlerinde sıklıkla kullanıldı ve gelişti. Çini sanatı saray ve dini mimaride en çok kullanılan usullerden biridir. Gelişen bu sanat daha sonraki dönemde Osmanlı mimarîsinde yer bulacaktır. Bozkır stili hayvan figürleri özellikle çift başlı kartal ve kaplan olmak üzere cami kabartmalarında kullanılmıştır.

Erken dönem mimarisinin ilk kayda değer yapıları İznik ve Bursa şehirlerinde inşa edilmiştir. Bursa'daki Orhan Gazi Camii Osmanlı dini mimarisinin ilk önemli yapısıdır. Anadolu Selçuklu mimarisindeki tonoz usulü yerine kubbeler kullanılmıştır. Bunun yanında hisarlar, hanlar, hamamlar, medreseler ve zaviyelerde inşa edilmiştir. Kervansaraylardan ziyade ticaret konaklama hizmetlerini karşılayacak iki katlı hanlar tercih edilmiştir.

XV. yüzyılın ortalarında belirginleşen klasik dönem mimarisinde sivil mimaride ahşap, dini ve ticari mimaride ise taş tercih edilmiştir. İstanbul'un Fethinden sonra Roma ve Rönesans mimarisi önem kazanmıştır. Buna rağmen Osmanlı'da belli bir ortak mimari stil görülmemiştir. Mimar Sinan dönemin önemli mimarlarındandır. Sedefkar Mehmet Ağa, Mimar Davud Ağa ve Dalgıç Ahmed Paşa dönemin önemli mimarları olarak kabul edilir. Dönemin ünlü mimarlarının çoğu Mimar Sinan'ın öğrencileridir.

18. yüzyılın başında III. Ahmet ile başlayan Batılılaşmaya yönelme dönemin mimari anlayışına da etkide bulunmuştur. Lale Devrindeki mimari değişim sadece saray ve zengin konaklarına yansıdı. Mahalle ölçeğindeki değişim ancak 19. yüzyılda gerçekleşebildi.

1927-1939 yıllarındaki mimari anlayış eleştirilmiş ve ikinci ulusal mimarlık akımı hakim olmuştur. II. Dünya Savaşının getirdiği ekonomik kriz sebebiyle 1939 yılından itibaren Türkiye’deki mimari faaliyetler 1950'deki liberalizm dönemine kadar durağan kalmıştır. 1950 sonlarına kadar uluslararası mimari üslup kullanılmıştır ve betonarme tasarımlar artmıştır. 1960'lı yıllarda OECD ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkilerin geliştirilmesi mimari kültürüne de yansımıştır. Bu dönemde yüksek yapılar, holding binaları ve bürolar artış göstermektedir. Kırsal göçün etkisiyle şehirlerde kontrolsüz büyüme yaşanmış ve bu durum kentleşmede konut sorunu meydana getirmiştir.

Osmanlı'da ilk film gösterimi 1896'da Bertrand adlı iki Fransız'ın sarayda yaptığı yayınlar ile başlamış; aynı yılda İstanbul ve Beyoğlu'nda da halka film gösterilmiştir. Gösterilen filmler genel olarak güldürü türündedir. Halkın rağbet etmesi üzerine Sigmund Weinberg 1908'de Pathé Sineması'nı açtı. Daha sonradan Beyoğlu'nda Palas Sineması ve Majik Sineması açıldı. 1914'te ise Kemal Seden ve Ali Seden kendi salonlarını açtılar. Aynı yıl Murat ve Cevat beyler tarafından "Milli Sinema" kuruldu. İzmir'de açılan ilk sinemalar ise Asri Sinema, Ankara Sineması, Lale Sineması, Milli Sinema ve Elhamra Sineması olmuştur. Bir Türk'ün çektiği ilk film ise "Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı" adlı belgesel filmdir. I. Dünya Savaşı sıralarında Enver Paşa Almanya seyahatinden sonra "Ordu Film Dairesi"ni kurmuştur. İlk konulu Türk filmleri Leblebici Horhor Ağa ve Himmet Ağa'nın İzdivacı olmasına rağmen bunlar yarım kalmış veyahut sonradan tamamlanmıştır. Tamamlanan eserler ise 1917'de Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti tarafından çekilen Pençe ve Casus adlı filmlerdir. Cumhuriyet dönemi sinemasında ise taşralı halkı eğitmek için sinemanın propaganda gücünden yararlanılmıştır. Ateşten Gömlek filmi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında çevrilmiş en iyi öykülü film olarak kabul görmüştür. 1950'li yıllarda film üretimi artmış ve Türk sinemasının "altın çağı" olarak kabul edilen 1960-1975'li dönemin temelini hazırlamıştır. 1971-1980 arasındaki siyasi ve ekonomik olaylar sinema kültürünü de etkilemiştir. 1990'lı yıllar sinema sektörü için bir kriz dönemi olmuş ve bu dönemde film üretimi oldukça azalmıştır. 2000'li yıllarda köklü değişimler olmuş, filmlere ayrılan bütçeyle birlikte seyirci sayısı da artmıştır. Dram türünde Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz filmleri dünya çapında bilinmektedir.

Eski Altay kültürlerinden doğan Türk müzik aletleri ve sanatı 9 ve 10. yüzyıl Uygur Kağanlığı döneminde gelişme göstermiştir. Telli çalgı olarak Dombra, Tobşur, Kopuz; vurmalı çalgı olarak Davul; yaylı çalgı olarak Kıyak ve Iklık; üflemeli çalgı olarak da Kuray ve Kaval kullanılmıştır. Bunlardan Davul'a dini ritüellerde ve savaşlarda; Kıyak ve Kopuza ozanların destan anlatımlarında ihtiyaç duyulmuştur. Telli çalgıların tel malzemesi at kılı veya koyun bağırsağından yapılır. Tellerin renklerin ak veya kara oluşu dini bir sembolü ifade etmektedir. Eski Türk müzik kültürü özellikle Çin ile etkileşim halinde olmuştur. Hunlardan elde edilen Sancak ve Davul Çinlilerce ganimet sayılmış ve Çin askeri geleneğine davul girmiştir. Davul özellikle Göktürklerde bir hakimiyet belgesi haline gelmiştir.

Anadolu'da Türk kültürünün yayılmasından itibaren gelişme gösteren ve halk tabakasında yaygın olan geleneksel müzik türüdür. Koşma, Destan, Varsağı, Mani, Semai, Kalenderî gibi şiir türleri ozan ve aşıklar tarafından Saz ve Bağlamayla icra edilmiştir. Geleneksel üsluplara uyan şiirler Türk ezgisiyle icra edildiği zaman türkü (Türki/ Türk'e ait) adını alır. 17. yüzyılda yaşamış olan Karacaoğlan ve Köroğlu ise Türk halk müziği için bir sembol haline gelmiştir.

15-16. yüzyıllarda dönemin usta müzisyenlerinin başkent İstanbul'a getirilmesi saray müziğine katkı sağlamış ve gelişmesine yol açmıştır. Tekkelerde önemli bir konumda olan "Dedeler" müzik sanatına oldukça ilgi göstermiştir. Bu ilginin sonucunda müzik kuramları üzerinde çalışmalar geliştirilmiştir ve çalışmalar kısa sürede Tekke Müzisyenleri arasında yaygınlaşmıştır. Tüm bu olaylar karşısında yeni bir bakış açısının doğması; ilk Türkçe Nazariyat Kitapları ve müzik konusu ile ilgili çalışmaların artmasına sebep olmuştur. 15. yüzyıl'da Yusuf Kırşehri'nin Edvar veya Musiki Risalesi isimli eseri yeni bir ekol yaratmıştır. Bu dönemde telli çalgı olarak Santur, Kanun, Ud, Tambur, Lavta ve Keman; vurmalı çalgı olarak Zil, Def ve Kudüm; yaylı çalgı olarak Kemençe, Kabak Kemane ve Rebab; üflemeli çalgı olarak da Ney kullanılmıştır. Osmanlı Klasik ve Halk Musikîsinde çoğu telli/sapı çalgıların kökeni olan Kopuz'un kullanımı 18. yüzyıla kadar devam edebilmiş, 10 ila 16. yüzyıl arası çok revaçta olan Ud çalgısının yerini 19. yüzyıl sonunda yeniden almak üzere 17. yüzyıldan itibaren Tambur'a bırakmış, Santur ise 20. yüzyılda Klasik Musikî'ye girmiştir. Çalgıların kökeni Orta Asya, İtalya, Orta Doğu ve İran'a dayanır. 16-17. yüzyıllarda Türk Musikî'si oldukça gelişme göstermiştir. Kutb-ı nâyî Osman Dede 28 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Buhûrîzâde Mustafa Itrî ve Köçek Derviş Mustafa Dede 28 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. önemli isimler bu devirde yaşamıştır. III. Selim dönemindeki saray çaplı musiki kültürü dönemin kapanmasıyla geleneksel müzik önemini kaybetmeye başlamıştır.

Hacı Arif Bey ile keder ve karamsarlık teması yaygın olmakla birlikte batılılaşma hareketleri de yoğunluk göstermiştir. Bu ekolü bazı müzikbilimciler uygunsuz bulmuştur. Romantik dönemin seçkin bestecileri Hacı Arif Bey (1831-1884) Şevki Bey (1860-1891), Nikoğos Ağa (1836-1885), Tanburi Ali Efendi (1836-1902), Giriftzen Asım Bey (1851-1929) ve Ahmet Rasim Bey (1864-1932)'dir.

20. yüzyılda Hüseyin Sadettin Arel ile başlayan bu dönemin başlıca özelliği Türk Musikîsi'ndeki hataların düzeltilmesi ve topyekûn batılılaşma yerine düzenli şekilde çağdaşlaşmaktır. Çağdaşlaşmanın ön planda olduğu bu dönemde Hüseyin Sadettin Arel'in öğrencileri İstanbul Türk Mûsikîsi Konservatuarı'nı kurmuştur.

İslamiyet öncesi döneme ait ilk kayda değer metinler Orhun ve Yenisey Yazıtlarıdır. Türk Runiki ile taş kitabelere kazınan bu metinlere genel olarak siyasi olaylar kaydedilmiştir. Bu dönemde yaygın olan şiir türleri genel olarak sözlü ürünler olan Savlar, Sagular ve Koşuklar oluşur. Yazılı edebiyat kültürü 8-9. yüzyıl Uygur Kağanlığı döneminde oldukça yaygınlaşmıştır ve masallar, dini öğretiler ve Hece Ölçüsünün bulunduğu ilk yazılı eserler ve şairler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Arpın Çor Tigin bilinen ilk Türk şair olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde Kül Tarkan, Singku Seli Tutung, Asıg Tutung, Kalım Keyşi ve Çuçu 31 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. gibi şairler çıksa da bir kısmının kendi şiirleri bulunamamıştır. Fal kitabı olup Türk Runiki kullanılan Irk Bitig ilk Türkçe kitap niteliğindedir. Ardından Budist öğretileri konu alan Altun Yaruk, Sekiz Yükmek, Kalyanamkara ve Papamkara adlı eserler gelmektedir. Yaratılış Destanı, Türeyiş Destanı, Göç Destanı, Bozkurt miti (Aşina, Suoguo) ve Uygurca Oğuz Kağan Destanı bu dönemde yazılmıştır. Destanlarda genel olarak kurt, geyik, ışık, demircilik, ağaç, ok-yay ve dağ motifleri kullanılmıştır.

İslamiyet'in Türkler arasında yayılmasından sonra oluşan kültürel ortam Türk edebiyatınıda etkilemiştir. Bu durumdan dolayı yazılan Oğuz Kağan Destanı gibi milli destanlara İslami ögeler eklenmiştir. Şu ve Satuk Buğra Destanı'da aynı dönemde yazılmıştır. Bu dönemdeki etkili yazarlar ve eserler Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig mesnevi ve siyasetnamesi; Edip Ahmet Yükneki'nin Atabetü'l-Hakayık ahlak ve dini öğretisi; Kaşgarlı Mahmut'un Divanu Lugati't-Türk sözlüğüdür. Divanu Lugati't-Türk eseri içinde içeriğinde Türkçe atasözleri ve Türk boylarının yazılmasından dolayı önemli bulunmaktadır ve ilk Türkçe ansiklopedik sözlük niteliğindedir. Şairler ve yazarlar aruz ölçüsünü tercih etmiştir. Geleneksel hece ölçüsü halk kitles

Türk malı, Türkiye'de yetiştirilen veya fabrikalarda üretilen, imal edilen malların tamamına yakınına verilen isim ya da ayırt edici işaret.
Ekonomi'de benzer ürün ya da hizmetlerin birbirlerinden ayrılması amacıyla üretilen ürünlerde bulunması gereken Ayırt Edici İşaretlere marka adı verilmektedir. Marka adları herhangi bir şekilde harf, sayı veya şekillerden oluşabilir. Marka ekonomisi kapsamında Dünya ülkeleri, ürettikleri malların üzerinde üretim yeri olan kendi ülkelerinin isimlerini yazmakta ve kullanmaktadırlar.
Türkiye'de üretimi yapılan malların üzerinde de Türk Malı (kısaltması olan TM) veya (İngilizce)'de aynı anlama gelen Made in Turkey (Made in Türkiye) yazıları bulunmakta ve kullanılmaktadır.  Ayrıca son yıllarda Türk ürünlerinde produce of turkey ((Türkçe) Türkiye Üretimi) yazısı da kullanılmaktadır. Günümüzde ise Birleşmiş Markalar Derneği ve Türkiye Markalar Birliği bu konuda yaptığı çalışmalar neticesinde yayınladıkları Marka Ekonomisi Raporu isimli bir yayın hazırlamış, bu yayında Türk Malı (Made in Turkey) yerine Türk Markası (Turkish Brands) kavramının yaygınlaştırılması gerektiği belirtilmiştir.
Dünya ülkelerinin pek çoğu ithalatını yaptıkları ürünlerde, üretim yeri olan ülkenin adının yazılı olması zorunluluğunu yasalarına getirmişlerdir. Bazı ülkeler ise bu uygulamayı daha katı hale getirerek, ülke adları yazılarının kesinlikle çıkartılamaz veya silinemez olmasına dikkat etmektedirler.
Ayrıca Dış Tiracet Müsteşarlığının izni dahilinde 1999 yılında 203 Türk firmasının katılımıyla Katar'da I. Türk İhraç Ürünleri Sergisi (Made in Turkey) yapılmış,  çeşitli Dünya ülkeleri ile Türk Malı kullanımı konularında anlaşmalar yapılarak forumlar düzenlenmiştir. Yine son yıllarda Türkiye'de yerli malı otomobil üretilmesi çalışmaları yapılmaktadır. 2011 yılı yılı Eylül ayında Başbakanlık 2011/13 Sayılı Yerli Ürün Kullanılması konulu genelgeyi yayınlamıştır. Genelgede kamu kurum ve kuruluşlarının mal alımlarında, yerli malı alımına önem vermesi gerektiği belirtilmiştir. Türk ürünlerinin yurt dışında markalaşması ve Türk malı imajının yerleştirilmesi çalışmaları kapsamında Türkiye Ekonomi Bakanlığı, üretici dernekleri ve birliklerinin tanıtım ve reklam faaliyetlerine destek vermeye de başlamıştır.
Türkiye'de Yerli Malı kullanımı ve tüketiminin bilinçli olarak artması amacıyla her yıl 12 ile 18 Aralık tarihleri arasında Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olarak kutlanmaktadır. 2014 yılında Türkiye İhracatçılar Meclisi tarafından yeni bir marka ve logo oluşturulmuş, Türk Malı yerine direkt Türkiye (Gücünü ve Potansiyelini Keşfet) logosu ürünlerde kullanılmaya başlanmıştır. 2018 yılında ise Türkiye'de üretilen ürünlerde Yerli Üretim logosu kullanılması zorunluluğu getirilmiştir.
4 Aralık 2021 tarihli Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanan genelgede, Türkiye kelimesi bir marka olarak kabul edilmiş, "Made in Turkey" yerine "Made in Türkiye" ibaresinin kullanılması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca uluslararası ilişkilerde de 'Turkey', 'Turkei', 'Turquie' vb. ibareler yerine yalnızca Türkiye kelimesinin kullanılması gerektiği belirtilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Türk malı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Türk modeli, çağdaş, ılımlı ve işleyen bir Müslüman demokrasi örneği olarak Türkiye'ye atıf yapar. Türkiye, seküler anayasayla sistematize edilmiş bir devletin, İslamcı köklere sahip parti ya da partilerce (Adalet ve Kalkınma Partisi) yönetilebilmesinin örneği olarak görülmektedir. Recep Tayyip Erdoğan tarafından yönetilen Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye'yi 2002 yılından beri parlamentoda idare etmektedir. Bu iktidar sürecinin özellikle ilk yıllarında Türkiye Batı dünyasıyla iyi ilişkiler geliştirirken İran İslam Cumhuriyeti'yle de nispeten olumlu ilişkiler kurmuş ve uluslararası arenada Filistin yanlısı bir siyaset sürdürmüştür. Ülke, oldukça çekişmeli ve temelde özgür ve adil seçimleriyle, canlı ve dış dünyaya etki eden kültürüyle, ekonomik büyümesiyle ve genişleyen orta sınıfıyla dikkat çekmiştir. Ancak Gezi Parkı olaylarına sert müdahale eden ve sonraki yıllarda politik duruşunu değiştiren AK Parti hükûmeti batı dünyasından aldığı desteği kaybetmiş, Türk modelinin sona erdiği yorumları yapılmıştır.

Terim, Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkmış ve otokrasileri devirerek yeni politik ve ekonomik sistemler inşa etmeye başlamış olan Arap ülkeleri (Tunus, Mısır, Libya, Yemen) için önerilmiştir.
Başbakan Erdoğan Eylül 2011 tarihinde, devrimin ardından Mısır'a yaptığı ziyarette "sevgi dolu" kalabalıklarca karşılanmış ve Türkiye Arap ülkelerinde anketlerde en çok sevilen ülke olarak öne çıkmıştır.
Mısır'ın eski Başkanı Muhammet Hüseyin Tantavi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüşmesinin ardından Türk modelini övmüş şunları söylemiştir: “Türk modeli Mısır halkı için en uygun olan tecrübe, ilham alınması gereken bir örnektir.”

Bir gözlemci (Sinan Ülgen) modelin dört karakteristik özelliğini şöyle açıklamıştır:  

Laiklik, demokrasi ve politik İslam'ın uyumu;
Başarılı ekonomik özelleştirme ve ticari entegrasyon;
NATO, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi Batılı kurumlara üyelik;
Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınan köklü devlet kurumlarına halkın duyduğu güven.
Bazı bilim insanları modelin Türkiye'nin kendine özgü tarihinden kaynaklandığını ve Mısır gibi ülkelere ancak kısmen uygulanabileceğini ileri sürmektedir. Şebnem Gümüşçü'ye göre modelin başarısı, İslamcıların Türk devletinin laik-demokratik çerçevesini kabul etmesinde yatmaktadır, İslamcıların İslami ve demokratik ilkelerle ahenk içinde yeni kurumsal yapılar ortaya çıkarmaları aynı başarıyı veremeyecektir.
The Economist dergisi de Arapların Türk modelini takip etme konusunda dikkatli olmaları için sebepler bulunduğunu belirtmiştir. Buna göre demokrat İslam'ın Türkiye'de uzun yıllar süren evrimi, laikliğin görece gücü ve saygınlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin seçim sonuçlarına uyması gibi faktörler Türkiye'ye özgü olabilir.

Alevi azınlığa ve Kürt azınlığa uygulanan baskı ve kısıtlayıcı, yer yer yasaklayıcı tutum öteden beri süren bir eleştiri konusudur. Gazetecilerin hapsedilmesi de Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde artarak devam eden bir sorun olarak eleştirilmektedir.
Mart 2013 tarihi itibarıyla, yükselen sayılarda Türk insan hakları avukatı, siyasetçisi, gazetecisi hapsedilmiştir; gazeteci Dexter Filkins bu tutuklamaları "ülke içi muhalefeti ezmek için şiddeti sürekli artan bir yıldırma politikası" olarak tanımlamıştır. Hapsedilenler arasında anayasa profesörü Ragıp Zarakolu, ödüllü gazeteci Ahmet Şık, düşünce özgürlüğü savunucusu aktivist Nedim Şener ve Nobel Barış Ödülü adayı ve Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü sahibi Leyla Zana da bulunmaktadır.

İktidar partisi, zamanla laiklik yanlısı rakiplerini etkisiz hale getirmiş ve ekonomik refahın da etkisiyle güçlenmiştir. Ancak gücü tekeline aldıkça, iç ve dış politikadaki tavrını daha milliyetçi yönde değiştirmiştir. Demokratik ve ekonomik gelişmenin tersine dönmesi, AB üyelik sürecinin tıkanması ve komşu ülkelerle ilişkilerinin bozulması gibi sebeplerle Türk modeli geçerliliğini yitirmiştir. Türk modelinin çöküşüne giden yolda, 2006 yılında AB müzakere başlıklarının dondurulması, 2013 yılında Gezi parkı olaylarına yapılan sert müdahale, bunu takip eden süreçte liberal demokratik ve batıyla iş birlikçi politikalardan vazgeçilmesi, Kürt açılımının durdurulması, 2016 yılındaki darbe girişiminin ardından yaşanan OHAL süreci ve otoriter bir rejim kurulmasının etkili olduğu öne sürülmüştür.
2013'teki hükûmet aleyhtarı Gezi Parkı olayları ile birlikte Türk modeli ciddi olarak sorgulanmış ve başarısı tartışmaya açık hale gelmiştir. Bazı bilim insanları bu olayların ardından modelin çöktüğünü iddia etmiştir.
Gezi olayları sırasında yaralanan AK Parti-Avrupa Birliği ilişkileri, cumhurbaşkanlığı sistemine uzanan süreçte daha da gerilmiştir. AB sözcüsü Kati Piri'nin ifadesiyle "kuvvetler ayrılığına saygı duymayan, hiçbir denetim mekanizması bulunmayan bir anayasa"ya geçilmesi ve milliyetçi, batı karşıtı söylemlerin benimsenmesi gibi gerekçelerle AK Parti'nin batıdaki desteği azalmıştır.
Arap Baharı kapsamındaki değişiklik mücadelelerinin Orta Doğu'da geniş ölçüde başarısız olup hatta Arap Kışına dönüşmesi; Türk modelinin örnek gösterilme gayretinin gösterildiği, birçok ülkede faaliyet gösteren Müslüman Kardeşlerin etkisinin azalması ve son olarak IŞİD gibi köktenci örgütlerin bölgede daha önce görülmedik ölçüde güçlenmesi diğer etkenlerden bazılarıdır.

Türkiye ekonomisi
Türkiye'de siyaset
Türkiye siyasi tarihi#2000'li yıllar

Türk mutfağı, Türkiye'nin ulusal mutfağıdır. Orta Asya, Selçuklu ve Beylikler ile Osmanlı kültürünün mirasçısı olan Cumhuriyet Dönemi Türk Mutfağı hem Balkan ve Orta Doğu mutfaklarını etkilemiş hem de bu mutfaklardan etkilenmiştir. Ayrıca Türk mutfağı yörelere göre de farklılıklar gösterir. Karadeniz mutfağı, Güneydoğu mutfağı, Orta Anadolu mutfağı gibi birçok yöreler kendilerine ait zengin bir yemek haznesine sahiptirler.
Yöreden yöreye farklılaşan lezzetleri barındıran yeme-içme biçimleri, özel gün, kutlama ve törenlerde ayrı bir anlam hatta kutsallık taşır. Türk Mutfağı, çeşit zenginliği ve damak tadına uygunluk yönünden olduğu kadar birçok yemek ve yiyecek türü ile sağlıklı ve dengeli beslenmeye ve vejetaryen mutfağına kaynaklık edebilecek örnekleri barındırmaktadır.

Çorba özellikle kış aylarında Türk mutfağının vazgeçilmez bir parçasıdır. Mercimek çorbası, ezogelin çorbası, yoğurt çorbası ve tarhana çorbası en çok tercih edilen çorbalardır. Ancak Türk mutfağı bunların yanı sıra sayısız miktarda çorbalar içerir. Etler, sebzeler ve baklagiller genellikle çorbaların ana malzemeleridir. Et suyu, un, yoğurt ve şehriye bu malzemeleri çorba haline getirmek için kullanılır.
İşkembe çorbasının alkollü içkilerin neden olduğu baş ağrısına iyi geldiği inancı yaygındır. Özellikle şehirlerde yer alan işkembeci lokantaları geç saatlere kadar açık kalarak müşterilere işkembe çorbası servisi yaparlar.

Türk mutfağındaki et yemeklerinin çoğu kebaplar, köfteler ve tencere yemekleri sınıfındaki yemeklerdir.
Türk mutfağında kebap, et, lahmacun kebap yemeği anlamı içerir. Genelde kebaplar lokantalarda yenen ve ızgara yöntemiyle hazırlanan yemeklerdir. Kebaplar arasında döner kebap en sevilen kebaplar arasındadır. Ayrıca Cağ kebabı, Bursa kebabı, Adana kebabı, Urfa kebabı, Tokat kebabı ve pirzola da çok yaygındır.
Köfteler kıymanın ekmek içi, soğan ve çeşitli baharatlarla yoğrularak, şekillendirilip pişirilmesi yoluyla yapılan yemeklerdir. Izgara, fırınlama, kızartma veya sulu yemek olarak yapılabilir. Akçaabat Köftesi, İnegöl Köftesi, Tekirdağ köftesi yurt çapında en çok sevilen köfteler arasındadır.
Sulu et yemekleri arasında Güveç, Kağıt Kebabı ve çeşitli Türlü ve Yahniler sayılabilir. Ayrıca Türk mutfağında çok sayıda balık, tavuk ve sakatat yemekleri mevcuttur.

Türk mutfağı sebze yemekleri açısından çok büyük bir çeşitliliğe sahip bir mutfaktır. Dolmalar ve sarmalar, etli sebze yemekleri, kızartma sebzeler ve zeytinyağlıların sayısız çeşitleri mevcuttur.
Dolmalar ve sarmalar hem etli hem de etsiz (yalancı dolma) olarak hazırlanabilirler. Etli dolmalar kıyma, pirinç, soğan, domates ve biber salçası, çeşitli baharat içerirler. Yalancı dolmalar ise pirinç, soğan, kuş üzümü ve çam fıstığı kullanılarak yapılır. Lahana ve asma yaprağı sarmaları hazırlamak için kullanılır. Dolmalar için en çok kullanılan sebzeler biber, kabak, domates, patlıcan ve soğan gibi sebzelerdir.

Etli sebze yemekleri kıyma ve parça etin sebzelerin yanı sıra pişirilmesi yoluyla hazırlanırlar. Etli fasulye, karnıyarık, patlıcan musakka, etli kabak, etli bezelye, etli türlü, etli mercimek ve nohut, etli ıspanak, lahana ve pırasa dahil çok sayıda yemek mevcuttur.
Birçok sebze kızartılarak ve ızgara yöntemiyle pişirilebilir. Patlıcan kızartma, kabak kızartma, biber, domates, havuç ve mücver çok sevilen kızartma çeşitleri arasındadır.
Ayrıca zeytinyağlılar Türk mutfağında kendine has bir yer kaplar. Bu yemekler bazen daha ucuz olan diğer sebze yağlarıyla da hazırlanabildikleri halde zeytinyağlılar olarak bilinirler. Zeytinyağlı taze fasulye, fasulye pilaki, zeytinyağlı dolma, zeytinyağlı enginar ve bakla bu sınıfa giren yemekler arasındadır.
16. yüzyılın ikinci çeyreğinden sonra Türk mutfağında yerini alan sebzeler arasında patlıcan çok özel bir önem taşır. Patlıcan sebze olarak dünyanın birçok ülkesinde yendiği halde çeşitlilik açısından Türk mutfağını dünyanın en çok patlıcan yemeğine sahip mutfak olarak saymak bir abartma sayılamaz. Türk mutfağında patlıcan dolma, kızartma, musakka, pilav, salata ve ızgara dahil sayısız patlıcan yemeği mevcuttur.

Lahmacun, Etli ekmek, pide, mantı ve börekler Türk mutfağının en sevilen hamur işleri arasındadır. Ayrıca pilav ve makarnalar da bu sınıfa katıldığında çok geniş bir çeşitlilik ortaya çıkar.
Göçebe yaşamış olan Türkler et ve et ürünlerinde, süt ve süt ürünlerinin yenilebilir gıdaya çevrilmesinde uzmanlaşmıştır. Bunlara ilave olarak yanlarında taşıyabilecekleri hububat ürünleri yanı hamur işi tariflerinde de yeterli tecrübeye sahip olmuşlardır. Türk mutfağı sadece Türkiye'den ibaret değildir. Türk cumhuriyetleri'nin mutfakları birbiri ile büyük benzerlikler taşır. Bunlardan biri de Selçuklular zamanında Arap ve Pers kültüründen Anadolu coğrafyasında Azeri Türkleri vesilesi ile geçen önce tandırlarda, daha sonra kara fırınlarda pişirilen pide ve pide çeşitleridir. Bunlardan biri de karadeniz pidesidir.
Lahmacun ve pideler genellikle lokantalarda fırınlama yöntemiyle hazırlanırlar. Bu yemeklerin çok sevilmesi nedeniyle Anadolu mutfak kültüründe Selçuklu döneminden sonra ise Ahilik anlayışında ileri gelenler tarafından lahmacun ve yöresel pideler ticari anlamda ortaya çıkmıştır.
17 ve 18. yüzyılın ikinci çeyreğinde sıkça rastladığımız börek kelimesinin kökeni: "bürmek” sözcüğünden gelmektedir. Türkçe “büzmek, burmak, bükmek” anlamındaki “”bür-” sözcüğü ile, bıç-ak ve kür-ek gibi sözcüklerin türetilmesinde de bulunan -ak/-ek ekinin bir araya gelmesinden “bürek” sözcüğü olarak ortaya çıkmış, zamanda “ü” sesinin “ö” sesine dönmüştür. Çok sayıda yağlı ekmek, çörek ve simit çeşitlerinin farklı yöresel  tariflerinden olan börekler Fırınlama veya kızartma yöntemleriyle hazırlanabilirler. Gene börek konusunda ihtisaslaşmış börek salonları 18.yy ikinci çeyreğinden sonra istanbul ve Anadolu illerinde mevcuttur. Kıyma, peynir, patates ve ıspanak en yaygın börek içleri arasındadır. Evlerde hazırlanan börek hazır yufka veya undan açılan yufka kullanılarak hazırlanır. Hazırlaması oldukça zahmetli olan Su böreği ise açılan yufkanın suda kaynatılmasından sonra kullanılmasını gerektiren bir börek türüdür.

Dünyanın her yerinde tüketilen gazlı içecekler ve meyve sularının yanı sıra Türk mutfağının kendine has içecekleri de mevcuttur. Yoğurdun sulandırılmasıyla yapılan ayran tamamen Türkiye'ye özgü bir içecektir. Bunun dışında boza, kefir, şalgam suyu ve şerbet de Türkiye'nin kendine özgü soğuk içecekleri arasındadır.

Sıcak içecekler arasında Türk kahvesi ve Türk çayı özel bir yer kaplar. Türk kahvesi kabaca çekilmiş kahvenin cezve denilen uzun saplı kaplar içinde pişirilmesiyle hazırlanır. Dünya çapında ün kazanmış olan Türk kahvesi fincan denilen küçük bardaklar içinde servis edilir. Türk çayı günümüzde tercih edilme açısından kahvenin tahtına oturmuş bir sıcak içecektir. İki parça çaydanlık veya semaver kullanılarak toz çaydan hazırlanır. İnce belli çay bardaklarında servis edilir. Türk çayı da hazırlanma yöntemi nedeniyle dünya çapında bir ün kazanmıştır.

Alkollü içkiler arasında rakı Türk mutfağında en çok tercih edilen içkidir. Üzümden elde edilen alkolün anason tohumu ile iki veya üç kez damıtılmasından elde edilir. Türk mutfağının geçmişi çok eskilere dayanan tarihsel alkollü içkisidir. Rakının çok arkasında gelmesine karşılık bira ve şarap da giderek yaygınlık kazanmaktadır. Yerli üzümler kullanarak hazırlanan Türk şarapları lezzet ve çeşitlilik açısından dünyada adlarını duyurmaya başlamıştır.

Her ne kadar eski Türk mutfak kültüründe tatlı kültürü olmasa da yerleşik düzene geçildikten sonra özellikle Balkanlar ve Anadolu'da kültürler arası füzyon mutfağı birleşimleri ile zenginleşen Türk mutfağı tatlılar açısından Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerçek zenginliğine ve çeşitliliğe sahip olmuştur. Ortadoğu'da Levanten mutfağının oluşması ile birlikte Baklava, kadayıf, künefe, lokma gibi hamurlu tatlılar, muhallebi, keşkül, kazandibi, sütlaç gibi sütlü tatlılar, hoşaf ve kompostolar, revani, helva, aşure ve kabak tatlısı gibi tatlılar geniş bir yelpazeye sahiptirler.

Osmanlı döneminde sefere çıkan yeniçerilerin enerji ihtiyacının giderilmesi amacı ile keşfedilen ve helvahane mutfağındaki tatlıcılar tarafında geliştirilen  baklava Türk mutfağının dünyaca tanınan en ünlü tatlıları arasındadır. Başlangıcında üst üste 40 kat konarak nişasta yardımı ile açılan ince yufkaların arasına fındık, ceviz veya Antep fıstığı ile birlikte pişirilmesinden sonra şeker, bal ve pekmezden yapılan şerbetler ile tatlandırılması yoluyla hazırlanmıştır. Tel kadayıf ise çok ince teller halinde satılan hamurla hazırlanır ve baklavanın içine benzer fındık, fıstık, ceviz gibi malzemeler ile doldurularak fırında pişirildikten sonra şerbet çeşitleri ile tatlandırılır.
İlk örneklerini Roma Dönemi'nde gördüğümüz sütlü tatlılar sütün şekerle kaynatıldıktan sonra nişasta, pirinç veya pirinç unu ile katılaştırılması yoluyla hazırlanırlar. Kazandibi ise muhallebi gibi hazırlandıktan sonra elde edilen tatlının bir tepside kızartılarak karamelleştirilmesi sonucu elde edilen ilginç bir Türk tatlısıdır. Tavuk göğsü de sütlü bir tatlıdır, söz edilen bu malzemelerin yanı sıra ince bir şekilde didiklenen tavuk etinin göğüs kısmını da içerir.
Revani, İrmik helvası gibi bazı tatlıların yapımında irmik kullanılır. Türkiye'deki dinsel inançlar arasında özel bir yeri olan aşure buğday, kuru üzüm, fasulye ve nohut gibi birçok bitkisel malzemeler kullanılarak hazırlanan bir tatlıdır. Kabak tatlısı balkabağının şekerle pişirilmesi yoluyla hazırlanır. Sonbahar ve kış aylarında tercih edilen Türk mutfağına has bir tatlıdır.
Maraş dövme dondurması Ahır Dağı'nın eteklerinden beslenen keçilerin sütünden yapılır. 90 °C sıcaklığa ısıtılan sütler, mikro organizmalardan arındırılır. Daha sonra bu süte önce Ahir dağından toplanan salebe şeker katılır. İyice karıştırılan bu karışım, 6-8 saat dinlendikten sonra -6 °C dereceye soğutulduktan sonra tüketime sunulur.

Türkler bayram sofrası geleneği kapsamında büyük aile üyelerini ve komşularını çağırır, beraber sohbet ve ziya

Türk müziği, kökenleri 11. yüzyılda Selçuklu Türklerinin Anadolu ve İran'a göç ettiği döneme kadar uzanan bir müzik türüdür. Modern popüler müziğin önemli bir bölümü ise 1930'ların başındaki Batılılaşma sürecine dayanır. Âşıklık geleneği, atışma, türkü söyleme kültürü ve düğün dansları, aile ve arkadaş çevresinde eğlenme biçimi olarak varlığını sürdürdü. Ancak müzik endüstrisinin gelişmesiyle günlük yaşamda dinlenen müzik ile geleneksel müzik arasında fark oluştu. Buna rağmen Türk toplumunda, yeni kuşaklar da dâhil olmak üzere, nostaljik müzik kültürü güçlü bir şekilde varlığını korumaktadır.
Türkiye'de birçok şehir ve kasaba, çeşitli bölgesel müzik tarzlarını besleyen canlı yerel müzik sahnelerine sahiptir. 1960'lara kadar Türk müzik sahnesine Türk sanat müziği ve Türk halk müziği hâkimdi; bu dönemde Âşık Veysel, Âşık Mahzuni Şerif ve Zeki Müren gibi isimler öne çıktı. 1970'lerde ise Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray ve Selda Bağcan gibi sanatçıların öncülüğünde Anadolu rock ve groove etkili müzik gelişti. 1980'lerin sonlarına doğru arabesk müzik, tüm ülkeyi etkisi altına aldı; bu dönemde Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ve Ferdi Tayfur, ana akımı tamamen domine etti. Bu süreçte Ajda Pekkan ve Sezen Aksu gibi önemli isimlerin etkisi de görece azaldı. 1990'ların başında ekonomik ve toplumsal açılımların etkisiyle pop müzik yeniden yükselişe geçti. Tarkan ve Sertab Erener gibi uluslararası başarı kazanan Türk pop yıldızları ortaya çıktı.
1990'ların sonlarında, ana akım pop ve arabesk müziğin aşırı ticarileştiği yönündeki eleştirilere karşı bir tepki olarak, alternatif rock, elektronik müzik ve hip-hop müzik yükselişe geçti. Rock dünyasında Şebnem Ferah, Duman ve Mor ve Ötesi; hip-hop ve rap dünyasında Ceza ve Sagopa Kajmer; elektronik ve etnik sentezde ise Mercan Dede gibi isimler ön plana çıktı. 2010'lu yıllarda, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Son Feci Bisiklet, Adamlar ve Dolu Kadehi Ters Tut gibi ana akım popun dışında kalan, indie müzik grupları ortaya çıktı. 2020'li yıllara gelindiğinde ise müzik dünyası dijitalleşmenin etkisiyle köklü bir değişim yaşadı. Elektronik dans müziği ve drill müzik ana akıma girerek listelerde üst sıralarda yer almaya başladı.

Türklerin İslamiyet'i kabullerinden çok önce dinî törenleri yöneten şaman, kam ya da baksı, elinde belirli sesler çıkaran demir parçalarının bağlı bulunduğu bir değnekle topluluğu etkiliyordu. Bu törenlerde davulun da önemli bir yeri vardır.
Çin'in kütüphane, Hun Türkleri'nde, Uygur Türkleri'nde, Selçuklu Hanedanı'nda ve Osmanlılar'da müziğe büyük yer ve önem veriliyordu. Ozanları ve kopuzcuları olmayan hiçbir Selçuklu ordusu yoktur. Yine Eski Türk Hakanlarının saraylarında ve ordugahlarında musiki takımları 9 kök denilen eserleri her gün çalardı.

Geleneksel Türk müziği, Osmanlı döneminde halk ve üst kültür çevresinde gelişen olmak üzere ikiye ayrılır. Geleneksel olarak Türk müziği çeşitli ortamlarda şöyle belirir:

Şehirlerde, saray çevresinde ve konaklarda
Kâr, beste, semai, şarkı
Tekkelerde
Naat, ayin, durak, ilahi, nefes, niyaz
Köylerde
Türkü, bozlak, uzun hava, zeybek, oyun havası
Sınır boylarında
Serhat türküsü
Kışlalarda
Mehter müziği
Halk müziği ve "klasik" Türk müziği arasında çok önemli bir bağ vardır. Nitekim türkülerin pek çoğunda klasik musiki makamları kullanılmıştır. Aynı şekilde, türkü, köçekçe, oyun havası, sirto, vb. halk musikisi formları klasik Türk musikisinde kullanılmıştır. İsmail Dede Efendi, Şakir Ağa, Şevki Bey gibi büyük klasik musiki bestekârlarının hemen hepsinin halk musikisi formlarını kullandıkları gözlemlenir.

Türk halk müziği örnekleri genelde sözlü olmakla beraber, sözsüz dans müziklerini de içerir.
Halk türkülerinin ölçülü olanına kırık hava, ölçüsüz olanına uzun hava denir. Uzun havalar Anadolu'nun değişik bölgelerinde bozlak, türkmani, maya, hoyrat, divan, ağıt gibi adlarla anılır. Bunlar genellikle Karacaoğlan, Ruhsati, Sümmani ve daha birçok tanınmış halk ozanının deyişleri üzerine yakılmıştır.
Kırık havalar ise koşma, yiğitleme, güzelleme, taşlama, ninni ve daha başka adlar altında kümelenir. Bunlar da genellikle gurbet, ayrılık, sıla hasreti, ölüm, askere gidiş, yiğitlik, düğün, çocuk sevgisi, kız kaçırma gibi köye has toplumsal bir olayı konu alır, sadelik, içtenlik, duygululuk gibi özellikler gösterir, yerel renkler taşır. Türk halk müziğinin melodi yapısı incelendiğinde bu melodilerin ses genişlikleri bakımından bir oktav (sekiz ses sınırı) tamamlayan dizi ve tonaliteyi kesin şekilde belirtmeyen ikili ile beşli aralıkları içinde yapılandırılmış olduğu görülür. Bununla birlikte dizi ve tonaliteyi belli eden sekizli ve daha geniş sınırlı melodiler de çoktur. Basit ve birleşik ölçülerden başka aksak ölçüleri içeren Türk halk müziği, ezgiler ve formlardan oluşur.

Osmanlılar yalnız musiki sanatına değil musiki ilmine de büyük önem verdiler. Türk müziğinin Arap, Acem, eski Yunan ve Bizans asıllı olduğunu ileri sürenler vardır. Ancak Klasik Türk müziği genel nitelikleri bakımından Türk asıllıdır. Osmanlı uygarlığı her alanda büyük bir sentez geliştirdiği gibi, Türk müziği potasında yerel pek çok renk bu müziğin parçası haline gelmiş ve bunun karşılığında da Osmanlı musikisi devletin kapsadığı topraklar ve ötesine büyük etkilerde bulunmuştur.
İstanbul'un alınmasından sonra Topkapı Sarayında kurulan Enderun Musiki Mektebi ve özel meşkhanelerde eğitime geçilmesiyle daha belirli olarak kurallaşan ve klasik bir müzik niteliği kazanan Klasik Türk müziği altı dönemde incelenir. Birinci dönem; hazırlayıcı dönemdir ve başlangıcından Meragalı Abdülkadir'e (1360-1435) kadar uzanan dönemdir. İlk klasik dönem, ikinci klasik dönem, yeni klasik dönem gibi dönemlerden günümüze gelir.

Türkiye'de Cumhuriyet Döneminde girişilen devrim hareketleri sanat konularına da yöneldi. Daha çok Klasik Batı müziğine önem verilirken, 1924'te Ankara'da Musiki Muallim Mektebi kuruldu. Osmanlı sarayındaki müzik topluluğu başkente getirilerek Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası adıyla konserler vermesi sağlandı ve yetenekli gençlerin gelişmiş Avrupa ülkelerine gönderilip yetiştirilmesi hareketi başladı. İstanbul'da çalışmalarını sürdüren Darrültalimi Musiki adlı okul yeni bir yönetmelikle konservatuvar haline getirildi.
Çok sesli sanat müziğinde sesini Batı'da ilk duyuran Türk sanatçı Cemal Reşit Rey oldu. Öğrenimlerini devlet adına yurt dışında yapan Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses dönüşlerinde Ankara Musiki Muallim Mektebi'nin öğretmen kadrosuna katıldılar. Bu sanatçılar Türk Sanat Tarihinde Türk Beşleri olarak anıldılar. Eserlerinde genellikle batı müziği ilkeleri halk müziğinden gelen ögelerle birleştirilmiştir. Ahmet Adnan Saygun'un Özsoy adlı bir perdelik operası 1924'te Ankara Halkevi'nde sahnelendi. Aynı bestecinin ikinci eseri Taşbebek de 1934'te başarı ile oynandı. Opera ve bale temsillerini gerçekleştirmek amacı ile Ankara Devlet Konservatuvarı'na bağlı bir Tatbikat Sahnesi 1940 yılında çalışmalarına başladı. Yetenekli gençlerin seçimi ile eğitime geçildi. İzleyen yıllarda Ahmet Adnan Saygun' un Kerem, Nevit Kodallının Van Gogh ve Gılgamış, Sabahattin Kalender'in Nasrettin Hoca, Ferit Tüzün'ün Çeşmebaşı eserleri sergilendi. Ankara'dan sonra İstanbul ve İzmir'de kurulan devlet konservatuvarları eğitime başladı.
1940 yılından bu yana genç yetenekler için uygun bir ortamın doğuşu yurt dışında da ün ve ilgi derleyen yorumcuların yetişip gelişmesini sağladı. Soprano Leyla Gencer, bariton Orhan Günek bu hareketin öncüleri oldular. Onları bas yorumcusu olarak Ayhan Baran, soprano Ferhan Onat ve soprano Suna Korat izlediler. Enstrüman yorumcusu olarak piyanist Ergican Saydam, kemancı Ayla Erduran, Suna Kan, piyanist Ayşegül Sarıca, İdil Biret, Hülya Saydam ve Verda Erman yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da büyük ilgi gördüler.

Türk pop folk müziği iki kısımda incelenir: Anadolu Rock ve Anadolu pop. Türkülerin batı enstrümanları ile söylenmesi sonucu oluşmuş müzik türüdür. En önemli temsilcisi Modern Folk Üçlüsüdür. Selda Bağcan bu akımda önemli bir yer tutar. Kubat, Ayşegül, Orhan Hakalmaz ve Yavuz Bingöl bu akımda yer alan diğer günümüz sanatçılarıdır. Pop folk olarak adlandırılan Balkan ve Orta Doğu müziği etkili Arabesk müzikten tamamen ayrışmıştır.

Fransızcadan Türkçeye geçen arabesk sözcüğü "Arap tarzı" anlamına gelir. Arabesk, Arap müziği değil; Arap ezgilerinden ve usûllerinden esinlenen bir Türk müziği türüdür. Klasik Arap müziğinin Klasik Türk müziğinden geniş ölçüde ayrılması sebebiyle Arap müziği Türkiye'de benimsenmemiş, fakat sonra Türk sanat müziği ve Türk halk müziğine Arap ezgileri ve usûlleri eklenerek arabesk müzik doğmuştur. Ayrıca bu müzik tarzı, toplumun kırsal kesiminin konuştuğu dili iyi kullanmış, tasavvufa dayalı bir literatür de oluşturmuştur.

Türk sanat müziği kalıplarının dışına çıkılarak oluşturulan, Türkiye'ye özgü bir müzik türü. Özellikle seksenlerde parlayan bu tarzdaki eserler; serbest yapıda, çoğunlukla birkaç bölümlü, her bölümü başka bir tempo ya da ayrı bir usulle bestelenmiş şekildedir.

Türkçe sözlü rap müzik 1980'li yılların sonunda, 1990'lı yıllarda patlama yaşamış bir müzik türüdür.

Türkiye'de her tür hemen hemen her bölgede görülmekte olup bölgeler arasında bazı farklar da görülmektedir. Türkiye'deki yörelere göre müzik tarzları şu şekildedir;

Trakya müziği
Karadeniz müziği
Ege müziği
Marmara müziği
Doğu Anadolu müziği
Güneydoğu Anadolu müziği
İç Anadolu müziği

Türkiye’de ilk otomobil üretme girişimi 1929’da Ford tarafından İstanbul serbest bölgede denenmiş montaj hattı kurulmuş fakat 1930’lu yıllardaki ekonomik kriz ortamı (Büyük Buhran) içinde gelişim gösteremeden sona ermiştir.

1954 yılında tarım alanında da kullanılmaya uygun olan Jeep modellerinin Türkiye'de üretilmesi için Tuzla Jeep Fabrikası kurulmuş ve Türk Willys Overland askeri cip ve kamyonetleri ile Büssing kamyonlarının yapımına başlanmıştır. 1955'te ise ticari kamyonet üretimine geçilmiştir.
1955 yılında kurulan Federal Türk Kamyonları AŞ tamamı Türk olan kadrosu ile Çayırova'da Federal markası ile kamyon montajı ve imalatına başlamıştır.1958'den itibaren üç sene Fuldamobil lisansı ile İstanbul Şişli'de ufak ilk türk otomobili Nobel 200 üretildi.
1959 yılında Ford Motor Company ve Koç grubu girişimiyle Otosan kurulmuş ve otomobil üretimine dönük yatırımlar bakımından ilk adım atılmıştır. 1960 yılında kadrosu bütünüyle Türk olan Otosan fabrikasında günde 4 adet Ford Consul otomobil ile 8 adet Ford Thames kamyon üretimine, 1967 yılında da hafif ticari araç Ford Transit üretimine başlanmıştır.
1962 yılında Federal Türk Kamyonları AŞ, OYAK tarafından satın alındı.Yerine İnternational Harvester ortaklığıyla Kamyon, Otobüs, Minibüs, Traktör, Kamyonet, Pick-Up ve REO marka Askeri Araçlar ile şase, radyatör, benzin deposu, tampon ve şase ara malzemesi üretecek olan Türk Otomotiv Endüstrileri A.Ş. kuruldu.
1963 yılında ise Otobüs Karoseri A.Ş. tarafından Magirus otobüsleri montajı gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

1961 yılında dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in emriyle Eskişehir Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Fabrikası'nda (bugünkü TÜLOMSAŞ) Türk mühendisler tarafından tamamıyla Türkiye'de tasarlanıp, geliştirilen ilk otomobil üretilmiş ve araca Gürsel'in isteği üzerine Devrim adı verilmiştir. O tarihlerde toplu iğne dahi üretemeyen bir ülkede 135 gün gibi çok kısa bir zamanda son derece kısıtlı imkânlarla tamamen Türk yapımı bir otomobil geliştirilmiş, bundan 4 tane üretilmiş; otomobiller için 3 farklı tipte 10 adet motor üretilmiştir. Projeye katılanların yaptığı açıklama olayı özetlemektedir:
"Devrim otomobilleriyle, "Türkler otomobil yapamaz!" zihniyeti çürütülmüş, geri düşünce mağlup edilmiştir. Şunu ileri sürebiliriz ki, Devrim'in daha sağlam, daha güzel hale getirilmesi artık bir yatırım işidir. Bu konuda karar vermek de devletindir. Teşvik görmek bizleri şevklendiriyor. Yapıcı tenkide daima hazırız. Şahsi hiçbir menfaatimiz yok. Hedefimiz memleketimizin inkişafıdır. (gelişmesidir) Takdir Büyük Türk Milletinindir."
Türk milletinden hak ettiği ilgiyi gören Devrim otomobilleri ne yazık ki yatırım konusunda aynı ilgiyi görememiş ve seri üretime geçememiştir. Buna rağmen özel sektörde otomobil imali fikrini körüklemiş ve onlara cesaret vermiştir. Üzerinde durulacak diğer bir husus, 1966 yılında üretime geçen ülkenin ilk seri üretim otomobillerinden Anadol'un müteşebbislerinin, başlangıçta "Türkiye'de otomobil yapılamaz!" diyenler oluşudur.

1960'ların ortalarına doğru TOE Volvo ile ortak araç üretiminde bulunma çalışmaları yapmış ve Volvo firmasıyla anlaşma sağlanamayınca 1968 yılında Triumph firmasının ortaklığı ile 'Zafer' marka yerli otomobil üretme çalışmalarına başlanmıştır. Önce sedan modelinin, daha sonra ise station wagon ve pick-up modelinin üretilmesi düşünülen aracın daha tanıtım aşamasında iken bazı kişilerin ve çevrelerin baskısı nedeniyle üretiminden vazgeçilmiştir. Bu otomobil daha sonra Haifa İsrail'de Triumph 1300 baz alınarak Autocars İsrail tarafından Triumph Zafer olarak 1967'den 1973 yılına kadar CKD koleksiyon olarak üretildi aynı Tofaş'ın kuş serisinin Etyopya'da CKD olarak bir dönem üretildiği  gibi.

1966 yılına gelindiğinde Otosan, İngiliz Reliant firmasına prototipini hazırlattığı ve prensipte fiberglas gövdeli, iki kapılı, bütün mekanik parçaları Ford'dan alınan, adı bir yarışma sonucu belirlenen otomobilini Anadol'u üretmeye başlamıştır.

Anadol'un üretime başlamasından sonra 1968 yılında Tofaş kurulmuş, 1971 yılında Murat 124 modelini İtalyan Fiat lisansı ile üretmeye başlamıştır. Yine 1969 yılında kurulan Oyak Fransız Renault lisansı ile ilk modelini 1971 yılında Renault 12 olarak hayata geçirmiştir.
Bu dönemde koltuk, döşeme, lastik, kauçuk parçalar ve akü üretebilen Türk sanayii motor aksamı, piston, sekman, subap, dişli üretimine de geçmiş; MAN, Otoyol Sanayi A.Ş., Karsan, Otomarsan, Genoto, Chrysler, BMC Sanayi ve Ticaret A.Ş., Taşıt Sanayii A.Ş. faaliyete başlamıştır.
1975 ile 1979 arası Çiftçiler otomotiv Volkswagen EA 489'u üretti.
1977 yılında Ford Otosan ve Reliant'ın Anadol için kurulan ortaklığında Bertone imzalı FW11 prototipi ortaya çıkmış ancak bu projenin maliyetini yüksek bulan Otosan mühendisleri yeni bir çalışma başlatarak Anadol 16 adı verilen yeni bir örnek geliştirmişlerdir, ancak bu prototipin üretiminden de vazgeçilmiştir.
1980 yılında Devrim’den sonra motoru da dahil olmak üzere bütünüyle Türkiye’de Otosan tarafından tasarlanan "Çağdaş" modeli, endüstri tasarım ödülü almıştır. Çağdaş modeli yeni bir Anadol modeli olarak tasarlanmıştı ve motor olarak Wankel Tipi Motor kullanılmıştı.

1985 yılına gelindiğinde Otosan Ford Taunus modelini, Oyak Renault ise ikinci bir model olarak Renault 9 modelini üretmeye başlamıştır. İki yıl sonra 1987'de ise Türkiye'nin ilk hatchback modeli olan Renault 11 bantlardan çıkmış ilk dizel motor da Anadol pikap'a takılmıştır.
1989 yılında motor ve karoserde yapılan değişikliklerle Renault 12 serisi, Toros modeline dönüştürülmüş ve 2000 yılına kadar üretimi devam etmiştir.

90'lı yıllarda Renault'nun üst sınıf modeli Renault 21’in üretimine başlanmıştır. İlk yerli üretim Opel’ler ve Toyota Corolla yollara çıkmıştır.
1993 yılında TOE ve 1995 yılında Genoto fabrikaları kapanmıştır.
1996 yılında klasik otomobil tutkunu Prof. Dr. Hasan Yurdakul klasik tipteki Maral marka otomobillerin üretimine başlamıştır. Araçların üretimi günümüzde halen sürmektedir ve üretim tamamıyla elle yapılmaktadır.
1997 yılında yine ilk yerli üretim olarak Honda Civic ve Hyundai Accent üretimine başlanmıştır.
1999 yılında Fadıl Akgündüz'ün kurduğu JetPA şirketi tarafından, bu "dünya otomobilinin" Akgündüz'ün memleketi Siirt'te üretileceği "İmza 700" adlı küçük "yerli" otomobilin "prototipi" lanse edilmiş, daha sonra İngiliz bir firmaya yaptırılan 2 maket, tel örgülerle çevrilen büyükçe bir arazi ve inşaata başlanmış birkaç bina ile sınırlı kalmıştır.

Türkiye bu yıllarda spor otomobil üretmeye başlamıştır. Etox, Anadol STC-16 dan sonra üretilen Türkiye'nin üretmiş olduğu 2. spor otomobildir. Henüz prototip aşamasındadır. Diğer spor otomobiller ise Yonca-Onuk Tersaneleri tarafından üretilen "Onuk Sazan" ve "Onuk S-56" adlı prototip aşamasında olan otomobillerdir. Ayrıca Çenberci Ltd. Şti. adlı bir şirket, klasik tipteki el yapımı Diardi marka otomobilleri üretmiştir.
2007 yılında Gaziantep'te kurulan Müjdeci Kamyonet firması Folkvan markalı kamyonetlerin üretim ve montajına başlamıştır.
2007 yılında Fatih Başoğlu  Şamil 1 ve 2 isimli otomobillerini tescil ettirmiştir.
2009 yılında Türkiye'nin ilk 4×4 yerli cipi Türkar üretildi.

2010 yılında Türkiye'de üretimine başlanan modellerden birisi de Fiat Doblo'dur. Üretimi devam etmektedir.
2012 yılında EVT Motor, Hacettepe Üniversitesi Teknokent ve Otomotiv Mühendisliği Bölümü öğretim elemanları işbirliği EVT S1 adında elektrikli spor otomobil, üretilmeye başlanmıştır. EVT Motor destek gelmediği için faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır.
28 Mayıs 2015 tarihi itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Saab 9-3'ün bütün haklarını satın almıştır.
2015 yılında Fiat Egea C segment otomobil Tofaş fabrikasında üretilmeye başlanmıştır. Egea üretime başladıktan sonra 5 yıl boyunca Türkiye'de en çok satan otomobil olmayı başarmıştır.
2018 yılında Otosan tarafından üretilen Ford F-Max Almanya Hanover fuarında 2019 yılının en iyi ağır vasıtası seçilmiştir.
25 Haziran 2018 tarihinde Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu Sanayi ve Ticaret A.Ş. firması kurulmuştur.
27 Aralık 2019 tarihinde yeni yerli elektrikli otomobil Togg kamuoyuna tanıtılmıştır.

Türkiye'de sanayi
Otomotiv

Türk pasaportu, 15 Temmuz 1950 tarihli Pasaport Yasası uyarınca Türk vatandaşlarına yurtdışına seyahat etmeleri için verilir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları da Türk pasaportu için başvuruda bulunabilirler. 1 Haziran 2010'dan bu yana verilen pasaportlar biyometriktir ve 10 yıla kadar geçerlidir.

4 tip pasaport bulunmaktadır. Bunlar:

Bordo pasaport olarak da bilinir. Umumi Pasaport, her Türk vatandaşının başvurabileceği pasaport türüdür.

Yeşil pasaport olarak da bilinir. Hususi Pasaport, sahibine Avrupa ülkelerine (Güney Kıbrıs ve İrlanda hariç) vizesiz seyahat etme olanağı sağlıyor. Normal pasaporttan farklı olarak pasaport harcından muaf olup yalnızca kitapçık harcı ödenmektedir. Şu kişilere verilir;

Birinci, İkinci veya Üçüncü derece kamu görevlileri
Emekli Birinci, İkinci veya Üçüncü derece kamu görevlileri
Metropol dışı Belediye Başkanları
En az 15 yıllık deneyime sahip akademisyenler ve hukukçular
Hususi pasaport sahiplerinin eşleri
Hususi pasaport sahiplerinin 25 yaşına kadar anne ve babalarıyla birlikte yaşayan evlenmemiş ve çalışmayan çocukları

Gri pasaport olarak da bilinir. Hizmet Pasaportu şu kişilere verilir;

Ancak, özel veya diplomatik pasaport almaya hak kazanamayan kişilere resmi ve/veya hükûmetle ilgili amaçlar için yurtdışına seyahat etmeleri görevi verilir.
Millî sporcular, Türkiyeyi uluslararası müsabakalarda temsil edenler,
Türkiye'nin üyesi olduğu uluslararası kuruluşlarda çalışan Türk vatandaşları,
Türk Kızılayı çalışanları,
Türk Hava Kurumu Çalışanları,
Hizmet pasaportu sahiplerinin eşleri,
Hizmet pasaportu sahibi olup anne ve babasıyla birlikte yaşayan evli olmayan ve çalışmayan çocukları (25 yaşını doldurana kadar)

Siyah pasaport olarak da bilinir. Siyasi Pasaportu şu kişilere verilir;

TC Hükûmeti bakanlarına verilir. (Milli Eğitim Bakanı, İçişleri Bakanı, Turizm Bakanı vb.)
Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekillerine, eski milletvekillerine ve meclis başkanlarına,
Büyükşehir Belediye Başkanları, yardımcıları ve büyükşehirlerin meclisinde vekil olan kişilere,
Cumhurbaşkanına ve eski cumhurbaşkanlarına,
Dünyanın herhangi bir yerinde Türkiye Büyükelçiliğinde görev alan önemli isimlere,
Diplomatik Pasaport sahiplerinin eşleri,
Diplomatik Pasaportu sahibi olup anne ve babasıyla birlikte yaşayan evli olmayan ve çalışmayan çocukları (25 yaşını doldurana kadar.)

Pembe pasaport olarak da bilinir. Geçici Pasaport, yurt dışında pasaportunu kaybeden kişilerin kişisel olarak Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği ya da konsolosluklarına başvurmaları halinde verilmektedir. Geçici pasaportun verilmiş olduğu yabancı ülkeden, 30 gün içerisinde Türkiye'ye tek seferlik olacak şekilde seyahat etme hakkının bulunduğu bir pasaport türüdür.

Lacivert renkte olup, Göç İdaresi Başkanlığınca verilmektedir. Üzerinde "Yabancılara Mahsus İkamet Tezkeresi" yazmaktadır. Umumi pasaportlar ile aynı ebattadır.

Henley Pasaport Endeksi'ne göre, 2026 yılı itibarıyla Türk vatandaşları 113 ülke ve bölgeye vizesiz veya kapıda vize ile giriş yapabiliyordu ve Türk pasaportu dünyada 45. sırada yer alıyordu.
Türkiye, vatandaşlarının Avrupa Birliği üye ülkelerine seyahatleri için hala vize alması gereken tek Avrupa Birliği aday ülkesidir. Türk pasaportu Rus pasaportu ile birlikte, sahiplerinin Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Kanada'ya seyahatleri için hala vize alması gereken en yüksek dereceli pasaportlardır.

Türk vatandaşları, Türkiye hükûmeti ile ilgili ülkelerin hükûmetleri arasında akdedilen ikili anlaşmalar uyarınca, aşağıdaki ülkelere seyahat etmek için kimlik kartlarını Türk pasaportu yerine de kullanabilirler:

Yeni ICAO standartlarıyla uyumlu Türk biyometrik pasaportları 1 Haziran 2010'dan beri mevcuttur. Yeni pasaportlar için başvuru randevuları hükûmetin internet sitesi üzerinden çevrimiçi olarak alınabilir, başvuruların şahsen yapılması gerekir.

Geçerli sebepleri olan kişilerin birden fazla pasaport taşımasına izin verilebilir. Bu genellikle iş için sık sık seyahat eden ve diğer kişi başka bir ülkeye vize beklerken seyahat etmek için pasaporta ihtiyaç duyabilecek kişiler için geçerlidir. Suriye, Lübnan, Libya, Kuveyt, İran, Irak, Pakistan, Suudi Arabistan, Sudan ve Yemen gibi bazı Müslüman çoğunluklu ülkeler, pasaportunda İsrail damgası veya vizesi bulunan ziyaretçilere vize vermez. Bu durumda, kişi seyahat sorunlarından kaçınmak için ikinci bir pasaport başvurusunda bulunabilir.

Türkiye'nin vize politikası
Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Kartı

 Wikimedia Commons'ta Türk pasaportu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Türk sanatı, Orta Çağ'da Türklerin Türk coğrafyası olan Anadolu topraklarına gelişlerinden itibaren, günümüze kadar geçen süre içerisinde bu coğrafi bölgede oluşturdukları tüm görsel sanat eserlerini tanımlamak amacıyla kullanılan bir terimdir. Türkiye yani Anadolu toprakları, Türklerden önce de Hititliler, Eski Yunanlar ve Bizanslılar da dahil olmak üzere, pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, bu kültürlerinde ürettiği pek çok sanat eserini barındırmış ve barındırmaktadır.
Türk sanatlarında, özellikle Anadolu coğrafyasında 16 ve 17'nci yüzyıllarda hakim olan, Osmanlı İmparatorluğu eserleri de Türk sanatları olarak kabul görmektedir. Özellikle bu dönemde ve bu coğrafyadaki sanat eserlerinin pek çoğu Osmanlı İmparatorluğu sarayı ile ilişkilendirilmektedir. Osmanlı mimarisinin zengin sarayları, camilerdeki ve türbelerdeki mozolelerin iç mekanları genellikle renkli fayanslar ile son derece sofistike bir şekilde Avrupa, Asya ve geleneksel islami tarzlar birleştirilerek oluşturulmuştur.
Günümüzde Türk sanatlarına örnek olarak Türk mimarisi, çinicilik, hat sanatı, kilim ve halı dokuma verilebilir.

Başlangıç döneminde çok fazla eser verilmese de, verilen eserler arasında mimari alanında Sivas Ulu Camii yer almaktadır. Bu cami düz bir dama sahip olması ve çok ayaklı olması sebebiyle Erken İslam Sanatından etkiler göstermektedir. Erken Dönem Türk Sanatı henüz 12. yüzyılda orijinal eserler vermezken, daha çok oluşma aşamasındadır. Sanat tarihi açısından en üretken bölgelerden birisi Artukoğullarının hüküm sürdüğü Güneydoğu Anadolu bölgesidir. Burada inşa edilen Silvan Ulu Camii, mihrabın önünde bulunan kubbesinin genişliğinden ötürü Metin Sözen ve Uğur Tanyeli tarafından yenilikçi ve cesur bir yapıt olarak atfedilmektedir.

13. yüzyıl Selçuklu Sanatı'nın kendini gösterdiği bir dönemdir. Bu dönemin önemli eserleri arasında Divriği Ulu Camisi sayılmaktadır. Caminin mimarisinde İran'dan esinlenme örtü sistemleri ve Anadolu dışından geldiği belli olan bezeme örgeleri bulunur. Metin Sözen ve Uğur Tanyeli bu mimari etkiler gözönünde bulundurulduğunda Erken Dönem Türk Sanatı'nın eşsiz bir sinkretizm gösterdiğini vurgulamaktadırlar. Ancak aynı tarihlerde bina olunan Malatya Ulu Camiinde ise karışık mimari esinler yerine, doğrudan bir İran sanatı etkisi gözlemlenebilmektedir. Mimari'de kendini gösteren bu arayış dönemi, keza çini, hat işleme, ahşap ve metal işleme sanatlarında da aynı ölçüde yer almıştır.

14. yüzyıl yeni kurulan bağımsız beyliklerin dönemidir. Bu dönemin belki de en önemli özelliği kubbeli mekanın gitgide önem kazanmaya başlamasıdır. Batı Anadolu'da artık yerleşmeye başlayan bir sanat dili kendini göstermekteyken, Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu 15. yüzyıla değin aynı çizgide gelişmesini sürdürmeye devam eder. 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı Sanatı Batı Anadolu Türk Sanatı'nın bir kolu olarak ortaya çıkar ve 15. yüzyıl ile birlikte yerleşir.
İslam sanatı diğer tür sanatlarda da temsil edilmiştir. Osmanlı sarayı Çin porselenlerini toplamıştır. Osmanlı minyatürü ve Osmanlı tezhipleri, genellikle aynı el yazması ve sayfada birleşmiş olsalar da, farklı tür olarak ele alınan el yazmalarının süslemeleri figürlü ve figüratif olmayan unsurlarını içerir.

Türkiye'de Osmanlı İmparatorluğu altındaki İslami sanat geleneklerinden daha laik, Batılı bir sanat anlayışına geçiş yaşandı. Modern Türk ressamları Batı etkisinden uzak, kendi sanat formlarını bulmaya çalışmaktadırlar. Heykel diğer sanat türlerine göre daha az gelişmiştir ve kamusal anıtlar genellikle Atatürk'ün kahramanca temsilleri ve bağımsızlık savaşından olayları temsil eder. Edebiyat, çağdaş Türk sanatlarının en gelişmişi olarak kabul edilir.

Geleneksel Türk sanatlarının bir kısmı İslam öncesi dönemden kaynaklanır. Bir kısmı ise İslam ile birlikte gelişmiştir. Bu sanatların başında hat sanatı, tezhip, minyatür ve ebru gelmektedir.

Türkler İslam dinini kabul ettikten sonra doğal olarak sanat alanında Türk-İslam sentezi sanatlar ortaya çıkmış oldu. Tezyîni sanatlar, Türk musikisi, Türk mutfağı, mimari, temaşa sanatları bu sentezin etkisinde kaldı.
Tezyîni sanatlara bezeme, hat sanatı (Hüsn-i Hat), tezhib, yaprak Üzerine Hüsn-i Hat, tuğra, ferman, ebrû, gravür, kat'ı, çini ve kalemişi örnek gösterilebilir.

 Wikimedia Commons'ta Türk sanatı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Osmanlı kültürü

Binney, Edwin. Turkish Miniature Paintings and Manuscripts, from the Collection of Edwin Binney, 3rd. New York City: Metropolitan Museum of Art; Los Angeles, Calif.: Los Angeles County Museum of Art, 1973. 139 sy., amply ill. (in b&w). N.B.: Catalogue of an exhibition held at the named museums. ISBN 0-87099-077-2
Can, Turhan. Istanbul, porta dell'Oriente, testo italiano [örn.., della traduzione] di Nicola Lasarov Chapkarov. Istanbul: Orient Publishing Service, cop. 1987. 128 p., amply ill. in col. N.B.: Text about, and images of, masterpieces of the visual arts, especially of architecture, in the Republic of Turkey. Without ISBN
Miller, Lenore D. Echoes of Anatolia: Works of Contemporary Turkish-American Artists ... [catalogue of an] Exhibition [which] Has Been Realized through the Generosity of the Contributing Artists and [of] the Turkish Embassy in Washington, D.C.  [Washington, D.C., ca. 1987]. 24 p., amply ill. (in b&w). Without ISBN
"Of Marbles and Men, Turkey's Cultural Ambitions: Turkey Gets Tough with Foreign Museums and Launches a New Culture War" (unsigned article), The Economist, no. 8785 (19 May 2012), sy. 89-91.

Türk Sanatları Hakkında Bilgiler.. Resimler..3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk İslam Sanatları Sözlüğü

Türk sineması, Türkiye'deki film endüstrisine dair faaliyetleri ve sinema kültürünü kapsamaktadır. Geçmişi 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanan Türk sineması, 1964 yılından itibaren çeşitli uluslararası film festivallerinde birçok ödül kazanmış ve kendi çapında dünya sinemasına kendini göstermiştir. Türk kültürünün önemli bir parçası olan sinema, yıllar içinde kendini geliştirerek Türkiye'deki insanlara ve Balkanlar, Orta ve Doğu Avrupa başta olmak üzere yurt dışındaki Türk gurbetçilere eğlenceler sunmuş; son zamanlarda özellikle Arap dünyasında ve daha az ölçüde de olsa geri kalan yerlerde zenginleşmeye başlamıştır.
Türk sinemasının başlangıç tarihi Osmanlı İmparatorluğu dönemine uzanmaktadır. II. Abdülhamid döneminde, 1896-1897 yıllarında başkent İstanbul'da birçok yerde gösterilen yabancı filmlerle başlayan bu kültür, 1914 yılında Fuat Uzkınay tarafından çekilen Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı filmiyle beraber yerli boyuta ulaşmıştır. Bir yıl sonra, 1915'te Enver Paşa tarafından İstanbul'da kurdurulan Merkez Ordu Sinema Dairesi, Türk sinemasının kurum kimliği kazanmasını sağlayan kuruluş olmuştur. I. Dünya Savaşı ve akabindeki Türk Kurtuluş Savaşı sırasında da sinema çalışmaları yürütülmeye devam edilmiş ve 1922 yılında Türkiye'nin ilk özel film şirketi olan Kemal Film kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1923 yılından 1950'ye değin daha çok tiyatronun etkisinde kalan Türk sineması, 1931'den sonra sesli filmler çekmeye başlamıştır. 1950-1980 yılları arası süren Yeşilçam dönemi; film üretimi bakımından Türk sinemasının en parlak dönemi olmuş, 1970'lere değin yılda 250 ila 350 film çekilmiş, ayrıca 1953'ten itibaren renkli filmler yapılmaya başlanmış ve renkli filmlerin sayısı 1970'li yıllarda artışa geçmiştir. 12 Eylül 1980 Darbesi ile biten Yeşilçam döneminden sonraki 20 yılda bazı önemli filmler çekilse de, özellikle 1990'ların başında film üretiminde çöküşe geçilmiştir. 2000'li yılların başı ve ortasında çekilen bazı filmlerin sinema salonlarında 2, 3 ve 4 milyon gibi rekor sayılarda izlenmesi ve aynı on yılın ikinci yarısında izlenme sayıları gibi yapım sayılarının da hızla artması, Türk sinemasını kendi içerisinde tekrar saygın bir konuma yerleştirmiştir.
Günümüzde Türk sineması, ulusal ve uluslararası birçok yapım şirketinin yer aldığı, yılda ortalama 100-150 filmin üretildiği bir sinema pazarı hâline gelmiştir. Türkiye, 2016 verilerine göre Avrupa ülkeleri arasında yerli yapım film üretiminde sekizinci sırada yer almaktadır. Yine aynı verilere göre seyirci sayısı bakımından yedinci, hasılat bakımından sekizinci sırada yer almaktadır. Ayrıca Türk sineması, Avrupa genelinde en çok sinema salonu ve perdesi barındıran yedinci ülke konumundadır.

Türkiye'de sinemanın geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine kadar uzanmaktadır. Başlangıç tarihi tam olarak bilinmese de, Anadolu'ya sinemanın gelişinin II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) gerçekleştiği varsayılmaktadır. İlk film gösterimi, Rumen sinemacı Sigmund Weinberg tarafından, 1896 yılında başkent İstanbul'daki Yıldız Sarayı'nda gerçekleştirilmiştir. Bunu, 1897'de Weinberg'in Beyoğlu ve Şehzadebaşı semtlerindeki halka açık gösterileri izlemiştir. İlk toplu gösterilen film ise, Lumière Kardeşler yapımı olan Bir Trenin La Ciotat Garı'na Gelişi (L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat) filmi olmuştur. Bu tarihten 14 Kasım 1914'e değin özellikle Lumière Kardeşler'in yaptığı filmler başta olmak üzere yabancı yapım filmler gösterilmiştir.
1914 yılına gelindiğinde İstanbul'da bugünkü Yeşilköy yakınlarında bulunan Ayastefanos Rus Abidesi'nin yıkılması kararlaştırılmış ve bunu da bir filme çekme fikri ortaya çıkmıştır. Bu fikir ile birlikte Avusturya'dan bir film ekibi davet edilmiş daha sonra ise bu filmi bir Türk'ün çekmesi koşulu ortaya atılmıştır. Bu iş için de o sıralarda Osmanlı ordusunda görevli olan Fuat Uzkınay uygun görülmüş ve Avusturyalı film ekibince Fuat Uzkınay'a filmi nasıl çekmesi gerektiği öğretilmiştir. Kısa bir eğitimin ardından, 14 Kasım 1914 günü Fuat Uzkınay tarafından çekilen Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı filmi, bir Türk'ün çektiği ilk film olmuştur. Bu gelişme sonrası Enver Paşa'nın direktifleri doğrultusunda Almanya'daki "Ordu Sinema Kolu"ndan esinlenilerek 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulmuş ve bu kurum, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye sinema tarihinin ilk resmî sinema kurumu olmuştur.
1922 yılına gelindiğinde ise Türkiye'nin ilk özel film şirketi olan Kemal Film, Kemal Seden tarafından İstanbul'da kurulmuştur.

Osmanlının sinemayla tanışması 1895 yılında gerçekleşmiştir. Lumière Kardeşler'in L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (Bir Trenin La Ciotat Garı'na Varışı) filminin, 29 Aralık 1895'te, Paris'teki ilk gösteriminden yaklaşık bir yıl sonra, Fransız bir ressam olan M. Henri Delavallée tarafından, İstanbul Galatasaray'da bulunan Sponeck Birahanesinde gösterilmesiyle Türk toplumu sinemayla tanışmıştır. 1908'den sonra yabancılar ve azınlıklarca türlü sinema salonları açılmaya başlamıştır.

Türklerin işlettiği halka açık ilk sinema salonu, 19 Mart 1914'te, İstanbul Şehzadebaşı'nda "Millî Sinema" adı altında faaliyete geçmiştir. O zaman İstanbul Sultanisinde gösterimler düzenleyen ekip maddî olanak bularak ikinci Türk sineması Ali Efendi Sinemaları'nı açmıştır. Türkiye'de sinemanın kurumlaşması ise I. Dünya Savaşı döneminde gerçekleşmiştir. Alman ordularının, filmleri bir propaganda unsuru olarak ve askerlerin eğitimi için kullandığını gören, dönemin Osmanlı İmparatorluğu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı görevlerini sürdüren Enver Paşa, sinema olgusunun önemini anlamış ve 1915'te Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD)'ni kurarak, Türk sinemasının kurumlaşmasının temellerini atmıştır. MOSD'nin kurulması ve bunu izleyen dönemde yapılan öykülü filmler sinema tarihi için o yılların en önemli gelişmelerindendir. Aynı dönemde Fuat Uzkınay'ın çektiği "Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı" adlı belgesel Türk sinemasının ilk yapıtı olarak 14 Kasım 1914 tarihinde gösterime girmiştir. 150 metrelik bir belgesel olarak çekilen filmin günümüze hiçbir kopyası ulaşmamıştır.
1916 yılında Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de aldığı bir kararla sinema çalışmalarına başlamıştır. Almanya'dan getirttiği aletlerle film çekimlerine başlayan Cemiyet, savaştan görüntülerin de yer aldığı haber filmi niteliğinde filmler hazırlamıştır.
İlk konulu Türk filminin ise her ikisi de 1917'de Müdafaa-i Milliye Cemiyetince çekilen, Pençe veya Casus adlı filmler olduğu konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Özünde Türk sinemasında ilk konulu film denemesi Leblebici Horhor Ağa olmasına karşın film oyunculardan birisinin ölmesi üzerine tamamlanamamıştır. İkinci film ise Himmet Ağa'nın İzdivacı olmasına karşın, filmin oyuncuları Çanakkale Savaşı'na katıldıklarından dolayı çekimler ancak 1918 yılında tamamlanmıştır.
1919 yapımı ve yönetmenliğini Ahmet Fehim'in yaptığı Mürebbiye isimli film sansüre uğrayan ilk Türk filmidir. Türk sinemasında ilk komedi filmi serisine ise 1917 yılında başlanmıştır. Yönetmenliğini Hüseyin Şadi Karagözoğlu'nun yaptığı Bican Efendi Vekilharç isimli 1917 yapımı Türk komedi filmi büyük ilgi görünce, 1921 yılında Bican Efendi Mektep Hocası ve aynı yıl içerisinde Bican Efendi'nin Rüyası isimli Türk komedi filmleri çekilerek gösterime girmiştir. Yönetmenliğini Ahmet Fehim'in yaptığı 1919 yapımı Binnaz filmi, afişi basılarak yurt dışına satılan ilk Türk filmidir. Dram türündeki filmin uzunluğu 45 dakikadır.

Bu dönemde Türk sinemasının ilk sesli filmi ve Türk, Mısır ve Yunan ortak yapımı olan İstanbul Sokakları'nda çekilmiştir. Ayrıca ilk kısa metraj filmler ve dönem filmleri bu dönemde çekilmiştir. 1931-1950 yılları arasındaki en önemli gelişme Türk Sineması Cemiyeti tarafından düzenlenen yarışma olmuştur. Yarışmada Şakir Sırmalı'nın filmi Unutulan Sır "en güzel film" seçilmiştir. 1949 yılında çekilen Çığlık, ilk Türk korku filmi, 1953 yapımı Halıcı Kız filmi ise çekilen ilk renkli Türk filmi olmuştur.

Sinema tarihindeki 2. yarışma bu dönemde İstanbul Yerli Film Yarışması adı altında yapılmıştır. Ayrıca kapalı sinemaların hayata geçirilme fikri bu yıllarda iyice ağırlık kazanmıştır ve renkli film uygulamasına hız verilerek Türk sinema tarihindeki en büyük aşamalardan biri kaydedilmiştir. Üretilen film sayısının 789'a ulaştığı bu yıllarda, yaşanan tüm bu gelişmelerin ışığında, 1963 yapımı Susuz Yaz uluslararası alanda yapılan sinema festivallerinde ödül alan ilk Türk filmi olmuştur.

Bu dönemde sayısal verilere bakıldığında, siyah-beyaz filmler renkli filmlerin gerisinde kalmıştır. 1970'li yılların ortalarından itibaren Yeşilçam seks filmleri furyası dönemi başlamıştır. Avrupa'da rağbet görerek sayıları hızla artan erotik filmlerin Türk sineması üzerindeki etkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu dönemle birlikte diğer türden yapımların sayısı hızla düşmüştür. Aile sinemaları kapanmaya başlamıştır. 12 Eylül 1980 Darbesi ile birlikte seks filmleri yasaklanınca bu dönem de sona ermiştir. Ayrıca bu yıllarda çizgi filmler ile ilgili çalışmalar yapılmış ve yarışmalar düzenlenmiş, yabancı film festivallerinde başarılar ve uluslararası alanda ödüller elde edilmiştir.

Prades Film Şenliği'nde alınan özel ödül.
Nantes Film Şenliği'nde jüri özel ödülü.
Lahey Film Şenliği'nde alınan ödül.
Uluslararası Milano Film Fuarı'nda Ömer Kavur'un yaptığı Yusuf ve Kenan'ın aldığı büyük ödül.

Bu dönemde siyah-beyaz filmler tarihe karışmıştır. Yabancı romanlar ve yapıtlar Türkçeye çevrilerek filme dönüştürülmüştür. Ayrıca Toronto Sinema Vakfı ve Ottawa Elçiliği'nin desteğiyle Türkiye'de ilk toplu film gösterisi düzenlenmiş ve böylece Türk sineması küreselleşme konusunda ilk adımını atmıştır.

Türk sinemasındaki ilk Türk kadın oyuncular, 1923 yapımı Ateşten Gömlek filminde Ayşe ve Kezban rollerini canlandıran Bedia Muvahhit ile Neyyire Neyir'dir. 1949'da oynadığı Fedekâr Ana filminin yönetmeni hastalanınca filmin yönetmenliğini üstlenerek çekimleri tamamlayan Cahide Sonku, film yönetmeni ilk Türk kadındır.
1960'lara kadar Türk sine

Türk şarabı, Türkiye'nin coğrafi çeşitliliği ve zengin terroir özellikleri sayesinde hem yerel hem de uluslararası üzüm çeşitlerinden üretilen, köklü bir geçmişe sahip içkidir. Büyük şarap üreticisi olan ülkelerin hacimsel olarak gerisinde olmakla birlikte, özellikle 2000'li yıllardan sonra kalite odaklı üretimle giderek tanınmakta ve markalaşmaktadır.
 	
2011'de Türkiye, üzüm üretiminde 420,000 hektar ile dünyada dördüncü sırada yer aldı ancak üretimin %95'i yaş ve kuru üzüm olarak tüketildi.
2022 yılı verilerine göre Türkiye, yaklaşık 410.000 hektar bağ alanı ile dünyada beşinci sırada yer almaktadır. Ancak bu potansiyelin aksine, üzüm rekoltesinin yalnızca %3-4 gibi küçük bir kısmı şarap yapımına ayrılmaktadır; üretimin büyük çoğunluğu sofralık ve kuru üzüm olarak değerlendirilmektedir.

Türkiye toprakları dünyanın en eski şarap bölgelerinden biridir. İlk olarak Güney Kafkasya'da, Neolitik dönemde (MÖ 7000-5000) ortaya çıkan şarapçılık teknikleri, batıya göç eden topluluklar sayesinde Doğu Karadeniz Bölgesi'ne ve Kuzeydoğu Anadolu'ya taşınmıştır.
Batı dillerinde şarap anlamına gelen vin, vino, wine gibi sözcüklerin kökü Anadolu'ya ve Hitit diline ("wiyana") uzanır. Yakın zamanda Ege kıyılarında yapılan arkeolojik kazılarda 2.300 yıllık şarap amforaları bulunmuş, bu bulgular Anadolu'daki kesintisiz şarap kültürünü kanıtlamıştır.
İslam dininden önce Türklerin geleneksel içkileri olan kımızın yanı sıra şarap üretip tükettikleri de bilinmektedir. 11. yüzyılda Anadolu'ya gelen Türkler, İslam dininin yasaklamış olması nedeniyle şarap üretimini daha çok Müslüman olmayan Rum ve Ermenilere bıraktılar. Fakat Osmanlı Devleti'ndeki bazı Müslümanlar bu yasağa rağmen şarap tüketmişlerdir.

Şarap üretimini elinde bulunduran azınlıkların, Türkiye'nin kurulmasından sonra ülkeyi terk etmeleri Türk şarapçılığına büyük darbe vurdu. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Tekel işletmeleri kurularak şarap üretimini canlandırma çalışmaları başlatıldı. Devlet kontrolündeki Tekel, 1990'lara kadar şarap üretiminin %40'ını elinde bulundurmaktaydı ve sektörde kalite standartlarını belirleyen ana aktördü.

Tekel'in özelleştirilmesi ve alkollü içecek üretimindeki devlet tekelinin kalkmasıyla sektörde yeni bir dönem başladı. Kavaklıdere, Sevilen, Doluca, Kayra, Pamukkale gibi köklü özel firmalar teknolojilerini yenilerken; Vinkara, Urla, Kocabağ, Büyülübağ, Corvus gibi butik üreticiler pazara girdi. Bu dönemde özellikle Cabernet Sauvignon, Merlot gibi uluslararası üzümlerin Türkiye'de kaliteli örnekleri verilmeye başlandı.

2020'li yıllar, Türk şarapçılığında "köklerine dönüş" ve "uluslararası tanınma" dönemi olarak nitelendirilmektedir. Bu dönemin öne çıkan gelişmeleri şunlardır:
"Heritage Vines of Turkey" (Türkiye'nin Miras Bağları) gibi projelerle, kaybolmaya yüz tutmuş Keten Gömlek, Sıdalan, Barburi, Acıkara gibi nadir yerel üzümler yeniden şaraba işlenmeye başlanmıştır.
Türkiye, şarap sektöründe kadın yönetici ve önolog (şarap yapımcısı) oranı bakımından dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir.
Ege ve Güneydoğu'da artan sıcaklıklar nedeniyle üreticiler bağlarını daha yüksek rakımlı yaylalara (800-1200 metre) taşımakta ve kuraklığa dayanıklı yerel asmalara yönelmektedir.
İstanbul ve İzmir'in Michelin Rehberi'ne girmesiyle Türk şarapları uluslararası gastronomide daha görünür hale gelmiştir.

Türkiye'de kişi başına şarap tüketimi yılda 1 litre civarında olup yılda 1,5 litre olan rakı tüketiminin altındadır. En çok tüketilen şarap türü kırmızı şaraptır. Şarap tüketimi önemli ölçüde Türkiye'yi ziyaret eden turistler tarafından gerçekleştirilir. Ancak büyük kentlerde ve turizm bölgelerinde şarap kültürü giderek yaygınlaşmaktadır.

Öküzgözü (Doğu Anadolu Bölgesi)
Boğazkere (Güneydoğu Anadolu Bölgesi)
Cabernet sauvignon
Cinsaut
Karasakız / Kuntra (Bozcaada)
Karalahna (Bozcaada)
Pinot noir
Syrah
Merlot
Kara dimrit (Kapadokya)
Papazkarası (Trakya)
Çal karası (Denizli)
Horoz karası (Kilis)
Ada karası (Avşa Adası)
Kalecik Karası (Ankara)
Sergi karası

Emir (Kapadokya)
Bornova misketi (İzmir ve Ege)
Dökülgen
Hasandede
Kabarcık
Narince (Tokat)
Chardonnay
Sauvignon blanc
Rumi
Semillon (Trakya)
Sultaniye çekirdeksiz
Yapıncak
Vasilaki (Bozcaada)

2010 yılından itibaren Türk şarap sektörü ihracatta hacimden ziyade katma değere odaklanmıştır. İç piyasa tüketimi ise turizm sezonlarına bağlı olarak dalgalanma göstermektedir. Aşağıdaki veriler T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı (TAPDK) ve OIV raporlarından derlenmiştir.

İhracat Pazarları: 2023 yılı itibarıyla Türkiye'nin şarap ihracatında önde gelen pazarlar Birleşik Krallık, Almanya ve Belçika'dır.
Ödüller: Türk şarapları 2004'ten bu yana sadece Decanter Dünya Şarap Ödülleri'nde 1.000'den fazla madalya kazanmıştır.

Aşağıdaki tablolar, sektörün 2000'li yılların başındaki durumunu yansıtan tarihsel verilerdir.

Not: 2003 değerleri yılın son 6 ayını, 2005 değerleri ise yılın ilk 10 ayını kapsamaktadır.

Şarap Oburu 31 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Her Yönüyle Şarap Kültürü, hayyam.com 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mey İçki Sanayi 20 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Atatürk Orman Çiftliği Şarap ve Bal Fabrikası
Arcadia Şarapları
Anadolu'da Şarapçılıkla ilgili Nationalgeographic.com'da yayınlanan Ghost of the Vine yazısı (İngilizce)
GoTürkiye - Turkish Wines (Resmi Turizm Portalı)

Türk birası
Buzbağ
Arnavut şarabı
Türk şarap bölgeleri listesi
Şarap üreten ülkeler listesi
Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü

Türkiye'de Hristiyanlık, MS 1. yüzyılda Anadolu ve Orta Doğu'da Hıristiyanlığın ilk kökenlerine kadar uzanan uzun bir geçmişe sahiptir. Modern zamanlarda Türkiye'deki Hıristiyanların oranı 1914'te %20-25 iken, 1927'de yaklaşık %2'ye, günümüzde ise %0,2-0,4'e düşmüştür. Kaynaklar Türkiye'deki Hristiyan nüfusun 203.500 ile 370.000 arasında değiştiğini tahmin etmektedir. Ancak, ülkede dini bir nüfus sayımı yapılmadığı için kesin sayı belirsizliğini korumaktadır. Türkiye'deki Hristiyanların oranı esas olarak Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşanan Ermeni Kırımı, Rum Kırımı ve Süryani Kırımı gibi kırımlar, Yunanistan ve Türkiye arasındaki nüfus mübadelesi, 19. yüzyılın sonlarında başlayan ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hız kazanan Hristiyan göçü ve 1942 yılında Türkiye'deki gayrimüslim vatandaşlardan alınan Varlık Vergisi ve 1955 yılında İstanbul'da Rum ve Ermeni Hristiyanlara karşı gerçekleştirilen 6-7 Eylül Olayları nedeniyle düşmüştür. Hıristiyanlığa geçen birçok Türk eski Müslüman, aile baskısı, dini ayrımcılık ve zulüm korkusuyla Hristiyan inançlarını gizledikleri için kesin sayıları tahmin etmek zordur.

Türkiye'de din özgürlüğü
Karamanlılar, Yunan Ortodoks dinine bağlı Türkçe konuşan halk
Türkiye'deki dini azınlıklar
Türkiye'deki Ermeni kültürel mirası

Arestakes Simavoryan, Hristiyanlar (Protestanlar ve Katolikler) 29 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hıristiyanlar Ağı

Türkiye'de Kürtlere yönelik insan hakları ihlâlleri, Türkiye'de yaşayan Kürtlere karşı işlenmiş olan insan hakkı ihlallerini incelemektedir.

Osmanlı idaresinden beri süregelen çeşitli Kürt ayaklanmaları Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu sonrası da devam etmiş ve yaşananlar önemli bir tartışma konusunu oluşturmuştur. 1926 ve 1930 yıllarında Ağrı dolaylarında görülen ayaklanmalarda binlerle ifade edilen silahlı Kürt güçlere karşı Türk hükûmeti bölgeye çok sayıda asker yığmış ve 1930'da yaşanan olaylar için çeşitli kaynakların anlatımına göre Ağrı'da 1.500 ila 15.000 arasında Kürt öldürülmüştür. Ayaklanmalara müdahale eden Türk tarafı da kayıplar vermişti. Bazı yabancı kaynaklara göre mücadelelerini düzenli olmayan savaş yöntemiyle sürdürerek bağımsızlık için çabalayan Kürtler, ayaklanma boyunca 2.000 Türk askerini öldürmüştür.
Çeşitli Türk raporlarında Kürtleşme eğilimde oldukları anlatılan ve önemli bölümü Zazaca konuşan Dersimliler ise Osmanlı yönetiminden miras kalmış bir sorun olarak görülmekteydi. Zaman zaman bulunduğu bölgeye de sindirmeye çalışan, askerle çatışan silahlı bazı Dersim aşiretleri, merkezi devlet otoritesini güçlendirmeye çalışan Türkiye tarafından önemli bir geri kalmışlık sorunu olarak sayılıyor ve reformlar gündeme getiriliyordu. Böylece 1937-38 yıllarında merkezi Türk hükûmetiyle yedi aşiret karşı karşıya geldi ve önemli kayıplar veren yedi aşiret mağlup oldu. Kaynaklar ölü sayısı ile ilgili farklı tahminler yapmaktadır. 11 bin Dersimli'nin ölümüyle sonuçlandığı tahmin edilen Dersim'deki olaylarda sert önlemlerin başvurulması dolayısıyla yaşananlar katliam boyutuyla ele alındı. Ayrıca Dersimliler, Türk çevrelerce sık sık "Dağ Türkü" olarak anıldılar.
Kürt dili, kıyafetleri, folkloru ve Kürtçe isimlerin kullanımı yasaklandı ve Kürt yerleşim bölgeleri 1946'ya kadar sıkıyönetim altında kaldı. "Kürtler", "Kürdistan" veya "Kürtçe" kelimeleri Türk hükûmeti tarafından resmen yasaklandı. 1980 askeri darbesinin ardından Kürtçe resmi ve özel hayatta resmen yasaklandı. Kürtçe konuşan, yayın yapan veya şarkı söyleyen birçok kişi tutuklandı ve hapsedildi. 1991'de yasağın kaldırılmasından bu yana Türkiye'deki Kürtler, Kürtçenin devlet okullarında bir ders olmanın yanı sıra eğitim dili olarak da ele alınmasını uzun süredir istemektedir. Günümüzde Kürtçe, özel ve devlet okullarında ana eğitim dili olarak kullanmak yasadışı olsa da Kürtçe dersi eğitimi veren okullar vardır.
1990'ların başında yapılan bazı çalışmalarda Kürt sorununun demokratik yollardan çözülmesi gerektiği fikri öne çıktı. Özgürlükçü söylem yalnızca hazırlanan raporlara değil, kimi Türk siyasetçilerin ve liderlerin konuşmalarında da yer tuttu. SHP'nin 1990'daki Kürt raporunda “Kürtçe televizyon ve radyo yayını yapılmasının önündeki yasaklar kaldırılmalıdır. Anadil yasağı kaldırılmalı, Kürtler kendilerini hayatın her alanında özgürce ifade edebilmelidir” denildi.
Adnan Kahveci'nin raporunda “Kürt realitesi, Kürt kimliği ve dili kabul edilerek Kürtlerin siyasal hakları verilmelidir” denildi. "Demokrasi Türk ve Kürtlerin hakkıdır" denilen ANAP raporunda ise Kürtlerin kendilerini anlatabilecekleri düzenlemelere gidilmesi gerektiği görüşü anlatıldı. CHP'nin 1999 yılındaki raporunda ise demokratik yaklaşımın sorunları çözebileceğine dikkat çekildi.
Türkiye-PKK çatışması sırasında Kürt nüfuslu köylere ve kasabalara gıda ambargosu uygulandı. Birçok Kürt, Türk güvenlik güçleri tarafından köylerinden zorla sınır dışı edildi. Birçok köyün yakıldığı veya yıkıldığını bildirildi. 1990'lar boyunca ve 2000'lerin başında, Kürtlerin çıkarlarını temsil etmeyi savunan siyasi partiler yasaklandı. 2013'te Türk hükûmeti ile PKK arasında silah bırakma 2015'e kadar etkili bir biçimde şiddeti sona erdirdi fakat Türkiye-IŞİD çatışmasıyla ve 22 Temmuz 2015'te Ceylanpınar'da 2 polisin PKK militanları tarafından öldürülmesiyle iki taraf arasındaki çatışma yeniden ortaya çıktı. Kürt toplumunun taleplerini savunduğunu iddia eden Halkların Demokrat Partisi'nin şubeleriyle genel merkezleri, çeşitli saldırılara maruz kaldı.
Türkiye-PKK çatışması boyunca; Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yaşanan bazı olaylardan ötürü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; bu bölgelerde çeşitli insan hakları ihlalleri gerçekleştiği nedeniyle Türkiye'yi suçlamaktadır. Birçok hüküm Kürt sivillere karşı gerçekleştirilen sistematik infaz, işkence, zorla yerinden edilme, köylerinin yok edilmesi, Kürt gazetecileri, aktivistleri ve siyasetçilerinin keyfi tutuklanması,  öldürülmesi ve ortadan kaybolması hakkındadır.

Türkiye'de eğitim sistemindeki tek eğitim dili Türkçedir ve kamu eğitim sisteminde Kürtçe ana dil olarak kabul edilmemektedir. Türkiye'deki Kürtler, Kürtçenin devlet okullarında bir ders olmanın yanı sıra eğitim dili olarak da ele alınmasını uzun süredir istemektedir. Deneme amaçlı açılan özel Kürtçe öğreten okullar, yerel halkın ekonomik durumunun kötü olması nedeniyle 2004'te kapatıldı. Günümüzde Kürtçe eğitim veren çok sayıda onaylanmamış özel okul mevcuttur.
Kürtçe, üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır. Birkaç özel kurs da Kürtçe öğretim gerçekleştirilmektedir. Bununla beraber, Kürtçe seçmeli bir ders olarak bazı ortaokul ve liselerde okutulmaktadır.

Türkiye Kürtlerinin yoğun nüfusuna bağlı olarak yönetime gelen hükûmetler, PKK'nın 1984'te başlattığı silahlı isyandan bu yana Kürt kimliği ifadesini Türk birliği açısından bir tehdit olarak görmüştür. Kültürel asimilasyonun ana suçlamalarından biri, devletin Kürt dilini tarihsel olarak bastırmasıyla ilgilidir. 1960'larda ve 1970'lerde yayımlanan Kürt yayınları çeşitli yasal bahanelerle kapatıldı. 1980 askeri darbesinin ardından, Kürt dili resmi kurumlarda resmen yasaklandı.
ABD Kongre üyesi Bob Filner, "Kürtçe olarak bilinen bir yaşam tarzının endişe verici bir oranda kaybolduğunu" vurgulayarak "kültürel soykırım"dan bahsetti. Mark Levene, asimilasyon uygulamaları kültürel asimilasyonla sınırlı olmadığını ve 19. yüzyılın sonlarındaki olayların 1990 yılına kadar devam ettiğini öne sürdü.
Farklı bir görüşü savunan ABD'li devlet görevlisi Paul Henze ise 1999 yılında şöyle der: "Kürtler'in, modern Türkiye gibi, nispeten istikrarlı bir ülkede yaşama avantajı yerine, başka yerde olsalardı ne durumda olurlardı sorusunu düşünmeleri gerekir. Çünkü dil ve müzik gibi alanlardaki gereksiz sınırlamalara rağmen Kürtler, Türkiye içinde serbestçe hareket etme özgürlüğüne sahipler."
Bazı akademisyenler,[kim?] art arda gelen Türk hükûmetlerinin Kürtlere karşı sürdürülebilir bir soykırım programını benimsediğini ve bunların da asimilasyona yönelik olduğunu iddia etti. Bununla birlikte soykırım hipotezi, tarihçiler arasında azınlık bir bakış açısı olmaya devam etmekte ve hiçbir ulus veya büyük kuruluş tarafından desteklenmemektedir. De Montfort Üniversitesi'nde kıdemli öğretim görevlisi Desmond Fernandes, Türk makamlarının politikasını aşağıdaki kategorilere ayırmıştır:

Kürt dilinin yasaklanmasını ve Kürtlerin Türkiye'nin Kürt olmayan bölgelerine göçünü zorunlu kılan zorunlu asimilasyon programı.
Birinci kategoriye muhalefet eden herhangi bir kuruluşun yasaklanması.
Herhangi bir Kürt direnişinin şiddetli bir şekilde baskılanması.

1983-1991 yılları arasında Türkiye'nin diplomatik ilişki içinde olduğu ülkenin ilk resmi dili olmadıkça Türkçe dışındaki herhangi bir dilde tanıtım yapmak, eser basmak ya da televizyon yayını yapmak yasaktı. Bu yasak teknik olarak herhangi bir dile uygulanmasına rağmen Kürtçe üzerinde en büyük etkiye sahipti ve Kürtçe, Kürdistan bölgesinde yaygın olarak konuşulmasına rağmen hiçbir ülkenin ilk resmi dili değildi.
Haziran 2004'te Türkiye'nin devlet televizyon kanalı TRT yarım saatlik bir Kürtçe program yayımlamaya başladı ve 8 Mart 2006'da Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) iki televizyon kanalının (Gün TV ve Söz TV) ve bir radyo kanalının (Medya FM) Kürtçe olarak sınırlı bir yayın yapmasına izin verdi. Bu mevzuat, Avrupa Birliği'nin Türkiye'yle müzakerelerinde üyelik şartlarından birini yerine getirme çabası olarak yürürlüğe girmiştir. Yeni düzenleme, haftada beş saatlik  radyo yayını ve dört saatlik televizyon yayına müsaade etti. Ocak 2009'da TRT, tamamen Kürtçe yayın yapan kendisine bağlı ilk televizyon kanalı olan TRT Kurdî'yi kurdu.
Bu reformlara rağmen, kamusal alanda ve devlet kurumlarında Kürtçenin kullanımı birkaç yıl öncesine kadar kısıtlıydı. 14 Haziran 2007'de İçişleri Bakanlığı, Abdullah Demirbaş'ı belediye başkanı olduğu Diyarbakır'ın Sur ilçesindeki görevinden aldı. Ayrıca belediye meclisinin seçilmiş üyeleri de görevlerinden alındı. Danıştay, bakanlığın kararını onaylayarak "Türkçe dışındaki dillerde kültür, sanat, çevre, şehir temizliği ve sağlık gibi çeşitli belediye hizmetleri hakkında bilgi vermenin Anayasa'ya aykırı" olduğuna hükmetti.
Bir başka olayda, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, benzer bir dizi sorgulamaya ve yargı sürecine maruz kaldı. Baydemir'in TBMM başkan ve üyeleri ile çeşitli devlet erkanına "Sersala We Piroz Be" (Yeni yılınız kutlu olsun) yazılı yeni yıl kutlama tebriği göndermesi iddiaları üzerine İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişleri'nce soruşturma açıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilen raporda "2006 yılına ait yeni yıl kutlama tebriğinde 'Sersala We Piroz Be' (Yeni yılınız kutlu olsun) şeklinde Kürtçe cümle kullandığı ve resmi belediye başkanı sıfatı ile gönderilen yılbaşı kutlama kartında kullanılan Kürtçe sözcüklerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 3. maddesinde yer alan 'Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir' şeklindeki düzenlemelere açıkça aykırı olduğu ve yine Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, 805 sayılı İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'na aykırı hareket ettiği gerekçesi ile genel hükümlere göre yargılanması için ilgili başsavcılıkça işlem yapılması gerekmektedir denildi.
Günümüzde ise bu sorunlar bir süre için çözümlenmiş durumda. Belediyenin resmi web

Türkiye'de lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender (LGBT) bireyler diğer vatandaşlara göre dezavantajlı durumdadırlar. Türkiye eşcinsel ilişkileri tanısa da medeni kanununda cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği gibi bir ifadeye yer vermez ve eşcinsel çiftlerin birlikteliklerini yasal zeminde tanımaz. 2013 yılında  ILGA-Europe, Türkiye'yi LGBT haklarının korunması konusunda 49 ülke arasında 39. sıraya yerleştirmişti ancak 2024 yılında 46. sıraya geriledi. Türkiye'yi sıralamada sadece Azerbaycan ve Rusya takip etti.

1994'te ilk kez bir parti, Özgürlük ve Dayanışma Partisi, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığı parti içerisinde yasaklamış ve Demet Demir'i yerel seçimlerde İstanbul'dan aday göstererek ilk kez bir transeksüeli aday gösteren parti olmuştur. 2007 yılında Bursa'dan Öykü Evren Özen bağımsız milletvekili adayı olmuştur. Fakat YSK tarafından veto edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi 2011 milletvekili seçimlerinde Bursa'dan Öykü Evren Özen'i Aday Adayı olarak açıklamış fakat aday göstermemiştir. Daha sonrasında en yüksek oyla Bursa-Osmangazi ilçe ve il delegeliğine seçilmiştir. 2013 yerel seçimlerinde Öykü Evren Özen örgüt tabanının oyuyla 100 kişi arasından ilk 10 a seçilmiş ve ilçe meclis adayı gösterilmiştir. Fakat CHP Osmangazi'de seçilemeyince Öykü Evren Özen meclise girememiştir. Öykü Evren Özen aynı zamanda Bursa Gökkuşağı LGBTT Derneğinin de kurucu başkanıdır.
7 Haziran 2015 milletvekili seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi Eskişehir'den LGBT hakları aktivisti Barış Sulu'yu milletvekili adayı olarak göstermiştir.
Türkiye'deki ilk LGBT örgütü Lambdaistanbul 1993'te, İstanbul'da kuruldu. Aynı yıl ILGA (Uluslararası Lezbiyen ve Gey Derneği) üyesi oldu. Şubat 1996 tarihinde, 100'de 100 Gey ve Lezbiyen adlı bülteninin ilk sayısını yayınlayan dernek, 1996 Temmuz'unda Club Prive'de bir onur gecesi düzenledi. Bu etkinlik daha sonraki senelerde “Eşcinsel Onur Haftası Etkinlikleri” olarak genişletildi ve düzenli hale geldi. Derneğin kapatılması için 2006 yılında dava açıldı. Dernek kapanmadıysa da konu kamuoyunda uluslararası yankı uyandırdı ve Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarında yer aldı.
Bir diğer LGBT derneği Kaos GL ise 1994'ün Eylül ayında Türk eşcinsellerin bir araya gelerek, maruz bırakıldıkları ayrımcılığa karşı mücadele ederek özgürleşmek amacıyla Ankara'da kurdukları, “eşcinsellerin kurtuluşunun heteroseksüelleri de özgürleştireceği” fikrini şiar edinmiş bir LGBT derneğidir. Kaos GL kurulduğundan itibaren Kaos GL dergisini çıkarmaktadır. 20 Eylül 1994'te Kaos GL Dergisi'nin ilk sayısı yayınlandı ve dergi hala yayına devam etmektedir. Dernek 15 Eylül 2005 tarihinde tüzel kişilik kazandı. Ancak Ankara Valiliği "4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 56. Maddesinde yer alan "Hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz" hükmüne dayanarak derneğin tüzüğünün ve isminin ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılması için Cumhuriyet Savcılığına başvurdu. Valiliğin başvurusunu inceleyen Basın Savcısı ise dava açılmasına gerek görmedi, böylelikle Kaos GL Türkiye’de tüzel kişilik kazanan ilk LGBT derneği oldu.
1996 yılında ülkedeki ilk LGBT öğrenci örgütlenmesi olan LEGATO, ODTÜ'de kuruldu ve oluşum hızla diğer üniversitelere yayıldı. 2007 yılında ilk resmi LGBT öğrenci topluluğu Gökkuşağı, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde kuruldu.
Haziran 2003'te ilk LGBT Onur Yürüyüşü Lambdaistanbul tarafından İstanbul'da İstiklal Caddesi'nde gerçekleştirildi. İstanbul Pride adındaki yürüyüş bir hafta süren bir Onur Haftası'nın son günü gerçekleştirildi. Ağustos 2006'da, Bursa'daki Gökkuşağı LGBTT Derneği tarafından düzenlenen Türkiye'nin ilk resmi izinli LGBT yürüyüşü tepkiler nedeniyle iptal edilmek durumunda kalınmıştır. Bursa Gökkuşağı LGBTT Derneği Türkiye'nin ilk travesti transeksüel hakları için kurulmuş resmi derneğidir.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf'ın "Eşcinsellik hastalık, tedavi edilmeli" demesi üzerine, "Eşcinselliğin hastalık olup olmadığını bilim adamlarına sormak lazım. Konu biraz çetrefilli" demiştir. Selma Aliye Kavaf, katıldığı bir konferansta Kaos GL üyeleri tarafından "Özür dile" ve "Eşcinsellik hastalık değildir" pankartları ile protesto edilmiştir. Ayrıca Kavaf, birçok gazete yazarı tarafından eleştirilmiş, karikatür dergisi Penguen kapağında eşcinsellik üzerine sözleri karikatürize edilmiştir. Kavaf ile aynı partiden milletvekili olan Nursuna Memecan ve Egemen Bağış, Kavaf'ın sözlerine katılmadıklarını belirtmiştir. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı'nın tartışma konusu olan açıklamasına bir tepki de CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen'den gelmiş, Sevigen, "Herkesin bir gerçeği var. Biz sayın Bakan'ın ne olduğunu araştırıyor muyuz? Sayın Bakan'ın sülalesinin, ailesinin geçmişinde ne tür ilişkiler var diye bakıyor muyuz? İnsanlar kendi tercihlerinden dolayı baskı altına alınmayı, taciz edilmeyi, öldürülmeyi hak ediyorlar mı? Bunun sebebi kim olacak? Bunu söylemek bir bakana, bir anneye yakışıyor mu? Üzüntü duydum. Eşcinsellik bir hastalık değildir. Dünyanın hiçbir yerinde hastalık olduğu kabul edilmiyor. Türkiye'de de uzmanlar bunun bir hastalık olmadığını söylüyorlar" demiş ve 58. Hükûmet Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a atıfta bulunarak, Başbakan Erdoğan'ın sık sık tekrarladığı 'Yaradılanı severim Yaradan'dan ötürü' sözlerine rağmen bu tutumun çok yanlış olduğunu dile getirmiştir. Sevigen, bir röportajında "Eşcinseller kuvvet komutanı olabilir mi?" sorusu üzerine, "Olabilir, eşcinselliğin bir hastalık olmadığı bilinmeli" karşılığını vermiştir. Sevigen'in sözleri üzerine Pembe Hayat Derneği ve Kaos GL üyesi bir grup, bakan Selma Aliye Kavaf'a tepki göstermek üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen'i ziyaret etmiştir.
Haziran 2011'de, Diyarbakır'da kurulan ilk Kürt LGBT grubunun Türkçe-Kürtçe yayın organı Hevjin, "Kürt eşcinsel ve transeksüeller vardır" sloganıyla çıkarılmıştır.

Haziran 2003'te ilk LGBT Onur Yürüyüşü Lambdaistanbul tarafından İstanbul'da İstanbul Onur Yürüyüşü adıyla gerçekleştirildi. İstanbul Pride adındaki yürüyüş bir hafta süren bir Onur Haftası'nın son günü gerçekleştirilir. Geleneksel olarak her sene gerçekleştirilen yürüyüşe, LGBT'ler haricinde sanatçı ve siyasetçiler de katılmaktadır. Yine Türkiye'de, LGBT topluluğu için gey bar ve gey dostu işletmeler bulunmaktadır. İstanbul'un eski gey barlarından Tekyön bilinen en eski barlardandır. Ayrıca Gabile isimli sosyal ağ, Türk LGBT'ler arasında oldukça yaygın kullanılır.

Türkiye'de homofobi, yapılan birçok araştırmaların da gösterdiği oranda yaygındır. 2007 yılı ilkbaharında Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir projede "Bunların hangisi görüşlerine daha yakın? 1 numara - Eşcinsellik toplum tarafından kabul edilmesi gereken bir hayat biçimidir. YA DA 2 numara - Eşcinsellik toplum tarafından kabul edilmemesi gereken bir hayat biçimidir" sorusuna Türkiye'den cevaplayanların % 14'ü 1 numarayı, % 57'si ise 2 numarayı seçmiştir (% 29'u soruyu cevaplamamıştır). 2002 yazında aynı sorunun cevaplarına göre 1 numarayı seçenlerin sayısında bir düşüş vardır (2002'de %22 1 numarayı seçmiştir), fakat 2 numarayı seçenlerin sayısında da düşüş görülmektedir (2002'de %66 2 numarayı seçmiştir) ve 2002'de daha az insan (% 12) soruyu cevaplamamıştır.
Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in 2009 yılında hazırladığı "Radikalizm ve Aşırıcılık" adlı araştırması kapsamında 34 ilde 1715 kişiye sorulan "Kiminle komşu olmak istemezsiniz?" sorusuna katılımcıların %87'si, "eşcinsel" kişiler olarak yanıt vermiştir. Bu yanıt bütün yanıtların arasında ("içki içen" - %72; "hiçbir dine inanmayanlar" - %66; "Yahudi" - %66; "Hristiyan" - %52; "Amerikalı bir aile" - %43; "kızları şort giyenleri" - %36; "başka bir ırk veya renkten" - %26) en yüksek orandır. NTV'de 2 Haziran 2009'da bu araştırmanın sonuçlarının sunulduğu Neden? programında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Arus Yumul, sonuçlar hakkında: "Aslında bize benzemeyeni yok sayan, görmek istemeyen, kabul etmeyen ve biraz narsisist bir toplumuz" demiştir.
RTÜK, e2 kanalında yayınlanan Hung dizisinin eşcinsellik içerdiği  için diziye ceza vermiştir. Rapora göre, "Kamusal alanda eşcinsellik gibi sapkın ilişkiler normal görülemez. Bu durum toplumun cinsel sağlığını bozar" ifadeleri kullanılmıştır. Ülkede günlük yayınlanan Vakit adındaki gazete eşcinselleri "sapık" olarak tanımlamakta ve homofobi eğilimli bir dil kullanmaktadır. Mart 2011'de RTÜK, Digiturk Salon 2'de 18 Şubat gecesi yayınlanan Sex and the City 2 adlı filmde yer alan eşcinsel evlilik töreni nedeniyle kanaldan savunma istedi.
2003 ve 2007'de İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından 24 lezbiyen ve biseksüel kadın ile yapılan bir araştırmada kadınların ve cinselliklerinin aileye ve değerlere (namus ve töre) tabii olduğu açıklandı.
2006 yılında İstanbul'da 393 eşcinsel ve biseksüel birey üzerinde Lambdaistanbul tarafından yapılan bir anket çalışmasına göre katılımcıların 268'i, yani %68'i eşcinsel ya da biseksüel olduğu için cehenneme gideceğini hiç düşünmemişken, 66'sı yani %17'si bunu geçmişte düşünmüş, kalan 59 kişiye tekabül eden %15'lik dilim ise hala düşünmektedir.
Ankete katılanların %40'ı kendini istemediği heteroseksüel ilişkiler yaşamaya zorlamış, %37'si eşcinsel olup olmadığından nasıl emin olacağını bilemediği bir dönem yaşamış, %38'i kendi cinsinden insanlara karşı hissettiği duygunun cinsellikle ilgili olmadığını düşündüğü bir dönem yaşamış, %32'si cinsel yöneliminden dolayı cehenneme gideceği bir dönem yaşamış, %31'i cinsel yönelimini düzeltilebilecek bir şey olarak yaşadığı bir dönem yaşamış, %31'i duygularının geçici olduğuna inandığı bir dönem yaşamış, %37'si cinsel yönelimini unutmaya çalışmış, %33'ü ise eşcinsel olduğunu bildiği insanlardan uzak durduğu bir dönem yaşamıştır.

Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi Ahmet Yıldız, 15 Temmuz 2008 tarihinde İstanbul'un Üsküdar ilçesinde nefret cinayeti kurbanı olmuştur. Babası Yahya Yıldız tarafından işlendiği iddi

Türkiye'de Yahudilerin tarihi, Yahudilerin Anadolu'da bulundukları yaklaşık 2400 yılı kapsar. Anadolu'da en az MÖ beşinci yüzyıldan beri Yahudi toplulukları bulunuyordu ve Elhamra Kararnamesi ile 15. yüzyılın sonlarına doğru İspanya'dan sürülen Sefarad Yahudilerinin birçoğu Osmanlı İmparatorluğu'na kabul edildiler ve Osmanlı Yahudilerinin çoğunluğunu oluşturdular. Bugün Türkiye Yahudilerinin büyük çoğunluğu İsrail'de yaşarken günümüzde Türkiye, yaklaşık 14 bin kişilik bir Yahudi nüfusuna ev sahipliği yapmaktadır.

Ege Bölgesi eski kent kazılarında bulunan bazı kalıntılarda yörede MÖ 4. yüzyılda yaşamış Yahudilere ait bilgilere ve yerleşim bölgelerinin varlığına rastlanmıştır. Tarihçi Josephus, ünlü düşünür Aristoteles'in Ön Asya seyahatlerinde kendileriyle görüş alış verişinde bulunduğu Yahudilerle konuştuğunu yazar. Anadolu'nun değişik yörelerinde, Ege bölgesinde (Sard, Afrodisias, Milet, Foça vs.), Bursa ve Ankara civarında, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde eski çağ Yahudi yerleşim kalıntılarına rastlanmıştır. Ankara civarında bulunan bir bronz sütun üzerinde İmparator Augustus'un Ön Asya Yahudilerine tanıdığı haklar yazılı idi. 

Tevrat'a göre Nuh'un gemisi, Ağrı Dağı'nın tepesine indi. Yeni Ahit'e göre, Anadolu'daki Yahudi nüfusu, bütün coğrafyaya dağılmıştı: Iconium (Konya) bir sinagoga sahipti (Acts 14:1) ve Efes'te de bir sinagog vardı (Acts 19:1). Galatyalılara Mektuplar'da da, Anadolu'da yaşayan Yahudilerin olduğu belirtilmiştir. Somut kanıtlara göre, İsa'dan önce 4. Yüzyılda, özellikle Manisa'da Yahudilerin olduğu bilinir.
Roma ve Bizans devirlerinde Anadolu'da kayda değer miktarda Grekçe konuşan Yahudi bir nüfus bulunduğu biliniyor. Bu nüfus, topluma iyi entegre olmuş olup, belirli haklara sahipti. Dönemin Yahudi nüfusu, Bizans İmparatorlarının girişimlerine rağmen din değiştirmedi. Bizans İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Yahudilerin, Batı Avrupa'daki Yahudilerden daha iyi durumda oldukları kabul edilmektedir.

Osmanlı kayıtlarında adı geçen ilk sinagog, Bursa'daki Etz Ha-Hayim Sinagoğu, (Türkçe: Hayat ağacı) 1324 yılında Osmanlı yönetimine geçti. Sinagog günümüzde hâlâ kullanılmakta, fakat Bursa'daki Yahudi nüfusu 140 civarına düştü. Osmanlı İmparatorluğu'nda Yahudiler, sultanın tebaası içinde diğer gayrimüslim cemaatlerle belirlenmiştir. Cami ve yüksek binaların yakınlarında yaşamamalarını ve kölelere sahip olmamalarını emretmiştir. Fakat diğer sultanlar daha toleranslıydı. İstanbul'un Fethi'nden sonra  Fatih Sultan Mehmed, şehri yeniden imâr etti. Bu süreçte imparatorluğun her tarafından Müslüman, Hristiyan ve Yahudilere yeni başkente gelmeleri çağrısı yaptı. Kısa bir süre zarfında Balkanlar'dan Romanyotlar başta olmak üzere, Anadolu'dan birçok Yahudi devrin en görkemli şehri olan İstanbul'a yerleşti. Şehrin toplam nüfusunun 10% u oluşturdular. Yahudi nüfusunun sayısı, 1421–1453 arası Osmanlı İmparatorluğuna göç eden Aşkenaz Yahudileriyle arttı. Aşkenaz Yahudileri arasında Fransız kökenli, Almanya doğumlu, Haham İzak Sarfati de vardı. Sarfati, Edirne baş hahamı oldu ve Avrupa'daki Yahudileri Osmanlı topraklarına yerleşmeleri için davet etti. Mektubunda Osmanlı'da eksiklerin olmadığını belirtti ve “Müslüman yönetimi altında yaşamak, Hristiyanların zulmü altında yaşamaktan iyi değil mi?" diye sordu.
Yahudilerin Anadolu'ya göçlerinin en yoğun olduğu dönem, 2. Mehmet'ten sonra gelen 2. Beyazıt dönemi oldu (1481-1512). İspanya ve Portekiz'den kovulan Yahudiler, Sultan'ın gönderdiği resmî davetiyeyle büyük sayılarda İmparatorluğuna yerleştiler. 1492 yılında Yahudi-Türk ilişkilerinde kilit noktalardan biri yaşandı. İspanya'daki engizisyondan kaçan 150.000 Yahudi'nin birçoğu Osmanlı İmparatorluğuna yerleşti. Bu olay, şehrin nüfusunun yeniden yapılanması için önemliydi, çünkü Haçlılar döneminde ve Kara Ölüm'den dolayı nüfus 70.000 civarındaydı. Sefarad Yahudilerin bir kısmı da Selanik şehrine yerleşti. Gelen Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok işine yaradı. Müslüman Türkler ticari girişimlerle pek ilgili değildi ve doğal olarak ticari işleri azınlık grupların ellerine bıraktı. Ayrıca Müslüman Türkler, Hristiyanlara pek güvenmediklerinden Musevileri tercih ettiler alış-verişlerinde. İspanyol Yahudiler, İmparatorluğun zengin şehirlerinde yaşama iznine sahipti. Daha çok, Avrupa şehirlerini (İstanbul, Saraybosna, Selanik gibi) Batı ve Kuzey Anadolu şehirlerini (Bursa, Aydın, Tokat ve Amasya) ve Akdeniz kıyılarındaki şehirleri (Kudüs, Şam ve Mısır) tercih ettiler.
İzmir uzun bir süre boyunca İspanyol Yahudiler tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmadı. Kudüs'teki Yahudi nüfusu 1488'de 70 aileden 16. Yüzyılın başında 1.500'e çıktı. Şam'da 500 ailelik bir cemaat vardı. İstanbul'da 30.000 Yahudi ve 44 sinagog vardı. Beyazıt Yahudilerin Haliç kıyısında yaşamalarına izin verdi. Mısır'ın Kahire şehri çok sayıda sürgün Yahudiye kapılarını açtı, bir süre sonra sonradan gelen Yahudiler yerel Yahudi nüfusunu geçti. Selanik'te Yahudilerin sayısı diğer milletlerden, dinlerden olan kişilerden ve hatta orijinal yerel halktan daha fazla oldu ve Selanik, Sefarad Yahudileri'nin merkezi haline geldi. Osmanlı yönetimi altındaki durumları her ne kadar abartılsa da, Yahudilerin hoşgörülü bir toplumda yaşadıkları inkâr edilemez. Millet sisteminde, Yahudiler dinleriyle tanınan bir topluluk olarak, diğer milletlerle (Ortodoks Millet, Ermeni Millet, vs.) bir arada yaşadı. Yahudilerin iş edinmelerinde kısıtlamalar yoktu. Diğer gayrimüslimler gibi Yahudiler de haraç (vergi) vermek zorundaydı ve diğer gayrimüslimler gibi giyimlerinde, at sürmelerinde, orduya katılmalarında bazı kısıtlamalara tabiiydiler ama bu tür yasaklar ve kısıtlamalar zaman zaman göz ardı edilirdi.
Klasik Osmanlı döneminde (1300-1600) Yahudiler, imparatorluğun diğer topluluklarıyla birlikte, belirli bir zenginlik içindeydi. Diğer Osmanlı unsurları göz önünde bulundurulduğunda, Yahudiler, ticaret, diplomasi ve diğer önemli kurumlarda güç sahibiydi. 
Araplar ve Yahudiler arasında pek fazla problem yoktu ama Yahudilerin kendi aralarında birlik problemi vardı. Osmanlı'ya birçok farklı yerden, kendilerine özel gelenek, fikir ve kültürlerini getirerek geldiler ve bu getirdiklerine inatçı bir şekilde bağlı kalıp farklı cemaatler kurdular.
Türkiye'deki Yahudilerin tarihi, 18. ve 19. yüzyılda etkilerinin ve güçlerinin yitirildiği bir kronoloji haline geldi. Ticaretteki güçlü pozisyonlarını Yunanlara yitirdiler.

20. yüzyılın başında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Yahudilerin sayısı 200.000'e ulaştı (27). 1829-1913 tarihleri arasında yeni Hristiyan Balkan devletlerine kaybedilen toprakların, bu sayının üzerinde etkisi oldu. 20. yüzyıldaki Türkiye'nin problemli tarihi ve 1923 sonrası, imparatorluktan, modern batılı ulus-devletine dönüşme dönemi, geriye kalan azınlıkların nüfusları üzerinde negatif bir etkiye neden oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yarı özerk iç örgütlü azınlık sistemi yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nde yer almamaktadır. Azınlık olsun veya olmasın, kişiler cemaat yoluyla değil, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin doğrudan devlete bağlıdırlar. Bu durum karşısında Yahudilerin özerkliği kalmadığı gibi yasalar karşısında Yahudi Türk'le Müslüman Türk'ü ayırmak olanaksızlaşmıştır. Cumhuriyet'e geçiş döneminde doğan sancılı aşamalarda Türk Yahudileri ulusculuk anlayışının karşısında değil, yanında yer almıştır. Bu yeni kurulmuş devletin her alanını Türkleştirme çabaları, dil eksiği olan azınlıklar üzerinde zorluklar yaratmıştır. Araştırmacı Mücahit Düzgün'e göre bu Yahudilere karşı yapılmış bir yaptırım değil, devlet oluştururken gereken bir aşamadır. Dil eksikliği Yahudileri siyasi ve toplumsal yaşamda sekteye uğratacağından Yahudi aydınları Türkçenin Yahudi cemaatinde yayılması için çabalar gösterip dernekler kurdular.
Yeni kurulan bu devlette Yahudilerde görülen bir özellik ise Atatürk'e bağlılıklarıdır. Bir Türk Yahudisi olan ünlü yazar ve siyasetçi Avram Galanti'nin yazılarından birinde şöyle der:

Mustafa Kemal'den esinlenmiş olan boynu bükük memleketler, gerçek bağımsızlıklarını elde edecekler ve kendilerine bu imkânı verdiği için, bir milyar halk, bu insanüstü Türk'le komuta etmiş olduğu Türk ordusuna secde edecektir... Mustafa Kemal geçmiş ve şimdiki zamanın en büyük adamıdır.
Türk Yahudileri 1922-1923'teki savaşlarda hep Türk davasına sadık kaldılar. Yahudi aydınlardan Davit Fresko Yahudilerin daha da iyi bir vatandaş olmalarına ve onları Türkiye'ye sadakatin devamına davet etmiştir:

Yahudiler dört yüzyıldır Türkiye'de yaşıyorlar. Bu uzun yıllar içinde din özgürlüğü, adalet ve hoşgörü buldular. Bütün arzumuz kutsal ve sevgili vatanımızın her alanda ilerlemesini görmektir. Vatanımıza içtenlikle bağlıyız. Hiçbir art düşüncemiz yoktur. Bunu dinimiz emreder. (Yahudiliğin temel ilkelerinden: "Yaşadığım ülkenin yasaları yasalarımdır".) Biz yeni açılan bu dönemdeki gelişmelerle ilgilenmeliyiz ki görevlerimizi yerine getirelim. Çünkü biz bu vatanın çocuklarıyız.
1920'li yılların başında devletle Yahudiler arasındaki sevgi ve sadakat karşılıklı idi; Cenevre Yahudileri tarafından İsmet İnönü ve Türk heyeti şerefine düzenlenen bir şölende İnönü Türk Yahudilerinin yasa ve düzeni, çalışmayı, ilerlemeyi ve uyumu sevdiklerini söylüyordu. Lozan Anlaşması imzalanıp azınlıklara yeni haklar tanınınca, Yahudi cemaatleri bu gibi hakların Türk devletinin hakkaniyetine aykırı olacağına karar vermiştir ve bu haklardan vazgeçmiştir. Profesör Mişon Ventura ve Avukat Kalev Gabay meselenin hukuki yanlarını inceleyip bu kararı aldıktan sonra, Yahudilerin bu tutumunu İsmet Paşa'ya duyurmuştur. İsmet Paşa da bundan duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir.
1933 yılında, Nazi Almanyası, Aryan ırktan olmayan memurların zorunlu isten çıkarılmaları kanunu yürürlüğe koydu. Bu kanunla, Yahudi bilim insanları da işlerinden kovulmuş oldular. Albert Einstein’ın lider olduğu işsiz bilim insanları, İsviçre’de bir birlik oluşturdular. Birliğin sözcüsü, Profesör Schwartz, Türk Millî Eğitim Bakanıyla görüştü ve 34 Yahudi bilim insanına, özellikle İstanbul Üniversitesi olmak üzere, birkaç Türk üniver

Türkiye'de anarşizm, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından, özellikle de 1986 yılında Kara dergisinin yayınlanmaya başlamasıyla görünürlük kazanan, radikal bir sol harekettir. Öncesinde Türkiye siyaset sahnesinde anarşist hareketin bir gelenek ihtiva ettiği söylenemese de, Türkiye’de bir anarşist geleneğin oluşumuna dair “yüzyıllık gecikme”ye rağmen, Anadolu topraklarında anarşizmin tarihsel köklerine dair izlere rastlamak da mümkündür.

Osmanlı döneminde anarşizme dair ilk belirtiler Ermeni entelektüeller etrafında ortaya çıkar. Ermeni Devrimci Federasyon’un öncül isimlerinden Aleksandr Atabekyan tarafından 1895'te yayınlanan Hamanykh (komün) dergisi, gerek anarşist felsefeye, gerek Ermeni devrimci hareketine dair zengin bir içeriğe sahiptir. Aynı dönemde, Kıbrısizade Osman Bey’in Fransızca eseri Socialisme et Anarchisme (1895) Osmanlı’da yayınlanan ilk anarşist kitap olur.

1910’da Haydar Rıfat tarafından yayınlanan Beynelmilel İhtilal Fırkaları adlı eserde, “Anarşist Fırkalar” ve “Proudhon-Bakunin” başlıklı iki makaleye yer verilir. Sıklıkla ilk Türk anarşist olarak kabul edilen Baha Tevfik, Felsefe-i Ferd (1913) kitabında yeni çağın anarşizme varacağını öne sürerek, ücretli kölelikten sosyalizme, sosyalizmden de anarşizme ulaşılacağını belirtir.

Anarşizme dair Türkçe ilk yazılı kaynak, çevirisi Ahmet Ağaoğlu tarafından yapılan ve 1935 yılında yayınlanan Kropotkin'in Etika adlı eseridir.
Her ne kadar Cumhuriyet döneminin ilk yarısında anarşizmin neden alternatif bir sol siyaset olarak görünürlük kazanamadığı üzerine süregiden bir tartışma söz konusu olsa da, genel kabul 1980'lere kadar anarşizmin daha çok terör ve kaos ile eşdeğer görüldüğü yönündedir. 

1970'lerde sol görüş içerisinde Marksist ve sosyalist yaklaşımlar ağırlık kazanırken, sol yayıncılıkta anarşizme dair ilginin sönük kaldığı görülür. 1960'larda yayınlanan Yeni Ufuklar dergisinde anarşizm üzerine makalelere yer verilirken, 1970'lerin başlarında Proudhon’un Mülkiyet Nedir? kitabı Türkçeye çevrilerek yayınlanır.

12 Eylül 1980 darbesi, 1960’lardan itibaren Türkiye’de yükselişe geçen sol hareket için büyük bir kopuş teşkil eder. Darbe rejiminin yarattığı fiziki baskının yanında sosyalist görüşün yaşadığı kriz ile beraber sol cenahta yeni eğilimler ortaya çıkmaya başlar. Anarşizm, bu dönemde Türkiye siyaset sahnesindeki yerini alır.

İlk belirtiler, Türkiye’den önce Almanya’da, 12 Eylül darbesinden kaçarak buraya sığınan Türkiye kökenli göçmen topluluklarında görülür. Almanya’nın Tübingen kentinde, 1981 yılında Anarko adlı bir Türkçe dergi yayınlanmaya başlar. Aynı dönemde İsyan (1981), İsyan Bayrağı (1985), Anarşizm Bugün (1986) ve Doğrudan Eylem (1988) dergileri Almanya’da Türkçe anarşist yayınlar arasında yer alır. 1987’de Köln’de kurulan Liberter Yayınları anarşist kitaplar basar.

1986 yılında yayınlanmaya başlayan Kara dergisi, Türkiye’de anarşist hareket açısından bir milat noktası olarak alınır. Henüz askerî darbenin şokunun atlatılamadığı ve solun bunalımdan çıkamadığı bir dönemde yayınlanan dergi, ilk etapta “anarşizm” yerine “liberter” tanımını kullanır. Bunun sebebi, anarşi kelimesinin genel algılanışına yönelik bir çekinceden ileri gelir:

"Dergi çıkarken renkte bir sorun yoktu ama ‘anarşi’ kelimesinin kullanılmasında kafamız karışıktı. Trafik keşmekeşine ‘trafik anarşisi’, yumurtaya yapılan zamma ‘yumurta anarşisi’, her türlü negatif olaya şu bu anarşisi denilen, darbecilerin dilinden yıllarca düşürmedikleri bir ‘terör ve anarşi ortamı’ gevezeliklerinin pek revaçta olduğu bir dönemdi. Soldan yeni kopmuşuz, otorite, birey, tahakküm gibi konularda kendi çapımızda keşiflerde bulunuyoruz ama ‘halkımız ne der’ gibi bir kaygımız da var bir yandan. Bir de tırsıyoruz, hiçbir toplumsal şemsiyemiz yok. İllegal örgütlenmeye karşıyız, legal alanda polis anarşiye ne kadar tahammül gösterir bilemiyoruz. Liberter kelimesi sokaktaki insana hiçbir anlam ifade etmese de bizi de bir kadar korur diyerekten kendimizi yazılı alanda böyle adlandırdık."

Kara dergisini takiben, 1988 yılında Efendisiz, 1991 yılında Amargi, 1992'de Ateş Hırsızı ve 1994'te Apolitika dergileri yayın hayatına başlar.

Efendisiz dergisi yaklaşık bir sene içerisinde yayın hayatını sonlandırırken diğerleri 1990'lar boyunca farklı aralıklarla yayınlanmayı sürdürür. İzmirli bir anarşist grup tarafından kurulan Amargi, bir “anarşist platform dergisi” olarak tanımlanırken, Ateş Hırsızı ise toplumsal devrimi hedefleyen bir çizgide ilerler. Ateş Hırsızı aynı zamanda Zazaca ve İngilizce makalelere de yer verir. Apolitika ise anarşistleri “politik bir merkez” etrafında örgütleme arayışındadır.

Türkiye'de anarşist görüş, sadece yayınlar etrafında örgütlenmez; özellikle 90'lardan itibaren toplumsal hareketler de anarşizm ile omuz omuza yol alır. 1990'ların yoğun militer atmosferi içerisinde, olağanüstü hâl ve askerî müdahalelerin gölgesinde, Türkiye'de antimilitarist hareketin örgütlenmeye başladığı görülür. Bu hareket, ilk vicdani retçilerin beyanlarına ve Savaş Karşıtları Derneği'nin kuruluşuna da sahne olur. Aynı zamanda LGBTİ, feminist, ekolojist, anti-otoriter hareketler de anarşist görüşle sürekli bir paslaşma içerisindedir. Örneğin 1999'da Ankara'da bir grup anarşist tarafından kurulan kültür kooperatifi, anti-militaristleri, vicdani retçileri, ekolojistleri de bir araya getirir.

Bu dönemde, toplumsal hareketlerin yanında, doğrudan anarşizm felsefesi etrafında örgütlenen gruplar da ortaya çıkar. 1998'de Anarşist Gençlik, 2005'te Anarşist Komünist İnisiyatif ve Devrimci Anarşist Federasyonu (DAF) kurulur.

2000'li yıllara gelindiğinde, anarşi kelimesi artık kaos ve terör ile eşanlamlı olmaktan çıkar ve bir siyaset felsefesi, bir eylem pratiği olarak görülmeye başlar. Bugün Türkiye'deki anti-otoriter ve yatay örgütlenme eğilimli pek çok siyasi hareketin anarşizmin 80'lerden gelen mirasıyla serpildiği gözlemlenir. Kürt hareketinden kadın hareketine, Emek sineması protestolarından Gezi'ye uzanan geniş bir yelpazede anarşist yaklaşımın izleri takip edilebilmektedir.
2013 yılında Ankara Tuzluçayır'da Sosyal İsyan adında yasadışı anarşist bir grup kuruldu. Gruptaki kişiler kendilerini Yeşil Anarşist olarak tanımlarlar. Günümüzde grup Enternasyonal Özgürlük Taburuna ve Birleşik Özgürlük Güçlerine bağlıdır.
2021 yılında Devrimci Anarşist Federasyonu (DAF) kendini feshetti.
Bunun yanında İzmir, Eskişehir, Ankara gibi illerde yerel anarşist inisiyatifler faaliyet gösterir.

Türkiye'de anayasal süreç, 1808 tarihinde ilan edilen Sened-i İttifak ile başlayıp günümüze kadar devam etmektedir. II. Mahmud döneminde, Alemdar Mustafa Paşa tarafından hazırlanan Sened-i İttifak, merkezî otoriteyi taşrada hâkim kılmak için Rumeli ve Anadolu âyanları ile Osmanlı Devleti arasında 29 Eylül 1808’de imzalandı. Osmanlı'da Sened-i İttifak ile Türk tarihinde ilk defa devlet iktidarı sınırlandırıldığından, bu belge Türk tarihinde ilk "anayasal belge" kabul edilmektedir. Abdülmecid döneminde 3 Kasım 1839 tarihinde Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı ilan edildi. Bu ferman ile padişah, fermanda ilân edilen ilkelere ve konulacak kanunlara uyacağına yemin etti. Tanzimat Fermanı'nın tamamlayıcısı ve pekiştiricisi olan Islahat Fermanı, Abdülmecid tarafından 1856 yılında "ferman" olarak ilan edildi. Tanzimat döneminde yetişen ve Genç Osmanlılar olarak bilinen aydın ve yazarlar, Avrupa'dan etkilenerek meşrutiyet yönetimini savunmaya başladılar ve meşrutiyeti ilan ettirmek için Abdülaziz'i tahttan indirerek, yerine II. Abdülhamid'i getirdiler. 23 Aralık 1876'da Mithat Paşa'nın hazırladığı Kanun-i Esasi ilan edilerek meşrutiyete geçildi. Kanun-i Esasî, şekli kritere göre bir anayasa olarak kabul edilmektedir. Türk tarihinin ilk anayasası olan ve 12 bölüm ile 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasî'nin 113. maddesi gereğince, padişah olağanüstü durumlarda Anayasa'yı askıya alabilirdi. II. Abdülhamid, 1877 yılında Rus savaşlarını (93 Harbi) neden göstererek Anayasa'yı askıya aldı. 1908 yılındaki askeri ayaklanma sonucu II. Abdülhamid, 1876 Anayasası'nı tekrar yürürlüğe koydu ve böylece II. Meşrutiyet dönemi başladı. 1909 yılında 31 Mart Vakası'nın meydana gelmesinden sonra tahttan indirilen II. Abdülhamid'den sonra 1909 yılında Anayasa'da önemli değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerle 1876 Anayasası, meşruti bir parlamenter monarşi Anayasası haline geldi.
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinden sonra 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilmesiyle, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 18 Mart 1920 son kez toplandı ve çalışmalarına ara verdi. Damat Ferit Paşa 11 Nisan 1920'de Meclis-i Mebusan'ı feshettirdikten sonra, 23 Nisan 1920'de ilk Büyük Millet Meclisi, Ankara'da toplandı. Meclis, 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilât-ı Esasîye Kanunu kabul etti. Türkiye Cumhuriyeti'nin tek yumuşak ve tek çerçeve anayasası olan Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nda yapılan değişikliklerle devletin rejimi, dini, dili, başkenti, başkanı gibi unsurlar belirlendi. 1876 Kanun-i Esasîsi resmen ilga edilmeyişi, 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nun da yeni bir devletin ihtiyaçlarını karşılayacak derecede ayrıntılı olmayışından dolayı, ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi, yeni bir anayasa yapma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Yeni Teşkilât-ı Esasîye Kanunu (1924 Anayasası), 20 Nisan 1924 günü kabul edildi. 1924 Anayasası, güçler birliği (yasama, yürütme, yargı) bakımından 1921 Anayasası'na göre daha esnek ve parlamenter rejime yönelik atılmış önemli bir adımdır. Bu anlamda 1924 Anayasası'nın kuvvetler birliği görevler ayrılığı ilkesini benimseyen meclis hükûmeti sistemi ile parlamenter sistem arasında karma bir hükûmet sistemi kurduğu söylenebilir. 1924 Anayasası, 1961 yılına kadar yürürlükte kaldı.
27 Mayıs 1960 tarihinde, Millî Birlik Komitesi adında bir grup subay yönetime el koydu. Yeni bir anayasa yapılması için Kurucu Meclis kurularak, yeni anayasa bu meclise hazırlatıldı. 9 Temmuz 1961 tarihinde halkoylaması yapıldı ve oylama sonucunda %61,5 ile 1961 Anayasası kabul edildi. Türkiye'de 1960'ların sonlarına doğru siyasal şiddet olaylarının artması ve bunların engellenememesi sonucu 12 Mart 1971 tarihinde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, dönemin başbakanı Demirel’i istifaya zorladılar. Demirel'in istifa etmesiyle ordu desteğinde bir "partiler üstü” hükûmet kuruldu ve Anayasa'da değişiklik yapıldı. 12 Mart muhtırasının beklenen sonuçları vermemesinden dolayı 12 Eylül 1980 yılında ordu yönetime el koydu. 29 Haziran 1981'de çıkarılan kanunla bir anayasa yapmak için "Kurucu Meclis" oluşturuldu. Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisinden oluşan bu meclis, hazırladığı Anayasa'yı 7 Kasım 1982 yılında halkoyuna sundu. %91,37 ile anayasa kabul edildi ve yayımlandı.

Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim tahta tekrar çıkarmak istediği sırada III. Selim'in öldürülmesi sonucu tahta II. Mahmud'u çıkardı, ardından kendisi sadrazam oldu. Otoritesini taşrada kaybeden Osmanlı Devleti, merkezi otoriteyi tanımayan Rumeli ve Anadolu âyanlarıyla antlaşma yoluna giderek otoritesini taşrada tekrar güçlendirmek amacıyla 29 Eylül 1808 tarihinde Kâğıthane’de Osmanlı ve ayanlar arasında "meşveret-i amme” denilen büyük bir toplantı yapıldı. 7 Ekim 1808 tarihinde her iki taraf arasında "Sened-i İttifak” adı verilen bir belge imzalandı. İmzalanan belge, padişah tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Bu belge, bir giriş, yedi şart ve bir zeyl (ek) kısmından oluşmaktadır.
Giriş kısmında: Osmanlı devlet düzeninin bozulduğu, devlet otoritesinin sarsıldığı ve bu durumun taraflarca gözlemlenmesi üzerine, devletin kuvvetlenmesi (Devlet-i Aliyenin kuvvet-i kamilesi esbâbını istihsal) maksadıyla toplantılar yapıldığı ve sonunda bu ittifakın akdolunduğu bildirilmektedir.

Yedi şart kısmında senedi imzalayanlar: padişahın devletin temeli olduğunu tanıyacaklarını; toplanan askerlerin, devlet askeri olarak tahrir olunması; hazinenin muhafazasına ve devlet gelirlerinin korunmasına riayet edeceklerini; sadrazamdan gelen her emri padişahtan gelen bir emir olarak kabul edeceklerini ve ona karşı gelmeyeceklerini; başkentte fitne ve fesad hadis olursa çağrılmadan başkente gelip ve ayaklananları bastıracaklarını; hanedanların idareleri altında bulunan kazalarda fukara ve reayanın vergilendirilmesinde adil davranacaklarını kabul ettikleri yazılmaktadır.
Zeyl kısmında ise senedin devamlı olarak uygulanabilmesi için bundan sonra sadrazam ve şeyhülislâm olacakların makamlarına geçer geçmez bu senedi imzalamaları öngörülmektedir.
Sened-i İttifak'ın önemi, Osmanlı padişahının ilk kez yetkilerini resmî bir belge ile kısıtlamış olması ve hükümdar ile ayanlar arasında yazılı bir anayasa denilebilecek anlaşma niteliğinde görülmesinden gelmektedir. Hukuk devleti anlayışına doğru atılan ilk adım olarak da kabul edilen bu belge, anayasal nitelikte olup şeklî olarak bir anayasa olmayışından dolayı "anayasal nitelikte olan bir belge" olarak kabul edilmektedir. 1215 tarihinde İngiltere'de imzalanan Magna Carta'ya benzetilen Sened-i İttifak, içerik olarak bu antlaşmaya benzemekte fakat hazırlanış ortamı açısından farklılıklar göstermektedir. Magna Carta antlaşması, baronların bir dayatması sonucu oluşurken Sened-i İttifak'ın taraflarından olan âyanların böyle bir dayatması, isteği yoktur.

II.Mahmut'tan sonra tahta geçen sultan Abdülmecid, 3 Kasım 1839 tarihinde Mustafa Reşid Paşa'ya hazırlattığı, batılı hukuk kurallarına geçişin ilk aşaması olan Tanzimat Fermanı'nı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) Gülhane Parkı'nda ilan ettirdi. Fermanın ilan edildiği sırada padişah, nazırlar, devletin asker ve sivil üst yöneticileri, Rum ve Ermeni patrikleri, Yahudî hahamı, esnaf teşkilâtı temsilcileri ve elçileri dinleyici olarak bulunmuşlardır. Ferman, bazı zümrelerin baskı ya da halk ayaklanması sonucu ilan edilmemiştir. Fransız İhtilali ile Avrupa’ya yayılan inkılap hareketlerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ilk tepkisini temsil eden Tanzimat Fermanı, hukuki açıdan ceza hukuku, idare hukuku ve ticaret hukuku gibi çeşitli hukuk dallarında küçümsenmeyecek gelişmelere öncülük etmiştir.
Fermanda devletin iyi bir şekilde idare edilmesi için yeni kanunların (kavanin-i cedide) çıkarılması gerektiği belirtilmektedir. Şart şart ya da madde madde bir içeriğe sahip olmayan bu ferman, Osmanlı halkına birçok temel hak ve özgürlük getirmesinin yanı sıra devlet iktidarının kullanılmasına ve sınırlandırılmasına ilişkin birçok ilkeyi de içinde barındırmıştır. Bu ilkeler şöyle özetlenebilir:

Malî güce göre vergi ilkesi: İltizam usulü eleştirilmiştir ve herkesin mal'i gücüne göre vergi vereceği belirtilmiştir.
Devlet harcamalarının kanunîliği ilkesi:
Asker almada adalet: Vatanın korunması için asker vermenin halkın görevi olduğunu belirten bu ilke, önceki sistemi kiminden gerektiğinden fazla asker alındığı, kiminden ise alınmadığı için eleştirmiştir.
Ceza yargılamasına ilişkin güvenceler: Bu ilkeyle halka "yargılanma hakkı” veya "yargılanmadan kimseye ceza verilemez” anlayışı benimsenmiştir. Suç işleyenlerin davaları kanunlarda belirtildiği gibi yapılacağı açıklanmış ve bir mahkeme kararı olmadıkça da hiç kimse hakkında idam cezasının uygulanamayacağını ilân edilmiştir. Padişah, örfi cezalar verme yetkisini, mahkemelere devretmiştir.
Can güvenliği (Emniyet-i Can): Fermanda belirtilen kişilere yönelik yargılanma usulleri, can güvenliği ile ilgilidir.
Irz ve namus dokunulmazlığı (Mahfuziyet-i Irz ve Namus): Herkesin şeref ve haysiyetinin korunacağı belirtilmiştir.
Mülkiyet hakkı (Mahfuziyet-i Mal): Tanzimat Fermanı, bu ilke ile herkese, mal dokunulmazlığı tanımıştır. Herkes mülkiyet hakkına sahip olacak, bu hak devlet tarafından korunacaktır.
Müsadere yasağı: Bir kimsenin suç işlemesi halinde, malından mirasçılarını alıkoyan müsadere sistemi, bu ilkeyle tamamen kaldırılmıştır ve kişi, malını, miras bırakabilecektir.
Eşitlik ilkesi: Fermanda belirtilen tüm haklardan din ayrımı yapılmaksızın bütün halkın yararlanacağı, bu ilkeyle belirtilmiştir.
Kanunların Hazırlanması: Meclis-i Ahkâm-ı Adliye: Kanunlar, bir kurul (Meclis-i Ahkâm-ı Adliye) tarafından oluşturulacak ve padişah tarafından onaylanıp yürürlüğe konulacaktır. Kanunların önce kurulda görüşülmesi, tartışılması ve ardından oluşturulması parlâmentolu rejime yönelişin bir habercisidir.
Kanunun Üstünlüğü İlkesi: Fermanda belirtildiği gibi hazırlanan kanunlar, hem padişahı, hem ulemayı, hem de vüzerayı bağlayacaktır.
Tanzimat Fermanı, getirdiği yenilik hareketleriyle Batı'nın anayasal gelişmelerini izleyebilen küçük bir aydınlar zümresi içinde bir a

Türkiye'de antikomünizm, kapitalist görüşlere karşı olan ve aksinin gerçekleşebileceğini öneren komünizm düşüncesine karşı olarak komünist sistem ve görüşlerin Türkiye'de yayılımını engelleme çalışmalarıdır.
Türkiye'de komünist faaliyetler 1918 yılına, yani I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti'nin topraklarının işgaline dayanır. Bu süreç içinde ülke gerçekliğine ve evrensel Marksist hareketin dönemsel şartlarına göre farklılık gösteren pek çok komünist parti, hareket ve grup faaliyet göstermiştir. İlk legal parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulduğu yıl Mustafa Suphi ve 14 arkadaşının öldürülmesinin ardından parti kadroları yasa dışı zemine çekilmiştir. Günümüze kadar programında Marksist öğeler içeren pek çok legal parti kapatma ile sonuçlanmıştır. Bununla birlikte bazı gruplar ise parti kurma fikrini dışlayıp örgüt yapısı altında devrimci faaliyetler yürütmüştür.

Anadolu'da antikomünist faaliyetler 20. yüzyılın başlarından itibaren gelişmiş, 1920'li yıllarda kapsamlı bir hal almıştır. Bu kapsamda Komintern delegesi ve Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi, 28 Ocak 1921 tarihinde 14 yoldaşı ile birlikte öldürülmüştür. Bu gelişmeyi izleyen yıllarda Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılarak bütün partiler baskı altına alınmış ve ardından 1927 Tevkifatı olarak bilinen tutuklama süreci başlatılarak Türkiye Komünist Partisi üyelerine karşı yaygın tutuklama politikası devreye konmuştur. Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet, Şefik Hüsnü gibi isimler yargılanarak hapis cezalarına çarptırılmışlardır. Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir ise yargılandıktan sonra beraat etti.

1930'lu yıllarda Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında diplomatik yakınlaşma meydana gelmiştir. Bu bağlamda İsmet İnönü 25 Nisan - 10 Mayıs 1932 tarihleri arasındaki Sovyetler Birliği'ne gitmiş ve birtakım görüşmeler yapmıştır. İnönü Moskova'ya gitme amacını şu şekilde izah etmektedir:

Rusya'dan komünist değil, fakat daha şuurlu olarak geliyorum. Türkiye'nin iktisat ve inşa planını yapmak, inkılap fırkasını komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek alarak kurmak, bürokrasi yerine ihtilalci metodlar almak, hiç durmaksızın büyük yığının terbiyene geçmek.
Bununla birlikte Türkiye içerisinde gerek milliyetçi kesim, gerek muhafazakâr kesim (Komünizmle Mücadele Derneği gibi), gerekse zaman zaman ordu nezdinde antikomünist propagandalar yapılmıştır.
1937 yılında Mustafa Kemal Atatürk başkanlığındaki heyet, Hikmet Kıvılcımlı'nın yazılarını zararlı ilan ederek sansürleme kararı almıştır. Kararda "Hikmet Kıvılcımlı tarafından yazılarak İstanbul'da Gütenberg matbaasında basılan "Demokrasi, Türkiye, Ekonomi Politikası" adlı broşürün zararlı yazıları taşıdığı anlaşıldığından, Matbuat kanununun 51. Maddesi mucibince satışının yasak edilmesi; Dahiliye vekilliğinin 18.11.937 tarih ve 7478/33, 7969/3 sayılı tezkereleri ile yapılan teklifleri üzerine İcra Vekilleri Heyeti'nce 15.12.937 tarihinde onanmıştır" ifadeleri geçmektedir.

II. Dünya Savaşı yıllarında, Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye 1 Mart 1941 tarihinde mektup yazmıştır. Hitler mektubunda "Savaşın sona ermesinden sonra Avrupa'nın yaralarını sarma yolunda başlayacak ekonomik gelişme, Almanya’yı ve Türkiye’yi zaruri olarak, tekrar yakın münasebetler içine sokacaktır" ifadelerini kullanmış ve iki ülke arasındaki ilişkilerin iyi yönde artmasını talep etmiştir.
Savaş devam ettiği dönemde Nazi Almanyası büyükelçisi Franz von Papen aracılığıyla diplomatik ilişkiler geliştiren Türkiye, Nazi Almanyası ile 18 Haziran 1941'de Türk-Alman Dostluk Paktı'nı imzaladı ve Nazilere 90.000 ton krom madeninin satımı başladı. Bunun karşılığında ise Türkiye'nin silah ve araç ihtiyacı Naziler tarafından karşılanacaktı. İmzalanan antlaşmadan dört gün sonra Barbarossa Harekâtı başladı. Bu harekâtın ardından Nazi Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop, büyükelçi aracılığıyla Nazi kuvvetlerinin Türkiye üzerinden Kafkaslar'a ve Irak'a sevkiyatı için Türkiye'ye baskı yapmaya başladı, bu isteğin yerine getirilmesi hâlinde Türkiye'ye Balkanlar'da bazı toprakların ve Ege'de bir adanın teslim edileceği taahhüt edildi. Ancak Türkiye temkinli davranarak açıkça savaşa girmekten kaçındı.
Nazi Almanyası'nın Haziran 1941'de Barbarossa Harekâtı kapsamında Sovyetler Birliği'ne saldırmasından sonra, Türkiye bu savaşa dair tarafsızlığını ilan etmiştir. Sovyet kaynakları bu tarafsızlığın daha çok Hitler Almanyası'na yaradığını belirtmiş ve bu zaman zarfında dönemin Türkiye gazetelerinin, Nazilerin kısa zamanda zaferi kazanacağını yazdığını ifade etmiştir. Bununla birlikte Naziler'in saldırısından 5 gün sonra Sovyetler, Adolf Hitler'in "SSCB'nin İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki talepleri ve SSCB'nin Bulgaristan'ı işgal etme niyeti" konulu deklarasyonuna manşetlerine taşıyan Türkiye gazetelerinin iddialarını da yalanlayıcı açıklama yapmıştır. Ardından 10 Ağustos 1941 tarihli notasıyla Sovyet Dışişleri Halk Komiserliği, SSCB'nin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak talebi olmadığını ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin hükümlerini sıkı sıkıya izlemeye hazır olduğunu belirtmiştir.
Dönemin Türkiye Berlin Büyükelçisi Numan Menemencioğlu'nun Berlin'de yaptığı konuşmada "Türkiye gerek önceden, gerekse şimdi Bolşevik Rusya'nın mümkün olduğu kadar tam bir yenilgiye uğratılmasından kesinlikle kazançlı çıkacaktır." ifadelerini kullandığı belirtilmiştir. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu da "Bir Türk olarak 'Rusya'nın ortadan kaldırılmasını hararetle istediğini" ifade etmiştir.

Türkiye hükûmeti 1941 yılında Anti-Komintern Paktı'na gözlemci olarak katılmış ve Türk-Alman Dostluk Paktı kapsamında Nazi Almanyası ile dostluk ilişkilerini geliştirmiştir.
1942 yılında Sovyet-Alman Cephesindeki durum özellikle Kızıl Ordu için elverişsizken Türkiye Hükûmeti SSCB sınırına 25'ten fazla tümen yığmıştır. Bu nedenle Sovyet Komutanlığı Büyük Vatanseverlik Savaşı'nın en çetin döneminde çok sayıdaki silahlı kuvvetini SSCB-Türkiye sınırında, Kafkasya'da tutmak zorunda kalmıştır.
Sovyet kaynaklarına göre; Friedrich Paulus komutasındaki 33 Alman tümeninin Stalingrad Muharebesi kapsamında Volga'da bozguna uğratılması, Türkiye'de de yankı bulmuş, dönemin yöneticileri kendi prestijlerini kurtarmak için yaşlı Mareşal Fevzi Çakmak'ı suçlamışlardır. Daha sonra 1946 Temmuzunda Paris gazetesi L'Ordre bu konuda şunları yazmıştır:

"1942 yılında Müttefikler Rusların Stalingrad'ta tutunamamaları hâlinde Türkiye'nin Ruslara saldırmak niyetinde olduğunu biliyorlardı. Ama Paulus silahını bıraktığı zaman İsmet İnönü, bir 'günah keçisi' buldu. Fevzi Çakmak bu girişimi hükûmete danışmadan yapmakla suçlandı. 70 yaşını doldurduğu için emekliye sevk edildi."
Adolf Hitler tarafından savaş gözlemcisi olarak davet edilen Cemil Cahit Toydemir liderliğindeki Türkiye askeri heyeti- 26 Haziran 1943 ve 7 Temmuz 1943 tarihleri arasında Hitler'in Doğu Prusya'daki karargahı Wolfsschanze'yi ziyaret etmiştir. Ziyarete Walter Schellenberg de eşlik etmiştir.
Müttefik Devletler'in savaştaki üstünlüğü Türk-Nazi ilişkilerini de etkiledi ve 20 Nisan 1944'te Naziler'e yapılan krom sevkiyatı durduruldu. Nazilerin buna tepkisi büyükelçi aracılığıyla nota vermek oldu. Ağustos 1944'te Bulgaristan Krallığı, savaştan çekildi ve ülkeye Kızıl Ordu birlikleri girdi. Bu gelişmelere paralel olarak Türkiye, Nazi Almanyası ve onun müttefiki Japon İmparatorluğu ile bütün ilişkilerini kestiğini duyurdu.

II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında Nazi Almanyası ile ilişkilere sahip olan Türkiye'de, açık açık söylenmemesine rağmen komünizm ve Sovyetler Birliği karşıtlığı bulunmaktaydı. 4 Aralık 1945 günü, İstanbul'da, devlet yapısındaki genel antikomünist görüşlerin aksine Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinin düzelmesini savunan Tan gazetesi ve civardaki kitapçılar Turancı ve İslamcı gruplarca yağmalanmış, bu saldırılarda çok sayıda insan yaralanmıştır. "Allah Allah", "Komünistlere ölüm" ve "Ne faşistiz, ne komünistiz, demokrat vatanseverleriz", "Kahrolsun komünistler" nidalarıyla Beyoğlu'na çıkan göstericiler burada da, sosyalist eğilimli olarak bilinen "Görüşler" dergisiyle "Yeni Dünya" ve "La Turquie Kemaliste" gazetelerini tahrip ettiler.
Olayların ardından tahrip edilen gazete ve dergilerle birlikte Tan Gazetesi de yayın hayatına son vermek zorunda kalmıştır.

1948 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki dört öğretim üyesi, Doçent Behice Boran, Doçent Pertev Naili Boratav ve Doçent Niyazi Berkes ve Mediha Esenel (Berkes) komünist oldukları gerekçesiyle görevlerinden tasfiye edildi.

1952 yılında Komünizm tehdidi ile mücadele amacıyla kurulan NATO'ya giren Türkiye'de, bu ittifak kapsamında birçok yasa çıkarılmış, çok sayıda para ve askeri malzeme alınmıştır. Bu gelen yardımlar kapsamında ABD'nin 6. Filo'su Türkiye'ye gelmiş, fakat bunu protesto etmek için Altıncı Filo'yu protesto olayları olarak anılan birçok gösteri düzenlenmiştir. 16 Şubat 1969 tarihinde 6. Filo eylemleri kapsamında düzenlenen Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü öncesinde, milliyetçi görüşleri ile bilinen bazı gazeteler "Kızılları Boğmanın Vakti Geldi", "Ya Tam Susturacağız Ya Kan Kusturacağız" manşetlerini atmıştır.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural 11 Haziran 1966 günü yaptığı konuşmasında komünizmin bir tehlike olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir:

"Komünizm, devletin müesses iktisadi, sosyal, siyasi veya hukuki temel nizamlarını bozmayı hedef tutmaktadır. Bu gibi davranışlar Türk milletini ilkel çağa götürür. Milletimizi bu gibi aşırı sol cereyanlara kaptırmamak için devamlı olarak çalışmak, gerçek aydınların başlıca görevidir."

"Bu kış komünizm gelecek" sözü, 1960'lı yıllarda Türkiye'deki antikomünist siyasetin ve soğuk savaş döneminin önemli figürlerinden biri olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile özdeşleşmiştir. Celal Bayar, özellikle 1960'lı yıllarda her sonbahar döneminde sol yükselişi vurgulamak amacıyla bu ifadeyi kullanmıştır. Bu ifade, Türkiye'de sağ siyasetin o dönemki korkularını ve komünizm tehdi

Türkiye'de antisemitizm, Yahudi etnik geçmişi, kültürü veya dini baz alınarak Türkiye Yahudilerine karşı beslenen nefrettir.
Türkiye 2009'un sonunda, 23.000 Yahudi'yle İslam dünyasında en kalabalık Yahudi nüfusu olan ülkelerden biriydi, bu da toplam nüfusun %0,03'üne denk geliyordu. Eylül 2010'da Yahudi nüfusu 17.000'lere düştü, çoğunluğu İsrail'e göç etti. Yahudilerin çoğu İstanbul'da yaşamaktadır. 16'sı İstanbul'da olmak üzere Türkiye genelinde 26 aktif sinagog bulunmaktadır.
Antisemit görüşlerin ivme kazanmasının sebebi 2006 İsrail-Lübnan Savaşı, Aralık 2008'deki Dökme Kurşun Harekâtı ve Mayıs-Haziran 2010'da dokuz Türk vatandaşının İsrail komandoları tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan Mavi Marmara katliamıdır. Türkiye'de İsrail politikalarının eleştirilmesindeki sorunlardan biri olayların Yahudi aleyhtarlığına dönüşebilme riski taşımasıdır.

Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğu'na ait topraklarda 2400 seneden daha uzun bir süredir yaşamaktadır. Başlangıçta Romanyotlar vardı ve sonraları Mizrahiler içinde asimile oldular. Buna, 15. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'na yapılan toplu göçlerle Safaradiler de eklendi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kan iftirası 15. yüzyılda Sultan II. Mehmed döneminde gerçekleşti (bazı kaynaklara göre 16. yüzyılın başında). 1492'de İspanya'dan Yahudilerin göç etmesine rağmen münferit olaylar oldu fakat bu olaylar Osmanlı yetkililerince kınandı. Bazı kaynaklar Sultan IV. Murad zamanında kan iftirası olaylarının olduğunu belirtir. Sultan II. Mehmed, türünün tek örneği olan bir ferman çıkarıp kan iftirasıyla ilgili davaların ana merkezi İstanbul'da olan Divan tarafından incelenmesine karar kıldı.
Genel olarak Batı Avrupa Yahudilerinin Osmanlı'ya göçü Osmanlı yetkililerince hoş karşılandı. 1553'te, doktoru ve danışmanı Moşe Hamon isimli bir Yahudi olan Sultan I. Süleyman, II. Mehmed'in kanununu tekrar onaylayıp, kan iftirası olaylarının yerel mahkemelerde yargılanmasını yasakladı. Sultan ayrıca Papa IV. Pavlus'un Ancona Yahudilerini engizisyonlara gönderme isteğine karşı önlem aldı.
Zamanla yetkililerin Yahudilere karşı olan tavırları kötüye gitmeye başladı. 1579'da Sultan III. Murat, Yahudi kadınların değerli taşlarla süslenmiş ipek elbiseler giydiğini öğrenince İmparatorluktaki Yahudileri imha etme kararı aldı. Sadrazamın danışmanı olan Şlomo Aşkenazi'nin çabalarıyla ferman kaldırıldı fakat Yahudilere kıyafet kanunları getirildi: Yahudiler kendilerine özel kıyafetler giymeli, kadınlar ipek giymemeli ve erkekler özel bir çeşit şapka giymeliydi.
Osmanlı Yahudileri zimmi statüsündeydi yani Müslümanlara kıyasla ikinci sınıf vatandaşlardı fakat kişisel dokunulmazlıkları ve din özgürlükleri vardı. Ama bu, Osmanlı Devleti'nde Yahudi karşıtlığını engellemedi.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda tekrar kan iftiraları patlak verdi: Halep (1810), Beyrut (1824), Antakya (Hatay, 1826), Hama (1829), Trablus (1834), Kudüs (1838), Rodos ve Şam (1840), Pados (1843), İzmir (1864), Korfu (1894). Bunlar içinde en bilinenleri 1840'taki Rodos ve Şam olaylarıdır; bu iki vaka da uluslararası platformda yankı uyandırdı.

Rodos'taki kan iftirası Şubat 1840'ta, Rodos'un Yunan Ortodoks cemaati tarafından bazı Avrupa devletlerinin elçiliklerinin destekleriyle başladı ve Yahudilerin bir Hristiyan oğlanı ayinleri için kaçırıp öldürdüğü söylendi. Osmanlı'ya bağlı Rodos valisi bu suçlamaları destekledi. Bazı Yahudiler tutuklandı ve bunların bazılarına işkence yoluyla suçları itiraf ettirildi; Yahudi mahallesi 12 gün boyunca bloke edildi. Haziran 1840'ta Rodos Yahudi cemaati resmi olarak beraat edildi.
Aynı yıl Şam olayı gerçekleşti; Yahudiler, Sardinyalı Kapuçin rahibi Thomas'ı ve Yunan yardımcısı İbrahim Amarah'ı kurban etmekle suçlandı.
Ünlü İngiliz politikacı Moses Montefiore'nin Sultan Abdülmecid'i ikna etmesiyle 6 Kasım 1840'ta bir ferman yayımlandı ve bu fermanda kan iftirasının Yahudileri karalamaktan başka bir şey olmadığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yasaklandığı belirtildi. Fermanda şöyle yazıyordu:

"Biz, Yahudi ulusunu... azıcık bile doğruluğu olmayan şeylerle işkence edip gücendiremeyiz..."

1866'da kan iftiralarının yeniden başlamasıyla Sultan Abdülaziz bir ferman çıkarıp suçlanan Yahudileri koruma altına aldığını bildirdi. Bunun üzerine Ortodoks ruhban sınıfı ülke çapında suçlamalarını geri çekti.
Bir başka iftira da 1875'te Halep'te gerçekleşti. Cinayet kurbanı olduğu iddia edilen Ermeni erkek çocuğunun hayatta ve sağlıklı olduğu ortaya çıktı.
Başta Yunanlar ve Ermeniler olmak üzere Yahudilere karşı zulümler genellikle Hristiyanlar tarafından başlatıldı. Bu da genelde cemaatler arasındaki ticari rekabetten kaynaklandı.
Özellikle günümüz İsrail topraklarında yaşayan Müslümanlarla da sorunlar yaşandı. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Filistin topraklarındaki Yahudi popülasyonunun artmasıyla birlikte, Araplar artan Yahudi karşıtı protestolara yöneldi ve bu da 1892 yılında yabancılara toprak satma yasağını getirdi. Böylece Yahudiler, ister imparatorluğun unsurlarından olsun isterse yabancı olsunlar toprak elde etme haklarını yitirdiler (21-22). Yahudi karşıtı düşmanlık, bölgedeki artan Yahudi nüfusuyla artmaya başladı. Örneğin, Mart 1908'de Arapların Yafa'da başlattığı büyük pogromda birkaç kişi öldü ve 13 kişi ağır yaralandı. Olayların ardından yerel hükûmetin görevine son verildi.
19. yüzyılın ikinci yarısında (1839'dan 1870'e) Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat'ı başlattı, böylece kişilerin etnik geçmişi veya dini ne olursa olsun haklar düzene sokulmaya çalışıldı. Bu, eşit haklara sahip olan Yahudileri olumlu etkiledi. 20. yüzyılın başında İmparatorlukta Yahudi nüfusu 400-500 bine ulaştı ve Osmanlı meclisinde 5 Yahudi vekil vardı. Yahudiler, gerçek anlamda eşitliğe çok sonraları kavuştu. 19. yüzyılın sonunda Filistinli Müslümanların göçleri nedeniyle gerek vatandaş gerekse de yabancı Yahudilerin Filistin'e yerleşmesini ve Kudüs'te yaşamasını engelleyen yasa yürürlüğe sokuldu.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi'nde savaş sürmekteyken Batı Anadolu ve Doğu Trakya'da Yunanlar tarafından Yahudilere zulüm yapıldı, Çorlu'da pogrom gerçekleşti.

1923'te Türkiye bağımsızlığını ilan ettiğinde 100.000'i sırf İstanbul'da olmak üzere ülke genelinde 200.000 Yahudi yaşamaktaydı. Yahudilere medeni haklar ve eşitlik verilmesine rağmen ileriki zamanlarda gerçekleşen pogromlar sebebiyle Yahudi nüfusu 10 kat azaldı.
1920'de Mustafa Kemal Atatürk rejiminin muhalifleri antisemit kampanya başlattı; Yahudiler, standart antisemit klişelerin yanı sıra, Türk Kurtuluş Savaşı'nda Yunanları desteklemekle ve Ermenilerin arkada bıraktığı mallara yasa dışı yollarla el koymakla suçlandı. Bu kampanya fazla destek görmedi ve hatta politik rejimin dengelenmesiyle yok oldu. Aynı dönemde hükûmet, Yahudileri, Lozan Antlaşması'nda azınlıklara verilen haklardan feragat etmesi için zorladı.
2 Temmuz 1934'te nazi yanlısı grup lideri Cevat Rıfat Atilhan birçok Doğu Trakya illerinde aynı anda organize pogrom gerçekleştirdi. Yetkililer kesin bir şekilde anti-Yahudi ayaklanmalarının önüne geçip Doğu Trakya'da olağanüstü hâl ilan etti ve yağmacıları adalet önüne çıkardı. Bazı kaynaklar, Yeni İskan Yasası (№ 2510) ile Doğu Trakya Yahudilerinin evlerinden çıkarıldığını belirtmektedir. Bu kanuna göre, İçişleri Bakanlığı, "Türk kültürüne uyum" seviyesine göre azınlıkları istedikleri yerlere yerleştirebilecekti. Özellikle Edirne'de Yahudiler Türk görevlilerince kovuldular.
1939-1942 arası Nazi Almanyası destekli antisemitizm ülke geneline yayılıp destek buldu, Türk hükûmeti araya girmedi. 11 Kasım 1942'de Varlık Vergisi Türkiye meclisi tarafından onanıp yürürlüğe sokuldu. Yahudi ve Hristiyanların ödediği vergi Müslümanlara oranla 5 katı fazlaydı. Sonuç olarak ağır vergileri ödeyemeyen 1500 Yahudi çalışma kamplarına gönderildi. Karar, 15 Mart 1944'te yürürlükten kaldırıldı. 1933 ile 1945 yılları arası Türkiye Yahudi mültecileri kabul edip Avrupa'daki Türk diplomatlar Avrupa'dan kaçmak isteyen Yahudilere yardım etti.
1948'den 1955'e yaklaşık 37.000 Yahudi İsrail'e göç etti. Dış göçün ana sebeplerinden biri yetkililerin evde dahi Türkçe konuşulması için baskı yapmalarıydı.
1950'de medyada ve kitaplar aracılığıyla Atilhan ve diğer sağ görüşlü politikacıların antisemit yazıları yayımlandı, bunlardan bazılarına yetkililerce el konuldu. Yahudilere karşı saldırılar ve yaşanan antisemit olaylar 1955, 1964 ve 1967 senelerinde kaynaklandırılmıştır.
1970 ve 80'lerde antisemit görüşler ivme kazanmış, antisemit tezler bazı politik partilerin programı hâline gelmiştir.

Türkiye'deki antisemitizmin kaynaklarından bazıları İslamcılık ve milliyetçilik merkezlidir. Türk aydınlarının duruşları genelde Filistin yanlısı ve İsrail karşıtı olmuştur. Bu nedenle Türkiye'de Ortadoğu sorunu antisemit propagandaya dönüşebilmektedir.

Etnisite ve dinler arası ilişkiler uzmanı Rıfat Bali'ye ve diğer kaynaklara göre İslama geçen Yahudiler Türk İslamcıları tarafından diğerleri olarak görülüp sadakatlerine şüpheyle yaklaşılıyor. İslamcılar İslam'a geçen Yahudilerin yanı sıra liberallere, demokratlara, ruhban sınıfına karşı olanlara ve sosyalistlere Sabetaycı demekteydi. Örneğin, 1984'te kurulan kökten dinci terörist örgüt İBDA/C, Yahudiler ile Hristiyanların Türk politik hayatından ihraç edilmesini istemektedir.
Tel Aviv Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre, 1997'ye kadar antisemitizmin ana kaynağı İslami görüşlü Refah Partisi'ydi. Araştırmacılara göre, Başbakan Erbakan gibi liderler İsrail'e karşı olumsuz tavırlar içine girmiş ve antisemit ifadelerde bulunmuştur. Şubat 1997'de, Türk yetkililerin medyada çıkan antisemit beyanları ve Refah Partisi'ne bağlı Millî Gazete'de çıkan makaleler nedeniyle Türkiye'nin Washington elçiliği protesto edildi. Makalede şu sözler aktarılmıştır:

"... yılan zehiriyle, Yahudi fesatlığıyla bilinir."

1997'de Türkiye'de laik partilerin iktidara gelmesiyle Refah Partisi'nin etkisi azaldı.
Fakat, 2003'te, Adalet ve Kalkınma Partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin başbakanı olunca İsrail'in devlet politikaları sık sık eleştirilmiş ve 

Türkiye'de atanamayan öğretmenler, atamaları yapılmadığı için protesto, miting, yürüyüş ve açlık grevleri aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nı protesto eden öğretmenler. Aralarında yıllardır atanmayanlar Türkiye 'de yaklaşık 1 milyona yakın öğretmen atama beklemektedir.
Atanamayan öğretmenlerin protestoları yıllardır zaman zaman sürmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, savunmasını "kapasitemiz genişledikçe, boşluk oldukça almak zorundayız" diyerek yapmıştır. TBMM'de bu sorun birçok kez dile getirilmiş ancak çözüm bulunamamıştır.
Atanamadığı için intihar eden öğretmenler bir meclis soruşturmasına da konu oldu.
Atanamayan öğretmenler kurdukları çeşitli platformlar aracılığıyla sorunlarını iletmeyi sürdürüyorlar.
20 Ocak 2013'te Gaziantep'te 'atama yoksa oy da yok' diye seslenen öğretmene Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'Sağol. O oy senin olsun.' diye cevap verdi. Eşi için atama istediğini söyleyen öğretmen kısa süre gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı.

Türkçe olarak ilk gazete II. Mahmut'un emriyle 1 Kasım 1831'de kurulan Takvîm-i Vekâyi'dir ve bu adım, Osmanlı'de baskı makinesinin kurulmasından uzun bir süre sonraya denk gelmektedir. Takvîm-i Vekâyi, yayın hayatı boyunca birkaç kez kapatılmış ve 1922 itibarıyla meclis tarafından Resmî Ceride ve daha sonra Resmî Gazete adıyla yayımlanmıştır. İngiliz diplomat ve gazeteci William Churchill tarafından 1840 yılında yayın hayatına başlayan ve 1866'da kapanan Cerîde-i Havâdis, ikinci Türkçe gazetedir. 1860 yılında Osmanlı devlet adamı ve gazeteci Agâh Efendi tarafından hazırlanan Tercümân-ı Ahvâl, basılan ilk özel gazetedir. Yazarları arasında İbrahim Şinâsî ve Ahmed Vefik Paşa da yer almıştır. Sonraki yıllarda ise kurucusu Şinasî olan Tasvîr-i Efkâr yayımlanmış fakat 1866'da kapanmıştır.
İlk Türkçe dergi olan Mecmua-i Fünun, aynı dönemde Münif Paşa tarafından kurulmuştur. 1867'de yayımladığı bir haberden ötürü kapatılan Muhbir adlı gazetenin kurucusu ise Ali Suavi'dir. Diyojen, ilk mizah dergisidir. 1878 yılında Meclis-i Mebûsan'ın kapatılmasıyla denetleme, kapatma, yasaklama, kısıtlama gibi eylemler uygulanmıştır. Bu dönemde saray ile arası iyi olan basın devam etmiş ve İkdam ile Sabah, bu dönemin yayın yapan gazeteleridir.
1908 itibarıyla bsın alanında özgürlüklerin meydana gelmesiyle çok sayıda gazete ve dergi yayımlanmıştır. Servet-i Fünûn, Yeni Gazete, Tanin, Hukuk-u Umumiye gibi birçok gazete ve dergi çıkmış fakat 31 Mart Vakası ile basına bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Bu süreçte Hasan Fehmi (Serbesti başyazarı) ile Ahmet Samim (Sada-yı Milliye başyazarı) öldürülmüştür. Tanin ise yakılıp yıkılmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında hem Anadolu'da hem de İstanbul'da çeşitli yayınlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Ankara ile İstanbul hükûmetlerini destekleyen farklı dergi ve gazeteler yayımlanmıştır. Ankara Hükûmeti, resmî olarak Hâkimiyet-i Milliye'yi basarken Mustafa Kemal Atatürk, 1920'de Anadolu Ajansı'nı kurmuştur.
Saltanatın kaldırılması, Türkiye'de cumhuriyetin ilanı ve yeni bir yönetimle beraber 1923'te basına getirilen sıkıyönetim kaldırılmıştır. Bu dönemde Yunus Nadi Abalıoğlu, İstanbul'da Cumhuriyet gazetesini yayımlamaya başladı. 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte "ulusal çıkarlara" ters düşen gazeteler kapatılmıştır. Akbaba, Küçük Mecmua, Ayın Tarihi, Türkiyat Mecmuası, Resimli Ay gibi dergiler bu dönemde çıkmıştır. 1931 yılında çıkarılan Basın Yasası ile hükûmetlere gazete kapatma yetkisi verilmiş, 1937 yılında Tan gazetesi bu yasadan ötürü kapatılmıştır. Aynı dönemde Varlık, Kadro, Ülkü, Ulus, Belleten, Tercüme dergileriyle Ulus (Hâkimiyet-i Milliye'nin yeni adı) ile Son Telgraf (Açıksöz'nün yeni adı) gazeteleri yayımlanmaya başlamıştır. II. Dünya Savaşı sırasında Vatan, Tan ve Tasvir-i Efkâr, savaşla ilgili yorumlarından ötürü hükûmet tarafından kapatılmış; Tan gazetesiyle basımevi ise yakılıp yıkılmıştır.
1946 yılında çok partili döneme geçilince hükûmetlerin gazete kapatma yetkisi kaldırılmıştır. Bu dönemde Hürriyet, Zafer, Milliyet, Dünya ve Tercüman gazeteleriyle Yeditepe, Hisar, Türk Dili, Ufuklar, Akis, Hayat, Dost dergileri yayımlanmıştır.

Türkiye'de büyükşehir belediyeleri, Türk belediyeciliğine 1984 yılında girmiş olan üst kademe belediyelerdir. Bu belediyeler 1982 anayasasının 127. maddesindeki "büyük yerleşim yerlerinde özel yönetim biçimleri oluşturulabilir" hükmüne dayanılarak 1984 yılında kurulmaya başlanmıştır. O tarihe kadar, Türkiye'de belediyelerin hizmet alanları iç içe geçmezdi. Büyükşehir belediyeciliğinde ise, büyükşehir hizmet alanı içinde birden çok ilçe veya birinci kademe belediyesi vardı. 2014'ten sonra ise büyükşehir belediyelerinin sorumluluk alanı il sınırlarına genişletildi ve belde belediyelerinin kapatılmasıyla yalnızca ildeki tüm ilçe belediyelerini kapsar hâle geldi. Dolayısıyla belediye hizmeti aynı zamanda hem büyükşehir, hem de ilçe belediyesi eliyle yürütülür. Ancak, yasa büyükşehir ve ilçe belediyelerinin yürüttükleri hizmet türlerini birbirinden ayırmıştır. Ayrıca büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri birbirinden bağımsız kuruluşlardır. Bunlar arasında astlık ve üstlük ilişkisi yoktur.

Türkiye'deki ilk büyükşehir belediyeleri 1984 yılı Ocak ayında çıkarılan 2972 sayılı yasa ve Mart ayında çıkarılan 195 sayılı kanun hükmünde kararname uyarınca üç büyük kentte kuruldu. Bu tarih itibarıyla, bu üç kentten, İstanbul'un on beş, Ankara'nın beş ve İzmir'in de üç metropoliten ilçesi vardı. Aynı yılın Temmuz ayında çıkarılan 3030 sayılı yasa ile büyükşehir ve ilçe belediyeleri statüleri netleşti.

1986-1988 döneminde beş büyükşehir belediyesi daha kuruldu. 1986 yılında 3306 sayılı yasa ile Adana, 1987 yılında 3391 sayılı yasa ile Bursa, 3398 sayılı yasa ile Gaziantep  ve 3399 sayılı yasa ile Konya, 1988 yılında ise 3508 sayılı yasa ile Kayseri büyükşehir statüsüne geçirildi. Adana, Bursa ve Konya'nın üç, Gaziantep ve Kayseri'nin iki metropoliten ilçesi vardı.

Türkiye'de nüfus artış ve şehirleşme hızının yüksek oluşu kent nüfuslarında büyük artışlar olması sonucunu doğurmaktadır. 1993 yılında Antalya, Diyarbakır, Erzurum, Eskişehir, İzmit, Mersin ve Samsun belediyeleri hakkında 27/6/1984 tarihli ve 3030 sayılı Kanun hükümleri uygulanır ve bu illerin merkez belediyeleri aynı isimleri taşıyan büyükşehir belediyelerine dönüşür. Ancak bu defa farklı bir uygulama ile 504 sayılı kanun hükmünde kararname ile kurulan büyükşehirlerde, ilçe belediyesi yerine birinci kademe belediyesi kurularak ilçe kuruluşu 2008 yılına kadar ertelendi. Bu şekilde kurulan büyükşehir içi ilk kademe belediyelerinin sayısı, Erzurum, Samsun'da dört; Antalya, Diyarbakır, Mersin'de üç; Eskişehir ve Kocaeli'de ise ikiydi. 2000 yılında Sakarya ilinde, Adapazarı ismini taşıyan büyük şehir belediyesi kurulur ve bu belediye hakkında 27/6/1984 tarihli ve 3030 sayılı Kanun hükümleri uygulanır.

2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yasayla, büyükşehir belediye sınırları için yeni kıstaslar getirildi. Buna göre, büyükşehir kıstaslarından olan nüfus sayısı 750.000'e indirilmiştir. Bu yasa vasıtasıyla büyükşehir belediyelerinin sorumluluk alanları il mülki sınırlarına genişletilerek ile bağlı ilçelerin tamamı büyükşehir sorumluluk bünyesine alınmıştır.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2011 Mayıs ayındaki Kahramanmaraş mitinginde nüfusu 750.000'i aşan illerin büyükşehir yapılmasına ilişkin kanun tasarısı hazırladıklarını söylemiştir. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) açıkladığı 2011 yılına ilişkin "Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları" dikkate alınmış ve 12 Kasım 2012 tarihi itibarıyla Büyükşehir yasa tasarısı, Meclis Genel Kurulunda kabul edilerek 6360 sayılı kanun olarak yasalaşmıştır. Büyükşehir olan iller ve nüfusları:

Şanlıurfa: 1.801.980
Hatay: 1.503.066
Manisa: 1.359.463
Balıkesir: 1.167.761
Kahramanmaraş: 1.075.706
Van: 1.070.113
Aydın: 1.020.957
Denizli: 1.005.687
Tekirdağ: 874.475
Muğla: 866.665
Mardin: 779.738
Malatya: 762.538
Trabzon: 818.023
Ordu: 774.154 nüfus ile büyükşehir oldu.

İlk sekiz büyükşehir sınırları içinde, İçişleri Bakanlığı ilçe örgütleri (kaymakamlık) bulunuyordu. 1993 ve sonrasında kurulan sekiz büyük şehrin sınırları içindeki belediyeler ise birinci kademe belediyesi karakterindeydi. Çünkü bu ilçelerde ilçe örgütü kurulmamıştı. Bu durum 2008 yılında değiştirildi. 5747 sayılı yasa ile bu sekiz büyükşehirde ilçe örgütü de kurularak, ilk kademe belediyeleri ilçe belediyelerine dönüştürüldü. Aynı yasa ile ayrıca çeşitli büyükşehirlerde yeni ilçe belediyeleri de kuruldu. Gerek dönüştürülen gerek yeni kurulan ilçe belediyelerin sayısı kırk üç olmuştur.

İl merkezleri genellikle il isimleri ile bilinirlerse de, bunun istisnaları vardır. Büyükşehir statüsündeki kentlerin üç tanesinde de merkez ve il ismi yakın zamana kadar farklıydı. Bu durum büyükşehir adının kullanılmasında da karışıklığa yol açabiliyordu.

Mersin kenti İçel il merkeziydi. 2002 yılında çıkarılan 4764 sayılı yasa ile İçel ili yerine Mersin ili adı kullanılmaya başlandı. Bu sebepten büyükşehrin adı Mersin Büyükşehir Belediyesi'dir.
İzmit kenti Kocaeli il merkeziydi. Yeni büyükşehir metropoliten ilçelerinin kuruluşuna dair 5747 sayılı yasada büyükşehir ismi Kocaeli Büyükşehir Belediyesi olarak değiştirildi. İzmit adı ise metropoliten belediyelerden (Saraybahçe) birine verildi.
Adapazarı kenti Sakarya il merkeziydi. Yeni büyükşehir metropoliten ilçelerinin kuruluşuna dair 5747 sayılı yasada büyükşehir ismi Sakarya Büyükşehir Belediyesi olarak değiştirildi. Adapazarı adı ise metropoliten belediyelerden birinin adıdır.

2020 itibarıyla 30 büyükşehir içerisinde 519 ilçe belediyesi vardır. (Büyükşehir dışındaki ilçelerle birlikte toplam ilçe sayısı 922'dir.) En fazla metropoliten ilçesi olan büyükşehir 39 ilçe ile İstanbul'dur. İstanbul'u 22 ilçe ile İzmir, 16 ilçe ile Ankara, 12 ilçe ile Kocaeli ve 10 ilçe ile Sakarya izlemektedir. Diğer büyükşehirlerin metropoliten ilçe sayısı ise şöyledir: Bursa 7; Adana, Antalya ve Kayseri 5; Diyarbakır, Mersin ve Samsun 4; Konya, Şanlıurfa ve Erzurum 3; Malatya, Denizli, Gaziantep, Balıkesir, Eskişehir, Hatay, Manisa, Kahramanmaraş ve Van 2; Aydın, Mardin, Muğla, Ordu, Tekirdağ ve Trabzon 1.

Büyükşehirlerden, İstanbul'un nüfusu 15 milyonu, Ankara'nın nüfusu 6 milyonu, İzmir'in nüfusu 4 milyonu, Bursa'nın nüfusu 3 milyonu aşmış olup; Antalya, Adana, Konya, Şanlıurfa, Gaziantep ve Kocaeli'nde 2 milyon sınırının üzerindedir.
30 büyükşehir belediyesinin sınırları içinde ikamet eden nüfus 64 milyonun üzerindedir. Bir başka deyişle, büyükşehir belediye sınırları içinde ikamet eden nüfus ülke toplam nüfusunun yaklaşık %78'idir. Buna karşılık, diğer 51 ildeki nüfusun toplam nüfusa oranı ise yaklaşık %22'dir.
Büyükşehir belediye statüsüne sahip illerde İl Özel İdarelerine son verilmiştir.

Nüfusuna göre Türkiye'nin illeri
Türkiye'nin illeri
Türkiye'nin ilçeleri

Türkiye İstatistik Kurumu ADNS sonuçları

Derin devlet, Anayasa'da belirlenmiş devlet yapısı dışında oluşturulan devlet yapısını ifade eden siyasi terim.
Baskın Oran'ın tanımına göre "devlet yetkisini şu veya bu biçimde kullanan kişi veya kurumların meşruluk sınırları dışına taştıkları zaman şiddet kullanmaları halinde ortaya çıkan oluşumdur." Mümtaz'er Türköne'ye göre ise devlet görevlilerinin "eşkıyâ yöntemleriyle yetkilerini, kullandıkları kaynak ve imkânları 'gizlilik' zırhından istifade ederek devleti korumak için değil, kendilerine çıkar sağlamak için" kullanmalarına derin devlet adı verilir.
Derin devleti dile getiren ilk devlet adamı olan Bülent Ecevit, 26 Eylül 1974'te, Giresun'da yaptığı bir konuşmada şu ifadeyi kullandı:

12 Mart sonrası dönemde adı sanı ortaya çıkan ve tedbirlerin ve hatta soruşturmaların hukukiliğine ve insaniliğine gölge düşüren Kontrgerilla adlı örgütün, bu resmi görüntülü fakat gayriresmî örgütün niteliği ve amacı üzerindeki örtü kaldırılamamıştır.
1996'da yaşanan Susurluk Skandalı'yla giderek yaygınlaşan bir kavram olan derin devletin kökeni ve ne anlama geldiği konusunda farklı savlar vardır. İleri sürülen bir teoriye göre, derin devletin başlangıç noktası Soğuk Savaş döneminde NATO'ya üye ülkelerde oluşturulan ve CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerine dayanır. Bu örgütün Türkiye'de kontrgerilla adı altında faaliyet gösterdiği iddia ediliyor. 1974 yılında, bu iddiayı destekleyen ilk devlet adamı eski başbakan Bülent Ecevit olmuştur. Bir diğer teoriye göre ise derin devletin kökleri, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında İttihat ve Terakki yönetimi tarafından kurulan gizli istihbarat ve askerî operasyon örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa'ya kadar uzanır. Bu iddiayı destekleyenler arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan vardır.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise 17 Nisan 2005 tarihinde, CNN Türk'te yayınlanan Ankara Kulisi adlı programda konuyla ilgili şunları söyledi:

Derin devlet, devletin kendisidir. Askerdir, derin devlet. Cumhuriyet'i kuran askerler, devletin yıkılmasından daima korku duyar. Halk bazen sağlanan hakları suiistimal eder, yürüyüş hakkı verildiğinde gidip cam çerçeveyi indirerek, polisle çatışır. Derin devlete ülkenin muhtaç olması, ülkenin yönetilememesinden kaynaklanır. Derin devlet şu anda devrede değil. Derin devlet, kanaatlerine göre, devleti yıkılma sınırına getirmediğiniz sürece hareket halinde değildir. Onlar ayrı bir devlet değil, ama devlete el koydukları zaman derin devlet olurlar.
Demirel, NTV'de yayınlanan Basın Odası programında "Devletin tekliği esastır, iki devlet olmaz. Bizim ülkemizde iki devlet var. Bir derin devlet var, bir devlet var. Asıl olması gereken devlet yedek, yedek olması gereken devlet asıldır" dedi. 12 Eylül 1980 askerî yönetiminin başı olan Kenan Evren, "Sayın Demirel doğru söylüyor. Derin devlet biziz. Devlet zaafa uğradığında el koyarız. 1980'de Demirel'in suçu yoktu. Daha yeni gelmişti, ne yapalım onun dönemine rastlamıştı" diyerek Demirel'in görüşlerine destek verdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından, 26 Ocak 2007 tarihinde Kanal 7'de yayınlanan İskele Sancak adlı programda şu sözleri dile getirdi:

Derin devletin varlığına katılmıyorum diye bir şey yok, katılmıyorum olur mu, neden olmasın. O her zaman olmuş. Türkiye Cumhuriyeti döneminde başlamış bir şey de değil. Ta Osmanlı'dan. Bu gelenekten gelen bir şey zaten. Ama bunu minimize etmek, mümkünse yok etmek, bunu başarmak gerek.
Erdoğan, "kurumlar içi çeteleşme" olarak nitelediği derin devletle ilgili açıklamalarını şöyle sürdürdü:

Bu tür bir yapı var. Bugüne kadar bu tür bağlantıların üzerine gidilmediği için bedelini hem millet hem devlet olarak ödedik. Yürütme olarak belirli bir yere kadar gidebiliyoruz. Bu olayların üzerine yürütme, yasama, yargı birlikte gidilmeli. Meclis araştırma komisyonlarından bir sonuç çıkmıyor. Trabzon'da attığımız adım, bunun adımıdır. Vali ve emniyet müdürünün görevden alınması ve mülkiye müfettişleri göndermek bu işin altyapısını oluşturma çabasıdır. Geçmişte ne gibi yazışmalar oldu, müdahale yapıldı mı bakılacak. Bir başka ile sıçrayabilir. Şemdinli'deki netice herkesi tatmin etmemiş olabilir. Şemdinli'den sonra bir sürü olay oldu. Sauna, Atabey çetesi çıktı. Kurumların içindeki çeteleşme bağlantılarının üzerine ısrarla gidilmeli.
Eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ise devlet içinde gayrimeşru oluşumların yer aldığını, fakat kullanımı yaygınlaşmış olan "derin devlet" kavramının yanlış olduğunu savunuyor:

Derin devlet öteden beri polemiklere konu olmuştur. Bir takım güvenlik birimleri, kamu sıfatına sahip kişiler kendilerine görev ve yetki biçiyor. Ülkenin geleceğini koruma görevini kendilerinde buluyor. Vatan ve memleketle ilgili olarak kendilerini daha imtiyazlı sayıyor. Kendilerini vatansever görüp bazı eylemler yapmaya adıyor. Bunlar var mı, yok mu bilemem ama hiçbiri yasadaki yetkileri içermiyor. Anayasadan, yasalardan alınmayan bir yetkinin devlet adına kullanımı "meşru yetki" değildir. Bu kişilerin resmi sıfatları da olabilir. Yasaya dayanmıyorsa, yapılan işi devlete ait bir iş olarak görmüyorum. Ben onu ne bilinen, ne de derin devlet olarak nitelerim. Bu tip şeylere devlet bile demem.
Emekli MİT mensubu, ekonomi uzmanı, stratejist Mahir Kaynak ise kavramın içinin boşaltıldığını savunuyor:

Derin devletin ülkenin geleceğini planlayan ve bunu gerçekleştirmek için politikalar üreten bir akıl olarak tanımladım. Ancak daha sonra bu kavramın içeriği değiştirildi ve benim kesinlikle karşı olduğum, devlete rağmen faaliyet gösteren yeraltı örgütlerine derin devlet adı verildi. Yeni tanımlama o kadar yerleşti ki benim başlangıçta yaptığım tanımlama unutuldu. Asıl önemlisi derin devletin konumu ters yüz edildi. Ben onu üstün bir akıl, ülkenin en etkili gücü olarak tanımlarken birdenbire büyük güçlerin kullandığı, derin devletlerin maşası olan örgütler derin devlet olarak anılmaya başlandı. Bu algılamayı değiştirmenin mümkün olmadığını görüyorum ve derin devlet olarak tanımladığım akla bundan sonra ‘Akil Devlet’ adını veriyorum.CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 2024 ve 2025 yılında derin devlete dair farklı odaklara işaret etmiş ve bu odakların hedefinin partisi olduğunu savunmuştur:
Parti devletinin olduğu yerde derin devlet vardır. Devletin belli unsurlarının kayıt dışı, hukuk dışı iş ve işlemlere giriştiği noktada derin devlet vardır. (...) Gladyosu ile bilmem nesiyle hükümete karşı bir şey yapar. 70’lerde Ecevit hükümetlerine karşı bunları yaşadık, 90’larda yaşandı. Ama derin devlet var ve iktidar da duruyorsa orada parti devleti kesin vardır.Bakın Türkiye’de yıllardır kurgulanan bir düzen var. Değişmeyen aktörleri, yeni kuşağa direnen siyasetçileri, millete dayatan bir düzenle karşı karşıyayız. Müesses nizam kendi siyaset kurgusu bozulmasın istiyor. Bu kurguda da CHP’ye de bir yer tarif ediyor. Kimi ‘derin devlet’ diyor, kimi ‘devlet aklı’ diyerek bu düzeni savunuyor. Bir avuç insanın menfaatine derin kılıflar uyduruluyor. ‘Bugünün müesses nizamı nedir?’ diye sorarsanız, AK Parti iktidarının 23 yılda kurduğu kara düzenin ta kendisidir. Artık bu müesses nizamın çıkarları ile milletin çıkarları birbirinden ayrışmış, birbiriyle karşıt hale gelmiştir. (...) Müesses nizamın çarkı 86 milyon millet değil, kurdukları düzeni güvende tutmak için dönmektedir. İşte biz bu müesses nizamın çarkına çomak soktuk arkadaşlar, çomak soktuk.

Ahmet Özcan, Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği, Bakış Yayınları, Şubat 2000, ISBN 9789095621475
Alişan Satılmış, Derin Devletin Solcuları, Platin Yayınları, Ağustos 2004, ISBN 9789758163465
Atilla Akar, Derin Dünya Devleti: Gizli Doktrinin Küresel Efendileri, Timaş Yayınları, Ekim 2003, ISBN 9799753627442
Aytekin Gezici, Derin Devlet Bagajdan Çıktı: Şemdinli, Akis Kitap, Mart 2006, ISBN 9799759129766
Aytekin Gezici, Derin Devletin Rengi Yeşil, Akis Kitap, Mart 2006, ISBN 9799759129759
Aytekin Gezici, Ergenekon: Çelik Çekirdek'ten Susurluk'a, Sauna Çetesi'nden Türk İntikam Tugayı'na, Karakutu Yayınları, 2008, ISBN 978-9944-71-439-6
Belma Akçura, Derin Devlet Oldu Devlet, Güncel Yayıncılık, Nisan 2006, ISBN 9789756117415
Cüneyt Arcayürek, Derin Devlet 1950-2007: Darbeler ve Gizli Servisler, Detay Yayıncılık, Ocak 2007, ISBN 9789944314022
Fikri Sağlar, Kod Adı Susurluk: Derin İlişkiler, Arkadaş Yayınları, Ağustos 2007, ISBN 9789755095240
Hakan Türk, Derin Devlet Var mı?, Akademi TV Programcılık, Mayıs 2005, ISBN 9799758208400
Hasan Taşkın, Şu Derin Devlet, Truva Yayınları, Kasım 2006, ISBN 9789756237991
İsmet Bozdağ, Derin Devlet Cehenneminde Düşünmek Can Bahası, Tekin Yayınevi, 2001, ISBN 9754782040
Necdet Açan, Derin Devletin Peşinde, Karakutu Yayınları, Mart 2005, ISBN 9789756054857
Necdet Pekmezci ve Nurşen Büyükyıldız, Ülkücüler: Öteki Devletin Şehitleri, Kaynak Yayınları, 1999, ISBN 979-975-343-277-0
Ömer Lütfi Mete, Derin Devlet: Tanımlanamayan Güç, Timaş Yayınları, Aralık 2007, ISBN 9799752633086
Ömer Lütfi Mete, 28 Şubat'tan Şemdinli'ye Derin Çeteler, Profil Yayıncılık, Nisan 2007, ISBN 9789759960636
Tahir Tamer Kumkale, Derin Devlet Nedir?, Pegasus Yayınları, Şubat 2007, ISBN 9789944326636
Talat Turhan, Derin Devlet, İleri Yayınları, Mayıs 2006, ISBN 9789756288672
Ümit Sayın, Derin Devletler, Gizli Projeler ve Kirli Gerçekler, Neden Kitap, Temmuz 2006, ISBN 9799752541428
Zihni Çakır, Ergenekon'un Çöküşü 1: Dünden Bugüne Devletin Derinliklerindeki Kirli İlişkiler, Neden Kitap, Mart 2008, ISBN 9789752542051
Zihni Çakır, Ergenekon'un Çöküşü 2: Dünden Bugüne Devletin Derinliklerindeki Kirli İlişkiler, Neden Kitap, Mart 2008, ISBN 9789752542289
Zihni Çakır, Kod Adı Darbe: Gizli Belgeler, Telefon Dinleme Kayıtları ve Krokilerle Ergenekon'un Kodları, Neden Kitap, Haziran 2008, ISBN 9789752542488
Şamil Tayyar, 5N 1 Kamyon, Birharf Yayınları, Ekim 2006
Şamil Tayyar, Operasyon Ergenekon, Timaş Yayınları, Şubat 2008
Şamil Tayyar, Pusu, Timaş Yayınları, Eylül 2009

Serdar Kaya (1 Ekim 2009). "The Rise and Decline of the Turkish "Deep State": 

Türkiye'de devalüasyon, Türkiye ekonomi tarihinde çok sayıda gerçekleştirilen ve cari dengeyi sağlayabilmek amacıyla yapılan ekonomik müdahalelerden biridir. Devalüasyon yoluyla ülkenin dış satın alma gücü düşürülerek diğer ülke dövizleri karşısında Türk lirasına değer kaybettirilmiştir.

1931 yılında Amerikan doları 211 kuruş olarak ayarlanmıştı. Bu ayarlamanın devalüasyon olup olmadığı ise ekonomi bilimi açısından tartışmalıdır. 1931'de yapılan döviz ayarlamasının ekonomide belirtilen devalüasyon teorilerine uygun olmaması nedeniyle Türkiye’de ilk devalüasyonun 7 Eylül 1946’da yapıldığı kabul edilir.
1946 yılında Recep Peker döneminde 15. Türkiye Hükûmeti tarafından II. Dünya Savaşı şartlarının getirdiği ekonomik zorluklar içinde devalüasyon yapılarak dış ticaret dengesi sağlanarak iç üretimin artırılması hedeflendi. Bu amaca yönelik 1943'te küçük bir devalüasyon yapılmıştı. "7 Eylül Kararları" olarak bilinen devalüasyon ile 1946 yılında Türk lirasına yüzde 40'a yakın değer kaybettirildi.
1946 devalüasyonu ağır ekonomik sonuçlara yol açtı. Hedeflerin gerçekleşmesi bir yana Türk lirasının aşırı değer kaybetmesi neticesinde kamunun bütçe açığı arttı, ihracat azaldı, ithal ürünlere olan talep arttı. Halkın satın alma gücünde ciddi anlamda düşüş yaşandı.
1946 devalüasyonunun asıl etkisini siyasi alanda gösterdiği kabul edilir. 1950 Türkiye genel seçimleri'nde Demokrat Parti iktidara geldi.

1958 yılında Demokrat Parti iktidari döneminde yapıldı. 4 Ağustos 1958 tarihinde "İktisadi İstikrar Tedbirleri" uygulandı. Türk lirasına yüzde 220 değer kaybettirildi ve bir Amerikan doları 9 Türk lirası oldu.

10 Ağustos 1970 tarihinde Süleyman Demirel başbakanlığındaki 32. Türkiye Hükûmeti tarafından ağır bir devalüasyon yapıldı. Türk lirası yüzde 70'e yakın değer kaybetti. (bkz. 10 Ağustos 1970 kararları)
1970'li yılların sonlarında devalüasyonlar artık sıklıkla yapılır olmuştu. Yılda birkaç kez "ayarlama" adı altında döviz kuru yeniden belirliyordu. 1979 yılının Nisan ayında yüzde 30 ve aynı yılın temmuz ayında yüzde 88'e yakın oranda Türk lirası değer kaybetti.

24 Ocak kararları kapsamında açıklanan paket yüzde 33'lük bir devalüasyon öngörmüştü. Bir Amerikan doları 1980'de 90TL, 1981'de 133TL, 1982'de 191TL'ye ulaştı. Döviz kurundaki belirsizlik faizlerin artmasına sebep oldu ve toplumda da bankerler krizi gibi yansılamaları oldu.

1994 ekonomik krizinde ağır bir devalüasyon gerçekleştirildi. Başbakan Tansu Çiller tarafından açıklanan 5 Nisan Kararları ile Türk lirası yüzde 38 devalüe edildi.

2001 yılında Merkez Bankası sabit kur rejiminden vazgeçerek dalgalı kur rejimine geçti.

Türkiye'de ekonomik krizler

Türkiye'de din, çeşitli dinî inançlardan oluşur. Ülkedeki en yaygın dinin İslam olduğu bilinmekle beraber, bu dine mensup kişilerin oranına ilişkin yayınlanan veriler çelişkilidir. Pew Araştırma Kuruluşu'nun yayımladığı 2012 yılı raporuna göre Müslümanların nüfusa oranı %98'dir. Sabancı Üniversitesi'nin katkılarıyla yapılan bir ankete göre de bu oran %98,3'e ulaşmaktadır. Ipsos'un 2016 tarihli anketine göre Türkiye'deki Müslümanlar nüfusun %82'sini oluşturmaktadır. Optimar'ın 2019'da yayınladığı ankete göre ise Müslümanların nüfusa oranı %89,5'tir. 2021 KONDA anketine göre insanların %92'si Müslüman olarak tanımlandı.

Optimar'ın 2019'da yaptığı ankete göre Türkiye nüfusunun %89,5'i Müslüman'dır. Müslümanların %74'ünü Sünniler oluştururken, Alevi kesimin genel nüfusa oranı %12,5'tur. Diğer Müslüman toplulukların (Caferiler, Nusayriler ve On İkiciler) nüfusa oranı ise %3'tür.

Pew Araştırma Kuruluşu'na göre 2010 yılı itibarıyla Türkiye'de yaşayan Hristiyanlar, nüfusun %0,4'ünü oluşturmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan 2012 Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu'na göre Türkiye'de 60.000 Ermeni Ortodoks, 20.000 Süryani,  2.270 Rum Ortodoks, 15.000 Rus Ortodoks, 7.000 Protestan, 25.000 Katolik, 5.000 Yehova Şahidi, 3.000 Keldani yaşamaktadır. İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi'nin verilerine göre Türkiye'de 708 Mormon yaşamaktadır.

Türk Musevi Cemaati'nin yayımladığı veriye göre Türkiye'de yaşayan Yahudi sayısı 15.000 kadardır.

Arda Araştırma Kuruluşunun 2010 yılı verilerine göre Türkiye'de 21.259 Bahâî yaşamaktadır.

Türkiye'de sayıları bilinmeyen dinî gruplar yaşamaktadır. Bu dinler Tengricilik, Zerdüştlük, Vika ve Taoizm'dir.

Pew Araştırma Kuruluşu'nun yayımladığı 2010 yılı rakamlarına göre Türkiye'de yaşayan Budistler 40.000 kişilik nüfusları ile genel Türkiye nüfusunun %0,1'inden azdır.

Arda Araştırma Kuruluşunun 2010 verilerine göre Türkiye'de 728 Hindu yaşamaktadır.

WIN-Gallup tarafından hazırlanan 2012 yılına ait Dindarlık ve Ateizm isimli araştırma raporuna göre Türkiye toplumunun %2'si ateisttir. Diğer bir %2 ise dindarlık ve ateizme karşı tepkisizdir. Eurobarometer tarafından 2005 yılında hazırlanan Sosyal Değerler, Bilim ve Teknoloji isimli rapora göre Türkiye nüfusunun %95'i bir tanrıya inanmaktadır. Eurobarometer'ın 2010 yılına ait araştırma raporunda Türkiye nüfusunun %94'ü bir tanrıya, %1'i bir çeşit ruh veya yaşam gücüne inanmaktadır, ne bir çeşit ruh veya yaşam gücüne ne de tanrıya inanmayanlarsa %1'dir ve halkın %4'ü bu konuda tepkisizdir. Chartsbin'in 2009 tarihinde çeşitli kaynaklardan yararlanarak oluşturduğu istatistiklere göre Türkiye nüfusunun %1,9'u agnostiktir. Gallup Poll'ün 2006-2011 yıllarını kapsayan araştırmalarına göre Türkiye'de nüfusun %13'ü sekülerdir. Gallup'un hazırladığı 2012 yılına ait araştırma sonucuna göreyse Türkiye nüfusunun %15'i sekülerdir.
Dentsu'nun 2006 yılına ait verilerine göre nüfusun %2,5 ila %3'ü herhangi bir dine bağlı değildir. KONDA tarafından hazırlanan 2007 yılı raporuna göre %0,9'un dinî inancı yoktur, %2,3 ise dinin gereklerine inanmamaktadır.
Türkiye'de 2014 yılı içinde 2 tane resmi ateist derneği kurulmuştur.
Bunlardan ilk kurulanın resmi internet sitesi Mart 2015'te, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" gerekçesiyle, devlet eliyle sansürlenmiştir.

Sabancı Üniversitesi'nin 2006 tarihli anketine göre ankete katılan kişilerin %16'sı "çok dindar", %39'u "kısmen dindar", %32'si ise "dindar değil" seçeneklerini seçmiş, %3'ü ise dinî inançlarının olmadığını belirtmiştir. 2007'de KONDA Araştırma ve Danışmanlık tarafından yürütülmüş anket verilerine göre anketi alanların %52.8'i "dinî gerekliliklerinin yerine getirmeye çalışan dindar bir kişi", %34.3'ü "dinî gerekliklerini yerine getirmeyen inançlı bir kişi", %9.7'si "tüm dinî gerekliliklerini yerine getiren çok dindar kişi", %2.3'ü "dinî gerekliliklere inanmayan bir kişi", %0.9'u ise "dinî inancı olmayan bir kişi" seçenekleriyle kendilerini tanımlamıştır. Gallup'ın yaptığı 2012 tarihli ankete göre katılım göstermiş kişilerin %23'ü kendilerini "dindar bir kişi", %73'ü "dindar olmayan bir kişi" ve %2'si "ateist" olarak tanımlamıştır. Pew Research Center'ın 2015 yılından bir raporuna göre Türk halkının %56'sı hayatlarında dini "çok önemli", %27'si "kısmen önemli", %7'si "çok da önemli değil", %3'ü "hiç önemli değil" olarak görmektedir.

Türkiye'deki dinî trendler hakkında çeşitli ve çelişkili iddialar ortaya konmuştur. Pek çok yayım, Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi başa geldiğinden beri devam eden bir İslamlaştırmanın var olduğunu öne sürmektedir. Bu İslamlaşmaya örnek olarak Türkiye'de başörtüsü yasağının kaldırılması, imam hatip okullarının sayısının artırılması, alkol satışına getirilen kısıtlamalar ve Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesi örnek gösterilmektedir. Buna karşın, çeşitli politkacılar Türkiye'de İslam dışı deizm gibi akımların önemli oranda büyüme yaşadığını da iddia etmektedir.
National Public Radio'nun KONDA'nın 2008 ve 2018 yıllarını ele alan araştırmasını yorumladığı bir çalışmaya göre Türkiye'de dindarlık gerileme yaşamaktadır. Kendine çok dindar diyen kesim %13'ten %10'a, kendini "dindar" olarak betimleyenler ise %55'ten %51'e gerilemiştir. Ramazan'da oruç tutanlarda %12'lik, evlilik için imam nikâhının zorunlu olduğunu düşünenlerde ise %5'lik bir düşüş yaşanmıştır. Ayrıca 2008 yılında neredeyse kimse tarafından seçilmemiş "inançsız" ve "ateist" seçenekleri sırasıyla %2 ve %3 değerlerine yükselerek önemli bir büyüme yaşamıştır. Koç Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Murat Somer, bu dinsizleşmenin devletin dini desteklemesi ve kontrol etmesi sonucunda halkın dine yabancılaşması ve uzaklaşması sonucunda gerçekleştiğini ifade etmiştir.
KONDA'nın 2025 araştırmasına göre Türkiye'de dindarlık daha da gerilemiştir. Kendine çok dindar diyen kesim %12, dindar diyen kesim %46 olarak ölçülmüştür. Ateist ve inançsızlar ise %8'e yükselerek önceki yıllarda yapılan araştırmaları katlamıştır.

İpsos'un 2018 yılında gerçekleştirdiği ankete göre Türkiye'deki kadınların %58'i başını örtmektedir. Bu oran genç ve şehirli nüfusta daha düşük olmaktadır. Başörtüsü ülkede örtünmenin en yaygın biçimi olmakla birlikte, türban giyimi kadınların %21'i tarafından gerçekleştirilmektedir.
KONDA'nın 2007 verilerine göre Türkiye'de eğitim seviyesi ve dinî kıyafet giymek ters orantılı olmaktadır. Çarşaf giyimi, okuma yazma bilmeyen ve okuma yazma bilen, ancak herhangi bir diploması olmayan kadınlar ile ilkokul mezunu kişilerde en yüksek oranda gözlemlenmektedir. Türban ve başörtüsü giyimi de eğitim seviyesi arttıkça azalma trendi göstermektedir. Üniversite mezunları (%72.5) ile lisanüstü eğitim almış kişiler (%83.9) en düşük kapanma oranlarına sahiptir. Lisansüstü eğitim diploması olan kadınların sadece %3.2'si türban giymektedir. Okuma yazma bilmeyen kadınların sadece %5.3'ünün başı açıktır. Aynı çalışma 2003 ve 2007 verilerini karşılaştırmış olup, bu zaman aralığı arasında Türkiye'deki her eğitim seviyesinde başı açık kesimde bir azalma meydana geldiği tespit edilmiştir. Bu büyüme özellikle türban giyiminde baş göstermiştir.

Türkiye'de din eğitimi, resmî olarak ilkokul-lise arasında zorunlu olarak öğretilen ve İslam dini üzerine yoğunlaşmış Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile başlar. DKAB dersine ek olarak eğitimin ilerleyen yıllarında "Kur’an-ı Kerim", "Hz. Muhammed’in Hayatı" ve "Temel Dini Bilgiler” adlı seçmeli dersler de alınabilir. Din dersi, 1928'den 1940'ların sonuna kadar müfredata dahil edilmemiş, sonrasında ise seçmeli bir ders olmuştur. 12 Eylül Darbesi'nden sonra zorunlu hale getirilmiştir. Azınlık okullarında azınlığın mensup olduğu dinin eğitiminin verilmesi de mümkündür.
İmam hatip ortaokulları ve liseleri, resmî kuruluş amacı hatip ve imam yetişmesini sağlamak olan eğitim kurumlarıdır. Bu kurumlara 5. sınıftan itibaren giriş yapmak mümkündür.  İmam hatip liselerinde standart ortaokul ve lise müfredatına ek olarak İslam dinine ilişkin mesleki dersler okutulmakta ve Sünni esaslara bağlı din eğitimi verilmektedir, buna karşın sıradan okullarda bulunan bazı dersler bu kurumlarda bulunmamaktadır.
İlahiyat fakülteleri, dinler, dinlerin karşılaştırılması, dinler tarihi ve dinlerin değişik bilim alanlarıyla ilgili eğitiminin verildiği yükseköğretim kurumlarıdır.

Türkiye'de din dersi
Türkiye'de din özgürlüğü

Türkiye'de dinsizlik, ülkedeki dini inancın eksikliği, ilgisizliği veya reddinin boyutunu ifade eder. Anketlere göre, deistlerin, ateistlerin, agnostiklerin ve diğer bağımsız kişilerin nüfus içindeki payına ilişkin kesin tahminler farklılık gösterse de, Türkiye'de İslam baskın inançtır ve dinsizler azınlık oluşturmaktadır.
Türkiye'deki resmî sayımlarda dinsiz kişiler sayılmadığı için ateist veya agnostiklerin sayısını saptamak güçtür. Araştırmalara göre Türkiye'deki dinsizlerin %85'inin 35 yaşının altında olduğu tespit edilmiştir.

2012 yılında yapılan bir ankette Türkiye'deki ateistlerin ülke nüfusunun %2'sini oluşturduğu sonucuna varıldı.
Fransız bir şirket tarafından, 22 ülkeden 17.180 katılımcı ile görüşülen bir başka ankette ise Türkiye'deki katılımcıların %7'sinin ateist, %3'ünün ise agnostik olduğu raporlandı.
2015'te KONDA araştırmasına göre Türkiye'nin %2,9'u ateistlerden oluşmaktadır. Türkiye'de ateist olmakla alakalı büyük bir damgalama vardır ve bu yüzden birçok Türk ateist internet üzerinden birbirleriyle iletişim kurmaktadır.
2013 yılında yapılan anketler ile 4,5 milyon insanın dinsiz olduğu bilgisi paylaşıldı. Aynı kurumlar tarafından 2015'te yapılan anketlerde ise bu rakam 5,5 milyon kişiye ulaştığını ve bu kişilerden Türk vatandaşlarının kabaca %9,4'ünün bir dini olmadığı sonucu çıktı. Araştırmalarda Türkiye'deki dinsizlerin %85'inin 35 yaşından küçük olduğu ileri sürüldü.
2020 yılında Türkiye'nin 12 ilinden 1062 katılımcı sayısıyla yüzyüze gerçekleştirilen Gezici Araştırma anketinde ise 20 yaş altı Z Kuşağı mensubu bireylerin %28.5'inin inançsız olduğu sonucuna ulaşıldı.
KONDA'nın 2022'de yayımlanmış 2021 verilerine göre Türkiye'de inançsız ve ateist kişilerin toplam nüfusa oranı %7'dir. Bu veri 2011'deki %2 oranıyla karşılaştırıldığında büyük bir artış olarak nitelendirilmektedir.
KONDA'nın 2018'de yaptığı ankete göre Türkiye'deki insanların dinlere bakış açısı:

%51 – Kendini "dindar" olarak tanımlayanlar.
%34 – Kendini "dindar değil, ama inançlı" olarak tanımlayanlar.
%10 – Kendini "sofu" olarak tanımlayanlar. (Aşırı dindar)
%2 – Kendini "inançsız" olarak tanımlayanlar.
%3 – Kendini "ateist" olarak tanımlayanlar.
Sadece 15–29 yaş arası dahil edilince:

%43 – Kendini "dindar" olarak tanımlayanlar.
%45 – Kendini "dindar değil, ama inançlı" olarak tanımlayanlar.
%5 – Kendini "sofu" olarak tanımlayanlar. (Aşırı dindar)
%4 – Kendini "inançsız" olarak tanımlayanlar.
%4 – Kendini "ateist" olarak tanımlayanlar.
Sadece 15–20 yaş arası dahil edilince:

%55.8 – Kendini "dindar değil, ama inançlı" olarak tanımlayanlar.
%28.5 – Kendini "inançsız" olarak tanımlayanlar.
%15.7 – Kendini "dindar" olarak tanımlayanlar.

Orta Doğu ve Kafkasya'da ilk resmî ateist kuruluş olan Ateizm Derneği ise 2014'te kuruldu. 2018 yılında Ateizm Derneği'nin, üyeleri üzerindeki baskılar ve hükûmet yanlısı medyanın saldırıları nedeniyle kapatılacağı söylendi, ancak derneğin kendisi durumun böyle olmadığını ve hala aktif olduğunu açıklamıştı.

Türkiye'de din
Türkiye'de din özgürlüğü
Türkiye'de laiklik
Türkiye'de İslam
Türkiye'de Hristiyanlık
Türkiye demografisi
Dinsiz nüfusa göre ülkelerin listesi

Türkiye her yıl birincil enerjisi 6 exajoule tüketiyor, kişi başı 20 megawatt saat (MW/s)'ten fazla. Türkiye'de enerji beşte dört'ten fazla fosil yakıtan: %31 petrol, %28 doğalgaz ve %27 kömür(2016 (2016) itibarıyla). Türkiye'nin enerji politikası fosil yakıtın ithalatını küçültmek ister, çünkü onlar ithalatın ödemelerinden dörtte biri kapsamaktadır. (Şubat 2019 (Şubat 2019) itibarıyla). Enerjisi kaynaklarının fosil yakıt olması yüzünden Türkiye’den sera gazı emisyonları dünyada ortalama kişi başından daha büyük, yılda kişi başına 6 ton'dan fazla gelmektedir.
Enerjinin değişim ve dönüşüme uğramamış haline birincil enerji kaynaklar denilir: Petrol, doğalgaz, kömür, hidrolik, nükleer, biyokütle, gelgit- dalga, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi. Birincil enerjinin dönüştürülmesi ile ikincil enerji kaynakları elde edilir: Elektrik, motorin, benzin, kok kömürü, petrokok, hava gazı, LPG gibi.
Kişi başı enerji tüketimi, dünyada 1,87 ton eşdeğer petrol(tep), Türkiye'de 1,59 tep'tür. Kişi başına elektrik tüketimi  dünyada 3155 kWh, Türkiye'de 3058 kWh'tir. Dünyada ortalama kişi başına Karbon salınımı 4,88 ton/kişi, Türkiye'de 4,31 ton/yıldır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre, yılın 7 aylık döneminde 162 milyar 131 milyon 457 bin kilovatsaat elektrik üretildi. Geçen yılın aynı döneminde 169 milyar 34 milyon 33 bin kilovatsaat üretim yapılmıştı. Bu dönemde üretilen elektriğin 100 milyar 651 milyon 208 bin kilovatsaatlik kısmı yerli ve yenilenebilir kaynaklardan elde edildi. Aynı dönemde üretilen elektrikte doğal gazın ortalama payı yüzde 17'de kalırken, ithal kömürün payı yüzde 20.87, yerli kömürün payı yüzde 14.89 oldu. Hidroelektrik santraller ortalama yüzde 33.25 payla üretime en fazla katkı sağlayan kaynak olarak belirlendi. Rüzgar enerjisinin payı yüzde 8.72 oldu. Elektriğin kalan kısmı ise jeotermal, güneş, fuel-oil, biyokütle gibi diğer kaynaklardan üretildi. Böylece, bu yıl ocak-temmuz döneminde üretilen elektrikte yerli ve yenilenebilir kaynakların payı yüzde 62.08 oldu.

2017 yılında 25,8 milyon ton petrol ithal edilmiştir. Ham petrol Irak, Rusya,Suudi Arabistan,Kuveyt ve Kazakistan'tan geliyor.

Türkiye'deki kömür en çok düşük kaliteli linyitir. Dünya sera gazlarının  %1'i  Türkiye’den sera gazı emisyonları, bunun üçte biri kömürden ortaya çıkıyor fakat Türkiye'nin enerji politikası kömür santrallerini mali olarak destekliyor.

Türkiye'nin doğal gazda dışa bağımlılığı %98'8'dir. Tüketilen 49,8 milyar m³ doğal gazın ancak 502 milyon m³'ü (%1) Türkiye'de üretilmiştir. Doğal gazın %50'si elektrik üretiminde kullanılmaktadır.
Türkiye 2014 yılında ithal ettiği doğal gazı sırasıyla şu ülkelerden temin etmiştir: Rusya %56,İran %19, Azerbaycan %9, Cezayir %9, Nijerya %7. Türkiye'nin doğal gaz rezervi 5 milyar m³'tür. Yeni kaynaklar bulunmadığı takdirde var olan kuyuların 10 yıllık üretim ömrü vardır.
2020 yılında Türkiye'nin kuzeyinde bulunan Karadeniz'de 320.000.000.000 m3 doğalgaz keşfedildi.  

Hidrolik, jeotermal, biyokütle, güneş ve rüzgâr enerjisi yaygın yararlanılan yenilenebilir kaynaklardır. Türkiye'nin yenilenebilir enerji potansiyeli 19 GW olarak belirlenmiştir.

Hidrolik enerji: Genellikle yapılan barajlarda biriken suyun gücünden elektrik elde edilmesiyle gerçekleşir. Türkiye'nin hidroelektrik potansiyeli 36.603 MW/yıl hesaplanmıştır. 2011 elektrik üretiminin %22,8'ine karşılık gelen 53 TWh hidroelektrik üretilmiştir. Yeni elektrik santrallerinin doğal gazlı olması nedeniyle hidroelektriğin payı yıllar içinde düşmüştür. 2004 yılında %30,6 olan hidroelektriğin payı 2011'de %22,8'e düşmüştür.
Jeotermal enerji: Türkiye jeotermal kapasite acısından dünyada 7. sıradadır. 31.500 MWT olan jeotermal güç 5 milyon konut ısıtabilecek güçtedir. Jeotermal elektrik kapasitesi 4 milyar kWh/yıl olarak belirlenmiştir. 2011 yılında yedi sahada, 114 MW kurulu güce sahip jeotermal elektrik tesisi bulunmaktadır. 400MW kurulu güce sahip 13 sahada çalışmalar devam etmektedir.
Biyoenerji: Türkiye'de az miktarda Biyodizel üretimi yapan bir firma vardır. Benzin tüketiminin %7'sini karşılayacak kapasiteye sahip tesisler bulunmasına rağmen, üretim benzin tüketiminin %2'sini karşılamaktadır. Türkiye'de 2608 milyon m³ biyogaz üretim potansiyeli bulunmaktadır.
Güneş enerjisi: Güneş pilleri, güneş santralleri ve güneş kolektörleri aracılığı ile güneş enerjisinden yararlanılır. Su ısıtmada kullanılan güneş kolektörleri kurulu gücü sıralaması şöyledir; 118GWt Çin, 9,3GWt Türkiye, 9,2GWt Almanya, 4,0GWt Japonya. Fotovoltaik güneş pilleri elektrik şebekesinin olmadığı alanlarda; deniz feneri, trafik lamba ve işaretleri, park ve otoyol aydınlatma, su motorlarında kullanılmaktadır. Türkiye'de güneş enerjisi Kurulu gücün 5 MW olduğu tahmin edilmektedir.
Rüzgâr enerjisi: Türkiye 2011'de 1729 MW güç kapasitesi ile dünyada 17. sıradadır. Kurulu gücün %3,2 sine karşılık gelen rüzgâr santrallerinden 2011'de, toplam üretimin %2,07'sine karşılık gelen 4726 milyar kWh üretim yapılmıştır. Türkiye'de rüzgâr gücünü elektriğe çeviren rüzgâr santralleri Manisa, İzmir, Balıkesir, Hatay, Osmaniye, İstanbul, Çanakkale illerindedir.

Türkiye'de biyoyakıt
Jeotermal
Türkiye'deki hidroelektrik santralleri
Türkiye'de rüzgâr gücü
Türkiye'de kömür
Türkiye'de petrol ve doğalgaz
Türkiye'de nükleer enerji
Türkiye'de iklim değişikliği
Türkiye'de sera gazı emisyonu
Türkiye'de yenilenebilir enerji
Türkiye'deki enerji santralleri listesi
Türkiye Cumhuriyeti Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
Nükleer Düzenleme Kurumu
Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu
BOTAŞ
Elektrik Üretim Anonim Şirketi
Eti Maden İşletmeleri
Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu
Türkiye Taşkömürü Kurumu
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi

TÜRKİYE ULUSAL ENERJİ PLANI 2022 4 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Enerji Verimliliği

"Turkish Greenhouse Gas Inventory report". Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK rapor) (İngilizce). Nisan 2020. 20 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Ağustos 2020. 
"OECD Çevresel Performans İncelemeleri: Türkiye 2019". OECD. Şubat 2019. 15 Temmuz 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Haziran 2019.

Türkiye'de enflasyon, Türkiye ekonomi tarihinde sürekli yapısal problemlerden birisidir. Yakın dönem Türkiye tarihinde yıllık enflasyonda 1971'den başlayarak 34 yıl süren çift haneli verilerin görüldüğü enflasyonist bir süreç yaşandı. 2000'li yıllarda tek haneli oranlara düşse de 2010'lu yılların sonunda döviz kuru ve pahalılık nedeniyle enflasyon yeniden ciddi problemlerden biri halinde geldi. (bkz. Türkiye ekonomik krizi (2018-günümüz))

Osmanlı döneminde yüksek miktarda emisyon artışı yapılmıştı. I. Dünya Savaşı'nın finansmanı amacıyla Osmanlı Devleti tarafından dolaşımdaki para sürekli artırıldı. 1917 başında 50 milyon lira olan dolaşımdaki kaime (kağıt para) aynı yılın sonunda 100 milyon liraya ulaşmıştı. Bu durum ise piyasadaki ürün fiyatlarının 20 kata varan oranda artmasına ve şiddetli bir enflasyona neden oldu.
Yüksek emisyon artışının getirdiği enflasyon ortamının yeniden yaşanmaması için Cumhuriyetin ilk yıllarında para arzının artırılmamasına gayret edildi. II. Dünya Savaşı koşullarına kadar bu politika izlenerek para arzı ciddi oranlarda artmadı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk lirasına yönelik bir politika belirleyecek Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası henüz kurulmamıştı. Büyük Buhran'ın etkileri, ithal ürünlere yönelik aşırı talep, hammadde ve tarım ürünleri fiyatlarındaki gerileme nedeniyle Türk lirasının değerinde aşırı düşüş yaşandı. Buna yönelik "Türk Parasının Değerini Koruma Kanunu" çıkarıldı. 11 Haziran 1930'da Merkez Bankası kurularak Osmanlı Bankası'nın görev ve yetkilerine son verildi. Merkez Bankası, emisyon artışı politikası izlemeyerek paranın değerinin koruyacak kararlar almıştır. Merkez Bankası kurulduktan sonra diğer ülke para birimleri karşısına Türk lirası değerlenme sürecine girdi.
II. Dünya Savaşı döneminde şiddetli bir enflasyon yaşandı. 1940-1945 yıllarındaki yüksek enflasyona yönelik piyasadaki paranın azaltılması amacıyla savaş döneminde servetini haksız olarak artırdığı düşünülen tüccar, büyük çiftçi ve emlak sahiplerinden 11 Kasım 1942 tarihli varlık vergisi alınmaya başlandı. Ayrıca kırsal kesimdeki halktan toprak mahsulleri vergisi alındı. Varlık vergisi 1 yıl sonra, Toprak mahsulleri vergisi savaş sonunda kaldırılmasına rağmen piyasadan kayda değer miktarda para çekildi. 1943 yılı sonunda Varlık vergisinden elde edilen gelir 318 milyon liraya ulaşmıştı.

1950 Türkiye genel seçimleri ile Türkiye'de 10 yıl sürecek Demokrat Parti iktidarı başladı. Demokrat Parti, devlet temelli bir ekonomi anlayışını terkederek daha liberal politikalar uyguladı. Bazı ürünler haricinde ithalat büyük ölçüde serbest bırakıldı. Ayrıca ABD kaynaklı düşük faizli krediler ile Marshall yardımları alındı ve piyasaya para arzı artırılarak üretimin ve kalkınmanın artırılması hedeflendi.
1950'den itibaren uygulanan maliye ve para politikaları ciddi enflasyon artışına yol açtı ve 1954'ten itibaren ise kalıcı bir enflasyona dönüştü. Enflasyonun kalıcı hale gelmesi, karaborsacılığın artmasına yol açarak mallara erişmede uzun kuyrukların oluşmasına neden oldu. Tekel ürünleri, kağıt, kömür, Sümerbank ürünlerin yüzde yüze varan oranlarda yükseldi. Ayrıca dış ticaret dengesinin bozulması ülkede döviz darlığına neden oldu. Ekonomik istikrarsızlık Demokrat Parti iktidarına yeni bir ekonomik program uygulamaya mecbur kıldı. 4 Aralık 1958'de alınan "İstikrar Kararları" ile ithalata sınırlamalar getirilerek ithal mallara olan talebin azaltılarak döviz rezervinin artırılması hedeflendi.

1960 darbesinin ardından liberal ekonomi politikalarından vazgeçilmiş ve 1963 yılında yürürlüğe konulan kalkınma planı ile planlı ve düşük enflasyonlu bir dönem yaşanmıştır.

10 Ağustos 1970'te Türk ekonomi tarihinde üçüncü büyük devalüasyon yaşandı. (bkz. 10 Ağustos 1970 kararları) 1970'li yıllarda dünyada yaşanan iki büyük petrol krizi nedeniyle istikrarsız piyasa ortamında fiyatlar yükseldi.
1978-1983 döneminde 4. beş yıllık kalkınma planı uygulamaya geçildi ancak program ekonomide istenilen başarıyı sağlayamadı. Özellikle ülkedeki siyasi istikrarsızlık ve güvenlik problemleri kamu yönetiminin etkinliğinin azalmasına ve bütçe açıklarının artmasına yol açtı. Bu kamu açıklarının merkez bankası kaynaklarından karşılanması, ülkede ithal esaslı sanayinin gelişmesiyle döviz ihtiyacının artması ve petrol krizleri nedeniyle enflasyon ciddi oranlarda yükseldi. 1976'da %15 olan enflasyon 1979'da %81'e, 1980'de %115'ye kadar yükseldi.

1978 ekonomik krizi sonrası alınan tedbirlerin yetersiz kalması 1980 yılında alınan 24 Ocak kararlarının temelini oluşturur. 24 Ocak kararları ile Türk ekonomisinde köklü değişiklikler yapıldı: Esnek döviz kuru politikasına geçildi, fiyatlar üzerindeki kontrol kaldırıldı ve Türk lirası devalüe edildi ve döviz karşısında Türk lirası yüzde 32.7 değer kaybetti. Bununla birlikte 24 Ocak kararları ile uygulanan disiplinli politikalar neticesinde kamu maliyesinde önemli ölçüde iyileşme gerçekleşti ve enflasyon gerileme sürecine girdi. 1980 yılında %115,6 düzeyindeki enflasyon 1982 yılı sonunda %21,9'a kadar geriledi. 1983 yılında Turgut Özal'ın başbakan olduğu 45. Türkiye Hükûmeti ile birlikte ihracata dayalı büyüme stratejisine yönelik Türk lirasının değeri düşük tutularak ihracatın artması hedeflendi ve fiyatların piyasa tarafından belirlendiği bir ortamda enflasyon yeniden yükselişe geçti. 1988 yılında enflasyon %73,7 seviyesindeydi.

1994 yılında Türkiye ekonomi tarihindeki en büyük kamu açığı ve cari açık yaşandı. Bunun sonucunda piyasalarda oluşan devalüasyon beklentisiyle dövize olan talebin artması ve kamunun borçlarını ödeyebilmesi amacıyla faizlerin yüzde 400'lere kadar yükselmesi, 5 Nisan Kararlarının alınması ile sonuçlandı. Tansu Çiller başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonunun oluşturduğu 50. Türkiye Hükûmeti tarafından "enflasyonu hızla düşürmek, TL'de istikrar sağlamak" hedefiyle açıklanan kararlar istenilen istikrarı sağlayamadı. Türk lirası %38 devalüe edildi. ABD doları birkaç ay içinde 8 bin liradan 42 bin liraya kadar yükseldi. 1994 yılı sonunda enflasyon üç basamaklı olarak %125,49'a yükseldi.
Yıllık enflasyon 1997'de yüzde 91'i bulmuştu. Enflasyonla mücadele amacıyla Merkez Bankası tarafından 1998 yılının başında "Enflasyonla Mücadele Programı" uygulamaya konuldu. Program kapsamında uygulanan politikalar neticesinde 1998 yılı sonunda yıllık enflasyon yüzde 54'e düşmüş olsa da enflasyonu tek haneye düşürme amacına ulaşılamadığı için programın başarılı olduğunu söylemek güçtür.
18 Nisan 1999 genel seçimleri sonrasında kurulan 56. Türkiye Hükûmeti, siyasi istikrar ile yeniden enflasyonu düşürme politikası uyguladı. Merkez Bankası tarafından Aralık 1999'da stant-by anlaşması imzalanarak uygulanacak maliye politikaları ve yapısal reformlar belirlendi.

Dünyada enflasyon hedeflemesi rejimi ilk olarak 1990'da Yeni Zelanda'da uygulanmıştır. Türkiye'de enflasyon hedeflemesi ilk kez 1999'da söz konusu edildi. Merkez bankası başkanı Gazi Erçel ve hazineden sorumlu devlet bakanı Recep Önal'ın imzası ile Uluslararası Para Fonu'na (IMF) 9 Aralık 1999'da sunulan iyi niyet mektubunda enflasyonun hedeflenen değerlere düşürüleceği ifade edildi. Enflasyonun son 25 yıldır Türkiye'nin ekonomik performansını zayıflattığı, Türk lirasına güveni sarsarak yüksek faize neden olduğu ve bu ekonomik durumdan en fazla zarar görenlerin ücret karşılığı çalışan kesim olduğu ifade edilerek enflasyonun düşürülmesinin ekonomik kaynakların eşit ve etkin dağıtılmasını sağlayacağı vurgulandı.
Enflasyonla mücadelede 2000 yılı sonu enflasyon hedefinin tüketici fiyat endeksinde (TÜFE) yüzde 25, toptan eşya fiyat endeksinde (TEFE) yüzde 20; 2001 yılı sonu için TÜFE'de yüzde 12, TEFE'de yüzde 10; 2002 sonunda ise tek haneye düşerek TÜFE'de 7, TEFE'de 5 olacağı hedeflendi.
İmzalanan 17 Stand-By Anlaşmasına göre 2000-2002 yılları arasındaki üç yıllık dönemin ilk 18 aylık sürede döviz kuru çapası uygulanarak döviz kurunun sabit tutulacağı, ikinci 18 aylık sürede ise döviz kurlarının serbest bırakılacağı kararlaştırıldı ve enflasyon hedeflemesine geçileceği açık bir şekilde ifade edildi. Buna karşın 2001 yılı ekonomik krizi nedeniyle döviz kurları planlanandan önce serbest bırakılmış ve enflasyon hedefleme stratejisininin uygulanabileceği ekonomik bir ortam kalmamıştır.

14 Ocak 1970 tarihli Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kanununa göre kamu açıklarını Banka kaynakları ile karşılama imkanı bulunmaktaydı. Enflasyon hedefleme politikası uygulanabilmesinin ön koşullarından biri Merkez Bankası'nın bağımsız karar alabilme yeterliliğinin olmasıdır. 2001 yılında Merkez Bankası kanununda değişikliğe gidildi ve Banka bağımsızlığı'nın sağlanmasında önemli bir aşama olarak kabul gören 25.04.2001 tarihli düzenleme yapıldı. "...Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler..." hükmü eklendi.
19 Şubat 2001 tarihinde beklenmedik bir şekilde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında anayasa kitapçığı krizi meydana geldi ve kısa süre içinde 2001 Türkiye ekonomik krizi olarak bilinen ekonomik bir krize dönüştü. Çözüm olarak 13 Mart 2001 tarihinde Başbakan Bülent Ecevit tarafından ekonomiden sorumlu devlet bakanlığına Kemal Derviş getirildi ve Dünya Bankası gözetiminde hazırlanan "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" kamuoyuna duyuruldu.
3 Mayıs 2001 tarihinde IMF'ye yeni bir niyet mektubu sunuldu ve 17. stand-by anlaşması revize edildi. Ekonomik Politikalar Bildirgesi'ne göre fiyat istikrarı politikasına devam edileceği ve enflasyon hedeflemesi staratejisinin uygulanabileceği ekonomik koşulların en kısa sürede sağlanacağı belirtildi. 2001 ekonomik krizinin etkilerinin devam etmesi ve 11 Eylül saldırıları ile dünya piyasalarındaki olumsuzluklar nedeniyle mevcut stant-by anlaşmasının ihtiyaçlara cevap veremeyeceği düşüncesiyle yeni bir niyet mektubu ile 18. stant-by anlaşması talep edildi. Yeni programda 2002, 2003 ve 2004 yılları için yüzde 35, 20 ve 12 enflasyon oranları hedeflenmiş olsa 

Türkiye'de eğitim sistemi, Türkiye Cumhuriyeti'nde kadın ve erkek her vatandaş için 12 yıllık eğitim mecburidir ve cumhuriyetin ilanından beri karma eğitim uygulanmaktadır. Bu eğitim sisteminde eğitimini tamamlayan her öğrenciye "Ortaöğretim Diploması" verilir.
12 yıllık zorunlu eğitim; dört yıl ilkokul (1. 2. 3. ve 4. sınıf), dört yıl ortaokul (5. 6. 7. ve 8. sınıf) ve dört yıl lise (9. 10. 11. ve 12. sınıf) eğitiminden ibarettir.
Türkiye'de eğitim sistemi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununa dayanan; Millî Eğitim Bakanlığı ve bünyesindeki kamu tüzel üst sistemlerce yönetilen bir sistemdir. Amaç, okullarda okuyan Türk vatandaşlarının sistemin ilkeleri doğrultusunda bir vatandaş olabilmesini sağlamaktır.

Çocuğun ilköğretime hazırlanması için okula hazırlık niteliğinde verilen eğitimdir. Herhangi bir zorunluluğu yoktur fakat okul öncesi eğitim devlet ve ilgili kurumlar tarafından teşvik edilmektedir.
1997 yılında çıkarılan "Özel Eğitimde Kanun hükmünde kararnameye" göre, özel eğitime gereksinimi olduğu tespit edilen bireyler için okul öncesi eğitim zorunlu kılınmıştır.

66 aylık ve üstü olan öğrenci ilkokulda okuyacaktır. Eğitime başlama yaşı 5 buçuktur. Veliler çocuğun okula başlamasında herhangi bir sakınca olup olamayacağı konusunda bilgilendirilmek için doktordan okula başlamaya uygun olup olmadığı konusunda rapor alabilirler.
Okula başlamaya uygun olan çocuklar ise internet üzerinden veya okulda yüz yüze kayıt yaptırabilir. Böylece İlköğretim okulu birinci sınıftan eğitimine başlayabilirler. Evi en yakın okula belirli bir mesafeden uzaksa öğrenci okul servis aracıyla okula ulaştırılır ve bu sistem 8. sınıfa kadar devam eder
İlk 4 yıl boyunca yani ilkokullarda (ilköğretim birinci kademe) öğrencilere daha hafifletilmiş bir müfredat ile eğitim verilecektir. Öncelikle üç aylık bir okula hazırlık programı kapsamına alınacaklardır. Bu öğrenciler ikinci sınıftan itibaren İngilizce, dördüncü sınıftan itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu olarak okumaya başlayacaktır. Ayrıca daha çok görsel ve işitsel bir müfredat ile eğitileceklerdir.

Ortaokula geçiş, aynı ilkokula geçiş gibi internet üzerinden e-kayıt sistemiyle veya okulda yüz yüze kayıt yapılmaktadır. Ve öğrenci rızasıyla, eğer isterse, imam hatip orta okullarına yani dini okullara geçiş yapılabilir.
İkinci kademe, yani ortaokullar, öğrencilerin daha özgür bir birey olarak sivil toplum ve demokratik devlet anlayışı gereğince eğitim süreçlerinde özgür ve karar değiştirme hakkına sahip olmalarına fırsat vermektedir. Ortaokulların amacı mesleki veya öğrencinin becerilerine yönelik eğitim vermeyi sağlamak ve liseye hazırlamaktır. Bu sebep ile seçmeli dersler okutulması sağlanmıştır. Ortaokulda seçmeli derslerde ise Dini ve Ahlaki Değerler, Dil Bilgisi, Yabancı Dil, Fen Bilimleri, Sanat, Spor ve Sosyal Bilimler alanları mevcuttur. Bir öğrenci istediği alandan istediği dersi haftada altı saat görme kaydı ile seçecektir. Ortaokullardaki zorunlu dersler dışındaki seçmeli dersleri, öğrencinin veya ebeveyninin isteğine ve tercihine bağlı olarak alabilme hakkı getirilmektedir.

Liselere yerleştirme de 2017-18 eğitim-öğretim yılından itibaren Liselere Geçiş Sistemi (LGS) uygulanmaya başlandı ve adrese yakın yerlerdeki okullara yerleşme sistemi getirildi. Daha önceki sistemler SBS ve TEOG'du.
Türkiye'de liseler;

Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi
Anadolu Lisesi
Fen Lisesi
Anadolu Öğretmen Lisesi (2014'e kadar.)
Sosyal Bilimler Lisesi
İmam Hatip Lisesi
Genel Lise (2013'e kadar.)
olarak ayrılabilir. 

Liselerde devamsızlık hakkı özürsüz 10 gündür.
Akşam liseleri ise üniversitelerdeki ikinci öğrenim olarak değerlendirilebilir. Açık liselerdir ve lise mezunu olmayan kişilerin ortaöğretim diploması alması için açılmıştır.
Anadolu lisesinde öğrenciler TM (Türkçe-Matematik Eşit Ağırlık), MF (Matematik-Fen Sayısal Ağırlık), TS (Türkçe-Sosyal Sözel Ağırlık) ve DİL (İngilizce Ağırlık) olarak Lise ikinci (10.) sınıftan sonra bölümlerini seçerek kendi alanındaki dersleri görmeye başlar.
Bu sistem Mesleki ve Teknik Anadolu Liselerinde de geçerlidir. Aralarındaki tek fark Anadolu liseleri 11. sınıfta bölüm seçerken Meslek liseleri ilk seneden sonra (10. sınıfa geçerken) mesleği ile ilgili kendi bölümünü seçer. Ayrıca 10. sınıf, 11. sınıf ve 12. sınıfta stajyer olarak çalışma zorunluluğu vardır. Öğrenci staj yaparak hem mesleği ile ilgili iş hayatını öğrenmekte, hem maaş almakta hem de staj yaptığı iş yerinden stajı ile ilgili ders notu almaktadır.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı, 1974 ve 1975 yıllarında aynı gün sabah ve öğleden sonra birer olmak üzere iki oturumda, 1976-1980 yıllarında aynı günde ve bir oturumda uygulanmış; 1981'den itibaren iki basamaklı bir sınav haline getirilmiştir. İki basamaklı sınav sisteminde ilk basamağı oluşturan Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) Nisan, ikinci basamağı oluşturan Öğrenci Yerleştirme Sınavı (ÖYS) ise Haziran ayı içinde uygulanmıştır.

1974'ten itibaren adaylardan yükseköğretim programlarına ilişkin tercihleri de toplanmış ve adaylar puanlarına ve tercihlerine göre yükseköğretim programlarına merkezi olarak yerleştirilmiştir.
1982'den itibaren ortaöğretim kurumlarından adayların diploma notları toplanmaya başlanmış ve bu notlar Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) adı altında belli ağırlıklarla sınav puanlarına katılmıştır.
1987'den itibaren, yükseköğretim programları ile ilgili tercihlerini belli alanlarda toplayan adaylara, sınavda belli testleri cevaplama, diğerlerini cevaplamama olanağı tanınmıştır.
1999'da iki basamaklı sınavın ikinci basamağı (Öğrenci Yerleştirme Sınavı ÖYS) kaldırılmış, sınav ÖSS adı altında tek basamaklı bir sınav haline getirilmiştir. Sınavın tek basamaklı olarak uygulanmaya başlanmasıyla birlikte bazı yükseköğretim programlarının puan türleri de değiştirilmiştir. Ayrıca adayların OBP'lerinin mezun oldukları ortaöğretim kurumunun ÖSS ham puan ortalamalarına göre ağırlıklandırılmasıyla oluşturulan Ağırlıklı Orta Öğretim Başarı Puanı (AOBP) hesaplanmaya başlanmış ve ortaöğretimdeki alanlardan mezun olanların aynı alandaki yükseköğretim programlarına yerleştirilmelerinde AOBP'lerinin yüksek bir katsayıyla, mezun oldukları alanlar dışındaki yükseköğretim programlarına yerleştirilmelerinde ise AOBP'lerinin düşük bir katsayıyla çarpılması uygulamasına geçilmiştir. ÖSS'de soru tipi ve konu dağılımı/müfredat açısından bir değişiklik yapılmamıştır.
2003'te ÖSS ve AOBP puan sistemi ile AOBP'nin çarpıldığı katsayılar değiştirilmiştir.
2006'da yapılan değişiklikle soruların bir kısmı önceki yıllarda olduğu gibi ÖSS tipinde sorulmuş, bir kısmı ise tüm lise müfredatı göz önünde tutularak hazırlanmıştır. Sınavın tek basamak olarak uygulanmasına devam edilmiştir.
2010-2017 yılları arasında YGS&LYS sistemi geçerli oldu.
2018 yılından itibaren YKS sınavı yapılmaya başlandı. Haziran ayında yapılan TYT ve AYT olmak üzere 2 sınav haline getirildi. YKS'nin Cumartesi günü TYT oturumu ve Pazar günü ise önce AYT sonra YDT (Yabancı Dil Testi) oturumu yapılmaktadır. Daha önceki yıllarda uygulanan YGS-LYS'de yer alan YGS-1,2,3,4,5 ve 6 puan türleri birleşerek TYT puan türünü oluşturdu. MF-1,2,3 ve 4 puan türleri birleşerek MF puan türünü oluşturdu. TM, TS ve Dil-1,2 ve 3 puan türleri birleşerek sırasıyla TM, TS ve Dil puan türlerini oluşturdu.

Fakülte ve yüksekokul olarak genellikle ikiye ayrım vardır. Fakülteler genellikle dört yıl olur. Yüksekokullar ise genelde meslek-ticaret lisesi mezunlarına yöneliktir ve genel olarak iki yıllık eğitim vermektedir.
Türkiye'de üniversiteden atılmak yoktur. Ayrıca üniversite okuyan birisi dilediği gibi (notlarının durumuna göre) yatay geçiş yapabilir. Ayrıca seçtiği fakültede ilk sene okuduğu ortak sınıftan sonra ikinci sene kendi bölümünü seçerek okumaya başlar(lise eğitimi gibi). Ancak bu her üniversite için geçerli değildir.
Türkiye'de üniversite için birinci öğretim, ikinci öğretim ve açıköğretim olmak üzere üç ayrı öğrenim dalı vardır.

Birinci öğrenim: Normal öğrenimdir.
İkinci öğrenim: Akşam veya hafta sonu öğretimidir. Genelde eğitim düzeyi daha düşüktür.
Açık öğretim: Üniversitede derslere girme zorunluluğu yoktur. Sadece sınavlara girilir.
Ayrıca, halk arasında harç olarak bilinen Katkı Payı ücreti, birinci öğrenim gören öğrencilerden alınmamakta fakat ikinci öğretim ve açıköğretim öğrencileri bu ücreti ödemektedirler. Ayrıca öğrenci yurtlarında kalan ve yapılan değerlendirmelerde hak kazanan öğrencilere aylık 150 TL (yüz elli Türk lirası) geri ödemesiz yardım almaktadır. Bunun yanında Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından maddi durumu kötü olan öğrencilere aylık olarak burs ve kredi imkânı dahilinde 2015 yılı Ocak ayından itibaren 400 TL (dört yüz Türk lirası) ödeme yapılmaktadır. Burs dahilinde ödeme alanlar bu ücreti geri ödememekte, ama kredi kapsamında alan öğrenciler bu ücreti mezun olduktan sonra yapılandırma ile geri ödemektedirler.
Ayrıca üniversite eğitimini bitiren kişi, ALES adlı bir sınava girip yüksek lisans eğitimi alabilir. Buna master eğitimi de denir. Tezli ve Tezsiz Yüksek Lisans olarak ikiye ayrılır. Tezli yüksek lisans programının amacı, öğrencinin bilimsel araştırma yaparak bilgilere erişme, bilgiyi değerlendirme ve yorumlama yeteneğini kazanmasını sağlamaktır. Tezsiz yüksek lisans programının amacı, öğrenciye mesleki konuda derin bilgi kazandırmak ve mevcut bilginin uygulamada nasıl kullanılacağını göstermektir.
Doktora, bir fakülte veya yüksekokulu bitirdikten sonra o bilim dalında sınav ve bilimsel bir eserle erişilen bir derece veya basamaktır.

Tarih boyunca Türkiye'de kurumsal eğitimin dışında toplumsal eğitimi gerçekleştiren kurumlar ve yapılar da bulunmuştur ve günümüzde de halen bulunmaktadır. Alevi ocakları, cemaat medreseleri, köy birlikleri, dini bayramlar ve kültürel şenlikler Anadolu'da farklı eğitsel ihtiyaçları karşılamaktadırlar. Toplumsal eğitim, kurumsal eğitim kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürünün ve kimliğinin parçasıdır.
Eğitim ve öğretim hizmetlerinin devlet eliyle yürütülmesi düşüncesi ilk kez 

2022 yılında iptal edilen Anadolu Fest etkinliği ile başlayan festival yasakları, valilik ve kaymakamlıklar tarafından yasaklanan benzer etkinliklerin gündeme gelmesiyle toplumda etkili olmuştur. 9 Mayıs 2022'de, Eskişehir Valiliği 10 - 24 Mayıs 2022 tarihleri arasındaki konser, şenlik ve festivaller de dahil olmak tüm etkinliklerin yasaklandığını duyurdu, bu tarihler arasında olan Anadolu Fest etkinliğinin Eskişehir Valiliği tarafından yasaklanması toplumda tepkiler oluşturdu. Yasağın gerekçesi, "huzur ortamı ile kamu düzeni ve kamu güvenliğinin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin, genel asayişin korunması ile şiddet olaylarının yaygınlaşmasının önlenmesi" olarak bildirildi. 25 Mayıs 2022'de Melek Mosso'nun 3 Haziran 2022'de Isparta Gül Festivali'nde vereceği konser, muhafazakar derneklerin baskısı nedeni ile valilik tarafından iptal edildi.  Ardından, 10 Ağustos 2022 tarihinde Burhaniye Kaymakamlığı tarafından Zeytinli Rock Festivali yasaklandı. Yasaklar; muhalif partiler, sanatçılar ve toplum tarafından "politik kararlar sonucu verilmesi" nedeniyle eleştirilmiştir.

Türkiye'de, COVID-19 pandemisi kapsamında alınan önlemler arasında, müzik yayınına gece yasağı da uygulandı. Uygulanan müzik yayını yasağı, pandeminin sona ermesinin ardından devam etti ve bu duruma sanatçılar, siyasetçiler, işletmeciler ve halk tarafından tepki gösterildi. 2022 yılında art arda gelen etkinlik iptali haberlerinden sonra, bu yasak ve iptallerin ardında siyasal islam etkisindeki politik nedenler olduğu öne sürüldü. Eskişehir Valiliğinin 15 gün süre ile yasakladığı toplu etkinliklerde Anadolu Fest iptal edilirken Eskişehir Teknik Üniversitesi bünyesinde düzenlenen ESTÜ Kültür Festivali için yasaklama getirilmedi. Daha önce LGBTİ+ etkinliklerinin durdurulması için kamuoyu oluşturmak suretiyle toplu şikayette bulunan ve eylem çağrısı yapan Müzik festivallerinin yasaklanmasına dair kararların ardından Müdafaa-i İslam Hareketi adlı oluşum, sosyal medya hesaplarından 14 konseri kendilerinin iptal ettirdiklerini öne süren bir paylaşım yaptı. Gazeteci Erdal Atabek yasakların nedeninin, AKP'nin tarikatlardan ve cemaatlerden destek kazanmak istemesi olduğunu söyledi. BBC News Türkçe'de yapılan haberde iptal edilen konserlerin bazılarının nedeni "yerel yönetimlerin sanatçı profilini uygun görmemesi" olarak ifade edildi.

Yasakların ardından siyasi parti liderleri, sanatçılar ve meslek birlikleri tepki gösterdi. Anadolu Fest etkinliğinde yer alan Niyazi Koyuncu, BBC Türkçeye verdiği bir demeçte yasakların politik kararlar sonucu getirildiğini söylemiştir. Yunan keman sanatçısı Apolas Lermi'nin Trabzon'daki konserinin iptali sonrası MESAM Başkanı Recep Ergül durumu "Bu yasaklamalar kabul edilemez" diyerek eleştirdi. Zeytinli Rock Festivali yasağı sonrasında Redd grubunun gitaristi Güneş Duru yasak gerekçesi ile ilgili "ideolojik olduğu, yaşam biçimine müdahale edildiği" açıklamasını yaptı. Muğla Valiliği tarafından iptal edilen MilyonFest Fethiye festivali sonrasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu paylaştığı bir tweet ile yasakları eleştirdi. MilyonFest etkinliğinde yer alacak sanatçılarından biri olan Aylin Aslım bu kararı "utanç verici" olarak niteledi. Fethiye Belediye Başkanı Alim Karaca "Kendilerine yakın insanların konserleri iptal edilmiyor” diyerek valiliğin MilyonFest kararına tepki gösterdi. CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer'e göre yasaklara yol açan kararların herhangi bir somut gerekçesi bulunmamaktaydı. Eskişehir Kardeşlik Platformu gibi bazı muhafazakar sivil toplum kuruluşları yasak kararına destek verdi. İptal edilen konser ve festivallerin yasak kararlarına etkinlik organizatörleri tarafından da tepki gösterilmiştir.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun festival yasakları ile ilgili eleştirisine yanıt veren Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, "Festival adı altında bir dizi sahtekarın gayrikanuni olarak yapmak istediği hiçbir organizasyona devlet izin vermez" diyerek paylaştığı bir tweet ile Kılıçdaroğlu'na göndermede bulundu. Bu açıklamaya tepki olarak Demokrasi ve Atılım Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, "temel hak ve özgürlükler ancak yasa ile sınırlanabileceğini", "idare tarafından keyfi" olarak gerçekleştirilen iptallerin "hukuki bir izahı" olmadığını dile getirdi. Yasaklanan etkinlikler sonrası gelişen kamuoyu tepkisinin ardından Müdafaa-i İslam Hareketi adlı oluşuma yakınlığı ile bilinen bir kişi, Fanta Gençlik Festivali'nin iptaline destek toplama amaçlı bir tweet paylaştı. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, NTV’de yayınlanan Seda Öğretir ile Özel Röportaj adlı televizyon programında iptal edilen etkinliklerle ilgili "Ne kadar az kısıtlama, sınır ve iptal olursa bizim için o kadar iyi" diyerek iptal edilen etkinliklerin organizatörlerinin yargıya başvurmalarını önermiştir.

Enerji Bakanlığı'nca hazırlanan Türkiye'nin Güneş Enerjisi Potansiyeli Atlasına (GEPA) göre yıllık toplam güneşlenme süresi 2.737 saat (günlük toplam 7,5 saat), yıllık toplam gelen güneş enerjisi 1.527 kWh/m².yıl (günlük toplam 4.2 kWh/m²) olduğu tespit edilmiştir. Türkiye'nin toplam güneş enerjisi kurulu gücü 9.319 MW'dır.

Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE), Enerji Kaynakları Etüt Dairesi Başkanlığı, Güneş Enerjisi Şubesi, 1982 yılından bu yana güneş enerjisi konusunda araştırma, geliştirme, bilgilendirme ve demonstrasyon çalışmaları 2 Kasım 2011 tarihinden itibaren yeni kurulan Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü (YEGM) tarafından yürütmektedir. Çalışmaları arasında; teknoloji takibi, değerlendirilmesi, kaynak ve potansiyel belirlenmesi, kullanım alanlarının araştırılması ve araştırma-geliştirme ve demonstrasyon projeleri gerçekleştirilmesi yer almaktadır.
Aktif santrallerin tümü fotovoltaik (PV) sistemi kullanmaktadır ve sayısı Mayıs 2022 itibarıyla 674'tür, bunların büyük bir kısmı lisanssız elektrik üretimi kapsamındadır. Santrallerin büyük çoğunluğu lisanssız elektrik üretim sınırı olan 1 MW (megawatt) altındadır, üzerinde kalanlar ise 1 MW'lık santrallerin ortaklaşması ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Türkiye'deki mevcut en büyük santral 756 MW kurulu güç ile Karapınar Güneş Enerjisi Santrali'dir.
Ülkede Konsantre Güneş Enerjisi (CSP) yöntemi ile üretilebilecek enerjinin 380 milyar kWh/yıl olduğu hesaplanmıştır.

Uluslararasında kanıtlanmış bir model olan “ESRI Güneş Radyasyon Modeli” kullanılarak elde edilen güneş kaynak bilgileri ile güneş kaynak alanları kolaylıkla görülebilmekte, bu amaca yönelik ön fizibilite çalışmaları yapılabilmekte ve güneş kaynak alanı arama amacıyla yapılan çalışmalar ortadan kaldırılarak zaman ve ekonomik tasarruf sağlanmaktadır. ESRI Güneş Radyasyon Modeli, Türkiye geneli için 500 x 500 metrelik çözünürlükte çalıştırılmış ve toplam 3,120,000 adet grid oluşturularak her bir grid için güneş kaynak bilgileri hesaplanmış ve sonrasında Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) teknikleri kullanılarak elde edilen bilgiler haritalandırılmıştır. GEPA'nın hazırlanmasında noktasal bazda (500 m x 500 m) ortalama % ± 10 hata payı ile bilgi üretilmiş ve bu bilgiler  Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün (DMİ) 148 adet ve EİE'nin  8 adet uzun dönemli güneş ölçüm verileri ile doğrulanmış ve kalibre edilmiştir. GEPA 2010 yılında basılarak satışa sunulmuştur.

EİE ve DMİ tarafından 1992'den bu yana yapılan araştırmaya göre Türkiye'nin Güneydoğu ve Akdeniz Bölgeleri içinde kalan ve yüz ölçümünün % 17'sini kapsayan bölümünde güneşli su ısıtıcılarının yıl boyunca tam kapasite ile çalışabileceği sonucuna varılmıştır. Türkiye yüz ölçümünün % 63' ünü kapsayan bölümde güneşli su ısıtıcılarının yıl boyunca çalışma oranı % 90 ve ülkenin % 94' ünü kapsayan bir bölümdeki çalışma oranı ise % 80'dir. Türkiye'nin hemen hemen her yerinde, güneşli su ısıtıcılarının yılın % 70'i kadar bir süre boyunca tam randımanla çalışabilecekleri sonucuna varılmıştır. Bu durum, güneşli su ısıtma dışındaki diğer termik uygulamalar için de hemen hemen aynıdır. Ancak, yalnız direkt radyasyonun etkili olduğu direkt dönüşümler ve konsantrasyonlu çalışmalar için, bulutluluk faktörü yüksek olan Doğu Karadeniz ve Çukurova gibi bazı bölgelerde yıl boyunca tam randımanla çalışma süresi düz toplayıcılara göre biraz daha düşüktür.

2012 yılı itibari ile toplam kurulu güneş kolektör alanı yaklaşık 18,640,000 m²'dir. Yıllık düzlemsel güneş kolektörü üretimi 1,164,000 m², vakum tüplü kolektör ise 57,600 m² olarak hesap edilmiştir. Üretilen düzlemsel kolektörlerin %50'si, vakum tüplü kolektörlerin tamamı ülke içerisinde kullanıldığı bilinmektedir. 2012 yılında güneş kolektörleri ile yaklaşık olarak 768,000 Ton Eşdeğer Petrol (TEP) ısı enerjisi üretilmiştir. Üretilen ısı enerjisinin, 2012 yılı için konutlarda kullanım miktarı 500,000 TEP, endüstriyel amaçlı kullanım miktarı 268,000 TEP olarak hesaplanmıştır.

Türkiye'de üretim geometrik olarak artmaktadır:

2016 yılında perovskit güneş panelleri pilot üretimine başlanması planlanmaktadır.

Kule tipi güneş enerjisi santralinin Türkiye'de ilk örneği Mersin'de kurulmuştur. 100 dönümlük arazinin 30 dönümü aynalarla kaplanmıştır. 510 adet ayna 50 metre yüksekliğindeki kuleye güneş ışınlarını yansıtmaktadır. Burada ısınan sudan elde edilen buhar türbinleri çevirerek elektrik enerjisine dönüştürmektedir. Günün saatine göre güneşin konumunu hesaplanıp, yansıtıcı aynalar o yöne çevrilmektedir.

Güneş Jeotermal sistemleri az yerde bulunmaktadır.

Fotovoltaik sistemlerin kullanımının yaygınlaşması için 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu 29/12/2010 yılında revize edilmiş ve 2013'te mevzuat çalışmaları tamamlanmıştır.
Güneş enerjisinden elektrik üretimine yönelik hukuki ve teknik düzenlemelerin tamamlanması sonrasında Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından 10-14 Haziran 2013 tarihleri arasında lisans başvuruları alınmıştır. Bu başvurularda, 600 (MW) olarak belirlenen kapasite için yaklaşık 9.000 MW'lık kurulu güce karşılık gelen 496 adet başvuru yapılmıştır. GES önlisans başvuru yarışmaları sonuçlanmış olup, bugün itibarıyla EPDK tarafından 5 adet güneş enerjisi santraline önlisans, 2 adet güneş enerjisi santraline lisans verilmiştir. Sürecin sonunda toplam 49 adet güneş enerjisi santraline önlisans-lisans verilmiş olacaktır. 2023 hedeflerine ulaşmak için ilerleyen yıllarda kademeli olarak kapasite artırılacak.

GÜNDER-Uluslararası Güneş Enerjisi Topluluğu – Türkiye Bölümü 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ülkelere göre güneş enerjisi
Türkiye'de yenilenebilir enerji

Türkiye'de hava kirliliği, ülkedeki en ölümcül çevre sorunudur: her yıl binlerce insan hava kirliliği ile ilişkili hastalıktan ölmektedir.
Türkiye'de hava kirliliği ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ilgilenmektedir.

Temiz Hava Hakkı Platformu'nun hazırladığı ve 2016-2019 yılları arasındaki istatistikleri baz alan rapora göre, 3 yıl üst üste Türkiye'de havası en temiz olarak ölçülen iller Rize, Artvin, Ardahan ve Tunceli'yken; son dört yıl boyunca yüksek miktarlarda kirli hava soluyan Muş, Denizli, Ağrı, Kayseri, Iğdır, Tokat, Malatya, Çorum, Erzincan ve Edirne, hava kirliliği sorununun çözülemeyen kronik bir sorun haline geldiğini gösteriyor.
İstanbul'da hava kirliliğinde 2025 Ocak'a göre %36 azalma olmuştur. Ocak 2026'da 24 istasyonda ölçülen partikül madde konsantrasyonu ortalaması 26,5 µg/m³'dür.
Hava kirliliğin önlememesinin nedenleri olarak; 25 ilde alım gücü düşük vatandaşların kalitesiz kömür kullanımı, 15 ilde arazi şartları, 14 il toplumsal bilincin eksikliği, 6 ilde yetersiz denetim, 6 ilde ateşçi eğitimsizliği, 6 ilde meteorolojik nedenler, belirlenmiştir.

Trafikte solunan kirli hava sonucu her yıl İstanbul'da yüz binde 460, Ankara'da ise yüz binde 410 çocuğa astım teşhisi konuyor. 2023 yılı rakamlarına göre 11 milyon 23 bin 923 araca egzoz emisyon ölçümü yapıldı ve bu araçlardan %2,6'sına denk gelen 287 bin 275 araç ilk muayenede uygunluk alamadı.

Greenpeace Akdeniz'e göre Afşin-Elbistan ve Soma termik santralleri sağlığa, Avrupa'daki termik santrallerinden daha fazla tehlikelidir. Kömür yakan termik santrallerin bazıları yüksek miktarlarda kükürt dioksit salınmaktadır, bunların arasında Kemerköy, Afşin-Elbistan, Seyitömer, Kangal ve Çayırhan termik santralleri bulunur.

Dünya Sağlık Örgütüne göre bazı şehirlerde partikül seviyesi tehlikeli miktarlara ulaşmıştır. Türkiye'deki mevzuatlarda, insanların sağlığını tehdit eden en zehirli hava kirletici PM 2,5'lere dair hiçbir kısıtlama yer almamaktadır.

Iğdır'ın hava kirliliği 5 yıldır artmış durumda. İstanbul, Bursa, Karabük, Düzce, Kocaeli, Hatay ve Bilecik sanayi nedeniyle hava kirliliği yaşamaktadır. Sakarya, Aydın, Eskişehir, Malatya ve Kayseri'de kara yolu trafiği, Çanakkale'de termik santral öncelikli kirleticilerdir.

Göğüs hastalıklarına neden olan PM 2,5 gibi kirleticilere dair de herhangi bir kısıtlama Türkiye'deki mevzuatlarda yer almamaktadır.

Erzincan'da yapılan araştırmaya göre PM10 hastane masraflarını yükseltiyor.

İstanbul için trafiğin yoğun olduğu yerleri araçlara düşük emisyon alanı ve Türkiye'nin vergi sisteminin emisyonları da dikkate alacak şekilde revize edilmesi gerekir.

OECD Çevresel Performans İncelemeleri TÜRKİYE 2019 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kara Rapor 2020 - Temiz Hava Vakfı 24 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HAVA KALİTESİ İNDEKSİ
BreatheLife 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Temiz Hava Hakkı Platformu 13 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISINMADAN  KAYNAKLANAN HAVA KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ 20 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HAVA KALİTESİ DEĞERLENDİRME VE YÖNETİMİ YÖNETMELİĞİ 20 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TMMOB HAVA KİRLİLİĞİ RAPORU – 2019 15 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler 3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC hava kirliliği 11 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye'de hidroelektrik enerjisi, birincil enerji üretiminin %14'ünü, toplam tüketiminin %3,9'unu karşılamaktadır.
Türkiye'nin enerji üretimi 32.229 bin TEP (ton eşdeğer petrol), hidrolik enerji üretimi 4.501 bin TEP 'tir. 114.480 bin TEP tüketimin 4.501 bin TEP'i (%3,9) hidrolikten sağlanmaktadır.
Türkiye'nin hidroelektrik enerji potansiyeli, dünyanın %5'ine, Avrupa'nın %16'sına karşılık gelir. Potansiyel açısından Avrupa'da Norveç'ten sonra ikinci sıradadır. Hidroelektrik santrallerinden elektrik üretiminde ise Avrupa'da 2., dünyada 9. sıradadır. Türkiye'nin 47.947 MW/yıl (megawatt/yıl) hidrolik potansiyel gücün, 19.619 MW/yıl'lık bölümü yani %41,3'ü işletme halindedir. Yapılmakta olan 8.343 MW/yıl kapasiteli 256 hidroelektrik santralin devreye girmesi ile potansiyelin kullanımı %58,9'a çıkacaktır. Türkiye halen hidroelektrik potansiyelini ekonomik olarak kullanamamaktadır.
Türkiye'de iklime bağlı hidroelektrik üretimi yıldan yıla değişkenlik gösterir. Güneydoğu Anadolu Projesi hidrolik güç açısından önemlidir. Proje tamamlandığında 19 HES'den 7476 MW kurulu güç ve 27 milyar kWh/yıl (kilowatt.saat/yıl) elektrik üretilecektir.

Türkiye'deki bazı önemli hidroelektrik santralleri şunlardır:

Türkiye'de iklim değişikliği, Türkiye iklimindeki değişiklikleri, bu değişikliklerin etkilerini ve ülkenin bu değişikliklere nasıl uyum sağladığını kapsamaktadır. Türkiye'nin yıllık sıcaklıklarının yanı sıra en yüksek sıcaklıkları da yükselmektedir. 2020 yılı, Türkiye'de kayda geçmiş en sıcak üçüncü yıldı. Türkiye, iklim değişikliğinden büyük ölçüde etkilenecek olmakla beraber, şimdiden sert hava koşullarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu durumun başlıca tehlikeleri kuraklık ve sıcak hava dalgalarıdır. Türkiye'nin mevcut sera gazı emisyonları, küresel toplamının yaklaşık %1'ine karşılık gelmektedir ve kömüre yoğun bir şekilde devlet desteği yapılması, Türkiye'nin enerji politikası kapsamındadır.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye'nin iklim değişikliğine uyum sağlamasını koordine etmektedir. Nehir havzasındaki su kaynakları ve tarım için iklim değişikliğine uyumu, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından planlanmıştır.
Türkiye, 2009 yılında Kyoto Protokolü'nü ardından da Aralık 2015'te Paris Anlaşması'nı imzalamıştır. 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren anlaşma, Türkiye tarafından ancak 6 Ekim 2021 tarihinde onaylandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onayının hemen ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin konu ile ilgili hassasiyetinin uluslararası çevrelere ve Türk toplumuna anlatabilmek için "Türkiye'nin Yeşil Kalkınma Devrimi" adında yeni bir siyaset gütmeye başladı. Söz konusu siyaset, T.C Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı vasıtasıyla bir yayına dönüştürülerek gerek yurtiçinde gerekse de yurtdışında Türkiye Cumhuriyeti'nin konu ile ilgili duruşunu özetlemek için kullanıldı. Nitekim 31 Ekim 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan söz konusu yayını Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Joe Biden'a G20 zirvesi sırasında hediye etti.
Kitapta "Uluslararası Süreçler ve Sürdürülebilir Kalkınma", "Yeşil Kalkınma, Yeşil Büyüme ve Yeşil Ekonomi", "Küresel Isınma", İklim Değişikliği ve Uluslararası Sözleşmeler", "Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve Türkiye", "İklim Değişikliği ve Türkiye" ve "Türkiye'nin 2053 Yeşil Kalkınma Vizyonu" başlıklı bölümler yer almıştır.
Türkiye yukarıda zikredilen Paris Antlaşmasını onaylamasından dolayı Dünya Bankası'ndan 3.1 Milyar Euro tutarında kredi almaya da hak kazanmıştır.

Kömür ve kamyonlar Türkiye'nin beş yüz milyon tonluk yıllık sera gazı emisyonunun (bir kısmı metan, büyük çoğunluğu karbondioksittir) neredeyse yarısını oluşturmaktadır ve bu emisyonlar Türkiye'deki iklim değişikliğinin sebepleri arasındadır.
Türkiye'de enerji üretiminin üçte biri kömür yakıtlı enerji santralleri tarafından karşılanmaktadır. Ülkede atmosfere salınan karbondioksitin büyük bölümü ülkenin kömürlü termik santralleri kaynaklıdır. Benzin ve dizel yakıtlı araçlar, Türkiye'de yüksek düzeyde karbondioksit yayan bir başka kaynaktır. Kömür ve petrolden sonra en çok kirleten üçüncü yakıt, Türkiye'deki doğalgaz enerji santrallerinde, evlerde ve iş yerlerinde yakılan doğalgazdır. Türkiye'de fosil yakıt tüketimi ve CO2 salınımında geçmişe oranla daha hızlı bir artış olması beklenmektedir.
Türkiye, ormanları yoluyla emisyonlarının beşte birini yeniden absorbe etmektedir. Hükûmet yeniden ağaçlandırmayı, elektrikli araç üretimini ve düşük karbonlu elektrik üretimini desteklemekle beraber 2053'e kadar net sıfır karbon emisyonu hedeflemektedir. Türkiye'nin iklim ve enerji politikaları değişmediği sürece, yüksek düzeyde karbondioksit emisyonuna yol açan çimento ve elektrik üretim sektörleri karbon vergisi ödemek zorunda kalabilir.

Tunç Çağı'nda 2 önemli iklim değişikliği dönemi vardı. İklim Değişikliği ve Politika Çalışmaları Boğaziçi Üniversitesi Merkezî Yönetim Kurulu Üyesi  Murat Türkeş'e göre, Türkiye'de insan kaynaklı iklim değişikliği 1970'lerde başlamıştır.

2020 itibarıyla, en sıcak yıl rekoru 2010, daha sonra 2018 ve daha sonra 2020 idi. 2011 Ulusal İklim Değişikliği eylem Planı'ndaki iklim değişikliği senaryosu, yıllık ortalama sıcaklıktaki artışın 2.5 °C ila 4 °C olacağını tahmin etti ve 2021'de Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı, bu süre ile yüzyılın sonu arasında 1 ila 2 derece arasında olacağını söyledi. Türkiye'nin diğer birçok ülkeden daha ciddi şekilde etkileneceği tahmin edilmektedir, ancak etkiler ülkenin bölgelerine göre önemli ölçüde değişmektedir, yaz aylarında Güney ve Batı bölgeleri için en büyük sıcaklık artışları tahmin edilmektedir. En kötü durum, 2100 yılına kadar sıcaklıkta 7 derecelik bir artıştır.
21. yüzyılda sıcaklıkların ortalama 2-3 °C artacağı ve yağışların önemli ölçüde azalacağı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, kuzeyde yağışlar artabilir ve yağışların karla yer değiştirmesi nedeniyle daha fazla sel olacağı tahmin edilmektedir. Mevsimsel olarak, kışın daha fazla yağış olabilir, ancak ilkbahar ve sonbaharda %50 daha az olabilir.
İklim değişikliği nedeniyle Türkiye'de orman yangınları arttı ve rüzgar hızının Marmara Bölgesi genelinde artması bekleniyor.
İklim değişikliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkabilecek bir başka etki de ani yağışlara bağlı sellerdir. Kuraklık, sivrisinek kaynaklı hastalıklar riski taşır.
Kentsel ısı dalgaları (özellikle güney ve doğuda), kuraklık, fırtınalar, ve sel, artabilir.

Tektonik yükselme, Samsun ve Alanya arasındaki deniz seviyesinin yükselmesini azaltırken, birkaç büyük nehir Deltası azalmıştır. Deniz seviyesinin 1 metre yükselmesi riski taşıyan bölgelerde 200 binden fazla insan yaşamaktadır. İstanbul deniz seviyesinin yükselmesi riski altındadır, örneğin Kadıköy metro İstasyonu sel tehdidi altındadır.

Türkiye "su fakiri" bir ülkedir, çünkü kişi başına düşen su miktarı yılda yaklaşık 1.500m³'tür Kuzey nehir havzalarındaki su kaynakları için çok az değişiklik olduğu, ancak Güney nehir havzalarında önemli bir azalma olduğu tahmin edilmektedir. 2024 yılı itibari ile, geçen son 50 yılda 36 göl tamamen kurudu, 14 gölde ise kuruma tehlikesi olduğu öngörülmüştür.

Türkiye'nin 2018 yılında yürürlüğe giren Enerji Verimliliği Yasası, verimliliğe yaklaşık 11 milyar ABD doları taahhüt ediyor ve emisyonları önemli ölçüde sınırlayabilir. Bununla birlikte, 2019 itibarıyla, enerji verimliliği politikaları henüz ölçülebilir hedeflere ve önlemlere çevrilmemiştir. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) enerji verimliliğine yatırım yapmaktadır. 2015 yılında İstanbul'da İslam İklim Değişikliği Beyannamesi 20 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yayıldı.

Birleşmiş Milletler nezdinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İklim Değişliği Ulusal Odak Noktası olarak tanınmıştır.
2001 yılında Başbakanlığın 2001/2 sayılı Genelgesi ile kurulan İklim Değişikliği koordinasyon Kurulu (İDKK), 2013 yılında İklim Değişikliği ve Hava Yönetimi Koordinasyon Kurulu (İDHYKK) adıyla yeniden düzenlenmiştir.

Bu senaryolara göre yapılan bilgisayar destekli simülasyon çalışmaları yapılmaktadır. HİDP (IPCC) A2 senaryosu baz alınarak yapılan bir çalışmada Türkiye'de 2071-2100 yılları arasındaki ortalama sıcaklıklar 1961-1990 yıllarının ortalamasına göre iç bölgelerde 5-6 oC, kıyı bölgelerinde ise 4-5 oC artış olacağı öngörülmüştür. Bu derecede büyük bir artış ekolojik dengeleri oldukça olumsuz yönde etkiyebilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınin İklim Değişikliği ve Hava Yönetimi Koordinasyon Kurulu Ulusal Seragazı Emisyon Envanter Sistemi yapar. Paris Anlaşması imzalandı ve Ekim 2021'de onaylandı.

2021 Türkiye orman yangınları
2021 Batı Karadeniz sel felaketi

İklim Masası basına bilimsel temelli iklim haberleri servis
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KANUNU TASLAĞI
İklim Değişikliği MGM 17 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İklim Değişikliğinin Su Kaynaklarına Etkisi Projesi 6 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye’de Yenilenebilir Enerjiyle Sanayi Gelişimi, Ticaret Firsatlari Ve Inovasyon 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye’de Yenilenebilir Enerjiyle Beceri ve İstihdam Gelişimi Elektrik Sektörünü Karbonsuzlaştırmanın Yan Faydalarının Analizi 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sabancı Üniversitesi:TÜRKİYE’DE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ 5 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (iklimBU) 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İklimAdaleti.org 26 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Climate Volunteers 23 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
350 Türkiye 18 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Greenpeace 14 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye 2050 İklim Politikası Diyaloğu Projesi TEPAV
BBC 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İklim için Kampanyacılık Rehberi 21 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye - Country Climate and Development Report - World Bank 15 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye'de insan hakları, çeşitli uluslararası hukuk anlaşmaları ile koruma altına alınmıştır. 1982 Anayasasının 90. maddesine göre uluslararası hukuk kurallarının iç hukuka karşı üstünlüğü kabul edilmiştir. Fakat yaşam hakkı, işkence, ifade özgürlüğü, dini özgürlükler, örgütlenme özgürlüğü gibi konularda sorunlar ve tartışmalar sürmektedir. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yıllardır Rusya ile birlikte en çok sayıda davası görülen ülke konumundadır.
Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları 2019-2020 Raporunda, ülke genelinde son yıllarda artarak yaşanan insan hakları ihlallerinin hızı, bu ihlallerin hızlı gelişimi ve kamuoyunda infial yaratacak bir dereceye gelmesi, adil yargılanma açısından acil kaydıyla bir rapor hazırlanması ve kamuoyunun bilgisine sunulması gereği ortaya çıktığı belirtilmiştir.

Bu zamanın Türkiye'sinin kısmen bu hakka sahip olmasına rağmen, eskiden birçok siyasal sistemi eleştiren gazeteci yazar düşünür dahası 80 darbesini eleştiren ve konu hakkında hukuki süreç başlatmaya çalışan birçok avukat ve savcı görevden men edilmişti.
İfade özgürlüğüne ilişkin olarak, AB Komisyonu 2019 Türkiye Raporunda yapılan değerlendirmelerde ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşüne ilişkin olarak gerilemenin sürdüğüne vurgu yapılmıştır. Ayrıca gazeteci, insan hakları savunucuları, avukatlar, yazarlara ilişkin davalar ve mahkûmiyet kararlarının devam ettiği dile getirilmiştir.

Türkiye'de eşcinselliği yasaklayan bir yasa bulunmamaktadır, fakat eşitlik bakımından eşcinsel Türkler, karşıcinsel yurttaşlarıyla aynı düzeyde değiller. Türkiye'de cinsel azınlıklar için ayrımcılıktan korunma yasaları, evlilik hakkı, vs. yoktur. Eşcinsel olmak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde hizmet etmek için bir engel ve birinin eşcinselliğini ıspatlamak için anal ekzaminasyon gibi amacı "kanıt" bulmak olan tıbbi ve psikolojik testler yapılır ve bu testler sonucunda eşcinsel olan kişilere, uluslararası Dünya Sağlık Örgütü'nün hastalıklar sınıflandırmasında bulunmayan psikoseksüel bozukluk isimli hastalık tanısı koyulup askerlik hizmetine elverişli değildir ibaresi yazılır. 1 Ocak 1993 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi "cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez" şeklindedir.

Avrupa Birliği sürecinde Türkiye'den çok sayıda dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürülmüştür.
Bunlardan birkaçı şöyledir.

Türkiye Cumhuriyeti Yükseköğretim Kurumları'nda kılık kıyafet düzenlemesi.

Özel sektörde aynı statüde çalışan kadın ve erkeğin farklı maaş alması.
Kadınlara ücret konusunda 2. sınıf insanmış gibi muamale edilmesi.

Kötü muamele ve gözaltında darpa bağlı ölüm olayları.

Hapishanelerde uygulanan; mahkûmun akraba harici diğer kişilerle görüşme yapamaması.

Avrupa Birliği sürecinde önemli konu maddelerinden biri olan iletişim ve bilgi alma hakkı ihlali olarak:

YouTube'a Türkiye'den erişimin engellenmesi 16 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AB Denetim Komisyonu tarafından değerlendirilmekte olup, AB süreci için önemli fasılların açılmasına engel durum teşkil etmektedir.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu
Türkiye'de çocuk evliliği

Türkiye'de internet, ilk kez 12 Nisan 1993 tarihinde kullanılmaya başlamıştır.
Dijital pazarlama ajansı We Are Social'ın 2020 yılı raporuna göre Ocak 2020 itibarıyla Türkiye nüfusunun %74'ünü oluşturan 62,7 milyon kişi internet kullanmaktadır. Kullanıcılar 7 saat 29 dakikayı ise herhangi bir cihazla internete bağlanarak geçirmektedir; ortalama 4 saati mobil bir cihazla internete bağlanmaktadır. Speedtest.net raporuna göre 2026 yılının Ocak ayında ortalama sabit geniş bant internet hızı 75,34 Mbps olan Türkiye, dünya sıralamasında 94. sıradadır.

Türkiye'de internet ile ilgili ilk çalışmalar 1980'li yıllarda başlamış; 1987'de Ege Üniversitesi'nin öncülüğünde, Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı (TÜVAKA) adıyla akademik tabanlı bir ağ kurulmuştu. Türkiye'nin ilk akademik tabanlı olmayan ve birçok kurum ve kuruluşu İnternet bağlantısına kavuşturmayı amaçlayan internet ağı projesi ise 1991 yılında ODTÜ ve TÜBİTAK tarafından başlatılmıştı. Bu çerçevede ilk deneysel bağlantı 1992 yılının Ekim ayında Hollanda'ya yapılmasından sonra ilk internet bağlantısı ODTÜ Bilgi İşlem Daire Başkanlığına ait yönlendiriciler ve PTT'den sağlanan 64 Kbps kapasiteli kiralık hat kullanılarak gerçekleştirildi ve ABD'deki NSFNet ile bağlantı kuruldu. Bu nedenle 12 Nisan tarihi, Türkiye'de İnternet'in "doğum günü" olarak kabul edilmekte ve "İnternet haftası" olarak kutlanmaktadır.
1993-1996 yılları arasında, Türkiye'deki üniversitelerin birçoğu ve kimi kamu kuruluşları ODTÜ üzerinden internete bağlandılar. Bu yıllarda sırayla Ege, Bilkent, Boğaziçi ve İstanbul Teknik üniversitelerinde de internet bağlantı gerçekleştirildi. İlk Türkçe içerikli web sayfaları ODTÜ ve Bilkent Üniversitelerinin web siteleri oldu. Bunu, doksanlı yılların sonunda hayata geçen Ekşisözlük ve Mynet gibi siteler takip etti.
İnternetten ticari kuruluşların ve internet servis sağlayıcılarının yararlanmasını sağlayacak TURNET projesi 1996 Ağustos ayında hayata geçti. TURNET'in hatlarından ticari olarak yararlanan İnternet Servis Sağlayıcı şirketler (ISS) ortaya çıktı ve internet hizmetini üçüncü kişilere belirledikleri fiyattan satmaya başladılar. 1997'ye gelindiğinde, ISS sayısı sekseni geçmişti.
1996 sonlarından itibaren Türkiye'de birçok gazete ve dergi internet üzerinden yayımlanmaya; 1997 yılının ortalarından itibaren bankalar internet üzerinden bankacılık hizmeti vermeye; 1997'nin sonlarında bazı popüler alışveriş merkezleri internet üzerinden alışveriş imkanları sunmaya başladı. Bu dönemde ülkede internet servis sağlayıcılar üzerinden internet servisi alan ve internet erişimi olan ticari şirket sayısı 10.000'e, internete bağlı bilgisayar sayısı 30.000'e, her internet bağlantısından ortalama 8 kişinin yararlandığı düşünülerek internet kullanan kişi sayısı 250.000'e ulaştı.
1990'lı yılların sonu-2000'li yılların başında Ekşi Sözlük, sahibinden.com, itiraf.com, siberalem.com gibi internet girişimleri ortaya çıktı; Türkiye'nin ilk e-ticaret devleri, Gittigidiyor ve Sahibinden.com hayata geçti.
2012 yılında Türkiye genelinde internet kullanımı toplam nüfusun %45'ine ulaşmıştır. 2015 itibarıyla Türkiye, 35 milyona yaklaşan aktif internet kullanıcılarının %94'ü (32,7 milyon) Facebook üyesi olan, Twitter'daki aktif kullanıcı sayısı ise 9,6 milyona ulaşan bir ülkedir. 2017 yılı raporlarına göre ise Türkiye'de nüfusun %60'ını oluşturan 48 milyon kişi internete bağlanmaktadır.

Türkiye'de 7.000'den fazla internet sitesi engellidir. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından engellenen sitelerin engeli için mahkeme kararı aranmaktadır. Yine Türkiye'de Mayıs 2008 ve 2010 tarihleri arasında YouTube, 2009 yılında Gabile ve GayRomeo.com gibi birçok site sansürlenmiştir. Yine BTK tarafından arama motorlarında birçok kelime yasaklı kelime olarak nitelendirilmiştir.

Türkiye'de işsizlik, resmi olarak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından Uluslararası Çalışma Örgütünün hesaplama yöntemini kullanılarak işgücü ve işsizlik istatistiklerinin araştırılıp raporlanmasıyla saptanır.
Türkiye Ağustos 2021 tarihli Eurostat raporuna göre Avrupa'da 32 ülke arasında İspanya ve Yunanistan'ın ardından en yüksek işsizlik oranına sahip 3. ülke konumundadır. 2020 yılı OECD verileri Türkiye'nin Avrupa ülkeleri arasında ortalama 45,6 saat ile (ulusal yasal standart çalışma saati 45'tir) en yüksek çalışma saatlerine sahip birinci ülke durumunda bulunduğunu belirtmekte. Çalışma saatlerinin azaltılması ve işsizlik arasındaki olumlu korelasyona karşın işsizlik ile mücadele kapsamında çalışma saatlerinin azaltılması bağlamında herhangi bir girişim yoktur.
2018 yılına ait Eurostat araştırmasına göre Yükseköğretim mezunlarının işsizlik oranında Türkiye yüzde 9,8 ile 35 ülke içinde 5. sırada yer almakta. 35 ülke içinde yükseköğretim ve ilköğretim mezunları arasında farkın eksi olduğu tek ülke Türkiye'dir.

2021 yılı Ağustos ayı mevsim etkilerinden arındırılmış verilere göre;

Ekim 2019 verileriyle

Şirketlerin maliyet odaklı yaklaşımları: Kalite odaklı yaklaşımda maliyetleri bir miktar artırmayı göze alarak detaylı planlama ve üretim yapılır. Türkiye'deki işletmeler ise standart bir işi yaparken maliyetleri olabildiğince düşürmeyi tercih etmekte, bu da çoğu zaman kalite ve işgücünden feragat ederek karşılanmaktadır. Bu durum da kişi başına çalışma saatlerini yükseltirken, iş başına çalışan sayısını düşürmektedir.
İşverenlerin çalışanlara dair vergi ve prim yükünü yüksek bulması: Bazı ülkelerde çalışanların vergi ve primleri yine çalışanların kendisi tarafından hesaplanıp karşılanmakta, işverenin mali olarak tek yükü maaş ödemeleri olmaktadır. Türkiye'de ise bu konuda uygulanan mevzuatlar bu tip ödemeleri işveren tarafında da oldukça yoğun biçimde uygulamakta, dolayısıyla işverenler bu tip maliyetleri de göz önünde bulundurarak çalışan sayısında kısıntıya gitmektedir.
Dezavantajlı grupların işgücüne katılımı: Kadın, engelli, vb. cinsiyet ve toplumsal sınıfların işgücünde dezavantajlı olduğu dönemden eşit haklara sahip olduğu döneme geçişin 2008 sonrasında hız kazanmasıyla, bu konuda çalışmalar yapan diğer ülkelerin daha uzun zamana yaydığı süreç Türkiye'de dar bir zaman dilimine sıkışmıştır.
Yüksek genç nüfus: Gelişmiş ülkelere oranla yüksek sayıda genç nüfusa sahip olan Türkiye, aynı oranda üretim ve istihdam büyümesi sağlayamamaktadır.
Eğitim sistemi: Türkiye'de eğitim sisteminin kalifiye eleman yetiştirme odaklı olmaması, dünyadaki güncel gelişmelere yavaş ayak uydurması gibi etkenler, ulusal çıktıları ve işgücünü dünyada daha az rekabetçi hale getirmekte, bu da istihdam ve üretim artışının yeterli oranda sağlanamamasında başlıca sebebi teşkil etmektedir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı bir kuruluş olan Türkiye İş Kurumu (İŞKUR), 21 Ocak 1946 tarihinde 4837 sayılı kanun ile “İş ve İşçi Bulma Kurumu” adıyla kurulmuştur. Kurumun hizmetleri arasında iş ve meslek danışmanlığı, istihdam, işsizlik ödeneği, işgücü eğitim kursları ve girişimcilik programları yer almaktadır.

Türkiye'de işsizlik sigortası 4447 sayılı kanunla Mart 2002 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. İşsizlik sigortasından yararlanabilmek için son üç yıl içinde en az 600 gün, işten ayrılmadan önceki son 120 gün kesintisiz prim ödemiş olma şartı aranmaktadır. Hizmet akdinin sona ermesinden sonra 30 gün içerisinde, işten ayrılma belgesiyle Türkiye İş Kurumuna şahsen başvurulması gerekir. İşsizlik sigortası bağlanan kişiler, prim ödeme gün sayılarına bağlı olarak 180 ila 300 gün arasında işsizlik ödeneğinden yararlanabilirler. İşsizlik ödeneğinin devam ettiği süre boyunca Genel Sağlık Sigortası primleri de ödenir ve sağlık hizmetlerinden yararlanılabilir.

Türkiye ekonomisi

Türkiye günümüzde jeotermal enerji kapasitesi ve doğrudan kullanımda Avrupa'nın lideri dünyada 4. sıradadır. Bunun en çoğu direkt ısıtmada kullanımdır. Bunun yanı sıra jeotemal elektrik ile Türkiye'nin potensiyal 4,5 GWe, ama 2019 kapasitesi 1,5GW.

Jeotermal kaynaklar % 94'ü düşük ve orta sıcaklıklı olup, doğrudan uygulamalar için uygundur.
Doğrudan ısıtmadaki kullanım bölgedeki 103,000 residansın ısıtılmasına hizmet eder (827 MWt ve 7712.7 TJ/sene). Ayrıca ferdi ısıtmada vardır (74MWt ve 816.8 TJ/sene); 800,000 m² sera ısıtması (192MWt ve 3633 TJ/sene); ve 215 balneological kolaylıklar, 54 spazm, banyo ve yüzme havuzları (402MWt ve 12,677.4 TJ/sene).
Dünyada jeotermal enerjiden elektrik üreten ilk beş ülke; ABD, Filipinler, Meksika ve İtalya'dır. Kaplıca ve jeotermal ısı kullanımında ilk beş; Çin, Japonya, ABD, İzlanda ve Türkiye'dir.

Kızıldere tesisleri 20MW kapasiteye sahip olup yıllık 12-15 MW ortalama kapasiteyle çalışır.

Sadece Buharkent'te yok, başka yerlerde karbondioksit emisyonları vardır Kızıldere üretim tesislerinde 120.000 ton likit karbon dioksit ve soğutucu olarak kullanılan katı karbon dioksit üretiminde elde edilir.

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Türkiye'nin en büyük jeotermal santrali için uzun vadeli finansal destek sağlayacağını duyurdu.

Türkiye Jeotermal Derneği 24 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MTA 23 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jeotermal enerji 9 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye'deki Jeotermal Enerji Santralleri (Arşiv)
Türkiye’de Jeotermal Kaynakların Kümülatif Etki Değerlendirmesi: Kümülatif Etki Değerlendirme Raporu 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye'de kadın cinayeti, Türkiye'de kadınların "namus temizleme" gerekçesiyle öldürülmeleri gibi, toplumsal rollerine, cinsiyetlerine veya ataerkil normlara bağlı nedenlerle kasıtlı olarak öldürüldükleri cinayet vakalarını ifade eder. Bu kavram, uluslararası literatürde femicide (kadın cinayeti) olarak da anılır ve kadınların yalnızca cinsiyetleri nedeniyle hedef alınarak öldürülmesini kapsar.
Türkiye'de gerçekleşen kadına yönelik şiddet eylemlerinden en ağır ve en trajik olanlarından birisidir.
Kadın cinayetlerinin sayısı Türkiye'de 2000'li yıllarda geçmiş yıllara göre büyük bir artış göstermiştir. 474 kadının öldürüldüğü 2019 yılı, ülkede son 10 yılda en fazla kadının öldürüldüğü yıl olarak kayıtlara geçmiştir.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun yıllık raporuna göre 2020 yılında ise erkekler tarafından 300 kadın öldürülmüş, 171 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur.
Platformun güncel raporlarına göre bu artış eğilimi devam etmiş; 2025 yılında 294 kadın erkekler tarafından öldürülmüş, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur.
2010-2019 yılları arasında, kadın cinayetlerinin sayısında yalnızca İstanbul Sözleşmesi'nin imzalandığı 2011 yılında belirgin bir düşüş gözlemlenmiştir.
Suçluların işledikleri suçu normalleştirmek ve meşrulaştırmak adına öne sürdükleri başlıca gerekçeler arasında şunlar ön plana çıkmaktadır: kadının ayrılık talebi, namus, aldatma ya da aldatılma iddiası, kıskançlık, ekonomik anlaşmazlıklar ve kontrol etme isteği.
Kadın cinayetleri, sadece bireysel bir şiddet eylemi değil, aynı zamanda derin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, ataerkil yapının ve yetersiz koruma mekanizmalarının bir sonucudur. Bu cinayetlerin önlenmesi için etkin hukuk uygulamaları, toplumsal farkındalık çalışmaları ve cinsiyet eşitliğine dayalı eğitim politikaları büyük önem taşımaktadır.

Türkiye'de kadın cinayetlerine dair resmî kurumlar ve kadın örgütleri tarafından açıklanan farklı veriler bulunmaktadır. Türkiye'de partnerleri veya aile üyesi erkekler tarafından öldürülen kadın sayısına ilişkin veriler, ilgili devlet kurumları tarafından paylaşılmadığından, resmî veriler kadın cinayeti sorununun boyutunu yansıtmada yetersiz olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye'de kadın cinayetlerine ilişkin veri toplayan başlayan sivil oluşumlar: Anıt Sayaç, Bianet ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'dur.

2009 yılında dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in TBMM'de sunulan bir soru önergesine verdiği yanıt, Türkiye'de kadın cinayetleri konusunda resmî sayılabilecek önemli bir veri kabul edilir. Bu yanıtta ülkede 2002- 2008 arasında işlenen kadın cinayeti sayısı 2002'de 66, 2003'te 83, 2004'te 128, 2005'te 317, 2006'da 663, 2007'de 1011, 2008'de ise 806 olarak açıklanmış ve 2002'den bu yana kadın cinayetlerinde 14  misli artış olması, medyada ve siyasetçiler arasında çok tartışılmıştı.
2013 yılında verilen bir başka soru önergesine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın verdiği cevapta ise 2009'da 171, 2010'da 177, 2011'de 163, 2012'nin ilk 9 ayında ise 128 kadın cinayeti işlendiği bildirildi
2021 yılı Ocak Ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Twitter hesabından yaptığı açıklamada, 6284 sayılı kanun kapsamındaki kadın cinayetlerinde hayatını kaybeden kadın sayısını 2017'de 353, 2018'de 279, 2019'da 336 ve 2020'de ise 266 olarak duyurdu.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verilerine göre 2008'de 806, 2009'da 109, 2010'da 180, 2011'de 121, 2012'de 210, 2013'te 237, 2014'te 294, 2015'te 303, 2016'da 328, 2017'de 409, 2018'de 440, 2019'da 474 olmak üzere 2008-2019 yılları arasında toplam 3.185 kadın öldürülmüştür.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2019 yılı raporuna göre 2019'da işlenen 474 kadın cinayetinden 115'i şüpheli olarak kayıtlara geçmiş ve suçluları bulunamamıştır. 2020 yılı raporuna göre Türkiye'de 2020 yılında erkekler tarafından 300 kadın öldürülmüş ve 171 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. 2021'de 280 kadın cinayeti, 217 şüpheli ölüm vakası, 2022'de 334 kadın cinayeti, 245 şüpheli ölüm, 2023'te 315 kadın cinayeti, 248 şüpheli ölüm gerçekleşmiştir. 2024 yılında 394 kadın cinayeti ve 258 şüpheli kadın ölümü  gerçekleşmiştir. Bu sayı veri tutulmaya başlandığından bu yana ulaşılan en yüksek sayıdır.
Türkiye'de şiddetten ölen kadınlar için yapılmış Anıt Sayaç adlı internet sitesinde paylaşılan yıllara göre ölüm sayıları ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun verilerine göre ölüm sayılarına gösteren tablo aşağıdaki gibidir:

2008-2018 yılları arasında gerçekleşen kadın cinayetlerinden 1260 cinayet vakasını inceleyen bir araştırma; kadın cinayetlerinde failler listesinin en başında öldürülen kadının kocasının aldığını gösterir (623). İkinci sırada sevgililer tarafından işlenen cinayetler (160), üçüncü sırada eski koca cinayetleri (94) yer alır. Dördüncü sırada yer alan "tanıdık biri tarafından işlenen cinayetler" (88), hırsızlık ve tecavüz vakaları ile gerçekleşmektedir. Ardından sırasıyla akraba cinayetleri (49), kardeşi tarafından öldürülme (48), oğlu tarafından öldürülme (48), babası tarafından öldürülme (38), yabancı biri tarafından öldürülme (18) gelmektedir.
2019 yılında öldürülen kadınların ise 134'ü evli olduğu eşi tarafından, 51'i birlikte olduğu erkek tarafından, 29'u akrabası tarafından, 25'i eskiden evli olduğu erkek tarafından, 25'i oğlu, komşusu, çocuğuyla aynı okulda veli olan kişi gibi tanıdığı kişiler tarafından, 8'i eskiden birlikte olduğu erkek tarafından, 19'u tanıdık, 15'i babası, 13'ü kardeşi, 3'ü de tanımadığı kişiler tarafından öldürüldü.  KDCP'nin 2023 Yıllık Veri Raporu'na göre de kadın cinayetlerinin %41'inde fail kadının evli olduğu, erkek, %14'ünde kadının birlikte olduğu erkek, %11'inde bir tanıdık, %9'unda eskiden evli olduğu erkek, %6'sında oğlu, %6'sında akrabası, %5'inde eskiden birlikte olduğu erkek, %3 baba, %3 kadının kardeşidir.  2024 yılında Türkiye'de öldürülen kadınların neredeyse tamamı (%97,5), tanıdıkları erkekler tarafından öldürülmüştür. Kadın cinayetlerinin faili olarak ilk sırada %42 ile yine evli olduğu erkek yer almaktadır.

KCDP raporuna göre 2019 yılında; 292 kadın evinde, 52 kadın ise sokak ortasında öldürülmüştür. 9’u arabada, 6’sı çalıştığı iş yerinde, 5’i otelde, 5’i parkta, 3’ü dükkanda, 2’si eğlence mekânında, 2’si hastanede, 1’i kafede, 1’i okulda, 1’i ise diğer bir kamusal alanda öldürülmüştür. Öldürülen kadınların 31’i su ve kenarı alanlarda öldürüldü veya cansız bedenleri bulundu. 32’si ise orman, mera, piknik alanı, bahçe, tarla gibi arazi alanlarında öldürüldü veya ölü bulundu. 3 kadın da ahır, metruk bina gibi ıssız yerlerde öldürüldü veya ölü bulundu. 29 kadının nerede öldürüldüğü tespit edilememiştir. KCDP 2024 yılı istatistiklerine göre kadınların %57’si evlerinde öldürüldü.

2008-2018 yılları arasında gerçekleşen 2 binden fazla kadın cinayetinden 1260 cinayet vakasını inceleyen bir araştırma kadın cinayetlerinin en çok ateşli silahla (679) işlendiğini, daha sonra sırası ile kesici alet (404), boğma yöntemi (84), darp etme (64) ve işkence yaparak (15) kadınların öldürüldüğünü ortaya koymuştur.
2019'da öldürülen 474 kadından 185'i ateşli silahla, 101'i kesici aletle, 29'u boğularak, 27'si darp edilerek, 19'u yüksekten atılarak, 6'sı ilaç içirilerek, 6'sı yakılarak öldürüldü. 101'inin nasıl öldürüldüğü tespit edilememiştir. 2024 yılında işlenen kadın cinayetlerinde ateşli silahla öldürülme %57 ile yine istatistiklerde ilk sırada yer aldı.

1999 yılında, dünyadaki genel eğilimin aksine Türkiye'de kadın intiharlarının erkek intiharlarından yüksek olması; intihar olgusunu Türkiye gündeminde fazla yer almasına neden olmuştur. 1999 yılında, Batman ve merkez ilçelerinde, 2000 yılının ilk sekiz ayında intihar ortalamasının Türkiye intihar ortalamasının yaklaşık iki katına çıkması ve intihar edenlerinin %80.8'inin kadın olması üzerine birçok kamu kuruluşu ve sivil toplum örgütü, yöredeki kadın intiharları hakkında araştırma yapma gereği duymuştur. Kadın intiharlarının çoğunun ardında töre baskısı olduğu; basın yayın organlarına intihar olarak yansıyan olaylardan bir kısmının intihar süsü verilmiş töre cinayeti olduğu; bir kısmının da töre baskısı neticesi meydana gelen intiharlar olduğu ileri sürülmüştür.
Türkiye'de en çok töre cinayetinin işlendiği Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgeleri, töre baskısına bağlı olarak gerçekleşen intiharlar ile cinayet olduğu halde intihar olarak gösterilen olayların da yoğunlaştığı bölgelerdir.

Türkiye gündeminde infial uyandıran bazı kadın cinayetleri şunlardır:

19 Kasım 1975'te, Halil Fevzi Uyguntürk isimli bir kişi kendisiyle evlenmeyip başka biriyle nişanlanan Güngör Sülük'ün çalıştığı tarlaya gidip genç kızı, genç kızın annesi Fadime Sülük'ü ve Durdu Çaylıoğlu adında bir kadını öldürdü. Yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Kenan Evren tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi'nden sonra 1980–1984 arasında idam edilen 24'ü adli suçlu 50 mahkûmdan biridir.
2004'te İstanbul'da işlenen Güldünya Tören cinayeti, Türkiye'de aile içi şiddet, tecavüz ve töre cinayeti konularında sık sık alıntılanan, tezlere konu olan ve sembol olarak adlandırılan bir olay oldu. Güldünya Tören'i öldüren İrfan Tören müebbet, Ferit Tören ise 23 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.
3 Mart 2009'da işlenen Münevver Karabulut cinayeti, Türkiye kamuoyunda dikkat çekti ve büyük tepki doğurdu. Cinayetin basında yer alış şeklinin verdiği rahatsızlık, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun ortaya çıkmasında rol oynadı.
2010 yılında Siirt'te gerçekleşen ve intihar değil, cinayet vakası olduğu üç yıl sonra ortaya çıkan Esin Güneş cinayeti, uzun süren gerçeğin ortaya çıkarılması ve adalet arayışıyla ülkenin gündemine geldi. Dava, Güven Güneş’in eşini kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılması ile sonlandı. Bu cinayet davası ve karar, diğer şüpheli ölümlerin yargılanma süreci için emsal oluşturdu.
Boşanmak istediği eşi tarafından 2011'de İzmir'de öldürülen Ferdane Çöl'ün davası, katil Sedat Çöl'ün ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılması ile sonl

Türkiye'de komünizm, 1920 yılında Türkiye Komünist Partisi ile partileşme sürecine giren ve günümüzde devam eden siyasi hareket.

Bir akım olarak komünizm, Osmanlı İmparatorluğu ve Anadolu içerisinde ilk kez 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir dizi işçi hareketi ve cemiyeti olarak ortaya çıktı; ancak bu örgütlenmeler, doğalarında komünizm ve sosyalizmden etkilenmelerine rağmen, ideolojik oluşumlardan ziyade işçi haklarına odaklı oluşumlar olarak kaldılar ve böylece büyük bir etkiye sahip olmadılar. Osmanlı Türkçesinde sosyalizm ve komünizm kelimelerinin kullanımı ilk kez bu dönemde, Avrupa'dan çeviri yayın yapan Cerîde-i Havâdis gazetesinde görüldü.
1908'de meşrutiyetin restorasyonu ile başlayan İkinci Meşrutiyet (1908-1920) dönemi ile, Osmanlı İmparatorluğu'nda ifade ve basın özgürlüğünde görülen rahatlamalar sayesinde, özellikle imparatorluk içerisindeki azınlıklar arasında, komünizmin de dahil olduğu yeni toplumsal ve ideolojik akımlar yükselişe geçti. Daha önce en kaydadeğerleri Sosyal Demokrat Hınçak Fırkası ve Ermeni Devrimci Federasyonu olmak üzere çeşitli komünist ve sosyalist partiler azınlıklar arasında zaten kurulmuş olsa da, ilk Türk komünist siyasi partisi, 1910 yılında Hüseyin Hilmi tarafından kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası (OSF) oldu. OSF Meclis-i Mebûsan içindeki desteğinin önemli bir bölümünü Bulgar ve Ermenilerden alıyordu ve modern anlamda siyasi bir oluşum olmaktan ziyade bir aydınlar topluluğuydu. Eylül 1911'de uluslararası işçi hareketi ile irtibat içinde bulunabilmek için partinin uluslararası örgütü, Refik Nevzat tarafından Paris'te kuruldu; fakat parti, İkinci Enternasyonal'e kabul edilmeyi başaramadı. 1913 yılında Bâb-ı Âli Baskını ile İttihat ve Terakki'nin mutlak iktidarı sağlaması ve kısa süre sonra Mahmud Şevket Paşa'nın suikaste uğraması üzerine muhalefete yönelik başlatılan tasfiye ile Hüseyin Hilmi tutuklandı ve Sinop'a sürgün edildi. Böylece OSF'nin sonu geldi.
1913'te Hüseyin Hilmi'nin sürgününden 1918'deki Mondros Mütarekesi'ne kadar, yani I. Dünya Savaşı boyunca, ne siyasi ne de toplumsal alanda etki gösterememiş bir dizi parti haricinde ciddi bir komünist örgütlenme gerçekleşmedi. Bu yıllar sırasında birçok Türk sosyalisti Almanya'daydı ve Spartaküs Birliği ile yakın bağlar kurdu. Diğer bir grup Türk sosyalistleri ise Rusya'daydı ve Bolşevik İhtilali'ne yakından tanıklık ettiler.

10 Eylül 1920'de Mustafa Suphi tarafından kurulan Türkiye Komünist Partisi, Türkiye'de kurulan ilk komünist siyasi oluşumdur. Aynı yıl, 18 Ekim 1920'de Mustafa Kemal'in talimatıyla kurulan Türk Komünist Fırkası (TKF) ise daha çok Sovyetler Birliği'nden yardım almak amacıyla kurulmuş ve üç ay içinde kapatılmış bir partiydi.
TKF'nin önde gelen 14 yöneticisi ve Mustafa Suphi 28 Ocak 1921'de Trabzon açıklarında öldürüldü. Aynı yıl Ankara'da Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve Yeşil Ordu davasında tutuklamalar oldu ve parti kapatıldı.
Türkiye Sosyalist Fırkası Başkanı Hüseyin Hilmi, İstanbul'da eski bir polis olan Kalkandereli Ali Haydar tarafından 1922'de vurularak öldürüldü.
Ankara'da ikinci Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası davası 1922'de açıldı ve parti kapatıldı.
1 Mayıs 1923'te İstanbul'da dağıtılan 1 Mayıs bildirileri nedeniyle Türkiye Komünist Partisi mensupları tutuklandı, haklarında “vatana ihanet” suçlamasıyla dava açıldı.

Cumhuriyetin kuruluşundan çok partili siyasi hayata geçilen döneme kadar Türkiye'de komünist siyasi partiler yasal olarak faaliyet gösteremedi.
1925'te Şeyh Said İsyanı gerekçesiyle çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile komünistler de yargılandı, 38 sanıklı TKP davasında sanıklara 7 ila 15 yıl hapis cezası verildi.
1927 Ekim'inde İstanbul, İzmir ve Adana'da TKP’ye karşı başlatılan operasyonlarda aralarında Nâzım Hikmet ve İsmail Bilen’in de olduğu 30 kişi yargılandı ve gizli örgüt kurmaktan hüküm giydi.
1929’da Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Hüsamettin Özdoğu ve İsmail Bilen’in de aralarında olduğu 34 kişi tutuklandı.
1929’da İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada 24 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
1930’da 1 Mayıs öncesinde İstanbul, İzmir ve Adana’da bildiri dağıtan TKP’liler tutuklandı, 1 Ağustos günü yeni tutuklamalar yapıldı.
1931’de Nâzım Hikmet’in “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle yargılanmasına başlandı.
1932'deki TKP 5. Kongresi'nden sonra İstanbul, İzmir, Edirne ve Samsun'da geniş çaplı tutuklamalar yapıldı.
1933'te İstanbul ve Bursa'da yapılan operasyonlar sonrasında 30'dan fazla kişi yargılandı, 1934 başında sonuçlanan davada Nâzım Hikmet ve Şair Nail V. Çakırhan da ceza aldı.
1935'te aralarında Hasan İzzettin Dinamo ve Ruşen Zeki'nin de bulunduğu TKP'ye yönelik operasyonda “Genç Komünistler Federasyonu” davası açıldı, birçok kişi tutuklandı.
1938'deki Donanma ve Harp Okulu davalarında Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kerim Korcan, Hamdi Şamilov gibi isimlerin de aralarında bulunduğu TKP'liler ağır hapis cezalarına çarptırıldı.
1944 Mart ayında TKP'ye yönelik operasyonlarda 65 kişi tutuklandı, sanıklar 1 No'lu Askeri Mahkeme'de yargılandı, 3 Mart 1945'te sonuçlanan davada 32 kişi hapis cezası aldı.
1945'te TKP'nin gençlik örgütlenmesine yönelik operasyonlarda İlerici Gençlik Birliği üyeleri tutuklandı, dava sonunda 1 numaralı sanık Mihri Belli başta olmak üzere 28 kişi çeşitli hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı. 4 Aralık 1945 tarihinde sol eğilimli, günlük Tan gazetesinin bir grup tarafından yağmalanmasıyla vuruldu.
1946'da kurulan iki yasal sosyalist parti, Türkiye Sosyalist Partisi ve Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi altı ay faaliyet gösterdikten sonra İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından "komünist gaye ve maksatlara hizmet ettikleri" gerekçesiyle 16 Aralık 1946'da kapatıldı, yöneticileri tutuklandı ve aralarında Dr. Şefik Hüsnü Değmer'in de bulunduğu 45 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Toplumda ve basında artan komünizm tartışmaları üzerine Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran hakkında 14 Mart 1947 tarihinde soruşturma başlatıldı ve bu kişiler çok geçmeden üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırıldılar.

1960'lı yıllarda sosyalist devrim yapılmasını savunan İstanbul Üniversitesi öğrencisi Deniz Gezmiş, arkadaşlarıyla birlikte THKO'yu kurdu. Deniz Gezmiş o sırada Türkiye İşçi Partisi İstanbul sekreteri oldu. Bu dernek birçok illerden destek gördü. Örgüt çok kısa zaman sonra eylemlerine başladı. Örgüt, İstanbul Üniversitesi' ni işgal gibi birçok eylemlere başvurdu. Bu eylemlerin en büyüğü ise 6. Filo'yu protesto eylemidir. Bu eylemlerde devrimci gençler, radikal İslamcılarla karşılaşmamıştır.Bu olaylarda birçok öğrenci yaralanmış ve öldürülmüştür. Bu eylemlerden sonra 1972'de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edilmiştir.

Bu yıllarda 12 Mart muhtırasından sonra Türk soluna büyük bir darbe vuruldu ve her yerde komünist avı başladı. Daha sonra Ecevit hükûmetinin yaptığı aflarla Türk solu eski gücüne dönse de milliyetçi cephenin iktidara gelmesiyle tekrar sol güç kaybetmiştir. Bu yıllarda solcular ve ülkücüler arasında sokak kavgaları ve yer işgalleri görülmüştür.

2001 yılında Türkiye Komünist Partisi tekrar kuruldu. Ancak 13 Temmuz 2014'te Erkan Baş, Metin Çulhaoğlu ve Kurtuluş Kılçer'in de bulunduğu 11 kişilik komite üyesi grup, TKP'nin Gezi Parkı Olayları'nda gerekli örgütsel dönüşümleri yapmadığı sebebiyle Haliç'te TKP 12. Kongresi'ni düzenledi. Ardından 14 Temmuz 2014'te Aydemir Güler ve Kemal Okuyan'ın bulunduğu 12 kişilik merkez komite üyesi TKP Atılım Kongresi'ni düzenledi. Aynı tarihte iki kongreyi de temsil eden delegasyonlar toplanmış ve TKP'yi kendilerinin temsil ettiğini öne sürdüklerinde bir uzlaşmaya varamamışlardı. Bu olaydan sonra Atılım Kongresi Komünist Parti'yi (KP), 12. Kongre ise Halkın Türkiye Komünist Partisi'ni (HTKP) kurarak partiyi ikiye böldü. 18 Ağustos 2015'te de Kurtuluş Kılçer'in de bulunduğu bir grup HTKP'den ayrılarak Türkiye Komünist Hareketi’ni (TKH) kurdu.

Komünist Parti aynı zamanda Gelenek, Boyun Eğme, Komünist ve Okul ve Ülke adlı dergilerini yayımladı. 2006'da kurulmuş olan soL Haber Portalı'nın faaliyetini de sürdürdü.
27 Aralık 2016'da TKP'nin yeniden siyasete dönmesi için 3 tarafa da bir çağrıda bulundu. KP bu çağrıya olumlu karşılık verdi, ancak HTKP ve TKH bu çağrıya şiddetli tepkiler verdi. HTKP ve TKH, 22 Ocak 2017'de KP, TKP ismini alınca bu duruma karşı çıktılar. 7 Kasım 2017'de de Erkan Baş, HTKP'yi kapatıp Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) kurarak yoluna devam etmiştir. 2018 genel seçimleri sırasında TİP'in HDP listelerinden seçime girmesi üzerine çıkan tartışmalar sonucu o zamana kadar TİP'i destekleyen FKF, ayrı bir yoldan gitme kararı almış ve 18 Kasım 2020'de Devrim Hareketi'ni kurmuştur.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Mustafa Yalçıner'in de yazılarının yayımlandığı 2016 kuruluşlu Teori ve Eylem adında bir dergi de vardır.

Türkiye'deki etkin yasal komünist partilerin üye sayıları

Türkiye'de Komünizm, 1920 — 2005
Türkiye’nin 89 yıllık komünist tarihi, En Son Haber

Aden Bahçesi (İbranice: גַּן עֵדֶן Gan Eden, Arapça: جنة عدن Jannat ‘Adn), Kitâb-ı Mukaddes'te Adem ile Havva'nın yaşadığı cennet bahçesidir. Eden'in Orta Doğu'da bir yerde olduğu düşünülmektedir.
Aden sözcüğü zevk anlamına geldiğinden Zevk Bahçesi olarak da adlandırılabilir. Kitab-ı Mukaddes Aden Bahçesi'ni Tanrı'nın Bahçesi ve cennet olarak da adlandırır. Aden Bahçesi'nin doğuda yer aldığı ve içinden geçen bir ırmağın bölünerek dört kol olduğu belirtilir. Bu ırmaklar Aden Bahçesi'ni sulayıp bahçenin dışından akmaya devam ederler. Adem ile Havva'nın Tanrı'ya itaat ettikleri sürece bu bahçede sonsuza dek yaşayabilecekleri belirtilir.

Yaratılış 2
Rab Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem'i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında Yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı.
Aden'den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon'dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon'dur, Kûş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle'dir, Asur'un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat'tır.

Aden Bahçesi Kitab-ı Mukaddes'e göre "Tanrı'nın Bahçesi" olarak da geçer. Aden Bahçesi'nin içinden bir ırmak dört kol olur ve bahçenin sınırlarını aşar. Bu ırmakların adları: Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat'tır. Bu sözlere göre Aden Bahçesi'nin sınırları günümüzdeki Türkiye'nin doğusunda bulunuyordu. Aden Bahçesi'nin, sınırlarının dışında kalan kısmından farkı, bu bahçenin işlenerek örnek bir bahçe haline getirilmiş olmasıdır. Bahçenin dışındaki topraklar ise işlenerek bir bahçe durumuna getirilmiş değildir çünkü Rab Tanrı henüz dünyaya yağmur yollamamıştır. Aden Bahçesi'nin dışındaki alanlarda yabanıl bir fidan, bir ot bile yoktu.
Aden Bahçesi'nde her türlü ağacın yanında, gerçek birer ağaç olmakla birlikte özel anlamları bulunan iki farklı ağaç daha vardır. Bunlardan biri "yaşam ağacı" ve diğeri ise "iyiyle kötüyü bilme ağacı"dır. Bu iki ağaç bu bahçede yaşayacak insanların Tanrı'yla ilişkileri açısından önem taşırlar. Adem ve Havva'ya verilen emre göre her ikisi de iyiyle kötüyü bilme ağacının meyvesinden yememeliydiler. Eğer yerlerse bu Adem ve Havva için ölüm anlamına gelecekti. Adem'le Havva'ya yaşam ağacının yasaklandığını gösteren bir söz yoktur. Ancak Adem ve Havva'nın itaatsizliklerinden sonra her ikisinin de bu ağaçtan yemelerine engel getirilir. Yaşam ağacının meyvelerinin yaşam veren özelliklere sahip olduğundan bahsedilmez. Aynı şekilde iyiyle kötüyü bilme ağacının da ne meyveleri zehirlidir, ne de meyveleri insanlara iyiyle kötüyü bilmelerini sağlayacak bir anlayış verebilirler. Bu ağaçların bu adlarla adlandırılmaları onların manevi anlamlarındadır. İyiyle kötüyü bilme ağacı Adem ve Havva için sınav niteliğindeki bir ağaçtı. Özgür iradeye sahip varlıklar olarak Tanrı'ya itaat etmeye ve ona bağımlı olmaya istekli olup olmadıklarını gösterecekti. Doğada bulunan her bitkinin yenilebilir özellikte olmadığı göz önüne alındığında, onların bu ağacın meyvesinden yememelerinin de onlar için herhangi bir yoksunluk yarattığı söylenemezdi. Bu açıdan bakıldığında onların geçmeleri gereken sınavın hiçbir zorluğu yoktu.
Adem ve Havva'nın bu tek kısıtlamanın dışında çok büyük bir özgürlüğü vardı. Adem ile Havva bu bahçede sonsuza dek yaşayabilirlerdi. Onların hastalanmaları, yaşlanmaları ve ölmeleri gerekmiyordu. Bundan başka maddi gereksinimleri için mücadele etmek ve "alınlarının teriyle ekmek yemeleri" de gerekmiyordu. Ayrıca tam bir güvenlik içindeydiler ve herhangi bir kişiden ya da hayvandan korkmalarına da gerek yoktu. Duygularını karartan korkular ve endişeler olmadığından onlar için yaşamın anlamı yalnızca yaşamak değil, mutlu ve sevinçli bir şekilde yaşamaktı. Onlar yalnızca itaatsizlik ederek yasaklanan ağaçtan yerlerse öleceklerdi. Üstelik de bütün sahip oldukları nimetleri de kaybedeceklerdi. Adem ve Havva hayvanların öldüğünü gördüklerinden ölümün ne anlama geldiğini biliyorlardı. Onlar mükemmel koşullarda güzel bir cennette yaşıyorlardı. Kitabı Mukaddes Adem'le Havva'nın bulundukları Aden Bahçesi'nden aynı zamanda cennet olarak da söz eder. Aden Bahçesi gökte bulunan bir cennet değildi ve Kitabı Mukaddes'e inanan ilk insanlar burasının bir Yeryüzü cenneti olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle onlara etraflıca öğretim vermek gerekmiyordu. Aden Bahçesi'nde tam bir barış ve huzur vardı. Çünkü Kitabı Mukaddes'e göre yabanıl hayvanlar Tufan öncesi dönemde yalnızca otla besleniyorlardı. Bu nedenle hem birbirleri için hem de insanlar için bir tehlike oluşturmuyorlardı. Tufan öncesi dönemde insanların da et yemedikleri gösterilir. Bunun dışında bugün olduğu gibi hayvanların içinde içgüdüsel bir korku yoktu ve insanlardan kaçmıyorlardı.

Aden Bahçesi'nde ayrıca ruh bir varlığın koruyuculuk yapmakla görevli olduğu kayıtlıdır. Bu ruh varlık Keruv (Kerub) sınıfından bir melektir. Bu meleğin görevi insanları gözetmek ve Aden Bahçesi güvenli bir yer olmakla birlikte, onları belki kendi hataları yüzünden ya da başka nedenlerle doğabilecek olası tehlikelerden korumaktı. Kitabı Mukaddes bu meleğin görevini yapmak yerine, başka amaçların peşinden gittiğini söyler. Bu melek insanların üzerinde bulunduğu üstün konumunu kötüye kullanabileceğini fark eder ve insanların üzerinde egemenlik kurma arzusuna kapılır. İçindeki gururlu düşünceler bu meleğe kendisinin de, diğer meleklerden daha üstün olup Tanrı gibi çok yüksek bir konuma gelebileceğini söyler. Havva, Adem yaratıldıktan hemen sonra yaratılmamıştır. Aradan zamanı belirtilmeyen uzunca bir süre geçmiştir. Adem bu arada bahçeyi ve hayvanları tanıma ve onları özelliklerine göre adlandırma fırsatına sahip olur. Havva yaratılıncaya kadar uzunca bir dönemin geçtiği Adem'in Havva yaratıldıktan sonra söylediği sözlerden anlaşılır. Artık Adem ile Havva bir soy meydana getirebileceklerdir. Daha sonra Şeytan olarak adlandırılan bu melek, bunun kendisi için tam uygun bir zaman olduğunun bilincindedir. Çünkü Havva henüz deneyimsizdir ve hatta belki yeni yaratılmış olduğundan dolayı bir hayvanın konuşmasını bile garipsemeyecektir. Şeytan Adem'le Havva'nın soyu oluştuktan sonra bir girişimde bulunacak olsaydı, isyanının başarılı olması için bu kez onları da tek tek aldatmak zorunda kalabilirdi. Bu nedenle Havva'nın yaratılışından kısa bir süre sonra düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla harekete geçerek ilk isyanı başlatır. Havva yalnızken yaklaşarak ve bir yılanı kukla gibi konuşturarak, yasak ağaçtan yiyebileceklerini ve bunun sonucunda da kesinlikle ölmeyeceklerini iddia eder. İyiyle kötüyü bilme ağacının anlamını çarpıtarak, bu ağacın meyvesinden yerlerse Tanrı gibi bir anlayışa ulaşacaklarını söyler. Bu teklif, henüz deneyimsiz ve etrafındaki yaşam hakkında bilgi almaya hevesli olan Havva için çok çekicidir. Aslında bu ağaç yalnızca, neyin iyi ve neyin kötü olduğu konusunda karar verme hakkının Tanrı'ya ait olduğunu simgelemekteydi. Bu şekilde ağaç Tanrı'nın insanlar üzerindeki egemenliğini simgeliyordu. İnsanların yaşamlarında Tanrı'dan gelecek yönlendirmelere göre hareket etmeleri gerektiğini göstermekteydi. Bu insanları gerçek bir özgürlükten yoksun bırakmayan bir sınırlamaydı ve gerekliydi.
Adem ile Havva'nın itaatsizliği onlar için belirlenen sonucu doğurdu ve ikisi de Aden Bahçesi'nin dışına kovuldular. Aden Bahçesi'nin dışındaki topraklardaki yaşam onlar ve doğacak soyları için zor bir yaşam anlamına geliyordu. Kendilerine verilen yargıların bildirilmesinden hemen sonra gecikilmeksizin bu bahçeden çıkarıldılar. Bu şekilde sonsuz yaşam hakkını simgeleyen yaşam ağacından yemelerine izin verilmedi. Ayrıca Tanrı'ya isyan ettiklerinden Tanrı'nın Bahçesi'nde mükemmel koşullarda da yaşayamazlardı. Adem'le Havva zamanla yaşlanmaya başladılar ve sonunda da öldüler. Tanrı'nın gözünde sanki yalnızca bir gün gibi az yaşayarak "ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün" sözüne göre öldüler. Artık Adem ile Havva soylarını bu bahçenin dışındaki koşullarda ve kendilerine verilen yargıya göre sürdüreceklerdi. Kitabı Mukaddes'e göre bütün insanlar Adem'den geldiği için doğuştan kusurluluğu miras almışlardır. Bu yüzden günah işlemeye eğilimli ve ölümlüdürler. İbranicedeki günah için kullanılan sözcük Türkçede hata ve hata yapmak anlamına gelir. Bu nedenle çocukların günah içinde doğmalarını kusurlu olarak doğdukları anlamında görmek gerekir.
Kitabı Mukaddes Tanrı'nın Yeryüzünü boşuna yaratmadığını üzerinde oturulsun diye yarattığını söyler. Tanrı'nın Yeryüzünü 24 saatlik süreler olmayan ve her bir günün binlerce yıl olduğu 6 günde hazırladığını ve altıncı günün sonunda ise bakıp, her şeyin çok iyi olduğunu söyler. Bu nedenle Tanrı'nın amacı, başlangıçtaki gibi Yeryüzündeki "her şeyin çok iyi" şartlarda olduğu bir durumda sonsuza dek kalmasıdır. Amacı bütün Yeryüzünün tıpkı Aden Bahçesi gibi olması ve başlangıçtaki mükemmel koşulların itaatli insanlar için yeniden oluşmasıdır. Bu nedenle Aden Bahçesi'nin-Yeryüzündeki Cennet'in yok olması yalnızca geçici bir durumu oluşturacaktı. Tanrı her şeyi düzeltebileceğinden buna izin vermiş oldu. Kitabı Mukaddes bu cennetin yeniden ve gökte başka bir yerde değil Yeryüzünde kurulacağını vurgular. Ancak bundan önce Aden Bahçesi'ndeki isyan eden Keruv meleğin(Şeytan) ortaya attığı iftiraların (İblis: İftiracı) hiçbir kuşkuya yer kalmaksızın giderilmesi gerekmektedir. Çünkü bu melek bu iftiralarıyla Tanrı'nın yönetiminin haklı olmadığını ve ayrıca Tanrı'nın yarattığı varlıkların iyiliğini amaçlamadığını iddia etmiştir. Bu durum Tanrı'nın Şeytan tarafından suçlandığı, bu nedenle  Şeytan'la mahkemelik olduğu bir konudur. Öte yandan sonunda karar verecek yargıç yine Tanrı'dır. Bu yüzden Tanrı Şeytan'a iddialarını kanıtlaması için bir süre vermiştir. Bu süre bittiğinde ortaya çıkan kanıtlar kimin haklı olduğunu gösterecektir. Tanrı bu nedenle insanların Yeryüzünde Aden Bahçesi'nin koşullarından eser olmayan bir ortamı oluşturmalarına izin vermiştir. Yeryüzündeki koşulların kötü olması Şeytan'ın 

Adli patoloji, bir cesedi inceleyerek ölüm nedenini belirlemeye odaklanan patoloji bilimidir. Bir postmortem inceleme, genellikle ceza hukuku davalarının ve bazı yargı bölgelerinde medeni hukuk davalarının soruşturulması sırasında bir adli tabip veya adli patolog tarafından gerçekleştirilir. Adli tabipler ve tıbbi tetkikçilerden de sıklıkla kalıntıların kimliğini teyit etmeleri istenir.

Adli patoloji, tıp hukukunun bir uygulamasıdır. Adli patolog, anatomik patoloji eğitimini tamamlamış ve daha sonra adli patoloji alanında uzmanlaşmış bir tıp doktorudur. "Tam nitelikli" bir adli patolog olmak için gerekenler ülkeden ülkeye değişmektedir.
Adli patolog, ölüm nedenini ve olası ölüm şeklini belirlemek amacıyla otopsi/postmortem incelemeler gerçekleştirir. Bir otopsi işleminde, adli patoloğa genellikle bir otopsi/morg teknisyeni yardımcı olur. Otopsi raporu aşağıdakilerle ilgili olarak varılan sonuçları içerir:

Doğrudan bir kişinin ölümüne yol açan veya bir dizi olayı başlatan patolojik süreç, yaralanma veya hastalık (ölüm mekanizması olarak da adlandırılır), örneğin kafadaki kurşun yarası, bıçak yarasının neden olduğu kan kaybı, elle veya bağla boğma, koroner arter hastalığından kaynaklanan miyokard enfarktüsü vb.)
Ölüm şekli, ölüm nedenini çevreleyen koşullar, çoğu yargı alanında aşağıdakileri içerir:
Cinayet
Kaza sonucu
Doğal
İntihar
Belirsiz
Otopsi aynı zamanda ölümün ortaya çıkardığı diğer sorunların ele alınması için de bir fırsat sağlar, örneğin iz delillerin toplanması veya ölen kişinin kimliğinin belirlenmesi gibi. Otopsiler, normal bir ölüm meydana geldiğinde, beklenmedik bir ölüm meydana geldiğinde, bir kişi bir doktorun bakımı altında değilken öldüğünde, kitlesel bir felaket meydana geldiğinde, kurbanların kimliğinin belirlenmesini gerektirdiğinde ve ceza davalarını çözmek için, ölen kişinin ailesi ya da yakınlarının talebi üzerine  yapılır.
Adli patolog, otopside, suç mahallinde ve bazen tecavüz soruşturması veya gözaltında ölüm gibi klinik bir ortamda meydana gelen yaraları ve yaralanmaları, bu yaralanmaların olası nedenleriyle birlikte inceler ve belgeler.
Adli patologlar doku örneklerini mikroskop altında (histoloji) inceleyerek doğal hastalıkların varlığını ya da yokluğunu ve akciğerlerdeki asbest cisimcikleri ya da bir kurşun yarasının etrafındaki barut parçacıkları gibi diğer mikroskobik bulguları tespit eder.
Kazara aşırı doz veya kasıtlı zehirlenmelerin kimyasal nedenini belirlemek için vücut dokuları ve sıvılarının toksikolojik örneklerini toplar ve yorumlarlar.
Adli patologlar, ani ve beklenmedik ölümlerin soruşturulmasıyla ilgilenen alanın mediko-legal otoritesiyle yakın işbirliği içinde çalışırlar: Adli tabip, savcı mali ve tıbbi tetkikçi.
Kitlesel afet ortamlarında adli patologlar, afet kurbanlarının kimliklerinin belirlenmesi amacıyla adli odontologlar, adli antropologlar ve diğer adli tıp uzmanlarıyla birlikte çalışırlar. Kimlik belirleme süreci; kurbanların kurtarılmasını, antemortem verilerin toplanmasını, ölüm sonrası kanıtların toplanmasıyla birlikte ilk muayeneyi ve son olarak bu kurbanların kimliklerini belirlemek için toplanan antemortem ve postmortem verilerin karşılaştırılmasını içerir.
Adli patologlar, hukuk veya ceza hukuku davalarında hukuk mahkemelerinde uzman tanık olarak ifade verirler.
Adli tıp doktorları bazen "adli tıp muayenecileri" veya "polis cerrahları" olarak da anılırlar ve cinsel saldırı da dahil olmak üzere canlı saldırı mağdurlarının ve polis gözetimindeki bireylerin muayenesi ve tıbbi tedavilerinin sağlanması konusunda eğitim almış tıp doktorlarıdır. Birleşik Krallık'taki birçok adli tıp doktoru yarı zamanlı olarak klinik adli tıp uygulamakta ve aynı zamanda aile hekimliği veya başka bir tıp uzmanlığı yapmaktadır.
Adli patologlar ölüleri inceleyerek halk sağlığı ve önleyici tıp alanlarına büyük katkılarda bulunmaktadır. Bulgularından otopsiler sırasında yararlanarak, bilgilerini başka bir kişinin ölümünü önlemek için kullanabilirler.

Patologlar ölüm nedenini postmortem inceleme veya otopsi yoluyla belirler. Ölüm soruşturmasının üç aşaması vardır: İnceleme, korelasyon ve yorumlama. Nedeni bilinmeyen ölümler ve doğal olmadığı düşünülen ölümler araştırılır.

Adli patologların işlerinde başarılı olabilmeleri için çeşitli alanlarda eğitim almış olmaları gerekir. Kendi içinde çeşitli yöntemleri olan farklı metotlar uygularlar. Bir adli patolog otopsi yaparken X-Ray, vücut sıvısı örnekleri, doku örnekleri ve vücutta bulunan bakteri kültürü örnekleri alabilir. Adli patolog otopsi yaparken hem ölüm zamanını hem de cesedin ne kadar süredir ölü olduğunu incelemek için bir başka yöntem olarak ölüm aşamalarını kullanır. Otopsi sırasında elde edilen bilgilerin kolluk kuvvetleri tarafından sağlanan kanıtlarla birlikte kullanılması, ölüm nedeninin belirlenmesine temel oluşturur.

Adli patoloji, bugün hâlâ adli patologlar tarafından kullanılan ana ve popüler tekniklerden biri olan "Virchow yöntemi"ni geliştiren Alman patolog Rudolf Virchow tarafından kurulmuştur. Virchow yöntemi, otopsi yapmanın yanı sıra hastalığın insan vücudu üzerindeki etkilerine ve hasarına ışık tutacak hücre teorisini de ortaya atmıştır. Rudolf Virchow, yaralanma ve hastalıkların insan vücuduna verdiği ek hasarı ortaya çıkaracak belirli bir ilgi alanı yerine tüm vücudun inceleneceği düzenli otopsi uygulamasını başlatmıştır. Almanca konuşulan Avrupa'da, 18. yüzyılın ortalarında Freiburg'da ve 1804'te Viyana'da düzenli olarak adli patoloji dersleri düzenlenmiştir. Auguste Ambroise Tardieu, Johann Ludwig Casper ve Carl Liman gibi bilim insanları adli patolojiyi deneyselliğe dayalı bir bilim haline getirmek için büyük çaba sarf etmiştir.
Ambroise Paré aynı zamanda modern adli patoloji ve cerrahinin babalarından biri olarak kabul edilir. Paré'nin 16. yüzyılın başlarındaki icatları arasında cerrahi aletler ve teknikler bulunmaktadır. Savaş alanı tıbbına ve yaraların tedavisine öncülük etmiştir. Kullandığı tekniklerden biri yaralara kaynar yağ dökmekti.
Adli patolojinin geçmişi MÖ 4. yüzyıla, Babil'e kadar uzanmaktadır, ancak adli patoloji ölmüş insan bedenleri üzerinde uygulanmak yerine hayvanlar üzerinde uygulanmıştır. Bu dönemde insanların kutsal olduğuna inanıldığı için bunun sadece hayvanlara yapıldığı söylenirdi. Daha sonra adli patoloji Asya'da yaşayanlar arasında uygulanmaya başlamıştır. Müslüman doktorlar bulaşıcı hastalıkları keşfetmiş ve bunun sonucunda ölü bedenleri ameliyat etmişlerdir; bu doktorlardan biri de İbn Zühr'dür. İbn Zühr, ölüm sonrası cesetler üzerinde otopsi yapmış ve cüzzam, uyuz ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar gibi hastalıkları araştırmıştır.
İbn Zühr bulaşıcı hastalıkları öğrenmekle meşgulken, Çinli bir hükûmet yetkilisi olan Yee Siung, bir grup doktoru cinayet kurbanlarını incelemekle görevlendirmek için bir araya getirmiştir. Bu kurbanların ölüm nedenleri vakanın kendisiyle birlikte araştırılmış ve patoloji ilk kez ceza davalarının çözümüne yardımcı olmak için kullanılmıştır.
Adli patoloji, toksikoloji ve patolojinin yıllardır dünya çapında binlerce suç vakasını çözmek için kullanılmasının ardından ilk kez 1959 yılında Amerikan Patoloji Kurulu tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde tanınmıştır.
Adli patoloji Kanada'da, 2003 yılında resmî olarak tanınmış ve Kanada Kraliyet Doktorlar ve Cerrahlar Koleji'nin himayesi altında resmî bir eğitim programı (bir burs) oluşturulmuştur.

Algor mortis (Latince: algor: soğukluk; mortis: ölüm) ya da ölüm soğukluğu, ölümden sonra vücut sıcaklığının değişmesidir. Vücut sıcaklığı genelde kademeli olarak ortam sıcaklığına kadar düşer, ancak dış etkenler bu duruma etki edebilir. Ortam sıcaklığı vücut sıcaklığının üzerinde ise (çöl gibi), vücut sıcaklığı ortama göre değişir ve sıcaklık artar.

Rektal sıcaklık ölçümü ölüm zamanıyla ilgili işaretler verebilir. Vücut sıcaklığı doğrusal bir şekilde ilk bir saat içinde 2 °C ve sonrasında her saatte 1 °C ortam ısısına kadar düşer.
Glaister denklemi rektal sıcaklığın doğrusal fonksiyonu vasıtasıyla ölümün üzerinden geçen zamanı hesaplar:
Cesedin bozulmaya başlamasıyla vücut içi sıcaklığı artma eğilimi gösterir.

Genellikle, sıcaklık değişimi ölüm zamanının hesaplanmasında yanıltıcı bir bulgu olarak kabul edilir çünkü birçok faktörden etkilenir:

Ortam sıcaklığındaki dalgalanma veya sabitlik.
Cesedin giysilerinin türü ve kalınlığı.
Gövdenin uzandığı yerin ısı iletimi.
Ölüm zamanında ölen kişinin vücut sıcaklığını arttıran hastalıklar ve ilaçlar

Anne ölümü veya anne ölüm oranı, çeşitli sağlık kuruluşları tarafından farklı şekillerde tanımlanan, annenin doğum sırasında veya sonrasındaki komplikasyonlar sebebiyle ölmesidir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), anne ölümünü, hamilelikle ilgili komplikasyonlar, hamilelik nedeniyle kötüleşen altta yatan durumlar veya bu durumların yönetimi nedeniyle hamile bir annenin ölümü olarak tanımlamaktadır. Bu, anne hamileyken veya hamileliğin sona ermesinden sonraki altı hafta içinde meydana gelebilir. CDC'nin hamilelikle ilişkili ölümler tanımı, değerlendirme süresini hamileliğin sona ermesinden itibaren bir yıla kadar uzatır. Amerikan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Koleji (ACOG) tarafından tanımlandığı üzere, hamilelikle ilişkili ölümler, hamileliğin sona ermesinden itibaren bir yıl içinde meydana gelen tüm ölümlerdir. Hamilelikle ilişkili ölümlerin belirlenmesi, hamileliğin ölümün doğrudan veya dolaylı bir nedeni olup olmadığını belirlemek için önemlidir. 
Bir topluluk veya ülkedeki anne ölüm oranları hakkında konuşurken kullanılan iki ana ölçüt vardır. Bunlar anne ölüm oranı ve anne ölüm oranıdır ve her ikisi de “MMR” olarak kısaltılır. 2017 yılına kadar, dünya anne ölüm oranı 1990'dan bu yana %44 azalmıştır; ancak her gün 808 kadın hamilelik veya doğumla ilgili nedenlerden dolayı hayatını kaybetmektedir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) 2017 raporuna göre, yaklaşık her 2 dakikada bir kadın doğum veya hamilelikle ilgili komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Hayatını kaybeden her kadın için, yaralanma, enfeksiyon veya diğer doğum veya hamilelikle ilgili komplikasyonlar yaşayan yaklaşık 20 ila 30 kadın bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, 2015 yılında 303.000 kadının hamilelik veya doğumla ilgili nedenlerden öldüğünü tahmin etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, anne ölümlerinin nedenlerini iki kategoriye ayırmaktadır: doğrudan obstetrik ölümler ve dolaylı obstetrik ölümler. Doğrudan obstetrik ölümler, hamilelik, doğum veya kürtaj komplikasyonları nedeniyle meydana gelen ölümlerdir. Örneğin, bunlar şiddetli kanamadan zor doğumlara kadar değişebilir ve bunlar için oldukça etkili müdahaleler mevcuttur. Dolaylı obstetrik ölümler, hamileliğin kalp problemi gibi mevcut bir durumu etkilemesi veya kötüleştirmesi nedeniyle meydana gelir.
Kadınlar, aile planlaması ve acil obstetrik bakım desteği ile nitelikli doğum görevlilerine erişim imkanı elde ettikçe, küresel anne ölüm oranı 1990 yılında 100.000 canlı doğumda 385 olan anne ölümünden 2015 yılında 100.000 canlı doğumda 216 anne ölümüne düşmüştür. Birçok ülke son 10 yılda anne ölüm oranlarını yarı yarıya azaltmıştır. Anne ölümlerini azaltmak için girişimlerde bulunulmuş olsa da, özellikle kaynakları kısıtlı bölgelerde iyileştirme için hala çok fazla alan bulunmaktadır. Anne ölümlerinin %85'inden fazlası Afrika ve Asya'daki kaynakları kısıtlı topluluklarda gerçekleşmektedir. Kaynakları daha zengin bölgelerde de, özellikle anne ölüm ve hastalık oranlarındaki ırksal ve etnik farklılıklar ve eşitsizlikler ile ilgili olarak, hala iyileştirme için önemli alanlar bulunmaktadır.
Genel olarak, anne ölüm oranı bir ülkenin sağlık durumunun önemli bir göstergesidir ve sağlık altyapısını yansıtır. Anne ölüm oranını düşürmek, dünya çapında birçok sağlık kuruluşunun önemli bir hedefidir.

Anne ölüm oranı (MMR), hamilelik veya hamileliğin yönetimi ile ilgili veya bunlar tarafından ağırlaştırılan herhangi bir nedenden dolayı (kazara veya tesadüfi nedenler hariç) 100.000 canlı doğum başına yıllık kadın ölüm sayısıdır.

Apokatastasis (Yunanca: ἀποκατάστασις, romanize: apokatástasis, ayrıca apocatastasis olarak da yazılır), yaratılışın mükemmellik durumuna geri döndürülmesidir. Hristiyanlıkta, terim genellikle Origenes ile ilişkilendirilen, lanetliler ve Şeytan da dahil olmak üzere herkesin nihai kurtuluşunu içeren bir tür Hristiyan evrenselciliğine atıfta bulunur. Yeni Ahit (Elçilerin İşleri 3:21), "her şeyin apokatastasisi"nden bahseder. Apokatastasis'in dogmatik statüsü tartışmalıdır ve Nissalı Gregor gibi bazı ortodoks babalar apokatastasisi öğrettiler ve asla kınanmadılar.

Apokatastasis, 543 yılında Konstantinopolis Sinodu tarafından kesin olarak lanet ve dalalet kabul edilerek Anathema sit olarak kınanmıştır.

Apokatastasis, "yeniden inşa etmek" anlamına gelen Yunanca apokathistemi fiilinden türemiş olsa da, ilk olarak Zerdüştlük'te yaratılışın üçüncü zamanı olarak ortaya çıkmıştır. Bu döneme wizarishn veya tarihin sonu denirdi; kötülüğün yok edildiği ve dünyanın orijinal durumuna geri getirildiği ayrılık ve çözüm zamanı. Apokatastasis fikri, gök cisimlerinin belirli bir süre sonra orijinal konumlarına dönmeleri fikrini içeren eski kozmik döngü kavramından türetilmiş olabilir.

A Greek-English Lexicon'daki (yani Liddell–Scott–Jones, tanımların ve referansların genişletilmesiyle) giriş, aşağıdaki kullanım örneklerini verir:ἀποκατάστᾰσις , εως, ἡ, restorasyon, yeniden kuruluş;
"τοῦ ἐνδεοῦς" Aristoteles MM, 1205a4; doğası gereği εἰς φύσιν kimliği. 1204b 36, 1205b 11;
bir pozisyona dönüş, Epikurus, Epistolae, 1, s.8 U.;
özellikle askeri oluşumlar, bir hareketin tersine çevrilmesi, Asklepiodotus, Tacticus, 10.1, 10:6, vb.; genellikle
her şeyin "πάντων" Elçilerin İşleri, 3.21;
ruhların, Proclus, Institutio Theologica, 199.
vücudun eski haline döndürülmesi "τῆς φύσιος ἐς τὸ ἀρχαῖον" Aretaeus CD 1.5; hastalıktan iyileşme, SA 1.10;
"τῶν ὁμήρων εἰς τὰς πατρίδας" Polibios 3.99.6; εἰς ἀ. ἐλθεῖν, bir şehrin işlerinin restorasyonuna yönelik, 4.23.1;
Astrolojik kullanımları:

ἀ. ἄστρων yıldızların önceki yılda olduğu gibi gökyüzündeki aynı yere geri dönmesi, Plütark 2.937f, Diodoros 12.36, vb., özellikle gezgin Mısır Yeni Yılı'nın Sotik döngüsünün tamamlanmasıyla Sirius'un helyak yükselişine geri döndürülmesi;
kozmik döngünün periyodik dönüşü, Stoicorum Veterum Fragmenta 2.184,190; yani ekinoksların presesyonunun yaklaşık 26.000 yıllık döngüsünün, yani sözde "Büyük Yıl"ın tamamlanması;
bir gezegenin, önceki bir çağda işgal edilen göklerdeki bir yere dönüşü, Atinalı Antiochus ap. Cat.Cod.Astr. 7.120,121; ancak, burçlar devrimi, Paulus Alexandrinus Paul.Al.T.1; karşıt: antapokatastasis ἀνταπ. (bkz.), Sidonlu Dorotheus Doroth. ap. Cat.Cod.Astr.2.196.9;
Güneş ve ayın tutulmadan sonra yeniden canlanması, Platon Axiochus 370b.
Bu kelime papirüslerde oldukça yaygındır.

George Edward Moore'a göre apokatastasis, ilk olarak erken Stoacı düşüncede, özellikle de Hrisippos tarafından uygun şekilde kavramsallaştırılmıştır. Gezegenlerin ve yıldızların uygun göksel burçlarına, yani orijinal konumlarına dönmeleri (apokatastasis), evrende bir yangına (ekpyrosis) yol açacaktır. Orijinal konumun, gök cisimlerinin Yengeç burcuyla hizalanmasından oluştuğuna inanılıyordu. Daha sonra ateşten yeniden doğuş başlayacak ve bu dönüşümlü yıkım ve yeniden yaratım döngüsü ilahi bir Logos ile ilişkilendirilmiştir. Antapokatastasis, yıldızların ve gezegenlerin Oğlak burcuyla hizalandığı ve evrensel bir tufanla yıkımı işaret eden bir karşı-tekrarlamadır.
Stoacılar, Zeus'u evreni oluşturan, dönüşümlü olarak genişleyen ve daralan bir ateşle özdeşleştirdiler. Genişlemesi, Zeus'un düşüncelerini dışa doğru çevirmesi ve bunun sonucunda maddi kozmosun yaratılması olarak, daralması ise apokatastasis, Zeus'un kendi içine dönmesi olarak tanımlandı. Leibniz, hem Stoacı anlayışını hem de Origenes'in felsefesine ilişkin anlayışını, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı Apokatastasis ve Apokatastasis panton (1715) adlı iki denemede inceledi.

Eski Ahit'te "geri yüklemek" veya "geri dönmek" kavramı, Malaki 4:6'da kullanılan yaygın İbranice fiil שוב'dur, Septuaginta'da apokatastasis fiil biçiminin tek kullanımıdır. Bu, Eyüp'ün talihinin "geri getirilmesi" anlamında kullanılır ve ayrıca esirlerin kurtarılması veya geri gönderilmesi ve Kudüs'ün yeniden kurulması anlamında da kullanılır.
Bu, Hasidik Yahudilik'teki "tikkun olam" kavramına benzer.

Apokatastasis kelimesi Yeni Ahit'te yalnızca bir kez, Elçilerin İşleri 3:21'de geçer. Petrus, engelli bir dilenciyi iyileştirdi ve ardından şaşkın izleyicilere seslendi. Vaazında İsa'yı Yahudi bağlamına, İbrahim Antlaşması'nın yerine getirenine yerleştirdi ve şöyle dedi:[19] Bunun için tövbe edin ve dönün ki, günahlarınız silinsin; çünkü Rabbin huzurundan ferahlık zamanları gelecektir.
[20] Ve size önceden vaaz edilen İsa Mesih'i gönderecektir.

[21] Tanrı'nın, dünyanın başlangıcından beri bütün kutsal peygamberlerinin ağzından bildirdiği her şeyin yeniden kurulacağı zamana dek, gökler O'nu kabul edecektir.—  Elçilerin İşleri 3:19–21
Dilbilgisi açısından, ilgi zamiri "ὧν" ("ki", çoğul hali), "χρόνων" ("zamanların") veya "πάντων" ("her şeyin" veya "her şeyin") anlamına gelebilir; bu da Tanrı'nın bahsettiği zamanları veya Tanrı'nın bahsettiği her şeyi ifade ettiği anlamına gelir.
Petrus'un "Tanrı'nın bahsettiği her şeyin apokatastasisi" ifadesini kullanmasının genel görüşü, bunun İsrail Krallığı'nın ve/veya Aden Bahçesi'nin yeniden kurulmasına atıfta bulunduğu ve "var olmuş her şeye" atıfta bulunmadığıdır.
Apokatastasis'in sözlü biçimi Septuaginta'da bulunur: Malaki 3:23 (yani Malaki 4:6); İlyas'ın çocukların kalplerini babalarına "döndürdüğüne" dair bir kehanet; Malaki'yi yankılayan Matta 17:11'de ("her şeyi eski haline getirecek") ve İbraniler 13:19'da ("size daha çabuk geri dönebilmem için").
On dokuzuncu yüzyıl Alman ilahiyatçısı Jakob Christoph Rudolf Eckermann, "'her şeyin apokatastasisi'nin, Mesih'in öğretisiyle dinin evrensel olarak düzeltilmesi anlamına geldiğini ve 'yenilenme zamanlarının' yenilenme günü, Mesih'in zamanları olduğunu" yorumladı.

Apokatastasis'in Patristik Hristiyanlıktaki önemi şu anda tartışmalı bir konudur. Özellikle, evrensel kurtuluşun en önemli savunucusu olarak sıklıkla anılan Origenes'in böyle bir öğretiyi öğretip öğretmediği veya böyle bir öğretiye inanıp inanmadığı sorgulanmaktadır.
Frederick W. Norris, Origenes'in evrensel kurtuluş meselesinde aldığı pozisyonların çoğu zaman çelişkili göründüğünü ileri sürer. Daha sonra Origenes'in hiçbir zaman münhasır kurtuluşu veya evrensel kurtuluşu vurgulamaya karar vermediğini, her iki durumu da kesinlikle dışladığını yazar ve bu nedenle Origenes'in kurtuluş görüşünü daha büyük bir etkinlik için ekonomik olarak 'açık' tuttuğu sonucuna varır. Öte yandan Brian E. Daley, Patristik eskatoloji el kitabında Origenes'in tüm insanların nihai kurtuluşuna güçlü bir şekilde inandığını ve bazen buna apokatastasis adını verdiğini savundu. Daha yakın zamanda, önde gelen Patristik bilgin Ilaria Ramelli, Origenes'in yalnızca apokatastasis doktrinini benimsemekle kalmadığı, aynı zamanda bunun tüm teolojik ve felsefi düşüncesinin merkezinde yer aldığı sonucuna varmıştır. "Origenes'in düşüncesinde apokatastasis doktrini, onun antropolojisi, eskatolojisi, teolojisi, tarih felsefesi, teodisi ve tefsiri ile iç içe geçmiştir; Origenes'in düşüncesini ciddiye alan ve onu derinlemesine kavrayan herhangi biri için apokatastasis teorisini geri kalan her şeyden ayırıp onu reddetmek ve geri kalanını kabul etmek imkansızdır."
İskenderiye okulu, ilk Hristiyan eğitim merkezi, genel olarak apokatastasisi onaylamış ve yeni inancı diğerlerinden açıklayıp farklılaştırırken bazı Platoncu terminoloji ve fikirleri Hristiyanlığa uyarlamış gibi görünüyor. Nissalı Gregor'un da evrensel bir kurtarıcı apokatastasisi benimsediği anlaşılıyor, ancak Maspero, Gregor'un yalnızca evrensel dirilişten bahsettiğini ve evrensel kurtuluştan bahsetmediğini ileri sürüyor. Apokatastasis biçimindeki evrensel kurtuluş, Milano'lu Ambrosiaster'de de görülür, bu Ambrosiaster, Milano'lu Ambrosius'a atfedilir. Nenizili Gregorios, bir karara varmadan bunu tartışmıştır.
Sonunda, Origenes yerel konsillerde erken kilise boyunca kınanmaya başlandı, ancak apokatastasis özel olarak değil. Bu durum altıncı yüzyılda kesin olarak değişti. Konstantinopolis'in yerel bir Sinodu (543), bir apokatastasis biçimini Anathema olarak kınadı ve Anathema resmen Konstantinopolis'in Beşinci Ekümenik Konseyi'ne (553) sunuldu. Apokatastasis terimi, 553'te Origenes'e karşı çıkarılan 15 anathema'nın 14.'sünde geçmektedir: "Eğer biri ... bu sözde apokatastasis'te, sahte önceden varoluşta olduğu gibi, yalnızca ruhların var olmaya devam edeceğini söylerse: anathema olsun."
Konstantinovsky (2009), Konstantinopolis Sinodu'ndan (543) önceki Hristiyan yazılarında apokatastasis kullanımının ve "Origenistler" ile Pontuslu Evagrius'a karşı ilan edilen aforozların (553) tarafsız olduğunu ve esas olarak Elçilerin İşleri 3:21'de Petrus'un "söylenen her şeyin genel olarak geri verilmesi"ne (restitutio omnium quae locutus est Deus) benzer kavramlara atıfta bulunduğunu ve örneğin şimdiye kadar var olan tüm ruhların evrensel uzlaştırılmasına atıfta bulunmadığını belirtmektedir.

Gnostik Filip İncili (muhtemelen M.S. 180-350 yılları arasında yazılmıştır) terimin kendisini içerir ancak evrensel uzlaşmayı öğretmez:Bir yeniden doğuş ve yeniden doğuş imgesi vardır. Elbette imge aracılığıyla yeniden doğmak gerekir. Hangisi? Diriliş. İmge, imge aracılığıyla yeniden yükselmelidir. Gelin odası ve imge, imge aracılığıyla gerçeğe girmelidir: bu, yeniden doğuştur (apokatastasis). Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un adını ortaya çıkaranlar bunu yapmakla kalmamalı, aynı zamanda bunları sizin için ortaya koymuş olmalıdırlar. Eğer biri bunları elde etmezse, "Hristiyan" adı da ondan alınacaktır. 

İskenderiyeli Klement (yaklaşık 150 - yaklaşık 215) genellikle apokatastasis terimini evrenin veya tüm Hristiyanların "yeniden canlandırılması" yerine "gnostik" Hristiyanların "yeniden canlandırılması" anlamınd

Araf, bazı din ve inançların ahiret kavramlarında yer alan, kötüler ve iyilerin sınıfına sokulamayan, inançlı günahkarların veya günah ve sevapları eşit olanların gideceği geçici arınma yeri, nihai ahiret mekanları arasında olduğuna inanılan yer, çoğunlukla dağ. Sözcük olarak, Arapça "kum tepesi" anlamındaki "urf"un çoğul halidir.
İslam'da bu kavramın adı Araftır. Diğer dinlerdeki benzer yerler için de Türkçede anlam ve kullanımının oturmuş olması sebebiyle, bu ad kullanılır. Araf farklı inanç ve dillerde farklı sözcüklerle ifade edilir.

Yahudilik'te arınma yerine Gehenna denir. Bazı Yahudi geleneklerinde, günahkarlar bir senesini burada geçirdikten sonra salınırlar.

Araf öğretisini desteklemek için alıntı yapılabilecek tek kutsal pasaj, 2. Makabeler kitabındaki 12 bölümdeki 39-45 ayetlerdir. Metne göre Yahuda Makabe savaşta ölen İsrail oğullarının cesetleri üzerinde putların tılsımlarının bulunduğunu görür ve bu Musa yasalarına karşı bir harekettir. Bu nedenle ölülerin günahlarının bağışlanmasını sağlamak için Yahuda onlar adına dua edilmesini ve para toplanıp Yeruşalem’e gönderilmesini önerir.

Araf öğretisinde ölümden sonra bir yaşam olduğu ve sonunda herkesin bireysel olarak yargılanacağı yatar. Bu nedenle ‘Araf eskatoloji açıklaması kapsamında anlaşılabilir’ bu, Araf öğretisinin bireysel olarak insanın kaderi ve nihai yargı ile ilgilidir.
Katolik öğretisine göre ölüm dirilişi beklerken ölüm bir çeşit derin bir uyku değildir. Ölüm bir ara durumdur. ‘İlahi lütfun nihai zaferinden’ hemen önce gerçekleşen bir geçici cezadır (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri n. 1472). Origenes ve Augustinus’a göre bu ara aşamada her bir birey için özel bir arınma gerçekleşir. (Origenes - In Lucam Hom. XXIV). Büyük Gregor için bireyin tamamen Tanrı ile olmadığı zamanlar bir tür cezadır. (Dialogorum Lib. IV, 25).
1274 yılında yapılan 2. Lyon konsilinde ve 1439 yılındaki Floransa konsilinde Araf öğretisini açıklığa kavuşturmak için bir fırsat doğar. Ölüler için yapılan duaların faydasının tanınması bu konsillerde ortaya çıkar. Aynı yolu izleyerek 16. yy da esas olarak Araf’ın varlığını reddeden Reformculara aynı vesileyle yanıt veren Trento Konseyi de ‘Araf vardır ve imanla dua edenlerin yardımıyla ruhların orada tutulduğu’ hatırlatılır.
Bugünkü Katolik Kilisesi öğretisi, Araf öğretisini işlerken Tanrı'nın arındırıcı gücüne inancıyla umudu vurgular. (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri - N. 1030). İtalyan mistik Cenovalı Katerina'nın Araf hakkındaki kitabında açıkladığı gibi: Ölümle birlikte ruh, aynı zamanda mutluluk ve kederin deneyimi haline getiren Tanrı ile yakın bir ilişki içinde bulunur. Keder, işlenen tüm geçmiş günahların pişmanlığı ile ilgilidir.
O halde Araf ‘Rab'de ölenlerin bireysel ve evrensel olarak tamamlama (başarı) için beklediği bir durumdur (bir yer değildir!) Araf'taki ölüler için dua, Rabbin ikinci gelişi için bir tür dua gibidir.'

Doğu Ortodoks Kilisesi'nin araf kavramını reddetmesinin yanı sıra, ölümün ardından ve Yargı Günü'nden evvel bulunulan bir ara hali kabul eder ve ölüler için dua eder. Kilise geleneğinin açıklamalarına göre, ölen insanların ruhları amellerine göre ebedi cennet ve ebedi cehennem (Hades & Sheol) benzeri iki yere giderler ve orada ruhsal sevinç veya ruhsal azap duyarlar. Ölülerin dirileceği gün geldiği zaman kalıcı olarak ebedi cennete ve ebedi cehenneme gönderilirler ancak bu kez beden de ruha eşlik edecektir. Hesaplaşma gününde Hades & Sheol'da bulunan bir ruh, ebedi cennete gönderilebilir.

Amerika Rum Ortodoks Başpiskoposluğu'na göre:Ruhun; iyisiyle kötüsüyle biten ahlaki gelişim süreci, beden ve ruhun birbirinden ayrıldığı o anda sona ermiştir. Tam o anda ruhun sonsuz yaşamdaki mutlak kaderine karar verilir... Tövbe etmenin bir yolu yok, kaçış yolu yok, reenkarnasyon yok ve dış dünyadan yardım yok. Mekanı; Yaratıcısı ve Yargıcı Olan tarafından sonsuzluğa değin belirlenir. Ortodoks Kilisesi, arafa (arınma yeri), yani ölümden sonra ruhların tüm kusurlarından arındırıldığı ara mekana inanmaz. Mükemmel ve Tanrı'yı görmeye layık olan her ruh ebedi Cennete girecektir. Ortodoks Kilisesi, araf ve benzerlerinden kurtuluş getireceği düşünülen endüljans ve türevlerine de inanmaz. Araf ve endüljans, İncil'de veya Kadim Kilise'de görülmemiş, birbiriyle ilintili teorilerdir ve uygulanmalarının akabinde Kilise'nin hakim hakikatine zıt, istismar durumlarını beraberinde getirmişlerdir. Her Şeye Gücü Yeten Tanrı merhametli, sevgi dolu inayetiyle günahkarın korkunç durumunu iyileştirmişse eğer, bunu Mesih'in Kilisesi dahi bilemez. Kilise bin beş yüz yıl böyle bir teori olmadan yaşadı.

Araf; kendini Tek, Kutsal, Evrensel ve Elçisel olarak tanımlayan Doğu Ortodoks Kilisesi'ne göre hiçbir zaman kabul görmemiş ve Büyük Bölünmeden (1054) önce Kilise'nin Bir olduğu dönemde asla var olmamış, Roma-Katoliklerine ait bir 'doktrin'dir. Mesih, ruhları günahlarından temizlemek için sözde 'Araf Ateşi'nden geçirme gereksinimini duymamaktadır. İmanlıların kurtuluşunun Mesih’in Lütfu sayesinde gerçekleştiği Kitab-ı Mukaddes'in birçok bölümünde önemle vurgulanmaktadır. İmanlılar İsa'nın Kanı ile arınmışlardır.
Doğu Ortodoks Kilisesi'ne göre, kimin ebedi cennete kiminse ebedi cehenneme gideceğine Yargı Günü'nde Adil Yargıç olan Tanrı karar verecektir. Kilise, ölmüş kişinin nereye gittiğini bilemez, ancak ölmüş ya da Kilisenin öğretisine göre uyumuş olan insanlar için sevgi ve ilgiden mütevellit dua edilir. Kişiye yaşarken nasıl dua edildiyse, vefatının ardından da aynı şekilde dua edilir. Ölülerin ardından dua okumak onların ruhlarına huzur getirecektir. Kitab-ı Mukaddes'in Eski Ahit'ine ait 2. Makabeler kitabının 12.bölümüne bakıldığında Yahuda savaşta ölenlerin günahlarından arınmaları için kurban sunmaktadır. Yani ölüler için dua etmek Kutsal Kitap’a dayandırılır. İlaveten, Kilise Geleneği gereğince ölülerin huzur bulması adına yılın belli zamanlarında özel dualar edilir ve anma törenleri uygulanır.
Ortodoks Hristiyanların bir kısmı, ölülerin ruhlarının bedenden ayrılmalarının akabinde göğe yükselirken bir nevi geçitten geçtikleri Göksel Geçitler öğretisine (Aerial Toll Houses) inanırlar. Diğer Ortodokslar tarafından reddedilen ancak Kilise ilahiyatında yer alan bu teoriye göre "ölümün ardından bedeni terk eden ruh, melekler tarafından Tanrı'ya götürülür. Bu yolculuk sırasında ruh bir geçitten geçirilir, onu günahlarıyla suçlamaya çalışan ve cehenneme sürüklemeye uğraşan iblislerle çeşitli şekillerde karşılaşır."

Araf'ın cennet ile cehennem arasında bulunan bir yer olduğuna inanılır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin bekletildikleri yer olarak bilinen Araf'ın Kur'an'daki tasviri şöyledir:
"46- İki taraf arasında bir engel ve tepeler üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: 'Selam size' derler ki bunlar, henüz girmeyen fakat 'şiddetle arzu edip umanlardır.'
47- Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: 'Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma' derler.
48- Burcun üstündeki adamlar, kendilerini yüzlerinden tanıdıkları adamlara seslenerek derler ki: 'Ne toplamış olmanız, ne büyüklük taslamanız  size bir yarar sağlamadı.'
49- 'Kendilerine Allah'ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? Girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun olmayacaksınız.'

Ahiret
Cennet
Cehennem
İlahi Komedya

Asphodel Meadows, kayıtsız  ve olağan ruhların ölümden sonraki yaşama gönderildiği  Eski Yunan'daki yeraltı bölümüdür.
Asphodel meadows'da iyi ve kötü ruhların ebedi bekası olarak geçmiştir.
Bazı tasvirler  mutlak bir tarafsızlık bir toprak gibi açıklar.Insanlar  ne  iyi ne de kötü ise mekanik yöntemlerle günlük görevlerini  gerçekleştirebilirsiniz,, bu yüzden hayatlarını tedavi edilir. Böylece tüm  sakinleri  bir makineye benzer bir şeyi, kendi kimliklerini kaybetme  haline  alanlara  girmeden  öncesinde   Lethe nehrinden geçerler. Diğer  tasvirleri  de  ifade etti. Az etkisi edenler için ahirette  bu  biraz  negatif  bir  görünüm  muhtemelen  adalete  karşı  Yunan  kültürlerinde  militarizm  teşvik etmek için aşağı geçti. Aslında, o silaha sarılmaya kimin Elysium alanlarında sonsuz  sevinç ile ödüllendirilir inanılırdı.

Ayrışma veya çürüme, organik maddelerin, maddenin daha basit formlarına ayrıldığı süreçtir. Bu süreç biyomda yer kaplayan sonlu maddelerin geri dönüşümü için gereklidir. Canlı organizmaların organları ölümünden kısa bir süre sonra ayrıştırmaya başlar. Bütün organizmalar aynı yolla ayrışmamalarına rağmen, ölümden sonra aynı aşamalardan geçerler. Ayrışmayı inceleyen bilim olan taponomi, Yunanca’da (τάφος, taphos) (mezar) kelimesinden gelir.
Canlıların ayrıştırılmasından cansız maddeler ayırtedilebilir (biodegradation). İlk yol "kimyasal veya fiziksel işlemlerle bir maddenin yapı taşlarına bozunması", örneğin hidroliz. İkinci bir yol "canlı organizmalar tarafından metabolik olarak maddenin daha basit bileşenlerine ayrışması", tipik olarak mikroorganizmalar tarafından.

Ayrışma ölüm anında başlar, iki faktör buna neden olur: otoliz, vücudun kendi iç kimyasal reaksiyonları ve enzimleri tarafından dokuların ayrıştırılması ve kokuşma ise dokuların bakteriler tarafından ayrıştırılmasıdır. Bu ayrıştırmalar sonucunda kokuşma kokuları meydana gelir.
Birincil ayrıştırıcılar bakteriler ve mantarlardır. Böcek, akar ve diğer leş yiyen canlılar da vucuda erişebilir olduklarında bu ayrıştırma işleminde önemli rol aynayabilirler. Yaz aylarında görülen leş böcekleri, akarlar, leş sinekeleri (Sarcophagidae) ve Göksinekler (Calliphoridae) ayrıştırma sürecine katılan en önemli eklembacaklılardır. Bu sürece dahil olabilen en önemli böcek olmayan hayvanlar ise tipik olarak memeliler ve leş yiyen kuşlardır, örneğin kır kurdu, köpekler, kurtlar, tilkiler, kemeler, kargalar ve akbabalar. Bu leş yiyenlerden bazıları daha sonra yemek üzere kemikleri parçalayıp saklayabilirler. Su ve deniz ortamları bakteriler, balıklar, kabuklular, Diptera larvaları ve leş yiyiciler gibi ayrıştırıcı ajanlar içerir.

Omurgalı canlılarda ayrışma beş aşama olarak tanımlanır: Bunlar, yeni, şişme, aktif ve ileri çürüme ve kuru kalıntılardır. Kimyasal ayrışmanın genel aşamaları iki dönemdir: Bunlar otoliz ve kokuşma. Bu iki dönem vücudun ana bileşenlerini yıkımlayarak kimyasal ayrışma sürecine katkıda bulunur.

Kalp atışları durduktan sonra bu aşama hemen başlar. Ölüm anından itibaren gövde, algor katılaşması diye adlandırılan ve çevre ısısıyla vücut ısısının eşitlenmesine de neden olan bir sürece girer. Ölümden kısa bir süre sonra genellikle üç ila altı saat içinde, rigor mortis olarak bilinen ve kasların kasılıp sertleştiği süreç meydana gelir. Kanın pompalanması durduğu için, kan vücuda bağlı bölgelerde yer çekimi etkisiyle hareket eder ve genel bir mavimsi-mor renk alır, buna livor mortis ya da daha yaygın olarak morarma denilir.
Kalp durduğunda, kan dokulara oksijen taşıyamaz ve dokuları karbondioksitten temizleyemez. pH'ın düşmesi ve diğer kimyasal değişiklikler hücrelerin yapısal bütünlüğünün kaybetmesine neden olur. Hücre yapısının bozulması ile serbest kalan enzimler, diğer hücrelerin yapısının da bozulmasına neden olur. Bu işlem otoliz olarak isimlendirilir. Ayrışma sırasındaki görülebilir değişiklikler "yeni" aşamasında pek gözlemlenebilir değildir ancak otolizin neden olduğu kabarcıklar deri yüzeyinde fark edilebilir.
Vücutta kalan oksijen, hücre metabolizması ve vücuttaki solunum ve sindirim yollarında doğal olarak bulunan aerobik mikroorganizmalar tarafından tüketilir, bu durum anaerobik organizmaların çoğalmasına olanak sağlar. Sonuçta, vücudun karbonhidrat, lipit ve proteinleri tükenip; propionik asit, laktik asit, metan, hidrojen sülfit ve amonyak da dahil olmak üzere çeşitli maddelerin üretilmesine neden olur. Gövde içinde mikrobiyal çoğalma işlemi kokuşma olarak adlandırılır ve şişme olarak bilinen ayrışmanın ikinci aşamasına yol açar.
Göksinekler ve et sinekleri leşe ilk gelen böceklerdir ve uygun bir yumurtlama yeri ararlar.

Şişme, mikrobiyal çoğalmanın devam ettiğini gösteren ilk açık işarettir. Bu aşama, anaerobik metabolizma sonucu hidrojen sülfür, karbon dioksit, metan ve azot gibi gazların birikmesi ile meydana gelir. Bedensel boşlukta gazların birikmesi karnın gerginleşmesine neden olur ve vücut şişkin bir görünüme ulaşır. Ayrıca üretilen gazlar, doğal sıvıların ve sıvılaşan dokuların köpüklü hale gelmesine neden olur. Vücutta gaz basıncının artmasıyla birlikte, sıvılar vücudun doğal deliklerinden çıkma eğilimine girerler. Artan basınç ve cilt bütünlüğünün bozulması vücutta yırtılmalara neden olur.
Bağırsaklardaki anaerobik bakteriler hemoglobinini sülfohemoglobin ve diğer renkli pigmentlere dönüştürürler. Bununla ilişkili gazlar vücutta birikerek sülfohemoglobininin dolaşım ve lenf sistemi üzerinden vücut boyunca taşınmasına yardımcı olur ve vücutta gemel bir mermer görünümü gözlenir.
Eğer böcekler vücuda erişebilirlerse, bıraktıkları larvalar (sinek kurdu olarak bilinir) vücutta beslenmeye ve gelişmeye başlarlar. Larva faaliyetleri tipik olarak vücudun doğal deliklerinde sınırlanmış ve deri altında kümelenmiştir, kıllar ve cildin birbirinden ayrılmasına neden olurlar. Larvaların beslenmesi ve vücutta gaz birikmesi çevreye gaz ve sıvıların salınmasına neden olan yırtıklara neden olurlar. Yırtıklar deriden oksijen girmesine olanak sağlarlar ve vücut tekrar oksijenlenir, böylece sinek larvalarının gelişimi ve aerobik mikroorganizmaların aktivitesi için daha fazla yüzey alanı sağlanmış olur. Gazlar ve sıvıların tasfiyesi kokuşma ile ilişkili güçlü ayırt edici kokuların oluşmasına yol açar.

Aktif çürüme büyük kütle kaybı ile karakterize bir dönemdir. Bu kayıp hem doymak bilmeyen kurtçukların beslenmelerinin hem de çevreye ayrışma sıvılarının tasfiyesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Kokuşma sıvıları bedenin çevresinde toparlanır ve kadavrayı bir ayrışma adasına çevirir (CDI). Doku sıvılaşması ve ayrışması bu aşamada bariz bir şekilde gerçekleşir ve daha güçlü dokularla devam eder. Aktif çürümenin sonunun belirtisi kurtçukların pupa olarak vücudu ya da ondan geri kalanları terk etmeleridir.

Ayrışma, kullanılabilir kadavra materyalinin azalmasından dolayı ileri çürüme aşamasında büyük oranda sınırlanır. Böcek aktivitesi de bu aşamada azalır. Leşin kaldığı yerdeki bitki örtüsünün öldüğü de gözlenebilir. Kadavra ayrışma adası leşi çevreleyerek topraktaki karbon, fosfor, potasyum, kalsiyum ve magnezyum gibi besinlerin yapısında bulunan maddelerde artışa; PH'nın değişimine; topraktaki azot miktarında kayda değer bir artış gözlenmesine neden olur.

Kuru/kalıntılar aşaması sırasında, kadavra ayrışma adası etrafında bitkiler canlanır ve büyümeye başlarlar ve bu ilgili ortamda besin olduğununve toprağın hala normale dönmediğinin bir işaretidir. Bu aşamada kadavranın kıkırdak ve kemikler gibi kuru kısımları kalır. Tüm yumuşak doku kadavradan kaldırılırsa buna tamamen iskeletleşme denir, eğer kemiklerin bazı kısımları maruz kalırsa buna kısmen iskeletleşme denilir.

Bitkisel maddelerin ayrışması birçok aşamadan oluşur. Bu su sızıntısıyla başlar; en kolay kaybedilebilen madde olan çözünebilen karbon bu süreçte serbest kalır. Diğer erken bir süreç, bazı böceklerin etkinlikleri ile oluşan ve bakteri matarlar için üreme alanları oluşturan fiziksel parçalanma ya da ufalanmadır. Küçük ölü bitkilerde bu süreç büyük ölçüde toprak omurgasız faunası tarafından yürütülmektedir, Daha büyük bitkilerde, böcekler ve mantarlar gibi birincil parazitik yaşam-formlar büyük rol oynar ve çok sayıda saprotrof tarafından desteklenmezler. Sonrasında, bitki tortusu (selüloz, hemiselüloz, mikrobiyal ürünler ve lignin) mikroplar tarafından kimyasal olarak değişime uğrarlar. Bileşiklerin farklı tipleri farklı oranlarda ayrışırlar. Bu onların kimyasal yapılarına bağlıdır. Örneğin, lignin ayrışmaya oldukça dayanıklıdır ve aslında sadece siyah çürüğü mantarları gibi bazı mantarlar ile ayrıştırılabilir ahşap bir bileşenidir. Lignin karmaşık kimyasal yapısından dolayı geç ayrıştırılır ve çürüyen bitkilerden geriye kalan maddelerdendir. Sıcaklık bitki çürümesine doğrudan etki eden bir faktördür, örneğin, sıcak bir ortamda bitki daha hızlı çürür.
Bitkilerin kimyasal ayrışmaları her zaman karbondioksit salınımına yol açar.

Gıdaların ayrışması, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi bozulma denir, bu konu gıda bilimleri içerisinde önemli bir çalışma alanıdır. Koruyucu uygulamalarla gıdaların bozulması geciktirilebilmektedir. Eğer et üzerine herhangi bir müdahale yapılmazsa, et saatler veya günler sonra iştah kapatıcı şekle gelebilir hatta yenildiğinde zehirleyici etkiler gösterebilir. Ete, kesilen hayvanların kendi florasından gelen, eti işleyen kişilerden ve işleme uygulamalarından gelen bakteri ve mantarlar tarafından etin bozulması ve ayrıştırılması kaçınılmaz bir durumdur. Süresiz olmasa da –  uygun gıda güvenliği, gıda koruyucu uygulamalar ve uygun saklama koşulları temin edildiğinde – etin uzun bir süre saklanması mümkün olabilir.

Adli vakalarda çeşitli bilimlere başvurulmaktadır, bunlar ölüm zamanı ve ölüm sebebinin bulunabilmesi için yasal çalışmalardır:

Adli taponomi, otopsi aralığını, otopsiden sonra defin zamanını ve gizli mezarları bulabilmek için adli olgularda biyolojik ve kimyasal ilkeleri uygulayarak, özellikle ayrışma sürecini inceler.
Adli patoloji çalışmaları, tıbbi bir fenomen olarak ölüm sebebini araştırır.
Adli entomoloji cesetlerde bulunan böcekleri ve diğer haşaratları inceler; böceklerin türü, maruziyet süresi, böceklerin hayat döngüsü gibi araştırmalar ölümün zamanı, mekanı, cesedin taşınıp taşınmadığı gibi konulara ışık tutar.
Adli antropoloji genellikle cesedin kimlik, ırk ve cinsiyeti hakkında ipuçları aramak için iskeletler ve insan kalıntılarını inceler. Fiziksel antropolojinin bir dalıdır..
Knoxville'deki Tennessee üniversitesi antropolojik araştırma tesisinin  (daha çok Beden Çiftiliği olarak bilinir) çitli bir arsada numaralandırılmış cesetleri mevcuttur. Beden çiftliğinde araştırma yapan bilim insanları, insan vücudunun çeşitli durumlardaki çürüme işlemini daha iyi anlayabilmek için çalışmalar yapmaktadırlar.

Su, hava, böcekeler gibi maruz kalınan faktörler cesedin ayrışmasının hızlandırıcı etki yaparlar. Örneğin bir tabutta bulunan cesede böcekl

Berzâh (Arapça: البرزخ), Arapça kökenli bir söz olup, coğrafyada bir yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası, kıstak, anlamına gelmektedir. İslam eskatolojisinde ise öldükten sonra ölenlerin ruhlarının gittiği ve kıyamete kadar kaldıkları düşünülen âlem veya mekândır. Kâbir âlemi olarak da bilinir. Kur'an'da üç yerde geçen berzah kelimesi engel, iki şey arasındaki perde anlamlarında kullanılmıştır.
İslam'da berzah hayatı kişinin ruhunun bedeninden ölüm meleği Azrâil tarafından ayrılmasıyla başlar. Bunun ardından Münker ve Nekir melekleri kişiyi (ruhunu) sorguya çeker. Daha sonra ruh kıyamete kadar bu berzah aleminde kalır. İnanışa göre bu devre iyi müminler için kolay, inanmayanlar yani örneğin müşrikler ve münafıklar içinse çok zor geçer.

Kur'an'da kabir azâbına işâret eden ayetler mevcuttur. Bunlardan biri, Firavun ve askerlerinin gece ve gündüz azâba düçar olduğunu haber veren ayettir:

Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun. Kabir azâbıyla alakalı birçok hadis vardır. Bunlardan biri, değişik kaynaklarda şöyle nakledilir:
Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: "Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur" buyurmuşlardır.
Başka bir hadisin metni ise şöyledir:

Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.
Bu konudaki başka bir hadisse şöyledir:

Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: "Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?" O da şöyle cevap verir. "O, Allah'ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O'nun kulu ve elçisidir." Bunun üzerine melekler; "Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik", derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: "Yat ve uyu " derler. O da; "Aileme gidin de durumu haber verin" der. Melekler ona; "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et." derler."
Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu Muhammed (s.a.s) denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum." Melekler ona; "Böyle diyeceğini zaten biliyorduk" derler. Daha sonra yere "Bu adamı alabildiğine sıkıştır" diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder."

Eskatoloji
Kıyamet
Mahşer

Cehennem, çeşitli inançlarda ölüm sonrası ceza çekilen ateşli bir yer olarak gösterilir. Cehennemde kalma süresi inanca göre değişiklik gösterebilir. Cehennemde günah borcu ödeninceye kadar kalınıp sonra tekrar cennete gidilebilir. Ancak, cehennem bazıları için sonsuza dek ateşte yanmak anlamına gelir. Cehennem  görevlilerine İslam inancında zebani adı verilir.
Eski Ahit'te Kudüs'te Hinnom'un Oğlunun vadisi (Gehinnom veya Gei-ben-Hinnom) çocuk kurbanlarının (yakılarak) gerçekleştirildiği lanetli bir vadiydi. İncillerde İsa Ondan "kurtçukların ölmediği ve ateşin sönmediği yer" olarak bahsetti. (Markus 9:48) 2. yy. da yazılan Ezra'nın apokrif kitabında Gehinnom aşkın (transendental, manevi) cezalandırma yeri olarak ortaya çıktı. 500'lerde yazılan Babil Talmudunda bu değişim tamamlandı. Kur'anda da cehennem azabından sıklıkla bahsedilir.

İbranice, גי הנם (ge hinnom, “Hinnom Vadisi”) Yunanca, γέεννα (geenna); Latince, gehenna

Ge Hinnom: Hinnom Vadisi
Kelimenin İbranice 'Ge ben hinnom' (Hinnom'un oğlu vadisi) terkibinden  zamanla ‘ben'in düşmesi ile elde edildiği düşünülmektedir.

Ge: Vadi
Ben: Oğlu
Hinnom: Hinnom
Gehinnom, Kudüs'ün güney batısında Kenanilerin Molek adı veya unvanını alan tanrısı Baal'e çocukların yakılarak kurban edildiği vadinin adıdır. (Yeremya 32:30-35) Molek adı yalnızca M-L-K sessiz harflerinden oluşur ve sesli harfler yalnızca okunuşta söylenir. Bu nedenle bu tanrı Molok (İngilizce: Moloch) olarak da adlandırılır. Molek, Arapçadaki söyleniş şekliyle Malik'tir.

Vadinin adı başlangıçta 'Ge Ben Hinnom' iken, sonraları Yunan egemenliği zamanında Yunanca söyleniş şekliyle geenna ve Latince, gehenna olmuştur. 

Yeremya 7: 30-31
‘Yahudaoğulları gözümde kötü olanı yaptılar’, Yehova’nın sözü. ‘Adımı taşıyan evi kirletmek üzere oraya iğrenç putlarını koydular. Oğullarını ve kızlarını ateşte yakmak üzere Hinnomoğlu Vadisindeki Tofet’te yüksek yerler* yaptılar. Ben böyle bir şey emretmedim, yüreğimden bile geçirmedim.’
Yeremya 32: 30-35
‘Çünkü İsrailoğulları ve Yahudaoğulları gençliklerinden beri yalnızca gözümde kötü olanı yapan kimselerdir. İsrailoğulları elleriyle yaptıkları putlarla da Beni öfkelendiriyor.’ Yehova’nın sözü. ‘Çünkü bu şehir, kurulduğu günden bugüne dek, onu gözümün önünden kaldırayım diye Bende sadece kızgınlık ve öfke yarattı. İsrailoğullarının ve Yahudaoğullarının, kendilerinin, krallarının, yöneticilerinin, kâhinlerinin, peygamberlerinin, Yahuda adamlarının, Yeruşalim’de oturanların Beni öfkelendirmek için yaptıkları bütün kötülükler buna neden oldu. Bana durmadan yüzlerini değil, sırtlarını döndüler. Eğitildikleri halde, erkenden harekete geçip onları eğittiğim halde, hiçbiri verdiğim terbiyeye kulak asmadı. Adımla anılan evi kirletmek için iğrenç şeylerini getirip içine koydular. Üstelik oğullarını ve kızlarını Molek’e kurban olarak ateşte yakmak* için Hinnomoğlu Vadisinde Baal’e yüksek yerler yaptılar. Ben böyle bir şey emretmedim; Yahuda’yı günaha sokmak amacıyla bu iğrenç şeyi yaptırmayı yüreğimden bile geçirmedim.’
2. Krallar 23: 10
Kral [Yoşiya], kimse oğlunu veya kızını Molek için ateşte yakmasın diye Hinnomoğulları Vadisindeki Tofet’i tapınma için kullanılamaz duruma getirdi.
İsa'nın yaşadığı zamanlarda, çocukların bu vadide Molek'e kurban edilmesi uygulaması çoktan sona ermişti. Bu dönemde Hinnom Vadisi sadece çöplerin dökülerek yakıldığı bir çöplük olarak kullanılıyordu. Ayrıca, hayvan leşleri ile, bir mezara gömülmeye değer görülmeyen bazı suçlular, infaz edildikten sonra bu vadideki çöplüğe atılıyorlardı. Birisinin canlı olarak buraya atılması söz konusu değildi. Hinnom Vadisi, içinde ateş olan bir yer olmaya bir süre daha devam etti. Ancak bundan amaç, sadece biriken çöplerin kükürt atılarak yakılıp ortadan kaldırılmasıydı.
Tevrat'a göre çocukların kurban edildikleri Tanrı'nın adı Molek idi. Bu tanrı isminin de cehennem bekçisi Malik olarak değişim geçirdiği düşünülmektedir.

Çoğunlukla bu korkunç karanlık, gezinen ruhlarla dolu bir çukurdur (Yunan ve Roma). Orada dinsizler, ifritler tarafından yargılanır (Pers), sonsuz ızdıraba çarptırılmış kötüler (Yahudilik) ve hak dininden olmayanlar bulunur (İslamiyet).
Kötüleri iyilerden ya da canlıları ölülerden ayıran bir yer kavramına birçok dinde rastlanır. Eski çağların ve ilkel toplulukların dinlerinde ölen kişinin ruhunun gideceği yer, karanlık ve soğuk yeraltı dünyası (örneğin Norveç mitolojisinde Niflheimr ya da Hel), yer altında karanlık bir dünya ya da uzak bir ada (örneğin Eski Yunan'da Hades), yer altında insanların ruhlarının cezalandırıldığı derin bir uçurum (örneğin Eski Yunan'da Tartaros), yerin altında hem iyi hem kötü ruhların gölgeler biçiminde sürekli bir susuzluk içinde yaşadığı karanlık bölge (örneğin Eski İsrail dininde Şeol), ölenlerin ruhlarının yerleştiği göksel bir yer (Pueblo Yerlileri, ölümden sonra insanların bulut olup yağmur getirdiklerine inanırlar) ya da ruhun sonunda yok olup gideceği bulutsu bir varoluş (örneğin Kuzey Amerika'da yaşayan avcı Yerli kabilelerinde) biçiminde düşünülmüştür. Cehennemi tanrısal cezaya uğrayanların kıyamet gününden sonra gideceği yer olarak gören anlayış; peygamberler aracılığıyla yayılan Zerdüşt dini, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlere özgüdür.

Jewish Encyclopedia Yahudi inancını şu şekilde açıklar: Dünyanın sonu geldiğinde insanların ruhunun üç çeşidi olacak:

"Bunlardan, doğrular hemen sonsuz yaşama yazılacaklar,
Kötüler cehennem için yazılacaklar; fakat,
İyi ve kötü tarafı terazide dengede olanlar önce cehenneme gidecekler. Bunlar cehennemde temizlendikten sonra oradan çıkarılacaklardır."
İsa'nın yaşadığı dönemde Yahudiler, birisi öldüğünde ruhunun Gehenna'da işkence çektiğine inanıyorlardı. Buna karşın Encyclopedia Judaica ise şunları söylemektedir: "Kutsal Yazılarda ölüm sonrasında Gehenna'yla ilgili düşüncelerin hiçbir dayanağı yoktur."

Gehennem, Hinnom Vadisi: Yeremya 19:6 Bundan ötürü buranın artık Tofet ya da Ben-Hinnom Vadisi değil, Kıyım Vadisi diye anılacağı günler geliyor, diyor RAB.
Şeol: Yaratılış 37:35, 42:38, 44:29, 44:31

Hristiyanlığın cehennem öğretisinin kökleri Yeni Ahit'te yatmaktadır. Cehennem Yunanca Tartaros veya Hades kelimeleriyle tanımlanır.

Katolik inancına göre cehennem: Tanrı tarafından oraya atılanların sonsuz bir keder içinde bulunduğu yer.
Protestan inancına göre cehennem: Kötülerin gelecekte cezalandırıldığı bir yer.
Katolik kilisesi, Protestan kiliselerinin çoğu (Baptistler, Episkopalyanlar vs.) ve bazı Yunan Ortodoks kiliselerine göre cehennem, diriliş ve son hüküm gününden sonra yargılanan günahkarların sonsuza değin Tanrı'dan ayrı kalacağı nihai durak yeridir.
Ancak çeşitli Liberal Protestanlık, Anglikan, Katolik ve bazı Ortodoks kiliselerine mensup olan liberal Hristiyanlar mensubu oldukları mezheplerin "resmi" öğretileriyle çelişmiş olsa da tüm insanların kurtulacakları bir evrensel kurtuluşa (evrensel uzlaşmacılık) inanmaktadırlar.
Bir Hristiyan filozofu ve mistiği olan Emmanuel Swedenborg'a göre cehennem ve cennet insanların seçimleridir. Cehennem ebedidir çünkü oradaki insanlar cehennemi sevdikleri için orada kalacaklardır. Tanrı da her ne kadar insanları sevse de onları zorla, kendi iradelerinin haricinde cennete sokmayacaktır.
Yok oluşa inanan (yok oluşçuluk) Hristiyanlar ise, ruhun ölümlü oluşuna inanmakta ve ebedi yaşam dışında kalan ruhların cehennemde yok olacaklarını kabul etmektedirler.

Yehova'nın Şahitleri'ne göre ruh kişiden bağımsız ayrı bir varlık değil, sadece kişinin yaşam kuvvetine verilen addır. İnsan ölünce yok olur ve yeniden yaşaması Tanrı'nın onu diriltmesine bağlıdır. Ölüler diyarı ya da mezar (İbranice Şeol; Yunanca Septuaginta Hades) sözcükleri diriltilecek kişilerin durumunu; cehennem (İbranice Ge-Hinnom; Yunanca Septuaginta Gehenna) ise diriltilmeyeceklerin durumunu anlatan ifadeler olarak görülür. Bu yüzden, cehennem cezasına çarptırılmak, bu yargıyı alanların bir daha kesinlikle var olmayacakları şekilde yaşamlarını yitirmeleri ve sonsuza dek yok olmaları demektir.
Hristiyanlıkta cehennem için kullanılan bazı sözcükler şunlardır: Hell (İngilizce), Hölle (Almanca), Fegefeuer (Almanca: Silip süpüren ateş), Inferno (Latince). Cehennem inancı yüzyıllardır Hristiyanlıkta ateşli bir yer olarak kabul görmüştür. Günümüzde ise bazı Hristiyanlık çevrelerinde, bu inancın Kitâb-ı Mukaddes'te dayanak bulmadığına ilişkin farklı yorumlar da vardır.
Yeni Ahitte Gehenna ve Hades sözcüklerinin geçtiği bazı yerler:

Gehenna - Cehennem - Hinnom Vadisi: Matta 5:22,29,30; 10:28, 18:09; 23:15,33; Markos 9:43,45,47 Luka 12:05; Yak 3:6
Hades: Matta 11:23; 16:18; Luka 10:15; Elçilerin İşleri 2:27,31; 1.Kor. 15:55
Kitâb-ı Mukaddes'te cehennem ve mezar için kullanılan sözcükler çevirilere göre farklılıklar gösterir. Bazı çeviriler Şeol, Hades ve Tartaros sözcüklerini de cehennem olarak çevirirler. Cehennem anlayışındaki farklılıkların bir nedeni de, bu tür farklı çevirilerdir. Bu sözcüklerin karşılıkları:

Ge-Hinnom (İbranice): Cehennem
Gehenna (Yunanca Septuaginta): Cehennem
Şeol (İbranice): Mezar
Hades (Yunanca Septuaginta): Mezar
Tartaros (Yunanca Septuaginta) Hapis benzeri alçaltılmış bir durum. Günah işlemiş melekler için kullanılan bir ifade.
2. Petrus 2: 4
Çünkü şu kesindir ki, Tanrı günah işlemiş melekleri cezadan esirgemeyip Tartaros’a* [* Hapishaneye benzer alçaltılmış durum] atarak, hüküm gününü beklemek üzere zifiri karanlık çukurlarda bırakmıştır.

Cehennem; İslam dininde, ahiretteki bir azap yeridir. İnsanlar dünyadaki hareketlerine ve inançlarına göre cennete veya cehenneme giderler. İslam inancında kafir (inanç esaslarından bir veya daha fazlasına inkâr eden veya hiç Müslüman olmamış), müşrik (Allah'ın birliğine inanmayan) ve münafık (Müslüman gibi görünüp İslam'a inanmayan) olan kişiler öldükten sonra, ahirette, sonsuza kadar cehennemde kalacak ve azap göreceklerdir.
Cehennemin kara delikler olduğunu düşünen İslam araştırmacıları vardır.

İslam dininin kutsal kitabı olan Kur'an'a göre Allah müşrikleri (Allah'a ortak koşanları) cehennemde sonsuza kadar tutacaktır. Günah işlemiş an

Cenaze töreni, defin veya kremasyon işlemleri zamanı bir cesedin son haliyle bağlantılı bir törendir. Tören cami, kilise veya sinagog'da olandan sonra mezarlık'da gömülür. Cenaze gelenekleri, bir kültür tarafından ölüleri hatırlamak ve saygı duymak için kullanılan inançlar ve uygulamalar kompleksinden oluşur. Gelenekler kültürlere ve dini gruplara göre değişir. Cenazeler için ortak seküler motivasyonlar arasında merhumun yasını tutmak, hayatlarını kutlamak yer alır. Ölen kişinin ruhunun ölümden sonra yaşama, dirilişe veya reenkarnasyona ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlayan törenler vardır. Askerî cenaze töreni ve denizde cenaze töreni de bulunuyor.
Cenaze töreni genellikle, cesetin olduğu bir ritüel içerir. Kültüre ve dine bağlı olarak, bunlar ya vücudun yok edilmesini (yakma veya gökyüzüne gömülme) veya korunmasını (mumyalama ve defin) içerebilir. Cenaze, özel hazırlanan tabutta taşınır. Cenaze tabutla (Batıda) veya tabutsuz (Doğuda) toprağa verilebilir.

Cenaze (İslam)
Cenaze (Hristiyanlık)
Japon cenaze töreni
Devlet cenaze töreni
Askerî cenaze töreni
Yahudilikte matem

Cennet, dinî kozmoloji veya transandental felsefede gök, yedi gök, uçmak, behişt gibi adlarla da anılan ilah, melek, cin, aziz, yeniden dirilmiş atalar gibi varlıkların yaşadığı, köken aldığı veya hüküm sürdüğüne inanılan yer. Bazı dinî inanışlara göre cennet yaratıkları yeryüzüne inebilir (reenkarnasyon) ve yerde yaşayanlar ölümlerinden sonra, bazı özel durumlarda yaşamakta oldukları hayat devam ederken cennete gidebilirler.

Cennet kavramına inanan kişiler genellikle cennetin insanların bir kısmı veya hepsi için Ahirette bulunan nihai bir varış noktası olduğunu düşünürler. Ayrıca cennet kavramına sahip inançların çoğunluğunda cennet iyi insanların ulaştığı bir Ahiret mekânıdır.

Cennet sözcüğü Arapça kökenlidir (Arapça: جنّة). Her dinin cennet kavramına verdiği özel isimler olabilir. Cennet sözcüğü dinî anlamda kullanılabileceği gibi, Türkçede mecaz veya sıfat olarak da kullanılmaktadır. TDK tanımına göre cennet, "Dinî inanışlara göre dünyada iyilik yapanların, günahsızların, öldükten sonra sonsuz bir mutluluğa kavuşacakları yer, uçmak, behişt"tir. Ayrıca mecazi şekilde sıfat olarak, çok güzel, huzur veren gibi anlamlarda kullanılır. Cennet sözcüğünün dışında yine "cennet" anlamında olan Farsça kökenli behişt ve Soğdca kökenli uçmağ da Türkçede kullanılmaktadır. Yine de en yaygın olanı cennet sözcüğüdür.
Eden; Tevrat'taki Eden kelimesinin de kökeni olduğu düşünülen Akad kökenli "edinnu" düzlük anlamına gelir. Eden aynı zamanda güney Arabistan'da bir yer adıdır. Kelime Kur'an'ın farklı surelerinde "adn cennetleri" şeklinde kullanılmıştır, ancak Kur'an'da bu kelime Kitâb-ı Mukaddes'ten farklı olarak eskatolojik anlamda geçmektedir.
Ayrıca Turpan'ın Karahoca Uygur hükümdarları da aynı şekilde kendilerine İdik/Idık-kut unvanını vermişlerdir. Unvanın iki bileşeni vardır: ilk bileşen Ïdïq/İdik "[gökten] gönderilmiş, kutsal" anlamına gelir;İdik sözcüğü cennet anlamına da gelir.

Sümer mitolojisinde birçok tasvirlerinin Yahudilik ve İslam'ın cennet anlayışına kaynaklık ettiği düşünülen cennet ve cehennem motifleri bulunur.

“Ve tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe yaptı; ve yarattığı Âdem’i oraya koydu. Ve Rab, görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı ve bahçenin ortasında hayat ağacını ve iyilik ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi.
Ve bahçeyi sulamak için Aden’den bir ırmak çıktı; ve oradan bölündü ve dört kol oldu. Birinin adı Pişon’dur; kendisinde altın olan bütün Havila diyarını kuşatır; ve bu diyarın altını iyidir; orada ak günnük ve akik taşı vardır; Ve ikinci ırmağın adı Gihon’dur; bütün Kuş ili'ni kuşatan odur. Ve üçüncü ırmağın adı Dicle’dir; Aşur’un önünden akan odur. Ve dördüncü ırmak Fırat’tır.” (Tekvin 2:8-14)
Sözü edilen ırmaklardan Fırat ve Dicle biliniyor. Bu ifadeye göre diğer iki ırmağın, Pişon ve Gihon'un adları yabancı olsa da, Aden'deki “cennet bahçesi”nin soyut ya da hayali bir ülke olmayıp dünya üzerindeki bir coğrafi bölge oluşu kesindir. Buna göre Gihon'un Nil, Pişon’un da İndüs olabileceği sonucuna varılabilir.

Hristiyanlıkta cennet Tanrı'yla beraber olma durumudur. Hristiyanlar Tanrı tarafından her gün değiştirilerek yenilendiklerine, kıyamet günü geldiğinde yeni bedenlere sahip olarak (Âdem'in günah işlemeden önceki hâli gibi ) yeni yaratılan dünyada Tanrı'yla birlikte olacaklarına inanırlar. Yeni Ahit'te bu durum aşağıdaki ayetlerle belirtilmiştir:
"Bundan sonra yeni bir gökle yeni bir yeryüzü gördüm. Çünkü önceki gökle yeryüzü ortadan kalkmıştı. Deniz de yoktu artık. Kutsal kentin, yeni Yeruşalim'in gökten, Tanrı'nın yanından indiğini gördüm. Güveyi için hazırlanmış süslü bir gelin gibiydi. Tahttan yükselen gür bir sesin şöyle dediğini işittim: “İşte, Tanrı'nın konutu insanların arasındadır. Tanrı onların arasında yaşayacak. Onlar O'nun halkı olacaklar, Tanrı'nın kendisi de onların arasında bulunacak. Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.” Tahtta oturan, “İşte her şeyi yeniliyorum” dedi. Sonra, “Yaz!” diye ekledi, “Çünkü bu sözler güvenilir ve gerçektir.”" (Vahiy 21: 1-5)
Bu zaman insanlar Tanrı'nın Oğulları ve Tanrı'nın Kızları olarak yaşayacaktır. Kötülük olmayacaktır, ışık olacaktır ve burada insanlar Tanrı'yla dolacaktır.

Cennet İslam'da, İslam dinine inananların ebedî olarak kalacaklarına inandıkları bir Ahiret mekânıdır. Allah tarafından ayrıcalıklı yaratılmamış kişiler, sevaplarına göre doğrudan Cennete gidebildiği gibi, Cehennemde bir müddet bekleyip sonra Cennete girebilirler; veyahut sonsuza dek cehennemde kalabilirler. Peygamber, veli ve şehitler gibi Allah'ın çok sevdiği kulları ise sırat köprüsünü bile görmeden doğrudan cennete uçarak gidebilirler.
Genel bir görünüm olarak cennetin erkek ve kadın zevklerine hitap ettiği düşünülür. Cennette kişiye özel köşkler, saraylar, bal ve şerbet şelaleleri, çeşitli ürün veren türlü türlü ağaçlar, yaylalar, hayal bile edilemeyen güzellikte gölgelikler ve cennete girmeyi hak edenlerin her türlü arzularına cevap veren huriler ve gılmanlar bulunur. Cennetekilerin birçoğu, çoğu zaman onları yoktan var eden Allah'ı temâşa edeceklerdir (seyredeceklerdir).

Cennetteki hayat sonsuzdur ve orada birçok mükâfat verilecektir. İnanca göre kafir, müşrik ve münafık kişiler cennete giremez, ebedî olarak cehennemde kalırlar. Müslüman olup günah işleyenlerin ise, Allah günahlarını affetmezse, bir süre cehennemde günahlarının cezasını çekeceklerine, daha sonra da cennete gireceklerine inanılır.
Sad Suresinde şöyle anlatılır:

Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak ""Adn Cennetleri"" vardır. Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyve ve içecek ister. Yanlarında gözlerini kendilerinden ayırmayan yaşıt eşler vardır. (38:50-53)
Cennet, Bakara Suresinde şöyle anlatılır:

İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (2:25)
Nebe' Suresinde şöyle anlatılır:

Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri yeni çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır. (78:31-34)
Hac Suresinde şöyle anlatılır:

Şüphesiz, Allah iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir. (22:23)
Gaşiye Suresinde şöyle anlatılır:

Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır. (88:13-16)

İslam'da İsmailiyye'nin Bâtınîlik mezhebinden korkulan Haşhaşîler örgütünün başı ve yöneticisi olan Hasan Sabbah, fedailerini sahte bir cennetle kandırıyordu. Oysaki bu cennet Alamut Kalesi'nin arkasındaydı. Bu olaylardan sonra fedailer heveslerini tutamadıkları için cennete ulaşmak amacıyla intihar bile etmişlerdi. İntiharlar fazlalaşınca Hasan Sabbah, Fedailerin sadece görev sırasında ölmesi gerektiğini söyleyen bir ferman bile yayınladı. Yorumcular, insanın (Özellikle fakir grubun) Cennet vadiyle kolayca kandırılabildiklerini savunurlar. Temel olarak cennetin geçici ve sonsuz olamayacak kadar Dünyasal olduğunu söyleyen insanlarda vardır.

Âhir zaman
Cehennem
Kıyamet
Sırat
Adem

Cennetin Krallığı kavramı, bazı durumlarda Tanrı'nın Krallığı ve Göklerin Krallığı terimlerinin de kullanıldığı tüm İbrahimî dinlerde görülür. Cennetin krallığı kavramı, "onun krallığı"ndan bahseden ancak "Cennetin Krallığı" terimini içermeyen İbranice İncil'e dayanır.
Matta İncili'ndeki "Tanrı'nın Krallığı" ve eşdeğeri olan "Cennetin Krallığı", Yeni Ahit'teki İsa öğretilerinin temel unsurlarından biridir. Markos İncili, müjdenin Tanrı'nın Krallığı hakkındaki iyi haber olduğunu belirtir. Bu terim, Mesih'in tüm yaratılış üzerindeki krallığıyla ilgilidir. "Cennetin Krallığı" ifadesi, Matta İncili'nde öncelikle Yahudilerin "adını" (Tanrı) anma konusundaki hassasiyetlerinden dolayı ortaya çıkar. İsa, Tanrı'nın krallığını değil, bu krallığın geri dönüşünü öğretti. Tanrı'nın krallığının (Musa döneminde olduğu gibi) geri döneceği düşüncesi, İsa'nın doğumundan 60 yıl önce Roma Filistin'inde bir çalkantıya dönüştü ve ölümünden sonra yaklaşık yüz yıl boyunca bir güç olmaya devam etti. Eski Ahit öğretilerinden yola çıkan Hristiyanlığın Tanrı ile insanlık arasındaki ilişkinin nitelendirmesi, doğası gereği "Tanrı'nın Krallığı" kavramını içerir.
Kur'an, "Tanrı'nın krallığı" terimini kullanmaz; ancak gökleri ve yeri kaplayan Allah'ın Kürsüsü'nden bahseden Ayet-el Kürsi içerir. Kur'an ayrıca İbrahim'in "Göklerin Krallığını" gördüğünden de bahseder. Baháʼí İnancı'nın yazılarında da "Tanrı'nın krallığı" terimi kullanılır.

Tanrı'nın Krallığı (Hristiyanlık)
Evrensel diriliş
Apokalipse
İlahi Mevcudiyet
Kadiş

Catholic Encyclopedia: Kingdom of God
Jewish Encyclopedia: Kingdom of God
Strong’s Greek Dictionary
Selman, Martin J. (1989). "The Kingdom of God in the Old Testament" (PDF). Tyndale Bulletin. 40 (2): 161-83. doi:10.53751/001c.30539. 26 Ocak 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Cennetteki Savaş, geleneksel Hristiyan kozmolojisinde doğaüstü güçler arasındaki efsanevi bir çatışmadır ve Vahiy Kitabı'nda ve İbranice İncil'de ve Ölü Deniz Parşömenleri'nde önerilen paralelliklerin yanı sıra kabul görmüştür. Genellikle melek Lucifer olarak tanımlanan Şeytan'ın Tanrı'ya isyan etmesi ve takipçileri ile Başmelek Mikâil liderliğindeki Tanrı'ya hala sadık olanlar arasında bir savaşa yol açması sonucu olarak tanımlanır. Yeni Ahit'te, Cennetteki Savaş düşmüş melekler kavramının ve Şeytan'ın Cehenneme sürgününün temelini sağlar. Savaş, John Milton'ın epik şiiri Kayıp Cennet gibi Hristiyan sanat eserlerinde sıklıkla yer alır ve bu şiirde, Tanrı Baba'nın İsa Mesih'i Oğlu olarak ilan etmesinin bir sonucu olarak üç gün boyunca meydana geldiği anlatılır.

Gökte savaş oldu. Mikail'le melekleri ejderhayla savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu, ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. Büyük ejderha –İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan– melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. Bundan sonra gökte yüksek bir sesin şöyle dediğini duydum:“Tanrımız'ın kurtarışı, gücü, egemenliği Ve Mesihi'nin yetkisi şimdi gerçekleşti. Çünkü kardeşlerimizin suçlayıcısı, Onları Tanrımız'ın önünde gece gündüz suçlayan Aşağı atıldı."— Vahiy 12:7–10

Hristiyan geleneğinde, Tanrı tarafından gökten atılan meleklerle ilgili öyküler vardır ve bunlar genellikle cezayı özellikle Şeytan'a verilen bir şey olarak sunarlar. Bu motifin Vahiy Kitabı'nın alıntılanan pasajıyla ilişkilendirilmesinin bir sonucu olarak, motifin diğer versiyonlarında Tanrı'nın kendi eylemi olarak sunulan Şeytan'ın gökten atılması, iki melek grubu arasındaki bir savaşın sonunda başmelek Mikâil'e atfedilmeye başlanmıştır; bu melek gruplarından (ejderhanın kuyruğunun gökteki yıldızların üçte birini yere atmasından bahsedildiği için) üçte birinin Şeytan'ın tarafında olduğu varsayılmaktadır; yıldızların atılmasının (Vahiy 12:4 ) "gökteki savaş"ın (Vahiy 12:7) başlamasından önce gerçekleştiği anlatılmasına rağmen.
Yorumcular, Şeytan'ın isyanını, büyük gururundan kaynaklanan çeşitli nedenlere bağlamışlardır. Bu nedenler şunlardır:

İnsanın yaratılışı vesilesiyle insanlığa boyun eğmeyi reddetmek — Adem ile Havva'nın Hayatı'nın Ermenice, Gürcüce ve Latince versiyonlarında olduğu gibi. İslam geleneği de benzer bir görüşe sahiptir: İblis, Âdem'e boyun eğmeyi reddeder.
İsyan yoluyla Tanrı'dan kademeli olarak uzaklaşmanın doruk noktası (İskenderiyeli Origenes'in bir fikri).
Tanrı'nın, herkesin Oğlu Mesih'e tabi olması gerektiğine dair bir bildirisi (Milton'ın Kayıp Cennet'indeki gibi).
Jonathan Edwards Kurtuluşta Sergilenen Bilgelik adlı vaazında şöyle diyor:Şeytan ve melekleri gökte Tanrı'ya isyan ettiler ve kibirle güçlerini O'nunla denemeye kalkıştılar. Ve Tanrı, kudretli gücüyle Şeytan'ın gücünü alt edip onu tüm ordusuyla gökten cehenneme yıldırım gibi gönderdiğinde; Şeytan hâlâ zaferi kurnazlıkla elde etmeyi umuyordu[.] Katolik Ansiklopedisi'nin ( 1911) "Başmelek Mikail" başlıklı makalesinde Frederick Holweck şöyle yazmıştır: "Aziz Yuhanna, zamanın sonundaki büyük çatışmadan bahseder; bu çatışma, zamanın başlangıcındaki gökteki savaşı da yansıtır." Ayrıca Mikail'in adının "düşmana ve onun takipçilerine karşı gökte verilen savaşta iyi meleklerin savaş çığlığı" olduğunu da eklemiştir. 
Birkaç modern İncil yorumcusu, Vahiy 12:7–13'teki "gökteki savaş"ı, Milton'ın Kayıp Cennet'inde olduğu gibi "ilkel zamanlarda Tanrı'ya isyan eden bir melek olarak Şeytan/Lusifer'in kökeninin öyküsü" yerine, zamanın sonuna dair eskatolojik bir vizyon veya kilise içindeki ruhsal savaşa bir gönderme olarak görüyor. Bazı yorumcular gökteki savaşı "gerçek anlamda" değil, yeryüzündeki olayların simgesi olarak gördüler.

Æsir-Vanir Savaşı
Gigant
Titanomahia
Düşmüş melek
Nefilim
Yubile Kitabı

Christoph Auffarth, Loren T. Stuckenbruck (Eds.): The Fall of the Angels. Brill, Leiden 2004 (Themes in Biblical Narrative, 6), 90-04-12668-6.
Mareike Hartmann: Höllen-Szenarien. Eine Analyse des Höllenverständnisses verschiedener Epochen anhand von Höllendarstellungen. Lit, Münster 2005 (Ästhetik – Theologie – Liturgik, 32), 3-8258-7681-0.
Neil Forsyth, The Old Enemy: Satan & the Combat Myth (Princeton University Press) 1987.

The Fall of Satan, beliefnet.com
The Fall of Angels, cfdevotionals.org
A Rebellion in Heaven 2021-02-14 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., christiancourier.com
Lucifer, Jewish Encyclopedia
Fall of Angels, Jewish Encyclopedia
War in Heaven, warinheaven.com

Ceset veya naaş, ölü bir insanın bedeni. Aynı anlama gelen kadavra sözcüğü genelde tıbbî anlamda kullanılır. Cenaze töreni için hazırlanmış cesede cenaze denir.
"Hayvan ölüsü" anlamındaki leş sözcüğü, bazen -özellikle olumsuz konotasyon ile- insan cesedi anlamında da kullanılır. Ayrıca tıbbi amaçlarla kullanılan hayvan ölüleri için de kadavra sözcüğü kullanılabilir. Naaş sözcüğü özellikle törenlerde tercih edilir.
İslami cenaze törenlerinde naaş sözcüğünün yanı sıra rahmetli sözcüğü de kullanılır. Arapça kökenli rahmetli kelimesi, "Allah'ın rahmetine kavuşmuş, bağışlanmış" anlamına gelir. Rahmetli kelimesi bu anlamda sadece ölünün bedenini değil, ahirete gittiğine inanılan ruhunu da kasteder ve ölü gömüldükten uzun yıllar sonra da kullanılır.

Kadavra kelimesi Türkçeye, İtalyanca cadavere sözcüğünden geçmiştir; ceset ve naaş kelimeleri ise Arapça kökenlidir.

Ölüm
Kadavra bağışı

Defin  ya da ölü gömme, cenaze töreni'nden sonra ölü bir insan ya da hayvanı toprağa gömme işidir. Toprağın eşilerek mezar adı verilen çukurun açılması, ölü beden ile türlü nesnelerin bu çukura konulması ve mezarın toprakla kapatılması yoluyla yapılmaktadır. Örneklerine insanlık tarihinin ilk yıllarından başlayarak rastlanan defin işleminin ölüye gösterilen saygıyı ifade ettiği düşünülmektedir. Defin, ahiret inancının olduğu toplumlarda ölümden sonra yaşamın başlangıcı olarak kabul edilen bir aşamadır.

İslam hukukçuları, defin işlemine dair ilk olarak Kur'an'dan delil getirir ve Âdem'in iki oğlundan Kabil'in Habil'i öldürmesini ve onun Habil'in cesedini ne yapacağını düşünürken bir karganın ölen bir bedeni gömmesini anlatan ayeti esas alarak ölünün gömülmesi gerektiğini "ittifakla" kabul ederler. Bu ayete dayanarak ölü insan bedeninin yakma, suya bırakma, açık alanda çürümeye terk etme gibi diğer metotların haramlığına hükmederler. Diğer ikincil kaynak olan olan hadislerde peygamber Muhammed'in ölen her kişiyi gömdüğü ve hatta gömmeyle ilgili emirleri sahih ve mütevatir haberlerde görülür. Buna dayanarak İslam hukukçuları ölü bedenin gömülmesi ve buna dair uygulamaları belirlemiştir. Bu konuda her İslam mezhebinde ittifak vardır. Ölü bir bedenin gömülmesi İslam hukukuna göre farzı kifayedir. Buna ölünün yıkanması, kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınması da dahildir.

Ölü gömme töresi

Elysion (/ɪˈlɪzi.əm, ɪˈlɪʒəm/), diğer adlarıyla Elysion Tarlaları (Grekçe: Ἠλύσιον πεδίον, Ēlýsion pedíon), Elysion Ovaları veya Elysion Diyarı, zaman içinde gelişen ve bazı Yunan dini ve felsefi mezhep ve kültlerince benimsenen bir ahiret anlayışıdır. Başlangıçta, Yunan yeraltı dünyası olan Hades'in alanından ayrı tutulmuştur. Yalnızca tanrılarla akraba olan ölümlüler ve diğer kahramanlar, Styx Nehri'ni geçerek buraya kabul edilebilirdi. Sonraları, buraya girebilecekler arasına tanrılar tarafından seçilenler, erdemliler ve kahramanlar da eklendi. Ölümlerinden sonra Elysion Tarlaları'nda kalacak, kutsanmış ve mutlu bir ahiret yaşayacak ve hayattayken keyif aldıkları şeylerle vakit geçirebileceklerdi.
Homeros'a göre Elysion Tarlaları, Okeanos nehrinin yakınında, Dünya'nın batı ucunda yer alıyordu. Yunan şair Hesiodos döneminde ise Elysion, "Mutlu Adalar" veya "Kutsanmışların Adaları" olarak da bilinir hale geldi ve Dünya'nın batı sınırında, okyanusun sonunda konumlandırıldı. Thebaili şair Pindaros ise "Kutsanmışların Adaları"nı tek bir ada olarak tasvir etmiş ve burayı gölgelik parklarla, atletik ve müzikal faaliyetlerle zaman geçiren sakinleriyle betimlemiştir.
Elysion'un yöneticisi kaynaklara göre değişiklik gösterir: Pindaros ve Hesiodos, yönetici olarak Kronos'u adlandırırken, Homeros ise Odysseia adlı eserinde burada sarışın Rhadamanthys'in yaşadığını belirtir. "Kutsanmışların Adası" ayrıca, Samsatlı Lukianos'un 2. yüzyılda yazdığı mizahi roman Gerçek Bir Hikaye'de (A True Story) yer almaktadır.

Muhtemelen eski Yunancaya Minos dilinden geçmiştir. Daha önceleri eski Mısır'da ialu (daha eski iaru) kelimesi bulunmakta ölülerin gittiği bolluk ve ölümsüzlük bulunan kamış tarlaları (eski Mısır dili:sekhet iaru / ialu) anlamında kullanılmaktaydı. Yıldırım tarafından vurulmuş kişi veya yer anlamlarına gelen enelysion, enelysios kelimesinden türemiştir. Bu yerin Zeus tarafından yıldırım ile vurularak kutsanmış olduğu düşünülmektedir.

Erebos - Erebus, Yunan mitolojisindeki ilk tanrılardan biridir. Kaos'un ürettiği tanrı, karanlığın temsilcisidir. Gaia ve Nyks'in kardeşi. Kardeşi Nyks ile olan birleşiminden Aither ve Emera adlarında iki ışıksal varlık doğar.
Nyks'in Aither ve Emera haricindeki çocukları kendi kendine doğurmuş olduğu (Momus, Moros, Oneiroi, Keres, Fates, Nemesis, Apate, Philotes, Geras, Eris ve ikiz kardeşler olan Thatanos ve Hypnos) çocuklardır. Bu çocuklar karanlığı, yıkımı aynı zamanda ölümü temsil eder.
Sonraki dönemde ortaya çıkan efsanelerde Erebos çoğu zaman Hades'in bir bölümü olarak tasvir edilmiştir. Erebos'u yer altı dünyasında ruhların ölür ölmez geçtikleri bölüm olarak tasvir eder. Yer altı dünyasının diğer kısmını ise titanların da hapsedildiği Tartarus olarak tasvir ederlerdi. Hemera Erebos'un kızıdır. Babasının tam tersi olarak iyiliği ve aydınlığı temsil eder.

Gelecek dünya, gelecek çağ, yeryüzünde cennet ve Tanrı'nın Krallığı, mevcut dünyanın veya mevcut çağın kusurlu veya lanetli olduğuna ve gelecekte daha iyi bir dünya, çağ veya cennet ile değiştirileceğine olan inancı yansıtan eskatolojik ifadelerdir.
Kavram, cennet veya ahiret kavramlarıyla ilişkilidir, ancak onlardan farklıdır; çünkü cennet, genellikle dünyanın üstünde görülen başka bir yer veya varoluş halidir ve ahiret, bireyin ölümünden sonra devam eden varoluşudur.
Aşağıdaki bölümde, çeşitli dini metinlerin yazım tarihlerine göre dinler, en eskiden en yeniye doğru kronolojik olarak incelenmektedir. Ancak antik dinlerin kronolojisi kesin olarak bilinmemektedir. Daha sonraki tarihler, daha önceki tarihlerden daha kesindir.

Zerdüşt eskatolojisinde, gelecek dünya, saoshyant'ın canlıların ölmeden önceki bedenlerinde dirilişini gerçekleştireceği frashokereti'dir. Bunu son yargılama izler. Yazatalar, Airyaman ve Atar, tepelerdeki ve dağlardaki metali eritecek ve erimiş metal daha sonra bir nehir gibi yeryüzüne akacaktır. Tüm insanlık -hem yaşayanlar hem de dirilen ölüler- bu nehirden geçmek zorunda kalacak, ancak doğrular (ashavan) için ılık süt nehri gibi görünecek, kötüler ise yakılacaktır. Nehir daha sonra cehenneme akacak ve orada Ehrimen'i ve evrendeki kötülüğün son kalıntılarını yok edecektir. Saoshyant, bazı yorumlara göre ilk olarak M.Ö. 625 ve 225 civarında yazılan Yaştlar'da bir kurtarıcı olarak anılmıştır.

HaOlam haBa (İbranice: העולם הבא, çev. 'Gelecek dünya') Yahudi eskatolojisinde ölümden sonraki yaşamın önemli bir parçasıdır ve Aden Bahçesi'ni (Cennet Bahçesi), Hinnom Vadisi'ni ve Şeol'u da kapsar.
Talmud'a göre, Nuh'un Yedi Yasası'na göre yaşayan herhangi bir Yahudi olmayan kişi "doğru bir Yahudi olmayan" olarak kabul edilir ve doğru kişilerin nihai ödülü olan gelecek dünyada bir yere sahip olma güvencesi alır.
Bu konuyla ilgili çok sayıda Aggada materyali mevcuttur. Bunların çoğu, Louis Ginzberg'in Cennet ve "yüce" Gan Eden gibi ezoterik ve mistik kabalistik kavramları tartıştığı Yahudilerin Efsaneleri adlı eserinde popüler bir biçimde toplanmıştır.

Hristiyanlıkta, bu ifade İznik İnanç Bildirgesi'nde (güncel Ekümenik versiyon) bulunur: "Ölülerin dirilişini ve gelecek dünyanın yaşamını bekliyoruz." Ayrıca Yeni Ahit'in Kral James Versiyonu'nda Matta 12:32, Markos 10:30, Luka 18:30, İbranilere Mektup 2:5, İbranilere Mektup 6:5'te de bulunur. Diğer ilgili ifadeler arasında, genellikle daha yeni çevirilerde bulunan "gelecek çağ", Tanrı'nın Krallığı, Mesih Çağı, Milenyum Çağı, Altın Çağ, Yeni Dünya ve Yeni Kudüs ve zamanların dolgunluğunun ve muhtemelen sonsuz yaşamın düzenlenmesi yer alır.

Hindu eskatolojisinde içinde bulunduğumuz çağ, bir gerileme dönemi olan Kali Yuga'dır. Kalki, tüm kötülükleri temizleyerek Satya Yuga'nın altın çağını başlatacak.
Çeşitli hesaplama yöntemlerinden kaynaklandığı iddia edilen bir dizi tarih öngörülmüştür. Örneğin Potuluru Veerabrahmendra, 400 yıl önce Divya Maha Kala Gnana veya Zamanın İlahi Bilgisi adlı eserinde Kalki'nin, Ay, Güneş, Venüs ve Jüpiter aynı burca girdiğinde geleceğini yazmıştır. Bu nadir görülen bir olay değildir ve en son 2012 başlarında, herhangi bir olay yaşanmadan gerçekleşmiştir. Kalki'nin varış zamanı astrologlar tarafından tutarlı bir şekilde ileri sürülmemiştir.
Mahabharata'nın mevcut en eski nüshaları M.S. 200 yılına aittir ve Kalki'den bahseden ilk metindir, ancak nihai hali muhtemelen M.S. 400 civarında yazılmıştır. Kalki, M.Ö. 400 ile M.S. 1000 yılları arasında tartışmalı bir yazım tarihine sahip olan Vishnu Purana'da da geçmektedir.

Hem Sünni İslam hem de Şii On İki İmam inancı, Kıyamet Günü'nden önce Mehdi ve İsa'nın ortaya çıkacağını ve Sahte Mesih'i (El-Mesih ed-Deccal) yeneceğini savunur. Mehdi'nin yönetimi, ölümüne kadar yetmiş yıl sürecek olan yeryüzü cenneti olacaktır; ancak diğer rivayetler 7, 19 veya 309 yıl olduğunu belirtir.

Mesih
Mesihçilik
Yeni dünya düzeni
Teknolojik tekillik
Kötülük problemi

Hayalet veya fantom ölü bir kişinin duyu organlarından en az biriyle algılanabilir şekilde belirmesi. Ölü bir kişiye benzer görüntü, ses gibi algıların genellikle ölen kişiyle ilgili bir yerde ortaya çıkması söz konusu olur. Hayaletlerin varlığı tartışmalıdır, şüphecileri ikna edecek kesin bir kanıt bulunamamıştır.

Hayaletler pek çok kültürde yaygın yer bulduğundan pek çok sanatçı tarafından konu edilir. Hayaletlere yer veren sanat ürünlerinden belki de en çok bilineni, William Shakespeare'in Hamlet (1599-1601) piyesidir. Bu piyeste genç prens Hamlet, öldürülen babasının hayaletiyle karşılaşır. Hayalet, Hamlet'ten katilini araştırmasını ister, böylece eserin tümüne hâkim olan trajik atmosfer daha başlangıçta seyirciye hissettirilir.
Charles Dickens'ın Bir Noel Şarkısı (A Christmas Carol, 1843) adlı hikâyesi, İngiliz edebiyatının hayaletlere yer veren başka bir tanınmış ürünüdür. Hikâyenin kahramanı Ebenezer Scrooge, Noel gecesi, hayatındaki çeşitli hataları bulmasına yardımcı olan birbirinden korkunç dört hayaletle karşılaşır.
Ölü kişilerin canlılara belirmesi şeklindeki tanımı nedeniyle hayalet kavramının taşıdığı zıtlık, sanatçılar tarafından varoluşsal dramatik etkiler yaratmak için kullanılmıştır. Hayaletlerle ilgili sanat ürünlerinde, kahramanların hayatlarının anlamıyla ilgili hesaplaşmalara girdikleri görülür.

Hayvan kurbanı, dinî anlamda bir tanrıyı yatıştırmak veya iyiliğini sürdürmek için bir veya daha fazla hayvanın ritüel olarak öldürülmesi ve sunulmasıdır. Geç Antik Çağ'da Hristiyanlığın yayılmasına kadar Avrupa ve Eski Yakın Doğu'da hayvan kurban etme yaygındı ve bugün bazı kültürlerde veya dinlerde devam ediyor. Kurban ritüeli bazı kültürlerde insanların kurban edilmesini kapsıyordu ve muhtemelen tarih içerisinde hayvan kurbanı ile yer değiştirmişti.
Kurbanlık bir hayvanın tamamı veya sadece bir kısmı sunulabilir; antik ve modern Yunanlar gibi bazı kültürler, kurbanın yenilebilir kısımlarının çoğunu bir ziyafette yer ve geri kalanını bir adak olarak yakarlar. Diğerleri ise holokost adı verilen hayvan sunusunun tamamını yakmaktaydı.
Genellikle en hayırlı hayvan veya hayvanın en hayırlı hissesi kurban olarak sunulandı.
Hayvan kurban etme, ritüel kesim yöntemlerinden ayırt edilmelidir.
Neolitik Devrim sırasında, ilk insanlar avcı-toplayıcı kültürler tarıma ve hayvanların evcilleştirilmesine geçti. Homo Necans'ta sunulan bir teoride, mitolog Walter Burkert, besi hayvanlarının kurban edilmesinin eski avlanma ritüellerinin bir devamı olarak gelişmiş olabileceğini öne sürüyor.
Kurban, ilah olarak kabul edilen ya da yüceltilmiş bir varlığa sunulmak üzere kesilen canlı hayvan. Bir dileğin gerçekleşmesi için sunulan kurbana ise adak denir. Antik çağlardan beri tanrıları veya yüce kabul edilen varlıkları memnun etmek, felaketlerden korunma ve benzeri amaçlar doğrultusunda insanlar ve hayvanlar kurban edilmiştir. Ancak kurbanın, bazı dönem ve uygarlıklarda sadece tapılan ilaha değil aynı zamanda libasyon yani sıvı adağı ile ölülere de sunulduğu bilinmektedir. Bu libasyon törenlerinde şarap ve çeşitli bira gibi sıvıların kullanılmasının yanı sıra taze insan kanı da kullanılmıştır.

Antik Yahudilerin komşuları olan Ammonilerin korkunç ilahları Molek kullarından canlı kurbanlar istemektedir. Bu kurbanlar Molek'e yakılarak sunulur. Kurban törenleri Geben Hinnom (cehennem ya da Hinnom vadisi) da yapılır. Daha sonra Geben Hinnom cehennem'e, Molek ise Malik ve melek'e dönüşür.
Günümüz Yahudi ve Müslüman topluluklarında kurban ve erkek çocukların sünnet edilmesi geleneklerine kaynaklık eden anlatılar İbrahim ile bağlantılıdır. Yahudi toplumunda Tanrıya erkek çocukların kurban olarak sunulduğu bilinmektedir. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesi de bu uygulamanın işareti sayılmaktadır. Zamanla insan kurbanı terk edilmiş, vücudun tamamını kurban etmek yerine onu simgeleyen bir parça (sünnet derisi) kesilmeye başlanmıştır.
Bazıları için bu, İnsan kurbanından dönüş için İbrani din adamlarınca uydurulmuş bir hikayedir. Sami Ezzib Yahudilik ve İslam'da kurban ve erkek sünneti ile ilgili yaptığı konuşmalarında İbrahim ile ilgili kurban anlatısının Yahudi din adamlarının bir kurgusu olduğunu, bununla Tanrı'ya erkek çocuklarını kurban verme geleneğinin kaldırılarak yerine hayvan kurbanının getirilmesinin amaçlandığını, ancak erkek çocukların kurban verme anlayışından tamamen kurtulamadığını, bunun yerine onların erkeklik organlarını kaplayan derinin kesilmesinin gelenek haline getirildiğini ifade eder ve şöyle der: "90 yaşını aşan büyük babanız bir gün sizi dağa götürüp Tanrı'nın rüyasında emrettiğini söyleyerek kesmeye kalksa, sonra da vazgeçip bir koç kesse, bir başka gün kendisinin cinsel organını kesse ne düşünürdünüz?"

Türk Dili'nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divânu Lügati't-Türk'te kurban karşılığı olarak "yagış" kelimesi geçmektedir. "'يغش Yagış, İslam'dan evvel Türkler'in adak için, yahut tanrılara yakınlık elde etmek için kestikleri kurban" olarak tanımlanır.
Yine aynı eserde ıdhuk (ıduk) kelimesi geçmektedir. "'اذق Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesne. Bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanır." şeklinde tanımlanmıştır.
Kurban kelimesinin, Türkçeye Farsçadan, Farsçaya ise Arapçadan geçtiği ve Arapça krb (yakın olma)dan türediği düşünülse de Arapçada -an eki olmayışı sebebiyle, kurban sözcüğünün İbranicedeki korban (קרבן) sözcüğünden alındığı düşünülebilir.
Arapçada kurban için hedy (hediye) sözcüğü kullanılır.

Eski Mısır evcilleştirmenin ön saflarında yer alıyordu ve hayvan kurbanını çağrıştıran kanıtlardan bazıları Mısır'dan geliyor. Bununla birlikte, hayvan kurban etme, Mısır dininin merkezinde değil, daha çok periferik bir olaydı. Hayvan kalıntıları içeren en eski Mısır mezar yerleri, MÖ 4400 ile 4000 yılları arasında gelişen Yukarı Mısır'ın Badari kültüründen kaynaklanmaktadır. Bir yerde kendi mezarlarında koyun ve keçiler gömülü olarak bulunurken, başka bir yerde çok sayıda insan mezarının ayaklarının dibinde ceylanlar bulundu. Hierakonpolis'te ortaya çıkarılan ve MÖ 3000 yılına tarihlenen bir mezarlıkta güçlü eski vatandaşların onuruna kurban edilmiş veya sahiplerinin yanına gömülmüş olabilecek babun ve su aygırı gibi evcil olmayan türler de dahil olmak üzere çok daha geniş bir hayvan çeşitliliğinin kalıntıları bulundu. Herodot'a göre, daha sonraki Mısır Hanedanlarında hayvan kurban etme, her bir kurban türünü tanımlayan ritüeller ve kurallar (çiftlik hayvanları; koyun, sığır, domuz ve kaz) ile sınırlı hale geldi.

Bakır Çağı'nın sonunda, (MÖ 3000) hayvan kurban etme birçok kültürde yaygın bir uygulamaydı ve genellikle evcil hayvanlarla sınırlıydı. Gath'ta arkeolojik kanıtlar, Kenanlıların kurbanlık koyun ve keçileri kendi besi hayvanlarından seçmek yerine Mısır'dan ithal ettiklerini gösteriyor. Avrupa'nın bilinen en eski kutsal merkezlerinden biri olan Sardunya'daki Monte d'Accoddi'de yapılan kazılarda koyun, sığır ve domuz kurban edildiğine dair kanıtlar ortaya çıkarıldı ve kurban töreninin İtalya'da MÖ 3000 civarı ve sonrası yaygın olabileceği belirtiliyor. Antik Girit'teki Phaistos'un Minos yerleşiminde yapılan kazılar, MÖ 2000 ila 1700 dönemine tarihlenen hayvan kurban etme havuzlarını ortaya çıkardı. Bununla birlikte, İspanya'daki bir mağara olan Cueva de la Dehesilla'da Orta Neolitik dönemden MÖ 4800 ile 4000 arasına tarihlenen bir cenaze töreni ritüeliyle ilgili bir yavru keçinin kalıntıları bulundu.

Eski Mezopotamya, Mısır ve İran'ın eski Yakın Doğu uygarlıkları ile İbraniler arasında hayvan kurban etme geneldi. Kurbanın yenilebilir kısımlarını yemek için bir gerekçe bulan Yunanların aksine, bu kültürlerde normal olarak tüm hayvan sunağın yanındaki ateşe konulur ve yakılır ya da bazen gömülürdü.

Antik Yunan dininde ibadet, tipik olarak evcil hayvanları ilahi ve dua ile sunakta kurban etmekten ibaretti. Sunak, bir tapınak binasının dışında veya bir tapınakla ilişkisi olmayan bir yerde de olabilirdi.
Kurbanlık türünün mükemmel bir örneği olmalıydı ve çelenkler vb. süslenmiş bir alayla sunağa götürülürken, başında bir sepette gizlenmiş bıçak taşıyan bir kız onlara öncülük ederdi. Çeşitli ritüellerden sonra hayvan, sunakta düştüğünde orada bulunan tüm kadınlar "yüksek, tiz tonlarda bağırmalıydılar".
Kan toplanır ve sunağın üzerine dökülür.
Hayvan parçalanır ve çeşitli iç organlar, kemikler ve diğer yenmeyen parçalar tanrının payı olarak yakılırken, et önde gelenlerin yerinde tadımı ve katılımcıların yemesi için hazırlanmak üzere çıkarılır. Tapınak tabakçılara satmak için deriyi saklar.
İnsanların kurbandan tanrıdan daha fazla yararlanmaları Yunanların gözünden kaçmaz ve Yunan komedisinde mizah konusu olurdu.
Kurbanlık hayvanlar tercih sırasına göre boğa, inek, koyun (en yaygını), keçi, domuz (en ucuz memeli) ve kümes hayvanları olabilirdi. (Nadiren diğer kuşlar veya balıklar). Geometrik üsluptaki bazı vazolarda atlar ve eşekler görülmektedir (MÖ 900–750), ancak literatürde bunlardan çok nadir bahsedilir.
Yunanlar, hayvanın kurban edilmekten memnun olduğuna inanmayı severler ve çeşitli davranışları bunu gösterecek şekilde yorumlarlardı. Kurban edilen hayvanın parçalarını inceleyerek kehanet, Roma veya Etrüsk dininde veya Yakın Doğu dinlerinde olduğundan çok daha az önemliydi, ancak özellikle karaciğer ve Apollon kültünün bir parçası olarak uygulanmıştı.
Daha küçük ve basit bir adak için, kutsal ateşe bir tütsü tanesi atılabilirdi ve şehirlerin dışındaki çiftçiler, "ilk meyveler" hasat edilirken bitkisel kurbanlar verirdi. Hecatomb (100 boğa) adı verilen törenlerde kurban edilen sığırların sayısı yüzleri, ziyafete katılanların sayısı da binleri bulabilirdi. Hieron Sunağı ve Bergama Sunağı'nın muazzam Helenistik yapıları bu tür durumlar için inşa edildi.

Kurban uygulamaların kanıtı bazı eski Yunan edebi metinlerinde, özellikle Homeros'un destanlarında açıkça görülür. Tehlike zamanlarında veya tanrıların beğenisini kazanmaya yönelik bazı önemli çabalardan önce etin sunulduğu ziyafetlere ilişkin ritüel şiirler boyunca görülebilir.
Örneğin, Homeros'un Odyssey'inde Eumaeus, efendisi Odysseus için dua ederek bir domuz kurban eder. Bununla birlikte, kısmen çok erken Yunan uygarlığını yansıtan Homeros'un İlyada'sında, prenslerin her ziyafeti bir kurbanla başlamaz.
Homeros öncesi dönemlerin kurban uygulamaları, 8. yüzyıl kurban ritüelleri ile ortak yönler paylaşır. Ayrıca, şiir boyunca, tanrılar varlıklarını bir işaret veya savaşta başarı ile gösterdiklerinde özel ziyafetler düzenlenir. Truva'ya yola çıkmadan önce de Odysseus, Zeus'a bir koç kurban eder. Kurban ritüelleri, insan ile ilahi olan arasındaki ilişkinin şekillenmesinde önemli bir rol oynar.
Tipik olarak "sununun tamamen yakıldığı holokost kurban modu" sunulmasıyla Olimpiyat tanrılarından ayrılan Kitonik tanrılarının, Yunan Öncesi yerel dinin kalıntıları olabileceği ve çoğunun MÖ 3. binyılın sonlarında Balkan Yarımadası'nın güneyini istila eden Proto-Yunanlılardan gelebileceği öne sürülmüştür.
Büyük İskender'in MÖ 323'te ölümünden sonraki Helenistik dönemde, hayvan kurban etmeyi etik açıdan sorgulayan birkaç felsefi hareket başlar.

Yunan yazar Herodotus'un (MÖ yaklaşık 484 – 425) benzersiz hesabına göre, İskitler en prestijlisi at olarak kabul edilen çeşitli hayvanları kurban etmekteydiler. Öte yandan domuz asla kurban olarak sunulmadı ve görünüşe

Hinnom Vadisi (İbranice: גֵּיא בֶן־הִנֹּם‎ - Gei Ben-Hinom) Hinnom Vadisi'nden ilk olarak İbrani Kutsal Kitabı'nda Yehuda ve Benyamin kabileleri arasındaki sınırın bir parçası olarak bahsedilir (Tekvin Joshua ). Birinci Tapınak döneminin sonlarında, bazı Yahuda krallarının çocuklarını yakarak kurban ettiği Tofet'in yeriydi (Yeremya 7:31 ). Daha sonra, Yeremya tarafından lanetlendi (Yeremya 19:2-6 ). Sonraki  Yahudi Apokaliptizmi haham literatüründe, Gehinnom, kötülerin gideceği yer olarak ilahi ceza ile ilişkilendirildi. Ölülerin meskeni olan daha tarafsız Şeol teriminden farklıdır. İncil'in Kral James Versiyonu, her ikisini de Anglo-Sakson cehennem kelimesiyle tercüme eder.
Hinnom Vadisi, Kudüs'ün Eski Şehri'ni ve bitişiğindeki Zion Dağı'nı batıdan ve güneyden çevreleyen vadinin Modern İbranice adıdır. Eski Kudüs'ün güneydoğu köşesinde yer alan Siloam Havuzu yakınında, Eski Şehir çevresindeki diğer ana vadi olan Kidron Vadisi ile buluşur ve birleşir. Wadi er-Rababi (Rebab vadisi) olarak da bilinir. Vadinin kuzeybatı kısmı artık bir şehir parkıdır .

İncil vadiye şu şekilde atıfta bulunur:גֵּי בֶן־הִנֹּם‎  Ben-Hinnom, kelimenin tam anlamıyla "Hinnom'un oğlunun vadisi" veya גֵי־הִנֹּם Gē Hīnnōm (Gehenom), "Hinnom vadisi". Mişnaik İbranice ve Aramice'de isim,גֵיהִינֹּם‎  veya גֵיהִינָּם‎  dir.
İngilizce "Gehenna", eski yunanca Géenna'yı temsil eder. İbranicedeki "Gimel" harfinin Arapça transliterasyonda "Cim" sesi vermesinden yola çıkarak bu isim Arapçada "Cahennem" olarak adlandırılmıştır. Türkçeye de Arapça üzerinden "Cehennem" olarak girmiştir. 

Hinnom Vadisi'nin tam yeri tartışmalıdır. George Adam Smith, 1907'de tarih yazarları tarafından dikkate alınan üç olası yer olduğunu yazdı:

Ahaz ve Menaşe hükümdarlıklarının İncil kayıtları (MÖ 700-600) ile çağdaş olan diğer Tofetlerde, Fenike Kartaca'da tanrıça Tanit'e, ve ayrıca eski Suriye-Filistin'de kurban edilen çocukların kemikleri ortaya çıkarıldı. Mosca (1975) gibi bilginler, Yeremya'nın Baal'e tapanların "burayı masumların kanıyla doldurdukları" şeklindeki yorumu gibi İbranice İncil'de kaydedilen kurbanın gerçek olduğu sonucuna varmışlardır. Yine de Yeremya Kitabındaki Mukaddes Kitap sözleri, yedinci yüzyılda Ben-hinnom'un yerinde meydana gelen olayları anlatır: "Çünkü onlar [İsrailliler] Beni terk ettiler ve burayı yabancı bir yer yaptılar ve orada kurbanlar yaktılar. Ne kendilerinin ne atalarının ne de Yahuda krallarının hiç tanımadıkları başka ilahlar vardı; çünkü onlar burayı suçsuzların kanıyla doldurdular ve oğullarını ateşte yakmalık sunular olarak yakmak için Baal'ın yüksek yerlerini inşa ettiler. Baal, hiçbir zaman buyurmadığım ve sözünü etmediğim bir şey ve hiç aklıma gelmedi; bu nedenle, işte, günler geliyor" diyor RAB, "bu yere artık Tofet ya da Ben-hinnom vadisi denmeyecek, daha ziyade kurbanlar vadisi" denecek. J. Day, Heider ve Mosca, Molek kültünün Tofet'teki Hinnom vadisinde gerçekleştiğine inanıyor.
Toplu çocuk mezarları gibi herhangi bir arkeolojik kanıt bulunamamıştır; ancak, Tunus'ta bulunan Tophet'e kıyasla Kudüs bölgesinin yoğun nüfuslu geçmişi nedeniyle böyle bir bulgunun tehlikeye atılabileceği öne sürülmüştür. Yer, Yoşiya'nın eylemleriyle de bozulurdu "Ve Hinnom oğulları vadisindeki Tofet'i kirletti, öyle ki, hiç kimse oğlunu ya da kızını ateşten Moleke geçirmeye zorlayamaz." (2 Krallar 23). Bilginlerin bir azınlığı, Mukaddes Kitabın gerçek çocuk kurbanını değil, yalnızca tanrıya ateşle adanmayı tasvir ettiğini iddia etmeye çalıştı; ancak bu iddianın "ikna edici bir şekilde çürütüldükleri" yargısına varılmıştır. (Hay, 2011)

Ateş gölü

Japon mitolojisi eski Japon mitleri, efsaneleri ve inançlarıdır. Japon halkının etnik inancı olan Shintō'yu çok iyi bir biçimde yansıttığı gibi Japon tarihine de ışık tutar. M.Ö. 6. yüzyıldan önceki Japon tarihi efsane, yani Kamiyo 神代 (Tanrılar Çağı) olarak kabul edilir.
Günümüzde genellikle ana akım olarak bilinen Japon mitleri Kojiki, Nihon Shoki ve bazı tamamlayıcı kitaplara dayanmaktadır. Kojiki Japonya'nın mitleri, efsaneleri ve tarihi hakkındaki en eski metinlerdir. Shintōshū ise Budist bakış açısıyla Japon tanrılarının kökenini açıklamaktadır.
Kojiki 古事記 (Eski Olayların Kayıtları) Japon tarihinin ilk yazılı kaynağı olmakla birlikte Shintō ve Japon mitolojisinin temel kaynağı olma niteliğine de sahiptir. Ancak Çince ve Japonca karışık bir şekilde yazıldığı için yeterince açıklayıcı ve anlaşılır değildir. Bu yüzden 720 yılında tamamen Çince olarak Nihon Shoki 日本書紀 (Japonya Yıllıkları) yazılmıştır. Her iki eserde de M.Ö. 7. yüzyıl ile M.S. 7. yüzyıl arasında geçen efsanevi ve tarihî olaylar kaleme alınmış, hükümdarlık ailesinin ve aristokrat ailelerin soyu tanrılara (kamilere/神々) dayandırılmıştır. Buna göre imparatorluk ailesinin -Yamatolar- atası Güneş Tanrıçası (megami/女神) Amaterasu ile Gök Kamisi Takami-musuhi'ye iken aristokrat ailelerin ataları Göksel Kaya Mağarası (Ame-no-Iwato/天の岩戸) mitinde görev alan tanrılardır.  Ülke askeri yönetici (Shōgun) tarafından yönetildiği dönemlerde bile imparator dinî lider olarak görevine devam etmiş, 1868 yılında milliyetçiliğin ağır basması sonucu Shintō yeniden önem kazanmış ve Shōgunluk bertaraf edilmiştir. Ancak 1945 yılında Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nı kaybetmesinin ardından İmparator Hirohito bu iddiadan vazgeçmiştir.

Japon mitolojisine göre evren üç katmandan oluşur: Gök, yer ve yer altı.

Takamagahara: Yüce Gök Kamileri ile Güneş Megamisi Amaterasu'nun yaşadığı üst dünyadır. Hükümdarı Amaterasu'dur.
Ashihara no Nakatsu Kuni: Izanami ile Izanagi'nin yaratmakla görevlendirildiği orta dünyadır. Onların görevi yarım kaldığında burayı ehlileştirme görevini Ōkuninushi üstlenir. İlk hükümdarı Susanoo, ondan sonra gelen ise torunu (veya oğlu) Ōkuninushi'dir.
Yomi no Kuni: Yer altı dünyasıdır; fakat diğer mitolojilerdeki gibi ölülerin ruhlarına işkence edilen bir âlem değildir. Hükümdarı Megami Izanami'dir.
Bunlara ek olarak varlığından söz edilen üç diyar daha vardır: Kök, deniz ve deniz altı.

Ne no Kuni: "Kök Ülke" olarak bahsedilen, yer altı dünyası ile orta dünya arasında olduğuna inanılan âlemdir. Hükümdarı Susanoo'dur.
Tokoyo no Kuni: Genellikle açık denizlerdeki uzak bir ada olduğuna inanılan ölümsüzler âlemidir.
Watatsumi no Kuni: Denizin altındaki Ejderha Sarayı'nın efendisi, Deniz Kamisi Watatsumi'nin âlemidir.

Kojiki, Records of Ancient Matters: Yamato-Takeru Slays the Kumaso Brothers 30 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Romance stories from old Japan, pre-1919 8 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Multilingual Electronic Text Collection of Folk Tales for Casual Users Using Off-the-Shelf Browsers 30 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadavra bağışı, anatomi eğitiminde kullanılmak üzere, ölüm sonrasında bedenin tamamının ya da bir kısmının eğitim ve araştırma amacıyla, yasal ve etik kurallar çerçevesinde belli bir süreyle (en az 2 yıl) ya da tamamıyla bağışlanmasıdır.
Bağışı kişiler hayattayken sözel ve yazılı biçimde kişiler kendileri yapabilecekleri gibi, ölüm durumunda birinci derece yakınları tarafından da gerçekleştirilebilir. Organ bağışı, kadavra bağışı yapmaya bir engel oluşturmaz. Herhangi bir sebeple, organ bağışı yapılamadığı durumlarda, donürün bedeninin ölümünden sonra insanlığa yarar sağlamasını mümkün kılmaktadır.
Beden bağışına engel olabilecek koşullar oldukça az olup, aşağıda kısaca özetlenmiştir;

Bağışçının  yakınlarının aksi yönde istekte bulunmalarına bağlı oluşabilecek anlaşmazlıkların oluşmasını önlemek ve bu sayede her iki tarafın gerek psikolojik durumuna ve sosyal imajına zarar vermekten kaçınmak,
Bağışçının taşıdığı bulaşıcı hastalıklar nedeniyle (AIDS, tüberküloz, vs) araştırmacı ve öğrencilerin sağlığının riske atmamak,
Kişinin intihar ederek hayatına son vermesi,
Bağışlanan bedenin kullanılamayacak şekilde olması (yüksek oranda bozulma).
Bunların dışında Türkiye'de kadavra bağışı ve tıp eğitimi ile ilgili daha fazla bilgiyi Anatomi ve Klinik Anatomi Derneği'ne ait web sitesinde bulmak mümkündür.
Türkiye'de, kadavra bağışı için tıp fakültelerinin, anatomi anabilim dalları ile iletişime geçilebilir.

"Türk Anatomi ve Klinik Anatomi Derneği" 24 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kangren veya gangren, dokuların kendilerini besleyen atardamarların herhangi bir sebeple, tamamen yetersiz hale gelmesi sonucunda hayatiyetini kaybetmesi durumu.
Kangren, kuru ve yaş diye nitelendirilebilir.
Kuru kangrende simsiyah bir renk alan kangren bölgesi, kupkuru bir halde olup, bir mumyayı andırır. Bu tip kangren, atardamar tıkanması sonucu olur. Kangrenli bölge, canlı bölgeden çok belirgin bir çizgi ile ayrılır. Buna demarkasyon hattı veya atılma çizgisi denir.
Yaş kangren beslenmesi aşırı derecede bozulmuş dokuların sıyrık yoluyla mikrop kapması veya kuru kangrenin enfeksiyona maruz kalması sonucunda meydana gelir. Yaş kangren, en çok şeker hastalığının yaptığı damar bozuklukları sonucu meydana gelen kangrenlerde görülür. Çünkü şeker hastalığında enfeksiyonlara karşı bir eğilim vardır. Enfeksiyon süratle ilerlediğinden, kangrenli uzvun sağlamca görülen kısımları da şişer, kızarır ve bu kısımda su dolu kesecikler meydana gelir. Zararlı maddelerin kana geçmesi sonucu hastanın durumu hızla bozulur.
Kangren birçok organ ve dokuda görülebilir. En çok kollar, bacaklar, apandisit ve ince bağırsaklarda görülür. Nadiren safra kesesi, testisler ve erkek cinsel organında da ortaya çıkabilir.
Kangrenin bir çeşidi de, gazlı kangrendir. Bol kas harabiyeti olan yaralara, oksijensiz yerlerde yaşayan bakterilerin girmesiyle meydana gelen ve zamanında müdahale edilmezse ölümle sonuçlanan bir durumdur. En çok, savaş yaralarında, kirli ve bakımsız yaralarda görülür. Çoğalan bakteriler gaz meydana getirirler. Bu bakteriler içinde en önemlisi Clostridium perfringens'tir. Dokular gazla gerildiği için ilk belirti olarak, hasta pansumanları veya sargı alçının sıkmasından şikayet eder. Daha sonra fasyaların (kaslar üzerini örten zarlar), altında toplanan fazla gerilmesi sonucu çok şiddetli ağrılar olur. Bir pensle derinin üzerine vurulunca davul sesi alınır. Durum daha da ilerleyince besleyici damarlar çok sıkıştığından deride mavimsi lekeler meydana gelir. Buna paralel olarak ağır bir septik (iltihabi) şok tablosu, ruhi bozukluklar ve akut böbrek yetmezliği ortaya çıkar.

Damar sertliği zemininde bir atardamarın iç yüzeyinde bir pıhtı oluşursa, o damarın beslediği organda kangren meydan gelir. Örneğin bacakta oluşursa; önce şiddetli ağrı, karıncalanma, solukluk veya morarma, bacağı hareket ettirememe, bacağın altındaki damarlarda nabzın alınamaması ve soğukluk ortaya çıkar. Daha sonra kuru ve yaş kangren gelişir.

Bazen bacaktaki büyük toplardamarlardan birisinin de tıkanması sonucu bacakta kan dolaşımı güçleşir, bacak şişer ve sonunda o bacağı besleyen atardamardaki kan ilerleyemez olur. Kangren gelişir ki buna da venöz kangren denir.
Kan dolaşımına hasta bir kalpten, bir pıhtı atılabilir. Bu pıhtı tamamen normal olan bir atardamarı tıkar ki buna emboli denir ve sonuçta o damarın beslediği dokuda kangren ortaya çıkar.
Şeker hastalığı da atardamarları bozarak tıkanmalarına ve kangrene neden olur. Bu daha çok ayak parmaklarında görülür.
Raynaud hastalığı denilen sempatik sinir sisteminin bir rahatsızlığında da özellikle elleri besleyen atardamarda uzun süreli spazmlar (kasılmalar) olur. Bunlar sık sık tekrarlarsa, el parmaklarında simetrik olarak küçük kangren odakları meydana gelmesine sebep olur.
Ergot gangreni: Çavdar ekmeği yiyenlerde görülebilir. Çavdar mahmuzunda bulunan ve ergot alkaloidleri denilen maddeler, özellikle vücudun uç kısımlarını besleyen atardamarları spazma uğratarak kangrene yol açabilirler (parmaklar, burun, erkek cinsel organı). Buna daha çok Akdeniz kıyılarında ve Rus steplerinde rastlanmaktadır.
Darbe ve kemik kırıkları sonucunda da o organı besleyen damar sıkışarak kangren meydana gelebilir.
Burger hastalığı denen bir atardamar hastalığında da kangrenlere çok rastlanır. Bu hastalık, sigara ile sıkı sıkıya ilgilidir.
Bağırsak düğümlenmeleri, fıtık içeriğinin fıtık boynu tarafından sıkıştırılması da kangrene sebep olur. Akut apandisit sonucunda da apandisitte kangren gelişebilir.
Soğukların yol açtığı donuklar da kangren sebebidir. Soğuk, damar çeperindeki hücrelerin zedelenmesine, dokuya sıvı sızmasına ve kan dolaşımına engel olan bir ödeme yol açar. Hasta aşırı bir yanma hissi duyar. Etkilenen bu kısımda bir süre sonra ağrı diner ve doku balmumunu andıran bir görüntü kazanır.
İatrojenik kangrenler de vardır (yani sağlık personelinin yanlışlıkla yol açtığı). Örneğin kırık bir kolun kötü bir pozisyonda sıkıca alçıya alınması veya parmaklara adrenalin içeren lokal anesteziklerin enjekte edilmesi kangrene yol açabilir.

Komşu dokulardaki dolaşımın durumuna, kangrenin sebebine ve yerine göre değişiklik gösterir. Örneğin; bağırsak düğümlenmeleri, sonucu ortaya çıkan kangrenler, akut apandisit acil cerrahi müdahale gerektirir. Uzuvlarda ortaya çıkan bir kuru kangren durumunda, kangrenli dokunun kendiliğinden düşmesi beklenebilir. Fakat yaş kangren durumunda, acilen uzvun çıkarılması gerekebilir. Şeker hastalığına bağlı kangrenleri önlemek için öncelikle şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır. Kısacası tedavi nedene yönelik olmalıdır.

Crush sendromu
Raynaud fenomeni

Karōshi (過労死), Japonca sözcük anlamı "fazla çalışma ölümü" olan mesleki nedenlerle ani ölüm durumudur. En büyük tıbbi nedenleri stres ve açlık diyetine bağlı kalp krizi ve inmedir. Bu olgu Güney Kore'de de yaygındır ve gwarosa (과로사/過勞死) adıyla bilinmektedir. Çin'deki karşılığı ise guolaosi (过劳死) şeklindedir.

İlk karōshi vakası, Japonya'nın en büyük gazete şirketinin nakliye bölümünde çalışan 29 yaşındaki bir erkek işçinin inmeye bağlı hayatını kaybetmesiyle 1969'da kayda geçti. Terim ise ilk kez 1978'de kullanıldı.

İşkolik
Tükenmişlik sendromu
Aokigahara

Erol, Sevgi Işık. "Japon Çalışma Hayatının İki Büyük Problemi: Karoshi ve Karojisatsu" (PDF). Çalışma Dünyası Dergisi, 6. T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. ISSN 2148-1245. 6 Ağustos 2018 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi6 Ağustos 2018.

Kelt mitolojisi en yalın tanımıyla Kelt politeizminin mitolojisidir. Kelt politeizmi Demir Çağı Keltlerinin diniydi. Demir Çağı'ndaki diğer Avrupalılar gibi erken dönem Keltleri de politeistik mitoloji ve dinî yapıyı benimsemişlerdi. Kelt insanlarının içinde, Roma ile yakın iletişimi olan Galyalıların ve İber Yarımadasındaki Keltlerin mitolojileri Roma İmparatorluğu altında devam edememiş, daha sonra ise bu insanlar Hristiyan olmuş ve Kelt(ik) dillerini de kaybetmişlerdir. İronik bir şekilde bu insanların inanç ve geleneklerine dair bilgiler çeşitli Roma ve Hristiyan kaynakları sayesinde bugüne kadar ulaşmıştır. Bir başka açıdan ise, kendi politik veya lenguistik (dilsel) kimliklerini korumuş olan Keltler Demir Çağı'ndaki atalarının mitolojilerinin en azından artakalan küçük bir kısmını iletebilmişlerdir. Bu iletilebilmiş kısım genellikle Orta Çağ'da kaydedilmiş ve yazılmıştır.

Galya dilinde yazılmış materyallerin azlığı nedeniyle pagan Keltlerde okuma yazmanın pek yaygın olmadığı düşünülmektedir, her ne kadar Galya dilinin Yunan, Latin ve Kuzey İtalik alfabelerini kullanan bir yazı(lı) çeşidi de kullanılmış olsa da. Sezar Galyalılarda okuma yazmanın var olduğu belirtse de, bu halkın din adamları olan druidlerin dini öneme sahip çeşitli parçaları (ayetleri) yazarak kaydetmelerinin yasak olduğunu da belirtmiştir. (Sezar, De Bello Gallico 6.14)
Roma fethettiği yerlerde druidlerin gücünü bozmakla kalmadı, yaygın bir kitabe alışkanlığı getirdi; hatta Galya (bugünkü Fransa), Büyük Britanya ve diğer eskiden (veya hâlâ) Keltik konuşulan bölgelerde keşfedilmiş tanrılara dair kitabelerin çoğunluğunun Romalıların fethinden sonra yapıldığı ortaya çıkmıştır.
İrlanda ve bugünkü Galler'in bölümlerinde yaşayan erken dönemdeki Keltler ise kısa yazınları (çoğunlukla kişi isimleri) kaydetmek için Ogham alfabesini kullanmışlarsa da, Romalılar tarafından fethedilmemiş bölgelerde Hristiyanlık'ın gelişine ve yayılışına kadar daha sofistike yazınlar mevcut değildi. Aslında, bu yörelerin çoğu mitini ilk kaydedenler Hristiyan rahiplerdir, fakat pek tabii ki bu kayıtlarda çoğu orijinal dini anlamlar bulunmaz.
Kelt dini konusundaki kaynaklardan birisi de Keltler tarafından yapılmış veya Keltlere bağlı tapınaklardan geriye kalanlardır. Fakat burada şöyle bir sorun çıkmaktadır; bulguların da gösterdiği gibi heykellerden, motif ve figürlere kadar bulunan şeylerin çoğu Greko-Romen gelenekten esinlenmiştir bu nedenle özgün Kelt kültür ve mitine dair sağlam çıkarımlar yapmak zorlaşır. Yazınsal verilerin azlığı da ikonografiyi tanımlamak ve açıklamak için yeterli düzeyde değildir.

Sezar'ın Commentarii de bello Gallico'sunda Galya'nın Keltik tanrılarını konu alan bir metin vardır. Burada Sezar Galya'da tapılan beş baş tanrıyı zikreder (dönemin geleneğini takip ederek bu tanrıların Roma mitolojisindeki en denk figürlerinin isimleri ile) ve rollerini açıklar. Merkür (Mercury) içlerinden en önemlisidir ve birçok farklı temsili keşfedilmiştir. Merkür tüm sanatların yaratıcısı, kaynağı ve gezginler ile tüccarların koruyucusu olarak görülür. Ayrıca kâr ve ticaret konusunda da en büyük güç onundur. Galya'da bu tanrıdan sonra gelen dört tanrı ise (yine Roma'daki en denk tanrıların isimleriyle) Apollo, Mars, Jupiter ve Minerva'dır. Bu tanrılar konusunda Keltler de diğer topluluk ve kültürlerdekine benzer inançlara sahipti: Apollo hastalıkları def eder, Minerva yetenekleri arttırır, Jupiter göklere hükmeder ve Mars savaşı, savaşçılığı etkilerdi. Bu beşine ilaveten, Galyalıların kökenlerini Dis Pater'e bağladıklarını belirtir.
Dönemin tipik bir Romalısı olarak Sezar da bu tanrıların orijinal Keltik isimlerini yazmaktansa onları kendisinin denk veya eşit gördüğü Roma tanrılarının isimleriyle yazmıştır. Ayrıca ortaya koyduğu titiz küçük şemada yer alan denk tanrı ve görev/roller yaygın yazından biraz ilgisizdir. Yine de, tüm kısıtlamalarına rağmen, Sezar'ın küçük listesi kesin bir gözlem oluşunun yanı sıra faydalıdır da. Onun tanımlamaları var olan sözlü gelenek ile dengeli biçimde harmanlandığında kişi rahatlıkla bu tanrılarının rollerinin ve çevrelerinin ayrılığını hatırlayabilir.

Kelt mitolojisi kendi içinde birkaç farklı alt gruba ayrılabilir. Bunların çoğu ile Keltik dillerinin dallarıyla denklik kurulabilir:

Antik Keltler
Antik Galya ve İngiltere tanrıları
Godelik
İrlanda mitolojisi
Mitolojik döngü
Ulster döngü
Fenian döngü
Tarihi döngü
İskoçya mitolojisi
Manx mitolojisi
Adasal Britonik
Galler mitolojisi
Korniş mitoloji
Briton mitolojisi

Her ne kadar, en yaygın olduğu zamanda, Kelt dünyası Batı ve Orta Avrupa'nın çoğunu kaplıyorduysa da, herhangi bir politik birlik veya belirli kültürel etkinin merkezi bir kaynağı vardır. Antik Keltlerin homojen olmayan bir kültürel çeşitlilik yaşadıkları söylenebilir. Sonuç itibarıyla, her ne kadar bazı belirli motifler (örneğin tanrı Lugh) Kelt dünyasının her tarafına nüfuz etmiş olsa da, Kelt dininin uygulama ve kaidelerinde büyük bir çeşitlilik vardı; uygulama ve kaideler her yerel grupta farklılık arz etmekteydi. Roma mitolojisindeki denkleri ile birlikte, toplamda 300'den fazla tanrıya dair bilgi içeren kitabeler bugüne kadar gelmiştir. Fakat çoğu genii locorum, yerel veya kabilesel tanrılar, sadece küçük bir kısmı yaygın olarak tapınılan daha genel tanrılardır.
Bu antik tanrıların görev ve doğaları hakkında isimlerinden, kitabelerinin bulunduğu yerlerden, ikonografilerinden, onlarla denk olduğu düşünülmüş/yazılmış Roma tanrılarından ve daha sonra Kelt mitolojisinde yer almış benzer figürlerden bilgi edinilebilir.

En eski mit parçaları İrlanda'dan, erken dönem Orta Çağ'da yazılmış yazmalardandır. Bunlar Hristiyanlar tarafından kaleme alındığı için, karakterlerin önceden sahip olduğu ilahi doğaları belirsizdir. Temel mit iki ilahi ırk olan Tuatha Dé Danann ve Fomoriler arasındaki bir savaş hakkındadır. Bu mit Cath Maige Tuireadh (Mag Tuireadh Savaşı) metninin temelini oluşturmaktadır.

Büyük Britanya'daki tanrılara dair bilgiler, Hristiyan bakış açısı nedeniyle karartılmış bir şekilde de olsa, Galler yazmalarından gelmiştir. Burada iki temel tanrılar grubu Dôn'un çocukları ve Llyr'in çocuklarıdır. Fakat bu grupların görevleri arasındaki farklılık ve ayrılık tam olarak belli değildir.

Görünüşe göre Kelt panteonunun en önemi ve baş tanrısı Dagda'dır. İsminin anlamı "İyi Tanrı"dır ki burada iyi ahlâki anlamda değil de, her şeyde iyi olmak veya bir başka deyişle her şeyde (yani en) güçlü olmak anlamındadır. Eşi tanrıça Morrígan'dır. Dagda bir baba figürüdür, kabilenin koruyucusudur ve temel tanrıdır ki diğer eril Kelt tanrıları onun bazı değişikliklere uğramış formlarındandır. Kelt tanrıları genellikle herhangi bir şeyle belirlenmiş, ilişkilendirilmemiş karakterlerdi ve bu nedenle belki de düzgün bir panteondan çok bir kabile gibi görülmelidirler. Bir açıdan tüm Kelt tanrı ve tanrıçaları Yunan tanrı Apollo gibidirler, yani hiçbir belirli şeyin tanrısı olarak yalınca tanımlanamazlar.

Morrígan ("Büyük Tanrıça" veya "Hayalet Tanrıça" antik İrlandalı Keltlerin, üçlü (üçe ayrılmış) savaş tanrıçasıydı. Bütün olarak (üç parçası beraber) Morrigu olarak anılırdı, fakat parçalarına da Nemhain, Macha ve Badh denirdi. Bunların her biri savaşın bir yönünü temsil etmekteydi. Çoğunlukla bir karga veya kuzgun olarak görünürdü, fakat birçok farklı formu da alabilirdi, inek, kurt ve yılanbalığı dahil.

Belenus daha çok bölgesel bir tanrıydı ve çoğunlukla kuzey İtalya ve Galik Akdeniz sahili boyunca ona tapınılırdı. Her şeyden öte bir tarım tanrısıydı. Ayrıca onunla özdeşleşmiş Beltaine ("Bel[in] Ateşi") isimli büyük bir festival (bayram) da mevcuttu.
Onun gerçekten bir tanrı olarak tapınılıp tapınılmadığına dair hâlâ tartışmalar vardır. İsmi "parlak ve parlayan" gibi bir anlama sahiptir ve bazılarına göre 'o' sadece Beltaine bayramında yakılan büyük ateşleri temsil etmekteydi.

Tanrı Lug'un Kelt dininde büyük bir alana nüfuz etmiş olduğu adının Galya'dan İrlanda'ya kadar Kelt dünyasının birçok bölgesinde anılmasından bellidir. Kelt mitlerine Lug genç bir adam olarak görünür. Mızrak ve sapan silahlarıdır. İrlanda'da Lughnasa (modern İrlanda dili ile lúnasa) isimli onun onuruna yapılan bir festival (bayram) bulunmaktadır.
Sezar'ın Roma mitolojisindeki Merkür'e denk gördüğü Lugh görünüm açısından ve detaylar yönünden Merkür ile birebir aynı sayılmasa da benzerdir. Merkür'den farklı olarak bir eşi de bulunur; Maia veya Rosmerta.

Keltlerin taptığı ama bugün isimleri haricinde haklarında pek bir şey bilinmeyen birçok tanrı vardır. Bunlara Dagda'nın kızı tanrıça Brigit (veya Brigid), doğa tanrıçaları Tailtiu ve Macha ve at tanrıça Epona dahildir. Ayrıca bereket tanrısı Damara, Cu Roi ve demirci tanrı Goibniu gibi eril tanrılar da bunlara dahildir.
Tanrıçaların Kelt mitolojisinde Greko-Romen mitolojiden farklı bir yeri vardır; ilahi eş olarak tanrıları tamamlarlar. Bu kıtasal ikonografide de sık sık görülür. Eril eşlerini tamamlayıcı yönleri dışında bu tanrıçalar bereket ve mevsimsel döngü ile de ilişkilidir. Belirli, isimlendirilmiş tanrıçalar ile matres (anatanrıça) veya matronae arasında belirgin bir ayrım yapmak mümkün değildir. Ayrıca tanrıça ve matronaenin ilişkilendirilmiş olduğu belirli bölgeler vardır ve bu yerlerin genel olarak koruyucusudur.

Kelto-Romen ikonografi yoğun biçimde hayvan betimlemesi içerir. Sıklıkla zoomorfik ve antropomorfik formların kombinasyonundan oluşan ilah betimlemeleri görülebilir. Belki de en sık betimlenen ve en tanınmış (boğa kaynaklı) boynuzlu tanrı imgesi dışında da çok çeşitli betimlemeler mevcuttur.

Kelt politeizmi
İrlanda mitolojisi
Gundestrup kazanı
Kelt

Encyclopedia of Religion, Second Edition, Thomson Gale, s.1478 - 1500, Celtic Religion
Encyclopedia Mythica5 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. URL erişim tarihi: 3 Temmuz 2007.
de Vries, Jan, Keltische Religion (1961)
Duval, Paul-Marie, Les Dieux de la Gaule, new ed. updated and enlarged (1976).
Ellis, Peter Berresford, Dictionary of Celtic Mythology (Oxford Paperback Reference), Oxford University Press, (1994): I

Kokuşma, ölmüş hayvan (insan da dâhil) bedeninin ayrışmasının yedi aşamasından biridir. Geniş anlamda, dokular arasındaki uyumsuzlukla ve çoğu organın sıvılaşmasıyla sonuçlanan bir süreç içinde, protein yapılarının bozulmasıdır. Organik maddelerin bakterilerle veya mantarlarla ayrışmasından kaynaklanır ve zararlı kokuların oluşumuyla sonuçlanır.

Termodinamik olarak, tüm organik dokular kimyasal enerji deposudur, canlı organizma sürekli biyokimyasal onarım ile muhafaza edilmediğinde, kimyasal olarak daha basit bileşikler olan amino asitlere ayrışmaya başlar. Bir çürüyen bedenin proteinlerin parçalanması spontan bir süreçtir, sindirim sistemindeki anaerobik bakteriler protein yıkımını hızlandırırlar. 

Hücre proteinlerinin bakteriler tarafından sindirimi, vücut dokularını zayıflatır. Çürümüş et kokusu taşıyan bedende, proteinler sürekli daha küçük bileşenlere ayrışır, bakteriler, fonksiyonel grup putresin ve kadavenin aminleri gibi gaz ve organik bileşikler salgılar. Başlangıçta, çürüme gazları vücut boşlukları içinde kısıtlanırlar, ama sonunda dolaşım sistemi içine daha sonra komşu dokulara difüze olurlar. Kokuşmuş gazlar, damar yoluyla vücudun başka kısımlarına ve kol ve bacaklara nüfuz eder.
Gövde ve bacaklarda şişkinlik gaz-doku infiltrasyonunun önemli görsel sonucudur. Sürekli artan iç basınç hacmi arttırır, gaz sınırlayıcı dokular zayıflar ve ayrışır. Kokuşma sırasında, cilt dokuları delinir ve bakteryel gaz sızıntısı oluşur. Anaerobik bakteriler vücut doku proteinlerini sindirerek tüketmeye ve ayrıştırmaya devam ederler ve vücut iskeletleşme aşamasına yaklaşır. Ayrıca bu devam eden tüketim bakteriler tarafından etanol üretimi ile sonuçlanır, özellikle su içinde bulunmuş bedenlerde kan alkol içeriği tespiti zordur.
Kokuşma terimi, genelde insan ya da hayvanın fiziksel ölümünden sonra vücudunun iskeltleşmesine kadar olan biyokimyasal süreçleri kapsar. Zehirlenerek ölümlerde, Antimon, Arsenik, Fenol, Kargabüken, Striknin ve Çinko klorür gibi zehirler kokuşmayı geciktirir.

2–3 gün: Karın derisinde renk değişikliği görünür. Gaz nedeniyle karın şişmeye başlar.
3–4 gün: Renk yayılır ve renksiz damarlar görünür hale gelir.
5–6 gün: Karın belirgin şekilde şişer ve deride kabarcıklar gözlenir.
2 hafta: Karın şişkinliği; İç gaz basıncı maksimum kapasite yaklaşır.
3 hafta: Dokular yumuşar. Organlar ve dokular patlar. Tırnaklar düşer.
4 hafta: Yumuşak dokular sıvılaşmaya başlar ve yüz tanınamaz hale gelir.
Kokuşma oranı, havada, suda, toprakta ve yeryüzünde maksimum seviyededir. Açıktaki bir bedende çürümenin ilk dış belirtisi, genellikle 12-24 saat içinde görünen sekum'un (körbağırsak) üzerindeki derinin yeşilimsi renk değişikliğidir ve ilk iç belirtisi de karaciğer alt yüzeyinde yeşilimsi renk değişikliğidir. Kokuşma hava durumu, maruz kalma süresi ve bulunulan yer gibi birçok faktöre bağlıdır. Bu yüzden bir morg ya da cenaze evindeki soğutma, kokuşma sürecini geciktirir. Tropik iklimlerde süreç hızlıdır. 

Kokuşma oranını etkileyen birçok faktör vardır.

Çevre ısısı: Yüksek atmosferik ve çevre sıcaklığı kokuşmayı hızlandırır. Optimum kokuşma hızı  21 ve 38 °C arasındadır. Daha yüksek nem seviyeleri süreci hızlandırır. Bu optimum sıcaklık dokuların kimyasal bozulmasına yardımcı olur ve mikroorganizmaların çoğalmasını teşvik eder. Kokuşma, 0 °C'nin altında ve 48 °C'nin üzerinde durur.
Nem ve hava maruziyeti: Beden su altında kalırsa, havayla temas mümkün olmadığından kokuşma normale göre daha yavaş olur. Hava maruziyeti ve nem, mikroorganizmaların çoğalmasına neden olduğundan, dokuların bozulmasını hızlandırır.
Defin şekli: Ölü bedeni hızla defin etme, kokuşmayı yavaşlatabilir. Derin mezarlara gömülen bedenler, sıcaklık değişimlerinden daha az ekilendikleri için daha yavaş kokuşurlar. mezarların bileşimi de önemli bir faktördür, yoğun killi topraklar kokuşmayı hızlandırma eğilimindedirler kuru ve kumlu topraklar yavaşlatma eğilimi gösterirler.
Işık maruziyeti: Işık dolaylı olarak katkıda bulunur. Böcek ve sinekler larvalarını burun ve göz kapağı altı gibi vücudun ışık almayan bölgelerine bırakırlar.

Ölüm yaşı: Ölü bebekler ve fetüsler daha az mikroorganizma bulundurmaları nedeniyle daha yavaş kokuşma gösterirler. Genellikle genç insanlar yaşlı insanlardan daha hızlı kokuşma gösterirler.
Vücut durumu: Zayıflar, bünyelerinde yağ ve nem azlığı nedeniyle daha yavaş kokuşurlar.
Ölüm nedeni: Ölüm nedeni kokuşma hızını doğrudan etkiler, genellikle ani çarpmalar veya kaza sonucu ölenler, bulaşıcı hastalıklar sonucu ölenlerden daha yavaş kokuşurlar. Potasyum siyanid ya da Striknin gibi zehirler sonucu ölenler, yavaş kokuşma gösterirken, kronik alkolizm sonucu ölenler daha hızlı kokuşma gösterirler.
Dış yaralanmalar: Antemortem ve postmortem muayenelerde oluşan yaralı alanlar bakteriler tarafından işgal edilebilir ve kokuşmayı hızlandırır.

Bilinen bazı maddeler kokuşmayı geciktirler, bunlardan bazıları.

Fenol
Arsenik and antimon
Striknin
Çinko klorür, ZnCl2

Tennessee Üniversitesi adli antropoloji birimi insanın kokuşması hakkında çalışmalar yapmak için 1981 yılında beden çiftliği kurdular. Bu konuda başka yerlerde de birkaç birim kurulmuştur.

The Rate of Decay in a Corpse 29 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kremasyon, ölen kişinin cesedinin yaklaşık olarak 900-1200 derece sıcaklıkta en az 70 dakika yakılması olayı.

İlk kremasyon uygulaması prehistorik döneme kadar uzanmaktadır. Eski insanlar alev ve ısının tüm nimetlerinden faydalanmaya çalışmışlardı. Bronz çağı ile birlikte Grek yarımadası ve Anadolu'da cesedin yakılarak ruhun göğe yükselmesi amaçlanıyordu. Bundaki amaç ruhun özgür olması idi. Roma İmparatorluğu döneminde kremasyon uygulaması yapılmakta ve küller, urne denen kaplarda saklanmaktaydı.
Orta Avrupa'da MS.400'lerde Hristiyanlığın yaygınlaşmasıyla kremasyon yerine toprağa gömülme uygulamalarına geri dönüldü. Batı kültüründe tekrar kremasyon uygulamasına 1800'lerde dönüldü. 1896 yılında Floransa şehrinde yapılan Uluslararası Tıp Konferansı'nda kremasyon uygulaması, halk sağlığı ve toprakların yaşam için korunması önerisi kabul gördü ve bu karar Avrupa, Amerika ve Avustralya'da hızla yayıldı.
1873 yılında Prof. Bruno Brunetti tarafından geliştirilen kremasyon fırını Viyana’daki sergide görücüye çıktı. Kraliçe Viktorya’nın Operatör Hekimi Sir Henry Thompson tarafından ilk kremasyon cemiyeti halk sağlığı amaçlanarak kuruldu. 1878’de Avrupa’nın ilk teknolojik krematoryumları Woking, Birleşik Krallık ve Gotha, Almanya’da faaliyete geçti.

Bir ölüm söz konusu olduğunda, ceset yakılmadan önce 48 saatlik bir bekleme süresi vardır. Bu süre yerel otoriteden gerekli kanuni izinlerin alınması için elzemdir. Bu süre zarfında cesedin kimlik ve DNA örneklerinin hepsi kayda geçirilir ve vasiyetine göre kadavradan alınabilecek organlar da transplantasyon için alınır. Cesedin kremasyon için vücudunda bulunan bütün suni protez ve metal cihazlardan arındırılması gerekir. Ceset metal bir kutu ya da krematoryum fırınına uygun bir tabutta, ailesinin izni ve şahitlerin huzurunda yerleştirilir.
Kremasyon fırını çalıştırılarak sıcaklığın önce 900 °C sonra 1200 °C yükselmesi sağlanır. Bu süreç sonunda sanıldığı gibi ceset kül haline gelmez geride toplam 2.5–3 kg ağırlığında kemik kırıkları kalır. Krematoryum modeline bağlı olarak yetişkin bir cesedin yakılması işlemi 80-120 dk. sürer. Kremasyon işlemi tamamlandığında parçaların soğuması beklenir ve mekanik bir öğütücüden geçirilerek tamamı toz halinde özel bir kaba (urne) alınır.

Yakılan kalıntıların hem bölgesel yasalara hem de dinî inançlara bağlı olarak çeşitli şekillerde ve yerlerde dağılacağı çeşitli hizmetler vardır. Some, bir helyum balonuyla, havai fişeklerle, av tüfeği mermilerinden vurularak, tekneyle veya bir uçaktan dağılır. Bir servis, yakılan kalıntıların ruj tüpü büyüklüğünde bir örneğini, atmosfere tekrar girmeden önce yıllarca (ancak kalıcı olarak değil) kaldıkları alçak dünya yörüngesine gönderir. Kül kolumbaryum ve mezar odası gibi yapılarda da saklanabilir.
Bazı şirketler, yakılan kalıntıların bir kısmını daha sonra mücevher haline getirilebilecek sentetik elmaslara dönüştürmek için bir hizmet sunmaktadır. Bu "yakma mücevheri" aynı zamanda cenaze takıları, hatıra takıları veya anıt takıları olarak da bilinir. Yakılan kalıntıların bir kısmı, kremasyon mücevherleri olarak bilinen özel olarak tasarlanmış bir madalyonda tutulabilir veya hatta özel cam hatıralara ve cam kürelere üflenebilir.
Yakılan kalıntılar ayrıca, çömlek ve çimento ile yapay bir resifin bir kısmına dahil edilebilir veya ayrıca boyaya karıştırılabilir ve ölen kişinin portresi haline getirilebilir. Bazı bireyler, hatıra portreleri için dövme mürekkebinde çok az miktarda kalıntı kullanırlar.

Kriyonik (Yunanca 'soğuk' anlamına gelen  κρύος  'kryos-'), gelecekte çağdaş tıp teknolojisinin gelişmesi umuduyla insan ya da hayvan bedeninin dondurulması ve düşük sıcaklıkta korunmasıdır. Türkçede kriyojeni terimi çok düşük sıcaklıklarda yapılan işlemler anlamında kullanılmaktadır.
Kriyonik, kriyoprotektanlara rağmen hücrelerde soğuktan kaynaklanan hasar nedeniyle bilimsel topluluk tarafından şüphecilikle görülüyor. 2018'de yeni bir süreç olan vitrifikasyon geliştirildi, ancak sinapsların uyarılabilirlik eşiğinin korunmasından yoksundur. Bu nedenle, 2023'te, vitrifikasyon sırasında sinapsların uyarılabilirlik eşiğinin korunmasına yönelik araştırmaları yönlendirmek gerekir.

ABD'de ölümsüzlük araştırması yapan bir bilim insanı olan Jacques Dubourg’a, Benjamin Franklin 1773’te bir mektup yazarak,
“Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot mümkün olsaydı. Bu sayede Amerika’nın 100 yıl sonrasını bir günlüğüne görebilmeyi, ardından ölmeyi bile kabul edebilirdim. Bunu normal bir ölüme kesinlikle tercih ederdim. İleride bilimimizin bunları da başaracağından hiç şüphem yok.” demiştir.
1955 yılında James Lovelock mikrodalga diatermi yöntemini kullanarak 0 Celsius'ta dondurulmuş fareleri canlandırmayı başarmıştır. 1962 yılında Fizikçi Robert Ettinger'in 'Ölümsüzlük Beklentisi' (The Prospect for Immortality) adlı kitabında Kriyoniğin temeli atılmış oldu. Ettinger bu işlemin 'tam ölüm anında' kendisine uygulanmasını da öngörüyordu. 1964 yılında Evan Cooper tarafından 'Life Extension Society' (LES) kuruldu. 1967 yılında ise psikoloji profesörü James Bedford dondurulan ilk insan olarak tarihe geçti. Cryonics Ensitütüsünde dondurulan profesörün bedeni saklama ünitesinde 1979 yılında bir izolasyon sorunu yaşansa da kurtarılmıştır. Aynı yıl ünitede 9 bedenin çözüldüğü anlaşılmıştır. 1987 yılında Berkeley Üniversitesinden Dr. Paul E. Segall köpeğini 15 dakikalığına dondurmuştur. 2015 yılında ise Çinli çocuk edebiyatı yazarı Du Hong, 61 yaşında dondurularak saklandı.

ABD'deki Cryonics Ensitütüsü bilinen ilk merkezdir. 1977'de kurulan Alcor, cryonics ar-ge faaliyetlerine önem vermiştir. Ancak 1990'lı yıllarda yöntemin hücrelere ve dokulara zarar verdiği fikri yaygınlaşmaya başladığı için, akademisyenlerle yeni bir medikal prosedür belirlemiştir. 90'lı yıllarda kullanılan gliserol ile dondurma yerine hücreler içerisindeki suyun buzlaşmasının engellendiği camlaştırma teknolojisi kullanılmaya başlanmıştır. 
Dünyadaki merkezler,
1. Alcor Life Extension Foundation (Amerika Birleşik Devletleri - Arizona)
2. American Cryonics Society (Amerika Birleşik Devletleri - California)
3. Cryonics Institute (Amerika Birleşik Devletleri - Michigan)
4. Trans Time (Amerika Birleşik Devletleri - Kaliforniya)
5. KrioRus (Rusya - Moskova)

Aç Gözünü (Open Your Eyes)
Vanilla Sky

Kriyoprezervasyon veya kriyokonservasyon, biyolojik materyallerin (hücreler, dokular veya organlar) uzun bir süre boyunca korunması amacıyla dondurulduğu bir işlemdir. Düşük sıcaklıklarda (genellikle sıvı azot kullanılarak −80 °C (−112 °F) veya −196 °C (−321 °F)), söz konusu biyolojik materyale zarar verebilecek her türlü hücre metabolizması etkili bir şekilde durdurulur. Kriyoprezervasyon, biyolojik numuneleri uzun mesafelerde taşımak, numuneleri uzun süre saklamak ve kullanıcılar için bir numune bankası oluşturmak için etkili bir yoldur.
Kriyoprezervasyon yoluyla korunan bitki materyalleri teorik olarak yüzyıllar boyunca canlı kalabilir. Daha sonra bu materyaller uygun şekilde çıkarılır ve sağlıklı bitkilere dönüştürülür. Sonuç olarak, kriyoprezervasyon, benzersiz genetik yapıya sahip bitkileri ve zor çimlenen tohumlar üreten bazı türleri korumak için etkili bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır.
Dondurma sürecinde hücrelerin maruz kaldığı ozmotik şoku ve fiziksel stresi azaltmak için kriyoprotektif ajanlar (CPA’lar) olarak adlandırılan moleküller eklenir. Ağaçlar, orman kurbağaları ve tardigradlar gibi araştırmalarda kullanılan bazı kriyoprotektif ajanlar, sert kışları atlatmak için benzersiz soğuk toleransına sahip doğadaki bitki ve hayvanlardan esinlenmiştir.
Gelecekteki tıbbi gelişmelerin canlandırmayı mümkün kılacağı umuduyla kriyoprezervasyona tabi tutulan ilk insan cesedi, 1967 yılında kanserden vefat ettikten birkaç saat sonra James Bedford’un cesedi olmuştur. Bu uygulamaya kriyoniği denir.

Kriyoprezervasyonun ilk teorisyenlerinden biri James Lovelock’tur. 1953 yılında, dondurma sırasında kırmızı kan hücrelerinde meydana gelen hasarın ozmotik strese bağlı olduğunu ve su kaybına uğrayan bir hücredeki tuz konsantrasyonunun artırılmasının hücreye zarar verebileceğini öne sürdü. 1950'lerin ortalarında, kemirgenlerin kriyoprezervasyonu üzerine deneyler yapan Lovelock, hamsterlerin beyinlerindeki suyun %60'ı buza dönüşmüş halde dondurulabileceğini ve bunun hiçbir olumsuz etkiye yol açmadığını tespit etti; diğer organların ise hasara maruz kaldığı görüldü.
Kriyoprezervasyon, 1954 yılından itibaren insan materyallerine uygulanmaya başlandı ve daha önce dondurulmuş spermlerin döllenmesi sonucu üç gebelik gerçekleşti. 1957 yılında, Christopher Polge liderliğindeki Birleşik Krallık’taki bir bilim insanı ekibi tarafından kümes hayvanı spermi kriyoprezervasyona tabi tutuldu. 1963 yılında, ABD’deki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı’nda çalışan Peter Mazur, hücre dışı sıvının kademeli olarak dondurulması sırasında hücreden yeterli miktarda suyun çıkmasına izin verecek kadar yavaş bir soğutma hızı kullanıldığında, ölümcül hücre içi donmanın önlenebileceğini gösterdi. Bu hız, farklı boyut ve su geçirgenliğine sahip hücreler arasında farklılık göstermektedir. Gliserol veya dimetil sülfoksit gibi kriyoprotektanlarla muamele edildikten sonra birçok memeli hücresi için yaklaşık 1 °C/dakika civarında bir tipik soğutma hızı uygundur, ancak bu hız evrensel bir optimum değildir.
22 Nisan 1966’da, iki aydır mumyalanmış olan ilk insan cesedi, sıvı azota yerleştirilerek donma noktasının hemen üzerinde bir sıcaklıkta saklanmak suretiyle donduruldu. Adı bilinmeyen Los Angeleslı yaşlı bir kadına ait olan ceset, kısa süre sonra akrabaları tarafından çözülüp toprağa verildi. Gelecekte diriltilme umuduyla dondurulan ilk insan cesedi, 1967'de kanserden vefat ettikten birkaç saat sonra dondurulan James Bedford'a aitti. Bedford'un cesedi, 1974'ten önce dondurulmuş ve bugün hâlâ dondurulmuş durumda olan tek kriyonik cesettir.

Kriyoprezervasyon sırasında hücrelere zarar verebilecek olaylar esas olarak dondurma aşamasında meydana gelir ve bunlar arasında çözelti etkileri, hücre dışı buz oluşumu, dehidrasyon ve hücre içi buz oluşumu sayılabilir. Bu etkilerin çoğu, kriyoprotektanlar kullanılarak azaltılabilir. Korunan materyal bir kez donduktan sonra, daha fazla hasara karşı nispeten güvende olur.

Donan suda buz kristalleri büyüdükçe, çözünmüş maddeler dışa atılır ve bu da kalan sıvı suda konsantre olmalarına neden olur. Bazı çözünmüş maddelerin yüksek konsantrasyonları çok zararlı olabilir.

Dokular yavaşça soğutulduğunda, su hücrelerin dışına göç eder ve hücre dışı boşlukta buz oluşur. Aşırı miktarda hücre dışı buz, ezilme nedeniyle hücre zarında mekanik hasara yol açabilir.

Hücre dışı buz oluşumuna neden olan suyun dışarı çıkması, hücresel dehidrasyona da yol açabilir. Hücre üzerinde oluşan bu stres, doğrudan hasara neden olabilir.

Bazı organizmalar ve dokular belirli miktarda hücre dışı buza tolerans gösterebilse de, kayda değer miktarda hücre içi buz oluşumu neredeyse her zaman hücreler için ölümcüldür.

Kriyobiyoloji
Kriyojenik işlemci
Kriyojenik

Kürtaj hukuku, kürtajın talep üzerine serbestçe yapılabilmesinden, çeşitli türlerde düzenleme veya kısıtlamalara ve her koşulda tamamen yasaklanmasına kadar uzanan; zaman içinde değişerek ülkeler ve bölgeler arasında büyük farklılıklar gösteren yasaları içerir. Kürtaja izin veren birçok ülke ve bölgede, nedene bağlı olarak prosedür için gebelik sınırları vardır; Çoğu ülke istek üzerine kürtaj için 12 haftaya kadar, tecavüzden kaynaklanan gebelik, ensest veya sosyoekonomik kaynaklı nedenler için 24 haftaya kadar izin verir. Fetal bozukluk kaynaklı durumlarda ve kadının sağlığını veya yaşamını riske atan durumlarda bu süre daha fazladır. 2022 itibarıyla, talep üzerine veya sosyoekonomik nedenlerle kürtaja yasal olarak izin veren ülkeler dünya nüfusunun yaklaşık %60'ını oluşturmaktadır. 2024 yılında Fransa, Anayasa'da kürtaj haklarını açıkça koruyan ilk ülke olmuştur.
Kürtaj; dinî, ahlaki, etik, pratik ve siyasi gerekçelerle birçok toplumda tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir. Birçok ülkede yasaklanmış veya yasalarla sınırlandırılmış olmasına rağmen, kürtaj yasadışı olduğu yerlerde bile yaygın şekilde ve illegal olarak yapılmaya devam etmektedir. Guttmacher Enstitüsü ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2007 yılında yapılan bir araştırmaya göre, kürtaj oranları prosedürün yasal olduğu ve olmadığı ülkelerde benzerdir. Bunun nedeni kürtajın yasadışı olduğu bölgelerde modern doğum kontrolü yöntemlerinin bulunamamasıdır. Ayrıca araştırmaya göre, doğum kontrol yöntemlerine erişimin artması nedeniyle dünya genelinde kürtaj sayısı azalmaktadır.

Kıyamet günü, hesap günü ya da mahşer günü (Arapça: يَوْمُ الْقِيَامَة); dünyanın sonunun geleceğine ve tüm insanların mahşerde toplanarak hesap vereceğine inanılan zaman. "Dünya merkezli evren" anlayışında dünyanın sonu, evrenin de sonu olarak algılanmıştır. Kıyametin zamanı ile ilgili çok sayıda inanç, öngörü ve kehanet bulunmaktadır. Zerdüştlük, Hristiyanlık ve İslam gibi dinlerde ölülerin dirilerek mahşerde (toplanma yeri) toplanacağına, hayattayken yaptıkları iyilik ve kötülükler için hesap vereceklerine ve haklarında hüküm verileceğine, bunun sonucunda iyilerin cennete, kötülerin ise cezalarını çekmek üzere cehenneme gideceğine inanılır. Apokalypse terimi ile eş anlamlı olarak kullanılır.

Kıyamet sözcüğü, Arapçadan Türkçeye geçmiş olup "ayağa kalkma, dirilme" anlamına gelir. Yine Arapçadan Türkçeye geçen eş anlamlı "mahşer" kelimesi ise "toplanma yeri" anlamı taşımaktadır ve "mahşer günü" ifadesi kıyamet ile eş anlamlı olarak kullanılır.

Evrenin yaşı gibi evrenin sonu, bu "son"un zamanı ve gerçekleşme şekli değişik evren modellerine göre değişen, teorik fiziğin çalışma alanlarındandır. Örneğin çokluevren modellerinde Evren için bir başlangıç ve son öngörülmez, ancak bir evrensel alan bir kara delik üzerinden başka bir evrensel alana aktarılır.
Bilinen evrenin geleceği ve yok olması ile ilgili birkaç teori bulunmaktadır. Bu teorilere göre Evren sonsuza dek genişlemesini sürdürecek ve soğuyacak veya tekrar kendi üzerinde büzüşecek veya bir yırtılma ile evrenin varlığı son bulacaktır. Bu teoriler Evrenin tespit edilen yaşından daha erken bir kıyamet takvimi öngörmemektedir. Ancak karanlık enerji'nin keşfi ile evrenin kendi kendi üzerine çökerek son bulacağı görüşü geçerliliğini yitirmiş gözükmektedir.

Bu teoriye göre evrenin itme gücü bitince çekme başlayacak ve gök cisimleri bir merkezde toplanıp yığışacak ve büyük bir patlamayla Evren tekrar genişlemeye başlayacak, bu teori büyük patlamanın daha önceki büyük çöküşlerden meydana geldiği ihtimalini ortadan kaldırmaz. Karanlık enerjinin keşfi ile eski popülerliğini kaybederek yerini bilimsel çevrelerde 'Heat Death' adı verilen, evrenin en sonunda ısı ölümü ile tamamen son bulabilmesi görüşüne bırakmıştır.

Bu teorilere göre ise sıcak patlama ve kaotik bir karmaşa ile var olan Evren zaten soğumaya çalışmaktadır. Evren genişlemeye devam edecek, yeteri kadar büyüyünce yoğunluğu aşırı azalacak ve sıcaklığı gittikçe düşecek, bunun sonunda kutupsal graviteler eşdeğer düzeye inecek ve Evren donacaktır.

Kitab-ı Mukaddes'ten Dünya'nın ve insanlığın yaşını hesap edenler olmuştur. Bayezid-ı Bistami, Miftahu'l-Cifr adlı eserinde, Sabiiler ve semavi dinlerin mensuplarının Adem'den Kıyamet'e kadar Dünya'nın ve insanlığın ömrünü 7000 yıl kabul ettiklerini ifade etmektedir. Yahudilere göre Adem ve Havva'nın Dünya'ya geliş tarihi M.Ö. 3761'dir. Kıyamet, dolayısıyla M.S. 3239 yılında (7000 - 3761), yani günümüzden 1213 yıl sonra olması düşünülmektedir.
Kur'an'da Kıyamet sahnesi aynı zamanda Kur'an'ın evren modelinin de bir yansımasıdır. Kıyamet vakti geldiğinde yıldızlar yeryüzüne dökülür, hamileler düşük yapar ve insanlar korkuyla sağa sola kaçışmaya devam eder. Sonra bir meydan kurulur. (Kalem 42)
Amel defterleri dağıtılır. Dünya hayatı ile ilgili tartılar yapılarak iyiler ve kötüler ayrılır. İyiler Sırat üzerinden geçerek cennete gidecekler, kötüler ise aşağıdaki cehenneme döküleceklerdir.
Kur'an'da sıklıkla tekrarlanan bir ifade ile (Tevbe 72; Ra'd 23; Kehf 31; Meryem 61; Fâtır 32; Sâd 50; Mü'min 8; Saf 12). inananlara ADN cenneti vadedilir. ADN (Tevratta Aden Bahçesi) kelimesinin Babil dilinde Edinnu'dan türediği düşünülüyor. Eden'in Tevrattaki anlatımı bu yerin büyük olasılıkla Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşerek tekrar kollara ayrıldığı ve Fars Körfezine döküldüğü bölgeyi işaret etmektedir.

Kur'an'da cennet için kullanılan Firdevs farādīs'ten geri-türetilmiş yapay bir tekil addır. Eski Farsça paridēz "avlu, etrafı çevrili bahçe", Eski Yunanca parádeisos Pers krallarının bahçeleri, Kutsal Kitap'ta ise cennet bahçesi anlamlarına geliyor.

Kur'an anlatılarının 1/3'ünü eskatoloji ile anlatılardır.Araf ve Sırat'tan ise hiç bahsedilmez. Yine de bir İslam vaizi "sırat" sözcüğünü kullanıyorsa, cehennem üzerinde inananların geçmesi için kurulmuş olan bir köprüyü anlatıyordur. Bu kavramların bir kısmı İslam dışı kaynaklardan gelen bilgilerle Muhammed'den yüzyıllar sonra içeriği doldurulan kavramlardır. Muhammed'in Miraç hikâyesinde cennet ve cehennemi ziyaret serüveni, Kevser ve sırat'ın zerdüştilikten aktarılan bilgiler olduğuna dair görüşler bulunmaktadır. Kur'an'daki anlatıların çoğu, ayrıntılardan ziyade olayların ahlaki veya manevi önemine odaklanma eğilimindedir.
Kabir hayatında Münker ve Nekir isimli iki meleğin ölünün yanına gelerek kişiye çeşitli sorular sorup yanıtlar isteyeceğine inanılmaktadır. Müminler, kelime-i şehadet getirerek azaptan kurtulacak, günahkâr olanlar ise kabir azâbı çekeceklerdir. Mümin sevap işleyen bir insan ise bu azaba uğramayacaktır. Kabir Dünya'nın sonrası, Âhiret'in de öncesidir. İkisi arasında bir geçiş olduğundan köprü mânâsında buraya Berzah âlemi de denir. İnanışa göre mümin olanlardan biri ölüp de kabre konunca kendini yeşil bir bahçe içinde görecektir.

İsrafil, elindeki Sûr’a birinci defa üfürünce dağlar parça parça olacak, denizler birbirine girecek, yıldızlar yerlere dökülecek, tüm canlılar ölecek ve kıyamet kopacaktır. İnanışa göre ölüler kıyametin koptuğunu başlarının mezarlarına çarpması ile anlayacaklardır.
Ardından Allah İsrafil'i diriltecek ve tekrar Sûr'u üfürmesini emredecek. Sûr çalınınca bütün ruhlar yeniden dirilecekler, bedenleriyle birleşip mahşer yerinde toplanacaklardır.
İnsanlar mahşer günü kabirlerinden dirilerek mahşer yerine mecburen çırılçıplak gidecek, ancak o günün dehşeti ve korkusundan hiç kimsenin çıplaklığını farketmeyeceği hadiste beyan edilmektedir. Mahşerde insanların işledikleri amellere dair sorular yöneltileceğine ve amel defterlerinin açılacağına inanılmaktadır. Amel defterine kulun hayatı boyunca Kirâmen Kâtibîn meleklerinden sağ omzunda duran melek tarafından sevapları, sol omzunda görevli melek tarafından da günahları yazılmaktadır. Sevapları fazla gelenler cennetle mükâfatlandırılacak, günahları sevaplarından fazla olanlar ise cehennemle cezalandırılacaklardır. Ehl-i Sünnet'e göre Müslüman ve günahkâr olanlar, cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete girebilecektir. Ancak buna açıktan açığa ifade eden ayet veya hadis yoktur.
İsrafil'in çaldığı Sûr'un dört budağı vardır. Biri doğuda, diğeri batıda, birisi de "yedi kat gök"te, diğeri de "yedi kat yer"dedir. Hesap sonrası Muhammed Allah'ın önüne gelerek ümmetinin günahlarının affedilmesi konusunda ricada bulunacaktır. Mahşer günü Müslümanlığın temel dinamiklerinden birisidir.
Kıyamet inancı İslam inancının (Akide) bir parçası ve inancın temel prensiplerinden biridir. Kıyamet günündeki imtihanlar ve kargaşalar Kur'an ve hadislerde tasvir edilmiş, Gazali, İbni Kesir, İbn Mace, Buhari gibi din bilginlerinin kitaplarında ele alınmıştır.

Bazı hadis kaynaklarında mesih, mehdi, deccal gibi Kıyamet kopmadan önce gerçekleşmesi beklenen olaylar anlatılır ve bunlar Kıyamet alametleri olarak değerlendirilir. Ancak bunların tamamen uydurma ve düzmece olduğunu belirten ilahiyatçılar da bulunmaktadır. Kıyamet alametleri konusunda diğer bir yaklaşım da Ortadoğu bölgesinde benzerleri tarih boyunca onlarca kez olmuş olan olayların güncel olanlarını arka arkaya sayıp insanların zihninde yakın zamanda bir mehdi ve Kıyamet beklentisi yaratılmasıdır.

Kıyametin şekli Tekvir Suresi'nde canlandırılır;

"Güneş büzüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, on aylık gebe develer başıboş bırakıldığı zaman, vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, nefisler çiftleştirildiği zaman." (81:1-7)
Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Kıyamet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allah kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. İnkâr edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye kadar hep şüphe içindedirler. (Hac: 1, 7, 55)
...O saat (kıyamet), mutlaka gelecektir. Şimdilik onlara güzel muamele et. (Hicr: 85)
...Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. (Nahl: 77)
Onlar üstelik kıyameti de yalan saydılar. Biz ise, Kıyamet'i inkâr edenler için alevli bir ateş hazırladık. (Furkan, 11)
Bilakis kıyamet onlara vadedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır. (Kamer, 46)
"…İyi bilin ki, kıyamet saati (zamanı) hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler” (42:18)
Kıyamet için Kur'an'da Saat (6:31, 42:17), hesap günü (15:35, 26:82, 38:16, 40:27), hüküm (ceza) günü (74:46), karar (ayrım) Günü (44:40) toplanma günü (42:7) ve Sûr'a üflendiği gün (6:73, 20:101, 23:101, 74:9-10) deyimleri de kullanılmıştır.

Bazı hadislere göre dünyanın (insanlığın) toplam ömrü 7.000 yıldır (dipnot) ve Muhammed'in zamanına kadar bunun 5.600 yılı geçmiştir:

Enes b. Malik 'den, O dedi ki Resulullah buyurdu: "Dünyanın ömrü, ahiret günlerinde yedi gündür. Allah-u Teala buyurdu ki: Rabbin katında bir gün sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Kim bir din kardeşinin Allah yolunda bir ihtiyacını görürse, Allah Teala onun için gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirmişcesine şu dünyanın yedi bin yıllık ömrü müddetince sevap yazar." Dakkak b. Zeyd-ü Cüheni 'den rivayet ettiler. "Ben gördüğüm bir rüyayı Resulüllah'a anlattım. Bu rüyada Peygamber yedi basamaklı bir minberin en üst basamağında idi: O buyurdu ki, Yedi basamaklı gördüğün minber şu dünyanın ömrü olan yedi bin senedir. Ben de O 'nun son bininde olacağım." 
Ahmet İbni Hanbel ilel'inde nakletti. "Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir".
Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek, fakat bin beş yüz (1500) seneyi aşmayacaktır. "Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek."
Cehennem: Eski Ahit'te Kudüs'te Hinnom'un Oğlunun vadisi (Gehinnom veya Gei-ben-Hinnom) çocuk 

Kıyâmet günü için Kur'an'da Saat (6:31, 42:17), Hesap Günü (15:35, 26:82, 38:16, 40:27), Hüküm (Ceza) Günü (74:46), Karar (Ayrım) Günü (44:40) Toplanma Günü (42:7) ve Sur'a üflendiği gün (6:73, 20:101, 23:101, 74:9-10) ifadeleri de geçmektedir.
Kıyamet inancı İslam inancının (Akaid) bir parçası ve inancın temel prensiplerinden biridir. Kıyamet Günündeki imtihanlar ve kargaşalar Kur'an ve hadislerde tasvir edilmiş müfessirlerin yorumlarında ve Gazzâlî, Ebü'l-Fidâ İbn Kesîr, İbn Mâce, Muhammed b. İsmâil Buhârî gibi din bilginlerinin kitaplarında ele alınmıştır. Kur'an'a göre her insan yaptıklarından ötürü kıyamet günü yargılanacaktır. (Kur'an 74:38)

Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır (Hac, 1).
...Kıyamet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir (Hac, 7).
İnkâr edenler ise, kıyamet kendilerine ansızın gelinceye veya sonu olmayan günün azabı kendilerini yakalayıncaya kadar Kur'an hakkında hep şüphe içinde kalacaklardır (Hac, 55).
...Kıyamet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel olan hoşgörü yolunu tut (Hicr, 85).
...Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır (Nahl, 77).
Fakat onlar kıyameti yalanladılar. Biz de kıyameti yalanlayanlar için alevli bir ateş hazırladık (Furkan, 11).
Bilakis kıyamet onlara vadedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır (Kamer, 46).
"...Şu iyi bilinmeli ki, kıyameti tartışma konusu yapanlar derin bir sapkınlık içindedirler.” (42:18)

Enes b. Mâlik'den, O dedi ki Resulullah buyurdu: 
Dünyanın ömrü, ahiret günlerinde yedi gündür. Allah buyurdu ki: Rabbin katında bir gün sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Kim bir din kardeşinin Allah yolunda bir ihtiyacını görürse, Allah Teala onun için gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirmişçesine şu dünyanın yedi bin yıllık ömrü müddetince sevap yazar.
Dakkak b. Zeyd-ü Cüheni'den rivayet ettiler. 
Ben gördüğüm bir rüyayı Resulullah'a anlattım. Bu rüyada Peygamber yedi basamaklı bir minberin en üst basamağında idi: O buyurdu ki, Yedi basamaklı gördüğün minber şu dünyanın ömrü olan yedi bin senedir. Ben de O'nun son bininde olacağım.
Ahmed b. Hanbel İlel'inde nakletti. 
Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir.
Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek fakat bin beş yüz (1500) seneyi aşmayacaktır.
"Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek." 

İslami kaynaklarda ilk insanlar olarak Âdem ve Havvâ'nın cennette yaratılışı ve dünyaya gönderilişi anlatılır. Ancak insanlığın ömrü ve dünyanın ömrü hakkında bir ayrım yapılmaz.

Ahir zaman
Milenyumculuk
İbrahim Bağırov. SADREDDİN ŞİRAZİ VE CİSMANİ MEADIN FELSEFİ İSPATI. History of Science Journal (p-ISSN 2790-0029; e-ISSN 2790-0037). 2026. Vol 7, issue 1, serial 24, pp.252-275

Lazarus belirtisi ya da Lazarus refleksi beyin ölümü gerçekleşmiş hastalarda meydana gelen reflekslerdir, bu refleks sarılır gibi kollarını kaldırıp çapraz şekilde bağlama şeklinde görülür (mısır mumyaları pozisyonunda). Bu fenomen adını Kutsal Kitap'ta geçen Lazarus'tan alır, Yuhanna İncili'nde İsa'nın Lazarus'u ölüyken dirilttiği anlatılır.

Lazarus belirtisi diz kapağı refleksi gibi, refleks yayının aracılık ettiği reflekslere bir örnektir, sinirsel iletim beyne uğramadan omurga aracılığıyla gerçekleşir. Bunun bir sonucu olarak beyin ölümü gerçekleşmiş ancak diğer organları yaşam destek ünitesine bağlı hastalarda hareket mümkün kılınır, beyin aktivitesi testleri yapabilmek için istemsiz hareketler kompleksinin önüne geçilir. Bu ve buna benzer hareketlerin farkında olmak beyin ölümünün gerçekleşmesi ve bu konuda yanlış teşhislerin önüne geçmede daha doğru kararlar verileceği, nörologlar tarafından öne sürülmüştür.
Refleks genellikle hastanın kollarının hafif titreme hareketleri öncesinde ya da kollar ve gövde üzerindeki görünümü öncesinde meydana gelir. Önce dirsekler sternum üzerinde kaldırılır ve sonra kollar esnemeye başlar. Genellikle boyun ve çeneye dokunma ya da kolları çapraz şekilde bağlama tarzında olur. Bu eylemlerle beraber kısa nefes vermeler de gözlemlenebilir.

Fenomen, beyin ölümü gerçekleşmiş hastalardan solunum cihazının çıkarılmasından birkaç dakika sonra görülmüştür. aynı zamanda apne testi sırasında da görülmüştür – Bu, akciğer ve dış solunum kaslarının süspansiyon ve hareketinden dolayı olur- Bu tarz belirtiler Amerikan Nöroloji Akademisi tarafından beyin ölümünün bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.
Yoğun bakım ünitelerinde Lazarus işareti oluşumları hastaların kurtarılma çalışmalarında yanıltıcı olabilmektedir. Bu durumu gözleyen birçok gözlemci korkmuş ve mucizevi bir olay olduğunu düşünmüştür.

Lazarus sendromu

Lazarus sendromu veya başarısız kalp masajından sonra dirilme, başarısız hayata döndürme girişimlerinden sonra dolaşım sisteminin yeniden çalışmaya başlamasıdır. 1982 yılından beri 38 kez tıp literatürüne kaydedilmiştir. Lazarus olgusu da denmektedir. Adını, Kutsal Kitap'ta geçen ve öldükten sonra İsa tarafından diriltilen Lazarus'tan alır.
Bu sendrom çok nadir görülür ve nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır. Kalp masajı sonucunda göğüs içi basınç oluştuğu, hayata döndürme çalışmalarından sonra bu basıncın gevşemesinin kalbin genişlemesine izin verdiği ve kalbin elektriksel akımını tetiklediği, böylece kalp atışlarının yeniden başladığı düşünülmektedir. Diğer olası faktörler ise kandaki düşük potasyum seviyesi ya da yüksek dozda adrenalindir.

31 Aralık 1996'da Daphne Banks yüksek dozda ilaç alımı nedeniyle günün erken saatlerinde Birleşik Krallık'taki Hinchingbrooke Hastanesi'nde öldü. 34 saat sonra morgda canlandı.
Birleşik Krallık'ta 27 yaşında bir adam yüksek dozda eroin ve kokain aldığı için şoka girdi. Cankurtaranların müdahalesi ile ambulansa bindi ve taşıma sırasında öldü. Kurtarma çabalarından 25 dakika sonra öldüğü ilan edildi ve bir dakika sonra kurtarma çabalarına son verildi, hemşirelerden biri kalp monitöründe ritim olduğunu fark etti ve kurtarma çalışmaları tekrar başladı. Sonunda hasta tamamen hayata geri döndü.
23 yaşındaki Michael Wilkinson 1 Şubat 2009'da Preston'da şoka girmiş halde bulundu. Lancashire'daki Royal Preston Hastanesi'ne gönderildi. Tıbbi ekip kendisine ilaç verdikten ve kurtarmak için 15 dakika çalıştıktan sonra hastanın ölümünü ilan etti. Yarım saat sonra Wilkinson'ın nabzının attığı fark edildi. Hasta sonrasında iki gün daha yaşadı. Otopside tanı konulmamış kalp rahatsızlığı olduğu ortaya çıktı.
Almanya'da öldüğü sanılan 92 yaşındaki kadının aynı günün akşamı cenaze evindeki soğuk odadan çığlıkları duyuldu ve yaşadığı fark edildi. Bu olaydan iki gün sonra ise kalp yetmezliğinden öldü.

Lazarus sendromu hekimler arasında etik konuları gündeme getirdi. Bunlar, medikal ölümü kimin belirleyeceği, kurtarma çalışmalarının ne zaman bitmesi gerektiği ve otopsi ve organ bağışı gibi ölüm sonrası işlemler gibi konulardı. Bir doktor şöyle yazdı, "Hastanın döndürülüp döndürülemeyeceğini ya da kurtarılıp kurtarılmayacağını güvenle ayırt edebilmemiz, belki de bizde üstün bir kibre neden olmuştur."
Tıbbi literatür, kurtarma çalışmalarının sona ermesinden sonra ölümü ilan etmek için beş dakikadan on dakikaya kadar yaşam belirtilerini gözlemlemeyi önermektedir..

Lazarus refleksi
Lazarus taksonu
Ölüme yakın deneyimler

Livor mortis (Latince: livor: mavimsi renk, mortis: ölüm), ölüm sonrası morarma (Latince:  postmortem: ölümden sonra, lividity: maviye dönme) ya da ölüm lekeleri, ölüm belirtilerinden biridir. Livor mortis kanın vücudun zemine yakın yerlerinde çökmesi sonucu olur, deride kırmızı morumsu renk değişikliklerine neden olur. Kalp durduğunda kan vücutta hareket edemez ve ağır kırmızı kan hücreleri yerçekimi etkisiyle kan serumunun içinde çökerler.
Ölümden üç saat yirmi dakika kadar sonra görülmeye başlar ve 4-5 saat içinde kan kılcal damarlar içinde pıhtılaşmaya başlar. Maksimum morluk 6–12 saat arasında gözlenir. Kan dolu aralıklarına göllenir. Rengin yoğunluğu kandaki indirgenmiş hemoglobin miktarına bağlıdır. Renk bozulması, kılcal damarlar baskılandığı için toprak ya da başka bir nesne ile temas halinde olan vücut bölgelerinde meydana gelmez. damar duvarları genişleme nedeniyle geçirgen hale geldikçe, kan doku aralıklarına sızar ve lekeler meydana gelir.

Dolaşımdaki kan hacmi.
Kanın pıhtılaşma süresi.
Hemoglobin oranı ve indirgenmesi.
Oksijen tüketimi
Isı-nem oranı

Adli hekimler ölüm yaklaşık zamanını belirlemek için bir araç olarak livor mortis varlığını veya yokluğunu kullanabilirler. Livor mortis varlığı da kalp masajına başlamanın veya devam etmenin beyhude olacağının bir göstergesidir. Ayrıca Livor mortis, cesedin hareket ettirilip ettirilmediğini anlama da adli tıp uzmanlarınca kullanılır. Örneğin yüzüstü yatan bir cesedin sırtında bu lekelerden oluşmuşsa, onun hareket ettirildiği anlaşılır.

Calixto Machado, "Brain death: a reappraisal", Springer, 2007, ISBN 0-387-38975-X, p. 74
Robert G. Mayer, "Embalming: history, theory, and practice", McGraw-Hill Professional, 2005, ISBN 0-07-143950-1, pp. 106–109
Anthony J. Bertino "Forensic Science: Fundamentals and Investigations" South-Western Cengage Learning, 2008, ISBN 978-0-538-44586-3

Manala, Fin mitolojisinde ölüler ülkesine verilen isimdir. Toprak altındaki yer veya bölge anlamına gelen maan-ala kelimesinden türetilmiş olabileceği düşünülmektedir. Tuonela (Tuoni ülkesi) ya da Pohjola (pohja: Dip, Kuzey) olarak da bilinir.
Finlerin yer altındaki ülkeleri ve diğer Fin-Ugor toplumlarının alakalı kavramları (Laplardaki Yebme-aimo gibi) çeşitli etkilerin altında yüzlerce yıllık bir sürede oluşmuşlardır. İnanışa göre, Manala'ya genellikle alevler içindeki ölüm nehrinin üzerine kurulu dar ve keskin bir köprüden ya da ölmüş birinin getirdiği kayıkla geçilerek ulaşılabilir. Manala karanlık, iç karartıcı bir yerdir. Ama bir işkence diyarı değildir. Burayı oğulları, kızları ve hizmetkarları ile cadı biçimli tanrıça Louhi yönetir. Çeşitli biçimleriyle Pohjola'ya da yer altı dünyasında rastlanır, ama o aynı zamanda evrenin kuzeyinde ve en dışında, insanlığın bilmediği bir dünyadadır. Yani, ölüler ülkesi ölülerin gömüldüğü yerdir; birçok betimlemesinde de tabut ve mezarlara yer verilir.

Memento mori, "fani olduğunu hatırla", "öleceğini hatırla", bir gün öleceksin, bunu hatırla ve şimdi yaşa veya "ölümünü hatırla" gibi şekillerde çevrilebilecek bir Latince deyiş. Ayrıca bu deyiş, aynı amacı taşıyan fakat farklı şekil ve konseptleri kullanan çeşitli sanat eserleri için de kullanılır ki buradaki aynı amaç insanlara faniliklerini, ölümlü olduklarını hatırlatmaktır.
Roma İmparatorluğu zamanında sadece savaş kazanan generallerin Roma sokaklarında gerçekleştirdikleri zafer resmi geçidi esnasında adı Corona Civica olan bir taç takmalarına izin verilirdi. Generalin başının üstünde bu tacı tutan kölenin görevi de sadece tacı tutmak değil, aynı anda muzaffer generalin havaya girmemesi için generalin kulağına sürekli "memento mori" sözünü fısıldamaktı.

Memento mori
 Fani olduğunu hatırla.
Memento te hominem esse
Sadece bir insan olduğunu hatırla.
Respice post te! Hominem te esse memento!
Arkana bak! Sadece bir insansın, hatırla!

Gerascofobi
Gerontofobi
Carpe diem
La Catrina
Mono no aware
Sic transit gloria mundi
Terör yönetimi teorisi
Ubi sunt
Vanitas
YOLO (aforizma)

Mezarlık, kabristan ya da gömütlük, ölülerin defnedildiği mezarların oluşturduğu gömü alanına verilen isimdir. Ölü mezarlığa tabut veya tabutsuz gömülebilir.
Mezarlıklar eski çağlarda evler ve ibadethanelerle iç içe olmalarına karşın, Orta Çağ'da büyük veba ve kolera salgınlarının nedenlerinden biri olarak görülmüş ve bu tarihlerden sonra oluşturulan gömü alanlarının yerleşim merkezleri dışında oluşturulmasına özen gösterilmiştir.
Bu salgınlardan sonra sağlık endişesiyle Paris'in yeraltı katakomblarından ve kilise avlularından çıkarılan ölülerle oluşturulan ve günümüze de ulaşmış olan Paris'in ünlü Père Lachaise Mezarlığı, Dünya'nın en meşhur mezarlıklarından birisidir.
Türkiye'de de İstanbul'da bulunan Karacaahmet Mezarlığı, Dünya'nın sayılı büyük mezarlıklarından birisidir ve yerleşim merkezi dışında tepelik bir alanda kurulmasına rağmen şehrin büyümesiyle yerleşim merkezinin ortasına sıkışıp kalmıştır.
Mezarlıklarda ölünün yakınlarının mezarlarına bakması, mezarı çiçeklerle süslemesi ve başucuna bir mezar taşı dikmesi gibi kültürden kültüre değişen ve yasla beraber ölüyü unutmamayı da simgeleyen âdetler vardır.
Batı kültürlerinde cenaze törenleri sıklıkla mezarlıklarda yapılmaktadır. Bu törenler veya geçiş törenleri kültürel uygulamalara ve dini inançlara göre farklılık gösterir. Modern mezarlıklar genellikle krematoryumu içerir ve daha önce her ikisi için de kullanılan bazı alanlar, cenaze alanları doldurulduktan çok sonra bile krematoryum olarak ana kullanım olarak devam eder.
Anıtsal, şehir, köy, askerî mezarlık, aile, kimsesizler mezarlığı, kırsal mezarlıklar yaygındır. Türbe, lahit, katafalk, tomb, mabet, kolumbaryum, mezar odası gibi yapılar da mezarlık ile yakından ilişkilidir.

Devlet Mezarlığı
Anıt mezar
Meçhul asker anıtı
Cenaze töreni
Defin
Mezar sanatı
Toplu mezar
Yas

Mişnah/Mişna (İbranice: מִשְׁנָה, romanize: Mišna(h), lit. "tekrar ederek çalışmak"), Yahudilik'in medenî ve ceza hukuku olan Talmud'un ilk bölümüdür. Sözlü kanunlar ilk olarak Haham Yehuda HaNasi tarafından derlenmiş ve Mişna (משנה) adı verilmiştir. Mişna İbranice Şana kökünden gelir bu tekrarlayarak belleme anlamındadır. Mişnalar İbranice kaleme alınmıştır.

Musevi inancına göre Yahudi halkı Sina Dağı'nda Yazılı Tevrat ile birlikte Sözlü Tevrat'ı da almıştır. Sözlü Tevrat, yazılı kanunların nasıl uygulanacağının ve takip edileceğinin sözlü açıklamasıydı.
Sözlü Tevrat nesilden nesle aktarıldı fakat hiçbir zaman kaleme alınmadı. Çünkü Sözlü Tevrat'nın akışkan olması gerekiyordu. Kurallar aynı kalmakla beraber uygulamanın her türden yeni koşula uyarlanması gerekiyordu.
Sistem olabildiğince iyi çalıştı, Sanhedrin (Musevilerin En Yüksek Dini Kurulu) sayesinde aktarma zinciri hiç kesintiye uğramadan devam etti. Tapınağın (Bet Amikdaş) yıkılmasından sonra Sanhedrin birçok defalar ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Yahudi bilgeler Adrianus'un eziyetleri sırasında ve daha sonraları gizlenmek zorunda kaldılar. Buna rağmen MS 122 yılında Uşa'da yeniden toplanmayı başardılar ve bir sessizlik döneminde, MS 158'de Yavne'ye yerleştiler.
Hahamlar bu kadar çok eziyet ve huzursuzluğun ortasında ve Yahudi halkı ülkesinden kaçarken, hahamsal gücün merkezini daha uzun süre ayakta tutamayacaklarını biliyorlardı.
Rabi Yehuda HaNasi gidişatın kısa zamanda düzelmeyeceğini fark etti. Yıkılmış olan Bet Amikdaş’ın (Süleyman'ın Mabedi) kendi döneminde, hatta daha sonraları gelecek olan nesil sırasında bile yeniden inşa edilmeyeceğini anladı. Sürekli eziyetler ve çok zor yaşama koşulları Yahudileri ülkelerini terk etmeye zorluyordu. Bu aşamada Rabi Yehuda HaNasi, Merkezi otoritenin (Sanhedrin) her zamankinden zayıf olduğunu ve tamamen sona erebileceğini fark etti.
Rabi Yehuda HaNasi benzersiz yeteneklere ve vizyona sahip büyük bir Tevrat bilgini ve kuvvetli bir liderdi. Bu da ona bu kargaşa ortamında Yahudi halkına önderlik etme gücünü verdi.
Nispeten sakin bir dönemde Rabi Yehuda HaNasi, Adrianus’u izleyen Roma imparatorları ile özellikle de Markus Aurelius ile dost olmayı başardı. Tarihçi Rabi Berel Wein Echoes of Glory (sh. 224) adlı kitabında şöyle yazar:
Parta savaşı sırasında, büyük şans eseri, Markus Aurelius Rabi (Yehuda HaNasi) ile karşılaştı; dost, hatta sırdaş oldular... Markus Aurelius Yehuda’da dostuna devlet politikası konularında olduğu kadar, kişisel konularda da danıştı...
Markus Aurelius’un, MS 180 yılındaki ölümüyle Yahudiler için zor ve baskı dolu yıllar başladı. Rabi Yehuda HaNasi aktarma zincirinin hiçbir zaman kırılmaması için, Sözlü Tevrat'ın yazma zamanının geldiğine karar verdi.
Bu meşakkatli, sorumluluk gerektiren ve uzun sürecek bir işti. Haham Yehuda HaNasi bütün bilgileri toplamak için olabildiğince çok din bilgesine başvurdu. Silsile yoluyla Sina Dağı’nda Musa’ya verilen mesajlara kadar uzanacak geleneklerle ilgili bütün bildiklerini sordu. Bütün bu hatırlananları derledi ve düzenledi, sonucunda da Mişna ortaya çıktı. (Mişna sözcüğü İbranicede “tekrar” demek çünkü tekrarlayarak öğrenilirdi; mişna genişletildiğinde “öğrenmek” anlamına gelir.)

Mişna 6 Bölümden oluşmaktadır. Bunlara İbranice (sedarim, tekili seder סדר) denir. Bu altı bölümden her biri kendi aralarında 7 ila 12 alt bölüme ayrılır. Her alt bölüme de İbranice masehtot (tekili masehet מסכת) denmektedir. Mişna'da Toplam 63 altbölüm bulunmaktadır. Bunlar:

Birinci Bölüm: Zeraim ("Tohumlar"). 11 alt bölümden oluşur. Tarımla ilgili kanunlar ve Kohen, Levi, Fakir ve Hastaların payları ile ilgili bölüm.
İkinci Bölüm: Moed ("Kutsal Günler"). 12 alt bölümden oluşur. Yahudi Takvimi, Bayramlar ve bunlarla ilgili hükümler.
Üçüncü Bölüm: Naşim ("Kadınlar"). 7 alt bölümden oluşur. Evlenme, boşanma, kadın-erkek ilişkileri ve Nazırlık ile ilgili hükümler.
Dördüncü Bölüm: Nezikin ("Zararlar"). 10 alt bölümden oluşur. Yahudi Ceza ve Medeni Hukuku ve Mahkemeler üzerinedir.
Beşinci Bölüm: Kodşim ("Kutsal Şeyler"). 11 alt bölümden oluşur. Tapınak'daki kurban törenleri ve yenmesi yasak ve mübah olan yiyecekler hakkındadır.
Altıncı Bölüm: Taharot ("Temizlik, Arılık"). 12 alt bölümden oluşur. Arınma ritüellerini ve kanunlarını hakkındadır.

Mişna biçimi genellikle iki din bilgesinin soru cevabı biçimindedir. Soru sorana makşan cevaplayana ise tartzan denir. Bu fikir alışverişi de Gemara'nın yapıtaşlarını oluşturur.

Mormonluk (İngilizce: Mormonism) kavramı, Joseph Smith, Jr. tarafından 1830'da ortaya çıkan İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi (The Church of Jesus Christ of Latter Day Saints) ve Brigham Young ile günümüze kadar da devam eden bir dini yorumun, geleneksel ve kültürel unsurlarını içermektedir. Özellikle, Mormonluk, İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi ile ilgilidir.
Bu terim, genellikle, Joseph'in eşi Emma Smith tarafından kurulan Mesih'in Topluluğu'nu (Community of Christ) değil, doğrudan İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi'ni kastetmektedir.

"Mormonluk" terimi, Mormonların inanç metinlerinden biri olan Mormon Kitabı'ndan türetilmiştir. Bu yüzden kitabın adına dayanarak kurucusu Joseph Smith Jr.'ın ilk takipçilerine Mormon denilmiş ve onların inancı Mormonluk olarak adlandırılmıştır. Bu terimin eskiden küçültücü bir nitelik taşıdığı düşünülmüştür, fakat artık öyle algılanmamaktadır.
Mormon Kilisesi eski peygamber-başkan Thomas S. Monson döneminde Ben bir Mormon'um (I'm a Mormon) adlı bir kampanya başlatmıştır. Bu kampanya, İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi tarafından 2010 ile 2018 yılları arasında yürütülen, kilise üyelerinin kısa profillerini yayınlayarak kiliseye üye olmayanları kilise hakkında eğitmeyi amaçlayan, klişeleri ve yanlış anlamaları ele alan bir eğitim, reklam ve tanıtım kampanyasıydı. Ancak yeni peygamber-başkan Russell M. Nelson'ın kilisenin başına geçmesiyle birlikte Mormon ismine karşı olan bu ılımlı politika değişmiştir. Ekim 2018'de kilise başkanı Russell M. Nelson, Mormon gibi takma adların kullanılmasının “Şeytan için büyük bir zafer” olduğunu ve İsa'yı rencide ettiğini söylemiştir. Sonuç olarak Ben bir Mormon'um kampanyası durdurulmuş ve mormon.org web sitesi kapatılmış, kullanıcılar tarafından oluşturulan içerik ve hikâyeler kaldırılmıştır.

Mormonluk, İkinci Büyük Uyanış (Second Great Awakening) olarak bilinen ABD'de dini heyecanın arttığı bir dönemde Batı New York'ta 1820'lerde ortaya çıkmıştır.
Dini önderi ve kilisenin kurucusu ve ilk peygamberi olan Joseph Smith, bir meleğin ona göründüğünü ve eski çağlarda Amerika kıtasında yaşamış kişiler tarafından yazılan daha sonraları ise gömülen bu altın levhaların yerini gösterip ona bunları kendi diline çevirmesini söylediğini, Mormon Kitabı'ndaki tanıklığında ifade etmiştir.
Joseph Smith, dilini daha önce hiç bilmediği Amerikan yerlilerinin yazıtlarını ''Tanrı'nın sınırsız gücü sayesinde'' İngilizceye üç ayda çevirdiğini söylemiştir. Ayrıca Mormon Kitabı ilk olarak 584 sayfa olarak yazılmıştır. 1830 yılında da Mormonların ''Tanrı’nın tek ve gerçek kilisesi'' olduğuna inandığı İsa Mesih'in Son Günün Azizleri Kilisesi resmen kurulmuştur.

Strangci Mormon (Strangite Mormon) kilisesi James Strang'i orijinal Mormon kilisesinin meşru halefi olarak görmektedir. En güçlü olduğu dönemde Strangci kilise Brighamcı Mormon kilisesine rakip olsa da Strang'in 1856'daki ölümünden sonra birçok Strangci Joseph Smith'in oğlunu meşru halef olarak kabul eden ve günümüzde Mesih'in Topluluğu adıyla bilinen kiliseye katılmıştır. Günümüzde Strangci kilisenin merkezi Voree, Wisconsin, ABD'dedir.

Mesih’in Topluluğu (Community of Christ) bugün ikinci en büyük Mormon hareketidir ve 59 ülkede yaklaşık 250.000 takipçiye sahiptir. Joseph Smith'in ölümünden sonra Brigham Young yerine Smith'in ilk eşi Emma Smith ve oğlu Joseph Smith III'ü destekleyenler tarafından kurulmuştur.

Mormonluğun kurucusu Joseph Smith'in ölümünden sonra takipçileri arasında anlaşmazlık çıkmış, kimi Mormon Joseph Smith'in birinci eşi Emma Smith ve oğlu Joseph Smith III'ü, bazıları James Strang'i, bazıları da Brigham Young'ı Joseph Smith'in meşru halefi olarak görüp peşinden gitmiştir. Bu gruplar da daha sonra küçük gruplara bölünmüş ve bir sürü Mormon mezhebi ortaya çıkmıştır. Bu mezhepler arasında en başarılı olanı Brighamcı Mormon Kilisesi (Brighamite Mormon Church), diğer adıyla İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi'dir. Bu kilisenin resmi verilere göre 17.5 milyon takipçisi vardır ve net değerinin 265 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir.
Joseph Smith'in ölümünden sonra Brigham Young takipçileriyle birlikte o dönemde Meksika'nın bir parçası olan Utah'a göç etmiştir. Bu dönemde Mormonlar başta Mountain Meadows Katliamı ve Bear River Katliamı olmak üzere yerli Amerikalılara karşı çeşitli katliamlar gerçekleştirmiştir. Utah, 1896'da ABD’nin bir eyaleti haline gelmiştir. Brighamcı Mormon kilisesi o zamandan beri Utah eyaleti üzerindeki etkisini sürdürmektedir. Günümüzde kilisenin başında Russell M. Nelson bulunmaktadır. En büyük ve etkili Mormon kilisesi Brighamcı kilise olduğu için genellikle Mormon denildiğinde akla bu kilise gelmektedir.

LDS kilisesinin kutsal kitapları toplu halde Standart Çalışmalar (Standard Works) adıyla bilinir ve Kitab-ı Mukaddes’in King James versiyonu, Mormon Kitabı, Doktrinler ve Anlaşmalar (Doctrines and Covenants) ve Çok Değerli İnci (Pearl of Great Price) adlı eserleri içerir.

İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi, otorite ve yetkinin yukarıdan aşağıya doğru aktığı hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Kilisenin başında Kilise Başkanı (President of the Church) bulunur ve bu makam peygamber-başkan (prophet-president) olarak da bilinir. Peygamber-başkan, yanındaki iki danışmanla (counselor) birlikte birinci başkanlığı (first presidency) oluşturur. Birinci başkanlık Kilise’nin en üst yönetim kuruludur. Bu üç kişi Mormon inancına göre tanrıdan vahiy alır ve kilisenin prosedür ve politikalarını belirler. Kilisenin denetim departmanı (Church auditing department), bütçe ofisi (budget office) ve personel departmanı (personnel department) doğrudan birinci başkanlığa bağlıdır.
Birinci başkanlığın altında On İki Havariler Konseyi (The Council of Twelve Apostles) bulunur. Bu on iki yönetici de dört grup altında toplanmıştır: Korelasyon Yürütme Komitesi (Correlation Executive Committee), Misyoner Yürütme Konseyi (Missionary Executive Council), Ruhbanlık Yürütme Konseyi (Priesthood Executive Council) ve Aile Tarihi Yürütme Konseyi (Family History Executive Council). Korelasyon Yürütme Komitesi en yaşlı ve tecrübeli üyelerden oluşur ve defakto olarak diğer üç konseyin üzerinde hakimiyete sahiptir. Kurul üyelerinin her biri kilise tarafından birer havari, aynı zamanda birer “peygamber, kahin ve vahiy alıcı” (prophet, seer and revelator) olarak kabul edilir. Birinci başkanlık ve On İki Havariler Konseyi dışındaki bir diğer üst yönetim kurulu da Yetkili Piskoposluk'tur (Presiding Bishopric). On iki havari daha çok doktrinsel ve spiritüel işlerle ilgilenirken, idari ve mali işler ile kilisenin operasyonları, inşaat ve basım-yayın gibi işleri yetkili piskoposluğa bağlıdır.
On İki Havariler Konseyi'nin bir altında Yetmişler Grubu (Quorum of the Seventy) bulunur. Bu grup da Birinci Yetmişler Grubu (First Quorum of the Seventy) ve İkinci Yetmişler Grubu (Second Quorum of the Seventy) olarak ikiye ayrılır. Her iki grup da yetmişer kişiden oluşur. Yetmişler Grubu'ndaki yöneticiler genelde Bölge Başkanlıkları'ndan (Area Presidency) seçilir. Yetmişler Grubu kilisenin orta düzeydeki yetkililerinin (middle management) en üstünde yer alır. Yetmişler Grubu'nun bir altında yer alan Bölge Başkanlıkları coğrafi bölgelere göre ayrılmıştır. Ağustos 2025 itibarıyla Kilise'nin 25 tane Bölge Başkanlığı bulunmaktadır.
Her bölge başkanlığının altında beş ile yedi adet kazık (stake) bulunur. Kazıklar Katoliklik’teki piskoposluk bölgelerine (diocese) karşılık gelir. Her kazığın başında bir Kazık Ruhbanlık Yürütme Komitesi (Stake Priesthood Executive Committee) bulunur. Bu komite kazık başkanı (stake president) ve iki danışmanı tarafından yönetilir.

En alt düzeydeki Mormon idari bölgesi ise mıntıkadır (ward). Bu, Katolik mıntıkalarının (parish) karşılığıdır. Her mıntıkanın başında bir piskopos (bishop) bulunur. Piskoposlar, Katolik ve Ortodoks Hristiyanlığın aksine özel eğitim almış bir ruhban sınıfı mensubu değildir. Bunun yerine sivillerin arasından seçilirler. Mıntıka kurulacak akdar fazla Mormonun yaşamadığı yerlerde ise "dal" veya "şube" (branch) kurulabilir.

Mormonizm restorasyoncu bir mezheptir. İsa'nın yaşadığı dönemde bir kilise kurduğuna ancak İsa ve havarilerinin ölümünden sonra bu kilisenin yok olduğuna inanırlar. Bu yok oluş “Büyük Mürtedlik” (Great Apostasy) adıyla bilinir. Buna göre tanrı, son havarinin ölümünden sonra 1830'da Mormon Kilisesi kurulana kadar yeryüzünden çekilmiş, 1830'da Joseph Smith'in Mormon Kilisesi'ni kurmasıyla birlikte İsa'nın gerçek kilisesi restore edilmiş, yani dünyaya yeniden dönmüştür. Brighamcı Mormonlar “sürekli restorasyon” veya “devamlı restorasyon” (ongoing restoration) olarak adlandırılan bir doktrine sahiptir. Buna göre İncil'in restorasyonu (restoration of the gospel) Joseph Smith zamanında tamamlanmamıştır ve günümüzde halen devam etmektedir.

Mormonluğun kurucusu Joseph Smith'in tanrıdan aldığını iddia ettiği vahiylerden biri de ruhbanlığın (priesthood) restorasyonudur. Smith'e göre ruhbanlık “Tanrı’nın insanlara Tanrı’nın çocuklarının kurtuluşu için gereken her şeyi yapabilmeleri için verdiği güç ve otoritedir. Ruhbanlık, Haruni (Aaronic) ruhbanlık ve Melçizedek (Melchizedek) ruhbanlığı olmak üzere ikiye ayrılır. Melçizedek ruhbanlığı Haruni’ye kıyasla daha üstündür. Bu ruhbanlığa sahip kişiler LDS kilisesinin bütün ruhani işlerini yönetir. Brighamcı Mormon kilisesinin hiyerarşisinde yer alan ihtiyar (elder), yüksek rahip (high priest), patrik (patriarch), yetmiş (seventy) ve havariler (apostle) bu ruhbanlığa sahiptir. Sadece 18 yaşın üzerinde olan erkekler Melçizedek ruhbanlığını elde edebilirler. Daha alt düzeyde olan Haruni ruhbanlık ise vaftiz gibi ritüelleri gerçekleştirme yetkisine sahiptir ve hiyerarşi içerisinde yer alan diyakoz (deacon), öğretmen (teacher) ve rahipler (priest) bu ruhbanlığı ellerinde tutar. 11 yaşın üzerindeki erkek çocuklar eğer uygun bulunurlarsa Haruni ruhbanlığına girebilirler.

İkili ruhbanlık fikri Mormon kilisesinin en erken dönemlerinde mevcut değildi. Yüksek rahiplik (high priest) ilk kez 3 Hazira

Mumya (Arapça مومياء), çeşitli işlemler uygulamak suretiyle çürümesi önlenerek bozulmadan kalması sağlanan cesettir.
Mumyalama geleneği çok tanrılı dinlerden kalmadır. İlk örnekler Antik Mısır'da MÖ 15. yüzyılda bulundu. Mısırlılar, ölülerinin ruhlarının öteki dünyada dirilip yeniden bedenlerine döneceklerine inandıklarından bedenlerinin sağlam kalması amacıyla mumyalama işine büyük önem verirlerdi. Tahnit denen bu mumyalama yönteminde bugün ayrıntılı olarak bilinmeyen ilaçlar kullanıldı. Ölülerin kalp ve böbrekleri dışında kalan iç organları ve beyin (özel bir aletle burundan) alınırdı. Mumyalar ya taş lahitlere ya da çürümemesi için yağlanmış tahta tabutlara konulurdu. Mısırlılar, ilaçtan başka, mumyalama işinde reçine, talaş, zift ve bez, sodyum karbonat ve yağ kullandılar. Mısırlılar, insandan başka, kedi, köpek gibi hayvanları da mumyaladılar. Şaman geleneklerini sürdüren birçok toplulukta görülen mumyalama geleneği, Afrika'nın kimi yörelerinde bugün de sürdürülmektedir.

Mısır mitolojisi, Antik Mısır kültürünün inanç yapısını ifade etmek için kullanılır. Eski Mısır'daki yaşamın her yönü, dünyanın yaratılışı ve dünyanın tanrılar tarafından idamesi ile ilgili hikâyelerle metaforlaştırılmıştı. Mısır mitolojisi durağan bir birlik içinde var olan ritmik yapılar olarak nitelendirilebilir. Sonuçlarda çatışma ve gerginlikten ziyade istikrar eğilimi ağır basmıştır.
Mısır'da mitoloji birçok dini ritüele ilham verdi veya etkiledi ve krallık için ideolojik temeli sağladı. Mitolojideki sahneler ve semboller sanatta, mezarlarda, tapınaklarda ve muskalarda ortaya çıktı. Edebiyatta, mizahtan alegoriye uzanan hikâyelerde mitler veya unsurları kullanıldı, bu da Mısırlıların mitolojiyi çok çeşitli amaçlara uyarladıklarını gösterdi.

Tarih öncesi devirlerdeki mitolojik faaliyetleri izlemek her ne kadar zor olsa da, günümüze ulaşan belge niteliğindeki unsurlar bunu kolaylaştırıyor. Narmer'in (bknz. Narmer Paleti) Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır'ı birleştirmesi sonrasında, bir zamanlar yerel tanrılar olan tanrılar ulusal önem kazandı ve yerel tanrıları birleşik bir ulusal geleneğe bağlayan yeni ilişkiler kuruldu. Geraldine Pinch bu ilişkilerden erken mitlerin oluşmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Mısır kaynakları Horus ve Set tanrıları arasındaki efsanevi çatışmayı, Hanedan Öncesi dönemde veya Erken Hanedan Dönemi'nde meydana gelmiş olabilecek Yukarı ve Aşağı Mısır bölgeleri arasındaki bir çatışma ile ilişkilendirir.

Tarım devriminin toplu yaşama getirdiği önem Sümerler'de ziggurat yapımına önayak olmuştu. Tarihi eski Mısır metinlerinde, bu ortak varoluşa, bu ortak kadere birçok ima vardır. Burada Adalet ve Doğruluk ilkesi olan Ma'at kilit bir rol oynamaktadır. Firavun eğer adil bir şekilde yönetirse, Ma'at'ı geliştirmiş olur. Bunu yaparak, kozmosun önemli bir unsurunu güçlendirir ve böylece tüm kozmos, tüm kurucu parçalar gelişir. Böylece Nil bölgesi yeterli bir şekilde sulanır ve yeterli hasat insanı ve hayvanları verimli kılar. Bu prensibin ortak bir ifadesi, firavunun tahta çıkışı ile bağlantılıdır. Bu çıkış, hayali bir yoksulluk ve haksızlık çağından sonra yeni bir başlangıç, yeni bir refah ve adalet dönemi olarak tasvir edilir. Buna örnek bir metin; “Gökyüzü barış içinde, dünya sevinç içinde, çünkü kralın Sol (Asfet, "kaos") yerine Sağ (Ma'at, "düzen") kuracağını duymuşlar .”İlk zamanlardan sonra, mitolojideki değişikliklerin çoğu, istisnalar olmasına rağmen, yenilerini oluşturmaktan ziyade önceden var olan kavramları geliştirdi ve uyarladı. Birçok akademisyen, gökyüzüne geri çekilen, insanları kendi aralarında savaşmaya bırakan güneş tanrısı mitinin, Eski Krallık'ın sonunda kraliyet otoritesinin ve ulusal birliğin çöküşünden esinlendiğini öne sürdü. Yeni Krallık'ta (MÖ. 1550-1070), Yam ve Anat gibi Kenan dininden kabul edilen tanrılar etrafında küçük mitler gelişti. Bunun aksine, Yunan ve Roma dönemlerinde (MÖ. 332- MS. 641) Greko-Romen kültürünün Mısır mitolojisinde çok az etkisi olmuştur.

Mısır'da devlet bazında temsil edilmiş 4 farklı yaratılış miti bulunmaktadır. Bunlar şu dört büyük şehir ile ilişkilendirilmiştir; Hermopolis, Heliopolis, Memphis ve Thebes. Bu mitler her ne kadar karşıt teolojilerde bulunsalar da aslında farklı kültürlerin iç içe geçmesinde etkili olmuşlardır.

Mısırlıların başlangıçta var olan, Güneş'i doğuran ve Atum'u yaratan anneler ve babalar olarak tanımladığı Ogdoad (Sekiz Tanrı) inanışıyla temellenen yaradılış mitidir. Bu mitin kapsadığı iki inanış vardır. Bunlardan biri ilk maddelerin çarpışarak patladığı ve güneşi oluşturduğu yönündedir. Bu bakımdan bilimselliğe oldukça yakın olan bu inanışta ortaya çıkan enerjinin etkisiyle kadim dağ belirginleşir ve Hermopolis kenti oluşur.
Bu mitin yaygın anlatımı ise Hermopolis'in Alev Adası olarak tasvir edilmesidir. Bu inanışa göre Güneş Tanrısı kadim dağın tepesinde doğar ve ilk gün doğumu büyük bir alev korunun oluşmasına neden olur. Güneş Tanrısının doğumunu ise Ogdoad sağlamıştır. Sözü edilen sekiz tanrıdan dördü erkek kalan dördü ise kadındır. Tanrılar kurbağa, tanrıçalar ise yılan şeklinde tasvir edilmiştir. Tanrıların hakimiyet alanlarına göre dişi ve erkek olmak üzere ikişerli gruplar halinde görev yaptıklarına inanılır. Bu inanışa göre kadim sulara Nu ve Naunet, suların kabarma gücüne Heh ve Hauhet, karanlığa Kek ve Kauket, gizli dinamizme ise Tanrı Amon ve Tanrıça Amunet hakim olmaktadır. Evrenin yaradılışıyla birlikte altı tanrı sabit bir şekilde görevlerini sürdürmeye devam ederler. Fakat gizli dinamizmi yöneten Amon ve Amunet kaosun sürdürülebilmesi Hermopolis'i terk ederek çalışmalarını Teb şehrinde sürdürmüşlerdir.

İlk başlarda evren karanlık bir suyla kaplıydı. Hiçlik ve sonsuz bir kaosun olduğu ilksel "su" Nun vardı. Atum bu suyun içinden Nil'in her sene taşan suları gibi ortaya çıktı. Atum kendinden Şu ("hava") ve Tefnut'u ("nem") yarattı. Şu ve Tefnut'un evliliğinden Nut ("yer") ve Geb ("gök") çıktı. Bununla birlikte dünya yaratılmış oldu. Şu ve Tefnut karanlıklarda gezerken kaybolunca insanlar yaratıldı. Zira Atum gözünü onları aramaya gönderdi ve onlara kavuştuğunda döktüğü sevinç gözyaşları insanlara dönüştü. Geb ve Nut da hayatın güçlerini temsil eden dört çocuğa sahip oldu: Osiris, doğurganlık ve yenilenme tanrısı; Isis, annelik tanrıçası; Set, kaos tanrısı; ve Set'in dişi tamamlayıcısı Neftis. Bu yüzden mit, yaşamın mümkün kılındığı süreci temsil ediyordu. Bu dokuz tanrı Ennead olarak gruplandırıldı, ancak sekiz küçük tanrı ve dünyadaki diğer tüm şeyler Atum'un tezahürleri veya uzantısı olarak görüldü.

Memfis teolojisinde yaratıcı tüm diğer şeylerden önce var olan Ptah'tır. Yaratıcı zanaatkâr tanrı olan Ptah her şeyi önce zihninde hissederek, düşünerek; ardından da onları söz haline getirerek yaratmıştır.
Diğer tanrılar da dahil olmak üzere her şey önce Ptah'ın zihninde kavram haline gelir sonrasında ise maddi biçimlerine dönüşürler.

Teb teolojisi, Amon'un sadece Ogdoad'ın değil, her şeyin arkasındaki gizli güç olduğunu iddia etti. Tüm yaratılış kavramlarının Amun'un kişiliği ile bir birleşimi vardı. Bir Teb efsanesi, Amun'un yaratma eylemini, ilkel suların durgunluğunu bozan ve Ogdoad ve Ennead'ın oluşmasına neden olan bir kaz çağrısına benzetmiştir. Amun dünyadan ayrıydı, gerçek doğası diğer tanrılardan bile gizlenmişti.  Bununla birlikte, nihai kaynak olduğu için, diğer yaratıcılar da dahil olmak üzere tüm tanrılar aslında Amun'un yönleriydi.  Amun bu inanç nedeniyle zamanla Mısır panteonunun en büyük tanrısı oldu.

Ma'at; denge, düzen, uyum, hukuk, ahlak ve adalet gibi prensipleri temsil eder ve Mısır inancında evrenin(kozmosun) temel düzenini ifade eder. Zamanın başlangıcında kurulan Ma'at, dünyayı kendisinden önce çevreleyen kaostan ayırır. Ma'at hem insanların davranışlarını hem de doğanın güçlerinin normal işleyişini düzenler ve bu düzen de mutluluğu mümkün kılar.
Ma'at'ın önemi, evrenin temel dengesi, kurucu parçalar arasındaki ilişki, mevsimlerin döngüsü, göksel hareketler, dini gözlemler ve adil ilişkiler ve dürüstlük de dahil olmak üzere varoluşun tüm yönlerini kucakladığı noktaya kadar gelişmişti.

Doğanın döngülerinden esinlenen Mısırlılar, şimdiki zamanı bir dizi yinelenen desen olarak görürken, en erken dönemler doğrusaldı. Her gün güneşin doğup batması toprağa ışık getirdi ve insan faaliyetlerini düzenledi; Nil her yıl taştı ve toprağın verimliliğini yenileyerek Mısır uygarlığını sürdüren yüksek verimli tarıma izin verdi. Bu periyodik olaylar tanrı ve evreni yenileyerek, Ma'at tarafından düzenlenen bir ritmik desen olarak görmeleri için Mısırlılara ilham verdi.
Tanrılar hakkındaki birçok Mısır hikâyesi, tanrıların yeryüzünde olduğu ve hüküm sürdüğü ilkel bir zamanda gerçekleşmiş olarak betimlenir. Bu süreçten sonra yeryüzündeki otorite insan firavunlarına geçti. Efsaneler, ilişkili oldukları olaylar her gerçekleştiğinde insanları tekrar büyüledi ve inanca teşvik etti. Bu olaylar genellikle efsaneleri unutturmamak üzere tasarlanmış ritüellerle kutlandı.

Antik Mısır'da çok kompleks ve gelişmiş bir ahiret inancı ile birlikte ölü bedeni ve ruhu huzurlu bir ahiret hayatına hazırlamak için yapılan birçok ayin ve uygulama vardı. Ruh ve ahirete dair inanç özellikle vücudun korunmasında yoğunlaşmıştı. Buna göre tahnit ve mumyalama, kişinin kişiliğini ve kimliğini ahirette koruyabilmesi için uygulanmaktaydı.
Mumyalama işlemi ölüyü öbür dünyadaki yaşamına hazırlamak için yapılan törenlerden sadece başlangıç olanıdır. Bu işlem insanların dışında boğa, timsah, kedi gibi hayvanlar içinde yapılmaktaydı. Arapça ve Farsçada "mūmiya" doğada bulunan katran ve bunun karışımlarına denilir.
Mumyalama kadar önemi olan bir diğer öbür dünyaya hazırlık törenleri ise anıtsal mezarların yapımı ve cenaze merasimleridir. Antik Mısır, nitelik ve nicelik bakımından bu konuda birçok kültüre fark atmıştır. Ölüm ve öteki dünya hususunda Mısırlılar diğer halklardan daha çok çabalamışlardır. Anıtsal mezarlarda ölüyü bilgilendirici tabletler ve öteki dünya yaşamında ona yardımcı olacak nesneler konulurdu. Firavun için ölüm, gökteki yolculuğun ve ölümsüzleşmesinin başlangıç noktasını oluşturuyordu. Eski zamanlardan beri öteki dünya, hem tanrılaşmanın, ölünün daha yüce bir varoluşa kavuştuğu vaatler diyarı hem de ölünün tümüyle yok edecek tehlikelerle dolu bir diyardır. Bu tür tehlikelerle baş edebilmek için öteki dünya yolculuğuna çok iyi hazırlanmak gerekir. Mısır insanı tarafından mezarının donanımına cesedin bakımına ve ölünün her türlü ihtiyacının karşılanmasına gösterilen özenin nedeni budur. Başlarda bakım (mumyalama) yalnızca zengin ve soylu aileler için uygulanırken zamanla tüm coğrafyaya yayılmıştır.

Antik Mısır tarihinde, kısa bir dönem için, Akhenaton hükümdarlığında firavun ve ailesi arasındaki bağın birçok sanatsal tasvirlerinde görülebilen güneş tanrı Aten'e odaklanmış bir monoteizm (atenizm) yaşanmıştır. Akhenaton Aten dışındaki bir tanrıya tapılmasını yasadışı kıldı ve Aten için tapınakların bulunacağı yeni bir başkent inşa ettirdi (Amarna). Akhenaton'un bu din devrimi sadece onun ölümüne kadar d

Nekrofili, necro (ölü) kelimesinden türetilmiş bir tür cinsel yönelim bozukluğudur. Nekrofili insanlar, cesetlere ilgi duymaktadır. Özellikle bu cinsel sapkınlığa yönelen insanlar, genel olarak cinsel ihtiyaçları için cinayet işleme yoluna gitmektedirler. Dünya tarihindeki seri katillerin büyük bir kısmının, nekrofili ihtiyaçlarını gidermek için cinayet işledikleri bilinmektedir. Nekrofili, bir parafili çeşidi sayılmaktadır.

"Herodot'un kayıtlarına göre güzel kadınların kadavraları ancak günlerden sonra mezarcılara teslim edilirdi. Meşhur Tiran'lardan Periandre'ın karısı Melissa'nın ölümünden sonra da, sevgi münasebetlerine devam ettiğini yine aynı tarihçiden öğreniyoruz. Aynı şekilde Kral Herode da ölü karısı Marianne ile yedi yıl münasebetlerine devam etmiştir. Bu süre esnasında karısının bedenini mevcut koşullarla koruma altına almış ve cinsel münasebetine devam etmiştir."

Necrophilia (İngilizce)

Nekrofobi, Ceset görülmesi ya da ölümün düşünülmesi sonucu ortaya çıkan saplantılı ve aşırı korkudur. Fobiye sahip kişi, gerek başka insanlara karşı saldırganlık ve öldürme itkisi duymanın, gerek yasaklanmış olduğunu düşündüğü cinsel içgüdülerini doyuma ulaştırmanın “cezasını” çekmektedir.
Semptomları şunlardır: nefes darlığı, hızlı nefes alma, düzensiz kalp atışı, terleme, ağız kuruluğu ve sarsma, hasta ve huzursuz hissetme, psikolojik istikrarsızlık ve tamamen korku ve dehşet hissi. Hasta her vakit bu fobiyi hissedebilir. Bir şey korkusunu tetiklediğinde, ölen bir hayvana yakın hissetme veya sevilen bir arkadaşının cenaze töreninde olma hissini yaşayabilir. Bu fobi, kişi ölüme şahit olunca veya çocukken cenaze törenine katılmak zorunda bırakıldığında gelişebilir. Bazı hastalar korkutucu bir medyayı gördükten sonra bu fobiye yakalanır.
Bunun yanında fobiye sahip kişi ceset göremez, ölüm korkusu sırasında inanılmaz sanrılı durumlar gösterir ve kendini kaybeder. Bilim adamlarına göre bu fobi 11-17 yaş aralığında çocukların kafası kopan, organları vücudundan ayrılan veya gözü açık kalan insan, hayvan cesedi gördüklerinde fobinin oluştuğu belirtiliyor. Aşırı travma etkisinin meydana gelmesiyle beraber hemen ardından bu fobiye sahip kişileri 'Majör Depresyon' bekleyebilir.
Bu fobi genellikle insanlar tarafından pek umursanmaz, hatta bazı insanlar bu fobiye sahip olanlardan nefret eder. Sonuçta bir gün bizde onlardan olacağız ve bizler öldükten sonra bizim cesetlerimizden korkacaklar diye düşünürler ve sinir bozucu bulmaktalar.

Nekrofobi kelimesi, Yunanca nekros (νεκρός) yani "ceset" ve Yunanca fobos (φόβος) "korku" kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir.

Fobiler listesi
Tanatofobi

Nekromansi (Yunanca: νεκρομαντία, nekromantía, İngilizce: necromancy), ölmüş kişilerin ruhlarını, birçok nedenden dolayı, doğaüstü kötü güçlere karşı ruhsal koruma olarak çağırma olayına verilen addır.

İlk nekromansi uygulamalarının kaynağını sıklıkla ataların ruhlarına seslenildiği şamanizmden aldığı düşünülmektedir. Ancak nekromansi antik batı tarihinde de Mısır, Babil, Yunanistan ve Roma'da görülür. Geographica adlı kitabında Strabo; nekromansi ile ilgilenen büyücüleri, başka bir deyişle "ölülerin kahinleri" ni İran halkındaki en başarılı ve önde gelen kahinler olarak tanımlamıştır. Bunun yanında Babilli nekromansi ustalarına manzazuu ya da  sha'etemmu, çağırılan ruhlara ise etemmu denilmekteydi.
Rönesansla birlikte Avrupa'da nekromansi, kara büyü ve ruh çağırma ile bir tutulmaya başlandı. Böylece, farklı inanışların çıkmasıyla kelimenin kökeni ve anlamı unutuldu. Latince nigromancy (kara sanatlar) inanışı en popüler inanışlardandı. Johannes Hartlieb, oluşturduğu demonoloji terimleri listesinde nekromansiden nigromancy biçiminde bahsetti. Homeros'un Odysseiasında Endor cadısı nekromansiyi kullanır.
Nekromansi bilgi almak veya ölüleri çağırmak için kullanılan bir yöntemdi. Antik Mısır ve Babil'de ortaya çıkmıştır. İsrail, Çin ve Greko-Roman halklarında da bolca tatbik edildi. Hristiyan kilisesi için nekromansi, şeytani ruhlarla alışveriş, mücrim merakla gerçekleştirilen ayinler ve yasak olan ruh çağırma eylemiyle eş anlamlıydı.
Nekromansi uygulamaları sıradan ritüellerden grotesk inanışlara kadar çeşitlilik gösteriyordu. Ritüeller sihirli çemberler, asalar, tılsımalar ve büyüler içerebiliyordu. Bunun yanında bazıları ölülerin kıyafetlerini giymek ve ölümü temsil eden çürümüş ekmek gibi şeyleri yemeyi de sürece dahil ediyordu. Bu ritüeller saatler, günler hatta haftalar bile sürebilmekteydi.

Nekropolitika, toplum bireylerinin yani insanların nasıl yaşayabileceğini ve nasıl ölmesi gerektiğini dikte etmek için sosyal ve politik gücün kullanılmasını içeren siyasal temelli bir kavramdır.
Nekropolitika teriminin ilk detaylı incelemeleri, yazar Achille Mbembe tarafından, 2003 tarihli bir makalesinde ve daha sonra 2019 tarihli bir kitabında incelenmiştir.
Genellikle, temeli Michel Foucault'a dayanan, insanların hayatlarını kontrol etmek için sosyal ve politik gücün kullanımıyla alakalı terim olan biyoiktidarın bir uzantısı olarak tartışılır. Foucault biyo-iktidar ve biyopolitika kavramlarını ilk olarak 1976 tarihli The Will to Knowledge: The History of Sexuality Volume I adlı eserinde tartışır. Biyo-iktidarı bir tür koruma mekanizması olarak sunar, ancak bu korumanın kendisini çoğu zaman normatif olmayan nüfuslara boyun eğdirme olarak gösterdiğinin altını çizer. Foucault'a göre, belirli nüfusları daha değerli olarak önceliklendiren kurumların yaratılması ve sürdürülmesi, nüfus kontrolünün nasıl normalleştirildiğidir. Mbembe'nin nekropolitika kavramı, çağdaş devlet tarafından destekli ölümün biyoiktidar ve biyopolitika teorileriyle açıklanamayacağını kabul eder ve "nekroiktidar koşulları altında direniş, intihar, fedakarlık, kefaret, şehitlik ve özgürlük arasındaki çizgilerin bulanık olduğunu" belirtir. Jasbir Puar, "ikincisi, varlığını birincinin sınırlarında ve aşırılığı aracılığıyla bilinir kılar; birincisi, ölüm ve öldürmeyle olan ilişkilerinin çokluğunu, ikincisinin çoğalmasını sağlamak için maskeler" diyerek, biyopolitika ve nekropolitika tartışmalarının iç içe geçmesi gerektiğini savunur.
Mbembe, nekropolitikanın bir tür öldürme hakkından (Foucault'un droit de glaive) daha fazlası olduğu konusunda açıktı, aynı zamanda diğer insanları (bir ülkenin kendi vatandaşları dahil) ölüme maruz bırakma hakkı konusunda da açıktı. Nekropolitika görüşüne sosyal veya sivil ölüm dayatma hakkı, başkalarını köleleştirme hakkı ve diğer siyasi şiddet biçimleri de dahildir. Nekropolitika, teknik olarak yürüyen ölüler teorisidir, yani "yaşamın ölümün gücüne tabi kılınmasının çağdaş biçimlerinin bazı bedenleri yaşam ve ölüm arasında farklı konumlarda kalmaya nasıl zorladığını" analiz etmenin bir yoludur.
Mbembe; köleliği, Filistin'in işgalini ve intihar bombacılarını öne sürerek, nekropolitikanın insan üzerindeki farklı etkilerine dikkat çekmektedir.

Nekroptoz nekroz veya enflamatuar hücre ölümü için programlanmış bir formdur. Geleneksel olarak nekroz, apoptoz yoluyla düzenli olarak programlanmış hücre ölümünün aksine, hücresel hasar veya patojenlerin infiltrasyonundan kaynaklanan programlanmamış hücre ölümü ile ilişkilidir. Nekroptozun keşfi, hücrelerin nekrozu programlanmış bir şekilde yürütebildiğini ve apoptozun her zaman tercih edilen hücre ölümü formu olmadığını göstermiştir. Ayrıca, nekroptozun immünojenik doğası, bağışıklık sistemi tarafından patojenlere karşı savunmaya yardımcı olmak gibi belirli durumlarda katılımını desteklemektedir. Nekroptoz, virüs replikasyonunu kısıtlamak için viral caspase inhibitörlerinin varlığında hücrenin kaspazdan bağımsız bir şekilde "hücresel intihar" geçirmesine izin veren bir viral savunma mekanizması olarak iyi tanımlanmıştır. Nekroptoz, Crohn hastalığı, pankreatit ve miyokardiyal gibi enflamatuar hastalıkların bir bileşeni olarak karakterize edilmiştir.
Nekroptozu gerçekleştirmekten sorumlu sinyal yolu genellikle anlaşılır. TNFa reseptörü TNFR1'in uyarılmasına yol açar. TNFR1 bağlayıcı protein TNFR ile ilişkili ölüm proteini TRADD ve TNF reseptörü ile ilişkili faktör 2 TRAF2, ripoptosome adındaki nekrozu oluşturan RIPK3 toplayan RIPK1 sinyallerine işaret eder. MLKL gibi karışık köken kinaz alanının fosforilasyonu, ripoptozom tarafından MLKL'nin oligomerizasyonunu tetikler ve MLKL'nin plazma membranlarına ve organellerine girmesine ve geçirgen hale gelmesine izin verir. MLKL'nin entegrasyonu, enflamatuar fenotipe ve hasarla ilişkili moleküler paternlerin (DAMP) serbest bırakılmasına yol açar.

Nekroz, (Doku ölümü olarak da bilinir) bir veya daha fazla sayıda hücrenin, dokunun ya da organın geri dönüşemez şekilde hasar görmesi sonucu görülen patolojik ölümdür. Hücre ölümünün oluşmasındaki en temel ilke, hücrenin uyum sağlayamayacağı ya da basit bir dejenerasyonla geçiştiremediği düzeydeki streslerin sonucunda yaşamsal işlevlerini ve bütünlüğünü yitirmesidir.
Ölmekte olan bir hücre mikroskopla incelendiğinde, hücrenin çekirdek ve sitoplazma bölümlerinde belirgin değişimler saptanır: çekirdek ya büzüşür (pyknosis) ya da parçacıklara ayrılır (karyorhexis) ve sonunda eriyerek silinir (karyorlysis). Sitoplazma köpüklenir, organellerin bir bölümü kireçlenir, kalanlarıysa erimeye başlar.

Nekroza uğrayan dokunun biçiminin, çatısının ve bütünlüğünün bir süre korunduğu nekroz türüdür; nekroz alanı pıhtılaşmış gibidir. Koagülasyon nekrozunun en önemli nedeni iskemidir (iskemik nekroz). İnfarkt, pıhtılaşma nekrozunun en iyi örneğidir. İskemiyi izleyen saatlerde sitoplazma proteinlerinin yapısı bozulur. Proteinleri parçalayan (proteolitik) enzimlerin büyük bölümü niteliğini yitirdiği için ölen hücreler bir süre pıhtılaşmış gibi kalırlar. Erime süreci birkaç gün içinde çevreden gelen lökositlerin eritici (lizozomal) enzimleriyle başlar.
Gangrenöz nekroz (gangren) pıhtılaşma nekrozunun özgün bir türüdür. Olguların çoğu bacaklarda görülür.

Yaş gangren: bakterilerle enfekte olan gangren türüdür. Bakterilerin yıkıcı enzimleri ve yoğun lökosit akımı nedeniyle kısa sürede erimeye başlar.
Kuru gangren: infeksiyon yoktur. Giderek su kaybeden gangren alanı bir süre sonra kurur (mumyalaşma).
Gom: sifilise özgü bir pıhtılaşma nekrozu türüdür. Karaciğer ve kemik (üstçene) gomları görece sıktır.

Sıklıkla tüberkülozda görülen bir nekroz türüdür. Sarı-beyaz renkli, dağılgan nitelikte (peynirsi) bir görünümü vardır. Büyükçe nekrozlarda, nekrotik dokunun drenajı sonrasında kalan boşluğa kavern adı verilir; daha çok akciğer tüberkülozundaki kazeöz nekrozun bronşlara açılarak boşalması sonrası oluşan kovuk için kullanılır.

Dokuların erimesi ve sıvılaşmasıyla karakterize nekroz türüdür. İki özgün örneği vardır;

Pyojen (irinli) abseler: irin oluşturan bakteriler ile bunların kimyasal ürünleri lökositler için oldukça çekicidir. Bu alanlarda yoğun olarak kümelenen lökositler abse oluşumuna, lökositlerin eritici enzimleri ise dokuların sıvılaşmasına yol açar. (İrin: erimiş nekrotik dokular, canlı ve ölü lökositlerden oluşan koyu kıvamlı-sarımsı materyale irin (pus) adı verilir. İrin, nötrofil polimorflar (canlı/ölü) ile erimekte olan nekrotik doku artıklarından oluşur).
Beyindeki pıhtılaşma nekrozları: beyin dokusunun özelliği nedeniyle, pıhtılaşma nekrozları çok kısa sürede erimeye başlar.

Fokal yağ dokusu yıkımıdır. Pankreas hastalıklarında sık görülür. Pankreas yıkımı olan hastalıklarda açığa çıkan enzimlerin etkisiyle yağ hücreleri parçalanır; yağ asidleri açığa çıkar. Yağ asidleri kalsiyumla birleşerek tebeşirsi çökeltiler oluşturur (sabunlaşma olgusu). Pankreas çevresinde ve periton zarı yağ dokusu içinde irili-ufaklı kireçlenmeler saptanır.

Bağışıklık sisteminin özgün reaksiyonlarında meydana gelen bir nekroz türüdür. Genellikle arter çeperlerinde ortaya çıkar. Etkilenen arterde tromboz gelişir.

Beyit, iki mısradan meydana gelen nazım parçası. Batı edebiyatında beyte "kuple" denir. Divân edebiyatında nazım birimi sayılan beyit, aynı vezinde olan ve birbiri peşinden gelen iki mısradır. Çoklukla anlamın tamamlandığı bir bölüm beytin bir nazım birimi olarak kabul edilmesi yüzünden, divan edebiyatı şiirlerinde konu birliği pek az görülür. Divan şairinin bütün düşüncesi, beyitleri meydana getirecek kafiyelerle ikişer mısra söyleyebilmekti. Divan edebiyatındaki bu şiir anlayışı, Türkiye'de "Edebiyat-i Cedide" ile değişmeye başlamıştır. Anlamın bir beyitte tamamlanmasının şart olmadığı sonraki beyitte, hattâ daha sonraki beyitlere geçebileceği hakkındaki örnekler, bu edebiyat akımı ile edebiyatımızda gelişmiştir. Böylece, bir nâzım şeklinde konu birliğine önem verilmesi yoluna geçilebilmiştir.

Beyit, kafiyeli iki mısradan meydana gelirse "beyt-i musarra"; bir gazelin en seçme beyti olursa "beyt-ül gazel"; bir kasidenin en güzel beyti olursa "beyt-ül kaside"; içinde şairin adının ya da mahlasının bulunduğu beyitse "tac tâc beyit"; bir kasidenin ya da gazelin ilk beyti "matla" ve son beyti ise "makta" adını alır.

Anlam bakımından birbirine bağlı iki dizeden oluşmuş şiir parçası.
(Geniş anlamıyla) Çift dizeli olarak düzenlenen bir koşuğun her dize çifti.
(Dar anlamıyla) Tara anlam veren ve iki dizeden meydana gelen koşuk.

Dîn (Arapça: دين telaffuz şekliyle Diin, Dīn, Diyn), İslam ile özdeşleşmiş olan fakat Arap Hristiyanlar tarafından da ibadetleri sırasında yaygın olarak kullanılan Arapça bir kelimedir. Bu terim bazen "din" olarak tercüme edilmekle beraber, Kur'an da kullanıldığı üzere hem müttaki Müslümanlar tarafından ilâhî kanunlara uymak maksadıyla takip edilmekte olan yola ya da şeriata, hem de hiçbir şefaatçinin yardımının fayda etmeyeceği bir günde bütün insanlığın kaçınılmaz olarak Allah önünde hesaba çekilerek bu dünyada yaptığı iyilikler karşılığında mükafatlandırılacağı ve işlemiş olduğu kötülükler karşısında da cezalandırılacağı ilâhi hüküme işaret etmektedir.

Kelime olarak Dîn Kur'an'da 79 ayette geçmektedir. Fakat diğer dillerde tam bir karşılığı bulunmayan bir kelime olduğundan bazı yanlış algılamalar söz konusu olabilmektedir. Örneğin, bu terim genellikle diğer dillere Kur'an tercümeleri yapılırken hatalı olarak Din olarak çevrilmektedir. Kur'an'ın ifadesine göre ise Dîn, Allah'a tam teslimiyet hâli olarak tanımlanmaktadır.
Her ne kadar seküler Müslümanların pratik yaşamlarındaki Dîn algıları ve tasvirleri, yaşamın diğer alanlarından ayrılmak suretiyle uygulamaya konulabilen şeyler bağlamında yaygın anlamıyla gündelik yaşantıda kullanılmakta olan din tanımı ile tamamıyla örtüşmekteyse de, hem genel kanı sahibi hem de ıslahat yanlısı olan Müslüman yazarlar "Dîn" kelimesini Kur'an ve hadislerde ifade edildiği gibi tanrının ilâhi amacının himayesi altında sürdürülen kapsamlı bir yaşam tarzı olarak algılamaktadırlar. İlerici olarak tanınan bir Müslüman yazarın da dikkate değer bir şekilde belirttiği gibi, camide sürdürülen yaşam şekliyle alakası bulunmayan İslam bir Dîn olarak hiçbir noksanı bulunmayan bir yaşam tarzıdır.

Gulam Ahmed Pervez, Lugh’at-ul-Quran, Tolu-E-Islam Trust, 1941.

Kahraman, tehlike karşısında ustalık, cesaret veya güç özellikleriyle zorluklarla mücadele eden gerçek bir insan veya edebi eserin ana karakteridir. Klasik destanlara ait özgün kahraman tipleri, şan ve şeref adına böyle şeyler yapmaktadır. Öte yandan gurur ve şöhret gibi klasik hedefler yerine sıradan iyilik için büyük işler yapan Orta Çağ kahramanlarıyla modern kahramanlar da mevcuttur.
Kahraman kavramı klasik edebiyatta bulunabilir. Eski halk efsaneleri boyunca destansı epik şiirlerdeki ana veya saygın karakterdir. Genellikle askeri fetih için çaba sarf ederler. Kahraman tanımı zaman içinde değişmiştir. Merriam Webster sözlüğü kahramanı "büyük veya cesur davranışlar veya iyi nitelikler için takdir edilen bir kişi" olarak tanımlar. Kahraman örnekleri arasında Gılgamış, Akhilleus ve İfigenya gibi mitolojik figürler; Jeanne d'Arc, Giuseppe Garibaldi ve Sophie Scholl gibi tarihi figürler; Alvin York, Audie Murphy ve Chuck Yeager gibi modern kahramanlar; Superman ve Batman gibi kurgusal süper kahramanlar yer almaktadır.

"Kahraman" sözcüğü Türkçeye Farsçadan "ḳahramān Farsça: قهرمان" sözcüğüyle girmiştir. Orta Farsçada "iş buyuran" anlamına gelen "kahraman" sözcüğü "yapma, etme, iş, fiil" anlamına gelen "kâr" ile "buyruk, hüküm, hükümdar iradesi" anlamına gelen "ferman" sözcüklerinin birleşimidir. Türkçede ilk kez 1557'de "yiğit" anlamında Seydi Ali Reis'in Mir'atü'l-Memalik adlı eserinde "ḳahremānlar tīğ-ı χūn-rīzinden isterdi emān (yiğitler kan dökücü kılıcından aman dilerdi)" şeklinde kullanılmıştır.

Klasik bir kahraman, "şeref peşinde yaşayan ve ölen bir savaşçı" olarak kabul edilir ve büyüklüklerini "öldürdüklerinin görkem ve verimliliğiyle" ortaya koyar. Her klasik kahramanın hayatı, savaşta veya destansı bir arayış sırasında meydana gelen dövüşlere odaklanır. Klasik kahramanlar genellikle yarı ilahidir ve Aşil gibi, tehlikeli durum anlarında destansı karakterlere dönüşen olağanüstü yeteneklere sahiptir. Bu kahramanlar inanılmaz derecede becerikli ve yetenekli olsalar da genellikle kendini boş yere tehlikeye atan, felaketi davet eden, önemsiz meseleler uğruna takipçilerinin hayatını riske sokan ve çocuksu bir şekilde kibirlidirler. Antik zamanlarda insanlar kahramanları en yüksek saygıya ve en büyük öneme sahip olarak kişiler görüyorlardı; bu da kahramanların epik edebiyattaki önemini açıklamaktadır. Bu ölümcül figürlerin ortaya çıkması, ölümsüz tanrılardan ölümlü insanlığa uzanan eski bir dinleyici kitlesine ve yazarlara işaret etmektedir.
Hektor, Troya prensi ve Homeros'un İlyada'sıyla bilinen Truva Savaşı'nda Troya için savaşan büyük bir savaşçıdır. Hector, Truva savunmasında "31.000 Yunan savaşçısını öldüren" Troyalıların ve müttefikleri lideri olarak hareket eder. Hector, sadece cesareti için değil, aynı zamanda soylu ve kibar yapısıyla da bilinir. Nitekim Homeros, Hektor'u barışsever, cesur, düşünceli, iyi bir evlat, koca, baba olarak betimler. Bununla birlikte, ailesel değerleri İlyada'daki kahramanlık istekleriyle büyük ölçüde çelişir çünkü hem Troya'nın koruyucusu hem de çocuğunun babası olamaz.
Efsanedeki kahramanlar genellikle tanrılara yakın ama tanrılarla çatışan ilişkiler kurmuştur. Böylece Herakles'in adı, tüm yaşamı boyunca Tanrıların Kraliçesi olan Hera tarafından eziyete uğramasına rağmen “Hera'nın yüceliği” anlamına gelir. Belki de en çarpıcı örnek, Poseidon'un kenti koruyan tanrı olarak kendisi yerine Athena'yı seçtiği için öldürdüğü Antina Kralı Erechtheus'tur. Atinalılar Akropolis'te Erechtheus'a taptıklarında onu Poseidon Erechtheus olarak çağırmışlardır.
Kahramanlık hikâyeleri ahlaki örnekler olarak hizmet edebilir.

Modern zamanlarda "kahraman" kelimesi bazen bir hikâyenin kahramanı veya standart tiplemeyi tarif etmek için kullanılır. Bu, kahramanlığın insanüstü beklentileriyle çelişebilecek bir kullanımdır. Lev Tolstoy'un aynı adlı romanının baş kahramanı olan Anna Karenina, buna tipik bir örnektir. Modern edebiyatta kahraman giderek daha sorunlu bir kavramdır.

Mevlîd, İslâm edebiyatında Muhammed'in doğum gününde yapılan kutlama merasimlerine, bu merasimlerde okunmak üzere yazılan ve bestelenen manzum şeklindeki edebî metinlere verilen isim. Mevlîd, bunun yanında İslâm edebiyatında müstakil bir edebî türdür.
Arapça "doğmak", "doğum zamanı" veya "doğum yeri" anlamındaki "velâdet" kelimesinden türeyen "mevlid", zaman içinde bu türdeki eserlere verilen ortak bir isim hâline gelmiştir.
Özel günlerde (sünnet töreni, hac dönüşü, asker uğurlama, bir ölümün 40. günü gibi) ve kutsal gecelerde, Muhammed'in doğumu, kutsal kişiliği, miracı gibi olağanüstü anlatı ve mitoslarla bezenmiş, gerçeküstü olayları anlatan edebî metinlerin makam ve usûl ile okunmasıdır. Türkçeye Arapçadan girmiş olan "mevlid", "Peygamberin doğum günü" anlamında da kullanılır. Halk arasında mevlit, mevlüd, mevlüt olarak da söylenmekte, kişilere isim olarak da verilmektedir.
Edebî bir terim olarak “mevlîd”, Muhammed peygamberin doğumunu, hayatından kısa pasajları, mucizelerini anlatan mesnevi tarzındaki metinlerin tümüne verilen isim olmakla beraber, İslâm edebiyâtında bir edebî türdür. Günümüzde Türkiye'de bu türün en tanınan örneği, Süleyman Çelebi‘nin 15. yüzyıl tarihli "Vesîletü'n Necât" (Kurtuluş Vesilesi) ismini taşıyan manzum, Türkçe eseridir. Bu nedenle "mevlîd" kelimesi ile kastedilen çoğunlukla Süleyman Çelebi'nin söz konusu eseridir. Türkçede olduğu gibi Arapça, Kürtçe, Arnavutça gibi birçok dilde de mevlidler yazılmıştır. Türkçe mevlid geleneğinde olduğu gibi özel günlerde ve kutsal gecelerde okunduğu gibi, diğer zamanlarda da isteyenler tarafından okunmaktadır.
Musikî terimi olarak “mevlîd”, cami ve tekke musikisinin bir türünü ifade eder. İslâm musikîsinde “mevlîd” okuyanlar, Farsçadan türetilmiş "mevlidhan" tâbiri ile nitelendirilir. Günümüzde icrâ edilmekte olan mevlid bestesini, 17. yüzyılda Bursalı Sekbân adlı bir musikîşinas tarafından bestelendiği sanılmaktadır.

Türk edebiyat literatüründe 63 mevlid yer alır. Bu eserlerin en meşhuru, Süleyman Çelebi tarafından 15. yüzyılda yazılmış olandır. Diğer mevlitlerin hemen hepsi Süleyman Çelebi'nin mevlidine naziredir. Yalnızca Süleyman Çelebi'den önce yaşamış olan Erzurumlu Mustafa Darir'in "Tercümetü'd Darir" adlı eseri, İbn-i İshak'ın "Siret'ün Nebi" eserinden çeviridir.
Hamdullah Hamdi'nin ve Şemseddin Sivâsî'nin yazdığı mevlidler, başarılı örneklerdendir. Ancak hiçbir eser, Süleyman Çelebi'nin yazdığı mevlidin seviyesine erişememiştir.

Süleyman Çelebi tarafından 1409'da yazılmıştır. Asıl adı "Vesîletü'n Necât" (Kurtuluş Vesilesi)'tır. 16 kısım ve 770 beyitten oluşur. Kasîde şeklinde yazılan eserin içinde gazel formunda yazılan bölümler de vardır. Aruz vezninin "failatun failatun failun" vezni kullanılmıştır; sadece "velâdet” bölümünün sonundaki on beyit “mef’ ulü-fâilâtü-mefâilü-fâilün" kalıbı ile yazılmıştır.
Süleyman Çelebi, eserini yazarken, referans aldığı eserlerin, Âşık Paşa’ nın “Garibnâme” si, Erzurumlu Darir in “Siyerü’ n- Nebî" si, Eb'ul Hasan Bekrî' nin “Siyer"i ve Muhyiddîn Ibnü'l Arâbî’nin “Füsûs-u Hîkem“i olduğu tespit edilmiştir.
Halk arasında geleneksel olarak okunan mevlid, Süleyman Çelebi'nin yazdığı mevliddir.

Günümüze kadar gelen besteyi Bursalı Sekban isimli bir müzisyenin 17. yüzyılda bestelediği sanılmaktadır. Bir beste olmaktan ziyade, her bir bölümün hangi makamda nasıl seslendirileceği konusunda rehber niteliğindedir. Halka mal olmuş bir müziktir; ülkenin değişik bölgelerinin kendine özgü bir mevlid tavır ve üslubu gelişmiştir. Hâfız Sadettin Kaynak ve Hâfız Kemal Batanay gibi bestekârlar da mevlidi bestelemiştir ancak pek yaygınlaşmamıştır.
2010 yılında ise Cumhurbaşkanlığı Yüksek Himayeleri tarafından finanse edilen bir proje ile dünyaca ünlü besteci ve orkestra şefi Selman Ada tarafından, evrensel müzik standartlarına uygun şekilde "kantat" formunda bestelenmiş şekli ile seslendirilmiştir.

İslâm peygamberi Muhammed'in doğum günü hicrî takvime göre Rebiülevvel ayının 12. gecesidir. İslâm dünyası, her yıl bu günü Mevlid Kandili olarak kutlar. Mevlid günlerinde oruç tutulması, geceleri ilâhiler, kasîdeler ve Mevlîd-i Şerif okunması, dua ve sohbet edilmesi, Kur’an okunması gibi ibadetler ile kutlama yaygındır.
Mevlid kutlaması, Osmanlı'da 1588'de, resmi bir devlet protokolü haline getirildi. Sarayın önceleri Ayasofya Camisi'nde, daha sonra Sultanahmet Camisi'nde düzenlediği törenlere devletin ileri gelenleri ile birlikte halk da katılırdı. Sultan Abdülaziz döneminde Ortaköy, II. Abdülhamid devrinde Yıldız Camii'nde tören düzenlenirdi.
Kandil olarak nitelendirilen önemli dinî gün ve gecelerin dışında, çocukların 40'ı çıkınca, bir müslümanın vefâtının 40'ıncı gününde, adak ve nikâh törenlerinde, hacıların dönüşünde, sünnet merasiminde, asker uğurlama gibi vesilelerle mevlid okunması özellikle Anadolu'da gelenekselleşmiştir.

Tasavvuf (Farsça: تصوف tasavvuf) veya Sûfîzm ya da Sûfîlik (Arapça: صُوفِية sûfiyye; Farsça: صوفیگری sūfīgarī), İslam'ın iç veya mistik yüzü olarak tarif edilir. Kur'an ve hadis rivayetlerinde terim anlamıyla tasavvuf ve tarikat kelimelerinin geçmediği belirtilir. Ayrıca Sufizmin batıda yükseltilen içeriğinin "Budizm ve Taoizm gibi içeriksiz güzel yaşama tarzı" olarak yorumlanması da vardır.
Tasavvuf ve sufi kelimelerinin hangi kökten geldiği hakkında ihtilâf vardır. Sûfî kelimesinin kökü olarak en çok hüsn-ü kabul gören kelime, "yün" anlamına gelen Arapça "sûf"tur. Klâsik tasavvuf yazarlarının ilklerinden olan Ebû Nasr Serrâc (ölm. 378/988); "peygamberlerin, evliyâ ve asfıyânın yolu" dediği sûf giyme âdetinden hareketle sûfî kelimesini bu kökten sayar.
Sahih-i Buhârî Tercemesi'nde "Suffa; Kāmûs  müterciminin dediği gibi, eski yerlerdeki "sed", "seki" gibi yüksekçe eyvana denir. Lisanımızda tahrifle "sofa" tâbir olunur. Ehl-i suffa buna izâfe edilmiştir." denilmektedir.
Bir diğer görüşte ise suffe; "avlu, gölgelik" gibi manalarda kullanılır. Mescid-i Nebevî'nin avlusu ve gölgeliğinde yatıp kalktıkları için, bu fakir ve bekâr muhacirlere “Ashâb-ı Suffe (Suffeliler)” adı verilmiştir.
Sûfî kelimesinin kökünün Muhammed döneminde "keçi vb. hayvanların kılından, yününden (sûf) yapılmış, çobanların giydiği üst kalın elbise, kepenekten geldiği" görüşünün açıklamasında; peygamberin döneminde hiçbir sohbeti kaçırmayan ve İslâm peygamberinin tüm dini açıklamalarına daime katılan çok fakir bir bedevi grubu anlatılmaktadır. Bunlar işleri veya mecbur sebeplerden dolayı sohbete ve konuşmalara katılamayan diğer din mensuplarına İslam hakkında peygamberin konuşmalarını anlatırlarmış. Bunların kendilerini tamamen fiziki olarak da İslam'a ve dini yaşamaya adamaları; her kesimin dikkatini çekmiştir. Belirgin özellikleri olan giydikleri keçi kılından olan üst kalın elbise nedeniyle suffa ehli (Ashab-ı Suffa) olarak anılmaya başlanmışlardır. Nitekim bu giydikleri elbise Arapça dilinde soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Yine bu görüşe göre İslam peygamberinin bahçede sohbet yaptığı etrafı açık çardak benzeri bir yapı yüzünden de tasavvuf kelimesinin türeyebileceği söylenmektedir. Zira bu yapı da soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Bu ifadeler kapsamında "tasavvuf" lafzı buralardan gelebilir denilmektedir ancak esasta kelimenin ruhani manası Kur'an'ın "yaşama geçirilmiş hâli, Kur'an'ın tamamına inanıp onu yaşamak" olarak tarif edilmektedir.
Tasavvufun mistisizmin İslam özelindeki hâli olduğunu iddia edenler olduğu gibi, mistisizmin Çin-Hindu dinlerinden gelmesi nedeni ile İslam ile tamamen farklı olduğunu iddia edenler de olmuştur. Kimilerine göre, tasavvuf şeriattan daha yüksek bir aşamayı ifade eder. Mutasavvıflar sufi olmaya çalışmışlar, tekkeler, medreseler kurmuşlardır. Sufiyâne hayat yaşamaya çalışanlara derviş de denilir. Türkler arasında Tasavvuf Batı Türkistan'da çıkmıştır. İlk sufiler keşif sahibi insanlardı, mala mülke değer vermezler, bazen çıkınları bile olmadan gezer ve gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlardı. Batı Türkistan'daki bu ilk sufilerin bazıları, bir tarikat gütmedikleri için tarikat şeyhleri gibi isim yapmamış olabiliyorlardı.

Arapça tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği tam olarak bilinmemektedir. En çok kabul gören görüşlere göre: 

Saflaşma anlamında "safâ" kökünden,
Yün elbise giyinme anlamında "suf" kökünden,
Yün giyme anlamı için kullanılan peygamber sözlerinden bir kısmı:

Enes bin Malik demiştir ki: "Resulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi."
Abdullah bin Mes'ud'un rivayetine göre Peygamber şöyle söylemiştir: “Rabbi kendisiyle konuştuğu gün, Hz. Musa'nın üzerinde yün bir elbise, yün bir cübbe, başında yünden bir külah ve yünden yapılmış şalvar vardı. Ayakkabıları ölmüş bir eşeğin derisindendi."
Peygamberin evinin yanında suffe denilen odalarda ikamet eden, fakirler olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.
Kuşeyrî ve Hucvirî gibi bazı müellifler; bu kelimenin Arapça herhangi bir kelimeden türemediğini, olsa olsa câmid bir lâkâb olabileceğini söylerler. Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin Arapça bir kökü bulunduğunu öne sürenler ise bir kelime üzerinde ittifak edememişlerdir. Tasavvuf kelimesinin kökü olarak öne sürülen başlıca kelimeler şunlardır:

Asr-ı Sa'âdet'teki ashâb-ı suffenin "suffe"si,
Çöl bitkisi "sufâne",
Duruluk ve temizlik anlamındaki "safâ" ve "safvet",
"Saff-ı evvel",
Kendilerini halka hizmete veren "Benu's-sûfe",
Ense saçı ve kıl demek olan "sûfetü'l-kafâ",
"Sıfat" kelimesi,
Yunanca 'hakîm ve filozof' anlamındaki "sofia",
Yün anlamına gelen "sûf".

Sufizm'in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri manevi latifelerle arama yoludur. Hedef, insan-ı kâmil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgunluk ve kemale erme yoludur.
Tasavvuf, silsile yolu ile Muhammed'e dayandırılan, Allah'ı anlamaya vesile olarak, Peygamber vârisi olduğuna inanılan Evliya ve Mutasavvıflar tarafından, "Hakk'tan aldığını halka sunuş" yolu olarak takdim edilen, dinin fıkıh, kelam, Ahlak ve tasavvuf olmak üzere dört ana temelden oluştuğu inancını savunan Mutasavvıfların yolu olarak ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf; Allah'ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır. (Cüneyd-i Bağdâdî)
Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)
Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Abdülkadir Geylani)
Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî)
Tasavvuf, insanı Allah'tan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir. (Ali bin Sehl Rabben et-Taberî)
İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şeriata uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. (Muhammed Bâkî-Billâh)
Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr)
Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir. (Ebû Bekr el-Kettânî)
Tasavvuf: Kâinatı eksik görmek, daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir. (Ebû Amr ed-Dımeşkî)
Tasavvuf; kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır. (Amr bin Osman el-Mekkî)
Sufizm Peygamberlerin öğretisinin özüdür. Kaynağı ilk insana kadar gider, çünkü tohumu her insanın kalbinde mevcuttur. Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa) marifete ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah'ı bilmektir. (Salahattin Ali Nader Angha)
Öğreti

Tasavvuf insanın kendisini keşfetme yoludur. Dini kurallara bağlı, dogmaları esas alan bir olgu değildir. Tasavvuf “Ben kimim? Nerden geliyorum? Ve nereye gideceğim?” sorularını soran kişilerin, sorularına sufizm yoluyla cevap bulabileceklerine inandıkları yoldur.
Tasavvufun çok önemli iki boyutu vardır: 

Dikey boyut: İç yaşamı keşfetme, insanın aslını, özünü bulması,
2. Yatay boyut: insanlara hizmet etmek ve dünyevi ilişkileri uyum, güzellik ve sevgi boyutunda ayarlamak.

Kimilerine göre de, mutasavvıf, hedefine ulaştığı zaman sûfî olur.
Sufizm ile tarikatlar arasındaki ayrım; Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakıştır. Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumlaşmış olgulardır. Buz ile su ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş hâlidir. Okyanusla bir testi su benzetmesi de sufizmle tarikatlar arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır: Okyanusdan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki? (İnayat Han, Mevlana)

Çıkış

Tasavvufun ilk örneği olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilir.
Tebe-i Tâbi'în devrinde iyice genişleyen İslâm dünyasında refah arttıkça halktan ibâdet ve zühd konularına yönelenlere "âbid, zâhid, nâsik, bekkâ" gibi isimler verilmeye başlandı. Bunların arkasından hicrî II. asrın ortalarından sonra ise "sûfî" kavramı yaygınlaşmıştır. "Sûfî" lâkâbıyla ilk anılan zât; bir rivâyete göre Câbir b. Hayyân (ölm.150/767), bir başka rivâyete göre ise Ebû Hâşim'dir. Her ikisi de Kûfe'li olduklarından, "sûfî" kavramının önce Kûfe ve Basra'da ortaya çıktığı söylenebilir.
Tasavvufta Peygamberin orada halktan uzak kalarak nefsini terbiye ile uğraştığına, Sahâbeden Ali ve Ebubekir gibi bazı kimselerin tasavvufi gerçekleri Peygamber'den aldığına ve nesilden nesile aktardığına inanılır.
"Suffe ehli; Medine'de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan sayıları zaman içinde değişen erkeklerden oluşuyordu. Mescid-i Nebevinin etrafındaki hücrelerde bir arada yaşıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya veya ticarete imkânları yoktu. Gündüzleri odun taşıyarak ve hurma çekirdeklerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise ibadetle ve Kur'an okumakla meşgul oluyorlardı. Şu ayetlerin onlar hakkında olduğu düşünülür:" 
"Rablerinin rızasını dileyerek sabah ve akşam O'na dua eden fakirleri yanından kovma."
"Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek O'na dua ve ibadet eden kimselerle beraber sabret, gözünü onlardan ayırma!"
Tarikat liderlerinin veya velilerin de peygamberin vârisleri olarak bu yolu takip ettikleri kabul edilir.

Doktrinin şekillenmesi
Doktrin imam Gazali ve Kuşeyri gibi önderler tarafından şekillendirilmiştir.
Tasavvufta Şii - Batıni etkilenmeler; Tasavvufun Şiîlik ile alakalı olduğu ve bazı mutasavvıfların Şii eğilimli oldukları bilinmekle beraber, bu olguyu bütüne yaymak mümkün değildir. Yeni Eflâtunculuk, Yunan felsefesi, Kabalizm ve İran etkilerinin henüz oluşmamış olduğu eski devirlerde de tasavvuf hareketlerine rastlanmaktadır. Bu ilk mistiklere ait eserlerden günümüze kadar elimizde kalanları bulunmamakla be

Âşık Paşa (1272 – 1332), Türk şâir ve mutasavvıf.

1272 yılında Kırşehir'de doğdu. Baba İlyas'ın oğullarından ve Konya'da altı ay hükümdarlık yaptıktan sonra sultanlığı Karamanoğulları'na bıraktığı söylenen Muhlis Paşa'nın oğludur. Mutasavvıf bir aile geleneğinde yetişmiştir. Eserlerinde tasavvufun etkisi büyüktür. Dîndar birisidir ve bu nedenle eserlerindeki tasavvufi yönün yanı sıra yoğun biçimde dini motifler mevcuttur. Eserlerinin ve düşüncelerinin önemli bir yönü de o dönemde Türkçeye verdiği önemdir. Çünkü o dönemlerde Türkçeden çok Arapça ve Farsçaya değer verilmektedir, şair bunu kınar ve eserlerini Türkçe ile kaleme alır.
Kırşehir'de yerleşen Muhlis Paşa'nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddîn Ali'dir. Bu yüzden Alâeddîn Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa adı zamanla Beşe, sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde Âşık mahlasını kullandığı için de, asıl adı unutularak Âşık Paşa adı, her tarafta ün yapmıştır.

Âşık Paşa, dinî ve tasavvufî bilgilerini Kırşehirli Şeyh Süleyman'dan öğrenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi'nin yanında hizmet görmüştür. Orhan Gazi'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun başına geçtiği yıllarda, Kırşehir'e gelerek baba ocağına yerleşmiştir. Âşık Paşa, Kırşehir'deki Âhiler'in büyük saygıyla bağlandıkları bir mürşid olarak çevresindeki Oğuzlara dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara yalın Türkçe ile Yunus tarzı ilâhiler söylemiş, ancak Yunus Emre kadar başarılı olamamıştır. Eserlerini Türkçe ile yazan Âşık Paşa, aruz ve hece ölçüsüyle söylediği dörtlük ve gazel biçimindeki ilâhilerinin yanı sıra, kimi hikâyeler de kaleme almıştır.

Kırşehir'de, 1332 tarihinde öldü. Mezarı üzerine türbe yapılmıştır ve bu türbe ziyaretgâh hâline gelmiştir.

Garibnâme: 12 bin beyitlik ahlâkî, tasavvufî, didaktik bir eserdir.
Fakrnâme
Vasf-ı Hâl
Kimya Risâlesi
Hikâye

Resimli Şairler ve Yazarlar Sözlüğü. İstanbul: Erdem Yayınları. 2003. ss. 35, 36. ISBN 975-501-039-4. 

Yavuz, Kemal "Âşık Paşa" (1999) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi , C. 1 s.259-261, İstanbul: Yapi Kredi Kültür Sanat Yayıncılık. ISBN 975-08090072-9.

Kut, Günay  (1991)  "Âşık Paşa"  Bölüm 1,  Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. c.4 say. 1-3' (çevrimiçi 23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

1071'den 15 Temmuz'a Destanlar Müzesi, Samsun'un Canik ilçesinde bir müze.

Çalışmalarına 2018 yılı başlarında başlanan müzenin ilk etapta 1071 yılında gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi ile 2016 yılındaki 15 Temmuz darbe girişimi arasındaki süreçte Anadolu Türklerinin askerî başarılarını konu edinerek objeler ve canlandırmalar yoluyla bilgilendirmelerin yer alması düşünülmüştür. İlerleyen süreçte ise fikir değişikliğine gidilerek Türkiye'de askerî müdahaleler ekseninde çalışma yapılmış, 27 Mayıs Darbesi'nden 15 Temmuz darbe girişimine dek darbeler tarihini anlatan bir müze hâlini almıştır.
27 Mayıs Darbesi, 12 Eylül Darbesi, 12 Mart Muhtırası, 28 Şubat süreci, E-muhtıra ve 15 Temmuz darbe girişimine dair görseller, balmumu heykeller ve minyatür canlandırmalarla ziyaretçilere bilgi sunulan müze 2018 yılının son aylarında ziyarete açılmasına karşın her şeyiyle tamamlanması 2019 yılı ortalarını bulmuş ve resmî açılışı 15 Temmuz 2019 tarihinde yapılmıştır.

15 Temmuz Demokrasi Şehitleri Meydanı, Türkiye'nin İzmir ilinin Konak ilçesinde yer alan bir meydandır. Mithatpaşa mahallesindeki meydanda Karantina Vapur İskelesi ve Karantina Tramvay İstasyonu bulunmaktadır. Meydanın yüzölçümü 71.500 m2'dir.
Mustafa Kemal Sahil Bulvarı'nın bir bölümünün 2015 yılında başlayan çalışmalarla İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yer altına alınmasıyla oluşturulan meydan için 2017 yılında yapım ihalesi düzenlendi. Meydan, 17 Şubat 2019'da açıldı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclisinin Ağustos 2016'daki toplantısında 15 Temmuz Darbe Girişimi'nde hayatını kaybedenler anısına meydana "15 Temmuz Demokrasi Şehitleri" adının verilmesine oy birliğiyle karar verildi. Eski adı Karantina olan bir semtte yer alan meydanın adının "Karantina Meydanı" olarak seçilmemesi eleştirilere neden oldu.
Meydanda sanatçı Günnur Özsoy tarafından yapılan ve halkın birliğini temsil eden çakıl taşı biçiminde bir anıt yer almaktadır. 14 Mart 2022'de Türkiye'de COVID-19 pandemisinde görev alan sağlık çalışanlarına atfen meydana sanatçı Barış Direnç Altınay tarafından yapılan "Pandemi Kahramanları Anıtı" adlı heykel dikildi.

 Wikimedia Commons'ta 15 Temmuz Demokrasi Şehitleri Meydanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi, 500. Yıl Vakfı tarafından topluma Türk Yahudilerinin gelenekleri ve tarihi açısından bilgi sunmak amaçlı kurulmuştur. 25 Kasım 2001'de açılmıştır. 500. Yıl Vakfı 1989'da 113 Yahudi ve Müslümandan oluşan Türk vatandaşları tarafından Sefaradların 500 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu'na gelişini kutlamak için kuruldu. Müze fikri, müzenin ilk küratörü olan Naim Güleryüz tarafından ortaya atıldı ve Kamhi ailesinin maddi destekleriyle açıldı.
Galata'da, tarihi Zülfaris Sinagogu binasında açılmış olan 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi, 20 Eylül 2015 tarihinde ŞişhaneNeve Şalom Sinagogu yanına taşınarak 14 Ocak 2016 tarihinde yeni yerinde faaliyetine başladı.

1882 - Tora'nın bulunduğu dolabı (Ehal) çevreleyen mermer çerçeve Samuel Malki tarafından bağışlandı.
1890 - Tadilatlar Kamondo Ailesinin maddi destekleriyle yürütüldü.
1904 - Restorasyon işi Galata Yahudi Cemaati'ne bağlı Jak Bey de Leon tarafından yürütüldü.
1968 - Önemli tadilattan geçti.
1979 - Trakya kökenli Yahudilerin ibadetine adandı.
1983 - Zülfaris'te son düğün icra edildi.
1985 - Cemaat eksikliği nedeniyle Neve Şalom Sinagogu Vakfı tarafından 500. Yıl Vakfı'na devredildi.
2001 - Jak Kamhi ve ailesinin maddi desteğiyle müzeye çevrildi.
2015 - Neve Şalom Sinagoguna taşındı.
2016 - Müze yeni adresinde tekrar faaliyete geçti.

Üç ayrı bölümden oluşan müzede ziyaretçiler tarih, gelenekler ve sosyal yaşam ile ilgili birçok konuda bilgiye ulaşabilmektedir.
Günümüz müzecilik anlayışına uygun bir şekilde donatılmış olan müzede interaktif panolar tasarlanmış, dokunmatik ekranlarla teknoloji de mekân içerisindeki yerini almıştır.
Müze alanı panolarla sınırlı değildir, dokunmatik bilgisayar sistemi ile statik yerine interaktif bir sistem kullanarak daha fazla verinin istenildiği zaman girişi yapılabilmektedir.
İlk bölümde milattan önce dördüncü yüzyıldan günümüze kadar Anadolu topraklarındaki Yahudi tarihi anlatılmaktadır. Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişi de içine alan bu bölümde tarihi olaylar kronolojik olarak hazırlanmıştır. Yakın tarihin anlatıldığı dokunmatik panoda konular resim ve videolarla desteklenerek verilmiştir. Basın için ayrılan bölümde Cumhuriyet öncesi ve sonrası yayımlanan Türk Yahudi basınına ait gazete örnekleri, matbaa objeleri ve tarihçe yer almaktadır.
Neve Şalom Sinagogu ve 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi arasında fiziki bağlantıyı kuran midraş holü sinagog içinde yapılan dini törenlerin canlı olarak izlenebilmesine olanak sağlamaktadır. Sünnet, düğün, Bar Mitsva gibi ritüellere tanıklık etmek müze ziyaretçisini fiili olarak törenin bir parçası haline getirmektedir.
Dini ritüellerde kullanılan objelerden oluşan bölüm, 1982 yılında kapanan Appollon Sinagogundan gelen midraş ile temsili olarak yeniden canlandırılmıştır. Litürjik objelerin bir araya gelmesi ile mistik bir atmosferin yaratıldığı bu alanda farklı sinagoglardan gelen dini objeler sergilenmektedir.
Etnografya bölümünde ise doğumdan ölüme yaşam döngüsü; objeler, belgeler, resimler ve videolarla ziyaretçiye aktarılmaktadır. Ziyaretçilere barkovizyon ile çeşitli şehirlerde olan Yahudi gelenek ve törenlerine ait görüntüleri seyretme imkânı sunulmuştur.
Son bölümde Yahudi gelenekleri, bayramlar, yemek ve dil kültürü, müzik ve Yahudilerin çoğunlukla yaşadıkları bölgelerde yer alan sinagog, mezarlık gibi yapılar panolar ve dokunmatik ekranlarda anlatılmaktadır. Bu ekranlarda yer alan bilgiler içinde görsel ve işitsel ögeler sıklıkla kullanılmıştır. Bu alanda Judeo-Espanyol dilinde yapılmış sözlü tarih çalışması bir dönemi canlı tanıklardan dinlememizi sağlamakta ve toplumsal belleğe katkıda bulunmaktadır.
Müze alanı içerisinde gelen ziyaretçilerin Türkiye'deki Yahudi yaşamına ait kökler ile ilgili bilgilere ulaşabilecekleri bir araştırma bilgisayarı da mevcuttur.

Türkiye'de Yahudilik
Türkiye'deki sinagogların listesi

Türk Musevileri Müzesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Hahambaşılığı
Şalom gazetesi11 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adalar Müzesi, Türkiye'nin İstanbul ilinin Adalar ilçesine bağlı Büyükada'da yer alan müze. 10 Eylül 2010 tarihinde İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının desteği ile açıldı. İstanbul'un ilk çağdaş kent müzesi olarak bilinmektedir. Adalar Vakfı ve Adalar Belediyesi iş birliği ile Büyükada (Prinkipo)'nın güneyinde adanın en eski tarihsel yerleşim yeri olan Aya Nikola bölgesinde kurulmuş olan müzenin kalıcı sergilerinin yer aldığı ana binasına yenilenerek kullanıma sokulan eski bir helikopter hangarı ev sahipliği yapmaktadır.
Müze, Prens Adaları'nın jeolojik oluşumundan bugününe uzanan hikâyesini binlerce Osmanlı arşiv belgesi, fotoğraf, yüzlerce belgesel film, bugünün Adalar'ını belgeleyen video klipler, Adalar'da hizmet veren kamu kurumlarının arşivlerinden elde edilen dokümanlar, sözlü tarih kayıtları, Adalılar'ın bağışlarından oluşan bir koleksiyon ile sunmaktadır.

Müze Adalar'ın çok kültürlü tarihini ve değerlerini tanıtırken, tarihi, kültürel ve doğal mirasının zenginleştirdiği toplumsal yaşamını korumak ve Prens Adaları'na olan ilgiyi artırmayı hedeflemektedir.

Müze, Adalar'ın nüfus ve yüzölçümü olarak en büyüğü olan Büyükada'da iki farklı sergi mekanına sahiptir.

Çınar Müze Alanı (açık hava sergileri)
Aya Nikola Hangar Müze Alanı (sürekli sergi)

Kronoloji
10 dakikada Prens Adaları
Adalar'ın Doğası
İlk insane izleri
İlk yerleşimler
Mimari, Mimarlar, Bahçeler
Eğitim
Edebiyat
Ticaret
Dinlenme Eğlence
Göç ve Nüfus
Gelenekler ve Ritüeller
Yeme İçme
Ulaşım & Haberleşme
Spor
Müzik
Adalılar
Yerel Yönetim
Doğal Afetler
Sağlık
Adalar'ın Sesleri
İmar
Haritalarda Prens Adaları
Gelecek Senaryoları

Adalar Müzesi'ne Doğru (2009)
Ada Sahillerinde Bekliyorum (2010)
Adalılar (2010)
Adalar'da İz Bırakanlar (2010)
Havadan Adalar (2010)
Adalar Binalar Mimarlar (2011)
Adalar Yazarlar Şairler: Mitolojiden edebiyata (2011)
Lefter, Biz Bu Memleketi Seninle Sevdik (2012)
Halki'den Yansımalar Kartpostallarda Ada (2012)
Marmara'da Hayat Var. Şimdilik. (2012)
Hala Hatırlıyorum, Büyükada (2013)
Balık Ağalara Takıldı (2013)
Adalar'da Tanrı'nın Evleri (2014)

 OpenStreetMap'te Adalar Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  
Adalar Müzesi 18 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sanal Adalar Müzesi 11 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adalar Müzesi Adalılar Sitesi 11 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adalar Müzesi Sözlü Tarih Sitesi 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adalar Belediyesi 2 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adnan Menderes Demokrasi Müzesi; Aydın, Koçarlı'da bulunan ve Türkiye'nin 9.başbakanı Adnan Menderes'i ve dönemini yansıtan bir tarih müzesidir. Müze, 15 Ocak 2022 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından açılmıştır.
Adnan Menderes Demokrasi Müze binası Hacı Ali Paşa tarafından Macar mimarlara yaptırılan ancak 1950li yıllarda çıkan bir yangınla tamamen yıkılan ahşap bina esas alınarak yeniden inşa edilmiştir.
Müzede, Adnan Menderes'in hatıraları ve hayatı yaşadığı dönem içerisinde aktarılmaktadır. Kronolojik bir düzen içerisinde dizayn edilmiştir Müze, hem kişisel müzecilik hem de dönem müzeciliği özelliklerini taşımaktadır.

Adnan Menderes Müzesi, eski başbakanın doğup büyüdüğü köy ve bağ evine yakın bir konumda inşa edilmiştir. Müze binası, Menderes ailesine ait olan ve 1950li yıllarda çıkan bir yangınla küle dönen tarihi Hacıalipaşa Konağı'nın bir replikası olarak tasarlanmıştır. 90 dönümlük bir arazi üzerine kurulan müze, her biri 840 metrekare olan üç kattan oluşmaktadır. Ayrıca, müzenin hemen yanından geçen Çine çayı üzerinde Menderes'in yaptırdığı bir köprü de bulunmaktadır.

Müzenin giriş katında Adnan Menderes'in hayatı ve 27 Mayıs Darbe gününü görmek mümkündür.
İkinci katına gelindiğinde ise, Demokrat Parti'nin kuruluşu, olaylar, dili, değerleri, kişiler, icraatlar, yatırımlar, kurumlar ve çalışmalar ziyaretçileri karşılamaktadır.
Ek olarak, müzede Adnan Menderes'in şahsına ait eşyalar ve Adnan Menderes'in aracı da sergilenmiştir.
Bu araca ek olarak, 6 Nisan 1955'te Türk Traktör ve Ziraat Makineleri A.Ş tarafından Ankara Gazi Çiftliği'nde üretilen ilk Türk traktörlerinden birisinin müzede yer aldığı bilinmektedir. Müzede farklı eserler yer almaktadır. Adnan Menderes'in kişisel hayatını gösteren eserlere ek olarak, siyasi hayatının da görülebileceği eserler yer almaktadır. Bunların yanı sıra, müzede Demokrat Parti'nin kuruluşu, icraatlar ve yatırımlar hakkında da bilgi bulunabilmektedir.

Google Street View'de Adnan Menderes Demokrasi Müzesi

Adıyaman Müzesi; Adıyaman'da kurulu bir müzedir. Arkeolojik 9313, etnografik 512, sikke 19176, tablet 2, mühür ve mühür baskısı 1282, fosil 1, madalyon ve nişan 16 olmak üzere toplam  30302 esere sahip olan müzede, 1125 eser teşhir salonunda sergilenmektedir.
Şehir merkezinde, Atatürk Bulvarı üzerinde bulunur.
Müze çalışmalarına 1978 yılında başlanmış, 1982 yılında şimdiki modern binasına taşınmıştır. Müze arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği iki bölüme ayrılır. Osmanlı, Selçuklu, Bizans, İslam, Roma İmparatorluğu ve Helenistik devirlere ait eserler yanında, paleolitik devre kadar uzanan eserler mevcuttur. Etnografik bölümde Adıyaman ve çevre yörelerin giyim-kuşam, takı, dokumalar ve metal ev eşyaları sergilenmektedir. Müze, pazartesi hariç her gün 08.00 - 12.00 ile 13.30 - 17.30 saatlerinde ziyaretçilere açıktır.

http://www.adiyamankulturturizm.gov.tr 22 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://adiyaman.ktb.gov.tr/

Afrodisias Müzesi, 1979 yılında Aydın'da bulunan Afrodisias Antik Kenti'nden çıkan arkeolojik eserlerin sergilenmesi amacıyla kurulmuştur.
Aphrodisias Müzesi'nin asıl kuruluş amacı yalnızca arkeolojik yöreden gün ışığına çıkartılan zengin kalıntıların örneklerini ziyaretçilere sunmak değil, aynı zamanda, Roma ve erken Bizans Dönem'lerinde Aphrodisias'taki atölyelerde üretilen heykellerin mükemmelliğini ve çeşitliliğini vurgulamaktır.

Afrodisias ören yerinde bulunan eserlerin büyük bir kısmı heykellerden, lahitlerden ve rölyeflerden oluşmaktadır. Afrodisias ören yerindeki kazılardan önce, 1961 yılına kadar çıkan buluntular İzmir Arkeoloji Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzelerine götürülmüştür. Ancak 1961 yılında Prof. Dr. Kenan Erim tarafından başlatılan kazılarla birlikte çıkan buluntular, kazı evi depoları ve kasaları ile Müzenin Önündeki Deveci Hanı'na konulmaya başlanmış, sonrasında ise bu buluntuların korunması ve sergilenmesi için ören yerinde şimdiki konumuna bir müze kurulmasına karar verilmiştir. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün mimarlarından Erten Altaban tarafından çizilen müze planının inşaatı 1971-1972 kışında başlamış ve 1977 sonbaharında tamamlanmıştır. Teşhir çalışmalarının tamamlanmasının ardından, Aphrodisias Müzesi resmi bir törenle dönemin Aydın Valisi Münir Güney tarafından hizmete açılmıştır. Afrodisias'ta bulunan ilk müzenin oldukça küçük olması nedeniyle mevcut müzeye ek bir bina inşa edilmesine karar verilmiş ve bu ek binada Sebastion yontuları sergilenmiştir. Bu karar Kültür Bakanlığı ve Anıtlar Kurulu tarafından alınmıştır.

Afrodisias, MÖ 1. yüzyıldan MS 5. yüzyıla kadar nitelikli eserler üreten bir heykel okuluna ev sahipliği yapmıştır. Kentin mermerleri, kentin 1 kilometre kuzeyinde bulunan mermer ocaklarından getirilirdi. Aphrodisias Müzesi, batı Anadolu'da bilinen en etkileyici ve olağanüstü müzelerden biridir. Kazılar sırasında ortaya çıkan eserler burada sergilenmektedir. Bulguların ilk halleriyle incelenmesi, antik anıtların görkemini anlamak için yeterlidir. Özellikle Aphrodisias'ın antik heykeltraş okulunun çalışmaları, bu sanatın gelişim seviyelerini göstermektedir.
Müzeye giriş yapıldıktan hemen sonra sağa dönülerek gezintiye başlanır. Satış reyonunun karşısındaki duvarda, bazı ünlü antik filozof ve devlet adamlarına ait tondo büstler bulunmaktadır. Sonraki salonda, imparator heykelleri, portre heykelleri, portre büstleri ve mevsimleri temsil eden figürlerin yer aldığı özgün bir lahit bulunmaktadır. Koridorda sergilenen kabartmalar, kentin ikinci kurucusu Zoilos'un anıt mezarına aittir ve Augustus dönemi olarak adlandırılan ikinci klasik çağa tarihlenmektedir. Melpomene salonunda, giyimli devlet adamları, tragedya perisi Melpomene ve Apollon'a ait heykeller sergilenmektedir.
Boksör ve oturan sanatçı heykellerinin sergilendiği salon, Odeon salonu olarak adlandırılmaktadır. Diğer bölüme geçmeden önce köşede bitmemiş heykeller sergilenmektedir. Bu koleksiyon, heykel yapım teknikleri ve evreleri hakkında dünya çapında bilgi veren önemli bir koleksiyondur. Yakınlardaki ve Aphrodisias'tan bulunan prehistorik malzemelerin sergilendiği vitrinler, önceki duvar vitrinlerinde sikke ve hikâyelerle birlikte yer almaktadır.
Akhilleus ve Pentasilia heykelinin adını taşıdığı salonda, Truva Savaşı'nın trajik bir hikâyesinden esinlenerek yapılan heykel bulunur. Ayrıca Diskoforos, genç Herkül ve Dionysos'u taşıyan Satir Heykelleri de burada sergilenmektedir. Sonraki salonda ise kentin ana tanrıçası Aphrodithe'nin kült heykeli yer alır. Heykelin hemen arkasında, Aphrodithe Tapınağı'nın baş rahibi Diogenes ve hemen sağında ise karısı Clodia Antonya Tatiana'nın heykelleri bulunur. Soldaki iki heykel, İmparator Constantin devrindeki rahip heykelleridir. Sol taraftaki dev heykel ise Demos'u temsil etmektedir, yani kent halkını.

2007 yılında Afrodisias Ek Müze binası inşa edilmiştir. Tasarımı 2006 yılında Y. Mimar Mühendis Cengiz Bektaş tarafından, Eda Erkan Altunbaş, Gülnaz Güzeloğlu ve Emrah Demir yardımıyla yapılmıştır. Müze ek binasının altında, Roma ve Bizans dönemlerine ait önemli olmayan duvar kalıntıları bulunmaktadır. Toplam inşaat alanı 915m2 olan ek müze binası, kazıklar üzerine oturtulacak çelik bir yapı biçimde tasarlanmıştır. Sebastion ve yontuların sergileneceği alana uygun olan çelik ayaklar, 180 cm aralıklarla yerleştirilmiş ve 5.40 m açıklığı olan çelik kirişlere oturtulmuştur. Kazıkların hiçbir tarihî duvar kalıntısına denk gelmeyecek ve hiçbir ağaca dokunmayacak biçimde yerleştirilmesi, yapının havada tutulmasına ve böylece alt kısımdan girildiğinde her şeyin görülebilmesine olanak sağlamaktadır
Aphrodisias Müzesi'nin dış duvarı, yerli bir marka olan Çanakkale Seramik tarafından özel ölçülerle üretilmiş klinkerlerle kaplanmıştır. Ardından hava boşluğu, ısı yalıtımı, nem yalıtımı ve tekrar bir hava boşluğu yer alır. İç mekanda ise alçıpan kullanılmıştır. Yapının ışık dağılımı, Yıldız Teknik Üniversitesi'nin ilgili biriminde incelenmiştir. Tüm yapı, sadece 7 ay süren inşa sonrası 2007 yılının Ekim aynında tamamlanmıştır.

Afrodisias'a en rahat Nazilli üzerinden ulaşılabilmektedir. Nazilli – Karacasu arası yaklaşık olarak 40 km'dir. Müzeye ve ören yerine ulaşmak için Nazilli – Karacasu arasında çalışan 215 numaralı hat otobüsü tercih edilebilir. Afrodisias antik kenti içerisinde yer alan ve ziyaretçilerin Müze Kart ile ayrıca girebilecekleri müze, kış sezonunda 17.00'ye, yaz sezonunda ise 19.00'a kadar haftanın 7 günü gezilebilir.

Afyonkarahisar Müzesi, Afyonkarahisar'da bulunan 1933 yılında hizmete girmiş arkeoloji ve etnoğrafya müzesi.
Müze, 2023 yılında şehir merkezindeki eski müze binasından  Afyonkarahisar-İzmir karayolu üzerindeki yeni müze binasına taşınmıştır.
Müze koleksiyonunda paleolitik çağa ait eserler ile Hitit, Frigya, Helenistik devir, Roma, Bizans uygarlıklarına  ait eserler mevcutur. Ayrıca Anadolu'nun Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait etnografik eserler de sergilenmektedir. Müzenin bahçesinde de zengin bir heykel ve mimarî eser envanteri bulunur.

Afyonkarahisar'da müze kurma çabaları cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. O dönemde başlayan tarih araştırmaları ışığında Afyonkarahisar'da önce Asar-ı Atika Muhipleri Cemiyet'inde, ardından Halkevi'nde araştırmalar yapıldı. İlk müze çalışmaları öğretmen, araştırmacı ve yazar Süleyman Gönçer tarafından başlatıldı. Eski Eser Dostları Derneği Başkanı Süleyman Gönçer, Afyonkarahisar'ın tarihi, coğrafyası ve kültürüyle ilgilendi, konuyla ilgili araştırmalar yaptı, aynı zamanda çevreden toplanan antikaları da depolamaya başladı. 1931 yılında İmaret Camii'nin medresesinde (şimdiki Taş Medrese)  müzecilik yapmak üzere görevlendirildi. 1933 yılında resmi açılışı yapılan müze, Bursa ve Konya müzelerinden sonra bölgesinin tek müzesi idi.
İngiliz arkeolog ve müze küratörü Winifred Lamb'ın 1935-1937 yıllarında gerçekleştirdiği ve Türkiye'deki ilk arkeolojik kazılardan biri olan Sandıklı Kusura Höyük kazısı ile elde edilen Eski Tunç ve Hitit dönemlerine ait önemli buluntular müzeye getirildi.
Dinar ilçesinin Tatarlı köyü yakınlarda 1969'daki kaçak bir kazıda bulunup tahrip edilmiş olan 5. yüzyıla tarihlenen Tatarlı Tümülüsü' nde bir yıl sonra Afyonkarahisar Müzesi tarafından kurtarma kazısı yapıldı. Tümülüs'ün ahşap mezar odasının kök boyalı figürler ile bezenmiş kirişlerinin bir kısmı kesilip yurtdışına kaçırılmıştı, kalan kısım müzeye taşındı. Kalan parçalar 2004'te Türkiye'ye getirilip restore edildi.
Müze 1971 yılında Konya yolu üzerindeki yeni  bir binaya taşındı. Koleksiyonu, Afyonkarahisar ve çevresinden toplanan objelerle önemli ölçüde zenginleşti.
2011'de  İzmir yolu üzerinde yeni bir müze binasının temeli atıldı. İnşaat, eski müze yerinin devri karşılığında TOKİ tarafından üstlenildi. Başladıktan sonra bir süre duraklayan inşaat  2023 yılında tamamlandı ve müze yeni binaya taşındı.

Müzede Afyonkarahisar ve çevresinin farklı dönemlerine ait pişmiş toprak, taş, mermer, kemik, cam, metal objeler, heykel ve madeni para gibi araç ve gereçler sergilenir. Mermer heykeller, lahitler, mezar taşları ve mimari objeler günümüzde yörede önemli bir endüstri olan mermer ticareti ve sanatı hakkında bilgiler sağlar.
Tatarlı Tümülüsü'nde bulunan, Frig ve Pers kültürlerinin izlerini bir arada taşıyan Ahşap Mezar odası 2023'te sandıklardan çıkarılıp birleştirildi ve yeni müzede özel bir bölümde sergilenmeye başladı.
Müzenin bahçesindeki Roma ve Bizans dönemlerine ait mezar taşları, lahitler, kavanozlar, heykeller, Selçuklu, beylik ve Osmanlı dönemlerine ait mezar taşları sergilenir.

http://www.afyonkulturturizm.gov.tr 14 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://muze.gov.tr 11 Mayıs 2026 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahlat Müzesi, Ahlat'taki bir arkeoloji ve kent müzesidir.
Millî Eğitim Bakanlığının girişimiyle, açık hava müzesi niteliğindeki Ahlat Selçuklu Mezarlığı'nın yanına kapalı bir müze yapılması amacıyla 1968'de, mezarlığın güneyindeki yol üzerinde kalan kısmında bir müze binasının inşasına başlandı. 1971'de açılan müze, iki salondan oluşuyordu. Birinci salonda uçkur, peşkir ve havlu gibi çeşitli Türk tekstil örneklerinin yanı sıra üç etek, bindal, nalın ve çorap gibi kadın giysisi örnekleri yer alıyordu. İkinci salonda ise el yazması Kur'an ve altın süslemeleri levhalar, madenî mutfak eşyaları ve günlük yaşama dair diğer eşyalar sergileniyordu.
Binanın yetersiz kalması üzerine 2011'de, farklı bir noktada yeni bir müze binasının inşasına başlandı. Yeni müze binası, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş'un da katılımıyla, 13 Haziran 2018'de gerçekleştirilen törenle açıldı. Müzedeki eserler günümüzde; arkeolojik, kentsel bellek, fuaye ve bahçe olmak üzere 4 alanda sergilenir.

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi, adını Türk romancı, öykücü ve şair Ahmet Hamdi Tanpınar'dan alan bir edebiyat müzesi ve arşividir. İstanbul'da bulunan müze Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kurulmuş olup 12 Kasım 2011 tarihinde ziyaretçiye açılmıştır.
Kütüphane, Tarihî yarımada'da Gülhane Parkı girişinin solunda, Topkapı Sarayı'yı çeviren surun köşe kulesi üstünde yer alan Alay Köşkü'nde hizmet verir. II. Mahmud tarafından 1810 yılında yaptırılan köşk ampir üsluba sahip olup, üst bölümünde taht odası, iki adet salon ve üç adet oda bulunur. Alt bölümde ise iki oda ile geniş bölüm vardır.
Alay Köşkü Dolmabahçe Sarayı'nın yapımından sonra Pembe Köşk'e görevini devretti. 1910'lu yıllardan itibaren Güzel Sanatlar Birliği'nin merkezi olan Alay Köşkü'nde 18 Temmuz 1928 günü saat 15.00'da dönemin edebiyatçıları birliğin edebiyat şubesini kurmak amacıyla toplandı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 19 Eylül 1929 tarihli toplantıya aza olarak seçildiği, 1920'li yıllardan 1930'lu yılların sonuna kadar edebiyat toplantılarının yapıldığı ve bu toplantılara dönemin edebiyatçılarının katıldığı dönemin gazete ve dergilerinden görülüyor.
Müzesinin ikinci katında Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Nedim, Orhan Pamuk ve Nâzım Hikmet gibi tanınmış İstanbullu edebiyatçılara, eserlerine yer ayrılmıştır. Müzede süreli sergilere de yer veriliyor. Edebiyat müzesi olarak Türkiye'de Ankara, Adana ve Diyarbakır'da açılanlardan sonra türünün dördüncü örneğidir.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi bünyesinde Handan İnci'nin kurucu başkanlığında 12 Aralık 2017'de kurulan Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi de müze dahilinde faaliyet göstermektedir.

Ahmet Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi
Mehmet Akif Ersoy Şiir Müzesi

Ahmet Piriştina (8 Nisan 1952, Buca, İzmir - 15 Haziran 2004, İzmir), Türk siyasetçi. 1999 ve 2004 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini sürdürmüştür.

8 Nisan 1952'de İzmir'in Buca ilçesinde doğdu. II. Dünya Savaşı sonrasında Kosova'dan göç etmiş Arnavut kökenli bir ailenin çocuğuydu. İlköğretimini Buca'da tamamlayan Piriştina, ortaokulu İzmir Saint Joseph'te, lise öğrenimini İzmir Atatürk Lisesi ve Türkay Koleji'nde tamamladı. 1976 yılında eşi Mine Piriştina ile evlendi. Bu evlilikten bir oğlu ve bir kızı dünyaya geldi.
Oğlu Levent Piriştina, 2014 yerel seçimlerinde Buca Belediye Başkanı seçildi.

1992 yılından itibaren Ege Bölgesi Sanayi Odası Meclis Başkan Vekilliği görevini de yürüttü. Piriştina'nın siyasetle ilk somut ve sıcak teması, 1991 yılında DSP'den milletvekili adayı oldu. Ancak milletvekili seçilemedi. Politikaya attığı ilk adım, 1994 yerel seçimlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyeliği oldu. Piriştina aynı zamanda bu görevini DSP grup sözcüsü olarak sürdürdü. 1995 yılında İzmir milletvekili oldu. KİT yan kuruluna (komisyon) daimi üye seçildi. TBMM genel kurul salonunun yenilenmesi ile ilgili yan kurulda başkanlık, Uğur Mumcu suikastini araştırma yan kurulu üyesi olarak görev yaptı.

Ahmet Piriştina'nın siyasi macerası 1999 yerel seçimlerinde DSP'den İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle yeni bir döneme girdi. Bu dönemde, kendisinden daha önce görev yapan büyükşehir belediye başkanlarınca başlatılan ve İzmir'i daha çağdaş bir konuma taşıyan İzmir Büyük Kanal Projesi, İzmir Kordonboyu Projesi ve İzmir Metrosu'nun M1 hattı gibi projeler, onun döneminde bitirildi ya da çalışmalar hızlandırıldı. Piriştina büyükşehir belediyesinin Fen İşleri bölümünün altyapısını kullanarak İzmir'deki birçok ilk ve orta dereceli okulun elden geçirilmesini sağlarken, Büyükşehir Belediyesine bağlı Eşrefpaşa Hastanesinin olanaklarıyla ilköğretim okullarında sağlık taraması yaptırdı. Sosyal güvencesi olmayan yoksul öğrencilerin ameliyat dahil tedavi masraflarını belediye bütçesinden ayrılan kaynakla gerçekleştirdi.
Ahmet Piriştina, "Değişim Sürecek" sloganıyla girdiği 28 Mart 2004 yerel seçimlerini 2003'te katıldığı CHP'nin adayı olarak ikinci kez ve %45'lik oy oranıyla kazandı. 15 Haziran 2004'te ani bir kalp krizi sonucu öldü. İzmirlilerin de katıldığı Konak Meydanı'ndaki törenin ardından Aşağı Narlıdere mezarlığında defnedildi. Yerine CHP'ye mensup olan Bornova belediye başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı seçilmiştir.

Resmi ağ sitesi
İzmir Büyükşehir Belediyesi2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahşap Eserler Müzesi Eskişehir’de kurulmuş bir müze ve sanat galerisidir. Müze Odunpazarı ilçesinde diğer müzelerin de yer aldığı yörede, Kurşunlu Külliyesi batısında ve 39°45′47″K 30°31′31″D koordinatlarındadır.
2015 yılında Eskişehir’de düzenlenen 3. Uluslararası Ahşap İşleri Festivali sonrasında festivale katılan eserler toplanmış ve 25 Mart 2016 tarihinde bu eserlerle Odunpazarı Belediyesince Ahşap İşleri Müzesi kurulmuştur. İlk yıl bir parkta sergilenen eserler 2017 de bugünkü yerine taşınmıştır. Müzede dünyanın çeşitli ülkelerinde üretilmiş 160 ahşap eser sergilenmektedir. Galeri Pazartesi günleri hariç, her gün mesai saatleri içinde ziyarete açıktır.
Festival Odunpazarı belediyesince geleneksel hâle getirilmiş olup 4. festival 7 Mayıs 2018 de, 5. festival ise 18 Haziran 2019 da gerçekleştirilmiştir.
Bu festivallerin sloganı “Ahşabın Sesi”dir.

Akhisar Müzesi, Akhisar'daki bir arkeoloji ve etnografya müzesidir. Thiatira ören yerinin karşısında yer alan ve Manisa Müze Müdürlüğüne bağlı olarak faaliyet gösteren müze, 2012 yılında ziyarete açılmıştır.
Müze, 1932 yılında hastane olarak inşa edilen bir binada hizmet vermektedir. Bina, tarih boyunca okul ve öğretmenevi olarak kullanılmış, restorasyon çalışmalarıyla müzeye dönüştürülmüştür. 650 m2 kapalı teşhir alanına sahip müzenin koleksiyonunda toplamda 689 eser yer alır. Akhisar ve çevresinde bulunan eserlerin sergilendiği müzede aynı zamanda Helenistik, Antik Roma ve Bizans dönemlerinden kalma arkeolojik eserler ile Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini yansıtan etnografik objeler de bulunur.
Arkeoloji ve etnografya bölümü olmak üzere iki ana bölümden oluşan müzenin Arkeoloji bölümünde, Thiatira sikkeleri, Lidya dönemine ait altın objeler, Yortan kültürüne ait Erken Tunç Çağı seramikleri ve Gökçeler kabartması gibi eserler sergilenir. Etnografya bölümünde ise Akhisar'ın geleneksel yaşamını yansıtan el işlemeleri, giysiler, halı dokumacılığına dair objeler ve mühürler sergilenir. Etnografya bölümünün Arasta seksiyonunda ise tütüncülük, keçecilik, faytonculuk ve saraçlık gibi bölgeye özgü geleneksel meslekler ve bu mesleklere ait objeler yer alır.

Manisa Müze Müdürlüğü'ne bağlı olan Akhisar Müzesi'nin binası, geçmişte farklı işlevler üstlendi ve şehir için çeşitli hizmetler sundu. Yapı ilk olarak 1932 yılında Ayşe Aloğlu tarafından, genç yaşta hastalıktan ölen oğlu Ali Şefik'in anısını yaşatmak amacıyla iki katlı bir hastane olarak yaptırıldı. "Ali Şefik Hastanesi" adı verilen yapı, dönemin idarecilerinin talebi üzerine Ayşe Aloğlu'nun izniyle okul olarak kullanılmak üzere Millî Eğitim Bakanlığı'na tahsis edildi. 1992 yılına kadar Ali Şefik Ortaokulu adıyla kullanılan yapı, yapılan düzenlemeler ile birlikte 1994 yılında Ali Şefik Öğretmenevi olarak hizmete girdi.
2005 yılında, öğretmenevinin kapatılması ve başka bir amaç için tahsis edilmesi gündeme geldi ve bu durum Akhisar'da birtakım tartışmalara yol açtı. Özellikle EĞİTİM SEN Akhisar Temsilciliği, öğretmenevinin kapatılmasının siyasi gerekçelere dayandığını öne sürerek tepki gösterdi ve Akhisarlıların da katılımıyla bu karara karşı protesto eylemleri düzenledi. Gelen tepkiler sonrası yetkililer ise binanın müzeye dönüştürüleceğini ve bu dönüşümün şehrin kültürel mirasına katkı sağlayacağını açıkladılar ancak bu açıklamalar, kapatma kararının ardındaki nedenler konusundaki tartışmaları sonlandıramadı. Bu tartışmalar ile birlikte binanın öğretmenevi olarak kullanımı 2007 yılında sona erdi.

Akhisar ve çevresindeki kazılarda ortaya çıkan arkeolojik eserler, Manisa Müzesi'nin kapasitesinin yetersiz olması nedeniyle depolarda muhafaza edilmekteydi. Bölgede devam eden ve uzun vadede sürmesi beklenen kazılarla elde edilecek yeni buluntular, sergileme ve depolama ihtiyacını arttırdı. Ayrıca, Akhisar'ın İstanbul-İzmir ve Bergama-Denizli gibi turizm güzergâhlarının kesişiminde bulunması ve Thiatira'nın varlığı, şehirde bir müze kurulmasını gündeme getirdi. Bu ihtiyaçlar doğrultusunda, dönemin Manisa İl Genel Meclisi Kültür ve Turizm Komisyonu Başkanı Kefayettin Öz'ün girişimleriyle bir müze kurulması için çalışmalar başlatıldı ve 4 Eylül 2006'da yer tahsisi yapılan, o dönemde öğretmenevi olarak kullanılan alanda müzenin inşa edilmesine karar verildi.

Yapının müzeye dönüştürülmesi için gerekli olan rölöve, restorasyon ve onarım çalışmaları için ihale süreci 2007 yılında başlatıldı. Mart 2007'de inşaat projesinin etüt çalışmaları gerçekleştirildi. Projenin hayata geçirilebilmesi için gerekli bütçenin eksik kalan kısmı Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından karşılanırken toplam bütçenin 2,1 milyon ₺ olduğu açıklandı.
Müze binası, bir sit alanı içinde yer aldığı için projelendirme ve izin süreçleri uzun sürdü. Bu süreçte, binanın rölöve ve restorasyon projeleri hazırlandı. Ancak restorasyon çalışmalarının başlamasıyla birlikte, binanın mevcut durumunun proje planıyla uyumlu olmadığı anlaşıldı. Yapının dış yüzeyindeki sıvaların sökülmesiyle, zaman içinde meydana gelen değişimlerin mevcut proje planını karşılamadığı ortaya çıktı. Teknik uzmanlar, bu konuda bir rapor hazırlayarak, binanın mevcut haliyle projeye uygun olmadığını belirttiler. Bu durum, koruma kurullarına yeni projelerin sunulmasını ve onaylanmasını gerektirdi.
Projedeki değişiklikler, ihalenin yenilenmesi ve yapının ikinci katının yıkılması gibi müdahaleler, çalışmaların durmasına ve restorasyon sürecinin daha da uzamasına neden oldu. Başlangıçta 2007 yılı sonunda tamamlanması planlanan yapı, 1.537.897 ₺ maliyetle altı yıllık bir süreç sonunda tamamlandı. Yapılan çalışmaların tamamlanmasının ardından 18 Mayıs 2012'de halkın ziyaretine açılan müze, 6 Ağustos 2012'de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın katılımıyla resmî olarak açıldı.

Bir bahçe içerisinde birbirinden bağımsız olarak inşa edilmiş olan müze, idari bina ve depo biriminden oluşan bir komplekse sahiptir. Dikdörtgen planlı ve tek katlı olarak tasarlanan müze binası, toplamda 650 m2lik bir kapalı teşhir alanı sunar. Müze, arkeoloji ve etnografya olmak üzere iki ana bölümden oluşur. Etnografya bölümü içinde, Akhisar'da halen varlığını sürdüren geleneksel zanaatların sergilendiği Arasta adlı bir bölüm de bulunur. Ayrıca, müze bahçesinde ziyaretçilerin açık alanda tarihî eserleri deneyimleyebilmesine olanak sağlayan 1.250 metrekarelik bir açık teşhir alanı bulunur.

Akhisar Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen eserler, çeşitli yollarla toplandı. Bu süreçte bağış, satın alma ve müsadere gibi yöntemler öne çıktı. Bunun yanı sıra Manisa Müzesi'nde korunan eserler, müzenin kurulması ile birlikte Akhisar Müzesi'ne taşındı. Thiatira antik kentinden ve çevredeki arkeolojik kazılardan elde edilen eserler, müzenin temel koleksiyonunu oluşturur. Açıldığı yıl 1051 eserin sergilendiği müzede, 2019 yılı itibarıyla 689 eser sergilenmektedir. Bu eserler, arkeoloji, etnografya ve arasta olmak üzere üç ayrı bölümde ziyaretçilere sunulur.

Müzenin arkeoloji bölümü, Neolitik Dönem'den Bizans İmparatorluğu'na kadar uzanan bir zaman aralığını kapsayan ve bölgenin tarihsel ve kültürel çeşitliliğine ait eserlerden oluşur. Ayrıca jeolojik miraz kapsamında değerlendirilen, Soma kömür ocaklarından çıkarılarak müze envanterine eklenen ve yaklaşık 11-18 milyon yıl öncesine tarihlenen fosil örnekleri de bu bölümde sergilenir.
Bakır Çağı'na tarihlenen ve Kulaksızlar idol atölyesinin bulunduğu bölgeden elde edilen mermer idoller ve taş işçiliği örnekleri, erken dönem buluntuları arasında öne çıkar. Yine bu döneme ait Akhisar yakınlarındaki Bostancı köyündeki (eski adıyla Yortan) 1900'lü yılların başında Paul Gaudin tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış Yortan kültürüne ait seramikler de koleksiyonun önemli parçalarındandır. Tümülüs kazılarında ortaya çıkarılmış Lidya dönemine ait altın ve gümüş eserler ile yine bu döneme ait MÖ 5. ve 4. yüzyıllara tarihlenen, ikisi mitolojik sahneli, üçü palmet motifli olmak üzere beş adet Attika lekythosu da bu bölümde sergilenmektedir. Gökçeler köyünde bulunan altın koyun figürü ile aynı bölgede keşfedilen ve Arkaik döneme tarihlenen "Genç Erkek Kabartması" olarak bilinen Gökçeler kabartması da serginin öne çıkan eserleri arasındadır.
Müzenin bu bölümünde sergilenen Roma dönemine ait seramikler, Roma ve Bizans dönemlerine ait cam kaplar, unguentariumlar, madeni eserler, ostotekler ve takılar, bu dönemlerin üretim tekniklerini ve estetik anlayışını yansıtır. Yine bu bölümde, Antik Roma'ya ait, onurlandırma ve mezar steli olarak kullanılmış dört yazıt sergilenmektedir. Müze envanterindeki Klasik Yunan ve Antik Roma dönemlerine ait pişmiş toprak figürinler ile Antik Thiatira yerleşiminden elde edilen ve Arkaik dönemden Osmanlı dönemine kadar tarihlenen sikkeler de bu bölümde sergilenir.

Etnografya bölümü, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinden başlayarak Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar uzanan tarihî ve kültürel eserleri içermektedir. Bu bölümde, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait para koleksiyonları bulunmaktadır. Ayrıca, 18. yüzyıla ait bir Kur'an, Osmanlı dönemine ait çeşitli el yazması eserler ve Osmanlı padişahlarının fermanları sergilenmektedir. Çini üzerine işlenmiş hüsn-i hat eserleri de bu koleksiyonun bir parçasıdır.
Bölümde ayrıca Osmanlı döneminden kalan ve Akhisar Belediyesi'ne ait olan mühürler yer almaktadır. Çanakkale seramikleri de sergilenen eserler arasında bulunmaktadır. Yöresel erkek ve kadın giysileri, geleneksel takılar, halı örnekleri ve kaftanlar, bölgedeki kültürel giyim ve dokuma ürünlerine ait örnekleri içermektedir.
Bölümde, geçmiş dönemlerde kullanılan günlük eşyalara da yer verilmektedir. Cam kaseler, tabaklar ve sürahiler mutfak eşyaları arasında sergilenmektedir. Kahve kültürüne ait objeler ve hamam eşyaları da koleksiyonun bir kısmını oluşturmaktadır. Geleneksel el işlemeleri, el sanatlarına ait örnekler arasında bulunmaktadır.
Aydınlatma ve savunma amaçlı kullanılan eşyalar da bölümde sergilenmektedir. Osmanlı dönemine ait gaz lambaları, tabancalar, tüfekler ve çeşitli büyüklükte kılıçlar koleksiyonun içeriğini oluşturmaktadır. Bu eserler, ilgili dönemlerin yaşam kültürüne ve kullanılan araç gereçlere dair çeşitli örnekler sunmaktadır.

Arasta bölümü, etnografya bölümü içerisinde yer alan ve Akhisar'ın tarihsel ve kültürel mirasını yansıtan, bölgedeki ticaret ve zanaat faaliyetlerine ait objelerin sergilendiği bir alandır. Bu bölümde, 19. ve 20. yüzyıllarda bölgenin önemli geçim kaynaklarından biri olan tütüncülüğe ilişkin balya baskı sandıkları, tütün dizme iğneleri, çapalar ve ilaçlama aletleri sergilenmektedir.
Seksiyonda ayrıca geleneksel el sanatları ve zanaatlar da tanıtılmaktadır. Kalaycılık, saraçlık, semercilik, Akhisar'a özgü at arabası ve fayton üretimi gibi zanaatlara ait üretim malzemeleri ve ekipmanlar sergilenir. Burada ayrıca Akhisar'da keçecilik yapmış olan Orhan Patoğlu'na ayrılmış bir "Keçeci Orhan" isimli vitrin de bulunmaktadır. Vitrinde Patoğlu'nun ürettiği keçeler, çe

Akropolis Teleferik, Türkiye'nin İzmir ilinin Bergama ilçesinde yer alan gondol teleferiktir.

Pergamon antik kentini ziyaret edecek turistlerin ören yerine ulaşımını kolaylaştırmak için 2005'te bölgeye bir teleferik yapılması için proje hazırlandı. 2006'da projesi revize edilen teleferiğin inşaatı 2008'de başladı. Türkiye merkezli Akropolis Teleferik A.Ş. yap-işlet-devret usulüyle yapım maliyetini üstlendi ve teleferiğin işletme hakkını 49 yıllığına elde etti. İtalya merkezli Leitner Group tarafından inşa edilen Akropolis Teleferik, 8 Ekim 2010'da açıldı.

Akropolis Teleferik'in eğik uzunluğu 694 metredir. Tesiste her biri 8 kişilik 15 kabin bulunmaktadır ve saatte 1.150 yolcu taşınabilmektedir. Başlangıçta 9 olan kabin sayısı 2011'de 15'e çıkarıldı. Seyahat süresi 3 dakika 55 saniyedir.

 Wikimedia Commons'ta Akropolis Teleferik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Aksaray Müzesi 1969 yılında Zinciriye Medresesi'nde kurulmuş ve civardan eser toplanmıştır. Daha sonra Acemhöyük, Aşıklı Höyük, Musular ve Güvercinkayası Höyüğü kazılarının yapılmasıyla yeni bir binaya ihtiyaç duyulmuş ve 2004 yılında yeni bir bina inşa edilmiştir. Sergilenmekte olan eserler akeramik Neolitik çağdan Osmanlı Çağı'na kadar uzanmaktadır.

Neolitik çağda ait taştan aletler, obsidyenden silahlar ve kemikten aletler Aşıklı Höyük kazısından gelmiştir. Burada ölü hediyesi olarak ele geçmiş akikten kolye dikkati çeker. Neolitik seramikler ve taş aletler Musular kazısında ele geçmiştir. Güvercinkayası Höyüğü Geç Neolitik - Erken Kalkolitik çağ merkezidir. Seramik ve aletler yanında damga mühürler de vardır. Eski tunç eserleri Acemhöyük kazısı ile satın alınan Darboğaz kaplarından oluşmaktadır. Asur Ticaret Kolonileri Çağı seramik, mühür, mühür baskıları ile çeşitli eşyalardan oluşmakta olup hepsi 1989 yılından bu yana yapılan Acemhöyük kazılarından gelmedir. Hitit eserleri satın alınan mühür, tunç silah ve seramiklerden oluşmaktadır. Geç Hitit Krallığı'na ait taştan bir stelin alt kısmı burada korunmaktadır. Frig dönemi eserleri tunçtan bir kazanla temsil edilir. Yunan-Helenistik ve Roma çağları eserleri seramik ve cam eserleri yanında taştan mezar taşları, stel ve mimari parçalardan oluşmaktadır. Çanlı Kilisesi'nde bulunan ve 19. yüzyıla ait mumyalar, Osmanlı dönemi Hristiyan ahaliye aittir. Hankah kazısından gelen Selçuklu ve Osmanlı dönemi seramikleri ve mezar taşları da önemli eserlerdir. Etnografik eserler üst katta sergilenmektedir. 600 metrekarelik teşhir alanı bulunan müzede 16 bin kadar eser vardır. Bahçesinde sergilenen eserlerin çoğu Bizans dönemi eserleri olmakla beraber, az da olsa Selçuklu eserleri mevcuttur.

Müzede satın alma, bağış ve Aksaray sınırları içerisinde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda elde edilmiş toplam 15.639 adet eser bulunmaktadır.

Arkeolojik: 6432 adet
Sikke: 8387 adet
Etnografik: 822 adet
Toplam: 15.639 adet

Sikke Seksiyonu: Grek, Roma, Doğu Roma ve İslami dönemlere ait altın, gümüş, bronz ve bakır madenlerinden 8387 adet sikke bulunmaktadır.
Etnografik Eser Seksiyonu: Aksaray çevresinden derlenmiş çeşitli giyim (üç etek, bindallı, cepken, kaftan gibi) süs eşyaları, halılar, çorap, para kesesi, kılıç ve silahlardan oluşan 584 adet eseri içermektedir.
Sikke Seksiyonu: Helenistik dönem, Roma, Bizans, Selçuklu Hanedanı ve Osmanlılar dönemlerine ait altın, gümüş, bronz ve bakır madenlerinden 3528 adet sikke bulunmaktadır.

Nasreddin Hoca Arkeoloji Ve Etnografya Müzesi veya kısaca Akşehir Müzesi, Türkiye'nin Akşehir kentinde bulunan bir arkeoloji ve etnografya müzesidir. Müze, 2007 yılında kurulmuş olup Ulucami Caddesi üzerinde yer almaktadır ve türbesi Akşehir'de bulunan, Türk tarihi ve folklorunun hiciv figürü Nasrettin Hoca'ya ithaf edilmiştir.
Müze eskiden Taşmedrese adı verilen ve yetersiz kalan tarihi bir binada bulunuyordu. Müze daha sonra 1914'te inşa edilen ve yerel bir adli tabibe ait olan bir konağa taşındı. Bina, 1989 yılında Kültür Bakanlığı'na devredilmiştir. 2006 yılında restorasyonun ardından 5 Temmuz 2007 tarihinde Uluslararası Nasrettin Hoca Festivali kapsamında ziyarete açılmıştır.
Zemin kat idari ofisler ve depolar için ayrılmıştır. Arkeolojik sergi salonları birinci kattadır. Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Demir ve Klasik Antik çağlar ile Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait çeşitli eşya ve sikkeler bulunmaktadır. Etnografik eşyalar ikinci katta sergilenmektedir. Bu katta gelin odası ve Nasrettin Hoca ile ilgili bölümler bulunmaktadır.

Alaybey Tersanesi, Türkiye'nin İzmir şehrinde yer alan askerî tersanedir. Türk Deniz Kuvvetleri'nin İzmir Tersanesi Komutanlığı bünyesinde faaliyet gösteren tersane, Karşıyaka ilçesinde Alaybey mahallesinde bulunmaktadır.

Alaybey Tersanesi, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının bakım ve onarım gereksinimlerinin karşılanması amacıyla Ege Üs Komutanlığı Tamir Atölyesi adıyla 1955'te üç atölye ile faaliyete başladı. 1963'te kapasitesi yükseltilen tesisler, İzmir Onarım Destek Komutanlığı adını aldı. Tersane, eklenen yeni tesislerle birlikte 22 Ağustos 1991'den itibaren faaliyetlerini İzmir Tersanesi Komutanlığı adıyla sürdürmeye başladı. 1999'da Deniz Kuvvetleri Komutanlığına transfer edilen tersanenin kapasitesi artırıldı. 23 Aralık 2013'te tersanede meydana gelen bir kazada 10 personel öldü, 17 personel de yaralandı. 2021'de İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yapılan protokol ile İZDENİZ tarafından işletilen gemilerin havuzlama, bakım ve onarım çalışmaları tersanede yapılmaya başladı.

134.000 m2 alan üzerinde 28 atölye ile hizmet veren Alaybey Tersanesi'nde üç parmak iskele, dört kızak ile 2.500 ton ve 4.500 ton kapasiteli iki yüzer havuz bulunmaktadır. Tersanenin toplam kapalı alanı ise 26.000 m2'dir.

 Wikimedia Commons'ta Alaybey Tersanesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Alaçam Mübadele Müzesi, Samsun'un Alaçam ilçesinde bulunan müze. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi ile Samsun'a yerleşen mübadillerin günlük eşyaları, belgeler ve fotoğraflar gibi etnografik parçaların yer aldığı müze Türkiye'deki mübadele temalı ilk müzedir. Her gün 8:00 ve 17:30 saatleri arasında açık olan müze yılda 10 binden fazla kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Günümüzde müzeye çevrilen bina 19. yüzyılın son çeyreğinde iptidai mektep olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş, ilerleyen yıllarda farklı kurumlar tarafından devralınarak kullanılmıştır. 2010 yılında Samsun İl Özel İdaresi olarak restore edilen yapı 16 Nisan 2016 tarihinde Alaçam Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırmaları Derneğinin de katkıları ile Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından müze olarak kullanıma açılmıştır. Resmî açılışıysa 18 Eylül 2012 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından yapılmıştır.

Facebook'ta Alaçam Mübadele Müzesi
Foursquare'da Alaçam Mübadele Müzesi

Aliağa Limanı, İzmir ili, Aliağa ilçesi sınırlarında Çandarlı Körfezi içinde yer alan limandır. On iki sanayi tesisine ait otuz altı iskele bulunur. Toplam iskele uzunluğu 8.849 m, kapasitesi 9.999 gemi/yıl'dır. Limanda en fazla yüke sahip firmalar; TÜPRAŞ, PETKİM ve HABAŞ'tır. Nemport, Socar ve TCE EGE konteyner terminalleri bulunmaktadır.
Liman toplam gemi trafiği ve yük elleçlemesinde Türkiye'de ikinci sıradadır. Kuruluşunda petrol, petro-kimya, gübre, demir-çelik tesislerinin ihtiyaçları hedeflense de, zamanla artan ihtiyaçtan dolayı genel liman hâlini almıştır. 2000 yılında 3.218 gemi yanaşan limana, 2012'de 5.221 gemi yanaşmış %62,2'lik büyüme sağlanmıştır. Gelen gemilerin %34,6'sı Türk bayraklı, %65,4'ü yabancı bayraklıdır. Türk limanlarının yanaşan gemi sayısına göre sıralanışı dikkate alındığında İzmit Limanından sonra ikinci sıradadır.
Türkiye'deki tek gemi söküm alanı burada bulunmaktadır. Yirmi bir firmanın çalıştığı tesis, 1975 yılında demir-çelik fabrikalarına hurda demir temin etmek amacıyla kurulmuştur.
Limanda otuz yedi antrepo bulunur. Aliağa'da çoğunlukla ithalat yapılmaktadır. Limandan 2012'de 21 milyon ton ithalat, 10 milyon ton ihracat yükü geçmiştir.
Limanda en fazla yükleme-boşaltma yapılan ürünler şunlardır; ham petrol, LPG, petrol ürünleri, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG, kimyasal maddeler, makine yağları, demir mamulleri, hurda demir, taşkömürü, petrokok, antrasitvent, gübre, mısır.

Çandarlı Körfezi içinde Aliağa Koyu, Nemrut Koyu, Karaağaç Koyu, Akmermer Koyu, Kadırga Koyu, Hacıahmetağa Koyu bulunur. Antik zamanlarda bu koylarda bazı limanlar kurulmuştur. MÖ 1120'de kurulan Kyme, MÖ 1047 yılında kurulan Myrina şehirlerinin limanları mevcuttu. Günümüzde Aliağa şehrinin bulunduğu alanda Osmanlı Devleti zamanında Aliağa Çiftliği bulunuyordu. Arazi Venedik asıllı Baltacı ailesine aitti. Aile 1899 yılında hayvansal ürünler ihracatı amacıyla bir iskele inşa etmiştir.
1960'lı yıllardan sonra bölgede sanayi tesisleri kurulmaya başlanmıştır. 1977'de Ege Gübre ilk iskeleyi kurmuş, bunu diğer firmalar takip etmiştir.

Aliağa limanı çevresinde üç önemli proje gündemdedir. Kuzey Ege Çandarlı Limanı, Yat ve Tekne İmalatçıları Endüstrisi ve STAR Rafineri'nin kurulması. Ayrıca Habaş ve Petkim limanlarının genişletilmesi düşünülmektedir.

Eroğlu, İlker; Bozyiğit, Recep (Temmuz 2013). "Aliağa Limanı". Marmara Coğrafya Dergisi, 28. 3 Ağustos 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Aralık 2015.

Allianoi (Grekçe: Αλλιανοί), İzmir ilinin, Bergama ilçesi sınırları içinde, Bergama-İvrindi kara yolunun 18. km.'sinde, Bergama'nın kuzeydoğusunda, Yortanlı Barajı gölet alanının tam ortasında, Paşa Ilıcası Mevkii'nde yer alan bir Misya antik kenttir.

Sağlık Tanrısı Asklepios'a adanmıș bu kült merkezi, güneyde Bağ Tepe ile Abdal Tepe, kuzeyde ise Çamlık Tepe olmak üzere vadinin tam ortasına kurulmuștur. Kült merkezinin ortasından geçen İlya Çayı belli mevsimlerde tarih boyunca sel taşkınlarına sebep olmuștur. Bu alanın tercih edilmesinin nedeni, hala 47 0 C olan sıcak su kaynağı ve boğazda olması nedeniyle olumlu klimatik koşullara sahiptir. Merkez, sıcak su kaynağının tam üstüne, 300 m. doğu-batı uzanımlı, 200 m. genişliğinde bir alana yayıldığı tespit edilmiştir. Allianoi'u ikiye ayıran İlya Çay'nın üzerinde doğu ve batı ucunda biri halen kullanımda, diğeri sadece rampa ve bir ayağı günümüze kalan simetrik iki köprü inşa edilmiştir. Sıcak su kaynağı, dere yatağının hem güney hem de kuzeyindeki yapıların içinde halen mevcuttur.

1998 yılından bu yana da Paşa Ilıcası merkez olmak üzere baraj gölet alanı içinde kalan alanda kurtarma kazıları devam etmektedir. Baraj Gövdesi ve çevre ile bağlantısını sağlayacak yol yapım çalışmaları devam etmektedir. Proje aynen uygulandığı takdirde, baraja su toplanmaya başlandığı gün Allianoi tamamen su altında kalacaktır. Yağış rejimi ve bitki örtüsü ile bağlantılı olarak yaklaşık 40-60 yıl arasında ömrü olduğu düşünülen barajın gölet alanında bu süre zarfında alüvyon birikecek. Ve Allianoi yaklaşık 12– 15 m.’lik alüvyon dolgu altında kalacaktır.
Antik yazarlardan P.Aelius Aristides’in Hieroi Logoi adlı eserinde (III.1 ) Allianoi anılmaktadır. Bu antik kaynak haricinde henüz, antik yazarlarda veya epigrafik buluntularda, Allianoi hakkında başka bilgiye ulaşılamamıştır. Allianoi, “Sağlık Tanrısı Asklepion’un yurdu” olarak bilinmektedir.
İlginç bir özelliği, antik çağ kaynaklarında sadece bir kez, M.S. 2. yüzyıl Batı Anadolu yazarı Aelius Aristides’in "Hieroi Logoi" (Kutsal Anlatılar) adlı eski çağ tıbbının en önemli kaynaklarından biri olan eserinde (III.1) anılmış olmasıdır. Bu kaynak haricinde antik yazarlarda veya epigrafik buluntularda henüz bahsine rastlanmamıştır.

Allianoi'nin batısındaki orman arazisinde yapılan kazı çalışmaları sırasında, Erken Tunç Çağı II'ye ait bir adet Yortan kabı ele geçmiştir. Çakmak Tepe eteklerinde ise çok sayıda çakmak taşı eser saptanmıştır. Bunun haricinde dolgu toprak içerisinden iki adet taş balta ele geçmiştir. Tüm bunlara dayanılarak Allianoi ve yakın çevresinde prehistorik bir yerleşim olduğu düşünülmektedir.

Bu dönemde sıcak su kaynağını değerlendiren küçük bir termal merkezi olduğu sanılmaktadır. Helenistik Çağ'a ait sadece birkaç arkeolojik ve nümismatik eser ele geçmiş olmasına rağmen Allianoi merkez yerleşiminde Helenistik mimariye rastlanılmamıştır.

Allianoi'de, Roma İmparatorluk Dönemi'nde (M.S. 2. yüzyıl) kült merkezinde, Anadolu'nun pek çok merkezinde ve Pergamon'daki Asklepieionda olduğu gibi büyük bir bayındırlık faaliyeti yaşanmıştır. Kült merkezinde mevcut binaların büyük bir kısmı bu döneme aittir. Ilıcanın yanı sıra, köprüler, caddeler, sokaklar, insulalar, geçiş yapısı, propylon ve nympheum bu dönemde planlanır.

Allianoi'da yoğun yerleşimin görüldüğü dönemdir. Ancak Pergamon'da olduğu gibi sosyo-ekonomik açıdan son derece zayıf bir dönem yaşanmıştır. Kült merkezinde yaşamaya başlayan Bizanslılar, Roma Çağı'na ait heykeltıraşlık eserlerini ve mimarlık kalıntılarını tahrip edip, devşirme malzeme olarak kullanmaya başlamışlardır. Roma Çağı'na ait, stoaların ve ana caddelerin tabanları kullanılmak suretiyle, yeni basit mekanlar yapılmıştır. Allianoi'un en önemli yapısı olan ılıcanın ve nympheumlar da ihtiyaçlara uygun küçük değişiklikler yapılarak kullanılmaya devam etmiştir. Bazilikal planda büyük bir kilise inşa edilmiştir. Yerleşmenin içinde ve yakın çevresinde de şapeller yapılmış, ayrıca bu dönemde metal, seramik ve cam atölyelerini kurulmuştur.

Osmanlı döneminde Paşa Ilıcası, Aydın Salnameleri'nde zikredilmektedir. Ancak yoğun bir şekilde kullanılmamıştır. Çünkü kazılar sırasında Osmanlı dönemine ait birkaç sikkenin dışında iz yoktur. 20. yüzyıl başlarında bölge kaymakamı Kemal Bey tarafından Ilıca ele alınmış ve büyük havuzun bulunduğu yerin kısmen yeniden kullanıma açılmasını sağlamıştır. Ilıcanın batısındaki Roma köprüsünün, Osmanlı döneminden 1979 yılına kadar Bergama-İvrindi arasında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

20. yüzyılın başında kısmen temizlenmiş ancak sonra yeniden gelen sel nedeniyle, ılıcanın bulunduğu kısmın 1950'li yıllara kadar atıl durumda kaldığı anlaşılmaktadır. 1992 yılında, Bölge Karayolları Müdürlüğü tarafından hâlen mevcut Roma Köprüsü, kurul kararı olmaksızın yapılan bir ihale ile kısmen deforme edilerek yeni bir köprü inşa edilmiştir. Aynı yıl ılıcanın restorasyonu İzmir Valiliği tarafından İzmir İl Özel İdaresi aracılığı ile ihaleye verilmiştir. Bir yıl süren restorasyon işlemleri sırasında yine kurul kararı olmaksızın ılıcanın içi deforme edilerek üzerine modern bir bina yapılmıştır. Bu tarihten itibaren işletmeye verilmiştir, Şubat 1998'de yaşanan ağır bir sel taşkını ile tesis yeniden kullanılamaz duruma getirmiştir. Çayın güneyinde ise özel şahıslara ait olan arazide tarım yapılmıştır. Bu onarımlarda ilave edilen modern binaların büyük bir bölümü 2003 yılı çalışmaları sırasında kaldırılmış ve antik ılıca mekanları ortaya çıkarılmaya başlanmıştır.
Yortanlı Barajı gövdesinin çalışmaları bitmiş, çevre ile bağlantısını sağlayacak yol yapım çalışmaları devam etmektedir. Proje aynen uygulandığı takdirde, baraja su toplanmaya başlandığı gün Allianoi tamamen su altında kalacaktır. Yağış rejimi ve bitki örtüsü ile bağlantılı olarak yaklaşık 40-60 yıl arasında ömrü olduğu düşünülen barajın gölet alanında bu süre zarfında alüvyon birikecek. Ve Allianoi yaklaşık 12– 15 m.'lik alüvyon dolgu altında kalacaktır.
Bu arada Allianoi sitinde Trakya Üniversitesi Yrd.Doç.Dr. Ahmet Yaraş'ın yönetiminde 1998-1999'da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nün, 2000-2004 döneminde ise Philip Morris'in katkıları ve ayrıca Yortanlı Kurtarma Derneği bünyesinde örgütlenmiş gönüllülerin özverileriyle kurtarma kazıları gerçekleştirilmiştir. 1998-1999 kazı çalışmaları sonucunda, kazılan alanın Allianoi olduğu öğrenildikten sonra, Bergama Müze Müdürlüğü'nün başvurusu üzerinde, İzmir I Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu 29.03.2001 gün ve 9229 sayılı kararla, Allianoi'yi I. Derecede Arkeolojik Sit Alanı ilan edilince gerçek anlamda kurtarma kazısına dönüşmüştür. Bu arada özellikle Philip Morris'in katkılarıyla sitin kamuoyuna tanıtılmasında önemli çabalar gösterilmiştir.
2000 yılı kazı çalışmaları sırasında sade bir şekilde restore edilen bir sektörün tarla toprak seviyesini aşan ve Bergama-İvrindi yolundan geçerken de görülebilen bir mimari öğe haline dönüştürülmesi sağlandı. 2003 yılı kazı sezonunda biri Güney Ilıca ile dere sınırını belirleyen Roma duvarının mevcut kısmının sağlamlaştırılarak, yükseltilmesiyle (dolgu çöküntüsünü önlemek amacıyla), diğeri Kuzey Ilıca batısındaki mekanları sel taşkınlarından korumak amacı ile iki sağlam koruma duvar projesi gerçekleştirildi. Bu duvarlar sayesinde sit İlya Çayı'nın taşkınlarından kısmen korunmuş oldu. İşin ilginci, bu projeyi 100 yıl önce Kaymakam Kemal'in de düşünmüş olması, Alman Kazı heyetinde görevli Mimar W. Dörpfeld'den yardım istemesiydi. Ancak Ilıca turizme kazandırılamamıştı. Günümüz kazılarında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün kazılarından biri olan Pergamon Kazısı’ndan bazen araç gereç yardımı da alındı. ahşap bir seyir platformu oluşturuldu. Düzenleme ve yol parkuru mümkün olduğunca en görsel alanlardan geçirildi. Yeşillendirme çalışmaları yapıldı. Bergama Müzesi'ne en ünlüleri sitin simgesi haline gelmiş Nymphe heykeli olan toplam 10000 eser reslim edildi. Allianoi merkez yerleşimi haricinde 1998 yılından beri süren kazılarda tüm gölet alanı içerisinde araştırmalara devam edilmektedir. Bu araştırmalar sırasında 2 km. kuzeydoğuda Helenistik Döneme tarihlenen bir çiftlik yerleşiminin ve Pergamon su hattına ait olan kemerin devamı keşfedilmiştir. Yine gölet alanı içerisinde kalacak, 311 numaralı parselde yapılan çalışmalarda bir Bizans nekropolü ve nekropol şapeli ele geçmiştir.
Yortanlı Barajı ile Allianoi arasındaki açmazı çözmek için başbakanlık tarafından bir komisyon oluşturulması istendi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün çağrısıyla toplanan akademik komisyon, 05-06.07.2005 tarihinde Allianoi’ye gelerek inceleme ve istişarelerde bulundu. 18.07.2005 tarihinde raporunu tamamlayarak bakanlığa sundu. Komisyonun sonuç kısmında, "Heyetimiz yerinde ve Kurul işlem dosyasında yaptığı inceleme ve değerlendirmelerin sonucunda, Allianoi olarak adlandırılan tescilli arkeolojik sit alanının, kültür tarihimize katkıları nedeniyle korunmasının tartışmasız olduğu; ancak bu amaçla sunulmuş olan koruma önerilerinin alanın korunması konusuna gerçekçi bir çözüm getirmediği görüşündedir.
On binlerce yıllık bir süreçten geçerek bize ulaşan bir kültür varlığını yok etme hakkına sahip olmadığımız gibi, bunları gelecek nesillere aktarma yükümlülüğümüzün olduğu da kesinlikle unutulmamalıdır. Bu nedenle anlık çözümler aramak yerine, alanın bütüncül ve kalıcı olarak korunması ve sergilenmesi için daha fazla zaman kaybetmeden harekete geçilmesi, bu konuda ulusal ve uluslararası sorumluluğumuzun bir gereğidir." denilmektedir.
Allianoi, kültür, sağlık ve kongre turizmine kazandırılabilecek kadar görsel zenginliğe sahiptir. Allianoi'nin henüz yeteri kadar tanıtımı yapılmadığı halde, Bergama'ya gelen turistlerin büyük ilgisini çekmektedir. Gerekli yasal düzenlemelerden sonra kazı ekibi tarafından kısmen başlatılan basit çevre peyzajı tamamlandığında, Türkiye ve Bergama yeni bir ören yeri kazanacaktır.
Uzun vadede, Bergama'ya gelen turistin 1/10'i Allianoi'ye getirtilmiş olsa -ki normal bir turizm mevsiminde yaklaşık 600.000 turist Berg

Alsancak Mustafa Denizli Stadyumu, önceki adıyla Alsancak Stadyumu, İzmir'in Konak ilçesinde yer alan bir futbol stadyumudur. 1929'da hizmete giren stadyum, depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle 2015'te yıkıldı ve 2017-2021 yılları arasında yeniden inşa edildi.

1910'ların başında bölgede yaşayan Rumların takımı olan Panionios, o zamanlar maçlarını bu alanda oynamıştır. Ne var ki Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bölgeyi terk etmek durumunda kalmıştır. Böylece İzmir Valiliği'ne kalan bu futbol alanı, 1929 yılında kapalı ve açık tribünlerin inşa edilmesiyle Alsancak Stadı adıyla tam anlamda bir futbol stadına dönüştürülmüştür. 1962'de resmî makamlar ile Altınordu arasında yapılan protokole göre Alsancak'taki 15.500 m2'lik Altınordu Halk Sahası'nın kamuya devredilmesi karşılığında, Alsancak Stadı'nın kullanım hakkının yarısı Altınordu FK'ye verildi. Stadyum, 2005'te Dünya Üniversite Yaz Oyunları öncesinde elden geçirilmiştir. 27 Mayıs 2014'te oynanan 2013-14 2. Lig play-off maçı, stadyum kapatılmadan önce gerçekleşen son maçtır.

6 Ağustos 2014 tarihinde yapılan depreme dayanıklılık testi sonucunda stadın can güvenliği bakımından riskli çıkması dolayısıyla 20 Ağustos 2014 tarihinde alınan kararla stadyum kapatılmıştır. Bu durumdan sonra işletme hakkına sahip olan Altay kulübü kendi internet sitesinde karara tepki göstermiştir.
2015 yılının Mart ayında Gençlik ve Spor Bakanlığı, Gençlik Hizmetleri ve Spor Genel Müdürlüğü'ne talimat göndererek statta yıkım işlemlerinin başlamasını istedi. Yapılan açıklamada yıkımın ardından yeni projeye başlanacağını ve 2015-16 futbol sezonuna yetiştirileceği bildirilmiştir.
Gençlik Hizmetleri ve Spor İzmir İl Müdürü Ali Osman Tatlısu, 2015 yılının Nisan ayında yaptığı açıklamada stadın yıkımına başlanacağını ve tesisin 2015-16 sezonun ikinci yarısında maçların yeniden oynanmasına uygun hale geleceğini belirtti. Ancak yıkım çalışmalarına 2015 yılının Temmuz ayında başlanmış ve Eylül ayında sona ermiştir.
Spor tesisi imarlı stadyum bölgesinin konut/ticaret imarına dönüştürülebileceği haberleri üzerine, Taraftar Hakları Derneği girişimi  ve birçok İzmir kulübü tarihi stadın yerinde yenilenmesi için açıklamalar yapmıştır. Altınordu FK Başkanı Seyit Mehmet Özkan ise Kültürpark içerisinde yeni bir stadyum inşa edilmesi önerisinde bulunmuştur.
Yeni stadyumun temeli 9 Eylül 2017'de atıldı. 130 milyon lira maliyetle tamamlanan stadyumun resmî açılışı 26 Kasım 2021'de yapıldı ve yenilenen stadyuma Mustafa Denizli'nin adı verildi.
2021 yılında Altay ve Altınordu arasında geçen stat ismi tartışmalarına karşın, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Altay Spor Kulübü arasında 2000 yılında yapılan protokolle, Altay SK'nin stadyumdaki 49 yıllık kiralama sözleşmesinden vazgeçmesi karşılığında, stadyumun isminin "Altay Alsancak Stadyumu" olacağı açıklanmıştı.

Stadyumda, kapasite koltuklu olarak 12.385'tir. Kuzey kale arkası yenileme çalışmasıyla yapılırken Güney kale arkasında ise tribün yoktur. Zemini hibrit çimdir. Stadyumun dış cephesinde siyah-beyaz renkler kullanılmıştır.

1959 yılında kurulan Millî Lig'de Altay, Göztepe, Karşıyaka, Altınordu ve İzmirspor olmak üzere beş İzmir takımı bulunuyordu. Alsancak Stadı o yıllardan süregelerek yarım asırdır Türkiye Ligleri'ndeki İzmir takımlarına evsahipliği yapmaktadır. Bu stadta Marseille, AS Roma, Benfica, Atlético Madrid, TSV 1860 München, Cardiff City gibi o dönemin "Avrupa devleri" ağırlanmış, "İstanbul'un Üç Büyükleri" pek çok kez İzmir takımları tarafından mağlup edilmiştir.
Millî Lig'in ilk karşılaşması İzmirspor ile Beykoz arasında 21 Şubat 1959'da Alsancak Stadı'nda oynanmıştır ve ligin ilk golü de İzmirsporlu Özcan Altuğ tarafından 11. dakikada atılmıştır. Göztepe, 1967-68 sezonunda Fuar Şehirleri Kupası ikinci turunda 3-0 yendiği Atlético Madrid ile stadyumda karşılaşmıştır. 30 Ekim 1968'de Göztepe ile FC Argeș Pitești arasındaki 1968-69 Fuar Şehirleri Kupası ikinci tur maçı stadyumda oynanmıştır. Aynı sezonun yarı finalinde, Türk takımları arasındaki o güne kadarki en üst düzey Avrupa Kupası maçı 23 Nisan 1969'da Göztepe ile Újpest FC arasında Alsancak Stadı'nda oynanmıştır. 23 Mayıs 1976'da, Alsancak Stadı'nda Göztepe ve Trabzonspor karşılaşmış. 0-0 biten maçın sonunda Trabzonspor şampiyonluğunu resmen ilan etmiştir. Böylece Anadolu'nun ilk şampiyonu bu stattan çıkmıştır.
1966-67, 1967-68 ve 1969-70 sezonu Türkiye Kupası final karşılaşmaları Alsancak Stadyumu'nda oynanmıştır.
13 Mart 1968'de Türkiye ve Tunus arasındaki özel maç ile 17 Kasım 1999'da Türkiye ve Polonya arasındaki ulusal maç Alsancak Stadyumu'nda gerçekleştirilmiştir.
Stadyum, aynı zamanda 2005 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'nın futbol karşılaşmalarına da ev sahipliği yapmıştır.

2022 yılı itibari ile Altay'ın maçlarına da ev sahipliğini yapmaktadır. Ayrıca zaman zaman İzmirspor da ihtiyaca göre bu stadı kullanabilmektedir.

İngiliz şarkıcı Samantha Fox, 17 Eylül 1988'de Alsancak Stadyumu'nda konser düzenledi. Alman rock grubu Scorpions, 16 Eylül 1993'te Face the Heat Tour kapsamında stadyumda bir konser verdi. Zülfü Livaneli, Ekim 1997'de stadyumda 25 bin izleyicinin katıldığı bir konser düzenledi. Alsancak Stadyumu, Uzan Grubu'nun kuruluşunun 46. yıldönümü nedeniyle 16 Haziran 2002'de düzenlenen ve Ferdi Tayfur, Gülben Ergen, Nalan, Cem Uzan ve İbrahim Tatlıses'in sahne aldığı konsere ev sahipliği yaptı. Tarkan, 28 Eylül 2005'te Avea 2005 Konserler Zinciri kapsamında stadyumda sahneye çıktı.

 Wikimedia Commons'ta Alsancak Mustafa Denizli Stadyumu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Altın Tepe Höyüğü, İzmir İl merkezinin güneyinde, Torbalı'nın güneybatısında, Cumaovası'nın kuş uçuşu 3 km. güneydoğusunda yer alan bir höyüktür. Höyük'ün doğusundan geçen Tahtalı Deresi'nin oluşturduğu dar vadide, alçak bir sırt üzerindedir. On hektardan geniş bir alana yayıldığı ileri sürülen Höyük üzerinde günümüzde bağcılık yapılmaktadır.

Höyük, 1984 yılında Numan Tuna tarafından yürütülen İyonia ve Datça Yarımadası Arkeolojik Yüzey Araştırması sırasında saptanmış ve yüzey toplaması yapılmıştır. Bu çalışmada toplanan maden cürufları E. Kaptan tarafından incelenmiştir.

Ele geçen çanak çömleğe dayanılarak Höyük'te Geç Kalkolitik Çağ ve yoğun olarak Erken Tunç Çağı I. evre yerleşmeleri olduğu ileri sürülmektedir. Diğer yandan yüzey toplamasında Demir Çağı'ı çanak çömlekleri de bulunmuştur.

Doğu yamacın alt kesiminde MÖ 3. binyıla ait çanak çömlek buluntuları vardır ama bunlar hakkında ayrıntılı bilgi verilmemiştir. Yine doğu yamaçta çok sayıda bakır cürufu bulunmuştur. Yerleşmede sülfürlü bir bakır cevheri ergitmesi yapıldığı, madenciliğin kusursuz olduğu belirtilmektedir. Bu ergitme işleminin 1.127 °C'lık bir ısı gerektiği ve potalarda yapıldığı anlaşılmaktadır.

Yakın plan kroki 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar 14 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ambarköy Açık Hava Müzesi, Samsun'un Ladik ilçesinde bulunan açık hava müzesi.
Ahşap mimari kültürünün Samsun'daki odak noktalarından olan Ladik'teki Osmanlı dönemi ve sonrasında kullanılan ahşap mimarinin örneklerini sergilemek amacıyla 28 Mart 2010 tarihinde Ladik Kaymakamlığının öncülüğünde başlayan müze projesi 2013'te tamamlanmıştır. 150 kişi ve kamu kuruluşunun hibe ettiği ahşap elementlerden oluşan köyde ev, sergen, okul, ambar, değirmen, saat kulesi, cami gibi çeşitli yapılar bulunmaktadır. Tamamı orijinal yapılardan oluşan köydeki en eski mimari yapı ise 17. yüzyıla tarihlenmekte olup dünyadaki ilk ahşap açık hava müzesidir. Günümüzde Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından devralınan açık hava alanı içerisinde ayrıca Ladik doğumlu Hüseyin Avni Lifij adına ayrıca bir müze daha bulunmaktadır.

Foursquare'da Ambarköy Açık Hava Müzesi

Anadolu Hisarı, Anadolu Hisarı Kalesi veya diğer adıyla Güzelce Hisarı, İstanbul'un Beykoz ilçesinin Anadoluhisarı semtinde, Göksu Deresi'nin İstanbul Boğazı'na döküldüğü yerde yer alan bir Osmanlı kalesi.
Anadolu hisarı, 7.000 metrekarelik bir alan üzerine, Boğazın en dar noktası olan 660 metre mesafedeki bölgesine 1395 yılında, Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmiştir. Cenevizliler, Bizans'la birlik olup Karadeniz'de (Kefe, Sinop ve Amasra'da) koloniler kurmuşlardı. Bu sebeple, boğaz geçişi Cenevizliler için hayati önem taşımaktaydı. Aynı durum Osmanlılar için de söz konusuydu. Karşı sahilde, İstanbul'un Avrupa yakasında bulunan Rumeli Hisarı ise, 1451-1452 yılları arasında II. Mehmed tarafından, bu yabancı ülkelerin gemilerinin geçişlerini denetim altında tutabilmek amacıyla inşa ettirilmiştir. Fatih Sultan Mehmed, Rumeli Hisarı'nı yaptırırken bu kaleye dış surlar ekletmiştir.
Anadolu Hisarı, iç ve dış kale ile bu kalelerin surlarından oluşur. İç kale, dikdörtgen biçimindeki dört katlı bir kuledir. İlk yapıldığında, bir giriş kapısı bulunmadığı için, kuleye iç kale surlarına uzanan bir asma köprüden giriliyordu. Üst katlarına da içerideki ahşap merdivenlerle çıkılıyordu.
İç kale surları, dış kalenin kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerini birleştirir. Bu surlar üç metre kalınlığındadır. İç surlarla birleşen dış kale surlarının üzerinde birçok kemer ve surları korumak için yapılmış üç kule bulunur. Asıl kalenin surları doğu-batı yönünde 65 metre; kuzey-güney yönünde 80 metre boyunca uzanır. Surların kalınlığı 2.5 metredir. Dış surlarda topların yerleştirildiği menfezler bulunur. Anadolu Hisarı'nın asıl kalesinde ve iç surlarında, araları harçla doldurulmuş blok taşlar kullanılmıştır.
Anadolu Hisarı, İstanbul'un Fethinden sonra askeri önemini yitirmiş, çevresi zamanla bir yerleşim bölgesi durumuna gelmiştir. Bugün bazı bölümleri yıkık olan Anadolu Hisarı'nın ortasından yol geçmektedir.

Anadolu Hisarına ulaşım, İETT'nin Ümraniye, Kadıköy ve Üsküdar'dan kalkan; 11H, 15KÇ-1, 15, 15F, 15P, 15ŞN, 15T hat numaralı otobüsleriyle ve Şehir Hatları'nın hisarın yakınında bulunan iskelesine yanaşan deniz motoru hatlarının seferleriyle sağlanabilmektedir.

Konstantinopolis Surları
Rumeli Hisarı

http://www.istanbul.gov.tr*22 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Anadoluhisari : Local web site of Anadoluhisari11 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uzaydan Anadolu Hisarı10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Anamur Müzesi, Mersin ili Anamur ilçesinde kurulmuş olan arkeoloji ve etnografya müzesidir.

Müze Anamur'un deniz kıyısındaki mahallesi Yalıevler'de ve 36°04′12″K 32°51′57″D koordinatlarındadır. Kent merkezine 2.5 km, Mersin'e ise 220 km uzaklıktadır.

Anamur antik çağdaki Anemurium kentinden bu yana yerleşim görmüş ve zengin arkeolojik buluntulara sahip bir ilçedir. 1976 yılında bu buluntuların sergilenmesi için bir arsa tahsis edilmişti. 1984 yılından sonra müze binası yapılıncaya kadar eserlerin teşhiri için kiralık binalardan yararlanılmış, 260 m2 taban alanına sahip müze binası ise ancak 1992 yılında tamamlanabilmiştir. Müze hizmete girinceye kadar buluntular Silifke ve Alanya ilçelerindeki müzelerde sergilenmiştir.

Bina iki katlıdır. Üst kat yönetim, fotoğraf atölyesi, konferans salonu ve kütüphaneye ayrılmıştır. Sergi salonları alt kattadır. Bu salonlarda Anamur'un yanı sıra Anamur'un doğusunda kalan iki ilçedeki yani Bozyazı (Nagidos) ve Aydıncık (Kelenderis) ilçelerindeki buluntular da sergilenmektedir. Arkeolojik buluntuların sayısı 3470 olup, bunlar arsında süs eşyaları, mozaik parçaları, şamdanlar gibi buluntular vardır. Ayrıca 7105 sikke ve 124 mühür sergilenmektedir. 849 etnografik parçanın sergilendiği etnografya bölümünde ise kilimler, kahve takımları, silahlar, madeni eşyalar saatler vb. bulunmaktadır.

Anayasa Meydanı, Türkiye'nin İzmir ilinin Karşıyaka ilçesinde yer alan bir meydandır. Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı meydanda bulunmaktadır. Meydan, ilçede gerçekleştirilen birçok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır.

İzmir Körfezi kıyısında, Karşıyaka Vapur İskelesi'nin doğusunda yer alan meydana 1950'li yılların sonunda cami yapılması planlandı. 1960 Darbesi'nden sonra bu proje gerçekleşmedi. 1971'de meydana Mustafa Kemal Atatürk'e adanan bir anıt yapılmasına karar verildi. Yapımına 1972'de başlanan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, 26 Ekim 1973'te açıldı. 2015'te anıtın yıkılarak yerine daha büyüğünün yapılacağı duyuruldu. 2017'de başlayan ve bir yıl süren çalışmalar kapsamında deniz doldurularak meydan büyütüldü ve meydanın yüzölçümü 8.000 m2'den 15.000 m2'ye yükseldi. Dolgu sırasında denize 30 m boyunda, 60 cm çapında yetmiş beş fore kazık çakıldı.

 OpenStreetMap'te Anayasa Meydanı (İzmir) ile ilgili coğrafi veriler

Ankara Palas Oteli, Aydın'ın Nazilli ilçesinde İstasyon Bulvarı üzerinde bulunan, 1923-1930 otel olarak inşa edilmiş tarihi yapıdır.
Günümüzde Nazilli Belediyesi Özel Etnoğrafya Müzesi adıyla müze olarak işlev görmektedir. Yusuf Atılgan'ın romanından uyarlanan Anayurt Oteli filminin çevrildiği mekandır ve otelde filmin çekilmesinden sonra Anayurt Oteli olarak tanınmıştır.
Ankara Palas Oteli, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında düzenli Türk ordunun kurulmasında önce bölgede faaliyet gösteren Demirci Mehmet Efe'nin mülkü idi ve bu nedenle halk arasında "Demirci Mehmet Efendi Oteli" olarak da bilinir. Otel, bir süreliğine vergi dairesi, karakol ve konut olarak kullanılmış; 1952'de Ankara Palas Oteli adı ile otel olarak hizmete girmiş ve geçirdiği restorasyonun ardından 2010 yılında Özel Etnoğrafya Müzesi haline dönüşmüştür.

Ankara Palas Oteli, klasik cumhuriyet dönemi mimari özelliklerini yansıtır. Bodrum, zemin ve birinci kat olmak üzere üç kattan oluşmaktadır. Üzeri ahşap kırma çatılı ve yerli kiremitle örtülüdür. Cephesinde çok sayıda pencere bulunur. Dikdörtgen formlu ve çift kanatlı ana kapısı üzerinde küçük bir balkon bulunur.

Müzede, kuzey-güney yönlerinde eğimli bir alanda bodrum, zemin ve birinci kat düzenlendi. İnşasında taş ve tuğla malzeme den yararlanılan üzeri dıştan, oluklu kiremitlerle kaplanmış bir kırma çatı ile kaplanmış durumdadır. İstasyona bakan güney cephesi ana cephe şeklinde organize edildi. Cephenin ortasında zemin katın dikdörtgen biçimli, demirden çift kanada sahip, girişi bulunmaktadır. Merdivenle çıkılan giriş bölümünün alınlık kısmına pencere açılmıştır. Kapı ile tepe penceresi arasında bulunan kısım alçıdan, kıvrım dallardan bir tepelikle süslenmiş durumdadır. Zemin katın girişine eşit olacak şekilde birinci katın balkon girişi güney cephesine eklenmiş durumdadır. Pencereler zemin kat pencereleri ile simetrik durumdadır. Kuzey yönündeki bahçesi sonradan eklenmiştir. Binanın kuzey cephesinde bulunan bodrum katın dikdörtgen şekilli girişi, zemin katın iki yönlü merdiveninin ortasına eklenmiş eyvan biçiminde yapılmıştır. Buradaki açıklıklar, güney cephedekilerle birlikte simetrik olacak şekilde düzenlenmiştir.

Müzede ilçenin hafızasını yansıtan eserler muhafaza ve teşhir ediliyor. Bunların arasında özellikle Milli Mücadele Dönemi'ne ve Sümerbank Basma Fabrikası'na ait öğeler önemli yer tutar. Basma fabrikasına ait dikiş makinaları, araç-gereçler, desen çalışmaları ile fabrikada dokunan ilk ve son basmayı da müzede yer almaktadır.
Kurtuluş Savaşı öncesinde halkı bilinçlendiren ve direnişi organize eden tarihi kişilikleri canlandıran mankenker, orijinal efe kıyafetleri ve silahları sergilenir.
Müzede ayrıca Osmanlı Dönemi'nde rastlanabilecek sıradan bir Ege köy evi mankenlerle canlandırılmaktadır. Yer sofrası, divanı, çeyiz sandığı ve gaz lambaları ile asırlık bina ziyaretçilerine dönemi yansıtıyor.

Nazilli Etnoğrafya Müzesi'nde Sergilerden Bazı Eserler

Google Street View'de Nazilli Belediyesi Etnografya Müzesi

Antika Traktör Müzesi, Çanakkale'nin Gelibolu ilçesinde 18 Ağustos 2014 tarihinde iş insanı Dursun Keskin tarafından oğlu Reha Keskin anısına kurulmuş Türkiye'nin ilk antika traktör müzesidir.
Farklı ülkelerde üretilmiş ve 1937-1964 yılları arasında Türkiye'nin çeşitli yerlerinde kullanılmış, farklı model ve markalardaki 70'den fazla traktör ve ilgili diğer yedek parçalar 1500 metrekarelik bir alanda sergilenmektedir. Traktörlerin %60'ı şu anda üretilmeyen markalardır. Aynı zamanda 1884'te Amerika'da üretilerek uzun yıllar Belçika'da kullanmış Nichols & Shepard marka buharlı bir traktör de yurt dışından getirilmiş olmakla birlikte koleksiyonun en eski parçasıdır.
Kurucu Keskin, Avrupa'da traktör müzelerinin bulunduğunu fakat Türkiye'de böyle bir müzenin olmadığını fark ederek bu fikri hayata geçirmiş; müzenin açılışı 19. Uluslararası Gelibolu Altın Sardalya Kültür ve Sanat Festivali kapsamında gerçekleşmiştir.
Gelibolu'da Kore Kahramanlar Caddesi üzerindeki eski bir balık fabrikası binasının restore edilmesiyle Avrupa müzeciliğine uygun bir tarzda dizayn edilmiş müze, iki kattan oluşmakta ve giriş ücreti alınmaktadır.

TRT 2 tarafından yayınlanan "Koleksiyoner" adlı belgeselin müzeyi anlatan 25. bölümü

Ara Güler Müzesi; İstanbul'un Şişli ilçesinde bulunan bir fotoğraf müzesidir. Müzenin amacı, 70 yıllık bir kariyere sahip olan fotoğraf sanatçısı Ara Güler'in arşivini korunma altına almak ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaktır.

Doğuş Grubu ile ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler arasında, 2016 yılında, yapılan bir işbirliği sonucunda kurulması kararlaştırılan müze; sanatçının arşivinden derlenen "Islık Çalan Adam" sergisi ile 16 Ağustos 2018 tarihinde ziyarete açıldı. Aynı yıl, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen Bakanlık Özel Ödülüne layık görüldü. Müzenin "Aphrodisias" temalı ikinci sergisi ise 2019'da gösterime sunuldu.

Tarihi Bomonti Bira Fabrikası yerleşkesinde bulunan dört adet tonozlu yapının yenilenmesi ve dönüştürülmesiyle oluşturulan müze binası, toplamda 971 m²'lik bir inşaat alanı üzerine kuruludur. Kompleksin tasarımı Pınar Gökbayrak, Ali Eray, Burçin Yıldırım ve Berin Erikçi'den oluşan bir mimar ekibi tarafından yapılmıştır. İç mekanda kullanılan portatif duvarlar sayesinde hem teşhir salonları istenildiği gibi düzenlenebilmekte hem de tarihi yapıya zarar vermeden veya orijinal dokusunu bozmadan mekanda değişiklikler yapılabilmektedir.

Araptepe Höyüğü, İzmir İl merkezinin kuzeyinde, Menemen İlçesi'nin yaklaşık olarak 13 km. kuzeybatısında, Eski Foça'ya giden yol üzerinde yer alan bir höyüktür. Helvacı Höyücek Höyüğü'nün 2 km. kadar batısında, Bekirler Düz Yerleşmesi'nin 500-600 metre kuzeyindedir. Helvacı Köyü'nün batısındadır. Helvacı Ovası'ndaki yerleşme, daha çok dağlara yakındır.

Höyük, 1949 yılında Ord. Prof. Dr. Muzaffer Şenyürek başkanlığında yürütülen Helvacı Höyücek Höyüğü kazıları sırasında, çevrede yapılan araştırmalarda saptanmıştır. Daha sonra 2001 yılında Panaztepe kazılarını yürüten Prof. Dr. Armağan Erkanal tarafından 8 hektarı geçen bir alanda yoğun yüzey taramalarıyla incelenmiştir. Araptepe Höyüğü'nü de içine alan yüzey araştırmaları, 2001-2003 yılları arasında Aiolis Bölgesi olarak adlandırılan İzmir'in kuzey kesiminde yürütülen Güney Aiolis Bölgesi (Kuzey İzmir - Menemen) Yüzey Araştırması çalışmasıdır.

Yüzey buluntuları Araptepe'nin Neolitik Çağ ve Erken Tunç Çağı'nda iskan gördüğünü işaret etmektedir. Diğer yandan Roma Dönemi çanak çömlek parçaları da ele geçmiştir.

Neolitik Çağ çanak çömleği kırmızıdan kırmızımsı kahverengine değişen renklerde, astarlı ve bazıları açkılıdır. Hamurları kum ve küçük taşçık katkılıdır. Mika katkı çok azken organik katkılı parçalar da vardır. Biçim olarak bazıları dudak kısmı düzleştirilmiş daralan ağızlı çömlekler, S kıvrımlı kaseler ve basit yayvan kaselerdir. Düz dipli ve çan biçimli olanlar vardır. Genellikle bezemesizdir. Bir tane beyaz boya bezemeli, iki tane de sokma bezemeli parça bulunmuştur. Ele geçen bu çanak çömlek geleneği MÖ 7. binyılın son çeyreği, Güneybatı Anadolu Göller Bölgesi Geç Neolitik buluntu yerlerinden Hacılar, Helvacı Höyücek, Kuruçay ve Bademağacı çanak çömleğine benzemektedir.
Ele geçen yontmataş aletler obsidiyen yanında çeşitli hammaddeler kullanılarak yapılmıştır. Obsidiyenin, sütümsü siyah rengiyle Melos Adası kökenli olduğu düşünülmektedir.
İzmir civarındaki, Urla - Barbaros Tepeüstü Düz Yerleşmesi, Bornova - Yeşilova gibi yerleşmelerin Geç Neolitik Dönem sonrasında terk edildiği, Roma Dönemi'ne kadar iskan görmediği konusuna dikkat çekilmekte, bunun nedenlerinin araştırılması gerektiği belirtilmektedir.

Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Taşucu Arslan Eyce  Amfora Müzesi, Mersin ilinde antik dönem amforalarının sergilendiği bir müzedir. 
Müze Silifke ilçesi Taşucu beldesinde, ana cadde üzerinde ve 36°19′03″K 33°52′40″D koordinatlarındadır. Antik Çağda adı Holmi olan Taşucu önemli bir liman kentiydi. İç Anadolu'ya Göksu vadisi üzerinden bağlanan Holmi'nin deniz aşırı ülkelerle bağlantıları vardı. Üretilen tarımsal ürünler amfora denilen kaplarla pazarlanıyordu. Günümüzde  Taşucu çevresinde deniz dibi araştırmalarında çok sayıda amfora bulunmaktadır.

Taşucu Aslan Eyce Müzesi bir vakıf tarafından kurulmuştur. Vakfın kurucusu kooperatifçi ve gazeteci Aslan Eyce'dir (1936-2018). 1992 yılında Taşucu'nın ilk vakfı olarak kurulan ve hâlen  Vakıflar Genel Müdürlüğü denetiminde olan vakfın Silifke ve Taşucu'da bazı gayrimenkulleri vardır. Vakıf müzeyi 1997 yılında vakfa ait 19. yüzyıl başlarında inşa edilmiş bir depo binasında hizmete hazır hale getirerek  yönetimini Kültür ve Turizm Bakanlığına devretmiş, bakanlık ta gerekli düzenlemelerden sonra 2003 yılında müzeyi ziyarete açmıştır.

Müzede çeşitli boy ve tipte 400 kadar amfora bulunmaktadır. Bu amforalar 40 yıl süre ile Aslan Eyce tarafından toplanmıştır. Amforaların en eskisi MÖ 3200 en yenisi ise 1800 yılına aittir.

Arvalya Höyük, İzmir ili Selçuk ilçesinin ve antik Efes kentinin güneybatısında, Selçuk - Kuşadası kara yolunun hemen kenarında yer alan bir höyüktür. Gülhanım ya da Gül Hanım olarak bilinen bir tarlanın güney kesiminde bulunması nedeniyle bazı kaynaklarda bu adla geçmektedir. Yerleşimin iskan edildiği dönemlerde Ege Denizi kıyısında olduğu anlaşılmaktadır. Selçuk'a yaklaşık 4 km. mesafededir. Eski adı Kenchios olan Arvalya Çağı kenarında, Küçük Menderes Deltası'na açılan bir vadidedir.

Höyük, Efes Müzesi tarafından bölgede yapılan yüzey araştırmaları sırasında 1995 yılında saptanmıştır.

Yüzey araştırmalarında çok sayıda çakmak taşı ve obsidiyen alet, el yapımı, kaba hamurlu, askı delikli çanak çömlek parçaları bulunmuştur. Bu çanak çömlek parçaları Höyük'ün doğu-kuzeydoğusuna düşen Çukuriçi Höyüğü çanak çömlek buluntularına benzemektedir. Bunların yanında açkılı yassı taş baltalar bulunmuştur. Çanak çömlek buluntularının ağırlıklı olarak Erken Tunç Çağı'na ait el yapımı, kırmızı ya da siyah, açkılı mal olduğu belirtilmektedir. Az sayıdaki yüzey buluntusu klasik çağlarla ilişkilendirilmektedir. Toprak alınmasıyla oluşan kesitte, bölgenin tipik Erken Tunç Çağı mimarisi gözlenmektedir. Dere taşları ve bol kullanılan kerpiçle yapılmış dairesel yapılardır.

Höyük'ün tarımsal faaliyetlerle aşırı derecede tahrip olduğu, sonunda alçak ve yayvan bir tepe haline dönüştüğü görülmektedir. Karayolunun hemen yanında olmasına karşın görece geç tarihlerde tespit edilmiş olması bir bakıma bu tahribatın sonucudur.

Yerleşimin deniz kıyısında olmasının da etkisiyle, sakinlerinin avcı – toplayıcı ve tarımcı bir topluluk olduğu ileri sürülmektedir. Neolitik Çağ'dan MÖ 2. binyıla kadar iskan gördüğü belirtilmektedir.

Atarneus (Grekçe: Ἀταρνεύς), Batı Anadolu'da, Ege Kıyılarına yakın, bir antik çağ kentidir. Günümüz Dikili kentinin kuzey batısında, Midilli adasının karşısındadır. Bulunduğu bölgeye antik çağda Aiolis deniyordu.
Atarneus MÖ 4. yüzyılda ün kazandı. Bu dönemde Atarneus'dan kuzeyde Assos'a kadar uzanan bölge Atarneus Bey'i Hermias tarafından yönetiliyordu. MÖ 2. ve 3. yüzyıllarda Pergamon Krallığının önemli bir limanıydı. Kentin MS 1. yüzyıla kadar varlığını sürdürdüğü, bir salgın hastalık ya da deprem sonucunda terk edildiği sanılıyor.
Atarneus, özellikle filozof Aristoteles ile olan ilişkisi nedeniyle tanınır. Aristoteles, Platon'un Akademi'sinde öğrenciyken Hermias'la arkadaşlık etmiş, hadım olan Hermias Atarneus Bey'i olunca bir süre  Assos'da bir süre de Atarneus'da yaşamıştı. Aristoteles Atarneus'da kalırken Hermias'ın yeğeni Pythia ile evlenmişti.

Strabon, Coğrafya.Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1987

 OpenStreetMap'te Atarneus ile ilgili coğrafi veriler

Atatürk Anı Müzesi, Gaziantep'in Şahinbey ilçesinde yer alan anı müzesidir. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi kentte Atatürk'ün anısını yaşatmak için nüfusa kayıtlı olduğu mahallede bulunan tarihi bir evi restore ederek, 2013 yılında Atatürk Anı Müzesi'ni kurmuştur.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 26 Ocak 1933 tarihinde Gaziantep'e geldiği zaman o dönemin Valisi Lütfi Bey ve Belediye Başkanı Hamdi Beyin teklifi ile Bey Mahallesi nüfusuna kaydedilmiş ve fahri hemşehrilik beratı verilmiş. Müzenin yapım aşamasında Konukoğlu Ailesi'ne ait olan ve Bey Mahallesi'nde konumlanan bina Gaziantep Büyükşehir Belediyesine bağışlandı. Müzede, Atatürk'ün Gaziantep'i ziyareti sırasında kaldığı oda orijinal eşyalarla canlandırılmış ve Gaziantep ziyaretlerinde kullanmış olduğu kişisel eşyaların orijinal olanlarına yer verilmiştir.

Geleneksel Antep evi mimarisine sahip müze iki binadan oluşmakta ve binalar ortak avluya bakmaktadır. Müze 220 metrekare açık alana 400 metrekare kapalı alana sahiptir.

Atatürk'ün Gaziantep'e geldiği zaman kahve içtiği ve yemek yediği takımlar
İlk basım Nutuk kitabı
Kurtuluş Savaşı'ndaki mevzilerin bulunduğu haritalar
Atatürk'ün Bey Mahallesi nüfusuna kaydını gösteren nüfus cüzdanı
Gaziantep'e verilen İstiklal Madalyası

 OpenStreetMap'te Atatürk Anı Müzesi ile ilgili coğrafi veriler

Atatürk Evi Müzesi, Türkiye'nin Kayseri şehrinde yer alan bir müzedir. 1983'te açılan müzede Mustafa Kemal Atatürk'e ait eşyalar sergilenmektedir.

19. yüzyılda ev olarak inşa edilen müze binası, İmamizade Raşit Ağa Konağı adıyla da bilinmektedir. 19-20 Aralık 1919'da şehre gelen Mustafa Kemal Atatürk, binada iki gece kaldı. 1976'da bina korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edildi. 1978'de Kültür Bakanlığı tarafından kamulaştırıldı ve 1983'te Atatürk Evi'ne dönüştürüldü. 19 Aralık 1998'de yeniden düzenlenerek Atatürk Müzesi hâlini aldı.

İki katlı olan konak, kesme taş ve ahşap kullanılarak inşa edildi. Çatı uçları ve cumbanın alt saçaklarında ağaç motifleri yer almaktadır.

Muze.gov.tr'de Kayseri Atatürk Evi Müzesi 25 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atatürk ve Etnografya Müzesi, Türkiye'nin Denizli şehrinde yer alan bir müzedir. 1984'te açılan müzede etnografik eserler ile Mustafa Kemal Atatürk'e ait eşyalar sergilenmektedir.

19. yüzyıl sonlarında inşa edilen müze binası, cumhuriyetin ilanından sonra parti binası olarak hizmet verdi. 4 Şubat 1931'de şehre gelen Mustafa Kemal Atatürk, binada bir gece kaldı. 1950'lerden itibaren bina Sağlık Bakanlığı tarafından verem savaş dispanseri olarak kullanıldı. 1977'de Kültür Bakanlığı binayı anıt eser olarak tescil etti. 1981-1983 yılları arasında onarımdan geçen bina, 1 Şubat 1984'te müze olarak ziyarete açıldı. 1997 sonunda bir kez daha onarıma girdi ve 4 Şubat 1999'da yeniden açıldı. 2018'de müzeyi yaklaşık otuz bin kişi ziyaret etti.

Sakız evi tarzında inşa edilen bina iki katlıdır.

Muze.gov.tr'de Denizli Atatürk ve Etnografya Müzesi

Abdülaziz Av Köşkü ya da başka bir adıyla Kasr-ı Hümayun, İzmit'te bulunan barok ve ampir üslupta bir köşktür. Son şeklini Abdülaziz devrinde alan yapı, Osmanlı Devleti'nde İstanbul dışında yapılan tek küçük saray olarak bilinir. Mimarı Garabet Amira Balyan'dır. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.
Bina, Milli Mücadele yıllarında Atatürk'ün gerçekleştirdiği iki önemli toplantıya ev sahipliği yaptı. 1967'den beri müze olarak hizmet veren av köşkü, 17 Ağustos 1999 depreminde hasar gördü. 16 Ocak 2007 tarihinde "Saray müze" olarak yeniden ziyarete açıldı.

Osmanlılar döneminde İzmit'te ilk saray, IV. Murat döneminde inşa edilmişti. 1766 depremi sonucu yıkılan yapının bulunduğu yere daha sonra çeşitli dönemlerde yapılan saray binaları farklı nedenlerle yanıp yıkıldı. Günümüze ulaşan av köşkü, Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilmiştir. Mevcut binasının altındaki duvar kalıntılarının IV. Murat döneminde yapılıp depremde yıkılan ilk saraya ait olduğu düşünülmektedir.
Osmanlı padişahları arasında yurt gezisine çıkan ilk padişah olan II. Mahmut, 1833 yılında İzmit'e gelişinde konakladığı Altıncıoğlu Konağı 'nın batısında, Tersane'yi gören bir saray inşa edilmesini istemişti. Böylece IV. Murad döneminde yapılıp sonra yanmış olan sarayın yerinde yeni bir saray inşa edildi. 1836 yılında II. Mahmut'un, İzmit'i 1836 yılında gerçekleşen ikinci ziyaretinde "Kasr-ı Hümayun"'da kaldığı bilinmektedir.
II. Mahmut devrinde inşa edilmiş Kasr-ı Hümayun, Abdülmecid döneminde yandı ve yerine 1855 yılında bir av köşkü inşa edilmeye başlandı. 1859 yılında yangın geçiren yeni bina, son şeklini Abdülaziz devrinde aldı. Abdülaziz'in, Haydarpaşa-İzmit demiryolunun hizmete açılacağı 1875 tarihinde İzmit'teki törene gelmesi nedeniyle yeniden yapılan binanın mimarı, Dolmabahçe Sarayı'nın mimarı olarak mimarlık tarihine geçen Garabet Amira Balyan'dır.
12 Eylül 1909 günü İzmit'e gelen Sultan Reşat, bu yapıda konaklamış Osmanlı padişahlarındandır. Trenle İzmit'e gelen padişah, bir gece av köşkünde konakladıktan sonra 13 Eylül 1909'da İstanbul'a Sultan kayığı ile dönmüştü. Padişahın İzmit'te bulunduğu sırada yanında bulunan devlet görevlilerinin konaklaması için yanına plan ve projeleri birbirinin aynı iki yapı inşa edildi. Bu ikiz yapılardan birisi günümüze kadar gelebildi. Diğeri, daha sonra yıktırılıp yerine Vali Konağı işlevi gören yapı inşa edildi.
İstanbul dışında yapılan tek küçük saray olan bu yapı, İzmit hükûmet konağının yanmasından sonra hükûmet konağı olarak işlevi gördü; I. Dünya Savaşı sonrasındaki işgal döneminde bir süre İngilizler'e tahsis edildi; daha sonra tekrar hükûmet konağı yapıldı.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın bu binada yaptığı iki toplantı ülke tarihi açısından önemli görülür: Birisi 18 Haziran 1922 günü Fransız yazar Claude Farrère ile görüşerek ülkede verdiği kurtuluş mücadelesini anlatması; diğeri ise 16 Ocak 1923'te bazı İstanbul gazetelerinin başyazar ve yazar konumundaki gazetecilerle yaptığı Lozan Barış Konferansı, yeni Türkiye  devletinin temel esasları, hükûmet ve yönetim şekli, Saltanat ve Hilafet meseleleri, toplum hayatının  çeşitli alanlarında yapılacak inkılaplar, siyasî parti olarak  bir "Halk Fırkası"'nın kurulması” gibi konuları görüştüğü basın toplantısıdır.

Bina, cumhuriyet döneminde Vilayet ve Ziraat Odaları tarafından kullanıldı. Milli Eğitim Bakanlığı 1964 yılında Av Köşkü binasını Müze
ve kütüphane olarak kullanılmak üzere onarıma karar verdi. O güne kadar bir çeşit depo-müze olarak kullanılmakta olan Necatibey İlkokulu bahçesindeki eserler Av Köşkü bahçesine nakledildi. Arkeolog Mahmut Akok'un düzenlediği müze, 27 Haziran 1967'den resmen ziyaret açıldı. Yapının bahçesinde arkeolojik buluntular, iç mekanda
ise Osmanlı sarayına ait eşyalar ve bazı etnografik eserler sergilendi.
1992 yılında restore edilen müze binası, 17 Ağustos 1999 depreminde ağır hasar gördü. Deprem sonrasında müzenin restorasyonu 2005 yılında tamamlandı ve 16 Ocak 2007 tarihinde "Saray-Müze" olarak yeniden ziyarete açıldı.

Abdülaziz Av Köşkü, bodrum katı ile birlikte üç katlı kâgir bir binadır. Abdülaziz döneminde inşa edilmiş av köşklerinin tipik bir örneğidir. Dış cephesi ve duvar resimleriyle barok, rokoko, neoklasik ve ampir üsluplarının görüldüğü eklektik bir karakter gösterir. İhtişamlı saray kapısı batı yönündedir. Bugün müze girişi olarak kullanılan kapı, yapının güney cephesindedir. Ayrıca aktif durumda olmayan bir kapı da doğu cephesinde bulunur. Güney cephedeki mermer kaplı girişte çift taraflı basamaklarla ortadaki giriş kapısına ulaşılır. Cepheye hakim ince, uzun, yuvarlak kemerli pencereleri, İzmit yöresi kamu yapıları cepheleriyle benzerlik gösterir. Zemin katın mermer döşemeli salonunun iki yanında iki oda, arka tarafta hizmetçi odaları bulunur. Orta salonun gerisinde iki yönlü merdivenlerle üst kata ulaşılır. Üst katta, ortadaki divanhanenin iki yanında birisi dinlenme, diğeri yatak odası olarak kullanılan iki oda vardır.

Yapının tavan resimlerinin kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmez. Kimi kaynaklarda İzmit Hünkâr Kasrı'nın iç süslemesini 1858 yılında Sepon Bezirciyan'ın yaptığı ve bu işteki başarısı sayesinde saray nakkaşı olduğu belirtilir. Müze tanıtma yazısında ise tavan süslemelerinin Fransız ressam Sasson tarafından sıva üzerine yağlıboya olarak yapıldığı ifade edilmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde yapılan Beylerbeyi Sarayı'nın süslemeleri ile İzmit'teki yapının süslemeleri arasındaki benzerlik göz önüne alınarak Beylerbeyi Sarayı'nı resmeden Mabeyn-i Hümayun ressamı Mason Bey'in İzmit'teki yapının da bezemesini yapmış olabileceği, kendisinden "Sason" olarak bahsedilen sanatçının "Mason" olabileceği ileri sürülmüştür. Kaynaklarda, tavan resimlerinin 1890 yılında ressam Azerian tarafından yapıldığı da geçmektedir. Dolmabahçe Sarayı Hazine-i Hassa Arşivi kayıtlarındaki 1903-1904 tarihli bir belgede sarayın duvar resimlerinin "adeta yenilendiği" belirtilmiştir.

Bahçede geniş yeşil alanlara yer verilmiştir. Yapıda Fransız barok tarzı peyzaj sanatının izleri görülür. Küçük sarayın gösterişli mimari yapısını göz önüne çıkaran sadelikte bir bahçe düzeni vardır. 2019 yılında müzenin yılda ortalama 36bin ziyaretçi ağırladığı açıklanmıştır.

Müzede 19. yüzyıl Osmanlı saraylarında kullanılan eşyalar sergilenmektedir. Batılı üslupta olan mobilyaların yanı sıra geleneksel yapım tekniğine sahip olanlar da bulunmaktadır. Sedefli Oda 'da yer alan, sedef kakmalı sandalyeler ve tahttan oluşan oturma takımının yerli üretim olma olasılığı yüksek görülür. Mobilya üslupları ile duvar resimlerinin üslubu birbirini tamamlar niteliktedir. Örneğin Divanhane'deki duvar resimlerinde bulunan sancak, arma, müzik aleti gibi sembollerin aynı mekândaki mobilyalarda da yer aldığı görülür.
Rokoko üslubunda aynalar, neo-klasik ve ampir üslubu yansıtan konsol ve dolaplar sarayın başlıca mobilyalarıdır. Mobilyalar üzerinde V. Murat arması, ay-yıldız motifleri görülebilir. Sergilenen mobilyaların bir kısmı yapının müzeye dönüştürülmesinden sonra başka saraylardan bu müzeye sergileme amacıyla getirilmiştir.

Atatürk Odası
Sedefli Oda
Kabul Salonu / Divanhane
Yatak Odası
Hünkâr Hamamı

Müze broşürü 11 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrasya Anı Evi, İzmir'in Karataş semtinde bulunan bir müzedir.
Sanatçı Dario Moreno babasının ölümü ve annesinin ikinci evliliğinden sonra, 1940'lı yıllarda bir süre üvey babasına ait olan bu evde yaşamıştır. Bu sebepten, ev halk arasında "Dario Moreno Evi" olarak, evin bulunduğu sokak da "Dario Moreno Sokağı" olarak bilinir. Bu sokak Karataş semtinde Tarihi Asansör'e giden kısa sokaktır. 1992 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi daha önce resmî adı 302. sokak olan sokağın adını Dario Moreno Sokağı olarak değiştirirken aynı yıl İzmir Kalkınma Platformu (İZKA) da evi bir müze hâline getirmiştir. Müzenin resmî adı "Avrasya Anı Evi" ise de "Dario Moreno Müzesi" olarak bilinir.
2009 yılında sokağa iki adet büst konuldu. Bunlardan biri Dario Moreno'ya, diğeri de müze ziyaretçilerinden Cezayir kökenli Fransız sanatçı Enrico Macias'a aittir.

Sokağın videosu18 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ayasuluk Tepesi, İzmir il merkezinin güney-güneydoğusunda, Selçuk ilçesinde yer alan bir höyüktür. Bölgedeki geniş araştırmalar öncesinde Efes antik kentinin MÖ 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen göçmenler tarafından kurulduğu düşünülmekteydi. Ancak özellikle Ayasuluk Tepesi'nde ve Çukuriçi Höyüğü'nde yapılan kazılar, yakın civarda  günümüzden 8 bin yıl öncesinden itibaren Neolitik yerleşmeler olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yine aynı kazılar, Efes'in Erken Tunç Çağı'nda kurulduğu ve Ayasuluk Tepesi'nin daha da eskiye dayanan ilk Efes yerleşmelerinden biri olduğunu ortaya koymuştur. Diğer yandan Hitit Dönemi'nde Batı Anadolu'da İmparatorluk'a bağlı Arzava - Mira Krallıklarının başkenti olan Apasas'ın da Ayasuluk Tepesi olduğu kesinleşmiş gibidir. Helenistik ve Roma Dönemleri'nde Efes'te gelişen kentin Bizans Dönemi'nde yeniden Ayasuluk Tepesi'ne geldiği, 1330 yılında Türkler tarafından alındığı ve Aydınoğulları Beyliği'nin başkentliğini yaptığı bilinmektedir. Yerleşim 16. yüzyıldan itibaren daralmaya başlamıştır.

Kalede kazı çalışmaları 1960 yılında Efes Müzesi tarafından yapılmıştır. İkinci dönem kazıları 1990 yılında başlatılarak 2003 yılına kadar Müze tarafından sürdürülmüştür. Daha sonra Ayasuluk Tepesi, St. Jean Bazilikası ya da ile birlikte Bakanlar Kurulu kararıyla 2007 yılında Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Anıtı Kazı ve Onarım Çalışmaları olarak Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Büyükkolancı'nın başkanlık ettiği bir bilim ekibinin sorumluluğuna verilmiştir. Bu kazı çalışmalarında iç kalede güney yamaç evleri, yollar, kale köşkü ve hamamı kazılarak gün yüzüne çıkarılmıştır. Selçuk Belediyesi'nin desteğinde 2010 yılında batı suru duvarlarında geniş çaplı olarak onarım çalışmaları başlatılmıştır. 2020 Yılından itibaren Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Anıtı Kazı ve Onarım Çalışmaları Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünden Dr. Öğrt. Üyesi Sinan Mimaroğlu tarafından yürütülmektedir.
Kazıların ana amacı, Anadolu ve Dünya arkeolojisi açısından son derece önemli görülen Efes'in tarihini aydınlatma ve bölgenin tarihöncesi dönemlerine ışık tutmaktır.

İç Kale'nin güneydoğu köşesinde açılan açmada 6 tabaka saptanmıştır. Buna göre Höyük, Erken Tunç Çağı'ndan Helenistik Dönem'e kadar kesintisiz iskan görmüştür.

Bizans Dönemi'nin MS 5. ve 6. yüzyıllarda kullanılan, Piskoposluk Sarayı olarak tanımlanan ana yapı evresidir. Ayrıca Büyük Sarnıç ya da AN yapısı olarak tanımlanan, dış surların güneydoğu köşesinde bir sarnıç vardır. Bina dıştan dışa 32,66 x 30,07 metre, içten içe 27,20 x 25,80 metredir. Sarnıca suyun su kemerleri ile getirildiği anlaşılmaktadır. Su kemerleri, Belevi ile Selçuk arasındaki Pranga Mevkii doğusundaki su kaynaklarındaki suyu, Ayasuluk Tepesi yerleşimine getirmektedir. Günümüzde yer yer 15 metre yüksekliğe kadar sağlam kalabilmişlerdir.
Günümüzde görülen Ayasuluk Kalesi, Selçuklu - Osmanlı kalesidir. Dış surlar gibi İç Kale de moloz taşlar ve devşirme malzeme kullanılarak inşa edilmiş ve 15 kuleyle güçlendirilmiştir. İç Kale'nin batıda ve doğuda olmak üzere iki girişi vardır. Batı kapısı, dışa taşan duvarlarla korunmalıdır. İç Kale içinde beş sarnıç bulunmaktadır. Bunlardan biri aslında Bizans Dönemi'nde yapılmış bazilikanın doğu (apsis) bölümüdür. St. Jean Bazilikası adıyla bilinen yapı Bizans İmparatorlu I. Justinianus tarafından 527 – 565 yılları arasında yaptırılmıştır. Bazilika, kale Türk kontrolüne geçtiğinde sarnıç haline dönüştürülmüştür. Yanına bir de hamam yapılmıştır.
Kale içinde konum olarak hakim bir durumda önemli bir yapıya 2009 yılı kazılarında ulaşılmıştır. Dıştan dışa 11,0 x 10,2 metre, içten içe 9 x 8 metre boyutlarındaki yapıda taş, tuğla ve kireç harç kullanılmıştır. Doğu ve güney kapılarının yapımında mermer kullanılmıştır. Kapılarda süsleme unsuru olarak kullanılan bağ motiflerinin benzerleri yine kale içindeki İsa Bey Camii süslemelerinde vardır. Bu nedenle kale köşkü olarak tanımlanan bu yapıyla caminin aynı dönemde ve aynı taş ustalarınca yapıldığı düşünülmektedir. Söz konusu yapının 1670 yılında Ayasuluk'a gelen İngiliz gezgin J. Covel'in gravüründeki iki katlı bina olduğu anlaşılmaktadır. Ancak 1690 yılı tarihli bir gravürde görünmemesi nedeniyle bu iki tarih arasında yıkıldığı düşünülmektedir. Kale köşkünün, Ayasuluk'un Aydınoğulları Beyliği'ne başkentlik yaptığı 1350 – 1390 yılları içinde, İsa Bey Camii'nin yaptıran Fahreddin İsa Bey tarafından 1375 yılında inşa ettirildiği ileri sürülmektedir.

Efes'teki en eski yerleşme konusunda ilk araştırmaları yapan O. Benndorf'tur. Benndorf, Efes'in lokalizasyonu için Ayasuluk Tepesi'ni önermiştir.
Altıncı tabakadan elde edilen üç ayaklı depolama kapları, çivi bezemeli parçalar ve silindirik kapaklar gibi Erken Tunç Çağı Troya I evresi, Emporio VII, Liman Tepe, Bakla Tepe Erken Tunç Çağı tabakalarına tarihlenen buluntular vermektedir.

Ayasuluk Tepesi kazıları resmi web sitesi 25 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İzmir Kültür ve Turizm Md. Ayasuluk Tepesi mimarisi, fotoğraflar

Aşiyan Müzesi, şair Tevfik Fikret’in 1906-1915 arasında yaşadığı, 1945 yılından bu yana müze olarak hizmet veren evidir.
Tevfik Fikret ve ailesine ait eşya ile Tanzimat Edebiyatı ve özellikle Edebiyat-ı Cedide döneminin önemli sanatçılarının eşyası sergilenmektedir.
Planlarını bizzat Tevfik Fikret’in çizdiği müze binası, şairin öğretmenlik yaptığı Robert Kolej’in yakınında bahçeli bir ev olarak inşa edilmiş ve yapımı 1906’da tamamlanmıştır. Bina, Tevfik Fikret’in ölümünden bir süre sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı ve 19 Ağustos 1945’te Edebiyat-ı Cedide Müzesi adıyla ziyarete açıldı. Şairin Eyüp’teki aile mezarlığında bulunan mezarı 1961’de müzenin bahçesine taşınmış ve müze bu tarihten sonra Aşiyan Müzesi adını almıştır.
2010-2012 yılında restorasyon nedeniyle kapalı bulunan müze, 14 Aralık 2012’de yeniden ziyarete açıldı.

Salon bölümü, evin girişi katında bulunur. Şair Tevfik Fikret’in orijinal eşyasının düzenlendiği ve balmumu heykelinin bulunduğu bölümdür. Osmanlı Halifesi Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Tevfik Fikret’in Sis başlıklı şiirinden etkilenerek yaptığı Sis adlı tablosu  ile Tevfik Fikret’in kendi eseri olan “Krizantemli Vazo” ve “Nazime Hanım Bebek Sırtlarında” adlı tablolar bu bölümde sergilenir. Şairin babası Hüseyin Efendi'nin eşyası ile  oğlu Haluk'a ait fotoğraflar için ayrı birer köşe bulunur.
Edebiyat-ı Cedide bölümü, Tevfik Fikret'in dinlenme odası olarak kullandığı odadır. Tevfik Fikret'in edebiyatçı dostlarının fotoğrafları sergilenmektedir. Recaizade Mahmut Ekrem'in son halife Abdülmecit Efendi tarafından yapılmış tablosu bu bölümde yer alır.
Abdülhak Hamit Tarhan bölümü, evin kuzeyinde yer alan odaları içerir. Abdülhak Hamit'in ölümünün ardından eşi tarafından İstanbul Belediyesi'ne bağışlanmış eşya bu bölümde sergilenir. Şairin fotoğrafları ve birebir boyutlarda yapılmış Şehzade Abdülmecid imzalı tablosu bu bölümün duvarlarında yer alır.
Çalışma odası, binanın üst katında bulunan bölümdür. Fikret'in kütüphanesi, oto portresi, yazı masası ve hat levhalar sergilenir.
Yatak odası, Tevfik Fikret'in hayata gözlerini yumduğu yerdir. Mihri Müşfik Hanım tarafından ölümünden sonra alınan yüz maskı bu bölümdeki en önemli eserlerdendir.
Yemek odası, Tevfik Fikret'in ailesine ait yemek takımları ile şairin kendi eseri natürmortları bulunduğu bölümdür.
Şair Nigar bölümü, Şair Nigâr Hanım'ın oğlu Salih Keramet Nigar'ın 1959'da müzeye bağışladığı eşya ile kütüphane ve arşivi içerir.
Mutfak-Çamaşırhane
Bahçe, Tevfik Fikret'in mezarı bulunur.

 OpenStreetMap'te Aşiyan Müzesi ile ilgili coğrafi veriler  

Resmi site* Müze broşürü29 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Âşık Veysel Müzesi, Türkiye'de Sivas'ta, Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyü'nde ünlü halk ozanı Âşık Veysel'in müze olarak düzenlenen evidir.
Âşık Veysel Şatıroğlu'nun doğduğu ev Kültür Bakanlığı tarafından 1979 yılında kamulaştırılmış, 1982 yılında yenilenerek müze olarak ziyarete açılmıştır. Ev ve 2012'de yapılan ek binadan oluşan müzede Âşık Veysel'in  fotoğrafları, kişisel eşyaları, şiirleri ve onunla ilgili yayınlanan eserler ve balmumu heykeli sergilenmektedir.
İki bina arasındaki "Karanlık Oda" denen bölüm bulunur. Bu bölümde ziyaretçiler görme engelli Âşık Veysel'in dünyasını anlamak için bu karanlık odadan geçerler. Müzede Âşık Veysel, görme engelli ziyaretçilere kabartma yazılarla anlatılır.

Görme yetisini çiçek hastalığı sonucu kaybeden Âşık Veysel, Sivas'ta 1931'de düzenlen Âşıklar Bayramı'nda Ahmet Kutsi Tecer tarafından keşfedilmiş ve şiirleri ülke çapında tanınmıştı. Ozan, birçok vilayeti gezdikten ve 6 köy enstitüsünde saz öğretmenliği yaptıktan sonra "Bütün hislerim kulaklarımda… Şehirde o gürültüler kulağımı kapatıyor." diyerek 1946'da ani bir kararla köyüne dönerek çiftçilikle uğraşan ve 21 Mart 1973'te ölmüştür. Köydeki evi, 1979 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı  tarafından  kamulaştırıldı. İki oda ile  odaların bitişiğindeki mutfak, depo ve salondan oluşan ev, müze olarak düzenlenip 21 Mart 1982'de ziyarete açıldı.
2009 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından restore edildi; 7 Aralık 2012'de yeniden ziyarete açıldı. Tasarımı ve kürasyonu, 2012 yılında Sivas Müze Müdürlüğü tarafından İsveç’in Stockholm kentindeki Synskadades Müzesi ile birlikte yürütülen  "Avrupa Birliği-Türkiye Kültürlerarası Diyaloğu Müzeler Hibe Programı" kapsamındaki "Müzeler Arası Kültür İttifakı Projesi" kapsamında yeniden düzenlendi. Düzenleme esnasında müze binası çevre dostu malzemelerle yenilenmiş, sergi alanı yeniden tasarlanmıştır. Bu  düzenleme sırasında Âşık Veysel'in evinin yanına iki katlı ek bir bina inşa edilmiş, ek binanın ikinci katı bir misafirhane olarak düzenlenmiştir.
Bu proje dahilinde Âşık Veysel'in hayatını konu alan ve daha önce hiç yayımlanmamış bazı radyo ve televizyon kayıtlarının yer aldığı bir belgesel hazırlanmıştır. Hacı Mehmet Duranoğlu'nun hazırladığı  belgesel, Âşık Veysel Müzesi'nde İsveç Synskadades Müzesi'nde düzenli olarak gösterilir. Belgesel, her ziyaretçiye erişilebilir bir deneyim sunmak üzere, İngilizce altyazıyla ve işaret dili seslendirmesi gösterilmektedir 2023 yılında yayımlanan bir habere göre müzeye, bir yıl içerisinde ortalama 20 bin yerli ve yabancı ziyaretçinin gelmektedir.
Müzenin rehberliğini uzun süre sürdürmüş olan Âşık Veysel'in torunu Cemal Şatıroğlu'nun vefatı üzerine bu görevi, Âşık Veysel'in yol arkadaşlarından biri olan Eyüp Güleryüz'ün oğlu Mustafa Güleryüz üstlenmiştir.

Müze, görme engeli olanlar dahil tüm ziyaretçiler için erişim kolaylığı sağlamak üzere düzenleniştir. Müzede ziyaretçileri Âşık Veysel fotoğrafları ile Âşık Veysel'in anılarından kesitlerin içeren büyük panolar karşılar. Soldaki ilk oda, Âşık Veysel'in öldüğü odadır. Bu odada ozanın  pipo, ağızlık, tespih, cüzdan, paket tütün, tabaka, fincan gizi özel eşyaları sergilenir. Âşık Veysel'in sazıyla oturur vaziyetteki balmumundan heykeli bu odadadır. Duvarda Âşık Veysel'in imzası ve parmak izinin olduğu bir pano vardır.
Ana kapının sağ tarafında kalan ilk odada  L biçiminde tahta sedirler ve televizyon bulunur. Ziyaretçiler sedirde oturarak Âşık Veysel belgeselini izleyebilir. Bitişik odada mutfak vardır. Mutfakta Âşık Veysel'in kullanmış olduğu bakır tencere, tabaki fincan takımı, güğüm, lüks lambası gibi eşyalar sergilenir. Duvarda geniş aile fotoğrafı ile hakkındaki eski dergilerde hakkında çıkan yazılar asılmıştır.
Salon bölümünde Âşık Veysel'in yağlıboya tablosu, fotoğrafları, yüz maskı, oğlunun sazı bulunur. Ayrıca  içinde onun hakkında yazılmış eserler bulunan bir kütüphane ile ziyaretçi defterinin durduğu bir çalışma masası vardır.
Müzenin ev ile ek binaya bağlantı kuran ve "Karanlık Oda" adı verilen bölümde görme engelli bireyler için braille alfabesiyle yazılmış "Uzun İnce Bir Yoldayım" sözüne yer verilirken diğer misafirler için ise karanlıkta 2-3 saniye, yerleştirme sanatı sonunda Âşık Veysel heykeli beliriyor.
Ziyaretçiler salon bölümünden sonra karanlık odadan geçerek ek binaya girerler. Bu bölümde Âşık Veysel hakkında büyük panolar yardımıyla sunulan tasarımlar bulunur. Âşık Veysel dizelerinin küçük renkli kartlara basılarak tavanda oluşturulmuş gökyüzünden sarkıtıldığı tasarım, en ilgi gören bölümlerdendir.

Âşık Veysel'in Hayatı Bu Müzede (video)
Âşık Veysel Sanal Müzesi

Bakla Tepe Höyüğü, İzmir il merkezinin 30 km. güneyinde, Menderes (Cumaovası) ilçesinde, Tahtalı Barajı nedeniyle terk edilen Bulgurca Çiftlik Köyü'nün hemen yakınında yer alan bir Höyüktür. Yıllardır bakla yetiştirilen bir alan olduğundan Köy'de Bakla Tepe olarak bilinmekteydi. Tarihöncesi bir yerleşimin höyükten köy altına kadar uzandığı, sapılan sondalardan anlaşılmaktadır.
Höyük, 250 metre çapında, 20 metre yükseklikte doğal bir kayalık yükseltidir. Tepenin üstü 70 metre çapa varan bir düzlüktür. Yerleşmenin, MÖ 4. ve 3. bin yıllarda deniz ticaretini besleyen geri bölgede yer alan bir yerleşim olduğu, zengin buluntularla desteklenmelidir. I. Dünya Savaşı yıllarında tepede bir top mevzii açılmıştır. Daha sonra bu çukur köylülerce, yakındaki Klasik Dönem yerleşmesinden taşınan toprakla kapatılmış, daha da bir tahribata neden olmuştur. Ayrıca ev yapımında höyükten taş alınması ilave tahribatlara yol açmıştır.

Höyük ilk olarak Numan Tuna tarafından tespit edilmiştir. Yerleşmede ilk olarak İzmir Arkeoloji Müzesi tarafından 1993-94 yıllarında yüzey araştırmaları ve sondajlar yapılmış, kazılar 1995-98 yılları arasında yapılmıştır. Höyükteki kazı ve araştırmalar, Tahtalı Barajı Kurtarma Kazısı Projesi çerçevesinde, İzmir Arkeoloji Müzesi'nin proje başkanlığını üstlendiği, Hayat Erkanal başkanlığında sürdürülmüştür. Kazı çalışmaları, Liman Tepe Kazı Kurulunun bilimsel sorumluluğunda, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nün maddi desteği ile yürütülmüştür.

Kazılar sonucunda höyüğün Geç Kalkolitik Çağ'dan Erken Tunç Çağı'nin ikinci yarısına kadar iskan edildiği anlaşılmıştır. Recep Meriç, Bakla Tepe Höyüğü'nde, Troya I ile çağdaş Erken Tunç Çağı ve Kumtepe Ib ile çağdaş Geç Kalkolitik Çağ malzemesi bulunduğunu bildirmiştir. Geç Kalkolitik Çağ yerleşimi yaklaşık 300 metre çapında açık bir yerleşim olup yerleşimi çevreleyen bir sur bulunmamaktadır. Bu dönemde en az dört farklı evrede iskan edildiği anlaşılmaktadır.

Tüm Geç Kalkolitik yapıları bir taş temel üzerine kamış, dal ve çamur kullanılarak çıkılan duvarlarla inşa edilmiştir. Taban, çakıl taşları ya da yumruk büyüklüğünde taşlarla döşelidir. Yapılar arasında çakıl döşeli sokaklar ortaya çıkarılmıştır. Tüm Kalkolitik evrelerinde yapıların yangın geçirdiği görülmektedir.
Ulaşılan buluntulara dayanılarak höyüğü iskan eden Kalkolitik topluluğun tarımcı bir topluluk olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bulunan bir ucu ızgaralı yapıların, üzerleri kargı ya da ahşam malzemeyle kapatılarak taban altından hava akımı sağlandığı ve buralarda üretim fazlası tahılı depolamakta kullanıldığı düşünülmektedir. Ayrıca 1,3 metre çapında dairesel planlı, tabanı taş döşeli yapıların da depo amaçlı kullanılmış olması kuvvetle muhtemeledir.
Bu tarım toplumunun bir maden ve dokuma endüstrisi geliştirdiği anlaşılmaktadır. Kazılarda bolca maden buluntu, cüruf ve potalar gibi buluntu, gelişkin bir maden endüstrisine işaret etmektedir. Kazı alanından toplanan cüruf üzerinde yapılan incelemeler, bakır ergitilmesi sırasında ortaya çıktığını ve işlemin pota içinde yapıldığını kesin biçimde göstermektedir. İncelemelerin sonucu, oksitli bakır cevherinin pota içinde odun kömürü (indirgeyici olarak) eklenerek ergitildiğini ortaya koymaktadır. Bu işlem, [[Liman Tepe Höyüğü'ndeki işlemle aynıdır. Gelişkin bir dokuma endüstrisinin varlığını, kazılarda ele geçen dokuma tezgâhı ağırlıklarından (ağırşak) anlamak mümkündür.
Taban altlarında, iri küpler (pithos) içinde gömülen bebekler bulunmuştur. Hacker (ana rahmindeki gibi) küplere yerleştirilen bu bebeklerin yanında herhangi bir gömü hediyesine rastlanmamıştır.

Erken Tunç Çağı evresinde yerleşimde önemli değişiklikler olmuştur. Öncelikle höyüğün etrafı surla çevrilmiş, yer yer hendekler kazılmıştır. Mimari da, yine taş temellere dayanmakla birlikte duvarların yapımında kerpiç kullanılmaya başlanmıştır. Birbirinde ayrı yapılar yerine ortak çatılar ve duvarlarla dikdörtgen planlı yapılar görülür.
Kalkolitik evre mezarları yerleşmenin dışında olup üç farklı tiptedir. Dört taraftan iri levha taşlarla kuşatılmış mezarlar, pithos mezarlar ve sıradan toprak mezarlar bulunmuştur. Üç mezar türünde de ölüler hacker durumunda gömülmektedir ve farklı olarak gömüt hediyeleri konulmuştur. Bronz kısa hançer, ok uçları, gümüşten süs eşyaları başlıcalarıdır.
Bu yerleşimi bir boş dönem izlemektedir. Erken Tunç Çağı II'nin sonlarında bölgenin yeniden iskan edildiği görülmektedir. Ancak bu iskan, öncekilerden son derece belirgin bir biçimde küçük ve düzensizdir. Baraj gölünün dolmaya başlamasıyla köy boşaltılınca, köyde yapılan sondajlarda geniş bir mezarlık bulunmuştur. Höyüğün güneyindeki pithos mezarlardan oluşan bu mezar alanı kabaca 700 metrekarelik bir alan olarak görülmektedir. Bazı pithosların içine, öncekinin kemikleri dibe doğru itilerek birden fazla insan gömüldüğü görülmektedir. Altı kafatasının aynı pithos içinde olduğu görülmüştür. Bu evrede bulunan seramik örnekleri, bu dönemde Anadolu'dan batı Ege'ye doğru bilinen bir "kültür transferinin" izleri olarak tanımlanmıştır.
Ayrıca Erken Tunç Çağı yapı katmanında, fakat Geç Tunç Çağı'na ait Miken anıtsal mezar odası ve Ege -  Anadolu kültürel özelliklerini sentezleyen bir mezar kompleksi bulunmuştur. Yapılan araştırmalarda, tabanı çok düzgün biçimde çakıl döşeli mezar odasında yerel örnekler yanı sıra boyalı ithal Miken seramiği de bulunmuştur. Bunlar yanında Miken tarzı fildişi, altın, taş ve kemik buluntular ele geçmiştir. Gömüt hediyeleri yönünden son derece zengin olan mezarın, yerel bir aristokrat ve ailesine ait olduğu kesindir. Mezar odasındaki kemiklerin yanmış olması, ölü yakma geleneğine bir göndermedir.
Mezar odasında bulunan insan kemikleri ve diğer buluntular üzerinde yapılan incelemelerde,

Ölülerin, ölümden kısa bir süre sonra, gömüt hediyeleriyle birlikte, mezar dışında yakılarak küplere konulduğu ve sonra mezar odasına getirildiği,
mezar odasında bulunan yanmış kaplumbağa parçaları, Geç Tunç Çağı Bakla Tepe'nin "kaplumbağa kültü" geliştirdiğini göstermektedir. Ayrıca yanmış çeşitli hayvan kemikleri, ateşe bu hayvanların da atıldığı,
yakma işlemi 950 °C üstünde bir ısıda gerçekleştirildiği,
mezara biri çocuk olmak üzere en az 12 kişi gömüldüğü,
bu kültürde her yaştan ve cinsiyetten insanın yakılarak gömüldüğü,
anlaşılmaktadır.
Bakla Tepe Höyüğü'nde bulunan obsidiyen malzemenin çokluğu, burasının bir obsidiyen atölyesi olduğunu düşündürmektedir. Obsidiyen hammaddesi Melos Adası'ndan sağlandığı kabul edilmektedir. Sonuç olarak Erken Tunç Çağı I'de Bakla Tepe'nin obsidiyen işlemesinde ileri bir düzeye ulaşmış olduğu, ele geçen buluntulara dayanılarak söylenebilir.

Yerleşme özellikle ticaret ve kültürel temaslar yönünden oldukça elverişli bir konuma sahiptir. Cumaovası'na hakim konumunun yanı sıra bu ova üzerinden kuzeyde İzmir Körfezi'ne, güneydoğuda Küçük Menderes Vadisi'ne, Tahtalı Deresi Vadisiyle Gümüldür Ovası'na ve güneybatıdaki Çile Deresi Vadisi'ne bağlantılıdır. Söz konusu vadi Kolophon ve Klaros gibi antik yerleşimlerin yer aldığı bir vadidir.
Orta Anadolu'dan Suriye'ye kadar uzanan bölgede bulunan belirli kap örnekleri Bakla Tepe Höyüğü'nün Erken Tunç Çağı II evresinde bulunmuş olması İzmir'in, Anadolu ile Ege kültür bölgeleri arasında bir geçiş hattı olduğunu göstermektedir.

ANKÜSAM - Bakla Tepe Kazısı, Ankara Üniversitesi Sualtı Arkeoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi T. C. Kültür Bakanlığı Antılar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 18., 19., 20. ve 21. Kazı Sonuçları Toplantısı, Bakla Tepe Kazı Sonuçları Raporları
Harita24 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
buluntularla ilgili fotoğraflar

Baksı Müzesi Bayburt’a 45 km uzaklıktaki Bayraktar Köyü'nde kurulu sanat müzesidir. Kurulduğu Bayraktar Köyü'nün eski adı olan baksı sözcüğü eski Türklerde bilgin, hekim, şaman anlamlarına gelmektedir. Müze, çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarına ev sahipliği yapmaktadır.

Sergi salonları, depo müze, atölyeler, konferans salonu, kütüphane ve konukevi gibi bölümlere sahip olan müze 40 dönümlük bir alanda kurulmuştur. Bayburtlu sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan tarafından 2012'de inşa edilmiştir. 2000 yılında oluşmaya başlayan müze fikri, 2005 yılında bir Baksı Kültür Sanat Vakfı ile gelişmeye devam eder. Ana bina, 2010 yılında devletten hiçbir maddi yardım almadan, tamamlanır. 2010 yılı Haziran ayında İstanbul Modern Tanıtımı, Temmuz ayında ise halka açılışı yapılmıştır. 2012 yılında Müze’nin yeni sergi salonu olan Depo Müze açılmıştır.

Baksı Müzesi, Avrupa Parlamenterler Meclisi himayesinde verilen “2014 Yılı Avrupa Konseyi Müze Ödülü”nü, 8 Nisan Salı günü Strazburg, Palais Rohan'da aldı. Ödülün simgesi olan Joan Miro'nun Güzel Göğüslü Kadın isimli bronz heykelciği 1 yıl boyunca Müze'de sergilendi.

 OpenStreetMap'te Baksı Müzesi ile ilgili coğrafi veriler

Balçova Teleferiği, diğer adıyla İzmir Teleferik, Türkiye'nin İzmir ilinin Balçova ilçesinde yer alan gondol teleferiktir.

Balçova Belediye Başkanı Ercüment Uysal, Ağustos 1970'te Romanya'nın Braşov şehrinde gördüğü teleferikten esinlenerek Balçova'ya da bir teleferik yapmayı planladı. Türkiye'ye döndüğünde ülkedeki tek teleferik olan Bursa Teleferik'i incelemek için Bursa'ya gitti. Daha sonra Avrupa'da teleferik yapımında faaliyet gösteren şirketlerle görüştü ve 18 Temmuz 1972'de 695.000 Alman markı karşılığında Almanya merkezli bir firma ile sözleşme imzaladı. Yeşiloğlu Tepesi ile Dededağı'nın zirvesi arasında inşa edilen ve 1973'ün son aylarında deneme seferleri gerçekleştirilen teleferik, 24 Mart 1974'te hizmete girdi.
2008'de Makine Mühendisleri Odası İzmir Şubesi'nin raporu sonrasında güvenli olmadığı gerekçesiyle kapatıldı. 2012'de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından ihalesi yapılan teleferiğin temeli 6 Nisan 2013'te atıldı. ₺15,5 milyon maliyetle yenilenen teleferik, 31 Temmuz 2015'te yeniden hizmete girdi.

Balçova Teleferiği'nin eğik uzunluğu 810,71 metre, yüksekliği 45 metre, iki ucu arasındaki yükseklik farkı 351,66 metre, deniz seviyesinden yüksekliği ise 418 metredir. Tesiste her biri 8 kişilik 20 kabin bulunmaktadır ve saatte 1.200 yolcu taşınabilmektedir. Teleferiğin maksimum hızı 5 m/s, seyahat süresi ise 2 dakika 42 saniyedir.

İZULAŞ tarafından işletilen teleferik, pazartesi hariç haftanın altı günü 12.00-20.00 saatleri arasında hizmet vermektedir. Tesis engellilerin erişimine uygundur. Beş yaşından küçüklerin ücretsiz kullandığı teleferiğin ₺150 biniş ücreti bulunmaktadır. Ücret ödemeleri için İzmirim Kart da kullanılmaktadır.

Resmî site

Balıkesir Kuvâ-yi Milliye Müzesi, Balıkesir'de I. Dünya Savaşı sonrasında Millî Mücadele çalışmalarında karargah olarak kullanılmış eski belediye binasında 1996'da hizmete giren müze.
İki katlı müzenin zemin katında Balıkesir'de Kuvâ-yi Milliye'nin kurulmasına öncülük etmiş 41 kişinin aldıkları yazılı kararlar, kongrenin kararları, bu kişilerin kişisel eşyaları, fotoğrafları ile Atatürk'ün Balıkesir'e gelişlerinde çekilmiş fotoğrafları; ikinci katında ise, Balıkesir'de ortaya çıkan arkeolojik ve etnografik eserler sergilenmektedir.
Müze binası, 1840 yılında Karesi Sancağı Defterdarı Giridizade Mehmet Paşa'nın konağı olarak yaptırılmıştır. İzmir'in İşgalinin ertesi günü Balıkesirlilerin bu binada toplanarak Batı Anadolu'da silahlı mücadele kararı almaları nedeniyle tarihî önemi büyük olan bu bina, uzun zaman II. Kolordu Karargâhı olarak kullanıldı. Bina, 1947-1988 yılları arasında belediye hizmet binası olarak kullanıldıktan sonra restore edildi ve müze haline getirildi. Müze müdürlüğü 1987 yılında kuruldu. Müze, restorasyon ve eser toplama çalışmaları bitirildikten sonra 6 Eylül 1996 tarihinde hizmete girdi.

Balıkesir'in Kurtuluşu

 OpenStreetMap'te Balıkesir Kuva-yi Milliye Müzesi ile ilgili coğrafi veriler

Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi, Türkiye'nin ilk fotoğraf müzesidir.
Fotoğraf ve fotoğrafçılık tarihine dair nesnelerin sergilendiği müzenin bünyesinde M. Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı adlı özel bir kitaplık da bulunur. Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi ve M. Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı, Dumlupınar Mahallesi, Ulus Sokak'ta 150 yıllık 2 katlı tarihi bir yapı ve hemen bitişiğindeki 3 katlı yeni yapıda yer almaktadır.
Müze; 2 sergi salonu, makine teknolojisi salonu, kitaplık, fotoğraf ekipmanları, karanlık oda ve binanın buluntularının sergilendiği salon ile tarihi ve teknik değeri olan fotoğraf makinelerinin sergilendiği salondan oluşur.

Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi'nin açılışı 19 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Müze ve kitaplık dönem başkanlığını, Altuğ Oymak'ın yaptığı Balıkesir Fotoğraf Sanatı Derneği (BASAF) yönetim kurulu üyeleri Ömer Gemici, Yakup Özkul, Yusuf Hocaoğlu, Bahar Öztunç'un girişimiyle tüm dernek üyeleri, Balıkesirli fotoğraf gönüllüleri ve tüm yurttan katılımcıların katkıları ile imece yöntemiyle kurulmuştur.
Fotoğraf Müzesi'nin temeli, Balıkesir Kuvâ-yi Milliye Müzesi içinde fotoğraf makineleri ve aksesuarlarının sergilendiği özel bir bölüm açılması ile atılmıştır. 1996 yılında bu özel bölümü oluşturan Balıkesir Sanat Fotoğrafçıları Derneği (BASAF), bağımsız bir fotoğraf müzesinin kurulması için çalışmaya başladı. 2002'de eskiden öğrenci yurdu olarak kullanılan 150 yıllık taş bina bir fotoğraf müzesi ve gösteri merkezi olarak kullanılmak üzere valilik tarafından BASAF'a tahsis edildi. Binanın yanındaki boş arsa ise Balıkesirli Tan ailesi tarafından derneğe bağışlandı. Böylece toplam 470 metrekarelik kapalı alanda bir fotoğraf müzesi ve kitaplığı kurmak üzere çalışmalar sürdürüldü.
3 Mayıs 2003 günü kitaplık inşaatı için temel atıldı ve müze binasının restorasyonu başladı. "Bir tuğla da benden" kampanyası ile fotoğrafseverlerden sağlanan ayni ve nakdi bağışlarla inşa edilen kitaplık binası kısa sürede tamamlanarak aynı yıl 6 Eylül 2003'te çatıya bayrak dikme töreni düzenlendi. 19 Mayıs 2004 günü ise Balıkesir ve Türkiye için bir ilk olan fotoğraf ihtisas kitaplığı, Balıkesir  M. Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı'nın açılışı gerçekleşti. Hepsi imzalı, fotoğraf hakkında Türkçe, Osmanlıca ve başka yabancı dillerde 2000'i aşkın  eser kitaplıkta yer almaktadır.
Müze binasının restorasyon çalışmasının tamamlanması ve açılışın yapılması ise 19 Mayıs 2006'da gerçekleşti. Özel koleksiyonlar dışındaki ilk fotoğraf müzesi olan Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi açılışından sonra Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu'nun, Balıkesirliler Birliği'nin, İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK)'nin ödüllerine layık görüldü.
Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi ve M. Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı'nın oluşumu hakkında TRT İzmir TV tarafından bir belgesel yapılmıştır.
Müzenin ilk yayını, editörlüğünü Ömer Gemici'nin yaptığı "Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurt Gezilerinde Önemli Bir Durak Balıkesir" adlı fotoğraf albümüdür.

 OpenStreetMap'te Balıkesir Ulusal Fotoğraf Müzesi ile ilgili coğrafi veriler

Bandırma Vapuru ve Millî Mücadele Parkı Açık Hava Müzesi, Samsun'un Canik ilçesinde bulunan ve 18 Mayıs 2003 tarihinde Bandırma Vapuru Müzesi adıyla açılan müze.

Müze projesi, 13 Kasım 1999 tarihinde Samsun Valiliği'nin orijinal Bandırma Vapuru'nun boyutlarına sadık kalınarak tekrar inşa edilmesi kararıyla başlamıştır. 2000 yılında Doğupark'ta başlayan inşa aşaması Taşkınlar Tersanecilik tarafından üstlenmiştir. Vapurun yapımı 1960 yılında gün ışığına çıkan ve günümüzde İstanbul Deniz Müzesinde muhafaza edilen orijinal vapurun projesi kaynak alınarak 15 Nisan 2001'de tamamlanmıştır. 18 Mayıs 2003 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmî açılışı yapılan müzenin iç çalışmaları Abdi Güzel, alan çalışması ise 2000 ve 2001 yıllarında Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmıştır.
Ayrıca yine Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından 2002 yılında Kurtuluş Savaşı'nı ve genelgeleri betimleyen on kabartmadan oluşan Millî Mücadele Panoraması ile Türkiye'nin yedi bölgesini temsil eden yedi figürlü Millî Kurtuluş Anıtı da müze alanına eklenmiştir.

2005-2008 yıllarında müzede ve çevresinde yenileme çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar ile müzenin çevresindeki 35.000 m2'lik bir alanda çeşitli eklemeler ve peyzaj düzenlemesi yapılarak Bandırma Vapuru ve Millî Mücadele Parkı Açık Hava Müzesi adı verilmiştir.
Millî Mücadele Parkı adı verilen açık hava müzesine eklenen İzmir'in Kurtuluşu'nu betimleyen üç yüz parçadan oluşan ve 70m2'lik alana yayılan oluşan seramik kabartma duvarı Türkiye'nin en uzun kabartmalarıdır. Samsun ve ilçelerinden Kurtuluş Savaşı'na katılıp şehit düşen 1200 kişinin isimlerinin yer aldığı Şehitler Yazıtı da yine yenilemeler sırasında eklenmiştir.
Ayrıca tüm vapurdaki ahşap işçiliği, filikalar ve halatlar, raspa ve boyalar yenilenmiş, güvertede bulunan ahşaplar hava muhalefetine dayanıklı olacak şekilde elden geçirilmiş, yeni 13 balmumu heykel yerleştirilmiş, çeşitli kamara düzenlemeleri yapılmıştır.

Müze tefriş ve yatak odası, sergi salonu, kaptan köşkü, kaptan kamarası ve mutfak olmak üzere altı bölümden oluşmaktadır. Tefriş salonunda aralarında Mustafa Kemal de olmak üzere beş balmumu heykel ile 1870'li yıllarda imal edilen gemici saati, telefon, yangın tüpü, ölçüm saati gibi eşyalar yer almaktadır. Mustafa Kemal'in yatak odası olarak dizayn edilen odada yine Mustafa Kemal'e ait orijinal bir radyo yer almaktadır.
Sergi salonuna vapurun her tarafından giriş ve çıkış yapmak mümkün olup yenileme çalışması öncesi ambar olarak kullanılmaktaydı. Salonda vapurun orijinal çizimleri ve tarihçesi, Mustafa Kemal'e ait koleksiyon fotoğrafları, Mustafa Kemal'e ait orijinal beylik silahı, yine Mustafa Kemal'in el yazısıyla yazdığı kongre kararnamelerinden nüshalar sergilenmektedir. Ayrıca sinevizyon gösterimi yapılmasını sağlayan sistem ve oturma grupları da yer almaktadır.
Kaptan köşkünde vapurun kaptanı İsmail Hakkı Durusu'yu temsilen bir balmumu heykel ve 1887 yılına ait denge pusulası yer almaktadır. Kaptan kamarasında ise özel eşyalar yer almamaktadır. Vapurun son bölümü olan mutfakta ise kömür sobası yer almaktadır.

Sanal tur
Facebook'ta Bandırma Vapuru ve Millî Mücadele Parkı Açık Hava Müzesi
Foursquare'da Bandırma Vapuru ve Millî Mücadele Parkı Açık Hava Müzesi

Batman Müzesi; Batman'da bulunan, 2015'te ziyarete açılmış arkeoloji müzesidir.
Müzede, Ilısu Barajı'nın faaliyete geçmesiyle sular altında kalacak olan yerlerde yapılan  kurtarma kazılarında ele geçirilen eserler korunur.Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlıdır

2010 yılında yapımına başlanan müze 2015 yılında ziyarete açılmıştır.

Batman Müzesi'nin binası, Batman Kültür Merkezi hizmet binasındadır. Müze girişi hizmet binasından ayrıdır. 2 katlı müzenin toplam büyüklüğü yaklaşık 1500 metrekaredir. Eserler, 3 ayrı salonda sergilenir.

Müzenin koleksiyonu, Paleolitik ve Neolitik dönemlere ait buluntular ile Ilısu ve Hasankeyf bölgelerinden çıkartılan eserlerden oluşur. Üç büyük teşhir salonunda yaklaşık 500 eser sergilenmektedir.
Ilısu Barajı'nın faaliyete geçmesiyle birlikte sular altında kalacak olan bölgelerde gerçekleştirilen yedi  kurtarma kazısında le geçirilen eserler müzede korunmaktadır. Bu kazılarda bulunan tarihî eserlerden en önemlileri Başur Höyük kazısında ortaya çıkarılan oyun taşları ve tunç mezar hediyeleri, Gusir Höyük'te keşfedilen dikili taş ve yine Hasankeyf'te bulunan "Tanrı Bes"tir.

Müze müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen bir proje ile müze bahçesinde tarih öncesi dönemlerdeki yerleşim alanlarının bir modeli oluşturulmuş ve bu uygulamayla ziyaretçilerin tarihi yaşayarak ve deneyerek öğrenmeleri amaçlanmıştır. Alana Gusir ve Gre Amer höyüklerinden ev modelleri inşa edilerek evin içine ölü gömme geleneği gibi o dönemlere ait birçok ritüel canlandırılmıştır. Ayrıca Hasankeyf'teki "Artuklu Kapısı"nın ve Başur Höyük'te bulunan oyun taşlarının birer replikası da bahçeye yerleştirilmiştir.
Arkeolojik kazıların nasıl yapıldığını görmek isteyenler için de uygulamalı kazı alanları bulunmakta ve bu alanlarda, uzman arkeologlar tarafından ziyaretçilere uygulamalı kazı eğitimi verilmektedir. Ayrıca müzede Batman ve Siirt bölgelerinde gerçekleştirilen kazılarla ilgili belgesellerin gösterildiği projeksiyon odası, bir adet kütüphane ve eserlerin restorasyonunun yapıldığı bir laboratuvar bulunmaktadır.

Belevi Mozolesi veya Belevi Anıt Mezarı, İzmir ilinin Selçuk ilçesine bağlı bir belde olan Belevi'de bulunan Helenistik döneme ait bir anıt mezardır. Anıt mezar Efes'ten 14 kilometre uzaklıkta bulunan bu görkemli mezar, günümüzde Belevi beldesi sınırları içinde kaldığı için Belevi Anıt Mezarı adıyla anılır.
Mezarın ilk sahibi olarak Antigonos Monophthalmos (MÖ 323–301) veya Lisimahos (MÖ 323–281) düşünülmüş olabilir; ancak daha sonra Seleukos Kralı II. Antiokhos Theos'un (MÖ 261–246) mezar yeri olarak da kullanılmış olabilir.

İlk başta Belevi Mozolesi Büyük İskender'in varislerinden olan ve başkenti Efes olan Batı Anadolu ve Trakya ile Makedonya'yı kapsayan imparatorluğun hükümdarı Lysimachus için yapılmıştı. Lysimachus, İpsos Muharebesi ile Efes'i alarak burayı başkent ilan etti ve biraz ilerisine kendisi için bir mozole inşa ettirdi. Ancak Lysimachus bu mezara hiç gömülemedi. Lysimachus, I. Seleucus Nicator tarafından MÖ 281'deki Korupedyon Muharebesi'nde yenilip ölürüldü ve Efes ile beraber tüm imparatorluk I. Seleucus Nicator'un eline geçti. Böylece Lysimachus'un hanedanlığı sona ermiş oldu. Bir süre anıt mezar öylece kaldı; ama sonunda bu güzel yapı fark edildi ve II. Antiochus Theos anıt mezarı kendisi için kullandı.
II. Antiochus Theos, Selevkos İmparatorluğu'nun kurucusu I. Seleucus Nicator'un torunuydu. Büyük İskender'in arkasında bir varis bırakamadan ölmesiyle fethettiği tüm topraklar komutanları arasında bölüşüldü. MÖ 312'de Babil'de bağımsızlığını ilan eden I. Seleucus hızlı bir şekilde büyüyerek Batı Anadolu'dan Hindistan'a kadar dev bir imparatorluk kurdu. Onun torunu II. Antiochus Theos MÖ 286'da doğdu. Babası I. Antiochus MÖ 261'de ölünce onun yerine tahta geçti ve MÖ 246'da daha 40 yaşındayken Efes'te öldü. Ölümünün ardından Belevi Anıt Mezarı'na defnedildi.

Belevi Anıt mezarı büyük oranda Halikarnas Mozolesi'nden etkilenerek bir tepenin yamacına yapılmıştır. Yapının kaidesi dev bir kayadan oyularak yapılmış 29x29 metrelik tam bir kareydi ve toplam 10 metre yüksekliğindeydi. Yontulduğu kaya da işlenmiş mermer plakalarla kaplanmıştı. Bu kayanın güney tarafında bir defin odası oyularak açılmıştı. Bu defin odasında bulunan lahit şu anda Selçuk Müzesi'nde sergilenmektedir. Bu kaidenin tepesinde yirmi sekiz kolonla çevrilmiş bir kat bulunuyordu. Dor düzeni yapıdaki ikinci kat da yaklaşık 10 metre yüksekliğe ulaşıyordu. Halikarnas Mozolesi'ne paralellik olarak çatısı muhtemelen piramit şeklinde yükseliyordu ve mezarın sahibinin bir heykeli bu piramidi taçlandırmıştı.
Sadece defin odasındaki lahit değil, burada bulunan birkaç parça eser daha Selçuk Müzesi'nde sergilenmektedir. Ayrıca bazı dekorasyon parçaları da İzmir Müzesi'ndedir. Bu parçalar griffinler ve kentaur temalı savaşları betimleyen fresklerdir.

 OpenStreetMap'te Belevi Anıt Mezarı ile ilgili coğrafi veriler  
Belevi Mausoleum 17 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bergama Müzesi, İzmir’in Bergama ilçesinde bulunan ve 1936 yılından beri Kültür Bakanlığı'na bağlı olarak hizmet veren bir arkeoloji ve etnografya müzesidir.
1878 yılında, Bergama'da başlayan arkeolojik kazılar aracılığı ile elde edilen eserlerin muhafaza edildiği müzedeki eserler ile Asklepion’daki 1927'de başlayan arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan eserlerin sergilenmesi amacıyla, 1933-1936 yılları arasında inşa edilmiş olan müze binasında hizmet vermektedir. 30 Ekim 1936’da ziyarete açılan müze binası, Türk-Alman iş birliği ile gerçekleştirilmiş; projesi Bruno Meyer ve Nharold Hanson adlı mimarlar tarafından 1932’de tamamlanmıştır. 
Dikdörtgen bir avluyu çevreleyen galeriler ile avlunun arkasındaki sergi salonundan oluşur. Etnografik eserlerin sergilenmesi için 1979 yılında sergi salonunun yanına ek bir bina yapılmıştır. Müze bünyesine daha sonra depo, laboratuvar, fotoğrafhane arşiv gibi birimler eklenmiştir.
Müzede bulunan eserlerin büyük çoğunluğu Bergama ve çevresinde yapılan kazılar sonucunda bulunmuş olan eserlerdir, Etnografya bölümünde ise İzmir bölgesinin geleneksel kilim, kumaş, halı, dokuma örnekleri ve el işlemeleri sergilenir. Bergama Akropolü üzerinde bulunan fakat 1870 yılında Prusya’ya götürüldüğünden dolayı, Berlin'de yer alan Bergama Müzesi'nde sergilenmekte olan orijinal Bergama Zeus Sunağı’nın bir maketi, müzenin arkeolojik eserlerinin bulunduğu bölümde sergilenir.

 OpenStreetMap'te Bergama Müzesi (İzmir) ile ilgili coğrafi veriler  
Muze.gov.tr'te Bergama Müzesi

Beyazıt Kulesi, yangınları gözetlemek ve haber vermek amacıyla İstanbul'un Beyazıt semtinde ilk olarak 1749 yılında ahşap olarak inşa edilen 85 metre yüksekliğinde kule. Yapılan ilavelerle kulenin yüksekliği 118 metreye ulaşmıştır. Nöbet, işaret ve sancak katları olmak üzere üç bölümden oluşur. Gözetleme yerine kadar çıkan merdivenler 180 basamaktan ibarettir.
Başlangıçta ahşap olarak inşa edildi. 1756'daki Cibali yangınında yandı. 1826'da yeniden yapılan kule yeniçeri ayaklanmasında tekrar yandı. Kule üçüncü kez Sultan II. Mahmud zamanında, 1828 yılında Senekerim Balyan'ın mimarlığı altında tekrar yapıldı. Yangın, Beyazıt Kulesinden gündüz sarkıtılan sepetlerle, gece ise fener yakılarak haber verilirdi. Kulenin Beyazıt meydanına bakan bölümünde Sultan II. Mahmud tuğralı kitabe bulunmaktadır. Yesarizade Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan kıta nazım biçiminde kaleme alınmış olan kitabenin hat yazısını da yine Yesarizade Mustafa İzzet Efendi yapmıştır.
Uzun süre geceleri farklı renklerde aydınlatılarak İstanbullulara ertesi günün hava tahminin duyurulması için kullanıldı. Kulenin mavi renkte aydınlatılması ertesi gün havanın açık olacağını, yeşil yağmuru, sarı sisi ve kırmızı karı haber verir. Bu uygulamaya 1995 yılında son verildi, 2010 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin girişimiyle tekrar başlandı. 1997 yılında başlayan restorasyon çalışmalarına kadar kullanılamayacak durumda olan kule iki yıl süren çalışmalar sonucunda eskiden olduğu gibi yangın gözetleme, meteoroloji ve yol durumunu bildirmek amacıyla kullanılmaktadır. Günümüzde İstanbul Üniversitesi'nin Merkez Kampüsü içinde yer alır.

İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kulesi Anıt Müzesi, İstanbul Üniversitesi'nin Kurumsal İletişim Koordinatörlüğüne bağlı olan ve denetimleri İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılan bir müzedir.
Orta Çağ kentlerinin çoğunda olduğu gibi İstanbul'da da gözetleme ve gemilere yol gösterme gibi amaçlarla kullanılan kuleler bulunmaktaydı. Sık sık yangın felaketleriyle karşılaşan İstanbul'da, bu tehdide karşı ilk örgütlü önlem, 1720 yılında Damat İbrahim Paşa'nın girişimiyle Yeniçeri Ocağı bünyesinde kurulan Tulumbacılar Ocağı olmuştur.
Beyazıt Yangın Kulesi ilk olarak 1749'da ahşap bir malzeme ile inşa edildi. Kulenin ilk hali Küçükpazar yangını sırasında hasar gören Ağakapısı Sarayı'nın bahçesine yangınları izlemek amacıyla yapıldı. İstanbul'da yangınları izlemek için 18. yüzyıl ortalarında Beyazıt, Galata ve İcadiye'de kuleler bulunmaktaydı. 1756 Cibali Yangını'nda kule yanınca tekrar ahşap olarak inşa edildi.
1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldıktan sonra, II. Mahmut döneminde kule bugünkü yerine yeniden inşa edildi. 1828 yılında Senekerim Balyan tarafından kagir olarak inşa edilen yapı, zaman içinde birçok kez onarıldı ve değişikliğe uğradı.1849'da kuleye üç kat daha eklendi ve bugünkü haline ulaştı. Kule, 1884 depreminde hasar gördükten sonra 1889'da yeniden onarıldı ve tepeye bayrak direği eklendi. 1909'da ise yıldırım isabet etmesi sonucu paratoner zarar gördü.
Cumhuriyet sonrasına kadar yangın gözleme amacına hizmet eden bina daha sonrasında hava durumu gözlemi için kullanıldı. 1997 ve 2010'da restore edilen yapı, 2013'te İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kulesi Anıt Müzesi olarak tescillendi. Günümüzde hem turistik ziyaretlere açıktır hem de günlük hava durumu bilgisi vermektedir.

Robert Walsh – Thomas Allom, Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor, London 1838, I, 38. ISBN 1546939024
Mustafa Cezar, Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabii Afetler, Türk San‘atı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, İstanbul 1963, I, 327-414.
Reşat Ekrem Koçu, Bayazıd Yangın Kulesi, İstanbul Ansiklopedisi, cilt: 4, İstanbul 1960, s. 2264-2272.
Semavi Eyice, İstanbul (Tarihî Eserler), İslâm Ansiklopedisi, V. Cilt II. Kısım, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1977, s. 1214/120.

 OpenStreetMap'te Beyazıt Kulesi ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Beyazıt Kulesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Beykoz Cam ve Billur Müzesi, Beykoz'un Merkez Mahallesi'nde bulunan ve Millî Saraylar Başkanlığı'na bağlı cam ve kristal müzesi.
Müze, adını Beykoz Cam ve Billurat Fabrika-i Hümayunu'ndan almaktadır. Bu fabrika, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1800'lerdeki sanayileşme adımları kapsamında kurulan çeşitli imalathaneler arasından Abdülmecid döneminde yaptırılandır ve günümüz Türk cam endüstrisinin kilometre taşı kabul edilir.
Arazisinin 17 Nisan 2018 tarihinde 49 yıl süreyle tahsis edildiği Milli Saraylar Başkanlığı tarafından restore edilen müze binası, Abraham Paşa tarafından kendi arazisine 19. yüzyılda bir ahır olarak yaptırılmıştır. Arazisi yaklaşık 360 dönüm olan müzenin bahçesinde 117 tür ağaç bulunur.
2000m2 kapalı teşhir alanına sahip müzede Türk cam sanatı örnekleriyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu'ndaki saraylar için Avrupa'da üretilmiş eserler de yer almaktadır. 9 Nisan 2021 tarihinde açılmıştır.

Beykoz "Mecidiye" Kasrı, İstanbul'un Beykoz ilçesinde yer alan tarihi bir kasırdır. Yalıköy semtinde Hünkâr İskelesi olarak anılan alanın güneyinde yer alır.
Denizden başlayarak teraslar halinde yükselen bir peyzajın tepe noktasında ağaçlar arasında yer alan kasır, Batılılaşma dönemi mimarlığının bir örneğidir. Kasrın yapımı 1845 yılında Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından başlatılmış; paşanın ölümü üzerine, 1854'te oğlu tarafından tamamlatılmış ve dönemin padişahı Sultan Abdülmecid'e (1839-61) armağan edilmiştir. İki katlı ve simetrik yapılı olan binada orta sofalı şema tercih edilmiştir.
Yapının bahçesinde iç duvarları istiridye kabukları ile bezenmiş “dağ hamamı” olarak anılan küçük bir dinlenme köşkü mevcuttur. Osmanlı geleneğinde bulunan serdap köşklerinin 19. yüzyıldaki bir uygulaması olarak görülen köşk, sıcak yaz günlerinde serin bir ortam sunmaktadır.
Kasır ilk yıllarında, sultan tarafından bir biniş kasrı olarak günlük konaklamalarda; sonraki dönemlerde yabancı devlet erkânı ve elçi kabulünde kullanılmıştır. Bir saltanat yapısı olmakla birlikte kentin dışında ve temiz havalı bir yerde bulunduğu için, daha Osmanlı döneminde kamu hizmetine tahsis edilmiş ve 1918 yılında işgal kuvvetlerinin resmi binaları işgali ve diğer yetimhanelerin boşalttırılması isteği sonrasında Vahdettin tarafından Dârü'l-eytâm (Yetimler Yurdu) haline getirilmiştir. Cumhuriyet yıllarından hastane ve prevantoryum olarak kullanılmış olan binanın iç yapısı, bu dönemde değişikliklere uğramıştır. Yaşlı halk tarafından Çocuk Hastanesi olarak bilinen Beykoz Kasrı, 1997 yılında Millî Saraylar Daire Başkanlığı'na tahsis edilmiş ve 1999'da boş olarak teslim alınmıştır. Kasrın Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde çekilmiş fotoğraflarında ise, binanın ağır altın varaklı mobilya takımları, Hereke kumaşlarından döşemelik ve perdeleri, Baccarat vazoları, büyük kristal avize ve şamdanlarıyla gayet zengin bir şekilde döşenmiş olduğu görülmektedir. Beykoz Kasrı 2005'te Millî Saraylar Daire Başkanlığı tarafından yüksek mimar İ. Umut Kukaracı'nın şantiye sorumluluğunda, tecrübeli sanatkârlarla, kapsamlı bir restorasyon çalışmasına alınmış ve 2011'de bu çalışma tamamlanmıştır. Setlerden oluşan 70 dönümlük bahçesinin set duvarlarında onarımlar devam etmektedir.

Hıdiv Kasrı

Beylerbeyi Sarayı, İstanbul'un Üsküdar ilçesinde bulunan yazlık bir Osmanlı sarayıydı. Günümüzde müze olarak kullanılan Beylerbeyi Sarayı, kendisine bağlı çeşitli yapı ve diğer unsurlardan oluşan bir kompleksin parçasıdır. Adını, bulunduğu Beylerbeyi semtinden alır. Osmanlı Padişahı Abdülaziz'in talimatıyla, 1863-1865 yıllarında, Sarkis Balyan'ın mimarlığında inşa edilmiştir.

Günümüzdeki saray inşa edilmeden önce bu bölgede, 1832'de inşa edilen ahşap bir saray ile bünyesindeki bazı yapılar vardı. Osmanlı Padişahı II. Mahmud tarafından yazlık bir saray olarak yaptırılan bu yapıda 1851 yılında, Padişah Abdülmecid konakladığı sırada bir yangın çıktı. Bu tarihten itibaren "uğursuz" olduğu gerekçesiyle kullanılmadı ve tahta geçen Abdülaziz'in talimatıyla 1861 yılında yıkıldı. Günümüzdeki sarayın inşasına, 6 Ağustos 1863'te başlandı. Sarayın yapımı 1864'te tamamlandı; eşyasının seçimi, yapımı ve yerleştirilmesi tamamlandıktan sonra resmî açılış 21 Nisan 1865'te gerçekleşti.
Abdülaziz, her yıl genellikle Nisan ayının sonlarında diğer yazlık saraylarla birlikte Beylerbeyi Sarayı'nı kullanmış; kendisinin Avrupa seyahatinden sonra bu ziyareti iade etmek ve Süveyş Kanalı'nın açılışı nedeniyle nezaket ziyaretinde bulunmak isteyen bazı devlet başkanlarını bu sarayda ağırlamıştır.
II. Abdülhamid'in saltanatının başında çıkan 93 Harbi sırasında önce muhacirler, daha sonra da yaralı gazilerin bir kısmın bu sarayda iskân ve tedavi edildiler. Beylerbeyi Sarayı, 1909 yılında mimar Vedat Tek tarafından onarıldı. II. Abdülhamid yaşamının son altı yılını bu sarayda ev hapsinde geçirdi ve 10 Şubat 1918'de bu sarayda öldü.
Saray, cumhuriyet döneminde 1925 tarihli bir bakanlar kurulu kararnamesi ile Milli Saraylar Başkanlığı yönetimine bırakıldı. 1934 yılında cumhurbaşkanı Atatürk'ün davetlisi olarak Türkiye'ye gelen İran Şahı Rızâ Pehlevî bu sarayda ağırlandı. Sarayın büyük bahçesinin bir kısmı Karayollarına, bir kısmı ise Deniz Astsubay Okulu'na verildi. 1973'te inşa edilen Boğaziçi Köprüsü'nün sarayın yakınına yapılması da sarayın bütünlüğün bozulmasına neden oldu. Gerek Boğaziçi Köprüsü'nün yapımı gerekse çeşitli kurumlarca kullanılan yapıları sarayın orijinalliğinin bozulmasına sebep vermiştir. Günümüzde bir müze-saray olarak ziyarete açıktır.

Asıl saray olan yazlık saray; Rönesans, Barok ve doğu-batı üslubunun kaynaştırılması ile yapılmıştır. Deniz kenarındaki rıhtım üzerinde inşa edilen saray kâgir bir yapı olup yüksek bir bodrumun üzerine yapılmış 2 katlı bir yapıdır. Saray; Harem (kuzey bölümü) ve Mabeyn-i Hümayun (güney bölümü) dairelerinden oluşup; üç giriş, altı büyük salon 24 oda 1 hamam ve 1 banyo içermektedir. Saray dikdörtgen bir yapıdadır. Sarayın çatısı bütün cepheleri dolaşan bir korkuluk ile gizlenmiştir. Dış görünüşü zemin katla üst katı birbirinden ayıran kuvvetle belirtilmiş bir silme ile ayrılmıştır. Sarayın deniz ve yan cephelerinin orta bölümleri dışarıya doğru taşan üç bölüm halinde düzenlenmiştir. Yapının pencereleri dikdörtgen şeklinde olup kemerlerle süslenmiştir. Pencerelerin ve duvar köşelerinin arasında tek ve çift sütunlar bulunmaktadır. Birinci kat tamamen mermerle, ikinci kat ise mermer benzeri taşlarla döşenmiştir.
Sarayın içi de ahşap oymacılığı, altın nakış işçiliği, resim ve yazı gibi öğelerle süslenmiştir. İki katının planı da ortadaki büyük bir salonun çevresindeki odalardan oluşmaktadır. Zemin katta suyu denizden alınan ve üzeri camekanla örtülü bir havuz bulunmaktadır. Zemin katta salonun köşelerinde toplam dört oda vardır. Zemin kattan üst kata havuzun karşısında bulunan çift kollu geniş bir merdiven ya da servis merdiveninden çıkılır. Üst katta bulunan büyük salona Kabul Salonu denir. İkinci katta büyük salonun dışında iki küçük salon ile deniz ve kara cephesine bakan küçük odalar vardır. Sultan Abdülaziz sarayın iç dekorasyonuna özel bir ilgi göstermiş denize olan tutkusu nedeni ile sarayın tavanlarındaki bazı çerçeve ve kartuşların içine deniz ve gemi temaları işletmiştir. Bunun dışında sülüs ve ta'lik hatlarıyla yazılmış manzumeler vardır. Sarayın harem bölümü ise daha sade düzenlenmiştir. Sarayın Harem, Selamlık ve koltuk kapılarından olmak üzere üç girişi vardır.

Saray padişahların yanı sıra bugüne kadar birçok ünlü ismi ağırlamıştır. II. Abdülhamid, Balkan Savaşlarından sonra güvenlik nedeniyle Selanik'teki Alatini Köşkü'nden alınıp Beylerbeyi Sarayı'na getirilmiş ve hayatının geri kalan kısmını bu sarayda geçirmiştir. Sarayın ilk önemli yabancı konuğu ise III. Napolyon'un karısı Eugénie de Montijo olmuştur. Sarayın diğer önemli konukları ise Karadağ Kralı I. Nikola, İran Şahı Nasıreddin Şah ile Ayastefanos Antlaşması'nı imzalamak için İstanbul'a gelen Gran Dük Nikolay Pavloviç İgnatyev ve Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph'tir. Cumhuriyet döneminde ise Atatürk'ün davetlisi olarak 1934 yılında İstanbul'a gelen İran Şahı Rıza Pehlevi bu sarayda konuk edilmiştir. 1936 yılında ise Balkan Oyunları Festivali bu sarayda düzenlenmiş ve Mustafa Kemal Atatürk o geceyi Beylerbeyi Sarayı'nda geçirmiştir.

Osmanlı mimarisi
Beylerbeyi Sarayı Tüneli
Sultan Abdülaziz Heykeli
Abdülhamid'in oto piyanosu

Genel
Batur, Afife (1994). "Beylerbeyi Sarayı". Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. 2. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı. ss. 206-210. ISBN 9757306029. 
Özel

 OpenStreetMap'te Beylerbeyi Sarayı ile ilgili coğrafi veriler  

Milli Saraylar web sitesi 21 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (arşiv)

Bilecik Müzesi, Türkiye'nin Bilecik kentinde bulunan bir arkeoloji ve etnografya müzesidir. Müze, 2006 yılında kuruldu.

Bir zamanlar müzenin bulunduğu yerde, 1920'lerdeki Türk Kurtuluş Savaşı sırasında yıkılan eski bir Osmanlı binası bulunuyordu. Bilecik'in kurtuluşundan sonra adliye binası olarak kullanılmak üzere yeni bir bina inşa edildi. 1997 yılında Kültür Bakanlığı'na devredilmiştir. Restorasyon çalışmalarının ardından eski adliye binası 2006 yılında Bilecik Müzesi haline getirildi. 2010 yılına kadar Söğüt Müzesi'nin alt birimi olarak kullanıldı. 2010 yılında bağımsız bir müze haline geldi.

Bina eski kullanımından dolayı oldukça büyük ve çok sayıda odaya sahip olup, bunlar müzenin arkeolojik ve etnografik koleksiyonlarının sergilenmesi için kullanılmaktadır. Sergiler kronolojik sıraya göre düzenlenmiştir. İlk üç odada Paleolitik, Neolitik, Tunç, Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait eserler sergilenmektedir. Geri kalan on odada ise Osmanlı dönemine ait seramik ve madeni objeler, silahlar, mutfak eşyaları, süs eşyaları gibi etnolojik öğeler sergilenmektedir. Ayrıca Bilecik yöresinden giyim ve mimari örnekler de sergilenmektedir.

Bisim, Türkiye'nin İzmir şehrinde hizmet veren bisiklet paylaşım sistemidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 18 Ocak 2014'te kurulan sistem, İZULAŞ tarafından işletilmektedir. Şehir genelinde 60 istasyon ve 890 bisiklet ile hizmet vermektedir.

Bisim, 18 Ocak 2014'te 311 bisiklet ve 14 istasyonla hizmete girdi. 2014'ün ilk yarısında istasyon sayısı 29'a yükseldi. Nisan 2015'te iki yeni istasyon daha sisteme katıldı. İstasyon sayısı Şubat 2016'da 32, Ocak 2017'de 33 oldu; bisiklet sayısı ise 500'e ulaştı. Ocak 2018 itibarıyla istasyon sayısı 34'e yükseldi. Haziran 2019'da 35. istasyon hizmete girdi. Aralık 2019'da 5 yeni istasyon ve 50 yeni bisiklet sisteme dahil oldu. Ekim 2020 itibarıyla istasyon sayısı 50'ye, bisiklet sayısı 720'ye yükseldi. Şubat 2021'de 2 istasyon ve Mart 2021'de 3 istasyonun hizmete girmesiyle toplam istasyon sayısı 55 oldu. 2021 yılı sonu itibarıyla 5 yeni istasyon ve 120'si çocuk bisikleti olmak üzere 170 bisikletin sisteme eklenmesi sonucunda istasyon sayısı 60'a, bisiklet sayısı 890'a çıktı. 2024'te elektrikli bisikletlerin sisteme ekleneceği duyuruldu. Ağustos 2025'te sistemde yeniliğe gidilerek istasyonlar kaldırıldı, 500 elektrikli ve 500 elektriksiz yeni bisiklet sisteme dahil edildi.

Aralık 2021 itibarıyla 60 istasyona sahip olan Bisim'in Konak'ta 20, Karşıyaka'da 11, Bayraklı'da 5, Gaziemir'de 5, Bornova'da 4, Narlıdere'de 4, Balçova'da 3, Güzelbahçe'de 3, Buca'da 2, Çiğli'de 2, Karabağlar'da 1, Menemen'de 1 istasyonu bulunmaktadır.

06.00-23.00 saatleri arasında hizmet veren Bisim'de kiralama işlemi; üye kartı, kredi kartı ve İzmirim Kart ile yapılabilmektedir. Açıldığı tarihten beri 2,5 milyon kiralama yapılan sistemde Mart 2021 itibarıyla 373 bin üye bulunmaktadır.

Resmî site

Afyon Bolvadin Müzesi (Yanık Kışla Belediye Müzesi), Afyon'un Bolvadin ilçesinde yer alan, hem arkeolojik, hem etnografik eserlerin sergilendiği belediyeye ait karma bir müzedir.
Müze, 15 Kasım 1987'de ziyarete açılmıştır. 2008'de “Yanık Kışla” diye adlandırılan tarihi askeri binaya taşınmıştır.

687 m² kapalı, 232 m² açık alana sahip ilk müze binası, belediye sineması (Işık Sineması) olarak yapılmış, bir süre sonra belediye kültür merkezi olarak kullanılmış ve nihayet 1987 yılında belediye tarafından alınan kararla müze haline getirilmiş iki katlı bir bina idi.
O güne kadar Bolvadin Lisesi'nin bahçesinde ve Alkoloid Fabrikası'nda toplanan 50 kadar arkeolojik eser, binanın müzeye dönüştürülmesinden sonra binaya getirilmiş müze koleksiyonunun çekirdeğini bu eserler oluşturmuştur. Müzenin ilk müdürü ve müzenin kurucusu olarak Nurettin Özkan görevlendirilmiştir.
Müze, 2008 yılında Yanık Kışla binasına taşınmış, eski bina müze olarak restore edilmiştir.

Müzede Erken Tunç Çağı, Antik Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait buluntular ile yöresel gelenek ve görenekleri yansıtan etnografik malzemeler sergilenmektedir.
Sergilenen malzemeler arasında Bolvadin'deki haşhaş üretimi ve kullanımına, Eber Gölü yöresindeki kamıştan hasır üretimine ilişkin fotoğraf ve malzemeler; kavaflık, koşumculuk, marangozluk, berberlik, çiftçilik, demircilik gibi mesleklere ait malzemeler; pekmez imalathanesi malzemeleri, kaymak imalat malzemeleri ile mamullerinin figürleri; çeşitli mutfak malzemeleri, elbiseler, ağırlık-tartı malzemeleri, ateşli ve ateşsiz silahlar, Roma ve Bizans ağırlıklı, Beylik, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti sikke ve para koleksiyonları vardır. Roma, Bizans lahit parçaları ve steller, Osmanlı mezar taşları da müze koleksiyonunda yer alır.
Bolvadin Gelin odası ve Bolvadin Oturma odası olarak düzenlenmiş iki teşhir salonu yapılmıştır.

Boğazköy Müzesi (Boğazkale Müzesi) Çorum'un 82 kilometre (51 mi) güneybatısındaki Boğazkale ilçe merkezinde hizmet veren; ağırlıklı olarak Hitit dönemine ait eserlerin sergilendiği müze Boğazköy Müzesi, Çorum'un güneybatısındaki Boğazkale ilçe merkezinde yer almaktadır.
12 Eylül 1966 yılında açılan müze, 2011 yılında yeniden düzenlenmiştir. Müzede, Hitit başkenti Hattuşa kazılarında açığa çıkartılan eserler sergilenmektedir. Boğazkale Müzesi'nin teşhir salonlarında tematik ve kronolojik sergileme yapılmıştır. Zemin kat birinci salonda Kalkolitik, Eski Tunç Çağı ve Asur Ticaret Kolonileri Çağı eserleri ile başlayan teşhir düzeni kronolojik olarak Frig, Galat, Roma Dönemi ile devam etmekte ve Doğu Roma Dönemi ile son bulmaktadır.
Hattuşa Antik Kenti içerisinde bulunan Sfenksli Kapıdaki iki Sfenks yangından çok hasar gördükleri için 1907´de restore edilmek üzere Berlin'e götürülmüşlerdir. Restorasyonlarının ardından sfenkslerden biri 1924 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne geri verilmiş, diğeri ise 2011 yılına kadar Berlin Müzeleri'nde muhafaza edilmiştir. Her iki sfenks de 26 Kasım 2011 tarihinden itibaren Boğazköy Müzesi'nde sergilenmektedir. Sfenkslerin bulunduğu kapı ile geçilen Hitit salonunda Hititlerin devlet ve toplumsal yapısı zengin görsellere sahip panolar ve eserlerle anlatılmaktadır. Hitit döneminden bir taş ustası bu alanda canlandırma ile tasvir edilmiştir. Hitit salonunun üst katında Hititlerin dini ve askeri yapısı, yazı sistemi, kazılardan çıkan malzeme, pano bilgileri ve görsellerle anlatılmaktadır. Burada Hattuşa ören yeri ve büyük mabedin maketi de yer almaktadır. Müze bahçesinde ise Hitit dönemine ait sfenks, hiyeroglif yazıtlı kitabeler ile Roma ve Doğu Roma dönemlerine ait mil taşları ve mezar taşları sergilenmektedir.
Müze teşhir salonlarında tematik ve kronolojik sergileme yapılmaktadır. Kalkolitik, Eski Tunç, Asur Ticaret Kolonileri, Hitit Çağı, Demir Çağı (Frig), Galat, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler müzede yer almaktadır. Sfenksli Kapı ile geçilen Hitit salonunda Hititlerin devlet ve toplumsal yapısı zengin görsellere sahip panolar ve eserlerle anlatılmaktadır. Hitit döneminden bir taş ustası bu alanda canlandırma ile tasvir edilmiştir.
Hitit salonunun üst katında Hititlerin dini ve askeri yapısı, yazı sistemi, kazılardan çıkan malzeme, pano bilgileri ve görsellerle anlatılır. Burada Hattuşaş örenyeri ve Büyük Mabet'in maketi de yer almaktadır.
Müze bahçesinde Hitit dönemine ait sfenks, hiyeroglif yazıtlı kitabeler ile Roma ve Doğu Roma dönemlerine ait mil taşları ve mezar stelleri sergilenmektedir.

Müzeyi sanal olarak ziyaret 19 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur Müzesi, Burdur şehir merkezinde 57 binden fazla arkeolojik ve etnografik eserin sergilendiği müzedir. 1969 yılında ziyarete açılmıştır. Bulguroğlu (Pirkulzade) Mederesesi'nin kütüphane binasında ve bu tarihi bina ile aynı mimari görünümü taşıyan yeni ek binalarda hizmet vermektedir. 2008 yılında Avrupa'da Yılın Müzesi olmaya aday olmuştur ve 2008 yılında “Gezilip Görülmeye Değer Müze” ödülünü almıştır.

Burdur Müzesi'nin çekirdeğini oluşturan eserler, 1956 yılında toplanmaya ve tarihi medresenin kütüphane binasında biriktirilmeye başlamıştı. 12 Haziran 1969'da teşhir salonları açılan müze için binanın yetersiz kalması üzerine 1992 yılında yeni gelişim alanları kamulaştırılmıştır ve 2001 yılında başlayan çalışmalarla müzeye ek teşhir salonları, idare binası ve konferans salonları yapılmıştır. Ek bina yapımına 9 Haziran 2001'de dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından temeli atılarak başlanmış ve 6 yıl süren revizyon çalışmaları sonunda dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç tarafından 7 Temmuz 2006 tarihinde kapılarını ziyaretçi ve bilim dünyasına açmıştır.

Burdur Müzesi'ndeki eserlerin 20 bini arkeoloji, 34 bini Pers, klasik, Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait sikke ve 4 bine yakında etnografik eserlerdir. Eserler, Burdur halkının bağışlaması veya ücretle satması sonucu toplanmıştır. 2023 itibarıyla 69.000'dan fazla eseri barındırmaktadır.
Dionysos heykeli, Burdur Müzesi'nde sergilenen önemli eserlerden birisidir. Antik dönemde Antoninler Çeşmesinin her iki yanında yer alan Dionysos (şarap tanrısı) heykellerinden çeşmenin sol yanında yer alanın Burdur Müzesi'ndeki heykel olduğu sanat tarihçiler ve arkeologlar tarafından kabul edilmiştir. Heykel, Ağlasun ilçesi sınırları içerisinde bulunan Sagalassos Antik Kentinde Prof. Dr. Marc Waelkens tarafından 1989'da başlatılan kazı çalışmaları sırasında gün ışığına çıkarıldı. Ağlasun İlçesi Sagalassos antik kentinde Dans Eden Kızlar frizleri, Roma İmparatoru Valerianus'a ait olduğu tahmin edilen Bronz torso (bu torso'nun başının Amerika'da Getty Müzesinde, ayağının Danimarka'da bir koleksiyonerde olduğu tahmin edilmektedir) Burdur Müzesi'nde görülebilecek eserlerdendir.

Müzede 1986'dan beri her yıl Eski Eser-Müze-İnsan ilişkileri konusunda bir karikatür yarışması düzenlenmektedir. Ödül Töreni Müzeler Günü olan 18 Mayıs'ta gerçekleşir.

Burdur Müzesi Sitesi17 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burhaniye Kuvâ-yi Milliye Kültür Müzesi, Türkiye'nin Burhaniye kentinde bulunan bir arkeoloji ve etnografya müzesidir. Müze, 24 Kasım 2008 tarihinde yılında kurulmuş olup Kocacamii karşısında yer almaktadır.

Müze, 18. yüzyıldan kalma bir binada yer almaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde zemin katın bir kısmı kahvehane, bir kısmı ise hırdavat dükkanı olarak kullanılmıştır. Üst kat ise otel olarak hizmet veriyordu. Bina, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvâ-yi Milliye kuvvetlerinin karargâhı haline getirildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Halkevi binası, daha sonra ise subay kulübü olarak kullanılmıştır.
Burhaniye Belediyesi binayı restore ederek 24 Kasım 2008'de müze olarak hizmete açtı.

Müzenin adı Türk Kurtuluş Savaşı'nı çağrıştırsa da müze bir arkeoloji ve etnografya müzesidir. Zemin kat arkeoloji bölümüdür. Eserlerin çoğu Özkan Arıkantürk'ün bağışladığı Adramitteion buluntularıdır. Bir de trireme gemisi bulunmaktadır. Sikke ve seramik bölümünde cımbız, broş, küpe, kolye ve iğneler de sergilenir. Başka bir bölümde unguentarium (gözyaşı şişesi) gibi cam eşyalar da sergilenmektedir.

Aliağa, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Bergama, güneyinde Foça ve Menemen ilçeleri, doğusunda Manisa ili, batısında Ege Denizi bulunmaktadır.

1623-1640 yılları arasında hüküm süren Osmanlı Padişahı 4. Murad Bağdat Seferi dönüşünde savaş boyunca Osmanlı'ya yardım eden bazı Arap Aşiretlerini iskan politikası gereğince Anadolu'ya getirip onlara Batı Anadolu'da geniş topraklara yerleştirmiştir. Araboğulları aşiretinden Esseyyid Abdülkerim Ağa'ya günümüzde Aliağa ilçesinin bulunduğu bölgedeki topraklara yerleşmiştir.
1682'de tarihe 2. Viyana kuşatması olarak geçen ve 16 yıl süren savaş Osmanlı Devletini askeri, siyasal ve ekonomik yönden çok zayıflatmış, 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşmasıyla ilk toprak kayıpları başlamıştır. Osmanlı tımar sisteminin bozulmuş, miri ve vakıf arazileri büyük toprak sahiplerinin ellerine geçmiştir. 1730'lu yıllardan 1839 yılına kadar sürecek 1 asır boyunca Osmanlı devlet otoritesi zayıflamış ve Ayanlar dönemi adı verilen bir dönem yaşanmıştır Batı Anadolu'da Kara Osmanoğlu ailesi, Arapoğulları Ailesi gibi Ayanlık aileleri gücü eline geçirmiştir. Bergama'dan Menemen'e kadar büyük bir bölge de Araboğulları tarafından kontrol edilmiştir.
Osmanlı döneminde önemli bir yerleşim yeri olan Güzelhisar Arapoğulları ailesi tarafından 1712 ile 1812 yılları arasında ayanlık ile yönetilmiştir. Arapoğullarından Esseyyid Ali Ağa 1760 ile 1780 yılları arasında Güzelhisar Voyvodası/ayanı olarak bölgeye hükmetmiştir. Aliağa ilçesinin adının kaynağı bölgenin ayanı Esseyyid Ali Ağa'dır. 1763 yılında Güzelhisar'da Ali Ağa Camiini yaptırmıştır. Bölgede büyük siyasal ve ekonomik güç elde eden ayan Esseyyid Ali Ağa Güzelhisar'ın denizle buluştuğu kıyılara kadar uzanan geniş bir bölgedeki toprakların sahibi olmuş, bu topraklar “Aliağa Çiftliği” olarak anılmaya başlanmıştır.
Osmanlı arşivlerinde günümüzdeki Aliağa kent merkezinin bulunduğu yerde Rum çiftçilerin ikamet ettiği Kilise Pınarı köyünün bulunduğuna dair kayıtlar bulunmaktadır. Bir kilise (Günümüzde Aliağa Merkez Camii) ve su kaynağı etrafında oluşan köyün adı 19.yüzyılın başlarından itibaren çiftliğin genel adıyla bütünleşerek Aliağa Çiftliği Köyüne dönüşmüştür. 1827/1828 yılı kayıtlarında Aliağa Çiftliği'nden ilk kez bahsedildiği görülmektedir. 1844-45 yıllarına gelindiğinde Güzelhisar Kazası içinde “Aliağa Çiftliği Köyü” olarak resmi kayıtlarda ismi geçmeye başlamıştır.

1840'lı yıllardan itibaren Levanten Baltazzi ailesi bölgedeki toprakların sahibi olmaya başlamıştır. Bu yıllardan, Milli Mücadelenin sonuçlandığı 1922 yılına kadar Aliağa Çiftliği ve çevredeki araziler Baltazzi ailesinin mülküdür. Baltazzi ailesi 1876'da Aliağa Çiftliği'nde 12.000 m²lik bir bahçenin içine 3 katlı bir konak yaptırmıştır. Bu konağın üçüncü katı, 1915 yılı mart ayında İngiliz savaş gemilerinin kıyıyı top ateşine tutması sonucu yıkılmıştır. Konak, 1933 yılında Vali Kazım Dirik tarafından okula dönüştürülmüş ve Cumhuriyetin 10. yılında Aliağa (Atatürk) İlkokulu olarak eğitime başlamıştır.

Aliağa, İzmir ve Bergama uygarlıklarından izler taşımaktadır. Ege Denizi kıyılarında sayıları 30'u aşan Aiolis kentleri arasında en büyük ve önemlilerini oluşturan 12 kentten 4'ü Aigai, Kyme, Myrna ve Gryneion ilçe sınırları içerisinde bulunmaktadır.
Aliağa, 1937'de Menemen'e bağlı bucak olmuştur. 1952'de belediye teşkilatı kurulmuştur. 21 Ocak 1982'de Menemen'den ayrılarak ilçe olmuştur. Aliağa bucağındaki dokuz köye ek olarak Menemen'in merkez bucağından üç, Foça'nın Yenifoça bucağından iki, Bergama'nın Zeytindağ bucağından altı köy daha yeni kurulan ilçeye bağlanmıştır.
Aliağa'da eski yıllarda tarım ana ekonomik faaliyet kolu iken, devlet ve özel sektör yatırımlarıyla sanayi ve liman kentine dönüşmüştür.

İzmir'in kuzeyinde, Çandarlı Körfezi'nin kıyısında konumlanan Aliağa'nın yüzölçümü 379 km2dir. İlçenin kuzeyinde Bergama, güneyinde Foça ve Menemen ilçeleri, doğusunda Manisa ilinin Yunusemre ilçesi, batısında Ege Denizi bulunmaktadır.
İlçe toprakları dağlar, platolar, alçak tepeler ile Güzelhisar Deltası, Güzelhisar Grabeni, kıyı düzlükleri ve alüvyal düzlüklerden oluşur. Hakim litolojik kayaçlar andezit, bazalt, tüf ve anglomeradır.
Aliağa ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 20 metredir. Karahasan Dağı 854 m, Çirkince Tepe 509 m, Akkemik Dağı 498 m, Karadevlit Tepe 423 m ile önemli yükseltilerdir. Batı Anadolu grabenleri oluşurken tektonizma sonucu kırıklardan volkanik malzeme çıkışı yaşanmıştır. Karahasan Dağı bu sırada oluşan volkanik bir dağdır. Bozdevlit Tepe ve Karadevlit Tepe Miyosen devrinde oluşmuş volkanik tepelerdir.
İlçe topraklarının yaklaşık ortasından, GD-KB yönünde Güzelhisar Grabeni uzanır. Graben içine yerleşen Güzelhisar Çayı Ege Denizi'ne döküldüğü alanda 4,7 km² büyüklüğünde delta oluşturmuştur. Güzelhisar Deltası'nın Aliağa koyu kenarındaki küçük lagün Aliağa Kuş Cenneti'nin bulunduğu önemli bir sulak alandır. Çay denize dökülmeden önce Karaalan Ovası'nda akar.
Tarımda kullanılması gereken 1., 2., 3. ve 4. sınıf araziler ilçe topraklarının %32,1'ini oluşturur. Tarıma uygun olmayan 5. 6. ve 7. sınıf araziler %67,9 oranındadır.
Aliağa Yarımadası'nın batı ucunda, Ilıca Burun'da tektonik sıcak su kaynağı bulunur. İlçe kıyıları enine tip kıyılardandır. Pek çok koy ve burundan oluşur. 37 km'si alçak kıyı, 26 km'si yüksek kıyı toplam 63 km uzunluğunda kıyıya sahiptir. Çandarlı Körfezi'nde kıyıya yakın küçük adalar bulunur: Akkuş Adası, Bozburun Adalar, İkiz Adalar.

Aliağa'nın iklimi yazları sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı Akdeniz iklimi'dir. Yıllık ortalama sıcaklık 16,5 °C, yıllık sıcaklık farkı 18 °C'dir. Sıfır derecenin altında aylık ortalama sıcaklık görülmez. En soğuk ay (ocak-şubat) 8,2 °C, en sıcak ay (temmuz) 26,2 °C'dir. Güneş ışınları 21 Aralık'ta 24 °C, 21 Mart ve 23 Eylül'de 51 °C, 21 Haziran'da 74 °C ile gelir. Güneş ışınlarının geliş açıları arasında yaklaşık 47 °C'lik fark bulunur.
Rüzgâr, en çok KD yönünden %34,4 sıklıkta, en az ise Güney yönünden %5,8 sıklıkla eser.
Yağışın yıllık ortalaması 484 mm'dir. 106,7 mm ile en fazla yağış aralıkta, en az yağış temmuz ayında (0,1 mm) görülür. Toplam yağışın %45,3'ü (219,1 mm) kış mevsiminde düşer. Yazlar sıcak ve kurudur, toplam yağışın ancak %2,2'si (104,7 mm) düşer. Yağışların %30,9'u ilkbahar, %21,6'sı sonbaharda düşer.

Güzelhisar Çayı: Yunt Dağı'ndan kaynağını alır. Manisa Merkez ilçede bulunan Güzelhisar Barajı'ndan çıktıktan sonra Aliağa sınırlarına girer. Aliağa Koyu'nun kuzeyinden Çandarlı Körfezi'ne ulaşır. İlçe topraklarından Sirçe Dere ve Kunduz Dere çaya katılır. İlçede bazı mevsimlik akarsular bulunur: Karaali Dere, Türünlü Dere, Karaosman Dere, Karazeytin Dere, Sazlık Dere, Dedeköy Deresi, Uzunhasan Dere, Himmet Dere, Zindan Dere, Çınarlı Dere, Arap Deresi, Hatun Dere, Hayıtlı Dere.

Kireçsiz kahverengi toprakları, ilçe topraklarının %67,5'ini kapsar. volkanik kayaçlar üzerinde bulunur, üzerlerinde garig, maki veya kuru orman bulunabilir.
Kahverengi orman toprakları, ilçe topraklarının %7,7'sinde görülür. Kırmızı kahverengi Akdeniz toprakları %1,3, kireçsiz kahverengi orman toprakları %1,2 oranında görülür. %5,6 oranında rendzina ile tuzlu alkali topraklar gibi intrazonal topraklar yaygındır. Alüvyal topraklar ilçenin %5,2'sinde görülür.

Aliağa topraklarında orman, maki ve garig bitki örtüsü görülür. Orman alanı insan tahribi ile daralmıştır. Ormanlarda genellikle kızılçam hakimdir, orman altı örtüsü makilerden oluşur. Ormanın tahrip edildiği alanlarda maki türleri olan; kermez meşesi, katran ardıcı, akçakesme, katırtırnağı, menengiç, palamut meşesi, ahlat yaygındır. Dere kenarlarındaki nemli alanlarda bu türlerin yanında mersin, defne, erguvan, laden, hayıt ve zakkum eklenir.
İnsan tahribi ve aşırı otlatmanın olduğu alanlarda diz boyu, bazıları kışın yaprak döken garig bitki topluluğu hakimdir. Ateş dikeni, karaçalı, abdestbozan, kekik, kermez meşesi, laden, akçakesme ilçede görülen garig türleridir.

Aliağa, yöresi insanlar tarafından Neolitik çağdan itibaren yerleşme ve tarım amacıyla kullanılmaktadır. 1960'lı yıllardan sonra sanayi gelişmeye başlamıştır. 1935-1970 arasında %92 artan nüfus, 1970-2011 arasında %306 artmıştır. 1960 yılından sonra İzmir ilçelerinden merkez nüfus artışı en fazla Aliağa'da gerçekleşmiştir. Aliağa nüfusu 2020 yılına göre 101.242. Bu nüfus, 55.293 erkek ve 45.949 kadından oluşmaktadır. Yüzde olarak ise: %54,61 erkek, %45,39 kadındır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Sınırları içerisinde Petrol Ofisi, Petkim Petrokimya Holding, TÜPRAŞ'a ait İzmir Rafinerisi, SOCAR'a ait STAR Rafineri gibi büyük şirketleri ve sanayi kuruluşlarını barındırmaktadır. Türkiye'deki tek resmi gemi söküm bölgesi Aliağa'da bulunmaktadır. Gemi söküm tesisleri kapasite açısından 1986'da Taylan ve Güney Kore'den sonra 3. olmuştur. Günümüzde tonaj açısından Çin, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, ABD'den sonra dünya altıncısıdır. Gemi söküm tesisleri demir-çelik ve haddehanelere hurda demir üretirler. 2019'da ilçede ₺2,8 milyar yatırımla vasıflı çelik ürünlerinin üretileceği bir endüstri bölgesi kurulması kararlaştırıldı.
Aliağa sanayi bölgesinde İzdemir Enerji Aliağa Termik Santrali ithal kömürle elektrik üretmektedir.
Aliağa günümüzde önemli bir ticaret potansiyeline sahip liman kentidir. Kıyıda bulunan koylar doğal liman özelliği gösterir. Aliağa koyu, Nemrut Koyu, Aliağa Yarımadasında büyük gemilerin yanaşabileceği iskeleler bulunur.
Aliağa şehir merkezinin güneyindeki Biçer Ovası haddehaneler ve demir-çelik fabrikaları önemli oranda kirliliğe neden olmaktadır. Çevrede ürün kalitesi ve verim düşmüştür. Fabrikalar, sanayi depoları, tır parkları, hurda depoları, tamirhaneler ile kara ve demiryolu önemli tarım arazilerini işgal etmiştir.
Aliağa ilçe topraklarının; %44,1'i tarım toprakları, %19,9'u çayır-mera, %21'i fundalık-orman, %14,9'u tarım dışı kullanılan alandır. Tarım ürünlerinden pamuk, zeytin, mısır ve üzüm önemlidir. Tarım alanlarını

Asenovgrad ya da önceden Stanimaka (Bulgarca: Асеновград, Türkçe: İstanimaka, Vodene-i Balâ veya Vodene-i Zir), Bulgaristan'ın güneyinde, Filibe ilinde bulunan bir şehirdir. Filibe şehrine yakındır.

Asenovgrad, MÖ 300-400 yıllarında Traklar tarafından Stenimahos adıyla kurulmuştur. MÖ 72 civrında şehir Roma İmparatorluğu'nun Karadeniz'e akınları sonucunda Roma toprağı olmuştur. Uzun süren barış ortamı, 251'de Gothların saldırıp şehri harab etmeleri ile bozulmuş, ancak şehir tekrar inşa edilmiştir. 395'te Roma ikiye bölününce, Asenovgrad Bizans tarafında kalmıştır. 700'lerde, Slavların göçleriyle nüfus artmış ve şehir bir slav şehrine dönüşmüştür.
Bulgaristan ile Bizans arasındaki savaşta şehir, Bulgarların güçlü bir askeri dayanağı olmuştur.
Latin İmparatorluğu ile gerilen ilişkiler üzerine, Bulgar Çarı II. İvan Asen şehrin yakınlarındaki Stanimaha Kalesi'ni güçlendirmiştir. Bu sebeple şehrin adı, 1934'te "Asen'in şehri" demek olan Asenovgrad yapılmıştır.Bundan önce ismi Stanimaka idi.Osmanlı egemenliği zamanında bu şehir Kanuni Sultan Süleyman tarafından Balkanların pek çok vilayetine yaptırılan vakıflarla gelişmiş ve tipik bir Anadolu kasabası görünümünü almıştır.
Şehirde biri faal birisi de inşaat halinde olan iki adet Cami de bulunmaktadır.
Şehrin yakınındaki kale, Asenovgrad'ın sembolüdür.
Ek bilgi: Dünya halter sporunun en başarılı sporcularının çıktığı bölgeler; Türkiye, Kırcaali ve Asenovgrad yöreleridir. Buradaki insanlarda Türk asıllı  soydaş olmakla beraber Jivkov döneminde büyük baskı altında tutulmuş ve gelir kapısı olarak görülmüşlerdir. Dünya rekortmeni Türk halterci Naim Süleymanoğlu' nun babası'nın köyü buradadır.

Şehrin güney kısmında içki imalathaneleri bulunmaktadır. Asenovgrad şarapları ülkenin her yerinde beğenilmektedir.

Derince, Kocaeli, Türkiye
Nausa, İmatya, Yunanistan
Kılkış, Yunanistan
Pirlepe, Makedonya
Starıy Oskol, Rusya

Ayaskent, İzmir ilinin Bergama ilçesine bağlı bir kasaba mahalledir.

Yerleşim 15. yüzyılda Ayasili adı ile anılmıştır. Osmanlı döneminin sona ermesi ve Cumhuriyetin ilanından sonra Ayasköy olarak adlandırılmıştır. 6 Haziran 1976 tarihi itibarıyla dönemin muhtarı Refik Altuğ tarafından belediye kurularak, Meclis ve Bakanlar kurulu kararı ile Ayazkent adını almıştır. Beldenin adı, 20 Temmuz 1995'te "Ayaskent" olarak değiştirilmiştir. 
Beldenin tüzel kişilikleri, 2008 yılında kaldırılarak köye dönüştürülmüştür.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu köy de Bergama Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur. Bu tarihe kadar mahalleleri olan Atatürk, Cennet ve Fevzipaşa belde nüfusunu oluşturuyordu. 2013 ve sonraki yılların TÜİK ADNKS kayıtlarında artık yalnızca Ayaskent Mahallesi adı geçmektedir.

Yerleşimde toplam 3000 ton/gün kapasiteli salça ve konserve fabrikaları mevcuttur. Ayrıca sadece ihracata yönelik, kurutmalık domates ile tohumluk mısır üretimi yapılmaktadır. Bölgede 3 tane un fabrikası faal olarak hizmet vermektedir. Bunun yanında süt ve ürünlerini işleyen mandıra bulunmaktadır. Günlük 400 ton kapasiteli kontini zeytinyağ fabrikası faal olarak çalışmaktadır. Çırçır fabrikasının yanında pamuk yağı üretimi yapan fabrika da mevcuttur. Bunların yanında 77 adet küçük sanayi, bölgeye hizmet vermektedir. Bölge vatandaşlarının geçim kaynağı, tarım olup, bölge tarıma dayalı sanayi alanında da gelişme içindedir.

Mahalle, İzmir il merkezine 127 km, Bergama ilçe merkezine 17 km uzaklıktadır.
Mahalle, Bergama'nın kuzeydoğusunda olup, 35.07 numaralı Bergama-Gökçebeyli il yolu kenarındadır.

06.06.1976 - 12.09.1980 Refik ALTUĞ (Kurucu Belediye Başkanı)
19.09.1980 - 27.04.1981 Abdullah ARSLAN(askeri dönem)
27.04.1981 - 25.03.1984 Muammer BAYRAKTARLAR(askeri dönem)
25.03.1984 - 29.03.1989 Vahittin GİRGİN
29.03.1989 - 27.03.1994 Fevzi KÖKEN
27.03.1994 - 18.04.1999 Refik ALTUĞ
18.04.1999 - 29.03.2009 İbrahim ÖZDEMİR
29.03.2009 - 30.03.2014 Hasan Gürsel ALTUĞ

 OpenStreetMap'te Ayaskent, Bergama ile ilgili coğrafi veriler

Bayındır, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Kemalpaşa, batısında Torbalı, güneyinde Tire, doğusunda Ödemiş ilçeleri, kuzeydoğusunda Manisa ili bulunmaktadır.

Bu yerleşim yeri, Kral Yolu üzerinde bulunan Efes-Sard arasındaki önemli noktalardan birisidir. Şimdiki Ergenli köyünün kuzeyinde Bayındır Kalesi diye bilinen yıkık kale kalıntılarının çevresinin ilk yerleşim yerleri olduğu saptanmıştır. Araştırmalar; yörede sırasıyla MÖ 2000'de Hititlerin, 700'de Frigya ve Lidyalıların, 300'de Roma İmparatorluğu'nun, 395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılması üzerine Doğu Roma'nın, 1084 yılından sonra Selçukluların, 1308-1425 yılında Aydınoğulları'nın ve 1425'ten itibaren de Osmanlıların egemenliğinde olduğunu ortaya koymaktadır.

İzmir ilinin 78 km doğusunda yer alan Bayındır'ın yüzölçümü 548 km2dir. İlçenin kuzeyinde Kemalpaşa, batısında Torbalı, güneyinde Tire, doğusunda Ödemiş ilçeleri, kuzeydoğusunda Manisa ilinin Turgutlu ilçesi bulunmaktadır.
Bayındır ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 74 metredir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bayındır'ın ekonomik yapısı temelde tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Verimli toprakları ile İzmir'in gıda deposu konumundadır. Süs bitkisi yetiştiriciliği önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Ege'nin büyük bir bölümünde olduğu gibi Bayındır'da da zeytincilik önemli geçim kaynakları arasındadır. Zengin meyve çeşitleri ve zeytinlikleri vardır. İlçe ekonomisinin tarımsal zenginliği sanayisinin gelişmesine temel oluşturamamış, küçük sanayi işletmelerinin dışında bu güne kadar birkaç fabrika kurulabilmiştir. Sanayileşmenin hiç gelişmediği Tire ve Ödemiş ilçeleri arasında Çiçeğin Kenti olarak bilinen Bayındır ilçesinin en büyük sorunları arasında genç nüfusunun azalmasından dolayı çiçeklik sektörü başta olmak üzere işçi sıkıntısı çekmektedir. İlçede bir tanesi anonim şirket olmak üzere 16 şirket faaliyet göstermektedir. İlçede zeytinyağı fabrikaları da mevcuttur. Ayrıca çiftçiler ilçede bulunan Tariş'e ürünlerini satabilmektedirler. İlçede tarım, gün geçtikçe hayvancılığa doğru kaymıştır. Köylerde yapılan tarımın önemli bir bölümünü silajlık mısır tarımı oluşturmaktadır. İlçede küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık da mevcuttur. İlçede turizm gelirleri fazla olmamakla birlikte, turizm keşfedilmeyi bekleyen bir potansiyeldir. Osmanlı İmparatorluğunun ilk Darphanesi Bayındır bölgesinde kurulmuştur. İlçede her yıl nisan ayının son haftası, mayıs ayının ilk haftası çiçek festivali düzenlenir.

Bayındır ekonomisinin temelini 1990'lı yıllardan itibaren gelişen süs bitkileri yetiştiriciliği oluşturmaktadır. Bölgenin mikro iklim özellikleri ve Küçük Menderes Havzası'nın verimli alüvyon toprakları, ilçeyi Türkiye'nin en önemli dış mekan süs bitkisi üretim merkezlerinden biri haline getirmiştir. İlçedeki üretim, büyük ölçüde S.S. Bayındır Çiçek Üretim ve Pazarlama Kooperatifi çatısı altında kooperatifleşme modeliyle yürütülmektedir. Sektör, ilçede binlerce kişiye doğrudan istihdam sağlamakta olup, her yıl düzenlenen Uluslararası Bayındır Çiçek Festivali ile bölgesel ticaret ve tanıtım faaliyetleri desteklenmektedir.

Beldeleri
Zeytinova'da zeytin ve zeytinyağı üretilmektedir. Beldenin 1 km yakınından akan Falaka Çayına baraj yapımı tamamlanmış belde ve bölge için çok önemli ekonomik kalkınma sağlanmıştır. Kuraklıktan dolayı azalan yeraltı suları, tarım ile geçinen halk için sıkıntıların en başındadır. Zeytinova barajının tamamlanmasından sonra bölgedeki su sorunu büyük bir ölçüde çözümlenmiştir.
Canlı Tarım ve hayvancılık yoğun olarak yapılmaktadır. Bayındırın diğer bölgelerinde olduğu gibi zeytin ve zeytinyağı önemlidir. Canlı beldesi 1995 seçimlerinden sonra belediye olmuştur.

Köyleri
Arapbaşı
Alanköy
Arıkbaşı
Balcılar
Canlı
Çamlıbel
Çırpı
Çenikler
Çınardibi (bölgenin en gelişmiş orman köyü)
Çiftçigediği
Dereköy
Dernekli
Elifli
Ergenli
Fırınlı
Gaziler
Hasköy
Havuzbaşı
Hisarlık
Kabaağaç
Karahalilli
Karahayıt
Karapınar
Karaveliler
Kızılağaç
Kızılcaova
Kızılkeçili
Kızıloba
Lutuflar
Osmanlar
Pınarlı
Sarıyurt
Taşkesik
Tokatbaşı
Turan
Yakacık
Yakapınar
Yeşilova
Yusuflu
Otuzbirler
Söğütören
Buruncuk
Zeytinova
Eski köyleri
Ören (Kızılkeçilinin kuzeyindeki bu köy 14 Nisan 1955 tarihinde Turgutlu'ya bağlanmıştır.) Bkz: Örenköy, Turgutlu

T.C. Bayındır Kaymakamlığı23 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayındır Belediyesi20 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayındır İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü Resmi Web Sitesi18 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayındır Tanıtım Filmi
Uluslararası Bayındır Çiçek Festivali Web Sitesi

Bergama Kermesi, Bergama'nın tarihsel, kültürel ve doğal güzelliklerinin tanıtılması amacıyla Mustafa Kemal Atatürk'ün başlattığı bir festivaldir. İlki 1937 yılında gerçekleşen Bergama Kermesi, her yıl aralıksız devam etmektedir. Türkiye'nin ilk, dünyanın ise Fransa'nın Nice şehrinde yapılandan sonra ikinci yerel festivalidir.
Dönemin geleneğine uygun olarak adına Kermes denilen şenlikleri Bergama halkı her yıl, haziran ayında Türkiye'nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen misafirleriyle birlikte kutlamaktadır.
Bergama Kermesi kapsamı itibarıyla Türkiye'de bir ilktir. Bergama Kermesi sadece eğlencelerin, gösterilerin düzenlendiği sıradan bir festival değildir. Her yıl çok sayıda yazar, bilim insanı, profesör, sanatçı, gazeteci, çeşitli konularda düzenlenen konferans ve panellere katılmaktadır. Kermes süresince, aynı saatte farklı yerlerde birçok etkinlikler düzenlenmektedir. Aynı saatte bir yerde halk oyunları gösterileri varken diğer bir yerde bir panel, bir tiyatro oyunu organize edilmektedir. Kermes süresince Bergama halkı ile civar il ve ilçelerden gelen yerli ve yabancı turistler, kermes süresince 7 günü her açıdan dolu dolu yaşamaktadırlar.

http://www.bergama.bel.tr 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080211220355/http://www.bergamailcesi.com/

Beyarmudu (Yunanca: Πέργαμoς / Pergamos), eski adıyla Pergama, de jure olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Larnaka Bölgesi'nde ve de facto olarak ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Gazimağusa İlçesi'nde yer alan bir kasabadır.
Gazimağusa şehrinin 23 km. batısında, Larnaka şehrinin 16 km kuzeyinde, Pile köyünün 4 km kuzeydoğusunda, KKTC sınır hattında uzanan, Dikelya İngiliz Üs bölgesine komşu bir köydür. Mesarya Ovası'nın en güneyinde yer alır. Kökleri Orta Çağa dayanan eski bir köydür. 1571 tarihli Jacomo Franco'nun hazırladığı Venedik Haritasında Pergama ismiyle geçmektedir. Osmanlı döneminde Mağusa Kazası'na bağlı bir köy iken, 1920 yılında İngiliz İdaresi tarafından Larnaka bölgesine dâhil edilmiştir. 1958 yılında ismi Beyarmudu olarak değiştirilmiştir. 1974 yılından sonra ise köyün büyük bir kısmı KKTC sınırları içerisinde kalmıştır. 1980 yılında ise belediye haline getirilmiştir.
Bugün köyün içerisinden KKTC ile İngiliz Üs Bölgesini birbirinden ayıran sınır hattı geçmektedir. 1960 yılında çizilen Dikelya Üs Bölgesi sınırları 1974'ten beri kontrol edilmektedir. Köyün ikiye bölünmüş olmasından ötürü birçok ev ve tarım arazisi Üsler bölgesinde kalmıştır. Bu alanlara yasal ulaşım askeri geçiş noktalarından veya köyün içerisinde bulunan sınır kapısından yapılmaktadır.

Beyarmudu, Osmanlı Dönemi'nin ilk zamanlarında Müslümanlaştırılmaya başlanmıştır. 1831 yılında sadece erkeklerin sayıldığı nüfus sayımında, nüfusu 16 ve Müslüman olarak kaydedilmiştir. 1891 yılındaki İngiliz İdaresi'nin yaptığı nüfus sayımında ise toplam nüfusu kayıtlara, çoğunluğu Türk 96 olarak geçmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan önce bir süre Rusları da ağırlamıştır. Bu tarihten sonra hızla artan nüfus, tamamı Türk olarak 1960 yılında 826'ya ulaşmıştır. Bu durum Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde de devam ederek, 1973 yılındaki sayımda nüfus 1190 olarak bulunmuştur. Bu süre boyunca 1964 yılından itibaren başlayan toplumlararası çatışmada göç etmek zorunda kalan Lefkara ve Anafotida'dan gelen 150 civarı göçmene de ev sahipliği yapmıştır.

Kasabada büyük ölçüde yerli halk yaşamaktadır. Bunun yanında tarımda çalışmak üzere Türkiye'den getirilen birkaç aile de bulunmaktadır. 2003 yılında halka açılan sınır kapısı köyün ekonomisine ve insan hareketliliğine büyük katkı sağlamıştır. Kapı, 2003 yılından önce de açık olup, sınırlı sayıda insan hareketliliğine, genellikle Güneydeki işçiler ve Pile'de kalanlara geçiş için izin verilmekteydi. Halkın bir kısmı hemen yanında bulunan İngiliz Üsler bölgesinde, bir kısmı Güney Kıbrıs'taki işletmelerde, diğer bir kısmı tarımda, bir kısmı ise devlet memuru olarak çalışmaktadır. Eskiden yurtdışına, özellikle İngiltere'ye göç veren kasabaya geri dönenler, yerleşenler de mevcuttur. Bunun yanında, Güney Kıbrıs'a olan erişim kolaylığından dolayı iş kolaylığı açısından buraya taşınan aileler de vardır. Köyde, sınırın iki tarafındaki evlerin yakınlığı ve tam anlamıyla somut bir sınır hattının olmaması dolayısıyla sık sık yasadışı geçiş ve kaçakçılık olayları meydana gelmektedir.

Beyarmudu toprakları büyük ölçüde verimli olan kırmızı akdeniz toprağı (Terra rosa)dır. Bu toprakta genellikle kuru tarım ve patates ekimi yapılmaktadır. 

 Çorum, Türkiye
 Sarıyer, İstanbul, Türkiye
 Kepez, Antalya, Türkiye
 Karaman, Türkiye

Beyarmudu Belediyesi (KKTC) 25 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beydağ, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin batısında ve kuzeybatısında Ödemiş, kuzeydoğusunda ve doğusunda Kiraz ilçeleri, güneyinde Aydın ili bulunmaktadır. Nüfus bakımından ilin en küçük ilçesidir.

Beydağ, önce Aydınoğulları, sonra da Osmanlıların egemenliğine geçmiştir. 4 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren 3392 sayılı yasa ile Ödemiş'ten ayrılarak ilçe olmuştur.

İzmir ilinin güneydoğusunda yer alan Beydağ'ın il merkezine uzaklığı 142 km'dir. Batısında ve kuzeybatısında Ödemiş, kuzeydoğusunda ve doğusunda Kiraz ilçeleri, güneyinde Aydın ilinin Nazilli ve Sultanhisar ilçeleri ile çevrelenir. İlçenin yüzölçümü 172 km²dir. Beydağ ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 216 metredir.

İlçe, Akdeniz iklimi etkisi altındadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe halkının geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. En önemli ürünler incir, kestane ve zeytindir. Beydağ'da üretilen kestane son derece kalitelidir. Besi ve süt hayvancılığı hızlı gelişme göstermektedir.

İlçeye bağlı 21 köy bulunmaktadır. Bağlı beldesi yoktur.

Belediye başkanları

İlçede 28 ilköğretim okulu, 1 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 1872 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 94 öğretmen görev yapmaktadır.
Sağlık hizmeti, 1 sağlık ocağı, 1 sağlıkevi, 1 Ana Çocuk Sağlığı tarafından verilmektedir.

Beydağ Kaymakamlığı19 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beydağ Belediyesi4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burhaniye, Balıkesir ilinin Ege Denizi kıyısında bulunan bir ilçesidir. Kuzey Ege olarak tanımlanan bölge coğrafyası içindedir. Ağırlıklı olarak zeytinyağı üretimine yönelik zeytincilik ve iç turizm merkezidir. Çanakkale-İzmir Karayolu (E87) ilçe merkezinden geçer.

Ege Bölgesi'nde yer alan ilçe, kuzeyde Kazdağı güneyde Madra Dağı arasında kalan Edremit Körfezi bölgede bulunur. İlçe merkezi ve ilçenin kuzeyi, Edremit Kıyı Ovasının güneyinde bulunur. İlçenin, geri kalanı Madra Dağının kuzeyi ve dağın denize doğru uzanan alçak tepelerinin üzerindedir. Kıyıda bulunan Bağlar Burnu ise ilçenin güneybatı sınırıdır. İlçenin başlıca akarsuları Havran Çayı ve Karınca Çayıdır.
İlçenin güney ve güneybatısında Madra Dağlarının kıyıya doğru alçalan Peneplen alanlarının faylarla kaplı olması ilçe merkezinin etrafının 1. derecede deprem merkezi kuşağında yer almasına neden olmuştur. 2011 yılı 18 Nisan'da gerçekleşen 2,6 büyüklüğündeki deprem, bölgenin sismik hareketliliğin bir göstergesidir.
Bölgede ılıman Akdeniz iklimi görülür. Kışlar ılık ve yağışlı yazlar ise sıcak ve kurak geçer. Soğuk kuzey rüzgârlarını, Kaz dağının kestiği ilçede, hakim rüzgârlar; poyraz, lodos ve Ege'ye özgü imbat rüzgârlarıdır. İlçe merkezinde yer alan devlet meteoroloji istasyonunda yapılan ölçümler aşağıdadır;
İlçenin yüzölçümü 420 km²dir. Burhaniye'nin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 23 metredir.

İlçenin idari komşuları şu şekildedir;

İlk Çağdan günümüze önemli bir yerleşim merkezi olan ilçede yapılan kazılar sonucu önemli erken dönem kült merkezleri keşfedilmiştir. Sunak amacıyla kullanıldığı düşünülen bu yerlerden bazılarında bulunan buluntular Roma ve Bizans dönemlerine uzanmaktadır. İçlerinde en bilineni Dutluca mahallesindeki "Deliklitaş"tır. Altarla sırasıyla şunlardır;

İlçedeki en önemli antik kent Adramytteion'dur. Yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgulara göre kentin ilk olarak Balkanlardan gelen Misyalılar tarafından kurulduğu anlaşılmaktadır. Daha sonraları Lidyalıların egemenliğine giren kentin adının, Lidya kralının kardeşi Adramys'ten aldığı düşünülür. Diğer bir görüşte ismin "adra-mut (adra vadisi)" yani adra isimli erkek baş tanrının vadisi şeklinde ortaya çıktığıdır. Antik kent önceleri, ilçe merkezinin bir mahallesi olan Ören'de denize hakim bir tepeyken (Karataş Tepesi), zamanla depremler ve sahilden yapılan saldırılar neticesinde, iç kesimlere kaymış ve bugün komşu Edremit ilçesi ile bu ad hâlâ yaşamaktadır.
Antik Troas, Misya ve Aiolis bölgelerinin kesişiminde yer alan Adramytteion şehri, antik coğrafyacı Strabon tarafından, Atinalılar tarafından kolonize edilmiş, hem bir liman hem de bir deniz üssü olarak tanımlanır. Ayrıca Strabon, Adramytteionluların, Havran Çayı (Euenos) üzerine yaptıkları güzel su kemerlerinden de söz eder. İlçenin eski adı bu su kemerlerine ithafen Kemer'dir. Truva ile Pergamon şehir merkezlerini birbirine bağlayan ticaret yolu üzerinde bulunan kent, Pergamon krallığının Roma egemenliğini tanıması ile önce Roma, sonra Bizans egemenliğine girmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı Kurtulmuş Oğlu Süleyman Bey in Uç Beylerinden Taylı Baba'yı yöreye yolladığı ve bu gün Taylıeli Köyü olarak bilinen köye obası ile gelip yaylak olarak yerleştiği, kışlık olarak ise bu gün ilçe merkezinin bir mahallesi olan Geriş'i tuttuğu ve böylece, Türk hakimiyetinin yöreye yerleşmesini sağladığı görülmüştür. Kent 1300 yılında Karesioğulları yönetimine katılmıştır.
1484 yılında Taylıeli'nde yaşayan halk göç ederek şimdiki kent merkezine yerleşmiştir. 
Madra dağının suyunu yöreye taşıyan su kemerlerine atfen "Kemer" olarak adlandırılan kent 1866 yılına kadar Edremit ilçesinin bir nahiyesi olarak yönetilmiş ve 1867'de ilçe teşkilatı kurulmuştur. Kemer Nahiyesinin ilçe merkezi olmasında büyük emekleri bulunan Sultan II. Abdülhamit'in oğlu Şehzade Burhanettin'in adına, İlçe merkezi Kemer isminin yanına Burhaniye olarak da adlandırılmıştır. 1906 yılında Burhaniye Kazasında yapılan nüfus sayımı sonucu bölgede 5091 kişinin yaşadığı, bunlardan 4176'sının Müslüman, 889'unun Rum ve 26'sının Ermeni olduğu belirtiliyor.
İlçenin Millî Mücadele'de ayrı ve özel bir yeri vardır. İlk kurşunu atma şerefini Burhaniyeliler taşımaktadır. İlçe, 29 Haziran 1920'de Yunan işgaline uğramış ve 8 Eylül 1922'de Yunan işgalinden kurtulmuştur. Yunan geri çekilişi sırasında, ilçe merkezinin yakılıp yıkılmasını önlemek için Pelitköylü Borazan Çavuş, bir minareye çıkarak düşman birliklerini gördüğünde hücum borusu çalmaya başlar, düşman kuvvetleri de ilçe merkezi Türkler'in eline geçmiş düşüncesiyle merkeze girmeden geri çekilmeye devam ederler.

İlçe 38 mahalleden oluşmaktadır. İlçe merkezi birbirinden kopuk olarak gelişen iç kısımdaki merkez ve sahil kesiminden oluşur. Artık aradaki kopukluk, gelişen yazlık tipi konut sektörüyle tamamlanmaktadır.
İlçenin etnografik yapısı, Manavlar, Yörükler, Mübadil ve Muhacırlardan oluşur. Ayrıca ilçedeki Tahtacı mahallesi, Alevi mahallesidir ve Pelitköy beldesi ise Sünni-Alevi karışık bir yerleşim yeridir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Tarihi ve doğal sit alanı olan Ören'deki asırlık palamut ağaçları, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından koruma altına alınmıştır.
Ören Plajı, 2000 yılında Avrupa Çevre Eğitim Vakfı (FEE) tarafından verilen ve artık tüm dünyada “Denize Girilebilirlik Ölçütü” olan Mavi Bayrak ile tescil ettirmiştir.
Ören'deki doğal bitki örtüsü de ‘Doğal ve Tarihi Sit alanı’ kapsamında koruma altına alınmıştır. Ören Meydanı'nda çokça Sedir (Cedrus liboni), Fıstık çamı (Pinus pinea) ve Palamut meşesi (Quercus Sg) gibi anıt ağaçlar bulunur.

Sahilinde yat limanı, balıkçı lokantaları ve çay bahçeleri bulunur.

Pek çok turistik konaklama, eğlence, yeme-içme, alışveriş ve dinlenme tesislerinin bulunduğu bir sayfiye yeridir.

Köy merkezi ana yola 2 km, ilçe merkezine ise 12 km uzaktadır. Yöre halkının başlıca geçim kaynağı zeytinciliktir. Mahallenin deniz kıyısı yeni gelişen ve yazlık sitelerin bulunduğu mahaldir. Sahil kuzeyden güneye doğru Muratçeşme, Yalı, Bağlar Burnu ve İçmeler diye adlandırılır. Ancak aşırı derecede ikincil konut inşası ise zeytinlikler sökülerek sürdürülmektedir. Burhaniye'nin bir mahallesidir.

Yeni gelişen ve yazlık sitelerin bulunduğu mahaldir. Pelitköy'e bağlıdır. Deniz kıyısında belediyeye ait bir tesis vardır.

İlçede toplam 18 adet zeytinyağı fabrikası bulunmaktadır. Bu fabrikalar son yıllarda sulu baskılı sistemden kontinü sisteme dönüşmektedir. Fabrikalarda zeytin el değmeden ambalajlanmaktadır. Son yıllarda ilçede yapılan çalışmalar neticesinde yağlık olarak değerlendirilen zeytin çeşitleri TSE tarafından yeşil ve siyah sofralık standartlarına alınmıştır. İlçede bulunan 2 salça ve konserve fabrikası yörede ve civar ilçelerde üretilen sebzeleri mevsimlik olarak işlemektedir. Yine ilçede 4 adet süt işleme tesisi (mandıra) ile Körfez bölgesine yönelik çok sayıda ekmek fabrikası faaliyet göstermektedir.

Meslek odalarına kayıtlı toplam 5.000 civarında tüccar ve esnafın ortalama %50'si faal olarak ticari hayatını sürdürmektedir. İlçede T.C. Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası, Türkiye İş Bankası, Yapı Kredi Bankası, Akbank, Vakıfbank, Garanti Bankası, Denizbank şubeleri bulunmaktadır.

İlçede 5 adet turizm işletme belgeli, 1 adet turizm yatırım belgeli, 22 adet belediye ruhsatlı konaklama tesisi bulunmaktadır. Turizm işletme belgeli tesislerde 677, turizm yatırım belgeli tesislerde 276, belediye ruhsatlı tesislerde 1.575 olmak üzere toplam 2.528 adet “turistik nitelikli yatak” mevcuttur. Son yapılan denetimlerde tespit edilen verilere göre; ilçede 28 adet belediye ruhsatlı, 22 adet vergi kayıtlı kiralık ev-oda, 12 adet faaliyete yeni başlamış veya ruhsatsız olmak üzere toplam 62 adet pansiyon bulunmaktadır. Pansiyonların toplam yatak sayıları ise 958 olup, bunların 425'i turistik niteliktedir.
İlçedeki mavi bayraklı plajları 4 tane olmak üzere isimleri şunlardır;

Ören Halk Plajı
Öğretmenevleri Plajı
Club Orient
Artemis Tatil Köyü

Burhaniye, Kuzey Ege'deki birçok yer gibi, turizm ile geç tanıştığından hala büyük oranda yerel kültürünü korumaktadır. Özellikle iç kesimlerdeki dağ köyleri tipik Yörük köyleridir. İlçede Ege şivesi ile hâlen yaygın olarak konuşulmaktır. İlçe merkezi için "Kemer" adı, Edremit Körfezi ve kıyıları için sadece "Körfez" adı kullanılmaktadır. Keşkek özellikle köylerde yapılan geleneksel bir yemektir. İlçenin pazartesi günleri kurulan pazarı, ilçe geneli ve civar ilçelerde de meşhurdur.
İlçenin konu olduğu "Kozak Dağının Çamları" türküsünden bir bölüm;
"Kozak Dağı'nın çamları, yere değer dalları.
Bizim için yapılmış, şu Kemer konakları."
Burhaniye Kuvay-i Milliye Müzesi: Eski halkevi binası olan 2 katlı taş bina restore edilerek müzeye dönüştürülmüştür. İlçe merkezinde Koca Cami yakınında Kuvâ-i Milliye Şehitler Anıtı'nın karşısında yer almaktadır. Müzenin ilk katı ilçede çıkan arkeolojik eserlere, ikinci katı ise etnografya bölümü görüntüsündedir.
Yağcı Kültür Merkezi: Aslen İskele mahallesindeki eski bir yağ fabrikası olan yapı artık ilçede kültür merkezi olarak faaliyet göstermektedir. Galeri olarak sergilere ve sınırlı sayıda katılımcının bulunduğu konsere ev sahipliği yapmaktadır.
Ören Açık Hava Tiyatrosu: Ören mahallesinin iç tarafında yer alan tiyatro, yaz döneminde ilçenin başlıca tiyatro ve konser alanıdır.
Uluslararası Zeytin ve Zeytinyağı Festivali: İlçenin temel ürünü zeytin ve zeytinyağını tanıtmayı amaçlayan etkinlik, birçok kültürde olduğu gibi hasat sonrası yapılan bir şenliktir. Deve Güreşleri festival bünyesinde yapılan önemli bir etkinliktir.
Burhaniye Ören Turizm Kültür ve Sanat Festivali: 20 yılı aşkın bir geçmişi olan festival, yaz döneminde ilçedeki yerli turistlerinde katılımla çok sayıda kişiye ulaşabilmektedir.

İlçede bir yelken kulübü mevcuttur.

 Bijelo Polje, Karadağ
 Hürth, Almanya
 Murfatlar, Romanya

Burhaniye belediyesi26 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet gazetesi O

Dağıstan, İzmir ilinin Bergama ilçesine bağlı bir kırsal mahalledir.

Mahallenin eski adı 1902 yılı kayıtlarında Mecidiye olarak geçmektedir. Mahalle 1928 yılından beri bugünkü adını taşımaktadır. 1877 yılında Kafkasya'nın Dağıstan Bölgesi'nde yaşayan 12 ailelik bir Lezgi topluluğunun 19. yüzyılda büyük Rusya Sürgünü sonucunda Osmanlı topraklarına sığınmasıyla oluşmuştur. Lezgice diline hakimdirler ve günlük yaşantıda 1970'li yıllara kadar Lezgice konuşmuşlardır. Ancak günümüz tarihinde köy sakinlerinden Lezgice konuşabilen kişi sayısı oldukça azdır.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu köy de Bergama Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.

Mahalle, İzmir il merkezine 118 km, Bergama ilçe merkezine 11 km uzaklıktadır.
Mahalle, Bergama'nın doğusundanda olup, D.240 numaralı Bergama-Kınık-Soma Devlet yoluna 5,6 km'lik bir köy yoluyla bağlıdır.

 OpenStreetMap'te Dağıstan, Bergama ile ilgili coğrafi veriler

Demokratik Sol Parti, 14 Kasım 1985 tarihinde Rahşan Ecevit liderliğinde kurulan ve Türkiye'de faaliyet gösteren siyasi partidir. Parti tüzüğüne göre resmî kısaltması "DSP" şeklindedir. Simgesi ak güvercindir. TBMM 28. Dönemi'nde 1 milletvekili ile temsil edilmektedir. Genel başkanı Önder Aksakal'dır.
Rahşan Ecevit'in kurucu genel başkanlığını yaptığı parti Bülent Ecevit önderliğinde 1990'lı yılların ikinci yarısında ve 2000'li yılların başında Türk siyasetinde etkili olmuştur. 1999-2002 yılları arasında iktidar olan DSP, 56. ve 57. Türkiye Hükûmeti'ni kurmuştur. Parti, bu etkili konumunu 2002 genel seçimleri ile kaybetmiş ve akabinde partinin kurucuları olan Ecevit çiftinin aktif siyasetten çekilmesiyle birlikte çöküş sürecine girmiştir. 2010'lu yılların başlarına kadar yerel siyasette etkili olmaya devam eden parti 2009 Yerel Seçimleri'ni takip eden süreçte bu etkisini de kaybetmiş ve tabela partisine dönüşmüştür. 2023 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi listelerinden seçime girip 1 milletvekili çıkarmıştır.

Türkiye'de demokratik solun temelleri, ortanın solu adıyla 1960'ların başında atıldı. 1963'te demokratik işçi hakları için verilen ve kazanılan mücadeleden doğan bu hareket, İsmet İnönü'nün başkanlığını yaptığı Cumhuriyet Halk Partisinde parti içi muhalefete dönüştü.
Ortanın solu hareketindeki "sol" sözcüğü parti içinde ve dışında yoğun tepkilerle karşılaştı; fakat hareketi başlatanların direnci Türkiye'deki solculuk anlayışına siyasal meşruluk kazandırdı. Ortanın Solu Hareketi bunu, Marksizm'den farklılığını vurgulayarak yaptı. Hareketi toplumsal ve ulusal özelliklere dayandırarak, inançlara saygılı laikliği benimsediler. Bu sayede halkın güvenini kazandılar.
Bülent Ecevit'in öncülüğündeki Ortanın Solu hareketi, 1960'ların sonlarında Demokratik Sol adını benimsedi. Bu hareket 12 Mart Muhtırası'nın ardından adeta bir demokrasi mücadelesine girişerek, askerin siyasete müdahalesine karşı çıktı. Bu konuda İnönü ile ters düşen Ecevit, genel sekreterlik görevinden istifa ederek, parti içinde çalışmalarını daha etkin bir biçimde sürdürdü. Millî Şef İsmet İnönü parti meclisi seçiminde Ecevit'e yenilerek, bunun üzerine 34 yıllık genel başkanlığını bıraktı.
Ecevit, 14 Mayıs 1972'de Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün ardından CHP'nin üçüncü genel başkanı oldu. Parti, Ecevit'in genel başkanlığı ve demokratik sol akımıyla büyük bir ivme kazanarak yükselişe geçti. Bunun en somut göstergesi dönemin CHP'sinin oy oranlarındaki değişimdir. 1969 seçimlerinde CHP'nin oyları % 27,37'e kadar gerilemişken, 1973'te % 33.30'a, 1977'de % 41.38'e yükselmiştir. "Umudumuz Karaoğlan!" sloganları da 1973 Seçimleri'nde atılmaya başlanmıştır.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yaptığı 12 Eylül 1980 Darbesi'nin ardından diğer parti başkanlarıyla beraber Bülent Ecevit de siyasetten uzaklaştırıldı ve bir süre gözaltında tutuldu. Daha sonra bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl süreyle siyasete girmesi yasaklandı. Ecevit gazeteciliğe döndü ve Şubat 1981'de Arayış dergisini çıkarmaya başladı. Arayış'a ya da başka kanallara verdiği demeçlerden dolayı yargılandı ve cezaevine girdi. MGK, 16 Ekim 1981'de tüm siyasi partilerle birlikte CHP'de kapattı.

12 Eylül Darbesi'nden sonra siyaset yasağı getirilen Ecevit, çevresindeki destekçilerini tek tek kaybetti. Bülent Ecevit, bu dönemle ilgili olarak "Mücadelenin güçlüklerini göze alamayanlarla yollarımız ayrıldı." demiştir. Bülent Ecevit, demokratik sol söylemi bir partiyle yeniden hayata döndürmek istiyordu. Bunun sonucunda, yasaklı olan Bülent Ecevit'in yerine eşi Rahşan Ecevit 14 Kasım 1985'te bu projeyi hayata geçirdi ve Demokratik Sol Parti'yi kurdu. Rahşan Ecevit'in örgütlenme konusunda, kurduğu köylü derneklerinden gelen bir deneyimi vardı. İki odalı bir bodrum katında kurulan partinin gelişiminde rol oynayan etmenlerden biri de budur.
29 Aralık 1986 tarihinde, SODEP-HP birleşmesinden sonra partiden kopan milletvekillerinin kurduğu 'hülle partisi' Halk Partisi kendini feshederek DSP'ye katıldı. Böylece DSP, 25 milletvekiliyle TBMM'ye girmiş oldu.
14 Haziran 1987 tarihinde Rahşan Ecevit'e muhalif olan grubun gerçekleştirdiği 2. Kurucular Kurulu toplantısında muhalif harekete önderlik eden Celal Kürkoğlu, partiden ihraç edildiği belirtilen kurucu üyelerin katıldığı toplantıda, “Genel Başkan” ilan edildi. Bu süreçte muhalifler ve parti yönetimi karşılıklı suç duyurularında bulunuldu, parti içi tartışmalar, açılan davalarla mahkemelere taşındı. Yaklaşık üç ay süreyle “Genel Başkanlık” iddiasında bulunan Celal Kürkoğlu 14 Eylül 1987'de 15 arkadaşıyla birlikte SHP'ye katıldı.
6 Eylül 1987'de siyasi yasakların kalkması yönünde yapılan halkoylaması sonucunda eski siyasetçilerin önündeki siyaset yasağı kalktı. Bunun üzerine DSP'nin başına Bülent Ecevit geçti. Bülent Ecevit'in liderliğinde girilen 29 Kasım 1987 seçimlerinde parti 2.044.576 kişinin oyuyla %8.53'lük bir sonuç aldı ve TBMM dışında kaldı. Partisi barajı aşıp Meclis'e giremeyince Bülent Ecevit, 30 Kasım 1987'de aktif politikadan çekildiğini açıkladı. Eşi Rahşan Ecevit ile birlikte 2 Aralık 1987'de istifalarını verdiler, ancak baskılar üzerine kurultaya kadar kararı askıya aldılar.
Boşalan genel başkanlığa 7 Mart 1988'de Necdet Karababa getirildi. Genel başkanlık görevini bir yıldan az sürdüren Karababa'nın görevi bırakmasından sonra, 15 Ocak 1989'da Bülent Ecevit partililer tarafından liderliğe yeniden getirildi. Bu dönemin ardından 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde % 9,09 oy alan DSP, 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde %10.75 oy alarak TBMM'ye 7 milletvekiliyle girdi. Ecevit de 11 yıl sonra Zonguldak milletvekili olarak yeniden Meclis'e girdi.
9 Eylül 1992'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin tekrar kurulmasından sonra bu sayı çeşitli istifalarla 4'e düştü. DSP'nin 3. Olağan Kurultayı 2 Ekim 1994 tarihinde toplandı. Ecevit bu kurultay sonucunda da genel başkanlığını sürdürdü.
DSP'nin oyları 24 Aralık 1995 erken genel seçimlerinde % 14.64'e, milletvekili sayısı 76'ya yükseldi ve Demokratik Sol Parti solun en büyük partisi konumuna geldi. 6 Mart 1996'da Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi, Demokratik Sol Parti'nin dışarıdan desteğiyle ANAYOL Hükümeti kuruldu. Bu hükûmet Refah Partisi'nin verdiği gensoru önergesiyle 28 Haziran 1996'da düştü; yerine DYP ile RP'nin kurduğu REFAHYOL Hükümeti başa geldi. REFAHYOL Hükûmeti 28 Şubat Süreci içerisinde askerin yoğun baskısı sonucu istifa etti.
Eylül 1996'da kendilerine “Çile Çiçekleri” adını veren Erdal Kesebir ve 3 arkadaşı, partiden ihraç edildiler.

28 Şubat Süreci ile birlikte; Demokratik Sol Parti, Anavatan Partisi ve Demokrat Türkiye Partisi ile 30 Haziran 1997'de Mesut Yılmaz'ın başbakanlığında kurulan ANASOL-D Hükümeti'nde yer aldı. Bülent Ecevit de 18 yıllık aradan sonra başbakan yardımcısı olarak yeniden hükûmete girdi. 25 Kasım 1998'de Mesut Yılmaz için verilen gensoru önergesi TBMM'de kabul edildi ve Yılmaz başbakanlıktan istifa etti.

11 Ocak 1999'da ülkeyi seçime götürmek için, diğer partilerin de üzerinde anlaşması üzerine Demokratik Sol Parti tarafından bir azınlık hükûmeti kuruldu. FP dışındaki bütün partilerin ve çeşitli demokratik kitle ve sivil toplum örgütlerinin ortak desteğiyle kurulan DSP azınlık hükûmeti ile Bülent Ecevit yaklaşık 20 yıl aradan sonra, dördüncü kez başbakanlık koltuğuna oturdu.
Yolsuzlukların ve siyasal yozlaşmanın arttığı bir dönemde Ecevit'in dürüst kişiliği ve DSP'nin yolsuzluğa bulaşmamış yapısı toplumda heyecan, umut ve güven yarattı. Böyle bir ortamda PKK'nın başının Kenya'da CIA ve MİT'nin ortak operasyonu ile yakalanması da olumlu atmosferi pekiştirdi. 18 Nisan 1999 Seçimleri'nde DSP oylarını %14.65'ten %22,19'a çıkardı ve birinci parti oldu. DSP, ANAP ve MHP ile birlikte 57. Türkiye Hükûmeti kurdu. DSP, üçüncü kez hükûmette yer alırken, Bülent Ecevit de siyasi yaşamında beşinci kez Başbakanlık görevini üstlenmiş oldu.
Rahşan Ecevit'in önerisiyle gündeme gelen ve çıkarılması konuşulan af yasası, uzun tartışmalar sonunda 22 Aralık 2000'de DSP öncülüğünde çıkarıldı. Bu af, kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinir. 2001 yılında tepkilerin artması üzerine Rahşan Ecevit, "Benim düşündüğüm af katillerin affı değil, garibanların affıydı." dedi.
Süleyman Demirel'in ardından cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer ile Hükûmet arasında zaman zaman bazı yasaların iade edilmesiyle yaşanan gerginlik, 19 Şubat 2001 tarihinde yapılan Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında doruğa ulaştı. Cumhurbaşkanı Sezer ile yaşadığı tartışma nedeniyle Başbakan Ecevit, MGK toplantısını terk etti. Yaşanan bu kriz ekonomide zor günlerin başlangıcı oldu. Ecevit'in Türkiye'ye çağırdığı Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş, 13 Mart 2001'de devlet bakanlığına atanarak ekonominin başına geçti.
29 Nisan 2001'de yapılan DSP 5. Olağan Büyük Kurultayında Bülent Ecevit 963 oyla yeniden genel başkan seçilirken, rakibi Aydın milletvekili Sema Pişkinsüt 68 oy aldı. 35 oy geçersiz sayıldı. Sema Pişkinsüt'ün Kurultay öncesi gerginlik yaratıcı bir üslup kullanarak Ecevit'e yüklenmesi sonucu kurultay gergin geçti. Kurultayın ardından İzmir Milletvekili Mehmet Özcan ile İstanbul Milletvekili Nazire Karakuş, DSP'den istifa ettiler.
Ecevit, 4 Mayıs 2002 tarihinde aniden rahatsızlanarak Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'ne kaldırıldı ve 26 saat süren gözetimin ardından taburcu edildi. Bir süre evinde dinlenen Bülent Ecevit, 17 Mayıs'ta yeniden hastanede tedavi altına alındı ve 11 gün burada kaldı. Bu süreçte, Ecevit'in ilerleyen yaşı ve rahatsızlığı nedeniyle genel başkanlığı ve başbakanlığı devam ettirmesine karşı çıkanlar parti içinde bir bölünmeye neden oldu. Kendilerini “Dokuzlar” olarak adlandıran 9 milletvekili, 25 Haziran'da bir bildiri yayınlayarak, “Ecevitler öncülüğünde Ecevitsiz yaşama geçilmesini” istediler. 8 Temmuz'da Ecevit'in sağ kolu olarak nitelendirilen, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan Ecevit ile yaptığı görüşmeden sonra hükûmetteki görevinden ve partiden istifa ettiğini açıkladı. Daha sonra aralarında Muş Milletvekili Zeki Eker ve Dışiş

Dereköy Hacılar, İzmir ilinin Bergama ilçesine bağlı bir kırsal mahalledir.

1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu köy de Bergama Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.
Bergama'nın Dereköy ve İsmailli (Yuntdağ) bucak merkezlerine bağlı iki Hacılar Köyü vardı. 6360 sayılı yasa ile tüm köyler mahalle olunca, ayırt edilebilmesi için Hacılar mahallelerine eskiden bağlı oldukları bucak isimleri eklenmiştir.

Mahalle, İzmir il merkezine 134 km, Bergama ilçe merkezine 33 km uzaklıktadır.
Mahalle, Bergama'nın kuzeydoğusunda olup, 35.05 numaralı Bergama-İvrindi il yoluna, Tırmanlar Mahallesi üzerinden, 12,4 km'lik bir köy yoluyla bağlıdır.

 OpenStreetMap'te Dereköy Hacılar, Bergama ile ilgili coğrafi veriler

Dikili, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Bergama ilçesi, kuzeyinde Balıkesir ili, batısında ve güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır.

İlçede yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda Dikili'nin MÖ 5000-MÖ 4000 yıllarına kadar uzanan bir geçmişi olduğu anlaşılmıştır. Ağıl Kale ve Kale Tepe ilk yerleşim merkezlerindendir. Arkeolojik bulgular sonucunda bu bölgede Akaların yaşadığı ve kente Aternagus denildiği ortaya çıkmıştır. İlkçağda Lidyalılar, İranlılar, Frikyalılar, Mysialılar ile Romalılar ve Bergamalılar Orta Çağ'da ise Bizanslılar, Cenovalılar, Selçuklular ve Osmanlılar Dikili'ye hakim olmuşlardır. Bu kadar çok uygarlığın yaşadığı Dikili; Aristo, Hermos, August, İskender gibi ünlü kişileri tarihi süreçte ağırlamış; Aterneus, Astria, Teutronia gibi kent ve siteleri topraklarında barındırmıştır.
Selçuklular tarafından ele geçirildikten sonra Osmanlı egemenliğine girmiştir. Karaosmanoğullarının bölgede çiftlik kurup burada dikmelik yetiştirmesi ile "Dikmelik" adını alan ilçe, daha sonra "Dikili" diye isimlendirilmiştir. Doğal güzellikleri açısından Merdivenli köyünde bir doğal göl, Demirtaş ve Deliktaş köylerinde de çamlık ve tarihi mağaralar bulunmaktadır. İlçeye bağlı Çandarlı önemli bir turizm potansiyeline sahiptir. Dikili'nin tarihsel geçmişi oldukça eskilere gider. Antik yerleşim yeri Pitane'de elde edilen eserler Bergama Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. Osmanlı döneminde II. Murat'ın ünlü Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa, Çandarlı Kalesi'ni yeniden yaptırmıştır.
Önceleri Bergama ilçesine bağlı köy iken 1860'ta bucak olmuştur. 13 Haziran 1919'dan 14 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgali altında kalmıştır. 1923'te belediye teşkilatı kurulan Dikili, 13 Ekim 1928'de Bergama'dan ayrılarak ilçe olmuştur.

İzmir'in kuzeyinde yer alan Dikili'nin il merkezine uzaklığı 120 kilometredir. İlçenin doğusunda Bergama ilçesi, kuzeyinde Balıkesir ilinin Ayvalık ilçesi, batısında ve güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 534 km²dir. Dikili ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 8 metredir.
Merdivenli ve Denizköy'de bulunan krater gölleri ile mağaraları ve Madra Çayı'na dayanan ormanları ilçenin doğal zenginlikleri arasındadır.
Plaj Uzunluğu: Dikili Plajı 20 km, Çandarlı Plajı ise 22 km uzunluğundadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede ekonomi tarıma dayanmaktadır. Pamuk, zeytin üreticiliği ve seracılık yapılmaktadır. Dikili Limanı, turizm açısından ilçenin önemli bir gelir kaynağıdır. Temiz plajları, termal kaynaklarının zenginliği, iç ve dış turizm açısından önemlidir.

Bergama-Dikili karayolunun Dikili yol ayırımına yakın bir yerde (Ağılkale) bulunur. Aterneus Kalesi'nin yapım tarihi Pergamon'dan daha eskidir ve tunç devrine dayanmaktadır. 14 hektar alan üzerinde kurulmuş olan Dikili Aterneus Kalesi'nde bulunan en eski malzeme M.Ö. 1200 tarihine kadar gitmektedir. Münih Üniversitesi Öğretim Üyesi Jeofizik Uzmanı Dr. Albrecht Matthaei başkanlığında yapılan yüzey kazılarında, kazılmadan yüzeyde ne varsa o ortaya çıkarılmıştır. Alanda seramik araştırmaları yapılarak buradaki kentin tüm kronolojisini bulunmuştur. Bu bulgulara göre; M.Ö. 1200 yılından 2. yüzyıla kadar kentte kesintisiz bir yerleşmenin olduğu ve bundan sonra kentin terk edildiği, M.S. 13. yüzyıla kadar harabe olarak kaldığı, daha sonra buraya Bizansların geldiği anlaşılmaktadır. Kent M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında çok büyümüş ve kentin diğer kentlerle ilişkisi sınırlı, içine dönük olarak kalmış, kendileri ürettikleri malzemeleri kullanıp diğer kentlerle alışveriş yapmamışlardır. Daha sonra ne olduğu anlaşılamadan her yerden mal almaya başlamışlardır. Surların genişliğinden kentin çok büyük olduğunu anlıyoruz. Kentin ören yeri 177 m yükseklikteki Kaletepe üzerinde bulunmaktadır. Dr. Matthaei bu tepenin yamaçlarının evlerle dolu olduğunu belirterek; "Buranın M.Ö. 2. yüzyılda sivrisinek ve sıtma yüzünden terk edilmiş olabileceğini, bu konuda jeomorfologların araştırma yaptığını söylemiştir. İnsanlar buradan ayrıldıktan sonra burada harçsız yapılan surlar zamanla toprak hareketleri, doğa olayları ile kendiliğinden harabe haline dönmüş ve kayan topraklar ve taşlar evlerin üzerlerini kapatmıştır. Helenistik dönemde yapıldığı için önemli bir yerdir ve Helenistik dönem bütün ayrıntılarıyla burada yaşamaktadır.

Dikili'nin güneyindeki Çandarlı Körfezinin kuzey kıyısında yer alan bir yerleşim yeridir. Eoılı kenti olan Çandarlı'nın Akropukin'de gerçekleştirilen kazılarda "Myken Keramiği", M.Ö. 625-500 yıllarına dayanan vazolar, küçük yapıtlar ve arkaik heykel bulunmuştur. Bu eserler günümüzde İstanbul ve Bergama Arkeoloji Müzelerinde sergilenmektedir.
Çandarlı'nın 13 ya da 14. yüzyıllarda yapıldığı bilinen görkemli kalesi Türkiye'nin en iyi korunmuş kalelerinden biridir. Çandarlı (Pitane) yöresinde söylenceye göre Amazon kadın savaşçılar yöreye egemen olmuşlar ve Pitane başta olmak üzere birçok kıyı kentin kurucusu olmuşlardır. Anlamı “kadın kenti, kraliçe kenti” olan Pitane sözcüğü de buradan gelmektedir.
Türkler, Çandarlı'ya Asar ve Hisar gibi adlar da vermişlerdir. Dünya Mirası Geçici Listesinde Yer alan Çandarlı Kalesi:
2013 yılında “Ceneviz Ticaret Yolu'nda Akdeniz'den Karadeniz'e Kadar Kale ve Surlu Yerleşimleri” kapsamında Dünya Miras Geçici Listesi'ne alınan 7 kaleden 2'si İzmir İlindedir. Cenevizliler döneminde önemli bir ticaret limanı olan ve kentin savunmasında önem taşıyan Foça Kalesi ile sağlamlığı ve görkemli yapısıyla dikkat çeken Çandarlı Kalesi listeye girmiştir ve asıl listeye alınması yönünde çalışmalar devam etmektedir.
Çandarlı Kalesi'nin bulunduğu alan arkaik dönemden kalmadır, fakat kalenin yapım tarihi tam olarak belli değildir. 13. ve 14. yüzyılda Cenevizliler Foça'da hâkimiyetlerini sürdürürken Çandarlı'yı da kontrol altına alıp bu limanı ticaret amacıyla kullanmışlardır.

Nebiler Şelalesi: Nebiler Köyü ve Şelalesi, barındırdığı küçük şelaleleri, düdeni ve güzel trekking parkurları ile özellikle genç turistlerin doğa yürüyüşü ve trekking aktiviteleri için büyük ilgi odağıdır.
Dikili Atatürk Botanik Bahçesi: Tropik bölgelerden Alp dağlarına kadar çok geniş bir coğrafyaya ait pek çok bitki türünü barındırır. Yaklaşık üç bin bitki çeşidinin yarattığı renk cümbüşü ile ziyaretçilerine keyif veren güzelliği ve zenginliği dünyaca bilinir.
Burası, Türkiye'nin en yetkin ve uluslararası nitelikteki tek botanik bahçesidir. Arbeterum'da yüzlerce ağaç ve çalı türü yetiştirilmektedir. Ayrıca kurutulmuş bitki örneklerinin korunduğu ve üzerinde bilimsel araştırmaların yapıldığı bir Herbaryum Merkezi de yer almaktadır. Atatürk'ten Latin alfabesi dersi alan doğa aşığı merhum Macit Ersoy'un Dikili'de oluşturduğu botanik bahçesidir. Dikili Belediyesi'nin gösterdiği otuz hektarlık alanda çalışmalara başlayan bitki araştırmacısı Ersoy, gezdiği tüm ülkelerden getirdiği bitki tohumlarını yetiştirerek Türkiye'nin kamuya açık ilk botanik bahçesini oluşturmuştur.

Nebiler Ilıcası: Hamam bölümünde sıcaklık 57 derece, açık kaynakta 53 derecedir. Suyunda hidroasenat bulunan ılıca ağrı dindirici, kısmi felç, böbrek taşı, kum, romatizma, kadın hastalıkları, cilt hastalıkları ve damar tıkanıklıklarına iyi gelir.
Çamur Ilıcası: Ilıca çamur banyosu yapıldığı için bu adla anılıyor. Su sıcaklığı 47 derece olup, kaynakta 72 derecedir. İçinde, erimiş silisyum ve birçok mineral bulunur. Ağrı, sızı, romatizma ve cilt hastalıklarına birebir şifadır.
Bademli Deniz Ilıcası: Yaz-Kış burada hem denize hem ılıcaya girebilirsiniz. Bademli ılıcasının kaynak sıcaklığı 65 derece, deniz ve açık kaynar sıcaklığı 42 derece dolayındadır. Hidroasenat ve arsenik bulunan suyun ağrı, sızı, romatizma, böbrek taşı ve cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinmektedir.
Kaynarca: Su sıcaklığı kaynama ve buharlaşma noktası olan 100 dereceyi bulur.
Kocaoba Ilıcası: Bu ılıcanın su sıcaklığı 45-56 derece arasındadır.

İlçede 8 ilköğretim okulu, 3 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 3759 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 214 öğretmen görev yapmaktadır.

İlçe Sağlık Grup Başkanlığına bağlı olarak Dikili Merkezde 2, Çandarlı Kasabası ile Kabakum ve Bademli köylerinde birer olmak üzere toplam 5 adet Sağlık Ocağı Mevcuttur. Kocaoba, Salihler, Deliktaş ve Denizköy köylerinde birer adet sağlık evi bulunmaktadır.

Dikili Kaymakamlığı 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dikili Belediyesi 3 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dikili Belediyesi'nin alternatif su yönetimi modeli ile ilgili kitap bölümü, Yazar: Dr. Akgün Ilhan, "Yeni Bir Su Politikasına Doğru: Türkiye'de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler", sayfa:137-139, İstanbul: Sosyal Değişim Yayınları, 2011 22 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dikili Belediyesi'nin su yönetim modeline de yer veren bir sempozyum sunumu, Konuşmacı: Dr. Akgün Ilhan, Uluslararası Su Hakkı Sempozyumu Kitabı, sayfa: 123-128, İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları, 2010 6 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dikili Belediyesi'nin sosyal belediyecilik anlayışı ile ilgili bir gazete makalesi, Yazar: Akgün Ilhan, "Su Hakkının Peşinde", Özgür Gündem, 31.07.2012
Uzaydan Dikili 25 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), İzmir'de bulunan bir devlet üniversitesi. Türkiye’nin yükseköğretim kurumlarından biridir. 20 Temmuz 1982 tarihinde kuruldu.
Dokuz Eylül Üniversitesinde 2022-2023 akademik yılında toplam 68 bine yakın öğrenci eğitim görmektedir. Bunlar arasında, 103 ülkeden gelen 4 bin 600'den fazla uluslararası öğrenci bulunmaktadır. Üniversite bünyesinde 3 binin üzerinde akademik personel ve 5 bine yakın idari personel görev yapmaktadır.

Kuruluş aşamasında Ege Üniversitesi'nden; Güzel Sanatlar Fakültesi, Hukuk Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Tıp Fakültesi, Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü, Adalet Yüksekokulu, Aydın Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı'ndan; Buca Eğitim Fakültesi, Denizli Mühendislik Fakültesi, İlahiyat Fakültesi, Demirci Eğitim Yüksekokulu, Denizli Eğitim Yüksekokulu, İzmir Meslek Yüksekokulu, Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan, İzmir Devlet Konservatuvarı, Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi'nden; Muğla İşletmecilik Yüksekokulu Dokuz Eylül Üniversitesine geçmiştir.
1983 yılında Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü kurularak faaliyete geçerken Sanat Eğitimi Yüksekokulu kaldırılmıştır. 1987 yılında Manisa Maliye Muhasebe Yüksekokulunun İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine dönüştürülmesi ile birlikte, Denizli Meslek Yüksekokulu, Bölgesel Kalkınma ve İşletme Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi (BİMER), Ege Bölgesi Araştırma ve Uygulama Merkezi (EBAMER) kurulmuştur. 1988'de Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksekokulu, 1989'da Muğla Meslek Yüksekokulu, Avrupa Topluluğu Uluslararası İlişkiler Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATMER), 1990'da Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ile İlahiyat Meslek Yüksekokulu, 1991'de Fen Edebiyat Fakültesi ile Çevre Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÇEVMER) faaliyete geçmiştir.
1992 yılında Ege Bölgesinde 4 yeni üniversitenin kurulmasına destek veren üniversiteden, Aydın'daki Veteriner ve Ziraat Fakülteleri ile Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Adnan Menderes Üniversitesi'ne, Muğla'daki İşletmecilik ve Meslek Yüksekokulları Muğla Üniversitesi'ne, Manisa'daki İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Demirci Eğitim Yüksekokulu ile Beden Eğitimi ve Spor Bölümü Celal Bayar Üniversitesi'ne, Denizli'deki Tıp, Mühendislik Fakülteleri ile Eğitim ve Meslek Yüksekokulları Pamukkale Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Aynı yıl, Torbalı Meslek Yüksekokulu, İşletme Fakültesi, Hemşirelik Yüksekokulu, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu, Onkoloji Hemodiyaliz-Transplantasyon, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Din Bilimleri Araştırma Enstitüsü, Mühendislik-Mimarlık Fakültesinden ayrılan Mimarlık Fakültesi kurulmuştur.
1995'te Tekstil, Hazır Giyim ve Boya Araştırma Uygulama Merkezi (TEKBOYAM), 1997'de Yabancı Diller Yüksekokulu, 1998'de Kafkasya-Orta Asya Arkeoloji Araştırma Merkezi (KOMER), Jeotermal Enerji Araştırma ve Uygulama Merkezi (JENARUM), Sürekli Eğitim Merkezi (DESEM) kurulmuştur. 2001'de Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM), İstatistik ve Risk Analizleri Araştırma ve Uygulama Merkezi (İRAMER), Su Kaynakları Yönetimi ve Su Kaynaklı Doğal Afetlerin Kontrolü Araştırma ve Uygulama Merkezi (SUMER), 2002 yılında ise Beyin Dinamiği Multidisipliner Araştırma ve Uygulama Merkezi faaliyete geçmiştir.
2004 yılında Hukuk Araştırmaları Merkezi, Tekne Üretim Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi, Sığ Jeofizik ve Arkeolojik Prospeksiyon Araştırma ve Uygulama Merkezi, Fauna ve Flora Araştırma ve Uygulama Merkezi, Anlaşmazlık Çözümü Araştırma ve Uygulama Merkezleri kurulmuştur. 2005 yılında Yüzey Teknolojileri ve Hasar Analizi Araştırma ve Uygulama Merkezi, İzmir İli Stratejik Planlama, Yönetişim Araştırma ve Uygulama Merkezleri faaliyete geçmiştir. 2006 yılında, Dil Eğitimi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Akademik Acil Tıp ve Afet Uygulama ve Araştırma Merkezi, Bilişim Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi, Kalite Mükemmellik Uygulama ve Araştırma Merkezi, Aile Araştırmaları ve Uygulama Merkezi, Güç Elektroniği ve İşaret İşleme Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi, Köy Enstitüleri ve İsmail Hakkı Tonguç Araştırma ve Uygulama Merkezi, 2007'de Üniversite Sanayi Uygulama ve Araştırma Merkezi, 2008'de İş Sağlığı Araştırma ve Uygulama Merkezi kurulmuştur.
2009 yılında Batı Anadolu Seramiği Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ses Kayıt Stüdyosu, Akustik ve Bilişsel Müzikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi, Senfonik Müzik Uygulama ve Araştırma Merkezi, Elektronik Malzemeler Üretimi ve Uygulama Merkezi, Kadın Hakları ve Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi açılmıştır. Spor Bilimleri ve Teknolojisi Yüksekokulu, Foça Reha Midilli Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu, Seferihisar Fevziye Hepkon Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu kurulmuştur. Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksekokulu ise Denizcilik Fakültesine dönüştürülmüştür. 2010 yılında Fen-Edebiyat Fakültesinin adı, Fen Fakültesi olarak değiştirilmiş ve Edebiyat Fakültesi ile Kalp Damar Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (DEUZEM) kurulmuştur. 2011 yılında, Kemik Kıkırdak Doku Biyoteknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi, Evde Bakım Uygulama ve Araştırma Merkezi, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Balkan Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, İleri Biyomedikal AR-GE Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuştur. Güç Elektroniği ve İşaret İşleme Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi kapatılmış ve Hemşirelik Yüksekokulu, Hemşirelik Fakültesine dönüştürülmüştür.
2012 yılında, Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Sağlık Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi, Palyatif Bakım Uygulama ve Araştırma Merkezi, Uyku ve Bilinç Durumları Teknolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Biyomedikal Metroloji ve Kalibrasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi, Ulusal Klinik Altyapı Ağı Uygulama ve Araştırma Merkezi, Ulaştırma Emniyeti ve Kaza İnceleme Uygulama ve Araştırma Merkezi açılmış ve Bergama Meslek Yüksekokulu kurulmuştur. 2013 yılında, Girişimcilik, İşletme ve Ekonomi Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuş, İlahiyat Fakültesine bağlı olarak kurulan İlahiyat Meslek Yüksekokulu kapatılmıştır. 2014 yılında, Efes Meslek Yüksekokulu, Ege Bölgesi Kültür Varlıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Arkeometri Uygulama ve Araştırma Merkezi, Karın Zarı Kanserleri Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Reha Midilli Foça Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu kapatılarak Reha Midilli Foça Turizm Fakültesi kurulmuştur. İleri Biyomedikal AR-GE Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin adı İzmir Biyotıp ve Genom Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak değiştirilmiştir.
2015 yılında Bireye Özgü Tıp ve Farmakogenomik/Genetik Uygulama ve Araştırma Merkezi, Mevlana Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuş, Hemodiyaliz-Transplantasyon Enstitüsü'nün adı İzmir Uluslararası Biyotıp ve Genom Enstitüsü olarak değiştirilmiştir. 2016 yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi'nin kurulumu gerçekleştirilmiştir. Tekstil, Hazır Giyim ve Boya Araştırma Uygulama Merkezi (TEKBOYAM) ve Ses Kayıt Stüdyosu, Akustik ve Bilişsel Müzikoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (DABMER) kapatılmış, Çeviri Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Ceza Hukuku ve Kriminoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuştur. 2017 yılında Akademik ve Kişisel Gelişimi Destekleme Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Yörük-Türkmen Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulumları gerçekleştirilmiştir. 2018 yılında; Dokuz Eylül Üniversitesi LYME Hastalığı Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Dokuz Eylül Üniversitesi Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuştur. 2018 yılı içerisinde ayrıca İzmir'in ilk Veteriner Fakültesi üniversite bünyesinde kurulmuştur.
2019 yılında Diş Hekimliği Fakültesi'nin kurulumu gerçekleştirilmiştir.
2020 yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi kapatılmış, Fevziye Hepkon Spor Bilimleri ve Sporcu Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuştur.
2021 yılında Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi kurulmuştur. Aynı yıl, Aile Hekimliği Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Biyomedikal Metroloji ve Kalibrasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi, Bireye Özgü Tıp ve Farmakogenomik/Genetik Uygulama ve Araştırma Merkezi, Çeviri Uygulama ve Araştırma Merkezi, Girişimcilik, İşletme ve Ekonomi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Uyku ve Bilinç Durumları Teknolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Yüzey Teknolojileri ve Hasar Analizi Uygulama ve Araştırma Merkezi, Sığ Jeofizik ve Arkeolojik Prospeksiyon Uygulama ve Araştırma Merkezi, Batı Anadolu Seramiği Uygulama ve Araştırma Merkezi, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi, Jeotermal Enerji Araştırma ve Uygulama Merkezi, Senfonik Müzik Uygulama ve Araştırma Merkezi, Tekne Üretim Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi kapatılmıştır. Kalp ve Damar Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin adı “Kalp Ritm Bozuklukları Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak değiştirilmiştir.
Yine 2021 yılında Reha Midilli Foça Turizm Fakültesinin adı Turizm Fakültesi, Seferihisar Fevziye Hepkon Uygulamalı Bilimler Yüksekokulunun adı Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu, Spor Bilimleri Fakültesinin adı Necat Hepkon Spor Bilimleri Fakültesi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulunun adı Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi olarak değiştirilmiştir.
YÖK tarafından, ‘Araştırma Kapasitesi’, ‘Araştırma Kalitesi’ ve ‘Etkileşim ve İş Birliği’ başlıkları altındaki 32 gösterge kapsamında yapılan değerlendirme sonucunda Dokuz Eylül Üniversitesi, 13.12.2021 tarihi itibari ile “Araştırma Üniversitesi” unvanı almıştır.
2022 yılında Arkeometri Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Kafkasya-Orta Asya Arkeoloji Araştırmaları Merkezi birleştirilerek adı Arkeoloji ve Arkeometri Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak değiştirilmiştir. Yine aynı yıl Lyme Hastalığı Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin adı "Dokuz Eylül Üniversitesi Çok Boyutlu Enfeksiyonlar ve Lyme Ha

Foça, İzmir'in şehir merkezine yaklaşık 69 km kuzeybatısındaki bir ilçesidir. İlçenin ayrıca Foça merkezden 20 km uzaklıkta, Yenifoça adında bir mahallesi vardır. Bu nedenle Foça'nın kendisine yerel olarak günlük dilde "eski Foça" denilir. Foça, Fokaia (Yunanca: Φώκαια) antik kentinin bulunduğu yere kurulmuştur.
Foça'nın doğusunda Aliağa, güneyinde Menemen ilçeleri, batısında ve kuzeyinde Ege Denizi vardır. Kentin, Antik Çağ'da İyon yerleşimi olarak ortaya çıktığında denizde yaşayan foklardan dolayı Fokaia adını aldığı düşünülmektedir, fakat Luviceden geldiği de dâhil olmak üzere farklı teoriler mevcuttur.

Türk Deniz Kuvvetlerinin Su Altı Savunma ve Su Altı Taarruz komutanlıkları Foça'da bulunmaktadır.

Foça Adaları'nda yaşayan foklardan adını alan Phokaia (Yunanca: Φώκαια, Phokaia), Aiollar tarafından MÖ 11. yüzyılda kuruldu. O zamanlarda en önemli İyonya'nın yerleşim yerlerinden biri olan Phokaia'da İyon yerleşimi MÖ 9. yüzyılda başlamıştır. Tarihte usta denizci olarak bilinen Phokaialıların 50 kürekli ve 500 yolcu alabilen tekneleri vardı, ayrıca mühendislikteki gelişmişlikleri ve başarıları ile Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de birçok koloni kurmuşlardır. Foçalıların kurmuş olduğu bilinen önemli kolonilerinden bazıları: Karadeniz'deki Amisos (şimdiki Samsun); Çanakkale Boğazı'ndaki Lampsakos (günümüzde Lapseki); Midilli Adası'nda Methymna (günümüzde Molyvoz); ve Avrupa'daki Elea -günümüzde Velia- (İtalya); Alalia (Korsika); Massalia -günümüzde Marsilya- (Fransa) bunlardan bazılarıdır.

Phokaialılar İyonya'da doğal altın-gümüş alaşımını kullanarak "elektron" sikkeyi tarihte ilk defa bastıranlardan biri olarak bilinir. Elbette bu medeni ilerleme o zamanın birçok uygarlığını da etkilemiş ve onları Anadolu'ya çekmiştir.
Phokaia'nın şap madenleri daha önce Bizanslılar tarafından 1267'de Phocaea Lordluğu'nu kuran Cenevizli kardeşler Benedetto ve Manuele Zaccaria'ya verildi.
Cenevizler, 1275 yılında Bizanslılardan aldıkları kira nedeniyle Osmanlı döneminde bile şehri kontrol ettiler. Phokaia, 1275'te Bizans imparatorundan tımar olarak Cenevizliler tarafından alındı ve esasen bölgenin zengin şap rezervleri nedeniyle Orta Çağ'da aktif bir limandı.
1346'da Foça limanı ve hemen yakınındaki Sakız Adası, Cenevizlilere ait bir maona tarafından yönetilmekteydi. Maona, kısa sürede Sakız'da yerleşimci olan Giustiniani ailesine satılmıştı. Cenevizliler günümüzdeki Yenifoça'yı ilk kuranlardandır.
Bizans'ın çeyiz yoluyla Cenevizlilere verdiği bir diğer önemli imtiyaz, 1355'te Francesco I Gattilusio ile Bizans imparatoru V. İoannis'in kız kardeşi Maria Palaiologina arasındaki evlilik sonucunda Gattilusio ailesine verilen yakındaki Lesbos adasıydı. Gattilusio ailesinin mülkleri sonunda diğerlerinin yanı sıra Imbros, Samothrace, Lemnos ve Thasos adalarını ve Aenos şehrini (Türkiye'deki modern Enez) içerecek şekilde büyüdü. Bu konumdan, tekstil üretiminde yararlı olan ve Cenevizliler tarafından kontrol edilen ve kârlı ticareti olan şap madenciliği ve pazarlamasıyla yoğun şekilde ilgilendiler.
Ardından Foça, 11. yüzyılda Çaka Bey tarafından alınarak Çaka Bey'in yönetimine, daha sonra ise Saruhanoğulları Beyliği yönetimine geçti.
1455'te ise Osmanlı Padişahı II. Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra Foça'yı alarak Osmanlı topraklarına kattı.
Bu gibi medeniyetlere ve topluluklara merkez oluşturduğundan Foça önemli bir arkeolojik merkez hâline geldi. 1953 yılında başlayıp günümüze kadar aralıksız devam eden kazılarda Helenistik Dönem'den kalma tiyatro, Athena Tapınağı ve Kutsal Alanı, Liman Kutsal Alanı (Kibele'ye ait olduğu düşünülmekte) ile Pers Anıt Mezarı (Foça'nın 7 km doğusundaki "Taş Ev" olarak bilinen) ortaya çıkarıldı. Pers Anıtı bölgeyi MÖ 492 yılında istila eden Ahamenid-Pers Ordusu komutanları için bir anıt olarak yapılmış, daha sonra mezar, ağıl, gözetleme noktası, mola yeri gibi amaçlar için kullanılmıştır. Anıt, Anadolu'da bulunan ender Pers yapılarındandır. Şeytan Hamamı, Can Dede Tepesi'nin eteğinde yer alan Antik Çağ'da kayalar oyularak yapılmış bir aile mezarıdır. Mezar uzun bir yol ve iki mezar odasından oluşmuştur. Yapılan kazılar sırasında bulunan seramik İÖ 4. yüzyıla ait olduğunu ortaya koymuştur.

İzmir ilinin kuzeyinde yer alan Foça'nın doğusunda Aliağa, güneyinde Menemen ilçeleri, batısında ve kuzeyinde Ege Denizi vardır.
Foça ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 9 metredir. İlçenin yüzölçümü 251 km2dir. Foça Adaları ilçeye bağlıdır.

Foça, Türk Riviera'sı olarak bilinen Mersin, Antalya'dan başlayıp İzmir'e kadar uzanan bölgenin içindedir. Bu yüzden turistler için mavi tur ve diğer gezilerin durağıdır. Foça'nın denizi çok berrak ve temizdir ve halka açık plajı vardır. Foça pek çok dalış noktası ile İzmir ilindeki gözde dalış sporu duraklarındandır.
İzmir'de doğal kalmış ilçelerdendir.
Foça'da yılın büyük bölümünde poyraz estiğinden temiz bir havası vardır.
Eski Foça, Büyükdeniz adlı büyük bir koy ve bu büyük koyda Orta Çağ kalesinin de bulunduğu Küçükdeniz adlı daha küçük bir koy olmak üzere iki koy boyunca uzanır.
Flora ve faunanın değeri ve özellikle Foça ile Yenifoça arasındaki küçük koy ve koyların güzelliği nedeniyle ilçenin birçok bölgesi sıkı çevre koruması altındadır. Bu nedenle ilçeyi tanımanın mantıklı bir yolu, ilçe merkezinden düzenli olarak düzenlenen tekne turları olacaktır. Koruma önlemleri nedeniyle ilçenin birçok yerinde yeni inşaatlara izin verilmemekte olup Foça, esas olarak eski evlerden oluşan kendine has özelliğini korumaya çalışmaktadır.

Ağustos 2015'ten beri ilçeye yaz sezonunda İZDENİZ vapurları sefer düzenlemektedir.
Foça'da 280 tekne kapasiteli marina inşaat projesinin ihalesi yakın zamanda başlamış olup, tamamlanmasının ardından ilçenin daha aktif uluslararası turizme açılması beklenmektedir.

Foça, sayıları giderek azalan Akdeniz fokunun yaşam alanlarından biridir. Akdeniz fokları kentte her yıl yaz aylarında düzenlenen festivallerin de önemli bir sembolüdür.
Foça'da soylarını tükenmekten korumak amacıyla devletin ve üniversitelerin araştırma merkezleri mevcuttur. Avlanılması kesinlikle yasak olan fokun balıkçılar tarafından da çok defa korunduğu bilinmektedir.
Foça, nesli tehlikede deniz memelisi türü Akdeniz fokunun korunması için Türkiye'de kurulmuş üç deniz koruma alanından biridir.

1893 yılında nüfusun çoğunluğunu Osmanlı tebaası dışındaki yabancılar oluşturmaktaydı.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Foça'da çok uzun zamandan beridir yapılan festivaller son yıllarda ayrı bir boyut alarak uluslararası düzeye taşınmıştır. 2004 yılından günümüze kadar yapılan festivaller artık Uluslararası Foça Festivali olarak bilinir. Genelde üç gün devam eden festivaller birçok ünlüyü ve ziyaretçileri Foça'ya getirmektedir. Ayrıca What a Fest denilen gençlik ve müzik festivali de Foça'da yapılmaktadır.
Foça çeşitli dönemlerden pek çok tarihî ve turistik gezi yerlerine sahiptir. Taş evleri mevcuttur. Sadece yaz değil kışında gelen turist sayısı da fazladır.
Osmanlı döneminden kalma 1455 tarihli, Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığı ve Kanuni Sultan Süleyman'ın tekrar inşa ettirdiği Fatih Camii ve Foça Kayalar Camii bunlar arasındadır.
Homeros'un bahsettiği Siren Kayalıkları Foça'da yer almaktadır. Ona göre oradan geçen denizciler için bu kayalıklar birçok rivayete konu olmuştur çünkü Foça kıyıları irili ufaklı birçok adanın serpilmiş görüntüsüne sahiptir.
Denizcilik konusunda geçmişi ünlü olan, hâlâ benzer yöntemlerle geçim sağlayan ve nesli tükenmekte olan foklara ev sahipliği yapan bu şehir, ayrıca eşsiz güzellikteki manzaraları ve denizi ile de bolca turistik ilgi çekmektedir. Aldığı rağbet ve geçtiği bazı ölçümlerden sonra İzmir ilinin Foça ilçesi 27 Kasım 2021 tarihinde Cittaslow üyesi olmuştur.

Foça'da devletin ve hayırsever vatandaşların katkıları ile kurulan 4 tane ilköğretim okulu, Anadolu Lisesi, Lise, Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Liseleri ile okuma - yazma oranı %95'in üzerindedir.

Foça'da ilçe merkezinde bir adet devlet hastanesi bulunmakta olup kış aylarında belli branşlarda haftanın belli günlerinde uzman hekim gelmekte, nüfusun çok arttığı yaz döneminde ise 8-10 adet branştan hekim bulunmaktadır. Hastanenin acil servisi 24 saat hizmet vermekte ve gerektiğinde ağır hastalık geçirenler İzmir merkezdeki hastanelere ambulans ile sevk edilmektedirler. 
Ayrıca Yenifoça, Gerenköy, Ilıpınar ve Bağarası'nda aile sağlığı merkezleri ve yine Yenifoça'da 112 acil istasyonu ile Menemen Devlet Hastanesi'nin semt polikliniği bulunmaktadır.

Günümüz Foça'sı yabancı kitlesel turizmden korunmuştur ve onun yerine İzmir sakinleri için popüler bir hafta sonu ve tatil yeridir. Bunun temel nedeni, Türk Donanması'nın bölgede konuşlanmış olmasıdır. Yeni limana doğrudan bitişik koy, böylece şehrin kıyı boyunca genişlemesini büyük ölçüde engeller.
Foça'nın kendisinde son yirmi yılda tatil evleri, bazı misafir evleri ve iki otel inşa edilmiş olmasına rağmen asıl hava korunmuştur.
Pitoresk limanda birbiri ardına balık restoranları vardır. Burası, büyük şehrin koşuşturmacasından kaçmak isteyen İzmir yerlilerinin hafta sonları buluştuğu yerdir. Tipik izleyici kitlesi üst Türk orta sınıfından oluşur. Öğretmenler, sanatçılar, müzisyenler, mühendisler burada buluşur.
Daha uzun tatil yapanlar, yaklaşık 20 km kuzeyde, manzara açısından o kadar muhteşem olmayan ancak yerli ve yabancı turistler için yeterli sayıda otel ve tatil köyü sunan Yenifoça'yı tercih eder.
Foça, Homeros'un Odysseia'da zaten tanımladığı Siren kayalıklarıyla (adalarıyla) da tanınır. Ancak bugün, Akdeniz'deki son keşiş foku bazılarına ev sahipliği yapmalarıyla daha iyi bilinir. Bu nedenle Siren Adaları ancak uzaktan izlenebilir. Buralar ıssızdır ve yerel halk tarafından, adaların doğal su kaynakları olmadığı için çok çorak bitki örtüsü ve sabah çiyiyle sıvı olarak beslenebilen az sayıda keçiyi serbest bırakmak için kullanıl

Harmandalı Zeybeği, Ege yöresine ait, Türkiye genelinde bilinen bir türkü ve zeybek oyunudur. Türkünün çıkış yeri bilinmemektedir.
Harmandalı zeybeği Isparta, Uşak, Kütahya, İzmir, Denizli, Balıkesir, Çanakkale, Manisa, Aydın ve Afyonkarahisar'ın köylerinde sıklıkla oynanmaktadır. İsmini Oğuzların Harbendelu (Harmandalı Yörükleri) obası tarafından almıştır.
İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezinde kayıtlı İzmir Harmandalı Zeybeği olarak çeşitlemeleri bulunmaktadır.

Harmandalı Efem geliyor geliyor, (Harmandalı Efem bakıyor, hey)
Bileğinden kanlar akıyor (Bileğinden kanlar akıyor, hey)
Gümüş bilezikli mavzerin (Gümüş bilezikli mavzerin vay)
Namlusu şimşekler çakıyor (Namlısı şimşekler çakıyor vay)
Efeme de mor cepkenler yaraşır yaraşır, (Efeme her cepken yaraşır, hey)
Efem ne giyerse yakışır, (Korku nedir bilmez dolaşır vay)
Bütün kızanların önünde (Bütün kızların önünde, vay)
Elinde yatağan savaşır (Elinde yatağan savaşır vay)

2000 Yaz Olimpiyatları ya da diğer bir adıyla Yeni Milenyum Oyunları, modern olimpiyat tarihinin 27.Olimpiyat Oyunlarıdır. Bu Olimpiyatlar 2000 yılında Avustralya'nın Sidney kentinde gerçekleşmiştir.

Sidney 23 Eylül 1993 tarihinde ev sahibi ülke seçilmeden önce; Monte Carlo'da yapılan oylamada Pekin, Berlin, İstanbul ve Manchester gibi şehirleri geride bırakarak bu büyük organizasyonu Avustralya'ya kazandırmıştı.

 Tekerlekli sandalye yarışı (1) (ayrıntılar)

2002 yılında, Sidney Olimpiyatları'nın Avustralya'ya olan maliyetinin yaklaşık olarak 6.6 Milyar Avustralya Doları olacağı belirtilmiştir.

Açılış töreni 15 Eylül olmasına rağmen futbol 13 Eylül'de ön maçlarla başladı. Burada ev sahibi Avustralya, İtalya'ya 1 - 0 kaybetmiştir.

Açılış seremonisi, dünyanın her tarafından insanların resmedilmesiyle sembolize edilen Avustralyanın manevi mirası olan toplanmaya (çobanların Avustralya taşralarının büyük boş arazilerinden koyun ve sığır gibi çiftlik hayvanlarını bir araya getirmesi) övgüyle başladı. Bu olay, yalnız kovboy Steve Jefferys ve onun arkasındaki Avustralya Cins Atı Ammo ile anlatıldı. Jefferys'in kamçısının şaklamasıyla, atları karışık adımlarla beş Olimpiyat Halkasının da olduğu çeşitli figürler sergileyerek 120 atlı stadyuma girdi ve Bruce Rowland'in daha önce 1982 gösterim tarihli The Man from Snowy River filmi için bestelediği şarkının özel Olimpiyat versiyonu çalındı.
Avustralya Millî Marşı'nın ilk dizesi Human Nature grubu, ikincisi ise Avustralyalı şarkıcı Julie Anthony tarafından söylendi.
Seremoni, toprağın birçok görünümünün, genel olarak kıyılarda yaşayan insanlar ve "Ada Kıtası" olan Avustralya insanlarının denize olan ilgisinin, toprağın yerlilerinin mesleklerinin, ilk filonun gelişinin, sonrasında birçok milletten göçlerin devam etmesinin ve ulusun ekonomisinin doğduğu yer olan kırsal endüstrinin gösterilmesi ve kırsal yaşamın zorluklarını konu alan Sir Sidney Nolan'ın eserlerinin sergilenmesiyle devam etti. Akılda kalan iki sahneden ilki Merkez Avustralya'dan 200 Aborijin kadının sunduğu ülkenin "kalbi"ni temsil eden "Allah'ın güçlü ruhu Olimpiyatları korusun" isimli dans ve diğeri ise yüzlerce dansçı gencin tıkırtılarla yaptığı ve yapı endüstrisini temsil eden çok büyük bir sesle gerçekleştirilen danstı.
IOC başkanı Juan Antonio Samaranch'ın eşi ciddi biçimde hasta olduğundan dolayı Olimpiyatlarda eşinin yanında olamadı ve bu yüzden Avustralyalıların kültürel gösterileri boyunca resmî Avustralyalı Olimpiyat Şampiyonu yüzücü Dawn Fraser Samaranch'a eşlik etti ve bazı belirsiz kültürel aktiviteleri anlamasına yardımcı oldu.

Bir rekor olarak 199 ülke stadyuma girdi, IOC üyesi olup da katılmayan tek ülke Afganistan'dı(Taliban rejiminin her türlü spor müsabakalarını yasaklamasından dolayı). En akılda kalan sahne, beyaz arka plan üzerine mavi bir Kore yarımadası haritası olacak şekilde özel olarak tasarlanmış bir birlik bayrağı ile, Kuzey Kore ve Güney Kore'nin tek bir takım olarak girmeleriydi; buna karşın takımlar müsabakalarda ayrı ayrı yarışacaktı. Doğu Timordan dört atlette ülkelerin geçit törenlerinde yerlerini aldılar. Ülkenin Ulusal bir Olimpiyat Komitesi olmamasına rağmen, onların da Olimpiyat Bayrağı altında yarışmalarına izin verildi. Genel Vali Sir William Deane, oyunların açılışını yaptı.
Olimpiyat Bayrağı alanda sekiz resmî Avustralyalı Olimpiyat Şampiyonu tarafından taşındı: Bill Roycroft, Murray Rose, Liane Tooth, Gillian Rolton, Marjorie Jackson, Lorraine Crapp, Michael Wenden ve Nick Green. Olimpiyat Bayrağının taşınması boyunca Olimpiyat Marşı, Avustralya başpiskoposluğuna bağlı Yunan Ortodoks Kilisesi Milenyum Korosu tarafından seslendirildi.
Açılış seremonisi Olimpiyat Ateşi'nin yakılmasıyla son buldu. Resmî Avustralyalı Olimpiyat şampiyonu Herb Elliott Olimpiyat Ateşini stadyuma getirdi. Sonra, kadınların Olimpiyat Oyunlarında yer almasının 100. yılının kutlanmasıyla, resmî Avustralyalı kadın Olimpiyat Şampiyonları: Betty Cuthbert, Raelene Boyle, Dawn Fraser, Shirley Strickland (sonradan Shirley Strickland de la Hunty), Shane Gould ve Debbie Flintoff-King, meşaleyi stadyuma getirdi ve alevi yakacak olan Cathy Freeman'a uzattılar, o da kazanın içindeki ateş çemberini tutuşturdu. Seremoninin planlanan olağanüstü doruk noktası, yanlış bir komut verilmesi sonucunda oluşan bir güç kesilmesi ve bilgisayar düğmesindeki teknik problemden ötürü ertelendi. Bu, birden su dolu bir rampanın stadyumun üstüne kaldırılmasından ziyade, Olimpiyat meşalesinin 4 dakika kadar havada kalması manasına gelmekteydi. Problem fark edildiğinde, program kesildi ve kazan temasına devam edildi, sonrasında da seremoni görülmeye değer bir havai fişek gösterisiyle son buldu.

Açılış seremonisinin ilk anlarında şarkıcı Nikki Webster sahne aldı. Diğer sahne alan sanatçılar; Olivia Newton-John ve John Farnham (atletler yürürken "Dare to Dream" adlı parçayı söylediler), Vanessa Amorosi (spor resimleri ve üzerinde barışı simgeleyen beyaz bir güvercinle büyük bir elbise atletlerin üzerine doğru inerken "Heroes Live Forever" şarkısını söyledi) ve Tina Arena ("The Flame"'i seslendirdi). Ayrıca yerleşik bir; 1000'i Avustralyalı, 1000 kişide dünyanın diğer milletlerinden oluşan Milenyum Marşı Bandosu gösteride yer aldı. (Bando öyle büyüktü ki, yönetilmesi için 6 ayrı orkestra şefi gerekti).
Açılış seremonisinin İngiliz dilindeki sunucusu Avustralyalı aktör John Stanton iken, yerli bölümler için Kanal 7'nin spikerliğini de aktör Ernie Dingo yaptı.

Oyunların ilk madalyaları 10 metre hava tüfeği müsabakalarında verilirken, ABD'den Nancy Johnson kazandı.
Kadınlarda Triatlon Olimpiyatlarda ilk defa yer aldı. Brigitte McMahon'un temsil ettiği İsviçre, yüzmede, bisiklette ve koşmada, spordaki ilk altın madalyaları alarak, favori olan ev sahibi atletleri geride bıraktı.
Oyunların ilk yıldızı Ian Thorpe'tu. 17 yaşındaki Avustralyalı, 4 x 100 m. serbest stil finalinden önce 400 m. serbest stil finalinde yeni bir dünya rekoru kırdı. Yüzmenin son ayağında, Thorpe öndeki Amerikalıları geride bıraktı ve Amerikanların saniyenin onda ikisi bir zaman önünde bitirerek yeni bir rekora imza attı. Kadınlar aynı müsabakada, Amerikanlar, Hollanda ve İsveç'in önünde bitirerek, dünya rekorunun sahibi oldular.
Samaranch, eşi hasta olduğundan dolayı ayrılmak zorunda kaldı. O varana kadar, eşi ölmüştü. Samaranch yeniden dört gün sonra Sidney'e döndü. Olimpiyat bayrağı yarıya indirilerek, müsabakalar boyunca Samaranch'ın eşine saygının bir işareti olarak dalgalandı.

Erkekler triatlonun son 100 metresinde koşan Kanadalı Simon Whitfield, müsabakanın açılış galibi oldu.
Bisiklet yarışında Robert Bartko arkadaşı Alman Jens Lehmann'ı yeni bir Olimpiyat Rekoru kırarak bireysel müsabakada yendi. Aynı müsabaka kadınlar yarı finalde Leontien Zijlaard-van Moorsel dünya rekoru kırdı.
Havuzda Amerikalı Tom Dolan 400 m. Karışık stil yüzmede dünya rekoru kırdı dört yıl önce Atlanta'da kazandığı unvanını başarıyla korudu. Hollandalı Inge de Bruijn yine kendine ait olan zamanı bir saniyeden fazla geliştirerek 100 m. kelebek finalini kazandı ve yeni bir dünya rekoru kırdı.

Avustralyalılar için asıl müsabaka, Oyunların 4. günündeki 200 m. serbest stildi. Hollandalı Pieter van den Hoogenband yarı finalde yeni bir dünya rekoru kırarak, çok yakınındaki, yeni bir rekora yaklaşan Avustralyalı kahraman Ian Thorpe'dan da unvanını aldı. Final müsabakaları bittiğinde, Van den Hoogenband'in zamanı yarı finaldeki ile aynıydı ve Thorpe'un yarım saniye önünde bitirdi.
Çin önceki iki olimpiyatta da ikinci olduktan sonra, bu oyunlarda erkekler takım tüm jimnastik yarışmalarında altın madalya kazandılar. Diğer madalyalar Ukrayna ve Rusya tarafından alındı.
Zijlaard-van Moorsel bisiklette kendine ait dünya rekorunu geliştirerek altın madalyayı kazandı ve beklentilere ulaştı.

İngiltereli Steve Redgrave kürek yarışını kazanmasıyla, Olimpiyatlarda üst üste 5 kez altın madalya kazanarak, seçkinler kulübünün bir üyesi durumuna geldi.
4 x 100 metre karma stil bayrak yarışında, B.J. Bedford, Megan Quann (Jendrick), Jenny Thompson and Dara Torres'ten oluşan takım 3:58 ile yüzerek, 4 dakika altındaki ilk kadınlar bayrak takımı oldular ve dünya rekoru kırarak ABD adına altın madalyayı elde ettiler.

Rulon Gardner'ın NCAA'da bir şampiyonluğu veya dünya klasmanında bir madalyası yoktu fakat Grekoromen güreşte süper ağır sınıfında Rus Alexander Karelin'i yenerek altın madalyayı kazandı. Karelin Seul'de, Barselona'da ve Atlanta'da altın madalya kazanmıştı. Bu müsabakadan önce de uluslararası müsabakalarda hiç maç kaybetmemiş, 13 yıldır tüm karşılaşmalardan galip ayrılmış ve on yıldır da puan vermemişti.

Avustralyalı Cathy Freeman Telstra Olimpiyat stadyumundaki coşkulu kalabalığın önünde, Jamaikalı Lorraine Graham ve İngiliz Katharine Merry'i geçerek 400 metre finalini kazandı. Freeman bu galibiyetle Olimpiyat Oyunları tarihinde Olimpiyat Ateşini yakıp sonra Altın Madalya kazanan ilk yarışmacı oldu.

Kanadalı atletler, resmî başbakanları Pierre Trudeau'nun Montreal'de öldüğünü duyduktan sonra, ona saygının bir gereği olarak olimpiyat köyündeki Kanada bayraklarını yarıya indirdiler. (Zaman farkından dolayı, Trudeau öldüğünde Sidney'de 29 Eylül'dü).

Kamerun Olimpiyat Stadyumunda Erkekler Olimpik Futbol Finalinde İspanya'yı yenerek tarihi bir altın madalyanın sahibi oldu. Maçın skoru penaltı atışlarıyla belirlendi.

Kapanış töreni, Christine Anu'nun hit şarkısı Island Home'u coşkulu sahnede söylemesiyle başladı. Şarkısını, stadyumun ortasındaki Geodome sahnesinin tepesinde birkaç aborijin dansçı ve etrafında yüzlerce şemsiye ve fenerler ile aborijin rüyası figürünü oluşturan çocuklarla beraber seslendirdi.
Geodome Sahnesi, katlı bir sahne olup, mekanik olarak yükselip bir volkan şeklini alıyordu ve törenlerde bu sahne kullanıldı.

IOC Başkanı Juan Antonio Samaranch, Kapanış töreninde şu sözleri söyledi:

"Sizlere bugüne kadarki dünyanın en iyi Olimpiyat Oyunlarını gerçekleştirdiğinizi gurur ve mutlulukla bildiririm."

Kapanış töreninde Olimpiyat Marşını soprano Yvonne Kenny seslendir

2004 Yaz Olimpiyat Oyunları, (Resmî adı: XXVIII. Olimpiyat Oyunları) 13 - 29 Ağustos 2004 tarihleri arasında Yunanistan'ın başkenti Atina'da gerçekleştirilen çok sporlu etkinlik. Bu oyunlara 201 ülkeden toplam 10.625 sporcu müsabakalara katılmış, 28 farklı spor dalında 301 yarışma (Sidney'den bir fazla) gerçekleştirilmiştir. Hem antik hem de ilk modern olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmış olan Yunanistan'da düzenlenen 2004 Yaz Olimpiyatları'nın mottosu "Evine Hoşgeldin" idi.
Bu olimpiyat oyunlarında, olimpiyat madalyalarının, tasarımı Floransalı heykeltıraş ve ressam Guiseppe Cassioli'ye ait olan ve 1928'den beri kullanılan yüzü değiştirildi. Madalyanın yüzündeki Yunan mitolojisindeki zafer tanrıçası Nike ve Roma Kolezyumu yerini, 1896'da ilk modern olimpiyatların yapıldığı Panatenik Stadyumu'nun üzerinde yeniden tasvir edilmiş Nike'ın uçarken görüldüğü tasvire bıraktı.

2004 Yaz Olimpiyatları'nın hangi şehirde düzenleneceği Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin (IOC) 5 Eylül 1997'de İsviçre'nin Lozan kentinden yaptığı 106. Genel Kurulunda belirlendi. Atina, Roma, Cape Town, Stokholm ve Buenos Aires 2004 Yaz Olimpiyatları'nın ev sahibinin belirlendiği son oylamaya kalan aday şehirler oldu. Buenos Aires ilk turda (Cape Town'la aynı oyu alınca yapılan tie break oylamasında elendi), Stokholm ikinci turda, Cape Town ise üçüncü turda elendi. 2004 Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmak için aday olan ancak son oylamaya kalamayan şehirler İstanbul, Lille, Rio de Janeiro, San Juan, Sevilla ve Sankt-Peterburg'du.
İkinci turdan itibaren farkı açmaya başlayan Atina son oylamada 66'a karşı 41 oyla Roma'yı geçerek ev sahibi seçildi. İlk modern Olimpiyat Oyunları'nın yüzüncü yılına denk geldiği için 1996 Yaz Olimpiyatları için de adaylığını koymuş ancak başarısız olmuş olan Atina, böylece sekiz yıl rötarla Yaz Oyunları'nı kazanmış oldu. Aynı yıl tasarımı yenilenmiş olan Atina Olimpiyat Spor Kompleksi'nde oyunlar gerçekleştirildi.

Olimpiyat Oyunları'nın başlaması için geri sayım anlamına gelen Olimpiyat Meşalesi, 25 Mart 2004 tarihinde Yunanistan'ın antik Olimpia kentinde yapıllan törende yakıldı. Törende Yunanistan Cumhurbaşkanı Konstantinos Stefanopulos, Başbakan Kostas Karamanlis, Atina Olimpiyat Oyunları Organizasyon Komitesi Başkanı Yianna Angelopulu Daskalaki ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Jacques Rogge hazır bulundu.
4 Haziran 2004'te Sidney'de başlayan meşale turu, 13 Ağustos 2004'te Atina'daki açılış törenine kadar sürdü. Bu sürede meşale 26 ülkedeki 34 şehirde dolaştırıldı.

2004 Yaz Olimpiyatları Açılış töreni 13 Ağustos 2004 tarihinde Atina Olimpiyat Spor Kompleksi (OAKA) içinde yer alan 72 bin kişilik Olimpiyat Stadyumu (Atina)'nda gerçekleştirildi. Gösteri, Yunanistan Cumhurbaşkanı Konstantinos Stefanopulos, Yunan Olimpiyat Komitesi Başkanı Yianna Angelopulu Daskalaki ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jacques Rogge'nin sahneye çıkması ve kâğıt görünümlü kayıkla stadyumun ortasındaki suyla kaplı alandan boydan boya geçen çocuk tarafından selamlanmalarıyla başladı. Havuzda olimpiyat halkalarının alevlerle ortaya çıkmasının ardından, insanoğlunun gelişimini, eski Yunan uygarlığından bugüne kadar Yunanistan ve Olimpiyat Oyunları tarihini gözler önüne seren görsel şov, stadı dolduran binlerce izleyicinin de ışık gösterilerine yaptığı katkıyla büyüleyici bir atmosfer yaşattı.
DJ Tiesto'nun performans sergilediği olimpiyatların açılış töreninde Olimpiyat Oyunları tarihinde ilk defa müzikler bir DJ tarafından düzenlendi.
9 bin 645 metrekarelik suyla kaplı alan yaklaşık 6 saatte doldu. Suyun 3 dakikada boşalması için saniyede 3 bin litre suyun çekilmesini sağlayan sisteme bağlı, zeminin altında 2 milyon 300 bin litre kapasiteli yer altı rezervuarı yapıldı.
Açılış töreninde yaklaşık 5 bin kişi görev alırken, 31 ülkeden gelen gönüllüler de sahne arkasında çalıştılar. Gösterilerde, 7 ile 70 yaş arasında değişen toplam 2.428 kişi görev aldı. Gösteri için 10 bin metre kumaş, 2 bin litre tutkal, 15 kilometre iplik, 150 galon boya, 7152 çift çorap, 4 bin çift ayakkabı kullanıldı.
Yaklaşık 1 saat süren gösterilerin sona ermesinin ardından geçit töreni başladı. İzlandalı şarkıcı Bjork'un seslendirdiği şarkının ardından uzay üssüyle kurulan bağlantıyla astronotlar, olimpiyata katılan sporculara mesajlarını okudu. Daha sonra Atina Olimpiyat Oyunları Organizasyon Komitesi Başkanı Yianna Angelopoulos Daskalaki ile IOC Başkanı Jacques Rogge birer konuşma yaptı.
Rogge, oyunların açılışı için sözü Yunanistan Cumhurbaşkanı Konstantinos Stefanopulos'a verdi. Stepanopoulos da oyunları resmen başlattı. Ardından Olimpiyat Bayrağı 8 sporcu tarafından stada getirilerek göndere çekildi. Olimpiyat Marşının okunmasının ardından stat içinde meşaleyi taşıyan 6. atlet olan yelkenci Nikos Kaklamanakis'in meşaleyi ateşlemesiyle oyunlar başladı.

Faslı Hicham El Guerrouj, 1924'te Paavo Nurmi'den beri 1500 ve 5000 metre koşularını kazanan ilk koşucu oldu. 1500 metrede son düzlükte Bernard Lagat öne geçtiyse de El Guerrouj toparlandı ve yarışı kazandı. 5000 metredeyse geriden gelerek 10.000 metre şampiyonu Kenenisa Bekele'yi geçti.
Türk halterci Nurcan Taylan 48 kilogram kadınlar halter kategorisinde altın madalya aldı. Nurcan Taylan, Olimpiyat şampiyonu olan ilk Türk kadın sporcu oldu.
Arjantin erkek basketbol takımı Amerikalı profesyonellerin hegemonyasına, yarı finalde elde ettiği 89-81'lik galibiyetle son verdi. Arjantin takımı, çeyrek finalde Yunanistan'ı 69-64'le geçtikten sonra, finalde de İtalya'yı 84-69'la devirmeyi başardı.
Alman kano yarışçısı Birgit Fischer, Olimpiyatlarda altın alan en yaşlı ve en genç sporcu oldu. K-4 500 metrede altın madalya kazanan Fischer, madalyalarını 24 yıl arayla kazandı. Kendisi aynı zamanda, altı farklı Olimpiyatta altın madalya alan ilk kadın sporcudur.
2000 Sidney Olimpiyatları'nı 3.6 milyar insan televizyon aracılığıyla takip ederken, Atina'daki oyunları 3.9 milyar kişi televizyondan izledi.
Kenyalı koşucular 3000 metre engellide altın, gümüş ve bronz madalyaları kazandı.
Maraton koşusunda 1896'daki yolun aynısı izlendi. Marathon'dan başlayan koşu Atina'nın Panatenik Stadyumu'nda sona erdi.
Sakatlıklarla boğuşan Kelly Holmes Atina Olimpiyatları'yla müthiş bir giriş yaptı. 34 yaşındaki atlet 800 ve 1500 metre koşularında altın madalyaya uzandı.

2004 Yaz Olimpiyatları 29 Ağustos 2004'te sona erdi. Kapanış töreni 16 gün önceki gibi Atina Olimpiyat Stadyumu'nda gerçekleştirildi. Tören açılışında stadyum bir buğday tarlası haline getirildi. Yunan dansçıların geleneksel Yunan yaşamını ve kültürünü ifade eden dans gösterisinin ardından erkekler maraton yarışının madalya töreni gerçekleştirildi.
Madalya töreninin ardından dünyanın dört bir yanından gelerek madalya mücadelesi veren sporcular stadyuma girdi. Konserler ve dans gösterileriyle devam eden gecede Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Jacques Rogge de bir konuşma yaptı. Oyunların barış ve kardeşlik çerçevesinde geçtiğini söyleyen Rogge, "Atina gerçekten inanılmaz bir iş başardı ve asıl onlar kazandı" dedi.
Atina 2004'ün organizatörü Yianna Angelopulu Daskalaki ise yaptığı kapanış konuşmasında, "Olimpiyat Oyunları evine geri döndü ve bizler de Yunan halkının neler yapabileceğini gösterdik" diye konuştu.
Havai fişek gösterisi ve gökyüzüne bırakılan balonlar eşliğinde 15 gün yakılan olimpiyat ateşi, 4 yıl sonra Pekin'de yeniden yanmak üzere söndürüldü. 31 metre yükseklikteki 4.7 metre çaplı olimpiyat meşalesi “Anne ve Kızkardeş” şarkısı eşliğinde indirilerek 3 yıldır öksüzler yurdunda yaşayan küçük bir kız çocuğu tarafından söndürüldü.
Sönen meşalenin ateşinin tüm statta her tarafa dağılarak yanmayı sürdürmesi için kalp şeklinde yapılmış fenerlerin içinde yanan meşalenin ateşi küçük kız çocukları ve atletler tarafından stattakilere dağıtıldı.
Meşalenin sönmesinin ve olimpiyat bayrağının Atina Belediye Başkanı Dora Bakoyannis tarafından Pekin Belediye Başkanı'na verilmesinin ardından Yunan sanatçıların verdiği konserle oyunlar sona erdi. Konser sırasında havaya çok sayıda balon bırakıldı.

Atina 2004'ün resmî maskotları ise erkek ve kız kardeşler olan Phevos ve Athena'dır. Bu iki maskot da antik Yunan bebeklerinden ilham alınarak yaratılmış ve isimleri de antik Yunanistan'dan gelmektedir, ancak kendileri modern zamanın çocukları. Olympia'nın iki tanrısından biri Apollo olarak bilinen Phevos, ışık ve müziğin tanrısı, Athena ise akıl tanrıçası ve aynı zamanda Atina'nın koruyucu meleğidir. Phevos ve Athena, Yunan tarihi ile modern Olimpiyat Oyunları arasındaki bağlantıyı ifade etmektedir.

2004 Yaz Olimpiyatları'na 202 ulusal olimpiyat komitesi katılmıştır. Kiribati ve Doğu Timor'un katıldıkları ilk olimpiyat oyunu olan bu oyunlar, Afganistan'ın da 8 yıl aradan sonra katıldığı ilk olimpiyat oldu. 2000 Yaz Olimpiyatları'na Yugoslavya adıyla katılan Sırbistan ve Karadağ bu oyunlara yeni adıyla katıldı.

Athens 2004 2 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

2016 Yaz Olimpiyatları (XXXI. Olimpiyat Oyunları), 5-21 Ağustos 2016 tarihleri arasında Brezilya'nın en büyük ikinci kenti Rio de Janeiro'da düzenlenmiş olan olimpiyat oyunlarıdır. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK) yönetiminde yapılacak olan organizasyon için pek çok kent aday olmuştur. Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin 2 Ekim 2009'da Danimarka'nın Kopenhag kentindeki 121. toplantısında yapılan oylamalarda Rio de Janeiro kenti 31. olimpiyat oyunlarını düzenleme hakkını elde etmiştir.
Müsabakaların çoğunluğu Barra da Tijuca merkezli tesislerde düzenlenecektir. Copacabana, Deodoro ve Maracanã bölgelerinde de bazı müsabakalar gerçekleşmiştir. Bu oyunlar Güney Amerika kıtasında yapılan ilk olimpiyat oyunları özelliğini de taşımaktadır.
Oyunlarda 28 spor dalı bulunacak. Uluslararası Olimpiyat Komitesi 2009 tarihinde aldığı kararlar ile olimpiyatlara Yedili Ragbi ve Golf branşlarını eklemiştir.

Başvuru süreci 16 Mart 2007 tarihinde başlamıştır. Aday olacak şehirler 13 Eylül 2007 tarihine kadar bu yöndeki niyetlerini Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne bildirmişlerdir. UOK başvuru formundaki 25 sorunun cevaplarını içerdiği adaylık başvuru dosyasını 14 Ocak 2008 tarihine kadar teslim ettiler. Dört aday şehir 4 Haziran 2008 tarihinde seçilmiştir, bunlar: Madrid, Rio de Janeiro, Chicago ve Tokyo (1964 Yaz Olimpiyatları ev sahibi idi). UOK Doha'yı oyunları Ekim ayında düzenlemek istemesi ve Ekim ayının olimpiyatların takvimine uymaması sebebi ile adaylıktan çıkarmıştır. Diğer aday olan Bakü ve Prag şehirleride UOK tarafından adaylıktan çıkartılmıştır.
2012 Yaz Olimpiyatları aday şehrin seçiminde de değerlendirmeler yapan Faslı Nawal El Moutawakel başkanlığındaki on kişilik komisyon bu olimpiyatlar için de aynı göreve atanmıştır. Değerlendirme komisyonu 2009'un ikinci çeyreğinde aday şehirlerde denetimlerde bulunmuştur. Hazırladıkları kapsamlı değerlendirme raporlarını oylamadan bir ay önce 2 Eylül 2009 tarihinde UOK üyelerine sunmuşlardır.
2 Ekim 2009'da yapılan oylama öncesinde Şikago ve Rio de Janeiro favori olarak görülmekteydi. İlk tur oylamasında Şikago, ikinci turda Tokyo elendi. Başvuru sürecinde yapılan değerlendirmede resmî adaylar arasında en düşük skoru (6,4) alan Rio de Janeiro Madrid ile birlikte finale kalmış ve 2016 Yaz Olimpiyatları'nı düzenleme hakkını kazanmıştır.

2016 Yaz Olimpiyatları açılış töreninin 5 Ağustos 2016 tarihinde, saat 20.00'de (UTC-03.00), Maracanã Stadyumu'nda başlamıştır.

Olimpiyatların programı 31 Mart 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

Tüm saatler Brezilya zaman dilimine göredir (UTC-3)

Resmî site (İngilizce)
 Wikimedia Commons'ta 2016 Yaz Olimpiyatları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bediha Gün (d. 26 Ekim 1994, İzmir), Türk güreşçi. Serbest stil 55 kiloda mücadele eden sporcu, Ankara ASKİ Kulübü bünyesinde kariyerini sürdürmektedir.

Gün, İstanbul'da düzenlenen eleme turnuvasındaki performansıyla 2016 Yaz Olimpiyatları'na katılma hakkı kazanmayı başardı.
Bulgaristan'ın Rusçuk şehrinde düzenlenen 23 Yaş Altı Avrupa Güreş Şampiyonası'nda 55 kiloda Bediha Gün rakibi Ramona Galambos'u 6-4 mağlup ederek bronz madalya elde etti.
2017 yılında Azerbaycan'da düzenlenen 4. İslami Dayanışma Oyunları'nda bronz madalya aldı.
Rusya Federasyonu'na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'ndeki Kaspiysk kentinde düzenlenen 2018 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar 55 kiloda Bediha Gün, Ukraynalı rakibi Voitova'yı 10-0 sayı tuşuyla yenen Bediha, Avrupa şampiyonalarındaki ilk madalyasını kazandı. İspanya'nın Tarragona kentinde düzenlenen 2018 Akdeniz Oyunları'nda Bediha Gün kadınlar 57 kiloda finalde İspanyol rakibini mağlup ederek altın madalya kazandı.
Romanya'nın başkenti Bükreş'te düzenlenen 2019 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar 55 kiloda Bediha Gün, Belaruslu Zalina Sidakova'yı 2 dakika 15 saniyede teknik üstünlükle yenen (10-0) Bediha Gün, bronz madalyanın sahibi oldu.
İtalya'nın başkenti Roma'daki Pellicone Spor Salonu'nda düzenlenen 2020 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar 55 kiloda Bediha Gün, Moldovalı Mariana Dragutan'ı 11-4 yenerek bronz madalya kazandı.
2021 Avrupa Güreş Olimpiyat Elemeleri Turnuvası ve 2021 Dünya Olimpiyat Elemeleri Turnuvası'na katıldı fakat Tokyo Olimpiyat Oyunları için kota alamadı.
Macaristan'ın Budapeşte kentinde düzenlenen 2022 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stilde 55 kg'da üçüncülük maçında İsveçli Nova Bergman'ı 5-4 yenerek bronz madalya kazandı. Cezayir'in Vahran kentinde düzenlenen 19'uncu Akdeniz Oyunları'nda kadınlar serbest stilde 57 kg'da final müsabakasında Tunuslu Siwar Bousetta'yı 5-0 öndeyken tuşla yenerek altın madalya kazandı. Bediha Gün, Nordik grup eleme sisteminde ilk maçta Mısırlı Farah Hussein'i 10-0 teknik üstünlükle, ikinci maçta Fransa'dan Tatiana Salah'ı 4-0 öndeyken tuşla, üçüncü maçında Cezayirli Rayane Houfaf'ı 3-0 öndeyken tuşla yenerek grubu lider tamamlayarak yarı finale  çıktı. Yarı finalde ise İspanyol Graciela Sánchez'i 6-0 öndeyken tuşla yenerek finale çıkmıştı.
Bediha Gün, 2025 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 59 kg kategorisinde yarıştı. Son 16 turunda İtalyan Aurora Russo'yu 2-1, çeyrek finalde Moldovalı Mariana Cherdivara'yı 2-0 ve yarı finalde Azerbaycanlı Alyona Kolesnik'i 3-0 mağlup ederek finale yükseldi. Finalde Bireysel Bağımsız Sporcu statüsünde mücadele eden Rus güreşçi Anastasiya Sidelnikova'ya 4-2 mağlup olarak gümüş madalya kazandı.

Dünya Güreş Birliği sayfasında Bediha Gün
IAT veritabanındaki sporcu bilgisi Bediha Gün
Olympedia sayfasında Bediha Gün

Beril Böcekler (7 Şubat 2004), Türk yüzücü. Serbest stilde mücadele etmektedir. Böcekler hâlen 400 ve 800 metre serbest kısa kulvar Türkiye rekorlarının sahibidir.
Böcekler 2018 Avrupa Gençler Yüzme Şampiyonası ve 2018 Akdeniz Oyunları'nda Türkiye kafilesinde yer almıştı. Kazan'daki 2019 Avrupa Gençler Şampiyonası'nı hem 800 hem de 1500 metrede Türkiye rekoru kırarak kazandığı iki gümüş madalyayla kapattı. Sporcu 1500'deki derecesiyle 2020 Tokyo Olimpiyatları A barajını da geçerek Olimpiyat vizesi aldı. Türk yüzücü Avrupa Gençler Şampiyonası'nın hemen ardından gittiği EYOF 2019'da da formunu sürdürdü. Böcekler 2:00.62'lik 200, 4:09.71'lik 400 ve 8:32.65'lik 800 m performanslarıyla Türkiye rekorlarını da kırarak üç altın madalya kazandı. Ayrıca 800'deki derecesi Türk yüzücüye 1500 metrenin ardından bir Olimpiyat kotası daha getirdi.

Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Beril Böcekler profili 15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Binnaz Uslu Tuna (12 Mart 1985, Ankara), eski Türk atlet. Çoğunlukla orta mesafelerde ve 3000 metre su engellide mücadele etmişti. 2000-2005 yıllarında Fenerbahçe'de spor yapan Uslu, 2005 yılından sonra ENKA'ya katıldı. Antrenörü Yahya Sevütekin'di.

Uslu, 2004'te İstanbul'da düzenlenen Balkan Atletizm Şampiyonası'nda 800 m'de 2:06.47lik derecesiyle bronz ve 1500 metrede 4:21.60'lık derecesiyle gümüş madalya kazandı; 3:42.25lik derecesiyle bronz kazanan 4×400 m bayrak takımında da yer almıştı.
İspanya'da 'nın Almería kentindeki 2005 Akdeniz Oyunları'nda ülkesini temsil etti. 800 metrede 2:02.68le bronz kazandı. Ayrıca 4x400 metre bayrak takımıyla (Özge Gürler, Birsen Bekgöz ve Pınar Saka'yla birlikte) 3:40.75 koşarak bir bronz daha elde etti.
2011 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'nda 3000 m engelliyi 9:40.29 ve 5000 metreyi 15:41.15le tamamlayarak iki altın madalya kazandı.
Uslu hâlen Türkiye 4×400 m bayrak takımının Tamperede'ki 3:40.65lik derecesiyle (Pınar Saka, Burcu Şentürk ve Özge Gürler ile birlikte) Türkiye gençler rekorunu ve 61. Cezmi Or Kupası'ndaki 2:41.79luk 1000 metre performansıyla Türkiye 23 yaş altı rekorunu elinde bulundurmaktadır.

Uslu, 2007 yılında Dünya Kros Şampiyonası öncesi hazırlık kampında verdiği numunede yasaklı maddeye rastlandığı gerekçesiyle iki yıl men cezası almıştı.
IAAF'ın 2011 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda alınan örnekleri yeniden incelemesi sonucu, Uslu'da stanozolole rastlandı. Atletin kariyerindeki ikinci vaka olduğundan 2014'te ömür boyu men cezası verildi.
2021 yılında ortaya çıkan veriler sonucunda Binnaz Uslu'nun doping kullanmadığı, antrenörünün görevini kötüye kullanmasından kaynaklı olarak ceza almasını sağlaması yönünde veriler açığa çıkmıştır. Binnaz Uslu'nun doping yapmadığı ortaya çıkmasıyla birlikte tüm skandallar sona ermiştir.

Elif Jale Yeşilırmak (doğum adıyla Yuliya Guramiyevna Rekvava, Rusça: Юлия Гурамиевна Реквава) (d. 30 Temmuz 1986, Smolensk), Rus asıllı Türkiye adına yarışan kadın güreşçi.

Yeşilırmak 2012 Londra ve 2016 Rio Olimpiyatları'nda Türkiye adına mücadele etti. 2012'ye katıldığında, Olimpiyatlarda yer alan ilk Türk kadın güreşçi olmuştu. Londra'da ilk turda Kübalı rakibi Katerina Vidiaux'e yenilerek elendi. Rio'da bu kez çeyrek finale kadar yükselen Yeşilırmak, Japon Kaori Icho'ya kaybetti. Kariyerinde üç Olimpiyat altını olan Icho, Rio'da da finale yükselip bir altın daha kazanınca Türk sporcuya repesaj hakkı doğdu. Ancak repesajda Tunuslu rakibine kaybeden Yeşilırmak madalya kazanma şansını yitirdi.

IAT veritabanındaki sporcu bilgisi Elif Jale Yeşilırmak 30 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TMOK Jale Yeşilırmak profili 12 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Jazeera Turk röportajı 18 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hewan Abeye, Elvan Abeylegesse veya Elvan Can (d. 11 Eylül 1982, Addis Ababa), Türkiye ve Avrupa rekoru sahibi Etiyopya asıllı Türk orta ve uzun mesafe koşucusu.

Elvan, 1982 yılında yedi çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Hewan Abeye adıyla Addis Ababa'da doğdu. Spora ilk kez arkadaşlarıyla futbol oynayarak başladı. Koşuculuk yeteneği keşfedilerek okuldaki beden eğitimi öğretmeni tarafından on dört yaşındayken atletizme yöneltildi.
1999 yılında, Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'da IAAF Dünya Kros Şampiyonası'nda Etiyopya'nın küçük takımda kariyerine başladı ve yarışmayı 9. bitirdi. Orada, İstanbul'daki bir toplantıya davet edildi. İstanbul'a gelince, yetkililer kendisinden hoşlandıklarını belirttiler. Abeylegesse ise o zamanlar "Etiyopya'da federasyonumdan yeterli destek alamadım. Türkiye'de hedeflerime ulaşmanın daha kolay olacağını düşündüm." dedi. On yedi yaşındayken ENKA için atlet arayan iş adamı Önder Özbilen tarafından keşfedilerek, ailesine iki yıl için ayda 300 $ ödeme yapılmak koşuluyla Türkiye'ye getirildi. Mümin Can ile evlenerek Elvan Can adıyla Türk vatandaşlığına geçti. Daha sonra boşandı. O zamandan beri Elvan Abeylegesse adını kullanmaktadır.

Olimpiyat oyunlarına ilk kez Atina'da düzenlenen 2004 Yaz Olimpiyatları'nda katıldı. Olimpiyatlara Norveç'te yapılan Golden League 5000 metre atletizm yarışlarında kırdığı dünya rekoru unvanıyla gelen Elvan, bu organizasyonda ilk olarak 5000 metrenin ikinci elemesinde yarıştı ve yarışı 14:54.80'lik derecesiyle 2. sırada bitirerek finale kaldı. Türkiye'nin atletizm dalında en büyük madalya umudu olmasına karşın, 5000 metre finalinde beklentilerin çok altında kalarak 15:12.64'lik derecesiyle 12. olabildi. 5000 metrede hayal kırıklığı yaşayan atlet, 1500 metre yarı final serisinde 4:07.10'luk derecesiyle 4. oldu ve finale yükseldi. Böylece Elvan, olimpiyat oyunlarında 1500 metre finalinde koşacak olan ilk Türk sporcusu oldu. Ancak 1500 metre finalinde, üst üste beş yarış koşması ve bir önceki dalda yaşadığı moral bozukluğuyla yarışı 4:00.67'lik derecesiyle 8. sırada bitirebildi.
Pekin'de düzenlenen bir sonraki olimpiyatta ise 5000 ve 10000 metrede mücadele etti. İlk olarak 10000 metrede yarışan Elvan, otuziki atletin katıldığı ve 25 tur üzerinden gerçekleştirilen yarışta 16. turdan itibaren liderliği ele geçirdi. Son tura kadar liderliğini devam ettirmesine karşın, Etiyopyalı Tirunesh Dibaba'nın atağına karşılık veremeyince, yarışı 29:56.34'lük derecesiyle 2. sırada tamamlayarak, gümüş madalyanın sahibi oldu. Böylece Abeylegesse, bu derecesiyle yeni bir Avrupa ve Türkiye rekoru kırdı. Ayrıca Türk atletizmine de olimpiyat oyunlarındaki ilk gümüş madalyasını kazandırdı. 5000 metre finalinde ise son tura üçüncü girmesine rağmen, yarışın son anlarında yaptığı atakla Meseret Defar'ı geçerek 10000 metrede olduğu gibi bu dalda da gümüş madalya kazandı. Bu sonuçla Elvan, oyunlar tarihinde Türkiye'ye bir olimpiyatta iki madalya kazandıran ilk sporcu unvanına da erişirken, kazandığı bu başarılardan dolayı devlet tarafından 3 bin cumhuriyet altınına denk gelen 640 bin 162 TL ile ödüllendirildi. Ancak daha sonrasında yapılan geriye dönük incelemede, Abeylegesse'nin Japonya'nın Osaka kentinde yapılan 2007 Dünya Şampiyonası'ndaki numunelerinde yasaklı madde bulunması üzerine Türkiye Atletizm Federasyonu sporcuya 2 yıl men cezası verdi, Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) ise 2007 Dünya Şampiyonası ile 2008 Pekin'de olimpiyat madalyalarını elinden aldı.

Elvan, 2001'de düzenlenen Akdeniz Oyunları 10000 metrede 32:29.20 koşarak bronz madalya kazandı. Bir sonraki oyunlara sağlık sorunları nedeniyle katılamazken, 2009 yılında İtalya'nın Pescara şehrinde düzenlenen oyunlarda yine 10000 metrede 31:51.98'lik derecesiyle birinci olarak altın madalya kazandı.
2001'de üç ayrı dalda Avrupa gençler şampiyonu oldu. 2003 yılında Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 5.000 metre beşincisi oldu. 2004 yılında Norveç'in Bergen kentinde, "Bislett Oyunları" adı altında Fana Stadı'nda düzenlenen ve atletizm dünyasının en önemli organizasyonlarından biri olan ve 6 ayaktan oluşan Golden League'in ilk ayak yarışmalarında, bayanlar 5.000 metrede 14.24.68'lik derecesiyle dünya rekoru kırarak birinci oldu.Daha sonra rekoru Etiyopyalı Meseret Defar tarafından önce New York'ta kırılmış ve sonra Oslo da daha da geliştirilmiştir (14.16.63)
11. Dünya Atletizm Şampiyonası'nda millî atlet Elvan Abeylegesse, bayanlar 10.000 metrede ikinci olarak gümüş madalyanın sahibi oldu.
Berlin'de gerçekleşen 13. Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 10.000 metre yarışını sakatlığından ötürü tamamlayamayan sporcu, rakibi Etiyopyalı Meselech Melkamu'nun koşu ayakkabılarını unuttuğunu fark edince kendi ayakkabılarını vermesi nedeniyle Dünya Fair Play Komitesi tarafından Dünya Fair Play Ödülü'ne layık görüldü. Ödülünü 27 Mart 2010'da, Macaristan'ın Pecs kentinde düzenlenen törende aldı.

2010 Avrupa Atletizm Şampiyonası 5000 metreyi Alemitu Bekele'nin ardından ikinci tamamlayarak gümüş madalyanın sahibi olmuştur. 2015 yılının Mart ayında Alemitu Bekele'nin biyolojik pasaport verilerindeki anormal değerler nedeniyle aldığı ceza kesinleşince diskalifiye edilmiş ve Elvan yarıştan 5 yıl sonra altın madalyanın sahibi olmuştur.

Yaşadığı aşil tendonu sakatlığından sonra pist için giydiği ayakkabıların sakatlığını artırması nedeniyle yol yarışlarına geçti. Katıldığı ilk maraton olan 2013 İstanbul Maratonu'nda 2:29:30'luk derecesiyle ikinciliği elde etti. İsviçre'nin Zürih kentinde düzenlenen 2014 Avrupa Atletizm Şampiyonası maraton müsabakasında 2:29:46'lık derecesi ile 53 sporcu arasında beşinci olmuştur.

Elvan Abeylegesse, 2008 Pekin Olimpiyatları'nda 5000 m ve 10.000 m yarışlarında gümüş madalya kazanmıştır. Ancak, 2017 yılında 2007 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda alınan numunesinin yeniden analizi sonucunda doping tespit edilmiş ve 2007-2009 yılları arasındaki tüm sonuçları iptal edilmiştir.

Emre Zafer Barnes (d. 7 Kasım 1988), Jamaika asıllı Türkiye adına yarışan kısa mesafe koşucusudur. 100 metre, 60 metre ve 4x100 metre bayrak yarışlarında mücadele etmiştir. 2018 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 4x100 metre bayrak yarışında, 2019 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda ise 60 metrede gümüş madalya kazanmıştır. Barnes, 60 metredeki 6.55'lik derecesiyle Türkiye salon rekorunun; Yiğitcan Hekimoğlu, Jak Ali Harvey ve Ramil Guliyev ile birlikte koştuğu 4x100 metrede elde edilen 37.98'lik dereceyle de Türkiye açık saha rekorunun sahibidir.

Barnes, kariyerinin ilk döneminde Jamaika adına yarıştı. 2006 Dünya Gençler Atletizm Şampiyonası'nda Jamaika 4x100 metre bayrak takımıyla altın madalya kazandı.
2015 yılında Türkiye'ye transfer oldu ve adını Emre Zafer Barnes olarak kullanmaya başladı. Uluslararası yarışmalarda Türkiye adına koşma hakkını 2016 sezonunda elde etti.
2016'da San Antonio'da 10.12 koşarak 2016 Yaz Olimpiyatları için barajı geçti. Aynı yıl Rio Olimpiyatları'nda Türkiye 4x100 metre bayrak takımıyla yarıştı ve takım 38.30'luk derecesiyle Türkiye rekorunu geliştirdi.
2017'de Dünya Atletizm Şampiyonası 100 metre yarışında yarı finale yükseldi; 4x100 metre bayrak yarışında ise Türkiye ile final koşup yedinci sırada yer aldı. Aynı yıl 2017 İslami Dayanışma Oyunları'nda Türkiye 4x100 metre bayrak takımıyla gümüş madalya kazandı.
2018 sezonunda 60 metrede 6.55 koşarak Türkiye salon rekorunu kırdı ve 2018 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası finalinde sekizinci oldu. 2018 Akdeniz Oyunları'nda 100 metrede ve 4x100 metre bayrak yarışında iki gümüş madalya aldı. Aynı yıl 2018 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre finalinde yedinci oldu; Jak Ali Harvey, Yiğitcan Hekimoğlu ve Ramil Guliyev ile birlikte koştuğu 4x100 metre bayrak takımı ise 37.98'lik Türkiye rekoruyla gümüş madalya kazandı.
2019'da 2019 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda 60 metre finalini 6.61 ile ikinci sırada tamamlayarak gümüş madalya kazandı.
Barnes, 2020 Yaz Olimpiyatları'nda 100 metrede yarıştı. 2021 İslami Dayanışma Oyunları'nda ise 100 metrede bronz madalya aldı; Türkiye 4x100 metre bayrak takımıyla da altın madalyaya ulaştı.
2022 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre yarı finaline kaldı; 4x100 metre bayrak yarışında ise Türkiye takımıyla yedinci sırada yer aldı.

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Emre Zafer Barnes
Olympedia sayfasında Emre Zafer Barnes
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Emre Zafer Barnes

Evin Demirhan Yavuz (2 Temmuz 1995, Siirt), Türk kadın güreşçi. Serbest stil 50 kiloda mücadele eden sporcu Ankara ASKİ Spor Kulübü bünyesinde ve millî takım adına müsabakalara katılmaktadır. 2022 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda altın madalya kazanmıştır.

2 Temmuz 1995'te Siirt'te dünyaya geldi. Dokuz çocuklu bir ailenin kızıdır. Güreşe 15 yaşına başladı. İlk kez güreş müsabakası için Siirt dışına  çıktı. Katıldığı ulusal ve uluslararası turnuvalarda madalyalar kazadı. Güreşe başladıktan iki ay sonra Türkiye şampiyonu, bir senede sonra Avrupa Şampiyonu oldu. Hayat öyküsü, İnan Temelkuran ve Kristen Stevens tarafından hazırlanan 2012 yapımı Siirt'in Sırrı adlı belgesele konu oldu.
Lise öğrenimini Şehit Zafer Kılıç Spor Lisesi'nde, yükseköğrenimini Siirt Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu'nda tamamladı. Bartın Üniversitesi’nde Beden Eğitimi ve Spor, Sağlık alanında yüksek lisans eğitimine başladı.
8 Eylül 2021 tarihinde Siirt’te ve daha sonra Kahramanmaraş’ta yapılan düğünde güreşçi  Haydar Yavuz ile  evlendi.  "Evin Demirhan" adı, 2023'te Siirt'te açılan Çok Amaçlı Spor Salonu'na verildi.

Profesyonel spor kariyeri 2009 yılında Türkiye Şampiyonası'nda 34 kiloda Türkiye birinciliği elde etmesi ile başladı. 2010 yılında Bosna Hersek'teki Avrupa Yıldızlar Şampiyonası'na katılarak 38 kiloda birinciliği kazandı ve Türkiye'nin "yıldız kadınlar Avrupa şampiyonu" ilk sporcusu oldu.
Polonya'nın Bydgoszcz kentinde düzenlenen 2017 Dünya U23 Güreş Şampiyonası'nda 48 kiloda yarışarak finalde Hint Ritu Phogat'ı yenerek altın madalya kazandı.  Fransa'nın Paris kentinde düzenlenen 2017 Dünya Güreş Şampiyonası'nda üçüncülük maçında Belarus Viyaleta Chyryk'ı 3-1 yenerek bronz madalya kazandı. Aynı yıl Azerbaycan'da düzenlenen 4. İslami Dayanışma Oyunları'nda gümüş madalya aldı.
Rusya'nın Dağıstan bölgesinin Kaspiysk kentinde düzenlenen 2018 Avrupa Şampiyonası'nda üçüncülük maçında Belarus İspanyol Ainztane Gorria karşısında 6-0 öndeyken tuşla yenerek bronz madalya, İspanya'nın Tarragona kentindeki 2018 Akdeniz Oyunları'nda Fransız Julie Sabatié'yi yenerek altın madalya kazandı.
Demirhan, Romanya'nın Bükreş kentinde düzenlenen 2019 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda 50 kilo üçüncülük maçında Azerbaycanlı Türkan Nesirova'yı 10-3 yenerek ikinci kez Avrupa'da bronz madalyanın sahibi oldu. Mart 2021'de Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de gerçekleşen Tokyo Olimpiyatları Avrupa Elemeleri'nde finale yükselerek olimpiyatlara katılma hakkı kazandı.
Tokyo Olimpiyat Oyunları'nda Kadınlar serbest 50 kiloda ilk turda Amerikalı Sarah Hildebrandt'a 11-0 sayı tuşu ile mağlup oldu ve olimpiyatları on altıncı tamamladı.2021 Dünya Güreş Şampiyonası kadınlar serbest stil 50 kiloda ilk turda Moğol Dolgorjavyn Otgonjargal'a 11-2 kaybederek turnuvaya veda etti ve turnuvayı on sekizinci sırada tamamladı.
2021 itibarıyla kazandığı 17 madalya ile  Türk kadın güreşinde Avrupa ve dünya şampiyonalarında en fazla madalya kazanan güreşçi unvanına sahip oldu.
Macaristan'ın Budapeşte kentinde düzenlenen 2022 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stilde 50 kg'da finalinde  Bulgar rakibi Miglena Selishka'yı 4-2 öndeyken tuşla yenerek altın madalyayı kazandı. Çeyrek finalde Alman Lisa Ersel'i 11-2, yarı finalde Rumen Alina Vuc'u 8-5 yenerek finale çıkmıştı. Cezayir'in Vahran kentinde düzenlenen 2022 Akdeniz Oyunları'nda kadınlar serbest stilde 50 kg'da final müsabakasında Fransız Julie Sabatié'yi 3-2 yenerek altın madalya kazandı. Evin Demirhan Yavuz, Nordik grup eleme sisteminde ilk maçta İtalyan  Emanuela LiuzziYi 8-1 öndeyken tuşla, ikinci maçta İspanyol Aintzane Goñi'yi 4-0 öndeyken tuşla, üçüncü maçında Cezayirli Ibtissem Doudou'yu 6-0 yenerek grubu lider tamamlayarak yarı finale  çıktı. Yarı finalde ise Tunusla Sarra Hamdi'yi 6-5 yenerek finale çıkmıştı.
Hırvatistan'ın Zagreb kentinde düzenlenen 2023 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 50 kiloda eleme turundan başlayan Evin, Azerbaycan adına yarışan Mariya Stadnik'e yenilmesine rağmen rakibinin finale yükselmesi sebebiyle repesajda mücadele etme hakkı kazandı. Repesaj müsabakasında Fransız Julie Sabatié ile 1-1 berabere kaldı ve son paun avantajıyla müsabakayı kazandı. Bronz madalya maçında ise Polonyalı Anna Łukasiak'i 6-2 yenerek bronz madalyanın sahibi oldu.
Romanya'nın Bükreş kentinde düzenlenen 2024 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 50 kiloda final maçında Azerbaycan adına yarışan Mariya Stadnik'e kaybederek gümüş madalya kazandı. Çeyrek finalde Rumen Ana-Maria Pîrvu karşısında 4-2 öndeyken tuşla, yarı finalde ise Bulgar Miglena Selişka'yı 4-3 yenerek finale çıkmıştı.
Evin Demirhan Yavuz, 2025 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 50 kiloda yarıştı. Çeyrek finalde Bireysel Bağımsız Sporcu statüsünde yer alan Belarus Natallya Varakina'yı 7-0, yarı finalde Rumen güreşçi Alina Vuc'u 7-5 mağlup ederek finale yükseldi. Finalde Ukraynalı Oksana Livaç'a 8-0 mağlup olarak gümüş madalya kazandı. 2025 Dünya Güreş Şampiyonası'nda Hırvatistan'ın Zagreb kentinde mindere çıkan Evin Demirhan Yavuz, kadınlar 50 kg kategorisinde bronz madalya kazandı. Bronz madalya mücadelesinde Moğolistanlı Byambasürengiyn Mönhnar'ı 3–2 mağlup etti. Maça 2–0 geride başlayan ve rakip takımın yaptığı, ancak reddedilen itirazın ardından toparlanan Demirhan, skoru eşitledikten sonra üstünlüğü ele geçirerek karşılaşmayı kazandı.
Arnavutluk'un Tiran kentinde düzenlenen 2026 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 50 kiloda gümüş madalya kazanmıştır. Çeyrek finalde Polonyalı Natalia Walczak'ı 4-0 öndeyken tuşla yenen Demirhan Yavuz, yarı finalde Rumen Alina Vuc'u 6-0 mağlup ederek finale yükseldi. Finalde Ukraynalı Oksana Livaç'a 11-0 yenilerek gümüş madalya kazandı.

Dünya Güreş Birliği sayfasında Evin Demirhan Yavuz
IAT veritabanındaki sporcu bilgisi Evin Demirhan Yavuz
sports.org sayfasında Evin Demirhan Yavuz
Olympedia sayfasında Evin Demirhan Yavuz
Olympics.com sayfasında Evin Demirhan Yavuz
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Evin Demirhan Yavuz

Eşref Apak (d. 3 Ocak 1982, Kalecik), Türk çekiç atma sporcusu. Şu anda Enka adına yarışmaktadır.

2004 yılında Atina'da yapılan Olimpiyatları dördüncü olarak tamamlayan Apak, üçüncü olan Macar atlet Adrián Annus'un dopingli çıkması ile bronz madalya alma hakkını kazandı. Ancak 2004'ten sonra doping suçları nedeniyle spordan uzaklaştırıldığı için Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) gümüş ve bronz madalyaları vermeme kararı aldı.
2005 yılında İspanya'nın Almería kentinde yapılan Akdeniz Oyunları'na katıldı ve 77,88 metre atarak altın madalya kazandı.
Üst düzey bir turnuvada iyi bir derece elde etmek için gerekli olan 80 metre üstü atma başarısına ulaştığı takdirde çok daha başarılı sonuçlar elde edeceğini iddia eden Apak, 4 Haziran 2005'te Cezmi Or anısına yapılan müsabakalarda 81,45 m. atarak hem kendisini en iyi derecesini elde etti, hem de Türkiye rekoru kırdı.
Apak; doping kontrolleri sonucu yasak madde kullandığı gerekçesiyle Türkiye Atletizm Federasyonu tarafından Ağustos 2013'te iki yıl spordan men edildi.
2021 yılında Smederevo'daki Balkan Şampiyonasını 74.60m ile kazandı. Tokyo 2020 ile birlikte beşinci kez olimpiyatlara katılım hakkı elde etti. 2008, 2012 ve 2016 olimpiyatlarında finallere kalamayan sporcu, 2020 Tokyo Olimpiyatlarında finallere kaldı ve 76.71 metrelik atışla yarışı 9. sırada tamamladı.
Apak, 2001'de, 2008'den 2011'e kadar ve 2013, 2018 ve 2021'de çekiç atmada Türkiye şampiyonu oldu.

IAAF Eşref Apak [1] 5 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jak Ali Harvey (d. 4 Mayıs 1989, Hanover Parish, Jamaika), Jamaika asıllı Türkiye adına yarışan kısa mesafe koşucusudur. 100 ve 200 metre branşlarında yarışmıştır. 2016 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metrede gümüş, 2018 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda ise 100 metrede bronz ve 4x100 metre bayrak yarışında gümüş madalya kazanmıştır. Harvey, 100 metrede 9.92'lik derecesiyle Türkiye rekorunun; Emre Zafer Barnes, Yiğitcan Hekimoğlu ve Ramil Guliyev ile birlikte koştuğu 4x100 metre bayrakta elde edilen 37.98'lik dereceyle de Türkiye açık saha rekorunun ortak sahipleri arasındadır.

Harvey, kariyerinin ilk döneminde Jamaika adına yarıştı. 2010 NACAC 23 Yaş Altı Şampiyonası'nda 4x100 metre bayrakta gümüş, 2011 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'nda ise 100 metrede altın madalya kazandı.
2014 yılında Türkiye'ye transfer sürecini başlattı ve 25 Temmuz 2015'ten itibaren Türkiye adına yarışma hakkı elde etti. Aynı yıl 2015 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre yarı finaline yükseldi. Sezon içinde Ankara'da 20.38 koşarak 200 metredeki en iyi derecesini yaptı.
2016 sezonunda Erzurum'da 9.92 koşarak 100 metre Türkiye rekorunu kırdı. Ardından Amsterdam'daki 2016 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre finalini 10.07 ile ikinci sırada tamamlayarak gümüş madalya kazandı. Aynı yıl 2016 Yaz Olimpiyatları'nda 100 metrede yarı finale yükseldi ve 10.03'lük derecesiyle genel sıralamada onuncu oldu; 200 metre ve 4x100 metre bayrak yarışlarında da Türkiye'yi temsil etti.
2017'de 2017 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 100 metre yarı finaline yükseldi.
2018 yılı Harvey'nin en başarılı sezonlarından biri oldu. Tarragona'daki 2018 Akdeniz Oyunları'nda 100 metrede altın, 4x100 metre bayrak yarışında gümüş madalya kazandı. Berlin'deki 2018 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metrede 10.01 ile bronz, 4x100 metre bayrak yarışında ise Emre Zafer Barnes, Yiğitcan Hekimoğlu ve Ramil Guliyev ile birlikte 37.98 koşarak gümüş madalya kazandı. Bu derece aynı zamanda Türkiye rekoru oldu.
2019 Avrupa Oyunları'nda Minsk'te 100 metrede 10.42 ile bronz madalya aldı. 2021 yılında 2020 Yaz Olimpiyatları'nda 100 metre seçmelerinde yarıştı. Aynı yıl Chorzów'daki World Athletics Relays'de ve Tokyo Olimpiyatları'ndaki 4x100 metre bayrak yarışlarında da Türkiye kadrosunda yer aldı.
2022'de Vahran'daki 2022 Akdeniz Oyunları'nda 100 metrede bir kez daha altın, 4x100 metre bayrak yarışında gümüş madalya kazandı. Konya'da düzenlenen 2021 İslami Dayanışma Oyunları'nda ise Türkiye takımının 4x100 metre bayrak yarışında altın madalya kazanmasına katkı verdi. Aynı yıl 2022 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 100 metrede diskalifiye oldu, 4x100 metre bayrak yarışında ise yedinci sırada yer aldı.

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Jak Ali Harvey
Olympedia sayfasında Jak Ali Harvey
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Jak Ali Harvey
Olimpedya sayfasında Jak Ali Harvey

Meryem Bekmez (d. 31 Temmuz 2000; Diyarbakır), Türk yürüyüşçü.
Bekmez, Tiflis'teki 2016 Avrupa Yıldızlar Şampiyonası'nda kaydettiği 22:50.22'lik 5000 metre pist yürüyüşü derecesiyle, Yeliz Ay'a ait 12 yıllık Türkiye rekorunu kırmayı başardı. Bundan yalnızca on gün sonra derecesini 22:24.31'e çekerek rekoru geliştirdi. Sporcu, aynı yılın salon sezonunda 14:13.67 ile 3000 m salon rekorunun da sahibi olmuştu. Bekmez 2017 salon sezonuna da rekorlarla girdi. Türkiye Şampiyonası'da 22:05.38 ile 5000 metre salon rekorunu kıran sporcu, 13:21.55'lik 3000 geçişiyle de kendine ait rekoru geliştirdi. Sporcu, Şubat 2017'deki Türkiye Şampiyonası'nda 10 kilometreyi 44:58'le tamamladı ve Yeliz Ay'ın uzun yıllardır kırılamayan bir başka Türkiye rekorunu daha geride bıraktı.
Bekmez Tampere'deki 2018 Dünya 20 Yaş Altı Şampiyonası'nda 10.000 m pist yürüyüşü mücadelesini 44:17.69'la tamamlayarak gümüş madalya kazandı. Madalya serisini sürdüren Türk yürüyüşçü, Yeliz Ay'dan devraldığı Türkiye rekorlarına da bir yenisini daha eklemiş oldu. Bekmez'in bir sonraki rekor durağı 2018 Avrupa Şampiyonası'ydı. 20 kilometre mücadelesini 1:31:00'le tamamlayan sporcu, Ay'dan kalan son ülke rekorunu geride bıraktı. 10 km geçişiyle de kendi rekorunu geliştiren Bekmez, yarışı 11. bitirerek Türk atletizm tarihindeki en iyi yürüyüş derecesine imza attı.
Meryem Bekmez 2019'da da hız kesmedi. İspanya'da yapılan IAAF Challenge yarışlarından Gran Premio Cantones de La Coruña'da 20 kilometreyi 1:29:36'yla tamamlayarak bir kez daha Türkiye rekoru kırdı; Türk sporcu bu derecesiyle 2020 Yaz Olimpiyatları barajını da geçerek Olimpiyat vizesi aldı.

IAAF Meryem Bekmez profili 29 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Necati Er (d. 24 Şubat 1997, Samsun), Türk üç adım atlayıcıdır. 2019 Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda altın madalya kazanmış, 17.37 metrelik derecesiyle Türkiye rekoru kırmıştır.

Necati Er atletizme okul yıllarında başladı. İlk dönemlerinde sürat koşuları ve uzun atlamayla ilgilendi; daha sonra üç adım atlama branşında uzmanlaştı. Uluslararası ilk önemli yarışlarından birini 2013 Avrupa Gençlik Olimpik Yaz Festivali'nde yaptı ve üç adım atlamada yedinci oldu. 2017 yılında Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda dokuzuncu sırayı aldı.
2018 yılında Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda yarıştı ve elemelerde 16.26 metrelik derecesiyle final barajını aşamadı. Aynı yıl salonda 16.61 metre atlayarak kişisel en iyi salon derecesine ulaştı; bu performans, o dönem Türkiye salon rekoruna eşitlenen derece olarak kayıtlara geçti.
2019 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda elemelerde yarıştıktan sonra İsveç'in Gävle kentinde düzenlenen 2019 Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda 17.37 metrelik atlayışıyla altın madalya kazandı ve Türkiye rekorunu kırdı. Bu sonuçla 17 metre barajını geçen ilk Türk erkek üç adım atlayıcı oldu. Aynı sezon 2019 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda finale yükseldi ve 16,34 metrelik derecesiyle 11. oldu.
2021 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası elemelerinde 16.17 metre atladıktan sonra 2020 Yaz Olimpiyatları'na katıldı. Tokyo'da elemeleri geçerek olimpiyat finaline kalan ilk Türk erkek üç adım atlayıcılardan biri oldu ve finalde 17.25 metreyle altıncı sırada yer aldı.
2022 yılında Akdeniz Oyunları'nda üç adım atlamada 16.52 metreyle dördüncü, uzun atlamada ise 7.76 metreyle beşinci oldu. Aynı yıl 2021 İslami Dayanışma Oyunları'nda üç adım atlamada 16.73 metreyle altın, uzun atlamada 7.83 metreyle bronz madalya kazandı. Sezonu Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda üç adım atlama elemelerinde geçerli derece yapamadan tamamladı.
2023 yılında Dünya Üniversite Oyunları'nda 16.83 metrelik derecesiyle gümüş madalya kazandı. Aynı yıl 2023 Avrupa Oyunları kapsamında yapılan takım şampiyonasında 16,71 metreyle gümüş madalya aldı. 2023 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda ise elemelerde 16,59 metre atladı ve final dışında kaldı.
2024 yılında İzmir'de düzenlenen 2024 Balkan Atletizm Şampiyonası'nda 16.78 metrelik derecesiyle altın madalya kazandı. Aynı sezon 2024 Avrupa Atletizm Şampiyonası finalinde 16,61 metreyle dokuzuncu oldu. 2024 Yaz Olimpiyatları'nda ise elemelerde 13,65 metre atladı ve final dışında kaldı.
2026 yılında Yeşilay Türkiye Salon Atletizm Şampiyonası'nda 16.66 metre atlayarak üç adım atlamada Türkiye salon rekorunu kırdı. Aynı ay 2026 Balkan Salon Atletizm Şampiyonası'nda 16.53 metrelik derecesiyle gümüş madalya kazandı. Mart ayında düzenlenen 2026 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası'nda ise 16.36 metreyle 13. sırada yer aldı.

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Necati Er
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Necati Er
Olympedia sayfasında Necati Er

Polat Kemboi Arıkan (d. 12 Aralık 1990, Cheptiret,Kenya), Kenya asıllı Türkiye adına yarışan uzun mesafe, yarı maraton, maraton ve kros koşucusudur. 2012 Avrupa Atletizm Şampiyonası ile 2016 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 10000 metre altın madalyası kazanan Arıkan, 2014 Avrupa Kros Şampiyonası'nda da büyük erkekler yarışını ilk sırada tamamlamıştır.

Arıkan, kariyerinin ilk döneminde Kenya adına yarıştı. 2006 Dünya Kros Şampiyonası'nda Kenya takımıyla altın madalya kazandı. Aynı yıl Afrika Atletizm Şampiyonası'nda 5000 ve 10000 metrede iki gümüş madalya, IAAF Dünya Kupası'nda ise 5000 metrede gümüş madalya elde etti.
2011 yılında Türkiye vatandaşlığına geçerek Polat Kemboi Arıkan adını aldı ve Türkiye adına yarışmaya başladı. Aynı sezon Brüksel'de düzenlenen Memorial Van Damme yarışında 5000 metrede 13:05.98 koşarak Türkiye rekoru kırdı ve 2012 Yaz Olimpiyatları barajını geçti.
2012 sezonunda İstanbul'da düzenlenen Balkan Salon Atletizm Şampiyonası'nda 3000 metrede 7:42.49 koşarak Türkiye salon rekoru kırdı. 2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası'nda 3000 metre elemelerinde elendi. Haziran ayında Bilbao'da Avrupa 10000 m Kupası'nı kazandı. Ardından 2012 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 5000 metrede bronz, 10000 metrede ise altın madalya aldı. Aynı yıl 2012 Yaz Olimpiyatları'nda 5000 metre elemelerinde yarıştı, 10000 metrede ise dokuzuncu oldu.
2013 yılında 2013 Akdeniz Oyunları'nda 10000 metrede altın madalya kazandı. Aynı sezon 2013 Avrupa Kros Şampiyonası'nda büyük erkekler yarışını ikinci sırada tamamladı.
2014'te 2014 Avrupa Kros Şampiyonası'nda büyük erkekler yarışını kazanarak Avrupa şampiyonu oldu. Türkiye erkek takımıyla da altın madalya aldı. 2016 yılında 2016 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 10000 metrede bir kez daha Avrupa şampiyonu oldu. Aynı yıl 2016 Yaz Olimpiyatları'nda 10000 metreyi 27:35.50 ile tamamlayarak kişisel en iyi derecesini yaptı ve on üçüncü sırada yer aldı. Sezon sonunda 2016 Avrupa Kros Şampiyonası'nda bireysel gümüş, takım halinde ise bronz madalya kazandı.
2017 ve 2018 yıllarında Avrupa Kros Şampiyonası'nda Türkiye erkek takımıyla üst üste iki takım altın madalyası daha elde etti. Sonraki yıllarda daha çok yol yarışlarına ve maratona yönelen Arıkan, 2019 Dünya Atletizm Şampiyonası maratonunu tamamlayamadı. 2020 Yaz Olimpiyatları maraton yarışında da yarışı tamamlayamadı.

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Polat Kemboi Arıkan
Olympedia sayfasında Polat Kemboi Arıkan
Olympics.com sayfasında Polat Kemboi Arıkan
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Polat Kemboi Arıkan

Pınar Saka (d. 5 Kasım 1985, İstanbul), Türk kısa mesafe koşucusudur. 2012 Londra Olimpiyatları-A barajını geçerek olimpiyatlarda 400 m branşında yarışan ilk ve tek Türk kadın atlet olmuştur.

Pınar Saka, 1994 yılında ENKA SK bünyesinde spora başladı. İlk rekorunu 9 yaşındayken 300 m branşında İstanbul'da elde etti. Kariyerinin başlangıç dönemlerinde çok küçük yaşta Milli Takıma seçilip 100 m ve 200 m kategorisinde ülkesini uluslararası alanda temsil etti. 300 m gençler kategorisinde 38.01 derecesiyle halen Türkiye rekorunun sahibidir. 2003 yılında hamstring kas bölgesinden sakatlanması sonucunda 2004 yılında 100 m ve 200 m kategorisinden, 400 m kategorisine yöneldi. 
2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne üniversite eğitimi için gitmesi üzerine, üniversitesi adına çeşitli yarışmalara katılan Saka, Nebraska-Lincoln Üniversitesi adına rekorlar kırdı. Nebraska Üniversitesi (200 m 23.93, 400 m 53.04 ve 600 m 1.20.36 yard.) rekorlarına sahiptir. 2008-2009 yıllarında NCAA Lig'de, Lig şampiyonu oldu. 2009 Salon Şampiyonasında 4x400 m kazanan takım üyesidir. Saka, büyük başarılara imza atması üzerine NCAA tarafından 2009 yılında "Yılın Atleti" ünvanını aldı ve NCAA'de yarışmalara katılan ilk Türk sporcu olarak yer aldı. 
Saka, 2011 yılının Şubat ayında 400 m salon sahasında 52.99 derecesiyle Türkiye rekorunun sahibidir ve bu derecesiyle 53 saniye altında koşan ilk ve tek Türk kadın atlet olma unvanını eline aldı. 2011 Mayıs ayında 52.44 ile 400 m açık hava Türkiye rekorunu kırdı. Aynı yılın Temmuz ayında 400 m açık hava sahasında 51.53 derecesiyle Türkiye rekorunu tekrar kırdı, bu derecesiyle aynı zamanda Olimpiyat - A barajını geçti ve açık hava sahasında 52 saniye altında koşan ilk tek Türk kadın atlet unvanına sahip oldu. Frank Sevigne Husker Invitational yarışında elde ettiği 53.08 saniye derecesiyle 2011 yılında Dünya salon sahasında en iyi 6. derece olarak kayda geçti. 2012 Yaz Olimpiyatları'na katılarak, Olimpiyat tarihinde 400 m branşında ülkesini temsil eden ilk ve tek kadın atlet olma başarısını gösterdi. 400 m'de kendi serisinde 4.olarak elenen Saka, saniyenin 0.7 salisesi ile yarı finali kaçırdı ve 4x400 m bayrak takımında Saka (Birsen Bekgöz, Meliz Redif, Sema Aydemir birlikte) yarıştı. 
2012 Helsinki Avrupa Şampiyonası 400 m'de yarı finalinde koştu, 52.84 saniye derecesiyle yarı finalde elenmiştir. Sporcu ayrıca 4x400 m bayrak takımının 2009 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda 3:37.37'lik derecesiyle (Özge Gürler, Yeliz Kurt ve Meliz Redif ile birlikte) bu alandaki salon Türkiye rekorunu ve 2011 Avrupa Takımlar Şampiyonası'nda 3.29.42'lik derecesiyle (Birsen Bekgöz, Merve Aydın ve Meliz Redif ile birlikte) bu alandaki açık hava Türkiye rekorunu da elinde bulundurmaktadır. Saka, 4×400 m bayrak takımının Tampere'de 3.40.65'lik derecesiyle (Binnaz Uslu, Burcu Şentürk ve Özge Gürler ile birlikte) bu alandaki gençler rekorunu da elinde bulundurmaktadır.

ABD'de Nebraska Üniversitesi'nde lisans eğitimi için Uluslararası İşletme ve Yönetim okumuştur, daha sonra Türkiye'de Boğaziçi Üniversitesi MBA yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır.

Pınar Saka, 2013 yılında sporu bıraktıktan sonra Alpay Başaran ile 2015 yılında hayatlarını birleştirme kararı alıp evlenmişlerdir. Saka, 2022 yılında eşi Alpay Başaran ile boşanmışlardır.
26 Ekim 2018'de Kaan Başaran adında bir oğlu dünyaya gelmiştir.
2023 yılında ikinci evliliği Erhan Seçkin'le yapmıştır.

Saka, Kim Milyoner Olmak İster? yarışmasına katılmış ve 30.000 TL kazanarak ayrılmıştır. Pınar Saka, 2013 yılında Survivor teklifi gelmesi üzerine kabul etmemiştir. Daha sonraki yıllarda tekrar teklif gelmesi üzerine, 2017 Survivor kadrosunda Ünlüler takımında yer almıştır. 2017 Survivor finalinde Kıbrıs'ta yüzleşme adlı formata konuk olmuştur.
Milyon TV'de Hakan Hepcan'ın programına Duygu Çetinkaya ile konuk olmuştur. Survivor 2024: All Star kadrosunda kırmızı takımda yer almıştır. 2025 yılında da Survivor 2025 yarışmasında Gönüllüler takımında yer almıştır.

60 m - 7.73 (2009)
100 m - 11.93 (2003)
200 m - 23.73 (2003)
300 m - 38.01 (2003) TR
400 m - 51.53 (2011) TR
400 m salon - 52.99 (2011) TR
400 m salon - 53.04 (2009)
600 m - 1.20.36 (2009)
4 x 400 m - 3.29.42 (2011) TR
4 × 400 m - 3.40.65 (2003) TR
4 x 400 m   salon - 3.37.37 (2009) TR

IAAF Pınar Saka profili 27 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
sports-reference profili17 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram'da Pınar Saka
X'te Pınar Saka

Salih Korkmaz (d. 1 Ocak 1997, Arguvan, Malatya), Türk yürüyüşçüdür. 20 kilometre yürüyüş branşında yarışmaktadır. 2019 Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda gümüş, 2021 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'nda ise altın madalya kazanmıştır.

Korkmaz, uluslararası düzeyde ilk önemli yarışını 2015'te 2015 Avrupa Gençler Atletizm Şampiyonası'nda yaptı ve 10.000 metre yürüyüşte 19. oldu. 2016 yılında 2016 Dünya Gençler Atletizm Şampiyonası'nda 40:45.53'lük derecesiyle bronz madalya kazandı. Bu sonuçla Türkiye gençler rekorunu kırdı ve dünya gençler düzeyinde madalya kazanan ilk Türk yürüyüşçü oldu.
2017'de 2017 Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası 20 kilometre yürüyüş yarışında 1:23:11 ile dördüncü oldu ve Türkiye rekorunu geliştirdi. Aynı yıl 2017 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 20 kilometre yürüyüşü tamamlayamadı. 2018 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda diskalifiye oldu. 2019'da ise 2019 Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda 1:21:32 ile gümüş madalya kazandı. Aynı yıl Belarus Uluslararası Yürüyüş Şampiyonası'nda 1:20:34 ile Türkiye büyükler ve U23 rekorlarını geliştirdi ve 2020 Yaz Olimpiyatları kotası aldı. Doha'daki 2019 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda ise 20 kilometre yürüyüşte beşinci oldu.
2021 yılında Antalya'da 1:18:42 yürüyerek Türkiye rekorunu geliştirdi. Aynı yıl 2020 Yaz Olimpiyatları'nda 20 kilometre yürüyüş yarışını tamamlayamadı. 2022 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 20 kilometre yürüyüşte yedinci sırada yer aldı. 2023'te 2021 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'nda 20 kilometre yürüyüşte altın madalya kazandı. Kısa süre sonra 2023 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 16. oldu. 2024 yılında 2024 Avrupa Atletizm Şampiyonası yarışını tamamlayamadı. Aynı yıl 2024 Yaz Olimpiyatları'nda 20 kilometre yürüyüşte 45. sırayı aldı.

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Salih Korkmaz
Olympedia sayfasında Salih Korkmaz
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Salih Korkmaz

Sarıyer, İstanbul ilinin Avrupa Yakası'nda yer alan ilçedir. Güneyden Beşiktaş ve Kâğıthane, batıdan Eyüpsultan ilçeleri ile doğudan İstanbul Boğazı ve kuzeyden Karadeniz ile çevrilidir. Sarıyer ilçesi toplam 38 mahalleden oluşmaktadır. Bahçeköy Belediyesi'nin 2009 yılında feshedilerek Sarıyer ilçesinin bir mahallesi olması, 2012 yılında da Şişli sınırları içinde yer alan Ayazağa, Maslak ve Huzur mahallelerinin bu ilçeye dahil edilmesiyle son halini alan ilçe İstanbul'un en kuzeydeki ilçelerinden biridir. İlçenin yüzölçümü 177 km²dir. Sarıyer ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 59 metredir.

İlçenin ilk adı Simas'tır. Sarıyer adının kökeni konusunda, kimisi yakıştırma olduğu hemen belli olan farklı anlatımlar vardır. Fatih Sultan Mehmed'in iki sarışın askerinin burada Merkez Camii yanında gömülü oldukları, bu yüzden “Fatih'in sarı erleri”nden bozularak yöreye Sarıyer dendiği veya öteden beri mesire yeri olan yörede Mısırlı zenginlerin harcadıkları altınları yüzünden bölgenin adının “Sarı lira yer”den Sarıyer'e dönüştüğü gibi rivayetler yanında tutarlı görülen varsayım, Sarıyer'in kuzeybatısında Maden Mahallesi'ne doğru sırtların altın madeni ve kil yüzünden sarı renkte olmaları ve buradaki yerleşmeye bu sarı topraklar nedeniyle önce Sarıyar adı verilmiş olmasıdır. Osmanlı kaynaklarında XIX. yüzyıla kadar Sarıyar kullanımı sürmüştür. Yar sözü uçurum anlamının yanı sıra dağ yamacı, dağ sırtı anlamını da taşır. Bir başka rivayet de bölgede doğal yayılım gösteren katırtırnağı bitkisinin çiçeklendiği zaman tüm bölgenin belirgin bir şekilde sarı olmasından aldığı yönündedir.

Sarıyer ilçesi sınırları içindeki bazı yerleşme alanlarının Bizans döneminden beri meskun olduğu bilinir. Bunlar özellikle kıyılardaki koylarda bulunan bazı ayazma, kilise, eski liman, sarnıç ve eski kaleler çevresindeki birkaç hanelik küçük kırsal yerleşmelerden oluşuyordu. Buralarda yaşayanlar geçimlerini genellikle balıkçılıktan sağladıklarından bu yerleşimler bir balıkçı köyü niteliği taşıyordu.
Türklerin ilk kez bu köylerden Baltalimanı'na yerleştiği söylenir. İstanbul Boğazı'na dökülen bütün akarsular gibi Baltalimanı Deresi'nin de ağız bölümü eskiden bir haliçti. Bu küçük haliç, boğazda seyreden tekneler için önemli bir doğal barınaktı. Buradaki büyük sarnıcın, yanaşan gemilerin su ihtiyacını karşılamak amacıyla yaptırıldığı sanılır. İstanbul'un fethinden önce Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey'in donanmasını burada korumaya aldığı ileri sürülür. Eski kaynaklarda rastlanmamasına karşın Baltalimanı adının bu olay nedeniyle Baltaoğlu Süleyman Bey'den geldiği söylenir.
Boğaz kıyısındaki küçük köylerin gelişmeye başlaması 16. ve 17. yy'lara rastlar. Bu dönemde Sarıyer, Yeniköy ve Rumeli Hisarı gelişmiş birer köy haline geldi. 18. yy'a gelindiğinde saraya yakın bazı kişilere ait yalılar bu kıyıda belirmeye başladı. Padişah izniyle bazı gayrimüslim ailelerin bu köylere yerleşmeleri de aynı yüzyıla rastlar. 19. yy'ın başlarında şayak ve fes boyama sanatını öğretmeleri için Trakya'dan bazı köylüler İstanbul'a getirildi ve Baltalimanı ile Emirgan arasına yerleştirildi. Bu köylülerin yerleştirildiği Baltalimanı ile Emirgan arasındaki alan Boyacıköy olarak adlandırıldı. İstanbul'daki elçilikler bu yüzyılda yazlık olarak kullanmak üzere kıyı boyunca uzanan geniş arazileri elde ettiler. Bütün bu gelişmelere karşın İstanbul Boğazı kıyısındaki köyler balıkçılıkla uğraşma geleneğini yakın zamana kadar sürdürdü. Bu köylerin iskelelerine bağlı çok sayıda balıkçı teknesinin yanı sıra Boğaz'ın çeşitli yerlerinde dalyanlar vardı.
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, bugünkü Sarıyer ilçe sınırları içindeki yerleşimler, gelişimi donmuş köyler biçimindeydi. Kırsal alandaki köyler Kilyos Nahiyesi'nin sınırları içindeydi ve bu nahiye de Çataca Vilayeti'ne bağlıydı. İlçenin İstanbul Boğazı kıyısındaki kesimi ise Beyoğlu Kazası'nın sınırlarına dahildi. 1926'da Çatalca'nın kaza yapılarak İstanbul Vilayeti'ne bağlanmasından sonra da bu yönetsel durumda herhangi bir değişiklik olmadı. 1930'da yapılan bir yönetsel düzenleme sonucunda 21 Mayıs 1930 tarih ve 1499 sayı ile resmi gazetede yayımlanarak 1 Eylül 1930 tarih ve 1612 sayılı kanun ile bugünkü Sarıyer İlçesi kuruldu. 1936'da Kemerburgaz nahiyesinin o yıl kurulan Eyüpsultan ilçesine, 1954'te Maslak ve Ayazağa köylerinin de o yıl kurulan Şişli ilçesine verilmesiyle ilçe sınırları daralmıştır. Sarıyer Belediyesi 1984'te kurulmuştur.
1960'lara değin ilçenin Boğaz kıyısındaki semtleri, daha çok yazın kalabalıklaşan sayfiye yeri niteliği taşıyordu. Her semtte bir iskele vardı ve ulaşımda daha çok 19. yy'dan beri yararlanılan su yolu kullanılıyordu. Zaman içinde vapur seferlerinin sıklaşması kıyı semtlerinin gelişmesinde önemli bir etkendi. Bu semtlerin bazılarında kıyı boyunca gazinolar ve yazın büyük ilgi gören plajlar inşa edildi. Ayrıca Belgrad Ormanı'ndaki su başları ve bentler yıl boyunca İstanbulluların ilgisini çeken mesire yerleriydi. Daha sonra hem Maslak üzerinden gelen Büyükdere Caddesi'nin yapılması, hem kıyıyı izleyen sahil yolunun genişletilmesi sonucunda karayolu ulaşımı gelişti.
Böylece semtlerinin doğrudan birbirine bağlanması sonucunda bu ulaşım eksenleri boyunca mevcut semtlerin gelişmesi ve bu semtler arasındaki boş alanların yerleşime açılması süreci başladı. Kıyı kesiminde daha çok üst gelir gruplarına ait konutlar ve köşkler, sırt biçiminde uzanan yüksek alanın yamaçlarında da gecekondu mahalleleri ortaya çıktı. İstanbul Boğazı'na bakan yamaçlarda oluşan bu yapılaşmalar bir yandan ilçenin doğal yapısını tahrip ederken öbür yandan da yörenin görünümünü önemli ölçüde çirkinleştirdi. 1980'lerin sonundan itibaren köylerin, hem İstanbul şehir merkezine yakın olmak isteyen hem de doğaya yakın olmak isteyen üst gelir grubunun yerleşmeye başlaması sonunda çehresi önemli ölçüde değişmiştir.

İlçe toprakları, Çatalca Yarımadası'nın en doğu kesiminde yer alan sırtın, bir yandan İstanbul Boğazı'na, öbür yandan da kuzeyde Karadeniz'e doğru alçalan bölümlerden oluşur. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bu sırtın batı yamaçlarından çıkan sular (Göksu Deresi, Şeytandere ve Ayazağa Suyu) Kâğıthane Deresi aracılığıyla Haliç'e, kuzey kesiminden doğan sular Karadeniz'e, doğu yamaçlarından kaynaklanan sular da İstanbul Boğazı'na ulaşır. Günümüzde bunlardan en önemlileri İstanbul Boğazı'na doğru akan Sarıyer, Bakla ve Baltalimanı dereleridir.
Sarıyer ilçesinin Karadeniz kıyısı yer yer düz ve kumsal, bazı kesimlerde de falezlidir. Batıda, Kısırkaya'dan Kilyos'a (Kumköy) kadar uzanan kıyıdaki kumsal, doğuda Kilyos ile Rumelifeneri arasında, yerini kayalık falezlere bırakır. İstanbul Boğazı girişindeki Rumelifeneri açıklarında yer alan kayalıklara Öreke Adaları denir. İlçenin İstanbul Boğazı kıyıları oldukça girintili çıkıntılıdır. Bu kıyıdaki en önemli girinti Çayırbaşı'na doğru bir körfez gibi sokulan Büyükdere Koyu, başlıca çıkıntı ise doğuya doğru bir burun oluşturan Yeniköy'dür. Boğaz kıyısında yer alan başlıca küçük ve dar girintiler ise Tarabya ve İstinye koylarıdır.
Sarıyer, doğal bitki örtüsü açısından İstanbul'nin zengin ilçelerinden biridir. Belgrad Ormanı'nın doğu ucu ilçe sınırları içine sokulur. Ayrıca Rumelikavağı-Rumelifeneri-Kilyos üçgeni içinde kalan alan, büyük ölçüde ormanlarla kaplıdır. Eskiden bu alanda çok daha sık olan ormanlar, varlıklı İstanbullular için ikinci konut yapımına girişen kooperatifler tarafından yer yer tahrip edilmiştir.

Sarıyer'de Akdeniz iklimi (Köppen: Csb) görülmektedir.

Bugünkü ilçe toprakları 1930'a kadar Beyoğlu ve Çatalca kazalarının sınırları dahilindeydi. 1930'da yapılan bir yönetsel düzenleme sonucunda bugünkü Sarıyer ilçesi kuruldu. Sarıyer'in yerel hizmetleri uzun yıllar İstanbul Belediyesi 
Şube Müdürlüğü tarafından sürdürüldü. 1984 yılında çıkartılan "Yerel Yönetimler Kanunu" ile İstanbul'daki birçok ilçede olduğu gibi Sarıyer'de de belediye teşkilatı kuruldu. 1992'de belediye olan Bahçeköy Beldesi 2008 yılında fesh olarak Sarıyer ilçesinin mahallesi oldu. 2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı kanun ile Şişli sınırları içinde yer alan Ayazağa, Maslak ve Huzur mahalleleri Sarıyer ilçesine bağlanırken, aynı düzenlemeyle 8 köy mahalle statüsüne geçti.
Sarıyer ilçesi 38 mahalleden oluşmaktadır.

Sarıyer, doğal ve tarihsel değerler açısından zengin bir ilçedir. Orman varlığının yanı sıra su kaynakları da eskiden beri İstanbul için önem taşımıştır. Bu su kaynaklarından en ünlüleri Çırçır, Hünkar, Kocataş ve Sultan sularıdır. İlçede Kestâne, Şifâ, Gürcü, Fındık, Ayazma ve Mâden adlarında birçok kaynak suyu bulunur. İlçe arazisindeki akarsular küçük olmalarına bakılmadan çok eskiden beri İstanbul'un su ihtiyacını karşılamak için değerlendirilmiştir. Bu amaçla dereler üzerinde bazı bentler ve bentlerin ardında biriken suları kente akıtmak için sukemerleri inşa edilmiştir. Bunlardan II. Mahmut, Topuzlu, Kirazlı ve Valide bentleri ile Bahçeköy ve II. Mahmud sukemerleri ilçe sınırları içindedir. İstanbul'un akciğerlerini oluşturan alanlardan biri olan Belgrad Ormanı'nda yer alan gezi yolları ve piknik alanları özellikle hafta sonlarında halkın ilgisini çeker. Belgrad Ormanı içindeki İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne bağlı Atatürk Arboretumu bilimsel araştırmalara her yönü ile açık bir canlı laboratuvar olarak hizmet vermektir.
İlçe, eskiden kıyılarındaki plajlarıyla da ünlüydü. Ancak deniz kirliliğinin yoğunlaşması nedeniyle, dalyanlar gibi ilçenin İstanbul Boğazı kıyısındaki plajları da kapanmıştır, günümüzde boğaz kıyısında yalnızca Rumelikavağı’nda Elmaskum ve Altınkum plajları faaliyet halindedir. Sarıyer'ın, özellikle Karadeniz kıyısındaki plajları, yaz aylarında bir turistik cazibe merkezi halini alır. İlçenin en gözde plajı Kilyos'tadır. Özellikle kıyı kesimindeki eğlence ve konaklama tesisleri yıl boyunca ilgi çeker.
Rumeli Hisarı Müzesi deniz kıyısındadır, günün belli saatlerinde ziyaretçilere açıktır. Şair Tevfik Fikret'in 1906-1915 arasında yaşadığı ve 1945 yılından bu yana müze olarak hizmet veren Aşiyan Müzesi Rumelihisarında Kayalar Mevkiinde

Satranç, iki oyuncu arasında oynanan, gizli bilgi ve şansa dayanmayan bir soyut strateji oyunudur. Aynı zamanda en yaygın masa oyunlarından biri olarak kabul edilmektedir. Oyun, 8×8 karelik 64 kareden oluşan bir satranç tahtası üzerinde oynanır. Oyuncular “beyaz” ve “siyah” olarak adlandırılır ve her biri on altı taşa sahiptir: bir şah, bir vezir, iki kale, iki fil, iki at ve sekiz piyon. Her taşın kendine özgü hareket kuralları vardır ve rakip taşlar, onların bulunduğu kareye gidilerek oyundan çıkarılır. Oyunun temel amacı rakip şahı “şah mat” durumuna düşürmektir, ancak belirli koşullarda oyun berabere de sonuçlanabilir.
Satrancın kökeni, en azından 7. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıkan çaturanga oyununa dayandırılmaktadır. Çaturanga; janggi, xiangqi ve şogi gibi benzer oyunların da atası kabul edilmektedir. Oyunun İran'a ulaşmasının ardından Arap dünyasına, oradan da Avrupa'ya yayıldığı bilinmektedir. Modern satranç kuralları 15. yüzyılın sonunda Avrupa'da şekillendi, 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde ise standartlaştırılarak evrensel bir nitelik kazandı. Günümüzde satranç, milyonlarca oyuncusuyla dünyanın en popüler oyunlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Günümüzde satranç müsabakaları uluslararası düzeyde Uluslararası Satranç Federasyonu (FIDE) tarafından yönetilmektedir. Evrensel olarak tanınan ilk Dünya Satranç Şampiyonu Wilhelm Steinitz, unvanını 1886 yılında kazandı. Güncel Dünya Satranç Şampiyonu ise 2024 yılında unvanı elde eden Gukesh Dommaraju'dur.

MÖ 2000'li yıllarda satrancın oynandığına dair bulgular Mısır'da piramitlerdeki kabartmalarda vardır. Satranç, MS 6. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıktı. MS 10. yüzyıla gelindiğinde tüm Asya'ya, Ortadoğu ve Avrupa'ya yayılmıştı. En geç 15. yüzyıldan itibaren Avrupa'da soylular arasında çok popüler bir oyun haline geldiğinden "kraliyet oyunu" olarak anılmaya başlandı. Kurallar ve dizilişler zaman içerisinde çeşitli değişiklikler gösterdi ve 19. yüzyılda bugünkü standart halini aldı. 20. yüzyıl Avrupası'nda toplumun entelektüel üst tabakaları arasında yayıldı ve dünyanın en popüler oyunlarından biri haline geldi.
Oyunun icadı konusunda birkaç efsane mevcuttur. Bunlardan biri Sissa ibn Dahi, buğday tanesi efsanesidir. Satranç, 6. yüzyıldan beri İran'da oynanmaktadır. Buradan 7. yüzyılda İslam'ın yayılışıyla birlikte Orta Doğu'ya ve Kuzey Afrika'ya da yayılır. Endülüs Emevileri, İtalya, Bizans İmparatorluğu ve Rusya yoluyla oyun, 9. ila 11. yüzyıllar arasında Avrupa'nın diğer yerlerine yayılır. Burada bir yandan şövalyelerin yedi yiğit erdeminden sayılırken diğer yandan kilise tarafından uygun bulunmuyordu. 15. yüzyılda oyun kuralları belirleyici şekilde değişti. Bu yüzyıldan sonra bugün oynanan satranca benzeyen modern satrançtan bahsedilebilmektedir. İspanya (16. yüzyıl), İtalya (16./17. yüzyıl), Fransa (18./19. yüzyıl), İngiltere (19. yüzyıl) ve Rusya (20. yüzyıl), sırayla satrançta Avrupa'nın önder ülkelerinden oldular.
19. yüzyılın ortasından beri düzenli satranç turnuvaları yapılmaktadır. İlk resmî Dünya şampiyonu Wilhelm Steinitz'tir. 1924'te Dünya Satranç Federasyonu (FIDE) kurulmuştur.
Bilgisayarların icadı ile birlikte 20. yüzyılın sonunda iyi satranç oynayabilen satranç programları piyasaya çıkmıştır. Bu programlardan bazıları günümüzde dünya şampiyonları seviyesinde oynayabilmektedirler. Hafızalara yer etmiş olan en iyi örnek Garri Kasparov ile Deep Blue (IBM) adlı bilgisayar arasında 1996-1997 yıllarında oynanmış olan satranç maçlarıdır.

Satranç, Orta Çağ'da İslam dünyası aracılığıyla Avrupa'ya ulaşmış ve 15. yüzyılın sonlarında oyunun kurallarında önemli değişiklikler yapılmıştır. Özellikle vezirin ve filin hareket kabiliyetinin artırılması, modern satrancın ortaya çıkışında önemli bir rol oynamıştır.
1851 yılında Londra'da düzenlenen turnuva, ilk uluslararası satranç turnuvası olarak kabul edilmektedir. Bu turnuva, modern turnuva satrancının gelişiminde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
1849 yılında geliştirilen Staunton satranç taşları, uluslararası turnuvalarda standart taş tasarımı hâline gelmiş ve günümüzde de yaygın olarak kullanılmaktadır.

Oyunun amacı rakip şahı mat etmektir. Bunun anlamı rakip şahın bulunduğu karenin tehdit altında bulunması ve tehdit altında olmayan bir kareye kaçış ya da tehdidi engelleyecek başka bir hamlesinin olmamasıdır. Bu da rakibin diğer taşlarını alarak onu güçsüz bırakma ilkesine dayanır. Ayrıca satrançta hızlı gelişim de önemlidir. Hızlı gelişim göstermek için yapılan en önemli adımlardan biri gambit, yani piyon fedasıdır. Bu daha fazla taşın merkeze rahatça açılmasına olanak sağlar.
Bir oyuncunun yapabileceği hiçbir geçerli hamle kalmaması durumunda pat olur, yani berabere biter. Ayrıca oyun herhangi bir anda oyunculardan birinin yenilgiyi kabul etmesi veya bir oyuncunun beraberlik teklif etmesi ve diğerinin de bunu kabul etmesiyle de sona erebilir ama bu durum mat olarak adlandırılamaz. Oyun sırasında taşları avantajlı yerlere yerleştirerek rakibin hareketini kısıtlamak ve rakibin taşlarını almak yoluyla gücünü azaltmak esastır. Her taş, kurallara göre ulaşabileceği bir karedeki rakip taşın bulunduğu kareye yerleşerek, yerinden ettiği taşı oyun dışı bırakma gücüne sahiptir, buna taş almak denir. Alınan taş oyuna bir daha geri dönemez, ancak bulunduğu hattın son karesine varan bir piyon, oyun haricinde bulunsun bulunmasın, arzulanan piyondan değerli, şahtan değersiz başka bir taşla değiştirilebilir. Buna terfi etmek denir.

Satranç tahtası, sekiz satır (1-8) ve sekiz sütunda (a-h) bulunan, yarısı açık ve yarısı koyu renkte 64 kareden meydana gelir. Oyun her zaman beyaz taşlarla başlar. Beyaz oynayan oyuncunun sağında açık renk h1 karesi bulunmalıdır. Satranç tahtasında oyun başında toplam 32 taş bulunmaktadır. Bunların 16'sı beyaz (veya açık renk), 16'sı da siyahtır (veya koyu renk). Oyuncuların her birinin (kısaca beyaz ve siyah) şu 16 satranç taşları vardır:

Sekiz figür:
Şah
Piyonlar
Ağır taşlar: Bunlar vezir ve iki kaledir,
Hafif taşlar: Bunlar da iki at ve iki fildir.
Sekiz piyon.
Satranç tahtası, oyuncular arasına oyuncu perspektifinden bakıldığında sağ alttaki kare beyaz olacak şekilde yerleştirilir. Taşlar, resimde gösterildiği gibi satranç tahtasının iki tarafına yerleştirilir. Sondan bir önceki sırada piyonlar yer alır. Son sırada da figürler yer alır. Bunların sırası (beyaz için soldan sağa, siyah için ters yönde) şöyledir: Kale, at, fil, vezir, şah, fil, at ve kale. Vezir, bu arada her iki tarafta oyunculara verilen rengin rengini taşıyan kare üzerindedir. Latinceden gelen bu konudaki kural: "Regina regit colorem" ya da "Vezir (karenin) rengi(ni) belirler"dir.
Oyuna beyaz başlar ve oyuncular sırayla bir taşla oynarlar (istisna: rok). Böyle iki kişinin arka arkaya birer kere satranç taşlarından birini hareket ettirmelerine hamle denir. Bununla beraber satranç notasyonu, her zaman bir beyaz ve bir siyah taş hareketine bir sayı ve bir harf eşlemekte ve buna bir hamle demektedir. Bu bağlamdan genelde ne ifade edilmek istendiği anlaşılmakla beraber bazen bir oyuncunun yaptığı harekete yarı hamle de denir. Satrançta hamle sırası geldiğinde sıra gelen oyuncunun oynama zorunluluğu vardır (Almanca: Zugzwang [okunuşu: tsug tsvang]).
Bir karede en fazla bir taş durabilir. Taş, o alanda durduğu sürece bütün diğer taşlar için o kareyi kendi taşları için bloke eder. Karşı tarafın taşları için bu böyle değildir. Bir taşın gitmek istediği hedef karesinde rakibin bir taşı durmaktaysa bu taş, kendi taşını o alana koymak isteyen oyuncu tarafından önce tahtadan uzaklaştırılır, sonra böylece boşalmış olan bu alana kendi taşını koyar. Buna satrançta karşı tarafın taşını almak denir.
Bir satranç taşı öbür hamlede alınabilecek konumdaysa bu taş tehdit altındadır. Eğer akabindeki yarı hamlede onu alan taşı da almak mümkünse bu taş korunmuştur.
Şahlardan biri bir hamleyle tehdit altına girerse bu durumu oluşturan oyuncu, karşı tarafa Şah! diyerek ikaz eder. Eskiden karşı tarafı ikaz mecburiyeti var idiyse de bugünkü turnuvalarda artık bu alışılagelmiş değildir ve FIDE kurallarında bulunmamaktadır. Şah çekilince (kiş çekmek) karşı tarafın tedbir alması gerekmektedir. Oyunun hedefi öyle bir pozisyon oluşturmaktır ki bu pozisyonda karşı tarafa şah çekilmiş olsun ve o şahı korumak mümkün olmasın (şah mat).

Satranç taşları sadece bazı kurallar çerçevesinde yürütülebilir:

Birbirlerinin üzerinden prensip olarak taşlar atlayamaz (İstisnalar at ve roktur.). Başka bir ifadeyle ancak kendi taşlarıyla işgal edilmemiş alanlarda ya da düşmanın bir taşının bulunduğu bir kareye kadar hareket edebilirler. İkinci durumda oyuncu önce orada karşı tarafın taşını alıp tahtadan uzaklaştırır, sonra da boşalan alana kendi taşını yerleştirir.
Bir satranç taşının karşı tarafın şahını tehdit etmesine kiş çekmek veya şah çekmek denir. Ve böyle bir durumda kiş çekilen şah, şah tehdidi altındadır (mesela şahın sonraki hamlede alınma tehlikesi varsa). Böyle bir "şah tehdidini" ciddiye almamak yasaktır. Oyuncu, bu durumda ya şah çeken taşı almak, başka bir taşı şah çeken rakip taşıyla şahı arasına getirmek, yani perdelemek (at şah çekince mümkün değildir) ya da şahını tehdit altında olmayan bir alana çekmekle yükümlüdür. Şah çekilmiş bir şahın kendini rok yaparak kurtarması yasaktır.

Şah, satrançta karşı tarafın mat etmek istediği taş olduğundan en önemli taştır.
Mat etmek, karşı tarafın, rakip şahı en az bir taşla, rakibinin bu tehdidi engellemek için hiçbir çözümünün kalmayacağı şekilde tehdit etmesidir. Bu durumda tehdit altında kalan şahın ne kaçacak tehdit altında olmayan bir karesi, ne ona şah çeken taşlar arasına perdeleyebileceği (yani bir duvar işi gören ve kişin önüne bariyer olabilecek) bir taşı, ne de şah çeken taşı alma imkânı kalmaz. Böylece şah mat olmuş olur ve oyun biter. Satrancın karakteristiklerinden biri, satranç tahtasında mat edilen karşı tarafın şahını uzaklaştırmadan oyunu öylece bitirmektir. Bu özelliği, muhtemelen oyunun icat edildiği zamanlardan kalan kralın haysiyetinin dokunulmazlığından kaynaklanmaktadır. Yenm

Sutopu, 6 alan oyuncusu biri kaleci, kaleci dahil 7'si oyun içinde, yedeklerle beraber toplam 14 kişiden oluşan takım sporudur. Benchtekilerle beraber oyuncu sayısı 13'tür, 2 kişinin adı sadece kadroda yazılıdır. 2 takımla 2 yarı ve 8 dakika 4 periyot   süresince en fazla 25x33 metre boyutundaki havuzda yüzerek ve topu kaleye sokmaya çalışarak suda oynanır.

- sutopu.gov.tr26 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
waterpolo-world12 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WPA - Asociación Española de Clubes de Waterpolo1 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Su Sporları Şampiyonası'nda sutopu
Yaz Olimpiyatları'nda sutopu
LEN Şampiyonlar Ligi
Akdeniz Oyunları'nda sutopu
Türkiye erkek millî sutopu takımı
Türkiye kadın millî sutopu takımı
Türkiye Sutopu Federasyonu
Sutopu Süper Lig

Tuğba Danışmaz (d. 1 Eylül 1999), Türk atlettir. Uzun ve üç adım atlama kategorilerinde yarışmaktadır. ENKA SK sporcusudur.

Antrenörlüğünü Cahit Yüksel yapmaktadır. Tuğba Danışmaz, İstanbul'da düzenlenen 2018 Balkan 20 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'na katılarak üç adım atlamada beşinci oldu. 2019 Türkiye Süper Ligi'nin Bursa'daki ilk ayağında, üç adım atlamadaki 13,80 metrelik derecesiyle 12 yıllık 23 yaş altı Türkiye rekorunu kırdı. İsveç'in Gävle kentinde düzenlenen 2019 Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda üç adım atlama etkinliğinde gümüş madalya kazandı. Ayrıca 23 yaş altında kendine ait ülke rekorunu da geliştirdi.
2023 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda üç adım atlama yarışlarında 14,31 metrelik derecesiyle Türkiye rekorunu da kırarak altın madalya kazandı.
İtalya’nın Roma kentinde Roma Stadyumu’nda düzenlenen 2024 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda elemelerde 14.27 metre atlayarak finale yükselen Tuğba Danışmaz, finaldeki ikinci atlayışında 14.57 metre atlayarak Avrupa ikincisi oldu. Paris Olimpiyatları kotası alan Danışmaz, bu atlayışıyla kendisine ait olan 14.52 metre olan Türkiye rekorunu da kırmayı başardı.

Uzun atlama – 6.51 (Bursa 2022)
Uzun atlama salon – 6.32 (İstanbul 2022)
Üç adım atlama – 14.57 (Roma 2024): Türkiye rekoru
Üç adım atlama salon – 14.31 (İstanbul 2023): Türkiye rekoru

Türkiye Atletizm Şampiyonası
Uzun atlama: 2021, 2022
Üç adım atlama: 2019, 2020, 2021, 2022
Türkiye Salon Atletizm Şampiyonası
Uzun atlama: 2020
Üç adım atlama: 2022

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Tuğba Danışmaz 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Tuğba Danışmaz 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Viktoriya Zeynep Güneş, doğum adıyla Viktoriya Solntseva (Ukraynaca: Вікторія Солнцева, d. 19 Haziran 1998, Poltava), Ukrayna asıllı Türk yüzücü. Güneş hâlen 100 ile 200 metre kurbağalama Ukrayna ve 50, 100, 200 m kurbağalama, 200, 400 m bireysel karışık ile 4x100 m karışık Türkiye rekorlarının sahibidir. 

2021 Dünya Yüzme Kupası'nda milli yüzücü Viktoria Zeynep Güneş, 200 m kurbağalamada 2:22.23 derecesiyle altın madalyanın sahibi oldu.
Güneş, Singapur'da düzenlenen 2015 Dünya Gençler Yüzme Şampiyonası'nda 50, 100, 200 m kurbağalama ve 200 m bireysel karışıkta toplam dört altın madalya kazandı. Daha önce Ukrayna adına yarıştığı 2013 Dünya Gençler Şampiyonası'ndan üç madalyası (birer altın, gümüş ve bronz) olan Güneş, şampiyonadaki madalya sayısını yediye çıkarmış oldu. Türk yüzücü 2015 final yarışlarında iki dünya gençler rekoru da kırdı. 200 m kurbağalamada 2:19.64 yüzen Güneş, yaklaşık iki hafta önceki Dünya Şampiyonası altın madalya derecesininden daha iyi olan bu performansıyla, dünya rekoruna 0.53 saniyeye kadar yaklaştı. Güneş ayrıca 200 m kurbağalamada tüm zamanların en iyi dördüncü derecesini yüzerken, tarihte 2:20'nin altına inebilen üçüncü kadın yüzücü oldu. Sporcu bu başarılarıyla FINA tarafından şampiyonadaki en iyi kadın yüzücü seçildi. Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, gönderdiği mesajla Güneş'i tebrik etti.
2016 Yaz Olimpiyatları'nda, 400 m karışık serilerinde 4:41.79 yüzerek elendi. 100 m kurbağalama eleme serisindeki 1:07.14'le yarı finale çıkan Güneş, yarı finalde 1.07.41 yüzerek finale kalamadı. Hedef yarışı olan 200 m kurbağalamada eleme serisinde 2:23.83 yüzerek serisinde ikinci toplamda yedinci olarak yarı finale kalan Güneş, yarı final ikinci serisinde 2:23.49 yüzerek beşinci olarak finale kalamamış ve olimpiyatlara veda etmiştir.
Güneş, 12 aylık süre içinde üç kez doping kontrolünü kaçırdığı için dopingle mücadele kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle, Mayıs 2026'da sona erecek 24 aylık bir men cezası almıştır.

Habertürk röportajı

Yasemin Adar Yiğit (d. 6 Aralık 1991, Balıkesir), Dünya ve Avrupa şampiyonu Türk güreşçidir. Serbest stil 76 kiloda yarışmış olup kariyerine son vermeden önce Balıkesir Büyükşehir Belediyespor bünyesinde mücadele etmiştir. 2 kez dünya (2017, 2022) ve 7 kez Avrupa (2016, 2017, 2018, 2019, 2022, 2023 ve 2024 yılları) şampiyonu olmuştur. 2020 Yaz Olimpiyatlarında bronz madalya kazanmıştır.

1991 yılında Balıkesir'in Çiçekpınar köyünde doğdu. Babası Naim Adar, annesi Ayşegül Adar'dır. Gaziosmanpaşa Anadolu Lisesi'nde öğrenci iken hentbol oynadı; lise son sınıf öğrencisi iken atletizm takımına girdi. Gülle atma Türkiye Şampiyonası'nda Türkiye dördüncüsü oldu. Profesyonel güreşe 2011'de Balıkesir Gençlik Spor Kulübünde başladı.
Temel güreş eğitimini antrenörler Kemal Kurt ile Aslan Seyhanlı'dan almıştır.  Balıkesir Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu'nda öğrenim gördü. Mezuniyetinin ardından Niğde'nin Kiledere kasabasında Şehit Bülent Tunçbilek Ortaokulu'nda beden eğitimi öğretmenliği yaptı. Trakya Üniversitesi Kırkpınar Beden Eğitim ve Spor Yüksekokulu'nda yüksek lisans öğrenimine başladı. 26 Eylül 2021 tarihinde Erdem Yiğit ile evlendi.

Mersin'deki 2013 Akdeniz Oyunları'nda 72 kg kategorisinde altın madalya kazanarak ilk uluslararası başarısını elde etti. Letonya'nın Riga kentinde gerçekleşen 2016 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda 75 kilo finalinde rakibi Rus Alena Starodubtseva'yı 7-0 yenerek altın madalya kazandı. Adar böylece Avrupa Şampiyonası'nda altın madalya kazanan ilk Türk kadın güreşçi oldu.
2016 Rio Olimpiyat Oyunları Türkiye'yi temsil etti; ikinci turda elendi. Sırbistan'ın Novi Sad kentinde düzenlenen 2017 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda 75 kiloda altın madalya kazanarak ikinci kez Avrupa şampiyonu oldu.
Fransa'nın başkenti Paris'te  düzenlenen 2017 Dünya Güreş Şampiyonası'nda 75 kiloda altın madalya kazandı. Final maçında 4-2 gerideyken 2 puan kazandı; Beyaz Rus rakip antrenörünün itirazının reddedilmesiyle 1 puan daha almış ve maçı 5-4 galip tamamlamıştı. Böylece, Türkiye'nin dünya şampiyonu olan ilk kadın güreşçisi oldu. Dünya Güreş Birliği başkanından izin alarak bu maçtan sonra elinde çiçek ve yüzükle mindere çıkıp evlilik teklifi yapan güreş takımı antrenörü Erdem Yiğit ile nişanlandı. Bu evlilik teklifi, sosyal medyada çok yer buldu. 26 Eylül 2021 tarihinde Erdem Yiğit ile evlendi.
2018 yılında ENKA Spora transfer olan sporcu Rusya Federasyonu'na bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti'nde düzenlenen 2018 Avrupa Şampiyonası'nda 76 kiloda altın madalya, Macaristan'ın başkenti Budapeşte'deki 2018 Dünya Güreş Şampiyonası'nda 76 kiloda gümüş madalya aldı. 2018 Dünya Güreş Şampiyonası'nda yarı finalde dizi sakat olan rakibi Macar güreşçi Zsanett Nemeth'in  sakat dizine hiç hamle yapmadığını ve zarar vermekten kaçındığını belirten Dünya Fair Play Konseyi (CIFP) tarafından Dünya Fair Play Özel Diploması ile ödüllendirildi.
2018 yılında  Mustafa V. Koç Spor Ödülü'ne layık görüldü. Ödülünü, Olimpiyat tarihinin altın madalya kazanan ilk Müslüman kadın atleti Neval el Mutavekil'in de katıldığı törenle aldı.
Romanya'nın başkenti Bükreş'te gerçekleştirilen 2019 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda, şampiyon olan Adar, böylece Avrupa Şampiyonası'nda üst üste 4. kez altın madalya kazanmıştır.
Adar, İtalya'nın başkenti Roma'daki Pellicone Spor Salonu'nda düzenlenen 2020 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda 76 kiloda gümüş madalya kazandı.
Yasemin Adar, 2020 Yaz Olimpiyatları'nda serbest stil 76 kilodaki bronz madalya mücadelesinde Kırgız Ayperi Medet Kızı'nı tuşla yenerek, kadınlarda Türkiye'ye güreşte ilk madalyayı getiren sporcu olarak tarihe geçti. Yasemin Adar, son 16 turunda Brezilyalı Aline Silva'yı 6-0 yenerek çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde ABD'li Adeline Gray'e yenildi. Yasemin Adar, Gray'in akşam seasındaki müsabakalarda Kırgız rakibini yenerek finale çıkmasıyla repesaj hakkı elde etti. Repesaj maçında Tunuslu Zaineb Sghaier ile karşılaşan Adar, rakibini bir dakika 21 saniyede tuş etti. Yasemin Adar ise repesajdan gelerek Kırgız Ayperi Medet Kızı ile bronz madalya maçına çıktı. Adar, rakibini 24 saniyede tuşla yenerek madalyaya uzandı.
Macaristan'ın Budapeşte kentinde düzenlenen 2022 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stilde 76 kg'da finalinde  Estonyalı rakibi Epp Mäe'yi 3-1 yenerek altın madalyayı kazandı ve kariyerinin 5. Avrupa şampiyonluğunu kazandı. Çeyrek finalde Bulgar Mariya Oryashkova'yı 10-0, yarı finalde Macar Bernadett Nagy'ı 2-0  öndeyken tuşla yenerek finale çıkmıştı. Cezayir'in Vahran kentinde düzenlenen 19'uncu Akdeniz Oyunları'nda kadınlar serbest stilde 76 kg'da final müsabakasında İtalyan Enrica Rinaldi'yi 10-0 teknik üstünlükle yenerek altın madalya kazandı. Yasemin Adar Yiğit, çeyrek finalde Mısırlı Samar Amir'i ve yarı finalde de İspanyol Carla Lera Celda'yı 10-0'lık skorlarla yenerek finale yükselmişti.
Sırbistan'ın Belgrad kentinde düzenlenen 2022 Dünya Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 76 kilo final maçında Mısırlı Samar Amir'i 6-0 yenerek altın madalya kazandı ve kariyerindeki ikinci dünya şampiyonluğunu elde etti. Dünya şampiyonu tek Türk kadın güreşçi olan Yasemin, Belgrad'da ikinci turda Kazak Gulmaral Yerkebayeva'yı 10-0 teknik üstünlükle, çeyrek finalde Japon Yuka Kagami'yi 4-2, yarı finalde de Ekvadorlu Genesis Reasco Valdez'i 4-3 yenmişti.
Hırvatistan'ın Zagreb kentinde düzenlenen 2023 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 76 kilo final maçında Avusturyalı Martina Kuenz ile 2-2 berabere kalırken, Adar maçı avantaj puanıyla kazanarak altıncı kez Avrupa şampiyonluğunu elde etti. Yasemin Adar, çeyrek finalde Rumen Cătălina Axente'yi 10-0 ve yarı finalde de Ukraynalı Anastasiya Osnyaç'ı 14-4 teknik üstünlüklerle yenerek finale yükselmişti.
Romanya'nın Bükreş kentinde 2024 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda kadınlar serbest stil 76 kilo final maçında Ukraynalı Anastasiya Osnyaç'ı 12-1 teknik üstünlükle yenerek yedinci kez Avrupa şampiyonu olmuştur. İlk turda Bulgar Vanesa Georgieva'yı 10-0 teknik üstünlükle, çeyrek finalde Fransız Pauline Lecarpentier'i 7-3, yarı finalde ise Macar Bernadett Nagy karşısında 4-0 öndeyken tuşla müsabakayı kazanarak finale çıkmıştı. Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de düzenlenen 2024 Avrupa Güreş Olimpiyat Elemeleri Turnuvası'nda kadınlar serbest stil 76 kilo yarı final maçında Avusturyalı Martina Kuenz'i 6-2 yenerek Türkiye'ye Paris 2024 Olimpiyatları'nda kadınlar serbest stil 76 kiloda kotayı getirmiş oldu. İlk turda Estonyalı Epp Mäe'yi 12-1 ve çeyrek finalde Bireysel Tarafsız Sporcu olarak turnuvaya katılan Rus Rita Talismanova'yı 11-0 teknik üstünlüklerle yenerek kota maçına çıkmıştı.
Fransa'nın Paris kentindeki Grand Palais Éphémère'de düzenlenen 2020 Yaz Olimpiyatları'nda güreş müsabakalarında kadınlar serbest stil 76 kiloda ilk turda Kanadalı Justina Di Stasio'yu 8-2 yendi. Çeyrek finalde Japon Yuka Kagami'ye 3-0 kaybetti. Rakibinin finale çıkmasıyla repesaja kaldı. Repesaj maçında Ekvadorlu Génesis Reasco'ya 3-1 kaybederek Olimpiyatları sekizinci tamamlamıştır.
Slovakya'nın Bratislava kentinde düzenlenen 2025 Avrupa Güreş Şampiyonası'nda ilk turu bay geçtikten sonra çeyrek finalde İtalyan Enrica Rinaldi'yi 4-0 öndeyken tuşla ve yarı finalde Avusturyalı Martina Kuenz'i 2-1 yenerek finale çıktı. Final maçında Ukraynalı Anastasiya Alpyeyeva'ya 6-0 yenilerek gümüş madalya kazanmıştır. Final maçının ardından ayakkabılarını minderde çıkararak aktif güreş kariyerini 33 yaşında noktalamış oldu.
Ayrıca spor kariyeri boyunca imza attığı başarılar ve yaşam öyküsü,  "Yasemin ve Güreş" adlı çocuk kitabı da dâhil olmak üzere çeşitli yayınlara ilham vermiştir.

Dünya Güreş Birliği sayfasında Yasemin Adar Yiğit
IAT veritabanındaki sporcu bilgisi Yasemin Adar Yiğit
sports.org sayfasında Yasemin Adar Yiğit
Olympedia sayfasında Yasemin Adar Yiğit
Olympics.com sayfasında Yasemin Adar Yiğit
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi sayfasında Yasemin Adar Yiğit
Hayatını anlatan kısa film - Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi 27 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sporun Kadınları 2. Bölümü:Yasemin Adar 20 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., TRT Spor

Yasemin Can (d. 11 Aralık 1996, Eldoret), Kenya asıllı Türkiye adına yarışan uzun mesafe ve kros koşucusudur. 5000 metre, 10000 metre ve yarı maraton branşlarında yarışmaktadır. Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda üç altın, bir gümüş ve bir bronz madalya kazanan Can, Avrupa Kros Şampiyonası'nda da dört kez bireysel şampiyonluk yaşamıştır.

Yasemin Can, Kenya'da Vivian Jemutai adıyla doğdu. 2016 sezonundan itibaren Türkiye adına uluslararası yarışmalarda yer almaya başladı.
Can, 2015 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'nda yarı maraton takım yarışında bronz madalya kazanan Türk takımında yer aldı.
2016 yılında Amsterdam'da düzenlenen Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 10000 metrede 31:12.86, 5000 metrede ise 15:18.15 koşarak iki altın madalya kazandı. Böylece şampiyonayı uzun mesafede duble yaparak tamamladı. Aynı sezon 2016 Yaz Olimpiyatları'nda 5000 metrede altıncı, 10000 metrede ise yedinci oldu. Sezon sonunda Chia'daki Avrupa Kros Şampiyonası'nda büyük kadınlar yarışını kazanarak ilk Avrupa kros şampiyonluğunu elde etti.
2017'de Belgrad'daki Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda 3000 metrede 8:43.46 ile gümüş madalya aldı ve Türkiye salon rekorunu kırdı. Aynı yıl Bydgoszcz'daki Avrupa 23 Yaş Altı Atletizm Şampiyonası'nda 5000 ve 10000 metrede iki altın madalya kazanarak her iki yarışta da şampiyona rekoru kırdı. Bakü'deki İslami Dayanışma Oyunları'nda 10000 metrede altın, 5000 metrede gümüş madalya aldı; Avrupa Kros Şampiyonası'nda ise Šamorín'de üst üste ikinci kez büyük kadınlar şampiyonu oldu.
2018 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda Berlin'de 5000 metrede bronz madalya kazandı. Aynı yıl Tilburg'da, 2019'da ise Lizbon'da Avrupa Kros Şampiyonası'nı kazanarak büyük kadınlarda üst üste dört bireysel şampiyonluğa ulaştı.
2020 Dünya Yarı Maraton Şampiyonası'nda 1:06:20 ile yedinci oldu ve Türkiye rekoru kırdı. 2020 Yaz Olimpiyatları'nda ise 5000 metrede sekizinci, 10000 metrede on birinci sırada yer aldı.
2022 sezonunda Pacé'deki Avrupa 10000 m Kupası'nı 31:20.18 ile kazandı. Aynı yıl Cezayir'in Vahran kentinde düzenlenen 19. Akdeniz Oyunları'nda kadınlar 5000 metre finalinde mücadele eden atlet Yasemin Can 15:23.47'lik derecesiyle altın madalya kazandı. Konya'da Konya Atletizm Pisti'nde düzenlenen 5. İslami Dayanışma Oyunları'nda kadınlar 10000 metre finalinde 32:34.45'lik derecesiyle, 5000 metre finalinde ise 16:23.10 iki altın madalya kazandı. Almanya'nın Münih kentindeki Olimpiyat Stadı'nda düzenlenen 25.Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda Yasemin Can 10 bin metrede ikinci kez Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 30:32.57'lik derecesiyle kariyerinin en iyi ikinci koşusunu yaparak altın madalyayı kazandı. Yasemin Can, şampiyona tarihinde 10,000 metrede iki kez şampiyonluk kazanan ilk kadın atlet oldu. 5 bin metrede ise 14.56.91'lik derecesiyle gümüş madalyanın sahibi oldu.
2024 Avrupa Kros Şampiyonası'nda Antalya'da 26:01'lik derecesiyle bronz madalya kazandı. 2025 yılında Brasov'da 30:36 koşarak 10 kilometre yol Türkiye rekorunu geliştirdi. Aynı yıl Lagoa'daki Avrupa Kros Şampiyonası'nda 25:13 ile yeniden bronz madalya elde etti.

Dünya Atletizm Birliği sayfasında Yasemin Can
Olympedia sayfasında Yasemin Can
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi sayfasında Yasemin Can

Yasmani Copello Escobar (d. 15 Nisan 1987), Küba asıllı Türkiyeli eski engelli koşucusu. ENKA SK bünyesinde kariyerini sürdürmüştü.
Escobar, Temmuz 2015'teki 49.73'lük performansıyla 400 m engelli Türkiye rekorunu kırdı. Yaklaşık iki hafta sonra rekoru 49.39'a çekti. Sporcu, Ağustos 2015'te Pekin'deki Dünya Şampiyonası serilerinde 48.89 koşarak derecesini geliştirdi. Yarı finalde bu kez 48.46'yla yeniden rekor kırdı.
Escobar Amsterdam'daki 2016 Avrupa Şampiyonası'nda kişisel en iyi derecesini ve Türkiye rekorunu 48.42'ye indirerek altın madalya kazandı. Türkiye'nin 2016 Yaz Olimpiyatları kafilesinde yer alan sporcu, Rio'ya son Avrupa şampiyonu olarak gitti. Eleme serilerini 49.52, yarı finali ise 48.61'le geçen Copello, finaldeki 47.92'siyle kişisel en iyi derecesi ve Türkiye rekorunu geliştirerek bronz madalyanın sahibi oldu.
Copello Türkiye rekorlarına imza atmaya daha sonraki dönemde de devam etti. Son şampiyon unvanıyla gittiği 2018 Avrupa Şampiyonası'nda 47.81 koşan sporcu, rekor derecesiyle bu kez gümüş madalyanın sahibi oldu.
Escobar Türkiye'de öncelikle Fenerbahçe atletizm takımı sporcusu iken daha sonra Enka'ya transfer oldu.

IAAF Yasmani Copello profili 23 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çağla Büyükakçay (d. 28 Eylül 1989, Adana), Türk millî tenisçidir.
Kadınlar Tenis Birliği (WTA) tarafından 12 Eylül 2016'da tek kadınlar sıralamasına göre 60. sıraya ulaşarak kariyerinin en yüksek sıralamasına erişmiştir. Çiftlerde 29 Şubat 2016'da 111. sıraya ulaşarak kariyerinin en yüksek sıralamasına erişmiştir. 
WTA Turunda 1 kez tekler Şampiyonluğu, ITF Kadınlar Turunda 12 kez tekler ve 15 çiftler şampiyonluğu kazandı. 
Büyükakçay, Grand Slam turnuvalarında tek kadınlarda ön eleme turlarında oynayan ve turu geçen ilk Türk tenisçidir. WTA Turunda turnuva kazanan ilk Türk Tenisçidir. WTA sıralamasında ilk 100'e giren ilk kadın Türk tenisçidir. 

28 Eylül 1989 tarihinde Adana'da doğdu. Tenis oynamaya ailesinin desteğiyle 8 yaşındayken Adana Tenis Dağcılık Kulübü'nde  başladı. 12 yaşında Türkiye Klasman Turnuvası ve Türkiye Kapalı Kort Turnuvası şampiyonluklarını kazandı. 14 yaşında Enka Spor Kulübü'ne transfer oldu. 15 yaşında Türkiye Fed Kupası Takımı'na seçilerek Türk tarihindeki en genç kadın millî tenis takımı oyuncusu oldu.
2009 yılında ilk Büyükler Türkiye Şampiyonası kupasını kazandı.  Büyükakçay, Pescara'da düzenlenen 2009 Akdeniz Oyunları'nda teklerde gümüş madalya kazanmıştır.
2010 yılında Valladolid'de düzenlenen ITF 25,000 $ turnuvasını kazanarak bu ödülde ITF turnuvası kazanan ilk kadın Türk tenisçisi oldu. Çağla Büyükakçay, kazandığı bu turnuvayla birlikte, aynı sene ilk kez Grand Slam'da oynama hakkı elde etti.  2010 yılında Amerika Açık tenis turnuvasına katılarak ilk Grand Slam turnuvasında ön elemelerde mücadele etti.
2011'de ise Fransa Açık, Wimbledon ve Avustralya Açık turnuvalarında ilk kez ön elemelerde yer aldı. 
8 Mart 2012 tarihinde Can Üner antrenörlüğünü yapmaya başladı. 2012 yılında İstanbul'da düzenlenen 13. TED Cumhuriyet Kızları Tenis Turnuvası'nda, tekler final maçında Hollandalı Richel Hogenkamp'a 2-0 yenildi.
Ülkesinin ev sahibi olduğu 2013 Akdeniz Oyunları'nda ise hem teklerde hem de çiftlerde (Pemra Özgen'le birlikte) altın madalyanın sahibi olmuştur. 
2014 yılında Malezya'da düzenlenen WTA kapsamındaki BMW Malezya Open turnuvasında Slovak Tadeja Majerič'i yenerek bir WTA turnuvasında çeyrek finale çıkan ilk Türk tenisçi olmuştur. Çeyrek finalde ise Çek Kristýna Plíšková'ya 6-4 ve 6-4 lük setlerle elenerek turnuvaya veda etmiştir.
2015 yılının Mart ayında FED Kupası Kalp Ödülü'nün oylamasında aday olduğu açıklanmıştır. Oylama sonucunda en çok oyu alan Çağla Fed Cup Heart Award Ödülü'ne layık görüldü. 2015 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen TEB BNP Paribas Istanbul Cup turnuvasına katıldı. Ancak 21 Temmuz 2015 tarihinde Slovak rakibi Daniela Hantuchová ' ya 2-1 yenilerek turnuvaya veda etti. 
2016 İstanbul Cup turnuvasında, 22 Nisan tarihinde bir WTA turnuvasında yarı finale yükselen ilk Türk kadın tenisçi oldu. Bir sonraki gün yarı finaldeki 6-0 ve 7-5'lik setlerle 2-0'lık galibiyet ile bir WTA turnuvasında finale çıkan ilk kadın raket oldu. Turnuvanın finalinde de 2-1'lik galibiyetle şampiyon olarak WTA Turunda turnuva kazanan ilk Türk Tenisçi olarak tarihe geçti. Büyükakçay bu başarısıyla grand slam ana tablosunda yer almayı da garantilemiş oldu.
2016 Fransa Açık tenis turnuvası ön elemelerinde başarılı olarak ana tabloya kalmayı başaran ilk Türk kadın tenisçi oldu.Aynı yıl Çağla Büyükakçay, Katar Açık Kadınlar Turnuvası'nın 2. turunda, organizasyonun son şampiyonu ve dünya 12 numarası Safarova'yı 2-0 yenerek 3. tura yükseldi. Millî tenisçi, bu seviye bir turnuvada 3. tura yükselen ilk Türk raket oldu ve bu ilk katılımında bir tur geçmeyi başardı.
Rio'daki 2016 Olimpiyat Oyunları'na katılmaya hak kazanıp olimpik seviyede Türkiye'yi temsil edecek ilk tenisçi olarak kayıtlara geçti. Rio'da ilk turda karşılaştığı Rus tenisçi Yekaterina Makarova'ya 6-3, 0-6, 6-7'lik (tie-break) setler sonunda 2-1'lik sonuçla elendi.
Çağla Büyükakçay, 2019 yılında çıktığı 68 maç ile ilgili yılda Dünyada en çok maça çıkan 14. kadın tenis sporcusu olmuştur. Bu maçlarda kazanma yüzdesi; %63' dür. İlgili yılda birde W35 turnuvası kazanmıştır.
Kasım 2021 tarihinde Uluslararası Tenis Federasyonu tarafından idrarında doping maddesi olan Ractopamine çıktığı duyuruldu. Büyükakçay'ın lisansı askıya alındı.
2 Temmuz 2022'de verilen doping cezası İngilte'deki bağımsız mahkeme tarafından iptal edildi.
14 Ağustos 2022'de, ITF tarafından Polonya'da düzenlenen Lotos Radom Kupası'nda şampiyon oldu.

İlham Tanui Özbilen (d. William Biwott Tanui 5 Mart 1990), Kenya asıllı Türk orta mesafe koşucu.

William Biwott Tanui, 2009 yılında Selanik'te düzenlenen Dünya Atletizm Finalleri'nde 1500 metrede birinci oldu. 3 Temmuz 2009'da Oslo'daki 3:49.29 derecesiyle mil koşusunda Dünya gençler rekorunu kırmıştır ve bu rekorun hala sahibidir. 2009'da Brüksel'de düzenlenen Golden League'de Gideon Gathimba, Geoffrey Kipkoech Rono ve Augustine Kiprono Choge ile birlikte elde ettikleri 14:36.23'lik derece de 4 x 1500 metre bayrak yarışı dünya rekorudur.

8 Haziran 2011 günü Paul Kipkosgei Kemboi ile birlikte Türk vatandaşlığına geçen sporcu İlham Tanui Özbilen adını olarak değiştirdi. Adını kendisini ikna eden menajeri Önder Özbilen'den aldı. Normalde Türkiye'ye temsilen uluslararası bir turnuvaya katılmak için Haziran 2013'e kadar beklemesi gerekirken, Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği tarafından 2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası'ndan itibaren Türkiye adına yarışmasına izin verildiği açıklandı.
İlham Tanui Özbilen, İstanbul'da düzenlenen 2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası'nda 1500 metrede Türkiye adına gümüş madalya kazandı.
20 Şubat 2014 tarihinde 1000 metrede 2:15.96 ile sezonun dünyadaki en iyi salon derecesini yaptı. Bu derecesiyle tüm zamanlarda dünyada 6. sıraya, Avrupa'da 2. sıraya çıktı. Haziran 2014'te 1000 metreyi 2:15.08'le koşan Özbilen, Sermet Timurlenk'in 1978'den beri geçilemeyen 2:21.0'lık Türkiye rekorunu kırmış oldu.

İstinye, İstanbul'un Sarıyer ilçesine bağlı, İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan bir sahil semtidir. Kuzeyde Yeniköy, güneyde Emirgan semtleriyle komşudur. Semt, Boğaz'ın büyük koylarından biri olan İstinye Koyu'nun kuzey ve kuzeybatı doğrultusundaki sahil şeridinde ve yamaçlarında yerleşim gösterir ve çok eski bir yerleşim bölgesidir.
1995'ten beri Borsa İstanbul'un genel merkezi İstinye'dedir.
İstinye, 2007 yılında açılan İstinye Park alışveriş merkezine yakındır. İstinye Park, üst düzey tüketici grubunu hedeflemekte ve çoğunlukla dünyaca ünlü moda markalarının mağazaları vardır.

İstinye'nin Antik Çağ'daki adı Yunanca kökenli Leosthenion'du. Ancak bölge aynı dönemlerde Lasthenes ve Sosthenion adlarıyla da anılmıştır. Bu ad, saos/sos (güvenli) ve Sthenion (güçlünün -Athena'nın- yeri) sözcüklerinden türetilmiş olup "güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu" anlamına gelmektedir. Bu isim İstinye koyunun güvenliliği dolayısı ile verilmiştir.
Bizans döneminde İstinye'nin adı "Stenos" olmuş ve yine aynı dönemde "Stenia" adını almıştır. Modern İstinye ismine eski dönem isimlerden en yakını Stenia olduğu için modern adın bu kelimeden türediği düşünülmektedir. Bir başka efsaneye göre ise semtte Eskiye adında bir din adamı yaşadığı ve bölgede bir tapınak inşa ettirdiği için semtin adı İstinye olmuştur.

Mahalle tarihi bakımından zengin yerleşim bölgelerinden biridir. Tarih boyunca çeşitli uygarlıkları barındırmış İstinye, pek çok kez Bulgarlar, Hunlar, Kazaklar ve Rusların saldırısına uğramış ve yıkılıp tahrip olmuştur.

Klasik Antik Çağ'da daha sonra "Leosthenion" (Yunanca: Λεωσθένιον) olarak yeniden adlandırılan Lasthenes, adlı kasabanın yeriydi, Orta Çağ‘da Sosthenion (Yunanca:Σωσθένιον) olarak değiştirildi.
İstinye'de Antik Çağ'da bir adak yeri bulunmaktaydı. Bu adak yeri, Argonotların Bebrik kralı Amyknos'u yenmelerine karşı saygı ve zafer ifadesi olarak inşa edilmiştir. Bu tapınağı, Argonotların kaptanı Iasson inşa etmişti. İstinye Argonotlar zamanında seçkin bir bölgeydi.
Argonotların yaptırdıkları adak yeri (tapınak), Bizans İmparatoru Konstantin tarafından kendisiyle aynı ada sahip bir kiliseye çevrildi ve daha sonra ibadethane Makedonyalı Basil tarafından onarıldı. O dönemde İstinye'de "Romanos" adlı bir İmparatorluk sarayı bulunmaktaydı, ancak saray 921 yılında Tuna kıyısından gelen Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. Döneme ait bir efsane; bir münzevi olan Daniel'in, otuz üç yıl boyunca İstinye'de bulunan bir sütun üzerinde oturduğundan ve yaz kış gelen ziyaretçilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütunun üzerinde kalmayı sürdürdüğünden bahsetmektedir.

Bizans zamanlarında köyde, Mikâil’e adanmış, ünlü Michaelion kilisesi ve manastırı vardı.
İstinye koyu, derin ve korunaklı olduğu için, Bizans döneminden beri iskan edilmeye başlanmıştır.
Hemen her dönemde Karadeniz'den gelen donanmalar İstinye koyunda demirlemişlerdir. Megaralılar, Argonotlar, Bebrikler, Gotlar, Cenevizliler ve Bizanslılar İstinye koyunu kullanmışlardır. Zaman zaman İstanbul'un Karadeniz'e yakın semtlerine baskın yapan Don Kazaklarının da uğrak yeri olmuştur.

İstinye, 16. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı.
Osmanlı döneminde de üs olarak kullanılan İstinye koyu, aynı zamanda tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmaya başlanan bölgeye, gelişmesi için Neslişah Sultan tarafından bölgedeki mevcut yerleşkeye bir mahalle kurulmuş ve bir mescit (1547) yaptırılmıştır.
Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde İstinye ile ilgili şöyle yazar: "Bin parça gemi alır büyük limanı vardır. Han ve Medrese yoktur. Bağ ve bahçesi çoktur. Ahalisinin fukaraları bahçevan ve balıkçıdır. kasaba, körfez dahilinde olduğundan havası o kadar iyi değildir. Liman burnunda bir misafirhanesi vardır. Limanı rüzgardan emindir."
18. yüzyılda İstinye'de sahil boyunca yerleşme başlar ve yalılar, konaklar yer almaya başlar.

İstinye'nin yerli halkı, Osmanlı'nın bölgeyi ilhak etmesine kadar Rum ve diğer milletlerden oluşuyordu. Daha sonra bölgenin Türk nüfusu artmış olmasına rağmen İstinye'de Rumlar ve Türkler iç içe yaşamazlardı. Rumlar genelde deniz kıyısını tercih ederken Türkler iç kısımlarda yaşarlardı. Ancak 1877 Rus Harbi (93 harbi) göçleri, Balkan Savaşı (1912) göçleri ve Rize'nin Ruslar tarafından işgali nedeniyle İstinye, en çok Türk göçü alan yerleşim alanlarından biri olmuştur. 6-7 Eylül Olayları sonucunda bölgedeki azınlıkların neredeyse tamamı bölgeyi terk etmiştir veya terk etmeye zorlanmıştır.
Yirmi-otuz yıl öncesine kadar İstinye halkının büyük çoğunluğunu Rize, Ardeşen, Hopa, Fındıklı ve Artvin halkı oluşturuyordu. Balkanlar'dan gelenler de az değildi. Bu yöre toplulukları yine bu bölgede ikamet etmekte ve İstinye'nin yerli halkını oluşturmaktadırlar. Ne var ki son yıllarda yapılaşma, siteleşme ve yeni yerleşim alanlarının meydana gelmesi nedeniyle nüfus da büyük bir artış meydana gelmiştir.

İstinye eski zamanlarda, tersanesi, kalafat yerleri, balıkçılığı, taş ve kireç ocakları ve topraklarının verimli olması nedeniyle bahçeciliği ile ünlüydü. Bağ ve bahçelerde yetişen bostanlar, sebzeler, meyveler ve özellikle Osmanlı çileği ile tanınıyordu. Günümüzde hala az da olsa Osmanlı çileği yetiştirilmektedir.
İlçede, Borusan oto, Otokoç, CarrefourSA, Migros, Sanovel, İstinye Park gibi büyük iş yerleri ve alışveriş merkezlerini yer almaktadır.

İstinye koyunda yıllarca kefal, istavrit, levrek gibi balıklar avlandı. Günümüzde koyda kirlilik nedeniyle balık avı yapılamamaktadır. İstinye koyu tersaneleri ile tanınmaktaydı. "Küçük Haliç" olarak bilinen koy, Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın isteği ve ısrarı ile tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmıştır. Büyük bir iş merkezi olan tersane yüzlerce işçi barındırıyor ve İstinye ile özdeşleşiyordu.İstinye koyunda modern bir tersane yapılması için ilk adım 1856 yılında atılmış ve Zaptiye Müşiri (Deli) Fuad Paşa'nın bu bölgedeki arazisi üzerine ticaret gemileri için bakım onarım ve gemi inşa tersanesi yapım ruhsatı verilmiştir. Tersane yapımına 1909 yılında İtalyanlar talip olmuş, fakat Trablusgarp harbi nedeniyle çalışmalar yarıda kalmıştır. 1911-1912 yıllarında Fransız şirketi tersane yapımını üstlendi ve ismi "Boğaziçi İstinye Havuz ve Destgahları Anonim Şirketi" olan bir tersane kurdular. Tersane 1912 yılında hizmete girdi. 1918 yılında Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından tersane işgal edilmiş ise de, Fransızlar tersane üzerinde hakimiyet kurmuş ve 1928 yılına kadar çalıştırmışlardır. 1928 yılında tersane, devlet tarafından satın alındı. Önce Denizbank'a sonra Deniz İşletmeleri'ne, 1944 yılında ise Devlet Deniz Yolları ve Limanları Genel Müdürlüğü'ne bağlandı.
İstinye Tersanesi'nde üç havuz vardı. Biri 137.15 metre uzunluğunda ve 21.3 metre genişliğinde, diğeri 67.32 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde sonuncu ve üçüncü havuz ise, 152.1 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde idi. Bu ölçülerden daha uzun bir şilep ya da tanker geldiğinde, ikinci ve üçüncü havuzlar birleştirilerek çok daha uzun bir havuz oluşturuluyor ve tersaneye gelen gemiye rahatlıkla hizmet veriliyordu.

Bostancı (1956), Caddebostan (1956), Çengelköy (1962), Suadiye (1964), şehit Temel Şimşir (1977), Aydın Güler (1981), Rumeli Feneri (1988) ve Kızıltoprak (1988) yolcu gemileri ile Celal Atik (1988), Hamit Kaplan (1988) tarak gemileri İstinye Tersanesi'nde inşa edilmiştir.Uzun yıllar Türk ve Dünya denizciliğine hizmet eden tersane, Boğaziçi yasasının 12. maddesi gereğince, 26.08.1991 tarihinde kapatılmış ve bu arazi turizm alanı ilan edilmiştir. Bu tarihi tersane de İzmir Alaybey tersanesine nakledilmiştir. Boşaltılan alan turizm ve eğlence merkezi olarak kullanılmakta, sosyal ve kültürel etkinlikler bu alanda yapılmaktadır. Bu geniş alan üzerinde ve Tokmakburnu yönünde, İstanbul Gemi Trafik hizmetleri merkezi vardır. Boğaz geçişleri bu merkezden yönlendirilmektedir.
Denizi ve koyu ile tanınan İstinye'de ilk deniz hamamı, 05.10.1877 tarihinde Vilayet-i Belediye kanunu gereğince, halkın açıktan denize girmelerini önlemek amacıyla, 1878 yılında açıldı. Bu deniz hamamı çok uzun yıllar kullanıldı. Günümüzde İstinye'de plaj (deniz hamamı) yoktur.
2017-2025 yılları arasında İstinye ile Çubuklu arasında bir arabalı vapur hattı işletilmekte idi. 1960'lı yıllarda Paşabahçe ile İstinye arasında arabalı vapur seferleri işletilirken, 1. Köprü'nün açılması ile bu hat iptal edilmiştir. Ardından, 2017'de İstinye-Çubuklu arabalı vapur hattı devreye girmiştir. 2025'te hem bu hattın kapatılacağı; hem de İstinye İskelesi'ni kullanan diğer yolcu vapurlarının ikinci bir duyuruya kadar semte uğramayacağı açıklanmıştır. Kararlar, yerel kamuoyunda tepki toplamıştır. İstinye İskelesi kısa bir süre içerisinde yeniden açılırken, eski arabalı vapur iskelesi ise deniz dolmuş iskelesine çevrilerek yeniden hizmete sokulmuştur.
İstinye aynı zamanda İBB'nin İSPARK birimi tarafından hayata geçirilen tekne parklardan birisine ev sahipliği yapmaktadır.

İstinye, Sarıyer ilçesinin sanayi bölgesidir. İstinye'nin iç kısımlarında taş ve kireç ocakları vardı. Bunlar terk edildikten sonra buralarda binalar yapılmaya başladı. İstinye'nin iç kısımlarında Kavel Kablo fabrikası, Türkay Endüstri ve Ticaret A.Ş. (Türkay Kibrit Fabrikası), Beldeyama, Beldesan, Termo teknik fabrikaları bulunmaktaydı ve bu fabrikalar nedeniyle İstinye ilçenin sanayi merkezi konumundaydı. Ancak, günün koşulları dikkate alınarak bu fabrikaların büyük bir kısmı şehir dışına taşındı. Boşaltılan alanlar ya konut inşaatına açıldı ya da değişik iş alanlarına dönüştürüldü.

İstinye'de bir de itfaiye teşkilatı bulunmaktadır. Bu teşkilat 1926 yılında İstanbul Belediyesi tarafından " deniz itfaiyesi " olarak kuruldu ve 1960 yılına kadar hem deniz hem de kara itfaiyesi olarak görev yaptı. Deniz itfaiye gemisi ömrünü tamamladığından hizmetten kaldırıldı. Ancak İstinye itfaiyesi kara müfrezesi ile görevine halen devam etmektedir.
ABD Başkonsolosluk binası da İstinye semti sınırları içerisindedir.
Sarıyer ilçesinin önemli hastanelerinden İstinye Devlet Hastanesi, İsti

Atatürk, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu mahalle de bağlı olduğu Sarnıç Beldesi'nin tüzel kişiliği kaldırılınca, doğrudan Gaziemir Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.

Mahalle, İzmir il merkezine 18,8 km, Gaziemir ilçe merkezine 6,7 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin güneyindedir. Kuzeyinde Menderes ve Hürriyet mahalleleri (sınır: Büyük Menderes Caddesi), batısında Menderes (sınır: Bayrak Caddesi) ve Dokuz Eylül Mahallesi, doğusunda Hürriyet Mahallesi, güneyinde Menderes ilçesi Kısık Mahallesi vardır.
Mahallede bir Bisim istasyonu bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Atatürk, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler

Umur Bey veya Aydınoğlu Gazi Umur Bey (d. 1309-1310, Ödemiş - ö. Mart 1348, İzmir), Aydınoğulları Beyliği'nin ikinci ve en ünlü hükümdarıdır. Papa tarafından düzenlenen Haçlı Seferlerini püskürtmüştür.
Denizci olarak büyük şöhret kazanmış bir Türk askeri ve devlet adamıdır. Şair ve tarihçi Enverî tarafından "Düstûr-Nâme” adlı eserde hayatı destanlaştırılmış bir şekilde anlatılır.

1309 yılında Leşkeri-eli’nde (Aydınoğlu topraklarında) dünyaya geldi. Aydınoğulları Beyliği’nin kurucusu Aydınoğlu Mehmet Bey’in beş oğlundan ikincisidir. İsmi “işler, yükümlülükler, görevler“ anlamına gelir. İslami lakabı; “Dinin güzelliği” anlamına gelen “Bahaüddün”’dür.
Genç yaşta İzmir valiliğine atandı ve babasının Ayasuluk’ta (bugünkü Selçuk) kurduğu donanma ile korsanlık yaparak ün kazandı. Sakız Adası, Bozcaada, Eğriboz, Mora Yarımadası ile Rumeli sahillerine akınlar düzenledi. Babasının ölümünden sonra diğer kardeşlerinin de onayıyla 1334 yılında beyliğin başına geçti. Saltanatı, 1348’de ölümüne dek 14 yıl sürdü. Beylik, onun idaresi altında en parlak günlerini yaşadı.

Umur Bey, 1335 yılında Alaşehir’i (o zamanki adıyla Filadelfiya)  kuşatarak aldı. 1336’da Bizans İmparatoru III. Andronikos'un Midilli ve Foça'daki âsi Cenevizliler üzerine donanma ile yaptığı harekâtta Saruhan donanmasıyla beraber Umur Bey de donanmasıyla İmparatora yardım etti. Bu sefer esnasında VI. İoannis (Kantakuzen) ile tanışıp dost oldu. İmparatorun Ceneviz seferindeki yardımına karşılık Umur Bey’e Sakız Adası verildi; o da Alaşehir’den vergi almaktan vazgeçti; böylece Bizans ile dostluk ilişkileri devam etti. Umur Bey, 1337’deki Arnavut isyanının bastırılmasında da Bizans’a yardım etti.

Umur Bey’in, kardeşi Hızır Bey ile birlikte Adalar ve Yunanistan üzerine seferler düzenledikten sonra 1338-1340’ta Karadeniz seferi yaptığı; Kili ve diğer sahilleri vurduğu; bu sefer sırasında 300 gemiden oluşan donanmasını karadan çekerek Mora girişindeki Germe Hisarı’na ulaştıkları; dönüşte de Germe yakınında tekrar karadan geçerek İzmir’e ulaştıkları 1465 tarihli “Düstürname-i Enveri” adlı eserde anlatılmıştır. Bu nedenle Umur Bey'den “gemileri karadan yürüten ilk Türk” olarak bahsedilir. Ancak Bizans kaynaklarında bahsedilmeyen bu olayın bir kurgu olduğu, eserin yazıldığı yıllardaki Osmanlı fetihleri için ideolojik bir kaynak oluşturması için Umur Bey'in bazı gerçek seferlerinin ayrıntılarına dayanarak hayal ürünü bir sefer hikâyesi yaratılmış olduğu da iddia edilmektedir.
Düstürname-i Enveri'ye göre, Umur Bey'in donanması İzmir'den 350 gemi ile yola çıkmış ve on dokuz gündüz-gece yol almış ve yirminci gün karaya ulaşmıştır. Germe'de 50 gemi bırakılıp diğer 300 gemi tahtaları sabun ile kayganlaştırılıp muhtemelen halatlarla çekilerek karadan yürütülmüş ve Karadeniz'e atlatılmıştır. Gazi Umur Bey, İstanbul'da tekfur tarafından misafir edilmiş ve sonrasında Eflak bölgesindeki Kili'ye ulaşmıştır. Orada birçok kaleye akınlar yaparak yüklü bir ganimetle tekrar aynı yoldan geri dönmüştür. Araştırmacılar arasında konuya dair bir birliktelik mevcut değildir. Gazi Umur Bey'in seferi konusunda tarihçi Mükrimin Halil Yinanç, Paul Lemerle, Erdoğan Merçil Z. Günal Öden, Karadeniz ve Tuna Nehri deltasındaki Kili seferi üzerinde durmuşlardır. Himmet Akın ve Tuncer Baykara ise Tuna Deltası'ndaki Kili ve Yunanistan'ın batısındaki Epir seferlerinin muhtemelen Enverî tarafından birbirine karıştırıldığı veya bu seferlerin anlatımda iç içe geçtiğini ifade etmektedirler. Himmet Akın, Enverî'deki Germe'nin İnebahtı civarındaki Germe olduğunu ve Umur Bey'in daha önce bölgeye yaptığı bir sefer olduğunu ifade etmektedir. Kili seferinin ise 1339-1340'ta gerçekleştiğini belirtir. Bununla birlikte, İnebahtı yakınlarındaki Germe tezini, Piri Reis’in aktardığı bilgi ile de desteklemiştir. Tuncer Baykara, 1342 yılı sonlarında gerçekleştiğini ifade ettiği sefer ile ilgili olarak bir boğaz ile ayrılan yerlerde Türklerin kuzeydeki denize kara; güneydekine ise ak dediklerini ifade etmiştir. Hatta Sinop’ta da bu gerçeğin yaşadığını eklemiştir. Buradan hareketle de Türklerin Mora’nın öte yanına Karadeniz demiş olabileceklerini ifade etmiştir. Böylece buradaki Karadeniz ile büyük Karadeniz’in birbirine karıştırıldığını ve iki seferin tafsilatının birbirine geçtiğini belirtmiştir. H. Necati Hatipoğlu da sadece Epir seferi üzerinde durmakta; buna dayanak olarak da Antikçağ’da gemilerin Korinth kıstağında karadan yürütüldüğünü ve nihayetinde burada kazılarla ortaya çıkarılan Diolkos gemi güzergâhının bulunduğunu ifade etmiştir.
Mustafa Daş’a göre Gazi Umur Bey’in gemileri karadan yürüttüğü yerle ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. İlk görüş, Yunanistan ve Mora arasındaki Korinth kıstağından, ikinci görüş ise Ege ve Marmara arasındaki Gelibolu kıstağından gemilerin karadan yürütüldüğünü belirtir. Daş, bu konuda müstakil bir inceleme yapmış ve Enverî’nin Umur Bey’in seferlerini karıştırmadığını belirtmiştir. Enverî’nin iki farklı seferi ayrı ayrı anlatması gerektiğini savunan Daş, 1336-1341 yılları arasında Umur Bey’in Bizans’a müttefik olarak yardım ettiğini ve 1341 yılında Karadeniz ile Tuna Nehri deltasındaki Kili üzerine bir sefer düzenlediğini ifade eder. Mustafa Daş, ayrıca Piri Reis’in bu konuda verdiği bilgiyi Enverî’den bir yansıma olarak değerlendirir ve Piri Reis’in “İhtiyar Hıristiyanlardan şunları işittim” ifadesiyle bilginin kendisine aktarıldığını belirttiğini vurgular. Germe terimi, yer adı olarak kullanılmasının yanı sıra duvar ve sur anlamında da kullanılmıştır. Enverî'de de bu terim duvar ve sur anlamında geçmektedir. Bu bağlamda, Gazi Umur Bey'in İzmir'den çıkıp Gelibolu kıstağından gemileri karadan geçirerek Marmara'ya, oradan da Karadeniz'e geçip Kili'ye sefer düzenlemesi daha olası görünmektedir. Ancak bu konu hakkında Enverî dışında çağdaş bir kaynağın bulunmaması, karadan gemi yürütme olayını tartışmalı hale getirmektedir.

1341'de İmparator Andronikos'un ölümü üzerine yerine geçen küçük yaştaki oğlu İoannis tahta oturtulmuş; Umur Bey'in dostu Kantakuzen ise çocuk imparatora vasi tayin edilmişti. Çok geçmeden imparatorlukta taht mücadeleleri başladı ve Dimetoka'da kendisini imparator ilan eden Kantakuzen, Umur Bey'den yardım istedi. 1342 yılında donanması ve ordusu ile Meriç nehri ağzına kadar gelen Umur Bey, mevsim şartları yüzünden İzmir'e geri dönmek zorunda kaldı. Ertesi yıl yeniden Trakya sahillerine geldi; Selanik ve Trakya taraflarını yağmaladı ancak kesin bir sonuç elde edemeden geri döndü.

Doğu Akdeniz adalarındaki Latinler, Umur Bey'in bu derece güçlenmesinden korkarak Papa VI. Clemens’i bir Haçlı seferi düzenlemeye davet ettiler. Öte yandan Bizans’ın çocuk imparatorunun annesi olan Savoylu Anna, Umur Bey’in yenilmesi halinde Ortodoks ve Latin kiliselerini birleştirmeyi vadetti. Böylece 1344 yılında Papalık, Venedik, Ceneviz, Kıbrıs, Rodos Şövalyeleri’nin gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması İzmir’i kuşattı. Umur Bey, bu güç karşısında yenilerek İzmir’in sahil kesimini kaybetti; Türk donanması yakıldı. Yukarı İzmir’e çekilen Umur Bey, Latinlere mütareke teklif etti ve mücadele geçici bir süre durdu.
Donanması yandıktan sonra ganimet elde etmek ve Dimetoka’da zor durumda olan Kantakuzen’e yardım etmek için kara yoluyla Rumeli’ye geçmeyi deneyen Umur Bey, Saruhan Beyliği topraklarından geçmek için Saruhan Bey’den izin aldı. 1345 yılında Çanakkale Boğazı’ndan Rumeli’ye geçti. Bazı savaşlar yaptı ve Kantakuzen’le beraber İstanbul üzerine yürüdü ancak bir sonuç alamadı. Beraberinde gelen Saruhanoğlu Süleyman Bey’in hummadan ölmesi üzerine yukarı İzmir’e geri dönmek zorunda kaldı. Kantakuzen’e Osmanlı Devleti’nin hükümdarı Orhan Bey ile anlaşmasını önerdi.
Döndükten sonra İzmir sahili üzerine saldırılar yapan Umur Bey, Ayasoluk’ta Türk donanmasını yeniden faaliyete geçirdi. Rodos şövalyeleri, bazı imtiyazlar elde etmek şartıyla Sahil İzmir'i, Aydınoğuları'na terk etmek üzere bir anlaşmaya vardılar. Ancak Papa bu anlaşmayı kabul etmeyince Umur Bey 1348'de İzmir Liman Kalesi'ni kuşattı.

Umur Bey, İzmir kuşatması sırasında kale surlarına tırmanırken atılan oklarla hayatını kaybetti. Cenazesi, Birgi’de babasının yanına defnedidi. Yerine ağabeyi Hızır Bey geçti.
Umur Bey’in hayat hikayesi, yaptığı fetihler, akınlar, deniz seferleri Osmanlı Devleti’nin Fatih dönemi vakanüvislerinden olan Enverî tarafından 1465’te kaleme alınan “Düsturname-i Enveri”’de ayrıntılarıyla anlatılmıştır.
Yazar, şair ve alimleri koruyan bir devlet adamı olarak tanınan Umur Bey’in Kelile ve Dimne’yi ilk defa Farsça’dan Türkçe’ye çevirttiği bilinir. Ayrıca koruyucu hekimliğe dair bir tıp eseri olan “Tabiatname” Umur Bey adına “Tutmacı” tarafından Farsçadan Oğuz Türkçesine çevrilmiştir.

Binbaşı Reşatbey, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir. Buca'ya bağlı Gediz semti ile komşudur. Mahalle gecekondu ve getto tarzındadır. Eskiden mahalle sakinlerini Türkler ve kısmen Çingeneler oluşturmaktayken aldığı göçler sonucunda Kürt çoğunluklu yerleşim hâline gelmiştir, mahallede Afrikalılar ve mülteciler de yoğun olarak yaşamaktadır. Mahallede yaşanan cinayetler, uyuşturucu operasyonları ve diğer suçlar sık sık gündeme düşmektedir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.

Mahalle, İzmir il merkezine 8,9 km, Gaziemir ilçe merkezine 6,4 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin kuzeyindedir.  / İzmir/Aydın-Çeşme otoyolu'nun Gaziemir-Havaalanı çıkışının da kuzeyinde yer alır. Batısındaki Emrez ve Aktepe mahalleleri ile sınırını Akçay Caddesi belirler. Batısında Buca İnönü Mahallesi vardır. Güneyinde ise otoyolun sınırını çizdiği Beyazevler Mahallesi vardır. İzban Semt Garajı İstasyonu bu mahallededir.

 OpenStreetMap'te Binbaşı Reşatbey, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler

Menderes, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin batısında Seferihisar, kuzeyinde Gaziemir ve Karabağlar, kuzeydoğusunda Buca, doğusunda Torbalı, güneydoğusunda Selçuk ilçeleri, güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Nüfusu 2024 yılı itibarıyla 111.453 kişidir.

Yerleşimin adı, 1467 yılı kayıtlarında Cumaovası, 1665 yılı kayıtlarında ise Cumaabad olarak geçmektedir. Daha önceleri Cumaovası bucak merkezi bir köy iken, 1950'de Karakuyu köyü ile birleşerek belediye statüsü aldı ve beldeye dönüştü. Cumaovası, 4 Temmuz 1987'de yürürlüğe giren 3392 sayılı yasa ile Merkez ilçeden ayrılarak Menderes adıyla ilçe olmuştur.

İzmir'in güneyinde yer alan ilçenin il merkezine uzaklığı 20 km'dir. İlçenin batısında Seferihisar, kuzeyinde Gaziemir ve Karabağlar, kuzeydoğusunda Buca, doğusunda Torbalı, güneydoğusunda Selçuk ilçeleri, güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 777 km²dir. Menderes ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 77 metredir.

Türkiye'nin Ordu, Samsun, Diyarbakır, Malatya, Bitlis, Tunceli, Siirt, Kars, Şırnak, Hakkâri gibi vilayetlerden çok sayıda aile Menderes'e yerleşmiştir. Bölge hızla göç almaktadır, aynı zamanda bölgede yoğun olarak Bulgaristan göçmeni aileler yaşamaktadır. Türk nüfusu çoğunluktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisinde tarım, hayvancılık ve turizm önemli yer tutar. Arpa, buğday, pamuk, tütün, narenciye ve seracılık önemli gelir kaynağıdır. Son yıllarda çeşitli dallarda faaliyet gösteren sanayi kuruluşları kurulmuştur. İzmir'in içme suyu ihtiyacını karşılayan Tahtalı Barajı ilçe sınırlarındadır. Menderes'te Klaros, Notion ve Kolophon antik kent yerleşimleri bulunmaktadır. İlçenin 40 km'lik sahil şeridindeki kıyı, koy ve turistik tesisleri, turizmin gelişmesini sağlamaktadır. İlçe, Gümüldür, Özdere, Ahmetbeyli gibi önemli sahilleri sayesinde yaz turizminin uğrak noktalarından biri halindedir.
Gümüldür mandalinası, bölgede ekonomik faaliyetler için katkı sağlamaktadır.

Belediye başkanları

İlçede 38 ilköğretim okulu, 6 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 9694 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 470 öğretmen görev yapmaktadır.
Menderes bölgesinde yabancı dil ağırlıklı liseler çoğunlukla anadolu liseleridir. Anadolu liselerinde açılan dil sınıflarında öğrencileri İngilizce ile birlikte ikinci bir yabancı dille eğitim vermektedir. Menderes okulları yabancı dil ağırlıklı eğitim süreci yürütmektedir. Gümüldür Bilgin Bülent Kılıç Anadolu Lisesi ve Menderes Belediyesi Teknik Ve Endüstri Meslek Lisesi İngilizce dışında ikinci dil eğitimi bulunan liselerdir.

İzmir-Aydın Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçeye İZBAN trenleri ve ESHOT otobüsleri ile ulaşım mevcuttur. Adnan Menderes Havalimanı'nın bir bölümü ilçe sınırları içerisindedir. İlçede dokuz sağlık ocağı, bir SSK dispanseri bulunmaktadır. İlçede Menderes Devlet Hastanesi adında bir devlet hastanesi de bulunur. Menderes'te kurulan katı atık yönetim tesisi altı ilçeye hizmet verecektir.

T.C. Menderes Kaymakamlığı 22 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Menderes Belediyesi 22 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dokuz Eylül, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir merkez mahalledir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.

Mahalle, İzmir il merkezine 14,2 km, Gaziemir ilçe merkezine 2 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin orta-güneyindedir. Batısındaki Gazi, Atıfbey, Gazikent ve Sevgi mahalleleri ile sınırını Akçay Caddesi (eski D.550 Havaalanı-Karabağlar devlet yolu) belirler. Güneyinde Menderes ilçesinin Görece Mahallesi ve Adnan Menderes Havalimanı vardır. Doğusunda Fatih Mahallesi (sınır Atatürk Caddesi) ve Menderes Mahallesi, kuzeyinde Beyazevler Mahallesi vardır. Gaziemir  ve Sarnıç Tren istasyonları, Şehit Furkan Yavaş Anadolu Lisesi bu mahallededir.
Mahallede bir Bisim istasyonu bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Dokuz Eylül, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler

ESHOT Genel Müdürlüğü ya da kısaca ESHOT, İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne ait otobüs işletmesinin adıdır.

1943 yılında İzmir Belediyesi'ne bağlı bir işletme olarak kurulmuştur. Açılımı Elektrik Su Havagazı Otobüs ve Troleybüs'tür. Daha sonra Elektrik Gediz Edaş olarak ve Su İzsu olarak ayrılmış Havagazı ve Troleybüs bölümleri kapatılmıştır. Bugün yalnızca Otobüs bölümü çalışmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde şehiriçi ulaşımı sağlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir Genel Müdürlük olarak faaliyet göstermektedir.

ESHOT Genel Müdürlüğü, İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi imtiyazı ile tesisatının satın alınmasına dair anlaşmanın onayı ve bu kuruluşun işletilmesi hakkındaki 27.07.1943 tarih ve 4483 sayılı Kanunun 5. maddesi ile, İzmir Suları Türk Anonim Şirketi'nin satın alınmasının ve devrine dair 05.06.1947 tarih ve 4583 sayılı Kanunun 6. maddesi hükümleri gereğince, bu gibi kuruluşlar için genel bir işletme kanunu çıkıncaya kadar Katma Bütçeli İdare şeklinde yönetilmek üzere İzmir Belediyesi'ne bağlı bir işletme olarak kurulmuştur. 1945 yılında Tramvay ve Elektrik İşletmesi ile birleşen kuruluşa aynı yıl Havagazı İşletmesi de katılmıştır.
4483 ve 4583 sayılı devir Kanunlarının 5. ve 6. maddeleri ile 1322 sayılı Kanuna dayanılarak hazırlanan İzmir Elektrik, Su, Havagazı, Otobüs ve Troleybüs Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkındaki Yönetmelik 11 Haziran 1957 tarih ve 9630 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir ve Genel Müdürlük hâlen bu Yönetmelik esaslarına göre işlevini sürdürmektedir.
Millî Güvenlik Konseyi'nin 11 Aralık 1980 tarih ve 17187 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 34 No'lu Kararı ile İzmir iline bağlı Bornova, Karşıyaka, Altındağ, Balçova, Buca, Büyükçiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Gültepe, Işıkkent, Narlıdere, Pınarbaşı ve Yeşilyurt belediyeleri ile Balatçık, Doğançay, Doğanlar, Örnekköy, Uzundere köylerinin kamu tüzel kişiliklerinin kaldırılması ve bütün hak ve görevleri ile İzmir Belediyesine bağlanması sonucu bu belediye ve köylerin elektrik, su ve otobüs işletmeleri de ESHOT'a bağlanmıştır.
12 Eylül 1982 tarih ve 17809 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 2705 sayılı Kanun ile ESHOT'un elektrik ve elektrikle ilgili üniteler ile personeli 1 Kasım 1982 tarihinde Türkiye Elektrik Kurumu'na devredilmiştir. 23 Mart 1984 tarih ve 18350 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 195 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ve 27 Haziran 1984 tarih ve 3030 sayılı kanun ile İzmir Büyükşehir Belediyesi kurulmuş ve Büyükşehir Belediyesi, Merkez İlçe Belediyesi (Konak), Karşıyaka İlçe Belediyesi, Bornova İlçe Belediyesi olmak üzere hizmet ve görev itibari ile dört belediyeye ayrılmış, ESHOT Genel Müdürlüğü ise Büyükşehir Belediyesine bağlı mülhak bütçeli bir işletme olarak kalmıştır.
25 Mart 1987 tarih ve 19411 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 87/11594 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 2560 sayılı Kanuna 3305 sayılı Kanunla eklenen EK-4. maddeye göre İZSU Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bu Kanun gereğince ESHOT Genel Müdürlüğüne bağlı su ile ilgili birimler ve personeli 1 Temmuz 1987 tarihinde İZSU Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. Otobüsler ile birlikte yolcu taşımacılığı yapan Troleybüsler ise teknolojisinin eski olması nedeniyle yedek parçasının temin edilememesi, trafik akışını olumsuz yönde etkilemesi, işletme maliyetinin artması ve ekonomik ömrünü tamamlaması nedeni ile Temmuz 1992 tarihinde hizmet dışı bırakılmıştır.
1876 yılında İzmir'in aydınlatılması gayesi ile İngilizler tarafından "Osmanlı Şehir Gazı" adıyla kurulan "Havagazı Şirketi" 1936 yılında Belediyeye devredilmiş, Belediye bir "Şehir Gazı Müdürlüğü" teşekkül ettirmiş ve işletmeyi devreye almıştır. 1945 yılında 4483 sayılı Kanunla kurulan "Elektrik Tramvay İşletmeleri Genel Müdürlüğü"ne bağlanmıştır. Şehrin aydınlatılması Elektrikle sağlanmaya başlanıldıktan sonra havagazı fenerleri sökülmüş ve konutlara yakıt üretimine başlanılmıştır. Teknolojisinin eski olması, sürekli zarar etmesi, çevre kirliliği yaratması ve ekonomik ömrünü tamamlamış olması nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinin 1 Eylül 1994 tarih ve 05.195 sayılı kararı ile kapatılmıştır.

Renklerin anlamları

  Körüklü araç
  Elektrikli araç

Gediz Atölye ve Ağır Bakım Tesisleri
Karşıyaka
Mersinli
İnciraltı
Adatepe
Çiğli
Küçük Çiğli
Torbalı
Menderes
Urla
Sarnıç

ESHOT otobüslerin hangi garajdan geldiğini ayırt etmek için renk kodlaması kullanır. Her ESHOT otobüsünün ön camının sağ üst kısmına ESHOT amblemi ve "ESHOT" kısaltmasını taşıyan renkli ESHOT çıkartmaları yapıştırılır.

4483 sayılı Kanun 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
4583 sayılı Kanun 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
11 Haziran 1957 tarih ve 9630 sayılı Resmî Gazete 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
11 Aralık 1980 tarih ve 17187 sayılı Resmî Gazete 11 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
12 Eylül 1982 tarih ve 17809 sayılı Resmî Gazete 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2705 sayılı Kanun 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
23 Mart 1984 tarih ve 18350 sayılı Resmî Gazete 22 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
27 Haziran 1984 tarih ve 18444 sayılı Resmî Gazete 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
25 Mart 1987 tarih ve 19411 sayılı Resmî Gazete 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2560 sayılı Kanun 12 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Resmî site

Fatih, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu mahalle de bağlı olduğu Sarnıç Beldesi'nin tüzel kişiliği kaldırılınca, doğrudan Gaziemir Belediyesi’nin bir mahallesi olmuştur.

Mahalle, İzmir il merkezine 16,6 km, Gaziemir ilçe merkezine 4,5 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin güneydoğusunda, Adnan Menderes Havalimanı'nın kuzeydoğusunda, Sarnıç bölgesinde yer alır. Kuzeyinde Dokuz Eylül,  doğusunda Hürriyet, güneyinde Menderes (sınır: 1099. Sokak) mahalleleri vardır. Mimar Kemalettin Anadolu Lisesi, Sarnıç Mustafa Kemal Atatürk Spor Salonu ve Sarnıç Piknik Alanı bu ilçededir.

 OpenStreetMap'te Fatih, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler

Hürriyet, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu mahalle de bağlı olduğu Sarnıç Beldesi'nin tüzel kişiliği kaldırılınca, doğrudan Gaziemir Belediyesi’nin bir mahallesi olmuştur.

Mahalle, İzmir il merkezine 18,6 km, Gaziemir ilçe merkezine 6,5 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin güneydoğusundadır. Kuzeyinde Buca ilçesinin Zafer Mahallesi, doğusunda Buca ilçesinin Belenbaşı Mahallesi,  güneyinde Menderes ilçesinin Kısık Mahallesi, batısında Menderes ve Atatürk mahalleleri yer alır. Sarnıç Yaşam Parkı bu mahallededir.

 OpenStreetMap'te Hürriyet, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler

Kasım 1992 Türkiye ara yerel seçimleri, 1 Kasım 1992 tarihinde yapılan ara yerel seçimlerdir. Bu ara yerel seçimlerde 20 merkezde belediye başkanlığı için, 2 ilçede sadece il genel meclis üyeliği için, bir ilçede de sadece belediye meclis üyeliği için seçim yapılmıştır. 23 merkezde kullanılan 592.007 geçerli oyun, 142.541'ini alan RP, %24.07'lik oy yüzdesi ile birinci parti oldu. İstanbul'daki 6 seçim merkezinden dördünü kazanan RP, İstanbul dışında sadece Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Başçiftlik'te belediye başkanlığını kazandı. 1991 Türkiye genel seçimleri ile kıyaslandığında RP oylarını %7,02 artırırken diğer tüm ana akım partileri oy kaybetti. Bunlar içerisinde %5,03'lük bir düşüşle en fazla oy kaybeden parti DSP oldu.
Sadece belediye meclisi üyeliği seçimi yapılan Ankara'nın Çamlıdere ilçesinde DYP 6 üyelik kazanırken, DSP 3, ANAP ve SHP ise birer üyelik aldılar. Iğdır'ın Karakoyunlu ilçesinde yapılan il genel meclisi üyeliğinin birini DYP kazanırken diğerini seçimlere ilk kez katılan HEP kazandı. Ardahan'ın Damal ilçesinde ise 2 il genel meclisi üyeliğinin birini SHP, diğerini de DYP kazandı. Belediye başkanlığı seçimi yapılan 20 merkezdeki sonuçlar:

İstanbul'da 6, İzmir'de 4 ve Gümüşhane'de bulunan bir ilçede belediye başkanlığı seçimleri yapılmıştır.

Kemalpaşa, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin batısında Bornova ve Buca, güneyinde Torbalı ve Bayındır ilçeleri, kuzeyinde Manisa ilinin Yunusemre ve Şehzadeler ilçeleri, doğusunda ise Turgutlu ilçesi bulunmaktadır.

Kentin Antik ve Orta Çağ'daki adı Nymphaion'du (Grekçe: Νύμφαιον). 13. yüzyılda, İznik İmparatorları'nın gözde kışlık ikametgâhı hâline gelmesiyle Geç Bizans döneminde önem kazandı. İmparator III. İoannes Dukas Vatatzes tarafından burada, kalıntıları günümüze kadar iyi korunmuş bir saray inşa ettirildi. İznik sarayıyla kurulan bu yakın ilişki, Nymphaionu imparatorluk siyasetinin merkezlerinden biri hâline getirdi: kent bir başpiskoposluk makamına yükseltildi; III. İoannes son aylarını burada geçirdi ve hem II. Theodoros Laskaris hem de VIII. Mihail Palaiologos burada taç giydi. 1214 ve 1261 yıllarında yapılan ve her ikisi de ‘Nymphaion Antlaşması olarak anılan iki önemli 13. yüzyıl antlaşması, İtalyan devletleriyle burada imzalandı. Bunlardan ikincisi, bölgenin geleceği üzerinde büyük etki yaratarak Smyrna'nın (İzmir) fiilen Ceneviz Cumhuriyeti'ne bırakılmasına yol açtı. 13. yüzyılın sonlarında Nymphaion, Türk beyliklerinin ilerleyişine karşı önemli bir Bizans kalesi hâline geldi; İmparator II. Andronikos Palaiologos ile ünlü general Aleksios Filanthropenos 1290'larda burayı karargâh olarak kullandılar. Kent 1315 yılında Saruhan Beyliği tarafından ele geçirildi. 1867'de Nif, Aydın Vilayeti'nin Saruhanlı sancağına bağlı bir bucaktı. Daha sonra 1900'de İzmir sancağına bağlanmış, 1901'de ise kaza (ilçe) olmuştur. 16 Mayıs 1919'dan 8 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgali altında kalmıştır. 9 Eylül 1922'de Mustafa Kemal Paşa Nif'e gelmiş, ordunun İzmir'e girişini buradan takip etmiş ve geceyi burada geçirmiştir. Bu olayın anısına 1923'te ilçenin adı Kemalpaşa olarak değiştirilmiştir.

İzmir'in doğusunda yer alan Kemalpaşa'nın batısında Bornova ve Buca, güneyinde Torbalı ve Bayındır ilçeleri, kuzeyinde Manisa ilinin Yunusemre ve Şehzadeler, doğusunda Turgutlu ilçeleri bulunmaktadır. İlçe 681 km² yüzölçümü ve 48 mahallesi ile İzmir ilinin en büyük ilçeleri arasında yer alır. Nif Dağı ilçe sınırları içerisindedir.
Kemalpaşa ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 205 metredir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede yetiştirilen kirazlar coğrafi işaret almıştır.
Şehrin kirazlarla yüksek kapasitede denilebilecek bir bağı vardır. Her sene "Kiraz Festivalleri" yapılmaktadır.

İlçede bulunan okullar aşağıda listelenmiştir.

Yukarıkızılca İlkokulu
80. Yıl Sütçüler İlkokulu
Pakmaya İlkokulu
Bağyurdu Kazım Dirik Ortaokulu
Ören İlkokulu
Merkez Atatürk İlkokulu
Bağyurdu Cumhuriyet İlkokulu
Aşağıkızılca İlkokulu
Damlacık İlkokulu
Sinancılar İlkokulu
Armutlu İlkokulu
Sekiz Eylül İlkokulu
Merkez Cumhuriyet İlkokulu
Yiğitler Özcan Katrancı İlkokulu
Örnekköy Şehit İncekara İlkokulu
(Akalan) Denen Ortaokulu
75. Yıl İlkokulu
Sarılar İlkokulu
Dereköy İlkokulu
Kızılüzüm Şehit Ünal Sipahi İlkokulu
Yenmiş İlkokulu
Dereköy İlkokulu
TOKİ Kemalpaşa İlkokulu
Çambel Şebnem Kardıçalı İlkokulu
Zennure-Mücella Bahçıvan İlkokulu
Halilbeyli Hatice Ali Katrancı İlkokulu
Ansızca İlkokulu
Veli Üzümcü İlkokulu
Kuyucak İlkokulu
Vişneli İlkokulu
Yeni Kurudere İlkokulu
Yenmiş Hürriyet İlkokulu
Hamzababa Hürriyet (Sarıçalı) İlkokulu
Nazarköy Şehit Hasan Alkan İlkokulu
Kamberler İlkokulu

Yukarıkızılca Ortaokulu
80. Yıl Sütçüler Ortaokulu
15 Temmuz Demokrasi Şehitleri (Eski adıyla "Pakmaya") Ortaokulu
Bağyurdu Kazım Dirik Ortaokulu
Ören Ortaokulu
Merkez Atatürk Ortaokulu
Bağyurdu Cumhuriyet Ortaokulu
Aşağıkızılca Ortaokulu
Damlacık Ortaokulu
Sinancılar Ortaokulu
Armutlu Ortaokulu
Sekiz Eylül Ortaokulu
Merkez Cumhuriyet Ortaokulu
Yiğitler Özcan Katrancı İlkokulu
Örnekköy Şehit İncekara Ortaokulu
(Akalan) Denen Ortaokulu
75. Yıl Ortaokulu
Sarılar Ortaokulu
Dereköy Ortaokulu
Kızılüzüm Şehit Ünal Sipahi Ortaokulu
TOKİ Kemalpaşa Ortaokulu
Ayşe-Hasan Türkmen Ortaokulu
Aliya İzzetbegoviç Ortaokulu
Kemalpaşa İmam Hatip Ortaokulu
80. Yıl Sütçüler İmam Hatip Ortaokulu

Bağyurdu Anadolu Lisesi
Ferzent Bulum Anadolu Lisesi
İbrahim Polat - Ege Seramik Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi
Şehit Halil Kantarcı Anadolu İmam Hatip Lisesi
Kemalpaşa Kız Teknik ve Meslek Lisesi
Mopak Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi
Pakmaya - Ülkü Hızal Anadolu Lisesi
Ulucak Anadolu Lisesi
Ümran Baradan Güzel Sanatlar Lisesi
Yamantürk Çok Programlı Lisesi
Kemalpaşa Lütfü Ürkmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Hasan Türkmen Anadolu Lisesi

İzmir-Basmane – Manisa – Afyonkarahisar demiryolu'nun şubesi olan Çobanisa – Kemalpaşa şube demiryolu üzerinde bulunan Kemalpaşa Tren İstasyonu ilçeye hizmet vermektedir. İzmir-Gebze Otoyolu ilçeden geçmektedir.

T.C. Kemalpaşa Kaymakamlığı 28 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kemalpaşa Belediyesi 3 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kiraz, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin batısında Ödemiş, güneybatısında Beydağ ilçeleri, güneydoğusunda Aydın, doğusunda ve kuzeyinde Manisa illeri bulunmaktadır.

Kiraz ve çevresinde ilk yerleşim MÖ 2000'lerde Hititlerle başladı. MÖ 1300'lerde İyonların yerleştiği bölge, MÖ 8. yüzyıldan sonra Klaos adını aldı. Daha sonra sırasıyla Kilas, Kilbis, Koloe adlarıyla anılan bölge, Osmanlı döneminde Keles olarak anılmaya başladı.
1506'dan 1530'a kadar köy statüsünde olan Keles, 1530'da bucak merkezi, 1811'de kaza merkezi, 1867'de Ödemiş kazasına bağlı nahiye merkezi olmuştur. 1 Ocak 1948'de Ödemiş'ten ayrılarak Kiraz adıyla ilçe olmuştur.

İzmir ilinin doğusunda yer alan Kiraz'ın batısında Ödemiş, güneybatısında Beydağ ilçeleri, güneydoğusunda Aydın ilinin Nazilli ilçesi, doğusunda ve kuzeyinde Manisa ilinin Alaşehir ve Salihli ilçeleri bulunmaktadır. İl merkezine uzaklığı 142 km'dir. İlçenin yüzölçümü 573 km²dir. 56 mahallesi bulunmaktadır.
Kiraz ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 303 metredir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisinde tarım ve hayvancılık önemli bir yer tutar. Yörede yetişen başlıca ürünler patates, tütün, pamuk, zeytin, kestane, ceviz, incir ve üzümdür. Bağları ve meyve bahçeleriyle ün yapmış Kiraz ve ova köyleri önemli bağcılık ve tarım merkezidir. Dağlık bölgede yerleşik köylerde, arazinin uygun olmaması nedeniyle bahçe tarımı olanakları sınırlıdır. Özellikle; Umurlu, Karabolu, Dokuzlar, Taşlıyatak köylerinde kestane ve kiraz üretimi ve genel olarak da küçükbaş hayvancılık yapılmaktadır.

2014 Yerel Seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi adayı olarak %42,27 oy oranı ile seçilen Saliha Özçınar Şengül 2015 yılında partisinden istifa ederek Adalet ve Kalkınma Partisine katıldı.

İlçede 47 ilköğretim okulu, 3 ortaöğretim, 1 halk eğitim merkezi, 1 mesleki eğitim merkezi, 1 yatılı ilköğretim bölge okulu bulunmakta; 7291 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 377 öğretmen görev yapmaktadır.

İlçede, 1 sağlık Grup Başkanlığı, 1 Devlet Hastanesi, 4 Sağlık ocağı, 1 Ana Çocuk Sağlığı, 1 Verem savaş Dispanseri hizmet vermektedir. 

İzmir Valiliği [1]
Kiraz İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü [2]15 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kiraz Kaymakamlığı [3]22 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

T.C. Kiraz Belediyesi28 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Kiraz Kaymakamlığı22 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kınık, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin batısında ve kuzeyinde Bergama ilçesi, doğusunda ve güneyinde Manisa ili bulunmaktadır. Nüfusu 2024 yılı itibarıyla 28.859 kişidir.

İlçe adını Oğuz Türkleri'nin Bozoklar kolundan Denizhan'ın oğlu Kınık boyundan alır. Türkmen aşireti adıdır. 1306'da Karesi Beyliği ile Türk dönemi başlamış, 1345'ten sonra Orhan Gazi zamanında Osmanlı yönetimine girmiştir. 
1910'da Bergama ilçesine bucak olarak bağlanmıştır. 21 Haziran 1919'dan 13 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgali altında kalmıştır. 1938'de belediye teşkilatı kurulan Kınık, 1 Ocak 1948'de Bergama'dan ayrılarak ilçe olmuştur.
İlçede Yıldırım Beyazıt Camii, İbrahim Ağazade Camii ve altı kemerli Su Kemeri önemli yapılardır.

İzmir ilinin 120 km kuzeyinde yer alan Kınık'ın batısında ve kuzeyinde Bergama ilçesi, doğusunda ve güneyinde Manisa ilinin Soma, Akhisar, Saruhanlı ve Yunusemre ilçeleri bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 479 km²dir. Otuz yedi mahallesi bulunmaktadır. İlçe Madra ve Yunt dağları arasında yer almaktadır.
Kınık ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 90 metredir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin ekonomik yapısı tarım, hayvancılık, ormancılık ve madencilik faaliyetlerine dayalıdır. 2019'da ilçede 6 milyar tonluk kömür rezervi keşfedildi. Türkiye'nin en derin linyit madeni ilçede yer almaktadır. Çeşitli granit ve traverten ocakları bulunmaktadır. Bakırçay Ovası'na bakan arazilere komşu bir Tarım Organize Sanayi Bölgesi ve Organize Sanayi bulunmaktadır.

İlçede 38 ilköğretim okulu, 4 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 4289 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 255 öğretmen görev yapmaktadır.

İlçede bir devlet hastanesi, üç sağlık ocağı, dokuz sağlık evi, bir ana çocuk sağlığı merkezi hizmet vermektedir.

İzmir Valiliği

T.C. Kınık Belediyesi3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Kınık Kaymakamlığı21 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Menderes, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu mahalle de bağlı olduğu Sarnıç Beldesi'nin tüzel kişiliği kaldırılınca, doğrudan Gaziemir Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.

Mahalle, İzmir il merkezine 16,7 km, Gaziemir ilçe merkezine 4,6 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin güneydoğusundadır. Kuzeyinde Fatih Mahallesi (sınır: 11449/1. ve 1099. sokaklar), batısında (üst) Hürriyet Mahallesi (sınır: 1169 ve 1053. sokaklar), batısında (alt) Atatürk Mahallesi (sınır: Bayrak Caddesi), güneyinde (doğu) Atatürk Mahallesi (sınır: Büyük Menderes Caddesi), batısında ve güneyinde (batı) Dokuz Eylül Mahallesi vardır. Abdülhamit Han Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi bu mahallededir.

 OpenStreetMap'te Menderes, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler

Menemen, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Aliağa ve Foça, güneyinde Çiğli, Karşıyaka ve Bornova ilçeleri, doğusunda Manisa ili, batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır. Nüfusu 2024 yılı itibarıyla 214.409 kişidir. Menemen yemeği, çileği, testileri ve diğer çömlekçilik ürünleri ile ünlüdür. Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biri olan ve laik devlet düzenine karşı çıkan Menemen İsyanı burada yaşanmıştır.

16 Haziran 1919 günü, işgal esnasında halka itidal telkin etmiş bulunan Menemen Kaymakamı Kemal Bey ve maiyetindeki 6 jandarma öldürülmüştür. 17 Haziran 1919 günü Bergama baskınında hezimete uğrayarak dönmüş bulunan Yunan birliklerinin Menemen'de gerçekleştirdikleri, muhtemelen 1000'e yakın kişinin bir gün içinde öldürüldüğü katliam Ege Bölgesi'nde işgal döneminin en kara sayfalarından birini oluşturmuştur. İşgale rağmen Menemenli hiçbir zaman Yunan buyruğu altına girmemiş zaman zaman dağlara çıkarak Yunan askerî birliklerine baskınlar yaparak zayiatlar verdirmişlerdir.
Menemen, Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında zafer kazanan Türk Ordusu'nun 9 Eylül 1922'de şehre girmesiyle tekrar bağımsızlığına kavuşmuştur. 9 Eylül günü Menemen'in kurtuluş günü kabul edilmiştir.
23 Aralık 1930 günü Derviş Mehmet isminde şeriatçı ve kendini Mehdi ilan eden bir kişi ve yandaşları hükûmet konağına gelerek irticai isyan çıkarmıştır ve bu isyan sonucunda Mustafa Fehmi Kubilay isimli yedek subay, bir bekçi ve bir jandarma ölmüştür. Bu olayın haberi Mustafa Kemal Paşa'ya ulaştıktan sonra Menemen ilçesi için Vilmodit ilan edilmiştir ama Paşanın emri hemen yerine getirilmediği için zamanla unutulup iptal edilmiştir. Bu isyan tarihe "Menemen Olayı" olarak geçmiştir. İsyanın sorumluları idam cezasına çarptırılmıştır.

İzmir'in kuzeyinde yer alan Menemen, il merkezine 33 km uzaklıktadır. İlçenin kuzeyinde Aliağa ve Foça, güneyinde Çiğli, Karşıyaka ve Bornova ilçeleri, doğusunda Manisa ilinin Yunusemre ilçesi, batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır. Yüzölçümü 573 km2dir. Kıyı bölgesinde Gediz Deltası yer almaktadır.
Menemen ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 18 metredir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Yumurta, biber, domates ve bazen soğan kullanılarak yapılan bir yemek olan menemen, ilk kez mübadele ile ilçeye gelen Girit Türkleri tarafından yapılmıştır ve adını ilçeden almaktadır.

Belediye başkanları

Bakırçay Üniversitesi ilçede yer almaktadır.

Menemen-Çandarlı Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçede ulaşım İZBAN trenleri ve İZTAŞIT otobüsleri ile sağlanmaktadır. İlçede bir Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Menemen Belediyesi 3 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Menemen Kaymakamlığı 20 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hava Astsubay Meslek Yüksekokulu (HAMYO) Gaziemir, İzmir'de bulunan, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na astsubay yetiştiren, önlisans düzeyinde eğitim veren ve Milli Savunma Üniversitesi'ne bağlı bir askerî yüksekokuldur. Okul, Hava Eğitim Komutanlığı birliği Hava Teknik Okullar Komutanlığı yerleşkesi içerisinde Milli Savunma Üniversitesi'ne bağlı olarak eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir.

Seydiköy'de ilk Hava Birliği 1916 yılında 5'inci Tayyare Bölüğü olarak kurulmuş, Kurtuluş Savaşı öncesinde Adana'ya, sonrasında ise yeniden Seydiköy'deki meydan ve civarındaki binalara taşınmış, bu tarihten sonra “Hava Uçuş Okulu” adı altında 1929 yılına kadar hizmet vermiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini müteakip, teknik alanda görev yapacak subay ve astsubayları eğitmek maksadıyla bu kez “Hava Makinist Okulu” adı altında önce 1947 yılında Eskişehir’e, bilahare 1949 yılı sonunda da Gaziemir’e tekrar nakledilen okul, 2 Ocak 1950 tarihinde yeniden teşkilatlandırılarak, önce “Hava Uçak Bakım Okulu” ve bilahare de “Hava Bakım Teknik Okul Komutanlığı” adı altında faaliyetine devam etmiştir. Yine aynı tarihlerde “Hava Muhabere Okulu” ve "Hava Meydan Tesis Bakım Teknik Okulu”nun da tesisiyle, Hava Kuvvetleri'nin uçuş eğitimi dışındaki diğer sınıf ve ihtisaslardaki eğitimleri bu üç okul bünyesinde sürdürülmüştür.
Söz konusu üç okula 1966 yılında Hava Savunma Okul Komutanlığı ilave edilmiş, Gaziemir'de konuşlu dört ayrı okul 13 Eylül 1969 tarihinde teşkil edilen Hava Teknik Okullar Komutanlığı bünyesinde toplanmıştır.
1998 yılına kadar geçen süreçte anılan dört okulun isimlerinde değişiklikler yapılmış, ihtiyaçlar doğrultusunda açılan yeni sınıf ve ihtisas eğitimlerini vermek ve çağın gerektirdiği eğitim/kurs ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla diğer okul komutanlıkları ve bağlı birlikler oluşturulmuştur.
Astsubay MYO'ların kurulması yönünde başlatılan çalışmalar sonucunda 11 Nisan 2002 tarihinde 4752 sayılı Astsubay Meslek Yüksek Okulları Kanunu TBMM tarafından kabul edilmiştir. Bu doğrultuda; Hava Astsubay Meslek Yüksek Okulu 2003 yılında kurularak, 2003-2004 Eğitim Öğretim Yılı'ndan itibaren eğitimlerine başlamıştır.

Hava Astsubay Meslek Yüksekokulu 17 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Narlıdere, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Balçova, güneyinde Karabağlar, batısında Güzelbahçe ilçeleri, kuzeyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 50 km²dir.

İlçenin bulunduğu bölgeyi Romalılar Akhilleion diye adlandırmaktadır. Batı Anadolu ve Akdeniz havzasının en eski halklarından olan Luvilerin dilinde "su geçidi, boğaz" anlamlarına gelmektedir. Aynı kelime Osmanlılarda ise Sancak Kale, günümüzde Yeni Kale olarak ifade edilmektedir. İlçe tarihi, İzmir'in tarihi ile atbaşı gitmiştir. Antik çağda (MÖ 2 bin yılları) Luvilerin bölgede egemen olduğu Hitit yazıtlarında belirtilmektedir. MÖ 8. yüzyıldan itibaren Helen kültürü bölgeye yerleşmeye başlamıştır. Bu yüzyıldan sonra bölge 5. yüzyıla kadar Lidya ve Pers egemenliğinde kaldı. 4. yüzyılda Makedonya Kralı Büyük İskender'le birlikte Helenistik çağ başlamıştır. 2. yüzyılda Romalıların, Roma İmparatorluğu'nun bölünmesiyle Bizanslıların egemenliği altında kalmıştır. 1071 yılında Selçuklu beylerinden Çaka Bey tarafından ele geçirilen bölge, daha sonra Selçuklu Hanedanı, Bizans, Ceneviz ve Rodos Şövalyeleri arasında el değiştirmiştir. Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra Aydınoğulları topraklarına katılan yöre daha sonra Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlı Devleti'nin Ankara Savaşı'nı kaybetmesiyle tekrar Aydınoğulları'nın eline geçen bölge II. Murat döneminde Osmanlı egemenliğine girmiştir. 1472 yılında bölgenin Venedik saldırısına uğramasıyla İzmir büyük ölçüde tahrip olmuştur. 1666 yılında şimdiki Balçova ilçesi içinde kalan Sancakburnu Kalesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanması tarafından iki kez topa tutulur. Birinci saldırıda ölen subay ve erler Narlıdere Şehitliği'nde gömülüdür. 15 Mayıs 1919'da Yunan işgaline uğrayan yöre 9 Eylül 1922'de kurtarılmış ve 12 Eylül 1922'de Albay Çolak İbrahim ile Yüzbaşı Kemal'in birlikleri işgalcileri bölgeden tamamıyla temizlemiştir.
Narlıdere ve Güzelbahçe, 3 Haziran 1992'de Konak ilçesinden ayrılarak Narlıbahçe adıyla ilçe olmuştur. 27 Aralık 1993'te Güzelbahçe ayrı ilçe yapılmış, Narlıbahçe'nin adı da Narlıdere olarak değiştirilmiştir.

İlçenin doğusunda Balçova, güneyinde Karabağlar, batısında Güzelbahçe ilçeleri, kuzeyinde İzmir Körfezi bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 50 km2dir.
Narlıdere ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 475 metredir.

Atatürk Kültür Merkezi, Narlıdere'deki en büyük kültür tesisi olup içinde düğün salonu da bulunmaktadır.

Narlıdere ilçesinin sınırları içinde ayrıca olimpik yüzme havuzu vardır. Bu yüzme havuzu yirmi üçüncüsü İzmir'de düzenlenen 2005 Universiade oyunlarında ihtiyaç duyulduğundan yapılmıştır.

Belediye başkanları

1992 yılında Narlıdere'nin Konak'tan ayrılmasıyla Yıldırım Ulupınar ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.

İlçede biri özel toplam 10 ilköğretim kurumu, ikisi özel toplam 6 ortaöğretim kurumu bulunmakta olup, 6.829 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 372 öğretmen görev yapmaktadır. Ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bu ilçe sınırları içerisinde bulunmaktaydı ancak 30 Ekim 2020 depreminden sonra taşındı.
İlçedeki liseler; Narlıdere Cahide Ahmet Dalyanoğlu Anadolu Lisesi, Mehmet Seyfi Eraltay Anadolu Lisesi, Rasim Önel Anadolu Ticaret ve Ticaret Meslek Lisesi, Özel Takev Anadolu ve Fen Lisesi, Arkas Narlıdere Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Özel Narlıdere Uğur Anadolu Lisesi.
İlçedeki ilköğretim kurumları; Oğuzhan İlk/Ortaokulu, Prof. Dr. Aziz Sancar Ortaokulu, Kılıçaslan İlk/Ortaokulu, İnönü İlkokulu, Mustafa Şık İlkokulu, Özel Takev İlk/Ortaokulu, İhsan Çelikten Ortaokulu, Didem Işıklı İlk/Ortaokulu, Hasan İçyer İlk/Ortaokulu, İlhan Onat İlkokulu.

İlçede 1.500 civarında konut jeotermal enerjiyle ısıtılmaktadır. Güney Deniz Saha Komutanlığı, Ege Ordu Komutanlığı, Narlıdere Kışlası ve lojmanları da Narlıdere'de bulunmaktadır.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ilçede yer almaktadır. Diğer sağlık hizmetleri; üç sağlık ocağı, bir sağlıkevi ve Narlıdere 112 Acil Komuta merkezi tarafından sağlanmaktadır.

İzmir-Çeşme Otoyolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım ESHOT otobüsleri tarafından sağlanmaktadır. İzmir Metrosunun M1 hattının dört istasyonu ilçe sınırlarındadır (Narlıdere Kaymakamlık, 100. Yıl Cumhuriyet Şehitlik, Narlıdere İtfaiye ve Güzel Sanatlar). İlçede dört Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Narlıdere Belediyesi22 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Narlıdere Kaymakamlığı23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Otoyol 30 ( ), diğer adıyla İzmir Çevre Yolu, İzmir şehir içinden geçen otoyol özellikli çevre yoludur. Bu yol çift yönlü olup yön başına üçer şeritten toplam altı şeride sahiptir.
İzmir şehir içi trafiğini rahatlatmak için, özellikle mevcut güney hattından, Balçova, Karabağlar, Gaziemir ve Buca'yı kuzeye, Bornova, Bayraklı, Karşıyaka, Çiğli ve Menemen yönüne kadar kesintisiz çevre yolu ile bağlamak ve trafiği rahatlatmak amacıyla yapıldı. Aydın yönünden gelen araçların Karşıyaka yönüne gitmelerinden dolayı belirli yerlerde ve saatlerde özellikle Altınyol'da meydana gelen trafik bir de iş giriş-çıkışı eklendiğinde daha yoğun bir hâl alıyordu. İzmir Çevre Yolu açıldığında bu yük büyük bir oranda rahatladı. İzmir Çevre Yolu'ndan Aydın ( ) ve Bergama ( ) yönüne doğrudan, Çeşme ( ) ve İstanbul ( ) yönüne ise köprülü kavşak sistemiyle ayrı geçişler vardır.

İzmir Çevre Yolu'nun yapımına 1988 yılında başlandı. Otoyolun ilk bölümü olan Karabağlar-Işıkkent arasındaki 18 km'lik kısım, 12 Aralık 1993'te trafiğe açıldı ve aynı gün hizmete giren Otoyol 31 ile bağlantı kuruldu. Daha sonra otoyoldaki çalışmalar maddi sıkıntılar nedeniyle yavaşladı. 10 Temmuz 1997'de otoyolun D.300 ile bağlantısı sağlandı. 15 Ağustos 1998'de Karabağlar-Uzundere arasındaki 2,5 km'lik bölüm trafiğe açıldı. 10 Nisan 1999'da İzmir Otogarı'na kadar uzatılan otoyolun Uzundere-Balçova arasındaki 5 km'lik kısım ise 30 Nisan 1999'da hizmete girdi. 6 Ağustos 2002'de Balçova'da inşa edilen 1,5 km'lik bir viyadük vasıtasıyla   ile bağlantı sağlandı. Otoyolun kuzey kesiminin inşaatı beklenenden uzun sürdü ve protestolara neden oldu. İnşaat çalışmaları 2006'da hızlandı ve Ocak 2007'de Bornova-Karşıyaka arasındaki 12,6 km'lik kısım ve üzerindeki Bayraklı Tünelleri trafiğe açıldı. Otoyol 15 Haziran 2008'de Çiğli'ye Atatürk OSB'ye  uzatıldı. Çevre yolu daha sonra 2011'de Çiğli Hava Üssü'ne, 2014 yılında da Menemen'in güneyindeki Koyundere mevkisine kadar getirildi ve son şeklini aldı. Koyundere'den sonra Otoyol 33 başlar.
İZKARAY projesi ile çevre yolunun iki ucunun İzmir Körfezi üzerinden birbirine bağlanması planlanmaktadır.

Türkiye'deki otoyollar listesi

 Wikimedia Commons'ta Otoyol 30 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Rumeli (Osmanlı Türkçesi: روم ایلى Rum-İli, Bulgarca: Румелия, Rumeliya Yunanca: Ρούμελη, Roúmeli), Osmanlı İmparatorluğu döneminde 15. yüzyıldan itibaren Balkanlar'ın güneyine verilen addır. Aslı Rum İli olan coğrafi terim zamanla Rum Eli olarak dile otursa da 19. asra kadar evrakta Rum İli olarak yazımı devam etmiştir. Rumeli, sözündeki "Rum" kelimesi "Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan toprak, halklar" anlamıyla kelimenin yapısına katılmıştır.
Osmanlı Türkleri, Avrupa'ya ayak bastıktan sonra, burada fethettikleri yerlere Rumeli adını verdiler. Hâlbuki bu isim evvelce bugünkü Anadolu için kullanılmış, hatta Orta Çağ Avrupa kaynaklarında Romanie şeklinde tercüme edilmiş iken bu son şekil, Rumeli'nin Anadolu'ya mütenazır olarak kullanılması gibi, Balkan yarımadasına tatbik olunmuş ve garp kaynaklarında “Peninsule romaine” tarzında da kullanılmıştır. Yeni çağlardan itibaren, Avrupa harita ve kitaplarında bu yarımadaya “Turquie d'Europe” veya “Empire ottoman d'Europe” denildiği görülüyor ki, sonradan Türkçe neşriyatta, bu adlara muadil olmak üzere, “Avrupa-i Osmânî” ve “Rumeli-i Şâhâne” tabirleri kullanılmıştır.
11. ve 12. yüzyıllarda, Bizans egemenliği altındaki Anadolu toprakları Diyar-ı Rum (Roma ülkesi, Rum ülkesi), Anadolu'da egemen olan Selçuklu Hanedanına da Rum Selçukluları (Anadolu Selçukluları) denmiştir.

Rum+el+i (< Rum Eli: Rum (Ad) El (Ad) +i (3. teklik iyelik eki) yapısındaki sözün kökündeki “Rum” kelimesi “Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan toprak, halklar” anlamındadır. “Roma” sözünün bir biçimidir: (Lat.) Roma > Rum (Osm.Tr.). Rumeli yani “Romalıların ülkesi” ifadesi genel olarak Doğu Roma İmparatorluğu'nun sahip olduğu topraklar karşılığında kullanılmıştır.

Rum diyârı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Güneydoğu Avrupa'daki topraklarının tümü.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar kurulan eyaletinin adı.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde merkezi Manastır olan vilayetin adı olup Rumeli Vilayeti olarak adlandırılır ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yenileşme ve yeni uygulamaları başlattığı ilk ildir. İlk Sandık Emini Zeyfe Emin Efendi'dir. Kayıların Rumeli'de ilk mesken tuttuğu yerdir. Kemal Karpat'ın Ottoman Population'ına göre halkı kahir ekseriyetle Türk'tür.

Kuzey Bulgaristan, Batı Arnavutluk ve Mora Yarımadası tarafındaki Güney Arnavutluk'u veya diğer bir ifadeyle içerisinde İstanbul ve Selanik, Trakya ve Makedonya'nın dâhil olduğu bölgeleri ifade eder.

Rumeli eyaletinin kapsadığı alan günümüz Bulgaristan'ı, güney Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk ve Teselya (orta Yunanistan) bölgelerini içermekteydi.

17. yüzyıldan başlayarak kurulan yeni eyaletler sonucunda Rumeli eyaletinin sahası giderek daralmış ve 1864'e gelindiğinde sadece Arnavutluk ve batı Makedonya mıntıkalarından ibaret olmuştur. 1864'ten sonra yürürlüğe giren Vilâyât-ı Umumiye Nizamnâmesi ile birlikte Rumeli eyaleti ortadan kaldırılmıştır.

Rumeli ismi son olarak daha çok merkezi Arnavutluk'la çizilen ve Garbi (Batı) Makedonya'yı ve Manastır Vilayetini de içine alan bölgenin adıdır.
İdari yapıdaki değişikliklerle, 1870 ve 1875'te Rumeli ismi de  mülki taksimatla uyumlu hale getirilmiş ve temsili de durdurulmuştur

1878'de Berlin Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu ile özerk bölge hâline getirilmiştir, fakat 18 Kasım 1885 tarihinde savaşsız bir ihtilalden sonra Bulgaristan'la bütünleşti.

Bugün "Rumeli" ismi bazı zamanlar Türkiye'nin Avrupa kıtasındaki toprakları (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ illerinin tamamı, İstanbul ve Çanakkale illerinin Avrupa Yakası) için kullanılır.

Bazen Rumeli bölge adı ile Trakya adı denkleştirilir ama ikisinin sınırları farklıdır. “Rumeli” ve “Trakya”, aynı yer değildir, sadece kesiştikleri kısımlar vardır.

Rumeli'nin ilk beylerbeyi (mir-i miranı) Lala Şahin Paşa, özel öğretmen (tutor), mürşit, muallim, hadim, atabek, sadrazam I. Murad'ın lalasıdır. Filibe'de 1362den itibaren oturdu. 1382 Rumeli'nin başkenti Sofya'ya taşındı.

Şehabettin Paşa (1436)
Yeğen Paşa (17. yüzyıl)
Ali Paşa (1741-1822)
Georgantzoglu Paşa (1905)

Yazıcı (il yazıcı): Osmanlılarda yeni alınmış toprakların yazımını yapmakla yükümlü görevli. Yazıcı Osmanlı Devleti'nde divan-ı hümayunda ve devlet teşkilâtının diğer kısımlarında, yazı ve kayıt işlerini görmekle vazifeli memur
Kadı: Osmanlı devlet yapısında bir mevki ve makamın adıdır. Günümüzdeki yargı sistemi bağlamında görevleri hâkime denk gelmekle birlikte o dönemin yapısı itibarıyla kentlerde dini bir otoritedirler. Kadı, en genel tarifle kaza yani yargı işlerine bakan görevliye verilen bir unvandı
Kazasker: Osmanlı Devleti'nde en yüksek yönetsel görevlerden birisi. Osmanlı döneminde askeri sınıfa ait şeri ve hukuki davalara bakan kazaskerlik ilmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri olup teşkilat tarihi bakımından ordu kadısı demektir
Müderris: Osmanlı ve Selçuk devlet ve toplum yapısında günümüz öğretim üyesine karşılık olarak kullanılan bir kavramdır. Medreselerde eğitim veren öğretim üyeliğinin bugünkü tam karşılığı profesörlük unvanıdır
Tahrir eminliği: Son derece önemli bir görev olduğu için sancakbeyleri, kadılar, müderrisler, tımar defterdarları, kazaskerler ve merkez bürokrasisi kâtipleri gibi üst düzey devlet memurları görevlendirilirlerdi. Tahrir eminine ilyazıcı, muharrir-i memleket, defter emini de denilirdi.

Rumeli ağızları
Balkanlar
Balkan Yarımadası

Andreas Birken: Die Provinzen des Osmanischen Reiches. Beihefte zum TAVO (Wiesbaden: Ludwig Reichert, 1976).
Halil İnalcık: The Ottoman Empire. The Classical Age. Çevirenler: N.Itzkowitz ve C.Imber (New York: Aristide D. Caratzas, 1989).

Seferihisar, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Urla, kuzeydoğusunda Güzelbahçe ve Karabağlar, doğusunda Menderes ilçeleri, güneyinde ve batısında Ege Denizi bulunmaktadır. Seferihisar, 1884 yılında ilçe olmuştur.

Seferihisar ilçesi topraklarında en eski yerleşim yeri Teos olup, burasının MÖ 1000 yıllarında Akalar'dan kaçan Giritliler tarafından kurulduğu ve İyonyalıların bir kenti olduğu bilinmektedir. Böylece yörenin 3000 yıllık bir yerleşim yeri olduğu söylenebilir. 1884'te ilçe olmuştur. Bu kadar uzun bir süreç içerisinde birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı için tarih içerisinde bir sürü savaşa da tanıklık etmiştir. Dönemdeki değişim ve savaşların izlerini, bölgedeki kalıntılarda görmek mümkündür.
Seferihisar'ın kuruluşuna ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. Bu tezlerden ilkine göre, ilçe M.Ö. 150–146 yılları arasında gerçekleşen III. Pön Savaşları (Roma-Kartaca Savaşları) sonrasında, Kartaca komutanı Anibal'ın Suriye'deki Selefkoslara sığınmak üzere Anadolu'ya geçmesi sırasında, Roma donanmasının konaklama ve üs ihtiyacını karşılamak amacıyla Romalı General Tysaferin tarafından kurdurulmuştur. Bu yerleşime Tysaferinopolis adı verilmiştir.
İkinci görüşe göre ise Seferihisar, M.Ö. 7. yüzyılda Anadolu üzerinden İtalya'ya göç eden Hint-Avrupa kökenli Etrüskler tarafından kurulmuştur. Etrüskler, kıyıya yakın yerleşim arayışları çerçevesinde bölgeyi önce konaklama noktası olarak kullanmış, ardından Teos ve Sığacık limanlarını kullanarak göç etmişlerdir. Göç etmeyen Etrüsk nüfusunun bölgede kalması sonucu Seferihisar'ın M.Ö. 5. yüzyılda gelişmiş bir kent haline geldiği ileri sürülmektedir.
İlçenin adıyla ilgili olarak, Seferihisar isminin kökeninin Romalı General Tysaferin'e dayandığı düşünülmektedir. Bölgenin, Selçuklu dönemine kadar Tysaferin veya Tysaferinopolis olarak anıldığı, Anadolu'nun Türkleşme süreci sırasında “hisar” ekiyle Tysaferinhisar adını aldığı ve zamanla bu ismin bugünkü “Seferihisar” şeklini aldığı değerlendirilmektedir.
Ege Bölgesi'nin diğer kesimleri gibi Seferihisar da tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin egemenliğine girmiştir. M.Ö. 7. ve 5. yüzyıllar arasında bölgede Lidyalılar, Persler, Atinalılar ve Ispartalılar hüküm sürmüş, daha sonra sırasıyla Persler, Bergama Krallığı, Makedonlar, Antik Yunan, Roma ve Bizans İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmiştir.
11 Nisan 1934 tarihi, Seferihisar için önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, ilçe merkezi ile Sığacık Mahallesi'ni ziyaret etmiştir. Atatürk, ilçeye geçmeden önce Sığacık'a uğramış ve sahilde çeşitli incelemelerde bulunmuştur. Burada karşılaştığı bir ilkokul öğretmeninin not defterini incelemiş; Latin alfabesi kullanılmasına rağmen defterin eski harflerle yazılmış olması nedeniyle üzüntüsünü dile getirmiştir. Ziyaret sırasında küçük bir öğrenci olan Mehmet İnce ile sohbet etmiş ve onu takdir etmiştir.
Atatürk, Sığacık'taki ziyaretinin ardından Seferihisar'a dönmüş, yerli üretim kumaştan yapılmış golf elbisesiyle askeri gazinoda ağırlanarak kahvesini içmiş, ardından halkı selamlayarak ilçeden ayrılmıştır.

İl merkezine uzaklığı 45 km'dir. İlçenin kuzeyinde Urla, kuzeydoğusunda Güzelbahçe ve Karabağlar, doğusunda Menderes ilçeleri, güneyinde ve batısında Ege Denizi bulunmaktadır. İlçe merkezi denizden 5 km içeride bulunmaktadır. Seferihisar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 27 metredir. İlçenin yüzölçümü 375 km²dir. Seferihisar'ın matematiksel konumu ise 26°45'00" doğu; 27°01'30" doğu boylamları ile 38°17'00" kuzey ve 38°02'00" kuzey enlemleridir.
İlçe topraklarından demiryolu hattı geçmemekte, en yakın istasyon İzmir kent merkezinde (45 km) ve Adnan Menderes Havalimanı'nda (40 km) hizmet vermektedir.
İlçenin deniz kıyısında yolcu ve yük taşımacılığına ait bir limanı bulunmazken, Sığacık'ta bir balıkçı barınağı ve 400 yat kapasiteli yat limanı bulunmaktadır.
İlçe merkezinin kuruluş yeri deniz seviyesinden 18 m yüksektedir. Kent, kuzey-güney yönünde uzanan Kızıldağlar'ın (1080 m) batısında, denize inen yamaçlar ve Kocaçay Vadisinin düzlükleri üzerine kurulmuştur.
Seferihisar ilçe merkezinin yakın çevresindeki yerleşmelere uzaklığı şöyledir:

Güzelbahçe: 23 km
Konak (İzmir kent merkezi): 45 km
Urla: 30 km
Çeşme: 85 km
Ürkmez: 23 km
Gümüldür: 28 km
Özdere: 38 km
Selçuk: 52 km
Menderes: 45 km

Seferihisar, Urla Yarımadası'nın alçak depresyonlarından biri üzerinde yer almaktadır. Güzelbahçe'den Seferihisar'a doğru uzanan bu geniş depresyon alanı yer yer akarsularla parçalanmış olduğundan arızalı bir görünüm sunar. Bu alan, daha sonra Ulamış, Düzce ve Turgut köylerinin bulunduğu geniş depresyonla birleşerek güneybatı yönünde düz ve düze yakın eğimlerle Azmak Ovası'na ulaşır, oradan da denizle son bulur.
Seferihisar morfolojik bakımdan bazı birimlere ayrılabilir. İlk ayırt edilen birim aşınım yüzeyleridir. Akarsu vadileriyle yarılan aşınım yüzeylerinin eteklerindeki yamaçlar ise ayrı bir morfolojik birim oluşturur.
Seferihisar yöresinin yer şekillerinde akarsu aşındırması sonucu meydana gelen biriktirmenin rolü büyüktür. Nitekim Azmak Dere, Yassı Çay ve kollarının biriktirme şekillerinden alüvyal ova düzlükleri oluşmuştur. Azmak Dere ve kollarının oluşturduğu taban ovasına Azmak Ovası denilmekte, bir başka ova tabanı ilçe merkezinden başlayıp, Teos ören yerine kadar devam etmektedir.
Seferihisar'da diğer bir morfolojik birim kıyılardır. Kıyılar, Urla Yarımadası'nın diğer kıyıları gibi girintili çıkıntılıdır. Bu kıyıların girintili çıkıntılı olmasının nedeni; dördüncü zaman (kuaterner) glasyel dönemi sonunda deniz seviyesinin yükselmesi ve bu arada tektonik hareketler sonucu meydana gelen kırılmalara bağlanabilir.
Sığacık ovası ve güneyindeki kıyılar düz ve girintisizdir. Bu alanlar dereler tarafından getirilen alüvyonla dolmuş ve bugünkü şeklini almıştır.
İlçe arazisinde en fazla yükselti 680 metre ile Çakmaktepe'dedir.

İklim şartlarının belirlenmesinde planeter faktörlerden başka yükselti, rölyef, bakı, kıyı konumu, denizden uzaklık, kıyı akıntıları gibi fiziki coğrafya koşulları da etkili olmaktadır. Seferihisar'da ise morfolojik bakımdan yüksek alanlar az olduğu için rölyefin ve yükseltinin pek etkisi yoktur. Yörenin ikliminde en büyük etki denize aittir. Denize yakınlık ve denizin ılıman etkisiyle sıcaklık kış aylarında pek düşmez.
Seferihisar'da ortalama yıllık sıcaklık, meteoroloji istasyonunun 1929-1995 yılları arası kayıtlarına göre 16,4 C°, aylık ortalama maksimum sıcaklık temmuz ayında 35,2 C°, aylık ortalama minimum sıcaklık 4,2 C°'dir.
Seferihisar ve çevresinde yüksek yaz sıcaklıkları yaşanırken kışlar ılık geçmektedir. Bu duruma göre Seferihisar'ın Akdeniz termik rejim bölgesi içinde olduğu söylenebilir. Çünkü yılın 4 ayında (haziran-temmuz-ağustos-eylül) sıcaklıklar 20 C°'nin üstündedir.
Seferihisar'da yıllık ortalama rüzgâr hızı, yaklaşık olarak 3,5 m/sn civarındadır. Ocak, şubat, mart aylarında rüzgâr hızında nispi bir artış gözlenirken mart ayından haziran ayına kadar bir azalma daha sonra tekrar yükselme gözlenmekte ise de bunlar önemli bir değer değildir. Diğer yandan kışın ve geçiş mevsimlerinde rüzgârın hızı zaman zaman oldukça artmaktadır.
Seferihisar'da yıllık ortalama bağıl nem %64 olup, aylara göre değişmektedir. Sonbahardan itibaren bağıl nem oranı ilkbahar sonuna kadar yıllık ortalamadan fazla, mayıs ayından itibaren yıllık ortalamanın altındadır. Minimum nem durumuna bakıldığında; hiçbir ayda atmosfer neminin %10'un altına düşmediği anlaşılır. Batı sektörlü rüzgârların etkin olduğu, sıcaklığın azaldığı, bulutluluğun arttığı kış aylarında bağıl nem oranı artmakta, kuzey sektörlü rüzgârların görüldüğü ve bulutluluğun azaldığı yaz aylarında ise azalmaktadır. Kısaca söylenebilir ki deniz etkisinde olan yörede bağıl nem değerleri her ay yüksektir.
Seferihisar'da yıllık ortalama yağış miktarı 588,1 mm'dir. En yağışlı mevsim kış mevsimi ve en yağışlı ay aralık ayıdır (142 mm). En az yağış ise yaz aylarında görülür (temmuz ayında 1 mm). Seferihisar yarı nemli, mezotermal, su noksanı yaz aylarında çok kuvvetli, deniz etkisi alan bir özelliğe sahiptir. Mayıs-eylül ayları arasında topraktaki su yetersizliği yörede tarım faaliyetlerini olumsuz etkilemektedir. Kasım ayından nisan ayına kadar olan dönemde ise buharlaşma az olduğu ve yağış miktarları da yeterli olduğu için toprakta su bulunmaktadır.

Seferihisar ekolojik ve fizyonomik bakımından ortak özellikler gösteren bitki topluluklarına sahiptir. Bitki toplulukları iki ana formasyonda görülür. Bunlar; maki topluluğu ve orman topluluğudur. Maki olarak ayırt edilen ve baskın türlerini, delice, menengiç, zakkum, katırtırnağı ve yer yer fundaların oluşturduğu formasyonda maki - garig şeklinde topluluklar da vardır. Ayrıca küçük topluluklar halinde kızılçam ormanları ile yüksek yapılı, kalın gövdeli, tek ağaç şeklinde meşeler yayılış gösterir. Doğal bitki örtüsü arasında kültür bitkilerinden zeytin ve narenciye ağaçları dikkati çeker.

Seferihisar, Cittaslow ağına “yerel üreticilerin desteklenmesi” teması ile 2009 yılında başvurmuştur. Bütün kriterleri yerine getirerek Türkiye'nin ilk yavaş şehri seçilmiştir. Bu sayede, genellikle büyük şehirlerdeki hızlı yaşamdan farklı olarak, hızlı yaşamın getirdiği stresten uzak ve huzurlu yaşamı benimsemiştir. Cittaslow, Seferihisar şehrini bu sayede yavaşlığa ve yerelliğe teşvik etmiştir. Ayrıca bu kavramı benimsedikten sonra insanlar tarafından daha çok bilinmeye başlamıştır.

Hem Seferihisar'ın köklü olan tarihini görmek hem de sakin şehir olmasını deneyimlemek isteyen ziyaretçi ve turistlere açık bir yerdir. Seferihisar, İzmir'e yaklaşık olarak 45 km uzaklıktadır ve merkezine ulaşım, karayolu üzerinden sağlanmaktadır. Buraya ulaşmak isteyen kişiler İzmir'e gelip merkezden düzenli olarak kalkan otobüs seferleri ile Seferihisar'a ulaşımlarını sağlayabilirler.
Alternatif olarak İzmir Adnan Menderes Havalimanını kullanabilirler. Bu havalimanının özelliği Seferihisar'a en yakın havalimanı olmasıdır ve merkeze yaklaşık olarak 70 km 

Selçuk, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Menderes ve Torbalı, kuzeydoğusunda Tire ilçesi, güneyinde Aydın ilinin Kuşadası ve Söke ilçeleri, doğusunda Aydın ilinin Germencik ilçesi, batısında Ege Denizi bulunmaktadır. Ünlü Efes Antik Kenti, Şirince köyü, Meryem Ana Evi, Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olan Artemis Tapınağı Selçuk'ta bulunmaktadır.

Selçuk eski adıyla Ayasuluk, 1304 yılında Aydınoğulları Beyliği'nin eline geçmiş ve 1426 yılında Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. İmparatorluk dağılmadan önce Aydın Vilayeti'ne bağlı İzmir Sancağı'nın Kuşadası kazasına bağlıydı. 1914'te Ayasuluk olan adı Selçuk olarak değiştirilmiştir. 1919-1922 yılları arasında İtalyanlar ve Yunanlar tarafından işgal edilmiştir. Kurtuluş Savaşından sonra Akıncılar adıyla anılmaya başlamıştır. 1922'de Kuşadası'nın parçası olarak yeni kurulan İzmir iline bağlanmıştır. 1 Eylül 1957'de Kuşadası'ndan ayrılarak ilçe ünvanını almıştır.
Selçuk, dünyanın en büyük açık hava müzelerinden biridir. Antik Çağ'ın en önemli yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Selçuk'ta bulunan tarihi yapıların büyük bir bölümü ayaktadır. Efes ören yeri, Türk ve dünya turizmi açısından çok önemli bir merkezdir. Efes her yıl yaklaşık olarak 2 milyon ziyaretçi tarafından gezilmektedir. Selçuk Efes Müzesi, sahip olduğu ve sergilediği sadece yerel eserlerle Avrupa'nın en önemli ve en zengin müzelerinden birisidir. Bu etkinlikler dışında, müzede verilen konferanslar ve açılan resim sergileri kültür hayatını canlı tutmaktadır. Selçuklu sanatının en önemli eserlerinden biri olan İsa Bey Camii Selçuk'tadır. Cami, hem avlulu Türk camii tipinin, hem de Anadolu sütunlu camilerinin bilinen en eski örneğidir.
İlk çağın en ünlü şehirlerinden biri olan Efes, Küçük Menderes Nehri'nin sularını boşalttığı körfezin yakınında kurulmuştur. Tarıma elverişli toprakları, Doğu'ya açılan büyük bir ticaret yolunun başında oluşu, gerek Antik Çağ'da, gerekse de Hristiyanlık döneminde çok önemli bir dini merkez oluşu, tarihe büyük bir kent olarak geçmesini sağlamıştır. İlim ve sanat dünyasında da adını duyurmuş, ünlü kişiler yetiştirmiştir. Bunlar arasında, rüya tabircisi Artemidorus, şair Kallinos ve Hipponaks, filozof Herakleitos, ressam Parrhasius, gramer bilgini Zinodotos sayılabilir.
Efes'in tarihi MÖ 6. binyıla kadar uzanmaktadır. Bu sonuca son yıllarda Arvalya ve Çukuriçi höyüklerinde ele geçen arkeolojik yerleşke bulgularıyla varılmıştır. Ayasuluk Tepesi'nde yapılan kazılar da burada Erken Tunç Çağı'ndan Hellenistik Çağ'a kadar kesintisiz yerleşmenin var olduğunu göstermiştir. Bu da eski Efes'in Ayasuluk Tepesi'nde olduğunu, buranın Anadolu kavimleri ve Hititler tarafından iskân edildiğini ispatlamaktadır. Ayrıca Hitit yazılı metinlerinde Apasas olarak geçen kentin bu kent olduğu da kesinleşmiştir.
Strabon ve Pausanias gibi yazarlar, tarihçi Herodot, Efesli şair Kallinos gibi antik kaynaklar Efes'in Amazonlar tarafından kurulduğuna ve yerli halkın Karyalılar ve Lelegler'den oluştuğuna işaret etmektedirler.
MÖ 1050'de Androklos, diğer eski Yunan kolonistleri gibi Anadolu'ya gelmiş, Efes ve civarını almıştır. Efes, MÖ 7. yüzyılda Kimmer istilasına uğrar ve Artemis Tapınağı yerle bir edilir. MÖ 560'ta kent Lidyalılarca Artemision çevresine taşınır. MÖ 386'da akdedilen Kral Barışı'nın sonunda Efes, Büyük İskender'in gelişine dek sürecek olan Pers egemenliği altına girer.
Bugün gezilen Efes, büyük ölçüde, Büyük İskender'in generallerinden Lysimakhos tarafından MÖ 300'lerde kurulmuştur. Efes, Bizans döneminde tekrar yer değiştirmiş ve ilk kurulduğu Ayasuluk Tepesi'ne gelmiştir.
277 km2lik alanı kapsayan ilçe, merkez dâhil, 1 belde ve 9 köyden oluşmaktadır. Selçuk'un denize uzaklığı 8 km, denizden yüksekliği ise 16 metredir.

Selçuk, İzmir ilinin en güneydeki ilçesidir. İzmir-Aydın karayolu üzerinde yer alır ve denize kıyısı vardır. İlçenin kuzeyinde Menderes ve Torbalı, kuzeydoğusunda Tire ilçeleri, doğusunda Aydın ilinin Germencik ilçesi, güneyinde Aydın ilinin Kuşadası ve Söke ilçeleri, batısında Ege Denizi bulunmaktadır. İzmir il merkezine 74 km mesafededir. Selçuk ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 21 metredir. Yüzölçümü 317 km2dir. 9 km'lik sahili ile Türkiye'nin en uzun sahillerinden biri olan Pamucak Sahili ilçe merkezinin 9 km batısındadır.
Batı Anadolu'dan doğan Küçük Menderes Nehri, geniş bir ova ile ilçeye 3 km kuzeyinden geçip, 9 km batısından denize dökülür. Doğusunda yükseklikleri pek fazla olmayan Maden, Kayser ve Sarıkaya dağları; güneyinde ise, eteğinde büyük bir medeniyetin kurulmasına sahne olmuş Bülbül Dağı vardır. Kuzeydoğusunda Belevi Gölü, kuzeybatısında Kuş Cenneti ve adları Çakal, Gebekirse, Cevaşır ve Kazan olmak üzere toplam 5 doğal göle sahip olan Selçuk'ta, doğa çeşitli kuşların barınmasına olanak sağlamaktadır. Selçuk yüzölçümünün, %52 gibi büyük bir bölümünün ormanlık alan olması, ilçenin doğal deseninin zenginliğini oluşturur.

İlçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçer.

2020 yılı nüfus verilerine göre toplam nüfusu 37.386'dır. Selçuk kış mevsimlerinde büyük bir kasaba nüfusuna sahip olmakla birlikte, yaz mevsimlerinde turizmin de etkisiyle nüfusu bazı küçük illerin nüfusunu aşar.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin ekonomisi öncelikle turizme dayalıdır, sonrasında sırasıyla tarım ve hayvancılık gelir. Zeytin, üzüm, narenciye (özellikle mandalina, şeftali, nar) tarım faaliyetlerini oluşturur. Hayvancılık olarak küçükbaş hayvancılıktan sonra büyükbaş hayvancılık gelir. Orta büyüklükte bir sanayi sitesi bulunmaktadır. İlçede her türlü sebze ve meyve yetişmektedir.

Pamucak Plajı 6 büyük otele, Selçuk Belediyesi'ne ait bir tesise, bir de Mocamp Tesisi'ne sahiptir. Şirince köyü, popüler bir kırsal turizm merkezidir.
İlçedeki tarihî eserler arasında Artemis Tapınağı (Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri), Efes Antik Kenti (UNESCO Dünya Mirası), Meryem Ana Evi ve Kilisesi, St. Jean Kilisesi ve Mezarı, Selçuk (Ayasuluk) Kalesi, İsa Bey Camii, İsa Bey Hamamı, Yedi Uyuyanlar, Bizans Su Kemerleri ve Pollio Su Kemeri yer alır.
Her yıl ocak ayının üçüncü pazarında Pamucak sahilinde “Selçuk-Efes Deve Güreşleri Festivali” düzenlenir. Festival deve güreşi otoriterlerince “en popüler ve en iyi organizasyon” olarak seçilmiştir. Ayrıca eylül ayında ilçe merkezinde düzenlenen “Uluslararası Selçuk-Efes Kültür Sanat Turizm Festivali ve Kurtuluş Şenlikleri” ilçenin gelenekselleşmiş kültür ve sanat etkinliklerindendir.

Selçuk Efes Spor, 1943 yılında kurulmuş olup uzun yıllar 3. Lig'de mücadele etmiş, şu an İzmir amatör liglerinde mücadele etmektedir. İlçedeki diğer spor kulüpleri Selçuk Gençlik Spor, Selçuk Belevi Gençlerbirliği Spor ve Selçuk Çamlık Spor'dur.

Selçuk merkezde 6, Belevi'de 1, köylerinde 6 olmak üzere toplam 13 ilköğretim okulu, 3 anadolu lisesi, 2 meslek lisesi, 1 imam hatip lisesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Türk Hava Kurumu Üniversitesi'ne ait 2 yüksek öğretim kurumu bulunmakta; 8300 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 375 öğretmen görev yapmaktadır.

İlçede, sağlık hizmetleri 1 devlet hastanesi, 5 aile sağlığı merkezi tarafından verilmektedir.
1993 yılından bu yana Selçuk Devlet Hastanesi Uluslararası Hastaneler Federasyonu üyesidir.

Selçuk'a tüm ulaşım yollarıyla ulaşılabilir. Kara yolu ile İzmir-Aydın Otoyolu, hava yolu ile Adnan Menderes Havalimanı ve Selçuk-Efes Havalimanı, deniz yolu ile Kuşadası Limanı, demir yolu olarak İzmir (Basmane) - Selçuk - Denizli yönüne giden, günde 8 defa karşılıklı düzenlenen ve 75 dk süren tren seferleri veya banliyö hattı İZBAN kullanılabilir.
Selçuk, İzmir-Aydın kara ve demir yolu üzerinde kurulmuştur. Denize kıyısı olmasına rağmen limanı yoktur.
İl Özel İdaresi, Selçuk Belediyesi ve Türk Hava Kurumu işbirliği ile inşa edilen 1993 yılında faaliyete geçen Selçuk Efes Havaalanı'nın işletmesi Türk Hava Kurumunca yürütülmektedir. Havaalanı ilçenin batısında olup 3 km uzaklıktadır. Pist uzunluğu 1740 metre, pist eni 30 metredir. Orman yangınlarına uçak ile müdahale amacıyla meydan içerisinde 60 ton kapasiteli su havuzu mevcuttur. Aynı zamanda eğitim merkezi durumunda olan havaalanında paraşüt, planör, motorlu yelken kanat, yelken kanat ve motorlu uçak eğitimleri yapılmaktadır. Havaalanında hava taksi veya ambulans olarak kullanılabilecek 4 ve 6 yolcu kapasiteli 2 adet uçak her an hazır tutulmaktadır.
Selçuk'a bağlı tüm köylerin ana yolları asfaltlanmıştır. Merkezde ise yolların büyük bir bölümü beton ve parke taş döşenmek suretiyle yenilenmiş olup, kalan kısımları program dâhilinde düzenlenmekte ve yenilenmektedir.

 Siegburg, Almanya
 Lienz, Avusturya
 Kobuleti, Gürcistan
 Dion, Yunanistan
 Radoviş, Kuzey Makedonya
 Ourém, Portekiz
 Hennef, Almanya
 Prizren, Kosova
 İzmit, Kocaeli
 Erbaa, Tokat

T.C. Selçuk Kaymakamlığı 26 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Selçuk Belediyesi 24 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sevgi, İzmir ilinin Gaziemir ilçesine bağlı bir merkez mahalledir.

Daha önceleri İzmir ili Konak ilçesine bağlı olan mahalle, 1992 yılında, yeni kurulan İzmir ili Gaziemir ilçesine bağlanmıştır.

Mahalle, İzmir il merkezine 16,4 km, Gaziemir ilçe merkezine 1,5 km uzaklıktadır.
Mahalle, ilçenin orta-batısındadır. Kuzeyinde ve batısında  Yeşil Mahallesi (sınır: 651. Sokak), kuzeydoğusunda Gazikent Mahallesi (sınır: Abdulhamit Yazıcı Caddesi), batısında Dokuz Eylül Mahallesi ve Adnan Menderes Havalimanı (sınır: Akçay Caddesi), güneyinde Menderes ilçesinin Görece ve Ata mahalleleri vardır. Gaziemir Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi, Gaziemir Nevvar Salih İşgören Devlet hastanesi, Gaziemir Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Gaziemir Şehit Serhat Sığnak Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Şehit Er Selahattin Şener Anadolu İmam Hatip Lisesi ve Dokuz Eylül Koleji bu mahallededir.

 OpenStreetMap'te Sevgi, Gaziemir ile ilgili coğrafi veriler  

}

Tire, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Ödemiş, kuzeyinde Bayındır, batısında Torbalı ve Selçuk ilçeleri, güneyinde Aydın ili bulunmaktadır. Nüfusu 2025 yılı itibarıyla 87.571 kişidir.

Tire, çağlar boyu zengin coğrafyasının sağladığı olanaklarla birçok uygarlığa sahne olmuştur. Bunlar Hitit, Frigya, Lidya, Pers, Helen, Roma ve Bizans dönemleridir. Ancak özellikle Türklerin Tire'yi ele geçirmesinden sonra Tire'de çok zengin tarihi ve kültürel bir birikim sağlanmıştır. Tire, tarihçi Pachmeres'in deyimi ile "Keşişler Yöresi", Şerafeddin Zafernamesi'nde "Rum'un Meşhur Kenti", Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde "Şehr-i Muaz-zam Tire" olarak adlandırılan bir beldedir. Kâtip Çelebi (1608-1656) Tire'yi "Eski Taht Şehri" olarak nitelendirirken, 1908 Aydın Vilayeti Salnamesi'nde ilçe "Ulemalar Yatağı" olarak geçmektedir.
Tire'nin ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bununla beraber MÖ 2000 yıllarında adının geçtiği ve Hititler Dönemi'ne kadar uzanan kaynaklarda adının Hisar-Kale anlamına gelen Tyhra, Thira, Thyroion, Apeteria, Teira ve Roma döneminde şehir anlamına gelen Arcadiopolis adıyla geçtiği görülmektedir. Hitit arşivi belgeleri Kadeş Savaşı'na katılanları sayarken Turşalardan (Tirha) söz etmektedir. Frigyalılar Dönemi'nde Heraklid Sülalesinin egemenliği altına giren Küçük Menderes Vadisi'nde bu dönem Frig Krallığı'nın yıkılması ile son buldu. Tarihi kaynaklardan bu döneme ait hiçbir bilgi edinilememekte ve dolayısıyla bu tarihler karanlık olarak kalmaktadır. Lidya Devleti'nin ünlü krallarından Gieges'in Tire'de görev yapması da yörenin önemini artırmıştır. Daha sonra Thomos (Bozdağ)'dan inen Faktalos (Sart Deresi) çayının altın rezervleri Lidya'yı zengin bir ülke yapmış ve dünyadaki ilk madeni sikke burada basılmıştır. Lidyalılardan sonra MÖ 650'li yıllarda Pers egemenliğine giren Tire, kısa bir süre sonra tekrar Lidya'ya bağlanmıştır. Lidya Kralı Krezüs'ün döneminde yeni ve büyük bir uygarlık ile büyük zenginlik oluşturulmuştur. Sonraki dönemlerde Tire Romalılara geçmiş, bu dönemde de Anadolu'nun en seçkin şehri konumunu sürdürmüştür. Bu dönemde Tire bir Hristiyan şehri haline gelmiş ve birçok yerde kiliseler ve ayazmalar yapılmıştır. Bu dönemin eserlerinden Halkapınar köyündeki II. Teos'un anıtsal mezarı dikkate değer bir örnektir.
Tire'nin Bizans döneminde de Kadıköy (İstanbul) ve Nikaea (İznik) meclislerinde de etkin, karar verici bir konumu olduğu bilinmektedir.
1390 yılında Aydınoğulları Beyliği Osmanlılara bağlanınca Beylik Lideri İsa Bey Tire'de oturmaya zorunlu tutulmuş ve başkent Selçuk'tan çıkarılmıştı. Yıldırım Bayezid İsa Bey'in Kızı Hafsa Sultan'ı alarak akrabalık sağladı. Bu olay beyliğin ilk sona erişi oldu. Osmanlı Devleti'nin Ankara Savaşı'ndan yenik çıkması siyasi dengeyi değiştirdiği gibi Aydınoğulları Beyliği'nin yeniden tarih sahnesinde görülmesini sağladı. Beyliğin Ankara Savaşı'ndan sonraki yönetim kenti Tire olmuş, Beylik Lideri İsa Bey'in çocukları Musa ve II. Umur Beyler babalarının ölümünden sonra Beyliği Tire'den yönetmişlerdir.
1426 yılında kesin olarak Osmanlı Devleti'ne bağlanan Tire, gerek siyasi gerek ekonomik ve gerekse kültürel varlığı nedeniyle Osmanlıların bu kente daha ciddi eğilmelerini sağlamıştır. Bu dönemde yeni kurulan Aydın vilayetinin sancağı da Tire olmuştur. Özellikle II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet Dönemlerinde girişilen imar hareketleri kenti kısa sürede imparatorluk sınırları içinde birinci dereceden kent konumuna sokmuştur.
Türkiye'nin idari örgütlenmesinde önemli yer alan Tire, 1922'de Türk Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması ve 1923 yılında Cumhuriyet'in ilanı ile 20 Nisan 1924 tarihli sancakların kaldırılması ve yerlerine illerin kurulması kanunu ile yeni kurulan İzmir iline bağlanmıştır.

İzmir'in güneydoğusunda yer alan Tire, il merkezine 80 km uzaklıktadır. İlçenin doğusunda Ödemiş, kuzeyinde Bayındır, batısında Torbalı ve Selçuk ilçeleri, güneyinde Aydın ilinin Germencik, İncirliova ve Efeler ilçeleri bulunmaktadır. Tire ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 111 metredir. Yüzölçümü 716 km²dir. Kuzeyinde Küçük Menderes Ovası yer alır.
"Yeşil Tire" olarak anılır çünkü yemyeşildir. Deniz seviyesinden yüksekliği 96 metredir. İlçe sınırları içerisinde bulunan Güme Dağları 1646 m yüksekliğindedir. Dağlara doğru çıkıldıkça çok sayıda bitki türü bulunmaktadır. Tarımsal ürünlerin çeşitliliğinde ilçenin tek akarsuyu olan 175 km uzunluğundaki Küçük Menderes ırmağının da önemli rolü vardır.

Bu ilçede Akdeniz iklimi görülmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçer. Her yıl ortalama yağış miktarı 600–650 mm olarak gerçekleşmekte en fazla yağış aralık, ocak, şubat ve mart aylarında görülmektedir. İlçede sıcaklık yazın +40 dereceye kadar yükselirken kışları en düşük sıcaklık +3 derece civarında olmaktadır. Bitki örtüsü bakımından maki bitki topluluğu egemendir. Toprak yapısı kumlu, killi ve kır taban bir görüntü vermesine rağmen oldukça verimli ve çok çeşitli ürün yetiştirilmesine elverişlidir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi tarım, ticaret ve sanayiye dayanmaktadır. Tarım ürünleri başta pamuk olmak üzere, buğday, silajlık mısır, arpa, tütün, susam, domates, biber, enginar ile karpuz, kavun, incir, zeytin, kestane, nar, ceviz, kiraz, karadut ve her türlü meyve, sebzedir. Arıcılık ilerlemiş durumdadır. Besi ve süt inekçiliği gelişmiştir. Son yıllarda Tire'deki süt sığır işletmeleri yapısal açıdan değerlendirildiğinde aile işletmeciliğinden ticari işletmeciliğe doğru değişim içerisine girdiği gözlenmektedir. Bu bağlamda Tire'de 100 baş ve üzeri süt sığırı yetiştiren yaklaşık 20 işletme bulunmaktadır. Tire Organize Sanayi Bölgesi'nin kurulması sonucunda, ilçede sanayi de önemli ivme kazanmış bulunmaktadır. Tire'de süt hayvancılığına paralel olarak 7.711 hektar çayır ve mera alanı mevcuttur. Bu yönüyle de Tire toprakları büyük ve küçükbaş hayvancılığın verimli bir şekilde yapılmasına ortam sağlamaktadır. Tire'de süt üretimi günlük ortalama 250 tonu bulmaktadır. Bu üretimin bir kısmı yerel mandıralar tarafından işlenerek peynir, tereyağı, yoğurt ve ayran olarak tüketime sunulmaktadır. Üretilen sütün önemli bir kısmı Türkiye'nin önde gelen süt firmalarına pazarlanıyor. Tire'deki süt ürünleri imalatı yapan firmalar yılda yaklaşık 600 ton beyaz peynir, 350 ton tulum peyniri, 40 ton lor peyniri ve 60 ton tereyağı üretmektedirler.

İlçeye özgü yemekler Tire şiş köftesi ve tak tak kebabı olarak da bilinen kuyu kebabıdır. Tire yoğurdu ile de ünlüdür. Tire Kent Müzesi ilçede bulunmaktadır. Tire'nin tarihini taşıyan en önemli yapılar camileridir. İlçe merkezinde bulunan 56 caminin 50'si tarihidir.

2018 yılında hizmete giren Gazi Mustafa Kemal Atatürk Stadı, 13.500 kişi kapasitelidir. İlçede Tire Belediyespor ve Tire 2021 Futbol Kulübü faaliyet göstermektedir.

İlçede 2 anaokulu, 35 ilkokul, 16 ortaokul, 10 lise, halk eğitim merkezi, mesleki eğitim merkezi, öğretmenevi ve Akşam Sanat Okulu ve 4 özel okul bulunmaktadır. Ayrıca Ege Üniversitesine bağlı meslek yüksekokulu vardır.

İlçede modern 238 yataklı devlet hastanesi, 22 sağlık ocağı, Toplum Sağlığı Merkezi, Verem Savaş Dispanseri ve Ana Çocuk Sağlığı Merkezi bulunmaktadır.

İzmir (Basmane) - Torbalı - Tire istasyonları arasında her gün, günde 5 kez karşılıklı 90 dk süren tren seferleri düzenlenmektedir. İlçede demir yolu ulaşımı modern olarak yapılmakta ve çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Torbalı (İZBAN) - Tire arasında 798 numaralı düzenli ESHOT seferleri düzenlenmektedir. İzmir, Denizli, Nazilli, Kuşadası, Selçuk, Ödemiş, Torbalı, Bayındır otogarlarından minibüs seferleri de mevcuttur. İstanbul, Ankara, Antalya otogarlarından ise otobüs seferleri düzenlenmektedir.
Araba ile İzmir-Aydın kara yoluna girdikten sonra Torbalı, Tire tabelalarını takip edip Torbalı çıkışından sonra Aydın kavşağından Tire yönüne devam edilebilmektedir. Bu yol ile ulaşım ortalama 100 dk sürmektedir. Otobandan ise İzmir-Aydın otobanı Belevi (Selçuk) çıkışını kullanıp Tire kara yolu ile ulaşılabilmektedir.

T.C. Tire Kaymakamlığı 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tire Belediyesi 3 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Torbalı, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Buca ve Kemalpaşa, doğusunda Bayındır ve Tire, güneyinde Selçuk, batısında Menderes ilçeleri bulunmaktadır. İlçede Akdeniz iklimi görülür. 2023 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre ilçede 214.059 kişi yaşamaktadır.

İsmini antik çağın ünlü şehirlerinden biri olan Metropolis diğer adıyla Triyanna ya da Tripolisten aldığı rivayet edilen Torbalı, tarihin bilinen devirlerinden beri çeşitli uygarlıkların merkezi durumundadır.
Torbalı, Küçük Menderes havzasının verimli toprakları üzerine kurulmuştur. Ephesos (Selçuk), Smyrna (İzmir), Kolophon (Değirmendere), Nation (Ahmetbeyli) ve Nif (Kemalpaşa) antik kentleri arasında kalan bölgede, MÖ 3000 yıllarında ilk yerleşim gerçekleşmiştir.
Metropolis kentiyle birlikte yöreye gelişmiş, MÖ 7. yüzyılda Lydia zamanında en parlak çağını yaşamış, daha sonra da sırasıyla Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağları ile Frigya, Lydia, Pers, Roma ve Bizans dönemlerini, 1071-1317 tarihlerinde Selçuklular ve Aydınoğuları, daha sonraları Osmanlı dönemini yaşamıştır.
Torbalı'nın Türk egemenliğinde bir yönetim birimi statüsü kazanması 1390 yılında Yıldırım Beyazıt'ın Şehzadesi Ertuğrul Bey'in vali olarak Aydın'a atanmasıyla başlamış, Torbalı o dönemde İzmir Sancağına bağlı bir yerleşim birimi olarak kayıtlara geçmiştir.
1425 yılından sonra ise Osmanlı yönetimi altına girmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'nı müteakiben 15 Mayıs 1919 - 7 Eylül 1922 yılları arasında 40 aya yakın süre işgal altında kalan Torbalı, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması ve Cumhuriyetin ilanı ile birlikte İzmir'in Sancağı olarak kurulmuş, bundan sonra İzmir'e bağlı bir nahiye olmuştur.
Torbalı'nın 200 hanesinde 87'si, Yunan işgali sırasında, Aydın'dan çekilen Yunan kuvvetleri tarafından 1922 Eylül'ünde yakılmıştır ve yağma edilmiştir. Bu esnada 25 erkek ve kadın Yunanlarca öldürülmüş ve tüm işgal boyunca Torbalı merkezden 50'den fazla şahıs öldürülmüştür. Ayrıca çevre mıntıkadan toplanan 23 kişi de Torbalı Demiryolları hangarında Yunanlarca yakılarak öldürülmüştür.
Torbalı, 26 Haziran 1926'da yürürlüğe giren 877 sayılı Teşkilatı Mülkiye Kanunu ile Merkez ilçeden ayrılarak ilçe ünvanını almıştır. 1927 yılında ise ilçede belediye kurulmuştur.

Torbalı, İzmir ilinin güneydoğusunda yer alır. İl merkezine uzaklığı 45 km'dir. İlçenin kuzeyinde Buca ve Kemalpaşa, doğusunda Bayındır ve Tire, güneyinde Selçuk, batısında Menderes ilçeleri bulunmaktadır. İlçenin yüzölçümü 577 km²dir. 60 mahallesi bulunmaktadır.
Torbalı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 35 metredir.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisinde sanayi ve tarım çok önemli bir yer tutmaktadır. Seracılık, sebzecilik ve hayvancılık ileri düzeydedir. Torbalı ilçesi 1989 yılından itibaren İzmir'in en büyük sanayi merkezine dönüşmüştür. Alfemo, Merinos, JTI gibi firmalar ilçede fabrika açmış, ayrıca Tukaş, Chevrolet, Dr. Oetker ve Philsa firmaları ise merkezlerini bu ilçeye taşımışlardır. Sanayi üretiminin bölgede çoğalması ile daha önce tarım ve hayvancılık için kullanılan araziler yüzde binler ile ifade edilebilen değer artışları sayesinde sahiplerine büyük kazançlar sağlamıştır. Öncelikle ilçe nüfusu 10 yıllık bir süre içerisinde 24.000'den 140.000'lere tırmanmıştır. İlçe halkının yanı sıra İzmir ve diğer ilçelerden binlerce insan da bu kuruluşlarda çalışmaktadır.
2015 verilerine göre, "Ege'nin 100 büyük sanayi kuruluşu" listesindeki on beş şirket ile "Türkiye'nin en büyük 500 sanayi kuruluşu" listesindeki beş şirket Torbalı merkezlidir.

İlçede 46 ilköğretim okulu, 9 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 21.309 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 1.193 öğretmen görev yapmaktadır.

İlçede 1 devlet hastanesi, 2 özel hastane, 17 sağlık ocağı, 3 sağlık evi, 1 ana çocuk sağlığı merkezi, 1 verem savaş dispanseri hizmet vermektedir.

Torbalı, İzmir'e 45 km uzunluğunda çift hatlı demiryolu ile bağlıdır. İzmir-Aydın Otoyolu karayolu ulaşımını hızlandırmıştır. Adnan Menderes Havalimanı'na ve Ege Serbest Bölgesi'ne 30 km uzaklıktadır. Karabel Geçidi üzerinden, Kemalpaşa-Ankara karayoluna bağlantısı vardır. Bu olanaklar, son yıllarda, ilçeyi sanayi yatırımları açısından önemli bir çekim noktası haline getirmiştir. Banliyö treni hattı İZBAN, 6 Şubat 2016'da Torbalı'ya uzatılmıştır.

Torbalı Belediyesi16 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Torbalı Kaymakamlığı1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Urla, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Güzelbahçe ve Seferihisar, batısında Çeşme, kuzeybatısında Karaburun ve Ege Denizi, kuzeyinde İzmir Körfezi ve güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Nüfusu 2024 yılı TÜİK verilerine göre 79.610'dur.

Urla eski İyon Klazomenai kentinin harabelerini barındırır. Güzelbahçe'nin hâlâ kullanılan eski isminde (Klizman) bu ismin izi vardır. Bizans zamanında Bryela (Tanrının Kadını - Meryemana) ismini alan bu kent sonra muhtemelen bir sessiz harf transpozisyonu ile Vourla (Yunanca Sazlık) olarak anılmıştır. Urla ismi muhtemelen bu isimden kaynaklanmıştır.

Urla'da yapılan arkeolojik araştırmalarda İskele Mahallesi'ndeki Limantepe Höyüğü'nün MÖ 4000'lere kadar tarihlenebilen bir merkez olduğu ortaya çıkarılmıştır. Buluntuların en önemlilerinden birisi kent limanı olup Ege Denizi'nin bilinen en eski limanlarından biri olduğu kabul edilmektedir. Antik Klazomenai kenti de liman bölgesinde yer alır. Kent, Antik Çağ'da özellikle zeytinyağı üretimiyle önemli bir ticaret merkezi olmuştur.
Urla, Aydınoğulları Beyliği ile 1330'lu yıllarda ilk kez Türk egemenliği ile tanışmış, 14. yüzyıl sonlarında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Urla 16. yüzyılda Ayşe Hafsa Sultan'ın Manisa'da inşa ettirdiği külliyenin gelirlerini karşılayan vakıf yapısı içinde yer almıştır. Denizli Mahallesi Camii, Kamanlı Camii, Sungurlular Camii, Hacı Turan Kapan Camii ve Fatih İbrahim Bey Camii ve Hacı Turan Şadırvanı 15. ve 16. yüzyıllarda yapılmış Türk eserleridir.
Urla, 1867'de Aydın Vilayeti'nin İzmir sancağına bağlanarak ilçe ünvanı almıştır. 1890'da ilçede belediye teşkilatı kurulmuştur. 16 Mayıs 1919'dan 12 Eylül 1922'ye kadar Yunan işgali altında kalmıştır.

Şehir merkezine 35 km uzaklıkta yer alır. İlçenin doğusunda Güzelbahçe ve Seferihisar, batısında Çeşme, kuzeybatısında Karaburun ve Ege Denizi, kuzeyinde İzmir Körfezi ve güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Yüzölçümü 727 km²dir. Otuz altı mahallesi vardır. Belediye binası Hacıisa, Urla'da konumlanmıştır.
Urla ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 69 metredir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede 2015 yılından beri her yıl bahar aylarında Urla mutfağının tanıtıldığı Enginar Festivali düzenlenmektedir. Buna ek olarak Urla'ya bağlı Özbek Mahallesinde her yıl Mart Dokuzu Ot Bayramı yapılmaktadır.

Güvendik sırtlarından Urla kıyıları ve önündeki 12 ada ile İzmir Körfezi seyredilebilmektedir. Bademler Mahallesi, tiyatrosu ve sera çiçekçiliği ile bilinmektedir. Barbaros, Özbek, Balıklıova ve Gülbahçe Mahalleleri de turizm açısından öne çıkmaktadır.

Belediye başkanları

İlçede 30 ilköğretim okulu ve 5 ortaöğretim kurumu bulunmaktadır. 6.764 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 441 öğretmen görev yapmaktadır. Yükseköğretim kurumları bakımından ise ilçede İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nün yerleşkesi, Ege Üniversitesi'ne bağlı Su Ürünleri Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksekokulu bulunmaktadır.

İzmir-Çeşme Otoyolu ilçeden geçmektedir. Haziran 2017'den beri ilçeye yaz sezonunda İZDENİZ vapurları sefer düzenlemektedir.

Sanat Sokağı, Urla
Urla Enginar Festivali
Mermerli Çeşme Urla
Özbek, Urla
Mart Dokuzu Ot Bayramı
Yıldıztepe Şehitliği
Malgaca Pazarı

Urla Belediyesi 20 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Urla Kaymakamlığı 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Uzay Kampı Türkiye 7-15 yaş grubundaki öğrencileri bilim ve teknoloji alanlarında bilgilendirip, uygulamalı eğitimlerle takım çalışması, zaman yönetimi, liderlik gibi alanlarda bireysel gelişimlerini geliştirmeyi hedeflemektedir. Talebe göre yetişkinlere yönelik şirket gelişimi ve motivasyon programları da oluşturulabilmektedir. Türkiye'nin astronomi, uzay bilimleri ve teknolojileri alanında eğitim veren ilk ve tek eğitim merkezidir.
İzmir'in Gaziemir ilçesindeki Ege Serbest Bölgesi'nde kurulu olan kamp; ESBAŞ Ege Serbest Bölgesi Kurucu ve İşleticisi A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Tuncer 'in girişimiyle ESBAŞ ana sponsorluğu altında 12 Haziran 2000 tarihinde açılmıştır.
Apollo Proje Mühendisi İsmail Akbay'ın danışmanlığında açılan Uzay Kampı Türkiye'deki uzay bilimleri eğitimine tüm dünyadan öğrenciler bireysel ve okul grubu olarak katılabilmektedir. İngilizce ve Türkçe dillerinde eğitimin sunulabildiği kamp programlarına belirli dönemlerde kozmonotlar ve NASA'lı astronotlar de davetli olarak katılmaktadır.

Uzay Kampı Türkiye Resmi Websitesi18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yörükler, göçebe olan, çoğunlukla Anadolu dağlarında ve kısmen Balkan Yarımadası'nda yaşayan Oğuz kökenli bir Türk alt grubudur. Balkanlar'daki Yörükler, Kuzey Makedonya'nın doğu kesimlerinden Bulgaristan, Yunanistan ve Güney Trakya'ya kadar geniş bir alana yayılmıştır. İsimleri, "yürümek" anlamına gelen Eski Türkçe "yörü" fiilinden türemiştir, Yörük veya Yürük olarak da adlandırılırlar. Rumeli ağızlarındaki ilk hecede o > u ve ö > ü daralmaları tipiktir ve Anadolu'da Yörük olarak geçerken Rumeli'de Yürük biçimi kullanılır. Bu daralmalar Türkiye Türkçesine Kıpçak etkisinden kaynaklanmaktadır. Yörükler, diğer sancaklar gibi bir toprak birimi değil, Osmanlı İmparatorluğu'nun ayrı bir örgüt birimi olan Yörük Sancağına bağlıydı.
Kimilerine göre Kızılırmak Nehri'nin doğusunda ikamet eden aşiretlere Türkmen, batısındakilere Yörük denir. Her iki terim de Osmanlı kaynaklarında Maraş ve çevresinde yaşayan Dulkadirli Türkmenleri için birlikte kullanılmıştır.

Türkçedeki "yürümek" sözünden türetilmiştir. Sıfat olarak Meninski sözlüğünde geçer.

Osmanlı İmparatorluğu tüm Balkanlarda elde ettiği topraklara sahip olunması için sadece Türkmen/Yörükleri göndermiş ve görevlendirmiştir. Yörükler, Anadolu ve Rumeli'de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen adıdır.
Ayrıca Türkmenler olarak da anılmaktadır. “Cesur, muhârip, iyi yürüyen, eli ayağı sağlam” gibi manaları ifade eden “Yörük” kelimesi yerine “Yürük” kelimesi de kullanılır. Umumî olarak konar-göçer hayat yaşayan bütün topluluklar için kullanılan bu isim, daha çok göçebe Oğuz boyları için alem (özel isim) olmuştur.
12.-13. Y.y.'dan sonra canlanan, Büyük Selçuklularla bilinçli şekilde organize edilip sürdürülen, Moğol zulmü sonucu hızlanan büyük göçe çeşitli boylardan Türkler ve Oğuz Türkleri (Yörükler de) katılarak Anadolu'ya geldiler.
10-11-12-13. Yüzyıllarda Balkanlara gelen: Peçenek, Kuman, Uz Türklerinin Yörüklerle ilgisi olabilir. Bu Türkler Anadolu'daki Türk yayılışına karşı Bizans ordusunda paralı askerlik yapmış ve çeşitli yörelere yerleştirilmişlerdir.
Bu Türk boyları, Bizans ve Slavlarla savaşmış, ancak kendi aralarında da anlaşıp birleşemedikleri için kalıcı bir devlet kuramamışlardır. Peçenek ve Uz Türkleri, Bizans Ordusunda paralı askerlik yapmış, ancak 1071 Malazgirt Savaşında Selçuklu Ordusunun Türk olduğunu anlayınca: Alparslan'ın tarafına geçerek, savaşın kaderini değiştirmişlerdir.
Bizanslılar; bu Türk Boylarının bir bölümünü: Anadolu'nun bazı yerlerine (Örneğin: Toroslar, İç Anadolu ve Çukurova'ya) yerleştirmişlerdir. Anadolu’nun İslamlaştırılıp Türkleştirilmesi sırasında Yörük boyları, Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek "Yatuk" adını almıştır. Bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp "Yörük" ismiyle anıldı. Osmanlıların Rumeli'ye geçişinden sonra Yörüklerin önemli bir bölümü de Rumeli'ye göç ettirildi. Bir görüşe göre Kızılırmak nehrinin doğusundan itibaren konar göçer Türklere "Türkmen", Kızılırmak nehrinin batısından itibaren Rumeli'ye dek uzanan hattaki topraklarda ise konar göçer Türklere "Yörük" adı verilmektedir.
Yörüklerin arasında bir Kıpçak cemaati olan Horzum aşireti ise 1230'da Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı Alaeddin Keykubat'ın Celâleddin Harzemşah'ı mağlup etmesinden sonra Anadolu'nun çeşitli bölgelerine yayılmış ve Batı Anadolu'da horzumlu ismiyle yaşamaya devam etmiş olan göçebe bir Oğuz-Kıpçak cemaatidir. Bu aşiret, bölgede Peçin, Muğla, Köyceğiz ve Bozöyük'te meskûndur H. 923'te (1517) bölgede yaşayan horzum oymağı, 1318 haneye ve 7590 nüfusa sahiptir. Harzemşahlar'ın göçebe Kıpçak boylarıyla ilişkileri, Selçukluların Kıpçaklarla olan ilişkisinden daha fazla idi. Bölge ağzındaki Kıpçakça unsurları bu oymak temsil etmektedir.
Macaristan'a yerleşmiş 7 Kuman kabilesinden biri olan Olaş boyu (Uladjogli-Ulaşoğlu), Oğuz-Kıpçak savaşı sonrası Oğuzlara katılmışlardır. Bunlardan Anadolu'ya göçen Ulaş kabilesinden olanlar, geleneklerinin ve halk sanatlarının bir kısmını korumayı başarmışlardır. Olaş adının mânâsı ise “Birleşmiş”, “İttifak yap” olan Olaştır.
Ulaşlar-Ulaşlı-Ulaş isimli yerleşim yerlerinin Bulunduğu iller ise: İçel, Ankara, Tekirdağ, Tokat, Muğla, Artvin, Sivas, Kocaeli, Nevşehir, Mardin, Gaziantep, Siirt, Bolu, Kütahya olmak üzeredir. Macar müzik adamı  Béla Bartók 1936 yılında derleme yapmak amacı ile Toroslar'da Ulaş soyundan gelen Yörük köylerine gitmiş Ulaş Yörük köylerinde dinlediği türkülerin Macar Halk Müzikleri ile benzediğini fark etmiştir, dinlediği Türkülerin benzeri Slavlar'da, Yunanlar'da, Rumenler'de yoktur. Araştırmalara göre Macar Halk Müziğinin 1000 Yıldan daha genç bir Türk etkisi vardır, bu miras ise Macaristan'a göçen Kumanların mirasıdır.
Yörükler'in başlıca geçim kaynakları koyun ve keçi idi çünkü göç sırasında küçükbaş hayvanlarla yer değiştirmek daha kolaydır. Yörük aşiretleri ve obaları isimlerinde genellikle koyun ve keçi kelimelerini barındırırlar: "Karakeçili", "Sarıkeçili" gibi. Aynı zamanda Koyunlu Yörükler diye bilinen Akkoyunlu ve Karakoyunlu aşiretlerinin isimleri, bu obaların nerede yaşadıklarını da belli eder.

Türkiye'de, Osmanlı döneminde 19. yüzyıldan sonra asayiş ve devlet otoritesinin temini için mecburi iskan ettirilerek göçebe yaşam tarzından vazgeçirtilen gruplar da kendilerini "Yörük Türkmenler" olarak tanımlarlar. Yörükler de yavaş yavaş yerleşik hayat tarzına geçtikleri için, günümüzde özellikle Toroslar'da göçebe Yörükler kalmıştır. Ancak göçebe yörüklere (fazla olmasa da) Türkiye'nin pek çok bölgesinde rastlanmaktadır. Günümüzde yörüklerin büyük bölümü ise tam yerleşik yaşam biçimine geçmişlerdir. Ancak panayır, keşkek, kıl çadırı, kilim, hasır ve deve güreşleri gibi bazı göçebe alışkanlıklarını halen devam ettirirler. Antalya'nın Kumluca ve Muğla'nın Fethiye ilçesinde tarım ve seracılık şenliklerinde temsili Yörük göçü ve gelenekleri sergilenmekte ve deve güreşleri yapılmaktadır.
Osmanlı devletinin zorunlu iskan politikaları sebebiyle yerlerinden yurtlarından edilen Afşar, Yörük, Türkmen tayfası bu duruma sessiz kalmamış, Dadaloğlu ve Karacaoğlan şiirlerinde ve ağıtlarında buna karşı çıkmış ve günümüze ulaşan "ferman padişahınsa dağlar bizimdir" deyimini söylemişlerdir.

Karakeçili

Çeşme, Türkiye'nin İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Urla ilçesi; kuzeyinde, batısında ve güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Nüfusu 2025 yılı itibarıyla 51.903 kişidir. Tarihteki on iki İyon kolonisinden biridir. Çeşme Yarımadasının batısında bulunan Çeşme ilçe merkezi, İzmir il merkezine yaklaşık 85 km mesafededir ancak ilçeye bağlı Alaçatı ve Ilıca gibi mahalleler için bu mesafe 77 km civarındadır.

Pausanias'a göre, Erythrai (Ildırı), Giritliler tarafından kurulmuştur. MÖ 7. yüzyılda tiranlar tarafından yönetilen kent MÖ 560 tarihinde Lidya egemenliğine girmiştir. Kent, İskender tarafından özgürlüğüne kavuşturulana dek Pers egemenliğinde kalmıştır. Kentte yapılan arkeolojik çalışmalarda, MÖ 7. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen Athena Tapınağı ve Tiyatrosu açığa çıkarılmıştır.
Çeşme yöresi, 11. yüzyıl sonlarında Türk denizcisi Çaka Bey ile Türk egemenliğiyle tanışmıştır. Osmanlı egemenliğine geçişi, 14. yüzyıl sonlarındadır. Bilinen Osmanlı eserlerinden biri Çeşme Kalesi'dir. Çeşme ve çevresinde yapılan kazılarda elde edilen eserler Çeşme Kalesi içindeki müzede sergilenmektedir. Kaleye ek olarak bir de kervansaray bulunmaktadır.
1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Çeşme'de yaşayan kişi sayısı 30.702 idi. Bu tarihte Çeşme nüfusunun %88'i yani 26.826 kişi Rumlardan oluşmaktaydı. Türklerin oranı ise %12 idi.

Çeşme, İzmir ilinin batısında, Urla Yarımadası üzerinde yer alan bir ilçedir. İlçenin doğusunda Urla ilçesi; kuzeyinde, batısında ve güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Batısında yer alan Sakız Adası ile arasında Sakız Boğazı yer alır. Çeşme ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir. Yüzölçümü 285 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede ekonomik yapıyı turizm belirlemektedir. İç ve dış turizm açısından ülkenin sayılı merkezlerinden biridir. Yarımadanın ilk antik yerleşim yeri olan Ildır (Erythrai), ilçede yer almaktadır.

Çeşme ve çevresi, Akdeniz ikliminin etkisi altında gelişmiş maki toplulukları, kıyı kumulları ve tarımsal alanlardan oluşan zengin bir bitki örtüsüne sahiptir. Bölgedeki doğal habitatlar, özellikle kıyı kumulları ve taşlı yamaçlar, çok sayıda bitki türü için yaşam alanı oluşturur. Türkiye kıyılarındaki kumul ekosistemleri, zorlu çevresel koşullara uyum sağlamış özel bitki toplulukları barındırması nedeniyle ekolojik açıdan önemlidir.
Çeşme kıyılarında görülen ve korunması gereken türlerden biri, Akdeniz kıyı kumullarına özgü olan kum zambağı (Pancratium maritimum)dır. Bunun yanında makilik alanlarda dağ kekiği (Thymus türleri), ardıç (Juniperus türleri) ve çeşitli aromatik bitkiler yaygındır. Bölge tarımı ve yerel ekonomi açısından ise enginar (Cynara cardunculus) ve keçiboynuzu (Ceratonia siliqua) önemli bitkiler arasında yer alır.
Son yıllarda yoğun turizm faaliyetleri, yapılaşma baskısı ve kıyı alanlarının rekreasyonel kullanımı, Çeşme'deki doğal habitatlar üzerinde baskı oluşturmaktadır. Özellikle kıyı kumullarının daralması, kum zambağı gibi hassas türlerin yaşam alanlarını tehdit etmektedir. Bu nedenle bölgedeki doğal bitki örtüsünün korunması ve sürdürülebilir arazi kullanımına yönelik planlamalar önem taşımaktadır.

Gülşah Durbay anısına ismi verilen Şifne Fikir Banyosu, Çeşme’nin termal mirasını kültürel ve zihinsel bir deneyimle buluşturan özel bir projedir. 2025 yılında hayatını kaybeden Durbay’ın adı, Çeşme Belediyesi tarafından bu alana verilmiştir. Şifne bölgesinde yer alan bu alan, klasik çamur banyolarından farklı olarak “fikir banyosu” konseptiyle; felsefe, bilim, sanat ve düşünceyi bir araya getirerek ziyaretçilere hem fiziksel hem zihinsel bir yenilenme sunmaktadır.

Her yıl bahar aylarında düzenlenen Alaçatı Ot Festivali, bölgenin en önemli etkinliklerinden biridir. Ege’ye özgü otlar, yerel lezzetler ve renkli etkinliklerle hem yerli hem yabancı turistlerin yoğun ilgisini çeker.

Çeşme'nin en çok ziyaret edilen tarihî eseri II. Beyazıt'ın yaptırdığı kale bugün müze olarak kullanılmaktadır. Çeşme Kalesi ise, 1508 yılında Osmanlı Padişahı II. Beyazıt tarafından, Aydın Valisi Mir Haydar aracılığıyla, Mimar Ahmet oğlu Mehmet'e yaptırılmıştır. Kalenin ilk inşaatı tam deniz kıyısına yapılmıştır. Ancak, sonraki yıllarda denizin doldurulması sonucu bugünkü konumunu almıştır. Kale ve liman, ticaret ve savaş gemilerini kötü hava koşullarına ve düşman saldırılarına karşı korumaktaydı. Kalenin güney kapısı, Osmanlı mimarisinin bütün özelliklerini taşımaktadır. Günümüze kadar çok iyi bir şekilde korunarak gelen kale içinde Çeşme Arkeoloji Müzesi yer almaktadır.
Çeşme Müzesi ilk defa 1965 yılında İstanbul Topkapı Müzesi'nden getirilen silahlarla silah müzesi olarak ziyarete açılmış olup, 1984 yılına kadar böyle devam etmiştir. Müzede bulunan silahlar salondaki aşırı nemden dolayı oksitlenerek bozulmaya başladığından, İzmir Arkeoloji ve Ödemiş müzelerine devredilmiştir. Aynı teşhir salonu düzenlenerek 1964 yılından beri devam eden Ildırı (Erythrai) antik şehrinde yapılan kurtarma kazılarından elde edilen eserler sergilenmektedir.

1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan iki katlı kervansaray, tipik Osmanlı dönemi kervansaraylarından biridir. Bir benzeri de Kuşadası'nda (Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı) bulunan yapının mimarı, Ali Pabuççu'nun oğlu Ömer'dir. "U" biçiminde bir plana sahip olan yapının ortasında geniş bir avlu, bu avlunun çevresinde de dükkân, depo ve odalar yer almaktadır. Merdivenle birinci kata çıkılır, burası da biçim bakımından zemin katına benzer. Zamanında kervansarayın misafirleri özellikle yabancı tüccarlarmış. Bunlar mekanı ya hayvanlarıyla geceyi geçirebilecekleri bir konut ya da şehirlerde mallarını koyacak ve satacak bir yer olarak kullanırlarmış. Bu kervansarayın restorasyonu tamamlanmış olup günümüzde otel olarak hizmet vermektedir.
Erythrai, Çeşme merkezine 27 km uzaklıkta küçük adacıkları olan güzel bir koyun üzerinde kurulmuştur. Arkeolojik kalıntılarda MÖ 3000'de Erythoros yönetiminde olan kolonistler tarafından kurulduğu anlaşılmaktadır. Şehrin kuruluşunu takiben bir süre krallıkla yönetildiği bilinmektedir. MÖ 7. yüzyılda İyon şehirleri arasında oluşturulan dini ve siyasi birlik olan "Panionion" a girmiş ve tarihteki on iki İyon kolonisinden biri olmuştur. Pers egemenliğinden kurtulmak için gerek Yunanistan'daki gerekse Anadolu'daki şehirler zaman zaman girişimlerde bulundukları bilinmektedir. Nitekim Erythrai de Yunan donanmasının yakılması ve başarısızlıkla sonuçlanan Lade Deniz Harbine (MÖ 494) katılmışlar ve daha sonra Attik-Delon Deniz birliğine de üye olmuşlardır. MÖ 4. yüzyılda Karia'daki Pers satrap Mausolos ile de dostane ilişkilerinin olduğu bilinmektedir. Öyle ki Erythrai'liler Mausolos'a duydukları şükran hissinin bir ifadesi olarak onun Tunç'tan yapılma, altın saçlı heykelini Agora'ya dikmişlerdi. Perslerle Mausolos dolayısıyla olan bu yakınlaşma, Erythrai'lilerle büyük ilişkileri bulunan Atameus Kralı Hermias'ın MÖ 345'te Perslere karşı harekete geçmesiyle bozulmuştur. Erythrai otonomisini kaybetmiş, ancak MÖ 334'te Büyük İskender'in şehri almasıyla bağımsızlığa kavuşmuştur. Erythrai hakkında milattan sonraki asırlara yönelik pek bilgi bulunamamaktadır. Önemini yitirdiği için, Bizans egemenliğinde köy hüviyetine girmiştir. On birinci asra kadar Ephesos metropolitine bağlı piskoposluk şeklinde görülen Ertyhrai'nin Çaka Bey'den sonra Türk egemenliğine girdiği bilinmektedir. Kesin olarak Türk egemenliğine girdiği 1336'dan sonra Erythrai, Erythre, Rhtrai, Lythri şeklinde isim değişikliklerine uğrayan bu yerleşim yeri, 16. yüzyıldan sonra İlderen ve Ildırı halini almıştır.
Ildırı'da gözle görülen kalıntıların başında şehir surları gelir. Bunun yanında akropolis, kuzeyinde tiyatro ve yapılan kazılarda ortaya çıkan Hellenistik ve Roma döneminden kalma villa yapıları, Arkaik döneme ait Athena Tapınağı, Bizans döneminde inşa edilmiş kilise, Cennettepe olarak adlandırılan yerde Roma villası ve mozaikleri, Geç Roma-Bizans döneminde inşa edilmiş hamam yapısı görülebilir. Ildırı antik şehrinde yapılan kazı ve araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılan askeri ve sivil yapıları ziyaretçiler ücretsiz olarak ziyaret etmektedirler.

Çeşme'nin tipik Ege mimarisi özelliklerine sahip pek çok yapısının yanı sıra, adını aldığı Osmanlı dönemi çeşmeleri de, bu mimari zenginliğine ayrı bir değer kazandırır. İlçe merkezi planında yerleri belirlenen bu çeşmelerden Anonim Çeşme 1792 yılında, Kaymakam Sadık Bey Çeşmesi de 1885 yılında yaptırılmıştır.

"Eski Camii" olarak da anılan yer, Çeşme ilçe merkezinin 2 km kuzeyindedir. Bizans egemenliği sırasında I. Kılıç Arslan'ın kayınpederi Emir Çaka, yarımadayı ele geçirince, 1081 yılında Çeşme'ye gelmiş ve Oğuz Boyundan gelen Türkleri bu merkeze yerleştirmiştir. Hâlen bir cami kalıntısı ve geniş mezarlığıyla 11. yüzyıl Türk yerleşmelerine ait ilginç bir örnektir.

2 km'ye yakın uzunluktaki geniş ve beyaz kumlu plajları, nitelikli konaklama tesisleri ve termal olanaklarıyla Çeşme popüler bir turizm merkezidir. Denizin içinden kaynayan sıcak termal sular, Ilıca plajını ve yöredeki diğer plajları büyük birer termal havuz haline getirir.
Ilıca'daki büyük, küçük konaklama tesisleri, yoğun turist kapasitesinin ihtiyacını karşılayabilecek durumdadır. Birçok küçük otel ve pansiyonlarda bile kaplıca suyu vardır. Çeşme plajlarının ve özellikle Ilıca plajının en önemli özelliklerinden biri de, kıyıdan denize doğru yaklaşık yüz metrelik bir şeridin insan boyunu geçmeyecek derinlikte olmasıdır. Özellikle termal kaynaklarla beslenen sığ sularda, ultraviyole ışınlarının insan sağlığına çok daha fazla yararlı olduğu bilimsel bulgularla kesinleşmiştir. Bunların yanı sıra, bu plajlardan çocukların yararlanma olanakları sağlık ve can güvenliği bakımından elverişlidir.

İlçede 13 ilköğretim okulu, 5 ortaöğretim kurumu bulunmakta; 4.532 öğrencinin eğitim gördüğü okullarda, 247 öğretmen görev yapmaktadır.

Sağlık hizmetleri 1 devlet hastanesi, 1 özel hastane, 2 sağlık ocağı, 1 sağlık evi t

Çiğli, İzmir ilinin bir ilçesidir. İlçenin kuzeyinde Menemen, doğusunda Karşıyaka ilçeleri, güneyinde ve batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır.

Çiğli'de ilk yerleşimin, 19. yüzyılın sonlarına doğru, Balkanlar'dan göç eden Türkler tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir.[kim?] Kurtuluş Savaşı esnasında İzmir'in Yunanlar tarafından işgalini müteakiben, Yunan zulmünden kurtulmak isteyen bir kısım yerli halk burayı daha güvenli bularak yerleşti. Cumhuriyetin ilk yıllarında ve daha sonra yapılan mübadeleler çerçevesinde Batı Trakya'dan gelen Türklerin yerleştirilmesiyle ilk etapta köy olarak kuruldu. Yerleşim, 1890 yılı kayıtlarında "Çikli" adıyla geçmekte olup, 1928 yılından beri aynı adı taşımaktadır. 5 Aralık 1959'da "Büyükçiğli" adıyla belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 25.09.1968 tarihinde, 07.03.1966 ve 19.08.1966 tarihlerinde yaşanan ve 14 kişi ile 2.394 kişinin öldüğü 5.6 Ms ve 6.9 Ms şiddetlerindeki depremlerle evsiz kalan; Varto depremzedeleri o zamanki adıyla Çimentepe bugünkü adıyla Güzeltepe ve Şirintepe mahallelerinin bulunduğu alanlara yerleştirilmiş, bu süreç daha sonra doğu ve güneydoğu bölgelerinden gelen vatandaşların Büyükçiğli, Küçükçiğli ve Balatçık mahallelerine iskan edilmeleri ile devam etmiş, 1981 yılında Millî Güvenlik Konseyi'nin 34 No'lu kararıyla İzmir Belediyesi sınırları kapsamına alınmıştır. Büyükşehir Belediyeleri Teşkilatlanması ile ilgili 303 sayılı kanundan sonra Karşıyaka Belediyesi'ne bağlanmıştır. Çiğli, 3 Haziran 1992'de Resmî Gazete'de yayımlanan 3806 sayılı yasa ile Karşıyaka ilçesinden ayrılarak ilçe olmuştur ve 10 mahalle Çiğli'ye bağlanmıştır. Daha sonra, Sasalı beldesi ve Kaklıç köyü de dahil edilmiş, 22 Mart 2008 tarihinde Harmandalı da eklenmiş, daha sonra Harmandalı Atatürk Mahallesi, Cumhuriyet Mahallesi ve İnönü Mahallesi de Çiğli ilçesine bağlanmıştır.
Ahmet Efendi Mahallesi Menemen ilçesine bağlı iken, 12.11.2010 tarih ve 2010/777 sayılı karar ile Çiğli ilçesine bağlanmıştır.

Çiğli'nin yüzölçümü 139 km2dir. Çiğli ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 3 metredir. İlçenin kuzeyinde Menemen, doğusunda Karşıyaka ilçeleri, güneyinde ve batısında İzmir Körfezi bulunmaktadır. Çiğli ilçesi İzmir merkeze 17 km, Menemen ilçesine 18 km, Karşıyaka ilçesine 7 km uzaklıktadır. Çiğli ilçesi sıradağ yükseltileri ile İzmir Körfezi arasındaki eski Gediz Nehri yatağının oluşturduğu ovada kurulmuştur. İlçe, geniş bir kıyı ovasına sahiptir. Yükseltiler ile ova İzmir-Çanakkale Karayoluyla ayrılmış gibidir. Körfez kıyısındaki ovalık alan çorak ve bataklıktır. Egekent, Evka-2 ve Evka-5 toplu konutları az eğimli bir alandadır.

Tipik bir Akdeniz iklimi özelliği göstermektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise ılık ve yağışlıdır. Metrekareye düşen ortalama yıllık yağış miktarı 490 mm, doğal nem ortalaması %79 civarındadır.

İçinde 589.627 tür kuşun barındığı dünya kuşlarının başkenti İzmir Kuş Cenneti Çiğli ve Menemen ilçe sınırları içinde yer almaktadır. Şehir merkezine (Konak) 21 km uzaklıktadır.
İzmir Kuş Cenneti'nde; Flamingo, Tepeli Pelikan, Küçük Akbalıkçıl, Gri Balıkçıl, Leylek, Saz delicesi, Kerkenez, Sakarmeke, Ev Kırlangıcı, Kır Kırlangıcı, Serçe, Saksağan, Kır İncirkuşu, Yalıçapkını, Poyrazkuşu, Kocagöz, Gümüş Martı, Küçük Sumru, Kukumav, Boğmalı Toygar, Tepeli Toygar, Arıkuşu, Uzunbacak, Mahmuzlu Kızkuşu, Çamurçullu ve Kızılbacak kuşları en çok görülen türlerdir.
8.000 hektarlık alanda yer alan sazlıklar, adalar, yarımadalar ve Çamaltı Tuzlası'nın havuzları buranın kuş cenneti olmasına uygun ortam hazırlamıştır. Dalyan ve tuzlanın tuzlu suyu, sazlıkların ise tatlı suyu buralarda yaşayan çeşitli balık ve diğer canlılar, kuşların doğal besin kaynaklarını oluşturmaktadır.
Ayrıca Avrupa'nın en büyük doğal yaşam parkı olan İzmir Doğal Yaşam Parkı da Çiğli ilçesi sınırları içerisindedir.

Not: 2008 yılında köyler mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi ticaret ve sanayiye dayalıdır. Türkiye'nin en önde gelen sanayi bölgelerinden biri olan Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ve Türkiye'nin tuz ihtiyacının yarıdan fazlasını karşılayan Çamaltı Tuzlası, Çiğli sınırları içerisindedir. İlçedeki tuzlanın bir bölümünde 1982'de koruma altına alınan İzmir Kuş Cenneti bulunmaktadır. Bunun yanı sıra ilçe kırsalında hayvancılık ve tarımsal ekonomi de oldukça önemli yer tutmaktadır.
İlçe sınırları içerisinde bulunan İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi içinde 495 büyük ölçekli iş yeri planlanmış olup bunların 440'ı faal olarak çalışmaktadır. 22.000 kişinin çalıştığı bölgede tüm firmalar tam kapasite ile çalıştığında 40.000 kişinin istihdam edileceği tahmin edilmektedir. Bölgenin yıllık ihracatı 1 milyar $, ithalatı ise 650.000 $ dolayındadır. 42 MW gücünde Enerji Santrali 1999 yılı sonunda üretime alınmıştır. Bölgede yer alan tesislerin enerji kesintisi sorunu bu sayede ortadan kaldırılmıştır. Atık su Arıtma Tesisinin kapasitesi 21.000 m³/gün'dür. İlçede yaşayan örgün eğitim çağındaki çocuklara yönelik İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi Özel Eğitim ve Uygulama Okulu yaptırılmış ve hizmete sunulmuştur.
İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi'nde, Bölge Müdürlüğü binası, cami, cami altında 5 adet dükkân, eğitim merkezi, ısıtma merkezi, benzin istasyonu, itfaiye, 13 adet banka şubesi, küçük parseller merkezinde 40 dükkânlık bir sosyal merkez, atık su arıtma tesisi, Ataer A.Ş. Enerji Santrali, 41 adet trafo merkezi ile hizmet vermektedir.

İşgücü Verileri İŞKUR Çiğli Bölge Müdürlüğü, 2014

İlçede yaşayan yerli halk genelde göçmen ve Balıkesir'den gelerek ilçeye yerleşen insanlardan oluşmaktadır. Düğün törenleri ve âdetleri genellikle göçmen ve Balıkesir yöresi âdetleriyle örtüşmektedir. Yaşayan halk Akdeniz toplumuna özgü bitkisel gıdaları tercih etse de özellikle göçmen yemekleri de oldukça revaçtadır.
Bunun yanı sıra Mardin, Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Bitlis, Bingöl, Erzurum, Muş, Varto, Hınıs ve çevre ilçelerden göç eden insanlar genellikle Güzeltepe ve Şirintepe mahallerine yerleşmişlerdir. Sonradan gelen bu insanlar kendi kültürlerini korumaya ve sürdürmeye devam etmişlerdir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinin adetlerini sürdürmektedirler. Yemek kültürü de yine Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesine özgü yemeklerden oluşmaktadır.
Güzeltepe Mahallesi içinden geçen Maltepe Deresi üzerinde bulunan tarihi su kemeri Çiğli Belediyesi 05.11.2014 tarihli meclis toplantısında 84516765-301-05/84 karar sayısı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir I Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 17.05.2013 tarihli 1293 sayılı kararı gerekçe gösterilerek “korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı” olarak imar planına işlenmiştir.

Çiğli'nin henüz profesyonel ligde mücadele eden bir takımı yoktur. Futbolda Çiğli Belediyespor 3. lige terfi maçlarında finale kadar yükseldiyse de 3. lige çıkmayı başaramadı. Maltepespor, Güzeltepespor, Yenimahallespor, Çiğli Esentepespor ilçenin amatör ligde mücadele eden diğer futbol takımlarıdır.
Eski futbolculardan Yusuf Tepekule ve ünlü atlet Semra Aksu da Çiğli'nin yetiştirdiği önemli sporculardadır.

Belediye başkanları

1992 yılında Çiğli'nin Karşıyaka'dan ayrılmasıyla Galip Öztürk ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.
Kasım 2009'da, dönemin mevcut başkanı Ensari Bulut'un vefatı üzerine, Çiğli Belediyesi Meclis üyeleri oylaması ile CHP'li isim Metin Solak belediye başkanlığına seçildi.

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi ilçede yer almaktadır.

İzmir Çevre Yolu ilçeden geçmektedir. İlçeye ulaşım İZBAN trenleri ve ESHOT otobüsleri tarafından sağlanmaktadır. T3 Çiğli Tramvayı'nın temeli 6 Şubat 2021'de atıldı ve 27 Ocak 2024 tarihinde hizmete girdi. İlçede iki Bisim istasyonu bulunmaktadır.

Çiğli Kaymakamlığı3 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çiğli Belediyesi15 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ödemiş, İzmir'in bir ilçesidir. İlçenin doğusunda Kiraz ve Beydağ, batısında Bayındır ve Tire ilçeleri, kuzeyinde Manisa, güneyinde Aydın illeri bulunmaktadır. 2020 yılı nüfus verilerine göre toplam nüfusu 133.679'dur.

Ödemiş ilçesinin ismi hakkında pek çok görüş vardır. Kimi görüşlere göre Ödemiş (Yunanca: Οδεμήσιο) ismi Yunanca Eudaimos (Mutluluk) ya da Adamis (Ana Tanrıça) kelimelerinden gelmektedir. Fransız oryantalist Vital Cuinet'in V.La Turquie d'Asie eserine göre bölgenin ismi Teke Türkmenlerine bağlı Ötemiş oymağından gelmektedir. Ayrıca Refik Ahmet-Anadolu Türkmen Aşiretleri eserinde de bu görüş yer alır.

Ödemiş Türkiye'nin batısında Ege Bölgesi'nde İzmir iline bağlı bir ilçedir. Ödemiş'in il merkezine uzaklığı 113 kilometredir. Ödemiş ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 119 metredir. En yüksek noktası 2157 metre ile Bozdağlar'dır. Yüzölçümü 1.019 km2dir. İlçenin doğusunda Kiraz ve Beydağ, batısında Bayındır ve Tire ilçeleri, kuzeyinde Manisa ilinin Turgutlu ve Salihli ilçeleri, güneyinde Aydın ilinin Sultanhisar, Köşk ve Efeler ilçeleri bulunmaktadır. Ödemiş, İzmir ilinin Bergama'dan sonra en geniş yüzölçümüne sahip ilçesidir. Büyük bir kısmı ovalık olan arazinin ortasından Küçük Menderes Nehri akmaktadır. Gölcük Gölü ilçe topraklarında bulunur.
Bölge Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. İlçede yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağmurlu geçer. Bozdağlar ve Aydın Dağları'na kar yağar, nem oranı %64'tür. Ödemiş bitki örtüsü genelde makidir. Dağlarda meşe ağacı türleri, kestane menengiç ve kızılçam ağaçları yetişmektedir. Ovada ise ceviz, incir, kavak, fıstıkçamı, turunçgiller, zeytin ve meyve ağaçları yer almaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ödemiş'in ekonomisi tarıma dayalı olup ilçe yüzölçümünün %36'sı tarım arazisidir. 21 binden fazla aile tarımla uğraşmakta ve geçimini böylelikle sağlamaktadır. Başlıca tarım ürünleri patates, incir, zeytin, karpuz, susam, kestane, tütün, üzüm ve yaş sebzelerdir. Yöre verimli topraklara sahip olup, tarım arazilerinde bir yılda üç kere hasat yapılabilmektedir. 2004 verilerine göre Ödemiş'in tarımsal üretim değerinin ülke içindeki payı 0,70675'tir. Bu oranla tarımsal üretim değer sıralamasında ülke içinde 13. sırada yer almıştır. Ayrıca Bademli yöresi meyve fidanı yetiştiriciliği ve kiraz üretimi alanlarında Türkiye ekonomisinde büyük bir paya sahiptir. Ayrıca Ödemiş'te üretilen bir diğer önemli ürün ise Ödemiş Deri Tulum Peyniri'dir. Ege bölgesinde Deri Tulum Peyniri sadece Ödemiş'te yapılmaktadır.
İlçenin ilçe halkı tarafından "kompir" olarak nitelendirilen sarı renkli patatesi sadece Ege Bölgesi'nde değil tüm Türkiye pazarlarında görülebilen en meşhur tarım ürünüdür.
İlçenin hazır yemek kültürünün en meşhur örnekleri Ödemiş Kebabı, Ödemiş Sandviçi ve Töngül Pidesi'dir. Ev yemek kültüründe ise sebze ve et yemeklerine ilaveten birçok bölgede bilinmeyen ebegümeci, ısırgan, iğnelik, sarmaşık gibi çeşitli otlardan yapılan leziz ot kavurmaları mevcuttur.
Ödemiş'in sanayi yapısı da tarımsal hammaddelere dayalıdır. Ayrıca imalat sanayi içinde değerlendirilecek iş makineleri, çelik döküm, elektronik, süt ürünleri, plastik, ağaç ürünleri, zeytinyağı vb. fabrikalar ve işletmeleri bulunmaktadır. Sanayileşme yönünde özellikle son yıllarda önemli adımlar atılmaktadır.

Mezarımın Taşı Bozdağ'a Karşı
Muhabbetler kuruldu
Yeşil Gey Yeşil Kuşan
Ödemiş Kavakları
Bakırlım Da İnip Gelir İnişten
Demirci Mehmet Efe
Eminemin Duvağı
Ödemiş Dedikleri
Ödemiş'in İçinde Camlı Meyhane
Kaymakçı Kahvesi

Ödemiş ilçesinde bulunan turistik yerler şöyledir:

Bedia Akartürk Müzesi
Kadın El Sanatları Pazarı
Tarihi Arasta Çarşısı
Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi
125. Yıl Kültür Parkı
Ödemiş Müzesi
İlk Kurşun Anıtı
Gölcük Gölü
Bozdağ Kayak Merkezi
Tarihi Lübbey Köyü
Birgi Mahallesi
Hypaipa Antik Kenti

Ödemiş bölgesine ait tarihi sit alanları şöyledir; Hypaipa (Günlüce), Dios Hieron (Birgi), Digda (Ovakent), Potamia (Bademli), Ayasurat (Türkönü), Torrhebia (Gölcük), Mesotmolos (Bozdağ), BASegümi (Yolüstü), Medeksis (Ortaköy), Adagüme (Konaklı), Bükürgüme (Bademli).

Ödemiş ilçesine ait yöresel yemekler şöyledir: Ödemiş Kebabı, Töngül Pidesi, Keşkek, Ekmek Dolması, Yağlı Sulu Akıtma, Kestirme Çorbası, Höşmerim, Heybeli Çorba, Yağlı Ekmek, Sinkonta, Isırgan Avukması, Dibile, Kabakaşı Tatlısı, Kalburbastı Tatlısı.

Ödemiş Ayhan Kökmen Fen Lisesi
Ödemiş Hulusi Uçaçelik Anadolu Lisesi
Ödemiş Anadolu Lisesi
Ödemiş Ticaret Odası Anadolu Lisesi
Prof. Dr. Muzaffer Kula Anadolu Lisesi
Ödemiş Endüstri Meslek Lisesi
Ödemiş İlk Kurşun Mesleki Teknik ve Anadolu Lisesi
Birgi Fazlı Alpay M. T.A.L
Ödemiş Ovakent Çok Programlı Anadolu Lisesi
Kaymakçı Çok Programlı Anadolu Lisesi
Ödemiş Anadolu İmam Hatip Lisesi

Ödemiş'te kurulan katı atık yönetim tesisi Küçük Menderes Havzası'ndaki ilçelere hizmet vermektedir. 

İzmir'den Aydın Otoyoluna girip Torbalı-Ödemiş kavşağından çıkarak Bayındır-Ödemiş yoluna girerek Ödemiş'e varılır. Ankara-İzmir yolundan geliyorsanız Salihli ilçesinden Bozdağ-Ödemiş yönüne sapılır ve Ödemiş'e varılır.
Denizli'den geliyorsanız Buldan ilçesinden Alaşehir Yoluna girilir ve Alaşehir'den Kiraz-Ödemiş yönüne sapılarak Ödemiş'e varılır.
Demiryolu ile İzmir (Basmane)-Torbalı-Bayındır-Ödemiş istasyonları arası günde 7 kez karşılıklı 100 dk süren modern tren seferleri düzenlenmektedir.
Torbalı (İZBAN) - Ödemiş arasında 795 numaralı düzenli ESHOT seferleri düzenlenmektedir.
İzmir, Balıkesir, Bursa, İstanbul, Uşak, Afyon, Ankara ve Antalya otogarından karşılıklı otobüs seferleri de düzenlenmektedir.
Ayrıca ilçe merkezinden Tire, Bayındır, Kiraz, Aydın, Nazilli, Beydağ, Alaşehir, Salihli ve Kuşadası'na karşılıklı minibüs seferleri vardır.

Ödemiş Belediyesi8 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Ödemiş Kaymakamlığı7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İzmir Banliyö Sistemi ya da kısaca İZBAN, diğer adıyla Egeray, Türkiye'nin İzmir ilinde hizmet veren banliyö treni sistemidir. Selçuk – Aliağa arasındaki 136 kilometre (85 mi) uzunluğundaki banliyö hattında 41 istasyon bulunmaktadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD ortaklığında hayata geçirilen sistem, Türkiye'nin en uzun şehir içi banliyö hattıdır. İZBAN'da yolcu taşımacılığına 30 Ağustos 2010'da başlanmış, hattaki son genişletme ise 8 Nisan 2019'da tamamlanmıştır.

İZBAN'ın geçmişi, 2005'te İzmir Büyükşehir Belediyesi ile TCDD arasında imzalanan protokole dayanmaktadır. Temeli 3 Mart 2006'da atılan hattın işletmeciliğini yapacak olan İZBAN A.Ş. 2007'de kuruldu. Deneme seferleri 1 Temmuz 2010'da başlayan Cumaovası - Halkapınar arasındaki kısım, 30 Ağustos 2010'da hizmete girdi. 29 Ekim 2010'da ise Halkapınar - Aliağa arasında yolcusuz seferler başladı. 5 Aralık 2010'da Cumaovası - Çiğli, 30 Ocak 2011'de de Cumaovası - Aliağa arasında yolcu taşınmasına başlandı. 6 Mart 2011'de otuz bir istasyonu bulunan 80 kilometrelik hattın resmî açılışı yapıldı. Mayıs 2013'te Uluslararası Toplu Taşımacılar Birliği, İZBAN'a "En İyi İş Birliği" kategorisinde birincilik ödülü verdi. 4 Ağustos 2013'te hattın güneyinden İzmir Metrosu'na aktarma yapılabilmesini sağlamak için Hilal Tren İstasyonu istasyonu açıldı ve istasyon sayısı otuz ikiye yükseldi.
İZBAN'ın güneyde Cumaovası'ndan Tepeköy'e uzatılması için 14 Mart 2011'de taraflar arasında protokol imzalandı ve 7 Ekim 2011'de temel atıldı. 30 kilometre uzunluğunda olan ve altı istasyonu bulunan bu hattın 6 Şubat 2016'da hizmete girmesiyle İZBAN'ın toplam uzunluğu 110 kilometre, istasyon sayısı ise otuz sekize yükseldi. Tepeköy'den Selçuk'a uzatılan hat ise 8 Eylül 2017'de hizmete girdi. 8 Nisan 2019'da hattın güneyinde yer alan Belevi istasyonu açıldı. Son genişletme ile uzunluğu 136 kilometreye ve istasyon sayısı kırk bire çıkan İZBAN, Türkiye'nin en uzun şehir içi banliyö hattı konumundadır. Hattın kuzeyde Bergama'ya kadar 50 km daha uzatılması ve yedi yeni istasyon yapılması için çalışmalar 11 Haziran 2018'de başladı. 2030'a kadar hattın güneyde Tire, Ödemiş ve Bayındır'a uzatılması planlanmaktadır.

Aliağa ile Selçuk arasındaki 136 kilometrelik hat üzerinde hizmet veren İZBAN, 1858'de hizmete giren ve Anadolu'daki ilk demiryolu hattı olan İzmir-Alsancak – Aydın demiryolu ile 1865'te hizmete giren İzmir-Basmane – Kasaba demiryolu hatlarının üzerinde inşa edildi. Selçuk – Cumaovası arası güney aksı, Cumaovası – Menemen arası merkez aksı ve Menemen – Aliağa arası ise kuzey aksı olarak nitelendirilmektedir. Hat üzerinde 3.260 metre uzunluğundaki Karşıyaka Tüneli ve 2.000 metre uzunluğundaki Şirinyer Tüneli yer almaktadır. Hattın geçtiği ilçeler güneyden kuzeye sırasıyla Selçuk, Torbalı, Menderes, Gaziemir, Buca, Konak, Bayraklı, Karşıyaka, Çiğli, Menemen ve Aliağa'dır.

Sistem haftanın her günü Aliağa istasyonundan sabah 5.40'ta kalkan ilk trenden gece 00.04'te kalkan son trene kadar ve Tepeköy istasyonundan sabah 5.31'de kalkan ilk trenden gece 00.19'da kalkan son trene kadar hizmet vermektedir. Tepeköy – Selçuk arasında ise günde 14 sefer düzenlenmektedir. Cumaovası, Menemen ve Tepeköy istasyonları akslar arasındaki aktarma merkezleridir. Aliağa – Tepeköy arasında günlük 300.000'den fazla yolcu taşınmaktadır. 2017'de taşınan yolcu sayısı 98 milyon olarak gerçekleşti.
İZBAN, İzmirim Kart ile biniş yapılan diğer toplu ulaşım sistemleriyle entegre durumdadır. Ayrıca yolcular günün her saatinde bisikletleri ile trenlere binebilmektedir. 15 Şubat 2018'den itibaren yolcular, gittikleri mesafenin ücretini ödemektedir. Eylül 2023'te trenlerin seçilen istasyona kaç dakika sonra geleceğini gösteren bir mobil uygulama yayımlandı.
İZBAN'ın Çiğli'de bulunan 77.000 m² büyüklüğündeki depo ve bakım atölyesi, Türkiye'nin bu alandaki en büyük tesisidir. Tesiste İZBAN trenlerine ek olarak ülkedeki diğer trenlerin de bakımı yapılmaktadır.

136 kilometrelik İZBAN hattı üzerinde tamamı engelli erişimine sahip kırk bir istasyon bulunmaktadır. Güneyden kuzeye sırasıyla Selçuk, Belevi, Sağlık, Tepeköy, Torbalı, Kuşçuburun, Pancar, Tekeli, Develi, Cumaovası, Adnan Menderes Havalimanı, Sarnıç, Gaziemir, ESBAŞ, Semt Garajı, İnkılap, Koşu, Şirinyer, Kemer, Hilal, Alsancak, Halkapınar, Salhane, Bayraklı, Turan, Naldöken, Alaybey, Karşıyaka, Nergiz, Demirköprü, Şemikler, Mavişehir, Çiğli, Ata Sanayi, Egekent, Ulukent, Egekent 2, Menemen, Hatundere, Biçerova ve Aliağa istasyonları hizmet vermektedir. Alaybey, Karşıyaka, Nergiz ve Şirinyer istasyonları yer altında, diğer istasyonlar yer üstündedir.
Halkapınar ve Hilal istasyonlarından İzmir Metrosu'na; Çiğli, Alaybey, Halkapınar ve Alsancak istasyonlarından İzmir Tramvayı'na; Aliağa, Biçerova, Hatundere, Menemen, Ulukent, Egekent, Çiğli, Mavişehir, Turan, Bayraklı, Salhane, Halkapınar, Alsancak, Kemer, Şirinyer, Koşu, İnkılap, Semt Garajı, Esbaş, Gaziemir, Sarnıç, Adnan Menderes Havalimanı, Cumaovası, Tekeli, Pancar, Kuşçuburun, Torbalı, Tepeköy, Sağlık ve Belevi istasyonlarından ESHOT ve İZULAŞ otobüslerine aktarma yapılabilmektedir. Adnan Menderes Havalimanı'na hattın güneyindeki aynı adlı istasyondan ulaşılabilmektedir. Selçuk, Sağlık, Tepeköy, Torbalı, Pancar, Cumaovası, Adnan Menderes Havalimanı, Gaziemir, Çiğli ve Menemen istasyonlarından ise TCDD Taşımacılık tarafından işletilen anahat trenleri ve bölgesel trenlere aktarma imkânı vardır.
2014 verilerine göre İZBAN'ın en yoğun istasyonları sırasıyla Halkapınar (9,5 milyon), Şirinyer (8,1 milyon), Karşıyaka (5,6 milyon), Çiğli (4,3 milyon) ve Hilal (4,2 milyon) oldu.

Gürçeşme Tren İstasyonu, Şirinyer – Kemer arasında inşası devam etmekte olan istasyondur.

Kâtip Çelebi Tren İstasyonu, Egekent – Ulukent arasında inşası devam etmekte olan istasyondur.

B1 hattının kuzeyde Aliağa'dan Bergama'ya uzatılan kısmıdır. Hat, 50 kilometre uzunluğunda olacak ve Aliağa OSB, Yenişakran, Zeytindağ, Yenikent, Bozköy, Bergama Otogarı ve Bergama olmak üzere 7 istasyondan oluşmaktadır. Hattın tamamlanmasıyla birlikle hattın mevcut uzunluğu 136 kilometreden 186 kilometreye ve istasyon sayısı 41'den 48'e yükselecektir. Hattın temeli 10 Haziran 2018'de atılmıştır. Bu uzatmayla iki antik kent olan Efes ve Bergama'nın birleştirilmesi planlanmıştır.
Bu hattın yapımıyla beraber Egekent – Ulukent ile Egekent 2 – Menemen istasyonları arasına ikişer istasyon daha inşa edilecek ve B1 hattındaki istasyon sayısı 52'ye yükselecektir.

Güneyde diğer hatlardan bağımsız olarak yapılması planlanan hatlardan ilkidir. Hattın, Ödemiş Merkez'den başlaması ve Ödemiş OSB, Beytiköy, İlkkurşun, Doyranlı, Derebaşı, Çatal, Yakaköy, Bayındır MYO, Bayındır ilçe merkezi, Furunlu, Elifli, Karpuzlu, Arıkbaşı, Taşkesik ve Gürgür yerleşim yerlerinden geçerek Torbalı'ya ulaşması ve mevcut demiryolunu takip ederek Halkapınar'da sona ermesi planlanmaktadır.

Güneyde diğer hatlardan bağımsız olarak yapılması planlanan hatlardan ikincisidir. Hattın, Tire ilçe merkezinden başlaması ve Tire OSB'den geçerek Çatal'da B2 hattı ile birleşmesi ve Torbalı'ya ulaşması ve mevcut demiryolunu takip ederek Halkapınar'da sona ermesi planlanmaktadır.
Torbalı – Tire – Ödemiş bağlantısı için birbirinden bağımsız iki ayrı hat yerine alternatif olarak Ödemiş, Tire, Belevi ve Torbalı arasında bir hat inşa edilmesi de düşünülmektedir.

Mart 2008'de yapılan otuz üç adet EMU tren seti ihalesini İspanyol CAF firması kazanmıştır. Tren setleri Nisan 2010'da Türkiye'ye gelmeye başlamıştır. İZBAN, 30 Ağustos 2010'da hizmete girdiğinde yirmi dört vagonu bulunmaktaydı. Ağustos 2011'de TCDD'den geçici bir süre için on adet E23000 tren seti kiralanmıştır. Mart 2012'de Güney Koreli Hyundai Rotem firmasından kırk adet EMU tren seti satın alınmıştır. Üç yıl içinde teslim edileceği açıklanan bu trenlerin tasarımını İzmirliler belirlemiştir. İZBAN'ın şu andaki set sayısı 73, vagon sayısı ise 219'dur. İZBAN tren setleri üç vagondan oluşmaktadır, 2.250 kişi kapasitelidir ve saatte maksimum 140 kilometre hıza çıkabilmektedir. Tren setlerinin uzunluğu 70 metre, genişliği 2,95 metre, yüksekliği ise 3,85 metredir. Seferler ikili veya üçlü setlerle yapıldığı için trenlerin uzunluğu en az 140, en çok 210 metreyi bulmaktadır.

İzmir ilinde toplu ulaşım

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İZBAN resmî sitesi 12 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2024 Türkiye yerel seçimleri'nde (resmî adıyla 31 Mart 2024 Mahallî İdareler Genel Seçimleri), İzmir Büyükşehir Belediyesi ve 30 ilçenin belediye başkanı seçildi. İzmir'in ilçeleri için belediye başkanları ve meclis üyelerinin yanı sıra bir büyükşehir belediye başkanı seçildi. Sonuçlar YSK'nın resmî verileridir.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Milliyetçi Hareket Partisi'nden (MHP) oluşan Cumhur İttifakı, AK Parti Milletvekili Hamza Dağ'ı aday olarak gösterdi. Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) görevdeki Belediye Başkanı Tunç Soyer ise yeniden seçilmek üzere aday gösterilmedi. Soyer, partinin Kasım 2023'teki liderlik kurultayında nihai kazanan Özgür Özel yerine, CHP parti liderliği için Kemal Kılıçdaroğlu'nu desteklediği için kararın siyasi amaçlı olduğunu iddia etti. Herhangi bir seçim ittifakının parçası olmayan CHP, bunun yerine İzmir'in en kalabalık ve merkezi ilçelerinden biri olan Karşıyaka'nın İlçe Belediye Başkanı Cemil Tugay'ı aday gösterdi.
Sonuç, İzmir'in geleneksel olarak kalesi olarak görülen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) için ezici bir zafer oldu. Tugay, Dağ'ın %37'lik oy oranına karşılık %49 oyla seçildi. İzmir'in tüm ilçelerinde CHP iki belediye başkanlığı dışında tüm belediye başkanlıklarını kazanırken, AK Parti ve MHP birer belediye başkanlığı kazandı.

İzmir'e bağlı 30 ilçe bulunmaktadır.

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi  üye sayısı 176, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 746'dır.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
İzmir ilinin nüfusu 4.504.185'dir (2025 sonu). İlin yüzölçümü 11.892 km2dir. İlde km2ye 379 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe 13.225 kişi ile Konak'tır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,24 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ilçe %4,59 ile Seferihisar ve nüfusu en çok azalan ilçe -%1,55 ile Konak'dır.
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre ilde 30 ilçe ve belediye, bu belediyelerde ise toplamda 1.299 mahalle bulunmaktadır. 

^a İzmir'in büyükşehir statüsü alması nedeniyle 1985 sonrasında il merkezi nüfusu tabloda yer almamıştır.

İzmir'in İşgali, İzmir'in 15 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 arasında Yunanistan Krallığı tarafından işgalidir. Yunanların İzmir'e çıkışı ile bölgede etnik çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar işgale uluslararası desteği azalttı ve Türk milliyetçiliğinde yükselişe yol açtı. İzmir Yüksek Komiseri Aristidis Steryadis, yönetimin Türklere yönelik ayrımcılığına karşı çıktı.
İzmir kenti ile birlikte Ayvalık, iki kent arasındaki sahil şeridi, Çeşme Yarımadası, Selçuk ve Belkahve'ye kadar İzmir'in arka alanı da işgal edilmiştir. Nisan 1920'den sonra Yunan ordusu İzmir'den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon'a kadar Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü de işgal altına almıştır.
Üç yıl süren işgal, Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordusunun şehre girdiği 9 Eylül 1922'de İzmir'in Kurtuluşu ile sona erdi. Bir gün sonra Metropolit Hrisostomos öldürüldü ve birkaç gün sonra şehrin Ermeni ve Rum mahallelerini etkileyen Büyük İzmir Yangını başladı. İşgalin bitmesiyle Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi de büyük oranda tamamlandı ve taraflar 24 Temmuz 1923'te savaşı bitiren Lozan Antlaşması'nı imzaladı.

Esasında Wilson İlkeleri'nin Türkiye'yi ilgilendiren 12. maddesinde Türklerin bulunduğu ve çoğunluk sağladığı yerlerde bağımsızlık hakkı bulunduğu bildirilmiştir. Osmanlı Devleti'nin resmi istatistiğine göre 1914 yılında kazanın toplam nüfusu olan 264 437 kişinin 100 356'sı Türk 73 676'sı Rumlardan meydana gelmektedir. 1917 yılında ise 279 853 olan nüfusun 102 558'i Türk 96 727'si Rumdur. Savaş nedeniyle nüfus değişime uğrasa dahi Türk nüfusunun daha fazla olduğu söylenebilir. Buna karşın Yunan Başbakanı Venizelos bölgedeki Rum nüfusunun daha fazla olduğunu dolayısıyla İzmir'in işgalinin meşru olduğunu iddia etmiştir.
İşgale giden kararda rol oynayan isimlerden birisi de dönemin İngiltere Başbakanı L. George'tur. Kendisi ABD başkanı Wilson ile görüşmesinde İtalyanların İzmir açıklarına 7 tane savaş gemisi göndererek bir işgal hazırlığında olduğunu ve bunun yanı sıra şehirdeki kışkırtmaların da gittikçe arttığını, dolayısıyla bölgedeki Rumların tehlikede olduğunu bildirmiştir. Ancak bu bilgilerin tam olarak gerçeği yansıtmadığı ve propaganda amaçlı olduğuna dair de karşıt savlar bulunmaktadır. Wilson ise bu söylevlere karşılık olası bir işgale destek vermiştir.
İşgalin nasıl yapılacağı ve ne şekilde meşru bir zemine oturtulacağı 7 Mayıs 1919 tarihli Wilson'un Paris'teki evinde yapılan toplantı içerisinde konu alınmıştır. İşgal öncesinde Türklere haber verilip verilmemesi meselesi bu toplantıda kararı alınan maddelerden birisidir. Venizelos'a göre Türkler ancak işgalin başlamasından hemen önce haberdar edilmelidir çünkü ancak bu şekilde potansiyel bir direnişin önüne geçilebilir. Wilson bu önergeye cevaben işgalden haberdar etmenin daha doğru bir prosedür olacağını ancak bu durumda bir direnişin kesinlikle olacağını dolayısıyla Venizelos'un önerisine sıcak baktığını ve Türklere son ana kadar haber verilmemesini doğru bulduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla işgalin ve hazırlıkların son ana değin gizli tutulmasına karar verilmiştir.
Bütün bu sürecin bir tezahürü olarak 7 Mayıs'ta İngiltere, ABD ve Fransa, Yunan donanmasının İzmir'e gönderilmesinde hemfikir olmuşlardır. Karar ise 15 Mayıs'ta uygulanmıştır.

İşgalin askeri boyutu ve planı her ne kadar kararlaştırılmış olsa da meşru bir zemine oturtulmasının gerektiği de 7 Mayıs 1919 tarihli toplantıda Wilson, Venizelos ve L.George tarafından konuşulmuştur. Toplantıda bu konu konuşulduğu zaman Başkan Wilson, Mondros Mütarekesi’nin böyle bir işgale hak tanıdığını, Venizelos ise şehirdeki 30 000 Rum’un hayatının tehlikede olduğunu ileri sürmüştür.  Fakat bu savların ne kadar doğru olduğu şüphelidir çünkü kentte bazı küçük çaplı taşkınlıklar dışında belirtildiği gibi ciddi bir asayiş sorunu yoktur. 
10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması uyarınca İzmir ve Ayvalık beş yıl süreyle Yunan işgali altında Osmanlı egemenliğinde kalacak, bu sürenin sonunda hangi devlete katılacaklarına ilişkin plebisit (halk oylaması) yapılacağı yönünde karar alınmış, Türk ve dünya kamuoyu İzmir'in işgalini, Türk ulusuna yönelik bir hakaret ve nihai Yunan ilhakına yönelik bir adım olarak değerlendirmiştir.

İşgal tüm Anadolu’da çok büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Öyledir ki Milli Mücadele’ye giden yoldaki ateşi yakan en önemli olaylardan birisi olduğu söylenmektedir. İlk reaksiyon vatanlarının işgali karşısında sessiz kalamayan İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti’nden gelmiştir. Telgraf hatları işgal güçleri tarafından tahrip edilmiş olsa da gizlice yurdun dört bir yanına gizlice işgal haberini yaymışlardır. Yunanların bölgedeki Müslüman halka yönelik katliamda bulunduğunu ve bölgede kan gövdeyi götürdüğünü duyurmuşlardır.

Bu sayede yurdun dört bir yanından karşı reaksiyonlar gelmeye başlamıştır. Özellikle İstanbul’daki mitingler halkın bu olaydan ne kadar derin bir teessür hissettiğini göstermektedir. 19 Mayıs 1919 tarihinde protesto için yapılan Fatih Mitingi’ne 80 bin kişi katılmıştır. Bu mitingden sonraki Üsküdar Mitingi’ne 30 bin kişi katılmıştır. Kitlelerin büyük tepkisini ispatlayan ve milli mücadele fitilini ateşleyen olay ise Sultanahmet Mitingleri’dir. Bu mitinglere 100 binden fazla insan katılmış, içlerinde Halide Edip Adıvar, Mehmet Emin Yurdakul, Fahrettin Hayri Bey gibi insanlar ateşli konuşmalar yapmış, bu konuşmalar da yurdun genelinde derin yankı uyandırmıştır. Bu mitingde binlerce insan “Türk hürdür, esir olamaz.” “Hak isteriz: 2 milyon Türk 200 bin Rum’a feda edilemez.” diyerek haykırmıştır.
İşgale karşı tepki gösteren tek cenah Türk tarafı değildir. Yabancı diplomatlar arasında da bu işgalin hata olduğunu ve bölgede katliam olduğunu söyleyenler olmuştur. Amerikan Yüksek Komiseri Mark L. Bristol Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği raporda işgale izin vermenin yanlış olduğunu çünkü işgale meşru bir hakları bulunmadığını bildirmiştir. Benzer şekilde İngiliz Savaş Kabinesi raporlarındaki tartışmalar da benzer şekilde İngilizlerin bu işgale izin verdiği için pişman olduğuna işaret etmektedir.
Barış Konferansındaki ABD delegasyonunun resmî raporuna göre,

 denildi.
Bunların yanı sıra, bazı Amerikan mandası yanlısı kişiler ve halkın bir kısmı Wilson'un Paris Barış Konferansı’ndaki destekleyici tutumundan habersiz bir şekilde Amerika’nın bu işgale destek vermediğini, işgale ortak olmadığını düşünmüş ve hatta Yunanların işgal sonrası katliamlarından ötürü kurulan uluslararası komisyonda haksız bulunmasını Amerikan mandasının lehinde bir argüman olarak kullanmışlardır. Bu tutuma dair İsmet İnönü daha sonra hatıratlarında şöyle demiştir:
“"... Cihan Harbi'nden sonra barış anlaşmalarına bir tedbir yaldızı ile sokulan manda fikri etrafında bir filizlenmeye yol açtı. Amerika taraftarları için şüphesiz başka sebepler de vardı. Yunanların İzmir'i işgal ettikleri ilk günlerde yaptıkları şiddet hareketleri şikayet edildi ve bir enternasyonal komisyonda bu şikayetler tetkik olundu. Komisyon, Yunanları haksız buldu. Bu netice, tabiatıyla, zulme uğramış bir millet için galip devletler safında bir adaletsizliğin tespit edilmesi ile müspet tesir (olumlu etki) yaratmıştı. Bu adaletsizliği meydana çıkaran devletin Amerika olduğu kabul ediliyordu. Amerikan taraftarı çevrelerde, Amerikalılarda adalet duygusu vardır, zaten mütareke de Wilson Prensipleri üzerine yapılmıştır, deniliyordu. Yunanların Anadolu'ya çıkarılmalarında, İzmir'i işgal etmelerinde başlıca Wilson'un kararının ağır bastığını, onun sebep olduğunu da bilen yoktu...”

İşgale giden yolda gösterilen sebepler şunlar olarak sayılabilir:
1) Venizelos'un Konferans'ta ortaya attığı bölgede Rum nüfusunun daha fazla olduğu iddiası,
2) Lloyd George'un Wilson'u olası bir İtalyan işgaline dair ikna etmesinin doğurduğu gerilim
3) Venizelos'un bölgede 30 bin Rum'un tehlikede olduğunu iddia ederek ortaya attığı ve Müttefiklerin de ikna olduğu Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayandırılan işgal hakkı.
Bunlar arasında en çok baz alınan gerekçe hazırlanan sahte raporlarla ilgili bölgedeki Rum sayısının Türk sayısından fazla olduğu ve bununla beraber bölgedeki Rum halkının tehlikede olduğu iddialarıdır. Bunlar her ne kadar doğruluğu ihtilaflı iddialar olsa da bölgenin Yunanlara verilmesi kararlaştırılmıştır. Wilson gerek Lloyd George'un manipülatif bilgileri gerekse İtalyanların talepleri dolayısıyla İtalyanların Anadolu içine sefer başlatmaları olasılığından  şüphelendi ve dolayısıyla İzmir üzerinde olan Yunan hak iddialarına sıcak bakmaya başladı. Bunu İtalyanları cezalandırmak için iyi bir olanak olarak gördü ve Rumlara karşı yapılan zulüm hikâyeleri de onun İzmir'in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesine onay vermesinde etkili oldu.

İzmir'in işgalinden önce, 14 Mayıs'ta İzmir istihkâmları işgal edildi. İngiliz birlikleri Karaburun ve Uzunada'yı, Fransız birlikleri Urla ve Foça'yı, Yunan birlikleri de Yenikale'yi işgal ettiler. 15 Mayıs 1919 sabahı İtilaf Devletleri donanmasının koruması altında Yunan askerleri İzmir rıhtımına çıktılar. İzmir'de ise buna karşı koyabilecek sadece 200 kişilik bir askerî birlik bulunuyordu. İzmir ve çevresindeki birliklerin başında bulunan Ali Nadir Paşa, Yunan askerlerine karşı koyulmaması ve silahları İtilaf Devletleri askerlerine teslim edilmesi için emir verdi. İzmirli Rumların sevinç gösterileri arasında geçit töreni yapan Yunan askerlerine ateş eden Hasan Tahsin bir Yunan askerini öldürdü, akabinde diğer Yunan askerlerinin ateşiyle hayatını kaybetti. Hasan Tahsin'in ateş ettiği kurşun, Türk Kurtuluş Savaşı'nın sembolik başlangıcı kabul edilir. Bu olay, Türk halkının işgale karşı topyekûn bir direniş başlatmasına zemin hazırlar. Yunan askerleri bu olaya karşılık çevreye yaylım ateşi başlattılar. Askeri kışlada bulunan silahsız Türk askerlerini hedef alan yaylım ateşi, Türk askerlerinin teslim olmasına rağmen devam etti. Türk subayları ve askerleri dipçiklenerek ve süngülenerek öldürüldü. Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayan Türk subayları süngüleniyordu. Ali Nadir Paşa ise Yunan askerleri tarafından tekmeleni

İzmir, Türkiye'nin bir ilidir. İdari merkezi İzmir şehridir. İlin nüfusu 2024 yılı sonu itibarıyla 4.493.242 kişidir. Yüzölçümü bakımından ülkenin yirmi üçüncü büyük ilidir. Etrafı Aydın, Balıkesir, Manisa illeri, Ege Denizi ve Ege Adaları ile çevrilidir.
İzmir'in trafik plaka kodu 35'tir.

İzmir ilinin yüzölçümü 11.891 km2'dir. Türkiye Cumhuriyeti'nin en batı kısmında Ege Denizi'ne kıyısı olan bir ildir. Kuzeyde Balıkesir, doğuda Manisa, güneyde Aydın illeri ile komşudur. Dikili ilçesinin tam karşısında Yunanistan'ın Kuzey Ege Adaları coğrafi bölgesinin Midilli ili ve hem ilin hem coğrafi bölgenin yönetim merkezi olan Midilli şehri yer almaktadır.

İzmir ili içinde Ege Bölgesi'nin önemli akarsularından olan Gediz, Küçük Menderes ve Bakırçay akış gösterir. Diğer küçük akarsular arasında Güzelhisar Çayı ve Meles Çayı yer alır. İlde önemli büyüklükte bir göl yoktur. Göl sayılabilecek su birikintileri arasında en büyükleri Gölcük Gölü, Belevi Gölü, Çakalboğaz Gölleri ve Karagöl'dür. Madra Dağları, Yunt Dağları, Yamanlar Dağı, Nif Dağı, Bozdağlar, Aydın Dağları il sınırları içerisinde yer alır. İlin en yüksek noktası, Bozdağlar'ın Birgi yakınlarında bulunan 2.159 metre yüksekliğindeki tepesidir. Şehrin rakımı 2 metredir. Ama dağ eteklerine kurulu bazı semtleri 300-350 metreye kadar ulaşmaktadır.
İl bitki örtüsü yönünden Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Akdeniz bitkilerinin birçok türü bulunmaktadır. Yüzyıllarca aşırı otlatma, yangın ve tarla açma gibi nedenlerle ormanların ortadan kalktığı yerlerde, maki bitkileri bulunmaktadır. Maki florasına ardıç, pırnal, kermes meşesi, zeytin, çitlembik, sakız, akçakesme, tespih, katırtırnağı gibi kuraklığa dayanıklı ağaçlar girer. Ormanlar il içerisinde 475.779 hektarlık bir alanı kaplar. Ormanların kapladığı alan, il arazisinin %40'ıdır.

İzmir ve çevresinde şehri etkileyen irili ufaklı çok sayıda fay hattı bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri şehrin tam altından geçen, Güzelbahçe ve Pınarbaşı semti arasında uzanan İzmir fayı ve şehrin çevresinde bulunan Seferihisar, Tuzla, Manisa, Kemalpaşa, Dağkızılca, Gediz, Güzelhisar, Gülbahçe fayları ve Ege Denizi'nde bulunan Midilli ile Sisam faylarıdır. İzmir şehri bu faylardan dolayı depremsellik açısından oldukça aktif bir bölgededir. Yılda birkaç kez büyüklüğü 3 ila 5 arasında değişen hissedilir tektonik ve çöküntü depremleri olabilir. Ortalama 10-20 yılda bir ise büyüklüğü 5 ila 6,5 arasında değişen orta ölçekli depremlerden etkilenir. Tarihte de sık sık şiddetli depremlere maruz kalmıştır.
İzmir'de günümüzdeki en büyük depremlerden biri 30 Ekim 2020 tarihinde yaşanmıştır. İzmir depreminin büyüklüğü konusunda farklı ölçümler belirtilmiştir. İçişleri Bakanlığı'na bağlı AFAD, büyüklüğü 6.6 olarak açıklarken, Kandilli Rasathanesi büyüklüğü resmi raporlarında 6.9 olarak veriyor. ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS) ise depremin aletsel büyüklüğünü 7 olarak açıkladı.

Öncelikle nükleer atıkları İzmir'de özellikle de Gaziemir'de büyük bir tehlike yaratmaktadır. Normal düzeyin 219 katı oranında radyasyon yayan radyoaktif atıklar İzmir için büyük bir tehlike yaratmaktadırlar. İzmir'de sanayi kaynaklı hava kirliliği özellikle Aliağa ilçesinde yoğunluk göstermektedir. Yine il merkezinde özellikle Bornova ilçesinde bulunan sanayi kuruluşları çimento fabrikaları, demir ve demir dışı maden döküm tesisleri, gıda üretimi yapan işletmeler, taş ocakları hava kirliliğine katkısı olan sanayi kuruluşlarındandır. İzmir'de hava kirliliği özellikle kış aylarında artmaktadır. Ocak, Şubat, Mart ve Aralık aylarında hava kirliliği hassas, kalan aylarda ise orta olarak ifade edilmektedir.
Özellikle eski yıllarda İzmir Körfezi'nin kokması büyük bir problemdi. Bu problem büyük ölçüde giderilmiş olsa da hala bazen devam etmektedir. İzmir'de altın ve nikel madenciliği yapılır ve bu madencilikler kullanılan başta siyanür olmak üzere çeşitli kimyasal maddelerin kullanımı çevreyi olumsuz yönde etkilemekte, toprağın, yüzey ve yeraltı sularının kirlenmesine dolayısıyla tarımsal verimliliğin düşmesine, çevre ve insan sağlığının, ekosistemin bozulmasına neden olmaktadır. Nikel madenciliği su kaynakları ve verimli tarım arazileri üzerinde ciddi çevresel riskler yaratıyor.

1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre İzmir merkezde yaşayan kişi sayısı 207.548 kişidir. İzmir'de yaşayan Türk sayısı 79.288 kişi olup nüfusun %38'ini teşkil etmekteydi. Rumlar %26, Osmanlı tebaasında olmayan yabancılar %25, Yahudiler %7, Ermeniler ise nüfusun %3'ünü teşkil etmekteydi. İzmir'deki nüfusun %55'i Hristiyan, %38'i Müslüman ve %7'si Museviydi.
Kentin nüfusu 1970-1985 arasında çok artmıştır. 1945 yılına kadar Türkiye'nin ikinci büyük şehriydi. TÜİK verilerine göre İzmir aldığı göç en çok 186.000 kişiyle Manisa, 130.000 Mardin, 126.000 Erzurum, 120.000 Konya, 84.000 Aydın, 83.000 Afyonkarahisar ve diğer illerin nüfuslarına kayıtlı önemli bir nüfus vardır. Diğer şehirlerden önemli oranlarda göç almıştır.
Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
İzmir ilinin nüfusu 4.504.185'dir (2025 sonu). İlin yüzölçümü 11.892 km2dir. İlde km2ye 379 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe 13.225 kişi ile Konak'tır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %0,24 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ilçe %4,59 ile Seferihisar ve nüfusu en çok azalan ilçe -%1,55 ile Konak'dır.
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre ilde 30 ilçe ve belediye, bu belediyelerde ise toplamda 1.299 mahalle bulunmaktadır. 

İzmir ili, 2018 yılı verisine göre gayri safi yurt içi hasıla bakımından ₺233,5 milyar ile ülkenin üçüncü büyük ilidir. Kişi başına düşen gelirde ise ₺54.047 ile dördüncü sırada yer almaktadır. Brookings Institution ve JP Morgan'ın 2014 yılı baz alınarak oluşturulan ekonomide yükselen kentler sıralamasında İzmir 300 şehir arasında Makao'nun ardından 2. sırayı aldı. İzmir 2013'teki listede 6. sırada yer almaktaydı. Aynı listede Türkiye'den İstanbul 3, Bursa 4 ve Ankara 9. sırada yer almıştır. Yine bu rapora göre İzmir'deki 2014 yılındaki işsizlik oranı %6.6 olarak gerçekleşmiştir. 2013 yılı İnsani Gelişme Endeksi verisine göre İzmir, elde ettiği 0,770 puanla Ankara'nın ardından ikinci sırada yer aldı.
Aliağa Limanı ve İzmir Limanı, sırasıyla Türkiye'nin konteyner hacmi bakımından altıncı ve yedinci, kargo tonajı bakımından üçüncü ve on üçüncü büyük limanlarıdır.
İzmir, üç büyükşehir içerisinde kendine yetecek elektrik enerjisini üretebilen tek şehirdir. İlde 3.992 MW kurulu güce sahip elektrik santrali bulunmaktadır.

Sanayi sektörü, 1950'li yıllardan bu yana İzmir'de temel ekonomik faaliyet olarak, kentin biçimlenmesinde belirleyici etkenlerden biri olmuştur.
İzmir'de özellikle Aliağa, Menemen, Torbalı ve Gaziemir ilçelerinde sanayi gelişmiştir. Gaziemir'de bulunan Ege Serbest Bölgesi (ESBAŞ) ile Menemen'de bulunan İzmir Serbest Bölgesi (İZBAŞ) kentin 2 önemli serbest bölgesidir. Özellikle ESBAŞ, Türkiye'nin en büyük ticaret hacmine sahip serbest bölgelerinden birisi olup, İzmir ekonomisine istihdam ve ihracat bakımından ciddi katkı sağlamaktadır. Ege Serbest Bölgesi 1990 yılından bu yana faaliyette olup günümüz itibarıyla Avrupa'nın en başarılı serbest bölgelerinden birisi olarak gösterilmektedir. İzmir'in Menemen ilçesi sınırlarında yer alan İzmir Serbest Bölgesi, Aliağa limanlar bölgesine 26 km. uzaklıkta olup inşası devam eden ve tamamlandığında dünyanın en büyük on limanından birisi olacak Çandarlı Limanı'na da yakın bir mesafededir.
Ayrıca İzmir'in doğu tarafından bulunan Kemalpaşa'daki sanayi bölgeleri de büyük öneme sahiptir. İzmir-Ankara karayolu boyunca gelişimi devam eden bu alanda ilk sıralarda makine imalatı, demir çelik yan sanayi olmak üzere mermer-seramik, plastik, gıda ve kimyasal maddelerin imalatında da kümelenmeler vardır. Bornova küçük sanayi sitelerinin bu yönlü yer değiştirmeleri, İzmir'de sanayinin zamanla doğu yönünde gelişen bu sanayi aksını daha önemli hale getirecektir.

İzmir'de 10 tanesi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından işletilen toplamda 29 müze bulunmaktadır.

İzmir'e 2021 yılında toplam 1 milyon 36 bin turist gelmiştir.
Özellikle Alsancak ve Çeşme ilçelerinde yoğunlaşan tur operatörleri, oteller ve araç kiralama firmaları bulunmaktadır. Çeşme, iç ve dış turizm açısından ülkenin sayılı merkezlerinden biridir. Yarımadanın ilk antik yerleşim yeri olan Ildırı (Erythrai), Çeşme'de yer almaktadır. Çeşme'nin en çok ziyaret edilen tarihî eseri II. Bayezid'ın yaptırdığı kale bugün müze olarak kullanılmaktadır. 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan iki katlı kervansaray, tipik Osmanlı dönemi kervansaraylarından biridir. Çeşme'ye bağlı bir mahalle olan ve tarihî taş evleri ile yılın 360 günü rüzgâr alması sebebiyle rüzgâr sörfüne elverişli plajları ile ünlü olan Alaçatı da, 704 kilometrekarelik alanında birçok eğlence mekânı ve oteli barındırmasıyla İzmir'in önemli tatil beldelerinden biridir. İzmir'in Selçuk ilçesinin üç kilometre güneybatısında yer alan ve UNESCO Dünya Miras Listesi’nde bulunan İzmir Efes Antik Kenti, Selçuk ilçesi sınırları içerisinde bulunmaktadır. Efes Antik Kenti ise ve yılda ortalama 1,5 milyon turist tarafından ziyaret edilmektedir. Foça, sayıları giderek azalan akdeniz fokunun yaşam alanlarından biridir. Ayrıca akdeniz fokları kentte her yıl yaz aylarında düzenlenen festivallerin de önemli bir sembolü haline gelmiştir. Urla'da 2015 yılından beri her yıl bahar aylarında Urla mutfağının tanıtıldığı Enginar Festivali düzenlenmektedir. Buna ek olarak Urla'ya bağlı Özbek Mahallesinde her yıl Mart Dokuzu Ot Bayramı yapılmaktadır.

İlk defa 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi'yle birlikte Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılışı yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı (İEF), her yılın Eylül ayında İzmir'in kurtuluş günü olan 9 Eylül tarihini içine alacak on günlük bir zaman dilimi içinde Kültürpark'ta düzenlenen Türkiye'nin en köklü, en tanınmış ve en kapsamlı fuarıdır. Ancak İEF, esasında, Kültürpark alanında düzenlenen ve çoğu zaten uluslararası nitelikli otuz yedi ihtisas fuarından sadece bir tanesidir. Ancak uluslararası nitelikli

İzmir Optimum, İzmir'in Gaziemir ilçesinde 2012'den beri hizmet veren ve Rönesans Holding tarafından işletilen bir alışveriş merkezidir. 235.000 m2lik alan üzerine kurulan ve 250 mağazası bulunan İzmir Optimum, bir dönem Ege Bölgesi'nin en büyük alışveriş merkeziydi. Adnan Menderes Havalimanı ve İzmir-Aydın karayolu üzerinde bulunmaktadır. Başlangıçta outlet mağazalar ile hizmet veren alışveriş merkezi, €105 milyon harcanan genişletme çalışmalarının 31 Mart 2017'de tamamlanmasıyla konsept değiştirdi. Alışveriş merkezinin yanında ESBAŞ Tren İstasyonu bulunmaktadır. İzmir Optimum, 2018'de Uluslararası Alışveriş Merkezleri Konseyi (ICSC) tarafından düzenlenen 43. Avrupa Alışveriş Merkezi Ödülleri'nde genişleme/büyüme kategorisinde Avrupa'nın en iyi alışveriş merkezi ödülünü kazandı.
Seydiköy Tümülüsü metro İstasyonu yönünde yer almaktadır.

Resmî site

Abdurrahman Dilipak (d. 9 Şubat 1949, Düziçi, Osmaniye), Türk gazeteci ve yazardır.

Abdurrahman Dilipak 1949 yılında Osmaniye'nin Düziçi ilçesine bağlı Haruniye'de Fatma Pakize ve Ali Dilipak'ın çocuğu olarak doğdu. Hasan Aksay'ın yeğenidir. 1969 yılında Konya İmam Hatip Lisesinden mezun oldu. Güzel Sanatlar Akademisine girmek için resim dersleri alan Dilipak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Filolojisi Bölümüne girdi.
Burada iki sene okumasının ardından İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulundan 1980 yılında mezun oldu.

1982 yılında kısa süreli Düziçinde Kasırga isimli bir kartela gazete çıkardı. 1969'da, DSİ 6. Bölge Müdürlüğünde arazi elektrifikasyonu kontrolcüsü olarak çalışma hayatına başladı, 1971'de judo antrenörü oldu, 1972'de Fetih Yayınevi'ni ve Hertür Yayın Dağıtım Şirketi'ni kurdu. 1973'te Yeni Sanat Dergisi Yayın Kurulunda yer aldı. Aynı yıl MTTB Sinema Kulübü üyesi oldu. Ardından, Burak Film Kurucu Ortakları arasında yer aldı ve milli sinema tartışmalarına katıldı.
1977'de Adım Dergisi Genel Yayın Müdürü, 1988-1990'da Dış Politika Dergisi Yayın Yönetmeni, 1972-1993'te Milli Gazete yazarı, 1978-93'te Bazın Hicret Dergisi Genel Yayın Müdürü, Seriyye Dergisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü, 1994'te Cıngar mizah dergisinde yazar olarak çalıştı. 1990'dan itibaren haftalık Cuma dergisi, 1993-2022 yılları arasında Akit gazetesi, 1996-1997'de Haftalık Selam gazetesi, 1996'da günlük Yeni Şafak gazetesi, aylık Görüş (Almanya), aylık Pir dergisi ve Gazete gazetesinde yazarlık yaptı. 2020 yılından itibaren BNC Medya Haber'de gündeme özel yazılar yazdı. 2022'de 29 yıldır sürdürdüğü Akit gazetesi yazarlık görevinden istifa etti.

2020'de İstanbul Sözleşmesi'ni savunan kadınları fahişelikle suçlayan yazıları nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyetinden ihraç edildi. Bu yazılardan biri nedeniyle 100 bin lira tazminat cezasına mahkûm oldu.

2×2 (Kanal 6 - Haber ve tartışma programı)
Analiz (Kanal 6 - Haber ve tartışma programı)
Ateşten Gömlek (Kanal 7)
Beyin Fırtınası (Haber ve tartışma programı)
Bıçak Sırtı (ÜLKE)
Haber Yorum (Kanal D)
Tartışa Tartışa (NTV)

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Hoşgörü Ödülü (1996)
Kombassan Hoşgörü Ödülü (1997)
Human Right Watch Hellman Hamlet Uluslararası İnsan Hakları Ödülü (1998)

Bir Başka Açıdan Kemalizm (Beyan Yayınları)
Cumhuriyet'in Şeref Kitabı (İşaret Yayınları)
İnönü Dönemi (Beyan Yayınları)
Menderes Dönemi (Beyan Yayınları)
Yağmalanan Ülke Türkiye (Beyan Yayınları)
Vahdet Ama Nasıl? (İnkılab Yayınları)
Bir Başka Açıdan Çanakkale: Çanakkale geçildi (Kayıt Yayınları)
Coğrafi Keşiflerin İç Yüzü (Nubihar Yayınları)
Ortak Payda: yeşil-kırmızı, kırmızı-yeşil denemeler (İnkılab Yayınları)
Laisizm (Kayıt Yayınları)
Cumhuriyete Giden Yol (Kayıt Yayınları)
Neden Şeriata Karşılar (Kayıt Yayınları)

Bülbüldere Mezarlığı, İstanbul’un Üsküdar ilçesinde bulunan mezarlık.
Karakaşlar cemaatinin defnedildiği mezarlıktır. Selaniklilerin çoğunlukta olduğu bilinmektedir. Üsküdar’da Selmanı Pak Caddesi ile Selanikliler Sokağı arasında yer almaktadır. Sabatayistlerin mezarlığı olarak da zikredilmektedir. Bülbüldere Mezarlığı'nda az sayıda da olsa bazı Kapancıların yer aldığı belirtiliyor. Mezarlıkta yatanlar arasında Atatürk'ün ilk öğretmeni Şemsi Efendi de bulunmaktadır. Çok eski mezar taşlarının bulunduğu mezarlıkta, her mezar taşının üzerinde bir kıta bulunmakta, medfunların çerçevelenmiş fotoğrafları da mezar başında yer almaktadır. Bazı mezar taşlarında "Sakladım söylemedim; derdimi gizli tuttum, uyuttum" ibaresi bulunur.

Ali Ulvi Elöve (1881-1975), Türk şair, öğretmen ve çevirmen
Azra Erhat (1915-1982), Türk yazar
Değer Deniz (1976-2015), Türk müzisyen
Erdoğan Özeren (1938-2012), Türk oyuncu
Ferih Egemen (1916-1978), Türk oyuncu, yönetmen, yazar ve seslendirme sanatçısı
Halil Vehbi Eralp (1907-1994), Türk edebiyatı profesörü ve matematikçi
Hasan Tahsin (1888-1919), Türk direnişini başlatan kişi, yazar ve gazeteci
Muhteşem Durukan (1926-1988), Türk oyuncu ve yönetmen
Oğuz Gözen (1946-2015), Türk film yönetmeni
Recep Ercüment Konukman (1933-2014), Türk siyasetçi ve diş hekimi
Selanikli Ahmet Efendi (1868-1927), Türk bestekâr
Şemsi Efendi (1851-1917), Osmanlı eğitimci
Uğurtan Aksel (1936-2017), Türk arpist
Yusuf Atılgan (1921-1989), Türk yazar ve öğretmen

Türkiye'deki mezarlıklar listesi

 OpenStreetMap'te Bülbüldere Mezarlığı ile ilgili coğrafi veriler

Demirci Mehmet Efe (1885, Pirlibey, Nazilli - 1961, Aydın), Türk Kurtuluş Savaşı'nda Kuvâ-yi Milliye önderi.
1885 yılında Pirlibey, Nazilli'de doğdu. Babasının mesleğinden dolayı Demirci lakabını aldı. Askerlik görevini İzmir 5. Depo Alayı'nda demirci olarak yaparken Ermeni bir yüzbaşıdan yediği dayak üzerine firar etti. Köyüne dönen Demirci Mehmet, burada rahat durmayınca Çakırcalı Mehmet Efe tarafından Ödemiş'in Fata köyüne imam olarak gönderildi. Çakırcalı'nın ölümünden sonra Yörük Ali Efe çetesine katılan Demirci Mehmet Efe, cesareti ve gözüpekliği sayesinde çete içinde önemli bir konum aldı ve kısa zamanda Aydın ve Ödemiş havalisinde zorlu ve amansız bir efe oldu. 

İzmir'in İşgalinden sonra Balkıcalı Hacı İbrahim Efe ile beraber 11 Temmuz'da resmen Kuvâ-yi Milliye'ye katıldı. Kendisine "Umum Aydın ve Havalisi Kuvâ-yi Milliye Kumandanı" ünvanını uygun gördü. Partizan çetesinin finansmanı için

Ziraat Bankası Bozdoğan Şubesi soygunu;
Derviş Ağa'nın oğlunu başarılı bir şekilde kaçırdıktan sonra fidye olarak toplam 5.000 lira sızdırmak;
İstanbul Hükûmeti'nin Nazilli'de teftişe çıkmış olan Jandarma Genel Komutanı'nı rehin almak (Komutan ancak Demirci'nin mühimmat talebinin yerine getirilmesinden sonra serbest bırakılacaktır.) gibi eylemleri gerçekleştirmiştir.
Sonra Kurtuluş Savaşı'nda bağımsızlık mücadelesine katıldı.

TBMM Hükümeti'nin 9 Aralık 1920 tarihinde aldığı bir karar, Afyonkarahisar dolaylarındaki Atlı Takip Kuvvetleri'nin düzenli orduya süvari birlikleri olarak katılmasını öngörmekteydi. Albay Refet Bey'in 300 adamıyla birlikte süvari alay komutanı olarak düzenli orduya katılması yönündeki teklifini, Çerkez Ethem'in telkinleriyle dikkate almayan Demirci Mehmet Efe'nin üzerine kuvvet gönderilmiştir. Albay Refet Bey komutasındaki süvari birliklerinin 11 Aralık'ta başlattıkları harekât sonunda Demirci Mehmet Efe'nin adamları ele geçirilmiştir. Yaşı uygun olanlar düzenli ordu birliklerine katılmış, diğerleri terhis edilmiştir. Demirci Efe ise 30 Aralık 1920 tarihinde TBMM Hükûmeti'ne teslim olmuştur. Efe, Nazilli-Dualar köyüne yerleşmiştir. Yanına, çok güvendiği Jandarma Yüzbaşı Nuri Bey'in seçtiği 50 kişilik bir muhafız kuvveti bırakılmıştır.
1961 yılında Aydın'a geçmiş ve Aydın'da ölmüştür.

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması

Dörtyol, Hatay'ın ilçelerinden biridir. Nüfusu 132.987 kişi (66.964 + 66.023) olup bu bakımdan 922 ilçe ve 51 merkez ilçe arasında 191, ilde dördüncüdür. Nüfus yoğunluğu yaklaşık 389 kişi/km2dir. Sosyo-ekonomik gelişmişlik indeksinde ise ülke genelinde 255, il genelinde 4. sıradadır. Dörtyol, 1939 yılında Seyhan ilinden alınarak Hatay iline verilmiştir.

İlçe Doğu Torosların uzantısı olan Nur Dağları (Amanos) ile Akdeniz'in İskenderun Körfezi arasında Kuzey-Güney doğrultusunda uzanan Dörtyol ve Payas Alüvyal ovalarından meydana gelmiştir. Doğusunda Nur Dağları ve Hassa ilçesi, batısında Akdeniz ve İskenderun Körfezi, Kuzeyinde Erzin ilçesi ve güneyinde ise İskenderun ilçesi bulunmaktadır.
İklimi yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olup, tipik bir Akdeniz iklimi hüküm sürmektedir. İlçede yağışlar yağmur şeklinde olup, Türkiye'de Rize ilinden sonra en fazla yağış alan merkezlerdendir. İlçe merkezinin denizden yüksekliği 61 m'dir. En çok yağış şubat, mart, nisan ve aralık aylarında, en az yağış ise ağustos ayında yağmaktadır. İlçede kar dağlık yüksek kesimlere düşmektedir. İlçede en düşük sıcaklık -7,0 °C olarak 1985 yılında gerçekleşmiştir. İlçede don hadisesi genellikle mart ayında görülmekte olup, nadiren de olsa kasım, aralık, ocak ve şubat aylarında da görülmektedir.
Kış ayları süresince, kasım ve mart arasında, hakim rüzgârlar kuzey ve kuzeydoğu yönündendir. Güneydoğu yönünden esen Yarıkkaya isimli yerel fırtına -rüzgâr hızı saatte 50-60 mile çıkabilmektedir- için kış aylarında her zaman hazırlıklı beklenmelidir. Rüzgâr nisan ayında yön değiştirmeye başlar. Haziran ve eylül ayları süresince güney ve güneybatı rüzgârları hakimdir. Sahildeki en yüksek dalgalar rüzgârın güneybatıdan olduğu zamandadır. Güneybatı rüzgârları sahili ölü dalgalarla etkiler. Bu ölü dalgaların boyları bazen 2-3 metreye ulaşır.
Sahilde ortalama gelgit farkı 0,5 metre civarındadır. Yüzey akıntıları (5-7 metre derinlik) güney ve güneybatıya doğrudur ve ortalama akıntı hızı 0,3 deniz milinden az olup daha derinlerde 0,5 deniz miline ulaşır.
Nur (Amanos) Dağlarından doğarak Akdeniz'e dökülen, düzensiz akışlı Deli Çay, Özerli Çayı ve Rabat Çayı isimli 3 tane akarsuyu vardır.
İlçenin yüzölçümü 342 km²'dir (132 mil²). Dörtyol ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 61 metredir.

İlçenin 2012 yıl sonu itibarıyla nüfus sayımı sonuçlarına göre toplam nüfusu 151.837'dir. İlçe merkezi nüfusu ise 75.110'dur.
İlçeye bağlı 6 köyde toplam 5.451 kişi yaşamaktadır. Yeni idari yapı ile oluşan belde belediyeleri altıya yükselmiş olup, toplam nüfusları 76.727'dir.
İlçe genel nüfusunun %47'si ilçe merkezinde %49'u belde belediyelernde ve %4'ü ise köylerde yaşamaktadır. Çalışan nüfusun genel nüfus içindeki oranı %30'dur. Çalışan nüfusun meslek gruplarına göre %20'si memur, %40'ı sanayi kolunda çalışan işçi, %15'i esnaf ve serbest meslek erbabı ve %25'i ise tarım kolunda çalışmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçede Merkez Dörtyol Belediyesi olmak ilçeye bağlı 6 köy bulunmaktadır. Ancak iki köyü (Çat, Kapılı) yazın meskun olup, kışın değişik yerlerde ikamet etmektedirler.
İlçe genel olarak toplu yerleşim düzenine hakimdir.

İlçenin il bazında diğer ilçelere nazaran sosyal, kültürel ve ekonomik yönden iyi konumdadır. Hızlı ve planlı yapılaşma ile metropol bir yerleşim alanıdır. İlçe halkının bir kısmı yaz aylarında deniz kenarındaki dinlenme yerlerine ve bir kısmı da hemen yanındaki yaylalara göç etmek suretiyle günlük yaşantılarını sürdürdükleri gözlenmektedir ve her kışa yaklaşırken İlk Kurşun Kültür Sanat ve Turunçgil Festivali yapılmaktadır.

İlçede sağlık hizmetleri 400 toplam yataklı Devlet Hastanesi, 13 Sağlık Ocağı, 2 Sağlık Evi, I Halk Sağlığı Laboratuvarı, 2 tane 112 acil yardım kurtarma istasyonu, 1 Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezi ile yürütülmektedir.
Sağlık kuruluşlarımızda aile planlaması, aşılama çalışmaları, çevre sağlığı ile halk sağlığı hizmetleri aksatılmadan yürütülmeye çalışılmaktadır.

İlçe sınırlan içerisinde bulunan Demir-Çelik fabrikası ile Petrol boru hattı ve Gaz dolum tesisleri ile Özel Sektöre ait çok sayıda haddehaneler, un fabrikası, meyve suyu ve meyve paketleme tesisleri ile tarım işletmelerinde istihdam edilen nüfus çalışma hayatına canlılık kazandırmaktadır.
Yörede ziraatın yoğun olması dolayısıyla ilçe dışından mevsimlik işçi gelmektedir.

İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfınca Gıda, barınma, iş kurma ve nakdi yardım gibi çeşitli yardımlar muhtaç olan ailelere yapılmaktadır.

İlçede ilk olarak 1911 yılında merkeze bağlı Özerli Mahallesinde şimdiki adı ile Nurettin Baransel İlkokulunun açıldığı tespit edilmiştir. Bugün ise tüm yerleşim birimleri okula kavuşmuştur. İlçede okuma yazma oranı %98'e tekabül etmektedir. Okul öncesi eğitimi çağ nüfusuna göre oranı %17,5'e tekabül etmektedir. İlçeye ait istatistiki bilgiler aşağıdaki gibidir:

İlkokul ve Ortaokul 44
Genel ve Mesleki Lise 12
Anaokulu (Bağımsız) 4
Özel ilköğretim Okulu 2
Spor ve izcilik Okulu 1
Toplam Derslik Sayısı 881
İlçemizdeki Öğrenci Sayıları
Okul öncesi 1.494
İlkokul ve Ortaokul 22.755
Lise ve Dengi Okullar 7.996
Özel Lise 103
Özel İlkokul-Ortaokul 537
Toplam Öğrenci Savısı 32.885
İlçemizdeki Öğretmen Sayıları
Sınıf Öğretmeni 484
Branş Öğretmeni 886
Okul Öncesi Öğretmeni 40
Toplam Öğretmen Sayısı 1.410
Not: En eski okulu Nurettin Baransel İlkokulu

Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü ve (ASO) bünyesinde çok sayıda vatandaşımıza eğitim içerisinde üretim imkanları sağladığı, birey ve toplumun eğitim ihtiyaçlarının belirlenmesinde bilimsel yöntemlerin uygulandığı, iş gücü piyasası başta olmak üzere kurum ve kuruluşlarla sağlıklı bir işbirliği oluşturduğu, millî kültür ve varlıklarımızın araştırılması, yaşatılması ve toplumun moral değerlerinin yükseltilmesi yönünde çok yönlü çalışmaları gerçekleştirmektedir.
Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğünce periyodik olarak Atatürkçülük, Sivil Savunma, İlk Yardım, Aile Planlaması, Gençlerin kötü alışkanlıklarından korunması ve Ev ekonomisi konuları işlenmektedir.

3308 sayılı Kanun ile öğrencilere, gençlere ve esnaf çalışanlarına mesleki eğitimlerini Okul-Endüstri işbirliği içinde geleceklerini daha güvenli olarak hazırlamalarına yardımcı olmaktadır.
İlçedeki Mesleki eğitim merkezi sanayi faaliyetlerinin yoğun oyduğu Payas beldesindeki Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi bünyesinde faaliyetini sürdürmektedir. Müstakil binası yoktur. Ancak Payas sanayi sitesinde mesleki eğitim merkezinin bina yeri temeli atılmış olarak bekletilmektedir.
Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi bünyesinde hem örgün, hem de yaygın eğitim yapılmaktadır.

İlçede 10 Dershane, 3 Motorlu Taşıt Sürücü Kursu, 5 Özel Öğrenci Yurdu, 1 Özel İlköğretim Okulu ve 1 adet Öğrenci Etüt Merkezi bulunmaktadır.

İlçede 1 adet Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır. Eğitimini Kuzuculu mahallesindeki kendi binasında sürdürmektedir. Okulda Endüstriyel Elektronik, Makine, Makine Resim Konsriksiyon, Bilgisayar Teknolojisi ve Programlama, Elektronik Haberleşme, Endüstriyel Otomasyon ve Elektrik bölümlerinde eğitim ve öğretim verilmektedir. Toplam 994 öğrenci eğitim görmektedir.

Tipik Akdeniz ve Hatay Mutfağının birçok özelliğini barındıran Dörtyol mutfağında; zeytinyağı, yeşillikler, nar ekşisi, turunç ekşisi, biber salçası, kekik, kimyon,  tarçın gibi baharatlar sık sık kullanılır. Tahıllar (Bulgur, dövme buğday (yarma)) önemlidir, Dörtyol mutfağının köklü lezzetleri;
· Ispanaklı ve Kıymalı kömbe
· İçli Köfte (Kıymalı veya Nohutlu) / (Toğga'nın yanıda soğanlı köfte)
· Ekşili Çorba (Ramazan bayramının birinci günü neredeyse her evde pişirilir)
· Yaprak Sarması ve Lahana Sarması (Turunç suyu veya ekşisi ile)
· Mercimekli Sıkmaç
· Dolma (Patlican, biber, kabak, domates)
· Toğga (Soğan kavurmalı içli köfte ve Sömelek ile beraber)
· Pancar Çorbası (7 yıllık derdi götürür)
· Fellah Köftesi (Ispanaklı ekşili köfte) /Ekşili köfte
· Kömeç (Ebegümeci)
· Analı Kızlı (Yuvarlama)
· Etli Nohutlu Dövme Pilavı
· Mantı
· Börek Çorbası
· Çörek (Sadece Ramazan bayramında pişirilen sütlü mayalı ve tarçınlı bir kurabiye, İç cevizli de yapılır)
· Turunç Kabuğu Reçeli,
· Kabak Tatlısı-Reçeli

İlçede; biri merkezde, biri Kuzuculu'da, biri de Yeşilköy de olmak üzere 3 adet Halk Kütüphanesi mevcuttur. Her yıl Geleneksel Portakal Festivali ve halk konserleri düzenlenmektedir.
İlçede günlük olarak 2 yerel gazete çıkmaktadır.

İlçe Merkezinde 1500 kişi ve Payas Beldesinde 500 kişi kapasiteli Müsabaka ve Antrenman Spor Salonu bulunmaktadır. Ayrıca 2021 yılında faaliyete girmiş Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı olan Nazmiye Muratlı Gençlik Merkezi hizmete girmiştir. 5 ayrı amatör spor kulübü faaliyet sürdürmektedir. Dörtyol, Kuzuculu ve Payas ilçesinde toprak satıhlı birer futbol sahası vardır. Ayrıca Kapalı Spor Salonu bahçesinde çim futbol sahası ve bir adet tenis kortu bulunmaktadır. Ayrıca 4'ü merkezde, 1'i Payas'ta ve 1 de Altınçağ'da olmak üzere 6 adet halı saha mevcuttur.

İlçe Merkezinde 63 yataklı bir öğretmen evi hizmet vermektedir. Payas beldesinde ise 12 yataklı bir öğretmen evi hizmet vermektedir. Kuzuculu beldesinde ise belediye binasında geçici olarak öğretmen lokali mevcuttur. İlçede KYK yurdu mevcuttur.

İlçe Merkezi D-817 karayoluna 3 km uzaklıktadır ve devlet yoluna (D-817) 5 km mesafe ile Adana-İskenderun otoyoluna (O-53) giriş yapılabilmektedir. Otoyol istikameti üzerinde; Dörtyol ilçesi kavşağı, Dörtyol ilçesi gişeleri ve gişelerden itibaren D-817 karayoluna direkt geçiş sağlayan çevre yolu (31-15 il yolu) bulunmaktadır. D-817 karayoluna paralel olarak demiryolu geçmektedir. Demiryolu ile Osmaniye iline, Adana iline ve İskenderun ilçesine yol üzerinde çeşitli ilçe durakları bulunmak üzere ulaşım sağlanabilmektedir. Bölgesel tren ulaşımı olduğu için tren biletleri Dörtyol TCDD tren garından alınabilmektedir. Hava yolundan; Adana Şakirpaşa havalimanı ve Hatay Havalimanı ile ulaşım sağlanabilmektedir. İlçe sakinleri için Adana Şakirpaşa havalimanına ulaşım sağl

Fethullahçılar, Fethullah Gülen'in telkinleri ile bir araya gelen insanların oluşturduğu, 1960'ların sonunda İzmir'de ortaya çıkan, Said Nursi temelli öğretiye dayalı İslami bir cemaat ve istihbarat örgütüdür. Özünde ve hedefinde laiklik karşıtı ve şeriatçı bir yapıya, dışa dönük ise ılımlı ve zararsız görünüme sahip olan Fethullahçılar, dini faaliyetlerinin yanı sıra; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin anayasal kurumlarında meşru ve gayrimeşru yollarla hakimiyet sağlayarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetimini kendi ideolojisine göre dizayn etmeyi hedeflemektedir.
Faaliyetlerini başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerde gerçekleştiren bir toplumsal hareket olarak ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Öte yandan Fethullahçılar; özellikle Türk emniyet birimlerinde ve Türk yargı organlarında örgütlenmiş ve kritik pozisyonlarda hakimiyet kurmuştur. Bundan dolayı bazılarına göre ise Fethullahçılar; siyaset, hükûmet, eğitim, medya, iş dünyası, kamusal ve kişisel yaşam üzerindeki üstünlüğünü güvence altına alarak seküler Türkiye'yi kendi imajına göre yeniden şekillendirmeyi amaçlayan muhafazakar bir oluşumdur. Fethullaçılar; Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde tamamen egemen olabilmek için emniyet, yargı, siyaset, medya ve silahlı kuvvetler içerisindeki mensuplarının yardımı sayesinde; Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy ve Askeri Casusluk davaları gibi soruşturmalarla Türk ordusunda görev alan çoğunluğu yüksek rütbeli binden fazla asker, sahte belge ve deliller ile cezaevine atmış veya ordudan tasfiye etmiştir. Bu askerlerin yerlerine ise Fethullahçı askerler getirilmiştir. Fethullahçılar benzer girişimleri yargı, emniyet ve siyaset içerisinde de gerçekleştirmiştir. Örgüt lideri Gülen de bizzat üyelerinden devlet kadrolarını ele geçirmelerini istemiş, özellikle yargı ile mülkiyede kadrolaşmanın önemini vurgulamıştır. Bu girişimler, söylemler ve telkinler ile örgütün nihai amacının; Türkiye'de teokratik totaliter bir rejim kurmayı amaçladığı öne sürülmektedir.
Fethullahçılar; Türkiye KKTC, Pakistan İslam İşbirliği Teşkilatı ve Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi tarafından terör örgütü olarak tanınmaktadır. Ancak, Fethullahçıların terör faaliyetleri ABD ve Avrupa Birliği tarafından tanınmamaktadır.
Mayıs 2016'dan bu yana Fethullahçılar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılmaktadır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türk hükûmeti, Fethullahçıları darbeden sorumlu tuttu ve devlet yetkililerince yapılan soruşturmalar neticesinde binlerce askeri, hakimi, savcıyı ve devlet memurunu tutukladı. On binden fazla eğitim personeli açığa alındı ve özel kurumlarda çalışan 20.000'den fazla öğretmenin lisansı Fethullahçılar ile bağlantılı olduğu iddiasıyla iptal edildi.
Örgütün kurucusu Fethullah Gülen'dir. Örgüt lideri; harekete mensup çoğu kişi tarafından ise Mehdi olarak tanımlanmaktadır. Necip Hablemitoğlu ve Haydar Meriç gibi gazeteciler ve akademisyenler, örgüte mensup kişiler tarafından suikasta uğramıştır. Günümüzde mensupları Türk güvenlik güçlerine yakalanmamak için başka örgütlerin ve dini cemaatlerin içine sızarak kendilerini kamufle etmeye çalışmaktadır.

Fethullahçılar, çeşitli toplum kesimlerince Türkiye'nin içinde ve dışında, eğitime, Türk kültürünü tanıtmaya, dinlerarası diyaloğa ve fakirlikle mücadeleye yaptığı katkılardan dolayı desteklenmişken başka kesimlerce de dinî bir yapı olarak kabul edilemeyeceği din istismarı yaptığı ve laikliğe bir tehlike olarak görülmesinin yanı sıra siyasi ve ekonomik güç ve çıkar hareketi haline geldiği söylenerek eleştirilmekteydi. Örgüt hakkında ilk dava 1999 yılında açılmış, savcı iddianamede cemaat mensuplarının ve cemaat lideri Gülen'in "anayasal sistemi değiştirerek yerine İslami esaslara dayalı devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu" gerekçesiyle hapis istemi ile dava açmıştır.
Fethullahçılar, Türkiye tarafından "terör örgütü" olarak tanınmış, Fetullahçı Terör Örgütü veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak da isimlendirilmiştir.  Fethullahçıların lideri olan Fethullah Gülen 28 Ekim 2015 tarihinden ölümüne kadar Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan "en çok aranan teröristler" listesinin "kırmızı" kategorisinde yer aldı ve Fetullahçı Terör Örgütü ve Paralel Devlet Yapılanması (PDY) lideri olmakla suçlandı. Aynı zamanda 2016 yılının Ekim ayında İslam İşbirliği Teşkilatı ve Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi tarafından da terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Mayıs 2019'da Pakistan tarafından terör örgütleri listesine dahil edildi.
Necip Hablemitoğlu cinayetinin üzerinden geçen 20 yılın sonunda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı cinayetle ilgili iddianameyi tamamlamış, iddianamede, FETÖ elebaşı Fetullah Gülen ile örgüt yöneticilerinden Mustafa Özcan, Aydın Köstem ve Enver Altaylı, Hablemitoğlu'nu tasarlayarak öldürmeye azmettirmekle, firari emekli Albay Levent Göktaş, şüpheli emekli yüzbaşı Ahmet Tarkan Mumcuoğlu ve emekli binbaşı Fikret Emek'in Hablemitoğlu'nu "tasarlayarak öldürmek"le suçlanmışlardır. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov'a suikast düzenleyen polis memurunun da örgüt üyesi olduğu ortaya çıkmıştır.
15 Temmuz 2016 tarihindeki askerî darbe girişimi esnasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kaldığı Marmaris'teki otele, Erdoğan'ın otelden ayrıldığından haberdar olmadan onu öldürmek veya sağ yakalamak amacıyla baskın yapan darbecilerin içinde bulunan ve bu baskının ardından kaçmaya çalışırken İzmir'de yakalanan Astsubay Üstçavuş Aydın Özsıcak'ın Muhsin Yazıcıoğlu içindeyken düşen helikoptere kısa sürede ulaşıp bunu diğer ekiplere iletmeyen ve helikopterin GPS cihazını sökerken (bu yüzden helikoptere ulaşılması uzun süre gecikmiştir) görüntülendiği iddia edilen kaza, kırım ekibindeki astsubaylardan biri olması sebebiyle hakkında soruşturma açılmış olması ve Özsıcak'ın bir FETÖ mensubu olması sebebiyle kamuoyunda Muhsin Yazıcıoğlu'nun FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) tarafından düzenlenen bir suikast sonucu helikopteri düşürülmek suretiyle öldürüldüğü ihtimali ağırlık kazanmıştır. Ayrıca darbe girişiminin başarısız olmasıyla Yunanistan'a kaçan ve diplomatik temaslar sonucu Yunanistan'dan Türkiye'ye iade edilen sekiz askerden Davut Uçum'un, Aydın Özsıcak'la beraber helikopterden parça söken ekipte yer alması da bu ihtimali güçlendirmiştir.

Fethullahçıların faaliyetleri "Işık Evleri" ile başlamış, daha sonra "cemaat vakıfları" ve "himmet toplantıları"nca desteklenen ortaöğretim kurumlarına yönelik öğrenci yurtları faaliyete geçirilmiştir. Daha sonra ise ilk ve ortaöğretime yönelik okullar, dershane, üniversite gibi eğitim kurumları faaliyete geçirilmiştir.  Fethullahçılar temel olarak 13-18 yaş arası çocukları hedef kitle olarak belirlemiştir.  Fethullahçıların basın-yayın kurumlarının faaliyete geçmesi ve kamuoyunda bilinirliği arttıkça dinler ve kültürler arası diyalog faaliyetleri, sosyal yardım amaçlı vakıf ve dernekleri ile ticarî faaliyet hastaneler, finans ve sigortacılık kurumları gibi kuruluşları faaliyete geçerek yaygınlık kazanmıştır. Bu kurum, kuruluş ve faaliyetler; cemaatin ortak amacı hâline gelen Fethullahçılık ideolojisini gerçekleştirme amacına hizmet ölçüsünde örgüt yanında değer kazanır.

Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı bir rapora göre Fethullahçıların dini bir yapı olarak kabul edilemeyeceği, "din kisvesi altında din istismarı yapan güç ve çıkar hareketi olduğu" aynı zamanda "sahte bir mehdi hareketi" olduğu ifade edilmektedir.
İhsan Eliaçık, Fethullahçılar hakkındaki görüşlerini şu ifadelerle dile getirmiştir:

Fethullah Gülen Hareketi kanımca inşâcı değil; ihyâcıdır. İçeriye yönelik sorgulama ve eleştiri yapmaz. Var olanı olduğu gibi ihyâ etmeyi, diriltmeyi esas alır... Gülen hareketi, dinî düşüncede çok tutucudur.

Fethullahçıların öncelikli faaliyet alanı eğitimdir. Fethullah Gülen kendi yazı ve vaazlarında tekke-medrese-mektep üçlüsüne vurgu yaparak dini eğitimin tasavvuf ve pozitif ilimlerle bir arada verileceği kurumsal ve sivil (hükûmet-dışı) eğitim merkezleri açılmasını teşvik eder. Ayrıca ışık evleri diye tabir edilen kent-içi karakterli yapılanma görülür. Işık evlerinin "Allah'ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; Onların içinde sabah akşam O'nu tespih ederler..' (Nûr/36), 'O evlerde oturan öyle erkek oğlu erkekler, öyle yiğitler vardır ki, ne alış-veriş, ne çarşı-pazar.. onları, yapmak istedikleri şeylerden alıkoyamaz' (Nur/37)" gibi bazı Kur'an ayetlerinde özel olarak anlatıldığına inanılır. Bu Ayetlere uygulanan Ebced hesapları ile ışık evlerinin kuruluş tarihleri arasında korelasyonlar kurulur ve ayetlerin "hizmet"i anlattığı vurgulanır. Yurt, okul ve dershaneler:
Fethullahçılar ve tarafından Türkiye içi ve dışında Fethullah Gülen'in teşvikleri ile açılmış okullardır. Yeni Aktüel dergisi tarafından yapılan bir araştırmaya göre 91 ülkede yaklaşık 489 lise veya ilköğretim okulu, altı üniversite ile çeşitli sayıda eğitim veya dil merkezleri vardır. Bu okullarda Türkçe dersi seçmeli olarak öğrenilebilmekte, İngilizce, ülkenin resmî dili ve bazen başka diller de (Orta Asya'da Rusça, Afganistan'da Farsça, Afrika'da Fransızca, gibi) eğitim yapılmaktadır.

Türkçe olimpiyatları

Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, (eski adıyla "Yabancılar İçin Türkçe Yarışması"), ilki 2003 yılında yapılan ve tüm dünyadan ana dili Türkçe olmayan en alt düzeyden en üst düzeye kadar Türkçe kullananların yetenek ve bilgilerinin sınandığı bir yarışmadır. Katılımcı sayısı ve ülkesi her geçen yıl artmaktadır. 2003 yılındaki 1. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'na 17 ülkeden 62 öğrenci, 2012 yılındaki 10. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'na 135 ülkeden 1500 öğrenci katılmıştır.

2000'li yıllarda Fethullahçıların faaliyetleri arasına İstanbul merkezli Kimse Yok Mu Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği kurulmuştur. Kimse Yok Mu Dayanışma ve Kaynaşma Derneği'nin 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu'nun 6. Maddesi kapsamında, izin almadan yardım toplayabilen kuruluşlardan sayı

Hacı Hasan Bey, İzmir işgali sırasında, 1919-1922 yılları arasında belediye başkanlığı yapmış siyasidir. 1919 Osmanlı genel seçimleri sonrası 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunan askerleri tarafından işgal edilmesi sonrası İzmir'de bulunan Yunan Yüksek Komiserliği, belediye binası önündeki Osmanlı bayrağını indirerek yerine Yunan bayrağı asmış, belediye işlerini denetlemek için de bir kişiyi görevlendirmiş ancak Müslüman-Türk halkı denetim altında tutmak için yönetimde değişikliğe gitmemiş ve Hacı Hasan Bey görevinde kalmıştır. Belediye Reisi Hacı Hasan Bey, Yunan yönetimiyle uyum içinde çalışmış, bunun için de maaşı beş kat arttırılmıştı.
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz sonrası Hacı Hasan Bey, 6 Eylül 1922'de ailesi ve hazinesiyle Midilli'ye kaçtı. Lozan Mübadelesinin ardından ismi yüzellilikler listesine dahil edilen Hacı Hasan Bey, 1931 yılında Atina'da ölmüştür. Yakınları tarafından tahnit edilen bedeni, ölümünün ardından Türkiye'ye getirilmek istenmişse de yetkili makamlar tarafından yüzellilik listesinde adı geçtiğinden bu talep kabul edilmemiştir.

Kadifekale, Türkiye'nin İzmir şehrinde bulunan bir kaledir. Antik Smirni'nin akropolisi olan kale, İzmir Körfezi'ne hâkim 186 m rakımlı Pagos Tepesi'nde yer alır.

Rivayete göre Doğu Seferi sırasında Smirni'ye gelen İskender, Pagos Tepesi'nde avlanırken uyuyakalır ve bir rüya görür. Rüyasında kendisine şehri bu tepenin eteklerine taşıması gerektiği söylenir. Taşınma süreci İskender'in ölümünden sonra, sırasıyla I. Antigonos Monophtalmos ve Lisimahos'un yönetiminde MÖ 4. yüzyılın sonu ile MÖ 3. yüzyılın başında gerçekleşmiştir. Kaledeki ilk surların da bu dönemde inşa edildiği bilinmektedir.
Pagos Tepesi üzerine kurulu Kadifekale, Smyrna'nın hem savunma hem de kutsal merkezi olarak kentin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Körfeze hâkim konumu nedeniyle stratejik bir nokta olan tepe, antik kentlerde akropolün kutsal alan olarak kabul edilmesiyle ilişkilendirilir.
13. yüzyılda III. İoannis döneminde kale surları onarılırken kale içinde sarnıç, kilise ve manastır inşa edildi. 15. yüzyılda I. Mehmed tarafından yıktırılan surlar, II. Mehmed zamanında tekrar onarıldı. Türklerin eline geçtikten sonra kaledeki kilise camiye dönüştürüldü. 18. yüzyıl itibarıyla kale harap bir duruma gelmiş ve işlevini yitirmiştir. 2010'ların başında İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin yürüttüğü kentsel yenileme projesi ile kalenin güney surları önünde yer alan binalar yıkıldı. 2015'te kale surları yenilendi ve ışıklandırıldı. Bir yıl sonra sarnıç ve mescit restore edildi. Temmuz 2019'dan itibaren kale içerisinde her hafta üretici pazarı kurulmaya başladı. Kadifekale, 2020'de UNESCO tarafından "İzmir Tarihî Liman Kenti" adıyla oluşturulan miras alanının bir parçası olarak Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edildi.

Taş ve tuğla kullanılarak inşa edilen kalenin batı ve güney surları ile beş kulesi günümüze ulaşmıştır. Kulelerin yüksekliği 20 ila 35 m arasındadır. Kalede yer alan sarnıç, kırk direklidir ve andezit ana kayanın oyulması ile yapılmıştır. Sarnıcın üst örtüsü dikdörtgen planlı yirmi tane fil ayağın taşıdığı kemerlerden oluşmaktadır. 2.650 m3 su depolama kapasitesi olan sarnıç, 750 m2 kapalı alana sahiptir.

Özel

Genel
Göncü, Hakan (2013). "Smyrna Akropolü (Kadifekale) Yapı Evreleri". Dokuz Eylül Üniversitesi. 9 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Temmuz 2020. 

 Wikimedia Commons'ta Kadifekale ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Musa Kâzım Karabekir (Osmanlıca: موسی كاظم قرە بكر) (23 Temmuz 1882, İstanbul - 26 Ocak 1948, Ankara), Türk asker ve siyasetçidir. "Alçıtepe Kahramanı" namıyla tanınır. Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatan komutanların arasında yer alarak Doğu Cephesi'nde gösterdiği başarılardan dolayı Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalif partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer alıp, genel başkanı oldu. Afşar Türklerinden olup soyu Karamanoğulları'na dayanmaktadır.

Jandarma Alaybeyi Mehmet Paşa'nın oğlu olarak 23 Temmuz 1882 tarihinde İstanbul'da doğdu. Kâzım Karabekir, İstanbul Zeyrek'te ilkokula başlamıştır. Babası Mehmet Paşa'nın Mekke'ye tayin olmasıyla eğitimini burada devam ettirmiştir. Mehmet Paşa'nın ölmesiyle, Kâzım Karabekir ailesi ile birlikte İstanbul'a gelmiş ve 1894 yılında Fatih Askeri Rüştiyesine gitmiştir. 1897 yılında Kuleli Askeri İdadisine girmiş ve bu okulu 1899 yılında bitirmiştir. 1902 yılında Harbiye Mektebi'nden, 1905 yılında Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den mezun oldu.

1907 yılında Enver Paşa ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Manastır şubesini kurdu. 1909'da 31 Mart Olayı'nı bastırmak için kurulan Hareket Ordusu'na katıldı. 1912 yılında I. Balkan Savaşı'nda yer aldı.

Avrupa'nın genel bir savaşa sürüklendiği bu dönemde görevli olarak Paris'te bulunmaktaydı. Fakat bu durumu fark etti. 14 Temmuz 1914 tarihinde İstanbul'a geri döndü. 3 Ağustos 1914 tarihinde Genelkurmay II. (İstihbarat) Şube Müdürü olarak görevlendirildi. Savaş konusundaki düşünceleri, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kuvvetlendirmek, boğazlardaki kuvvetleri desteklemek, savaşa girmekten mümkün olduğunca kaçınmaktı.
Genelkurmay'daki görevini devam ettirirken, Konya'ya bir soruşturma sebebiyle gönderilmişti. 29 Kasım 1914 tarihinde "Üç Yıl Hazerî Kıdem Zammı" aldı ve bunun sonucunda 9 Aralık 1914 tarihinde Yarbay rütbesine terfi etti. 6 Ocak 1915 tarihinde Mürettep 1. Kuvve-i Seferiye Komutanı olarak İran Harekâtına gönderildi. Halep'e geldiğinde, 3. Ordu'nun Sarıkamış'ta büyük bir felakete uğramış olduğunu, komutasına verilen kuvvetlerin Doğu Cephesi'ne kendisinin de Süleyman Askeri Bey'in yerine Irak Havalisi Kuvvetleri Komutanlığı'na ve Basra Valiliğine atandığını öğrendi. Böylece Süleyman Askeri Bey'in yerine geçmek üzere İstanbul'a geldi.

6 Mart 1915 tarihinde İstanbul'a gelince 5. Kolordu'ya bağlı İstanbul Kartal'da bulunan 14. Tümen Komutanlığına atandı. Bu görevde bulunduğu esnada, Marmara Denizi ve Karadeniz kıyılarının tahkimatı ile uğraştı. Ancak 14. Tümen'in Gelibolu'ya gönderilmesi ile bu bölgede Seddülbâhir ve Kerevizdere'deki (12-13 Temmuz 1915) savaşlarda bulundu. Kerevizdere'de bulunduğu sıralarda Fransızlar, Haziran'dan itibaren Zığındere ve Kerevizdere bölgelerinde taarruzlar yapmakta idi. Fransızların amacı, Türk ordusunun dikkatini güney bölgesine çekmekti. Böylece ağustos ayında Anafartalar'a yapılacak olan çıkarmanın başarısını garanti altına almak istiyorlardı. Fransızların planı amacına ulaştı ve Türk kuvvetlerinin çoğu güney bölgesine kaydırıldı. Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizler I. Tümen ile Türk kanadına, Kereviz Dere bölgesine, 12 Temmuz sabahı saat 07.00'da taarruza başladılar. Türk tümenlerinin batıdan itibaren 1., 4., 7. ve 9. tümenleri cephede, 6. Tümen ise geride bekletilmekte idi. 7. Tümen cephesine taarruz eden İngiliz Tümeninin her iki günündeki taarruzları da başarısızlıkla sonuçlandı. 4. Tümen cephesine taarruz eden Fransızların taarruzları ise beklemedeki 6. Tümen'in de bölgede kullanılması üzerine gelişme gösteremedi. Birkaç metrelik ileri geri hareketler şeklinde gelişen muharebede oldukça fazla kan döküldü ve Türk kaybı 9700 kişiye ulaştı.
Kerevizdere Muharebeleri sırasında 5. Kolordu Komutanlığına bağlı 14. Tümen Komutanı olarak bulunmaktaydı. Bu görevi sırasında 6-13 Ağustos 1915 Muharebeleri'nde de görev aldı. Bu muharebeler sırasında İtilaf kuvvetleri Arıburnu ve Anafartalar bölgesine, çıkarma ile takviye ederek yapacağı taarruza karşılık güney cephesinden Türk kuvveti kaydırılmasını engellemek amacıyla 6-7 Ağustos tarihlerinde bu cephenin merkezine Kirte istikametinde taarruzlar ettiler. Ancak her iki taarruz da zayiat verilerek püskürtüldü. Sonraki küçük çaptaki taarruzlar da sonuçsuz kaldı. Bundan sonra da bu cephede düşmanın tahliyesine kadar mevzi muharebeleri devam etti. Böylece İtilaf kuvvetleri, çıkarmanın ilk günü almayı planladığı Alçıtepe'yi ele geçiremedi. Her yönden sayıca üstün olmasına karşın Türk direnişi karşısında sadece 5 km ilerleyebildi. Bu muharebeler sırasında düşmana karşı 3.5 ay başarıyla savaştı. Askerî kişiliği açısından takdir toplayarak Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası ile taltif edilerek Miralay rütbesine terfi etti. Ayrıca Almanya'dan İkinci Rütbeden Kron Dö Braş Kılıçlı Nişanını, Osmanlı'dan da Gelibolu Şeref Nişanı'nı ve Muharebe Madalyası'nı aldı. Eylül 1915 - 9 Ocak 1916 Mevzi Muharebeleri'nde Güney Grubu Komutanlığına bağlı 2. Bölge Komutanlığı'nda 14. Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. Muharebeler devam ettiği sırada komutasındaki 14. Tümen, 11 Ocak 1916 tarihinde bölgeden ayrıldı.

Çanakkale Cephesi'ndeki taarruz savaşlarının, siper muharebelerine dönüşmesi ile birlikte, Gelibolu'dan alınarak 26 Ekim 1915 tarihinde İstanbul'daki 1. Ordu Kurmay Başkanlığına atandı. Daha sonra da 6. Ordu Kurmay Başkanı olarak Irak Cephesine gönderildi. Bu arada Gelibolu'daki başarılarından dolayı "Üç Yıl Savaş Zammı" alarak 14 Aralık 1916 tarihinde Mirliva rütbesine terfi etti ve "Paşa" oldu. Almanya'dan ikinci kez "Alman Demir Haç Nişanı" aldı. 24 Nisan 1916 tarihinde Kût'ül-Amâre'yi kuşatmakta olan 18. Kolordu Komutanı olarak görevlendirildi. Bu cephedeki başarılarından dolayı 8 Şubat 1917 tarihinde yeniden "Altın Muharebe Liyakat Madalyası" ile taltif edilerek "İki Yıllık Kıdem Zammı" verildi.

Cafer Tayyar Paşa ile o yıllarda yapılabilen karşılıklı yer değiştirme (becayiş) usulü ile Kafkas Cephesindeki 2. Kolordu Komutanı olarak atandı. Bu Kolordu Van Gölü'nün güney mıntıkası, Bitlis, Muş, Murat Çayı ve Palu Doğusu'na kadar olan geniş bir araziyi savunmakla görevlendirildi. Bu dönemde Osmanlı Devleti, toplam dört kolordusu olan iki ordusunu Van Gölü ile Karadeniz arasında bulundurmaktaydı. Bu orduların en güneyde olanı komutanı olduğu 2. Kolordu idi. Bu kolorduda on aya yakın bir süre görev yaptı. Bölgedeki başarılarından dolayı 23 Eylül 1917 tarihinde padişah iradesiyle "Kılıçlı İkinci Mecidi Nişanı" ile taltif edildi. 2 Mart 1919 tarihinde Erzurum'daki 15. Kolordu Komutanlığı'na atandı.

Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatan komutanların arasında Anadolu'ya ilk geçen komutan oldu. 19 Nisan 1919 tarihinde Trabzon'a geldi. 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a çıkarak Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatmış olan 9. Ordu Müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'daki Osmanlı padişahı Mehmed Vahdettin ile haberleşmeleri sonucu görevinden istifa etmesi üzerine, İstanbul'dan bizzat kendisine gönderilen ve Mustafa Kemal Paşa'yı tutuklamasını emreden telgrafa rağmen Ben ve kolordum emrinizdedir Paşam! sözünü söyleyerek Mustafa Kemal Paşa'nın emrine girdi. Ardından Erzurum Kongresi'nin düzenlenebilmesi için büyük gayret gösterdi ve askeri güvenliği sağladı.
93 Harbi sırasında Rus Çarlığına kaybedilen Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'u Eylül 1920 tarihinde kurtarıp, Türkiye'nin doğu sınırlarında Misak-ı Milli'yi gerçekleştirdikten sonra 31 Ekim 1920 tarihinde TBMM tarafından Ferik rütbesine terfi ettirildi.

Mustafa Kemal Paşa, İtilaf Devletleri'nin doğuda Ankara Hükûmeti'nin Bolşeviklerle birleşmesine engel olmak amacıyla Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'dan ibaret bir Kafkas bloku kurarak, memleketin işgal edilmesinden endişelenmiştir. Mustafa Kemal, 6 Şubat 1920 tarihinde Kâzım Karabekir'e taarruz planı hakkındaki düşüncelerini bildirmiştir: Doğu Cephesi'nde seferberlik yapılması; Kafkas hükümetleri ile görüşülüp bize karşı durumlarının anlaşılması; devlet içinde teşkilatın  kuvvetlendirilmesi; silah, cephane ve malzemenin teslim edilmeyerek gerekirse zor kullanılması; en önemli görev olarak da İtilaf Devletleri'nin zaman kazanmasına engel olunması önemle istenmektedir.

Mustafa Kemal Paşa, Nutuk'ta "Kâzım Karabekir Paşa ve adamları Kurtuluş Savaşı'nda canları pahasına savaşarak galip geldiler. Bu galibiyet sadece onların değil bütün Türk milletinin galibiyetidir." diyerek onun başarılarını takdir etti.
Savaştan sonra Doğu Cephesi'nde gösterdiği başarılardan dolayı TBMM tarafından Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.

Sovyet Rusya ile imzalanacak dostluk antlaşması için Bekir Sami Bey başkanlığında bir delegasyon, 11 Mayıs 1920 tarihinde Ankara’dan hareketle 19 Temmuz 1920'de Moskova'ya ulaştı. Dostluk antlaşmasının esasları 24 Ağustos 1920 tarihinde hazır olmakla beraber, Bekir Sami Bey'in bu antlaşmayı imzalaması mümkün olmadı. Çünkü Sovyet Rusya, Bitlis, Van ve Muş illerinin Ermenistan'a terk edilmesini istedi.
Fakat Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri Eylül 1920 tarihinde taarruza geçip, Brest-Litovsk Antlaşması ile Türkiye'ye verilen ve Misak-ı Milli hudutları dahilinde olan Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'u aldıktan sonra Gümrü'yü de ele geçirince, Menşevik iktidarı altındaki Ermeni hükûmeti barışa yanaşmak zorunda kaldı ve 3 Aralık 1920 tarihinde Ermenistan ile Gümrü Antlaşması imzalandı. Bu arada, Bolşevikler de Ermenistan'da iktidarı ele geçirmişlerdi. Bu şekilde Ermenistan meselesi kendiliğinden çözümlenmiş oluyordu. Kazanılan bu zaferler üzerine Sovyet Rusya, Millî Mücadele'ye daha fazla önem vermeye başladı.
3 Aralık 1920 tarihinde TBMM Murahhası sıfatıyla Gümrü Antlaşması'nı imzaladıktan sonra; 18 Ekim 1921 tarihinde biten Kars Konferansı'na Türkiye Baş Murahhas olarak katıldı. Ayrıca bu konferansa başkanlık yaparak; 13 Ekim 1921 tarihinde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile Kars Antlaşması'nı imzaladı. Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nden hemen sonra yapılan Sakarya Meydan Muharebesi sonrasına denk

Mustafa Armağan (d. 24 Şubat 1961, Cizre), Türk yayımcı, İslamcı komplo teorisyeni ve yazardır. Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye yakın tarihi konusunda tarihsel revizyonist yayımları vardır.

Şanlıurfalı bir anne-babanın çocuğu olarak 24 Şubat 1961 tarihinde, Cizre'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa'da tamamladı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1985 yılında mezun olduktan sonra çeşitli yayınevlerinde editör olarak çalıştı. 1995-1996 arasında İzlenim dergisinin yayın yönetmenliğini yürüttü. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Risale Yayınları, 4 cilt) ve Osmanlı Ansiklopedisi (Ağaç Yayıncılık, 7 cilt) adlı çalışmalarının yayın koordinatörlüklerinde bulundu. M. M. Şerif'in 4 ciltlik İslam Düşüncesi Tarihi adlı derlemesi (İnsan Yayınları, 1990-91) yayına hazırladı.
1995'ten 2015'in Ekim ayına dek Zaman gazetesinde tarihsel revizyonizm içerikli yazılar yazdı. 2000-2002 arasında, yine Zaman'a yakınlığı ile bilinen Diyalog Avrasya'nın editörlüğünü yürüttü.
Mehtap TV'de, Tarih Aynası adlı programı hazırladı ve sundu.
Türkiye Yazarlar Birliği tarafından üç defa ödüle layık görüldü: Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası (F. Capra'dan tercüme dalında, 1989) ve Şehir, Ey Şehir (deneme dalında, 1997), Osmanlı: İnsanlığın Son Adası (TYB Fikir Ödülü). Telif kitapları olan Gelenek (1992), Gelenek ve Modernlik Arasında (1995), Şehir Asla Unutmaz (1996) ve Bursa Şehrengizi (1998) dışında derleme ve çeviri olarak çok sayıda kitabı bulunmaktadır.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfında yayın bölümü yöneticisi olarak görev yaptı. Ali Ünal ile birlikte 1999 yılında Medya Aynasında Fethullah Gülen (Kozadan Kelebeğe) adlı kitabı hazırladı. Kitap, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından basıldı. 2000 yılında ise bu kez, Fethullah Gülen için yazılan yazıların derlendiği Diyaloğa Adanmış Hayat kitabını hazırladı. Bu kitap da yine Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından basıldı.
7 Mart 2016-7 Mayıs 2017 tarihleri arasında Yeni Şafak gazetesinde her pazar köşe yazısı yazdı. 18 Nisan 2021 tarihinden beri Yeni Akit gazetesinde perşembe ve pazar günleri köşe yazıları yazmaktadır.
TVNET'te 27 Eylül 2014-30 Nisan 2017 arasında Yavuz Bahadıroğlu ile Derin Tarih programını sunmuştur. Akit TV'de 16 Eylül 2018'den beri her pazar Kayıtdışı Tarih programını sunmaktadır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Cemil Meriç maddesinin yazarıdır.
Mustafa Armağan, 2012-2021 yılları arasında Derin Tarih adlı derginin genel yayın yönetmenliği görevini de yürütmüştür. Bu derginin Mayıs 2017'de yayınlanan, kapağında "Kemal Paşa çakma Napolyon'dur" başlığının bulunduğu sayısı nedeniyle "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçlamasıyla yargılanmış ve 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.

Gelenek (1992)
Gelenek ve Modernlik Arasında (1995)
Şehir Asla Unutulmaz (1996)
Şehir, Ey Şehir (Türkiye Yazarlar Birliği 1997 Deneme Ödülü)
Bursa Şehrengizi (1998)
Medya Aynasında Fethullah Gülen (Kozadan Kelebeğe) (1999, Ali Ünal ile, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından basıldı)
Diyaloğa Adanmış Hayat / Kozadan Kelebeğe 2 (2000, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından basıldı)
Alev ve Beton (2000)
Osmanlı: İnsanlığın Son Adası (2003)
İstanbul Mavi Kırpar Gözlerini (2003)
Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler (2005)
Ufukların Sultanı: Fatih Sultan Mehmed (2006)
İnsan Yüzlü Şehirler (2006)
Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı (2006)
Küller Altında Yakın Tarih (2006)
Yakın Tarihin Kara Delikleri / Küller Altında Yakın Tarih 2 (2006)
Efsaneler ve Gerçekler / Küller Altında Yakın Tarih 3 (2007)
Korku Duvarını Yıkmak / Küller Altında Yakın Tarih 4 (2009)
Paşaların Hesaplaşması / Küller Altında Yakın Tarih 5 (2010)
Osmanlı'yı İmparatorluk Yapan Şehir: İstanbul (2007)
Büyük Osmanlı Projesi (2008)
Osmanlı'nın Mahrem Tarihi (2008)
Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı (2009)
Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı 2 (2009)
Kır Zincirlerini Osmanlı (2010)
Fatih'in Rüyası (2010)
Cemil Meriç'in Dünyası (2010)
Türkçe Ezan ve Menderes (2010)
Geri Gel Ey Osmanlı! (2010)
Osmanlı'nın Kayıp Atlası (2010)
Tek Parti Devri (2010)
Kazım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz (2011)
Bulutları Delen Kartal/Cemil Meriç ile Konuşmalar (2011)
Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak (2011)
Gerçek Tarihin Peşinde (2011)
Kızıl Pençe (2012)
Fetih ve Fatih (2012)
Petersburg'da Osmanlı İzleri (2012)
Satılık İmparatorluk (2013)
Cumhuriyet Efsaneleri (2014)
Ayasofya Entrikaları (2017)
Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı 3 (2018)
Kızıl Pençe: Karabekir'in Gözüyle Kuruluş Yılları (2019)
Cemil Meriç: İrfana Açılan Gözler (2021)
Ezan Şehidi Menderes (2021)
İçimize Açılan Kapılar (2021)
Son Demokratlar (2023)
Minaredeki Yabancı / Türkçe Ezan ve Menderes 2 (2024)

 Vikisöz'de Mustafa Armağan ile ilgili sözler mevcuttur.

Mustafa Necati (d. 1894, İzmir - ö. 1 Ocak 1929, Ankara), Türk siyasetçi, avukat, öğretmen.
Atatürk'ün yakın düşünce ve mesai arkadaşlarından, Kuvâ-yi Milliye hareketinde yer almış, TBMM'nin ilk üç döneminde milletvekilliği, Mübadele esnasında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, 1924 Anayasası'nın yürürlüğe konulduğu sırada Adalet Bakanlığı, Tevhidi Tedrisat sürecinde ve Harf Devrimi esnasında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı yapmış siyasetçidir. Özellikle Millî Eğitim Bakanlığı döneminde (20 Aralık 1925 - 1 Ocak 1929) yaptığı hizmetleri ile hatırlanır. Necatibey Eğitim Fakültesi'ne adı verilmiştir. Altay Spor Kulübü’nün kurucularındandır.

1894 yılında İzmir’de dünyaya geldi. Baba soyundan dedeleri, Horasan'dan Darende'ye göç etmişlerdir. Babası Darendeli Halit Bey, işi gereği İzmir'e gitmiştir. Mustafa Necati'nin annesi olacak olan Elbistanlı Mustafa Efendi’nin kızı Naciye Hanım ile burada tanışmıştır.
İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. İzmir İdadisi’ni bitirdikten sonra yükseköğrenim için İstanbul’a gitti. İstanbul Hukuk Mektebi’nden 1914 yılında mezun oldu ve İzmir’e döndü.

Mustafa Necati Bey, I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de avukatlık, eğitimcilik, gazetecilik yaptı. 1915 yılında arkadaşı Hüseyin Vasıf Bey ile Özel Şark İdadisi adlı bir okul kurdu; bu okulda müdürlük ve edebiyat öğretmenliği yaptı.
Kısa bir süre Aydın-Kasaba Demiryolları’nda hukuk müşavirliği yapmış olan Mustafa Necati Bey, savaştan sonra itilaf devletlerince işlerine son verilen demiryolu işçilerinin haklarını savunmak, savaştan dönen işsiz yedek-subayların sıkıntılarını gidermek için çalışmalar yaptı. İzmir Türk Ocağı’nın aktif bir üyesi oldu ve spor kolu çalışmalarını yürüttü. Altay Spor Kulübü’nün kurucuları arasında yer aldı. Yaklaşmakta olan işgal tehlikesine karşı demiryolu işçileri, işsiz yedek-subaylar ve sporcu gençlerle olan ilişkisini kullanarak önlemler almaya, direniş örgütlemeye çalıştı. İzmir’in işgali üzerine İstanbul’a kaçarak amcasının kızı ve nişanlısı Halide Nusret Hanım’ın evine sığındı.

İzmir’in işgali üzerine İstanbul’a giden Mustafa Necati Bey, İçişleri Bakanlığı’nda görev aldı ve Balıkesir’e atandı. Şehre vardıktan sonra görevinden istifa etti ve Balıkesir’de kaldığı 7 ay boyunca millî mücadele hareketine hizmet için çok yoğun çalıştı. Kuvâ-yi Milliye kumandanı olarak Yunanlar ve Ahmet Anzavur kuvvetlerine karşı yürütülen mücadelede yararlılıklar gösterdi. Hüseyin Vasıf ve Mehmet Esat kardeşlerle ile birlikte "İzmir’e Doğru" adlı bir gazete çıkardı. Millî hareketin yayın organı olan ve 74 sayı çıkan bu gazetede millî duyguları geliştirici yayınlar yaptı. Balıkesir’de kaldığı sürede bir gençlik ve spor kulübü olan Balıkesir İdman Yurdu’nu kurdu. Bu dönemde herhangi bir dava alıp takip etme fırsatı olmasa da bir avukatlık bürosu açtı. Şehirde faaliyet gösteren 11 avukattan birisi olarak 1920’nin Ocak ayında kurulan baronun yönetim kurulunda yer aldı. 29 Nisan 1920 günü Saruhan milletvekili olarak TBMM’ne katılmak üzere şehirden ayrıldı.

TBMM 1. Dönem Saruhan milletvekilliği sırasında önce Sivas İstiklal Mahkemesi üyesi olarak görevlendirildi (11 Eylül 1920 - 17 Şubat 1921); daha sonra Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı (18 Ağustos 1921 - 1 Ağustos 1922) ve ardından Amasya İstiklal Mahkemesi Başkanlığı (17 Ağustos 1922- ) yaptı. Bu görevleri nedeniyle çoğunlukla Ankara dışında bulundu.
Kastamonu’da görevli olduğu bir yıl içinde Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) ve Kastamonu İlim Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etti. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay), Gençler Mahfeli (Derneği) ve Muallimler Derneği’nin çalışmalarına destek verdi. Tüm bu çalışmalarından ötürü belediye tarafından fahri hemşehrilik unvanı verildi.

Mustafa Necati Bey, TBMM 2. Dönem’de İzmir milletvekili olarak yer aldı. Altı arkadaşı ile kurduğu komisyon, hükûmete "mübadele, imar ve iskân” işlerinden sorumlu bir bakanlık kurulması önerisini getirdi. Bu öneri üzerine kurulan Mübadele, İmâr ve İskân Vekâleti'ne vekil olarak seçilen ilk bakan Mustafa Necati Bey oldu, beş ay boyunca bu görevi yürüttü. Bakanlık teşkilatının kuruluşu; savaşta yakıp yıkılan ülkenin imarı ve gelen göçmenlerin yerleştirilmesi ile ilgili hizmetler verdi.
Özellikle Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi esnasında mübadillerin Türkiye'ye taşınması gibi büyük bir organizasyonun denizyoluyla yapılmasını sağlamıştır. Ancak açılan ihaleyi İtalyanların kazanması genç Türkiye'nin bağımsızlık siyasetine uygun düşmüyordu. Mustafa Necati Bey'in bu ihalenin iptal edilmesi ve nakliyenin Türk gemileriyle yapılması hususunda önemli rolü olmuştur.

Mustafa Necati Bey, 6 Mart 1924'te kurulan 2. Hükûmet'te adliye bakanı olarak yer aldı. Bakanlığı döneminde şer'î mahkemeler kaldırılmıştır.

24 Ağustos 1924 tarihinde "Türk Muallimler Birliği” (Türk Öğretmenler Örgütü) genel başkanı olarak seçildi. Millî Eğitim Bakanı olarak atandığında genel birlik başkanı idi.

Mustafa Necati Bey, 4. ve 5. Hükûmet'te Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) olarak görev yaptı. Bakanlığı sırasında gerçekleştirdikleri işlerin bazıları şunlardır:

Maarif Teşkilatı'na dair kanunu çıkardı, eğitim işlerini valilerin kontrolünden çıkararak bakanlığın kontrolüne aldı. Kanun'da yer alan “Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir” hükmü ile öğretmenlik mesleğini itibarlı hâle getirdi; öğretmenlerin özlük haklarına ilişkin düzenlemeler yaptı.
10 bölge merkezinde birer öğretmen okulu inşaatı başlattı. Bunlardan ilki, bugünkü Gazi Eğitim Fakültesi Binası'nda hizmete giren Gazi Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü, ikincisi İzmir Erkek Öğretmen Okulu, üçüncüsü bugün Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi olarak binasında hizmet veren Balıkesir Necatibey Muallim Mektebi'dir.
Uzman öğretmen yetiştirmek üzere Avrupa'ya öğrenci gönderilmesini sağladı.
Yeni bir ilkokul programı hazırlandı ve “toplu öğretim” Avrupa ile aynı anda Türkiye'de uygulanmaya başlandı.
Ortaöğretim parasızlaştırıldı; okul kitapları bakanlıkça bastırıldı.
Yabancı okullar denetim altına alındı.
Köylere öğretmen yetiştirmek için Köy öğretmen okulları modeli planlandı. Denizli ve Kayseri'de köy muallim mektebi açıldı.
Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Yeni harfleri öğretmek için Millet Mektepleri kuruldu, okuma-yazma seferberliği başlatıldı.

Resmî kayıtlarda Mustafa Necati Bey'in Millet Mektepleri'nin açıldığı 1 Ocak 1929 tarihinde apandisit patlaması sonucu Ankara Numune Hastahanesi'nde öldüğü belirtilmiştir. Ölümü üzerine arkadaşı Cumhurbaşkanı Atatürk'ün çok etkilenip ağladığı, ilk olarak Falih Rıfkı Atay’ın 1968’de yayınladığı Çankaya kitabında anlatılır.
Cenazesi 2 Ocak 1929’da resmî törenle Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi ve Millî Eğitim Bakanlığına bir müddet Başvekil İsmet İnönü vekâlet etti.

Ankara’daki tarihe tanıklık etmiş evinin kuru fasulyeci Hüsrev Lokantası’na devredilmesiyle ismi 2006 yılında yeniden gündeme gelmiş; tepkiler üzerine evi 2008 yılında “parlamenterler evi” hâline gelmiştir.

Mısırlılar, bir etnik gruptur Mısır'daki Nil Vadisi'ne özgüdür. Mısır kimliği coğrafyayla yakından bağlantılıdır. Nüfus, Birinci Şelale'den Akdeniz'e uzanan ve hem doğuda hem de batıda çölle çevrili küçük bir ekilebilir arazi şeridi olan Nil Vadisi'nde yoğunlaşmıştır. Bu coğrafya, antik çağlardan beri Mısır toplumunun gelişiminin temelini oluşturmuştur.

Eski zamanlardan beri, Mısır toprakları, eski Mısır uygarlığını yaratan çeşitli etnik kökenlerden insanlar için bir çekim yeri olmuştur. Önemli kültürel değişiklikler, Mısır'ın Büyük İskender tarafından fethi ve ardından Helenleşme ile ilişkilendirildi.  Ancak dil ve kültürde en köklü değişiklikler Arap fethinden sonra 7. yüzyılda yaşanmaya başlamıştır. Esas olarak XIV.Yüzyılda sona eren İslam ve Araplaştırmanın yayılması başladı. Yerli, Mısırlı nüfusun yoğun baskısının eşlik ettiği uzun ve kanlı bir süreçti. Araplar, zimmi statüsü kazanan Hristiyanlara cizye olarak bilinen özel bir vergi uyguladılar. Mevcut çoğu Arapça konuşan Mısırlılar - İslam'a dönüşen eski Mısırlıların torunlarıdır.
Yukarıdakiler, esas olarak, Mısırlıların kültürel olarak Helenleşmiş kısmının torunları olan Kıptiler tarafından temsil edilen Mısır'ın kentsel nüfusu için geçerlidir. Arap fethinin, (görünüşe göre, başlangıçta çok, çok yüzeysel) İslamlaşmaları dışında, nüfusun sayısal çoğunluğunu oluşturan Mısırlı köylülerin yaşamı üzerinde pratikte hiçbir etkisi olmadı. Özellikle, modern Mısırlı fellahların ırksal görünümü, firavunlar zamanının çiftçilerine kıyasla pratik olarak değişmedi ve doğrudan aynı bölgenin Paleolitik nüfusuna geri döndü, bu da bu grubun neredeyse tamamen "Araplaştırma" olmadığını gösteriyor. fatihlerin son derece az sayıda olması ve kırsal kesimde değil şehirlerde yoğunlaşmaları nedeniyle  olmuştur.

Mısırlıların yaklaşık yarısı, geleneksel meslekleri ve günlük kültürleri firavunlar dönemine kadar uzanan fellah çiftçileridir.
Nil Vadisi ve Deltası ile vahalarda tarım gelişiyor. Buğday, darı, hurma, mercimek, fasulye, yonca, keten, pamuk, kavun ve bahçe bitkileri yetiştirilmektedir. Tek hörgüçlü tek hörgüçlü deve, keçi, koyun, manda, eşek yetiştirilir.
Geliştirilen el sanatları arasında nalbantlık, çömlekçilik, kuyumculuk, dokumacılık, bakır kap yapımı, ağaç oymacılığı, deri işleme (deve ve timsah dahil) ve papirüs sayılabilir.
Mısırlıların yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor. Avlulu, erkek ve dişi yarılara bölünmüş, kemerli sundurmalar ve galeriler, desenli ahşap kafes balkonlu Akdeniz tipi kentsel konut (mashrabiya); alt kat taş veya pişmiş tuğladan, üst kat ahşap çerçeve üzerine taş veya kilden yapılmıştır. Silt veya kireçle kaplanmış kerpiçten yapılmış kırsal konut; temel, kırık pişmiş tuğla veya kırma taştan yapılmıştır. Fakir evlerin toprak zeminli ve mangallı bir odası vardır ve bazen orada hayvancılık yapılır; zengin köylülerin evlerinde iki veya üç küçük oda vardır. Köyler genellikle eski bir yerleşim yerinde, bir barajda, hurma ağaçlarıyla kaplı, yerel bir dürüst adamın mezarı olan bir cami veya kilise ile monoton bir bina kümesidir; yüksek kerpiç, genellikle ağartılmış güvercinlikler karakteristiktir.
Çoğunlukla köylerde korunan geleneksel erkek kıyafetleri, altına geniş kısa pantolon ve beyaz pamuklu bir gömlek giyilen uzun bir üst, genellikle beyaz veya mavi yünlü gömlektir (galabeya); Ayrıca ayaklarında kolsuz bir ceket giyerler - sırtsız ayakkabılar, başlarına - özel günlerde üzerine beyaz bir sarık sarılmış kahverengi bir keçe şapka (lebda). Kadınlar, Bedeviler arasında, geniş uzun kollu, büstü, geniş pantolon, başörtüsü, altın kuşaklı geleneksel siyah, daha az renkli elbiseler giyerler - daha sık gümüş yüzükler, küpeler, bilezikler. Şehirlerde Avrupa kıyafetleri daha sık giyilir.
Günlük yiyecekler - mısır ve buğday kekleri, haşlanmış fasulye (dolu), mercimek güveç, pirinç, sebzeler, otlar, hurma, şeker kamışı, ara sıra et (tavuk, güvercin, kuzu) ve balık, içeceklerden - çay, kahve, gayrimüslimler de bira ve üzüm şarabı. Geleneksel tatil yemekleri - Taam (yeşillik ve susam ezmesi ile fasulye köftesi), baba ganug (pişmiş patlıcan püresi), Muluhov (aynı adı taşıyan çalı yapraklarından yapılan güveç) fattasup (pane dana veya koyun budundan), pişmiş balık, pilav.
Sosyal organizasyon - geniş (a'ila) ve küçük (usra) ataerkil aileler (20. yüzyılın başından beri şehirlerde geniş aileler azalmaya başladı), patrilinigi (evlendikten sonra bir kadın babasının babalığının bir üyesi olarak kalır: o babasının ve erkek kardeşlerinin desteğini alır, miras payını elinde tutar ve ölümcül çekişme durumunda ana baba soyunu korumakla yükümlüdür). Serden. 20. yüzyıl Kıpti topluluğunun yardımıyla aile planlaması başlatılıyor; kuzen evliliklerinin (çoğunlukla ataerkil orto-kuzenler) kentsel nüfus içindeki payı azalmakta, kırsal alanlarda hala %50'yi aşmaktadır.
folklor - konuşulan dilde şiir ve kahvehanelerde "Arap Geceleri" döngüsünün hikâyeleriyle birlikte okunan eski kahramanlar, prosaik "halk romanları" (örneğin, İskender - Büyük İskender hakkında) hakkında epik şiirler ("1001 gece"); davul (tabl), seramik gövdeli davul (darabuka), pirinç (zummara, mizmar) ve yaylı (urgul, salamiya, rebab) enstrümanlı bir orkestra eşliğinde şarkı ve danslar. Halk lubok ("halk resmi"), dokuma ve bir dizi diğer el sanatlarında geleneksel resimsel konular ve süs eşyaları korunur.
Mısır kültürünün ve yerel düzeninin özellikleri, modern Mısırlıların görünüşünde ve tavrında kendini gösterir  . Genellikle baksheesh (bahşişler) için çalışan "yardımcılar" veya mallarını akıllıca turistlere empoze eden doğulu tüccarlar vardır. Aynı zamanda, Mısırlıların çoğu, rahat bir tavır ve aktif karşılıklı yardımlaşma ile karakterizedir.

Mısırlılar deniz seferlerini ilk yapanlardı. 2500 civarında NS. Kızıldeniz'i yüzerek geçtiler. 1500 civarında NS. adasını keşfettiler.

Mısır'dan Ayru F. Fellahi. M., 1954
Vasiliev A.M. Mısır ve Mısırlılar. M., 1986.
Kobishanov T. Yu Arap-Osmanlı dünyasındaki Hristiyan toplulukları (XVII - XIX yüzyılın ilk üçte biri) M., 2003
Lane E. W. XIX yüzyılın ilk yarısında Mısırlıların görgü ve gelenekleri. M., 1982
Ammar H. Bir Mısır Köyünde Büyüyor. L., 1954

Pasaport Vapur İskelesi, İzmir kent içinde ulaşımı sağlayan körfez vapurları için hizmete açılmış bir vapur iskelesidir.

Konak merkez ilçesi sınırları içinde İzmir Körfezi'nin güney kıyısında ve Cumhuriyet Meydanı'nın kuzey batısında yer alır. Diğer yakın iskelelerden Konak Vapur İskelesi'nin kuzeyinde ve Alsancak Vapur İskelesi'nin de güneyindedir.

İskele 1867-1886 yılları arasında inşa edildi. İskele binası o dönemde Osmanlı İmparatorluğu pasaport bürosu olarak kullanılıyordu. Günümüzdeki "pasaport" adı da o zamandan kalmadır. Ancak iskele binası 1922 yılında, İzmir'in kurtuluşunun hemen ertesinde başlayan Büyük İzmir Yangını sırasında hasar gördü. İskele binası 1926 yılında Kazım Dirik'in valilik döneminde, yeniden inşa edildi ve körfez vapur işletmeleri binası olarak hizmete girdi. Bina 1. Milli Mimari stiliyle inşa edilmiştir. İskele 2003 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edildi. İskele, Ağustos 2015'te onarım çalışmaları nedeniyle yaklaşık bir ay kapalı kaldı. Daha sonra, Ekim 2020'de yeniden bakıma alındı. Ocak 2021'de tamamlanan çalışmalar boyunca geçici süreyle hizmet vermesi için Urla'dan yüzer iskele getirildi.

İskele İzmir'de yerel deniz işletmeciliğinden sorumlu olan İZDENİZ tarafından işletilmektedir. Bu iskeleden kalkan vapurlarla aşağıdaki semtlerin iskelelerine ulaşım sağlanır: En yoğun hat Karşıyaka hattıdır.

Üçkuyular
Göztepe
Bostanlı
Karşıyaka
Güzelbahçe

 Wikimedia Commons'ta Pasaport Vapur İskelesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dönmeler, Osmanlı İmparatorluğu'nda zorlama sonucu dışarıdan İslam'a dönen, ancak Yahudi inançlarını ve Kabalistik inançlarını gizlice koruyan bir grup Sabetaycı kripto Yahudi'ydi. Hareket esas olarak Selanik merkezliydi. Grup köken olarak  17. yüzyılda Sefarad Haham ve Kabalist Sabatay Sevi'nin Yahudi Mesih olduğunu iddia etmesiyle ve daha sonra Sultan IV. Mehmed'in ölüm cezasına çarptırmasıyla Sabatay Sevi'nin zorla İslam'a dönmesiyle ortaya çıktı.  Sevi'nin zorla İslam'ı kabul etmesinden sonra, bazı Sabetay Yahudileri de İslam'ı seçip "Dönme" oldular. Sabetaycıların bir kısmı, Dönmelerin torunları olarak 21. yüzyıl Türkiye'sine kadar yaşadı.

Sahte olarak İslam'a dönmelerine rağmen, Sabetaycılar gizlice Yahudiliğe yakın kaldılar ve Yahudi ritüellerini gizlice uygulamaya devam ettiler. Sabetay Sevi'yi (1626-1676) Yahudi Mesih olarak tanıdılar, Rabbânî Yahudilikteki benzer bazı Yahudi emirlerini gözlemlediler ve İbranice ve daha sonra Ladino dilinde dua ettiler. Ayrıca Sevi'nin hayatındaki önemli olayları kutlayan ritüelleri gözlemlediler ve Sevi'nin dönüşümünü Kabalistik bir şekilde yorumladılar.
Dönme grubunun birkaç kolu vardır. Birincisi İzmir'de olan "İzmirli"dir. Bu, diğer ikisinin sonunda ayrıldığı orijinal mezhepti. İlk ayrılık, Sevi'nin son karısının erkek kardeşi Yakub Querido (yaklaşık 1650-1690) tarafından kurulan Yakubî mezhebini yarattı. Querido, Zevi'nin reenkarne olduğunu ve başlı başına bir mesih olduğunu iddia etti. İzmirli'den ikinci bölünme, Berekiah Russo'nun (1695-1740), Türkçede Otman Baba olarak bilinen ve bir sonraki gerçek Sevi'nin ruhunda reenkarne olan bir ruhu miras aldığı iddialarının sonucuydu. Bu iddialar sonradan kazanılmış ve Dönmelerin en kalabalık ve en katı kolu olan Karakaşî (Türk) veya Konioso (Ladino) kolunu doğurmuştur. Karakaşî/Konioso misyonerleri 18. yüzyılın ilk bölümünde Polonya'da aktifti ve daha sonra Russo'nun ruhunu miras aldığını iddia eden Yakub Frank'ı (1726-1791) öğrettiler. Frank, Doğu Avrupa'da Dönme olmayan farklı bir Sabetaycı grup olan Frankist mezhebi yaratmaya devam etti. Yine bir başka grup, Polonya kökenli Lechli, Selanik ve Konstantinopolis'te sürgünde yaşıyordu.

Bazı yorumcular, 1908'de padişahı Anayasa'yı tekrar yürürlüğe koymaya zorlayan meşruti monarşist devrimcilerden oluşan anti-mutlakiyetçi bir hareket olan Jön Türklerin önde gelen bazı üyelerinin Dönme olduğunu öne sürmüşlerdir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra İzmir'de Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya yönelik suikast planının liderlerinden biri, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucu üyesi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun eski Maliye Nazırı, Dönmelerin önde gelenlerinden Mehmed Cavid Bey'dir. Kapsamlı bir soruşturmadan sonra Cavid Bey suçlu bulundu ve daha sonra 26 Ağustos 1926'da Ankara'da asılarak idam edildi. Atatürk'ün etnik ve dinî azınlıkları zor durumda bırakan Türk milliyetçisi politikalarına, 1930'lu ve 1940'lı yıllarda milliyetçi yayıncıların antisemit propagandası eşlik etmiştir.
İlginç bir vaka, 2000 yılında Zvi Publishers'ı kuran ve bir Yahudi olarak tanınmak isteyen Dönme yayıncı Ilgaz Zorlu'dur, ancak bu bet din, Yahudiliğini tam bir dönüşüm olmadan tanımayı reddetmiştir. Ilgaz Zorlu, İsrail'de din değiştirdiğini iddia etti ve daha sonra sicil kayıtlarında ve kimliğinde dinini İslam'dan Yahudiliğe değiştirmek için dava açtı. Mahkeme lehinde oy kullandı.
Sarıyer Yeniköy'de bir Dönme topluluğu var.
Bağımsız bilgin Rıfat Bali, dönme terimini şöyle tanımlar:

17. yüzyılın Dönme ideolojisi, esas olarak On Emir'in kısaltılmış bir versiyonu olan ve zinaya karşı uyarının bir yasaktan çok bir önlem olarak açıklandığı ve muhtemelen Sabetaylıların antinomian cinsel aktivitelerini açıklamak için dahil edilen On Sekiz İlke etrafında dönüyordu. Ek emirler, Dönmeler ile Musevi ve Müslüman topluluklar arasında meydana gelebilecek etkileşim türlerinin tanımlanmasıyla ilgilidir. Bu etkileşim kanunlarından en temel olanı, hem Yahudilerle hem de Müslümanlarla evlenmemek ve mezhep içi ilişkileri mezhep dışı ilişkilere tercih etmekti. Buna rağmen, dönmemiş Sabetaycılarla ve hatta Dönmeler içinde Yahudi hukukuyla ilgili anlaşmazlıkları gizlice çözen Yahudi hahamlarla bağlarını sürdürdüler.
Ritüel söz konusu olduğunda, Dönmeler hem Yahudi hem de Müslüman geleneklerini takip ederek, Osmanlı toplumuyla bütünleşmek için gerekli olduğu için biri ile diğeri arasında geçiş yaptı. Görünüşte Müslümanlar ve gizlice Yahudi Sabetaycılar olan Dönmeler, Ramazan gibi geleneksel Müslüman bayramlarını gözlemlediler, aynı zamanda Yahudi Şabat, Brit milah ve büyük bayramları da tuttular. Dönme ritüellerinin çoğu, Kabala, Sabetaycılık, Yahudi geleneksel hukuku ve tasavvufun çeşitli unsurlarının bir birleşimidir.
Dönme ayinleri, tarikat büyüdükçe ve yayıldıkça gelişti. İlk başta, Dönme literatürünün çoğu İbranice yazılmıştır. Daha sonra, grup geliştikçe, Ladino İbranicenin yerini aldı ve sadece yerel dil değil, aynı zamanda ayin dili oldu. Dönmeler birkaç mezhebe ayrılmış olsalar da, hepsi Sevi'nin ilahi mesih olduğu ve onun pratik dünyevi Tevrat'tan daha üstün olan gerçek "manevi Tevrat"ı ortaya çıkardığına inandı. Dönmeler, Sevi'nin hayatındaki çeşitli noktalara ve kendi din değiştirme tarihlerine ilişkin bayramlar yaratmış ve kutlamıştır. En azından kısmen Kabalistik ilahiyat anlayışına dayanan Dönmelik, ilahi olanın açığa çıkması arasında, Müslüman ve Yahudi toplulukları ile benzer şekilde birçok çatışmaya yol açan üç yönlü bir bağlantı olduğuna inanıyordu. Diğer çağdaş dinlerden gelen muhalefetin en dikkate değer kaynağı, Dönme üyeleri arasında eş değiş tokuşunun yaygın uygulamasıydı.
Dönmelerin hiyerarşisi şube bölünmelerine dayanıyordu. Tüccar sınıfları ve entelijansiyadan oluşan İsmaililer hiyerarşinin en tepesinde yer alıyordu. Zanaatkarlar çoğunlukla Karakaşî olma eğilimindeyken, alt sınıflar çoğunlukla Yakubî'ydi. Her şubenin, bir "Kahal" veya cemaat (İbranice) şeklinde organize edilmiş kendi dua topluluğu vardı. Geniş bir iç ekonomik ağ, şubeler arasındaki ideolojik farklılıklara rağmen alt sınıf Dönmelere destek sağladı.

Bireyleri veya aileleri Dönme olmakla suçlamak, Türk antisemit ajitasyonunun ayrılmaz bir parçasıdır. Türk antisemitizmi ve dayandığı asılsız haberler, gizemli Dönme figürü üzerinde odaklanmaktadır. Tarihçi Marc David Baer'e göre, olgunun geç Osmanlı tarihinde derin kökleri vardır. Komplo suçlamalarının mirası Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca da bu olgu devam etmiştir ve bugün orada canlı tutuluyordur. Modern antisemitizm, Yahudi'yi, çeşitli küresel gruplar kılığında hareket eden, amansız bir şekilde gizli kanallar aracılığıyla küresel siyasi ve ekonomik kontrol peşinde koşan her yerde bulunan, homojen bir birim olarak ırksal olarak özselleştirir. Kripto-Sabetaycı bir mezhep olarak Dönmeler, ister statükoya karşı siyasi bir ayaklanma başlatmakla, isterse baskıcı bir rejimin kontrolünü şekillendirmekle suçlansın, gizli, kripto-Yahudi siyasi kontrolü ve sosyal nüfuz hakkında her zaman kolay bir hedefti.
Baer'e göre Dönme'nin Yahudi geleneğine dayanan Sabetaycı teolojik ve ritüel sır tarihi, İslam'ın halka açık bir şekilde uygulanmasıyla birleştiğinde, Baer'e göre gizli Yahudi kontrolü suçlamalarını uygun kılıyor. O halde, "gizli Yahudi", hem gizlice Yahudi hem de denetim uygulamak için gizlice hareket eden Yahudiler olmak üzere çifte bir anlam kazanır; her şeyden önce gizli dini kimlikleri, özellikle her yerde yaşayan sıradan Türk Müslümanlarından ayırt edilemedikleri ve Baer'in iddia ettiği gibi, modern antisemit Yahudi'yi zorunlu olarak gördüğü zaman, gizli etkileriyle komplo teorisyenleri için "her yerde" uyumludur. Dönmelerin manevralarının Jön Türk Devrimi'nin, Sultan II. Abdülhamid'in devrilmesinin, Osmanlı dinî kurumunun dağılmasının ve laik bir cumhuriyetin kuruluşunun merkezinde yer aldığı söyleniyordu. Sultan yanlısı, dindar Müslüman siyasi muhalifler bu olayları Türkiye'deki "gizli Yahudiler" tarafından yürütülen küresel bir Yahudi ve Mason komplosu olarak resmettiler. İslamcılar, yaptığı reformlardan hoşnut olmadıkları için karalamak maksadıyla Atatürk'ün Dönme olduğunu iddia ettiler ve onun hakkında daha pek çok komplo teorisi ürettiler.
Ek olarak, kripto-Yahudi komplo iddiası, genel olarak modern Türk tarihi boyunca sağcılar ve İslamcılar tarafından görevdeki siyasi liderliğin meşruiyetini baltalamak için ve bugün, Erdoğan'ın siyasi meşruiyetini ve İslamcılığın kökenlerini baltalamak isteyen solcular ve sekülaristler tarafından kullanıldı. Bunlar, kısmen Siyonizm'in başarılarında somutlaşan, Yahudilerin dünya egemenliğine yönelik özlemlerinin diğer iddiaları gibi, hem çağdaş Türkiye'deki bu tür saçmalıkların kalıcı doğasının hem de dünya çapında yaygın olanlarla köklü ilişkilerinin örnekleri olarak saflara katılıyor. Radikal olarak farklı siyasi unsurlar tarafından genellikle aynı anda yayılan siyasi komplo teorileri gibi.

1924 yılında Karakaş Dönmelerinden olduğunu iddia eden Mehmet Karakaş Rüştü, Vakit gazetesine Dönmelerle ilgili iddialarda bulundu. Dönmeleri vatansever olmamakla ve asimile edilmemekle suçladı. Tartışmalar diğer gazetelere sıçradı. Ahmet Emin Yalman, sahibi olduğu Vatan gazetesinde bu tür grupların varlığını kabul etmiş, ancak bu grupların artık geleneklerini takip etmediğini iddia etmiştir. Sonra Karakaş Rüştü Türkiye Büyük Millet Meclisine bazı Dönmelerin Türkleşmeye boyun eğmedikçe ve Türklerle evlenmedikçe mübadele yoluyla devam eden göçlerinin kaldırılması isteğiyle dilekçe verdi.

Allahdad
Çala
Konverso
Marrano
Türkiye'deki Yahudilerin tarihi
Türkiye Yahudi Müzesi
Yahudilik ve İslam

Sorbonne Üniversitesi (Fransızca: Sorbonne Université), Paris'de bulunan bir devlet ve araştırma üniversitesidir. Kurumun mirası, 1257 yılında Fransız papaz Robert de Sorbon (1201-1274) tarafından Avrupa'daki ilk üniversitelerden biri sayılan Paris Üniversitesinin temelini oluşturacak olan Sorbonne Kolejinin kurulduğu Orta Çağ'a kadar uzanmaktadır.
Sorbonne Üniversitesi; Fransa, Avrupa ve Fransızca konuşulan ülkelerden öğrenci ve araştırmacılar tarafından en çok rağbet gören üniversitelerden biridir. En önemlisi, 1891 yılında Polonya'dan gelerek Sorbonne Fen Fakültesi'ne katılan Marie Skłodowska-Curie, aynı zamanda Sorbonne'da profesör olan ilk kadındır. Marie Curie ve kocası Pierre Curie, Sorbonne Üniversitesinin günümüz Fen ve Mühendislik Fakültesinin kurucuları olarak kabul edilmektedir. 2021 yılı itibarıyla, mezunları ve profesörleri 33 Nobel Ödülü, altı Fields Madalyası ve bir Turing Ödülü kazanmıştır. ARWU ve THE üniversite sıralamalarına göre Sorbonne Üniversitesinin üç ana Fransız rakibi PSL University, Saclay University ve Université Paris Cité'dir.

IX. Louis'in (Saint Louis) papazı Robert de Sorbon, fakir "okul çocukları"nın doktorluk mesleğine ulaşmada yaşadıkları zorlukları gözlemlemişti. Şubat 1257'de, ortaklaşa yaşayan ve maddi varlıkları için endişe duymadan tamamen çalışma ve öğretimle meşgul olacak bir takım laik din adamı için resmî olarak bir ev (domus) kurdurmuştur. Bu eve Sorbonne Koleji adı verilmiştir.
Kuruluşun eski sloganı olan "Sorbonne Üniversitesi, 1257'den beri geleceği yaratıyor" cümlesi bu tarihe atıfta bulunmaktadır. Sorbonne Üniversitesi, 1793 yılında eski Paris Üniversitesinin diğer tüm üniversiteleriyle birlikte kapatılmıştır.
Sorbonne Koleji, Sorbonne Üniversitesi ile Panthéon-Sorbonne Üniversitesinin paylaştığı şu anki Sorbonne binasının bulunduğu yerdeydi.
Bir akademinin birkaç fakültesinin birleşmesiyle oluşan organlara sivil bir kişilik kazandıran 28 Nisan 1893 ve fakültelerin organlarına üniversite adını veren 10 Temmuz 1896 tarihli yasaların yayınlanmasının ardından, 1896 yılında Fen Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Tıp Fakültesi, Protestan Teoloji Fakültesi (1877'de kurulmuş ve 1905'te serbest bir fakülteye dönüştürülmüştür) ve "École supérieure de pharmacie"nin birleşmesiyle yeni Paris Üniversitesi kurulmuştur. Açılışı 19 Kasım 1896 tarihinde başkanı Félix Faure tarafından yapılmıştır.

Paris-Sorbonne Üniversitesi ve Pierre-et-Marie-Curie üniversiteleri 1968 yılında Edgar Faure tarafından hazırlanan üniversite reformu sonucunda kurulmuştur.
O dönemde beş fakülteden oluşan Paris Üniversitesi, birkaç disiplinler arası üniversiteye bölünmüştür. Aralarında Paris Sorbonne Üniversitesinin de bulunduğu bazı kurumlar, "Sorbonne" adını ve o zamana kadar ağırlıklı olarak Fen ve Edebiyat Fakültelerinden oluşan Paris Üniversitesinin tarihi merkez binalarını korumuştur.
Pierre ve Marie Curie Üniversitesi, Paris Bilimler Fakültesinin öğretim ve araştırma birimlerinin çoğundan (diğerleri Université Paris Cité, Paris-Saclay Üniversitesi, Villetaneuse'deki Paris-East Créteil University ve Université Sorbonne Paris Nord'a katılmıştır) ve Paris Tıp Fakültesi birimlerinin bir kısmından oluşturulmuştur (diğerleri Université Paris Cité, Paris-VII Denis Diderot ve Université Sorbonne Paris Nord üniversitelerine katılmıştır).

Trablusgarp Bölgesi (Arapça: إقليم طرابلس, transliterasyon: İḳlîmü Ṭarâbülüs, Grekçe: Tripolitanya), Libya'yı oluşturan üç bölgeden birine eskiden verilen ad. Diğer ikisi Fizan ve Sirenayka veya Kirenayka'dır. Trablusgarp Bölgesi bugünkü Trablus şehrinin çevresine karşılık gelir.

Bölge ilk olarak Berberilere ev sahipliği yapmıştır. 7. yüzyılda bölgeye Fenikeliler yerleşmiş ve kıyı boyunca Numidya da dahil buraya hakim olmuşlardır. Yine Vandallara da ev sahipliği yapmış olup Bizans İmparatorluğu da buraya hakim olmuştur. Malta Şövalyeleri tarafından yönetilmeye başlanan bölge Turgut Reis tarafından feth edilerek Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. Osmanlı Devleti içinde başta beyler tarafından daha sonra dayılar tarafından yönetilmiştir. Dayılık yönetiminden sonra Trablusgarp'ı Karamanlı Hanedanı Osmanlı'ya bağlı olarak yönetmiştir.

20. yüzyılın başlarında İtalya bölgeyi sömürgesi haline getirmek için planlar kurmuş ve Trablusgarp'a asker çıkarmıştır. Osmanlı ile İtalya arasındaki Trablusgarp Savaşı'nda Mustafa Kemal ve arkadaşları bölgeyi İtalyanlar'a karşı örgütlemek istemiştir. Uşi Antlaşması ile İtalyanlara geçen Trablusgarp'ta 1911 yılından 1918 yılına kadar Trablusgarp Devleti isimli bir ülke kurulmuştur. 1918 yılında ülkenin adı ve bayrağı değiştirilmiştir. Ülkenin adı Trablusgarp Cumhuriyeti olmuş bayrağı da mavi bir zemin üzerine konulan palmiye ağacı ve yıldız olmuştur. Trablusgarp 1923 yılından sonra İtalya tarafından tamamen işgal edilmiştir. II. Dünya Savaşı sıralarında bölgeye Sirenayka da dahil olmuş, Birleşik Krallık bölgeyi yönetmeye başlamıştır. 1951 yılında Fizan ve Sirenayka ile Libya Birleşik Krallığı'na dahil olmuştur. Libya Birleşik Krallığı, 1969 yılında Libya adını almıştır.

Trablusgarp vilayeti
Trablusgarp Savaşı

Komplo teorileri, Türk kültür ve siyasetinde sık karşılaşılan olgulardır. Bu tür teorilere duyulan inancın anlaşılması, Türk siyasetini anlamakta önem arz eder. Bu inancın nedenleri arasında "Osmanlı İmparatorluğu'nun kayıp ihtişamı"nın eksikliğini telafi etme arzusu, Türkiye'nin dünyanın az gelişmiş tarafına dahil olarak görülmesinden duyulan rahatsızlık ve Türk toplumunun düşük seviyeli medya okuryazarlığı gösterilmiştir.

Türk gazeteci-yazar Mustafa Akyol, komplo teorilerinin Türkiye'de neden yaygın olduğunu açıklarken şu cümlelere başvurur: "Bizi önemli hissettiriyor. Bütün dünya bize karşı komplo kuruyorsa biz çok özel olmalıyız. Bence bu, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu'nun kayıp ihtişamının eksikliğini giderme yollarından birisi." Öte yandan Türk iktisatçı Selim Koru; Türk toplumunun, Türkiye'nin dünyanın az gelişmiş tarafına dahil olarak görülmesinden duyduğu rahatsızlığa dikkat çeker.
Açık Toplum Enstitüsü'nün 2018 tarihli raporuna göre Türk toplumu, medya okuryazarlığı konusunda Avrupa'da sondan ikinci sırada yer almıştır. Bu durumun, Türk toplumunun yalan haberlere karşı korunmasız bir yapıya bürünmesine yol açtığı söylenmiştir. Düşük eğitim seviyesi, düşük okuma alışkanlığı, düşük medya özgürlüğü ve düşük toplumsal güven gibi faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş puana göre Türkiye sadece Makedonya'nın üzerinde yer alabilmiştir. Reuters Enstitüsü'nün 2018 tarihli Dijital Haber Raporu'na göre Türkiye açık arayla dünyada en fazla yalan haberin yayınlandığı ülke olmuştur.

Türkiye'deki komplo teorilerinin ayırıcı özelliklerinden birisinin, teorilerin emir-komuta ucunda daima hükûmetlerin bulunduğu iddiası olduğu; bu iddianın temelinde de, Türk eğitim sisteminde yer alan aşırı devlet-merkezci dünya görüşünün yer aldığı söylenmiştir. Bu görüş, devlet dışı aktörlerin özerk bir eylemde bulunamayacağı, daima diğer devletlerin "piyonu" olarak kalacakları düşüncesini de kapsar.
Türkiye'de ideolojiler, milliyetçilik ve tarihyazımı üzerinde çalışan akademisyen Doğan Gürpınar; komploculuğun, entelektüel tartışmaları ve ideolojik duruşları belirleyen bir güce sahip olmasının ve bir bakıma devlet aklını temsil etmesinin Türkiye'ye has bir durum olduğunu öne sürer. Bunun yanında Gürpınar, Türkiye'deki ideolojilerin büyük ölçüde belirli komplocu anlatıların benimsenmesine dayandığını ifade eder.

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'ndeki modernist ve sekülarist hareketlerin ve reformların Yahudi-Mason komploları olduğu inancı İslamcılar arasında yaygındır. Gelenekçi imgelere bağlılıkları ve her ne kadar Osmanlı Hanedanı ve padişahlarının 19. yüzyılda Batılılaşmaya bizzat öncülük etmesine karşın bu muhafazakâr imgeler doğrultusunda birer kişi kültü yarattıkları Osmanlı padişahlarını yüceltmeleri nedeniyle İslamcılar, İslami geleneğe aykırı her şeyi kötü şekilde ve komplo teorileriyle tasvir etmektedirler. Onlara göre, mutlak monarşiye son veren meşrutiyet hareketi, geleneksel dinî kurumların sona ermesi ve laik bir devletin kurulması Yahudilerin, Masonların veya Sabetayistlerin/Dönmelerin işidir. Örneğin, İslamcı komplo teorilerine göre Mustafa Kemal Atatürk bir Dönme idi.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'e yönelik çeşitli komplo teorileri, onun sekülarist reformlarını desteklemeyen İslamcı çevrelerce öne sürülmüştür. Atatürk nefretiyle tanınan Kadir Mısıroğlu, Atatürk ile ilgili birçok komplo teorisinin arkasındadır. Bu komplo teorilerinden biri, Atatürk'ün hilâfeti yıkmak üzere Birleşik Krallık ile anlaşması sonucu Anadolu'nun Yunan işgaline uğradığıdır. Atatürk'e dair başka bir komplo teorisi ise Türkiye'de 1935'te mason localarının kapatılması nedeniyle Atatürk'ün masonlarca zehirlenerek öldürüldüğüdür. 2015 yılında Yeni Şafak, İsmet İnönü'nün cinayetin planlanmasını üstlendiğini iddia etmiştir.

2007'de Türkiye'de en çok satılan kitap, Ergün Poyraz'ın yazdığı Musa'nın Çocukları idi. Poyraz, Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakan koltuğuna oturtulması dahil olmak üzere dünyanın iplerini çeken bir uluslararası Yahudi komplosunun olduğunu iddia etti.

İslam'a karşı savaş; askeri, ekonomik, toplumsal ve kültürel araçlar kullanılarak İslam'a zarar vermek, İslam'ı zayıflatmak veya yok etmek amacının güdülmesi planını tanımlayan bir komplo teorisidir. Bu komplo teorisinin failleri başta Batı dünyası olmak üzere, kafirler ve Batılı siyasi aktörlerle gizli bir anlaşma içerisinde oldukları iddia edilen münafıklar olarak görülür. Komplo teorisi günümüzde modernizasyon ve sekülerleşme karşısındaki toplumsal dönüşüm ve modern devletler arasındaki uluslararası güç siyaseti gibi genel sorunları ilgilendirse de, "İslam'a karşı savaş" olgusunun asıl başlangıcının Haçlı Seferleri olduğu düşünülür.

İslamcı çevrelerce Lozan Antlaşması ile ilgili pek çok komplo teorisi ortaya atılmıştır. Antlaşmanın 100 yıl süreli yapıldığı iddiası bunlardan biridir. Antlaşmaya ekli gizli maddelerde, Türkiye'nin bor ve petrol başta olmak üzere madenlerini çıkarmasının yasaklandığı iddia edilmiştir. İddiaya göre antlaşmanın süresi 2023 yılında dolacak, dolayısıyla 2023'ten itibaren Türkiye madenleri yer üstüne çıkarıp kullanarak ve ihraç ederek hızla gelişmiş ülke statüsüne geçecektir.

Sevr sendromu olarak da anılan, işgalci güçlerin Türk topraklarını bölmeyi amaçladığı korkusu, Cumhuriyet'in 1923 yılındaki ilanından bugüne süregelmiştir.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 2002'de göreve gelişinden bu yana komplo teorileri kamuya yönelik söylemlerde giderek daha fazla yer bulmuştur. Büyük kısmı Recep Tayyip Erdoğan destekçisi olan medya, ülkenin tüm problemlerini açıklamada sıklıkla "dış aktörlerin Türk milletine karşı kurmuş olduğu komplolar" söylemine başvurmaktadır. Bu söylemlerin tamamı "Erdoğan liderliğinde Türkiye, yüz yıllık kırılganlıktan sonra küresel bir güç olarak yükselmeye başlamıştır. Yeni Türkiye dünyadaki tüm mazlumlar için küresel adaleti temsil ettiği için, dünyanın tüm karanlık hükümdarları Türkiye'nin bu şanlı ilerleyişi karşısında paniğe kapılmışlardır. Bu nedenle tüm piyonlarını Türkiye'yi itibarsızlaştırmakta, zayıflatmakta ve istikrarsızlaştırmakta kullanır olmuşlardır." şeklindeki egemen bir siyasi anlatıya uyar.
2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan; ülke tarafından düşmanca görülen tüm aktörleri ve eylemleri organize etmek suretiyle Türkiye'yi zayıflatmanın ve bölmenin kapsamlı bir arayışı içinde olan sözde emir-komuta odağını işaret etmek için üst akıl terimini ortaya atıp; terimi üstü kapalı olarak Amerika Birleşik Devletleri ile özdeşleştirmiştir.
Erdoğan'ın yanı sıra Sabah gazetesi de IŞİD, PKK ve Fethullah Gülen gibi farklı devlet dışı aktörlerin iyi koordine edilmiş bir harekâtla aynı anda Türkiye'ye saldırdığı iddiasında bulunmuştur. 2018 itibarı ile Türk medyası tarafından; terörist gruplardan muhalefet partilerine ve faiz oranlarına; Erdoğan hükûmetinin karşı durduğu her şey güçlü, yekpare bir düşmanın Türk milletini yok etmek için kullandığı araçlar olarak gösterilmiştir.

Üst akıl söyleminin dikkate değer bir örneği, Şubat 2017'de dönemin Ankara belediye başkanı Melih Gökçek tarafından dile getirilmiştir. Gökçek, Çanakkale'nin batısında meydana gelen depremlerin "karanlık dış güçler" tarafından Türkiye'nin ekonomisini baltalamak için organize edilmiş olabileceğini iddia etmiştir. Daha eski tarihlerde 1999 Gölcük depremi ve Ekim 2011 Van depremi için de benzer şeyler söylenmiş, bu depremlerin Amerika Birleşik Devletleri'nce HAARP kullanılarak gerçekleştirildiği iddia edilmiştir. 2017 boyunca, AKP hükûmeti açık bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri'ni üst akıl olarak isimlendirmiştir. Kasım 2017 tarihli konuşmasında Erdoğan, Şimdi bizi ülkemizle ve siz kardeşlerimizle bütün bunlarla ilgili senaryolara boyun eğmedik diye cezalandırmaya, yargılamaya, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar Amerika'da. Senaryo belli, tezgah belli. Bunu ülkemizdeki iş birlikçileri aracılığıyla yapıyorlar, FETÖ ile birlikte yapıyorlar. Bu oyuna bizi getiremeyeceksiniz bunu böyle bilin. PKK'yı bunun için azdırdılar, FETÖ'yü bunun için sahaya sürdüler, DEAŞ'ı bunun için üzerimize saldılar hatta şu anda ana muhalefetin, diğer adıyla ana hıyanetin başında bulunan zatı da aynı amaçla kullanıyorlar. Ülkemizde elde edemedikleri neticeye, binlerce kilometre ötede aynı tezgahla, malzemeyle, senaryoyla ulaşmanın gayreti içindeler. Milletimiz şunu bilsin ki bu saldırıların, iftiraların, oyunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. Hepsi de aynı gayeye yöneliktir, hepsi de Türkiye'ye diz çöktürmeyi amaçlamaktadır, hepsi de milletimizi birbirine düşürmeyi hedeflemektedir. İstedikleri kadar uğraşsınlar, başaramayacaklar. Çünkü bu millet oynanan oyunu gayet iyi biliyor ve ülkesine sıkı sıkıya sahip çıkıyor.
sözlerini kullanmıştır.
Türk lirasının 2010 itibarı ile görülmeye başlayan değer kaybının Erdoğan'a olan desteğin azalmasını amaçlayan karanlık bir grup ile ilişkilendirildiği geniş çaplı bir komplo teorisinin yayıldığı görülmüştür. Mart 2018 tarihli bir ankete göre Türklerin %42'si, AKP seçmeninin de %59'u Türk lirasının değer kaybını yabancı güçlerle ilişkilendirmiştir.
Mart 2018 tarihinde; gazeteci Ömer Turan tarafından, İspanyol Netflix dizisi La Casa De Papel için Netflix Türkiye tarafından çekilen tanıtım videosunun, izleyenlere Gezi Parkı protestolarının ikinci dalgasını yaratmak amacıyla mesaj verdiği iddia edilmiştir. Daha sonra benzer açıklamalar Melih Gökçek tarafınca da dile getirilmiştir.

Türkiye siyasi ve ekonomi tarihinde yüksek faiz oranları sayesinde kolay ve yüksek kâr kazanma peşinde olan kişi veya kuruluşları tanımlamak için kullanılan ifadedir.

2006 yılında Türkiye'de görülen Kırım-Kongo kanamalı ateşi salgını üzerine Saadet Partisi Bolu İl Başkanı Abdullah Uzun tarafından hastalığı yayan kenelerin ülkeye İsrailli kadın turistler tarafından sokulduğu iddia edilmiştir.
Mayıs 2012 tarihinde Gaziantep'te köy sakinleri tarafından, ayağına doğabilimcilerin kuşların göç yollarını izlemek için kullandığı halkalardan takılı, ölü bir Avrupa arı kuşu bulunmuştur. Halkanın üzerinde yazan "İsrail Tel Aviv" yazısının endiş

Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetlerini, komuta eden en üst düzey askerî birim. Genelkurmay başkanı, Türkiye Anayasası'na göre Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanıdır, cumhurbaşkanı tarafından atanır ve savaş zamanında başkomutanlık görevini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirir. Millî Savunma Bakanına bağlıdır.

Savaşta başkomutanlık görevini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirmek
Silahlı Kuvvetlerin savaşa hazırlanmasında personel, istihbarat, harekât, teşkilat ve eğitim hizmetlerine ait ilke ve öncelikler ile ana programları hazırlayarak Millî Savunma Bakanının onayına sunmak
Uluslararası yapılacak anlaşma ve antlaşmaların askerî yönlerinin tayininde ve uygulama esaslarının tespitinde mütalaa vermek. Gerektiğinde bu toplantılara katılmak veya temsilci göndermek.
Şahsen veya yetkili kılacağı kişi ve kuruluşlarla, görev ve yetkilerine ait konularda ilgili bakanlıklar, daireler ve kurumlar ile doğrudan yazışma yapmak ve temaslarda bulunmak.

Genelkurmay Başkanlığı
Genelkurmay İç Teşkilatı:
Genelkurmay Hukuk Hizmetleri Başkanlığı
İstihbarat Başkanlığı (J2)
TSK İstihbarat Okul Komutanlığı
Mebs Başkanlığı (J6)
Muharebe Elektronik Bilgi Sistemleri ve Elektronik Harp Komutanlığı
Doğrudan Merkeze Bağlı Taşra Teşkilatları:
Anıtkabir Komutanlığı
Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı
Özel Kuvvetler Komutanlığı
Nato Kara Komutanlığı Türk Kıdemli Komutanlığı
Orduevleri:
Sıhhiyye Orduevi Müdürlüğü
Tandoğan Orduevi Müdürlüğü
Etiler Orduevi Müdürlüğü
Merkez Orduevi Müdürlüğü

J başkanlıkları, Genelkurmay karargâhında bulunur ve genelkurmay II. başkanına bağlı olarak çalışırlar. Bu birimler, Türk Silahlı Kuvvetlerinin "beyin takımı" olarak bilinir; en kritik ve önemli karargâh görevlerindendir. Kadroları korgeneral/koramiraldir. Bu başkanlıklar ve başkanları aşağıdaki gibidir:
30 Ağustos 2025 itibarıyla

Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'ne göre Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları Millî Savunma Bakanına ayrı ayrı bağlı ve sorumludur.

Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyaseti
Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekâleti

Resmî site
Genelkurmay Başkanlığı görev ve yetkileri 14 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yalçın Küçük (1 Temmuz 1938, İskenderun - 6 Nisan 2026, Ankara), Türk araştırmacı yazar ve akademisyendir.

Yalçın Küçük, 1938 İskenderun doğumludur. İskenderun'a Halep'ten gelip yerleşmiş bir ailenin çocuğudur. Baba tarafından Türkmen, anne tarafından ise Kafkasyalı bir aileye mensuptur. Kabataş Lisesinden mezun olmasının ardından, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesindeki öğrencilik hayatı boyunca; Fikir Kulüpleri Birliği Federasyonu, ardından Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu, Dev-Genç ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi olan Fikir Kulübü başkanlığını yaptı. Siyasal Bilgiler'i 1960 senesinde birincilikle bitiren Küçük, 27 Mayıs Darbesi'nde, büyük öğrenci eylemlerinin başında yer aldı. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı'nda görev aldı. Bir süre sonra Uzun Vadeli Planlar Dairesi Müdürlüğüne getirildi, ardından istifa etti. Yalçın Küçük, buradan ayrılınca Amerika'ya gitti, Yale Üniversitesinde lisans eğitimi aldı. Ardından mülakatı kazanarak dört ay boyunca da Dünya Bankası'nda staj yaptı.
1966'da Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğretim üyeliğine başladı. Yön, Emek, Ant dergilerinde, sosyalist devrim yanlısı yazılar yazdı. 1968-70 yılları arasında Birmingham Üniversitesi Rus ve Doğu Avrupa Araştırmaları Merkezinde bulundu. Sovyetoloji araştırmalarını kitaplaştırdı. Bu kitaptan dolayı sekiz yıla mahkûm edildi.
1971'de doçent oldu. 12 Mart 1971 Muhtırası'ndan sonra görevden alındı. 1973-76 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinin ekonomi servisini yönetti. 1970'lerde, Türkiye İşçi Partisi'nin ikinci kez kuruluşu için çalışmalara katıldı, 1973 yılı sonlarında askere alındı.
Kıbrıs Harekâtı'na asteğmen olarak katıldı. Burada Attila Olgaç ile aynı bölükteydi. Kıbrıs Harekâtı'nda görev yaptığı için gazi ünvanı kazandı. Bu savaşta yaşadıklarını anlattığı bir anı-söyleşi kitabı bulunmaktadır. 1975'ten itibaren yayınlanan ve partiye yakınlığıyla bilinen Yürüyüş gazetesinin editörlüğünü yaptı. 1978'de partiden ihraç edildi. 1979'da kendisiyle beraber TİP'ten ihraç edilenlerle birlikte Sosyalist İktidar dergisini çıkarmaya başladı. Aynı yıl Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğretim üyesi oldu. 12 Eylül Darbesi'nden sonra üniversiteden uzaklaştırıldı. 1983'te Bir Yeni Cumhuriyet İçin adlı yapıtından ötürü tutuklanarak cezaevine girdi; daha sonra aklandı. 1987'de Gazi Üniversitesinde profesör oldu ve 1994'te emekli oldu.
12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra aydınların yönetime karşı örgütlenmesinde büyük çaba gösterdi. Aziz Nesin ile birlikte "Aydınlar Dilekçesi Hareketi"ni örgütledi. 1987-1992 yılları arasında Toplumsal Kurtuluş adlı sosyalist bir aylık dergi çıkardı. Daha sonra bu dergi kapanarak yerine Hep İleri adlı bir dergi çıkmıştır. 14 diğer üyesiyle beraber Özgür Ekin Derneği'nin ve bir dönem onun çatısı altında faaliyet göstermiş Özgür Üniversite'nin kurucularındandır. 1993'te Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı olmasını ve Matild Manukyan'ın vergi rekortmeni olmasını öne sürerek Fransa'ya gitti. Küçük, burada İranoloji ve Kürdoloji okur; Kırmançi, Sorani, Farisi öğrenir. Onomastik üzerine çalışmalarına yoğunlaşır. Daha sonra gene 1993 yılında Suriye'de Bekaa Vadisi'ne giderek PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüştü. Bu görüşmeyi "sözleşi" adıyla kitaplaştırdı. Çeşitli sol dergiler çıkarttı.
28 Şubat sürecinde, 16 Eylül 1996'da yurt dışından Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na Refah Partisi'nin kapatılması için harekete geçmenin zorunluluğunu ifade eden bir dilekçe sundu. 29 Ekim 1998'de Türkiye'ye geri döndü ve "Kürtçülük Propagandası" yapmaktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2000 yılında tahliye oldu.
2000'li yılların başından itibaren Türkiye'nin yakın tarihiyle ilgili iddialar ve eserler sunarak isimbilim araştırmalarına yöneldi. "Avdeti" kültürü, Sabetayizm, İbraniyet, kripto Yahudilik, gizli din taşıma, çift dinlilik konuları ile ilgilendi.
7 Ocak 2009 tarihinde, Ergenekon soruşturması kapsamında Ankara'da gözaltına alındı. Mahkemeye çıkarılmak üzere İstanbul'a sevk edilen Yalçın Küçük, 11 Ocak 2009 tarihinde tutuklandı. 12 gün sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. 3 Mart 2011 tarihinde aynı soruşturma kapsamında evi arandıktan sonra yeniden gözaltına alındı. 6 Mart 2011'de çıkarıldığı nöbetçi mahkemede tutuklandı. 5 Ağustos 2013'te İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 22 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
10 Mart 2014'te 5 yıllık tutukluluk süresinin dolması üzerine tahliye edildi.
Yalçın Küçük, 6 Nisan 2026 tarihinde, Ankara'da tedavi gördüğü hastanede öldü.
Yalçın Küçük, 8 Nisan 2026 tarihinde ikindi namazına müteakip İsmet Oğultürk Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Ankara Cebeci Asri Mezarlığı'na askeri cenaze töreni ile defnedildi. 

 Vikisöz'de Yalçın Küçük ile ilgili sözler mevcuttur.

Yaşar Aksoy, (d. 1 Ağustos 1947) Türk şair, tarihçi, köşe yazarı ve yazardır.

Yaşar Aksoy İzmir aşığı olarak tanınmaktadır.
Annesi İzmirli tarih öğretmeni Zehra Aksoy, babası Uşaklı Ziraat uzmanı Cemal Aksoy'dur.
Aksoy 1965 yılından itibaren sırasıyla Akşam, Türk Yolu dergisi, Demokrat İzmir gazetesi (1971 - 1979 ), Yeni Asır gazetesi (1982 - 2001 ), Star gazetesi ve Hürriyet gazetesinde kültür sanat muhabirliği, kültür sanat yönetmenliği, araştırmacılık ve köşe yazarlığı yapmıştır. Ayrıca Aksoy Yeni TV televizyon kanalında Kultura, Ege TV televizyon kanalında ise Ege’de Zaman isimli televizyon programlarını hazırlayarak sunmuştur.
Aksoy Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi ile Çeşme Sanat Dostları Grubunun kurucusudur.
İzmir iline yaptığı kültürel katkılar nedeniyle Karşıyaka ilçesinde doğup büyüdüğü ve çocukluğunu geçirdiği sokağa ve Asansör (Karataş) semtinde bir parka yazarın adı verilmiştir.
Yaşar Aksoy, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ege Üniversitesinden iki ayrı dalda yüksek mühendis olarak mezun olmuştur. Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde Devrim Tarihi dersleri veren Yaşar Aksoy, günümüzde yaklaşık 20 yılını Çeşme Tarihi ve Kültürü'nü araştırmaya harcamıştır. Bu kapsamda Çeşme ilçesinin arşivini kurma çalışmalarına devam etmektedir.
Cumhuriyet'in 100. Yıl kuruluş yıl dönümünü kutlamaları kapsamında Çeşme, Alaçatı Değirmenaltı'nda ‘Yaşar Aksoy Kitap Kafe’ açılmıştır.
Aksoy 1984 ve 1990 yılları arasında Çeşme Uluslararası Festival Gazeteleri'ni yayınlamıştır.

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Şiirleri (1979)
Anıtkabir Destanı (1981)
Modern Plânlama Teknikleri (1982)
Halikarnas Kadırgası (1984) 
Bir Kent Bir İnsan (1986)
Karşıyaka ve Kaf Sin Kaf Tarihi (1988)
İzmir Rehberi (1992)
İzmir İktisat Kongresi (1992)
Asansör ve Dario Moreno'nun Anıları (1993)
izmir'i Sevme Sanatı (1994)
Ege Sanayileşme Tarihi (1995)
Ege Sevgisi (1996)
İzmir Sevgisi (1997)
Gazi Türküsü (1997)
Meserret Serçesi (şiir, 1998)
Kalpaklı Kalkınma (1998)
Ege Kültürü (1999)
Siyah Şarkılar (1999)
Aydınlar Kenti İzmir (2000)
Kato Polemos (Kahrolsun Savaş) Ege de Türk Yunan Barışı (2000)
5000. yılında İzmir (2000)
70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı (2001)
Alsancak Gezisi ve Şiirleri (2003)
Paristanbul (2007)
İZMİR KİTAP FUARI ANILARI (2007)
İzmirim Soğukkuyu-Bahariye (2011)
Hayatım Kitap (2011)
Kuvayı Milliye (2012) 
EGE'DE ZAMAN YOLCUSU (2012)
Rezistans (2013)
Kıbrıs Direnişi ve Çözüm (2014)
Dokuz Eylül Vapuru - Toplu Şiirler (1974-2014) (2014)
1915 GENEL - ÖZEL SORUDA ERMENİ KOMŞUM Soykırım İddiası ve Barış yolu (2015)
Asırlar Boyunca Kainat ve İzmir (2018)
Hasan Tahsin, Yürekler Selanik ve İşgal İzmir’inden Hatıralar (2019)
Gavur Mümin - Gazi Paşa’nın Casusu (2020) 
Efeler İsyanı - Kuvayı Milliye Direnişi (2021)
İstiklal Süvarisi - İzmir'in Kurtuluşu (2021)
İzmir 1922 Yangını (2022) 
Vatan Yahut Cumhuriyet (2023)
Elveda Selanik 1917 yangını (2024)

2012 - TÜYAP İzmir Kitap Fuarı Onur Konuğu 
2014 - Altın Homeros Ödülü 
2019 - Hasan Tahsin 100. Yıl Onur Ödülü 
2020 - Dil Derneği Emin Özdemir Ödülü (Hasan Tahsin, Yürekler Selanik ve İşgal İzmir’inden Hatıralar kitabı ile) 
2021 - Yunus Nadi Ödülleri - Sosyal Bilimler Araştırması Ödülü (Gâvur Mümin kitabı ile) 

Genel
Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi. 1 (3. bas.). İstanbul: YKY. Mart 2010. s. 72. ISBN 9789750805684. 

Facebook'ta Yaşar Aksoy
Karşıyaka LIFE Dergisi Yazıları

Çerkez Ethem (y. 1886, Bandırma – 21 Eylül 1948, Amman), Çerkes asıllı Osmanlı askeri. Kurtuluş Savaşı'nda Kuvâ-yi Milliye birliklerinde komutanlık yapmıştır. Kuvâ-yi Seyyâre'nin kurucusu ve lideridir.

Çerkez Ethem, Bandırma'nın bir köyü olan Emreköy'e yerleşmiş Çerkeslerin Şapsığ boyundan, Ali Bey'in beş oğlunun en küçüğü olarak yaklaşık 1886 yılında doğdu. Ağabeyleri, İlyas ve Nuri beyler Rum eşkıyalarıyla çarpışırken ölmüşler, Reşit ve Tevfik de 1901 ve 1902 yıllarında Harbiye'yi bitirerek subay çıkmışlardı. Reşit Bey çeşitli cephelerde çarpıştı, Son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ına Saruhan (şimdiki Manisa) Mebusu olarak katıldı, oradan Birinci TBMM'ye geçti.

Çerkez Ethem, evden kaçarak Bakırköy Süvari Küçük Zabit Mektebine girdi. 1912-1913 Balkan Savaşlarında Bulgar cephesinde yaralandı. Kıdem zammı ve madalya aldı. I. Dünya Savaşı'nda Kuşçubaşı Eşref'in yönettiği Teşkilat-ı Mahsusa ile birlikte İran, Afganistan ve Irak'a yapılan akınlara katıldı. Yaralanarak savaş sonunda köyüne çekildi. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'in işgali üzerine, vatan savunmasına başlamak için vurucu güç olarak Kuva-yi Seyyare'yi kurdu ve "Umum Kuvâ-yi Milliye Komutanı" ve Ankara'daki 20. Kolordu Komutanı olan Ali Fuat Paşa ile istişare ederek İngiliz ve Yunan birliklerinin ilerlemesine karşı gerilla operasyonları düzenledi.
Düzenli ordu kurulana dek TBMM'ye karşı girişilen ayaklanmaları bastırdı. Anzavur Ayaklanması, Çopur Musa Ayaklanması ile Gerede ve Yozgat isyanlarını bastıran Çerkez Ethem'in isyancıları yargılamadan derhâl infaz etmesi TBMM üyeleri tarafından onaylanmıyordu.
1920 yılının sonunda 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile birlikte Gediz Muharebeleri'ne katıldı.
Birinci TBMM'nin düzenli ordusuna katılmamak için isyan etti. Kuvvetleri dağıtılıp isyan bastırıldıktan sonra kaçarak Yunanistan kuvvetlerine sığındı. Savaştan sonra Ürdün'e geçti ve 21 Eylül 1948 tarihinde Ürdün'ün başkenti Amman'da öldü. Ölümünün ardından bir Çerkes mezarlığına gömüldü.

İbraniler (İbranice: עברים / עבריים‎, Modern: ʿIvrim / ʿIvriyyim, Tiberyan: ʿIḇrîm / ʿIḇriyyîm, Arapça: العبرانيون, romanize: El-İbrâniyyûn), Kenan'da belli bir inanç sistemi yaratıp İsrailoğulları olarak ortaya çıkmış, Antik İbranice konuşan bir antik Sami milletidir.
Edomitler, Midianitler ve Yoktanitlerin de İbrani soy hatlarına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, bazı durumlarda Fenikelilere veya diğer antik gruplara atıfta bulunarak daha geniş bir anlamda da kullanılabilir; örneğin—bir etnik isim olmasa da—Bronz Çağı Çöküşünün arifesinde Şasu olarak bilinen grup, Tanah'ın 32 ayetinde 34 kez geçer.
İbraniler için geleneksel referans kaynağı Tanah'tır. Bu kaynaklara göre İbraniler, Büyük Tufan sonrasında Yahveh ile Yahveh'in elçisi ve peygamberi olan İbrahim arasında yapılan Ahit'e dahil olan soydaşlarıydı ve bu soy hattı İshak'ın torunu, Yakup'un ise oğlu Yehuda'ya kadar ilerledi. Yehuda'dan sonra sadece onun soyundan gelenlere "Yehuda'nın soyundaki kişi" anlamına gelen Yahudî dendi.
Arkeolojik araştırmalara göre İbraniler, aslında Kenan'ın yerli halkı olup kültürel olarak diğer Kenanlı gruplardan farklılaşarak ortaya çıkmıştırlar. Erken İsrail dönemindeki çömlekler ile Kenan şehir devletlerinde bulunan çömleklerin nerdeyse aynı olması gibi etkenler onların bi yandan Kenan kültürünü devam ettirdiklerini doğrularken bi yandanda yerleşimlerinde domuz kemiği kalıntılarının bulunmaması onların farklı bi toplumsal yapılaşma edinerek onlardan farklılaştıklarını doğrulamaktadır, İbranilerin aslında Kenan şehir devlet baskılarından kaçıp Kenan'ın şehir dışı dağlık bölgelere yerleşmeleri ile alakalı kalıntılarda bulunmaktadır.İbranilerin konuştuğu dil olan İbranicenin bi Kenan dili olması ise Kenan yerlileri ile İbraniler arasındaki bağı doğrular.
Yunanca, İtalyanca, Rusça ve bazı diğer dillerde daha, İbrani kelimesinden Yahudi kelimesine doğru transfer, hiç olmadı, bu sebeple İbrani terimi, doğrudan Yahudi teriminin yerine kullanılmaktadır ve İbrani-Yahudi arasında ayrım genel olarak yapılmamaktadır, bu sebepten ötürü bu dillerde antik köken ile günümüz toplumu arasındaki ayrımı yapmak biraz daha zor olabilir.

İbrani terimi, İvri (İbranice: עברי) kelimesinden gelir ve günümüzde bu kelimenin kesin kökeni belirsizliğini korumaktadır.
Bir görüşe göre Ever (İbranice: עֵבֶר; İbranice telaffuz: [ʕAvar], lit. 'geçmek') sözcüğünden gelir. Avrupa dillerine ise Grekçe Ἑβραῖος ve Latince Hebraeus sözcüklerinden geçmiştir.
Tanah, Ham ve Yafes'in büyük ağabeyi ve Nuh'un ilk doğan oğlu olan Sam'a ve onun soyundan gelen Şelah'ın oğlu Eber (עבר)'e atıfta bulunur, bu referansla alakalı bir görüşe göre, İvri sözcüğü, "Eber'in soyundan gelen" anlamını taşımaktadır.
19. yüzyılda M.Ö. ikinci milenyuma ait Habirulardan bahsedilen yazıların keşfedilmesinden bu yana, bazı bilim insanları İvri teriminin M.Ö. 13. ve 12. yüzyıllara ait Mısır yazıtlarında Mısır'a yerleşmiş olarak kaydedilen Habiru halkının adıyla ilişkilendirildiğini savunurlar.

Tanah'ta İbrani terimi genellikle yabancılar (özellikle Mısırlılar) tarafından İsrailoğullarından bahsederken veya bazen bizzat İsrailoğulları tarafından onlara kendilerinden bahsederken kullanılır.
Yahudi Ansiklopedisi'ne göre İbraniler ve İsrailoğulları terimleri genellikle aynı toplumu tanımlamak için kullanılır, Kenan'ın fethinden önce İbraniler, sonrasında ise İsrailoğulları olarak adlandırıldıkları geçer.

19. yüzyılın sonlarından itibaren "İbrani" teriminin kullanımı, seküler Siyonistler arasında popüler olarak kullanılmaya başlandı. Bu durumda bu kelime, Siyonizm'in aradığı; güçlü, kökenli, bağımsız bir ulus haline gelen bir ulusal grup ("Yeni Yahudi") haline dönüşen halka işaret ediyordu. ancak bu kullanım, "İbrani" teriminin yerini "Yahudi" ve "İsrailli" terimlerinin almasıyla birlikte ortadan kalktı.
İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion, İbrani halkının İbrahim'in dinine katılan yerli kenanlılar olduğuna inanmaktadır, ayrıca İbranilerin tamamının Yakup'un ailesi ile beraber Mısır'a yerleşmediğine inanmaktadır.

İbranilerin dili İbranice, Hami-Sami Dil Ailesi'nin kollarından olan Sami dilleri'ne mensuptur. Kenan bölgesindeki dilsel oluşuma da önemli ölçüde tesir ettiği varsayılır.

İlk Kurşun Anıtı, 15 Mayıs 1919'da İzmir'in İşgali sırasında öldürülen gazeteci Hasan Tahsin anısına İzmir'de Konak Meydanı'na 1974 yılında dikilmiş anıttır.

Hasan Tahsin, Millî Mücadele'de önemli bir yere sahip olan bu kurşunu 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Konak Meydanı'nda ilerleyen Yunanlara atmış, aynı yerde öldürülmüştü. İlk Kurşun Anıtı, 1972'de başlatılan kampanya sonucunda 1974 yılında İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve İzmirlilerin katkısı ile yaptırıldı ve bu olayın gerçekleştiği yere dikildi. Kaidesi Mimar Harbi Hotan, anıt heykeltıraş Turgut Pura tarafından yapılmıştır. 15 Mayıs 1974'te devrin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından törenle açıldı. 2003'te Konak Meydanı Projesi kapsamında belediye binasının deniz tarafındaki ucuna taşındı. Eylül 2022'de iki kişi, kaidenin yanındaki rölyefi çalma girişiminde bulundu.
Anıt, 1919'daki Yunan işgaline karşı Türk direnişinin sembolü niteliğindedir. Her yıl 15 Mayıs'ta İlk Kurşun Anıtı önünde İzmir Gazeteciler Cemiyeti tarafından Hasan Tahsin'i anmak için tören düzenlenmektedir.

Yüksek bir podyum üzerinde granit kaidede Hasan Tahsin bir elinde bayrak diğer elinde de silahı ile tasvir edilir. Mermer kaplı kaidenin iki yanında Kurtuluş Savaşı'nda halkın verdiği mücadeleyi anlatan rölyefler yer alır.

 Wikimedia Commons'ta İlk Kurşun Anıtı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

İngilizler (İngilizce: English people), İngilizce dilini konuşan ve ortak tarih ve kültürü paylaşan bir topluluk olarak İngiltere'de ortaya çıkmış etnik grup ve millettir. Tarih boyunca İngiltere'de ikamet etmiş olan farklı grupların karışımıyla yeni bir kimlik oluşturmuşlardır; Anglo-Saksonlar, Vikingler, Bretonlar ve Normanlar İngiliz kimliğini oluşturan etnik gruplardır.
Tarihsel süreç içerisinde Britanya'yı yurt edinen ilk halk Kelt kökenli Britonlar kabul edilmektedir. Daha sonra Kuzey Almanya'dan gelen Cermen kökenli Saksonlar, Angluslar ve Jütler adaya ayak bastı. Bu üç toplum birbirleri ile karışarak Anglo-Saksonları oluşturdu ve Büyük Britanya'daki baskın toplum oldular. Bretonlar adanın kuzey (İskoçya) ve batısına (Galler) çekildi. 11. yüzyılda adayı son olarak istila eden Viking kökenli Normanlar oldu. İskoçya'daki Bretonlar ile İngiltere'deki Anglo-Normanlar arasındaki uzun savaşlar, İngiltere'nin üstünlüğü ile sonuçlandı. Böylece Britanya'da İngiliz adı altında tek bir ulusun oluşum süreci hız kazandı. Büyük Britanya Krallığı döneminde de sömürgecilik politikası ile dünyanın birçok yerine dağıldılar.

Britanya'da Roma hakimiyetinin sonuna müteakip "İngiliz" olarak adlandırılan ilk halk Cermen kabileleri ile yakından ilişkili olan ve 5. yüzyılda güney Danimarka ve Kuzey Almanya'dan, Büyük Britanya'nın doğu ve güney kesimlerine göç eden Anglosaksonlardı. Anglosaksonlar İngiltere'ye (Anglusların ülkesi anlamına gelen "Engla land") ve İngiliz milletine ismini verdi.
Anglosaksonlar, halihazırda 1. ve 5 yüzyıllar arasında süren Roma hâkimiyeti altında yaşayan yerli Britanyalı Briton topluluklarının yaşadığı topraklara ulaştı. Roma İmparatorluğu'nun çok etnikli yapısı, Anglosaksonlar gelmeden önce İngiltere'de az sayıda başka halkların da var olabileceği anlamına geliyordu. Örneğin, Cumbria'da günümüzde Burgh by Sands olan Aballava'daki bir Roma garnizonunda erken bir Kuzey Afrika varlığına dair arkeolojik kanıtlar var: 4. yüzyıldan kalma bir yazıt, "Numerus Maurorum Aurelianorum"  (Aurelian Mauretanyalıların Birliği) adlı Mauretanya'dan (Fas) gelen Roma askerî birliklerinin orada konuşlandığını gösteriyor. Roma İmparatorluğu uzaktan ve geniş bir coğrafyadan olan halkları bünyesine katmış olsa da genetik araştırmalar Romalıların İngiliz nüfusu arasında önemli ölçüde karışmadığını gösteriyor.

Anglosaksonların Britanya'ya yerleşmesi ve yerli Roma-Britanyalı topluluklar ile aralarındaki ilişkileri günümüzde tam olarak kesinliğe kavuşmuş değildir ve bir tartışma konusudur. Geleneksel kabul edilen görüş Anglosakson kabilelerinin yerli Britanyalı toplulukları güney ve doğu Büyük Britanya'dan (Cornwall dışında günümüz İngiltere'sinden) çıkardığını söylemektedir. Bu görüş, dönemin tek çağdaş tarihsel kaynağı olan ve yerli Britanyalıların istilacı kabileler (aduentus Saxonum) tarafından katledilmelerini ve aç bırakılmalarını anlatan Gildas'ın yazıları tarafından desteklenmektedir. Ayrıca, İngilizce dili, Briton kaynaklarından ödünç alınmış bir avuç kelimeden fazlasını içermemektedir. Bu görüş daha sonra bazı arkeologlar ve tarihçiler tarafından yeniden değerlendirildi ve muhtemelen ülkenin yönetimini devralan ve orada yaşayan insanları yavaş yavaş kültürel olarak asimile eden azınlık bir savaşçı eliti varsayımı şeklinde daha küçük ölçekli bir göç öne sürüldü. Bu ikinci süreç, Anglosakson kimliğini veya en azından İngilizce konuşuculuğunun yerli halklar açısından teşvikini sağlayan Wergild'in Ine of Wessex yasasında ana hatlarıyla belirtilen teşviklerle açıklanır. Tarihçi Malcolm Todd şöyle yazıyor: "Briton nüfusunun büyük bir bölümünün yerinde kalması ve giderek artan bir şekilde bir Cermen aristokrasisinin egemenliğine girmesi, bazı yerlerde evlilikler yapılması ve Kelt isimlerini, kuşkusuz çok şüpheli olarak, ilk Anglosakson hanedanlarına bırakması çok daha olasıdır. Ancak Anglosakson yerleşimlerinin baskın olduğu bölgelerde, arkeolojik veya dilsel olarak varlığını sürdüren Britonları nasıl tanımladığımız, hala erken dönem İngiliz tarihinin en derin sorunlarından biridir."
Ortaya çıkan bir görüş, Anglosaksonların yerleşim derecesinin ve dolayısıyla Romano-Britonların varlığını sürdürme derecesinin İngiltere genelinde bölge bölge değiştiği ve bu nedenle İngiltere'nin Anglosaksonlar tarafından genel iskanının tek kesin bir süreçle tanımlanamayacağıdır. Doğu Anglia ve Lincolnshire gibi doğu bölgeleri açısından büyük ölçekli göç ve eski halkların yer değiştirmesi en doğru kabul edilebilir olan görüş gözükmektedir ancak Northumbria'nın bölgelerinde elitlerin yönetimi devralmasıyla yerli nüfus muhtemelen büyük çoğunlukla yerinde kaldı. Bethany Fox, kuzeydoğu İngiltere ve güney İskoçya'daki yer adları üzerine yaptığı bir araştırmada büyük sayıda göçmenin Tyne ve Tweed gibi nehir vadilerine yerleştiğini ve Britonların daha az verimli olan tepelik bölgelere taşındığını ve daha uzun bir süre boyunca asimile olduğunu buldu. Fox, İngilizlerin bu bölgeye hakim olma sürecini "kitlesel göç ve elitlerin yönetimi devralma modellerinin bir sentezi" olarak tanımlıyor.

800'lü yıllardan itibaren Danimarkalı Vikinglerin Britanya Adaları kıyılarına gerçekleştirdiği akınlar süreç içerisinde Danimarkalı yerleşimci dalgasını beraberinde getirdi. İlk başta Vikingler çoğunlukla İngilizlerden ayrı bir halk olarak kabul edildi. Bu ayrılık Büyük Alfred'in, Alfred ve Guthrum Antlaşması'nı imzalaması sonucu Danların kuzey ve doğu İngiltere'yi kontrol ettiği, İngiltere'nin İngiliz ve Dan yönetimi arasında bölünmesi ile kurulan Danelaw ile resmi bir hal aldı.
Ancak Alfred'in halefleri Danlar üzerine askeri zaferler kazanıp Danelaw'ın büyük bir kısmını doğmakta olan İngiltere Krallığı'na kattı. Dan istilaları 11. yüzyıla dek sürdü ve İngiltere'nin birleşmesini takip eden dönemde hem İngiliz hem de Dan kökenli krallar hüküm sürdü. (Örneğin, Kral II. Æthelred (978-1013) ve 1014-1016) İngiliz, Kral Knut (1016-1035) Dan kökenliydi.)
Yavaş yavaş, İngiltere'deki Danlar 'İngiliz' olarak görülmeye başlandı. İngiliz dili üzerinde gözle görülür bir etkileri oldu: anger (öfke), ball (top), egg (yumurta), knife (bıçak), take (almak) ve they (onlar) gibi birçok İngilizce sözcük Eski Norsça kökenlidir ve -thwaite ve -by ile biten yer adları da İskandinav kökenlidir.

İngiliz halkı 10. yüzyıla dek politik olarak birleşmiş değildi. Bu tarihten önce aralarında en güçlüleri Wessex ve Mercia olmak üzere süreç içerisinde Yedi krallık çatısı altında birleşen küçük krallıklar hüküm sürmekteydi. İngiliz ulus devleti Anglosakson krallıklarının 800'lerde başlayan Danimarkalı Viking istilalarına karşı birleşmesi ile oluşmaya başladı. Takip eden bir buçuk yüzyıl boyunca İngiltere, büyük ölçüde siyasi olarak birleşmiş bir devlet haline geldi ve 959'dan sonra daimi olarak öyle kaldı.
İngiltere, 937'de Brunanburh Muharebesi'nden sonra Wessex Kralı Æthelstan tarafından Wessex'in Güney Batı'da nispeten küçük bir krallık iken büyüyüp İngiliz Krallığı'nın kurucusu haline gelerek tüm Anglosakson krallıkları ve Danelaw'i tek bir devlet çatısı altında bir araya getirmesiyle birleşmiş oldu.

1066 yılında İngiltere'nin Normanlar tarafından fethi, yeni gelen Fransızca konuşan Norman elitlerinin neredeyse tüm Anglosakson aristokratları ve kilise liderlerinin yerini almaları ile birlikte İngiltere'deki Anglosakson ve Dan yönetimini sona erdirdi. Fetihten sonra "İngiliz" kimliği, bir ya da daha fazla nesil boyunca İngiltere'de yaşamış olsalar dahi "Norman" kimliği ile bilinen Norman istilacılardan kendilerini ayıran Anglosakson, İskandinav ya da Kelt farketmeksizin tüm yerli İngiltere halkını kapsar hale geldi. Norman hanedanı Kral Stephen'ın ölümüne kadar İngiltere'yi 87 yıl yönetti. 1154'te (Fransa merkezli) Plantagenet Hanedanı'ndan II. Henry tahta çıktı ve İngiltere 1214'e kadar Angevin İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.
Birçok modern kaynak istila sonrası 50 yıl içerisinde saray dışındaki birçok Norman'ın İngilizceye dil değiştirdiğini ve Anglo-Norman dilinin hükûmet ve kanun dili olarak kaldığını öne sürmektedir. Örneğin, 1075 doğumlu bir tarihçi olan ve bir Norman şövalyesinin oğlu olan Orderic Vitalis, Fransızcayı yalnızca ikinci bir dil olarak öğrendiğini aktarmaktadır. Anglo-Normanca, I. Edward tahta geçene kadar Plantagenet kralları tarafından kullanılmaya devam etti. Zamanla İngiliz dili sarayda bile daha önemli hale geldi ve ta ki hem yöneticilerin hem de tebaanın kendilerini İngiliz olarak görüp İngilizce konuşduğu 14. yüzyıla dek Normanlar yavaş yavaş asimile oldular.
Normanların asimilasyonuna ve 'İngiliz' ve 'Fransız' şeklinde bir ayrım halk arasında olmamasına rağmen resmi belgelerde özellikle de İngilizliğin Bildirimi (bir idare bölgesinin cezai yaptırıma maruz kalmak istemiyorsa kendi bölgesi içerisinde kimliği belirsiz öldürülmüş bir kişinin Norman değil ancak İngiliz olduğunu kanıtlaması gerektiği kanundur) adlı yasal kanunda varlığını sürdürdü. Bu kanun 1340 yılında kaldırılmıştır.

18. yüzyıldan itibaren İngiltere, günümüzde Birleşik Krallık olarak adlandırılan ve Britanya Adalarının tamamını kapsayan daha geniş bir devletin parçası olmuştur. Galler, bölgeyi İngiliz devletine katan Galler 1535-1542 Kuruluş Kanunları ile birlikte İngiltere tarafından ilhak edildi. Britanyalı kimliği daha sonra İskoçya Kralı VI. James'in aynı zamanda İngiltere Kralı olarak da taç giymesiyle ve Britanya'nın hükümdarı olarak tanınma arzusunu dile getirmesi ile gelişti.
İngiltere, Mart 1707'de Birlik Yasaları'nı onaylayan bir Birlik Antlaşması'nı kabul ederek İskoçya ile birlik oluşturdu. İskoçya Parlamentosu daha önce kendi Birlik Yasalarını çıkarmıştı. Böylece 1 Mayıs 1707'de Büyük Britanya Krallığı kuruldu. 1801'de, başka bir Birlik Yasaları, Büyük Britanya Krallığı ile İrlanda Krallığı arasında birlik oluşturarak Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nı kurdu. 1922'de İrlanda nüfusunun yaklaşık üçte ikisi (İrlanda'nın 32 bölgesinden 26'sında yaşayanlar), Birleşik Krallık'tan ayrılarak Özgür İrlanda Devleti'ni kurdu. Geri kalan kısım Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik

İslamcılık veya Siyasal İslam, İslam’ın yalnızca bireysel bir inanç sistemi değil, aynı zamanda siyasi yaşamı da şekillendirmesi gerektiğini savunan bir dizi dini ve siyasi ideolojik harekettir. Bu düşünceye göre İslam, doğası gereği siyasi bir yapıya sahiptir ve İslami ilkelerin toplumsal düzene tam anlamıyla uygulanması, adil ve başarılı bir toplumun temelini oluşturur. “El-İslamiyyun” olarak da bilinen İslamcılığın savunucuları, İslami değerlerin modern siyasi sistemlere alternatif oluşturabileceğine inanır. Bu çerçevede, şeriatın kamusal hayata rehberlik etmesi, İslam ülkeleri arasında ümmet temelli bir siyasi birlik kurulması ve İslami değerlere dayalı yönetim biçimlerinin benimsenmesi gerektiğini savunurlar. İslamcı hareketler, sıklıkla İslami kurumlarla veya çeşitli toplumsal seferberlik örgütleriyle ilişkilidir. Görüşleri ve uygulamaları, yerel bağlamlara ve tarihsel koşullara göre farklılık gösterebilir; bazıları barışçıl yöntemleri benimserken, bazıları ise siyasal mücadeleyi ya da silahlı direnişi tercih edebilir.
Orijinal formülasyonunda İslamcılık, İslam'ın geçmişteki etkinliğini ve ihtişamını yeniden tesis etmeyi, onu yabancı etkilerden arındırmayı ve hem toplumsal-siyasal hem de bireysel yaşam üzerindeki belirleyici rolünü yeniden inşa etmeyi amaçlayan bir ideoloji olarak tanımlanır. Bu ideoloji, özellikle toplumun ve hükûmetin, İslam'ın öngördüğü yasalara göre yeniden yapılandırılmasını hedefler. İslamcı hareketler, yalnızca siyasal sistemi değil, aynı zamanda sınırları ve kimlik anlayışlarını da yeniden tanımlamaya çalışarak, modern Orta Doğu'nun şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Bu hareketler, birçok uzman tarafından modern devletlerin bağımsızlıklarını kazandıkları dönemden bu yana bölgeyi en fazla etkileyen akımlardan biri olarak kabul edilmektedir. Araştırmacı Graham Fuller, İslamcılığı yalnızca siyasal bir ideoloji olarak değil; aynı zamanda Müslüman kimliğini, otantikliği, bölgesel dayanışmayı ve toplumsal canlanmayı savunan bir kimlik politikası biçimi olarak ele alır. Ona göre İslamcılık, İslam toplumlarında hem kolektif aidiyeti hem de özgünlüğü yeniden tanımlama çabasını yansıtır.
Reşîd Rıza, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Ebu'l-A'lâ Mevdudî, Ruhullah Humeyni, Hasan et-Turabi gibi isimler, 20. yüzyıl İslamcılığının merkezi ve önde gelen isimleridir. Suriyeli Sünni din adamı Muhammed Reşîd Rızâ, Batılılaşma, Siyonizm ve Arap milliyetçiliğine karşı sert muhalefetiyle tanınır. Rızâ, Müslüman dünyasının siyasi olarak birleşmesi için Pan-İslamcı bir halifeliğin devrimci biçimde yeniden kurulmasını savundu. Ona göre, İslami toplumun yönünü belirlemesi gereken kesim, dini ilimlerde yetkin ruhani seçkinler, yani ulema olmalıdır. Bu görüş, “İslami öncülük” anlayışının temelini oluşturur. Reşîd Rızâ'nın Selefi düşünceyi Arapçılıkla harmanlayan yaklaşımı, Mısırlı öğretmen Hasan el-Benna ve Siyonizm karşıtı Kudüs Başmüftüsü Emin el-Hüseynî gibi isimleri derinden etkiledi. El-Benna ve Hint düşünür Mevdudî, toplumun tabandan yukarıya doğru sosyal ve siyasal reformlarla İslamileştirilmesini savunan “reformist” bir strateji geliştirdi. Buna karşın, Hasan et-Turabi gibi bazı İslamcılar, toplumun İslamileştirilmesinde devlet gücünün aktif kullanılmasını savunurken; Seyyid Kutub, bu sürecin silahlı devrimle desteklenmesini öneren daha radikal bir yaklaşımı benimsedi.
Dünya genelinde öne çıkan İslamcı grup ve partiler arasında Müslüman Kardeşler, Türkiye'deki Adalet ve Kalkınma Partisi, Filistin'deki Hamas, Cezayir'deki Barış İçin Toplum Hareketi, Malezya'daki Ulusal Güven Partisi, Bangladeş'teki Bangladeş Cemaat-i İslami ve Pakistan'daki Cemaat-i İslami ile Bosna'daki Demokratik Eylem Partisi yer almaktadır. Arap Baharı'nın ardından birçok post-İslamcı akım demokratik siyasete yoğun şekilde entegre olurken, bazıları ise Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi, şimdiye kadarki “en saldırgan ve hırslı İslamcı milisleri” olarak nitelendirilen yapıları ortaya çıkardı. IŞİD, İslamcı çevrelerin büyük bir kısmı tarafından, tekfirci yaklaşımı nedeniyle reddedildi. Bazı İslamcı örgütlerin şiddet ve aşırılığa başvurması ve insan hakları ihlallerine neden olması, Batı'da İslamofobiye ve stereotipleştirmeye neden oldu.

İslam dinine referans veren terim, İngilizcede ilk İslamismus ve İslamism olarak kullanıldı. Yirminci yüzyılın başında "İslam" terimi onun yerini almaya başladı ve İngilizcede İslamism terimi fiilen kaybolmuş görünüyor.
"İslamcılık", çağdaş çağrışımlarını Fransız akademisinde 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başında kazandı. 1980'lerin ortalarında ve son yıllarda Fransızcadan İngilizceye göç etmeye ve akademik çevrelerde büyük ölçüde İslâmi köktencilik teriminin yerini almaya başladı.
"İslamcılık" teriminin yeni kullanımı, yeni İslami hareketlere sempati duyma olasılığı daha yüksek olan bilim adamları için bir işaretti. Terim popülerlik kazandıkça, Taliban veya Cezayir Silahlı İslâmi Grubu gibi siyasi gruplar ve kamuya açık şiddet eylemleriyle ilişkilendirildi.
Hizbullah'ın ruhani danışmanı Hüseyin Fadlallah (1935-2010) ve Cezayir İslâmi Kurtuluş Cephesi lideri Abbassi Madani (1931-) sadece "Müslüman" olduklarında ısrar ederek bu terimin kullanımına karşı çıkıyor.
"Siyasal İslam" terimi 1990'ların başlarında Türkiye'de artan İslamcı siyasi hareketler, laiklik ve şeriat tartışmaları, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi isimlere düzenlenen suikastlara bağlı olarak kullanılmaya ve popüler olmaya başladı.
Amerikan-İslâm İlişkileri Konseyi 2013'te Associated Press'in "İslam yasalarıyla uyumlu ve Kur'an'ı siyasi model olarak gören bir hükûmetin destekçisi"- şeklindeki İslamcı tanımının, "Sevmediğimiz Müslümanlar"ın aşağılayıcı kısaltması şeklinde bir siyasi model haline geldiğinden şikayet etti. Doğu Michigan Üniversitesi'nden sosyolog Mansur Moaddel "iyi bir terim değil" olarak eleştirdi çünkü "İslamcı teriminin kullanımı oldukça heterojen olan fenomenleri yansıtmazdı."

İslamcılar için AP Stil Kitabı girişi (2013) şöyledir:"İslam'ın öngördüğü (şeriat) yasalara göre hükumet ve toplumu yeniden dizayn etmeyi savunan siyasi bir hareketin destekçisidir. İslamcı olabilecek veya olmayabilecek İslami savaşçılar, militanlar, aşırılık yanlıları veya radikallerle eş anlamlı kullanmayın. Mümkünse, spesifik olun ve militan bağlantıların adını kullanın: El Kaide, Hizbullah, Taliban bağlantılı vb. Kur'an'ı siyasi bir model olarak görenler, ana akım politikacılardan cihadçı olarak bilinen militanlara kadar geniş bir Müslüman yelpazesini kapsıyor."

İslamcılık farklı şekillerde tanımlanmıştır:

"İslam'ın kişisel hayat kadar sosyal ve siyasi hayata da yön vermesi gerektiği inancı",
bir "dini siyaset" biçimi ve köktencilik örneği
"İslam'ın öngördüğü yasalara göre hükûmet ve toplumu yeniden düzenlemeyi tercih eden siyasi hareket",
'Sevmediğimiz Müslümanlar'ın kısaltması.
"Topluma bir bütün olarak rehberlik eden ve hukuku [öğreten] [İslami] ideoloji, İslâm şeriatına uygun olmalıdır",
"Yabancılar tarafından, İslam'ı katı ve hareketsiz bir şey, sadece bir kabile bağlılığı olarak yanlış anlamalarını haklı çıkardığını düşündükleri bir faaliyet zincirini belirtmek için kullanılan bir terim."
o kadar geniş ve esnek bir hareket ki İslam'da "her şeye" ulaşıyor ve onu "sürdürülemez" hale getiriyor.
yoksul kitlelere alternatif bir sosyal destek sağlayıcısı;
hayal kırıklığına uğramış gençlere öfke platformu;
kimlik arayanlara "saf dine dönüşü" ilan eden yüksek sesli bir borazan;
varlıklı ve liberaller için "ilerici, ılımlı bir dini platform";
... ve aşırı uçlarda, retçi ve radikaller için bir şiddet aracı.
"Batı'dan kültürel farklılaşma ve sömürge öncesi sembolik evrenle yeniden bağlantı kurmayı amaçlayan İslami bir hareket",
"Müslüman metinlere atıfta bulunarak modern siyasi sorunları çözmeye çalışan örgütlü siyasi eğilim [...] toplumu İslam'a yatırmaya çalışan tüm düşünce bütünü, entegrasyonist olabilir ama aynı zamanda gelenekçi de olabilir, reform fikirli ve hatta devrimci"
"Karakter olarak İslami olduğu kabul edilen inanç, talimat, yasa veya politikaların aktif olarak öne sürülmesi ve desteklenmesidir."
"Siyasi faaliyete ilham vermek, şekillendirmek ve canlandırmak için İslam inancı, sembolleri ve dilinden yararlanan Müslümanlar" hareketidir; İçlerinde ılımlı, barışçıl aktivistleri veya "hoşgörüsüzlüğü ve şiddeti vaaz edenleri" barındırıyor olabilirler.
"Toplum yaşamı, aile veya iş yeri ile ilgili, çevrelerini İslamileştirmeye çalışan herkes İslamcı olarak tanımlanabilir."

İslamcılık, koşullar değiştikçe değişen, "yıkım, muhalefet, işbirliği, kayıtsızlık" gibi farklı biçimler alır ve mevcut güçlere yönelik geniş bir strateji ve taktik yelpazesini kapsar ve hareket bu nedenle yeknesak değildir.
Demokratik süreci kabul eden ve içinde çalışan ılımlı ve reformist İslamcılar arasında Tunus Ennahda Hareketi gibi partiler yer alıyor. Pakistan Cemâat-i İslâmî temelde sosyo-politik ve demokratik bir Öncü parti olmakla birlikte geçmiş askeri darbeler yoluyla siyasi nüfuz kazanır. Lübnan Hizbullahı ve Filistinli Hamas silahlı saldırıların yanı sıra demokratik ve siyasi sürece de katılıyor. El Kaide, Mısır İslam Cihadı Taliban gibi cihatçı örgüt ve gruplar demokrasiyi tamamen reddediyor ve onu bir küfür biçimi olarak görüyor. Ayrıca saldırgan cihad çağrısı yapıyor veya dini temele dayalı saldırıları teşvik ediyor ve yürütüyorlar.
İslamcılık içindeki bir başka büyük bölünme, Graham E. Fuller'in kökten dinci "geleneğin koruyucuları" olarak tanımladığı (Vehhâbî - Selefi)ler ile "değişim ve İslami reformun öncüsü" İhvân-ı Müslimîn arasındadır.
Olivier Roy, pan-Arabizm'in İslamlaştırılmasına odaklanan Müslüman Kardeşler Hareketi ve Ehl-i Sünnet pan-İslâmcılığının 20. yüzyılın ikinci yarısında dikkate değer bir değişim geçirdiğini ve "İslami kurumların inşası yerine şeriat" ve Şii İslam'ın reddi vurgusunu öne çıkaran Selefi hareket tarafından gölgede bırakıldığını savunuyor. Roy, Arap Baharı'nın ardından İslamcılığı, Arap Müslüman dünyasının çoğunda demokrasiyle "giderek birbirine bağımlı" olarak tanımladı, öyle ki "

İsviçre, resmî adıyla İsviçre Konfederasyonu, Batı, Orta ve Güney Avrupa'nın kesişme noktasında bulunan bir ülkedir. Federal otoritelerin merkezi Bern ile birlikte 26 kantondan oluşan bir federal cumhuriyettir. Kuzey sınırında Almanya, batısında Fransa, güneyinde İtalya, doğusunda Avusturya ile Lihtenştayn yer alır.
İsviçre, denize kıyısı olmayan, Alpler, İsviçre Platosu ve Jura Dağları arasında bölünen, 41.285 km² yüzölçümüne sahip bir ülkedir. Alpler toprakların daha fazla bölümünü barındırırken 2021 verilerine göre yaklaşık 8,7 milyon insandan oluşan İsviçreli nüfus çoğunlukla en büyük şehirlerin bulunduğu platoda yoğunlaşmıştır. Bu şehirlerin arasında iki küresel kent ve ekonomik merkez olan Zürih ve Cenevre de vardır. İsviçre Konfederasyonunun uzun bir silahlı tarafsızlık tarihi vardır -1815 yılından bu yana uluslararası bir savaş durumu olmamıştır- ve 2002 yılına kadar Birleşmiş Milletler'e katılmamıştır. Yine de etkin bir dış politika sürdürmektedir ve sıklıkla dünya çapında barış kurma girişimlerine katılır. İsviçre aynı zamanda Kızılhaç'ın doğduğu ülkedir ve ikinci büyük BM merkezi de dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası organizasyonun ev sahibidir. Avrupa seviyesinde, Avrupa Serbest Ticaret Birliğinin kurucu üyelerindendir ve Schengen Bölgesinin bir parçasıdır ancak Avrupa Birliği'nin ve Avrupa Ekonomik Alanının bir üyesi değildir.
İsviçre kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla bakımından dünyadaki en zengin ülkelerden biridir ve her bir yetişkin için en yüksek mal varlığına (finansal ve finansal olmayan) sahiptir. Zürih ve Cenevre sırasıyla dünyadaki ikinci ve sekizinci yaşam kalitesine sahip şehirler olarak sıralanmaktadır. 2025 yılından nominal (GSYİH) bakımından dünyanın 18., satın alma gücü paritesine göre 35. büyük ekonomisine sahiptir. Malların ihracatında yirminci, ithalatında on sekizinci sıradadır.
İsviçre dil ve kültür açısından dört ana bölgeye ayrılabilir: Almanca, Fransızca, İtalyanca konuşulan bölgeler ile Romanşça konuşulan vadiler. Bu dil ayrılığı nedeniyle ülke, yerel dillerde farklı adlarla anılır: Almanca: Schweiz Almanca telaffuz: [ˈʃvaɪts]; Fransızca: Suisse Fransızca telaffuz: [sɥis]; İtalyanca: Svizzera İtalyanca telaffuz: [ˈzvit͡sːera]; Romanşça: Svizra. Ancak madeni paralarda ve pullarda bu dört dil yerine ülkenin Latince adı olan Confoederatio Helvetica kullanılır. Bu ad çoğu zaman "Helvetia" olarak kısaltılır. Ülkeye duyulan güçlü bağlılık duygusunun kaynağı ortak tarihsel zemin, federalizm ve doğrudan demokrasi gibi paylaşılan değerler ve kendini Alplerde yaşayanlar olarak tanımlama üzerine kurulmuştur. İsviçre Konfederasyonu'nun kurulması geleneksel olarak 1 Ağustos 1291 olarak kabul edilir ve her yıl yıldönümünde İsviçre Ulusal Günü kutlanır.

Türkçede başına "i" harfi eklenerek Latince kökenli dillerden aktarılan İsviçre sözcüğü, İngilizcedeki Swiss sözcüğü gibi 16. yüzyılda kullanılmakta olan Fransızcadaki Suisse sözcüğünden gelmektedir. Ülkenin İngilizcedeki adı olan Switzerland, 16. ve 19. yüzyıl arasında kullanılan; fakat günümüzde kullanılmayan ve Swiss ile aynı anlamdaki Switzer sözcüğünden üretildi. Switzer sözcüğü ise Almancadaki Schwiizer sözcüğünden türedi. Schwiizer şu an Schwyz kantonu olan bölge ve bu bölgede yaşayanlar için kullanılan bir terimdi ve aynı zamanda Eski İsviçre Federasyonunu oluşturan orman kantonlarından biriydi. 14. yüzyıldan beri kullanılmakta olan Ant kardeşliği (Almanca: Eidgenossen) sözcüğünün yanında, 1499'daki Swabian Savaşı'ndan sonra Swiss/Schweiz/Switzerland(İsviçre) sözcüğü de sahiplenilmeye başlandı.
Bir yer ismi olarak Schwyz ise ilk olarak 972'de Eski Yüksek Almancada Suittes biçiminde ve muhtemelen "yakmak" anlamındaki suedan sözcüğü ile ilişkili olarak ormanlık alanları yakarak yerleşime açmak anlamında kullanıldı. Sözcük 1499'daki Swabiyan Savaşı'na kadar sadece kantonu nitelemek için kullanılırken, giderek aşama aşama tüm konfederasyonu niteler hale geldi. Ülkenin İsviçre Almancasındaki adı olan Schwiiz çift anlamlı olarak hem kantonu hem ülkeyi ifade etmek için kullanılsa da, ülke adı kullanılırken başına die tanımlığı getirilmektedir. Yani İsviçre için d'Schwiizi kanton ve kantondaki şehir için sadece Schwyz kullanılmaktadır.
Yeni Latince ifade Confederatio Helvetica (Helvetler Konfederasyonu) İsviçre'nin federal bir devlet olarak 1848'de kurulmasından sonra tedrici bir biçimde gündeme geldi. 1879'da paraların üzerinde görüldü, 1902'de İsviçre Federal Sarayı'nın üzerine yazılarak tescillendi ve 1948'den sonra da resmî devlet mühürlerinde kullanılmaya başlandı. Sözcük, Antik Romalılar döneminden önce İsviçre Platosu'nda yaşayan ve Galyalı bir topluluk olan Helvet kabilesinden (Latince: Helvetii) üretildi. Helvetya, Johann Caspar Weissenbach'ın 1672'de sergilenen bir oyununda alegorik bir kadın kahramandı ve 17. yüzyılda İsviçre konfederasyonunun ulusal alegorisi hâline geldi.
Dört resmî dilden herhangi birine öncelik vermemek amacıyla Latince kullanılır. Ülke kısaltması olarak (CH) kullanılmasının nedeni de budur. Fransızca (Confédération suisse), İtalyanca (Confederazione Svizzera) ve Romanşça (Confederaziun svizra) resmî adları "İsviçre Konfederasyonu" olarak çevrilirken; Almanca resmî ad olan Schweizerische Eidgenossenschaft, "İsviçre Ant Kardeşliği" ya da "İsviçre Sözleşme Ülkesi" anlamına gelmektedir.
İsviçre kelimesi, Şvitser kökünden gelen İtalyanca kelime Svizzera'dan başına (statistik/istatistik, steam/istim) kelimelerinde olduğu gibi i- eklenerek Osmanlıca harflerle yazıldığında İsviçre(h) olmuştur.
Milattan sonra 10. yy. sonrası Orta Hollandaca ile yazılmış belgelerde "duutsch" (oku. düç) olarak geçiyor. Eski Yüksek Almanca dilinde "Duitisc" geçer. Almanca anlamına gelen İtalyanca kelime "Tedesco" da "Duitisc" kökündendir. Anlamı "halk ait" demektir. Hollandaca'ya İngilizler Dutch derler. Nasıl ki Hollanda Almancası, Almanya Almancası denmezse, İsviçre Almancası da yaygın olarak kullanımda olmasına rağmen hatalıdır. İsviçre'de Basel Bern Zürih üçgeninde konuşulan yanlışlıkla diyalekt tabir edilen Şvitserdüç'de yer alan "düç", "halka ait" anlamlı olup çok geniş bir coğrafyada kullanılır. Bu devir için kullanılan Alamanca tabiri de kaynağa muhtaçtır.
İsviçre düç dili, İsviçrece, İsviçre dili (Şvitserdüç) için en doğrusudur.

İsviçre bir devlet olarak 1848 yılındaki İsviçre Federal Anayasası'nın kabulünden bu yana varlığını sürdürür. Bu devletin temelini oluşturan konfederasyonun kuruluşu ise 13. yüzyılın sonlarında gerçekleşmiştir.

Bölgede en eski insansı (hominidae) varlığı 150.000 yıl öncesine kadar uzanır. En eski tarım yerleşimiyle ilgili bulgulara ise Gächlingen'de (MÖ 5300'lü yıllardan kalma) rastlanır.

Hallstatt ve La Tène kültürü (adını Neuchâtel Gölü'nün kuzeyinde bulunan La Tène arkeolojik kazı alanından alır) bölgede bilinen en erken kültürel kabilelerdir. La Tène kültürü muhtemelen Antik Yunan ve Etrüsk medeniyetlerinden etkilenerek geç Demir Çağı döneminde gelişip yayılmıştı. İsviçre bölgesindeki en önemli kabilelerden birisi de Helvetlerdi. MÖ 58 yılında gerçekleşen Bibracte Muharebesi'nde Julius Caesar'ın orduları Helvetleri yenilgiye uğratmış, daha sonra da (MÖ 15) Tiberius (2. Roma İmparatoru) ve kardeşi Drusus Alpleri tümüyle fethedip Roma İmparatorluğu'nun parçası hâline getirmişti. Helvetilerin yaşadığı bölge önce Roma'nın Gallia Belgica eyaletinin parçası olarak Confoederatio Helvetica adını aldı, daha sonraları ise Germania Superior eyaletinin parçası oldu. Günümüz İsviçre'sinin doğu kısımları ise Raetia eyaletine katılmıştı.
4. yüzyıldan itibaren İsviçre'nin batı bölgesi Burgonya Krallığı'na aitti. Alamanların 5. yüzyılda İsviçre Platosu'na, daha sonra 8. yüzyılda Alp vadilerine yerleşmesi sonucunda erken Orta çağ döneminde (Frank İmparatorluğu tarafından işgal edilene kadar) günümüz İsviçre toprakları Burgonya ve Alaman krallıkları arasında ikiye bölünmüş vaziyetteydi. 6. yüzyılda bütün İsviçre bölgesi Frank İmparatorluğu egemenliği altına girdi. 6. 7. ve 8. yüzyıllar boyunca da bölge Frank hegemonyası altında kaldı. Şarlman dönemindeki genişleme döneminden sonra Frank İmparatorluğu, 843 tarihli Verdun Antlaşması ile ikiye ayrıldı. İsviçre toprakları da Orta Francia ve Doğu Francia krallıkları arasında paylaşıldı. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu döneminde, 1000 yılı civarında bu bölge yeniden tek bir idare altında toplandı.
1200'lü yıllara gelindiğinde İsviçre platosu Savoie, Zähringer, Habsburg ve Kyburg hanedanları tarafından idare edilmekteydi. Uri kantonu, Schwyz kantonu, Unterwalden (Waldstätten) gibi bazı bölgeler de imparatorluğun doğrudan kontrolü altındaydı (Reichsfreiheit). 1264'te Kyburg Hanedanlığı çöktüğünde, Habsburg topraklarını İsviçre platosunun doğusuna kadar genişletti.

1291 yılında Uri, Schwyz ve Unterwalden kantonlarının oluşturduğu üç orman kantonu temsilcileri bir Federal Beyanname'nin altına imza attı. Beyannameye imza atan taraflar, o zamanlar Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile Avusturya Dükalığını elinde tutan Habsburg Hanedanı'nın hükmüne karşı çıkabilmek için birleşmeyi taahhüt ediyorlardı. Bu federasyon kantonları imparatordan, imparatorluk içinde otonom olduklarını garantileyen bir belge de aldı. Ancak iktidar Habsburg Hanedanı'nın eline geçince bu otonomiyi kabul etmeyen Habsburglar, yeni federasyona karşı saldırıya geçti. 15 Kasım 1315 günü gerçekleşen Morgarten Muharebesi'nde Habsburg ordusunu yenen İsviçreliler, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içinde İsviçre Konfederasyonu'nun varlığını güven altına aldılar.
1353 yılına gelindiğinde ilk birleşen üç kantona ek olarak Glarus ve Zug kantonlarıyla, Luzern, Zürih ve Bern şehir devletleri de birliğe katılarak 15. yüzyıla kadar varlığını sürdüren (Zürih bir toprak anlaşmazlığı nedeniyle 1440 yılında konfederasyondan atıldı) ve sekiz eyaletten oluşan "Eski Federasyon"u kurdular. Bu birlik sonraki yüzyıllarda yeni katılımlarla daha da büyüdü. 1470'lerde Burgundiya dükü I. Charles'a karşı kazandıkları zaferler ve İsviçre paralı askerlerinin başarılarıyla federasyonun hem gücü hem de zenginliği art

İtalyanlar (İtalyanca: italiani, İtalyanca telaffuz: [itaˈljaːni]), İtalya coğrafi bölgesine özgü bir etnik grup ve millettir. Ortak bir kültürü, tarihi, dili ve tarihsel sürekliliği paylaşırlar. Bölgesel farklılıklar gösteren ataları, Romalılar başta olmak üzere, İtalya yarımadasında yaşamış tüm eski halkları kapsar. "İtalyan" teriminin Latince karşılığı, antik çağlardan itibaren bu coğrafyanın yerli halkları için kullanılmıştır. Etnik İtalyanlar, İtalyan kökenli olup İtalyan vatandaşlığına sahip olmayan kişileri de kapsar.
İtalyan vatandaşlarının büyük çoğunluğu, ülkenin resmî dili olan İtalyancayı ana dili olarak konuşur. İtalyanca, Hint-Avrupa dil ailesine bağlı bir Roman dilidir ve Halk Latincesinden gelişmiştir. Bununla birlikte, İtalya'da bazı kişiler bölgesel ya da azınlık dillerini de kullanmaktadır. Bu dillerin bir kısmı, ulusal dilin ortaya çıkışından daha eskiye dayanır. UNESCO'ya göre İtalya'ya özgü yaklaşık 30 dil bulunmaktadır. Ancak bu dillerin çoğu, yaygın biçimde ve hatalı olarak "İtalyan lehçeleri" şeklinde adlandırılmaktadır.
İtalya'da yaşayan yaklaşık 55 milyon İtalyan, ülkenin ulusal nüfusunun yaklaşık %91'ini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, İtalyanca konuşan topluluklar İsviçre, Fransa, Istria ve Dalmaçya bölgelerinde ve San Marino'nun tamamında da bulunmaktadır. İtalya'nın birleşmesi ile I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı'nın sonrasında gerçekleşen yoğun göçler sonucunda geniş bir İtalyan diasporası ortaya çıktı. Günümüzde 5 milyondan fazla İtalyan vatandaşı İtalya dışında yaşamaktadır. Dünya genelinde ise 80 milyondan fazla kişi, tam ya da kısmi İtalyan kökenli olduğunu belirtmektedir. En büyük İtalyan diaspora toplulukları Brezilya, Arjantin, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa'da yer almaktadır. Brezilya nüfusunun yaklaşık %15'i, Arjantin nüfusunun ise yaklaşık %60'ı İtalyan kökenlidir.

İtalyan mutfağı, kökeni Antik Çağ'a uzanan ve dünyada tanınan bir mutfaktır. İtalyan mutfağında Etrüsk, Antik Yunan, Antik Roma, Bizans, Yahudi ve Arap mutfaklarının etkisi çok belirgindir. Yeni Dünyanın keşfiyle, bugünkü İtalyan mutfağının temeli olarak bilinen fakat aslında 18. yüzyıla kadar halk kitlelerine ulaştırılamamış patates, domates, dolmalık biber ve mısır gibi gıda ürünlerinin Avrupa'ya getirilmesiyle mutfakta önemli değişimler görüldü. İtalyan mutfağının özelliği bölgesel çeşitliliğinin fazla olması, ve çok farklı lezzetleri barındırmasından gelir.

İzmir Körfezi, Türkiye'de Karaburun Yarımadası ile Foça arasından başlayarak İzmir'i merkezden çevreleyen ve Ege Denizi'nin devamı olan bir körfezdir.

İzmir Körfezi, Karaburun Yarımadası'ndaki Kanlıkaya Burnu ile Foça'daki Aslan Burnu arasındaki 13 deniz mili açıklıktan başlar. Körfez şekil konum itibarıyla üç kesime sahiptir. Birincisi iç körfez olarak adlandırılan ve Çiğli'deki eski dalyan ile Balçova arasında kalan kısımdır. İkincisi orta körfez olarak nitelendirilen ve Çiğli'deki tuzla ile Güzelbahçe arasındaki bölümdür. Üçüncüsü ise bu alanın batısında kalan dış körfezdir. Körfezin yüzey alanı 960,4 km2 iken kıyı şeridi 464 km uzunluğundadır.
İzmir Körfezi'nde yer alan Uzunada, Türkiye'nin en büyük dördüncü adasıdır. Körfez içerisinde konumlanan diğer başlıca adalar Hekim Adası ve Karantina Adası'dır. Urla kıyısında dört ada ve iki kayalıktan oluşan Çiçek Adaları konumlanır. Foça kıyısında yer alan Foça Adaları ise en büyüğü Orak Adası olan dokuz ada ve kayalıktan oluşmaktadır. Büyükada, Karaburun kıyılarında bulunan birkaç adadan biridir.
Körfeze dökülen on yedi akarsu mevcuttur. Bunlar arasında Gediz Nehri ve Meles Çayı yer almaktadır. Körfezin kuzeydoğusunda Gediz Nehri'nin taşıdığı alüvyonlarla oluşan Gediz Deltası yer almaktadır. 19. yüzyılın sonlarında nehrin körfezi dolduracağı endişesiyle yeni bir nehir yatağı oluşturulmuş ve nehrin akış yönü değiştirilmiştir. Taşlıtepe, Değirmentepe ve Üçtepeler, eskiden birer adayken Gediz'le birlikte gelen malzeme ile karaya bağlanmıştır. Gediz Deltası'nda bulunan Çamaltı Tuzlası, Türkiye'nin en büyük tuzlasıdır. Yine burada bulunan Homa Dalyanı, körfezdeki beş dalyandan günümüze ulaşan son dalyandır.
Körfez, konumu sayesinde şiddetli rüzgârlardan korunaklıdır (Karaburun Yarımadası'ndaki Akdağ, kuzeyde Yamanlar Dağı ve güneyde Balçova tepeleri rüzgârı kesmektedir). Güney kıyısında, İzmir Marina yat ve yelken sahipleri için sığınma imkânı sağlar. Dış körfez rüzgâra açık daha geniş ve daha derindir. İç körfezde derinliğin azaldığı yerlerde ışıklı şamandıralar bulunmaktadır.
İzmir Körfezi'nin su sirkülasyonunu artırmak ve su kalitesini iyileştirmek amacıyla bir rehabilitasyon projesi hayata geçirilmektedir. Proje kapsamında 9,5 milyon m2'lik alanda dip taraması yapılması, 13,5 kilometre uzunluğunda, 250 metre genişliğinde ve 8 metre derinliğinde sirkülasyon kanalı açılması ve çıkarılan malzeme ile körfezin kuzeyinde iki adet doğal yaşam adası oluşturulması planlanmaktadır.

İzmir Körfezi, Kuaterner jeolojik zamanında oluşmuştur. Körfezin doğu-batı yönlü çukurluğu fayların kırılmasıyla meydana gelmiştir. 2016'da körfezde dört yeni fay hattı tespit edildi.

Körfezin kuzeydoğu kıyıları (Foça kıyıları) Akdeniz foklarına barınak durumundadır. Körfezde kefal, levrek, çipura, barbun, kalamar bolca yakalanır. Deniz tavşanı, horozbina, tüplü boru kurdu, endemik taş mercanı gibi canlıların da yaşadığı bilinmektedir. Ayrıca dış körfezde laos, vatoz, kalkan balığının yanı sıra fok ve yunus gibi memeli canlılara da sıkça rastlanır. Körfezin kuzeyindeki İzmir Kuş Cenneti ve güneyindeki Çakalburnu Lagünü, kuşların üreme alanıdır. 2019 yılında yeni bir tür olarak değerlendirilen bir boru kurdu körfezde tespit edildi.

Körfez çevresinde ilk yerleşimlerin Neolitik Çağ'da olduğu kabul edilmektedir. En bilinen yerleşim yeri MÖ 3300'lerde Bayraklı civarında kurulan Smirni antik kentidir. Ankara Muharebesi'nin ardından İzmir'e gelen Timur, Aralık 1402'de İzmir Liman Kalesi ve çevresini ele geçirmiş ve kalenin yıkılması emrini vermiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Mart 1915'te Sancakburnu Kalesi ile Urla açıklarında ve Mayıs 1916'da Uzunada çevresinde deniz savaşları yaşanmıştır.

İzmir Limanı, körfezin doğusunda yer alan bir yük ve yolcu limanıdır. Ülkenin konteyner hacmi bakımından yedinci, kargo tonajı bakımından on üçüncü büyük limanıdır.
Derinlik itibarıyla iç körfez deniz taşımacılığına uygundur. Körfezdeki dokuz iskeleden vapur ve arabalı vapur seferleri yapılmaktadır. İç körfez İzmir'in ulaşımı açısından önemli bir yere sahiptir. Dış körfezde sadece yaz aylarında beş iskeleye yolcu taşınmaktadır. Dış körfez kıyısındaki Mordoğan, Karaburun ve Foça gibi yerleşimlerde balıkçılık gelişmiştir. Karaburun Yarımadası'nın körfez kıyılarında çiftlik balıkçılığı ve süngercilik yapılır. Açık deniz balıkçılığı Mordoğan-Karaburun-Foça üçgeninde yaygındır.
Körfezin iki yakasının köprü ve tüp geçit ile birleştirilmesini öngören İZKARAY projesi, Balçova ve Çiğli ilçeleri arasında karayolu ve demiryolu bağlantısı öngörmektedir.

İzmir Körfezi'nde bilinen beş batık vardır. Sancakburnu Kalesi açıklarında 16,4 metre derinlikte, 1957'de birbirine çarparak batan biri 118 metre diğeri 86 metre uzunluğunda iki geminin enkazı bulunmaktadır. En son 2017'nin başında keşfedilen, 1800'lerin sonunda batan bir yük gemisi olduğu düşünülen, Güzelbahçe açıklarında 42 metre derinlikte bulunan ve 78 metre uzunluğunda olan bir batık daha mevcuttur. Ayrıca I. Dünya Savaşı sırasında körfezde bir ila dört geminin batırıldığı belirtilmektedir. Sancakburnu Kalesi önünde bulunan onlarca batık 1967'de ve sonraki yıllarda denizden çıkarılmıştır.

Körfez çevresinde 200.000 kişinin yaşadığı dönemde atık suların körfeze boşaltılması belirgin bir soruna yol açmıyordu. Ancak nüfusun 500.000'i geçmesi ve sanayileşme ile birlikte körfezin kendisini yenileme kapasitesinin üzerinde bir atık körfeze karışmaya başladı. Bu dönemde kirlilik fark edilir bir hâl aldı ve halk denize giremez oldu. 1982'de İzmir İl Hıfzıssıhha Kurulu kararıyla iç körfezde avcılık yasaklandı. 1990'larda nüfusun 1,7 milyonu aşmasıyla kirlilik seviyesi çok yükseldi ve balıklarda ağır metal izlerine rastlandı. 1992'de İZSU tarafından Büyük Kanal Projesi adı verilen arıtma ve kanalizasyon sistemi kurulmaya başladı. Ekim 2002'de devreye giren sistem ile körfeze atık su boşaltımının önüne geçildi. 2010'lu yıllara gelindiğinde körfezdeki kirliliğin giderildiği ve deniz yaşamının normale döndüğü gözlendi. İZSU'nun 2000'den beri yürüttüğü İzmir Körfezi Oşinografik İzleme Projesi ile körfezdeki temizlenmenme takip edilmektedir.

Yelkencilik iç körfezde iki ayrı İzmir kulübüyle (Karşıyaka SK ve Göztepe SK) desteklenen önemli bir spor dalıdır. 2017'den beri her yıl düzenlenen İzmir Körfez Festivali ile körfezde yat, yelken, kano, kürek ve dragon yarışları yapılmaktadır. Körfez kıyılarında İzmir Müze Gemiler ve Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi bulunmaktadır. Körfezde altısı Urla'da, dördü Foça'da, üçü Karaburun'da ve biri Güzelbahçe'de olmak üzere on dört tane Mavi Bayraklı plaj vardır. Körfezde on iki noktada kültür ve tabiat varlıklarının korunması amacıyla dalış yasağı uygulaması mevcuttur.

Türkiye'deki körfezler listesi
Ragıp Paşa Dalyanı

 Wikimedia Commons'ta İzmir Körfezi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

İzmir Saat Kulesi, İzmir'de Osmanlı padişahı II. Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. yıldönümünü kutlamak için 1901'de inşa edilmiş tarihî saat kulesidir. İzmir'in simgesi hâline gelmiştir.
Konak Meydanı'ndaki İzmir Hükûmet Konağı, Kemeraltı Çarşısı girişi, Konak Yalı Camii ve İzmir Büyükşehir Belediyesi binası arasındaki alanda yer alır. 25 metre yüksekliğinde ve dört katlı olan kule, Sultan II. Abdülhamid'in iradesi gereği Osmanlı vilayetlerinde aynı dönemde meydana getirilmiş birçok saat kulesinden birisidir. Ancak özgün mimarisi ve yapımında izlenen yöntem nedeniyle diğer saat kuleleri arasında özel bir yer edinmiştir. Osmanlı saat kuleleri içinde en estetik görünüşlü ve en zarifi olarak kabul edilir.
Fransız mimar Raymond Charles Péré tarafından tasarlanan kulenin saatinin Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından hediye edildiğine dair kayıtlar vardır.

Sultan Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. yıl dönümü olan 1900'de cülûs yıl dönümü için tüm İmparatorlukta büyük kutlamalar organize edilmekte ve günün anısına kalıcı eserler yaratmak için çalışılmakta idi. Bu süreçte devrin İzmir Valisi Kamil Paşa, 1 Ağustos 1900 tarihinde yerel yöneticiler, mülkî ve askerî idareciler, memurlar ve şehrin ileri gelenleriyle bir toplantı gerçekleştirmiş, Sarı Kışla yakınında çeşmeli bir saat inşa edilmesi bu toplantıda kararlaştırılmıştır.
İnşaatı gerçekleştirmek üzere oluşturulan inşaat komisyonu, Fransız mimar Raymond Charles Péré'nin Arap mimarisi üslubunda hazırladığı Çeşmeli Saat Kulesinin tasarımını uygun buldu. Temel atma töreni 1 Eylül 1900'de Abdülhamid'in 24. cülus yıl dönümü kutlamaları sırasında yapıldı. Kulenin inşaatı 1901 yılı Ağustos ayı içinde genel hatlarıyla tamamlandı. Saatlerin tedarik edilmesi dahil diğer eksiklerin törenden sonra tamamlanmasına karar verildi ve açılış, Abdülhamid'in 25. cülus yıl dönümü olan 1 Eylül 1901'de yapıldı.
Saatin dönemin Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından Osmanlı-Alman yakınlığı nedeniyle hediye edildiğine dair birtakım kayıtlar vardır.
Kulenin üzerine II. Abdülhamid'in iktidarını yansıtmak amacıyla çeşitli semboller yerleştirilmişti. Saatlerin hemen altında iki tarafta tuğra, iki tarafta Osmanlı arması vardı. Cumhuriyet devrine, Osmanlıları hatırlatan ve öven yazı, işaret ve sembollerin kaldırılmasına ait kanunun çıkmasından sonra arma ve tuğralar kazınmış, yerlerine ay-yıldız yapılmıştır.
Kule, 5,2 şiddetindeki 1974 İzmir depremi sırasında hasar aldı. Bu depremde saat kadranları üzerindeki son kat yıkılmış ve saat depremin oluş saati olan 02:04'te durmuştur. İki yıl içerisindeyse kule onarılmış ve saat tekrar çalışır vaziyete getirilmiştir. Saat, 2016 yılına kadar çalışır hâlde gelmiştir.
2016 Türkiye askerî darbe girişimi sonrasında düzenlenen "demokrasiyi koruma" amaçlı eylemler sırasında 16 Temmuz 2016 sabahı saat kulesi hasar görmüş, saat ve çeşmeler çalınmıştır. Saati çalan 1999 doğumlu genç, olaydan bir hafta sonra yakalanmıştır. Şubat-Eylül 2019 tarihleri arasında kulede yenileme ve güçlendirme çalışmaları yapıldı.

81 metrekare taban üzerine sekizgen şekilde ve dört basamaklı haç biçiminde mermer bir platform üzerine yapılan Saat Kulesi, 25 metre yüksekliğinde ve dört katlıdır. Kulenin platformu beyaz mermerden, diğer bölümleri ise kesme taştan yapılmıştır.
Şadırvan anlayışında tasarlanmış dairesel esas etrafında dört çeşmesi vardır ve kolonlar Kuzey Afrika temasını taşır.
Gövdenin dört tarafında, orta yerinde açılmış at nalı kemerli küçük nişli balkon görüntüsü veren unsurlar görülür. Bunun üzerinde, Doğu ve Batı yönlerinde birer Osmanlı arması, Kuzey ve Güney yönlerinde ise Sultan II. Abdülhamit'in tuğraları kabartma olarak yapılmıştır.
Gövde, içleri beş kollu yıldızlarla doldurulmuş baklava dilimli kabartmalarla bezenmiştir. Gövdenin üst bölümü üç sıra mukarnasla genişletilmiş ve dış yüzüne dört adet 75 cm çapında saat konulmuştur.

Safranbolu'da bulunan ve 2012'de açılan Zamanın Tanığı Saat Kuleleri Parkı'nda İzmir Saat Kulesi'nin bir maketi de yer alır.

Çaça Kulesi

 OpenStreetMap'te İzmir Saat Kulesi ile ilgili coğrafi veriler  

İzmir Büyükşehir Belediyesi - İzmir Saat Kulesi
Saat Kulesi 360 Video

Şemsi Efendi Mektebi (Mekteb-i Şemsi İptidai), Selanik'te Muallim Şemsi Efendi tarafından 1872'de kurulan özel okuldur.
Selanik'in ilk özel Türk okulu idi; ayrıca eldeki bilgilere göre Osmanlı İmparatorluğu'nda bir Türk tarafından kurulmuş ikinci özel okuldur (ilki 1865 yılında İstanbul'da açılan bir mekteptir). Usul-i cedid (yeni yöntem) ile eğitim yapan bir kurumdu. Mustafa Kemal Atatürk'ün, ilköğrenimine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başladıktan sonra 1886-1887'de bu okulun öğrencisi olduğu düşünülür.
Şişli Terakki Lisesi'nin ve Feyziye Mektepleri'nin öncüsü kabul edilir.

Selanik'te bir yabancı özel okulda Türkçe öğretmenliği yapan Muallim Şemsi Efendi tarafından benzer şart ve metotlarla Türk öğrencilere eğitim vermek amacıyla kurulmuştur. Şemsi Efendi, 1869 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslümlere olduğu gibi Müslüman Türkler'e de özel okul açma izni veren maddelerine dayanarak okul açma girişiminde bulundu. Abdi Kamil, Derviş Efendi, Halil Vehbi Efendi gibi Selanik eşrafının katılımı ve diğer hayırseverlerin yardımlarıyla açılan okul, 1872 yılında Selanik şehrinin Sabri Paşa Caddesi'ndeki Çarşamba Dergâhı adlı bir tekkenin karşısında bulunan tek katlı küçük bir binada hizmete girdi. Eğitim kadrosunda meslektaşı Abdi Kamil Efendi de bulunuyordu.
Okulun dershanesinde öğretmen masası, sıra, karatahta, tebeşir, silgi ve okuma yazmayı kolaylaştırmak için levhalar bulunmaktaydı. Okula yeni kaydolan her çocuğa bir mentor atama, dersler arasında teneffüs verilmesi, öğrencilerin şehir-içi gezilere götürülmesi gibi uygulamalar vardı. Okul yenilik düşmanı kimselerin saldırısına uğrayıp eşyaları kırılınca eğitim-öğretim Şemsi Efendi'nin evinin altındaki büyük bir odada sürdürülmüş; ancak orası da saldırıya uğramış, yenilik aleyhtarları tarafından dinsizlikle suçlanan Şemsi Efendi'nin okulu kapatılmıştı.
1873'te Selanik valisi olarak göreve başlayan Mithat Paşa mektebin kapatılmasını vilayet meclisinin gündemine getirmesi üzerine okul, meclis kararıyla yeniden açıldı; okul binasının genişletilmesine vilayet yardım etti. Okulda bir kız bölümü de açıldı. Şemsi Efendi, kendi kızı Yekta'yı bu okulda yetiştirdi.
Şemsi Efendi, malî imkânsızlıklar ve kaliteli öğretmenlerin azlığı nedeniyle çeşitli defalar okulu kapatmak zorunda kalmış sonra tekrar açmıştır. Mustafa Kemal'in ilkokula başladığı 1887 yılı civarında okulu yeniden açmıştı. Kendisi, bu okula bir yıl kadar devam etti.
Şemsi Efendi okulu, 1891'de kapandı. 

Şemsi Efendi, 1877'de Selanik'te ortaokul düzeyindeki Mekteb-i Terakki adlı özel kurumun açılışında da etkili olmuştu. 1880'de lise düzeyinde de eğitim vermeye başlayan bu okul I. Dünya Savaşı başladıktan sonra kısmen, 1923'te tamamen kapandı. İstanbul'a göç eden Selanik Terakki Mektebi'nde yetişmiş bir grup Selanikli, İstanbul'da Şişli Terakki Mektebi'ni kurdular.
Şemsi Efendi'nin Selanik'te iken öğretmenlik yaptığı bir başka okul 1885'te kurulan Fevziye Mektebi'dir. Fevz-i Sıbyan adıyla ilkokul olarak kurulan bu okul, kısa zamanda ortaokul ve lise kısımları da olan bir eğitim kurumu haline gelmişti. Şemsi Efendi, 1894-1899 yıllarında bu okulda öğretmenlik yaptı. 1923'te tüm öğrencilerinin anavatana gelmesiyle Selanik'teki okul kapandı; I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul'da kurulmuş olan Fevziye Mektebi öğretim hayatına devam etti.
Halen İstanbul'da öğrenim vermeyi sürdüren her iki okul da kendisini Şemsi Efendi Okulu'nun devamı olarak kabul eder.

Karides, Avrupa denizlerinde ve Kuzey Amerika kıyılarında yaşayan, kabuklular sınıfındandır. Silindirik vücutlu, uzun duyargalıdır. Boyu 5–6 cm'dir. Tipik olarak Decapoda takımının Caridea veya Dendrobranchiata takımına aittir, ancak bu takımın dışındaki bazı kabuklulara da "karides" denir. Vücudu kalsiyum karbonattan meydana gelen bir zırhla örtülüdür. Gövdesi eklemlidir. Geniş yüzgeçimsi kuyruğunu sallayarak geri geri yüzer. Tatlı suda yaşayan türleri yumurtalarını bıraktıktan sonra yumurtalar açılıncaya kadar yürüme bacakları arasında tutar. Denizel türlerde yumurtalar sırt bölgesinde gelişerek açılması için suya bırakılır. 
Karidesler, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan on ayaklı eklembacaklılardır. Boyları 1–30 cm arasında değişir. Karidesler oymağının yedi familyası bilinmektedir. En yaygını çalıkaridesgillerdir. Beş çift bacaklarının en az iki çiftinde kıskaçlar bulunur. Kuyrukları belirgin olup, yelpazeye benzer. İki çift olan duyargaları ise çok uzun ve iki çatallıdır. Bu çatallardan en az bir tanesi geriye kıvrılarak, karidesin yarıkların içine geri geri girmesini sağlar ve arkadan gelen tehlikeyi haber verir. Tehlike karşısında karidesin en belirgin tepkisi, ani bükülmeyle kendini korumaya çalışmasıdır. Vücut renkleri, bulundukları çevreye uyacak biçimde değişebilmektedir. Küçük balıklarla beslenen büyük kıskaçlı avcı tipler olduğu gibi, kumlar arasındaki besin parçacıklarıyla beslenen çöpçü tipler de vardır. Bunların bazı türlerinde besin parçacıklarını rahat toplamak için kıskaçları üzerinde fırçaya benzeyen kıllar mevcuttur.
Dişiler yumurtalarını bacaklarının ilk dört çiftiyle taşırlar. Bazen sondaki iki bacak da bu göreve katılır. Büyük karides veya tatlı su karidesleri çoğunlukla tropikal bölgelerde yaygındır.

Üst familyalar

Alpheoidea Rafinesque, 1815
Atyoidea De Haan, 1849
Bresilioidea Calman, 1896
Campylonotoidea Sollaud, 1913
Crangonoidea Haworth, 1825
Galatheacaridoidea Vereshchaka, 1997
Nematocarcinoidea Smith, 1884
Oplophoroidea Dana, 1852
Palaemonoidea Rafinesque, 1815
Pandaloidea Haworth, 1825
Pasiphaeoidea Dana, 1852
Physetocaridoidea Chace, 1940a
Procaridoidea Chace & Manning, 1972
Processoidea Ortmann, 1896
Psalidopodoidea Wood-Mason, 1892
Stylodactyloidea Bate, 1888

Caridea
Mantis karidesi
Karidesli makarna
Karides güveç
Synalpheus pinkfloydi

Nilüfer, Bursa iline bağlı ilçedir. 
İlçe adını Nilüfer Çayı'ndan alır. Haziran 2016'da Avrupa'da bulunan yaklaşık 27.000 belediye arasından 12 belediyeye Avrupa Konseyi tarafından verilen 'Avrupa Diploması'nı almıştır.

İlçe, doğusunda Osmangazi, güneyinde Orhaneli, kuzeyinde Mudanya, batısında Mustafakemalpaşa, Karacabey ve Uluabat Gölü ile çevrilidir. Nilüfer ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 201 metredir. Bursa ilinin 10 km batısında yer alır. Denize oldukça yakın bir konumdadır.
İlçenin yüzölçümü 552 km²dir.

64 mahalleden oluşmaktadır.

Yeni yapılanan bir bölge olması nedeniyle, Nilüfer Bursa'da nüfus artış hızı en fazla olan yerleşim yeridir. İlçe nüfusu 1990-2000 arasında yıllık %13, 2000-2007 yılları arasında yıllık %5,6 gibi büyük bir hızla artmıştır. İlçenin nüfusu 2020 nüfus sayımına göre 484.832'dir. İlçe 64 mahalleden oluşmaktadır.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Bölgede ılıman Marmara iklimi görülür.
En sıcak ay temmuz, en soğuk ay şubat ayıdır. Kışın hava yağışlı geçer. Yağış en fazla kış ve ilkbaharda görülür. En az yağış ise temmuz ayındadır. Yıllık yağış ortalaması 500–700 mm arasındadır. Hava yıl içinde %25 açık ve bulutsuzdur. İlçe­de nem oranı oldukça yüksektir: %58.

Nilüfer ilçesi son yıllarda yoğun bir sanayileşmeye sahne olmuştur. Bursa nüfusunun önemli bölümüne istihdam olanağı sağlayan Bursa Organize Sanayi Bölgesi ilçe sınırları içindedir. Bursa'nın en büyük sanayi kuruluşları olan Oyak Renault, Bosch, Sifaş, Bisaş, Filament, Besaş, Coşkunöz, Polylen, SKT, Gemsat gibi önemli sanayi kuruluşların fabrikaları bu bölgededir.
Bursa-Mudanya yoluyla, Bursa-İzmir yolunun arasında çok geniş bir alana yayılan Bursa Organize Sanayi Bölgesi ayrıca Nilüfer Organize Sanayi Bölgesi, Beşevler Sanayi Sitesi ve bu bölgelerin dışında Çalı, Kayapa, Hasanağa, Akçalar ve Görükle sınırları içindeki sanayi bölgeleri ile birçok büyük iş merkezini bünyesinde barındıran Nilüfer, bu özelliği ile Bursa nüfusunun %80'ine istihdam olanağı yaratan ve ülke ekonomisine önemli oranda gelir sağlayan bir sanayi ilçesidir.

Hızlı kentsel geliştirme göstermesi ve büyük bir sanayi bölgesi olmasına rağmen ilçede tarım üretimi devam etmektedir. Ekili alanların bir bölümünde buğday, arpa, yulaf, fasulye, bakla yetiştirilir. Bunların dışında biber, patlıcan, domates, soğan gibi sebzeler yetiştirilir. Endüstri bitkilerinden şeker pancarı, susam, ayçiçeği yetiştirilir. Meyve üretimi de yaygındır. En çok şeftali, dut, ceviz, elma, erik, üzüm, kiraz, armut gibi meyveler yetiştirilir.

İlçede küçükbaş hayvan üretimi gelişmiştir. Arıcılık, tavukçu­luk, ipekböcekçiliği önemli gelir kaynakları arasındadır. Büyük­baş hayvan üretimi de son yıllarda artmıştır.

İlçenin 14'ü özel olmak üzere toplam 18 anaokulu, 15'i özel olmak üzere toplam 63 ilköğretim okulu, 13'ü özel olmak üzere toplam 28 lise ve engelli çocuklara eğitim vermek üzere kurulan 6 özel eğitim kurumu vardır. Köy ve beldelerdeki 20 ilköğretim okulu ile birlikte toplam 109 eğitim kurumunun bulunduğu Nilüfer'de, ilköğretim okulu ve lise öğrencilerinin sayısı yaklaşık 47 bini bulunmaktadır. Bu eğitim kurumlarında yaklaşık 2500 öğretmen görev almaktadır.
Uludağ Üniversitesi'nin merkez yerleşkesi Nilüfer ilçesi sınırları içindedir. Burada pek çok fakülte ve yüksekokul çalışmalarını sürdürmektedir.
Önemli bir öğrenci nüfusu barındıran Nilüfer'in ilk kütüphanesi Ataevler'de Basın Kültür Sarayı bünyesinde bulunuyor. Basın Kültür Sarayı bünyesindeki 700 metrekarelik alanda kurulan Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi'nde 15 bin civarında kitap mevcut. Raflarında 1970'li yıllardan itibaren arşivlenen Cumhuriyet gazetesi ile bir Bursa gazetesi arşivinin de bulunduğu kütüphanenin kitap kapasitesi 50 bin civarındadır.

Resim, heykel, tiyatro, fotoğraf, takı tasarımı, ahşap boyama, mum ve sabun yapımı, ebru, mozaik gibi alanlarda halka eğitimin verildiği Nilüfer Belediyesi Konak Kültürevi'nde ayrıca çeşitli konser, sergi, tiyatro, sinema, söyleşi, dinleti gibi etkinliklerde organize ediliyor. İlçe bünyesinde Türk Halk Müziği Korosu, Türk Sanat Müziği Korosu, Çok sesli Koro, Oda Orkestrası ve Çocuk Korosu, Halk Dansları Topluluğu ve bir Bale Topluluğu çalışmalarını sürdürmektedir.

Nilüfer ilçesinde birinci basamak sağlık hizmetleri Nilüfer Halk Sağlığı Eğitim ve Araştırma Merkezleri (HSEAM) tarafından sağlamaktadır. Bu merkezler, Nilüfer Belediyesi sınırları içinde belirlenen bir alanda, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'nın sorumluluğunda, Nilüfer Belediyesinin desteğinde birinci basamak sağlık hizmeti sunmak için kurulmuştur. Merkezlerde, öncelikli olarak birinci basamak sağlık hizmeti sunulmakta, bu hizmet sunumu sırasında, Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinin kırsal hekimlik uygulamalarına (staj) ortam sağlanmaktadır. Ayrıca bölgede tıbbî bilimsel araştırmalar düzenlenip yürütülmektedir. Tüm merkezlerde poliklinik, hemşirelik hizmetleri, ilk ve acil yardım ile laboratuvar hizmetleri verilmektedir. İhsaniye'de bu hizmetlere ek olarak radyolojik tetkikler yapılmakta, gıda satış yerlerinin denetimi yürütülmekte ve defin ruhsatı düzenlenmektedir.
Nilüfer Halk Sağlığı Eğitim ve Araştırma Merkezleri (HSEAM) tarafından her yıl sağlık fuarları düzenlenir. Sağlık Fuarı uygulaması 2002 yılı haziran ayında ilk kez yapılmıştır ve beşincisi de 2007 Haziran ayında gerçekleştirilmiştir. Sağlık Fuarı uygulaması sırasında çocuk standı, şişmanlık standı, şeker hastalığı standı, kanser ve sigara standı, kan grubu standı, hasta hakları standı, yüksek tansiyon standı, kolesterol standı ve anemi standı kurulmaktadır. Bu stantlarda halk sağlığı stajı yapmakta olan tıp fakültesi son sınıf öğrencileri tarafından, halk sağlığı araştırma görevlileri, uzmanları ve öğretim görevlileri gözetiminde, sağlık ile ilgili bilgiler verilmekte, tetkikler yapılmakta, broşürler dağıtılmaktadır.
Nilüfer ilçesinde ikinci basamak sağlık hizmetleri çeşitli kamu ve özel sağlık merkezlerinde verilmektedir. Bunlardan bazıları:

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
Dörtçelik Çocuk Hastalıkları Hastanesi
Özel Medicabil Hastanesi
Özel Acıbadem Hastanesi
Özel Bursa Anadolu Hastanesi
Özel Esentepe Hastanesi
Özel Pembe Mavi Doğum Hastanesi
Özel Medicana Hastanesi
Özel Jimer Hastanesi
Özel DM Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği
Nilüfer Diş Hastanesi
Özel Yeşil Beyaz Diş Polikliniği

 Dinar, Afyon
Lublin, Polonya
Tokai, Japonya
Hanau, Almanya
Chalette Sur Loing, Fransa
Asenovgrad, Bulgaristan
Ardino, Bulgaristan
Gotse Delchev, Bulgaristan
Brăila, Romanya
Nizami, Azerbaycan
Nikolayev, Ukrayna
Cerro, (Havana) Küba
Gazi Mağusa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Umea, İsveç
Kekava, Letonya
İpek, Kosova
Serez, Yunanistan
Adalar, İstanbul
Kırklareli, Türkiye
Tuzlukçu, Konya
Fındıklı, Rize
Bayramiç, Çanakkale
Zavidoviçi, Bosna Hersek
Vezirhan, Bilecik
Tut, Adıyaman
Gölpazarı, Bilecik
Manyas, Balıkesir
Malkara, Tekirdağ
Daday, Kastamonu
Kubrat, Bulgaristan
Castelo Branco, Portekiz
Arapgir, Malatya
Kaynarca, Kırklareli
Susurluk, Balıkesir
Gülyalı, Ordu
Elmalı, Antalya
Yayladere, Bingöl
Konak, İzmir
Gömeç, Balıkesir
Karamürsel, Kocaeli
Nizip, Gaziantep
Bayırköy, Bilecik
Çınarcık, Yalova
Yusufeli, Artvin

Nilüfer Belediyesi3 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Uluabat Gölü veya eski adıyla Apolyont Gölü, Bursa ilinde bulunan büyük bir tatlı su gölüdür.
Gerek plankton ve dip canlıları, gerekse sucul bitkileri, balık ve kuş popülasyonları açısından Türkiye'nin en zengin göllerinden birisidir. Nisan 1998'de Türkiye Cumhuriyeti Çevre Bakanlığı tarafından Ramsar Alanı olarak kabul edilmiştir. 4. Uluslararası Expo 2000 Konferansı'nda uluslararası Yaşayan Göller Ağı'na dâhil edilmiştir.
Mustafakemalpaşa ve Kocasu çayları gölü besleyen ana kaynaktır. Göl yüzeyine rastgele yayılan ve fırtınalı havada dalgakıran görevi gören 11 adet ada bulunur. Gölün kuzey kıyısında bulunan iki yarımadadan birinde Eskikarağaç, diğerinde Gölyazı mahalleleri bulunur.

Marmara Denizi'nin 15 km güneyinde ve Bursa ilinin 30 km batısında, Mustafakemalpaşa ilçesinin doğusu ve Bursa Karacabey kara yolunun güneyinde 40° 12' kuzey, 28° 40' doğu koordinatları arasında yer alır. Rakım 7 metredir.
Kuzeyinde Eskikaraağaç, Gölyazı ve Kirmiktir, batısında Mustafakemalpaşa, doğusunda Akçalar, güneyinde Akçapınar, Fadıllı ve Furla yer alır. Gölün kuzey kıyıları oldukça girintili çıkıntılı bir yapıya sahiptir. Bu kısımda bulunan iki yarımada da Eskikaraağaç ve Gölyazı (Apolyont) köyleri bulunmaktadır.
Göl içinde alanları farklı büyüklüklerde 11 ada bulunur. En küçüğü 0,25 ha (Heybeli Adası), en büyüğü 190 ha (Halilbey Adası) büyüklüğündeki adalar sırasıyla Terzioğlu (Süleyman Efendi) Adası, Manastır (Nail Bey Adası, Mutlu Ada) Adası, Arif Molla (Molla Efendi Adası), Şeytan Adası, Büyük ve Küçük Kerevit Adaları, Bulut Adası, Kız Adası ve Heybeli Adası olarak adlandırılır. Uluabat Gölü üzerindeki bu adalar Jura kalkerinden oluşmuştur. Fırtınalı havalarda bu adalar birer dalgakıran görevi yapmaktadır.

Uluabat, tektonizma kontrolünde açılan bir ova içinde alüvyal set gölü olarak gelişmiştir.
Göl; kuzeyinde Neojen devri dolgularından oluşmuş alçak tepeler, güneyde ise Jura Devri alçak dağları ile sınırlanmıştır. Uluabat Gölü'nün jeolojik evrimi hakkında değişik yorumlar mevcuttur. Pfannestiel, Marmara Denizi'nin güney ve güneybatı kıyısında yer alan Manyas, Apolyont (Uluabat) ve Sapanca göllerinin eski Sarmastik denizinin kalıntıları olduğunu jeolojik ve paleontolojik bulgulara dayanarak ileri sürmektedir. Artüz ve Korkmaz (1981), çalışmalarında Uluabat Gölü'nün jeolojik evrimi bugünkü Saroz körfezi, Orta Marmara, Karacabey ve Bursa ovasından Adapazarı'na kadar uzanan bölgede kuvvetli çökme tektoniği (Graben) olayları sonucunda Sapanca, İznik, Apolyont ve Manyas çöküntü çukurları oluşmuştur. Mindel öncesi tatlı ve hafif acı su dönemidir ve eski öksin havzası oluşumu mevcuttur. Riss öncesi dönemde ise Trakya yükselmiştir. Pfannenstiel, Deveciyan ve Kosswig, Marmara Denizi'nin tatlı sudan tuzlu su dönemine geçiş sürecinde, tatlı ve hafif acı sulara ve buna uygun fauna elemanlarına sahip Sarmatik denizin birçok elemanlarının akarsuların beslediği sığınak bölgelere göçtüğünü belirtmekte ve gölün Sarmatik reliktleri olan balık türlerinin bu duruma kanıt olduğunu ifade etmektedirler. Dalkıran (2001) ve Demirhindi (1972) de aynı oluşumu desteklemekte, kanıt olarak da Uluabat ve Manyas göllerinin faunasına adapte olmuş birkaç deniz balığının ve acı su formunun bulunmasını göstermektedir A. Philipson ve E. Lahn, Neojen'de Bursa-Gönen depresyonu çöküntü alanında büyük tatlı su gölünün oluştuğunu; Neojen sonu veya Kuaterner'de meydana gelen hareketler sonucu, bu göl alanında 4 adet küçük küvetin oluştuğunu, diğer iki küvetin (Bursa ve Gönen) alüvyonlarla dolduğunu ve geriye Uluabat ve Kuş göllerinin kaldığını belirtmiştir. (Karacaoğlu 2001)
Uluabat Gölü çevresinde gözlenen en yaşlı birim Paleozoik metamorfik seridir.
Tabanda gnaysla başlayan yapı daha sonra mermer mercekleri içeren şistlerle devam eder.

Gölün ortalama derinliği 2,5 metredir. Büyük bir bölümü oldukça sığ olup bu kesimlerdeki derinlik 1-2 metre arasında değişmektedir. En derin yeri Halilbey Adası'ndaki 10 metreyi bulan çukurluktur.

Doğu-batı yönünde uzunluğu 23–24 km, genişliği ise 12 km kadardır.

Ulubat Gölü 136 km² yüzölçümlü bir göldür. Yayvan çanaklı gölde yağışlardan sonra kabarma ve çukur yerlere taşkınlar olur, bu sıralarda gölün yüzölçümü 160 km²yi geçer.
Gölde bazı adacıklar ve kayalıklar bulunur. Kalker yapılı bu adacıkların en önemlileri Halilbey Adası, Heybeli Ada ve Kız Adası'dır.
Günden güne çevreden ortaya doğru sığlaşmakta olan göl kirli beyaz bir renge sahiptir. Dibi çamurlu bir yapıya sahiptir, rüzgârlı havalarda bulanıklaşır.

Uluabat Gölü ve çevresinde Marmara iklimi egemendir. Genellikle her mevsimde yağış olmakla beraber yaz ayları sıcak ve az yağışlı, kış ayları soğuk ve yağışlı, bahar ayları ise ılık ve yağışlıdır.
Bursa Meteoroloji İstasyonu'nun 1929-1986 yılları arasında 57 yıllık sıcaklık ortalaması verilerine göre Uluabat Gölü ve çevresi yıllık ortalama sıcaklığı 14 °C'dir. 1929-1978 yılları arası 49 yıllık verilere göre ise en yüksek sıcaklık 42,6 °C ile ağustos ayına, en düşük sıcaklık -25,7 °C ile şubat ayına aittir.
Bölgede yıllık yağış ortalaması 650 mm olup 33 yıllık ölçümlerin sonucunda en az yağışın 10,6 mm ile ağustos ayında en çok yağışın ise 104,9 mm ile aralık ayında gerçekleştiği belirlenmiştir.
Uluabat Gölü havzasında hâkim tek bir iklim olmamakla beraber yağışların kış ve bahar aylarına isabet etmesi tüm havzanın ortak karakteridir. Aşağı havzada yağmur hâkim  yağış olurken üst kısımlarda yağış, soğuk mevsimlerde kara dönmektedir. Havzanın tümünde etkin olan bir rüzgârın etkisinden bahsetmek pek mümkün olmamakla birlikte aşağı havzanın en etkin rüzgârı lodos, en sürekli rüzgârı da kuzey rüzgârı olmaktadır.

Uluslararası önemine rağmen göl ekosistemi aşırı avlanma, kıyı gelişimlerinde meydana gelen arazi ıslahları ve tarımsal endüstriyel ve evsel atık deşarjlarının neden olduğu ötrafikasyon tehlikesi altındadır. Bu tehditlerden bazıları:

Endüstriyel ve evsel atık deşarjları ve tarım kaynaklı kimyasallar
Kıyı gelişimlerinde meydana gelen son 25 yılda 2000 ha alana varan arazi ıslahları
Balık ve kuşlar üzerinde ağır av baskısı
Havzada orman tahribi
Yanlış tarım uygulamaları ve maden ocakları atıkları ile gölün dolması sulama amaçlı su çekimleri
Regülatörlerle su seviyesi düzenlemeleri
Havzada planlanan 4 adet hidroelektrik enerji projesi
Genelde göl hidrolojisi üzerine yapılan müdahaleler
Gölün güneybatı kıyılarına çekilen seddeler vasıtasıyla gölün taşkın alanının daraltılması
Taşkından korunan kısımların tarıma açılması.

Tipik bir sığ göl olan Uluabat Gölü, plankton ve dip canlıları, gerek sucul bitkileri ve gerekse balık ve kuş popülasyonları açısından Türkiye'nin en zengin göllerinden biridir.
Biyolojik üretim yönünden ötrofik bir göl olan Uluabat'ın planktonlar ve dip canlıları bakımından zengin oluşu, değişik türden çok miktarda canlının üremesi ve beslenmesi için ideal bir ortam oluşturmuştur.
Sığ göllerin tipik özelliklerini gösteren Uluabat Gölü, rüzgârın etkisiyle tam karışıma uğrar, ışık erişilebilirliğinin belirlendiği littoral bölgesi geniştir. Sığ göllerin durumunu açıklayan alternatif kararlı durumlar teorisi Uluabat Gölü'nde de geçerlidir. Bu teoriye göre sığ göller iki kararlı durumda olabilir: Birincisi, sucul bitkilerin alglere nazaran baskın durumda olduğu berrak su hâli, ikincisi ise alglerin sucul bitkilere nazaran baskın durumda olduğu bulanık su hâlidir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

5 .İNANDIK, H. 1965 ‘’Türkiye Gölleri (Morfolojik ve Hidrolojik Özellikleri) İst. Üniv. Yay. No: 1155, Coğrafya Ens. yay. no:44 İst.
6.DEMİR, A. O., E. AKSOY, T. TORUNOĞLU 1998. Uluabat Gölü’nün Çevresel Sorunları ve Çözüm Önerileri. T.C. Bursa Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem 21                        Genel Sekreterliği Uluabat Çalışma Grubu, 25 s.
7.ANONİM 1999. Uluabat Gölü ve Havzasında Çevre Etkileri, Projelerimiz ve Ramsar Uygulamaları. DSİ Bölge Müdürlüğü, 20 s.
8.ANONİM 1993. ‘’Türkiye’nin Sulak Alanları’', Türkiye Çevre Vakfı yayını, Ankara.
9.ANONİM 1998 b. Uluabat Gölü. T.C. Çevre Bakanlığı, Çevre Koruma Genel Müdürlüğü, 27 s.

Çevre ve Orman Bakanlığı
http://www.bursa.bel.tr/hizmetler/sayfa/703 15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DSİ 1. Bölge Müdürlüğü 1994 yılı takdim raporu
https://web.archive.org/web/20120229073155/http://www.bursacevreorman.gov.tr/uluabat.htm

Yarasalar, ön ayakları kanat olarak uyarlanmış ve doğal olarak gerçekten uçabilen Chiroptera takımında sınıflandırılan memelilerdir. Yarasalar, üzerleri zar ve patagium ile kaplı çok uzun ve yayılmış parmaklarıyla kuşlardan daha kolay manevra yaparak uçabilirler. En küçük yaşayan memeli olduğu da iddia edilen yabanarısı yarasası 29 ila 34 mm. boyunda, 15 cm. kanat açıklığına sahip ve 2 ila 2,6 gram ağırlığındadır. En büyük yarasalar da "uçan tilki" adı verilen Pteropus cinsi yarasalardır. Acerodon jubatus türü 1,6 kg ağırlığındadır ve kanat açıklığı 1,7 m'yi bulur.
Kemiricilerden sonra memelilerin ikinci en büyük takımı olan yarasalar 1.200'den fazla türü ile dünya üzerinde tüm sınıflandırılmış memelilerin yaklaşık %20'sini oluşturur. Yarasalar geleneksel olarak iki alt takıma ayrılırdı: Meyve yiyen büyük yarasalar (Megachiroptera) ve ekolokasyon kullanan küçük yarasalar (Microchiroptera). Ancak son zamanlarda bulunan –daha çok genetik– kanıtlar doğrultusunda takım Yinpterochiroptera ve Yangochiroptera olarak ikiye ayrılmıştır ve küçük yarasaların bazı türleri büyük yarasalar ile ilk takımda sınıflandırılmıştır. Yarasaların çoğu böcekçildir ve kalanların çoğu da meyvecildir. Birkaç tür böceklerden başka hayvanlarla beslenir; örneğin Yeni Dünya'ya özgü vampir yarasalar çeşitli memelilerin ve büyük kuşların kanını emerek beslenirler. Yarasaların çoğu gececildir ve çoğu mağaralarda ya da başka korunaklarda tünerler. Bu davranışın nedeninin avcılardan kaçmak olup olmadığı bilinmemektedir. Aşırı soğuk bölgeler dışında yarasalar tüm dünyaya yayılmışlardır. Çiçeklerin polenlerini taşıma ve tohumları yayma gibi görevlerle ekosistemleri içinde önemli yere sahiptirler ve çoğu tropikal bitki bu hizmetler için tamamen yarasalara bağımlıdır.
Yarasalar, tehdit oluşturmanın yanı sıra insanlara yararlı da olmaktadır. Yarasa dışkısı mağaralardan guano olarak toplanır ve gübre olarak kullanılır. Haşere böcekleri yiyen yarasalar pestisit gereksinimini azaltır. Bazen turistlerin görmek isteyeceği kadar çok sayıda olabilirler ve Asya ile Pasifik Kıyılarında besin olarak tüketilirler. Kuduz gibi birçok patojenin doğal konaklarıdır ve çok hareket ettikleri, sosyal hayvanlar oldukları ve uzun yaşadıkları için çok kolay hastalık yayabilirler. Birçok kültürde yarasalar genellikle karanlık, kötü niyet, cadılık ve büyücülük, vampirler ve ölümle bağdaştırılırlar.

Dîvânü Lugati't-Türk'te "Aya Yersgü: Yarasa. Çiğilce. Bir takımları yarısa derler." diye geçer. Tuncer Gülensoy'a göre "*yarı 'deri+sa'" kelimesinden türetilmiş olabilir. Osmanlıcada Arapçadan geçen "huffâş" (خفاش) kelimesi kullanılır. Nişanyan Sözlük'e göre yarsıġu veya yarasa "yarasa" sözcüğünden evrilmiştir ve yarsı- "iğrenmek, tiksinmek" fiilinden Eski Türkçe +gU ekiyle türetilmiş olabilir ancak bu kesin değildir.

Kafa ve dişlerin şekli türlere göre değişiklik gösterir. Genel olarak büyük yarasaların burunları daha uzun, göz çukurları daha büyük ve kulakları daha küçük olur. Bu şekilde köpeğe benzer bir görünüşe sahip oldukları için de "uçan tilkiler" olarak anılırlar. Küçük yarasalarda uzun burun nektar ile beslenmeyle bağlantılı iken vampir yarasaların burnu daha büyük kesici ve köpek dişlerine yer açmak için daha küçüktür.
Küçük böcekçil yarasaların 38 kadar dişi olurken vampir yarasaların 20 kadar dişi vardır. Kalın kabuklu böceklerle beslenen yarasaların daha az ama daha büyük dişleri olur; köpek dişleri uzundur ve daha yumuşak gövdeli böceklerle beslenen yarasalara göre alt çeneleri daha sağlamdır. Nektar ile beslenen yarasalarda ise köpek dişleri uzunken azı dişleri küçüktür. Meyve ile beslenen yarasalarda azı dişlerinin üstü ezmek için uyum sağlamıştır. Bu beslenme davranışları hem büyük hem de küçük yarasalar için geçerlidir. Vampir yarasaların üst kesici dişlerinde mine olmaması sayesinde jilet keskinliğindedirler. Küçük yarasaların ısırma kuvveti kuvvet kazancı sayesinde oluşur ve bu şekilde böceklerin sertleşmiş kabuklarını ve meyvelerin kabuklarını ısırabilirler.

Yarasalar, süzülerek uçan uçan sincapların aksine gerçekten uçma yeteneğine sahip tek memelilerdir. En hızlı uçabilen yarasa olan Tadarida brasiliensis 160 km/h yer süratine ulaşabilir.
Yarasaların parmak kemikleri düzleşmiş kesitleri ve uçlara doğru düşük kalsiyum düzeyleri sayesinde diğer memelilere göre çok daha esnektir. Kanat gelişimi için gerekli bir özellik olan parmak kemiklerinin uzaması kemik morfojenik proteinlerinin (Bmp) artışı sayesindedir. Embriyo gelişimi sırasında Bmp işaretlemesini kontrol eden gen Bmp-2 yarasaların önayaklarında artmış ifadeye maruz kalır ve sonucunda da parmak kemikleri uzar. Bu kritik genetik değişiklik uçmak için özelleşmiş uzuvların oluşmasına yardımcı olur. Yaşayan yarasalar ile Eosen fosillerindeki yarasaların önayak parmaklarının göreceli orantıları kıyaslandığında önemli farklılıklar görülmemesi yarasa kanat morfolojisinin 50 milyon yıldan üzün bir süredir değişmediğini göstermektedir. Uçuş sırasında kemikler hem bükülme hem de kayma gerilimine maruz kalır. Bükülme gerilimleri karasal memelilerden daha azdır ancak kayma gerilimi daha fazladır. Yarasaların kanat kemiklerinin kopma gerilim noktası kuşların kanat kemiklerinden biraz daha düşüktür.
Diğer memelilerde olduğu gibi ve kuşların aksine önkolun ana bileşeni radiustur. Yarasaların hepsi bilekten çıkan beş uzamış parmağı bulunur. Başparmak ileri doğru bakar ve kanadın hücum kenarını desteklerken diğer parmaklar kanat zarındaki gerilimi desteklerler. İkinci ve üçüncü parmaklar kanat ucu boyunca uzanır ve aerodinamik sürükleme kuvvetine karşı kanadın ileri doğru çekilmesine yardımcı olurlar ve bu şekilde kanatlar teruzor kanadı kadar kalın olmak zorunda değildir. Dördüncü ve beşinci parmaklar bilekten firar kenarına doğru gider ve gergin zara doğru havanın itmesiyle oluşan bükülme kuvvetini iter. Esnek eklemleri sayesinde yarasalar süzülerek uçan memelilerden daha iyi manevra yapabilir ve daha beceriklidirler.

Yarasaların kanatları kuşların kanatlarından çok daha incedir ve daha çok kemik içerir ve böylece daha çok kaldırma ve daha az sürüklenme ile kuşlardan daha iyi manevra yapabilerek uçabilirler. Kanat çırparken yukarıya doğru hareket sırasında kanatlarını vücutlarına doğru toplamaları uçuş sırasında %35 enerji korumalarını sağlar. Kanat zarları hassastır ve kolaylıkla yırtılabilir ama tekrar büyüyebilir ve küçük yırtıklar çabuk iyileşir. Kanatların yüzeyinde küçük yumrular üzerinde dokunmaya duyarlı ve Merkel hücresi denen duyu organları vardır; bu hücreler insanların parmak ucunda da bulunur. Bu duyarlı alanlar yarasalarda farklıdır; her yumrunun merkezinde ince bir kıl bulunur ve böylece hava akışını algılayıp değişikliğine uyum sağlamaya izin verir. Asıl yararları uçmak için en etkin hızı tespit etmek ve perdövitesi engellemektir. Böcekçil yarasalar bu taktil kılları uçarken avlarını yakalamak için karmaşık manevralar yaparken de kullanıyor olabilir.
Kanat zarına patagium adı verilir. Kanat zarı kol ve parmak kemiklerinin arasında gerilmiştir ve gövdenin yanları boyunca arka ayaklara ve kuyruğa kadar iner. Bu deri zar bağ doku, elastik fibriller, sinirler, kaslar ve damarlardan oluşur. Kaslar uçuş sırasında zarı gergin tutar. Kuyruğun patagiuma bağlı olmas seviyesi türler arasında farklılık gösterir; bazılarının tamamen serbest kuyrukları olduğu gibi bazıları tamamen kuyruksuzdur. Bir kat epidermis ve dermis tabakası ile kıl kökleri ile ter bezlerine sahip yarasanın gövdesindeki deri kanat zarındaki deriden çok farklıdır. Patagium oldukça ince çifte epidermis katından ıluşur ve bu katların arasında kolajen ile elastik fibriller açısından zengin bir bağ doku bulunur. Parmakların arası dışında zarın üzerinde ne kıl kökü ne de ter bezi bulunur. Yarasa embriyoları için apoptozis (hücre ölümü) yalnızca arka ayakları etkiler önayaklar ise daha sonra kanat zarına dönüşecek olan parmaklar arasındaki perdeleri korumaya devam eder. Bükülmez kanatlarının bükülme ve burulma gerilimlerini omuzlara aktardığı kuşların aksine yarasaların esnek kanat zarları sadece gerilmeye dayanır. Uçabilmek için yarasa kanat zarının iskelet ile bağlandığı noktalara içeri doğru bir güç uygulamak zorundadır. Bu şekilde kanat uçlarında kanat yüzeyine dik gelen karşı kuvvet dengelenir. Bu adaptasyon uçuş sırasında kanatlarını kısmen katlayıp yukarı doğru kanat vuruş sırasında kanar açıklığını ve alanını azaltabilen ve süzülebilen kuşların aksine yarasalar kanat açıklıklarını azaltamazlar. Dolayısıyla da yarasalar kuşlar kadar uzun mesafe uçamazlar.
Nektar ve polen ile beslenen yarasalar, sinek kuşlarına benzer şekilde uçarken havada asılı kalabilirler. Kanatların keskin hücüm kenarlarının yarattığı girdaplar kaldırma sağlar. Kanat eğriliklerini değiştirerek hayvan bu girdapları dengede tutabilir.

Uçmadıkları zaman yarasalar ayaklarından tutunarak başaşağı tüneme olarak bilinen pozisyonda dururlar. Femurlar kalçalara, uçarken dışarı ve yukarı bükülebilecek şekilde bağlıdır. Arka ayak bileği eklemi kanatların firar kenarının aşağı doğru bükülmesine olanak sağlayacak şekilde esneyebilir. Bu ağaç dallarından aşağı sarkmak ya da tırmanmaktan başka harekete izin vermez. Büyük yarasaların çoğu kafaları karınlarına doğru kıvrılmış şekilde tünerken küçük yarasaların çoğu boyunları sırtlarına doğru bükülmüş şekilde tüner. Bu farklılık her iki grubun boyun omurlarının yapısında açıkça görülür. Yarasalar tünerken tendonlar ayaklarını kapalı olarak tutmalarına olanak sağlar. Tünekten kalkmak için ayakları açarken kas gücü gereklidir ama tutunmak için bu şekilde kas gücüne gerek kalmaz.
Yerde iken yarasaların çoğu çok hantal bir şekilde yürür. Yalnızca Mystacina tuberculata ve Desmodus rotundus gibi birkaç tür yerde çevik hareket edebilir. Her iki tür de yavaş yavaş yürürken adımlarını birer birer atar ancak daha hızlı giderken katlanmış kanatlarını ileriye atılmak için kullanan D. rotundus iki ayağıyla birden sıçrayarak ilerler. D. rotundus türünün bu hareket şeklini muhtemelen yerde konaklarını izlemek için evrimleşmiş olması muhtemelken M. 

Çıyanlar (Chilopoda), çok hızlı hareket eden, uzun vücuda sahip, eklembacaklılar şubesine ait bir Çok bacaklılar sınıfıdır. 400'den fazla cinsleri, 3000'den fazla türleri bulunur. İri türleri zehirlidir, birçoğu dişleri  küçük olduğundan deriyi delemez, Antarktika dışında her yerde yaşarlar. Arılarda olduğu gibi şahdamar, göz gibi organlar sakınılmalıdır, ısırılan yere buz konulmalıdır. Boyları 1 mm ile 30 cm arasında değişir. Akrep, örümcek ve küçük böcekleri yiyerek beslenir.
Tesbih böceğinin bir akrabası olup, daha yavaş ve zararsız olan diğer çöpçül kırkayaklarda (Diplopoda) her boğumda iki çift bacak varken, Çıyanlarda da bir çift bacak olması ikisini ayırt eder. Etçil beslenen çıyanlar utangaç olsa da tehdit esnasında ısırabilmesine karşın kırkayaklar ise genel kanının aksine sokmaz ve ısırmaz, dokunulduğunda veya tehlike sezince hemen kıvrılıp ölü taklidi yapar.
Tropik iklimlerdeki çıyanlar en fazla 30 cm olabilirler. Böcek olmaktan çok karides türevi eklem bacaklılardır.

Miriapodoloji

http://atshq.org/articles/centipedes.html24 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çiyanlar16 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.cut-the-knot.org/language/centipede.shtml5 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İspanyollar (İspanyolca: Españoles), Güneybatı Avrupa'nın İber Yarımadası'nda yer almakta olan İspanya'nın yerli halkına verilen isimdir. Bunun yanı sıra, en büyük kısmı Latin Amerika'da olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde İspanyol kolonizasyoncuları soyundan gelen önemli sayıda İspanyol yaşamaktadır.
İspanya'nın resmî dili olan İspanyolca (Kastilyaca olarak da bilinir), İspanya'nın kuzeyindeki Kastilya bölgesinin Orta Çağ lehçesine dayanarak oluşturulmuş standart bir dildir. Ayrıca yoğun olarak konuşulan bölgesel diller de vardır. 
Baskça, Aranca, Katalanca ve Galiçyaca gibi dillerin haricinde Latin dilleri de konuşulmaktadır.

İspanya'da yaşayan ilk modern insanların 35.000-40.000 yıl önce İber Yarımadası'na gelen Neolitik insanlar olduğu düşünülmektedir. Daha yakın tarihte ise MÖ 3000-4000'lerde İberyalılar ilk olarak Akdeniz kıyılarına yerleşmişlerdir. Demir Çağı sırasında Keltler İspanya'ya gelmişlerdir. İberyalılar ile kültürel bağları olan kuzey İspanya yerleşiği bazı kabileler Seltibaryanlar (İngilizce: Celtiberians, İspanyolca: celtíberos) olarak adlandırılmıştır. Bunlara ek olarak Tatarlar olarak adlandırılan bir kabilenin de İspanya'nın güneybatısına yerleşmiş ve medeniyet kurmuş Fenikeliler olduğu düşünülmektedir. Denizci Fenikeliler, Yunanlar ve Kartacalılar Akdeniz kıyılarında yüzyıllarca ticari koloniler kurmuşlardır. Kartacalılar ile Romalılar arasında geçen İkinci Pön Savaşı bugünkü İspanya ve Portekiz sınırlarında geçmiştir.
MÖ IV. yüzyılda Fenikeliler, sonra Grekler, ardından da Romalıların istilasına uğrayan yerli halk arasında Hristiyanlık ve Latincenin yayılması, Roma hakimiyeti döneminde gerçekleşmiştir. M.S. IV. yüzyıl sonlarında Roma İmparatorluğu'nun merkezî otoritesinin zayıflamasıyla İspanya bu kez Sueviler, Vandallar, Alanlar ve Vizigotlar gibi barbar Germen kavimlerinin istilasına uğramıştır. Bunlar içinde Vizigotlar, geldiklerinde 200 bin nüfusa sahip oldukları halde 468 yılında ülkenin büyük bölümünü ele geçirerek Tuleytula merkez olmak üzere bir devlet kurmuşlardır.
İber Yarımadası'nda Vizigotların yönetiminde çatışmalar yaşanıyorken Endülüs Emevîleri  “Tarîf b. Mâlik” komutasında 711 yılında bölgeyi fethetmişlerdir. Yönetimdeki başarı bölge halkının 11. yüzyıla kadar Müslüman kültürüne yakın olmasını sağlamıştır. 10. yüzyıla kadar halkın büyük bir kısmı Müslüman ve Hristiyan iken küçük bir azınlık ise Yahudiliği benimsemiştir.
15. yüzyıldan itibaren İspanya, Roman topluluklarına ev sahipliği yapmıştır. Genel olarak "Çingene" (İngilizce: gypsies İspanyolca: gitanos) olarak adlandırılan bu eski ve göçebe topluluk Batı Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa'dan göç etmişlerdir.
16. yüzyılda, yeni kıtanın keşfinden sonra yaklaşık 240,000 kişilik İspanyol askeri, Amerikan limanlarına girmiştir. Sonraki yüzyılda bu sayıya 450.000 nüfus daha eklenmiştir. Meksika ve Peru İspanyolların 16. yüzyıldaki ilk sömürgeleri olmuştur. 18. ve 19. yüzyılda yaklaşık 3,5 milyon İspanyol, Amerika kıtasına, Arjantin, Uruguay, Meksika, Brezilya, Şili, Venezuela ve Küba'ya göç etmiştir. Ayrıca Venezuela, Fas ve Cezayir'e yüksek oranlarda göçler olmuştur.

İspanya'nın nüfusu son yüzyıldaki göçlerle daha da renklenmiştir. 2000'den 2010'a dünyanın en yüksek kişi başına göç oranına ve ABD'den sonra dünyadaki ikinci en yüksek mutlak net göç oranına sahip ülke İspanya'dır. Nüfusun yaklaşık %10'unun göçmenler oluşturmaktadır.
Özellikle Avrupa, Latin Amerika, Çin, Filipinler, Kuzey Afrika ve Batı Afrika'dan göç alan ülkenin resmî araştırma örgütü INE'ye göre ise alınan göçlerin, göç eden nüfustan düşük olması sebebiyle son mevcudiyetiyle  46 milyon 152 bin 925 olan İspanya'daki nüfusun 2021 tarihinde 45 milyon 585 bin 574'e ineceği belirtilmiştir.

2. Lig ya da sponsorluk anlaşması gereğince Nesine 2. Lig, Türkiye'nin  üçüncü seviyedeki profesyonel futbol ligidir.
2001'de Türkiye 2. Futbol Ligi'nin 2 kategoriye ayrılmasıyla oluşan ve Türkiye 2. Futbol Ligi B Kategorisi adıyla kurulan TFF 2. Lig; 2006 yılında Lig B, 2007 yılında Türkiye Futbol Federasyonu 2. Lig ve 2010 yılındaki sponsorluk anlaşması ile Spor Toto 2. Lig adını aldı.
2017-2018 sezonu öncesinde bu sponsorluk anlaşması sona erdi.
İlk sezon olan 2001-2002 sezonunda yükselme grubu statüsünde oynanmıştır. Ertesi yıl A-B-C şeklinde 3'lü grup sistemine geçilmiş 3 sezon böyle oynanmıştır. 2005-2010 yılları arasında tekrar Klasman-Yükselme gruplu sisteme geçilmiş. Son olarak 2010 yılında takım sayısı azaltılmış Kırmızı ve Beyaz şeklinde 2'li grup sistemine geçilmiştir.
9 Eylül 2020 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu ve Misli.com ile yapılan anlaşma sonucunda hem 2. Lig'in hem de 3. Lig'in isim sponsoru Misli.com olmuştur.
16 Eylül 2024'te yapılan anlaşma sonucunda ligin isim sponsoru Nesine olmuştur.

TFF 2. Lig, bir önceki sezonun sonunda TFF 1.Lig'den düşen 4 takım, TFF 3. Lig'den yükselen 6 takım ve TFF 2. Ligde kalan 26 takım olmak üzere toplam 36 takımdan oluşur.
TFF 2. Lig, 18 er takımlı 2 grupta, çift devreli lig usulüne göre oynanır.
TFF 2. Lig'de, çift devreli lig müsabakaları sonunda 18 takımlı gruplarda ligi 16, 17, 18  sırada bitiren 3 takım olmak üzere toplam 6 takım TFF 3. Lig'e düşer.
TFF 2. Lig'de çift devreli lig müsabakaları sonunda her iki grupta 1. olan takımlar doğrudan TFF 1. Lig'e yükselir.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda TFF 2. Ligin her iki grubunda 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 1. Lig'e yükselecek 3 ve 4. takımın belirleneceği Play-Off müsabakalarına katılırlar. Play Off Müsabakaları her grup için aşağıda belirtildiği şekilde oynanır ve müsabakalar sonucunda her gruptan 1er takım olmak üzere 2 takım daha TFF 1.Lig'e yükselir.
Grup içi eşleşmeler
Her iki grupta 2. sırayı alan takımlar ile 5. sırayı alan takımlar, 3. sırayı alan takımlar ile 4. sırayı alan takımlar eşleşir. Eşleşmeler çift maç eleme usulüne göre, ilk maçlar 4. ve 5. sıraları alan takımların sahasında olacak şekilde oynanır. Müsabakalar sonucunda tur atlayan takımlar, tarafsız sahalarda oynanacak olan final müsabakalarını oynamaya hak kazanır. Play Off Müsabakalarında iki maç sonunda, galibiyet veya beraberlik sayılarının eşit olması halinde, toplamda daha fazla gol atan takım tur atlar. Atılan gollerin eşit olması halinde ise, ikinci müsabaka sonunda on beşer dakikalık iki uzatma devresi oynanır. Uzatma devrelerinde de eşitliğin bozulmaması durumunda, kazanan takım penaltı vuruşları sonucunda belirlenir.
Final maçları
Final Müsabakaları TFF tarafından tespit edilecek tarafsız sahalarda tek maç eleme usulüne göre oynanır. Final müsabakalarının normal süresi berabere sonuçlanırsa müsabakalar on beşer dakikalık iki devre halinde uzatılır. Uzatma devrelerinde eşitlik bozulmazsa, kazanan takımlar penaltı noktasından yapılacak vuruşlar sonucunda belirlenir. Her iki final müsabakasını kazanan takımlar, TFF 1. Lig'e yükselen 3. ve 4. takım olur.

Nesine 2. Lig'de sezon, 23 Ağustos 2025 tarihinde başlayacak ve ilk yarı 19 takımla oynanan grupta 21 Aralık 2025, 18 takımla oynanan grupta ise 14 Aralık 2025 tarihinde sona erecek. İkinci yarı 10 Ocak 2026 tarihinde başlayacak ve normal sezon 25 Nisan 2026 tarihinde sona erecek. Nesine 2. Lig'de 19 takımlı grupta 13, 23, 30, 32 ve 35. hafta müsabakaları, 18 takımlı grupta ise 21 ve 29. hafta müsabakaları hafta içi oynanacak.

2012-13 sezonunda Lig TV tarafından bazı maçları yayınlanan ligin günümüzde yayın haklarını alan bir yayıncı olmamasına karşın normal sezonun bazı maçları ve play-off maçları TRT Spor tarafından yayınlanmaktadır. Kulüplerin iç saha maçlarını yayınlatma tasarrufları kendilerine ait olup 2018-19 sezonunda Samsunspor maçlarını Haberaks TV ve Haber Radyo müşterek yayınlamış, aynı sezon Spor 264 de bazı Sakaryaspor maçlarını yayınlamıştır. Ertesi sezon ise her iki takım da çevrimiçi canlı yayın platformu burada.tv üzerinden kendi yayınlarını gerçekleştirmişlerdir.
TFF, 23 Ekim 2022'de Lüksemburg merkezli şirket Fuchs Sports Türkiye ile 5 yıllık sözleşme imzaladı, 4 Mart 2023'e kadar web sitesi ve mobil uygulamasından ücretsiz yayınlar yapan Fuchs Sports o tarihte abonelik ücretini Yıllık abonelikte aylık 29 TL, aylık abonelikte ise 49 TL olarak belirledi. 29 Mart 2023'te TFF Fuchs Sports ile yaptığı sözleşmeyi yayıncı kuruluşun yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle tek taraflı olarak feshetti ve maç yayınları durdu. Yayıncı kuruluştan hiçbir yetkiliye ulaşılamadığı belirtildi. Fuchs Sports'un yayınlarının ses ve görüntü kalitesi eleştirildi ve 20 bine yakın üyelik satın alan kişinin mağduriyet yaşadığı belirtildi.
Kasım 2023 tarihinde Filbox 2. Lig ve 3. Lig maçlarının yayın haklarını aldığını duyurdu.
6 Mart 2024'te TFF, her hafta düzenli olarak TFF 2. Lig ve TFF 3. Lig'den birer maçın TFF kurumsal YouTube kanalından canlı yayınlanacağını açıkladı. Daha sonra bu sayı haftada 10 maça çıktı.
16 Ocak 2025'te yayın haklarının HT Spor tarafından sezon sonuna kadar satın alındığı açıklandı. TFF, 9 Eylül 2025 tarihinde hem Nesine 2. Lig'in, hem de Nesine 3. Lig'in yayın haklarının Sıfır TV ve Bi Kanal tarafından alındığını duyurdu. TFF, 27 Nisan 2026 tarihinde hem Nesine 2. Lig'in, hem de Nesine 3. Lig'in yayın haklarının Tivibu Spor ve Yaay tarafından alındığını duyurdu.

Ana madde: 2025-26 2. Lig

Not: Tablo son 10 sezonunun Şampiyonlarını göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

2026-27 UEFA Uluslar A Ligi, 2026-27 UEFA Uluslar Ligi'nin en üst seviye liginin 5. sezonudur. Bu ligin grup birincisi ve ikincilerinin oynayacağı çeyrek finaller ardından kazanan 4 takımın katılacağı ve 9-13 Haziran 2027 tarihlerinde oynanacak finaller sonunda 2026-27 UEFA Uluslar Ligi şampiyonu belirlenecektir.

A Ligi 2024-25 UEFA Uluslar A Liginde lig düşmeyen 8, 2024-25 UEFA Uluslar B Liginden doğrudan yükselen 4 ve play-off kazananı 4 takım olmak üzere toplam 16 takımdan oluşur. Takımların her biri dörderli 4 grupta çift devreli lig usulüne göre 6 maç yapar. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 8 takım Mart 2027 tarihlerinde çeyrek finallerde karşılaşır. Kazanan 4 takım Haziran 2027 tarihlerinde UEFA Uluslar Ligi şampiyonu olmak için final aşamasında karşılaşır. Final aşaması tek maçlı eleme sisteminde kura ile belirlenecek 2 yarı final maçı, üçüncülük maçı ve final maçından oluşur. Ev sahibi ülke 4 yarı finalist takım arasından Mart/Nisan 2027 tarihinde belirlenecektir. Grup dördüncüsü 4 takım doğrudan B Ligine düşerken grup üçüncüsü takımlar düşmemek için B Ligi grup ikincileri ile play-off oynar.

Takımlar, 2024-25 UEFA Uluslar Ligi genel sıralamasına göre dörderli 4 torbaya ayrılacaktır. Kura çekimi 12 Şubat 2026 tarihinde Belçika'nın Brüksel şehrinde yapılmıştır.

A Ligi grup birincileri ve ikincileri arasında oynanacak çeyrek final maçları sonunda kazanan 4 takım 2027 UEFA Uluslar Ligi Finallerine katılır. Grup birincileri seri başı olur ve ilk maçı deplasmanda oynar. Aynı gruptan gelen takımlar eşleşemez. Kura çekimi Kasım 2026 tarihinde yapılacaktır. Maçlar, 25-27 ve 28-30 Mart 2027 tarihlerinde oynanacaktır.

A liginin 16 takımı lig sıralaması kriterlerine göre 1. ile 16. sıralar arasına aşağıdaki şekilde sıralanacaktır.

Grup birincileri 2026-27 UEFA Uluslar Ligi Finalleri sonuçlarına göre 1-4 arası
Grup ikincileri grup aşaması sonuçlarına göre 5-8 arası
Grup üçüncüleri grup aşaması sonuçlarına göre 9-12 arası
Grup dördüncüleri grup aşaması sonuçlarına göre 13-16 arası

23 Elazığ Futbol Kulübü, 2014 yılında Elazığ ilinde kurulmuş bir spor kulübüdür. Renkleri bordo-beyazdır. Kulüp Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmektedir.

1989 yılında kurulan Elazığ Belediyespor'un 2013-2014 sezonu sonunda 3. Lig'den Bölgesel Amatör Lig'e düşmesi ve sonrasında ise Elazığ Belediyesi'nin borçlardan ötürü kulüpten desteğini çekmesi sonucu kapanmasının ardından 2014-2015 sezonu öncesinde Elazığ Belediyesi, Elazığ 1. Amatör Lig'de mücadele etmesi için Elaziz Belediyespor'u kurdu.
2014-2015 sezonunda ilk kez mücadele ettiği Elazığ 1. Amatör Ligi'nde şampiyon olup Bölgesel Amatör Lig'e yükselen kulüp, Bölgesel Amatör Lig 2. Grup'ta şampiyon olarak 12 Bingölspor ile play-off maçı oynamaya hak kazandı. Normal süresi golsüz tamamlanan maçta penaltı atışları sonucu 5-4 galip gelerek tarihinde ilk kez 3. Lig'e yükseldi.
2018-19 3. Lig 2. grupta yer alan Elaziz Belediyespor, Alaettin Tutaş yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 10 galibiyet, 11 beraberlik ve 13 mağlubiyet aldı. 41 puan toplayarak grubunu 15. tamamladı. 2019-20 sezonunun başında kimlik yenilenmesine giden kulüp adını Elazığ Belediyespor Futbol Kulübü olarak değiştirdi, logosunu da Elazığ silüet ve çayda çıra figürü bulunacak şekilde yeniledi. 2019-2020 sezonunu ligde 12. sırada tamamlayan Elazığ Belediyespor FK, yeni sezonda isim değişikliğine gitti ve takımın ismini Elazığ Karakoçan Futbol Kulübü olarak değiştirildiği açıklandı. Ekim 2022 tarihinde kulübün ismi 23 Elazığ Futbol Kulübü olarak değiştirildi.

3. Lig: 2016-2025
Bölgesel Amatör Lig: 2015-2016, 2025-
Amatör Lig: 2014-2015

14 Aralık 2023 (2023-12-14) itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

TFF.org'da 23 Elazığ FK
Instagram'da 23 Elazığ FK
Facebook'ta 23 Elazığ FK

Ajansspor, 2001 tarihinde yayın hayatına başlamış, 2012 yılında Saran Group bünyesine katılmış spor haber portalıdır. Türkiye'nin en çok takip edilen spor portalları arasında başı çekmektedir. Kasım 2020'den Kasım 2023'e kadar genel yayın yönetmenliğini Kenan Başaran yaptı.
Türkiye'den ve dünyadan spor haberleri, canlı skor, maç istatistikleri, iddaa bülteni ve iddaa maç oranları ile birçok ligden maç özetleri Ajansspor.com'da yer alır.
“Anında, Tarafsız Spor Haberciliği’’ mottosuyla hareket eden ajansspor.com, kategorisinde birçok ilke imza atmış ve yayın hayatı boyunca elde ettiği 20’den fazla haber ödülü ile başarısını taçlandırmıştır. Site; 2002'de Sportföy tarafından "Türkiye’nin En iyi Spor sitesi", "2003 Altın Örümcek - Türkiye’nin En iyi 2. Spor sitesi", "2004 Altın Örümcek - Türkiye’nin En iyi spor sitesi" ödüllerini kazanmıştır.
Yazar ve Editör kadrosunda Kenan Başaran (Kasım 2023'te ayrıldı), Atilla Türker, Aygün Özipek, Hüseyin Özkök, Ali Bozkurt, Akın Ungan, Orhan Gülek ve İsa Kethüda, gibi isimler bulunmaktadır. Şef editörlüğü ise Ali Bozkurt ve İsa Kethüda yapmaktadır.
Milyonlarca ziyaretçiye ulaşan ajansspor.com dinamik bir haber ekibine de sahip. Kadrosunda GS, FB ve BJK muhabiri bulunduran tek internet haber sitesidir.
Spor haberciliğinin yanı sıra geniş içerik yelpazesinde canlı skor, canlı maç yayını, İddaa'ya özel istatistikler, Premier Lig, Bundesliga başta olmak üzere birçok lig ve branştan özetler, maç ve oyuncu analizleri yer alıyor. Mobil uygulaması üzerinden de takip edilebilir.

Resmî site

Artvin Hopaspor, 1961 yılında Hopa'da kurulan bir spor kulübüdür. Renkleri mor-beyazdır. Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmektedir.

1961 senesinde kurulan kulüp, 1984'te 3. Ligin kurulmasıyla 3. Lig'e alındı. İlk sezonu olan 1984-1985 sezonunda 3. Lig'de şampiyon olarak Türkiye 2. Futbol Ligi'ne yükseldi. Aynı sezon küme düşerek tekrar 3. Lig'de oynamaya başladı.
1995-1996 sezonunda 3. Lig'de şampiyon olan takım, Türkiye 2. Futbol Ligi'ne yükseldi. 5 sezon bu ligde şimdiki adıyla Süper Lig'e yükselmek için mücadele eden takım 2000-2001 sezonunda bu ligden, 2001-2002 sezonunda da 2. Lig B Grubu'ndan düştü. 2 sene 3. Lig'de mücadele eden takım buradan da düşünce ertesi sezon Artvin 1. Amatör Lig'de şampiyon oldu, 3. Lig'e yükselmek için oynadığı play-off maçlarını da kazanınca 3. Lig'e yükseldi. 2007-2008 sezonunda tekrar 3. Lig'den düşen takım 8 sezon Artvin 1. Amatör Lig'de oynadıktan sonra Bölgesel Amatör Ligi'ne yükseldi.
2017-18 Bölgesel Amatör Liginde 3. grubu 55 puan ile şampiyon tamamlayan Artvin Hopaspor play-off oynamaya hak kazandı. Play-off birinci turunda Fatsa Belediyespor'a 2-1 yenilen takım ikinci turda Ağrı 1970 Spor'u uzatma sonucunda 2-0 yenerek 10 sezon aradan sonra profesyonel lige geri döndü.
2018-19 3. Lig 1. Grup'ta yer alan Artvin Hopaspor Tolgay Kerimoğlu ile başladığı sezonda 16. haftanın ardından Sinan Bayraktar yönetiminde ligde mücadele etti. 32 maçta 10 galibiyet, 12 beraberlik ve 10 mağlubiyet aldı. 42 puan toplayarak grubunu 7. tamamladı.
2019-20 sezonunda 3. Lig 1. Grubu 5. sırada tamamlayarak 2. Lig'e yükselmek için play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde 24 Erzincanspor'a 4-2 kaybederek finale yükselemedi.
2021-22 Sezonunda 3. Ligde sezonu 5. Sırada tamamlayarak 2. Lig'e yükselmek için play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Belediye Kütahyaspor'u toplamda iki maçta 2-1 yenerek finale yükseldi. Finalde Arnavutköy Belediyespor'a 1-0 kaybederek 2. Lig'e yükselemedi ayrıca o sezon Türkiye Kupası'nda 3. Turda Kayserispor ile eşleşti uzatmalara giden maçı 3-0 kaybederek turnuvaya veya etti.
2022-23 Sezonu 3. Lig'i 6. Sırada tamamlayarak 2. Lig'e yükselmek için play-off oynama hakkı elde etti. Play-off 1. Turunda Efeler 09'a 1-0 yenilerek 2. Tur'a yükselemedi.

3. Lig
Şampiyonluk (2) : 1984-1985, 1995-1996
Play-Off Final (1): 2021-2022
Play Off Yarı Final (2) : 2019-2020, 2022-2023

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1) : 2017-2018

Amatör Lig
Artvin 1. Amatör Şampiyonluk (4) : 2004-2005, 2010-2011, 2013-2014, 2015-2016

1. Lig: 6 sezon
1985-1986, 1996-2001

2. Lig: 12 sezon
1984-1985, 1986-1996, 2001-2002

3. Lig: 13 sezon
2002-2004, 2005-2008, 2018-2026

Bölgesel Amatör Lig: 3 Sezon
2016-2018, 2026-

Amatör Lig: 30 sezon
1961-1984, 2004-2005, 2008-2016

Not: Tablo son 10 sezonu göstermektedir. Ayrıntılar ve geçmiş sezonlar için Ana Maddeye bakınız.

 Dursun Karamustafa (198?-198?)
 Cesarettin Alptekin (1987)
 İlyas Akçay (1997-1998)
 Dursun Karamustafa (1998-1999)
 Kemal Dikmen (1999)
 Dursun Karamustafa (2000)
 Yaşar Elmas (2001-2002)
 Kemal Dikmen (2002)
 Dursun Karamustafa (2003-2004)
 Kemal Dikmen (2005-2006)
 Şevki Tonyalı (2008)
 Behçet Lokumcu (2008-2009)
 Behçet Lokumcu (2012-2013)
 Behçet Lokumcu (2016)
 Sinan Bayraktar (2019-2020)
 Sadi Tekelioğlu (2020-2021)
 Osman Özdemir (2021-2022)
 Kadir Kar (2022)
 Osman Özdemir (2022-2023)
 Orhan Gümüşkaya (2023)
 Cafer Aydın (2023-2024)
 Taner Araz (2024)
 Ertürk Koray Balcıoğlu (2024-)

TFF.org'da Artvin Hopaspor 
Instagram'da Artvin Hopaspor 
Facebook'ta Artvin Hopaspor 
X'te Artvin Hopaspor

Kütahyaspor, Kütahya'yı 2. Lig'de temsil eden mavi-lacivert renklere sahip bir futbol takımıdır.

23 Mayıs 1966 tarihinde Dumlupınarspor, Dağcılık, Kütahya Gençlik ve Alayunt Gençlik takımlarının birleşmesiyle kurulan Kütahyaspor, 26 Mayıs günü Kütahya Ekspres Gazetesi'nde yayımlanan tüzüğü ile resmen kurulmuştur.

Kütahyaspor, profesyonel liglere 1966-67 sezonunda 16 takımlı Türkiye Profesyonel 2. Ligi Beyaz Grup'tan katıldı.
Kütahyaspor, 1966-67 ve 1969-70 sezonu arasında mücadele ettiği 4 sezonda çıktığı 132 maçta 73 galibiyet, 19 beraberlik ve 40 yenilgi aldı. Bu sonuçlarla takım %55,30 galibiyet ve 62,50 başarı yüzdesi yakaladı.

Mavi lacivertli takımın lige katıldığı sezon 10 kulüp daha kuruluş aşamalarını tamamlayarak 2. Lig'den profesyonel liglere katıldı. Bu yüzden bir önceki sezon 2. Lig'de iki grupta 22 olan takım sayısı, 1966-67 sezonunda 33 takıma yükseldi.
Kütahyaspor ilk profesyonel maçına 19 Eylül 1966 tarihinde Şekerspor karşısında çıktı ve mücadele Şekerspor'un 4-1 üstünlüğüyle sona erdi. Bu maçta Kütahyaspor'un tek golünü atan Ertuğrul Çağlar, Kütahyaspor'un profesyonel liglerdeki ilk golünü kaydetmiş oldu.
Kütahyaspor, ligdeki ilk galibiyetini 2 Ekim 1966'da de Toprakofis'e karşı 1-0'lık sonuçla aldı. Takım, Türkiye Kupası'nda iki ön eleme geçtikten sonra 2. Kademe'de Bandırmaspor'a 3-1 kaybetti ve elendi. Kütahyaspor o sezonu 16 galibiyet ve 5 beraberlikle 37 puanla 3. bitirdi.
1967-68 sezonunda 20 takımlı 2. Lig'de başarılı bir grafik sergileyen Kütahyaspor, 38 maçta 49 puan aldı ve 4. oldu. Türkiye Kupası'nda ise 1. Kademe'de Altınordu'ya elendi. Ertesi sezon inişli çıkışlı bir grafik sergileyen mavi lacivertli takım, 18 takımlı ligin son haftalarında seri galibiyetler alarak alabildi ve 39 puanla sezonu 3. bitirdi. Kütahyaspor, 1969-70 sezonunda ise son 20 haftada 15 galibiyet alarak lig sonunda 40 puanla 3. oldu. Türkiye Kupası'nda ise tarihinin en büyük başarısını elde ederek yarı finale yükselse de bu turda Eskişehirspor'a elendi ve kupaya veda etti.

Kütahyaspor, 2. Lig Beyaz Grup'ta mücadele ettiği 1970-71 sezonunu 10 galibiyet ve 13 beraberlik alarak 33 puanla ve averajla Sivasspor ve Zonguldakspor'un önünde 4. sırada tamamladı. Türkiye Kupası'nda ise 1. Kademe'de Mersin İdman Yurdu'na iki maç sonunda elendi. Ertesi sezon daha kötü bir grafik çizen mavi-lacivertliler ligde 30 puanla 7. olabildi, kupada ise mücadele etmedi. 1972-73 sezonunda ise Kütahyaspor, 30 maçta 8 galibiyet ve 10 beraberlik alarak 26 puanla düşme hattının iki puan üstünde ligde kalmayı başardı. 1973-74 sezonunda da iyi bir performans gösteremeyen Ege ekibi ligi yine düşme hattının iki puan üstünde, 27 puanla, 11. sırada tamamladı. 1974-75 sezonunun ilk galibiyetine 13. haftada Tirespor karşısında ulaşan Kütahyaspor, ikinci yarıdaki performansı sayesinde 16 takımlı ligi averajla 13. sırada tamamladı ve ligde kaldı.
1975-76 sezonunda Kütahyaspor, 2. Lig Beyaz Grup'ta yalnızca 6 galibiyet aldı ve 24 puan toplayabildi. 16 takımlı ligde Ankara Demir ve Konya İdman Yurdu ile aynı puanda ligi bitiren mavi-lacivertliler averajla ligi son sırada tamamladı ve 3. Lige düştü. Dört sezon aradan sonra yer aldığı Türkiye Kupası'nda ise 3. Kademe'de Antalyaspor'a elendi. Mavi-lacivertliler, 1976-77 sezonunda 3. Lig Kırmızı Grup'ta mücadele etti ve iyi başladığı ligin son haftalarında istediği sonuçları alamayarak 17 puanla, averajla düşen Kastamonuspor'un önünde, 8. oldu. Türkiye Kupası'nda ise Eskişehirspor'un amatör takımına 2-1 kaybederek 1. Kademe 1. Etap'ta elendi. Ertesi sezon 3. Lig Kırmızı Grup'un ilk yarısını 2 galibiyet ve 4 beraberlikle tamamlayan Kütahyaspor, lig sonunda 7 galibiyet 6 beraberliğe ulaşsa da, 24 maçın sonunda 20 puanla 11. oldu ve Amatör Lig'e düştü. 1978-79 sezonu 3. Lig'e terfi maçlarında sırasıyla Burdurspor, Hacettepe, Muğlaspor ve Amasyaspor'u eleyen Kütahyaspor, Alibeyköyspor'la birlikte 3. Lig'e yükselmeyi başardı. 1979-80 sezonunda ise 36 maç sonunda 36 puan toplayan mavi-lacivertliler ligi 6. sırada bitirse de o sezon 3. Lig'in kaldırılıp tüm takımların 2. Lig'e alınmasıyla yeniden 2. Lig'e yükseldi.

1980-81 sezonuna 2. Futbol Ligi Grup A'da başlayan Kütahyaspor, çok iyi başlamadığı ligi 11 galibiyet ve 10 beraberlik alarak 32 puanla ve averajla Aydınspor'un ardında 10. sırada bitirdi. Türkiye Kupası'nda ise 4. Kademe'de Sakaryaspor'a elendi. Bir sonraki sezon B Grubu'nda yer alan mavi-lacivertliler, önceki sezona göre daha kötü bir grafik çizerek 28 maç sonunda 7 galibiyet ve 9 beraberlikle ligde 23 puanla 11. olabildi, kupada da 2. Kademe'de Burdurspor'a iki maç sonunda elendi. 1982-83 sezonunda ise Kütahyaspor, mücadele ettiği 2. Futbol Ligi C Grubu'nda 13 beraberlikle ligin en çok berabere kalan takımı oldu ve 30 maç sonunda 10 galibiyet ve 7 yenilgi alarak ligi 33 puanla 5. bitirmeyi başardı. 1983-84 sezonunda yeniden B Grubu'nda yer alan Kütahya temsilcisi yenilgilerle başlayan sezonun son haftalarında toparlandı ve ligi 28 puan ve averajla Alibeyköyspor'un önünde 11. sırada tamamladı. 1984-85 sezonuna 4 maçta 3 galibiyetle başlayan Kütahyaspor, sonraki 8 haftada galibiyet alamadı. Ligin ikinci yarısında büyük bir düşüş yaşayarak 11 maç galibiyet özlemi çekerek, düşme hattına indi. Ligde kalmak için son 4 haftada 4 galibiyete gereksinimi olan mavi-lacivertliler, ligde kalma savaşı veren Muğlaspor'u yenemeyerek 3 galibiyet ve 1 beraberlik alınca Muğlaspor ve Burdurspor'un 1 puan arkasında 25 puanla 15. oldu ve 3. Lig'e düştü.
1985-86 sezonunda Kütahyaspor, 3. Lig 8. Grup'ta 20 maçta 13 galibiyet ve 4 beraberlik alarak 30 puan topladı ve Sönmez Filamentspor'un ardından ikinci oldu. Bir sonraki sezon daha iyi bir performans sergileyen Ege temsilcisi 30 maç sonunda 19 galibiyet ve 9 beraberlik alıp sadece 2 kez kaybetti ve kendisi gibi 47 puan toplayan Gölcükspor'u averajla geçip şampiyon olarak 2. Lig'e yükseldi. Türkiye Kupası'na ise 2. Kademe'de bir diğer Kütahya temsilcisi TKİ Tavşanlı Linyitspor'a 3-0 kaybederek veda etti. Mavi-lacivertliler, galibiyete 3 puan verilen sistemin ilk kez uygulandığı 1987-88 sezonunda 2. Futbol Ligi Grup B'de yer aldı ve kötü başladığı sezonun ikinci yarısında toparlanarak ligi 45 puanla 8. bitirdi. Türkiye Kupası macerası ise Uşakspor'a penaltılarla kaybettiği 2. Kademe'de sona erdi. Ertesi sezon yine Grup B'de yer alan Kütahyaspor, sezon sonunda 44 puan toplayarak düşme hattının 1 puan üzerinde ve averajla Beykoz'un bir sıra önünde 13. olup ligde kaldı. 1989-90 sezounda da etkili bir performans gösteremeyen mavi-lacivertliler, 32 maç sonunda 41 puan toplayarak, ligi 12. sırada tamamladı.

Kütahyaspor, 1990-91 sezonunda yer aldığı 2. Lig B Grubu'nu 10 galibiyet ve 8 beraberlikle bitirip 38 puan ve averajla Gönenspor'un arkasında 16. oldu ve 3. Lig'e düştü. 1991-92 sezonuna 3. Lig 6. Grup'ta başlayan Ege temsilcisi, 34 maç sonunda topladığı 75 puanla Yeni Turgutluspor'u geride bıraktı ve 22 galibiyet ve 9 beraberlikle şampiyon olarak 2. Lig'e yükselmeyi başardı. 1992-93 sezonunda 2. Lig 3. Kademe Grubu'nda 8. olarak 3. Klasman Grubu'na kalan Kütahyaspor, bu grupta da 20 puan topladı ve 4. oldu. Ertesi sezon 2. Lig 3. Kademe Grubu'nda 12 puanla 10. olarak yine 3. Klasman Grubu'na kalan Mavi Şimşekler, bu grupta da 5 puan topladı ve 8. olarak bir kez daha 3. Lig'e düştü. 1994-95 sezonunda 3. Lig 5. Grup'ta yer alan Kütahyaspor 7 galibiyet 4 beraberlikle 26 puan topladı ve 12. oldu.
Kütahyaspor'un 1995-96 sezonunda 3. Lig 6. Grup'ta 7 galibiyet 7 beraberlikle 28 puan toplayarak ve 12. oldu ve ligde kalmayı başardı. Bir sonraki sezon 5. Grup'ta yer alan Mavi Şimşekler, 14 galibiyet 5 beraberlik alıp 47 puanla 5. oldu. 97-98 sezonunda bir önceki sezona göre daha başarılı bir grafik çizen Kütahya temsilcisi 69 puan topladı ve şampiyon Petrol Ofisi'nin ardından ikinci oldu. Ertesi sezon 5. Grup'ta 14 galibiyet 9 beraberlik alan Kütahyaspor, 51 puan topladı ve 3. sırayı elde etti. 1999-2000 sezonunu 3. Lig'de 7. Grup'ta geçiren Ege temsilcisi, 11 galibiyet 6 beraberlik elde etti ve 39 puan topladı ve 5. oldu.

2000-01 sezonuna 3. Futbol Ligi 5. Grupta başlayan Kütahyaspor, çok iyi başlamadığı ligin ilk yarısının son haftalarında toparlandı ve 34 maçlık sezonun ilk yarısını lider Uşakspor'un 1 puan ardında 2. sırada tamamlayıp 21. haftada da liderliğe yükseldi. 12 hafta liderliğini sürdüren Kütahyaspor, 32. haftada Kemerspor, 33. haftada da en yakın rakibi Uşakspor'a kaybederek liderliği Uşakspor'a devretti ve ligi 2. sırada tamamladı. Sezon sonunda Türkiye Futbol Federasyonunun aldığı kararla Türkiye futbol liglerinin statülerinde yaşanan değişimler sonucunda Kütahyaspor ligi ilk üç sırada tamamladığı için yeni kurulan 2. Lig B Kategorisi'ne yükseldi. 

Bir sonraki sezon 2. Lig B Kategorisi 3. Kademe grubunda 11 puanla 9. olan mavi-şimşekler, klasman grubunu da 5. sırada tamamladı. 2002-2003 sezonunda 2. Lig B Kategorisinde kademe grupları kaldırılarak A, B ve C Grupları oluşturuldu ve lig sistemine geçildi. Bu sezonda A Grubunda yer alan Kütahyaspor, 34 maçta yalnızca 7 galibiyet ve 5 beraberlik alıp 26 puanla son sırada kaldı ve 3. Lig'e düştü. 2003-04 sezonunda 3. Lig 4. Grup'ta yer alan mavi şimşekler, 32 maç sonunda 39 puanla 14. oldu ve Orhangazi Döktaşspor'un üç puan önünde ligde kalmayı başardı. Bir sonraki sezonunda yine aynı grupta yer alan Kütahya ekibi önceki sezona göre daha başarılı bir grafik çizerek 43 puanla sezonu 7. tamamladı. 2005-06 sezonunda ise 3. Lig 3. Grup'ta yer alan Kütahyaspor, ilk 15 haftada 2 galibiyet alabildiği grubu, son haftalarda toparlanarak düşme hattının üç puan üstünde 32 puanla 14. sırada tamamladı ve lige tutundu. 2006-07 sezonunda 3. Lig 3. Grup'ta inişli çıkışlı bir grafik sergileyen mavi lacivertli takım, ligi averajla Aydınspor'un arkasında 36 puanla 10. sırada bitirdi. 2007-08 sezonuna yine 3. Lig 3. Grup'ta başlayan Kütahyaspor, beş farklı teknik direktörle çalıştığı sezonda istikrarsız bir görüntü çizdi. Son haftaya düşme hattının üstünde giren takım, Torbalıspor'la 0-0 berabere kalınca, aynı hafta Muğlaspor'u y

Bolu Atatürk stadyumu Bolu'da 9000 kapasiteli olan stadyumdur. Boluspor'un iç saha maçlarına ev sahipliği yapan stadyum çok amaçlı kullanılabilir. 1958 yılında hizmete girmiştir.
Stadyumun zemini çim ve futbol sahasının drenajı mevcuttur. Çim sahanın su ihtiyacı artezyen suyundan 60 tonluk su deposuna santraviç motorları ile depoya basılarak sahayı sulama işlemi yapılmaktadır. Altı kulvarlı atletizm pisti vardır. Tribünlerin altında hakem, müşahit ve sporcu soyunma odaları, bisiklet eğitim merkezi, iş atölyeleri ve depolar bulunmaktadır.
1999 yılında bakıma alınarak basın ve protokol tribünlerinde gerekli değişiklik yapılmıştır. Depremde zarar gören kapalı tribünün girişe göre sağ tarafta bulunan bloğun beton üst çatı örtüsü ve kale arkaları tribünleri yıkılmıştır. 2000 yılı sonunda bakım ve onarım çalışmaları ile tesise kapalı tribünün kolon güçlendirilmeleri yapılmıştır. 2002 yılında pazar tarafındaki kale arkası yapılmıştır. Diğer kale arkası ise yapılamamıştır. 2006-2007 sezonunda turnikeli sisteme geçilmiştir, ayrıca döner panolu reklam sistemine geçilmiştir.
Atatürk Stadyumu'nda 2008 yılında birçok yenilik olmuştur. Kapalı tribünün üstündeki beton çatı kaldırılmış ve uzay çatı diye bildiğimiz çatı sistemi ile kapanmıştır. Kapalı tribünün kenarlarına tribünler yapılmıştır ve pazar tarafındaki kale arkasıyla birleştirmek için kamera kabinleri için bir bina şeklinde bölüm yapılmıştır, aynı işlem 17 Temmuz Spor Salonu tarafına da uygulanmıştır.
Stadın tel örgüleri kaldırılmıştır. Soyunma odaları yenilenmiştir. Misafir seyirci bölümü daha öncelerinde pazar tarafındaki kale arkasının kapalıdan tarafındaki bölümden kapalı tribünün 17 Temmuz Spor Salonu tarafına alınmıştır. Stadın tamamı koltuklandırılmıştır. Maraton tribünün üstünde uzay çatı ile kapanmıştır. elektronik skorborda geçilmiştir, ayrıca stadyumda ses sistemi dahil birçok yenilik olmuştur.
Kayseri Atatürk Stadyumu'nun ışıklandırma sistemi 2009 senesinin başında alınarak stada takılmak için çalışmalara başlanmıştır. Işıklandırma sistemi 2009-2010 sezonunda devreye girmiş ve stadyum gece maçları için uygun hale gelmiştir. 2017-2018 sezonunda ise reklam panoları görüşmesi sonucunda rulopan reklam tabelaları kaldırılıp led reklam panoları devreye girmiştir
Trendyol 1.Lig'in 2024-2025 sezonunun 25. Haftasında oynanan Amed Sportif Faaliyetler mücadelesi sonrası stadyum depreme dayanıklı olmadığı ve elektrik tesisatının uygun olmadığı için kapatılmıştır.
2025-2026 sezonu öncesinde stadyumun maraton ve kapalı tribünleri kapatıldı ve önlerine protatif tribünler inşa edildi aynı zamanda seyirciler karşılaşmalara gösterilen ilgiye bağlı açılan kale arkası tribüne alınmış ve kapasite 2.454 kişi ile sınırlandırılmıştır

Bulgaristan millî futbol takımı, Bulgaristan'ı uluslararası arenada temsil eden futbol takımıdır. Takım maçlarını Sofya'daki Vasil Levski Ulusal Stadyumu'nda oynamaktadır. Yıllarca uluslararası maçlarda birçok üst sıralardaki takımları yenmelerine rağmen 2004 Avrupa Futbol Şampiyonasından bu yana herhangi bir turnuvanın içerisinde yer alamadılar.

Bulgaristan millî futbol takımı 1922 yılında kuruldu. 1923 yılında Bulgaristan Futbol Birliği kuruldu. 21 Mayıs 1924 tarihinde Bulgaristan ilk maçında Avusturya ile karşılaştı ve maç 6-0 yenilgi ile sonuçlandı. 1931, 1932 ve 1976
yıllarında üç kez Balkan Şampiyonu olan Bulgaristan, 1956 Yaz Olimpiyatları'nda üçüncülük, 1968 Yaz Olimpiyatları'nda ise ikincilik elde etti. Dünya Kupası finallerine yedi, Avrupa Şampiyonası finallerine ise iki kez katılan Bulgaristan, en en iyi derecesini ABD'de düzenlenen 1994 FIFA Dünya Kupası'nda dördüncülük alarak elde etti.
Bulgaristan millî futbol takımının katıldığı ilk Dünya Kupası, Şili'de düzenlenen 1962 FIFA Dünya Kupası oldu. Macaristan, İngiltere ve Arjantin'le aynı grupta yer alan Bulgaristan, Arjantin'e 1-0, Macaristan'a ise 6-1 yenildikten sonra tek puanı golsüz berabere kaldığı İngiltere'den aldı ve grup sonuncusu olarak turnuvadan elendi. Bulgaristan, hemen ardından gelen 1966 FIFA Dünya Kupası'nda da yer almasına karşın grupta Brezilya'ya 2-0, Portekiz'e 3-0 ve Macaristan'a 3-1 yenildi. Bu kez puan alamadan grup sonuncusu olan Bulgaristan yine tek gol atarak turnuvayı tamamladı. 1970 FIFA Dünya Kupası'nda Peru'ya 3-2, Batı Almanya'ya ise 5-2 yenilen Bulgaristan, sadece Fas'la 1-1 berabere kalarak kupayı bir puan alarak grup üçüncüsü olarak tamamladı ve 3 kez üst üste katıldığı Dünya Kupasından da grup maçları sonucunda elenmiş oldu.
elendiler. 1974 FIFA Dünya Kupası'na 0-0'lık İsveç beraberliğiyle başlayan Bulgaristan, Uruguay'la da 1-1 berabere kalarak gruptan çıkma şansını son grup maçına taşıdı. Ancak Hollanda karşısındaki 4-1'lik yenilgi neticesinde grubu üçüncü sırada tamamlayarak turnuvadan elendi. 1986 FIFA Dünya Kupası'nda İtalya maçını 1-1 bitiren Bulgaristan, Güney Kore ile de 1-1 berabere kaldı. Arjantin karşısında ise 2-0 kaybedip grubu üçüncü sırada tamamladı ve kupadan elendi.
1994 FIFA Dünya Kupası'na 3-0'lık Nijerya yenilgisiyle başlayan Bulgaristan, 4-0'lık Yunanistan ve sonrasındaki 2-0'lık Arjantin galibiyetiyle tarihinde ilk kez gruptan çıktı. Son 16'da Meksika'yı penaltılar ile eleyen Bulgaristan, çeyrek finalde ise Almanya'yı 2-1 yenmesine karşın yarı finalde aynı skorla İtalya'ya kaybederek final şansını yitirdi. Üçüncülük maçında ise İsveç'e 4-0 yenilerek Dünya Kupası tarihindeki en iyi derecesini elde etti.
Tarihindeki ilk Avrupa Şampiyonası katılımını 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda gerçekleştiren Bulgaristan, ilk maçında İspanya ile 1-1 berabere kalırken 2. maçta Romanya'yı 1-0 yendi. Son grup maçını ise Fransa'ya 3-1 kaybederek grup üçüncüsü oldu ve elendi. 1998 FIFA Dünya Kupası'na golsüz Paraguay beraberliği ile başlayan Bulgaristan, Nijerya'ya 1-0, İspanya'ya ise 6-1 kaybederek kupadan elendi. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonasında İsveç,
Danimarka ve İtalya ile eşleşen Bulgaristan, tüm maçlarını kaybedip sonuncu olurken yediği 9 gole karşılık sadece 1 gol atabildi.

Bulgaristan millî futbol takımı maçlarını 43.632 kişi kapasiteli Vasil Levski Ulusal Stadyumu'nda oynamaktadır. Vasil Levski resmi olarak 1953 yılında açıldı ve 1966, 2002 yıllarında yeniden inşa edildi. UEFA Avrupa Ligi final maçları için stad uygun hale getirildi. 2006-2007 UEFA Şampiyonlar Ligi sırasında stadyum Barcelona, Chelsea, Werder Bremen gibi takımlarla mücadele eden Levski Sofya maçlarını burada oynamıştır. Bulgaristan millî futbol takımı içeride olan maçları burada oynanmaktadır. Bulgaristan Kupası finalleri ve birçok atletizm yarışmaları da burada oynanılmaktadır.
4 Kasım 2011 tarihinde Gençlik ve Spor Bakanı Svilen Neykov tarafından Bulgaristan'a yeni ulusal stad yapılacağını açıkladı.
Stadyuma "Arena of the Rose" adı verilecek ve Uluslararası Havaalanı'nın yanına inşa edileceği ve stadyumda 60.000 koltuk kapasiteli olacağı açıklandı.

FIFA Dünya Kupası

Yarı final (1): 1994
Avrupa Futbol Şampiyonası

Çeyrek final (1): 1968
Yaz Olimpiyatları'nda futbol

İkincilik (1): 1968
Üçüncülük (1): 1956
Balkan Kupası

Şampiyonluk (3): 1931, 1932, 1973, 1976
İkincilik (2): 1935, 1936
Üçüncülük (1): 1933

  Şampiyon    İkincilik    Üçüncülük    Dördüncülük    Yükseldi   Aynı ligde kaldı   Düştü     Finaller ev sahibi

Aşağıdaki oyuncular, 4 Eylül 2025'te İspanya'ya ve 7 Eylül 2025'te Gürcistan'a karşı oynanacak 2026 FIFA Dünya Kupası elemelerine çağrıldı.

Bursa Merinos Stadyumu, 1938 yılında hizmete açılan Merinos Yünlü Kumaş fabrikası bünyesinde bulunan Merinos Spor Kulübünün yıllarca kullandığı ve toprak zeminli Merinos Futbol sahasıdır.
Merinos Fabrikasının özelleştirme kapsamına alınmasından sonra sahanın korunabilmesi amacı ile Merinos Fabrikası ile Bursa Valiliği arasında bir anlaşma yapılarak sahanın bulunduğu arsa Bursa İl Özel İdaresine devredildi. Özel idare tarafından GSGM ile yapılan ortak proje ile Merinos Stadı yeniden ve sentetik çim zeminli olarak inşa edilerek GSİM'ye devroldu. GSİM de Bursaspor'un kullanımına tahsis etti. Stadyumda Bursaspor Altyapı, Bursa Merinos futbol takımları çalışma yapmakta ayrıca, Bursa'daki her türlü resmi futbol lig maçları oynanmaktadır.

Stadın kapasitesi 4000'dir. 1 yan ve 1 kale arkası tribününden oluşmaktadır. Yan tribünün üstü kapalı, kale arkasının ise açıktır.

Bursa Merinosspor, Bursa merkezli Türk eski spor kulübüdür. 1938'de kurulmuş olup, 2015 yılında kapanmıştır. 2017 yılında Merinos 1938 Spor Kulübü adıyla alternatif bir kulüp kurulmuş ve Bursa Merinosspor ruhunun yaşatılması amaçlanmış olsa da 2022'de Hacivatspor adını almış, Süper Amatör Lig'de mücadele eden Hacivat Mahallesi SK ise Bursa Merinosspor adını alarak kulüp ruhunun yaşatılmasını sağlamıştır.

Kulüp 1937 yılında Bursa'da Merinos fabrikasına bağlı olarak kurulmuştur. Bursa Futbol Ligi'nde dört şampiyonluk yaşamıştır. Bursa'daki üst düzey kulüplerden biriyken Orhan Şeref Apak'ın Bursa'ya ziyareti sırasında profesyonel olmak için başvurmuş ancak Bursaspor profesyonel yapılınca amatörde kalmıştır. Uzun yıllar Amatör Lig'de yer alan kulüp; futbol, basketbol, güreş, yüzme, sutopu, voleybol ve tenis gibi dallarda etkinlik gösterirken futbol takımı, 1990 yılında Türkiye 3. Ligi'ne yükselmiş ve profesyonelleşmiştir.
Ancak Merinos fabrikasının özelleştirme kapsamına alınması kulübün maddi gücünü azalttığından kapanma tehlikesine karşı Bursaspor ile pilot takım uygulamasına geçilmiş, futbol şubesi şirket haline dönüştürülüp, %99.9 hissesi Bursaspor Kulübüne devredilmiştir. 2002 yılında Türkiye 2. Ligi'ne yükselen kulüp, 2006 yılında 3. Lige, 2008'de de Süper Amatör Lige düşmüştür.
Bursaspor eski teknik direktörü Bülent Korkmaz tarafından 1. Lig'e hatta Süper Lig'e çıkarılması gerektiği vurgulanmış, sonraki teknik direktör Samet Aybaba'da bu kararı desteklemiştir. Ancak kulüp 2007-08 sezonu son maçında evinde Darıca Gençlerbirliği'ne 0-1 yenilip Bursa Süper Amatör Küme'ye düşmüştür. 2010-11 sezonundan 2012-13 sezonuna kadar Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmiştir. 2012-13 sezonu sonunda Bursa Süper Amatör Küme'ye düşmüştür. 2015 yılı itibarıyla kulüp tamamen kapanmıştır.
2017 yılında, "Merinos 1938 Spor" adıyla alternatif kulüp kurulmuş olup Bursa 2. Amatör Ligde mücadele etmeye başlamış, Bursa Merinosspor ruhunun yaşatılması amaçlanmış olsa da kulüp 2022-23 sezonu öncesinde Hacivatspor adını almış, Süper Amatör Ligi'nde mücadele eden Hacivat Mahallesi SK ise adını Bursa Merinosspor olarak değiştirmiş ve kulüp ruhunun yeniden yaşatılması sağlanmıştır.
Kulüp maçlarını 4495 kapasiteli Bursa Merinos Stadyumu'nda oynamıştır.

2. Lig: 4 sezon
2002-2006

3. Lig: 14 sezon
1990-2002, 2006-2008

Bölgesel Amatör Lig: 3 sezon
2010-2013

Amatör Lig: 54 sezon
1938-1990, 2008-2010

TFF.org'da Bursa Merinosspor

Bursaspor 1974-75 sezonunda İrlanda'nın Finn Harps FC takımına karşı oynadığı maçla beraber Avrupa serüvenine başlamıştır. UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda ki ilk sezonunda sezonunda çeyrek final gören Bursaspor, benzer başarıyı, 1995-96 sezonunda UEFA Intertoto Kupası'n da Nejad Bijedić yönetiminde çeyrek finale çıkarak yapmış, bu turda Almanya'dan Karlsruher'ya elenmiştir.
UEFA Şampiyonlar Ligi'nde ilk kez 2009-2010 sezonunda Süper Lig şampiyonu olarak katılan Bursaspor, C Grubu'nda Manchester United, Valencia ve Rangers takımlarıyla mücadele etti ve Şampiyonlar Ligindeki ilk puanını Rangers karşısında aldı. UEFA Avrupa Liginde ilk kez 2011-12 sezonu da boy gösteren Bursaspor, üst üste dört kez (2011-12, 2012-13, 2012-13, 2014-15) bu kupada yer almıştır.

2009-2010 sezonunda Süper Lig şampiyonu olan Bursaspor, 2010-2011 sezonunda doğrudan Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele etme hakkı kazandı. C Grubu'nda Manchester United, Valencia ve Glasgow Rangers takımlarıyla mücadele eden takımımız ilk puanını Glasgow Rangers karşısında aldı.

Bursaspor, UEFA Avrupa Ligine 2011-2012, 2012-2013, 2013-2014 ve 2014-2015 sezonlarında katıldı. 2011-2012 sezonunda Süper Ligde 3. olduğu için Avrupa Ligi'nde oynamaya hak kazanan yeşil beyazlılar 2012-2013 sezonunda ise bir önceki sezon Türkiye Kupası finalisti olması nedeniyle Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazandı. 2012-2013 sezonunu 4. sırada bitiren Bursaspor 2013-2014 sezonunda da ülkemizi UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu'nda temsil etme hakkını kazandı. 2013-2014 sezonunda Süper Ligi 8. sırada bitiren Bursaspor, UEFA'nın Eskişehirspor ve Sivasspor hakkında almış olduğu men kararı nedeniyle UEFA Avrupa Ligi 2. Ön Eleme Turu'na alındı..

Bursaspor, Avrupa'da ilk mücadelesini 1974-75 sezonunda UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda verdi. 1973-74 sezonunda Türkiye Kupası finalisti olması nedeniyle bir sonraki sezon UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda ülkemizi temsil etme hakkı kazanan Bursaspor, kupada çeyrek final oynaması başarısı elde etti. Bu başarı o zamana dek bir Türk takımının Avrupa'da elde etmiş olduğu en büyük başarı oldu. Bursaspor UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda 2.kez ise 1986-1987 sezonunda boy gösterdi. Bir önceki sezon Türkiye Kupasını kazandığı için Kupa Galipleri Kupasında mücadele etme hakkı elde eden Yeşil-Beyazlılar ilk turda Ajax takımına elenerek kupaya erken veda etti.

1986-87 sezonu başında Avrupa kupa Galipleri Kupası ilk turunda Hollanda'nın ünlü ekibi Ajax'la eşleşen yeşil beyazlılar, iki maçta da yenilerek kupanın dışında kaldılar. Bursaspor'u eleyen Ajax o yıl kupayı kazanan takım oldu.

Bursaspor 1995-1996 sezonunda ülkemizi bu sefer UEFA tarafından ilk kez uygulanmaya konan UEFA Intertoto Kupası'nda temsil etti. Ligi 6.sırada bitirdiği için Gençlerbirliği ile birlikte bu kupada mücadele etme hakkını kazandı ve çeyrek finale çıkma başarısını göstermiştir. Çeyrek finalde Almanya'dan Karlsruher'ya elenmiştir.

UEFA Kupa Galipleri Kupası Çeyrel Final: 1975
UEFA Intertoto Kupası Çeyrek final: 1995

Türk takımlarının Avrupa kupaları tarihi

Bursaspor.org.tr Avrupa Tarihi

Bursaspor'un kadın voleybol şubesidir. Forma renkleri yeşil-beyazdır.

1973 yılında Bursa Atatürk Spor Salonu'nun açılmasıyla birlikte kulübün kadın voleybol şubesi kurulmuştur. Mahalli liglerde 2 yıl mücadele eden kulübün kadın voleybol takımı, mahalli liglerin 2 yıl sonra kapatılması sonucunda kapanmak zorunda kalmıştır.
1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren tekrar voleybola yatırım yapmaya başlayan kulüp antrenör Ömer Turhan yönetiminde 1997 yılında Türkiye Bayanlar 2. Ligi'ne yükselmiştir. Burada bir sezon geçirdikten sonra 1998-99 sezonunda Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi'ne yükselme başarısı göstermiştir. 3 sezon bu ligde mücadele eden kulüp, maddi imkansızlıklar nedeniyle 2000-01 sezonu sonunda liglerden çekilmek zorunda kalmıştır.
2009 yılında tekrar voleybol altyapı çalışmalarına başlayan kulüp 2011-12 sezonunda Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi'nde grubunu namağlup tamamladıktan sonra oynadığı play-off karşılaşmalarında da bu başarısını sürdürerek Türkiye Kadınlar İkinci Ligi'ne yükselmiştir. 4 sezon burada mücadele ettikten sonra 2015-16 sezonu sonunda Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'ne yükselmiştir. Burada 2 sezon geçiren kulüp maddi imkansızlıklar nedeniyle 2018-19 sezonu başında bir kez daha kapatılmıştır.

1997-98 Türkiye Bayanlar 2. Ligi (bir üst lige yükselmiştir)
1998-99 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 9.'su, play-off ön eleme
1999-00 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 13.'sü
2000-01 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 14.'sü (ligden çekilmiştir)
2011-12 Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi, Grup 1.'si (bir üst lige yükselmiştir)
2012-13 Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi, Normal Sezon 6.'sı
2013-14 Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi, Normal Sezon 4.'sü
2014-15 Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi, Normal Sezon 3.'sü
2015-16 Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi, Normal Sezon 1.'si, Final Grubu 1.'si (bir üst lige yükselmiştir)
2016-17 Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi, Normal Sezon 5.'si
2016-17 Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi, Normal Sezon 5.'si (ligden çekilmiştir)

Bursaspor - Voleybol resmi site

Bursaspor TV, 16 Haziran 2009 tarihinde Murat Yanıklar tarafından kurulan kanal Bursasporla ilgili haberler, özel röportajlar, canlı antrenmanlar, programlar ve özel söyleşiler yayınlamaktadır. Fenerbahçe TV, Beşiktaş TV ve Galatasaray TV'nin kurulmasının ardından Bursaspor da televizyon kanalı kurmuştur. Kanal ilk yayınını Gazete Turu programıyla yapmıştır. Daha sonra Bursaspor TV Özel adlı programda genel müdür Mehmet Gerçeksi ve yardımcısı Burak Uçar programı sunmuştur, misafirleri başkan İbrahim Yazıcı ve teknik direktör Ertuğrul Sağlam kanala tarihinde ilk kez misafir olmuşlardır.
Bursaspor TV, açıldığından bu yana internetten izlenmiştir. 21 Mart 2011 tarihinde Digiturk'te yayına başlamıştır.
20 Mayıs 2010 tarihinde kanalın kurucusu ve yöneticisi Murat Yanıklar görevinden ayrılarak kanalı kulübe devretmiştir. Kanal Digiturk'ten kaldırılmıştır. Kanal 16 Ağustos 2018 tarihinde kapanmıştır.

Spor Merkezi
Taraftarın Sesi
Santra
Haftaya Bakış
Vizyondakiler
Nereden Nereye
O Maç
Serbest Atış
Gündem Dışı
Haftanın Maçı
Maç Günü
Maçın Öyküsü
Dünden Bugüne
Vakıfköy Gündemi
Çizgi Film Kuşağı
Sağlıklı Günler
Özlüce Günlüğü

Koray Kundakcılar (Haber ve Yayın Sorumlusu)
Saner Özgünay
Tolgahan Aydınlılar
Erhan Tamiş
Erdinç Sülün
Bartu Kösemsever

Türker Kırpar
Şenol Ulusavaş
Mücahit Sarnık
Güray Sert

Metin Araç
Cengiz Ekinci
Ali Koca
Fikret Başlı

Mehmet Gerçeksi
Osman Gürçay

Bursaspor U21, Bursaspor'un U21 Ligi'nde oynayan genç futbol takımıdır. Takımın teknik direktörlüğünü 20 Şubat 2014'ten beri Musa Öztürk yapmaktadır.

Bursaspor Amatör, 1970'li yılların sonunda gösterdiği başarılı performansı ile dikkat çekti. 28 Mayıs 1976'da başlayan Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası finallerinde Trabzonspor, Urfaspor ve Kayseri Sümerspor ile mücadele etti ve tarihinde ilk kez bu turnuvanın şampiyonu oldu. 24 Haziran 1976'da Amatör Ligi birincisi olarak, Türkiye 2. Futbol Ligi şampiyonu olan Samsunspor ile 1976 Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası maçına çıktılar ancak maçı 2-1 kaybettiler. Amatör Lig'deki başarısından dolayı, 1976-77 Türkiye Kupası'na katılmaya hak kazandılar. Çanakkalespor'u 1-0 yenerek başladıkları ilk Türkiye Kupası deneyimlerinde üçüncü turda Beykoz 1908'e yenilerek elendiler. O sezon yine Amatör Lig'de gruplardan çıksa da finallere kalamadı. Ancak yine de Türkiye Kupası'na davet edilen takım, bu sefer ilk turda İstanbulspor'a elendi.
1980-81 sezonunda ise Semih Yuvakuran'ın da forma giydiği Bursaspor Amatör takımı Türkiye Genç Takımlar Birinciliği şampiyonluğu yaşadı. O sezon son kez düzenlenen 1981 Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası'nda genç takımlar ikincisi Altay Amatör'ü penaltılarla yenen takım, kupayı müzesine götürdü. Bu başarısı nedeniyle Türkiye Kupası'na üçüncü kez davet edilen takım, ikinci turda Konyaspor'a elendi.
1985-86 sezonunda takım Bursa şampiyonu olarak, yine Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılmaya hak kazandı. 22 Şubat 1985'te başlayan turnuvada dördüncü grupta yer alan takım, grup birincisi olarak Türkiye 3. Futbol Ligi'ne yükselme hakkını kazandı. 13 Eylül 1985'te Ayvalıkgücü maçı ile profesyonel futbola adım atan takım, ilk maçında 0-0 berabere kaldı. Bir hafta sonra ise Burhaniyespor'u 1-0 yenerek ilk galibiyetini aldı. Sezon sonunda grubunun en az gol yiyen takımı olan Bursaspor Amatör, Uşakspor'un bir puan gerisinde kalıp ikinci oldu ve bir üst lige çıkamadı. O sezon dördüncü kez Türkiye Kupası'na katılan takım, birinci turdan dördüncü tura kadar çıktı ancak Bakırköyspor'e penaltılarla elendiler.
Sonraki sezon da başarılı performansını sürdüren Bursaspor Amatör, grup birincisi olarak Türkiye 2. Futbol Lig'e yükseldi. Aynı sene kupada üçüncü kademeye çıkan takım, kurada bir parçası oldukları Bursaspor ile eşleşti ve iki maçta da yenilen takım kupaya veda etti.

Bursaspor Amatör, 1988-89 sezonuna iyi bir başlangıç yapıp ilk 11 maçında yenilgi yüzü görmedi. Kupada da yine üçüncü kademeye çıkan ekip bu sefer de yine bir Türkiye 1. Futbol Ligi ekibi olan Ankaragücü ile eşleşti ve elendi. Sezon sonunda Bakırköyspor'un iki puan önünde olan takım, birinci lige çıkmaya hak kazandı. Ancak, Bursaspor'un A takımının da aynı ligde bulunması nedeniyle Bursaspor Amatör'ün lige çıkıp çıkmama kararı Türkiye Futbol Federasyonu tarafından bir süre tartışıldı. 5 Haziran 1989'da verilen karar göre ise Bursaspor'un amatör takımı birinci lige kabul edilmedi ve iki takımın birleştirilmesine karar verildi. Aynı gün verilen kararlara göre grup ikincisi Bakırköyspor da birinci lige alınmazken, üçüncü liglerde mücadele eden Galatasaray Amatör, Karşıyaka Amatör ve Trabzonspor Amatör takımlarının da 1989-90 sezonu sonunda profesyonel liglerden çıkarılmasına karar verildi.

Bursaspor Amatör'ün dağıldığı sene Türkiye Futbol Federasyonu, Gençlik Ligi'ni PAF Ligi yeniden canlandırmaya karar verdi. Bursaspor PAF takımı da 1989-90 sezonunda kuruldu. Ligin ikinci sezonunda finale kalmayı başaran Bursaspor PAF, Beşiktaş PAF'a 2-1 yenilerek ikinci oldu. Aynı dereceyi 1998-99 ve 2014-15 sezonlarında da elde etti. 2003-04 sezonunda Bursaspor'un genç oyuncusu Ömer Kaplan attığı 22 golle ligin gol kralı oldu.

1. Lig
Şampiyon (1): 1988-89
2. Lig
Şampiyon (1): 1987-88
İkincilik (1): 1986-87
U21 Ligi
Şampiyon (1): 2015-16
İkincilik (1): 1998-99
Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası
Şampiyon (1): 1975-76
Türkiye Genç Takımlar Birinciliği
Şampiyon (1): 1980-81
Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası
Şampiyon (1): 1981
İkincilik (1): 1976

Bursaspor Vakıfköy Orhan Özselek Tesisleri veya kısaca Bursaspor Vakıfköy Tesisleri Bursaspor A Takımı Özlüce Tesislerine taşınmasıyla Vakıfköy Tesisleri Bursa Merinosspor ve Alt Yapı Takımlarının kullanımına sunuldu.

Bursaspor Yönetimleri Atatürk Stadyumunda ve Merinosta antrenman yapmanın yeterli olamayacağını düşünerek 10 Temmuz 1973'te Minareliçavuş'ta arazi satın aldı.
Şükrü Şankaya başkanlığındaki yönetim buraya spor ve kamp tesisleri yapmayı planlamıştı. Daha sonra bu düşünceden vazgeçildi. Tesis konusundaki ikinci somut girişim Mümin Gençoğlu döneminde yapıldı. 7 Ekim 1976'da Vakıfköy Sosyal Tesislerinin temeli atıldı. 1979 -1980 sezonunda çim saha hizmete girdi. Sonraki yıllarda tesislere sürekli ilaveler yapıldı. Futbol okulu olarak planlanan kısma ek tesisler ve salon inşa edildi. Cavit Çağlar Yönetimi burayı ekim 1983'te törenle hizmete soktu.

1988'de başkan olan İbrahim Yazıcı, Vakıfköy'ün Yıldırım Belediyesi'ne geçmesinden sonra tesislerin sınırlarını genişletti. Alt yapı çalışmaları için iki toprak saha, A Takım için bir çim saha, futbol okulu, soyunma odaları, A Takım kamp yerleri ilave edildi. Çim sahaya ışıklandırma yapıldı. Bu arada kent içindeki kulüp binası da Vakıfköy'e taşındı. Murat Gülez Yönetimi teknik direktörler için bir villa inşa ettirdi. Daha sonra kulüp idare binasına başlandı. Tesislerde 6 adet çim saha, 1 adet suni çim saha bulunmaktadır.

2005 tarihinde Erkan Körüstan yönetimi Tesislere Bursaspor'un tarihinde futbolcu ve başkan olarak görev yapmış rahmetli Orhan Özselek'in ismini verdi.

bursaspor.org.tr - Vakıfköy Orhan Özselek Tesisleri

Bursaspor'da oynayan yabancı futbolcular, Bursaspor 1966 senesinden itibaren kadrosunda yabancı futbolculara yer vermeye başlamıştır. İlk yıllarda eski Yugoslav oyuncuların tercih edildiği görülmüştür. Coğrafi yakınlık ve kentin nüfus yapısının Balkan Göçmeni ağırlıklı olması nedeniyle genellikle Balkan ülkelerinden oyuncular forma giymiştir.

İstatistikler en son 7 Aralık 2019 tarihinde güncellenmiştir.

 Not1: Eğik yazılan futbolcular Bursaspor'da Türk statüsünde oynamıştır.

Not: Dağılan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti oyuncuları aynı adla, 1992-2003 yılları arasında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve 2003-2006 yıllarında Sırbistan-Karadağ isimlerine karşılık gelen devlet aynı devlet olduğu için bu yıllarda oynayan oyuncular da beraber ele alınmıştır. Bu oyunculardan Shpetim Hasani, 2008 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan ederek ayrılan Sırbistan'dan ayrılan Kosova vatandaşıdır, ancak Bursaspor'da oynadığı yıllar Sırbistan-Karadağ egemenliğindeki dönemde olduğu için bu adla ele alınmıştır. Aynı şekilde dağılan Çekoslovakya'lı oyuncular dağılmadan önce bu adla, dağıldıktan sonra Çekya ve Slovakya olarak ele alınmıştır.

Bursaspor Özlüce İbrahim Yazıcı Tesisleri veya kısaca Bursaspor Özlüce Tesisleri Bursaspor (futbol takımı)'nın antrenman yaptığı tesislerdir.

Dönemin Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve Bursaspor Başkanı olan Erdoğan Bilenser, Bursaspor’a modern bir tesis yapılması için 2003 yılında girişimleri başladı. Bursa-İzmir karayolu üzerinde bulunan 100 dönümlük arazinin üzerine tesisin yapımı başladı. Bursaspor'un 2003-2004 sezonunda 2. Lige düşmesi ve yaşanan çeşitli sorunlar nedeniyle inşaatı uzayan tesislerin ilk etabı, dönemin Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Hikmet Şahin’in desteği ile 7 Kasım 2007 tarihinde bitirildi ve dönemin Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu, Bursa Valisi Nihat Canpolat, Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Hikmet Şahin ve Bursaspor Kulübü Başkanı İbrahim Yazıcı hazır bulunduğu törende hizmete açıldı.

100 dönümlük arazi üzerine kurulu tesiste, A Takım Binası, İdari Bina, Bursaspor TV (Haber Merkezi ve Stüdyoları) yer alıyor, tesis içerisinde; 2 adet çim saha, kapalı yüzme havuzu, buhar odaları, sauna, kapalı spor salonu, 150 kişilik Anfi toplantı salonu, yönetim ve başkan odalarının yanı sıra futbolcular için 5 yıldızlı otel konforunda dizayn edilmiş odalar yer alıyor.
Tesislerin planan 2.etabında yer alan  yeni sahalar, kapalı spor salonu, sosyal tesislerin yapımı planlanmaktdır.

26-27 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleştirilen Bursaspor Olağan Genel Kurulunda oy çokluğu ile adı Özlüce İbrahim Yazıcı Tesisleri olarak değiştirilmiştir.

bursaspor.org.tr - Özlüce İbrahim Yazıcı Tesisleri

1967 yılında Düzcespor ve Düzce Gençlikspor, amatör takımlarının birleşmesiyle kurulan Türk spor kulübü. Şu anki ismi sponsorluk anlaşması gereği  Düzce Cam Düzcespor'dur. Kulübün renkleri  kırmızı-lacivert'tir. 3. Ligde mücadele etmektedir.

Kulüp 1967 senesinde kurulmuştur. İlk kulüp başkanı Atıf Bilginen'dir. Kulübün onursal başkanı ise Aziz Yıldırım'dır.
1967-68 sezonunda ilk sezonunda Türkiye 3. Futbol Ligi'nin ilk sezonunda Şampiyon olarak Türkiye 2. Futbol Ligi'ne yükseldi. 2 sezon bu ligde mücadele eden Düzcespor, 1969-70 sezonunda Türkiye 3. Futbol Ligi'ne düştü.
1976-77 sezonunda Türkiye 3. Futbol Ligi Kırmızı grupta Şampiyon olarak tekrar Türkiye 2. Futbol Ligi'ne yükseldi. 12 sezon bu ligde şu an ismi Süper Lig olan 1. Futbol Ligin yükselmek için mücadele eden takım 1988-89 sezonunda Türkiye 3. Futbol Ligi'ne düştü. Bu süreçte 1979-80 sezonunda Boluspor ile Süper Lig'e çıkmak için baraj maçı oynamış ancak başarılı olamamıştır.
1993-94 sezonunda Türkiye 3. Futbol Ligi 8. grupta Şampiyon olarak 5 sezon sonra tekrar Türkiye 2. Futbol Ligi'ne yükseldi. 4 sezon sonra 1997-98 sezonunda ise tekrar Türkiye 3. Futbol Ligi'ne düştü. 1998-99 sezonunda 4. grubu MKE Kırıkkalespor'un ardından 2. sırada tamamlayarak tekrar Türkiye 2. Futbol Ligi'ne yükseldi. Henüz ligin başında 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen deprem sonrasında lige devam edememiş, TFF tarafından küme düşme uygulamasından muaf tutulmuştur. 2000-01 sezonunda ise grubunu son sırada tamamlayarak, 2001'den itibaren 4. seviye lig olarak oynanmaya başlanan 3. Lige düştü. 2002-03 sezonunda grubunu 13. sırada tamamlamış ve kuruluşundan bu yana 36 yıldır profesyonel liglerde mücadele eden takım ilk kez Amatör Lige düşmüştür.
2007-08 sezonunda Amatör Ligde Şampiyon olan takım 5 sezonun ardından 3. Lige yükselmişse de 2009-10 sezonunda 3. Ligden düşerek 2010 senesinde kurulan Bölgesel Amatör Ligde mücadele etmeye başlamıştır. 2010-11 sezonunda Bölgesel Amatör Lig 11. Grup'ta yer aldı. Ligde 1 mağlubiyet almasına rağmen şampiyonluğu Ümraniyespor'a kaptıran ekip, ligi 2. sırada tamamladı. 2011-2012 sezonunda da ligi 39 puanla 6. sırada tamamladı. Sezon sonundaki play-out karşılaşmasında Akçakocaspor'a penaltılarda mağlup olan Düzcespor, Bölgesel Amatör Lige veda etti. 2013-2014 sezonunda Düzce Süper Amatör Ligi şampiyonu oldu ve Akçakocaspor ile play-out maçı oynamaya hak kazandı. Akçakocaspor'u 2-0 mağlup eden Düzcespor, bir yıl aradan sonra tekrar Bölgesel Amatör Lige yükselmeyi başardı.
2014-15 sezonu sonunda Bölgesel Amatör Lig 10. Grupta Sultangazispor'un 1, Kütahyaspor'un 2 puan önünde şampiyon olarak 3. Lig'e yükseldi.
2017-18 sezonunda 3. Lig 1. grubu 5. sırada bitiren Düzcespor, 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Bayburt Özel İdarespor'u eleyen Düzce, final maçında Bayrampaşa'ya 3-2 kaybederek 2. Lige yükselemedi.
2018-19 3. Lig 2. grupta yer alan Düzcespor, Cüneyt Biçer ile başladığı sezonda 11. haftanın ardından Kemal Öztürk, 28. haftanın ardından İskender Eroğlu yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 12 galibiyet, 7 beraberlik ve 15 mağlubiyet aldı. 43 puan toplayarak grubunu 13. tamamladı.
2023-24 sezonunda 2. Lig kırmızı grubu 17. sırada bitiren Düzcespor, 3. Lige düştü. Coşkun Demirbakan yönetiminde Düzcespor, ligde 38 maçta 10 galibiyet, 10 beraberlik ve 18 mağlubiyet aldı. 37 puan toplayarak grubunu 17. tamamlayan Düzcespor, 3. Lige düştü.

3. Lig
Şampiyonluk (4): 1967-68, 1976-77, 1993-94, 2021-2022
Play Off Final (1): 2017-18
İkinci (1): 1998-99
Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2014-15

1. Lig: 20 sezon
1968-1970, 1977-1989, 1994-1998, 1999-2001

2. Lig: 15 sezon
1967-1968, 1970-1977, 1989-1994, 1998-1999, 2022-2024

3. Lig: 11 sezon
2001-2003, 2008-2010, 2015-2022, 2024-

Bölgesel Amatör Lig: 3 sezon
2010-2012, 2014-2015

Amatör Lig: 7 sezon
2003-2008, 2012-2014

1967 yılında kurulan Düzcespor'da bu güne kadar toplam 52 başkan görev yaptı. 46 yıllık mazisi bulunan kırmızı lacivertlilerde Atıf Bilginen (1967-1968 sezonu), Yılmaz Öney (1976-1977 futbol sezonu), Mehmet Nuri Özçelik (1993-1994 futbol sezonu), Haşim Altan (1998-1999 sezonu) 3. profesyonel ligde şampiyonluk yaşayan başkanlar olurken; 5 sezon amatör kümede mücadele eden Düzcespor'da Haşim Altan, Mehmet Keleş(2 sezon), İhsan Çetin, Mehmet Nuri Özçelik (2007-2008 futbol sezonunda amatörden profesyonel lige çıktı), İsmail Bayram Amatör kümede şampiyonluk yaşayan başkanlar oldu.
Düzcespor tarihine geçen başkanlar:

 Faik Arıcı
 Atıf Bilginen
 Fuat Turna
 Ali Osman Sakaoğlu
 Yılmaz Öney
 Saffet Seven
 Nazım Gülenç
 İlhami Sezgin
 HikmetYarar
 Süavi Bilir
 Ferda Seven
 Sabri Sivrikaya
 Zeki Yılmaz
 Nuri İçingir
 Hayri Sivrikaya
 Dündar Akdeniz
 Nurettin Ayas
 Yaşar Öz
 Recep Toker
 Recep Ali Dağıstanlı
 Ferit Güsar
 Lutfi Taşlı
 Tahsin Hızel
 Ertan Ölmez
 Senai Gün
 Cemil Şener
 Ahmet Kurtuluş
 Önder Tonyalı
 Mehmet Nuri Özçelik
 Cemil Çobanoğlu
 İrfan Çubikçi
 Abdullah Dağıstanlı
 Haşim Altan
 Bayram Ali Kubilay
 Sadık Dik
 Mehmet Keleş
 İhsan Çetin
 Hasan Aktürk
 Ümit Özmen
 Mustafa Yılmaz
 İsmail Bayram
 Mehmet Saygun
 Cihat Algün
 Gökhan Kapoğlu

Şahabettin Bayav (196?-1969)
Fahrettin Cansever (1969-1970)
Tekin Yolaç (1979-1980)
Mehmet Özgül (1988)
Mustafa Yürür (1990)
Şahabettin Bayav (1990-1991)
Şahabettin Bayav (1991-1992)
Nevruz Şerif (1992)
Şahabettin Bayav (1992-1994)
Fethi Demircan (1994)
Ender Konca (1994-1995)
Şahabettin Bayav (1995-1996)
Erol Togay (1996-1997)
Şükrü Çabaoğlu (1997-1998)
Erdem Tuğal (1998)
Şahabettin Bayav (1998-1999)
Hayri Yakupoğlu (2000-2001)
Dursun Karamustafa (2000-2001)
Coskun Ildır (2002)
Bülent Topuzoğlu (2008)
Zafer Göncüler (2008-2009)
Kenan Şereflioğlu (2009)
Metin Aydın (2009-2010)
Alaattin Arslan (2010)
Zafer Göncüler (2010)
Murat Şenvardar (2015)
İskender Eroğlu (2016)
Mehmet Öztürk (2017)
Cengiz Seçsev (2017)
Cüneyt Biçer (2018)
Adem Neboğlu (2019)
Mustafa Sarıgül (2020)
Yavuz İncedal (2021)
Ercümend Coşkundere (2022)
Adnan Şentürk (2022-2023)
Mustafa Çapanoğlu (2023-

TFF.org'da Düzcespor 
Facebook'ta Düzcespor 
Instagram'da Düzcespor

Kahramanmaraşspor ya da sponsorluk adıyla Karpedo Dondurma Kahramanmaraşspor, 21 Şubat 1969 tarihinde kurulan ve rengini dondurma ve kırmızı biberden alan kırmızı-beyaz renklere sahip bir spor kulübü. Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmektedir.

Kulüp 21 Şubat 1969 tarihinde kuruldu. 15 yıl boyunca deplasmanlı amatör bölgesel kümelerde mücadele etti. 1984 yılında profesyonel hayatına başladı. Amatördeki son yıllarında önce katılma ligi ikinciliği, arkasından Türkiye amatör futbol şampiyonluğu kazanan ve Türkiye 2. Futbol Ligine, adım atan Kahramanmaraşspor, 1987-1988 sezonunda yer aldığı 2. Lig B grubunda şampiyon olarak Süper Lig'e çıkmayı başardı. Ancak yaşanan bazı olumsuzluklar yüzünden tekrar 2. Lig'e düştü arkasından da 3. Lig'e kadar indi. Uzun yıl 2. Lig'de oynadı ve 2007-2008 sezonunda ligden düştü. Hemen ardından tekrar yükselip 2. Lig'de mücadele eden Muhammed Günkut yönetimindeki Kahramanmaraşspor maddi krize girerek, 13 futbolcunun şehri terk etmesinin ardından altyapı futbolcularıyla maçlara çıktı ve ligde tutunamayıp tekrar 3. Lig'e düştü. Düştüğü sezon futbolculara olan borçlarından dolayı transfer yasağı konan kırmızı-beyazlı kulüp transfer yapamadan 3. Lig'de tutunmayı başardı. 1 Mayıs 2011 Pazar günü kulüpte yapılan kongrede Kahramanmaraşspor'un Fatura Vizyon şirketine devredilmesi kararlaştırılarak Sportif A.Ş. olma yolunda ilk adım atıldı. Borçları üstlenen kulübün yeni sahibi 1,5 yıl aradan sonra transferler yaparak, kulübü Süper Lig'e taşımayı hedefledi. 24 Mayıs 2012 tarihinde Belediye Bingölspor'u penaltılarla 4-2 yenerek 2. Lig'e yükseldi.
2012-13 sezonu itibarıyla kulübün isim sponsoru Fatura Vizyon olmuştur. Faturavizyon Kahramanmaraşspor olarak yola çıkan kulübün kırmızı-beyaz renkleri ve logosu değişmemiştir.
2012-13 sezonunda 2. Lig'in bitimine bir hafta kala, deplasmanda oynadığı Tarsus İdman Yurdu maçını kazanarak, 2. Lig şampiyonluğunu ilan etmiş ve 1. Lig'e yükselmeye hak kazanmıştır.
2013-2014 PTT 1. Lig'in 32. haftasında deplasmanda Denizlispor ile oynadığı maçı 2 - 1 kaybederek liglerin bitimine 7 hafta kala 1. Lig'e yükseldiği ilk sezonda 2. Lige düşmesi kesinleşen ilk takım olmuştur. 2014-2015 sezonundan bu yana 2. Ligde mücadele eden Kahramanmaraşspor 2021-2022 sezonu öncesi fikstüre girmesine rağmen ligden çekildi. Fakat daha sonraki günlerde bu karardan vazgeçti. 2021-22 sezonunu 2. Lig kırmızı grupta geçiren kulüp sezonu 19 puanla sonuncu tamamlayarak ligin bitimine son 5 hafta kala 3. Lige düştü. 2022-23 sezonu önceliğinde Yardımcıoğlu Sigorta şirketi ile isim sponsorluğu anlaşması sağlandı.

Amblemdeki kırmızı ve beyaz renkler, Kahramanmaraş'ın meşhur olan Maraş biberini ve Maraş dondurmasını temsil ederler. Lacivert renk takımın üçüncü, alternatif rengidir. Kahramanmaraş'ta bulunan Hitit heykeli Maraş Aslanı kulübün sembolü olmuştur. Bu aslanın üzerinde yürüdüğü kale Maraş Kalesini temsil eder. "KMS" yazısı Kahraman Maraş Spor kelimelerinin ilk harfleridir.

Süper Lig: 1 Sezon
1988-1989

1. Lig: 11 Sezon
1984-1988, 1989-1993, 1994-1996, 2013-2014

2. Lig: 17 Sezon
2001-2008, 2009-2010, 2012-2013, 2014-2022

3. Lig: 11 Sezon
1993-1994, 1996-2001, 2008-2009, 2010-2012, 2022-2026

Amatör Lig: 16 Sezon
1969-1984, 2026-

1. Lig
Şampiyonluk: 1987-1988

2. Lig
Şampiyonluk: 2012-2013

3. Lig
Play Off Şampiyonluk (2): 2008-2009, 2011-2012
İkincilik (2): 1993-1994, 2000-2001

TFF.org'da Kahramanmaraşspor
Instagram'da Kahramanmaraşspor
Facebook'ta Kahramanmaraşspor
X'te Kahramanmaraşspor

Karşıyaka (futbol takımı), 1912 yılında Anadolu'da kurulan ilk Türk spor kulübü olan İzmir Karşıyaka merkezli Karşıyaka SK'nın futbol takımıdır. İzmir'in ve Ege Bölgesinin ilk Türk futbol kulübüdür. Türk futbol tarihinin en köklü kulüplerinden bir tanesidir. Armasında ay yıldız taşıma hakkı devletçe verilen üç kulüpten birisidir, armasında ay yıldız taşıma hakkı Mustafa Kemal Atatürk tarafından verilen ilk ve tek spor kulübüdür. Uzun yıllar boyunca Süper Lig'de ve 1. Lig'de mücadele etmiş olsa da 2018-19 sezonundan beri 3. Lig'de mücadele etmektedir.

İttihat ve Terakki Partisi'nin İkinci Meşrutiyet'i ilan ettiği 1908 yılında Türkiye‘de futbol genellikle yabancılar tarafından oynanmaktaydı. İzmir'deki bütün takımlar Rumlar, Ermeniler ve İngilizler tarafından kurulmuştu. Panionios ve Apollon bu takımların önde gelenleriydi. Maçlar azınlıklar arasında oynanmaktaydı ve bu azınlıklar diğer şehirlerde olduğu gibi İzmir'de de futbola hakim durumdaydılar. Bu tarihte Kadızade Zühtü Işıl, Kadızade Raşit, Süreyya İplikçi, Refik Civelek, Osman Nuri ve Örnekköylü Hüseyin'den oluşan 6 Karşıyakalı genç aralarında para toplayarak satın aldıkları futbol topuyla Rus asıllı Karşıyakalı bir aileye ait olan Omiros Tarlası namındaki boş bir arsada futbol oynamaya başladılar.
Bu arsada futbol oynadıkları bir gün yağmurun çiselemesi üzerine bir zeytin ağacının altına sığınan gençler,azınlıkların futbol sahasındaki egemenliğine başkaldırı hareketi olarak kendi kulüplerini kurmaya karar verdiler ve 1 Kasım 1912 (1328) tarihinde Karşıyaka Türk Mümarese-i Bedeniyye Terakki Kulübü'nü yani bugünkü adıyla Karşıyaka Spor Kulübü'nün kuruluşunu gerçekleştirdiler. Kuruluş aşamasında altı genç ile birlikte Hüsnü Tonak, Tahir Bor, Fevzi Fikri Altay ve Sezai Çullu'da yer almıştır. Bu tarihten 1914'te Altay'ın kuruluşuna kadar Karşıyaka, İzmir'deki tek Türk spor kulübü idi.
Karşıyaka'nın tarihindeki ilk on biri Kaptan Raşit Kadızade, Suat Karşıyaka, Refik Civelek, Kaleci Salih, Çakır Kemal, Örnekköylü Hüseyin, İtalyan Hanri Barter, Kemalpaşalı Sarı Ali, Muharrem, Hüsamettin ve Zühtü Işıl'dan oluşmaktaydı. Kurulan bu takım, Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı'na kadar yabancılarla birçok çekişmeli maç oynamıştır.
Karşıyaka, kuruluşundan Kurtuluş Savaşı'na kadar geçen sürede hiçbir maçta yenilmemiş, İtalyan ve Yunan şampiyonlarını birçok kez yenerek bu kulüplerin kapatılmasına sebep olmuştur.
Karşıyaka Spor Kulübü'nün Kurtuluş Savaşı sonrası "Karşıyaka Gençler Birliği" olarak kurulmasında iki numaralı üye olarak görev yapan kurucularından olan Kadızade Zühtü Işıl, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele'de 8 yıl birçok cephede savaşmış, hatta Filistin cephesinde “Kanal Harekâtı” sırasında İngilizler'e esir düşmüştür.
Kurtuluş Savaşı yıllarında İzmir'in çoğunluğunu Rum, Fransız ve diğer yabancılar oluştururken, Karşıyaka ise Türklerin yoğun yaşadığı bir yerleşim birimiydi. Bugün için söylenen '"Biz Karşıyakalıyız"' ifadesi de Türklerin Anadolu'ya geçerken kendilerini tanıtmak için kullandığı bir parolaydı. Bu parola ile ''Biz Türk'üz" ifadesi vurgulanmaktaydı.
Yeni tespit edilen bilgiler ışığında, 1912 yılında gayriresmî olarak kurulmuş olan kulüp, 1914'ün sonlarında Karşıyaka Müdafaa-i Milliye Cemiyeti himayesinde Karşıyaka Türk Mümarese-i Bedeniyye Terakki Kulübü olarak resmen kurularak örgütlü mücadeleye başlamıştı. İlk maçını Osmanpaşa Camii Şerifi yanındaki meydanlıkta yani Omiros Tarlası namındaki çayırda yapan Karşıyaka, İzmir İttihad ve Terakki Merkez Ticaret Mektebi ile yaptığı bu maçı 3-0 ile kazanmıştır. İlgili kaynakta kuruluş amacını; "Türklüğün gücünü yükseltmeye çalışmak" olarak belirtilmiştir.
Kurucularının birçoğu Kurtuluş Savaşı'nda yararlılık göstermiş, Kuva-yi Milliye kahramanıdır. İstiklal Madalyalıdır. İşgal yıllarında Fikri Altay ve Süreyya İplikçi, İzmir'i işgal eden Yunanlar tarafından İzmir'den Yunan adalarına sürülmüştür. Cemal Ahmed Umar, Akhisar'da Kurtuluş Savaşı'na fiilen katılmış, yaralanmış ve "Gazi" olmuştur. Kenan Or, Bahriye zabiti olarak Kurtuluş Savaşları'nda, Donanmamız ile büyük yararlılıklar göstermiştir.
Santrafor olarak oynayan eski Başbakanlardan  Adnan Menderes'in de bulunduğu takım Türk Kurtuluş Savaşı'na katılarak birçok cephede savaşmıştır. İzmir'e ilk giren Türk kuvvetleri içinde Karşıyakalı bazı sporcular da bulunmaktaydı.
Mustafa Kemal Atatürk İzmir'in yeniden Türk kuvvetlerinin kontrolü altına girdiği gün geceyi Karşıyaka'daki bir köşkte geçirmiştir.
O yıllarda İzmir'de Göztepe, Altınordu, İzmirspor ve Bucaspor gibi kulüpler henüz kurulmamıştı. Karşıyaka ile birlikte tek Türk takımı Altay idi.
13 Ekim 1925 tarihinde kulübü ziyaret eden Mustafa Kemal Atatürk kulübün şeref defterine şu satırları yazmıştır:
"Karşıyaka Spor Kulübü'nde karşı karşıya bulunduğum gençlik iftihara çok şayandır. Bu gençlik muvacehesinde istikbalin kuvveti, saadeti ne bariz görülmektedir."
Karşıyaka 1926 yılında İzmir şampiyonu olmuştur. Bu şampiyonluktan sonra 24 Haziran 1926 tarihinde Atatürk'ün kulübe ikinci ziyareti gerçekleşmiştir. İsmet İnönü ve Fahrettin Altay ile kulübü ziyaret eden Atatürk, Karşıyaka Kulübü'nün cepheden döndükten sonra yeniden kurmuş olduğu takımı ile İzmir Ligi'nde yabancı rakipleri ile yaptığı mücadele sonucunda hiç gol yemeden şampiyon olduğunu öğrenmiş ve bunun üzerine kulübün ambleminde ay-yıldız kullanılmasını istemiştir.
Bu ziyaretinde de şeref defterine şunları yazmıştır:
"Bu defaki ziyaretimde geçen aylarda masarrıf ve mesai hizmetin kıymetli asarını gördüm. Teşekkür ve tebrik ederim."
1937'de arasında dönemin İzmir Valisi Fazlı Güleç'in zorlaması sonucu kırmızı-siyah renkleri taşıyan "Yamanlarspor" adıyla Bornovaspor'la birleşti. Bu birleşme 1944'e kadar devam etti. 1951-1959 yılları arasında 8 amatör branşta İzmir şampiyonluğu elde eden Karşıyaka 17 branşta faaliyette bulunan tek spor kulübüdür.
"Kaf Sin Kaf" ise Osmanlıcadaki "ﻕ ﺱ ﻕ"(K S K)'den gelmektedir.
1980'de ise Göztepe-Karşıyaka maçını 80.000 seyirci izlemiş Türkiye'de ve Dünya'da (2. Lig) seyirci rekoru kırılmıştır. 8 Ekim 2016 tarihinde FIFA tarafından Ofuedo ve eski futbolcularına alacaklarını ödemedikleri için 2 dönem transfer cezası almıştır
2018-19 3. Lig 2. grupta yer alan Karşıyaka Ufuk İskender ile başladığı sezonda 2. haftanın ardından Aytekin Sümbül, 7. haftanın ardından Mesut Toros yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 15 galibiyet, 10 beraberlik ve 9 mağlubiyet aldı. 55 puan toplayarak grubunu 4. tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off yarı finalinde Van Büyükşehir Belediyespor'a 0-0 ve 1-2'lik maçlar sonucunda elenerek 2. Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2019-20 sezonunda 3. Lig 2.grupta mücadele etmeye devam eden Karşıyaka sezona yine teknik direktör Mesut Toros ile başladı. İlk 3 hafta sadece 1 puan alınması sonucunda Mesut Toros ile yollarını ayıran yeşil kırmızılı takımda göreve eski hocası Soner Tolungüç getirildi. Karşıyaka futbol takımı devre arasını 27 puanla 4.sırada tamamladı. 2020-21 sezonunu 3. Lig 3. Grupta geçiren kulüp ligi 44 puanla 7. sırada tamamlayarak 2. Lig için play-off şansını kaçırdı. Geçtiğimiz sezonu ise 3. Lig 3. Grupta geçirdi ve ligi 49 puanla 8. sırada tamamladı. 5 sezondur transfer yasağı bulunan takım, mücadelesine alt yapılardan yetiştirdiği gençlerle devam etmekteydi 2022 yılında ise transfer yasağı kaldırıldı ve 12 oyuncu transfer edildi.

Armasındaki yeşil rengini İslamiyet'ten, kırmızı rengini ise Türklükten almıştır ve kulübün sloganlarından biri ''İslam'ın yeşili Türklüğün kırmızısı''dır. 

Balkan Kupası'nın 1992-93 sezonunda çeyrek finalde Bulgaristan ekibi Etar Veliko Tırnovo ile iki maç yapıldı. İlk maçı Alsancak'ta 4-1 kazanan Karşıyaka, ikinci maçta rakibine 5-1'lik skorla yenildi ve 6-5'lik toplam skorla bir üst tura yükselme şansını yitirdi.

Karşıyaka; tarih boyunca maçlarını çoğunlukla Alsancak Stadyumu'nda, Karşıyaka Zübeyde Hanım Stadyumu'nda ve İzmir Atatürk Stadyumu'nda, belirli sezonlarda ise Buca Arena'da ve Bornova Aziz Kocaoğlu Stadyumu'nda oynamıştır. 2 Mayıs 2015'te yenisi yapılmak üzere antrenman ve koşu amaçlı kullanılan yalıdaki stadın yıkımına başlandı ancak uzun süre geçmesine rağmen inşaatına başlanmadı, bu sorun kamuoyunda zaman zaman ''Karşıyaka Stadı ne oldu?'' başlığıyla gündem oldu. 2024 yılından itibaren belediye ve bakanlıklar ile anlaşmalar tamamlanmış olup Karşıyaka Zübeyde Hanım Stadyumu'nun saha çalışmalarına başlanmıştır, 2029 yılına kadar tamamlanması planlanmaktadır.

Şu anda takım Çiğli Selçuk Yaşar Spor Tesisleri'ni kullanmaktadır.

Şu anki başkanlık görevini 11 Haziran 2026'da göreve başlayan Yiğit Tusder sürdürmektedir.

Kulüp 1959'den beri birçok teknik direktör değiştirdi ve ağırlıklı olarak yerli teknik direktörlerle çalıştı. 16 Haziran 2026 tarihinden beri Burhanettin Basatemür ile çalışılmaktadır.

28 Nisan 2024 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Göztepe
Altay
Bucaspor
Bursaspor
Sakaryaspor
Manisaspor
Kütahyaspor
Kasımpaşa
Nazillispor

Fatih Karagümrük

Kocaelispor
Adana Demirspor
Fethiyespor
Orduspor
Düzcespor
Akhisarspor

Karşıyaka'nın en büyük taraftar grubu 1987 yılında kurulan Karşıyaka Çarşı'dır. Adını Karşıyaka Vapur İskelesi'nin karşısında bulunan Karşıyaka Çarşısı'ndan almaktadır ve Türkiye'nin en eski taraftar gruplarından biridir. 2003 yılında Karşıyaka'nın 1. Lig'e dönüşüyle birlikte tekrardan toparlanarak günümüze dek güçlü bir şekilde faaliyetlerine devam etmişlerdir. İzmir'in Karşıyaka, Çiğli, Foça, Bayraklı, Bornova ve Menemen başta olmak üzere çoğu ilçesinde ve semtinde Karşıyaka Çarşı grubunun taraftar dernekleri bulunmaktadır. Derneğin ana binası Karşıyaka Çarşısı'ndadır.

Üniversite eğitimi alan Karşıyaka taraftarlarını tek çatı altında toplamak amacıyla 2002 yılında kurulmuştur. İzmir'deki ve çevre illerdeki üniversitelerde taraftar dernekleri bulunmaktadır.

Lise eğitimi alan Karşıyaka taraftarlarınca kurulmuştur.

Karşıyaka Spor Kulübü'nün lisanslı ürünleri

Mardinspor, 1969 yılında Mardin'de kurulan eski bir futbol kulübü. 2015 yılından bu yana faaliyet göstermemektedir.

Kalespor, Timurspor, Mezopotamyaspor ve Gençlikspor takımlarının birleşmesi ile Mardin Spor Kulübü 1969 yılında kuruldu. Kurulduğu yıl 1969-70 sezonunda 3. Futbol Ligine alındı. 1971-1972 sezonu sonunda Amatör Lig'e düştü.
1980-1981 sezonunda, Atatürk'ün 100. Doğum yılı münasebetiyle Türkiye 3. Lig'i kaldırılıp, takımların hepsi 2. Futbol Ligine alınınca Amatörde Şampiyon olan Mardinspor'da 2. Futbol Ligine yükseldi. 6 sezon bu ligde şimdiki adıyla Süper Lig olan 1. Futbol Ligine yükselmek için mücadele eden Mardinspor 1985-1986 sezonunda 3. Futbol Ligine düştü.
1987-1988 sezonu sonunda 3. Futbol Liginde Şampiyon olarak ve tekrar 2. Futbol Lig'ne çıktı. Ancak, 1988-1989 sezonu sonunda tekrar 3. Lig'e düştü. 5 sezon 3. Lig'de oynadıktan sonra 1993-1994 sezonu sonunda Mardin Amatör Ligi'ne düştü. Bir yıl içinde, 1994-1995 sezonu sonunda amatör kümede şampiyon olup yeniden profesyonel liglere döndü. 6 yıl 3. Lig'de mücadele eden kulüp, 2000-2001 sezonu sonunda gruplarında ilk üç sırayı alan takımların çıktığı 2. Lig'e yükseldi. 2001-2002 sezonunda TFF, 2. Lig'i 2 ayrı kategoriye ayırınca Mardinspor 2. Lig B Kategorisi'nde kaldı. 2003-2004 sezonu sonunda 2. Lig B Kategorisi'nde grubunda Şampiyon olarak 2. Lig A Kategorisi'ne yükselen Mardinspor, 4 sezon bu kategoride kaldıktan sonra, 2007-2008 sezonu sonunda 2. Lig B Kategorisi'ne düştü.
2011-2012 sezonunda TFF 2. Lig Beyaz Grup'ta mücadele etmekteyken ekonomik sıkıntılar nedeniyle kulübe getirilen transfer yasağı sonucu lisanslı sadece altı futbolcusunun kalışı ve bazı maçlarda sahaya 9 ya da 10 futbolcunun çıkması, maçlara çıkmasına engel teşkil etti. Kulüp, iki maça peş peşe çıkmadığı için PFDK tarafından 3. Lig'e düşürüldü. 2012-2013 sezonuna kadrosunda 22 yaş altında 15 futbolcuyla başladı. 3. Lig'de hiçbir maçından puan alamayan ve sadece 2 gol atabilen Mardinspor, -3 puanla Bölgesel Amatör Ligi'ne düştü. 2013-2014 sezonunda Bölgesel Amatör Liginde grubunda lider olarak 3. Lig'e yükselme play-off'ları oynasa da, başarılı olamayarak Bölgesel Amatör Ligde kaldı.
5 Nisan 2015 tarihinde Pazar  Günü oynanan Mardinspor - Kızıltepespor  maçında  normal süresi  2-2 biten  Play-Out  maçında  Penaltılarda Kızıltepespor'a 3-1 yenilen  Mardinspor Mardin 1. Amatör Ligine  düştü.
2015-2016 sezonu öncesi fikstüre girmeden tüm faaliyetlerini durdurdu.

2. Lig:
Şampiyonluk (1): 2003-2004

3. Lig:
Şampiyonluk (2): 1987-1988, 2000-2001

1. Lig: 11 Sezon
1980-1986, 1988-1989, 2004-2008

2. Lig: 7 Sezon
2001-2004, 2008-2012

3. Lig: 18 Sezon
1969-1973, 1986-1988, 1989-1994, 1995-2001, 2012-2013

Bölgesel Amatör Lig: 2 Sezon
2013-2015

Amatör Lig: 8 Sezon
1973-1980, 1994-1995

İhanetin Başkenti Mardin 3 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PFDK'nın "Gör" Dediği 6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TFF.org'da Mardinspor

NTV Spor, 17 Mart 2008 tarihinde yayın hayatına başlamış olup Ocak 2018'de Discovery Communications'a satılan eski spor kanalı. Yayın haklarının sona ermesi nedeniyle 17 Mart 2018 tarihinde yayın hayatına son vererek yerini DMAX kanalına bırakmıştır.
Bir dönem NBA yayın haklarının Doğuş Yayın Grubu'nda olduğu dönemde bazı NBA maçlarını yayınlamıştır. Futbolda Pro League (Belçika Ligi); basketbolda Türkiye millî basketbol takımının maçlarını, EuroLeague maçlarını, Basketbol Süper Ligi'nden 2-3 maç; voleybolda ise Sultanlar Ligi'nden 2-3 maç yayınlamıştır. İspanya La Liga karşılaşmalarını 2012-13 sezonuna kadar yayınlayıp, 2013-14 sezonundan itibaren NTV Spor Smart HD'den yayınlanmaya başlamıştır.
NTV Spor, 3 Ocak 2008'de test yayınlarına başlayıp, 17 Mart 2008'de tam zamanlı yayına geçmiştir. 2010 yılı başında Kral TV'nin karasal yayın frekansından yayın yapmaya başlamış ve bu sayede izlenilebilirliğini artırarak tam anlamıyla ulusal bir spor kanalına dönüşmüştür. Kanal 23 Temmuz 2012 tarihinden itibaren 16:9 yayın formatına ve tam zamanlı HD yayına geçiş yapmıştır. Aynı zamanda normal yayın yapan kanalı da 16:9 yayın formatına geçiş yaptı. UEFA Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi maç özetlerini ve özel içeriklerini yayınlamıştır.

Discovery Communications, Doğuş Yayın Grubu'na ait ulusal yayın yapan spor kanalı NTV Spor'u satın almaya karar verdi. İki kurum satın alma için anlaştı. Alım işlemi Şubat 2018'de resmî olarak tamamlandı ve 17 Mart 2018'de NTV Spor'un yayın hayatına sonlanıp yerine DMAX'ın yayına başlayacağı NTV Spor'un resmî Facebook sayfasından ve resmî web sitesinden ilan edildi. 17 Mart 2018 tarihinde oynanan Fenerbahçe-Galatasaray derbisi ardından yayınlanan %100 Futbol programı 22:30'da sona erdi ve kanal yayın hayatına Murat Kosova'nın anonsu ile son verdi.

Sunuculuğunu Bağış Erten ve Banu Yelkovan yapmaktadır. Sporları tartışmak yerine onların sanatsal yönleri, arkada kalan özellikleri irdelenmektedir.

Süper Lig'de oynanan haftanın maçları sonrasında Pazartesi geceleri 23:00'da yayınlanan futbol tartışma programı. Süper Ligde geride kalan haftanın değerlendirildiği programda futbol yorumcuları Mehmet Demirkol, Metin Tekin, Önder Özen yorumları ile katkıda bulunmaktadır.

NTV ile ortak yayın olarak maç sonralarında ve maçların devre aralarında yayınlanmaktadır. 2016-2017 sezonuna kadar Güntekin Onay'ın sunduğu, 2017-2018 sezonundan itibaren Murat Kosova'nın sunduğu programda futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen de yorumları ile katkıda bulunmaktadır.

Süper Lig'de oynanan maçların değerlendirildiği program Pazar saat 17:00'da yayınlanmaktadır. Ercan Taner'in sunduğu programda futbol yorumcuları Bağış Erten, Metin Tekin ve Önder Özen de yorumları ile katkıda bulunmaktadır.

Hafta içi her akşam saat 18.00'da başlayan Ercan Taner ve Özgür Buzbaş'ın sunduğu spor haber programı. NTV Spor'da ana haber bülteni yerine geçen programda sunucular tarafından günün spor haberleri yayınlanmakta ve yorumlanmaktadır.

Pazartesi'den Perşembe'ye saat 11.10'da başlayan programda, Ntv Spor Müdürü Fuat Akdağ ve Mehmet Demirkol spor basınından öne çıkan konuları değerlendiriyor.

Roksan Kunter, Tuğba Dural, Emek Ege, Emre Gönlüşen ve İsmail Şenol'un sunumlarıyla ekrana gelen program, Cumartesi 09:00'da başlayarak gün boyu ara ara sıcak gelişmeleri aktarmaktadır.

Tuğba Dural ve İsmail Şenol'un sunumuyla ekrana gelen program, Pazar 09:00'da başlayarak gün boyu ara ara sıcak gelişmeleri aktarmaktadır.

Avrupa liglerinde haftanın maçlarından goller yayınlanıyor ve Güntekin Onay ve Emek Ege bu ligleri değerlendiriyor. Program Cumartesi akşam üzeri saat 17:00'da yayınlanmaktadır.

Cumartesi günleri öğle 13:30'da yayınlanan program'da Bağış Erten ve Banu Yelkovan, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, başta olmak üzere takımların taraftarlarını yanlarına alarak Süper Lig'i değerlendirmektedir.

Murat Caner ve sonrasında Erbatur Ergenekon ve Mert Aydın spor basınında öne çıkan haberleri ve gazete başlıklarını değerlendiriyor. Programa izleyiciler de telefon, Facebook,Twitter, footbo.com, e-mail ve SMS yoluyla katılabilmektedir. Program hafta içi her sabah saat 07:00'da yayınlanmaktadır.

Emre Gönlüşen'in sunumuyla ekrana gelen, gün ortasında güne yansıyan  gelişmeleri aktarmaktadır. Program hafta içi her gün saat 14:00'da yayınlanmaktadır.

Emek Ege tarafından günün spor basınında öne çıkan gelişmelerinin anlatıldığı spor programıdır.Önceleri Emek Ege ve Özgür Buzbaş sunmuş daha sonra Özgür Buzbaş'ın yerine kısa bir süreliğine Burcu Esmersoy dahil olmuştur. Spor Gecesi hafta içi her gün saat 23.00'da yayınlanmaktadır.

NTV Spor kanalı her hafta çeşitli belgeseller yayınlamaktadır. Özellikle Futbolun 50 Harikası ve Uluslararası Futbol Rekabetleri gibi futbol belgeselleri çok izleyici çekmektedir.

Dünyanın en önemli rekabetlerini ve futbol şehirlerini konu alan programda, takımların incelemeleri, yıldız futbolcuların görüşleri, taraftarların maç öncesi beklentileri, maçın atmosferi incelenmektedir. Kentlerle özdeşleşen kulüplerin tarihinden ve kültüründen izler ekrana gelmektedir. Programı Banu Yelkovan ve Bağış Erten sunmaktadır.Yayın akışı canlı yayınlara göre değişmekle beraber genellikle gece kuşağına girmektedir.

NTV Spor, 25 Haziran 2011'de HD yayına başlamıştır. Sadece bazı canlı yayınlarda HD yayın yapan kanal, 23 Temmuz 2012 tarihinden itibaren tam zamanlı HD yayına geçmiştir. Böylece tüm canlı karşılaşmalar, programlar ve diğer yayın içerikleri HD olarak yayınlanmaya başlanmıştır. 27 Kasım 2015 tarihinde Türksat 4A'ya şifresiz ve ücretsiz olmuş fakat 17 Mart 2018'de kanalın yerini DMAX'e bırakmasıyla yayın hayatına son vermiştir.
NTV Spor HD, Digiturk 83. Kanaldan, D-Smart 85. Kanaldan, tivibu 78. Kanaldan, KabloTV 223. Kanaldan, Türksat 4A 12015 H 27500 5/6 frekansından izlenebilmekteydi.

NTV Spor Smart HD, HDe'nin yerine kurduğu, D-Smart platformunda 1 Temmuz 2013 tarihinden itibaren test yayınına, 1 Ağustos 2013 tarihinde de düzenli yayına başlayan Doğuş Yayın Grubu ve Doğan Yayın Holding'in sahibi olduğu D-Smart platformunun işbirliğiyle kurulan ücretli spor kanalıdır. Haftada oynanan 10 La Liga karşılaşmasının hepsini canlı ve bantlardan sadece bu platformda yayınlamaktadır. Voleybol Avrupa kupa maçları, atletizm ve tenis maçları da bu kanaldan yayınlanmaktadır. 2013-2014 Euroleague sezonu'da 1 maç NTV Spor'da olmak üzere bu kanaldan yayınlanmaktadır. 2015 yılı itibarıyla La Liga yayın haklarını Digiturk'un alması sebebiyle artık La Liga'yı yayınlamamaktadır. D-Smart Aile paketi ve Sinema-Dizi paketi hariç diğer tüm paket kullanıcılarına açıktır. Yayın yaptığı süre boyunca sadece yüksek çözünürlüklü (HD) olarak yayın yapmaktadır.
1 Ağustos 2015 tarihi itibarıyla yayın hayatına son verilmiştir.

NTVSpor.net, 2006 yılında MSNBC ortaklığı ile Spor portali olarak yayın hayatına başlayan web sitesi.

Yayınlarına 16 Eylül 2009'da  Billboard Radyo'nun frekansını devralıp "Sporun sesi"sloganıyla başlayan radyo istasyonuydu. NTV Spor Radyo, NTV Spor'un bazı programları yayınlanmaktaydı. 3 Mart 2014 tarihi itibarıyla karasal frekansı Yavuz Semerci'ye satıldı ve ismi Radyo 24 oldu. Aynı gün içinde uydudaki frekansından Radyo Klasik yayına başladı. 3 Mart 2014 itibarıyla sadece internet üzerinden yayına devam etmiştir ve 17 Mart 2018'de NTV Spor ile beraber kapanmıştır.

Ateş Arabaları
Bahis Rehberi
Futbol Analiz
Dışarıdan Bakınca
Koşu Bülteni
Topuk Pası
Çift Forvet
Gazetenin Sesi
Maç Yayını
Taraftara Açık Hat
Radyo Basket
Finish
Radyo Manşet
Köşe Bucak Spor
Bahis Merkezi
Sportif Görüş
Sporun Sağlığı
Futbolda Bir Aşk
Futbol Mundial
NBA Bahis

Yedion
Spor Servisi
Yüzde Yüz Futbol
Nba Stüdyo
Doksan Artı
Maç Toplantısı
Kırmızı Çizgi
Yenilsende Yensende
Beşte Beş
Spor Merkezi
Bir Sıfır İki
Spor Haberleri
Gol
Not Defteri
Futbol Pazarı
Spor Gecesi
Spor Aşkı
Hava Durumu

Resmî site
Facebook'ta NTV Spor 25 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Twitter'da NTV Spor 30 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram'da NTV Spor 2 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Osmangazi, Bursa'nın metropol ilçelerinden en büyüğüdür. Bursa'nın tüm merkez ilçelerinin kesiştiği noktadır.

Osmangazi ilçesi, adını Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk padişahı olan Osman Gazi'den almaktadır.

Osmangazi, Uludağ'ın eteklerinde, doğuda Gökdere Vadisi'yle başlar; batıda Nilüfer Deresi ve Yeni Mudanya Yolu, kuzeyde Katırlı Dağları, Nilüfer Çayı ve Bursa Ovası'nı içine alan topraklara sınır oluşturan bölgeyi kapsar. İlçenin yüzölçümü 621 km²dir. Osmangazi ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 201 metredir. İzmir, İstanbul, Eskişehir yollarının kesiştiği kavşak noktasında bulunan Osmangazi, Mudanya Limanı'na 31 km, Yalova'ya 74 km, Gemlik'e 30 km uzaklıktadır.

Osmangazi ilçesi 137 mahalleden oluşmaktadır.

(EMEK) Adnan Menderes, F. Sultan Mehmet, Zekai Gümüşdiş
(DEMİRTAŞ) Barbaros, Cumhuriyet, Dumlupınar, Dumlupınar Osb, Sakarya
(OVAAKÇA) Merkez, Çeşmebaşı, Eğitim, Santral

Reşat Oyal Kültür Parkı
Botanik Parkı
Soğanlı Hayvanat Bahçesi
Pınarbaşı Parkı
Soğukkuyu Parkı
Hamitler Parkı
Teoman Özalp Parkı
Bursa Millet Bahçesi
Hamitler Macera Parkı

Marmara Bölgesi'nde yer alan Osmangazi ilçesi, 885.273 nüfusu ve 71.400 hektar alanıyla ülkemizdeki 56 ilden daha büyüktür.

Not: 2008 yılında bazı belde ve köyler mahalle statüsüne geçtiğinden şehir nüfusu artıp kır nüfusu azalmıştır. 2013 yılında ise Büyükşehir yasası nedeniyle köylerin tamamı mahalle statüsüne geçtiğinden kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Eskiden Osmangazi ilçesine bağlı beş belediye vardı: Osmangazi Belediyesi, Kirazlı Belediyesi, Emek Belediyesi, Demirtaş Belediyesi ve Ovaakça Belediyesi. İlçeye, Demirtaş Bucağı ve Soğukpınar Bucakları ile 32 köy bağlıydı. Köylerden sekizi Soğukpınar Bucağı'na bağlıydı.
2009 yerel seçimleri ile birlikte belde belediyeleri (Kirazlı Belediyesi, Emek Belediyesi, Demirtaş Belediyesi, Ovaakça Belediyesi) ve bu belediyelere bağlı köyler tamamen Osmangazi Belediyesi'ne bağlandı ve hepsi mahalle olarak kabul edildi. Şu an Osmangazi Belediyesi'nin toplam 136 mahallesi bulunmaktadır.

Bölgede ılıman Marmara iklimi görülür. Ortalama sıcaklık 14,4 derecedir.

İlçede nem oranı ortalama %58'dir. Yağış, en çok kış ve ilkyaz aylarında görülür. Haziran ve temmuz en düşük yağış aldığı aylardır. Yağışlar yıllık 500–700 mm arasındadır. İlçede ortalama 8 gün kar yağar, Uludağ'a ise 25 gün kar düşer ve 4 ay kadar yerde kalır. İlçede kar kalınlığı 5–10 cm olur, Uludağ'da ise 250 cm'dir.
İlçede en çok yıldız, poyraz ve lodos rüzgarları görülür.

Domates, biber, patlıcan, gibi sebzelerin yanında, susam, ayçiçeği, gibi endüstri bitkileri; çilek, kavun, karpuz, üzüm, şeftali, dut, kestane, ceviz, elma, erik, kiraz, armut gibi meyveler yetiştirilmektedir. Ancak son yıllarda Bursa ovasındaki birçok verimli arazi yoğun konut yapımından dolayı betonlaşmaya teslim olmuştur.

İlçede dokuma sanayi, otomobil yan sanayi, havlu sanayi, trikotaj sanayi, kundura sanayi, tarım araçları sanayi, mobilya sanayi, deri, plastik sanayi, bakır işlemeciliği, makine ve madeni eşya yapımcılığı, elektrik motoru sanayi, döküm sanayi, marangoz makineleri sanayi, kaynak makineleri sanayi, soba sanayi, bıçakçılık sanayi çok gelişmiştir. Bunların dışında yağ ve un fabrikaları, tuğla fabrikaları üretim yapmaktadır.

Türkiye'nin en büyük 3. doğalgaz elektrik çevrim santrali Osmangazi ilçesinin Ovaakça Santral mahallesi sınırları içerisindedir. Bu santral 1.432 MW kurulu güç ve ortalama 5.568.251.828 kilovatsaat elektrik üretimi ile günde 1.682.251 kişinin elektrik ihtiyacını karşılamaktadır.

Osmangazi ilçesinin ulaşım alt yapısı oldukça gelişmiştir. Otobüs, metro ve tramvay hatları ile ulaşım yapılmaktadır. Ayrıca şehirlerarası otobüs terminali Osmangazi'nin kuzey bölgesi sınırları içerisinde İstanbul Caddesi (Yeni Yalova Caddesi) üzerindedir. Kent Meydanı - Terminal bölgesinde 2022 yılının Temmuz ayında yapımı 7 yıla yakın süren 9 km uzunluğundaki T2 tramvay hattı faaliyete alınmıştır.

İlçenin en önemli tarihsel anıtları ve yapıtları şunlardır:
Bursa Kalesi, Balabancık Kalesi, Bursa Hisarı, Bursa Sarayı, Muradiye Türbesi, Pars Bey Türbesi, Çakır Ağa Hamamı, Osmangazi ve Orhangazi Türbeleri, II. Murad Türbesi, Şehzade Mustafa Türbesi, Bedesten, Arkeoloji Müzesi, Atatürk Müzesi, Osmanlı Evi Müzesi, Kent Müzesi, Hünkar Köşkü Müzesi, Karagöz Müzesi.

Orhan Camii, Hüdavendigar Cami, Ulu Cami, Muradiye Külliyesi, Muradiye Camii, Yıldırım Külliyesi, Hamzabey Camii, Şehadet Camii, Hacı Veli Camii, Zafer Camii, Mihraplı Camii.

Koza Han
Pirinç Han
İpek Han
Kapan Han
Demir Han
Fidan han
Apolyont Han
Geyve Han
Tuzhan
Balibey Han
Eski Tahıl Han

Osmangazi ilçesi Bursa'nın ekonomik ve kültürel açıdan en gelişmiş ilçesidir. Eğitim yönünden Türkiye ortalamasının çok üstündedir. Okur yazar oranı %99'dur. Kültürel etkinliklerin sürdürüldüğü tiyatro binası, sanat galerileri, sinemalar bu ilçe içinde yer alırlar.

 Umea, İsveç
 Şeki, Azerbaycan
 Stari Grad, Bosna-Hersek
 Kırcaali, Bulgaristan
 Omurtag, Bulgaristan
 Kapsagay, Kazakistan
 Çayır, Kosova
 Mamuşa, Kosova
 Obiliç, Kosova
 Kamenica, Kuzey Makedonya
 Üsküp, Kuzey Makedonya
 Aşkabat, Türkmenistan
 Mehmetçik, KKTC
 Darmstadt, Almanya

Osmangazi Kaymakamlığı 16 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pendik Stadyumu, İstanbul'un Pendik ilçesinde bulunan futbol stadyumu. Pendikspor'un maçlarına ev sahipliği yapmaktadır. Stadyum, 4.105 kişi kapasitelidir. 2022 yılında 1.Lig'e yükselmesiyle Siltaş Yapı sponsorluğunda stadını yeniledi. Bu sponsorluk sonucunda stadın adı Siltaş Yapı Pendik Stadyumu oldu.
2022 yılında kale arkasına portatif bir tribün inşa edilerek kapasite arttırılmıştır. Ayrıca stadyum ışıklandırılmış ve gece maçlarına uygun hale getirilmiştir. 2023/2024 Süper Lig sezonuna uygun hale getirilmesi için çalışmalar yapılmış olup stadyumun yeni adı ise Pendik Belediye Stadyumu olmuştur. 7 Ekim 2023'te oynanan Sivasspor mücadelesinde stadyum tekrar açıldı. Kapasitesi artırılan kale arkası tribün ise ilk kez 20 Ocak 2024'te oynanan ve Pendikspor'un Beşiktaş'ı 4-0 mağlup ettiği maçta taraftarları ağırladı.

Pendik Stadyumu, 2012 senesinde İstanbul'da düzenlenen ve amatör kulüplerin katıldığı UEFA Regions kupasının ev sahipliğini yaptı.
Pendik Stadyumu'ndaki ilk millî maç ise 17 Kasım 2023'te oynandı. Ümit Milli Takım, 2025 UEFA Avrupa U21 Şampiyonası elemelerine hazırlanmak için Slovenya U21 Milli Takımını Pendik Stadyumu'nda konuk etti. Özel maç 1-1'lik eşitlikle sonuçlandı.

Somaspor, Manisa'nın Soma ilçesinde kurulmuş olan bir futbol takımı. 2. Lig'de mücadele etmektedir.

2005 yılında Soma'daki tüm takımları Somaspor adı altında birleştirmek adına, Soma 13 Eylül Belediyespor'un ismi Somaspor olarak değiştirilerek Yusuf Değirmenci başkanlığında kuruldu. Logoda kuruluş yılı olarak 1985 yazsa da bu tarihte Somaspor isimli bir kulüp bulunmamaktadır. Kulüp 2010 senesinde Soma Kömür İşletmeler A.Ş tarafından devralındığından, Soma Kömür İşletmeleri A.Ş'nin kuruluş yılı olan 1985 senesi yazılmış olabilir. Somaspor 2005 yılında kurulduğunda Manisa Süper Amatör Ligde mücadele eden Soma 13 Eylül Belediyespor'un yarışmacı haklarını aldığı için, Manisa Süper Amatör Ligde mücadele etmeye başladı. 2006 ve 2008 yıllarında 3. Lige terfi maçlarına çıkmasına rağmen başarılı olamadı. 2011-12 sezonunda Manisa SAL'i ikinci sırada tamamlayarak Bölgesel Amatör Ligine yükselmek için baraj maçı oynamaya hak kazandı. Baraj maçında Salihli Belediyespor'a 5-1 kaybederek Bölgesel Amatöre yükselemedi.
2012-13 sezonunda Bahadır Özgen yönetiminde Manisa Süper Amatör ligini Şampiyon tamamlayarak Bölgesel Amatör Ligine yükseldi.
2018-19 sezonunda 6 sezon boyunca oynadığı Bölgesel Amatör Lig'i 8. grubu 56 puanla Şampiyon tamamlayarak play-off oynamaya hak kazandı. Denizli Atatürk Stadyumu'nda Bucak Belediye Oğuzhanspor ile karşılaşan Somaspor maçı uzatmalar sonucunda 2-1 kazanarak Mustafa Bahadır yönetiminde 3. Lig'e yükseldi.
2019-20 sezonunda 3. Ligdeki ilk sezonunda grubunu 2. sırada tamamlayarak 2. Lige yükselmek için Play Off oynamaya hak kazandı. Play Off yarı finalinde Muğlaspor'u 2-0 yenerek finale yükselen Somaspor, finalde Pazarspor'a 3-2 yenilerek 2. Lige yükselemedi.
2020-21 sezonunda Burhanettin Basatemur yönetiminde 3. Lig 3. Grupta mücadele eden Somaspor, sezonun bitimine bir hafta kala Şampiyonluğunu ilan ederek tarihinde ilk kez 2. Lige yükseldi.

3. Lig

Şampiyonluk (1): 2020-21
Play Off Final (1): 2019-20
Bölgesel Amatör Lig

Şampiyonluk (1): 2018-19
Manisa Süper Amatör

Şampiyonluk (2): 2007-08, 2012-13

2. Lig: 6 sezon
2021-

3. Lig: 2 sezon
2019-2021

Bölgesel Amatör Lig: 6 sezon
2013-2019

Manisa Süper Amatör: 8 sezon
2005-2013

(Türkçe) TFF Resmi Site - Somaspor27 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sütaş Süt Ürünleri A.Ş., Türkiye'nin en büyük mandıra ürünü şirketlerinden biridir. Şirketin ana ürünlerine yoğurtlar, ayran, peynir, süzme yoğurt, kaymak, kefir, krema, çökelek, tereyağı, süt, petit suisse bebek ve çocuk ürünleri dahildir.

Sütaş 1975 yılında Bursa'nın Karacabey ilçesinin Uluabat köyünde kuruldu. Muhtar olan Celaleddin Yılmaz 1958 yılında Karacabey Harası'nın süt ihalesini aldı. 1968 yılında şimdiki Sütaş Fabrikaları'nın olduğu yeri alıp imalathaneye çevirdi ve inek sütünden kaşar peyniri üretimine de başlanmış oldu. 1961'de İstanbul'da, Beşiktaş ve Aksaray pazarlarında, "Yılmaz Kaşarları" adıyla satış yaptı. Türkiye'de Migros'ta ilk kaşar satışını yaptı. 1975 yılında oğlu Sadık Yılmaz Sütaş şirketini kurdu. Sütaş'ın 1989'da genel müdürü Sadık Yılmaz'ın oğlu Muharrem Yılmaz oldu ve 2005 yılında babasının ölümünden sonra yönetim kurulu başkanı oldu.
Sütaş, Marmara Bölgesi'nde Karacabey'de, İç Anadolu Bölgesi'nde Aksaray'da, Ege Bölgesi'nde Tire'de ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde Bingöl'de olmak üzere Türkiye'de dört entegre tesisi bulunmaktadır. 2014 yılından itibaren de Kuzey Makedonya tesisleri ile Balkanlara ulaşmaktadır.

5000 insana doğrudan istihdam sağlayan Sütaş'ın cirosu 2019 senesinde 3,8 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Resmî site
Sütaş Instagram
Sütaş facebook 30 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sütaş twitter
Sütaş youtube 6 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TOFAŞ (Türk Otomobil Fabrikası A.Ş.), 1968 yılında Koç Topluluğu'nun kurucusu Vehbi Koç tarafından kuruldu. Üretim fabrikası Demirtaş, Osmangazi'de yer alan, Koç Holding ve Stellantis'in eşit hissedar olduğu kuruluş, bugün %37,8 Stellantis, %37,8 Koç Holding ve %24,3 diğer ortaklara ait ortaklık yapısıyla faaliyetlerine devam etmektedir. Tofaş, hem binek hem de hafif ticari araç üretebilen bir otomotiv şirketidir. Türk otomotiv sanayisinin büyük üreticilerinden biri olan Tofaş, yılda 450 bin araçlık üretim kapasitesine ve 10.000'den fazla çalışana sahiptir.
2013'te Fiat Chrysler Automobiles'ın 175 fabrikasında uygulanan WCM - Dünya Klasında Üretim Programı kapsamında “Altın Seviye”ye ulaşan Tofaş'ın Bursa'daki fabrikasında, Fiat'ın yanı sıra Citroën, DS, Peugeot, Opel ve Vauxhall markaları için de üretim yapılmaktadır.
Otomotiv sektöründe güçlü ve köklü bir geçmişe sahip olan Tofaş, Türkiye'de Ford Otosan, Chrysler, Anadol, Dodge, Fiat, Lancia, Alfa Romeo, Jeep, Ferrari ve Maserati markalarının satış ve satış sonrası operasyonlarını üstlenmektedir. Ayrıca Otoeksper isimli bir ikinci el markası mevcuttur.
Günümüzde 80 ülkeye ihracat yapan Tofaş, 2013 yıl sonu verilerine göre 160.000 adet araç ihraç etmiştir. Tofaşı'ın 2013 satış geliri 7 milyar TL, net kârı ise 434 milyon TL'dir. Türkiye'de 240.000 adetle toplam üretimin %22'sini karşılayan Tofaş, ihracat hacmini %4 artırarak 1,6 milyar Euro ihracat gelirine ulaşmıştır.

1968 - Tofaş Türk Otomobil Fabrikası A.Ş. kuruldu.
1969 - Demirtaş, Osmangazi üretim fabrikasının temelleri atıldı.
1971 - İlk Tofaş modeli Fiat 124 (yerel adıyla Murat 124, daha sonraki versiyonu Serçe), Fiat lisansı altında üretildi. İlk motorsporları takımı kuruldu.
1972 - Fabrika üretim kapasitesi yıllık 20 bin adete ulaştı.
1973 - Yedek parça üreticisi OPAR kuruldu.
1974 - Tofaş Spor Kulübü kuruldu.
1975 - Mısır'a ihracat başladı.
1977 - Murat 131 modeli üretildi.
1981 - Murat 131'in versiyonları olan Şahin, Kartal ve Doğan modellerinin üretimine başlandı.
1984 - Fabrika üretim kapasitesi yıllık 35.000'e yükseldi.
1987-1990 yılları arasında fabrikanın üretim kapasitesi artırıldı, 1990 yılında 100.000'e ulaştı.
1990 - Tempra modeli üretildi.
1991 - Yeni motor yatırımları yapıldı.
1992 - Tofaş'ın pazar payı %41'e ulaştı.
1993 - Fabrika üretim kapasitesi yıllık 250.000'e ulaştı.
1994 - Uno modeli üretildi.
1994 - Tofaş AR-GE kuruldu.
1995 - Tempra modelinin ihracatına başlandı.
1995 - Tüketiciye finansman sağlayan Koç Finans kuruldu.
1997 - Tofaş ve OPAR Yedek Parça ticari birleşime gitti.
1997 - Doğan, Şahin ve Kartal modellerine enjeksiyon takmaya başladı.
1999 - Marea ve Brava modelleri üretildi.
2000 - Doblo modelinin üretimine başlandı.
2001 - Tofaş Fabrika ve Tofaş Oto Ticaret birleşti.
2001 - Alfa Romeo markası Tofaş çatısı altına girdi.
2002 - Albea modeli üretildi.
2002 - Tofaş; Sektör Lideri, İhracat Şampiyonu, Üretim Şampiyonu, Motor Sporları Markalar Şampiyonu oldu.
2003 - Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi açıldı.
2005 - Ferrari ve Maserati markalarının distribütörlüğü alındı ve Fer Mas kuruldu.
2006 - Palio ve Albea modellerinin Rusya'ya ihracatı başladı.
2007 - Linea lanse edildi.
2007 - İkinci el operasyonları için Otoeksper markası hizmete başladı.
2007 - Lancia markasının distribütörlüğü alındı.
2007 - Minicargo projesi tamamlandı. Fiat Fiorino'nun lansmanı yapıldı. Minicargo projesiyle Tofaş'ın tarihinde ilk kez, PSA'ya Peugeot Bipper ve Citroen Nemo adlarıyla üretim yapıldı.
2007 - Tofaş'ın üretim kapasitesi 250.000 adetten 360.000'e yükseldi.
2008 - Tofaş'ın üretim kapasitesi 360.000 adetten 400.000'e yükseldi.
2009 - Albea Sole lanse edildi.
2009 - Tofaş Basketbol Takımı 1. lige yükseldi.
2010 - Yeni Fiat Doblo'nun üretimine başlandı. Fiat Doblo “2011 Uluslararası Yılın Ticari Aracı” seçildi.
2011 - Doblo modeli, Opel ve Vauxhall markaları için üretilmeye başlandı.
2012 - Fiat ve Chrysler şirketlerinini global birleşmesi sonrasında Jeep markasının satış ve satış sonrası operasyonları Tofaş'a katıldı.
2013 - Amerika ve Kanada'ya ihraç edilecek Doblo Amerika ile Doblo FL yatırımları açıklandı.
2013 - 2015'te piyasaya sürülecek yeni sedan otomobil yatırımı açıklandı.
2013 - Tofaş Fabrikası, WCM - Dünya Klasında Üretim Programı'nda, Fiat-Chrysler dünyasındaki 175 üretim tesisi arasında Altın Seviye”ye yükseldi.
2014 - Tofaş Akademi'nin yeni binası açıldı.
2014 - Tofaş Fen Lisesi'nin protokolü imzalandı.
2015 - Tofaşspor Bursa'da TOFAŞ Spor Salonunun temelini attı.
2015 - Fiat Egea modelinin üretimine başlandı.
2016 - Tofaş distribütörlügünü yaptığı Alfa Romeo 4C Modeli Türkiye pazarına sundu.
2016 - Tofaş 2015 Şubatında temelini attığı spor salonunun açılışını gerçekleştirdi. Spor salonuna Merhum Mustafa Koç'un ismi verildi.
2020 - FCA (Fiat, Chrsyler, Alfa Romeo, Lancia, Maserati, Jeep, Dodge, Ram) ile PSA (Peugeot, Citroen, DS, Opel, Vauxhall) birleşmesi gerçekleşerek Stellantis markası doğdu.
2020 - Fiat Egea modeli makyajlandı ve dış pazar için satışa sunuldu.
2020 - Yeni Fiat Egea Cross modeli tanıtıldı ve dış pazar için satışa sunuldu.
2021 - Makyajlı Fiat Egea ve yeni Fiat Egea Cross modelleri iç pazar için satışa sunuldu.
2025 - Stellantis'in Türkiye'deki operasyonlarını devraldı.

Murat 124 modeli ile seri üretime başlayan Tofaş, daha sonra 1977'de Murat 131'i Kuş Serisi olarak adlandırılan (Fiat Regata bazlı Şahin, Doğan, Kartal, 1983'te Murat 124'ün devamı olan Serçe) ve daha sonra Fiat ile aynı anda olmak üzere 1990'da Tempra üretimine geçti. Bu modelleri sırasıyla Tipo, Uno, Siena, Palio, Marea, Brava, Albea, Doblò ve Linea modelleri izlemiştir. 2007 yılı sonunda Fiorino modelinin üretimine başlanmış ve bu araç PSA grubu için de üretilmekte olup üretimin büyük kısmı ihraç edilmektedir. Tofaş 2009'da yeni Doblo'nun, 2012'de ise yeni Linea'nın üretimine başlamıştır. 2015 yılında binek araç olan Fiat Egea üretimine başlanmıştır.

Tofaş Ar-Ge faaliyetlerine 1994 yılında başladı. Fikri ve sınai hakları Tofaş'a ait olan Doblo ve Mini Cargo projeleriyle çoklu marka üretimi konusunda Türkiye'de bir ilke imza atan Tofaş Ar-Ge, Doblo ve Mini Cargo'nun ardından Yeni Linea'nın ürün geliştirme sorumluğunu da üstlendi. Bu gelişmeler neticesinde Tofaş Ar-Ge Merkezi; 2008 yılı itibarıyla “5746 Sayılı Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi” hakkındaki kanun kapsamında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından Ar-Ge Merkezi olarak tescil edildi.
Tofaş, bugün 17 bin metrekare olan Ar-Ge Merkezi'nde, 500'ün üzerinde çalışanıyla birlikte, Fiat-Chrysler'ın Avrupa'daki 2 Ar-Ge merkezinden biri konumuna geldi. Tofaş aynı zamanda, küresel otomotiv markalarının farklı ülkelerdeki müşterileri için ürün ve teknoloji geliştirme yetkinliğine sahip Ar-Ge merkeziyle, tasarımından üretimine kadar, tüm süreçlerini kendisinin yürüttüğü, fikri ve sınai mülkiyet hakları kendisine ait modellere sahip bir üreticiye dönüştü. Patent başvuru sayısı da son 5 yılda artarak toplamda 145 adede yükselen Tofaş, 2013'te Türk Patent ve Marka Kurumuna yerli patent başvuru sayısında ilk sıralarda yer aldı.

Tofaş kurumsal web sitesi30 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Teksas, Bursaspor taraftarlarının oluşturduğu tribün grubudur.
Bursa'daki maçlar sırasında Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu'nda Güney Kale Arkası tribününde etkinlik göstermektedirler. Grup, kendisini "Teksas Manifestosu" adı verilen belgeyle açıklamıştır. 2012 yılından itibaren tüm Bursaspor taraftar grupları birleşip "Bursaspor Taraftarlar Birliği" adı altında toplanmıştır.

Süper Lig 1966-1967 sezonunda Bursaspor'un deplasmanda Zonguldakspor'a 2-1 yenildiği maçın ardından basın tarafından bu isim verilmiştir. O dönemde, ilk defa Türk futbolunda iki takım taraftarları arasında büyük bir kavga çıkmış, bu duruma alışkın olmayan Türk basını da ilk defa gördükleri bu takımın taraftarı için "Sahayı Teksas'a çevirdiler." ifadelerini kullanmışlardır. Bu ifadeler, daha sonraki deplasman maçlarında da "Yine Teksaslılar" gibi ifadelerle kullanılmaya devam etmiştir. Zonguldak emniyetinin maça otobüsle gelen Bursaspor taraftarlarına "Teksas'tan mı geldiniz? Taraftar otobüsünden çok Teksas konvoyuna benziyorsunuz." sözleri ile hitap etmesi, söz konusu ismin ortaya çıkmasındaki asıl neden olmuştur. 1990'lara kadar tribünlerde "Teksas Konvoyu" ifadesi kullanılmıştır. Daha sonra da "Konvoy" kelimesi kaldırılarak grubun ismi "Teksas" olarak kullanılmaya devam etmiştir.
Grup, 2014-2015 sezonunda e-bilet sistemine karşı gelmek için tribüne gitmemiştir.

2015 yılı Mayıs ayında Bursa kenti merkezli otomotiv sektöründeki başta Tofaş, OYAK Renault olmak üzere çok sayıda fabrikada süren Türk Metal Sendikası karşıtı grev, iş yavaşlatma, fabrika işgali ve protesto eylemlerine destek vermiştir.

Taraftar grubunun kamuoyuna açıkladığı manifestoda geçen ifadeler nedeniyle aşırı milliyetçi olmakla eleştirilmiştir.

Bursaspor taraftar grubu Texas, tribün faaliyetlerini toplumsal farkındalık projeleriyle birleştirmesi nedeniyle çeşitli kurumlarca ödüllendirilmiştir. Bu kapsamda öne çıkan ödüller şunlardır:

TFF Fair Play ve Sosyal Sorumluluk Ödülü (2024): 13 Ekim 2024 tarihinde oynanan Bursaspor-Kahramanmaraşspor müsabakası öncesinde, tribünlerde kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen koreografi nedeniyle Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Fair Play ve Sosyal Sorumluluk Kurulu tarafından ödüle layık görülmüştür. Kurul; toplumsal bir soruna yönelik sergilenen bu yapıcı tutumu, sporun birleştirici gücüne ve sosyal sorumluluk bilincine örnek bir davranış olarak nitelendirmiştir.

Teksas Grubu Sitesi23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursapor Kulübü Resmi İnternet Sitesi28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The Daily Telegraph, Birleşik Krallık'ta yayımlanan broadsheet formatında günlük gazete.
Daily Telegraph, 1855 yılında Albay Arthur B. Sleigh (1821-1869) tarafından kuruldu. 1961 yılında kardeş gazete, The Sunday Telegraph yayın hayatına başladı. Ekim 2007 yılında Daily Telegraph, 882,413 okuyucu sirkülasyonu ile Birleşik Krallık'ta en yüksek satış rakamına ulaştı. MORI kuruluşu tarafından yapılan araştırmalarda Daily Telegraph okuyucularının % 61'nin Muhafazakâr Partiyi desteklediği sonucuna ulaşılmıştır.
Londra merkezli gazetenin editörlüğünü William Lewis (d. 1969) yapmaktadır. Gazetenin sahipleri ikiz iş adamları Sir David Barclay ve Sir Frederick Barclay 'dir. (d. 1934)

Telegraph.co.uk25 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leaping into the future at the Telegraph's Camelot – from The Guardian20 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Guardian: The plight of Hollinger 7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC: Telegraph empire in tycoons' grip – 18 Jan 2004 19 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Daily Telegraph "will not be the house organ of the Conservatives"' 2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Timsahlar (Latince: Crocodilia), sıcak bölgelerde bataklıklar ve su kenarlarında yaşayan vücudu kemiksi pullarla örtülü sürüngenleri içeren bir grup. Bu takımın familyaları Alligatoridae (Aligatorgiller), Crocodylidae (Timsahgiller) ve Gavialidae'dir (Gavyaller).
Kuşların yaşayan en yakın akrabalarıdır. Kuşlar ve timsahlar, Archosauria grubunun yaşayan son üyeleridir. Crocodilia takımı, 220 milyon yıl önce Trias Döneminde ortaya çıkmış olan ve Mezozoik dönemde çok çeşitli şekillere ayrılan Crurotarsi grubunun üyelerindendir.

Timsah sözcüğü köken olarak Arapça bir sözcüktür. Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar, Basmıllar, Oğuzlar, Karluklar, Türgeşler, Hazarlar, Göktürkler, Uygurlar, Tuna Bulgarları, Kimekler timsaha alavan demişlerdir. Kâşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072 - 1074 yılları arasında yazılan Türkçe - Arapça sözlük olan Divânu Lügati't-Türk'te timsahın Türkçe karşılığı alavan olarak geçer.

Timsah, sıcak bölgelerdeki akarsularda yaşayan, Timsahgiller takımından iri yapılı, kalın ve kabuksu derili sürüngen türlerinin genel adıdır. Uzaktan bakıldığında kertenkeleye benzerler. Vücutlarının üzeri, sert kemiksi plakalarla örtülüdür. Ön ayaklarında beşer, arka ayaklarında dörder parmak bulunur. Parmak araları tamamen veya kısmen perdelidir. Uzun, yandan basık kuyrukları suda kürek vazifesi görür. Güçlü dişlerle bezenmiş, çok kuvvetli çeneleri vardır. Yalnız üst çene açılır. Etli dil, alt damağa yapışıktır. Gözleri, burunları ve kulakları başlarının üst kısmında bulunur. Suda yüzerken rahatça etraflarını görür, işitir ve solunum yaparlar. Karada vücutlarını zor taşımalarına rağmen, suda çok iyi yüzerler. Gündüzleri dinlenir, çoğunlukla gece avlanırlar. Gözbebekleri dikey olduğundan gece de iyi görürler. Timsahlar renk körüdür ve dillerini dışarı çıkaramazlar.

Balık, kuş ve suya gelen memelilerle beslenirler. İnsanlara da saldıranları vardır. Timsahlar avına saldırmadan önce yaklaşık 2 metrelik bir alana girmesini beklerler. Avı saldırabileceği kadar yakına gelen timsah, yaklaşık 12 m/s bir hız ile avını yakalar. Bu hıza; vücutlarının yapısı, arka bacakları ve de en önemlisi kaslı kuyrukları sayesinde ulaşırlar. Avlarını güçlü çeneleri arasına sıkıştırıp suya çekerek boğarlar. Kendilerinden büyük olan avlarını 200 kg bir kuvvet uygulayabildikleri ve avını ağzı ile kavrayıp kendi etrafında birkaç kez dönerek gerçekleştirdikleri ölüm dönüşü adı verilen yöntemle daha küçük parçalara ayırırlar. Çeneleri sağa sola hareket etmediği için besinleri çiğneyemeden büyük parçalar hâlinde yutarlar. Sindirim için çakıl ve taş da yutarlar. Sonra dişlerinin arasındaki artıkları dışarı çıkarırlar. Dişlerinin arasında sıkışan atıkları atamadıklarında ağızlarını açık tutarlar. Bu sayede bazı kuş türleri ağza konar ve atıkları yer ve buna Protokooperasyon denir. Taze etin sindirimi zor olduğu için bazı türler avlarını gömerek çürümelerini bekler.

Gözleri üç perdelidir. Suya daldıkları zaman burun ve kulak delikleri birer kapakla örtülür. Ağız gerisinde bulunan bir kıvrımı damaklarına yapıştırarak soluk ve yemek borularını birbirinden ayırabildiklerinden su altında bile ısırıp yiyebilirler. Konik yapılı dişler aşındıkça yenileri sürer. Derilerinden bavul, ayakkabı, çanta iskarpin yapılır. Bu bakımdan bol miktarda avlanılırlar.Yürekleri dört gözlüdür. Aort kökleri Panizza kanalı vasıtasıyla birleştiklerinden vücutlarında kirli kan dolaşır. Diğer sürüngenler gibi soğukkanlı hayvanlardır. Vücut ısıları çevre ısısına göre değişir.

Yumurtayla çoğalırlar. Çiftleşmeden sonra dişi, kıyıdaki bir kumlukta açtığı çukur içine kaz yumurtası iriliğinde 50 kadar yumurta yumurtlar. Yumurtaların üzerini kumla örterek yakınlarında nöbet bekler. Bazen bu süre üç ayı bulur. Dişi bu sürede hiçbir şey yemediğinden kilo kaybeder. Zaman zaman erkek de dişinin yakınına gelir. Ama dişisini beslemeyi akıl edemez. Yavrular, yumurta kabuğunu kırmaya hazır olunca 20 metre kadar uzaklıktan duyulan sesler çıkararak annelerini yardıma çağırırlar. Dişi, kumları açarak yumurtalardan yavruların çıkmasına yardım eder. İnce derili yavrular büyük bir titizlikle tek tek annenin ağzında su kıyısına taşınır. Bakıma muhtaç yavrular altı ile sekiz haftalık bir süre içinde anne ve baba tarafından dış tehlikelerden büyük bir dikkatle korunur. Yırtıcı kuşlar ve vahşi memeliler timsah yavrularına düşkündür.
Yavrular kendilerine bakacak duruma gelince anne ve babalarından uzaklaşarak kendilerine av sahaları ararlar. Büyük timsahlardan uzak olmak zorundadırlar. Hatta bazen sonraki karşılaşmalarda anne ve babalar yavrularını tanıyamamakta, onlara av gözüyle bakmaktadır. Yavrular, balık yumurtaları, salyangoz ve su böcekleriyle beslenirler.

Timsahlara çoğunlukla Amerika, Afrika, Madagaskar, Güney ve Doğu Asya ile Orta Avustralya'da rastlanmaktadır. Tuzlu sularda yaşayanları da vardır. Nil timsahının anayurdu Nil Nehri olduğundan bu adla anılır. Eski Mısırlılar bunlardan korkar ve mukaddes sayarlardı. Bugün Nil kıyılarında bu timsahlar kalmamıştır. Madagaskar'da mevcuttur. Uzunluğu 7 metreye ulaşabilir. Bu timsahlar 1500 kg'a kadar ulaşabilirler. Bunların eskiden yaşamış onlarından bir tanesinin fosilinin boyu 15 metre civarında tahminen de 4000 kg kadardı.

Timsahlar insanlara da saldırabilir. Amerikan timsahının (Crocodylus acutus) boyu 50 cm - 3,8 m arasında değişir. 4 metre olanları da bulunmuştur. Ağırlık olarak da 2000 kg'a kadar ulaşabilirler. Denizde de yaşayabilir ve insan için tehlikelidir. Hindistan ve Sri Lanka'da yaygın olan Hint timsahı tatlı suda yaşar. Uzunluğu 5 metre kadar olabilir. Çoğunlukla balıkla beslenir. İnsana nadir saldırır. ABD'nin güneydoğusundaki bataklık, göl ve ırmaklarda yaşayan Amerika aligatorunun (Alligator misisipiensis) derileri ayakkabı ve valiz yapımında değerli sayılır. En çok Florida bataklıklarında yaşar. Üreme dönemlerinde avlanmaları yasaklanmıştır. Boyları 3-4 metreye ulaşabilir. Timsahlar yok edilmediği takdirde uzun süre yaşayabilmektedir. Hayvanat bahçelerinde 80 yaşını aşanlar vardır. Bazı kuşlar timsahların açık ağızlarının arasına çekinmeden girerek artık etleri ve damağa yapışmış sülükleri yerler. Timsahlarla bu kuşlar arasında âdeta ortak bir yaşam göze çarpar. Tehlike anında timsahları çığlıklarıyla uyarırlar.

Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu veya kısaca TOGG, Türkiye merkezli bir otomobil üretici şirkettir. Şirket, fikrî mülkiyet haklarına sahip olduğu ilk otomobili 29 Ekim 2022 tarihinde seri üretime hazır hâle getirdi. Yapılan bir araştırmaya göre aracın maliyetinin Eylül 2022 itibarıyla 750 bin Türk lirası olduğu tahmin edilmekteydi. 14 Mart 2023'te aracın başlangıç fiyatı 953 bin Türk lirası olarak açıklandı.

Türkiye'de yerli otomobil üretebilmek için birlikte çalışma kararı alan şirket ve kuruluşlar, Kasım 2017'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklandı. Bu amaçla Anadolu Grubu (%19), BMC (%19), Kök Grubu (%19), Turkcell (%19), Zorlu Holding (%19) ve TOBB (%5) tarafından 25 Haziran 2018'de Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu Sanayi ve Ticaret A.Ş. kuruldu. Eylül 2019'da Kök Grubu projeden çekildi. Ekim 2019'da şirket merkezi Şişli, İstanbul'dan Gebze, Kocaeli'ne taşındı. Şirketin CEO'su Gürcan Karakaş, tasarımı 2019 yılı içinde tamamlanacak olan otomobilin 2022'de satışa çıkacağını açıkladı. Togg'un SUV ve sedan modelleri 27 Aralık 2019'da yapılan bir basın toplantısında tanıtıldı. Togg'un gövde tasarım çalışması İtalyan tasarım şirketi Pininfarina ile birlikte yapıldı.
Togg'un elektrikli otomobil üretimi için Gemlik, Bursa'da 22 milyar TL maliyetle fabrika kuracağı açıklandı. Fabrika için proje bazlı devlet yardımı verileceği duyuruldu. 21 Mayıs 2020'de fabrikanın yapımına başlandı. Ağustos 2020'de şirketin Togg markasıyla üretim yapmasına karar verildi. 18 Aralık 2021 tarihinde Togg'un yeni logosu tanıtıldı. 6 Ocak 2022'de Amerika'da CES 2022 etkinliğinde yerini aldı ve lansman gerçekleştirdi. 2022 Yılı Ekim ayının ortasında fabrika inşaatı tamamlandı ve 29 Ekim 2022 tarihinde ilk TOGG üretim bandından "Anadolu Kırmızısı" rengiyle indi. Başlangıç fiyatı 953 bin Türk lirası olarak belirlenen aracın 16-27 Mart 2023'te ön siparişleri alınmaya başladı. T10F Togg'un sedan modeli olarak Ocak 2022 tarihinde Las Vegas'ta düzenlenen CES 2022 fuarında dünya çapında tanıtıldı ve T10S adını aldı.

Bursa'nın Gemlik ilçesinde yer alan fabrikanın yapımına ilk olarak 18 Temmuz 2020'de başlandı. Sahası yaklaşık 1 milyon 200 bin metrekare olan fabrika, 29 Ekim 2022 tarihinde Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla açılmıştır. Gemlik'teki Togg fabrikasında 14 bin 500 ton çelik montajı yapılan boya tesisinde, 33 bin metrekare çatı panel montajı ve 16 bin 734 metrekare abs kör kalıp montajı yapıldı. Tesisteki üretim hattı boya tanklarının yerleştirilmesi tamamlandı. Gemlik'te 1850 kişinin görev yaptığı şantiyede planlamalar çerçevesinde çalışmalarını yürüten şirket, seri üretim bandından elektrikli C SUV aracını 2022 sonunda indirmeyi hedefledi. Hedef doğrultusunda T10X'in Ekim 2022'de seri üretimine başlandı. İlk araç, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a 3 Nisan 2023'te teslim edildi. Nisan 2023'ten beri T10X'in teslimatları devam etmektedir.
Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu (Togg) ile bir Çin şirketi olan Farasis'in ortaklığında kurulan SIRO, Gemlik'te batarya hücresi ve modül üretimi tesisi kuracak. Togg ve Farasis ortaklığında SIRO, 15 gigawatt saatlik batarya hücresi ve modül üretimi yapacak. Gemlik'teki fabrikada otomotiv ve otomotiv dışı uygulamalarda enerji depolama çözümleri geliştirecek.

Togg'un Trugo adını verdiği elektrikli araç şarj istasyonları Siemens ve Vestel'in ürettiği cihazlarla kurulmaktadır. Trugo duyurusunda Türkiye genelinde tüm illerde DC hızlı şarja sahip olduğunu açıklamıştır. Aralık 2023 tarihi itibarıyla Trugo'nun 444 DC, 105 AC şarj istasyonu bulunmaktadır. Eylül 2024 tarihi itibarıyla 81 ilde 734 şarj istasyonu bulunmaktadır. 2025 itibari ile 1000'den fazla şarj istasyonu bulunmaktadır.

Ocak 2026 itibarıyla başlangıç paket fiyatlarıdır.

21.06.2024 itibarıyla 

Anadolu Grubu %23
BMC %23
Turkcell %23
Zorlu Holding %23
TOBB %8
Kurucu ortaklardan Kök Holding, 31 Mayıs 2021 tarihinde alınan kararlar ile ortaklıktan çekilmiştir.

Togg.com davası, Togg (Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu) ile "The Office of George Gould" arasında Togg.com alan adının sahipliği üzerine çıkmış olan bir davadır.

Temmuz 2021'de Togg, daha önce alınmış olan Togg.com alan adını almak için Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü'ne başvurmuştur. Togg şikayetinde 2018'de kurulan bir şirket olduğunu, henüz fabrikası olmadığını ancak Aralık 2019 itibarıyla iki aracın planın çizdiğini belirtmiştir. Dahası şirket, Togg'un bir kısaltma olduğunu ve Türkiye ile Avrupa Birliği'nde birden fazla marka tesciline sahip olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı şirket, karşı tarafın kötü niyetle bu alan adını aldığını iddia etmiş ve alan adının kendisine verilmesini istemiştir.
Gould cevaben, alan adını 2003'te satın aldığını söylemiştir. 2010'da ise işletme, alan adı dahil tüm varlığını CedarPC Inc. şirketine sattığını belirtmiştir. CedarPC ise daha sonra başka bir şirketle birleşti ve Togg.com alan adını tcbinc.com sitesine yönlendirecek şekilde ayarladı. Gould ayrıca, Togg'un herhangi bir şey üretmediğini, satmadığını ve müşterisinin ya da itibarının olmadığını iddia etti.

Eylül 2021'de Togg'un yapmış olduğu başvuru reddedildi. Kararda Togg'un isim benzerliği konusundaki şikayetinin haklı olduğu ancak alan adının Togg kurulmadan dört yıl önce (yani 2014) alındığına vurgu yapılmıştır. Dolayısıyla kötü niyet olması mümkün değildi.

Resmî site
X'te Togg
Instagram'da Togg
YouTube'da Togg
TikTok'ta Togg

Türkiye millî futbol takımı, Türkiye'yi ulusal seviyede temsil eden ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından yönetilen erkek millî futbol takımıdır. 
İlk maçını 26 Ekim 1923 tarihinde yapan takım, FIFA Dünya Kupası'na katılmaya 1950, 1954, 2002 ve 2026 olmak üzere 4 defa hak kazanmış, ancak 1950 FIFA Dünya Kupası'na finansal sorunlar yüzünden katılamamıştır.
Türkiye Futbol Federasyonu bir UEFA üyesi olduğundan, Türkiye millî takımı dünya çapındaki turnuvalara Avrupa elemeleri üzerinden katılmaktadır. Takımın 2002 FIFA Dünya Kupası'nda Şenol Güneş yönetiminde aldığı üçüncülük ve Fatih Terim yönetiminde 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasında aldığı üçüncülük, millî takım tarihindeki en büyük başarılarıdır. Ayrıca, Şenol Güneş yönetiminde 2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda da üçüncülüğü bulunmaktadır. (2002 FIFA Dünya Kupası finalisti Almanya turnuvaya katılmayınca yerine davet edilmiştir.) 
Tarihinde üç kez FIFA Dünya Kupası'na katılma başarısı göstermiş olan Türkiye millî takımında en fazla formayı 120 kez ile Rüştü Reçber giyerken, millî forma altında en fazla golü ise 51 kez ile Hakan Şükür atmıştır.
Takımın kullandığı forma setinden iç saha forması, Türk bayrağının renklerini taşıyan klasik kırmızı bantlı beyaz formadır. Dış sahada kullanılan forma ise beyaz detayları bulunan kırmızı renkli formadır.

Türk sporunun ilk teşkilatı olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakının kurulmasının ardından Yusuf Ziya Öniş başkanlığında ilk Türk Futbol Federasyonu 1923 yılında Şehzadebaşı'ndaki Letâfet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda "Futbol Hey'et-i Müttehidesi" adıyla kurulmuştur. Ardından FIFA'ya başvurulmuş ve Türkiye 21 Mayıs 1923 tarihinde FIFA'nın 26. üyesi olmuştur. FIFA üyeliğinin ardından 1923 yılında Türk millî takımı; Ali Sami Yen'in teknik direktörlüğünde çıktığı ilk resmî maçında aynı sene Romanya ile İstanbul'da Taksim Stadı'nda karşılaştı ve 2-2 berabere kaldı. Karşılaşmada iki gol atan Zeki Rıza Sporel Türk millî takımının ilk golünü atarak tarihe geçti. 1924 Paris Olimpiyatları'nda Çekoslovakya ile oynanan ve 5-2 kaybedilen maç, kayıtlara millî takımın yurt dışındaki ilk maçı olarak geçti. 1949 yılında Suriye'yi geçerek 1950 FIFA Dünya Kupası'na katılma hakkını elde etmesine rağmen Dünya Kupası'nın düzenleneceği Brezilya'nın uzaklığının doğurduğu mali problem yüzünden turnuvaya katılamadı. 17 Haziran 1951 tarihinde dönemin güçlü takımı, sonradan 1954 FIFA Dünya Kupası'nı kazanacak olan Batı Almanya'yı Berlin'deki Olimpiyat Stadı'nda 2-1 yenen Türk millî takımı, Türk futbol tarihinin o dönemki en büyük zaferine imza attı. Bu maçta sergilediği oyunla Türkiye'nin kalecisi Turgay Şeren; artık Berlin Panteri lâkabıyla anılır oldu. 1954 yılındaki Dünya Kupası elemelerinde İspanya ile eşleşen Ay Yıldızlılar; deplasmandaki maçı 4-1 kaybederken kendi sahasında da 1-0 kazandı. O zamanki statü gereği averaj göz önüne alınmadığından tarafsız sahada (Roma şehrinde) üçüncü bir karşılaşma yapıldı ve 2-2 berabere tamamlandı. Dönemin statüsünde uzatmalar ya da penaltılar olmadığından, eşitlik bozulmayınca para atışı (yazı tura) yapıldı. Para atışı sonucunda Türk millî takımı, İspanya'yı eleyerek tarihinde ilk defa FIFA Dünya Kupası'na katılmayı başardı. İsviçre'de düzenlenen kupanın grup maçlarında Güney Kore'yi 7-0 yenerek tarihinin en farklı galibiyetlerinden birini alan millî takım, üç sene önce mağlup ettiği Batı Almanya'ya grup karşılaşmasında 4-1, play-off maçında ise 7-2 yenilerek bir üst tura çıkma şansını kaybetti. Türkiye kupada oynadığı üç maçta kaydettiği 10 gol ile maç başına 3,33 gol ortalamasıyla 2002'ye katılana kadar maç başına en fazla gol atan takım unvanını korudu. 1955 yılında 1954 FIFA Dünya Kupası'na katılan kadronun çoğunun askerde bulunmasının katkısıyla Ordu millî futbol takımı finalde İtalya'yı geçerek Dünya Şampiyonu oldu. 1956 senesinde bir önceki FIFA Dünya Kupası'nda final oynayan Macaristan'ı İstanbul'da 3-1 deviren millî takım; tarihinin unutulmaz galibiyetlerinden birine imza attı.

Türkiye, 1966 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Portekiz, Çekoslovakya ve Romanya'nın bulunduğu zor bir gruba düştü ve grup sonuncusu oldu. 1970 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Sovyetler Birliği ve Kuzey İrlanda ile karşılaşan Türkiye, puan dahi alamadan grup sonuncusu oldu. Türkiye 1974 FIFA Dünya Kupası elemelerinde İtalya ve İsviçre ile gruptan çıkmak için mücadele etti. Napoli'de 0-0 berabere kalan Türkiye, İstanbul'da İtalya'ya 1-0'la yenildi ve finallere katılabilme şansını kaybetti. Türkiye, 1978 FIFA Dünya Kupası eleme gruplarında her iki maçta da Avusturya'ya boyun eğdi ve finallere katılma şansını kaybetti. 1982 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Galler ve İzlanda'nın bulunduğu grupta puan alamadan sonuncu olan Türkiye, 1986 FIFA Dünya Kupası elemelerinde İngiltere'den iki maçta toplam 13 gol yediği grup maçlarında sadece bir puan alıp grup sonuncusu oldu. 1990 FIFA Dünya Kupası elemelerinde son grup maçları öncesi averajla grup ikincisi olan Türkiye son maçta SSCB'ye kaybederek kıl payı elemeleri geçemedi.

1991 Akdeniz Oyunları'nda finale çıkan genç nesil; Türk Futbol Tarihi'nde milat oldu. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde son, 1994 FIFA Dünya Kupası elemelerinde ise 5. torbadan kur'a çekimine katılan millî takım; bu nesille birinci torbaya kadar yükseldi. Akdeniz Oyunları finalinde Türk ümit millî futbol takımı, sonradan 2006 FIFA Dünya Kupası'nı kaldıran İtalya'ya elendi. A millî takıma yükselen bu nesil futbolcularla Fatih Terim teknik direktörlüğünde takım; Euro'96 elemelerinde İsviçre ve İsveç'i 2-1 yendi; İsveç'i saf dışı bırakarak İngiltere'de düzenlenen 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılmaya ilk kez hak kazandı. Türk millî takımı; turnuvada Hırvatistan, Danimarka ve Portekiz ile aynı grupta yer aldı. Hırvatistan'a son dakikalarda yediği golle yenilen millî takım Portekiz'e 1-0 ve Danimarka'ya 3-0 mağlup oldu. Turnuvada hiç gol atamayan ve hiç puan alamayan Türk millî takımı; ilk kez katıldığı Avrupa Şampiyonası'ndan eli boş döndü. 1998 FIFA Dünya Kupası elemelerinde grupta Hollanda ve Belçika'nın ardından üçüncü olan takım turnuvaya gitme şansını son maçlarda kaybetti. Mustafa Denizli yönetiminde Euro 2000 elemelerinde Almanya'nın ardından grup ikincisi olarak baraj maçlarına kaldı. İrlanda'nı rakip sahada 1-1 ve içeride 0-0'lık sonuçlarla eleyerek Belçika ve Hollanda'nın ortaklaşa düzenlediği 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılmaya hak kazandı. Türk millî takımı, B Grubu'nda İsveç, İtalya, Belçika ile eşleşti. İlk maçta İtalya'ya 2-1 kaybeden millîler; Avrupa Şampiyonalarında ilk golünü attı, gruptaki ikinci maçında İsveç ile golsüz berabere kalarak ilk puanını aldı. Gruptan çıkan takımı belirleyecek son maçta ev sahibi Belçika'yı Hakan Şükür'ün -biri kaleciden bile yükseğe sıçrayarak kafayla olmak üzere- attığı 2 golle devirerek Avrupa Şampiyonaları'nda ilk galibiyetini alan Türk millî takımı; İtalya'nın ardından ikinci olmayı başardı ve futbolda tarihinde ilk defa bir uluslararası organizasyonda çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Portekiz ile eşleşen millîler; rakibine 2-0 yenildi ve 6. olarak turnuvaya veda etti.

2002 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Şenol Güneş yönetiminde İsveç'in ardından ikinci olan millîler kupaya gitme hakkını da play-off (baraj maçları)'nda Avusturya'ya 1-0 ve 5-0'lık sonuçlarla üstünlük sağlayarak kazanan ay-yıldızlılar; tarihinin en büyük başarısını bu turnuvada elde etti. Temelini 1991 yılındaki Akdeniz Oyunları'nda ikinci olan futbolcuların oluşturduğu takım Brezilya, Kosta Rika ve Çin ile birlikte C Grubu'nda yer aldı. Grup aşamasını Güney Kore'de oynayan Ayyıldızlılar ilk maçında Brezilya karşısında Hasan Şaş'ın attığı müthiş golle öne geçmesine rağmen karşılaşmayı 2-1 kaybetti. İkinci maçında da Kosta Rika ile 1-1 berabere kalan millîler, grubun son maçında Çin'i 3-0 yenerek gruptan ikinci olarak çıkmayı başardı. 2. Tur'da ev sahiplerinden biri olan Japonya'yı Ümit Davala'nın attığı golle 1-0 geçen ekip, çeyrek finalde turnuvada Fransa ve İsveç gibi takımları yenen Senegal ile eşleşti. Türk millî takımı karşılaşmayı İlhan Mansız'ın attığı altın golle 1-0 kazandı. Sonradan kupayı kazanacak olan, grupta karşılaştığı ve kaybettiği Brezilya'ya yarı finalde (1-0) kaybeden Türk millî takımı, Güney Kore'yi 3-2 yenerek Dünya üçüncüsü oldu. Üçüncülük maçında Hakan Şükür maçın başlamasından 10.8 saniye sonra attığı golle FIFA Dünya Kupası tarihinin en hızlı golünü attı ve tarihe geçti. Üçüncülük maçının sonunda Türkiye ile Güney Koreli futbolcuların kol kola sergiledikleri dostluk görüntülerini seyircileri alkışlaması üzerine, Avrupa basını daha önce olası Türkiye-Güney Kore finali için "kâbus final" derken maçtan sonra "finalin adı Türkiye-Güney Kore olmalıydı" şeklinde başlıklar attı. Kupanın ardından turnuvanın en iyi oyuncuları kadrosuna Rüştü Reçber ve Hasan Şaş seçildi.

1 yıl önce dünya üçüncüsü olan takımdan sadece 8 oyuncunun 23 kişilik kadroya alındığı 2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda da Kolombiya'yı yenerek üçüncü olan Türk millî takımı, 2004'te Dünya Kupası Sonrası Sendromu adı verilen ve bir duraklama dönemi yaşadı. Çekilen kuralar sonucunda 7. Grupta İngiltere, Slovakya, Makedonya ve Lihtenştayn ile aynı grupta yer alan Türkiye, 20 puanlı İngiltere'nin ardından topladığı 19 puanla grubu ikinci bitirdi ve yine play-off oynamaya hak kazandı. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılma hakkını play-off maçlarında Letonya'ya deplasmanda 1-0 mağlup olan Türkiye, kendi evinde 2-2 berabere kalınca şampiyonaya katılma hakkını kaybetti. 2006 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Yunanistan, Ukrayna ve Danimarka ile aynı grupta bulunan Ayyıldızlılar; Ersun Yanal yönetiminde başarısız olmasa da basının baskısı sonucu Ersun Yanal yerine Fatih Terim getirildi. Fatih Terim yönetiminde 25 puanlı Ukrayna'nın ardından grupta 23 puanla ikinci olmayı başaran Türk millî takımı play-off maçlarında İsviçre ile eşleşti. Deplasmanda 2-0 yenildiği İsviçre'yi rövanşta 4-2 yenmesine rağmen deplasman golü kuralıyla rakibine elendi. M

UEFA ya da açılımıyla Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (İngilizce: Union of European Football Associations; Fransızca: Union des Associations Européennes de Football; Almanca: Vereinigung Europäischer Fußballverbände), yalnızca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dâhil olmamak üzere, tüm Avrupa devletleri ve ek olarak Kıbrıs, İsrail, Kazakistan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Rusya'yı da içine alan ve kendisine bağlı ülke federasyonlarından oluşan yarı federal bir spor kurumudur. Futbol, futsal ve plaj futbolunun Avrupa'daki yöneticisi ve denetleyicisi olan UEFA'nın resmî dilleri İngilizce, Almanca ve Fransızcadır. Merkezi ise İsviçre'nin Nyon kentinde bulunmaktadır.
UEFA, FIFA'ya bağlı altı konfederasyon içerisindeki en büyük konfederasyondur. Ayrıca yine diğer konfederasyonlar içerisindeki en güçlü mali ve sportif altyapıya sahip olanıdır. Neredeyse dünyanın tüm en iyi oyuncuları İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa başta olmak üzere, Avrupa liglerinde oynamaktadır. Yine dünyanın en güçlü ulusal takımları da çoğunlukla UEFA üyesi federasyonların millî takımlarıdır. 2010 FIFA Dünya Kupası'nda yer alan 13 millî takım yine UEFA üyesiydi. Ayrıca FIFA Dünya sıralamasında yer alan ilk 20 takımın 12'si de UEFA üyesidir. Kadınlar futbolunda ise dünya sıralamasının ilk 20 takımının arasında 13 UEFA üyesi millî takım bulunmaktadır. Ayrıca 2007 yılındaki FIFA Kadınlar Dünya Kupası'nı kazanan Almanya kadın millî futbol takımı da UEFA üyesidir.
UEFA, İtalya, Fransa ve Belçika futbol federasyonları arasındaki görüşmeler sonrasında İsviçre'nin Basel şehrinde 15 Haziran 1954 tarihinde kurulmuştur. Sonrasında ise merkezi sırasıyla Bern'e, oradan da 1959'da Paris'e taşınmıştır. Birliğin idari merkezi 1995 yılından bu yana ise İsviçre'nin Nyon kentinde bulunmaktadır. Henri Delaunay UEFA'nın ilk Genel Sekreteri, Ebbe Schwartz ise ilk başkanıdır. Başlangıçta 25 ulusal federasyondan oluşan UEFA, genişlemelerle birlikte şimdiki 55 üyeli hâlini almıştır. UEFA'ya bağlı takımlar uluslararası alanda şimdiye dek on kez FIFA Dünya Kupası, yirmi bir kez Kıtalararası Kupa ve üç kez de FIFA Kulüpler Dünya Kupası'nı kazanmıştır. Kadın futbolunda ise üç kez FIFA Kadınlar Dünya Kupası ve bir kez de Altın Olimpiyat madalyası kazanılmıştır.
UEFA'nın kuralları ve aldığı kararlar Avrupa Komisyonu ile ters düşmemelidir. 1990'lı yıllarda televizyon hakları ve özellikle uluslararası transfer konuları Avrupa hukukuna uyumlu şekilde yeniden düzenlenmiştir.
Günümüzde UEFA başkanlığını Sloven avukat Aleksander Čeferin yürütmektedir.

Avrupa genelindeki hoşnutsuz taraftarlar UEFA'yı sıklıkla "mafya" olarak tanımlamıştır. Rusya ve Bulgaristan 1. liglerinde ve İsveç'te oynanan bir Şampiyonlar Ligi grup aşaması maçında taraftarlar "UEFA mafyası" olarak tezehüratta bulunmuşlardır. Bu tezehürat, stadyumlar dışında da kullanılmıştır; örneğin, Sırbistan ile Arnavutluk arasındaki (UEFA Euro 2016 eleme) maçının ardından Kosova'da bir Avrupa Birliği binası önünde yapılan protesto sırasında bu tezahürat yapılmıştır. FC Kopenhag taraftarları, 2019-20 Avrupa Ligi son 16 turu rövanş maçında Corona tedbirleri kapsamında maçın UEFA tarafından seyircisiz oynanması kararı üzerine stadın çevresinde "UEFA MAFIA - THE PANDEMIC OF FOOTBALL" gibi sloganlar içeren pankartlar astılar.
2015 FIFA yolsuzluk davasının ardından, o dönemin UEFA başkanı Michel Platini de davaya dahil oldu. İsviçreli savcılar, FIFA başkanı Sepp Blatter'ı Michel Platini'ye 2 milyon dolarlık (1.6 milyon £) rüşvet vermekle suçladılar. İsviçre başsavcısı Michael Lauber, "Bay Platini'yi bir tanık olarak sorgulamadık, bu doğru değil. Onu hem bir tanık hem de sanık olarak soruşturduk" dedi. Soruşturma sonucunda Platini hem de Blatter, futbol ile ilgili faaliyetlerden men edildi. Platini, Spor Tahkim Mahkemesi'ne itiraz etti ve altı yıllık men cezası dört yıla indirildi. Daha sonra İsviçre mahkemelerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu ancak bu mahkemeler itirazlarını reddetti.
UEFA'nın 2022 yılının Şubat ayında blockchain şirketi Chiliz ile ortaklık kararı alması Avrupa genelindeki taraftar grupları tarafından eleştirildi.
2020 yılında UEFA'nın Kulüp Mali Kontrol Kurulu tarafından hazırlanan ancak yayımlanmayan bir rapor sızdırıldı. Manchester City'nin mali ilişkin rapor, YouTube'da yayımlanan belgeseli "Britanya'nın En Büyük Futbol Skandalı mı?" belgeselini çeken Surise Media tarafından bulunmuştu.
Belgesel, raporun içeriğinin Birleşik Arap Emirlikleri'den gizemli bir adam tarafından 2012 ve 2013 yıllarında Manchester City futbol kulübüne iki adet 15 milyon £ hibe edilmesi olduğunu belirtmiştir. 30 milyon £'lik bu hibelerin, Premier Lig mali düzenlemele kurallarını ihlal ettiği iddia edildi. Yine iddialara göre, çoğunluğu devletin olan Birleşik Arap Emirlikleri telekomünikasyon şirketi Etisalat tarafından külüne yapılan ödemeler, aslında örtülü hibeydi. Rapor, bu hibenin aslında, Mansour bin Zayed Al Nahyan'a ait yatırım grubu Abu Dhabi United Group (ADUG) tarafından karşılandığını iddia ediyor.
Manchester City, Etisalat'ın 2015 yılında 30 milyon £'u tekrar ödediğini savundu, ancak UEFA karar komitesi bunu kabul etmedi. 2019'da UEFA, City'ye iki yıllık Avrupa yasağı getirdi, ancak bir yıl sonra Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) tarafından bu yasak kaldırıldı. CAS, 30 milyon £'luk ödemelerin zaman aşımına uğramış olması nedeniyle kural ihlali olarak değerlendirilemeyeceğine karar verdi. Premier Lig ve UEFA mali kuralları, kulübe sınırsız miktarda sponsorluk finansmanı sağlanmasına izin verirken, kulüp zararlarını karşılamak için sınırlı miktarda hibeye izin vermektedir.

UEFA Şampiyonlar Ligi

Playstation
Pepsi Max
Lay's
FedEx
Mastercard
Just Eat
Expedia
Heineken
Oppo
Türk Hava Yolları
UEFA Avrupa Ligi ve UEFA Avrupa Konferans Ligi
Molten Corporation
Hankook

Laufenn
Enterprise
Just Eat
Swissquote
Strauss
Bwin
Heineken
UEFA Kadınlar Şampiyonlar Ligi
Heineken
Just Eat
Lay's
Visa
Adidas
Euronics
Grifols
Hublot

1: FIFA ve UEFA'daki resmî üyelik adı Bosna ve Hersek.
2: Eski AFC üyesi. (AFC 1954-1974; 1994'te UEFA'ya katıldı.)
3: Eski AFC üyesi. (AFC 1998-2002; 2002'de UEFA'ya katıldı.)

Resmî site

Sivas 4 Eylül Stadyumu veya sponsorluk gereğince BG Grup 4 Eylül Stadyumu, TOKİ tarafından yapılan Türkiye'deki ilk ekolojik stadyumdur. Stadı kullanan kulüp Sivasspor'dur.

18 Haziran 2012 tarihinde ihalesi yapılan stadyum diğer spor tesisleri ile birlikte toplamda 300 bin metre kare alan üzerine kuruldu. Stadyumun kapladığı alan 133.950 metre karedir.
Türk Telekom Stadyumu, Bursa Büyükşehir Belediyesi Stadyumu ve Vodafone Park gibi C90 görüş ölçüsüne göre dizayn edilen 4 Eylül Stadyumu'nun bulunduğu alanda ek olarak bir atletizm stadı, iki spor salonu, yüzme havuzu, idari binalar, güreş eğitim merkezi binası inşa edilmesi düşünülmüştür.

Stadyumun temeli, 25 Mayıs 2013 tarihinde Spor ve Gençlik Bakanı Suat Kılıç, Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve Kulüp Başkanı Mecnun Otyakmaz'ın katılımıyla bir törenle atıldı.

4 Eylül Stadyumu'nda ilk düdük, 14 Ağustos 2016 tarihinde saat 19.30'da Sivasspor ile Tokatspor arasında oynanan Hazırlık maçında çalındı. Maçın 9. dakikasında, Sivasspor'un Leandrinho'nun ayağından bulduğu gol, 4 Eylül Stadyumu'nda atılan ilk gol olarak kayıtlara geçti. Sivasspor, 3-1 galip gelerek yeni stadında ilk maçını galibiyetle bitirdi. Sivasspor'un diğer gollerini 85. dakikada Yiğit İncedemir ve 88. dakikada Çağatay Çeken atmıştır.

İlk resmi maç 28 Ağustos 2016 tarihinde saat 19.30, TFF 1. Lig maçında Mersin İdman Yurdu ile oynamıştır. Hakem Onur Karabaş'ın yönettiği maçta stattaki ilk  golü 23. dakikada Burhan Eşer atmıştır. Maçın ilk yarısını Burhan Eşer (2) ve Hakan Arslan'ın golleriyle 3-0 önde kapatan Sivasspor, ikinci yarıda Ergin Keleş ve yine Burhan Eşer'in (2) golleriyle maçı 6-0 kazandı. Bu ilk resmi maçı 2.700 Sivasspor ve 89 Mersin İdman Yurdu taraftarı olmak üzere 2.789 kişi statta takip etti.

Sivas'ın sert iklim şartları dikkate alınarak tasarlanan stadın kapasitesinin loca ve VIP tribünlerle birlikte toplam kapasitesi 27.532'dir. Toplam 6 sıra artırılacak şekilde dizayn edilen stadyumun kapasitesi 38.000 kişiye kadar çıkarılabilecektir.

Yeni Dört Eylül Stadyumu, Sivas Erzincan yolu üzerinde, okullar bölgesi olarak da bilinen Sivasspor tesislerinin karşısında bulunan kamu arazisinde inşa edilmiştir.

Tamamı kapalı tribünler
C90 görüş açısı
Alttan ısınma
İki kat tribün yapısı
Kapalı ve açık otopark
Loca-500 kişilik VIP tribün

Sivas'a stadyum müjdesi
Bahçeşehir Koleji, Sivas 4 Eylül Stadyumu'na İsim Sponsoru Oldu 12 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sivasspor resmi sitesinde stadyum sayfası 24 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İtalya millî futbol takımı, (İtalyanca: Nazionale di calcio dell'Italia), İtalya'yı ulusal seviyede temsil eden ve İtalya Futbol Federasyonu tarafından yönetilen erkek millî futbol takımıdır. 
Futbolda dünyanın en iyi millî takımları içerisinde yer alan takım, sonuncusu 2006 yılında olmak üzere toplamda 4 kez FIFA Dünya Kupası'nı kazanma başarısını göstermiştir. Dünya Kupası'nı 5 kez kazanan Brezilya'dan sonra bu kupayı Almanya ile beraber en çok kazanan 2. takımdır.

İtalya millî futbol takımı, ilk FIFA Dünya Kupası olan 1930'dan sonra yapılan 1934 Dünya Kupası'nın yanı sıra 1938 ve 1982'de Dünya'nın En Büyüğü olmuştur. 1970 ve 1994 Dünya Kupaları'nda finalde şampiyonluğu Brezilya'ya kaptıran Gökmavililer, 1990 yılında kendi ülkelerinde düzenlenen Dünya Kupası'nda da Dünya Üçüncülüğü unvanını elde etmişlerdir. 1968 yılında Avrupa Şampiyonluğu kupasını kaldıran takım 2000 yılında düzenlenen kupayı finalde Fransa'ya yenilerek kaybetmiştir. İtalya Genç Takımı da, Olimpiyat Oyunları'nda 1936 yılında altın madalya, 1928 ve 2004'te ise gümüş madalya kazanmıştır.
2006'daki dünya şampiyonluğunun ardından İtalya, katıldığı 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda aynı başarıyı tekrarlayamayarak çeyrek finalde elendi. Yine de İtalya, turnuvadaki diğer bütün maçlarında 90 dakikanın sonunda sahadan galibiyetle ayrılarak şampiyon olan İspanya'ya, ancak penaltı atışları ile boyun eğdi. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ardından Roberto Donadoni'nin yerine İtalya millî takımının başına 2006'daki şampiyonluğun mimarı Marcello Lippi yeniden getirildi. Lippi yönetimindeki İtalya, 10 maçta 7 galibiyet ve 3 galibiyet alarak, 2010 FIFA Dünya Kupası'na katılma hakkını elde etti. Ancak, 2009 FIFA Konfederasyonlar Kupası'na ilk turda alınan 1 galibiyet ve 2 yenilgi sonrası erken veda eden İtalya, Dünya Kupası'nda da 2 beraberlikle 1 mağlubiyet alarak ilk turda elendi. 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda çeyrek finalde İngiltere'yi, yarı finalde ise Almanya'yı eleyen İtalya, finalde İspanya'ya 4-0 kaybetti. 2013 FIFA Konfederasyonlar Kupası yarı finalinde tekrar İspanya ile karşılaşan İtalya, golsüz tamamlanan maçı penaltılarda 7-6 kaybederek üçüncülük maçı oynamak zorunda kaldı ve turnuvayı Uruguay'ın önünde 3. sırada tamamladı. 2014 FIFA Dünya Kupası elemelerinden mağlubiyet yüzü görmeden çıkan İtalya, 2014 FIFA Dünya Kupası grup maçlarında İngiltere galibiyetinin ardından gelen 1-0'lık Kosta Rika yenilgisiyle büyük şok yaşadı. Son grup maçında ise Uruguay'a kaybedip kupadan elendi. Turnuva sonrası Prandelli'nin yerine geçen Antonio Conte yönetimindeki İtalya, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası son 16 turunda önceki şampiyon İspanya'yı 2-0 yenerek Almanya ile eşleşti. Ancak çeyrek finalde Almanya'ya 1-1 tamamlanıp penaltılara giden maçta 6-5 kaybederek elendi.
FIFA sıralamasında 17. sırada yer aldığı için ikinci torbadan 2018 FIFA Dünya Kupası elemeleri gruplarına giren İtalya, Conte'nin ayrılmasının ardından takımın başına geçen Gian Piero Ventura'nın yönetiminde İspanya'nın ardından grubu 2. sırada tamamladı. Baraj maçları kapsamında ilk maçta 1-0 yenildiği İsveç ile kendi sahasında golsüz berabere kalan İtalya, 1958 FIFA Dünya Kupası'dan bu yana ilk kez Dünya Kupası finallerine gidemedi. Bu maçın ardından takımın tecrübeli isimlerinden Giorgio Chiellini, Andrea Barzagli, Daniele De Rossi ve kaptan Gianluigi Buffon millî takımı bıraktıklarını açıkladı. Bu başarısızlık üzerine Kasım 2017'de teknik direktör Gian Piero Ventura'nın görevine son verilirken Futbol Federasyonu Başkanı Carlo Tavecchio görevinden istifa etti. Şubat 2018'de takımın başına geçici olarak Luigi Di Biagio getirilince önceki kararlarına rağmen Buffon ve Chiellini İtalya'nın hazırlık maçları kadrolarına çağrıldı. Nisan 2018'de İtalya, FIFA sıralamasında 6 basamak birden düşerek tarihinin en kötü derecesi olan 20.'liğe geriledi. Mayıs 2018'de Roberto Mancini'nin takımın başına geçerken 2018 FIFA Dünya Kupası'nın oynanmasının ardından İtalya FIFA sıralamasında 21.'liğe kadar geriledi. Ancak, Mancini yönetiminde 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde oynadığı 10 maçın tamamını kazanarak turnuvaya katılma hakkı elde eden İtalya, ülke tarihine geçerek ilk kez Avrupa Şampiyonası elemelerinde üst üste 10 galibiyet aldı.
Dünya futboluna Roberto Baggio, Dino Zoff, Paolo Rossi, Franco Baresi, Gianluca Vialli, Alessandro Del Piero gibi birçok yıldız kazandırmışlardır.
İtalya millî takımı formasını en çok 163 kezle Gianluigi Buffon giymiştir. Millî takım için en fazla golü ise Luigi Riva (35) kaydetmiştir.

İtalya'nın eleme maçları ve hazırlık maçları 2014 Aralık ayına kadar RAI tarafından yayınlanmaktadır.

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü   Yükseldi   Ligde kaldı   Düştü     Ev sahibi

Aşağıdaki oyuncular 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası için çağrıldı.

İtalya millî futbol takımının başarıları
FIFA Dünya Kupası
Şampiyon (4): 1934, 1938, 1982, 2006
Finalist (2): 1970, 1994
Üçüncü (1): 1990
Dördüncü (1): 1978
Avrupa Futbol Şampiyonası
Şampiyon (2): 1968, 2020
Finalist (2): 2000, 2012
Dördüncü (1): 1980
Yarı finalist (1): 1988
Olimpik futbol turnuvaları
Altın madalya (1): 1936
Bronz Madalya (2): 1928, 2004
Central European International Cup
 Şampiyon (2): 1927-30, 1933-35
Finalist (1): 1931-32
Laureus Dünya Sporları Yılın Takımı Ödülü: 2007

Türkiye Basketbol Ligi 1966-67 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 1. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 63 puan toplayan Altınordu ligin ilk şampiyonu olurken, ligde küme düşme uygulanmadı.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin bir sezon sonra 15 takımla oynanmasına karar verildiği için ligden düşme uygulaması bu sezon uygulanmamıştır.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kurtuluş - İstanbul
Kadıköyspor - İstanbul
PTT İstanbul - İstanbul
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Altınordu - İzmir
Karşıyaka - İzmir

TBLStat.net 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1966-1967 Sezonu 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1967-68 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 2. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) 15 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 28 maç sonunda 79 puan toplayan İTÜ şampiyon olurken, ligin son iki sırasında yer alan 40 puanlı Kurtuluş ile 39 puanlı Karşıyaka küme düştü.

15 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son 2 sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.

Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kurtuluş - İstanbul
Kadıköyspor - İstanbul
PTT - İstanbul
Jandarmagücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Altay - İzmir
Altınordu - İzmir
Karşıyaka - İzmir

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1967-1968 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1968-69 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 3. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) on beş takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 28 maç sonunda 78 puan toplayan Galatasaray şampiyon olurken, ligin son üç sırasında yer alan 42 puanlı Kadıköyspor, 32 puanlı Jandarmagücü ve 30 puanlı Göztepe küme düştü.

15 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son 2 sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kadıköyspor - İstanbul
Modaspor - İstanbul
PTT - İstanbul
Jandarmagücü - Ankara
Karagücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Altay - İzmir
Altınordu - İzmir
Göztepe - İzmir

NOT : Kolej takımı Modaspor maçında oyuncu lisanlarını maç saatinde getirememesi nedeniyle 20-0 hükmen mağlup sayılmış ve 1 puanı silinmiştir. (21.04.1969)
1968-69 Sezonu Sayı Kralı : Hüseyin Kozluca - Fenerbahçe 736 Sayı

TBLStat.net 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1968-1969 Sezonu 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1969-70 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 4. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 62 puan toplayan İTÜ şampiyon olurken, 26 puan toplayan ligin son sırasındaki Karagücü küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son sırasında yer alan takım ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Modaspor - İstanbul
PTT - İstanbul
Karagücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Altay - İzmir
Altınordu - İzmir

1969-70 Sezonu Sayı Kralı:
NOT : Altay kulübü Altınordu maçında lisanslarını ibraz edemediği için 1 hükmen yenilgi almıştır.

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1969-1970 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1970-71 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 5. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 61 puan toplayan İTÜ şampiyon olurken, 30 puan toplayan ligin son sırasındaki Modaspor küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son sırasında yer alan takım ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Modaspor - İstanbul
PTT - İstanbul
Ankaragücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Altay - İzmir
Altınordu - İzmir

1970-71 Sezonu Sayı Kralı:
NOT : Altay kulübü PTT karşılaşmasına maç saatinden sonra geldiği için 1 hükmen yenilgi almıştır.

TBLStat.net 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1970-1971 Sezonu 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1971-72 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 6. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 63 puan toplayan İTÜ şampiyon olurken, 25 puan toplayan ligin son sırasındaki Altay küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son sırasında yer alan takım ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
PTT - İstanbul
Ankaragücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Altay - İzmir
Altınordu - İzmir

1971-72 Sezonu Sayı Kralı:

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1971-1972 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1972-73 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 7. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 62 puan toplayan İTÜ şampiyon olurken, ligin son 2 sırasında yer alan yirmi altışar puanlı PTT ve Altınordu küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son iki sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.

Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kadıköyspor - İstanbul
PTT - İstanbul
Ankaragücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Altınordu - İzmir

1972-73 Sezonu Sayı Kralı:

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1972-1973 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1973-74 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 8. sezonudur. Beş şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Samsun) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 61 puan toplayan Muhafızgücü şampiyon olurken, lig maçları sırasında 3 hükmen yenilgi alan Samsunspor ve 29 puanlı Adana Demirspor küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son iki sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kadıköyspor - İstanbul
Ankaragücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Adana Demirspor - Adana
Samsunspor - Samsun

1973-74 Sezonu Sayı Kralı:
NOT - 1 : Samsunspor kulübünün Kolej maçında seyircisinin neden olduğu olaylar yüzünden maç yarıda kalmış ve bu yüzden hükmen mağlup sayılmıştır.
NOT - 2 : Samsunspor kulübü İTÜ ve Adana Demirspor maçlarına çıkmamasından dolayı 2 hükmen yenilgi almış ve lig tamamlanmadan küme düşmüştür.

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1973-1974 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1974-75 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 9. sezonudur. Üç şehirden (İstanbul, Ankara ve İzmir) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 60 puan toplayan Beşiktaş şampiyon olurken, ligin son 2 sırasında yer alan 26 puanlı Ankaragücü ve 21 puanlı Kadıköyspor küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son iki sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Eczacıbaşı - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kadıköyspor - İstanbul
Ankaragücü - Ankara
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Karşıyaka - İzmir

1974-75 Sezonu Sayı Kralı : 

NOT - 1 : Kadıköyspor kulübü Muhafızgücü maçına çıkmadığı için 1 hükmen mağlubiyet almıştır..

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1974-1975 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1975-76 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 10. sezonudur. Dört şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir ver Adana) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 60 puan toplayan Beşiktaş şampiyon olurken, ligin son 2 sırasında yer alan 26 puanlı Ankaragücü ve 21 puanlı Kadıköyspor küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son iki sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Eczacıbaşı - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
Kolej - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
ODTÜ - Ankara
Suspor - Ankara
Şekerspor - Ankara
Karşıyaka - İzmir
Adana Demirspor - Adana

1975-76 Sezonu Sayı Kralı:

TBLStat.net 18 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1975-1976 Sezonu 18 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1976-77 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 11. sezonudur. Dört şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 60 puan toplayan Eczacıbaşı şampiyon olurken, ligin son 2 sırasında yer alan 34 puanlı Kolej ve 32 puanlı ODTÜ küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son iki sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Eczacıbaşı - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
DSİ Spor - Ankara
Not: Kulüp "Suspor" olan ismini bu sezondan itibaren "DSİ Spor" olarak değiştirmiştir.
Kolej - Ankara
ODTÜ - Ankara
Şekerspor - Ankara
Yenişehir - Ankara
Karşıyaka - İzmir
Tofaş SAS - Bursa

1976-77 Sezonu Sayı Kralı:

TBLStat.net 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1976-1977 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1977-78 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 12. sezonudur. Dört şehirden (İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa) 12 takımın katıldığı lig deplasmanlı lig usulüne göre oynandı. 22 maç sonunda 62 puan toplayan Eczacıbaşı şampiyon olurken, ligin son 2 sırasında yer alan 28 puanlı Muhafızgücü ve 26 puanlı İTÜ küme düştü.

12 takım çift devreli lig usulünde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalar sonunda en fazla puan toplayan takım ligi şampiyon olarak tamamlarken, ligin son iki sırasında yer alan takımlar ise ligden düşmüştür.
Takımlar galibiyet için 3, beraberlik için 2, mağlubiyet için ise 1 puan almışlardır.

Beşiktaş - İstanbul
Eczacıbaşı - İstanbul
Fenerbahçe - İstanbul
Galatasaray - İstanbul
İTÜ - İstanbul
DSİ Spor - Ankara
Muhafızgücü - Ankara
Şekerspor - Ankara
Yenişehir - Ankara
Ziraat Fakültesi - Ankara
Karşıyaka - İzmir
Tofaş SAS - Bursa

1977-78 Sezonu Sayı Kralı:

TBLStat.net 18 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cumhuriyet Gazetesi27 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1977-1978 Sezonu 18 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1978-79 Sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 13. sezonu olan 1978-79 sezonunun sonuçları ve istatistikleri göstermektedir.

NOT: Normal sezon sonunda Fenerbahçe ve Galatasaray kulüpleri bir alt lige düşmüştür. Ancak Galatasaray kulübü sezon içerisinde Amerikalı oyuncusu Stefan Standford'u cezalı olduğu dönemde Tofaş SAS ve Karşıyaka maçlarında oynattığı için kendisine verilen 2 maç hükmen mağlubiyet kararına Danıştay nezdinde itiraz etmiş ve davayı kazanmıştır. Basketbol Federasyonu bu gelişmeler sonucunda 1978-79 ve 1979-80 sezonlarında düşmeyi kaldırarak 1980-81 sezonundan itibaren ligin 18 takımla oynanacağını belirtmiştir.

Milliyet Gazete Arşivi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBLStat.net 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TBLStat.net Lig Tarihi 1978-1979 Sezonu 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi 1982-83 sezonu, Türkiye Basketbol Ligi'nin 17. sezonu olan 1982-83 sezonunun sonuçları ve istatistikleri göstermektedir.

25 Eylül 1982
İ.T.Ü 112-105 Beşiktaş
Fenerbahçe 80-75 Galatasaray
Kolej 79-88 Tofaş
Silahlı Kuvvetler 114-65 Odtü
26 Eylül 1982
Fenerbahçe 96-81 Beşiktaş
İ.T.Ü 105-85 Galatasaray
Tofaş 90-71 Silahlı Kuvvetler
Kolej 90-53 Odtü
2 Ekim 1982
Fenerbahçe 103-78 İ.T.Ü
Tofaş 114-77 Odtü
Silahlı Kuvvetler 71-51 Kolej
3 Ekim 1982
Beşiktaş 87-86 Galatasaray
9 Ekim 1982
Odtü 82-94 İ.T.Ü
Beşiktaş 83-79 Silahlı Kuvvetler
Tofaş 85-92 Fenerbahçe Uzatma
Galatasaray 80-78 Kolej
10 Ekim 1982
Galatasaray 68-58 Silahlı Kuvvetler
Beşiktaş 92-79 Kolej
16 Ekim 1982
Odtü - Beşiktaş
Fenerbahçe 85-54 Silahlı Kuvvetler
İ.T.Ü 90-88 Kolej
Tofaş - Galatasaray
17 Ekim 1982
Fenerbahçe 102-79 Kolej
23 Ekim 1982
Silahlı Kuvvetler 80-81 İ.T.Ü
Odtü 58-118 Fenerbahçe
Tofaş 100-106 Beşiktaş
30 Ekim 1982
Odtü 74-117 Galatasaray
İ.T.Ü 84-85 Tofaş
4 Aralık 1982
Fenerbahçe 86-74 Galatasaray
Beşiktaş 100-97 İ.T.Ü
Silahlı Kuvvetler 96-74 Odtü
11 Aralık 1982
Fenerbahçe 82-65 Beşiktaş
Galatasaray 90-96 İ.T.Ü
Tofaş 92-58 Odtü
Silahlı Kuvvetler 51-54 Kolej
12 Aralık 1982
Fenerbahçe 91-89 İ.T.Ü
Beşiktaş 118-113 Galatasaray Uzatma
8 Ocak 1983
Silahlı Kuvvetler 77-78 Fenerbahçe
Beşiktaş 97-96 Tofaş
Galatasaray 123-73 Odtü
Kolej 85-81 İ.T.Ü
9 Ocak 1983
Kolej 75-88 Fenerbahçe
Beşiktaş 129-78 Odtü
Galatasaray 113-78 Tofaş
15 Ocak 1983
Fenerbahçe 89-64 Tofaş
İ.T.Ü 116-85 Odtü
16 Ocak 1983
Fenerbahçe 121-68 Odtü
İ.T.Ü 105-101 Silahlı Kuvvetler

Kırmızı ve beyaz gruplarda alınan puanlar Klasman Grubu'na taşındı. Klasman Grubunu son 4 sırada bitiren takımlar düştüler.

Kırmızı ve beyaz gruplarda alınan puanlar Final Grubu'na taşındı. Final Grubu'nda takımlar birbirleriyle üçer maç yaptılar.

TBLStat.net 10 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ligde 16 takım deplasmanlı lig mücadelesi yaptıktan sonra lig şampiyonu kapanış oyunları sonrası belli olur.

Normal lig müsabakaları, 16 takım arasında, her takımın biri kendi sahasında diğeri rakip takımın sahasında olmak üzere deplasmanlı, iki devreli ve lig usulü oynanır.
Bu müsabakalar sonrası yapılan puan sıralamasına göre;

) İlk sekiz sırayı alan takımlar kapanış oyunlarına katılmaya hak kazanırlar.
) 9. ile 14 sıra arasında yer alan takımlar sezonu tamamlamış olurlar.
) 15. ve 16. olarak son iki sırayı alan takımlar bir sezon sonra Basketbol 2. Liginde yer alırlar.

Kapanış oyunlarınıntüm turlarında takımların ligde oynamış oldukları maç sonuçları aşağıdaki gibi dikkate alınır.
1. Eşleşen takımların normal ligde oynamış oldukları maçların ikisi de aynı takım tarafından kazanılmışsa iki maçı kazanan takım o turun maçlarına 1-0 üstün başlar.
2. Eşleşen takımların normal ligde oynamış oldukları maçlarda takımlar bir kez kazanmış, bir kez kaybetmiş ise, o turun maçları 0-0 başlar.
3. Çeyrek ve yarı final müsabakaları kazanılmış 3 maç üzerinden oynanır ve bu turlarda;
(1) Eğer maçlar 0-0 başlar ise, ilk iki maç, Normal Ligi üst sırada bitiren takımın sahasında 3. ve 4. maçlar rakip sahada ve 5. maçın gerekmesi halinde Ligi üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır.
(2) Eğer play off serisine 1-0 üstün başlanır ise 1. maç seriye ligi üst sırada bitiren takımın sahasında 2. ve 3. maçlar ise rakip sahada oynanır 4. maçın gerekmesi halinde ise son maç ligi üst sırada takımın sahasında oynanır.

Final müsabakaları kazanılmış 4 maç üzerinden oynanır. Şayet maçlar 0-0 başlar ise, ilk iki maç, Normal Ligi üst sırada bitiren takımın sahasında, 3. ve 4.maçlar rakip sahada, gerekmesi halinde 5.maç ligi üst sırada bitiren 6. maç rakip sahada ve 7. maç ligi üst sırada bitiren takımın sahasında olmak üzere sıra ile oynanır.
Eğer play off serisine 1-0 üstün başlanır ise 1.maç normal ligi üst sırada bitiren takımın sahasında 2. ve 3. maçlar ise rakip sahada oynanır 4. maçın gerekmesi halinde normal ligi üst sırada bitiren takımın sahasında, 5.maç rakip sahada ve 6. ligi üst sırada bitiren takımın sahasında oynanır.
Final müsabakaları sonunda rakibi karşısında 4. galibiyetini alan takım sezonu TBL Şampiyonu olarak tamamlar.

TBLStat.net Lig Tarihi 2006-2007 Sezonu 19 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2011-12 Türkiye Basketbol Ligi, Türkiye'nin en üst düzey profesyonel basketbol ligi olan Türkiye Basketbol Ligi'nin 46. sezonudur.
2010-11 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde gerçekleştirilen müsabakalar sonucunda Genç Banvitliler ve Hacettepe Üniversitesi, 2011-12 sezonunda mücadele etmeye hak kazandı. Sezonunun fikstürü 12 Ağustos 2011'de İzmir'de çekileceği duyuruldu. 4 Ağustos 2011'de toplanan Beko Basketbol Ligi Lig Kurulu "normal sezonda bir takımın başka bir takımla yaptığı deplasman ve iç saha maçlarının ikisini de kazanması durumunda play-off'a 1-0 önde başlaması" kuralının kaldırılması kararını aldı. Ayrıca takımların kadrolarında bulundurdukları beş yabancı oyuncudan en az ikisinin Avrupalı olması kuralı bir oyuncuya indirildi.
12 Ağustos günü lig fikstürü ve sezon detayları belli oldu. 15 Ekim 2011'de başlayacak olan normal sezon, 22 Nisan 2012 tarihine kadar devam edecek. 25 Nisan 2012'de başlayacak play-off müsabakaları ise 3 Haziran 2012 tarihine kadar devam edecek. Normal sezon sıralamasında ilk 8'de yer alan takımlar play-off müsabakalarına katılmaya hak kazanacak, son 2 sırada yer alan takımlar ise Türkiye Basketbol 2. Ligi'ne düşecek. Beko Basketbol Ligi Lig Kurulunun aldığı karar doğrultusunda play-off'a 0-0 başlanmasından dolayı normal sezon maçları, puan sıralaması sonucunda karşı takıma göre üst sırada yer alan takımın, play-off müsabakalarında kademelerdeki kazanılmış maç sayısına göre ilk maçı ya da maçları kendi sahasında oynamasını sağlayacak.
Genç Banvitllier, 12 Ağustos 2011'deki Beko Basketbol Ligi fikstürü çekimine "Bandırma Kırmızı" adı ile katıldı. 2011-12 sezonunda bu isimle yer alacağı söylendi.

Türkiye Basketbol Ligleri

2025-26 Basketbol Süper Ligi ya da sponsorlu adıyla 2025-26 Türkiye Sigorta Basketbol Süper Ligi, Türkiye'nin en üst düzey profesyonel basketbol ligi olan Basketbol Süper Ligi'nin 60. sezonudur.
2025-26 sezonunda bir önceki sezonda olduğu gibi İstanbul'dan 7 takım ligde yer aldı. Bursa ve İzmir'den 2'şer, Ankara, Denizli, Manisa, Mersin ve Trabzon'dan da 1'er takım ligte mücadele etti. Sezon öncesi lig fikstürü çekimi 20 Ağustos 2025 tarihinde Basketbol Gelişim Merkezi'nde gerçekleştirildi. Lig bu sezonda da geçtiğimiz 2 sezonda da olduğu gibi Türkiye Sigorta isim sponsorluğunda oynanacaktır. Sezon öncesi yayın hakları için son 4 sezonda yayın haklarını elinde bulunduran BeIN Sports ile anlaşmaya varıldı. Yayın hakları sözleşmesi 19 Ağustos 2025 tarihinde Basketbol Gelişim Merkezi'nde imzalandı. 
Normal sezon 26 Eylül 2025 tarihinde başlayıp 16 Mayıs 2026 tarihinde tamamlandı. 26 Mayıs-19 Haziran tarihleri arasında ise ligin final turu oynandı. Final serisinde Beşiktaş'ı 3-1 yenen Fenerbahçe, üst üste 3, toplamda ise 13. kez Basketbol Süper Ligi şampiyonu oldu.

2025-26 Türkiye Basketbol Ligi
2025-26 Türkiye Basketbol 2. Ligi

Basketbol Süper Ligi

Bahçeşehir Koleji SK, İstanbul merkezli bir Türk profesyonel basketbol kulübüdür. Kulüp, Türkiye'de basketbolun en üst seviyesi olan Basketbol Süper Ligi'nde oynamaktadır. Bahçeşehir, 2019'da Avrupa müsabakalarına çıktı. Bahçeşehir, 2022'de FIBA Avrupa Kupası'nı kazandı.

Bahçeşehir Koleji, 2017 Haziran ayında Bahçeşehir Okulları Spor Kulübü Derneği'ni kurdu. Aynı yıl Türkiye Basketbol Ligi'nde mücadele etmeye başladı.
2017-18 sezonu Federasyon Kupası Şampiyonu olan kulüp, play off finali oynadı. İlk yılında Basketbol Süper Ligi'ne yükseldi. Basketbol Süper Ligi'ndeki ilk sezonunu 2018–19 sezonunda geçiren Bahçeşehir Koleji, aldığı sonuçlarla ertesi sezon FIBA Europe Cup'a katılım hakkı elde etti. 2021-22 sezonuna kadar maçlarını Akatlar Spor Kompleksi oynayan Bahçeşehir, bu sezon ile birlikte Ülker Spor ve Etkinlik Salonuna taşındı. Takım, 2021-22 sezonunda mücadele ettiği Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 6. sırada tamamlamış ve çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek final serisinde rakibi Galatasaray'a seride 2-0 kaybeden takım sezonu noktalamıştır. Türkiye Kupası'nda ise çeyrek finalde mücadele ettiği rakibi Darüşşafaka'ya 88-80 kaybederek elenen takım, sezondaki en büyük başarısını ise FIBA Europe Cup'da şampiyon olarak elde etmiştir.
Bahçeşehir 2023-24 sezonuna Sinan Atalay'ın başantrenörlüğü ile başladı. FIBA Europe Cup'ta mücadele eden takım normal sezonu 4 takımlı grupta 5 galibiyet, 1 mağlubiyetle lider bitirdi. FIBA Europe Cup sezonu devam ederken ve Basketbol Süper Ligi 13. hafta sonunda 6 galibiyet 7 mağlubiyetle 8. sıradayken Sinan Atalay ile yollar ayrıldı. Aynı gün takımın başına Dejan Radonjić'in getirildiği açıklandı. 2023-24 sezonunda FIBA Europe Cup'ta finale yükselen Bahçeşehir, final serisinde Alman temsilcisi Niners Chemnitz ile karşılaştı. İlk maçta deplasmanda 85-74 skorla Niners Chemnitz üstünlüğü ile başlayan seri, ikinci maçta Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'ndaki maçın normal süresi Bahçeşehir'in 95-84 üstünlüğü ile tamamlandı ve maç uzatmaya gitti. Uzatma dakikalarında 11-10'luk Niners Chemnitz üstünlüğü ile maç 105-95 bitti ama toplam sayı farkında 1 sayılık averaj ile kupayı finalde kaybetmiş oldu.

2024-25 sezonu başında büyük değişime giden kulüp logosunu yeniledi. İç saha maçarını da Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynayacağını açıkladı. Bahçeşehir bu sezonda EuroCup'ta mücadele edeceği duyuruldu. Bu sezonda EuroCup A grubunda mücadele eden Bahçeşehir 18 maçta 14 galibiyet ve 4 mağlubiyetle grubunu lider tamamlayarak play-off oynamaya hak kazandı. Direk çeyrek finale kalan Bahçeşehir bu turda Sloven Cedevita Olimpija takımını 85-81'lik skorla yenerek yarı finale yükseldi. Yarı finalde 3 maç süren seri sonunda İspanyol temsilcisi Gran Canaria'ya 2-1'lik sonuçla yenildi ve kupadan elendi. Basketbol Süper Ligi 2024-25 sezonunda ise normal sezonu 18 galibiyet 12 mağlubiyetle 5. sırada tamamladı ve play-offlara kaldı. Play-off çeyrek final serisinde ligi 4. sırada tamamlayan Tofaş'a karşı saha dezavantajı olması ile başladığı seride ilk maçı deplasmanda 94-80 kaybetti. İkinci maçı kendi evinde 75-65 kazanarak seride durumu eşitledi ve son maçıda deplasmanda 96-92 kazanarak yarı finalde Fenerbahçe'nin rakibi oldu. Yarı final serisinde ilk 2 maçı deplasmanda 93-76 ve 91-89, üçüncü maçı ise evinde 93-84 kaybetmesinin ardından sezonu tamamlamış oldu. Sezonun bitiminin ardından kulüpten yapılan açıklama ile koç Dejan Radonjić ile yolların ayrıldığı belirtildi.
12 Haziran 2025 tarihinde takımın başantrenörlük görevine Marko Barać'ın getirildiği duyuruldu.

Stefanos Dedas (2017-2019)
Zafer Aktaş (2019-2020)
Erhan Ernak (2020-2023)
Sinan Atalay (2023)
Dejan Radonjić (2023-2025)
Marko Barać (2025-2026)

Türkiye Basketbol Ligi

Finalist (1): 2017-18
Federasyon Kupası

Şampiyon (1): 2018
FIBA Europe Cup

Şampiyon (1): 2021–22
Finalist (1): 2023–24
EuroCup

Yarı Finalist (1): 2024–25
FIBA Europe Cup

TBL resmî web sitesi

Türkiye Basketbol Süper Ligi şampiyonları listesi, Türkiye'nin en üst düzey basketbol ligi olan Basketbol Süper Ligi'in şampiyonlarının sezonlara göre yapılmış listesidir. İlk düzenlendiği 1966-67 sezonunda ligin ilk şampiyonu Altınordu olurken, tamamlanan son sezonun şampiyonu ise Fenerbahçe'dir.
Kurulduğu 1966-67 sezonundan 1977-78 sezonuna kadar şampiyon takım normal sezon sıralamasına göre belirlenirken, 1978-79 sezonundan 1982-83 sezonuna kadar normal sezonun ardından final grubu maçlarıyla belirlenmeye başlamıştır. Daha sonrasında ise 1983-84 sezonuyla beraber play-off maçları elemeli bir şekilde oynanmaya başlanmıştır.
Toplamda 11 farklı takımın şampiyonluk yaşadığı ligde en çok şampiyon olan takım, 16 şampiyonlukla Anadolu Efes'tir. Anadolu Efes'i 13 şampiyonlukla Fenerbahçe, 8 şampiyonlukla Eczacıbaşı, 5'er şampiyonlukla Galatasaray ve İTÜ, 4 şampiyonlukla Ülkerspor, 2'şer şampiyonlukla Beşiktaş, Tofaş ve Karşıyaka birer şampiyonlukla ise Altınordu ve Muhafızgücü izlemektedir.
Üst üste en çok şampiyon olan takımlar ise dörder kez ile İTÜ (1970, 1971, 1972, 1973) ve Anadolu Efes (2002, 2003, 2004, 2005) takımlarıdır.

  Şampiyon takım aynı sezon EuroLeague'i de kazanmıştır.

Kaynak: Türkiye Basketbol Federasyonu Lig Şampiyonları

Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından düzenlenen Basketbol Süper Ligi, 1966-2015 yılları arasında Türkiye Basketbol Ligi adıyla gerçekleştirilirken 2016'dan itibaren günümüzdeki adıyla anılır.
Ligin ilk sezonu olan 1966-67 sezonunda şampiyonluğa ulaşan Altınordu'yu Samim Göreç çalıştırıyordu. 1968-69 sezonunda Galatasaray başantrenörü Petr Simanov, ligde şampiyonluk yaşayan ilk Türk olmayan başantrenör oldu. Sonuncusu 2025-26 sezonunda düzenlenen ligde şampiyonluğa, Šarūnas Jasikevičius'un çalıştırdığı Fenerbahçe ulaştı.
Ergin Ataman üç, Aydan Siyavuş, Aydın Örs, Mehmet Baturalp, Çetin Yılmaz, Samim Göreç ve Faruk Akagün ise iki farklı takımı şampiyonluğa taşımayı başarmış başantrenörlerdir. Ataman, 2008-09, 2018-19, 2020-21 ve 2022-23 sezonlarında Anadolu Efes, 2011-12 sezonunda Beşiktaş ve 2012-13 sezonunda Galatasaray ile şampiyonluk yaşamıştır. 2002-2005 yılları arasında Efes Pilsen ile şampiyon olan Oktay Mahmuti, üst üste en fazla şampiyon olan başantrenördür. En çok şampiyon olan başantrenör ise yedi şampiyonlukla Aydan Siyavuş'tur. Aydan Siyavuş 1976-1978 ile 1980-1983 yıllarında Eczacıbaşı ile iki ve üç sezon üst üste şampiyonluk yaşamıştır. Diğer üç sezon üst üste şampiyonluk yaşayan başantrenörler ise Örs, Željko Obradović ve Jasikevičius iken Akagün ise iki sezon üst üste şampiyonluk yaşamıştır. Obradović, dört şampiyonluk ile en çok şampiyonluk yaşayan yabancı başantrenördür.

Büyükçekmece Basketbol Spor Kulübü veya sponsorluk anlaşması gereği Onvo Büyükçekmece, İstanbul merkezli bir basketbol takımıdır. 2015-16 sezonunda tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmeye hak kazanmıştır.

Tüyap Büyükçekmece 2011 yılında Büyükçekmece'de kuruldu. 2011-12 mevsiminde TB3L'nde oynamaya başladı. 2012-13 mevsiminde, Büyükçekmece takımı TB2L'ye şampiyon olarak yükseldi. TB2L'deki geçirdikleri ilk mevsimde kümeyi dokuzuncu olarak tamamladılar. 2014-15 mevsiminde ise, takım normal mevsimi kümede dördüncü olarak tamamladılar. Büyükçekmece takımı çeyrek finalde Akhisar Belediye'yi eledi. Yarı finalde Denizli Basket'i eleyerek Tüyap Büyükçekmece TB2L Final'ine erişti. Finalde Yeşilgiresun Belediyespor'a yenilmesine rağmen, Tüyap Büyükçekmece Basketbol Süper Ligi'ne terfi etmeyi başardı. 2016-2017 ve 2017-2018 sezonlarında FIBA Europe Cup'ta mücadele etmişlerdir.
Büyükçekmece Basketbol SK, Süper Lig'e yükseldikten sonra Demir İnşaat ile sponsorluk anlaşması gereği adını Demir İnşaat Büyükçekmece olarak değiştirdi. 2018-19 sezonunda, Tahincioğlu Basketbol Süper Ligi'ndeki adı, Arel Üniversitesi Büyükçekmece Basketbol olmuştur. 2020-2021 sezonu itibarıyla isim sponsoru olmadan Büyükçekmece Basketbol ismini kullanmaya başlayan takım, 2022-2023 sezonu öncesinde Onvo ile yaptığı sponsorluk anlaşması gereği adını Onvo Büyükçekmece olarak değiştirmiştir.
2025-26 sezonu öncesi 5 yıldır takımın başında başantrenörlük görevinde bulunan Özhan Çıvgın takımdan ayrıldı. Sezon öncesi kulüpte gerçekleşen olağanüstü genel kurul toplantısında yeni başkan oy birliği ile Coşkun Bülbül oldu.

Son güncelleme: 4 Mayıs 2022

X'te Büyükçekmece Basketbol SK
Instagram'da Büyükçekmece Basketbol SK
Facebook'ta Büyükçekmece Basketbol SK
Resmî site
Onvo Büyükçekmece Basketbol, Eurobasket profili
TBLStat.net Takım Profili

Nihat Emre Ekim (d. 10 Ağustos 1980, Samsun), Türk basketbolcu. 2.06'lık boyuyla Darüşşafaka takımında dikkatleri çekti. Uzun boyu ve başarılı dış atış yüzdesiyle genellikle uzun forvet mevkiinde oynadı.

2001 yılında Yunanistan'ın Olympiakos takımı ile dört yıllık sözleşme imzaladıysa da, bu takımda başarılı olamadı ve aynı sezon Fransa'nın SIG Strazburg'a geçti.
2002 yılında Fenerbahçe'ye transfer oldu. Üç sezon formasını giydiği sarı-lacivertli takımla Avrupa Kupası (EuroCup) Güney Konferansı Final-Four oynama başarısına ulaştıysa da çok fazla süre bulamadı ve 2005 yılında Mersin BŞB'ne transfer oldu.
2006-07 sezonunda Tekelspor'da forma giyen Ekim, 2008-2013 yılları arasında Erdemir'de oynadı. Ekim, Fenerbahçe'den ayrıldıktan sonra oynadığı takımlarda daha fazla süre almasına ve çoğunlukla ilk beş oynamasına karşın, sayı yollarında önemli bir patlama yapamamış; daha ziyade takımlarına ribaund alanında faydalı olmuştur.
2009-10 sezonunda takımının Türkiye Kupası'nda finale yükselmesinde pay sahibi olan Ekim defalarca genç ve ümit millî takımlarda da forma giymiştir.

Ekim, 2020-21 sezonu başında Samsunspor'da genel menajer olarak çalışmaya başladı. Görevdeyken 2022-23 Türkiye Basketbol Ligi play-off şampiyonu olarak küme yükselmiş ancak ertesi sezon sonuncu olarak küme düşmüştür. 2024-25 sezonu başında ekonomik zorluklar yaşayan ve kapanması söz konusu olan takımdan ayrılmıştır.

Eurobasket, Emre Ekim oyuncu profili
TBLStat.net Oyuncu Profili 24 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Esenler Erokspor basketbol takımı veya sponsorluk anlaşması gereği Safiport Erokspor, Esenler Erokspor Kulübü'nün basketbol takımıdır. Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmektedir.

2024-25 Türkiye Basketbol Ligi sezonunda normal sezonu ikinci sırada tamamlayan Esenler Erokspor, play-off oynamaya hak kazandı. Çeyrek finalde Balıkesir Büyükşehir Belediyespor 116-109 ve 84-77'lik skorlarla 2 maç sonucunda, Çayırova Belediyespor'u da 105-80 ve 89-76'lık skorlarla yine 2 maçta eleyerek play-off finaline yükseldi. Play-off finalinde MKE Ankaragücü'ne karşısında 89-81, 76-63 ve 97-82'lik 3 galibiyet alarak tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligi'ne yükselmiş oldu. Esenler Erokspor bu sezonda maçlarını Ahmet Cömert Spor Salonunda oynadı.
Esenler Erokspor 2025-26 Basketbol Süper Ligi sezonu öncesinde başantrenör olarak takımı bir üst lige çıkaran Ender Arslan ile yollarını ayırdı. 9 Temmuz 2025 tarihinde takımın başantrenörlük görevine Ufuk Sarıca getirildi. 2025-26 sezonu itibari ile maçlarını Sinan Erdem Spor Salonu oynamaya başladı. 2025 yılının Aralık ayında Safiport ile yapılan sponsorluk anlaşması ile takımın adı sponsorluk gereği Safiport Erokspor oldu. Basketbol Süper Ligindeki ilk sezonunda 30 haftalık normal sezonunu 17 galibiyet ve 13 mağlubiyetle sekizinci tamamladı ve play-off a kaldı. Play-off çeyrek finalinde Fenerbahçe ile eşleşen Esenler Erokspor, iki maç sonucunda 2-0 elenerek ligi tamamlamış oldu. Bu sonuçla bir sonraki sezonda Avrupa Kupalarında oynamaya hak kazandı.
2026-27 sezonu öncesinde 12 oyuncusu ile yollarını ayırdı. Yeni sezon öncesinde başantrenör Ufuk Sarıca ile yola devam edileceği açıklandı. 2026-27 sezonunda kulüp tarihinde ilk kez Avrupa Kupalarına katılma hakkı elde etti. İlk yılında FIBA Europe Cup'ta yer alacağı duyuruldu. Esenler Erokspor, 16 Temmuz 2026 tarihinde yapılan kura çekiminde Portekiz'den Sporting CP, Bulgaristan'dan BC Rilski Sportist, Yunanistan'dan Kolossos Rodu, Romanya'dan Craiova ve Azerbaycan'dan Gence BC ile C grubunda yer almıştır.

EuroCup ya da sponsorluk adıyla BKT EuroCup, eski adıyla ULEB Kupası, Avrupa Basketbol Birliği'nin (ULEB) 2002 yılından beri düzenlediği ULEB Kupası'na, FIBA'nın düzenlediği Eurocup'ın dahil edilmesi ile oluşturulmuş, kıtanın en önemli ikinci kupası. Bununla birlikte kupanın statüsü değiştirilmiş ve takım sayısı 54'ten 32'ye düşürülmüş, daha sonra da 48'e çıkarılmıştır. Euroleague Basketball şirketi tarafından organize edilmektedir. Kazanan takım bir sonraki yıl EuroLeague'de yer alma hakkı kazanmaktadır.

Turnuvanın şampiyon takımı bir sonraki sezon Avrupa basketbolunun kulüpler bazındaki en üst organizasyonu olan EuroLeague'e katılma hakkı elde eder. Turnuva öneleme turları oynandığı zamanlarda, FIBA Avrupa tarafından idare ve organize edilmekteydi. Her sezondaki EuroCup ön eleme turları EuroChallenge turnuvasının parçası olarak kabul ediliyordu ve bu turnuvada oynanan resmi karşılaşmalar olarak sayılıyordu.
2003-2015 yılları arasında organize edilen EuroChallenge'de şampiyon olan takım bir sonraki sezon Eurocup'a katılma hakkını elde ederdi.

2012-13 ULEB Eurocup'ta etkili olarak uygulandığı gibi, EuroCup'ta mücadele eden takımlar iç saha maçlarını en az 3,000 kişi oturma kapasiteli salonlarda oynamak zorundadırlar. Karşılaştırma yapılacak olursa, Euroleague'de mücadele edecek takımlarda, EuroLeague kontratlı olanlarda bu sayı 10.000 kişi, Euroleague kontratlı olmayanlarda ise 5.000 kişi kapasiteli salonlara yükselmektedir.

2013-14 sezonunun getirdiği bir yenilik olarak, takım sayısı normal sezon grup aşamalarında 32'den 48'e yükseltilmiştir. Diğer bir yenilikse kulüplerin Doğu Konferansı ve Batı Konferansı olmak üzere iki bölgesel konferansa ayrılmaları olmuştur. Gruplar 6 takımdan oluşmaktadır ve ilk 4 sırayı alan takımlar son 32'ye kalmaktadır.

Son 32
Gruplarında ilk dört sırayı alan 24 takım Son 32'ye kalır. Buna ek olarak, 2013-14 sezonundan başlayarak EuroLeague'de Son 16'ya kalmayı başaramayan 8 takımın da katılmasıyla 32 takım tamamlanmış olur. 4 takımlı 8 grup oluştururlar.

Sekizli final
Son 32'de gruplarında ilk iki sırayı alan 16 takım sekizli final aşamasına yükselir. Çapraz eşleşmeli, bu aşama deplasmanlı olarak oynanır ve sayı avantajı uygulanır. Kazanan takımlar Çeyrek final aşamasına kalır.

Çeyrek final
Sekizli finallerden galip ayrılan 8 takım çapraz eşleşmelerle eşleşerek, deplasmanlı ve toplam sayıya bakılan maçlar oynarlar. Son 16'da daha iyi durumda olan takımın ikinci maçı kendi evinde oynar.

Yarı final
Çeyrek final galibi 4 takım çapraz eşleşmelerle, deplasmanlı olarak birbirileriyle oynarlar. Son 16 sıralamalarında daha iyi olan takım ikinci maçı kendi evinde oynama hakkı kazanır.

Final
Sona kalan iki takım final oynar. Bu aşama da deplasmanlı olarak oynanır ve son 16 sıralamalarında daha iyi olan takım ikinci maçı kendi evinde oynama hakkı kazanır.

Resmî Eurocup sitesi21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
All-time statistics with links to all results 30 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fenerbahçe Basketbol, Fenerbahçe Spor Kulübü'nün basketbol erkek A takımıdır. Fenerbahçe, maçlarını Ataşehir'de bulunan 13.500 kişilik Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'nda oynamaktadır.
Fenerbahçe, EuroLeague'in 2015-16 sezonunda finale yükselerek bu başarıyı elde eden ilk Türk takımı olmuştur. Takım, 2016-17'de ise İstanbul'da düzenlenen Final Four'da şampiyonluğa ulaşarak, "EuroLeague'i kazanan ilk Türk takımı" unvanını elde etmiştir. Fenerbahçe, bu başarısını 2024-25 sezonunda ikinci kez tekrarlayarak turnuva tarihinde birden fazla şampiyonluk yaşayan ikinci Türk takımı olmuştur. Ayrıca Fenerbahçe, beş kez arka arkaya Final Four'a (2015, 2016, 2017, 2018, 2019) katılıma başarısı gerçekleştiren ilk ve tek Türk basketbol takımıdır.
Ayrıca, NBA tarihinin en çok şampiyon olan takımı Boston Celtics'i yenerek bir NBA takımını mağlup eden Türkiye'deki ilk ve tek, Avrupa'da ise bunu gerçekleştiren beşinci takım olmuştur. Aynı zamanda Brooklyn Nets'i de kendi sahasında yenerek, Amerika kıtasında bir NBA takımını yenen ilk ve tek Türk takımı olup, dünya basketbol tarihinde ise bunu başarabilen yalnızca üç takımdan biri olmuştur.
Fenerbahçe, tarihi boyunca 16 Türkiye basketbol şampiyonluğu (3 kez Türkiye Basketbol Şampiyonası'nda ve 13 kez Basketbol Süper Ligi'nde), 10 kez Türkiye Kupası, 8 kez Cumhurbaşkanlığı Kupası ve 2 kez EuroLeague şampiyonluğu kazanma başarısı göstermiştir.
2016-17 sezonunda aldığı ilk Euroleague şampiyonluğuyla armasına ilk yıldızını eklerken, 2024-25 sezonunda alınan ikinci şampiyonlukla da armasına ikinci yıldızı eklemiştir. Takım, 2024-25 sezonunda Türkiye Kupası, Euroleague ve Basketbol Süper Ligi kupalarının üçünü birden tek sezonda kaldırarak Türk basketbol tarihinde üçleme (Triple Crown) yapan ilk ve tek basketbol takımı olmuştur.

Fenerbahçe Spor Kulübü'nde basketbol çalışmaları, futbol haricindeki branşların serpilmeye başladığı 1910'lu yıllarda başladı. Böylelikle bu branş, Türkiye'de bir kulüp çatısı altında kurulan ilk basketbol takımı olarak faaliyete geçti. Balkan Savaşı (1912-13) ve I. Dünya Savaşı (1914-18) nedeniyle kesintiye uğrayan bu faaliyetler 1919 yazında tekrar canlandıysa da, Kuşdili Çayırı'ndaki çimento sahadaki çalışmalar kış gelince, kapalı salon olmadığından, durmuştur. İstanbul'un 16 Mart 1920 tarihinde işgalinin ardından 1920 yazında bir İngiliz birliğinin, Fenerbahçe Kulübü'nü işgal edip kapatması nedeniyle faaliyetlerin yeniden başlayabilmesi mümkün olmamıştır.Basketbolda ileri konumda olan ve atletizm branşında da Fenerbahçe ile sıkı işbirliği içinde bulunan Robert Kolej'in basketbolcularının 1925 yılında Fenerbahçe'ye girmeleriyle, bu spor dalı sarı-lacivertli kulüpte üçüncü kez canlandığı gibi, Fenerbahçe dönemin basketbolda en güçlü takımı sayılan İstanbul musevilerinin takımı Makkabi'yi 15 Ocak 1926'da 32-4 yenerek tarihindeki ilk maçında ilk galibiyetini de aldı. Ancak kulübün kapalı salona sahip olmaması bu hamleyi de ilerletmekten alıkoyarken, 1932 yılındaki yeniden kurulma gayreti de kâğıt üzerinde kaldı.
1913, 1919, 1925-26 ve 1932'deki geçici girişimlerin ardından Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu'nun çabalarıyla 1944 yılında yeniden ve bu defa kalıcı olarak kurulan basketbol takımı eski adı Barkhoba olan ve daha sonra Galata Gençlik Kulübü adını alan İstanbul musevilerinin takımının as oyuncularını da bünyesine katarak tarihte ilk kez 1944-45 sezonunda İstanbul İkinci Basketbol Ligi'nde mücadelesine başladı. 1945-46 sezonunda bu ligde şampiyon olan takım, 22 Aralık 1945'te bu ligin ilk dört takımının oynadığı Dörtler Kupası'nın finalinde Beşiktaş'ı 41-27 yenerek birinciliği kazandığı gibi İstanbul'u temsilen katıldığı ve Edirne'de düzenlenen Trakya Kupası'nı da şampiyonlukla bitirirken tarihindeki ilk başarılarına erişti. 1946-47'de ilk kez mücadele verdiği İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde 9 Şubat 1947'de şampiyonluk adayı Kurtuluş'u 36-29 yenmesine rağmen averajla şampiyonluğu Galatasaray'a kaptırdı. İstanbul Basketbol Ajanlığı'nı protesto etmek amacıyla 1948'de döndüğü İkinci Lig'de 1948-49 sezonunda bir kez daha şampiyon olan takım 1951 yılında antrenör olarak Samim Göreç'i angaje etti. II. Dünya Savaşı'ndan zaferle çıkan ABD'nin Türkiye'yi de kapsayan Marshall Planı çerçevesinde gelişen ABD-Türkiye ilişkileri Fenerbahçe basketbol takımıne da dolaylı olarak etki etti: Sarı-lacivertli takım 1940'ların sonlarında Türk limanlarını ziyaret eden ABD savaş gemilerinin mürettebatının oluşturduğu takımlarla diğer Türk basketbol takımları gibi maçlar yaparken yabancılarla ilk temaslarını da gerçekleştirmiş oluyordu. Amerikalı antrenör Merey takımın ilk yabancı çalıştırıcısı olurken (1947), Karamürsel'de kurulan ABD üssünde görevli Chuck Rozenkronz 1950-51 döneminde sarı-lacivertli formayı giyen ilk yabancı oldu.
Yine bu dönemde kurulan altyapıda yıldız takım 1949'da İstanbul, genç takım ise 1951 ve 1952'de tarihinde ilk kez Türkiye şampiyonluklarına ulaştı. Buna karşılık II. Dünya Savaşı sırasında ve ardından geçen yıllarda yaşanan ekonomik darboğaz nedeniyle A takımına gerekli tahsisatı ayıramayan Fenerbahçe, 1951 yılında futbolda profesyonelliğin kabulüyle kulüp olarak daha ciddi mali sıkıntılar içine girdiğinden İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde orta sıralara geriledi. 1952-53 sezonunda futbol takımının İstanbul Profesyonel Ligi'nde kazandığı namağlup şampiyonluğun getirdiği ekonomik ferahlama sonucunda kulüp basketbola ayırdığı bütçeyi 7-8 bin TL'den 15 bin TL'ye çıkarınca başta Altan Dinçer gibi skorer bir yıldızın da transferiyle güçlü bir kadro kurabilmek mümkün oldu. 27 Mart 1954 tarihinde 1945 yılından beri İstanbul şampiyonluğunu elinde tutan ve "Yenilmez Armada" olarak adlandırılan Galatasaray'ı lig maçında 71-61 yenen Fenerbahçe, potalardaki üstünlüğün ezeli rakibinden kendine geçtiğini ilan etti.

Sacit Seldüz, Hikmet Vardar, Erdoğan Karabelen, Yılmaz Gündüz ve Mehmet Baturalp gibi dönemin yıldız oyuncularıyla potalarda tam bir egemenlik kuran Fenerbahçe 1954-55, 1955-56 ve 1956-57 yılında İstanbul şampiyonu olurken, Türk basketboluna da büyük heyecan ve ilgi getirdi. Nitekim, 1954-55 sezonundan itibaren İstanbul Erkekler Basketbol Ligi maçları 1.000 kişilik İTÜ salonu yerine 5.000 kişilik Spor ve Sergi Sarayı'nda oynanmaya başlanırken, Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 55-47 yenerek ilk şampiyonluğunu ilan ettiği 5 Şubat 1955 tarihli maç Türkiye'de radyoda naklen yayınlanan ilk basketbol karşılaşması oldu. 1954, 1955 ve 1956'da son maçlarda ve averajla kaybedilen Türkiye Basketbol Şampiyonası birinciliğini 1957'de namağlup kazanan Fenerbahçe, sezonun Türkiye şampiyonu olmasına rağmen 1957-58 sezonunda ilk kez düzenlenen FIBA Avrupa Şampiyonlar Kupası'nda Türkiye'yi temsil hakkının 1957-58 Türkiye şampiyonu Modaspor'a verilmesi nedeniyle bu haktan yoksun kaldı. Fenerbahçe 1959'da bir kez daha namağlup Türkiye şampiyonluğuna ulaşırken, genç takımın da 1959 ve 1960 şampiyonluklarının yanı sıra, 1955 yılında kurulan kadın basketbol takımının 1956, 1957 ve 1958 yıllarında kazandığı üç Türkiye şampiyonluğuyla bu spor dalında büyük bir hegemonya kurmuş oldu. 24 Şubat 1957'de ligde kazanılan 181-31'lik Karagücü maçıyla bir maçta en çok sayı atma rekoru Fenerbahçe tarafından kırılırken, A takım, kadınlar, gençler ve yıldızlar olmak üzere dört kategorideki sayı rekorunu da renkleri altında topladı. Yine bu dönemde Temmuz 1955'te gerçekleştirilen Yugoslavya turnesi de Fenerbahçe basketbol takımının ilk yurtdışı seyahati oldu.
Kulübün eski futbolcu ve boksörlerinden İsmet Uluğ'un 1962'de başkan olmasıyla amatör sporlarda yeni bir atılım yapan Fenerbahçe basketbolda da 1962-63, 1963-64, 1964-65 ve 1965-66 İstanbul şampiyonluklarını kazandı. 1964 ve 1966'da averajla kaçırdığı Türkiye şampiyonluğunu ise 1965'te üçüncü kez namağlup kazandı. Türkiye Basketbol Ligi'nin oynanamaya başladığı 1966-67 sezonundan itibaren de gücünü koruyan sarı-lacivertli takım aynı sezon ilk kez düzenlenen Türkiye Kupası'nı müzesine götürürken 1967-68 sezonunda ilk kez düzenlenen Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda Türkiye'yi temsil etti. Sarı-lacivertli takım bu dönemki kudretine rağmen, dönemin en güçlü takımı haline gelen İTÜ'nün gerisinde kalarak 1967-68, 1969-70 ve 1970-71 liglerini ufak puan farklarıyla ikinci kapattı.

1970'li yılların başlarında amatör branşlara yapılan yatırımın azaltılması ve bir önceki altın dönemin oyuncularının teker teker kadrodan ayrılmasıyla Fenerbahçe 1971-72 sezonundan itibaren ligdeki iddiasını kaybetti. Genç ve yıldız takımların İstanbul ve Türkiye şampiyonlukları 1975'e kadar devam ederken, A takım ezeli rakibi Beşiktaş'ın diğer ezeli rakibi Galatasaray'ın önünde ilk Türkiye ligi şampiyonluğuna ulaştığı 1974-75 sezonunda dokuzunculuğa kadar geriledi. Daha sonra Fenerbahçe başkanı da olacak Ali Şen'in basketbol şube kaptanlığı döneminde 1975-76 sezonunda geçici bir atılım yaparak dördüncülüğe yükselen sarı-lacivertli takım, başta o sezondan sonra yedi sezonda altı şampiyonluk kazanarak voleybol gibi basketbolda da büyük egemenlik kuran Eczacıbaşı olmak üzere Efes Pilsen, Tofaş SAS ve Şekerspor gibi müessese kulüplerinin sözde amatör olan basketbolda oyuncu fiyatlarını kulüp takımlarının altından kalkamayacakları düzeye taşımaları nedeniyle, güçlü altyapısıyla ayakta kalmaya çalıştı. Müessese kulüplerinin, yaptıkları yatırım karşılığında vergi indirimleri almaları ve basketbolcuları şirket bünyesinde işçi ya da hizmetli kadrolarına alarak düzenli maaşa bağlayarak gelecek güvencesi verebilmeleri gibi avantajlara karşı, özellikle 1973 Petrol Krizi, 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında Türkiye'ye uygulanan silah ambargosu ve 1979 Petrol Krizi nedeniyle ekonomisi bunalıma sürüklenen Türkiye'nin içinde bulunduğu duruma paralel olarak Fenerbahçe, amatör şubelerde müessese takımlarının yarattığı piyasada giderek daralan bütçesiyle nefes almakta zorlandı. Ferhan Baras ve Halil Dağlı gibi eski ve yaşlı yıldızlarının yanına genç ve maliyeti düşük oyuncuları monte ederek ligde tutunmaya çalışan Fenerbahçe, 1978-79 sezonunda yıllarca Türkiye şampiyonluklarını paylaş

Basketbol pozisyonları, basketbol oyununda oyuncuların sahada görev yaptıkları konumlarıdır. Genelde organize basketbol takımları arasında, gard, forvet ve pivot olmak üzere kullanılan üç ana pozisyon vardır. Bu pozisyonlar daha spesifik olarak da beş pozisyonda sınıflandırılabilir: oyun kurucu (PG), şutör gard (SG), kısa forvet (SF), uzun forvet (PF) ve pivot (C). Bu pozisyonlar basketbol kurallarında zorunlu tutulmaz ve gayri resmi oyunlarda bazen kullanılmaz.
Basketbolda mevkiler 1'den 5'e kadar numaralandırılmıştır. Forma numaraları ile ilişkisi olmayan bu numaralandırmada, 1 numara oyun kurucu, 2 numara şutör gard, 3 numara kısa forvet, 4 numara uzun forvet ve 5 numara pivottur.

Oyun kurucu, takım hücum organizasyonlarını yönetmekten sorumlu oyuncudur. Topu hücum sahasına taşımak ve oyunu kurmak oyun kurucunun görevidir. Bu pozisyonda genellikle takımının en iyi kat yapan ve pas atan oyuncusu görev yapmaktadır. Bir oyun kurucudan savunmada, dribling savunmasını iyi yapması, rakibin hızlı hücumlarını durdurması ve set düzeninde de iyi bir dripling savunması yaparak rakibin dripling oyuncusunu durdurması beklenir. Ayrıca oyun kurucu oyuncu, hücumdan savunmaya ve savunmadan hücuma geçişi çok iyi bilmesi gerekmektedir. Oyun kurucu oyunun temposunu ayarlayabilmelidir. Bu sebeple ribaunt sonrasında hızlı bir şekilde topu hücum bölgesine taşımalı ve müsait durumdaki arkadaşını bulmalıdır. Oyunun gidişatına göre oyunu yavaşlatmalı veya hızlandırmalıdır. Oyun kurucuların etkili şut atmaları önemlidir. Bunun dışında en çok faule maruz kalan oyuncular olmaları sebebiyle serbest atış yüzdelerinin de yüksek olması beklenmektedir.
Oyun kurucuların, basketbol oyununda sahadaki diğer dört pozisyondan çok farklı olan birçok şeyi yapması gerekir. Diğer 4 pozisyon esas olarak topu çembere sokmaya odaklanırken, oyun kurucu farklı olarak daha takım odaklı bir zihniyete sahip olmalıdır.

Basketbol pozisyonlarında iki numara olarak isimlendirilen ve oyun kurucu ile birlikte oyunu kurmaya ve topu taşımaya yardımcı olmasıyla birlikte şuta yönelik setlerde kullanılan oyuncu. Şutör gard, skorer gard ya da iki numara olarak isimlendirilir. Bu mevkide görev yapacak oyuncular iyi şut atabilme, pota altını zorlayabilme gibi özelliklerine sahip olmalıdırlar.
Şutör gardlar, şut atabilmenin yanı sıra, topsuz hareketleriyle kendilerine alan yaratabilme ve dripling dışında kendi şutlarını yaratma konusunda yetkin olmalıdır.
Çok yönlü bir şutör gard, oyun kurucu sorumluluklarını üstlenebilmeli ve combo gard olarak işlev görmelerine olanak tanıyan iyi pas becerisine sahip olmalıdır. Daha uzun şutör gardlar kısa forvet olarak oynama eğilimindedir.

Kısa forvet ya da üç numara, şut ve ribaunt kabiliyeti olan çok yönlü basketbol oyuncularıdır. Bu oyuncular kısa ve uzun oyunculara yardım ederken şut ve ribaunt konusunda iyi olmaları gerekir. Kısa forvetler için çok önemli olan bu çok yönlülük, forvetten çok şutör gard rolüne benzer. Bu nedenle kısa forvet ve şutör gard pozisyonları genellikle birbirinin yerine kullanılabilir ve kanatlar olarak adlandırılır.
Kısa forvetler, çabukluk ve güç gibi fiziksel özelliklere sahip olmalıdır. Her tür kısa forvetin ortak noktası agresif bir şekilde sırtı dönük oyunu oynaması ve turnike veya smaç girişiminde bulunarak fauller çekme yeteneğidir. Bu nedenle isabetli faul atışı, çoğu sayılarının büyük bir kısmını faul çizgisinden kaydeden kısa forvetler için yaygın bir beceridir. Serbest atış becerisinin yanında uzun mesafeden de iyi şut atmalıdır ve bu nedenle şutör gardla birlikte sahadaki en iyi 3 sayı atabilendir.
Çok yönlülüklerinden dolayı kısa forvetler tiplerine göre ayrılmıştır. Hem şutör gard hem de kısa forvet pozisyonlarında oynayabilenlere swingman; iyi pas becerileri olup oyun kurucu sorumluluklarını üstlenenlere nokta forvet; büyüklüklerini, hızlarını ve güçlerini kullanarak savunmada birçok pozisyonu koruyabilenlere savunma uzmanı forvet denmiştir.
1,96 m(6 fit 5 inç)'nin altında bir forvet, bazen şutör gard pozisyonunda oynayabilir ve 2,01 m'den(6 fit 7 inç) daha uzun bir kısa forvet bazen uzun forvet oynayabilir.

Uzun forvet ya da dört numara, pota altında pivota yardım eden, gerektiğinde dışarı çıkıp şut atabilen çok yönlü basketbol oyuncularıdır.
Uzun forvetlerin orta mesafe şutları olması beklenir. Ayrıca son zamanlarda streç dört olarak bilinen 4 numaralardan üçlük atması da beklenir. Savunmada ise potayı büyük oyunculardan koruyacak güce ve hızlı oyuncuları potadan uzaklaştıracak atletizme sahip olmaları gerekir. Ayrıca ribaund takibinde agresif olmaları beklenir.
2,08 m(6 fit 10 inç) üzerindeki bir uzun forvet pivot oynayabilir. Daha kısa bir forvet, yaklaşık 2,01 m(6 fit 7 inç), kombo forvet pozisyonunda 3 numarada oynayabilir.

Pivot ya da beş numara, pota altında oynayan uzun boylu oyunculardır. Ribaund alanında takımın yükünü çekerler ve yaptıkları bloklar ile de pota altını korurlar ve caydırıcı bir savunma tehdidi oluştururlar. Yüzü ve sırtı çembere dönük olarak oynayabilmelerinin yanı sıra ayaklarını da çok iyi kullanarak pivot hareketlerini yapmaları gerekmektedir.
Son dönem basketbolunda sırtı dönük oyunların azalması, oyun hızının artması ve ideal boy, atletizm ve beceri kombinasyonlu oyuncu sayısının azalmasıyla pivot pozisyonunda eşleşme sıkıntısı yaşamayan ve şut atabilen Chris Bosh, Draymond Green gibi uzun forvetler streç beş pozisyonunda oynamaktadır.

"Basketball players" at BBC Sport Academy22 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"How Basketball Works" at howstuffworks.com1 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galatasaray ya da sponsorluk anlaşması gereği Galatasaray MCT Technic, Galatasaray Spor Kulübü'nün Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden erkek basketbol takımıdır. Takım, maçlarını 10.000 kişilik Basketbol Gelişim Merkezi'nde oynamaktadır.

Galatasaray'ın erkek basketbol takımı, 1911 yılında kurulmuştur. "Yenilmez Armada" ünvanıyla da anılan takım, mücadele ettiği İstanbul Erkekler Basketbol Ligi'nde İstanbul'un en başarılı derecesini elde ederek 15 kez şampiyon olmuştur. Türkiye Erkekler Basketbol Şampiyonası'nda da aynı başarıyı göstermiş ve 11 kez şampiyon olarak en çok şampiyon olan takım ünvanına sahip olmuştur. Daha sonra Basketbol Süper Ligi'nde de önemli başarılar elde eden Galatasaray, bu ligde de 1968-69, 1984-85, 1985-86, 1989-90 sezonlarında 4 kez şampiyon olmuştur. Ayrıca 1969-70, 1971-72, 1994-95 sezonlarıyla beraber toplamda 3 kez Türkiye Kupası ve 1984-1985 yılında da Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı 1 kez kazanmıştır. Paul Dawkins liderliğindeki takım, 1990'ların başına kadar bu başarısını sürdürmüştür. İlerleyen yıllarda müessese kulüplerinin kurulması neticesinde, basketbolda futbol kadar etkili olamamıştır.

2002-03 sezonunda normal sezonu 3. sırada tamamlayan takım play off'larda yarı final oynamıştır. 2003-04 sezonunda ligde kalmayı başaran takım 2004-05 sezonunda da küme düşmenin eşiğine gelmiş ve o sezon federasyonun play out oynatma kararından sonra play out maçları sonrasında ligde kalmayı başarmıştır. 2005-06 sezonun başında Galatasaray Erkek Basketbol Takımı, Cafe Crown'la kapsamlı bir sponsorluk anlaşması yapmış ve Galatasaray Café Crown adını almıştır. Takım bir önceki sezon aldığı başarısız sonuçların aksine yeni sponsoru ile birlikte normal sezonu play off potasında bitirmiş ancak play off ilk turunda normal sezonun liderine karşı elenmiştir. Takım 2006-07 sezonunda Murat Özyer önderliğinde ise normal sezonu 4. tamamlamış ve play off ilk turunda ezeli rakibi Beşiktaş'ı eleyip yarı final turunda ise bir diğer ezeli rakibi Fenerbahçe'ye elenmekten kurtulamamıştır. 2007-08 sezonunda ise yine antrenör Murat Özyer önderliğinde devam eden takım en büyük başarısını avrupa kupalarında elde etmiştir. Takım o sezon EuroCup çeyrek final maçında ezeli rakibi Beşiktaş'ı 61-60 mağlup ederek kupanın dışında bırakmış ve yarı finale yükselmiştir. ULEB Eurocup'ı 4. olarak tamamlayan Galatasaray Café Crown Erkek Basketbol Takımı tarihinde ilk kez avrupa kupalarında derece elde etmiştir. Takım, 2008-09 sezonunda ise iki senedir takımın başında olan Murat Özyer ile sezona başlamış ve 11 maçta ligde sadece Efes Pilsen yenilgisi alan Galatasaray Café Crown Erkek Basketbol Takımı, Beşiktaş derbisinin kaybedilmesinden sonra 2,5 sezon takımın başında olan Murat Özyer ile yollarını ayırmış ve yerine yarım sezonluğuna Koray Mincinozlu başantrenör olarak takımın başına geçmiş ve takım o sezon ligde yarı final oynamıştır.
Galatasaray Café Crown Erkek Basketbol Takımı, 2009-10 sezonunun başında ise büyük bir skandalla sarsılmıştır. Basketbol tarihine Cemal Nalga Skandalı olarak geçen olay sezon öncesi Cibona Zagreb ile oynanan hazırlık maçında kavga ettiği için 5 maç ceza alan dönemin basketbolcularından Cemal Nalga, sarı-kırmızılı takımın Almanya'da katıldığı bir hazırlık turnuvasında oyuncu Tufan Ersöz'ün formasını giyerek sahaya çıkmış ve maç istatistiğinde de bu isimle yer almıştır. Olayın ortaya çıkmasıyla patlayan skandal sonucu basketbol federasyonu, takımın Beko Basketbol Ligi'ndeki ilk 5 maçı ile Teknosa Türkiye Kupası'nda yaptığı maçlarda hükmen 20-0 skorla yenik ilan ederken, sarı-kırmızılı ekibin bu dönem içerisinde oynadığı resmi lig maçları sayısı kadar olan toplam 5 puanı, mevcut ve gelecekte kazanacağı puanlar dikkate alınarak silinmesine karar vermiştir. Dönemin antrenörü Okan Çevik, teknik heyet ve Cemal Nalga'nın takım ile ilişkileri de kesilmiştir. Daha sonra basketbol tahkim kurulu, takımın silinen 5 puanını geri vermiş ve Cem Akdağ'ın önderliğindeki takım ligde oynadığı son maç sonucunda Basketbol Süper Ligi'nde kalmayı başarmıştır.

2010-11 sezonuna Oktay Mahmuti önderliğinde giren takım ligde o sezon final oynamış ve rakibe kaybetmesine karşın, takım tarihinde ilk kez EuroLeague ön eleme hakkı kazanmıştır. Café Crown ile yapılan isim sözleşmesi ise 2010-11 sezonu sonunda sona ermiştir. 14 Ekim 2011 tarihinde Galatasaray Spor Kulübü, Medical Park ile içinde Ali Sami Yen Spor Kompleksi' nde kurulacak olan uluslararası çapta sağlık merkezini de içeren, isim ve sağlık sponsorluğu anlaşması yapmıştır. Bu tarihten itibaren erkek basketbol takımının ismi Galatasaray Medical Park Erkek Basketbol Takımı olarak değiştirilmiştir. Galatasaray Medical Park Erkek Basketbol Takımı, 2010-11 sezonu Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda, Fenerbahçe'yi 103-97 mağlup ederek tarihinde 2. kez kupanın sahibi olmuştur. Galatasaray Medical Park Erkek Basketbol Takımı, 2011-12 sezonunda tarihinde ilk kez oynadığı Euroleague ön elemeleri sonucunda gruplara kalmayı başarmış ve Euroleague'de tarihinde ilk kez oynadığı ilk sezonunda Son 16'ya kalma başarısı göstermiştir. Takım normal sezonu lider bitirmesine karşın play off yarı final serisinde Ergin Ataman'lı Beşiktaş'a elenmesinden sonra takım sezon sonu antrenör Oktay Mahmuti ile yollarını ayırmıştır.
2012-13 sezonunda ise takımın başına önceki sezon Beşiktaş'ı çalıştıran Ergin Ataman getirilmiştir. Takım kaptanlığına ise önceki sezon Beşiktaş da forma giyen David Hawkins getirilmiş ve 22 Aralık 2012 tarihinde Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ile oynanan maçın ardından David Hawkins'den alınan doping numunesinin pozitif çıkması sonucu oyuncuya tedbir amaçlı yasak konulmuş ve ikinci numunesinin açıklanması istenmiştir. Oyuncunun ikinci numunesi(b numunesi) de pozitif çıkınca Türkiye Basketbol Federasyonu Disiplin Kurulu, oyuncuya tedbir tarihi olan 21 Ocak 2013'ten başlamak üzere 4 yıl hak mahrumiyeti ve para cezası vermiştir. Ayrıca disiplin kurulu, Galatasaray Spor Kulübü'nün olayla ilişkisi bulunmadığını belirlemiş ve bu nedenle kulübe herhangi bir ceza da vermemiştir. Sezon içerisinde yaşanan sakatlıklar ve takım kaptanının ceza almasından sonra takım yine önceki sezon Beşiktaş forması giyen Carlos Arroyo ile anlaşmış ve bu transferle birlikte yeni bir ivme yakalayarak normal sezonun ikinci yarısını namağlup bir şekilde ligi ise yine lider tamamlamıştır. Galatasaray Medical Park Erkek Basketbol Takımı, play off eşleşmelerinde ise sırasıyla çeyrek finalde Tofaş'ı ve yarı finalde Pınar Karşıyaka'yı hiç yenilgi yüzü görmeden elemiş ve finalde Banvit karşısında bir mağlubiyet alarak 23 yıl aradan sonra 2012-13 sezonu Basketbol Süper Ligi şampiyonu olarak tarihinde 5. kez Türkiye Basketbol Ligi şampiyonluğuna ulaşmıştır.
Galatasaray Erkek Basketbol Takımı, 2013 yılında sponsoru Medical Park ile yollarını ayırmış yerine Liv Hospital ile anlaşmıştır. Takım, 2013-14 sezonundan itibaren ismini Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı olarak değiştirmiştir. Takım, 2012-13 sezonu Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda Fenerbahçe'ye 62-64 mağlup olarak kupayı kaybetmiştir. Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı, 2013-14 sezonuna Spor Toto Türkiye Kupası grup müsabakaları ile başlamış ve grubunu lider tamamlayıp kupa da çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek finalde rakibi Tofaş'ı 68-56 yenerek yarı finale yükselmiş ve yarı finaldeki rakibi Anadolu Efes'e 64-69 mağlup olarak kupaya veda etmiştir. Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı, tarihinde ikinci kez katıldığı EuroLeague de grup müsabakalarını 2. sırada tamamlayarak Son 16'ya kalmıştır. Son 16 da oynadığı grup aşaması sonucunda ise grubunu 4. sırada tamamlayarak tarihinde ilk kez çeyrek finale yükselen Galatasaray Liv Hospital, Barcelona ile oynadığı 3 maçı da kaybederek çeyrek finalde avrupaya veda etmiştir. Beko Basketbol Ligi normal sezonunu ise 4. sırada tamamlayan Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı, play off eşleşmelerinde ise sırasıyla çeyrek finalde Beşiktaş'i seride 2-1, Banvit'i ise 3-1 ile geçerek finale yükselmiştir. Finalde ezeli rakibi Fenerbahçe ile zorlu bir final serisi oynayan Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı, serideki ilk iki maçını kaybetmesine karşın kendi evinde oynadığı 3. ve 4. maçları kazanarak seriyi eşitlemiş ve rakibinin sahasında oynadığı 5. maçı kaybederek seride tekrar geriye düşmüştür. Serinin 4. maçında yaşanan saha olayları sonucunda federasyon tarafından Galatasaray Liv Hospital'a seyircisiz oynama cezası verilmiş ve takım serinin 6. maçını kadın ve çocuk taraftarlarına oynamıştır. Bu maçı kazanan Galatasaray Liv Hospital, rakibinin sahasında oynanacak 7. yani son maç için federasyonun 5. maç da yaşanan olaylardan ötürü rakibinin sahasının kapatılmasını ve maçı yönetecek hakem üçlüsünün değişmesini talep etmiştir. Rakip sahada yaşanan olaylar sonucunda Türkiye Basketbol Federasyonu, Fenerbahçe'ye 40.000 tl para cezası vermiş ve hakem üçlüsünün değişmeyeceğini açıklamasından sonra Galatasaray yönetimi, 17 Haziran 2014 tarihli yönetim kurulu toplantısı sonucunda aldığı karar doğrultusunda 19 Haziran 2014 tarihinde oynayacağı serinin 7. maçına çıkmama kararını bildirmesiyle birlikte Türk spor tarihinde bir ilke imza atmıştır. 19 Haziran 2014 tarihindeki final maçında sahaya çıkmayan Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı, 20 Haziran 2014 tarihinde Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından hükmen 20-0 mağlup sayılarak şampiyonluğu kaybetmiştir. Final maçına çıkmamasına karşılık Euroleague yetkilileri, Galatasaray Liv Hospital'ı davet etmiş ve takım 2014-15 sezonunda da EuroLeague de oynamaya hak kazanmıştır.
2014-15 sezonuna iddialı bir kadro ile giriş yapan Galatasaray Liv Hospital Erkek Basketbol Takımı, sezon başı oynanan Türkiye Kupası grup maçlarının sonunda çeyrek finale yükseldikten sonra Basketbol Süper Ligi'nin ilk yarısı bitmeden ekonomik sıkıntılarla boğuşmaya başlamış ve çeşitli tarihlerde takımın önemli oyuncuları önce kulübe ihtarname çekerek ödemelerinin yapılmasını istemiş ardından da sözleşmelerini fesh etmişlerdir. Mevcut başkan Ünal Aysa

Hüseyin Göksenin Köksal (d. 8 Ocak 1991, Trabzon), şutör gard ve kısa forvet pozisyonlarında oynayan Türk profesyonel basketbolcu. Basketbol Süper Ligi ekiplerinden Bursaspor forması giymektedir.

Galatasaray altyapısından yetişen oyuncu, 2009-10 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi'nde ilk maçına çıktı. 2010-11 sezonunda ise normal sezonda 13 ve play-offta ise 3 olmak üzere toplam 16 maçta oyuna girdi. Normal sezonda 2,31 sayı 1,46 ribaund 1,15 asist ortalamasıyla oynadı. 2014-15 sezonunda ise Darüşşafaka'ya kiralandı.

14-24 Temmuz 2011 tarihleri arasında İspanya'da gerçekleştirilen 2011 FIBA 20 Yaş Altı Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda Türkiye 20 yaş altı millî basketbol takımında görev aldı. Turnuvada maç başına 12,0 sayı 7,0 ribaund 3,2 asist ortalaması tutturdu.

Eurobasket.com Profili 24 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBLStat.net Oyuncu Profili 24 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Instagram, sosyal medyada ücretsiz fotoğraf ve video paylaşma uygulamasıdır. Uygulama, kullanıcıların medya yüklemesine izin verir. Medyalar filtrelerle, Hashtag'ler ve coğrafi etiketleme ile düzenlenebilir. Gönderiler herkese açık olarak veya önceden onaylanmış takipçilerle paylaşılabilir. Kullanıcılar, diğer kullanıcıların içeriğine etiketlere ve konumlara göre göz atabilir ve trend olan içeriği görüntüleyebilir. Kullanıcılar, içeriklerini kişisel bir beslemeye eklemek için fotoğrafları beğenebilir ve diğer kullanıcıları takip edebilir. Ekim 2010'da kurulduğunda, kullanıcılarına çektikleri bir fotoğraf üzerinde dijital filtre kullanma ve bu fotoğrafı Instagram'ın da dâhil olduğu, sosyal medya servisleri ile paylaşma imkânı tanımıştır. Instagram başlangıçta yalnızca içeriğin 640 piksel ile kare (1:1) en boy oranında çerçeve oranına izin vererek ayırt edildi. 2015 yılında bu kısıtlamalar 1080 piksele yükseltilerek hafifletildi. Servis ayrıca mesajlaşma özellikleri, tek bir gönderiye birden fazla resim veya video ekleme yeteneği ve "hikâye" özelliği ekledi. Kevin Systrom ve Mike Krieger tarafından kurulan Instagram Nisan 2012 yılında Facebook tarafından 1 milyar dolara satın alındı. 6 Eylül 2012'de Instagram ile Facebook arasındaki anlaşma, 300 milyon dolarlık nakit satın alma fiyatı ve 23 milyon hisse senedi ile resmen kapandı.
Facebook'a satılmadan önce 30 milyon kullanıcısı olan Instagram'ın Temmuz 2025 itibarıyla 2 milyar aylık aktif kullanıcısı(MAU) ve 500 milyon günlük aktif kullanıcısı(DAU) bulunmaktadır. Dünya genelince en fazla kullanıcı sayısıyla Hindistan ilk sırada yer alırken, onu sırayla ABD, Brezilya Endonezya ve Türkiye takip etmektedir. Küresel kullanıcıların % 49,4'ü kadın, %50,6' sı erkek, ayrıca bu kullanıcıların 48,3 milyonunu Z kuşağı oluşturmaktadır.

Instagram, ilk kez Burbn olarak San Francisco'da geliştirilmeye başladı. Bu, Kevin Systrom ve Mike Krieger tarafından oluşturulan bir mobil check-in uygulaması idi. Burbn'nin Foursquare'e çok benzediğini fark eden Systrom ve Krieger, uygulamalarını fotoğraf paylaşımına odakladı. İsim olarak "instant camera" (polaroid fotoğraf makinası) ve "telegram" (telgraf) kavramlarının bir parçası olarak uygulamayı yeniden adlandırdılar.
İlk Instagram gönderisi, 16 Temmuz 2010 tarihinde Mike Krieger tarafından yayınlanan South Beach Limanı'nın bir fotoğrafıydı. 6 Ekim 2010 yılında, Instagram iOS uygulaması resmî olarak App Store üzerinden yayınlandı. Şubat 2011'de Instagram'ın Benchmark Capital, Jack Dorsey, Chris Sacca (Capital fonu aracılığıyla) ve Adam D'Angelo dâhil olmak üzere çeşitli yatırımcılardan Seri A fonunda 7 milyon dolar topladığı bildirildi. Nisan 2012'de Instagram, 500 milyon dolarlık değerleme ile risk sermayedarlarından 50 milyon dolar topladı.
3 Nisan 2012'de Instagram, Android telefonlara yönelik uygulamasının bir sürümünü yayınladı ve bir günden kısa bir süre içinde bir milyondan fazla indirildi. 2013 Mayıs ayında Instagram, bir kullanıcının profilinde etiketlendiği her resmi listeleyen yeni bir sekme olan fotoğraf etiketleme ve "Sizin Fotoğraflarınız" özelliğini, Haziran ayında 15 saniyelik video paylaşımını başlattı. Aralık 2013 yılında Instagram, kullanıcıların özel olarak belirli kişilere özel mesaj ve dosya göndermesine olanak tanıyan bir özellik olan Direct'i sundu. Mart 2014'te Instagram, Facebook Places'ı kullanmak için teknolojiyi test etmeye başladı. Ekim 2015 yılında Instagram, Boomerang'ı başlattı. Mayıs 2016 yılında Instagram, tam yeni güncellenmiş bir simge ve uygulama tasarımının yanı sıra yeni bir görünüm, ayrıca işletme, tanıtım ve pazarlama araçlarını tanıttı. 2016 yılın Ağustos ayında Instagram hikâyeler özelliğini, Kasım ayında canlı yayın, ayrıca Instagram Direct özelliği için kaybolan fotoğraf ve videoları da başlattı. 6 Aralık 2016'da yorum beğenisini ve yorumları kapatma özelliğini tanıttı. Haziran 2018 yılında Instagram, YouTube ile rekabet etmeyi amaçlayan bir video platformu olan IGTV'nin lansmanını, Temmuz 2020 yılında ise, TikTok ile rekabet etmek için tasarlanmış kısa biçimli bir video özelliği olan Reels'ı duyurdu. Son olarak 5 Temmuz 2023 yılında mikroblog hizmeti olan Threads özelliğini sundu.

Belirgin özellikleri; fotoğrafları bir kare şekline sınırlandırmak, Kodak Instamatic ve Polaroid resimler, cep telefonu kameralarında kullanılanın aksine 4:3'lük çerçeve oranı. Bu durum yeni bir güncelleme ile değişmiş, kullanıcılar özgün çerçeve oranı kullanabilir hale gelmiştir.

Instagram ilk başta sadece iPhone, iPad ve iPod Touch aletlerinde kullanılırken 2012 Nisan'da Android 2.2 (Froyo ve üstü) yüklü kameralı telefonları da destekledi. Uygulama iTunes App Store, Google Play online satış mağazalarında ve  Microsoft Lumia Mağazalarında dağıtılıyor.
Düşük özellikteki telefonlarda daha az yer kaplaması için ve daha hızlı çalışması içinde Instagram Lite isimli bir uygulama yayınlanmıştır. Uygulama android işletim sistemi için çıkmış ve Google Play üzerinden indirilmektedir.
21 Nisan 2012 tarihinde Facebook (meta), instagramı (ve 13 çalışanını) yaklaşık 1 milyar dolar nakit karşılığında satın aldı. Şirketin kendisini bağımsız olarak yönetebilmesi hedefleniyor. 2016 Ekim ayında Canlı Yayın özelliği testleri başlamıştır. 26 Mayıs 2020 tarihinde açılan bir canlı yayın bu tarihe kadarki en yüksek sayı olan 3 milyon anlık izleyici sayısına ulaşmıştır.

TBT (Throwback Thursday), geçmişten bir güne, eskilere dair fotoğraf yüklemek isteyenlerin kullandığı bir etikettir. TBT'nin, aslında bir deyim olduğu ve Türkçe karşılığı ise "Ne günlerdi", "hey gidi günler" tarzında bir ifade veya "bulunulan an veya gün dışında çekilmiş fotoğraf" anlamlarına gelir.
Instagram geliştiricileri genellikle perşembe günü yapılan TBT paylaşımlarını farklı bir özellik haline getirdi. Özelleştirilen bu özellik sayesinde geçmişte paylaşılan fotoğraflar, yeni bir gönderi olarak paylaşılabilecek.
TBT özelliği kısa bir süreliğine geçmiş günlerde aynı günde paylaşılan bir fotoğrafı "Bu Günde" seçeneği ile gönderiye gömülü bir şekilde yeniden paylaşılabilme olanağı sağlayacak.

Instagram, kullanıcıların resimlerine uygulayabilecekleri bir dizi fotoğraf filtresi sunar. Şubat 2012'de Instagram, "gölgeleri aydınlatan, vurguları koyulaştıran ve kontrastı artıran" bir efekt olan "Lux" filtresini ekledi. Aralık 2014'te Slumber, Crema, Ludwig, Aden ve Perpetua, Instagram filtre ailesine eklendi.

Aktif filtreler
Amaro
Mayfair
Rise
Valencia
Hudson
X-Pro II
Sierra
Willow
Lo-fi
Earlybird
Sutro
Toaster
Brannan
Inkwell
Walden
Hefe
Nashville
1977
Kelvin
Slumber
Crema
Ludwig
Aden
Perpetua
Kaldırılan filtreler
Apollo (Versiyon 2.0'da kaldırıldı)
Gotham (Versiyon 2.0'da kaldırıldı)
Lily (Versiyon 1.0.6'da kaldırıldı)
Poprocket (Versiyon 1.0.6'da kaldırıldı, 1.0.7'de tekrar eklenmesine rağmen versiyon 2.0'da kaldırıldı)

Kullanıcılar, fotoğraf ve kısa videolar yükleyebilir, diğer kullanıcıların yayınlarını takip edebilir ve bir konum adıyla coğrafi etiket görüntülerine sahip olabilir. Kullanıcılar, hesaplarını "gizli" olarak ayarlayabilir ve böylece yeni takipçi isteklerini onaylamalarını isteyebilir. Kullanıcılar, Instagram hesaplarını diğer sosyal ağ sitelerine bağlayarak, yüklenen fotoğrafları bu sitelerde paylaşmalarını sağlayabilir. Eylül 2011'de, uygulamanın yeni bir sürümü, yeni ve canlı filtreler, anında tilt-shift, yüksek çözünürlüklü fotoğraflar, isteğe bağlı kenarlıklar, tek tıklamayla döndürme ve güncellenmiş bir simge içeriyordu. Fotoğraflar başlangıçta bir kare, 1:1 en boy oranıyla sınırlıydı. Ağustos 2015'ten bu yana uygulama, portre ve geniş ekran en boy oranlarını da desteklemektedir. Kullanıcılar daha önce bir kullanıcının coğrafi etiketli fotoğraflarının haritasını görüntüleyebilirdi. Özellik, düşük kullanım nedeniyle Eylül 2016'da kaldırıldı.
Aralık 2016'dan beri gönderiler uygulamanın özel bir alanına "kaydedilebilir". Bu özellik, kullanıcıların kayıtlı gönderileri koleksiyonlar halinde düzenlemesine izin vermek için Nisan 2017'de güncellendi. Kullanıcılar ayrıca gönderilerini özel bir depolama alanında, herkesin ve diğer kullanıcıların göremeyeceği şekilde "arşivleyebilir". Hareket, kullanıcıların fotoğrafları silmesini önlemenin bir yolu olarak görülüyordu. Ağustos ayında Instagram, yorumları başlıklar halinde düzenlemeye başlayacağını ve kullanıcıların yanıtlarla daha kolay etkileşim kurmasını sağlayacağını duyurdu. Şubat 2017'den bu yana, tek bir gönderiye on adede kadar fotoğraf veya video eklenebilir. İçerik kaydırılabilir bir atlıkarınca olarak görünür. Bu özellik başlangıçta fotoğrafları kare formatla sınırlandırdı, ancak Ağustos ayında portre ve manzara fotoğraflarını etkinleştirmek için bir güncelleme aldı.
Nisan 2018'de Instagram, "odak modu" adlı bir portre modu sürümünü piyasaya sürdü. Bu, seçildiğinde nesneyi odakta tutarken bir fotoğrafın veya videonun arka planını hafifçe bulanıklaştırır. Kasım ayında Instagram, görme engelliler için fotoğrafların açıklamalarını eklemek için alt etiketi desteklemeye başladı. Nesne tanıma kullanılarak otomatik olarak oluşturulurlar.
1 Mart 2021'de Instagram, Instagram Live "4 Kişilik Odalar" adlı yeni bir özelliği kullanıma sundu.
Mayıs 2021'de Instagram, içerik oluşturucuların içeriklerine altyazı yerleştirmesine olanak tanımak için Instagram Reels ve Hikâyeleri'ndeki videolar için yeni bir erişilebilirlik özelliği duyurdu.

2016 yılı Ağustos ayında gelen Instagram Stories özelliği ile, ana sayfada sola doğru kaydırma yapıldığında, 24 saat içinde silinecek olan fotoğraf ve videolar eklenip paylaşılabilmektedir. Bireylerin farklı ülkelerden, farklı kalite ve tarzdaki ürünlere kolayca ulaşmalarının yanı sıra kurumlar içinde marka bilinirliliğini arttırmada etkin bir pazarlama aracı haline gelmiştir. Kasım 2017 yılında yapılan güncelleme ile Instagram kullanıcılara uzun süre görüntülenebilen Hikâyeler Arşivi oluşturmalarına izin verdi.
Kasım ayında Instagram, Instagram Stories'e canlı video işlevi ekledi. Özellik kullanıcıların kendilerini canlı olarak yayınlamalarına izin vererek, video sona erd

Manisa Basket veya sponsorluk anlaşması gereği Glint Manisa Basket, Manisa Büyükşehir Belediyespor'a bağlı bir branş olarak kurulmuş, 2024-2025 sezonunun başında kendi başına bir kulüp halini almıştır. Takım, 2022-2023 sezonu itibarıyla Basketbol Süper Ligi'nde ve Basketbol Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etmektedir. Takım, maçlarını Muradiye Spor Salonu'nda oynamaktadır.

2017-18 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Liginde Şampiyon olarak Türkiye Basketbol Ligine yükseldi.
TBL'de 4. sezonu olan 2021-22 sezonunda Şampiyon olarak tarihinde ilk kez Basketbol Süper Ligine yükseldi.
2023-24 sezonu içerisinde takımın eski koçu Hakan Demir tekrar takımın başına getirildi.
2023-24 sezonunun sonunda anlaşılan Ozan Bulkaz'ın ayrılığı sonrası Ertuğ Tuzcukaya başantrenör görevine getirildi.
2024-25 sezonu Basketbol Süper Ligi'nin ilk beş haftasında da galibiyet alamayan Manisa Basket, Kasım ayında Ertuğ Tuzcukaya ile yollarını ayırdı. Sonrasında Ertuğ Tuzcukaya'nın yerine Litvanyalı başantrenör Kazys Maksvytis getirildi.
2025-26 sezonu itibari ile Glint ile yapılan sponsorluk anlaşması sebebiyle takımın adı Glint Manisa Basket oldu. 

Türkiye Basketbol Ligi
Şampiyon (1): 2021-2022
Federasyon Kupası
Şampiyon (1): 2021

Resmî web sitesi 2 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Merkezefendi Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü ya da sponsorluk anlaşması gereğince Yukatel Merkezefendi, Denizli'de bulunan Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden basketbol takımı. İç saha maçlarını 5,000 seyirci kapasiteli Pamukkale Üniversitesi Spor Salonu'nda oynamaktadır. 2018 yılında Yüksekçıta Koleji olan ismi Merkezefendi Belediyesi Denizli Basket olarak değiştirilmiştir.

2018 yılında Merkezefendi Belediyesi Yüksekçıta Koleji olan takım ismi, Merkezefendi Belediyesi Denizli Basket olarak değiştirilmiştir ve takımın başına Şahin Ateşdağlı getirilmiştir. 2018-19 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde mücadele eden takım, normal sezonu 20 galibiyet ile namağlup bitirmiştir. Play-offlarda Beylikdüzü Basket ile eşleşip 2-0 skorla kazandı. Çeyrek finallerde Boluspor'u da 3-0 yenerek üst tura çıktı. Yarı finalde Erzurum BŞB Gençlik ile eşleşti. Bu eşleşmeden de 3-1 galip ayrılarak Türkiye Basketbol Ligi'ne yükseldi. Ayrıca bu seride sezonun ilk mağlubiyetini aldı. Finalde Lokman Hekim Fethiye Belediyespor'la eşleşti. 13 Mayıs 2019 tarihinde Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanan karşılaşmayı 77-70 kazanarak 2018-19 sezonu Türkiye Basketbol 2. Ligi şampiyonu oldu. 2020-21 sezonunda ligi lider tamamlayarak Basketbol Süper Ligi'ne yükseldi. Takım, tarihinde ilk kez mücadele ettiği 2021-22 sezonu Basketbol Süper Ligi'ni 14. sırada tamamlayarak ligde kalmayı başarmıştır.

Türkiye Basketbol Ligi: 1 
2020-21
Türkiye Basketbol 2. Ligi: 1 
2018-19

Resmî site
Resmî site
Facebook'ta Merkezefendi Belediyesi GSK
X'te Merkezefendi Belediyesi GSK
Instagram'da Merkezefendi Belediyesi GSK

Mersin MSK, Mersin merkezli bir Türk profesyonel basketbol kulübüdür. 2019 yılında kurulan kulüp, şu anda Türkiye'nin ikinci düzey basketbol ligi olan Türkiye Basketbol Ligi'nde mücadele etmektedir.

Mersin BB SK, 1993 yılında kuruldu. Takım, 2004-05 sezonunda TB2L'yi şampiyon olarak tamamladı ve Türkiye Basketbol Ligi'ne yükseldi. 2008-09 sezonunda takım, ligde normal sezonu 7. sırada tamamlayarak play-off oynamaya hak kazandı. Play-off çeyrek finalinde Türk Telekom ile eşleştiler. Çeyrek final serisi sonucunda rakibine 3-1 kaybederek ligi noktaladılar.
2009-10 sezonunda Türkiye Kupası'nda finale yükseldiler. Ancak finalde son yılların güçlü takımı Fenerbahçe Ülker'e 72-68 yenilerek kupada şampiyon olamadılar.
23 Temmuz 2018 tarihinde faaliyetlerine son verme kararı alınmıştır. Mersin BB'nin 2018'de dağılmasının ardından bu kulübün yerini 2019'da Mersin MSK aldı. İki başarılı sezon geçiren takım, ilk olarak Türkiye Basketbol 2.Ligi  ve ardından Türkiye Basketbol Ligi'ne yükselip, üst üste başarılı bir sezon geçirdi oldu. Ancak 2021-2022 sezonunda ligi düşme hattının hemen üzerinde, 14. sırada tamamladılar. Kulübün 2019 yılında farklı bir kurumsal yapıyla yeniden faaliyete geçmesiyle bu takım da Mersin Büyükşehir Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü basketbol takımı adı altında yeniden liglere katılmıştır.
2022-23 sezonunda ligi 3. sırada tamamladılar ancak play-off yarı finallerinde Semt77 Yalovaspor'a karşı elendiler.
2023-24 sezonuna önemli transferlerle başladılar ve normal sezonun ardından sezonu yine 3. sırada tamamladılar. Çekişmeli geçen play-off döneminin ardından şampiyonluğu kazanmayı başardılar ve bir üst lige yükseldiler. 1 Haziran 2024 tarihinde on yıl aranın ardından tekrar Basketbol Süper Ligi'ne yükselme başarısını gösterdi.
2025-26 sezonu son maçında deplasmanda Trabzonspor 90-80 yenilerek 3'lü averaj sonucunda iki sezonun ardından Türkiye Basketbol Ligine düştü. 2026-27 sezonu öncesinde başantrenörlük görevine Burak Gören getirildi.

Türkiye Basketbol 2. Ligi
Şampiyon (1): 2005
Türkiye Kupası
Finalist (1): 2010

Aliağa Petkim Spor, Türkiye Basketbol Süper Ligi'nde (BSL) mücadele eden İzmir merkezli bir Türk profesyonel basketbol kulübüdür. 2013 yılında Petkim tarafından kurulan takım, 2020 yılında süper lige yükselmiştir. Ana arenası 3.000 kişilik  ENKA Spor Salonu'dur. Takım, Azerbaycan'da bir petrol ve gaz şirketi olan SOCAR tarafından desteklenmektedir.

29 Temmuz 2020'de Sigortam.Net İTÜ, mali sorunlar nedeniyle Basketbol Süper Ligi'nden çıkarılmıştır. Onların yerine PETKİM Türkiye süper liginde yer almıştır.
2024-25 sezonu sonunda koç Burak Gören ile karşılıklı anlaşarak takımdan ayrıldı. Daha sonrasında takımın başantrenörlük görevine Özhan Çıvgın getirildi.
2025-26 sezonu sonunda koç Özhan Çıvgın ile karşılıklı anlaşarak takımdan ayrıldı. Daha sonrasında takımın başantrenörlük görevine Orhun Ene getirildi.

Resmî web sitesi 3 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBLStat.net Takım Profili 28 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pivot, merkez veya beş numara, nizami bir basketbol oyunundaki beş pozisyondan biridir. Pivot, neredeyse her zaman takımdaki en uzun oyuncudur ve genellikle büyük bir güce ve vücut kütlesine de sahiptir. NBA'de pivotlar tipik olarak 2,13 m (7 ft 0 in) boyundadır; WNBA'deki pivotlar tipik olarak 1,93 m (6 ft 4 in) üzerindedir. Pivotlar geleneksel olarak alçak postta, potaya yakın olarak oynarlar. NBA tarihindeki en uzun iki oyuncu olan Manute Bol ve Gheorghe Mureșan'ın her ikisi de pivottu ve her ikisi de 2,31 m (7 ft 7 in) boyundaydı.
Pivotlar, hücumda yüksek verimlilikle sayı atıp ribaund alırken, savunmada kendi potalarını yüksek yüzdeli şut denemelerine karşı koruma becerileriyle değerlendirilirler. 1950'lerde ve 1960'larda George Mikan ve Bill Russell, şampiyonluk hanedanlarının merkezinde yer aldı ve ilk prototip pivotları tanımladılar. Ancak 1979-80 sezonunda üç sayılık atışların eklenmesiyle birlikte NBA basketbolu giderek daha çevre odaklı hale geldi ve geleneksel pivotun önemi azaldı. Günümüzün pivotları arasında Nikola Jokić, Domantas Sabonis, Victor Wembanyama ve Alperen Şengün gibi elit oyun kurucular ve pasörler ile Joel Embiid gibi elit çok yönlü skorerler yer almaktadır.

Pivot, özellikle NBA gibi profesyonel liglerde başarılı bir takım için gerekli bir bileşen olarak kabul edilmektedir. Büyük pivotlar hem NBA hem de NCAA'deki hanedanlıkların çoğunun temelini oluşturmaktadır. 1940'lara kadar Moose Krause gibi dominant pivotlar bile olağanüstü uzun boylu değildi. Daha sonra, 2,08 m (6 ft 10 in) George Mikan ve 2,13 m (7 ft 0 in) Bob Kurland olağanüstü uzun pivotlar olarak öncülük ettiler, uzun oyuncuların iyi basketbol oynamak için çeviklik ve koordinasyon geliştiremeyeceği yönündeki yaygın algıyı yıktılar ve baskın uzun adam rolünü başlattılar. Kurland, Oklahoma State'teki döneminden sonra hiç profesyonel basketbol oynamazken, Mikan ise 1946 yılında DePaul'u NIT şampiyonluğuna taşıdıktan sonra profesyonel oldu. On yıllık kariyerinde (1946-56) dokuzu Minneapolis Lakers ile olmak üzere yedi Ulusal Basketbol Ligi, Amerika Basketbol Birliği ve NBA şampiyonluğu kazandı. Rakip oyunculara üstünlük sağlamak için boyunu kullanan Mikan, çengel atışını ve şut bloğunu icat etti; bunun sonucunda önce NCAA ve daha sonra da NBA, goaltending kuralını benimsedi ve 1951'de NBA, Mikan kuralı olarak bilinen bir kararla faul çizgisini genişletti.

1960'larda Bill Russell ve Wilt Chamberlain, boylarını önceki pivotlardan daha yüksek bir atletizm seviyesiyle birleştirerek basketbolu daha da dönüştürdüler. George Mikan'ın emekliliğinin ardından, iki uzun adamın rekabeti NBA'i domine etmeye başladı. Chamberlain ve Russell, 1958 ile 1969 arasındaki on bir yıllık dönemde dokuz MVP ödülünü kazandılar ve 1959 ile 1969 arasında altı Doğu Konferansı Finali ve iki NBA Finali'nde birbirlerine karşı oynadı. Bu iki oyuncu tarafından kırılan rekorların birçoğu günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Bunlardan en önemli olanı, Chamberlain ve Russell'ın kırdığı ribaund rekorlarıdır.
Bill Russell, 1956 ve 1957 yıllarında San Francisco Üniversitesi'ni üst üste iki NCAA şampiyonluğuna taşıdı. Boston Celtics'e katıldı ve on üç yıllık kariyeri boyunca (1956-69), 11 şampiyonluğun yanı sıra 5 kez MVP ödülü kazanarak NBA tarihinin en büyük hanedanlarından biri olmalarına yardımcı oldu. Russell, blok ve ribaund yetenekleri ve fiziksel adam adama savunmasıyla savunma stratejisinde devrim yarattı. Hiçbir zaman Celtics hücumunun odak noktası olmasa da, takımın skorlarının çoğu Russell'ın savunma ribaundlarını alması ve özellikle oyun kurucu Bob Cousy'ye verdiği isabetli çıkış paslarıyla hızlı hücumları başlatmasıyla geldi. NBA'in ilk Afroamerikalı süperstarı olan Russell, kariyeri boyunca Boston'daki taraftarlardan gördüğü ırkçılıkla mücadele etti, özellikle de 1966-67 sezonundan sonra, herhangi bir büyük spor dalında oyuncu-antrenör unvanını alan ilk Afroamerikalı oldu.
Başlıca rakibi Wilt Chamberlain, 2,15 m (7 ft 1⁄2 in), 124 kg (275 pound) ve Russell'ın destekleyici kadrosundan yoksundu. Chamberlain, Kansas Jayhawks için kolej basketbolu oynadı ve onları North Carolina Tar Heels'e karşı 1957 şampiyonluk maçına taşıdı. Jayhawks üç uzatmada bir sayı farkla kaybetmesine rağmen Chamberlain, Turnuvanın En İyi Oyuncusu seçildi. 1959'da NBA'de Philadelphia Warriors'a katılmadan önce kısa bir süre Harlem Globetrotters'ın üyesi olan Chamberlain, 1967'de Philadelphia 76ers ve 1972'de Los Angeles Lakers ile iki şampiyonluk kazandı, ancak takımları Doğu Konferansı ve NBA Finallerinde Celtics'e defalarca yenildi ve 1970 ve 1973'te Willis Reed'in New York Knicks'ine iki NBA Finali kaybetti. Ayrıca 7 kez NBA Sayı Kralı, 11 kez NBA Ribaund Kralı oldu ve 4 kez Normal Sezonun En Değerli Oyuncusu seçildi; 1960 yılında bu ödülü alan ilk çaylak oyuncu olma unvanını da elde etti. Dönemindeki tüm oyunculardan daha güçlü olan oyuncu, sürekli ikili ve üçlü sıkıştırmalara ve zayıf serbest atış atışlarından yararlanmak için tasarlanmış faul taktiklerine hedef olmasına rağmen, hiç kırılmamış bir dizi rekora imza attı. En önemlisi, Chamberlain NBA tarihinde bir sezonda 50'den fazla sayı ortalaması tutturan ve bir maçta 100 sayı atan tek oyuncudur. Ayrıca NBA'de tüm zamanların ribaund ortalaması (27,2), bir maçta alınan ribaund (55) ve kariyer ribaundu (23.924) rekorlarını elinde bulundurmaktadır.
Dönemin daha az bilinen pivotlarından biri de San Francisco Warriors'ta Chamberlain'in karşısında forvet pozisyonunda oynayan ancak Chamberlain'in yeni Philadelphia takımına takas edilmesinin ardından pivota geçen Nate Thurmond'dı. Hiçbir zaman şampiyonluk kazanamasa da Thurmond, ligdeki en iyi perde kurucu olarak biliniyordu ve 1966-67 ile 1967-68 sezonlarında maç başına 21,3 ve 22,0 ribaund ortalamalarıyla sadece Chamberlain ve Russell'ı geçebildi.

1960'lardaki Celtics hanedanlığının aksine, 1970'ler NBA'de sekiz farklı şampiyonun yer aldığı ve arka arkaya kazananların olmadığı bir on yıl oldu. Kolej düzeyinde ise Koç John Wooden yönetimindeki UCLA Bruins, 1967 ile 1973 yılları arasında üst üste yedi şampiyonluk kazanarak NCAA basketbol tarihinin en büyük hanedanlığını kurdu. UCLA, 1964 ve 1965'te baskılı ve gard oyununa ağırlık veren takımlarıyla üst üste iki şampiyonluk kazandı. 1966'da kazanamayan Wooden'ın takımları, Lew Alcindor'un seçilebilir hale gelmesiyle tarzlarını değiştirdi. UCLA'yı 1967, '68 ve '69'da üç şampiyonluğa taşırken, ilk Naismith Yılın Kolej Oyuncusu Ödülü'nü de kazandı. Kolej kariyeri sırasında NCAA, Alcindor'un baskın şut kullanımı nedeniyle smaç vurmayı yasakladı. 1969'da Milwaukee Bucks ile NBA'e girişi, Bill Russell'ın yeni emekli olduğu ve Wilt Chamberlain'in 33 yaşında olduğu ve sakatlıklarla giderek daha fazla boğuştuğu için tam zamanında oldu. Bucks'ı efsanevi oyun kurucu Oscar Robertson ile birlikte 1971 NBA şampiyonluğuna taşıdıktan sonra Müslüman olan Alcindor, adını Kareem Abdul-Jabbar olarak değiştirdi. 1975'te Los Angeles Lakers'a takas edilen Abdul-Jabbar, 1980'de oyun kurucu Magic Johnson'ın gelmesinin ardından beş NBA şampiyonluğu (1980, '82, '85, '87, '88) kazanan yeni Lakers hanedanının bir parçası oldu. Ayrıca Abdul-Jabbar, altı kez normal sezon MVP ödülünü kazandı (1971, '72, '74, '76, '77, '80). 2,18 m (7 ft 2 in) boyunda ve 106 kg (235 pound) ağırlığındaki Abdul-Jabbar, en iyi dönemlerinde dahi Chamberlain'den güçlü değildi, ancak daha uzun bir kanat açıklığına sahipti ve sonuçta daha dayanıklı olduğunu kanıtladı, yirmi yıl boyunca oynamasını sağlayan sıkı bir fiziksel-fitness rejimine bağlı kaldı, bu da o zamanlar NBA tarihindeki en uzun kariyerdi. Hücumda ise uzun boyu ve kanat açıklığıyla engellenmesi neredeyse imkânsız olan meşhur 'Skyhook' çengel atışıyla tanınıyordu. Normal sezon kariyerindeki 38.387 sayılık skor toplamı, yaklaşık 39 yıl boyunca NBA rekoru olarak kaldı. Savunma açısından, 1973-74 sezonu bloklanan şut sayısının tutulduğu ilk sezon oldu ve sonraki yedi yıl boyunca Kareem bu istatistikte ligi lider ya da ikinci bitirdi.

Pivot pozisyonu, bütün liglerde kritik öneme sahiptir. Özellikle kuvvetin, sertliğin ve fizik gücünün önem kazandığı son yıllarda iyi bir pivotu olmayan takımlar başarılı olamamaktadır. NBA'deki pivotlar genelde Avrupa'dan gelmektedir.

Roger Grimau Gragera (d. 14 Temmuz 1978), İspanyol basketbol antrenörü ve eski millî basketbolcu. En son Liga ACB ve EuroLeague ekiplerinden Barcelona'yı çalıştırdı.

Roger Grimau, basketbola Barselona'daki JAC Sants altyapısında başladı. Genç yaşlarda CB Hospitalet, Dosa Badalona ve Sant Josep Badalona takımlarında forma giydi. 1996-97 sezonunda Joventut Badalona ile profesyonel sözleşme imzaladı ve Sant Josep Badalona'nın EBA ligindeki takımında da oynadı.
1998-99 sezonunda Joventut Badalona ile bir kez daha sözleşme imzalayan Grimau, 1999-2000 sezonunda Caprabo Lleida'ya transfer oldu. Burada 2002-03 sezonu şampiyonluğuna kadar forma giydi.
2003-04 sezonunda FC Barcelona ile sözleşme imzalayan Grimau, 2010-11 sezonunun sonuna kadar bu kulüpte oynadı. 2011-12 sezonunda Bizkaia Basket Bilbao'ya transfer oldu ve 2014-15 sezonunun sonunda profesyonel oyunculuk kariyerine son verdi.

Roger Grimau, İspanya A Millî Basketbol Takımı’nın yanı sıra İspanya U22 ve B millî takımlarında da forma giymiştir. 2003 Avrupa Şampiyonası’nda İspanya ile gümüş madalya kazandı. 2001 Akdeniz Oyunları'nda ise İspanya ile altın madalya elde etti.

FC Barcelona ile:
•	EuroLeague Şampiyonluğu: 2010
•	İspanya Ulusal Ligi (Liga ACB): 2003-04, 2008-09, 2010-11
•	İspanya Kral Kupası (Copa del Rey): 2007, 2010, 2011
•	İspanya Süper Kupası (Supercopa de España): 2004, 2009, 2010

Basketbolu bıraktıktan sonra antrenörlük kariyerine başladı. 2016-2021 yılları arasında JAC Sants Barcelona’nın başantrenörlüğünü yaptı. 2021-2023 yılları arasında FC Barcelona’nın B takımı olan FC Barcelona 2’yi çalıştırdı. 2023 yılında FC Barcelona A Takımı’nın başantrenörlüğüne getirildi. 2026 yılında Bursaspor'u çalıştırmaya başladı.

Sezer Sezgin, sol bek mevkiinde görev yapan Türk futbolcudur.

Kariyerinin ilk profesyonel maçını 2004-2005 sezonun 33. haftasında oynanan İstanbulspor karşılaşmasının 80.dakikasında Çağdaş Atan'ın yerine oyuna girerek oynamıştır. 2006-2007 Beşiktaş'a dönmüştür. 2 sene üst üste Karşıyaka'ya kiralık gönderilmiş, 2008-2009 sezonunu ise Boluspor takımına kiralık gönderilmiştir. Gittiği her takımda sürekli as oynayan Sezer sol ayağını çok etkili kullanmaktadır.
Beşiktaş'la olan sözleşmesi sona erince 2009-2010 sezonu öncesi Gaziantepsporla antrenmanlara çıkan sezer daha sonra Siirtspor ile 3 yıllık sözleşmeye imza atmış ancak aynı gün içerisinde sözleşme karşılıklı feshedilmiştir. Son olarak 14 Ocak 2010 tarihinde Samsunspor ile bir yıllığına anlaşmıştır. Ancak sezon ortasında sözleşmesi karşılıklı feshedilmiş ve takımdan ayrılmıştır.

TFF.org'da Sezer Sezgin 
Mackolik'te Sezer Sezgin 
Transfermarkt'ta Sezer Sezgin

Tofaş (basketbol takımı), Tofaş SK'nın Bursa'da yer alan profesyonel basketbol kulübüdür. Basketbol Süper Ligi'nde  ve Eurocup'ta mücadele etmektedir. Kulübün ana sponsoru Fiat'tır.

1990-91 sezonunda TBL'deki şampiyonluk serisinde Efe Aydan, Tolga Öngören ve Murat Konuk'lu kadrosuyla Fenerbahçe'ye 4-3 yenilmiştir. Ayrıca 1996-97 sezonunda Koraç Kupası'nda finale kadar yükselen takım, finalde Aris'in rakibi olmuştur. Deplasmanda rakibini 77-66 yenen Tofaş SAS, Bursa'da oynadığı maçı 70-88 kaybederek Koraç Kupası'nı kazanamamıştır. Bir dönem maddi sıkıntılar nedeniyle kapandıktan sonra altyapıdaki oyuncularla yeniden zirveye oynayan bir takım haline gelmiştir.
1999 ve 2000 yıllarında TBL play-off final serisinde ligin güçlü takımı Efes Pilsen'i mağlup ederek şampiyonluklar yaşamıştır. Aynı dönemde 1999 Cumhurbaşkanlığı Kupası finalinde yine Efes Pilsen ile eşleşmiş ve rakibini mağlup ederek, tarihindeki ilk ve tek Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı müzesine götürmüştür.
Bir dönemin TBL'deki en güçlü takımları arasında yer alan Tofaş, Türkiye Kupası'nda da 1993, 1999 ve 2000 yıllarında olmak üzere üç kez şampiyon olma başarısı göstermiştir.
2000 yılında, takım mali sebeplerden ötürü ligden çekildi.
2003-04 sezonunda lige geri dönmüş, fakat ligi son sırada bitirerek TB2L'ye düşmüştür. 2005-06 sezonunda TB2L'deki final serisinde TED Ankara Kolejliler'nü mağlup ederek, yeniden Türkiye Basketbol Ligi'ne yükselmiştir.
2006-07 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi'ne tekrar veda ederek TB2L'ye düşmüştür. 2008-09 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Ligi'n şampiyon olarak tamamlayıp Beko Basketbol Ligi'ne yükselmeyi başarmıştır. 2011-12 sezonuna kadar ligde tutunma ve play-off hakkı elde edebilmek için ilk sekiz takım arasına girme mücadelesi vermiştir.
2011-12 sezonunda normal sezonu 8. sırada tamamlayarak, play-off'lara katılan son takım olmuştur. Play-off çeyrek finalinde Galatasaray Medical Park ile eşleşmiştir. Ancak seride rakibine 2-0 ile kaybederek elenmiştir.
2012-13 sezonunda bir önceki sezon elde ettiği netice sebebiyle Avrupa kupalarında EuroChallenge'ta mücadele etme hakkı kazanmıştır. Bu kupada 2. tur grup maçlarına kadar yükselmiş, ancak 2. tur grubunu BC Krasnye Krylya ve BC Khimik'in ardından 3. sırada noktalayarak kupaya veda etmiştir. Ligde ise bir önceki sezon olduğu gibi yine normal sezonu 8. sırada tamamlamış ve play-off'a katılmıştır. Play-off çeyrek finalinde yine Galatasaray'la eşleşen Tofaş, rakibine yine 2-0 ile elenerek ligi bitirmiştir.
2013-14 sezonunda yine EuroChallenge'ta mücadele etme hakkı kazanmıştır. Ancak 2014-2015 sezonuna istediği gibi başlayamayan takım lig sonunda Basketbol Süper Lig'ine veda etmek zorunda kalmıştır. Ancak 2015-2016 sezonuna Koç Orhun Ene önderliğinde iddialı bir kadro ile başlayan takım normal sezonu lider tamamlamış ve oynadığı play off maçları sonucunda 1 yıl aradan sonra tekrar şampiyon olarak Spor Toto Basketbol Ligi'ne yükselme başarısı göstermiştir.
2016-2017 sezonunda 1 yıl aradan yükseldiği Basketbol Süper Ligi'nde normal sezonu 8. sırada tamamlayan takım çeyrek finalde Fenerbahçe'ye elenerek sezonu noktalamıştır. 2017-2018 sezonunda ise lige iyi bir başlangıç yapan takım normal sezonu 2. sırada tamamlamış ve play off finallerinde Fenerbahçe'ye karşı 5 maçta 1 galibiyet alarak şampiyonluğu rakibine kaptırmıştır. Türkiye Kupası'nda finale kadar yükselen ekip finalde Anadolu Efes'e 78-61 mağlup olarak kupayı rakibine kaptırmıştır. Avrupa'da ise EuroCup'da grup etabını 5. sırada tamamlayan ekip Avrupa'ya erken veda etmiştir.
2018-2019 sezonunda Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 3. sırada tamamlayan takım play off yarı finalinde Fenerbahçe'ye mağlup olarak sezonu noktalamıştır. Türkiye Kupası'nda ise çeyrek finalde turnuvaya veda eden takım Avrupa'da ise EuroCup'da grup etabını yine 5. sırada tamamlayarak Avrupa'ya erken veda etmiştir.
2019-2020 sezonunda normal sezon devam ederken tüm dünya da oluşan pandemi sebebiyle devam eden ligi oynadığı 23 maç ile 5. sırada tamamlamış ve ertelenen liglerin durumu TBF tarafından 11 Mayıs 2020'de alınan karar ile birlikte beyaz sezon ilan edilmiştir. İlgili sezonda şampiyon ve küme düşen belirlenmemiştir. Türkiye Kupası ise pandemi öncesi oynanmış ve takım kupaya çeyrek finalde veda etmiştir. Avrupa'da ise oynanan EuroCup son 16 grup maçları sonucu grubunu lider tamamlayarak çeyrek finale yükselen ekip Yunanistan'ın Promitheas Patras ekibi ile oynaması gereken çeyrek final maçlarını tüm Dünya'da oluşan pandemi sebebiyle oynayamamış ve 25 Mayıs 2020 tarihi itibari ile EuroCup, 2019-2020 sezonunu iptal etme kararı almıştır.
Takım, 2020-2021 sezonunda ligde normal sezonu 4. sırada tamamlamış ve play off çeyrek finallerinde rakibi Beşiktaş'a seride 2-0 yenilerek sezona veda etmiştir. Pandemi sebebiyle Türkiye Kupası'nın oynanmadığı sezonda, Avrupa'da ise Basketbol Şampiyonlar Ligi normal sezon grup maçlarını 2. sırada tamamlayan takım play off grup maçları sonucunda grubunu son sırada tamamlayarak Avrupa'ya veda etmiştir.
Takım, 2021-2022 sezonunda ligde normal sezonu 9. sırada tamamlamış ve uzun bir aradan sonra play off'lara kalamamıştır. Türkiye Kupası'nda ise çeyrek finalde turnuvaya veda eden takım Avrupa'da ise Basketbol Şampiyonlar Ligi normal sezon grup maçlarını lider tamamlamış ve akabinde oynanan play off grup maçları sonucunda da grubunu 2. sırada tamamlayarak çeyrek finale yükselmiştir. Çeyrek finalde ise rakibi Tenerife'ye seride 2-0 kaybeden takım bu sonuçla Avrupa'ya veda etmiştir.
2025-26 sezonu öncesi başantrenörlük görevinde bulunan Orhun Ene takımdan ayrıldı.

Resmî web sitesi 16 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBLStat.net Takım Profili 22 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Trabzonspor (basketbol takımı), Trabzonspor Kulübü bünyesinde kurulan ve Basketbol Süper Ligi'nde mücadele eden erkek basketbol takımıdır.
Renkleri kulübün tüm branşlarda ortak olarak kullandığı, koyu bordo ve açık mavidir. Takımın maçlarını oynadığı salon Trabzon'da bulunan Hayri Gür Spor Salonu'dur.

2005 yılında İdmanocağı bünyesinde faaliyete geçen basketbol şubesinin oyuncuları ve teknik heyetiyle birlikte devralınması ile 2008 yılında Trabzonspor Kulübüne bağlı bir şube olarak kurulan takım Alpella Spor Kulübünün de Trabzonspor Kulübünce satın alınmasıyla birlikte Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde mücadele etmeye başladı. İki sezon sonra Aleaddin Yakan başantrenörlüğünde Türkiye Basketbol Ligi'ne çıktı ve Trabzonspor Kulübü çatısı altından çıkarılarak Saner Ayar başkanlığında Trabzonspor Basketbol Kulübü adı altında müstakil bir yapı hâline getirildi. Trabzonspor Basketbol Kulübü'nün alt yapılarını Ocak 2019'da Trabzonspor Kulübüne geri aktarılmasıyla faaliyetlerini tamamen sonlandırmıştır.
Takım, Şubat 2024'te Erkekler Bölgesel Basketbol Ligi'ne katılarak basketbola geri dönmüştür. Bu lige katıldığı ilk sezonda şampiyon olmuştur. 2024-2025 sezonu başlamasına kısa bir süre kala Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından, Türkiye Basketbol Ligi'ne davet edilmiştir. Takım, 2024-25 Türkiye Basketbol Ligi normal sezonunu şampiyon olarak tamamlayarak direkt olarak Basketbol Süper Ligi'ne yükselmiştir. Federasyon Kupası’na ise yarı final de veda etmiştir. Sezon sonunda başantrenörlük görevinde bulunan Faruk Beşok ile yollar ayrılmıştır.
Takım, 2025-26 Basketbol Süper Ligi'ne Selçuk Ernak önderliğinde girmiştir. Takım, 2025-26 Basketbol Süper Ligi normal sezonunu 19 galibiyet alarak 6. sırada tamamlamış ve play off’lara katılmaya hak kazanmıştır. Çeyrek final play off maçları sonucu rakibi Bahçeşehir Koleji ile oynadığı iki maçı da kaybederek sezonu noktalamıştır. Türkiye Kupası’nda ise çeyrek final de karşılaştığı Türk Telekom’a yenilerek kupaya veda etmiştir.

Türkiye Basketbol Ligi
Şampiyon (2): 2009-10, 2024-25
Erkekler Bölgesel Basketbol Ligi
Şampiyon (1): 2023-24

Trabzonspor (genç basketbol takımı), erkek basketbol şubesinin birinci öncelikli altyapısıdır. Mücadelesini 2025-26 sezonu itibarıyla Basketbol Gençler Ligi'nde sürdüren takım, 2025-26 sezonunda tüm karşılaşmaların etaplar şeklinde Basketbol Gelişim Merkezi’nde tek devre olarak oynandığı normal sezonu 3 galibiyet alarak 14. sırada tamamlamıştır.

Resmi site
X'te Trabzonspor
Instagram'da Trabzonspor
Facebook'ta Trabzonspor
TikTok'ta Trabzonspor
Threads'te Trabzonspor
YouTube'da Trabzonspor kanalı

Türk Telekom, 1954 yılında kurulan Türk Telekom Gençlik ve Spor Kulübü'ne bağlı olarak 1991'de oluşturulan ve BSL'nde mücadele eden Ankara'nın basketbol takımı. Maçlarını 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası için yapılan Ankara Spor Salonu'nda oynamaktadır. Takma ismi Mavi Kaplanlar renkleri mavi-beyazdır.

1954 yılında kurulan kulüp o zaman sarı-siyah renklerden oluşan formasıyla PTT'yi temsil ederek, aynı isimle kuruldu. Kulübü o yıl sadece futbol takımı temsil etti. Ancak bundan 37 yıl sonra da basketbol takımını oluşturan kulüp 1991-1992 sezonunda PTT Basketbol Takımı adıyla 14 takım arasında yer aldı. 1996 yılına kadar takımın adı PTT olurken, 1997 yılında yeni adı Türk Telekom oldu.

Türkiye Kupası
Şampiyon (1): 2007-08
Cumhurbaşkanlığı Kupası
Şampiyon (2): 1997, 2008
1992-1993 sezonunda 16 takıma çıkarılan ligde 18 galibiyet ile büyük bir başarı göstererek; tarihinde ilk kez play-off'lara kaldı.
1996-1997'de play-off finali oynadı. Aynı sezon Cumhurbaşkanlığı finali ile birlikte ilk kez Euroleauge'e katıldı.
1997-1998 sezonunda ilk kez Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazandı. 2007-2008 sezonunda ilk kez Türkiye Kupası'nı kazandı. 2008-2009 sezonunda Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı ikinci kez kazandı.
2022-2023 Sezonunda BSL normal sezonunda ligi Fenerbahçe Beko'nun ve Anadolu Efesin önününde ve kendi sahasında oynadığı hiçbir maçı kaybetmeden birinci sırada tamamlamıştır. BSL Playofflarda yarı finalde Pınar Karşıyaka'ya elenmiştir. Aynı sezonda EuroCup'ta ise finale çıkma başarısını göstermiş ancak Gran Canaria'ya kaybetmiştir.
4 kez Koraç Kupası'nda, 2 kez Saporta Kupası'nda ve 2 kez de FIBA CUP'ta yer aldı. Takım, FIBA CUP'ta 2006-07 sezonunda çeyrek finalde oynadı.

https://turktelekombasketbol.com.tr/teknik-ve-idari-kadro 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türk Telekom Spor Kulübü
TBF.org.tr'de Takım Profili 4 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBLStat.net Takım Profili 17 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Basketbol Ligi sponsorluk adıyla Türkiye Sigorta Türkiye Basketbol Ligi, Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından düzenlenen ve Türk basketbolundaki lig sisteminin ikinci seviye ligi olan basketbol turnuvası.
İlk kez 1969-70 sezonunda Türkiye Basketbol 2. Ligi adıyla düzenlenmeye başlamış, 2015-16 sezonuyla birlikte mevcut Türkiye Basketbol Ligi adını almıştır. "Türkiye Basketbol Ligi", bu sezondan önce günümüzde Basketbol Süper Ligi adıyla düzenlenen birinci seviye ligin adıydı. 18 takımın mücadele ettiği turnuvanın en başarılı takımı kazandığı 5 şampiyonluk ile Tofaş'tır. Lig tarihinin en yüksek verimlilik puanı toplayan oyuncusu ile Finalli Marlain Guy Veal'dır.

Türkiye Basketbol Ligi'nin ilk isim sponsoru, 2021-2022 sezonu itibarıyla iki yıllığına Misli.com olmuş ve ligin adı Misli.com Türkiye Basketbol Ligi olarak değişmiştir.
2023 - 2024 sezonunda ligin ikinci isim sponsoru,Türkiye Sigorta olmuştur.Ve ligin adı Türkiye Sigorta Türkiye Basketbol Ligi olarak değişmiştir.

Karşılaşmalar ilk olarak 2020-2021 sezonunda TRT Spor kanalından, 2021-2022 sezonundan itibaren ise TRT Spor Yıldız kanalından yayınlanmaktadır.

2025-26 sezonunda normal sezon lig müsabakaları çift devreli lig usulüne göre 18 (on sekiz) takım arasında oynanır.
Ligi birinci (1.) sırada tamamlayan takım gelecek sezonda BSL'de oynamaya hak kazanır. İkinciden yedinciye (2.-7.) kadar sıralan 6 (altı) takım play-off oynamaya hak kazanır.
Sekizinci (8.), dokuzuncu (9.), onuncu (10.) ve onbirinci (11.) sırayı alan takımlar PLAY-IN müsabakalarını oynamaya hak kazanırlar.
12.-16. sırayı alan takımlar sezonu tamamlamış olurlar.
17. ve 18. son iki sırayı alan takımlar, takip eden Sezonda Türkiye Basketbol 2. Ligi'nde (TB2L) yer alırlar.
PLAY-IN müsabakaları tek maç üzerinden ligi üst sırada bitiren takımın ev sahipliğinde oynarlar. 2.tur sonunda 2 takım play-off'da oynamaya hak kazanır.
PLAY-OFF  normal sezonu (2.-7.) sıralarda tamamlayan  6 (altı) takım ile Play-in'den gelen 2 takımla oynanır.
Play-off çeyrek finali kazanılmış iki maç üzerinden oynarlar. İlk ve gerekirse 3.maç sezonu üst sırada bitiren takımın sahasında, 2. maç rakip sahada yapılır. Yarı final kazanılmış iki maç, final kazanılmış üç maç üzerinden oynanır. Final karşılaşmaları sonunda rakibi karşısında 3.galibiyeti alan takım 2025-26 sezonunda BSL'de oynamaya hak kazanır.
Kulüpler kadrolarında en çok 3 yabancı uyruklu sporcu bulundurabilirler. Bunlardan en çok 2'si resmi maç kadrosunda yer alabilir.

2024-25 sezonunu 7. sırada tamamlayan Çağdaş Bodrumspor, 2025-26 sezonuna katılmayacaktır.

Resmî site

Ariusçuluk ya da Arianizm (Grekçe: Ἀρειανισμός, Areianismós), ilk olarak İskenderiye, Mısır'dan bir Hristiyan papaz olan Arius (y. AD 256-336), atfedilen kristolojik bir doktrindir. Arian teolojisi, İsa Mesih'in Tanrı'nın Oğlu olduğunu, Tanrı'nın Oğlu'nun her zaman var olmayıp içinde doğmuş olması farkıyla Baba Tanrı tarafından doğurulduğunu savunur. Baba Tanrı tarafından zaman, dolayısıyla İsa, Baba Tanrı ile birlikte ebedi değildi.
Arius'un daha sonra Aetius ve öğrencisi Eunomius tarafından aşırı bir biçim verilen ve anomoean ("farklı") olarak adlandırılan teslis teolojisi, Oğul ile Baba arasında tam bir benzemezlik olduğunu ileri sürer. Arianizm, Oğul'un Baba'dan farklı olduğunu ve bu nedenle ona tabi olduğunu savunur. Arian terimi, Arius adından türetilmiştir; bu, Arius'un öğretilerinin takipçilerinin kendilerine verdiği isim değildi, daha çok yabancılar tarafından kullanılan bir terimdi. Arius'un öğretilerinin ve destekçilerinin doğası, Homoousian Hristiyanların Teslis'in doğası ve Mesih'in doğası ile ilgili teolojik doktrinlerine karşıydı.
Zamanın teolojik ortodoksluğuna dayanan İsa'nın tanrısallığının iki yorumu (Homoousianism ve Arianism) arasında bir tartışma vardı, biri teslis inancına dayalı, diğeri de teslis ortodoksisinin bir türevi ve her ikisi de kendi teolojik ikilemlerini çözmeye çalıştı. Homoousianism, ilk iki ekümenik konsil tarafından resmen onaylandı; o zamandan beri, Arianizm her zaman "Arius'un sapkınlığı veya mezhebi" olarak kınandı. Bu nedenle, Hristiyanlığın tüm ana akım dalları artık Arianizmi heterodoks ve sapkın olarak görüyordu. Teslis (Homoousian) doktrinleri, İsa'nın (Oğul Tanrı) Baba Tanrı ile "varlık bakımından aynı" veya "özünde aynı" olduğunda ısrar eden İskenderiye Patriği Athanasius tarafından şiddetle desteklendi. Arius şunları söyledi: "Eğer Baba Oğul'un babası olduysa, o zaman doğmuş olanın varoluşu bir başlangıca sahipti ve bundan, Oğul'un olmadığı bir zaman olduğu sonucu çıkar." Kilise birliğini sağlamak için İmparator Konstantin tarafından toplanan 325 tarihli Birinci İznik Konsili, Arianizmin bir sapkınlık olduğunu ilan etti. Everett Ferguson'a göre, "Hristiyanların büyük çoğunluğunun Teslis'in doğası hakkında net görüşleri yoktu ve onu çevreleyen meselelerde neyin tehlikede olduğunu anlamadılar."
Arianizm ayrıca, İsa Mesih'i Baba'nınkine benzer veya farklı bir maddeden doğmuş bir yaratık olarak kabul eden, ancak özdeş olmayan (Homoousian ve Anomoeanism) veya ne yaratılmamış ne de yaratılmış olarak (Yarı-Arianizm) kabul eden 4. yüzyılın diğer Teslis olmayan teolojik sistemlerine atıfta bulunmak için kullanılır.

Özel

Genel

Lucius Domitius Aurelianus (9 Eylül 214–Eylül 275), Aurelian olarak bilinen ve 3. yüzyıl sonu - 4. yüzyıl başında (270–275 arası) Roma İmparatorluğunun gücünü tekrar toparlamasına yardım eden birkaç başarılı "asker imparator"dan ikincisi olan Roma imparatoru.
Saltanatı sırasında, on beş yıl süren ayaklanmaların ardından, topraklarının üçte ikisini kendisinden ayrılan imparatorluklara (Doğuda Palmyra İmparatorluğu ve Batıda Galya İmparatorluğu) kaptıran ve barbar işgalleriyle harap olan imparatorluğu, yeniden tamamen birleştirdi. Başarısı, İmparatorluğun 3. Yüzyıl krizlerinin sonu olmuştur.

Aurelian Dacia ripensis ya da Sirmium'da pek tanınmayan bir ailede (Pannonia) doğmuştur, ve babası, tüm aileye adını vermiş olan Aurelius adında bir senatördür. Aurelian birkaç savaşta general olarak görev yaptı ve başarıları ile sonunda İmparator Gallienus'un sağ kolu ve ordusunda dux equitum (Süvari komutanı) oldu. 268'de, Aurelian'ın süvarileri Gotların en güçlü süvari birliği ile Naissus Muharebesi'nde karşılaştı ve Hannibal zamanından beri Roma topraklarına yönelik en korku verici işgale son verdi. Kaynaklara göre Aurelian, Gallienus'un 268 yılında öldürülmesine iştirak etmişti ve taht için Claudius II'yi desteklemişti.
İki yıl sonra Claudius öldüğünde, kardeşi Quintillus senatonun desteği ie tahta çıktı. 3. Yüzyıl Krizleri'nde rastlanan tipik bir tepki olarak, ordu yeni imparatoru tanımayı reddetti ve bunun yerine kendi komutanlarını desteklemeyi terih ettiler. Aurelian, 270 yılının eylül ayında, Sirmium'daki Roma lejyonları tarafından imparator ilan edildi. Aurelian, Quintillus'un birliklerini bozguna uğrattı ve Quintillus'un ölümünün ardından senato tarafından imparator olarak tanındı. Aurelian'ın, taht için Claudius tarafından hasta yatağında seçildiği iddiaları propaganda olarak reddedildi. Sonradan; belki de 272 yılında Aurelian, Claudius'un ölüm gününü dies imperii olarak koydu, böylece üstü kapalı olarak Quintillus'un bir isyancı olduğu ima edildi.
Güvenlik sağlandıktan sonra, dikkatini Roma'nın en büyük problemi olan son yirmi yılda kaybedilmiş topraklara ve res publicanın reforme edilmesine verdi.

248 yılında, İmparator Arap Philip Roma şehrinin bininci kuruluş yıl dönümünü muhteşem ve pahalı törenler ve oyunlarla kutladı ve imparatorluğa muazzam bir kendine güven kanıtı sundu. Ertesi yıl, her nasılsa, İmparatorluk dış düşmanların ağır baskısı altına girerken aynı zamanda çok sayıda isyancı zorba nedeniyle devletin gücünü zayıflatıyor bu da imparatorluğu tehlikeli bir iç savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakıyordu. Aynı zamanda, devletin ekonomik olarak alt yapısını oluşturan tarım ve ticaret istikrarsızlığın neden olduğu bozulma nedeniyle gittikçe daha kötüye gidiyordu. Sonuç olarak, imparatorluk 260 yılında İmparator Valerian'ın kuşatma rüzgarına karşı koyacak durumda değildi; doğu eyaletleri kurtarıcıları olarak Suriye eyaletindeki Palmyra kenti yöneticisini bulmuşlar ve Roma imparatorluğundan ayrı bir oluşum olarak Palmyra İmparatorluğu adı altında Pers tehlikesine karşı başarıyla mücadele etmişlerdi; Ren hattının batısındaki eyaletler ise Roma toprakları içindeki üçüncü otonom devlet olan ve Galya İmparatorluğu olarak adlandırılan devleti oluşturmuşlardı. Roma'daki imparator ise, iç tehditler ve İtalya ve Balkanların savunmasıyla meşguldü. Bu, Gallienus ve Claudius'un karşı karşıya kaldıkları durumun özetiydi ve şimdi sıra henüz saltanatını başında olan Aurelian'daydı.

Yeni imparator ilk iş olarak Roma toprakları üzerinde kendi konumunu güçlendirmeyi amaçladı. 270 yılı sonlarında Aurelian, Vandallar, Juthungi ve Sarmatyalılar'ı Roma topraklarından kovmak için Kuzey İtalya'ya sefer düzenledi. Bu zaferleri kutlamak için Aurelian, Germanicus Maximus unvanına kefil oldu.

İmparatorun otoritesine, Septimius, Urbanus, Domitianus ve imparatorluktaki emniyetsizlik duygusunu ve ordunun Roma siyaseti üzerindeki ezici etkisini kullanmaya çalışan Felicissimus ayaklanması gibi Roma isyancıları tarafından birkaç kez meydan okundu. Tecrübeli bir komutan olarak Aurelian, ordunun öneminin farkındaydı ve sikkelerinden bilinen propagandalarının da gösterdiğine göre, Lejyonların desteğini sağlamaya çalışmıştı.

Her nasılsa, Kuzeyli Barbarların neden oldukları sıkıntı henüz sona ermemişti. 271'de, Alamanlar İtalya'ya doğru harekete geçip Padan ovasından ülkeye girerek köyleri yağmaladılar; Po Nehri'ni geçerek Placentia'yı işgal ettiler ve yüzlerini Fano'ya çevirdiler. O sırada Vandallar'ın geri çekilmelerini kontrol etmek için Pannonia'da bulunan Aurelian, hemen İtalya'ya girdi ancak ordusu Placentia Savaşı'nda bozguna uğradı (Ocak 271). Bozgun haberi Roma'ya ulaştığında, barbarların geleceği korkusu büyük bir paniğe neden oldu. Ama Aurelian, Metaurus Nehri yakınlarındaki Alamanni kampına saldırarak onları Fano Savaşı'nda yendi ve Po nehrinin gerisine çekilmek zorunda bıraktı. En sonunda Aurelian, onları Pavia Savaşı'nda bozguna uğrattı. Bu sebeple kendisine Germanicus Maximus unvanı verildi. Her halükarda, Germen halklarının tehdidi Romalılarca hissedilecek kadar yüksek kaldı ve bu sebeple, Aurelian sorunu Roma'nın etrafına Aurelian Duvarları olarak da bilinen duvarlarla çevirttirerek çözmeye çalıştı.

İmparator Lejyonlarının yönünü Balkanlara çevirdi ve Tuna'nın ötesinde Gotları yenerek bozguna uğrattı, liderleri Cannabaudes'i öldürdü ve Gothicus Maximus unvanını aldı. Her nedense, Tuna'nın kuzey kıyılarındaki Daçya eyaletini, savunmasının çok zor ve pahalı olduğu iddiasıyla terk etmeye karar verdi. Bu eyaletin yerine, Tuna'nın güneyindeki eski Moesia eyaleti sınırları içinde başkenti Serdica olan Dacia Ripensis adında yeni bir eyalet oluşturdu.

272 yılıyla birlikte Aurelian dikkatini kaybedilen Doğu topraklarında kurulmuş, "Palmira İmparatorluğu" olarak bilinen ve Palmira kenti Kraliçesi Zenobia tarafından yönetilen devlete verdi. Zenobia, kendi imparatorluğunu Suriye, Filistin, Mısır ve Küçük Asya topraklarının büyük bir bölümünü içine alan parçalara ayırmıştı. Başlangıçta, her ne kadar Zenobia'nın oğlu Vaballathus rex ve imperator ("kral" ve "yüksek askeri komutan") unvanlarını almış olsa da Aurelian imparator olarak tanınmıştı ancak Aurelian, yeterince güçlendiğini hissettiği anda Doğu eyaletlerini işgal etmeye karar vermişti.
Küçük Asya kolayca kuşatıldı ancak Byzantium ve Tyana (şimdi Kemerhisar) ona teslim olmamak için biraz direnç gösterdi. Tyana kentinin düşüşü kendi başına bir efsane haline geldi; Aurelian kendisine karşı koyan şehirleri yerle bir ediyordu ancak çok saygı duyduğu 1. yüzyıl filozoflarından Tyanalı Apollonius'u rüyasında gördüğünden dolayı Tyana kentini bağışlamıştı. Apollonius, rüya'da:"Aurelian, yönetmek arzusundaysan masumların kanını dökmekten uzak dur! Aurelian, fatih olmak istiyorsan, merhametli ol!" demişti. Sebep her ne olursa olsun Aurelian, Tyana kentini bağışladı. Bu birçok kentin imparatorun intikam peşinde olmadığı fikrine kapılmalarına yardımcı oldu. Orduları altı ay içinde, Kraliçeleri Zenobia Sasani İmparatorluğu'na kaçmayı denediğinde teslim olan Palmyra kenti kapılarına dayanmıştı. Artık "Palmyra İmparatorluğu" yoktu. Nihayetinde Zenobia ve oğlu esir alınmış ve onun Roma'daki zafer geçişi sırasından caddelerde yürümek zorunda bırakılmışlardı. Persler ve Mısırdaki isyancı Firmus ile yapılan birkaç çatışmadan sonra 273 yılında şehrin tekrar ayaklanması üzerine Palmyra'ya dönmek zorunda kaldı. Aurelian bu defa askerlerine şehri yağmalama izni verdi ve Palmyra bu yağmadan sonra bir daha ayağa kalkamadı. Bu olaydan sonra Parthicus Maximus ve Restitutor Orientis ("Doğunun Yeniden Kurucusu") unvanlarını aldı.

274 yılında, muzaffer imparator dikkatini tekrar batıya, Claudius II tarafından zaten kısmen zayıflatılmış olan "Galya İmparatorluğu"na verdi. Aurelian, bu seferi büyük ölçüde diplomasi ile kazandı; "Galya imparatoru" Tetricus tahtı terk ederek İmparatorluğun Galya ve Britanya'ya geri dönmesinin yolunu açmak niyetindeydi ancak açıkça Aurelian'a teklif edememişti. Bunun yerine, göründüğü kadarıyla ikisi birlikte bir plan yapmış, ordular Châlons-en-Champagne'da karşılaştığında Tetricus, hemen Roma ordu kampına kaçmış ve Aurelian karşısına çıkan Galya ordusunu kolaylıkla bozguna uğratmıştı. Tetricus, bu plandaki rolü nedeniyle İtalya'da yüksek dereceli bir pozisyonla ödüllendirildi.
Aurelian Roma'ya döndü ve Senatodan son onursal unvanı olan Restitutor Orbis ("Dünya'nın Yeniden Kurucusu") unvanını aldı. Dört yıl içinde imparatorluğun tüm sınırlarında güvenliği sağladı, imparatorluğu yeniden birleştirdi ve ona 200 yıl sonra sona erecek yeni bir başlangıç şansı verdi.

Aurelian bir reformcuydu ve imparatorluğun yönetimsel organlarının fonksiyonlarını (ekonomi ve din de dahil) yeniden düzenledi. Ayrıca birçok kamu binasını tamir ettirdi, yiyecek rezervlerinin yönetimini yeniden organize etti, en önemli mallarda fiyatları sabitledi ve görevlerini suistimal eden kamu çalışanları hakkında kovuşturma açtırdı.

Aurelian, güneş tanrısı Sol ya da Oriens'in konumunu ve Roma pantheon'undaki tanrısallığını güçlendirdi. Niyeti, İmparatorluktaki tüm sivil ya da askerlerin, doğulu ya da batılıların kendi tanrılarına ihanet etmeden inanabilecekleri tek bir tanrı inanışı sunabilmekti. Bu kültün merkezi, Roma kentinde 271'de inşa edilen ve muhteşem dekorasyonu Palmyra İmparatorluğu'ndan elde edilen ganimetlerle finanse edilen yeni tapınak Campus Agrippae idi.
Aurelian, diğer dinden olan insanları cezalandırmadı. Her halükarda, göründüğü kadarıyla kısa saltanatında, Diocletianus tarafından da tam olarak kabul edilen "tek tanrı, tek imparatorluk" prensibini takip etmişti. Yine bazı sikkeleri üzerinde bulunan deus et dominus natus ("Tanrı ve kral olarak doğan") ibaresi yine Diocletian tarafından da benimsenmiştir. Lactantius, eğer yeterli zamanı olsaydı Aurelian'ın tüm diğer tanrıları yasa dışı ilan edeceğini iddia eder.

Aurelian'ın saltanatı sadece darphane işçilerinin ayaklanmasını kaydeder. Roma'daki darphane ustası Rationalis Felicissimus, Aurelian'a karşı ayaklandı. İsyana, aslında darphane işçil

Hadrianapolis Muharebesi, Doğu Roma İmparatorluğu da Germen kabilelerle sorunlar yaşıyordu. Bir doğu Germen kabilesi olan Teuringi, Hun istilasından kaçmak için topraklarını terk etmişti. Liderleri Alavivus ve Fritigern ile Doğu Roma'ya sığınmışlardı. Valens onları müttefik olarak 376 yılında Tuna'nın güneyine yerleşmelerine izin vermişti. Ancak eyalet kumandanlarıyla sorunlar yaşayan kabile, Romalılara karşı ayaklandı.
Sonraki iki yıl boyunca çatışmalar devam etti. Valens bizzat kendisi 378 yılında bir sefer düzenledi. Gratianus, amcasına Batı Roma Ordusu'ndan destek gönderdi. Ancak sefer Romalılar açısından felaketle sonuçlandı. İki ordu Edirne yakınlarında karşılaştı. Valens, sayısal üstünlüğünden ötürü kendine çok güveniyordu ve Gotları ciddiye almıyordu. Bazı subayları Gratianus'u beklemesini önerdiyse de diğerleri Valens'i hemen saldırmaya ikna ettiler. 9 Ağustos 378'de savaş, Romalıların bozguna uğraması ve Valens'in ölümüyle sonuçlandı. Tarihçi Ammianus Marcellinus, savaşta Roma ordusunun üçte ikisinin yok olduğunu belirtmiştir. Ordunun kalan üçte biri ise geri çekilmeyi başarmıştır.

Savaşın çok uzun vadeli sonuçları olmuştur. Kayıpların içinde tecrübeli askerler ve değerli yöneticiler de vardı. Yerlerine geçebilecek çok fazla kimsenin olmaması, İmparatorlukta liderlik sorunu doğurmuştu. Ayrıca Roma Ordusu asker toplamakta da zorlanmaya başlamıştı. Sonraki yüzyılda ordunun büyük bölümü Germen paralı askerlerinden oluşacaktı.Bir diğer sorun ise, Valens'in ölümüyle Gratianus ve II. Valentinianus'un yegane iki Augustus olarak kalmış olmalarıydı. Bu durumda Gratianus fiilen tüm İmparatorluktan sorumlu hale gelmişti. Ancak Gratianus Doğu Roma için bir Augustus arayışına girmişti. Eski bir seçkin general olan Kont Theodosius'un oğlu Theodosius'u seçti. Kont Theodosius bilinmeyen bir nedenle 375'te idam edilmişti. Theodosius, 19 Ocak 379'da Augustus ilan edildi.

Ammianus Marcellinus, Valens'in saltanat dönemini doğrudan kaynaklandıran en önemli tarih yazarıdır. Ammianus Marcellinus savaşı şöyle anlatmıştır:"O gün, yani Ağustos'un beşinci İdleri olarak kaydedilen gün (9 Ağustos 378), sabah olur olmaz Roma sancakları aceleyle ilerletildi. Yük arabaları ve erzaklar Hadrianopolis surlarının yakınına, lejyon askerlerinden oluşan yeterli bir muhafız birliği tarafından korunmak üzere bırakılmıştı.""Ordumuz sekiz mil kadar yürüdükten sonra, gözcülerin bildirdiği gibi, düşmanın arabalarını bir çember halinde dizmiş olduklarını gördü. Bu arabalar, Gotların kadınlarını ve çocuklarını barındırıyor, aynı zamanda koruma hattı görevi görüyordu.""Sol kanattaki süvarilerimiz, dağlık ve engebeli araziden güçlükle ilerleyerek düşmana yaklaşırken, barbarlar –silahlarının korkunç gürültüsü ve kalkanlarının çarpışma sesleriyle ürkmüş bir halde– yeniden elçi gönderip barış istemeyi düşündüler. Ancak ordunun önde gelenleri, imparatorun kararsızlığını fırsat bilerek, bu isteği reddetti.""İmparator Valens, her zamanki aceleciliğiyle, ne ordunun tamamının toplanmasını bekledi ne de keşif raporlarının doğruluğunu araştırdı. Savaş düzeni kurulmadan, henüz müttefik kuvvetler gelmeden saldırı emrini verdi. Bu karar, Roma ordusunun yıkımına yol açtı.""Güneş batarken her yer cesetlerle kaplıydı. Havanın sıcaklığıyla birleşen duman ve kan kokusu dayanılmaz bir hal aldı. Savaş alanında kalanlardan çok azı kurtuldu; geri kalanlar ya kılıçtan geçirildi ya da alevler arasında can verdi. İmparator Valens’in kendisi de ya savaşta öldürüldü ya da bir köylü kulübesine sığınıp orada yakılarak can verdi." "Bu felaket, Roma'nın doğudaki kudretinin kırıldığı gündür. Böylesi bir kayıp, ne Hannibal'ın, ne Perslerin, ne de herhangi bir düşmanın Roma’ya yaşattığı felaketlerle kıyaslanabilir."

I. Theodosius (Grekçe: Θεοδόσιος Theodosios; 11 Ocak 347 – 17 Ocak 395), Büyük Theodosius olarak da bilinir, 379'dan 395'e kadar Roma imparatoru idi. İki iç savaşı kazandı ve İznik İnancı'nın İznik Hristiyanlığı için ortodoks doktrin olarak kurulmasında etkili oldu. Theodosius, yönetimi Batı Roma İmparatorluğu ile Doğu Roma İmparatorluğu arasında kalıcı olarak bölünmeden önce tüm Roma İmparatorluğu'nu yöneten son imparatordu. Gotlar Savaşı'nı (376-382) imparatorluğa dezavantajlı koşullarla sonlandırdı ve Gotlar, siyasi özerkliğe sahip nominal müttefikler olarak Roma topraklarında kaldılar.
Hispania'da doğan Theodosius, aynı adı taşıyan yüksek rütbeli bir general olan Kont Theodosius'un oğluydu ve onun rehberliğinde Roma ordusunda yükseldi. Theodosius, 374'te Mezya'da bağımsız komutayı elinde tuttu ve burada istilacı Sarmatlara karşı bir miktar başarı elde etti. Çok geçmeden emekli olmaya zorlandı ve babası belirsiz koşullar altında idam edildi. Theodosius, İmparator Gratianus'un sarayındaki bir dizi entrika ve idamın ardından kısa sürede pozisyonunu geri kazandı. 379'da, Doğu Roma imparatoru Valens, Gotlara karşı yapılan Hadrianapolis Muharebesi'nde öldürüldükten sonra Gratianus, Theodosius'u askeri acil durumla ilgilenmesi emriyle halefi olarak atadı. Yeni imparatorun kaynakları ve tükenen orduları istilacıları kovmaya yeterli değildi; 382'de Gotların imparatorluğun özerk müttefikleri olarak Tuna'nın güneyine yerleşmelerine izin verildi. 386 yılında Theodosius, Sasani İmparatorluğu ile uzun süredir anlaşmazlık konusu olan Ermenistan Krallığı'nı paylaşan ve iki güç arasında kalıcı bir barışı güvence altına alan bir antlaşma imzaladı.
Theodosius, Hristiyanlığın özdeşlik doktrininin güçlü bir taraftarıydı ve Ariusçuluğa karşıydı. 381'de Birinci Konstantinopolis Konsili'nde piskoposlardan oluşan bir konsey topladı ve bu konsey, ilkinin ortodoksluk, ikincisinin ise sapkınlık olduğunu doğruladı. Theodosius, geleneksel pagan kültlerinin işleyişine çok az müdahale etmesine ve Hristiyan olmayanları yüksek makamlara atamasına rağmen, İskenderiye Serapeum'u gibi klasik antik çağın birkaç Helenistik tapınağının Hristiyan fanatikler tarafından tahrip edilmesini önlemede veya cezalandırmada başarısız oldu. Daha önceki saltanatı sırasında Theodosius doğu eyaletlerini yönetirken, batı eyaletleri imparatorlar Gratianus ve kız kardeşi Galla ile evlendiği II. Valentinianus tarafından denetleniyordu. Tarihçi Andreas Schwarcz'a göre, evlilik özellikle Theodosius'un siyasi ve askerî gücünü sağlamlaştırmak için ayarlanmıştı. Theodosius, başkenti ve ana ikametgâhı olan Konstantinopolis'i geliştirmek için çeşitli önlemler aldı; bunların en önemlisi, antik çağda bilinen en büyük meydan olan Forum Tauri'nin genişletilmesiydi. Theodosius, Gratianus ve Valentinianus'un her ikisi de öldürüldükten sonra, 388 ve 394'te iki kez batıya yürüdü ve onların yerine geçen iki iddiacı Magnus Maximus ve Eugenius'u yendi. Theodosius'un Eylül 394'teki son zaferi onu tüm imparatorluğun hükümdarı yaptı; birkaç ay sonra öldü ve yerine imparatorluğun doğu yarısında Arcadius ve batıda Honorius olmak üzere iki oğlu geçti.
Theodosius'un çalışkan bir yönetici, sade giyinen, merhametli ve dindar bir Hristiyan olduğu söylenir. Ölümünden sonraki yüzyıllar boyunca Theodosius, paganizmi kesin bir şekilde ortadan kaldıran bir Hristiyan ortodoksluğu şampiyonu olarak kabul edilmiştir. Modern akademisyenler bunu, gerçek tarihin doğru bir temsilinden çok, Hristiyan yazarlar tarafından yapılan bir tarih yorumu olarak görme eğilimindedir. Bazı tarihçilerin "Theodosian rönesansı" olarak adlandırdığı klasik sanattaki bir canlanmaya liderlik etmesi takdir edilmektedir. Gotları pasifleştirmesi, imparatorluğun yaşamı boyunca barışı sağlasa da, Roma sınırları içinde özerk bir varlık olarak statüleri, sonraki imparatorlar için sorunlara yol açmıştır. Theodosius, iki iç savaş pahasına kendi hanedan çıkarlarını savunduğu için de eleştiri almıştır. İki oğlu zayıf ve beceriksiz yöneticiler olduğunu kanıtladı ve imparatorluğu ciddi şekilde zayıflatan bir yabancı istila ve saray entrikaları dönemine başkanlık etmişlerdir. Theodosius'un torunları sonraki altmış yıl boyunca Roma dünyasını yönetmiş ve doğu-batı bölünmesi 5. yüzyılın sonlarında Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne kadar devam etmiştir.

Theodosius, 11 Ocak'ta, muhtemelen 347 yılında Hispania'da doğmuştur. Aynı adı taşıyan babası Kont Theodosius, Batı Roma İmparatoru I. Valentinianus döneminde başarılı ve yüksek rütbeli bir generaldi (Magister militum) ve annesinin adı Thermantia idi. Ailenin Hispania'da küçük toprak sahibi aristokratlar olduğu anlaşılmaktadır, ancak bu sosyal statünün birkaç nesil öncesine mi dayandığı ya da Yaşlı Theodosius'un orada sadece askeri hizmeti karşılığında toprak sahibi olup olmadığı net değildir. Bununla birlikte, onların Hispania'ya olan kökleri muhtemelen uzun süredir devam ediyordu, zira geleceğin imparatoru Theodosius'un çeşitli akrabalarının da oradan olduğu doğrulanmıştır ve Theodosius'un kendisi de antik edebi kaynaklarda ve övgülerde İspanya doğumlu imparator Trajan'ın imgesiyle her yerde ilişkilendiriliyordu. Ancak imparator olduktan sonra yarımadayı bir daha asla ziyaret etmemiştir.
Theodosius'un yetiştirilmesine ilişkin çok az kayıt bulunmaktadır. 5. yüzyıl yazarı Theodoretus, geleceğin imparatorunun İber Yarımadası'nda büyüdüğünü ve eğitim gördüğünü iddia etmiştir; ancak bu iddia güvenilir değildir. Modern bir tarihçi ise Theodosius'un orduda büyüdüğünü, babasının eyaletler boyunca yaptığı seferlere katıldığını düşünmektedir; bu usul, o dönemde askeri hizmet geleneği olan ailelerde adetti. Bir kaynak, onun iyi bir eğitim aldığını ve tarihe karşı özel bir ilgi duyduğunu, Theodosius'un da bunu hayatı boyunca kendi davranışlarına rehberlik eden bir rehber olarak gördüğünü söylemektedir.

Theodosius'un ilk olarak 368-369 yıllarında ada eyaletlerine yönelik "Büyük Komplo"yu bastırmak için babasına Britanya seferine eşlik ettiği kaydedilmiştir. Muhtemelen babasının kadrosunda daha sonraki seferlerde de görev yaptıktan sonra Theodosius, 374 yılında Tuna'daki Moesia Prima eyaletinin dux'u (komutanı) olarak atandığında ilk bağımsız komutasını almıştır. 374 sonbaharında, sınır kesimine yönelik Sarmatların saldırısını başarıyla püskürtmüş ve onları teslim olmaya zorlamıştır. Ancak çok geçmeden, gizemli koşullar altında, Theodosius'un babası aniden imparatorluğun gözünden düşmüş ve idam edilmiş ve geleceğin imparatoru Hispania'daki malikanesine çekilmesi gerektiğini hissetmiştir.
Bu olaylar yetersiz bir şekilde belgelenmiş olsa da, tarihçiler genellikle bu itibar kaybını, üst düzey bir sivil yetkili olan Maximinus liderliğindeki bir saray grubunun entrikalarına bağlarlarlar. Başka bir teoriye göre, geleceğin imparatoru Theodosius, 4 yaşındaki imparator II. Valentinianus'un Kasım 375'te tahta çıkmasıyla birlikte üst düzey yetkililerin tasfiyesi sonucu babasını, askeri görevini veya her ikisini birden kaybetmiştir. Theodosius'un Hispania'daki hizmetinden uzak kaldığı ve babasının ölümünden sorumlu olanlardan tehditler aldığı söylenen dönem uzun sürmemiş, ancak muhtemel suçlu olan Maximinus'un kendisi 376 Nisan'ı civarında iktidardan uzaklaştırılmış ve ardından idam edilmiştir. İmparator Gratianus, Maximinus ve yandaşlarını derhal Theodosius'un akrabalarıyla değiştirerek kilit hükûmet pozisyonlarına getirmiş ve bu da ailenin tam olarak itibarının geri kazandığını göstermiş ve 377'de Theodosius, Sarmatyalılara karşı komutayı yeniden ele geçirmiştir.
Theodosius'un yenilenen görev süresi, Doğu Roma İmparatoru Valens'in Ağustos 378'de işgalci Gotlara karşı yapılan Hadrianapolis Muharebesi'nde öldürüldüğüne dair haber gelene kadar, olaylardan uzak bir şekilde geçmiş gibi görünmektedir. Felaket niteliğindeki yenilgi, Roma'nın askeri liderliğinin çoğunu ölmüş veya köken olarak barbar olanları itibarsız bırakmıştır ve bunun sonucunda Theodosius, kendi mütevazı geçmişine rağmen, kurulu düzenin Valens'in yerini alıp krizi kontrol altına almada tercihi olmuştur. Batı imparatoru Gratianus'un gönülsüz onayıyla Theodosius, 19 Ocak 379'da Sirmium'da görevlilerden oluşan bir konsey tarafından resmen mor renge büründürülmüştür.

Theodosius'un tahta çıktığında karşı karşıya olduğu acil sorun, Hadrianapolis hezimetinin ardından ciddi şekilde zayıflamış bir orduyla Balkanları harap eden Got çetelerini nasıl kontrol altına alacağıydı. Anlaşıldığı kadarıyla, çok az acil yardımda bulunmuş olan batı imparatoru Gratianus, çatışma süresince Illyricum praetoria idaresinin kontrolünü Theodosius'a teslim etmiş ve yeni meslektaşına savaş çabasının tüm sorumluluğunu vermiştir. Theodosius, çiftçilerin ve madencilerin askere alınmasına başvurarak sert ve umutsuz askere alma önlemleri uyguladı. Firarileri barındırmak ve uygunsuz askerleri askere almak için cezalar uygulandı ve hatta kendini sakatlayanları bile hizmetten muaf tutmadı.  Theodosius ayrıca orduya çok sayıda Romalı olmayan yardımcı asker, hatta Tuna'nın ötesinden gelen Got kaçakları bile kabul etti. Bu yabancı askerlerin bir kısmı Mısır'da konuşlanmış daha güvenilir Roma garnizon birlikleriyle değiştirilmiştir.
379 yılının ikinci yarısında Selanik'te konuşlanan Theodosius ve generalleri, bireysel akıncı gruplarına karşı bazı küçük zaferler kazandılar. Ancak 380 yılında en azından bir ciddi yenilgiye uğradılar ve bu yenilginin sebebi olarak yeni barbar askerlerin ihaneti gösterilmiştir. 380 sonbaharında Theodosius'un yakalandığı ve iyileştiği ölümcül bir hastalık, onu vaftiz olmaya yöneltmiştir. Ancak bu dönemde resmi kaynaklarda bazı belirsiz zaferler kaydedilmiş ve Kasım 380'de askeri durumun Theodosius'un sarayını Konstantinopolis'e taşıması için yeterince istikrarlı olduğu görülmüştür. İmparator, Ocak 381'de küçük bir Got lideri olan Athanarik'in ziyaretini ve itaatini aldığında orada bir propaganda zaferi yaşamıştır. Ancak bu noktada Theodosius'un Gotların Roma topraklarından tamamen atılabileceğine artık inanmadığı anlaşılmaktadır. Athanarik aynı ay öldükten so

Marcus Aurelius Claudius Augustus Gothicus (10 Mayıs 214 - Ocak 270) Genelde Claudius II adıyla tanınan Roma imparatoru. (268 - 270) yılları arasında iki yıldan daha az bir süre için Roma İmparatorluğunu yönetmiş ve saltanatının kısalığına rağmen bazı başarılar elde etmiştir. Daha sonra kutsal bir konuma yükseltilmiştir.

Claudius'un kökeni belirsizdir. Ya Syrmia'lı (Sirmium; Pannonia Inferior'da) bir Illyria'lı ya da Dardania'lıdır (Moesia Superior'da).
Claudius, 268 yılının Eylül ayında Gotlar'ı Naissus Savaşı'nda  kesin bir biçimde bozguna uğratan Roma ordusunun komutanıydı ve aynı ay içerisinde, selefi Gallienus'u öldürerek tahtı ele geçirdi. Her nasılsa, kısa bir süre sonra Roma Senatosu'ndan Gallienus'un ailesinin ve taraftarlarının hayatlarının bağışlanmasını isteyerek sanıldığı kadar kana susamış biri olmadığını ispat etti. Roma'nın düşmanlarına karşı daha az merhametliydi ve her nasılsa bu onun ününün kaynağıydı.
Claudius, tıpkı selefi Maximinus Thrax gibi barbar bir kökene sahipti. Maximinus'un ölümünden beri başarısız olan aristokrat Roma imparatorlarının ardından, Claudius İmparatorluğu içine düştüğü üçüncü yüzyıl krizlerinden çıkarabilecek güçlü asker-imparatorlar serisinin ilk imparatorudur.

Tahta çıktığı sırada Roma İmparatorluğu, sınırlarının içinde ve dışından gelen akınlar nedeniyle ciddi tehlike altındaydı. Bunlar içinde en çok zorlayan Gotlar'ın Illyricum ve Pannonia'ya yaptığıydı. İmparator olarak adlandırılmasının üzerinden çok geçmeden (bazı kaynaklara göre Gallienus'un ölümünden önce) kazandığı büyük zafer, Roma ordularının tarihindeki en büyük zaferlerden birisiydi.
Naissus Muharebesi'nde Claudius ve Lejyonları büyük bir Got ordusunu bozguna uğrattı. Süvarilerinin komutanı ve geleceğin imparatorlarından Aurelian'la birlikte Romalılar binlerce esir alarak Got süvarilerini imha ettiler ve arabalardan oluşturulmuş kamp yerine (Gotlar tarafından uzun süre sevilerek uygulanan savaş arabalarının dairesel olarak dizilmesiyle oluşturulan bir savaş düzeni) saldırdılar. Bu zaferin ardından Claudius, "Gothicus" (Gotların fatihi) soyadını aldı. Daha da önemlisi, zaferin ardından Gotlar Tuna Nehri'nin ötesine sürüldüler ve İmparatorluk için tekrar bir tehdit haline gelebilmeleri için bir yüzyıl geçmesi gerekti.
Bunlar olurken, Alamanni olarak bilinen Germen kabilesi Alp Dağları'nı aşarak İmparatorluğa saldırdı. Claudius'un cevabı oldukça süratliydi ve Naissus savaşından sadece birkaç ay sonra Alamanni'leri 268 yılı sonlarına doğru Benacus Gölü Savaşı'nda (Garda Gölü) bozguna uğrattı. Ardından yönünü yaklaşık on beş yıldır tahtta hak iddia eden birisi tarafından yönetilen ve Büyük Britanya, Galya ve İber Yarımadası'nı içine alan Galya İmparatorluğu'na çevirdi. Birkaç zafer kazandıktan sonra Hispania'nın ve Galya'daki Rhone Nehri vadisinin kontrolünü yeniden ele geçirdi. Bu, Galya İmparatorluğun Aurelian dönemindeki nihai yıkımı safhasını hazırladı.

Her nasılsa, Claudius İmparatorluğun kaybedilen tüm topraklarının tekrar birleştirilmesini tamamlayacak kadar uzun yaşamadı. 269 yılı sonlarında Pannonia eyaletine akınlar düzenleyen Vandallar'a karşı sefer hazırlığı yaparken Hıyarcıklı Veba salgının kurbanı oldu ve 270 yılı Ocak ayı başlarında öldü. Ölümünden önce yerine, her ne kadar Claudius'un kardeşi Quintillus kısa bir süre için gücü eline geçirse de, Aurelian'ı düşündü.
Senato Claudius'u hemen "Divus Claudius Gothicus" olarak tanrılaştırdı.

Historia Augusta, Claudius ve Quintillus'un Crispus adında bir kardeşi olduğunu ve onun da bir yeğeni olduğunu aktarır. Adı geçen bu  Claudia adlı yeğen aktarılanlara göre Eutropius ile evliydi ve Constantius Chlorus'un annesiydi. Tarihçiler bu durumdan, her nasılsa gelecekteki imparatorlardan I. Konstantin'in ailesiyle bir bağlantısı olduğu bağlamında şüphelenirler.

'Mons Lactarius Muharebesi', 552 yılının sonbaharında (belki de 553 başlangıcında) meydana gelen  Doğu Roma İmparatorluğu generali Narses İmparator I. Justinianus namına Ostrogotlar Krallığı'nın son kralı Teya'yı mağlup etmiştir. Bu, Gotlar Savaşı (535-554)'nın son büyük muharebesiydi.

Ostragotlar'ın birkaç ay önce Taginae Muharebesi (veya Busta Gallorum Savaşı)'nda mağlubiyete uğramışlardı ve Ostrogot Krallığı kralı olan Totila'nin bu savaşta öldürülmüştü. Bu muharebede hayatta kalan Totila'nın en yakın komutanlarından olan Teya, kardeşi Aligerm'in elinde bazı mevkiler bulunan  güney İtalya'ya Campania'ya doğru kaçmaya başladı. Bu kaçma sırasında bu mağlubiyet felaketinden hayatlarını kurtarıp kaçmakta olan diğer Ostrogotlar askerleri ve Ostrogotlar ileri gelenleri olan Scipuar, Gündulf (İndulf), Gibal ve Rağnarış onun ordusuna katıldılar. Teya, askerler tarafından geleneksel olarak bir kalkan üzerinde havaya kaldırılarak Ostrogotlar Krallığı kralı olarak seçildi.
Kral Teya önce Po Nehri kuzeyinde bulunan Franklar Kralı ile müttefiklik kurmayı denedi. Franklar Kralı Theudibald'a güzel hediyelerle birlikte bir elçi gönderdi. Fakat Franklar Kralı buna yanaşmadı ve tarafsız kalacağını Kral Teya'nın elçisine bildirdi.
Kral Teya bir süre Orta İtalya'da tutundu. Sonra güneye Napoli civarına çekilmek ve bu bölgede elinde bulunan askerlerle Ostrogotlar için bir son direniş yapmaya karar verdi.
Bizanslılar ordusu komutanı Narses ise Güney İtalya'ya doğru ilerlemeye başladı ve güzergâhı üzerinde bulunan ve hatta uzakta olan İtalyan şehirleri Bizanslılar idaresine geçmek için temsilciler göndermeye başladılar. Bizanslılar önce Ostrogotlar elinde bulunan Roma'yı kuşatma altına aldılar ve fazla direniş görmeden şehri tekrar ellerine geçirdiler. Bu sırada eski Ostrogotlar kralı olan ve ölmüş olan Totila'nın toplamış olduğu büyük bir Ostrogotlar hazinesini Napoli Körfezi'nln kuzeyinde bulunan Cumea'da Ostrogot korumalar altında bıraktığı Bizanslılarca öğrenildi. Bu hazineyi eline geçirmek için Bizans ordusu komutanı Narses ordusu ile Napoli Körfezi'ne yöneldi.

Ostrogotlar ordusu da Cumea'da eski kral Totila'nın bırakmış olduğu Ostrogot hazinesini Bizanslılar ellerine geçmesini engellemek için Napoli Körfezi'ne doğru yürüyüşe geçti. Napoli'nin güneyinde Vezüv Dağı eteklerinde bulunan eski Pompeii'ye çok yakın (modern Campania'da bulunan) Nuceria Alfaterna adlı bir mevki civarında bulunan "Mons Lactarius" ("Süt Dağı" anlamına gelen ve günümüzde "Monti Lattri" adını taşıyan mevkiide) Narses, Ostrogotların yolunu keserek bu mevkide bir sahra muharebesi yapılmasına neden oldu.
552 yılının sonbaharında (belki de 553 başlangıcında) iki ordu "Mons Lactarıus"'da karşı karşıya geldiler. Ostrogotlar kendilerini dar bir boğazda konumlandırdıkları için Bizanslı askerlerinin sayıca üstünlüğünü kullanmalarına engel olundu. Şiddetli muharebe iki gün sürdü. Muharebenin ilk gününde Ostrogotlar Kralı ve komutanı Teya bir mızrak darbesi ile yaralandı. Teya, kalkanını değiştireceği anda, bir Bizanslı asker tarafından ölümcül darbelere maruz kalıp hayatını kaybetti. Bizanslı askerler Teya'nın başını kesip bunu bir mızrağa takılı olarak savaşçı Ostrogotlar göstererek onların savaşma morallerini kırmak istediler. Fakat Teya'nın kardeşi olan Aligerm ile halka hayatlarını kaybetmeden, yaşamakta kalan diğer Ostrogot savaşçılar Bizanslılarla bir gün daha mücadele ettiler.
İkinci günün sonunda yapılan müzakereler sonunda Ostrogotlar ve Bizanslılar aralarında bir anlaşmaya vardılar. Ostrogot savaşçıları serbest çıkış karşılığında kendilerini ve silahlarını teslim edeceklerdi. Fakat bu teslim olmaktan sonra serbest bırakılıp İtalya'yı terk etmek zorunda kalacaklardı.

Bu muharebe 535'ten beri sürmekte olan Gotlar Savaşı'nın son muharebesi oldu. Bu muharebeden sonra hayatta kalan ve anlaşmaya göre teslim olduktan sonra salıverilen Ostrogot savaşçılar yapılan anlaşma şartlarına uyarak İtalya'yı terk etmek zorunda kaldılar. İtalya'da tek meşru hükûmet olarak Bizans İmparatorluğu kaldı. İlk Ostrogotlar Krallığı Kralı olan Büyük Teoderik'in kurduğu devlet hukuken sona erdi. Tek tük Ostrogotlar garnizonlarının 562 senesine kadar Bizanslılara mukavemet gösterdiklerine rağmen bu muharebe Bizans İmparatoru I. Justinianus'un ideali olan İtalya'nın tekrar (Doğu) Roma yönetimine geçmesini sağladı.

Gotlar Savaşı (535-554)
Ostrogotlar Krallığı

Bury, J. B. (1923) History of the Later Roman Empire [1]2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)
Wolfram, Herwig (2001), Die Goten, Munih: 4. Auflage. (Almanca)

Ostrogotlar (Ostrogoth), Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinde ortaya çıkmış bir Cermen kabilesiydi. Ostrogotlar, Gotların doğu koluydu. Gotların batı koluna ise Vizigotlar deniyordu.
Gotlar MS 1. yüzyılda İskandinavya'yı bırakıp, Vistül nehrinin alt kısmında yerleşmişlerdi. 2. yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına gelmişler, 3. yüzyılda ise birçok kafileler halinde Yunanistan, Trakya ve Anadolu'nun sahil şehirlerine yerleşmişlerdi. Akrabaları olan birçok kavimleri çeşitli bölgelerde bıraktıktan sonra etnik bütünlüklerini kaybetmiş ve Ostrogotlar (Doğu Gotları) ile Vizigotlar (Batı Gotları) olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Gotlar, sağlam idari, askeri teşkilatlar kurup, güçlenerek Roma İmparatorluğu elindeki Daçya'yı işgal etmişlerdir. İmparatorluk ile sıkı münasebetleri sonucu Ostrogotlar medenileşmeye başlamışlardır. Hatta bunlardan bir kısmı Roma ordusuna asker olarak katılmışlardır. Roma İmparatorluğunun sınırlarına yapılan baskılar, Cermenlerin çoğalması ve İmparatorluğun zayıflaması sonucu kuvvetlenen Vizigotlar Daçya'yı bütünüyle ele geçirip, Bizans'a, Balkanlar'a ve Kuzey İtalya'ya doğru yayılıp, buraları istila etmişlerdir. MS 269-270 yıllarında Roma İmparatorlarından II. Claudius ve Aurelianus batıya doğru olan Got akınını durdurmuşlardır. Gotlar, I. Konstantin ile ittifak anlaşması yapmışlar, Piskopos Ulfilas (Wulfila), İncil'i Vizigot diline tercüme ederek, Gotlar'ın, Hristiyanlığı kabul etmelerini sağlamıştır.

Birçok tarihsel kaynakta bildirildiğine göre Gotlar MS 3. yüzyılda, (ilk yazılı belge 291 tarihli)  doğuda Greuthunglar ve batıda Tervingler olarak en aşağı iki kabileye ayrılmışlardı. "Greutnung" kabilesi ismi ilk defa (392 ile 395'te yazıldığı kabul edilen) antik Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus'un Roma Tarihi’nde (Res Gestae) geçmektedir. Bu kitapta, bir Terving kabile reisinin (en erken olarak 376'da) söylediği bazı sözlerden bahsedilmektedir. Ostrogotlar ise, Claudian adlı bir antik Romalı yazarın Milano'da bulunan Eylül 392 tarihli bir belgesinde, Frigler'in Anadolu'ya göçten önce yaşadıkları Kuzey Balkanlarda yaşadıkları yerler ile "Greuthungler"'in yaşadıkları arazilerle birlikte bahisleri geçmektedir. Herwig Wolfram'a göre "Greuthiungi", "Austrogothi", "Thervingi" ve "Visi" ikişer olarak belgelerde bulunmakta ve böylece "Greuthungi" Ostrogotlara ve ve "Thervingler" Vizigotlara tekabül etmektedir. Antik yazar Jordanes de 4. yüzyıldaki Terving kralı Athanarik'in Vizigotlar kralı II. Alarik'in ecdadı ve "Greuthunglar" kralı "Ermanarik"'in Ostrogotlar kralları olan Büyük Teoderik ve Theodahad'in ataları olduğunu bildirir. Jordanes'in Getika adındaki kitabında ise Ostrogotların "Ostrogotha" adlı bir kral tarafından yönetildikleri için Ostrogot adını aldıkları belirtilmektedir. Fakat modern tarihçiler bunun aksinin doğru olduğunu ve "Ostrogotha" kral adının, mevcut olan kabile adından "Ostrogotlsr Atası" anlamına gelerek, türetildiğini kabul etmektedirler.
Bu iki proto-Gotik kabile birçok birbirine benzer karakterler taşımaktaydı. Özellikle, her ikisi de en önemli tanrı olarak antik Romalıların Mars olarak isimlendirdikleri "Savaş Tanrısı"'na tapınıyorlardı. Bu iki kabileye ayrılmak, gerçekte batıda bulunan kabile mensuplarının Karadeniz'in kuzeyindeki arazilerde nüfusun artıp tarım arazi kullanımın taşıyabileceğinden daha yüksek sayılara varmasının doğal sonucu olarak fazla nüfusun Roma İmparatorluğu'na bağlı olan Dakya eyaletine göçe başlamasının göstergesidir. Üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda Daçya'da yerleşik olan Gotlar, Tuna Nehri ile Dinyeper Nehri arasında bulunan arazilerde (günümüzde Romanya, Moldova ve batı Ukrayna'da) geniş bir yüzölçümü olan ve güçlü bir krallık kurmuşlardır. Bu birçok değişik kabilelerden oluşan "çoklu-kültürlü" bir devletti ve bir Got asıllı elit tarafından yöneltilmekte idi. Bu Gotik krallıkta yaşayan halk çok değişik diller konuşmakta idi. Bu krallıkta konuşulan diller arasında İran-Aryan dili konuşan Sarmatlar; Almanca konuşan Gepidler; Trakyalıca konuşan Trakyalılar ve diğer azınlık Keltçe ve Trakyalıca diller konuşan kabileler ve olasılıkla yeni ortaya çıkmakta olan İslav dili konuşan Slavlar bulunmaktaydı.
Greuthunglar ve Thervingler sözcükleri bu tek krallık döneminde 400'den hemen sonra ortadan kalkmıştır. Fakat Gotlar Roma İmparatorluğu arazilerine göçle girdikleri zaman bu göç eden Gotlara Ostrogotlar ismi kullanılmaya başlanmıştır. "Vizigotlar" terimi ise İtalya'da kurulan Ostrogotlar Krallığı ilk kralı olan Büyük Teoderik hizmetindeki Romalı bir yüksek memur olan Cassiodorus tarafından ortaya atılmıştır. Cassiodorus sadece Ostrogotlara "Gotlar" ismi kullanmıştır. Gotların Doğu Gotlar (Ostrogotlar) ve Batı Gotlar (Vizigotlar) isimleri ile anılmaları 6. yüzyıldaki (çoğu Bizanslı) tarihçiler tarafından popüler olarak başlatılmıştır. 7. yüzyıla kadar Vizigotlar da kendilerini Gotlar olarak kabul etmekteydiler. Ancak 7. yüzyılda İspanya ve Galya'da krallık kuran Vizigotlar Bizans İmparatorluğu ile yaptıkları yazışmalarda ilk defa Vizigotlar ismini kullanmaya başlamışlardır.

370'te Hun İmparatorluğu'nun ortaya çıkıp güç kazanması Gotlar Krallığı'nın yıkılmasına neden olmuştur. Gotların birçoğu Balkanlarda bulunan Roma İmparatorluğu arazilerine göç etmişlerdir. Yine önemli bir kısım Gotlar ise Tuna Nehri kuzeyinde Hunların yönetimi altında yaşamaya başlamışlardır. Hunların Avrupa'da yaptıkları askeri seferlerine, örneğin Chalons Muharebesi'nde Hunlara tabi olup onlarla birlikte savaşa katılan kabile halkları orduları arasında bu geride kalan Gotlar da bulunmakta idi. Gotlar Hunlar aleyhine birkaç isyan yapmışlardı ama bu isyanlar hemen Hunlarca bastırılmıştı. 450'li yıllarda Hun İmparatorluğu çökmesi sırasında Tuna Nehri kuzeyi çok kargaşalık ve karışıklıklarla dolu, tek bir devletin idaresini eline alamadığı bir bölge olmuştu. Bu dönemde Tuna Nehri kuzeyinde Hunlar idaresi altından kalmış bulunan Gotlar da Balkanlara göç etmeye başladılar. İşte Hunların çöküşünden sonra oturdukları arazilerden ayrılıp Batıya doğru göçe başlayan Gotlara Ostrogotlar adı verilmektedir.
Ostrogotların kendilerinin hazırlamış oldukları tarihsel belgeler 453'te Hun İmparatoru olan Attila'nin ölmesinden sonra bağımsızlık kazanmaları ile başlamaktadır. Kralları Theodemir tarafından yönetilen Ostrogotlar eskiden kendilerine teba ve vasal olan Gepidler ile mütteffiklik yaparak Hun İmparatorluğu'na karşı 454'te yaptıkları Nedao Muharebesi sonunda Attila'nın oğulları idaresindeki Hunları yenerek bağımsızlık kazanmışlardır.
Bundan sonra Ostrogotlar Roma İmparatorluğu ile iyi ilişkiler kurmuşlar ve Pannonia bölgesinden Foederati (uç beyliği benzeri) olarak yerleştirilmişlerdir. 5. yüzyılın son kısımlarında Ostrogotlar, bir yüzyıl önce Romalılar arazisinde yerleştirilmiş Batı Gotların Doğu Avrupa'da oynadıkları rolü hemen tekrar oynamışlardır. Doğu Roma İmparatorluğu ile her türlü, bazen müttefiklik ve bazen düşmanlık, rolünü Ostrogotlar doğudan batıya göçüp geçmekte iken yüklenmişlerdir.

Ostrogotlar Kralları'nın en tanınmışı olacak ve Büyük Teoderik ismini taşıyacak çocuk yaklaşık 454'te, Ostrogotların Hunları mağlup ettikleri Nedao Muharebesi'nden hemen sonra doğdu,. Babası bu muharebede Ostrogot komutanı olan Teomdemir idi ve Ostrogotlar'ın İtalya'ya göç yapmadan önce yaşadıkları topraklarda Amal Hanedanı'ndan Ostrogotlar Kralı olarak hüküm sürmekte idi. Teodorik 10 yaşında çocukken I. Leo'nun imparatorluk döneminde Bizanslılara bir diplomatik rehine olarak gönderildi. Çocukluğunun tümü Konstantinopolis'teki Bizans sarayında geçti ve bu sarayda bir Bizanslı prensinin alacağı gayet derin eğitimi aldı. Bizans yönetimini gerçekte idare eden Barbar kavimli asker Aspar onun hocası olmuştu. Teodorik Bizans sarayında iken tam bir saraylı olarak Bizans İmparatorluğu idareci sınıfının karşılaştığı anlaşmazlık, çatışmalar, entrikalar ve savaşlar arasında eğitilip büyüdü.
Bu sırada Bizans sarayından bulunup yetiştirilen diğer bir Ostrogot diplomatik rehine, Teodorik'in uzaktan akrabası olan babası Triarius adlı Bizans topraklarında yerleştirilmiş olan bir alt Ostrogot kabilesi reisi olan "Teodor Starbo" 'da bulunmaktaydı. 472'den beri Ostrogot kavminin iki lideri olan Teodemir'in oğlu Büyük Teoderik ile Teoderik Strabo Doğu Roma için devamlı büyük tehlike arz ediyordu. İmparator Zeno uyguladığı siyaset ve diplomasi ile bu iki potansiyel lideri bazen birbirlerine düşürmeye başarmıştı. Ama bu iki potansiyel Ostrogot lideri de Doğu Roma içindeki imparatorluk taht kavgalarından faydalanıp Ostrogotlar lehine faydalar sağlamayı başarmışlardı. Bu iki potansiyel lidere yüksek yıllık tazminat sağlamak ve her ikisine de yüksek Doğu Roma unvanları vermek suretiyle Zeno Ostrogotların Konstantinopolis üzerine yürümelerini engel oldu. Teodorik'e bu eğitimi sonunda İmparator Zeno bir soylu Bizanslı olarak patrici olma şerefi, Magister militum rütbesi ve hatta Roma konsülü unvanı verdi.
Teodorik Ostrogotların çoğunluğu gibi Hristiyan'dı ama Aryanizm mezhebine bağlı olduğu için Kalkedon Prensiplerini uyan diğer Katolik Hristiyanlardan bazı değişik inançlar taşımaktaydı.
481'de potansiyel Ostrogotlar lideri olabilecek Teodor Strabo öldü. Aynı yıl bütün Ostrogotlar kavmine kral olarak Teomdemir'in oğlu Teodorik seçildi. "Büyük Teodorik" olarak da anılmaya başlandı. Teodorik çok iyi bir Bizans eğitimi almış ve tam bir kültürlü Bizans soylusu gibi olmuş idi. Ama kendi kavimi başına kral olduğu zaman, kavmine oturacak ve gelişecek bir arazi ve ülke aramaya başladı. Bu nedenle Balkan yarımadasında Doğu Roma İmparatorluğu için çok büyük tehlike kaynağı olmaya başlamıştı.
487'de Bizans İmparatoru Zeno bu tehlikeyi önlemek için uygun bir tedbir buldu. Barbar Germen kavmi olan Herulilerin lideri Odoacer, İtalya'da Batı Roma İmparatoru Romulus Augustus'u 476 yılında tahttan indirip Batı Roma İmparatorluğu'nu yıkıp kendine İtalya Kralı unvanı alarak İtalya'nın tümünü yönetmeye başlamıştı. Bu kendini tüm Roma İmparatoru olarak gören Doğu Roma İmparatoru Zeno'yu tedirgin etmekteydi. 488'de Büyük Teodorik bir Biza

Pannonia ya da Panunya, Kuzey ve Doğusundan Tuna, Batısından Noricum ve daha yukarıda İtalya, Güneyinden Dalmaçya ve daha aşağıda Moesia eyaletleriyle çevrili olan Roma İmparatorluğu'nun eyaleti.
Antik Pannonia eyaleti toprakları, günümüzde çoğunluğu Macaristan'da olmak üzere, Avusturya, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Bosna-Hersek sınırları içerisindedir.
Pannonia terimi günümüzde genellikle Macaristandaki Transtuna bölgesi (Dunántúl) ya da tüm Macaristan için kullanılmaktadır.

Julius Pokorny, Pannonia adını Ön Hint-Avrupa dili İlliryaca *pen-, "bataklık, su, ıslak" kökünden türetmiştir.

Bölgenin yerlileri Pannonii (Pannonialılar) olarak bilinen ve İllirya halklarıyla akraba bir kabiledir. MÖ 4. yüzyıl'dan itibaren bazı Kelt kabileleri tarafından işgal edilmiştir. Dalmaçya'lıların müttefiki olan yerlilerine MÖ 35 yılında Augustus tarafından yapılan ve Siscia'nın (Sisak) fethedilmesiyle sonuçlanan saldırıya kadar bölge hakkında çok az bilgi vardır. Bölge, MÖ 9 yılına kadar tam anlamıyla kontrol altına alınamamış ve bu tarihten sonra İllirya eyaletine bağlanmıştır.
MS 6 yılında Pannonialıların Dalmaçyalılar ve diğer İlliryalı kabilelerle birlikte kalkıştıkları isyan, yaklaşık üç yıl süren zorlu savaşların ardından Tiberius ve Germanicus tarafından bastırılmıştır. MS 9 yılında sona eren isyanın ardından İllirya eyaleti topraklarının Kuzeyi Pannonia eyaleti, Güneyi Dalmaçya eyaleti olacak şekilde ikiye bölünmüştür. Bölünme tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte MS 20 yılından sonra ancak MS 50 yılından öncedir. Eyaletin, Quadi ve Markomanlar gibi tehlikeli barbar kabilelere olan yakınlığı nedeniyle bölgede çok sayıda birlik (İlerleyen zamanlarda 7 Lejyon) konuşlandırılması ihtiyacı ortaya çıkmış ve Tuna cephesi boyunca çok sayıda kale inşa edilmiştir.
MS 102 ve 107 yılları arasındaki birinci ve ikinci Daçya savaşları arasındaki bir tarihte, eyaletin toprakları İmparator Trajan tarafından Pannonia Superior (Batısı) ve Pannonia Inferior (Doğusu) olmak üzere iki eyalete bölündü. Tarihçi Batlamyus'a göre, bu bölünme Kuzeydeki Arrabona'dan (Győr) Güneydeki Servitium'a (Gradiška) kadar uzanan bir hatla sağlanmıştı. Sonradan bu hat biraz daha Doğuya kaydırılmıştır. Ülkenin tamamı zaman zaman Pannonias (Pannoniae) olarak adlandırılmıştır.
Pannonia Superior, konsüler bir Sefir tarafından yönetiliyordu ve emri altında üç Lejyon bulunuyordu. Pannonia Inferior ise önceleri Praetorian bir Sefir tarafından idare edilirken, Marcus Aurelius zamanında Konsüler bir Sefir idaresine verildi ancak halâ tek bir Lejyona sahipti. Tuna cephesi, İmparator Hadrianus tarafından kurulmuş iki koloni olan Aelia Mursia (Osijek) ve Aelia Aquincum (Óbuda) tarafından koruma altına alınmıştı.
Diokletian zamanında eyalet dört parça olarak yeniden düzenlendi:

Kuzeybatı'da Pannonia Prima, Başkent Savaria/Sabaria (Szombathely),
Kuzeydoğu'da Pannonia Valeria, Başkent Sopianae (Pécs),
Güneybatı'da Pannonia Savia, Başkent (Sisak),
Güneydoğu'da Pannonia Secunda, Başkent Sirmium (Sremska Mitrovica)
Diokletian ayrıca bu gün Slovenya olarak bilinen toprakları Pannonia eyaletinden ayırarak Noricum eyaletine dahil etmiştir.
Pannonia, 5. yüzyıl ortalarında II. Theodosius tarafından Hunlar'a terk edildi ve Attila'nın ölümünün ardından da  sırasıyla, Ostrogotlar (456-471), Lombardlar (530-568), Avarlar (560'lar - 800 civarı), Slavlar (480'lerden beri orada yaşayan ve 800 - 900 arası özgür olan), Macarlar (900/901'den beri); Habsburglar ve Osmanlılar (1526 - 1878 arası) tarafından yönetildi. I. Dünya Savaşı'nın ardından bölge, Avusturya, Macaristan, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallıkları (1929 yılında Yugoslavya olarak yeniden adlandırıldı) arasında paylaştırıldı.

Ülke, özellikle mevcut büyük ormanların Probus ve Galerius tarafından ortandan kaldırılmasından sonra oldukça verimli bir yer haline gelmiştir. Bu süreçten önce en önemli ihraç kalemi keresteydi. Başlıca tarımsal ürünleri yulaf ve yerlileri tarafından sabaea adında bir çeşit bira üretilen arpa'dır. Şaraplık Üzüm asmaları ve Zeytin ağaçları kısmen bakımlıdır. Pannonia ayrıca av köpeği yetiştiriciliği ile meşhurdur. Antik dönemde herhangi bir madenden bahsedilmediği halde demir ve gümüş bulunma olasılığı yüksektir. Başlıca nehirleri Dravus, Savus ve Arrabo, Danuvius nehriyle birleşir.

Radomir Popović, Rano hrišćanstvo u Panoniji, Vojvođanski godišnjak, sveska I, Novi Sad, 1995.
Petar Milošević, Arheologija i istorija Sirmijuma, Novi Sad, 2001.

Antik Pannonia hakkında bilgi 16 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)
Antik Pannonia hakkında bilgi19 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)
Pannonia haritası26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pannonia haritası26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Macaristan'dan hava görüntüleri 20 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Budapeşte - Macaristan'dan hava görüntüleri7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Trakya (Yunanca: Θρᾴκη, Thraki; Bulgarca: Тракия, Trakiya), Güneydoğu Avrupa'da yer alan güney Bulgaristan, kuzeydoğu Yunanistan ve Türkiye'nin Avrupa kıtasındaki topraklarını içeren bir bölgedir. Türkiye sınırları içindeki yüzölçümü 23.764 km2 olan bu bölgenin Karadeniz, Marmara Denizi ve Ege Denizi ile sınırı vardır.

Trakya kelimesi Eski Yunancadaki Thrāikē (Θρᾴκη) kelimesinden türemiştir ve Trak kavimine dayanmaktadır. Kökenini Yunan mitolojisinden alan Trak ismine ise ilk olarak Homeros'un İlyada destanında rastlanır.

Türkiye'nin batı ucunda kalan Trakya bölgesi son yapılan arkeolojik kazı çalışmalar hız kazanmış ve bazı yeni yerleşim bölgeleri bulunmuştur. Belgesel yönetmeni Gül Tekin Gün Direnen Tarih Trakya eserinde geçen antik bölgenin Neolitik döneme ait bulguların gün yüzüne çıktığını, Uygarlığın başlangıç bölgesinin Yakındoğu olduğu genel bir bakış olarak kabul görülse de, bu bağlamda, tarih öncesi insanların Avrupa'ya Anadolu üzerinden Trakya'yı kullanarak geçtiğini ve Trakya'nın bir köprü görevi gördüğünü söyleyebilmemiz mümkün olacaktır. Bu nedenle Trakya'daki arkeolojik bilgilerin jeoloji ve diğer bilim dalları tarafından desteklenmesi ve bölgenin tarih öncesi geçmişinin açığa çıkarılması gerekmektedir. Bölge olarak arkeolojik açma ve bilimsel kazı çalışmalarının fakir kaldığı coğrafya olarak bilinen Trakya oysaki daha sert ve daha düzgün taş aletler yapılmış Cilalı Taş Devri dönemini anlatmakta olduğunu Bölgede yapılan küçük çaplı açmalarda (güneybatı Trakya'da), Neolitik dönem yerleşim izleri olduğu tespit edilirken, alan çalışmalarında toplanan arkeolojik örnekler ile bölgede yüzeylenen Yeniköy karışığı'na ait kayaçlar mineralojik petrografik ve dokusal özellikleri bakımından karşılaştırılmış ve benzerlikleri ortaya konmuştur. Ayrıca Trakya'nın diğer bazı kesimlerinden gelen örnekler de çalışma kapsamına alınıp, incelenmiş olduğu kayıtlara geçmiştir. Sonuç olarak, cilalı taş balta yapımında kullanılan arkeolojik malzemenin kaynak bölgesinin GB Trakya ve kullanılan kayaçların da Yeniköy Karışığı'na ait metamorfik kayaçlar olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuç karşımıza çıkarken Trakya'nın ve yakın çevresinin genel jeolojik özellikleri de dikkate alınmış ve bu baltalara kaynak olacak nitelikte başka kayaçlar bulunamamıştır. Ayrıca sadece jeolojik özellikleri değil, balta tipolojisi gibi arkeolojik faktörler de değerlendirilmiştir. Ayrıca TSAP çalışması kapsamında sadece GB Trakya değil, Trakya'nın diğer bölgelerindeki sit alanlarından (Edirne'de Altıağaç ve Hocaçeşme; Kırklareli'de, Aşağıpınar ve Tepeyanı) gelen örnekler de petrografik olarak incelenmiş ve bölge kayaçlarıyla olan ilişkileri ortaya konmuştur.

Trakya'nın toprakları, Türkiye Trakyası, Bulgaristan Trakyası ve Yunanistan Trakyası olmak üzere farklı üç siyasi üniteye ayrılmıştır. Türkiye Trakyası'na Doğu Trakya, Bulgaristan Trakyası'na Kuzey Trakya, Yunanistan Trakyasına ise Batı Trakya adı verilir. Türk medyasında Batı Trakya kelimesinin Yunanistan'ın Trakya (Doğu Makedonya ve Trakya) bölgesi için kullanıldığı görülmektedir.

Burgaz ili
Yambol ili
Sliven ili
Eski Zağra ili
Hasköy ili
Kırcaali ili
Filibe ili
Paşmaklı ili, Bulgaristan
Pazarcık ili

Edirne ili
Kırklareli ili
Tekirdağ ili
İstanbul ve Çanakkale illerinin Avrupa'da kalan kısımları
Edirne'nin Karaağaç mahallesi Türkiye'nin, Batı Trakya'daki tek toprağıdır.

İskeçe ili
Rodopi ili
Evros ili

Balkan Yarımadasının güneydoğusunda yer alan Trakya'nın başlıca yüzey şekilleri, Rodop Dağları, Yıldız Dağları ve bölgenin kuzey sınırını oluşturan Balkan Dağlarıdır. Balkan Dağlarının sadece güney tarafları bölgeye dahil edilebilir. Batı Trakya'daki, dar kıyı ovalarının dışında, bölgenin en geniş açık alanları, Kuzey Trakya Ovası (Yukarı Trakya Ovası) ve Doğu Trakya'nın büyük bölümünü oluşturan düzlüklerdir. Trakya'nın başlıca akarsuları, Meriç nehri ve kollarıdır. Bunlar;

Meriç nehri
Arda Nehri
Tunca Nehri
Ergene Nehri
Doğu Trakya'da kalan Gelibolu Yarımadası ve Çatalca Yarımadalarıda Trakya'nın parçalarıdır. Trakya, Makedonya'dan Mesta Karasu Nehri ile ayrılır. Nehir bölgenin batı sınırını oluşturur. Trakya bölgesi aynı zamanda Ege Denizi' nin kuzeydoğusu bölümüne adını vermiştir. Denizin bu kısmına "Trakya Denizi" denir.

Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti

Ulfilas (ya da Gotça Wulfila: küçük kurt ya da kurda ait [ayrıca Ulphilas. Orphila](yak. 310 – 383), Hristiyan misyoner ve Kitâb-ı Mukaddes tercümanı. Kitab'ı Mukaddes'i Got diline tercüme etmesi ile Arianizm'in Cermenler arasında yayılmasını sağlamıştır.

Got ya da yarı Got ve yarı Yunan bir Kapadokyalıdır. Kapadokya'da Parnassus kenti yakınlarındaki Sadagolthina'da doğmuştur. Sadagolthina bugün Ankara-Şereflikoçhisar Karamollauşağı köyü yakınındadır. Köy içerisinde bulunan höyüğün adı Sadakolta'dır. Arian İhtilafı'nın en sıcak zamanlarında Roma İmparatorluğu'nda yaşamıştır. Roma imparatoru Konstantin'in öldüğü tarih olan 337'de bir Got heyeti içerisinde, Konstantinopolis'e gelmiş ve 341 yılında ise Antakya piskoposu  İzmitli Eusebius'un onu kardinal olarak görevlendirmesiyle Gotlar arasına Hristiyanlığı yaymak için gitmişti. Gotların yeni imparatorluk başkenti için yarattıkları tehdit düşünülürse, dini vazifesi bir yana aynı zamanda imparatorluk ile Gotlar arasında siyasi yönü olan bir arabulucu görevi görmekteydi. Ulfila piskoposluk görevini omuzlarına aldığında otuz yaşındaydı. Yedi yıl Danube'nin kuzeyinde kalmış, ardından Moesia'ya geçmiş ve toplamda kırk yıl Gotlara İncil'i anlatmıştı. 5. yüzyılın kilise tarihçilerinden Theodoret, Sokrates Skolastikos ve Sozomen'ın aktardığına göre Ulfius, başlangıçta İznik amentüsü üzerine hareket ediyordu ve sonradan Aryanizm'e bağlanmıştı. Gösterdiği başarılar onun Aryan bir havari ya da Gotların havarisi olarak değerlendirilmesine yol açtı. İncili Got diline çevirdi ve böylece Got dilinde yazılan ilk metni ortaya çıkarmış oldu. Ancak içerisinde savaş sahneleri olan Eski Ahit'in Krallar Kitabı'nı Got diline çevirmedi, zira halihazırda saldırgan olan Gotları, savaşa daha da teşvik edebilirdi. Yaptığı misyonerlikler pagan coğrafyasınım, Hristiyanlıkla şekillendirilmesine yol açtı.

Flavius Iulius Valens (Latince: Imperator Caesar Flavivs Ivlivs Valens Avgvstvs) (328 –  9 Ağustos 378) 364-378 yılları arasında Doğu Roma imparatoru. İmparatorluğun doğusu kendisine abisi I. Valentinianus tarafından verilmişti. Zaman zaman Son Gerçek Romalı olarak da anılan Valens Roma İmparatorluğu'nun çöküşünü başlatan Hadrianapolis Muharebesi'nde yenilmiş ve öldürülmüştür.

Ammianus Marcellinus, Valens’i doğal yetenekleri sınırlı ama çalışkan, kuşkucu ve kolayca etki altına alınabilen, öfkeye çabuk kapıldığı için çoğu zaman dar görüşlü ve aceleci kararlar veren bir hükümdar olarak belirtir.

Valens ve ağabeyi Valentinianus Sirmium'un 64 kilometre doğusunda Cibalae'de doğmuştu. Babaları Yaşlı Gratianus'un Britanya ve Afrika'da edindiği mülklerde büyüdüler. Valens, gençliğinin büyük bölümünü aile evinde geçirdi ve ancak 360'larda orduya katılarak ağabeyine imparator Julianus'un Pers seferinde eşlik etti.
364'ün şubat ayında İmparator Jovian tahtını güvence altına almak için hızla Konstantinopolis'e giderken Dadastan'da öldü. Jovian'ın vekillerinden (tribunus scutariorum) biri ağabeyi Valentinianus'du ve 26 Şubat 364'te Augustus ilan edildi. Valentinianus büyük ve sorunlu imparatorluğu yönetmek için yardıma ihtiyacı olduğunu hissetti ve aynı yılın 28 Mart günü kardeşi Valens'i Hebdomon'daki sarayda ortak imparator ilan etti.
Valens Balkan yarımadasının doğu yarısı, Yunanistan, Mısır, Suriye ve Anadolu'nun başına geçti. 364'ün aralık ayında Valens başkent Konstantinopolis'e dönmüştü.

Valens selefi Jovian'ın Sasani imparatoru II. Şapur ile yaptığı bir antlaşma yüzünden Mezopotamya ve Ermenistan'daki topraklarının büyük bir bölümünden çekilmiş bir imparatorluğunun doğu kısmını miras almıştı. 365 kışının ardından Valens'in birinci önceliği durumu düzeltmek umuduyla doğuya hareket etmek oldu. 365'in sonbaharında Kapadokya'ya varmıştı ki birisinin Konstantinopolis'te tahtı gasp ederek kendini imparator ilan ettiğini öğrendi. Julianus öldüğünde geriye tek bir akrabası, anne tarafından kuzeni Procopius kalmıştı. Procopius, Pers seferi sırasında Julianus'un ordusunun kuzey bölümünü idare etmekle görevlendirilmişti ve Julianus'un halefi açıklandığı sırada imparatorluk seçimlerinde mevcut değildi. Jovian bu olası talep sahibini dizginlemek için girişimlerde bulunmuşsa da Procopius, Valens'in iktidarının ilk yılında giderek artan biçimde şüphe içine düştü.
Yakalanmaktan son anda kurtulan Procopius saklandı ve başkentten geçmekte olan iki askerî birliği kendisini 28 Eylül 365 günü imparator ilan etmeleri için ikna etmeyi başardığı Konstantinopolis'te tekrar ortaya çıktı. Başta şehirde çok sıcak biçimde kabul görmemişse de çok geçmeden Procopius kendi yararına yaptığı propagandayla taraftar topladı. Şehri dışarıdan gelen haberlere kapadı ve Valentinianus'un öldüğü yolunda dedikodular çıkardı, Konstantin hanedanıyla olan ilişkisini teşhir eden sikkeler bastırdı ve hanedanlıkla ilgili iddialarını daha da ileri götürmek için II. Constantius'un eşi ve kızını yönetiminin kanıtı olarak hareket etmeleri için kullandı. Bu girişimler, özellikle Konstantinlere sadık askerler ve Valentinianusların baskısına uğradıklarını hissetmeye başlayan doğu entelektüelleri arasında başarılı oldu.
Savaşmak için kararını verdikten sonra bile Valens'in Procopius'u engelleme çabaları askerlerinin çoğunun Kilikya'nın ötesine Suriye'ye geçmiş olmaları yüzünden sekteye uğradı. Yine de Valens, Procopius'un üzerine iki lejyon gönderdi. Procopius gayet rahat bir biçimde bu askerleri kendi tarafına geçmeye ikna etti. İlerleyen günlerde Valens Kalkedon yakınlarındaki bir çarpışmada neredeyse yakalanıyordu. Valentinianus'un kendi topraklarının tecavüze uğramasını engellemekten öteye başka bir şey yapmayı reddetmesiyle durum daha da kötü hale geldi. Direncin başarısız olmasıyla Procopius 365'te Trakya ve Asiana piskoposluklarının kontrolünü ele geçirdi.
Valens ancak 366'nın ilkbaharında Procopius ile etkin biçimde mücadele edecek kadar yeterli sayıda asker topladı. Valens, Ankara'dan yola çıkarak Pessinus üzerinden Frigya'ya girdi ve Akhisar yakınlarında yapılan Thyatira Muharebesi'nde Procopius'un generali Gomoarius'u yendi. Ardından Nacoleia'da Procopius'un kendisiyle buluştu ve askerlerini onu terk etmeye ikna etti. Procopius 27 Mayıs'ta idam edildi ve kesik başı Trier'deki Valentinianus'a gönderildi.

Kuzeydeki Gotlar Procopius'un Valens'e yönelik isyanını desteklemişlerdi ve Valens de Gotların kendi içlerinde bir ayaklanma planladıklarını öğrenmişti. Bu Gotlar, daha net söylemek gerekirse Tervingi o dönemde Athanarik'in liderliğindeydiler ve 332 yılında Büyük Konstantin tarafından yenilgiye uğratıldıklarından beri sessiz kalmışlardı. 367'nin ilkbaharında Batı Roma imparatoru Gratianus'un yardımıyla Valens Tuna'yı geçti ve Athanarik'in Gotlarının üzerine yürüdü. Gotlar Karpatlara kaçtılar ve Valens'in saldırısından kurtularak Valens'i yazın geri dönmek durumunda bıraktılar. Ertesi bahar Tuna'da yaşanan sel Valens'in nehri geçmesini engelledi. Bunun üzerine imparator, askerlerini kaleler inşa etmekle görevlendirdi. 369'da Valens bir kere daha Noviodunum'dan nehri geçti ve Athanarik'in Trevingisi ile karşılaşıp onları yenmeden önce kuzeydoğudaki Got kabilesi Greuthungi'ye saldırdı. Athanarik antlaşma istedi ve Valens de memnuniyetle kabul etti. Antlaşma Gotlarla Romalılar arasındaki serbest ticaret ve asker değiş tokuşu dahil ilişkileri sona erdirmiştir. İlerleyen yıllarda Valens bu askerî insan gücü kaybını hissetmiştir.

Valens'in 369 yılında aceleyle ve çok da olumlu olmayan bir antlaşma yapmasının sebebi doğuda vaziyetin giderek bozulmasıydı. Jovian 363 yılında Roma'nın Ermenistan üzerindeki çok tartışılan kontrol talebinden feragat etmişti ve II. Şapur bu yeni fırsattan yararlanmak konusunda istekliydi. Sasani kralı Ermeni lordlarını kendi tarafına çekmeye başlayarak Ermeni kralı II. Arşak'ı yalnız bıraktı ve sonunda da tutuklayıp hapse attı. Ardından Şapur, önce Kafkas İberyasını ele geçirmek için, sonra da Arşak'ın oğlu Pap'ı kuşatmak için muhtemelen 367 yılında Artogerassa kalesine birer ordu gönderdi. Ertesi baharda Pap kaleden kaçmayı başardı ve anlaşılan Got seferi sırasında aşağı Moesia'da tanıştığı Valens'in yanına sığındı.
Gotlar anlaştıktan sonraki yaz Valens generali Arinthaeus'u Pap'ı yeniden Ermeni tahtına oturtması için gönderdi. Bu durum Şapur'u tahrik etti ve Ermenistan'ı işgal edip, yerle bir etti. Ancak Pap bir kere daha kaçtı ve 370 yılında çok daha büyük bir askerî güç eşliğinde ikinci defa tehta geçti. Ertesi baharda Terentius komutasında çok daha büyük kuvvetler İberya'yı yeniden ele geçirmek ve Npat dağı yanındaki Ermenistan'da garnizon kurmak üzere gönderildi. 371'de Şapur Ermenistan'a yönelik karşı saldırıya geçtiğinde Valens'in generalleri Traianus ve Vadomarius tarafından yenilgiye uğratıldı. Valens 363 yılında yapılan antlaşmayı çiğnemiş ve ardından yaptığı ihlali başarıyla savunmuştu. Zaferin ardından yapılan ateşkes sonraki beş yıl boyunca kısmî barış sağladı. Bu süre zarfında Şapur doğu sınırındaki Kuşan işgaliyle uğraşmak durumunda kalmıştı.
Bu arada çocuk kral Pap ile sorunlar yaşanmaya başladı. Keyfi hareket etmeye başlayan Pap Ermeni piskoposu Narses'i idam ettirdiği gibi Edessa'nın da bulunduğu bazı Roma şehirlerinin kontrolünü de talep etti. Generallerinin baskısı altında kalan ve Pap'ın Perslere yanaşmasından endişe eden Valens Ermenistan'da kralı idam ettirdi. Yerine Roma'nın dostu olan Musel Mamikonean'ın vekilliğinde Varazdat getirildi.
375 yılında Valens'in ağabeyi Valentinianus kafatasında bir damar çatlaması geçirdi ve bunun sonucunda 17 Kasım 375'te öldü. Valentinianus'un iki oğlu ve Valens'in yeğenleri Gratianus ve II. Valentinianus Panonya'da Augustus'luğa getirildiler.
Bu arada Persler yeniden 363 antlaşmasının şartlarına dönülmesi için baskıya başladılar. 375'te doğu sınırının ısınmaya başlaması üzerine Valens büyük bir seferin hazırlıklarına başladı. Öte yandan esas sorun başka bir yerdeydi. 375'te batı Kilikya'nın dağlık bölümü olan İsaurya'da doğuda konuşlandırılmış olan askerlerin yolunu değiştiren büyük bir ayaklanma çıktı. Bundan başka 377'de Kraliçe Mavia yönetimindeki Sarasenler ayaklanmışlar ve Fenike ile Filistin'den Sina'ya kadar uzanan bölgeyi harap etmişlerdi. Her ne kadar Valens her iki ayaklanmayı da kontrol altına almışsa da doğu sınırında bir eylemde bulunma fırsatı daha yakındaki bu çatışmalar yüzünden sınırlı kalmıştı.

Valens'in doğu seferi planları hiçbir zaman hayata geçmedi. 374'te askerlerin Batı İmparatorluğu'na gönderilmesi Valens'in seyyar güçlerinde boşluklar yarattı. Doğuda savaşa hazırlanan Valens bu boşlukları doldurmak için son derece iddialı bir seferberlik başlattı. Bu yüzden Got kabilelerinin 375'te Hunların istilası yüzünden yerlerinden olduğu ve kendisinden sığınma talep ettikleri haberinden hiç memnun kalmadı. 376'da Vizigotlar aşağı Tuna kıyılarında ilerlediler ve başkentini Antakya'da kurmuş olan Valens'e bir elçi gönderdiler. Gotlar Balkan yarımadasında sığınma ve toprak talep ediyorlardı. Yaklaşık 200.000 Got, Tuna boyunca Moesia ve Daçya'daydı.
Valens'in danışmanları çok geçmeden bu Gotların Valens'in asker ihtiyacını fazlasıyla karşılayacağını, eyalet askerlerinin haracına olan bağımlılığını azaltacağını ve bu sayede de gelirleri artıracağına dikkat çektiler. Sığınma talebinde bulunan Gotlar arasında şef Fritigern'in önderliğini yaptığı bir grup da vardı. 370'lerde Valens, Fritigern'i Hristiyan Gotları cezalandıran Athanarik'e karşı desteklemişti. İzin isteyen Gotlar arasında Valens yalnızca Fritigern ve yandaşlarına izin verdi. Ancak bu diğerlerinin de peşi sıra gelmelerini engellemedi.
Fritigern ve yandaşı Gotlar sınırı geçtiklerinde Valens'in seyyar güçleri doğuda Pers sınırında ve İsaurya'daydılar. Bu Gotların yerleşimini denetlemek için yalnızca kıyı birliklerinin mevcut bulunması anlamına geliyordu. Az sayıdaki mevcut imparatorluk askerleri Romalıların önce bir grup Gotun, sonrasında da Hunlar ve Alanların Tuna'yı geçişini durdurmalarını engelliyordu. K

Vizigotlar (Latince: Visigothi, Wisigothi, Vesi, Visi, Wesi veya Wisi) büyük bir Cermen kabilesi olan Gotların en büyük iki kolundan biridir. (Diğeri Ostrogotlar’dır.) MS 370 yılından itibaren Kavimler Göçü ile beraber hareket eden en önemli topluluklardandır. Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra Batı Avrupa tarihinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

Tarihsel anlatımda kabileden ilk kez MS 270 yılında II. Claudius zamanında, daha sonra 291 yılında imparator Maximian için savaşmaya hazır bir kabile olarak söz edilmektedir. Barbar kabilelere savaş için Roma ile ittifak kuran bir kabile olarak tanımlanmaktadır. Vizigotlar için önceden “orman halkı” anlamına gelen Tervigi dendiğini biliyoruz. Benzer şekilde Ostrogotlar için de “steplerde yaşayanlar” anlamına gelen Grevtingi denmiştir. Yaşadıkları doğal çevreye bağlı olarak verilen bu adlar MS 5. yüzyıla kadar korunacak, sonra ise tarih kitaplarında bu iki kabileden Vizigotlar (Batı Gotları) ve Ostrogotlar (Doğu Gotları) diye bahsedilecektir. MS 6. yüzyılda ise tarihçi Cassiodorus, anlatımlarında Doğu Gotları ve Batı Gotları der. Aslına bakılırsa bu ayrım gerçek hayattaki gelişmelerle de paraleldi. O yıllarda Vizigotlar İber Yarımadası'nda bulunurken, Ostrogotlar İtalya bölgesinde yer almaktaydılar. Tarihçi Konstantin Veliky'e göre Vizigotların yazılı tarihi MS 256 yılında Tuna Nehri boyunca Balkan Yarımadasına gelişleri ve Roma İmparatorluğu topraklarını işgal etmeleriyle başlar. Sevillalı San İsidor, yaklaşık 15 yıl boyunca İlir Yarımadası ve Makedonya'da hüküm sürdüklerini anlatır. Eylül 268'de imparator II. Claudius ile bugünkü Sırbistan olan topraklarda çarpıştıklarını ve imparator Aurelius zamanında Trakya’da bulunduklarını ve 270 yılında Romalılar tarafından Dacia’ya yerleştirildiklerini aktarır. 322 yılında Roma imparatorluğu ile Vizigotların yaptıkları anlaşmaya göre kabileye Roma’nın müttefiki statüsü verilmiştir. Roma, bazı barbar kabilelerle bu tür anlaşmalar imzalamıştır. Anlaşma uyarınca kabileye yapılan yıllık belirli bir ödeme karşılığında kabile imparatorluk sınırlarını koruyacak ve imparatorluk ordusu için asker verecektir. Çeşitli kaynaklara göre o dönemde Roma bayrağı altında savaşan 40.000 Vizigot bulunmaktaydı. Bunun yanı sıra kabilenin önde gelen liderlerinden Ariarih ve Aorih de Roma ordusunda imparator I. Konstantin ile beraber savaşmaktaydı.

MS 376 yılında yaşanan Kavimler Göçü hareketini izleyen günlerde Fritigern liderliğindeki Vizigotlar imparator Valens’den Trakya’da yerleşebilmek için izin isterler. İmparator bu isteği olumlu karşılayacak ve aynı yıl Vizigotlar Silistre’ye yerleştirilirler. Ancak bir anda 80.000 kişinin iaşesini ve yerleşimini sağlamak kolay bir iş değildir. Romalı komutanların ve tüccarların araya girmesi yüzünden Vizigotlara ulaşması gereken gıda ve diğer malzemeler ancak büyük rüşvetler karşılığında ellerine geçmektedir. Böyle olunca da göçmen Vizigotlar çok büyük sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalır. Romalı tarihçi Ammian Martsellin’e göre Vizigotlar açlıktan bedenlerini bir parça ekmek ve şarap için satmaktaydılar. Bu sırada Vizigotlar ve Romalılar arasında ilk huzursuzluklar ve çatışmalar başlar. İlk açık isyan 377 kış ayında yaşanacak ve maruz kaldıkları kötü muamelenin intikamını almak isteyen Vizigotlar Roma arazilerini yağmalamaya başlayacaklardır. Tarihçi Martsellin isyanı bütün açıklığıyla anlatır: “Kimseyi ayırmaksızın bütün nefretlerini kustular; anneleri bebeklerden ayırıp öldürdüler, herkesi esir aldılar, erkekleri genç yaşlı ayırmadan öldürdüler.” Roma Ordusu duruma hakim olmak üzere bölgeye gittiğinde gerçekleşen meydan savaşında 9 Ağustos 378 günü Adrianopolis (bugünkü Edirne) civarında Romalılar tarihlerindeki en ağır yenilgiyi alır. İmparator Valens ve önde gelen tüm askeri komutanlar öldürülür, ordudan geriye hiçbir önemli silahlı kuvvet kalmaz. Vizigotların bu zaferi Roma İmparatorluğu'nun çöküşündeki en etkili dönüm noktalarındandır. Kuzey sınırları istilaya açık hale gelmiş ve Roma Ordusunun yenilmezliği sona ermiştir. Romanın yenilmesinden sonra isyan büyüyerek devam edecek ve Fritigern'in ölümünden sonra başa gelen Vizigotların lideri Athanarik ile yeni Roma imparatoru II. Valentinianus 382 yılında savaşacak ancak taraflar yenişemeyince barış antlaşması imzalanacaktır. Buna göre 322 yılındaki antlaşmaya geri dönülecektir. Vizigotlar Roma sınırlarını korurken, kendilerine toprak verilecek ve yıllık ödeme yapılacaktır. İmparator II. Valentinianus zamanında Roma Ordusunun önemli kademlerinde birçok Vizigot komutan bulunmaktadır.

Vizigot kralı I. Alarik (Tuna deltasında Peuce Adası 370 dolayları-Consentia 410), Hristiyan Arilerinden soylu Balthe ailesindendir. 391-394 yılları arasında Vizigotlar liderleri olarak I. Alarik'i seçerler. Romanya'da oturan halkıyla birlikte Roma İmparatorluğu topraklarına girerek (376) Tuna Irmağı ile Balkan Dağları arasında yer alan Moesia'ya yerleşti (382). Alarik tüm Vizigot kabilelerini tek çatı altında birleştiren ilk kraldır. 394 yılında Vizigotlar Roma ile aralarındaki anlaşma uyarınca İmparator I. Theodosius'un ordusunda yer alarak çıkan ayaklanmayı bastırırlar ancak ordunun Vizigotların bulunduğu kısmı çok zaiyata uğrar. Roma ile barışçıl ilişkiler kurmak istemesine karşın imparator Honorius ile anlaşmazlığa düşünce iki kez İtalya'ya sefer düzenleyip ve Roma'yı çeviren Aurelianus Surları'na kadar dayanacaktı. İmparator Büyük Theodosius’un ölümünden (395) sonra Konstantinopolis'e (bugünkü İstanbul) saldırmaya niyetlenen Vizigotlar bu şehrin çok iyi korunmasından ötürü Mora'ya yöneldiler. Attika'yı yakan Alarik ve ordusu, Mora Yarımadası'nın zengin şehirleri Korint, Sparta ve Argos'u yağmalayarak halklarını da esir eder. Atina'nın ise benzer kaderinin engellenmesi için çok büyük rüşvetler ödenecektir. İllyricum'da Magister Militumluğa (başkomutanlık) atandı. 397 yılında Romalı komutan Stilicho, Vizigotlarla karşı karşıya gelecek ancak üstün durumdayken savaşmayacaktır. Daha sonra Alarik kuzeye yönelecek ve Epir'e girecektir. Artık Doğu ve Batı Roma olarak ayrılmış bulunan Roma imparatorluğunun doğudaki imparatoru Arcadius Vizigotların saldırısını engelleyebilmek için büyük bir fidye parası ödeyecektir. Daha sonra Priscus Attalus tarafından Romalılara hizmet etmesi için komutanlık görevine atandı, fakat Afrika'yı işgal etmesine izin verilmedi. Yaptığı üçüncü seferinde Roma'yı ele geçirdi (24 Ağustos 410); 800 yıldan beri düşman eline geçmeyen kenti yakıp yıktı. İtalya'nın tahıl ambarı durumunda olan Afrika'yı almak için Rhegum'a yürüdüyse de fırtınadan gemileri batınca bu tasarıdan vazgeçti, Vizigotlar kuzeye yöneldiler.

400 yılında Alarik İtalya'ya ilk seferini düzenler, ancak karşısında Stilicho ve ordusu vardır. 6 Nisan 402 günü bugünkü Piyemonte'de Vizigotlar ve Romalılar arasında yapılan savaşta taraflar yenişemez ve barış imzalanır. Buna göre Vizigotlar İlirya'ya çekilecektir. 408 yılında Stilicho'nun ölümüyle Vizigotlar tekrar saldırıya geçer ve Roma'yı kuşatır. Şehir kısa sürede gıda stoklarının tükenmesinden dolayı teslim olur, Alarik ise Roma'dan çok ağır bir fidye ve çok sayıda köle ister. Aralık 408'de Alarik istediği fidyeyi alınca bölgeden uzaklaşacaktır: 40.000 köle, 2.000 kg altın, 16.000 kg gümüş ve 1.400 kg karabiber. Fidyelerden sonra Alarik yeni imparator Honorius'dan yerleşmek için yeni araziler ister, bu isteği reddedilince de 24 Ağustos 410'da tekrar Roma üzerine yürür ve ordusuyla şehre girer. Acımasız askerlerine rağmen Vizigotlar şehri fazla tahrip etmezler, yakmaksızın yağmalarlar, kutsal yerlere dokunmazlar. Roma'yı yağmaladıktan sonra Alarik ve ordusu Roma'nın tahıl deposu olan Afrika'ya geçmek üzere Güney İtalya'ya doğru ilerler. Ancak onu ve ordusunu Afrika'ya geçirmek üzere hazırlanan donanma Messina Boğazında fırtınadan batacaktır. Muzaffer Alarik Calabria'da ölecek ve Busento ırmağı yatağına gömülecektir. Tarihçi Jordanes, Alarik'in beklenmedik ölümünü ve gömülmesini ayrıntısıyla anlatır:

“Alarik hiç beklenmedik bir şekilde aniden ölecek ve fani dünyadan ayrılacaktır. Onu çok seven Gotlar ardından yas tutacak ve mezarı için büyük bir işe girişeceklerdir. Busento ırmağının yatağı esir alınan köleler tarafından değiştirilecek, ırmak yatağına büyük bir mezar inşa edilecek ve Alarik, savaş alanında kazandığı ganimetlerden en değerlileriyle beraber gömülecektir. Sonra ise ırmak eski yatağından akıtılacak ve mezarın yerini söylememeleri için bu işte çalışan tüm köleler öldürülecektir.” 
Alarik'in bahis konusu mezarı arkeologlar tarafından aranacak ancak asla bulunamayacaktır.

Alarik'in ölümünden sonra 410-415 yılları arasında Vizigotların başına Ataulf geçer. İtalya'da tutunamayan Vizigotlar güney Galya'ya çekilirler. Ataulf 1 Ocak 414 günü Romalı Galyalı Placidia ile evlenir. Placidia, imparator Honorius'un kız kardeşidir. Ataulf, Roma ile yürütülen barış görüşmeleri sırasında Barselona'da öldürülecektir. Ondan sonra Vizigotların başı Sigeric (415-418 arasında hüküm sürecektir) Akitanya'daki kral olacak ve imparator Honorius'nın emrine girip, İspanya Yarımadasını 407-409 yıllarında işgal eden Vandallar, Alanlar ve Süevlere karşı Roma'nın yanında savaşacaktır. 418 yılında Roma imparatoru Vizigotları müttefik seviyesine çıkaracak ve kabilelere Akitanya'da geniş araziler tahsis edecektir. İlk bağımsız Vizigotlar Krallığı'nın başkenti bugünkü Toulouse şehrinin olduğu kenttir. Bu dönemde artık Roma toprakları Cermen kabileleri tarafından kolonileştirilmektedir. 419-451 yılları arasında Vizigotların lideri olacak I. Teodorik, Alarik'in gayrimeşru çocuğudur. Teodorik, Toulouse krallığının sınırlarını genişletecektir. 422-427 yılları arasında Romalılarla sürekli çekişmeler yaşanacak ancak Hun komutan Attila ve ordusunun bölgeye gelmesiyle Vizigotlar ve Romalılar ittifak yapacaklardır. 20 Haziran 451 günü Hunlarla yaşanan Katalon Savaşında Romalılar, Vizigotlar ve Alanlar aynı saflarda savaşacaktır. Atila bu savaşı kazanır üstelik muzaffer ordular da çok yıpranmıştır. Vizigotlar krallarını savaşta yitirmiştir. Onun yerin

Wielbark kültürü ya da Willenberg kültürü, MÖ 1. yüzyıl ile MS. 4. yüzyıllar arasında günümüz Polonya'sında Vistül'ün her iki yakasında da kendisini gösteren bir arkeolojik kültür. Wielbark, muhtemelen Gotların düneye doğru göç etmeden önceki erken yerleşimlerinden birisidir.
Arkeolog Ryszard Woła̜giewicz (1933–1994) bölgedeki materyal kalıntıları yorumlarken ilk kez Wielbark kültürü (kultura wielbarska) kavramını kullanmıştır. Kavram, etnik bir sınıflandırma barındırmadığı gerekçesiyle aralarında Herwig Wolfram'ın da bulunduğu bilim insanlarınca kullanılmaktadır. Burada bulunan mezarlardaki ölüler, Polonya'nın kuzeyindeki diğer mezarların aksine silah barındırmamaktadırlar. Wielbark kültürü olarak tanımlanan materyal kalıntılar yaklaşık MS 200 tarihinden itibaren Ukrayna'da da keşfedilmiştir. Buluntular, burada yaşamakta olan halkın jenerasyonlar boyunca güneye doğru göç etmekte olduğunu göstermektedir. 4. yüzyıl'da Karadeniz'in kuzeybatısında yayılmakta olan Çernyakhov kültürü, Wielbark kültürüne büyük benzerlik göstermektedir.
Buluntular yorumlanırken tarihçi Jordanes'in aktardığı Gotların İskandinavya'dan Baltık Denizi'nin güney sahiline göç ettiği bilgisine dikkat çekilmektedir. Wielbark kültürünün İskandinavya'dan göç eden Gotlar tarafından mı oluşturulduğu yoksa bölgede kendiliğinden mi gelişme gösterdiği belirli değildir. Jordanes'in yazdıklarının bir mit olduğu iddia edilmiştir. Bir diğer iddiaya göre ise İskandinavya'dan göç eden bir grup Got, burada yerel halkla karışarak bu kültürü meydana getirmiştir. İskandinavya'dan Baltık Denizi sahillerine yapılan bir göç, arkeolojik olarak tespit edilebilir değildir.

Thorsten Andersson, Volker Bierbrauer, Walter Pohl, Piergiuseppe Scardigli, Rüdiger Schmitt: Goten. In: Reallexikon der Germanischen Altertumskunde (RGA). 2. Auflage. Band 12, Walter de Gruyter, Berlin/New York 1998, S. 402–443.
Teresa Dąbrowska: Oksywie-Kultur. In: Reallexikon der Germanischen Altertumskunde (RGA). 2. Auflage. Band 22, Walter de Gruyter, Berlin/New York 2003, S. 45–54.
Teresa Dąbrowska, Magdalena Maczynska: Przeworsk-Kultur. In: Reallexikon der Germanischen Altertumskunde (RGA). 2. Auflage. Band 23, Walter de Gruyter, Berlin/New York 2003, S. 540–567.
Magdalena Maczynska: Wielbark-Kultur. In: Reallexikon der Germanischen Altertumskunde (RGA). 2. Auflage. Band 34, Walter de Gruyter, Berlin/New York 2007, S. 1–20.
Walter Pohl: Die Germanen (= Enzyklopädie deutscher Geschichte. Bd. 57). 2. Auflage. Oldenbourg, München 2004.
Herwig Wolfram: Die Goten und ihre Geschichte (= Beck’sche Reihe. Bd. 2179). 2. durchgesehene Auflage. C. H. Beck, München 2005.

Çernyahov kültürü yahut Sântana de Mureș kültürü, MS 2 ila 5. yüzyıllar arasında günümüz Ukrayna, Romanya, Moldova ve Belarus'un bir kısmı olmak üzere, Karadeniz'in batı ve kuzeyinde bulunan bu Doğu Avrupa ülkelerinin topraklarına tekabül eden yerlerde tespit edilmiş bir arkeolojik kültürdür. Kalıntıların Sarmatlar, Slavlar, Gotlar ve Daçyalılar gibi halkların kültürel karışımı sonucu ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.
Kalıntıları bakımından Baltık Denizi'nde bulunan Wielbark kültürüne büyük benzerlik gösteren Çernyahov kültürü, kuzeyden güneye göç eden Gotlar (Greuthunglar) ile ilişkilendirilmektedir.

Encyclopedia of Indo-European Culture, Taylor & Francis, 1997, ISBN 1-884964-98-2 
The Fall of the Roman Empire: A New History of Rome and the Barbarians, Oxford University Press, 2006, ISBN 0-19-515954-3 
"Goths & Huns", The Late Empire, The Cambridge Ancient History, 13, Cambridge University Press, 1998, ISBN 0-521-30200-5 
The Early Slavs: Culture and Society in Early Medieval Eastern Europe, Cornell University Press, 2001, ISBN 0-8014-3977-9 
Barbarian migrations and the Roman West, 376-568, Cambridge University Press, 2007, ISBN 978-0-521-43491-1 
The Making of the Slavs: History and Archaeology of the Lower Danube Region, c. 500–700. Cambridge: Cambridge University Press. 2001. ISBN 9781139428880. 19 Ekim 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Aralık 2020. 
Järve (22 Temmuz 2019). "Shifts in the Genetic Landscape of the Western Eurasian Steppe Associated with the Beginning and End of the Scythian Dominance". Current Biology. 29 (14): 2430-2441. doi:10.1016/j.cub.2019.06.019. PMID 31303491. Genetic makeup agrees with the Gothic source of post- Scythian Chernyakhiv culture 
Die Herkunft der Germanen: zur methode der Siedlungsarchäologie (Almanca). Würzburg: C. Kabitzsch. 1911. 17 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Aralık 2020. 
The Goths in the fourth century, Liverpool University Press, 1991, ISBN 0-85323-426-4 
The Goths, Wiley-Blackwell, 1998, ISBN 0-631-20932-8 
Rome's Gothic Wars: from the third century to Alaric, Cambridge University Press, 2007, ISBN 978-0-521-84633-2 
The Archeology of Early Medieval Poland. Discoveries-Hypotheses-Interpretations, Brill, 2008, ISBN 978-90-04-16230-3

İskitya (İngilizce telaffuz: [ˈsɪðiə], [ˈsɪθiə]; Yunancadan: Grekçe: Σκυθική, romanizasyonu: Skythikē), Klasik Antik Çağ'da Orta Avrasya'da yer alan bir bölgeydi. Sınırları Yunanlar tarafından belirsiz bir şekilde tanımlanan bu bölge Doğu İran İskitleri tarafından işgal edildi ve Orta Asya ve Doğu Avrupa'daki Vistül Nehri'nin doğusundaki kısımlarının doğu kısımları ile sınırdı. Antik Yunanlar, Avrupa'nın kuzeydoğusundaki tüm topraklara ve Karadeniz'in kuzey kıyılarına İskitya (veya Büyük İskitya) adını verdiler. Demir Çağı boyunca bölge İskit kültürlerinin gelişmesine tanık oldu.
Yunanlar, bölgede yaşayan göçebe halk için başlangıçta İskitler adını kullanmaktaydı ve İskitler en azından MÖ 1. yüzyıldan MS 2. yüzyıla kadar İskitya'da yaşamaktaydı. MÖ 7. yüzyılda İskitler, Karadeniz'den Sibirya'ya ve Doğu Asya sınırlarına kadar Avrasya'da geniş toprakları kontrol ettiler. İskitya diye adlandırılan toprakların konumu ve kapsamı zamanla değişti, ancak genellikle haritada gösterilenden daha batıya ve doğuya önemli ölçüde daha uzaklara uzanıyordu. Bazı kaynaklar İskitlerin hareketli ama barışçıl insanlar olduklarını belgelemektedir. İskitler hakkında çok fazla bilgiye erişilememektedir.
İskitya, MÖ 8. yüzyılda ortaya çıkan bir bozkır imparatorluğuydu. İskit kültürü, binicilik ve serbest yaşam çevresinde toplanmıştı. İskitler dönemini belgeleyen yazı sistemleri henüz çözümlenememiştir, bu nedenle o tarihlere tarihlenen ve bölge ve sakinleri hakkında bilgiler veren yazılı bilgilerin çoğu, başta Eski Hindistan olmak üzere bölgeyle bağlantıları olan Antik Yunanistan, Antik Roma ve Antik Pers uygarlıklarının protohistorik yazılarından kaynaklanmaktadır. İskitler ile ilgili en kapsamlı araştırmalar Herodot'a aittir. Herodot hayatı boyunca İskitya'ya seyahat etmemiştir, bu nedenle aktardığı bilgilerle ilgili tartışmalar sürmektedir, yine de modern arkeolojik buluntuların çoğu Herodot'un iddialarından bazılarını doğrulamaktadır. Bu nedenle Herodot antik İskitya hakkında en faydalı bilgileri aktaran yazarlardan biri olmaya devam etmektedir. Herodot, İskitlerin kendilerini "Scoloti" olarak adlandırdıklarını da aktarmıştır.

I. Darius'un İskitya Seferi
Hint-İskitler
Sarmatlar

Ovid's poems Tristia and Epistulae ex Ponto about his exile in Tomis contain some details of Scythia.
Lucian's Toxaris tells stories of Scythian friendship and heroism. 3 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alekseev, A Yu.; Bokovenko, N.A.; Boltrik, Yu; Chugunov, K.A.; Cook, G.; Dergachev, V.A.; Kovalyukh, N.; Possnert, G.; van der Plicht, J.; Scott, E.M.; Semeetsov, A.; Skripkin, V.; Vasiliev, S.; Zaitseva, G. (2001), "Chronology of Eurasian Scythian Antiquities Born by New Archaeological and C14 Data", Radiocarbon, 43 (2B), ss. 1085-1107, doi:10.1017/S0033822200041746  
Bunker, Emma C. (2002). Nomadic art of the eastern Eurasian steppes: the Eugene V. Thaw and other New York collections. New York: The Metropolitan Museum of Art. ISBN 9780300096880. 3 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Mart 2022. 
Khazanov, A.M. (1975), Золото скифов [Social history of Scythians] (Rusça) 
Karyshkovskij, Pyotr O. (1988), Монеты Ольвии, ISBN 5-12-000104-1 
Велична Скіфія – Протоукраїна: науково-енциклопедичне видання / Гладкий М. В., Цибулькін В. В. – К.:  ТОВ «НОВИЙ ДРУК», 2025. – 432 с.

"Scythie : Une bibliographie introductive" [An Introductory Bibliography on Scythia], Bibliothèque des Sciences de l'Antiquité, Université Lille (Fransızca), 21 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi29 Mart 2022

Birinci Mithridatis Savaşı (MÖ 90 - MÖ 85) Roma Cumhuriyeti'nin Anadolu'ya yayılmasını durdurmak için yapılan üç savaştan birincisidir.
Bu savaşta Pontus Krallığı ve Roma hakimiyetine karşı çıkan birçok Yunanca konuşan Anadolu şehri, Pontus Krallığı kralı olan VI. Mithridatis komutanlığı altında Roma Cumhuriyeti ve onun Anadolu'da müttefiki olan Bitinya Krallığı'na karşı savaşmışlardır. Bu savaş 5 yıl sürmüştür. Roma lejyonlarına komuta eden general çok kere Lucius Cornelius Sulla olmuştur; ama Valerius Flaccus ve Gaius Flavius Fimbria de Romalı lejyonlara komuta etmişlerdi. Bu savaşta önemli muharebeler MÖ 86 yapılan Heroneya Muharebesi ve Orchomenus Muharebesi'dir. Birinci Mithridatis Savaşı MÖ 85'te Roma Cumhuriyeti'nin galip gelmesi ve VI. Mithridatis'in bu savaşta eline geçirmiş olduğu tüm arazileri Roma ve müttefiklerine bırakıp Pontus Krallığı'na geri çekilmesi ile son bulmuştur. Birinci Mithridatis Savaşı resmen MÖ 85'te Dardanus Antlaşması ile sona ermiştir.
Birinci Mithridatis Savaşı'ndan sonra MÖ 83 – MÖ 81 döneminde İkinci Mithridatis Savaşı ve MÖ 75 – MÖ 63 döneminde Üçüncü Mithridatis Savaşı yapılmış ve bu savaşlar MÖ 83'te Pontus Kralı VI. Mithridatis'in ölümü ile Roma Cumhuriyeti galebesi ile sona ermiştir.

Pontos Kralı VI. Mithridatis, MÖ 89 yılında oğlu IX. Ariarathes'i güçlü bir ordu ile Kapadokya Krallığı'nı tekrar ele geçirmek için göndermiştir. Daha sonra IX. Ariarathes (MÖ 89-86) vakit kaybetmeden Kapadokya topraklarına girerek karşısına çıkan I. Ariobarzanes'in ordusunu yenerek onu bir kez daha Kapadokya'dan kovmuştur. Bunun üzerine VI. Mithridatis, generallerinden Pelopidas'ı yaptığı eylem ve maruz kaldığı haksızlıkları anlatmak için Roma'ya elçi olarak göndermiştir. Pelopidas Roma senatosuna, Mithridates'in onların isteklerine uyarak önce, nasıl Kapadokya ve Bithynia'dan mahrum bırakıldığını anlatarak söze başlamıştır. Devamında Roma'nın koruması altında bulunan Bithynia kralı IV. Nikomedes tarafından Pontos topraklarının parçalandığını anlatmıştır. Bunun yanı sıra VI. Mithridatis'in Roma'nın dostu ve müttefiki statüsünü korumak için kendilerine nasıl yalvardığını hatırlatmıştır. Tüm bunlara rağmen Romalıların, Bithynia kralı IV. Nikomedes'in tarafını tutarak Pontos kralını küçük görmeleri ve konuya bir çözüm bulmak yerine; lafı gerçek sorunlardan uzaklaştırıp küçük şeylere getirmeleri üzerine Pelopidas, üslubunu sertleştirerek VI. Mithridatis'in kendine ait olanı almaya ve topraklarını korumaya karar verdiğini bildirmiştir.
Bunun üzerine Pelopidas'ın yaptığı konuşmayı eleştiren Romalılar, Mithridatis'e, hemen Kapadokya'yı boşaltmasını ve Bithynia kralını rahat bırakmasını, şayet kral bu emirleri yerine getirmezse bir daha yanlarına gelmemesini söyleyerek onu kamplarından uzaklaştırmışlardır. Daha sonra Romalı komutanlar, senatus emri ya da comitia centuriata kararını beklemeden, kendi başlarına aldıkları bir kararla Pontos kralına karşı başlatılacak büyük savaş için Kapadokya, Bithynia, Paphlagonia ve Galatia bölgelerinden asker toplamaya başlamışlardır.
Daha önce de belirtildiği üzere, Roma ve Pontos arasındaki mücadeleye Kapadokya halkı, öncelikle askeri yardımda bulunmuştur. Bu durum sayıları az olan VI. Mithridatis yanlılarının hoşuna gitmese de Kapadokya halkının büyük bir bölümünün; gerek Roma'nın kendilerine kral ataması ve onu muhafaza etmesinin yanı sıra siyasi istikrarı sağlaması gerekse bölgeyi istila edenlerin her seferinde tarım ürünlerini yağmalaması, bölge insanının ticari mallarına el koyması ve burada yaşayanlara baskı yapmaları, Kapadokya halkının müttefiki olarak gördüğü Roma'ya destek vermesini sağlamıştır. Çünkü Roma, görevlendirdiği komutan ve yöneticilere uygulattığı politikalarla her zaman Kapadokya'nın yanında olduğunu göstermiştir. Bu durum masum bir destek olarak görünse de Roma, Küçük Asya'daki denge politikasını bu şekilde icra ettirmekteydi.

Kapadokya'da bu gelişmeler ara ara devam ederken Roma, öncelikle başta Kapadokya olmak üzere Küçük Asya'nın önemli noktalarında büyük bölümü Asyalı müttefiklerinden oluşan üç ordusunu bulundurmaktaydı. Bu ordular, Anadolu'dan toplanan askerler ile Pontos sınırındaki yerlerini almışlardır. Appianus, askeri orduların konumları ile ilgili şu bilgileri vermektedir; Küçük Asya valisi Gaius Cassius, önderliğindeki birinci ordu, Bithynia-Galatia'ya; Appianus'un ifadesiyle, savaşlardaki cesareti ile bilinen ünlü komutan Manius Aquillius önderliğindeki ikinci ordu, Pontos-Bithynia'ya ve Quintus Oppius önderliğindeki üçüncü ordu ise savaşın başlamasına neden olan Kapadokya-Lykonia sınırına askerlerini yerleştirmiştir. Böylece Cassius, Pontos üzerinden Galatia ve Phrygia Epiktetos'a giden yolu; Aquilius, Bithynia üzerinden Pontos'a ve oradan da Kuzey Anadolu'ya giden yolu; Oppius ise Lykaonia ile Kapadokya sınırındaki doğu yolunu kontrol altında tutmuştur.
Diğer taraftan Appianus, Küçük Asya'daki orduların durumunu şöyle anlatmaktadır; her biri yaklaşık olarak kırk bin kişiden oluşuyordu. Roma'nın müttefiki Bithynia Kralı IV. Nikomedes Philopator'un ordusu, elli bin yaya ve altı bin atlı askerden oluşmaktadır. Pontos Kralı VI. Mithridatis ise, yaklaşık iki yüz elli bin yaya, kırk bin süvari askeri, yüz otuz savaş arabası ve üç yüz gemiden oluşan tam teşekküllü bir donanmaya sahiptir. Pontos ordusu VI. Mithridatis'in başkomutanlığı altında Arkhelaos ve Neoptolemos adlı iki kardeş tarafından idare edilmekteydi. Dahası VI. Mithridatis'in diğer oğlu, Kapadokya Kralı IX. Ariarathes Eusebes Philopator, o sıralar emrindeki büyük bir ordu ile Kapadokya'da hazır beklemekteydi.

Çok geçmeden Bithynia kralı IV. Nikomedes, MÖ 89 yılında var gücüyle Paphlagonia'ya girerek Mithridatis-Roma Savaşı'nı başlatarak Pontos'un batısına doğru ilerlemiştir. Bu sırada Manius Aquillius, Gaius Cassius ve Quintus Oppius komutasındaki Roma orduları savunmada kalıp, Pontos ve Kapadokya sınırlarındaki ana yolları kontrol altında tutmaya devam etmiştir. Bu alanlar hem savunma hem de saldırı amaçlı kullanılmaktaydı. Komutanlar, IV. Nikomedes'in seferinin sonucunu beklemek ve ona göre hamle yapmak istiyorlardı. Eğer IV. Nikomedes, VI. Mithridatis'in güçlerini yenerse komutanlar ordularını Pontos'a doğru konuşlandıracaklardı. Diğer taraftan Quintus Oppius ise, Pontos kralı, Bithynia ve Cassius ile Aquillius'un komutalarındaki Roma orduları ile meşgulken, Kapadokya'ya girecek ve I. Ariobarzanes'i tekrar Kapadokya tahtına çıkartacaktı. Eğer Bithynia kralı, VI. Mithridatis'e yenilir ise, yukarıda bahsedilen bu üç komutan, hem IV. Nikomedes'e hem de savunma durumuna geçerek Pontos kralının Bithynia ve Küçük Asya'ya olası saldırılarını engelleyeceklerdi. Bu sırada Kapadokya halkı Roma'ya destek için gönderdiği askerî birliğin haricinde öncelikle başkent Mazaka olmak üzere diğer alanların güvenliği için kendi imkanları ile oluşturdukları teçhizatlı askerler ile hazır konumda beklemekteydi.
Bunun üzerine VI. Mithridatis, generalleri Neoptolemos ile Arkhelaos'u hafif silahlı askerlerle birlikte, oğlu Arkahias'ın süvarileri ve birkaç İskit savaş arabası eşliğinde IV. Nikomedes'i karşılamak üzere Paphlagonia'ya göndermiştir. Beklenmedik bir müdahaleyle karşılaşan Bithynia ordusu büyük bir yenilgi almıştır. Bu arada, canını zor kurtaran IV. Nikomedes, kötü haberi Bithynia-Pontos sınırında bulunan Manius Aquilius'a bizzat kendisi vermiştir. Bu haber Pontos-Kapadokya sınırında bulunan Roma askerleri üzerinde özellikle de Manius Aquilius'da şok etkisi yaratmıştır. Çünkü Neoptolemos ve Arkhelaos, bulunduğu konum bakımından güçlü bir orduya sahip olan IV. Nikomedes'e karşı büyük bir zafer kazanmışlardır. Böylece çaresiz bir durumla karşı karşıya kalan IV. Nikomedes, ikinci defa krallığını kaybetmenin vermiş olduğu hüzünle, Kapadokya Kralı I. Ariobarzanes'in daha önce yaptığı gibi Roma'ya sığınmıştır. Kapadokya halkı ise, kaderine terk edilmiş çaresiz bir halde müttefiki Roma'nın yardımını beklemekteydi. Bu sırada Lykonia-Kapadokya sınırında bulunan Quintus Oppius, Pontos Kralı'nın zaferlerini öğrenince mücadelenin başta kendisi olmak üzere Kapadokya halkına vereceği zararı düşünerek, Bithynia-Galatia komutanı Gaius Cassius gibi o da ordusunu çok geçmeden terhis etmiştir. Böylelikle VI. Mithridatis, kısa bir zaman içinde Roma'nın Küçük Asya'daki topraklarını başta Mysia ve Bithynia toprakları olmak üzere ele geçirmiştir.

Küçük Asya'da bu olaylar devam ederken, Roma halen tam olarak VI. Mithridates'in yayılmacı politikasına karşı koymakta güçlük çekmiştir. Ancak gerek Roma'daki Sulla-Marius çekişmesi gerekse MÖ 91 yılında İtalya'da Müttefikler Savaşı'nın (Bellum Italicum) patlak vermesi, Romalıların tüm dikkatlerini kendi iç sorunlarına yöneltmelerine neden olmuştur. Fakat çok geçmeden Gaius Marius ve Sulla'nın askeri başarılarının ardından MÖ 88 yılında Müttefikler Savaşı'na son veren Roma, gözünü geç de olsa Küçük Asya'ya, özellikle de Kapadokya Krallığı'nı çeşitli politikalar vesilesiyle hakimiyeti altına alarak; buradan Roma üzerine sinsi bir plan hazırlayan VI. Mithridatis'e çevirmiştir. MÖ 89 yılında Pontos kralının Roma'nın Küçük Asya topraklarında önemli bir müttefiki olan Kapadokya Kralı I. Ariobarzanes'i ülkesinden kovması, IV. Nikomedes'in ordusunu kılıçtan geçirmesi ve Romalı Manius Aquilius'un ordusunu yenilgiye uğratması onun Küçük Asya'daki hareket sahasını genişletmiştir. Bu nedenle VI. Mithridatis, kendisini Küçük Asya'nın koruyucusu olarak görmüş ve kendisini buradaki halklara gururlu bir şekilde alkışlatmıştır. Ayrıca VI. Mithridates kendi dönemini yeni bir çağın başlangıcı olarak görmüştür.
Diğer taraftan Roma'daki Marius taraftarları Müttefikler Savaşı'ndan başarıyla dönen Sulla'nın, Roma Senatosu tarafından Küçük Asya'ya gönderilerek Pontos kralının taşkınlıklarını engellemeyi ve Kapadokya kralı I. Ariobarzanes'i tahtına oturtması ile görevlendirildiği haberini alınca sinsi bir plan hazırlayarak vakit kaybetmeden Roma'nın anayasal nitelikli bir kanunu yok sayıp; Sulla'yı görevinden ederek yerine Marius'u getirmişlerdir. Sulla'da, Marius'a karşı aynı nit

Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, Türkçe: Yunan ve Roma Biyografi ve Mitoloji Sözlüğü, (1849, 1844'te orijinali tamamen başka bir isimle basılmıştır) bir ansiklopedidir. William Smith tarafından düzenlenen bu sözlük 3 cilt 3,700 sayfadan oluşmaktadır. 19. yüzyılın klasik sözlükbilim çalışmalarından biridir.

Bu çalışma editör hariç 35 yazarı listeleyen bir çalışmadır. Yazarlar başlıca Oxford Üniversitesi, Cambridge Üniversitesi, Rugby School ve Bonn Üniversitesi'nden gelen  klasik akademisyenlerdi. Bunların dışında başka kurumlardan gelen bazı yazarlarda mevcuttu. Mitolojik çalışmaların çoğu klasik Alman eğitiminin Büyük Britanya'da popüler olmasında  katkısı bulunan Alman gurbetçi Leonhard Schmitz tarafından oluşturulmuştur.

Çalışma kamu malıdır ve internet üzerinde birkaç yerde ulaşılabilir konumdadır. Genel anlamda hala doğru bilgiler içerse de, büyük kısmı kayıptır.

Kleopatra II (Yunanca: Κλεοπάτρα M.Ö. 185  – M.Ö. 116/115) M.Ö. 175 yılından 116 yılına kadar iki erkek kardeşi ve kızıyla birlikte hüküm süren bir Ptolemaios Mısır kraliçesiydi - çoğu zaman kardeşi VIII. Ptoleme İle rekabet halindeydi.
İlk hükümdarlığı sırasında, M.Ö. 164 yılına kadar, ilk kocası ve erkek kardeşlerinden büyüğü olan VI. Ptoleme Philometor ve küçük kardeşi olan Ptoleme VIII Euergetes II ile birlikte hüküm sürdü. İkinci saltanatı sırasında, M.Ö. 163 yılından M.Ö. 145 yılındaki ölümüne kadar VI. Ptoleme ile birlikte tekrar hüküm sürdü. Daha sonra evlendiği küçük erkek kardeşi VIII. Ptoleme ve kızı III.Kleopatra ile hüküm sürdü. M.Ö. 131'den M.Ö. 127'ye kadar Mısır'ın tek hükümdarıydı. M.Ö. 124'ten M.Ö. 116'ya kadar olan son saltanatını da Ptoleme VIII ve Kleopatra III ile birlikte geçti.

Kleopatra II, Ptoleme V ve muhtemelen Kleopatra I'in kızıydı. Kleopatra I'in kızı olsaydı, Ptoleme VI Filometor ve Ptoleme VIII Euergetes II Tryphon'un tam kız kardeşiydi; aksi halde üvey kız kardeşiydi. Sonunda her iki erkek kardeşiyle de evlenecekti.

Sözde annesi Kleopatra I'in MÖ 176'da ölümünün ardından, Kleopatra II, kardeşi Ptoleme VI Philometor ile MÖ 175'te evlenmiştir. Kleopatra II, Ptoleme VI ve kardeşleri Ptoleme VIII, MÖ 170 - MÖ 164 yılları arasında Mısır'ın eş hükümdarlarıydı.
M.Ö. 169 yılında, Suriye Kralı IV. Antiochus Mısır'ı işgal etti. Ptoleme VI Philometor, İskenderiye dışında Antiochus IV'e katıldı. Ptoleme VI, Memfis'te taçlandırıldı ve Kleopatra II ile yönetildi. MÖ 164'te Kleopatra II ve kocası, Ptolemy VIII tarafından geçici olarak görevden alındı, ancak MÖ 163'te yeniden iktidara getirildi.
Ptoleme VI, MÖ 145'te öldü. Kleopatra II, küçük kardeşi Ptoleme VIII Euergetes II ile evlenmeyi kabul etti. Ptoleme VIII, Ptoleme VI ve Kleopatra II'nin oğlu Ptoleme VII Neos Filopator'ı öldürdü ve tahta kendisi geçti.
MÖ 142 ile MÖ 139 arasında Ptoleme VIII, Kleopatra'nın küçük kızı yeğeni Kleopatra III ile evlendi.

Kleopatra II, M.Ö. 131'de Ptoleme VIII'e karşı bir isyan başlattı, onu ve Kleopatra III'ü Mısır'dan sürdü. Bu sırada, Ptoleme VIII'in oğlu Ptoleme Memfites'in babası tarafından parçalandığı ve kafasının, ellerinin ve ayaklarının İskenderiye'deki Kleopatra II'ye doğum günü hediyesi olarak gönderildiği söyleniyor.
Kleopatra II, M.Ö. 127'ye kadar Mısır'ı tek hükümdar olarak yönetti. Suriye'ye kaçmak zorunda kaldı ve burada kızı Kleopatra Thea ve damadı Demetrius II Nicator ile birlikte katıldı.

M.Ö. 124'yılında  Kleopatra II ve Ptolemaios VIII arasında halka açık bir uzlaşma ilan edildi. Bundan sonra, Ptoleme'nin öldüğü M.Ö. 116 yılının Haziran ayına kadar kardeşi ve kızıyla birlikte hüküm sürdü.
Ptoleme VIII, krallığı Kleopatra III ve oğullarından biri tarafından yönetilmek üzere terk etti. İskenderiyelilerin isteği üzerine Kleopatra III, büyük oğlu Ptoleme Latiros'u eş hükümdarı olarak seçti.
Kleopatra II, M.Ö. 116 yılının ekiminde tarih kayıtlarından kayboldu. M.Ö. 116 veya 115 yıllarında öldüğüne inanılıyor.

VI. Ptoleme ile en az dört çocuğu ve muhtemelen ek bir kızı Berenice vardı:

Ptoleme Eupator, M.Ö. 166'da doğdu. Kısa bir süre babasıyla eş vekil oldu, ancak M.Ö. 152'de genç yaşta öldü.
Kleopatra Thea, M.Ö. 164 doğumlu Alexander Balas, Demetrius II Nicator ve Antiochus VII Sidetes ile evlendi. M.Ö. 120 yılında oğlu tarafından öldürüldü.
Berenice, MÖ 163-160 yılları arasında doğduğu düşünülür. M.Ö. 150'de genç yaşta öldü.
Kleopatra III, M.Ö. 160 ile 155 yılları arasında doğmuştur. Amcası Ptoleme VIII ile evlenmiştir.
Ptoleme VII Neos Filopator, M.Ö. 152 doğumludur. M.Ö. 145 yılında Ptolemaios VIII tarafından öldürüldü.
Ptoleme VIII ve ablası Kleopatra II'nin M.Ö. 144 ile 142 yılları arasında doğan  Ptoleme Memfites adında en az bir oğlu olduğu düşünülmektedir. Ptoleme Memfites, Ptoleme VII Neos Filopator ile aynı olabilir, ancak bu tanımlama evrensel olarak kabul edilmemektedir.

II. Mithridatis Antiohos Epifanis Filorhomaios Filhellenos Monokritis (Yunanca: Grekçe: Μιθριδάτης Ἀντίοχος ὀ Ἐπιφανής Φιλορωμαίος Φιλέλλην Μονοκρίτης, ö. MÖ 20), MÖ 1. yüzyılda Kommagene kralıdır.
İranlı ve Yunan asıllı olup Kommagene Kralı I. Antiohos Theos'un oğullarından birisidir. y. 31 MÖ babasının yerine geçmiş ve ölümüne kadar hüküm sürmüştür.

Plutarkhos'a göre Mithridatis, Romalı üçlü hükümdar Marcus Antonius'un müttefikiydi. MÖ 31'de Mithridatis, geleceğin Roma imparatoru Augustus olan Sezar Octavianus'a karşı savaşta Antonius'u desteklemek için kuvvetlerini bizzat Yunanistan'daki Actium'a götürdü. Ancak Antonius'un yenilgisinden sonra Mithridatis, Augustus'un sadık bir müttefiki oldu. Yine de Augustus, Mithridatis'i, Fırat Nehri'nin önemli bir geçiş noktası olan Kommagene'deki Zeugma adlı bir köyü Roma'nın Suriye eyaletine teslim etmeye zorladı. Mithridatis, Augustus'a desteğini göstermek için Aulic unvanından Filhellen ("Yunanlıların dostu") unvanını çıkardı ve onun yerine Filorhomaios ("Romalıların dostu") unvanını benimsedi. Her iki unvan da Mithridatis'in babasının kurduğu ve Mithridatis'in önemli bir rol oynadığı Kommagene kraliyet kültünden türetilmiştir. Diğer unvanı Monokritis, başka türlü onaylanmamış bir unvandır ve büyük olasılıkla kraliyet yönetimi içindeki adli bir görevdi ve yüksek sosyal statüsünün bir işaretiydi.
Mithridatis'in aynı zamanda krallığın prensi olan Kommageneli II. Antiohos adında bir erkek kardeşi vardı. MÖ 29'da Antiohos, Roma imparatoru Augustus tarafından Roma'ya çağrıldı ve idam edildi, çünkü Antiohos, Mithridatis'in Roma'ya gönderdiği bir büyükelçinin suikastına neden olmuştu.

Özel

Genel
Widengren, G. (1986). "Antiochus of Commagene". Encyclopaedia Iranica, Vol. II, Fasc. 2. ss. 135-136. 
Merz, Annette; Tieleman, Teun L (2012). The Letter of Mara bar Sarapion in Context: Proceedings of the Symposium Held at Utrecht University, 10-12 December 2009. Leiden: Brill. ISBN 9789004233010. 
Babaie, Sussan; Grigor, Talinn (2015). Persian Kingship and Architecture: Strategies of Power in Iran from the Achaemenids to the Pahlavis. I.B.Tauris. ss. 1-288. ISBN 9780857734778. 
Erskine, Andrew; Llewellyn-Jones, Lloyd; Wallace, Shane (2017). The Hellenistic Court: Monarchic Power and Elite Society from Alexander to Cleopatra. The Classical Press of Wales. ISBN 978-1910589625. 
Garsoian, Nina (2005). "Tigran II". Encyclopaedia Iranica. 
Marciak, Michał (2017). Sophene, Gordyene, and Adiabene: Three Regna Minora of Northern Mesopotamia Between East and West. BRILL. ISBN 9789004350724. 
Sartre, Maurice (2005). The Middle East Under Rome. Harvard University Press. ISBN 9780674016835.

II. Mithridatis (Grekçe: Mιθριδάτης), Pontus kralı. Babası Ariobarzanis'in ölümünün ardından üçüncü Pontus kralı olarak tahta çıkmıştır. Seleukos Hükümdarları II. Antiohos'un kızı Laodiki ile evlenmiştir. Antiohos İeraks ile ittifak kurup II. Seleukos'a karşı savaşmış, Ankyra Muharebesi'nde muzaffer olmuştur.
Herakleia Pontikili Memnon'a göre babası öldüğünde küçük yaşlardaydı. Tahta çıkışından kısa süre sonra krallığı Galatlar tarafından istila edilse de bir süre sonra onları püskürtebildi. Büyük olasılıkla MÖ 240/239 gibi Seleukos İmparatorluğu II. Seleukos'un kızı Laodiki ile evlendi. Bu evlilikle beraber Frigya bölgesinden bazı şehirleri çeyiz olarak alırken, krallığında da Selevkos yanlısı dış siyaset izlemeye başladı.
Bununla birlikte kayınbiraderi II. Seleukos ile diğer kayınbiraderi Antiohos İeraks arasında MÖ 237 yılında yaşanan Ankyra Muharebesinde Antiohos İeraks'ın yanında yer alarak savaşın kazanılmasında rol aldı. MÖ 222'de kızı Laodiki'yi Seleukos İmparatoru III. Antiohos ile evlendirerek Selevkoslarla ilişkilerini yeniden güçlendirdi.
Polibios'e göre MÖ 220'de dönemin güçlü şehirlerinden Sinop'a saldırsa da, Rodoslulardan yardım gören şehri ele geçiremedi.
MÖ 220 tarihinden sonraki hayatı hakkında net bilgi bulunmamakta olduğundan bu tarihte öldüğü ya da krallığını oğlu III. Mithridatis bıraktığı belirtilirken, bu tarihi MÖ 210 yılına kadar uzatan görüşlerde bulunabilmektedir.

II. Seleukos Kallinikos Pogon (Antik Grekçe:  Σέλευκος Β΄ ὁ Καλλίνικος ὁ Πώγων) (d. y. MÖ 265 - ö. MÖ 225) Taşıdıgı lakaplar olan Kallinikos  ve Pogon sırasıyla "güzel galip" ve "sakallı" anlamlarına gelmektedir. Seleukos İmparatorluğu'nun bir hükümdarıdır ve MÖ 246-226 yılları arasında tahtta kalmıştır.

Seleukos İmparatoru olan II. Antiohos ile eşi I. Laodiki'nin  en büyük oğlu olarak  MÖ  270 civarında doğmuştur. Babası II. Antiohos'un ölümünden sonra, annesi I. Laodiki'nin taraftarları Berenice ve oğlunu Antiocheia'da öldürmüşler, sonra II. Seleukos annesi tarafından Efes'te kral ilan edilmiştir.
Bu olay hanedan içinde bir kan davası olarak gelişen Üçüncü Suriye Savaşı'nı başlattı. Berenice'nin kardeşi ve Mısır hükümdarı olan III. Ptolemaios, Seleukos İmparatorluğunu istila etti ve de Fırat Nehri'ne (ve belki ötesine) kadar ilerledi. Seleukos İmparatorluğu'nun doğu vilayetleri ona teslim oldular, bu arada Mısır donanması da Anadolu kıyılarına yayıldı.
Seleukos, Anadolu'nu iç bölgelerinde hakimiyetini korumayı başardı. Ptolemy Mısır'a geri dönünce II. Seleukos, Kuzey Suriye'yi ve İran'ın yakın vilayetlerini geri aldı. Ancak, II. Seleukos'un genç kardeşi Antiohos Hieraks, annesinin desteklediği bir grubun girişimiyle II. Seleukos'un rakibi haline geldi.
Ankyra Muharebesi'nde (yaklaşık MÖ 235'te) II. Seleukos kardeşi tarafından ezici bir yenilgiye uğradı. Torosların ötesindeki toprakları kardeşine ve Anadolu'daki diğer güçlere teslim etti.
II. Seleukos sonra Part İmparatorluğu'nu tekrar ele geçirmek için bir kıyıdan iç bölgelere doğru bir sefer yaptı, ama bir sonuca ulaşamadı. Bazı kaynaklara göre hatta birkaç yıl boyunca bir Part kralı tarafından tutsak edildi. Başka kaynaklar ise, onun hükümdarlığını tanıyan I. Arsakes ile barıştığını belirtir.
Anadolu'da Pergamon (modern Bergama)'da Pergamon Krallığı'nı  I. Attalos zamanında güç kazanır. Antiohos Hieraks, Pergamon'a kaybettiği topraklar yerine kardeşininkilere el atar ama başarısız olur, sonunda MÖ 228 veya 227'de sürgündeyken attan düşmesi sonucu ölür.
Yaklaşık bir yıl sonra Seleukos attan düşerek ölür. Yerine büyük oğlu III. Seleukos daha sonra da küçük oğlu III. Antiohos geçer. Her ikisi de karısı II. Laodiki ile olan evliliğindendir.

III. Antiohos (Yunanca: Ἀντίoχoς; d. yaklaşık MÖ 241 - ö. 3 Temmuz MÖ 187), Seleukos İmparatorluğu'nun 6. hükümdarı. MÖ 222'den MÖ 187'ye kadar hükümdarlık yapmıştır. Krallık topraklarını I. Seleukos dönemindeki en geniş sınırlarına tekrar ulaştırarak “Büyük” unvanını almış ancak Romalılar karşısında Magnesia Muharebesi'nde aldığı ağır yenilgi nedeniyle kendi döneminde Avrupa ve Batı Anadolu'daki topraklarını kaybetmiştir.
Babası II. Seleukos, annesi ise Seleukos İmparatorluğu'nun kurucusu I. Seleukos'un oğlu Ahaios'un kızı II. Laodiki'dir. Ağabeyi III. Seleukos'un MÖ 223 yılında suikasta kurban gitmesinden sonra yaşanan kısa süreli kargaşadan sonra Haziran 222'de tahta geçti. 221 yılında Pontus Kralı II. Mithridatis'in kızı Laodiki ile Zeugma'da evlendi. Tahta geçer geçmez doğuda bağımsızlıklarını ilan eden Selevkos generallerinden satraplar Molon ve Alexander kardeşlerin elindeki Fars ve Media'yı yeniden denetim altına aldı.

219 yılında Üçüncü Suriye Savaşı'nda kaybedilen toprakları geri almak için Ptolemaios Krallığı ile yeniden çatışmaya başladı. 4. Suriye Savaşları olarak adlandırılan çatışmalarda başlarda başarılı olsa da 22 Haziran 217'de Refah yakınlarında yaşanan Refah Muharebesinde Ptolemaioslar'a mağlup oldu. Antakya'ya çekilen Antiohos, aldığı mağlubiyet sonucu Suriye'de ele geçirdiği yerleri terk ederek barış yapmak zorunda kaldı.
MÖ 220 yılında generallerinden Akhaios isyan ederek Sardis'te krallığını ilan etmişti. MÖ 215'te kuşattığı şehri iki yıl sonra ele geçirerek krallık otoritesini yeniden tesis etti. Buradaki nüfusu dengelemek amacıyla da kendisine sadık olacağını düşündüğü 2000 civarında Yahudi aileyi Babil'den alarak Lidya ve Frigya bölgelerine yerleştirtti. Sophene ve Kommagene Kralı unvanını taşıyan Serhas'ı MÖ 212'de Arsamosata'da kuşattıktan sonra onu kendisine tabi hale getirerek hükümdarlığını tanıdığı gibi kız kardeşi Antiohos ile evlendirdi.

III. Antiohos 209 yılında Seleukosların kaybettiği doğu topraklarını yeniden ele geçirmek için bir sefer düzenledi. Önce Part Eyaletinde kendi hâkimiyetini kurmuş olan Part İmparatorluğu başkenti Hecatompylos'u işgal ederek Partların Seleukos vassalı olarak Part topraklarını yönetmesine izin verdi.
Buradan hareket ederek Greko-Baktriya kralı I. Euthydemus'u Arius Nehri (günümüzde Hari (Herat) Nehri) kenarında gerçekleşen Arius Muharebesinde yenilgiye uğrattı. Daha sonra da Greko-Baktriya Krallığı'nın başkenti Belh şehrini 208-206 yılları arasında üç yıl boyunca kuşattı. Sonuçta I. Euthydemus'dan savaş filleri ve yüklü fidye alırken, kızını onun oğlu I. Dimitrios evlendirdi ve Greko-Baktriya Krallığı'nı kendisine vassal olması kaydıyla tanıdı. Böylelikle Seleukos egemenliği İndus Nehri'ne kadar uzandı. Bu başarılardan dolayı kendisinden Büyük Antiohos olarak bahsedilmeye başlandı.

204 yılında en büyük düşmanı IV. Ptolemaios'un ölmesi ve yerine de altı yaşındaki oğlu V. Ptolemaios'un geçmesini fırsat bilerek aynı yılı sonlarına doğru Ptolemaioslar'ın elindeki Karya toprakları ile I. Attalos tarafından Pergamon Krallığı'na bağlanan kentleri ele geçirmek amacıyla sefer düzenledi. 5. Suriye Savaşları'nın başlamasına sebep olan bu seferde İyonya'daki Teos ile Karya'daki Alabanda (Antiochia) ve Amyzon şehirlerini ele geçirerek onlara asylia ayrıcalığı (kentlerin kralın hakimiyetini ve koruyuculuğu kabul etmesi) verdi.
Batıda düzeni sağlayıp, Makedonya Kralı V. Filippos ile ittifak yaptıktan sonra Suriye Seferi'ne çıktı. MÖ 200 yılında Golan Tepeleri'nin kuzeyindeki Hermon Dağı eteklerindeki antik Banias (Paneas) şehri yakınlarında gerçekleşen Panium Muharebesi'nde Ptolemaios güçlerini yenilgiye uğratarak birkaç yıl içerisinde Suriye Savaşlarının ana sebebi olan Klasik antik dönemde Coele-Suriye (Güney Suriye) olarak adlandırılan topraklar ile Fenike ve Filistin'in kıyı şeridini ele geçirdi. Sonrasında da Ptolemaioslar'ın elindeki Karya ve Kilikya'daki Afrodisias, Selinos, Soli, Zephyrion (Mersin), Mallus, Anemurium (Anamur) gibi şehirleri ele geçirdi. Korakesion (Alanya) kuşatması esnasında müttefiki V. Filippos ile Roma Cumhuriyeti'nin başını çektiği koalisyon arasında MÖ 200'den beri savaş yaşanmaktaydı. Rodoslular Selevkoslar'ın Makedonyalılar'a destek vermesinden endişe ederek Romalılar'ı aracı etse de Antiohos bir süre sonra Pamfilya üzerinden Likya'ya geçti. Burada Korykos, Andriaca, Limira, Arikanda, Patara ve Ksanthos gibi şehirleri ele geçirdi. Antiohos'un genel stratejisi şehirleri savaşarak değil onlara bir takım haklar vererek savaşmayarak ele geçirmek ve böylelikle de buraları herhangi bir askerî güç yerleştirmeden hakimiyet altında tutabilmeyi sağlamaktı.
Buradan hareketle Karya bölgesine gelmiş ve sonrasında da Efes'i denetim altına almıştır. Bu ilerleyişi esnasında Smirni ve Lampsakos şehirleri kendisine itaat etmediği gibi ile Roma Cumhuriyeti'nden yardım istemişlerdi. Antiohos ise Romalılar'a savaşmak istemiş ve bu şehirlere özgür kalacakları yönünde teminat vermiştir. Bu esnada da elçilerini göndererek Romalılarla temasa geçirmişti. Roma elçilerinin ele geçirdiği yerleri terk etmesi ve ilerleyişini durdurması yönündeki isteklerini geri çevirerek 196 yılında Gelibolu Yarımadasındaki Lysimachia şehrine geçti. Burada Romalı elçiler kendisine isteklerini yenilemiş ve aksi durumda savaş ilan edileceğini bildirse de onları dikkate almayarak Trakya'daki ilerleyişini sürdürdü. Aynı yıl Panium Muharebesi'ndeki zaferde rolü olan oğlu Antiohos'u (ö: MÖ 193) vârisi ilan etti ve kızı Laodiki ile evlendirdi.
Batıda hareketini son hızıyla sürdürürken, 195 yılına gelindiğinde topraklarındaki isyan hareketleriyle iyice güç durumda kalan V. Ptolemaios kendisiyle barış yapmak zorunda kaldı. Esasen Antiohos'da Roma ile yakın bir zamanda yaşanacağı görülen savaş nedeniyle Suriye topraklarında barış yoluyla güvenli kalmasını istiyordu. Yapılan antlaşma uyarında V. Ptolemaios, Selevkoslar'ın Coele-Suriye'deki (Güney Suriye) hakimiyetini kabul ettiği gibi III. Antiohos'un kızı I. Kleoparta ile evlendi.

Suriye meselesini hallettikten sonra batıdaki ilerleyişini devam ettirmesi sonucunda, MÖ 193 yılına gelindiğinde Roma ve Selevkoslar arasında karşılıklı savaş ilan edildi. Aynı yıl ittifak arayışı kapsamında kızı Antiochis'i Kapadokya Kralı IV. Ariarathes ile evlendirdi. Demetrias'ta bulunduğu sırada İkinci Pön Savaşı sonrasında ülkesinden sürgün edilen Hannibal ile görüşme yaptı. Hannibal bu görüşmede onu Romalılarla savaşma yönünde teşvik etmiştir. Antiohos öncelikle kendine yerel güçlerden destek arayışına girmiştir. Aetolialılar Birliği'ne bağlı şehir devletleri onun yanında yer almakla birlikte, Makedonlar, Rodoslular, Pergamon Krallığı ve Akha Birliği Romalılar'ın yanında yer almıştı.
Antiohos az bir kuvvetle Eğriboz Adası ve Delium liman şehrini ele geçirdikten sonra Teselya'ya girdi. Buradan ilerleyişini sürdürerek Termopylae şehrine ulaştı. Ancak MÖ 191'de Aetolialılar Birliği'nden kendisine yardımcı kuvvetler gelmediğinden, kendisinden güçlü Romalılar karşısında mağlup olarak Efes'e çekilmek zorunda kaldı. Bu durum müttefiki bazı küçük şehir devletlerinin Roma safına geçmesine ya da tarafsız kalmasına sebep olurken Hellen topraklarındaki ele geçirdiği şehirlerde Romalılar'ın eline geçmiştir. Kendisi Trakya'daki tüm kuvvetlerini geri çekerek Romalılar'a karşı diğer imparatorluk topraklarından Magnesia ad Sipylum (günümüz Manisa) Ovasında ordu toplamaya çalıştı. Romalılarla barış yapmaya çalışsa da onların, Batı Anadolu'daki ele geçirdiği yerleri bırakarak Toroslar'ın doğusuna çekilmesi, savaş tazminatının tümünü ödemesi, savaş gemilerini Romalılar'a bırakması ve Hannibal ve diğer Roma karşıtı kişileri Romalılar'a teslim edilmesi şartlarını kabul etmedi. Roma ordusu Selevkoslar'ın toparlanmasına izin vermeden kış ayında Anadolu'ya girdi.
Bu esnada Köprüçay çıkışında Roma destekli Rodoslularla, Hannibal komutasındaki Selevkoslar arasındaki deniz savaşını Rodoslular kazanırken yine aynı yıl Teos açıklarında yapılan deniz savaşını da Rodoslularca desteklenen Romalılar kazandı.
Pergamon Krallığı'nın desteğini alan Romalılarla MÖ 190 yılının Aralık ayında Sipylum Dağı eteklerinde yaşanan Magnesia Muharebesi'de ağır bir mağlubiyet aldı. Bu mağlubiyetten sonra Efes'e çekilen Antiohos, elçilerini Apameia Kibotos'taki Romalılar'a göndererek barış yapmaya çalıştı. Uzun süren görüşmelerden sonra Apamea Antlaşması ile barış gerçekleştirebildi. Ancak barış Antiohos için oldukça ağır şartlar içeriyordu. Antlaşmaya göre Seleukoslar Avrupa'daki ve Toros Dağları'nın batısındaki tüm Anadolu topraklarından çekilirken, donanması da oldukça küçültülmüştü. Ayrıca Romalılar'ın seçeceği oğlununda (IV. Antiohos) içinde bulunduğu 20 rehine, oldukça yüksek savaş tazminatı ve yıllık haraç gibi ağır şartlarda kabul edilmek zorunda kaldı. Sonuçta Antiohos kısa sürede I. Seleukos eski topraklarını kazandığı gibi kısa sürede de buraları kaybederek elinde sadece Kilikya kalmıştır. Romalılar Karya ve Likya'yı Rodoslular'a bırakırken, Anadolu'da Selevkoslardan alınan tüm toprakları da Pergamon Krallığı'na bıraktılar.

Muhtemelen Romalılar'a ödediği tazminatlar ve ödeyeceği haraç nedeniyle doğu topraklarına sefer düzenlemeye karar verdi. Genel görüşe göre MÖ 187 yılı Temmuz'unda Elam bölgesindeki Elymais şehrinde bulunan ve Tanrı Bel'e adanan tapınağı yağmaladı. Kısa bir süre sonra da Bel manastırının yağmalanmasının intikamını almak isteyen yerel halk tarafından Susa'da öldürüldü. Ölümünden sonra oğlu ve vârisi IV. Seleukos tahta geçti.

III. Attalos (Άτταλος Γ') (d. MÖ 170 Pergamon (günümüzde Bergama) -  ö. MÖ 133, Pergamon (günümüzde Bergama)), Pergamon Krallığının son Kralı, Attalos Hanedanının altıncı üyesi  MÖ 138 - MÖ 133 yılları arasında hüküm sürdü. Κral II. Eumenis ile Kraliçe Stratoniki'in oğludur. Annesine olan bağlılığından ve sevgisinden dolayı "Annesini seven", (Φιλάμετορ) olarak anılır. Amcası II. Attalos ölünce kral oldu.
Genç yaşta Mısırlı Ptolemaios Hanedanından Berenike ile nişanlanmıştı ancak nişanlısı daha evlenmeden önce öldü.
Diğer Pergamon Kralları'ndan farklı olarak, kuşkucu ve zalim davranışları nedeniyle hem kendi halkı hem de komşu halklar tarafında nefret edilmesine yol açıldı.
Adı kötü ve dengesize çıktığından III. Attalos'a ilişkin fantastik söylentiler, anlatılar yayılmıştı. Yazılanlara göre kraliyet bahçelerine tıbbi bitkiler ekip yetiştirip, bunların meyvelerini ve meyve sularını incelemeyi kendine iş edinmişti. Zamanla bu çabayı öyle ilerletmiştir ki, çeşitli zehirli bitkiler üzerine uzman olmuştu. Zamanla ilgisini tarımla uğraşmaktan farklı alanlarla kaydırdı, pirinç ve metale çekiçle şekiller vermekle, balmumuyla modellere yapmakla vakit geçirdi. Zaten, Justinus’a göre “annesi için bir anıt yaparken güneş çarpması sonucu hastalanıp yedinci gün ölmüştür.”
MÖ 133 yılında öldüğünde bir varisi olmadığından geriye, Pergamon Krallığını Romaya bırakan bir vasiyet bırakmıştır. Strabon'un, “Kraliyet ailesine mensup saygın bir kişi” olarak tanıttığı, kendini II. Eumenis'in oğlu olduğunu söyleyen Aristonikos bu kararı tanımamış ve kendisi Pergamon Kralı III. Eumenis adını alarak Romalılara isyan etmiştir. Ancak Romalılar tarafından yenilip, yakalanıp idam edilmiştir.

Hansen, Esther V. (1971). The Attalids of Pergamon. Ithaca, New York: Cornell University Press; London: Cornell University Press Ltd. ISBN 0-8014-0615-3.
Kosmetatou, Elizabeth (2003) "The Attalids of Pergamon," in Andrew Erskine, ed., A Companion to the Hellenistic World. Oxford: Blackwell: pp. 159–174. ISBN 1-4051-3278-7. text28 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

III. Filip ya da Arrhidaeus (Grekçe: Φίλιππος Ἀρριδαῖος, romanize: Fílippos Arridaíos; yaklaşık MÖ 357 – MÖ 317). MÖ 323'ten MÖ 317'deki idamına kadar antik Yunan Makedonya krallığının kralıydı.
Makedonya Kralı II. Filip'in Larissalı Philinna'dan olan oğluydu ve bu nedenle Büyük İskender'in üvey ağabeyiydi. Doğduğunda Arrhidaeus olarak adlandırılan kişi, tahta çıktığında Filip adını aldı. Arrhidaeus da köken olarak bir meşru adaydı ancak zihinsel engelli olduğundan yönetmeye uygun değildi.
Arrhidaeus büyüdükçe hafif öğrenme güçlükleri olduğu anlaşılmaya başlandı. Plutarkhos, onun II. Filip'in karısı Kraliçe Olimpias tarafından hayatına yönelik bir girişim sonucu engelli hale geldiği görüşündeydi. Olimpias, oğlu İskender için olası bir rakibi pharmaka (ilaçlar/büyüler) kullanarak ortadan kaldırmak istiyordu; ancak çoğu modern otorite bu iddianın doğruluğundan şüphe duymaktadır.
İskender, Arrhidaeus'u severdi ve hem hayatını korumak hem de taht için olası bir mücadelede piyon olarak kullanılmasını önlemek amacıyla onu seferlerine götürürdü. MÖ 323'te Babil'de İskender'in ölümünden sonra, Asya'daki Makedon ordusu Arrhidaeus'u kral ilan eder; ancak o sadece bir kukla ve bir dizi güçlü generalin piyonu olarak hizmet etmek durumunda kalmıştır.

Arrhidaeus ve İskender yaklaşık aynı yaşta olmalarına rağmen, Arrhidaeus'un İskender'in II. Filip'in yerine geçmesi için alternatif bir seçim olarak hiçbir zaman bir tehlike oluşturmadığı görülmektedir. Buna rağmen, Karya'nın Pers satrapı Pixodarus, kızını İskender ile evlendirmeyi teklif ettiğinde, kral bu teklifi reddeder ve bunun yerine oğlu Arrhidaeus'u eş olarak önerir ve İskender, bu hanedanlık birliğini (İskender'in kendisinden önce Filip'in topraklarının olası bir gelecekteki varisini ortaya çıkarabilecek olan) engellemeyi ihtiyatlı bulur, bu da babasının (MÖ 337) büyük ölçüde sinirlenmesine neden olur.
Kardeşi İskender'in hükümdarlığı sırasında Arrhidaeus'un nerede olduğu mevcut kaynaklardan açıkça anlaşılamamaktadır; kesin olan şey ise o on üç yıl boyunca (MÖ 336–323) kendisine hiçbir sivil veya askeri görev verilmemiş olmasıdır.

Arrhidaeus, İskender'in MÖ 10 Haziran 323'te ölümünde Babil'deydi. Ardından bir veraset krizi çıktı. Arrhidaeus en bariz adaydı, ancak zihinsel engelli olduğu için yönetmeye uygun değildi. Ardından süvari lideri Perdikkas ve falanks komutanı Meleagros arasında bir çatışma çıktı: ilki, İskender'in hamile karısı Roksana'nın bir oğul doğurup doğurmayacağını görmek için beklemek isterken, Meleagros ise Arrhidaeus'un kral seçilmesi gerektiğini savunuyordu. Arrhidaeus'un III. Filip adıyla kral olacağı ve Roksana'nın henüz doğmamış çocuğunun erkek olması durumunda ortak hükümdar olarak ona katılacağı bir uzlaşma sağlanır. Bu olasılık gerçekten de gerçekleşir ve Roksana'nın oğlu Alexander, amcası Filip ile birlikte Makedonya tahtında ortak hükümdar olur. Filip Arrhidaeus'un hüküm süreceği, ancak yönetmeyeceği derhal kararlaştırıldı: veraset yetkisi yeni naip Perdikkas'ın olur.
Makedonya’ya Arrhidaeus’un kral seçildiği haberi ulaştığında, II. Filip'in kızı Cynane, Asya’ya gidip yeni krala kızı Evridiki'yi eş olarak sunma planı yaptı. Bu hamle, Cynane'in naibi tamamen devre dışı bırakması nedeniyle, naip için açık bir meydan okuma anlamına geliyordu. Bu evliliği engellemek isteyen Perdikkas, kardeşi Alketas’ı Cynane’i öldürmesi için gönderdi. Ancak bu cinayetin orduda yarattığı tepki o kadar büyüktü ki, naip bu evliliğe karşı çıkmaktan vazgeçmek zorunda kaldı ve evliliği kabul etti. O andan itibaren Filip Arrhidaeus, gururlu ve kararlı bir kadın olan Evridiki’nin etkisi altına girdi; Evridiki, eşinin krallığını somutlaştırmaya kararlıydı.
Arrhidaeus'un kral seçildiği haberi Makedonya'ya ulaştığında, II. Filip'in kızı Cynane, Asya'ya gitmek ve yeni krala kızı Eurydike'yi eş olarak sunmak için bir plan geliştirir. Bu hamle, Cynane'nin tamamen göz ardı ettiği naibe açık bir hakaretti ve evliliği engellemek için Perdikkas, kardeşi Alcetas'ı Cynane'yi öldürmesi için gönderir. Bu cinayetin birlikler arasında yarattığı tepki öyleydi ki, naip önerilen eşleşmeye karşı çıkmaktan vazgeçmek ve evliliği kabul etmek zorunda kalır. O andan itibaren, Filip Arrhidaeus, kocasının gücünü pekiştirmeye kararlı, gururlu ve azimli bir kadın olan gelininin etkisi altında kalacaktı.

Eurydike'nin kocasının gücünü artırma fırsatı, Diadochi'nin ilk savaşının Perdikkas'ın kaderini belirlemesi ve yeni bir düzenlemeyi zorunlu kılmasıyla ortaya çıkar. MÖ 321'de Suriye'deki Triparadisos'ta bir taksim anlaşması yapılır. Eurydike, ilk belirlenen iki naip olan Peithon ve (kocasının adaşı olan) Arrhidaeus'un görevden alınmasını sağlayacak kadar ustaca hareket eder, ancak konumu çok güçlü olan Antipatros'un emellerini engellemekte güçsüz kalır ve Antipatros yeni naip olarak atanır; Filip Arrhidaeus ve Eurydike, Antipatros'u Makedonya'ya kadar takip etmek zorunda kalırlar.
Naip, ertesi yıl doğal nedenlerden ölür ve halefi olarak oğlu Kassandros'u değil, arkadaşı ve teğmeni Poliperhon'u atar. Kassandros'un babasının kararını kabul etmemesi, Eurydike'nin Filip'i naibin kontrolünden kurtarmak için bir kez daha bir şans gördüğü İkinci Diadochi Savaşı'nı tetikler.
MÖ 317'de Kassandros'un Poliperhon'u Makedonya'dan kovmasıyla bir fırsat doğar. Eurydike derhal Kassandros ile ittifak kurar ve kocasını onu yeni naip olarak atamaya ikna eder. Kassandros, Yunanistan'da sefere çıktığında ülkenin tam kontrolünü ona bırakarak karşılık verir.

Aynı yıl (MÖ 317), Poliperhon ve Olimpias, kuzeni Epir Kralı Aeacides ile ittifak kurarak Makedonya'yı işgal eder. Makedon birlikleri, İskender'in annesi Olimpias'a karşı savaşmayı reddeder. Filip ve Eurydike'nin kaçmaktan başka çaresi kalmaz, ancak Amfipolis'te yakalanıp hapse atılırlar.
Kısa süre sonra Filip'in hayatta kalmasının çok tehlikeli olduğu anlaşılır, çünkü Olimpias'ın birçok düşmanı onu kendisine karşı kullanışlı bir araç olarak görmektedir. Onu idam ettirir, karısı ise intihar etmeye zorlanır.

III. Kleopatra (Grekçe: Κλεοπάτρα; MÖ y. 160 - MÖ 101) Mısır kraliçesidir. İlk önce annesi II. Kleopatra ve kocası VIII. Ptolemaios ile birlikte MÖ 142-131 ve ardından MÖ 127-116 yılları arasında hüküm sürmüştür. Daha sonra oğulları IX. Ptolemaios ve X. Ptolemaios ile birlikte MÖ 116-101 yılları arasında hüküm sürmüştür.
Kleopatra III, kocası VIII. Ptolemaios veya oğlu X. Ptolemaios ile ilişkilendirilirken Kleopatra Euergetis (Εὐεργέτις) olarak da biliniyordu. En büyük oğlu IX. Ptolemaios ile ilişkilendirilirken Kleopatra Filometor Soteira (Φιλομήτωρ Σώτειρα) olarak da biliniyor. Strabon'a göre, oğlu X. Ptolemaios ile ilişkilendirilirken bazen Kokke (Κόκκη) olarak da biliniyordu.

III. Kleopatra'nın amcası VIII. Ptolemaios, MÖ 170'ten MÖ 164'e kadar ailesiyle birlikte hüküm sürmüş ve bu noktada Kleopatra II ve Ptolemy VI'yı kovmuştur. Ancak kısa süre sonra MÖ 163'te tahttan çekilmek zorunda kalmıştır.
III. Kleopatra'nın ailesi tahta geri döndü ve MÖ 145'e kadar yaklaşık 20 yıl iktidarda kalmıştır. III. Kleopatra, MÖ 160 ile 155 yılları arasında doğmuştur. Ptolemaios Eupator, Kleopatra Thea, Ptolemaios VII Neos Philopator ve muhtemelen Berenice'in kız kardeşidir. 
VI. Ptolemaios, MÖ 145 yılında Oinoparas'ta I. Aleksandros'a karşı yapılan savaşta atından düşerek aldığı yaralar sonucu ölmüştür. III. Kleopatra'nın amcası VIII. Ptolemaios tekrar Mısır Kralı olmuştur. 

VIII. Ptolemaios, MÖ 145'te ilk olarak III. Kleopatra'nın annesi II. Kleopatra ile arkasından MÖ 139 civarında III. Kleopatra ile evlenmiştir.
II. Kleopatra, MÖ 132 civarında VIII. Ptolemaios'a isyan etmiş ve III. Kleopatra, MÖ 130'da kocasıyla birlikte Kıbrıs'a kaçmış, ancak MÖ 127'de İskenderiye'ye geri dönebilmiştir. MÖ 124 civarında III. Kleopatra ve kocası, annesi II. Kleopatra II tarafından ortak hükümdar olarak tekrar bir araya getirildiler.

MÖ 116'da VIII. Ptolemaios'un ölümünden sonra III. Kleopatra, annesi II. Kleopatra ve oğlu IX. Ptolemaios ile birlikte ülkeyi yönetmiştir. Annesi aynı yılın sonlarında veya ertesi yılın başlarında (MÖ 115) ölmüştür.
III. Kleopatra, MÖ 107'de IX. Ptolemaios'u İskenderiye'den kovmuş ve yerine ikinci oğlu X. Ptolemaios'u ortak naip olarak atamıştır. 6 yıllık ortak yönetimden sonra X. Ptolemaios, annesi III. Kleopatra'yı MÖ 101'de öldürmüştür. III. Kleopatra'nın yerine, muhtemelen III. Kleopatra'nın torunu olan eşi III. Berenice ile ortak yönetimde olan X. Ptolemaios geçmiştir.

III. Kleopatra ve VIII. Ptolemaios MÖ 142 veya 141'de evlenmişler ve beş çocukları olmuştur:

III. Mithridatis Antiohos Epifanis, Kommagene Kralı olarak görev yapan bir prenstir.

III. Mithridatis, II. Mithridatis'in oğlu ve halefiydi. Kendisi İranlı ve Yunan kökenliydi.
III. Mithridatis, MÖ 30'dan bir süre sonra, Media Atropatene'li I. Artavasdes'in kızı olan Medya Atropatena Prensesi olan baba tarafından kuzeni Iotapa ile evlenmişti.
Iotapa'nın III. Mithridatis'e III. Antiohos adında bir oğlu ve her ikisinin de Iotapa adında iki kızı vardı. Iotapa adlı bir kız Suriye'nin Emesa Kralı II. Sampsiceramus ile evlendi ve bir başka Iotapa daha sonra evlendi ve kardeşi III. Antiohos ile birlikte hüküm sürdü.
III. Mithridatis'in babası MÖ 20'de ölünce babasının yerine geçti. MÖ 20 – MÖ 12 yılları arasında kral olarak hüküm sürdü. Hayatı ve hükümdarlığı hakkında çok az şey biliniyor. MÖ 12 yılında ölünce III. Antiohos  kral oldu.

Özel

Genel
Babaie, Sussan; Grigor, Talinn (2015). Persian Kingship and Architecture: Strategies of Power in Iran from the Achaemenids to the Pahlavis. I.B.Tauris. ss. 1-288. ISBN 9780857734778. 
Erskine, Andrew; Llewellyn-Jones, Lloyd; Wallace, Shane (2017). The Hellenistic Court: Monarchic Power and Elite Society from Alexander to Cleopatra. The Classical Press of Wales. ISBN 978-1910589625. 
Garsoian, Nina (2005). "Tigran II".  Yarshater, Ehsan (Ed.). Encyclopædia Iranica, Online Edition (İngilizce). Encyclopædia Iranica Foundation. 
Marciak, Michał (2017). Sophene, Gordyene, and Adiabene: Three Regna Minora of Northern Mesopotamia Between East and West. BRILL. ISBN 9789004350724. 
Sartre, Maurice (2005). The Middle East Under Rome. Harvard University Press. ISBN 9780674016835.

III. Ptolemaios (Yunanca: Πτολεμαῖος Εὐεργέτης Ptolemaios Euergetes "Hayırsever Ptolemaios"; MÖ 280 - Kasım / Aralık 222) MÖ 246'dan 222'ye kadar Mısır'daki Ptolemaios hanedanının üçüncü firavunuydu. Ptolemaios Krallığındaki hükümdarlığı sırasında gücünün zirvesine ulaştı.
III. Ptolemaios, II. Ptolemaios'un ilk karısı I. Arsinoe'den olan en büyük oğludur. III. Ptolemaios gençken annesinin II. Ptolemaios'a karşı komplo suçlamasıyla sürgüne gönderilmesiyle ardıllıktan çıkarıldı. MÖ 250'lerin sonlarında tahtın vârisi olarak restore edildi ve MÖ 246'da sorunsuz bir şekilde babasının yerine geçti. Ptolemaios, halefiyetinde, Sirenayka kraliçesi II. Berenike ile evlendi ve böylece topraklarını Ptolemaios krallığına getirdi. Üçüncü Suriye Savaşı'nda (MÖ 246-241), III. Ptolemaios, Seleukos İmparatorluğu'nu işgal etti ve neredeyse tam bir zafer kazandı, ancak Mısır'daki bir ayaklanma sonucu kampanyayı terk etmek zorunda kaldı. Bu isyanın ardından, Ptolemaios, MÖ 238 Canopus kararnamesinde kodlanan ve hanedanın geri kalanı için Mısır'da Ptolemaios iktidarı için bir eğilim oluşturan Mısırlı rahip seçkinleriyle daha yakın bir bağ kurdu. Ege'de Ptolemaios, filosu MÖ 245 civarında Andros Muharebesi'nde Antigonos Hanedanı tarafından mağlup edildiğinde büyük bir gerileme yaşadı, ancak saltanatının geri kalanında Yunanistan anakarasındaki rakiplerine mali destek sunmaya devam etti. Ölümünde, Ptolemaios'un yerine en büyük oğlu IV. Ptolemaios geçti.

III. Ptolemaios, II. Ptolemaios'un en büyük oğlu ve ilk karısı, Trakya Kralı Lisimahos'un kızı I. Arsinoe olarak MÖ 280 civarında doğdu. Babası MÖ 284'te Mısır'ın eş naibi ve MÖ 282'de tek hükümdar oldu. MÖ 279 civarında, Lisimahos'un krallığının çöküşü, II. Ptolemaios'un Lisimahos ile evli olan kız kardeşi II. Arsinoe'nin Mısır'a geri dönmesine yol açtı.
I. Arsinoe ve II. Arsinoe arasında hızla bir çatışma çıktı. MÖ 275'ten bir süre sonra, I. Arsinoe komplo ile suçlandı ve Coptos'a sürüldü. Ptolemaios, II. Arsinoe ile evlendiğinde (muhtemelen MÖ 273/2'de), bu çatışmadaki zaferi tamamlandı. I. Arsinoe'nin çocukları olarak, III. Ptolemaios ve iki kardeşi, annelerinin düşüşünden sonra ardıllıktan çıkarılmış gibi görünüyor. Bu siyasi arka plan, III. Ptolemaios'un Mısır yerine neden Thera'da büyütüldüğünü açıklayabilir. III. Ptolemaios yetiştirilecek olan görünmesinin nedeni bu siyasi arka plan açıklayabilir. Ptolemaios'un eğitmenleri arasında, daha sonra İskenderiye Kütüphanesi'nin başkanı olan şair ve bilge Rodos Apollonius da vardı.
MÖ 267'den itibaren, Ptolemaios "Oğul" olarak bilinen bir figür, II. Ptolemaios ile birlikte hüküm sürüyordu. Chremonidean savaşında (MÖ 267-261) deniz kuvvetlerine liderlik etti, ancak MÖ 259'da İkinci Suriye Savaşı'nın başında isyan etti ve eş-naiplikten çıkarıldı. Bazı bilim adamları bu kişiyi III. Ptolemaios ile tanımladılar. Aslında bu pek olası görünmüyor çünkü III. Ptolemaios muhtemelen 260'larda güçlere liderlik etmek için çok gençti ve MÖ 259'da babasından isyan etmiş olsaydı beklenebilecek olumsuz sonuçların hiçbirine maruz kalmamış gibi görünüyordu. Chris Bennett, Ptolemaios'un "Oğul" un Lisimahos tarafından II. Arsinoe'nin oğlu olduğunu iddia etti. İsyan sırasında II. Ptolemaios, I. Arsinoe'nin çocuklarını ölümünden sonra II. Arsinoe tarafından evlat edinerek meşrulaştırdı.
MÖ 250'lerin sonlarında, II. Ptolemaios, III. Ptolemaios'un Kirene Kralı Magas'ın tek çocuğu olan Berenike'ye nişanlanmasını düzenledi. Bu evlilik için III. Ptolemaios'u bekletme kararı, bu zamana kadar, varis olduğunu gösteriyor. Babasının ölümü üzerine III. Ptolemaios, tahtını MÖ 28 Ocak 246'da alarak sorunsuz bir şekilde yerine geçti.

Kirene, Mısır dışındaki ilk Ptolemaik topraklardı, ancak Magas, II. Ptolemaios'a isyan etmiş ve MÖ 276'da kendisini Sirenayka kralı ilan etmişti. III. Ptolemaios'un Berenike'ye yukarıda bahsedilen angajmanı, Magas'ın ölümünden sonra Mısır ve Kirene'nin yeniden birleşmesine yol açmayı amaçlıyordu. Ancak, Magas MÖ 250'de öldüğünde, Berenike'nin annesi Apame anlaşmayı yerine getirmeyi reddetti ve bunun yerine Antigonos prensi Demetrius'u Kirene'ye Berenike ile evlenmesi için davet etti. Apame'nin yardımıyla Demetrius şehrin kontrolünü ele geçirdi, ancak Berenike tarafından öldürüldü. Ecdelus ve Demophanes adlı iki Sirenalı liderliğindeki cumhuriyetçi bir hükûmet, Kirene'yi dört yıl boyunca kontrol etti.
Ancak III. Ptolemaios'un MÖ 246'da tahta çıkmasıyla, III. Ptolemaios ve Berenike'nin düğünü gerçekten gerçekleşmiş gibi görünüyor. Ptolemaios'un Kirene üzerindeki otoritesi zorla yeniden onaylandı. Hanedan çiftinden sonra Ptolemais ve Berenike (modern Tolmeita ve Bingazi) adlı iki yeni liman kenti kuruldu. Sirenayka şehirleri, şehirlerin siyasi özerklik arzusunu Ptolemaios'un kontrol arzusuna karşı dengelemenin bir yolu olarak kral tarafından yönetilen bir Lig'de birleştirildi.

Temmuz 246'da Seleukos İmparatorluğu kralı II. Antiohos aniden öldü. İlk karısı I. Laodiki'den, Antiohos'un MÖ 246'da yaklaşık 19 yaşında bir oğlu (II. Seleukos) oldu. Ancak, MÖ 253'te Laodiki'yi reddetmeyi ve III. Ptolemaios'un en büyük kız kardeşi Berenike Phernophorus ile evlenmeyi kabul etti. MÖ 246'da hala bebek olan Antiohos adında başka bir oğlu oldu. II. Antiohos'un ölümünden hemen sonra bir ardıl anlaşmazlık çıktı. III. Ptolemaios, kız kardeşi ve oğlunu desteklemek için Suriye'yi hızla işgal ederek Üçüncü Suriye Savaşı'nın (Laodikean Savaşı olarak da bilinir) başlangıcını işaret etti.
III. Ptolemaios'un kendisi tarafından yazılan bu savaşın ilk aşamasının bir hesabı, Gurob papirüsünde korunmaktadır. Savaşın başlangıcında, Laodiki ve Seleukos Batı Küçük Asya'da, Berenike Phernophorus ise Antakya'da bulunuyordu. İkincisi, Laodiki'nin Suriye'ye girmesini önlemek için hızla Kilikya'nın kontrolünü ele geçirdi. Bu arada III. Ptolemaios, Levanten kıyıları boyunca minimum direnişle karşılaştı. Seleucia ve Antakya şehirleri sonbaharın sonlarına doğru kavga etmeden teslim oldu. Antioch'ta, III. Ptolemaios, Berenike ile bir sonraki hareketlerini bizzat planlamak için kraliyet sarayına gitti, ancak kendisi ve küçük oğlunun öldürüldüğünü keşfetti.
Bu gerileme karşısında yenilgiyi kabul yerine, III. Ptolemaios yenilgiyi kabul etmek yerine, Suriye üzerinden MÖ 246'nın sonunda veya 245'in başında Babil'i fethetti ve Mezopotamya'ya devam etti. Bu başarının ışığında, III. Ptolemaios, Asya'nın 'Büyük Kralı' olarak taçlandırılmış olabilir. MÖ 245'in başlarında, Ptolemaios, Fırat'ın 'diğer tarafında' bir bölge valisi kurdu ve bölgeyi kalıcı olarak Ptolemaios krallığına dahil etme niyetini gösterdi.

Mısır İsyanı (MÖ 245)

Ancak bu noktada Ptolemy, Mısır'da bir isyanın patlak verdiğini ve onu bastırmak için eve dönmek zorunda kaldığını fark etti. MÖ 245 yılının Temmuz ayına gelindiğinde Seleukoslar Mezopotamya'yı yeniden ele geçirdiler. Mısır isyanı, gelecek yüzyılda Mısır'ı rahatsız edecek bir dizi yerli Mısır ayaklanmasının ilki olarak önemlidir. Bu isyanın bir nedeni, III. Ptolemaios'un Suriye'deki savaşının Mısır halkına yüklediği ağır vergi yükleriydi. Dahası, papirüs kayıtları, Nil Nehri'nin sular altında kalmasının MÖ 245'te başarısızlıkla sonuçlandığını ve kıtlığa neden olduğunu gösteriyor. İklim temsili çalışmaları, bunun MÖ 247'de meydana gelen volkanik bir patlamadan kaynaklanan o zamanki muson modelindeki değişikliklerden kaynaklandığını öne sürüyor.
Mısır'a döndükten ve isyanın bastırılmasından sonra, III. Ptolemaios kendisini hem Mısır hem de Yunan kültürel bağlamlarında muzaffer bir kral olarak sunmaya çalıştı. Adulis'te yazılan 'OGIS 54' gibi resmi propaganda, Ptolemy'nin fetihlerini büyük ölçüde abarttı ve fetihleri arasında Baktriya'nın bile olduğunu iddia etti. MÖ 243'teki yeni yılda, Ptolemaios, Seleukos topraklarında bulunan heykellerin Mısır'a restorasyonu onuruna , Theoi Euergetai (Hayırsever Tanrıları) olarak tapılmak üzere kendisini ve karısını Ptolemaios devlet kültüne dahil etti. Persler tarafından ele geçirildi.

Savaşın sonu
Ege'de bu savaşın ikinci cephesi de olabilir. görünüşte II. Ptolemaios'un gayri meşru oğlu ve III. Ptolemaios'un üvey kardeşi olan general Ptolemaios Andromachou, Efes'i MÖ 246'da Seleukoslardan ele geçirdi. MÖ 245 civarında belirsiz bir tarihte, Andros'ta Makedon Kralı II. Antigonos'a karşı Ptolemaios kuvvetlerinin yenildiği bir deniz savaşı yaptı. Daha sonra, Maronya ve Aenus'un MÖ 243'ten itibaren Ptolemaios kontrolü altında olduğu Trakya istilasına öncülük ettiği anlaşılıyor. Daha sonra Efes'te kontrolü altındaki Trakyalı askerler tarafından öldürüldü.
Savaştan bilinen diğer tek eylem, MÖ 242'de Şam yakınlarındaki bazı çatışmalardır. Bundan kısa bir süre sonra, MÖ 241'de Ptolemaios, Küçük Asya ve Kuzey Suriye'de fethedilen tüm toprakları koruyarak Seleukoslar ile barış yaptı. Trakya'daki Maroneia'dan Libya'daki Syrtis'e kadar neredeyse tüm Akdeniz kıyıları artık Ptolemaios'un kontrolü altındaydı. En önemli satın almalardan biri, kaybı Seleukoslar için önemli bir ekonomik ve lojistik gerileme olan Antakya limanı Seleucia Pieria idi.

Küçük Asya ve Seleukoslar
Üçüncü Suriye Savaşı'nın sona ermesi, Seleukos topraklarındaki askeri müdahalenin sonunu işaret etti, ancak III. Ptolemaios, II. Seleukos'un muhaliflerine gizli mali yardım sunmaya devam etti.
Bu, MÖ 241'den itibaren, erkek kardeşine karşı isyan eden ve Küçük Asya'da kendi ayrı krallığını kuran II. Seleukos'un küçük kardeşi Antiochus Hierax'ı içeriyordu.
III. Ptolemaios, yalnızca bir grup Galat paralı askerinin ona isyan etmesi  ancak Seleukos ile olan çatışması boyunca onu daha zımnen desteklemiş olması durumunda onu desteklemek için askeri kuvvetler gönderdi. Bu iç çatışmadan kuzeybatı Küçük Asya'daki topraklarını genişletmek için yararlanan Pergamon hanedanı I. Attalos'a da benzer bir destek sundu. Seleukos generali Achaeus, Attalus'a kaybedilen Küçük Asya topraklarını yeniden ele geçirmek için MÖ 223 yılında gönderildiğinde, III. Ptolemaios oğlu Magas'ı Attalus'a yardım etmek için askeri bir güçle gönderdi, ancak Attalus'un yenilgisini engelleyemedi.

Anakara Yunanistan 

IV. Aleksandros (Grekçe: Ἀλέξανδρος; Aleksandros) (MÖ 323/322– MÖ 309) Büyük İskender'in Roksane'den olan oğlu. İskender'in ölümünden sonra ardıllarının hakimiyet mücadelesi sırasında annesi Roksana ile birlikte Makedonya'da öldürülmüştür.

IV. Aleksander, Makedon Yunanı olan Büyük İskender ve İskender'in eşi Soğdyalı Roksana'nın oğluydu. IV. Aleksander, II. Philip'in torunuydu. Roksana, 11 Haziran MÖ 323'teki İskender'in ölümü sırasında hamile olduğundan ve bebeğin cinsiyeti henüz bilinmemesi sebebiyle, Makedon ordusunda tahta ilk kimin geleceğine dair bir anlaşmazlık çıktı. Hoplitler, Büyük İskender'in yarı kardeşi III. Philip'i desteklerken, seçkin yoldaş süvari birliğinin komutanı olan chiliarch Perdikkas, Roksana'nın çocuğunun erkek olacağı umuduyla beklemeleri için onları ikna etti. Böylece Perdikkaas'ın naip olarak imparatorluğu yöneteceği ve Philip'in yalnızca sembolik bir hükümdar olarak hüküm süreceği, ancak gerçek anlamda bir gücü olmayacağı konusunda uzlaşmaya varıldı. Böylece doğacak olan çocuğun erkek olması koşulunda kral olacağı kararlaştırıldı. IV. Aleksander, MÖ 323'ün sonlarında ya da MÖ 322'nin başlarında doğdu.

Zorlu bir naiplik, Mısır'da askeri başarısızlık ve orduda isyanın ardından Perdikkas, MÖ 321/320 Mayıs ya da Haziran aylarında üst düzey subayları (Argyraspides) tarafından suikasta uğradı (Antik Yunan tarihçiDiodorus'un kronolojisindeki sorunlar sebebiyle yıl kesin olarak bilinmemektedir). Bunun ardından Antipatros, Triparadisus Anlaşması ile yeni naip olarak atandı. Roksana'yı ve iki kralı Makedonya'ya götürdü ve İskender'in İmparatorluğu'nu yönetme iddiasından vazgeçerek, Mısır ve Asya'daki eski eyaletleri satrapların kontrolüne bıraktı. Antipatros, MÖ 319'da öldüğünde, halefi olarak oğlu Kassandros yerine, II. Philip ve Büyük İskender'in emrinde görev yapmış Makedon generali Poliperhon'u bıraktı.

Kassandros, I. Ptolemaios, Antigonus ve kral Philip Arrhidaeus'un hırslı eşi Eurydice ile ittifak kurarak naipliğe karşı savaş ilan etti. Poliperhon ise Eumenes ve Büyük İskender'in annesi Olimpias ile müttefikti.
Polyperchon ilkin başarılı olup Grek kentlerini kontrol altına almayı başarsa da, filosu MÖ 318'de Antigonus tarafından yok edildi. Savaştan sonra Kassandros, Makedonya'nın tam kontrolünü ele geçirince Poliperhon, Roksana ve genç İskender'in ardından, Epirus'a kaçmak zorunda kaldı. Birkaç ay sonra Olimpias, akrabası Epiruslu Aeacides'i Poliperhon ile birlikte Makedonya'yı işgal etmeye ikna etmeyi başardı. Olimpias sahaya çıktığında, Eurydice'nin ordusu İskender'in annesiyle savaşmayı reddederek Olimpias'ın tarafına geçti, ardından Poliperhon ve Aeacides Makedonya'yı yeniden ele geçirdi. Philip ve Eurydice yakalanarak 25 Aralık MÖ 317'de idam edildi ve IV. Aleksander kral olurken, Olimpias naip olarak kontrolü fiilen elinde tuttu.
Kassandros, ertesi yıl MÖ 316'da geri dönerek Makedonya'yı yeniden ilhak etti. Olimpias hemen idam edilirken, kral ve annesi ise Amphipolis kalesinde Glaucias'ın gözetimi altında esir alındı. MÖ 311'de Kassandros, Antigonus, Ptolemaios ve Lisimahos arasındaki barış Üçüncü Diadoch Savaşı'nı bitirdi ve bir barış antlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre, o sıralarda 13 yaşında olan IV. Aleksander, taht yaşına geldiğinde Kassandros'un yerine geçecek ve o zamana kadar Kassandros vekalet edecekti. Lysimakhos Trakya'da, Ptolemaios Mısır'da hüküm sürecekti. Seleukos bu antlaşmanın dışında kalınakla birlikte, o da Suriye, Fenike ve Karia'yı almıştı.

Antlaşmanın ardından, Argead Hanedanının savunucuları IV. Aleksandros'un artık tam yetki kullanması gerektiğini ve bir naibin artık gerekli olmadığını ilan etmeye başladılar, zira neredeyse 14 yaşına gelmişti ve bu yaşta bir Makedon soylusu saray uşağı olabiliyordu. Bunun ardından Kassandros, varisi ortadan kaldırarak tahtı alabileceğini ve sağlamlaştırabileceğini düşünerek, Makedonyalı Glaucias'a 14 yaşındaki IV. Aleksandros ile annesi Roksane'yi öldürmesi için emir verdi. Böylece MÖ 311 ya da 309'da Aleksandros ve annesi zehirletilerek öldürüldü.

Smith, William (editor); Dictionary of Greek and Roman Biography and Mythology, "Alexander IV", Boston, (1867).

Livius.org: IV. Aleksandros
Wiki Classical Dictionary: IV. Aleksandros

IV. Antiohos Epifanis (Yunanca, Ἀντίοχος Δ΄ ὁ Ἐπιφανής; MÖ 215-164 c.) Seleukos İmparatorluğu'nun M.Ö. 175-164 döneminde kralıydı. Ölene kadar krallığı devam etti. III. Antiohos'un oğullarından birisiydi. Asıl adı Mithradatēs idi (Mithridatēs isminin bir versiyonu). Tahta geçtikten sonra Antiohos ismini kendisi için benimsedi. IV. Antiohos'un zamanında yaşanan en önemli olaylardan birisi, Mısır'ı neredeyse ele geçirmesidir. Ancak Mısır'ı fethedemedi. Bu teşebbüs, Ptolemaioslarla Seleukosların arasında bir çatışma sürecini doğurdu. Onun döneminde yaşanan önemli diğer bir olay İsrailoğulları tarafından başlatılan Makkabi Ayaklanması'dır. Bu ayaklanmanın temel sebebi, IV. Antiohos'un, Makkabileri zorla inançlarını terk edip onun inançlarına uymaya ve her bakımdan onu efendileri olarak kabul etmeye zorlamasıdır. Bu vakânın İsrailoğullarının bakış açısından bir hikâyesi, Makkabiler kitaplarında anlatılmaktadır.
IV. Antiohos'tan önce hiçbir Seleukos kralı kendisini tanrılaştırmaya teşebbüs etmemişti. İlk defa IV. Antiohos'un kendisini tanrılaştırmasının en bilinen kanıtı, zamanında basılan sikkelerin üzerine kendisi hakkında "Tanrı'nın tecellisi" yazdırmasıdır (Yunanca, Θεὸς Ἐπιφανής). O, Mısır'ı muharebede mağlup ettikten sonra kendisine Nikēphoros (Νικηφόρος), yani "muzaffer" unvanı verildi. Benmerkezci tutumu ve kaprisleri yüzünden, kendi dönemindeki kimileri tarafından, ismi üzerinde yapılan bir harf oyunuyla kendisine Epimanēs (Kaçık Adam) lâkabı takılmıştır.

Yıkımın iğrençliği
2. Makabeler
Yedi oğlu olan kadın

IV. Ptolemaios Filopator (Yunanca: Πτολεμαῖος Φιλοπάτωρ Ptolemaĩos Philopátōr "Ptolemy, babasının sevdiği"; Mayıs / Haziran 244 - Temmuz / Ağustos 204 MÖ), III. Ptolemaios ve II. Berenike'nin oğlu, MÖ 221'den 204'e kadar Ptolemaik Mısır'ın dördüncü Firavunuydu.
Ptolemaios'un tahta çıkışına, kraliyet hükûmetinin kontrolünü büyük ölçüde saraylıları Sosibius ve Agathocles'in elinde bırakan Ptolemaios kraliyet ailesinin geniş kapsamlı bir tasfiyesi eşlik etti. Saltanatı, tüm Helenistik Çağ'ın en büyük savaşlarından biri olan Raphia Muharebesi'nde Ptolemaik zaferle sonuçlanan Seleukos İmparatorluğu ile Dördüncü Suriye Savaşı (MÖ 219-217) ile işaretlendi. Hükümdarlığının son yıllarında, ülkenin güney kısmının kontrolü isyancı Firavun Hugronafor'a kaybetti. IV. Ptolemaios, MÖ 204'te gizemli koşullarda öldü ve Sosibius ve Agathocles'in naipliği altında küçük oğlu V. Ptolemaios yerine geçti.
Antik kaynaklarda Ptolemaios, lüks ve saray törenlerine hükûmet, politika ve dış ilişkilerden daha çok ilgi duyduğu için eleştirildi. Ptolemaios hanedanının düşüşü genellikle onun hükümdarlığına kadar izlenir.

IV. Ptolemaios, III. Ptolemaios'un ikinci çocuğu ve en büyük oğluydu ve babasının Mısır tahtına çıkmasından yaklaşık iki yıl sonra doğan eşi II. Berenike idi. IV. Ptolemaios'un büyük bir kız kardeşi Arsinoe III ve üç küçük erkek kardeşi, Lysimachus (adı belirsiz), Alexander ve Magas vardı, hepsi MÖ 240'larda doğdu. Tüm aile, Etolia Birliği tarafından Termos ve Delfi'de kurulan heykel grupları tarafından anılır. III.Ptolemaios döneminde, Ptolemaios krallığı, Üçüncü Suriye Savaşı (MÖ 246-241) sırasında rakip Seleukos İmparatorluğu'nu kesin bir şekilde yenerek, Yunanistan'ın Antigonos Makedonya'ya muhalefetini finanse ederek ve neredeyse tüm doğu Akdeniz sahilinin kontrolünü elinde tutarak doruk noktasına ulaştı.
Bununla birlikte, saltanat aynı zamanda MÖ 245'te Ptolemaios yönetimine karşı ilk yerli Mısır isyanıyla da işaretlendi. Batlamyus III saltanatının son yıllarda, Cleomenean Savaşı (MÖ 229-222) patlak verdi ve önemli Ptolemaik destek almasına rağmen, Spartalı III. Cleomene, Antigonos liderliğindeki bir koalisyon tarafından tamamen yenilgiye uğratıldı ve Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.

MÖ Ekim ve Aralık 222 arasında bir zaman diliminde III. Ptolemaios ölmüştür. Bunun sonucunda IV. Ptolemaios kral olarak taç giydi. Yeni kral yirmili yaşlarındaydı ve iki tanınmış aristokratın güçlü etkisi altındaydı: Sosibius ve Agathocles. Ptolemaios'un katılımıyla Sosibius, kendisine karşı çıkabilecek herkesi ortadan kaldırmak için kraliyet ailesini geniş çaplı bir şekilde tasfiye etti. IV. Ptolemaios'un amcası Lisimahus muhtemelen bu sırada öldürüldü. Ptolemaios'un annesi II. Berenike'nin, önemli askeri komuta sahip ve ordu arasında popüler olan küçük kardeşi Magas'ı desteklediğine inanılıyordu, bu yüzden Magas banyoda haşlanarak öldü. Berenike kısa bir süre sonra öldü ve zehirlendiği söyleniyor. Buna karşılık, Ptolemaios'un kız kardeşi III. Asrinoe, kral ile yakın ilişki kurdu. MÖ 220 sonlarında, Ptolemaios ablasıyla evlendi, Ptolemaios'un dedesi II. Ptolemaios tarafından başlatılan ve hanedanın geri kalanı için norm olarak kalacak olan kardeş-evlilik geleneğini yeniden canlandırdı.

III. Antiohos, MÖ 222'de Seleukos tahtını devraldı ve anında Seleukos gücünü yeniden sağlamaya ve Selevkosların Üçüncü Suriye Savaşı'nda uğradığı kayıpları tersine çevirmeye kararlı dinamik bir lider olduğunu kanıtladı. MÖ 221'de, katılımından bir yıl sonra III. Antiohos, Coele-Suriye'deki Ptolemaios topraklarını işgal etti. Bölgenin Ptolemaios valisi Theodotus tarafından reddedildi ve Media (bölge ismi) satrapı Molon'un isyanı sonucunda doğuya dönmeye zorlandı.
MÖ 219 baharında III. Antiohos, MÖ 246'dan beri Ptolemaios'un kontrolü altında olan kilit liman kenti ve 'Seleukos hanedanlığının kalbi' Seleucia Pieria'ya saldırıp ele geçirerek tekrar denedi. Bundan hemen sonra, Ptolemaik sarayında popüler olmayan Theodotus, Seleukos tarafına geçerek Coele Suriye ve Ptolemaik filosunun büyük bir bölümünü yanında getirdi. Antiohos Sur'un ve Ptolemais Akka'un teslim olmasını kabul etti, ancak Sidon ve Dora'nın uzun süren kuşatmalarında bataklığa düştü.
Bunun ortasında, İskenderiye'de, Polibios'un IV. Ptolemaios rejimine ciddi bir tehdit olarak sunduğu Spartalı III. Cleomenes liderliğinde bir isyan çıktı. III. Ptolemaios, İskenderiye'de 3.000 paralı askerle yaşayan Cleomenes'i Spartalı tahtına geri getirme sözü vermişti, ancak ölümü bu planlara son vermişti. Başlangıçta, IV. Ptolemaios ve Sosibius Cleomenes'i Magas'a karşı bir karşı olarak görerek şımarttı. Ancak Magas'ın ölümünden sonra, Ptolemaios'un ilgisi azaldı ve Sosibius, Spartalı'yı ev hapsine aldı. Batlamyus IV iken 219 MÖ Canopus, Cleomenes kurtuldu ve Sosibius karşı silahlı ayaklanma yol denedi. O ve takipçileri, içeride tutuklu bulunan adamları kurtarmak umuduyla İskenderiye'deki ana kaleye bir saldırı başlattı, ancak bu saldırı başarısız oldu ve İskenderiye halkı ayaklanma çağrılarına cevap vermedi. Cleomenes ve takipçileri daha sonra intihar etti.

Antiohos'un Coele Suriye üzerindeki kontrolünü pekiştirme çabaları MÖ 219'un geri kalanında sürdü. Kışın başında, IV. Ptolemaios ile ateşkes görüşmesi yapmak zorunda kaldı. Seleucia Pieria'da resmi barış görüşmeleri yapıldı, ancak her iki tarafta da iyi niyetle yapılmış gibi görünmüyorlardı. Antiohos, Seleucia Pieria'yı Ptolemaioslara iade etmeyi düşünmeyi reddederken, Ptolemaios, Antiohos'un Seleukos mahkemesi tarafından asi olarak kabul edilen Küçük Asya'nın fiili hükümdarı Ahaios'u parçaya bir taraf olarak tanımasını istedi.
Sosibius ve Agathocles, Ptolemaios ordusunu şekillendirmek için durdurma ateşini kullanırken, III. Antiohos yeni bir saldırıya hazırlanmak için kullandı. MÖ 218'in başlarında Antiohos, Berytus'taki Ptolemaios kuvvetlerini karada ve denizde yok etti ve Coele Suriye'nin işgalinin önünü açtı. Orada Filadelfiya'yı ele geçirdi, ancak güney Beka vadisine, Şam'a veya Sayda'ya ulaşamadı. MÖ 217'de, IV. Ptolemaios ve III. Arsinoe, Mısır ordusunu MÖ 22 Haziran 217'de Raffia Muharebesi'ndeki savaşta Antiohos ordusuyla karşılaştığı Levant'a götürdü. Bu, yakın dövüşe 150.000'den fazla askerin katıldığı Helenistik Dönem'in en büyük savaşlarından biriydi. Savaşın başlangıcında, Ptolemaios fil kuvvetleri bozguna uğradı ve Antiohos bunu at sırtında hücum ederek ve Ptolemaik sol kanadını kırarak takip etti. Polibios (genellikle Ptolemaios'a düşman), Ptolemaios'un savaşta belirleyici dönüm noktası olarak ön saflarda aniden ortaya çıkmasını temsil eder ve birliklerine, Antiohos hala kaçan Ptolemaik'i kovalarken dönen ve kaçan Seleukos ordusunun geri kalanına karşı savaşmak ve onları yenmek için ilham verir. Olanları anladığında, Antiohos'un Antakya'ya geri çekilmekten başka seçeneği kalmadı.
Savaştan sonra, Ptolemaios, Coele Suriye'deki durumu yeniden düzenlemek için çalışmaya başladı ve Sosibius'u Antiohos ile görüşmesi için gönderdi. Yaz sonunda Seleukos Suriye'yi işgal ederek Antiohos'u barış anlaşmasını kabul etmeye zorladı. IV. Ptolemaios, görünüşe göre Seleucia Pieria dışında savaşın başında tuttukları bölgeleri korudu ve muazzam miktarda altın aldı. 12 Ekim'de Ptolemaios Mısır'a döndü ve burada Raffia Kararnamesi'ni çıkaran Memfis'teki bir papaz sinoduyla zafer kutlandı. Nispeten ılımlı barış koşulları ve Ptolemaios'un saldırıya devam ederek zaferinden yararlanamaması, modern bilim adamları arasında bazı sürprizlere neden oldu; Raffia Kararnamesi, Ptolemaios'un barış yapma kararıyla ilgili olabilecek "birliklerin komutanlarının işlediği ihanete" oldukça açık olmayan bir şekilde atıfta bulunuyor.

Üçüncü Suriye Savaşı'ndan sonra, III. Antiohos hızla gücünü topladı ve diğer düşmanlara karşı başarılı seferlere öncülük etti. Muhtemelen sonuç olarak, Ptolemaios'un diğer devletlerle etkileşimlerinin tümü barışçıl ilişkileri sürdürmeye ve savaşı önlemeye odaklandı.
Yunanistan anakarasında, IV. Ptolemaios, Kleomenean Savaşı'nın bir sonucu olarak Ptolemaios III altında ciddi bir gerileme yaşayan Ptolemaios etkisini yeniden inşa etmeye çalıştı. MÖ 217'de Ptolemaios'un diplomatları, Antigonos Makedonya ile Etolia Birliği arasındaki Sosyal Savaşa son veren Naupactus Barışına aracılık etmeye yardım etti. Birinci Makedonya Savaşı'nda (MÖ 215-205) Makedonya ile Roma Cumhuriyeti arasında bir barış görüşmesi yapma girişimlerinde çok daha az başarılı oldu. Batlamyus, onların iyiliğini kazanmak için bir dizi Yunan şehrine büyük mali katkılarda bulundu. Girit Ptolemaios'daki Gortin'deki şehir surlarından sorumluydu, Rodos ve Oropus dahil olmak üzere çeşitli şehirlerde onuruna anıtlar ve kültlerle yaptığı hayırlardan dolayı onurlandırıldı.
Batıda, Ptolemaios, İkinci Pön Savaşı'nda (MÖ 218-201) birbirlerine karşı savaşan Roma Cumhuriyeti ve Kartaca ile dostane tarafsızlığını sürdürdü. MÖ 210'da Romalılardan dostane bir elçilik aldı ve açlıktan ölen populusu beslemeye yardımcı olması için bir tahıl hediyesi istedi. Ptolemaios'un bu talebe nasıl yanıt verdiği bilinmiyor. Selefleri gibi, Ptolemaios da Kral II. Hiero yönetimindeki Siraküza krallığıyla özellikle yakın ilişkiler sürdürdü. Ancak MÖ 215 yılında torunu Hieronymus'un katılımı, Ptolemaiosları Kartaca tarafında İkinci Pön Savaşı'na defalarca getirmeye çalıştığı için Ptolemaios'un koruduğu dikkatli dengeyi bozma tehdidine yol açtı. Durum, MÖ 214'te öldürülmesiyle çözüldü.

Dördüncü Suriye Savaşı'nın sona ermesinden bir süre sonra, bizzat Mısır'da isyanlar patlak verdi. Ülkenin kuzeyinde Delta'da ve ayrı ayrı Yukarı Mısır'da çatışmalar yaşandı ve burada MÖ 207-206'da Edfu'daki Horus Tapınağı inşaat çalışmalarının kesintiye uğramasına neden oldu. Bu isyanların nedenleri belirsizdir. Helenistik tarihçi Polibios, bunların Ptolemaios'un Dördüncü Suriye Savaşı sırasında Mısırlıları silahlandırma kararının doğal bir sonucu olduğunu savundu. Günther Hölbl, isyancıların Mısır tapınaklarına saldırmasının, bu savaşı finanse etmek için gerekli olan ağır vergilendirmeden daha da kötüleşen "sosyal adaletsizlikten esinlenen alt sı

IV. Seleukos Philopator (Eski Yunanca: Σέλευκος Δ΄ Φιλοπάτωρ), (d. MÖ 218 - ö. MÖ 175), Unvanı Philopator (Yunanca: Φιλοπάτωρ - "Baba seven"). MÖ 187 – MÖ 175 döneminde Helenistik Seleukos İmparatorluğu'nun hükümdarıydı.
Babası III. Antiohos, annesi ise Pontus Kralı II. Mithridatis'in kızı Laodiki'dir. MÖ 193'te abisi ve taht varisi Antiokhos ölünce yeni taht varisi olarak abisinin dul karısı ve öz kız kardeşi Laodice ile evlendi. Trakya ve Batı Asya'da Selevkos ordusunda önemli görevler aldı. Romalılar karşısında MÖ 190 yılında yaşanan Magnesia Muharebesi'nde ağır mağlubiyet alınmasının ardından yapılan Apamea Antlaşması uyarınca ağır tazminat ödenmesinden dolayı babası III. Antiohos'un doğuya düzenlediği sefer esnasında 187 yılında ölünce Selevkos tahtına geçti.
Seleukos Philopator tahta geçtiğinde Apamea Antlaşmasının ağır şartlarını içeren savaş tazminatını toplamak gibi zor bir durumla karşılaşmıştı. Bu amaçla vekili Heliodorus'u Kudüs'teki Yahudi mabedindeki zenginlikleri almakla görevlendirdi. Ancak İncil'de anlatıldığı üzere meleklerin yardımıyla  mabeddeki hazinenin yağmalanması mucizevi bir şekilde önlenebilmiştir. Hükümdarlığında bazı diplomatik ilişkiler kurmaya çalıştı. Bu amaçla kızı Laodice'yi MÖ 178/177'de  Makedonya Kralı Perseus ile evlendirdi.
3 Eylül 175'te vekili Heliodorus tarafından öldürüldü. Heliodorus kendini kral etse de IV. Antiokhos Epiphanēs düzeni sağlayarak Selevkos tahtına geçti.

IX. Antiokhos Kyzikenos (Yunanca, Αντίοχος Θ΄ Κυζικηνός) Yunan Seleukos krallığı hükümdarı.

Kleopatra Thea ile VII. Antiokhos Sidetes'in oğulları olan Antiokhos'u, Partlara esir olup Partya'ya götürülen VII. Antiokhos Sidetes (MÖ 129'da orada ölünce) annesi onu (modern Erdek yakınlarında bulunan) antik Kyzikos kentine göndermiştir. Burada Kyzikenos takma adını almıştır.
II. Dimitius Niketor MÖ 116'da ölünce kraliçe ve Dimitrius'un eşi olan Kleopatra Thea oğlu IX. Antiokhos Kyzikenos'u Antakya'ya geri çağırdı. Ama zamanda Kleopatra Thea II. Dimitrius'dan olan oğlu (IX. Antıochos'un üvey kardeşi/kuzeni olan) VIII. Antiohos Gripus'u tahta çıkarmıştı. Kleopatra Thea Cyzikos'dan getirttiği IX. Antiochos Kyzikenos'u da tahta çıkartıp anne-bir-baba-ayrı iki oğlunun ortak Seleceus kralı olmalarını amil oldu. Bunun sonucunda Suriye iki kuzen/üvey kardeş arasında paylaşıldı. IX. Antıochos Suriye'nin güney kısmını ve VIII. Antiohos Gripus Suriye'nin kuzey taraflarını ve Kilikya'yı yönetime koyuldular.
MÖ. 115'te IX. Antiochos Kyzikenos IV. Kleopatra ile ikinci bir evlilik yaptı. IV. Kleopatra Mısır kralı IX. Ptolemaios Latiros'un kız kardeşi/karısı idi. İkisi ortak olarak Mısır'da hükümdarlık yapmakta idiler. Ama anneleri ülkeyi kendisinin fiilen yönetebilmesi için baskı ile kocası/kardeşinin IV. Kleopatara'yı boşayıp bir diğer kız kardeşi olan Kleopatra Selene ile evlenmesine sebep oldu. IV. Kleopatra yanında bir ordu ile Mısır'dan Kıbrıs'a kaçtı. Orada IX. Antiochos Kyzikenos ile evlilik yaptı ve onun emrine Mısır'dan getirdiği orduyu verdi. Bu ordu ile Seleuceus Krallığı'nda bir iç savaş başladı.
IX. Antiochos Kyzikenos yeni karısının verdiği ordu ile kendisi ile ortak krallık yapan VIII. Antiohos Gripus'un aleyhine bir askeri kampanya başlattı. IX. Antiochos Kyzikenos Suriye'nin kuzeyini de eline geçirmeye amaçlı idi. Bu amacına kısmen ulaştı ve MÖ 113'te krallık başkenti olan Antakya'yı eline geçirdi. Fakat VIII. Antiohos Gripus Kilikya'yı elinde tutmayı başardı. MÖ 112'de yazında VIII. Antiohos Gripus bir karşı saldırıya geçti ve Antakya'yı eline geçirdi. Gripus'un Mısırlı karısı olan Tyrfaena IV. Kleopatra'nın kız kardeşi idi ve kız kardeşinin ölmesini istemekteydi. Kocası Gripus'un buna itirazlarını dinlemeden bir askerî birlik gönderip Antakya'nın hemen yakınında bulunan (modern Harbiye, Defne'deki) tanrıça Dafni tapınağında sığınak kısmına çekilmiş olan IV. Kleopatra'nın dramatik olarak öldürülmesini sağladı. (Sonradan IX. Antiochos Kyzikenos bunun intikamını almak için Tryfaena'yı öldürtmüştür.) Her iki kardeş de değişik Mısır Ptolemaios hükümdarlarından destek almaya başlamışlardır.
MÖ 111/110'da IX. Antiochos Kyzikenos Antakya'yı tekrar geri aldı. Fakat MÖ 110/109'de Antakya'yı VIII. Antiohos Gripus tekrar eline geçirdi.
MÖ 113'un başında Yehudiye Krallığı kralı Hurkanus Samarya'ya büyük bir askeri sefer düzenledi. Hurkanus, Samarilerin Gerizim Daği üzerinde bulunan en kutsal saydıkları tapınağı kuşatma altına aldı; ama bu kuşatma başarılı olmadı. Ama kuşatmayı devam ettirerek Yehudiya Kralı bu kuşatmanın komutasını oğulları Antigonus ve Aristobulus'un kontrolüne bıraktı. Yardım isteyen Samirilere IX. Antiokus Kizikenos 6000 kişilik bir birlik gönderdi. Uzun ve zor geçen kuşatmaya rağmen Hurkanus geri adım atmadı ve en nihayetinde bu tapınağı eline geçirdi ve Yehudiya Kralı bu tapınağı yıktırdı. IX. Antiochos Kyzikenos'un Samarilere gönderdiği destek askerî birlik de de yenildi. Sonunda Hurkanus tarafından Samarya fethedildi ve Samiriler köleleştirildi. Yehudiye Krallığı'nın bu mütecaviz davranışına karşı IX. Antıochos Kyzikenos'un daha fazla destek sağlayamaması Romalı'ların Yahudiye Krallığı tarafını tutmaları ve eğer IX. Antiochos Kyzikenos Yehudiye Krallığı ve Samariler savaşına daha fazla müdahale ederse karşısında Romalıları da bulacağı tehdidi yapılmasına atfedilmektedir.
MÖ 103'te VIII. Antiohos Gripus kendine destek sağlayan Mısırlı müttefiki olan VIII. Ptolemaios Fiskon'un kızı olan V. Kleopatra Selene ile evlilik yaptı. MÖ 96'da ise VIII. Antiohos Gripus eceliyle öldü. Bunu fırsat bilen IX. Antiochos Kyzikenos ülkenin tamamını eline geçirmek niyetiyle ölen kralın karısı ile evlilik yaptı. Seleukos İmparatorluğu tümünü böylece kendi hükmü altına almayı hedeflenmişti.
Fakat VIII. Antiohos Gripus'un karısı Trypena'dan olan büyük oğlu I. Seleukhos Epifanes Nikator, babasının elinde bulunmuş olan arazilerde ve Antakya'da kendini kral ilan etti. IX. Antiochos Kyzikenos ordusu ile kendini kral ilan eden yeğeni VI. Seleukhos Epifanes Nikator üzerine yürüdü. Fakat MO 96'da yapılan muharebede IX. Antiochos Kyzikenos mağlup düştü. Yakalanıp esir alındı ve yeğeninin emrine uyularak idam edildi. Seleucus Kralliğı'nda zaten devam eden iç savaş daha da şiddetli olarak devem etmeye başladı. MO. 94/93'te öldürülmüş IX. Antiochos Kyzikenos'un oğlu olan ve VI. Seleukhos Epifanes Nikator krallığını kabul etmeyen X. Antıokhos Eusebes Filopator babasının intikamını almak için ile yaptığı savaşta galip gelip onu krallığın başkenti olan Antakya'dan kovdu ve Kilikya'ya kaçmasına neden oldu.

Mahlon H. Smith, "Antiochus IX Cyzicenus [ca. 135 - 95 BCE; executed", Onto His Own - Perspective on the World of Jesus" web sitesinde [2] 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jona Lendering, "Antiochus IX. Cyzicenus", Livius, org web sitesinde (İngilizce) [3] 14 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Appian (İng. çev.: ) Historia Romana (History of Rome: Syrian Wars) [4] 28 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IX. Ptolemaios II. Soter (Yunanca: Πτολεμαῖος Σωτήρ, Ptolemaĩos Sōtḗr ' Kurtarıcı Ptolemaios'), yaygın olarak Lathyros (Λάθυρος, Láthuros 'nohut') olarak bilinir, iki kez Ptolemaios Mısır'ının kralı olmuştur. VIII. Ptolemaios ve III. Kleopatra'nın oğludur; Ö 116'dan 107'ye kadar büyükannesi II. Kleopatra ve annesi III. Kleopatra ile birlikte Ptolemaios Filometor Soter olarak ardından MÖ 88'den 81'e kadar Ptolemaios Soter olarak tekrar hüküm sürmüştür. IX. Ptolemaios, MÖ 130 yılında VIII. Ptolemaios ile II. Kleopatra arasında çıkan iç savaş sırasında üvey kardeşi Ptolemaios Memfis'in öldürülmesinden sonra veliaht olmuştur. Babasının MÖ 116'daki ölümünden sonra II. Kleopatra ve III. Kleopatra ile birlikte ortak hükümdar olmuştur (MÖ 115'e kadar) ve sonra annesiyle kavga etmiş ve MÖ 107'de annesi onu tahttan indirip yerine küçük kardeşi X. Ptolemaios 'u getirmiştir. Ancak IX. Ptolemaios, Kıbrıs'ın kontrolünü ele geçirmeyi başarmıştır. Oradan Yahudiye'yi işgal etmiş, ancak Mısır'ı işgali X. Ptolemaios tarafından engellenmiştir (MÖ 103-102). MÖ 88'de İskenderiyeliler, X. Ptolemaios'u komuş ve IX. Ptolemaios'u tahta çıkarmışlardır. MÖ 81 yılına kadar tek başına hüküm sürmüş ve ölümünden kısa bir süre önce kızı III. Berenice'i eş naip olarak atamıştır. Ardından Berenice, tahta çıkmıştır.

Ptolemaios Kralı V. Ptolemaios MÖ 180'de öldüğünde geride üç çocuk bıraktı: VI. Ptolemaios, II. Kleopatra ve VIII Ptolemaios. Üçü de MÖ 169'dan VIII. Ptolemaios'un iktidardan uzaklaştırıldığı MÖ 164'e kadar birlikte hüküm sürdüler. MÖ 163'te kendisi de iktidardan uzaklaştırıldı ve Kirene'ye çekilmek zorunda kaldı. Ancak, VI. Ptolemaios MÖ 145'te öldü; VIII. Ptolemaios, VI. Ptolemaios'un dul eşi kız kardeşi II. Kleopatra ile evlenerek kral olması için Mısır'a geri davet edildi. VI. Ptolemaios ile  II. Kleopatra'nın kızı III. Kleopatra'yı ikini eş olarak almasından sonra VIII. Ptolemaios ile II. Kleopatra'nın ilişkisi hızla kötüleşti. Çatışma sonunda II. Kleopatra ile bir iç savaşa yol açtı. Bir tarafta II. Kleopatra, diğer tarafta VIII. Ptolemaios ile III. Kleopatra yer aldı (MÖ 132-126). VIII. Ptolemaios ve III. Kleopatra galip geldiler, ancak II. Kleopatra ile barıştı ve MÖ 124'te onu eş naip olarak geri getirdi.
IX. Ptolemaios, VIII. Ptolemaios ile III. Kleopatra'nın oğluydu. Doğumunun kesin tarihi biraz belirsizdir. Firavun olarak Horus ismi, "Yaşayan Apis ile birlikte doğmasıyla ayırt edilir; doğum yerinde İsis'in oğluyla ikizdir" şeklindeydi; bu da onun bir Apis boğasıyla aynı yılda, yani MÖ 143/2 yılında doğduğunu gösteriyor gibi görünmektedir. Bu, doğumunun MÖ 141'de gerçekleşen ebeveynlerinin evliliğinden iki yıl önce gerçekleştiği anlamına gelir. Günther Hölbl gibi bazı tarihçiler bunu aşılamaz buluyor ve doğum tarihini MÖ 140 veya 139 olarak belirlemeyi öneriyorlar.
Başlangıçta, IX. Ptolemaios, tahtın varisi değildi, VI. Ptolemaios ile II. Kleopatra oğlu ve kendisiyle hemen hemen aynı yaşta olan Ptolemaios Memfitis varisti. Ptolemaios Memfitis İskender'in yıllık rahibi olarak görev yapmasından bir yıl sonra MÖ 134/3'te IX. Ptolemaios de aynı görevi yerine getirdi. Ancak, MÖ 130'daki iç savaş sırasında; II. Kleopatra, Ptolemaios Memfis'i eş hükümdar olarak taçlandırmaya çalıştı, bu yüzden VIII. Ptolemaios, Ptolemaios Memfis'i öldürterek IX. Ptolemaios'u varis olarak bıraktı.
MÖ 117 civarında, IX. Ptolemaios, annesinin isteği üzerine Kıbrıs'a gönderildi ve burada adanın valisi olarak görev yaptı (strategos, nauarchos, archiereus, archikynegos). Bundan kısa bir süre önce kız kardeşi IV. Kleopatra ile evlendi ve çift Kıbrıs'tayken muhtemelen iki erkek çocuk oldu: MÖ 117'de doğan geleceğin XII. Ptolemaios ve y. MÖ 116 doğan Kıbrıs'ın geleceğin kralı Ptolemaios.

28 Haziran 116'da VIII. Ptolemaios öldü. Justinus'a göre, VIII. Ptolemaios'un vasiyeti üzere Mısır III. Kleopatra'ya bırakıldı. Mısır'ın başı olarak ortak hükümdar olarak IX. Ptolemaios veya kardeşi X. Ptolemaios'u seçme hakkı vardı. Kirene, VIII. Ptolemaios'un gayri meşru oğlu Ptolemaios Apion'a bırakıldı. Justinus ayrıca III. Kleopatra'nın X. Ptolemaios'u seçmek istediğini, ancak İskenderiye halkı isyan ederek ve onu X. Ptolemaios'u seçmeye zorladığını iddia eder. Pausanias, X. Ptolemaios'u tahta geçmesini sağlamak için onu ortadan kaldırmak amacıyla MÖ 117'de III. Kleopatra'nın IX. Ptolemaios'u Kıbrıs'a gönderme isteğini ima eder.
Bazı tarihçiler bu açıklamayı makul bulurlar. Ancak Chris Bennett, bunun daha sonraki bir tarihte III. Kleopatra tarafından uydurulmuş yanlış bir hikâye olduğunu ileri sürer. Justinus'un hikâyesinin III. Kleopatra'nın VIII. Ptolemaios'un öldüğü zaman yaşayan tek kraliçe kaldığını göstermesinin altını çizer. Belgesel kanıtlara göre II. Kleopatra'nın MÖ 116'da hala hayattaydı, bu da III. Kleopatra'nın kralın kim olacağına karar verme yetkisinin tek başına kendisine verilmesinin pek olası olmadığını göstermektedir.
Her durumda, II. Kleopatra, III. Kleopatra ve IX. Ptolemaios (bu sırayla) MÖ 116 Ekim'inden günümüze ulaşan papirüs belgelerinde eş yöneticiler olarak birlikte listelenmiştir. IX. Ptolemaios Philometor Soter (Anne Seven Kurtarıcı) lakabını almıştır. Bu lakap, VIII. Ptolemaios ile III. Kleopatra ile yaptığı iç savaş sırasında  II. Kleopatra'ya verilen lakabın aynısıydı. Bu lakap yeni rejimde kontrol edici bir rol oynadığını göstermektedir.Hölbl 2001, ss. 204–205 X. Ptolemaios, IX. Ptolemaios'un un tahta çıkışından kısa bir süre sonra vali olarak görev yapmak üzere Kıbrıs'a gönderildi.

II. Kleopatra, MÖ 115 Nisan'ından bir süre önce öldü ve bu noktada III. Kleopatra hükümette baskın güç haline geldi. IX. Ptolemaios, kız kardeşi-karısı IV. Kleopatra'dan boşanmak zorunda kaldı; IV. Kleopatra, gidip kuzeni Seleukos hükümdarı IX. Antiohos ile evlendi; IX. Antiohos'un annesi Kleopatra Thea, II. Kleopatra'nın kızkardeşiydi. IX. Antiohos, üvey kardeşi VIII. Antiohos'a (MÖ 125-96) karşı savaş yürütüyordu; VIII. Antiohos, IV. Kleopatra'nın ablası Tryphaena ile evliydi. IX. Antiochus'la buluşma yolunda IV. Kleopatra, IX. Antiochus'a yardım etmek amacıyla Kıbrıs'ta durarak bir ordu topladı ve Kıbrıs filosunun kontrolünü ele geçirdi. Belki de bunun bir sonucu olarak, MÖ 114/113'te, X. Ptolemaios, IX. Ptolemaios'a karşı olduğunu açıkça beyan ederek kendini 'Kıbrıs Kralı' ilan etti.
Bu arada, IX. Ptolemaios, küçük kız kardeşi Kleopatra Selene ile evlendi ve kısa süre sonra III. Berenice adında bir kızı oldu. Kleopatra Selene, normalde olacağı gibi yeni kocasıyla birlikte naip yapılmadı. Bunun yerine, bu döneme ait belgeler kraliyet çifti III. Kleopatra ve IX. Ptolemaios'un Theoi Philometores Soteres (Anne Seven Kurtarıcı Tanrılar) olarak Ptolemaios hanedan kültüne entegre edildiğini göstermektedir.
IX. Ptolemaios, VIII. Antiohos ile olan çatışmasında IX. Antiohos'u destekledi. MÖ 114'te IV. Kleopatra, VIII. Antiohos'un karısı Tryphaena tarafından yakalanıp öldürülmüştür; karşılığında MÖ 111'de Tryphaena, IX. Antiohos tarafından öldürülmüştür. MÖ 109'da, IX. Ptolemaios, IX. Antiohos'a Haşmonayim Hanedanı'ndan Yahudi hükümdarı I. Hurkanus'a karşı bir seferde kendisine yardım etmek üzere taze birlikler göndermiştir.

MÖ 107 sonbaharında III. Kleopatra ile IX. Ptolemaios arasında yeni bir çatışma çıkmıştır. Pausanias, III. Kleopatra'nın, kendi hadım hizmetçilerinden bir kısmı tarafından yaraladı ve oğlunun kendisini suikastle öldürmeye çalıştığının kanıtı olarak yaralarını halka gösterdi, bu da İskenderiyelilerin isyan etmesine ve Ptolemaios'un şehirden kovulmasına neden oldu. Bu olaylar yaşanırken, X. Ptolemaios Kıbrıs'tan ayrılıp Pelusium'a doğru yola çıktı. III. Kleopatra daha sonra onu İskenderiye'ye getirtti ve yeni ortak naip olarak tahta oturttu. IX. Ptolemaios, İskenderiye'den kaçarken iki oğlunu geride bırakmıştı. Ayrıca, o anda X. Ptolemaios ile evli olduğu anlaşılan Kleopatra Selene'yi de terk etmişti.

İskenderiye'den kovulduktan sonra IX. Ptolemaios Kıbrıs adasına gitti. Orada III. Kleopatra ve X. Ptolemaios'a sadık kuvvetler onu reddetti ve Seleucia Pieria'ya çekilmeye zorladı. Oradan, MÖ 106'da Kıbrıs'a bir başka istila düzenledi ve adayı fethetmeyi başardı. Başlangıçta Kirene'nin kontrolünü elinde tuttu, ancak MÖ 105'ten bir süre sonra üvey kardeşi Ptolemaios Apion'un kontrolü altına girmiş gibi görünüyor. Apion, varis bırakmadan ölmesi durumunda tüm topraklarını Roma'ya bırakan bir vasiyet yayınlayarak konumunu korudu; bu yöntem, Helenistik krallar tarafından rakiplerinin onları tahttan indirmeye veya suikast düzenlemeye çalışmasını önlemek için sıklıkla kullanılırdı. Ancak, aslında MÖ 96'da varis bırakmadan öldü, bu da Roma'nın toprakları miras aldığı anlamına geliyordu.
MÖ 103'te, yeni Haşmonayim Kralı Aleksander Yanay, Ptolemais Akko'yu fethetmek için bir orduya liderlik etti. Kent, yardım için IX. Ptolemaios'a başvurdu ve o da gemiyle gelerek Jannaeus'un kuşatmayı kaldırmasını sağladı. Ardından Celile'yi işgal etti, Şeria Nehri yakınlarındaki Asophon'da bir savaşta Jannaeus'u yendi ve Yahudiye'yi cezasız bir şekilde yağmaladı. IX. Ptolemaios'un Yahudiye'yi Mısır'ı işgal etmek için bir sıçrama tahtası olarak kullanmayı planladığından korkan III. Kleopatra ve X. Ptolemaios, Yahudiye'yi kendileri işgal ettiler. X. Ptolemaios deniz yoluyla Fenike'yi işgal etti ve ardından iç kesimlere doğru Şam'a doğru yürüdü; bu sırada III. Kleopatra ise Ptolemais Akko'yu kuşattı. IX. Ptolemaios onları geçip Mısır'a girmeye çalıştı, ancak X. Ptolemaios geri dönüp onu durdurmayı başardı. IX. Ptolemaios, kışı Gazze'de kamp kurarak geçirdikten sonra, MÖ 102 başlarında Kıbrıs'a geri dönmeye karar verdi. MÖ 88 yılına kadar faaliyetleri hakkında başka bir bilgi bulunmamaktadır.

MÖ 88 baharında İskenderiye ordusu ve halkı X. Ptolemaios'a karşı dönüp onu Mısır'dan kovdular. İskenderiyeliler daha sonra IX. Ptolemaios'u tahta geri çağırdılar. IX. Ptolemaios, Kasım ayında Memfis'te resmen Firavun olarak yeniden taç giydi. İlk hükümdarlığında Ptolemaios, Filometor Soter (Anneyi Seven Kurtarıcı) unvanını taşıyordu, ancak geri döndüğünde annesini hatırlattığı iç

XV. Ptolemaios Caesar (Grekçe: Πτολεμαῖος Καῖσαρ, romanize: Ptolemaios Kaisar; MÖ 23 Haziran 47 – MÖ 29 Ağustos 30) veya takma adıyla Caesarion (Grekçe: Καισαρίων, romanize: Kaisaríōn, "Küçük Caesar"), Antik Mısır tahtına çocuk yaşta çıkmış olan, Ptolemaios hanedanının son kralı. Tahta annesi VII. Kleopatra ile birlikte 2 Eylül MÖ 44 tarihinde çıkmış ve Octavian tarafından ölüm emri verildiği MÖ 30 tarihine kadar saltanat sürmüştür.
Kleopatra VII'nin en büyük oğlu olan Caesarion, adını aldığı Jül Sezar'ın oğlu olarak kabul edilmiştir. Eğer bu sav doğruysa, bu onu Sezar'ın bilinen, kan bağıyla bağlı, tek erkek çocuğu yapar.

Ptolemy XV, bazen "Ptolemy Caesar" olarak da adlandırılır, en bilinen adıyla Caesarion, MÖ 47 yılında Mısır'da doğmuş ve çocukluğunda annesiyle birlikte MÖ 46-44 yılları arasında Sezar'ın misafiri olarak Roma'da bulunmuştur. Kleopatra VII oğlunun babasının ardılı olarak hem Roma hem de Mısır tahtına oturacağını umut etmişti. Sezar'ın 15 Mart MÖ 44 tarihinde suikaste kurban gitmesi üzerine, Kleopatra ve Caesarion Mısır'a geri dönmüştür. Caesarion, henüz üç yaşındayken 2 Eylül MÖ 44 tarihinde annesi ile birlikte müşterek kral olarak atanmıştır. Tek başına kral olduğu dönemlerde de annesinin otoritesi altında gölgede kalmıştır.Marcus Antonius ve Octavian (geleceğin imparatoru Augustus) arasındaki güç çatışmasının kaçınılmaz hale geldiği gergin dönemde, Octavian ve Lepidus'la birlikte Cumhuriyetin kontrolünü elinde tutan Antonius, Caesarion ve Kleopatra'dan olan kendi üç çocuğuna doğudan bazı topraklar ve çeşitli unvanlar verdi. Caesarion "Kralların Kralı" ilan edildi. Antonius, Octavian'ın geleceği için ölümcül bir tehlike olacak şekilde (sahip olduğu gücü Sezar'ın yeğeni ve evlatlık oğlu olmasına borçluydu), Caesarion'un Sezar'ın gerçek oğlu olduğunu ilan etti. Bu açıklama, Antonius ve Octavian arasındaki ilişkinin bir daha asla tamir edilemeyecek şekilde bozulmasına ve Octavian'ın tahıl tedarikinde yaşanan sıkıntıdan Antonius'u sorumlu tutarak Antonius ve Kleopatra'ya karşı savaş açmasına neden oldu.
Octavian MÖ 30 yılında Mısır'ı işgal ettiğinde, Kleopatra VII Caesarion'u, muhtemelen Hindistan kaçma planı uyarınca, Kızıldeniz'deki Berenice limanına gönderdi. Octavian, İskenderiye kentini 1 Ağustos MÖ 30 tarihinde ele geçirdi ve bu tarih Mısır'ın Roma Cumhuriyeti topraklarına katıldığı gün olarak tarihe geçti. Marcus Antonius, Octavian'ın şehre girmesi üzerine intihar etti; Kleopatra da aynı örneği izleyerek 12 Ağustos MÖ 30 tarihinde intihar etti. Caesarion'un muhafızları, öğretmeni de dahil, İskenderiye'ye dönmeleri karşılığında affedilecekleri sözüyle kandırıldılar ya da ona ihanet ettiler (kayıtlar bu konuda net değildir). Octavian, "İki Sezar'dan biri fazla" diyerek Caesarion'u öldürttü.

Mevcut Yunanca lâkap ve isimlerine ilave olarak, Caesarion Mısır dilinde kraliyet isimlerine de sahiptir:

Iwapanetjer entynehem
Setepenptah
Irmaatenre
Sekhemankhamun
Bu isimler genellikle şöyle çevirilirler:

"Tanrının koruduğunun mirasçısı"
"Ptah tarafından seçilmiş olan"
"Ra'nın hükmünü yerine getiren"
"Amun'un yaşayan sureti"
Kaynak: Chronicle of the Pharaohs (Pharaohların günlükleri), Peter Clayton (1994), ISBN 0-500-05074-0

Ptolemy XV Caesarion4 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tarihi kaynak kitabında Mahlon H. Smith'e ait madde, (İngilizce), 2008-26-02 tarihinde erişildi.

Kamu malı (İngilizce: Public domain), münhasır fikrî mülkiyet haklarının geçerli olmadığı tüm yaratıcı çalışmalardan oluşur. Bu haklar sona ermiş, kaybedilmiş, açıkça feragat edilmiş ya da uygulanamaz hâldedir.
Örnek olarak, William Shakespeare, Ludwig van Beethoven ve Georges Méliès'in eserleri, ya telif hakkı mevcut olmadan önce yaratılmış olmaları ya da telif hakkı sürelerinin sona ermesi nedeniyle kamu malıdır. Bazı eserler bir ülkenin telif hakkı yasaları kapsamında değildir ve bu nedenle kamu malıdır; örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, Newton fiziği formülleri, yemek tarifleri ve 1974'ten önce oluşturulan tüm bilgisayar yazılımları telif hakkı dışında bırakılan öğeler arasındadır. Diğer eserler, yazarları tarafından bilinçli bir şekilde kamuya tahsis edilmiş olanlardır (bakınız feragat); buna örnekler arasında kriptografik algoritmaların referans uygulamaları ve görüntü-işleme yazılımı imajı (Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından yaratılmıştır) vardır. Kamu malı terimi, normalde bir eserin yaratıcısının kalıntı haklara sahip olduğu durumlarda uygulanmaz. Bu durumda eserin kullanımı "lisans altında" veya "izinli" olarak anılır.
Haklar ülkeye ve yargı alanına göre değiştiğinden, bir eser bir ülkede fikrî mülkiyet haklarına tabi iken, başka bir ülkede kamu malı olabilir. Bazı haklar ülke bazında tescillere bağlıdır. Bu tescilin belirli bir ülkede olmaması, eğer gerekli ise, o ülkedeki bir çalışma için kamu malı statüsüne yol açabilir. Kamu malı terimi, "aklın müşterekleri", "entelektüel müşterekler" ve "bilgi müşterekleri/ ortaklıkları" gibi kavramlar da dahil olmak üzere, kamusal alan veya ortak alanlar gibi diğer kesinlik kazanmamış veya tanımlanmamış terimlerle birbirinin yerine kullanılabilmektedir.

Etki alanı/kamusal alan (domain) terimi 18. yüzyılın ortalarına kadar kullanılmamış olsa da, kavramın kökleri "mülkiyet hakkı sistemine dahil olan önceden belirlenmiş bir sistem olarak" eski Roma Hukukuna kadar izlenebilir. Romalılar, "birçok şey özel mülkiyete ait olamaz"  - res nullius, res communes, res publicae ve res universitatis - biçiminde tanımladıkları, büyük bir mülkiyet hakları sistemine sahipti. Res nullius terimi, henüz sahiplenilmemiş şeyler olarak tanımlandı. Res communes terimi, "hava, güneş ışığı ve okyanus gibi insanlığın ortak olarak keyif alabileceği şeyler" olarak tanımlandı. Res publicae terimi, tüm vatandaşlar tarafından paylaşılan şeyleri, Res universitatis terimi ise Roma belediyelerine ait olanlar şeyleri ifade etti. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, “kamu malı” fikrinin erken Roma hukukunda res communes, res publicae ve res universitatis kavramlarından filizlendiği söylenebilir. En eski telif hakkı yasası 1710'da Statute of Anne ile Britanya'da oluşturulduğunda, kamu malı ortada yoktu. Ancak benzer kavramlar 18. yüzyılda Britanyalı ve Fransız hukukçuları tarafından geliştirildi. "Kamu malı" yerine, telif hakkı yasası kapsamında olmayan çalışmaları açıklamak için  publici juris veya propriété publique gibi terimler kullandılar.
"Kamu malı haline gelme" ifadesinin, 19. yüzyıl ortaları Fransa'sında telif hakkı süresinin sonunu tanımlamak için kullanıldığı görülür. Fransız şair Alfred de Vigny, telif hakkının sona ermesini "kamusal alan deliğine" düşen bir eserle bir tuttu. Eğer kamu malı mülkiyet avukatlarından herhangi bir ilgi görürse, telif hakkı, patentler ve ticari marka tescili gibi fikrî mülkiyet haklarının süresinin dolduğu veya terk edildiği alanda bırakılandan biraz daha fazla muamele görür. Bu tarihsel bağlamda Paul Torremans telif hakkını, "kamu malı okyanusundan yükselen özel hakkın küçük mercan kayalığı" olarak tanımlamaktadır. Telif hakkı kanunu ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir ve Amerikalı hukuk bilgini Pamela Samuelson kamusal alanı "farklı ülkelerde farklı zamanlarda farklı boyutlar" olarak tanımlamıştır.

Telif hakkı veya daha genel olarak fikrî mülkiyet ile ilgili olarak kamusal alanın sınırlarının tanımları, kamusal alanı negatif bir alan olarak kabul eder. Yani artık telif hakkı kapsamında olmayan veya hiçbir zaman telif hakkı yasasıyla korunmayan eserlerden oluşur. James Boyle'a göre bu tanım, kamu malı teriminin yaygın kullanımının altını çizer ve kamu malını kamu mülkü ile, üzerinde telif hakkı olan eserleri ise özel mülk ile eşitler. Bununla birlikte, kamu malı teriminin kullanımı, örneğin telifli olan ancak telif hakkı istisnaları kapsamındaki izinler ile eserlerin kullanımı dahil olmak üzere, daha ayrıntılandırılabilir. Böyle bir tanım, telifli eseri, adil kullanım haklarına ve sahiplik kısıtlamalarına tabi olan özel mülkiyet olarak kabul eder. Kavramsal bir tanım, kamusal alanın ne olması gerektiğine odaklanan Lange'den geliyor: "Bireysel yaratıcı ifade için bir sığınak, böyle bir ifadeyi tehdit eden özel mülkiyet güçlerine karşı olumlu koruma sağlayan bir sığınak olmalıdır". Patterson ve Lindberg kamu malını bir "bölge" olarak değil, bir kavram olarak tanımladı: "soluduğumuz hava, güneş ışığı, yağmur, uzay, yaşam, yaratımlar, düşünceler, duygular, fikirler, kelimeler, sayılar - özel mülkiyete tabi değildir. Kültürel mirasımızı oluşturan materyaller, biyolojik hayatta kalmak için gerekli olandan daha az önemli olmayanı kullanabilmek için, tüm canlılar için ücretsiz olmalıdır." Kamu malı terimi, "aklın müşterekleri", "entelektüel müşterekler" ve "bilgi müşterekleri/ ortaklıkları" gibi kavramlar da dahil olmak üzere, kamusal alan veya ortak alanlar gibi diğer kesinlik kazanmamış veya tanımlanmamış terimlerle birbirinin yerine kullanılabilmektedir.

Kamu malı bir kitap, telif hakkı olmayan, lisans olmadan üretilmiş bir kitap veya telif haklarının sona erdiği veya kaybedildiği kitaptır.
Çoğu ülkede telif hakkı koruma süresi, yaşayan son yazarın ölümünden 70 yıl sonra, Ocak ayının ilk gününde sona erer. En uzun telif hakkı süresi, Temmuz 1928'den bu yana yazarın ömrü artı tüm ölümlerden sonra 100 yıl olan, Meksika'dadır.
Dikkate değer bir istisna, 1925'ten önce yayınlanan her kitap ve masalın kamu malı olduğu ABD'dir; Amerikan telif hakları, telif hakkı düzgün bir şekilde tescillenmiş ve muhafaza edilmişse, 1925 ile 1978 arasında orijinal olarak yayınlanan kitapların 95 yıl sürer.
Örneğin: Jane Austen, Lewis Carroll, Machado de Assis, Olavo Bilac ve Edgar Allan Poe'nun eserleri, hepsi 100 yıl önce öldüğü için dünya genelinde kamu malıdır.
Project Gutenberg, on binlerce kamu malı kitabı e-kitap olarak çevrimiçi olarak kullanıma sunar.

İnsanlar bin yıldır müzik yapıyorlar. İlk nota sistemi olan Mezopotamya Müziği sistemi 4.000 yıl önce oluşturuldu. Arezzo'lu Guido, Latin müzik notasyonunu 10. yüzyılda başlattı. Bu, 17. yüzyılda resmîleşen telif hakkı sistemlerinden farklı olarak, küresel müziğin kamusal alanda korunması için temel oluşturdu. Müzisyenler müzikal notasyon yayınlarının telif haklarını edebi yazılar olarak aldılar, ancak telif hakkıyla korunan parçaları icra etmek ve türev çalışmalar yaratmak ilk telif hakkı yasalarında sınırlandırılmamıştı. Yasaya uygun olarak kopyalama yaygındı, ancak edebi eserlere fayda sağlamayı amaçlayan ve ticari müzik kayıt teknolojisinin yeniden üretilebilirliğine yanıt olarak ortaya çıkan bu yasaların genişletilmesi daha katı kurallara yol açtı. Nispeten yakın zamanda, müzikte kopyalamanın arzu edilmediği ve tembellik olduğu görüşü, profesyonel müzisyenler arasında popüler hale geldi.
ABD telif hakkı yasaları, müzik besteleri ve ses kayıtları arasında ayrım yapmaktadır; bunlardan ilki, bir besteci ve / veya söz yazarı tarafından yaratılan melodi, notasyon ve/veya sözlere; diğeri ise bir sanatçı tarafından icra edilen CD, LP veya dijital ses dosyası dahil bir kayıta işaret eder. Müzik besteleri, diğer eserler olarak, aynı genel kurallara tabidir ve 1925'ten önce yayınlanan her şey kamu malı olarak kabul edilir. Öte yandan, ses kayıtları farklı kurallara tabidir ve önceden açıkça belirtilmedikçe, yayınlanma tarihine ve lokasyonuna bağlı olarak 2021-2067'ye kadar kamu malı statüsüne uygun değildir.
Musopen projesi, genel halkın kullanımına yüksek-kalite ses formatında müzik sunmak amaçlı, müziği kamu malı olarak kaydeden bir projedir. Çevrimiçi müzik arşivleri, Musopen tarafından kaydedilen klasik müzik koleksiyonlarını korur ve bunları kamu hizmeti olarak indirmeye/ dağıtıma sunarlar.

Kamu malı bir film, hiçbir zaman telif hakkı altında olmayan, yazarı tarafından kamuya açık olarak yayınlanmış veya telif hakkı süresi dolmuş bir filmdir. 2016'da, müzikaller, romantizm, korku, kara film, westernler ve animasyon filmler dahil olmak üzere her türde 2.000'den fazla kamu malı film vardı.

Pamela Samuelson, kamu malı statüsündeki bilgi ve çalışmalardan kaynaklanabilecek sekiz "değer" belirlemiştir.
Olası değerler şunları içerir:

Yeni bilginin yaratılması için temel yapı taşları; örnekler arasında veriler, gerçekler, fikirler, teoriler ve bilimsel ilkeler bulunur.
Bilgi kaynakları aracılığıyla kültürel mirasa erişim; antik Yunan metinleri ve Mozart'ın senfonileri gibi.
Bilginin, fikirlerin ve bilimsel ilkelerin yayılması aracılığıyla, eğitimi teşvik etmek.
İnovasyonun, örneğin süresi dolmuş patentler ve telif hakları aracılığıyla devamlılığının sağlanması.
Örneğin süresi dolmuş telifli eserler veya patentler ve orijinal olmayan veri derlemesi aracılığıyla, sahibini bulmaya veya telif ücreti ödemeye gerek kalmadan bilgiye düşük maliyetli erişim sağlamak.
Halk sağlığı ve güvenliğini, bilgi ve bilimsel ilkeler aracılığıyla teşvik etmek.
Demokratik süreci ve değerleri, haberler, kanunlar, düzenlemeler ve yargı aracılığıyla teşvik etmek
Rekabetçi imitasyonun, örneğin süresi dolmuş patentler ve telif hakkı veya patent tesciline uygun olmayan kamuya açıklanmış teknolojiler aracılığı ile mümkün kılınması.

Huang, Hui (2009). "On public domain in copyright law". Frontiers of Law in China. 4 (2). ss. 178-195. doi:10.1007/s11463-009-0011-6  – Springer vasıtasıyla. 
Ronan, Deazley (2006). Rethinking copyright: history, theory, language. Edward Elgar Publishing. s. 102. ISBN 978-1-84542-282-0. 19 November 2011 tarihinde 

Türkiye Kupası 1962-63 sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının ilk organizasyonudur.

Birinci kademe ön elemesinde oynayan kulüpler: (Toplam 18 kulüp)
- 14 takım : 1961-62 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda gruplarını birincilikle bitiren;
Alpullu Şekerspor, Bursa Merinosspor, Diyarbakır Dicle Gençlik, Erzurum Karagücü, Eskişehir Şekerspor, Kayseri Havagücü, Kütahya Havagücü, Mersin İdman Yurdu, Muhafızgücü, Sivas Karagücü, Trabzon İdmanocağı, Turhal Şekerspor, Urfa Tektekspor, Zonguldakspor,
- 2 takım : İstanbul Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayan;
Adalet Gençlik Kulübü, Davutpaşa,
- 2 takım : İzmir Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayan;
Egespor, İzmir Demirspor.

Birinci kademe ön elemesinde oynayan kulüpler: (Toplam 32 kulüp)
- 9 takım : 1. kademe ön elemesinden yükselen;
Adalet Gençlik Kulübü, Diyarbakır Dicle Gençlik, Eskişehir Şekerspor, İzmir Demirspor, Kayseri Havagücü, Mersin İdman Yurdu, Muhafızgücü, Trabzon İdmanocağı, Zonguldakspor,
- 1 takım : 1961-62 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda grubunu birincilikle bitiren;
Isparta Karagücü,
- 9 takım : İstanbul Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayan;
Beylerbeyi, Eyüp, Galata, Hasköyspor, Sarıyer, Süleymaniye, Taksim, Üsküdar Anadolu, Yedikule Emniyet,
- 10 takım : Ankara Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayan;
Altındağ, Ankara Güneşspor, Ankara Yolspor, Bahçeli Gençlik, Hacettepe Gençlik Kulübü, Petrol Ofisi, Sincanspor, Toprakofis, Yenimahalle, Yenişehir,
- 3 takım : İzmir Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayan;
İzmir Kültürspor, Ülküspor, Yeşilpamukspor.

İkinci kademede oynayan kulüpler: (Toplam 40 kulüp)
- 16 takım : 2. kademeden yükselen;
Adalet Gençlik Kulübü, Altındağ, Ankara Güneşspor, Ankara Yolspor, Beylerbeyi, Eyüp, Kayseri Havagücü, Mersin İdman Yurdu, Petrol Ofisi, Sarıyer, Toprakofis, Trabzon İdmanocağı, Ülküspor, Üsküdar Anadolu, Yeşilpamukspor, Zonguldakspor,
- 1 takım : Türkiye Futbol Federasyonu tarafından alınan amatör kulüp,
Adana Demirspor,
- 1 takım : 1961-62 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu,
İzmir Karagücü,
- 22 takım : Millî Lig'de oynayan;
Altay, Altınordu, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Beşiktaş, Beykoz, Beyoğlu, Fenerbahçe, Feriköy, Galatasaray, Gençlerbirliği, Göztepe, Hacettepe Gençlik Kulübü, İstanbulspor, İzmirspor, Karagümrük Gençlik Kulübü, Karşıyaka, Kasımpaşa, PTT, Şekerhilal, Vefa, Yeşildirek.

Üçüncü kademe ön elemede oynayan kulüpler: (Toplam 8 kulüp)
- 8 takım : 2. kademeden yükselen;
Altay, Ankara Demirspor, Beylerbeyi, Feriköy, Hacettepe Gençlik Kulübü, İstanbulspor, Üsküdar Anadolu, Yeşildirek.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler: (Toplam 16 kulüp)
- 4 takım : 3. kademe ön elemeden yükselen;
Altay, Ankara Demirspor, İstanbulspor, Yeşildirek,
- 12 takım : 2. kademeden yükselen;
Altınordu, Ankaragücü, Beşiktaş, Beykoz, Beyoğlu, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Göztepe, Karagümrük Gençlik Kulübü, Karşıyaka, PTT.

Müsabakalar iki maç üzerinden oynanmıştır. Toplamda rakibine 4-2 üstünlük sağlayan Galatasaray Türkiye Kupası'nın ilk şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası 1962/6321 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

1964 Türkiye Kupası finali, Türkiye Kupası'nın ikinci sezonu olan 1963-64 sezonunun şampiyonunun belirlendiği final serisidir.
İlk maç, İzmir'de 0-0 berabere ile sonuçlanmış, ikinci maç ise Altay'ın, Galatasaray'ı protestosu amacıyla maça çıkmamasıyla Galatasaray'ın hükmen galip gelerek kupayı kazanmasıyla sonuçlanmıştır.

(*) Rövanş maçının 28 Haziran 1964 tarihinde oynanması kararlaştırılmıştı. Ancak aynı tarihte Dünya Ordulararası Futbol Şampiyonası maçı nedeniyle Galatasaray'dan Ayhan Elmastaşoğlu, Uğur Köken ve Talat Özkarslı kadroya çağrıldı. Bu nedenle Galatasaray TFF'den maçın ertelenmesini talep etti, Altay da maçın 28 Haziran 1964 tarihinde oynamasında ısrar etti. Federasyon rövanş maçının 29 Haziran 1964'e ertelenmesine karar verince Altay federasyonun kararını protesto amacıyla maça çıkmadı ve hükmen 3-0 yenik sayıldı. İzmir'deki ilk maç 0-0 tamamlandığından Galatasaray kupanın sahibi oldu.

Türkiye Kupası 1966-1967 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 5. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan 15 ve profesyonel liglerde oynayan 68 olmak üzere toplam 83 takım katılmıştır.
1966-67 Türkiye Kupası statüsüne göre eşitliğin bozulmadığı karşılaşmalarda önce iki adet on beşer dakikalık uzatma oynanıyor, eşitlik yine bozulmazsa kura atışına başvuruluyordu.

1.kademe ön elemesinde oynayan kulüpler:
- 6 kulüp: 1965-66 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda gruplarını birincilikle bitirenler
- 8 kulüp: İstanbul Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayanlar
- 4 kulüp: Ankara Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayanlar
- 4 kulüp: İzmir Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayanlar
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 1. kademeye yükselmiştir. Beraberlik durumunda bir üst kademeye çıkan takımlar kura atışı sonucu belirlenmiştir.

1.kademede oynayan kulüpler:
- 11 kulüp: Ön elemeden yükselenler: Ankara Jandarmagücü, Bahçeli Gençlik, İzmir Demirspor, İzmir Kültürspor, Kayseri Şekerspor, Süleymaniye, Palandökenspor, Sincanspor, Taksim, Üsküdar Anadolu, Yedikule
- 5 kulüp: 1965-66 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda gruplarını birincilikle bitirenler: Bursa Nilüferspor, Çapaspor, Reyhanlı Gençlik, Torbalı Gençlik, Van Gençlik
- 2 kulüp: Ankara Profesyonel Mahalli Ligi'nde oynayanlar: Barbaros, Yenişehir
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 2. kademe 1. ön elemeye yükselmiştir. Beraberlik durumunda bir üst kademeye çıkan takımlar kura atışı sonucu belirlenmiştir.

2. kademe 1. ön elemede oynayan kulüpler:
- 6 kulüp: 1.kademeden yükselenler: Bursa Nilüferspor, Sincanspor, Taksim, Van Gençlik, Yedikule, Yenişehir
- 2 kulüp: 1965-66 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna yükselenler: Düzce Gençlik, Kütahya Havagücü
- 18 kulüp: Türkiye 2. Ligi'nde oynayanlar: Adanaspor, Güneşspor, Aydınspor, Beykoz, Beylerbeyi, Boluspor, Bursaspor, Davutpaşa, Kayserispor, Kocaelispor, Konyaspor, Kütahyaspor, Manisaspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Toprakspor, Ülküspor, Zonguldakspor
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 2. kademe 2. ön elemeye yükselmiştir. Beraberlik durumunda bir üst kademeye çıkan takımlar kura atışı sonucu belirlenmiştir.

2. kademe 2. ön elemede oynayan kulüpler:
- 3 kulüp: 1.kademeden yükselenler: Ankara Jandarmagücü, İzmir Demirspor, Kayseri Şekerspor
- 13 kulüp: 2. kademe 1.ön elemeden yükselenler: Adanaspor, Beykoz, Boluspor, Denizlispor, Düzce Gençlik, Kocaelispor, Konyaspor, Kütahyaspor, Manisaspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Ülküspor, Yedikule, Yenişehir
- 1 kulüp: 1965-66 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna yükselen: Urfa Gençlik
- 15 kulüp: Türkiye 2. Ligi'nde oynayanlar: Altındağ, Bandırmaspor, Edirnespor, Galata, Mersin İdman Yurdu, Petrol Ofisi, Samsunspor, Şekerspor, Trabzonspor
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 2. kademeye yükselmiştir. Beraberlik durumunda bir üst kademeye çıkan takımlar kura atışı sonucu belirlenmiştir.

2. kademede kulüpler:
- 16 kulüp: 2.ön elemeden yükselenler
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 2. kademeye yükselmiştir.

3. kademe 1. ön elemede oynayan kulüpler:
- 2 kulüp: 2.kademeden yükselenler: Şekerspor, Trabzonspor
- 4 kulüp : Türkiye 1. Ligi'nde oynayanlar: Ankaragücü, Gençlerbirliği, İstanbulspor, PTT
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 3. kademe 2. ön elemeye yükselmiştir.

3.kademe 2.ön elemesinde oynayan kulüpler:
- 4 kulüp: 2.kademeden yükselenler: Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Samsunspor, Sarıyer
- 3 kulüp: 1.ön elemeden yükselenler: Gençlerbirliği, Trabzonspor, PTT
- 9 kulüp : Türkiye 1. Ligi'nde oynayanlar: Altay, Beşiktaş, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Feriköy, Göztepe, İzmirspor, Karşıyaka, Vefa
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar 3. kademeye yükselmiştir.

3.kademede oynayan kulüpler:
- 2 kulüp: 2.kademeden yükselenler: Bandırmaspor, Galata
- 8 kulüp: 3. Kademe 2.ön elemeden yükselenler: Altay, Beşiktaş, Fenerbahçe, Gençlerbirliği, Göztepe, PTT, Samsunspor, Sarıyer
- 1 kulüp: 1965-66 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu: Trabzon İdmanocağı
- 3 kulüp: Türkiye 1. Ligi'nde oynayanlar: Altınordu, Ankara Demirspor, Hacettepe
Müsabakalar tek maç üzerinden oynanmıştır. Galip gelen takımlar çeyrek finale yükselmiştir. Berabere biten maçta bir üst kademeye çıkan takım kura atışı sonucu belirlenmiştir.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler:
- 7 kulüp: 3.kademeden yükselenler: Altay, Bandırmaspor, Beşiktaş, Fenerbahçe, Göztepe, Samsunspor, PTT
- 1 kulüp: 1965-66 Türkiye Kupası şampiyonu: Galatasaray
Müsabakalar çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar yarı finale yükselmiştir.

Müsabakalar çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar finale yükselmiştir.

Final karşılaşması tek maç üzerinden İzmir'de oynanmıştır. Berabere biten maçın sonunda atılan yazı tura atışıyla Altay 1966-67 Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Turkish Soccer
MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1967-68 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 6. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1967-68 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan üç ve profesyonel liglerde oynayan 28 olmak üzere toplam 31 takım katılmıştır.
1967-68 Türkiye Kupası statüsüne göre müsabakalarda eşitliğin bozulmadığı karşılaşmalarda; önce iki adet on beşer dakikalık uzatma devresi oynanmış, eşitlik yine bozulmamışsa da kura atışına başvurulmuştur. İki maç sonunda eşitliğin bozulmaması durumunda, deplasmanda atılan gol avantajı kuralı uygulanmamıştır.

1. kademede mücadele eden kulüpler:
- 3 kulüp: 1966-67 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; Adana Millî Mensucat, İzmir Denizgücü, Düzce Gençlik
- 1 kulüp: 1966-67 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu Trabzon İdmanocağı'nın başka kulüplerle birleşmesiyle kurulan Trabzonspor
- 1 kulüp: 1966-67 Türkiye Kupası'nda yarı finale kalma başarısı gösteren Bandırmaspor
- 8 kulüp: 1966-67 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarında ilk 4 sırayı alan; Adana Demirspor, Beykoz, Bursaspor, Kütahyaspor, Mersin İdman Yurdu, Samsunspor, Sarıyer, Zonguldakspor
- 1 kulüp: Danıştay kararı doğrultusunda bu sezon Türkiye 1. Ligi'ne alınan Şekerspor
- 16 kulüp: 1966-67 Türkiye 1. Ligi'nde oynayan; Altınordu, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Beşiktaş, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Feriköy, Galatasaray, Gençlerbirliği, Göztepe, Hacettepe, İstanbulspor, İzmirspor, Karşıyaka, PTT, Vefa
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar yarı finale yükselmiştir. Eşitliğin bozulmaması durumunda para atışına başvurulmuştur. Eşitliğin bozulmaması durumunda, deplasmanda atılan gol avantajı kuralı uygulanmamıştır.

2. kademe ön elemede mücadele eden kulüpler:
- 2 kulüp: 1. kademeden yükselen; Ankaragücü, Karşıyaka 
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takım ikinci kademeye yükselmiştir.

2. kademede mücadele eden kulüpler:
- 13 kulüp: 1. kademeden yükselen; Altınordu, Ankara Demirspor, Bandırmaspor, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Feriköy, Galatasaray, Göztepe, Hacettepe, Mersin İdman Yurdu, PTT, 
- 1 kulüp: 2. kademe ön elemeden yükselen Ankaragücü
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takım ikinci kademeye yükselmiştir. Eşitliğin bozulmaması durumunda kura atışına başvurulmuştur. Eşitliğin bozulmaması durumunda, deplasmanda atılan gol avantajı kuralı uygulanmamıştır.

Çeyrek finalde mücadele eden kulüpler:
- 7 kulüp: 2. kademeden yükselen; Ankara Demirspor, Ankaragücü, Bandırmaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, PTT, 
- 1 kulüp: 1966-67 Türkiye Kupası şampiyonu Altay
Müsabakalar çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar yarı finale yükselmiştir.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar finale yükselmiştir.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine toplamda 2-1 üstünlük sağlayan Fenerbahçe 1967-68 Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur. Bu kupa, Fenerbahçe'nin kazanmış olduğu ilk Türkiye Kupası'dır.

Turkish Soccer

Türkiye Kupası 1968-69 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 7. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1968-69 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan üç ve profesyonel liglerde oynayan 28 olmak üzere toplam 31 takım katılmıştır.
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar bir üst tura yükselmiştir. İki maçtaki toplam gollerin eşitliği halinde deplasmanda atılan fazla golün avantajlı olması kuralı ilk defa bu kupada uygulanmıştır. Her iki maçtaki atılan ve yenen gollerin eşit olması durumunda da bir üst tura çıkacak olan takımlar para atışı sonucunda belirlenmiştir.
Aynı ilin takımlarının karşılaşmaları tek maç üzerinden oynanmıştır.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 3 kulüp: 1967-68 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; Akçaabat Sebatspor, İzmir Denizgücü, Kocaeli Kağıtspor,
- 1 kulüp: 1967-68 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan Diyarbakır Yıldız Gençlik'in başka kulüplerle birleşmesiyle kurulan Diyarbakırspor,
- 1 kulüp: 1967-68 Türkiye 3. Ligi şampiyonu Düzcespor,
- 1 kulüp: 1967-68 Türkiye Kupası'nda çeyrek finale kalma başarısı gösteren Bandırmaspor,
- 8 kulüp: 1967-68 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarında ilk 4 sırayı alan; Antalyaspor, Balıkesirspor, Denizlispor, İstanbulspor, İzmirspor, Kütahyaspor, Samsunspor, Zonguldakspor,
- 16 kulüp: 1967-68 Türkiye 1. Ligi'nde oynayan; Altay, Altınordu, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Feriköy, Galatasaray, Gençlerbirliği, Göztepe, Hacettepe, Mersin İdman Yurdu, Şekerspor, PTT, Vefa,

2. kademe ön elemede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: 1. ön elemeden gelen; Diyarbakırspor, Denizlispor

2. kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 1. kademeden gelen; Altay, Ankara Demirspor, Antalyaspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Feriköy, Galatasaray, Göztepe, Gençlerbirliği, İstanbulspor, PTT, Vefa, Zonguldakspor,
- 1 kulüp: 2. kademe ön elemeden gelen Denizlispor.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 2. kademeden gelen; Altay, Ankara Demirspor, Bursaspor, Galatasaray, Göztepe, İstanbulspor, PTT,
- 1 kulüp : 1967-68 Türkiye Kupası Şampiyonu Fenerbahçe.

Final maçları sonucunda rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Göztepe tarihinde ilk kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası 1969-70 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 8. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1969-70 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan dört ve profesyonel liglerde oynayan 26 olmak üzere toplam 30 takım katılmıştır.
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar bir üst tura yükselmiştir. Takımların her iki maçta attıkları ve yedikleri gollerin eşitliği durumunda bir üst tura çıkan takım kura atışı sonucu belirlenmiştir.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 4 kulüp: 1968-69 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; Adana Sümerspor, Akçaabat Sebatspor, İzmir Denizgücü, Kocaeli Kağıtspor
- 2 kulüp: 1968-69 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarını ilk sırada bitiren; Nazillispor, Tarsus İdman Yurdu,
- 8 kulüp: 1968-69 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarında ilk dört sırayı alan; Ankaragücü, Boluspor, Denizlispor, Feriköy, Kütahyaspor, Orduspor, Samsunspor, Trabzonspor
- 15 kulüp: 1968-69 Türkiye 1. Ligi'nde oynayan; Altay, Altınordu, Ankara Demirspor, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, İstanbulspor, İzmirspor, Mersin İdman Yurdu, PTT, Şekerspor, Vefa.
- Adana Sümerspor kura sonucu maç yapmadan bir üst tura yükseldi.

2. kademe ön elemede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: 1. kademeden gelen; Adana Sümerspor, Mersin İdman Yurdu.

2.kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 1. kademeden yükselen; Altay, Ankaragücü, Bursaspor, Eskişehirspor, Galatasaray, İstanbulspor, Kütahyaspor, Nazillispor, Orduspor, PTT, Samsunspor, Trabzonspor, Vefa,
- 1 kulüp: 2. kademe ön elemeden yükselen Mersin İdman Yurdu.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 1. kademeden yükselen; Ankaragücü, Eskişehirspor, Galatasaray, İstanbulspor, Kütahyaspor, Orduspor, PTT,
- 1 kulüp: 1968-69 Türkiye Kupası Şampiyonu Göztepe.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 4-3 üstünlük sağlayan Göztepe ikinci kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası 1970-71 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 9. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1970-71 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan dört ve profesyonel liglerde oynayan 21 olmak üzere toplam 25 takım katılmıştır.
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar bir üst tura yükselmiştir. Takımların her iki maçta attıkları ve yedikleri gollerin eşitliği durumunda bir üst tura çıkan takım penaltı atışları sonucu belirlenmiştir. Penaltı atışları sonucu eleme uygulaması ilk defa bu kupada uygulanmaya başlanmıştır.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 4 kulüp: 1969-70 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; Adana Millî Mensucat, İzmir Denizgücü, Muhafızgücü, Sivas Demirspor,
- 4 kulüp: 1969-70 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarını ilk iki sırada bitiren; Edirnespor, Hatayspor, İskenderunspor, Uşakspor,
- 6 kulüp: 1969-70 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarında ilk üç sırayı alan; Adanaspor, Balıkesirspor, Boluspor, Denizlispor, Karşıyaka, Kütahyaspor,
- 1 kulüp: 1969-70 Türkiye Kupası'nda çeyrek finale kalan Orduspor,
- 9 kulüp: 1969-70 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 10 sırayı alan; Altay, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, İstanbulspor, Mersin İdman Yurdu, Samsunspor. (Göztepe hariç)
- Galatasaray ve Adanaspor kura sonucu maç yapmadan bir üst tura yükseldiler.

2.kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 1. kademeden yükselen; Adanaspor, Balıkesirspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Denizlispor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, İskenderunspor, İstanbulspor, Mersin İdman Yurdu, Sivas Demirspor,
- Boluspor kura sonucu maç yapmadan bir üst tura yükseldi.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 1. kademeden yükselen; Balıkesirspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray,
- 1 kulüp: 1969-70 Türkiye Kupası Şampiyonu Göztepe.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Eskişehirspor tarihinde ilk kez olmak üzere 1970-71 sezonu Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası 1971-1972 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 10. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1971-72 Türkiye Kupası'na; Kıbrıs'tan bir, amatör liglerde oynayan dört ve profesyonel liglerde oynayan 21 olmak üzere toplam 26 takım katılmıştır.
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar bir üst tura yükselmiştir.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 1 kulüp: 1970-71 Kıbrıs Kupa Şampiyonu Gönyeli Gençlik,
- 4 kulüp: 1970-71 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; İzmir Denizgücü, Muhafızgücü, Osmaniye Gençlik, Trabzon Yolspor,
- 4 kulüp: 1970-71 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarını ilk sırada bitiren; İskenderunspor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Sarıyer,
- 6 kulüp: 1970-71 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarını ilk üç sırada bitiren; Adanaspor, Balıkesirspor, Giresunspor, İzmirspor, Orduspor, Şekerspor,
- 1 kulüp: 1970-71 Türkiye Kupası'nda çeyrek finale kalan Boluspor,
- 9 kulüp: 1970-71 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 10 sırayı alan; Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Göztepe, İstanbulspor, Samsunspor (Eskişehirspor hariç)

2.kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 1.kademeden yükselen; Adanaspor, Altay, Ankaragücü, Balıkesirspor, Beşiktaş, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Göztepe, İskenderunspor, İstanbulspor, İzmirspor, Sarıyer.
- Beşiktaş kura sonucu üst tura yükseldi.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 2.kademeden yükselen; Adanaspor, Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray.
- 1 kulüp: 1970-71 Türkiye Kupası Şampiyonu Eskişehirspor

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 3-0 üstünlük sağlayan Ankaragücü tarihinde ilk kez olmak üzere 1971-72 sezonu Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1972-1973 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 11. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1972-73 Türkiye Kupası'na; Kıbrıs'tan bir, amatör liglerde oynayan dört ve profesyonel liglerde oynayan 21 olmak üzere toplam 26 takım katılmıştır.
Müsabakalar çift maçlı eleme sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar bir üst tura yükselmiştir.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 1 kulüp: 1971-72 Kıbrıs Kupa Şampiyonu Gönyeli Gençlik,
- 4 kulüp: 1971-72 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; Antalya Demirspor, Eskişehir Havagücü, Kayseri Yolspor, Trabzon Gençlerbirliği,
- 4 kulüp: 1971-72 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarını ilk sırada bitiren; Beykoz, Gaziantepspor, Karabükspor, Lüleburgazspor,
- 6 kulüp: 1971-72 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarını ilk üç sırada bitiren; Adana Demirspor, Orduspor, PTT, Sivasspor, Şekerspor, Trabzonspor,
- 1 kulüp: 1971-72 Türkiye Kupası'nda finale kalan Altay,
- 9 kulüp: 1971-72 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 10 sırayı alan; Adanaspor, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Göztepe, Mersin İdman Yurdu, Vefa (Ankaragücü hariç).
- Şekerspor kura sonucu 2. kademeye yükseldi.

2.kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 1. kademeden yükselen; Adanaspor, Beşiktaş, Beykoz, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Göztepe, Mersin İdman Yurdu, PTT, Vefa
-Şekerspor kura sonucu çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 2. kademeden yükselen; Adanaspor, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Şekerspor, Vefa
- 1 kulüp : 1971-72 Türkiye Kupası şampiyonu Ankaragücü.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 4-2 üstünlük sağlayan Galatasaray beşinci kere Türkiye Kupası'nın şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası 1973-1974 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 12. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1973-74 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan dört ve profesyonel liglerde oynayan 23 olmak üzere toplam 27 takım katılmıştır.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 4 kulüp: 1972-73 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; Çayelispor, İzmir Denizgücü, Kocaeli Kağıtspor, Kocasinan Şimşek,
- 4 kulüp: 1972-73 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarını ilk sırada bitiren; Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Malatyaspor, Tirespor,
- 6 kulüp: 1972-73 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarını ilk üç sırada bitiren; Adana Demirspor, Gaziantepspor, Kayserispor, Sivasspor, Trabzonspor, Zonguldakspor,
- 3 kulüp: 1972-73 Türkiye Kupası'nda yarı finale kalan Vefa ve çeyrek finale kalan Adanaspor ve Şekerspor,
- 9 kulüp: 1972-73 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 10 sırayı alan; Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Giresunspor, Göztepe (Galatasaray hariç).
İlk maçlar 28-29 Kasım 1973, ikinci maçlar 11-13 Aralık 1973 tarihlerinde oynandı.

2.kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 1. kademeden yükselen; Adana Demirspor, Altay, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehir Demirspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Gaziantepspor, Kayserispor, Malatyaspor, Şekerspor, Trabzonspor, Vefa
-Gaziantepspor kura sonucu çeyrek finale yükseldi.
İlk maçlar 9-10 Ocak 1974, ikinci maçlar 2-3 Şubat 1974 tarihlerinde oynandı. Gaziantepspor doğrudan çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 2. kademeden yükselen; Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Gaziantepspor, Şekerspor, Trabzonspor
- 1 kulüp : 1972-73 Türkiye Kupası şampiyonu Galatasaray.
İlk maçlar 13-14 Şubat 1974, ikinci maçlar 27 Şubat 1974 tarihlerinde oynandı.

İlk maçlar 20 Mart 1974, ikinci maçlar 17-18 Nisan 1974 tarihlerinde oynandı.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 3-1 üstünlük sağlayan Fenerbahçe ikinci kere 1973-74 Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası 1973-74 4 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1974-1975 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 13. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1974-75 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan dört ve profesyonel liglerde oynayan 18 olmak üzere toplam 22 takım katılmıştır.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: 1973-74 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda yarı finalde kaybeden; Eskişehir Havagücü, Manisa Mensucatspor,
- 2 kulüp: 1973-74 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarını ilk sırada bitiren; Çorumspor, Kırıkkalespor,
- 6 kulüp: 1973-74 Türkiye 2. Ligi'nde gruplarını ilk üç sırada bitiren; Gaziantepspor, Sakaryaspor, Şekerspor, Tirespor, Trabzonspor, Zonguldakspor,
- 8 kulüp: 1973-74 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 10 sırayı alan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Beşiktaş, Boluspor, Eskişehirspor, Galatasaray, Samsunspor (Bursaspor ve Fenerbahçe hariç).
- Sakaryaspor, Şekerspor, Trabzonspor ve Tirespor kura sonucu üst tura yükseldiler.
Birinci Tur maçlarının ilk maçları 29-30 Ekim 1974, rövanş maçları ise 4 Aralık 1974 tarihlerinde oynandı.

2.kademede oynayan kulüpler;
- 11 kulüp: 1. kademeden yükselen; Beşiktaş, Boluspor, Eskişehirspor, Galatasaray, Kırıkkalespor, Sakaryaspor, Samsunspor, Şekerspor, Tirespor, Trabzonspor, Zonguldakspor,
- 2 kulüp: 1973-74 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final oynayan; Bursa Merinosspor, Erdemir Ereğlispor,
- 1 kulüp: 1973-74 Türkiye Kupası finalisti Bursaspor.
Birinci kademe eşleşmelerinin ilk maçları 25 Aralık 1974, rövanş maçları ise 8 ve 15 Ocak 1975 tarihlerinde oynandı.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 2. kademeden yükselen; Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Galatasaray, Şekerspor, Trabzonspor, Zonguldakspor,
- 1 kulüp : 1973-74 Türkiye Kupası şampiyonu Fenerbahçe.
Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. İlk maçlar 29-30 Ocak 1975, ikinci maçlar 12-13 Şubat 1975 tarihlerinde oynandı.

İlk maçlar 26 Şubat ve 12 Mart 1975, ikinci maçlar 12 Mart ve 9 Nisan 1975 tarihlerinde oynandı.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Beşiktaş ilk defa 1974-75 Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası - 1974/75 Maç sonuçları - mackolik.com29 Haziran 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Türkiye Kupası 1975-76 sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 14. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1975-76 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan sekiz ve profesyonel liglerde oynayan 80 olmak üzere toplam 88 takım katılmıştır.

1.kademede oynayan kulüpler;
- 8 kulüp: 1974-75 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda gruplarını ilk iki sırada bitiren; Antalya Yolspor, Batman Petrolspor, Çarşambaspor, Erzurum 12 Mart Gençlik, İçel Demirspor, Kocaeli Kağıtspor, Orduspor (AM), Süleymaniye,
- 32 kulüp: 1975-76 Türkiye 3. Ligi'nde oynayan; Adalet Gençlik Kulübü, Amasyaspor, Ceyhanspor, Çanakkalespor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Ispartaspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karagümrük, Galata, Karşıyaka, Kasımpaşa, Kastamonuspor, Kırklarelispor, Konya Ereğlispor, Lüleburgazspor, Ödemişspor, Nevşehirspor, Petrol Ofisi, Sebat Gençlik, Süleymaniye, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tokatspor, Urfaspor, Uşakspor, Üsküdar Anadolu, Bornova Yeşilovaspor.
Müsabakalar tek maç üzerinden 24 Eylül 1975 tarihinde oynandı.

2.kademe 1. etapta oynayan kulüpler;
- 20 kulüp: 1. kademeden yükselen; Adalet Gençlik Kulübü, Ceyhanspor, Çanakkalespor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Edirnespor, Erzurumspor, Ispartaspor, İçel Demirspor, İzmirspor, Kasımpaşa, Konya Ereğlispor, Lüleburgazspor, Ödemişspor, Nevşehirspor, Petrol Ofisi, Sebat Gençlik, Süleymaniye, Tokatspor, Üsküdar Anadolu,
- 32 kulüp: 1975-76 Türkiye 2. Ligi'nde oynayan; Altınordu, Ankara Demirspor, Antalyaspor, Aydınspor, Bandırmaspor, Beykoz, Çorumspor, Denizlispor, Elazığspor, Eskişehir Demirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Hatayspor, İskenderunspor, Karabükspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Rizespor, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Sivasspor, Şekerspor, Tirespor, Vefa.
Müsabakalar tek maç üzerinden 15 Ekim 1975 tarihinde oynandı.

2.kademe 2. etapta oynayan kulüpler;
- 26 kulüp: 2. kademe 1. etaptan yükselen; Adalet Gençlik Kulübü, Ankara Demirspor, Antalyaspor, Aydınspor, Çanakkalespor, Çorumspor, Diyarbakırspor, Elazığspor, Eskişehir Demirspor, Gaziantepspor, Hatayspor, Ispartaspor, İzmirspor, Karabükspor, Kayserispor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Kütahyaspor, Malatyaspor, Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Rizespor, Sakaryaspor, Sarıyer, Şekerspor, Üsküdar Anadolu.
Müsabakalar tek maç üzerinden 12 Kasım 1975 tarihinde oynandı.

3. kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: 2. kademe 2. etaptan yükselen; Ankara Demirspor, Antalyaspor, Çorumspor, Elazığspor, Eskişehir Demirspor, Ispartaspor, İzmirspor, Karabükspor, Kocaelispor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Mersin İdman Yurdu, Sarıyer,
- 15 kulüp: 1975-76 Türkiye 1. Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Ankaragücü, Balıkesirspor, Boluspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Giresunspor, Göztepe, Orduspor, Trabzonspor, Zonguldakspor.
Üçüncü kademe eşleşmelerinin ilk maçları 23 ve 24 Aralık 1975, rövanş maçları ise 6 ve 7 Ocak 1976 tarihlerinde oynandı.

4. kademede oynayan kulüpler;
- 14 kulüp: 3. kademeden yükselen; Adana Demirspor, Adanaspor, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Antalyaspor, Boluspor, Elazığspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Giresunspor, Göztepe, Mersin İdman Yurdu, Trabzonspor.
Dördüncü kademe eşleşmelerinin ilk maçları 11 ve 18 Şubat 1976, rövanş maçları ise 25 ve 26 Şubat 1976 tarihlerinde oynandı.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: 4. kademeden yükselen; Ankara Demirspor, Ankaragücü, Boluspor, Elazığspor, Galatasaray, Göztepe, Trabzonspor.
- 1 kulüp: 1974-75 Türkiye Kupası Şampiyonu Beşiktaş.
Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 10 Mart 1976, rövanş maçları ise 24 Mart 1976 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 7 Nisan 1976, ikinci maçlar 21 Nisan 1976 tarihlerinde oynanmıştır.

1975-76 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Penaltı atışlarında rakibine 5-4 üstünlük sağlayan Galatasaray 1975-76 Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Türkiye Kupası - 1975/76 Maç sonuçları - mackolik.com4 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1976-1977 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 15. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1976-77 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 16 ve profesyonel liglerde oynayan 80 olmak üzere toplam 96 takım katılmıştır.

Birinci kademe birinci etapta oynayan kulüpler;
- 16 kulüp: 1975-76 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda gruplarını ilk iki sırada bitiren; Aksarayspor, Antalya Antspor, Batman Petrolspor, Bursaspor (AM), Çorluspor, Erdemir Ereğlispor, Eskişehirspor (AM), İskilipspor, Kars Kalespor, Kayseri Sümerspor, Konya İdman Yurdu (AM), Sarayköy Gençlik ve Spor Kulübü, Urfaspor (AM), Tokatspor (AM), Trabzonspor (AM), Vanspor,
- 32 kulüp: 1976-77 Türkiye 3. Ligi'nde oynayan; Adalet Gençlik Kulübü, Amasyaspor, Ceyhanspor, Çanakkalespor, Düzcespor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, İstanbulspor, Karagümrük, Galata, Hatayspor, İzmirspor, Karşıyaka, Kasımpaşa, Kastamonuspor, Kırklarelispor, Konya Ereğlispor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Nevşehirspor, Ödemişspor, Petrol Ofisi, Sebat Gençlik, Süleymaniye, Tekirdağspor, Urfaspor, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Uşakspor, Üsküdar Anadolu, Yeşilova.
Müsabakalar tek maç üzerinden 4 ve 5 Eylül 1976 tarihlerinde oynandı.

Birinci kademe ikinci etapta oynayan kulüpler;
- 24 kulüp: Birinci kademe birinci etaptan yükselen; Amasyaspor, Antalya Antspor, Batman Petrolspor, Bursaspor (AM), Ceyhanspor, Düzcespor, Erzincanspor, Eskişehirspor (AM), Karagümrük, Galata, İzmirspor, Kars Kalespor, Karşıyaka, Kasımpaşa, Konya Ereğlispor, Lüleburgazspor, Nevşehirspor, Petrol Ofisi, Sebat Gençlik, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tokatspor, Uşakspor, Üsküdar Anadolu,
- 32 kulüp: 1976-77 Türkiye 2. Ligi'nde oynayan; Altınordu, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Antalyaspor, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Çorumspor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Elazığspor, Eskişehir Demirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Ispartaspor, İskenderunspor, Karabükspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Malatyaspor, Manisaspor, Rizespor, Sakaryaspor, Sarıyer, Sivasspor, Şekerspor, Tirespor, Vefa.
Müsabakalar tek maç üzerinden 29 ve 30 Eylül 1976 tarihinde oynandı.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 28 kulüp: 2. kademe 1. etaptan yükselen; Altınordu, Ankaragücü, Balıkesirspor, Batman Petrolspor, Beykoz, Bursaspor (AM), Diyarbakırspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Karagümrük, Kars Kalespor, Karşıyaka, Kayserispor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Nevşehirspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sivasspor, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Uşakspor, Vefa.
Müsabakalar tek maç üzerinden 17 ve 20 Ekim 1976 tarihlerinde oynandı.

Üçüncü kademe ön elemede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: İkinci kademe ikinci etaptan yükselen; Altınordu, Karabükspor.
Müsabaka tek maç üzerinden 3 Kasım 1976 tarihinde oynandı.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 12 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Batman Petrolspor, Beykoz, Gaziantepspor, Karşıyaka, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Sebat Gençlik, Şekerspor, Tekirdağspor, Tokatspor, Vefa,
- 1 kulüp: Üçüncü kademe ön elemeden yükselen Altınordu,
- 15 kulüp: 1976-77 Türkiye 1. Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Giresunspor, Göztepe, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Samsunspor, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 1 Aralık 1976 tarihinde, ikinci maçlar 15 ve 16 Aralık 1976 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 14 kulüp: 3. kademeden yükselen; Adana Demirspor, Adanaspor, Batman Petrolspor, Beşiktaş, Fenerbahçe, Giresunspor, Göztepe, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Tokatspor, Trabzonspor, Vefa.
Dördüncü kademe eşleşmelerinin ilk maçları 29 ve 30 Ocak 1977, rövanş maçları ise 6 Şubat ve 2 Mart 1977 tarihlerinde oynandı.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Beşiktaş, Fenerbahçe, Giresunspor, Göztepe, Kocaelispor, Orduspor, Trabzonspor.
- 1 kulüp: 1975-76 Türkiye Kupası Şampiyonu Galatasaray.
Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 9 ve 16 Mart 1977, rövanş maçları ise 30 Mart 1977 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 27 Nisan 1977, ikinci maçlar 11 Mayıs 1977 tarihlerinde oynanmıştır.

1976-77 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 1-0 üstünlük sağlayan Trabzonspor ilk defa Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1977-1978 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 16. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1977-78 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 16 ve profesyonel liglerde oynayan 73 olmak üzere toplam 89 takım katılmıştır.
Ayrıca bu sezonun Türkiye Kupası şampiyonu olan Trabzonspor, gol yemeyerek Türkiye Kupası Şampiyonu olan ilk ve tek şampiyondur.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 16 kulüp: 1976-77 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda gruplarını ilk iki sırada bitiren; Babaeskispor, Bursaspor (AM), Çaykurspor, Diyarbakır Karacadağ Gençlik, Erdemir Ereğlispor, Erzincan Karagücü, Eskişehirspor (AM), İçel Demirspor, İzmir Denizgücü, Kayseri Sümerspor, Konya Demirspor, Kuşadası Gençlik, Muş İdman Yurdu, Nizipspor, Sivas Demirspor, Trabzonspor (AM),
- 25 kulüp: 1977-77 Türkiye 3. Ligi'nde oynayan; Adalet Gençlik Kulübü, Ceyhanspor, Çorumspor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Hacettepe, Hatayspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kasımpaşa, Kırklarelispor, Konya Ereğlispor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Ödemişspor, Petrol Ofisi, Sebat Gençlik, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Uşakspor, Ülküspor.
Müsabakalar tek maç üzerinden 21 Eylül ve 5 Ekim 1977 tarihlerinde oynandı.
Erdemir Ereğlispor kura sonucu üst tura yükseldi.

İkinci kademe birinci etapta oynayan kulüpler;
- 21 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Alibeyköy Adalet SK, Ceyhanspor, Çaykurspor, Edirnespor, Erzurumspor, Hacettepe, Hatayspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kasımpaşa, Konya Ereğlispor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Ödemişspor, Sebat Gençlik, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Trabzonspor (AM),
- 33 kulüp: 1977-78 Türkiye 2. Ligi'nde oynayan; Altınordu, Ankara Demirspor, Antalyaspor, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Denizlispor, Düzcespor, Elazığspor, Eskişehir Demirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, Ispartaspor, İskenderunspor, Karabükspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Manisaspor, Rizespor, Sakaryaspor, Sarıyer, Sivasspor, Urfaspor, Tekirdağspor, Tirespor, Vefa.
Müsabakalar tek maç üzerinden 12, 19 ve 20 Ekim 1977 tarihlerinde oynandı.

İkinci kademe ikinci etap ön elemede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: İkinci kademe birinci etaptan yükselen; Alibeyköy Adalet SK, Kayserispor.
Müsabaka tek maç üzerinden 2 Kasım 1977 tarihinde oynandı.

İkinci kademe ikinci etapta oynayan kulüpler;
- 25 kulüp: İkinci kademe birinci etaptan yükselen; Antalyaspor, Bandırmaspor, Düzcespor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Hatayspor, Ispartaspor, İzmirspor, Karabükspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kocaelispor, Konya Ereğlispor, Kütahyaspor, Rizespor, Sarıyer, Sivasspor, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Vefa,
- 1 kulüp: İkinci kademe ikinci etap ön elemeden yükselen Kayserispor.
Müsabakalar tek maç üzerinden 23 Kasım 1977 tarihlerinde oynandı.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: İkinci kademe ikinci etaptan yükselen; Düzcespor, Elazığspor, Erzurumspor, Gaziantepspor, İzmirspor, Kayserispor, Konya Ereğlispor, Rizespor, Sivasspor, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Vefa,
- 14 kulüp : 1977-78 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Diyarbakırspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Samsunspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 7 Aralık 1977 tarihinde, ikinci maçlar 21 Aralık 1977 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 14 kulüp: 3. kademeden yükselen; Adana Demirspor, Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Bursaspor, Düzcespor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Kayserispor, Rizespor, Sivasspor, Zonguldakspor.
Dördüncü kademe eşleşmelerinin ilk maçları 12 ve 15 Şubat 1978, rövanş maçları ise 1 Mart 1978 tarihlerinde oynandı.

Çeyrek finalde oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Adana Demirspor, Ankaragücü, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Kayserispor, Zonguldakspor.
- 1 kulüp: 1976-77 Türkiye Kupası Şampiyonu Trabzonspor.
Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 15 Mart 1978, rövanş maçları ise 29 Mart 1978 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 12 Nisan 1978, ikinci maçlar 26 Nisan 1978 tarihlerinde oynanmıştır.

1977-78 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 3-0 üstünlük sağlayan Trabzonspor ikinci defa Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1978-79 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 17. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1978-79 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 54 ve profesyonel liglerde oynayan 68 olmak üzere toplam 122 takım katılmıştır.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 54 kulüp: 1977-78 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan; Erbaaspor, Eskişehir Havagücü, Erzincan Karagücü, Karaağaç Ardaspor, Kayseri Erkiletspor, Kestel Belediyespor, Sivas Demirspor, Zonguldak Gençlik,
Müsabakalar tek maç üzerinden 27 Ağustos 1978 tarihinde oynandı.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 30 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Adana Demirspor (AM), Adıyaman Gençlik, Ağrı Dağcılık Gençlik, Bandırma Etispor, Boluspor (AM), Burdur YSE Yurtspor, Bursa Çilekspor, Çayelispor, Çorum Osmancık Gençlik, Denizlispor (AM), Diyarbakırspor DSİ Bağlar Gençlik, Erbaaspor, Erzincan Karagücü, Erzincanspor (AM), Erzurumspor (AM), Eskişehir Havagücü, Hatayspor (AM), İzmir Tekelspor, Kırşehir Mucurgücü, Konya Karagücü, Malatya İdman Yurdu, Mersin İdman Yurdu (AM), Muhafızgücü, Muş İdman Yurdu, Ordu Esnafspor, Sakarya Karadenizspor, Samsun Demirspor, Tavşanlı Linyitspor, Tekirdağ Tekelspor, Trabzon İdmangücü,
- 22 kulüp: 1978-79 Türkiye 3. Ligi'nde oynayan; Altınordu, Çorumspor, Erzurumspor, Galata, Giresunspor, Hatayspor, İskenderunspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kırklarelispor, Konya Ereğlispor, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Manisaspor, Ödemişspor, Petrol Ofisi, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Uşakspor, Yeşilova.
Müsabakalar tek maç üzerinden 10 Eylül 1978 tarihinde oynandı.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 26 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Adana Demirspor (AM), Adıyaman Gençlik, Altınordu, Bandırma Etispor, Burdur YSE Yurtspor, Diyarbakırspor DSİ Bağlar Gençlik, Erzincanspor (AM), Erzurumspor, Eskişehir Havagücü, Giresunspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karşıyaka, Kırklarelispor, Konya Karagücü, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Manisaspor, Muhafızgücü, Muş İdman Yurdu, Ordu Esnafspor, Sakarya Karadenizspor, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Trabzon İdmangücü, Uşakspor,
- 31 kulüp : 1978-79 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynayan; Ankara Demirspor, Ankaragücü, Antalyaspor, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Düzcespor, Edirnespor, Elazığspor, Eskişehir Demirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Ispartaspor, Karabükspor, Kayserispor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Mersin İdman Yurdu, Rizespor, Sakaryaspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sivasspor, Şekerspor, Tekirdağspor, Tirespor, Urfaspor, Vefa.
- Sebat Gençlik kura sonucu üst tura yükseldi.
Müsabakalar tek maç üzerinden 20 ve 21 Eylül 1978 tarihlerinde oynandı.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 29 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Altınordu, Ankaragücü, Balıkesirspor, Bandırma Etispor, Bandırmaspor, Beykoz, Edirnespor, Erzincanspor (AM), Gaziantepspor, İstanbulspor, Karşıyaka, Kırklarelispor, Kocaelispor, Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Muhafızgücü, Muş İdman Yurdu, Rizespor, Sakarya Karadenizspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sivasspor, Şekerspor, Tokatspor, Trabzon İdmangücü, Uşakspor, Vefa.
- Bandırma Etispor kura sonucu bir üst tura yükseldi.
Müsabakalar tek maç üzerinden 4 Ekim 1978 tarihlerinde oynandı.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Altınordu, Ankaragücü, Bandırma Etispor, Bandırmaspor, Beykoz, Gaziantepspor, İstanbulspor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Rizespor, Sakaryaspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Şekerspor, Uşakspor, Vefa,
- 14 kulüp : 1978-79 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Diyarbakırspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Göztepe, Orduspor, Samsunspor, Zonguldakspor.
- Bandırma Etispor kura sonucu bir üst tura yükseldi.
İlk maçlar 25 ve 26 Ekim 1978 tarihlerinde, ikinci maçlar 7-9 Kasım ve 6 Aralık 1978 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Altıncı kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Beşinci kademeden yükselen; Adana Demirspor, Altay, Ankaragücü, Bandırma Etispor, Bandırmaspor, Beşiktaş, Bursaspor, Diyarbakırspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Gaziantepspor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Orduspor, Sebat Gençlik,
- 1 kulüp : 1977-78 Türkiye Kupası Şampiyonu Trabzonspor.
İlk maçlar 13 Aralık 1978 tarihlerinde, ikinci maçlar 3 ve 4 Şubat 1979 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 21 Şubat 1979, rövanş maçları ise 7 Mart 1979 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 11 Nisan 1979, ikinci maçlar 25 Nisan 1979 tarihlerinde oynanmıştır.

1978-79 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 3-2 üstünlük sağlayan Fenerbahçe üçüncü kere Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1979-80 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 18. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1979-80 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 57 ve profesyonel liglerde oynayan 66 olmak üzere toplam 123 takım katılmıştır.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 53 kulüp: 1978-79 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan; Amasyaspor, Artvin Hopaspor, Babaeskispor, Bilecik Söğütspor, Bitlis Güzeldere Gençlik, Bursa Güvenspor, Çarşambaspor, Çaykurspor, Fatsa Gençlik, Hatayspor (AM), Karsspor, Kelkit Gençlerbirliği, Keşanspor, Trabzon Gençlerbirliği,
Müsabakalar tek maç üzerinden 2 Eylül 1979 tarihinde oynandı.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 27 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Babaeskispor, Bursa Güvenspor, Çarşambaspor, Hatayspor (AM), Karsspor, Kelkit Gençlerbirliği, Trabzon Gençlerbirliği,
- 4 kulüp: 1978-79 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'nda final grubuna kalan; .
- 18 kulüp : 1979-80 Türkiye 3. Ligi'nde oynayan; Adalet Gençlik Kulübü, Beykoz, Çorumspor, Erzincanspor, Gençlerbirliği, Hatayspor, İzmirspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kırklarelispor, Konyaspor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Manisaspor, Ödemişspor, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Yeşilova.
- Burdur YSE Yurtspor kura sonucu üst tura yükseldi.
Müsabakalar tek maç üzerinden 19 Eylül 1979 tarihinde oynandı.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 25 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Adana Demirspor (AM), Adalet Gençlik Kulübü, Beykoz, Burdur YSE Yurtspor, Bursa Güvenspor, Çarşambaspor, Çorumspor, Düzcespor (AM), Erzincanspor, Erzurum 12 Mart Gençlik, Gençlerbirliği, Hatayspor, İçel Demirspor, İzmir Tekelspor, İzmirspor, Karagümrük, Karşıyaka, Konyaspor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Ödemişspor, Öz Van Gençlik, Sivas Demirspor, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor,
- 32 kulüp : 1979-80 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynayan; Altınordu, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Antalyaspor, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Boluspor, Denizlispor, Düzcespor, Edirnespor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Giresunspor, Ispartaspor, Karabükspor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Konya İdman Yurdu, Lüleburgazspor, Mersin İdman Yurdu, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sivasspor, Şekerspor, Tekirdağspor, Tirespor, Urfaspor, Vefa.
- Urfaspor kura sonucu bir üst tura yükseldi.
Müsabakalar tek maç üzerinden 10, 11 ve 24 Ekim 1979 tarihlerinde oynandı.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 29 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Adalet Gençlik Kulübü, Altınordu, Ankaragücü, Antalyaspor, Aydınspor, Bandırmaspor, Boluspor, Denizlispor, Düzcespor, Elazığspor, Erzincanspor, Erzurum 12 Mart Gençlik, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Karşıyaka, Kırıkkalespor, Konya İdman Yurdu, Lüleburgazspor, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Sivas Demirspor, Sivasspor, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Urfaspor.
- Adalet Gençlik Kulübü kura sonucu bir üst tura yükseldi.
Müsabakalar tek maç üzerinden 31 Ekim 1979 tarihinde oynandı.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Adalet Gençlik Kulübü, Ankaragücü, Bandırmaspor, Denizlispor, Düzcespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Kırıkkalespor, Lüleburgazspor, Sakaryaspor, Samsunspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor,
- 15 kulüp : 1979-80 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Beşiktaş, Bursaspor, Diyarbakırspor, Eskişehirspor, Galatasaray, Gaziantepspor, Göztepe, Kayserispor, Orduspor, Rizespor, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 14 ve 18 Kasım 1979 tarihlerinde, ikinci maçlar 5-6, 12 ve 23 Aralık 1979 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Altıncı kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Beşinci kademeden yükselen; Adana Demirspor, Altay, Denizlispor, Düzcespor, Erzincanspor, Galatasaray, Gaziantepspor, Göztepe, Kayserispor, Lüleburgazspor, Orduspor, Sakaryaspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Trabzonspor,
- 1 kulüp : 1978-79 Türkiye Kupası Şampiyonu Fenerbahçe.
İlk maçlar 27 Ocak 1980 tarihlerinde, ikinci maçlar 2-3 ve 13 Şubat 1980 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 5 Mart 1980, rövanş maçları ise 19 Mart 1980 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 9 Nisan 1980, ikinci maçlar 23 Nisan 1980 tarihlerinde oynanmıştır.

1979-80 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Altay ikinci kere Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1980-81 Federasyon Kupası Türkiye Kupası turnuvasının 19. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1979-80 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 72 ve profesyonel liglerde oynayan 67 olmak üzere toplam 139 takım katılmıştır. Ankaragücü'nün Türkiye Kupası'nı kazanmasıyla ilk kez bir ikinci lig takımı bu kupayı kazanmış oldu.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 14 kulüp: 1979-80 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan; Dikilitaş, İstanbul Tekel, İstanbul Yıldız, İstanbulspor (AM), Tophane Tayfun, Vefa (AM),
Müsabakalar tek maç üzerinden 31 Ağustos 1980 tarihinde oynandı.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 7 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Dikilitaş, İstanbul Tekel, İstanbul Yıldız,
- 58 kulüp: 1979-80 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan;,
- 51 kulüp : 1980-81 Türkiye 2. Ligi'nde oynayan; Alibeyköyspor, Altınordu, Ankara Demirspor, Ankaragücü, Antalyaspor, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Çorumspor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Edirnespor, Elazığspor, Erzincanspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, Hatayspor, Ispartaspor, İskenderunspor, İzmirspor, Karabükspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Konya İdman Yurdu, Konyaspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Manisaspor, Mardinspor, Malatyaspor, Ödemişspor, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sivasspor, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Urfaspor, Vefa, Yeşilova.
- Elazığspor, Siirtspor, Urfa Kendirgücü ve Vanspor kura sonucu bir üst tura yükseldi.
Müsabakalar tek maç üzerinden 10 ve 17 Eylül 1980 tarihlerinde oynandı.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 60 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Adanaspor (AM), Alibeyköyspor, Ankara Demirspor, Ankara DSİ, Ankaragücü, Antalyaspor, Artvin Hopaspor, Balıkesirspor, Bilecik Ertuğrul Gençlik, Çorlu Kültürspor, Çorumspor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Edirnespor, Edremit Gençlik, Elazığspor, Erzincan Karagücü, Erzincanspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Giresun Seka Aksuspor, Giresunspor, Göztepe, Ispartaspor, İskenderunspor, İstanbul Tekel, İstanbul Yıldız, İzmir Denizgücü, İzmirspor, Karabükspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kayseri Sümerspor, Kırıkhan Gençlik, Kırıkkalespor, Kocaeli Petkimspor, Konyaspor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Malatyaspor (AM), Manisaspor, Mardinspor, Muğlaspor, Muhafızgücü, Rizespor (AM), Sakaryaspor, Samsunspor, Siirtspor, Şanlıurfa Kendirgücü, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tavşanlı Linyitspor, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Tokatspor (AM), Uşak Turan İdmanyurdu, Vanspor, Vefa, Zonguldak Gençlik.
Müsabakalar tek maç üzerinden 8-9 Ekim 1980 tarihlerinde oynandı.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 30 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Ankaragücü, Antalyaspor, Diyarbakırspor, Edirnespor, Elazığspor, Erzincanspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Giresunspor, Göztepe, İskenderunspor, İstanbul Tekel, İzmir Denizgücü, İzmirspor, Karabükspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Konyaspor, Kütahyaspor, Malatyaspor (AM), Manisaspor, Muğlaspor, Sakaryaspor, Samsunspor, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tokatspor, Vanspor, Vefa.
Müsabakalar tek maç üzerinden 29 Ekim 1980 tarihinde oynandı.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Ankaragücü, Diyarbakırspor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Giresunspor, İzmirspor, Karabükspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Manisaspor, Sakaryaspor, Samsunspor, Şekerspor, Tekirdağspor,
- 15 kulüp : 1980-81 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Kocaelispor, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Rizespor, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 12 ve 13 Kasım 1980 tarihlerinde, ikinci maçlar 17 ve 18 Aralık 1980 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Altıncı kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Beşinci kademeden yükselen; Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Diyarbakırspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Giresunspor, İzmirspor, Karabükspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Mersin İdman Yurdu, Samsunspor,
- 1 kulüp : 1979-80 Türkiye Kupası Şampiyonu Altay.
İlk maçlar 25-26 Şubat ve 4 Mart 1981 tarihlerinde, ikinci maçlar 11 Mart 1981 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 1-2 Nisan 1981, rövanş maçları ise 8 Nisan 1981 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 22 Nisan 1981, ikinci maçlar 29 Nisan 1981 tarihlerinde oynanmıştır.

1980-81 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Ankaragücü ikinci kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1981-82 Federasyon Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 20. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1981-82 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 53 ve profesyonel liglerde oynayan 93 olmak üzere toplam 146 takım katılmıştır.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 53 kulüp: 1980-81 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan; Adana Demirspor (AM), Adıyaman Gençlik, Afyon YSE Kocatepe, Ağrıspor, Altay (AM), Amasyaspor, Ankara DSİ, Antalyaspor (AM), Artvin Hopaspor, Babaeskispor, Batman Petrolspor, Bayburtspor, Bozüyükspor, Bursaspor (AM), Çanakkalespor (AM), Çankırı Demirspor, Çine Madranspor, Çorluspor, Çorumgücü, Denizlispor (AM), Erdekspor, Erzincan Kızılay Gençlik, Eskişehir Havagücü, Gaziantep Akyol Gençlik, Giresun SEKA Aksuspor, Gölcükspor, İskenderunspor (AM), Kahramanmaraş Gençlik, Kayserispor (AM), Kırşehir Karıncalıspor, Konya Demirspor, Malatya Demirspor, Mardin Sağlıkspor, Mersin Türkocağı, Muğlaspor (AM), Muş İdman Yurdu, Nevşehir Kalespor, Niğdegücü, Palandökenspor, Rizespor (AM), Sakarya Karadenizspor, Sinopspor, Sivas Çimentospor, Sümer Soyaspor, Tavşanlı Linyitspor, Tokatspor (AM), Tophane Tayfun, Urfa Kendirgücü, Uşak Gençlerbirliği, Uzunköprüspor, Vanspor, Yeni Salihlispor, Yozgat Bozokspor.
- Adana Demirspor (AM), Artvin Hopaspor, Ağrıspor, Altay (AM), Amasyaspor, Bozüyükspor, Çine Madranspor, Çorluspor, Denizlispor (AM), Gölcükspor, Kahramanmaraş Gençlik, Kayserispor (AM), Mardin Sağlıkspor, Sümer Soyaspor, Tokatspor (AM), Urfa Kendirgücü, YSE Kocatepe, kulüpleri kura sonucu bir üst tura yükseldiler.
İlk maçlar 23 Eylül 1981 tarihinde, ikinci maçlar 30 Eylül 1981 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 35 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Adana Demirspor (AM), Afyon YSE Kocatepe, Ağrıspor, Altay (AM), Amasyaspor (AM), Antalyaspor (AM), Artvin Hopaspor, Babaeskispor, Batman Petrolspor, Bayburtspor, Bozokspor, Bozüyükspor, Bursaspor (AM), Çine Madranspor, Çorluspor, Denizlispor (AM), Eskişehir Havagücü, Gaziantep Akyol Gençlik, Giresun Seka Aksuspor, Gölcükspor, İskenderunspor (AM), Kahramanmaraş Gençlik, Kayserispor (AM), Konya Demirspor, Mardin Sağlıkspor, Mersin Türkocağı, Muğlaspor, Palandökenspor, Sivas Çimentospor, Sümer Soyaspor, Tavşanlı Linyitspor, Tokatspor (AM), Tophane Tayfun, Urfa Kendirgücü, Yeni Salihlispor.
- 20 kulüp: Terfi Ligi'nde oynanayan; Çanakkalespor, Eskişehir Sağlıkspor, Eyüp, Feriköy, Galata, Abidinpaşa Barbaros, Hasköyspor, İzmir Demirspor, Kasımpaşa, Kastamonuspor, Hacettepe, Kırşehirspor, Konya Ereğlispor, Nevşehirspor, PTT, Sakarya Karadenizspor, Soyaspor Gençlik, Süleymaniye Sirkeci, Şanlıurfa Kendirgücü, Taksim, Tophane Tayfun, Uşakspor, Ülküspor, Yedikule, Yeşildirek, Yozgatspor,
- 56 kulüp: 1981-82 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynanayan; Alibeyköyspor, Altınordu, Amasyaspor, Ankara Demirspor, Antalyaspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beylerbeyi, Beykoz, Burdurspor, Ceyhanspor, Çorumspor, Davutpaşa, Denizlispor, Düzcespor, Edirnespor, Elazığspor, Erzincanspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Ispartaspor, İskenderunspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karagümrük, Karabükspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Konyaspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Manisaspor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, Muğlaspor, Orduspor, Ödemişspor, Petrol Ofisi, Rizespor, Samsunspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sitespor, Sivasspor, Şekerspor, Tarsus İdman Yurdu, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Üsküdar Anadolu, Vefa Simtel, Yeşilova.
İlk maçlar 14 Ekim 1981 tarihinde, ikinci maçlar 21 Ekim 1981 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 56 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Adana Demirspor, Alibeyköyspor, Altınordu, Antalya Şehir Stadyumu, Batman Petrolspor, Beylerbeyi, Bozüyükspor, Burdurspor, Ceyhanspor, Çanakkalespor, Çorumspor, Denizlispor, Düzcespor, Elazığspor, Eskişehir Havagücü, Eyüp, Feriköy, Galata, Gençlerbirliği, Giresun Seka Aksuspor, Giresunspor, Hacettepe, İskenderunspor, İskenderunspor (AM), İstanbulspor, İzmirspor, Kahramanmaraş Gençlik, Karagümrük, Karşıyaka, Kasımpaşa, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Konya Demirspor, Konya Ereğlispor, Konyaspor, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Mersin İdman Yurdu, Muğlaspor, Orduspor, Ödemişspor, Petrol Ofisi, Sakarya Karadenizspor, Samsunspor, Sarıyer, Sebat Gençlik, Sivas Çimentospor, Şekerspor, Taksim, Tirespor, Tokatspor, Uşakspor, Vefa Simtel, Yeni Salihlispor.
İlk maçlar 4 Kasım 1981 tarihlerinde, ikinci maçlar 11 Kasım 1981 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 28 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Alibeyköyspor, Altınordu, Antalyaspor, Batman Petrolspor, Ceyhanspor, Denizlispor, Düzcespor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehir Havagücü, Eyüp, Galata, Gençlerbirliği, Giresunspor, Hacettepe, İskenderunspor, İzmirspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kasımpaşa, Konyaspor, Lüleburgazspor, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Petrol Ofisi, Samsunspor, Sarıyer, Tokatspor.
İlk maçlar 25 Kasım 1981 tarihinde, ikinci maçlar 2, 3 ve 12 Aralık 1981 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 14 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Alibeyköyspor, Antalyaspor, Denizlispor, Düzcespor, Elazığspor, Galata, Karşıyaka, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Petrol Ofisi, Samsunspor, Sarıyer, Tokatspor,
- 16 kulüp : 1981-82 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Diyarbakırspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Göztepe, Kocaelispor, Sakaryaspor, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 23-25 Şubat ve 3 Mart 1982 tarihlerinde, ikinci maçlar 3 ve 10 Mart 1982 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Altıncı kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Beşinci kademeden yükselen; Altay, Antalyaspor, Beşiktaş, Bursaspor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Kocaelispor, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Samsunspor, Tokatspor, Trabzonspor,
- 1 kulüp : 1980-81 Federasyon Kupası Şampiyonu Ankaragücü.
İlk maçlar 17-18 Mart 1982 tarihlerinde, ikinci maçlar 24 Mart 1982 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 7 Nisan 1982, rövanş maçları ise 14 Nisan 1982 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 28 Nisan 1982, ikinci maçlar 5 Mayıs 1982 tarihlerinde oynanmıştır.

1981-82 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 4-2 üstünlük sağlayan Galatasaray yedinci kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1982-83 Federasyon Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 21. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1982-83 Türkiye Kupası'na; amatör liglerde oynayan 91 ve profesyonel liglerde oynayan 95 olmak üzere toplam 186 takım katılmıştır.

Birinci kademede birinci etapta oynayan kulüpler;
- 91 kulüp: 1981-82 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan; Ayvalıkgücü Belediyespor, Babaeskispor, Bayrampaşa, Bilecikspor, Bursa Kültürspor, Cerrahpaşa Spor Kulübü, Gaziosmanpaşa, İstanbul Çırçır Spor Kulübü, İstanbul Karagücü, İstanbul Tekel, İzmit Dumlupınar, Mustafakemalpaşa, Sultantepe Spor Kulübü, Uzunköprüspor.
İlk maçlar 8 Eylül 1982 tarihinde, ikinci maçlar 15 Eylül 1982 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Birinci kademe ikinci etapta oynayan kulüpler;
- 46 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Bafraspor, Abana Gençlerbirliği, Adana Demirspor (AM), Afyon Çimentospor, Yeni Afyonspor, Amasya Gençlik, Ankara DSİ, Ankara Yenidoğanspor, Antalya Yolspor, Artvin Hopaspor, Babaeskispor, Bilecikspor, Bingölspor, Bitlis Güzeldere Gençlik, Bozokspor, Bursa Demirtaş, Cerrahpaşa Spor Kulübü, Çanakkalespor, Elazığ Paluspor, Erzurum Kombinespor, Eskişehir DSİ Bentspor, Gaziantepspor (AM), Gaziosmanpaşa, İçel Demirspor, İstanbul Çırçır Spor, İstanbul Karagücü, İzmir Denizgücü, İzmir Karagücü, Kilimlispor, İzmit Dumlupınar, Konya Karagücü, Malatya İdman Yurdu, Manisa Mensucatspor, Osmaniye Halspor, Reyhanlı Gençlik, Sakarya Karadenizspor, Silahlı Kuvvetler Gücü, Tavşanlı Linyitspor, Urfa Et Balıkspor, Vanspor.
İlk maçlar 6 Ekim 1982 tarihinde, ikinci maçlar 13 Ekim 1982 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 23 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Bafraspor, Adana Demirspor (AM), Ankara DSİ, Artvin Hopaspor, Cerrahpaşa Spor Kulübü, Eskişehir DSİ Bentspor, Gaziantepspor (AM), Gaziosmanpaşa, İçel Demirspor, İstanbul Çırçır Spor, İstanbul Karagücü, İzmir Denizgücü, İzmir Karagücü, Kahramanmaraşspor, Silahlı Kuvvetler Gücü.
- 14 kulüp: Terfi Ligi'nde oynanayan;,
- 63 kulüp: 1982-83 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynanayan; Alibeyköyspor, Altınordu, Amasyaspor, Ankara Demirspor, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Beylerbeyi, Burdurspor, Ceyhanspor, Çanakkalespor, Davutpaşa, Denizlispor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Eskişehir Demirspor, Eskişehirspor, Eyüp, Feriköy, Galata, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, Hatayspor, Ispartaspor, İskenderunspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karabükspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırşehirspor, Konya Ereğlispor, Konyaspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Manisaspor, Mardinspor, Muğlaspor, Orduspor, Petrol Ofisi, Rizespor, Sebat Gençlik, Sitespor, Sivasspor, Süleymaniye Sirkeci, Tarsus İdman Yurdu Erkutspor, Tekirdağspor, Tirespor, Tokatspor, Urfaspor, Uşakspor, Üsküdar Anadolu, Vefa Simtel, Yedikule, Yeşilova.
İlk maçlar 3-4 Kasım 1982 tarihlerinde, ikinci maçlar 11 Kasım 1982 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.
- Ankara Demirspor ve Kırşehirspor kura sonucu üst tura yükseldiler.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 51 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Altınordu, Ankara DSİ, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Beylerbeyi, Burdurspor, Ceyhanspor, Çorumspor, Davutpaşa, Denizlispor, Edirnespor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehirspor, Eyüp, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, Hatayspor, Ispartaspor, İskenderunspor, İstanbulspor, İzmir Denizgücü, Karabükspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Kilimlispor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Muğlaspor, Ödemişspor, Petrol Ofisi, Sebat Gençlik, Sivasspor, Süleymaniye Sirkeci, Tarsus İdman Yurdu, Tavşanlı Linyitspor, Tekirdağspor, Tokatspor, Trabzonspor (AM), Urfaspor, Uşakspor, Üsküdar Anadolu, Yedikule,
- 1 kulüp: 1981-82 Türkiye Amatör Futbol şampiyonu Kocaeli Kağıtspor.
İlk maçlar 24-25 Kasım 1982 tarihlerinde, ikinci maçlar 1 Aralık 1982 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 26 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Altınordu, Balıkesirspor, Beykoz, Burdurspor, Denizlispor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Eskişehirspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, Hatayspor, İskenderunspor, İstanbulspor, Karabükspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Kırşehirspor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Süleymaniye Sirkeci, Tokatspor, Yedikule.
İlk maçlar 15 Aralık 1982 tarihinde, ikinci maçlar 22 Aralık 1982 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Beykoz, Burdurspor, Edirnespor, Erzurumspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, İstanbulspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kırşehirspor, Malatyaspor, Yedikule,
- 17 kulüp : 1982-83 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Altay, Ankaragücü, Antalyaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Fenerbahçe, Gaziantepspor, Kocaelispor, Mersin İdman Yurdu, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 23 Şubat ve 2-3 Mart 1983 tarihlerinde, ikinci maçlar 16 Mart 1983 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Altıncı kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Beşinci kademeden yükselen; Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Fenerbahçe, İstanbulspor, Karşıyaka, Kayserispor, Mersin İdman Yurdu, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Trabzonspor, Zonguldakspor,
- 1 kulüp : 1981-82 Federasyon Kupası Şampiyonu Galatasaray.
İlk maçlar 22-23 Mart 1983 tarihlerinde, ikinci maçlar 6 Nisan 1983 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 4 Mayıs 1983, rövanş maçları ise 18 Mayıs 1983 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 25 Mayıs 1983, ikinci maçlar 1 Haziran 1983 tarihlerinde oynanmıştır.

1982-83 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 4-1 üstünlük sağlayan Fenerbahçe dördüncü kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1983-84 Federasyon Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 22. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1983-84 Türkiye Kupası'na, amatör liglerde oynayan 91 ve profesyonel liglerde oynayan 67 olmak üzere toplam 158 takım katılmıştır.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 90 kulüp: 1982-83 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası'na katılan; Afyon Şekerspor, Antalya Yolspor, Babaeskispor, Bayrampaşa, Bursa Kültürspor, Bursa Merinosspor, Cerrahpaşa Spor Kulübü, Çanakkale Jandarmagücü, Çaykurspor, Çorluspor, Dikilitaş, Gümüşhane İl Özel İdare, Isparta Karaağaç Gençlik, İstanbul Cankurtaran, İstanbul Karagücü, İstanbul Küçükpazar, İzmir Hilalspor, İzmirspor (A), Kocaeli Kağıtspor, Kocaeli Petkimspor, Kocaeli Tütünçiftlik, Kütahya Termikspor, Maltepespor, Mustafakemalpaşa, Okmeydanı, Trabzon Yolspor, Trabzonspor (A).
İlk maçlar 31 Ağustos 1983 tarihinde, ikinci maçlar 7 Eylül 1983 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

İkinci kademede oynayan kulüpler;
- 45 kulüp: Birinci kademeden yükselen; Ağrı Demirspor, Aksaray Gençlik, Altay (A), Ankaragücü (A), Antalya Yolspor, Başkarcı İdman Yurdu, Bayrampaşa, Bursa Kültürspor, Bursa Merinosspor, Bursa Tunaspor, Cerrahpaşa Spor Kulübü, Çarşambaspor, Çine Madranspor, Çorluspor, Dört Eylül Belediyespor, Erdekspor, Erdemir Ereğlispor, Erzincan Karagücü, Eskişehir DSİ Bentspor, Galata, İstanbul Cankurtaran, İzmir Denizgücü, İzmir Havagücü, İzmirspor (A), Kayseri Sümerspor, Kocaeli Petkimspor, Konya Şekerspor, Kütahya Termikspor, Mersin Kuvayı Milliye, Muş Muratspor, Okmeydanı, Ordu Esnafspor, Palandökenspor, Silahlı Kuvvetler Gücü, Sitespor, Taşköprü Gençlik, Trabzon Yolspor, Trabzonspor (A), Ulaspor, Urfa Belediye Gençlik, Van İskelespor, Yenişehir, Yozgatspor,
- 49 kulüp: Türkiye 2. Ligi'nde oynayan; Yeni Afyonspor, Alibeyköyspor, Altay, Altınordu, Aydınspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Beykoz, Burdurspor, Ceyhanspor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Edirnespor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehirspor, Galata, Gaziantepspor, Giresunspor, Göztepe, Ispartaspor, İskenderunspor, İstanbulspor, İzmirspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Kırşehirspor, Konyaspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Malatyaspor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, Muğlaspor, Petrol Ofisi, Rizespor, Sakarya Karadenizspor, Samsunspor, Sitespor, Süleymaniye Sirkeci, Şekerspor, PTT, Sebat Gençlik, Tekirdağspor, Urfaspor, Üsküdar Anadolu, Vanspor, Vefa Simtel, 
- Diyarbakırspor ve Diyarbakırspor DSİ Bağlar Gençlik kura sonucu üst tura yükseldiler.
İlk maçlar 21-22 ve 28 Eylül 1983 tarihlerinde, ikinci maçlar 5-6 Ekim 1983 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 48 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Altay, Altay (A), Altınordu, Antalya Yolspor, Beykoz, Bursa Merinosspor, Çarşambaspor, Çorluspor, Diyarbakırspor, Diyarbakırspor DSİ Bağlar Gençlik, Erdekspor, Erdemir Ereğlispor, Erzincan Karagücü, Erzurumspor, Eskişehirspor, Gaziantepspor, Gaziantepspor (A), Giresunspor, Ispartaspor, İskenderunspor, İzmir Denizgücü, İzmir Havagücü, İzmirspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kırşehirspor, Kocaeli Petkimspor, Konya Şekerspor, Kütahya Termikspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, Mersin Kuvayı Milliye, Muş Muratspor, Okmeydanı, Petrol Ofisi, PTT, Rizespor, Silahlı Kuvvetler Gücü, Süleymaniye Sirkeci, Taşköprü Gençlik, Tekirdağspor, Trabzonspor (A), Üsküdar Anadolu, Van İskelespor, Vefa Simtel, Yozgatspor.
İlk maçlar 9 Kasım 1983 tarihinde, ikinci maçlar 30 Kasım 1983 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 24 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Altınordu, Çorluspor, Erdekspor, Erdemir Ereğlispor, Erzincan Karagücü, Eskişehirspor, Gaziantepspor, Ispartaspor, İskenderunspor, İzmirspor, Karşıyaka, Kayserispor, Kırşehirspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, PTT, Rizespor, Tekirdağspor, Trabzonspor (A), Üsküdar Anadolu, Van İskelespor, Vefa Simtel.
İlk maçlar 14 Aralık 1983 tarihinde, ikinci maçlar 21 Aralık 1983 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 12 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Altınordu, Çorluspor, Eskişehirspor, Gaziantepspor, İskenderunspor, Karşıyaka, Kırşehirspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Mardinspor, Rizespor, Vefa Simtel,
- 1 kulüp: 1982-83 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu Kahramanmaraşspor,
- 17 kulüp : 1983-84 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Ankaragücü, Antalyaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Denizlispor, Galatasaray, Gençlerbirliği, Karagümrük, Kocaelispor, Orduspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 22 Şubat 1984 tarihinde, ikinci maçlar 14-15 Mart 1984 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

İlk maçlar

İkinci maçlar

Bursaspor toplamda 5-2 üstünlükle tur atladı.

Vefa toplamda 5-1 üstünlükle tur atladı.

Altıncı kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Beşinci kademeden yükselen; Altınordu, Ankaragücü, Antalyaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Galatasaray, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Karagümrük, Karşıyaka, Sakaryaspor, Trabzonspor, Vefa Simtel, Zonguldakspor,
- 1 kulüp : 1982-83 Federasyon Kupası Şampiyonu Fenerbahçe.
İlk maçlar 28 Mart 1984 tarihinde, ikinci maçlar 11-12 Nisan 1984 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 18 Nisan 1984, rövanş maçları ise 25 Nisan 1984 tarihlerinde oynandı.

İlk maçlar

İkinci maçlar

Yarı final ilk maçlar 9 Mayıs 1984, ikinci maçlar 16 Mayıs 1984 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar

İkinci maçlar

1983-84 Federasyon Kupası finali tek maç üzerinden İzmir'de oynanmıştır. Rakibine uzatma dakikalarında 2-0 üstünlük sağlayan Trabzonspor üçüncü kez kupanın şampiyonu olmuştur.

Mackolik

1984-85 Federasyon Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 23. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1984-85 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 67 takım katılmıştır.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 48 kulüp : 1984-85 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynayan; Adana Demirspor, Adanaspor, Alibeyköyspor, Altınordu, Babaeskispor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Burdurspor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Edirnespor, Elazığspor, Erzurumspor, Galata, Gaziantepspor, Giresunspor, Göztepe, İskenderunspor, İzmirspor, Kahramanmaraşspor, Karabükspor, Karagümrük, Karşıyaka, Kayserispor, Kırıkkalespor, Kırklarelispor, Konyaspor, Kütahyaspor, Lüleburgazspor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, Muğlaspor, Petrol Ofisi, PTT, Rizespor, Samsunspor, Sebat Gençlik, Sitespor, Sivasspor, Süleymaniye Sirkeci, Şanlıurfaspor, Şekerspor, Tekirdağspor, Üsküdar Anadolu, Vanspor, Vefa Simtel, Yeni Afyonspor, Yeni Salihlispor.
İlk maçlar 29 Ağustos 1984 tarihinde, ikinci maçlar 12-13 Eylül 1984 tarihlerinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

İlk maçlar 17-18 Ekim 1984 tarihlerinde, ikinci maçlar 24 Ekim 1984 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 12 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Adanaspor, Altınordu, Diyarbakırspor, Göztepe, Kahramanmaraşspor, Karşıyaka, Kırklarelispor, PTT, Samsunspor, Süleymaniye Sirkeci, Şekerspor, Tekirdağspor,
- 1 kulüp: 1983-84 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu Tarsus İdman Yurdu,
- 17 kulüp : 1984-85 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Altay, Ankaragücü, Antalyaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Denizlispor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Kocaelispor, Malatyaspor, Orduspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Zonguldakspor.
İlk maçlar 20-21 Kasım 1984 tarihlerinde, ikinci maçlar 5 Aralık 1984 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Dördüncü kademede oynayan kulüpler;
- 15 kulüp: Üçüncü kademeden yükselen; Altınordu, Beşiktaş, Denizlispor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Göztepe, Kahramanmaraşspor, Karşıyaka, Kocaelispor, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Süleymaniye Sirkeci, Tarsus İdman Yurdu,
- 1 kulüp : 1983-84 Federasyon Kupası Şampiyonu Trabzonspor.
İlk maçlar 11-12 Aralık 1984 tarihlerinde, ikinci maçlar 26 Aralık 1984 tarihinde olmak üzere müsabakalar çift maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 6 Şubat 1985, rövanş maçları ise 13, 27-28 Şubat 1985 tarihlerinde oynandı.

Yarı final ilk maçlar 13 Mart 1985, ikinci maçlar 20 Mart 1985 tarihlerinde oynanmıştır.

1984-85 Türkiye Kupası finali çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Galatasaray sekizinci kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1985-86 Federasyon Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 24. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1985-86 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan iki, profesyonel liglerde oynayan 208 olmak üzere toplam 210 takım katılmıştır.
1985-86 Federasyon Kupası statüleri:
- Aynı bölge kulüplerinin eşleşmeleri tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Farklı bölge kulüplerinin eşleşmeleri iki maç üzerinden oynanmıştır.
- Farklı bölge kulüplerinin eşleşmelerinde gol eşitliğin bozulmaması durumunda deplasmanda atılan gol avantajı hesaba katılmıştır. Deplasmanda atılan gollerin de eşitliği durumunda iki devre halinde 30 dakikalık uzatma bölümleri oynanmış. Eşitliğin yine bozulmadığı durumlarda da seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- 1980-81 sezonunda başlayan uygulama gereği, kupayı kazanan Bursaspor kulübü Türkiye 1. Futbol Ligi'nden düştüğü halde Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynamaya devam etti. Ancak bu uygulama 1986-87 sezonundan itibaren kaldırıldı.
- Cezaları nedeni ile katılamayanlar : Bilecikspor, Burdurspor, Burhaniyespor, Soma Sotesspor, Uzunköprüspor, Yeşildirek.

Birinci kademede oynayan kulüpler;
- 138 kulüp : 1985-86 Türkiye 3. Futbol Ligi'nde oynayanlar,
- 52 kulüp : 1985-86 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynayanlar.
- Alanyaspor ve Ayvalıkgücü kura sonucu üst tura yükseldiler.
İlk maçlar 2-3 Ekim 1985 tarihlerinde, ikinci maçlar 9 Ekim 1985 tarihinde oynanmıştır.

İlk maçlar 30-31 Ekim 1985 tarihlerinde, ikinci maçlar 6 Kasım 1985 tarihinde oynanmıştır.

İlk maçlar 27 Kasım 1985 tarihinde, ikinci maçlar 4 Aralık 1985 tarihinde oynanmıştır.

İlk maçlar 18 Aralık 1985 tarihinde, ikinci maç 25 Aralık 1985 tarihinde oynanmıştır.

Maç 22 Ocak 1986 tarihinde oynanmıştır.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 11 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Bafraspor, Adanaspor, Şirinköyspor, Diyarbakırspor, Erzurumspor, Karşıyaka, Kasımpaşa, PTT, Reyhanlıspor, Sönmez Filamentspor, Vefa Simtel, Yeni Salihlispor,
- 1 kulüp: Beşinci kademe ön elemeden yükselen Kayserispor,
- 2 kulüp: 1984-85 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası finalistleri; Beşiktaş (AM), Orduspor (AM)
- 18 kulüp : 1985-86 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Bursaspor, Denizlispor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Kayseri Erciyesspor, Kocaelispor, Malatyaspor, Orduspor, Rizespor, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 5-6 Şubat 1986 tarihlerinde, ikinci maçlar 12 Şubat 1986 tarihinde oynanmıştır.

İlk maçlar 5-6 Mart 1986 tarihlerinde, ikinci maç 19 Mart 1986 tarihinde oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 26 Mart 1986, rövanş maçları ise 2 Nisan 1986 tarihinde oynandı.

Maçlar 16 Nisan 1986 tarihinde oynanmıştır.

1985-86 Türkiye Kupası finali çift tek maç üzerinden Bursa'da oynanmıştır. Rakibine 2-0 üstünlük sağlayan Bursaspor ilk kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1986-87 Federasyon Kupası Türkiye Kupası turnuvasının 25. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1986-87 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 237 takım katılmıştır.
1986-87 Federasyon Kupası statüleri:
- Tek maçlı eşleşmelerde önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında da seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- Çift maçlı eşleşmelerde; öncelikle rakip sahada atılan gol sayısı hesaba katılmış, sonrasında 30 dakika (2 x 15) uzatma dakikaları oynanmış, eşitliğin yine bozulmadığı durumlarda seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- Cezası nedeni ile katılamayan : Bingölspor.

Birinci kademe ön elemede oynayan kulüpler;
- 17 kulüp : 1986-87 Türkiye 3. Futbol Ligi'nde oynayan; Aksarayspor, Alibeyköyspor, Bergamaspor, Beypazarı Belediyespor, Çeşmespor, Hayraboluspor, İznikspor, Karacabeyspor, Mustafakemalpaşa, Niğdespor, Sakarya Karadenizspor, Sitespor, Taksim, Turgutluspor, Yedikule, Yeni Bornovaspor, Yeşil Çivril Belediyespor,
- 3 kulüp : 1986-87 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynayan; Gaziantepspor, Kayserispor, Muğlaspor.
Maçlar 10 Eylül 1986 tarihinde oynanmıştır.

Birinci kademe oynayan kulüpler;
- 10 kulüp: 1. kademe ön elemeden yükselen; Bergamaspor, Beypazarı Belediyespor, Çeşmespor, Hayraboluspor, Karacabeyspor, Kayserispor, Muğlaspor, Niğdespor, Sakarya Karadenizspor, Yedikule,
- 148 kulüp : 1986-87 Türkiye 3. Futbol Ligi'nde oynayanlar,
- 50 kulüp : 1986-87 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde oynayanlar.
Maçlar 24-25 Eylül 1986 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar 15 Ekim 1986 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar 5 Kasım 1986 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar 3 Aralık 1986 tarihinde oynanmıştır.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Bakırköy, Beykoz, Çanakkalespor, Erzincanspor, Göztepe, İskenderunspor, Lüleburgazspor, Muğlaspor, Orduspor, PTT, Sakaryaspor, Seydişehir Eti Alüminyumspor, Şanlıurfaspor,
- 19 kulüp : 1986-87 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Altay, Ankaragücü, Antalyaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Kocaelispor, Malatyaspor, Rizespor, Samsunspor, Sarıyer, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 28-29 Ocak ve 4 Şubat 1987 tarihlerinde, ikinci maçlar 4 ve 11 Şubat 1987 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar 18 Şubat 1987, ikinci maçlar 25 Şubat 1987 tarihlerinde oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 11 ve 18 Mart 1987, rövanş maçları ise 1 Nisan 1987 tarihlerinde oynandı.

Yarı final eşleşmelerinin ilk maçları 8 Nisan 1987, rövanş maçları ise 22 Nisan 1987 tarihlerinde oynandı.

1986-87 Türkiye Kupası finali iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 6-2 üstünlük sağlayan Gençlerbirliği ilk kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1987-88 Federasyon Kupası Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 26. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1987-88 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan bir, profesyonel liglerde oynayan 67 olmak üzere toplam 68 kulüp takım katılmıştır.
1987-88 Federasyon Kupası Sezonu statüleri:
- Tek maçlı eşleşmelerde önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında da seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- Çift maçlı eşleşmelerde; öncelikle rakip sahada atılan gol sayısı hesaba katılmış, sonrasında 30 dakika (2 x 15) uzatma dakikaları oynanmış, eşitliğin yine bozulmadığı durumlarda seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler;
- 1 kulüp: Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu Hatay Sahilspor,
- 30 kulüp : 1986-87 Türkiye 3. Futbol Ligi'nde gruplarını ilk üç sırada bitiren; Adıyamanspor, Alanyaspor, Ankara Demirspor, Artvin Hopaspor, Bartınspor, Bergamaspor, Bitlisspor, Bursaspor Amatör, Elbistanspor, Eyüp, Gölcükspor, Hacettepe Gençlik Kulübü, Ispartaspor, Kartalspor, Kütahyaspor, Manisaspor, Menemenspor, Nazillispor, Nevşehirspor, Niğdespor, Şanlıurfaspor, Tarişspor, Tavşanlı Linyitspor, Tekirdağspor, Trabzonspor Amatör, Uşakspor, Uzunköprüspor, Ünyespor, Yalovaspor, Zeytinburnu,
- 15 kulüp : 1986-87 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde gruplarını 2. - 6. sırada bitiren; Adanaspor, Bakırköy, Çorluspor, Gaziantepspor, İskenderunspor, İzmirspor, Kahramanmaraşspor, Kayserispor, Kırıkkalespor, Konyaspor, Kuşadasıspor, Petrol Ofisi, PTT, Sönmez Filamentspor, Yeni Salihlispor,
- 2 kulüp : 1986-87 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde 18. ve 19. sıraları alarak düşen; Antalyaspor, Diyarbakırspor.
Maçlar 28 Ekim 1987 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar 11 Kasım 1987 tarihinde oynanmıştır.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 12 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Adanaspor, Bakırköy, Bartınspor, Bursaspor Amatör, Diyarbakırspor, Kayserispor, Konyaspor, Kuşadasıspor, Menemenspor, Nevşehirspor, Uşakspor, Zeytinburnu,
- 3 kulüp : 1986-87 Türkiye 2. Futbol Ligi'nden yükselen; Adana Demirspor, Karşıyaka, Sakaryaspor,
- 17 kulüp : 1986-87 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde 1. - 17. sıraları alan; Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Denizlispor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Kocaelispor, Malatyaspor, Rizespor, Samsunspor, Sarıyer, Trabzonspor, Zonguldakspor.
İlk maçlar 10 Şubat 1987 tarihinde, ikinci maçlar 24-25 Şubat ve 2 Mart 1987 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar 9 Mart 1988 tarihinde, ikinci maçlar 23 Mart 1988 tarihinde oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 30 Mart 1988, rövanş maçları ise 13 Nisan 1988 tarihlerinde oynandı.

Yarı final eşleşmelerinin ilk maçları 27 Nisan 1988, rövanş maçları ise 4 Mayıs 1988 tarihlerinde oynanmıştır.

1987-88 Türkiye Kupası finali iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 3-1 üstünlük sağlayan Sakaryaspor ilk kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 1988-1989 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 27. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1988-89 Türkiye Kupası'na amatör liglerde oynayan bir, profesyonel liglerde oynayan 70 olmak üzere toplam 71 takım katılmıştır.
1988-89 Federasyon Kupası Sezonu statüleri:
- Tek maçlı eşleşmelerde önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında da seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- Çift maçlı eşleşmelerde; öncelikle rakip sahada atılan gol sayısı hesaba katılmış, sonrasında 30 dakika (2 x 15) uzatma dakikaları oynanmış, eşitliğin yine bozulmadığı durumlarda seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler;
- 1 kulüp: 1987-88 Türkiye Amatör Futbol Şampiyonu Beşiktaş (AM),
- 26 kulüp : 1987-88 Türkiye 3. Futbol Ligi'nde birinci grupta ilk iki, diğer gruplarda gruplarını ilk üç sırada bitiren; Bafraspor, Alanyaspor, Ankara Demirspor, Ayvalıkgücü, Batman Petrolspor, Bayrampaşa, Bigaspor, Bursaspor Amatör, Çorumspor, Elazığspor, Elbistanspor, Erdemir Ereğlispor, Gaziosmanpaşa, Giresunspor, Gönenspor, Hatayspor, Kartalspor, Mardinspor, Nevşehirspor, Polatlıspor, Seydişehir Eti Alüminyumspor, Tavşanlı Linyitspor, Tekirdağspor, Turgutluspor, Uzunköprüspor, Vefa,
- 21 kulüp : 1987-88 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde gruplarını 2. - 8. sırada bitiren; Altınordu, Antalyaspor, Aydınspor, Bakırköy, Beykoz, Çarşambaspor, Erzurumspor, Gaziantepspor, Göztepe, İnegölspor, Karabükspor, Kayserispor, Kuşadasıspor, Kütahyaspor, Orduspor, Petrol Ofisi, PTT, Siirt YSE Spor, Sönmez Filamentspor, Yeni Salihlispor, Zeytinburnu,
- 4 kulüp : 1987-88 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde 17. ve 20. sıraları alarak düşen; Denizlispor, Gençlerbirliği, Kocaelispor, Zonguldakspor.
Maçlar 16-17 ve 23 Kasım 1988 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar 7 Aralık 1988 tarihinde oynanmıştır.

Üçüncü kademede oynayan kulüpler;
- 13 kulüp: İkinci kademeden yükselen; Ankara Demirspor, Ayvalıkgücü, Bakırköy, Beşiktaş (AM), Bursaspor Amatör, Çarşambaspor, Kayserispor, Kocaelispor, Kuşadasıspor, PTT, Seydişehir Eti Alüminyumspor, Siirt YSE Spor, Tavşanlı Linyitspor,
- 3 kulüp : 1987-88 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde 1. - 17. sıraları alan; Adanaspor, Kahramanmaraşspor, Konyaspor,
- 16 kulüp : 1987-88 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde 1. - 16. sıraları alan; Adana Demirspor, Altay, Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Karşıyaka, Malatyaspor, Rizespor, Sakaryaspor, Samsunspor, Sarıyer, Trabzonspor.
İlk maçlar 25-26 Ocak 1989 tarihlerinde, ikinci maçlar 1 Şubat 1989 tarihinde oynanmıştır.

İlk maçlar 8 Şubat 1989 tarihinde, ikinci maçlar 15 Şubat 1989 tarihinde oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerinin ilk maçları 22 Mart 1989, rövanş maçları ise 3 Mayıs 1989 tarihlerinde oynandı.

Yarı final eşleşmelerinin ilk maçları 7 Haziran 1989, rövanş maçları ise 18 Haziran 1989 tarihlerinde oynanmıştır.

1988-89 Türkiye Kupası finali iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 3-1 üstünlük sağlayan Beşiktaş tarihinde ikinci kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1989-90 Federasyon Kupası Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 28. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1989-90 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 46 takım katılmıştır.
1989-90 Federasyon Kupası Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tak maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler;
- 27 kulüp : 1988-89 Türkiye 2. Futbol Ligi'nde A ve C gruplarını 1. - 9., 1988-89 Türkiye 2. Futbol Ligi B grubunu 2. - 10. sıralarda bitiren; Akçaabat Sebatspor, Alanyaspor, Altınordu, Antalyaspor, Bakırköy, Çarşambaspor, Denizlispor, Edirnespor, Erzincanspor, Erzurumspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, İnegölspor, İskenderunspor, Karabükspor, Kartalspor, Kocaelispor, Kuşadasıspor, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Petrol Ofisi, PTT, Siirt YSE Spor, Yeni Salihlispor, Zeytinburnu,
- 5 kulüp: 1988-89 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde 15. ve 19. sıraları alan; Altay, Eskişehirspor, Kahramanmaraşspor, Rizespor, Samsunspor.

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Gençlerbirliği, Rizespor, 
- 14 kulüp : 1988-89 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde ilk 14 sırada yer alan; Adana Demirspor, Adanaspor, Ankaragücü, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Karşıyaka, Konyaspor, Malatyaspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Trabzonspor.

Çeyrek final maçları tek maç üzerinden 7 Mart 1990 tarihinde oynanmıştır.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 21 Mart 1990 tarihinde oynanmıştır.

1989-90 Türkiye Kupası finali tek maç üzerinden İzmir'de oynanmıştır. Rakibini 2-0 mağlup eden Beşiktaş tarihinde üçüncü kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

MACKOLIK20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Federasyon Kupası 1990-91 sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 29. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1990-91 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 105 takım katılmıştır.

Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler;
- 36 kulüp: 1989-90 Türkiye 3. Futbol Ligi'nde gruplarında 2. - 5. sırayı alan (Galatasaray (B) ve Trabzonspor (B) takımları hariç); Bafraspor, Adana Polisgücü, Aksarayspor, Amasyaspor, Anadoluhisarı İdman Yurdu, Ankara Demirspor, Bayburtspor, Bingölspor, Beylerbeyi, Bozüyükspor, Çanakkalespor, Çeşmespor, Çorumspor, Düzcespor, Erdemir Ereğlispor, Feriköy, Gaziosmanpaşa, Gölcükspor, Görelespor, Kayserispor, Lüleburgazspor, Manisaspor, Mardinspor, Marmarisspor, Mustafakemalpaşa, Muşspor, Nazillispor, Osmaniyespor, Sarayköyspor, Silivrispor, Silvanspor, Sivasspor, Tavşanlı Linyitspor, TEK 12 Martspor, Torbalıspor, Turgutluspor, Vefa
- 53 kulüp: 1990-91 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde oynayan; Ankara Demirspor, Akçaabat Sebatspor, Alanyaspor, Altay, Altınordu, Antalyaspor, Ayvalıkgücü, Bandırmaspor, Beykoz, Bucaspor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Düzcespor, Elazığspor, Erzurumspor, Eskişehirspor, Eyüp, Karagümrük, Gaziosmanpaşa, Giresunspor, Gönenspor, Göztepe, Hatayspor, İnegölspor, İzmirspor, Kahramanmaraşspor, Karabükspor, Kartalspor, Kasımpaşa, Keçiörengücü, Kocaelispor, Kuşadasıspor, Kütahyaspor, Malatyaspor, Mersin İdman Yurdu, Muğlaspor, Nevşehirspor, Niğdespor, Petrol Ofisi, PTT, Orduspor, Polatlıspor, Rizespor, Sakaryaspor, Samsunspor, Siirtspor, Sökespor, Şekerspor, Ünyespor, Yalovaspor, Yeni Afyonspor, Yeni Salihlispor, Vanspor.
Adana Demirspor, Akçaabat Sebatspor, Diyarbakırspor, Göztepe, İnegölspor, Nevşehirspor, Petrol Ofisi, Ünyespor, Vanspor, Yalovaspor, Yeni Afyonspor kulüpleri kura sonucunda üst tura yükseldiler.

Maçlar

Aksarayspor ve Adana Polisgücü kura sonucunda 5. kademeye yükseldi.

Maçlar

Maçlar

Beşinci kademede oynayan kulüpler;
- 2 kulüp: İkinci kademeden kura ile yükselen; Gençlerbirliği,
- 6 kulüp: Dördüncü kademeden yükselen; Altay, Düzcespor, Gölcükspor, Nevşehirspor, Samsunspor, Yalovaspor,
- 8 kulüp: Kuralar çekilirken 1990-91 Türkiye 1. Futbol Ligi'nde ilk 9. - 16 sırada yer alan; Adanaspor, Bursaspor, Karşıyaka, Zeytinburnu.

Çeyrek final maçları tek maç üzerinden 13 Şubat 1991 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar

Yarı final maçları tek maç üzerinden 13 Mart 1991 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar

Final tek maç üzerinden İzmir'de oynanmıştır. Rakibini 3-1 mağlup eden Galatasaray tarihinde dokuzuncu kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

[ Mackolik]

Federasyon Kupası 1991-92 sezonu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası turnuvasının 30. organizasyonudur. 1991-92 sezonuna profesyonel liglerde oynayan 105 takım katılmıştır.

Final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. Kademe kuraları 17 Eylül 1991 tarihinde Ankara'da çekildi. 1. Kademe'ye, önceki sezon ikincilik ve beşincilik arasında derece alan 36 3. Lig takımı ile 53 2. Lig takımı katıldı. Düzce Kervan Doğsanspor, Orduspor, Kartalspor, Sakaryaspor, Yalovaspor, Eskişehirspor, Denizlispor, Manisaspor, Adanaspor, Mersin İdman Yurdu, Erzurumspor kulüpleri kura sonucunda üst tura yükseldiler.

2. Kademe kuraları 1 Ekim 1991 tarihinde çekildi. Merzifonspor ve Bulancakspor kulüpleri kura sonucunda 5. kademeye yükseldiler.

Maçlar

4. Kademe kuraları 19 Kasım 1991 tarihinde çekildi.

5. kademe kuraları 12 Aralık 1991 tarihinde çekildi. Maçlar, 4. kademeden gelen 6 takım ve 2. kademede bay çeken Merzifonspor ve Bulancakspor ile kuraların çekildiği tarihten önceki hafta Türkiye 1. Futbol Ligi'nde 9. ile 16. sıralar arasında yer alan 8 takım arasında oynandı.

6. Kademe kuraları 14 Ocak 1992 tarihinde İstanbul'da çekildi.

(*) 1 Şubat 1992 tarihinde Bayrampaşa Stadı'nda oynanması gereken İstanbulspor-Aydınspor maçı kötü hava şartlarına bağlı olarak saha zemininin elverişsiz olması nedeniyle 2 Şubat tarihine ertelendi.

Çeyrek final eşleşmeleri, tek maç üzerinden 26 ve 27 Şubat 1992 tarihlerinde oynanmıştır.

Maçlar

Yarı final maçları tek maç üzerinden 15 Nisan 1992 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar

Final, iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 5-4 üstünlük sağlayan Trabzonspor, tarihinde dördüncü kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1991/92 29 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

1992-93 Türkiye Kupası sezonu, Türkiye Kupası'nın 31. sezonudur.

Yarı final ve final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce altın golün uygulandığı 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde; deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce, altın golün uygulandığı 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Altın gol, organizasyon tarihinde ilk defa kullanılmıştır.

1. Kademe eşleşmelerini belirleyen kura çekimi 22 Eylül 1992 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. 1. Kademe'ye 2. Lig'de bulunan 53, geçen sezon 2. Lig'den düşen 9 ve geçen sezon 3. Lig'de ilk sekiz sırayı alan toplam 63 olmak üzere 125 takım katıldı. Batman Petrolspor kura sonucunda üst tura yükseldi.

2. Kademe eşleşmelerinin belirlendiği kura çekimi 6 Ekim 1992 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Üsküdar Anadolu kura sonucunda üst tura yükseldi.

3. Kademe eşleşmelerinin belirlendiği kura çekimi 26 Ekim 1992 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi.

4. Kademe kuraları 17 Kasım 1992 tarihinde çekildi.

5. Kademe kuraları 3 Aralık 1992 tarihinde çekildi.

6. Kademe kuraları 11 Aralık 1992 tarihinde çekildi.

Çeyrek final eşleşmeleri tek maç üzerinden 27 Ocak 1993 tarihinde oynanmıştır.

Yarı final eşleşmelerinin ilk maçları 10 Şubat 1993, rövanş maçları ise 17 Mart 1993 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar

İkinci maçlar

Final, iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 3-2 üstünlük sağlayan Galatasaray, tarihinde onuncu kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1992/93 30 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

1993-94 Türkiye Kupası Sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 32. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. 1993-94 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 139 takım katılmıştır.

Yarı final ve final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce, altın golün uygulandığı 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde ise deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce, altın golün uygulandığı 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademeye 62'si 2. Lig'den, 60'ı da 3. Lig'den toplam 122 takım katıldı. Kurada bay çeken Kartalspor doğrudan 2. kademeye yükseldi. Maçlar tek maçlı eleme sistemine göre oynandı.

2. Kademe kuraları 12 Ekim 1993 tarihinde Ankara'da çekildi. Kademe maçları 1. kademeden yükselen, 32'si 2. Lig, 30'u 3. Lig olmak üzere toplam 62 takım arasında tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

3. Kademe kuraları 26 Ekim 1993 tarihinde Ankara'da çekildi. Torbalıspor kura sonucunda üst tura yükseldi.

4. Kademe kuraları 9 Kasım 1993 tarihinde Ankara'da çekildi.

5. Kademe eşleşmelerinin belirlendiği kura çekimi 2 Aralık 1993 tarihinde gerçekleştirildi. Kuraya 4. Kademe'den yükselen 8 takım ile kura tarihinde 1. Lig'de 9.-16. sırada bulunan 8 takım dahil oldu.

Kura çekimi 10 Aralık 1993 tarihinde gerçekleştirildi. Tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakaları kazanan takımlar çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek final eşleşmeleri tek maç üzerinden 30 Ocak 1994 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar

Yarı final eşleşmelerinin ilk maçları 9 Şubat, rövanş maçları ise 9 Mart 1994 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar

İkinci maçlar

Final, iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 3-2 üstünlük sağlayan Beşiktaş, tarihinde dördüncü kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1993/94 11 Nisan 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi, mackolik.com

1994-95 Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 33. organizasyonudur ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiştir. Profesyonel liglerde oynayan 76 takım katılmıştır.

Çeyrek final, yarı final ve final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde; deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

2. Kademe kurası 27 Eylül 1994 tarihinde Ankara'da çekildi.

Kura çekimi 11 Ekim 1994 tarihinde Ankara'da gerçekleştirdi. Müsabakalar, 19 Ekim 1994'te tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır.

Kuralar 25 Ekim 1994 tarihinde çekildi.

5. Kademe kuraları 8 Kasım 1994 tarihinde çekildi. Müsabakalar, 16 Kasım 1994'te tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır.

6. Kademe kuraları 18 Kasım 1994 tarihinde İstanbul'da çekildi. Müsabakalar, 30 Kasım 1994'te tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır.

Çeyrek final maçları iki maç üzerinden oynanmıştır. İlk maçlar 18 Ocak 1995 tarihinde, ikinci maçlar 25 Ocak ve 15 Şubat 1995 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar

İkinci maçlar

İlk maçlar 8 ve 22 Şubat, ikinci maçlar 22 Şubat ve 15 Mart 1995 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar

İkinci maçlar

1994-95 Türkiye Kupası finali iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 4-2 üstünlük sağlayan Trabzonspor, tarihinde beşinci kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1994/95 30 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

1995-96 Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 34. organizasyonudur. Profesyonel liglerde mücadele eden 88 takımın katıldığı sezon, 20 Eylül 1995'te oynanan 1. kademe maçlarıyla başlayıp, 24 Nisan 1996 tarihinde oynanan final serisinin ikinci maçıyla sona erdi. İki maç üzerinden oynanan final serisinde rakibi Fenerbahçe'ye üstünlük sağlayan Galatasaray 11. kez Türkiye Kupası'nın sahibi oldu.

Çeyrek final, yarı final ve final haricindeki eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde; deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Müsabakalar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Müsabakayı kazanan takımlar 2. kademeye yükselmiştir. Tüm maçlar 20 Eylül 1995 tarihinde oynanmıştır.

2. Kademe eşleşmelerini belirleyen kura 27 Eylül 1995 tarihinde çekildi. Tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakalar sonucunda kazanan takımlar 3. kademeye yükselmiştir. Maçlar 4 Ekim 1995 tarihlerinde oynanmıştır.

Müsabakalar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Müsabakayı kazanan takımlar 4. kademeye yükselmiştir. Maçlar 25 Ekim 1995 tarihinde oynanmıştır.

Müsabakalar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Müsabakayı kazanan takımlar 5. kademeye yükselmiştir. Maçlar 8 Kasım 1995 tarihinde oynanmıştır.

Müsabakalar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Müsabakayı kazanan takımlar 6. kademeye yükselmiştir. Maçlar 29 Kasım 1995 tarihinde oynanmıştır.

Müsabakalar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Müsabakayı kazanan takımlar çeyrek finale yükselmiştir. Maçlar 13-14 Aralık 1995 tarihlerinde oynanmıştır.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar yarı finale yükselmiştir. Maçlar 23-24 Ocak ve 6-7 Şubat 1996 tarihlerinde oynanmıştır.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmış, üstünlük sağlayan takımlar finale yükselmiştir. Maçlar 28 Şubat ve 13 Mart 1996 tarihlerinde oynanmıştır.

Final iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Galatasaray, tarihinde on birinci kez kupada şampiyon olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

MACKOLIK

Türkiye Kupası 1995/96 30 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

1996-97 Türkiye Kupası sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 35. organizasyonudur. 1996-97 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 87 takım katılmıştır.

Çeyrek final, yarı final ve final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde ise deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademe maçları, 1995-96 Türkiye 3. Ligi'nde grupları 2. ve 3. sıralarda tamamlayan toplam 20 takım arasında oynandı. Eşleşme kuraları 10 Eylül 1996 tarihinde çekildi. Tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakaları kazanan takımlar 2. kademeye yükseldi. Tüm maçlar 18 Eylül 1996 tarihinde oynanmıştır.

2. kademe'ye, 1. kademeden yükselen 10 takım ile 2. Lig'deki 49 takım katıldı. Kuralar 24 Eylül 1996 tarihinde çekildi, Malatyaspor kura sonucunda doğrudan üst tura yükseldi. 2 Ekim 1996 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakaları kazanan takımlar 3. kademeye yükseldi.

3. kademe maçları, 2. kademeden yükselen 30 takım arasında oynandı. 3. kademe kuraları 8 Ekim 1996 tarihinde Ankara'da çekildi. Maçlar 16 Ekim 1996 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

4. kademe maçları, 15'i 3. kademeden yükselen, 3'ü de geçen sezon 2. Lig'den 1. Lig'e yükselmiş olan toplam 18 takım arasında oynandı. Kuralar 22 Ekim 1996'da çekildi; maçlar ise 30 Ekim 1996 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

5. kademe maçlarına, 9'u 4. kademe'den yükselen, 7'si de 1. Lig 1995-96 Sezonu'nu 9.-15. arasındaki sıralarda tamamlayan olmak üzere toplam 16 takım katıldı. Kuralar 5 Kasım 1996'da çekildi, maçlar ise 13-14 Kasım 1996 tarihlerinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

6. kademeye, 8'i 5. kademeden yükselen, 8'i de 1. Lig 1995-96 Sezonu'nu 1.-8. arasında tamamlayan, toplam 16 takım katıldı. Kura çekimi 19 Kasım 1996'da gerçekleştirildi. Müsabakalar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre 26-28 Kasım 1996 tarihlerinde oynandı.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar yarı finale yükselmiştir. Maçlar 21-22 Ocak ve 4-5 Şubat 1997 tarihlerinde oynanmıştır.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar finale yükselmiştir. Maçlar 19 Şubat ve 4-5 Mart 1997 tarihlerinde oynanmıştır.

Final iki maç üzerinden oynanmıştır. Rakibine 2-1 üstünlük sağlayan Kocaelispor, tarihinde ilk kez Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1996/97 29 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Türkiye Futbol Federasyonu websitesi
Türkiye Kupası 1996/97 3 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

1997-98 Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 36. organizasyonudur. 1997-98 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 83 takım katılmıştır.

6. kademe, çeyrek final, yarı final ve final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde; deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

17 Eylül 1997 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakaları kazanan takımlar 2. kademeye yükseldi.

2. kademeye, 7'si 1. kademeden yükselen, 51'i 2. Lig'den olmak üzere toplam 58 takım katıldı. Eşleşmeleri belirleyen kura çekimi 23 Eylül 1997 tarihinde gerçekleştirildi. Tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakaları kazanan takımlar 3. kademeye yükseldi.

3. kademeye, tamamı 2. kademeden yükselen 28 takım katıldı. Bu kademenin kuraları 7 Ekim 1997'de Ankara'da çekildi, Batman Petrolspor kura sonucunda doğrudan üst tura yükseldi. Tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakaları kazanan takımlar 4. kademeye yükseldi.

4. kademe maçları, 15'i 3. kademeden yükselen, 3'ü de geçen sezon 2. Lig'den 1. Lig'e yükselmiş olan toplam 18 takım arasında oynandı. Kuralar 21 Ekim 1997'de çekildi; maçlar ise 29 Ekim 1997 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

5. kademe maçları, 9'u 4. kademe'den yükselen, 7'si de 1996-97 Türkiye 1. Ligi'ni 9.- 15. sıraları alanlar olmak üzere toplam 16 takım arasında oynandı. Kuralar 11 Kasım 1997 tarihinde çekildi, maçlar ise 19 Kasım 1997 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

6. kademe maçları, 8'i 5. kademe'den yükselen, 8'i de 1996-97 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 8 sırayı alanlar olmak üzere toplam 16 takım arasında oynandı. Kuralar 21 Kasım 1997 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu Beylerbeyi Tesisleri'nde çekildi. Çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan 6. kademenin ilk maçları 2 - 3 Aralık 1997 tarihlerinde, rövanş maçları ise 16 - 17 Aralık 1997 tarihlerinde oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerini belirleyen kura çekimi 5 Ocak 1998 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Maçlar 27-28 Ocak ve 10-11 Şubat 1998 tarihlerinde oynanmıştır.

Trabzonspor'un 1-0 önde olduğu sırada, Fenerbahçe teknik direktörü Otto Bariç'in sırtına bir taşın isabet ettiği gerekçesiyle Fenerbahçe 75. dakikada sahadan çekildi ve maç tamamlanamadı. Sonuç Trabzonspor lehine 3-0 olarak tescil edildi ve Fenerbahçe'ye bir sezon kupaya katılmama cezası verildi.

Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanmıştır. Üstünlük sağlayan takımlar finale yükselmiştir .Maçlar 25 Şubat ve 10-11 Mart 1998 tarihlerinde oynanmıştır.

Finali iki maç üzerinden oynanmıştır. 2-2 biten eşleşme sonucunda penaltı atışlarıyla rakibine 4-2 üstünlük sağlayan Beşiktaş, tarihinde beşinci kez kupada şampiyon olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1997/98 2 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Türkiye Futbol Federasyonu websitesi
Türkiye Kupası 1997/98 3 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

Türkiye Kupası 1998-99 sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 37. organizasyonudur. 1998-99 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 90 takım katılmıştır.

6. kademe, çeyrek final, yarı final ve final karşılaşması haricindeki tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur. Çift maçlı eşleşmelerde deplasmanda atılan gol üstünlüğü hesaba katılmış, gol eşitliğinin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademeye, Amasyaspor hariç 1997-98 Türkiye 3. Ligi'nde gruplarında 2.-4. sırayı alan takımlar katıldı. Hepsi 2 Eylül 1998 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan maçları kazanan takımlar 2. kademeye yükseldi. Mardinspor kura sonucunda doğrudan üst tura yükseldi.

2. kademeye, 12'si 1. kademeden yükselen, 50'si 2. Lig'den katılanlar olmak üzere toplam 62 takım katıldı. Maçlar, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

3. kademeye alt kademeden yükselen 31 takım katıldı. Müsabakalar, 23 Eylül 1998 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı. Diyarbakırspor kura sonucunda üst tura yükseldi.

4. kademe maçları, 15'i 3. kademeden yükselen, 3'ü de geçen sezon 2. Lig'den 1. Lig'e yükselmiş olan toplam 18 takım arasında oynandı. Kuralar 29 Eylül 1998'de çekildi, Yeni Salihlispor kura sonucunda üst tura yükseldi. Maçlar 7-8 Ekim 1998 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

5. kademe maçları, 10'u 4. kademe'den yükselen, 6'sı da 1997-98 Türkiye 1. Ligi'ni 10.-15. sıraları alanlar olmak üzere toplam 16 takım arasında oynandı. Maçlar ise 28 Ekim 1998 tarihinde, tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

6. kademe maçları, 8'i 5. kademeden yükselen, 8'i de 1997-98 Türkiye 1. Ligi'nde ilk 9 sırayı alan olmak üzere toplam 16 takım arasında oynandı. Fenerbahçe, 1997-98 sezonu 2. sırada bitirmiş olmasına karşın, 11 Şubat 1998 tarihinde oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe Türkiye Kupası çeyrek final maçı sırasında çıkan olayları gerekçe göstererek sahadan çekilmesi nedeniyle bir sezon kupaya katılmama cezası almıştı. Kuralar 6 Kasım 1998 tarihinde çekildi. Çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan 6. kademenin ilk maçları 17-18 Kasım 1998, rövanş maçları ise 1-2 Aralık 1998 tarihlerinde oynanmıştır.

Çeyrek final eşleşmelerini belirleyen kura çekimi 21 Aralık 1998 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirildi.
Çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynanan müsabakalarda üstünlük sağlayan takımlar yarı finale yükseldi. Maçlar 26-27 Ocak ve 2-3 Şubat 1999 tarihlerinde oynandı.

Yarı final eşleşmelerini belirleyen kura çekimi 4 Şubat 1999 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu Beylerbeyi Tesisleri'nde gerçekleştirildi. Müsabakalar, çift maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

Yarı finalde elenen Ankaragücü ve Sakaryaspor takımlarının üçüncülük için aralarında oynadığı tek ayaklı maçtır. Üçüncülük maçı 3 Haziran 1999 tarihinde oynanmıştır. Türkiye Kupası'nda daha önce üçüncülük maçı adı altında bir maç oynanmamasına rağmen bu sezonda finale kalan iki takımın ligde ilk iki sırayı alarak UEFA Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazanmasından dolayı Türkiye Kupası'ndan UEFA Kupası'na katılacak takımı belirlemek için fazladan bir maç yapılması gerekmiştir. Bu maç, final maçından daha sonraki bir tarihte tarafsız sahada play-off usulü oynanmıştır. Bu yıldan sonra statü değiştirilerek aynı durumun yaşanması halinde ligde Şampiyonlar Ligi'ne katılan takımlardan sonraki ilk sırada gelen takımın UEFA Kupası'na katılma hakkı kazanması sağlanmıştır.

1998-98 Türkiye Kupası finali iki maç üzerinden oynanmıştır. Türkiye Kupası tarihinde çift maç üzerinden oynanan son finaldir. Rakibine 2-0 üstünlük sağlayan Galatasaray, tarihinde on ikinci kez kupada şampiyon olmuştur.

İlk maç

İkinci maç

Türkiye Kupası 1998/99 29 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Türkiye Futbol Federasyonu websitesi
Türkiye Kupası 1998/99 3 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

Türkiye Kupası 2000-01 Sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 39. organizasyonudur. 2000-01 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 64 takım katılmıştır.
Türkiye Kupası 2000-01 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademeye 3. Lig 1999-2000 Sezonu'nda gruplarını 1-2 sıralarda bitirenler ve 2. Lig 1999-2000 Sezonu'nda Klasman Grupları'nı 1-4 sıralarda bitirenler olmak üzere toplam 36 takım katıldı. Eşleşmelerin belirlendiği kura çekimi 26 Eylül 2000 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Müsabakaların tamamı 4 Ekim 2000 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

2. kademeye, 1. kademeden yükselen 18 takım ile 2. Lig 1999-2000 Sezonu'nda Yükselme Grubu'nda mücadele etmiş 10 takım katıldı. Müsabakaların 24-25 Ekim 2000 tarihlerinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

3. kademeye 14'ü 2. kademeden yükselen, 18'i de 1. Lig 1999-2000 Sezonu'nda mücadele etmiş toplam 32 takım katıldı. Kuralar 14 Kasım 2000 tarihinde çekildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 28-29 Kasım 2000 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar 4. kademeye yükseldi.

4. kademeye 3. kademeden yükselen 16 takım yükseldi. Kura çekimi 1 Aralık 2000 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek final maçları tek maç üzerinden 2 Şubat 2000 tarihinde oynanmıştır.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 7 ve 8 Şubat 2001 tarihlerinde oynanmıştır.

Final maçı 11 Nisan 2001 tarihinde Kayseri Atatürk Stadyumu'nda oynandı. Penaltılara giden maçı kazanan Gençlerbirliği Türkiye Kupası'nı 2. kez müzesine götürdü.

2000-01 Türkiye Kupası 26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tff.org
2000-01 Türkiye Kupası 22 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., rsssf.com
2000-01 Türkiye Kupası 3 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2001-02 Süper Lig, Süper Lig'in 44. sezonudur. Türkiye Birinci Futbol Ligi'nin adı bu sezon Türkiye Süper Ligi olarak değiştirildi. 10 Ağustos 2001'de Beşiktaş-Trabzonspor maçıyla başlayan lig, 4 Mayıs 2002'de oynanan 34. hafta maçlarıyla tamamlandı. Sezon sonunda 78 puan toplayan Galatasaray 15. şampiyonluğunu elde ederken, ligi son üç sırada tamamlayan Rizespor, Antalyaspor ve Yimpaş Yozgatspor küme düşmüşlerdir. Bu sezon Galatasaray, 15. şampiyonluğunu kazanarak armasına 3. yıldızı eklemiştir.
Bu sezondan itibaren eşit puanlı takımları sıralamak için "ikili averaj" uygulamasına geçildi. Yeni averaj sistemine göre, ligi aynı puanla bitiren iki veya daha fazla takım arasında ayrı bir puan cetveli yapılmaya ve lig sonu sıralama bu ayrı puan cetveliyle belirlenmeye başlandı.
Türkiye 1. Liginin başladığı tarih TFF tarafından 1959 yılı olarak kabul edilmesine karşın, TFF Tahkim Kurulunun 09.05.2002 tarih, 2002/52E ve 2002/68K sayılı kararı tahtında Beşiktaş Kulübünün 1956-57 ve 1957-58 sezonlarında Türkiye Ligi şampiyonu olduğuna ve bu şampiyonlukların TFF Yıldız Kriterine dahil edileceğine karar verdi. Bu uygulama sonrasında, Beşiktaş'ın şampiyonluk sayısı 9'dan 11'e yükseldi ve böylece Beşiktaş, ikinci yıldızı takmaya hak kazandı.

Türkiye Kupası 2001-02 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 40. organizasyonudur. 2001-02 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 64 takım katılmıştır.
Türkiye Kupası 2001-02 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce, altın golün uygulandığı, 30 dakika (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

1. kademeye, 3. Lig 2000-01 Sezonu'nda gruplarını 1-2 sıralarda bitirenler ile 2. Lig 1999-2000 Sezonu'nda Klasman Grupları'nı 1-4 sıralarda bitirenler olmak üzere toplam 36 takım katıldı. Müsabakaların 9-10 Ekim 2001 tarihlerinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

2. kademeye, 1. kademeden yükselen 18 takım ile 2. Lig 2000-01 Sezonu'nda Yükselme Grubu'nda mücadele etmiş 10 takım katıldı. Müsabakaların 7 Kasım 2001 tarihinde ve tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynandı.

3. kademeye, 14'ü 2. kademeden yükselen, 18'i de 1. Lig 2000-01 Sezonu'nda mücadele etmiş olan toplam 32 takım katıldı. Kuralar 16 Kasım 2001 tarihinde çekildi. Müsabakalar, tek maç eliminasyon şeklinde 27-29 Kasım 2001 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar 4. kademeye yükseldi.

Kura çekimi 30 Kasım 2001 tarihinde İstanbul'da gerçekleştirildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 11-13 Aralık 2001 tarihlerinde oynandı.

Çeyrek final maçları tek maç üzerinden 5 ve 6 Şubat 2002 tarihlerinde oynanmıştır.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 6 Mart 2002 tarihinde oynanmıştır.

Final maçı 3 Nisan 2002 tarihinde Bursa Atatürk Stadyumu'nda oynandı. 4-0'lık sonuçla Beşiktaş'ı mağlup eden Kocaelispor, Türkiye Kupası'nı 2. kez müzesine götürdü.

2001-02 Türkiye Kupası 26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., tff.org
2001-02 Türkiye Kupası 22 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., rsssf.com
2001-02 Türkiye Kupası 29 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., mackolik.com

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2002-03 Süper Lig, Süper Lig'in 45. sezonudur. 9 Ağustos 2002'de Trabzonspor-Fenerbahçe maçıyla başlayan lig, 31 Mayıs 2003'te oynanan 34. hafta maçlarıyla tamamlandı. Sezon sonunda 85 puan toplayan Beşiktaş 12. Lig şampiyonluğunu elde edip yüzüncü yılında şampiyon olurken, ligi son üç sırada tamamlayan Altay, Göztepe ve Kocaelispor küme düşmüşlerdir.

Süper Lig'in bu sezonunda Göztepe ve Kocaelispor'dan sonra küme düşecek 3. takım olmama mücadelesi son hafta maçlarına kadar devam etmiştir. 33. Hafta itibarıyla 13. sıradaki Diyarbakırspor 36, 14. sıradaki Elazığspor 34, 15. sıradaki Altay 34 ve 16. sıradaki Bursaspor ise 33 puandaydı. Oynanan maçlar sonunda, iddiası olmadığı halde çok dirençli bir oyun sergileyen İstanbulspor'la 0-0 berabere kalan Altay küme düşen son takım olurken, ligde hiç iddiası bulunmayan Gençlerbirliği 8 as oyuncusundan yoksun çıktığı maçta Bursaspor'a maçı 3-1 kaybetti ve böylelikle küme düşme hattından çıkan Bursaspor ligde kaldı. Alt sıralardaki diğer bir kritik maç olup Elazığspor'un 2-1 galibiyetiyle sonuçlanan Diyarbakırspor-Elazığspor maçında ise topu kendi yarı sahasından alıp Diyarbakırspor'lu futbolcuları çalımlayıp, yaklaşık 70 metre boyunca topu tek başına ayağında taşıyıp takımını öne geçiren golü atan defans oyuncusu Erhan Eren Kurnaz'ın attığı gol, şike tartışmalarına yol açtı ve bu maç İstanbulspor-Altay maçıyla beraber Şike Tahkik Komisyonu'nca incelemeye alındı. Maçın gözlemci hakemi Sadık Deda ise raporunda "stadın tamamının misafir ekibin yanında olduğunu, maç öncesi protokol tribününde ve VIP salonunda Diyarbakırspor yöneticilerinin Elazığspor Başkanı ile hasbıhallerinde hep Elazığ'ın kümede kalması temennilerinde bulunduklarını, söz konusu müsabakada alışagelmiş şartlarda oynanmayan bir oyun gözleminde bulunduğunu, VIP salonunda oturan bazı Diyarbakırspor taraftarı ya da yöneticilerinin, “ya bu kadar da aleni olmaz ki” kabilinden ifadeler kullandıklarını" belirtti. Yapılan tahkikler sonucunda üç maçta da kesin bir şike olayına rastlanmadığından herhangi bir cezai işlem uygulanmadı. 2005 yılında ise Bursaspor Başkanı Alpay Şar, Diyarbakırspor eski başkanı Mücahit Can'ın 0-0 biten maçın devre arasında soyunma odasına inip kafasına silah dayayarak 'Bu maçı vermemiz lazım. Ben işadamıyım, yoksa biterim' sözlerini sarf ettiğini iddia etti.
Tartışmaların eşliğinde kümede kalmalarının ardından Elazığspor ve Bursaspor kulüpleri bir sonraki sezon küme düşen 3 ekip arasında yer aldı.

2002-03 Türkiye Bayanlar Futbol Ligi, Türkiye'deki kadın futbolunun en üst seviye ligi olan Kadınlar 1. Ligi'nin 10. sezonudur. 10 takımın katılımıyla gerçekleştirilen sezonda, katılımcılar A ve B olarak adlandırılan iki gruba ayrılarak çift devreli lig usulü ile mücadele etti. 9 Mart 2003'te başlayan sezonda, gruplarını ilk iki sırada tamamlayan takımlar, tek maçlı eleme sistemiyle yarı finalde karşılaştı. 29 Haziran 2003'te, Bartın'daki Atatürk Stadyumu'nda oynanan final maçındaki rakibi Gazi Üniversitesi'ni 3-0 yenen Samsungücü, lig tarihindeki tek şampiyonluğunu elde etti. Aynı gün ve aynı yerde oynanan üçüncülük maçında ise İstanbul Kuzeyspor'u 1-0 yenen İskenderun Sanayispor, ligi 3. sırada tamamladı.

Adonisspor [1]
Adana İdmanyurduspor [2]
Gazi Üniversitesispor [3]
Hatay Sanayispor [4]
Sakarya Güneşsspor [5]

Elit Çimenspor [6]
İnönü Ünv.Spor [7]
Kuzeyspor [8]
Mersin Camspor [9]
Samsungücü [10]

Türkiye Kupası 2003-04 sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 42. organizasyonudur. Sponsorluk anlaşmaları gereği Fortis Türkiye Kupası olarak anılmıştır. 2003-04 sezonuna profesyonel liglerde oynayan 48 takım katılmıştır.

Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır. Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce gümüş golün uygulandığı 15 dakikalık birinci uzatma, sonrasında gerekirse 15 dakikalık ikinci uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler:
- 12 kulüp : 2002-03 2. Futbol Ligi B Kategorisi'nde gruplarında 1. - 4. sırayı alan takımlar: A grubundan; 1.Karşıyaka, 2.Marmaris Belediyespor, 3.Bursa Merinosspor, 4.Aydınspor, B grubundan; 1.Türk Telekom, 2.Zonguldakspor, 3.Sarıyer, 4.Ankara Demirspor, C grubundan; 1.Kayseri Erciyesspor, 2.Hatayspor, 3.Şanlıurfaspor, 4.Gaziantep Büyükşehir Belediyespor
- 18 kulüp : 2002-03 2. Futbol Ligi A Kategorisi'nde oynayan takımlar: 1.Konyaspor, 2.Çaykur Rizespor, 3.Akçaabat Sebatspor, 4.Sivasspor, 5.Kayserispor, 6.Sakaryaspor, 7.Büyükşehir Belediye Ankaraspor, 8.Vestel Manisaspor, 9.Yimpaş Yozgatspor, 10.Adana Demirspor, 11.Antalyaspor, 12.Mersin İdman Yurdu, 13.İzmirspor, 14.İstanbul Büyükşehir Belediyespor, 15.Çanakkale Dardanelspor, 16.Erzurumspor, 17.Gümüşhane Doğanspor, 18.Şekerspor
- 3 kulüp : 2002-03 Süper Lig'de 16. - 18. sırayı alarak küme düşen; 16.Altay, 17.Göztepe, 18.Kocaelispor.
- Gaziantep Büyükşehir Belediyespor kura sonucu bir üst tura yükselmiştir.
Birinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 12 Kasım 2003 tarihinde oynanmıştır.

İkinci kademe oynayan kulüpler:
- 17 kulüp : Birinci kademeden yükselen; Adana Demirspor, Akçaabat Sebatspor, Altay, Antalyaspor, Çaykur Rizespor, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Karşıyaka, Kayseri Erciyesspor, Kayserispor, Kocaelispor, Konyaspor, Mersin İdman Yurdu, Sakaryaspor, Şekerspor, Türk Telekom, Vestel Manisaspor,
- 15 kulüp : 2002-03 Süper Lig'de 1. - 15. sıraları alan; 1.Beşiktaş, 2.Galatasaray, 3.Gençlerbirliği, 4.Gaziantepspor, 5.Malatyaspor, 6.Fenerbahçe, 7.Trabzonspor, 8.Ankaragücü, 9.İstanbulspor, 10.Denizlispor, 11.Adanaspor, 12.Samsunspor, 13.Elazığspor, 14.Diyarbakırspor, 15.Bursaspor
İkinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 16 - 18 Aralık 2003 tarihlerinde oynanmıştır.

Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 28-29 Ocak 2004 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek final eşleşmeleri tek maç üzerinden 10 ve 11 Şubat 2004 tarihlerinde oynanmıştır.

Maçlar

Yarı final maçları tek maç üzerinden 17 Mart 2004 tarihinde oynanmıştır.

Maçlar

Final maçı 5 Mayıs 2004 tarihinde Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynandı. Gençlerbirliği'ne 4-0 üstünlük sağlayan Trabzonspor kupayı 7. kez müzesine götürdü.

TFF 2003-04 Türkiye Kupası 25 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF 2003-04 Türkiye Kupası 15 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fortis Türkiye Kupası 2004-05 Sezonu Türkiye Kupası turnuvasının 43. organizasyonudur. 2004-05 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 48 takım katılmıştır.
Fortis Türkiye Kupası 2004-05 Sezonu statüleri:
- Tüm eşleşmeler tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakikalık (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler:
- 12 kulüp : 2003-04 2. Futbol Ligi B Kategorisi'nde gruplarında 1. - 4. sırayı alan takımlar: A grubundan; 1.Fatih Karagümrük, 2.Bucaspor, 3.Uşakspor, 4.Nazilli Belediyespor, B grubundan; 1.Sarıyer, 2.Karabükspor, 3.Kartal, 4.Orduspor, C grbuundan; 1.Mardinspor, 2.Adıyamanspor, 3.Hatayspor, 4.Gaziantep Büyükşehir Belediyespor
- 18 kulüp : 2003-04 2. Futbol Ligi A Kategorisi'nde oynayan; 1.Sakaryaspor, 2.Kayseri Erciyesspor, 3.Büyükşehir Belediye Ankaraspor, 4.Vestel Manisaspor, 5.Kocaelispor, 6.Kayserispor, 7.Antalyaspor, 8.Sivasspor, 9.Altay, 10.Türk Telekom, 11.Yimpaş Yozgatspor, 12.Karşıyaka, 13.İstanbul Büyükşehir Belediyespor, 14.Çanakkale Dardanelspor, 15.Mersin İdman Yurdu, 16.Adana Demirspor, 17.Göztepe, 18.İzmirspor,
- 3 kulüp : 2003-04 Süper Lig'de 16. - 18. sırayı alarak küme düşen; 16.Bursaspor, 17.Adanaspor, 18.Elazığspor.
Birinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 27 Ekim 2004 tarihinde oynanmıştır.

İkinci kademe oynayan kulüpler:
- 17 kulüp : Birinci kademeden yükselen; Adıyamanspor, Altay, Antalyaspor, Bursaspor, Büyükşehir Belediye Ankaraspor, Fatih Karagümrük, Göztepe, Karabükspor, Kayseri Erciyesspor, Kayserispor, Kocaelispor, Mardinspor, Vestel Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Sarıyer, Uşakspor,
- 15 kulüp : 2003-04 Süper Lig'de 1. - 15. sıraları alan; 1.Fenerbahçe, 2.Trabzonspor, 3.Beşiktaş, 4.Gaziantepspor, 5.Denizlispor, 6.Galatasaray, 7.Samsunspor, 8.Malatyaspor, 9.Ankaragücü, 10.Gençlerbirliği, 11.Konyaspor, 12.Diyarbakırspor, 13.Akçaabat Sebatspor, 14.Çaykur Rizespor, 15.İstanbulspor.
İkinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 21 - 23 Aralık 2004 tarihlerinde oynanmıştır.

Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maç eliminasyon şeklinde 22 Ocak, 23 Ocak ve 24 Ocak 2005 tarihlerinde oynandı ve galip gelen takımlar çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek final eşleşmeleri tek maç üzerinden 1 ve 2 Mart 2005 tarihlerinde oynanmıştır.

Yarı final maçları tek maç üzerinden 20 ve 21 Mart 2005 tarihlerinde oynanmıştır.

2004-05 Türkiye Kupası final maçı 11 Mayıs 2005 tarihinde Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda da oynandı. Rakibine 5-1 üstünlük sağlayan Galatasaray Türkiye Kupası'nı tarihinde 14. kez müzesine götürmeyi başardı.

TFF 2004-05 Türkiye Kupası 16 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RSSSF 2004-05 Türkiye Kupası 21 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2004 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri, Portekiz'de düzenlenen 12. Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılacak ev sahibi dışındaki 15 takımın belirlendiği eliminasyon turnuvası. Elemelere katılan 50 takım beşer takımdan oluşan 10 grupta mücadele etti. Eylül 2002-Kasım 2003 arasında süren elemelerde grupları ilk sırada tamamlayan 10 takım doğrudan finallere giderken 10 grup ikincisi arasında çift maçlı eleme sistemine göre oynanan maçlardan sonra finallere katılacak son 5 takım belirlendi.

2004 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri katsayıları 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerindeki kura torbalarının belirlenmesi amacıyla oluşturulmuştur. Katsayılar 2002 FIFA Dünya Kupası ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerindeki puanlarına göre belirlendi.

Kura çekimi 25 Ocak 2002'de yapıldı. 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası birincisi Fransa otomatik olarak birinci torbada yer aldı. Diğer ülkeler 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri ve 2002 Dünya Kupası elemelerindeki başarılarına göre sınıflandırıldı. Belçika ve Hollanda 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerine katılmadıkları için yalnızca 2002 Dünya Kupası elemelerindeki başarılarına bakıldı.
Portekiz ev sahibi olduğu için elemelere katılmadı ve torbalarda yer almadı.

Normal futbol puan sistemi (galibiyet 3, beraberlik 1, mağlubiyet 0) uygulanır. İki veya daha fazla takımın puan eşitliğinde ise sırasıyla aşağıdaki kriterler uygulanır.

İlgili takımlar arasındaki maçlardaki puan
İlgili takımlar arasındaki maçlardaki gol farkı
İlgili takımlar arasındaki maçlardaki atılan gol sayısı
İlgili takımlar arasındaki maçlardaki deplasman golleri sayısı
1-4 kriterler uygulanmasına rağmen iki takım arasında hala eşitlik varsa 1-4 kriterler iki takım için yeniden uygulanır. Hala eşitlik varsa:
Grup geneli gol farkı
Grup geneli atılan gol sayısı
Grup geneli deplasman golleri sayısı
Grup geneli fair-play puanı (sarı kart=1, kırmızı kart=3, sarı + kırmızı kart=4 ceza puanı)
Kura

Ev sahibi

 Portekiz

Kura çekimi seri başı sistemi uygulanmadan 13 Ekim 2003 tarihinde Frankfurt'ta yapılmıştır. İlk maçlar 15 Kasım, ikinci maçlar 19 Kasım 2003 tarihlerinde oynanmıştır.

302 farklı oyuncu 566 gol attı (14'ü kendi kalesine).

9 gol
 Ermin Šiljak
7 gol
 Raúl
6 gol

5 gol

4 gol

UEFA resmî arşiv 25 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2005-06 Türkiye Kupası, sponsorluk anlaşmaları gereği 2005-06 Fortis Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 44. organizasyonudur. Kupaya profesyonel liglerde oynayan 54 kulüp katılmıştır. 2005-06 sezonundan itibaren kupanın statüsü değişmiştir. Daha önceki sezonlarda oynanan 3. ve 4. turlar kaldırılarak yerine grup maçları sistemi getirilmiştir.
2005-06 Fortis Türkiye Kupası'nın gol kralı Kayserispor takımından Gökhan Ünal olmuştur.< Final maçı Beşiktaş ve Fenerbahçe takımları arasında oynanmış ve Beşiktaş, 2-2 biten normal sürenin ardından geçilen uzatmalarda attığı golle rakibini 3-2 yenerek Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.

Birinci kademe oynayan kulüpler:
- 12 kulüp : 2004-05 2. Futbol Ligi B Kategorisi'nde gruplarında 1. - 4. sırayı alan takımlar: A grubundan; 1.Uşakspor, 2.Alanyaspor, 3.İnegölspor, 4.Güngören Belediyespor, B grubundan; 1.Orduspor, 2.Gençlerbirliği Asaşspor, 3.Eyüp, 4.Kırıkkalespor, C grubundan; 1.Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, 2.Siirtspor, 3.Tarsus İdman Yurdu, 4.Adıyamanspor,
- 18 kulüp : 2004-05 2. Futbol Ligi A Kategorisi'nde oynayan; 1.Sivasspor, 2.Vestel Manisaspor, 3.Kayseri Erciyesspor, 4.Bursaspor, 5.Kocaelispor, 6.Elazığspor, 7.Mersin İdman Yurdu, 8.Türk Telekom, 9.İstanbul Büyükşehir Belediyespor, 10.Mardinspor, 11.Altay, 12.Çanakkale Dardanel, 13.Karşıyaka, 14.Antalyaspor, 15.Yozgatspor, 16.Sarıyer, 17.Adanaspor, 18.Fatih Karagümrük,
- 6 kulüp : 2004-05 Türkiye 3. Ligi'nden yükselen ; Boluspor, Giresunspor, İskenderun Demir Çelikspor, Kasımpaşa, Pazarspor, Turgutluspor.
Birinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 31 Ağustos 2005 tarihinde oynanmıştır.

İkinci kademe oynayan kulüpler:
- 18 kulüp : Birinci kademeden yükselen; Altay, Elazığspor, Fatih Karagümrük, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Giresunspor, İnegölspor, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Kayseri Erciyesspor, Kırıkkalespor, Kocaelispor, Mersin İdman Yurdu, Pazarspor, Sarıyer, Siirtspor, Tarsus İdman Yurdu, Turgutluspor, Türk Telekom, Uşakspor,
- 14 kulüp : 2004-05 Süper Lig'de 5. - 18. sıraları alan; 5.Gençlerbirliği, 6.Denizlispor, 7.Büyükşehir Belediye Ankaraspor, 8.Konyaspor, 9.Gaziantepspor, 10.Çaykur Rizespor, 11.Malatyaspor, 12.Samsunspor, 13.Ankaragücü, 14.Kayserispor, 15.Diyarbakırspor, 16.Sakaryaspor, 17.İstanbulspor, 18.Akçaabat Sebatspor.
İkinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 20 - 22 Eylül 2005 tarihlerinde oynanmıştır.

Grup aşamasında oynayan kulüpler:
- 16 kulüp : İkinci kademeden yükselen; Altay, Ankaragücü, Denizlispor, Diyarbakırspor, Fatih Karagümrük, Gaziantepspor, Giresunspor, İnegölspor, Kayseri Erciyesspor, Kayserispor, Konyaspor, Malatyaspor, Mersin İdman Yurdu, Samsunspor, Sarıyer, Tarsus İdman Yurdu,
- 4 kulüp : 2004-05 Süper Lig'de 1. - 4. sırayı alan; 1.Fenerbahçe, 2.Trabzonspor, 3.Galatasaray, 4.Beşiktaş.

Maçlar

Maçlar

Maçlar

Maçlar

Grup aşamasını ilk iki sırada bitiren takımlar çeyrek finalde oynamaya hak kazanmışlardır. Çeyrek final maçları iki maç üzerinden oynanmıştır. İlk maçlar 8 - 9 Mart 2006, ikinci maçlar 21 - 23 Mart 2006 tarihlerinde oynanmıştır.

1. maçlar

2. maçlar

Yarı final eşleşmeleri iki maç üzerinden oynanmıştır. İlk maçlar 5 ve 6 Nisan 2006, ikinci maçlar 18 ve 19 Nisan 2006 tarihlerinde oynanmıştır.

1. maçlar

2. maçlar

2005-06 Türkiye Kupası final maçı 3 Mayıs 2006 tarihinde İzmir Atatürk Stadyumu'nda da oynandı. Uzatma dakikalarında rakibine 3-2 üstünlük sağlayan Beşiktaş Türkiye Kupası'nı tarihinde 6. kez müzesine götürmeyi başardı.

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2006-07 Türkiye Kupası, sponsorluk anlaşmaları gereği 2006-07 Fortis Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 45. organizasyonudur. Kupaya profesyonel liglerde oynayan 54 kulüp katılmıştır.
29 Ağustos 2006 tarihinde 1. kademe maçlarıyla başlamış, 9 Mayıs 2007 tarihinde oynanan final maçıyla sona ermiştir. Final maçı Beşiktaş ve Kayseri Erciyesspor takımları arasında oynanmış ve Beşiktaş uzatma dakikalarında Bobô'nun attığı golle Kayseri Erciyesspor'u 1-0 yenerek üst üste ikinci ve tarihinde yedinci kere Türkiye Kupası şampiyonu olmuştur.
Turnuvanın gol kralları, yedişer golle Beşiktaş takımından Bobô ve Fenerbahçe takımından Semih Şentürk olmuştur.

Maçlar

Maçlar

Maçlar

Maçlar

Grup aşamasını ilk iki sırada bitiren takımlar çeyrek finalde oynamaya hak kazanmışlardır. Çeyrek final maçları iki maç üzerinden oynanmıştır. İlk maçlar 31 Ocak - 1 Şubat 2007, ikinci maçlar 27 - 28 Şubat ve 1 Mart 2007 tarihlerinde oynanmıştır.

Yarı final eşleşmeleri iki maç üzerinden oynanmıştır. İlk maçlar 11 Nisan 2007, ikinci maçlar 25 ve 26 Nisan 2007 tarihlerinde oynanmıştır.

MACKOLIK 20 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fortis Türkiye Kupası 2007-08 Sezonu, Türkiye Kupası turnuvasının 46. organizasyonudur. 2007-08 Türkiye Kupası'na profesyonel liglerde oynayan 54 takım katılmıştır.
Fortis'in Türkiye Kupası'na sponsor olması nedeniyle üçüncü defa Fortis Türkiye Kupası ismi kullanılmıştır.
Fortis Türkiye Kupası 2007-08 Sezonu statüleri:
- Birinci ve ikinci kademe maçları tek maç üzerinden oynanmıştır.
- Tek maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce 30 dakikalık (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- Çift maçlı eşleşmelerde eşitliğin bozulmadığı durumlarda önce rakip sahada atılan gol sayısı hesaba katılmış. Eşitliğin yine bozulmadığı durumlarda önce 30 dakikalık (2 x 15) uzatma oynanmış, sonrasında seri penaltı atışlarına başvurulmuştur.
- Grup maçları sıralamalarında puan eşitliği durumunda sırasıyla; genel averaj, atılan gol sayısı ve deplasmanda atılan gol sayısı hesaba katılmıştır.

Birinci kademe oynayan kulüpler:
- 8 kulüp : 2006-07 3. Lig'de gruplarında 1. - 2. sırayı alarak yükselen takımlar: 1. gruptan; 1.Diskispor, 2.Adanaspor, 2. gruptan; 1.Araklıspor, 2.Polatlı Bugsaşspor, 3. gruptan; 1.Bozüyükspor, 2.Afyonkarahisarspor, 4. gruptan; 1.Gaziosmanpaşa, 2.Tepecikspor,
- 10 kulüp : 2006-07 2. Futbol Ligi B Kategorisi yükselme grubunda oynayan; 1.Boluspor, 2.Kartal, 3.Adana Demirspor, 4.Alanyaspor, 5.Kırıkkalespor, 6.Tarsus İdman Yurdu, 7.Arsinspor, 8.Küçükköyspor, 9.Şanlıurfaspor, 10.Sarıyer,
- 15 kulüp : 2006-07 Türk Telekom Lig A'da oynayan (yükselen takımlar hariç); 3.Malatyaspor, 4.Diyarbakırspor, 6.Altay, 7.Elazığspor, 8.Orduspor, 9.İstanbulspor, 10.Samsunspor, 11.Kocaelispor, 12.Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, 13.Eskişehirspor, 14.Karşıyaka, 15.Mardinspor, 16.Türk Telekom, 17.Akçaabat Sebatspor, 18.Uşakspor,
- 3 kulüp : 2006-07 Süper Lig'de 16. - 18. sıraları alarak düşen; 16.Antalyaspor, 17.Kayseri Erciyesspor, 18.Sakaryaspor.
Birinci tur eşleşmeleri tek maç üzerinden 5 ve 6 Eylül 2007 tarihlerinde oynanmıştır.

2008-09 Türkiye Kupası Türkiye Kupası turnuvasının 47. organizasyonudur. Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenmiş olan turnuvanın 2008-2009 şampiyonu İzmir Atatürk Stadyumu'nda oynanan final maçına Fenerbahçe'yi Bobô(2), Filip Hološko ve Yusuf Şimşek'in golleriyle 4-2 yenen Beşiktaş olmuştur. Böylece Beşiktaş 8. kez Türkiye Kupası'nı kazanmıştır. Kupanın gol kralı 7 golle Beşiktaşlı Bobô olmuştur. Bobô aynı zamanda TFF tarafından final maçının yıldızı/en değerli oyuncu seçilmiştir.

1. Kademe müsabakaları kura çekimi, 22 Ağustos 2008 tarihinde İstanbul'da yapıldı. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maçlı eliminasyon şeklinde 3 ve 4 Eylül 2008 tarihlerinde oynandı.

2. Kademe müsabakaları kurası, 12 Ağustos 2008 tarihinde İstanbul'da çekildi. Müsabakalar, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maçlı eliminasyon şeklinde 24 ve 25 Eylül 2008 tarihlerinde oynandı.

Türkiye Kupası 2009-10 sezonu veya sponsorluk anlaşması gereği Ziraat Türkiye Kupası 2009-10 Sezonu, TFF tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 48. organizasyonudur. Trabzonspor'un şampiyonluğu ile sonuçlanmıştır.

1. Kademe kura çekimi 25 Ağustos 2009 tarihinde İstanbul'da yapıldı. Tüm maçlar 2 Eylül 2009 tarihinde oynanmıştır.

2. Kademe kura çekimi 15 Eylül 2009 tarihinde İstanbul'da yapıldı. Tüm maçlar 30 Eylül 2009 tarihinde oynanırken, Samsunspor-Kardemir Karabükspor maçı 1 Ekim 2009 tarihinde oynanmıştır.

Play-off Turu kura çekimi 19 Ekim 2009 tarihinde İstanbul'da yapıldı. Karşılaşmalar 28 - 29 Ekim 2009 ve 4 Kasım 2009 tarihlerinde oynanmıştır.
Play-off turunda oynayan kulüpler: (Toplam 32 kulüp)
- 18 kulüp: İkinci eleme turundan yükselen;
Adanaspor, Altay, Belediye Vanspor, Bucaspor, Çaykur Rizespor, Denizli Belediyespor, Giresunspor, Güngören Belediyespor, Karşıyaka, Kastamonuspor, Kayseri Erciyesspor, Konya Şekerspor, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Samsunspor, Tarsus İdman Yurdu, Tokatspor, Yalovaspor
- 11 kulüp: 2008-09 Süper Lig sezonunu 5. - 15. arasında tamamlayan;
5.Galatasaray, 6.Bursaspor, 7.Kayserispor, 8.Gaziantepspor, 9.İstanbul Büyükşehir Belediyespor, 10.Ankaraspor, 11.Eskişehirspor, 12.Antalyaspor, 13.Ankaragücü, 14.Gençlerbirliği, 15.Denizlispor
- 3 kulüp: 2008-09 1. Lig sezonu sonunda Süper Lig'e yükselen;
Diyarbakırspor, Kasımpaşa, Manisaspor

Grup aşamasının kuraları 16 Kasım 2009 tarihinde İstanbul'da çekildi. Grup aşaması 22 Aralık 2009-27 Ocak 2010 tarihleri arasında oynandı.

Çeyrek final eşleşmelerini belirleyen kuralar 28 Ocak 2010 tarihinde İstanbul'da çekildi. Çeyrek final ilk maçları 3-4 Şubat 2010, rövanşları ise 10-11 Şubat 2010 tarihinde oynandı.

Yarı final ilk maçları 24-25 Mart 2010, rövanşları ise 13-14 Nisan 2010 tarihlerinde oynandı.

2010 Türkiye Kupası final maçı 5 Mayıs 2010 tarihinde Şanlıurfa GAP Stadyumu'nda oynanmıştır.

TFF tarafından yapılan ihaleyle o sezonki yayın hakları Lig TV'den TRT'ye geçmiştir. Maçlar TRT 1 ve TRT 3'ten canlı yayınlanımıştır. Bir sonraki sezon yapılan ihaleyle yayın hakları TRT'den atv'ye geçmiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu 15 Kasım 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2009 Türkiye Kupası finali 13 Mayıs 2009 tarihinde İzmir Atatürk Stadyumu'nda Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynandı, Beşiktaş bu maçtan 4-2 galip geldi.

Bursaspor, Eskişehirspor, MKE Ankaragücü ve Tokatspor'un bulunduğu C Grubu'nda mücadele vererek çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Bursaspor'la evinde 3-1 deplasmanda ise 1-0 kazanarak yarı finale yükseldi. Yarı finalde Sivasspor'u evinde 3-1 yenip, deplasmanda 0-0 berabere kalarak finale çıkmaya hak kazandı.

A Grubu'nda Antalyaspor, Gaziantepspor, Trabzonspor ve Gaziantep BB ile mücadele verdi ve çeyrek finale çıktı. Çeyrek finalde Antalyaspor ile eşleşti. Antalyaspor'u evinde 3-1, deplasmanda 2-1 yendi. Yarı finalde Ankaraspor'a evinde 2-1 mağlup oldu, ancak deplasmanda 3-1 yenince finale çıktı.

Yusuf Şimşek 6. dakikada sahneye çıkarak Beşiktaş'ı 1-0 öne geçirdi. Dakikalar 26'yı gösterdiğinde Fenerbahçe'nin İspanyol golcüsü Daniel Güiza durumu 1-1 yaptı. Bobô Beşiktaş'ı tekrar öne geçiren golü 56. dakikada attı ve maç 2-1 oldu. 73. dakikada Filip Hološko Beşiktaş'ın 3. golünü atarak durum 3-1 oldu. 80. dakikada Bobô kendisinin 2. Beşiktaş'ın 4. golünü atarak Beşiktaş'lıları rahatlattı. 90. dakikada Fenerbahçe kaptanı Alex ile kullandığı penaltıyı gole çevirerek maçın skorunu belirledi: 4-2. Beşiktaş bu maçla birlikte Türkiye Kupası'nı müzesine götürdü ve son 4 yılda 3. kupasını aldı.

Türkiye Kupası 2010-11 Sezonu veya sponsorluk anlaşması gereği Ziraat Türkiye Kupası 2010-2011 Sezonu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 49. organizasyonudur.

1. Kademe kura çekimi 23 Ağustos 2010 tarihinde İstanbul'da yapıldı. 1. Kademe maçları 1-2 Eylül 2010 tarihlerinde oynandı.

2. Kademe kuraları 14 Eylül 2010 tarihinde İstanbul'da çekildi. Maçlar 22 Eylül 2010 tarihinde oynandı.

Play-off müsabakalarının kuraları 30 Eylül 2010 tarihinde İstanbul'da çekildi. Maçlar 26-27-28 Ekim 2010 tarihlerinde oynandı.

2010-11 Türkiye Kupası sezonu çeyrek ve yarı final eşleşmelerini belirleyen kuralar 28 Ocak 2011 tarihinde İstanbul'da çekildi. Türkiye Kupası çeyrek final ilk maçları 2 ve 3 Şubat 2011, rövanş maçları ise 2 ve 3 Mart 2011 tarihlerinde oynandı.

O sezon yayın hakları yapılan ihaleyle atv'ye geçmiştir. Maçlar bu kanaldan yayımlanmıştır. Bir sonraki sezon en yüksek teklifi yine Turkuvaz Radyo Televizyon Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş yapınca yayın hakları atv'nin yanında a Haber kanalına da geçmiştir.

Türkiye Kupası 2011-12 sezonu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 50. organizasyonudur. Kupayı kazanan; 16 Mayıs 2012 tarihinde Bursaspor'u finalde 4-0 yenen ve bu galibiyetle 29 yıllık hasreti bitiren Fenerbahçe olmuştur.

2011'de Türkiye Kupası'nın formatı değişmiştir. Turnuvaya toplam 57 takım katılmaktadır. Turnuvaya, bir önceki sezon Süper Lig'de mücadele etmiş tüm takımlar, 1. Lig'den Süper Lig'e yükselen 3 takım ve sıralamada sonra gelen 14 takım, TFF 2. Lig'de gruplarında ilk 8 sırada yer alan takımlar ve 3. Lig'den TFF 2. Lig'e yükselen 6 takım katılır.
Önceki yılların aksine bu yıl lig sistemi kaldırılarak eleme sistemine dönülmüştür. Dört eleme turu ve üç adet final aşamasını (çeyrek final, yarı final ve final) geçen takımın kupaya ulaşacağı statüde tüm turlar tek maç üzerinden oynanmıştır. Eleme turlarındaki maçlar, kurada küçük sayıyı çeken takımın sahasında oynanmıştır. 2012 Türkiye Kupası finali Ankara'da yapılmıştır.

Birinci eleme turu kuraları 24 Kasım 2011'de Ankara'da çekilmiştir. Maçlar, 7 Aralık 2011 tarihinde kura çekiminde küçük numarayı çeken takımın sahasında oynanmıştır.
Birinci eleme turunda oynayan kulüpler: (Toplam 22 kulüp)
- 8 kulüp : 2010-11 sezonunda TFF 2. Lig Beyaz Grup'ta 1. - 8. sıraları alan;
Akyurt Şekerspor, Bandırmaspor, Çorumspor, Göztepe, İskenderun Demir Çelikspor, Bugsaşspor, Turgutluspor, Yeni Malatyaspor,
- 8 kulüp : 2010-11 sezonunda TFF 2. Lig Kırmızı Grup'ta 1. - 8. sıraları alan;
Adana Demirspor, Elazığspor, Eyüp, Fethiyespor, Konya Şekerspor, Sakaryaspor, Şanlıurfaspor, Tokatspor,
- 6 kulüp : 2010-11 sezonunda 3. Ligden 2. Lige yükselen;
Altınordu, Denizli Belediyespor, Gaziosmanpaşa, Kırklarelispor, Tepecik Belediyespor, Ünyespor.

İkinci eleme turu kura çekimleri 12 Aralık 2011'de Ankara'da gerçekleşmiştir.Maçlar 20 - 22 Aralık 2011 tarihleri arasında oynanmıştır.
İkinci eleme turunda oynayan kulüpler: (Toplam 28 kulüp)
- 11 kulüp : 1. eleme turunu geçen;
Adana Demirspor, Konya Şekerspor, Bandırmaspor, Çorumspor, Eyüp, Fethiyespor, Gaziosmanpaşa, Göztepe, Bugsaşspor, Şanlıurfaspor, Ünyespor,
- 3 kulüp : 2010-11 sezonunda TFF süper ligde 16. - 18. sıraları alıp TFF 1. lige düşen;
Bucaspor, Kasımpaşa, Konyaspor,
- 14 kulüp : 2010-11 sezonunda TFF 1. ligden Süper Lig'e yükselemeyen;
Adanaspor, Akhisar Belediyespor, Altay, Boluspor, Çaykur Rizespor, Denizlispor, Diyarbakırspor, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Giresunspor, İstanbul Güngörenspor, Karşıyaka, Kartal, Kayseri Erciyesspor, Tavşanlı Linyitspor.

Süper Lig 2010-11 sezonunu ilk 14 sırada bitiren takımlar ikinci eleme turundan gelen 14 takımla eşleşirken, Süper Lig 2010-11 sezonunu 15. sırada bitiren takım ile 1. Lig 2010-11 sezonu sonunda Süper Lig'e yükselen üç takım birbirleriyle eşleşmiştir. Müsabakalar, kura çekimi sonucunda, küçük numarayı çeken takımların sahasında 10 - 12 Ocak 2012 tarihleri arasında oynanmıştır.
Üçüncü eleme turunda oynayan kulüpler: (Toplam 32 kulüp)
- 14 kulüp : 2. eleme turunu geçen;Konya Şekerspor,
Adana Demirspor, Adanaspor, Akhisar Belediyespor, Boluspor, Çaykur Rizespor, Eyüp, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Gaziosmanpaşa, İstanbul Güngörenspor, Kasımpaşa, Bugsaşspor, Şanlıurfaspor, Ünyespor,
- 15 kulüp : 2010-11 sezonunda TFF Süper Lig'de 1. - 15. sıraları alan takımlar;
Ankaragücü, Antalyaspor, Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Kardemir Karabükspor, Kayserispor, Manisaspor, Sivasspor, Trabzonspor,
- 3 kulüp : 2010-11 sezonunda TFF 1. ligden Süper Lig'e yükselen;
Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Samsunspor.

Dördüncü eleme turunda oynayan kulüpler: (Toplam 16 kulüp)
- 16 kulüp : 3. eleme turunu geçen;Antalyaspor, Beşiktaş, Boluspor, Bursaspor, Çaykur Rizespor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Kardemir Karabükspor, Kasımpaşa, Kayserispor, Bugsaşspor, Samsunspor, Sivasspor, Trabzonspor.
Takımlar dördüncü turda, bir önceki sezon mücadele ettikleri liglerdeki pozisyonlarına göre seri başı olan ve seri başı olmayan olmak üzere iki torbaya ayrılmıştır. Dördüncü tur eşleşmeleri 7 Mart 2012 tarihinde yapılan kura çekimleri ile belirlenmiştir. Dördüncü tur karşılaşmaları 20 - 22 Mart 2017 tarihleri arasında, tek maç üzerinden oynanmıştır.

Çeyrek final müsabakaları, dördüncü eleme turunda tur atlayan sekiz takım arasında TFF tarafından belirlenmiş olan tarafsız sahalarda tek maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler 23 Mart 2012 tarihinde TFF tarafından düzenlenen kura çekimi sonucunda belirlenmiştir.

2011 Türkiye Kupası finali, 11 Mayıs 2011 tarihinde Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu'nda oynanan ve Türkiye Kupası'nın 2010-11 sezonunu şampiyonunun belirlendiği maç. 2-2 eşitlik ile biten normal sürenin ardından golsüz geçen uzatma sürelerinin nihayetinde penaltı atışlarına geçilen maçı 4-3 kazanan Beşiktaş, 9. kez Türkiye Kupası'nın sahibi oldu.

Play-off turunda Mersin İdman Yurdu'nu uzatmalarda 3-0 yenerek gruplara kalan Beşiktaş; Gaziantep BB, Trabzonspor, Konya Şekerspor ve Manisaspor'un bulunduğu B Grubu'nda ilk maçında Gaziantep BB'ye 1-0 mağlup oldu, Konya Şekerspor ve Manisaspor'u 3-2, Trabzonspor'u 2-1 yenerek 9 puanla lider olarak çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Gaziantep BB'u evinde 5-0 deplasmanda ise 3-0 yenerek yarı finale yükseldi. Bernd Schuster'in istifası üzerine takımın başına geçen Tayfur Havutçu'nun yönetiminde yarı finalde Gaziantepspor'u evinde 3-0 yenip, deplasmanda 2-2 berabere kalarak finale çıkmaya hak kazandı.

Play-off turunda Çanakkale Dardanelspor'u 1-0 yenerek gruplara kalan İstanbul BB; Kasımpaşa, Bursaspor, Karşıyaka ve Kırıkhanspor'un bulunduğu D Grubu'nda ilk maçında Kasımpaşa'ya 3-1 mağlup oldu, Kırıkhanspor'u, Karşıyaka'yı ve Bursaspor'u 1-0 yenerek 9 puanla grup ikincisi olarak çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Kasımpaşa'yla evinde 0-0 berabere kaldı deplasmanda ise normal süresi 0-0 biten maçta uzatmaların 1-1 bitmesi sonucu yarı finale yükseldi. Yarı finalde Gençlerbirliği'yle evinde 1-1 berabere kaldı, deplasmanda ise 3-0 yenerek finale çıkmaya hak kazandı.

Finalin oynanacağı stadyum 25 Ocak 2011'de TFF tarafından Kayseri Kadir Has Şehir Stadyumu olarak açıklandı.

2011 Türk futbolu şike davası sebebiyle Beşiktaş kupayı iade edeceğini açıkladı ancak daha sonra kupanın fiziksel olarak iade edilmediği ortaya çıktı. Dönemin Beşiktaş ikinci başkanı Metin Keçeli, Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören'in TFF başkanı Mehmet Ali Aydınlar'ı ziyaret edip sözlü olarak kupayı iade ettiğini ancak kupanın hâlâ Beşiktaş'ta, koruma altında özel bir odada kilitli olduğunu söyledi. 2014'te yaptığı açıklamada ise kupanın "herhâlde Be­şik­taş’ın mü­ze­sin­de"­ olduğunu söyledi.

Havutçu ile Avcı ortak basın toplantısı düzenledi 15 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Final onuruna yemek verildi 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Havutçu: "Unutulmayacak bir maç oldu" 1 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2010-11 Türkiye Kupası
2011 Süper Kupa

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası 11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2012-13 Türkiye Kupası, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 51. organizasyonudur.

2012'de Türkiye Kupası'nın formatı değişmiştir. Turnuvaya, Süper Lig, 1. Lig, TFF 2. Lig ve 3. Lig'de yer alan tüm takımların yanı sıra 2012-2013 sezonunda profesyonel liglerde takımı bulunmayan illerden, Bölgesel Amatör Lig'de yer alan 27 takım, 2012-2013 sezonunda profesyonel liglerde takımı bulunmayan il merkezlerinden, geçen sezon Bölgesel Amatör Lig'e düşen veya aynı sezonda Bölgesel Amatör'de kendi ilindeki takımlar arasında en üst sırada yer alan toplam 4 takım, 2012-2013 sezonunda profesyonel liglerde takımı bulunmayan illerden, bu sezon Bölgesel Amatör Lig'e katılmaya hak kazanmakla birlikte katılmayan takımın ilde baraj maçı oynadığı 1 takım olmak üzere toplam toplam 156 takım katılmaktadır. Turnuva, eleme aşaması, grup aşaması ve finaller olmak üzere üç aşamada oynanmıştır.

İlk eleme turuna amatör liglerden katılan 27 takımla 3. Ligde mücadele eden 54 takım katılacak. Kura çekimiyle belirlenecek eşleşmelerin ardından küçük numarayı çeken takımın sahasında tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanacak maçı kazanan takımlar ikinci tura yükselecek.
İkinci tura, ilk turdan gelen 43 takımın yanı sıra 2. Ligde mücadele eden 34 takım, 1. Ligde mücadele eden 18 takım ve 2012-13 sezonunda Avrupa kupalarında yer almayan 13 Süper Lig takımı katılacak. Kura çekiminde Süper Lig'den ve 1. Ligden katılan tüm takımlar ve 2. Ligde 2011-12 sezonunda Kırmızı grupta ilk 8, Beyaz grupta ilk 7 sırayı alan takımlar seri başı olacak ve ilk turdan gelen 43 takımla eşleşecek. Seri başı olamayan 22 2. Lig takımı ise birbiriyle eşleşecek. Tek maçlı eliminasyon sistemine göre kazananlar üçüncü tura yükselecek.
Üçüncü tura, ikinci turdan gelen 54 takım katılacak. Öncelikle 2012-13 sezonundaki yer alınan ligler ardından 2011-12 sezonundaki play-off birinciliklerine bakılarak yapılan sıralamaya göre ilk 27 içerisinde yer alan takımların seri başı olarak katılacağı kura sonucunda eşleşmeler belirlenecek. Küçük numarayı çeken takımın sahasında tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanacak maçı kazanan takımlar dördüncü tura yükselecek.
Dördüncü tura, üçüncü turdan gelecek 27 takımın yanı sıra 2012-13 sezonunda Avrupa kupalarına katılan 5 takım katılacak. Öncelikle 2012-13 sezonundaki yer alınan ligler ardından 2011-12 sezonundaki play-off birinciliklerine bakılarak yapılan sıralamaya göre ilk 16 içerisinde yer alan takımların seri başı olarak katılacağı kura sonucunda eşleşmeler belirlenecek. Küçük numarayı çeken takımın sahasında tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanacak maçı kazanan takımlar beşinci tura yükselecek.
Beşinci tura, dördüncü turdan gelecek 16 takım katılacak. Öncelikle 2012-13 sezonundaki yer alınan ligler ardından 2011-12 sezonundaki play-off birinciliklerine bakılarak yapılan sıralamaya göre ilk 8 içerisinde yer alan takımların seri başı olarak katılacağı kura sonucunda eşleşmeler belirlenecek. Küçük numarayı çeken takımın sahasında tek maçlı eliminasyon sistemine göre oynanacak maçı kazanan takımlar gruplara kalacak.

Grup aşamasına, beşinci turdan gelen 8 takım katılacak. İki grup hâlinde çift devreli lig usulüne göre oynanacak aşamanın kura çekimine öncelikle 2012-13 sezonundaki yer alınan ligler ardından 2011-12 sezonundaki play-off birinciliklerine bakılarak yapılan sıralamaya göre ilk 4 içerisinde yer alan takımların seri başı olarak katılacak ve iki gruba dağıtılacak. Kalan dört takımında kura çekimiyle gruplara dağıtımından sonra gruplar belirlenmiş olacak. Müsabakaların tamamlanmasının ardından gruplarda ilk iki sırayı alacak takımlar yarı finale yükselecek.

Grup aşamasının ardından yarı finallerin ve finalin yer aldığı final aşamasına geçilmiştir.
Yarı finalde; iki grubun birinci ve ikincilerinin çapraz eşleşmesinin ardından, çift maçlı eliminasyon sistemiyle finale çıkan takımlar belirlenmiştir. Yarı finalkin birinci maçları, gruplarını ikinci sırada bitiren takımların evlerinde oynanmıştır.
Final maçı, 22 Mayıs 2013 tarihinde Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda tek maç üzerinden oynanmıştır. Finalde, rakibi Trabzonspor'a karşı 1-0 üstünlük sağlayan Fenerbahçe, Türkiye Kupası'ndaki altıncı şampiyonluğuna ulaşmıştır. Finalde maçın oyuncusu Moussa Sow seçildi.

3. Lig'de yer alan 54 takım ile profesyonel liglerde temsilcisi olmayan illerden 32 Bölgesel Amatör Lig takımının katıldığı birinci eleme turu kuraları 14 Eylül 2012 tarihinde çekildi. Maçlar, 19 ve 20 Eylül 2012 tarihlerinde oynanmıştır.
1. Grup

2. Grup

3. Grup

4. Grup

5. Grup

6. Grup

7. Grup

8. Grup

9. Grup

10. Grup

11. Grup

12. Grup

13. Grup

14. Grup

15. Grup

16. Grup

17. Grup

18. Grup

İlk turdan yükselen 43 takım, Süper Lig'de oynayan ancak bu sezon Avrupa kupalarına katılamayan 13 takım, 1. Lig'de mücadele eden 18 takım ve 2. Lig'de yer alan 34 takımın katıldığı ikinci eleme turu kuraları 21 Eylül 2012 tarihinde çekildi. Maçlar; 25-27 Eylül 2012 ve 2-4 Ekim 2012 tarihleri arasında ve 11 Ekim 2012 tarihinde oynanmıştır.
İkinci turda oynayan kulüpler: (Toplam 108 kulüp)
- 43 takım : 1. turu geçen;
Ankara Demirspor, Arsinspor, Aydınspor 1923, Batman Petrolspor, Belediye Bingölspor, Belediye Vanspor, Beylerbeyi, BB Erzurumspor, Cizre Basraspor, Dardanelspor, Çorum Belediyespor, Darıca Gençlerbirliği, Dersimspor, Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, Emrespor, Gölcükspor, Gümüşhane Doğanspor, İskenderunspor 1967, İstanbulspor, Iğdır Üniversitesi Spor, Kadirlispor, Karaman Belediyespor, Kastamonuspor, Kayseri Şekerspor, Keçiörengücü, Kırıkhanspor, Kilimli Belediyespor, Kocaelispor, Kütahyaspor, Menemen Belediyespor, Muğlaspor, Niğde Belediyespor, Orhangazispor, Patnos Gençlikspor, Sancaktepe Belediyespor, Siirtspor, Silivrispor, Sivas Dört Eylül Belediyespor, Tekirova Belediyespor, Trabzon Kanuni, Uşak Belediyespor, Ümraniyespor, Yozgatspor,
- 13 takım : 2012-13 sezonunda Süper Lig'de mücadele eden fakat Avrupa Kupalarına katılamayan;
Akhisar Belediyespor, Antalyaspor, Beşiktaş, Elazığspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Kardemir Karabükspor, Kasımpaşa, Kayserispor, Mersin İdman Yurdu, Orduspor, Sivasspor,
- 18 takım : 2012-13 sezonunda 1. Lig'de mücadele eden;
1461 Trabzon, Adana Demirspor, Adanaspor, Ankaragücü, Boluspor, Bucaspor, Çaykur Rizespor, Denizlispor, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Göztepe, Karşıyaka, Kartal, Kayseri Erciyesspor, Konyaspor, Manisaspor, Samsunspor, Şanlıurfaspor, Tavşanlı Linyitspor,
- 34 takım : 2012-13 sezonunda 2. Lig'de mücadele eden;
Alanyaspor, Altay, Anadolu Selçukluspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Bayrampaşa, Bozüyükspor, Çamlıdere Şekerspor, Çankırıspor, Denizli Büyükşehir Belediyespor, Eyüp, Fethiyespor, Gaziosmanpaşa, Giresunspor, Hatayspor, İnegölspor, İstanbul Güngörenspor, Kahramanmaraşspor, Körfez Futbol Kulübü, İskenderun Demir Çelikspor, Kırklarelispor, Kızılcahamamspor, Nazilli Belediyespor, Pendikspor, Bugsaşspor, Ofspor, Sakaryaspor, Sarıyer, Tarsus İdman Yurdu, Tepecikspor, Tokatspor, Turgutluspor, Ünyespor, Yeni Malatyaspor.

İlk turdan yükselen 54 takımın katıldığı üçüncü tur kuraları 18 Ekim 2012 tarihinde çekildi. Maçlar; 30 Ekim-1 Kasım 2012 ve 7-8 Kasım 2012 tarihleri arasında oynanmıştır.
Üçüncü turda oynayan kulüpler: (Toplam 54 kulüp)
- 54 takım : 2. turu geçen;
1461 Trabzon, Adanaspor, Akhisar Belediyespor, Altay, Ankaragücü, Antalyaspor, Arsinspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Batman Petrolspor, Bayrampaşa, Beşiktaş, Bozüyükspor, Çorum Belediyespor, Dardanelspor, Darıca Gençlerbirliği, Denizli Belediyespor, Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, Elazığspor, Eyüp, Fethiyespor, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Giresunspor, Göztepe, İstanbul Güngörenspor, Kardemir Karabükspor, Kartal, Kasımpaşa, Kayseri Erciyesspor, Kızılcahamamspor, Kocaelispor, Konyaspor, Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Nazilli Belediyespor, Ofspor, Orduspor, Orhangazispor, Pendikspor, Bugsaşspor, Sakaryaspor, Sancaktepe Belediyespor, Sarıyer, Sivas Dört Eylül Belediyespor, Sivasspor, Şanlıurfaspor, Tavşanlı Linyitspor, Tepecikspor, Tokatspor, Turgutluspor, Yeni Malatyaspor, Yozgatspor.

Dördüncü tur kura çekimleri 16 Kasım 2012 tarihinde Ataköy Olimpiyatevi'nde yapılmıştır. Dördüncü tur müsabakaları 27-29 Kasım 2012 ile 4-5 Aralık 2012 tarihleri arasında tek maç üzerinden oynanmıştır.
Dördüncü turda oynayan kulüpler: (Toplam 32 kulüp)
- 27 takım : 3. turu geçen;
1461 Trabzon, Adanaspor, Altay, Ankaragücü, Antalyaspor, Balıkesirspor, Bandırmaspor, Bayrampaşa,
Beşiktaş, Bozüyükspor, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Göztepe, Kardemir Karabükspor, Kasımpaşa, Kayseri Erciyesspor, Manisaspor, Mersin İdman Yurdu, Nazilli Belediyespor, Orduspor, Pendikspor, Bugsaşspor, Sivasspor, Şanlıurfaspor, Tavşanlı Linyitspor, Tokatspor,
- 5 takım : 2012-13 sezonunda Türkiye'yi Avrupa Kupaları'nda temsil eden;
Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor.

Beşinci tur kuraları 6 Aralık 2012 tarihinde Ataköy Olimpiyat Evi'nde çekildi. Kuraya, 4. turdan gelen sekizi seri başı (Beşiktaş, Bursaspor, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Sivasspor ve Trabzonspor) olmak üzere toplam 16 takım katıldı. 5. tur müsabakaları, 11-13 Aralık 2012 tarihleri arasında tek maç üzerinden oynandı.

Grup karşılaşmaları, 5. Tur maçları sonunda tur atlayıp grup aşamasına yükselen 8 takım arasında çift devreli lig usulüne göre oynandı. Gruplar dörder takımdan oluşacak şekilde iki gruba ayrıldı. Grup aşamasının eşleşmeleri, seri başı sistemine göre kura çekimiyle belirlendi. Seri başı 4 takım; öncelikle 2012-2013 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2011-2012 sezonu baz alınarak play-off birincilikleri suretiyle belirlendi. Bu kriterlere göre, ilk 4 sırada yer alan takımlar seri başı oldu. Seri başları, kurayla iki gruba eşit olarak dağıtıldı. Kalan 4 takım da kura çekimi ile 2 gruba dağıldı. Gruplarında ilk 2 sırayı alan toplam 4 takım yarı finale kaldı.
Gruplardaki 1. maçlar 19-20 Aralık 2012, 2

2012 Türkiye Kupası finali, 16 Mayıs 2012 tarihinde 2011-12 Türkiye Kupası mücadelesinde Bursaspor ile Fenerbahçe arasında oynanan final maçı. Fenerbahçe maçı 4-0 kazandı ve kupanın sahibi oldu. Böylece Fenerbahçe 29 yıllık hasretini de bitirmiş oldu. Maçın yıldızı ise Fenerbahçe'den Alex de Souza oldu. Maçı FIFA Kokartlı hakem Bülent Yıldırım yönetti. Maç ise atv ve a Haber'den canlı olarak yayınlandı.

Türkiye Kupası'nda finale adını yazdıran iki takım Fenerbahçe ile Bursaspor 38 yıl sonra Türkiye Kupası mücadelesinde finalde karşı karşıya geldiler. Bursaspor, daha önce kupada 4 kez final oynama başarısı gösterdi. Yeşil beyazlı ekip 13 kez yarı final ve 14 kez de çeyrek finale yükseldi. Bursaspor, rakibi Fenerbahçe ile en son 1970-71 sezonunda finalde karşı karşıya geldi, kupayı ise Fenerbahçe kaldırdı. Bursaspor, Türkiye Kupası serüveninde ilk finalini, 1970-71 sezonunda yarı finalde Göztepe'yi eleyerek çıktığı final maçında Eskişehirspor ile oynadı. İki maç üzerinden oynanan final turunun ilk maçını Bursaspor 1-0 kazanmasına rağmen ikinci maçta Eskişehirspor'a 2-0 yenilerek ilk Türkiye Kupası şampiyonluğunu kaçırdı. Bursaspor, Türkiye Kupası'ndaki ikinci finalini ise 1973-74 sezonunda yarı finalde Beşiktaş'ı iki maç sonunda eleyerek finalde Fenerbahçe ile oynadı. Bursaspor ilk maçı 1-0 kazanmasına rağmen ikinci maçı 3-0 kaybederek ikinci kez finalde kupayı kaybetmiş oldu. Bursaspor, 1985-86 sezonunda üçüncü kez finale adını yazdırırken sırasıyla Kasımpaşa, Denizlispor, Gençlerbirliği ve Sakaryaspor'u eleyerek finalde Altay'ın rakibi oldu. Bursaspor, 28 Mayıs 1986 tarihinde oynanan final maçında Altay'ı Mihaly Tulipan ve Beyhan Çalışkan'ın golleriyle 2-0 yenerek ilk kez Türkiye Kupası'nı müzesine götürme başarısı gösterdi. Bursaspor, Türkiye Kupası'nda en son final maçını 20 yıl önce 1991-92 sezonunda Trabzonspor ile oynadı. İlk maçı 3-0 kazanan Bursaspor, rövanş maçını ise 5-1 kaybederek kupaya veda etmiş oldu.
Fenerbahçe ise, bu final öncesi Türkiye Kupası'nda tam 13 kez final oynadı ancak sadece dört tanesini kazanabildi (1968, 1974, 1979 ve 1983). Fenerbahçe ayrıca finali 9 kez kaybederek kupada en çok final maçını kaybeden takım konumunda (1963, 1965, 1989, 1996, 2001, 2005, 2006, 2009 ve 2010). Fenerbahçe, Türkiye Kupası'nı kazandığı 4 finalde de Anadolu takımları ile oynadı. Fenerbahçe, finalde 1967-68 sezonunda Altay'ı 2-0 ve 0-1 ile, 1973-74 sezonunda Bursaspor'u 0-1 ve 3-0 ile, 1978-79 sezonunda yine Altay'ı 1-2 ve 2-0 ile, 1982-83 sezonunda Mersin İdman Yurdu'nu 2-0 ve 2-1 ile eleyip kupayı almıştı. Fenerbahçe, kupayı en son 1982-83 sezonunda tam 29 yıl önce Mersin İdman Yurdu karşısında kazanmıştı. Fenerbahçe, finalde Galatasaray'a karşı 4 kez, Beşiktaş'a karşı 3 kez, Trabzonspor ve Gençlerbirliği'ne karşı ise 1 kez kaybetti.

Türkiye Futbol Federasyonu'ndan (TFF) yapılan açıklamaya göre, final karşılaşmasının organizasyon toplantısı, TFF'nin İstinye'deki merkezinde, TFF 1. Başkan Vekili Ufuk Özerten ile finalde mücadele edecek 2 takımın temsilcileri ve müsabaka resmi güvenlik amirlerinin katılımıyla yapıldı.
Bursasporlu taraftarlar için ayrılan biletler Bursa'da stadyum gişelerinden, Fenerbahçe için ayrılan biletler ise ise Biletix üzerinden satışa sunuldu. Kura sonucunda, Bursaspor taraftarı için, Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nun maraton ve Gençlik Parkı kale arkası tribünleri, Fenerbahçe taraftarları için kapalı ve kale arkası tribünler ayrıldı. Bursaspor taraftarının bulunacağı maraton tribün için bilet fiyatı 80, Gençlik Parkı kale arkası tribün için 40 lira olarak belirlenirken, Fenerbahçeli taraftarlarının yer alacağı kapalı tribün için bilet fiyatı 80, kale arkası tribün için ise 40 lira olarak açıklandı.
Biletlerin satışa sunuluşu 9 Mayıs 2012 tarihinde saat 13.00'te başlarken, Fenerbahçeliler için ise 10 Mayıs 2012 tarihinde satışa sunuldu.

Türkiye Futbol Federasyonu, finali yönetecek hakemi; FIFA kokartlı hakem Bülent Yıldırım olarak belirledi. Yıldırım'ın yardımcılıklarını Cem Satman ve Ekrem Kan yaptı. Barış Şimşek maçın dördüncü hakemi olurken Yavuz Karaozan da gözlemcilik yaptı.
Bülent Yıldırım, 2011-12 sezonunda Süper Lig'de 23 maç, 1. Lig'de ise 2 karşılaşma yönetti. Bülent Yıldırım, 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda kale çizgilerinde görev alacak hakemlerden biri olacak.

Daha fazla bilgi için: 2011-12 Türkiye Kupası.

Türkiye Kupası'na 3. turdan katılan Bursaspor, sahasında Şanlıurfaspor'u 4-1 ile eleyerek kupaya başladı. 4. turda deplasmanda Bugsaşspor'u uzatmada 2-0'lık skorla eleyen Bursaspor, tarafsız sahada oynanan çeyrek final maçında da Sivasspor'u da 4-1 yenerek yarı finale yükseldi. İzmir Atatürk Stadyumu'nda oynanan yarı final karşılaşmasında da Eskişehirspor'u 3-0 mağlup eden Bursaspor, bu sezon 50.'ncisi yapılan Türkiye Kupası'nda finale yükselen ilk takım oldu.
Sebastian Pinto attığı 5 golle, Bursaspor'un kupada attığı 13 golde en çok imzası olan oyuncu oldu.

Türkiye Kupası'na bu sezon 3. turdan katılan Fenerbahçe, sahasında Konya Şekerspor'u 4-1'lik skorla eleyerek kupaya başladı.
4. turda sahasında Samsunspor'u 3-0 ile eleyen Fenerbahçe, tarafsız sahada oynanan çeyrek final maçında penaltılar sonucu Kayserispor'u 7-6 yenerek yarı finale yükseldi. Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda oynanan yarı final karşılaşmasında da Kardemir Karabükspor'u 2-0 mağlup eden Fenerbahçe bu sezon 50.'ncisi yapılan Türkiye Kupası'nda finale yükselen ikinci takım oldu.
Henri Bienvenu 4 golü ile, Fenerbahçe'nin kupada attığı 11 golde en çok imzası olan oyuncu oldu.

İlk yarı
2. dakikada gelişen Fenerbahçe atağında Alex'in pasında cezası çaprazında topla buluşan Caner'in yerden sert şutunda, meşin yuvarlak ağlarla buluştu: 0-1. 6. dakikada Vederson'un hatasında topu kapan Gökhan, pasını ceza sahası içindeki arkadaşı Semih'e aktaramadı. Seken topu ceza alanı dışında önünde bulan Mehmet'in vuruşunda, ceza alanındaki Semih meşin yuvarlağa dokunamayınca top auta gitti. 16. dakikada Alex'ten aldığı pasla hareketlenen Baroni'nin sert şutunda, kaleci Carson topu kontrol ederek, tehlikeyi önledi. 26. dakikada Baroni'nin pasında ceza sahasına girerken topla buluşan Semih, kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonda vuruşunu yaptı, ancak meşin yuvarlak yandan dışarı çıktı. 36. dakikada gelişen Fenerbahçe atağında Alex topu Baroni'ye aktardı. Ceza alanında kaleciyle karşı karşıya kalan Baroni, pas yapmak isteyince rakip defans oyuncuları tehlikeyi uzaklaştırdı. 39. dakikada Bursaspor ilk ciddi atağını geliştirdi. Basser'in sağ taraftan ceza alanına yaptığı ortada uygun pozisyonda topla buluşan Pinto'nun kafayla yaptığı vuruşta, meşin yuvarlak auta gitti. 43. dakikada Mehmet'in sağdan ortasında Ozan'a çarpan top az farkla direğin dibinden kornere çıktı. 45. dakikada ceza alanı dışında topla buluşan Alex, mükemmel bir şekilde pasını Baroni'ye aktardı. Bu futbolcunun vuruşunda, top "Doksan" olarak tabir edilen yerden ağlara gitti: 0-2. İlk yarı Fenerbahçe'nin 2-0 üstünlüğüyle bitti.

İkinci yarı
46. dakikada Basser'in sağ kanattan orta-şut karışımı vuruşunda kaleci Volkan, topu kornere çeldi. 51. dakikada Vederson'un yaklaşık 30 metreden yaptığı ortada, arka direkte iyi yükselen İbrahim'in kafa vuruşunda top az farkla dışarı gitti. 53. dakikada defansta İbrahim'den topu kapan Alex, biraz sürdükten sonra aşırtma bir vuruş yaptı, ancak meşin yuvarlak üstten az farkla dışarı çıktı. 58. dakikada Alex'in soldan altıpas içine yaptığı ortada topa Semih dokundu ve takımını 3-0 öne geçirdi. 74. dakikada Ozan'ın sol taraftan ortasında ceza alanı içinde Turgay kötü bir vuruş yapınca, takımını bir golden etti. 78. dakikada boş alanda topla buluşan Semih, Bursaspor ceza alanı arka direkte bulunan Alex'e mükemmel bir pas çıkardı. Brezilyalı futbolcu da bekletmeden yaptığı vuruşla topu ağlara gönderdi: 4-0. 84. dakikada ceza alanı sağ çaprazında topla buluşan Mehmet'in sert şutunda, top hem üst hem de yan direğe çarparak oyun alanına döndü. Maçta başka gol pozisyonu olmayınca Fenerbahçe maçı 4-0 kazandı ve kupanın sahibi oldu.

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 2013-14 sezonu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 52. organizasyonudur.

Turnuvaya, 2013 - 2014 Sezonunda profesyonel liglerde takımı bulunmayan illerde bulunan ve
Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmiş 31 (otuz bir) takım, 2013 - 2014 Sezonunda 3. Lig'de mücadele etmiş 54 (elli dört) takım, 2013 - 2014 Sezonunda Spor Toto 2. Lig'de mücadele etmiş 36 (otuz altı) takım, 2013 - 2014 Sezonunda PTT 1. Lig'de mücadele etmiş 19 (on dokuz) takım, 2013 - 2014 Sezonunda Avrupa Kupalarına katılamayan 13 (on üç) Süper Lig
takımı ve 2013 - 2014 Sezonunda Avrupa Kupalarına katılan 5 (beş) Süper Lig takımı katılır.

Tek maç eleme usulü oynanan müsabakalarda, müsabakaların normal süresinin berabere
tamamlanması halinde on beşer dakikalık iki devre halinde uzatma oynanır. Uzatmada da
eşitliğin bozulmaması halinde tur atlayan takım, seri penaltı atışları sonucunda belirlenir.

Ön Eleme Turu müsabakaları, Bölgesel Amatör Lig'den katılan 31 takım arasından, 2013-2014 Sezonu'nda en az kulübün tescil edildiği 10 ilin takımları arasında bölgesel olarak oynandı. Diğer 21 (yirmi bir) takım, bu turda müsabaka oynamaksızın Birinci Eleme Turu'na yükseldi. Eşleşmeler TFF tarafından kura çekimi ile belirlendi. Müsabakalar, tek maç eleme usulüne göre küçük numarayı çeken takımın sahasında oynandı. Müsabakaları kazanan 5 (beş) takım tur atladı.

Birinci Eleme Turu müsabakaları, Ön Eleme Turu müsabakaları sonucunda tur atlayan 26
takım ile 54 3. Lig takımı olmak üzere toplam 80 (seksen) takım arasında bölgesel olarak
oynanır. Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar, tek maç eleme usulüne göre küçük
numarayı çeken takımın sahasında oynanır. Müsabakaları kazanan 40 (kırk) takım tur atlar.

İkinci Eleme Turu müsabakaları, Birinci Eleme Turu müsabakaları sonucunda tur atlayan 40
takım ile 36 2. Lig takımı, 19 1. Lig takımı ve avrupa kupalarına katılamayan 13 Süper Lig takımı olmak üzere toplam 108 (yüz sekiz) takım arasında seri başı sistemine göre oynanır. 54 takım seri başı olur ve diğer 54 takım ile eşleşirler. Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar, tek maç eleme usulüne göre küçük numarayı çeken takımın sahasında oynanır. Müsabakaları kazanan 54 takım tur atlar.

Üçüncü Eleme Turu müsabakaları, İkinci Eleme Turu müsabakaları sonucunda tur atlayan 54
(elli dört) takım arasında seri başı sistemine göre oynanır.
27 takım seri başı olur ve kalan 27 (yirmi yedi) takım ile eşleşir. Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar, tek maç eleme usulüne göre küçük numarayı çeken takımın sahasında oynanır. Müsabakaları kazanan 27 (yirmi yedi) takım tur atlar.

Dördüncü Eleme Turu müsabakaları, Üçüncü Eleme Turu müsabakaları sonucunda tur atlayan
27 takım ile avrupa kupalarına katılan 5 takım olmak üzere, toplam 32 takım arasında seri başı sistemine göre oynanır.16 takım seri başı olur ve kalan 16 takım ile eşleşir.. Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar, tek maç eleme usulüne göre küçük
numarayı çeken takımın sahasında oynanır. Müsabakaları kazanan 16 (on altı) takım tur atlar.

Beşinci Eleme Turu müsabakaları, Dördüncü Eleme Turu müsabakaları sonucunda tur atlayan
16 takım arasında seri başı sistemine göre oynanır. 8 takım seri başı olur ve kalan 8 takım ile eşleşir. Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar, tek maç eleme usulüne göre küçük numarayı çeken takımın sahasında oynanır. Müsabakaları kazanan 8 takım tur atlar.

Grup müsabakaları, Beşinci Eleme Turu müsabakaları sonucunda tur atlayan 8 takım arasında, 4'er takımdan oluşan 2 grup halinde çift devreli lig usulüne göre oynanır.
Eşleşmeler seri başı sistemine göre kura çekimi ile belirlenir. 4 takım seri başı olur ve kura ile iki gruba eşit olarak dağılır. Kalan 4 takım da kura çekimi ile 2 gruba dağılır. Müsabakalar sonucu gruplarında ilk 2 sırayı alan toplam 4 takım, yarı final müsabakalarını oynamaya hak kazanırlar.

Yarı final müsabakaları, grup aşamasında A Grubu'nda 1. sırayı alan takım ile B Grubu'nda 2. sırayı alan takım arasında ve B Grubu'nda 1. sırayı alan takım ile A Grubu'nda 2. sırayı alan takım arasında çift maç eleme usulüne göre oynanır. Gruplarında 2. sırayı alan takımlar ilk müsabakayı kendi sahasında oynarlar. Takımların attıkları goller eşit ise deplasmanda daha fazla gol atan takım üstün sayılır. Final müsabakası, yarı finalde tur atlayan iki takım arasında, TFF tarafından belirlenmiş olan tarafsız sahada tek maç eleme usulüyle oynanmıştır.

Ön Eleme Turu müsabakaları, Bölgesel Amatör Lig'den katılan 31 takım arasından, 2013-2014 Sezonu'nda en az kulübün tescil edildiği 10 ilin takımları arasında oynandı bu turun kuraları 15 Ağustos 2013 tarihinde çekildi. Ziraat Türkiye Kupası Ön Eleme Turu'nda tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 1 Eylül Pazar günü yapıldı.

1. Tur karşılaşmalarında, ön eleme turunu geçen Karaman Belediyespor, Tatvan Gençlerbirliği, Cizre Basra Spor, Iğdır Gençlerbirliği Spor ve Göle Belediyespor ile birlikte Bölgesel Amatör Lig'den 26, 3. Lig'den 54 takım olmak üzere toplam 80 kulüp mücadele etti. Karşılaşmalar sonunda 2. Tura yükselen 40 takım belli oldu. 80 takım arasında oynanan bu turun kuraları 4 Eylül 2013 tarihinde çekildi. Kupa'da 1. Tur eşleşmeleri, 11-12 Eylül tarihlerinde bölgesel olarak ev sahibi takımların sahasında tek maç eleme usulüne göre oynandı.

24-26 Eylül ve 1-3 Ekim 2013 tarihlerinde tek maçlı eleme sistemi uygulanır.

29-31 Ekim ve 6 Kasım 2013 tarihlerinde tek maçlı eliminasyon sistemi uygulanarak oynanır.

3-5 Aralık 2013

17-19 Aralık 2013

Grup Karşılaşmaları, 5. Tur maçları sonunda tur atlayıp grup aşamasına yükselen, dörderlikten 2 gruba ayrılan 8 takım arasında çift devreli lig usulüne göre oynandı. Grup aşamasının eşleşmeleri, seri başı sistemine göre kura çekimiyle belirlendi. Seri başı 4 takım, öncelikle 2013-2014 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2012-2013 sezonu baz alınarak play-off birincilikleri suretiyle belirlendi. Bu kriterlere göre, ilk 4 sırada yer alan takımlar seri başı oldu. Seri başları, kurayla iki gruba eşit olarak dağıtıldı. Kalan 4 takım da kura çekimi ile 2 gruba dağıldı. Gruplarında ilk 2 sırayı alan toplam 4 takım yarı finale kaldı.

Final maçı, 7 Mayıs 2014 tarihinde Konya Atatürk Stadyumu'nda oynandı.

Türkiye Kupası Fikstürü23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2013 Türkiye Kupası finali, 22 Mayıs 2013 tarihinde 2012-13 Türkiye Kupası mücadelesinde Fenerbahçe ile Trabzonspor arasında oynanan final maçı. Fenerbahçe maçı 1-0 kazandı ve kupanın sahibi oldu. Böylece Fenerbahçe 2 yıl üst üste kupayı müzesine götürdü. Maçın yıldızı ise Fenerbahçe'den Moussa Sow seçildi. Maçı FIFA Kokartlı hakem Fırat Aydınus yönetti. Maç ise atv'den canlı olarak yayınlandı.

Türkiye Kupası'nda finale adını yazdıran iki takım Fenerbahçe ile Trabzonspor üç yıl aradan sonra Türkiye Kupası finalinde karşı karşıya gelecekler. 2010 yılında Şanlıurfa GAP Stadyumu'nda oynanan mücadeleyi Trabzonspor 3-1 kazanmıştı.
Fenerbahçe, bu final öncesi Türkiye Kupası'nda tam 14 kez final oynadı ve beş tanesini kazandı (1968, 1974, 1979, 1983 ve 2012). Fenerbahçe 9 kez final kaybederek kupada en çok final maçını kaybeden takım konumunda (1963, 1965, 1989, 1996, 2001, 2005, 2006, 2009 ve 2010). Fenerbahçe, 1967-68 sezonunda finalde Altay'ı 2-0 ve 0-1 ile, 1973-74 sezonunda sezonunda Bursaspor'u 0-1 ve 3-0 ile, 1978-79 sezonunda yine Altay'ı 1-2 ve 2-0 ile, 1982-83 sezonunda sezonunda Mersin İdman Yurdu'nu 2-0 ve 2-1 ve son olarak geçen yıl Bursaspor'u 4-0 yenerek kupayı almıştı. Fenerbahçe, finalde Galatasaray'a karşı 4 kez, Beşiktaş'a karşı 3 kez, Trabzonspor ve Gençlerbirliği'ne karşı ise 1 kez kaybetti.
Trabzonspor, daha önce kupada 13 kez final oynama başarısı gösterdi. Trabzonspor, rakibi Fenerbahçe ile en son 2009-10 sezonunda finalde Şanlıurfa GAP Stadyumu'nda oynanan mücadeleyi 3-1 kazanmıştı. Trabzonspor, Türkiye Kupası serüveninde ilk finalini, 1974-75 sezonunda Beşiktaş ile oynadı. İki maç üzerinden oynanan final turunun ilk maçını Trabzonspor 1-0 kazanmasına rağmen ikinci maçta Beşiktaş'a 2-0 yenilerek ilk Türkiye Kupası şampiyonluğunu kaçırdı. Trabzonspor, ilk Türkiye kupasını ilk final maçından 2 yıl sonra 1976-77 sezonu, final maçınında Beşiktaş'a karşı kazandı. İki maç üzerinden oynanan final turunun ilk maçını Trabzonspor 1-0 kazandı, ikinci maç İstanbul'da 0-0 berabere sonuçlanınca ilk Türkiye Kupası şampiyonluğuna ulaştı. Trabzonspor, Türkiye Kupası'nda 8 kez şampiyonluğa ulaştı.(1977, 1978, 1984, 1992, 1995, 2003, 2004 ve 2010) Oynadığı son 3 kupa finalinide kazanmıştır. Ve ayrıca oynadığı 5 kupa finalinden mağlubiyetle ayrılmıştır. (1975, 1976, 1985, 1990 ve 1997)

Türkiye Futbol Federasyonu'ndan (TFF) yapılan açıklamaya göre, final karşılaşmasının organizasyon toplantısı, TFF'nin İstinye'deki merkezinde, TFF 1. Başkan Vekili Ufuk Özerten ile finalde mücadele edecek 2 takımın temsilcileri ve müsabaka resmi güvenlik amirlerinin katılımıyla yapıldı.
Karşılaşmanın biletleri sadece Türkiye Futbol Federasyonu internet sitesi üzerinden 17 Mayıs 2013 Cuma günü saat 16.00'ya kadar devam edildi. İnternet üzerinden alımı gerçekleştirilen biletler, kargo ile sahiplerine ulaştırıldı.
Trabzonsporlu taraftarlar Maraton ve Gençlik Kale Arkası Tribünin'de yer almaları kararlaştırıldı. Fenerbahçeli taraftarlar ise Kapalı ve Saatli Kale Arkası Tribünde yer aldı. Trabzonspor taraftarının bulunacağı maraton tribün için bilet fiyatı 100, Gençlik Parkı kale arkası tribün için 50 lira olarak belirlenirken, Fenerbahçeli taraftarlarının yer alacağı kapalı tribün için bilet fiyatı 100, kale arkası tribün için ise 50 lira olarak açıklandı.

Türkiye Futbol Federasyonu, finali yönetecek hakemi; FIFA kokartlı hakem Fırat Aydınus olarak belirledi. Yıldırım'ın yardımcılıklarını Serkan Ok ve Aleks Taşçıoğlu yaptı. Tolga Özkalfa maçın dördüncü hakemi olurken Metin Tokat da gözlemcilik yaptı.
Fırat Aydınus, 2012-13 sezonunda UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 4, UEFA Avrupa Ligi'nde 2, Süper Lig'de 19 maç, Türkiye Kupası'nda 3 ve 1. Lig'de 5 karşılaşma yönetti.

Fenerbahçe maçı Moussa Sow'un 9. dakikada attığı golle 1-0 yendi ve şampiyon oldu.

İlk yarı
3. dakikada Olcan'ın sol taraftan yaptığı ortada arka direkte topla buluşan Volkan'ın vuruşunda, kaleci Mert, gole izin vermedi.
9. dakikada Fenerbahçe öne geçti. Mehmet Topal'ın ara pasıyla kaleciyle karşı karşıya kalan Sow, düzgün bir vuruşla topu ağlarla buluşturdu: 1-0.
18. dakikada savunmadan kaptığı topla ceza alanına giren Mehmet Topal'ın vuruşunda, meşin yuvarlak yandan auta gitti.
27. dakikada Volkan'ın sağ taraftan yaptığı ortada, ceza alanında uygun durumda bulunan Olcan dokunamayınca meşin yuvarlak auta çıktı.
45+1. dakikada Cristian'ın kullandığı serbest vuruşta, kaleci Tolga topu kornere tokatladı.
Fenerbahçe, karşılaşmanın ilk yarısını 1-0 önde tamamladı.

İkinci yarı
55. dakikada Webo'nun pasıyla topla buluşan Sow'un ceza alanı ön çizgisinden yaptığı plase vuruşta, kaleci Tolga meşin yuvarlağı son anda kornere tokatladı.
58. dakikada orta sahadan rakip ceza alanına kadar giren Adrian'ın vuruşunda, meşin yuvarlak auta gitti.
63. dakikada Cristian'ın ceza alanı dışından yaptığı sert vuruşta, kaleci Tolga topu bir kez daha kornere çeldi.
73. dakikada Cristian'ın ceza sahası çizgisi üzerinden yaptığı vuruşta, top direkten döndü. Savunma tehlikeyi uzaklaştırdı.
84. dakikada Olcan'ın şutunda kaleci Mert'ten dönen topu Halil önünde buldu. Bu futbolcunun vuruşunda, meşin yuvarlak üstten auta çıktı.
86. dakikada savunmadan seken topu önünde bulan Webo'nun kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonda, Tolga gole izin vermedi.
87. dakikada Volkan'ın pasıyla ceza alanı ön çizgisinde topla buluşan Sapara'nın vuruşunda, meşin yuvarlak üstten auta gitti.
Karşılaşma, Fenerbahçe'nin 1-0 üstünlüğüyle sona erdi.
Öte yandan Fenerbahçeli Caner, karşılaşma sonrasında hakem Fırat Aydınus'a itirazları sonrasında sarı kart gördü.

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Kupası 2014-15 sezonu, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Türkiye Kupası'nın 53. organizasyonudur. Kupayı kazanan takım 2015-16 UEFA Avrupa Ligi grup aşamasına katılma hakkını elde etmiştir. Ayrıca kazanan, 2015 Süper Kupa'nda 2014-15 Süper Lig şampiyonu olan takım ile karşılaşmıştır.
2014-15 sezonundan geçerli olmak üzere kupa statüsünde değişikliğe gidilmiştir. Yeni statüye göre Şampiyonlar Ligi'ndeki gibi 32 takımlı 8 grup halinde oynanacak. Grupları ilk 2 sırayı alan 16 takım çapraz olarak eşleşecek. Son 16 turu tek maç üzerinden oynanacak ve çeyrek finalden itibaren çift maçlı eleme sistemi uygulanacak ve eşleşmeler kura ile belirlenecek.

Türkiye Kupası statüsü 16 Temmuz 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Maçların oynanacağı tarihler ise 12 Ağustos 2014 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu sitesinden duyurulmuştur.

Türkiye Kupası'nın ön eleme turu kuraları Türkiye Futbol Federasyonu'nun İstinye'deki merkez binasında 18 Ağustos 2014 tarihinde çekildi. Ön eleme turu müsabakaları, profesyonel liglerde temsilcisi olmayan 32 ilin amatör takımları katılmıştır. Ziraat Türkiye Kupası ön eleme turu'nda tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 3 Eylül 2014 Çarşamba günü oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın birinci tur kuraları Türkiye Futbol Federasyonu'nun İstinye'deki merkez binasında 4 Eylül 2014 tarihinde çekildi. Birinci tur müsabakaları, ön eleme turundan yükselen 16 takım ve 3. Lig'deki 53 takımın katılımı ile oynanmıştır. Bozüyükspor ligden çekildiği için Türkiye Kupası mübakalarına iştirak etmemiş ve Bursa Nilüferspor 1. turu maç yapmadan geçmiştir. Ziraat Türkiye Kupası birinci turu tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 10 Eylül 2014 Çarşamba günü yapılmıştır.

Türkiye Kupası'nın ikinci tur kuraları Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan millî takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 16 Eylül 2014 tarihinde çekildi. İkinci tur müsabakaları, birinci turdan yükselen 35 takım ve Süper Lig, 1. ve 2. Lig'deki 63 takımın katılımı ile oynanmıştır. Ziraat Türkiye Kupası ikinci turu tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 24 Eylül 2014 Çarşamba günü yapılmıştır.

Türkiye Kupası'nın üçüncü tur kuraları Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan millî takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 30 Eylül 2014 tarihinde çekildi. Üçüncü tur müsabakaları, ikinci turdan yükselen 49 takım ve Süper Ligden 5 yeni takımın katılımı ile oynanmıştır. Ziraat Türkiye Kupası üçüncü turu tek maç eleme usulüne göre 1. takımların ev sahipliğinde oynanan karşılaşmalar 28-29-30 Ekim, 5 Kasım 2014 tarihlerinde yapılmıştır.

Değişen statüye göre bu sezon grup aşaması, 3. tur maçları sonunda tur atlayan 27 takım ve 2013-14 Süper Lig'de ilk 5 sırayı alan takımların direkt katılımı ile toplam 32 takım arasında oynanmıştır. Takımlar 4'erli 8 gruba dağıtılacak ve her grupta takımlar çift devreli lig usulüne göre birbirleriyle karşılaşmıştır. Maçlar, 3 Aralık 2014 ile 4 Şubat 2015 tarihleri arasında oynanmıştır. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan takımlar Son 16 turuna yükselmiştir. Takımların gruplarını belirleyecek kura çekiminde seri başı sistemi uygulanacaktır. Kura torbaları belirlenirken takımların öncelikle 2014-2015 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2013-2014 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınacaktır.
Türkiye Kupası grup aşaması kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan millî takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 7 Kasım 2014 tarihinde çekildi.

Grup aşamasına katılmaya hak kazanan takımlar:

Türkiye Kupası Son 16 turunuda, grup aşamasında gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan 16 takım tek maçlı eliminasyon sistemi ile karşılaşmıştır. Maçlar grup birincilerinin sahasında 10/11/12 Şubat 2015 tarihlerinde oynanmıştır. Eşleşmeler aşağıdaki gibidir:

Türkiye Kupası çeyrek finallerinde, son 16 turundan gelen 8 takım, çift maçlı eleme sistemi ile karşılaşmıştır. İlk maçlar 3/4/5 Mart 2015, ikinci maçlar ise 14/15/16 Nisan 2015 tarihlerinde oynanmıştır. Çeyrek final kuraları çekilirken takımlar, grup aşaması torbaları belirleme esaslarına göre 4 seribaşı ve 4 seribaşı olmayan takım şeklinde 2 torbaya ayrılmıştır.

Türkiye Kupası çeyrek final ve yarı final kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan millî takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 17 Şubat 2015 tarihinde çekildi.

Yarı final eşleşmelerinin ilk maçları 28/30 Nisan 2015, rövanş maçları ise 19/21 Mayıs 2015 tarihlerinde oynanmıştır.

14 Nisan 2015 itibarıyla
 "Türkiye Kupası Gol Krallığı". TFF. 15 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Nisan 2015. 
"Türkiye Kupası Gol Krallığı". NTV Spor. 25 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Nisan 2015. 

2013-14 Türkiye Kupası
2014-15 Süper Lig
2014-15 1. Lig
2014-15 2. Lig
2014-15 3. Lig
2014-15 Bölgesel Amatör Lig

2014-15 Türkiye Kupası Fikstür ve Sonuçlar23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2014 Türkiye Kupası finali ya da sponsorluk anlaşmaları gereğince 2014 Ziraat Türkiye Kupası finali, 7 Mayıs 2014 tarihinde Konya Atatürk Stadyumu'nda Galatasaray ile Eskişehirspor arasında, 2013-14 Türkiye Kupası'nın kazananını belirlemek için oynanan Türkiye Kupası'nın 52. final maçıdır. Galatasaray, Wesley Sneijder'in 70. dakikada attığı gol ile mücadeleyi 1-0 kazanarak kupada 15. kez şampiyonluğa ulaştı. Sarı-kırmızılı ekip, kupada şampiyonluğa ulaşması sayesinde 2013-14 Süper Lig şampiyonu olan Fenerbahçe ile 2014 Süper Kupa'da oynamaya hak kazandı.
Türkiye Kupası'nda en son 2005 yılında şampiyonluk elde eden Galatasaray, bu şampiyonlukla birlikte 9 yıl sonra kupayı müzesine götürdü. Galatasaray teknik direktörü Roberto Mancini, Galatasaray teknik direktörü olarak ilk kupa şampiyonluğunu yaşadı. Fiorentina, Lazio, Internazionale ve Manchester City takımlarıyla da ulusal kupa şampiyonluğu yaşayan İtalyan teknik direktör, böylelikle kariyerinde çalıştırmış olduğu tüm kulüp takımlarıyla ulusal kupa şampiyonluğu elde etmiş oldu. Eskişehirspor, dördüncü kez oynadığı Türkiye Kupası finalinde üçüncü kez kupayı kaybetti. Daha önce Bursaspor ile 2012 Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe'ye 4-0'lık skorla kaybeden Eskişehirspor teknik direktörü Ertuğrul Sağlam ise bu maçla birlikte kupayı kazanma şansını ikinci kez yitirmiş oldu.

Türkiye Kupası'nı en son 2005 yılında kazanan Galatasaray, daha önce mücadele ettiği 19 final maçında 14 defa kupayı kazanma başarısı göstererek organizasyonun en başarılı takımı konumundaydı. 1963 Türkiye Kupası finalinde, Fenerbahçe'yi 2-1 mağlup ederek Türkiye Kupası'nı kazanan ilk takım olan Galatasaray; 1966, 1993, 1994, 1998 ve 1999 yıllarında olmak üzere Türkiye Kupası finallerinde bugüne kadar en çok Beşiktaş ile karşılaştı. 1964 finalinin ilk ayağında 0-0 berabere kaldığı Altay takımının ikinci maçta sahaya çıkmaması sebebiyle federasyon tarafından 3-0 hükmen galip ilân edildi ve böylece kupa tarihinde hükmen galip gelerek şampiyon olan ilk takım oldu. Sarı-kırmızılılar, kupayı 1991, 1996 ve 2000 yıllarında uzatmalarla, 1976 yılında ise penaltı atışları ile müzesine götürmüştü. 1963, 1964, 1965 ve 1966 yıllarında ise kupayı üst üste 4 defa kazanma başarısı göstermişti.
Daha önce 3 defa finalde mücadele eden Eskişehirspor ise kupayı en son 1971 yılında Bursaspor'u mağlup ederek kazandı. Daha öncesinde 1970 finalinde Göztepe'ye, 1987 finalinde ise Gençlerbirliği'ne kupayı kaybetmişti. Kırmızı-siyahlı ekip, 1971 yılında kazandıkları Türkiye Kupası'ndan hemen sonra 1971 Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda Galatasaray ile karşılaştı ve rakibini 3-2 mağlup ederek şampiyon oldu.
İki takım bu maçtan önce toplam 72 resmî maçta karşı karşıya gelmişti. Bu maçların 30'unda Galatasaray 14'ünde Eskişehirspor galip gelirken, 28 karşılaşma ise berabere sonuçlanmıştı. İki takım, ilk defa 1962-63 sezonunda düzenlenen Türkiye Kupası'nda da 14 defa karşılaştı. Bu maçların 6'sında Galatasaray, 4'ünde Eskişehirspor kazanırken 4 maç berabere bitti. 2013-14 sezonunda iki takım arasında 30 Ağustos 2013 günü oynanan ilk lig maçı 0-0 sonuçlanırken; 8 Şubat 2014 tarihinde oynanan ikinci lig maçı Galatasaray'ın 3-0'lık galibiyetiyle sonuçlandı. Öte yandan Eskişehirspor ile Galatasaray, bu maçla birlikte ilk kez bir Türkiye Kupası finalinde karşı karşıya geldi.

Eskişehirspor kupaya ikinci eleme turunda dahil oldu. Bu turda eşleştiği Çıksalınspor'u 7-0 mağlup ederek bir üst tura yükseldi. Üçüncü eleme turunda Alanyaspor ile karşı karşıya gelen Eskişehirspor, sahadan 2-0 galibiyetle ayrılarak tur atlamayı başardı. Galatasaray ise kupaya dördüncü eleme turundan itibaren dahil oldu. Bu turda karşılaştığı Gaziantep Büyükşehir Belediyespor'u, normal süresi 2-2 sona eren karşılaşmada penaltı atışları sonucunda 6-5 mağlup ederek eledi ve bir üst tura yükseldi. Eskişehirspor da, dördüncü eleme turunda Belediye Vanspor ile oynadığı karşılaşmadan 4-1 galip ayrıldı ve son eleme turuna yükseldi. Grup aşamasından bir önceki tur olan beşinci eleme turunda Galatasaray Balıkesirspor'u 4-0, Eskişehirspor ise Fethiyespor'u 3-0 mağlup ederek gruplara kalmayı başardı.
Galatasaray kupa gruplarında Antalyaspor, Elazığspor ve Tokatspor takımlarıyla birlikte B grubuna yerleşti. Gruptaki ilk karşılaşmasında 2. Lig ekibi Tokatspor'u 2-0 mağlup ederek ilk üç puanını aldı. İkinci maçta Süper Lig ekiplerinden Antalyaspor ile 1-1 berabere kaldı. Üçüncü maçında Elazığspor ile karşılaştı ve sahadan 1-0 mağlup ayrılarak gruptaki tek mağlubiyetini aldı. Gruptaki dördüncü maçında yine Elazığspor ile karşılaşarak rakibini 3-0 mağlup etti. Beşinci maçında deplasmanda karşılaştığı Tokatspor'u 3-0 mağlup etmeyi başardı. Grubundaki son maçında Antalyaspor ile karşılaşan Galatasaray, 0-0 berabere kaldı ve grubu Antalyaspor'un ardından ikinci sırada tamamlayarak yarı finale adını yazdırdı. Eskişehirspor ise A grubunda Bursaspor, Akhisar Belediyespor ve Sivasspor takımlarıyla eşleşti. Önce Akhisar Belediyespor'a kendi evinde 2-0 yenilirken, deplasmanda Sivasspor ile oynadığı ikinci maçta aynı skorla galip geldi. Üçüncü maçta Bursaspor'a deplasmanda 4-1 mağlup oldu ve gruptaki ikinci yenilgisini aldı. Dördüncü karşılaşmasında yine Bursaspor ile karşılaşan Eskişehirspor, rakibini 1-0 mağlup ederek puanını altıya yükseltti. Beşinci maçında deplasmanda Akhisar Belediyespor takımı ile 1-1 berabere kaldı. Grubundaki son maçında kendi evinde Sivasspor'u ağırlayan Eskişehirspor, sahadan 1-0 galip ayrılarak grubu Bursaspor'un ardından ikinci sırada tamamladı ve yarı finale yükseldi.
Galatasaray yarı finalde eşleştiği A grubunun lideri Bursaspor ile ilk maçta 2-2 berabere kaldı. Yarı finalin ikinci maçında ise deplasmanda 2-0 geriye düşmesine rağmen bulduğu 5 gol ile maçı çevirdi ve Bursaspor'u toplamda 7-4'lük skorla eleyerek final oynamaya hak kazandı. Eskişehirspor ise B grubunu lider tamamlayan Antalyaspor ile eşleşti. Yarı finalin ilk maçında evinde 1-0 kaybeden kırmızı şimşekler, ikinci karşılaşmayı 3-1 kazanarak kupanın ikinci finalisti oldu.
Eskişehirspor, finale ulaşana dek 12 maç oynadı. Bu maçlardan 8 galibiyet, 1 beraberlik ve 3 kez de mağlubiyet aldı. Oynadığı maçlarda 25 gol atıp, 10 gol yedi. Galatasaray ise final maçından önce toplam 10 maç oynadı. Bu maçlardan 5 galibiyet, 4 beraberlik alırken yalnızca bir kez yenildi. Karşılaşmalarda kalesinde 8 gol gördü, rakiplerine 22 gol attı. Final maçına kadar Eskişehirspor'da Henri Bienvenu 5 gol ile takımının en golcü oyuncusu oldu. Galatasaray'da ise Selçuk İnan attığı 4 gol ile takımının final yolunda en fazla gol kaydeden oyuncusuydu.
Not: Aşağıdaki sonuçlarda finalist takımların skorları ilk sırada yazılmıştır.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), final maçının hakemi olarak Hüseyin Göçek'i görevlendirildi. Maçta Göçek'in yardımcılıkları için Orkun Aktaş ve Kemal Yılmaz seçilirken, dördüncü hakemliğe ise Mete Kalkavan atandı. İstanbul bölgesi hakemi olan ve yöneticilik işiyle uğraşan Göçek, 2004'ten itibaren Süper Lig'de görev yapmaktaydı. 2008 yılının Ocak ayında FIFA hakemi olan Göçek, daha önce hiçbir Türkiye Kupası finalinde görev yapmamıştı. Göçek 2013-14 sezonunda Süper Lig'de 17, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 1 ve UEFA Avrupa Ligi'nde 3 karşılaşmada görev alırken, Türkiye Kupası'nda ise hiç maç yönetmedi. Bu karşılaşmaya kadar her iki takımın toplam 14 maçında düdük çalarken, hakemlik kariyeri boyunca ilk kez bir Galatasaray-Eskişehirspor mücadelesinde görev yaptı.

Şanlıurfa Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürü Ertuğrul Yıldız, 2014 Türkiye Kupası final maçının Şanlıurfa GAP Stadyumu'nda oynanacağını açıkladı. TFF yetkilileri final için düşünülen GAP Stadyumu'nda bir takım incelemelerde bulunsa da, Eskişehirspor maç için bu şehrin çok uzak olduğu gerekçesiyle karşılaşmanın Ankara, İzmir ya da Konya'da oynanması talebiyle federasyona başvuruda bulundu. Türkiye Futbol Federasyonu, 21 Nisan 2014 tarihinde resmî internet sayfası aracılığıyla Türkiye Kupası finalinin 7 Mayıs 2014 tarihinde Konya Atatürk Stadyumu'nda oynanacağını ilân etti. Bugüne kadar on iki farklı şehirde oynanan Türkiye Kupası finalleri, ilk defa Konya'da oynanacaktı. Maçın Konya'da oynanacağının açıklanmasından sonra ise stadyumun zemini ve kapasitesinin yetersiz oluşu da gündeme getirildi.
22 Nisan 2014 tarihinde TFF tarafından organizasyon toplantısı yapıldı. Bu toplantıda final maçının biletleri ₺40, ₺60 ve ₺100 olarak belirlendi. Biletler federasyonun resmî internet sitesi ile Eskişehir Atatürk Stadyumu ve Konya Atatürk Stadyumu gişelerinde satışa sunuldu. Toplantıda alınan karar ile maç sonunda kupa töreninin protokol tribününde yapılması kararlaştırıldı. 29 Nisan'da TFF tarafından maç biletlerinin tamamının tükendiği bildirildi. 5 Mayıs'ta ise Türkiye Futbol Federasyonu, Galatasaray'ın isteği üzerine elinde bulundurduğu 550 adet bileti stadyum gişelerinden ₺100 fiyat ile satışa çıkardığını açıkladı. Yine federasyon tarafından, aynı tarihte engelli vatandaşlar, gaziler ve refakatçiler için de maç bileti satışlarının başladığı duyuruldu. Öte yandan maçta güvenliği sağlamaları için Karaman, Aksaray ve Mersin illerinden takviye güvenlik güçleri getirildi.
Eskişehirspor kafilesi 5 Mayıs'ta maçın oynanacağı Konya'ya geldi. Galatasaray ise 6 Mayıs'ta 33 kişilik eksiksiz oyuncu kadrosu, çok sayıda yönetici ve fizyoterapist, masör, aşçı gibi birçok tesis çalışanının da bulunduğu kafile ile Konya'ya geldi. Aynı gün Dedeman Konya Hotel & Convention Center'da, Galatasaray takım kaptanı Sabri Sarıoğlu ile Eskişehirspor takım kaptanı Sezgin Coşkun ve hemen sonrasında da her iki takımın teknik direktörlerinin katıldığı ortak basın toplantısı düzenlendi. Toplantının ardından Eskişehirspor teknik direktörü Ertuğrul Sağlam, Galatasaray teknik direktörü Roberto Mancini'ye isminin yazılı olduğu 26 numaralı Eskişehirspor formasını hediye etti.
İki finalist takımın futbolcuları, maçın başlamasından yarım saat önce sahaya çıkarak ısınma çalışmaları yaptı. Şampiyon takıma verilecek olan kupa maç öncesinde saha kenarında iki güvenlik görevlisinin refakatiyl

2016-17 Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 55. organizasyonudur. 31 Mayıs 2017 tarihinde oynanan finalde rakibi İstanbul Başakşehir'i penaltılar sonunda 4-1 yenen Konyaspor, tarihinde ilk kez kupa şampiyonu olmuştur.

1. Eleme turu müsabakaları, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maçlı eliminasyon şeklinde 6 Eylül 2016 tarihinde oynandı.

2. Eleme turu müsabakaları, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maçlı eliminasyon şeklinde 20-22 Eylül 2016 tarihlerinde oynandı.

3. Eleme turu müsabakaları, eşleşmeye göre ilk takımın sahasında tek maçlı eleminasyon şeklinde 25-27 Ekim 2016 tarihlerinde oynandı.

Grup aşaması, 3. tur maçları sonunda tur atlayan 27 takım ve 2015-16 Süper Lig'de ilk 5 sırayı alan takımların direkt katılımı ile toplam 32 takım arasında oynanmıştır. Takımlar 4'erli 8 gruba dağıtılır ve her grupta takımlar çift devreli lig usulüne göre birbirleriyle karşılaşır. Maçlar, 29 Kasım 2016 - 26 Ocak 2017 arasında oynanmıştır. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan takımlar Son 16 turuna yükselir. Takımların gruplarını belirleyecek kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Kura torbaları belirlenirken takımların öncelikle 2016-2017 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2015-2016 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Türkiye Kupası grup aşaması kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 7 Aralık 2015 tarihinde çekilmiştir.

Grup aşamasına katılmaya hak kazanan takımlar:

Gruplarını ilk iki sırada takımlar, Son 16 turuna yükseldi. Ardışık grupların (A ile B, C ile D ...) lider ve ikincileri birbiriyle çapraz eşleşti. Takımların tek maçlı eleminasyon sistemiyle, grup liderlerinin ev sahipliğinde karşılaşacağı maçlar 4-5 Şubat'ta oynanmıştır.

Türkiye Kupası çeyrek finallerinde, son 16 turundan gelen 8 takım, çift maçlı eleme sistemi ile karşılaşmıştır. Çeyrek final kuraları çekilirken takımlar, grup aşaması torbaları belirleme esaslarına göre 4 seribaşı ve 4 seribaşı olmayan takım şeklinde 2 torbaya ayrılmıştır. Türkiye Kupası çeyrek final ve yarı final kuraları, Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'da bulunan Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Merkezi Orhan Saka Salonu'nda 7 Şubat 2017 tarihinde çekildi. İlk maçlar 28 Şubat /1-2 Mart 2017 ikinci maçlar 4/5/6 Nisan 2017 tarihlerinde oynanmıştır.

İlk maçlar 26/27 Nisan 2017 ikinci maçlar 16/17 Mayıs 2017 tarihlerinde oynanmıştır.

31 Mayıs 2017 itibarıyla

Türkiye Futbol Federasyonu15 Kasım 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2017-18 Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 56. organizasyonudur.

Türkiye Futbol Federasyonu, grup maçlarını kaldırıldığını ve bütün maçların eleme sistemiyle oynanacağını açıkladı. Yeni statüde, takımlar beş eleme turunun ardından son 16 turu müsabakaları oynamıştır. Çeyrek final, yarı final ve final eşleşmelerinin ardından kupa sahibini bulacaktır. İlk 4 tur ve final maçı tek maçlı eleme sistemi, diğer turlar ise çift maçlı eleme sistemi ile yapılmıştır.

Türkiye Kupası statüsü 8 Ağustos 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Maçların oynanacağı tarihler ise aynı tarihte Türkiye Futbol Federasyonu sitesinden duyurulmuştur.

Türkiye Kupası'nın birinci tur kuraları Türkiye Futbol Federasyonu'nun İstinye'deki merkez binasında 15 Ağustos 2017 tarihinde çekildi. Tek maç eleme usulünün geçerli olduğu statüde müsabakalar 22 Ağustos 2017 tarihinde oynandı.

Türkiye Kupası'nın ikinci tur kuraları 23 Ağustos 2017 tarihinde çekildi. Tek maç eleme usulünün geçerli olduğu statüde müsabakalar 29-31 Ağustos 2017 tarihinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın üçüncü tur kuraları 7 Eylül 2017 tarihinde çekildi. Tek maç eleme usulünün geçerli olduğu statüde müsabakalar 19-20-21 Eylül 2017 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın dördüncü tur kuraları 28 Eylül 2017 tarihinde çekildi. Tek maç eleme usulünün geçerli olduğu statüde müsabakalar 24-25-26 Ekim 2017 tarihlerinde oynandı.

Türkiye Kupası'nın beşinci tur kuraları 2 Kasım 2017 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulandı. Seribaşı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2017-2018 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2016-2017 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alındı. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 28-30 Kasım 2017 ve 12-14 Aralık 2017 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın son 16 turu kuraları 15 Aralık 2017 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seribaşı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2017-2018 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2016-2017 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 26-28 Aralık 2017 ve 16-18 Ocak 2018 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın son çeyrek final kuraları 19 Ocak 2018 tarihinde çekildi. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanarak, takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2017-2018 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2016-2017 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 30 Ocak-1 Şubat 2018 ve 6-8 Şubat 2018 tarihlerinde oynandı.

İlk maçlar 27 Şubat - 1 Mart ikinci maçlar 18-19 Nisan 2018 tarihlerinde oynanmıştır.

Not: 19 Nisan 2018 tarihinde oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş Yarı final rövanş karşılaşması yaşanan saha olayları nedeniyle 57. dakikada hakem Mete Kalkavan tarafından tatil edilmiştir. Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu söz konusu maçın 3 Mayıs 2018 tarihinde kaldığı yerden, aynı şartlarda ve seyircisiz oynanmasına karar vermiştir. Ancak Beşiktaş bu maça çıkmayacağını açıkladı. Maç saati geldiğinde de maça çıkmadı. Bu gelişme üzerine hakem Mete Kalkavan maçı iptal etti. TFF, Beşiktaş'ı 3-0 hükmen mağlup ilan etti.

2017 Türkiye Kupası finali ya da sponsorluk anlaşmaları gereğince 2017 Ziraat Türkiye Kupası finali, 2016-17 Türkiye Kupası'nın kazananını belirlemek için, 31 Mayıs 2017 tarihinde Yeni Eskişehir Stadyumu'nda Konyaspor ile İstanbul Başakşehir takımlarının karşı karşıya geldiği Türkiye Kupası'nın 55. final maçıdır. Normal süresi ve uzatma dakikalarının golsüz eşitlikle tamamlandığı karşılaşmada, rakibini Penaltı atışları sonucunda 4-1 mağlup eden Konyaspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası'nda şampiyonluğa ulaştı.

Türkiye Kupası'nda daha önce 1988-1989 ve 2015-2016 sezonlarında yarı finalde elenen Konyaspor tarihinde ilk kez Türkiye Kupası'nda finale yükseldi.
Daha önce 2011 Türkiye Kupası finalinde Beşiktaş'a penaltılar sonucunda 4-3 kaybeden Başakşehir ise bu organizasyondaki ikinci finaline çıktı.

Konyaspor kupaya grup aşamasından itibaren dahil oldu. H grubunda Gümüşhanespor, Trabzonspor ve Kızılcabölükspor takımlarıyla eşleşti. Konyaspor grupta oynadığı ilk maçta Kızılcabölükspor'u deplasmanda 4-0 mağlup ederek üç puanın sahibi oldu. Bu maçtan sonra oynadığı beş grup maçında iki galibiyet, iki beraberlik ve bir mağlubiyet aldı ve grubu en yakın rakibi Gümüşhanespor'un iki puan önünde on bir puanla lider tamamladı. Son 16 turunda Ümraniyespor ile karşılaşan Konyaspor rakibini 2-1 mağlup ederek çeyrek finalde Sivasspor'un rakibi oldu. Bu turda rakibini 0-0 biten ilk maçın rövanşında 3-2 mağlup ederek yarı finale yükseldi. Yarı finalde karşılaştığı Kasımpaşa'ya ilk maçta deplasmanda 3-2 yenildi. Rövanşta ise rakibini 2-0 mağlup ederek finale yükseldi.
Başakşehir'de organizasyona grup aşamasından itibaren katılım sağladı. Sivasspor, Göztepe ve Yeni Amasyaspor takımlarıyla birkilte F grubunda yer alan İstanbul temsilcisi, gruptaki ilk maçında deplasmanda Bölgesel Amatör Lig ekibi Yeni Amasyaspor'u 1-0 mağlup etti ve ilk üç puanını aldı. Bu karşılaşmadan sonra grupta oynadığı toplam beş karşılaşmada üç galibiyet ve iki beraberlik elde eden Başakşehir, grubu en yakın rakibi Sivasspor'un dört puan önünde on dört puanla lider tamamladı. Son 16 turunda Galatasaray'ı 2-1 mağlup ederek kupanın dışına itti. Çeyrek finalde Akhisar Belediyespor ile karşılaşan Başakşehir, evinde oynadığı ilk maçta rakibiyle 1-1 berabere kaldı. Rövanş mücadelesinde ise deplasmanda rakibini 2-0 mağlup ederek kupada yarı finale yükseldi. Yarı final ilk maçında kendi evinde Fenerbahçe ile 2-2 berabere kaldı. Bu karşılaşmanın rövanşında rakibiyle deplasmanda karşılaştı ve yine 2-2 berabere kaldı. Uzatma dakikalarında da eşitlik bozulmadı ve penaltı atışları sonucunda Fenerbahçe'yi 10-9 yenerek adını finale yazdırdı.
Not: Aşağıdaki sonuçlarda finalist takımların skorları ilk sırada yazılmıştır.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), final maçının hakemi olarak Fırat Aydınus'u görevlendirdi. Maçta Serkan Ok ve Aleks Taşçıoğlu Aydınus'un yardımcısı olarak görev yaparken, Ümit Öztürk ise dördüncü hakem olarak sahada yer aldı. İstanbul Bölgesi hakemi olan Aydınus 'un esas mesleği jeofizik mühendisliğidir. İstanbul'un amatör futbol takımlarından Davutpaşa'da 12 yaşından 20 yaşına kadar futbol oynayan Aydınus, 2003-04 sezonundan itibaren Süper Lig'de hakemlik yapmaya başladı. Daha önce hiçbir Türkiye Kupası finalinde görev almayan Aydınus, bu karşılaşmayla birlikte kariyerinde ilk kez bir Türkiye Kupası final maçını yönetti.

Türkiye Futbol Federasyonu, 18 Mayıs 2017 tarihinde resmî web sitesinden Türkiye Kupası final maçının 31 Mayıs 2017 tarihinde Yeni Eskişehir Stadyumu'nda oynanacağını açıkladı. 2016 yılında hizmete açılan Yeni Eskişehir Stadyumu bu maçla birlikte ilk kez bir Türkiye Kupası final maçına ev sahipliği yapmış oldu. Türkiye Kupası'nın çift maç üzerinden oynandığı dönemlerde toplam üç kez Türkiye Kupası final maçına ev sahipliği yapan Eskişehir kenti ise, organizasyonun tek maç üzerinden oynanmaya başlandığı 1983-84 sezonundan beri ilk kez bir Türkiye Kupası final maçına ev sahipliği yaptı.

İstanbul Başakşehir 2016-17 sezonu
Konyaspor 2016-17 sezonu

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2018-19 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2018-19 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 57. organizasyonudur. Organizasyon 28 Ağustos 2018'deki maçlar ile başladı ve final maçı ise 15 Mayıs 2019'da oynanmıştır.

2018-19 Türkiye Kupası takvimi 9 Temmuz 2018 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

42 Bölgesel Amatör Lig takımı bu turda yarıştı ve tek maç eleme usulüne göre karşılaştılar.

Türkiye Kupası'nın beşinci tur kuraları 23 Kasım 2018 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulandı. Seribaşı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2018-2019 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2017-2018 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alındı. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 4-6 Aralık 2018 ve 18-20 Aralık 2018 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın son 16 turu kuraları 21 Aralık 2018 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seribaşı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2018-2019 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2017-2018 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 15-17 Ocak 2019 ve 22-24 Ocak 2019 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının çeyrek final kuraları 30 Ocak 2019 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seribaşı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2018-2019 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2017-2018 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 5-7 Şubat 2019 ve 26-28 Şubat 2019 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının yarı final kuraları 30 Ocak 2019 tarihinde çekilmişir. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 2-3 Nisan 2019 ve 24-25 Nisan 2019 tarihlerinde oynanmıştır.

Kaynak: Maçkolik 

2018-2019 Sezonu Ziraat Türkiye Kupası Müsabakaları Statüsü

2018 Türkiye Kupası finali ya da sponsorluk anlaşmaları gereğince 2018 Ziraat Türkiye Kupası finali, 2017-18 Türkiye Kupası'nın kazananını belirlemek için, 10 Mayıs 2018 tarihinde Diyarbakır Stadyumu'nda Akhisar Belediyespor ile Fenerbahçe arasında oynanan 56. final maçıdır. Karşılaşmayı, Miguel Lopes, Abdoul Sissoko ve Hélder Barbosa'nın bulduğu goller ile 3-2 kazanan Akhisar Belediyespor, tarihinde ilk defa Türkiye Kupası şampiyonu oldu. Akhisar Belediyespor kupada şampiyonluğa ulaşması sayesinde 2017-18 Süper Lig şampiyonu olan Galatasaray ile 2018 Süper Kupa'da oynamaya hak kazandı.

Türkiye Kupası'nda daha önce hiç final oynamayan Akhisar Belediyespor, tarihinde ilk kez Türkiye Kupası'nda finale yükseldi. Fenerbahçe'nin daha önce 6 kez kazandığı kupada 17. final maçı oldu.

Not: Aşağıdaki sonuçlarda finalist takımların skorları ilk sırada yazılmıştır.

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2019-20 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2019-20 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 58. organizasyonudur. Organizasyon 27 Ağustos 2019'daki maçlar ile başladı, final maçı ise 29 Temmuz 2020'de Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynandı. Finalde Trabzonspor ile Alanyaspor karşılaştı, Trabzonspor maçı Abdülkadir Ömür ve Alexander Sørloth'un golleri ile 2-0 kazanarak şampiyon oldu.

2019-20 Türkiye Kupası takvimi 18 Temmuz 2019 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

9 3. Lig takımı, 35 Bölgesel Amatör Lig takımı bu turda yarıştı ve tek maç eleme usulüne göre karşılaştılar.

1. Turdan gelecek 22 takım (6'sı 3. Lig, 16'sı B.A.L takımı) ve birinci tura katılmayan 3. Ligdeki 44 takım bu turda yarıştı ve tek maç eleme usulü oynandı.

2. Turdan gelecek 33 takım (28'i 3. Lig, 5'i B.A.L takımı) ve 1. Lig, 2. Lig ve Süper Ligden 5 takım olmak üzere bu turda katılan 59 takımla birlikte toplam 92 takım bu turda yarıştı ve tek maç eleme usulü oynandı.

Dördüncü tur kuraları 3 Ekim 2019'da çekildi. Üçüncü turdan gelen 46 takım (Süper Ligden 5, 1. Ligden 9, 2. Ligden 20, 3. Ligden 8 ve Bölgesel Amatör Ligden 4) ve bu aşamada Süper Ligden katılan 8 takım olmak üzere bu tura katılan toplam 54 takım eşleşti ve maçlar tek maç eleme usulü ile 29-31 Ekim 2019 tarihlerinde oynandı.

Kura çekimi 6 Kasım 2019'da yapıldı. 4. turdan yükselen 27 takım ve kupaya bu turda başlayan 5 Süper Lig takımı mücadele etmektedir. İlk maçlar 3-5 Aralık 2019, ikinci maçlar 17-19 Aralık 2019 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupası'nın son 16 turu kuraları 20 Aralık 2019 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2019-2020 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2018-2019 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 14-16 Ocak 2020 ve 21-23 Ocak 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının çeyrek final kuraları 24 Ocak 2020 tarihinde çekilmiştir. Kura çekiminde seri başı sistemi uygulanır. Seri başı takımlar belirlenirken takımların öncelikle 2019-2020 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2018-2019 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınır. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakalar 4-6 Şubat 2020 ve 11-13 Şubat 2020 tarihlerinde oynanmıştır.

Türkiye Kupasının yarı final kuraları 24 Ocak 2020 tarihinde çekilmiştir. Çift maçlı eleme sisteminin geçerli olduğu statüde müsabakaların 3-5 Mart 2020 ve 21-23 Nisan 2020 tarihlerinde oynanması planlandı; ancak COVID-19 pandemisi nedeniyle ikinci ayak maçları ertelendi. Daha sonradan ise 16-18 Haziran 2020 tarihlerinde oynanacağı açıklandı.

2019-2020 Sezonu Ziraat Türkiye Kupası Müsabakaları Statüsü

2019 Türkiye Kupası finali ya da sponsorluk anlaşmaları gereğince 2019 Ziraat Türkiye Kupası finali, 2018-19 Türkiye Kupası'nın kazananını belirlemek için, 15 Mayıs 2019 tarihinde Yeni 4 Eylül Stadyumu'nda Akhisar Belediyespor ile Galatasaray arasında oynanan 57. final maçıdır. 
Galatasaray 57. dakikada 1-0 geriye düştüğü maçı çevirerek 3-1 kazandı ve kupada 18. şampiyonluğuna ulaştı.

Not: Aşağıdaki sonuçlarda finalist takımların skorları ilk sırada yazılmıştır (E: Ev; D: Deplasman).

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), final maçının hakemi olarak Suat Arslanboğa'yı görevlendirdi. Maçta Serkan Ok ve İsmail Şencan Arslanboğa'nın yardımcısı olarak görev yaparken, Bahattin Şimşek ise dördüncü hakem olarak sahada yer aldı.

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2021-22 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2021-22 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 60. organizasyonudur.

2021-22 Türkiye Kupası takvimi Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

Karşılaşmalar yarı finaller hariç tek maç üzerinden oynayacak ve 90 dakikada eşit bozulmaması durumda 15'er dakikadan iki uzatma oynanacak ve yine eşitlik bozulmazsa seri penaltı atışları yapılacak. Yarı final eşleşmelerinde deplasman golü kuralı uygulanmayacak ve 2 maç toplamında atılan goller eşitse uzatma oynanacaktır.

Aşağıda 2021-22 Türkiye Kupasına katılan 133 takım turnuvaya başlayacakları turlara göre listelenmiştir. Sıralama oluşturulurken statü gereği öncelikle 2021-22 sezonunda yer aldıkları ligler, ardından 2020-21 sezonunda bulundukları ligler ve sezon sonu sıralamaları ile gerekirse topladıkları puanlar baz alınmıştır.

Kura çekimi 25 Ağustos 2021'de yapılmıştır. Maçlar 7-8 Eylül 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 15 Eylül 2021'de yapılmıştır. Maçlar 28-30 Eylül 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 1 Ekim 2021'de yapılmıştır. Maçlar 26-28 Ekim 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 2 Kasım 2021'de yapılmıştır. Maçlar 30 Kasım-2 Aralık 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 3 Aralık 2021'de yapılmıştır. Maçlar 28-30 Aralık 2021 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 14 Ocak 2022'de yapılmıştır. Maçlar 8-10 Şubat 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 11 Şubat 2022'de yapılmıştır. Maçlar 1-3 Mart 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 11 Şubat 2022'de yapılmıştır. İlk maçlar 19-20 Nisan, ikinci maçlar 10-11 Mayıs 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

2021 Türkiye Kupası finali ya da sponsorluk anlaşması gereği 2021 Ziraat Türkiye Kupası finali, 2020-21 Türkiye Kupası'nın kazananını belirlemek için 18 Mayıs 2021 tarihinde Beşiktaş ve Antalyaspor arasında Gürsel Aksel Stadyumu'nda oynanan 59. final maçıdır. Maçı Beşiktaş 2-0 kazanarak kupadaki 10. şampiyonluğu elde etti. Maçı kaybeden Antalyaspor ise Beşiktaş'ın aynı zamanda 2020-21 Süper Lig'i şampiyon tamamlaması ile 2021 Süper Kupasına finalist unvanıyla katılmaya hak kazandı.

Beşiktaş, 1989-90 sezonu Gordon Milne ve 2008-09 sezonu Mustafa Denizli'den sonra çifte kupayı 3. kez kazandı. Beşiktaş'ın kupayı kazandığı 1989-90 sezonunun final maçı yine İzmir Atatürk Stadyumu'unda oynanmıştı.

Not: Aşağıdaki sonuçlarda finalist takımların skorları ilk sırada yazılmıştır (E: Ev; D: Deplasman).

Maçın hakemi Ali Palabıyık, video yardımcı hakemi ise Cüneyt Çakır olarak belirlendi.

TFF'nin Türkiye Kupası sayfası 11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2022-23 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2022-23 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 61. organizasyonudur.
7 Mayıs 2023 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu'nun 100. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle Türkiye Kupası'nın yenileneceği açıklandı.

2022-23 Türkiye Kupası takvimi Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

Karşılaşmalar yarı finaller hariç tek maç üzerinden oynanacak olup 90 dakikada eşitliğin bozulmaması durumunda 15'er dakikadan iki uzatma oynanacak ve yine eşitlik bozulmazsa seri penaltı atışları yapılacaktır. Yarı final eşleşmelerinde deplasman golü kuralı uygulanmayacak ve 2 maç toplamında atılan goller eşitse uzatma oynanacaktır.

2022-23 Türkiye Kupasına katılan 148 takım turnuvanın statüsü gereği aşağıdaki kriterler baz alınarak listelenmiştir. Takımların turnuvaya başlayacağı turlar da ilk sütunda belirtilmiştir.

2021-22 kupa şampiyonu
2022-23 sezonunda bulunduğu lig
2021-22 sezonunda bulunduğu lig
2021-22 sezonu lig sıralaması
2021-22 sezonu puan ortalaması
2021-22 sezonu gol farkı
2021-22 sezonu attığı gol sayısı

Kura çekimi 5 Eylül 2022'de yapılmıştır. Maçlar 13-15 Eylül 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 16 Eylül 2022'de yapılmıştır. Maçlar 27-29 Eylül 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 4 Ekim 2022'de yapılmıştır. Maçlar 18-20 Ekim 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 21 Ekim 2022'de yapılmıştır. Maçlar 8-10 Kasım 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 11 Kasım 2022'de yapılmıştır. Maçlar 20-22 Aralık 2022 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 23 Aralık 2022'de yapılmıştır. Maçlar 17-19 Ocak 2023 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 24 Ocak 2023'te yapılmıştır. Maçların 28 Şubat-2 Mart 2023 tarihlerinde oynanması planlanıyordu; ancak 2023 Kahramanmaraş depremleri nedeniyle 4-6 Nisan 2023 tarihlerine ertelendi.

Kura çekimi 24 Ocak 2023'te yapılmıştır. İlk maçların 4-6 Nisan, ikinci maçların 25-27 Nisan 2023 tarihlerinde oynanması planlanıyordu; ancak 2023 Kahramanmaraş depremleri nedeniyle ilk maçlar 3-4 Mayıs 2023, ikinci maçlar 24-25 Mayıs 2023 tarihlerine ertelendi.

2023-24 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2023-24 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 62. organizasyonudur.

Karşılaşmalar yarı finaller hariç tek maç üzerinden oynanacak olup 90 dakikada eşitliğin bozulmaması durumunda 15'er dakikadan iki uzatma oynanacak ve yine eşitlik bozulmazsa seri penaltı atışları yapılacaktır. Yarı final eşleşmelerinde deplasman golü kuralı uygulanmayacak ve 2 maç toplamında atılan goller eşitse uzatma oynanacaktır.

2023-24 Türkiye Kupası statüsü 11 Eylül 2023'te Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur. Ancak TFF tarafından kupa statüsü açıklanmadan 6 Eylül 2023 tarihinde ön eleme ve statü için toplantı yapılmıştır. TFF yaptığı toplantıda takım sayısının fazla olduğunu ve yeni bir uygulamaya gidileceğini açıklamıştır. Toplantıya katılan ve turnuva dışında bırakılan 12 Bingölspor ve Hakkari Zapspor, TFF'ye itirazda bulunmuştur. Daha sonra TFF, bu iki takımın itirazlarını kabul ederek turnuvaya dahil etmiştir.
2023-24 Türkiye Kupasına katılan 164 takım turnuvanın statüsü gereği aşağıdaki kriterler baz alınarak listelenmiştir. Takımların turnuvaya başlayacağı turlar da ilk sütunda belirtilmiştir.

2022-23 kupa şampiyonu
2023-24 sezonunda bulunduğu lig
2022-23 sezonunda bulunduğu lig
2022-23 sezonu lig sıralaması
2022-23 sezonu puan ortalaması
2022-23 sezonu gol farkı
2022-23 sezonu attığı gol sayısı

Kura çekimi 12 Eylül 2023'te yapılmıştır. Maçlar 17 Eylül 2023'te oynanmıştır.

Not: 

Kura çekimi 19 Eylül 2023'te yapılmıştır. Maçlar (bir maç hariç) 26-28 Eylül 2023 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 29 Eylül 2023'te yapılmıştır. Maçlar 10-12 Ekim 2023 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 17 Ekim 2023'te yapılmıştır. Maçlar 31 Ekim - 2 Kasım 2023 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 7 Kasım 2023'te yapılmıştır. Maçlar 5-7 Aralık 2023 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 8 Aralık 2023'te yapılmıştır. Maçlar 16-18 Ocak 2024 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 22 Ocak 2024'te yapılmıştır. Maçlar 6-8 Şubat 2024 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 12 Şubat 2024'te yapılmıştır. Maçlar 27-29 Şubat 2024 tarihlerinde oynanacaktır.

2024-25 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2024-25 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 63. organizasyonudur.
Turnuvanın galibi 2025-26 UEFA Avrupa Ligi play-off turunda ve 2025 Süper Kupa'da yer almaya hak kazanmaktadır. 10 Eylül 2024 tarihinde başlayan ve 14 Mayıs 2025 tarihinde biten turnuvayı Galatasaray kazanmıştır.

2024-25 Türkiye Kupası takvimi Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.

2024-25 Türkiye Kupası statüsü 29 Ağustos 2024'te Türkiye Futbol Federasyonu'nun internet sitesinden duyurulmuştur.
2024-25 Türkiye Kupasına katılan 155 takım turnuvanın statüsü gereği aşağıdaki kriterler baz alınarak listelenmiştir. Takımların turnuvaya başlayacağı turlar da ilk sütunda belirtilmiştir.

2023-24 kupa şampiyonu
2024-25 sezonunda bulunduğu lig
2023-24 sezonunda bulunduğu lig
2023-24 sezonu lig sıralaması
2023-24 sezonu puan ortalaması
2023-24 sezonu gol farkı
2023-24 sezonu attığı gol sayısı

Kura çekimi 3 Eylül 2024'te yapılmıştır. Maçlar 10-12 Eylül 2024 tarihlerinde oynanmıştır.

Kura çekimi 17 Eylül 2024'te yapılmıştır.

9 Aralık 2024 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu, beşinci turdan turnuvaya dahil olacak olan Kasımpaşa'nın turnuvaya katılmayacağını duyurdu. 16 Aralık 2024 tarihinde Kasımpaşa'nın turnuvaya 19 yaş altı takımı ile katılma kararı aldığı açıklandı.

Grup aşamasına katılan 24 takım, sıralama kriterlerine göre sekizerli 3 torbaya ayrılır. Her torbanın ilk 4 ve son 4 sırasından birer takım olmak üzere 2 takım kura ile 4 gruba yerleştirilir. Gruplarda her takım her torbadan birer takım olmak üzere toplam 3 maç oynar. Gruplarını ilk 2 sırada tamamlayan toplam 8 takım çeyrek finale yükselir.
6 Aralık 2024 tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu, grup aşamasından turnuvaya dahil olacak olan Fenerbahçe'nin turnuvaya katılmayacağını duyurdu. 20 Aralık 2024 tarihinde yapılan kura çekimlerinde Fenerbahçe'nin grup aşamasındaki rakipleri belli oldu.

2024-25 Türkiye Kupası(29 Ekim 2025 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

2025-26 Türkiye Kupası veya sponsorluk anlaşması gereği 2025-26 Ziraat Türkiye Kupası, Türkiye Kupası turnuvasının 64. organizasyonudur.
Turnuvanın galibi, 2026 Süper Kupa'da ve 2026-27 UEFA Avrupa Ligi play-off turunda yer almaya hak kazanacaktır. 2 Eylül 2025 tarihinde başlayan ve 22 Mayıs 2026 tarihinde tamamlanan turnuvayı Trabzonspor kazandı ve 10. kez kupayı müzesine götürdü.

Türkiye Kupası 2025-2026 sezonunda 139'u profesyonel, 16'sı amatör, toplam 155 takımın katılımıyla oynanacak. 4 ön eleme turu, grup aşaması ve eleme aşaması şeklinde düzenlenecek olan turnuvada 11 maç haftası yer alacak. Ön eleme turu ve eleme aşamasındaki maçlar tek maç eleme usulüne göre oynanır. Tek maç eleme usulüne göre oynanacak müsabakaların normal süresi sonunda eşitliğin bozulmaması halinde on beşer dakikalık iki devre halinde uzatma oynanır. Uzatmada da eşitliğin bozulmaması halinde tur atlayan takım, penaltı vuruşları sonucunda belirlenir.
Grup aşaması 8 takımlı 3 grupta oynanacak. Grup aşamasına katılacak olan 24 takım 6'lı 4 torbaya bölünecek ve çekilecek kura ile her torbadan 2'şer takımın katılımıyla gruplar oluşacak. Grup aşamasında her takım her torbadan 1 takımla olmak üzere toplam 4 maç yapacak. Bu müsabakaların 2'si iç sahada, 2'si deplasmanda oynanacak. Grup müsabakaları sonrasında, gruplarını ilk 2 sırada bitiren 6 takım ve en iyi 2 grup üçüncüsü olmak üzere toplam 8 takım çeyrek finale yükselecek. 
Çeyrek finalde grup birincileri ile en iyi grup ikincisi seri başı olarak yer alacak ve müsabakalar seri başı takımların sahalarında oynanacak. Yapılacak olan kura çekimi sonucunda yarı final eşleşmeleri ve ev sahibi takımlar belirlenecek.

UEFA müsabakalarında mücadele eden takımların bir üst tura yükselmeleri halinde maç tarihlerinde değişiklik yapılacaktır.

(A) - 90 takım arasında tek maç eleme usulüne ve seri başı sistemine göre oynanır.
(B) - 45 takım seri başı olur ve diğer 45 takım ile eşleşirler.
(C) - Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar küçük numarayı çeken takımın sahasında oynanır.
(D) - Müsabakalarını kazanan 45 takım tur atlar.

Birinci eleme turu kura çekimi 21 Ağustos 2025 tarihinde Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde yapılmıştır. Bu turda 45 maç oynanmış ve 90 takım tek maç eleme usulüne göre karşılaşmıştır.

Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), 8 Eylül 2025 tarihli açıklamasında; 1074 Çankırı Spor, Diyarbekirspor, Edirnespor ve Afyonspor'un Türkiye Kupası müsabakalarında belirlenen ve ilan edilen saatte sahaya çıkmamaları nedeniyle "hükmen 3-0" mağlup sayılmalarına karar vermiştir.

(A) - İkinci eleme turu müsabakaları, birinci eleme turu müsabakaları sonucu tur atlayan 45 takım ile bu statüde belirtilen 33 takım olmak üzere toplam 78 takım arasında tek maç eleme usulüne göre ve seri başı sistemine göre oynanır.
(B) - 39 takım seri başı olur ve diğer 39 takım ile eşleşirler.
(C) - Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar küçük numarayı çeken takımların sahasında oynanır.
(D) - Müsabakalarını kazanan 39 takım tur atlar.

İkinci eleme turu kura çekimi 8 Eylül 2025 tarihinde Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde yapılmıştır. Bu turda 39 maç oynanmış ve 78 takım tek maç eleme usulüne göre karşılaşmıştır.

(A) - Üçüncü eleme turu müsabakaları, İkinci eleme turu müsabakaları sonucunda tur atlayan 39 takım ile bu statüde belirtilen 17 takım olmak üzere toplam 56 takım arasında tek maç eleme usulüne göre ve seri başı sistemine göre oynanır.
(B) - 28 takım seri başı olur ve diğer 28 takım ile eşleşirler.
(C) - Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar küçük numarayı çeken takımların sahasında oynanır.
(D) - Müsabakalarını kazanan 28 takım tur atlar.

Üçüncü eleme turu kura çekimi 26 Eylül 2025 tarihinde Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde yapılmıştır. Bu turda 28 maç oynanmış ve 56 takım tek maç eleme usulüne göre karşılaşmıştır.

(A) - Üçüncü eleme turu müsabakaları sonucunda tur atlayan 28 takım ile bu statüde belirtilen 10 takım olmak üzere toplam 38 takım arasında tek maç eleme usulüne ve seri başı sistemine göre oynanır.
(B) - 19 takım seri başı olur ve diğer 19 takım ile eşleşirler.
(C) - Eşleşmeler kura çekimi ile belirlenir. Müsabakalar küçük numarayı çeken takımların sahasında oynanır.
(D) - Müsabakalarını kazanan 19 takım grup aşamasına kalır.

Dördüncü eleme turu kura çekimi, 6 Kasım 2025 tarihinde Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde yapılmıştır. Bu turda 19 maç oynanacak, 38 takım tek maç eleme usulüne ve seri başı sistemine göre karşılaşacaktır.

 Madde 1 - Grup müsabakaları, Dördüncü eleme turu müsabakalarını kazanan 19 takım ile bu statüde belirtilen 5 takım olmak üzere toplam 24 (yirmi dört) takımın katılımı ile 8 takımlı 3 grupta aşağıdaki gösterilen sisteme göre oynanır.
Madde 2 - Grup müsabakalarına katılacak olan 24 takım aşağıdaki şekilde sıralanır:(A): 2024-25 sezonu Türkiye Kupası şampiyonu,(B): 2024-25 sezonu Süper Lig şampiyonu,(C): 2025-26 sezonunda daha üst ligde yer alan takımlar,(D): 2024-25 sezonunda daha üst ligde yer alan takımlar,(E): 2024-25 sezonu sonunda oluşan puan cetveline göre sıralamada daha üstte yer alan takımlar.
Birden fazla grup olan bir ligde yer alan takımlar şu şekilde sıralanır:(A): Farklı gruplarda ve aynı sıradaki takımlardan puanı fazla olan takım (gruplarda takım sayılarının farklı olması halinde aynı sıradaki takımlardan puan ortalaması daha yüksek olan takım),(B): Puanların veya puan ortalamasının eşit olması halinde, genel averajı daha iyi olan takım,(C): Genel averajın eşit olması halinde, daha fazla gol atmış takım,(D): Atılan gol sayısının da eşit olması halinde, hükmen mağlubiyeti bulunmayan takım,(E): Tüm bu şartlara rağmen eşitliğin devam etmesi halinde, TFF tarafından yapılacak kura çekimi.
Madde 3 - 24 takım sıralandıktan sonra:1-6 arasındaki takımlar A torbası,7-12 arasındaki takımlar B torbası,13-18 arasındaki takımlar C torbası,19-24 arasındaki takımlar D torbası olur.
Her torbadaki 6 takım kura ile gruplara 2'şer takım olacak şekilde dağıtılır. Takımlar kendi torbası ve diğer 3 torbadan birer takımla maç yapacak şekilde eşleşir. Her takım 2 maç iç sahada, 2 maç deplasmanda oynar.

Madde 4 - Grup müsabakaları sonucunda, gruplarında ilk iki sırayı alan 6 takım ve en iyi 2 grup üçüncüsü olmak üzere toplam 8 takım Çeyrek final'e çıkar.
Madde 5 - Grup aşamasında puan eşitliği halinde sıralama şu şekilde yapılır:A: Genel averaj,B: Atılan gol sayısı,C: Deplasmanda atılan gol sayısı,D: Galibiyet sayısı,E: Deplasmanda alınan galibiyet sayısı,F: Daha düşük disiplin puanına sahip takım (kırmızı kart 3 puan, sarı kart 1 puan),G: Hâlâ eşitlik varsa seri başı sıralamasındaki yeri.
Madde 6 - En iyi grup üçüncüsünün belirlenmesinde de yukarıdaki kriterler uygulanır.

Ziraat Türkiye Kupası grup müsabakaları kura çekimi, 5 Aralık 2025 tarihinde Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde yapılmıştır. Bu turda 8'er takımlı 3 grup oluşturuldu. Grup müsabakaları sonucunda, gruplarında ilk 2 sırayı alan 6 takım ve en iyi iki grup üçüncüsü 2 takım olmak üzere toplam 8 takım çeyrek final müsabakalarına katılmaya hak kazanacaktır. TFF Yönetim Kurulu'nun 15.12.2025 tarih ve 62 sayılı toplantısında alınan kararla 2025-2026 Sezonu Türkiye Kupası Müsabakaları Statüsü'nde değişiklik yapılmasına karar verilmiştir. Değişen statüyle birlikte Ziraat Türkiye Kupası grup müsabakalarından itibaren Futbol Oyun Kuralları ve bu kurallara dahil edilen VAR Protokolüne uygun olarak çevrim içi Video Yardımcı Hakem Sistemi kullanılacaktır.

Çeyrek final müsabakaları, grup birincileri (3 takım) ve en iyi grup ikincisi (1 takım) seri başı olacak şekilde oynanır. Toplam 8 takım tek maç eleme usulü ile karşılaşır. Seri başı takımlar kendi sahasında oynar. Aynı grupta birbirine karşı oynamış takımlar çeyrek finalde eşleşemez.

Yarı final müsabakaları, çeyrek finali geçen 4 takım arasında tek maç eleme usulü ile oynanır. Ev sahibi ve eşleşmeler çeyrek final kura çekiminde belirlenir.

Final müsabakası, yarı finali geçen iki takım arasında, Türkiye Futbol Federasyonu'nin belirleyeceği tarafsız sahada tek maç üzerinden oynanır.

23 Mayıs 2026 (2026-05-23) itibarıylaKaynak: Mackolik.com

2025-26 Türkiye Kupası

Akhisarspor, Manisa Süper Amatör Ligi'nde mücadele eden futbol takımıdır. Takım, 1970 yılında Manisa'nın Akhisar ilçesinde kurulan Akhisar Belediye Gençlik ve Spor Kulübü'nün ilk spor dalıdır. Renkleri Yeşil-Siyah olan takım 2011-2012 sezonunda 1. Lig'de şampiyon olarak tarihinde ilk kez 2012-13 sezonunda Süper Lig'de mücadele etmeye hak kazandı. 7 sezon Süper Lig'de mücadele ettikten sonra 2018-2019 sezonunda 1. Lig'e düştü. 2018 yılında Türkiye Kupası ve Süper Kupayı kazanan takım, bunu başaran ilk ve tek Anadolu ilçe takımıdır. 2019-2020 sezonu sonunda ilk 6'ya girip tekrar Süper Lig'e yükselmek için play-off oynayan takım 2020-2021 sezonunda ise alınan başarısız sonuçlar sonucunda ligi 16. sırada bitirerek 2. Lig'e düştü. 2021-2022 sezonunda ise 3. Lig'e düştü. 2023-24 3. Lig sezonunun bitimine 1 hafta kala Bölgesel Amatör Lig'e düştü.

Akhisar ilçesinde futbolun tarihine bakmak gerekirse; 1924 yılında kurulan Gençlik spor kulübünün varlığı göze çarpar. Yine kuruluş yılı 1920 olan Türk Ocağı adlı takım diğer bir tarihi gerçektir. Tabi maçların oynandığı stadın tarihi de eskidir. İlçe stadı 1952 yılında yapılıyor. Akhisar halkının hepsi stadın yapımında taş, toprak, kireç getirerek çalışmalara katkıda bulunuyor. İlerleyen yıllarda yeşil zeminine kavuşan stat, şu anda 3000 bin koltuk kapasitesine sahip. Yıllar içerisinde takımlar isim değiştirmiş, 1970 yılına gelindiğinde Gençlikspor, Güneşsspor ve Doğan spor adlı takımlar varlıklarını devam ettirir olmuşlardır.
Bu 3 takım birbirleri ile kıyasıya mücadelesi yaklaşık 50 yıl devam etti. 1970 yılına gelindiğinde futbolseverler şehir meydanında ‘Akhisarspor’u istiyoruz’ şeklinde bir pankart açarak bu üç takımın birleşmesini istedi. Fakat bir sorun vardı: birleşme hangi kulübün altında ve hangi renklerde olacaktı? Belediye Başkanı Orhan İlker Bey ile; mimar Yılmaz Atabarut başkanlığında oluşturulan 1. Noter İrfan Başaran, millî hakemlerden İsmail Tunalı ve yönetimde bulunan Mustafa Teldemir'in yer aldığı heyet tarafından 08.04.1970'te Akhisarspor kurulması yönünde karar alındı. Atabarut, çiçeği burnunda kulübün kurucu başkanı ve 1 numaralı üyesi oldu. Kulübün Yılmaz Atabarut başkanlığındaki ilk yönetim kurulu da Veli Erkmen, Yahya Şahin, Refik Demirel, Ahmet Cevdet Sıdal, Mustafa Kahramanlıoğlu, Nail Prese ve Halil Boduroğlu'nda oluştu.

1970 yılında kurulan kulüp 1984 yılına kadar Kazalararası Lig olarak isimlendirilen Amatör Liglerde mücadele etti. Çevre şehir takımlarıyla maçlar oynadı. 1984 yılında 3. Lig kurulunca bu lige dahil olan kulüp, on yıl bu ligde oynadıktan sonra 1993-94 sezonunda Bölgesel Amatör Lig'e düştü. Takım, 1994-1995 yılında Bölgesel Amatör Ligde Bursa'da gerçekleşen Play Off maçında Yenibosnaspor'u yenerek yeniden 3. Lig'e yükseldi ve 1995-96 sezonundan itibaren yeniden 3. Lig'de yarışmaya başladı. 2007-08 sezonuna kadar 3. Lig'de kalan Akhisar Belediyespor, 2007-08 sezonunu Mehmet Atila Özcan yönetiminde ikinci olarak tamamlamasının ardından tarihinde ilk kez 2. Lig'e yükseldi.

2008'de 3. Lig'den 2. Lig'e yükselen takım, İki yıllık 2. Lig mücadelesinin ardından takım, 2009-10 sezonunda yine Mehmet Atila Özcan yönetiminde 2. Kademe Grubu'nu 43 puan ile lider olarak tamamladı, yükselme grubunda ikinci olarak tarihinde ilk kez 1. Lig'e yükseldi. 1. Lig'de ilk sezonunda düşmemeye oynayan takım son haftalarda beş sezondur takımın başında olan Atila Özcan ile yollarını ayırarak Hamza Hamzaoğlu ile anlaştı ve son anda ligde kalmayı başardı. Ertesi sezon olan 2011-12 sezonunu Hamza Hamzaoğlu önderliğinde Şampiyon olarak tamamladı ve tarihinde ilk defa Süper Lig'e yükseldi. Böylece Büyükşehirler'in merkez ilçeleri dışında, Kırıkkalespor ve Akçaabat Sebatspor'dan sonra Süper Lig'e yükselen üçüncü ilçe olmuş oldu.

Süper Lig'deki ilk sezonununda (2012-2013) iskelet kadroyu koruyan ve az transfer yapan takım 1. Lig'de Şampiyonluk yaşadığı teknik direktör Hamza Hamzaoğlu ile devam etmiştir. Süper Lig'deki ilk maçını deplasmanda Eskişehirspor'a karşı oynayan Akhisar Belediyespor, Eskişehirspor'u 1-0 mağlup ederek lige galibiyetle başlamıştır. Bu sezon düşme potasında ve yakınlarında gezinen takım devre arasında Theofanis Gekas ve Bilal Kısa transferlerini yaparak yükselişe geçmiş ve 14. sırada tamamlamıştır.
2013-2014 sezonunda ligi orta sıralarda götürüp sezonu 10. sırada tamamlamıştır.
2014-2015 sezonuna 3 sezondur takımı çalıştıran Hamza Hamzaoğlu ile yollarını ayırarak başlayan kulüp, Mustafa Reşit Akçay'a teslim edilmiştir. Sezona iyi başlayan takım 10 maç üst üste kazanamayarak düşüşe geçmiş ve bu nedenle teknik adamla yollar ayrılarak, kulüp tarihinin ilk yabancı teknik direktörü olan Roberto Carlos'u takımın başına getirmiştir. Roberto Carlos ile toparlanan takım sezonu 12. sırada bitirdi. Ayrıca bu sezon Türkiye Kupasında son 8'e kalmış fakat statü gereği Çeyrek final maçı değil grup mücadelesi vermiş, yarı finale yükselememiştir.
2015-2016 sezonuna Cihat Arslan yönetiminde başlayan takım ilk 14 haftada sadece 2 mağlubiyet alarak ligin 14. haftasını 3. sırada bitirmesine rağmen düşüşe geçerek sezonu 8. sırada tamamladı. Türkiye Kupası'nda çeyrek finale çıkıp, çeyrek finalde Galatasaray'a elendi.
Akhisar Belediyespor, Süper Lig'deki en iyi derecesini ise 2016-2017 sezonunda alarak ligi 7. sırada tamamladı. Sezona Cihat hoca ile başlayan takım, daha sonra Tolunay Kafkas ile anlaştı. Kötü gidişin devam etmesi üzerine takımın başına Okan Buruk getirildi. Okan Buruk takımın başına geldikten sonra 6 maçı üst üste olmak üzere, toplam 9 maçta 7 galibiyet alarak takımı ligdeki en iyi derecesi olan 7. sıraya taşıdı. Bu sezonda Türkiye Kupası'da çeyrek finale yükselen takım çeyrek finalde Başakşehir'e elendi.

2017-2018 sezonunda Okan Buruk yönetiminde ligi 11. sırada bitirse de 10 Mayıs 2018'de, tarihininde Diyarbakır'da Fenerbahçe'yi 3-2 yenerek tarihinde ilk defa Türkiye Kupası'nı kazandı. Böylece bu kupayı kazanan ilk Anadolu ilçesi takımı oldu. Takım ayrıca Türkiye Kupası şampiyonluğu nedeniyle de tarihlerinde ilk defa UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazandı. Bu sezon takım 1999 öncesi olduğu gibi Akhisar Belediyespor ismini terk ederek Akhisarspor ismini kullanmaya başladı. 28 Ocak 2018'de Antalyaspor maçı ile Spor Toto Akhisar Stadyumu açılmış ve 5 sezondur Manisa'da maçlarını oynayan A takım, ilçesine geri dönmüştür.
2017-18 Türkiye Kupası şampiyonu olarak Safet Sušić'in teknik direktörlüğünde 2018 Süper Kupa'da sahaya çıkan Akhisarspor, Galatasaray'ı penaltılarla yenerek ilk kez Süper Kupa'yı kazandı. Bu kupayı da kazanan ilk Anadolu ilçesi takımı olarak tarihe geçti.

Yine geçen sezonun Türkiye Kupası şampiyonu olarak ilk kez UEFA Avrupa Ligi'nde gruplarda mücadele etti. Sezon başında Susiç ile yollarını ayıran takım, kulübü eski antrenörü Cihat Arslan'a teslim etti, onunla da başarı gelmeyince takımı yıllardır kulüpte antrenörlük yapan Cem Kavçak çalıştırdı. Kısıtlı kadrosuyla hem Lig hem Avrupa'yı götüremeyen takım, sezonu son sırada tamamlayarak 7 sezon sonra Süper Lig'e veda etti. Ligden düşen takım bu sezon Türkiye kupasında ise ikinci kez finale çıktı. Sivas'ta oynanan final maçında Galatasaray'a 3-1 kaybetti. Galatasaray Lig Şampiyonu da olduğu için 2019 Süper Kupa maçını oynamaya hak kazandı. Ankara Eryaman Stadında oynanan Süper Kupa maçını da Galatasaray'a 1-0 kaybederek başarısını tekrarlayamadı.
2018 ve 2019 yıllarında 2 sezonda 2 kez Türkiye Kupası finali 2 kez de Süper Kupa maçı oynayan takım, bunu başaran ilk Anadolu takımı olarak tarihe geçti.

2019-20 sezonunda 1. Lig'de mücadele eden kulüp son 2 yıl 1. Lig Play Off Şampiyonu olan teknik direktör Mehmet Altıparmak ile anlaştı. Devre arasında eski futbolcularına olan borçları nedeniyle transfer yasağı alan takım sezonun ikinci yarısı düşüşe geçince teknik direktörü ile yollarını ayırıp Yılmaz Vural'ı takımın başına geçirdi. Yılmaz Vural ile çıkış yakalayıp ilk iki bandına yaklaşan kulüp liglere COVID-19 nedeniyle ara verilmesiyle büyük darbe aldı. Ligler yeniden başlamadan hemen önce Yılmaz Vural ve as kadrodan 3 oyuncu COVID-19 olunca sezonu 4. sırada tamamlayabildi. Süper Lig'e yükselmek için oynanan Play Off maçında Karagümrük'e elenerek Süper Lig'e yükselemedi. Sezon ortasında 10 yıldır başkanlık yapan Hüseyin Eryüksel başkanlıktan çekilince Fatih Karabulut kulübün yeni başkanı oldu.
2020-21 sezonunu öncesi takımın başına Cem Kavçak getirildi. Transfer yasağı devam ettiği için yeni oyuncu alınamadığı gibi, takımdaki tecrübeli oyuncuların çoğu da takımdan ayrıldı. 2020-21 sezonunda 1. Lig'den düşen Akhisarspor, 2021-22 sezonunda 2. Lig'den düştü. 2024 yılı Ocak ayında FIFA'dan yapılan açıklamada kulübe transfer yasağı getirildi. 2023-24 sezonunda da 3. Lig'den de düşerek profesyonel liglere veda etti. 5 Kasım 2024 tarihinde ise maddi sorunlardan ötüre liglerden çekilme kararı almıştır.
11 Haziran 2026'da Akhisarspor, transfer yasağı kalkana kadar 2026-27 sezonu için Akhisar 1970 Spor Kulübü çatısı altında Manisa Süper Amatör Lig'de mücadele edileceğini açıkladı.

Akhisarspor'un fanatik taraftar grubunun ismi Akigolar'dır. Akigo'lar takımın kuruluşundan 7 yıl sonra; 1977 yılında kurulmuştur. Resmi olarak 2012 yılında kurulan 1970 Akigo Taraftar derneği'nin yanı sıra, Hendek Tayfa ve 2018 yılında kurulan ve son zamanlar sosyal sorumluluk projeleri ile dikkat çeken Yeşil-Siyah taraftar derneği bulunmaktadır.

Turgutluspor ile yaşanan rekabet iki kulübün kuruluşundan beri sürmektedir. Genel olarak iki ekibin de karşılaşmalarında seyirci sayısı az olsa da iki ekibin arasındaki karşılaşmalarda stadyum hep dolu olur. Bunun dışında Manisaspor'la da bir rekabet söz konusudur.
Balıkesirspor ve Somaspor ile geçmişten gelen dostluk ve kardeşlik vardır. 2012-2013 sezonunda Antalyaspor maçında yağmur altında kalan Antalyaspor taraftarını kendi tribününe alan Akhisar taraftarı bu olaydan sonra Antalya ile de yağmurla gelen bir dostluk kurmuş ve yapılan her maçtan önce taraftarlar birbirini ağırlamakta ve destek olmaktadır.

Süper Kupa
Şampiyonluk (1) : 2018
Final (1) :2019

Türkiye Kupa

Akçaabat Sebatspor, 1923'te Trabzon'un Akçaabat ilçesi merkezli bir Türk futbol kulübüdür. 2018 yılından itibaren alt yaş liglerinde mücadele etmektedir. İç saha maçlarını Akçaabat Fatih Stadyumu'nda oynamıştır.

Akçaabat Sebatspor, 1923'te Trabzon'un Akçaabat ilçesinde Mehmet Ağa'nın başkanlığında kuruldu. Kulübün kurulduğu zamanki adı Sebat İdman Yurdu olarak kabul edildi. Altı ay sonra Mehmet Ağa'nın görevi bırakmasıyla, kulübün başkanlığına Serdarzade Münir getirildi. Kulüp içinde çıkan anlaşmazlıklar sonucu, takım ikiye bölündü ve Zafer İdman Yurdu adında bir takım kuruldu. Bu takım daha sonra tekrar Sebat'la birleşti. Sebat İdman Yurdu, İdmanyurdu ve İdmanocağı'yla birlikte Trabzon'un üçüncü takımı oldu ve Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurucu takımlarından biri oldu. Takım, II. Dünya Savaşı ve savaş öncesindeki politik gerginlik döneminde durgunluğa giren spor etkinliklerinden bu yıllarda olumsuz olarak etkilendi. Bu yıllarda İsmet İnönü, bir Trabzon gezisi sırasında kulübe 40 Lira bağışta bulundu ve kulübün fahri başkanı sıfatını kazandı. Takımın ismi 1940'ta Akçaabat Gençlik, 1947'de ise Sebat Gençlik olarak değiştirildi. 1968'de Sebat Gençlik Kulübü adıyla 3. Lige kabul edildi. Bu dönemden sonra kulüp Trabzonspor'un rezerv takımı hüviyetine büründü ve Trabzonspor'un şampiyon kadrolarında bulunan Şenol Güneş ve Cemil Usta gibi oyuncuları yetiştirdi. Ancak, bu birliktelik 80'li yılların sonlarına doğru azaldı. Sebatspor, 1977-78'de 3. Lig'de şampiyon olarak 2. Lig'e yükseldi. 1981-1982 döneminde oynadığı son üç lig maçını kaybederek, Türkiye 1. Futbol Ligi'ne çıkma hakkını; Samsunspor'a kaptırdı. 10 Temmuz 1986'da bugünkü ismi olan Akçaabat Sebatspor adıyla anılmaya başlandı. 1990-91 sezonunda 2. Lig'de sonuncu olarak 3. Lig'e düştü. Ertesi sezon yeniden 2. Lig'e çıksa da 1992-93 sezonunda 4. Klasman Grubunu sondan 2. bitirerek yeniden 3. Lig'e düştü.
1999-2000 döneminde Mevlüt Selami Yardım'ın başkanlığa gelmesiyle 2. Lig'e yükselme maçlarına katılmaya hak kazanan Akçaabat Sebatspor, son maçta 84. dakikaya kadar 2-0 yenik götürdüğü Balıkesirspor maçını önce beraberliğe getirip ve sonra da penaltılarda 6-4 kazanarak tekrar 2. Lig'e döndü. 2001-2002 döneminde 2. Lig 4. Klasman Grubu'nu şampiyon olarak bitiren Akçaabat Sebatspor, ekstra yükselme maçları oynamaya hak kazandı. Oynanan karşılaşmalarda yarı finalde Malatyaspor'a 4-0 yenilen Akçaabat Sebatspor Süper Lig' çıkma şansını kaybetti, ancak klasman birinciliği sayesinde 2002 yılında 1. Lig'de mücadele etmeye hak kazandı.
1. Lig'deki ilk yılında Süper Lig şansını son haftalarda kaybeden A.Sebatspor, bir sonraki yıl teknik direktör Ekrem Al yönetiminde Süper Lig'e yükselerek; Süper Lig'de oynamaya hak kazanan üçüncü ilçe kulübü oldu. Süper Lig'de ilk sezonuna kötü başlayan A.Sebatspor, uzun süre son sırada götürdüğü ligde Mehmet Birinci'nin takımın başına geçmesiyle birlikte toparlandı. Ligin son haftasında oynanan MKE Ankaragücü maçını 3-2 kazanan Akçaabat Sebatspor ligde kalmayı başardı. Ancak bu maçın devre arasında çıkan olaylar ve MKE Ankaragücü'nün sahaya çıkmak istememesi; ortamın gerilmesine neden oldu. MKE Ankaragücülü yetkililerin: "Maçın devre arasında bize silah gösterdiler, bıçak çektiler!" itamlarına karşı, Akçaabat Sebatspor Başkan Yardımcısı Baki Eyüboğlu: "Bunlar çirkin ithamlar. Stada girerken herkes tek tek arandı. Üzerinde yabancı cisimle içeri girmek mümkün değil. Bırakın koridorlara, tribünlere bile silahlı veya bıçaklı kişiler sokulmuyor." dedi. Bir sonraki sene bahis skandallarıyla çalkalanan kulüp, keskin bir düşüş içerisine girdi. Aynı sene ligden düşen Akçaabat Sebatspor, 1. Lig'de iki yıl oynadıktan sonra bu ligden de düşerek TFF 2. Lig B Kategorisi 4. Grupta mücadele etmeye başladı. 2009-10 dönemi öncesindeki Ağanoğlu yönetiminin maddi konularda önünün tıkanması sonucu, futbolculara olan borçlarından dolayı; kulüp TFF'den çıkartması gereken oyuncu lisanslarında sorun yaşamıştır. 2009-2010 futbol sezonu öncesi transfer yapması federasyon tarafından dondurulmuştur. Tüm bu olanların ardından yönetim kongre kararı almış ve yeni seçilen Cemil Kalkışım yönetimi Federasyon'a olan 303.000 TL tutarındaki borcu ödeyerek transferin son gününde 8 oyuncuyu transfer etmiştir. 2011-2012 sezonunda sıkıntılar yakayı bırakmamış ve 3. Lig 1. Grubu 7 puanla kapatarak sonuncu olarak tarihinde ilk defa Bölgesel Amatör Lig'e düşmüştür.
Akçaabat Sebatspor son olarak 2012-13 sezonunda Bölgesel Amatör Lig'de son beş karşılaşmasını da kazanmasına rağmen lig'de tutunamayarak Trabzon Süper Amatör Ligine düşmüştür. 2017-18 sezonu sonunda ise kulüp A takım faaliyetlerini sonlandırıp altyapı liglerinde mücadele etme kararı aldı.

3. Lig:
Şampiyonluk (2) : 1977-1978, 1991-1992

2002-2003 Süper Lig'e yükseldi.
1969 Başbakanlık Kupası Finalisti

Süper Lig: 2 Sezon
2003-2005

1. Lig: 19 Sezon
1978-1991, 1992-1993, 2000-2003, 2005-2007

2. Lig: 4 Sezon
2007-2011

3. Lig: 17 Sezon
1970-1978, 1991-1992, 1993-2000, 2011-2012

Bölgesel Amatör Lig: 1 Sezon
2012-2013

Amatör Lig: 52 Sezon
1923-1970, 2013-2018

TFF.org'da Akçaabat Sebatspor

Akaretler Mustafa Kemal Müzesi, İstanbul'da  Mustafa Kemal Atatürk'ün ailesinin bir süre yaşadığı evde 2010'da ziyarete açılan müze.
Beşiktaş İlçesi'ndeki Akaretler semtine adını veren Akaretler Sıra Evleri'nden birisidir. I. Dünya Savaşı sırasında Selanik'ten ayrılıp İstanbul'a gelen Zübeyde Hanım için  oğlu Mustafa Kemal, 76 numaralı evi (bugünkü numarası 36)   kiralamış; kendisi de cepheden ayrılıp İstanbul'a geldiği günlerde orada kalmıştır. Pera Palas 101 numaralı oda ve Atatürk’ün Şişli'deki evi gibi, kurtuluş planlarının yapıldığı karargâhlardan birisi olan ev, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından müze olarak düzenlenip ziyarete açılmıştır.

Sultan Abdülaziz döneminde, Dolmabahçe Sarayı Akaretleri (Lojmanları) olarak inşa edilen Akaretler Sıra Evleri'nden biri olan 76 numaralı evi Mustafa Kemal Paşa, I. Dünya Savaşı sırasında Selanik'ten ayrılıp İstanbul'a gelen Zübeyde Hanım için kiralamıştır. 170 metrekarelik bir alanda 510 metrekarelik bir bina olan açık sarı renkteki cumbalı evin 7 odası ve bodrum katından arkaya açılan bir bahçesi vardı.
Zübeyde Hanım bu evde kızı Makbule ve manevi evlatları ile yaşadı. Mustafa Kemal Paşa, Doğu Cephesi’nde görevliyken tanıyıp evlat edindiği öksüz çocuklardan biri olan ve ona bıraktığı Abdurrahim’i bu evde büyüttü; evin bodrumunda Abdurrahim'in süt ihtiyacı için inek besledi.
Mustafa Kemal Paşa Akaretler'deki evde kalıcı olarak  ikamet etmedi ama Abdurrahim Tuncak’ın belirttiğine göre cephelerden İstanbul’a geldiğinde, farklı tarihlerde bu evde 470 günden fazla kaldı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasında sonra cepheden 13 Kasım 1918'de döndüğünde ise Şişli'deki üç katlı evi kiraladı ve ailesiyle oraya yerleşti. Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sonra Şişli'deki evden ayrılıp yeniden Akaretler'deki eve döndü.
Zübeyde Hanım ve ailesinin yaşadığı 76 numaralı evin kapı numarası 1941 yılında binalar yeniden numaralandırıldığında 78 oldu; günümüzde ise 36 numaradadır. 1941'de Akşam gazetesinde yayımlanan bir habere göre o tarihte evde Albay Münir Bey oturmaktaydı.
Akaretler Sıra Evleri 1990'larda apart otele dönüşmek üzere restorasyon geçirdi. Çeşitli sorunlar nedeniyle uzayan restorasyon 2008 yılında tamamlanabildi. Ev, 2010 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından  müze olarak düzenlendi. Müzede çeşitli video gösterileri, belgeseller ve filmlerle Balkan Savaşları, göç ve Milli Mücadele anlatılmaktadır.

Akaretler'deki evin bir bir kopyası 1998 yılında Başkent Üniversitesi içinde inşa edilmiştir. Abdurrahim Tuncak'ın bağışladığı ve Mustafa Kemal Paşa'ya ait olan bavul, bornoz gibi bazı özel eşyalar Ankara'daki bu yapıda bulunan Abdurrahim Tuncak Atatürk Evi Müzesi"'nde sergilenir.

Arikanda, Arycanda veya Arykanda (Grekçe: Ἀρύκανδα veya Ἀρυκάνδα) Antalya il sınırları Finike ilçesi yakınlarındaki Likya antik kent. Elmalı - Finike kara yolunun tam yarısında bulunan Arifköyünün Aykırıçay mahallesine yakın bir ören yeridir. Tarihi Bakır Çağı'na kadar geri gitmektedir ve şehrin adı yerli Anadolu dillerinden olan Luvice'de “yüksek kayaların yakınındaki yer” anlamına gelir.

Antik Kent'in tarihi hakkında en yeni araştırma ise Likya Antik Kentleri hakkında uzun süreli araştırma yapan Belgesel yönetmeni Tekin Gün, Arikanda Antik Kent ve çevresindeki arkeolojik bulgular ve nümismatik veriler bizi MÖ 2000'li yılların başlarında temellerinin atıldığını ve yerleşim izlerinin olduğuna işaret etmektedir. Likya dilinde Ary-ka-wanda diye anılan kent, son yıllarda Limyra ve Patara'da ele geçen Geç Kalkolitik- Erken Bronz Çağı baltaları genel olarak bu bölgenin yoğun, olarak iskan edildiğini anlatmakta. Arkeolojik bulgular ve Nümismatik veriler ışığında bakılırsa, Kentte çıkan sikkeler üzerindeki betimlemeler, bazı yazıtlar Kent'in kuruluş tarihini İÖ 2. yüzyılda Arikanda'nın Likya Birliğine dahil bir şehir olarak sikke bastığı bilinmektedir.

İlk yerleşme zamanına ait arkeolojik ve yazılı kaynaklara dayanan bilgi bulunamayan Arikanda'nın filolojik yönden yerli bir isim oluşu ile eski bir yerleşme yeri olduğu bilinmektedir. Arykanda, adının sonundaki "-anda" ekiyle Anadolu kökenli olduğunu belli eden, tarihi MÖ 2. binyıla kadar uzanan eski bir Likya kentidir. Zamanın yerlileri Arikanda'ya 'Arykawanda' olarak adlandırdıkları bilinmektedir.

Kentteki en eski kalıntılar ve buluntular MÖ 6. veya 5. yüzyıllara aittir. Arkeolojik kanıtlar, Arykanda'nın MÖ 3. yüzyılda bir şehir haline geldiğini göstermektedir. Bu dönemde kent, agora, bouleuterion (meclis binası), küçük bir stadyum, tapınaklar ve sonunda güzel bir tiyatro gibi tipik Yunan anıtlarına kavuşmuştur.

Arykanda, Roma döneminde en parlak zamanını yaşamıştır. Zenginliğinin, ticaret yollarından ve yakınlardaki ormanlardan elde edilen keresteden geldiği düşünülmektedir. Kenti savunmak için şehir surları bulunmuyordu; olası tek savunma özelliği, şehrin en yüksek noktasındaki tek bir gözetleme kulesiydi.
MS 3. yüzyılda şiddetli bir depremle ağır hasar gören kent, kısmen terk edilmiştir. Ancak bazı kısımları varlığını sürdürmüş ve refahını korumuştur. Erken Hristiyan bazilikaları, yerleşimin arkeolojik literatürde modern Arif köyü (veya Aruf) yolu güneyindeki yeni bir alana taşındığı MS 6. yüzyıl Bizans dönemine kadar inşa edilmeye devam etmiştir.

Antik Likya kenti Arykanda, hem Hellenistik hem de Roma dönemlerine ait etkileyici kalıntılara ev sahipliği yapar.

Akropolde, kentin Hellenistik ve daha eski dönemlerine ait kalıntılar bulunur. Bunlar arasında Helios Tapınağı, bouleuterion (meclis binası), prytaneion (yönetim binası), dükkanlarıyla birlikte üst agora ve kazılmış birkaç ev yer alır.

Aşağı şehir, çoğunlukla Roma dönemine ait yapıları barındırır:

Yedi Hamam: Çeşitli boyutlarda yedi hamam yapısı bulunmaktadır. En alttaki terasta yer alan anıtsal hamam kompleksi, kemer dizisiyle neredeyse sağlam bir şekilde günümüze ulaşmıştır ve spor salonuyla aynı kompleks içindedir. Kentin nüfusu bu kadar çok hamam için küçük olduğundan, bu hamamların kıyıdan gelen turistler için bir çekim merkezi olduğu düşünülmektedir.
Su Kemeri: Hamamlara Beydağı'ndan su taşıyan bir su kemeri vardı.
Aşağı Agora: Geniş ve düz bir alana sahip olan aşağı agoranın doğu kısmındaki bazı dükkanlar hala görülebilir. Odeon'un güneyinde yer alan bu agora, üç tarafı portikolarla çevriliydi. Ortasında Tyche Tapınağı'nın kalıntıları bulunur.
Tiyatro: MÖ 1. yüzyılda inşa edilen tiyatro, mükemmel durumdadır. 20 oturma sırasına sahip olup 7 bölüme ayrılmıştır. Her sıranın kenarlarında koruyucu tenteleri desteklemek için kullanılan delikler vardır.
Odeon: MS 2. yüzyıla tarihlenen Odeon'un ana girişi güneyde, üçlü bir portaldan geçilerek sağlanıyordu. Bir zamanlar çok süslü bir yapı olan Odeon'un iç kısmı ortostatlarla kaplıydı, duvarları, orkestrası ve oturma yerleri renkli mermerlerle kaplıydı. Giriş kapısının üzerinde, kazılarda keşfedilen ve şimdi Antalya Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen bir blokta İmparator Hadrianus'un bir portresi yer almaktadır.
Stadyum: Hellenistik döneme ait olan stadyum, tiyatronun üzerinde yer alır ve sadece bir tarafında oturma yerleri bulunan bir koşu parkuru şeklindedir. Normal bir stadyumdan daha küçük olup, 106 metre uzunluğunda ve 17 metre genişliğindedir.
Trajan Tapınağı: Kutsal ilan edilmiş İmparator Trajan'a adanmış bir tapınak.
İki Nekropol (Mezarlık Alanı): Alanın girişindeki nekropol, zengin süslemelere sahip bir dizi anıtsal mezar anıtıyla oldukça ilgi çekicidir. Doğu nekropolünde tonozlu anıtsal mezarlar, tapınak-mezarlar ve lahitler bulunurken, batı nekropolünde kaya oyma mezarlar ve tonozlu mezarlar yer alır.
Roma Evleri: Antik şehirde en az dört adet geç döneme ait zengin Roma evi bulunmuştur. Bu evlerin sahipleri ayrıcalıklı kişilerdi. 2017 yılında, şehre hakim, sekiz büyük odaya sahip ve MS 5. yüzyıla tarihlenen prestijli bir Roma evi keşfedildi. Bu ev, 435 yılında bir yangınla tahrip olmuştu. Özel bir hamamın yanı sıra, ücretli müşterilere açık ticari bir umumi hamamı da içeriyordu. Avluda manzaralı bir havuz da vardı. Ev sahibinin adı olan Pierus, bir taban mozaiğinde bulunmuştur.

Arikanda kenti, Şahinkaya diye bilinen sarp bir kaya yüzeyinin dibinden başlayan, güneye eğimli arazi üzerinde yer almaktadır. Kentte en üst seviyede yer alan yapı, Şahinkaya'nın güney batı eteğindeki gözetleme kulesidir.
Arikanda'nın en üst teraslarından birinde tek taraflı oturma yerine sahip, koşu pisti belirli bir kısımdan sonra trapez şeklini alan bir stadion bulunmaktadır. Ortasına yakın yerdeki merdivenle aşağıdaki teraslara bağlanan stadionun bir altındaki terasta ufak, fakat çok iyi korunmuş tiyatro yer almaktadır. Tiyatronun alt terasında odeon ve buna ulaşan merdivenli yol vardır. Odeonun önündeki portiko, köşeli bir U harfi yaparak agorayı çevreler. Arikanda'da resmi ve özel yapıların kapladığı alanın birkaç katını nekropol kaplar.

Gözetleme Kulesi
Ticaret Agorası
Helios Tapınağı
Meclis Binası
Arşiv Yapı
Sebastıon Kutsal Evi
Mağara Mezarlar
Su Sarnıcı

İlk arkeolojik araştırma İngiliz araştırmacı Charles Fellows, 1838'de Arikanda ve çevresinde bulunan mezar-şapel yazıtlarını ve Nümismatik (sikke) verilere dayanarak Arikanda'yı keşfetmiştir.
Arikanda antik kentin kazılarında Prof. Dr. Cevdet Bayburtluoğlu'nun çok emeği geçmiştir. Bu antik kent, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cevdet Bayburtluğlu ile özdeşleşmiştir.
Nekropoldeki tonoz örtülü mezar odalarının dışında lahitlere de rastlanır. Birbirlerine teras görevi gören mezar binalarının en alt terasında ikinci katına kadar ayakta kalmış büyük bir hamam yer almaktadır.
Şehrin en ilginç kalıntılarından bir diğeri de Aykırıçay kaynağının bulunduğu yerde, kayalığın yüzündeki su yollarıdır.

Ören yeri Arikanda yerleşiminin 2018 yılı kazı sezonunda akropolis içinde yapılan çalışmalar, alanın kuzeyden sınırlayan dik kayalığın önündeki üst terasta yer alan konut, yüzeydeki izlerden doğu-batı yönünde anakayaya oyulmuş üç birimden oluştuğu görülmüştür. 6,47 x 8,32 m. ölçülerinde ve doğu-batı yönündeki dikdörtgen planlı orta birimin kazısı tamamlanmış olup doğu, kuzey ve batı yönlerinde anakayanın kesilmesi ile oluşturulmuş yapının güney duvarı kaba yonu taşlarla örülmüştür. Kuzeyden güneye doğru 2,52 m. ye kadar 880,56 m. kotunda mekânın anakaya zeminine ulaşılmış, mekânın anakaya zemininde kabzası bronz olan demir hançer ve hançerin hemen altında MS 244-249 yılları arasına tarihlendirilen bronz Roma Eyalet sikkesi in-situ olarak bulunmuştur. 2,52 m.'den 3,71 metreye kadar ise teras genişletilerek yakın çevreden alınan daha erken döneme tarihlenen buluntular ise zemin dolgu malzemesi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. Zemin dolgusunda, örneklerini Lykia Bölgesi'nde Ksanthos, Patara ve Hacımusalar Höyüğü'nün Hellenistik tabakalarından tanıdığımız iki bronz ok ucu ve on iki sikke ele geçmiştir. Bu sikkelerden dördü MÖ 4. yüzyıla, ikisi MÖ 3. yüzyıla ait olduğu ayrıca beş sikkenin MÖ 1. yüzyıl, iki sikkenin MS 2.- 3 yüzyıl ile tarihlendirilmektedir. Mekânın zemin dolgusunda ele geçirilen sikkelerden MÖ 4. yüzyıla tarihlenenler Makedonia Krallığı, MÖ 3. yüzyıla tarihlenenler ise Ptolemaios ve Seleukos krallıklarına ait olarak tarihlendirilmiştir. Sikkelerle uyumlu olarak zemin dolgusunda tespit edilen seramikleri değerlendirdiğimizde de çoğunluğunun Geç Klasik ve Hellenistik Dönemde kullanılan siyah astarlı kaplara ait parçalar olduğu saptanmıştır. Mekânın taban kontekstinde ele geçirilen buluntular dikkate alındığında ise yapının Geç Hellenistik - Erken Roma Döneminde inşa edildiği ve MS 3. yüzyıl sonuna kadar kullanımının devam ettiği anlaşılmaktadır.

Arykanda, Roma'nın Likya eyaletinde yer aldığı için, piskoposluğu eyaletin başkenti olan Myra metropolitliğine bağlı bir suffragan (yardımcı) piskoposluktu.

İkinci İznik Konsili (787): Arykanda piskoposunun katılmadığı bu konsilde, onun adına Deacon Petrus tarafından imzalar atılmıştır.
Fotiyen Konstantinopolis Konsili (879): Arykanda'nın bir diğer piskoposu olan Theodorus, bu konsile katılmıştır.

Günümüzde artık yerleşik bir piskoposluk merkezi olmayan Arykanda, Katolik Kilisesi tarafından unvanlı piskoposluk (titular see) olarak listelenmektedir.
Bu piskoposluk, 1921 yılında ismen yeniden ihya edilmiştir. Şu anda bu titüler piskoposluk makamı boştur.

 OpenStreetMap'te Arikanda ile ilgili coğrafi veriler  
Mimarlık Müzesi - Anadolu Antik Tiyatroları30 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lycian Turkey Arykanda Sayfası9 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
200 resimler17 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bursa Merinos Enerji Müzesi, Türkiye'nin Bursa kentinde bulunan bir elektrik enerjisi müzesidir. Müze, 2012 yılında kurulmuş olup Osmangazi ilçesinde Sadık Ahmet Bulvarı üzerinde eski tekstil fabrikasının elektrik santralinde yer almaktadır.
Merinos fabrikası 1938 yılında kurulan devlete ait fabrikalardan biriydi. Merinos yünü kullanan bir tekstil fabrikasıydı. 1944 ve 1946 yıllarında yapılan eklemelerle Balkan ve Ortadoğu ülkelerinin en büyük fabrikası haline geldi. Ancak 2004 yılında özelleştirme programı kapsamında fabrika kapatıldı. 314.369 metrekarelik arsası altyapısıyla birlikte Bursa Büyükşehir Belediyesine devredildi.
Fabrikanın 3.200 metrekare alana sahip kendi elektrik santrali bulunmaktaydı. 7 Eylül 2012'de belediye bir enerji müzesi kurdu. Müzede elektriğin uygarlıktaki rolü vurgulanmaktadır. Dünya'da, Türkiye'de ve Bursa'da elektriğin tarihçesi, aydınlatma cihazları ve elektrik üretimi fotoğraf ve animasyonlarla anlatılmaktadır.

Resmî site

Büyük Postane, Sirkeci PTT Merkezi İstanbul'un Fatih ilçesindeki Sirkeci semtinde yer alan Türkiye'nin en büyük postane binasıdır.
Büyük Postane binasının inşaatına Posta ve Telgraf Nezareti (Osmanlıca: پوسته و تلغراف نظارتی) binası olarak hizmet etmek üzere 1905 yılında başlandı. 1909 yılında inşaatı tamamlanan binanın adı 1930'larda “Yeni Postane”, sonradan “Büyük Postane” oldu. Yapı, mimar Vedat Tek'in ilk eseridir ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın ilk örneklerindendir. Posta Nezareti daha önce Eminönü'ndeki Postahane-i Amire Binası'nda hizmet vermekteydi. Burada 1840'tan itibaren Yeni Cami avlusundan yürütülen posta işleri, 1890'da bu binaya, 1909'da da Büyük Postane'ye taşınmıştır.
4 katlı ve 3200 metrekarelik binanın girişi basamaklarla yükseltilmiş ve ön cephesinin her iki köşesi de öne çıkarılıp, yükseltilerek üzerleri kubbe ile kapatılmıştır. Binanın içinde 3 kat boyunca yükselen dikdörtgen bir orta mekân ve bunu çevreleyen odalar vardır. Süslemelerde 16. yüzyıl Osmanlı üslubu hakimdir. Cephe yontma taş ve mermerdir. Tuğlalarını Vedat Tek’in özel olarak tasarladığı sanılır. Ana giriş bir salona açılır. Çatıya dek yükselen tavan, turuncu ve mavi renk ağırlıklı camlarla kaplıdır. Giriş kapısı üst tarafında çini işlemeli olarak eski yazı ile "Posta Telgraf Nezareti" yazılıdır.
Bina 1927-1936 yılları arasında İstanbul Radyoevi olarak da hizmet etti. 1958 yılında tamamen posta ve telgraf işlerinde kullanılmaya başlandı. Günümüzde İstanbul Avrupa Yakası PTT Başmüdürlüğü olarak hizmet etmekte, giriş katında ise tam teşekküllü bir postane (Sirkeci PTT Merkezi) yer almaktadır. İçinde ülkenin iletişim ve telekomünikasyon tarihi hakkında bir müze de barındırır.

 OpenStreetMap'te Büyük Postane ile ilgili coğrafi veriler

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, İstanbul'da Sultanahmet Meydanı'nındaki Arasta çarşısında yer alan mozaik müzesidir. Müze binası, üzerine Sultanahmet Camii Çarşısı'nın yapıldığı Büyük Saray'ın (Bukoleon Sarayı), tabanı mozaiklerle kaplanmış olan peristil (ortası açık sütunlu avlu) bölümünün kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Peristilin diğer bölümlerine ait mozaikler de bulundukları yerden müze binasına getirilmiştir.
Büyük Saray Mozaikleri Müzesi, 1953 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne bağlı olarak açıldı, 1979 yılında Ayasofya Müzesi'ne bağlandı. 1982'de Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Avusturya Bilimler Akademisi arasında yapılan bir anlaşmayla gerçekleşen son restorasyonun 1987'de bitmesiyle, müze bugünkü halini aldı.
1872 m2'yi bulan yüzey alanıyla bu mozaik, geç antik çağdan bugüne ulaşabilen en büyük ve çeşitli peyzaj betimlemelerinden biridir. Hayatta kalan mozaik parçalarında 150 insan ve hayvan figürü kullanılarak anlatılmış 90 farklı tema bulunur. Doğa ağırlıklı resimler açık havada çoban yaşamı, iş  yapan köylüler ve avcıların cesareti gibi konuları işler. Oyun oynayan çocukların, yabani ya da çayırda otlayan hayvanların yanı sıra, mitolojik hayvan hikâyelerinde ya da masallarda yer alan düşsel yaratıklar da canlandırılır.

Mozaiklerin içinde bulunduğu peristil, üzerine sonraki dönemlerde Sultanahmet Camii çarşısının yapıldığı, M.S. 450 - 650 yıllarından kalma Büyük Saray'ın bir parçasıydı. Peristil, dönemin önemli yapılarından Aya Sofya ve Aya İrini ile uyumlu olması için, bu yapılarla yaklaşık aynı eksende inşa edilmişti.
İskoçya'nın Edinburg kentindeki St. Andrews Üniversitesi'ne mensup araştırmacılar 1930'larda yaptıkları kazılarda, sarayın orta taraçasında bu büyük peristili ve birkaç başka yapıyı ortaya çıkardı. Yeraltı kubbelerinden oluşan yapay bir taraçanın üzerindeki bu yapılar yaklaşık 4.000 m2'lik bir alanı kaplıyordu. 66,50 x 55,50 boyutlarındaki peristilin alanı 3.690,75 m2'ydi. Avlunun etrafındaki salonlar 9 metre derinliğindeydi ve yaklaşık 9 metre yüksekliğinde 10 x 12 adet Korint tarzı sütunla çevrelenmişti. I. Justinianus zamanında (527 - 565) peristil yenilenirken, zemini bugün müzede bulunan mozaiklerle kaplandı.
Araştırma projesi çalışmaları sırasında, mozaiğin yapıldığı tarih hakkında çeşitli tartışmalar vardı. Bu tartışmalar, kuzeydoğu holünde mozaiğin zarar görmemiş bir bölümünde yapılan üç farklı sondaj çalışmasının aynı sonuçları vermesiyle çözümlendi. Buna göre, mozaik ile sütunlu yeni avlu aynı dönemde inşa edilmişti. Mozaiğin altındaki izolasyon tabasındaki seramik parçaları ve inşaat artıklarının yardımıyla, yapının tarihi netleştirildi. Bu katmanda Gazze amforası denilen bir çeşit amforaya ait seramik parçaları bulundu. 5. yüzyılın son dönemlerinde, Necef Çölü'ndeki vahalarda yetiştirilen üzümlerden yapılan şaraplar, tüm Akdeniz'e bu amforalarla taşınırdı. İzolasyon tabakasında ayrıca, aynı yüzyılın son çeyreğine ait çeşitli seramik ürünlerin de parçaları bulundu. Böylece mozaiğin 6. yüzyılın ilk yarısında, çok büyük ihtimalle I. Jüstiniyen tarafından yaptırıldığı ortaya çıktı.
Peristilin güneybatı, kuzeybatı ve kuzeydoğu holleri, I. Jüstiniyen döneminden sonra, bu alanda başka yapıların inşa edilmesi sebebiyle büyük ölçüde zarar gördü. Ortaya çıkarılan 250 m2'lik mozaik, tüm mozaik alanının yaklaşık sekizde biriydi. Yapılan konservasyon çalışmalarının ve müze binası inşaatının ardından, kuzeydoğu holünün zeminindeki mozaik, özgün mekânında ziyarete açıldı.

Anadolu'da ortaya çıkan mozaik tekniği, yüzyıllar boyunca Yunanistan ve İtalya'da geliştirilmişti. Büyük Saray'daki bu mozaiklerin yapımı için muhtemelen Bizans İmparatorluğu'nun her köşesinden ustalar bir araya toplanmıştı. Mozaik döşeme üç katmandan oluşuyordu. 

En alta 0,30 - 0,50 m kalınlığında bir kırma taş katmanı (statumen) döşenmişti. Bu katmanın üzerine 9 cm'lik harç dökülmüştü.
İkinci katman için sıkıştırılmış balçık, toprak ve odun kömüründen oluşan yalıtım tabakası hazırlanmıştı. Bu tabakanın üzerine çoğunlukla kırılmış kiremitten oluşan daha sert bir katman (rudus) döşenmişti.
Bunların üzerinde ise, asıl mozaiğin yerleştirileceği oturtma harcı (nucleus) yer alıyordu.
Bu katmanların üzerinde bulunan mozaik için, ince renk farklılıkları içeren kireçtaşı ve mermer, kırmızı, mavi, yeşil ve siyah tonlarda cam, pas rengi kil parçaları, pişmiş toprak ve hatta yer yer kıymetli taşlardan oluşan, 5 mm büyüklüğündeki renkli küpler kullanıldı. Bir metrekarelik alan için yaklaşık 40.000 küp gerekiyordu. Tüm mozaikte kullanılan küplerin sayısı yaklaşık 75 - 80 milyondu.

Mozaiğin ana resmi 6 metre genişliğindeydi. Bunun dışında dört friz şeridi üzerine dizilmiş renkli tasvirler vardı. Moziğin iç ve dış kenarlarında, kenger yaprağı sürgünü şeklinde süsleri barındıran, 1,5 metre genişliğinde bir çerçeve bulunmaktaydı. Bu süs şeridi, düzenli aralıklarla büyük mask figürleri ile kesiliyordu. Kenger yaprağı spirallerinin aralarındaki boşluklar renkli hayvan ve meyve tasvirleriyle doldurulmuştu. Böylece Tanrı Dionysos'un dünyası ile ilinti kurulan kenar çerçevesinin her iki yanında, yine çok renkli geometrik şekillerden oluşan birer dalga kuşağı yer alıyordu.
Mozaiğin ana resmine peristilin avlu tarafından bakılması gerekiyordu. Resimlerdeki hareket yönü, kuzeydoğu holde soldan sağa, yani peristilin güneydoğu kenarındaki saray holüne doğruydu. Resimde avlanan ve oyun oynayan insanlar, çeşitli hayvanlar, cennet benzeri doğa tasvirleri ve çeşitli destanlardan unsurlar yer alıyordu. Resmin herhangi bir yerinde açıklayıcı yazı olmadığına göre, o dönemde resmi görenlerin tasvir edilen temaları anlayabilmeleri için açıklamalara ihtiyacı yoktu. Mozaikte yer alan resimler sekiz ana grupta toplanıyordu.

Av sahneleri: Kılıç ya da mızrakla silahlanmış, atlı ya da yaya avcıların kaplan, aslan, pars, yaban domuzu, ceylan ve tavşan gibi hayvanları avladıkları sahneler.
Dövüşen hayvanlar: Kartal ile yılan, yılan ile geyik, fil ile aslan gibi eşleşmeler şeklinde tasvir edilen, hayvanlar arası dövüş sahneleri.
Özgür hayvanlar: Doğada özgürce dolaşan ve beslenen ayı, maymun, dağ keçisi gibi hayvanlar, otlayan sığır ve at sürüleri.
Köy hayatı: Koyun ve kaz çobanları, balıkçılar, keçi sağan köylüler ve çocuklarını emziren kadınlar gibi cennet çağrışımlı sahneler.
Kır yaşantısı: Tarla işçilerinin, su değirmenlerinin ve su kaynaklarının tasvir edildiği sahneler.
Çocuklar: Deveye binen, hayvanlarla ilgilenen ya da çember oyunu oynayan çocuklar.
Mitler: Bellerophon'un Chimera ile savaşı, Pan'ın omuzlarına oturmuş çocuk Dionysos gibi mitolojik tasvirler.
Egzotik yaratıklar: Vücutlarının yarısı kuş olan aslan ya da kaplan figürleri, kuş ve pars karışımı, zürafa kafalı bir hayvan gibi egzotik hayvanların tasvir edildiği sahneler.

Kaplan avı: Uzun av mızraklarına sahip iki avcı, kendilerine doğru atılan bir kaplanla mücadele eder. Kolsuz gömlek, geniş omuz atkısı ve tünik giyen avcıların bacakları da koruma amaçlı olarak bandajla sarılmıştır. Avcıların giyisilerinde bulunan, muhafız alayının armasını andıran armalar, avcıların saray mensubu olduklarını düşündürür.
Yaban domuzu avı: Üzerinde kaban benzeri bir giysi, ayaklarında sandalet olan bir avcı, elindeki mızrakla diz çöküp beklemektedir. Bir yaban domuzu, sol taraftan hızla avcının ve mızrağın üzerine gelmektedir. Gri-siyah renkteki hayvanın derisinin çeşitli yerlerinde kanamakta olan yaralar vardır.
Aslan avı: Bir atın üzerindeki avcı, gerilmiş yayını ata arkadan saldırmak üzere olan aslana doğrultmuştur. Avcı, göğsünde süslemeleri olan, dizine kadar uzanan bir tünik altına pantolon ve çizme giymiştir. Hellenistik dönemde soylular va hatta krallar için ayrıcalıklı bir eğlence olan aslan avı, mozikte de böyle bir tasvirle yer almıştır.
Kartal ile yılan: Kartal ile yılanın mücadelesi, antik döneme ait eserlerle sıkça rastlanan bir temadır ve ışığın karanlığı yenmesini sembolize eder. Roma lejyonlarının amblemlerinde bile yer alan bu motif, mozikte de kartların tüm vücudunu saran bir yılan ile tasvir edilmiştir.
Aslan ile boğa: Aslan ile boğa bu motifte birbirine denk iki savaşçı olarak işlenmiştir. Bacaklarını iki yana açıp kafasını yere eğmiş durumdaki kızgın boğa boynuzların aslanın yan tarafına saplamıştır. Aslan ise bu sırada dişlerini boğanın sırtına geçirmiştir.
Geyik ile yılan: Yunan öykülerinde sürekli düşman olarak görülen bu iki hayvanın mücadelesi de mozaikte yer alır. Yılan tıpkı kartal ile olan mücadelesindeki gibi, geyiğin tüm bedenini sarmıştır.
Ayı grubu: Ön planda, tünik, omuz atkısı ve sandalet giyen diz çökmüş bir adama erkek ayı saldırmaktadır. Arka planda ise, yavrularını beslemek için bir nar ağacına çıkmış olan dişi ayı görülmektedir.
Aygır, kısrak ve tay: Barışçıl kır yaşantısının sembolü olan, özgürce otlayan atlar, imparatorluk döneminde lahitlere işlenen sembollerden biriydi. Mozaikte de kahverengi bir ayrı ile gri bir kısrak ve tay görülmektedir.
Kuş avlayan maymun: Kuyruksuz bir maymun, dalları meyve ile dolu bir hurma ağacının altında oturmaktadır. Maymunun sırtındaki kafeste kahverengi bir doğan bulunmaktadır. Maymun elindeki sırık yardımıyla, ağacın dallarındaki kuşları yakalamaya çalışır.
Emziren anne ile köpek: Cennete gönderme yapılan sahnelerin başında emziren anne figürü gelir. Mozaikteki resim, İsis'in bereket sembolü olan çocuğu Horus'u kucağında tuttuğu tasviri anımsatır. Sivri burunlu bir köpek kadının solunda oturmakta ve başını kaldırıp kadına bakmaktadır.
Balıkçı: Sağ ve sol taraftaki iri kaya parçalarıyla çevrelenmiş su kenarındaki bir yerde, oturan bir balıkçı oltasıyla tuttuğu balığı çekmektedir. Kayaların üzerinde balıkçının yakaladığı balıkları koyduğu bir sepet durmaktadır. Balıkçının ayağını uzattığı mavi yeşil suda iki balık daha yer alır. Balıkçı basit giysili ve yanık tenli tasvir edilmiştir.

Keçi sağan çoban: Kamıştan yapılmış ve girişi yapraklarla örtülmüş bir kulübenin yanında, kabana benzer kırmızı bir çoban giysisi giymiş olan sakallı ve yaşlı bir adam uzun tüylü bir keçiyi sağmaktadır. Sol tarfa ise, mavi tünikli bir

Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, Diyarbakır'ın Sur ilçesinde yer alan bir müzedir. Diyarbakır doğumlu şair Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğup büyüdüğü evdir. Ev, 1733 yılında inşa edilmiştir.
2 Ekim 1910 tarihinde bu evde dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı'nın çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümünün geçtiği bu tarihi ev; 1973 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak restore edildikten sonra, cumhuriyetin 50. Yılında 29 Ekim 1973 tarihinde Cahit Sıtkı Tarancı'nın anısını yaşatmak ve ismini ebedileştirmek amacı ile müze olarak hizmete açılmıştır. 1 Mayıs 2011 tarihinde başlanan yeniden onarım ve teşhir tanzim çalışmaları 1 Ağustos 2012 tarihinde tamamlanan Diyarbakır Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, 18 Mayıs Müzeler Günü'nde açıldı.

Bina, kuzeydeki yazlık, güneydeki kışlık, doğudaki ilkbahar ve batıdaki sonbahar bölümlerinden oluşmaktadır.

Mutfak, kuzey doğu köşede bulunan ve eyvan şeklinde düzenlenen bölümde yer almaktadır. Güneybatı köşede ise hamam yapısı bulunmaktadır.

Binada, büyüklü küçüklü toplam 14 oda, mutfak, kiler ve tuvalet bulunmaktadır. Yazlık bölüm ise, iki katlıdır ve en önemli yeridir. Bu bölümün ikinci katında, çift kemer açıklıklı eyvanı önünde bulunan büyük bir oda bulunmaktadır. Bu oda, baş oda ya da mabeyn odası olarak adlandırılır.

 Wikimedia Commons'ta Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
TRT Arşiv'de Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi

Cerrahi Aletler ve Sağlık Müzesi, Samsun'un İlkadım ilçesinde yer alan müze.

Müze, 2016 yılında Cerrahi El Aletleri Müzesi adı altında projelendirilmiş ve atıl durumdaki Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarının Samsun bakım onarım istasyonunun tadil edilmesiyle açılması planlanmıştır. 90 yıllık tarihî binanın restorasyonu Samsun Valiliği, Samsun Büyükşehir Belediyesi, Samsun İl Sağlık Müdürlüğü ve Samsun Medikal Sanayi Kümelenme Derneğinin işbirliği ile Haziran 2017'de başlamış iki yıl sonra ise daha sonra projeye dahil olan Orta Karadeniz Kalkınma Ajansının da destekleriyle inşa işlemi tamamlanmıştır. Temmuz 2019'da Samsun Medikal Sanayi Kümelenme Derneğine devredilen müzede 16 bin cerrahi el aleti sergilenmekte olup ziyarete açıldığı 3 Aralık 2021 tarihi itibarıyla Türkiye'deki ilk tıbbi alet müzesidir.
Binanın yenilenme aşamasından sonra müze hâlini alan dek müzayede evi olarak kullanılmıştır.

Advanced Micro Devices, Inc. (kısaca AMD), 1969'da kurulan, Santa Clara (Kaliforniya) merkezli ABD'li bir yarı iletken şirketidir. Intel'in ardından dünyanın en büyük ikinci x86 mikroişlemci tasarımcısı ve Radeon markasıyla başlıca grafik işlemci üreticilerinden biridir. 2009'dan beri kendi fabrikası olmayan (fabrikasız) bir şirkettir; yongalarını büyük ölçüde TSMC üretir. Genel müdürü 2014'ten beri Lisa Su'dur.

AMD, 1 Mayıs 1969'da Jerry Sanders önderliğinde, Fairchild Semiconductor'dan ayrılan sekiz mühendis tarafından Sunnyvale'de kuruldu. İlk yıllarda Intel gibi firmaların yongalarının ikinci kaynak üreticisiydi; 1982'de Intel'le yapılan anlaşmayla x86 işlemcilerinin ikinci üreticisi oldu.
1991'de, bağımsız olarak tasarladığı ilk Intel uyumlu işlemci Am386'yı çıkardı. 1996'da ilk özgün x86 tasarımı K5'i, ardından K6 ve 1999'da Intel'i başarımda geçen Athlon (K7) işlemcisini üretti. 2003'te Opteron ve Athlon 64 ile dünyanın ilk 64 bitlik x86 işlemcilerini (AMD64) piyasaya sürdü.
2006'da grafik yongası üreticisi ATI'yi 5,4 milyar dolara satın alarak Radeon markasını bünyesine kattı. 2009'da üretim kolunu ayırarak GlobalFoundries'i kurdu ve fabrikasız bir tasarım şirketine dönüştü. 2011'de çıkan Bulldozer mimarisinin beklentileri karşılamaması şirketi zorladı.
2014'te Lisa Su'nun genel müdür olmasının ardından AMD, 2017'de tanıttığı Zen mimarisi ve Ryzen işlemcileriyle güçlü bir çıkış yaptı; aynı yıl sunucu pazarına EPYC ile döndü. 2022'de Xilinx'i yaklaşık 49 milyar dolara satın aldı ve 2020'lerde yapay zeka hızlandırıcıları (AMD Instinct) alanında öne çıktı.

AMD'nin başlıca ürün aileleri şunlardır:

İşlemciler: Ryzen (tüketici masaüstü/dizüstü), Ryzen Threadripper (üst düzey masaüstü ve iş istasyonu), EPYC (sunucu/veri merkezi) ve Athlon (giriş seviyesi). Eski aileler arasında K5, K6, Athlon, Opteron ve Phenom yer alır.
Grafik işlemciler: ATI'den devralınan Radeon markasıyla tüketici ve profesyonel grafik işlemcileri.
Yapay zeka hızlandırıcıları: veri merkezleri için AMD Instinct serisi.
Programlanabilir aygıtlar: Xilinx'ten gelen alanda programlanabilir kapı dizileri (FPGA).

AMD'nin x86 işlemcileri, kuruluşundan bu yana birbirini izleyen mikromimari kuşaklarıyla gelişmiştir. Şirket ilk yıllarda Intel uyumlu klonlar üretirken, 1996'daki K5 ile ilk özgün x86 tasarımını yaptı. 2003'teki K8, dünyanın ilk 64 bitlik x86 mimarisi olan AMD64'ü getirdi; bu uzantı sonradan Intel tarafından da lisanslanarak tüm x86 işlemcilerinin standardı oldu. 2011'de çıkan Bulldozer ailesi beklentileri karşılamayınca AMD, 2017'de baştan tasarladığı Zen mimarisiyle güçlü bir çıkış yaptı; Zen 2 ile gelen çoklu yonga (chiplet) tasarımı sektörde benimsendi.

AMD, 2006'da ATI'yi satın alarak grafik pazarına güçlü biçimde girdi ve 2010'dan beri tüm grafik ürünlerini Radeon markasıyla sunar. Grafik işlemci mimarileri zamanla Graphics Core Next (GCN) ailesinden, 2019'da tanıtılan RDNA ailesine evrilmiştir; RDNA 2 mimarisi PlayStation 5 ve Xbox Series X/S oyun konsollarında da kullanılır. Tüketici grafik kartlarında AMD, Nvidia'nın GeForce ürünleriyle rekabet eder.

AMD, veri merkezleri ve yapay zeka iş yükleri için AMD Instinct markalı grafik işlemci hızlandırıcıları üretir. Bu ürünler, grafik mimarisinden ayrılan ve yalnızca hesaplamaya odaklanan CDNA mimarisine dayanır. MI250X hızlandırıcıları, dünyanın ilk eksaölçek süper bilgisayarı olan Frontier'da kullanılmış; MI300X ve sonraki kuşaklar büyük yapay zeka modellerinin eğitiminde Nvidia ürünlerine rakip olmuştur.

AMD'nin en önemli satın almaları arasında ATI (2006, grafik), Xilinx (2022, FPGA) ve Pensando (2022, ağ işlemcileri) bulunur.

AMD, 2009'da GlobalFoundries'i ayırdığından beri kendi fabrikası olmayan (fabrikasız) bir şirkettir; işlemci ve grafik yongalarını başlıca TSMC gibi dökümhanelerde, ileri üretim süreçleriyle ürettirir.

Intel
GlobalFoundries
Ryzen
EPYC
Radeon
Zen (mikromimari)

Alabama (/ˌæləˈbæmə/), Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu bölgesinde, kuzeyde Tennessee; doğuda Georgia; güneyde Florida ve Meksika Körfezi; ve batıda Mississippi ile sınırlanan bir eyalettir. Alabama, ABD eyaletleri arasında yüzölçümü bakımından en büyük 30. ve en kalabalık 24. eyalettir. Alabama, toplam 1.500 mil (2.400 km) iç su yolu ile tüm eyaletler arasında en fazla iç su yoluna sahip olan eyalettir.
Alabama, eyalet kuşundan sonra Sarıçekiç Eyaleti olarak adlandırılır. Alabama aynı zamanda "Dixie'nin Kalbi" ve "Pamuk Eyaleti" olarak da bilinir. Eyaletin ağacı longleaf çamı, eyaletin çiçeği ise kamelyadır. Alabama'nın başkenti Montgomery, nüfus ve yüzölçümü bakımından en büyük şehri ise Huntsville'dir. En eski şehri, 1702 yılında Fransız sömürgeciler tarafından Fransız Louisiana'sının başkenti olarak kurulan Mobile'dir. Greater Birmingham, Alabama'nın en büyük metropol alanı ve ekonomik merkezidir.
Başlangıçta birçok yerli kabileye ev sahipliği yapan bugünkü Alabama, on altıncı yüzyıldan başlayarak on sekizinci yüzyılın başlarında Fransızların eline geçene kadar bir İspanyol bölgesiydi. İngilizler bölgeyi 1763 yılında kazandı ve Amerikan Devrim Savaşı'nda kaybetti. İspanya Mobile'i 1813 yılına kadar İspanyol Batı Florida'sının bir parçası olarak elinde tuttu. Aralık 1819'da Alabama bir eyalet olarak tanındı. Antebellum döneminde Alabama önemli bir pamuk üreticisiydi ve Afro-Amerikan köle emeğini yaygın olarak kullanıyordu. Eyalet 1861 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nden ayrılarak Montgomery'nin ilk başkenti olduğu Amerika Konfedere Devletleri'nin bir parçası haline geldi ve 1868 yılında yeniden Birliğe katıldı. Amerikan İç Savaşı'nın ardından Alabama, kısmen tarım ve birkaç nakit ürünün eyalet ekonomisinin ana itici gücü olması nedeniyle onlarca yıl ekonomik zorluklar yaşayacaktı. Diğer eski köleci eyaletlere benzer şekilde, Alabamalı yasa koyucular 19. yüzyılın sonlarından 1960'lara kadar Afrikalı Amerikalıları ve Alabama'nın Fransız Kreol nüfusunu haklarından mahrum eden ve ayrımcılığa maruz bırakan Jim Crow yasalarını uygulamışlardır.
20. yüzyılın başlarında, büyük sanayilerin ve şehir merkezlerinin büyümesine rağmen, beyaz kırsal çıkarlar 20. yüzyılın ortalarına kadar eyalet yasama meclisine hakim olmuştur. Bu süre zarfında, kentsel çıkarlar ve Afrikalı Amerikalılar belirgin bir şekilde yeterince temsil edilmedi. Selma'dan Montgomery'ye yürüyüş gibi yüksek profilli olaylar, eyaleti 1950'lerde ve 1960'larda sivil haklar hareketinin önemli bir odak noktası haline getirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Alabama, eyalet ekonomisinin yeni endüstrilerle çeşitlenmesiyle büyüdü. NASA'nın Huntsville'deki Marshall Uzay Uçuş Merkezi, havacılık ve uzay endüstrisini geliştirerek Alabama'nın 20. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar ekonomik büyümesine yardımcı olacaktır. Alabama'nın 21. yüzyıldaki ekonomisi otomotiv, finans, turizm, imalat, havacılık, maden çıkarma, sağlık, eğitim, perakende ve teknolojiye dayanmaktadır.
Eyaletin coğrafyası çeşitlilik gösterir; kuzeyde dağlık Tennessee Vadisi, güneyde ise tarihsel olarak önemli bir liman olan Mobile Körfezi yer alır. Siyasi olarak, Derin Güney'in bir parçası olan Alabama, ağırlıklı olarak muhafazakar bir eyalettir ve Güney kültürüyle tanınır. Alabama'da özellikle Alabama Üniversitesi, Auburn Üniversitesi, Alabama A&M Üniversitesi, Alabama Eyalet Üniversitesi, Troy Üniversitesi, Güney Alabama Üniversitesi ve Jacksonville Eyalet Üniversitesi gibi okullarda üniversite düzeyinde oynanan Amerikan futbolu eyalet kültürünün önemli bir parçasıdır.

Alabama Nehri'nin ve eyaletin Avrupalı-Amerikalılar tarafından adlandırılması, üyeleri Coosa ve Tallapoosa nehirlerinin birleştiği yerin hemen altında, nehrin yukarı kesimlerinde yaşayan ve Muskogean dilini konuşan bir kabile olan Alabama halkından gelmektedir. Alabama dilinde, Alabama soyundan gelen bir kişi için kullanılan sözcük Albaamo'dur (ya da farklı lehçelerde çeşitli şekillerde Albaama ya da Albàamo; çoğul hali Albaamaha'dır). Kelimenin yazılışı tarihi kaynaklar arasında önemli farklılıklar göstermektedir. İlk kullanım 1540'taki Hernando de Soto seferinin üç anlatımında görülür: Garcilaso de la Vega Alibamo'yu kullanırken, Elvas Şövalyesi ve Rodrigo Ranjel terimin transliterasyonunda sırasıyla Alibamu ve Limamu yazmışlardır. 1702 gibi erken bir tarihte Fransızlar kabileyi Alibamon olarak adlandırmış ve Fransız haritaları nehri Rivière des Alibamons olarak tanımlamıştır. İsmin diğer yazılışları arasında Alibamu, Alabamo, Albama, Alebamon, Alibama, Alibamou, Alabamu, Allibamou bulunmaktadır. ve muhtemelen Alabahmu. ABD'de Kızılderili dillerinden türetilen eyalet isimlerinin kullanımı yaygındır; tahminen 27 eyalet Kızılderili kökenli isimlere sahiptir.
Kaynaklar kelimenin anlamı konusunda hemfikir değildir. Bazı araştırmacılar kelimenin Choctaw alba ('bitkiler' veya 'yabani otlar' anlamına gelir) ve amo ('kesmek', 'kırpmak' veya 'toplamak' anlamına gelir) kelimelerinden geldiğini öne sürmektedir. Anlamı 'çalılıkları temizleyenler' ya da 'ot toplayanlar' olabilir, bu da ekim için araziyi temizlemeye ya da şifalı bitkileri toplamaya atıfta bulunur. Eyalette Kızılderili kökenli çok sayıda yer adı bulunmaktadır. Ancak Alabama dilinde buna karşılık gelen benzer bir kelime bulunmamaktadır.
Jacksonville Republican'da 1842 yılında yayınlanan bir makalede bu kelimenin 'Burada Dinleniyoruz' anlamına geldiği öne sürülmüştür. Bu kavram 1850'lerde Alexander Beaufort Meek'in yazılarıyla popüler hale gelmiştir. Muskogean dilleri uzmanları böyle bir çeviriyi destekleyecek herhangi bir kanıt bulamamıştır.

Farklı kültürlere sahip yerli halklar, Avrupa kolonizasyonunun gelişinden önce binlerce yıl boyunca bölgede yaşamıştır. Ohio Nehri kıyısındaki kuzeydoğu kabileleriyle ticaret, Mezar Höyüğü Dönemi'nde (MÖ 1000 - MS 700) başlamış ve Avrupalıların temasına kadar devam etmiştir.
Tarımsal Mississippian kültürü, MS 1000 ila 1600 yılları arasında eyaletin büyük bir bölümünü kapsamış ve en önemli merkezlerinden biri şu anda Moundville, Alabama'da bulunan Moundville Arkeolojik Alanı'nda inşa edilmiştir. Burası, kültürün merkezi olan günümüz Illinois'indeki Cahokia'dan sonra, klasik Orta Mississippian döneminin en büyük ikinci kompleksidir. Moundville'deki arkeolojik kazılardan elde edilen eserlerin analizi, akademisyenlerin Güneydoğu Tören Kompleksi'nin (SECC) özelliklerini formüle etmelerinin temelini oluşturmuştur. Yaygın inanışın aksine, SECC'nin Mezoamerikan kültürüyle doğrudan bir bağlantısı olmadığı, bağımsız olarak geliştiği görülmektedir. Tören Kompleksi, Mississippian halklarının dininin önemli bir bileşenini temsil eder; dinlerinin anlaşılmasını sağlayan başlıca araçlardan biridir.
Avrupalılarla temas kurulduğu sırada günümüz Alabama'sında yaşayan tarihi Kızılderili kabileleri arasında Iroquoian dilli bir halk olan Cherokee; ve Muskogean dilli Alabama (Alibamu), Chickasaw, Choctaw, Creek ve Koasati vardı. Muskogee kabileleri aynı büyük dil ailesinin bir parçası olsalar da farklı kültürler ve diller geliştirmişlerdir.

İspanyollar, 16. yüzyılda Kuzey Amerika'yı keşifleri sırasında Alabama'ya ulaşan ilk Avrupalılardı. Hernando de Soto'nun keşif gezisi 1540 yılında Mabila'dan ve eyaletin diğer bölgelerinden geçmiştir. Bundan 160 yıldan fazla bir süre sonra Fransızlar 1702 yılında Old Mobile'da bölgenin ilk Avrupalı yerleşimini kurdular. Şehir 1711 yılında şu anki Mobile bölgesine taşınmıştır. Bu bölge 1702'den 1763'e kadar Fransızlar tarafından La Louisiane'ın bir parçası olarak talep edildi.
Fransızların Yedi Yıl Savaşları'nda İngilizlere yenilmesinin ardından, 1763'ten 1783'e kadar İngiliz Batı Florida'sının bir parçası oldu. Amerika Birleşik Devletleri'nin Amerikan Devrim Savaşı'ndaki zaferinden sonra bölge Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasında paylaşıldı. İspanya 1783'ten Mobile'deki İspanyol garnizonunun 13 Nisan 1813'te ABD kuvvetlerine teslim olmasına kadar bu batı bölgesinin kontrolünü elinde tuttu.
Devrim döneminde İngiliz monarşisine sadık olan Thomas Bassett, eyaletin Mobile dışındaki ilk beyaz yerleşimcilerinden biriydi. 1770'lerin başında Tombigbee Bölgesi'ne yerleşti. Bölgenin sınırları kabaca Tombigbee Nehri'nin birkaç mil içindeki alanla sınırlıydı ve bugün güney Clarke County, en kuzeydeki Mobile County ve Washington County'nin büyük bölümünü içeriyordu.
Bugün Baldwin ve Mobile ilçeleri olan bölge 1783 yılında İspanyol Batı Florida'sının bir parçası olmuş, 1810 yılında bağımsız Batı Florida Cumhuriyeti'nin bir parçası haline gelmiş ve son olarak 1812 yılında Mississippi Bölgesi'ne eklenmiştir. Bugün Alabama'nın kuzey üçte ikilik bölümünün büyük bir kısmı İngiliz sömürge döneminden itibaren Yazoo toprakları olarak bilinmekteydi. Bu topraklar 1767'den itibaren Georgia Eyaleti tarafından talep edilmiştir. Devrim Savaşı'nın ardından, yoğun tartışmalara rağmen Georgia'nın bir parçası olarak kaldı.
Mobile ve Yazoo topraklarının etrafındaki bölge hariç, Alabama'nın bugünkü üçte birlik bölümü 1798'de kurulduğunda Mississippi Bölgesi'nin bir parçasıydı. Yazoo toprakları, Yazoo toprak skandalının ardından 1804 yılında bölgeye eklendi. İspanya, 1819 yılında Adams-Onís Antlaşması ile resmen Amerika Birleşik Devletleri'ne devredilene kadar, kıyı ilçeleri haline gelecek olan eski İspanyol Batı Florida toprakları üzerinde hak iddia etmeye devam etti.

Mississippi'nin 10 Aralık 1817'de eyalet olarak kabul edilmesinden önce, bölgenin daha seyrek yerleşimli doğu yarısı ayrılmış ve Alabama Bölgesi olarak adlandırılmıştır. Birleşik Devletler Kongresi 3 Mart 1817'de Alabama Bölgesini oluşturdu. Şimdi terk edilmiş olan St. Stephens, 1817'den 1819'a kadar bölgenin başkenti olarak hizmet verdi.
Alabama 14 Aralık 1819'da 22. eyalet olarak kabul edildi ve Kongre ilk Anayasa Konvansiyonu için Huntsville'i seçti. Delegeler 5 Temmuz - 2 Ağustos 1819 tarihleri arasında yeni eyalet anayasasını hazırlamak üzere bir araya geldi. Huntsville, hükûmet merkezinin Dallas County'deki Cahaba'ya taşındığı 1819'dan 1820'ye kada

Amarillo, ABD'nin Teksas eyaletinin kuzeyinde bulunan, 26 ilçeden oluşan ve bir tava sapına benzediği için isimlendirilen "Teksas Panhandle bölgesi"'nin en büyük şehri olup "Potter İlçesi (county)"'nde bulunmakta Potter İlçesi başkenttir. Amarillo Şehri "Randall İlçesi (county)"'ne de uzanmaktadır.
Dünyada en verimli helyum gaz yatakları bulunduğu için şehrin lakabı "Helyum Şehri" olmuştu. İsmi olan Ammarillo İspanyolca "sarı" anlamına geldiği için ve Teksas'a özel, vahşi yetişen sarı güllere izafeten "Texas'ın Sarı Gulu" lakabını da taşır. ABD'de nükleer atom ve hidrojen bombaları asemble eden ve eski nükleer bombaları söküp işlemez hale getiren Pantex fabrikası Amarillo'nun en büyük işçi istihdam eden kurumu olduğu için "Bomba Şehri" lakabını da taşımaktadır.

Amarillo şehri "Oneida" adı ile Teksas'ın kuzeyindeki ve şekli Tava-sapı'na benzer "Panhandle Bölgesi"'nde "Llano Estacado" adı verilen alt bölgede kurulmuştu. Bu bölgede gayet büyük yüzölçümlü açık arazide hemen hemen vahşi olarak yetiştirilen Büyükbaş hayvan çiftlikleri bulunmakta idi. Bu hayvanlar yetiştirip yakalanıp kuzeye mezbahalara sevk edilmeleri gerekmekte idi. 19. yüzyıl başlarında buralarda yetiştirilen büyük baş hayvanlar önce büyük sürüler halinde nakliye merkezlerine getirilmekte ve oradan trenle sevkedilmekte idiler. Bu sürü halinde büyükbaş hayvanın "Cowboy" adı verilen hayvanat tarım işçileri tarafından trenle nakil merkezlerine getirilmesi ABD'nin Batı kısımları için bir mit haline gelmiş; özel çok popüler olan Batı Amerika "cowboy" edebiyatı gelişmiş ve Hollywood sineması için ozel bir film janrı olarak geliştirilmiştir. 19. yüzyılda "Fort Worth and Denver City Demiryolu Şirketi" tarafından sağlanan demiryolu hatları, büyükbaş toplama ve hayvan taşıma marşandiz hizmetleri dolayısıyla Amarillo büyük bir büyükbaş hayvan sürülerinin getirildiği alım satım merkezi olmuştu.

Amerillo şehri kuzey Teksas'ta bulunan 26 ilçeden oluşan dikdörtgen ve tava sapı coğrafi şekilli "Teksas Panhandle" adı verilen bir bölgenin hemen hemen ortasındadır. Bunun için Amarillo'daki iklim, güney ve kuzey Teksas bölgeleri ve Teksas başkenti olan Austin değil, Oklahoma, New Mexico, Colorado ve Wyoming eyaletlerinin merkezleini iklim şartlarına uymaktadır. Teksas Panhandle bölgesi nispeten ovalıktır ama bu ovalik arazi gayet az su geçiren toprak tabakası ile kaplıdır. Şu geçirmemek niteliği dolayısıyla bu bölgeye yağan yağmurun ya buharlaşıp uçması veya küçük göletler halinde toprak üstünde birikmesi gerekmektedir. Şehrin yüzölçümü 234 km2 olup bunun (1.0 km2)si (%0,5'i) şu yüzeyidir. Amarillo metropoliten bölgesi ise 4 ilçeyi (Armstrong, Carson, Potter, Randall ilcelerini) kapsayan ve ABD'de metropoliten bölgeler sıralamasında 180. gelen bir metropoliten bölge olup tahminen 236.113 kişi nüfusu vardır.
Amarillo'nun 32 km kuzeydoğusunda "Canadian Nehri" bulunmaktadır. Bu Güneybatı Tablelands platosu ekoloji bölgesinin merkezi koridorudur ve Batı Yüksek Ovalar ekoloji bölgesini ikiye böler. Batı Yüksek Ovalar'ın güney kısmı ise "Llano Estacado (Sırıklanmış Ovalar)" adını taşır. Canadian Nehri üzerine büyük bir baraj yapılmış ve bu barajın gölüne "Meredith Gölü" ismi verilmiştir. Meredith Golü suları "Teksas Panhandle" bölgesinin içme ve kullanma suyu ihtiyacının çoğunu karşılamaktadır. Amarillo, 81.000 hektar yüzölçümü olan ve Hartley, Potter, Moore, Hutchinson, Carson, Gray, Wheeler ve Collingsworth ıIçelerinin yeraltında bulunan üretken doğal gaz havzasi olan "Panhandle Havzası" doğal gaz ve petrol üretim bölgesindedir. Bu havzanın Potter İlçesi altında bulunan kısmı ABD'nin en büyük doğal gaz rezervlerini taşımaktadır. Amarillo'un 40 km güneyinde "Palo Duro Kanyonu" adı verilen bir kanyon sistemi bulunmaktadır.
Teksas Panhandle Bolgesi'nde petrol kuyuları açan jeolog ve mühendisler bu bölgede yer altında "Amarillo Dağları" adı verdikleri bir yeraltı dağlar silsilesi bulunduğu bilgisini ortaya çıkartmışlardır. Bu yeraltı dağ silsilesi Oklahoma'daki Arbuckle yeraltı dağ silsilesi ve Arkansas ve Oklaho'daki Onachita yer altı dağ silsilesinin bir devamıdır. Bu yeraltı dağ silsilesinin bazı zirvelerinin 2000 m kadar olduğu da kabul edilmektedir. Bu yeraltı dağ silsilesi üzerindeki en büyük zirvesi kuzeybatı Potter İlçesi'nde bulunan "Alibateler Çakmaktaşı Taşocakları Ulusal Anıtlar" parkı altında 750 m kadar derinlikte olup bu zirvenin yeraltı dağlar silsilesinin en alt katından 3000 metre yükseldiği iddia edilmektedir.
Amarillo ve "Teksas Panhandle" bölgesi iklimi yarı-kurak iklimdir. Koppen iklim sınıflandırılmasına da bu BSk veya BSh olarak ifade edilir. Bu iklim tipi gün içinde gündüz ve gece ısıları arasında büyük fark olması ile; gün be gün de ısı değişikliğinin fazla olması ile; kuzeyden veya kuzeybatıdan soğuk hava kitlesinin büyük hızla sıcak arazilere gelmesi ile; kış sezonunda zaman zaman hızlı ve karlı tipi rüzgarları ile ve düşük nemli sıcak yaz sezonu ile karakterize edilmektedir. Amarillo'da şehrin iklim şartlarının gözlemlenip resmen belgelenmesi ve ileriye tahminler yapılması federal "Ulusal Hava Şartlari Hizmeti" tarafından yapılmaktadır. Bu kurumun gözlemleme yaptığı dönemde Amarillo'da normal ortalama yıllık yağışın 518 mm olduğu gözlemlenmiştir ve bu yağışların çoğunun geç ilkbahar ve yaz aylarında ortaya çıktığı görülmektedir. Gözlemlenen günlük ortalama ısı derecelerinin aylık ortalaması soğuk Ocak ayında 2.8 °C olurken sıcak yaz ayı olan Temmuz'da 25.7 °C olur. Amarillo'da yıl boyunca hava hep güneşli olmaktadır ve yıllık sıcak güneşli günlerde yaklaşık 33300 saat güneş gözlemlendiği belgelenmiştir.

Amarillo'nun nüfusu (2010 Nüfus Sayımı itibarıyla) 190.695 kişi idi. Bu nüfustan 105.486 kişi "Potter İlçesi ve 85.209 kişi ise "Randall İlçesi"'nde yaşamaktaydı. "Amarillo Metropoliten Bölgesi" ise dört ilçeye yayılmıştır ve tahmini nüfus 236.113 kişidir.

Amarillo'da şehiriçi halk yolcu taşıma servisi 1925'ten itibaren bulunmaktadır. Bu hizmet 1966'ya kadar özel sektör tarafından verilmekteydi. 1966'dan itibaren yerel şehir kamu idaresi altında "ACT - Amerilllo Şehri Transit" kurumu tarafından yapılmaktadır. ACT sabit hatlar üzerinde belirli bir tarifeye göre servis yapan otobüs hatları sağlamaktadır. Bunun yanında ACT şehir içinde engelli kişiler için talep üzerine servis veren otobüslerle de "paranormal" hizmet vermektedir. Sabit hatlar hizmetler toplamı yaklaşık 350.000 yolcu/yıl olarak hesaplanmıştır. "Paranormal" otobüs hizmeti ise 30.000 paranormal yolcu/yıl olarak tahmin edilmektedir. Fakat iki tür ACT otobüs servisi için de yolcu talebi düşme eğilimi gösterdiği anlaşılmıştır. Bu düşme eğilimine rağmen ACT bu trendi değiştirmek için (örneğin yeni hatlar, guzergah değişiklikleri, otobüsten başka türlü metro, tramvay vb transit sistemlerini geliştirmek gibi) kamu yolcu taşımacılığı için hiçbir çaba göstermemektedir.
Amarillo'ya yolcu trenleri işlememektedir. Fort Worth - Denver arasında günlük yolcu treni sefer yapan "Caprock Chief" adlı trenin Amarillo'da bir yeni istasyonda durup yolcu inip bindirmesi için planlar yapılmış ama bu planlar gerçeğe çıkmamıştır. Amarillo ve içinden geçen demir yolları hatları yük taşımacılığı için gayet önemli rol oynamaktadır. Fort Worth merkezli "BSNF Demniryolu Şirketi"'nin şehir ve etrafında gayet ağır günlük trafik yükü çeken yük taşıma kompleksi bulunmaktadır. Bu kompleksin günlük yaklaşık 100-100 tren yükü çeşitli modlarda taşınan ve genel eşya maraşandızı naklettiği belgelidir. Amarillo şehrine ve bu şehirden büyük demiryolu nakliyatı yapılmaktadır. Ayrıca bu Amarillo demiryolu kompleksinden transit olarak geçen yük demiryolu trafiğinin büyük bir kısmı oluşturan kömür ve zahire nakliyesidir.
Amarillo ABD'nin şu önemli ana karayollar ve otoyollar şebekesi içinde bir büyük kavşak merkezdir:

Interstate 40: Doğu yönü - Albuquerque, New Mexico. Batı yönü - Oklahoma City, Oklahoma
Interstate 27: Kuzey yönü - Lubbock, Teksas (1980'de tamamlanmıştır)
U.S. Highway 60: Batı-h=güneybatı yönü - Pampa, Texas
Ü.S. Highway 287:Güney yönü - Boise City, Oklahoma
Amarillo birçok Amerikan halk ve pop şarkıcısı tarafından anılan Route 668 yolu güzergahında idi.
Amarillo'nun merkezi ticaret ve iş merkezi için havayolu yolcu ulaşım ve yük nakliyatı taşımak için merkeze 16 km uzaklıkta İ-40 otoyolunun kuzeyinde, "Rick Husband Amarillo Enternasyonal Havaalanı" bulunmaktadır. Bu havaalanı eski bir hava gücü uçak üssünden dönüştürülmüştür. Bu hava alanından önemli ABD uçak yolcu taşıma şirketleri Dullas, Houston, Denver ve Las Vegas havaalanlarına sık tarifeli direkt uçuşlar yapmaktadırlar. Bu havaalanı yanında Amarillo'ya hizmet veren ve Randall İlçesi'de bulunan "Tradewind Havalanı" ve "Buffalo Havaalanı" adlarını taşıyan, iki ayrı havaalanı da bulunmaktadır.

Amarillo 11 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Sehri resmi sitesi]
DMOZ Open Directory Projesi "Amarillo" maddesi
Visit Amarillo -Amerillo Turizm Ziyaretçi kılavuzu
Amarillo Ticaret Odasi 5 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amarillo Konvansiyon ve Misafirler Burosul 23 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amarillo İktisadi Gelişme Korporasyonu 15 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amarillo'da trafik kontrol kameralari
Amerillo Halk Kütüphesi'ndeki foto koleksiyonu ve arsivi21 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amazon Prime, kullanıcılara normal Amazon müşterilerinde bulunmayan veya ücretli olarak sunulan ek hizmetlere erişim sağlayan Amazon'un ücretli bir abonelik programıdır. Hizmetleri arasında aynı, bir veya iki günde teslimat, müzik ve video akışı bulunur. 6 Ağustos 2025'te Amazon, Prime'ın dünya çapında yaklaşık 205 milyon abonesi olduğunu açıkladı. Eylül 2020 itibarıyla Türkiye'de kullanımı açılmıştır.

Amazon, 2005 yılında Amazon Prime'ı, yıllık 79 Amerikan doları (2019'da 103 ABD dolarına eşdeğer) ve indirimli bir günlük kargo ücretleri karşılığında tüm uygun satın alımlarda iki günlük ücretsiz kargo sunan bir üyelik hizmeti olarak duyurdu. Amazon, programı 2007'de Almanya, Japonya ve Birleşik Krallık'ta başlattı; 2008'de Fransa'da ("Amazon Premium") olarak, İtalya'da 2011'de, Kanada'da 2013'te, Temmuz 2016'da Hindistan'da, Mart 2017'de Meksika'da kullanıma sundu. Ocak 2020 itibarıyla Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya-Pasifik'teki 17 ülkede de Prime hizmeti bulunmaktadır. 15 Eylül 2020 tarihinde de Türkiye'de kullanıma açılmıştır.

Avustralya, Kanada, Almanya, İtalya, Birleşik Krallık, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Amazon Prime üyelikleri, seçili filmlerin ve TV programlarının hiçbir ek ücret ödemeden anında akışı olan Amazon Video hizmetini de kapsar. Kasım 2011'de, Prime üyelerinin Kindle Sahiplerinin Ödünç Verme Kütüphanesine erişimine açıldığı açıklandı, bu da kullanıcıların ayda bir belirli popüler Kindle e-kitaplarını ödünç almalarına olanak tanımaktadır. Ayrıca .edu veya .ac.uk gibi akademik uzantılara sahip e-posta adresi olan kişiler (genellikle öğrenciler), Prime üyeliğinde indirimler dahil olmak üzere Prime Student ayrıcalıklarından yararlanabilirler.
Mart 2014'te Amazon, Amazon Prime için yıllık ABD üyelik ücretini 79 dolardan 99 dolara çıkardı. Bu değişiklikten kısa bir süre sonra Amazon, sınırsız ve reklamsız müzik akışı hizmeti sağlayan Prime Music'i duyurdu. Kasım 2014'te Prime Photos'u ekledi ve kullanıcıların Amazon Drive'ına fotoğraf olarak kabul edilen dosyalar için sınırsız depolama alanı tanımlandı. Amazon, Mayıs 2015'te Amerika Birleşik Devletleri'nin 14 metropol bölgesinde Prime üyelerine ücretsiz aynı gün teslimat sunmaya başladı.
Nisan 2015'te Amazon, Almanya'nın Münih bölgesinde bulunan Audi marka otomobil sahiplerinin bagajlarına doğrudan siparişi teslim etmek için Audi ve DHL ile bir deneme ortaklığı başlattı.
Aralık 2015'te on milyonlarca kişinin Amazon Prime üyesi olduğunu açıklandı. Aynı ay içinde Amazon, Amazon Prime abonelerine ek akışlı video hizmetleri sağlayan bir abonelik hizmeti olan Akış Ortakları Programının oluşturulduğunu duyurdu. Programa dahil olan yayın sağlayıcıları arasında Showtime, Starz gibi kanallar da vardır.

Tüketici Zekası Araştırma Ortakları tarafından hazırlanan bir rapora göre, Ocak 2016'da Amazon Prime 54 milyon üyeye ulaştı. Ocak 2016'daki birkaç rapor, o sırada ABD'deki tüm hanelerin neredeyse yarısının Amazon Prime üyesi olduğunu belirtti. Eylül 2016'da Amazon'un yan kuruluşu olan Twitch, aylık video oyunları ve eklenti içerik teklifleri ve ayda bir kullanıcı kanalına ücretsiz abonelik satın alma olanağı dahil olmak üzere Amazon Prime aboneliği (Twitch Prime) olan kullanıcılara sunulan özellikleri duyurdu. Amazon daha sonra, oyun içi ganimetleri abonelerine ödül olarak sunan farklı oyun geliştiricileriyle ortaklık kurdu. Ganimet ödüllerine dahil olan oyunlar arasında Apex Legends, Legends of Runeterra, FIFA Ultimate Team, Teamfight Tactics, Mobile Legends: Bang Bang, Doom Eternal gibi oyunlar bulunmaktaydı.
Haziran 2017'de müşterilerin kıyafetlerini ödemeden önce denemelerine olanak tanıyan bir hizmet olan Prime Wardrobe duyuruldu. aynı yıl içinde LG, Motorola ve Nokia gibi şirketlerin kilit ekranında Amazon reklamlarını görüntüleyen bazı akıllı telefonlarını indirimli olarak sunan Prime Exclusive Phone programı duyuruldu.
Haziran 2019'da Amazon, Amazon Prime ile bir günlük teslimatını genişletti ve Prime Free One Day'in ABD üyelerine minimum satın alma olmaksızın 10 milyondan fazla üründe sunulduğunu belirtti.
Amazon, 3 Mart 2020'de aynı gün teslimat sürelerini kısaltmak için Dallas, Orlando, Philadelphia ve Phoenix dahil olmak üzere belirli ABD şehirlerinde "mini sipariş karşılama merkezleri" kurduğunu duyurdu. Aynı ayın ilerleyen günlerinde, COVID-19 pandemisi sırasında, Amazon'un istisnai talebi karşılamaya çabalaması ve duyurması nedeniyle, çeşitli stokta bulunan ürünlerin Prime ekspres teslimat tarihleri ABD'de normal 1-2 gün yerine bir aya kadar gecikmelere ulaştı.

Prime Music, Spotify, Apple Music, YouTube Music ve diğerlerine benzer bir müzik akışı hizmetidir. Şarkılarının çoğunun bir kütüphanesine Amazon Prime üyelerine erişim sağlar.

Prime Video hizmeti, 7 Eylül 2006'da Amerika Birleşik Devletleri'nde Amazon Unbox olarak tanıtıldı. 4 Eylül 2008'de adı Amazon Video on Demand olarak değiştirildi. Unbox adı, Ağustos 2014 itibarıyla artık satın alınan anlık videoları indirmek için kullanılamayan yerel programı ifade etmektedir. 22 Şubat 2011'de hizmet, Amazon Instant Video olarak yeniden adlandırıldı.

Ekim 2016'dan itibaren ABD'deki Prime üyeleri, Prime Reading aracılığıyla Kindle e-kitap setine erişebildiler. Servis aracılığıyla bazı dergiler ve seyahat rehberleri de okunabilmektedir. Prime Reading, tümü mevcut olmaya devam eden Kindle Owners Lending Library, Kindle Unlimited ve Kindle First ile ilgili değildir.

Nisan 2014'te Amazon, bozulmayan bakkal ürünlerini sabit bir ücret karşılığında teslimat için tek bir kutuda göndermek için bir hizmet başlattı. Hizmet Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Almanya, Avusturya, Hindistan, Japonya, İtalya, İspanya ve Fransa'da mevcuttur.
Amazon Prime üyeleri 6 dolara evlerine bir kutu "kiler" getirebilir. İnsanlar alışveriş yaparken Amazon, her bir ürünün kapladığı alanı ölçerek, iade ve sevkiyat öncesinde ihtiyaç duyulan kutu sayısını değerlendirebiliyor.

Amazon, Aralık 2014'te Manhattan ve New York'un bazı bölgelerinde bulunan Prime üyelerine bir avantaj olarak ürünleri 7.99 $'lık bir ücret karşılığında bir saat içinde veya ek ücret olmadan iki saat içinde siparişlerini teslim etme özelliğini duyurdu. 2014 itibarıyla, bu teslimat hizmeti ile günlük 25.000 temel ürün mevcuttu. Şubat 2015'te hizmet tüm Manhattan'ı kapsayacak şekilde genişletildi. 2016 ortalarında, Amerika Birleşik Devletleri'nde Chicago, Miami, Baltimore, Seattle, Dallas, Atlanta, Austin, Nashville, Portland, San Antonio ve Tampa'nın bazı kısımlarını içerecek şekilde hizmet ağı genişletildi. ABD dışında, Birleşik Krallık, İtalya, Almanya, Fransa, İspanya, Japonya, ve Singapur'da da bu hizmet mevcuttur. Amazon, Prime Now'ın isteğe bağlı ihtiyaçlarını karşılamak için, bağımsız yüklenicilerin teslimat hizmetleri sağlaması için bir platform olan Amazon Flex'i piyasaya sürdü.

Amazon, Ekim 2017'de Prime üyelerine, tek seferlik bir kod kullanarak giriş hakkı kazanan Amazon Flex yüklenicilerinden ev içi teslimat alma seçeneği ekledi. Amazon Key hizmeti, Nisan 2018'de Amerika Birleşik Devletleri'nin 37 metropol bölgesinde ikamet eden müşterilere sunuldu.
Müşterilere paketin teslim edilmesi için dört saatlik bir zaman aralığı verilir. Kurye kapıyı açtığında, Cloud Cam kapı kilitlenene kadar müşterinin akıllı telefonuna gönderilen bir video kaydeder. Hizmete katılanlar, kapıyı kilitlemek ve açmak, kamerayı izlemek ve sanal anahtarlar vermek için iOS ve Android için Amazon Key tamamlayıcı uygulamasını da kullanabilir.
Hizmetin başlatılmasından bir ay sonra, bir güvenlik uzmanı, güncellendiğinden beri sistemde kamerayı donduran ve görüntü aktarımını durduran bir hata buldu.

Amazon Key In-Car, OnStar (2015 ve sonrası) veya Volvo on Call sahibi kişilerin paketleri araçlarının bagajında teslim almalarına olanak tanıyan bir hizmettir. Hizmet, Amazon Key'in Evde teslimatı ile aynı alanlarda mevcuttur ancak ek donanım gerektirmez. Müşterilere dört saatlik bir teslimat aralığı sunulur. Bu süre zarfında, araçları halka açık bir alanda bulunmalıdır.

Amazon, CES 2019'da Chamberlain Group ile bir ortaklığını duyurdu ve Key hizmetinin bir parçası olarak paketlerin myQ özellikli açıcılarla müşterilerin garajlarına yerleştirilmesine izin verdi.

60 Minutes, 1 Aralık 2013'te Amazon Prime Air'ın birkaç yıl daha geliştirme aşamasında olması beklenen gelecekteki olası bir teslimat hizmeti olduğunu duyurdu. Kavramsal olarak süreç, yerel Amazon Yetkilendirme Merkezlerinden kısa mesafeler (10–20 km) uçarak 30 dakika içinde küçük paketleri (beş pound'un altında) teslim etmek için dronları kullanacaktı. Ancak proje Amerika Birleşik Devletleri'nde, Federal Havacılık İdaresinin insansız hava araçlarının ticari kullanımını onaylamasını gerektirecek.
Temmuz 2014'te, şirketin, saatte 80 km uçabilen ve 5 kiloluk paketleri taşıyabilen 8. ve 9. İHA prototiplerini geliştirdiği ve bunları test etmek için FAA'ya başvurduğu ortaya çıktı.
Şirketin güvenine rağmen, Mart 2020 itibarıyla proje henüz yayında değil ve Amazon, ABD ve Birleşik Krallık hükûmetlerinden hem patent hem de lojistik anlaşmaları bekliyor.

Amazon, Twitch Prime'ı Amazon Prime Gaming olarak yeniden adlandırdı. Artık Amazon Prime veya Prime Video aboneleri de ek ücret ödemeden Twitch Prime'a (şimdi Prime Gaming) sahip olabilmektedir. Prime Gaming, 30 günlük ücretsiz deneme sürümünün ardından aylık ücretli abonelik sistemi ile kullanıcılarına oyun içi ücretsiz içerikler ve ganimetler, indirilebilir bedava oyunlar ve Twitch platformunda favori yayıncılarınıza ücretsiz abone olabilmeniz için olanak sağlar. Bunun yanı sıra kullanıcılar Amazon Prime'da bulunan diğer tüm hizmetlere de erişim sağlar. Bunlara örnek olarak Amazon'dan yapılan alışverişlerde sınırsız ücretsiz teslimat olanağı mevcuttur.

15 Temmuz 2015'te, web sitesinin 20. yıl dönümü şerefine Amazon ilk olarak Prime Day'i (Prime Günü) düzenledi. Etkinlik, Amazon Prime abonelerine özel olarak sunulan çok sayıda satış ve promosyon içeriyor ve Amazon, ilk sürümün "Kara Cuma'dan daha fazla fırsat" içereceğini duyurdu. Açılıştaki P

ABD Virjin Adaları, Karayip Denizinde bulunan ABD'ye bağlı adalar topluluğudur.

Adalara ilk yerleşenlerin Aravak Yerlileri olduğu sanılır. Kristof Kolomb 1493'te Saint Croix'ya ayak bastığında adada savaşçı Karipler yaşıyordu. Kariplerin adada geniş çiftlikleri ve yerleşmeleri vardı. Kolomb adalara, Azize Ursula ve 11 bin şehit bakirenin onuruna Santa Ursula y las Once Mil Virgines adını verdi. 1555'te bir İspanyol keşif birliği Karipleri yenilgiye uğratarak adaları İspanya'ya bağladı. 1625'e gelindiğinde Saint Croix Adasında İngiliz ve Fransız göçmenler çiftçilik yapıyorlardı; ada ayrıca korsanların barınağı durumuna gelmişti. 1650'de İspanyollar İngiliz göçmenleri adalardan çıkardılarsa da adalar aynı yıl Fransız denetimine girdi. 1653'te Saint Croix adası Malta Şövalyeleri'ne miras kaldı; onlar da adayı Compagnie française des Indes occidentales'e sattılar.

Tortola'yı yurt edinen Felemenkli korsanlar 1666'da İngilizler tarafından kovuldu. Bu arada Saint Thomas ve Saint John adalarını ele geçirerek plantasyonlar kuran Danimarkalılar, önce mahkûmları, 1673'ten sonra da Afrikalı köleleri çalıştırarak şekerkamışı yetiştirmeye başladılar. Afrika'dan köle alımı, Avrupa'ya gönderilen rom ile melas ve adalara gelen Avrupa malları ticaretin gelişmesini sağladı. Zamanla Saint Thomas, Antiller'de önemli bir köle pazarı durumuna geldi. 1733'te Saint Croix'yi satın alan Danimarkalılar adayı önemli bir şekerkamışı üretim merkezi durumuna dönüştürdüler. Şeker sanayisinin gerilemeye başladığı 19. yüzyıl başlarında kölelerin çıkardığı iki ayaklanma plantasyon ekonomisini sarstı. Adalarda kölelik 1848'de kaldırıldı. ABD'nin adaları satın almak için başlattığı girişimler sonunda, 1917'de 25 milyon ABD Doları'na anlaşma sağlandı. 1917 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin 25 milyon dolar karşılığında Danimarka'dan satın aldığı Saint John, Saint Croix ve Saint Thomas adaları sonradan ABD Virjin Adaları olarak anılmaya başlandı.

Başlangıçta, ABD Deniz Kuvvetleri'nin yönettiği adalar 1931'de İçişleri Bakanlığı'na devredildi ve başkanca atanan sivil bir vali görevlendirildi. 1927'de ada halkına Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığı tanındı. 1945'te turizmin gelişmesiyle adaların önemi arttı. 1970'te halk tarafından seçilen ilk vali göreve başladı. 1976'da ABD Kongresi ile başkanın onayından geçme koşuluyla adalara bir anayasa hazırlama hakkı tanındı. 1978'de tamamlanan anayasa 1979 ve 1981'de yapılan iki halk oylamasında da reddedildi.

ABD Virjin Adaları, Britanya Virjin Adaları'yla birlikte, Porto Riko'nun orta kesimini kaplayan fay kütlesi yapılı sıradağların bir uzantısını ve Büyük Antiller'in bir parçasını oluşturur. Kıvrımlı tortul kayaçlar, başkalaşım kayaçları ve korkayaçlardan oluşan adaların kıta sahanlığından yüksekliği St. Thomas'taki Crown Dağında 474 m, St. John'daki Bordeaux Dağında 392 m, St. Croix'daki Eagle Dağında ise 355 m'yi bulur. St. Thomas ve St. John adaları çok engebelidir.St. Croix'nın kuzeyinde dağlar, güneyinde ise yer yer düzleşen hafif dalgalı geniş bir ova yer alır.Bütün adaların çevresinde mercan resifler bulunur. St. Croix'yi kuzeydeki adalardan ayıran Anegada Boğazının derinliği 4,572 m'yi bulur. Adaların iklimi yumuşak ve ılımandır. St.Thomas'ta ortalama gündüz sıcaklığı ocakta 28 °C, temmuzda 31 °C'dir. Kuzeydoğudan esen alizeler yıl boyunca iklimi yumuşatıcı bir rol oynar. Geceleri sıcaklık, 6 °C'ye kadar düşer. Bağıl nem oranı tropik ölçülere göre düşüktür. Tarım alanı açmak için tahrip edilen tropik ormanlar günümüzde ancak St. Thomas Adasının bir iki yerinde kalmıştır.

Nüfusun % 76.19'unu siyahlar, % 13.09'unu beyazlar (çoğunlukla Porto Rikolu) oluşturur. Nüfus, 106,405 kişidir (2010 verileri). Nüfus artış oranı, -0.12 (2006 verileri). Mülteci oranı, -8.73 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini). Bebek ölüm oranı, 7.86 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini). Ortalama hayat süresi, 79.05 yıl; erkeklerde, 75.24 yıl; kadınlarda; 83.09 yıl (2006 verileri). Ortalama çocuk sayısı, 2.17 çocuk/1 kadın (2006 tahmini). Uyrukluk sıfatı, Virjin Adalı. Nüfusun etnik dağılımı, zenciler %80, beyazlar %15, diğer %5. Din, Baptist %42, Roma Katolikleri %34, Episcopalian %17, diğer %7. Diller, İngilizce (resmi), İspanyolca ve Creole.

ABD Virjin Adaları turizme ve imalat sektörüne dayanan bir ekonomik yapıya sahiptir. Yılda ortalama 2 milyon turist çeken adalardaki diğer ekonomik faaliyetler imalat sektöründedir ve ihracata yöneliktir. Petrol arıtma, tekstil, saat montajı, kimyasal madde ve ilaç sanayisi gelişmiştir. Dünya'nın en büyük petrol rafinerilerinden bir olan Hovensa St. Croix'dadır. Tarım üretimi kısıtlıdır ve çoğu ürün ithal edilmektedir.

Amerikan Samoası (Samoaca: Amerika Sāmoa veya Sāmoa Amelika; İngilizce: ), Güney Pasifik Okyanusu kesiminde konuşlanmış bir ada ülkesidir. En büyük ve gelişmiş adası Tutuila adasıdır. Amerika Birleşik Devletleri'ne ait bir bölgedir.

Arkeolojik bulgulara göre bugün Amerikan Samoası olarak bilinen adalara ilk kez 2500 yıl önce Polinezyalıların yerleştiği sanılmaktadır. Avrupalılar burayı keşfetmeden önce Tutuila, Upolu Adasına (bugün Batı Samoa'nın bir parçasıdır) bağlı bir bölgeydi; Manua Adaları güçlü Yerli şefler tarafından yönetiliyordu. 1722'de Hollandalı denizci Jacop Roggeveen, Manua Adalarını keşfetti ve burada yaşayanlarla ilişki kurdu. 1768 ve 1787'de adalara ulaşan Fransız keşif heyetinden 11 kişi öldürüldü. Daha sonraki 40 yıl boyunca Avrupalı kaşifler adalardan uzak durduklarından, buraları kaçak denizciler ve suçlular için bir sığınak oldu. Londra Misyoner Derneği'ne bağlı ilk misyonerler 1830'larda bu adalara ulaştılar. Misyonerlerin etkisi arttıkça Tatuila'ya ve Manua Adalarına gelen Hristiyan misyonerlerin sayısı da çoğaldı.
ABD, Ocak 1872'de Pago Pago'da bir deniz üssü kurma hakkını elde etmek için Samoa Krallığı ile bir antlaşma imzaladı. 1889'da ABD, Birleşik Krallık ve Almanya, Samoa'nın tarafsız kalması konusunda aralarında anlaşmaya vardılar ve adalar bu üç devletin koruması altına girdi. 1899'da yapılan bir toplantıda 171° batı boylamının doğusunda kalan adalarda ABD'nin, batısında ise Almanya'nın çıkar üstünlüğü kabul edildi. Dönemde Amerika tarafından atanmış Benjamin Franklin Tilley gibi valiler yönetimi elinde tuttular. Yerel şeflerin senetleriyle doğudaki adalar 1904'te ABD'ye bırakıldıysa da, ABD Kongresi 1929'a değin adaları kabul etmedi. (Swains Adası 1925'te Birleşik Krallık tarafından ABD'ye bağışlandı). 1951'e değin ABD donanmasının yönetimi altında olan bu adalar, bu tarihten sonra ABD İçişleri Bakanlığı'na bağlandı. 1960'ta ada halkının oluşturduğu bir kurucu meclis bu toprakların ilk temel yasasını onayladı. 1978'de de Amerikan Samoası'nın seçimle işbaşına gelen ilk valisi görevine başladı.

Amerikan Samoası'nın yönetim yapısı (yürütme, yasama ve yargı organları) ABD'ninkine çok benzer. Yönetimin başında, seçimle gelen bir vali bulunur. 1977'ye değin vali ABD İçişleri Bakanlığı tarafından atanırdı. Yasama organı (fono) bir Senato ve bir Temsilciler Meclisinden oluşur. Senato, 15 ilden dört yıl için ve Samoa geleneklerine göre seçilen toplam 18 üyeden kuruludur. Temsilciler Meclisinde ise seçimle gelen 21 üye yer alır. Swains Adası temsilcisinin oy hakkı yoktur. Amerikan Samoası 16 il ve köyden oluşmaktadır.

Toplam arazinin üçte ikisinden fazlasını kaplayan Tutuila, Amerikan Samoası'nın en büyük adasıdır. Adalar grubunun batı ucunda, Batı Samoa Adalarına bağlı Upolu'ya 33 km kadar uzaktır. Tutuila'nın 97 km doğusundaki Manua Adaları ikinci büyük toprak parçasını oluşturur; Tau, bu grubun içindeki üç adanın en büyüğüdür. Öbür adalar oldukça küçüktür; Aanuu, Tutuila'nın güneydoğu ucunun açıklarında yer alır. Issız olan Rose adası bir atoldür ve Tutuila'nın yaklaşık 400 km doğusundadır; bir başka atol olan ve Tutuila'nın 450 km kuzeybatısında bulunan Swains ise özel mülktür.
Swains ve Rose'un dışında kalan adalar sönmüş yanardağ kalıntılarından oluşmuştur. Tutuila ve Manua adalarını iç kesimlerindeki sıradağlar bölgeye egemen bir konumdadır. Tutuila'nın en yüksek noktası Matafao Dağı (653 m) olmakla birlikte, genellikle bulutlarla kaplı olduğu için Yağmur Yağdıran adıyla bilinen Pioa Dağı (563 m) daha ünlüdür. Koni biçimli bir ada oolan Tan'da, bölgenin en yüksek doruğu olan Lata Dağı (950 m) bulunur. Olosega ve Ofu adalarının en yüksek noktaları, sırasıyla, 938 m ve 484 m'ye ulaşır; alçak bir ada olan Swains'in deniz düzeyinden yüksekliği ise yalnızca 6 m kadardır.
Adaların, özellikle de Tutuila'nın açıklarında mercan resifleri bulunur; bunların bazı lagünlerin ağzını kapatan engeller oluşturur. Kıyı ovaları sıradağlar ve mercan resifleri nedeniyle yer yer daralmıştır. Akarsuların çoğu denize yakın yerlere göre dağlık bölgelerde daha çok su taşır ve genellikle okyanusa varmadan gözenekli bazalt kayaçlarına sızar.
Alize rüzgarları ve çok sık yağan yağmurlar bölgenin tropik iklimini yumuşatır. Pago Pago, çoğunluğu kasım ve mart ayları arasında olmak üzere yılda ortalama 3.000 mm yağış alır. Ortalama sıcaklık 20 ile 32 °C arasında değişir; nem oranı her zaman yüksektir.
Arazinin yüzde 70'i yüksek eğrelti otları ile Hindistan cevizi, ekmekağacı, vidaağacı ve Barringtonia asiatica gibi ağaçlarla kaplıdır. Hayvan varlığı Polinezya faresi, meyve yarasası ve az sayıda yabani domuzdan oluşur. Otuzdan fazla kuş türü saptanmıştır; bunlar arasında papağan, kumru, yabani ördek ve Samoa'ya özgü dişli güvercin de bulunur.

Amerikan Samoası'nın nüfusu oldukça türdeştir, nüfusun büyük çoğunluğunu Samoalılar ve yarı Samoalı melezler oluşturur. Samoalılar Hawaii, Tahiti, Tonga ve Yeni Zelanda'nın yerli halklarıyla akraba olan bir Polinezya halkıdır. Samoa dili ise Malezya-Polinezya dil ailesine bağlıdır. Amerikan Samoası halkının çoğu İngilizce konuşur. Nüfusun yarısından çoğu Kongregasyon Kilisesi'ne bağlıdır. Geri kalanlar da genellikle Katolik ya da Metodist kiliselerin üyesidir.
Toplam nüfusun yaklaşık yüzde 95'i Tutuila Adasında yaşar. Tutuila Adasının yarısından fazlası da adanın doğu kesimine yerleşmiştir; en büyük yerleşim merkezi olan Pago Pago'da buradadır. Geri kalan nüfusun hemen hepsi Manua Adalarındadır; Swains Adasının nüfusu ise çok azdır.
Amerikan Samoası'nın 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yavaşlayan doğum oranı 2004 itibarıyla 24.46/1000'e gerilemiştir. Adalar, özellikle Batı Samoa, Hawaii ve ABD'ye yönelik büyük göçler vermektedir.

Amerikan Samoası'nın ekonomik temelini balıkçılık sanayisi oluşturur. Gayri Safi Millî Hasılası (2007) 537 milyon dolar olan Amerikan Samoası, kişi başına düşen 8,000 $'lık millî geliriyle Pasifik Adaları içinde en yüksek gelire sahip olanlardan biridir. Tarımsal üretim çoğunlukla iç tüketime yöneliktir. Çoğu besin maddesi ithal edilmektedir. Başkent Pago Pago önemli bir turizm merkezidir. Ülkenin tek uluslararası havaalanı Tutuila'dadır.

Amerikan Futbolu ve güreş dallarında dünyaca ün kazanmış pek çok Amerikan Samoalı vardır. Köpek dövüşleri de ülkede yasal durumdadır. Amerikan Samoası millî futbol takımı 2002 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Avustralya'ya 31-0 yenilerek futbol tarihindeki en farklı yenilgi rekorunu kırmıştır.

Annapolis, ABD'nin doğusunda Maryland eyâletinin başkenti ve Anne Arundel County (İlçe) merkez şehri olan bir şehirdir. Annapolis'in şehir sınırları içindeki (2012 tahmini ile) nüfusu 38.620 kişidir. Annapolis "Severn Nehri"nin ağzında Chesapeake Körfezi kenarında konumlanmıştır. Şehir Baltimore'un 42 km güneyinde; Washington DC'nin 47 km doğusundadır. Annapolis "Baltimore-Washington Metropoliten Bölgesi" içindedir. ABD'nin kuruluşunun ilk yıllarından 1783-1784'te Annapolis ABD'nin geçici olarak başşehri olmuştur. Şehirde 1845'te kurulan  ABD Deniz Harp Okulu bulunmaktadır. Annapolis'te çok değişik bir üniversite müfredat programı ve sömester veya yıl sonu imtihanları olmayan, "Önemli Batı Medeniyeti Kitapları" incelenmesinden oluşan bir yüksek eğitim sistemi uygulayan St John Koleji bulunmaktadır.

Annapolis'in resmen 7 tane kardeş şehri vardır:

Annapolis Şehri resmi websitesi 21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Annapolis " maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Annapolis " maddesi 21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Annapolis and Anne Arundel County Konferanslar ve  Ziyaretçiler Bürosu Turistik rehberi 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Apple Inc. ya da eski adıyla Apple Computer Inc., merkezi Cupertino'da bulunmakta olan; tüketici elektroniği, bilgisayar yazılımı ve kişisel bilgisayar tasarlayan, geliştiren ve satan Amerikan çok uluslu şirket. Şirket 1 Nisan 1976 tarihinde kurulmuş ve 3 Ocak 1977'de Apple Computer, Inc. adıyla anonim şirket haline gelmiştir. İsminde yer alan "Computer" (Bilgisayar) kelimesi 9 Ocak 2007'de iPhone tanıtımıyla birlikte tüketici elektroniğine yönelimlerini Atilla Yeşilbaş tarafından tasarlanmaya başladı yansıtması amacıyla kaldırılmıştır. En bilinen donanım ürünleri Mac serisi bilgisayarlar, AirPods serisi kulaklıklar, HomePod serisi hoparlörler, iPhone akıllı telefon, iPad tablet bilgisayar ve Apple Watch adlı akıllı saattir. Yazılımları arasında ise macOS, WatchOS, İpadOS ve iOS işletim sistemleri, Apple TV isimli film programı, Apple Music isimli müzik dinleme programı, Safari internet tarayıcısı ile Apple Creator Studio yer almaktadır.
Apple'ın App Store'un yanı sıra ürün satın alınabilecek Apple Store, Fitness +, Apple TV, Apple Creator Studio, Apple Music, iCloud + vb. ürünleri olmuştur. Borsa değeri açısından Apple 2012'nin Eylül ayından itibaren Dünyanın en değerli şirketi olmuştur. 29 Eylül 2012 tarihi itibarıyla şirkette dünya çapında 72.800 devamlı tam zamanlı çalışan işçi ile 3,300 geçici tam zamanlı işçi çalışmaktadır. 2015'in Nisan ayından itibaren dünya çapındaki yıllık geliri toplamda 130,28 milyar dolardır. 2013 yılının Mayıs ayında Apple geçen yıla göre 11 numara yükselerek Fortune 500 listesinde 6. sırayla ilk kez ilk onda yer almıştır.
Ancak 2026 verilerine göre Apple, $3,770,000,000,000 değerle, dünyanın en pahalı şirketi konumunda bulunur.

Apple, 1 Nisan 1976 tarihinde Steve Jobs, Steve Wozniak ve Ronald Wayne tarafından Apple I kişisel bilgisayar kitini satmak amacıyla kuruldu. Wozniak kitleri kendisi üretti ve Apple I ilk kez Homebrew Computer Club'da görücüye çıktı. Apple I; günümüzde kişisel bilgisayar olarak kabul edilen cihazlardan daha basit şekilde anakart (CPU, RAM ve basit metin tabanlı ekran çipi ile birlikte) olarak satılmaktaydı. 1976 yılının Temmuz ayında 666.66 dolar (2013 yılına göre 2,690 dolar) fiyat etiketiyle Apple I satışa sunuldu.
Apple, 3 Ocak 1977'de Jobs ve Wozniak'a hisselerini 800 dolara sattığı için Wayne olmadan şirketleşti. Şirketleşme sürecinde temel iş deneyimini ve 250.000 dolar ile sermayeyi Mike Markkula sağladı.
Apple II, 16 Nisan 1977'de West Coast Computer Faire'de (West Coast Computer Faire) tanıtıldı. Karakter hücre tabanlı renkli grafikleri ve açık mimarisi ile rakipleri TRS-80 ve Commodore PET'den farklı özelliklere sahipti. İlk modellerde depolama birimi olarak kullanılan kaset bantlar 5 1/4 inch disket sürücüsü olan Disk II'nun tanıtımı ile birlikte kullanımdan kalktı.
Apple II, VisiCalc hesap tablosu programı ile iş dünyasının ilk "killer app"'inin masaüstü platformu olmuştur. VisiCalc, Apple II için bir iş pazarı yarattı ve ofise uyumlu olduğundan ev kullanıcılarına bilgisayar satın alma konusunda fazladan bir sebep verdi. Apple, VisiCalc'dan önce Commodore ve Tandy'nin ardından üçüncü sırada yer almaktaydı.
1970'li yılların sonlarına doğru Apple, bilgisayar tasarımı ve üretim hattı konularında elemana sahipti. 1980 yılının Mayıs ayında IBM ve Microsoft ile rekabet etmek amacıyla Apple III tanıtıldı.
Jobs ve Jef Raskin'in de içinde bulunduğu bir grup Apple çalışanı 1979 yılının Aralık ayında Xerox Alto'yu görmek amacıyla Xerox PARC'ı ziyaret etti. Xerox, Apple mühendislerine halka arz öncesi 10 dolarlık fiyattan 100,000 hisse karşılığında üç gün boyunca tüm PARC tesislerine giriş izni verdi. Jobs, gelecekteki bilgisayarların tümünde grafiksel kullanıcı arayüzü (GUI) kullanılacağının farkına vardı ve Apple Lisa için GUI geliştirilmeye başlandı.
12 Aralık 1980'de Apple, 1956 yılında Ford Motor Company'nin halka arzından daha çok sermaye ve tarihteki diğer şirketlerden daha fazla milyoner (300'e yakın) yaratarak hisse başına 22 dolardan halka arz edildi.

Steve Jobs, 1978 yılında Apple Lisa projesi üzerinde çalışmaya başladı fakat ekip ile arasındaki uyuşmazlıklar nedeniyle 1982'de Jef Raskin'in düşük bütçeli bilgisayar projesi olan Macintosh'ı üstlendi. Bunun üzerine Lisa ve Macintosh ekipleri arasında hangi ürünün daha önce piyasaya çıkacağına dair bir yarış başladı. Yarışı 1983 yılında Lisa ekibi kazandı ve halka satılan GUI'a sahip ilk bilgisayar Lisa oldu. Fakat yüksek fiyat etiketi ve az sayıdaki yazılımı nedeniyle başarılı olamadı.

1984 yılında Apple Macintosh'ı piyasaya sürdü ve 1.5 milyon dolar bütçeli ünlü "1984" televizyon reklamı ile tanıtımı yapıldı. Ridley Scott tarafından yönetilen reklam 22 Ocak 1984'te Super Bowl XVIII'ın üçüncü çeyreğinde yayımlandı. Bu olay günümüzde Apple'ın başarısının kırılma noktası olarak değerlendirilmekte ve ustalıkla yapılmış bir iş olduğu belirtilmektedir.
Macintosh'ın satışları başlangıçta iyiydi fakat yüksek fiyatı ve az sayıdaki yazılımı nedeniyle sonraki satışlar daha iyi olmadı. Ürünün kaderi makul bir fiyata satılan ilk PostScript lazer yazıcı olan LaserWriter'ın tanıtımı ve erken dönem masaüstü yayıncılık paketi PageMaker ile değişti. Bu üç ürünün birleşimi masaüstü yayıncılığı pazarının doğmasını sağladı. Mac, kullandığı GUI için geliştirilen grafik kapasitesi sayesinde masaüstü yayıncılığı alanında oldukça güçlüydü.
1985 yılına gelindiğinde iki yıl önce göreve başlayan CEO John Sculley ile Jobs arasında bir iktidar mücadelesi başladı. Apple yönetim kurulu Sculley'ye Jobs'ı frenlemesi ve test edilmemiş ürünlere pahalı yatırımlar yapabilme imkânını kısıtlaması yönünde talimat verdi. Jobs bu talimata uymak yerine Sculley'nin liderlik rolünü elinden almayı denedi fakat Sculley darbe girişiminin farkına vararak yönetim kurulunu toplantıya çağırdı. Toplantıda kurul Sculley'ye destek verdi ve Jobs'ın yönetim yetkileri elinden alındı. Aynı yıl Jobs Apple'dan istifa ederek NeXT Inc.'i kurdu.

1989 yılında tanıtılan Macintosh Portable, 7,5 kilogramlık ağırlığı ve 12 saatlik pil ömrü ile Macintosh'ın masaüstü versiyonu kadar güçlü olacak şekilde tasarlanmıştı. Macintosh Portable'dan sonra Apple 1991 yılında PowerBook'un tanıtımını yaptı. Aynı yıl, arayüze renk ekleyen ve yeni ağ becerilerine sahip olan System 7 yükseltmesi de tanıtıldı. Bu yükseltme 2001 yılına kadar Mac OS'in mimari yapısını oluşturdu.
Powerbook ve diğer ürünlerin başarısı cironun artışını da beraberinde getirdi. Apple yeni ürünler tanıtarak ve karını yükselterek bir süre iyi işler yaptı. MacAddict dergisi 1989 ile 1991 yılları arasındaki bu dönemi Macintosh'ın "ilk altın çağı" olarak nitelendirmiştir.
Macintosh LC'nin başarısının ardından Apple, Centris, Quadra ve Performa serilerini piyasaya sürdü. Sears, Price Club ve Walmart gibi çeşitli tüketici pazarlarıyla rekabetten kaçınmak için çok sayıda şekil ve yazılım paketiyle piyasaya sürülen modeller tüketicilerin modeller arasındaki farklılıkları anlamasını zorlaştırdı ve kafa karışıklığı yarattı.
Bu süreçte Apple, dijital kamera, taşınabilir CD çalar, hoparlör, oyun konsolu ve TV aksesuarı gibi tüketici odaklı ürünlerde başarısız denemeler yaptı.
Apple, alt uç Macintosh modellerinin satışlarını düşüren Apple II serisinin üretim için çok maliyetli olduğunu gördü. 1990 yılında Apple II kullanıcılarını Macintosh platformuna çekmek amacıyla Apple IIe Card için tek genişletme yuvası bulunan Macintosh LC'yi tanıttı. Apple, Apple IIe satışlarına 1993 yılında son verdi.
Apple, iyi mühendisliğe sahip fakat pahalı yazılımlar üretirken Microsoft, Windows ile düşük fiyatlı kişisel bilgisayarlara yönelik yazılımlar üretmeye odaklanarak pazar payını artırmaya devam etti. Apple yüksek kar marjlarına güvenerek açık bir karşılık geliştirmedi. Bunun yerine Microsoft'a karşı Apple Lisa'da kullanılana benzer grafiksel kullanıcı arayüzü kullandıkları gerekçesiyle Apple Computer, Inc. v. Microsoft Corporation davasını açtı. Dava reddedilinceye dek birkaç yıl devam etti. Aynı zamanda büyük ürün başarısızlıkları ile kaçırılan son teslim tarihleri Apple'ın itibarını sarstı ve CEO olan Sculley'nin yerine Michael Spindler getirildi.

1990'lı yılların başında Apple, Macintosh için A/UX gibi alternatif platformlar geliştiriyordu. Ayrıca sadece Mac için America Online işbirliğiyle geliştirilen ve CompuServe gibi çevrimiçi servislerin Mac'e uyumlu alternatifi olması amacıyla tasarlanan eWorld adında çevrimiçi portal oluşturmaya çalışıyordu. Macintosh platformu çoklu göreve uygun olmaması ve bazı önemli yazılım yordamlarının doğrudan donanıma programlanması nedeniyle güncelliğini yitirmişti. Bununla birlikte Apple, Sun Microsystems gibi OS/2 ve UNIX sağlayıcılarıyla rekabet içerisindeydi. Macintosh'ın yeni bir platformla değiştirilmeye ya da daha güçlü donanım ile çalışacak şekilde yeniden biçimlendirilmeye ihtiyacı vardı.
1994 yılında Apple, IBM ve Motorola ile AIM ittifakını oluşturdu. Amaçları Apple yazılımıyla bağlı, IBM ve Motorola donanımı kullanan yeni bir bilgisayar platformu (PowerPC Reference Platform) yaratmaktı. AIM ittifakı, PReP'in performansı ve Apple'ın yazılımının PC'yi geride bırakacağını ve böylece Microsoft'u yok edeceğini umuyordu. Aynı yıl Apple, Motorola'nın PowerPC işlemcisini kullanacak pek çok Apple bilgisayarından ilki olan Power Macintosh'ı tanıttı.
1996 yılında CEO koltuğu Michael Spindler'dan Gil Amelio'ya geçti. Gil Amelio, geniş kapsamlı işten çıkarmalar dahil Apple'da pek çok değişiklik yaptı. İlk olarak Taligent projesi, daha sonra Copland ve Gershwin ile Mac OS'i gelişme konusundaki sayısız başarısızlıktan sonra Amelio, NeXT ve onun NeXTSTEP işletim sistemini satın alıp Steve Jobs'ı danışman olarak Apple'a geri döndürmeye karar verdi. 9 Temmuz 1997'de son üç yılın en düşük hisse senedi fiyatının görülmesi ve finansal kayıplar nedeniyle yönetim kurulu Gil Amelio'yu işten çıkardı. Jobs geçici olarak CEO oldu ve şirketin ürün grubunu yeniden oluşturmaya başladı.
1997 Macworld Expo'da Steve Jobs, Macintosh için Microsoft Office'in yeni versiyonlarını yayımlaması amacıyla Microsoft ile

Arkansas, Amerika Birleşik Devletleri'nin güney kesiminde, Batı Güney Orta bölgesinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Kuzeyde Missouri, doğuda Tennessee ve Mississippi, güneyde Louisiana, güneybatıda Teksas ve batıda Oklahoma ile sınır komşusudur. Adı, Osage dilinden gelir ve akrabaları olan Quapaw halkına atıfta bulunur. Eyaletin çeşitli coğrafyası, ABD İç Yaylalarını oluşturan Ozark ve Ouachita Dağları'nın dağlık bölgelerinden, güneyde Arkansas Ormanları olarak bilinen yoğun ormanlık alanlara, Mississippi Nehri ve Arkansas Deltası boyunca uzanan doğu ovalarına kadar uzanır.
Daha önce Fransız Louisianası'nın ve Louisiana Satın Alımı'nın bir parçası olan Arkansas Bölgesi, 15 Haziran 1836'da 25. eyalet olarak Birliğe kabul edildi. Delta bölgesinin büyük bir kısmı pamuk tarlaları için geliştirilmişti ve buradaki toprak sahipleri büyük ölçüde köleleştirilmiş Afrikalı Amerikalıların emeğine bağımlıydı. 1861'de Arkansas, Amerika Birleşik Devletleri'nden ayrıldı ve Amerikan İç Savaşı sırasında Konfederasyon Devletleri'ne katıldı. 1868'de Birliğe geri döndüğünde, Arkansas, büyük ölçekli plantasyon ekonomisine aşırı bağımlılığı nedeniyle ekonomik olarak sıkıntı çekmeye devam etti. Pamuk, en önemli ticari ürün olmaya devam etti ve pamuk piyasası geriledi. Çiftçiler ve iş adamları çeşitlendirme yapmadığı ve sanayi yatırımı az olduğu için, eyalet ekonomik fırsatlar açısından geride kaldı. 19. yüzyılın sonlarında, eyalet, Afrikalı Amerikalı nüfusu oy hakkından mahrum bırakmak ve ayrımcılığa maruz bırakmak için çeşitli Jim Crow yasaları yürürlüğe koydu. 1950'ler ve 1960'lardaki sivil haklar hareketi sırasında, Arkansas ve özellikle Little Rock, okulların entegrasyonu çabaları için önemli mücadele alanları oldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, 1940'larda Arkansas ekonomisini çeşitlendirmeye ve refah görmeye başladı. 1960'larda, eyalet, gelir bakımından dünyanın en büyük şirketi olan ve merkezi Bentonville'de bulunan Walmart şirketinin merkezi haline geldi. 
Arkansas, yüzölçümü bakımından 29. ve nüfus bakımından 33. sırada yer almaktadır; 2020 nüfus sayımına göre nüfusu üç milyonu biraz aşmaktadır. Başkent ve en kalabalık şehir, eyaletin orta kesiminde yer alan ve ulaşım, iş, kültür ve hükümet için bir merkez olan Little Rock'tur. Eyaletin kuzeybatı köşesi, yani Fayetteville-Springdale-Rogers Metropol Alanı, nüfus, eğitim, kültür ve ekonomi merkezidir. Fort Smith Metropol Alanı da bir ekonomi merkezidir ve batıya yayılma ve Yerli Amerikalıların zulmüyle ilgili tarihi yerleriyle bilinir.

21. yüzyılda, Arkansas ekonomisi, hizmet sektörleri, uçak, kümes hayvanları, çelik ve turizmin yanı sıra pamuk, soya fasulyesi ve pirinç gibi önemli emtia ürünlerine dayanmaktadır. Eyalet, iki büyük üniversite sistemi de dahil olmak üzere bir kamu üniversiteleri ve kolejleri ağını desteklemektedir: Arkansas Eyalet Üniversitesi Sistemi ve Arkansas Üniversitesi Sistemi. Arkansas kültürü, eyalet genelindeki müzelerde, tiyatrolarda, romanlarda, televizyon programlarında, restoranlarda ve spor tesislerinde gözlemlenebilir.

Little Rock (başkent)
Fort Smith
North Little Rock
Pine Bluff
Jonesboro
Fayetteville

The University of Texas at Austin (yan adları Austin, UT, University of Texas, Texas), yani Austin Teksas Üniversitesi, ABD'nin Teksas eyaletinin en büyük üniversitesidir. 1883 yılında kurulmuştur.
Üniversite bağımsız araştırma kuruluşu Quacquarelli Symonds'ın her yıl hazırlamış olduğu QS World University Rankings 2022 verilerine göre Dünya üzerindeki en iyi 67. üniversitedir. Üniversite 2021 mali yılı İçin 3.6milyar $'lık bütçeye sahiptir, bu gelirin 679,8milyon $'lık kısmını ar-ge çalışmalarına ayırmıştır. Üniversite, yedi müze ve on yedi kütüphaneye ev sahipliği yapmaktadır. Üniversite Kasım 2020 itibarıyla 13 Nobel Ödülü, 4 Pulitzer Ödülü, 2 Turing Ödülü sahibidir. Üniversite'nin ülke genelinde birçok şampiyonluğa imza atmış Texas Longhorns isimli spor klubü vardır. 2021 yılı itibarı ile mezunları toplam 155 olimpiyat madalyası kazanmıştır. Üniversitenin The Daily Texan isimli gazetesi vardır.

Resmî web sitesi2 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî spor web sitesi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BAE Systems (kısa adı: BAE), havacılık ve savunma sanayisinde etkinlik gösteren Farnborough merkezli bir şirkettir. 40 ülkede 100.000'in üzerinde çalışanı vardır. BAE savunma sanayisinin yanında hava ve uzay sanayisi alanlarında da faaliyet göstermektedir.
BAE Systems 1999 yılında British Aerospace ve Marconi Electronic Systems'in birleşmesiyle ortaya çıktı ve böylece savunma sanayisinde dördüncü büyük şirket oldu.
2003 yılına kadar bu şirket Lockheed Martin ve Boeing'in birçok alt kuruluşunu satın aldı. 2005 yılında tank üreticisi Alvis'i satın alıp kara araçları bölümünü geliştirdi. Aynı yıl United Defense'i satın alarak ABD'deki konumunu güçlendirdi.
BAE'nin yıllık cirosu 15 milyar dolar olup bunun %40'ını ABD'de elde etmektedir. Amerikalı olmayan bu şirket Pentagon'un en önemli 10 sağlayıcıları arasındadır.
BAE yerli savaş uçağı TUSAŞ Kaan projesinin gerçekleştirilmesinde ortak şirket olarak seçilmiştir.

Baton Rouge, ABD'nin güneyinde bulunan Louisiana eyâletinin başkenti ve "Doğu Baton Rouge Kontluğu" (parish) merkez şehri olan şehirdir. Louisiana eyaleti içinde, 2005'teki Katrina Kasırgası sonucunda New Orleans şehrinin nüfus kaybedip küçülmesinden sonra eyaletin en kalabalık şehri olmuştur. Ancak New Orleans yine büyüyüp nüfus kazanmış ve Baton Rouge eyaletin nüfus bakımından ikinci büyük şehri olmaya dönüşmüştür, Baton Rouge şehir sınırları içinde nüfusu (2010 Nüfus Sayımı itibarıyla) 229.553 kişidir. Ama şehrin banliyöleri ile birlikte metropoliten bölge nüfusu (yeni 2010 itibarıyla) 802.484 kişidir.

Baton Rouge'un 6 kardeş şehri vardır:

Louisiana

Baton Rouge Şehri resmi websitesi26 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Baton Rouge" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Baton Rouge" maddesi21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Baton Rouge Resmi Turistik rehberi21 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İngilizce)

Bismarck, Kuzey Dakota, ABD'nin orta-batısında Kuzey Dakota eyâletinin başkenti ve "Burleigh Kontluğu" merkez şehri olan bir şehirdir. Bismarck'in şehir sınırları içindeki nüfusu  (2010 Nüfus Sayımı itibarı ile) 61.272 kişi olup  varoşları ile metropoliten metro-Bismarck şehrinin nüfusu 120.060 kişidir.
Bismarck 1872'de kurulmuştur ve 1889'da Kuzey Dakota'nın "Dakota Toprakları"'ndan bir  ABD eyaleti olarak kurulması ABD Kongresi tarafından kabul edilmesi tarihinden itibaren Kuzey Dakota'nın başkentliğini yapmıştır.

Kuzey Dakota

Bismarck Şehri resmi websitesi (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Bismarck" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Bismarck" maddesi 4 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bismarck-Mandan Konferanslar ve Ziyaretçiler Bürosu websitesi 18 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Brazos Vadisi (İng. Brazos Valley (/ˈbræzəs/ BRAZ-əs)) ABD'nin Teksas eyaletinde 7 tane ilden oluşan bir bölgedir. Bunlardan Brazos, Burleson ve Robertson illeri Bryan–College Station büyükşehir bölgesini içermektedir. Diğer iller ise bunlara komşu olan Grimes, Leon, Madison ve Washingtondur.
Brazos Vadisi'nin merkezi Brazos iline denk gelmektedir. Bu bölgede College Station ve Bryan şehirleri yer alır. Ana kampüsü College Station'da yerleşik olan Texas A&M University de bu vadidedir. Brazos nehri de bu bölgede yer almaktadır; ancak, nehrin havzasının tamamı bu bölgede yer almaz.
Brazos Valley Council of Governments (Brazos Vadisi Yerel İdareler Konseyi) bölgedeki yerel yönetimlerinin toplu menfaatlarini temsil eder.
Brazos Valley Museum of Natural History (Brazos Vadisi Tabii Tarih Müzesi) de arkeoloji, botanik, kültürel tarih, jeoloji, mammaloji, kuş bilimi ve paleontoloji gibi alanlarda koleksiyonlara ev sahipliği yapmaktadır.

Carson City veya uzun adı ile  Carson City Birleştirilmiş Belediyesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin  Nevada eyaletinde bulunan; bu eyaletin başkenti olan ve hiçbir kontluğa bağlı olmayan bağımsız bir şehir.
Şehir resmen 1858'de kurulmuş ve ismini pek kanun dinlemeyen dağ adamı olan "Kit Carson"'a ithafen almıştır.
Şehrin nüfusu (2010 Nüfus Sayımı itibarıyla)  55.274 kişidir. Bu şehirde yaşayanların büyük çoğunluğu Sierra Nevada Sıradağlari'nin bir kolu olan Carson Sıradağları'nın doğu eteklerinde bulunan Eagle Vadisi'nde yaşamaktadırlar. Şehir Reno şehrininin 50 km güneyindedir.
Bu yerleşke Kaliforniya'ya giden göçmenlerin yolu üzerinde bir konaklama mevkii olarak kurulmuştur. Fakat bu yerleşkenin kuzeydoğusunda bulunan dağlarda "Comstock Lode"  adı verilen gümüş maden yatakları bulununca maden arayıcıları için Carson City bir şehir merkezi olarak gelişti. Nevada Toprakları 1864'te eyalet yapılınca bu eyaletin başkenti olarak seçildi. 19. ve 20. yüzyıllarda "Virginia ve Truckee Demiryolu" şirketinin ana kavşağı ve bakım merkezi oldu. Fakat 1960'lı yıllarda bu demiryolu şirketi kapatıldı ve bu şirkete ait olan demiryolu hatları söküldü. 1969'dan önce Carson City Nevada eyaletine bağlı "Ormsby Kontluğu (County)" başkent şehri de idi. 1969'da eyalet politikacıları bu kontluğu lağvettiler ve Carson City ve etrafında bulunan birkaç küçük yerleşke yerel idare bakımından birleştirilerek yeniden kurumlanarak "Carson City Birleştirlmiş Belediyesi" olarak bir kontluklardan bağımsız şehir olarak yeniden kuruldu.
Bu birleştirlme ile Carson City alanı 435 km2 olup şehrin sınırları Sierra Nevada Sıra Dağları'nın bir kısmını ihtiva edip diğer yamaclardan Kaliforniya eyaleti ile sınır olan Tahoe Gölü ortasına kadar genişletildi.

Nevada

Carson City Şehri resmi websitesi17 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Wikivoyage" websitesi "Carson City" maddesi2 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Carson City" maddesi (İngilizce)

Cheyenne ABD'nin Wyoming eyaletinin başkenti ve eyaletin en yüksek nüfuslu şehridir. Cheyenne aynı zamanda Laramie County'nin de yönetim merkezidir.

Cheyenne şehri Wyoming eyaletinin güneydoğu ucunda bulunmaktadır ve bir ABD eyaletinin ortasında bulunmayıp (Carson City, Nevada; Juneau, Alaska; ile Topeka, Kansas ile birlikte) eyaletin uç köşesinde bulunan nadir eyalet başkentlerinden biridir. Şehrin coğrafi koordinatları K 41°8′44″ - B 104°48′7″dir. Kent 1850 m. rakımlı olup Rocky Dağları eteklerindedir. Şehir Rocky Dağlar merkezi sayılan Denver şehrinden 850 km uzaklıktadır. Şehrin içinden "Crow Creek" ile "Dry Creek" adlı akarsular geçmektedir.

Cheyenne şehri Wyoming eyaletinin tümü gibi "soğuk yarı-kurak (Koppen iklim sınıflandırma sistemi'ne göre BSk sınıfı)" bir iklime sahiptir.
Kışlar soğuk ve nispeten uzun sürer. Aralık ayındaki ortalama ısısı -2.4 °C olur. Günlük en yüksek ısının sıfır altında kaldığı günlerin sayısı ortalama 35 gündür. Geceleri olan günlük en düşük ısı derecelerinin -18 °C altına düştüğü gün sayısı ortalama 9.2 gün olur. Fakat soğuk hava çok kere Rocky Dağları'ndan aşağı doğru esen nispeten ılımlı "chinook rüzgarları" tarafından engellenip Aralık-Şubat döneminde ortalama 20 gün kadar havanın ısınıp en yüksek derecenin 10 °C üstüne çıkmasına neden olurlar.
Yazlar nispeten sıcak geçmektedir ve en sıcak ay olan Temmuz ortalama sıcaklığı 20.8 °C'dir. Yaz sezonu içinde günlük azami işinin 32 °C'yi aştığı gün sayısı ortalama 12 gündür.
İlkbahar ve sonbahar çabuk değişmeler gösterirler. Gözlemlere göre yıllık don olaylarını en son olduğu gün 12 Mayıs ve en ilk defa olduğu gün 21 Eylül'dür.
Yıllık yağmur yağışları Mayıs-Ağustos döneminde teksif olmaktadır ve sonbaharda ve kışın yağmur yağışları çok azdır. Kar yağışları Mart-Nisan aylarında en fazladır ve her yıl kış sezonunda ortalama 152 cm kar yağışı olmaktadır. Fakat yerlerin kalınca karla kaplanması çok enderdir ve fazla kar yağarsa kar örtüsü toprak üstünde birikmeyip eriyip gayet kısa müddet kalmaktadır.
Şu tablo Cheyenne şehrindeki aylık ısılar ve yağışlar gözlemlerini özetlemektedir:

ABD 2010 nüfus sayımına göre şehir merkezinde nüfus 59.466 kişidir. Cheyenne Wyoming'in Laramie İlçesi (county)'nin tümünü içine alan ve 2010 nüfus sayımına göre nüfusu 91.738 kişi olan, şehirleşmiş Cheyenne Metropoliten Bölgesi merkezidir ve 2010 nüfus sayımından ortaya çıkartılan metropoliten bölge ististiklerine göre ABD'de bulunan metropoliten bölgeler içinde Wyoming Metropoliten Bölgesi 354'inci sırayı almaktadır.
Cheyenne, Wyoming şehrinden Albuquerque, New Mexico şehrine kadar uzanan geniş ve çok hızla büyüyen ve "Front Range Şehirleşme Koridoru" adı verilen 2010 nüfus sayımına göre 5.467.633 kişi nüfus taşıyan bir mega-şehirleşmiş-bölgenin kuzey ucunu kapsamaktadır.
Cheyenne şehrinin nüfusunun ABD nüfus sayımları itibarıyla gelişmesi şu göstergede görülebilir:

Cheyenne hükûmeti belediye başkanlığı ve belediye meclisinden oluşur. Belediye başkanı kent oylamasında seçilir.

Cheyenne kentinde halk eğitimi Laramie İlçesi Okul Bölgesi Numara 1 tarafından sağlanmaktadır. İlçede dört lise bulunmaktadır.

Cheyenne Laramie İlçe Bölge Üniversitesi'nden yanı sıra, Phoenix Üniversitesi'nin İşletme ve Tıp Kariyer Enstitüsü'nün dalına ev sahipliği yapmaktadır.

Cheyyenne, Wyoming'in şu yabancı şehirlerle resmi kardeş şehir bağlantısı vardır:

 Lourdes, Fransa
 Taichung, Tayvan
 Hammam Sousse, Tunus
 Voghera, İtalya

Wyoming

Resmi Cheyenne Şehir yerel idare websitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Cheyenne, Wyoming" maddesi (İngilizce)
Cheyenne Ticaret Odasi websitesi23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

College Station, Teksas'ta bir şehir. Haziran 2012 itibarıyla nüfusu tahmini olarak 96.921 kişidir. Şehir, Teksas A&M Üniversitesi'nin ana kampüsüne ev sahipliği yapmakla birlikte, adını da yine bu şehirden geçen demiryolunun üniversite istasyonundan almaktadır. Teksas A&M Üniversitesi, Teksas'taki en büyük üniversitelerden biri olması vesilesiyle şehir Money dergisi tarafından 2006 yılında Teksas'taki en eğitimli, ABD genelinde ise en eğitimli şehirler arasında 11. sırada gösterilmiştir.

Şehrin kuruluşu 1860 yılında şehir den geçmesi planlanan demiryolu ile başlamıştır.bundan 11 yıl sonra ise, Texas eyaletinin ilk devlet üniversitesi olan ve bugünkü adıyla Texas A&M Üniversitesinin yerleşkesi olarak bu bölge seçilir.
1900'lu yıllara kadar nüfusun da fazla bir artış olmayan şehir, II. Dünya Savaşından sonra nüfus artışı ivme kazandı. 1950'de 7.898, 1960'ta 17.676, 1990'da 52.456 olan şehrin nüfusu 2000'de 67890'a ulaşmıştır. Bundaki en büyük sebepler şehirden geçen tren hattı ve ve 1920'lerde kurulan toplu taşıma sistemidir.

Şehir 30°36′5″ kuzey, 96°18′52″ koordinatlarında yer alır. Amerika Birleşik Devletleri nüfus bürosuna göre, şehrin kapladığı alan 104 kilometre kare olup bunun 0.10 kilometre karesi sularla kaplıdır. Bölgeye yakın olan göller ise 730 kilometre kare yer kaplamaktadır.

Alttropikal bir iklime sahip şehirde kışlar ılıman geçer. Kar ve buzlanma oldukça azdır. Yazlar ise sıcak geçmektedir.

Yıllık ortalama yağış miktarı: (1000 mm)
Ortalama rakım: 112 m
Ortalama sıcaklık: 20 °C
Tarımsal kaynaklar: Büyükbaş hayvan, mısır, pamuk, yumurta, saman, süpürge otu
Doğal kaynaklar: Kum, çakıl, linyit, gaz, petrol

Concord, New Hampshire, ABD'nin doğusunda New Hampshire eyâletinin başkenti ve "Merrimack Kontluğu" merkez şehri olan bir şehirdir. Concord'un şehir sınırları içindeki nüfusu  (2010 Nüfus Sayımı itibarı ile) 42.695 kişidir.

Günümüzde Condord şehrinin bulunduğu mevki Amerikan yerli kabilesi olan "Abenaki"'ler tarafından birkaç bin yıl önce yerleşilmişti ve bu yerleşke "Pennacock" adını taşımaktaydı. Bu yerli Amerikalılar Merrimack Nehri'nin oldukça geniş vadisinde nehrin getirdiği ve sellerle vadi ovasına yaydığı mümbit topraklar üzerinde tarımla uğraşmaktaydılar ve Merrimack Nehri'nin hızlı akan sularında kullandıkları ağlarla balıkçılık da yapmakta idiler. Kullandıkları ağaç kabuğu kaplı kanoları ile "Winnipesaukee Gölü" üzerinden Atlas Okyanusu'na kadar gidebilmekteydiler.
17 Ocak 1725'te İngiliz kolonisi olan Massachusettts Bay Province (Masschusetts Körfezi Vilayeti) Merrimack Nehri'nin batısında bulunan bütün araziler üzerinde hak iddia etti ve bu araziler içinde bulunan Concord bölgesini "Penacook Plantasyonu"'na hibe ettiğini ilan etti. Peacook Plantasyonu'na 1725 ve 1726 Haverhill, Masschusetts'ten gelen "Kaptan Ebenezer Eastman" ve diğerleri yerleştiler. 9 Şubat 1734'te bu mevkide bulunan yerleşke "Rumford" adı ile kasaba berati aldı. Bu kasabaya Rumford adı Rumford Kontu olan Sır Benjamin Thompson'a atıfla verilmişti. Fakat bu Rumford yerleşkesi ile komşusu olan Bow arasında sınır arazileri hakkkında büyük anlaşmazlıklar çıktı. Ortaya çıkan anlaşmazlıklar çözüldüğü zaman, koloni valisi Benning Wentworth tarafından bu anlaşmalara uyumaya atıfla yerleşkenin ismi Concord (anlaşma) olarak değiştirildi. Bu anlaşmazlıların çözülmesi sırasında sınırlarda yapılan değişmelerden zarar göre kolonicilere başka mevkilerde araziler bağışlandı. Böylece 1779'da "Yeni Penacook Plantasyonu" sahipliği Timoty Walker Jr ve ortaklarına verildi ve bu araziler 1800'de "Rumford, Maine" kasabası olarak berat aldılar.
Concord 18. yüzyıl içinde gelişti ve günümüzde şehrin Main Street sokağının kuzeyinde bulunan eski evler bu yüzyıldan kalmıştır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile ABD'nın İstiklalini ilanından sonra Concord'un New Hampshire eyaletinin ortasında bulunan coğrafi konumu bu kentin eyalet başkenti olarak seçilmesine başlıca neden oldu. Buna bir başka neden de 1807'de Samuel Blodget tarafından yapılan girişim ve yatırımlarla bir kanal ve "lok (lock)" sistemleri kurularak Merrimack Nehri'nin daha aşağısında bulunup bu nehre gemilerin gelmesini önleyen Amoskeag Sellalesi'nin kenarından kanalla geçilme sağlandı. Böylece Concord kenti "Middlesex Kanalı" adı verilen bu yeni kanalla Boston'a mavnalarla ulaşım için bağlanması imkânı ortaya çıktı. Concord resmen 1808'de New Hampshire eyaleti başkenti ilan edildi.
1819'da Concord şehrinde "New Hampshire State House" adlı yapılan kubbeli yasama meclisi binası ABD her eyalet başkentinde kurulan Capitol binalarının birinicisi olup onlara örnek oldu.
Bu yüzyılda Concord'da mobilyacılık gelişti. Kent yakınlarında açılan beyazımsı granit taş sağlayan taş ocakları doğu Amerika'da resmi ve ticari binalar yapımında popüler olarak çok kullanıldı. 1828'de Concord'da at arabası yapmak için yeni bir firma açıldı. Bu firmanın İngiltere Kralı III. George'un taç giyme töreninde kullanılan at arabasından esinlenerek ürettiği "Concord At Arabası" Amerika'da çok tutuldu. 19. yüzyılda Concord bir demiryolu kavşağı ve demiryolu vagon ve lokomotif tamir merkezi oldu. Şehirden geçen Contocook Nehir'nde elde edilen su gücü kullanılarak Concord'da ve yakınında olan Penacook'da çok sayıda tekstil fabrikaları açıldı.
Günümüzde Condord hizmet sanayinde önemli olup şehirde birçok sağlık bakım ve hastane firmalarının idare merkezi bulunmaktadır. Ek olarak birkaç sigorta şirketinin merkezidir. Ayrıca ABD'de en büyük bağımsız matbaacılık şirketi olan "Concord Litho"'nun da merkezidir.

New Hampshire

Concord Şehri resmi websitesi 24 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Concord" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Concord_(New_Hampshire)" maddesi 20 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Concord Monitor gazetesi 12 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Büyük Concord Ticaret Odasi websitesi 1 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Corpus Christi, ABD'nin Teksas eyaletinin güneyinde Meksika Körfezi sahilinde bulunan bir şehirdir. Nueces ilçesinde bulunur ve ilçenin merkezidir ancak Aransaz, Kleberg ve San Patricio ilçelerine doğru genişlemektedir.
Şehrin ismi Latince İsa'nın Vücudu anlamına gelir ve bir Hristiyan yortu günüdür. Bu isim 1519'da İspanyol Alonso Álvarez de Pineda tarafından bu şehrin bulunduğu körfezi ve etrafındaki gayet mümbit yarı tropikal arazilere ilk erişip ve bu araziler üzerinde İspanya'nın hak etmesini iddia etmesi sırasında bu arazilere yetiştiği günün Hristiyan Corpus Yortu Günü olmasından dolayı verilmiştir. Bu şehrin gayet berrak güneşli, etrafı gayet parlak yeşillik kaplı bir körfez etrafında kurulup gelişmesi dolayısıyla da takma adı "Deniz Kenarındaki Parlak Kent (The Sparkling City by the Sea)" ve "Teksas Riviyerası" dir.

Bu şehrin bulunduğu araziler ve körfez ilk İspanyol kolonicisi Alonso Álvarez de Pineda tarafından 1519'da Hristiyan "Corpus Christi" yortu günü İspanya adına alındığı ilan edilmiştir. Bundan sonra Meksikalı köylüler de bu arazilere gelip çobanlık yapıp yerleşmişlerdir. 1839'da Amerikalı Albay Henry Lawrence Kinney bu körfez ve etrafındaki arazileri kapsayan "Kinney Büyükbaş Hayvan Çiftliği"ni kurmuş ve burada "Kinney Ticaret Mevkii" adı ile bir ticaret dükkânı açmıştır. Bu dükkândan bu körfezin 40 kilometre batısında büyük kampları bulunan Meksika ayaklanmacı köylüler ordularına satışlar yapıp bu devrimci ordunun tedarik edilmesini sağlamıştır.
1846-1848 Meksika-Amerika Savaşı sırasında ABD ordusu General Zachary Taylor komutasında Temmuz 1845'te daha savaş resmen başlamadan bu arazilere girerek güneyden gelebilecek Meksika ordusunu karşılamaya hazırlanmıştır. Bu ABD ordusu Corpus Christi körfezi sahilinde bulunan o zaman ufak olan yerleşmede ana kampını kurmuş ve bu ordu kampı Mart 1846'ya kadar bu mevkide kalmıştır. Bu savaş bittikten 4 yıl sonra ABD Corpus Christi ve etrafındaki araziler resmen 9 Eylül 1852'de ABD'ye ilhak edilmiştir.
1861-1865 dönemindeki Amerika İç Savaşı sırasında Teksas eyaleti Mart 1861'de Amerika Birleşik Devletleri'nden ayrılmış ve Amerika Konfedere Devletleri konfederasyonu kuran eyaletler arasında bulunmuştur. Nisan 1861'de ABD Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln konfederasyona dahil olan her deniz limanını, bu arada Corpus Christi limanını, blokaj altına alındığını ilan etmiştir. Geliştirilen ABD donanma gücünün Teksas sahillerini blokaj yapan filosu ile güney eyaletleri konfederasyonun küçük donanma gemileri arasında 12-18 Ağustos 1862'de Corpus Christi Deniz Muharebesi yapılmıştır. Teksas sahillerini blokaj yapan ABD donanma filosu bu sahilleri ve Corpus Christi Körfezini ve bir kent haline gelişmekte olan yerleşmeyi bombardımana tuttu. Üzerlerine gelen Konfederasyon Deniz Gücü filosunu da ABD blokaj filosu bir yenilgiye uğrattı ve blokajı başarı ile uygulamaya devam etti. Fakat ABD filosundan küçük birliklerle yapılan bir kara çıkartması Konfederasyon Kara birlikleri tarafından yenilip tekrar denize gemilerine çekilmeleri gerekti. Bu muharebe stratejik olarak ABD için bir galibiyet olmakla beraber çıkartma birliklerinin başarısızlığı dolayısı ile sonunda neticesi küçük öldü.
Eylül 1919 ortasında ortaya çıkan tropikal siklon kasırganın Corpus Christi'de ve şehrin ulaşım ve ticaretine yaptığı büyük zarardan sonra şehrin ileri gelenleri Corpus Christi limanın geliştirilmesine karar verdiler. Yapılan büyük inşaat çalışmaları sonucunda 14 Eylül 1926'da "Corpus Christi" derin limanı ve bu limana giren derinsu kanalı açılmıştır. Bu liman "Corpus Christi Şehri" yerel idaresi ve bağlı olduğu ilçenin yerel idaresinden ayrı ve bağımsız olarak yönetilmeye başlamıştır. Bu limanın başlangıç yıllarında Nueces ilçesi ve civarı ABD'nin ana pamuk üretici bölgesi ve Corpus Christi Limanı da pamuk nakliyatının ana limanı olmuştu. Bu liman genişletilerek 1930'da kanallar ve iskelelerin önü derinleştirilerek büyük şileplerin yanaşabileceği rıhtımlarla donatılmıştı. 1930'lu yıllar ortalarından itibaren Teksas petrol üretim merkezi oldu ve Nueces ilçesi ve etrafındaki komşu ilçelerde büyük petrol yatakları bulundu. Liman ve körfezde büyük petrol rafinerileri yapılması için büyük yatırımlar yapıldı. Böylece Corpus Christi limanı da ABD'da petrol ve petrol maddelerinin nakledildiği bir büyük liman şeklini aldı. 1985'te liman ve civarı bir serbest "Dış Ticaret Bölgesi" statüsüne geçmeye başladı. İç liman, dış limanlar ve giriş kanalları derinleştirildi. Günümüzde Corpus Christi limanı 13,7 metre derinlikle olup Meksika Körfezi'nde en derin girişi olan ve yükleme/boşaltma iskelesi olan liman haline geldi. 1980'li ve 1990'li yıllarda liman yeni mallar için ABD'nin en önemli giriş ve çıkış kapısı oldu, Ağır endüstri maddeleri, demir-çelik ürünleri, dondurulmuş ve soğutulmuş sebze-meyve-et gibi tarım ürünleri, askeri tedarik ve malzemeler, otomotiv endüstrisi girdileri ve ürünleri, orman mamulleri vb. yükler bu limana çekildi. Bu liman önce küçük yüklerin birleştirilmesi büyütülmeleri veya büyük yüklerin küçük yüklere indirgenmesi tipi yüklere önem verilmekte iken, son 10-20 yılda konteyner yükleme/boşaltma tesisleri kurularak bu tür konteyner ile yapılan dış ticareti de çekmeye başladı.
Corpus Christi kenti tarihinde tropik siklon kasırgalardan büyük zarar görmüştür. Bunlardan en büyüğü 14 Eylül 1919'da Florida Keys Kasırgası adı verilen olmuştu. Bu kasırga şehri harabeye döndürüp yaptığı büyük mal hasarı yanında çok sayıda insanın da ölümüne neden oldu. Bu kasırganın etkisi ile şehrin Kuzey Plaj semtinde olan binalardan ancak 3 tanesinin ayakta kaldığı belgelenmiştir. Bu yeni bir Corpus Christi limanı yapılma kararının verilip uzun inşaattan sonra 1926'da açılmasına neden oldu. Diğer taraftan şehri korumak için şehrin sahil boylarına yüksek denizden korunma duvarları inşa edildi, Şehir 1970'te Celia Kasırgası ve 1980'de Allan Kasırgası'ndan etkilenip zarar gördü. Fakat 2008 Ike Kasırgası şiddetli olmakla beraber nispeten az zarar ortaya çıkarttı.

Corpus Christi Şehri yerel idaresinin sınırlarının resmen kapsadığı yüzeyin toplam yüzölçümü 1192,0 kilometrekare olarak verilmektedir. Corpus Christi şehri yerel idare sınırları büyük bir su yüzeyini de sınırları içine almaktadır. Böylece şehir sınırları içindeki su yüzeyi yüzölçümü 791,5 kilometrekare ve kara yüzölçümü 400,5 kilometrekare olmaktadır. Şehir sınırları Nueces Körfezi ve Corpus Christi Körfezi ve kıyılarının tümünü içine almaktadır. Üç komşu ilçede bulunan küçük parseller; küçük koylar ve küçük körfezler de Corpus Christi şehri yerel idare sınırları içine alınmıştır. 
Corpus Christi içme suyu iki baraj gölü Corpuş Christi Gölü ve Choke Canyon Baraj Gölü ve bir doğal gol Texana Tar Gölü tarafından sağlanmıştır. Bu suyun göllerden nakliyesi için büyük yatırımlarla boru hatları yapılmıştır. Fakat şehrin gayet hızla büyümesi ve şu talebin devamlı artış göstermesi diğer içme suyu bulma planlarının yapılmasına sebep olmuştur. Bu planların biri içme suyunun Colorado Nehri'nden borularla nakledilmesidir. Diğer proje ise deniz suyunun desalinasyon metodu ile tuzsuzlaştırma tesislerinin yapılmasıdır.
Corpus Christi şehri yaşayan halka hizmet sağlamak için 11 şehir içi semtine ve 11 varoşa idari olarak bölünmüştür. Semt isimleri şunlardır: Bayside, Flour Bluff, South Side, Calallen, Clarkwood, Annaville, North Beach, Mustang Island, North Padre Island, West Texas Lake, Gardendale. Varoş isimleri şunlardır: Portlands, Robstown, Aransaş Pass, Port Aransas, Ödem, Gregory, Mathis, Taft, İngleside, Agua Dulce, Bishop.

Corpus Christi'de iklim nemli subtropik iklimi olup yazlar sıcak geçer ve kışlar kısa olup gayet ılımlıdır. 1961-1990 döneminde yapılan resmi meteoroloji gözlemlerine göre yıl içinde en soğuk ay olan Ocak ayının günlük ısı ortalamaların ortalaması 12,8 °C ve en sıcak ay olan Temmuz ayının günlük işi ortalamalarının ortalaması 28,9 °C olarak bulunmuştur. Kasım ile Şubat ayları ısıları bu bölge için nispeten düşüktür. Sonra hava ısınıp Mart ve Nisan sıcak geçen aylar olur. Yılın en sıcak bölümü Haziran ile Eylül arasındadır ve bu dönemde Ağustos en yüksek sıcaklık gösteren aydır. Ekim ise yaz gibi çok sıcak değil ama gayet mutedil bir sıcaklıkta ay olup birçok Corpus Christi yaşayanı için iklimin en iyi olduğu ay olarak kabul edilmektedir. Şehirde gözlemlenen en yüksek olarak rekor derece 5 Eylül 2005'te 43 °C olmuştur ve en düşük derece rekoru ise -12 °C olmuştur.
Yıllık olarak şehir gayet rüzgârlı olarak nitelendirilmektedir; çok kere rüzgâr hızı 40 km/s'ye çıkmakta ve bu halde zaman zaman aniden sert eserek hızı 56 km/s'yi aşmaktadır.
Aynı gözlem döneminde ortalama yıllık yağmur yağışı 765,3 mm olarak bulunmuştur. Genellikle bu şehre kar nadir olarak yağmaktadır. Ancak Aralık 2004'te Noel günü arifesinde 11 cm yüksekliğe varan bir kar bırakan kar fırtınası ortaya çıkmıştır. Bu fırtınanın getirdiği kar örtüsü ancak iki gün yerde kalmış ve sonra hemen erimiştir.

Corpus Christi nüfusu (Birleşik Amerika Sayım idaresi 2013 nüfus tahminleri itibarıyla) 442.600 kişidir. 2010 ABD Nüfus Sayımı itibarıyla Corpus Christi nüfusu 316.381 kişi olarak bulunmuştur. Buna göre ABD'nin en büyük 64. şehri ve Teksas eyaletinin en büyük 8. şehridir. Corpus Christi şehri sınırları içinde ve bunu bağlı varoş yerleşim alanları ile oluşan metropoliten bölgeye ve Teksas'ın 3 tane ilçesinde arazileri kapsayan "Corpus Christi-Kingsville-Alice Birleşik İstatistiksel Bölgesi"nde Corpus Christi şehri ana şehirdir ve şehirsel bölgenin 2010 Nüfus Sayımı'na göre nüfusu 516.793 kişidir.
Corpus Christi Şehri'nin nüfusunun gelişmesi ABD Nüfus Sayım Bürosu'nun 10 yıllık sayımlarına göre 1870 ile 2010 arasında aşağıda görülen grafikte verilmiştir:

Corpus Christ şehrinin şu şehirler ile resmi kardeş şehir bağlantısı vardır:

Corpus Christi Şehri resmi websitesi  18 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Delaware, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Atlantik ve Güney Atlantik bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Güney ve batısında Maryland, kuzeyinde Pensilvanya, kuzeydoğusunda New Jersey ve doğusunda Atlantik Okyanusu ile sınırlıdır. Eyaletin adı, bitişiğindeki Delaware Körfezi'nden gelmektedir; bu körfez de adını İngiliz soylusu ve Virginia Kolonisi'nin ilk sömürge dönemi valisi olan 3. Baron De La Warr Thomas West'ten almıştır.
Delaware, Delmarva Yarımadası'nın kuzeydoğu kısmını ve Delaware Nehri içindeki bazı adaları ve toprakları kapsar. İkinci en küçük ve altıncı en az nüfuslu eyalettir, ancak aynı zamanda altıncı en yoğun nüfuslu eyalettir. Delaware'in en kalabalık şehri Wilmington'dur ve eyaletin başkenti, Delaware'in ikinci en kalabalık şehri olan Dover'dır. Eyalet, 50 ABD eyaleti arasında en az sayıda ilçeye sahip olan üç ilçeye bölünmüştür; Kuzeyden güneye doğru üç ilçe şunlardır: New Castle, Kent ve Sussex. Güneydeki iki ilçe, Kent ve Sussex, tarihsel olarak ağırlıklı olarak tarım ekonomilerine sahipti. New Castle daha kentleşmiş olup Philadelphia metropol alanının bir parçası olarak kabul edilir. Delaware, ABD Nüfus Sayım Bürosu tarafından Güney Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçası olarak kabul edilir, ancak eyaletin coğrafyası, kültürü ve tarihi, ülkenin Orta Atlantik, Kuzeydoğu ve Güney bölgelerinin bir karışımıdır.
Delaware kıyı şeridi 17. yüzyılda Avrupalılar tarafından keşfedilip geliştirilmeden önce, eyalet kuzeyde Lenape ve güneyde Nanticoke dahil olmak üzere çeşitli Yerli Amerikan kabileleri tarafından iskan ediliyordu. Eyalet ilk olarak 1631 yılında, günümüzdeki Lewes, Delaware yakınlarındaki Zwaanendael'de Hollandalı tüccarlar tarafından kolonileştirildi. Delaware, Büyük Britanya'ya karşı Amerikan Devrimi'ne katılan ve Amerika Birleşik Devletleri'ni bağımsız bir ulus olarak kuran On Üç Koloni'den biriydi. 7 Aralık 1787'de Delaware, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nı onaylayan ilk eyalet oldu ve bu nedenle "İlk Eyalet" lakabını kazandı. 
20. yüzyılın başından beri Delaware, şirketler için cazip kabul edilen kurumsal yasalara sahip bir karasal şirket cenneti haline geldi; New York Borsası'nda işlem gören tüm şirketlerin yarısından fazlası ve Fortune 500 şirketlerinin üçte ikisinden fazlası yasal olarak Delaware'de kurulmuştur. 2021 yılında halka arz edilen tüm ABD merkezli şirketlerin %90'ından fazlası Delaware'de kurulmuştur.

2020'de Kiplinger tarafından yapılan araştırmaya göre, Delaware gelirde 2013'e göre yüzde 6,98 ve yüzde 0,7'lik bir oranla Amerika Birleşik Devletleri'nde kişi başına en çok milyoner sayısında on yedinci sıradaydı ancak sıralamada sekiz sıra aşağı indi. Delaware'de 2020 itibarıyla 25.937 milyoner vardı. 2020 itibarıyla tüm Delaware hanelerinin medyan geliri 64.805 dolardı.

Delaware'in tarımsal üretimi kümes hayvanları, fidanlık bitkileri, soya fasulyesi, süt ürünleri ve mısır'dan oluşur.

2019 Ekim itibarıyla, eyaletteki işsizlik oranı %3,7 idi.
Eyaletin en büyük işverenleri:

hükûmet (Delaware Eyaleti, New Castle İlçesi)
eğitim (Delaware Üniversitesi, Delaware Technical Community College)
bankacılık (Bank of America, M&T Bank, JPMorgan Chase, Citigroup, Deutsche Bank)
kimya, ilaç, teknoloji (DuPont de Nemours Inc., AstraZeneca, Syngenta, Agilent Technologies)
sağlık hizmeti (ChristianaCare (Christiana Hospital), Bayhealth Medical Center, Nemours Children's Hospital, Delaware)
çiftçilik, özellikle Sussex ilçesinde tavuk yetiştiriciliği (Perdue Farms, Mountaire Farms, Allen Family Foods)
perakende (Walmart, Walgreens, Acme Markets)

Dell, Teksas, ABD merkezli, Lenovo ve HP'nin ardından dünyanın en büyük üçüncü kişisel bilgisayar üreticisidir. Aynı zamanda sunucu ve diğer ağ birleşenleri, veri depolama donanımı, yazılım ve KDA (PDA) gibi yan bileşenler üreten firma, dünya genelinde 133.000 kişiye iş olanağı sağlamaktadır. 1984 yılında Michael Dell tarafından kurulan şirket, dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden biridir.
Dell, kişisel bilgisayarlar (PC'ler), sunucular, veri depolama aygıtları, ağ anahtarı, yazılımlar, bilgisayar çevresel cihaz, HDTV'ler, kameralar, yazıcılar ve diğer üreticiler tarafından üretilen elektronik ürünler satmaktadır. Şirket, tedarik zinciri yönetimi ve elektronik ticaret alanındaki yenilikleri ile tanınmaktadır.
180 ülkede hizmet veren Dell'in 2006 yılında geliri yaklaşık 56 milyar dolar olmuştur. Dell firması dünyada 2 Milyar bilişim teknolojisi kullanıcısına hizmet vermektedir. Günde 120.000 sistem satmaktadır ki bu da saniyede 1 sistemden fazladır. Fortune dergisinin dünyadaki ilk 500 firmasının %98i Dell'i tercih etmektedir. Dünyada 44 adet çağrı merkezi bulunmaktadır.
Dell 2014'e kadar Fortune 500 listesinde 51. sıradaydı. 2013'te şirket özel hale geçtikten sonraki mali bilgilerinin yeni gizli doğası şirketin Fortune tarafından sıralanmasını önlemektedir.
Dell 2015 yılında EMC Corporation'ı satın aldı. Bu satın alımı takiben Dell ve Dell EMC, Dell Technologies çatısı altında toplandı. Ocak 2016 yılında VMware şirketi satın alındı.

Sitesi 17 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dell Türkiye15 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.* Dell Resmi Sitesi1 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - İngilizce
Yahoo! — Yahoo: Dell Inc. Şirket Profili27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - İngilizce
Dell'in en son konferans transkriptleri21 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - İngilizce
Dell Haber Grupları - İngilizce
Dell ürün geri çağırmaları24 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - İngilizce

Demokrat Parti, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki iki büyük çağdaş siyasi partiden biridir. 1850'lerin sonlarından bu yana ana siyasi rakibi Cumhuriyetçi Parti'dir. O zamandan beri Amerikan siyasetine iki partili sistem hâkimdir.
Demokrat Parti, 1828 yılında kuruldu. New York'tan Martin Van Buren, Tennessee'den Andrew Jackson'ı seçmek için yeni bir parti oluşturan eyalet organizasyonlarının koalisyonunu kurmada merkezi rolü oynadı. Demokrat Parti, dünyanın en eski aktif siyasi partisidir. Başlangıçta genişletilmiş başkanlık yetkilerini, köleci eyaletlerin çıkarlarını, tarımcılığı ve coğrafi genişlemeyi desteklerken, ulusal bir bankaya ve yüksek gümrük vergilerine karşı çıkıyordu. Parti, 1860 yılında kölelik konusunda bölündü ve 1860 seçimlerine bölünmüş biçimde girdi. 1860 ile 1912 yılları arasında sadece iki kez başkanlığı kazandı, ancak bu dönemde iki kez daha halk oylamasını kazandı. 19. yüzyılın sonlarında, yüksek gümrük vergilerine karşı çıkmaya devam etti ve altın standardı konusunda şiddetli iç tartışmalar yaşadı. 20. yüzyılın başlarında, kısmen ilerici reformları destekledi ve emperyalizme karşı çıktı, Woodrow Wilson, 1912 ve 1916 yıllarında Beyaz Saray'ı kazandı.
Franklin D. Roosevelt'in 1932'de başkan seçilmesinden bu yana Demokrat Parti, sosyal güvenlik ve işsizlik sigortasına destek içeren liberal bir platformu desteklemektedir. Yeni Düzen, partiye yeni Avrupalı göçmenlerden güçlü bir destek çekerken, partinin iş dünyası yanlısı kanadını zayıflattı. Roosevelt'in yönetiminin sonlarından 1950'lere kadar partinin Güney kanadındaki bir azınlık, ilerici iç reformları yavaşlatmak ve durdurmak için muhafazakâr Cumhuriyetçilerle birleşti. 1960'larda muhafazakâr koalisyonun üstesinden gelmeyi başaran Lyndon B. Johnson, ilerici politikaları devam ettirdi ve bu dönemden itibaren partilerin tabanları değişti; Güney eyaletleri daha güvenilir Cumhuriyetçi, Kuzeydoğu eyaletleri ise daha güvenilir Demokrat oldu. Partinin işçi sendikası unsuru, 1970'lerden bu yana küçüldü ve Ronald Reagan'ın başkanlığının ardından Amerikan seçmeni daha muhafazakâr bir yöne kayarken, Bill Clinton'ın seçilmesi parti için Üçüncü Yol'a doğru bir hamleye işaret etti ve partinin ekonomik duruşunu piyasa temelli ekonomi politikasına doğru kaydırdı. Barack Obama, 2010 yılında Hesaplı Sağlık Hizmetleri Yasası'nın geçmesine öncülük etti ve Joe Biden'ın başkanlığı sırasında parti giderek daha ilerici bir ekonomik gündem ve kültürel ve sosyal konularda daha solcu görüşler benimsedi.
Demokrat Parti, 21. yüzyılda en çok kentli seçmenler, sendika çalışanları, üniversite mezunları, kadınlar, Afrikalı Amerikalılar, Amerikalı Yahudiler, LGBT+ bireyler ve evli olmayanlar arasında güçlüdür. Sosyal konularda kürtaj haklarını, oy kullanma haklarını, LGBT haklarını, iklim değişikliğiyle ilgili eylemleri ve esrarın yasallaştırılmasını savunmaktadır. Parti, ekonomik konularda sağlık reformunun, evrensel çocuk bakımının, ücretli hastalık izninin ve sendikaların desteklenmesinin yanındadır. Dış politikada ise liberal enternasyonalizmi ve Çin ile Rusya'ya karşı sert duruşu desteklemektedir.

Demokrat Parti yetkilileri, partisinin kökenlerini 1792'de Thomas Jefferson, James Madison ve diğer önemli muhafazakâr Federalistlerin diğer etkili muhalifleri tarafından kurulan Demokratik-Cumhuriyetçi Parti'ye dayandırmaktadır. Bu parti, modern Demokrat Parti örgütlenmeden önce yok oldu; Jeffersoncu parti, aynı zamanda Whig Partisi'nin ve modern Cumhuriyetçi Parti'nin de ilham kaynağı oldu. Tarihçiler, modern Demokrat Parti'nin ilk olarak 1820'lerin sonunda savaş kahramanı Tennesseeli Andrew Jackson'ın seçilmesiyle örgütlendiğini ve dünyanın en eski aktif siyasi partisi olduğunu savunmaktadır. Parti ağırlıklı olarak, Jackson'ın arkasında her eyaletten geniş bir siyasetçi kadrosu toplayan Martin Van Buren tarafından inşa edildi.
1896'da William Jennings Bryan'ın aday gösterilmesinden bu yana parti, ekonomik konularda kendisini genellikle Cumhuriyetçi Parti'nin solunda konumlandırmaktadır. Demokratlar, 1948'den bu yana medeni haklar konusunda daha liberal bir tutum sergilese de Demokrat Parti içindeki muhafazakâr gruplar, 1960'lara kadar Güney'de bu haklara karşı çıkmaya devam ettiler. Dış politika konusunda her iki parti de birkaç kez pozisyon değiştirdi.

Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a 2001 yılında düzenlenen terörist saldırıların ve küresel ısınmaya ilişkin artan endişelerin ardından, 21. yüzyılın başlarında partinin kilit konularından bazıları insan haklarını korurken terörle mücadele, sağlık hizmetlerine erişimin genişletilmesi, işçi hakları ve çevrenin korunması oldu. Demokratlar, 2006 seçimlerinde hem Temsilciler Meclisi'nde hem de Senato'da çoğunluk kontrolünü yeniden ele geçirdi. Barack Obama, Demokrat Parti'nin adaylığını kazandı ve 2008 yılında ilk Afroamerikalı başkan olarak seçildi. Obama başkanlığında parti, ekonomik teşvik paketi, Dodd-Frank mali reform yasası ve Uygun Fiyatlı Bakım Yasası gibi reformları hayata geçirdi.

2010 ara seçimlerinde Demokrat Parti, Temsilciler Meclisi'nin yanı sıra birçok eyalet yasama organı ve valilikteki çoğunluğunu da kaybetti. 2012 seçimlerinde Başkan Obama yeniden seçildi, ancak parti Temsilciler Meclisi'nde azınlıkta kaldı ve 2014 ara seçimlerinde Senato'nun kontrolünü kaybetti. Demokrat aday Hillary Clinton, 2016 seçimlerinde Donald Trump'tan fazla halkoyu almasına rağmen başarısız oldu ve anca 227 eyalet delegesi sayısına ulaşabildi. Donald Trump ise 304 eyalet delegesi sayısına ulaştı ve Hillary Clinton başkanlığı kaybetti. Demokrat Parti, muhalefet partisi rolüne geçti ve iki yıl başkanlığı da kongreyi de elinde tutamadı. Ancak parti, 2018 ara seçimlerinde Nancy Pelosi liderliğinde Temsilciler Meclisi'ni geri kazandı.
Demokratlar, Başkan Trump'ı, özellikle göç, sağlık hizmetleri ve kürtaj politikalarının yanı sıra COVID-19 salgınına verdiği yanıt nedeniyle son derece eleştiriyordu. Aralık 2019'da Temsilciler Meclisi'ndeki Demokratlar Trump'ı görevden aldı, ancak Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Senato'da beraat etti.

Kasım 2020'de Demokrat Joe Biden, Trump'ı yenerek 2020 başkanlık seçimlerini kazandı. Biden, görevine ABD Meclisi ve Senatosu'nda son derece dar Demokrat çoğunluklarla başladı. Biden'ın başkanlığı sırasında parti, giderek daha ilerici bir ekonomik gündemi benimsedi. 2022'de Biden, Yüce Mahkeme'ye ilk siyahi kadın olan Ketanji Brown Jackson'ı atadı. Ancak Jackson, liberal yargıç Stephen Breyer'in yerine geçtiğinden, mahkemenin muhafazakârlar (çoğunluk) ve liberaller arasındaki 6-3'lük bölünmesini değiştirmedi. Ülkenin büyük bölümünde kürtajın yasaklanmasına yol açan Dobbs v. Jackson (24 Haziran 2022) kararından sonra, Demokrat Parti kürtaj haklarının savunucusu oldu.
2022 ara seçimlerinde Demokratlar tarihsel eğilimlerden önemli ölçüde daha iyi performans gösterdi ve yaygın olarak beklenen kırmızı dalga gerçekleşmedi. Parti, ABD Temsilciler Meclisi'ndeki çoğunluğunu kıl payı kaybetti ve ABD Senatosu'ndaki çoğunluğunu genişletti, eyalet düzeyinde de birçok kazanım elde etti.
Temmuz 2024'te, bir dizi yaş ve sağlık sorununun ardından Biden, 1968'de Lyndon B. Johnson'dan bu yana yeniden seçilmek için adaylıktan çekilen ilk görevdeki başkan, 19. yüzyıldan bu yana yalnızca bir dönem görev yaptıktan sonra çekilen ilk başkan ve ön seçimleri kazandıktan sonra çekilen tek başkan oldu.
2024 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı Kamala Harris, Cumhuriyetçi aday Donald Trump'a karşı yenilmiştir. 2024 seçimlerinde Demokratlar, Senato ve Temsilciler Meclisinde çoğunluğu Cumhuriyetçi Parti'ye kaptırmıştır. Bu durum Demokrat Parti tarihinde parti için önemli bir başarısız sonuç olarak görülmüştür.

1824 yılında Demokratik-Cumhuriyetçi Parti, kısa ömürlü Ulusal Cumhuriyetçi Parti ve 1828 yılında Demokrat Parti'ye dönüşen Jacksonian hareketi olarak ikiye ayrıldı. Jackson döneminde "Demokrasi" terimi parti tarafından kullanılıyordu, ancak "Demokrat Parti" adı sonunda kararlaştırıldı ve 1844'te resmî ismi haline geldi. Partinin üyeleri “Demokratlar” veya “Dems” olarak adlandırılmaktadır.
Her iki büyük siyasi parti de pazarlama ve temsillerinde geleneksel Amerikan renkleri olan kırmızı, beyaz ve maviyi kullansa da, 2000 seçim gecesinden bu yana mavi Demokrat Parti için, kırmızı ise Cumhuriyetçi Parti için belirleyici renk haline geldi. O gece ilk kez tüm büyük televizyon kanalları seçim haritası için aynı renk şemasını kullandı: Al Gore (Demokrat aday) için mavi eyaletler ve George W. Bush (Cumhuriyetçi aday) için kırmızı eyaletler. O zamandan beri mavi renk, medya tarafından partiyi temsil etmek için yaygın olarak kullanılmaktadır.

Demokratik Ulusal Komite (DNC), Demokratik kampanya faaliyetlerini desteklemekle sorumludur. DNC, Demokratik Platformun yazılma sürecini denetlemekle sorumlu olsa da, daha çok kampanya ve organizasyon stratejisi üzerinde yoğunlaşır, kamu politikalarıyla doğrudan ilgilenmez. Başkanlık seçimlerinde, Demokratik Ulusal Konvansiyon'u denetler. Ulusal konvansiyon, partinin tüzüğüne tabidir ve oturumdayken partinin nihai yetkisi altında olup, DNC diğer zamanlarda partinin organizasyonunu yönetir. 2021'den bu yana DNC'nin başkanı Jaime Harrison'dır.

Demokratik Kongre Kampanya Komitesi (DCCC) Temsilciler Meclisi yarışlarında parti adaylarına yardımcı olur ve başkanlığını Washington Temsilcisi Suzan DelBene yapar. Benzer şekilde, Michigan Senatörü Gary Peters'ın başkanlığını yaptığı Demokratik Senatör Kampanya Komitesi (DSCC) Senato yarışları için fon toplamaktadır. New York Eyalet Senatosu Çoğunluk Lideri Andrea Stewart-Cousins'in başkanlığını yaptığı Demokratik Yasama Kampanya Komitesi (DLCC), eyalet yasama yarışlarına odaklanan daha küçük bir organizasyondur. Demokratik Valiler Birliği (DGA) Demokrat vali adaylarının ve görevdeki valilerin adaylıklarını destekleyen bir kuruluştur. Aynı şekilde, en büyük şehirlerin ve kent merkezlerinin belediye başkanları Ulusal Demokratik Belediye Başkanları Konferansı olarak bir araya gelmektedir.

Merkezci Demokratlar veya Yeni Demokratlar, 1

Dover, ABD'nin Delaware eyaletinin başkenti ve eyaletin nüfus olarak ikinci kalabalık şehridir.
Dover kenti Delaware Nehri sahil ovasında bulunup bu nehrin bir dalı olan "St John Nehri" kenarında konumlanmıştır. Dover, Delaware İngiltere Kralından kuzey Amerika'da "Delaware Nehri üzerinde aşağı kontluklar" adlı bir koloni kurma imtiyazı almış olan Quaker mezhebinden William Penn tarafından 1683'te İngiltere'de bulunan Dover kentine anısina kurulmuştur. Dover kentinin Delaware'de kurulma nedeni Penn'in bu arazilerde kurduğu Kent Kontluğu (County) yerel idaresi için kurmuş olduğu Adliye Muhakemesi için merkezi bir mevki olması idi. 1717'de 64 yıl önce kurulan Dover yerleşkesi koloni-eyaleti "Delaware Genel Asamblesi" tarafından verilen bir özel "komisyon" ile bir şehir olarak teşkil edildi. Denizden Delaware Nehrinden gelen İngiliz korsan hücumlarından nispeten korunmak ve daha merkezi bir mevkide olmak için Delaware koloni eyaletinin merkezi 1777'de Newcastle, Delaware yerleşkesinden Dover şehrine nakledildi. Koloni eyaleti assemblesi tarafından çıkartılan bir kanunla eyalet assemblesi toplantıları için bir sabit mevki tespit edilmedi ve assemble sırayla "Wilmington, Delaware"; "Lewes, Delaware", "Döver, Delaware" ve "New Castle, Delaware" şehirlerinde toplandı. Fakat Ekim 1781'de yeni bir kanunla Assemble merkezi, yani Delaware koloni eyaleti başkenti, Dover, Delaware şehri yapıldı.
2010 nüfus sayımına göre şehir merkezinde 36.047 kişi, metropoliten alanında ise 52.255 kişi yaşamaktadır. Kent sınırları içinde yüzölçümü (1 km² su alanı olan) 58.8 km²'dir.

Resmi Dover, Delaware Şehri yerel idare websitessi
DMOZ Open Directory Projesi "Döver, Delaware" maddesi

Facebook, insanların başka insanlarla iletişim kurmasını ve bilgi alışverişi yapmasını amaçlayan bir sosyal ağ. 4 Şubat 2004 tarihinde Harvard Üniversitesi 2006 devresi öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kurulan Facebook, öncelikle Harvard öğrencileri için kurulmuştu. Daha sonra Boston civarındaki okulları da içine alan Facebook, iki ay içerisinde Ivy Ligi okullarının tamamını kapsadı. Uygulamanın ilk senesinde; Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tüm okullar Facebook veritabanında mevcuttu. Üyeler önceleri sadece söz konusu okulun e-posta adresiyle (.edu,.ac.uk vb.) üye olabiliyordu. Daha sonrasında da ağ içine liseler ve bazı büyük şirketler de katıldı. 11 Eylül 2006 tarihinde ise Facebook tüm e-posta adreslerine, bazı yaş sınırlandırmalarıyla açıldı. Kullanıcılar diledikleri ağlara; liseleri, çalışma yerleri ya da yaşadığı yerler itibarıyla katılım gösterebilmektedirler. Ayrıca Facebook, dünyanın en fazla ziyaret edilen sitelerinden biridir. Google Play'de indirme sayısı 10 milyardan fazladır.

2003 yılının sonlarına doğru Mark Zuckerberg tarafından yazılmaya başlanan Facebook'un ilk olarak amacı, Columbia Üniversitesi başta olmak üzere çeşitli Amerikan üniversitelerindeki öğrenciler arasındaki bağlantıyı güçlendirmekti. Üniversitelere yayılmaya başladıktan sonra finansman ve medya gibi noktalara odaklanılarak Facebook'un güçlendirilmesi amaçlandı. 2004 Nisan ayında Zuckerberg, Dustin Moskovitz ve Eduardo Saverin ile beraber TheFacebookLLC adı altında kurulan şirketle Facebook'a kurumsal bir kimlik kazandırdı. Peter Thiel tarafından Haziran 2004 tarihinde Facebook'a 500.000 dolar yatırım yapıldı. Bunu Mayıs 2005 tarihinde Accel Partners tarafından yapılan 13 milyon dolarlık yatırımın izlemesiyle birlikte site Eylül 2006 tarihi itibarıyla e-posta doğrulaması şartıyla 13 yaş üstü herkesi üye olarak kabul etmeye başladı ve bugünkü halini aldı.

Alexa istatistiklerine göre Facebook, 31 Ağustos 2014 itibarıyla dünyanın en fazla ziyaret edilen 2. sitesidir. Bunun yanı sıra; Mısır'ın en fazla ziyaret edilen sitesi, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Türkiye, Panama ve Norveç'in 2. en fazla ziyaret edilen sitesi, Kanada, Güney Afrika, Birleşik Krallık ve İsveç'in 3. en fazla ziyaret edilen sitesi, 2012 yılı itibarıyla da dünya çapında en çok ziyaret edilen sitedir.
Facebook ismini "paper facebooks"tan alır. Bu form, Amerikan üniversitelerinde okulların öğrencilerine, öğretmenlerine ve çalışanlarına doldurttuğu, onları tanıtan bir formdur.
Facebook'un şu anda 1 milyar 350 milyon kullanıcısı bulunmaktadır.
Site, kullanıcılara ücretsizdir ve gelirini afişlerden, logo reklamlarından ve sponsor gruplarından almaktadır (Nisan 2006'da gelirlerin haftalık 1.5 milyon dolar olduğu öne sürülmüştür). Kullanıcılar profilleri fotoğrafları, ilgi alanları, gizli ya da açık mesajları ve arkadaş grupları sergilemektedir. Profillerin gösterimi sadece arkadaşlara görünecek şekilde veya belli ağların dışındakilere açık olmayacak şekilde sınırlandırılabilir. TechCrunch'a göre; ABD'deki üniversitelerdeki öğrencilerin %85'inin Facebook'ta bir hesabı bulunmakta ve bunların %60'ı her gün bağlanmaktadır. %85 her hafta, %93 her ay bağlananlar arasındadır. Facebook sözcüsü Chris Hughes ise kullanıcıların her gün ortalama 19 dakika Facebook'ta vakit geçirdiğini söylemektedir.

13 Mart 2009 itibarıyla Facebook'un yeni arayüzü kullanılmaya başlamıştır. Ancak bu arayüz, kullanıcılar arasında ikilik yaratmıştır. Bazı kullanıcılar bu arayüzü çok başarılı bulurken, bazı kullanıcılar protesto etmektedir. Facebook yöneticileri ise bu yeni arayüz için ısrar etmektedirler.
Teknik açıdan ise Facebook, web otoriteleri tarafından en başarılı Web 2.0 uygulamalarından biri olarak gösterilmektedir.
2006 yılında MySpace'in News Corporation'a satılmasıyla Facebook'un da satılacağı söylentileri çıkmıştır. Zuckerberg ise Facebook'u satmak istemediğini belirtmiş ve söylentileri yalanlamıştır.
İlk teklifin Viacom tarafından 975 milyon dolar olduğu öne sürülürken; Eylül 2006'da Yahoo, 1 milyar dolar teklifte bulunmuştur. Ekim ayında ise; Google, YouTube'u satın aldıktan sonra, Facebook için 2,3 milyar dolar teklifte bulunmuştur.
Facebook yöneticilerinden Peter Thiel ise, Facebook'un iç değerinin 8 milyar dolar olduğunu ve proje gelirlerinin 2015 yılı için 1 milyar dolar olduğunu söylemiştir.
24 Ekim 2007'de Microsoft, Facebook'un %1,6'lık hissesini 240 milyon dolar ödeyerek satın almıştır. Google ve diğer şirketler de benzeri bir yöntemle Facebook hisselerine yönelmektedir.
2008 Ağustos'unda, Facebook'un aylık 100 milyon aktif kullanıcısı vardı. İnsanlar birbirini Facebook'a çağırdı ve bu sayı 7 ayda iki katına çıktı. 2009 Nisan ayında ise bu sosyal ağın ulaştığı insan sayısı 200 milyondu. 2009 Temmuz'unda ise 4 aydan kısa bir sürede Facebook kullanıcı sayısı 50 milyon daha artarak 250 milyona ulaşmıştır.
23 Temmuz 2009'da başlayan bir uygulamayla Facebook'a, Yahoo sitesi içerisinden ulaşma imkânı getirilmiştir.
Facebook'un ağırlıklı olarak mavi olmasının nedeni ise kurucusu Mark Zuckerberg'in renk körü olmasıdır.

Fotoğraflar uygulaması ile kullanıcılar kendi aralarında fotoğraflarını, kendilerini ve arkadaşlarını da üzerine etiketleyerek sunabilmektedir. Bazı gizlilik sorunları nedeniyle facebook, fotoğrafların görüntülenmeleri üzerinde bazı sınırlamalar koymuştur. Ağustos 2007 itibarıyla Facebook'ta 31.31 milyar fotoğraf bulunmaktadır, bu da kişi başı 31 fotoğrafa denk gelmektedir. Fotoğraflar herkes tarafından görülebilir, ancak gerekli ayarlamalar yapıldığı takdirde hiçbir kullanıcı tarafından da görülmeyebilir.

Armağanlar, Facebook'un Şubat 2007 tarihinde yaptığı bir uygulamadır. Kullanıcılar birbirlerine küçük ikonlardan oluşan hediyeler gönderebilmektedir. Bu ikonlar Apple tasarımcısı Susan Kare tarafından tasarlanmaktadır ve kullanıcılar bu hediyeleri gizli ya da açıkça vermektedir. Kullanıcılar isterse "hediyeler" kutusunu profillerinde de gösterebilir. Kullanıcılar hesaplarının açılmasıyla ücretsiz bir hediye verme hakkına sahiptir; bundan sonraki hediyeler ise 1 dolar ile ücretlendirilmektedir. Hediyelerin %50'si Sevgililer Günü'nde verilmektedir.
Bunun yanı sıra, Zachary Allia tarafından geliştirilen "Free Gifts" uygulaması gibi uygulamalarla, ücretsiz olarak da hediye gönderilebilmektedir.

Mayıs 2007 itibarıyla; Facebook Marketplace (Facebook Pazar Yeri) uygulamasıyla; satılık eşyalar, kiralık/satılık ev, işler ve diğerleri olmak üzere bir market ortamı yaratmış ve burada kullanıcıların birbirleriyle alışveriş yapmasını sağlamıştır. Bu hizmeti kullanmak ücretsizdir. Bu hizmetten özellikle üniversite öğrencileri yararlanmaktadırlar. Birçok öğrenci kitap ve okul eşyalarını Facebook aracılığıyla satmaktadırlar. Ayrıca kiralık daireler ve evler de Facebook aracılığıyla markete konulabilmektedir.

Pokes (Dürtmeler) uygulaması ile bir kullanıcının diğer bir kullanıcıyı dürterek diyalog kurmasını sağlamaktadır. Değişik türde dürtüler için X Me ve SuperPoke gibi Facebook eklentileri de bulunmaktadır. Bu uygulamalar, dürtme işlemini değişik varyasyonlarda yapılmasını sağlamaktadır.

Etkinlikler uygulaması ise; kullanıcıların arkadaşlarını belli buluşma oluşturabilir ve diğer kullanıcılar da bu etkinlikler için RSVP'lerini bildirebilirler.

Facebook'un video uygulaması ise; kullanıcıların birbirlerine YouTube ve benzeri sitelerdeki videoları göndermelerinin yanı sıra; özel mesajlar da dahil olmak üzere video kamerasıyla görüntü kaydederek bunu mesaj olarak göndermesini sağlamıştır. Ayrıca 2015'ten itibaren videolar Pop-Out şeklinde izlenebilir hale getirilmiştir.

24 Mayıs 2007 itibarıyla Facebook, Facebook Platform adını verdiği altyapısı ile geliştiricilerin Facebook ile etkileşimli uygulamalar yaratmasına olanak sağlamıştır. Uygulamalar, Facebook API 7 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ile kolayca geliştirilebilir. 11 Ekim 2007 itibarıyla Facebook'ta 5500'ün üzerinde uygulama mevcuttur.

30 Ağustos 2008 tarihinden itibaren çeviri uygulaması ile mevcut olan diğer diller Almanca, Çekçe, Basitleştirilmiş Çince, Geleneksel Çince, Hong Kong Çincesi, Danca, Fince, Fransızca, Galce, Felemenkçe, İspanyolca, İsveççe, İtalyanca, Japonca, Katalanca, Korece, Lehçe, Bokmål Norveççesi, Brezilya Portekizcesi, Türkçe, Kürtçe ve Rusça.
Ayrıca her sene 19 Eylül'de kutlanan "Uluslararası Korsan Gibi Konuş Günü"nü kutlamak için 19 Eylül 2008'de Korsan İngilizcesi seçeneği de mevcut oldu.

9 Ekim 2008'de beta halinde Galiçyaca, Macarca, Nyorsk Norveççesi, Rumence, Slovence ve Tayca sürümleri mevcut oldu.
4 Eylül 2009'da beta halinde Arnavutça sürümü eklendi.
2 Ekim 2009'da Azerice sürümü eklendi.
24 Aralık 2009'da tam sürüm halinde Kürtçe sürümü eklendi.

Facebook'un iOS, Android ve Windows Phone platformları için geliştirdiği Messenger uygulaması, Facebook kullanıcıları için tüm medya biçimlerinde sohbet ve paylaşım yapma olanağı sunmaktadır. Facebook Messenger'a sayfa sahipleri sohbet botu ekleyebilmektedir. Sohbet botu satın alma, otomatik cevap gibi işleri yapabilmektedir.

Mark Zuckerberg Kurucu ve CEO
Dustin Moskovitz Kurucu Yardımcısı ve Mühendislikten Sorumlu Başkan Yardımcısı
Sheryl Sandberg COO
Owen Van Natta Finanstan Sorumlu Müdür (CFO), Operasyon
Matt Kohler Başkan Yardımcısı - Strateji ve İşletme Operasyonu
Chris Hughes Kurucu Yardımcısı
Peter Thiel Yatırımcı
Chamath Palihapitiya Başkan Yardımcısı - Pazarlama ve Operasyonlar
Gideon Yu Finanstan Sorumlu Müdür
Li Ka-shing Yatırımcı
Marc Samwer Yatırımcı
Alexander Samwer Yatırımcı
Eduardo Saverin Kurucu Üye

Facebook'un kullanıcı sayısı Ekim 2012 itibarıyla tüm dünyada 1 milyarı aşmıştır. Artış hâlen devam etmektedir. Aşağıda 2015 yılının Mart ayı itibarıyla farklı ülkelerde Facebook kullanıcı sayısı istatistiği bulunmaktadır.

Diaspora (yazılım)
2020 Facebook reklam boykotları
GAFAM

Genel
Ayan, Buğra (2016). Sosyal Ağlar Tarihi. Ankara: Abaküs. s. 72. ISBN 978-605-9129-53-4. 14 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2016. 
Özel

Resmî site
X'te Facebook


Fortune 500, Fortune dergisi tarafından hazırlanan ve yayınlanan yıllık bir listedir. Listede, ABD'deki en yüksek net ciroya sahip 500 kurum sıralanır. Ancak, Fortune, özellikle şirketlerin vergi gelirlerinin etkisini yok etmek için bu hesaplamalarda birçok şirketin cirosu üzerinde düzeltme yapar. Fortune Global 500'den farkı, Fortune 500'ün sadece Amerikan kurumlarını içermesidir. Fortune 100 ve Fortune 1000 de aynı şekilde sıralanan ilk yüz ve ilk bin şirketi içeren listelerdir.

Fortune 500 konsepti, Fortune editörü Edgar P. Smith tarafından oluşturuldu ve ilk liste 1955'te yayınlandı. Bu listedeki ilk on şirket General Motors, Jersey Standard, U.S. Steel, General Electric, Esmark, Chrysler, Armour and Company, Gulf Oil, Mobil ve DuPont idi.

Aşağıda, 2023 yılı için Fortune 500 listesindeki ilk 20 şirket bulunmaktadır.

2021 yılı itibarıyla Fortune 500 listesinde en çok şirkete sahip olan ilk 18 eyaletin listesi.

Fortune Global 500

Fortune 500 ana sayfa24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georgia, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu, Güney Atlantik ve Derin Güney bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Kuzeybatıda Tennessee, kuzeydoğuda Kuzey Karolina ve Güney Karolina, doğuda Atlantik Okyanusu, güneyde Florida ve batıda Alabama ile sınır komşusudur. 50 ABD eyaleti arasında Georgia, yüzölçümü bakımından 24., nüfus bakımından ise 8. sıradadır. ABD Nüfus Sayım Bürosu'na göre, 2025 tahmini nüfusu 11.302.748'dir. Küresel bir şehir olan Atlanta, hem eyaletin başkenti hem de en büyük şehridir. 2023 yılında 6,3 milyondan fazla nüfusa sahip Atlanta metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en kalabalık 8. metropol alanıdır ve Georgia'nın toplam nüfusunun yaklaşık %57'sini barındırmaktadır. Eyaletteki diğer büyük metropol alanları arasında Augusta, Savannah, Columbus ve Macon bulunmaktadır.
Georgia Eyaleti 1732 yılında kuruldu ve ilk yerleşim 1733 yılında Savannah'ın kurulmasıyla gerçekleşti. 1752 yılına gelindiğinde Georgia, İngiliz kraliyet kolonisi haline gelmişti ve bu da onu orijinal On Üç Koloni'nin son ve en güneydeki kolonisi yapıyordu. 2 Ocak 1788'de Georgia, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan dördüncü eyalet oldu. 1802 ile 1804 yılları arasında, batı Georgia'nın bir kısmı ayrılarak Mississippi Bölgesi oluşturuldu ve bu bölge sonunda ABD'nin Alabama ve Mississippi eyaletleri oldu. Georgia, 19 Ocak 1861'de Birlik'ten ayrıldığını ilan ederek orijinal yedi Konfederasyon Devleti'nin saflarına katıldı. İç Savaş'tan sonra, 15 Temmuz 1870'te Birlik'e yeniden kabul edilen son eyalet oldu. 
19. yüzyılın sonlarında, Yeniden Yapılanma sonrası dönemde, Georgia ekonomisi, özellikle uzlaşma ve sanayileşmeye odaklanan "Yeni Güney" ideolojisini savunan Henry W. Grady başta olmak üzere, etkili politikacılar, iş liderleri ve gazetecilerden oluşan bir koalisyon tarafından yönlendirilen önemli değişikliklere uğradı. 20. yüzyılın ortalarında, Martin Luther King Jr. dahil olmak üzere Georgia'dan birçok önemli isim, sivil haklar hareketinde kilit liderler olarak ortaya çıktı. 1945'ten beri Georgia, daha geniş Güneş Kuşağı trendine paralel olarak önemli bir nüfus ve ekonomik genişleme yaşadı.
Georgia, Blue Ridge Dağları (daha geniş Apalaş Dağları'nın bir parçası) ve Piedmont platosu gibi çeşitli manzaralar, flora ve fauna ile tanımlanır. Blue Ridge'deki bazı yüksek bölgeler dışında, Georgia ağırlıklı olarak nemli subtropikal bir iklime sahiptir.

Google LLC, internet araması, çevrim içi bilgi dağıtımı, reklam teknolojileri ve arama motorları için yatırımlar yapan çok uluslu Amerikan şirketidir. Şirket internet tabanlı hizmet ve ürünler geliştirmektedir. Kârının büyük bir kısmını Google Ads (eski adı ile AdWords) hizmeti üzerinden elde etmektedir. Şirket, Larry Page ve Sergey Brin tarafından, Stanford Üniversitesinde doktora öğrencisi oldukları dönemde kurulmuştur. İkili, "Google Guys" olarak anılmaktadır. Google, ilk olarak 4 Eylül 1998 tarihinde özel bir şirket olarak kuruldu ve 19 Ağustos 2004 tarihinde halka arz edildi. Halka arzın gerçekleştiği dönemde, Larry Page, Sergey Brin ve Eric Schmidt, takip eden yirmi yıl boyunca, yani 2024 yılına kadar Google'da birlikte çalışmak üzere anlaştılar. Kuruluşundan bu yana misyonu "dünyadaki bilgiyi organize etmek ve bunu evrensel olarak erişilebilir ve kullanılabilir hâle getirmek"tir. Gayriresmî sloganı ise, Google mühendisi Amit Patel tarafından bulunan ve Paul Buchheit tarafından desteklenen "Don't be evil"dır (Kötü olma). Şirket merkezi 2006 yılında, hâlâ aktif olan Mountain View, Kaliforniya'ya taşınmıştır. Şirketin merkezine Googleplex adı verilmektedir.
Google'ın dünya çapında veri merkezlerinde bir milyondan fazla sunucuda çalıştığı, bir milyardan fazla arama isteğini işlediği ve kullanıcıları tarafından oluşturulan verinin günde yirmi dört petabayt olduğu tahmin edilmektedir. Kuruluşundan bugüne dek gerçekleşen büyüme hızı, şirketin temel web arama motorunun ötesinde ürünler, satın almalar ve ortaklıklar zincirinin meydana gelmesini sağladı. Şirket, Orkut, Google Buzz ve Google+ gibi sosyal ağ araçları ile elektronik posta hizmeti Gmail servisi gibi çevrim içi verimlilik yazılımları sunmakta, ek olarak, web tarayıcısı Google Chrome, navigasyon uygulaması Google Haritalar, mesajlaşma uygulaması Google Hangouts gibi hizmetler sunmaktadır. Bunlar dışında, Android mobil işletim sistemi gelişimine öncülük yapmıştır. Cr-48 ana işletim sistemi olarak da bilinen yeni Google Chrome OS, 15 Haziran 2011 tarihinden beri, Samsung Series 5 ve Acer AC700 gibi ticari Chromebook'larda kullanılmaktadır.
Alexa, internette en çok ziyaret edilen web sitesi olarak ABD odaklı "google.com"u listelemektedir, YouTube, Blogger, Orkut gibi Google'a ait diğer siteler ve çok sayıda uluslararası Google sitesi (google.co.in, google.co.uk vb.) ise en çok ziyaret edilen siteler arasında ilk yüz içinde yer almaktadır. Ek olarak şirket, BrandZ marka değeri veri tabanı listesinde ikinci sırada yer almaktadır. Buna karşın Google, gizlilik, telif hakkı ve sansür gibi konularda eleştiriler almaktadır.

Google'ın kuruluş süreci 1996 Ocak ayında Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesinde doktora öğrencileri olan Larry Page ve Sergey Brin'in araştırma projesiyle başladı.
Geleneksel arama motorlarıyla yapılan aramalarda, sonuçlar; aranan terimlerin sayfada kaç kez görüldüğü mantığıyla sıralanıyordu ancak Google siteler arası ilişkilerin analizi konusunda çok daha elverişli iki sistem kuramı ortaya koydu. Bu yeni teknolojiye PageRank adı veriliyordu, bu sisteme göre sayfa dizinlerinin orijinal site ile olan bağlantı dönüşümleri belirlenerek; siteler, gösterilen ilgiye göre sıralanıyordu.
Küçük bir arama motoru olan ve Robin Li tarafından IDD Bilişim Hizmetleri adına geliştirilen "RankDex", zaten 1996'dan beri site puanlaması ve sayfa sıralaması için benzer bir strateji kullanmaktaydı. RankDex, patentliydi ve Li'nin Çin'de kurulmuş olduğu Baidu adını taşıyan arama motoru bu sistemle çalışıyordu.
Page ve Brin yeni oluşturdukları arama motoruna ilk olarak "BackRub" ismini koymuştu, çünkü siteler için geri bağlantıların kontrol edilmesinin önemini tahmin edebiliyorlardı. Ancak daha sonra, "googol" sözcüğü üzerinde orijinal bir imla değişikliği yapılarak, bu arama motoru Google olarak adlandırıldı, Google arama motoruyla insanlara büyük bir bilgi kaynağının sunulduğunu belirtmek için bu isim konulmuştu, çünkü googol on üzeri yüz rakamını ifade ediyordu. Başlangıçta Google; Stanford Üniversitesinin alt-alan adı olarak google.stanford.edu alan adını kullandı.
Bugün kullandığı alan adını 15 Eylül 1997'de etkinleştirdi ve 4 Eylül 1998'de Google şirketi resmen kuruldu. Şirket merkezi arkadaşları Susan Wojcicki'nin Menlo Park, Kaliforniya'da bulunan garajı olarak belirlendi. Stanford Üniversitesinde doktora yapan bir öğrenci olan Craig Silverstein, ilk çalışan olarak işe alındı.
Bir yıl önceki rakam olan 931 milyon tekil ziyaretçi sayısındaki yüzde 8,4'lük bir artışla, 2001 Mayıs ayında; Google'ın tekil ziyaretçi sayısı ilk kez 1 milyarı buldu.

Google'a 100.000 $'lık ilk finansman desteğini daha önce Google'ın da dâhil olduğu bir şirket olan Sun Microsystems'ın kurulum ortaklarından Andy Bechtolsheim vermiştir. 1999'un başlarında, hâlâ doktora öğrencileri olan Brin ve Page, akademik araştırmalar için bir arama motoru geliştirmenin ilgi çekici bir düşünce olduğuna karar vererek, Excite'yi satın almak için CEO George Bell'e 1 milyon $ önerdiler. Ancak Bell bu teklifi kabul etmese de, Excite yatırımcılarından Vinod Khosla bu kararı eleştirerek, Brin ve Page ile 750.000 $ civarında bir tutarda müzakerelere başladı. Google; 7 Haziran 1999'da Kleiner Perkins Caufield & Byers ve Sequoia Capital gibi büyük yatırım şirketlerinin açtığı krediler de dâhil olmak üzere, 25 milyon $'lık bir fon kullanacağını açıkladı.
Google'ın ilk halka arzı ana finansal sisteme geçişinden yaklaşık beş yıl sonra, 19 Ağustos 2004'te gerçekleşti. Şirket bu arz sonucunda yatırımcılarla, hisse başına 85 $'dan 19.605.052 hissesini paylaştı. Hisseler Morgan Stanley ve Credit Suisse tarafından oluşturulan benzersiz çevrim içi açık arttırma sistemi sayesinde, hissedarlara ulaştırıldı. Piyasa değeri 23 milyar $'ı aşkın bir şirket olan Google bu halka arz sonrasında, 1,67 milyon $'lık hisse senedi satışı yaptı. Paylaşılan 271 milyonluk hissenin büyük bölümünün Google'ın denetim alanında kalması sonrasında, birçok Google çalışanı hisseler sayesinde milyoner oldu. Yahoo!'nun sahip olduğu 8,4 milyonluk Google hissesi, Google'ın rakibi Yahoo!'nun bu halka arzdan kârlı çıkmasını sağladı.
Bazı insanlar Google'ın halka arzının şirket kültüründe kaçınılmaz değişiklikler oluşturacağını tahmin ediyordu. Dayanak olarak, hissedarların şirket üzerindeki baskısı sonucunda, şirket çalışanlarının olumsuz etkileneceği; bunun yanında şirket yönetiminde olan kişilerin hisse senetleri sayesinde milyoner olabileceği gerçeği gösteriliyordu. Şirket kurucu ortakları Sergey Brin ve Larry Page yatırımcıların taşıdığı bu endişelere yanıt vererek; halka arzdan sonra şirket kültürünün değişmeyeceğini savundu ve bu yönde bir rapor hazırlattı. Ancak 2005'te; The New York Times gazetesindeki makaleler de dâhil olmak üzere birçok kaynakta Google'ın yeni yapısı sorgulandı ve kurum felsefesindeki masumiyetin ve kurumsallaşma karşıtı tavrın kaybedildiği savunuldu. Bunun üzerine Google, benzersiz kurum kültürünü devam ettirebilmek için bir kurumsal kültür şefi ve bir insan kaynakları yöneticisini göreve getirdi. Şeffaf bir örgütlenme (organizasyon) için iş birliği ortamının kaçınılmaz olduğundan hareketle, kurumsal kültür şefinin görevlendirilmesinin altında yatan amaç, kurumun kuruluşundan itibaren kazanılan temel değerlerinin ve kurumsal kültürün gerektirdiği çalışma ahlakının korunmasını içeriyordu. Google bu dönemde, eski çalışanlarının cinsiyetçilik ve yaş ayrımcılığı yaptığı ithamlarıyla karşı karşıya kaldı.
Öncelikle güçlü bir satış potansiyeli ve çevrim içi pazarlamayla birlikte tanıtım konularındaki kazanç sayesinde, Google; halka arz sonrasında hisse senedi performansında başarılı bir ivme yakalayarak; 31 Ocak 2007'de ilk kez borsa işlemlerinde (hisse değeri) 700 $ düzeyine ulaştı. Google'ın hisse senetlerinin değer kazanmasındaki temel unsur, büyük yatırım şirketlerinin ve finansman şirketlerinin aksine; genel itibarıyla bireysel yatırımcılar oldu. Şirket bugün itibarıyla GOOG menkul değer sembolü altında NASDAQ borsasında, GGQ1 imiyle de Frankfurt Menkul Kıymetler Borsası'nda işlem görmektedir.

Şirket merkez ofisini Mart 1999'da önde gelen Silikon Vadisi teknoloji şirketlerinin de yer aldığı Palo Alto, Kaliforniya'ya taşımıştır. Ertesi yıl, Page ve Brin'in reklam destekli arama motoru oluşturma düşüncesine karşı çıkmasına karşın, anahtar sözcüklere dayalı reklam satışına başlamıştır. Sayfa tasarımını yalın tutmak ve hızlı erişimi sağlamak amacıyla reklamların düz metin biçiminde olmasına özen gösterilmiştir. Anahtar sözcükler (tıklama başına 5 cent'ten başlayan) tutar teklifleri ve tıklama sayısı dikkate alınarak hesaplanıyordu. Bu satış modeli ilk kez, Idealab'den ayrıldıktan sonra Bill Gross tarafından kurulan Goto.com şirketinde uygulanmıştı. Bu şirket, adını Overture Services olarak değiştirdikten sonra Google'a kendi tıklama başına ödeme patentlerini ihlal ettiği gerekçesiyle bir dizi dava açmıştır. Daha sonra Yahoo! tarafından satın alınan ve Yahoo! Search Marketing adını alan Overture Services'ın açtığı bu davalar Google'ın şirket hisselerinin bir bölümünü Yahoo!'ya devretmesiyle çözüme kavuşturulmuştur.
Google bu sırada kendi geliştirdiği PageRank sisteminin patentini almıştır. Resmî olarak Stanford Üniversitesine kayıtlı görünen patentte Lawrence Page'in adı mucit olarak geçmektedir.
2003 yılında şirket 1600 Amphitheatre Parkway, Mountain View, Kaliforniya'daki bugünkü ofisini Silicon Graphics'ten kiralamıştır. Bu ofis, 1'in sonuna googol tane sıfır eklenmesiyle oluşan googolplex sözcüğünden esinlenerek oluşturulmuş olan Googleplex adıyla anılmaktadır. Google üç yıl sonra SGI'a ait bu yeri 319 milyon dolar karşılığında satın almıştır. Bu sırada, "Google" terimi günlük yaşamda kendine yer bulmuş, "google" eylemi Merriam Webster Collegiate Dictionary ve Oxford English Dictionary'ye girmiştir. Sözcüğün anlamı "Google arama motorunu kullanarak İnternet üzerinde bilgi aramaktır."

Google, 2001 yılından bu yana ağırlıklı olarak küçük girişim sermayeli şirketlere odaklanarak, birçok şirket satın aldı. 2004'te aldığ

Guam (İngilizce: Guam, telaffuz: Chamoru halkı adaya yaklaşık 3500 yıl önce yerleşmiştir. Portekizli kâşif Ferdinand Macellan, İspanya'nın hizmetindeyken, 6 Mart 1521'de adayı ziyaret eden ilk Avrupalı oldu. Guam, 1668'de İspanya tarafından sömürgeleştirildi. 16. ve 18. yüzyıllar arasında Guam, İspanyol Manila Kalyonları için önemli bir mola yeriydi. İspanya-Amerika Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri 21 Haziran 1898'de Guam'ı ele geçirdi. 10 Aralık 1898'de imzalanan Paris Antlaşması uyarınca İspanya, Guam'ı 11 Nisan 1899'dan itibaren geçerli olmak üzere A.B.D.'ye devretti.
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Guam, Mikronezya'daki Wake Adası, Polinezya'daki Amerikan Samoası ve Hawaii, Filipinler ile birlikte Pasifik Okyanusu'ndaki beş Amerikan yargı bölgesinden biriydi. 8 Aralık 1941 tarihinde, Pearl Harbor saldırısından saatler sonra Guam, Japonlar tarafından işgal edildi. Amerikan kuvvetleri, Kurtuluş Günü olarak anılan 21 Temmuz 1944'te adayı geri aldı. 1960'lardan bu yana, Guam'ın ekonomisi öncelikle turizm ve Guam'ın önemli bir stratejik varlık olduğu ABD ordusu tarafından destekleniyor.

İspanyollar adına sefer yapan Portekizli denizci Ferdinand Magellan'in 1521'de Guam'a çıktığı ve Yerlilerin davranışı nedeniyle adaya Ladrones (Hırsızlar) adını verdiği sanılır. İspanya 1565'te Guam üzerinde resmen hak iddia etti; ada halkı da 1668'den başlayarak boyun eğmeye ve Katolikliği kabul etmeye zorlandı. Sonraki 200 yıl boyunca Guam İspanya'nın ileri karakolu oldu.
Guam, 1898 İspanya-Amerika Savaşı sonunda ABD'ye verildi. 1930'ların ortalarında okyanusaşırı uçuşlarda durak olarak kullanıldı. 1941'de Japonlarca işgal edildi; 1944'te ABD kuvvetlerince geri alındı ve önemli bir hava ve deniz üssüne dönüştürüldü. 1950'de ABD Deniz Kuvvetlerinin yetkisi altında İçişleri Bakanlığı'nca yönetilmeye başladı. Aynı yıldan itibaren de Guamlılar ABD vatandaşı kabul edildiler.

Yüzölçümü 541 km² olan ada, yüzey şekilleri bakımından iki bölgeye ayrılır. Kuzeyde, 150 m yüksekliğinde, mercan kökenli kireçtaşlarından oluşmuş bir plato yer alır. Güneyde ise en yüksek noktasına Lamlam Dağında (406 m) ulaşan alçak volkanik dağ sırası uzanır. Dağların aşınmış yamaçları yumuşak bir eğimle batıya, daha dik bir eğimle de doğudaki yalıyarlara doğru alçalır.
Guam'ın iklimi tropiktir. Sıcaklık 21-32 °C arasında değişir. En çok yağış Temmuz ile Eylül ayları arasında düşer. Bitki örtüsü kıyı boyunca uzanan hindistancevizi ağaçlarından dağlardaki otlara ve iç kesimlerdeki sık çalılıklara kadar değişen bir çeşitlilik gösterir.

Günümüze Guam sivil bir yönetici (1970'ten itibaren) ile halkın seçtiği 21 üyeli yasama meclisince yönetilen özerk bir bölgedir. Adadaki 19 seçim bölgesinin her birinin başında bir yönetici (comissioner) bulunur. 1972'de çıkarılan yasa uyarınca ABD Temsilciler Meclisine iki yıl için seçilen bir temsilci gönderir. Temsilci komisyonlarda oy kullanır, ama mecliste oy kullanamaz. Guam'da bir federal bölge mahkemesi vardır.

2010 tahminlerine göre, en büyük etnik grup, toplam nüfusun% 37,3'ünü oluşturan yerli Chamorros'tur. Diğer önemli etnik gruplar arasında Filipinli (% 26,3) ve Chuukese (% 7) etnik kökenler bulunmaktadır. Gerisi diğer Pasifik Adaları veya Asya kökenli. Tahminî ırklararası evlilik oranı %40'ın üzerindedir.

Adanın resmî dilleri İngilizce ve Çamorroca'dır. Filipin dili aynı zamanda adanın genelinde ortak bir dildir. Diğer Pasifik adası dilleri ve birçok Asya dili de Guam'da konuşulmaktadır. 300 yıldır yönetim dili olan İspanyolca artık adada yaygın olarak konuşulmuyor, ancak dilin izleri doğru adlarda, kredi sözcüklerinde ve yer adlarında kalıyor.

Guam ekonomisi büyük ölçüde turizm ve ulaştırma sektörlerine dayanır. Bugün Guam'nin batı kıyısında, Hawaii'ye, Filipinler'e Avustralya'ya ve Uzak Doğu'ya hizmet veren havayollarının durak noktalarından biridir. Turistlerin çoğu Japonya ve Çin'den gelir.
Guam'da günümüzde de ABD'nin önemli deniz ve hava üsleri bulunmaktadır. Üsler ada ekonomisinin temel direğidir ve topraklarının yaklaşık üçte biri ABD silahlı kuvvetlerine aittir.

Güney Dakota, Amerika Birleşik Devletleri'nin Kuzey Orta bölgesinde, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Aynı zamanda Büyük Ovalar'ın bir parçasıdır. Güney Dakota, nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan ve tarihsel olarak bölgeye hakim olan Dakota Siyular kabilesinin adını almıştır. Güney Dakota, yüzölçümü bakımından 17., nüfus bakımından 50 ABD eyaleti arasında 5. en büyük ve nüfus yoğunluğu bakımından 5. en düşük eyalettir. Eyalet başkenti Pierre'dir ve yaklaşık 213.900 nüfusa sahip Sioux Falls en kalabalık şehirdir. Missouri Nehri, eyaleti coğrafi ve sosyal olarak birbirinden farklı iki yarıya böler ve bu yarılar halk arasında "Doğu Nehri" ve "Batı Nehri" olarak bilinir. Güney Dakota, kuzeyde Kuzey Dakota, doğuda Minnesota, güneydoğuda Iowa, güneyde Nebraska, batıda Wyoming ve kuzeybatıda Montana ile sınırlıdır.
İnsanlar bölgede birkaç bin yıldır yaşamaktadır ve 19. yüzyılın başlarında Siyular baskın hale gelmiştir. 19. yüzyılın sonlarında, Kara Tepeler'deki altın madeni arama çılgınlığı ve doğudan gelen demiryollarının inşasıyla birlikte Avrupalı-Amerikalı yerleşim yoğunlaşmıştır. İlerleyen madenciler ve yerleşimciler, 1890'daki Wounded Knee Katliamı ile sonuçlanan bir dizi Kızılderili savaşını tetiklemiştir. Eski Dakota Bölgesi'nin güney kısmı olan Güney Dakota, 2 Kasım 1889'da Kuzey Dakota ile eş zamanlı olarak eyalet olmuştur. Bunlar birliğe kabul edilen 39. ve 40. eyaletlerdir; Başkan Benjamin Harrison, eyalet olma belgelerini imzalamadan önce karıştırmıştır, böylece hangisinin önce eyalet olduğu anlaşılamamıştır.
20. yüzyıldaki önemli olaylar arasında Dust Bowl ve Büyük Buhran, 1940'lar ve 1950'lerde tarım ve savunma için artan federal harcamalar ve aile çiftçiliğini azaltan tarımın sanayileşmesi yer almaktadır. Güney Dakota'nın doğu kesimi nüfusun büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapıyor ve bölgenin verimli topraklarında çeşitli ürünler yetiştiriliyor. Missouri Nehri'nin batısında ise hayvancılık baskın tarımsal faaliyet olup, ekonomi daha çok turizm ve savunma harcamalarına bağımlı. Yerli Amerikalı rezervasyonlarının çoğu Batı Nehri'nde bulunuyor. Siyular için kutsal olan ve çam ağaçlarıyla kaplı görkemli dağ sıralarından oluşan Black Hills, eyaletin güneybatı kesiminde yer alıyor ve önemli bir turistik yer olan Rushmore Dağı Anıtı'u içeriyor. Güney Dakota, dört belirgin mevsime ve doğuda ılıman, batıda yarı kurak arasında değişen yağış seviyelerine sahip ılıman bir karasal iklime sahiptir. Eyaletin ekolojisi, Kuzey Amerika otlak biyomuna özgü türleri içerir.
Birçok Demokrat, Güney Dakota'yı Kongre'nin her iki meclisinde de birden fazla dönem temsil etti, ancak eyalet hükümeti büyük ölçüde Cumhuriyetçi Parti tarafından kontrol ediliyor ve bu partinin adayları son 14 başkanlık seçiminin her birinde eyaleti kazandı. Tarihsel olarak tarımsal bir ekonomi ve kırsal bir yaşam tarzının hakim olduğu Güney Dakota, son zamanlarda sakinlerini çekmek ve tutmak için ekonomisini çeşitlendirmeye çalışıyor. Güney Dakota'nın tarihi ve kırsal karakteri, kültürünü hâlâ güçlü bir şekilde etkilemeye devam ediyor.

Güney Dakota, kuzeyde Kuzey Dakota, doğuda Minnesota ve Iowa, güneyde Nebraska ve batıda Wyoming ve Montana eyaletleri ile komşudur.

Güney Dakota 66 county'ye bölünmüştür.

Dakota toprakları ABD'nin egemenlik bölgesiydi. 1889'da bölge kuzey ve güney olarak ikiye bölündü. Bu iki bölge, yani Kuzey ve Güney Dakota, ABD'nin 39. ve 40. eyaletleri oldular.
29 Aralık 1890'da ABD ordusunun 7. süvari alayı Wounded Knee Katliamında Minikonju Lakotaları, Lakotalar, Siyular'dan 200 kızılderiliyi katletti. Bu katliam kızılderililerin beyazlara karşı son direnişini de yok etti.

Kişi başına düşen millî gelir 2008 itibarıyla 37.375 dolar olup eyaletler içinde 37. sıradadır. Nüfusun yüzde 13.2'si yoksulluk sınırının altında yaşarken, eyaletteki işsizlik oranı yüzde 3.4 ile ülkede en düşük seviyededir.
Güney Dakota ekonomisinin en büyük kısmını hizmet sektörü oluşturur. Bu sektör pazarlama, finans ve sağlık sektörlerini kapsar. ABD'nin en büyük bankası olan Citibank eyaletin sunduğu avantajlı banka düzenlemelerinden yararlanmak için merkezini bu eyalette kurdu. Devlet harcamaları da eyaletin gelirlerinde önemli bir yer tutar. ABD Hava Kuvvetlerine bağlı Ellsworth Hava Kuvvetleri Üssü eyaletin ikinci büyük işverenidir.
Tarım üretimi eyaletin ekonomisinin ikinci önemli sektörünü oluşturur. Kırsal bölgelerde ise ekonominin can damarı hala tarımdır. En önemli tarım ürünleri sığır eti, mısır darısı, soya fasulyesi, domuz eti ve buğdaydır. Tarım ve hayvancılığa dayanan toptan et kombineciliği, paketleme ve etanol üretimi de oldukça önemlidir. Güney Dakota ABD'nin 6. en fazla Etanol yakıtı üreten eyaletidir.
Eyaletin bir başka gelir kaynağı da turizmdir. Her yıl binlerce turist, tarihi Deadwood tarihi bölgesini, Rushmore dağını ve çevresindeki ulusal parkları görmeye gelir. Sturgis Motosiklet Buluşması eyaletin önemli bir turizm aktivitesi olup, 1986 yılında 450.000 ziyaretçiyi bölgeye çekmiştir.

Güney Dakota, ABD'deki en düşük kişisel vergi oranına sahip olan eyalettir. Eyalette kişisel vergi, şirket vergisi, veraset vergisi veya maddi olmayan aktiflere dönük kişisel varlık vergisi uygulanmaz. Satış vergisi yüzde 4 olup, bazı yerel yönetimlerin ek vergileriyle yüzde 6'ya kadar çıkabilir. Gayrimenkuller üzerinden alınan vergiler ise okullar, belediyeler ve yerel yönetimler için gelir kaynağı olur.

Harrisburg, ABD'nin Pensilvanya eyaletinin başkenti ve Dauphin Kontluğu'nun (county) idari yönetim kentidir. 2011 nüfus sayımında nüfusu 49673 kişi olarak belirlenmiştir. Nüfus bakımından Pensilvanya'nın 9. büyük kentidir.
Şehir Susquehanna Nehri'nin yanında kuruludur. ABD Kızılderilileri tarafından nehir kıyısında 3000 yıl öncesinde yerleşim yeri kurulduğu bilinmektedir. İngiliz kâşif John Smith 1608 yılında bu yerleşim yerini ziyaret eden ilk Avrupalıdır. 1719 yılında buraya gelen John Harris, Sr. adındaki İngiliz tüccar buraya yerleşmiş, tüccarın oğlu John Harris, Jr. ise 1785 yılında buraya bir kasaba kurarak adını Harrisburg koymuştur. Endüstrileşmenin ilk dönemlerinin yaşandığı şehir hızla büyümüş ve Ekim 1812 tarihinde Pensilvanya eyaletinin başkenti unvanını kazanmıştır.

Herrisburg koordinatları 40°16′11″K 76°52′32″B'dır. Harrisburg'un tam kuzeyinde Apalaş Dağları'nın parçası olan Blue Ridge Dağları bulunur. "Cumberland Vadisi" ve kuzeye Maryland'a uzanan Susquehanna Nehri şehrin tam batısındadır. Mümbit "Lebanon Vadisi" doğusundadır. Harrisburg "Pensilvanya Dutch Arazileri" adı verilen tarihsel bölgenin kuzey kıyısındadır.
Harrisburg civarında bulunan kentler ve şehirler şöyle gösterilebilir: 

Pensilvanya

Harrisburg Sehri resmi internet sitesi 2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Harrisburg, Pennsylvania" maddesi

Hartford, Amerika Birleşik Devletleri'nin Connecticut eyaletinin merkezidir. Connecticut eyaleti kontluk (county) yerel idare birimlerini 1960'ta lahvetmeden önce tarihsel  Hartford County'nin de idari merkezi idi; günümüzde yeni kurumlanan "New England Şehir ve Kasaba Bölgesi (NECTA)" merkezidir. 2010 nüfus sayımına itibarıyla 124.775 kişilik nüfusu ile Connecticut eyaletinde bulunan Bridgeport, Connecticut, New Haven, Connecticut ve Stamford, Connecticut sahil kentleri ardından eyaletin en kalabalık dördüncü şehridir.
Hartford'da ABD'de büyük olan sigorta şirketlerinin idare merkezleri bulunmakta ve sigortacılık Hartford ve bölgesinden günümüzde de en önemli bir ekonomi sektörü olmaktadır... Bu nedenle Hartford, biraz abartılı olarak, "Dünya'nın sigortacılık başkenti" gayri-resmi ismini taşımaktadır.

Hartfort'un kuruluşundan itibaren hemen hemen 400 yıl geçmesi dolayısıyla ABD'nin en eski şehirlerinden biridir. Amerikan İç Savaşı'ndan itibaren ve sonraki 20-30 yıllık dönemde Hartfort ABD'nin en zengin şehri niteliğini taşımıştır. 1869'da Amerikalı ünlü yazar Mark Twain ölüm döşeğinde Hartfort'a atıfla "İçinde yaşama şansını taşıdığım en güzel kentlerin başında gelir" dediği belgelenmiştir. Fakat 20. yüzyıl içinde şehrin daha yüksek  gelirli genellikle beyaz ırktan olan ahalisinin çoğu  şehir içinde yaşamayı bırakıp şehrinin varoşlarına göçmüşlerdir. Bu nedenle günümüzde Hartfort'in şehir belediye sınırları içinde kalan kısmı  ABD'nin en fakir kentlerinden biri olduğu kabul edilmektedir. Kent içinde yaşayan 10 aileden 3'nin gelir seviyesi ABD "ulusal fakirlik eşiği" altındadır. Buna karşılık varoşları ile birlikte Hartfort metropoliten bölgesi kişibaşına yörel hasıla ölçümüne göre San Francisco'dan sonra ikinci gelmektedir. Toplam gayrisafi yörel hasıla sıralanmasında Hartfort metropoliten bölgesi mevcut 318 ABD metropoliten bölgesi içinde 32'nci yeri almaktadır. 
Hartfort şehrindeki "Wadworth Aheaneum Müzesi", ABD'de bulunan halka açık güzel sanatlar müzelerinin en eskidir. Şehirde ABD'nin en eski halka açık parkı olan "Bushenell Park" bulunmaktadır. Hartfort'ta basılan günlük gazete olan "The Hartford Currant"  ABD'de devamlı olarak basılan ikinci eski günlük gazetedir. Ünlü Amerikan yazarı Mark Twain'in yaşadığı ve eserlerini yazmış olduğu ev "Mark Twain House" bu yazar için biir müze olarak halka açıktır ve çok sayıda ziyaretçi turist çekmektedir.

Hartfort'un şu kardeş kentleri vardır:

 Bydgoszcz,  Polonya
 Hertfort, İngiltere,  Birleşik Krallık
 Mangualde,  Portekiz
 Morant Bay, Jamaika
 Floridia,  İtalya
 Caguas,  Porto Riko
 Free Town, Sierra Leone
 New Ross, İrlanda
 Ocotal, Nikaragua
 Selanik, Yunanistan
 Dongguan, Çin

Hartford, Connecticut'daki en yüksek binalar listesi

Hartford, Connecticut Şehri resmi websitesi24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Hartford, Connecticut" maddesi  (İngilizce)

Helena, ABD'de Montana eyaletinin başkenti.

Bölgeye, ilk kez 1805'te Meriwether Lewis ile William Clark'ın keşif gezisi sırasında ayak basıldı. Last Chance Çukuru'nda Temmuz 1864'te altın bulundu (buradan bugün kentin ana caddesi geçmektedir). Adını Minnesota'daki Helena'dan alan kent 30 Ekim 1864'te kuruldu. 1875'te bölge, 1889'da da eyalet başkenti oldu. Altın, gümüş ve kurşuna dayalı madencilik patlaması 1893'e gelindiğinde dinmişti. Daha sonra 1900-10 arasında Missouri Nehri üzerinde Canyon Ferry. Hauser ve Holter barajlarının kurulmasıyla yeni bir zenginleşme dönemi başladı. I. Dünya Savaşı'nda değişik madenlere yönelik talebin artmasıyla birlikte bölgede madencilik alanında yeni bir canlanma görüldü. Yörede çıkan doğalgazı taşıyacak boru hattının kurulması da buna katkıda bulundu. 1935, 1936 ve 1937'deki depremlerin yol açtığı zararlar hızla giderildi.

Missouri Nehri yakınında, Kıta Bölümü'nün doğu ayağında (1.205 m), engebeli tepeler ve yüksek dağlarla çevrili verimli bir bölge olan Prickly Pear Vadisinde yer alır. Helena (1820 m) ve Ascension (1.785 m) dağları yöreye pitoresk bir görünüm kazandırır.

Eyalet hükûmetinin etkinliklerinin yanı sıra Helena bir tarım ve büyükbaş hayvan ticareti merkezidir; kentte ayrıca hafif sanayi ürünleri üretilmektedir. Kent Helena Ulusal Ormanı'nın yönetim merkezidir. Turizm de ek bir gelir kaynağıdır. Yakındaki East Helena'da maden eritme ve petrol arıtma etkinlikleri yürütülmektedir.
Katolik Carroll College'ın (1909) merkezi ile bir müze ve sanat galerisinin bulunduğu Montana Tarih Derneği'nin merkezi de buradadır. Eyalet Meclisi Binası'nın bakır kaplı bir kubbesi vardır. Bu kubbenin üzerinde Özgürlük Heykeli'nin bir tıpkıyapımı yer alır. Çevrede eyalet denetiminde bulunan birçok dinlenme alanı vardır.

Helena, Montana şehrinin Resmi internet sitesi (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Helena, Montana" maddesi (İngilizce)

IBM (International Business Machines; Uluslararası İş Makineleri), merkezi Armonk, New York, ABD'de olan, dünyanın en büyük bilişim teknolojisi şirketlerinden biridir. 410.000'i aşkın çalışanı ile 170'ten fazla ülkede faaliyet göstermektedir. Faaliyet gösterdiği alanlar arasında bilgisayar, middleware ve donanım üretimi, yazılım, internet barındırma hizmeti, kuantum hesaplama, bulut depolama, bulut bilişim, bulut veritabanı, yapay zekâ, otomasyon, robotik, sunucu servisleri, danışmanlık ve AR-GE (IBM Research) bulunmaktadır. 1993'ten 2021'e kadar dünyada en çok ABD patentine sahip şirket olmuştur. Sonrasında liderliğini Samsung'a kaptırmıştır.
IBM tarihi 1880 yıllarına kadar uzanır. 1880'lerde, International Business Machines'in (IBM) çekirdeğini oluşturacak teknolojiler ortaya çıktı. Julius E. Pitrap, 1885'te hesaplama ölçeğinin patentini aldı. Alexander Dey, kadranlı kaydediciyi icat etti (1888). Herman Hollerith (1860–1929), Elektrikli Tablolama Makinesinin patentini aldı. Willard Bundy, 1889'da işçilerin geliş ve gidiş saatlerini bir kağıt kasete kaydetmek için bir zaman saati icat etti. 16 Haziran 1911'de, dört şirket New York Eyaletinde Charles Ranlett Flint tarafından beşinci bir şirket olan Endicott, New York merkezli Kayıt Şirketi Computing-Tabulating'de birleştirildi. Beş şirketin 1.300 çalışanı ve Endicott, Binghamton, New York, Dayton, Ohio; Detroit, Michigan; Washington DC ve Torontoda ofisleri ve fabrikaları vardı.
Kart delici makinelerin bulucusu Herman Hollerith'in patentlerini işlemek ve geliştirmek üzere Thomas J. Watson tarafından 1911 yılında kuruldu. Kısa zamanda iş hacmini büyüterek kendi alanında ABD ve dünyanın en önde gelen şirketlerinden biri durumuna geldi.

Çeşitli sektörlerden farklı büyüklükteki kurumlara, donanım, yazılım ve hizmet çözümleri sunan firma, 100 yıllık tarihi boyunca devrim niteliğindeki birçok buluşa imzasını atmıştır.
Interbrand'ın "2010 yılı Dünya'nın en değerli markaları" listesinde 2. sırada yer almaktadır. 2010 faaliyet raporuna göre IBM'in dünya çapındaki geliri 99,870 milyar USD, net karı ise 14,833 milyar USD'dir. IBM PC bölümünün Lenovo tarafından satın alınması 2004 yılında başladı ve Mayıs 2005'te tamamlandı.

Amerika'da yayınlanan Jeopardy yarışmasını arka arkaya 74 kez kazanan Ken Jennings ile yarışmadan 3,3 milyon Dolar kazanarak bir rekora imza atan Brad Rutter IBM'in "Watson" isimli bilgisayarına karşı yarıştı. 14 Şubat'ta gerçekleşen yarışmanın ilk gününde Watson sorulan 30 sorudan 25'ine doğru cevap vererek 35.734 dolar kazandı. Yarışmanın son günü, Watson diğer yarışmacıları geride bırakıp 77.147 dolar ile yarışmayı bitirirken Jennings 24.000 Dolar, Rutter ise 21.600 Dolar ile tamamlayabildiler.
Böylece Watson, insan dilini anlayarak günlük dilde kullanılan sözdiziminin anlamını çözen ilk bilgisayar olarak kayıtlara geçti. Daha önce yine IBM'in "Deep Blue" adlı bilgisayarı dünya satranç şampiyonu Garri Kasparov'u yenmişti.

1938 yılında Türkiye'de faaliyet göstermeye başlamıştır. Yazılım, donanım, teknoloji ve iş danışmanlığı hizmetleri alanında faaliyet göstermektedir. IBM, Türkiye'de bulunduğu 86 yıl süresince birçok yeniliği Türkiye'ye getirmiştir.

IBM, kurumsal sosyal sorumluluk etkinlikleri kapsamında eğitim, toplum, ekonomik ve sosyal kalkınma, sağlık, okur yazarlık, çevre, dil ve kültür gibi belirli toplumsal sorunlara yönelik girişimler geliştirmektedir. Türkiye'de de bu çerçevede aşağıdaki programlar yürütülmektedir.

Kurumsal Hizmet Gücü programı ile her yıl, kritik önem taşıyan yerel projelerde devlet kurumları, kâr amaçlı olmayan kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri birlikte çalışmaktadır. Bu program kapsamında, 2008 yılında Gana, Romanya, Tanzanya, Filipinler ve Vietnam gibi gelişmekte olan ülkelerde su kalitesine, felaketlere karşı hazırlığa yönelik projeler gerçekleştirmiştir. 2009 yılından itibaren Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde projeler yürütülmeye başlanmıştır. 2009 yılında Mersin'de, 2010 yılında Gaziantep ve Malatya'da IBM ekipleri çeşitli çalışmalar gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalar Özel Sektör Gönüllüleri Derneği tarafından "2010 Yılı En Başarılı Gönüllülük Projesi" seçilmiştir.

Bu program ile IBM, Türkiye genelinde 10.000 anaokulu öğrencisine ulaşmaktadır. Programın amacı, okul öncesi dönemdeki çocukların yeni teknolojiler hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamak; kültürel, sosyal veya fiziksel farklılıklarına bakılmaksızın, tüm çocuklara bilgi teknolojilerine erişim olanağı sağlamaktır. Özellikle yoksul yörelerdeki okullarda kurulan üniteler sayesinde, çocuklara bilgi ve iletişim teknolojilerini öğrenme konusunda avantaj sağlamaktadır.
Program Türkiye'de Türkçe olarak sunulmakta ve gelecek senelerde kapsamının genişletilmesi planlanmaktadır. Bu doğrultuda şimdiye kadar 22 şehre 28 ünite verildi. 2011'de 125 ünite verilecek KidSmart programının yaygınlaştırılmasına devam edilmektedir.

IBM'in web tabanlı okur yazarlık programıdır ve benzersiz bir ses tanıma teknolojisi kullanarak yetişkinler ile çocukların okur yazarlık becerisi kazanmasına veya bu beceriyi geliştirmesine yardımcı olmaktadır. IBM Araştırmacıları tarafından, bu teknolojinin okumayı öğrenen bireylere etkin ve kolay bir şekilde destek olunmasını sağlamak için IBM ortağı okullar ve kâr amaçlı olmayan kuruluşlarla birlikte geliştirilmiştir.
Türkiye'de 2009 yılından itibaren Reading Companion programı İstanbul'daki belirli meslek liselerinde uygulanmaya başlanmıştır. 2010 yılında Avrupa Birliği fonlarıyla desteklenen ve Maltepe Kız Teknik ve Meslek Lisesi, Karabük Belediyesi ve IBM Türk'ün öncülük ettiği European Glossary for Vocational Education and Training projesi başlatılmıştır. Türkiye'nin öncülük ettiği bu projeye, İngiltere, Portekiz, İtalya, Romanya, Fransa, Polonya ve Litvanya da bulunan okullar katılmaktadır.

Boş durumdaki bilgisayarların sahip olduğu işlem gücünden yararlanarak karmaşık biyolojik, çevresel ve sağlıkla ilgili kritik araştırmalar kapsamındaki belirli hesaplamaların gerçekleştirilmesinde grid computing teknolojisinden yararlanılmaktadır. Dünyanın her yanından gönüllüler, bilgisayarlarının açık ancak kullanımda olmadığı süre zarfında sahip olduğu bilgi işlem gücünü bağışlamaktadır ve World Community Grid, bu güçten yararlanarak gelecek vadeden insani araştırma projelerinde ilerleme kaydedilmesine yardımcı olmaktadır.

IBM, üniversite öğrencilerinin bilgi birikimlerini arttırmaya yönelik yarışmalar düzenlemektedir. Bu yarışmaların başlıcaları: Cell University Challenge ve IBM Yazılım Akademisi. Katılanların eğitimlerle birlikte gerçek iş projeleri üzerinde çalıştıkları Yazılım Akademisi sonunda dereceye giren takımlar, IBM Zürih Laboratuvarı'na gitme imkânı bulmaktadır. Ayrıca dereceye giren ilk 10 takıma çeşitli ödüller verilip ve katılanlara IBM'de staj yapma, çalışma imkânı sunulmaktadır.

"IBM Student Opportunity System", IBM profesyonel sertika sahibi ya da IBM ve Açık Kaynak teknolojisi üzerine teknik beceriye sahip yetenekli öğrencilerin özgeçmişlerinden oluşan bir veritabanıdır.

IBM'in İstanbul ile birlikte sayısı dünya genelinde 20'nin üzerindeki İleri Araştırma Merkezleri, araştırma çevreleri ve IBM arasındaki bağları güçlendirmek ve bilgi akışını sağlamak amacıyla kurulan merkezler akademik kurumları, şirketleri ve IBM araştırma birimlerini farklı projelerde bir araya getirmektedir. 
IBM, İleri Araştırmalar Merkezlerinde yürütülen projelere, 3.000 üzerinde bilim insanı görev yaptığı 8 araştırma laboratuvarını bilgi birikimiyle destek olmaktadır.

İstanbul Bilgi Üniversitesi ile gerçekleştirilen iş birliği sonucunda kurulan merkezde, hizmet bilimi ve inovasyon ile iş performanslarının geliştirilmesi, yaşam, sağlık ve çevre koşullarının sürekli iyileştirilmesine yönelik çalışmalar yapılmaktadır.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Doladere Kampüsü'de yer alan merkezde IBM Intel tabanlı Sistem x ve Power 5 tabanlı Sistem p sunucular, Intel tabanlı Intellistation grafik yoğun iş istasyonu, Intel tabanlı Lenovo PC ve Laptop bulunuyor. Merkezin altyapısında 6 node'luk bir cluster ortamıyla, Power5 işlemci doğal sanallatırılabilir yeni nesil Open Power sunucu kullanılıyor. Ayrıca Fiber network bağlantılı IBM Total Storage ürünü ile SAN depolama ortamı bulunuyor.

Koç Üniversitesi, IBM'in her yıl, bilimsel araştırmaları desteklemek için dünya genelinde sınırlı sayıda verdiği Araştırma Destek Ödülü'nü (IBM Shared University Research Award) kazanarak bu ödülü alan ilk ve tek Türk üniversitesi oldu. 
IBM, ödül programı kapsamında Koç Üniversitesi'ne, Sistem x sunucuları ve Intellisation iş istasyonları ile Websphere Business Modeler ve Websphere Process Server yazılımları, bu ürünlerle ilgili teknik eğitim ve destek hizmetleri sağladı. Ayrıca Mühendislik Fakültesi'nde "Tedarik Zinciri Araştırma Merkezi" açıldı
Bu merkezde açık kaynak, Linux, SOA, IBM arakatman yazılımları ve bunların uygulanabilirliği konusunda çalışmalar yürütülmektedir. Linux ve açık kaynak dönüştürme (porting) ve belli iş problemlerini çözecek şekilde uygulamalar geliştirilmektedir.

IBM ve ODTÜ iş birliği ile gerçekleştirilen Akıllı Kamu Güvenliği Laboratuvarı 9 Aralık 2010 tarihinde düzenlenen imza töreniyle açıldı.. ODTÜ kampüsünde yer alan laboratuvarda kamu güvenliğini iyileştirmeye yönelik çalışmalar yapılacak. Suç önleme ve acil durumlara yanıt vermek amaçlı akıllı sistemlerin sunulması için çözüm, ileri araştırmalar ve prototip geliştirilmesi konularında çalışacak olan Akıllı Kamu Güvenliği Laboratuvarı'nda IBM ve ODTÜ'nün ortak araştırma çalışmalarının sonuçları hayata geçirilecek. Ayrıca sonuçların uygulanabilirliği ve ölçeklenebilirliği de test edilecek. Laboratuvarda araştırma ve hizmetler bütünleştirilerek yenilikçi yaklaşımlar ve çözümler oluşturulacak.

Yakın Doğu Üniversitesi, IBM ortaklığı ile YDÜ Teknoparkı'nın temeli, araştırma-geliştirme ve inovasyon aktivitelerinin güç merkezi olan "YDÜ-IBM İnovasyon Merkezi"ni kurmuştur. 
Bu yapı içerisinde içinde yer alacak olan "YDÜ İnovasyon Merkezi"ndeki süper bilgisayarların ilki 1,280 çekirdekli

Indiana (İngilizce telaffuz: [ˌɪndiˈænə]  ( dinle)), ABD'nin Ortabatı bölgesinde yer alan bir eyaletidir. Başkenti Indianapolis şehridir. Adı, Kızılderililerin yurdu anlamına gelir. Milattan önceki dönemlerden itibaren yerleşilmiş olsa da, bilinen tarihi ancak 17. yüzyılda Avrupalıların bölgeye ulaşmasından sonrasını içerir. Önceleri Fransızların etki alanında olan bölge daha sonra İngilizlerin kontrolüne bırakılmış, ABD'nin bağımsızlığını kazanmasından sonra da bu ülkenin bir parçası olmuştur. Eyalet statüsünü ise 1816 yılında kazanmıştır, ABD'nin 19. eyaletidir. Kuzeyde Michigan Gölü ve Michigan eyaleti, doğuda Ohio eyaleti, güneyde Kentucky eyaleti, batıda ise Illinois eyaleti ile komşudur. Ayrıca Indiana'da bulunan Gary şehri  Steve Harringhton'un doğum yeri olması sebebi ile tanınmaktadır.

Coğrafi olarak diğer Ortabatı eyaletleri gibi düzlüğüyle dikkati çeker, fakat güneyi yine de biraz engebelidir. 19. yüzyıla kadar neredeyse tamamen ormanlık olan bölge Avrupalı yerleşmecilerin ulaşmasıyla hızla ağaçsızlaşmış, eyaletin büyük bir kısmı tarla olarak kullanıma açılmıştır. Bunun istisnası gene eyaletin güneyindeki dağınık ormanlık alanlardır. Genelde küçük kasabalar şeklinde yerleşilmiş olan eyalette en büyük şehir bir buçuk milyonu aşan nüfusuyla Indianapolis'tir. Onu Fort Wayne, Evansville ve Michigan City izler. Eyaletin kuzeybatı ucu Chicago şehrine komşudur ve buranın bir banliyösü durumundadır. Eyalette toplam nüfus 6 milyon civarındadır.

Tarımsal olarak eyalette mısır üreticiliği ön plandadır. Bunu soya fasulyesi ve hayvancılık izler. Endüstriyel üretimde ise eyaletin kuzey yarısında ağır endüstri ön plandadır, güney yarıda fazla bir endüstri bulunmaz. ABD genelinde, küreselleşmenin bir sonucu olarak bu tür endüstri daha ucuz iş gücü bulmak amacıyla ABD dışındaki ülkelere kaymaya başlamış olsa da, Indiana iş gücünün kalifiye olması ve büyük şirketler yanlısı çalışma yasaları sayesinde bu durumdan nispeten az etkilenmiştir.

Etnik olarak halkın %85'i Avrupa kökenlidir. Onları %8,5 ile Siyahiler, %3,5 ile Hispanikler, %1 ile Asya kökenliler ve en son da %0,3 ile Kızılderili kökenliler izler. Avrupa kökenliler içerisinde Alman kökenliler çoğunluktadır. Dinî olarak Hristiyanlık baskındır. Bütün nüfusun %62'si bir Protestan kilisesine mensuptur, bunu %19 ile Katolik kilisesi izler.

Politik olarak Ortabatı eyaletleri içerisinde en tutucusu olarak bilinen Indiana'da Demokrat Parti mensubu adaylar 1900'den beri yalnızca beş kez başkanlık seçimlerini kazanabilmiştir: 1912, 1932, 1936, 1964 ve 2008. Ancak yerel seçimlere bakıldığında Demokrat ve Cumhuriyetçi parti adaylarının aşağı yukarı eşit başarı sağladığı görülür. Indiana, Amerikan İç Savaşı'na kölelik karşıtı kuzey eyaletleri tarafında katılmış olmasına rağmen, eyaletin güney kesimleri kültürel olarak ABD'nin güney eyaletlerine çok benzerdir. Bunun da bir sonucu olarak 20. yüzyılın başlarında ırkçı Ku Klux Klan örgütü eyalette çok güçlenmiş ve eyalet valisi de dâhil olmak üzere pek çok eyalet görevlisi bu örgütün ırkçı amaçlarına hizmet etmeye başlamıştır. Bu dönem, yüksek düzey Ku Klux Klan yöneticilerini de içeren bir tecavüz ve cinayet olayının ortaya çıkmasıyla son bulmuştur.

Indiana dünyaca ünlü Indiana, Purdue ve Notre Dame Üniversitelerine ev sahipliği yapmaktadır. Bunlardan Indiana Üniversitesi, ABD'deki sayılı Türkoloji bölümlerinden birini barındırır.

Indiana Kızılderili tehcirleri

Iowa, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Batı bölgesinin üst kesiminde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Doğuda Mississippi Nehri, batıda Missouri Nehri ve Big Sioux Nehri; kuzeydoğuda Wisconsin, doğu ve güneydoğuda Illinois, güneyde Missouri, batıda Nebraska, kuzeybatıda Güney Dakota ve kuzeyde Minnesota ile sınır komşusudur. Iowa, 50 ABD eyaleti arasında toplam alan bakımından 26., nüfus bakımından ise 31. sıradadır ve nüfusu 3,19 milyondur. Eyaletin başkenti, en kalabalık şehri ve eyalet sınırları içinde yer alan en büyük metropol alanı Des Moines'tir.
18. ve 19. yüzyılların başlarında Iowa, Fransız Louisiana ve İspanyol Louisiana'nın bir parçasıydı; eyalet bayrağı Fransa bayrağından esinlenilmiştir. Louisiana Satın Alımı'ndan sonra, öncüler Mısır Kuşağı'nın kalbinde tarıma dayalı bir ekonominin temellerini attılar. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Iowa'nın tarım ekonomisi, ileri imalat, işleme, finansal hizmetler, bilgi teknolojisi, biyoteknoloji ve yeşil enerji üretimi gibi çeşitlendirilmiş bir ekonomiye dönüşmeye başladı.
Siyasi olarak Iowa, ulusal siyasette etkili bir olay olan Iowa Ön Seçimleri'nin yanı sıra yüksek seçmen katılımı ve siyahi seçmenlerin oy hakkının erken benimsenmesi veya desteklenmesi de dahil olmak üzere sivil haklardaki temel liderliğiyle dikkat çekmektedir.

2010 sayımına göre, nüfusun %91.3'ü Beyaz (%88.7'si Hispanik olmayanlar), %2.9'u Siyahi ya da Afroamerikan, %0.4'ü ABD Kızılderilileri ve Alaska yerlileri, %1.7'si Asyalı, %0.1 Hawaii yerlileri ve diğer Pasifik Adaları yerlileri, %1.8 melezdir. Toplam nüfusun %5'i Hispanik ya da Latin kökenlidir.

Protestan - 51%
Lutheran - 16%
Metodist - 13%
Baptist - 5%
Presbiteryan - 3%
Pentecostal - 2%
Congregational/United Church of Christ - 2%
Diğer Protestan gruplar - 11%
Katolik - 23%
Diğer Hristiyan gruplar  - 1%
Diğer dinler - 5%
Dini inancı bulunmayanlar 13%

Kişi başına düşen millî gelir 2008 itibarıyla 36.680 dolardır. Iowa ekonomisi önemli ölçüde tarıma dayalıdır. Toplam üretimin yüzde 24.3'ünü tarım sektörüne dayalı işletmeler gerçekleştirir. Üretilen başlıca ürünler domuz eti, mısır, soya fasulyesi, yulaf, büyükbaş hayvan, yumurta ve süt mamulleridir. Aynı zamanda Iowa ülkenin en çok etanol yakıtı üreten eyaletidir.
Endüstri ürünleri olarak ise gıda, makine, elektrikli ekipman, kimyasal ürünler, matbaacılık ürünleri ve ana metaller üretilir. ABD'nin en büyük finansal, sigorta ve yayımcılık şirketlerine ev sahipliği yapan eyaletin başkenti Des Moines, ABD'deki sigortacılık sektörünün merkezi sayılmaktadır.

Eyalette vergi oranları oldukça düşüktür. Kişilerin gelirleri, varlıkları ve yatırımlarına uygulanan vergi oranları yüzde 0.26 ile 8.98 arasında değişmektedir. Satışlardan ise yüzde 6 vergi alınır.

Ashton Kutcher
Elijah Wood
Brandon Routh
Corey Taylor
Joey Jordison
Shawn "Clown" Crahan
Craig "133" Jones
Slipknot
Chris Fehn
John Wayne

Iowa'daki en yüksek binalar listesi

Jackson, Amerika Birleşik Devletleri'nin  Mississippi eyaletinin başkentidir. Bu eyalete ait Hinds, Madison ve Rankin koruluklarında konumludur. Hinds County'nin Raymond sekenti ile ortaklaşa merkez şehridir.
Jackson Yazoo Nehri'nin güneyinden konumlanmıştır. Bu nehir Mississipi Nehri deltasinin en güney koludur.
Şehrin adı 8 Ocak 1815'te İngiliz ordusuna karşı New Orleans Savaşı'nı kazanıp bu şehri ABD toprağı yapan General Andrew Jackson anısına verilmiştir. Andrew Jackson sonradan 1829-1837 yılları arasında 7. ABD Başkanı olarak seçilip iki kez görev yapmıştır.
Jackson Mississipi eyaletinin en kalabalık şehri ve metropoliten bölgesidir. Jackson, Mississipi'nin 2010 nüfus sayımına göre nüfusu 173.514 kişidir. Ancak belediye sınırları içinde yaşayan şehir nüfusu küçülmektedir. Aynı nüfus sayımı itibarıyla Jackson şehri etrafından bulunan şehirleşmiş 5 ilçe (county)'den oluşan "Jackson Metropoliten Bölge" nüfusu 539.057 kişidir ve bu nüfus giderek büyümektedir.

Jackson, Mississippi'deki en yüksek binalar listesi

Jackson şehrinin Resmi internet sitesi 21 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Jackson, Mississipi" maddesi (İngilizce)
Jackson metropoliten sehri Ticaret Odasi 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jackson Konferans ve Turiznm ziyaretçi burosu 12 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Jefferson City, Missouri, ABD'nin Missouri eyâletinin başkenti ve "Cole Kontluğu (county)" merkezidir. Şehrin ufak bir kısmı da "Callaway Kontluğu" arazileri içindedir.
Şehir sınırları içindeki nüfusu (2010 nüfus sayımı itibarıyla) 43079 kişi olup böylece nüfus büyüklüğü sıralamasına göre Missouri eyaletinin 15. büyük şehri olmaktadır. Jefferson City ve varoşlarının oluşturduğu "Jefferson City Metropoliten Bölgesi"'nin tüm nüfusu 149807 kişi olur.

Jefferson City, Missouri'nin resmen 1 tane kardeş şehri vardır:

 Münchberg, Almanya.

Missouri

Jefferson City, Missouri Şehri resmi websitesi (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi Jefferson City, Missouri" maddesi  (İngilizce)
Wikivoyage "Jefferson City, Missouri" maddesi26 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Juneau Şehri ve Borough, Amerika Birleşik Devletlerine bağlı Alaska eyaletinin yerli Amerikalı Na-Dene halklarından olan Tlingitlerce meskun olan bir birleşik şehir-ilçesi. Ana şehri Juneau'dur.
Juneau, ABD'de Alaska eyâletinin başkenti. Şehir ve aynı zamanda bir idari bölgedir. 2000 yılındaki sayıma göre 30.711 insan yaşar. Juneau, ABD'deki karayolu ile ulaşım olmayan tek eyâlet başkentidir. Şehre, ya uçak ile ya da gemi ile ulaşmak mümkündür.

Yüzlerce yıldır Tlingitlerin kabileleri olan Auke ve Taku toplumları bu bölgede yaşarlar. Bu toplumlar, heykelcilik, dokumacılık, dekorasyon, şarkı ve dans gibi geniş ve zengin sanatsal geleneklere sahiptirler. Bölgede altın bulunduktan sonra bir altın madeni kampı kurulur. Şehir 1881 yılında kurulur. 1940'lı yıllara kadar şehir bir maden şehridir. II. Dünya Savaşı sırasında madenler kapatılır.
Şehrin yakınlarında buzullara ulaşan yürüyüş yolları mevcuttur. Bir köprü, şehri Douglas Island ile birleştirir. Bunun dışında şehrin bir havaalanı ve çıkmaz sokaklarla son bulan caddeleri vardır.
Arktik bölgeden Pasifik sahillerine petrol nakleden Trans-Alaska Boru Hattı'nın kurulmasından sonra şehir sürekli olarak büyümüştür.

Toplam alanı 8.430 km2 olup, 7.036 km2 kara ve 1.394 km2 de sudur.

2002 sayımına göre nüfusu 11.500 hane, 7.600 aile ve 30.700 kişidir. Amerika yerlileri % 11.38, Beyaz % 74.79, Afro-Amerikalı % 0.81, Asyalı Amerikalılar % 4.68, Pasifik adalı % 0.38, diğerleri % 1.05, iki ya da çok ırklı % 6.91, Latin kökenliler % 3.39
Evde konuşulan yerli dilleri içinde % 5.07 ile Tlingitçe önde gelir. Bunu göçmen dillerinde % 2.61 ile Tagalog ve % 2.38 ile İspanyolca izler.

Yöre Tlingitlerin Auke (Aak’w) şivesini konuşan Aak'w Ḵwáan ('Auke Bay people') kabilesinin toprağıdır.

Güneydoğu Alaska'nın en büyük ve eyaletin üçüncü büyük şehridir. Eyalet başkenti olması ve hükûmet istihdamını da sağlar. Juneau bir ulaşım merkezi ve bölgenin hizmet merkezidir.
Yöredeki en büyük işverenler: 

Alaska Eyalet idaresi (Alaska Üniversitesi hariç)
Juneau Şehri Okul Bölgesi
Juneau Şehri ve Borough
Alaska Üniversitesi
Bartlett Bölgesel Hastane
Fred Meyer Stores Inc
Reach Inc
Hecla Greens Creek Mining Company
Güneydoğu Alaska Bölgesel Sağlık Konsersiyumu
Wal-Mart Associates Inc

ABD'nin Alaska'yı 1867 yılında Ruslardan satın almasından bu yana 100 yıldır çözülemeyen yerlilerinin (Eskimo ve yerli AmerikalIların toprak taleplerini çözmek üzere ABD Kongresinde 18 Aralık 1971 tarihinde başkan Richard Nixon tarafından imzalanarak yürürlüğe giren ve ABD tarihinin en büyük toprak talebini karşılayan yasa olan Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası (ANCSA) gereği ayrılan 12 coğrafi bölgeden (geographic region) biri de Sealaska Bölgesi (Sealaska Region) coğrafi bölgesidir. Bu bölgede Sealaska Corporation (SEAC) adlı bölge şirketi (regional corporation) kurulmuş ve buna bağlı olarak da oluşturulan köy şirketlerinden(village corporation) bir tanesi ilçededir. Bölge şirketi arazinin yeraltı hakkına, köy şirketleri de yerüstü hakkına sahiptir.
Yöredeki Sealaska Corporation bölge şirketine bağlı 1 tane köy şirketi bulunur:

Goldbelt Inc.: Juneau

Yörede tek okul bölgesi (School District) bulunmaktadır.

Juneau Borough Okul Bölgesi (İngilizce Juneau Borough School District): Merkezi Juneau'dadır. Bölgeye bağlı ilkokullar: Auke Bay Elementary School, Gastineau Elementary School, Glacier Valley Elementary School, Harborview Elementary School, Juneau Community Charter School, Mendenhall River Community School, Riverbend Elementary School; ortaokullar: Dzantik'i Heeni Middle School, Floyd Dryden Middle School, Juneau Community Charter School; liseler: Choosing a High School, Juneau-Douglas High School, Thunder Mountain High School, Yaak̲oosgé Daakahídi High School

Juneau'nun 5 resmi kardeş şehir bağlantısı bulunmaktadır:

 Camiling, Tarlac, Filipinler
 Whitehorse, Yukon,  Kanada
 Chiayi, Tayvan
 Vladivostok, Rusya
 Mishan, Çin

Alaska
Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri
Amerika Birleşik Devletleri

Juneau Şehir ve Borough resmi websitesi 12 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Wikivoyage "Juneau" maddesi 16 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Juneau Borough" maddesi  (İngilizce)
Juneau Webcamleri  (İngilizce)
Visit Juneau turizm rehberi18 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Kansas, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Batı bölgesinde, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Kuzeyde Nebraska, batıda Colorado, güneyde Oklahoma ve doğuda Missouri ile sınır komşusudur. Kansas, adını Kansas Nehri'nden almıştır ve nehir de adını Kansa halkından almıştır. Başkenti Topeka, en kalabalık şehri ise Wichita'dır; ancak en büyük kentsel alan, Kansas ve Missouri sınırını aşan Kansas City, Missouri'yi çevreleyen iki eyaletli Kansas City metropol alanıdır.
Binlerce yıldır, günümüzde Kansas olarak bilinen bölge, çok sayıda ve çeşitli yerli kabileye ev sahipliği yapmıştır. Kansas'taki yerli olmayan insanların ilk yerleşimi 1827'de Fort Leavenworth'te gerçekleşmiştir. Yerleşim hızı, kölelik tartışması üzerine siyasi savaşların ortasında, 1850'lerde hızlanmıştır. Kansas, 1854'te ABD hükümeti tarafından Kansas-Nebraska Yasası ile resmi olarak yerleşime açıldığında, New England'dan gelen kölelik karşıtı Özgürlükçüler ile komşu Missouri'den gelen kölelik yanlısı yerleşimciler arasında Kansas'ın özgür bir eyalet mi yoksa köleci bir eyalet mi olacağı sorusu üzerine çatışma çıktı ve bu dönem Kanlı Kansas olarak bilindi. 29 Ocak 1861'de Kansas, özgür bir eyalet olarak Birliğe katıldı ve bu nedenle gayri resmi olarak "Özgür Eyalet" lakabını aldı. 1862'de Homestead Yasalarının kabulü, daha fazla yerleşimci akınına yol açtı ve 1870'lerdeki gelişen sığır ticareti, Vahşi Batı'nın en ikonik figürlerinden bazılarını batı Kansas'a çekti. 
2015 itibariyle Kansas, yüksek buğday, mısır, sorgum ve soya fasulyesi verimiyle en verimli tarım eyaletleri arasındaydı. Geleneksel tarım gücüne ek olarak, Kansas geniş bir havacılık endüstrisine de sahiptir. 82.278 mil kare (213.100 kilometrekare) alana sahip Kansas, yüzölçümü bakımından 15. en büyük eyalet, 2020 nüfus sayımına göre 2.940.865 nüfusuyla 50 eyalet arasında 36. en kalabalık eyalet ve nüfus yoğunluğu bakımından 10. en düşük eyalettir. Kansas sakinlerine Kansaslılar veya Jayhawker'lar denir. Ayçiçeği Dağı, 4.039 fit (1.231 metre) yüksekliğiyle Kansas'ın en yüksek noktasıdır.
Kansas, genellikle bitişik Amerika Birleşik Devletleri'nin coğrafi merkezi olarak kabul edilir ve Lebanon yaklaşık olarak merkezdedir.

Kansas, Oz Büyücüsü filmi ve çıkan hortumlarıyla tanınmaktadır. Superman'in çizgi romanlardaki Smallville kasabası bu eyalettedir.

Kansas City (kısaca KC), ABD'nde Midwest bölgesinde sınırları büyük çoğunluğu Missouri eyaletinde bulunan sadece kuzeyindeki topraklarının bir bölümü Kansas eyaletinde olan bir şehir.
Nüfusu 450 bin civarında olup hızla gelişmekte olan bir ABD şehri. Missouri eyaletinde Saint Louis ile birlikte en büyük şehirdir.
Kansas City "Kansas Kasabası" adı ile Missouri Nehri ile "Kansas Nehri" kavşağında kuruldu. Şimdiki sınırları ile 1838'de  şehir olarak hukuki hüviyet kazanmıştır. Kansas City, Kansas şehri batıda Missouri Nehri'nin öte yakasında kurulmuştur. Amerikan İç Savaşı'nda şehir birkaç muharebeye, bunlar arasından "Westport Muharebesi'ne sahne olmuştur. 
Şehir caz ve blues müzik stillerine olan katkısıyla ünlüdür ve şehirde bir Caz Müzesi bulunmaktadır.
Şehir Kansas City stili biftekleri ve barbeküleri ile isim yapmıştır.

Kansas City şehrinin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunur:

Kansas City, Missouri'deki en yüksek binalar listesi
Missouri

Kansas City resmi websitesi (İngilizce)
Resmi Seyahat ve Turizm websitesi 17 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Kansas City Ticaret Odasi websitesi 26 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Kentucky, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu bölgesinde, deniz kıyısı olmayan bir eyalettir. Kuzeyde Illinois, Indiana ve Ohio, kuzeydoğuda Batı Virginia, doğuda Virginia, güneyde Tennessee ve batıda Missouri ile sınır komşusudur. Kuzey sınırı Ohio Nehri ile belirlenir. Başkenti Frankfort ve en kalabalık şehri Louisville'dir. 2024 yılı sonu eyaletin toplamı yaklaşık 4,6 milyondur.
Daha önce sömürge dönemi Virginia'nın bir parçası olan Kentucky, 1 Haziran 1792'de beşinci eyalet olarak Birliğe kabul edildi. Avrupa yerleşimcileri tarafından taşınan ve uzun süre depolanan eyaletin safkanının endüstride desteklediği bir çim türü olan Kentucky çimine sunularak "Bluegrass State" olarak bilinir.
Eyaletin orta ve batı kesimlerindeki verimli topraklar, On Üçüncü Biçimin kabulünden önce köle emeği kullanan Virginia ve Kuzey Karolina'dakilere benzer büyük tütün tarlalarının oluşumu yol açtı. Kentucky, sığır veriminde ulusal olarak beşinci, sığır veriminde sekizinci ve mısır üretimi dördüncü sırada yer almaktadır. Kentucky uzun süreli tarım tütün endüstrisinin merkezi olsa da, ekonomik otomobil üretimi, enerji üretimi ve tıp gibi tarım dışı sektörlere de çeşitlenmiştir. Kentucky, ABD eyaletleri arasında üretilen otomobil ve kamyon sayıları bakımından dördüncü sırada yer almaktadır. Güney Yüksek Yaylaları'nın bir parçası olarak kabul edilen birkaç eyaletten biridir. 
Eyalet, Mammoth Cave Ulusal Parkı'nda dünyanın en uzun mağara sistemi olarak bilinen, ABD'deki en uzun gezilebilir su yollarına ve akarsulara ve Mississippi Nehri'nin ortaya çıktığı ülkede en büyük iki yapay göle ev sahipliği yapmaktadır. Kentucky'nin kültürel özellikleri arasında yarışlar, burbon, kaçak içki, kömür madenciliği, My Old Kentucky Home Eyalet Parkı, otomobil üretimi, tütün, Güney mutfağı, sanal, bluegrass müziği, üniversite basketbolu, Louisville Slugger beyzbol sopaları ve Kentucky Fried Chicken bulunmaktadır.

Doğuda Apalaş Dağları Kentucky sınırlarından geçer. Doğu bölümü dışında düz, alçak bir ova ve çayırlar halindedir. Yıllık yağış ortalaması 1.200 mm'yi bulur. Eyaletin kış sıcaklık ortalaması 0 °C, yaz sıcaklık ortalaması ise 25 °C'dir.

2021'de Kentucky'nin toplam GSEİH'i $239,2 milyar olmuş olup, Amerika Birleşik Devletleri'nde bu ölçütte 27. sıradadır. Kişi başına düşen GSEİH $53.035 olmaktadır ve ABD'de 42. sıradadır. Ekonomisi tarihi açıdan tarıma dayalı olmuş olmakla birlikte günümüzde diğer sektörler daha etkin konumdadır. At, sığır, tütün, süt ürünleri, domuz, soya ve mısır ticarette büyük rol oynar. Kömür, demir ve petrol çıkarılır.
Araba üretiminde öncü olan Kentucky'de; Chevrolet Corvette, Ford Expedition, Ford Explorer, bütün Ford F-serisi, Toyota Camry, Toyota Avalon ve Toyota Sienna markalarının fabrikaları vardır.

Kepez, Antalya'nın 5 merkez ilçesinden birisidir. Güney sınırı halk arasında Çevre yolu olarak bilinen Gazi Bulvarı ve Çakırlar yolu ile başlamaktadır. 2024 nüfus verilerine göre Kepez'de 629.479 kişi yaşamaktadır. 68 mahallesi vardır.
İlçenin yüzölçümü 292 km²dir. Kepez ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 53 metredir.
Varsak'ta bulunan Düden Şelalesi, Fabrikalar mahallesinde bulunan Cemil Meriç Kütüphanesi, Anadolu Oyuncak Müzesi, Bir Zamanlar Antalya Müzesi, Anadolu Şehitler Müzesi, Modern Sanatlar Galerisi, Antalya Bilim Merkezi ve Kepez Açık Hava Müzesi'ni bulunduran Kepez Belediyesi sorumluluğundaki Dokumapark yerli ve yabancı turistlerin akınına uğrar. Türkiye'nin en büyük kütüphanelerinden 1 milyon kitap kapasiteli, yıllık 1 milyondan fazla ziyaretçi ağırlayan Antalya Kütüphanesi, Kepez Belediyesi bünyesinde Gülveren mahallesinde hizmet vermektedir. Şehir merkezine ulaşımı sağlayan hafif raylı sistemi de mevcuttur.
Antalya Şehirlerarası Otobüs Terminali Kepez'de bulunmaktadır. İlçede hayvanat bahçesi ile piknik alanı bulunmaktadır. İlçede bulunan Ahatlı Vakıf Çiftliği ve Zeytinliği, şehir içindeki en büyük yeşil alanı olmasına karşın tamamen halka açık değildir. Antalya'nın Masadağı ve Kepezüstü bölgelerinden kent manzarası izlenebilmektedir. Kepezüstü'nde Buca'daki Atatürk Maskı'ndan sonra Türkiye'nin en büyük ikinci Atatürk Maskı bulunmaktadır.
İlçede Yeşil Antalya Sanayi Sitesi, Ferrokrom, Çimento Fabrikaları ve Kepez Hidro Elektrik Santrali bulunur.
Arazi yapısı güneye gidildikçe düzleşir. Kuzeybatıda Döşemealtı, güneybatıda Konyaaltı, güneyde Muratpaşa, doğuda Aksu ilçeleri yer alır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kepez ilçesine ulaşım, kuzey–güney istikametinde uzanan 75. Yıl Bulvarı, Dumlupınar Bulvarı, Namık Kemal Bulvarı, Yıldırım Beyazıt Caddesi, Yeşilırmak Caddesi ile Yeni Hal Yolu ve devamındaki Kırçiçeği Caddesi üzerinden sağlanmaktadır. İlçenin güney sınırını oluşturan Gazi Bulvarı ve devamındaki Hürriyet Caddesi ile doğu sınırını belirleyen Havalimanı Yolu (Serik Caddesi), Kepez'in ana trafik yükünü taşımaktadır. Bunun dışında, ilçe içindeki Antalya Bulvarı, Sakarya Bulvarı, Barış Manço Bulvarı, Süleyman Demirel Bulvarı, Muammer Aksoy Caddesi ve Altınova Antalya Caddesi, Antalya'nın ana ulaşım aksları arasında yer almakta; Kepez'e bağlı semt ve mahalleleri birbirine ve şehir merkezine bağlamaktadır.

İlçenin doğusunda Altınova bölgesi, kuzeydoğusunda Topallı-Gaziler bölgesi, kuzeyinde Masadağı ve Varsak bölgeleri, kuzeybatısında Duacı-Kepezaltı, batısında Akdeniz Sanayi Sitesi, Gülveren-Şafak Mahalleleri bulunmakta, orta kısımlarında, Erenköy-Suişleri bölgesi, Otogar Ahatlı bölgesi, Dokuma-Antkoop bölgesi, Yeni Emek bölgesi, Sütçüler-Teomanpaşa Habibler bölgesi bulunmaktadır.
Tüm bu bölgelere Antalya Büyükşehir Belediyesine bağlı özel ve kamu toplu taşıma araçları ile toplu taşıma imkânı sağlanmaktadır.
2011 yılında oluşturulan yeni ulaşım sistemi ile ilçe genelinde çalışan VF01, VF02, AF04, LF09, LF10, MC12, VL13, CV14, DC15, TC16, CV17 gövde otobüs hatları ile 4-10 dakika arasında sıklıklarla seferler düzenlenmekte olup Otogar'a ulaşımı sağlayan TK91, TC93 ve TL94 hatları ile Havalimanına ulaşımı sağlayan 600 hattı da ekspres seferlerle Kepez'e toplu taşıma imkânı sağlanmaktadır.
Bunun yanında mahalle içlerine kadar giren Isuzu Urban markalı midibüslerin çalıştığı hatlarla da Kepez ilçesinde toplu taşıma hizmetleri sürdürülmektedir. Bu hatlar;
VC30, TK36, DK38, CV39, MF40, CV43, CV44, TC45, TC46, CV48, TC49, TC50, TK51, TK52, VC53, VC56, VC57, MC58, VC59, KM61, VL62, VF63, TC64, VF65, VF66, CV67, MC68, CV69, LC70, VT72, 501, 503, 504, 506, 507, 508, 512, 516, 517, 521, 522, 524, 525, 530 hatlarıdır.

 Austin, Amerika Birleşik Devletleri
 Muskegon, Amerika Birleşik Devletleri

Kepez Belediyesi 30 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kepez Kaymakamlığı 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
E-Devlet - Kepez Belediyesi 29 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koblenz (Fransızca Coblence, Türkçe Kavşak) Almanya'nın Renanya-Palatina eyaletinde bir kent. Bonn'un yaklaşık 60 kilometre güneyinde yer alan Koblenz, 1992 yılında 2 bininci kuruluş yıldönümünü kutlamıştır. İsminin kökeni, Latince Confluentesden bir araya akmaktan gelmekte ve bundan Koblenz'de kavuşan Mosel ve Ren nehirleri kastedilmektedir.Festung Ehrenbreitstein | Deutsches Eck | Alte Moselbrücke / Balduinbrücke | Deutschherrenhaus / Ludwig-Museum | Alte Burg / Stadtbibliothek | 
Ehemalige Stiftskirche St. Kastor | Ehemalige Stiftskirche St. Florin | Liebfrauenkirche | Mittelrheinmuseum / Altes Kaufhaus / Schöffenhaus / Bürresheimer Hof | 
Kurfürstliches Schloß | Theater | Herz-Jesu-Kirche | Christuskirche | 
Rheinmuseum (Stadtteil Ehrenbreitstein) | Dikasterialgebäude (Ehrenbreitstein) gezilecek yerler arasındadır.

Koblenz Belediyesi7 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Koblenz tarihi surları1 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Koblenz'den görüntüler4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Koblenz Rehberi
Koblenz'den görüntüler

Şablon:Almanya-Renanya-Palatina

Kuzey Dakota, Amerika Birleşik Devletleri'nin Yukarı Orta Batı bölgesinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir ve adını yerli Dakota ve Siyu halklarından almıştır. Kuzeyde Kanada'nın Saskatchewan ve Manitoba eyaletleri, doğuda ABD'nin Minnesota, güneyde Güney Dakota ve batıda Montana eyaletleri ile sınırlıdır. Kuzey Dakota, geniş çayırlar, bozkırlar, ılıman savanlar, çorak araziler ve tarım arazileriyle karakterize edilen Büyük Ovalar bölgesinin bir parçasıdır. Kuzey Dakota, yüzölçümü bakımından 19. büyük eyalettir, ancak 800.000'den az nüfusuyla nüfus bakımından dördüncü, nüfus yoğunluğu bakımından ise dördüncü en düşük eyalettir. Eyalet başkenti Bismarck'tır ve en kalabalık şehir, eyalet nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Fargo'dur; her iki şehir de ABD'nin en hızlı büyüyen şehirleri arasındadır, ancak Kuzey Dakotalıların yarısı kırsal alanlarda yaşamaktadır.
Günümüzdeki Kuzey Dakota, binlerce yıl boyunca Missouri Nehri boyunca Mandan, Hidatsa ve Arikara gibi çeşitli yerli Amerikan kabileleri; kuzeydoğuda Ojibva ve Cree; ve eyaletin geri kalanında çeşitli Siyu grupları (Nakota, Dakota ve Lakota) tarafından iskan edilmiştir. Avrupalı ​​kaşifler ve tüccarlar, çoğunlukla kürk arayışı içinde, 18. yüzyılın başlarında bölgeye ilk kez gelmişlerdir. 
Amerika Birleşik Devletleri, bölgeyi 19. yüzyılın başlarında ele geçirmiş ve giderek artan direniş gösteren yerli halkın direnişiyle birlikte yavaş yavaş yerleşime açmıştır. 1861'de kurulan Dakota Bölgesi, Amerikan öncüleri için merkezi bir yer haline gelmiş ve 1862 tarihli Çiftlik Yasası, önemli bir nüfus artışı ve gelişmeyi tetiklemiştir. Geleneksel kürk ticareti, özellikle buğday olmak üzere tarım lehine gerilemiştir. 1878-1886 yılları arasındaki Dakota Patlaması, geniş ovalara yayılan devasa çiftliklere tanık olmuş ve bölge bölgesel bir ekonomik güç haline gelmiştir. Kuzey Pasifik ve Büyük Kuzey demiryolu şirketleri, karlı tahıl merkezlerine erişim için rekabet etti; çiftçiler, Orta Batı'nın daha geniş Popülist Hareketinin merkezinde yer alan siyasi ve sosyoekonomik ittifaklarda bir araya geldi. Kuzey ve Güney Dakota, 2 Kasım 1889'da 39. ve 40. eyaletler olarak Birliğe kabul edildi. Başkan Benjamin Harrison, imzalamadan önce eyalet belgelerini karıştırdı, böylece hangisinin önce eyalet olduğu anlaşılamadı; sonuç olarak, iki eyalet resmi olarak alfabetik sırayla numaralandırıldı. Sonraki on yıllarda, radikal tarım hareketlerine ve ekonomik kooperatiflere olan ilgi arttı; bunların bir mirası da ülkenin tek devlet bankası olan Kuzey Dakota Bankası'dır. Bu, öncü döneminin kademeli olarak sona ermesiyle aynı zamana denk geldi ve eyalet yaklaşık 1920'de tamamen yerleşti.
20. yüzyılın ortalarından itibaren, Kuzey Dakota'nın zengin doğal kaynakları ekonomik kalkınma için daha kritik hale geldi; 21. yüzyıla kadar, kuzeybatıdaki Bakken oluşumundan petrol çıkarılması, eyaletin refahında büyük rol oynamıştır. Bu gelişme, nüfus artışına (yüksek doğum oranlarıyla birlikte) ve işsizliğin azalmasına yol açmıştır. Rugby'de Kuzey Amerika'nın coğrafi merkezinin bulunduğu düşünülmektedir ve bir zamanlar Batı Yarımküre'nin en yüksek yapay yapısı olan KVLY-TV direğine ev sahipliği yapmaktadır.

Kuzey Dakota Birleşik Devletler'de Büyük Düzlük ve Yüksek Düzlük olarak tanınır. Eyaletin Minnesota ile olan doğu sınırını Kızıl Nehir oluşturur. Güneyinde Güney Dakota eyaleti, Batısında Montana eyaleti ve Kuzeyinde Kanada'nın Saskatchewan ve Manitoba eyaletleri yer alır. Eyalet Kuzey Amerika kıtasının coğrafi olarak tam ortasında yer almakta ve bu özelliği Rugby Şehrinde bir taş sembol ile belirtilmektedir. 70.762 mil kare (183.273 km²) ile ülkenin en büyük 19. Eyaletidir.
Eyaletin Batı yarısı engebeli Büyük Düzlüklerden oluşur. Kuzey bölgesindeki kırgıbayır oluşumları batıdaki Missouri Nehri'ne kadar sürer. Eyaletin en yüksek noktası 1,069 metre yüksekliğindeki Beyaz Butte'dır. Theodore Roosevelt ulusal parkı kırgıbayır oluşumları bölgesindedir. Bölgede bol miktarda Ham petrol ve Linyit kömürü yatakları bulunur. Garrison barajının gölü olan Sakakawea Gölü Birleşik Devletler'in en büyük 3. insan yapısı gölüdür.
Eyaletin doğusunda Kızıl Nehir vadisi yer alır ve bunun altında Agassiz Buzul Gölü bulunur. Kıvrılarak Winnipeg Gölü'ne akan Kızıl nehir bölgenin bereketli topraklarını beslemekte ve büyük çaplı tarımsal faaliyetlere olanak tanımaktadır. Yine doğuda yer alan Devils Gölü eyaletin en büyük doğal gölüdür.
Eyaletin doğu kesimleri genellikle düz olmakla birlikte batı bölgelerde pek çok dağ ve tepe bulunur. Eyaletin büyük kısmı otlaklarla kaplıdır. Eyalet genelinde tarım yapılmakla birlikte tarım batı ve orta bölgelerde doğuya nazaran biraz seyrektir. Pembina Gorge, Killdeer Dağları, Turtle Dağları, Devils Gölü etrafındaki tepeler, McHenry County ve Sheyenne Vadisi boyunca ormanlık alanlar yer almaktadır

Kuzey Dakota, kıtanın kuzeyinde hakim olan yazları sıcak ve kışları soğuk iklim etkisindedir. Yağmur, dolu, kar, kar fırtınaları, fırtına, kasırga ve kutup cephe sistemlerine rastlanmaktadır. Yıllık ortalama yağış miktarı kuzey batıda 360 mm, güney doğuda 560 mm'dir.
İlkbaharda sıklıkla Kanada'ya doğru akan Kızıl nehirdeki buzların sıkışmasından dolayı sel yaşanır. Buzların erimesi sebebiyle nehrin güney kısımlarında akış kuzeye nazaran daha erken başlar. Eyaletteki en yıkıcı sel felaketi 1997 yılında meydana gelmiştir.
Amerika Akciğer Derneği 2009 yılında Fargo'yu Birleşik devletlerin en temiz havasına sahip şehri seçti ve A dereceli ilan etti.

Avrupalıların Kuzey Dakota'ya gelmesinden önce bölgede binlerce yıldır Amerika Yerlileri yaşıyordu. Bölgeye ilk gelen Avrupalı 1738 yılında Amerikalı Mandan yerlilerinin köylerine keşif düzenleyen Fransız-Kanadalı tüccar La Vérendrye'dir. Kabilelerle yapılan ticaret anlaşması sayesinde Avrupalılar ve Amerika yerli kabileleri nadiren karşılıklı ticaret yapıyorlar ve iletişim içerisine giriyorlardı fakat 1804 yılında düzenlenen Lewis ve Clark Seferleri sırasında Kuzey Dakota'ya girilmesi sebebiyle sıklıkla iletişime geçilmiş ve bu sebeple Yerli Kabileler Fransızların ve sonrasında İspanyolların bölgelerinde hak iddia edecekleri endişesine kapılmıştır..

Kuzey Dakota'nın büyük kısmı Louisiana'nın satın alımı anlaşmasıyla, ufak bir kısmı da 1818 Anlaşmasıyla Birleşik Devletler topraklarına dâhil edilmiştir. Bu anlaşmalarla satın alınmış bir kısım toprak Minnesota ve Nebraska’ya dâhil edilmiştir. Dakota bölgesi 2 Mart 1861 tarihinde yapılan düzenlemeyle Kuzey ve Güney Dakota Eyaletlerinin yanı sıra Wyoming ve Montana arasında paylaştırıldı. 19. Yüzyılın sonlarına dek bölgede seyrek bir yerleşim vardı fakat Demiryollarının bölgeye ulaşması sonrasında bölgede arazi satışları süratle arttı. Başkan Grover Cleveland tarafından 22 Şubat 1889 tarihinde “1889 etkinleştirme yasası” senatodan geçti ve bu yasayla Kuzey Dakota, Güney Dakota, Montana ve Washington'un Eyalet olma yolu açıldı. Başkan Cleveland'ın halefi Benjamin Harrison yönetiminde 2 Kasım 1889 tarihinde resmen imzalanan bildiriyle Güney ve Kuzey Dakota Birleşik devletlere kabul edildi. Öncesinde iki eyalet arasındaki rekabet hangisinin Birleşik devletlere önce kabul edileceği ikilemini yarattı. Başkan Harrison Birleşik Devletler sekreteri James G. Blaine’e kabul evraklarını karıştırmasını ve hangisini önce imzaladığını bilemeyeceği şekilde kapatarak kendisine imzaya sunulmasını emretti. Bu sebeple hangi Dakota'nın Birleşik Devletlere önce kabul edildiği kimse tarafından bilinmemektedir. Buna rağmen alfabetik olarak önde olma sebebiyle Kuzey Dakota, Güney Dakota'nın önünde listelenir.
I. Dünya Savaşı sonrasında buğday çiftçileri özellikle de Norveçli olanlar arasında sol görüş odaklı partiler üstü radikal bir hareket meydana geldi. (NPL hareketi). Daha sonra Demokrat Partiyle birleşen bu oluşumun amacı Kuzey Dakota'yı Eyalet dışındaki bankaların ve şirketlerin hakimiyetinden uzak tutmaktı. Hareket ayrıca eyalet bankasını kurmayı, Kuzey Dakota Un fabrikası ve silosunu kurmayı (hâlen varlıklarını sürdürmekteler) ve Eyalet demiryollarını (sonrasında Soo Line Railroad firmasına satıldı) kurmayı hedeflemişti. Aynı dönemde çıkan yasalarla bankaların ya da şirketlerin tarım arazisi olarak belirlenmiş arazilerin mülkiyetini almaları engellendi. Hâlen yürürlükte olan bu yasalar Eyalet ve Federal mahkemeler tarafından da onaylanmış olup, tarım arazisi ilan edilmiş bir yerin Bankalar ve Finans kuruluşları tarafından ipotek edilmesini, mülkiyetini, rehin alınmasını neredeyse imkansızlaştırmıştır.
28 Aralık 1930 tarihinde meydana gelen yangında eyalet kongre binası yandı ve yerine bugünkü Kongre binası inşa edildi. 1950'lerde Federal hükûmetin inşaat projeleri devreye aldı ve Garrison Barajı ile Minot ve Grand hava üsleri inşa edildi. 1980'lerde petrol fiyatlarının artışı Eyaletin batısında yer alan petrol yataklarının işlenmesini karlı bir hale getirdi.

Birleşik Devletler Nüfus Sayımı Bürosu 1 Temmuz 2011 itibarıyla Kuzey Dakota'nın nüfusunun 683.931 olduğunu açıklamıştır. Eyalet nüfusu 2010 sayımı itibarıyla %1.69 artış göstermiştir.
1870 yılında 2000'den az olan nüfus, 1930 yılında 680.000'e ulaşmıştır. Sonrasında büyüme yavaşlamıştır. Nüfus 1970 yılı sayımında 617.761, 2000 sayımında ise 642.200 olarak açıklanmıştır. Eyaletin yaş ve cinsiyet oranları ülke ortalamaları seviyelerindedir. Kuzey Dakota nüfusu Wells County ve çevresinde yoğunlaşmıştır

1923 yılından 21. yüzyılın başlarına kadar üniversite eğitimi görmüş genç nüfusta büyük düşüş yaşanmıştır. Tarım ile geçinen aileler yaşanan maddi sıkıntılar sebebiyle kırsal alandan, kentsel alanlara iş bulma amacıyla göçmüşlerdir.Üniversite eğitimli nüfustaki düşüşün sebebi ise Eyalette eğitim seviyelerine uygun iş imkanlarının bulunmamasıdır. Kalifiye iş gücü ihtiyacını ve yüksek teknolojiyi destekleyen ekonomik programlar uygulanmak istenmiş fakat döneminde birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Son on yılda ise petrol sektöründeki gelişim sayesinde göç alınmaya başlamıştır.

Eyalette İngilizcenin yanı sıra %2.5 oranında Almanca konuşulmakt

Kuzey Karolina, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu ve Güney Atlantik bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Kuzeyde Virginia, doğuda Atlantik Okyanusu, güneyde Güney Karolina, güneybatıda Georgia ve batıda Tennessee ile sınırlıdır. Eyalet, Amerika Birleşik Devletleri'nin 28. en büyük ve 9. en kalabalık eyaletidir. Güney Karolina ile birlikte Doğu Kıyısı'nın Carolinas bölgesini oluşturur. 2020 nüfus sayımına göre eyaletin nüfusu 10.439.388'dir. Raleigh eyaletin başkentidir ve Charlotte, en kalabalık ve Amerika Birleşik Devletleri'nin en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir. 2024 yılında tahmini nüfusu 2.883.370 olan Charlotte metropol alanı, Kuzey Karolina'nın en kalabalık metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'nin 21. en kalabalık metropol alanı ve New York City'den sonra ülkenin en büyük bankacılık merkezidir. 2023 yılında tahmini nüfusu 2.368.947 olan Araştırma Üçgeni, eyaletteki en kalabalık ikinci metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en kalabalık 31. metropol alanıdır ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük araştırma parkı olan Araştırma Üçgeni Parkı'na ev sahipliği yapmaktadır.
Kuzey Karolina'daki insan yerleşimine dair en eski kanıtlar, Hardaway Alanı'nda bulunan 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Kuzey Karolina, Avrupalıların gelişinden önce Carolina Algonquian, Iroquoian ve Siouan dillerini konuşan yerli Amerikan kabileleri tarafından iskan edilmiştir. Kral II. Charles, sekiz lord sahibine, kralın adını verdikleri Carolina adlı bir koloni verdi ve bu koloni 1670 yılında Charles Town'da (şimdiki Charleston, Güney Karolina) ilk kalıcı yerleşimle kuruldu. Charles Town'dan tüm koloniyi yönetmenin zorluğu nedeniyle, koloni sonunda bölündü ve Kuzey Karolina 1729'da kraliyet kolonisi olarak kuruldu ve On Üç Koloni'den biri oldu. 12 Nisan 1776'da Kuzey Karolina tarafından kabul edilen Halifax Kararları, Amerikan Devrimi sırasında Amerikan Kolonileri arasında Büyük Britanya'dan bağımsızlık için yapılan ilk resmi çağrıydı.
21 Kasım 1789'da Kuzey Karolina, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan 12. eyalet oldu. Amerikan İç Savaşı'na giden süreçte, Kuzey Karolina 20 Mayıs 1861'de Birlik'ten ayrıldığını ilan ederek, Konfederasyon Devletleri'ne katılan on bir eyaletten onuncusu oldu. İç Savaş'ın ardından, eyalet 4 Temmuz 1868'de Birlik'e geri döndü. 17 Aralık 1903'te Orville ve Wilbur Wright, Kuzey Karolina'nın Outer Banks bölgesindeki Kitty Hawk'ta, dünyanın ilk kontrollü, sürekli motorlu, havadan ağır uçağının uçuşunu başarıyla gerçekleştirdi. Kuzey Karolina, bu başarıyı anmak için genellikle eyalet plakalarında "Uçuşta İlk" sloganını kullanır; ayrıca Mecklenburg Deklarasyonu ve Halifax Kararları'na atıfta bulunan "Özgürlükte İlk" sloganını taşıyan daha yeni bir alternatif tasarım da mevcuttur. 
Kuzey Karolina, geniş bir yükseklik ve manzara yelpazesiyle tanımlanır. Batıdan doğuya doğru, Kuzey Karolina'nın yüksekliği Apalaş Dağları'ndan Piedmont ve Atlantik kıyı ovasına doğru iner. Kuzey Karolina'daki 2.037 metre yüksekliğindeki Mount Mitchell, Güney Dakota'daki Black Hills'in doğusundaki Kuzey Amerika'nın en yüksek noktasıdır. Eyaletin büyük bir kısmı nemli subtropikal iklim bölgesindedir; ancak eyaletin batısındaki dağlık kesiminde subtropikal yayla iklimi hakimdir.

Kuzey Karolina 1860 Amerikan İç Savaşı'nda köleliğin kalkmasına karşı çıkmış ve Güneyliler tarafında yer almıştır. Bu nedenle günümüzde de "Güney Eyaletleri" (Southern States) olarak adlandırılan ABD'nin güney doğusundaki gruba dahil edilmektedir. Kuzey Karolinalılar genel olarak güneyli olarak anılsalar da Chapel Hill'de yaşayanlar Katran Ökçeliler (Tar Heels) olarak bilinirler. Akademik eğitimde ve spor müsabakalarında başarılı olan the University of North Carolina at Chapel Hill'in Katran Ökçeliler sözlerini slogan olarak kullanması, zaman zaman Kuzey Karolinalıların tümünün de Katran Ökçeliler olarak adlandırılmalarına neden olmaktadır.
Eyalette yetişen ünlüler düşünüldüğünde, 1903 yılında Kuzey Karolina'nın Kitty Hawk kentinde ilk başarılı uçuşu yapan Wilbur ve Orville Wright kardeşler en başta akla gelen isimler olmaktadır. Eyalette yetişen diğer ünlüler arasında, Caleb Bradham (Pepsi Cola'nın mucidi), David Brinkley (televizyon gazetecisi), John Coltrane (Jazz müzikçisi), Roberta Flack (şarkıcı), Billy Graham (Ünlü Protestan din adamı), Andy Griffith (aktör), Andrew Johnson (ABD 17. Başkanı),Vince Carter (Basketbolcu) Michael Jordan (Basketbolcu) Charles Kuralt (televizyon gazetecisi), "Seker Ray" Leonard (boksör), Dolley Madison (başkan James Madison' un eşi), Edward R.Murrow (gazeteci), James K. Polk (Birleşik Devletler 11. Başkanı), William Sydney Porter (yazar, müstear ismi O.Henry idi), Earl Scruggs (Bluegrass müzisyeni) ve Thomas Clayton Wolfe (yazar), WWE ve TNA'de güreşmiş olan hâla World Heavyweight Champion'u Jeff Hardy ve kardeşi Matt Hardy (profesyonel Amerikan Güreşçisi) vardır.

136,413 km2 bir alan kaplayan Kuzey Karolina büyüklük bakımından 50 eyalet arasında 28. sıradadır. Eyalet üç büyük bölgeye ayrılmıştır: Doğu Düzlükleri, Piedmont ve Dağlık bölge. Atlas Sahil Ovası'nın bir parçası olan Doğu Düzlükleri eyaletin beşte ikisini kaplayan verimli bir alandır. Eyaletin merkezine doğru genişleyen Piedmont, çoğunlukla kırmızı killi topraktan oluşan hafif engebeli bir platodur. Ayrıca Kuzey Karolina'nın The Outer Banks olarak adlandırılan adaları vardır. Dağlık bölge, geniş Apalaş Dağlarının bir parçasıdır. Burası Blue Ridge, Great Smoky ve diğer dağlık bölgeleri de kapsayan engebeli bir alandır. Kuzey Carolina' nin Atlas Okyanusu sahili 484 km uzunluğundadır. Kuzey Carolina' nin bazı önemli nehirleri Cape Fear, Roanoke, Neuse, Tar-Pamlico, Catwba, Broad ve Little Tennessee' dir. En büyük şehirleri, Charlotte, Raleigh (başkent), Greensboro, Winston-Salem, Durham ve Fayetteville' dir. Kuzey Carolina'nın nüfusu 7.4 milyonun üzerindedir.
Kuzey Karolina' nin ovaları, tepeleri ve dağları yani kısacası coğrafi şartları eyalete çeşitli iklim farklılıkları kazandırır. Bu nedenle eyalet içinde birbirinden farklı iklim koşulları hüküm sürer. Sahil ovasındaki Wilmington şehri Ocakta ortalama 8 °C, Temmuzda 21 °C' dir. Piedmont' taki yer alan Charlotte kentinde, Ocakta ortalama 6 °C, Temmuzda 26 °C sıcaklık görülür. Dağlık bölgede bulunan Asheville' de Ocak sıcaklığı 2 °C, Temmuz sıcaklığı 22 °C' dir. Ortalama yıllık yağış (hem kar hem yağmur olarak); Sahil ovasında 127 cm3, Piedmont' ta 119 cm3 ve Dağlık Bölge' de 152 cm3’ tür.

Bluegrass, halk, ülke ve İncil müzikleri Kuzey Karolina’da popülerdir. Eyalette popüler müziğin de birçok dinleyicisi vardır; Raleigh, Greensboro, Winston-Salem ve Charlotte’ da Senfoni orkestraları vardır. Opera toplulukları, Raleigh, Greensboro ve Charlotte' da gösteri düzenlerler. Birkaç tarihi oyun da her yaz eyaletin çeşitli yerlerinde sahnelenir.
Eyaletin müzeleri arasında, Raleigh'deki Kuzey Karolina Sanat Müzesi ve Kuzey Karolina Tarih Müzesi, Charlotte'da bulunan Mint Sanat Müzesi ve Charlotte Doğa Müzesi, Beaufort'taki North Carolina Denizcilik Müzesi ve Greensboro'da yer alan Greensboro Tarih Müzesi vardır.
Kuzey Karolina'da 60'tan fazla devlet parkı, orman ve tarihi alan vardır. Ulusal park alanları, Great Smoky Dağları Millî parkı, Cape Hatteras Ulusal Sahili, Cape Lookout Ulusal Sahilinden oluşmaktadır. Eyaletin 4 millî ormanı, Croatan, Uwharrie, Pigsah ve Nantahala' dir. Gezilebilecek diğer bazı yerler, Asheville yakınlarındaki Biltmore yalısı, Chapel Hill' deki Kuzey Karolina Botanik Bahçesi, Asheboro yakınındaki Kuzey Karolina Hayvanat Bahçesidir. Popüler açık hava etkinlikleri balıkçılık, su sporları, avcılık, yürüyüş, golf ve tenistir. Golf için Amerika'da en çok tercih edilen yerlerden birisidir.

Kuzey Karolina' da, 60'ın üzerinde community kolejin yanı sıra yaklaşık 40 kolej ve üniversite vardır. 1795 yılında kurulan North Carolina Üniversitesi Amerika Birleşik Devletlerinin en eski devlet üniversitesidir. North Carolina Üniversitesi 16 üniversite yerleşkesiyle eyalet üniversite sistemini oluşturmaktadır. Üniversitenin en önemli yerleşkesi aynı zamanda merkez merkez yerleşkesi de olan Chapel Hill'dir (the University of North Carolina at Chapel Hill). Chapel Hill' ın merkez yerleşkesi olmasına karşılık Raleigh'de bulunan Kuzey Karolina Devlet Üniversitesi (North Carolina State University) en kalabalık yerleşke unvanını taşımaktadır. Diğer bazı yerleşkeler, Appalachian State Üniversitesi, Elizabeth City State Üniversitesi, Fayetteville State Üniversitesi, Kuzey Carolina A&T State Üniversitesi ve Winston-Salem State Üniversitesidir. Prestij sahibi özel kurumlar ise, Durham' daki Duke Üniversitesi, Winston-Salem' deki Wake Forest Üniversitesi ve Davidson' daki Davidson Kolejidir. Diğer kolejler ve üniversiteler arasında Concord' daki Barber-Scotia Koleji, Belmont' ta Belmont Abbey Koleji, Buies Deresinde Campbell Üniversitesi, Salisbury' de Catawbw Koleji, Greensboro' da Greensboro Koleji, Raleigh' de Meredith Koleji, St. Augistine Koleji ve Shaw Üniversitesi Charlotte' da Queens Koleji ve Wingate' de Wingate Koleji vardır.

(İngilizce) Kuzey Karolina Eyalet Hükümeti11 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Kuzey Karolina Üniversitesi21 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Kuzey Karolina Gezi Sitesi 30 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Kuzey Karolina Tarihçesi 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Mariana Adaları ya da resmî adı ile Kuzey Mariana Adaları Özerk Topluluğu (İngilizce: Commonwealth of the Northern Mariana Islands), Büyük Okyanus'un kuzey kesiminde Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı ancak Amerika Birleşik Devletleri'nin ada bölgeleri'ne dâhil olarak ABD'nin yapısına entegre olmayan sadece siyasi birlik içerisinde olan Okyanusya adalar topluluğudur. Kuzey Mariana adalarının başkenti Saipan'dır.

Adayı 1521 yılında ilk gözlemleyen Avrupalı olan Portekizli Ferdinand Macellan, adayı Islas de Ladrones (Türkçe: Hırsızlar Adası) olarak adlandırmıştır. Macellan'ın bu ismi vermesindeki neden, ada üzerinde yaşayan yerlilerin gemilerden bir şeyleri alıp götürmesi olarak ifade etmiştir. 1667 yılında İspanya adına el konulan adaya, İspanya kraliçesi Avusturyalı Maria Anna onuruna Las Marianas adı verilmiştir.

Kuzey Mariana Adaları toplam olarak on beş adadan oluşmakta olup, bu adaların sadece üçünde yerleşim bulunmaktadır. Adalar konum olarak Japonya'nın güneyi ile Guam'ın kuzeyinde yer almaktadır. Adalar, Guam ile birlikte Mariana Takımadaları'nı oluşturmaktadır. Ülkenin güney kesiminde yer alan adalar basamaklı terasların gözlemlenebileceği kireç taşından oluşmaktadır. Adanın kuzey kesiminde yer alan adalar ise volkanik adalardır. Günümüzde de Anatahan, Pagan ve Agrihan adaları aktif volkanik adalardır. Adalar topluluğunun en yüksek noktasını Agrihan adasında bulunan Agrihan Dağı'dır. Agrihan Dağı'nın en tepe noktası 965 metre yüksekliktedir.

İlk Avrupalı olarak Ferdinand Macellan tarafından 1571 yılında keşfedilen ada, Macellan tarafından Islas de Ladrones (Türkçe: Hırsızlar Adası) olarak adlandırmıştır. 1667 yılında adalara İspanya adına el konmuş ve Las Marianas adı verilmiştir.
İspanya-Amerika Savaşı'nın ardından adaların güney bölümünü A.B.D.'ye bırakan İspanya, 1899 yılında imzalanan Alman-İspanyol Antlaşması ile adaların kuzey kesimini Alman İmparatorluğu'na sattı. Bölgenin kuzeyi Almanya'ya katılması sonucu Alman Yeni Ginesi'nin bir parçası haline geldi. Ekim ve Kasım 1899'da adaya gelen Alman savaş gemileri, adada Alman bayrağını göndere çekerek, bölgenin yönetimini resmen ele aldı.
I. Dünya Savaşı'nın ardından Milletler Cemiyeti tarafından Japon İmparatorluğu'na verilerek, bu ülkeni bir mandası olan Güney Pasifik Mandası'nın bir parçası haline geldi. II. Dünya Savaşı'nda düzenlenen Mariana ve Palau adaları seferi kapsamında A.B.D. hakimiyeti altına giren adalar, savaşın bitmesinin ardından Birleşmiş Milletler tarafından tamamen A.B.D. idaresine bırakıldı. A.B.D., 1978 yılında Guam hariç adalara Kuzey Mariana adı ile A.B.D. ile entegre bölge statüsünü verdi.
Kuzey Mariana, 1975 yılından bu yana Milletler Topluluğu üyesi konumunda olup, 1986 yılından bu yana da içişlerinde bağımsızdır.

Kuzey Mariana'da son olarak 2020 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 47,329 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumunda olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre 51,475 nüfus belirlenmiştir. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu başkent Saipan'da yaşamaktadır.
Kuzey Mariana orta yaş bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %41,30'u 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin %7,23'ü 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %25.02 (erkek 6,937/kadın 5,934) 
15-24 yaş: %16.28 (erkek 4,518/kadın 3,857) 
25-54 yaş: %37.44 (erkek 9,934/kadın 9,325) 
55-64 yaş: %14.01 (erkek 3,921/kadın 3,286) 
65 yaş ve üzeri: %7.23 (erkek 1,988/kadın 1,733)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %92 düzeyindedir. Ada ülkesi nüfusunun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre eksi düzeyde olup, -%0,35 düzeyindedir.

Kuzey Mariana Adaları, idarî açıdan dört belediye bölgesine ayrılmıştır. Başkent Saipan'ın bulunduğu adanın kuzeyinde kalan ve Kuzey Adalar olarak adlandırılan 11 adanın bulunduğu tüm adalar Kuzey Adalar Belediyesi adı altında tek bir idarî bölge oluştururken, Güney Adalar olarak ifade edilen Saipan, Tinian (Aguijan ile birlikte) ve Rota adaları diğer üç belediye bölgelerini oluşturmaktadır.

Kuzey Mariana'ya bağlı olan adalar şu şekildedir:

Ülkenin Kuzey Adaları olarak adlandırılan tüm adaları yaşanan volkanik patlamalar nedeniyle 1980'li yıllardan itibaren tahliye edildi. Kuzey Adalar belediyesinin geleneksel idarî merkezi olan Pagan'daki Shomushon olmasına rağmen, adanın tamamen tahliye edilmesi nedeniyle belediye başkanı geçici olarak Saipan'da ikamet etmektedir.
Adalar topluluğu içerisinde adaların konumunda enler de şu şekildedir:

en kuzey noktası – Farallon de Pajaros
en doğu noktası – Farallon de Medinilla
en güney noktası – Puntan Malikok, Rota
en batı noktası -  Farallon de Pajaros

Wikimedia Atlas'da Kuzey Mariana Adaları

Lansing (telaffuzu /ˈlænsɪŋ/), Amerika Birleşik Devletleri'nin Michigan eyaletinin başkenti ve 6. büyük şehridir. Eyaletin en büyük şehri Detroit'in yaklaşık 130 km batı, kuzey-batısında ve Eyaletin orta-güneyindedir. 1 Haziran 2008 tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehrin nüfusu 113.968 kişidir.

Lansing'in resmen 7 tane kardeş şehri vardır:

Lansing'in 3 tane yabancı şehirle "dostluk şehri" bağlantısı vardır:

Lansing'deki en yüksek binalar listesi

Lansing Şehri resmi websitesi
"Wikivoyage" websitesi "Lansing (Michigan)" maddesi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Büyük Lansing Konferans ve Ziyaretçiler Bürosu turizm rehberi 16 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Michigan Haberleri
Michigan Seref Patikasi
Reo Town 15 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Laredo, ABD'nin Teksas eyaletinin Webb ilçesinde bulunup Webb ilçesinin başkentidir. Laredo Güney Teksas'ta Meksika-ABD ülkelerinin sınırı olan Rio Grande Nehri'nin kuzeyindedir ve bu nehrin güneyine bulunan Nuevo Laredo'ya komşu şehirdir.

Laredo 1755'te Don Tomás Sánchez adlı bir papaz tarafından İspanya'nın Orta Amerika'daki Yeni İspanya kolonisinin Nuevo Dantander adı verilen bölgesinde "Villa de San Agustin de Laredo" adı ile İspanya'da Laredo, Cantabria kenti ve Aziz Hoppolu Augustinus anısına kurulmuştur. Bu kent Avrupalı göçmenlerin önce Meksika üzerinden sonra ABD üzerinden gelip yerleşmeleri ile bir köy iken büyümüştür. 1840'ta burada yerleşen ABD'den gelmiş göçmenler Meksika aleyhine isyan edip Bağımsız Rio Grande Cumhuriyeti'ni kurup şehri başkent olarak ilan etmişlerdi. Fakat Meksika cumhurbaşkanı olan Antonio López de Santa Anna getirdiği Meksika ordusu ile bu ayaklanmayı bastırıp Laredo'yu tekrar Meksika'ya bağlamıştır. 1846-1848 Meksika-Amerika Savaşı sırasında Laredo "Teksas Rangers Tümeni" tarafından işgal edilmiştir. Bu savaştan sonra yapılan "Guadalupe-Hidalgo Antlaşması" ile ABD'nin elde ettiği modern New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar arasında (yapılan bir referandumla halkın çoğunluğunun Meksika'ya yeniden bağlanmak istenmesine rağmen) Laredo'da ABD eline geçmiştir. Bu nedenle Laredo (Rio Grande Cumhuriyeti bayrağı ve Teksas Cumhuriyeti dahil) "Yedi Bayrak Altında Yaşayan" şehir olarak lakap taşımaktadır.
1849'da ABD Ordusu burada Fort Mackintosh adlı bir federal ordu kalesi kurmuştur. 1852'de Laredo'ya verilen bir ile berat ile "Laredo Şehri" olarak yeniden özel şehir yerel idaresi şeklini almıştır.

Laredo Şehri'nin sınırları içindeki yüzölçümü 206,0 km² olup bunun 2,8 km² (%1,37) kısmı su ile kaplıdır. Coğrafi konumu şöyle belirtilmektedir: Rio Grande Ovalık arazisinin batı ucunda; Edwards Platosu'nun güneyinde; Meksika Körfezi Sahilsel Ovaları'nın batısında ve Meksika Dağları'nın doğusunda. Laredo şehrin üzerinde bulunduğu arazi doğal olarak çayırlık meralar, meşe çalıları ve "meskuit" adı verilen küçük çöl ağaçları ile kaplı olan (birkaç tepe hariç) ovalık bir arazi olarak tasvir edilmiştir.
Ana akarsu (ABD ile Meksika sınırı olan) Rio Grande Nehri'dir. Bu nehre Laredo Şehri civarından 6 büyük dere ("Chacon Creek", "San İldefonso Creek", "San Ygnacio Creek", "Santa Isabel Creek", "Sombrerillito Creek" ve "Zacate Creek") katılmaktadır. Rio Grande Nehri ve "Chacon Creek" baraj ile kesilmiş ve bunların akımı kontrol altına alınmıştır. "Chacon Creek" üzerindeki barajın yaratığı "Casa Blanca Gölü" ve birkaç diğer baraj gölü ("San İldefonso Creek Gölü" ve "Sombrerillito Creek Gölü") Laredo Şehri sınırları içindedir.
Laredo'nın iklimi yarı-kuru iklim olup yazları yüksek ısı ve kışları gayet ılımlı geçmektedir. İklim sınıflandırılması "Koppen İklim Sınıfı: BSh" olarak verilmektedir ve bu genellikle "sıcak yarı-kuru iklim" olarak özetlenmektedir. Laredo'nun iklimi batısında bulunan "Sierra Madre Oriental Dağları"; doğusundaki Meksika Körfezi ve Kuzey Meksika ve Batı Teksas'ı kaplayan "Chihuahuan Çölü" tarafından etkilenmektedir. Amerika'nın batısında buluna Büyük Okyanus'tan gelen bulut ve nem kıyaya paralel olan yüksek Meksika sıradağları tarafından onu kesildiği için bu dağların batısında yağış olarak gerçekleşmede ve bu sıradağlar doğusunda bulunan Laredo bu nedenle "kuru iklim" karakteri göstermektedir. Loredo'nun coğrafi konumu dolayısıyla kentte yıllık iklim yıl içinde uzun müddet kurak ve sıcak geçmekte fakat zaman zaman kısa müddet süren gayet şiddetli yağmur fırtınaları ortaya çıkmaktadır.
Laredo'da güney ABD ve özellikle güney Teksas standartlarına göre kışlar "soğuk" geçmektedir: kış aylarında ortalama gözlemlemlenen günlük en yüksek dereceler 19 °C ve ortalama gözlemlenen günlük en düşük dereceler 6 °C olmaktadır. Kar yağışı Laredo'da gayet nadirdir ama 2004 Noel günü sabahı ve 2011 Şubat'ta kar yağışı gözlemlenmiştir. Laredo'da yazın ortalama yüksek ısı dereceleri gözlemlenmektedir. Yaz aylarında günlük en yüksek derecelerinin aylık ortalaması 38 °C ve günlük en düşük derecelerinin aylık ortalaması 24 °C olarak gözlemlenmiştir. Loredo'da yağış ortalaması yıllık 560 mm olarak gözlemlenmiştir. Fakat bazı yıllar kuraklık yılı olmaktadır. Örneğin 2003'te kuraklık dolayısıyla şehirde sulama kısıtlamaları uygulanmıştır. Diğer taraftan bazı yıllar ortaya çıkan şiddetli fırtınalar dolayısı ile Rıo Grande Nehri ve yan akarsuları seller getirmektedir. 1954'te hiç beklenmedik şekilde ortaya çıkan Rio Grande Nehri selleri şehre büyük zararlar vermiştir.

Laredo'nun (2010 nüfus sayımı itibarıyla) nüfusu 236.191 kişi olup Teksas eyaletinin 10. büyük şehri; ABD-Meksika ulusal sınırlar üzerinde bulunan şehirler arasında (San Diego, Kaliforniya ve El Paso, Teksas'tan sonra) üçüncü büyük nüfuslu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük nüfuslu 81. şehridir. ABD sınırları içinde Laredo Şehri ile Webb ilçesinin yerel idareleri arazilerini kapsayan şehirleşmiş Laredo Metropoliten Bölgesi'nin nüfusu 250.304. kişidir. Bunun yanında ABD ile Meksika sınırının iki yanına yayılmış bir şehirleşmiş bölge olan "Laredo-Nuevo Laredo Metropoliten Bölgesi"nin nüfusu 636.516 kişidir.
Laredo Şehri'ne yakın olan diğer ABD ve Meksika şehirlerinin listesi şöyle verilebilir:

Laredo Şehri'nin ABD'de 10 yılda bir yapılan nüfus sayımlarına göre nüfusunun gelişmesini gösterir zaman grafiği:

Laredo'nun ekonomisi Meksika ile ABD ile yapılan uluslararası dış ticarete bağlıdır. ABD'nin en önemli nakliyat firmalarının Laredo'da merkezi nakliyat depoları bulunmaktadır. Laredo ABD ulusal otoyol şebekesinin en önemli otoyollarının başında gelen I-35'in güney ucunda bulunmaktadır. Diğer taraftan ucuz işçi ücretlerine dayanılarak Meksika'da büyük yatırımlarla geliştirilmiş büyük imalat sanayi kurumlarının çoğunluğu için Meksika'da nakliyat yapılması da otoyollar ile olmaktadır ve bu Meksika'daki otoyollar da sınırdaki Laredo'ya (ve böylece ABD otoyol şebekesi sistemine) bağlıdır. Hava yolu ile nakliyatı sağlamak için Laredo Şehri sınırları içinde Laredo Uluslararası Havaalanı ve Meksika içinde yakında bulunan Nuevo Laredo'de Quetzalcoatl Uluslararası Havaalanı bulunmaktadır.

Laredo şehrinin şu şehirlerle kardeş şehir anlaşmaları bulunmaktadır:

Laredo Şehri resmi sitesi 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Laredo Ticaret Odası 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DMOZ Open Directory Projesi "Laredo" maddesi
Laredo Konvansiyon ve Misafirler Burosu turizm kilavuzu 9 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Laredo gelişme Vakfi 6 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Online Texas Tarih Birligi El Kilavuzu 14 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Laredo Sehri yerel idaresi tarafından verilen Laredo tarihi 
Laredo Halk Kütüphesi'ndeki tarihi resimler 29 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Las Vegas (Amerikan İngilizcesi: /lɑːs ˈveɪɡəs/) ya da kısaca Vegas, Amerika Birleşik Devletleri'nin Nevada eyaletinin en kalabalık şehri ve Clark County'nin idari merkezidir. 2020 nüfus sayımına göre 641.903 nüfusa sahip olan kent, Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık 24. şehridir. Las Vegas metropolitan alanının nüfusunun yaklaşık 2,4 milyon olduğu tahmin edilmekte olup bu bölge ülkenin 29. en büyük metropol alanıdır. Las Vegas, özellikle kumar, alışveriş, seçkin restoranlar, eğlence ve gece hayatıyla tanınan, uluslararası üne sahip önemli bir turizm merkezidir. Bu faaliyetlerin büyük bölümü şehir merkezinde ya da idari sınırların dışında kalan Paradise ve Winchester yerleşimlerinde bulunan Las Vegas Strip üzerinde yoğunlaştı. Las Vegas Vadisi ise Nevada'nın başlıca finans, ticaret ve kültür merkezi konumundadır.
Las Vegas, 1905 yılında yerleşime açıldı ve 1911 yılında resmî olarak şehir statüsü kazandı. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, o yüzyılda kurulan Kuzey Amerika şehirleri arasında en kalabalık olanı hâline geldi. Nüfus artışı 1960'lardan itibaren hızlandı ve 21. yüzyıla da taşındı; 1990 ile 2000 yılları arasında nüfus %85,2 oranında arttı. Şehir kendisini "Dünyanın Eğlence Başkenti" olarak tanıtır ve lüks ile büyük kumarhane otelleriyle ünlüdür. 2023 itibarıyla Las Vegas yılda 40,8 milyondan fazla ziyaretçi çekmekte, bu da onu Amerika Birleşik Devletleri'nin en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri hâline getirmekte ve dünya çapında önde gelen turizm destinasyonları arasında sürekli üst sıralara taşımaktadır. İş kongreleri açısından ABD'de en çok tercih edilen üçüncü şehir olan Las Vegas, konaklama sektöründe de küresel ölçekte öncü bir merkezdir. Yetişkin eğlencesinin birçok türüne gösterdiği hoşgörü nedeniyle "Günah Şehri" lakabıyla da anılan şehir, sinema, edebiyat, televizyon programları, reklamlar ve müzik videoları için sıkça kullanılan bir mekân oldu.

Las Vegas, ABD'nin kurulduğu dönemlerde bir demiryolu geçiş istasyonu olması sebebiyle mafya ve organize çetelerin bulunduğu, denetimden yoksun bir kent idi. Bu durum, 1900'lerin başına kadar sürdü. 1931 yılında kumarhanelerin ABD'de legal statü kazanmasının ardından, eski bir gangster olan Bugsy Siegel burayı bir kumarhane merkezi şeklinde tasarladı ve bunu hayata geçirdi. 1940'lardan sonra artan ilgi ile birlikte şehrin nüfusu ve ekonomisi bugüne dek katlanarak artmıştır.

Yaz ayları oldukça sıcak geçmekle birlikte, sıcaklığın yer yer 45 dereceyi geçtiği gözlenmekte ancak nem oranının düşük olması hissedilen ısının fazla etkili olmamasını sağlamaktadır. Bu nedenle Las Vegas'ı en iyi ziyaret etme zamanı eylül ayı ile mayıs ayı arasındaki aylardır.

Las Vegas otel ve kumarhaneleri genellikle dünyanın ünlü mimari eserlerinden esinlenerek tasarlanmıştır.
İtalyan tarzı dekore edilmiş Bellagio Oteli'nin hemen önündeki büyük havuz şovu ünlüdür. Otelin çok sayıdaki restoranlarında dünyanın en ünlü aşçıları görev yapmakta, sanat müzesinde Monet'in orijinal eserleri ziyaretçilere açık olarak sergilenmektedir. Bellagio'nun bir başka özelliği ise içindeki çiçek bahçesidir, bu görkemli bahçedeki çiçekler her ay yenilenmekte ve sezonuna göre değiştirilmektedir.
Bu otel yakın zamanlarda çekilen Ocean's Eleven ve Ocean's Twelve adlı macera filmlerine de mekân olmuştur. Bu filmlerde otelin gösterişli kumarhanesinin nasıl soyulduğu anlatılmaktadır.
Mimari olarak Atakule'ye benzeyen ve Atakule'den yaklaşık 2 kat daha yuksek olan Stratosphere Otel & Casino'sunun üstünde 4 eğlence makinesi yer alır.
Newyork Newyork, New York'un ünlü binalarına benzer olarak inşa edilmiştir ve üzerindeki roller coaster'i meşhurdur.

Küçük bir çöl kasabası olan Las Vegas'ın nüfusu, 2.000'lerden 550.000'lere gelmiştir. Nüfus'un %69,86 sı beyaz, geri kalanı ise siyah ve sarı ırktandır. Ekonomisi büyük bir hızla gelişen şehrin nüfusu da aynı oranda artmaktadır.

Las Vegas en çok dünyaca ünlü kumarhaneleri ile bilinmektedir. Uzun süre kalmaya yerlisi olmayanların tahammül edemeyeceği bir atmosferi vardır. 
Nevada eyaleti tüm Amerikan Birleşik Devletleri'nde kumarın ve fuhuşun yasal olduğu tek eyalettir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde mevcut olan en katı uyuşturucu yasalarına sahip olan eyaletlerden biridir. 
Las Vegas kumarhaneleriyle ünlü bir eyalet olmasına rağmen ayrıca birçok teknoloji şirketine de ev sahipliği yapmaktadır. Bazı teknoloji şirketleri burada kurulmaktadır, bazıları ise Las Vegas'a taşınmaktadır.
Şehrin en büyük atraksiyonu olan kumarhaneler çoğunlukla şehrin downtown adıyla hitap edilen bölgesinde bulunmaktadır. Online oyun sektörüyle ilgili konferanslara ev sahipliği yapan şehir ışıltısı ve lüks otelleriyle de ünlüdür.
Las Vegas Kumarhaneleri:

Las Vegas'ın 5 tane kardeş şehri vardır:

Las Vegas'taki en yüksek binalar listesi

Las Vegas Sehri resmi websitesi 16 Aralık 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Vegas   Wikivoyage "Las Vegas" maddesi 16 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Vegas/  DMOZ Open Directory projesi "Las Vegas" maddesi (İngilizce)
Las Vegas - turistler için bir rehber 14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lincoln, Nebraska, Amerika Birleşik Devletleri'nin Nebraska eyaletinin başkenti ve Lancaster ilçesi (county)  merkez şehri.
Lincoln, Nebraska şehrinin nüfusu (2010 Nüfus Sayımı itibarıyla) 258.379 kişidir. Böylece Lincoln şehri Omaha'dan sonra Nebraska eyaletinde ikinci büyük kent olup ve ABD'nin tümünde 72. sırada bulunmaktadır. Şehrin sınırları öyle çizilmiştir ki etrafındaki şehirleşmiş varoşlar şehir sınırları içine alınmıştır (Böylece şehirleşmiş bölge nüfusu 258.719 kişidir). ABD'nin şehirleşmiş bölgeleri arasında 145. sıradadır. "Nüfus Sayım Bürosu"nun tanımlamasına göre şehrin metropoliten bölgesinin nüfusu 310.342 kişi olup ABD metropoliten bölgeler sıralamasında 155. sırada gelmektedir.

Lincoln 1856'da "Lancaster" adı ile kurulmuş bir köydü. 1859'da Nebraska eyaletinde yeni kurulan "Lancaster Kontluğu (County)" merkez şehri yapıldı. "Nebraska Arazileri" ABD Kongresi tarafından 1854'te kurulduğu zaman Omaha başkent olarak seçilmişti. Fakat bu arazilerde bulunan nüfusun çoğunluğu Platte Nehri güneyinde yaşamaktaydı. Platte Nehri güneyinde yaşayanların arasında bu arazilerin "Nebraska Arazileri" sınırlarından çıkarılıp Kansas'a devir edilmesi için bir halk isteği doğmuştu. Bunun üzerine "Nebraska Arazileri" yasama konseyi Nebraska Arazileri başkentinin Platte Nehri güneyinden ayrılıp bu araziler içinde kurulu en batı yerleşkeye götürülmesi için yasa çıkarttı ve bu yenı başkent yerleşkesinin Lancaster köyü olmasına kararını verdiler. Bu köyün tuzlu sulu ve bataklıklı bir ovada bulunmasının da bu karara bir neden olduğu bu kararın tenkitçileri tarafından belirtilmiştir. Platte Nehri güneyinde ve Omaha şehrinde yaşayan birçok kişi Amerikan İç Harbi sırasında güney Amerika Konfedere Devletleri sempatizanı idi. Bu nedenle Lancaster köyünün eyalet olma adayı "Nebraska Arazileri"nin başkenti olarak kabul edilmemesi için Lancaster'in başkent olmasını istemeyenler acayip yeni bir taktik uygulamaya karar verdiler. Bu aleyhtarlar başkent olmak için teklifi edilmekte olan Lancaster köyünün isminin bir suikaste uğrayıp öldürülmüş olan Başkan Abraham Lincoln anısına "Lincoln" ismine dönüştürülmesini yasama meclisinden geçirdiler. Çoğunluk "Konfedere Devletler" sempatizanlarının Lincoln isimli bir başşehir kabul etmeyeceklerini ummaktaydılar. Fakat Nebraska Arazileri'nde yapılan halk oylamasında halkın çoğunluğu bu yeni isimli köyün yeni başkent olmasını kabul etti. Böylece aleyhtarların oyun taktiği yeni "Lincoln" köyünün Nebraska Arazileri başkenti olmasını önleyemedi. Sonra 1 Mart 1867'de "Nebraska Arazileri" "Nebraska adı altında yeni bir ABD eyaleti olduğu zaman bu yeni eyaletin başkentinin de Lincoln olması kabul edildi.

Nebraska Eyaleti Kapitol Binası: Bu bina mimar Bertram Grosvenor Goodhue tasarlanmış ve 1922-1932 döneminde yapılmıştır. Bina bir gökdelen şeklinde olup bu gökdelenin çatısı geleneksel ABD eyaletler kapitol binaları gibi bir kubbe şeklindedir. Bu kubbe çatının üzerinde 6 m yükseklikte bir demet mısır ve buğday heykeli bulunmaktadır. Bunun ile Nebraska eyaletinin ABD'nin en önemli bir tarım, özellikle hububat, yetiştirici  arazilerden olduğu sembolize edilmiştir. Bu Capitol binasının şehrin her tarafından ve yakınlarında görülmesini sağlanması için şehir planlama kanuna göre bu manzarayı kapatacak yüksek yeni bir bina inşa edilmesi yasaklanmıştır. Capitol binası içerisinde bulunan tablolar eyaletin orijinal Amerika yerlilerinden kalan miraslarını ve bu araziye ilk yerleşen beyaz ırktan olan göçmenlerin kültür ve tarihlerini  aksettirmektedir.
Hyde Memorial Observatory (Hyde Anısal Gözlemevi): 1977'den itibaren halka açılmış bir astronomik gözlemevidir. İlk yapılması için finasmanı Leicester Hyde'in verdiği bağıştan sağlanmıştır. Bu gözlemevinin yıllık harcamalarının finansmanı ise halkın verdiği bağış ve hibelerden sağlanmaktadır. Gözlemevinde çalışanlar da halktan gönüllülerdir.
Alice Abel Arboretum (Alice Abel Ağaç Gösteri Parkı): Bu ağaç parkı 10 hektar arazi üzerinde Nebraska Wesleyan Üniversitesi'nin kampüsü etrafındadır. Bu bahçede yüzlerce canlı ağaç, çalı ve bitki çok iyi bilgi sağlayacak şekilde yetiştirilip sergilenmektedir.
Nebraska Üniversitesi Eyalet Müzesi: Diğer ismi "Elephant Hall (Fil Konağı)". Doğal tarih müzesidir. Bu müze Lincoln'daki Nebraska Üniversitesi'ne ait "Morrill Hall" adlı binada bulunmaktır. Nebraska eyaletinin bio-çeşitliğini, degişik kültürlerini ve pleantolojisini sergilemektedir.

Mart: Nebraska lise öğrenci takımları arasında yıllık basketbol turnuvası
Haziran ayında her salı akşamı: Açık hava caz müzik konseri
Ağustos sonu ile eylül başı: Nebraska Eyalet Fuarı
Ağustos sonundan Kasım sonuna kadar: Nebraska Eyalet Üniversitesi "Cornhusker Amerikan Futbolu Takımı" fikstür maçları
Aralık ayının ilk pazarı: "Star City"  Şehirsel Resmi Geçidi

Nebraska

Lincoln, Nebraska Şehri resmi websitesi8 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Lincoln" maddesi  (İngilizce)
Lincoln Konferans ve Ziyaretciler Burosu turistik bilgi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Lincoln Merkezi Birligi30 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Little Rock, ABD'nin Arkansas eyaletinin başkenti ve en büyük şehri ve Pulaski ilçesinin de yönetim merkezidir. Şehrin 2005 yılı nüfusu 184.422 kişidir.
Arkansas'ın coğrafik merkezinde yer alan Little Rock şehri ismini Arkansas Nehri'nin kıyısında bulunan küçük bir kaya oluşumundan alır ve şehrin isminin Türkçe karşılığı Küçük Kaya anlamına gelmektedir. Bu küçük kaya oluşumu nehirdeki taşımacılık trafiğinde önemli bir yer işgâl etmekteydi ve bu yüzden de çok ünlenmişti.

Şehirde, Arkansas Üniversite Sistemi'ne bağlı iki büyük üniversite vardır. Arkansas Little Rock Üniversitesi ve Arkansas Tıp Bilimleri Üniversitesi kampüsleri şehirde yer almaktadır.

 Kaosiung,  Tayvan
 Hanam, Gyeonggi,  Güney Kore
 Ragusa, İtalya
 Mons,  Belçika
 Pachuca,  Meksika
 Samsun, Türkiye

Little Rock'taki en yüksek binalar listesi

Resmi websitesi City of Little Rock Arkansas 25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Wikivoyage "Little Rock" maddesi 7 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İngilizce)
DMOZ Open Directory Projesi "Little Rock" maddesi  (İngilizce)

Long Beach, ABD'nin Kaliforniya eyaletinde bulunan, Los Angeles şehrinin güney kısmında yer alan bir şehirdir. Büyük Okyanus'a kıyısı olan şehir, Orange County ile komşudur. Los Angeles'a 20 mil yani yaklaşık 30 kilometre uzaklıktadır.
Long Beach, Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük otuzbeşinci şehri, aynı zamanda da Kaliforniya'nın da en büyük beşinci şehridir. Nüfusu (2010 Nüfus Sayımı yılı itibarı ile) 462257 kişidir.
Long Beach limanı dünyadaki en büyük limanlardan birisi olarak görülmektedir. Şehrin ayrıca gelişmiş bir petrol endüstrisi vardır. Bunun nedeni zengin petrol yataklarının bulunmasıdır. Şehirde uçak, otomobil parçaları, elektronik ve ev mobilya üreticileri bulunmaktadır.

Long Beach aşağıdaki kentlerle kardeş kentlerdir

Kaliforniya

Long Beach Şehri resmi websitesi 10 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
https://web.archive.org/web/20130927010220/http://www.dmoz.org/Regional/North_America/United_States/California/Localities/L/Long_Beach/  DMOZ Open Directory Projesi "Long Beach" maddesi]  (İngilizce)
Wikivoyage "Long Beach" maddesi 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Louisiana, Amerika Birleşik Devletleri'nin Derin Güney ve Güney Orta bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Batıda Teksas, kuzeyde Arkansas ve doğuda Mississippi ile sınırlıdır. 50 ABD eyaleti arasında yüzölçümü bakımından 31., nüfus bakımından ise 25. sırada yer alır ve yaklaşık 4,6 milyon sakini vardır. Fransız mirasını yansıtan Louisiana, ilçelere eşdeğer olan ve "parish" olarak adlandırılan siyasi alt bölümlere sahip tek ABD eyaletidir; bu da onu ilçelere bölünmemiş iki ABD eyaletinden biri yapar (diğeri Alaska ve ilçeleridir). Baton Rouge eyaletin başkentidir ve Fransız Louisiana bölgesi olan New Orleans, yaklaşık 363.000 nüfusuyla en kalabalık şehridir. Louisiana'nın güneyinde Meksika Körfezi ile bir kıyı şeridi vardır; doğu sınırının büyük bir kısmı Mississippi Nehri ile belirlenmiştir; ve Mississippi'nin ağzı veya deltası, alçak topoğrafyasının büyük bir bölümünü tanımlar.
Louisiana topraklarının büyük bir kısmı, Mississippi Nehri'nden aşağıya doğru taşınan tortulardan oluşmuştur ve devasa deltalar ile geniş kıyı bataklıkları ve sazlık alanları bırakmıştır. Bunlar, ibis ve ak balıkçıl gibi kuşlar, birçok ağaç kurbağası türü (örneğin, eyalet tarafından tanınan Amerikan yeşil ağaç kurbağası) ve mersin balığı ve kürek balığı gibi balıklar da dahil olmak üzere zengin bir güney biyotasına sahiptir. Özellikle kuzeydeki daha yüksek alanlar, uzun otlu çayırlar, uzun yapraklı çam ormanları ve ıslak savanlar gibi çok çeşitli ekosistemler içerir; bunlar, birçok karasal orkide türü ve etçil bitki türü de dahil olmak üzere son derece fazla sayıda bitki türünü destekler. Eyaletin yarısından fazlası ormanlıktır. 
Louisiana, Mississippi Nehri Sistemi ve Meksika Körfezi'nin birleşme noktasında yer almaktadır. Konumu ve biyoçeşitliliği, Avrupalıların 17. yüzyılda gelmesinden binlerce yıl önce çeşitli yerli grupları cezbetmiştir. Louisiana'da on sekiz yerli Amerikan kabilesi bulunmaktadır—bu sayı güney eyaletleri arasında en fazladır—bunlardan dördü federal olarak, onu ise eyalet düzeyinde tanınmaktadır. Fransızlar 1682'de bölgeyi sahiplendi ve burası daha büyük Yeni Fransa kolonisinin siyasi, ticari ve nüfus merkezi haline geldi. 1762'den 1801'e kadar Louisiana İspanyol egemenliği altındaydı, kısa bir süre Fransız egemenliğine geri döndükten sonra 1803'te Napolyon tarafından ABD'ye satıldı. 1812'de 18. eyalet olarak Birliğe kabul edildi. Eyalet olduktan sonra Louisiana, ABD'nin doğusundan gelen yerleşimcilerin yanı sıra Batı Hint Adaları, Almanya ve İrlanda'dan gelen göçmenlerin akınına uğradı. Özellikle Afrika'dan getirilen köleler tarafından yetiştirilen pamuk ve şeker kamışı olmak üzere tarımsal bir patlama yaşadı. Köleci bir eyalet olarak Louisiana, Amerikan İç Savaşı sırasında Amerika Konfederasyon Devletleri'nin yedi orijinal üyesinden biriydi. 
Louisiana'nın eşsiz Fransız mirası, yer adlarında, lehçelerinde, kültüründe, demografisinde ve hukuk sisteminde yansıtılmaktadır. Güney ABD'nin geri kalanına kıyasla Louisiana, Louisiana Fransızcası (Cajun, Creole), İspanyolca, Fransız Kanadalı, Acadian, Saint-Domingue Creole, Yerli Amerikan ve Batı Afrika kültürlerinin (genellikle 18. yüzyılda satın alınan kölelerin torunları) bir karışımını yansıtan çok dilli ve çok kültürlüdür; daha yakın tarihli göçmenler arasında Filipinliler ve Vietnamlılar da bulunmaktadır. İç Savaş sonrası ortamda, Anglo-Amerikalılar İngilizleştirme baskısını artırdılar ve 1921'de İngilizce, Louisiana okullarında kısa bir süre için tek öğretim dili haline getirildi, ardından 1974'te çok dillilik politikası yeniden canlandırıldı. Louisiana'daki İngilizce, Cajun İngilizcesi, New Orleans İngilizcesi ve Güney Amerika İngilizcesinin diğer varyantları da dahil olmak üzere çok çeşitli alt lehçelere sahiptir. Özellikle eyaletin güney yarısında, ünlüden sonra gelen \r\ sesinin düşmesi yaygındır. Louisiana'nın hiçbir zaman resmi bir dili olmamıştır ve eyalet anayasası "halkın kendi tarihi, dilsel ve kültürel kökenlerini koruma, geliştirme ve teşvik etme hakkını" sıralamaktadır.
Ulusal ortalamalara göre, Louisiana sağlık, eğitim ve kalkınma açısından ABD eyaletleri arasında sık sık düşük sıralarda yer almakta olup, yüksek yoksulluk ve cinayet oranlarına sahiptir. 2018 yılında Louisiana, uyuşturucuya bağlı ölümlerin yüksek seviyeleriyle ülkenin en sağlıksız eyaleti olarak sıralanmıştır. Ayrıca, en az 1990'lardan beri Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en yüksek cinayet oranına sahiptir.

Louisiana'yı ziyaret eden ilk Avrupalı kaşifler, Pánfilo de Narváez liderliğindeki bir İspanyol seferinin Mississippi Nehri'nin ağzını bulduğu 1528'de geldi. 1542'de Hernando de Soto'nun seferi eyaletin kuzeyine ve batısına doğru ilerledi (Cado ve Tunica gruplarıyla karşılaştı) ve ardından 1543'te Mississippi Nehri'ni aşağıya Meksika Körfezi'ne takip etti. İspanya'nın Louisiana'ya olan ilgisi bir buçuk yüzyıl boyunca kayboldu.
17. yüzyılın sonlarında, egemen, dini ve ticari amaçları içeren Fransız ve Fransız Kanada seferleri, Mississippi Nehri ve Körfez Kıyısında bir dayanak oluşturdu. Fransa, ilk yerleşimleriyle Kuzey Amerika'nın geniş bir bölgesine hak iddia etti ve Meksika Körfezi'nden Kanada'ya uzanan bir ticari imparatorluk ve Fransız ulusu kurmaya başladı.
1682'de Fransız kaşif Robert Cavelier de La Salle, Louisiana bölgesini Fransa'nın Kral XIV.Louis onuruna adlandırdı. İlk kalıcı yerleşim yeri, Fort Maurepas (şu anda Ocean Springs, Mississippi, Biloxi yakınlarında), 1699'da Kanadalı Fransız subayı Pierre Le Moyne d'Iberville tarafından kuruldu. O zamana kadar Fransızlar, Mississippi'nin ağzında, Fransızcada La Balise (veya La Balize), "deniz işareti" dedikleri yerleşim yerinde küçük bir kale inşa etmişlerdi.
1721'de nehirdeki gemileri yönlendirmek için burada 62-fit (19 m) ahşap deniz feneri tipi bir yapı inşa ettiler.
Kraliyetin Illinois Ülkesi'nin yönetimini Kanada'dan Louisiana'ya devretmesinin ardından 1722 tarihli bir kraliyet düzenlemesi, Great Lakes'in güneyinde Rocky Dağları ve Alleghenies arasında Fransa tarafından hak iddia edilen tüm topraklar" ifadesiyle Louisiana'nın en geniş tanımını içeriyor olabilir:
Bir nesil sonra, Kanada ve Louisiana arasındaki ticari çatışmalar, Fransız kolonileri arasında daha belirgin bir sınır oluşmasına yol açtı; 1745'te Louisiana valisi general Vaudreuil topraklarının kuzey ve doğu sınırlarını Wabash vadisi olarak Vermilion Nehri ağzına kadar belirledi (günümüzde Danville, Illinois yakını); oradan kuzeybatıdan Illinois Nehri üzerindeki le Rocher'a ve oradan batı Rock Nehri'nin ağzına (günümüzde Rock Island, Illinois) 'ya kadar. Böylece, Vincennes ve Peoria, Louisiana'nın erişiminin sınırıydı; Ouiatenon (günümüze yukarı Wabash'ta Lafayette, Indiana yakınları), Şikago, Fort Miami'deki ileri karakollar (günümüze Fort Wayne, Indiana yakınları) ve Prairie du Chien Wiskonsin Kanada'ya bağlı olarak faaliyet gösteriyordu.
Natchitoches (bugünkü kuzeybatı Louisiana'da Kızıl Nehir boyunca) yerleşimi Louis Juchereau de St. Denis tarafından 1714'te kuruldu ve onu Louisiana'nın modern eyaletinde en eski kalıcı Avrupa yerleşim yeri yaptı. Fransız yerleşiminin iki amacı vardı: Eski San Antonio Yolu üzerinden Teksas'ta İspanyollarla ticaret yapmak ve Louisiana'ya doğru İspanyol ilerlemelerini caydırmak. Yerleşim kısa sürede gelişen bir nehir limanı ve kavşak haline geldi ve nehir boyunca getirilen Afrikalı kölelerce işletilen geniş pamuk krallıklarına yol açtı. Zamanla, yetiştiriciler büyük tarlalar geliştirdi ve büyüyen kasabada güzel evler inşa etti.
Güneydeki emtia mahsulü öncelikle şeker kamışı olmasına rağmen, bu New Orleans ve diğer yerlerde tekrarlanan bir model haline geldi.

Louisiana'nın Fransız yerleşimleri, Mississippi kıyıları ve ana kolları boyunca yoğunlaşan, Louisiana'dan Illinois Ülkesi olarak adlandırılan bölgenin kuzeyine kadar, günümüzün St. Louis, Missouri'si daha fazla keşfe ve karakola katkıda bulundu. İkincisi, Illinois'den Fransız sömürgecilerce yerleştirildi.
Başlangıçta Mobile ve ardından Biloxi, La Louisiane'nin başkenti oldu. Mississippi Nehri'nin ticari ve askeri çıkarlar için önemini kabul eden ve başkenti şiddetli kıyı fırtınalarından korumak isteyen Fransa, New Orleans'ı 1722'den itibaren Great Lakes'in güneyinde sivil ve askeri otoritenin merkezi olarak geliştirdi. O zamandan Amerika Birleşik Devletlerinin 1803'te Louisiana’nın Satın Alınışı ile bölgeyi ele geçirmesine kadar Fransa ve İspanya New Orleans'ın ve Mississippi'nin batısındaki toprakların kontrolü için yarıştı.
1720'lerde Alman göçmenler Mississippi Nehri boyunca Alman Sahili olarak adlandırılan bir bölgeye yerleştiler.
Fransa, Mississippi'nin doğusundaki topraklarının çoğunu 1763'te İngiltere'nin Yedi Yıl Savaşı'ndaki zaferi sonrasında Büyük Britanya'ya bıraktı (genellikle Kuzey Amerika'da Fransız ve kızıldereli Savaşı olarak anılır). Louisiana'nın geri kalanı, New Orleans çevresi ve Pontchartrain Gölü çevresindeki mahalleler de dahil olmak üzere, Fontainebleau Antlaşması (1762) ile İspanya'nın bir kolonisi haline gelmişti. Nehrin her iki yakasındaki güç aktarımı, on yıl sonrasına kadar ertelenecekti.
1765'te, İspanyol egemenliği sırasında, Fransız ve Kızılderili Savaşı'ndan sonra İngiliz hükûmetince Fransız kolonisinin Acadia'dan (şimdiki Nova Scotia, New Brunswick ve Prince Edward Adası)'ndan kovulması ile birkaç bin Acadian Louisiana'ya doğru yola çıktı. Esasen şimdi Acadiana olarak adlandırılan güneybatı Louisiana bölgesine yerleştiler. Daha fazla yerleşimci kazanmaya hevesli olan vali Luis de Unzaga y Amézaga, Louisiana'nın Cajunlarının ataları olan Akadyalıları memnuniyetle karşıladı.
Isleños denilen İspanyol Kanarya Adalıları, 1778 ve 1783 yılları arasında İspanya'nın Kanarya Adaları'ndan İspanyol tacı altında Louisiana'ya göç etti. 1800'de, Fransız Napolyon Bonapart iki yıl boyunca gizli tutulan bir düzenlemeyle San Ildefonso Antlaşmasında İspanya'dan Louisiana'yı geri aldı.

Louisiana, batıda Teksas, kuzeyde Arkansas, doğuda Mississippi ve güneyde Meksika Körfezi ile sınırlanmıştır. Eyalet, kuzeydeki yüksek araziler (Kuzey Louisiana bölgesi) 

Louisville, ABD'nin en büyük 17. şehri ve Kentucky eyaletinin en büyük şehridir. 1778 yılında Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanlarından George Rogers Clark tarafından kurulmuş olan kent adını Fransa kralı XVI. Louis'den alır. Louisville safkan atların yarıştırıldığı ve dünyanın en büyük at yarışı olan Kentucky Derby'nin yapıldığı yerdir.
Ünlü Amerikalı mucit Thomas Edison gençliğinde Louisville'de yaşamış, icat ettiği ampulü halka ilk defa bu kentte göstermiştir.
Kentucky eyaleti 18. yüzyıldan itibaren at yetiştirme konusunda ün kazanmıştır. Kentucky Derby at yarışı ilk defa 17 Mayıs 1875 tarihinde Louisville'de koşuldu. 1902 yılında yarışın yapıldığı hipodrom yeniden inşa edildi ve Churchill Downs adını aldı. 20. yüzyıl boyunca Kentucky Derby hızla büyüdü ve dünya çapında büyük bir ün kazandı. 3 Mayıs 1952 tarihinde ilk defa Kentucky Derby canlı yayınla televizyonda naklen yayınlandı. Günümüzde bu yarışlar kente 155.000 civarında izleyici çekmektedir.

Louisville'in resmen 9 tane kardeş şehri vardır:

Louisville'deki en yüksek binalar listesi

Louisville şehrinin resmi sayfası25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
/  DMOZ Open Directory Projesi "Louisville " maddesi  (İngilizce)
"Wikivoyage" websitesi "Louisville" maddesi2 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Lubbock Teksas eyaletinin 11'inci büyük şehridir. Kuzeybatı Teksas'ta tarihi Llano Estacado bölgesinde bulunur. Şehir nüfusu 2005 nüfus sayımlarına göre yaklaşık olarak 209.737 idi. Buna rağmen dış kesimlerle birlikte nüfus 257.663'ü bulur.
Lubbock'ın takma adı "Göbekteki şehir"dir ve bu ismi South Plains adı verilen bölgede ekonomi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin üst düzeyde bir araya getiren yer olmasıyla hak eder. Arazi dünyadaki en geniş bitişik pamuk yetiştirilen alan olma özelliğini taşır ve bu amaçla yapılan tarım tamamen Ogallala su taşıma sistemi ile sulamaya bağımlıdır.
Lubbock Türkçede Labık diye söylenir.

Lubbock bölgesi adını 1876 yılında, bir Amerika Konfederasyonu albayı ve Teksas Rangers Grubunun da kurucusu olan Thomas Saltus Lubbocktan almaktadır. 1884 yılında, Yellowhouse Kanyonunda Lubbock adında bir federal postahane mevcut idi. Buna rağmen, Lubbock kasabası 1890 yılında iki daha ufak kasaba olan "Old Lubbock" ve Monterey arasında yapılan özel bir birleşme anlaşmasına kadar ortaya çıkmamıştı.
1891 yılında  Lubbock ilçe merkezi oldu ve 1909 yılında ise bir şehir olma unvanına erişti.
Teksas Teknoloji Koleji (şimdi Texas Tech Üniversitesi) ise 1923 yılında kuruldu. Tıp fakültesi ise (Texas Tech Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi) 1970 yılında okul bünyesine eklendi.
1951 Ağustos ayında, V şeklinde dizilmiş ışıklar şehrin üzerinde görüldü. "Lubbock Lights" adı altında anılan bu olay her zaman en büyük UFO vakalarından birisi olarak yer aldı. Bu olayın gerçekliği konusunda şüpheler olsa da birçok saygıdeğer Teksas Tech. Üniversitesi profesörleri tarafından da olaya şahit olunması ve bir öğrenci tarafından da fotoğraflanması bu şüpheleri boş çıkarmaktadır. Fotoğraflar ülke çapında basılarak yayılarak gazetelerde ve Life dergisinde yer aldı. ABD Hava Kuvvetlerinin UFOlarla ilgili resmi çalışma belgesi olan Project Blue Book da  bu konuda geniş bir inceleme yapmıştır. Daha sonra bu konuda birçok iddia ve yalanlama ortaya atıldı ve olay bir sır olarak tarihteki yerini aldı.
Lubbock Christian University 1957 yılında açıldı.
11 Mayıs 1970'te Lubbock Tornado tayfunu şehri sarsarak 26 kişinini ölümüne ve 125 milyon dolarlık zarar yol açtı. Şehir merkezindeki NTS Kulesi ki o tarihten sonra Great Plains Yaşam binası olarak bilinir, 271 feet yüksekliktedir ve tarih boyunca bir F-5 tipi hortumdan sağlam çıkan en yüksek bina olarak bilinir.[1]9 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Denizden yükseklik ortalama 3.256 feet'dir.
ABD İstatistik dairesine göre şehrin toplam alanı 297,6 km²'dir (114,9 mi²). Bu alanın 297,4 km²'si (114,8 mi²) kara ve 0,3 km²'si (0,1 mi²) (%0,09) ise sularla kaplıdır.
Lubbock'da ılıman, rüzgarlı, yarı-kurak bir iklim hüküm sürer ve yağışsız mevsimlerde kum fırtınaları görmek mümkündür. [2]29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ortalama olarak, Lubbock çoğunluğu yazın ortaya çıkan tayfunlarda olmak üzere senede 18,7 inç (475 mm) yağmur alır.
Lubbock'da yazlar sıcaktır, düşük nem oranına sahiptir ancak bazen Meksika Körfezi'nden rüzgârlarla nemli hava taşınabilir. Haziran, Temmuz ve Ağustos'ta ortalama sıcaklık 32 °C üzerindedir. 38 °C nin üstüne de sıkça rastlanır ve ölçülen rekor sıcaklık 1994 yılında 114 °F olmuştur.[3]10 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lubbock Şehri Resmi Sitesi5 Aralık 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lubbock Bölge Parkları
Lubbock Ticaret Odası29 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lubbock Ekonomik Gelişim Birliği23 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lubbock Hispanik Ticaret Odası
Lubbock Avalanche-Journal gazetesi17 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ATON at Texas Tech University9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Madison, ABD'nin Wisconsin eyaletinin başkentidir. Aynı zamanda Dane County'nin de idari merkezi ve Wisconsin–Madison Üniversitesi'nin yer aldığı kenttir. 2020 nüfus sayımına göre 270 bine yakın nüfusuyla Milwaukee'nin ardından Wisconsin'in en kalabalık ikinci, ABD'nin en kalabalık 81. kentidir.

Madison, Wisconsin eyaletinin orta-güneyinde bulunan Dane ilçesi ortasında konumlanmıştır. Milwaukee'nin 77 mil batısında; Chicago'nun 235 km kuzeybatısında bulunur. Madison şehrinin toplam yüzölçümü 219,3 km2 olup; bunun 177,9 km2'si kara, 41,5 km2 'si ise (toplamın yüzde 18,91'i) su alanlarıdır.
Madison, kentin yakınlarındaki Yahara Irmağının içinden geçtiği Medota, Monona, Waubasa ve Kagonsa Gölleri nedeniyle "Dört Göl Kenti" olarak da anılmaktadır.

Madison ve Wisconsin eyaletinin güneyinin tüm kısımları "ılıman (Koppen iklim sınıflandırma sistemi'ne göre Dfa sınıfı) iklime" sahiptir. Bu tip iklimin nitelikleri mevsimler arasında çok değişik ve büyük ısı farklarının bulunması; zaman zaman kar yağışları olması ve yazları ısıların çok yüksek  +26 ile +32 °C'a erişmeleridir.

Madison şehrinin nüfusunun ABD Nüfus sayımları itibarıyla zaman içinde gelişmesi aşağıdaki gibidir:

Alliant Energy Center ve Veteran's Memorial Coliseum Kapalı Spor Salonu
Camp Randall Stadyumu
Olbrich Botanik Bahçeleri
East Towne Mall ve West Towne Mall alışveriş merkezleri
Unitarian Meeting House
Henry Vilas Hayvanat Bahçesi
Kohl Merkezi kapalı spor salonu
Monona Terrace Halk Toplantı ve Konferans Merkezi
Wisconsin-Madison Üniversitesi Memorial Union öğrenci merkezi
Overture Güzel Sanatlar Merkezi
State Street Sokağı
Wisconsin-Madison Üniversitesi
Wisconsin-Madison Üniversitesi Arboretum (Ağaç Bahçesi)
Wisconsin-Madison Üniversitesi Field House
Wisconsin-Madison Üniversitesi Jeoloji Müzesi
Wisconsin Eyaleti Capitol binası

Madison, Wisconsin şehrinin şu yabancı şehirlerle resmi kardeş şehir bağlantıları vardır:

 Ainero, Doğu Timor
 Arcatao, El Salvador
 Camagüey, Küba 
 Freiburg im Breisgau, Almanya
 Managua, Nikaragua
 Mantova, İtalya
 Obihiro, Japonya
 Goiânia, Brezilya
 Vilnius, Litvanya
 Cusco, Peru
 Tepatitlan de Morelo, Meksika

Madison'daki en yüksek binalar listesi

Resmi Madison Şehir yerel idare websitessi18 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
DMOZ Open Directory Projesi "Madison, Wisconsin" maddesi

Maryland, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Atlantik ve Güneydoğu bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Güneyinde Virginia, batısında Batı Virginia, kuzeyinde Pensilvanya ve doğusunda Delaware ile, doğusunda Atlantik Okyanusu ile ve güneybatısında ulusal başkent ve federal bölge Washington, D.C. ile sınır komşusudur. Toplam alanı 12.407 mil kare (32.130 km2) olan Maryland, yüzölçümü bakımından dokuzuncu en küçük eyalettir ve 6,1 milyonluk nüfusuyla 19. en kalabalık eyalet ve beşinci en yoğun nüfuslu eyalettir. Maryland'in başkenti Annapolis, eyaletin en kalabalık şehri ise Baltimore'dur.
Maryland'in kıyı şeridi ilk olarak 16. yüzyılda Avrupalılar tarafından keşfedilmiştir. Bundan önce, çoğunlukla Algonquian halkları olmak üzere çeşitli yerli Amerikan kabileleri tarafından iskan edilmiştir. On Üç Koloni'nin orijinallerinden biri olan Maryland Eyaleti'nin kuruluş belgesi, 1632'de 1. Baron Baltimore George Calvert ve 2. Baron Baltimore Cecil Calvert tarafından talep edilmiş ve güvence altına alınmıştır. Topraklar ilk olarak 1634'te, esas olarak İngiltere'de zulüm gören Katolikler için dini bir sığınak sağlamak amacıyla yerleşime açılmıştır. Maryland'ın ilk yıllarında dini çekişmeler yaygındı ve Katolikler, diğer İngiliz kolonilerine göre daha fazla sayıda olsalar da, azınlık olarak kaldılar. Ekonomisi büyük ölçüde plantasyon temelliydi ve çoğunlukla tütün yetiştiriciliğine odaklanmıştı. Maryland kolonistlerinden gelen ucuz iş gücü talebi, çok sayıda sözleşmeli hizmetçi ve köleleştirilmiş Afrikalının ithalatına yol açtı. 1760'ta, Pensilvanya ile uzun süredir devam eden sınır anlaşmazlığının çözülmesinin ardından Maryland'ın mevcut sınırları şekillendi. Köleci bir eyalet olmasına rağmen, Abraham Lincoln'ün Ulusal Muhafızları orada bırakması nedeniyle Maryland, Amerikan İç Savaşı sırasında Birlik'te kaldı. Washington D.C. ve Virginia'ya yakınlığı, onu önemli bir stratejik konum haline getirdi. 1865'te İç Savaş'ın sona ermesinden sonra, Maryland, deniz limanları, demiryolu ağları ve Avrupa'dan gelen kitlesel göç sayesinde Sanayi Devrimi'ne katıldı. 
1940'lardan beri, eyaletin nüfusu hızla artarak yaklaşık altı milyona ulaştı ve ABD'nin en yoğun nüfuslu eyaletleri arasında yer alıyor. 2015 itibariyle, Maryland, büyük ölçüde Washington, D.C.'ye yakınlığı ve imalat, perakende hizmetleri, kamu yönetimi, gayrimenkul, yüksek öğrenim, bilgi teknolojisi, savunma müteahhitliği, sağlık hizmetleri ve biyoteknoloji gibi oldukça çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahip olması nedeniyle, herhangi bir eyaletin en yüksek ortalama hane gelirine sahipti. Maryland, ülkenin en çok kültürlü eyaletlerinden biridir; beyaz olmayanların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu dokuz eyaletten biridir, Afrika kökenli Amerikalıların yüzdesi beşinci sıradadır ve Afrika, Asya, Orta Amerika ve Karayipler'de doğan çok sayıda sakini vardır. Eyaletin ABD tarihindeki merkezi rolü, kişi başına düşen en yüksek tarihi yer sayısına sahip olmasıyla yansıtılmaktadır. 
Eyaletin batı kısmı Apalaş Dağları'nın uzantılarını içerirken, orta kısmı ağırlıklı olarak Piedmont'tan oluşmakta ve eyaletin doğu tarafı Chesapeake Körfezi'nin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Maryland'in yirmi üç ilçesinden on altısı ve Baltimore şehri, Chesapeake Körfezi haliçinin ve birçok kolunun gelgit sularına sınır komşusudur ve bunların toplam kıyı şeridi 4.000 milden fazladır. ABD'nin en küçük eyaletlerinden biri olmasına rağmen, çeşitli iklim ve topografik özelliklere sahip olması nedeniyle "Amerika'nın Minyatürü" lakabını kazanmıştır. Maryland'in coğrafyası, kültürü ve tarihi, ülkenin Orta Atlantik, Kuzeydoğu ve Güney bölgelerinin unsurlarını da içeren çeşitli bir yapıya sahiptir.

Maryland'in alanı 12.406,68 milkare (32.133,2 km2)'dir ve bu toplam alan Belçika'nın [11.787 milkare (30.530 km2)] alanı ile kıyaslanabilir. 
42'nci en büyük ve 9. en küçük eyalettir ve boyut olarak bir sonraki en küçük eyalet olan Hawaii eyaletine [10.930,98 milkare (28.311,1 km2)] en yakın olanıdır. Bir sonraki en büyük eyalet Maryland'in komşusu ve Maryland'in neredeyse iki katı büyüklüğünde olan Batı Virginia'dır [24.229,76 milkare (62.754,8 km2)].

2012 itibarıyla Maryland'in tahmini nüfusu 5.884.563'tür. Kilometre başına düşen insan sayısı 230'dur. Beyazlar yaklaşık %58 oranıyla çoğunluğu oluşturmakla birlikte toplumun %31'ini oluşturan Afroamerikalılar büyük bir azınlıktır. Toplumun %10'una yakını Hispanik ve Latinodur.

Ekonomik Analiz Bürosu, Maryland'in 2016'daki gayri safi devlet hasılasının 382,4 milyar dolar olduğunu tahmin etmiştir. Ancak Maryland, yalnızca GSYİH gibi büyüme göstergelerine bakmak yerine eyalet kalkınmasına rehberlik etmek için refah göstergesi Gerçek İlerleme Göstergesini kullanır.
ABD Nüfus Sayım Bürosu'na göre, Maryland'deki haneler halen ülkedeki en zengin hane halkıdır. 2013'teki ortalama hane geliri 72.483 doları ile Maryland sırasıyla ikinci ve üçüncü New Jersey ve Connecticut'ın önündeydi.
Maryland'in iki ilçesi Howard ve Montgomery, sırasıyla ülkenin ikinci ve on birinci en zengin ilçeleridir. Maryland, 2013 yılında yüzde 7,7'lik oranla kişi başına en fazla milyonerin olduğu bölge oldu. Ayrıca eyaletteki yoksulluk oranı da yüzde 7,8 ile ülkedeki en düşük yoksulluk oranıdır. 2006 yılında kişi başına düşen 43.500 dolar kişisel gelir ile Maryland ülkede beşinci sıradaydı. Mart 2022 itibarıyla eyaletteki işsizlik oranı yüzde 4,6 oldu.
Savunma/havacılık endüstrisi ve biyo-araştırma laboratuvarları için teknik ve idari görevlerin yanı sıra Baltimore/Washington bölgesi'nin banliyö veya şehir dışındaki uydu hükûmet genel merkezlerine personel alım vurgusuyla, Maryland'in ekonomisi, Maryland'in Washington, DC'deki federal hükûmete olan yakınlığından yararlanır. Ft. Meade, Savunma Bilgi Sistemleri Ajansı, Amerika Birleşik Devletleri Siber Komutanlığı ve Ulusal Güvenlik Ajansı/Merkezi Güvenlik Servisi'nin genel merkezi olarak hizmet verir. Ayrıca eyalette çok sayıda eğitim ve tıbbi araştırma kurumu bulunur. Aslında Johns Hopkins Üniversitesi'nin çeşitli bileşenleri ve tıbbi araştırma tesisleri artık Baltimore bölgesindeki en büyük tek işveren konumundadır. Toplamda, beyaz yakalı teknik ve idari işçiler Maryland'in işgücünün yüzde 25'ini oluşturur. Bu durum kısmen yakındaki Maryland'in, federal hükûmet ofisindeki istihdamın nispeten yüksek olduğu Washington Büyükşehir Bölgesi'nin bir parçası olmasına bağlanabilir.
Dolar değeri açısından büyük olmasına rağmen imalat, toplamın yüzde 20'sinden fazlasına katkı yapan hiçbir alt sektör olmaksızın oldukça çeşitlidir. Tipik üretim biçimleri elektronik, bilgisayar ekipmanı ve kimyasallardır. Bir zamanlar Sparrows Point'teki dünyanın en büyük çelik fabrikasını da içeren bir zamanların güçlü birincil metaller alt sektörü hâlâ varlığını sürdürmektedir ancak dış rekabet, iflaslar ve birleşmelerle baskı altındadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Glenn Martin Şirketi (halen Lockheed Martin'in parçasıdır) uçak fabrikasında yaklaşık 40.000 kişi çalışıyordu.
İnşaat malzemeleri dışındaki madencilik, eyaletin dağlık batı kesiminde yer alan kömürle sınırlıdır. 19. yüzyılın ortalarında Baltimore ve Washington'a karakteristik mimarilerinin çoğunu kazandıran doğudaki kumtaşı ocakları bir zamanlar baskın bir doğal kaynaktı. Tarihsel olarak, Maryland'de, bazıları Washington yakınlarında olmak üzere küçük altın madenciliği operasyonları vardı ancak bunlar artık mevcut değildir.
2022'de çalışan sayısına göre en büyük özel sektör işverenleri, BYK Gardner, Clean Harbors, Holy Cross Hastanesi, Johns Hopkins Bayview Tıp Merkezi, Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı, Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi, Maryland Nörogörüntüleme Merkezi, Northrop Grumman Elektronik Sistemler, Maryland Üniversitesi ve Maryland Üniversitesi Tıp Merkezi'dir.

Maryland hükûmeti eyalet anayasasına göre yönetilir. Maryland hükûmeti, diğer 49 eyalet hükümeti gibi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ile sınırlandırılmadıkça, tamamen eyalet sınırları içinde kalan konularda münhasır yetkiye sahiptir.
Maryland'de iktidar, yürütme, yasama ve yargı olmak üzere hükûmetin üç kolu arasında bölünmüştür. Maryland Genel Kurulu, Maryland Temsilciler Meclisi ve Maryland Senatosundan oluşur. Maryland valisi, bütçeleme konusunda önemli yetkilere sahip olduğundan Amerika Birleşik Devletleri'nde benzersizdir. Yasama organı valinin önerdiği bütçe harcamalarını artıramaz. Diğer birçok eyaletten farklı olarak Maryland'in birçok ilçesine önemli özerklik tanınmıştır.
Hükûmet işlerinin çoğu Maryland eyalet başkenti Annapolis'te yürütülür ancak bazı kabine departmanlarının ve eyalet yetkililerinin Baltimore'da ofisleri vardır. Vali ve eyalet çapındaki makamların çoğu ile ilçe seçimlerinin çoğu, ara seçim yıllarında yapılır (çift sayılı yıllar dörde bölünemez).
Eyalet yönetiminin yargı organı, her ilçede ve Baltimore şehrindeki birleşik Maryland Bölge mahkemesinin yanı sıra her ilçede ve Baltimore Şehrinde bulunan 24 Bölge Mahkemesinden oluşur. İkincisi, 30.000 doların üzerindeki tüm hukuk anlaşmazlıkları, tüm adil yargı yetkisi ve büyük ceza davaları için genel yargı mahkemeleridir..
Güneyindeki Virginia eyaletinin aksine, Maryland sakinleri genellikle daha liberaldir ve Demokrat Parti'yi desteklemektedir.

 Kocaeli, Türkiye

 Wikimedia Commons'ta Maryland ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Maseru, Afrika ülkesi Lesotho'nun başkenti. Şehir, 1869'da Britanyalılar tarafından kurulmuştur. 230.000 nüfusu vardır. Güney Afrika sınırında yer alır. Lesotho'nun en büyük şehridir. Şehrin uluslararası havaalalanı ve ulusal stadyumu vardır. Etrafı fazla yüksek olmayan dağlarla çevrilidir. Bozkır bitki örtüsü hakimdir. İklimi kışları soğuk, yazları kurak ve sıcak geçmektedir.

Maseru, 1869'da, Basutoland'ın İngiliz himayesine dönüştüğü Özgür Devlet-Basotho Savaşlarının sona ermesinin ardından İngilizler tarafından küçük bir polis kampı olarak kuruldu. Maseru, barış şartlarının bir parçası olarak Orange Free State'e (şimdi Güney Afrika'nın Free State eyaleti) bırakılan "fethedilmiş bölgeler" in kenarında yer almaktadır. Basotho Kralı Moshoeshoe I'in bir önceki fiili başkenti olan Thaba Bosiu kalesinin 24 kilometre (15 mil) batısında bulunuyordu. Kısa süre sonra bölgede hareketli bir pazar kasabası oluştu.
Maseru, Basutoland'ın yönetimi Cape Colony'ye devredilmeden önce, başlangıçta 1869 ile 1871 arasında eyaletin idari başkenti olarak işlev gördü. 1871 ve 1884 arasındaki egemenlikleri sırasında, Basutoland, Basotho'nun üzüntüsüne kadar, zorla ilhak edilen bölgelere benzer şekilde muamele gördü.
Bu, 1881'deki Silah Savaşı'na ve Maseru'daki birçok binanın yanmasına yol açtı. 1884'te Basutoland, kraliyet kolonisi statüsüne kavuşturuldu ve Maseru yeniden başkent oldu. Basutoland bağımsızlığını kazandığında ve 1966'da Lesotho Krallığı olduğunda, Maseru ülkenin başkenti olarak kaldı.
Lesotho'nun bağımsızlığından önce Maseru görece küçük kalmıştı; iyi tanımlanmış kolonyal sınırlar içinde yer alıyordu ve büyümesi için çok az yer vardı; İngilizlerin kenti geliştirmeye pek ilgisi yoktu. 1966'dan sonra Maseru hızlı bir genişleme yaşadı: yaklaşık 20 kilometrekareden (7,7 mil kare) mevcut alan 138 kilometrekareye (53 mil kare), yakın çevredeki köylerin şehre dahil edilmesi nedeniyle yaklaşık yedi kat arttı. Yıllık nüfus artış oranları, 1986 ile 1996 arasında yaklaşık %3,5'e düşmeden önce, birkaç on yıl boyunca %7 civarında kaldı.
Lesoto'daki 1998 parlamento seçimlerinden sonra, Güney Afrika'nın oy sahtekarlığı şüphelerine ve askeri müdahaleye yol açmasından sonra, şehrin çoğu isyanlar ve yağmalardan zarar gördü. Şehre verilen hasarın onarımının maliyeti yaklaşık iki milyar rand (350 milyon ABD doları) olarak tahmin ediliyordu ve neredeyse 2008 yılına kadar isyanların etkileri şehir içinde hala görülebiliyordu.

Maseru, Mohokare Nehri ile gösterilen Güney Afrika sınırındaki kuzeybatı Lesotho'da yer almaktadır. Monokare Nehri, Caledon Nehri olarak da bilinir. İki ülke, nehri geçen Maseru Köprüsü'ndeki bir sınır karakolu ile birbirine bağlı. Güney Afrika tarafında, Ladybrand, Maseru'ya en yakın kasabadır. Şehir, Maloti Dağları'nın eteklerinde, Hlabeng-Sa-Likhama'nın eteklerinde sığ bir vadide yer almaktadır. Şehrin yüksekliği, deniz seviyesinden 1.600 metre (5.200 ft) olarak listelenmiştir. Şehrin yaklaşık 138 kilometrekarelik (53 sq mi) bir alanı vardır.

Akıllı kart, çipli kart veya tümleşik devre kartı (ICC), entegre devreler içeren herhangi bir mikroçip boyutunda karttır. Akıllı kartlar plastikten, genellikle polivinil klorürden, ancak bazen de polietilen tereftalat bazlı polyesterler, akrilonitril bütadien stiren veya polikarbonattan yapılır. Nisan 2009'dan bu yana, bir Japon şirketi, kâğıttan yapılmış yeniden kullanılabilir finansal akıllı kartlar üretti.
Akıllı kartlar temassız kart, temaslı veya her ikisi de olabilir. Kimlik belgesi, kimlik doğrulama, veri saklama ve uygulama işleme sağlayabilirler. Akıllı kartlar, kuruluşlardaki tek kişilik oturum açma (SSO) için güçlü güvenlik kimlik doğrulaması sağlayabilir.

1968 ve 1969 yıllarında Alman Helmut Gröttrup ve Jürgen Dethloff ortaklaşarak otomatik çip kartına patentler verdi. Fransız Roland Moreno 1974'te hafıza kartı konseptini patentledi. Bugün kullanılan mikroişlemci ve bellekli akıllı kartlar için önemli bir patent 1976 yılında Jürgen Dethloff tarafından açılmış ve 1978'de USP 4105156 olarak verilmiştir. 1977'de Groupe Bull'dan Michel Ugon, bir mikroişlemci ve bir bellek olan iki mikroişlemci akıllı kartını icat etti. Sonra 1978'de çipi programlamak için gerekli mimari tanımlayan kendi kendine programlanabilir bir yonga mikrobilgisayarını (SPOM) patent aldı.. Üç yıl sonra, Motorola bu patenti "CP8" olarak kullandı. O sırada Bull'un akıllı kartlarla ilgili 1.200 patenti vardı. 2001'de Bull, CP8 bölümünü kendi patentleriyle birlikte Schlumberger'a sattı; ardından Schlumberger, Axalto'yu oluşturmak için kendi iç akıllı kart bölümünü ve CP8'ini birleştirdi. 2006'da dünyanın en iyi iki akıllı kart üreticisi Axalto ve Gemplus birleşerek Gemalto oldu. Dexa Systems, 2008 yılında Schlumberger'dan ayrılmış ve açık anahtar altyapısı (PKI) dayalı ilk büyük ölçekli akıllı kart yönetim sistemlerinin kurulumundan sorumlu akıllı kart çözümleri bölümünü içeren Kurumsal Güvenlik Hizmetleri işini satın almıştır. Kartların ilk toplu kullanımı, 1983'ten başlayarak, Fransız telefonlarındaki ödeme için bir telefon kartıydı.

Europay MasterCard Visa (EMV) uyumlu kartlar ve ekipmanlar, Avrupa ülkeleri tarafından yönlendirilen dağıtım ile yaygınlaşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, EMV teknolojisini 2014 yılında dağıtmaya başlamış ve 2018'de dağıtım halen devam etmektedir. Tipik olarak, bir ülkenin MasterCard International, VISA International, American Express ve Japonya Kredi Bürosu (JCB) ile koordineli olarak bir ulusal ödeme derneği, ortak bir plan yapmaktadır ve EMV sistemlerini uygularlar.
Geçmişte, 1993 yılında birçok uluslararası ödeme şirketi, banka kartı ve kredi kartıları için akıllı kart özellikleri geliştirmeyi kabul etti. Orijinal markalar MasterCard, Visa ve Europay International'dır. EMV sisteminin ilk versiyonu 1994 yılında piyasaya çıktı. 1998'de şartnameler istikrarlı bir hale geldi.
EMVCo bu özellikleri muhafaza eder. EMVco'nun amacı çeşitli finansal kuruluşları ve perakendecileri, özelliklerin 1998 versiyonuyla geriye dönük uyumluluğu bulunduğundan emin olmaktır. EMVco, spesifikasyonları 2000 ve 2004'te yükseltti.

Temassız akıllı kartlar, bir kart ile okuyucu arasında fiziksel temas gerektirmez. Ödeme ve biletleme için daha popüler hale geliyorlar. Tipik kullanımlar toplu taşıma ve otoyol ücretlerini içerir. Visa ve MasterCard, 2004-2006 yıllarında ABD'de kurulan ve Visa'nın şu anki olan Visa Contactless adlı bir sürümünü uyguladı. Çoğu kontaksız ücret toplama sistemi uyumsuzdur, ancak NXP Semiconductors'ın MIFARE Standard kartı, ABD ve Avrupa'da önemli bir pazar payına sahiptir.
Bölgesel, ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından tanımlama ve yetkilendirme için akıllı kartlar da tanıtılıyor. Bu kullanımlar vatandaş kartı, sürücü ehliyeti ve hasta kartı içerir. Temassız akıllı kartlar, uluslararası seyahatler için güvenliği artırmak için Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü biyometrik pasaportlarının bir parçasıdır.

Akıllı kart aşağıdaki genel özelliklere sahip olabilir:

Bir kredi kartının boyutlarına benzer boyutlar. ISO / IEC 7810 standardda ID-1, kartları nominal olarak 85,60 x 53,98 milimetre (3,37 inç x 2,13 inç) olarak tanımlar. Bir diğer popüler boyut, nominal olarak 25 x 15 milimetre (0.98 x 0.59 inç) olan ID-000'dir (yaygın olarak SIM kartlarda kullanılır). Her ikisi de 0,76 milimetre (0,030 inç) kalınlıktadır.
Kurcalamaya karşı dayanıklı bir güvenlik sistemi (örneğin, güvenli bir kriptoprocessor ve güvenli bir dosya sistemi) içerir ve güvenlik hizmetleri sağlar (örn., Bellek içi bilgileri korur).
Kartla bilgi ve yapılandırma ayarlarını güvenli bir şekilde değiştiren, kart listeleme ve uygulama verileri güncellemelerini kontrol eden bir yönetim sistemi tarafından yönetilir.
Kart okuma cihazları, örneğin bilet okuyucuları, ATM'ler, DIP okuyucu vb. yolla harici hizmetler ile iletişim kurar.
Türkiye, ilk akıllı kart sürücü ehliyeti sistemini 1987'de uygulamaya koydu. Yüksek düzeyde bir yol kazaları olan Türkiye, hız ihlallerini azaltmak için mevcut mekanik aksamlardan çok ağır taşıtlarda dijital takograf cihazları geliştirmeye ve kullanmaya karar verdi. 1987'den bu yana Türkiye'de profesyonel şoför lisansı akıllı kart olarak verilmiştir. Sürüşe başlamadan önce ehliyetini dijital takografa eklemek için profesyonel bir şoförün olması gerekiyor. Takograf ünitesi, her sürücü için hız ihlallerini kaydeder ve basılı bir rapor verir. Her sürücünün sürüş saatleri de izlenmekte ve raporlanmaktadır. 1990'da Avrupa Birliği, BEVAC Danışman Mühendisleri "Genel Müdürlüğü adına Avrupa elektronik sürücü lisanslarına (bir akıllı karta dayalı fizibilite çalışması") başlıklı fizibilite çalışması yaptı.

Temaslı akıllı kartlar, birkaç altın kaplama temas yastığı içeren yaklaşık 1 santimetre kare (0.16 sq.) bir temas alanına sahiptir. Bu pedler, bir akıllı kart ile bir bilgisayar (örneğin, bir bilgisayar, satış noktası terminali) veya bir mobil telefon arasında bir iletişim aracı olarak kullanılan okuyucuya takıldığında elektrik bağlantısını sağlar. Kartlar pil içermiyor; güç kart okuyucu tarafından sağlanır.
ISO / IEC 7810 ve ISO / IEC 7816 serisi standartlar şunları tanımlar:

fiziksel şekli ve özellikleri,
elektrik konektör konumları ve şekilleri,
elektriksel özellikler,
Karta gönderilen komutlar ve karttan gelen yanıtlar da dahil olmak üzere iletişim protokolleri,
temel işlevler.
Finansal kartlardaki cipsler, cep telefonlarındaki abone kimlik modüllerinde (SIM kart'lar) kullanılanlarla aynı programlanmış ve farklı bir PVC parçasına gömülü olduğundan, çip üreticileri daha zorlu GSM / 3G standartlarına sahipler. Örneğin, EMV standardı bir çip kartının terminalinden 50 mA çekmesine izin vermesine rağmen, kartlar normal olarak telefon endüstrisinin 6 mA limitinin çok altındadır. Bu, daha küçük ve daha ucuz finansal kart terminallerine olanak tanır.
Temaslı akıllı kartlar için iletişim protokolleri arasında T = 0 (ISO / IEC 7816-3'te tanımlanan karakter seviyesi iletim protokolü) ve T = 1 (ISO / IEC 7816-3'te tanımlanan blok seviyesinde iletim protokolü) bulunmaktadır.

İkinci bir kart türü, kartın RF indüksiyon teknolojisi (106-848 kbit / s veri hızlarında) ile iletişim kurduğu ve okuyucusu tarafından güçlendirildiği temassız akıllı karttır. Bu kartlar, iletişim kurmak için yalnızca bir antene yakınlık gerektirir. Temaslı akıllı kartlar gibi, temassız kartların dahili bir güç kaynağı yoktur. Bunun yerine, olaydaki radyo frekansı sorgulama sinyalinin bir kısmını yakalamak, düzeltmek ve kartın elektroniğini güçlendirmek için bir indüktör kullanıyor. Temassız bir arayüz ile APDU iletimi ISO / IEC 14443-4'te tanımlanmıştır.

Hibrit kartlar, temaslı ve temassız arabirimleri tek bir kart üzerinde özel modüller / depolama ve işleme ile uygularlar.

Çift arayüzlü kartlar, temaslı ve temassız arabirimleri, paylaşılan bazı depolama ve işleme ile tek bir kart üzerinde uygularlar. Buna örnek olarak, Porto'nun temaslı ve temassız (ISO / IEC 14443 Tip B) bir çip kullanan Andante adlı çoklu uygulama taşıma kartı örnek verilebilir.

CCID (Yonga Kartı Arabirimi Aygıtı), bir akıllı kartın bir bilgisayara standart bir USB arabirimi kullanarak bağlanmasını sağlayan bir USB protokolüdür. Bu, akıllı kartın, kimlik doğrulama ve Bitlocker gibi veri şifreleme için bir güvenlik simgesi olarak kullanılmasına olanak tanır. CCID cihazları genelde standart bir USB dongle benzeri ve USB dongle içinde bir SIM kartı içerebilir.

Akıllı kartlar, kredi kartı veya ATM kartları, yakıt kartları, cep telefonu SIM'leri, ücretli televizyonlar için yetkilendirme kartları, ön ödemeli kartlar, yüksek güvenlikli kimlik, erişim rozetleri, toplu ulaşım ve halka açık telefon ödeme kartları gibi hizmet eder.
Akıllı kartlar çevrimiçi cüzdan olarak da kullanılabilir. Akıllı kart çipi, park sayaçları, otomatları veya tüccarları ödemek için para ile "yüklenebilir". Şifreleme protokolleri akıllı kart ile makine arasındaki paranın değişimini korur. Bir bankaya bağlantı gerekli değildir. Kartın sahibi, sahibi olmasa bile kullanabilir. Örnekler Proton, Geldkarte, Chipknip ve Moneo'dur. German Geldkarte, sigara otomatlarında müşteri çağını doğrulamak için de kullanılır.
Bunlar bilinen en iyi ödeme kartlarıdır (klasik plastik kart):

Visa: Visa Contactless, Quick VSDC, "qVSDC", Visa Wave, MSD, payWave
MasterCard: PayPass MagStripe, PayPass MChip
American Express: ExpressPay
Keşfedin: Zip
Unionpay: QuickPass
2005 yılında ABD ve Avrupa'da Asya-Avrupa'da satışlar başlamış olup, 2006'da gerçekleşmiştir. Temassız (PIN olmayan) işlemler, yaklaşık 5-50 ABD Doları tutarında bir ödeme aralığını kapsar. ISO / IEC 14443 PayPass uygulaması bulunmaktadır.
EMV olmayan kartlar manyetik şeritli kartlar gibi çalışır. Bu, ABD'de (PayPass Magstripe ve Visa MSD) yaygın olarak görülmektedir. Kartlar hesap bakiyesini tutmaz veya muhafaza etmez. Tüm ödeme, genellikle çevrimdışı moddadır, bir PIN olmadan geçer. Böyle bir işlemin güvenliği, manyetik şeritli kart işleminden daha büyük değildir.
EMV kartları temassız veya temassız arayüzlere sahip olabilir. Bir kartvizit arayüzüne sahip normal b

Ali Orkun Ercengiz (d. 9 Eylül 1973, Burdur), Türk siyasetçi. Burdur Belediye Başkanı.

9 Eylül 1973 tarihinde Burdur'da doğdu. 1997 yılında Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden mezun oldu. 2003-2005 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Burdur Merkez İlçe Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 2003 yılından 2011 yılına kadar 15. Bölge Isparta Burdur Eczacı Odasında yönetim kurulunda görev yaptı aynı zamanda Burdur il temsilciliği görevini yürüttü. Türk Eczacılar Birliği kurultay delegeliği ve çeşitli alt komisyonlarda görev aldı. Türk Eczacılar Birliği tarafından 14 Haziran 2011'de Burdur'da yapılan toplantının ardından 54. Bölge Burdur Eczacı Odası kurucu yönetimine atandı. Yönetim Kurulu tarafından başkan seçildi. 2014 Türkiye yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden Burdur Belediye Başkanı oldu. 2014-19 yılları arasında başkanlık görevini sürdürürken iki kez Burdur Belediyeler Birliği Başkanlığı ve iki kez de Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği Encümen Üyeliği yaptı. Aynı dönem içerisinde 31 Mart 2019'da yapılan yerel seçimlerde %53.4'lük bir oy oranıyla ikinci kez belediye başkanlığına seçildi ve hâlen görevdedir. Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği 2. Başkanlığı görevinin yanı sıra Sosyal Demokrat Belediyeler Birliği Yönetim Kurulu üyesidir. Evli ve bir çocuk babasıdır.

Altınyayla, eskiden Dirmil, Burdur ilinin bir ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 221 km²dir. Altınyayla ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 962 metredir.

Altınyayla (Dirmil) ile ilgili ilk bulunabilen tarihi bilgiler Likya tarihi ile örtüşmektedir. İlk çağlarda Antalya körfezinin batısı ile Dalaman Çayı'nın doğusu arasında kalan bölgeye Likya denilmekteydi. Önceleri bölgede Likyalılar egemen olmuşlarken daha sonraları sırasıyla Persler Büyük İskender İmparatorluğu, Mısır'da kurulan Ptomelar ve Roma egemenliğine girdi. Likya tarihsel coğrafyasının kuzeybatı ucunda yer alan Cybria, Bubon, Balbura ve Oinoanda güç birliği hareketi, başkenti Patara olan Likya bölgesinin içerisinde tetrapolislik olarak yönetilmiştir. Patara antik kenti içerisinde bulunan “Yol kılavuz Anıtı” üzerindeki Tlos, Oinoanda Balbura'dan gelip Trimili üzerinden Cibrya'ya ifadesi'ndeki Trimili yerleşim alanı bugün yaşadığımız Dirmil'dir.
İlçe merkezinde antik eserlerin olmayışı buranın Osmanlılar'ın klasik döneminden itibaren yerleşmeye açıldığı kanaatini uyandırmamalıdır. Kaldı ki Cybria, Bubon, Balbura üçgeni arasında kalan bu bölgenin, antik çağa ait kalıntıları ilçenin doğusunda ve Üç Meşe mevkiinin kuzeyindeki yerli halkın “Gavur Beşiği” dediği alan, Dirmil'in çok eskiden itibaren yerleşmeye açık olduğunu göstermektedir.
Gavur Beşiği antik alanı için şu yaklaşımlar mümkündür:

Büyük bir kısmı höyüksel bir alan içinde olan yerleşmenin, çevredeki antik alanlardan teknik olarak hiçbir farkı yoktur. Kullanılan teknoloji ve sanat anlayışı diğer komşu antik kentlerle örtüşmektedir. Hatta kentin büyük bir kısmının toprak altında olması, buranın çok daha eski dönemlere ait olduğu konusunda önemli bir ipucu oluşturabilecektir. Antik kentin kurulduğu alanın Cybira-Bubon-Balbura'ya bağlanan yol güzergâhı üzerinde olması da dikkat çekicidir.
Yine kentin Dirmil Ovası'nın yukarı ve başlangıç kısmında oluşu ilk çağ şehir yerleşmelerindeki su kaynaklarına yakınlık, jeopolitik hakim tepe, tarım alanlarını işgalden uzak olma ve savunma güvenliği ilkelerine tam uygunluk göstermektedir.
Bu noktada “Gavur Beşiği” antik alanının, arkeolojik programlara dahil edilmesi ve sit alanı olarak korumaya alınması kanaatimizce uygun olacaktır. Çünkü, Gavur Beşiği antik alanı Cybria-Bubon-Balbura arasında ve bu üç kenti birbirine bağlayan bir köprü, bir ara olarak kabul etmek imkân dahilindedir.
Yine ilçe merkezinin kuzeyinde Koca Çayır bölgesinde az da olsa pişirilmiş topraktan yapılmış kırık kalıntıların varlığından şu sonucu çıkarmak mümkün görülmektedir. Oyuk Dağı'nın erozyon havzasında bulunan, anılan bölgenin daha geniş ve kapsamlı bir antik alanı olduğu ve buranın Oyuk Dağı erozyon havzası sonrasında alüvyal birikimlerle örtülmüş olabileceği kanaatini uyandırmaktadır.
Yine Durasılar bölgesindeki dibek taşının kulanım alanına bakıldığında buraya yakın antik yerleşmelerin varlığına yardımcı olacak niteliktedir. Bahsi geçen “Dibek Taşı” yaklaşık 50×50 cm boyutunda ve daha çok katı yiyeceklerin öğütülmesinde kullanılan antik bir yaklaşım içermektedir.
Erken Roma dönemi açısından Patara vilayetinin içinde Trimili adlı önemli kayıtların varlığı da dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bulgulardan birisidir. Anadolu'da Likya bölgesel egemenliğinden sonra kurulan Roma hakimiyeti Kavimler Göçünden sonra yerini Bizans egemenliğine bırakmıştır. Erken Osmanlı döneminde bölgede Hamitoğullarının Gölhisar beyi Mehmet ve Yunus bey hakimiyet kurmuşlardır. 15. yy sonlarında Aydın vilayetinden bazı Türkmenlerin Dirmilcik bölgesine göç ettiği iddiası varsa da bu bazı açılardan genelgeçer ilkelere ters düşmektedir. Tarihin birçok dönemlerinde alçak ve sıcak alanlardan yüksek ve iklimi sert alanlara göç hareketine çok fazla rastlanılmamıştır. Kaldı ki Osmanlı iskan politikası çerçevesinde genel uygulama; kırsal ve dağlık alanlardaki nüfusun, daha çok tarım arazilerine yakın bölgelere yerleştirilmesi biçiminde olmuştur. Bu durumda Aydın'dan Dirmil'e bir göç hareketinin olabileceği ihtimali son derece zayıf bir yaklaşım olarak telakki edilmelidir.
Yörenin kültürel ve filolojik ilişkilerine bakıldığında yörede kullanılan birçok sözcük ile Batı Antalya ve Fethiye'nin köylerinde kullanılan sözcüklerle benzerlik gösterdiği açıkça bellidir. Ancak "Gavur Gediği”nden itibaren yörenin kültürel ve filolojik özellikleri, Ege özellikleriyle çok fazla uyuşmamaktadır. Bu da göç hareketinin batıdan değil de güneyden ve doğudan yapıldığına dair önemli bir yaklaşımdır. 19. yy sonlarından itibaren Dirmil; Konya Vilayeti Burdur Sancağı Tefenni Kadılığı Armutlu Nahiyesine bağlı bir karye (köy) olarak yönetilmiştir. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ayanlık sisteminin çok hızlı gelişmesiyle birlikte bölgede de önemli ölçüde ayanlık sistemi gelişmiş ve büyük toprak sahibi yeni zümreler ortaya çıkmıştır. Bu zümrenin etkinliği 1950 yıllarına kadar devam etmiştir. Bu dönemde büyük çiftlikler kurulmuş ve daha yaygın bir ifadeyle ağalık sistemi tam anlamıyla yerleşmiştir. 150 yıllık bölüşüm karşısında bile bu topraklar Dirmil'e göre yine en büyük toprak parçaları olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
1319 (1901) - 1321 (1903) tarihli, Maarif-i Umumiye Salnamelerinde Konya vilayeti, Burdur sancağı, Tefenni kazası, Dirmil karyesindeki (köyündeki), üç adet medreseye ait özet bilgiler şu şekildedir: Sait Efendi tarafından yaptırılan, Süleyman Efendi'nin müderrislik yaptığı, medrese bugün Hacı Muhittin Öztürk ve oğlu Hacı Sait Öztürk'ün evleri arasında yapılmıştır. Medresenin 15 öğrencisi olmuştur. Ancak bugün medresenin kalıntılarına ait hiçbir bulgu yoktur. Müderris Süleyman Efendi tahminimizce 1326 (1910) yılında ölmüştür. Evlatlarından hayatta olan da yoktur. Süleyman Efendi oğlu Niyazi Öztürk çok uzun süreler Yemen'de savaşa katılarak geriye dönmüştür. Bu sülaleden bir kişinin Rodos Adası'na eğitim görmeye gittiği ve orada kaldığı; buradaki sülalenin üyelerinin kişi adlarının aynı şekilde Rodos'ta da mevcut olduğu; Hacı Muhittin Öztürk'ün teknik konularda son derece başarılı bir kişi olduğu, sülalenin şu anda yaşayan üçüncü kuşak fertleri tarafından ifade edilmiştir.
İkinci medrese, köy ahalisi tarafından bugünkü çarşıya yakın bir bölgede yaptırılan İbil oğlu Nasuh Efendi'ye ait olan 10 öğrencisi bulunan medresedir. Müderris İbil oğlu Nasuh Efendi 1947 yılında ölmüş, oğullarından Mehmet Çavuş uzun yıllar Yemen'de savaşmış, kendisinden hiçbir şekilde haber alınamamıştır. Ancak daha sonra tekrar memleketine dönmüştür.
Üçüncü medrese, Kızılyaka köyünde yine köy halkı tarafından yaptırılan Halim Efendi medresesidir. Medrese bugünkü Kızılyaka Eski Camii'ne yakın bir alanda yapılmıştır. 25 öğrencisi olan medresenin şu anda hiçbir kalıntısı yoktur.
1. Dünya Savaşı'nda bölgede herhangi bir işgal olayı olmamıştır. Ancak 1911-1922 arasındaki savaş yıllarında birçok insanımız, bütün Türkiye'de olduğu gibi ya şehit olmuş ya da gazi olarak geriye dönmüştür. O kadar ki Çanakkale savaşlarında veya Yemen'de her sülaleden ortalama en az bir kişi savaşmış çoğu da geriye dönememiştir. Hatta o yıllarda cenazeleri bile kadınların defnettikleri ifade edilmektedir. 1930 ve 1940'lı yıllar yoksulluğun had safhada olduğu bir dönemdir. Uzun bir savaştan çıkmış olan toplum, kısa sürede kendisini toparlayıp tekrar üretime hemen geçememiştir. Yıllardır ekilemeyen topraklar, el sanatları, küçük atölyelerin hemen faaliyete başlaması uzun zaman almıştır. İnsanların çoğu karın tokluğuna da olsa büyük toprak sahiplerinin kapısında çalışmak zorunda kalmışlardır. 1950'den sonra en önemli olaylardan birisi “Çiftçiye Toprak Kazandırma Kanunu” çerçevesinde Ali Çavuş "Eryavuz”un muhtarlığı döneminde yaylada Yalınova-Çeşmeönü arasının bütün köylüye tarla olarak dağıtılmasıdır. Bu dönemde siyasal ve ekonomik güç, ayan soylu sülalelerden sıradan sayılabilecek sülalelere geçmeye başlamıştır. Dirmil'de 1955'ten itibaren belediye kurulmuş ve ilk Belediye Başkanı da Mehmet Efendiler'den Kamil Şentürk olmuştur. Gölhisar ilçesinin merkez bucağına bağlı Dirmil kasabası, 1959'da Dirmil bucağının kurulmasıyla Dirmil bucağının merkezi olmuştur. Gölhisar'a bağlı Dirmil bucağının ismi 1964 yılında Altınyayla olarak değiştirilmiştir. 1990 yılında Altınyayla bucağının merkezi olan Dirmil kasabası olmak ve Dirmil Belediyesinin ismi Altınyayla olarak değiştirilmek üzere Gölhisar'dan ayrılarak ilçe olmuştur.

İlçe; 5 köy ve 4 mahalleden oluşmaktadır. Köylerin ismi; Asmabağ, Ballık, Çatak, Çörten ve Kızılyaka'dır.

Yerelnet: Altınyayla 25 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ağlasun, Burdur iline bağlı bir ilçedir.

İlçede yerleşim antik dönemlere kadar uzanmaktadır. İlçe merkezinin 7 km kuzeybatısında Sagalassos antik kenti bulunmaktadır. Dündar Bey döneminde Hamitoğulları Beyliği topraklarına katıldı. 1472 yılında Osmanlı topraklarına katıldı. 1500-1501 Osmanlı kayıtlarında Ağlasun'dan 9 köy ve Yörük topluluğundan oluşan bir nahiye olarak bahsedilmiştir. 1910 yılı kayıtlarında Burdur'un üç nahiyesinden biridir. 7 Ağustos 1951'de Burdur merkez kazaya bağlı olan "Belönü" nahiyesinin adı nahiye merkezinin de adı olan "Ağlasun" olarak değiştirildi. Ağlasun, 1958'de ilçe olmuştur.

İlçe, Akdeniz Bölgesi'nin batısında, Göller Yöresinde yer almaktadır. Batı Toroslar üzerinde bulunan Akdağ'ın Güney yamaçlarında kurulan bir yerleşimdir. Ağlasun ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.131 metredir. İlçenin yüzölçümü 305 km²dir.

Etrafı yüksek dağlar ile çevrili olduğu için ilçenin kendine özgü bir iklimi vardır. Genellikle Karasal iklim ile Akdeniz iklimi arasında geçişler yaşanır. Bucak, Çeltikçi ve Burdur'dan soğuk, Isparta'dan sıcaktır. En soğuk mahallesi ise Kum Mahallesidir.

Halkının büyük çoğunluğu tarım ve hayvancılık ile uğraşmaktadır. İlçede kiraz, vişne, ceviz, elma, buğday ve mısır yetiştirilmektedir. Gül bahçeleri, asırlık çınarı ve alabalık yetiştirme tesisleri vardır.

Isparta-Antalya eski karayolu üzerinde bulunur. İllere göre uzaklıkları şöyledir:

Burdur: 35 km
Isparta: 40 km
Antalya: 108 km
İlçeye 7 km uzaklıkta Sagalassos antik kenti bulunur.

Beyaz Arif Akbaş (2010). Sagalassos: City of Fairies-Periler Kenti Sagalassos. s. 101. 
Hasan Hüseyin Korkmazgil (1972). Ağlasun Ayşafağı. Bilgi Yayınevi. s. 384. 23 Şubat 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Ağrı, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesinde bulunan Ağrı ilinin merkezi olan şehir. Ayrıca tarihte birden fazla isim değişikliği yaşamıştır. Karakilise, Ararat, Karaköse ve son olarak Ağrı Dağından esinlenilerek Ağrı ismi verilmiştir. 
Ağrı şehir merkezinin rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği) yaklaşık 1.640 metredir. 
Ağrı Ovasının kuzeyinde kurulmuştur. Çok soğuk bir iklimi olup ormanlık alanı azdır. Halkın büyük çoğunluğu tarım ve hayvancılık ile uğraşmaktadır. 15 Nisan "İşgalden Kurtuluş Günü" olarak kutlanır.

Ağrı, kökenleri Orta Çağ ve İslam dönemine kadar uzanan Doğubayazıt ve Patnos gibi eski yerleşim yerlerine sahiptir. Uzun süre bölge Urartular, Ahameniş İmparatorluğu, İskender döneminde en güçlü çağını yaşayan Makedonya Krallığı, Seleukoslar ve uzun yıllar Pers ve Roma egemenliğini tanıyan Ermeni Krallığı'nın bir parçası olmuştur.
Muhammed'in 632'de ölümünden sonra başlayan İslami fetihlerle bölge müslüman yönetimine girdi. Müslümanlar bu bölgeyi Ermenilerden ve İranlılardan (Sasani İmparatorluğu) alıp kendi halifeliklerine bağladılar ve uzun süre bölgede söz sahibi oldular. Bölgeye ilk Müslümanlar Abbasiler döneminde 872'de yerleştiler.
Şehir, 1048 Pasinler Savaşı'ndan sonra Bizans egemenliğinden kısa bir süre Selçuklu egemenliğine girdi. Moğollar, 1243'teki Kösedağ Savaşında Ağrı da dahil olmak üzere tüm Anadolu'yu fethetti ve şehir daha sonra 1256'da kurulan İlhanlı Hanlığına dahil edildi.

Şah İsmail 1501 yılında Safevi devletini kurdu ve 1503 yılında Doğu Anadolu seferi sırasında Ağrı ve çevresini fethetti. 1514 yılında Çaldıran Muharebesi ile Safevi kontrolündeki şehir Osmanlı yönetimine girdi. 17. yüzyılda ünlü Kürt astronom, coğrafyacı, filozof ve İslam alimi Ehmede Xani (Ahmed-i Hani) bu şehre geldi. Beyazıt Sarayı'nda eğitim gördü ve fikirlerini orada geliştirdi.

19. yüzyılda Ağrı (özellikle Doğubayazıt ilçesi), Kaçar İran'ının başkomutanı Abbas Mirza'nın 1821'de şehri işgal ettiği ve daha sonra 1856'da Ruslar tarafından saldırıya uğrayıp 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında Ruslar tarafından ele geçirildiği çatışmalara tanık oldu. Ruslar geri çekildiğinde, yerel Ermenilerin çoğu onlarla birlikte Sevan Gölü kıyısındaki Yeni Beyazıt'ı (şimdi Ermenistan'da Gavar) inşa etmek için ayrıldı.
Osmanlı döneminde bu bölgedeki şehirleşme 1860 yılında Pakrevand (Üçkilise) piskoposu Hovhannes önderliğindeki Bitlisli Ermeni ticaret gruplarının Karakilisa (Kara Kilise) adını verilerek başlamıştır. Bir mülkte 10-15 dükkân kurularak başlatılan şehirleşme sonrası Milli Mücadelenin ardından kent adı zamanla Karaköse adına dönüşmüştür. 1946 yılında ise adı Ağrı yapılmıştır.

2020 yılı [[Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'ne göre merkez ilçenin nüfusu; şehir merkezinde 119.154, bağlı köylerde 31.109 olmak üzere toplam 150.263 kişiden oluşmaktadır. Şehrin yıllara göre nüfus değişimi aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Şablon:Türkiye ilçe nüfus Merkez/Ağrı/Merkez

Türk Hava Yolları, her gün İstanbul Havalimanı'ndan Ağrı'ya bir sefer düzenlemektedir. AnadoluJet ise her gün Ankara'dan Ağrı'ya ve Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan Ağrı'ya karşılıklı birer sefer yapmaktadır.

Batman (Kürtçe: Êlih), Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Batman ilinin merkezi olan şehirdir.

Batman, tarih boyunca pek çok medeniyetin gelişip serpilmesine olanak tanıyan, Bereketli Hilal olarak adlandırılan verimli coğrafyanın merkezinde yer alır. Bu stratejik konumu sayesinde Mezopotamya, Anadolu ve Suriye kültürlerinin kesişme noktası haline gelmiştir. Bölgede yer alan çok sayıda tarihi yapı, arkeolojik buluntu ve ören yeri; Batman'ın geçmişte birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını ve uzun süreli yerleşim alanı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Bölgeye hâkim olduğu bilinen ilk topluluk, MÖ 2000'li yıllarda yaşayan ve Urartularla akraba kabul edilen Hurrilerdir. Onları sırasıyla Mitanniler, Asurlular, İskitler, Medler, Lidyalılar, Persler, Makedonlar, Partlar, Ermeni Krallığı, Roma, Sasani ve Bizans gibi birçok devlet takip etmiştir. 7. yüzyılın ortalarında İslam ordularının bölgeye hâkim olmasıyla birlikte bu topraklar Müslümanların kontrolüne geçmiştir. 11. yüzyılın sonlarına doğru ise Türkler bölgede kalıcı hâkimiyet kurmuştur.
Osmanlı döneminde Batman ve çevresi, önce Diyarbakır eyaletine bağlı birer sancak olarak yönetilmiş; daha sonra vilayet düzenlemeleriyle Bitlis Vilayeti'ne bağlı Siirt sancağı sınırlarına dâhil edilmiştir.
Cumhuriyetin ilanından sonra ise özellikle petrol arama faaliyetleri ve bölgeden geçen demiryolu hattı Batman'ın gelişmesini hızlandırmıştır. Bugünkü Batman kentinin temellerini oluşturan İluh köyü, 1937 yılında bucak, 1955'te belediye statüsü kazanmıştır. Beşiri ilçesine bağlı İluh bucağıyken 1957'de Batman adıyla ilçe statüsü kazanmış; artan göçler ve nüfusla birlikte kentleşme süreci hızlanmış, 1990 yılında ise Batman il statüsüne kavuşmuştur.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan Batman ilinin kuzey ve kuzeydoğu kesimleri dağlık, sarp ve yüksek arazilere sahipken, güney bölgesi de dağlarla kaplı ve engebelidir. İl merkezinin denizden yüksekliği 560 metredir. Merkez ilçenin yüzölçümü 653 km²dir. Dicle Nehri batıdan doğuya doğru akarak ilin topraklarını kat eder. Batman Çayı ise Batman ile Diyarbakır arasındaki sınırı oluşturur ve sonunda Dicle Nehri'ne karışır. Bölgede 4.000'i aşkın mağara bulunur.
Batman'da karasal iklim etkilidir; yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları ise soğuk ve yağışlı geçer. İl, 41°10' ile 41°40' doğu boylamları ve 37°50' ile 38°40' kuzey enlemleri arasında konumlanmıştır.

Nüfusu hızla artan şehir; sanayi, petrol ve inşaat sektörünün de gelişmesiyle bölgede güçlü konuma sahiptir. Nüfusun çoğunluğunu çevre il ve ilçelerden göçmüş insanlar oluşturmaktadır.

Batman'ın ekonomisi büyük ölçüde Raman Dağı'ndan çıkarılan petrole dayalıdır. Türkiye'nin petrol gereksiniminin yaklaşık %20'si bu bölgeden sağlanmaktadır. Elde edilen petrolün bir kısmı Batman-İskenderun boru hattı aracılığıyla Yumurtalık bölgesine taşınmaktadır. Kentte petrol rafinerisi dışında büyük çaplı sanayi kuruluşu bulunmamaktadır. Tuğla, yem, mercimek işleme, çırçır ve bisküvi fabrikaları özel girişimciler tarafından işletilmekte olup, genellikle küçük ölçekli işletmelerdir.
Tarımsal faaliyetler ağırlıklı olarak Batman ve Beşiri ovalarında gerçekleştirilmektedir. Batman Ovası, Türkiye'nin en verimli topraklarından biri olarak kabul edilir. Sulama imkanlarının bulunduğu alanlarda pamuk, tütün, buğday gibi tahıllar, baklagiller ile çeşitli meyve ve sebzeler yetiştirilmektedir. GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), bu bölgede tarımın daha da ilerlemesine önemli katkılar sağlayacaktır. Öte yandan, dağlık kesimlerde büyükbaş hayvancılık yaygın olarak yapılmaktadır.

31 Mart 2019 tarihinde gerçekleştirilen 2019 Türkiye yerel seçimlerinde HDP adayı Mehmet Demir, geçerli oyların %66,03'ünü alarak belediye başkanı seçildi. Batman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan Demir, İçişleri bakanlığı tarafından görevinden alınıp yerine aynı zamanda Batman valisi olarak görev yapan Hulusi Şahin kayyım olarak atanmıştır. Vali olarak Hulusi Şahin'in ardından atanan Ekrem Canalp belediye başkan vekilliği görevini de devralmıştır.
Batman Belediye meclisi ise 27 HDP ve 8 AK Parti olmak üzere 35 üyeden oluşmaktadır.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Batman Belediye Başkanlığını DEM Parti adayı Gülistan Sönük %64,52 oy oranıyla kazandı.

Batman'a bağlı Hasankeyf ilçesi, Orta Çağ'da Artuklular ve Eyyübiler döneminde başkent olarak önemli bir rol üstlenmiştir. Dönemin diğer başkentlerinde bulunan eğitim ve kültür yapıları Hasankeyf'te de yer almıştır. Artuklular zamanında burada çeşitli medreselerin inşa edildiği ve bu kentin bir ilim merkezi haline geldiği bilinmektedir. Eyyübiler devrinde ise medreselerde dini eğitimin yanı sıra tıp, matematik ve felsefe gibi alanlarda da dersler verilmiş, bu dönemde birçok bilim insanı yetişmiştir.
Gerek Orta Çağ'da gerekse Osmanlı döneminde eğitim, genellikle cami çevresinde kurulan medreselerde, alanında uzman kişiler tarafından verilmekteydi. Bu süreçte dini bilgilerin öğretimine öncelik verilmiş, bu sistem cumhuriyetin ilanına kadar devam etmiştir.

Okul öncesi eğitim: Batman'da okul öncesi eğitim, ilköğretim okulları bünyesinde açılan anasınıflarıyla başlamıştır. Kentte ilk bağımsız anaokulu ise 1998 yılında 8 derslikli ve tam donanımlı olarak hizmete açılmıştır.
İlköğretim: Cumhuriyetin ilanından sonra Batman'da ilkokullar açılmaya başlanmıştır. 1955 yılında Atatürk İlkokulu, 1956'da Cumhuriyet İlkokulu, 1961'de ise Devrim (M. Akif) İlkokulu eğitim hayatına katılmıştır.
Ortaöğretim: Batman'da lise düzeyinde eğitim 1968 yılında açılan Batman Lisesi ile başlamıştır.
Mesleki ve teknik eğitim: İlk meslek okulu 1963 yılında kurulan Pratik Kız Sanat Okulu'dur. Ardından 1968'de Endüstri Meslek Lisesi, 1971'de Kız Meslek Lisesi, 1986'da Ticaret Meslek Lisesi ve 1989'da Sağlık Meslek Lisesi açılmıştır.
Halk eğitimi: Batman, henüz ilçe konumundayken 1975 yılında Kaymakamlık binasının zemin katında Halk Eğitim Merkezi açılmıştır. Bu merkez 1992 yılında Kültür Mahallesi'nde inşa edilen yeni binasına taşınmıştır.
Batman İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı olarak il genelinde 5 ilçede İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri faaliyet göstermektedir. Merkez ilçedeki eğitim hizmetleri de İl Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir. İl ve ilçe müdürlükleri, görevlerin niteliğine göre çeşitli birim, şube ve komisyonlar aracılığıyla hizmet verirken, okullar İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesinde faaliyet göstermektedir.

Batman Üniversitesi
Batman Havalimanı

Batman Belediyesi

Bingöl, Bingöl ilinin merkezi olan şehirdir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde yer alan Bingöl, doğuda Solhan, güneyde Genç, kuzeyde Adaklı, kuzeydoğuda Karlıova, kuzeybatıda Kiğı ilçeleri ve batıda Elazığ ili ile çevrilidir.
Bingöl ilinin Merkez ilçesinin nüfusu 2024 verilerine göre 173.856 kişidir. Bu nüfusun yaklaşık %49,36'sı (85.219 kişi) erkeklerden, %50,64'ü (88.037 kişi) de kadınlardan meydana getirmektedir.

Bingöl'ün bilinen en eski adı “Cebel-cur”dur. Bu adın “Cebel” (dağ) ve “Cur” (akan) kelimelerinden türediği, yani “akan dağ” anlamına geldiği düşünülmektedir. Zamanla bu ismin ‘Çapakçur’ şeklinde telaffuz edildiği ve bu ismin de ‘akan temiz su’ anlamına geldiği düşünülmektedir. Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, seyahatnâmesinde bu ismin Makedon Kralı, Büyük İskender tarafından verildiğini belirtmektedir. Seyahatnâmede, Büyük İskender'in vücudundaki dayanılmaz ağrılar için 'Ab-ı Hayat' suyunu aramaya başladığı ve nihayet kaynağın kendisini bulamasa da, ondan beslenen bir pınardan su içerek ağrılarından kurtulduğu anlatılır. İskender, bu suya, Makdis lisanında “cennet suyu” anlamına gelen “Çapakçur” adını verir ve burada kendi adına bir kale yapılmasını ve adının Çapakçur konulmasını istemiştir. Bazı kaynaklarda Bingöl, “Mingöl” yani “göller bölgesi” olarak geçmektedir. Mingöl, isminin zamanla halk tarafından Bingöl şeklinde telaffuz edilmiş olup bin tane göl anlamına geldiği öne sürülmektedir. Orta Asya'da Bingöl ismine benzer Mink Köl kullanımlarına rastlanılmaktadır. Bingöl için kullanılmakta olan diğer bir isim ise Çevlik, Çorlik veya Çolik'tir. Bingöl'ün yerleşim alanı Çapakçur Kalesi ve çevresi sarp kayalıklar üzerinde yer aldığından iskâna elverişli bulunmamış, bu nedenle yerleşim dere yatağındaki Çorlik'e taşınmıştır. Çevlik veya Çolik bağ ve bahçe anlamında olup bu isimler günümüzde hala ahali tarafından kullanılmaktadır. 1944'e kadar Çapakçur ismi resmi olarak kullanılmıştır. Devlet Şurası İkinci Dairesi'nin 10.09.1944 tarihli ve 2490/1783 sayılı; Umumi Heyet'in ise 28.08.1944 tarihli ve 44.148.143 sayılı mütalaalarını içeren belgeler, İcra Vekilleri Heyeti tarafından 13.12.1944 tarihinde değerlendirilmiş ve adı geçen vilayet merkezi Çapakçur'un adının “Bingöl” olarak değiştirilmesi, 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 9. maddesi gereğince kabul edilmiştir.

Bingöl, eski adıyla Çapakçur, İlk Çağ'da Urartuların sınırları içinde yer alıyordu. Tarihi Urartu Yolu da şehirden geçmektedir. Şehir, daha sonra sırasıyla Asurluların, Perslerin ve Büyük İskender’in egemenliğine girmiştir.
651 yılında, Halife Osman döneminde şehir İslâm ordularının egemenliğine girdi. Bölge, daha sonra Bizans ile Müslümanlar arasında sık sık el değiştirdi. Malazgirt Zaferiyle Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun egemenliğine giren Çapakçur, ardından Eyyûbîler, Celâleddin Harezmşah, Timur, Safevîler’in egemenliği altına girdi. Yavuz Sultan Selim (I. Selim) döneminde Çapakçur, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katıldı. Vital Cuinet’e göre, 19. yüzyılın sonlarında Çapakçur; 450 hane, 8 dükkân, 1 fırına sahip, üzüm bağları ve meyve bahçeleriyle çevrili, 1075 nüfuslu küçük bir yerleşim yeriydi. Cuinet, “şayak” adı verilen bir tür dokumanın burada üretildiğini ve çevre bölgelere gönderildiğini de belirtmektedir.
I. Dünya Savaşı'nda 1915-1917 yıllarında Ruslar'a karşı yapılan Çapakçur Muharebelerine sahne olan şehir, 1924 yılında sancakların vilayet sistemine dönüştürülmesi sırasında Genç sancağı il yapılmış, Çapakçur ise bu yeni ile bağlı bir ilçe merkezi olmuştur. 1927'de Genç ili kaldırılınca, Çapakçur Elazığ'a bağlı bir kaza merkezi haline geldi. 4 Ocak 1936 tarihinde Bingöl il statüsü kazanmış, Çapakçur da bu ilin merkezi olmuştur.

Bingöl, Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümünde yer alır. Bingöl il Merkezi, Çapakçur Ovasının kuzeybatı köşesinde Murat Nehrine Genç ilçesi civarında kavuşan Göynük suyunun bir koluna hakim olan düzlük üzerinde kurulmuştur. Bingöl il merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.154 metredir. İran transit yolu üzerinde yer alan Bingöl, daha önceden burada vadi içinde kuruluyken şehrin 1950'li yılardan sonra hızla gelişmesi sonucu üzerine hakim olan düzlüğe taşınır. İl merkezi, Diyarbakır-Bingöl-Erzurum yol güzergahında bulunmaktadır. Bingöl ilinin yüzölçümünün yüzde 22,82'si merkez ilçeye aittir.

22 Mayıs 1971 tarihinde merkez üssü Bingöl merkeze 10 km mesafedeki Göynüksuyu Vadisi ile Çapukçur Ovası'nın kesiştiği yerde 6,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Depremde 878 kişi öldü, 700 kişi yaralandı ve 9.111 bina hasar gördü veya yıkıldı.
1 Mayıs 2003 tarihinde, merkez üssü Bingöl olan ve Türkiye'nin doğusunu etkileyen 6,4 büyüklüğünde bir deprem saat 03.27'de meydana geldi. Depremden etkilenen bölgede en az 176 kişi öldü, 625 bina çöktü veya ağır hasara uğradı. 8 Mart 2010'da merkez üssü Bingöl'ün 45 km (28 mil) batısındaki Elazığ ilinin Karakoçan ilçesi olmak üzere 5,9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. 14 Haziran 2020 tarihinde saat 17.24'te merkez üssü Bingöl'ün Karlıova ilçesi olan 5,8 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi. Depremde bir kişi hayatını kaybetti, 18 kişi yaralandı.

Tarım ve hayvancılığın ön planda olduğu şehirde, Sütaş'ın kurduğu dördüncü entegre tesis bulunmaktadır. Bingöl, Türkiye'de arıcılığın yapıldığı önemli illerdendir. 84.269 adet kovandan 1.263 ton bal elde edilir. 14,9 kg ile kovan başına verim Türkiye ortalamasının (14,5 kg) biraz üzerindedir. Türkiye'deki kovan sayısı ve bal üretiminin %1,5'ini Bingöl karşılamaktadır. Bingöl balı 120 ülkeden 600 yarışmacının katıldığı 45. Apimondia Uluslararası Arıcılık Kongresinde, dünya 2.'si seçilmiştir. Bingöl Üniversitesi bünyesinde, arı ölümlerine sebep olan hastalık ve zararlara yönelik çalışmalar yürüten Arı ve Doğal Ürünler Uygulama ve Araştırma Merkezi bulunmaktadır. Ayrıca Veterinerlik Fakültesi'ne bağlı bir Hayvan Hastanesi de mevcuttur.”

2007 yılında kurulan Bingöl Üniversitesi 10 fakülte, 5 enstitü, 1 yüksekokul, 6 meslek yüksekokulu, 3 rektörlüğe bağlı bölüm, 24 araştırma ve uygulama merkezi ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Fakülteler merkez kampüs içerisinde yer almaktadır. İlk ve orta seviyede eğitim-öğretim, Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı okullarda yapılmaktadır. Yaygın eğitim ise Halk Eğitim Merkezi aracılığıyla yürütülmektedir.

Bingöl il merkezinde şehir içi toplu ulaşım, S.S. (Sınırlı Sorumlu) 18 No'lu Şehir İçi Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi tarafından özel halk otobüsleriyle sağlanmaktadır. Otobüslerin her biri çarşıdan kalkar ve yine çarşıda seferini tamamlar. Şehir içinde hizmet veren toplam 8 hat bulunmaktadır:

Üniversite: Dörtyol – Karşıyaka – Bingöl Şehir Stadı – Bingöl Üniversitesi – Kalium AVM – Kent Park
Simani: Dörtyol – Bingöl Devlet Hastanesi – Merkez Sanayi Sitesi – Bingöl Şehirlerarası Otobüs Terminali – Kaleönü – Bingöl Cezaevi
Ekinyolu: Dörtyol – Pir Ali Bey Kız Yurdu – Ekinyolu – Beyaz Toprak – Kervansaray
Uydukent: Dörtyol – Sebze Hali – Şehit Mustafa Gündoğdu Mah. – Recep Tayyip Erdoğan Mah.
Kültür: Dörtyol – Askerlik Şubesi – Kültür Kavşağı – Kültür Mah. – İnalı Mah.
İçmeler: Dörtyol – Genç Kavşağı – Ovapark Evleri – Havalimanı Kavşağı – İçmeler Mah.
Aftor Küme Evleri: Dörtyol – Kültür Mah. – Bingöl Çevreyolu – Aftor Küme Evleri

Bingöl, D 300 karayolu üzerinde bulunan bir ildir. D 300 karayolu; İstanbul, İzmir ve İran arasında uzanan uluslararası bir yoldur. Şehirlerarası otobüs terminalinden Türkiye'nin birçok iline seferler düzenlenmektedir.

TCDD'ye ait Genç Tren İstasyonu, şehir merkezine 20 km mesafededir.

Bingöl Havalimanı, Haziran 2013'ten beri uçuşlara açıktır fakat 2027'ye kadar pist düzenlemeleri nedeniyle geçici olarak uçuş faaliyetleri durdurulmuştur.Havalimanından İstanbul ve Ankara'ya doğrudan uçuşlar yapılmaktadır. Ayrıca Elazığ, Erzurum, Diyarbakır ve Muş Havaalanları üzerinden de Bingöl'e ulaşmak mümkündür. Bu havalimanlarından otobüsle Bingöl'e ulaşım yaklaşık 2 saat sürmektedir.

 Gümüşhane, Türkiye (2017)
 Malatya, Türkiye (2023)

Futbolda 3. Lig'de mücadele eden ve 2025-2026 sezonunda 3. Lig Grup 2'de şampiyon olup sonraki sezondan itibaren Nesine 2. Lig'de müceadele edecek 12 Bingölspor, Bingöl'ü temsil etmektedir. 2020-2021 sezonunda Voleybol Efeler Ligi'nde mücadele eden ve maçlarını Bingöl Karşıyaka Spor Salonu'nda oynayan Solhanspor, sezonu 9. sırada tamamlamıştır.
Büyük Bingöl Spor Kulübü, 2014 yılından bu yana Futsal Ligi'nde mücadele etmektedir.
Bingöl’ün önemli spor tesisleri şunlardır: Bingöl Şehir Stadı (3 000), Karşıyaka Spor Salonu (5 000), Kapalı Yarı Olimpik Yüzme Havuzu (500), Çok Amaçlı Spor Salonu, Sporcu Eğitim Merkezi, Atletizm Sahası, Hesarek ve Yolçatı Kayak Merkezleri.

Kaynak:

Bingöl Ağzı ve Folkloru üzerine bir İnceleme 10 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur ilinin ilçeleri,

Burdur (il merkezi)
Ağlasun
Altınyayla
Bucak
Çavdır
Çeltikçi
Gölhisar
Karamanlı
Kemer
Tefenni
Yeşilova

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu  seçilerek göreve başlayan ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Burdur İl Genel Meclisi üye sayısı 27'dür. Burdur Belediyesi meclisi üye sayısı ise 25'tir. İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 159'dur.
Belediye Meclis üyelerinin sayıları ilçenin son nüfus sayımına göre 9 ile 55 üye, İl genel meclisi üye sayılara 100.000 nüfusa kadar 2 ile 5 üye olarak belirlenir.
İl genel meclisi ve belediye meclisi üyelikleri için yapılan seçimlerde, onda birlik baraj uygulamalı nispi temsil sistemi, belediye başkanlığı seçiminde ise çoğunluk sistemi uygulanır İl genel meclisi ve belediye meclisi üye sayıları ilçe nüfusuna göre, kontenjandan kalan sayıların partilere dağılımı ise D'Hondt Sistemine göre belirlenir (Kanun:2972-Madde:23)

Güncel Nüfus Değerleri(TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Burdur ili nüfusu: 277.226'dır. Bu nüfusun %74,55'i şehirlerde yaşamaktadır (2025 sonu). İlin yüzölçümü 7.175 km2dir. İlde km2ye 39 kişi düşmektedir. (Bu sayı merkez ilçede 77'dir.) İlde yıllık nüfus %0,51 oranında artmıştır. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Merkez ilçe (%2,20) - Kemer (-%3,09)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre merkez ilçeyle beraber 11 ilçe, 15 belediye, bu belediyelerde 129 mahalle ve ayrıca 193 köy vardır.

Burdur (il)
Burdur ilindeki yerleşim yerleri listesi

Burdur Gölü, Göller Bölgesi göllerinden Burdur ve Isparta illeri arasında yer alan bir tektonik göldür. Göl büyüklüğü açısından Türkiye'de yedinci sıraya sahiptir. Burdur şehir merkezine çok yakındır. Ortalama göl alanı 153 km², rakımı ise 842,87 metredir. Güneybatısına doğru Burdur'un diğer göllerinden Salda Gölü ile Yarışlı Gölü vardır.
Burdur Gölü'nün suyu tuzludur. Son yıllarda gölü besleyen akarsuların göle ulaşmaması ve gölün buharlaşma ile su kaybetmesi tuzluluk oranını artırmıştır. Göl denizden 2 kat daha fazla tuzludur. Bu tuzluluk oranına rağmen gölde yaşamaya adapte olmuş Burdur dişli sazancığı (Aphanius sureyanus) dünyada sadece Burdur Gölü'nde yaşamakta ve gölün yok olmasıyla birlikte nesli tehlike altına girmiştir. Bununla birlikte nesli küresel ölçekte tehlike altında olan dikkuyruk ördeğinin (Oxyura leucocephala) dünya popülasyonunun büyük bir bölümü kışlamak için gölü kullanmaktadır. 1959 tarihinde yapılan olup ilk ölçümde göl su seviyesi 851,32 metre iken 2015 yılında 841,82 metredir. 1970 yılında göl su seviyesi 857,62 metre ile en yüksek seviyesine ulaşmış ancak bu tarihten sonra günümüze kadar su seviyesinde azalma olmuştur. Bunun en önemli nedenleri olarak; tarımsal sulama amacıyla gölü besleyen akarsular üzerine inşa edilen baraj ve göletler ile yer altı sularının sondajlarla aşırı derecede çekilmesi olarak gösterilmektedir.
Havzadaki meteoroloji istasyonlarının ölçümlerine göre uzun yıllar yağış ortalaması 447 mm'dir. 1995'ten bu yana havzada yağışlı bir döneme geçilmiş olmasına rağmen havzaya düşen yağışın neredeyse tamamı baraj ve göletlerde tutulduğu göl seviyesindeki düşüş yağış artışına rağmen devam etmektedir. 1980-1995 döneminde havzada 500 mm üzeri yağış görülmezken; 1995-2010 döneminde havzada 500 mm üzeri yağışlar 6 defa kayıtlara geçmiştir. (Meteoroloji Genel Müdürlüğü)
1970 yılında göle fiili su girişi 243 hektometreküp iken 2000 yılında su girişi 34 hektometreküpe düşmüştür. 2009 yılında Karaçal Barajı'nın su tutmasıyla birlikte göle su girişi yok denecek kadar azalmıştır.
Gölü korumak için yerel sulak alan komisyonu üyesi kuruluşların katkılarıyla 2008 yılında hazırlanan Burdur Gölü Yönetim Planı'nın amaçları arasında "gölün hidrolojik seviyesinin dengelenmesi" yer almasına rağmen bu güne kadar bu yönde bir faaliyet gerçekleştirilmemiştir. 2012 yılında süresi dolacak yönetim planın revizyonu sürecinde göle buharlaşma miktarından daha fazla su girmesini sağlayacak faaliyetler belirlenmeli ve bu faaliyetler uygulanmalıdır.
Öncelikle barajlarda tarımsal sulama için gerekli olan sudan daha fazlası tutulmakta ve bu suların bir an önce göle bırakılması gerekmektedir. Orta vadede havzada sulu tarım alanlarında devam eden salma sulama yöntemi yerine kapalı taşıma basınçlı sulama yöntemlerine dönüş için ilgili kurumların gerekli yatırımları yapması gerekmektedir. Tasarruf edilecek su göle bırakılmalıdır.

Burdur Gölü'nün koordinatları 37 derece 45 dakika kuzey, 30 derece 12 dakika doğudur. Burdur şehir merkezinin çok yakınındadır. Su Kuşları Yaban Hayatı Koruma Sahası'nın kuzeydoğusunda yer alır.

Bu göl Söğüt Dağ'ı ve Suludere Yayla dağ kütleleri arasında bulunur. Burdur Gölünün kapladığı ortalama alan şu anda153 km² ancak 35 yıl öncesinde 228 km²‘ydi. Rakımı 842.87 metredir. Türkiye'nin en büyük yedinci gölüdür. Uzunluğu 34 km ve en genişliği de 9 km'dir. Bu göl suyu binde 24 oranında tuzludur. Bu göl bir prehistorik yerleşim yeri olan Kuruçay Höyük'üne 7 km uzaklıktadır. Ortalama derinliği 44 metre olan gölün en derin yeri ise 80 metre civarındadır.

Bu göl oluk şeklindeki tektonik bir çöküntünün suyla dolmasıyla oluşmuştur. Yani bir tektonik göldür. Bu türdeki göller tektonik bir sarsıntı sonucu oluşan çukurları suyla dolmasıyla oluşur. Bundan batı kısmında bir fay olduğu için göl burada bir anda derinleşir ve daralır.

Burdur Gölü kuş gözlemciliğine, yelken sporlarına, plaj kurulmasına ve sağlık turizmine uygundur.

Burdur Gölü 100'e yakın kuş türü ve 300.000'e yakın su kuşuna (özellikle soyu tükenmekte olan Dikkuyruk ördeklerinin %70'ine) ev sahipliği yapmaktadır. Tuzluluk oranı yüzünden balık yaşayamamaktadır. Son 35 yılda suyunun yaklaşık üçte birini kaybetmiştir. Göl çevresinde bulunan mermer ocakları yüzünden kesilen su rezervleri gölü beslemediği için göl küçülmektedir. Eskiden 144 farklı kuş türü olan bu gölde şimdi 25 tane kalmıştır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

www.burdur.gov.tr
[1]6 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2]
Uzaydan Burdur Gölü10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, 2006 yılında Burdur'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 01.03.2006 tarih ve 5467 sayılı kanunla kurulmuştur. İsmini Türk yazar Mehmet Akif Ersoy'dan almaktadır.

20 Temmuz 1982 tarih ve 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile kurulan Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanan Burdur Eğitim Fakültesi ve Burdur Meslek Yüksek Okulu ile yola çıkılan oluşum 1992 yılında 3837 sayılı yasa ile kurulan Süleyman Demirel Üniversitesine bağlanarak devam etmiştir.
Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı olunan süreçte iki birime ilave olarak 2009'da Tefenni Meslek Yüksek Okulu, Burdur Sağlık Yüksek Okulu, Bucak Hikmet Tolunay Meslek Yüksek Okulu, Bucak Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu, Ağlasun Meslek Yüksek Okulu, Gölhisar Meslek Yüksek Okulu kurulmuştur. 01.03.2006 tarih ve 5467 sayılı kanunla Akdeniz Üniversitesi'ne bağlı Veteriner Fakültesi ve yeni kurulan Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Fen Bilimleri Enstitüsü ile Sağlık Bilimleri Enstitüsü de bu oluşuma katılmıştır. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi değişime ve gelişime devam etmektedir. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu ve Bucak Zeliha Tolunay Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu oluşuma en son katılan birimlerdir.

Bucak İşletme Fakültesi
Bucak Teknoloji Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik-Mimarlık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Veteriner Fakültesi

Ağlasun Meslek Yüksekokulu
Altınyayla Mehmet Tuğrul Meslek Yüksekokulu
Bucak Emin Gülmez Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Bucak Hikmet Tolunay Ulaştırma ve Lojistik Meslek Yüksekokulu
Burdur Meslek Yüksekokulu
Burdur Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Çavdır Meslek Yüksekokulu
Gölhisar Meslek Yüksekokulu
Gölhisar Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Tefenni Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Yeşilova İsmail Akın Meslek Yüksekokulu

Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Bucak Sağlık Yüksekokulu
Bucak Zeliha Tolunay Uygulamalı Teknoloji ve İşletmecilik Yüksekokulu
Gölhisar Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Türk Müziği Devlet Konservatuvarı

2018/2019 Burdur 1. Amatör liginde şampiyon olan Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Gençlik Spor (MAKÜSPOR) Bucak Bld Oğuzhanspor'unda o sene BAL 7. grubunda şampiyon olması sebebiyle Maküspor direkt olarak Bölgesel Amatör Ligine (BAL) yükselmiştir.

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi4 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cimbilli, Burdur ilinin merkez ilçesine bağlı bir köydür.

Köy, 1928'den beri aynı adı taşımaktadır. Daha önceleri Burdur merkez ilçeye bağlıyken, 13 Aralık 1936'da Yeşilova ilçesine bağlandı. Köy halkının adli, idari ve iktisadi işlerini daha yakın olan Burdur merkez kazasında görmesinin daha kolay olacağı ve ulaşımın Tefenni şosesi üzerinden daha rahat sağlanacağı gerekçesiyle köy, 1942'de yeniden Burdur merkez ilçeye bağlandı.

Burdur il merkezine 38 km uzaklıktadır. İklimi tipik Akdeniz iklimi'dir. Ulaşım asfalt karayolu ile sağlanmaktadır. Köyün elektrik ve su şebekesi bulunmaktadır. Köy halkı geçimini tarım ve hayvancılık yaparak sağlamaktadır. Köyde okul binası bulunmakta ise de faal değildir. Mevcut öğrenciler için taşımalı eğitim sistemi kullanılmaktadır. Köye bağlı (1) mahalle bulunmaktadır. Yukarı Cimbilli adı ile anılan mahallenin köye uzaklığı (3) km'dir.

2023-82

Yerelnet

Cimbilli, Burdur için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Elazığ, Türkiye'nin Elazığ ilinin merkezi olan şehir ve bölgenin en eski şehirlerinden biridir. Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Fırat Bölümü'nde yer almaktadır.

Elazığ ili, MÖ 4000'li yıllarda kurulan Harput kentinin ovadaki devamı niteliğindedir. Bu nedenle Elazığ, uzun yıllar Harput adıyla anılmıştır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun hâkimiyetinin Anadolu'ya yönelmesiyle, Harput'un Türk yurdu olmasında en önemli savaşın Malazgirt Meydan Muharebesi olduğu konusunda şüphe yoktur. Nitekim Harput ve çevresi, Malazgirt Muharebesi'nden sonra Türklerin eline geçmiş ve yörede 1085 yılında Büyük Selçuklu İmparatorluğu'na bağlı olarak Çubukoğulları Beyliği kurulmuştur. Harput, Türkler tarafından alınana kadar yalnızca sağlam bir kale niteliğinde iken, Türklerle birlikte gelişen bir şehir hâline gelmiştir. Çubukoğulları Beyliği'nin ömrü uzun sürmemiş, ardından 1110 yılında Artukoğulları Beyliği dönemi başlamıştır. Bir süre sonra, Harput Artukluları olarak bilinen bağımsız bir beylik kurulmuştur. Harput, 1230 yılında Moğolların eline geçmiş, 1234 sonrasında ise Anadolu Selçuklu İmparatorluğu'nun hâkimiyeti altına girmiştir. 1507 yılında Safevî Devleti'nin eline geçen Harput, 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı'nın ardından Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Ağavat mezrası olarak bilinen bugünkü yerleşim yerine 1834 yılında taşınan Elazığ'a, 1862'de Sultan Abdülaziz'in tahta çıkışının beşinci yılında, Kütahyalı Ahmet İzzet Paşa döneminde görev yapan Vali İsmail Paşa'nın önerisi üzerine Ma'mûretü'l-Azîz Vilayeti adı verilmiştir. Ancak telaffuzu güç olduğundan, halk arasında kısaca El-Azîz olarak söylenegelmiştir. Elaziz'in adı, 17 Aralık 1937 tarihli ve 3785 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan, 10 Aralık 1937 tarihli ve 7806 sayılı kararname ile Elazığ olarak değiştirilmiştir.

Elazığ ili, Doğu Anadolu Bölgesi'nin güneybatısında, Yukarı Fırat Bölümü'nde yer almaktadır. 9.153 km²'yi bulan yüzölçümü ile Türkiye topraklarının %1,2'sini oluşturmaktadır. 38°30' ile 40°0'21'' doğu boylamları, 38°0'17'' ile 39°0'11'' kuzey enlemleri arasında kalan il; doğudan Bingöl, kuzeyden (Keban Baraj Gölü aracılığıyla) Tunceli, batı ve güneybatıdan (Karakaya Baraj Gölü aracılığıyla) Malatya ve güneyden ise Diyarbakır illeriyle çevrilidir.
İlin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.067 metredir. İl, merkez ilçe ile birlikte toplam 11 ilçe, 537 köy ve 709 mezradan oluşmaktadır.

Geçmişte karasal iklimin hüküm sürdüğü Elazığ, yapılan ve yapılmakta olan barajların etkisiyle ılıman iklime geçmiştir. Bu sürecin sonucunda, geçmişte çok soğuk ve yoğun kar yağışlarının görüldüğü kışlar artık nispeten daha ılıman geçmektedir. İlde, bölgenin iklim koşullarına göre hava daha ılımandır.

Elazığ il merkezi nüfusu yıllara göre şöyledir;

Elazığ'ın ekonomisi sanayi, tarım ve ticarete dayanır. Keban Barajı'nın yapılmasından sonra tarıma elverişli toprakların bir kısmı su altında kaldığından, tarım alanlarının azalmasına paralel olarak sanayi canlanmıştır. Gayrisafi yurt içi hasılasının %30'u sanayi, %10'u ticaret ve %25'i tarım sektöründen elde edilir. Yer altı ve yer üstü kaynakları çok zengindir.
Tarım: Ovaları azdır; ancak oldukça verimlidir. Bol suları bulunan büyük akarsuların suladığı bu ovalarda buğday, arpa, pirinç, şeker pancarı, tütün, fasulye, nohut, mercimek, fiğ, burçak, soğan, sarımsak, pamuk, üzüm, elma, armut, kayısı, ceviz, badem ve dut yetişir. Yetiştirilen ürünler arasında lahana, kavun ve çilek önemli bir gelir kaynağı hâline gelmiştir.
Madencilik: Elazığ, madenciliğin tarımla yarıştığı ve hatta tarımı geçtiği bir yerdir. Toprakları madenle doludur. Bakır, krom, simli kurşun ve bentonit başlıcalarıdır. Ergani Bakır İşletmesi'nde blister bakır, sülfürik asit ve pirit tüvenan cevher üretilir Diğer maden işletmeleri; Guleman Krom İşletmesi, Ferro Krom Tesisleri ve Elazığ Bentonit Fabrikasıdır. Alacakaya ve Arıcak ilçelerinde çıkarılan mermer dünyaca meşhurdur. Kendine has Elazığ mermerini işlemek üzere son yıllarda birçok mermer işleme fabrikası kurulmuştur.
Sanayi: Elazığ'ın maden bakımından zengin olması ve Türkiye'nin en büyük hidroelektrik santrallerinden birinin bu ilde bulunması nedeniyle sanayi gelişmiştir. İrili ufaklı 1.200 sanayi kuruluşu vardır. Elazığ sanayi alanında Doğu Anadolu Bölgesi'nde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Organize Sanayi Bölgesi'nin kurulması ile fabrika sayısı hızla artmıştır. 49 fabrikalık sanayi bölgesinde 20 fabrikanın inşaatı tamamlanarak üretime başlanmıştır. Diğerlerinin inşaatı devam etmektedir. Un, deri, şeker, çimento, pamuk yağı, pamuk ipliği, kiremit, yün, süt, yem, azot, süper fosfat, kireç, plastik boru, tüp gaz imalatı ve dolum, kâğıt, tekstil, meşrubat, matbaacılık, mermer, ayçiçeği yağı, ayakkabı, mobilya, sabun, tıbbi malzeme fabrikaları başlıca büyük sanayi kuruluşları arasındadır.

Elazığ'da her 100.000 kişiye 608 hastane yatağı düşmektedir. Bu oran, 262 olan Türkiye ortalamasının yaklaşık 2,3 katıdır. Elazığ'da 2002-2006 yılları arasında toplam hekim sayısı %15,4 artarken, diş hekimi sayısı %26,15 ve diğer sağlık personelinin sayısı %13,64 artmıştır. Elazığ, Devlet Planlama Teşkilatı tarafından 2003 yılında yapılan sağlık sektörü gelişmişlik sıralamasında 12. sırada yer almıştır. Fırat Üniversitesi'nin Tıp Fakültesi bünyesindeki bulunan araştırma hastanesi, TRB1 bölgesi ve bölge dışına hizmet veren önemli hastanelerden biridir.
Elazığ, sağlık sektöründe oldukça gelişmiş olup, CNBC-e Business dergisinin yaptığı araştırmalara göre Türkiye'nin en iyi sağlık altyapısına sahip ikinci şehridir.
Ayrıca bölgenin ilk şehir hastanesi de bu ilde yapılmış olup halen faaliyet göstermektedir.

Elazığ doğuyu batıya bağlayan yolların kavşak noktasındadır. Karayolları, Ankara-Kayseri-Malatya-Elazığ-Bingöl-Muş; Adana-Maraş-Malatya-Elazığ-Tunceli; Mardin-Diyarbakır-Arapkir-Keban-Elazığ kara yolları ile İran-Erzurum-Tunceli-Elazığ uluslararası yollar (TEM) aracılığıyla bağlıdır. İyi asfalt kaplamalı olan bu yollardan Elazığ içinde kalan kısımların uzunluğu 425 kilometredir. Ankara-Kayseri-Sivas-Malatya demiryolu, Elazığ'da iki kola ayrılır. Bir kolu Diyarbakır-Batman'a, diğeri Palu-Genç-Muş-Tatvan'a ulaşır. İl sınırları içinde kalan demiryolu 272 km ve 15 duraklıdır.
1981 yılında temeli atılan ve 1986 yılında hizmete giren TCDD Fırat Köprüsü, Türkiye'nin en uzun köprüsüdür. Uzunluğu 2030 metre olup, 30 adet betonarme ayak üzerine inşa edilmiştir.
1940 yılında açılan Elazığ Havalimanı, 20 Ekim 2012 tarihinde yılda 2 milyon yolcu kapasiteli yeni terminal binasına kavuştu. Havalimanından Ankara, İstanbul, Antalya, İzmir, Düsseldorf ve Frankfurt'a seferler yapılmaktadır. Ayrıca Keban Baraj Gölü üzerinde Ağın ilçesi ile Tunceli'nin ilçeleri arasında feribotla ulaşım sağlanmaktadır.
2021'de açılan Yeni Kömürhan Köprüsü, Elazığ ile Malatya illerini birbirine bağlamaktadır. 380 metrelik orta açıklığıyla kendi alanında dünyada dördüncü sıradadır.
Elazığ'da semtler arası ulaşım minibüsler, taksiler, her 8 dakikada bir kalkan belediye otobüsleri ve şehir içi, üniversite ile şehir hastanesi güzergâhında 15 dakikada kalkan elektrikli bataryalı Elbüs'lerle sağlanmaktadır.

Elazığ'da yükseköğretim, 1967 yılında açılan Yüksek Teknik Okul ile başlamıştır. Aynı yıl içerisinde, Ankara Üniversitesi Senatosu'nun Elazığ'da veterinerlik fakültesi kurulmasına dair kararı, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanmıştır. Yüksek Teknik Okul, 1969 yılında Elazığ Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (EDMMA)'ne dönüştürülmüştür. Veterinerlik Fakültesi ise 1970 yılında Ankara Üniversitesine bağlı olarak eğitim-öğretime başlamıştır.
Elazığ'daki yükseköğretim kurumları, 11 Nisan 1975'te Fırat Üniversitesi adıyla tek bir çatı altında toplanmış ve veterinerlik, fen ile edebiyat fakültelerinden oluşan bir yapı çerçevesinde faaliyete geçmiştir. EDMMA ise mühendislik fakültesine dönüştürülmüş ve 1982 yılında kurulan tıp fakültesi ile birlikte üniversite bünyesine alınmıştır
Fırat Üniversitesi, 16 fakülte, 3 yüksekokul, 9 meslek yüksekokulu, 5 enstitü ve 1 konservatuvara sahiptir.

Kanal Fırat
Kanal 23
Kanal E
Fırat TV (Fırat Üniversitesi) (Yayın hayatına ara verdi.)

Şehirde medya gelişim sürecindedir. Şehirde yayın yapan 3 yerel TV kanalı vardır. Elazığ'dan yayın yapan Kanal Fırat ve Kanal 23, uydu aracılığı ile tüm yurtta ve Avrupa'da izlenebilmektedir. Bunun dışında Günışığı ve Ayışığı gibi birçok yerel gazete yayın hayatını sürdürmektedir. Elazığ'da 10 adet yerel radyo kanalı bulunmaktadır.

Elazığ köklerini Harput'tan aldığı bir kültür birikimine sahiptir. Elazığ yöresine ait Çayda Çıra oyunu 1960 yılında dünya birincisi seçilmiştir.
Doğu Anadolu Bölgesi'nde klarnetin kullanıldığı tek yöre Elazığ'dır. Kürsübaşı etkinlikleri, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine girmiştir.
Kentte 1990 yılında Elazığ Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, 2008 yılında ise Elazığ Devlet Tiyatrosu kurulmuştur. Elâzığ'da ayrıca, faaliyet gösteren birçok yerel tiyatro grubu vardır.
Uluslararası Hazar Şiir Akşamları ve 2008 yılından beri gerçekleştirilen Çayda Çıra Film Festivali, kentin önemli sanatsal etkinliklerindendir.

Genellikle soğuk kış günlerinde halk, alışveriş merkezlerine gitmeyi tercih etmektedir. Elazığ'da bulunan alışveriş merkezleri arasında Park 23, Elysium Park ve Akgün AVM yer almaktadır. Havanın güzel olduğu vakitlerde, kentin önemli caddelerinden Gazi Caddesi ve Cumhuriyet Meydanı gibi merkezi yerlerde gezmenin yanı sıra, kent merkezine on dakika mesafede bulunan antik kent Harput'u gezip görmeye giderler. Aynı zamanda bölgenin en büyük parklarından biri olan Kültür Park, Elazığlıların uğrak noktalarından biridir.
Kente yakın konumda bulunan Sivrice ilçesi ve Gezin beldesi, Elazığlıların yazın sıkça gittikleri yerlerdendir. Halk serinlemek için Hazar Gölü'ne girer. Ayrıca göl kenarında irili ufaklı birçok sosyal tesis bulunmaktadır. Sivrice ilçesi, Hazarbaba Kayak Merkezi ile kışın da yerli turist çekmektedir.
Osmanlı döneminden kalan tarihî Ermeni Protestan Kilisesi günümüzde boş durumdadır ve otopark olarak kullanılmaktadır.

Elazığ h

Güller Ekspresi, TCDD Taşımacılık tarafından Isparta - İzmir-Basmane arasında her gün ve karşılıklı olarak işletilen Anahat Treni'dir. Aynı güzergahta Göller Ekspresi'nin gündüz seferi olarak nitelendirilmektedir. Tren 15 Ocak 2024'ten itibaren Burdur Garı'na uğrayacak şekilde seferlerine devam etmektedir. 2008 yılından beri yolcu treni işletmesine kapalı olan Burdur Garı'na 15 Ocak 2024 tarihinden itibaren sefer yapan ilk anahat treni olmak niteliğindedir. Burdur'dan düzenlenen ilk sefer için Vali Öksüz, TCDD Taşımacılık Genel Müdürü Yalçın ve milletvekillerinin katılımıyla bir tören düzenlenmiştir.

Günlük karşılıklı 1 adet seferin düzenlendiği tren hattında sefer süresi yaklaşık 9 saat 30 dakikadır. İzmir-Isparta arası tren ücreti Eylül 2023 itibarıyla 320₺ olarak belirlenmiştir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gümüşgün Tren İstasyonu, eskiden Baladız Tren İstasyonu, Isparta'nın Gönen ilçesi Güneykent beldesi Gümüşgün (Baladız) Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu üzerinde yer alan ve Gümüşgün – Burdur şube demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Ottoman Railway Company / Osmanlı Demiryolu Şirketi (ORC) tarafından inşa edilerek 1 Kasım 1912'de hizmete girmiştir.
ORC Şirketi 1 Haziran 1935'te TCDD tarafından satın alınıp feshedildikten sonra istasyon TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, Güller Ekspresi ve Göller Ekspresi Anahat Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
İzmir-Alsancak – Eğirdir demiryolu
Gümüşgün – Burdur şube demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hakkâri (Kürtçe: Colemêrg), Hakkâri ilinin merkezi olan şehirdir. Türkiye'nin en güneydoğusundadır.
Hakkâri Merkez, 1 belde, 36 köy, 22 mahalle; bu yerleşim birimlerinde de şehir merkezlerinde 59.729, kırsal kesimde 16.901, toplam 76.630 nüfus bulunmaktadır. Yörenin %87,6'sı dağlık, %10,3'ü platoluk, %2,1'i ovalıktır. Hakkâri'nin deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 1.720 metredir. Hakkâri merkez ilçesinin yüzölçümü 2.179 km²dir.

Hakkâri konumu ve coğrafi yapısı itibarıyla pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İslamiyet öncesi, Med, Pers, Selevkos, Karduya, Roma ve Sasani hakimiyetini görmüştür. 641 yılında ise İslam orduları tarafından fethedilmiştir.8 yüzyıldan itibaren bölgeyi Abbasilere bağlı yerel Kürt beyleri yönetmiştir. 10. yüzyıldan itibaren ise bölge, Mervaniler'in eline geçmiştir. 1095-1127 yılları arasında Selçuklular Hakkâri'yi fethetmiş, 1133 yılında ise Hakkâri Emirliği kurulmuştur. 15. yüzyılın sonlarına doğru Akkoyunlular'ın desteğiyle diğer Kürt beyleri Donboli ve Mahmudi beyleri Hakkâri'yi işgal etmiştir. Daha sonra Safevi işgali yaşanmış, ancak 1514'te Çaldıran Savaşı sonrası Hakkâri beyleri kontrolü tekrar ele geçirmiştir. 1548 ve 1847 yıllarında ise Hakkâri Emirliği Osmanlı'ya tabi olmuştur. 1847'da Nurullah Bey ve diğer Kürt beylerinin Osmanlı tarafından yenilgiye uğratılması sonrasında ise bölge Osmanlı kontrolüne geçmiştir.

Hakkâri'de karasal iklim görülür. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar soğuk ve kar yağışlı geçer. Kış döneminde ortalama sıcaklık −5 °C, yaz döneminde ise 25 °C'dir. Kaydedilen en düşük sıcaklık −22.7 °C, kaydedilen en yüksek sıcaklık 37 °C'dir.

18 Ekim 2019 tarihinde Hakkari Belediye Başkanı Cihan Karaman "terör örgütü üyeliği" ve "terör örgütü propagandası yapmak" suçlarından tutuklandı. Karaman'ın yerine Hakkari Valisi İdris Akbıyık kayyım olarak atandı.

Hakkâri'nin 10 kardeş şehri vardır;

 Mostar, Bosna-Hersek
 Banja Luka, Bosna-Hersek
 Dubrovnik, Hırvatistan
 Kraslava, Letonya
 Oyam, Uganda
 Boden, İsveç
 Sidney, Avustralya
 Lublin, Polonya
 Edde, Lübnan
 Lubumbashi, Kongo DC

Hakkari Belediyesi

Isparta Süleyman Demirel Havalimanı (IATA: ISE, ICAO: LTFC) 1997 yılında hizmete girmiştir. Isparta'nın Keçiborlu ve Gönen ilçeleri arasında, Burdur il sınırına yakın bir yerde bulunur. Isparta ve Burdur illeriyle Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesine hizmet vermektedir.
Isparta Süleyman Demirel Havalimanı toplam 5400 m²'lik iç ve dış hat ortak kullanımlı 600.000 yolcu / yıl kapasiteli terminali mevcuttur.
Söz konusu hava limanında 3000x45 metre boyutunda 120 PCN mukavemetinde bir adet beton pist ve 5 uçak kapasiteli, 220x100 ebadında 120 PCN mukavemetinde beton apron bulunmaktadır. THY tarafından her gün karşılıklı İstanbul-Isparta seferleri  yapılmaktadır. Ayrıca bahar ve yaz aylarında İran uçakları Türkiye'de bu havalimanına seferler düzenlemektedir.Ankara Etimesgut'ta bulunan Kara Havacılık Okulu bu havalimanında eğitimlerini sürdürmektedir. Özel bir firma tarafından kurulan Türkiye'nin 3. büyük uçak bakım hangarının da devreye girmesiyle pek çok uçağın bakımı bu havalimanında yapılmaktadır.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

(*)Kaynak: https://www.dhmi.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler.aspx 

 OpenStreetMap'te Isparta Süleyman Demirel Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler

Karamanlı, Burdur ilinin bir ilçesi. İlçenin yüzölçümü 372 km²dir. Karamanlı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.157 metredir.
Karamanlı ilçesi çok eski bir yerleşim yeri olduğu bölgedeki tarihi izlerden anlaşılmaktadır. Karamanlı, yerleşim olarak Ardıçlıtepe eteklerinde ve Karamanlı ovasına hakim bir yerdedir. Yakın Taş Çağından (Neolitik Çağ) yerleşim izleri taşıyan bölgenin M.Ö. 800-500 yılları arasında Perslerin, Etilerin ve Yunanların idaresinde kaldığı bilinmektedir. Türk beyi Alparslan'ın 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu'ya girmesini takip eden yıllarda bölgeye Türkler tamamen hakim olumuş ve bugünlere gelinmiştir. Anadolu'ya Türkler'in girişi ile bölgede ilk düzenli idare Anadolu Selçuklu Devleti tarafından kurulmuş ve 1282'li yıllarda Hatay'dan Muğla'ya uzanan Karamanoğulları beyliğinin idaresine geçmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey'in Gölhisar'da zehirlenerek öldürülmesi üzerine bilinenler dolayısı ile Karamanlı'nın o yıllarda beylik idaresinde olduğunu kesinleştirmektedir.
Osmanlı İmparatorluğunun yükselme devrinde, 1469-1470 yıllarında Fatih Sultan Mehmet Karamanoğulları Beyliğini ortadan kaldırmış, Osmanlı Devleti'nin başına değişik zamlanlarda birçok defa dert açan Karamanoğullarının tekrar birleşip dert olmamaları için, o zaman topluca oturmakta oldukları Larende'den (yani şimdiki Karaman'dan) dağıtılması sırasında bazı obalar, Karamanlı civarında Eskiköy, Türkmen, Gebice, Gedikyap ve Ferizli denilen yerlere yerleşmişler, sonradan Karamanlı'nın şimdiki yerinde toplanmışlardır. Buraya ilk gelen Karamanoğlu, Ardıçlı Tepenin eteğindeki Kocapınarın başına mekân tutmuş, ikinci gelen Caferoğlu, Yediurgan denilen yerdeki Karaağaçlı Pınarın başına yerleşmiştir. İlk olarak buralara yerleşen kişilerin adları bugün bu yörenin mahalle adı olarak yaşamaktaTarihçi Prof. Dr. Tuncer Baykara'nın 27 Mart 1973 tarihli mektubunda 1871 (Hicri-1288) yılında Konya Vilayeti Salnamesi'nden elde ettiği bilgilere göre o yıllarda Karamanlı'nın 410 hanelik bir yerleşim yeri olduğu belirtmiştir. Ayrıca bölgedeki diğer bazı yerleşim bölgelerinden Tefenni 158, Gebrem 70, Sazak 23 ve Ece 20 hane olarak kayıtlarda yer almıştır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminden 1911 yılına kadar köy statüsünde bulunan Karamanlı'da 1911 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur. 1925 yılında Jandarma teşkilatı, 1928 yılında da Bucak müdürlüğü kurulmuştur. 4 Temmuz 1987 tarih ve 19507 sayılı Resmi Gazetede Karamanlı'nın ilçe olması, 3392 sayılı kanunla TBMM tarafından kararlaştırılmış ve ilk kaymakamın 11.08.1988 tarihinde atanmasıyla ilçe olmuştur.

İlçe; 8 köy ve 12 mahalleden oluşmaktadır.

Karamanlı NET 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
karamanlı Belediyesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yerelnet: Karamanlı
Karamanlı Kültür Tanıtım Sitesi
Karamanlı Köyleri 21 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kentkart, 1998 yılında Ahmet Emir ve Mazhar Umur Basmacı kardeşler tarafından kurulmuş, toplu ulaşım alanında işletmeci ve yolculara bilet, ödeme, tahsil, takip gibi çeşitli konularda hizmet sunan bir kuruluştur. Türkiye'de İzmir'deki merkezinin yanı sıra İstanbul, Kocaeli, Antalya, Gaziantep, Adana, Hatay, Ordu ve Muğla gibi şehirlerde bölge müdürlükleri ve temsilcilikleri bulunmaktadır.
Türkiye'de 30'dan fazla, dünya genelinde ise 50'den fazla şehirde bilet satışı, ücret tahsili, araç takibi, yolcu bilgilendirme, sefer planlama ve güvenlik sistemleri ile toplu ulaşımda hizmet ve çözüm sunmaktadır.

Kentkart sisteminde kullanılan temassız kartlar, kentkart bayilerinden satın alınır. Bu bayiler kartlara kredi de yükler. Kartı bir defa satın aldığınızda sürekli kullanabilirsiniz. Geçerlilik süresi, son kullanma tarihi yoktur. Ayrıca Kentkart akıllı telefon uygulaması ile kartınıza anında bakiye yükleyebilir, Karekod bilet uygulamasıyla da, mobil uygulamayla cihazlara ödeme yapılabilmektedir. Kartınızı otobüs, vapur, fuar girişi vs yerlerde ücret ödemek için, "validatör" adı verilen cihaza yaklaştırarak kullanırsınız. Validatör cihazı yolcu tipine göre bir veya birkaç "bip" sesi ile kartınızdan kredi düştüğünü anlatırken ayrıca ekranda düşülen kredi miktarını ve kartınızda kalan miktarı gösterir.

Kentkart'ın Resmi Sitesi 5 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kentkart'ın online işlem Sitesi

Kilis, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan bir şehirdir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi arasında bulunan şehrin, Suriye ile sınırı bulunmaktadır.

Kilis'in tarihinin M.Ö. 3000 yılına kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Kent, tarih boyunca Süryaniler, Hititler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Memlûkler ve Osmanlıların egemenliğinde kalmıştır. M.Ö. 1700'lü yıllarda Hititler'in önemli bir kenti olduğu bilinmektedir.
636 yılında 4 Halife Dönemi'nde Ömer tarafından İslam Devleti topraklarına katılmış ve Bizans'a karşı bir sınır karakolu niteliği taşımıştır. Daha sonraları Memlûk egemenliği altına girmiş, sonrasında I. Selim tarafından 1516 yılındaki Mercidabık Savaşı sonucunda Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kilis, Osmanlı döneminde Halep Vilayetine bağlıydı. Birinci Dünya Savaşından sonra önce İngilizlerin, sonra Fransızların işgaline uğramıştır. 7 Aralık 1921'de işgalden kurtulmuştur.
Kilis, Gaziantep ilinin bir ilçesi iken, Bakanlar Kurulunun 06.06.1995 tarih ve 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamesi ile il statüsüne kavuşturulmuş ve böylece Türkiye'nin 79. ili olmuştur.

20. yüzyılın başlarında, Irak ve çevresindeki petrol kaynakları ile Çukurova'nın tarımsal potansiyeli ve İskenderun Limanı'nın stratejik önemi, bölgenin uluslararası alanda dikkat çekmesine neden olmuştur. Bu dönemde emperyalist devletler, söz konusu stratejik bölgeleri denetim altına almak amacıyla çeşitli siyasi ve askerî girişimlerde bulunmuştur.
Osmanlı Devleti'nin Ortadoğu'daki topraklarının paylaşılmasını öngören en önemli anlaşmalardan biri Sykes-Picot Antlaşması'na göre Kilis, Antep, Maraş ve Urfa gibi bölgeler Fransa'nın kontrolüne bırakılmıştır. Ancak, Mondros Ateşkesi'nin ardından, bu gizli antlaşmaya rağmen, İngilizler söz konusu bölgeleri işgal etmiş ve bu toprakları Fransızlarla pazarlık malzemesi olarak kullanmıştır.

Kilis il merkezi Gaziantep'e 55' km, Suriye sınırına ise 10' km mesafede yer almaktadır. İl merkezinin yüzölçümü 610' km²'dir. Kilis, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde, Hatay-Maraş Oluğu ile Fırat Nehri arasında uzanan Gaziantep Platosu'nun güneybatı kısmında, Türkiye-Suriye sınırına yakın 36° K enlemi ve 32° D boylamı değerleri arasında bulunmaktadır. Şehir coğrafi konumu itibarıyla Akdeniz ve Güneydoğu bölgeleri arasındaki geçiş kuşağı üzerinde bulunur.
Kilis il merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 664 metredir. İlin farklı kesimleri arasında büyük yükselti farkları bulunmamaktadır.
1995 yılında il statüsüne kavuşan Kilis'in sınır hattı, güneyde Türkiye-Suriye sınırı, batı ve kuzeybatıda Gaziantep'in İslahiye ilçesi, kuzey ve kuzeydoğuda Gaziantep merkez ve doğuda Gaziantep'in Oğuzeli ilçeleriyle çevrilidir.

Kilis sanayisi, ağırlıklı olarak tarımsal ve hayvansal kaynaklara dayalı bir yapıya sahiptir. İlde tarımsal üretimde öne çıkan zeytin, üzüm ve buğday, imalat sanayisinde pekmez, alkol, zeytinyağı ve bulgur gibi ürünlerin üretiminde hammadde olarak değerlendirilmektedir. Özellikle üzüm ve zeytin, Kilis ekonomisine önemli ölçüde katma değer sağlayan başlıca ürün gruplarını oluşturmaktadır. Bu ürünlerin işlenmesine yönelik çeşitli sanayi tesisleri bulunmakta olup, zeytinyağı ve pekmez üretimi, ilin ekonomik yapısında belirleyici unsurlar arasında yer almaktadır.,
Kilis Organize Sanayi Bölgesi (OSB), 90 hektarlık bir alanda kurulmuş olup, toplamda 37 sanayi parselinden oluşmaktadır. Parsellerin en küçüğü 4.762 m², en büyüğü ise 42.818 m² alana sahiptir. OSB dışında, il genelinde çeşitli sanayi tesisleri de bulunmaktadır. Bu tesislerde pekmez, zeytinyağı, bulgur, dövme, biber, tahin-helva, suma (saf alkol), plastik ambalaj çantaları, sabun, yorgan ve hazır yemek gibi ürünler üretilmektedir. Ayrıca, il genelinde 39 adet zeytinyağı fabrikası faaliyet göstermektedir.

1850 senesinde Francis Rawdon Chesney, 12 bin nüfuslu olan Kilis'in çoğunlukla, çiftçi ve işçi kesimi oluşturan Türkmenlerden ve ayrıca Ermenilerden, Türklerden ve Kürtlerden oluştuğunu belirtmiştir. 1869 yılında Amerikan misyonerler Kilis'teki en yaygın dilin Türkçe olduğunu ve Arapçanın Türkçeyi de anlayan ama tercih etmeyen Rum kesim tarafından kullanıldığını gözlemlemişlerdir.
Kilis kent merkezinin nüfusu, 1927 yılında 20.000'in üzerinde iken, 1970'te 45.000'e, 1980'de 60.000'e ve 1990'da yaklaşık 85.000'e ulaşmıştır. Ancak bu tarihten sonra, yeni bir il statüsü kazanmasına rağmen, nüfusta belirgin bir düşüş gözlemlenmiştir. 1997 yılı itibarıyla kent merkezi nüfusu 60.000'e kadar gerilemiş, 2000 yılında ise yeniden 70.000 seviyesine yükselmiştir. 2015 yılında Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre kent merkezinin nüfusu 97.411, ilin toplam nüfusu ise 130.655 olarak kaydedilmiştir. 2013 yılında il nüfusunun %49,6'sı 25 yaşın altında, %42,7'si 25-65 yaş arasında ve %7,7'si 65 yaş üstünde olan kişilerden oluşmaktadır.

Kilis, Göç İdaresi'nin 2021 Şubat ayı verilerine göre, 2011'de başlayan Suriye İç Savaşı'ndan kaçan 104.000 civarı Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye'de kendi nüfusundan daha kalabalık mülteci barındıran tek şehirdir. Bu sebepten ötürü AKP hükûmeti Nobel Komitesine başvurarak, bu yılki barış ödülünün Kilis'e verilmesini resmî yollardan talep etmiştir.
2016 Ocak ayından bu yana Kilis'e güney sınırından 49 roket saldırısı yapıldı. Bu roket ve top saldırılarından şimdiye kadar 17 kişi yaşamını yitirirken, 58 kişi de yaralandı (Nisan 2016). Çok sayıda bina ve araçta da hasar meydana geldi. Kilis valiliği, Suriyeli sığınmacılar ve yerel halk arasında gerginlik yaşanmaması için gösteri yasağı gibi bazı ek uygulamalar başlattı. TSK'nin roketlerin geliş yönünü göz önünde bulundurarak yaptığı hesaplamalar ve bu hesaplamalara göre yapılan misillemeler, saldırıların Irak ve Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) denetimindeki bölgeden gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Kilis'teki tek yükseköğretim kurumu, 2007 yılında kurulan Kilis 7 Aralık Üniversitesi'dir. Hâlen üniversitede kayıtlı 11.500 civarında öğrenci vardır.

Kilis'in 24 kilometre doğusunda, Polateli ilçesine bağlı, eski adıyla Ravandan, yeni adıyla Belenözü Köyü sınırları içinde yer almaktadır. Adına tarihi kaynaklarda ilk kez 1097 yılında rastlanır. İslam kaynaklarında “er-Ravendan”, Haçlı kaynaklarında “Ravendel/Ravandal/Ravenel”, Ermeni kaynaklarında da “Aréventan” olarak geçen kale, tarihsel süreç içerisinde bölgeye egemen olan tüm devletlerce kullanılmıştır.
Afşin Çayı karşısında, konik bir tepeye kurulmuş kale birbirinden farklı taşlarla örülmüş surlara sahiptir. Kalenin batısında günümüze kadar gelebilmiş tonozlu bir yapı vardır. Ortasında yer alan küçük yuvarlak kule kalıntısı, sarnıç ve burçlar Ortaçağ mimarisini gözler önüne sermektedir. Kalenin içinde iki büyük su sarnıcı ile büyük bir yapıya ait olduğu sanılan kalıntılar vardır.
Kalede arkeolojik bir çalışma yapılmadığından aidiyeti hakkındaki bilgiler tahmine ve yörenin ilk sahiplerine dayanmaktadır. İbrahim Hakkı Konyalı'ya göre kalede Hitit mimarisine ilişkin izler vardır. 1097 yılında Haçlıların Türklerden aldığı kale, 1144 yılına kadar Urfa Haçlı Kontluğunun (1098-1144) batı sınırında Urfa-Antakya yolunun güzergahını tamamen kontrol edebilmekteydi. 1176'da Eyyubilerin, 1268'de Memluklulerin egemenliğine geçen kale, 1516 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır ancak askeri önemini yitirdiği için Osmanlılar için stratejik önemi bulunmayan bir kale olmuştur.

Kilis'in 7' km doğu-güneydoğusunda; Gaziantep karayolunun güneyinde; Oylum Köyü'nün hemen yanında yer alır. Oylum Höyük boyutları itibarıyla sadece Güneydoğu Anadolu bölgesinin değil, bölgenin ve Türkiye'nin en büyük höyüklerinden biridir. Taban boyutları 460 x 320 metredir. Kuzeyde 22 m'lik; güneyde ise 37 m'lik iki yükselti ile bunları birbirine bağlayan bir boyundan oluşur.
Günümüzden 4000 yıl öncesine kadar varan pek çok önemli bulgulara ulaşılan Oylum Höyük'te birden fazla kent krallığının merkezinin bulunduğuna inanılmaktadır. Son yıllarda ortaya çıkarılan buluntulardan Hitit Büyük Krallığı'na ait çivi yazılı tablet, Hitit Kralı mühür ve mühür baskıları, buranın bir idari merkez olduğunu göstermektedir.
Oylum Höyük'te yıllardır kazı çalışmaları yürüten Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Engin Özgen, Oylum Höyük'ün Dünya Kültür Mirası listesine alınması için çaba harcamaktadır. Ayrıca höyük civarında tabanı mozaiklerle kaplı bir bazilika kalıntısına rastlanmış ve Kilis Valiliği buranın bir açık hava müzesi haline getirilmesine yönelik çalışmaları sonucundan 2018'den itibaren Mozaikli Bazilika hizmete girmiştir.

Tarihi Neşet Efendi Konağı'nın müzeye çevrilmesiyle 2012 yılında açılmıştır. Yaklaşık 900 eserin muhafaza edildiği müze, iki bölümden oluşmaktadır. Müzeye dönüştürülen konağın giriş katındaki arkeoloji bölümünde, Oylum Höyük ve Leylit Höyük kazılarından çıkan buluntular sergilenmektedir. Kentin kültürel zenginliklerinin yer aldığı etnografya bölümü ise müzenin birinci katında yer almaktadır. Bu katta geleneksel kıyafetler, Kilis'e özgü el sanatları ve çeşitli aksesuarlar, cansız mankenler eşliğinde teşhir edilmektedir. Kilis Etnografya Müzesi 2021 yılından itibaren Tarihi Sabunhane'de hizmet vermeye başlamıştır.

16. yüzyıl klasik Osmanlı mimarisi  tarzında yapılmış, merkezi planlı bir camidir. Etrafındaki yapılarla birlikte Canbolat Paşa Külliyesini oluşturur. Bu nedenle Canbolat Cami olarak da anılır. Vakfiyesine göre cami, 1553 yılında Kilis Sancak Beyi Canbolat Bey tarafından yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Mimari bakımdan Kilis'in en önemli camisidir. Son cemaat mahalli beş küçük kubbe, cami ise büyük tek bir kubbe ile örtülüdür. Cami kubbesi 14.40 metre çapıyla Kilis'in en büyük kubbesidir. Caminin en önemli unsurları ise mihrap ve minberdir. Renkli taş ve mermer kullanımı, usta taş işçiliği, karmaşık süslemeleriyle türünün en özgün örneklerini oluştururlar. Minber, Evliya Çelebi tarafından Seyahatname'sinde övülmüştür. Kilis Valiliği'ne 100 metre uzaklıkta bulunan camiye, 24 Nisan 2016 günü Suriye tarafından atılan roketatar mermileri isabet

Kırklareli veya eski adıyla Kırkkilise (Osmanlıca: فرق كليسا, Kırkkilise, Osmanlıca: قرقلرایلی, Kırklareli, Yunanca: Σαράντα Ἐκκλησιές - Saráda Ekklisiés, Bulgarca: Лозенград - Lozengrad), Türkiye'nin Kırklareli ilinin merkezi olan şehirdir.
Kırklareli tarih boyunca konumu itibarıyla birçok antik yerleşim merkezine sahip bir ildir. Buzul çağı sonlarında uzunca bir süre sular altında kaldığı anlaşılan Kırklareli ve civarında insana dair ilk maddî belgeler neolitik dönem özelliklerini vermektedir. Daha sonra bilinen ilk yerleşik kabilelerden ismini alan Trakya, Kırklareli de dahil olmak üzere Roma dönemi ortalarına kadar kısmen veya tamamen bağımsızlıklarını küçük birer krallık veya prenslik olarak devam ettirebilmişlerdir.
Bir geçiş bölgesi olması nedeniyle Roma ve Bizans dönemlerinde pek çok istilalara uğrayan Kırklareli ilk defa I. Murat zamanında 1363 yılında Osmanlıların eline geçmiştir. Bu tarihten itibaren uzunca bir barış süreci yaşayan Kırklareli Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sıralarında Bulgar ve Yunan işgaline maruz kalarak büyük eziyet ve sıkıntılar yaşadıktan sonra 10 Kasım 1922'de nihai özgürlüğüne kavuşmuştur.

Paleolitik Çağ: MÖ 1 Milyon - MÖ 12.000
İnsanların Trakya'ya ilk olarak yaklaşık 1.000.000 yıl önce geldiği düşünülmektedir. Günümüzden 14.000 yıl öncesine kadar süregeldiği kabul edilen ve kültür tarihinin en uzun dönemi olan bu süreç "Eski Taş Çağı" ya da "Avcılık ve Toplayıcılık Dönemi" olarak adlandırılmaktadır. Bu dönem boyunca av ve yenebilir bitki, yemiş toplayıcılığına dayalı bir beslenme düzeni ve göçebe bir yaşam biçimi hakim olmuş, kalıcı barınaklar yapılmamıştır. Oldukça uzun olan bu süreç içerisinde, dünya iklimi ile birlikte Trakya'nın ikliminde de önemli değişiklikler olmuş, birbiri ardına kuru soğuklardan yağışlı sıcağa kadar değişen iklim dönemleri, on binlerce yıl bölgeye hakim olmuştur. Bu dönemde, insanların el becerilerinde önemli gelişmeler olmuş, aletlerin büyük bölümü çakmak taşından ya da ağaç ve kemiklerden yapılmıştır. Bu döneme ait, Trakya'da bilinen en eski ve önemli buluntular, İstanbul yakınlarındaki Yarımburgaz Mağarası, Eskice Sırtı ile Ağaçlı Kumluğu'ndan gelmektedir. Yapılan arkeolojik kazılardan, Balkanlar ve Yakın Doğu'nun en uzun ve süreli tabakalaşmasının burada olduğu saptanmıştır. Yarımburgaz Mağarası'nda, Marmara Bölgesi'nin doğal çevre değişimini çok açık bir şekilde sergileyen jeolojik katmanlar ile birlikte, yaklaşık 600.000 yıl öncesine ait kültür katları da çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur.

Neolitik Çağ: MÖ 5800 - MÖ 4800
Dünya ikliminin günümüz koşullarına yakın bir duruma gelmesi ile birlikte, yaklaşık 8000 yıl önce Trakya'nın doğal çevre ortamı ve bitki örtüsü de bugünküne benzer özellikler kazanmış, insanlar değişen çevre koşullarına, gelişen teknolojileri ile uyum sağlamışlardır. Bu değişim, Anadolu'da 10 - 12 bin yıl kadar önce başlamıştır. İnsanlar ilk kez buğday, arpa, mercimek gibi tahılları tarıma alıp koyun, keçi, sığır ve domuz gibi hayvanları evcilleştirerek çiftçiliğe başlamış; ahşap, kerpiç ve taştan ilk kalıcı konutları yapmışlardır. Ancak bu gelişmelerin, çok zengin doğal çevre olanaklarına sahip olan Trakya'da Anadolu'dan daha sonra, yaklaşık olarak günümüzden 7000 yıl önce başladığı görülmektedir. Dönemin başlarından itibaren beslenmede su ürünleri, avcılık ve yaban yemiş toplayıcılığı da çiftçiliğin yanında devam etmiştir. Bölgede bilinen en eski çiftçi yerleşmeleri Enez yakınlarındaki Hoca Çeşme ile İstanbul yakınlarındaki Fikirtepe'dir. Hoca Çeşme'de yapılan arkeolojik kazılar, MÖ 6200 yıllarında tarihlenen ve tümü ile Orta Anadolu özellikleri gösteren, tarım ve hayvancılık yapan bir topluluğun ilk olarak burada yerleştiğini, daha sonra bunların yerel koşullara uyum sağlayarak, Bulgaristan'da bilinen kültürleri oluşturduğunu ortaya koymuştur. Hoca Çeşme'nin en eski katmanları, Balkanlar'da şimdiye dek bilinen en eski neolitik kültürü oluşturmaktadır.
Trakya'nın Neolitik Dönem kültürlerini en iyi yansıtan merkezlerden biri de Kırklareli'ye 3 kilometre uzaklıktaki Aşağıpınar tarih öncesi yerleşim alanıdır. Burada şimdiye kadar rastlanan en eski kültür katı MÖ 5800 yıllarına tarihlenmektedir. Anadolu Kronolojisi'ne göre Son Neolitik, Balkan Kronolojisi'nde ise Orta Neolitik Çağ'a, Karanavo II döneminde tarihlenen bu ilk yerleşim Demir Çağı'na dek süregelecek olan Trakya kültürünün de temellerinin atıldığı bir süreci temsil etmektedir. Bu dönem yapıtları, kalın ahşap direklerden oluşan bir çatı sistemine sahiptir. Yine bu direklerin arası dallarla örülmekte ve kalın bir kerpiç toprağı ile sıvanmış duvarlar yapılmaktaydı. Çok odalı olan yapıların içlerinde, ayrıca dallar ile örülmüş bölme duvarları, kil sekiler, ocak, fırın ve ambar gibi işlevsel alanlar da bulunmaktaydı. Bunların yanı sıra bazı yapıların içine kült amaçlı (dinî) olduğu düşünülen küçük bir bölüm, dokuma tezgâhına ayrılmış bir alan ile çok sayıda tahıl taneleri bulunmuştur. Yanarak kömürleştiği için günümüze kadar gelebilen tahıl tanelerinin incelenmesinden, MÖ 5800 yıllarında Aşağıpınar insanlarının iki tür buğday, arpa, burçak ve mercimek ekip biçtikleri, büyük bir olasılıkla da yağı için badem depoladıkları anlaşılmaktadır. Beslenmede ayrıca domuz, koyun, keçi ve sığırın yanı sıra geyik, karaca ve yaban sığırı avının da önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Şiddetli bir yangın ile tahrip olduğu anlaşılan Aşağıpınar'ın ilk tabakası her bakımdan Balkan Neolitik Kültürlerinin özelliklerini taşımaktadır. Ancak bu en alt tabaka, Anadolu kökenli çiftçi-köylülerin aradan geçen 300-400 yıl içinde Trakya'nın yerel koşullarına uyum gösterdiğini ortaya koymuştur. Artık bu topluluklar evlerini kerpiç ya da taş yerine meşe ağaçları, saz ve kamış kullanarak yapmaya başlamış, köylerde evler bitişik olarak değil, bağımsız birimler durumuna getirilmiştir. Yine bir değişiklik de evcil hayvanların arasında koyun ve keçinin yerini, Trakya ortamına daha uygun olan sığırın almış olmasıdır.

Kalkolitik Çağ: MÖ 4800 - MÖ 3200
Anadolu'da genel olarak tarım ve hayvancılığa dayalı yaşam biçiminin giderek geliştiği, daha kompleks toplumsal düzenin oluşmaya başladığı ve uzmanlık alanlarının belirlendiği, köy topluluklarının kentleşme sürecine girdiği bu zaman dilimi, Trakya tarih öncesi kültürlerinin de en gelişmiş ve görkemli dönemidir. Bu dönemin ilk başlarında, Orta Balkanlar'dan Anadolu içlerine kadar yayılan, parlak yüzeyli, siyah renkli çanak-çömleği ve ilginç insan biçimli heykelcikleri ile belirginleşen büyük kültür bölgesi, zaman içinde daha çok yeni özelliklerin hakim olduğu küçük gruplara bölünmektedir.

Tunç Çağı: MÖ 3200 - MÖ 1200
Anadolu ve Yakın Doğu'da MÖ 3. bin yıl, kentleşme hareketinin başladığı, yavaş yavaş şehir devletlerinin oluştuğu bir süreci temsil etmektedir. Batı Anadolu'da en iyi Truva ile tanınan bu kent kültürleri, artık yavaş yavaş çömlekçi çarkını kullanmakta, yeni oluşan yönetici sınıf, toplumun diğer kesimlerinden ayrı olarak, sur ile çevrili, küçük de olsa bir iç şehirde oturmaktadır. Ekonomiyi denetleyen bir ruhanî sınıfın da ortaya çıktığı, anıtsal tapınak yapıları ile belirginleşmektedir.

Demir Çağı: MÖ 13. - MÖ 6. yüzyıl
Tunç Çağı gelişim süreci içinde, geniş boyutlu ilişkilerin kurulduğu, büyük göçlerin yaşandığı ve ticaretin ortaya konduğu bir devir olarak dikkat çekmektedir. Yakın Doğu'nun büyük bölümünde olduğu gibi, Anadolu ve Ege'de de Tunça Çağı, bütün bu bölgeleri yakıp yıkan bir göç dalgasının etkisiyle sona ermiştir. Anadolu'da Hitit, Ege'de Miken uygarlıklarına son veren ve yaklaşık 300 yıl süren bir "karanlık çağ"ı başlatan bu göç dalgasının, Anadolu'yu etkileyen bir bölümünün Kırklareli-Trakya üzerinden geldiği sanılmaktadır.

MÖ 513-512 tarihinde, Persler'in İskit Seferi'ni mütekip Kırklareli topraklarına girdiği ve uzun bir süre [tarih kayıtlarına göre otuzdört yıl] burada kaldığı kesin olmakla birlikte, Trakya'da satraplık oluşturduğu yönünde bilgi de bulunmaktadır. Bu satraplığın merkezi, bugün Kırklareli'nin bir ilçesi olan Vize'dir. Odrisler'in oluşturduğu yeni yapılanmayla birlikte, Trakya ve Kırklareli'de yaşam biçimi ve kültürel yaşamda da değişiklikler olmuştur. Eski teokratik oluşumun yerine, soylu savaşçıların odağını oluşturduğu bir sistem geçmiştir. Bu durum soyluluk belirtisi olan bir atlı kavramı çevresinde odaklanarak, sanatta da kendini göstermiştir.

Edirne Vilayeti Matbaası Müdürü Şevket Dağdeviren'in yazdığı 1892 tarihli salnameye göre;
Kırkkilise sancağının bir kazası olan Kırkkilise, Rus işgaline kadar kaymakamlıkla yönetilirken, R: 1295; M: 1879/80 başında mutasarrıflık merkezi olmuş ve Lüleburgaz, Babaeski, Midye, Ahtapolu, Vize ve Tırnova kazaları buraya bağlanmıştır.
Kasabanın dört tarafı 120.000 dönümden fazla üzüm bağları ile çevrilmiştir. Kasabada 4.326.000, köylerinde 663.000, Pınarhisar ve Üsküp'te 2.130.000, toplamda 7.119.000 kiye şarap elde edilirdi.
Hükûmet konağı, adliye, jandarma, posta ve telgraf daireleri, hapishane, 3 kışla, 1 topçu kışlası, asker hastanesi ve redif deposu vardı.
Kasabada 8 cami vardır. Bunların en büyüğü Büyük Cami, diğerleri, Karakaş Cami, Bayezid Cami, Kapan Cami, Hacı Zekeriya Cami, Pehlivan Ağa Cami, Küçük Cami ve Kışla Cami'dir.
Kırkkilise'de biri 60, diğeri 20 beygir gücünde 2 un fabrikası vardır. Çalışan 45 işçi yılda 109.000 çuval yani 8.300.000 kiye un üretirdi. Bene ve Büyükdere köylrinde de su ile çalışan 26 beygir gücünde 2 un fabrikası vardı.
Kırkkilise kasabasında şayak, fanila, çul, çuval üretmeye yarayan 45 ve Mandıra köyünde 3 tane halı tezgahı vardı. Bunlarda 191 işçi yılda 4150 zira şayak ve fanila ile 6360 adet çul, çuval ve halı üretirdi.

Kırklareli, Türkiye'nin kuzeybatısında, Marmara Bölgesi'nin Trakya kesiminde yer almaktadır. Dünyadaki konumu itibarıyla, 41 derece, 13 dakika, 34 saniye ve 42 derece, 05 dakika, 03 saniye kuzey enlemleri ile 26 derece, 54 dakika, 14 saniye ve 28 derece, 06 dakika, 15 saniye doğu boylamları arasında bir yerdedir. Kuzeyinde Bulgaristan; doğusunda Karadeniz; güneydoğusu ve güneyinde Tekirdağ (Saray, Çorlu, Muratlı

Kırşehir, Kırşehir ilinin merkezi olan şehirdir. 1941 yılında Ankara'da toplanan I. Coğrafya Kongresi'nde bu bölgeye ve bölgenin Orta Kızılırmak Bölümü'ne alındı. Özellikle son yıllarda köylerin göç vermesiyle nüfusu merkez ilçede yoğunlaşmıştır. 1927'de 13.000 olan 1990'da 73.538'e, 2000'de 88.105'e çıkmıştır. 2010'da 110.000 olan merkez ilçe nüfusu 2021 itibarıyla 160.737'dir.
Kırşehir doğu ve güneydoğuda Nevşehir, güneyde Aksaray, kuzeyi Kırıkkale, kuzeydoğu ve doğuda Yozgat ve batıda Ankara ile çevrilidir. En uzun sınırı Kırıkkale iledir. Kabaca bir paralelkenarı andıran il topraklarını güney ve güneybatıda Kızılırmak, batıda ve kuzeybatıda Kılıçözü Deresi, kuzey ve kuzeydoğuda Delice ırmağı sınırlar. İl topraklarının genişliği ülke topraklarının binde 8'i, İç Anadolu topraklarının yüzde 2,9'u kadardır.
İlin yüzölçümü 6.584 kilometrekaredir. Bu yüzölçümün ilçelere göre dağılımı şöyledir:
Akçakent 370
Akpınar 582
Boztepe 747
Çiçekdağı 891
Kaman 1.284
Kırşehir Merkez 1.719
Mucur 992 km²dir.
Kırşehir'in deniz seviyesinden yüksekliği 978 metredir.
Orta Kızılırmak Havzası'nda ve bölümünde yer alan Kırşehir il toprakları 39°41'- 39°48' kuzey enlemleri ile 33°25'-34°43' doğu boylamları arasında yer alır. Denizden 985 metre yükseklikte olan şehrin kuş uçuşu olarak gerçek uzaklığı Karadeniz'e (Sinop) 334 km, Akdeniz'e (Anamur Burnu) 362 km.
Kırşehir, yönetim bakımından doğu ve güneydoğuda Nevşehir'in Kozaklı, Hacıbektaş ve Gülşehir; güneyden Aksaray'ın Ortaköy güney ve güneybatıda Ankara'nın Şereflikoçhisar ve Bâlâ; kuzeyde Kırıkkale'nin Keskin, Çelebi ve Delice; kuzey ve kuzeydoğuda Yozgat'ın Boğazlıyan ve Yerköy ilçeleri ile çevrilmiştir.
Kent, Kayseri ve Nevşehir ile birlikte Kapadokya diye anılan üçgenin kuzeyindedir. Çoğu ya kaybolmuş ya da bilinmeyen eserlerin bulunduğu Kapadokya'nın merkezi ise Kırşehir'dir. Kapadokya Bölgesi, Kayseri merkez olmak üzere Tuz Gölü'nün doğusundan, güneyde Doğu Toroslar; kuzeyde Kırşehir ve Sivas'ın önemli bir kısmını içine alarak Malatya'ya kadar uzanır. Pers dilinde "Katpatukya" olarak adlandırılan Kapadokya'nın sözlük anlamı "Güzel Atlar Ülkesi"dir. Burası binlerce yıl, birçok devlete kucak açmıştır. Kimlerin ne kadar zaman önce buralara geldiği belli değildir.
Şehirdeki tek üniversite Ahi Evran Üniversitesi'dır. Üniversitede tıp fakültesi ile birlikte birçok fakülte ve yüksek okul bulunmaktadır.
Termal yönden zengin kaynaklara sahip bir coğrafyada yer alan şehir doğu-batı, kuzey-güney akslarının kesişim noktasındadır.
Türkiye'nin tek yerli sermayeli lastik fabrikası Petlas burada üretim yapmaktadır.
Kırşehir, Anadolu bozkırının ortasında kültür ve sanat merkezi özelliğine sahiptir. Bugün bile hayranlık uyandıran Ahilik felsefesinin doğup yayıldığı Kırşehir, göz kamaştırıcı bir kültür varlığına sahiptir. 13. yüzyılda Türkçeyi büyük bir inançla savunup Türkçe şiirler yazarak Türk edebiyatının ölümsüz isimleri arasına katılan Aşık Paşa'yı; gökbilim, İslâm hukuku, felsefe-tasavvuf bilgini Caca Bey'i ve daha nicelerini yetiştirmiş bir ildir. Bunların dışında birçok ses sanatçısı, gazeteci ve bilim insanı da Kırşehir'de yetişmiştir.
Kırşehir 2019 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'na bağlı Ahiler Kalkınma Ajansı ve Kırşehir Belediyesi'nin girişimleri ile UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağına Müzik alanında dahil olmuştur. Türkiye'den müzik alanında bu ağa dahil olan ilk şehir olma özelliğini de taşımaktadır.

Önceleri Makissos (Macissus) adıyla anılan kent, İm­parator I. Justinianus (h. 527-568) devrinde yeniden kurulmuş ve Jüstinianopolis diye anılmaya başlamıştır.
Uçsuz bucaksız bozkırın ortasında yükselen bu kente Türkler "Kır şehri" adını vermiş­lerdir. Kır şehri zamanla halk dilinde "Kırşehir" oldu. Bu gün bile bazı köylerinde yaşa­yan halk, burayı Kır şehri diye anar. Kırşehir ismi Türkçedir. Bir rivayete göre de Timur'un Anadolu'ya gelişinde kendisine karşı koyan burada yaşayan halkı göstererek "kırın şehri" dediği, daha sonra bunun Kır şehri olarak değiştiği ve bugünkü ismini aldığı da söylenmektedir.

Kırşehir'de, kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları sıcak ve genellikle kurak geçen karasal iklim görülür. Son yıllarda, yaz yağışlarında artışlar görülse de, Thorntwait'in iklim tasnifine göre, Kırşehir yarı kurak iklim özelliğine sahiptir. İldeki yıllık sıcaklık ortalaması 11,3 °C'dir.

Yıllık ortalama yağış miktarı ise 415,9 kg/m²dir.

Seyfe Gölü çöküntü alanı ile Kırşehir kenti arasında bulunan bu dağlar, kuzeybatıdan güneydoğuya doğru uzanarak Mucur İlçesi'ne sokulur. Mucur yakınlarında, aynı yönde uzanan platolar üzerinde belirginliği azalan dağlar, ilçenin kuzey doğusunda yeniden yükselir. Nevşehir kuzeyindeki Kızıldağ ile birleşir. Kervansaray Dağları'nın en yüksek noktası şehrin kuzeydoğusunda kalan bölümüdür ve 1707 metredir. Aynı sıranın öbür önemli dorukları ise Armutlu, Köpekli, Kırlangıç ve Kızıldağ'dır. Bu dağlar, bitki örtüsünden yoksundur. Akarsuların açtığı derin vadilerle parçalanmıştır. Şiddetli aşınma sonucu yer yer düzleştiği için de platolara dönüşmüştür.

Adını aldığı ilçenin batısındaki platonun ortasında yükselir. Çiçek Dağı'nın yüksekliği 1691 metredir. Bu dağ, Deliceırmak'a doğru akan derelerin açtığı vadilerle parçalanmıştır. Orman örtüsü bakımından seyrektir. Bu kütlenin yakınında olan Yağmurlu Dede Tepesi de, 1585 metre yüksekliğindedir. Bitki örtüsü bakımından yoksun olan bu dağ, derin vadilerle parçalanmıştır.

Kaman İlçesi'ndedir. Güney-güneydoğu yönünde uzanan Aliöllez Dağı'nın yüksekliği 1528 metredir. Bitki örtüsü bakımından zayıftır ve Hirfanlı Barajı yönünde derin olarak parçalanmıştır.

Kırşehir ile Kaman arasındadır. 1963 metre yükseltisi olan bu dağ batıdan güneydoğuya doğru(Yelek-Demirli) uzanır. Kırşehir'in en yüksek noktası bu dağın zirvesidir. Ayrıca dağın eteklerine kurulmuş bulunan birçok köy ve kasaba bulunmaktadır. Bunlardan Çağırkan'a ayda 4 bin turist gelerek ekonomik anlamda kasabaya etki etmektedir.

Merkez İlçe: Kargasekmez (1712 metre), Cemele Dağları (1555 metre), Naldöken Dağlan (1504 metre), Hüyüklü Tepe (1256 metre), Emirburnu (1250 metre), Obruk Tepesi (1242 metre), Buzluk Dağı (1609 metre).
Kaman İlçesi: Topakkaya Dağı (1300 metre).
Mucur İlçesi: Armutlu Dağı (1557 metre), Büyük Uyuklu Dağı (1356 metre), Kırlangıç Dağı (1472 metre), Kızıldağ (1341 metre), Köpekli Dağı (1554 metre).

Halk arasında "Çöl" ya da "Seyfe Ovası" olarak adlandırılan Malya Ovası, Kırşehir'in kuzeyinde yer almaktadır. Çiçekdağı İlçesi'nin Salep Boğazı ve Taburoğlu köyleri doğrultusunda başlayan ova, Mucur topraklarını içine alarak Kayseri il sınırına doğru uzanır. 1100 metre yüksekliktedir. Yani yüksek ovadır. Merkez İlçe'nin 20 kilometre kuzeydoğusundadır. 400 kilometrekare alana sahip olan ovanın üzerinde Malya Tarım İşletmeleri (Malya Devlet Üretme Çiftliği) bulunmaktadır. Kırşehir'deki platolann yumuşak yapısı sonucu büyük aşınmalarla ortaya çıkmıştır. Karasal iklimin etkili olması nedeniyle Malya Ovası orman bakımından yeterli değildir. Bu yüzden burada küçükbaş hayvancılık yapılmaktadır.

Çoğun Barajı'nın yapılmasından sonra, akarsuların taşıdığı maddelerin birikmesinden oluşan topraklar Çoğun Ovası adıyla anılmaya başlanmıştır. 17 -18 kilometre uzanan toprakların kapladığı alan 2500 hektara yaklaşmaktadır. Çevredeki toprakların sulanması nedeniyle sanayi bitkileri ve meyve üretimi artmış, kentin tarımdan elde ettiği yıllık gelir yükselmiştir.

Kırşehir'in güneyinde bulunan bir ovadır. Üzerinde sulama göleti (regülatör) yaptırıldıktan sonra bu bölge güzler regülatör'ü sulanır 15 kilometre uzunluğunda bulunan bu ovanın kapladığı yer ise 2400 hektar kadardır. Sulanabilen yerlerde endüstri bitkileri yetiştirilmektedir. Son yıllarda şeker pancarı üretiminin artması üzerine Şeker Fabrikası'nın bu ovaya kurulması kararlaştırıldı ve temeli atıldı.şu an şeker fabrikası faaliyete geçmiştir.
Ayrıca, Hamamözü, Değirmenözü, Acıöz, Manıöz ovaları ile Kenar, Tatarilyas, Kuytuluk, Körkuyu, Çardaklıbel, Yalnız. Mezar, Göbek, Laleli, Güllüdağ, Ekizağıl ve Aksakal yaylaları da vardır. 1976'da yapılan araştırmalarda köylerin yüzde 30'u yaylalarda kurulmuştur.

Türkiye'nin en uzun ve önemli vadisidir. Sivas'ın Kızıldağ yakınlarından doğan Kızılırmak, İç Anadolu Bölgesi'nde bir yay çizdikten sonra kuzeye doğru uzanarak Karadeniz'e dökülür. Kırşehir bu vadinin içinde yer alır. Bu vadi Aydoğmuş ve Yörücek'in doğusundan il alanına girer ve Ecikağıl yakınlarından sınırı terk ederek Ankara sınırına ulaşır. Hirfanlı ve Kesikköprü Barajları bu vadi üzerinde yer alır.

Baranlı Dağları'nın yamaçlarından Demirli-Kurancılı hattından başlayan vadi Aydınlar'a (Sofular'a) uzanır, daha sonra yay çizerek Çoğun'a gelir. Özbağ'dan ve Kırşehir'in merkezinden (Kent Park rekreasyon alanı) geçtikten sonra Güzler'in üzerinden Kızılırmak'a katılır. Çoğun'a dek dik ve dar olan Kırşehir Kılıçözü Vadisi'nin iki tarafında önemli tarım alanları bulunmaktadır. Çoğun ve Güzler göletleri sayesinde bu vadinin hemen hemen topraklarının bütünü sulanmaktadır.

Yozgat sınırları içinde kalan vadinin, Kırşehir sınırına yaklaşılığında Yerköy yöresinde tabanı genişlemeye başlar. Deliceırmak Vadisi, Ankara - Yozgat sınırını oluşturarak, Çorum il alanından Kızılırmak Vadisi'ne açılır. Kırşehir sınırı içerisinde kalan kısımlarında sulamalı tarım yapılabilir.

Kaman İlçesi'nin kuzeyine doğru sokulur. İl alanının güney ve güneydoğusunda dar ve oldukça dik bir koridor şeklinde açılmıştır. Geniş olmayan bu vadi, Ocakbaşı Bucağı'ndan Ankara il alanına girer. Kuzeyden doğuya doğu genişçe bir yay çizerek Ankara - Yozgat sınırından Delice Vadisi'ne açılır.

Kırşehir, Kızılırmak ve onun önemli bir kolu olan Deliceırmak Havzası üzerindedir. Bu bakımdan irili ufaklı birçok akarsu il toprakları içerisindedir. Bu akarsuların önemlileri şunlardır:

Kızılırmak Türkiye'de doğan ve Türkiye'de denize dökülen bir akarsudur. Sivas'ın İmranlı İlçesi'nin doğusundaki Kızıldağ'dan doğar, Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale Ankara illerinden geçtikten sonra Iç Anadolu Bölgesi'ni terk eder. Adını, içinde tuz ve jips b

Muğla, Türkiye'nin Muğla ilinin merkezi olan şehirdir. Merkez ilçesinin adı Menteşe'dir. Muğla'nın deniz seviyesinden yüksekliği 670 metredir.

Antik Karya bölgesinin en eski yerleşimlerinden biri olan Muğla; bilinen tarihi boyunca başlangıçta Anadolu'nun yerli halkı Karyalıların, ardından kısmen ve kısa dönemler hâlinde Mısır, Asur ve İskit işgallerinin, zamanla da özellikle kıyılarda Helenistik kolonizasyon hareketinin egemenliği altında kalmıştır. Önce Medler, daha sonra Persler Muğla'yı idareleri altında almışlar ve bölgeyi bir satrap aracılığıyla yönetmişlerdir. Büyük İskender'in ordularıyla gelişinde Muğla bölgesi bir Karya satrapı tarafından yönetilmekte idi.
'Karya' isminin bölgeye MÖ 3400 yıllarında gelen kavimlere önderlik etmiş 'Kar' isimli bir komutandan kaynaklandığına ilişkin tezler öne sürülmektedir. Bölge çağlar boyunca Karya olarak anılmış ve kuzeyde Söke, Aydın, Nazilli üzerinden başlayıp güneyde Dalaman Çayının denize döküldüğü yerde biten Karya bölgesi, kuzeyinde Lidyalıların, güneyinde Likyalıların ve Anadolu içlerinde de Frigyalıların hüküm sürdüğü bölgelere komşu olmuştur.
Kavimleri Karya bölgesine kıyılardan başlayan çok uzun bir süreçte nüfuz etmişlerdir. Knidos (Datça yarımadasının ucu) ve Halikarnas (Bodrum) ile başlayan Helen kolonizasyonu ile zamanla Daldala (Dalaman), Stratonikea (Yatağan Eskihisar), Nakrasa (Karakuyu), Akassos (Bozüyük) ve Fethiye çevresinde de Telmessos, Xantos (Kınık), Patara (Minare) ve Tlos (Eşen) kentleri kurulmuştur.
MÖ 334 yılında Karya'ya gelen Büyük İskender, Perslerin çekilmesiyle ortaya çıkmış kardeşler arası bir saltanat kavgasıyla karşılaştı. Hekatomnos'un beş çocuğu vardı: Ada, Hidrieus, Mausolos, Artemisia ve Piksodaros. Bu kardeşlerden Ada, onun hem kocası hem kardeşi olan Hidrieus, bu ikisinin ağabeyleri Mausolos ve Mausolos'un hem eşi hem kız kardeşi olan Artemisia; diğer kardeşleri Piksodaros'un isyanıyla karşı karşıya kaldılar. Bu nedenle kuzeye, Alinda'ya (bugünkü Karpuzlu) çekilmek zorunda kaldılar. Ada Alinda'nın anahtarlarını Büyük İskender'e göndererek kendisini annesi olarak kabul etmesini istedi. İskender de bu isteği kabul ederek Ada'yı Karya satraplığına getirdi. Ancak ertesi yıl İskender'in Likya'ya geçmesiyle Piksodaros ablası satrap Ada'yı öldürerek yerine geçti. İskender'in haznedarı Filotas'ı satraplığa ataması da asayişi sağlamadı ve İskender'in uzaklaşmasıyla bölge Bergama ve Roma egemenliğine kadar (yaklaşık iki yüzyıl) sürecek bir anarşi döneminin içine düştü. 395'te Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasıyla da Karya Bizans İmparatorluğu içinde kaldı.
Muğla ili tarihî kalıntılar açısından son derece zengin olup sınırları içinde 103 ören yeri bulunmaktadır.

Muğla, kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve her devirde önemini korumuş bir bölgedir. İslam hâkimiyetinden önceki medeniyetler tarafından Karya, İslam hâkimiyeti sonrasında da Menteşe ismini alan bölgenin ismini nereden aldığı konusu açık değildir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Muğla ismi konusunda şunları ifade eder :

Sene (…) tarihinde büyük bir savaş olmuş ve Rum keferesinin elinden Menteşe Oğlu Darahikey Veziri Muğlı Bey fethetmiştir. Muğlı Bey Mahan memleketinde Muhammed ’i rüyasında görüp daha sonra ulemanın huzurunda İslamiyeti kabul etmiştir. Muğla Kalesi’ni fethettikten sonra ise bu şehrin ismi Muğla diye anılmaya başlanmıştır. Farsça'da 'Muğ' kafir anlamına gelmektedir. Muğlı Bey Müslüman olduktan sonra birçok hizmetler yapmış ve birçok gazaya katılmıştır.
Evliya Çelebi, Muğla isminin kaynağını bu şekilde yazsa da bu bilgiler doğrulanamamıştır. Büyük olasılıkla Muğla ismi, antik çağdaki ismi olan Mobolla'nın bozulmasıyla ortaya çıkmıştır. Mobolla ismi daha sonraki Türk hâkimiyeti sırasında 'Mogola' olsa da 1307 (m. 1889) Aydın Vilayeti salnâmesinde ise 'Mobella' olarak belirtilmektedir.
Muğla'da ilk yerleşimlerin ne zaman başladığı hakkında önemli bir bilgi yoktur. Fakat kentin eskiden İç Karya olarak adlandırılan bölgede yer aldığı bilinmektedir. Karya'nın MÖ 2000'de Hititlerce de bilinen bir medeniyet olduğu göz önüne alınırsa Muğla'da yerleşimin bu tarihlere kadar geriye gittiği söylenebilir. Bazı kaynaklarda da bu bölgeye ilk yerleşenlerin Hititler olduğu yazılıdır. Sırasıyla Frig, Lidya, Pers, Makedon, Bergama Krallığı ve Roma hakimiyetini yaşayan şehir, Menteşe Bey tarafından 1284'te alınmasıyla ilk defa Türk hâkimiyetine girdi.
Yıldırım Beyazıd tarafından 1391'de Osmanlı hâkimiyetine giren Muğla'daki bu ilk Osmanlı hâkimiyeti geçici olmuş, şehir 1402'de Timur tarafından alınmış ve nihayetinde 1425 yılında II. Murat devrinde tam anlamıyla Osmanlı devletine bağlanmıştır. Kentin siyasi önemi Osmanlı devrinde daha da artmıştır, çünkü Menteşe Beyliği devrinde bu bölgenin yönetim merkezi Milas iken, Osmanlı devleti bu yeni sancağın yönetim merkezi olarak Muğla'yı seçmiştir.
Muğla, Osmanlı devleti dönemi boyunca dışarıya kapalı küçük bir şehir olarak kaldı. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu toprakları İtilaf Devletleri tarafından paylaşılınca Muğla 11 Mayıs 1919 tarihinde İtalya tarafından işgal edildi. Anadolu'nun işgali sırasında Muğla'da Kocahan Mitingi düzenlenmiş ve tüm Anadolu şehirleri gibi Muğla'nın da bu işgallere direneceği ilan edilmiştir. Bunun üzerine kentte Vatan Müdafaa Cemiyeti, Serdengeçtiler Müfrezesi, Muğla Kuvayi Milliyesi gibi direniş komiteleri kurulmuştur. 1920'de Ankara'da açılan 1. Dönem meclisine 6 milletvekili gönderen kent İtalyanlar'ın kentte fazla etkin olmamasından yararlanarak Menderes boyunca başlayan Yunan işgaline karşı kurulan direniş faaliyetlerine katılmıştır. Ege'de 57. Tümenden kalanlarla birleşen gönüllüler, Aydın çarpışmalarında düşmana ağır kayıplar verdirmişlerdir. Ege illeri arasında Muğla işgal sırasında en fazla şehit veren il olmuştur. İç durumun karışıklığı, Yunanlar ve işgal ettiği yörelerde ekonomik egemenlik kurma düşüncesine dayanan İtalyan politikasını Muğla halkı işgal süresince kurnazca değerlendirmiş, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmuş. Anadolu'daki durumun kötüye gittiğini anlayan İtalya, 2. İnönü Zaferi kazanıldıktan sonra ülkesindeki iç siyasal dalgalanmalarını öne sürerek 5 Temmuz 1921'de Muğla'dan ayrılmıştır.

Cumhuriyetin kurulmasından sonraki idari yapılanmada Muğla ilinin yönetim merkezi olan şehir, dağlık yapısı ve dışarıya açılan elverişli bağlantı yollarına sahip olmadığından gelişememiştir. Yıllarca sadece il merkezi olmasının verdiği hareketlilikle gelişmeye çalışan Muğla son yıllarda özellikle üniversitenin açılması, yeni sanayi bölgesinin kurulması ve turizm faaliyetlerinin de artmasıyla dışarıya açılmaya ve gelişmeye başlamıştır.
2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile Muğla'da sınırları il mülki sınırları olan büyükşehir belediyesi kuruldu ve 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesi çalışmalarına başladı.

2012 yılında Muğla büyükşehir statüsü kazanıp ilin tamamı büyükşehir sınırlarına girmiştir ve merkez ilçenin ismi Menteşe olarak değiştirilmiştir.

 Fort Lauderdale, Amerika Birleşik Devletleri

Muğla Büyükşehir Belediyesi

Muş (Ermenice: Մուշ, Kürtçe: Mûş), Türkiye'nin Muş ilinin merkezi olan şehir ve aynı isimli merkez ilçesidir.
Yerleşim ilin batısında yer alır. Çavuş Dağı'nın kuzeydoğu eteklerinde kurulmuş olan kentin tarihsel çekirdeği kalenin çevresidir. İstasyonun yer aldığı Muş Ovası'na doğru sekiler halinde gelişen kentin eski ve yeni kısımları arasında 200 m yükseklik farkı vardır. Muş'un deniz seviyesinden yüksekliği 1.250 metre üzerindedir. Merkez ilçenin yüzölçümü 2.818 km²dir.
Muş Ovası'nın kenarında kurulan bu Doğu Anadolu Bölgesi şehri, lalesi ve üzümü ile tanınır. Kent ve daha çok il Selçuklu dönemi eserleri; Malazgirt Savaşı ve Alparslan ile özdeşleşmiştir. Muş ilçesi, kuzeyden Varto; doğudan Bulanık, Hasköy ve Korkut ile komşudur. Malazgirt ilçesi ile sınırı yoktur. Solhan, Kulp ve Hınıs ile de sınırdaştır.
Muş, 1929 yılında Bitlis vilayetinden ayrılarak kurulan ilin merkezi haline gelmiştir. Coğrafi açıdan, Doğu Anadolu Bölgesi'nin Yukarı Murat-Van Bölümü içerisinde yer alır. Muş ili ve şehri ayrıca Doğu Anadolu Bölgesi Kalkınma Projesi içinde yer almaktadır.

Muş isminin nereden geldiğine yönelik farklı tezler vardır. Ancak bunlardan en çok kabul göreni, Muşkilerden geldiğine yönelik olanıdır. Muşki kavmi, Muş güneyi dağlarında barınmışlar ve kuvvetli bir ihtimalle de bugün Kızıl Ziyaret tepesinde bulunan kaleyi de onlar yapmışlardır. Bu kale daha sonra I. Süleyman tarafından yıkılmıştır. Muş çevresinde bulunan birçok tarihî eserde Muşkilerin alameti olduğu söylenen yonca kabartmasına rastlamak mümkündür.

Asur kaynaklarına göre Muş yöresi MÖ 13. yüzyılda Urartulara bağlı Nairi ülkesinin sınırları içerisindeydi. Daha sonraki kaynaklarda Taron adıyla geçen yöre sırasıyla İskit, Med, Pers, Makedon, Selevkos, Roma, Part, Arsakes ve Bizans yönetiminde kaldı. Birkaç kez Romalılar ile Partlar ve Bizanslılar ile Sasaniler arasında el değiştirdi. Daha sonra Emevilerin ve Abbasilerin egemenliğine girdi. Göçebe Türkmen topluluklar yöreye yerleşmeye başladı. 
973 yılında İmparator I. İoannis'in düzenlediği seferde yapılan anlaşma uyarınca Ermeni Bagratuni Krallığı egemenliğindeki Taron Bölgesi Bizans hakimiyetine girerken, anlaşma sonrasında imparator şehri ziyaret etmiştir. Bizans hakimiyeti sırasında Muş şehri ve civarı vassal olarak Ermeni prensler idaresinde görülmektedir. 11. yüzyıl ortalarında Muş bölgesine Selçuklular'a tabi Türkmen beylerinin akınları görülmeye başlamıştır. Malazgirt Meydan Muharebesini takip eden süreç sonucunda 1100-1102 tarihleri arasında birçok yerleşimle birlikte Muş'da Sökmen el-Kutbî tarafından ele geçirilmiş ve bunun sonucunda şehir kendisince kurulan Ahlatşahlar Beyliğinin hakimiyetine girmiştir. 1207 yılında Muş'un Eyyubiler'in hakimiyetine girdiği görülmektedir. Muş, Eyyubiler'in zayıflamasıyla birlikte Bitlis Emirliği'nin etkisi altına girmeye başlamıştır.
1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Muharebesi sonrasında Muş ve çevresi Moğol İmparatorluğu vassalı olarak Anadolu Selçuklu Devleti hakimiyet alanında kalmıştır. İlhanlılar döneminde birçok Moğol kabilesinin de Muş ve dolaylarını otlak olarak kullanıldığı görülmektedir. 1290'larda sonra kaotik bir coğrafyada bulunan Muş, bu tarihte otorite boşluğundan faydalanan bir Ermeni beyi tarafından ele geçirilmiştir. 1340'larda Moğol emirliklerinin güç mücadelesi sırasında büyük oranda tahrip edilmesiyle nüfusu azalmıştır. 1349 yılında, Muş'u idare eden beyin Akkoyunlular ile ittifak etmesi nedeniyle Muş ve çevresi Karakoyunluların saldırılarına maruz kalmıştır. Muş beyi Karakoyunluları yense de sonrasında Muş ve çevresinde Karakoyunlu hakimiyeti başlamıştır. 1366 yılında Celâyirliler Muş ve çevresine hâkim olsa da çatışmalar sürerek devam etmiş ve Muş'taki hakimiyet yerel beylerin idaresinde hakimiyetin hangi devlet/emirlikte olduğu belirsiz olan dönem yaşanmıştır. Timur, 1387 yılı dolaylarında Karakoyunlulara olan saldırısı sırasında Muş ve çevresini yağmaya tabi tutmuştur. 1394 yılında bölge ikinci defa Timur'un saldırılarına maruz kalmıştır. 1409'dan sonra Karakoyunlu hakimiyetinde görülen Muş'un idaresi, 27 Nisan 1417 tarihinde Kara Yusuf tarafından verilen fermanla aynı zamanda damadı olan Bitlis Emiri Şemseddin'e (bazı kaynaklarda Şerefeddin) Bitlis, Ahlât ve Hınıs ile birlikte yeniden verilmiştir. 1457 yılında Akkoyunlular'ın hakimiyetinde yerel beyler yönetimindeki Muş, Karakoyunluların saldırısına maruz kalmıştır. 1497 yılında Muş, Bitlis Emîrliğine bağlı görülmektedir. 1508 yılında ise Bitlis ile birlikte Safeviler'in hakimiyet sahası içerisinde yer almaktadır. 1514 yılında yaşanan Çaldıran Muharebesinden sonra İdris-i Bitlisî'nin ikna ettiği yerel Kürt beylerinin de desteğiyle 1515 dolaylarında Muş ve çevresi Osmanlı hakimiyetine katılmıştır. Osmanlı hakimiyetiyle Muş kalesi ve şehri, faydası görülen Şeref (Şerefeddin) Bey'e bırakılmıştır. Bitlis Emirliğine bağlı olarak Muş'u idare eden Pazûkî aşiretinden Çolâk Hâlid Bey ise Safeviler tarafında yer alması nedeniyle Osmanlılarca idam edilerek Muş'un idaresi Şeref Bey'in oğlu Ahmed beye verilmiştir. Ancak Şeref Bey'in bağlılığı uzun sürmemiş ve onun 1531-1532 gibi Safeviler'e sığınmasıyla birlikte Muş ve çevresi Osmanlı-Safevi çatışmasına sahne olmuştur. 1534 yılında kesin Osmanlı hakimiyetinin tekrar teşekkül etmesinden sonra 1548 yılında kurulan Van Eyaletine bağlı Muş sancağının merkezi olmuştur. Klasik Osmanlı sancağı olan Muş, 1593 yılı öncesinde bir süreliğine Bitlis Hükûmetine bağlanmış ancak 9 Mart 1593'te ocaklık statüsü kaldırılarak yeniden klasik Osmanlı sancağı olarak idare edilmiştir. 1604-1605 yılında yeniden Bitlis hakimlerinin idaresinde olan yerleşim ilerleyen yıllarsa Bitlis Hükûmetinin bir nahiyesi olarak görülmektedir. 
Şehir ve çevresiyle ilgili dönemin seyyahları, elçileri ve tarihçileri tarafından çeşitli tanımlamalarda bulunulmuştur. Marco Polo 1271-1274 yılları arasında Moğol hâkimiyetindeki topraklara yaptığı seyahatte Muş ve çevresini eserinde: Bu krallığın dağlarında Kürt denen insanlar yaşar. Bunlar Nasturi ve Yakubi Hristiyandır. İçlerinden bazıları Sarazen olup Muhammed’e taparlar; cesur ve iyi okçudurlar, ama çok kötü insanlardır, tacirleri rahatlıkla soyarlar. Çok büyük miktarda pamuk yetiştirilen ve başka şeylerin yanı sıra büyük bokeran (bir çeşit kumaş) imalatı da yapılan Muş ve Mardin denen başka bir vilayet de buradadır. Tacirler ve zanaatkârlar burada kalabalıktır ve Tatarların kralına tâbidirler. olarak tanımlamıştır. Ebü'l-Fidâ burada yaşayan birinin anlatımından yola çıkarak 1332 tarihli Kitâbu Takvîmü'l-Buldân adlı kitabında Muş şehrini; suru olmayan, dağın eteğinde ve vadi ağzında küçük bir belde olarak tariflemiştir. İlhânlı devlet adamı Müstevfî, 1340 yılında Muş'un eskiden büyük bir şehir olduğu ancak gördüğünde harabe bir halde olduğunu ifade etmiştir. 1474-1478 yılları arasında Muş'a gelen Venedik elçisi Jasaphat Barbaro Muş ve çevresinin eskiden Ermenistan olarak adlandırıldığını, burada yaşayanların Karakoyunlu ve Akkoyunlu olarak adlandırıldığını belirterek burasının Türkmen ülkesi olarak adlandırıldığını belirtmiştir. Barbaro yerleşimi ise, sağlam ve küçük kalesi olan ve bu kalenin altında 3 mil (yaklaşık 4,8 km) çevreye sahip kalabalık bir şehir olarak tanımlamıştır. Osmanlı coğrafyacısı Âşık Mehmed'in (d.1556-ö.1598 sonrası) Menâzirü'l-Avâlim adlı eserinde kalesi olmayan bir belde olarak tarif edilmiştir. 
17 Kasım 1738 tarihli bir belgeye göre Bitlis beyi adına Muş'u mütesellim olarak Alaaddin Bey yönetmektedir. Bitlis bey ailesi Şerefhanların etkisinin azalmasını fırsat bilen Alaaddin Bey, Muş ve çevresini kontrol altına almaya başlamıştır. Bu durumdan rahatsız olan Bitlis beyi, 1747 yılında Muş üzerine yürümüş ancak Alaaddin Beyin güçleri karşısında yenilerek geri çekilmiştir. Alaaaddin Bey bir süre daha Muş ve çevresine hakim olsa da hakkındaki şikayetler üzerine 1754 yılında Erzurum Valisi Çeteci Abdullah Paşa, Muş üzerine yürüyerek buraları ele geçirmiştir. Bundan sonraki süreçte Muş ve çevresinin yöneticisi Alaaddin Paşazadeler ailesinin idaresinde kalmıştır. 
Şehir, 1821 yılı dolaylarında Feth Ali Şah'ın oğlu Abbas Mirza tarafından ele geçirilmiş ve tahrip edilmiştir. 1830'ların sonunda Muş'da bulunan Amerikalı misyoner Horatio Southgate'e göre şehirde; 5 cami, 10 medrese ve 3 Müslüman okulu, Ermenilere ait 5 kilise ve 1 okul ile 1 hamam ve 1 han bulunmaktadır. 1838 yılında Muş'u ziyaret eden Britanya'nın Erzurum konsolosu James Brant şehirde 700 Müslüman ve 500 Ermeni ailesinin bulunduğunu belirtmiştir. Alman botanikçi Karl Heinrich Koch ise 1846 yılında yerleşimde 1.000 Müslüman ve 415 Ermeni ailesinin bulunduğundan bahsetmiştir.
1850'lerden itibaren Kafkasya'dan çeşitli boyutlarda göç dalgası başlamış ve Osmanlı tarafından Muş bölgesi de bu göçmenlere iskan yeri olarak açılmaya başlamıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar kısmi Kafkas halklarının göçü savaş sonrasında yoğun bir göç dalgası şeklinde kendini göstermiştir. Bu göçmenlerin Muş şehir merkezinden ziyade köy ve nahiyelere yerleştikleri görülmektedir. İngiliz seyyah Henry Fanshawe Tozer 1881 yılında şehirde 5.000 Müslüman ve 1.800 Ermeni ailesinin yaşadığına dair verdiği bilgi, İngiliz seyyah Henry Lynch tarafından yanlış görülmüş ve kendisi şehrin nüfusunun 20.000 kişiden fazla olmadığını ifade etmiştir. Şemseddin Sâmi ile Vital Cuinet'in öngörülerine göre de şehir nüfusu 1890'larda 37.000 kişi dolaylarındadır. 1899 yılına ait Rus raporunda kasabada 1.500'ü Müslüman ve 1.200'i Ermeni olmak üzere toplam 2.700 ev olduğundan bahsedilmiştir. 1879 Berlin Antlaşması uyarınca aynı yıl oluşturulan Bitlis vilâyetine sancak merkezi olarak bağlanmıştır. Rus general Vladimir May-Mayevsky şehri, pazarında bulunan birçok dükkanı ile bölgesindeki ticaret merkezi olarak tanımlamıştır. 1900'lerin başında Ermeni isyanları şehirde tahribata neden olurken, 3 Mayıs 1903'te yaşanan deprem nedeniyle de yerleşimde hasar meydana gelmiştir. 1907 yılında Alman misyoner kuruluşları tarafından şehirde kız ve erkek olmak üzere 2 yetimhane ve sonrasında da buradaki çocukların eğitimi

Türkiye Futbol Federasyonu 2. Lig 2008-2009 sezonu, 2. Lig'in 8. sezonudur. Sezon sonunda Yükselme Grubu'nu ilk iki sırada bitiren Bucaspor ve Mersin İdman Yurdu ile play-off şampiyonu Çanakkale Dardanel 1. Lig'e yükseldiler.

Kademe gruplarında toplam 5 grup bulunmaktadır ve gruplarda 54 takım yer almaktadır.Gruplarında birinci ve ikinci olan takımlar Yükselme Grubunu oluşturur.Gruplarda kalan 44 takım ise Klasman Gruplarını oluşturur.

Kademe gruplarında ilk iki sırayı alanlar bu grubu oluşturur.Yapılan maçların sonucunda birinci ve ikinci olan takımlar 1. Lig'e yükselirken 3.,4. ve 5. olan takımlar 5 Klasman grubunun birincileriyle play-off maçları oynamaya hak kazanırlar. Play-off maçları 1. Lig'e çıkan üçüncü takımı belirler.

Kademe gruplarında ilk iki sıraya giremeyen takımlar klasman gruplarını oluşturur. Bu gruplarda kademe gruplarında aldıkları puanlar korunur. Klasman gruplarında ilk sırayı alan takımlar Yükselme Grubu'ndan gelecek 3 takımla 1. Lig'e çıkmak için play-off maçları yaparlar. Klasman gruplarında son üç sırayı alan takımlar ise 3. Lig'e düşerler.

2008-2009 sezonu 4 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - TFF

Türkiye Futbol Federasyonu 2. Lig 2008-2009 sezonu, 2. Lig'in 9. sezonudur. Sezon sonunda Yükselme grubunu ilk iki sırada bitiren Güngören Belediyespor ve Akhisar Belediyespor ile play-off maçları galibi TKİ Tavşanlı Linyitspor 1. Lig'e yükseldi.

Kademe aşamasında 4 grupta toplam 45 takım yer aldı. 11'erli takımdan oluşan gruplarda (1.,2. ve 4.) birinci ve ikinci olan takımlar ile 12 takımdan oluşan 3. grubu ilk üç sırada bitiren toplam 9 takım yükselme grubuna karşılaşmalarına katılmaya hak kazandı. Gruplarda kalan 36 takım ise klasman gruplarını oluşturdu.

Yükselme grubunu ilk iki sırada bitiren Güngören Belediyespor ve Akhisar Belediyespor doğrudan 1. Lig'e yükseldi. Ligi 3.lük ile 6.lık arasında bitiren 4 takım ise 2. Lig klasman gruplarını lider olarak bitiren 4 takımın da katılımıyla yapılan eleme karşılaşmalarına katıldılar.

Klasman gruplarını ilk sırada bitiren 4 takım 1. Lig'e çıkan son takımı belirlemek için yapılan eleme karşılaşmalarına gitmeye hak kazandı. Grupları son üç sırada bitiren toplam 12 takım 3. Lig'e düştü.

Play-off maçları 25-30 Mayıs 2010 tarihleri arasında Antalya'da oynandı.

TFF 2. Lig 2009-2010 sezonu 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Spor Toto 2. Lig 2010-11 sezonu, 2. Lig'in onuncu sezonudur. 29 Ağustos 2010'da oynanan grup maçlarıyla başlayan sezon, 22 Mayıs 2011'de oynanan play off finaliyle sona erdi.
2010-11 sezonunda toplam 36 takım on sekizerli 2 grupta (kırmızı ve beyaz) mücadele etti. Çift devreli lig usulüne göre oynanan maçlar sonunda grupları ilk sırada bitiren Göztepe ve Elazığspor doğrudan 1. Lig'e yükseldi. Grupları 2., 3., 4. ve 5. sırada bitiren toplam 8 takım 1. Lig'e yükselecek son takımın belirleneceği play-off maçlarına katıldı. Antalya'daki Mardan Stadyumu'nda oynanan play off maçları sonucunda Sakaryaspor 1. Lig'e yükselen son takım oldu. Grupları son üç sırada bitiren Gebzespor, Hacettepe, Akçaabat Sebatspor, Çanakkale Dardanel, Belediye Vanspor ve Tarsus İdman Yurdu 3. Lig'e düştüler.

Play-off karşılaşmaları 15-22 mayıs 2011 tarihleri arasında Antalya'daki Mardan Stadyumu'nda oynandı.

Spor Toto 2. Lig 2011-12 sezonu 2. Lig'in 11. sezonudur. Ligde, 2011-2012 sezonunda 34 takım mücadele etmiştir.
Ligin yeni takımları; 3. Lig 1. Grup şampiyonu Tepecik Belediyespor, 3. Lig 2. Grup şampiyonu Kırklarelispor, 3. Lig 3. Grup şampiyonu Gaziosmanpaşa, 3. Lig 1. Grup play-off şampiyonu Ünyespor, 3. Lig 2. Grup play-off şampiyonu Altınordu, 3. Lig 3. Grup play-off şampiyonu Denizli Belediyespor ve 1. Lig'den düşen Diyarbakırspor ve Altay'dır.
2011-2012 sezonunda lig, 4 Eylül 2011'de başlayıp, 20 Mayıs 2012'de bitmesi, devre arası ise 25 Aralık 2011-29 Ocak 2012 tarihleri arasında olması planlanmıştır. Ancak ligin başlama tarihi sezon öncesi 10 Eylül 2011 olarak değiştirilmiştir.
Normalde 36 takımla oynanması beklenen lig Türk Telekomspor’un feshedilmesiyle 34 takımla oynanmıştır.

* Mardinspor 02.02.2012 PFDK kararı doğrultusunda bir alt lige düşürülmüştür ve bu tarihten sonraki maçları 3-0 hükmen mağlubiyet olarak sayılmıştır.

2012-13 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 12. sezonudur. Ligde, 34 takım mücadele etmiştir.
Ligin yeni takımları; 2011-12 3. Liginde gruplarını şampiyon tamamlayan İnegölspor, Nazilli Belediyespor, Hatayspor ve Play-off lar sonucunda Bayrampaşa, Kahramanmaraşspor, Tarsus İ.Y. ve 1. Lig'den düşen Giresunspor, Sakaryaspor ve Güngören Belediyespor yer alacaktır.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayacak 2 takım direkt olarak gelecek yıl 1. Lig'e yükselmişlerdir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar kura çekimi ile eşleşerek oynanacak final maçı sonucunda da bir takım önümüzdeki yıl 1. Lig'de yer alacaktır.
Gruplarda son 2 sırayı alan 4 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşmüşlerdir.
Sezon, 9 Eylül 2012 tarihinde oynanan maçlarla başlamıştır. 23 Aralık 2012 oynanacak 17. hafta maçları ile ilk yarı sona ermiştir. İkinci yarı ise, 27 Ocak 2013'te başlayıp 12 Mayıs 2013 tarihinde sona ermiştir.
Oynanan maçlar sonucunda Kahramanmaraş ve Balıkesirspor gruplarını ilk sırada tamamlayarak direkt olarak, Fethiyespor ise Konya Atatürk Stadyumunda oynanan play-off müsabakaları sonucunda 1. Lig'e yükselmişlerdir. Gruplarını son 2 sırada tamamlayan 4 takım Denizli Belediyespor, Ç. Şekerspor, Ünyespor ve Sakaryaspor gelecek sezon 3. Ligde mücadele edeceklerdir.
Nazilli Belediyespor'dan Muğdat Çelik takımı adına 24 gol atarak gol krallığına ulaşmıştır.
3. Ligde bu sezon gruplarını şampiyon tamamlayan Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, Aydınspor 1923 ve Altınordu ile ekstra play-off maçları sonucunda Gümüşhanespor, Çanakkale Dardanel ve Pazarspor gelecek yıl 2. Ligde yer alacaklardır.
1. Ligde bu sezon son üç sırada yer alan Göztepe, Kartalspor ve MKE Ankaragücü takımları gelecek sezon 2. Ligde yer alacaklardır.

Son Güncelleme: 13 Mayıs 2013  

Son Güncelleme: 13 Mayıs 2013

2013-14 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 13. sezonudur. Ligde, 36 takım mücadele etmiştir.
Ligin yeni takımları; 2012-13 3. Liginde gruplarını şampiyon tamamlayan Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, Aydınspor 1923, Altınordu, Play-off lar sonucunda Gümüşhanespor Çanakkale Dardanel Pazarspor, PTT 1. Lig'den düşen Göztepe, Kartalspor ve MKE Ankaragücü yer almıştır.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayacak 2 takım direkt olarak gelecek yıl 1. Lig'e yükselmişlerdir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar kura çekimi ile eşleşerek oynanacak final maçı sonucunda da bir takım önümüzdeki yıl 1. Lig'de yer alacaktır.
Gruplarda son 3 sırayı alan 6 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşmüşlerdir.
Sezon, 8 Eylül 2013 tarihinde oynanan maçlarla başlamıştır.

Giresunspor son haftada Giresun Atatürk Stadyumunda Yeni Malatyaspor'u 2-1 mağlup ederek Mehmet Birinci yönetiminde şampiyonluğunu ilan etmiş ve 2 yıl aradan sonra tekrar 1. Ligde mücadele etmeye hak kazanmıştır.
Çanakkale Dardanelspor 34. haftada deplasmanda oynadığı Tokatspor maçını 4-0 kazanmasına rağmen Tarsus İdman Yurdu'nun Pendikspor ile berabere kalmasıyla beyaz gruptan düşen üçüncü takım olmuştur. 3. Ligin 2012-13 sezonunda 2.grup play-offlarında Ümraniyespor'u 5-0 yenerek 2. Lige çıktıktan bir sezon sonra tekrar 3. Lige geri dönmüştür. Dardanelspor daha öncedende 1997-98, 2010-11 sezonunda da 2. Ligden 3. Lige düşmüştür.
Gaziosmanpaşa 33. haftada evinde oynadığı Aydınspor 1923 maçında 1-1 berabere ayrılarak sezonun bitimine 1 hafta kala beyaz grupta ligden düşmesi kesinleşmiştir. 3. Ligin 2010-11 sezonunda 2.grubu şampiyon tamamlayarak 2. Lige çıktıktan üçüncü sezonun sonunda tekrar 3. Lige geri dönmüştür. Gaziosmanpaşaspor daha öncedende 2002-03 ve 2008-09 sezonlarında 2. Ligden 3. Lige düşmüştür.
Çankırıspor 33. haftada evinde oynadığı Tarsus İdman Yurdu maçından 2-1 mağlup ayrılarak sezonun bitimine 1 hafta kala beyaz grupta ligden düşmesi kesinleşmiştir. 3. Ligin 2000-01 sezonunda Çankırı Belediyespor adıyla 4.grubu üçüncü tamamlayarak yeni değişen ligler statüsü ile çıktığı 2. Ligden on üçüncü sezonun sonunda tekrar 3. Lige geri dönmüştür.

Son Güncelleme: 12 Mayıs 2014 "Spor Toto 2. Lig Gol Krallığı". TFF. 22 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Şubat 2014. 

Altınordu 31.haftada Alsancak Stadyumunda Kızılcahamamspor'u 3-0 mağlup ederek bitime 2 hafta kala Hüseyin Eroğlu yönetiminde şampiyonluğunu ilan etmiş ve 22 yıl aradan sonra tekrar 1. Ligde mücadele etmeye hak kazanmıştır. Altınordu böylelikle Altınordu bir önceki yılda 3. Lig'den 2. Lig'e yükselme başarısı göstermiştir.
Eyüpspor 34. haftada deplasmanda oynadığı İskenderun Demir Çelikspor maçını 2-1 kaybederek kırmızı gruptan düşen üçüncü takım olmuştur. 1. Ligin 2001-02 sezonunda 2. Lige yükselen takım on ikinci sezonun sonunda 3. Lige geri düşmüştür.
İstanbul Güngörenspor 32. haftada deplasmanda oynadığı Bozüyükspor maçını 2-1 kazanmasına rağmen üstündeki takımlarla puan farkı dolayısıyla kırmızı gruptan düşen ikinci takım olmuştur. 1. Ligin 2011-12 sezonunda 2. Lige düşen takım ikinci sezonun sonunda 3. Lige düşmüştür.
Bozüyükspor 29. haftada deplasmanda oynadığı İskenderun Demir Çelikspor maçından 1 - 0 mağlup ayrılarak sezonun bitimine 5 hafta kala kırmızı grupta ligden düşmesi kesinleşen ilk takım olmuştur. 3. Ligin 2006-07 sezonunda 3.grubu şampiyon tamamlayarak çıktığı 2. Ligden yedinci sezonun sonunda tekrar 3. Lige geri dönmüştür.

Son Güncelleme: 29 Nisan 2014 "Spor Toto 2. Lig Gol Krallığı". TFF. 22 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Şubat 2014. 

Geçen yıllara göre değişen play-off statüsünde çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde turatlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile 31 Mayıs 2014'teki final müsabakasında karşılaşırlar.

Türkiye Futbol Federasyonu tarafından final maçının 31 Mayıs Cumartesi günü saat 19.00'da İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumunda oynanacağı açıklanmıştır.

2012-13 1. Lig
2012-13 2. Lig
2012-13 3. Lig
2013-14 1. Lig
2013-14 3. Lig

2014-15 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 14. sezonudur. Ligde, 37 takım mücadele etmiştir.
2. Ligde 31 Ağustos 2014 tarihinde başlayan ilk yarı maçları, Kırmızı grupta 17 Aralık, Beyaz grupta ise 21 Aralık 2014 tarihinde son bulmuştur. İkinci devre maçları ise beyaz grupta 11 Ocak Kırmızı grupta ise 18 Ocak 2015 tarihinde oynanacak maçlarla başlayacak ve ligde normal sezon her iki grupta 3 Mayıs 2015 tarihinde oynanacak maçlarla sona ermiştir.
Ligin yeni takımları; 2013-14 3. Liginde gruplarını şampiyon tamamlayan Ümraniyespor, Düzyurtspor, Keçiörengücü, play-off lar sonucunda Fatih Karagümrük, Hacettepe SK ve Menemen Belediyespor, 1. Lig'den düşen 1461 Trabzon, Fethiyespor, Kahramanmaraşspor ve TKİ Tavşanlı Linyitspor'dur.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayacak 2 takım direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükseleceklerdir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar kura çekimi ile eşleşerek oynanacak final maçı sonucunda da bir takım bir sonraki sezon 1. Lig'de yer alacaktır.
Kırmızı grupta son 3 sırada, beyaz grupta son 4 sırada tamamlayan 7 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşeceklerdir. Gruplarda yer alacak takımlar 25 Haziran 2014 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 2. ve 3. Lig'de fikstür çekimi 21 Temmuz 2014'te Marriott Otel'de TFF Olağan Mali Genel Kurulunun ardından gerçekleşti. Türkiye Futbol Federasyonu ilk kez bu sezonda 2 ve 3. Ligin ilk yarı programını 30 Ağustos, ikinci yarı programı ise 5 Aralık 2014 tarihlerinde açıklamıştır.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde tur atlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile 25 Mayıs 2015'teki final müsabakasında karşılaşırlar.

2013-14 1. Lig
2013-14 2. Lig
2013-14 3. Lig
2014-15 Türkiye Kupası
2014-15 1. Lig
2014-15 3. Lig

2014-15 Sezonu Spor Toto 2. ve 3. Lig El Kitabı21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015-16 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 15. sezonudur. Ligde, 36 takım mücadele etmiştir.
2. Ligde 6 Eylül 2015 tarihinde başlayan normal sezon maçları 30 Nisan 2016 tarihinde oynanacak maçlarla sona ermiştir.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayacak 2 takım direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükselmişlerdir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar lig sıralamalarına göre eşleşerek oynanacak final maçı sonucunda bir takım daha sonraki sezon 1. Lig'e yükselmiştir.
Gruplarını son 3 sırada tamamlayan 6 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşmüşlerdir.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde tur atlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile 21 Mayıs 2016'daki final müsabakasında karşılaşırlar.

2015-16 Süper Lig
2015-16 Türkiye Kupası
2015-16 1. Lig
2015-16 3. Lig

2016-17 2. Lig veya sponsorluk anlaşması gereği Spor Toto 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 16. sezonudur. Ligde, 36 takım mücadele etti.
2. Ligde 3 Eylül 2016 tarihinde başladı normal sezon maçları 30 Nisan 2017 tarihinde oynanacak maçlarla sona erdi.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayan İstanbulspor ve MKE Ankaragücü direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükseldi. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar lig sıralamalarına göre eşleşerek oynadı. Final maçı BB Erzurumspor 1. Lig'e yükseldi.
Gruplarını son 3 sırada tamamlayan 6 takım, direkt olarak 3. Lig'e düştü.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde tur atlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2017'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

2016-17 Süper Lig
2016-17 Türkiye Kupası
2016-17 1. Lig
2016-17 3. Lig

2017-18 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 17. sezonudur. Ligde, 36 takım mücadele etmiştir. Sezon 26 Ağustos 2017 tarihinde başlayacak ve normal sezon 5 Mayıs 2018 tarihinde sona ermiştir.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayan 2 takım direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükselmiştir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar lig sıralamalarına göre eşleşerek play-off oynayacak ve 1 takım daha üst lige yükselmiştir.
Gruplarını son 3 sırada tamamlayan 6 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşmüştür.
Gruplarda yer alacak takımlar 10 Temmuz 2017 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 2. Lig'de fikstür çekimi 26 Temmuz 2017'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde tur atlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2018'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

2017-18 Süper Lig
2017-18 Türkiye Kupası
2017-18 1. Lig
2017-18 3. Lig

2018-19 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 18. sezonudur. Ligde, 36 takım mücadele etmiştir. Sezon 1 Eylül 2018 tarihinde başlayacak ve normal sezon 4 Mayıs 2019 tarihinde sona ermiştir.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayan 2 takım direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükselmiştir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar lig sıralamalarına göre eşleşerek play-off oynayacak ve 1 takım daha üst lige yükselmiştir.
Gruplarını son 3 sırada tamamlayan 6 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşmüştür.
Gruplarda yer alacak takımlar 2 Temmuz 2018 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 2. Lig'de fikstür çekimi 17 Temmuz 2018'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde tur atlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2019'daki final müsabakasında karşılaşırlar.

2018-19 Süper Lig
2018-19 Türkiye Kupası
2018-19 1. Lig
2018-19 3. Lig

2019-20 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 19. sezonudur. Ligde, 36 takım mücadele etmiştir. Sezon 1 Eylül 2019 tarihinde başlayacak ve normal sezon 25 Nisan 2020 tarihinde sona erecektir.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayan 2 takım direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükselecektir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar lig sıralamalarına göre eşleşerek play-off oynayacak ve 1 takım daha üst lige yükselecektir.
Gruplarını son 3 sırada tamamlayan 6 takım, direkt olarak 3. Lig'e düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 10 Temmuz 2019 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. Fikstür çekimi 30 Temmuz 2019'da Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.
12 Mart 2020 tarihinde yapılan açıklamaya göre COVID-19 pandemisi nedeniyle Nisan sonuna kadar (28.haftadan, normal sezon sonuna kadar) maçların seyircisiz oynanmasına karar verilmiştir. 28. hafta maçlarının seyircisiz oynanmasının ardından 18 Mart 2020 tarihinde ise COVID-19 pandemisi nedeniyle ligin ertelendiğini açıklandı.
Kırmızı Grup'tan Elazığspor 2020 Elazığ Depremi yüzünden ligden çekilmiş fakat TFF'nin aldığı karar doğrultusunda 2020-21 2. Lig sezonunda oynamasına karar vermiştir. Elazığspor tüm maçlarda hükmen yenik sayılmıştır.
30 Haziran 2020 tarihinde ligin kalan maçlarının iptal edildiği açıklanmıştır. 8 Temmuz 2020 tarihinde ise Kırmızı Grup lideri Bandırmaspor ve Beyaz Grup lideri Samsunspor'un şampiyon olarak üst lige yükseldiği TFF tarafından açıklanmıştır. 29 Temmuz 2020 tarihinde 2019-20 sezonunda küme düşmenin kaldırıldığı açıklandı.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları tek maçlı eleme usulüne göre 20-28 Temmuz tarihlerinde Antalya'da oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır.

2019-20 Süper Lig
2019-20 Türkiye Kupası
2019-20 1. Lig
2019-20 3. Lig

2020-21 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 20. sezonudur. Ligde, 39 takım mücadele edecektir. Sezon 19 Eylül 2020 tarihinde başlayacak ve normal sezon 8 Mayıs 2021 tarihinde sona erecektir.
Gruplarını şampiyon olarak tamamlayan 2 takım direkt olarak bir sonraki yıl 1. Lig'e yükselecektir. Ayrıca her iki grupta da 2.,3.,4. ve 5. sırada bulunan takımlar lig sıralamalarına göre eşleşerek play-off oynayacak ve 1 takım daha üst lige yükselecektir.
Her iki grubun son 3 sırasındaki olmak üzere toplam 6 takım 3. Lig'e düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 27 Ağustos 2020 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlendi. 2. Lig'de fikstür çekimi 1 Eylül 2020'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Play-offta çeyrek final ve yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Her grup çeyrek finalinde tur atlayan takımlar yarı finalde eşleşirler. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2021'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

2020-21 Süper Lig
2020-21 Türkiye Kupası
2020-21 1. Lig
2020-21 3. Lig

2021-22 3. Lig, 3. Lig'in 51. sezonudur. Ligde 55 takım mücadele etmiştir. 4 Eylül 2021 tarihinde başlayan sezon 30 Nisan 2022 tarihinde sona ermiştir.
2021-22 sezonu, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 4 takım, 2. Ligden düşen 6 takım ve 3. Ligden devam eden 45 takımın katılımı ile toplam 55 takımdan oluşur. 55 takım 18'erli iki 19'lu bir olmak üzere 3 grupta yer alır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan 12 takımdan her gruptan 1 olmak üzere 3 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir. Tüm gruplarda son 4 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselecek ve 12 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 12 Temmuz 2021 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlendi. 3. Lig'de fikstür çekimi 28 Temmuz 2021'de Ankara JW Marriot Oteli'nde gerçekleştirilmiştir.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2022'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2022'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2022'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

2021-22 1. Lig
2021-22 2. Lig
2021-22 Bölgesel Amatör Lig
2021-22 Türkiye Kupası
2021-22 Süper Lig

2022-23 3. Lig, 3. Lig'in 52. sezonudur. Ligde 53 takım mücadele etmiştir. 3 Eylül 2022 tarihinde başlayan normal sezon 20 Mayıs 2023 tarihinde sona ermiştir.
2022-23 sezonunda, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 9 takım, 2. Ligden düşen 7 takım ve 3. Ligden devam eden 37 takımın katılımı ile toplam 53 takımdan oluşur. 53 takım 18'erli 2 ve 17'li 1 grup olmak üzere 3 grupta yer alır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. 5. ve 6. sırada yer alan 15 takımdan her gruptan 1 olmak üzere 3 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir. Gruplarını 2. sırada bitiren takımlar doğrudan play-off finaline yükselir. Tüm gruplarda son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselecek ve 9 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 30 Haziran 2022 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlendi. 3. Lig'de fikstür çekimi 7 Temmuz 2022'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.
6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen 2023 Kahramanmaraş depremleri nedeniyle Kahramanmaraşspor, Malatya Arguvan ve Osmaniyespor takımlarının ligden çekilme istekleri kabul edildi. Bu takımların ligden düşürülmemesine ve kalan maçlarında 3-0 hükmen yenik sayılmasına karar verildi.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

2022-23 1. Lig
2022-23 2. Lig
2022-23 Bölgesel Amatör Lig
2022-23 Türkiye Kupası
2022-23 Süper Lig

2023-24 3. Lig, 3. Lig'in 53. sezonudur. 9 Eylül 2023 tarihinde başlayan sezon 27 Nisan 2024 tarihinde sona ermiştir.
2023-24 sezonunda 3. Lig, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 15 takım, 2. Ligden düşen 6 takım ve 3. Ligden devam eden 41 takımın katılımı ile toplam 62 takımdan oluşacaktı ancak 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen 2023 Kahramanmaraş depremleri nedeniyle bu sezonda lige katılması gereken Kahramanmaraşspor ve Kahramanmaraş İstiklalspor'un yapılan incelemeler sonucunda lige devam edemeyecek şartlara sahip olmasından ötürü fikstür kura çekiminde yer almamış ve lig hakkı dondurulmuştur.
Gruplarda yer alacak takımlar 22 Haziran 2023 tarihinde Ankara JW Marriot Otelde yapılan kura çekimi ile belirlendi. 3. Lig'de fikstür çekimi 24 Temmuz 2023'te Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.
11 Aralık 2023 tarihinde Süper Lig'de oynanan MKE Ankaragücü - Çaykur Rizespor maçında Ankaragücü kulüp başkanı Faruk Koca'nın maçın hakemi Halil Umut Meler'e yumruk atması sonucu Türkiye'deki tüm liglerin süresiz olarak ertelendiği açıklandı. Olaydan sonra 13 Aralık 2023 tarihinde TFF başkanı Mehmet Büyükekşi liglerin 19 Aralık 2023 tarihinden itibaren devam edeceğini duyurdu.

Bu sezon sonunda 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselir ve 12 takım Bölgesel Amatör Lige düşer:

60 takım 15'erli 4 grupta yer alır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan 4 takım doğrudan 2. Lige yükselir.
Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. 5. ve 6. sırada yer alan 20 takımdan 2 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir.
Gruplarını 2. sırada bitiren takımlar doğrudan grup play-off finaline yükselir.
Grup play-off finallerini kazanan 4 takım 3 Lig play-off finallerinde mücadele eder.
Tüm gruplarda son 3 sırayı alan toplam 12 takım bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Lige düşer.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si çift maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si çift maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si çift maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si çift maçlı finalde karşılaşır.

2023-24 1. Lig
2023-24 2. Lig
2023-24 Bölgesel Amatör Lig
2023-24 Türkiye Kupası
2023-24 Süper Lig

2024-25 3. Lig, 3. Lig'in 54. sezonudur. 8 Eylül 2024 tarihinde başlayan normal sezon 26 Nisan 2025 tarihinde sona ermiştir.
2024-25 sezonunda, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 12 takım, 2. Ligden düşen 8 takım ve 3. Ligden devam eden 44 takımın katılımı ile toplam 64 takımdan oluşur.
Gruplarda yer alacak takımlar 13 Haziran 2024 tarihinde İstanbul Riva'da bulunan Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri Orhan Saka Konferans Salonu'nda yapılan kura çekimi ile belirlendi. 3. Lig'de fikstür çekimi 1 Ağustos 2024'te Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Bu sezon sonunda 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselir ve 12 takım Bölgesel Amatör Lige düşer:

64 takım 16'lı 4 grupta yer alır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan 4 takım doğrudan 2. Lige yükselir.
Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. 5. ve 6. sırada yer alan 20 takımdan 2 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir.
Gruplarını 2. sırada bitiren takımlar doğrudan grup play-off finaline yükselir.
Grup play-off finallerini kazanan 4 takım 3 Lig play-off finallerinde mücadele eder.
Tüm gruplarda son 3 sırayı alan toplam 12 takım bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Lige düşer.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 2.si tek maçlı finalde karşılaşır.

2024-25 1. Lig
2024-25 2. Lig
2024-25 Bölgesel Amatör Lig
2024-25 Türkiye Kupası
2024-25 Süper Lig

2025-26 Bölgesel Amatör Lig, Bölgesel Amatör Lig'in 16. sezonudur.
Sezon öncesi BAL ligi temsilcileri istişare toplantısı için Türkiye Futbol Federasyonuna ziyarette bulundu. TFF lige katılım başvurularının 31 Temmuz 2025 tarihinde başladığını açıkladı. Katılım başvuruları 15 Ağustos 2025 tarihinde sonlandı.
22 Ağustos 2025 tarihinde futbolcu uygunluğu esasları TFF tarafından açıklandı. 9 Eylül 2025 tarihinde Bölgesel Amatör Lig'e katılan 145 takımın mücadele edeceği 10 grup açıklandı. Buna göre 5 grupta 14'er takım diğer 5 grupta ise 15'er takım yer aldı. 11 Ekim 2025 tarihinde başlayan normal sezon, 3 Mayıs 2026 tarihinde sona ermiştir.
Lig aşaması sonucunda gruplarını birinci bitiren 10 takım doğrudan grup play-off finaline yükselirken grup ikincisi ile beşincisi ve üçüncüsü ile dördüncüsü olacak şekilde grup çeyrek finalleri oynanır ve kazananlar grup yarı finalinde oynar. Yarı final kazananları ile grup birincileri grup finalinde karşılaşır. Grup içi tüm play-off maçları ligi daha üst sırada bitiren takımın sahasında oynanır. Grup play-off finallerini kazanan 10 takım kura ile eşleşerek tarafsız sahada oynar ve kazanan 5 takım 3. Lig'e yükselir.

Bölgesel Amatör Lig 1. Grup'ta Ağrı, Ardahan, Batman, Bingöl, Bitlis, Hakkari, Iğdır, Kars, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak, Tunceli ve Van'dan 1'er takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 2. Grup'ta Şanlıurfa'dan 3, Adıyaman, Diyarbakır, Elazığ, Kahramanmaraş, Kayseri ve Malatya'dan 2'şer takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 3. Grup'ta Trabzon'dan 3, Giresun, Gümüşhane ve Ordu'dan 2, Artvin, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Rize ve Sivas'tan birer takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 4. Grup'ta Samsun'dan 3, Zonguldak'tan 2, Amasya, Bartın, Bolu, Çankırı, Karabük Kırşehir, Sinop, Tokat ve Yozgat'tan birer takım olmak üzere toplam 14 takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 5. Grup'ta Ankara ve Bursa'dan 3, Eskişehir, Kütahya ve Yalova'dan 2'şer, Bilecik ve Uşak'tan birer takım olmak üzere toplam 14 yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 6. Grup'ta Adana ve Mersin'den üçer, Gaziantep, Hatay ve Nevşehir'den ikişer, Kilis, Niğde ve Osmaniye'den birer olmak üzere toplam 15 takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 7. Grup'ta Antalya, Denizli ve Konya'dan üçer, Muğla'dan 2, Afyonkarahisar, Burdur ve Isparta'dan birer takım olmak üzere toplam 14 takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 8. Grup'ta İzmir'den 5, Manisa'dan 4, Aydın ve Balıkesir'den üçer takım olmak üzere toplam 15 takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 9. Grup'ta İstanbul'dan 7, Kocaeli'den 4, Sakarya'dan 3 ve Düzce'den 1 takım olmak üzere toplam 15 takım yer almıştır.

Bölgesel Amatör Lig 10. Grup'ta İstanbul'dan 8, Tekirdağ'dan 3, Çanakkale ve Edirne'den ikişer takım olmak üzere toplam 15 takım yer almıştır.

Tabloda ligde oynamayı garantileyen takımlar yer almaktadır. Lige 167 takımın katılım hakkı olmasına rağmen Türkiye Futbol Federasyonu'na yapılan katılım başvuruları ve yapılan incelemler sonucunda 145 takımın lige katılacağı açıklanmıştır.
Lige katılım hakkı olan 23 takım lige katılmadı. Afyonkarahisar temsilcisi Sandıklıspor, Ankara temsilcisi Çubukspor, Aydın temsilcisi Kuyucakspor, Bursa temsilcisi Kestel Belediyespor ve Bursa Doğugücü FK, Çorum temsilcisi Alacagücü, Denizli temsilcisi Bağbaşı Zeytinköyspor, Elazığ temsilcisi 23 Elazığ FK, İstanbul temsilcileri Büyükçekmece Tepecikspor ve Cankurtaranspor, Kastamonu temsilcisi Taşköprüspor, Kırklareli temsilcileri Büyükmandıraspor ve Babaeskispor, Konya temsilcisi 1922 Konyaspor, Kütahya temsilcisi Tunçbilek Belediyespor, Rize temsilcisi Güneysuspor, Tekirdağ temsilcisi Kapaklı Sitespor, Zonguldak temsilcisi Mavi Şimşekspor, Aksaray temsilcisi Yeşilova Belediyespor, Bayburt temsilcisi Konursuspor, Karaman temsilcisi Kazımkarabekirspor, Kırıkkale temsilcisi Boyterspor ve Düzce temsilcisi Çilimli Belediyespor lige katılmadı. Bu durumda Çorum, Kastamonu, Kırklareli, Aksaray, Karaman ve Kırıkkale illeri ligde temsil edilmedi. Ancak Büyükçekmece Tepecikspor daha sonra karar değiştirerek lige girdi ve 10. Grup'ta yerleştirildi.
Afyonkarahisar temsilcisi olarak katılma hakkı kazanan Sinanpaşa Ayvalıspor, kulübün adını 1923 Afyonkarahisarspor olarak değiştirdi.
Tokat temsilcisi olarak katılma hakkı kazanan Erbaa 2023 Spor, kulübün adını Turhal 60 FSK olarak değiştirdi.

Cafercan Aksu (d. 15 Ocak 1987, Antalya), Türk eski futbolcudur.

Futbola Antalya Yolspor altyapısında başladı ve Galatasaray'ın scoutları tarafından izlenip Galatasaray altyapısından transfer oldu. Burada oynamanın avantajiyla 2001 yılından itibaren Türkiye genç millî takımlara davet edilmeye başlandı ve kısa bir süre sonra Türkiye genç millî takımlarda düzenli olarak oynamaya başladı.
2011-2012 sezonunun başında Süper Lig ekiplerinden  Giresunspor'la 3 yıllık sözleşme imzalamıştır. Sezon başında Giresunspor ile yollarını ayırmış 1. Lig ekiplerinden Boluspor ile 2+1 yıllık sözleşme imzalamıştır. 2013-14 sezonu için 1. Lig takımlarından TKİ Tavşanlı Linyitspor ile anlaşma sağlamıştır.

Cafercan Aksu genç millî takımlar seviyesinde 98 kez ile en fazla millî olan futbolcudur.
Türkiye 19 yaş altı millî futbol takımı ile 2004 yılında düzenlenen UEFA 19 Yaş Altı Şampiyonası'na katildi ve final oynadı.

TFF.org'da Cafercan Aksu 
Mackolik'te Cafercan Aksu 
Transfermarkt'ta Cafercan Aksu

Ege Özkayımoğlu (d. 18 Temmuz 2001, İzmir), forvet mevkiinde oynayan Türk profesyonel futbolcudur. 3. Lig ekiplerinden 52 Orduspor forması giymektedir.

Ege Özkayımoğlu, İzmir iline bağlı Konak ilçesinde 18 Temmuz 2001 tarihinde, Şakir ve Arzum çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Şakir Özkayımoğlu da eski bir futbolcu ve aynı zamanda teknik direktördür. Amcası Erdem Özkayımoğlu da eski bir futbolcudur.

2010 yılında Göztepe altyapısına katılarak futbolculuk kariyerine ilk adımını atmıştır. 2010-2019 yılları arasında Göztepe altyapısında forma giymiştir. 2019 yılında profesyonel futbolcu olmuştur. Profesyonel olduktan sonra Göztepe formasıyla ilk maçına 2019-20 Süper Lig sezonunda 15 Eylül 2019'da Çaykur Rizespor ile 0-0 berabere kaldıkları maça çıktı.
1 Ekim 2020 tarihinde 150 Bin € bonservis bedeliyle Göztepe'den 1922 Konyaspor kulübüne kiralanmıştır. Burada çıktığı 28 maçta 11 gol kaydetmiş ve tüm dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu performansı sonucunda 30 Haziran 2021 tarihinde tekrar Göztepe'ye geri dönmüştür. Fakat 2021-22 Süper Lig sezonunda Göztepe'nin üst üste mağlubiyetler almasından dolayı forma şansı bulamamıştır.
8 Eylül 2022 tarihinde 2022-23 1. Lig sezonunda 175 Bin € bonservis bedeliyle 30 Haziran 2024 yılına kadar Göztepe'den Afjet Afyonspor kulübüne kiralanmıştır.
30 Haziran 2023 tarihinde Afyonspor ile olan sözleşmesini feshederek kulübü Göztepe'ye geri dönmüştür.

8 kez millî takıma çağrılan Ege Özkayımoğlu, 4 kez Türkiye U-18, 4 kez de Türkiye U-19 forması olmak üzere toplam 8 kez millî formayı giymiş ve karşılaşmalarda 1 gol kaydetmiştir.

TFF.org'da Ege Özkayımoğlu 
Transfermarkt'ta Ege Özkayımoğlu 
Mackolik'te Ege Özkayımoğlu 
Ege Özkayımoğlu Twitter Profili [1] 8 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ege Özkayımoğlu İnstagram Profili [2] 2 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Forma, futbol müsabakalarında futbolcuların giydiği giysi veya ekipman. Futbolcular maç esnasında ayırt edilebilmek için sırtlarında, şortlarında (ve ek olarak günümüzde göğüslerinde) forma numaralarını taşırlar.
1990'ların ortalarına kadar forma numaraları mevkilere göre düzenlenirdi. İlk olarak 1954 FIFA Dünya Kupası'nda tüm turnuva boyunca oyunculara aynı forma numaralarını kullanma şartı getirildi. Takımların 22 kişilik kadrolarındaki her oyuncunun forma numarası turnuva boyunca aynı kaldı.
Futbol liglerinde ise 1993 yılında benzer bir sistem oluştu ve ilk olarak İngiltere'deki English Football League'de oyuncular sezon boyunca aynı numarayı taşımaya başladı. Eski sistemde ilk on birdeki futbolcuların forma numaraları 1 ile 11 arasında değişirdi. Sonradan bu kısıtlama kaldırılarak diğer UEFA liglerinde de forma numaraları 1 den 99'a kadar istenilen şekilde dağıtılmak suretiyle sabitlendi.

Dış saha forması
Üçüncü forma

Halil İbrahim Sönmez (d. 1 Ekim 1990), Türk futbolcudur.
2015-16 sezonunda, Akhisar Belediyespor maçının 83. dakikasında 70 metrelik deparında 35 kms hıza ulaşarak dünyanın en hızlı futbolcuları listesinde yer aldı. Listede Arjen Robben 37 kms hızla ilk sırada bulunurken, Gareth Bale 36.9 kms hızla ikinci sırada yer alıyor.

Halil İbrahim Sönmez, 1 Ekim 1990 tarihinde, Trabzon Yorma'da dünyaya geldi. 8 yaşında Trabzonspor'un seçmelerine katıldı. Sergilediği yüksek performans ile antrenörlerin radarına girdi. Trabzonspor'da 6 yıl oynadıktan sonra futbol ve okul arasında ikilemde kalan Sönmez, okula devam etti. 2-3 sene sonra tekrar futbola dönen Sönmez, Trabzon'un amatör köklü kulübünde 1 yıl oynadıktan sonra 2. Lig ve 3. Lig maçlarında oynadı.

Konyaspor'a transferi gerçekleşen Sönmez, 2014 yılında Anadolu Selçukspor'a 1 yıllığına kiralandı. 30 maçta görev alan Sönmez, 16 gol kaydetti.

2015 yılında Konyaspor'a katılarak 26 maça çıktı. Göstermiş olduğu yüksek performans ile seyirci ve otoriteler tarafından beğenildi. Kulübü için kritik 3 gole imza atan Sönmez, kulübünün 2015-16 sezonunda göstermiş olduğu tarihi başarısında takımına destek oldu.

TFF.org'da Halil İbrahim Sönmez 
Transfermarkt'ta Halil İbrahim Sönmez 
Mackolik'te Halil İbrahim Sönmez

Ömer Kadri Özcan (21 Haziran 1952, Akçaabat - 22 Ekim 2013, Akçaabat), Türk millî futbolcu ve teknik direktördür. Asıl adı Kadri Özcan olsa da daha çok Kadir Özcan diye anılır. 
Trabzonspor ve Galatasaray'ın eski futbolcularındandır.
22 Ekim 2013 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüştür.

Trabzonspor altyapısında futbola başladı ve ardından o zamanki adıyla 2. Lig olan 1. Lig'de oynayan Trabzonspor profesyonel takımına yükseldi. Trabzonspor ile Süper Lig'e yükselmeyi başardı. Ardından Trabzonspor'un ilk anadolu takımı olarak Süper Lig Şampiyonu olmayı başardı. Trabzonspor'un 1970'li yılların ikinci yarısında Süper Lig'e hakim olduğu dönemde takımın düzenli forma giyen oyuncuları arasındaydı. Daha sonra maddi olumsuzluklar sebebiyle takım dağılmaya başladığında ve Ali Kemal Denizci gibi futbolcuların bile satılmak zorunda kalındığında Kadir Özcan da Zonguldakspor'a verildi.
Burada iki sezon oynadıktan sonra Galatasaray'a transfer oldu. Galatasaray'da sadece bir sezon oynadıktan sonra futbola veda etti.

İlk teknik direktörlük yıllarında birçok 2. Lig ve 1. Lig ekibinde teknik direktörlük ya da yardımcı antrenörlük yaptı. Daha çok Karadeniz yöresindeki ekiplerde görev aldı.
Birçok Anadolu takımını çalıştırdı. 2006-2007 sezonunda 1. Lig'de Play-Off'lara taşıdığı Kasımpaşa, son maçta da takımının Altay'ı penaltılarla yendi ve Kasımpaşa'yı Süper Lig'e çıkardı. Son olarak Aralık 2010'da Kartalspor'da Ergün Penbe'nın istifasından boşalan teknik direktörlük mevkisine getirildiği açiklandı. Fakat birkaç gün sonra sözleşmesi yönetim tarafından iptal edilerek Engin Korukır ile anlaşılmıştır.
Daha önce Tugay Kerimoğlu'nun abisi olan Tolgay Kerimoğlu tarafından Nisan 2009'da boşalan Kartalspor teknik direktörlük görevine getirilmişti fakat, maddi olanaksızlıklar yüzünden Mayıs 2010'de istifa etti. En son da, 2013-2014 sezonu başından beridir Trabzonspor'un pilot takımı olan 1. Lig temsilcisi 1461 Trabzon'da görev almaktaydı.

 Süper Lig: 3 
1975-76, 1976-77 (Trabzonspor ile.)
 1. Lig: 1 
1973-74 (Trabzonspor ile.)
 Türkiye Kupası: 3 
1976-77, 1977-78 (Trabzonspor ile.) 
 Cumhurbaşkanlığı Kupası: 3 
1975-76, 1976-77, 1977-78 (Trabzonspor ile.)
 Başbakanlık Kupası: 3 
1975-76, 1977-78 (Trabzonspor ile.)
 Kıbrıs Barış Kupası: 1 
1974-75 (Trabzonspor ile.)

TFF.org'da Kadir Özcan 
TFF.org'da antrenör Kadir Özcan 
Mackolik'te Kadir Özcan 
Mackolik'te Kadir Özcan (teknik direktör)
Transfermarkt'ta Kadir Özcan 
National-Football-Teams.com'da Kadir Özcan 
weltfussball.de İnternet Sitesi - Teknik Direktör Ömer Kadri Özcan Profili 11 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konyaspor basketbol takımı Konyaspor'un eski basketbol takımı.

Konyaspor'un basketbol şubesinin geçmişi 1950'li yıllara dek uzanmaktadır. Zaman içerisinde maddi sebeple birkaç kez kapanan ve tekrar açılan şube son olarak 27 Şubat 2019 tarihinde Selçuklu Belediyespor'a bağlı şubenin devralınmasıyla faaliyete geçmiştir. Böylece 2018-19 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi'nde yer alan takım ligi 7. sırada tamamlamıştır. Takım, 2019-20 sezonunda mücadele ettiği ligin pandemi sebebiyle yarı kalmasından ötürü sezonu 9. sırada tamamlamıştır. 2020-21 sezonunda mücadele ettiği Federasyon Kupası'na grup maçları sonucu veda eden takım ligde ise normal sezonu 3. sırada tamamlamış ve play off yarı final maçları sonucu sezona veda etmiştir. Takım, 2021-22 sezonunda mücadele ettiği Federasyon Kupası'na yarı finalde veda etmiş ve ligde normal sezonu 3. sırada tamamlamıştır. Play off çeyrek finalinde rakibi TED Ankara Kolejliler'i seride 2-1, yarı finalde de rakibi Sigortam.net'i 3-1 ile geçerek finale yükselen yeşil beyazlı takım, finalde ise rakibi Samsunspor'u seride 3-1 ile geçerek adını Basketbol Süper Ligi'ne yazdırmıştır. 2022-23 Basketbol Süper Ligi sezonunu 16. sırada tamamlayarak küme düşmüştür.
2024-25 sezonunda 2. Lig'e düşen takımın Temmuz 2024'te 200 bin lirayı yatırıp gerekli evraklarla federasyona başvurması gerekiyordu. Ancak ücretin yatırılmadığı ifade edildi. Böylece 2. Lig'de mücadele etme hakkını da kaybetti ve şube kapatıldı.

Kadro en son 2022 tarihinde güncellenmiştir.

Basketbol Süper Ligi: 7 sezon
1992-1993, 1996-2001, 2022-2023

Türkiye Basketbol Ligi: ? sezon
????-2022, 2023-

Resmî site
Facebook'ta Konyaspor
X'te Konyaspor
Instagram'da Konyaspor

Levent Kartop (d. 21 Ağustos 1979, Denizli), Türk eski futbolcu ve antrenör.

Futbola Denizlispor altyapısında başladı ve 1997 senesinde a takıma yükseldi. Denizlispor için ilk Süper Lig karşılaşmasını 11 Mayıs 1997'de Trabzonspor'a karşı oynadı. O sezon bir karşılaşmada daha forma giydi ve ligin kalan kısmını yedek kulübesinde geçirdi. Oyun tecrübesi edinmesi için kiralık olarak Muğlaspor ve Nevşehirspor'de bir müddet oynadı. 1999-00 sezonunda Denizlispor'a geri döndüğünde takımda hemen kendine yer edindi ve 5 sezon boyu takımın önemli oyuncuları arasına girmeyi başardı. Bu dönem içinde özellikle 2002-2003 sezonunda Denizlispor'un Rıza Çalımbay önderliğinde yakaladığı UEFA Kupası'ndaki başarısında önemli katkısı bulunan futbolculardan biri oldu. 2003-2004 sezonunun sonunda takımdan ayrılma kararı aldı ve yeni sezon için Konyaspor ile anlaştı. Burada performansını daha da arttırarak 29 karşılaşmada 9 gol kaydederek bir orta saha oyuncusu için yüksek bir oran yakaladı. Diğer sezonda Konyaspor formasını sezon ilk devresi boyunca giyen Levent, ikinci devre için eski takımı Denizlispor'a transfer oldu. Sezon sonuna dek burada oynayan Levent, yeni sezon için Antalyaspor'a transfer oldu. Daha sonra Kocaelispor ve Altay'da oynadıktan sonra 2010-11 sezonu için Denizlispor'la tekrar anlaşarak eski takımına geri döndü.
2011-12 sezonunun yaz transfer döneminde 1. Lig ekiplerinden Akhisar Belediyespor'a transfer oldu.

5 kez Türkiye U-21 millî takımına çağrılan Levent Kartop, 3 kez de Türkiye U-21 millî takımı formasını giydi.

1922 Konyaspor'da Erol Mıngırla yollarının ayrılmasıyla beraber Teknik direktör Levent Kartop ve ekibi sezon sonuna kadar 1922 Konyaspor'u çalıştıracak.

TFF.org'da Levent Kartop 
Mackolik'te Levent Kartop 
Transfermarkt'ta Levent Kartop

Levent Numanoğlu (d. 6 Mart 1956; Çamlıhemşin, Rize) Türk teknik direktör ve eski futbolcudur. Hakem Tugay Kaan Numanoğlu'nun babasıdır.

1980'li ve 1990'lı yıllarda Malatyaspor'da forma giymiştir. Malatyaspor'da Oktay Çevik, Feyzullah Küçük, Zeynel Limoncu, Feridun Özütok, Yaşar Duran ve Ünal Karaman gibi futbolcularla 80'li senelerde Malatyaspor ile büyük başarılara imza attı. Futbolu 1992 senesinde Malatyaspor'da bıraktı.

Futbolculuk kariyerini noktaladıktan sonra 1994 yılında Yozgatspor'da yardımcı antrenörlük olarak çalışmaya başlamıştır. Burada iki sene görev yaptıktan sonra Kastamonuspor'da aynı görevi üstlendi ve bu görevde bir buçuk sene kaldıktan sonra sezon sonuna kadar teknik direktörlüğe getirildi. Ardından Sivasspor'da bir sezon yardımcı antrenörlük yaptı ve sonraki yıllar değişik Anadolu takımlarında yardımcı antrenörlük ve teknik direktörlük yaptı. Bunlar arasında 1999 yılında başına geçtiği Seydişehir Eti Alüminyumspor'u amatör kümeden 3. Lig'e çıkardı ve 2000-2001 sezonunun sonlarına doğru takımın ligdeki kötü gidişine kadar görev yaptı.
2011-12 sezonu başında 2. Lig ekibi Fethiyespor teknik direktörlüğüne getirilmiştir. 2012'de ise Diyarbakırspor ile anlaştı. Ardından sırasıyla 1930 Bafraspor, Nevşehirspor GK, Çınarcık Belediyespor, Teşvikiye Belediyespor takımlarını çalıştıran Levent Numanoğlu, Şubat 2017'den itibaren Bölgesel Amatör Lig takımlarından Muğla temsilcisi Ortaca Belediyespor ile çalışmaktadır.

Transfermarkt'ta Levent Numanoğlu 
TFF.org'da Levent Numanoğlu 
TFF.org'da antrenör Levent Numanoğlu 
Mackolik'te Levent Numanoğlu 
Mackolik'te Levent Numanoğlu (teknik direktör) 
Transfermarkt'ta Levent Numanoğlu (teknik direktör)

Mehmet Altıparmak (d. 1 Mayıs 1969, Ankara), Türk eski futbolcu, teknik direktör.

Profesyonel futbola 1989 senesinde Gençlerbirliği'nde başladı ve burada üç sene oynadıktan sonra 1993-94 sezonunun ilk haftalarında sezon sonuna kadar kiralık olarak Petrol Ofisi'ne gitti ve sezon sonunda Denizlispor'a transfer edildi. Denizlispor'da iki sezon oynadıktan sonra Bursaspor'a transfer oldu. Bursaspor'da takıma giremedi ve sezon başladıktan sonra sezon sonuna kadar Eskişehirspor'a kiralandı ve sezon bitiminde Beypazarı Şekerspor'a transfer edildi. Burada sadece bir sezon kaldıktan sonra tekrar Denizlispor'a transfer oldu ve burada bir buçuk sezon kaldıktan sonra 2000-2001 sezonu sonuna kadar Diyarbakırspor'da kiralık olarak oynadı ve gelecek sezon için Elazığspor ile anlaşarak takımdan ayrıldı. Elazığspor'daki ilk sezonuna oldukça başarılı bir dönem geçirdi ve Lig müsabakalarında attığı 17 gol ile takımının en golcü futbolcusu oldu. Buna rağmen Elazığspor'daki ikinci sezonunda ligin devre arasında takımdan ayrılıp sezon sonuna kadar Sakaryaspor ile anlaştı. 2003-2004 sezonu için Çanakkale Dardanelspor ile anlaştı fakat ligin ilk yedi haftasından sonra takımdan ayrılma kararı aldı ve sezon sonuna kadar Yimpaş Yozgatspor için oynadı. 2004-2005 sezonunda Şanlıurfaspor için oynadı ve son olarak 2005-2006 sezonunda Beypazarı Şekerspor için görev aldıktan sonra aktif futbol kariyerini noktaladı.

Futbola vedasından hemen sonra teknik direktörlük yapmaya karar verdi ve ilk antrenörlük deneyimini olarak Denizlispor'da oynadığı dönemde teknik direktörlüğünü yapan Ümit Kayıhan'nın yanında Kocaelispor'da yardımcı antrenörlük yaparak yaşamıştır. Bu görevinde yarım sezon kaldıktan sonra 2006-2007 sezonunun kalan kısmı için Kartalspor'da teknik direktörlük görevine getirildi. Kartalspor'da görevi üstlendiğinde takım düşme hattında bulunuyordu. Buna rağmen Mehmet Altıparmak ile Kartalspor sezonun kalan kısmını oldukça başarılı geçirip ligi ikinci sırada bitirip 1. Lig'e yükselmeyi başarmıştır. Bunun ardından Kartalspor'u bir buçuk sezon daha çalıştırdıktan sonra takımdan ayrılıp sezonun kalan kısmını Tarsus İdman Yurdu'nu çalıştırmıştır.
2009-2010 sezonunda Konya Şekerspor takımının teknik direktörlüğünü yaptı ve bu görevinde bir buçuk sezon kaldıktan sonra 2010-11 sezonunun ortasında istifa etti.
Aynı sezonunun ilerleyen haftalarında teknik direktör arayışında olan Altay'a transfer oldu. Lig'de kalma mücadelesi veren Altay'a sezon sonuna kadar ligde kalma şansını koruyabilse de ligden düşmeyi engelleyemedi. Gene de takım üzerinde oluşturduğu olumlu etki göz önünde bulundurularak sözleşmesi bir sezonluğuna uzatıldı. 30 Kasım 2011 tarihine bu görevinden istifa ettiğini açıklamıştır. 19 kasım 2012 tarihinde ise Yeni Malatya Sporun Teknik Direktörlüğüne getirildi.
Altıparmak 11 Kasım 2017 tarihinde BB Erzurumspor takımında teknik direktörlük görevine getirildi. Altıparmak yönetiminde Büyükşehir Belediye Erzurumspor, 1. Lig'i beşinci tamamlayarak play-off oynadı. Play-off finalinde penaltı atışları sonucunda Gazişehir Gaziantep'i 5-4 mağlup ederek Süper Lig'e yükseldi. 2018-19 Süper Lig sezonuna takımın başında başlayan Altıparmak altıncı haftanın sonunda 26 Eylül 2018'de Büyükşehir Belediye Erzurumspor'daki görevinden istifa etti.
2019-2020 sezonunun 22.nci haftasına girilirken, TFF 1. Lig ekibi Hatayspor ile anlaşmıştır. Hatayspor, Altıparmak ile çıktığı ilk maçında Eskişehirspor'u deplasmanda tek golle mağlup etmeyi başarmış ve liderliğini sürdürmüştür.
7 Ocak 2026 tarihinde Türk futbolunda bahis skandalı soruşturmasında PFDK'ya sevk edildi.

Yalnızca lig maçları ve gollerini içerir.

Transfermarkt'ta Mehmet Altıparmak 
TFF.org'da Mehmet Altıparmak 
TFF.org'da antrenör Mehmet Altıparmak 
Mackolik'te Mehmet Altıparmak 
Mackolik'te Mehmet Altıparmak (teknik direktör)

Metin Altınay (d. 18 Nisan 1962, Ankara), Türk eski futbolcu ve teknik direktör. Gençlerbirliği, Trabzonspor ve İstanbulspor'un eski futbolcularındandır.

Futbola Konya İdman Yurdu altyapısında başladı. Daha sonra 1980'li ve 1990'lı yıllarda Konyaspor, Kayseri Erciyesspor, Bandırmaspor, Boluspor, Gençlerbirliği, Trabzonspor, İstanbulspor ve Şanlıurfaspor'da forma giymiştir.

Metin Altınay, 1 kez Türkiye 18 yaş altı millî futbol takımı formasını giymiştir.

2000'ların başından beri Türkiye profesyonel futbol liglerinde yardımcı antrenörlük ve teknik direktörlük yapan bir futbol adamıdır. 2009-10 sezonunun ortasında Güngören Belediyespor'u çalıştırmıştır. 2009-10 sezonunun sonunda Güngören Belediyespor ile 2. Lig'i 2. sırada tamamlayıp 1. Lig'e yükselmeyi başarmıştır.

Teknik direktör olarak;
  Güngören Belediyespor:

2. Lig İkinciliği (1. Lig'e Yükseliş): 2009-10

TFF.org'da Metin Altınay 
TFF.org'da antrenör Metin Altınay 
Transfermarkt'ta Metin Altınay 
Transfermarkt'ta Metin Altınay (teknik direktör) 
Mackolik'te Metin Altınay 
Mackolik'te Metin Altınay (teknik direktör)

Murat Gürbüzerol (d. 1 Şubat 1988, Aydın), Türk futbolcudur. 2. Lig ekiplerinden Utaş Uşakspor'da forma giymektedir.

Futbola Aydın ekiplerinden Sağlık Spor'un altyapısında başlayan Murat, daha sonra Aydınspor 1923 ve Manisaspor altyapılarında oynadı. 2006 yılında profesyonelliğe geçiş mukavelesi imzalasa da PAF takımda oynamaya devam etti. Oyun tecrübesi edinebilmesi için 2007-08 sezonun ara transfer döneminde o zamanın 2. Lig ekiplerinden Zeytinburnuspor'a kiralandı. Zeytinburnuspor için ilk resmî karşılaşmasına 24 Şubat 2008 tarihinde Eyüpspor'a karşı oynanan 2. Lig karşılaşmasında çıktı. 2008-09 sezonunun başında Manisaspor'a geri döndü ve sezon sonu Manisaspor'la 1. Lig şampiyonu yaşıyarak yükseldi. 2009-10 sezonunu Konya Şekerspor'da kiralık geçirdi ve 2010-11 sezonu kiralık futbolcu statüsünde Akhisar Belediyespor'da oynadı.
2011-12 sezonunda Manisaspor'a geri döndü.
2012-2013 sezonunda Manisaspor'da play-off  finali oynadı. 2014-2015 sezonunu başında Eray Ataseven ve Bülent Cevahir ile birlikte Balıkesirspor'a transfer olsa da burada aradığını bulamadı ve devre arasında Manisaspor'dan tanıdığı hocası Reha Erginer'in çalıştırdığı Boluspor'un yolunu tuttu.

Türkiye 1. Lig Şampiyonluğu (Süper Lig'e Yükseliş)
2008-09 Manisaspor

TFF.org'da Murat Gürbüzerol 
Mackolik'te Murat Gürbüzerol 
goal.com İnternet Sitesi - Murat Gürbüzerol Profili24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Transfermarkt'ta Murat Gürbüzerol

Mustafa Çapanoğlu (d. 1 Ocak 1956, Kayseri) Türk eski futbolcu ve teknik direktördür.

70'li yılların ikinci yarısında o zamanin 1. Lig (şimdiki 2. Lig) ekiplerinden MKE Kırıkkalespor'da oynadı. Türk futbolunun önemli futbol adamlarından Suat Mamat tarafından çalıştırılan ekiple 1977-78 sezonunda beklenmedik bir şekilde 1. Lig şampiyonluğu yaşayarak Süper Lig'e yükselmeyi başardı. Bir sezon Süper Lig'de oynadı fakat takımıyla Süper Lig'de tutunamayıp 1. Lig'e geri düştü. Bunun üzerine Mustafa Çapanoğlu takımdan ayrılarak başka bir 1. Lig ekibi olan Kocaelispor'a transfer oldu. Kocaelispor'daki ilk sezonu olan 1979-80 sezonunda teknik direktör Fethi Demircan yönetiminde Güvenç Kurtar ve Ceyhun Güray gibi futbolcularla beraber kariyerinde ikinci kez 1. Lig şampiyonluğu yaşayarak Süper Lig'e yükselmeyi başardı. 80'li yılların sonuna kadar Kocaelispor'da forma giydikten sonra burada aktif futbola veda etti.

Futbola vedasindan sonra teknik direktörlük yapmaya karar verdi ve memleketi Kayseri'nin takımı olan Kayserispor'da yardımcı antrenörlük yapmaya başladı. 1992-1997 yılları arasında bu görevi üstlendikten sonra 1997-98 sezonunda Çorumspor'u çalıştırarak ilk teknik direktörlük deneyimini edindi. Ardından kısa süreler Zeytinburnuspor ve yeniden Kayserispor'da yardımcı antrenörlük yaptı. Mart 1993'ten sezon sonuna kadar teknik direktör ile yollarını ayıran Kayserispor'da teknik direktörlük görevini üstlendi. 1999-200 yılları arasında Konyaspor'da yardımcı antrenör olarak çalıştı ve aynı ekipte Kasım 2000'den sezon sonuna kadar teknik direktör olarak göreve getirildi. 2002-03 sezonunda Erzurumspor'da teknik direktör olarak görev aldı. Daha sonra kısa vadelerle birçok günümüze kadar birçok 3. Lig, 2. Lig ve 1. Lig ekibinde teknik direktörlük yaptı. 29 Haziran 2021 tarihinde 2. Lig'de mücadele eden Afjet Afyonspor takımı ile 1 yıllık sözleşme imzalayarak takımın yeni Teknik Direktörü oldu. Teknik direktörlük yaparken 7 Ocak 2026 tarihinde Türk futbolunda bahis skandalı soruşturmasında şike gerekçesiyle PFDK'ya sevk edildi.

 1. Lig: 2 
1977-78 (MKE Kırıkkalespor ile.)  1979-80 (Kocaelispor ile.)

2. Lig:
İkincilik (1) : 2007-08 (Kardemir Karabükspor ile 1. Lige yükseliş.)

Transfermarkt'ta Mustafa Çapanoğlu 
TFF.org'da Mustafa Çapanoğlu 
TFF.org'da antrenör Mustafa Çapanoğlu 
Mackolik'te Mustafa Çapanoğlu 
Mackolik'te Mustafa Çapanoğlu (teknik direktör)
Transfermarkt'ta Mustafa Çapanoğlu (teknik direktör) 
Mustafa Çapanoğlu Afjet Afyonspor'un Teknik Direktörü oldu 27 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nafi Bilaloğlu (d. 20 Aralık 1962, Doğanşehir), Türk futbolcu ve teknik direktör. Orta saha pozisyonunda görev aldığı futbolculuk kariyerini sonlandırdıktan sonra teknik direktörlük yapmıştır.

1980'lerin başlarından 1994'e kadar İnegölspor forması giydi. 1992-93 sezonunda Balıkesirspor'a kiralandı. 1994'te transfer olduğu ve 1996'ya kadar oynadığı Gebzespor döneminde, 1996'da Mustafakemalpaşaspor'da kiralık olarak forma giydi. 1996-1997 yıllarında Bilecikspor'da oynamasının ardından futbolculuk kariyerini sonlandırdı.

1997-1998 arasında altyapı antrenörü, 1999'da ise altyapı teknik direktörü olarak görev yaptığı İnegölspor'da, aynı yıl teknik direktörlüğe getirilse de altyapı teknik direktörlüğüne dönerek 2002'ye kadar bu görevi sürdürdü. Şubat 2002'de ikinci kez İnegölspor teknik direktörlüğüne getirildi ve ertesi sezon sonuna kadar bu pozisyonda kaldı. Nisan 2004'te üçüncü kez İnegölspor teknik direktörü oldu. 2005-06 sezonu sonunda bu görevinden ayrıldı ve Yalovaspor ile teknik direktörlük konusunda iki yıllık sözleşme imzaladı. Ocak 2007'de görevinden istifa etse de, Mart ayında tekrar Yalovaspor'un başına geçti ve Eylül 2007'ye kadar görevini sürdürdü. 2007-08 sezonu başında Orhangazispor'un başına geçti ve Eylül 2008'e kadar görevde kaldı. Ağustos-Kasım 2009'da bir kez daha İnegölspor'u çalıştıran Bilaloğlu, Eylül-Ekim 2013'te ise Anadolu Selçukspor'un teknik direktörlüğünü üstlendi.

Mackolik'te Nafi Bilaloğlu 
TFF.org'da Nafi Bilaloğlu 
Mackolik'te Nafi Bilaloğlu (teknik direktör)
TFF.org'da antrenör Nafi Bilaloğlu

Nevzat Dinçbudak (d. 26 Ekim 1965, Ereğli, Konya) eski Türk futbolcu ve teknik direktördür. Futbol kariyerinde kaleci olarak görev yapmıştır.

Üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi Fakültesinde tamamlayan Dinçbudak futbolculuk hayatında sırasıyla; Ankara Demirspor, Düzce Doğsanspor, Bursaspor, Göztepe, Pendikspor ve Konyaspor'da forma giydi. Bursaspor'da çoğunlukla Ganchev'in yedeği olarak kalmıştır.
Antrenörlük yaşamında Konyaspor, Bursaspor, Tarsus İdman Yurdu, Bursa Merinos kulüplerinde görev almış, Tarsus İ.Y (2001-02), Bursaspor'da (2005-06) şampiyonluk yaşamıştır.
Teknik Direktörlük kariyerinde de Tarsus İ.Y., İnegölspor, Bingölspor, Orhangazispor, B. Nilüferspor ve Yeşil Bursa kulüplerinde  çalışmış, Tarsus İ.Y 2011-12 sezonunda şampiyonluk yaşamıştır.
Evli ve 2 çocuk babasıdır.

TFF.org'da Nevzat Dinçbudak 
TFF.org'da antrenör Nevzat Dinçbudak 
Kişisel Facebook Sayfası
Kişisel Twitter Hesabı

Sabah, Türkiye'de 22 Nisan 1985'te yayımlanmaya başlanan günlük gazete. Sloganı "Türkiye'nin en iyi gazetesi"dir. Gazete, 1997 yılının Ocak ayından itibaren internet üzerinden de yayımlanmaya başlamıştır. 2007 yılında TMSF'ye devredilen ve ardından Turkuvaz Medya Grubu'na katılan gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Erdal Şafak'tır.

İzmir'in Yeni Asır gazetesini, Türkiye çapında gazete haline getirme girişiminin sonuç vermemesinden sonra, bu grubun başındaki Dinç Bilgin'in sahipliğinde Sabah Yayıncılık A. Ş. bünyesinde İstanbul'da hazırlanıp tüm Türkiye'de yayımlanmaya başlandı. İlk sayısı 22 Nisan 1985'te çıkan Sabah'ın ilk Genel Yayın Yönetmeni Rahmi Turan'dır. Daha sonra Zafer Mutlu yönetiminde çıkan Sabah, ileriki yıllarda Ergun Babahan, Ufuk Güldemir ve Tayfun Devecioğlu tarafından da yönetilmiştir. 2000 yılında Etibank'a el konulmasından bir süre önce Turgay Ciner'le yüzde 50 ortaklığa giden Dinç Bilgin, Sabah Yayıncılık'taki hisselerini Mehmet Emin Karamehmet'in Çukurova Holding'i ile Murat Vargı'nın MV Holding'ine devretti.
Bilgin böylece medya sektöründen çekilirken, Sabah Yayıncılık'ın yeni yönetimi Karamehmet ağırlıklı olmak üzere, Çukurova Holding, MV Holding ve Ciner'in sahibi olduğu Park Holding'in ortak olduğu MTM Haber Yatırım AŞ'ye geçti. 2001 yılının Ocak ayında Dinç Bilgin gazeteye geri dönmüştür. 2002 yılının Ekim yılında Turgay Ciner tarafından kiralanmıştır.
2003 yılının Kasım ayında Sabah ve ATV'yi çatısı altında bulunduran Bilgin Grubu'nun sahibi Dinç Bilgin, Etibank borçlarının tasfiyesi için TMSF ile imzalanan protokolün ardından gazetenin künyesinden çıktı. 2005 yılının Mart ayında Turgay Ciner'in de ortak olduğu Merkez Grubu tarafından satın alınmıştır. 2 Ocak 2006 itibarıyla Genel Yayın Yönetmenliği'ne Fatih Altaylı getirildi. Ancak 1 Nisan 2007 itibarıyla Sabah gazetesine borçları dolayısıyla TMSF tarafından el konuldu. Sabah ile ATV ortak ihalesi 7 Kasım 2007'de yapıldı. İhale'de açılış bedeli de 1.1 milyar $ olarak belirlendi. 22 Nisan 2008'de Çalık Holding'e satışı onaylandı.
Gazetenin, TMSF tarafından 2007 yılında el konulmasının ardından iki kamu bankasından kredi verilerek Ahmet Çalık'a satılmasından sonra, 31 Aralık 2008'de Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, gazetenin imtiyaz sahibi Ahmet Çalık'a istifasını sunmuştur. 18 Şubat 2009'da Genel Yayın Yönetmenliği'ne Erdal Şafak getirilmiştir. TMSF'nin el koymasından önce 9 Nisan 2007 ile 15 Nisan 2007 tarihleri arasında gazete satış raporunda 506.957 bin satan Sabah'ın tirajı 30 Ağustos 2010 ile 5 Eylül 2010 tarihleri arasındaki satışı 331.913 bine geriledi.

Sabah, Almanya'ya çalışmak için giden Türk işçilerinin gazete ve haber gereksinimini karşılamak amacıyla, 1980'li yılından başlayarak uçakla Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine gönderilmeye başlandı. Talebin artması üzerine 1990'ların başında gazetenin Almanya'da da basılmasına karar verildi.Son yıllarda Avrupa baskısının satışları azalmıştır. Günümüzde, Almanya'nın Frankfurt şehri yakınlarındaki tesislerinde Sabah'ın dışında, Yeni Asır, Takvim, Fotomaç ve diğer grup gazeteleri de basılmaktadır.

Yenilikler
Türkiye'nin tamamı bilgisayarda hazırlanan ilk ulusal gazetesi olarak iletişim çağına uygun gelişmiş teknoloji ile sayfa yapımı ve gazete baskısına başladı.
Reklam broşürleri ve eklerin gazete içine yerleştirilmesinde otomatik insert sistemini uygulayan ilk gazete Sabah olmuştur. Baskı öncesi ve baskı teknolojisinde renk ve metin entegrasyonunda teknoloji kullanımında dünyanın sayılı gazeteleri arasındaki yerini aldığı açıklandı. Türkiye'de ilk defa uygulanan baskı sistemiyle, tamamı renkli 48 sayfa baskıyı uygulayan Sabah, renkli sayfa kapasitesini devamlı artırarak, renkli reklamlara daha çok alan yarattığı, reklam derneği tarafından açıklanmıştır. Baskı kalitesini ile ilgili Sabah Gazetesi, kuşe kağıt kalitesini Türkiye genelindeki okurlarına ulaştıran ilk gazetelerden biri olduğu bilinmektedir.
Ödüller
Yeditepe Üniversitesi Hayalimi Paylaş Topluluğu tarafından gerçekleştirilen anketlerde 2016'nın "En"leri ödül kategorisinde "En iyi gazete ödülü", Yeditepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl tarafından SABAH gazetesine verildi.
66.’sı düzenlenen Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri'nin kazananları listesinde Sabah Gazetesi’nde 1 Mayıs 2024'te yayınlanan 'Savcılık, Cem Garipoğlu'nun otopsi görüntülerini izledi' ve 5 Mayıs 2024 tarihli 'Son Volta' başlıklı haberleri 'Araştırma Haberi Övgü' dalında ödüle layık görüldü.
İnsanlık Dergisi tarafından 2022 yılında 3'üncüsü düzenlenen 'İnsanlık Ödülleri' Darülaceze sakinlerinin ödülleri takdim ettiği gecede "Yılın İyilik Muhabiri" ödülü SABAH Gazetesi'nden Merve Bilkay'a verildi.
2021 yılında İstanbul’da düzenlenen Business World Awards (İş Dünyası Ödülleri) ödül töreninde Sabah Gazetesi, "Yılın En İyi Gazetesi" ödülüne layık görüldü.
2022 yılında Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin (TFMD) düzenlediği "Yılın Basın Fotoğrafları 2022 Ödülleri" yarışmasında SABAH Gazetesi "Yunan sahil güvenliğinin denize ittiği mülteciler fotoğrafı", "TFMD Özel Ödülü" ve "AB Çevre ve Doğa Fotoğrafı" kategorilerinde toplamda 3 ödül almıştır.
Eleştiriler
Sosyal medyada bazı eleştirmenler, Sabah Gazetesi'nin  açıklanan enflasyon rakamlarını "memur ve emekliye zam" başlığıyla sunmasından dolayı tepki göstermiştir.

Sabah (eski gazete) - 1875-1922 yılları arasında yayımlanan gazete
Yeni Sabah - 1938-1964 yılları arasında yayımlanan gazete
Yeni Asır
Takvim
Fotomaç
DailySabah

Sabah Online Haber Portalı12 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sabah Avrupa Haber Portalı 13 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sabah Deutsch
Sabah ABD Haber Portalı 28 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sakaryaspor, Sakarya'da kurulan ve 2. Lig'de mücadele eden futbol kulübü. Adını şehre ismini veren Sakarya Nehri'nden almıştır.

17 Haziran 1965 tarihinde il merkezi Adapazarı'nda; İdman Yurdu, Ada Gençlik, Gençler Birliği, Güneşspor kulüplerinin birleşmesi ile Sakarya ilini, aynı yıl kurulan Türkiye 2. Futbol Ligi'nde temsil etmek amacıyla kurulmuştur. İlk amblemi "futbol topu üzerinde iki adet S harfleri ve 1965" dir. 1987 yılında dönemin kulüp başkanı Erkal Etçioğlu tarafından tasarımı yaptırılan ve hâlen kullanılan amblemi ise "Sakarya Nehri'nin S harfini andırarak kıvrılarak Sakarya Köprüsü'nün altından akması ve iki yakayı yeşil ve siyah renklerle boyaması" figürüdür.
İlk başkanı Ethem Boran, ilk teknik direktörü ve aynı zamanda takımın kalecisi ve kaptanı, kulübün kuruluşunda da önemli pay sahibi olan Fikret Aldinç'tir. Sakaryaspor kendi sahasındaki ilk resmî lig maçını 1965-66 sezonunda Mersin İdman Yurdu ile oynamış, maçın son dakikalarında teknik direktör/kaleci Fikret Aldinç'in penaltı golü ile 1-0'lık skorla sahasındaki ilk resmî golünü atmış, tarihindeki ilk resmî galibiyetini almıştır.

1973-74 sezonunda 1. Lig'e çok yaklaşan ama Trabzonspor'a geçilen Sakaryaspor, 1980-81 sezonunda 2. Lig A Grubu şampiyonu olarak 1. Lig'e çıkmıştır. 1. Lig'de en iyi derecesini 1981-82 sezonunda 5. olarak yapan Sakaryaspor aynı sezon, Fenerbahçe'yi deplasmanda 1-0, Galatasaray'ı deplasmanda 2-0 geçmiş, Beşiktaş'la ise İstanbul'da 1-1 berabere kalmıştır. 1985-86 sezonunda sondan 3. olarak 2. Lig'e düşmüştür. Ancak ertesi sezon 2. Lig C Grubu'nda Konyaspor'u averajla geçerek yeniden 1. Lig'e dönmüştür.
Avrupa kupaları
Kupa Galipleri Kupası
1.tur

2.tur

Ertesi sene, 1987-88 sezonunda, Necdet Niş teknik yönetiminde; Aykut Kocaman, Oğuz Çetin, Turhan Sofuoğlu, Engin İpekoğlu, Serdar Şenkaya, Sinan Turhan, Kemal Yıldırım'lı kadrosu ile takım tarihindeki en büyük başarısına Türkiye Kupası şampiyonu olarak ulaşmıştır. İlk turda Konyaspor'u (4-0, 1-0), ikinci turda Fenerbahçe'yi (5-1, 1-2), çeyrek finalde Beşiktaş'ı (4-0, 1-0), yarı finalde Zonguldakspor'u (5-0, 0-1) ve nihayet finalde Samsunspor'u (2-0, 1-1) lik skorlarla geçerek bu tarihi başarıya ulaşır. Özellikle farklı Fenerbahçe ve Beşiktaş galibiyetleri ses getirmiş, sezonun kupa şampiyonluğuyla tamamlanmasının ardından; Oğuz, Aykut, Turan ve Serdar Fenerbahçe'ye transfer olmuş; Fenerbahçe'nin bir sonraki 1988-89 sezonundaki 103 gollü efsane şampiyonluğunda başrolü oynamışlardır. Sakaryaspor ertesi sene Türkiye'yi UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda temsil ederek, tarihinde ilk kez uluslararası bir kupada boy göstermiştir. Kupanın ilk turunda Macar temsilcisi Spartakus takımını Dušan Pešić ve Yücel Çolak'ın golleriyle 2-0, sonraki maçı ise 0-1 kazanarak geçmiştir. Ancak 2. turda Alman Eintracht Frankfurt takımına 3-1 ve 3-0'lık skorlarla boyun eğerek elenmiştir.

1989-90 sezonunda sonuncu olarak 2. Lig'e düşmüştür. Yeniden 1. Lig'e 1997-98 sezonunda 2. Lig yükselme maçlarında önce şimdiki ismi Marmaris Belediyespor olan Marmarisspor'u 3-0, sonra Erzincanspor'u 4-1, finalde İstanbul Büyükşehir Belediyespor'u 1-0 yenerek dönmüştür. Ama ertesi sezon sondan 3. olarak 2. Lig'e tekrar düşmüştür. 1999-2000 sezonunda şehri ciddi şekilde etkileyen Marmara Depremi yüzünden 2. Lig maçlarına çıkamamıştır.

2001 yılında 2. Lig A Kategorisi'ne kabul edilmiştir. 2002-03 sezonunda Sivasspor deplasmanına giderken geçirilen kaza yüzünden yardımcı antrenör Aykut Yiğit ve iki futbolcusunu kaybetmiştir.
Süper Lig'e 2003-04 sezonunda 2. Lig A Kategorisi şampiyonu olarak dönmüştür. Ancak ertesi sezon sondan 3. olarak 2. Lig A Kategorisi'ne tekrar dönmüştür. 2005-06 sezonunda 2. Lig A Kategorisi'ni normal sezonda 4. bitirerek yükselme maçlarına katılmaya hak kazanmıştır. İlk maçta lig 5.si İstanbulspor'la karşılaşan Sakaryaspor, normal süresi golsüz, uzatması 2-2 biten maçta rakibini penaltılarla 5-3, toplamda 7-5 yenerek final oynamaya hak kazanmıştır. Finaldeki rakibi lig 6. sı Orduspor'u 1-0 yenen lig 3.sü Altay olmuştur. Rakibini 4-1 yenen Sakaryaspor, düşmenin ertesinde yeniden Süper Lig'de oynamaya hak kazanmıştır. Ancak, 2006-07 sezonunda, Süper Lig'e çıkan kadrosunu büyük ölçüde değiştirmesinin faturasının ağır ödeyen kulüp, Beşiktaş'la 2 maçla berabere kalmasına ve evinde Fenerbahçe ve Trabzonspor'u yenmesine rağmen 22 puanla sonuncu olarak yeniden 1. Lig'e düşmüştür. 2007-08 sezonunda Hüsnü Özkara yönetimindeki kulüp, 1. Lig'i 58 puanla 3.sırada tamamlayarak play-off oynamaya hak kazanmıştır. Play-off'a lig 3.sü olarak katılan Sakaryaspor, lig 6.sı Boluspor ile eşleşmiş, Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan play-off müsabakasında normal süre ve uzatmalar 2-2 bitmiş, penaltılarla gülen taraf Boluspor olmuştur.

Bu maç kulüp için de dönüm noktası olmuş ve zor günler başlamıştır. Mali problemlerin arttığı 2008-2009 sezonunda takım ikili averajla tarihinde ilk kez 2. Lig'e düşmüştür. 2010 yılında defalarca haciz yaşayan kulüpten, 1987-88 Federasyon Kupası dahi haczedilmek istenmiş ama taraftarlar bu duruma mani olmuştur.
2010-11 sezonu sonunda ise play-off maçlarında Antalya Mardan Stadı'nda Konya Şekerspor'u 3-1, Bugsaşspor'u normal süresi 1-1 biten maçta penaltılarla 6-5 ve finalde Bandırmaspor'u 5-1 yenerek tekrar 1. Lig'e dönmüştür. Ancak transfer yasağı nedeniyle kulüp zor günler geçirmiş ve 2011-2012 sezonunda 3 yıl aradan sonra mücadele ettiği 1. Lig'de ligi 17.sırada tamamlayarak tekrar 2. Lig'e düşmüştür. Mali olarak zor günlerin devam ettiği 2012-2013 sezonunu 2. Lig Kırmızı Grup'u son sırada tamamlayarak, tarihinde ilk defa 3. Lig'e düşmüştür. 2013 Şubat ayında mali problemler nedeniyle genel seçimde aday çıkmayınca bir ilk yaşanmış ve Taraftarlar ve Futbolcular yönetime seçilmişlerdir.
Sakaryaspor, 2013-2014 sezonunu 3. lig 2. grupta 37 puan ve -12 averajla 15. sırada bitirmiştir.
2014 Eylül ayında yıllarca süren transfer yasağı kalkmıştır.
2014-2015 sezonunda uzun süre liderlik mücadelesi verdiği 3. Lig 2.grubu 3.sırada bitirmiş ve play-off'a hak kazanmış, yarı finalde BB Erzurum'u elemiş ancak finalde Ankara Demirspor' a yenilmiştir. 2015-2016 sezonunda 3. Lig 2.grupta mücadele etmiş ve lige çok iyi başlamasına rağmen ligi 12.sırada bitirmiştir.

Sakaryaspor'un kuruluşunun 51. yıldönümü şerefine şampiyonluk için 2016-2017 sezonu seçilmiştir. Kadrosuna Ferhat Yazgan, Erçağ Evirgen ve Murat Hacıoğlu gibi Tecrübeli futbolcuları, teknik Heyetine ise Tuncay Şanlı, Mehmet Aurelio gibi eski millî futbolcuları katmıştır. Tuncay Şanlı ayrılıp Osman Özdemir takımın başına geçmiştir. Sezonu grupta 2. tamamlamış Play-Off finalinde Diyarbekirspor'u 2-1 mağlup ederek Spor Toto 2. Lig'e yükselmiştir.
2018-19 2. Lig Beyaz Grup'ta yer alan Sakaryaspor Ahmet Yıldırım ile başladığı sezonda, 4. haftanın ardından İsmail Ertekin ve 28. haftanın ardından Şaban Yıldırım yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 20 galibiyet, 9 beraberlik ve 5 mağlubiyet aldı. 69 puan toplayarak grubunu 4. tamamladı ve play-off oynamaya hak kazandı. Play-off çeyrek finalinde Samsunspor'u 2 1-0 ve 0-0'lık, yarı finalde Sarıyer'i 4-0 ve 0-0'lık maçlar sonucunda eleyerek finale yükseldi. Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu'nda Fatih Karagümrük ile oynanan final maçında 2-0 mağlup olan Sakaryaspor 1. Lig'e çıkma şansını son maçta kaybetti. 2019-20 sezonunda ise ligi 5. sırada tamamlayan takım oynadığı play off maçları sonucu çeyrek finalde elenerek sezona havlu atmıştır. Takım, 2020-2021 sezonunda ligi 2. sırada tamamlamış oynadığı play off maçları sonucunda ise 2. Lig tarihinde 3. kez final de rakibine mağlup olarak 1. Lig'e çıkma şansını elde edememiştir. 2021-2022 sezonuna önceki sezonların aksine daha iddialı bir kadro ile giriş yapan takım ligde normal sezonu bitime 2 hafta kala lider tamamlamayı garantilemiş ve şampiyon olarak 11 yıl aradan sonra tekrar 1. Lig'e yükselme başarısı elde etmiştir.

6 Kasım 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Sakaryaspor, komşu şehrinin lokomotif takımı olan Kocaelispor ile bölgesel olarak ciddi rekabet halindedir. Bu iki takım arasında yapılan maçlar, iki kulüp için de en önemli maç özelliğini taşımaktadır.

Sakaryaspor, 1987-2016 yılları arasında üzerinde Sakarya Köprüsü ve "S" harfini barındırır şekilde Sakarya Nehri'nden oluşan bir tarafı Yeşil, bir tarafı Siyah olan amblemi kullanmaktaydı. Fakat 2016 yılında yeni sezona başlarken Diriliş Yılı adına logosunu da değiştirmiştir. Kulüp Diriliş Yılında 1987 öncesi kullandığı eski logosunu kullanmaya başlamış ancak 2019 yılında tekrar eski güncel amblemini kullanmaya karar vermiştir.

Sakaryaspor logosu, isimde yer alan "S" harflerinin sembolize edilmesiyle oluşturulmuştur. Yeşil renk Sakarya'nın doğasını, siyah renk şehrin geçmişte yaşadığı yasları imlemektedir. Logonun ortasındaki beyaz şerit Sakarya Nehri'ni sembolize etmektedir. Yeşil S harfinin üst bölümünde, sola doğru bakan ok işareti Sakaryaspor'un tarihine atıfta bulunur. Siyah S harfinin alt bölümünde, sağa doğru bakan ok işareti Sakaryaspor'un gelecek hedeflerine gönderme yapar. Geometrik tasarımın ortaya koyduğu keskin hatlar Sakaryaspor'un savaşçı ruhunu gün yüzüne çıkarmaktadır. Logonun geneli kare şeklini oluşturmaktadır. Karenin köşeleri kuzey, güney, doğu ve batıyı sembolize ederek, Sakaryaspor'un Türkiye'nin dört bir yanında yer alan taraftar grubunu kucaklar.

	Tatangalar, 1990 yılında Sakaryaspor Altyapı oyuncuları tarafından kurulan ve adını Kurtlarla Dans filminden alan taraftar grubu. Grubun liderliğini Keçi Yılmaz yapmaktadır. Tatangalar, şehrin en büyük sivil toplum örgütüdür. Yaptıkları farklı pankartları ve sloganlarıyla nam salan Tatangalar yalnız tribün faktörleriyle değil sosyal yardım kampanyalarıyla da adından sıkça söz ettirmektedir. Sakaryaspor taraftar grubu Tatangalar'ın Göztepe taraftarıyla dostluğu vardır.

1. Lig
Şampiyonluk (3) : 1980-1981, 1986-1987, 2003-2004
Play Off Şampiyonluk (2) : 1997-1998, 2005-2006

2.

Seddar Karaman (d. 3 Ocak 1994, Antalya), Türk futbolcudur. Süper Lig ekiplerinden Konyaspor'da oynamaktadır.

Futbol hayatına Kepez Belediyespor altyapısında 2007 yılında başlayan Seddar, 2013-14 sezon başında Antalyaspor Altyapı Genel Direktörü Şakir Filiz'in girişimleri ile Kepez Belediyespor'dan MP Antalyaspor A2 takımına transfer edildi. Devre arasında 4.5 yıllık profesyonel imza atan Seddar, A takım ile de idmanlara çıkmaya başladı. Genç futbolcu ligin ilk yarısında ise A2 takımı ile 12 maçta forma giydi ve 10 gol attı. Seddar ilk maçına Elazığspor ile oynanan Türkiye Kupası maçının son bölümlerinde çıktı. 22 Ocak 2014'te ise Tokatspor maçında Emrah Başsan'ın yerine oyuna giren oyuncu maçın 89. dakikasında takımını 6-1 öne geçiren golü atmıştır.

Denizlispor
1. Lig (1): 2018-19

Mackolik'te Seddar Karaman 
TFF.org'da Seddar Karaman 
Transfermarkt'ta Seddar Karaman

Tarsus İdman Yurdu, 23 Mart 1923 tarihinde Tarsus'ta kurulan Türk futbol takımıdır. Kulüp, sarı-lacivert renklere sahiptir. Tarsus İdman Yurdu Futbol Kulübü iç saha maçlarını şehir merkezinde bulunan ve 4.201 seyirci kapasitesine sahip Burhanettin Kocamaz Stadyumu'nda oynamaktadır. Mersin 1. Amatör Ligi'nde mücadele etmektedir.

İttihat ve Terakki mektebi öğrencisi 6 genç, bir futbol kulübü kurmanın gerekliliği konusunda fikir birliğine varırlar. Şükrü Sait Borhan, Cehdi Yazıcı, Yahya Turhan, Mustafa Veysi Ekener, Cemil Uncu, İlhami Saygı adlı bu öğrenciler sırasıyla Tarsus İdman Yurdu kulübünün ilk kurucu üyeleridir. Anadolu topraklarında işgale karşı Kurtuluş Savaşı direnişi başlayınca, Tarsus İttihat ve Terakki mektebi dağılır. Talebelerin bazısı asker bazısı da çeteci olur. Savaş sonrası birer ikişer bir araya gelen gençler, aktivitelere başlarlar. Buradaki en büyük ilgi gören aktivite ise kuşkusuz Futbol olur. Savaş yıllarında gördükleri futbolu kendi yaptıkları bez toplarla oynamaya başlarlar.
Yıl 1923, Cumhuriyet ilan edilmiştir. İttihat ve Terakki mektebinde sınıf arkadaşlığı yapan gençler büyük çabalar sonucu Halep'ten bir futbol topu getirtmişler ve futbol oyununu da oldukça ilerletmişlerdir. Mersinli gençlerle bir futbol maçı alırlar. Topları var ancak formaları yoktur. Takım arkadaşları Şükrü Sait Borhan'ın kız kardeşinin iyi dikiş diktiğini öğrenirler. Muazzez Borhan'a giderler ve formalarını dikmelerini isterler. Muazzez hanım kabul eder. Dikiş sorunları bitmiş, iş kumaş ve renk seçimine kalmıştır. Takım arkadaşları Hacı Enez'in dedesinin manifaturacı dükkânına giderler. 11 kişiye yetecek kumaşı sadece Sarı-Lacivert renklerden bulabilirler. Muazzez hanım formaları bir gecede diker. Maç bugünkü şehir parkının olduğu yerdedir. Mahşerî bir seyirci kalabalığı vardır. Seyircilerin ortasına yerleştirilen bir koltuğa oturan dönemin Belediye Başkanı Hakkı Ramazanoğlu şeref konuğudur.
Muazzez Borhan'ın diktiği formalarıyla Tarsuslu gençler sahaya çıkarlar. Bu takım Tarsus'un ve Mersin'in ilk futbol takımıdır.
İlk takım tertibi şöyledir: Müezzinzade Cemil Ünlü (kaleci), Mustafa Veyis Ekener, Eftal, Süleyman Çavuşoğlu, Cehdi Yazıcı, Lütfi Oğuzcan (Şair Ümit Yasar Oğuzcan'ın babası), İlhami Saygı, Yahya Turhan, Ahmet Ramazanoğlu, Sabri Tamer, Şükrü Sait Borhan.
Takım oyuncularından Cehdi Yazıcı'nın babası Tarsus avukatlarından Hamdi Efendi'dir. Takım halinde Hamdi Efendi'ye giderler. Tarsus İdman Yurdu'nun tüzüğünü hazırlatırlar. Belediye Başkanı Hakkı Ramazanoğlu başkanları olur. Lütfi Oğuzcan ikinci başkanıdır. Mustafa Veyis Ekener idari işlerden sorumludur. Sporu seven belediye başkanı ve kulüp başkanı Hakkı Ramazanoğlu o yılın parası ile belediyece 300 liraya icara verilen bugünkü Tarsus parkı arazisini modern bir futbol sahası yapılması için kulübe verir. Zemin müsait olmadığı için daha sonra saha bugünkü şehitler abidesinin olduğu yere taşınır. Artık Tarsus İdman Yurdu şehrin takımıdır. Günün sosyal ve spor faaliyetlerine yön veren Türk Ocağı bünyesinde resmî spor organizasyonlarına başlanmıştır. 1938 yılında çıkarılan 3530 sayılı BTGM yasası ile Türk Ocakları bünyesinden ayrılan spor kulüpleri Beden Terbiyesi Bölge Başkanlıkları (valilik) bünyesinde örgütlenmeye başlarlar.
Kulübün kuruluş evresine gelişini Faruk Sodan şu şekilde aktarıyor: " Takım kurma fikirlerini öğretmenlerine açan gençler, Tarih dersi öğretmenleri Muzaffer Bey ve okulun spor başkanı Fransızca dersi öğretmeni Fevzi Bey himayesinde 23 Mart 1923'te Tarsus İdman Yurdu kulübünü kurarlar. Tarsus İdman Yurdu Kulübü'nün 1 no'lu kurucu üyesi Şükrü Sait Borhan olur.

30 Mart 1967'de Süleyman Demirel tarafından açıklanan kabinede Kamil Ocak spordan sorumlu devlet bakanı olarak açıklanır. Bunu üzerine Faruk Sodan, Hasan Ülkü, Abdullah Gocuk, İçel Milletvekili Kadir Çetin ve İçel senatörü Talip Özdolay'dan oluşan bir heyet kurularak, Kamil Ocak'a hem hayırlı olsun'a hem de Tarsus İdman Yurdu'nun 2. Lige alınması ile ilgili konuşmaya giderler. Uzun uğraşlar sonuç vermez ama 1 sene sonra kurulacak olan 3. Lige alınması için dilekçe vererek sonuca varılır. 1 sene sonra Tarsus İdman Yurdu 3. Profesyonel ligine katılan ekiplerden biridir artık. 1968-69 sezonunda Şampiyon olarak şimdiki ismi 1. Lig olan 2. Futbol Ligine yükseldi.

1969-72 yılları arası 3 sezon 2. Futbol Liginde şimdiki Süper Lig'e yükselmek için mücadele eden takım, 1971-72 sezonu küme düşerek 3. Futbol Ligine düştü. 8 sezon burada oynadıktan sonra 1979-80 sezonunda 3. Futbol Ligi grubunda Şampiyon olarak tekrar 2. Futbol Ligine yükseldi. 3 sezon burada mücadele eden takım 1982-83 sezonu ligden düşmüş, 3. Lig de kaldırıldığı için 1983-84 sezonunda Amatörde mücadele etmiştir. Yıllarını Tarsus İdman Yurdu'na vermiş olan, Faruk Sodan'ın gayretleri sonucunda Mersinli iş insanı Erkut Kuzeyman'ı kulüp başkanlığı yapması konusunda ikna ederler. Erkut Kuzeyman, 3. liglerin kaldırılması neticesinde amatör kümeye düşen takımı tekrar ayağa kaldırmak için hemen çalışmalara baslar. Takımın adı Tarsus İdman Yurdu Erkutspor olarak değişir. Erkut Kuzeyman'ın gayretleri sonucunda amatörlük 1 sene sürer ve kurulan takım namağlup şampiyon olur. 1985-1986 sezonunda zaten güçlü olan kadro, transferle güçlendirilerek 2. Lige bomba gibi bir başlangıç yapar. Tarsus, son haftaya lider girerken alacağı 1 puanla 1. Lige çıkacaktı. Ancak son dakika da Yeni Salihlispor takımının 10 numarası Cengiz İğneci'den yediği golle maçı 2-1 kaybedip ligi ikinci bitirip şampiyonluğu Boluspor'a kaptırdılar. Kaçan şampiyonluk Tarsus taraftarını da etkilemiş, seyirciler sahaya girerek rakip takım futbolcularına saldırmıştır. Kolluk kuvvetlerinin araya girmesi ve saha içinde yapılan sahte anons sayesinde taraflar güçlükle sakinleştirildi. Başkan Kuzeyman, son dakikada kaçan şampiyonluk nedeniyle üzüntüsünden kansere yakalanmış ve 21 Nisan 1991 tarihinde vefat etmiştir. Cengiz İğneci ise 2 ay sonra Boluspor'a transfer oldu. İğneci 2011 yılında verdiği bir röportajda: 'Herkes şike olacağı düşünülüyordu. Bolusporlu arkadaşlarımız kendileri bile şampiyon olduklarına inanamamış. Türkiye'de hiç kimse inanamadı bu olaya. O gol tarihi değiştiren bir goldü' demiştir. 4 yıllık 2. futbol ligi macerasının ardından 1987-88 sezonunda 3. Futbol Ligine düşen takım, 3 sezon burada mücadele etmesinin ardından 1990-91 sezonunda 3. Lig 3. Grupta yaptığı 34 maçta da yenilgi görmemiş ve namağlup Şampiyon olarak yine 2. Futbol Ligine yükselmiştir. 1995 yılında 2. seviye olan bu ligden düşen takım bir daha bu seviyeye çıkamamıştır.

1995-2001 yılları arası 3. seviye lig olan 3. Futbol liginde oynayan takım, 2001 senesinde 2. Futbol Liginin 2. Lig A ve 2. Lig B kategorisi olarak 2'ye ayrılması sonucu 3. Ligin 4. seviye konuma gelmesiyle 2001-02 sezonunda 4. seviye lig olan 3. Ligde oynamış, sezonu 2. tamamlayarak 2. Lig B kategorisinde yükselmiştir.
2002-2011 arası 2. Ligde oynayan Tarsus İdman Yurdu, 2010-11 sezonunu 16. sırada tamamlayarak 3. Lige düştü. 2011-12 sezonunda 3. Ligde grubunu 2. sırada tamamlayarak Play Off oynamaya hak kazandı. Yarı finalde Siirtspor'u, final maçında da Karacabey Belediyespor'u yenen takım tekrar 2. Lige yükseldi.
2012-16 yılları arası süren 2. Lig macerası 2015-16 sezonunda 3. Lige düşmesiyle sona erdi. 3. ligde 2 sezon oynayan takım, 2017-18 sezonunda Özcan Kızıltan yönetiminde 3. Ligde Play Off Şampiyonu olarak 2. Lige yükseldi.
2022-23 sezonu öncesinde teknik direktörlük görevine Serdar Bozkurt getirildi. 2022-23 sezonunda 2. Lig Beyaz Grupta yer alan Tarsus İdman Yurdu, sezonu 17. sırada tamamladı ve 3. Lig'e düştü.
2023-24 sezonuna teknik direktör İbrahim İnan ile başlayan Tarsus İY, gelen kötü sonuçların ardından teknik direktör değişikliğine giderek, kulüpte daha önce de görev almış Murat Gündeş'le anlaşmıştır.

Renkler:
Yıl 1923, Cumhuriyet ilan edilmiştir. İttihat ve Terakki mektebinde sınıf arkadaşlığı yapan gençler büyük çabalar sonucu Halep'ten bir futbol topu getirtmişler ve futbol oyununu da oldukça ilerletmişlerdir.
Mersinli gençlerle bir futbol maçı alırlar. Topları var ancak formaları yoktur. Takım arkadaşları Şükrü Sait Borhan'ın kız kardeşinin iyi dikiş diktiğini öğrenirler. Muazzez Borhan'a giderler ve formalarını dikmelerini isterler. Muazzez Hanım kabul eder. Dikiş sorunları bitmiş, iş kumaş ve renk seçimine kalmıştır. Takım arkadaşları Hacı Enez'in dedesinin manifaturacı dükkânına giderler. 11 kişiye yetecek kumaşı sadece Sarı-Lacivert renklerden bulabilirler. Muazzez Hanım formaları bir gecede diker ve böylelikle Tarsus İdman Yurdu Futbol Takımı'nın renkleri mecburi bir nedenden dolayı sarı-lacivert olmuş, bir daha hiç değişmemiştir.

Arma:
Kulübün arması ortada kırmızı zemin üzerine TİY harfleri, onun etrafında Tarsus İdman Yurdu Spor Kulübü yazısı ile kuruluş yılı olan 1923 yılı bulunan, aynı oranda değişik ölçülerde yapılan armadır.
Flama:
Kulübün flaması, boyu eninin bir buçuk katı olan eşit ende ve yatay yönde ikisi üst ve alt kenarda, birisi ortada sarı ile iki lacivert şerit içerir. Gerektiğinde ölçüler yönetim kurulu kararı ile değiştirilebilmektedir.

Tarsus İdman Yurdu'nun Çukurova bölgesindeki takımlardan Adana Demirspor, Adanaspor ve Mersin İdman Yurdu kulüpleriyle geçmişten gelen bir rekabeti vardır. Bu takımların birbirleriyle oynadıkları maçlar Çukurova Derbisi olarak da adlandırılır.

2. Lig
Play Off Final (1) : 2008-09
3. Lig
Şampiyonluk (3) : 1968-69, 1979-80, 1990-91
Play Off Şampiyonluk (2) : 2011-12, 2017-18
İkincilik (1) : 2001-02

Türkiye Kupası
Çeyrek final (1) : 1984-85

Çukurova Futbol Ligi
Üçüncü (3): 1925-26, 1926-27, 1926-27

1. Lig: 14 sezon
1969-1972, 1980-1983, 1984-1988, 1991-1995

2. Lig: 35 sezon
1967-1969, 1972-1980, 1988-1991, 1995-2001, 2002-2011, 2012-2016, 2018-2023

3. Lig: 5 sezon
2001-2002, 2011-2012, 2016-2018, 2023-2024

Bölgesel Amatör Lig: 1 sezon
2024-2025

Amatör Lig: 46 sezon
1923-1967, 1983-1984, 2025-

*Kademe-Klasman grubu olan sezonlar birleştirilerek yazılmıştır.
*Play Off maç sonuçları sezona dahil değildir.

Tarsus İdman Yurdu basketbol 

Tayfun Türkmen (d. 12 Nisan 1978, Anamur), Türk eski futbolcudur.

Futbola doğduğu kentin futbol takımı Anamurspor altyapısında başlayan Tayfun Türkmen ilerleyen yıllarda eğitimi yüzünden dönem dönem futbola ara verdi. Futbolculuğu profesyonel olarak oynamayı düşünmeyen Tayfun lise'den sonra Ankara'da Meteoroloji Meslek Lisesi'ni bitirip devlette memur olarak göreve başladı ve memleketi Anamur'a tayin edildi. Boş zamanlarında futbol oynayan Tayfun Anamur'da eski takımı Anamurspor'un 3. Lig'de oynayan a takımına seçilmeyi başardı. Futbolu amatör olarak meslek hayatına paralel yürütmeyi düşünen Tayfun Anamurspor'un teknik direktörü İsmet Arıkan'ın tavsiyesiyle memuriyetden istifa edip profesyonel futbolcu olmaya karar verdi. İsmet Arıkan'ın yanında 1998-99 sezonunda Anamurspor ile 29 3. Lig karşılaşmasında 20 gol kaydederek dikkatleri üzerine çekmeyi başardı ve yeni sezona 1. Lig ekiplerinden Asaşspor'a transfer oldu.
Asaşspor'da 1. Lig oynamasına rağmen adaptasyon sorunu yaşamadan 28 lig maçta 12 gol atarak bir ekz daha dikkatleri üzerine çekmeyi başardı ve yeni sezona Süper Lig ekiplerinden MKE Ankaragücü'ne transfer oldu.
MKE Ankaragücü'nde Türkiye'nin önde gelen teknik direktörlerinden olan Ersun Yanal ile çalışma fırsatı bulan Tayfun burada ilk sezonunda 23 lig müsabakasında görev almasına rağmen ligi gol atamadan kapattı. Yeni sezonda bir sezonun ilk devresinde sadece bir maçta görev almasından ötürü takımdan ayrılma kararı aldı ve 1. Lig ekiplerinden Kayserispor'a transfer oldu.
Kayserispor'da eski performansına geri kavuştu ve bir buçuk sezonda 45 lig karşılaşmasında 16 gol kaydetti ve dolayısıyla Süper Lig takımlarının bir kez daha dikkati çekti.
Bunun üzerine yeni sezona Süper Lig ekiplerinden Konyaspor'a transfer oldu. Burada ilk baştan uyum sorunu yaşamadan takımın as elemanları arasına girdi ve ilk sezonunda lig'de 29 maçta 6 gol kaydetti ve Türkiye Kupası'nda üç gol atarak o sezon Tuncay Şanlı, Zdravko Lazarov ve Volkan Kürşat Bekiroğlu ile beraber Türkiye Kupası Gol Kralı oldu. Konyaspor'da dört sezon oldukça başarılı bir zaman geçirdikten sonra gene başkent'de bu sefer Süper Lig'de oynayan Ankaraspor'a transfer oldu.
Ankaraspor'da 30 lig karşılaşmasında bir gol atarak beklenenin gerisinde kaldı ve sezon sonu takımdan ayrılarak Süper Lig ekiplerinden Eskişehir'da oynamaya başladı. Burada bir sezon görev aldı fakat beklenenin gerisinde kaldı.
2009-10 sezonu için 1. Lig'de oynayan eski takımı Konyaspor ile anlaşarak burada oynamaya başladı. Konyaspor'un ligi 6. sırada bitirip ardından play off maçları üzerinden Süper Lige yükselmesınde önemli katkıda bulundu.
2010-11 sezonundan itibaren 2. Lig ekiplerinden Bugsaşspor'da oynamaktadır.

Türkiye Süper Lig'e Yükseliş
2009-10 Konyaspor

2003-2004 Türkiye Kupası Gol Kralı (Tuncay Şanlı, Zdravko Lazarov, Volkan Kürşat Bekiroğlu ile beraber)

TFF.org'da Tayfun Türkmen 
Mackolik'te Tayfun Türkmen 
Transfermarkt'ta Tayfun Türkmen

2010 yılından itibaren Profesyönelliğe Geçiş Ligi ve İl Amatör Futbol Ligleri olarak iki dereceli oynanmaktadır. En üst seviye amatör lig olan Bölgesel Amatör Lig TFF tarafından organize edilirken, İl Amatör Ligleri, her ilde illerde bulunan İl Amatör Lig Federasyonları tarafından organize edilmektedir.

2010 yılında kurulan Profesyönelliğe Geçiş Ligi (kısaca PGL), Türkiye'nin 5. seviyedeki futbol ligi konumundadır. Amatör olarak ise en üst lig seviyesidir. 14 grup olarak oynanan ligde başarılı takımlar 3. Lige yükselmektedir. Her ilden en az bir takım olmak üzere katılım gösterilmektedir.

Türkiye futbol liglerinin genel olarak 6. seviye ligi, amatör bazda ise Bölgesel Amatör Ligden sonra 2. seviye amatör ligidir.
Liglerde mücadele eden takımlar bir üst lig olan Profesyönelliğe Geçil Ligine yükselmek için mücadele ederler. Türkiye'nin her ilinde düzenlenmektedir.
İl Amatör Ligleri, Süper Amatör, 1. Amatör ve 2. Amatör olmak üzere üç seviyeden oluşur. 33 tane ilde Süper Amatör ve 28 tanesinde 1. Amatör olarak 2 seviye lig varken (5 tanesinde ikinci seviye yoktur); 48 tane ilde ise 1. Amatör ve 3 tanesinde 2. Amatör olarak iki seviye lig vardır (45 tanesinde ikinci seviye yoktur).
Bölgesel Amatör Lig'deki takım sayılarına göre bazı illerin Şampiyon takımları doğrudan Bölgesel Amatör Lige yükselirken, bazı illerin Şampiyonları Play Off oynamaktadır.
İllerdeki en üst düzey Amatör Liglerin listesi:

3. Lige Terfi Müsabakaları (1993-2010)
Deplasmanlı Amatör Lig (1990-1994)
Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası (1952-1996)
İstanbul Mahallî Ligi (1959-1970)
Ankara Mahallî Ligi (1959-1970)
Ankara Futbol Ligi (1922-1959)
Bursa Futbol Ligi (1924-1959)
Çukurova Futbol Ligi (1924-1959)
Eskişehir Futbol Ligi (1924-1959)
İstanbul Futbol Ligi (1923-1951)
İzmir Futbol Ligi (1924-1959)
Trabzon Futbol Ligi (1922-1959)

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 23 Nisan 1923'te kurulan; Türkiye'de futbol faaliyetlerini yürütmek, futbolun gelişmesini ve yurt sathına yayılmasını sağlamak, bu konularda her türlü düzenlemeyi yapmak, kararlar almak ve uygulamakla yetkili kurumdur.

Türk sporunun ilk teşkilatı olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurulmasının ardından Yusuf Ziya Öniş başkanlığında ilk Türk Futbol Federasyonu 1923 yılında Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda Futbol Heyet-i Müttehidesi adıyla kuruldu. Ardından FIFA'ya başvuruldu ve Türkiye 21 Mayıs 1923 tarihinde FIFA'nın 26. üyesi oldu.
FIFA üyesi Türkiye, ilk millî maçını Cumhuriyetin ilanından üç gün önce oynadı. 26 Ekim 1923 tarihinde İstanbul Taksim Stadı'nda Romanya'yla oynanan bu maç 2-2 sonuçlandı. Ardından gelen dönemde millî takımı 1924 Yaz Olimpiyatları'na hazırlaması için İskoçya'dan Billy Hunter getirildi. Hunter, Türk futbolculara çağdaş futbolu tanıtan ve sistemli bir şekilde çalıştıran ilk teknik adam oldu.
1924 Paris Olimpiyatları'nda Çekoslovakya'yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç, kayıtlara millî takımın yurt dışındaki ilk maçı olarak geçti.
1936'ya kadar süren bu dönemde ilk Türkiye Şampiyonası Ankara'da yapılmış ve şampiyon Harbiye olmuştur. 1924'te FIFA'nın isteğiyle Sovyetler Birliği-Türkiye maçını Hamdi Emin Çap'ın yönetmesi ile ilk kez bir millî maçta Türk hakem görev yaptı. İlk kez hakem ve antrenör kursu açılması da yine bu döneme rastlayarak, ilk deplasmanlı lig kapsamındaki Millî Küme maçları da yine bu dönemde tertip edildi.
1938 yılında Türk Spor Kurumu'nun kaldırılması ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'nün Türk sporuna hâkim olmasıyla beraber futbol da devlet yönetimine geçmiş oldu.
İstanbul, Ankara ve İzmir'de futbol liglerinin kurulması, diğer şehirlerde futbol kulüplerinin hızla çoğalması, kulüplerde oynamaya başlayan yabancı futbolcularla birlikte UEFA'ya üye yapıldı. 1962 yılında UEFA, Türkiye'nin tam üye olduğunu açıkladı.
Türkiye Futbol Federasyonu, 1962-63 sezonundan itibaren Avrupa Kupa Galipleri Kupası'na katılacak takımları belirlemek üzere Türkiye Kupası'nı organize etmeye başladı.
2012 yılında Federasyon başkanlığına gelen Yıldırım Demirören 2019 yılında yapılan İddaa ihalesinin ortaklığı olan şirket tarafından kazanılması sonucunda başkanlık görevinden istifa etti. Yerine 2019 yılının Haziran ayında yapılacak kongreye kadar Hüsnü Güreli geçici başkan olarak yönetim kurulu tarafından atandı. 1 Haziran 2019 tarihinde yapılan olağan seçim genel kurulda tek aday olan Nihat Özdemir TFF'nin 42. başkanı seçildi. Özdemir 2,5 yılı aşan başkanlık süresinin ardından 4 Nisan 2022 tarihinde görevinden istifa etti ve yerine Servet Yardımcı vekaleten başkanlık görevine getirildi. Nihat Özdemir'in istifasının ardından yeni başkanın seçilebilmesi için yapılacak genel kurul tarihi 16 Haziran 2022 olarak açıklandı. Nihat Özdemir'in istifasının ardından Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu görevinden istifa etti. Yerine Sabri Çelik'in geldiği açıklandı.
16 Haziran'da yapılacak seçimler için Mehmet Büyükekşi adaylığını açıklayan ilk kişi oldu. 10 Haziran 2022 tarihinde Federasyon yapılan açıklama ile başkan adaylığı için başvuranların listesi açıklandı. Listede Ufuk Akçekaya, Ramazan Ataş, Mehmet Büyükekşi, Gökhan Kızıltan, Sedat Olca, Hayati Özgül, Ayhan Sağaltıcı, Cemal Tarancı, Hüseyin Yangın yer aldı. 16 Haziran tarihinde yapılan seçimlerde seçime katılmak için gerekli imza sayısını elde eden Büyükekşi seçime tek aday olarak girdi. Ankara'da yapılan seçimlerde kullanılan 209 oyun 158'ini alan Büyükekşi, 1 yıllığına TFF'nin yeni başkanı oldu. 2022-23 sezonun başlaması ile maçlara yapılan hakem atamaları yapay zeka ile yapılmaya başlandı. 28 Ocak 2023 tarihinde Merkez Hakem Kurulu Başkanı Sabri Çelik'in görevinden istifa ettiği açıklandı. İstifanın ardından Türkiye Futbol Federasyonu'ndan yapılan açıklama ile yeni MHK başkanı Lale Orta oldu. Orta Türk futbolundaki ilk kadın MHK başkanı oldu.
2023 yılında yapılması gereken olağan genel kurul 22 Haziran 2023 tarihinde Ankara'da gerçekleşti. Seçime mevcut başkan Mehmet Büyükekşi tek aday olarak girdi. Seçimde kullanılan 191 oyun 169'unu alan Büyükekşi yeniden başkan olarak seçildi. 22 oy geçersiz sayıldı.

25 Temmuz 2024  itibarıyla

Notlar

Türkiye Futbol Federasyonu tarafından hazırlanan, gündemindeki futbol konuları, röportaj ve dosyalarla ele alan dergidir. Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığına Levent Bıçakçı seçildikten sonra, yayın hayatına Kasım 2004'te başladı. Daha sonraki federasyon başkanları döneminde de faaliyetini yürüten dergi, özellikle yayınladığı futbolcu demeçleriyle ilgi çekti. Ferhat Öztorun, Necip Uysal, Umut Sözen ve Serdar Kesimal demeci yayınalanan futbolculardan birkaçı oldu. Derginin ilk sayısında bulunan "Yol haritası" adlı yazıda, Genel Yayın Yönetmeni Zeki Çol; TamSaha'nın yayın ilkelerini ve hedefini ortaya koydu. Derginin ilk sayısının kapağında Türkiye millî futbol takımının bir fotoğrafı yer aldı.
TamSaha, resmî bir dergi vasfında olmasından dolayı para ile satılmamakta, Türkiye Futbol Federasyonunun internet sitesinden pdf formatında ücretsiz olarak indirilebilmektedir. Derginin yazı işleri müdürlüğünü Mazlum Uluç yapmaktadır.

Resmî site

Yaser Hacımustafaoğlu (d. 14 Ekim 1991, Of), Türk futbolcudur. Forvet pozisyonunda görev almakta olup, 2. Lig ekiplerinden 1461 Trabzon'da forma giymektedir.

Hacımustafaoğlu, Kartalspor'da profesyonel olmuştur. 2010-2011 sezonunda 1. Lig ekiplerinden Karşıyaka'da 1 yıllığına kiralandı, fakat ara transfer döneminde sözleşmesi çift taraflı feshedildi ve Kayserispor'a geri döndü.
10 Haziran 2014  tarihinde 1461 Trabzon'a transfer olmuştur.

12 kez genç millî takımlarda görev yapmıştır.

TFF.org'da Yaser Hacımustafaoğlu 
Mackolik'te Yaser Hacımustafaoğlu 
Transfermarkt'ta Yaser Hacımustafaoğlu * weltfussball.de İnternet Sitesi - Yaser Hacımustafaoğlu Profili 27 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
goal.com İnternet Sitesi - Yaser Hacımustafaoğlu Profili 21 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yusuf Akyel (d. 4 Mayıs 1991, Çorlu), Türk futbolcudur. Beykoz Anadoluspor'da forma giymektedir.

2006-2008 yılları arası Fenerbahçe SK'nın altyapısında oynadı. 2008 tarihinde Galatasaray SK altyapı antrenörü Ali Yavaş tarafından Galatasaray A2 takımına alındı. Buradan Konya Şekerspor'a gidip profesyonel lisans çıkarıp A takıma girdi. Konya Şekerspor'la ilk maçına 27 Ekim 2010 tarihinde Türkiye Kupası'nda Kayseri Erciyesspor'a karşı çıktı ve ilk 11'de oynadı. Konya Şekerspor'da memleketi Tekirdağ'ın plaka kodu olan 59 numaralı formayı giymiştir. Konya Şekerspor için ilk golünü 22 Aralık 2010 tarihinde Türkiye Kupası'nda Beşiktaş'a karşı attı.
2013-2014 sezonu başında PTT 1. Lig takımlarından Adana Demirspor'a transfer oldu.

TFF.org'da Yusuf Akyel 
Mackolik'te Yusuf Akyel 
Transfermarkt'ta Yusuf Akyel

Zafer Turan (d. 9 Ekim 1969, Zonguldak), Türk eski futbolcu ve teknik direktör. 2. Lig takımlarından 1461 Trabzon FK'nın teknik direktörlüğünü yapmaktadır.

Futbol kariyeri 1989 yılında Zeytinburnuspor'da başlamıştır. 1991 yılında buradan Zonguldakspor'a transfer olmuş ve 1992'de 5 ay Zeytinburnuspor'a dönüşü hariç 1993-94 sezonunun sonuna kadar bu kulüpte kalmıştır. 1994-95 sezonunda Göztepe ile anlaşmış ve 1995-96 sezonunu sonuna kadar burada kalmıştır. 1996-97 sezonunda İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a transfer olmuştur. 4 sezon İBB forması giydikten sonra Hacılar Erciyesspor, Bakırköyspor ve son olarak da Karadeniz Ereğlispor forması giydikten sonra 2002 yılında futbol yaşamını noktalamıştır.

18 Kasım 2011 tarihinde, Arif Erdem'in, İstanbul Büyükşehir Belediyespor teknik direktörü olması ile birlikte Zafer Turan da teknik direktör yardımcılığına getirildi.Sonrasında Bülent Korkmaz'in takıma gelmesiyle birlikte takımdan ayrıldı.Anadolu Selcuklusporda 6 ay teknik direktörlük görevi yaptı.2013-2014 sezonu itibarıyla Bugsaşsporda teknik direktörlük görevindedir.
25 Aralık 2013 tarihinde Göztepe'de teknik direktörlüğe getirilmiştir.

TFF.org'da Zafer Turan 
Transfermarkt'ta Zafer Turan 
Transfermarkt'ta Zafer Turan (teknik direktör)

Ömer Ali Şahiner (d. 2 Ocak 1992, Konya), orta saha ve Sağ bek pozisyonunda oynayan Türk millî futbolcudur. Süper Lig ekiplerinden İstanbul Başakşehir'de oynamaktadır.

Futbola Karabağ G.B. altyapısında başlayan Ömer Ali Şahiner, daha sonra Konya Şekerspor altyapısına geçti. 2008 yılında profesyonelliğe geçiş mukavelesi imzalayarak buradaki as takıma alındı. Konya Şekerspor için ilk resmî karşılaşmasına 26 Kasım 2008 tarihinde Mersin İdman Yurdu'ya karşı oynanan 2. Lig karşılaşmasında çıktı. Bu karşılaşmadan sonra kısa sürede ilk onbirin düzenli oyuncusu olamayı başardı.

2012-2021 yılları arasında Konyaspor formasını terleten oyuncu, çıktığı 252 maçta 31 gol atma başarısı göstermiştir.

26 Ocak 2021 tarihinde 3.5 sezonluğuna Süper Lig ekibi İstanbul Başakşehir'e transfer olmuştur. 1 Haziran 2024 tarihinde sözleşmesini 2 yıl daha uzatmıştır.

35 kez millî takımlara çağrılan Ömer Ali Şahiner, 2 kez Türkiye U-16, 10 kez Türkiye U-17, 11 kez Türkiye U-18 ve 10 kez de Türkiye U-19 forması olmak üzere toplam 33 kez millî formayı giymiştir ve müsabakalarda 11 gol kaydetmiştir.
Türkiye U-17 millî takımıyla 2009 yılında Nijerya'da düzenlenen 2009 FIFA 17 Yaş Altı Dünya Kupasına katıldı ve takımıyla Çeyrek final oynadı.
Türkiye U-19 millî takımıyla Temmuz 2011 tarihinde  Romanya'da düzenlenen 2011 UEFA Avrupa 19 Yaş Altı Futbol Şampiyonasına katılacak.

Konyaspor
1. Lig : Play-off şampiyonluğu 2012-13
Konyaspor (1 Kupa)
Türkiye Kupası (1): 2017
Konyaspor (1 Kupa)
Türkiye Süper Kupa (1): 2017

Transfermarkt'ta Ömer Ali Şahiner 
National-Football-Teams.com'da Ömer Ali Şahiner 
Mackolik'te Ömer Ali Şahiner 
Ömer Ali Şahiner – UEFA müsabaka kayıtları (arşiv) 
TFF.org'da Ömer Ali Şahiner

İsmail Kartal (d. 15 Haziran 1961, İstanbul), Türk teknik direktör ve eski millî futbolcudur. Süper Lig ekiplerinden Fenerbahçe'yi çalıştırmaktadır.

Futbol yaşantısına Sarıyer'de başlamıştır. Daha sonra Gaziantepspor'a transfer olmuştur. İki yıl bu kulüpte oynadıktan sonra, 1983-1993 yılları arasında top koşturduğu Fenerbahçe'de 235 maç oynadı, dokuzu penaltıdan olmak üzere 15 gol attı. 1993-1994 sezonunda Denizlispor'da 32 maçta 12 gol atarak futbolculuk kariyerinin en verimli dönemini yaşamış, 1994-1995 sezonda Adanaspor'da oynadıktan sonra aktif futbolculuğu bırakmıştır.

İsmail Kartal, 2 kez Türkiye 21 yaş altı millî futbol takımı ve 6 kez Türkiye millî futbol takımı forması olmak üzere toplam 8 kez millî formayı giymiştir.

Fenerbahçe altyapısında çalıştıktan sonra ilk teknik direktörlük deneyimini Kardemir Karabükspor'u çalıştırarak yaptı. Daha sonra Sivasspor'un başına geçti ve Yiğidoları sezon sonu takımı 1. Lig şampiyonu yapıp tarihinde ilk kez Süper Lig'e çıkardı. İsmail Kartal, 2006-2007 sezonunda Mardinspor'un başında başlamış, sezon ortasında görevinden ayrılarak Malatyaspor'un başına geçmiştir. Ardından Malatyaspor'u bırakıp FB TV'de yorumculuğa başlamıştır. 2007-2008 sezonunun 18.haftasının ardından Orduspor'un başına geçti. 2008-2009 Konya Şekerspor teknik direktörlüğünü yapmıştır.
2010-2014 sezonları arasında Fenerbahçe'de yardımcı antrenör olarak görev yaptı. 2014-2015 sezonu başında, teknik direktörlüğe getirildi. Fenerbahçe'deki teknik direktörlük kariyerinde ilk derbi galibiyetini 8. haftada deplasmanda oynandığı Beşiktaş maçını 2-0'lık skorla elde etmiştir. 11 Ekim 2015 tarihinde Süper Lig ekiplerinden Eskişehirspor ile anlaşmıştır. 12 Kasım 2015 tarihinde Eskişehirspor'daki görevinden istifa etti  2017-18 sezonu başında Ankaragücü ile anlaşan Kartal sezon sonunda ligi ikinci bitirerek 6 sezon aradan sonra takımı Süper Lig'e çıkartma başarısını gösterdi.
2023-24 sezonunda, üçüncü kez Fenerbahçe'nin teknik direktörlüğünü yaptı. Kartal yönetiminde takım, sezonu deplasmanda mağlubiyet yaşamadan, sezonun en çok gol atan takımı olarak, 99 puanla ligde ikinci sırada tamamladı. Sezon sonunda ise görevine son verildi.
2025 yılının ilk yarısında, 24 Ocak 2025 – 30 Haziran 2025 tarihleri arasında Persepolis FC'nin teknik direktörlüğünü yapmış ve takımın başında toplam 16 maça çıkmıştır.
18 Haziran 2026'da, FBTV'deki programda Fenerbahçe'nin yeniden teknik direktörü olduğu duyrulmuştur.

Aslen Rizeli olan İsmail Kartal, evli ve 2 çocuk babasıdır.

18 Haziran 2026 itibarıyla

Yalnızca lig maçları ve gollerini içerir.

18 Haziran 2026 itibarıyla

  Şampiyonluk yaşadığı sezonlar.    İkincilik yaşadığı sezonlardır.    Üçüncülük yaşadığı sezonlar.  

Sivasspor
1. Lig : 2004-05
MKE Ankaragücü
1. Lig Play Off : 2017-18
Fenerbahçe
Süper Kupa : 2014

İsmail Kartal Türkiye Futbol Federasyonu (futbolcu) (İngilizce)
İsmail Kartal Türkiye Futbol Federasyonu (teknik direktör) (İngilizce)
İsmail Kartal FootballDatabase.eu (İngilizce)
İsmail Kartal Mackolik.com
İsmail Kartal National-Football-Teams.com (İngilizce)
İsmail Kartal Soccerway.com (İngilizce)
İsmail Kartal WorldFootball.net (İngilizce)
Transfermarkt'ta İsmail Kartal 
Transfermarkt'ta İsmail Kartal (teknik direktör)

Alaca, Çorum iline bağlı bir ilçedir.

İlçenin daha önceleri "Hüseyinabad" olan adı, 29 Kasım 1935'te Alaca olarak değişti. İlçenin tarihi M.Ö 5000 yıllarına kadar uzanmaktaydı. Alaca ilçesinin merkezinin bulunduğu alan, Etonia olarak geçmektedir. Yer, tarihte büyük medeniyetlerin etkisi altında kalmıştır. Bölge Hattiler ve Hititler'in hakimiyeti altında kalmıştır. 19. yüzyıl kaynaklarında yer ''Hüseyinabad'' olarak geçen ve bucak olan Alaca, 1919'da ilçe yapılmıştır. Alaca belediyesi ise 1920'de kurulmuştur. Çorum  ilinin ilk 5 ilçesinden biri olmuştur. Yozgat,Çorum,Sungurlu,Tokat, karayollarının kesiştiği bölgede bulunmaktadır. İlçenin Kuzeyinde Çorum güneyinde Yozgat doğusunda Çekerek batısında Sungurlu vardır.
İlçede ziyaret edilebilecek en önemli yapılardan biride Alacahöyük'tür. Alacahöyük ayrıca Türkiye tarihinin ilk milli kazısı olma ünvanını taşır. Ören yerinde kral mezarları, aslan sfenksleri, tapınak, sunak III, II ve I kültür dönemlerinde izler bulunmaktadır. ele geçirilen eserlerin bir kısmı Alacahöyük müzesinde bir kısmı ise Anadolu Medeniyetleri Müzesi'n de halka açık olarak sergilenmektedir. İlçede Alaca höyükten başka Eskiyapar ve Mahmudiye, halen bilimsel kazılar devam etmektedir. Eski Hitit yerleşkesi olan Kalınkaya ören yeridir. Örükaya Barajı, Gerdekkaya mezarı Alaca ilçesinin diğer önemli yerlerindendir.
Alaca'da 1763 yılında Ömer Osman Paşa tarafından yaptırılan Eski Camii ile 1893 yılında Ardahan göçmeni Şeyh Efendi tarafında yaptırılan Eski Camii ile birlikte Hüseyin Gazi Medresesi'de tarihi yapılardandır.
İlçe merkezinde 7 mahalle ve ilçede 101 köy bulunmaktadır.

Karadeniz Bölgesi'ni İç Anadolu Bölgesi'ne bağlayan yol üzerindedir. Hitit şehirlerinden Alacahöyük bu ilçededir. İlçenin yüzölçümü 1.296 km²dir. Alaca ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 921 metredir. İlçe; Çorum'a 52 km, Yozgat'a 53 km ve Sungurlu'ya 43 km mesafededir. İlçede mevsimler yazları sıcak ve kurak kışları ise soğuk ve yağışlı geçmektedir. Yıllık yağış miktarı 376 mm'dir.

Alaca Kaymakamlığı 28 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alaca Belediyesi 2 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AlacaNET.com - Şehir Portalı

Dodurga, Çorum ilinin bir ilçesidir.
İlçenin adı Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ı Lugatit Türk adlı eserinde açıkladığı 24 Oğuz boyundan Toturgadan gelmektedir.
Dodurga ilçesi Çorum'a 45 km, Osmancık'a 35 km, İskilip'e 57 km, Kargı'ya 65 km, Oğuzlar'a 25 km, Laçin'e 16 km, Hamamözü'ne 25 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 229 km²dir.
1964'te Osmancık ilçesine bağlıyken belde belediyesi kurulan Dodurga, 9 Mayıs 1990'da ilçe olmuştur. 
İlçede kapari, ayva, üzüm, ceviz, pirinç yetişmektedir. Linyit madeni bulunmaktadır.
Ayrıca Obruk barajı ve Kızılırmak ilçenin yakınlarında bulunmaktadır.

Dodurga, Çorum il merkezine 42 km uzaklıkta yer almaktadır. İlçe, 229 km²'lik bir yüz ölçümüne sahip olup, deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 510 metredir.

İlçede, Orta Karadeniz ikliminden İç Anadolu'nun karasal iklimine geçiş özelliği gösteren bir iklim tipi hakimdir. Bölgenin iklim karakteristikleri şu şekildedir:

Yağış Rejimi: Yıllık ortalama yağış miktarı 373,2 mm seviyesindedir. En fazla yağış ilkbahar aylarında düşerken, yaz mevsimi genel olarak kurak geçer.
Kuraklık: Yağışlar temmuz ayından itibaren belirgin bir şekilde azalır. Ağustos ayı, ortalama 11,6 mm yağış miktarı ile yılın en kurak dönemi olarak kaydedilmiştir.

Tahrir kayıtlarına göre Dodurga'da 135'i mücerred (erkek) olmak üzere toplam 345 nefer bulunmaktaydı. Tarihçi Ömer Lütfi Barkan'ın genel kabul görmüş demografik katsayıları hesaplama yöntemi (hane başına 5 kişi) baz alındığında, yerleşimin o tarihteki tahmini nüfusunun 1.100 ile 1.200 arasında olduğu söylenebilir.

Dodurga Kaymakamlığı 15 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dodurga Belediyesi:  15 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karatepe, Akçakale - Şanlıurfa ili Akçakale ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Alaca - Çorum ili Alaca ilçesine bağlı köy
Karatepe, Araklı - Trabzon ili Araklı ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Battalgazi - Malatya ili Battalgazi ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Beşiri, Batman ili Beşiri ilçesine bağlı köy
Karatepe, Gazipaşa - Antalya ili Gazipaşa ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Haliliye - Şanlıurfa ili Haliliye ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Irak - Irak'ta bulunan Türkmen kasabası
Karatepe, Kadirli - Osmaniye ili Kadirli ilçesine bağlı köy
Karatepe, Kalecik - Ankara ili Kalecik ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Konyaaltı - Antalya ili Konyaaltı mahalle
Karatepe, Korgun - Çankırı ili Korgun ilçesine bağlı köy
Karatepe, Köşk - Aydın ili Köşk ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Merzifon - Amasya ili Merzifon ilçesine bağlı köy
Karatepe, Odunpazarı - Eskişehir ili Odunpazarı ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Sarayönü - Konya ili Sarayönü ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Tekman - Erzurum ili Tekman ilçesine bağlı mahalle
Karatepe, Vakfıkebir - Trabzon ili Vakfıkebir ilçesine bağlı mahalle

Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi
Karatepe-Aslantaş Millî Parkı
Karatepe yazıtları
Karatepe (antik kent)

Kurucaşile, Bartın ilinin bir ilçesidir. Şehir merkezine 52 km uzaklıktadır. Karadeniz kıyısında bulunur. Etrafı Amasra, Bartın merkez ve Cide ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 152 km²dir. İl genelindeki nüfusu en az ilçedir.

Bölgede ilk olarak Hititler döneminde yaşayan Pala ve Kaşkaların yaşadığı, sonraları Fenikeliler, Karyalılar ve Akalardır. MÖ 306 yılında Kurucaşile ilçe merkezine yaklaşık 8 km uzaklıktaki Tekkeönü'nde Kromna medeniyeti yer alır. Kromna Anadolu'nun Paflagonya bölgesinde, Karadeniz'in kıyısında kurulmuş, bir antik çağ kentidir.
Kromna Luvi ve Hitit dillerinde, "baş" anlamına gelen "kar" sözcüğünün çeşitlemerinden olan "kro" kökü ve insan, halk anlamında "umna" takısını almasıyla "Kromna" sözcüğü türetilmiştir. "Uç halkı" anlamı verilebilir.
Kromna şehrinin yer aldığı Paflagonya bölgesi batıda Filyos (Billaios) Çayı, doğuda Halys (Kızılırmak) Irmağı, güneyde Frigya (Galatia) ülkesi, kuzeyde ise Pontus Eukseinos (Karadeniz) ile sınırlıdır. Kabaca bugünkü Sinop, Kastamonu, Bartın, Zonguldak ve Çankırı illerini içine almaktadır. Kromna gibi Paflagonya sahillerinde kurulmuş başlıca şehirler şunlardır: Teion veya Teios (Hisarönü), Sesamos veya Amastris (Amasra), Erithnoi (Çakraz), Kytoros (Gideros), Aigialos (Aydos), İonopolis (İnebolu), Sinope (Sinop).
Bölgenin ilk halklarının Hititler döneminde yaşayan ve Paflagon soyundan gelen Pala ve Kaşkalar olduğu sanılmaktadır. Bundan sonra bölgede Fenikeliler, Kayralar ve Akalar görülmektedir. Bu toplulukların amacı Anadolu ve Kafkasya kıyılarındaki bakır, demir ve altın madenlerini işletmek, ton balığı avlamak, kara avcılığı, buğday ve esir ticareti yapmaktı.
3.000 yıllık bir tarihi olan ilçenin, İlk Çağ'da Fenikeliler başta olmak üzere, Miletoslu ve Megaralı gemiciler tarafından kurulan Kromna adında bir site olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Roma, Bizans ve Ceneviz hakimiyetinden sonra yörede görülen ilk Türk komutanı Kutalmışoğlu Süleyman Beyin komutasındaki Kara Tiğin'dir. Yıldırım Beyazıt 1395'te bu bölgeyi Candaroğullarından alarak Osmanlı hakimiyetine katmıştır.
1957 yılına kadar Zonguldak ilinin Bartın ilçesine bağlı bir nahiye olan Kurucaşile, 27 Haziran 1957 tarih ve 9644 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 19 Haziran 1957 tarih ve 7033 sayılı kanunla ilçe olmuştur. 1991 yılında Bartın'ın il yapılmasıyla beraber Bartın'ın ilçesi olmuştur.

Kurucaşile, Bartın'ın 62 km kuzeydoğusunda, Zeytin ve Sandal burunlarıyla sınırlanan bir ilçedir. Batı Karadeniz sahilinde 1965 yılında Devlet Kara Yolları tarafından yaptırılan ve 1974 yılında asfalt ile kaplanan, 010 nolu karayolu üzerinde, zengin doğa güzelliklerine sahip bir kıyı kasaba görünümündedir. Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Bartın ili, doğusunda Cide ve batısında Amasra ilçeleri bulunmaktadır.
Kurucaşile ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 13 metredir. İlçenin rakımı deniz seviyesinden 1.500 metreye kadar çıkmaktadır. İlçenin güneyi Küre dağlarının bir uzantısı olan Karadağ, Kayaardı ve Karsaduran dağları ile çevrilidir. 152 km2lik yüzölçümünün %40'ı ormanlarla çevrili olan ilçede tarım alanı yok denecek kadar azdır. İlçede tipik Türkiye'de Karadeniz iklimi hakim bulunmaktadır. Buna göre kışları soğuk ve yağışlı yazları ise ılık ve yağışlı geçmektedir.
İlçenin yüzölçümü 152 km²dir.

Kapısuyu Plajı: Kurucaşile ilçe merkezine 3 km uzaklıktaki Kapısuyu köyünde bulunan bu plaj yaklaşık 1 kilometrelik doğal kumsalıyla Kurucaşileliler kadar çevre il ve ilçelerden gelen insanlar tarafından da rağbet edilmektedir. Yüzme için güvenli sığ bölümleri de olan Kapısuyu plajında kalmak isteyenler için iki adet pansiyon ve bir de lokanta bulunmaktadır.
Karaman Plajı: Bartın Kurucaşile yol güzergahında ve Bartın'a 45, Kurucaşile merkezine 17 km uzaklıkta bulunan Karaman plajı 200 metrelik kumsalı, köy olma konuma ve sığ denizi dolayısı ile çevredeki vatandaşların yaz aylarında yoğun olarak denize girdikleri plajlardan biridir.
Liman Mevkii: İlçe merkezinde Liman mevkiinde bulunan iki küçük plaj özellikle ilçe merkezinde denize girmek isteyenlerin ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Fakat genellikle ilçe halkı limanda bulunan fenerin etrafında denize girmeyi tercih etmektedir.
Yeraltı Plajı: İlçe merkezine 4 km uzaklıkta ve Cide ilçesi sınırları içerisindeki bu plaja ancak tekne ile gidilmektedir.
Gökçekale Koyu: Kurucaşile-Cide yolu güzergahında bulunan bu köy ilçe merkezine 7 km uzaklıktadır. Cide ilçesinin mülki sınırlarında kalmakla beraber gerek sığ ve güvenli denizi ve gerekse olta balıkçığına uygun olması dolayısıyla Kurucaşileliler tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır.
Tekkeönü Plajı: Ovatekkeönü sınırları içerisinde bulunan plaj yaklaşık 300 metre doğal sığ kumsalı ile yaz aylarında yoğun rağbet gören plajlardan biridir.
Çambu Yalısı: Hisar köyünde mevcut kalenin batı bölümün de yer alan bu şirin köy 200 metrelik çok güzel bir kumsala sahiptir. Başta çevre köylerden gelen insanlar olmak üzere yaz aylarında yoğun talep gören kumsallarından biridir.
Gölderesi Şelalesi: Kurucaşile ilçe merkezine 18 km.uzaklıkta bulunan bu şelaleye kanatlı köyünden 3 kilometrelik orman yolu katedilerek gidilebilmektedir.
Kapısu Deresi: Kapısuyu deresi Kurucaşile ve Cide ilçesi ile beraber Bartın ve Kastamonu il sınırını oluşturmaktadır. Başköy köyüne kadar kenarında piknik yapılabilecek alanlarda bulunan bu dere tracking sporu içinde de son derece uygundur.

İlçe merkezinden geçen 010 no'lu karayolu 1965 yılında yapılmış olup 1974 yılında asfalt kaplaması bitirilmiştir. İlçeyi Bartın il merkezine bağlayan 52 km'lik bu yol aşırı virajlı, dar ve iniş-çıkışlıdır. Aynı zamanda 11 köy bu yol güzergahındadır. İlçeye en yakın havalimanı Zonguldak Havalimanı'dır.

Köroğlu Dağları, Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesi'nin iç kısmında yer alan sıradağlardır.
İç Anadolu bölgesini Karadeniz Bölgesine bağlar. Doğuda Osmancık dolaylarında Kızılırmak dirseğinden, batıda Bilecik dolaylarında Sakarya vadisine kadar uzanır.
Kuzeyindeki Bolu-Ilgaz Dağlarından Devrez ve Ulusu-Gerede Çayı yatakları ile ayrılır. Güney sınırını ise Sakarya Nehri, Kirmir Çayı ve Kızılırmak tayin eder.
Dağların doğu batı istikametinde uzunluğu yaklaşık 400 km civarındadır. En yüksek noktası Aladağ kütlesi üzerindeki Köroğlu Tepesi'dir (2.400 m).
Diğer yüksek noktalar: Özbek Dağı (2313 m), Kös Dağı (2096 m), Yıldırım Dağı (2034 m), (öbek tepesi-2013m) Işık Dağı (1998 m) ve Semen Dağı'dır (1882 m).
Köroğlu Dağları, çok sık çam ve gürgen ağaçları ile kaplıdır. Bölgede yaşayan halkın büyük bir kesimi geçimini orman ürünlerinden sağlar.
Köroğlu Dağları bölgesinin genel iklimi, Karadeniz iklimi diye adlandırdığımız yaz ve kış bol yağış alan iklimdir. Ancak bölgenin güney kesimlerinin iklimi kara iklimine daha yakın olduğu gibi bitki örtüsü bakımından da diğer bölgelerine nazaran fakirdir.
Çankırı, Kastamonu, Ankara, Zonguldak demiryolları ve Ankara, İstanbul, Beypazarı, Geyve karayolları bu dağların arasındaki geçitlerden geçer.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Kıbrıscık, Bolu'nun bir ilçesidir. Etrafı Seben, Dörtdivan, Gerede, Bolu merkez ve Beypazarı ile çevrilidir. İlçenin yüzölçümü 562 km²dir. İl genelindeki nüfusu en az ilçedir.

Köroğlu Dağları'nın güney yamaçlarındaki düzlük alanlarda yer alan yaylalardan Belen, Karaköy, Kökez, Bölücekkaya, Deveören, Karadoğan ve 1.825 m yükseklikte bulunan Yazıca Yaylaları en önemlileridir. Alan köylerinde her türlü tarım yapılmaktadır. Kıbrıscık - Beypazarı yolu üzerinde bulunan Karagöl, bir hektar genişliğinde olan derin bir göldür.
İlçenin yüzölçümü 562 km²dir. Kıbrıscık ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.308 metredir.
Aladağ kütlesi Köroğlu Dağlarının üzerinde bulunan kütledir. Çok engebeli bir yapıya sahip olup ormanlık alan içerisindedir. Aladağ çayının kaynağı da buradan gelir.

İlçe; 22 köy ve 2 mahalleden oluşmaktadır.

Türkçenin Kıbrıscık ilçesinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Kıbrıscık ismi 1960'lı yılları anlatan Hatırla Sevgili adlı dizide de geçmiştir. Dizide Ahmet, aşık olduğu Yasemin'i unutmak için Kıbrıscık'a Kaymakam vekili olarak gitmiş ve uzun bir süre burada kalmıştır.

Kıbrıscık Kaymakamlığı18 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kıbrıscık Belediyesi22 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızılırmak: Çankırı ilinin bir ilçesidir. Çankırı şehir merkezine olan uzaklığı 56 km'dir.
Araştırma alanı olarak belirlenmiş olan Kızılırmak ilçesi, Türkiye'nin İç Anadolu bölgesinin Orta Kızılırmak Bölümü'nde Çankırı ili içerisinde yer almaktadır. 40º 21' kuzey enlemi, 39º 59' doğu boylamı üzerinde yer alan araştırma alanı, kuzey ve kuzey batıdan Çankırı il merkezi, batı ve güneyden Sulakyurt (Kırıkkale) ilçesi, güney doğudan Sungurlu(Çorum) ilçesi, doğudan ise Bayat(Çorum) ilçesi ile çevrilidir. 493,000(da) yüz ölçüme sahip Kızılırmak ilçesinde, 26 köy bulunmaktadır.

Kızılırmak arazisinin büyük bölümü oligosen-miosen (Tersiyer) dönemine ait formasyonlarla, holosene(Kuaterner) ait formasyonlardan oluşmaktadır. İlçede Kuaterner'e ait alüvyal dolu alanı Kızılırmak nehrinin oluşturmuş olduğu ovalık alanda kendisine yer bulurken, Tersiyer dönemine ait jipsli fasiyesler ise daha çok Kızılırmak havzasını sınırlayan, havzaya göre nispeten yükseltisi fazla olan tepelik alanlarda kendine yer bulmaktadır.
Araştırma alanı, kuzeyde Kızılırmak nehri havza sınırını çizen Kursiyer dağı(1100m), batıda Çankırı il merkezi sınırı içerisinde kalan Bozkır dağı ile (1050m) sınırlanmıştır. Güneyde Sulakyurt(Kırıkkale), güneydoğuda Sungurlu(Çorum) ilçeleri içerisinde kalan 700-800m yükseltiye sahip tepelilik alanlarla sınırlanmaktadır. İlçe yükseltisinin büyük bir bölümü 750m'nin altında yer almaktadır. Kızılırmak ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 555 metredir. Buna karşın ilçe içerisinde yükseltisi 800–900 m olan tepelik alanlarda bulunmaktadır. Bu tepelerden bazıları; Hacılar köyü güneyinde yer alan Kızılbayır tepe (702 m), Aşağıalagöz köyünün batısında Sivri tepe (700 m), bulunmaktadır. Genel itibarıyla bakıldığında Kızılırmak nehri kenarında ovalık sahalar ve bu ovalık sahaları çevreleyen tepelik alanlar Araştırma sahasının morfolojik unsurlarını oluşturmaktadır.Yerleşme koşullarına bakıldığında belirgin bir dağılış farkı bulunmamaktadır.
Isparta İli Ekonomik Coğrafyası, Temurçin, Kadir, Ankara, 2004
Kızılırmak(Çankırı) İmar Planı Açıklama Raporu
2000 Yılı Genel Nüfus Sayımı (Çankırı)
   * Ancak Kızılırmak nehri civarındaki köylerin nehre çok yakın kuruldukları göze çarpmaktadır. Çünkü su ihtiyacının kolay ve çabuk giderilmesi, özellikle kırsal alanlarda çok önemlidir.
   * Araştırma alanı, Karasal iklimin egemen olduğu bir alanda yer almaktadır. Kızılırmak ilçesi çevresine göre yükseltisi fazla olmayan, oluk diyebileceğimiz bir sahada bulunduğundan iklimi çevresine göre biraz daha yumuşaktır. Araştırma sahasında ortalama sıcaklık 22 °C civarındadır. Araştırma sahasının Haziran ayı sıcaklık ortalaması 15,4 °C iken, ocak ayı sıcaklık ortalaması -2,7 °C'ye kadar düşmektedir. Karasal iklimin genel özelliklerinin gözüktüğü Araştırma sahasında en soğuk aylar Aralık-Ocak-Şubat aylarına, en sıcak aylar ise Haziran-Temmuz-Ağustos aylarına denk düşmektedir. Yağış koşulları da karasal iklimin özelliklerini yansıtmakta ve yağışlar ilkbaharda artmaktadır. Yaz aylarında yağışların azalmasına bağlı olarak kuraklık koşulları ilçede önemli kayıplara neden olmaktadır. Nisan-Mayıs aylarında yağmur olarak düşen yağışlar, kış aylarında yerini kar yağışlarına bırakmaktadır. 2007 yılı yıllık yağış toplamına baktığımızda 290,3 mm olarak hesaplanmıştır. N.Y.İ. (Kuraklık indisi) çizelgesine göre 2007 Kızılırmak'ta son on yılın en kurak yılı olarak dikkati çekmektedir.
   * Araştırma sahası bitki örtüsü bakımından çok fakirdir. Karasal iklime bağlı olarak bozkırlar araştırma sahasının en önemli bitki topluluğunu oluşturmaktadır. Bunun yanında Kızılırmak kenarında bazı alanlarda çalılık alanlar göze çarpmaktadır. Bu çalılık alanlar ilçe halkı tarafından kaçak olarak kesilmektedir. Su olanaklarının yüksek olması, ağaç yetişebilecek alanların fazla olması ilçe de ağaç dikimi yapılması için olanak vermesine rağmen, ilçe halkının bilinçsizce davranması sonucu dikilmemesine karşın olan ağaçlık alanlarda yok edilmektedir.
   * Araştırma alanı içerisinde bulunan ve ilçeye hayat kaynağı olan Kızılırmak nehri bulunmaktadır. Özellikle son 15 yıl içerisinde sulu tarımın ilçede yapılmasından sonra değeri daha da artan Kızılırmak nehri ilçe için bir hayat kaynağı olmuştur. 

Isparta İli Ekonomik Coğrafyası, Temurçin, Kadir, Ankara, 2004
Kızılırmak (Çankırı) İmar Planı Açıklama Raporu
2000 Yılı Genel Nüfus Sayımı (Çankırı)
   - Devlet Su İşlerinin projeleri ile gerçekleştirilen sulama kanallarıyla Kızılırmak ilçe merkezi ve diğer ırmak kenarında kurulmuş köylerde sulu tarım yapılmaya başlanmıştır.
   - Son 10 yılda yapılan çeltik tarımı araştırma sahasında ekonomiyi nispeten canlandırsa da istenilen düzey hala yakalanamamıştır.
   - İlçe halkı arazinin drenaj sisteminin kötü olması, dolayısıyla üretilecek ürünün bütün arazilerde aynı olmasını zorunlu kılmakta ve çeltik üretiminden vazgeçememektedir. Fakat arazinin düz olması, su olanaklarının yeterli olması ilçede tarım ürünlerinin çeşitliliğini artırma olanağına sahip olduğunu göstermektedir. Bu konu tarım konusu incelenirken ayrıca değerlendirilecektir.
   - Araştırma sahasında üç önemli toprak çeşidi bulunmaktadır. Bunlardan Kahverengi topraklar araştırma sahasının büyük bölümünü oluşturmaktadır. Kahverengi topraklar Araştırma sahasının tepelik alanları da bulunmaktadır. Alüvyal topraklar ise Kızılırmak nehrinin oluşturduğu kıyı ovasında kendine yer bulmuş diğer önemli toprak çeşididir. Kolivyal topraklar ise Kızılırmak merkez ilçe civarında bulunmaktadır. Özellikle Kızılırmak nehrini çevreleyen tepelik alanlarla alüvyal topraklar arasında kendine yer bulan toprak çeşididir.
   - Araştırma alanında yerleşmeler çok eski tarihe dayanmaktadır. Bunda etkili olan en önemli unsur su olanaklarının uygun olması ve verimli tarım alanlarının bulunmasıdır. Eski Türk boylarından biri olan İnallı Ballı Kızılırmak ilçe merkezinin eski isimlerinden biridir. İlçeye yerleşen ilk toplulukların bu boydan gelmesinden dolayı bu isim verilmiştir. Daha sonra Hüseyinli olarak değiştirilmiş ve son olarak da Kızılırmak ismi verilmiştir. İlk yerleşen topluluklar hayvancılıkla uğraşmış, daha sonra tarım ürünleri yetiştirilmeye başlanmıştır. ise mera hayvancılığı şeklinde yapılmakta olup önemli ekonomik faaliyetlerin başında gelmektedir.
   * Araştırma sahasının gerek nüfus gerekse ekonomik bakımdan bakıldığında durağan bir özellik gösterdiği görülmektedir. İlçede tarım dışı faaliyetlerin yok denecek kadar az olması ilçenin gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Özellikle son yıllarda çeltik üretiminin yapılmaya başlanması sebebiyle ilçe dışına göç eden nüfusun geriye göçe başladığı görülmektedir. Bir başka önemli husus ise son 5 yılda kurulan üç adet çeltik fabrikasıyla sanayinin kıpırdamaya başlamasıdır. 

Isparta İli Ekonomik Coğrafyası, Temurçin, Kadir, Ankara, 2004
Kızılırmak(Çankırı) İmar Planı Açıklama Raporu
İlçede küçük sanayi sitesi ise ile içi ihtiyacı karşılamaya yönelik olarak faaliyetini sürdürmektedir.
İlçede üretilen özellikle çeltik, Şeker pancarı, buğday, arpa gibi ürünler ilçe dışına pazarlanırken, küçük çaplı yapılan meyve ve sebzecilik ilçe halkının ihtiyacını karşılamaya yönelik ilçede kurula    - Kızılırmak ilçesi 1970 yılı nüfusu 11329 iken 2000 yılında 11271, 2007 yılında 8823'tür.Özellikle ekonomik faaliyetlerin kısıtlı olması, tarımda makineleşmenin hız kazanması ilçenin dışarıya göç vermesine sebep olmuştur.
Isparta İli Ekonomik Coğrafyası, Temurçin, Kadir, Ankara, 2004
Kızılırmak(Çankırı) İmar Planı Açıklama Raporu
2000 Yılı Genel Nüfus Sayımı (Çankırı)     * 2007 yılı adrese dayalı nüfusun yapılası bu yılda nüfusun düşük gözükmesinde etken rol oynamıştır. 2007 yılına göre nüfusun %25'i ilçe merkezinde, geriye kalan %75 nüfus ise köylerde yaşamaktadır. Nüfusun çok büyük bölümü tarımda çalışmaktadır. İlçe merkezinde az da olsa hizmet ve sanayi sektöründe çalışan nüfusta bulunmaktadır.    * Çalışma alanında, ekonomik faaliyetlerin temelini tarım oluşturmaktadır. Kızılırmak ilçesi bir tarım kasabası görünümündedir.    * İlk yerleşimden günümüze kadar bu özelliğini korumuş ve korumaya da devam etmektedir. Önemli bir su potansiyeli olan Kızılırmak nehrinin olmasına rağmen sulu tarım olanakları 1990 yılı sonrası hayata geçirilebilmiş ve tam anlamıyla günümüzde dahi yapılamamaktadır.    * Araştırma sahasında 1990 yılı sonrası gelişen sulu tarım olanaklarının arması ve tarımda makineleşmeye bağlı olarak entansif tarım tekniklerinin uygulanması sonucu ticari değeri yüksek olan ürünler üretilmeye başlanmıştır. Özellikle son 10 yıla damgasını vuran çeltik üretimi ilçe için önemli bir potansiyel oluşturmuştur. Daha yeni olmasına karşın günümüzde ilçenin isminin verildiği Kızılırmak pirinci yetiştirilmeye başlanmıştır. Çeltik dışında tarım alanının büyük bir bölümünde üretilen buğday ve arpa üretimi yapılmaktadır. Özellikle çeltiğin üretilmesiyle sulu tarımın yapıldığı alanlarda fazla bir önem arz etmeyen buğday ve arpa üretimi kuru tarımın yapıldığı alanlarda üretilmektedir. Hayvancılık faaliyetin pazarda pazarlanmaktadır.
İlçede eğitim ve sağlık koşulları da yeterli düzeyde değildir. İlçede son 3 yıla kadar hastane olmaması, sadece sağlık ocağı ile sağlık ihtiyacının karşılanması en önemli eksikliklerin başında gelmektedir. Eğitim alanında ise köylerdeki ilköğretim okullarının öğrenci sayısının yetersiz olmasına bağlı olarak kapatılması, taşımalı eğitimin artmasına sebep olmakta ve büyük aksaklıkları doğurmaktadır. İlçede sadece bir adet Ortaöğretim düzeyinde okul bulunmaktadır. Çankırı Karatekin üniversitesi tarafından ilçeye yüksekokul açılması planlanmakta ve böylelikle ilçeye taze kan yaratacağı beklenmektedir.

İlçe mikroklima iklim özellikleri altındadır ve çevresine göre oldukça basık ve rakımı düşük bir yöredir güneyinde bulunan 40 km uzaklıkta ki Kırıkkale Sulakyurt ilçesinde kış aylarına sıcaklıklar -10 derecelere düşerken Kızılırmak 0 dereceyi zor görmektedir. İlçede bu yüzden çeltik ekimi yapılmaktadır örneğin Sulakyurtta çeltik ekmek imkansız ken Kızılırmakta ana geçim kaynağı Çeltiktir.
Komşu 

Laçin, Çorum iline bağlı bir ilçedir.

Laçin ilçe olmadan önce Büyüklaçin ve Küçüklaçin olmak üzere iki parçadan oluşan bir köydü.
20 Mayıs 1990 tarihinde ilçe olmuştur.

Laçin ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 715 metredir. İlçenin yüzölçümü 196 km²dir. Çorum'a uzaklığı 26 km'dir.
Türkiye'de Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasında geçiş iklimi özelliğine sahip ilçede kışları soğuk, yazları sıcak ve kurak geçmektedir. Yağışlar genelde ilkbahardadır. Yıllık ortalama yağış miktarı 530,2 mm'dir. İlçenin güneyinde yer alan Köse Dağı (1750 m) ve Eğerci Dağı'nın (1765 m) uzantıları, ormanlıktır.

İlçe, ekonomik yönden tarım ve hayvancılık ile geçimini sağlamaktadır. Son yıllarda tavuk çiftlikleri de kurulmaya başlanmıştır. Belli başlı tarım ürünleri buğday, arpa, nohut ile sulu yerlerde çeltik ve şeker pancarıdır.

Mecitözü, Türkiye'nin Çorum iline bağlı bir ilçedir. Cumhuriyetin kurulmasından bu yana ilçe statüsünü sürdürmektedir. İlçenin yüzölçümü 825 km²dir. Mecitözü ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 813 metredir.

11. yüzyıla kadar Mecitözü yöresindeki ana yerleşim merkezi, günümüzde Beyözü köyünde yer alan, tarih içerisinde Eukhatia, Theodoropolis, Avkat olarak adlandırılmış mevkide yer almaktaydı. Burada özellikle Roma ve Bizans döneminde, her yıl düzenlenen panayırıyla ziyaretçi çeken bir kasaba yer almaktaydı. 11. yüzyılın ikinci yarısında yerleşim merkezi günümüzde Mecitözü'nün bulunduğu noktaya kaydı ve günümüzde Beyözü köyünün bulunduğu mevki önemini yitirdi. Bu dönemde bölgeye Türkmen yerleşimi gerçekleşti.
Mecitözü'nün mevcut ismi Danişmendliler döneminde bölgenin kadısı olup kasabada malikânesi bulunan Abdülmecîd el-Herevî'den gelmektedir. 12. yüzyıldan itibaren "Mecid-özü" olarak kaynaklarda yer almaktadır.

1899 yılında Mecitözü'nde bir saat kulesi yapıldı, ancak bu kule kaynaklarda belirli olmayan bir tarihte yıkıldı. 2018 yılında kasabaya belediye tarafından yeni bir saat kulesi yapıldı.

Merkezde Merzifon Caddesi ile Eski Amasya Caddesi'nin kesiştiği noktada yer alan eski İl Özel İdare binası, 1983 yılından beri koruma altında tescilli olan, tarihî ahşap bir binadır. Bu bina 2010'lu yıllarda restore edildi, kurs ve sergi merkezi olarak açıldı.

Mesudiye, Ordu ilinin Sivas sınırındaki bir ilçesi. Yerli halkın önemli bir bölümü Türkmen/Çepnilerden oluşur. İlçenin yüzölçümü 1.046 km²dir. Ordu ilinin yüzölçümü en büyük ilçesidir. Mesudiye ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.114 metredir.

Mesudiye çok eski bir tarihe sahip bir yerleşkedir. İlçe tarihi Hitit dönemine kadar uzanır. Pek çok kaya mezarı bulunmaktadır.
1963-1964 yıllarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Prehistorya Tarihi Kürsüsü Profesörü İ. Kılıç Kökten'in Ordu'da yaptığı arkeolojik kazı ve tetkiklere göre Ordu ilinde yerleşmeye ve medeniyet eserlerinin verilmesine MÖ 15. yüzyılda başlanmıştır. Yine en eski yerleşme sahalarından biri de Mesudiye ilçesidir. Bu ilçe de tarih öncesi ve daha sonraki eski tunç devrine ait birçok buluntular ele geçmiştir. Bölgede dolayısıyla Hitit ve Friglerin de hakimiyeti görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı topraklarına katılmış ve ilçenin Osmanlı kayıtlarına girmesi 1455 senesinde olmuştur. Bu tarihe kadar bölge Trabzon İmparatorluğu topraklarındadır. Bu tahrir kayıtlarına göre Mesudiye o dönemde yüzden fazla köye ve çok sayıda mezraya sahiptir. Osmanlı öncesi bölge Hititlerin, Kimmerlerin, Medlerin, Perslerin, Büyük İskenderin, Pontus Krallığı'nın, Roma İmparatorluğu'nun, Doğu Roma'nın, Danişmentlilerin, Trabzon İmparatorluğu'nun, Anadolu Selçuklularının, İlhanlıların, Eretna Beyliği'nin, Kadı Burhanettin Devleti'nin ve Hacıemiroğulları Beyliği'nin egemenliğinde kalmıştır.
Mesudiye yöresi Osmanlılar döneminde nahiye olarak Milas ismiyle anılmaktadır. Kayıtlara göre Milas, 1530'da Rum Eyaleti Canik Sancağı'na bağlı Ordu ilinin bir nahiyesi idi. 1846'da Trabzon Eyaleti, Karahisar-ı Şarkî iline bağlı bir kaza haline geldi. Kaza merkezi Parçı köyünden alınarak 1863 yılından sonra pazaryeri olarak kullanılan bugünkü Mesudiye'ye 1876'de nakledildi. Bölgedeki halkın padişaha yazdıkları arzuhal ile (3 Za 1293) 20 Kasım 1876 tarihinde Milas ismi Hamidiye olarak değiştirildi.
1910 yılında Hamidiye ismi Mesudiye olarak değiştirilmiştir.
1899 yılında belediye teşkilatı kurularak Aliçavuşoğlu Mustafa Bey ilk belediye başkanı olmuştur.
27 Mayıs 1933 gün ve 2197 sayılı kanunla Mesudiye ilçesi Şebinkarahisar'dan alınarak Ordu iline bağlandı.

Ordu ilinin güneyinde yer alan, denize oldukça uzak, dağlık fakat hafif eğimli bir arazi üzerine kurulmuştur. İlçe merkezi Ordu'ya 120 km mesafededir. İlçenin geniş yüzölçümü çok sayıda köy ve yaylayla kaplıdır. İlçenin hemen içinden geçen Melet Irmağı Mesudiyelilere Meletli denmesine yol açar ki bunun sahilde oturan Ordululara verilen karşılığı Canikli'dir. Özellikle Keyfalan Yaylasının yayla turizmi açısından önemi her yıl artmakta, yazın bu yaylalara yüzlerce Mesudiyeli geziler düzenlemekte ve konaklamaktadır. Ayrıca Yeşilce ve Topçam yaylalaları da önemli turizm merkezleridir. Yeşilce yaylasında doğal bütünlüğü bozmaması için yapılan evlerin betonarme olmasına izin verilmemektedir. Son olarak da 2006 yılı içerisinde bu yaylalara elektrik bağlantısı götürülmüştür.

Mesudiye Ordu ilinin bir ilçesi olmasına rağmen ilçede kış ayları oldukça soğuk ve uzun sürer, yağışlar genelde kar şeklinde olur. Yaz ayları ise gündüzleri sıcak, akşamları ise ciddi bir soğuk ile geçer. Yağış yılın her mevsimi etkisini gösterir. İlçe merkezine 5 ay kar yağar. İlçenin köylerinde kış ilçe merkezine göre daha şiddetli geçer ilçenin köylerine 6-7 ay boyunca sürekli kar yağar. Yükseltinin en fazla olduğu Aşut Obası, Çambaşı Yaylası ve Gönderiç Tepesinde yaz aylarında erimeyen kar görülmektedir.

Mesudiye için göç olgusu belirleyici önem taşır. 1950'lerden sonra batıya ve özellikle İstanbul'a yaşanan göç artarak sürmüş, 100 sene evvel çok yoğun nüfuslu bir yerleşke olan Mesudiye bugün için artık çok az bir nüfusu barındırmaktadır. Göçten önce ilçe ve çevresinde özellikle tahıl tarımı ve hayvancılık gibi çalışmalar yapılmıştır. Özellikle, 1970'lerde yüz binlerce başla ifade edilen küçükbaş hayvan sayısı bugün çok azalmıştır.
Mesudiyeliler özellikle Ümraniye, Pendik ve Beykoz çevresinde yaygındır.
Kışın oldukça tenha olan ilçe, yazları ilçe dışına göç edenlerin gelmesi ile oldukça hareketlenir. İlçenin 1180 km2 alanı olduğu düşünülürse, nüfus yoğunluğu km2 başına 24 kişidir. Yaz ve kış nüfusu arasında çok büyük farklılıklar vardır. İlçe Nüfus Teşkilatı'nın verilerine göre ilçe dışında yaklaşık 90.000 Mesudiyeli yaşamaktadır.
Son yıllarda özellikle yaz aylarında ilçe nüfusu çok fazla artmakta, terkedilen konutlar sahipleri tarafından onarılmaktadır.
Bülent Ecevit - Devlet Bahçeli hükûmeti, köykent projesi için ilçeyi pilot bölge seçse de proje bekleneni henüz verememiştir.
Doğrudan demokrasinin Türkiye'deki ilk örneği olarak toplanan Mesudiye İlçe Kurultaylarının herkesi kapsayıcı gücü, son yıllarda siyasi baskılar nedeniyle zayıflamıştır.
İlçeyi canladırmak için açılan yüksekokul, ilçe merkezinde bulunmaktadır.

İlçe genel olarak göç veren bir bölgedir. İnsanlarının çoğunluğu büyük şehirlerde yaşamaktadırlar. Onun için kış aylarında nüfus yaklaşık 1.500 kişi civarında olup bunun %80'lik kısmı memurlardan oluşmaktadır.
İlçe, ilçe merkezine bağlı; 70 mahalleden oluşmaktadır.
Mesudiye nüfusu 2020 yılına göre 14.489'dur.
Bu nüfus, 7.508 erkek ve 6.981 kadından oluşmaktadır.
Yüzde olarak ise: %51,82 erkek, %48,18 kadındır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Mesudiye Spor Birliği

Mesudiye ilçesinde bilinen 5 kilise bulunmaktadır. Birçok bilinmeyen kilise ya yıkılmış olup ya da yıkılmak üzereye ayakta durmaya devam etmektedirler. Kiliseler 1700-1900 yılları arasında inşa edilmiştir.

Mesudiye Yason Rum Kilisesi
Mesudiye Rum Ortodoks Kilisesi
Mesudiye Samuga Ermeni Kilisesi
Mesudiye Topçam Muzadere Rum Kilisesi
Mesudiye Şaphane Kilisesi

Kaymakamlık Resmi Sayfası 13 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Belediye Resmi Sayfası 15 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mesudiye, Esatlı Kaya Üstü Resim ve Yazıtları 8 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metre (Fransızca birim mètre ve Yunancadaki ölçüm anlamındaki μετρούν isminden gelir), Uluslararası Birimler Sistemi'nce uzunluğun temel birimi olarak belirlenmiştir. Genellikle kısaltması olan m harfi ile gösterilir.
1 metre, ışığın vakumlu bir ortamda 
  
    
      
        
          
            1
            
              299
              ,
              792
              ,
              458
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {1 \over 299,792,458}}
  
 saniyede aldığı yol olarak tanımlanmıştır.
Metre, ilk kez 1793 yılında, (büyük çember çizgisi üzerinde) ekvatordan kuzey kutbuna kadar olan mesafenin (dünyanın çevresinin dörtte biri) on milyonda biri olarak tanımlanmıştır ki o yıllarda dünyanın çevresinin uzunluğu yaklaşık 40.000 km olarak biliniyordu. 1799 yılında, metre prototip çubuk baz alınarak yeniden tanımlanmıştır (Günümüzde kullanılan metre 1899 yılında değiştirilmiştir). 1960 yılında metre tanımı, krypton-86 elementinin belirli bir elektromanyetik radyasyon dalgasının (salım çizgisi), belirli sayıdaki dalgalarının toplam uzunluğu temel alınarak yeniden tanımlanmıştır. 1983 yılında günümüzde kullanılagelen tanım kabul edilmiştir.

1 metre aşağıdaki büyüklüklere eşittir.

Kesin olarak 1/0,9144 yarda (yaklaşık 1,0936 yarda)
Kesin olarak 1/0,3048 foot (yaklaşık 3,2808 ayak)
Kesin olarak 10000/254 inç (yaklaşık 39,37 inç)

8 Mayıs 1790 - Fransız Ulusal Meclisi yeni metrenin, yarım-periyodu 1 saniye olan bir sarkaçın uzunluğuna eşit olmasına karar vermiştir.
30 Mayıs 1791 - Fransız Ulusal Meclisi metrenin yeni tanımı olarak Fransız Bilimler Akademisi'nin önerisini kabul etmiştir. Bu öneriye göre 1 metre Paris'ten geçen meridyenin dörtte bir uzunluğunun 10 milyonda biridir.
1795 - Pirinç geçici metre çubuk yapılmıştır.
10 Aralık 1799 - Fransız Ulusal Meclisi, 23 Haziran 1799'da yapılan ve Ulusal Arşivler'de saklanan platin metre çubuğu en son standart olarak belirtmiştir.
28 Eylül 1889 - İlk Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı, metreyi %10'u iridyum'dan oluşan platin alaşımı standard bir çubuğun üzerindeki iki çizgi arasındaki mesafenin buzun erime noktasında ölçülen değeri olarak tanımlamıştır.
6 Ekim 1927 - Yedinci Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı, platin-iridyum alaşımı standard çubuğun üzerindeki iki merkezî çizginin eksenleri arasındaki 0 °C'deki uzaklığın, bu çubuk 1 atmosfer standard basınç altındayken ve birbirinden 571 milimetre mesafedeki iki silindirin üzerinde yatay duruyorken yapılan ölçümünü metrenin tanımı olarak düzeltmiştir.
20 Ekim 1960 - Onbirinci Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı, metreyi kripton-86 atomunun 2p10 ve 5d5 kuantum seviyeleri arasındaki geçişteki ışımanın boşluktaki dalgaboyunun 1.650.763,73'te biri olarak tanımlamıştır.
21 Ekim 1983 - Onyedinci Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı, metrenin tanımını ışığın boşlukta 1/299.792.458 saniyede aldığı mesafe olarak yapmıştır.

Mudurnu, Bolu'nun bir ilçesidir. İl merkezine 52 km uzaklıktaki Mudurnu ilçesi eski Türk evleri bakımından önemli bir özelliğe sahiptir. Tarihi İpek Yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olarak gelişmiş bir Osmanlı kasabası olup, tarihi kentsel dokusu ve kent kültürü ile özgünlüğünü korumuş bir kültürel peyzaj sunmaktadır. Yeşilin hakim olduğu ilçede 207 konut, 20 dini kültürel yapı, 2 askeri yapı, 2 doğal anıt, çeşme ve hamam olmak üzere toplam 231 adet mimari değeri yüksek yapı bulunmaktadır. Bu nedenle ilçe "Kentsel Sit Alanı" ilan edilmiştir. Türk sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri ise Armutçular Konağı ve Keyvanlar Konağıdır. Yöresel ev yemeklerinin tanıtıldığı konaklardan oda kiralamak da mümkün. İlçe sınırlarındaki Abant Gölü, Sülük Gölü, Karamurat Gölü, Şeyh-ül Ümran Tepesi (Şeyh-ül imran bayramı temmuz ayının ilk haftası yapılır) görülmeye değer yerlerinden olup tüm Mudurnu'yu kuş bakışı izleme imkânı sunar. Ana gelir kaynağı hayvancılık olan Mudurnu'da kadınların yaptığı iğne oyası da önemli bir gelir kaynağıdır. Ayrıca pişmaniye adıyla bildiğimiz Mudurnu Saray Helvalarının üretim merkezi olan Mudurnu birçok isimle kendini Türkiye ve dünya çapında duyurmuştur. Demirciler çarşısında eskilerin el işlerini bu güne taşıyan birkaç esnaf bulmak da mümkündür.
İlçenin yüzölçümü 1.314 km²dir. Mudurnu'nun deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 872 metredir.
Mudurnu'ya 5 km mesafede bulunan Babas Kaplıcası'nın metabolizma hastalıkları ve hafif diyabetliler üzerinde olumlu etkileri vardır. Konaklama tesisi olarak restore edilmiş konaklar tarih öncesinin ihtişamını taşımaktadır. Mudurnu'nun 30 km kuzeybatısında yer alan Sarot Kaplıcası Taşkesti - Ilıca Köyü hudutları içerisindedir. Bolu ili dahilinde bulunan bütün maden sularından ayrı bir özellik taşıyan kaynak, sıcak ve sülfatlıdır.
Mudurnu, Mudurnu Tarihi Ahi Kenti adı ile 2014 yılında Dünya Mirası Listesine dahil edilmiştir. 700 yıldır her Cuma günü yapılan Ahi Duası nesilden nesile aktarılmıştır.

Antik tarihte kent adının Modrene, Modra olduğu Mudurnu ilçesinin tarih öncesi yerleşim izlerini taşıdığı ve ilçesinin tarihi hakkındaki bilgilerin 4000 yıl öncesine dayandığı düşünülmektedir. Modra isminin Luwi dilinden gelen ana tanrıçanın kocası anlamında bir sözcük olduğu sanılmaktadır.
İlk Türk yerleşiminin Selçuklu döneminde başlandığını bildiğimiz Mudurnu, daha sonra Osmanlı İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturan ana bölge içinde yer alır. Osman Bey döneminde yoğun Türk akınlarına uğrayan Mudurnu, Samsa Çavuş ve Köse Mihal'in rehberliğinde Osmanlı Beyliğinin ilk topraklarına katılır. I. Murat Döneminde, Osmanlı Devletinin ilk düzenli ordusunun temeli olan "Yaya Örgütünü" oluşturan ve yine Osmanlının ilk Maliye Hazine örgütünü kuran Halil Hayrettin Paşa (Çandarlı Kara Halil) Mudurnuludur. Şeyh Fahreddin-i Rumi'nin öğrencisi olup, Mudurnu ahi örgütlerinde yetişen Çandarlı, daha sonra Osmanlı'nın ilk veziri olacaktır.
Yıldırım Beyazıt döneminde yapılan Yıldırım Beyazıt Camii (1374) ve Yıldırım Beyazıt Hamamı (1382) altı yüz yıldır ayakta durmaktadır. Fetret Devrinde güvenli bir Osmanlı beldesi olarak bilinen Mudurnu, Şehzade Mehmet Çelebi ve Emir Süleyman'a bir dönem sığınak olmuştur. 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında Anadolu, işgal edilmeye başlanmıştır.
Mudurnu ve yöresindeki yurtsever güçler, Osmanlı Teşkilatı Mahsus Lideri Kuşçubaşı Eşref öncülüğünde 30 Mayıs 1919'da "Mudurnu Redd-i İlhak Cemiyeti"ni, 20 Ekim 1919'da "Mudurnu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti"ni kurarlar. Anadolu isyanının alevlenmeden söndürülmesini amaçlayan İtilaf Devletleri ve Osmanlı saray yönetiminin siyasi ve dini etkisi ile örgütlenen Hilafet ve şeriat yanlısı kuvvetler, 21 Nisan 1920'de Mudurnu şehir merkezini basarak, Kaymakam Ali Nail'i ve Savcı Salih Zeki Bey'i hapsederler. Kaymakamlık makamına çevre köylülerinden Hacı Hamdi'yi oturturlar.
Kuva-i Milliyeciler şehri terkederler. 4 Mayıs 1920'de Mudurnu'ya gelen Çolak İbrahim Bey kuvvetleri Mudurnu'yu hilafetçilerin elinden kurtarırlar. Çevre köylüleri tekrar toparlayan Düzce ve Bolu isyancıları 13 Mayıs 1920'de tekrar Mudurnu'yu kuşatırlar. 13-14-15 Mayıs günleri boyunca devam eden çatışmalar sonrasında, şehir halkı topyekûn Kuva-i Milliye saflarında yer alır ve hilafet kuvvetleri dağıtılır.

Mudurnu, örf-âdet ve geleneklerin sahip çıkıldığı, sıcak insan ilişkilerin yaşandığı bir ilçe. Bu gelenekler arasında birikme geceleri, kına geceleri, hacet bayramları ve damat ve gelin hamamı bulunuyor. Bu şirin şehrin Mudurnu böreği, keş, Mudurnu baklavası ve Mudurnu helvası gibi pek çok yöresel yemeği de mevcuttur.
2018 yılında Cittaslow ağına katılan Mudurnu, geleneksel yaşam tarzını ve yöresel kültürünü koruma konusundaki kararlılığıyla bu unvana layık görülmüştür. İlçede sürdürülen geleneksel etkinlikler ve yöresel mutfak kültürü, sakin şehir anlayışının önemli bir parçası haline gelmiştir.
Esnaf Duası: Mudurnu'da her kim yeni bir iş yeri açmak isterse açılışını mutlaka Esnaf Duasından sonra yapar. Açılışı yapılacak olan dükkan anons edilir kalabalık cemaat açılış yapılacak dükkanın önüne giderek bereketli olması için hep birlikte dua edilir.

12 metre yüksekliğinde olan bu kule 1890-1891 tarihlerinde ahşap olarak inşa edilmiş 1900 yılında yangın atlatmıştır. Saat; günümüzde de Mudurnululara ve misafirlerine her saat başı, zamanı hatırlatmaktadır.

Padişah 1. Murat'ın oğlu Yıldırım Beyazıt'ın Bolu şehzadeliği döneminde M.1374 yılında yapılmıştır. Hala kullanılır durumda olan bu camii Osmanlı erken dönem mimarisinin en güzel örneklerindendir.

1546 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan bu cami tavanı ahşap olup duvarları taştandır. Halk arasındaki bir söylenceye göre Kanuni, caminin istediği büyüklükte yapılmadığı için beğenmeyip kapısına kilit vurdurmuş ve bu nedenle cami ancak vefatından 50 yıl sonra ibadete açılabilmiştir.

İnşa ediliş tarihi tam olarak bilinmemektedir.

Mudurnu ilçesi Güveytepe Köyü yakınında bulunan bu cami bir Cuma mescididir.

Yıldırım Beyazıt Camii'nin karşısında bulunan bu hamam Yıldırım Bayezid tarafından Ömer bin İbrahim'e yaptırılmıştır.

Mudurnu'da Hacı Abdullahlar, Fuat Beyler, Keyvanlar, Yarışkaşı, Hacı Şakirler, Karataş ve Tekkeliler olmak üzere 7 konak bulunmaktadır.

İlçe merkezine 18 km uzaklıkta konumlanmış olan Abant Gölü, Abant ve Mudurnu sıradağları arasında oval biçimli bir çukurluk içinde bulunmaktadır.

Doğa harikası Sülüklügöl, Mudurnu-Akyazı yoluna 9 km uzaklıktadır. Üç tarafı dik yamaçla çevrilmiş, üzeri yeşillikler ve birçok ağaç türüyle çevrelenmiş, kendine özgü bitki çeşitlerini yaşatmaya devam etmektedir.

Mudurnu'nun 30 km kuzeybatısında Mudurnu-Adapazarı yol güzergâhı üzerinde konumlanmaktadır. İsmini, yakınında bulunan Karamurat Köyü'nden alan göl, bir krater gölüdür.

Babas Kaplıcası, ilçesi merkezine 3 km uzaklıkta bir şifa merkezidir. Kaplıca suyunun şifalı olduğu ve romatizmal hastalıklara iyi geldiği bilinmektedir.

Kaplıca, Mudurnu Taşkesti Beldesi civarında, Taşkesti - Adapazarı yol güzergâhında bulunmaktadır. Günde 4.500 kişiye hizmet kapasitesi vardır. Mudurnu Sarot Termal suları içme kürü şeklinde kullanıldığında, idrar yolu ve böbrek rahatsızlıklarına; banyo olarak kullanıldığında ise romatizma hastalıklarına iyi gelmektedir.

İlçe; 1 belde, 70 köy ve 7 mahalleden oluşmaktadır.

Mudurnu Kaymakamlığı22 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mudurnu Belediyesi21 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Araban, Gaziantep ilinin bir ilçesidir. 1954'te Gaziantep ilinin merkez ilçesinin Cingife bucağına bağlı olan Altıntaş köyü merkez olmak üzere Araban bucağı kurulmuştur. 1957'de Gaziantep ilinin merkez ilçesine bağlı olan Araban bucağının merkez ilçeden ayrılmasıyla merkezi Altıntaş köyü olmak üzere Araban ilçesi kurulmuştur.
Araban'da yazların sıcak ve kurak, kışların serin ve yağışlı geçtiği Akdeniz iklimi hüküm sürer. Sıcaklık sıfırın altına pek düşmez, karlı gün sayısı ortalama bir veya iki gündür. Akdeniz bitkisi olan zeytin, bağ, limon ve turunçgiller iklim şartlarına elverişlidir. Tarım olarak zeytin yetiştiriciliği ve fıstık yetiştiriciliği yaygındır. Nizip zeytini bu bölgeye has bir zeytin türüdür.

Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan 1148-1150 yıllarında Araban Kalesi'ni ele geçirmiş, daha sonra 1155'te Atabey Nureddin Mahmud Zengi, Araban'ı Selçuklulardan almıştır. Bu tarihten sonra yöre, Halep Eyyubileri, Anadolu Selçukluları (1218), Memlûklular, İlhanlılar (1259), Memlûklular (1260), Dulkadiroğulları ve tekrar Memlûkluların hakimiyeti altına girmiştir.
Yavuz Sultan Selim zamanında bölge, Osmanlı topraklarına 1517'de katılmış, 1523 yılından sonra Birecik Sancağı'nın Rumkale kazasına bağlanmıştır. Gaziantep'e bağlı olan Araban, Cumhuriyetin ilanından sonra Raban isimli bir kasaba iken, ismi sonradan değişmiştir.
1954'te Gaziantep ilinin merkez ilçesinin Cingife bucağına bağlı olan Altıntaş köyü merkez olmak üzere Araban bucağı kurulmuştur. 1957'de Gaziantep ilinin merkez ilçesine bağlı olan Araban bucağının merkez ilçeden ayrılmasıyla merkezi Altıntaş köyü olmak üzere Araban ilçesi kurulmuştur.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yer almaktadır. Güneyinde Karadağ ve Yavuzeli ilçesi, kuzeyinde Adıyaman'ın Besni ilçesi, batısında Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesi, doğusunda ise Fırat Nehri ve Şanlıurfa'nın Halfeti ve Bozova ilçeleri ile çevrilidir. Gaziantep ilinin kuzeydoğusunda 250 km²'lik genişlikteki Araban Ovası'nda yer almakta olup, ismini de bu ovadan almıştır.
Araban 1000–1500 m yüksekliğinde bir plato üzerinde yer almaktadır. İlçe topraklarının etrafı dağlarla çevrilmiştir. Batısında Kartal (Sof) Dağları doğu-batı doğrultusunda uzanır. Kuzeyde Beşparmak dağları ile çevrilidir. İlçe Fırat Nehri'nin batısında ve bu nehre dökülen karasu Irmağı'nın kenarındadır. Fırat Nehri Araban'ın Şanlıurfa ili ile doğal sınırını çizer. Karasu Araban Ovası'nın içerisinden geçerek Fırat'a dökülür.
Gaziantep'e 67 km uzaklıktaki bulunur. Araban ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 529 metredir. İlçenin yüzölçümü 592 km²dir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Tarım en önemli geçim kaynağıdır. Pamuk, buğday, arpa, mısır, sarımsak, Antep fıstığı tarımı önceliklidir. Yer yer meyve ve sebze bahçeleri görülse de bu ailelerin günlük ve dönemlik ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Sanayi ve turizm gelişmemiştir.

Araban, 1957 yılında ilçe olmuştur.

İlçeye bağlı olan bir belediye vardır. Bu da merkez Araban Belediyesidir.

Bölgede birçok yerde tarihi zenginlik göze çarpmaktadır:
Araban'ın kaleleri, harabeleri, ilk çağlardan kalan tarihi öneme sahip mezarlıklar ve birçok alanda yazıtlar.
Araban kalesi eşkıya sığınağı olduğu için Osmanlı döneminde eşkıyanın barınmaması için yıktırılmıştır.

Araban Belediyesi 18 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Araban Kaymakamlığı 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asım Uğur Güzelbey (d. 1951; Gaziantep, Türkiye), Türk siyasetçi ve doktordur.
2004-2014 yılları arasında Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinde bulunmuştur. Ayrıca 30 yıla yakın da doktorluk mesleğini icra etmiştir.
İlk, orta ve lise öğrenimini 1968'de tamamladıktan sonra 1974 yılında Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 1974-1978 yıllarında ortopedi ihtisasını yaptıktan sonra İsveç'te Karolinska Hastanesi'nde diz cerrahisi eğitimi aldı. 1981 yılında Gaziantep SSK Hastanesi'nde Ortopedi Uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1986'dan sonra da serbest hekimliği tercih etti. 1998-2003 yılları arasında Konukoğlu Hastanesi'ndeki Genel Müdürlük görevinde bulunduktan sonra 28 Mart 2004 tarihinde yapılan yerel yönetimler seçiminde 57.3 oy oranı ile Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 29 Mart 2009 seçimlerinde yeniden aday gösterilerek yüzde 54,3 oy oranıyla yeniden seçildi. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra görevini Fatma Şahin'e devretti.
Hekimlik yıllarında 1992 harp sonrası Azerbaycan'da gönüllü doktor olarak çalıştıktan sonra 1999 Marmara Depremi, 2003 Bingöl Depreminde de gönüllü sağlık ekibinde başkanlık yaptı. Eski devlet bakanı Hasan Celal Güzel'in amcasının oğludur. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Günümüzde Estonya'da ikamet etmekte, aşçılık hobisi ile uğraşmaktadır.

Açık hava müzesi, genellikle kırsal yaşamı ve geleneksel kültürü tanıtmak amacıyla kurulan, binaların ve eserlerin açık havada sergilendiği bir müze türüdür.
Bu tür müzeleerde sergileme yöntemi olarak, tarih canlandırma, drama, müze tiyatrosu gibi  etkileşimli sergileme yöntemleri kullanılır. Yaşayan müze olarak adlandırılan müze türünün bir alt türüdür. Açık hava köy müzeleri, arkeoloji açık hava müzeleri, çiftlik müzeleri gibi açık hava müzesi türleri mevcuttur.
Açk hava müzeleri, Avrupa'da kırsal yaşamı ve geleneksel kültürü tanıtmak amacıyla açıkhava köy müzelerinin kurulması ile başlamıştır. 1891 yılında Stockholm'de açılan Skansen Açık Hava Müzesi, dünyanın ilk açık hava müzesidir. Bu müzede ziyaretçiler, çakmak taşıyla ateş yakma, yün eğirme, eski moda yemekler pişirme gibi etkinlikleri yerine getirebilirler. Skansen Müzesi'nin ardından 1897'de Kopenhag, 1902'de Oslo ve 1909'da Helsinki'de kırsal hayatı canlandıran açık hava müzeleri açılmıştır.
1972 yılında Avrupa Açık Hava Müzeleri Birliği'nin kurulmasından sonra açık hava müzeleri bilimsel yöntemlerle düzenlenmiştir.

Ağa, ayrıca Aga (Osmanlı Türkçesi :آغا āghā "bey, usta, üstad"), Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bazı sivil veya askeri görevlilerin adından sonra kullanılan Türkçe kökenli bir “sivil” ya da “askeri“ ünvandır. İtibarlı yöneticilere, birçok kuruluşun başındaki amirlere, yörelerin idaresini ellerine almış kimselere verilen bir ünvan. Aynı zamanda bazı mahkeme görevlilerine ağa ünvanı verildi.
Ağalar, Osmanlı İmparatorluğu'nda çok önemli bir sosyal statüye sahipti. Ağalar, diğer imparatorluk halkının üstünde sayılırdı ve imparatorluk halkının diğer üyeleri tarafından özel saygının gösterilmesini isterlerdi. Ayrıca, ağaların çoğu zengin ve güçlü ailelerden gelirdi. Günümüzde de halk arasında ağa gücünü zenginlikten alan kişilere veya bazen de geniş topraklara sahip veya aşiret lideri durumunda olan kişilere ağa denir. Başlıca bir reisten ve reisin yardımcılarından oluşan aile topluluğu genellikle diğer aşiretlere karşı kendi bölgelerini koruma adına oluşmuştur. Aşiret reislerine ağa diye hitap edilir. Aşiretin lideri ya da ağası genellikle aşiret mensupları arasından seçilen güçlü ve saygın bir kişi tarafından yönetilir. Aşiret ağası, aşiretin tarihinde ve kültüründe önemli bir role sahiptir. Aşiret içindeki anlaşmazlıkların çözümünde, aşiretin savunmasında ve diğer aşiretlerle olan ilişkilerde liderin ağanın etkisi büyüktür. Ayrıca ağa ya da lider, aşiretin geleneksel değerlerini koruma ve gelecek nesillere aktarma gibi sorumlulukları da üstlenir. Günümüz Türkiye'sinde aşiretler ve ağalık sistemi genellikle ülkenin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde varlıklarını sürdürmektedir.

Ağa kelimesi Türkçe kökenlidir, Türkçede kullanılan kelime ise "ağabey" anlamına gelen Eski Türkçe akadan gelmektedir. Moğolca aqa veya aka kelimesinin eşdeğeridir. Moğolcada da aka/aga kelimesi, “büyük erkek kardeş” anlamına gelmektedir. Birçok kaynağa göre Eski Türkçede, “büyük erkek kardeş” anlamına gelen “eçi” kelimesini kullanılmaktaydı. Selçuklular devrinde “ağabey” şeklindeki asıl anlamından başka, büyük ve itibarlı yöneticilere; hükümdarların dahi eçi (içi) demekteydiler.
Moğollar, büyük erkek kardeşlerine aka, küçük erkek kardeşlerine de ini diye hitap ediyorlardı. İni, Orhon yazıtlarında geçer ve Bilge Kağan, Kül Tigin’den daima “İnim Köl Tigin” diye söz eder. Buna göre Moğollar’ın ini sözünü Türkler’den aldıkları belirtilmektedir. Fakat ini sözünü alırken eçiyi almamışlardır. Cengiz Han hanedanlığı arasında, Moğol devrinde aka ve ini sık sık kullanılırdı. Bununla hânedan mensupları arasında küçüklerin büyüklere itaati dile getirilir ve birlik şuurunun yaşatılmasına çalışılırdı. Çağatay, Özbek ve diğer kavimlerin dilinde aka ve daha ziyade onun sadalı şekli ile ağa, kolayca eçi veya içinin yerini almıştır. Anadolu’da ise aka, daha 13. yüzyıldan itibaren ağa şeklinde yazılmış ve başlangıçta şeref ünvanı olarak kullanılmıştır. Nitekim Sultan Veled, Anadolu’daki Moğol valilerinden Samagar Noyan için yazdığı manzumede ondan “Samagar Ağa” diye söz eder. 15. yüzyılın birinci yarısında da ağanın Moğol beyleri arasında ünvan olarak kullanıldığı görülmektedir. Anadolu'da bu ünvanı taşıyanların en ünlüleri de yine Moğol asıllı idiler. XIV ve XV. yüzyıllarda kardeşler arasındaki yaş durumu ulu karındaş ve kiçi karındaş kelimeleriyle ifade edilmiştir.

"Ağa" günümüzde erkekler için Farsça bir onursal ünvan olarak kullanılıyor ve İngilizce "Bay" kelimesinin eşdeğeridir. Kadınlar için karşılık gelen onursal terim hanımdır.

Osmanlı Devleti teşkilatı
Ağalık
Yeniçeri ağası
Kapı ağası
Kızlar ağası
Silahdar Ağa

Saba Melikesi Belkıs (Habeşçe: Nigist Saba), günümüz Habeşistan (Etiyopya) veya Yemen'in olduğu topraklarda hüküm sürdüğü farz edilen, tarih öncesi Saba Krallığı'nın (İbranice Sh'va veya Seba שבא, Arapça Saba veya Sebe سبأ, Habeşçe ሳባ) hükümdarıdır. Modern arkeoloji bu krallığın mevcudiyeti konusunda şüphecidir. Kitabı Mukaddes'te kraliçenin isminden bahsedilmez. Habeş kültüründe "bu şekilde değil, böyle değil" gibi anlamlara gelen Makeda ismiyle anılır. İslam kültüründe Belkıs olarak bilinir. Ayrıca bazı kaynaklarda Lilith, Nikaule veya Nicaula (Nikola) olarak da geçer.

Saba Kraliçesi (Melikesi), İsrail Kralı Solomon'un (Süleyman Peygamber) bilgeliğini duydu ve onu sorularıyla test etmek amacıyla beraberinde baharat, altın ve değerli taşlardan müteşekkil birçok hediye ile yola çıktı (1. Krallar 10:1-13 ve 2. Tarihler 9:1-12). Kraliçe, Süleyman'ın bilgeliği ve serveti karşısında hayrete düştü ve Süleyman'ın tanrısına dua etti. Süleyman kraliçeye hediyelerle karşılık verdi ve "ne isterse alabileceğini" söyledi. Kraliçe zaten çok zengindi ve Süleyman'a hediye olarak 4,5 ton altın getirmişti (1. Krallar 10.10).
Süleyman'ın Özdeyişleri'nde Saba Kraliçesi ile Süleyman arasındaki ilişkiye dair bazı göndermeler vardır ve bunlar zaman zaman ikilinin birbirlerine âşık oldukları şeklinde yorumlanır.

Yahudi tarihçi Josephus Antiquitiesde Saba Kraliçesi'nin öğrenmeye olan tutkusundan bahseder. Onu "Nikaule" olarak adlandırır. Muhtemelen bu ismi Herodot'un Nitocris'ine benzeterek oluşturmuştur.
Sonraki dönemlerde yazılan Targumlarda yer alan Yahudi efsanelerinde Belkıs daha öyküsel (mitolojik) bir anlatımla ifade edilmiştir. Saba Kraliçesi'nin testlerinden oluşan manilerin derlenmesi için büyük çaba sarf edilmiştir.
Saba Kraliçesi bazı öykülerde Lilith olarak adlandırılmıştır.

Afrikalı ve Afrika kökenli Amerikalı akademisyenler, uzun süredir Saba Kraliçesi'nin "siyahî" kimliğinden soyutlanmaya çalışılmasından rahatsızlık duymaktadırlar. Saba Kraliçesi'nin Kitabı Mukaddes'te bahsi geçen iki siyahî kraliçeden biri olduğu düşünülmektedir. Diğer siyahî kraliçe Kandake'dir. Josephus, Saba Kraliçesi'nden "Mısır ve Habeşistan Kraliçesi" olarak bahseder. İlk papazlardan Origenes ve Jerome onu, "Siyah Afrika milletlerinin kraliçesi" olarak tanımlamışlardır. Strabon'a göre Habeşistanlılar M.Ö. 2. yüzyılda, doğu Afrika sahillerinde ve Arap sahil şeridinde de yaşamışlardır. Ayrıca Homer şöyle demiştir: "Mısır'a komşu olan Etiyopyalılar (Habeşistanlılar) ikiye ayrılır; bir kısmı Asya'da yaşar, diğerleri Libya'da (Afrika) yaşar. Aslında birbirlerinden hiçbir farkları yoktur". Birçok müslüman tarihçi eski çağlarda Arabistan'ın Habeşistan'ı da kontrol ettiğini ileri sürmüşlerdir. Aslında Etiyopya Arabistan'ın güney ucunu (bugünkü Yemen) kontrol altında bulundurmuştur. Mısır'ın güneyinde veya Afrika veya Arabistan sahil şeritlerinde yaşayan siyahi halkın tamamına Etiyopyalı denir.

Saba Melikesi'nden Kur'an'da Neml Sûresi 22 - 44. ayetlerde bahsedilir.
Kur'an'da melikenin ismi geçmez ama Arap kaynaklarında "Belkıs" olarak adlandırılır. Kur'an'daki öyküsü Eski Ahit'e benzer niteliktedir. Hüdhüd kuşu, hayvanlarla konuşabilen Süleyman Peygamber'e Saba adlı bir ülkeye gittiğini ve oradaki halkın güneşe taptıklarını söyler. Süleyman melikeye kendisine itaat etmeye davet eden bir mektup gönderir. Melike adamlarına danışır. Onlar "Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir, artık ne buyuracağını sen düşün" derler. Melike, elçileriyle Süleyman'a hediyeler gönderir. Süleyman hediyeleri önemsemez ve Allah'ın kendisine çok daha iyilerini bahşettiğini söyler.
Cinlerden biri gidip melikenin tahtını getirebileceğini belirtir. Süleyman'ın bilgili adamlarından biri de "Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" der. Bu zatın, Süleyman'ın veziri Âsaf bin Berahya veya Hızır olduğu rivayet edilir. Kimin getirdiği belirtilmez.

Melike gelince önceden getirilmiş olan tahtı bazı değişikliklere uğratılır ve kendisine gösterilir. Senin tahtın böylemi? sorusuna Melike "tıpkı aynısı" diye cevap verir. (Neml 41-42) Daha sonra Süleyman'ın camdan köşküne girince zemini su sanarak eteklerini toplar. Süleyman onun su değil billur olduğunu belirtir. Rivayete göre Süleyman Peygamber bilgisine çok güvenen melikeyi şaşırtmak için camdan zeminin altından su akıtmış ve içine balıklar koymuştur.
Melike "Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman'la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" der ve İbrahim geleneğinden gelen tek tanrılılığı kabul eder.
Saba melikesi Belkıs Himyeri kraliçesi Belkis Bint Hedhad bint Şürahbil ile karıştırılmış  ve bu karışıklık Kur'an yorumlarına girmiştir. Miladi 330-345 yılları arasında hüküm sürmüş olan bu kraliçe ile ondan 13-14 yüzyıl önce yaşayan İsrail Kralı Süleyman arasında bir ilgi olamaz.
Bazı efsanelerde Belkıs'ın kocasının Yasir Yan'am olduğu, Belkıs'ın güneşin kız kardeşi olduğu ve babasının annesini kurtaran El Hadhad isminde bir cin olduğu söylenir. Belkıs'ın annesinin bir cin olduğu, cinlerle evlenmenin caiz olup olmadığı gibi konular birçok tefsir ve fıkıh kitabının konusu olmuştur.

Bazı Arap akademisyenleri Saba Melikesi'nin eski Arap kaynaklarında anlatıldığı üzere Yemen'de değil, kuzeybatı Arabistan'da olduğunu düşünmektedirler. Kuzeybatı Arabistan'da, güneyli Arap krallıklarının kurduğu ticaret kolonilerinin olduğunu belirtmektedirler. Bazı modern arkeolojik kalıntılar bu kolonilerin varlığını doğrular niteliktedir ancak Saba Melikesi Belkıs'ın oradaki varlığı ispatlanamamıştır.

Habeşistan'daki kraliyet ailesi, soylarını doğrudan Süleyman'a ve Saba Melikesi Makeda'ya dayandırmaktadırlar. Makeda isminin kökeni kesin olmamakla birlikte başlıca iki görüş ileri sürülmektedir. Bunlardan birincisi Yeni Ahit'te bahsi geçen "Candace" isimli Habeş kraliçesinin isminin zaman içerisinde bozularak bu şekle dönüştüğüdür. Diğer bir iddia, bu ismin kökeninin Makedonyalı Büyük İskender olduğu yönündedir.
Habeş efsanesi Kebra Negastın ('the Glory of Kings'), Makeda ve onun soyundan gelenleri anlattığı ileri sürülür. Kral Süleyman'ın Makeda'yı baştan çıkarttığı, ondan bir oğlu olduğu ve bu çocuğun ilk Habeş Kralı I. Menelik olduğu söylenir. Süleyman'ın Habeşistan Kraliçesi tarafından ziyaret edildiği iddiası, M.Ö. 1. yüzyıl Yahudi tarihçilerinden Flavius Josephus tarafından da desteklenir.
Uzun yıllar boyunca modern Habeşistan halkının, İbranice konuşan güney Arabistanlıların, İbranice konuşmayan yerel Habeşistanlı halkla karışması sonucu ortaya çıktığı kabul edilmiştir. Gerçekte tarih öncesi Aksum Krallığı (Habeşistan Krallığı), 7. yüzyılda İslam'ın yükselişine kadar Yemen dâhil güney Arabistan'ı kontrol etmiştir ve Tigrinya dili, Habeşistan dili gibi bu bölgede konuşulan dillerin hepsi İbranice kökenlidir. Habeşistan ve civar bölgelerinde tarih öncesi Arap toplumlarına dair kalıntılar bulunmakla beraber henüz Saba Melikesi öyküsünü doğrular hiçbir kanıta rastlanmamıştır. Ayrıca Sabalı göçmenlerin modern Habeş Krallığı'nın oluşumunda rol aldığına dair bir kanıta da ulaşılmamıştır.
Habeşistan'daki Saba etkileri modern yazarlar tarafından daha da fazla sorgulanmıştır. Bu etkinin sanılandan çok daha az olduğu, yüzyıl veya birkaç on yıl içerisinde kaybolduğu, muhtemelen Aksum eyaletleri veya D'mt medeniyeti ile askerî veya ticarî bir ortaklıktan öteye gitmediği iddia edilmiştir.

Saba (Şeba) Kraliçesi, Matta İncil'inde "Güneyin Kraliçesi" olarak geçer (12.42). Luka İncil'inde İsa, kendisini reddeden çağdaşlarını, Saba Kraliçesi'nin ve Ninovalıların (Musul yakınlarındaki bir Asur kenti) yargılayacağını belirtir.
Eski Ahit'teki Saba Melikesi öyküsünün tarihi ve metaforik boyutu, Hristiyan tefsirlerinde özellikle vurgulanmıştır. Saba Melikesinin hikâyesi, bir Hristiyan metaforu ve analojisi olarak kullanılır. Kraliçenin Süleyman'ı ziyareti, Kilise'nin İsa ile birleşmesi ile kıyaslanır ve metaforik bir ifadeyle Süleyman'ın 'Mesih' olduğu, Saba Melikesi'nin ise 'İsa'nın iradesine boyun eğen Yahudi halkı' olduğu belirtilir.
Saba Kraliçesi'nin saflığı ve temizliği; 'Meryem'in habercisi' ve 'Mecusilerin bebek İsa'ya getirdiği hediyeler ise (altın, buhur ve mür); Kraliçe'nin Süleyman'a götürdüğü üç hediyenin (altın, baharat ve değerli taşlar) birer yansıması' olarak tasvir edilir.

Orta Çağ sanatında Saba Melikesi'nin ziyareti, 13. yüzyıl Amiens Katedrali'nin girişindeki "Tanrı'nın Anasının Kapısı"nda resmedilmiştir. Bu eser, Mecusilerin hediyelerine gönderme yapılan kapsamlı bir tasvirdir. Strazburg, Rochester ve Canterbury gibi 12. yüzyıl katedrallerinde de kapı ve pencere süslemelerinde Saba Melike'sinden esinlenerek yapılmış elementler göze çarpmaktadır.

Boccaccio'nun "De Mulieribus Claris" (Ünlü Kadınlar Üzerine) adlı eseri Josephus'un izinden giderek Saba Melikesi'nden Nicaula ismiyle bahseder. Christine de Pizan'ın "The Book of the City of Ladies" (Hanımefendiler Şehri'nin Kitabı) bu geleneği devam ettirir. Piero della Francesca'nın 1466 yılında yaptığı Arezzo'daki Gerçek Çarmıh Efsanesi'ne dair duvar resimleri, Saba Melikesi'nin Süleyman'ı ziyareti konusunu işleyen iki panel içermektedir. Gerçek Çarmıh Efsanesi, Saba Melikesi'nin hayran kaldığı Süleyman'ın sarayının kirişleri ile İsa'nin gerildiği çarmıh arasında bir bağlantı kurmaktadır. Hieronymus Bosch'un 1510 yılında yaptığı "Mecusilerin Büyük Aşkının Üçlü Tablosu", rönesans sanatçılarının Saba Melikesi'nin ziyareti ile Mecusilerin ziyaretini karşılaştırdıkları metaforik yaklaşımın devamı niteliğindedir. Bosch, Saba Melikesi'nin ziyaretini, Mecusilerden birinin yakalığına işlemiştir.

Saba Melikesi ile Süleyman'ın görüşmesinin nedeninin din, aşk, hayranlık vs. değil, ticaret olduğuna dair bir teori ileri sürülmüştür. Zira İncil'de Süleyman'ın Ezion-Geber'de bir deniz ticaret filosu oluşturduğu söylenir. Bu teoriye göre Süleyman önceleri kendisine aracılık eden güney Arabistan'daki Saba Krallığı'nı baypas ederek Doğu Afrika'ya rutin seferler düzenlemeye niyetlenmiştir.

Büyük Britanya'da "Eğer (bu böyle ise), ben de Saba Kraliçesi'yim"

Bolivarcılık, başta Venezuela'da olmak üzere Güney Amerika'da revaçta olan bir dizi siyasi öğretidir. İsim 19. yüzyılda Güney Amerika'nın büyük bölümünde bağımsızlık mücadelesine öncülük etmiş olan Venezuelalı general Simón Bolívar'ın adından gelir. Bolivarcılığın en önemli amaçlarından biri Latin Amerika'nın birleşmesidir. Venezuela Eski Devlet Başkanı Hugo Chávez, modern Bolivarcılığın önde gelen temsilcilerindendi.

Hugo Chávez başkanlığının en başından itibaren kendisini Bolivarcı bir vatansever olarak adlandırmış ve Bolivarcı devrimin parçası olarak Bolivar'ın ideallerinin bir bölümününün kendi yorumunu günlük hayata uygulamıştır. 1999 Anayasa'sına göre ülkenin adı Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Çoğu zaman Bolivarcılık kavramı Chávez'in yönetimi için kullanılır.

Hugo Chavez

Boyacı Camii, diğer adıyla Boyacıoğlu Camii, Gaziantep'in Şahinbey ilçesinde yer alan cami. Gaziantep ilinin şehirdeki en eski yapılardandır. Bir rivayete göre Kadı Kemaleddin, bir başka rivayete göre ise Boyacı Yusuf tarafından yaptırılmıştır. Caminin yapılış tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte minberinde bir kısmın 1357'de Memluklular  döneminde bitirildiğine dair kitabe bulunmaktadır. Başka bir kitabede ise 1575 yılında onarımdan geçirildiği belirtilmektedir.  Cami, Hamdi Kutlar Caddesi üzerinde yer almaktadır.
Bu caminin en önemli özelliklerinden biri de dünyada eşine ender rastlanan bir minbere sahip olmasıdır. Bu minber bir ray vasıtasıyla duvara gömme olarak yapılmıştır. Cuma günleri bu raylar üzerinden çekilerek minber açılmakta, imam hutbeyi okuduktan sonra tekrar itilerek yerine konulmaktadır. Böylece yerden tasarruf edilmektedir.
Caminin bir başka özelliği, avlusunda Türkiye'de kadın şehitler için inşa edilen ilk eser olma özelliği taşıyan Kadın Şehitler Anıtı'nın olmasıdır. Anıt, Antep Savunması'nda şehit düşen kadınları anmak üzere yapılmıştır. Heykeltraş Cahide Erel tarafından yapılan anıt, 2017'de, Gaziantep'e “Gazilik” unvanının verilişinin 96.Yıldönümü törenlerinin ardından açılmıştır. Kaidesinde, milli mücadelede şehit düşen 83 kadının isimleri yer alır. Şehit olan kadınlarımızın Boyacı Cami'nde toprağa verilmiş olması nedeniyle, Anıt, Boyacı Cami'nin arka bahçesindeki şehitliğin hemen yanına yapılmıştır.

Görseller 18 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büdeyri Hanı, İnceoğlu Hanı ya da Elbeyli Hanı, Gaziantep'te bulunan tarihi bir handır.
Han, plan ve süsleme benzerliği nedeniyle 1890 tarihli Kürkçü Hanı ile aynı yıllarda inşa edildiği tahmin edilmektedir. Bu nedenle Büdeyri Hanının 19. yüzyılın sonlarında yapıldığı düşünülmektedir.
Osmanlı han mimarisi içinde tek avlulu, iki katlı hanla grubuna girmektedir. Klasik Osmanlı han mimarisinin birçok özelliğini üzerinde toplayan eser, sabunhane ve han olmak üzere iki bölüm halinde inşa edilmiştir. Her iki bölümün üst katındaki mekanlar, yolcuların ikamet etmeleri amacıyla yapılmıştır. Sabunhane ile hanın birer müstakil cümle kapısı mevcut ise de ikinci katta ara bir geçitle birbirine bağlanmıştır. Bu plan özelliğiyle, Gaziantep'teki hanlar içinde tek örnektir. Hanın zemin katında, içte kareye yakın üstü açık bir avlunun etrafında, sıralanan muhtelif hacimler, ön cephede ise dışa açılan tek katlı dükkânlar mevcuttur. Doğudaki mekanların arkasında iki bölümlü ağır yer alır. Sabunhane kısmı, biraz çarpık dikdörtgen plana sahip olan iç avluyu kuzey ve doğu taraflardan revakla kuşatmakta olup, diğer mekanlarda bu hacme açılır. Avlunun üzeri, üstten kiremit ile kapatılarak sabunhanenin daha temiz olması sağlanmıştır. Çeşitli müdahaleler gören yapı günümüze kadar ayakta kalabilen sayılı hanlardan biridir.
2015 yılı itibarı ile Büdeyri Hanı restorasyonu tamamlanarak, tarihi dokusu yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Orta avlusu ve bazı odaları yöresel lezzetlerin olduğu Türk Kahvesi, Menengiç Kahvesi, Osmanlı Kahvesi, Dibek Kahvesi ve Dünya Kahveleri, Avrupa kahveleri gibi, tatların ikram edildiği, ayrıca sabahları sini serpme kahvaltıları ve şark köşeleri ile donatılmıştır. Ayrıca yöresel ürünlerinde bulunduğu çok sayıda dükkân vardır. Bunlarda Gaziantep'e özgü bakır, sedef, kutnu, yemeni, halı dokuma, kokulu sabun, lokum, gümüş, mozaik, baklava, kadayıf, üfleme cam, el işi örtüler, hediyelik eşyalar gibi dükkânlarda bulunmaktadır.

Gaziantep Turizm 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Celal Doğan (d. 1 Ağustos 1943, Nizip, Gaziantep), Kürt asıllı Türk avukat, siyasetçi, spor adamı. Eski Gaziantep Belediye Başkanı. 16., 25. ve 26. dönem milletvekili.

1 Ağustos 1943'te Gaziantep'in Nizip İlçesi, Çanakçı Köyü'nde Kürt kökenli bir baba ve Türk kökenli bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlköğrenimini Çanakçı Köyü İlkokulu'nda, orta öğrenimini Gaziantep Lisesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1973–1977 yılları arasında serbest avukatlık yaptı. 1977 genel seçimlerinde Gaziantep milletvekili seçildi. 1980 yılına kadar milletvekilliğine devam etti. Bu görevinden sonra tekrar serbest avukatlığa döndü.
1989 ve 1994 yerel seçimlerinde SHP'den Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olan ve bu göreve seçilen Celal Doğan, 1999'da yapılan 1999 yerel seçimlerinde de CHP'den tekrar aynı göreve seçildi.

İlköğrenimini, doğduğu Çanakçı Köyü İlkokulu'nda, orta öğrenimini ise Gaziantep Lisesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

1977 genel seçimlerinde CHP Gaziantep milletvekili olarak seçildi. Bu göreve 1980 yılına dek devam etti. HDP'nin 2015 genel seçimlerinde Gaziantep 1. sıra milletvekili adayı olarak gösterildi ve seçimleri kazanarak HDP'nin Gaziantep 1. sıra milletvekili olarak meclise girdi.

1973–1977 yılları arasında serbest avukatlık yaptı. TBMM'de Gaziantep milletvekilliği görevi sonrası 1980 yılından sonra tekrar serbest avukatlık kariyerine döndü.

1989 ve 1994 yerel seçimlerinde Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday oldu ve bu göreve seçildi. 1999'da yapılan 1999 yerel seçimlerinde de Cumhuriyet Halk Partisi'nden tekrar aynı göreve seçildi. 1989-2004 yılları arasında Belediye Başkanlığı görevini sürdüren Doğan sayesinde Gaziantep çağdaş, modern ve tüm belediyeler tarafından model alınan bir şehir haline getirmiştir. Gaziantep onun döneminde yapılan 272 tane proje sayesinde Avrupa kentleri arasında yerini almıştır.

1993 ve 2006 yılları arasında Gaziantepspor kulübünün başkanlığını yaptı. Onun döneminde Gaziantepspor hep başarılı sezonlar geçirdi. Gaziantepspor'a tarihinin en başarılı dönemlerini yaşatan Celal Doğan, Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek Gaskispor, Büyükşehir Belediyespor'u kurarak Gaziantepspor'un altyapısı olmalarını sağlamıştır. Bu takımlardan yetiştirilen başarılı genç futbolcuları Gaziantepspor'a ucuz alıp dört büyüklere bonservislerini yüksek fiyatlara satmasına rağmen Gaziantepspor'u Türkiye Süper Ligi'nde şampiyonluğa kadar oynatabilmiştir. Onun döneminde Gaziantepspor 2 defa İntertoto Kupası'na, 3 defa UEFA Kupası'na katılmış Hapoel Tel-Aviv, FC Zimbru ve RC Lens takımlarını eleyerek UEFA'da ilk 16 takım arasına kalmayı başarmıştır. İtalyan devi Roma'yı Gaziantep'te yenerek bir ilki başarmasını sağlamıştır. Futbolda tesisleşmenin önemini bilen Celal Doğan Gaziantep şehrine Avrupa'da bile eşine zor rastlanacak 2 tane büyük tesis kazandırmıştır: Celal Doğan Tesisleri ve Gaskispor tesisleri.

Aysel Doğan ile evli ve Koray ve Barış adlı iki çocuk ve dört torun sahibidir.

Celje (Almanca: Cilli, Macarca: Cille), Slovenya'nın bir ili ve yerleşim birimidir Sultan II. Bayezid zamanında Osmanlı topraklarına katılan şehir bugün Slovenya sınırları dahilindedir.

Sloven köylü isyanı sırasında Türklere karşı 1515 yılında kendisini savunmuştur. Pek çok yerel soylu, Protestan Reformu sırasında Protestanlığı dönüştürüldü ancak bölge Counter-Reformasyon sırasında Roma Katolikliğine dönüştürüldü.
Celje, Napolyon Savaşları sırasında Habsburgların Avusturya İmparatorluğu'nun bir parçası haline geldi. 1867 yılında, Avusturya-Prusya Savaşı sırasında, Avusturya yenilgisinden sonra, şehir Avusturya-Macaristan'ın parçası haline geldi.
Viyana-Trieste demiryolu hattı üzerindeki ilk hizmeti 27 Nisan 1846 tarihinde Celje'de meydana geldi.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında sonunda Celje, Slovenler için yankı uyandırdı Alman milliyetçiliğinin merkezi oldu. 1910 nüfus sayımına nüfusun% 66.8 Alman olduğunu gösterdi. Nüfus artışı bu dönemde istikrarlı oldu. 1900 yılında, Celje 6743 nüfusu vardı ve 1924 yılında bu sayı 7.750 ye ulaşmıştı. Belediye Başkanları Binası ve Kent Konseyi 1896 yılında inşa edilmiştir. Telefon hattı 1902 yılında kuruldu ve şehre 1913 yılında elektrik verildi.
Sloven ve Alman etnik milliyetçiliği 19. ve 20. yüzyıllarda arttı. I. Dünya Savaşı sonucunda 1918 yılında Avusturya-Macaristan çöküşüyle birlikte, Celje Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'nın (daha sonra Yugoslavya olarak da bilinir) bir parçası haline geldi. Bu dönemde, kent hızlı bir sanayileşme ve nüfus önemli bir büyüme yaşadı.
Celje, Nisan 1941'de Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. Gestapo 16 Nisan 1941 tarihinde Celje'ye geldi. Teftiş için SS lideri Heinrich Himmler üç gün sonra bu kente geldi. Savaş sırasında şehir önemli iletişim hatları ve askeri tesisleri hedefleyen müttefik bombardımanlarına maruz kaldı. Şehrin savaş öncesi 20 bin nüfusu vardı ve savaş sırasında 575 kişiyi öldü. Bunlar çoğunlukla 20 ve 30 yaşları arasındaydı. 1.500 'den fazla insan Sırbistan veya Üçüncü Reich Almanyası içine sürüldü. Yaklaşık 300 kişi gözaltına alındı ve yaklaşık 1000 kişi Celje hapishanelerinde tutuklu kaldı. Sayısı bilinmeyen vatandaşlar 'zorla' Alman ordusuna askere alındı. Yaklaşık 600 "çalıntı çocuk" Almanlaştırma için Nazi Almanyası'na götürüldü.
Savaşın sona ermesinden sonra, halkın geri kalanı hariç Almanca konuşulan kısmı kentten ihraç edildi.
Celje, 1991 yılındaki On Gün Savaşı'ndan sonra bağımsız Slovenya'nın parçası haline geldi. Kasabanın turistik yerleri, 1241 yılında kurulan manastır ve 16. yüzyıldan kalma bir saraydır.

  Grevenbroich (Almanya)
  Singen (Almanya)
  Gaziantep (Türkiye)

D.850, Türkiye'de bir devlet kara yoludur.
Karayolu, Karadeniz sahilindeki Ordu'nun Ünye ilçesinden başlar, Kilis'te Suriye sınırındaki Öncüpınar Sınır Kapısı'nda sona erer.
Ordu, Tokat, Sivas, Malatya, Gaziantep ve Kilis illerinden geçer
Yol, 5 ayrı parça ve 15 kısımdan oluşur. Uzunluğu 758 km.'dir. 2026 verilerine göre bu yolun 566 km'lik kısmı bölünmüş yoldur.
Türkiye'deki kuzey-güney doğrultusundaki 5 ana kara yolundan birisidir.
Yolun en önemli geçitleri, Tokat-Yıldızeli arasında Kızıliniş (1200 m.) ve Çamlıbel  (1650 m.), Sivas-Kangal arasında Yağdonduran (1750 m.), Doğanşehir-Gölbaşı arasında Reşadiye (1510m.), Araban-Yavuzeli arasında Karadağ (955 m.) geçitleridir.
Yol üzerinde çift tüp olarak, toplam 5135/5110 m. uzunluklarında 11 tünel bulunmaktadır.
Yol, Sivas-Ulaş arasında Sivas-Erzincan, Hasançelebi-Malatya arasında Sivas-Malatya ve Malatya-Doğanşehir arasında Malatya-Adana TCDD demiryolları kenarında yer alır.

D 850 devlet yolu, Ünye ile Öncüpınar arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

Yol üzerinde çift tüp olarak, toplam 6702/6677 m. uzunluklarında 12 tünel bulunmaktadır.

Şeyh Şemseddin el-Ensari el-Dimeşkî veya kısaca Dimeşkî (Arapça: شمس الدين الأنصاري لدمشقي d. 1256 - ö. 1327) en önemli eserini 1300'de tamamlamış Orta Çağ Arap coğrafyacı.
İsminden de anlaşılacağı gibi Şam doğumlu bilgin çoğunlukla Haçlıların tümden çekilmesinden sonra ülkesi Suriye (Bilad ash-Sham) hakkında yazdı. Haçlılara karşı Müslümanlara önderlik eden Memluk sultanı Baybars'la aynı yüzyılda yaşadı. Haçlı tarih kayıtları ile kurduğu ilişki açısından eserleri önemlidir. 1327'de Safed'de öldü.
Suriye hakkında yazdıkları 1886'da Sankt-Peterburg'da M.A.F Mehren tarafından yayımlandı ve bu baskı daha sonra Guy le Strange tarafından 1890'da tekrar yayımlandı.

le Strange, Guy (1890), Palestine Under the Moslems: A Description of Syria and the Holy Land from A.D. 650 to 1500, Committee of the Palestine Exploration Fund, 21 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Mart 2009

Duisburg, Almanya'nın batı kesiminde, Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde yer alan büyük bir şehirdir. Yaklaşık yarım milyon nüfusuyla, Ruhr kentsel bölgesinin en büyük şehirlerinden biri ve Avrupa'nın en büyük nüfus merkezlerinden biri olan daha geniş Ren-Ruhr metropol bölgesinin bir parçasıdır. Duisburg, Ruhr ve Ren nehirlerinin birleştiği noktada yer almaktadır; bu coğrafi konum, tarihsel olarak onu ticaret, sanayi ve ulaşım açısından önemli bir merkez haline getirmiştir. İdari olarak, Duisburg bağımsız bir şehir (kreisfreie Stadt) oluşturmaktadır.
Şehir, Avrupa lojistiği ve uluslararası ticarette önemli bir rol oynayan dünyanın en büyük iç limanı olan Duisburg Limanı'na ev sahipliği yapmasıyla bilinir. Liman tesisleri, Duisburg'u Kuzey Denizi'ne ve ötesine bağlayan büyük otoyollar, demiryolu ağları ve Ren su yolu ile doğrudan bağlantılıdır. Günümüzde Duisburg, çelik, kimya ve lojistik endüstrileri için bir merkez olup, aynı zamanda Chongqing-Sincan-Avrupa demiryolu üzerindeki yük trenleri için önemli bir son durak noktası olması nedeniyle Çin ile ticaret ilişkilerinde de önemli bir düğüm noktası haline gelmiştir. 
Tarihsel olarak Duisburg'un kökenleri bir Frank yerleşimine dayanmaktadır ve ilk olarak 9. yüzyılda belgelenmiştir. Orta Çağ'da Ren Nehri üzerinde bir ticaret kenti olarak gelişmiş ve kısa bir süre Hansa Birliği'nin üyesi olmuştur. Geç Orta Çağ döneminde eski Ren limanının kumla dolmasıyla önemini kaybetmiş olsa da, 19. yüzyılda ağır sanayinin yükselişiyle yeniden önem kazanmıştır. Kömür madenciliği, demir işleme ve çelik üretiminin genişlemesi, Duisburg'u Sanayi Devrimi sırasında Almanya'nın önemli sanayi merkezlerinden biri haline getirmiştir. 
Modern Duisburg, sanayi mirasını, Almanya'nın en büyük üniversitelerinden biri olan Duisburg-Essen Üniversitesi gibi kültürel ve eğitim kurumlarıyla birleştirmektedir. Şehirde ayrıca tiyatrolar, müzeler ve spor tesisleri bulunurken, Landschaftspark Duisburg-Nord gibi endüstriyel miras alanları da kültürel turizmin önemli noktalarına dönüştürülmüştür. Ruhr bölgesinin büyük bir bölümü gibi, Duisburg da son on yıllarda yapısal bir değişim geçirerek ağır sanayiden hizmetler, lojistik ve araştırma gibi daha çeşitlendirilmiş bir ekonomiye geçmiştir.

Ren ve Ruhr ırmaklarının birleştiği noktada yer alır. Ren-Herne Kanalıyla Kuzey Denizindeki Alman limanlarına ve Dortmund üzerinden Dortmund-Ems Kanalına bağlanır. Nüfusu, Nisan 2006 itibarıyla 500.131'dir. Yaklaşık 150.000 yabancı kökenlinin ikamet ettiği bu kentte 60.000'den fazla Türk kökenli insan yaşamakta. Böylelikle Duisburg Almanya'da Berlin, Köln ve Hamburg kentlerinden sonra en çok Türk'ün yaşadığı şehirdir.

Romalıların Castrum Deutonis olarak andığı kente, 740'ta Frank krallarının yönetim merkezlerinden biri olarak Diuspargum adı verildi. 1129'da berat alarak imparatorluk kenti olduktan sonra, 1290'da Kleve kentine, 1614'te de Kleve ile birlikte Brandenburg'a bağlandı. Felemenk bağımsızlık savaşları ve Otuz Yıl Savaşları (1618-48) sırasında ağır yıkıma uğrayan Duisburg, bir Protestan üniversitesinin merkezi olarak 1655-1818 arasında eski canlılığına yeniden kavuştu.

Duisburg'un bugünkü önemi, 1880'den sonra gerçekleşen sanayileşmeye ve 1905'te limanıyla birlikte Ruhrort ve Meiderich, 1929'da da başlıca sanayi bölgesi Hamborn, Hochfeld, Neudorf ve Duissern yerleşmelerinin kent sınırları içine alınmasına dayanır. 1921-25 arasında Belçika kuvvetlerinin işgali altında kalan kent, 1929'dan 1934'e değin Duisburg-Hamborn olarak anıldı. Çevresindeki merkezlerle birleştikten sonra dünyanın en büyük iç limanlarından ve Batı Avrupa'nın önde gelen demir ve çelik merkezlerinden biri durumuna geldi. 1975'te Rheinhausen, Homberg-Niederrhein, Rumeln-Kaldenhausen ve Walsum'un katılmasıyla sınırları daha da genişledi.

Kent merkezi Burgplatz'ın daha önce bir Frank sarayının ve Töton Şövalyeleri merkezinin (1253) bulunduğu yeri kaplamasına karşın, Duisburg'un sanayileşme öncesi geçmişinden geriye çok az iz kalmıştır. II. Dünya Savaşı'ndaki yıkımdan kurtularak ayakta kalan yapılar arasında haritacı Gerardus Mercator'un mezarının bulunduğu, 14. yüzyıldan kalma Gotik Salvatorkirche (Salvator Kilisesi) ve Hamborn'da bulunan 12. yüzyıldan kalma, romanesk üslupta bir arkadlı avlusu olan Premontre tarikatına ait manastır kilisesi sayılabilir. Kentte belediyeye ait yapıtların korunduğu müzelerin (Lehmbruck Müzesi heykelci Wilhelm Lehmbruck'un anısına kurulmuştur) yanı sıra, yerel tarih müzeleri ve Almanya'nın en büyük akvaryumunun yer aldığı bir hayvanat bahçesi vardır.

1972'de öğretmen ve teknik yüksekokullarının birleştirilmesiyle bir Gesamthochschule (üniversite düzeyinde ileri teknik eğitim veren kurum) açılmıştır.

Kömür ve demir çelik merkezi olan Duisburg'da ağır makineler, kimyasal maddeler, dokuma, ağaç ve metal ürünleri de üretilir. Ren üzerindeki Duisburg-Neuenkamp Köprüsü (350 m) dünyanın en uzun makaslı köprülerinden biridir.

Franz Haniel
Klöckner-Werke
König-Brauerei
RheinfelsQuellen H. Hövelmann
Deutsche Steinkohle AG
Thyssen Krupp AG
Hüttenwerke Krupp Mannesmann
Mittal Steel
Deutsche Bahn
Deutsche Post
Rhenus
alltours Flugreisen GmbH
Makita
Norske Skog
Siemens
Hitachi

 Portsmouth, İngiltere (1950)
 Calais, Fransa (1964)
 Vuhan, Çin (1982)
 Vilnius, Litvanya (1985)
 Gaziantep, Türkiye (2005)
 Perm, Rusya (2007)
 San Pedro Sula, Honduras (2008)
 Lomé, Togo (2010)
 Fort Lauderdale, ABD (2011)
 Krıvıy Rih, Ukrayna (2023)

Landschaftspark Duisburg-Nord

Belediyenin Web Sitesi
Duisburg StadtPanoramen 28 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Panoramik Fotoğraflar
Duisburg Şehir Haritası
Duisburg-Essen Üniversitesi 5 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Duisburg Turizm Enformasyon Sayfaları28 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Duisburg Hayvanat Bahçesi 12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2005’te Duisburg’da yapılan World Games
MultiMap’te Duisburg 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dülük, Dolikhe ya da Doliche, (Grekçe: Δολίχη; Ermenice: Տլուք, romanize: Tlukʿ), Tulupa, Gaziantep'in Şehitkamil ilçesinde aynı isimli mahallede bulunan bir antik kenttir. Dülük, Türkiye'nin hâlâ yaşanılan en eski kentidir. Bu kentte Bakır Çağı'ndan kalma eserlere ve bilinen en eski matematik işlemlerine rastlanmıştır. Dülük, tarih boyunca sırayla Hititler, Medler, Asurlular, Persler ve Büyük İskender arasında el değiştirip durmuştur. Yakınlarına Antiochia ad Taurum (bugün Gaziantep) adlı bir kentin kurulması ile bu kent önemini yitirmeye başlamış ve bugünkü hâlini almıştır. Dülük; idari bölüm olarak daha önceleri köy iken, 2012 yılındaki yasa değişikliğinden sonra mahalle olmuştur.

Hitit döneminde, Akdeniz'i Mezopotamya'ya bağlayan yol üzerinde önemli bir durak noktasıydı. Aynı zamanda bir dini merkezdi ve Hitit tanrısı Teşup'un kutsal alanı köyün hemen kuzeyinde bulunuyordu.

Hellenistik dönemde Doliche'nin varlığı, yazılı kaynaklarda 2. yüzyıldan önce pek geçmez. Ancak, Doliche'nin ilk koloni nüfusunun Tesalya'daki aynı adlı şehirden geldiği tahmin ediliyor. Rodos amfora kulplarının bulunması, MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda Ege Denizi ile bağlantılar olduğunu düşündürüyor.
Seleukoslar, yerel fırtına tanrısı kültünü, Baal ile özdeşleştirerek Zeus Dolichenus olarak benimsediler. Bu dönemde Doliche, Germanicia'dan Zeugma'ya giden yol üzerinde küçük bir şehirdi.
Doliche'nin bir dönem antik Kürrhistik bölgesine ait olduğu düşünülüyordu. Yaklaşık 35 yıl boyunca Kommagene Krallığı tarafından yönetildi. Antiochus Theos tarafından yönetildikten sonra, MÖ 31 gibi erken bir tarihte Roma'nın Suriye eyaletine dahil edilmiş olabilir.

Kommagene Krallığı, MS 72 yılında kesin olarak Roma İmparatorluğu'na ilhak edildi ve Roma'nın Suriye eyaletine dahil edildi. Roma egemenliği altında, Doliche de Suriye eyaletinin bir parçası olan Kommagene bölgesinde kaldı. Daha sonra bu bölge, sırasıyla Coele-Suriye ve nihayetinde Syria Euphratensis eyaletlerinin bir parçası oldu.
Jupiter Dolichenus kültü, MS 2. yüzyılın ortalarından 3. yüzyılın ortalarına kadar, özellikle Roma ordusu içinde yaygınlaştı. Jupiter Dolichenus'a adanmış birçok dini anıtta, ondan "Kommagene Tanrısı" olarak bahsedilmesi dikkat çekicidir.
Doliche, Marcus Aurelius döneminden Caracalla dönemine kadar kendi sikkelerini basmıştır. Kentteki arkeolojik buluntular arasında bir yeraltı Mithra Tapınağı, kaya mezarları ve devasa kaya bloklarının üretildiği taş ocakları bulunmaktadır.
Atinalı Apollonius'un takipçisi olan Marcianus (Grekçe: Μαρκιανὸς) da Doliche'liydi.
2014 yılında Münster Üniversitesi'nden bir grup Alman arkeolog, Doliche'de 2010 kazıları sırasında ortaya çıkarılan Orta Çağ manastırı Mar Solomon kalıntıları arasında, daha önce bilinmeyen bir Demir Çağı tanrısını tasvir eden bir stelin bulunduğunu duyurdu. Manastırın varlığı, Haçlı Seferleri döneminde kullanıldığına dair yazılı kayıtlardan biliniyordu.
Münster Üniversitesi'nin Küçük Asya Araştırma Merkezi, Engelbert Winter ve Michael Blömer yönetiminde Jupiter Dolichenus'un ana kutsal alanında kazı çalışmaları yürütmektedir. Bu çalışmalar, Alman Araştırma Vakfı (Deutsche Forschungsgesellschaft, DFG) tarafından desteklenmektedir. Uluslararası ekip arkeologlar, tarihçiler, mimarlar, konservatörler, arkeozooloji uzmanları, coğrafi bilgi bilimcileri ve kazı işçilerinden oluşmaktadır. Winter'ın kutsal alandaki saha çalışmaları 2001 yılına dayanmaktadır.

Bölgenin önemli şehirlerini birbirine bağlayan yolların kesişim noktasındaki konumu sayesinde stratejik bir öneme sahip olan Dülük, Müslüman fetihlerinin ilk yıllarında İyaz bin Ganm tarafından ele geçirildi. Böylece, yeni kurulan İslam Halifeliği'nin Bizans İmparatorluğu'na karşı bir sınır karakolu haline geldi ve Harun Reşid döneminden sonra tahkim edilmiş sınır bölgesi (el-Avasım) içinde yer aldı.
10. yüzyılın ortalarında, yeniden güçlenen Bizans ile Seyfü'd Devle'nin Hamdanid emirliği arasındaki çatışmalarda rol oynadı ve 962'de Bizanslılar tarafından geri alındı. Şehir, Haçlı Seferleri sırasında tekrar bir savaş alanı haline geldi ve 1155'te Halep Atabeyi Nûreddin Mahmud Zengî tarafından kesin olarak ele geçirilene kadar bu durum devam etti. O zamana gelindiğinde, önemi azalmış, kalesi harabeye dönmüş ve bir zamanlar müreffeh olan şehir küçük bir köye dönüşmüştü.
Haçlı Seferleri sırasında şehir Tulupa olarak adlandırıldı ve Haçlı Urfa Kontluğu'nun bir parçasıydı.

Dülük, Şehitkamil ilçesinin mahallesi

 OpenStreetMap'te Dülük ile ilgili coğrafi veriler

Erbil (Arapça: أربيل Erbîl; Kürtçe: ھەولێر Hewlêr), Irak'ın Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti ve en kalabalık şehri olan Erbil ili'nin de başkentidir. Erbil, bölgenin kültürel, ekonomik, endüstriyel, eğitimsel ve tıbbi merkezi olarak tanımlanmaktadır.
Erbil, dünyanın en eski sürekli yerleşim görmüş şehirlerinden biridir. Erbil'deki insan yerleşimi MÖ 5. binyıla kadar uzanmaktadır. Şehrin kalbinde antik Erbil Kalesi ve Mudhafaria Minaresi bulunmaktadır. Bölgeye dair en eski tarihi referans, Sümer ve Ur'un Üçüncü Hanedanlığı dönemine, Kral Şulgi'nin Urbilum şehrinden bahsetmesine dayanmaktadır. Şehir daha sonra Asurlular tarafından fethedilmiştir.
MÖ 3. binyılda Erbil, bölgesinde bağımsız bir güçtü. Bir süre Gutiler tarafından fethedildi. MÖ 2. binyılın sonlarından itibaren Asur kontrolüne girdi. Bundan sonra, Med İmparatorluğu, Ahameniş İmparatorluğu (Ahameniş Asur), Makedon İmparatorluğu, Seleukos İmparatorluğu, Ermeni İmparatorluğu, Part İmparatorluğu, Roma Asur'u ve Sasani İmparatorluğu da dahil olmak üzere çeşitli imparatorluklar altında sırasıyla Asur jeopolitik eyaletinin bir parçası oldu ve ayrıca MÖ 2. yüzyılın ortaları ile MS 2. yüzyılın başları arasında Adiabene adlı haraç ödeyen devletin başkentiydi. Antik Çağ'larda şehrin koruyucu tanrıçası Arbelalı İştar idi.
Pers'in Müslümanlar tarafından fethinden sonra bölge artık birleşik kalmadı ve Orta Çağ'da şehir Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları tarafından yönetildi.

Erbil'in arkeoloji müzesi, özellikle Mezopotamya sanatı olmak üzere, İslam öncesi eserlerden oluşan büyük bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor ve bölgedeki arkeolojik projeler için bir merkez konumunda. Şehir, Arap Turizm Konseyi tarafından 2014 Arap Turizm Başkenti olarak belirlendi. Temmuz 2014'te Erbil Kalesi, Dünya Mirası Alanı olarak tescil edildi.

  

Asurlular zamanında Arba-ilu, Arbela; eski İran kaynaklarında Arbira olarak geçen ve gelişmiş bir kent olan Erbil, Aşağı ve Yukarı Zab suları arasında kurulmuştur. Musul, Altınköprü, Bağdad-Basra yollarının kavşak noktasında bulunan şehir, Irak Selçukluları idaresinden sonra 1144 tarihinden itibaren Beytekin hanedanından Küçük Ali'nin ve Erbil Atabeklerinin başkenti olmuştur.
Muzafferüddin Kökböri devrinde (1136-1190) imar edilen Erbil, iki kısımda gelişmiştir. Aşağı Erbil nehir kenarında, geniş bir vadide yayılırken, Yukarı Erbil tepe üzerinde kale içine sıkışıp kalmıştır. Kalenin surları, eski kalıntıları üzerine Kökböri tarafından yeniden yaptırılmıştır.
Kökböri'nin evlâdı olmadığından, vasiyeti üzerine Abbasî halifesine kalan Erbil, Moğol istilâsından sonra uzun müddet karışık ve sıkıntılı dönemler yaşamıştır. 1731'de Nadir Şah'a karşı uzun süre dayanan kale, şehrin düşmesinden sonra harabe haline gelmiş, 1849'da esaslı bir şekilde tamir edilmiştir. Erbil, Osmanlı döneminde, 19. yüzyıl başlarına kadar Bağdat'a bağlı bir kaza merkezi olarak idare edilmiştir.
Kökböri, devletinin ve saltanatının küçük olmasına rağmen, İslâm dünyasında büyük bir üne kavuşmuştur. Selahaddin Eyyubi'nin generali olarak haçlılara karşı Hıttin Savaşı dahil savaşmıştır. Aşağı Erbil'de yüksek minareli bir ulu cami, bir medrese, dört dârûl-aceze, dul ve yetim yurtları ile ribatlar yaptırarak şehri mimari eserlerle donatmıştır.
Ulaşım yollarının kavşak noktasında bulunan Erbil, 12.-15. yüzyıllarda büyük bir ticaret merkezi durumundaydı. 1309 (Rumi) Musul Salnamesi'ne göre, 4.000 nüfuslu kaza merkezinde, 2 cami, 10 mescit, 6 medrese, 5 sıbyan mektebi, 5 dârûl-aceze, 1 kışla ve 3 hamam bulunuyordu(4). Bugün Aşağı Erbil harabe halinde olup bir tek minare ayakta kalmıştır. Yukarı Erbil, kale içinde hâlâ 18. yüzyıl hayatı yaşamaktadır. Kale içindeki Kale Camii, Hacı Molla İbrahim Camii, Ömerağa Medresesi ile Şeyh Şerif Tekkesi hâlen kullanılmaktadır.

Günümüzde Erbil, Irak'ın Kürdistan Bölgesel Yönetiminin başkenti durumundadır. Son yıllarda kentin büyük bir ticaret ve alışveriş merkezine dönüştürülüp Ortadoğu'da Dubai ile yarışır bir şehir olması planlanmaktadır. Ekonomik ve sosyal açıdan keskin değişim gören Erbil, yapımı bitmiş 6, hala yapılmakta olan birçok alışveriş merkezine (Family Mall, Majidi Mall, Tablo Mall, Royal Mall, Mega Mal, Hawler Mall) ev sahipliği yapmaktadır.
Mali sistemi henüz bulunmayan Erbil'de bankacılık gelişmemiştir ve ticaret nakit para üzerinden dönmektedir. Kullanılan para birimleri ise çoğunlukla Irak Dinarı ve Amerikan dolarıdır. Banka olarak da Türkiye'nin Erbil Başkonsolosluğu'nun bulunduğu binada VakıfBank şubesi, ayrıca Türkiye İş Bankası, Ziraat Bankası, Albaraka Türk ve Bank Asya şubeleri bulunmaktadır. Bunlardan başka Lübnan bankaları ile Kurdistan Investment Bank diğer bankalardan bazılarıdır.

Erbil Uluslararası Havaalanı'na İstanbul, Ankara, Gaziantep ve Antalya'dan direkt uçuşların yanı sıra karayolu ile de ulaşılıyor. İstanbul, Diyarbakır,Ağrı, Van, Adana, Ankara, Mardin ve Gaziantep'ten otobüslerle direkt Erbil'e geçilebilmektedir. Ayrıca Mardin veya Silopi'den sınıra kadar dolmuş taksilerle, sınırdan sonra da yine dolmuş taksiler ile geçiş yapılabilmektedir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ne Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları 30 günlük geçici vize ile giriş yapabiliyorlar. İstenildiği takdirde ikamet izni almak suretiyle bu süre uzatılabiliyor. Ancak Kürt Bölgesine girişte alınan bu 15 günlük geçici vize Bağdat merkezi hükûmeti tarafından tanınmıyor ve Arap bölgesindeki şehirlere bu vizeyle girişe izin verilmiyor.

Erbil'in iklim şartları, topoğrafik ve dağlık yapısı nedeniyle, ilde bitki örtüsü olarak bozkır ve orman bulunur. Şehrin kuzeyindeki dağlık bölgede kavak, Söğüt ve Meşe ağaçları bulunur. güneyinde ise genelde çöl ağaçları olan Palmiye ve hurma ağaçları vardır.

Erbil'in kuzey bölümlerinde karasal iklimin soğuk ve kar yağışlı kışları, güneyinde ise sıcak ve kurak yazları görülebilir. Erbil'in kuzeyi dağlık olduğu için Karasal iklim hakimdir, güneyi ise genellikle çöl ve düzlüklerden oluştuğu için sıcak iklim hakimdir.

Erbil'in ekonomisini tarım, turizm, alışveriş ve petrol ihracatı oluşturmaktadır.

Erbil'in tarihi kent merkezi olan Erbil Kalesi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin bir kalesidir. Bu kale çevresi, dünyanın en eski yerleşim şehri olduğu iddia edilmiştir. kale 21 Haziran 2014 tarihinden bu yana Dünya Mirası listesi'ne girmiştir. Son zamanlarda kaleyi yenileme çalışmaları devam etmektedir. Kale, Erbil'in tam ortasında şehrin kalbinde yer alır.
Kale, 5. binyıl kadar uzanır. Ebla Tabletleri etrafında MÖ 2300  tarihsel kaynaklarda ilk kez görünür ve Asur İmparatorluğu sırasında özel bir önem kazanmıştır. Erbil, o dönem Hristiyanlık, Abbasiler ve Sasani İmparatorluğu için önemli bir merkezi oldu. Sonra 1258 yılında kalenin  Moğol İmparatorluğu'nun eline geçmesiyle Erbil önemi azalmıştır. 20. yüzyılda kentsel yapısı önemli ölçüde evleri ve kamusal birkaç bina yok edildi ve bunun bir sonucu olarak, modifiye edilmiştir. Kalenin restorasyonu için 2007 yılında Erbil Kalesini Yenilemek amacıyla Yüksek Komisyonu (HCECR) denetlemek üzere kurulmuştur.

Erbil, Kürdistan, Türk ve Mezopotamya kültürü İslam dini ve geleneksel Kürt, Türk kültürü etrafında biçimlenmiştir. Buna karşın, Erbil şehri çeşitlilikler içinde yüksek bir kozmopolit toplum ve canlı bir kültüre sahiptir. İslam etkisi Kürt, Türk 
ve Arap kültürünün mimari, müzik, giyim, mutfak ve yaşam tarzında görülebilmektedir.

Kürt Türk ve Arap mutfağı oldukça tutulmakta olup kentin her yerinde döner lokantalarından Erbil otellerinin lüks lokantalarına kadar her yerde bulunabilmektedir. Hızlı yiyecekler, Arap, Kürt ve Batı mutfakları da oldukça popüler olup geniş miktarda bulunabilmektedir. Kürt mutfağı Araplarla yüzlerce yıllık etkileşimle günümüze gelmiş gayet zengin ve farklı bir mutfaktır. Mutfağın temel malzemeleri kuzu eti, yöresel baharatlar, pirinç ve bulgurdur.

Erbil'de insanların birçoğu yöresel Kürt kıyafeti ve Arap elbisesi olan kandura giyerler. Bu giyim biçimleri, Erbil'in çok sıcak ve nemli veya çok soğuk olan iklimine göre değişmektedir.

Erbil'de yerel futbol takımı olan  Erbil SC bulunmaktadır. Devrî'n-Nucûmi'l-Irâk'ta mücadele etmektedir.

Bölgenin en büyük üniversitesi Selahaddin Üniversitesidir. Türk girişimciler tarafından açılan Işık Üniversitesi de bölgenin önemli üniversitelerinden birisidir. Kürdistan Üniversitesi Erbil, Erbil şehrinde bulunan Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin üniversitelerinden biridir. Cihan Üniversitesi, Erbil Medikal Üniversitesi, Koya Üniversitesi ve Soran Üniversitesi Erbil şehrinde bulunan Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin diğer üniversitelerindendir.

Süleymaniye
Duhok
Halepçe
Kerkük

Erbil İzlenimleri 16 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erbil Dubai’ye Rakip Oldu

Fatma Şahin (d. 20 Haziran 1966, Gaziantep), Türk siyasetçi ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı. Eski Aile ve Sosyal Politikalar bakanı ve Gaziantep'in ilk kadın milletvekilidir. Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) eski başkanıdır.

20 Haziran 1966 tarihinde Gaziantep'te doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya-Metalurji Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Özel sektörde İşletme Mühendisi ve İşletme Müdürü olarak çalıştı. XXII., XXIII.ve XXIV. Dönem Gaziantep Milletvekilidir. Ayrıca Gaziantep ve bölgenin üst üste 2 dönem Milletvekilliği yapan ilk kadın Milletvekilidir. XXII. Dönem'de Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği görevinde bulundu.
İş hayatına Gaziantep'te yer alan Sanko Holding'de İşletme Mühendisi ve İşletme Müdürü olarak başladı. 18 yıl bu şirkette çalıştı.
2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi Gaziantep İl Kurucu Üyesi oldu. 2002 genel milletvekili seçimlerinde Gaziantep'ten ilk kadın milletvekili olarak seçildi. Türkiye Büyük Millet Meclisinde 22. 23. ve 24'üncü yasama dönemlerinde Gaziantep Milletvekili olarak görev yaptı.
TBMM görev süresi boyunca, Sanayi Ticaret ve Enerji Komisyonu, Türk-AB Ortak Parlamento Komisyonu üyesi ve Kadın ve Çocuklara Yönelik Şiddet Araştırma Komisyonu Başkanlığı görevlerinde bulundu.
TBMM Töre ve Namus Cinayetleri ile Çocuklara Karşı Şiddeti Araştırma Komisyon Başkanlığı görevini yürüttü. AK Parti Kadın Kollarında bir dönem teşkilattan ve bir dönem de siyasi işlerden sorumlu genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. Enerji ve Tabii Kaynaklar eski bakanlarından Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan'ile ilgili oluşturulan Meclis Soruşturma Komisyonunda ve Tuz Gölü Araştırma Komisyonunda çalıştı. AK Parti 2. Olağan Kongresinde Merkez Karar Yürütme Kuruluna seçildi.
Fatma Şahin, Genel Merkez Kadın Kolları Başkanı olarak teşkilatta görev yapan 3000 kadını 2 aylığına Ankara'ya Genel Merkeze getirmiş ve çeşitli konularda eğitim almalarını sağlamıştır.
AK Parti'de kadın başlıklı ilk uluslararası toplantıları Fatma Şahin Başkanlığındaki Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığı gerçekleştirmiştir. Her yıl olmak üzere toplam 3 uluslararası toplantı gerçekleştirilmiştir. Bunlar:

Uluslararası İş'te Kadın Konferansı, (Tüm dünyadan başarılı iş kadınları/CEO'lar katılmıştır)
Uluslararası Yerel Yönetimlerde Kadın Şurası, (Tüm dünyadan kadın belediye başkanları katılımıyla)
Uluslararası Kadın Hakları Zirvesi, (Tüm dünyadan Kadın Bakan, Meclis Başkanı ve Milletvekilleri katılımıyla).
2011 genel milletvekili seçimi sonrasında kurulan 61'inci hükûmette Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kurucu Bakanı olarak görevlendirildi. Böylelikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ilk kadın Bakanı unvanını aldı.
Türkiye Engelliler Vakfı engelliler ile ilgili yaptığı çalışmalar nedeniyle Bakan Fatma Şahin'i Yılın Kadını olarak seçti.
30 Mart 2014'te yapılan yerel seçimlerde AK Parti'den Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'ne aday gösterilmiş ve seçilmiştir.
31 Mart 2019'daki yerel seçimlerde tekrar Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine seçildi.
8 Mayıs 2018 tarihinde Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığına seçildi.
2016 – 2019 dönemi Asya Belediye Başkanları Forumu Başkanı, 2016-2019 dönemi Birleşik Şehirler ve Yerel Yönetimler (UCLG) Başkan Yardımcısı ve 2016-2019 dönemi Birleşik Şehirler ve Yerel Yönetimler Ortadoğu ve Batı Asya Bölümü (UCLG-MEWA) Başkanı olarak görev yapmıştır. Ayrıca 2014 yılından bu yana Avrupa Belediyeler ve Bölgeler Konseyi (CEMR) Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. 2021'de OECD Şampiyon Başkanlar Girişimi'ne Türkiye'den seçilen ilk belediye başkanı oldu.
2018 yılı Haziran ayında kadınlara ve çocuklara yönelik çalışmaları dolayısıyla İtalya Cumhuriyeti'nin en yüksek devlet nişanı olan Liyakat Nişanı'nı aldı.
2021 Kasım ayı itibarıyla Gaziantep'in Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) tarafından Yeşil Şehir programına dahil edildiğini açıklamıştır.
UN Habitat, London School of Economics ve Institute for Innovation and Public Purpose tarafından oluşturulan Council on Urban Initiatives kurucu üyesi oldu.
2021 yılı Kasım ayında Japonya Dışişleri Bakanı ödülüne layık görüldü.
2024 yerel seçimlerinde tekrar aday olan Şahin, oyların %38,83'ünü alarak üçüncü defa Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiştir.
Evli ve iki çocuk annesi olan Şahin halen Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

Türkiye Belediyeler Birliği ve Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin DÜNYA'da arşiv bağlantısı

Gaziantep Ulaşım ve Bilişim Hizmetleri A.Ş., 1 Ocak 1992 tarihinde Gaziantep Büyükşehir Belediyesi bünyesinde kurulmuş toplu ulaşım şirketi.
Binin üzerinde çalışanı bulunan kurum, Ocak 2016 tarihinde otobüs, Haziran 2016 tarihinde Tramvay, Eylül 2016 tarihinde Gazibis ve Kasım 2022 tarihinde Gaziray işletmelerini üstlenmiştir.

Başpınar ve Taşlıca arasını ortalama 30 dakika mesafeye düşürmek amacıyla 21 Nisan 2018 tarihinde temeli atılmıştır. Marmaray, Başkentray ve İZBAN'dan sonra Türkiye'nin dördüncü banliyö tren işletmesi olmuştur. TCDD'ye ait olup, Gaziantep Ulaşım ve Bilişim Hizmetleri A.Ş. (GAZİULAŞ) tarafından işletilmektedir. 16 istasyon ve 25.532 metre uzunluğunda olan hattın 3614 metresi yer altından geçmektedir. 5 Kasım 2022 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı gerçekleştirilen Gaziray banliyö hattında, haftanın her günü sabah Taşlıca istasyonundan 6.00'da, Başpınar istasyonundan 6.15'te kalkan ilk trenden gece Taşlıca'dan 22.00'da, Başpınar'dan 22.15'te kalkan son trene kadar toplam 98 sefer yapılmaktadır.

2024'te inşasına başlanması planlan projenin ilk hattı olan M1 Gar – Düztepe – Hastane hattının 10.5 km uzunluğunda ve 9 istasyondan yapılması planlandı. Yerin 22 ile 53 metre altında yapılacak proje ile Gaziantep'in Güneyi ve merkez kısmı birleşecek.

2008 senesinde temeli atılan tramvay projesi üç etap şeklinde tamamlanmıştır. Birinci etap 2011 yılında Gar -  Müzzeyen Erkul Bilim Merkezi arasında, ikinci etap 2012 yılında GAÜN - Akkent arasında, Üçüncü etap ise 2014 yılında Gar - Adliye ve Gar - Akkent olarak iki hatta işletilmeye başlanmıştır. 2016 yılında Gar - Akkent hattı 1.5 km uzatılarak Gar - İbni Sina istasyonları arasında ikili şekilde sistem oluşturulmuştur. Günde 528 sefer gerçekleştirilmekte olup 90.000 yolcuya hizmet verilmektedir.
1 Haziran 2016 tarihine kadar Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Planlama ve Raylı Sistem Daire Başkanlığı tarafından işletilen sistem Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından Gaziantep Ulaşım ve Bilişim Hizmetleri A.Ş.'ye (GAZİULAŞ) devredilmiştir.

2024 itibarı ile 356 otobüs ve 96 hat ile çevreye duyarlı, son model ve üst düzey konforlu otobüsler ile sabah 6.00 ve 24.00 arasında Gaziantep halkına hizmet verilmektedir.

GAZİULAŞ bünyesinde çalışan şahsa ait otobüslerdir.

Mavi dolmuşların hatlardan çıkarılarak belediye tarafından şahıslara tahsis edilen sarı renkli dolmuşlardır.

Vatandaşlara kaliteli, güvenli ve hızlı ulaşım hizmetleri sağlamak üzere sunulmuş yeni nesil temassız akıllı karttır. Gaziantep kart, toplu taşımanın yanı sıra şehirde bulunan kültürel ve tarihi mekanlarda da geçerlidir.

Gaziantep kartın geçerli olduğu alanlar;

Gaziray
Tramvay
Belediye otobüsü
Halk otobüsü
Sarı dolmuş
Gazibis
Gaziantep Hayvanat Bahçesi
Emine Göğüş Mutfak Müzesi
Atatürk Anı Müzesi
Oyuncak Müzesi
Bayaz Han
Botanik Bahçesi
Hamam Müzesi
Gaziantep Kalesi

Gaziantep'in trafik yoğunluğunu azaltmak amacı ile şehir içi bisiklet kiralama hizmetidir.

A tipi, 36 metre uzunluğunda ve 13 metre genişliğinde 350 yolcu kapasiteli olan Belkıs-2 ve Şahinbey isminde iki adet feribot ile Fırat Nehri'nin biricik barajı bölümünde vatandaşlara sunulan hizmettir.

Gaziantep içinde belediyeye ait otoparklar ile güvenli ve ekonomik bir otopark hizmetti.

Gaziulaş çalışanlarına teorik ve pratik eğitimler verilerek, Gaziantep halkı için üst düzey hizmet sunmak adına Gaziulaş bünyesinde kurulmuş bir akademidir.

Yılda bir gün personele hizmet içi teorik eğitimi verildikten sonra pratik eğitim verilmektedir. Ayrıca şoförlere farklı marka otobüsler tanıtılarak eğittim verilmektedir.

Gaziulaş bünyesindeki A'dan Z'ye tüm çalışanlara pratik ve teorik eğitimler yüz yüze verilir. Tramvay sürücüleri (Vatman) için TFS ve PT-8 araç eğitimleri yüz yüze olarak gerçekleştirilir. Ayrıca şoförler içinde çeşitli araç eğitimleri yüz yüze gerçekleştirilir.

Senede bir kez personele teknik eğitim verilmektedir. İhtiyaç olduğu takdirde aylık olacak şekilde bilgilendirme ve kişisel gelişim eğitimleri verilmektedir.

İşe yeni alınan Teknik personel, şoför, vatman vb. personelin, kıdemli personel tarafından hat, araç, teknik vs. bilgiler için ortalama 1 ay süresince eğitimidir.

Gaziulaş akademinin, Gaziulaş Akademi LMS platformu bulunmaktadır. Bu platformda kişisel gelişim, mesleki ve personel bilgilendirme eğitimleri verilmektedir.

Şoförlere, bünyede bulunan araç çeşitleri için teorik eğitimler yüz yüze ve platformda verilmektedir. Pratik eğitim ise sahada verilmektedir.

Her sene düzenli bir şekilde Tramvay sürücülerine hizmet içi tekrarlama eğitimleri verilmektedir. Ayrıca prosedür, kişisel gelişim vb. eğitimler Gaziulaş Akademi LMS platformundan online şekilde gerçekleştirilmektedir.

bilgilendirme ve kişisel gelişim eğitimi her ay personele verilmektedir.

Kullanım amaçlı olarak kullandığı Gaziantep Kart projesinde, karta ihtiyaç olmadan şahsi kullanılan kredi kartlarına da tanımlama yaparak temassız kullanılmasını sağlayan bir proje uygulanmaya başlamıştır.

Gaziantep'te Gar - Düztepe - Şehir Hastanesi arasında yapılması planlan HRS hattıdır. Projeye göre HRS hattı 10 km uzunluğunda ve 9 istasyondan oluşmaktadır. HRS hattının ana hedefi; şehirde bulunan diğer raylı sistemler ile HRS hattını Gaziantep Garı'nda birleştirerek burayı transfer merkezi konumuna getirmektir. Proje kapsamında olan ikinci hattın ise, Gar - GAÜN 15 Temmuz yerleşkesi arasında yapılması planlanmaktadır. Hattın tamamlanması ile Gaziantep'in kuzey kesimi ile şehir merkezi birleşmiş olup, trafik oranını önemli ölçüde düşürmüş olacaktır. İkinci hat 13 istasyondan ve 13.25 km uzunluktan oluşmaktadır. Ayrıca, Gar - GAÜN 15 Temmuz yerleşkesi hattı ile GAR - Hastane hattının 1 km uzunluğunda ortak bir alanı olması plan dahilindedir. İki hattında 2030'a kadar tamamlanması planlanmaktadır.
Eski Adalet Bakanı ve AKP Gaziantep Milletvekili Abdülhamit Gül;

”Şehir içindeki ulaşımdan sonra Metro projesinide tamamladık, 15 kilometre uzunluğunda olması planlanan metro projesinin temelini bu dönemde atarak Gaziantepli vatandaşların hizmetine sunmayı düşünüyoruz”. (13 Nisan 2023)

Gaziantep'te spor, Gaziantep'in spor tarihçesini, spor kulüplerini, önemli spor tesislerini konu almaktadır.
Gaziantep'in futbol, basketbol, voleybol, hentbol gibi farklı branşlarda faaliyet gösteren spor takımları vardır.

Gaziantep'te çok çeşitli spor aktiviteleri yapılmaktadır. Bunlar futbol, basketbol, voleybol, hentbol, tenis, yüzme, boks, karate, judo, tekvando, güreş ve dağcılıktir. Futbol
Gaziantep'te en çok rağbet görülen spor, diğer çoğu ildeki gibi futboldur. Gaziantep'te amatör takımlar dışında 2 futbol takımı yer alır. Bunlardan Gaziantepspor, Türkiye'de Süper Lig'de oynayan 18 takımdan biridir. Gaziantep FK ise Süper Lig'de oynamaktadır. Bu iki takım da 16.981 kişilik kapasitesi ve gece aydınlatması olan Kâmil Ocak Stadyumu'nu kullanmaktadır. Ayrıca stadın bir koşu parkuru da bulunmaktadır. 33.000 kişi kapasiteli Kalyon Stadyumu, 2016-17 sezonunda hizmete girecektir. Basketbol
Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, 2007 yılında kurulmuş olup çok çabuk bir şekilde başarıları yakalamış ve istikrarlı bir şekilde 2011-2012 sezonunda tarihinde ilk kez Beko Basketbol Ligi'ne yükselmiştir. 2012-2013 sezonundan itibaren mücadelesini Beko Basketbol Ligi'nde sürdürecektir. Takım maçlarını Karataş Spor Salonu'nda oynamaktadır.

Yüzme
Yüzmede Şehitkamil Belediyesi'nin yaptırdığı Alleben Yüzme Havuzu'nda 3 kulüp çalışmalarını sürdürmektedir. Bunlar; Şehitkamil Belediyespor, Şehitkamil Bahçelievler Yıldızspor ve Gazispor'dur. Gaziantep'te Paletli Yüzme'de birçok millî takım derecesi ve rekoruna sahip sporcular vardır. Her yıl Mayıs ayında Geleneksel Alleben Su Sporları Şenlikleri düzenlenmektedir. 2013 yılında başlayan şenliklere Türkiye'nin her yerinden yüzme takımları katılmaktadır. Okullarası 2015 Türkiye Grup Yarışmaları'na 3 takım göndermiştir.

Gaziantep'in en önemli spor tesisleri: Gaziantep Stadyumu, Karataş Şahinbey Spor Salonu, Şehitkamil belediyesi Alleben Kapalı Yüzme Havuzu'dur.

Kaynak:
Önemli ya da Türkiye liglerinde yer alan kulüplerin maç yaptığı tesisler tabloda yer almıştır.

Gaziantep Arkeoloji Müzesi, Gaziantep ili ve çevresinde bulunan tarihi eserlerin sergilendiği müzedir.
Gaziantep şehir merkezinde İstasyon Caddesi üzerinde bulunur. Müzede Jeolojik Dönem fosil ve kayaçları, Gaziantep'in Doğa Tarihi ve Alt Paleolitik dönemin özelliklerinin sergileyen teşhir malzemeleri, nesli tükenmiş olan Maraş Fili'nin eldeki iskeletleri, arkeolojik kazılarla ele geçirilen Geç Hitit Dönemi buluntuları, Karkamış Antik Kenti buluntuları, Gaziantep'in Klasik/Hellenistik ve Roma döneminin önemli buluntuları, sikkeler, Gaziantep İslam Dönemi ve Osmanlı Dönemi'nde ele geçen buluntular sergilenmektedir.
Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan mozaikler de bir dönem Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmiş, 2011'de Zeugma Mozaik Müzesi'ne taşınmıştır.

Müze kurma çalışmalarının tarihi 1944 yılında Cumhuriyet döneminin ilk arkeologlarından Sabahat Göğüş'ün çalışmalarına dayanır. 1969 yılında İstasyon Caddesi üzerinde bulunan Arkeoloji Müzesi'nin teşhir ve tanziminin yapılması ile müze hizmete açılmış ve başlangıçta Nuri Mehmet Paşa Camii'inde sergilenen eserler müzeye taşınmıştır.
Müzenin içindeki etnografya bölümü, Bey Mahallesi'ndeki Hasan Süzer Etnografya Müzesi'ne taşındı. Zeugma Antik Kenti'nden çıkarılan mozaikler de bir dönem Arkeoloji Müzesi'nde sergilendi. 2005 yılında Gaziatep Arkeoloji Müzesi'nin ek binası hizmete girdi. Ancak sergileme mekanı yetersiz kalınca 2011 yılında Zeugma antik kentinin mozaikler, Zeugma Mozaik Müzesi'ne taşındı.
Zeugma mozaiklerinin taşınmasından sonra Gaziantep Arkeoloji Müzesi yeniden projelendirilip teşhir alanları genişletilerek 18 Mayıs 2017'de yeniden hizmete girdi. Günümüzde müzede Alt Paleolitik Dönem'den Cumhuriyet Dönemi'ne kadar olan sergileme üniteleri zemin kattan başlayıp tarihsel sıralanışa göre Cumhuriyet dönemine kadar uzanmaktadır.

Müze broşürü 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nde 360 derece sanal tur
Gaziantep Arkeoloji Müzesi Fotoğrafları

Gaziantep Basketbol ya da tam adıyla Gaziantep Basketbol ve Spor Anonim Şirketi, Basketbol Süper Ligi'nde mücadele etmektedir. Takım maçlarını Şahinbey Kapalı Spor Salonu'nda oynamaktadır.

İlk olarak 2007 yılında EBBL'de mücadelesine başlayan takım, iki yıl boyunca TB2L'e yükselmeyi hedefledi. 2009-10 sezonunda mücadele ettiği Bölgesel Lig'de, grup maçlarını yenilgisiz lider olarak tamamlayarak, yarı finallere, sonrasında da finallere kalmayı başardı. Final grubunda oynadığı 7 maçın 6'sını kazanarak Türkiye Şampiyonu oldu ve TB2L'e yükseldi.
TB2L'e yükseldiği ilk sezonda mücadele ettiği 2010-11 sezonunda B grubunu 4. sırada tamamlayarak Play-Off' lara kalmayı başardı. Play-Off 1. turunda karşılaştığı Orman Gençlik Spor'u 76-57 ve 66-60 mağlup ederek çeyrek finale yükseldi. Çeyrek finalde Genç Banvitlilere 64-39 ve 78-70 yenilerek TB2L'deki ilk senesini tamamladı. 2011-12 sezonunda ise yeni statü gereği daha fazla maç oynayarak normal sezonu 5.bitirdi ve yarı finalde Maliye Millî Piyango'yu 76-48 ve 69-62 yenerek finale yükseldi ve finalde Selçuk Üniversitesi'ni 3 maç sonunda mağlup ederek tarihinde ilk kez Türkiye Basketbol Ligi'ne yükseldi ancak yeni statü gereği OPTİMUM TED Ankara Kolejliler ile final maçı yapıp 2011-12 sezonunun şampiyonunun belirlenmesi gerekiyordu ve OPTİMUM TED Ankara Kolejliler tarafsız sahada oynanan maçı 72-69 kazanarak şampiyon olarak sezonu kapadı. Gaziantep BŞB Basketbol Takımı ise ligi 2.bitirdi ve 2012-2013 sezonunda Basketbol Süper Ligi'nde mücadelesini sürdürecektir. Basketbol Süper Ligi'ne yükseldikten sonra Royal Halı takıma isim sponsoru olmuş ve takımın adı Royal Halı Gaziantep Basketbol Büyükşehir Belediyespor olmuştur.
Takım 2013-14 sezonu itibarıyla Gaziantep Basketbol ismiyle mücadelesini sürdürecekti, ancak kulüp eski isim sponsoru Royal Halı ile tekrar anlaştı. Böylece kulüp yeni sezonda tekrar Royal Halı Gaziantep adını kullandı. 28 Haziran 2013 tarihinde takımın baş antrenörlüğüne 2 yıllık süreyle, Aziz Bekir getirilmiştir.
Sezon ortasında koç Aziz Bekir ile yollarını ayıran güneydoğu ekibi takımın başına aynı zamanda Slovenya millî takımın koçu da olan Jure Zdovc'u getirdi. EuroChallenge Cup'ta mücadele eden ekip, 2013-2014 sezonunda Avrupa üçüncüsü olarak büyük bir başarıya imza attı.
Royal Halı'nın kulübün isim sponsorluğundan 23 Haziran 2016'da çekilmesiyle kulüp, Gaziantep Basketbol adını almıştır.

 FIBA Eurochallenge Cup:
Üçüncülük(1): 2013-14

TBLStat.net Takım Profili 8 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gaziantep Futbol Kulübü 1988 yılında Gaziantep'te kurulan futbol kulübü. Süper Lig'de mücadele etmektedir.
1988-1999 yılları arasında Sankospor adıyla mücadele ederken 30 Haziran 1999'da yapılan kongrede Gaziantep Büyükşehir Belediyespor ismiyle 1999-2016 yılları arasında ve 14 Temmuz 2016'da yapılan kongrede Büyükşehir Gaziantepspor ismiyle 2016-2017 yılları arasında liglerde mücadele etmiştir, Sanko Holding'in desteklediği 1988 yılında kurulan bir spor kulübüdür. Kurucu kulüp başkanı Adil Sani Konukoğlu'dur. Maçlarını 33.502 koltuk kapasiteli Gaziantep Stadyumu'nda oynamaktadır.

Mavi-beyaz renklere sahip olan Büyükşehir Gaziantepspor Kulübü, birçok branşta faaliyet ve başarı göstermiştir.
1988'de kurulan kulüp 1993'te 3. Ligde mücadele etmeye başlamıştır. 1996-1997 sezonunda 3. Ligde şampiyon olarak 1. Lige (O zamanki adıyla Türkiye 2. Futbol Ligine) yükselmiştir.
2001-2002 sezonunda 2. Lig kurulunca bir önceki sezon başarılı olamadığı için 1. Ligden 2. Lige düştü. Kulüp başkanlığını 22.06.2004 tarihinde devralarak kulüp tarihinde 3. kez başkanlığa seçilen Gazeteci ve Spor Yazarı, Olay Medya Şirketler Grubu kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı spor adamı Mehmet Erol Maraş, kulübü yönetim, teknik ekip, taraftar ve oyuncuları ile birlikte 11 ay gibi kısa bir sürede 2004-2005 sezonunda şampiyonluğa taşıyarak 1. Lig'e çıkartmış ve Gaziantepspor'dan tam 20 yıl sonra Gaziantepli sporseverlere ayrı bir şampiyonluk heyecan ve mutluluğu tattırmıştır. Belediyespor, şampiyon olduğu 22.05.2005'ten bu yana 1. Lig'de mücadele etmektedir. Mehmet Erol Maraş, başkan seçildikten tam 11 ay sonra 22 Mayıs 2005 günü takımı 2. Ligde şampiyon yapıp 1. Lige yükselttikten sonra görevini aday olmayarak kendi isteği ile kulüp kurucularından Saip Konukoğlu'na devretmiştir.
Gaziantep Büyükşehir Belediyespor Kulübü, Teknik Direktör Ali Güneş yönetiminde grup birincisi olarak 2004/2005 futbol sezonunda şampiyon olduğu yıl 93 gol atarak Avrupa'nın en çok gol atan takımı olmuş ve bir rekor kırmıştır.
Gaziantep Belediyespor, GASKİ ile ortaklaşa kullandığı Gaski Spor tesislerine sahiptir. Belediyespor Kulübünün Teknik Direktörü Erkan Sözeri'dir. Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçlarını, GASKİ ile birlikte Pancarlı mevkiindeki Gaski Stadında yapmakta ve her iki kulübün futbolcu ve teknik heyeti bu tesislerde barınmaktadırlar. Gaziantep Büyükşehir Belediyespor 2010-2011 sezonunu 57 puanla bitirerek play-off'a kalmıştır. Play-off'ta Orduspor'a 1-0 yenilerek Süper Lig'e çıkamamıştır.
2014-15 transfer sezonunda ise Beşiktaş'tan Muhammed Demirci, Fenerbahçe'den Gökay Iravul'u kiralayan takım, Akhisar Belediyespor'dan Çağdaş Atan, Sertan Vardar'ı kadrosuna katmıştır. O sezon Newcastle United'dan Shola Ameobi'yi kadrosuna katan ekip, 1. Lig'e Premier League'den transfer yapan ilk takım olmuştur.
15 Haziran 2017 tarihinde yapılan genel kurulda kulüp yönetimin almış olduğu kararla kulüp, belediye bünyesinden çıkarılmış ve adını Gazişehir Gaziantep Futbol Kulübü olarak, renklerini ise kırmızı-siyah-beyaz olarak değiştirmiştir.
30 Mayıs 2019 tarihinde 1. Lig Play-off finalinde normal süresi ve uzatmaları 1-1 tamamlanan Hatayspor'u penaltı atışları sonucunda 5-3 mağlup ederek tarihinde ilk kez Süper Lig'e yükseldi.
2 Ekim 2019 tarihinde kulüp tarafından TFF'ye yapılan başvuru kabul edildi ve ismi Gaziantep Futbol Kulübü A. Ş. olarak değiştirildi.
2020-21 sezonuna Marius Șumudică yönetiminde başlayan Gaziantep FK, 18. hafta sonunda takımın başından ayrılmış ve yerine Portekizli teknik adam Ricardo Sá Pinto geldi. Ligde oynanan 40 maç sonunda 15 galibiyet 13 beraberlik ve 12 mağlubiyetle 58 puan toplayarak ligi 9. olarak tamamladı. 2020-21 Türkiye Kupası'nda ise son 16 turunda Konyaspor'a 2-1 kaybederek kupadan elendi.
6 Şubat 2023 Gaziantep-Kahramanmaraş depremlerinden sonra Hatayspor ile ligden çekilme talebinde bulunulmuş, talepleri federasyon tarafından kabul edilmiştir.

12 Eylül 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Süper Lig: 6 sezon
2019-

1. Lig: 18 sezon
1997-2001, 2005-2019

2. Lig: 4 sezon
2001-2005

3. Lig: 4 sezon
1993-1997

Amatör Lig: 5 sezon
1988-1993

1. Lig
Play Off Şampiyonluk (1): 2018-19

2. Lig
Şampiyonluk (1): 2004-2005

3. Lig
Şampiyonluk (1): 1996-1997

Türkiye Kupası
Çeyrek final (2): 2010-2011 2021-2022

Kademe-Klasman grubu olan sezonlar birleştirilerek yazılmıştır.
Play-Off maç sonuçları da sezona dahildir.

Resmî site 
Facebook'ta Gaziantep FK 
X'te gaziantepfk Gaziantep FK
YouTube'da Gaziantep FK
Instagram'da Gaziantep FK 
TFF.org'da Gaziantep FK 
UEFA.com'da Gaziantep FK 
Transfermarkt'ta Gaziantep FK

Gaziantep Garı, Gaziantep'in Şehitkamil ilçesi Yaprak Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra bir kısmı Suriye sınırları içinde kaldığı için Türkiye'deki diğer demiryolu hatlarıyla bağlantısı kesilen Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu ile Fevzipaşa – Narlı – Kurtalan demiryolu arasında bağlantı sağlamak amacıyla inşa edilen Narlı – Karkamış demiryolu üzerinde yer alan gar, 1953'te inşa edilmeye başlanmış ve 1959'da hizmete girmiştir. Adana, Malatya, Halep ve Bağdat yönlü yolcu ve yük treni seferlerinde önemli bir merkez konumunda olan gar, 2018'de Gaziray projesi kapsamında kapatılmış ve TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yeniden inşa edilerek 5 Kasım 2022'de tekrar hizmete girmiştir.
Bir kenar peronu ve üç ada peronundan oluşan istasyon, Gaziantep – Nizip Bölgesel Trenleri'ne ve Gaziray (Başpınar – Taşlıca) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermektedir. Yakın gelecekte Yüksek Hızlı Trenlere ve Anahat Trenleri'ne de hizmet vermesi planlanmaktadır.

TCDD
Narlı – Karkamış demiryolu
 Gaziray (Başpınar – Taşlıca)
Mersin – Adana – Gaziantep yüksek standartlı demiryolu

Zeugma Mozaik Müzesi

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gaziantep Kalesi, Gaziantep'in merkezindeki bir tepeye kurulmuş olan kaledir. Ne zaman inşa edildiği bilinmemekle birlikte, Hititler döneminde gözlem amaçlı kullanıldığı bilinmektedir. Kale, tarih boyunca birçok kez restore edilmiş ve son halini 2000'li yılların başında yapılan bir restorasyon ile almıştır.
Daire biçimindeki kalenin çevresi 1200 metredir. Duvarları taş bloklardan yapılmış olup 12 kulesi ve burçları vardır. Kale, günümüzde "Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması Müzesi" olarak kullanılmaktadır. Gaziantep'in gösterdiği savunma 45 dakikalık bir belgeselle kale içerisinde gösterilmektedir.
Kale, 2023 Kahramanmaraş depremlerinde ağır hasar aldı.

 OpenStreetMap'te Gaziantep Kalesi ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Gaziantep Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Gaziantep Kalesi tanıtım videosu, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi

Gaziantep Stadyumu, Türkiye'nin Gaziantep şehrinde yer alan futbol stadyumudur. Gaziantep FK'nin iç saha maçlarını oynadığı stadyum 33.502 koltuk kapasitelidir.

TOKİ tarafından yaptırılan Gaziantep Stadyumu için 27 Aralık 2012'de yapım ihalesi gerçekleştirildi. 2016'da 120 milyon lira maliyetle tamamlanan stadyum, 15 Ocak 2017'de 2016-17 Süper Lig'in 17. haftasındaki Gaziantepspor-Antalyaspor maçıyla kapılarını açtı. Stadyumun tamamlanmasının ardından şehirdeki Kâmil Ocak Stadyumu TOKİ'ye devredilerek 2018'de yıkıldı ve yerine Kamil Ocak Millet Bahçesi yapıldı. 2024 yılına kadar stadyumun adı Kalyon Stadyumu iken 2024'te sponsorluk anlaşmasının bitmesi nedeniyle tesise Gaziantep Büyükşehir Stadyumu adı verildi.

Gaziantep Stadyumu 106 dönüm arazi üzerinde inşa edilmiştir. Betonarme özellikli stadyumun çatısı çelikten üretilmiştir. 33.502 seyirci kapasiteli stadyumun tribünlerinin altında bireysel spor branşları için kullanılan on iki spor salonu bulunmaktadır. Dış cephesi, Gaziantep ilinin sembollerinden olan baklavayı simgelemesi için çapraz çizgilerle tasarlanmıştır. Ayrıca stadyumun dış cephesinde Gaziantepspor'un renkleri olan kırmızı ve siyah kullanılmıştır. İki katlı tribüne sahip stadyumda seyirci koltukları beyaz ağırlıklı bir temada kırmızı ve siyah renklerle oluşturulmuştur. Stadyumda 1.117 araç kapasiteli otopark mevcuttur.

Stadyum, 19 Kasım 2022'de Çekya'yı konuk eden Türkiye millî futbol takımına ev sahipliği yapmış ve böylece millî takım 2001'den sonra ilk kez Gaziantep'te maça çıkmıştır. Trabzonspor ile Galatasaray'ın karşılaştığı 2025 Türkiye Kupası finali, 14 Mayıs'ta stadyumda oynanmıştır. Türkiye'nin İtalya ile birlikte ev sahipliği yapacağı 2032 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın aday stadyumları arasında Gaziantep Stadyumu da yer almaktadır.

Gaziantepspor Kulübü resmî sayfası

Gaziantep Tramvayı, Türkiye'nin Gaziantep ilinde bulunan ve GAZİULAŞ tarafından işletilen tramvay ağıdır.
Sistem 23 km uzunlukta olup üç hat, 28 istasyon ve 2 adet depodan oluşmaktadır. Tramvay ağı günlük 500'ün üstünde sefer gerçekleştirmekte ve günlük 75 bine yakın yolcuya hizmet vermektedir.

Gaziantep'te tramvay ağı yapılmasına 2006'da karar verilmiştir. Bu tramvay hatları üç etapta tamamlanmıştır. İlk etapta 2008'de inşasına başlanan Gar –  Müzzeyen Erkul Bilim Merkezi  arasındaki 9,5 km hat, 1 Mart 2011'de hizmete girmiştir. İkinci etapta Haziran 2011'de inşasına başlanan Gaziantep Üniversitesi – Akkent arasındaki 5,5 kilometrelik hat, 7 Eylül 2012'de hizmete girmiştir. 2013'te İbrahimli bölgesinde inşasına başlanan üçüncü etabı ise 22 Mart 2014'te hizmete girmiş ve tramvay seferleri Gar – Akkent ve Gar – Adliye olarak iki hatta gerçekleştirilmeye başlanmıştır. 2016'da Gar – Akkent hattı 1,5 km. daha uzatılarak seferler Gar – İbn-i Sina arasında gerçekleşmeye başlamıştır. Adliye – Burç Kavşağı hattının da işletmeye alınmasıyla raylı sistem ağı üç hatta hizmet vermeye başlamıştır.
Raylı sistem ağı 1 Haziran 2016'ya kadar Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Planlama ve Raylı Sistem Daire Başkanlığı tarafından işletilirken bu tarihten itibaren Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraki olan Gaziantep Ulaşım A.Ş. (GAZİULAŞ) tarafından işletilmeye başlanmıştır.
2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası 10 Şubat 2023'te tramvay seferleri ücretsiz bir şekilde vatandaşlara hizmet vermiştir.

Gaziray
Gaziantep Metrosu

Resmî site

Gaziantep (Antep) mutfağı yaklaşık 250 özgün çeşide ev sahipliği yapmaktadır. Et ağırlıklı bir mutfaktır. Gaziantep mutfağı yemek çeşitlerindeki zenginliği dışında kurutulmuş gıdalar (patlıcan, domates, biber vb.) ve baharat çeşitliliğiyle de öne çıkmaktadır. Türkiye genelinde birçok restoran başta kırmızı pul biber olmak üzere pek çok  malzemeyi Gaziantep şehrinden temin eder. Ayrıca, Türkiye'nin ilk mutfak müzesi Şahinbey'de bulunmaktadır.
Gaziantep 2015 yılında UNESCO tarafından gastronomi dalında ‘Yaratıcı Şehirler Ağı’na dahil edilmiştir.

Çorbalar: dövmeli alaca çorba, yoğurtlu dövme çorba, lebeniye çorbası, pirinç çorbası, şehriye çorbası, mercimek çorbası, tarhana çorbası ve işkembe çorbası
Dolmalar, sarmalar ve doldurmalar: karışık dolma, patlıcan dolması, biber dolması, kabak dolması, yaprak sarması, lahana sarması ve pancar sarması
Et yemekleri: kellepaça, etpaçası, beyran, şıveydiz, yoğurtlu patates, kabaklama, doğrama, boranı, pirpirim aşı, alinazik, patlıcan musakka
Hamur işleri: lahmacun (Antep usûlü), peynirli pide, şekerli pide, yeşilzeytin böreği, peynir semseği, lor semseği, çökelek semseği, tatar böreği, şiş börek, omaç, pisi böreği ve bazı
Kahvaltılıklar: katmer, kaymak, muhammara, yeşilzeytin ekşilemesi, dorgambaç ve tarhana eritmesi
Kebaplar: kuşbaşı kebap (tike), kıyma kebabı, sarımsak kebabı, soğan kebabı, patlıcan kebabı, sebzeli kebap, ayva kebabı, yenidünya kebabı, simit kebabı, yoğurtlu kebab ve ciğer kebabı (cartlak kebabı)
Köfteler: yuvalama, içli köfte, ekşili ufak köfte, yoğurtlu ufak köfte, arap köftesi, sini köftesi, çiğ köfte, mercimekli köfte (malhıtalı köfte), yağlı köfte, yapma ve kısır
Pilavlar: özbek pilavı, etli dövme, firik pilavı, iç pilavı, mercimekli pilav, havuç aşı, çağla aşı ve buğulama aşı
Piyaz ve salatalar: maş, fasulye salatası, loğlaz, patates salatası, yeşilzeytin piyazı, çoban salata, domates salatası, koruk salatası, patlıcan salatası ve cacık
Tatlılar: baklava, bülbül yuvası, fıstıklı sarma, kadayıf, lokma tatlısı, irmik helvası, aşure, zerde, sütlaç, bastık, nişe helvası, guymak, kaygana, şıllık, kerebiç, mayanalı kahke ve hedik
Tavalar ve Kavurmalar: saçma tavası, sarımsak tavası, domates tavası, bakla tavası, fasulye tavası, et kavurması, ciğer kavurma ve et kızartması
Zeytinyağlı yemekler: ötçe, bıbbıkiye, ekmek aşı, pancar kavurma ve zeytinyağlı kabak içi
Sokak yemekleri: Nohut dürüm

Gaziantep Üniversitesi, 1973 yılında Gaziantep'te kurulan bir devlet üniversitesidir. Öğretime 1973 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesine bağlı Makine Mühendisliği Bölümü ile başlamış ve 1987 yılında üniversite statüsü kazanmış bir devlet üniversitesidir. Üniversitenin Suriye'de güvenli bölgelerde üç fakülte (Afrin Eğitim, Azez İslamî İlimler, El-Bab İktisadî ve İdarî Bilimler) ve Cerablus'ta bir meslek yüksekokulu bulunur. Aralık 2024'te Prof. Dr. Sait Mesut Doğan rektörlüğe atanmıştır.

Bölgenin ticaret ve sanayi merkezinde yer alan Gaziantep Üniversitesi, eğitim-öğretime 1973 yılında ODTÜ Mühendislik Fakültesine bağlı olarak kurulan Makine Mühendisliği Bölümü ile başlamıştır. 1974 yılında Elektrik Mühendisliği Bölümünün açılması ile bu iki bölüm, Gaziantep Mühendislik Fakültesine dönüştürülmüştür. Fakülteye 1977 yılında Uygulamalı Kimya Bölümü eklenmiştir. 1981 yılında İnşaat Mühendisliği kurulmuş, 1982 yılında Uygulamalı Kimya Bölümü Gıda Mühendisliği Bölümüne, Temel Bilimler Bölümü Fizik Mühendisliği Bölümüne dönüştürülmüştür. 27 Haziran 1987'de 3389 sayılı yasa ile GAÜN tüzel kişilik kazanmıştır.
Üniversitenin Harran Üniversitesi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Adıyaman Üniversitesi, Muallim Rıfat Eğitim Fakültesi, Kilis Fen-Edebiyat Fakültesi, Yusuf Şerefoğlu Sağlık Yüksekokulu ve Kilis Meslek Yüksekokulu dışında, Suriye güvenlikli bölgede açtığı fakültelerle üç dilde eğitim veren, bilimsel ve sanatsal alandaki çalışmaları ile bölgesine öncülük eden uluslararası bir üniversitedir.
Üniversitenin Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi, Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesinde eğitim dili İngilizce olup, Tıp Fakültesinde Türkçe ve İngilizce programlar bulunmaktadır. İlahiyat Fakültesinde zorunlu Arapça, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde ise isteğe bağlı hazırlık sınıfları bulunmaktadır. Ayrıca Üniversitemizde 12 programda Arapça eğitim verilmekte olup, 3 dilde (Türkçe, İngilizce ve Arapça) eğitim veren Türkiye'nin tek üniversitesi konumundadır. (Parantez içi güncelleme: GAÜN’de Türkçe–İngilizce ve bazı programlarda Arapça eğitim verildiği resmî kaynaklarla doğrulanmaktadır; ancak “Türkiye’nin tek üniversitesi” iddiasını destekleyen resmî/bağımsız bir kaynak tespit edilememiştir.)
Üniversitenin bünyesinde 20 Fakülte, 5 Enstitü, 2 Yüksekokul ve 11 Meslek Yüksekokulu bulunmaktadır. Üniversitede 2019 yılında toplam 146 bölüm ve programda öğrenci alınmıştır. Aralık 2024 itibarıyla rektörlük görevini Sait Mesut Doğan yürütmektedir.

Mühendislik Fakültesinin öğretim dili kuruluşundan bu yana İngilizcedir.
Mimarlık Fakültesinde öğretim dili %100 İngilizcedir.
Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesinde Havacılık ve Uzay Mühendisliği ile Havacılık Yönetimi bölümlerinin öğretim dili %100 İngilizcedir.
Tıp Fakültesinde Türkçe ve İngilizce programlar mevcuttur; İlahiyat'ta Arapça program bulunmaktadır.

Üniversitenin resmî sayfasına göre toplam öğrenci sayısı 50.050; ön lisans 17.455, lisans 27.257, yüksek lisans 4.554 ve doktora 782'dir (2025). Toplam program sayısı 414'tür (111 ön lisans, 106 lisans, 149 yüksek lisans, 49 doktora). (Bilgi notu: Bilgi kutusundaki 54.504 öğrenci sayısı daha eski bir veriye dayanmaktadır.) Ayrıca 2024 yılı resmî performans programında toplam öğrenci sayısına ilişkin güncellemeler yer almaktadır.

2018 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Suriye'nin Cerablus ilçesinde Cerablus Meslek Yüksekokulu kurulmuştur. 2019 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararıyla Afrin Eğitim Fakültesi, Azez İslamî İlimler Fakültesi ve El-Bab İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi kurulmuştur. Bu birimlerin güncel web sayfaları ve duyuruları faaldir.

Times Higher Education 2025 Dünya Üniversite Sıralaması'nda GAÜN, dünya genelinde 1501+ bandında, Türkiye listesinde yer almaktadır.
URAP 2024–2025 Türkiye sıralamasında GAÜN listelenmiş ve genel tabloda 35. sırada yer almıştır.

Aşağıdaki birimler, üniversitenin resmî sayfalarında listelenmektedir.

Mühendislik Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Gaziantep Eğitim Fakültesi
Tıp Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İslahiye İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Nizip Eğitim Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi
Afrin Eğitim Fakültesi (Suriye)
Azez İslamî İlimler Fakültesi (Suriye)
El-Bab İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi (Suriye)
Spor Bilimleri Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Göç Enstitüsü

Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu

Turizm ve Otelcilik Meslek Yüksekokulu
Gaziantep Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Oğuzeli Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Nizip Meslek Yüksekokulu
Nurdağı Meslek Yüksekokulu
İslahiye Meslek Yüksekokulu
Naci Topçuoğlu Meslek Yüksekokulu
Araban Meslek Yüksekokulu
Cerablus Meslek Yüksekokulu (Suriye)

1973 yılında ODTÜ'ne bağlı Makine Mühendisliği Bölümü ile eğitim-öğretime başlanmış, 1974 yılında Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin kurulmasıyla Mühendislik Fakültesi'ne dönüştürülmüştür. Fakülteye 1977 yılında Uygulamalı Kimya Bölümü, 1981'te İnşaat Mühendisliği ve 1982'de Fizik Mühendisliği Bölümleri eklenmiştir. Uygulamalı Kimya Bölümü, 1982 yılında Gıda Mühendisliği Bölümüne dönüştürülmüştür. Bunlara ilaveten 1995 yılında Endüstri Mühendisliği ve Tekstil Mühendisliği bölümleri de açılmıştır. Tekstil Mühendisliği Bölümüne 1998-1999 eğitim-öğretim yılında, Endüstri Mühendisliği Bölümüne ise 2000-2001 eğitim-öğretim yılında öğrenci alınmıştır. Mühendislik Fakültesinin eğitim dili kuruluşundan bu yana İngilizce olup, eğitim öğretim süresi hazırlık hariç 4 yıldır.

Üniversite bünyesindeki devlet yurtlarının yatak kapasiteleri ve yurtlara ilişkin bilgiler, GAÜN ve Gençlik ve Spor Bakanlığı sayfalarında yayımlanmaktadır.

Gaziantep Üniversitesi 19 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziantep Üniversitesi Forumu 27 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 27 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziantep Üniversitesi Fotoğrafları
Gaziantep Üniversitesi Facebook Sayfası
THE – Gaziantep University profili (2025)
Afrin Eğitim Fakültesi (Suriye)
Azez İslamî İlimler Fakültesi (Suriye)

Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi, 2018 yılında Gaziantep'te, kurulan bir devlet üniversitesidir. 2016 yılında kapatılan Zirve Üniversitesinin kampüsünde kurulmuştur.
18 Mayıs 2018 tarih ve 30425 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair, kabul tarihi 09/05/2018 olan 7141 nolu Kanunla, 2809 sayılı kanuna yapılan ek maddeyle önce Gaziantep Bilim ve Teknoloji Üniversitesi adıyla, daha sonra ise 18 Ocak 2019 tarih ve 30659 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair, kabul tarihi 17/01/2019 olan 7161 nolu Kanunun 14.maddesi ile 2809 sayılı Kanunun ek 178.maddesi başlığının birinci fıkrasında yer alan Gaziantep Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ibareleri, Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi olarak değiştirilmesi ile kurulmuştur.
Vizyonu dini ile manevi yapının korunması ve geliştirilmesi, dini faaliyetlerin icrası için ihtisaslı kadroların hazırlanmasını temin eden bir yüksek eğitim kurumu olmaktır.
18 Ocak 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kararı ile Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesine Nihat Hatipoğlu rektör olarak atandı.

İslami İlimler Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi

Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Genç Girişimci İnovasyon ve Araştırma Merkezi
Kariyer Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Proje Geliştirme ve Koordinasyon Ofisi
Sürekli Eğitim Merkezi Müdürlüğü
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Gaziantepspor, 1969 yılında kurulan ve 2020 yılında kapanan futbol takımıdır. Lakapları Şahinler olan takımın renkleri, kırmızı ve siyahtır.
Süper Lig ve Türkiye Kupası'nda şampiyonluğu olmamasına karşın bugün 1. Lig adıyla anılan Türkiye'deki 2. seviye futbol ligini 1979 ve 1990 yıllarında şampiyon tamamlamıştır. Ligde en iyi derecesini, 68 puan ve +27 averajla üçüncü olduğu 2000-01 sezonunda elde eden Gaziantepspor, 1999-2000 sezonunu da üçüncü sırada tamamlamıştır.
Türkiye'yi Avrupa kupalarında 5 kez temsil eden Gaziantepspor, bu alanda en iyi derecesini UEFA Kupası'nda 2003-04 sezonunda 3. tura kadar yükselerek elde etti. 2016-17 sezonunun sonunda Süper Lig'e veda ederek 1. Lig'e düşmüştür. Orada da tutunamayan Gaziantepspor alt liglere düşmüştür. Bölgesel Amatör Lig'e kadar düşen köklü kulüp 2019-20 sezonunda borç batağına saplanmış ve iflas ederek kapanmıştır.

Gaziantep'in adını taşıyan Gaziantepspor, 1969 yılının ilk günlerinde kuruldu.
Kentin önde gelen kişileri, dönemin belediye başkanı Abdulkadir Batur başkanlığında bir toplantı yaparak Gaziantepspor'un kuruluşunun ilk tohumlarını attılar. Daha sonra devam eden toplantılar sonucunda, 58 kişinin kuruculuğu ile Gaziantepspor Kulübü 1969 yılında kuruldu.
Gaziantepspor'un renkleri için yapılan görüşmeler neticesinde Türk Kurtuluş Savaşı sırasındaki Gaziantep Savunması'nda can pahasına kenti düşmana teslim etmeyen 6.314 şehidin anısına matem rengi olan siyah ve şehitlerin kanını simgeleyen kırmızı benimsenerek renklerin kırmızı-siyah olması münasip görülmüştür. Gaziantepspor'un ilk kulüp başkanlığına kurucu üyelerden Beşir Bayram getirildi. Gaziantepspor ilk kurulduğu yıl hazırlık maçları ile sezonu tamamladı.
Kulüp, 1970 yılında çıkartılan ve il takımlarının direkt 3. Lig'e alınmasını öngören kararname ile 1970-71 sezonunda Türkiye liglerindeki ilk mücadelesine başladı.

1990-2017 sezonuna kadar Süper Lig'de aralıksız 27, toplamda 31 yıl mücadele eden kulüp, 2016-17 Süper Lig'e veda etti. 2017-18 1. Lig sezonunda hiç tutunamayan ve son sırada yer alan kulüp, faaliyetlerine son verme kararı aldı ve TFF 2. Lig'e düştü. 2018-19 2. Lig Beyaz Grup'ta mücadele eden Gaziantepspor aldığı -36 puan cezanın ardından 2019 yılının Ocak ayında ligden çekildiğini ve 2019-20 sezonunda Bölgesel Amatör Lig'de mücadeleye tekrar başlayacaklarını açıkladı. Ancak 2019'da FIFA, kırmızı-siyahlılara eski oyuncularına olan borçları nedeniyle 21 puan silme cezası verdi. 2019-20 sezonunda eski oyuncuların alacaklıları ödenmediği için kulüp, Bölgesel Amatör Lig'de 3 galibiyet alsa da -15 puanla çekilerek ligi son sırada bitirdi ve 5 yıl boyunca hiçbir lige katılmayarak faaliyetlerini durdurdu.

Gaziantepspor arması, Celal Doğan'ın isteği üzerine şehrin izlerini taşıyacak biçimde tasarlanmıştır. Bu yeni armada Gaziantep Kalesi, Şehitler Abidesi, baklava dilimleri ve şahin figürleri vardır. Yeni tasarım İsviçre'de düzenlenen yarışmada en güzel 2. takım arması olarak seçilmiştir. Logodaki şahin, Fransızlara karşı şehrin savunmasında önemli bir rol üstlenen Şahin Bey'den gelmektedir.

Stadyum, ismini Gaziantep eski milletvekili ve eski devlet bakanı olan Kamil Ocak'tan alır. 
Kulüp, maçlarını gece ışıklandırması bulunan 16,981 kişilik oturulabilir kapasiteye sahip Kâmil Ocak Stadyumu'nda oynamaktaydı. Stadyum'un yeşil alanı tamamen doğal çimdir.

Maçlarını 16.981 kişilik Kamil Ocak Stadyumu'nda oynayan Gaziantepspor, 33.000 kişilik yeni stadı Gaziantep Kalyon Stadyumun'da ilk maçını 15 Ocak 2017'de Antalyaspor ile yapmıştır. Kamil Ocak Stadyumu yıkılarak faaliyetine son verilmiştir.

1993 yılında Grup Gençler ile başlayan grubun yolculuğu 1996 yılında ismini Gençlik-27 olarak değiştirmesinin ardından tribün faaliyetlerini bu isim altında sürdürmektedir. Maraton 5 nolu tribününde bulunan grubun başkanlığını Hasan Günoğlu yapmaktadır.
Gaziantepspor'un en etkili taraftarı olan Gençlik-27, Kamil Ocak Stadı'ndaki 5 ve 6 no'lu tribünde faaliyetlerini sürdürmüştür.

Süper Lig: 31 sezon
1979-1983, 1990-2017

1. Lig: 15 sezon
1972-1979, 1983-1990, 2017-2018

2. Lig: 3 sezon
1970-1972, 2018-2019

Bölgesel Amatör Lig: 1 sezon
2019-2020

ÖE = Ön Eleme Turu
1R = 1. Tur / 2R = 2. Tur / 3R = 3. Tur
Grup = Oynadığı Grup
PUAN = UEFA Katsayı Puanı

UEFA katsayıları için toplam puan: 12.5

Türk takımlarının Avrupa kupaları tarihi

1. Lig
 Şampiyonluk (2): 1978-79, 1989-90
3. Lig:
Şampiyonluk (1): 1971-1972

Gençlik ve Spor Bakanlığı Kupası:
 Şampiyonluk (1): 1979
Spor Toto Kupası:
Şampiyonluk (1): 2012

TFF.org'da Gaziantepspor
Gaziantepspor.com.tr Gaziantepspor Kulübünün Resmî Sitesi

Gaziray, Gaziantep ilinde hizmet veren banliyö treni sistemidir. Başpınar – Taşlıca arasında 25,532 kilometre (15,865 mi) uzunluğundaki banliyö hattında 16 istasyon bulunmaktadır. Gaziray'da yolcu taşımacılığı 5 Kasım 2022'de başlamıştır.
Gaziray'ın adı, Türkiye'deki diğer demiryolu taşıma sistemlerine benzer şekilde "Gaziantep" ve "ray" kelimelerinin birleşiminden meydana gelmektedir.

Gaziray'ın yapım sürecine 2011'de başlandı. 21 Nisan 2018'de temeli atılan projenin ilk başta 2019'da hizmete alınması planlanmış ancak aç-kapa tünel bölgesinde yaşanan gecikme nedeniyle 5 Kasım 2022'de hizmete girmiştir. Proje, mevcut tek hatlı demiryolunun modernize ederek dört hatta çıkarılması, hemzemin geçitlerin kaldırılması, mevcut istasyonların yenilenmesi, 3,640 kilometre (2,262 mi) bir aç-kapa tünel ve yeni istasyonlar inşa edilmesi amacıyla TCDD ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi arasında ortak bir girişimdir. Sistem aynı zamanda Mersin – Adana – Osmaniye – Gaziantep yüksek standartlı demiryolu koridoru boyunca yapılan önemli iyileştirmelerin bir parçası olup demiryolu hattının doğudaki son halkasıdır.
2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası Gaziray seferleri bir süreliğine iptal edilmiştir.

Gaziantep'in iki ucundaki sanayi bölgelerini mevcut demiryolu hattıyla şehir merkezi üzerinden bağlayan Gaziray, şehrin kuzeybatısındaki Başpınar istasyonundan başlayıp güneydoğusundaki Taşlıca istasyonunda sona ermektedir. Narlı – Karkamış demiryolu üzerinde çalışan Gaziray, 25,532 km uzunluğundadır. Tamamı Şehitkamil ilçesi sınırlarında yer alan sinyalli ve elektrifikasyonlu hattın şehir merkezinden geçen 5,5 km'lik kısmı yer altındadır.

Hafta içi 06.00 – 22.00 saatleri arasında 20 dakika arayla karşılıklı 49 sefer, hafta sonu Başpınar – Taşlıca güzergâhında 06.15 – 22.15 saatleri arasında, Taşlıca – Başpınar güzergâhında ise 06.00 – 22.00 saatleri arasında 30 dakika arayla karşılıklı 33 sefer düzenlenmektedir. Yolculuk yaklaşık 35 dakika sürmektedir.

25,532 kilometre (15,865 mi) uzunluğundaki hat üzerinde ikisi yer altında ve on dördü hemzemin olmak üzere tamamı engelli erişimine uygun on altı istasyon bulunmaktadır. Sistemde batıdan doğuya sırasıyla Başpınar, OSB-3, OSB-4, Dülük, Stadyum, Beylerbeyi, Fıstıklık, Selimiye, Adliye, Topraklık, Mücahitler, Gaziantep Garı, Göllüce, Seyrantepe, Mustafa Yavuz ve Taşlıca istasyonları hizmet vermektedir.
Gaziantep Garı ve Mustafa Yavuz istasyonlarından bölgesel trenlere; Gaziantep Garı istasyonundan ise Gaziantep Tramvayı'na aktarma imkânı vardır.

Gaziray 5 Kasım 2022'de hizmete girdiğinde -geçici olarak- Başkentray'da kullanılan üç vagonlu dört set E 23000 treni ile yolcu taşımacılığı başladı. Hat üzerinde TÜRASAŞ tarafından üretilen ve her biri dört vagondan oluşan E 39000 serisi sekiz tren seti ile hizmet verilecektir. Toplam maliyeti 47 milyon euro olan trenler, 1.000 yolcu kapasiteli olup 120 km/sa işletme hızına sahiptir. Şu ana kadar 4 tane tren seti teslim edilmiş olup diğer setlerinin üretimi devam etmektedir. 

TCDD E39000
Gaziantep Metrosu
Gaziantep Tramvayı

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahî Evran, Pîr Ahî Evrân Velî veya tam adıyla Pîr Mahmud bin Ahmed Nasirûddin Ahî Evran bin Abbas Velî (1171 - 12 Nisan 1261)  13. yüzyılda yaşamış Ahilik teşkilatının kurucularından ve debbağların piri.
Gerçek kişiliği menkıbeler içinde kaybolmuş bir tarihî şahsiyettir. İran'ın Hoy kasabasında doğan Ahî Evran, uzun bir yolculuğun ardından Horasan'dan  geldiği Anadolu'da seyyid Hacı Bektaş Velî'nin Alevî-Bektâşî, tasavvufî Türkmen tarikatına bağlanmış, kendi adıyla adlanan Ahîlik Teşkilât'ın kurucusu olmuştur. Debbağların (dericilerin) Türkmen pîr ve şeyhi, 32 çeşit esnaf ve sanatkârın lideridir.

Ahî Evran'nın doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1171 yılında İran'ın Hoy kasabasında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Hoy kasabası daha Büyük Selçuklu hükümdârı Tuğrul Bey'den beri Türkmen yerleşim bölgesidir.
Ahî Evran'ın çocukluğu ve tahsil devresi Azerbaycan'da geçmiştir. Bundan sonra Horasan ve Maveraünnehir bölgesine gelip o yöredeki büyük üstadlardan dersler almıştır. 1203 veya 1204 yılında Bağdat'a gelmiş ve burada tanıştığı Evhaddü'd Din Kirmanî'nin tavsiyesiyle Abbasi halifesi Nasır Lidinillah'ın kurmuş olduğu Fütüvvet Teşkilâtına katılmış ve bu teşkilatın önde gelen şeyhleriyle temas kurma imkânı bulmuş, başta Kirmanî olmak üzere birçok üstaddan istifade etmiştir. O dönemde Bağdat'ın ilim ve irfan merkezi olması, Ahi Evran'ın çok yönlü bir fikir adamı olarak yetişmesini sağlamıştır.
1204 yılında Anadolu Selçukluları sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev, hocası Mecdüddin İshak'ı (Sadreddin Konevî'nin babası) Bağdat'a Halife Nâsır'a elçi olarak göndermiştir. Mecdüddin İshak dönüşünde, Sultan I. Gıyâseddin'in isteği üzerine Halife Nâsır tarafından gönderilen Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Evhadüddîn-i Kirmânî gibi mürşid ve mutasavvıfların yanında Ahi Evran'ı da Anadolu'ya getirmiştir. Ahi Evran Kayseri'ye yerleşmiş ve Fütüvvet Teşkilâtından esinlenerek ilk Ahi Teşkilâtını burada kurmuştur. I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından desteklenen teşkilâtın lideri olan Debbağ Ahi Evran Kayseri'de pek çok sanatın icra edildiği sanayi sitesinde hizmet vermiştir.
1227 ile 1228 yılları arasında muhtemelen Sultan I. Alaeddin Keykubad'ın arzusuyla Konya'ya yerleşen Ahi Evran, burada da sanatını icra etmiştir. Fakat Ahilerin en büyük hamisi olan Sultan I. Alaeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tertiplediği bir suikast sonucu öldürülünce, pek çok Ahi ve Türkmen cezalandırılmış, Ahi Evran da hapsedilmiştir. II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölümünden sonra 1245 yılında serbest bırakılan Ahi Evran, Denizli'ye geçmiştir. 1247'de, Mevlana'nın oğlu Alaeddin Çelebi'nin Mevlana'nın hocası Şems-i Tebrizi'nin öldürülmesinde parmağı olduğu iddiası yayılmıştır. Ayrıca Ahi Evran ile Alaeddin Çelebi'nin bu süreçte birlikte olduğu ve Mevlana ve hocası Şems-i Tebrizi ile Ahi Evran arasında çekişme olduğu bilinmektedir. Bu olaydan sonra da Kırşehir'e gidip yerleşir ve hayatının sonuna kadar (15 yıl) burada kalır.

Ömrünün sonlarına doğru Anadolu Selçuklu Devletindeki taht mücadelelerine karışır ve II. İzzeddin Keykavus tarafını tutar. Mevlana ve çevresi ile siyasi ihtilafa düşer. Bu ihtilafta da Mevlana'nın oğlu Alaeddin Çelebi Ahi Evran'ın yanındadır. Mevlana'nın diğer oğlu Sultan Veled'in, Ahi Evran'ın ölümü üzerine yazdığı rubaide geçen ay tutulmasına dayanarak 12 Nisan 1261'deki meydana gelen parçalı ay tutulması aynı zamanda Ahi Evran'ın ölüm günüdür. (İÜ Fen Fakültesi Astronomi Bölümü Öğretim üyesi Doç. Dr. Tarık Gökmen'e göre) Anadolu'nun Moğol istilası sırasında Moğollar tarafından öldürüldüğü iddia edilir. Bir başka iddia ise Mevlana'nın müridi olan Nurettin Caca Bey tarafından öldürüldüğüdür.

Ahi Evran, 1205 yılında Kermani'nin kızı Fatma Bacı ile evlendi. Ahiliğe kadınlar giremediği için Fatma Bacı da Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınları) teşkilatını kurmuş ve Kadın Ana olarak tanınmıştı. Ahi Evran'ın şeyhliği altında 13. yüzyılda Ankara ve Kırşehir'de toplanan Ahiler, kısa sürede Selçuklu şehirlerine yayılmışlardı. Osmanlı devletinin kuruluşunda etkili olmuşlardır.
Velâyetnâme adlı eserinde Hacı Bektaş-ı Velî'nin sık sık Kırşehir'i ve Ahi Evran'ı ziyareti, onunla sohbetlerini anlatır. 13. yüzyıl'da Anadolu'dan geçen ünlü seyyah İbn-i Batuta da Burdur, Gölhisar, Ladik, Milas, Gerçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi Anadolu şehirlerindeki ahi zaviyelerinden bahsetmekte ve buralarda misafir olduğunu zikretmektedir.
Kırşehir'de adını taşıyan Ahi Evran Üniversitesi, 2006 yılında kurulmuştur. Ayrıca adının içinde "Ahi Evran" bulunan birçok lise ve mahalle adı vardır.

Mudurnu’daki tabakların (sepicilerin) inanışına göre Ahi Evran Muhammed’in ve Ali’nin çağdaşı olup, buradan derlenen bir anlatıda ‘Evranlar (ejderhalar) gibi savaştı’ diye Ali ona kızını vermiş; Medine'de düğünü yapılmıştır. Gelen koyunların derisi yığılmış; Ahi Evran onları sepilemiş, boyamış, çeyiz gibi asmış. Ali kamçısı ile bu derileri perdahlamış. İşte, sepicilere göre, açıcıların piri de Ali sayılır. Ahi Evran'a peygamber dua etmiş:
‘-Senin izninle olsun otuz iki saat’ demiş. İşte bunun için deriden otuz iki sanat sayarlar, hepsi Ahi Evran'ı pir tanırlar. Onların hepsinin kalfalarına tabakların şeyhleri peştamal kuşatırlardı.

Kütahya Ahi Evren Camii
Kırşehir Ahi Evran Camii ve Türbesi
Ahi Evran Üniversitesi

Ahi Evran'ın Hayatı 9 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahi Evran'in Hayatı 1
Ahi Evran'ın Hayatı 2 20 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahi Kültürünü Araştırma ve Eğitim Vakfı / Ahi Evran'ın hayatı

Ahlat, Van Gölü'nün kuzeybatısında Bitlis iline bağlı bir ilçedir.

Şehrin en eski sakinleri olan Urartular buraya "Halads" derken, Türkler ve İranlılar "Ahlat", Kürtler "Xelat", Ermeniler "Şaleat", Süryaniler "Kelath" ve Araplar "Hil’at" demişlerdir.

Ahlat, Selçuklular çağında Ahlatşâhlar Beyliği'ne başkentlik yapmış, politik ve kültürel sahalarda önemli rol oynamış bir Oğuz/Türkmen şehridir. Türk istila yolları üzerinde yer alan bu şehir, Anadolu'ya yapılan akınların planlandığı ve dönüşlerinde de toplandıkları bir askerî hareket üssü ve aynı zamanda Oğuz boylarına mensup kitlelerin yerleştiği bir Orta Çağ Selçuklu şehridir. Nitekim bu Oğuz boylarına mensup kitleler arasında Osmanlıların mensup olduğu Kayı Boyu da vardır. Bundan ötürü Ahlat, Osmanlılar açısından da hatırı sayılır öneme sahip ata yadigarı bir Osmanlı şehridir. Türkler Anadolu'ya geldikleri esnada, Van Gölü'nün kuzeybatı kıyısında yer alan Ahlat hariç olmak üzere, Malazgirt, Erciş, Bargiri (bugünkü Muradiye), Van ve Vestan (Gevaş) gibi şehirler Bizans İmparatorluğu'nun hakimiyeti altındaydı. Bu sebeple 1054 yılında harekete geçen Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Türkmenlere yol açmak amacıyla Van Gölü'nün kuzey doğusunda yer alan Bargiri ve daha sonra da Erciş'i kısa bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Ahlat üzerinden ilerleyişine devam ederek Malazgirt'i kuşattı. Ancak şehir iyi tahkim edilmiş olduğundan fethedilemedi. Bununla birlikte Süphan ve Nemrut dağları arasında Van Gölü'ne nazır eğilimli platolar üzerinde kurulmuş olan ve Türk istila yolları üzerinde bulunmasından dolayı stratejik bir konuma sahip olan Ahlat, Anadolu'ya yapılan akınların planlandığı ve dönüşlerinde de toplandıkları bir askerî hareket üssü haline getirildi. Nitekim Malazgirt Zaferi'nden hemen önce, Alparslan'ın emriyle Ahlat'ta hazırlıklarını tamamlayan Selçuklu ve Türkmen beyleri ile emirleri Doğu ve Orta Anadolu'da fetihlere giriştiler. Bunlardan Hâcib Gümüş Tegin (1066) beraberinde Afşin, Ahmed Şâh ve diğer Türkmen boy ve beyleri olduğu halde, Murat ve Dicle nehri havzalarından ilerleyerek el - Cezire bölgesinde yer alan Nizip, Nusaybin ve Adıyaman (Hısn Mansur)'da mücadele verirken, Ahlat'ı hareket üssü edinen Er - Basgan ve Sanduk gibi beyler de Anadolu'ya düzenli seferler gerçekleştirmekteydiler. İşte bu sıralarda Sultan Alparslan, Ahlat'ı Mervânîler'in idaresinden alarak, Anadolu gazalarında şöhret kazanmış olan meşhur kumandanlarından Sanduk'un idaresine verdi. Zira Emir Sanduk, Alparslan'ın komutanları içinde birinci derece cesarete sahip olup, Malazgirt Savaşı öncesinde Ahlat'ı Türklerin cihat ve gaza üssü haline getirerek Anadolu'ya düzenli akınlarda bulunmuştu. Hatta Sanduk Bey, Bizans İmparatoru'nun Ahlat üzerine gönderdiği yirmi bin kişilik öncü kuvveti yenerek (3 Agustos 1071) güçlü bir kumandan oldugunu göstermişti. Ne var ki, Alparslan Malazgirt Savaşı'ndan biraz sonra Ahlat'ı tekrar eski sahibi olan Mervânîlere geri verdi. ibnü'l - Ezrak, Alparslan'ın Malazgirt Savaşı'ndan sonra Ahlat'a ve Malazgirt'e valiler tayin ettiğini ve ondan sonra gelen sultanların da ayn şekilde hareket ettiğini yazar. Ancak Ahlat'ın Malazgirt Savaşı'ndan önce Selçuklular idaresine geçtiği kesindir. Diğer taraftan Büyük Selçuklu Sultan Meliksâh, 1085'te Mervânì Devleti'ni ortadan kaldırmış olmasına rağmen, Ahlat halen bir Mervânì emirinin elindeydi. Ancak Mervânì emirinin zulüm ve iskencesinden bıkmış olan halk, adalet ve iyiliği ile şöhret kazanmış Türk emirlerinden Sökmen el. - Kutbi'ye haber göndererek onu Ahlat'a davet etti. Bu davete icabet eden Sökmen el - Kutbì de kuvvetleriyle birlikte Ahlat'a gelerek güç kullanmaksızın şehri teslim aldı. Bunun üzerine Mervânîler Ahlat'tan uzaklaştı. Muhammed Tapar da taht mücadeleleri sırasında daima kendisini destekleyen ve başarılı hizmetler veren Ahlat ve Van Gölü havzasını Sökmen el- Kutbi'ye ikta etti. Böylece Ahlat, Sökmen el- Kutbì tarafından kurulan Ahlatşahlar Beyliği' nin başkenti ve o devrin en başta gelen siyasi ve kültürel merkezlerinden biri oldu. Nitekim Selçuklu sultanı Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki taht mücadelesi esnasında, Hoy' da yapılan savaşı kaybeden (1103) Muhammed Tapar, Türklerin güç merkezi olan Ahlat'a geldi. Burada Doğu Anadolu Türk beylerinden Ahlatşâh'ı Sökmen el - Kutbi, Erzurum Saltuklu Beyi Ali ve Ani emiri Menuçehr bin Şavur'u hizmetine alarak Berkyaruk'a karşı yeniden mücadeleye hazırlandı.
1 Haziran 1929 tarih ve 1509 numaralı kanun ile Bitlis ilçe haline getirilerek il merkezi durumuna getirilen Muş'a bağlanırken Bitlis'e bağlı olan Ahlat, Van iline bağlanmış ve Tatvan da Ahlat'a bağlı bir nahiye statüsüne getirilmiştir. Muş ilinin Bitlis ile Mutki ve Van ilinin Ahlat ilçesiyle, Hizan ve Kotum (Tatvan) ilçelerinden oluşmak üzere merkezi Bitlis olmak üzere Bitlis ilinin yeniden tesis edilmesine 25 Aralık 1935 tarih ve 2885 nolu kanun ile karar verilmiştir.

İlçenin yüzölçümü 1.153 km²dir. Ahlat ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.718 metredir. Kırsal bir alana yayılmış olan ilçenin yüzey şekilleri, gerek biçim, gerekse meydana geliş şekilleri bakımından farklılıklar gösterir. Yeryüzünün sayılı volkanlarından olan Nemrut, Ahlat'ın batısında; Süphan ise doğusunda yer almaktadır. İlçenin; kuzeyinde Muş iline bağlı Bulanık ve Malazgirt ilçeleri, batısında Güroymak ve Muş ili, güneyinde Van Gölü, güneybatısında Tatvan ve Bitlis, doğusunda ise yine Van Gölü ve Adilcevaz ilçesiyle sınırlıdır.
İlçe Van Gölü'nün kuzey kıyısında yer almış olmakla beraber iklimi kara iklimi özelliği taşır. Yörede kış oldukça erken başlar ve uzun sürer. Havanın ısınmaya başlaması ancak nisan ayının ortalarında olur. Yörenin yaz mevsiminin ağustos ayının sonuna kadar sürmekte olması yanında kısmen bazı yıllar eylül ayını da kapsar. Yıllık ortalama yağış miktarı 1000–1500 mm'dir.
Gerek Van Gölü'nün kıyısında olmasının gerekse yıllık yağışın bolluğu sebebiyle Ahlat, bölgenin genel bitki örtüsü olan bozkır bitki örtüsünün dışında daha yeşil ve gür bir bitki örtüsüne sahiptir.

İlçe; 1 belde, 26 köy ve 12 mahalleden oluşmaktadır.

Halkın uğraş alanlarından biri olan bastonculuk geleneği günümüzde de önemli bir kültür-sanat faaliyeti olarak yer almaktadır. Özel teknikler kullanılarak yapılan bu bastonların her biri, büyük emekler ve özveriler neticesinde oluşturulmaktadır. Ağaca ilginç ve bir o kadar da yaratıcı figürler aktararak bu konudaki ustalıklarını gösteren ilçe halkı, bu yeteneğini önemli bir kültür turizmi aracı olarak kullanmakta ve başarılı olmaktadır.

Ahlat, tarihi mezarlıklarıyla ön plana çıkan bir ilçedir. Selçuklu döneminden kalan mezar taşları Türk tarihi açısından önemli bir değere sahiptir. Ahlat Selçuklu Mezarlığı, dünya üzerindeki en büyük Müslüman mezarlığıdır.
Bunların yanı sıra yine Selçuklular dönemine ait, lahit mezar özelliği taşıyan kümbet mezarlar bulunmaktadır ki bu mezarlar yörede sıkça kullanılan Ahlat'a özgü taşlarla yapılmıştır. İlçede taş işlemeciliğinin ön planda olduğunun bir göstergesi olan bu kümbetlerde, dönemin saygın kişilerinin mezarları bulunmaktadır.
Urartu ve Osmanlı Eski Yerleşimi Mezar Taşları, 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne kaydedilmiştir. Ahlat'ın tarihi M.Ö. 900 yıllarına dayanır. M.S. 12-15. yüzyıllar arasında yapılmış olan mezar taşları önem arz etmektedir. Anadolu türbe mimarisinin estetik ve boyut çeşitliliği İslam dünyasına katkı sunmaktadır.

1971'de kurulan Ahlat Müzesi; Tunç Çağı, Demir Çağı, Roma, Helenistik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin izlerini gösterir.

Emir Bayındır Kümbeti, 15. yüzyılda inşa edilen bir kümbettir. Bayındır Bey'in naaşı yer alır.

Caminin üzerinde yer alan kitabede 1584 tarihinde yapıldığı yazmaktadır. Mimarının Mimar Sinan olduğu söylentiler arasındadır. Üzeri kubbe biçiminde olan İskender Paşa Cami, Osmanlı mimarisinin izlerini bünyesinde barındırmaktadır. Yine caminin çevresinde bulunan kalıntılardan alanda hamam olduğu çıkarımı yapılmıştır ancak hamam tamamen yok olmuştur.

Akkoyunlu Türkmen beylerinden olan Emir Bayındır tarafından Van Gölü'nün kıyısına yaptırılan Emir Bayındır Köprüsü, Tahtı Süleyman Deresi olarak bilinen akarsuyun üzerinde yer almaktadır. TEmir Bayındır Köprüsü 21 metre uzunluğunda olup tek gözlü kesme taştan yapılmıştır. Her iki ucunda merdiven bulunan köprünün 13. yüzyılda yapıldığı sanılıyor. En son 1954 yılında restore edilen köprüyü bölge halkı hâlâ kullanıyor.

Ahlat Belediyesi 2 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahlat Kaymakamlığı 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ahlat tarihçesi

Alanya Kuşatması, Anadolu Selçuklu Devleti sultanı I. Alâeddin Keykubad tarafından gerçekleştirilen kuşatmadır. Bu kuşatma sonucunda Alanya, Selçuklu hâkimiyetine geçmiştir.

Haçlılar, IV. Haçlı Seferi ile İstanbul'u işgal edince bölgedeki Bizans istikrarı bozulmuş ve Bizans İmparatorluğu'nun her yanında mahallî hakîmler ortaya çıkmıştı. Kyr Vart da bu mahallî hakîmlerden biriydi ve Alanya'yı yönetiyordu. Kyr Vart'ın kardeşi de Antalya ve Alanya arasındaki Alara Kalesi'nin sahibiydi. (Rumlar, Alanya'yı Kalonoros, Avrupalılar ise  Candelore olarak isimlendirmişlerdi. Selçuklu kaynaklarında her iki isim de kullanılmaktadır.)

İbn Bîbî'ye göre Sultan I. Alâeddin Keykubad, bir gün nedimleriyle sohbet ederken,"Şimdi bizim eğlence (bezm) rahatlığından kurtulup savaş (rezm) sazına el atmamız ve saltanat kanunlarını uygulamamız gerekir, ülkenin her yerindeki halkın rahatını sağlamak ve cihangirlik vazifesini yerine getirmek için düşünce gözünüzü iyice açın, o düşünceden çıkacak sonuca göre harekete geçip savaşa başlayalım." dedi.
Sultanın bu sözleri üzerine uzun zamandır Antalya subaşılığı yapan ve o bölgedeki sahilleri iyi bilen Mübarizeddin Ertokuş ve Emîr-i Âhur Esededdin Ayaz, Akdeniz sahilinde bulunan Kalonoros Kalesi'nin güzelliğini, her mevsimin orada bahar gibi hoş ve şirin geçtiğini, kara tarafından Sîs (Kozan) memleketine bağlı olduğunu, deniz tarafından da Mısır üzerine ağır bac ve haraçlar yüklediğini uzun uzadıya anlattılar ve kolaylıkla fethedileceğini bildirerek Sultan Alâeddin Keykubad'ı buranın fethine teşvik ettiler. Emirlerin bu teklifini uygun bulan sultan, uc beylerine asker ve mühimmat tedariki için fermânlar yazılmasını emretti. Fermânların gönderilmesinden 10 gün kadar sonra tam teçhizatlı bir ordu Konya'da toplandı.
Konya'daki ordu sultanın liderliğinde kaleyi hem karadan hem de denizden kuşatmaya başladı.

Alanya Tersanesi ve Alanya Tophanesi Alanya'nın Selçuklu döneminden kalan tarihi yapılarıdır.
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad'ın kenti almasından altı yıl sonra Kızılkule'nin yakınında 1228'de yapımına başlanmış ve bir yılda bitirilmiştir. Kemerli beş gözden oluşan tersanenin denize bakan cephesi 56.5 metre, derinliği 44 metredir. Tersane için seçilen yer, gün ışığından en fazla yararlanılacak şekilde planlanmıştır. Tersanenin giriş kapısındaki yazıt, Sultan Keykubat'ın armasını taşır ve rozetlerle süslüdür.
Alanya Tersanesi, Akdeniz'deki ilk Selçuklu tersanesidir. Daha önce Karadeniz'de Sinop Tersanesini yaptıran Alaaddin Keykubat, Alanya Tersanesi ile "iki denizin sultanı" unvanını almıştır. Tersanenin bir yanında mescit öteki yanında muhafız odası bulunur. Gözlerden birinde de zaman içinde körlenmiş bir kuyu vardır. Denizden teknelerle ya da Kızılkule'nin yanındaki surlardan yürüyerek ulaşılan Tersane'ye giriş ücretsizdir.

Tersane'nin bitişiğinde denizden 10 metre yüksekliğinde bir kayaya tersaneyi korumak amacıyla yapılan Tophane vardır. 1228 yılında kesme taştan inşa edilen üç katlı ve dikdörtgen planlı yapıda aynı zamanda savaş gemileri için top döküldüğü bilinmektedir.
Tersane ve Tophane'nin Kültür Bakanlığı ve Alanya Belediyesi tarafından bir Denizcilik Müzesi'ne dönüştürülmesi için çalışmalar sürmektedir.

Alara Kalesi, Alanya'nın 37 kilometre batısında, denizden 7 kilometre içeride Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından 1232 yılında yaptırılmıştır.
İpekyolu üzerindeki kalenin işlevi, Alara Çayı kenarındaki Alara Han'da mola veren kervanların güvenliğini sağlamaktır. Kale 200 metreden 500 metreye kadar çıkan sarp bir tepe üzerinde kurulmuştur. Görkemli bir görüntüsü vardır. Dış ve iç kale olarak iki kısımdır. 120 basamaklı karanlık bir dehlizden kalenin içine girilir. Ören yeri olarak düzenlenerek ziyarete açılmadığı için yaban otları ve yıkıntılara dikkat etmek gerekir. Ayrıca tünelin ortalarına doğru derin bir çukur vardır. Bunun ucu su almak için aştıkları mahzenlerdedir. Kalenin içinde kayalar oyularak tüneller yapılmıştır. Kalıntılar arasında küçük bir saray, kale görevlilerinin odaları ve hamam vardır.

Alp Arslan el-Ahras, (d.1097 - ö.1114) 1113 ile 1114 yılları arasında Suriye Selçukluların Halep meliki.
Asıl adı Ebu Şuca Alparslan'dır. Kekeleyerek konuştuğu için kendisine Ahras lakabı verilmiştir. Babası Rıdvan'ın 1113 yılında ölümünün ardından atabeği Hadım Lülü'nün yardımlarıyla tahta geçti. Alparslan El-Ahras saltanatını sağlamlaştırmak için kardeşleri Melikşah ve Mübarekşah'ı öldürür.
Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar  Suriye-Filistin Selçuklu Halep hükümdarı Alparslan El-Ahras'a elçi göndererek şu sözleri der.

Vaktiyle baban, Bâtınîler konusunda bana muhalefet ediyordu, halbuki ben, şimdi senden, benim bir evlâdım olarak onları yok etmeni istiyorum.
Alparslan El-Ahras Büyük Selçuklu Sultanı Muhammet Tapar'ın sözünü dinleyerek Halep'te Batiniler'e karşı büyük bir harekât başlatır. 1113-1114 yılında Alparslan El-Ahras Halep'te başlattığı Batini harekâtıyla  200 Batiniyi öldürür. Batini lideri Ebu Tahir de bu harekâtta öldürülür.
Alparslan El-Ahras, devlet erkanının tavsiyelerine uyarak Şam atabeği Tuğtekin'i Halep'e davet eder. Ama Tuğtegin Halep'e gelmek yerine Alparslan El-Ahras'ı Şam'a gelmesini ister. Alparslan El-Ahras, Tuğtekin'in isteğini yerine getirerek Şam'a gelir. Alparslan El-Ahras, Tuğtegin'e devlet kadrosunu yenileme yetkisi verir. Alparslan El-Ahras'ın Tuğtegin'e verdiği bu yetki Hadım Lülü'yü rahatsız etmişti. Hadım Lülü, Tuğtegin'e baskı uygulamaya başladı. Hadım Lülü'nün ısrarıyla Alparslan El-Ahras, Tuğtegin'i Halep'ten uzaklaştırdı. Alparslan El-Ahras'ın Tuğtegin'i Halep'ten uzaklaştırması saltanatının sonu olacaktı. Çünkü Hadım Lülü, 1114 yılında 17 yaşındaki Alparslan El-Ahras'a suikast düzenleyerek öldürdü ve yerine Sultanşah geçti.

Anadolu Selçukluları aile ağacı aşağıdadır.
Devletin ilk sultanı Süleyman Bey hanedana adını veren Selçuk Bey'in en büyük oğlu olan Arslan Yabgu'nun torunudur. Arslan Yabgu en büyük oğul olduğu halde Gaznelilere esir düştüğü için yönetim kardeşi Mikail'in oğullarına geçmiş ve bu durum Arslan Bey soyundan gelenlerle Mikail Bey soyundan gelenler arasında bir soğukluğa yol açmıştır. Anadolu fethiyle görevlendirilen Kutalmış oğlu Süleyman Bey ve soyundan gelenler kısa süre sonra merkez ile bağlarını koparmış ve kendi devletlerini kurmuşlardır. Anadolu Selçuklu Devleti Büyük Selçuklu İmparatorluğu daha uzun ömürlü olarak 14. yüzyıl başına kadar varlığını devam ettirmiştir.

Aşağıdaki aile ağacı sadece Anadolu Selçuklularına ait olup, Büyük Selçuklu Hanedanı için Selçuklu Hanedanı sayfasına bakılmalıdır. Kutuların renk kodu şöyledir;
      Anadolu Selçukluları :
      Büyük Selçuklu Devleti:
      Anadolu Selçuklu devletinin sultanlık etmemiş üyeleri

Arslan Argun, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın oğludur. Ahbârüd Devleti's Selçukıyye'de 1066 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Cend'deki dedesi Selçuk Bey'in mezarını ziyarete gittiğinde oğlu Arslan Argun'a Harezm melikliğini verdiğini anlatılır. Lakin Arslan Argun'un 1097 yılında 26 yaşında öldüğünü düşünürsek Arslan Argun 1071 yılında doğmuştur. Bu yoldan gidersek 1066 yılında Alparslan'ın Harezm melik olarak atadığı evladı en büyük oğlu Ayaz'dır. Çünkü Ayaz 1066 yılında yapılan sefere refakat etmiştir.
Arslan Argun önemli yerlere melik atanmamıştı. Arslan Argun'un ağabeyleri Tutuş Suriye'ye, Şihabüddevle Tekiş ise Belh'e melik olarak atanmıştı. Arslan Argun'un ağabeyleri Tutuş ve Tekiş getirisi yüksek yerlere atanırken Arslan Argun Hamedan ve Save'ye atanmıştı. 1092 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah yanına kardeşi Arslan Argun'u da alarak Bağdat'a gitmişti. Bir süre sonra Sultan Melikşah Bağdat'da ölmüş, Arslan Argun yanına 7 memlükü (Esir veya köleler arasından seçilip özel eğitimden geçirildikten sonra hükümdarın muhafız birliğine alınan ve zamanla aristokrat bir sınıf oluşturan ücretli askerler.) da alarak Bağdat'dan Hamedan'a gitti.
1092 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ölünce iç ve dıştaki düşmanlar belli olmuş ve taht kavgaları vuku bulmuştu. Bazı devlet adamlarının kışkırtmalarıyla Arslan Argun Horasan'a gitti; lakin şehre giremedi. Fakat Merv valisi Kudan Arslan Argun'u Merv'e aldı. Arslan Argun önce Nizamülmülk'ün oğlu Fahrülmülk'ün elinden Belh'i aldı. Sonradan Arslan Argun Tirmiz ve Nişabur'a sahip oldu ve Horasan'ın büyük bir bölümünü fethetti. Sonradan Arslan Argun yeğeni Berkyaruk'a haber göndererek Nişabur hariç Çağrı Bey'in tüm topraklarını kendisine verilmesi ve bunun karşılığında Berkyaruk'u tanıyacağını ve Berkyaruk'a vergi ödeyeceğini söyledi.Berkyaruk kardeşi Mahmud ve amcası Tutuş'la uğraştığı için Arslan Argun'a cevap vermedi. Berkyaruk Arslan Argun'a cevap vermeyerek Arslan Argun'un teklifini kabul etmiş oldu.
1095 yılında Berkyaruk amcası Tutuş'u Rey Savaşı'nda yendi. Berkyaruk Arslan Argun'u da bertaraf etmek için bir diğer amcası Böri Bars'ı gönderdi. Böri Bars'ın yanında tecrübeli emirlerden Yağız ve Altuntaş, ayrıca da Türkmenler üzerinde nüfus sahibi olan oğlu Mesud'u da getirmişti. Böri Bars yapılan savaşta Arslan Argun'u yendi. Arslan Argun Belh'e çekildi. Savaş sonrası Altuntaş kıskançlıktan Mesud'u öldürdü. Böri Bars oğlu Mesud'un ölümüne oldukça üzülmüştü. Bori Bars Herat'tayken Arslan Argun Belh'den Merv'e geldi ve Merv'e girerek halkın çoğunu öldürerek surları yıktı. Haberi alan Bori Bars Merv üzerine hareket ettiysede yenilerek esir edildi. Arslan Argun kardeşi Bori Bars'ı bir süre Tirmiz kalesinde hapsettikten sonra öldürdü (1095).
Bori Bars'ın Arslan Argun tarafından öldürüldüğü haberini alan Berkyaruk 1097 yılında kardeşi Sencer'i Arslan Argun üzerine gönderdi. Lakin Sencer Horasan'a ulaşmadan Arslan Argun bir kölesi tarafından öldürüldü (1097). Arslan Argun'u öldüren köle kendisine sorulan bir soruda Arslan Argun'un halka zulmettiğini ve halkı zulümden kurtarmak için Arslan Argun'u öldürdüğünü söylemiştir. Kölenin sözünü kaynaklar desteklemektedir.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/537047 9 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arslan bin Selçuk, Selçuklu hanedanının atası olan Selçuk Bey'in Mikail Bey'den sonraki büyük oğludur (ö. 1032). Türkiye Selçuklu Devleti'ni kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın dedesidir.
Bazı kaynaklarda kendisinden İsrail (Yabgu) olarak söz edilmekle birlikte daha çok Türkçe adı Arslan Yabgu ile tanınan bu Selçuklu beyi, ilk kez Karahanlılar'la Samanîler arasındaki mücadelede dikkatleri üzerine çeker. 992 yılında Karahanlı hükümdarı Buğra Han Harun bin İlig Han, Samanî topraklarının bir kısmını işgal edince dönemin Samanî hükümdarı II. Nuh, Selçuk Bey'den yardım ister. O da bu çağrının ardından oğlu Arslan kumandasındaki bir orduyu yardım için Samanîlere gönderir. Arslan'ın yardımıyla Samanîler Karahanlıları yenilgiye uğratır. Bu sonuçla Buhara ile Semerkant arasında yer alan Nur kasabası bölgesi Selçuklulara yurt olarak verilir.
999 yılında Karahanlıların Samanîlere ait Buhara'yı almasıyla Samanîler Devleti fiilen sona ermiş oldu. Bu olay Arslan'ın ve ona bağlı Türkmenler'in nüfuz ve saygınlığını daha da artırdı. Karahanlıların elinden kaçmayı başaran Samanî şehzadesi Ebu İbrahim el-Muntasır, Arslan'dan yardım istemek durumunda kaldı. Birlikte, 1003 yılında Semerkant'a gelerek Karahanlı Subaşı Tegin'i bozguna uğrattılar. A İlig Han Nasr'ı yenilgiye uğrattıkları gibi ertesi yıl da Karahanlılar'a karşı aynı utkuyu tekrarladılar.
1009 yılında Selçuk'un Cend kentinde ölmesi üzerine; Arslan, Yabgu unvanını alarak ailenin başına geçer. 1012 yılında Karahanlı hükümdarı İlig Han Nasr'ın ölümü üzerine, aynı aileye mensup olan Ali Tegin ile bir anlaşma yapar. Anlaşmaya karşı çıkan Karahanlı aile mensuplarını bozguna uğratır ve 1020-1021 yılları arasında Buhara'da hakimiyet elde eder.
Tüm bunlar üzerine gerçek bir kaygıya kapılan dönemin Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadir Han ve Gazneli Sultanı Mahmut, 1025 yılında Maveraünnehir mülakatında bulunur. Bu görüşme sonucunda, Arslan Yabgu yönetimindeki Selçuklulara karşı gerekli önlemler alınarak, bu insanların Türkistan ve Maveraünnehir’den uzaklaştırıp Horasan'a sürülmesi kararlaştırılır. Bu ittifaka güç yetiremeyeceğini bilen Arslan Yabgu müttefiki Ali Tegin ile çöllere çekilir.
Gazneli Mahmud, "mertliği, savaşçılığı ve yıldırım hızıyla düşman üzerine saldırması gibi meziyetleri sebebiyle herkesin çekindiği" Arslan Yabgu'yu yakalamak için hileye başvurur. 1025 yılında bir ziyafet için Semerkand'a çağırdığı Arslan Yabgu'yu oğlu Kutalmış ve birtakım arkadaşlarıyla birlikte yakalayarak Kalincar Kalesi'ne tutsak eder. Ona bağlı birçok Türkmen, Gazneli Mahmud tarafından öldürülür, geride kalmış olanlar da lidersiz bir şekilde dağılmak durumunda kalırlar.
1030 yılına gelindiğinde Selçuklu ailesinde Arslan Yabgu'nun alıkonulmasıyla ön plana çıkan Arslan'ın yeğenleri Tuğrul Bey ve Çağrı Bey Gazneli Mahmud'un ölümüyle başa geçen oğlu Sultan Mesud'dan Arslan Yabgu'nun serbest bırakılmasını isterler. Aynı mesajla kendisine itaat edeceklerinin mesajını da ileten Tuğrul ve Çağrı beylerin teklifi üzerine Sultan Mesud, Arslan Yabgu'yu Belh'e getirir. Ondan yeğenlerine bozgunculuktan vazgeçmelerini söylemesini emreder. Arslan Yabgu da Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve Musa Yabgu'ya haber göndererek Sultan Mesud'un buyruğunu iletir. Ayrıca elçiye bir "biz" (dikiş aleti) vermelerini ister. Elçi mesajı ileterek; mesaj mahiyetindeki "biz"i teslim edince onlar yeniden karışıklık çıkarmaya başlar. Bunun üzerine Gazneli Sultan I. Mesut, Arslan Yabgu'yu yeniden hapse attırır.
Türkmenlerin Arslan Yabgu'yu kurtarma girişimlerine karşın hapishaneden kurtulamaz. Sadece oğlu Kutalmış bir fırsatını bulup hapishaneden kaçarak Buhara'ya döner.
Arslan Yabgu yedi yıl kaldığı hapishanede vefat eder.

Merçil, Erdoğan, “Arslan b. Selçuk”, (1974) Küçük Türk İslam Ansiklopedisi, Cilt:I, Sayfa:174-175 İstanbul.
Naşır İbn Ali El-Hüseyni, (Türkçe çev.: Necati Lügal) (Yeni bas. 1999) Ahbarü'd-Devleti's-Selçukiyye Ankara: Turk Tarih Kurumu  ISBN 9751611504
Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendi, (Türkçe çev.:Ahmed Ateş) (1999) Râhat-Üs-Sudûr ve Âyet-Üs-Sürûr (Gönüllerin Rahatı ve Sevinç Alâmeti), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Turan, Osman (1969) Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul:Boğaziçi Yayınları, ISBN 9754511004
Köymen, Mehmet (1979 4. bas. 2011), Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi 1. Cilt. Kuruluş Devri, 	', Ankara: Türk Tarih Kurumu  ISBN 9751601177

Özaydın, Abdülkerim "Arslan bin Selçuk" (1991) TDV İslam Ansiklopedisi Cilt:3 Sayfa:402-403 Online:
[1]13 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rükneddin Ebu el-Muzaffer Arslan Şah bin Tuğrul (1133–1176), Irak ve İran'da hüküm süren bir Irak Selçuklu Sultanıydı. Saltanatı on beş yıl yedi ay sürdü. Hükümdarlığı sırasında Şemseddin İldeniz'in nüfuzu ve hakimiyeti ön plana çıkmıştır. Annesi Mümine Hatun, İldeniz ile evlendi ve amcası Sultan Mesud ona baktı. 1160 yılında İldeniz, Arslan Şah'ın Irak Selçuklu Devleti'ne hükümdar olarak atandığını ilan etti.
İldeniz, birden fazla kez Irak Selçukluları'nın saltanat kavgalarında yer aldı. Üvey oğlu Arslan'ın Irak Selçuklu Devleti'nin sultanı olmasında da büyük katkısı olmuştur. Arslan, İldeniz'i Hemedan'da (Irak Selçukluları'nın başkenti) himaye etti ve anne tarafından kardeşi ve İldeniz'in oğlu Muhammed Cihan'ı vekil olarak atadı. İldeniz'in etkisi, 1172 (H. 568) yılındaki vefatına kadar güçlü kalmıştır.

Abbasi Halifesi Muktefi'nin kızı olan Kerman Hatun ile Eylül 1160'ta evlendi. Diğer bir eş ise I. Arslan Şah'ın oğlu Kirman Şah'ın kızı olan Rafi Hatun'du. Başka bir eşi ise Sitti Fatima idi. Tuğrul adında bir oğlu vardı.

Ziya Bünyadov. Azerbaycan Atabayları Devleti (1136–1225 yılları) Bakü, "Doğu-Batı", 2007, 312 s.
Ekber N. Necef. Selçuklu devletleri ve atabaylarının tarihi (Oğuzların ortaya çıkışından 14. yüzyıla kadar). Bakü: Hukuk, 2010
Azerbaycan Tarihi. Yedi cilt halinde. Cilt II (III-XIII yüzyılların I çeyreği). Bakü. "Bilim". 2007. 608 s. — 24 s.
Erdoğan Mercil. İldenizliler: Azurbaycan Atabeğleri, Doğumdan Günümüze Büyük İslam Tarihi, İstanbul 1993, c. 8.
Süleyman Aliyarlı. Azerbaycan tarihi ile ilgili kaynaklar. Bakü, "Çırak", 2007. 400 s.

Baskil, Doğu Anadolu Bölgesi'nde Elazığ iline bağlı bir ilçe ve ilçenin merkezi olan şehirdir. Elazığ ilinden karayolu ile Malatya ilinden ise düzenli aralıklarla feribot seferleri ile ulaşım sağlanmaktadır. İlçenin yüzölçümü 1.318 km²dir. Baskil ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.214 metredir.

Baskil ilçesinde kullanılan Türk ağzının Doğu Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:

Baskil ilçesinde doğa turizmine elverişli Kara Leylek Kanyonu yer almaktadır. İlçenin kültürel varlıkları arasında; Abdulvahap Türbesi, Zeynep türbesi, Hasan Baba Türbesi, Teslim Abdal Türbesi ve Mezarlığı, Muşar Dağı Kilisesi ve Gündoğdu Tepesi yer almaktadır. Ayrıca Fırat Nehri'ne yakın tarihî Mar Ahron manastırı yer alır.

İlçenin ekonomisi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarım ürünü kayısıdır. Hayvancılıkta sığır ve koyun ağırlıklı besicilik faaliyetleri yapılmaktadır. 

Baskil Belediyesi 21 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Baskil Kaymakamlığı 28 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Behramşah, Selçuklu meliki, Tuğrulşah'ın en büyük oğlu.

Babası Kirman Selçuklu Sultanı Tuğrulşah'tır. Behramşah 1170 yılında babası Tuğrulşah'ın ölümünün ardından Atebey Reyhan, Kirman tahtına Behramşah'ı geçirdi. Behramşah'ın saltanatını kardeşleri kabul etmedi. Bu kardeşler Turanşah ve Arslanşah idi.
Arslanşah kardeşi Terkenşah'ın desteğini alarak taht iddiasında bulundu ve sonra Bem'e gitti. Turanşah Fars'dan asker topladı ve taht kavgalarının başlamasıyla Kirman Selçuklular'ı Fetret Dönemi'ne girdi (Fetret Dönemi 1170-1183).
Yaşanan savaşları fırsat bilen emirler atabey olmak için birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Gulamlar sürekli taraf değiştirerek çatışmaları kızıştırıyordu. 1175 yılında Behramşah 3. kez saltanatı ele geçirdikten sonra öldü ve yerine oğlu II. Muhammed geçti.

https://www.altayli.net/kirman-selcuklulari.html 5 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Berkyaruk (Temmuz 1081 - 22 Aralık 1104), Büyük Selçuklu hükümdarı I. Melikşah'ın oğlu ve 1092-1104 yılları arasında Büyük Selçuklu Devleti'nin hükümdarıdır.

Berkyaruk, I. Melikşah'ın büyük oğludur. Annesi, Selçuklu asıllı Emir Yakuti'nin kızı ve Azerbaycan Emiri İsmail'in kardeşi olan Zübeyde Hâtun'dur. Fakat Melikşah'ın 1092'de ölmesi ile Terken Hatun, eşinin ölümünden 6 gün sonra 25 Kasım 1092'de I. Melikşah'ın diğer küçük yaştaki oğlu ve Berkyaruk'un kardeşi I. Mahmud'un sultanlığını ilan etti. Kendine taraftar bulmak ve bu saltanatı pekiştirmek için rivayete göre ordu mensuplarına 20.000 altın dinar dağıttı. Sonra da Emir Kur Boğa'yı İsfahan'da bulunan veliaht Berkyaruk'u yakalamak için gönderdi. Kendisi ve annesi ordu ile bu emiri izlemişti. Ancak Nizâmülmülk taraftarları da 14 yaşındaki Berkyaruk'u Rey şehrine kaçırarak sultan ilan ettiler. Selçuklu tahtını ele geçirmek isteyen iki taraf arasında Burucerd'de 11 Ocak 1093 tarihinde yaşanan savaşta Terken Hatun'un ordusundaki bazı emir ve askerlerin kendi tarafına geçmesiyle Berkyaruk savaşı kazandı ve hükümdarlığını pekiştirdi.
Berkyaruk, 17 Ocak 1093'te İsfahan'ı kuşattı. Kuşatma altında zor durumda kalan Terken Hatun haraç teklifinde bulundu ve 500.000 dinarlık yüklü bir para vererek anlaşma sağladı. Berkyaruk'un anlaşmayı kabul etmesiyle kuşatma kaldırıldı. Bu anlaşmaya göre, İsfahan ve Fars eyaletleri Berkyaruk'a tabi olmak kaydıyla Terken Hatun ile oğlu Mahmud'a bırakıldı. Berkyaruk ise, sultan olarak kabul edildi ve diğer eyaletler onun egemenliğine bırakıldı. Terken Hatun oğlunu tekrar iktidara geçirebilmek amacıyla bu sefer Berkyaruk'un dayısı Azerbaycan Emiri İsmail Bin Yakutî'ye haber gönderip, Berkyaruk'a karşı yanında yer alması şartıyla kendisiyle evlenmek istediğini söylemiştir. İsmail Bin Yakutî de Selçuklu tahtını ele geçirebilmek amacıyla bu teklifi kabul ederek Berkyaruk üzerine harekete geçti. Şubat 1093'te Kerec yöresinde yapılan savaşı Berkyaruk'un ordusu kazandı. Bu galibiyetten sonra Bağdat’a giden Berkyaruk, Halife tarafından "Rükneddin" (dinin direği) lakabıyla sultan ilan edildi ve 3 Şubat 1094 adına hutbe okundu.
Amcası olan I. Tutuş, Şam ve Halep'te kendi Suriye Selçuklu Devleti sultanlığını ilan etmiş ve Fars bölgesi üzerinde hükümdarlığını iddia etmişti. Bu sırada Terken Hatun, Tutuş'a gönderdiği mektupta kendisiyle evlenmeyi ve ülkeyi birlikte yönetmeyi teklif etti. Tutuş bu teklifi kabul ederek İsfahan üzerine yürümeye karar verdi. Ekim 1094'te Tutuş ile yaptığı savaşı kaybeden Berkyaruk, İsfahan'a sığınmak zorunda kaldı. Burada I. Mahmud'un emirleri tarafından esir edilen Berkyaruk, I. Mahmud'un ani ölümüyle onun Emirleri'nin desteğini aldı.
Berkyaruk ile Tutuş arasında 26 Şubat 1095'te Rey yakınlarında yapılan bir muharebe sonunda Tutuş kaybetti ve bu muharebede öldü. Fakat Tutuş'un ölümünden sonra küçük oğlu Dukak Şam'da sultanlığını ilan etti. Diğer taraftan Tutuş'un büyük oğlu Rıdvan ise Halep'i eline geçirerek kendini orada sultan ilan etti. Böylece Berkyaruk döneminde Suriye'de Halep Melikliği ve Şam Melikliği kuruldu.
Anadolu'da ise I. Kılıç Arslan, babası Kutalmışoğlu Süleyman Şah Melik Tutuş'a "Ayn Şeylem Savaşı"'nda yenilmesinden sonra Melikşah tarafından İsfahan'a gönderilmiş ve orada rehine bulunmaktayken, Melikşah'ın ölümünden sonra Anadolu'ya dönüp Büyük Selçuklu Devleti'nden bağımsız olan Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı olmuştu.
Berkyaruk'un saltanat döneminde böylece "Büyük Selçuklu Devleti" asgari üç devlete ayrılmış oldu:

Berkyaruk ve ona bağlı kardeşleri: 1194'e kadar İsfahan'da I. Mahmud ile Horasan'da Sencer Sultan
1095'e kadar Tutuş hükümdarlığı altında ve sonra Dukak hükümdarlığı altında Şam Selçuklu Melikliği ve Rıdvan hükümdarlığı altında Halep Selçuklu Melikliği.
I. Kılıç Arslan hükümdarlığı altında Anadolu Selçuklu Devleti.
Berkyaruk, ülkede birliği sağlamak amacıyla amcaları ve çeşitli emirlerle mücadelelerini sürdürmüş ve 1097'de topraklarında yeniden hakimiyet kurmayı başarmıştır. Mücadelesi sonunda kardeşleri Muhammed Tapar ve Sencer, Azerbaycan Meliki Mevdûd b. İsmâil, Tutuş'un oğulları Halep Meliki Rıdvan, Şam Meliki Dukak, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan ve Kirman Selçuklu Meliki Turan Şah onu Büyük Selçuklu sultanı olarak tanıyarak itaat ettiler. Ancak kardeşi Gence Melik'i Muhammed Tapar, 1099 yılında ağabeyine karşı isyan ederek kendi sultanlığını ilan etti. uzun yıllar süren savaşlarla bir sonuç elde edilememesi üzerine 1104 yılında antlaşma sağlandı. Bu antlaşma hükümlerince; Cibâl, Fars, İsfahan, Rey, Hemedan, Hûzistan ve Bağdat Berkyaruk idaresinde kalmış olup, Azerbaycan, Diyarbekir, el-Cezîre, Musul, Suriye ve Hille Emîri Sadaka'nın hâkimiyetindeki topraklar Muhammed Tapar'ın egemenliğine bırakılmıştır.

Berkyaruk, 22 Aralık 1104'te verem'den öldü. Berkyaruk'un sağ iken vârisi olarak oğlu (Müizzeddin) II. Melikşah ordusuna gösterip onlardan oğluna biat etme yemini almıştı. Ama yetişkin olmayan II. Melikşah tahta geçirildi ise de, Büyük Selçuklu Devleti içinde Irak ve Fars'ı idaresi altında bulunduran amcası Muhammed Tapar ve onun oğlu II. Mahmud ile Horasan ve Mâverâünnehir'de idaresi bulunan diğer amcası Sencer Sultan gerçek iktidar oldular.

Lewis, Bernard (2003). The Assassins: A Radical Sect in Islam (İngilizce). Basic Books Inc. 
Tor, Deborah (2012). "The Long Shadow of Pre-Islamic Iranian Rulership: Antagonism or Assimilation?". Late Antiquity: Eastern Perspectives (İngilizce). Oxford: Oxbow. ss. 145-163. 
Van Donzel, E. J. (1994). Islamic Desk Reference (İngilizce). E. J. Brill.

Burak Hakkı (d. 23 Mayıs 1972, İstanbul), Türk oyuncu ve model.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, Ekonometri bölümünden mezun oldu. 10 yıl modellik ve mankenlik yaptı ve 1000'den fazla defile, tanıtım ve organizasyonlarda yer aldı. 16 reklam filminde oynadı ve birçok yarışmada mankenlik dalında Türkiye'yi temsil etti.
1995-2003 yılları arasında zaman zaman İtalya, Almanya, Avusturya, Fransa ve İsviçre başta olmak üzere farklı ajans ve modacılarla çalıştı.
Pınar Aylin'in Karar Ver ve Sibel Can'ın Kanasın adlı klibinde rol alması modellik dışında da tanınmasına neden oldu, 2000 yılında oyunculuğa başladı.

2001 yılında kendisi gibi model ve dizi oyuncusu olan Sema Şimşek ile evlendi. 25 Ocak 2008 tarihinde dünyaya gelen Rüzgar adında bir oğlu vardır. 2012 yılında boşanmışlardır. Rumeli göçmeni bir ailede doğan Burak Hakkı 2016'dan bu yana beraber olduğu Yunan şarkıcı ve model sevgilisi Hara Pappa ile 28 Haziran 2020'de ilişkilerini sonlandırmıştır.

1994 yılında yapılan Best Model of Turkey yarışmasında 1. seçilmiştir.
Avustralya'da 1995 yılında yapılan Manhunt International yarışmasında 4. ve en iyi fotomodel seçilmiştir.
Tunus'ta 1997 yılında yapılan Top Meditterranee yarışmasında Türkiye'yi temsil etmiş ve 2. olmuştur.

IMDb'de Burak Hakkı 
Sinematürk'te Burak Hakkı9 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Celaleddin Harezmşah ya da Celaleddin Harzemşah (Türkmence: Jelaleddin Horezmşa, Arapça: جلال الدين خوارزمشاه, Jalāl al-Dīn Khawarzamshah; d. 1199 - ö. 1231), Harezmşahlar Devleti'nin son hükümdarıdır, Türkmen kökenli komutan ve Moğollar'a Karşı kurulan direnişin lideridir.

Celaleddin ona verilmiş unvan olmakla beraber Türkçe isminin ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Arapça MNBRNY ünsüz diziliminin o zamanlar nasıl telaffuz edildiği bilinmediği için, modern tarihçiler bu dizilimi Mengüberti (veya benzer telaffuzlar) anlamında yorumlasalar da günümüzde en yaygın kabul gören telaffuz Mengburni ("burnunda doğum beni olan") ya da Mingirini ("bin askere bedel şövalye savaşçı") varyantlarıdır. Tabaqat-i Nasiri'yi İngilizceye çeviren Henry George Raverty Tabaqat-i Nasiri tercümesinde Celaleddin'in ismi hakkında şunları dipnot olarak ekler:

Celaleddin Harezmşah'ın babası Harezmşah Alaaddin Muhammed, annesi Hint bir cariye olan Ayçiçek Hatun'dur. Doğum tarihi bilinmemekte olup, asıl adı Mengüberti, Mengübirti'dir. Celaleddin kendisinin lakabıdır. Babasının yanında uzun yıllar bulunmuş ancak Kıpçak asıllı bir anneden doğan kardeşi Uzlagşah veliaht tayin edilmiştir.

Babası Alaaddin Muhammed'in Cengiz Han tarafından mağlup edilip Aralık 1220'de Hazar Denizi'nde bir adada ölümünden önce veliaht tayin edilmesi üzerine Harezmşahlar Devleti hükümdarı olmuştur. Fakat kendinin Şah olarak anılmasına karşı çıkmış ve Sultan olarak anılmasını buyurmuştur. Celaleddin, bazı aile mensupları ve bazı devlet adamları ile birlikte Hazar Denizi doğusunda bulunan Mangışlak Yarımadasına geçerek oradan Harezmşahlar Devleti'nin başkenti olan Ürgenç şehrine gittiler. Fakat çok geçmeden 1221'de Cengiz Han'ın oğulları Çağatay Han ve Ögeday Han komutanlığında büyük bir Moğol ordusu Ürgenç'i kuşatmaya aldı ve şehri ele geçirdikten sonra yıkıp yakıp yerle bir etti.
Ürgenç'teki komutanlar, babası Sultan Alaaddin'in fikrini değiştirip büyük oğlu Celaleddin'den önce kendine varis ve veliaht olarak seçip ilan ettiği ve Celaleddin'in kardeşi "Kutbeddin Uzlagşah'ın Sultan olmasını istemekteydiler. Celaleddin komutanlarının kendine ihanet edeceğinden şüphelenerek şehir teslim olmadan Ürgenç'ten kaçtı. Celaleddin Moğolların kuzey Horasan'daki keşifçi güçlerine görünmeden ve ancak Nasa'da kendini gören Moğol birliğini yenip elimine ederek babasının daha önce kendisine emirliğini verdiği; Gurlular'dan eline geçirdiği ve hemen hemen modern Afganistan'a eşit olan bölgeye çekilmeyi başardı. Bu bölgede merkez olarak Gazne'yi seçerek orada yeni bir ordu kurmaya başladı. Celaleddin yeni ordusu ile Gazne'de kendisini Cengiz Han'ın ordularına karşı koymaya kararlıydı.
Ertesi yıl 1221'de Kâbil'in kuzeyinde Pervan adlı bir mevkide Cengiz Han'ın yakın bir idarecisi ve asker komutanı olan Şiki Kutugu Noyan idaresi altında olan 30.000 kişilik bir Moğol ordusu Celaleddin'in yeni ordusu ile karşı karşıya geldi. Tam bir gün süren Pervan Muharebesi'nde yeni Harezmșah ordusu galip geldi. Fakat Harezmșah ordusu çok yorgun düşmüştü ve devamlı savaşacak takatte değildi. Bu nedenle Celaleddin Moğol ordusunu kovalamayıp geri çekildi. Pervan Muharebesi Moğol ordularının ilk büyük mağlubiyeti olarak tarihe geçmiş oldu. Pervan'daki Harezmșahların galibiyeti Moğolların yenilmez bir güç oldukları efsanesine son verdi.
Kasım 1221'de Moğol işgali altında bulunan Herat şehri halkı işgalci Moğol garnizonuna karşı isyan ederek burada bulunan Moğol askerlerini öldürmeyi başardı. Ama Herat şehri, yeni bir ordu ile gelen Moğol komutanı Elçigidey Noyan'ın 6 ay süren bir kuşatmasından sonra 14 Haziran'da tekrar Moğollar eline geçti.
Pervan mağlubiyetine çok sinirlenen Cengiz Han Moğol ordularının komutanlığını şahsen üzerine alıp güçlü bir ordu ile Celaleddin Harezmșah üzerine yürümeye başladı. Harezmșahlar ileri gelenleri Moğollara karşı nasıl direniş yapabilecekleri hakkında değişik yaklaşımlarda idiler ve Celaleddin'e Moğollara karşı direnişe devam etmek için istediği desteği vermediler.
Bunun üzerine Celaleddin önemli bir savunma kalesi olan Gazne'yi bırakmak zorunda kaldı ve 50.000 kişilik ordusu ve binlerce sivil muhacir ile Hindistan'a doğru göçmeye başladı. Cengiz Han komutasındaki Moğol ordusu Celaleddin'i takip etti. Celaleddin ordusuyla İndus Nehri'ni geçmeye ve karşı tarafta daha uygun savunma durumu almaya karar verdi. Bunu gerçekleştirmek için "Hund" ya da "Nesavi" mevkine erişen Harezmșah Türkmen ordusuna Moğollar tam bu sırada yetiştiler. 24 Kasım 1221'de Celaleddin kendisi ile birlikte olan muhacir sivillerin nehrin karşı yakasına geçmesi için Moğol öncülerine karşı savunma manevralarına geçmişken ve Harezmșah Türkmen ordusu daha ırmağı hiç geçmeden, Cengiz Han büyük ordusunun tüm gücü ile birden bir cephe hücumuna geçti. Celaleddin'in ordusu ile siviller Moğollar ve ırmak arasında kaldılar. Yapılan İndus Muharebesinde Celaleddin 50.000 kadar askeri ile Moğol ordusuna karşı saldırıya geçtiyse de hiç başarı sağlayamadı. Moğollar nehri geçmeye hazır olan Harezmşah ordusuna ve sivil muhacirleri üzerine önü alınamayan büyük bir dalga halinde yüklenip büyük bir katliama giriştiler. Sultan Celaleddin Moğolların eline geçmelerini önlemek için gözde cariyesini ve çocuklarını öldürttü. Hazinesini geride bıraktı. Ordusunu ve muhacirleri feda eden Celaleddin, İndus Nehri'ni çok küçük bir birlikle zor bela geçebildi ve Aralık 1221'de Delhi Sultanı Sultan Şemseddin İltutmuş'a sığındı. Moğol ordusu Harezmşah ordusundan geride kalanların hepsini ve sivil muhacirlerin çok büyük çoğunluğunu acımasızca öldürdü.

Fakat Delhi Sultanı İltutmuş Bağdat'taki Abbasi Halifesi Muktedir ile yakın ilişki kurmuştu ve Harezmşah'ların Abbasi Halifesine karşı olan çok aksi tutumlarını bilmekteydi. Bu nedenle Celaleddin'e destek sağlamaktan çekindi. Celaleddin Türkmen karışık bir Müslüman-Hindu Rajput halkı olan Hoharlar ile anlaştı. Hoharlar ile birlikte, Multan'da hükümdarlık kurmuş olan Türk asıllı Nasirudin Kabaça üzerine yürüdü. Güney'e akın yaparak Sind bölgesine ve kuzey Gücerat bölgesine girdi ve buralarını tümüyle talan etti. Delhi Sultanlığı Cengiz Han tehlikesini beklemekte oldukları için Celaleddin'in bu yağmalarına mecburen seyirci kaldı. Celaleddin Hindistan'da üç yıl kaldı.
1224'te Moğol tehlikesi azalmıştı. Celaleddin bu nedenle Delhi Sultanlığı'nın üzerine geleceğinden çekinmekteydi ve ayrıca eski topraklarını geri almak istemekteydi. Bu nedenlerle 1224'te Celaleddin Afganistan ve İran üzerinden eski topraklarına döndü. Fakat buralarda Moğollar çok büyük maddi zararlar verdikleri gibi yaptıkları katliamlarla nüfus da çok azalmıştı. Yüzyıllarca önemli olan savunma noktalarındaki kaleleri savunacak asker bulmak nerede ise imkânsızdı. 1221 veya 1222 kışında kardeşi Gıyasettin, İran'ın güneyinde Pırşah'ı ve Irak Acemi veya Cibal adı verilen bir bölgeyi eline geçirmişti. Bir zamanlar Harezmşahlara vezirlik yapan ve Hindistan'a gidip Celaleddin'e katılmak için yolda geçtiği yerlerin savunmasız olduğunu gören Burak Hicab (yönetim dönemi 1222-1235) adlı, sonradan Kutluk Hanlığı devletinin kurucusu, bir emir de Kirman'ı eline geçirmişti. Celaleddin İran'a dönünce hemen Celaleddin'i Sultan kabul etti. Celaleddin buradan Fars'a geçerek orada Selçuklu Atabeyi olan Sait Bin Zengi (yönetim dönemi 1198-1226)'nin kızı ile evlenip bu bölgeyi de tekrar idaresi altına aldı. Yeniden idaresine aldığı ülkesini elinde tutabilmek için yeni bir ordu daha toplamaya başladı. Fakat Moğollar yine hücuma geçtiler ve Celaleddin Elburz Dağları eteklerinde onlarla yaptığı bir savaşı kaybetti.
Oradan, önce güneye çekilip Huzistan'da kışı geçirdi. Burada Abbasi Halifesi Mustansır'a bağlı birliklerle ufak savaşlarda bulundu. Sonra kuzeybatıya doğru ilerleyip Azerbaycan bölgesinde bulunan güç boşluğundan faydalanarak bölgenin başkenti olan Tebriz'deki Özbek Atabeyi olan Cihan Pehlivan'ı (yönetim dönemi 1210-1225) oradan atarak, Tebriz'i kendine başşehir yaptı ve yeniden bir Harezmşah Devleti kurup toparlanmaya çalıştı. Etrafındaki devletlerden ve beyliklerden Moğol ilerleyişine karşı yardım istedi. Ancak istediği yardım kendisine ve devletine verilmedi. Fakat Moğol birlikleri, Türkmenler ve diğer düşmanları tarafından sürekli rahatsız edildi. Bu yeni devletini idare ettirebilmek ve yakında gelmesi beklenen Moğol orduları hücumuna karşı koymaya hazırlanmak büyük maddi kaynak gerektirmekteydi.
Bu nedenle Celaleddin 1225'te güney Kafkaslarda çok zengin bir ülke olan Gürcistan'a saldırıya geçti. Büyük bir ordu ile bu ülkeye sefere çıktı. Hristiyan olan Gürcistan Krallığı orduları ile Garni'de karşılaştı ve burada yapılan muharebede Gürcüler'i yendi. Böylece Gürcistan'ın başkenti olan Tiflis yolu açılmış olmaktaydı. Fakat geride bıraktığı Azerbaycan ile Kirman'da vali olan Burak Hacib kendine karşı isyan etmişti. Onun için galibiyetini Tiflis fethi ile sonuçlandırmadan geri dönmek ve bu isyanlarla uğraşmak zorunda kaldı. 17 gün içinde Celaleddin ordusuyla Tiflis'ten Kirman'a gitti. Fakat Burak Hacib şehri bir kuşatmaya karşı iyi hazırlamıştı. Sonra da Burak Hacib çok alttan alıp anlaşmacı bir yaklaşım ile Celaleddin'in Sultanlığını yeniden kabul etti.
Böylece isyanları bastırdıktan sonra Celaleddin ikinci bir Gürcistan seferine başladı. Gürcü ordularına karşı birkaç ufak muharebe kazandı. Gürcü Kraliçesi Rusudan, danışmanları olan Gürcü prenslerinin isteklerine uyarak Tiflis'i terk edip Batı Gürcistan'a çekildi. 9 Mart 1226'da Celaledin Tiflis'i eline geçirdi. Tiflis şehrini yağmaladığı ve büyük Hristiyan kiliselerini yıktırdığı, zamanın tarihçileri tarafından bildirilmektedir.
Celaleddin Tiflis'ten Tebriz'e geri geleceğine 7 Kasım 1226'da o zaman Şam'daki Eyyûbîler idaresi altında bulunan Ahlat kalesine yöneldi ve bu kaleyi kuşatmaya aldı. Hava şartları da hiç uygun değildi ve Şam'da bulunan Eyyûbî Sultanı el-Eşref kaleye hiçbir destek sağlamamıştı. Ancak Ahlat kalesi, kuşatmaya beklenmedik bir direniş gösterince hava şartlarının da kötüye gittiğini gören Celaleddin kuşatmayı bırakıp Tebriz'e geri çekildi. Fakat Şam Eyyubileri b

Celâleddin Karatay ya da Celalettin Karatay, Anadolu Selçuklu Devleti’nde gulamlıktan devletin yüksek makamlarına yükselmiş bir devlet adamıdır. Karatay adından hareket ederek Türk asıllı olduğunu ileri süren günümüz batılı araştırmacılar vardır. Bir diğer kanıt olarak Karatay’ın vakfiye ve kitabelerinde adının neredeyse hemen her yerde “Karatay bin Abdullah” olması gösterilir. Ne var ki Selçuklu dönemi belgelerinde aslen gayrimüslimken sonradan müslüman olanların baba adlarının her zaman Abdullah olarak görüldüğü bilinmektedir. Diğer yandan, Abu-l Farac Karatay'ın I. Alaeddin Keykubat'ın kölelerinden olduğunu belirtirken kullandığı ifadelerden Rum anlamı çıktığı ileri sürülür. İbn Bibi ise Rum asıllı bir köle olduğunu yazmıştır. Kesin bir kayıt olmamakla birlikte I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in Ermenistan seferi sırasında (1208 / 1209) Kilikya – Kayseri arasında bir bölgeden esir alındığı kabul edilir.
Karatay, gulamhanedeki eğitiminden sonra saraya alınmış, sırasıyla emir-i devât, emir-i taşthâne, hazinedâr-ı hâss, nâib-i sultan ve atabeg görevlerinde bulunmuştur. Saraydaki görev süresi I. Alaeddin Keykubat'ın tahta çıkışından ölümüne kadar olan süreye yayılmıştır. Devlet ricaline dahil olması ise II. İzzeddin Keykavus dönemine denk gelir. Daha sonra devletin dört direğinden biri olarak saltanat veraseti ile vezirler dahil diğer devlet ricalinin atamalarına karar vermekte önemli bir rol oynamıştır.
II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında emir-i taşthane görevinin yanında Hazine-i Hassa'yı (sultanın kişisel hazinesi) o yönetmiştir. Moğol hakimiyeti başlarından itibaren naib-i sultan olarak görev yapmıştır. II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölümünden sonra tahta geçecek ismi belirlemek için devlet ricalinin yaptığı toplantıda Karatay da vardır. Sonuçta II. İzzeddin Keykavus üzerine karar verilmiş, Karatay Hazine-i Hassa'yı yönetmeye devam ederken naib-i sultan makamında görevine devam etmiştir.

Davud 1131-1132 yılları arasında hüküm sürmüş Irak Selçuklu Sultanı.
Davud'un babası Mahmud'dur. Davud 1131 yılında babası Mahmut'un ölümü üzere Irak Selçuklu tahtına oturdu. Irak-ı Acem ve Azerbaycan'da Davud adına hutbe okutulsada babası Mahmud'un kardeşleri Mesud ve Selçuk Şah tahta hak ilan ediyordu. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in Mahmud'un bir diğer kardeşi Tuğrul'u da yanına alıp, Rey'e doğru yürümeye başlayınca Mesud, Selçuk Şah ve Abbasi halifesi Müşterşit ittifak oluşturdu. Bu ittifaka göre;

Mesud Irak Selçuklu Sultanı olacak, Selçuk Şah veliaht olacak ve devletin önemli mekanizmaları Abbasi vekilleri tarafından yönetilecekti.
İttifak ordusu tam Sencer'le karşılaşacakken Abbasi halifesi Müşterşit Bağdat'a kaçtı. Mesud ve Selçuk Şah da amcaları Sencer'le savaşmaya cesaret edemeyip, Azerbaycan'a doğru kaçtı. Sencer, Mesud ve Selçuk şahı Dihaven'de yakaladı. Sencer ilk olarak Mesud'u affedip, Gence ve Arran'ı ona verdi. Sencer Irak Selçuklu Hanedanının başkenti Hamedan'a gelip, Tuğrul'u tahta oturttu.
Davud amcasının sultanlığını kabul etmedi ve Hamedan'da Tuğrul'la yaptığı savaşta yenilgiye uğrayarak Bağdat'a kaçtı. 5 ay sonra Bağdat'a Mesud da geldi ve Abbasi halifesi Müşterşit'le ittifak kurdu. Bu ittifaka göre Bağdat'da Mesud ve Davud adına hutbe okunacak, Mesud ve Davud Azerbaycan üzerinden Hamedan'daki Tuğrul'u yeneceklerdi ve halife de onlara asker verecekti. Haberi alan Tuğrul Azerbaycan'a doğru harekete geçti. Mesud ve Davud Erdebil'de Tuğrul'u yendi. Tuğrul başkent Hamedan'a kaçtı. Mesud ve Davud Hamedan'da Tuğrul'u yendi. Böylece Mesud Hamedan'a yerleşti. Tuğrul Rey aradından Mazenderan'a gidip, destek alıp, Mesud'u Kazvin'de yener. Mesud Bağdat'a kaçarken Davud başkent Hamedan'a kaçtı. Hamedan'a gelen Tuğrul Davud'u hapse attı. Davud 1134 yılında Tuğrul'un ölümünün üzerine hapisten kaçıp, Bağdat'a gider. Mesud'la taht mücadelesi veren Davud 1143 yılında öldü.

Irak Selçukluları
Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Diriliş Ertuğrul, Tekden Film imzalı, 10 Aralık 2014 tarihinde TRT 1'de yayımlanmaya başlayan tarihî, kurgu, aksiyon, macera ve dram türündeki Türk televizyon dizisidir. Senaryosunu yoğun olarak Mehmet Bozdağ'ın yazdığı, yönetmenliğini Metin Günay'ın yaptığı, başrollerinde Engin Altan Düzyatan, Kaan Taşaner, Hülya Darcan, Serdar Gökhan, Didem Balçın ve Esra Bilgiç'in yer aldığı dizi, 29 Mayıs 2019 tarihinde yayımlanan 150. bölümü ile final yaparak sona erdi. Toplam beş sezondan oluşan dizi, temel olarak Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi'yi ve Kayı boyunu anlatmaktadır.
Dizinin ilk sezon hikâyesi, 13. yüzyılda –1225 yılında– Kayı boyunun Tapınak Şövalyeleri'ne karşı olan mücadelesini ve yurt bulma uğraşını konu almaktadır. İkinci sezon hikâyesi, 13. yüzyıl ortalarında Kayı boyunun bu sefer Moğollara karşı olan mücadelesini konu almaktadır. Üçüncü sezonda, 13. yüzyıl ortalarında Anadolu'nun Batı ucuna yerleşen Ertuğrul Bey önderliğindeki Kayıların bölgedeki Bizans İmparatorluğu ve Çavdaroğulları Obası'na karşı olan mücadelesi işlenmiştir. Dördüncü ve beşinci sezonda ise Bizans, Selçuklu meseleleri ve Moğollar bir arada işlenmiştir. Dizi için 6 ay kadar hazırlık yapılmıştır. Oyuncuların tamamına at binicilik dersleri verilirken, erkek oyunculara da kılıç kullanma dersleri verilmiştir.
Dizi çekimleri, İstanbul'un Beykoz ilçesine bağlı bir köy olan Riva'da yapıldı ve 10 Aralık 2014'te Türkiye'de, TRT 1 kanalında gösterime girdi. İlk bölümün yayımlanmasının ardından, yayımlandığı günün AB ve ABC1 grubu reyting sıralamasında 1. sırada, TOTAL'de ise 3. sırada yer aldı. Dizi, 29 Mayıs 2019'a kadar beş sezon yayımlandı. İlk sezonu 26, ikinci sezonu 35, üçüncü ve dördüncü sezonu 30 ve beşinci sezonu 29 bölüm sürdü. Ayrıca dizi, Türkiye'de düzenlenen 43. Pantene Altın Kelebek Ödülleri'nde "2016 Yılının En İyi Dizisi" ödülünü kazandı; ancak ödül verilirken sunucudan kaynaklandığı düşünülen bazı olumsuz olaylar yaşandığı için dizinin yapımcısı ve senaristi Mehmet Bozdağ, ödülü kuliste iade etti ve dizi ekibi ile oyuncuları tepkilerini gösterdi.

13. yüzyıl...
Dünya yeni kudretini arıyordu. Ve Anadolu, emperyallerin kavgaya tutuştuğu bir diyardı. 1071'de Malazgirt Muharebesi ile Türklerin girdiği bu topraklara, şimdi Haçlılar ve Moğollar da ortak olmak istiyordu. Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya ve Mezopotamya coğrafyaları yeni sahibini arıyordu. İşte bu kargaşa ve yangın yerinde Ertuğrul ve 400 çadırlık obası, kendilerine yeni bir yurt ararlar.
Orta Asya'nın sert ve çorak bozkırlarında, Horasan'da, Aral Gölü civarında yaşayan çeşitli Türk boyları; Cengiz Han'ın tüm Moğol boylarını tek çatı altında birleştirip Sibirya'dan Vietnam'a, Macaristan'dan Japon Denizi kıyılarına kadar olan bölgede büyük bir imparatorluk kurması ve buralarda yaşayan bütün milletlere zulüm ve katliam uygulamasından dolayı Anadolu'ya kaçarlar. Kayı boyu da, doğudan kopup Anadolu'ya gelen Türk boylarından yalnızca biridir. Yıllardır yersiz ve yurtsuz kalan Kayılar; acılarına, çilelerine ve yolculuklarına son verecek bir yurt isterler.
Ertuğrul, göğü çadır, yeri de yatak eyleyerek zor bir mücadeleye talip olur. Tapınak Şövalyeleri ve vahşi Moğollar onun en büyük düşmanlarıdır. Ertuğrul, ümitlerin tükendiği bir çağda nice zorluğa göğüs gererek, azmi ve sabrı sayesinde düşmanlarını yener ve Kayı boyuna yeni bir yurt verir. Bu yurtta, üç kıtada altı asır hüküm sürecek olan ihtişamlı Osmanlı İmparatorluğu'nun tohumları atılır. Bu devletin sırrı da Ertuğrul'un hikâyesinde gizlidir. Ertuğrul'un İbnü'l–Arabî'den aldığı bu sır, onu adım adım hayallerine taşır ve dünyaya yeni bir medeniyet armağan eder.

13. yüzyılda İslam dünyası büyük sorunlar yaşamaktaydı. Orta Doğu'daki hâkim devlet olan Eyyûbîler, 1193'te Selahaddin Eyyubi'nin ölümünden sonra yavaş yavaş eski güçlerini kaybediyor, Anadolu'nun orta kısımlarında hüküm süren Konya merkezli Anadolu Selçuklu Sultanlığı ise, özellikle 1220'de tahta geçen I.Alâeddin Keykubad öncülüğünde bir yükseliş dönemi yaşıyordu. 1204'teki Konstantinopolis yağmasında şehirden kaçan Bizans asillerince kurulan İznik merkezli İznik İmparatorluğu ise, Anadolu'nun batısında, Selçuklulara komşu bir şekilde varlığını sürdürüyordu. Tüm bunlar bir yana dursun, Orta ve Batı Asya'da Cengiz Han önderliğinde katliamlar ve yağmalar gerçekleştiren acımasız ve savaşçı Moğollar, gözlerini diktikleri Anadolu'ya adım adım yaklaşıyorlardı. Ertuğrul ve Kayı Obası da bu ateş çemberinin ortasında evvela kendilerine bereketli bir yurt ararlar. Halep ve civarı, bunun için uygun bir yerdir. Ama bu sefer de Kayıların Antakya çevresinde örgütlenen Tapınak Şövalyeleri ile mücadele etmesi gerekmektedir.
Kayılar, Tapınak Şövalyeleri'ni bertaraf ettikten ve Anadolu'ya gelen bazı Moğol öncü birliklerini alt ettikten sonra ayrılışın eşiğine gelmiştir. Babası Süleyman Şah'ın vefatından sonra Ertuğrul, gözlerini Anadolu'nun batı ucuna, Bizans hududuna dikmiştir. Bunun için öz kardeşlerinden ve yurdundan ayrılmaya razıdır. Onun mücadelesinde casuslar, hainler ve şövalyeler; yolculuğunda entrika, tehlike ve ölüm; hikâyesinde yoldaşlık, fedakârlık, cesaret, yiğitlik ve büyüleyici bir aşk var...

Birinci sezon, Kayı Obası beyi Süleyman Şah oğlu Ertuğrul Bey'in Şehzade Numan ve çocuklarını bir grup Tapınak Şövalyesi'nden kurtarmasıyla başlar. Selçuklu şehzadesinin kızı Halime'ye gönlünü kaptıran Ertuğrul, onu ve ailesini kendi obasına götürür. Ama çok geçmeden Selçuklu komutanı Kara Toygar çıkagelir ve Şehzade ile ailesini geri ister. Oba beyi Süleyman Şah, bu isteği yerine getirmeyince Kara Toygar başka yollara başvurmak zorunda kalır. Kayı Obası, bir yandan da göç edecek bir yurt arayışındadır. Son olarak Halep'e gitmek için toydan karar çıktıktan sonra, rüyası üzerine Süleyman Şah, elçi olarak önden oğlu Ertuğrul'u Halep Emiri El Aziz'in sarayına gönderir. Kayı Boyu, Halep'e göç ettikten sonra Ertuğrul, Tapınakçılar'ın kollarının Halep Sarayı'na kadar uzandığını öğrenir. El Aziz'in en güvenilir komutanı olan Nasır'ın bile hain olduğunu öğrenen Ertuğrul; bir yandan Tapınakçılar'ın oyunlarını Sultan'a gösterip onun gözünü açmakla uğraşırken, bir yandan da şehzadelerin yanlış ele düşmelerine engel olmaya çalışmaktadır.
Sezonun sonlarına doğru Kayı Obası'nda büyük bir kargaşa yaşanır. Süleyman Şah'ın gençlik arkadaşı Kurdoğlu, obanın yönetimine el koyup Süleyman Şah ve ailesini sürgün eder. Tapınakçılar ile de daha önceden defalarca görüşüp iş birliği yapan Kurdoğlu, Ertuğrul'un isyanı bastırması sonucunda tüm oba önünde idam edilir. Son iki bölümde ise Kayılar, Amanos Dağları'nda kurulu olan Tapınakçılar'ın kalesini fethederler ve Kayı bayraklarını kalede dalgalandırırlar. Tarikatın lideri olan Üstad Petruccio idam edilir, fakat en büyük düşmanları olan Titus, bu saldırıda kaçmayı başarır.
Çok geçmeden bütün Türk boyları, yaklaşan büyük Moğol tehtidine karşı bir kervansarayda gizlice toplanırlar. Bu haberi duyan ve bu esnada kendilerine saldırmayı planlayan Titus öldürülür. Ardından Süleyman Şah, iki oğlu Ertuğrul ve Gündoğdu ile birlikte Fırat Nehri'nden geçerken fenalaşır ve vefat eder. Süleyman Şah'ın ölümünden sonra Kayılar, Anadolu topraklarına göç etme kararı alır.

Kayılar kış dolayısıyla tekrar yollara düşer. İkinci sezonun başında bütün Kayı Obası Moğolların saldırısına uğrar ve birçok kayıp verir. Bu saldırının ardından Kayı Obası, bölgede bulunan ve Ertuğrul'un dayısı olan Korkut Bey'in obası Dodurga Obası'na sığınır. Ertuğrul ise Moğol komutanı Baycu Noyan'ın eline tutsak düşer. Kayı Obası, Dodurgalıların misafirperverlikleri karşısında müteşekkir iken, bir yandan da kayıplarının yaslarını tutarlar. Ertuğrul, Anadolu'daki yeni düşmanı olan Noyan'ın elinden kurtulmayı başarıp obasına geri döner, ama görür ki obasında da hainler cirit atmaktadır. Obadaki hainleri ortaya çıkartmaya çalışırken suçlu durumuna düşen Ertuğrul, son çareyi kaçmakta bulur. Konya'dan gelen, Korkut Bey'in hatunu Aytolun'un ağabeyi olan Gümüştekin Bey, Ertuğrul'u yargılamak ister. Bir yandan Aytolun, Gümüştekin ve Gümüştekin'in kızı Goncagül ile uğraşan Ertuğrul ve alpleri, diğer yandan da Moğollar ile cenk etmektedirler.
Deli Demir ve Halime Hatun, Konya'ya giderlerken yolda karşılarına eski bir Kayı alpi çıkar. Yıllardır ölü sanılan Süleyman Şah oğlu Sungur Tekin'in aslında Moğollara karşı Sultan Alâeddin Keykubad'ın casusu olduğu ortaya çıkar. Sungur Tekin ise bu casusluğunu Noyan'a karşı kullanmak isterken Sadeddin Köpek'in tuzaklarına düşer ve abisi Gündoğdu ile birlikte Ertuğrul'a sırt çevirir. Bu sıralarda Halime Hatun doğum yapar ve Ertuğrul'un ilk oğlu Gündüz doğar. Sonra Ertuğrul, yaptığı bir baskında Noyan'ı yakalar. Sungur Tekin; Ertuğrul ve alplerinin peşine düşünce Noyan, fırsattan istifade ederek kaçmaya çalışır ama Ertuğrul onu öldürür. Sungur Tekin ise ağır yaralanır.
Ertuğrul, yaşadıkları tüm bu felaketlerden sonra obayı Bizans sınırına taşımak niyetindedir. Bu konuda Kayılar görüş ayrılığına düşer. Ertuğrul, yapılan toyda beyliği alamayınca, peşinden kendisini takip edenleri de alarak kardeşlerinden ayrı yollara düşer. Sezonun sonunda Gündoğdu ve Sungur Tekin geride kalırken, Hayme Ana diğer oğulları Ertuğrul ve Dündar ile birlikte Batı'ya doğru yola çıkarlar. Kayıların beyliği ise Ertuğrul'a geçer.

Kayılar artık ikiye bölünmüştür. Ertuğrul Bey'in önderliğindeki oba, bir süredir sıkıntıdadır. Ertuğrul Bey, ticaretten pek anlamadığından dolayı bu sıkıntı biraz uzun sürmüştür. Bu durum da oba halkının ara ara hoşnutsuzluğuna sebep olmuştur. Ama bütün bunların yanında, Ertuğrul Bey'in yeni düşmanları ile eski rakibi Emir Sadeddin Köpek bir olmuştur. Yakın bölgede bulunan Müslüman Çavdar Obası beyi Candar Bey'in oğlu Ural, Ertuğrul'un alplerine gece saldırısı düzenleyince Candar Bey, olayı örtbas edip Kayılar ile ilişkilerini düzeltmek ister ve Hanlı Pazar sahibi Simon'dan ortak kilimhane için yeni bir tezgâh istenir. Bunu duyan Ural, çok sinirlenip kadınların kervanını adamlarına bastırır. Ertuğrul'un oğlu Gündüz ölümün eşiğine geli

Dukak, Oğuz devlet adamı ve asker. Selçuklu Hanedanı'nın kurucusu Selçuk Bey'in babası, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kurucusu Tuğrul'un büyük büyükbabası olan Dukak, Selçuklu soyunun büyük atası kabul edilmektedir.
Oğuz Yabguluğu'nda nüfuz sahibi bir devlet adamı ve asker olarak öne çıkan Dukak, bu işlerdeki becerileri nedeniyle "demir yaylı" lakabıyla tanınmaktaydı. Ok ve yayın Oğuz kültüründe egemenlik alameti olmasından yola çıkan araştırmacılar Dukak'ın lakabını da göz önüne alarak sıradan bir devlet adamı değil, subaşı olduğunu düşünmektedirler.
Dukak'ın emrinde olduğu Hazar yabgusu halkı için önemli olan konularla ilgili ona danışmadan emir vermezdi. Bir gün yabgu, yanlış anlaşılma sonucu hiçbir suçu olmayan bir grup Oğuz'a zarar vermek istemişti. Dukak bunu duyunca kızgınlıkla yabguya gitmiş ve ona öfkeyle bağırmıştı. Çok sert konuşmuş ve yabgu da buna kızmıştı. Yabgu Dukak'a kılıç çekmiş, sağa sola sallarken kılıç Dukak'a isabet etmiş ve kan akmaya başlamıştı. Dukak öfkeyle yabguya elindeki gürzü fırlatmış ve kafası yarılan yabgu attan düşmüştü.

Dukak veya Ebu Nasır Şemsulmülk Dukak (ö. 8 Haziran 1104) 1095-1104 yılları arasında Suriye Selçuklu Devleti Şam Meliki.

Dukak'ın babası Büyük Selçuklu Devleti'ne tabi bir alt-hükümdarlık olan Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı Tutuş ve annesi ise Safvet el-Mülk Hatun idi. Kardeşi sonradan Halep Meliki olan Fahrülmülk Rıdvan idi.
Babası Tutuş Büyük Selçuklu Devleti Sultanı olan Berkyaruk'a isyan edip 1095'te İran'a yürümüş; Rey'de yapılan savaşta yenik düşmüş ve bu savaşta ölmüştü. Kardeşi olan Rıdvan önce kendini Suriye Selçuklu Devleti'nin tümü için Sultan ilan etti. Dukak'a önce ailenin El Cezire'deki arazileri miras kalmıştı. Ama Dukak kardeşi Rıdvan ile Halep'te yaşamaya başladı. Fakat çok geçmeden kardeşine karşı bir ayaklama tertip etti. Şam'ı kontrolü altına alıp kardeşi Rıdvan'ı tahttan uzaklaştırdı. Bu ayaklanma Suriye'de bir anarşi yarattı ve bir iç savaş ortaya çıkarttı. Dukak Antakya Emiri olan Yağı-Sayan'ın desteğini sağlamıştı. Yağı-Sayan'ın Rıdvan ile şahsen anlaşmazlığı bulunmuyordu ama Rıdvan'ın atabeyi olan Cenâhüddevle ile arası açıktı. Dukak ve Yağı-Sayan'ı destekleyen diğer bir kişi de Kudüs Emiri olan Artukoğlu İlgazi Bey idi. İlgazi Bey'in kardeşi olan Artukoğlu Sökmen Bey ise Rıdvan'ı desteklemekteydi.
Rıdvan Antakya Emiri olan Yağı-Sayan'a hücum etti. Dukak ve İlgazi Bey Yağı-Sayan'a yardım sağlamak için harekete geçince Rıdvan Şam şehrini de kuşatma altına aldı. Fakat çok geçmeden Rıdvan'ın, müttefiki ve eski atabeyi olan Cenâhüddevle ile arası açıldı. Cenâhüddevle, Rıdvan'a bağlı olan Humus şehrini eline geçirdi. Cenâhüddevle ile anlaşmazlığı bulunan Yağı-Sayan ise daha önce Cenâhüddevle nedeni ile Rıdvan'a karşı iken Rıdvan'ın eski atabeyi ile arasının açılması Rıdvan ile Yağı-Sayan birbirine yaklaştırdı. Bu yeni yakınlığı askeri müttefikliğe dönüştürmek için Rıdvan ile Yağı-Sayan'ın kızı evlendirildi. Bu iki yeni müttefik orduları ile birlikte Şayzar şehrine hücuma karar verdiler.
Fakat tam bu sırada Birinci Haçlı Seferi Frank Haçlı ordularının Anadolu'da ilerlemekte oldukları ve hedeflerinin batı Suriye, Filistin ve Kudüs oldukları öğrenildi. Bunun üzerine kurulmuş olan bütün müttefiklikler kenara bırakıldı ve o zamana kadar birbirleriyle mücadele veya ittifak eden emirler ayrı ayrı kendi şehirlerine çekildiler. Birçok tarihçi bu ayrı ayrı olma eğilimini büyük bir tarihsel hata olarak kabul etmektedirler; bu tarihçilere göre Müslüman emirler eğer bütün iç düşmanlıklarını ortadan kaldırıp büyük bir dış düşman olan Haçlılara karşı birleşip birlikte savaşlardı, Birinci Haçlı Seferi'nin sonucu çok daha değişik olabilecekti.
1097-1098 kış döneminde Birinci Haçlı Seferi Haçlı orduları Antakya'yı kuşatma altına aldılar. Antakya emiri olan Yağı-Sayan ve oğlu Şems-i Devle Haçlılara karşı büyük direnme gösterdiler. Yağı-Sayan, Şam Meliki olan Dukak'tan askeri destek istedi. Dukak'ın Şam'dan gönderdiği takviye kuvveti Haçlıların en önemli komutanlarından olan Boemondo tarafından etraftan talan iaşe toplama sırasında çözümlendi ve Boemondo büyükçe bir Haçlı gücü ile bu takviye gücüne bir baskın yapıp onları yenik düşürüp geri püskürttü. Dukak acele yeni bir askerî birlik kurup Haçlılara hücum edeceğine Şam'dan Humus'a çekildi ve gayet yavaş bir şekilde yeni birlikler kurmaya başladı. Yağı-Sayan diğer Müslümanlardan destek istemek zorunda kaldı. Bu destek Musul Atabeyi Gürboğa tarafından organize edilmekteydi. Gürboğa bu işi çok yavaşa almıştı. Ama etrafında bir büyük Müslüman ordusu kurmayı başardı ve bu orduya Şam Meliki Dukak da katıldı. Fakat Gürboğa'nın yavaş hareketi dolayısıyla ve kale içinden Firuz adlı bir kişinin ihaneti ile Antakya kalesi Şubat 1098'de Haçlılar eline düştü. Gürboğa'nın destek gücü şehir önüne ancak 5 Haziran yetişti. Gürboğa güçleri Antakya kalesinde bulunan Haçlılar ordularını kuşatmaya aldı. Fakat Haçlılar, güya bir mucize ile İsa'nın Kutsal Mızrak'ını Antakya Katedrali'nin mihrabı altında buldular. Bundan aldıkları büyük dinsel ve moral güçle 28 Haziran'da bir huruç hareketine geçtiler. Bu muharebe sırasında Dukak ve Şam güçleri savaş alanını bırakıp geri kaçtılar. Böylece Gürboğa'nın Müslüman ordusu Haçlılar tarafından büyük bir yenilgiye uğratıldı. Bu arada Kudüs şehri Dukak'ın Şam Melikine tabi olarak Sökmen Bey tarafından idare edilmekteyken 1098 yazında Fatimiler'in hücumuna uğradı. Fatımiler Mısır'dan Başvezir El-Afdal komutasında büyük bir ordu göndererek Kudüs'ü zaptettiler. Fatımi başveziri Kudüs'te Fatımi Kudüs Emiri İftiharüddevle komutasında nispeten küçük bir ordu bırakıp Mısır'a geri döndü. Temmuz 1098'de Kudüs'ün Haçlılara karşı savunmasını bu küçük ordu yaptı.
Dukak Suriye'de çeşitli müttefikler ile birlikte çeşitli düşmanlara karşı savaş yapmakta iken Dukak'a miras kalan Güney Anadolu ve El Cezire toprakları buralarda bulunan tabi emirler tarafından işgal edilmişti. Dukak, Haçlılarla uğraşmayı bir kenara bırakıp bu arazilerin geri alınması derdine düştü. Bu nedenle 1099'da Diyarbakır üzerine yürüyüp bu şehri tekrar eline geçirdi. Bu sıralara Haçlılar Kudüs'ü kuşatıp ele geçirdiler ve Doğu Akdeniz kıyılarında bir seri Haçlı devleti, özellikle Kutsal Kudüs Krallığı kurmakla uğraşmaktaydılar.
1100 yılı içinde Şam Meliki Dukak'a tabi olan çeşitli yerel Müslüman emirler Kudüs Krallığı'na karşı birçok hucum ve akın düzenlemeye başladılar. Bunların başında Golan'da yaşayan Bedevi aşiretinin reisi Emir Savad gelmekteydi. Bu emir Haçlı devletinin en ileri gelenlerin, Kudüs Kralı Godfrey de Bouillon ile Antakya Prensi I. Boemondo'nun yeğeni ve varisi olan Tancred'e bile hücumda bulunmaktan çekinmemiştir. Bu Haçlı Frankları çok kızdırmıştı ve Tancred buna karşılık olarak Şam'ın varoş köylerine kadar uzanan bir karşı talan akını organize etti. Ayrıca Tancred bir politik jest olarak Şam'a Dukak'a altı kişilik bir elçi heyeti gönderdi ve Dukak'tan ya Hristiyanlığa dönmesini ya da Şam'ı bırakmasını istedi. Fakat Dukak bu jesti Tancred'e karşı bir jestle karşıladı. Kendisine gelen 6 kişilik Hristiyan elçi heyetini Müslümanlığa dönme teklifi yaptı. Bunlardan biri Müslüman oldu diğer beşinin kelleri kesilerek idam edildiler. Diğer taraftan Kudüs Kralı Godfrey de Bouilon Tancred'ın talan akınlarına katıldı ve Şam'dan 5 günlük mesafede kadar olan köylere bile hücumlar yaptı. Bu Tancred akınlarının sonucunda Golan Tepelerinde yaşayan Bedevilerin reisi Emir Savad, Şam Melikliği tabiliğinden ayrılıp kendine daha emniyetli yaşam sağlayan Kudüs Krallığı tabiliğine geçtiğini ilan etti.

Temmuz 1100'de ilk Haçlı Kutsal Kudüs Krallığı Kralı seçilen Aşağı Lorraine Dükü Godfrey de Bouillon ölmüştü ve yerine kardeşi ve Urfa Kontu olan I. Baudouin seçilmişti. Ekim 1100'de I. Baudouin Kudüs'e gelmekte iken Beyrut yakınlarında dar bir nehir vadisi olan "Nahr el-Kalb" vadisinden geçmek zorunda idi. Şam Meliki olan Dukak bu dar nehir vadisinde I. Baudouin'e bir pusu hazırladı. Fakat Haçlılar Dukak'ın ordusunun ilerlemesini önleyip onun yenik olarak geri çekilmesini sağladılar. I. Baudouin Kudüs'e Kasım ayında ulaşabildi.
1103'te Dukak'ın eski atabeyi olan ve Humus Emiri olan Cenâhüddevle bir suikasta kurban giderek öldürüldü. Bunun üzerine Şam Meliki olan Dukak bu şehri almak üzere harekete geçti ve Humus'a girerek bu şehri Şam Melikliği arazisine kattı.
1104'te Dukak hastalanıp yatağa düştü. Kendini takip edecek hükümdarı düşünmeye başladı. Küçük yaşta olan oğlunun, II. Tutuş adıyla kendinden sonra Şam Meliki olmasını vasiyet etti. Oğlunun yetişkinliğe erişmesine kadar bir naip ve atabey aradı ve annesi olan Safvet el-Mülk Hatun Emir Tuğtekin'in atabey olmasını tavsiye etti ve Dukak bunu kabul etti. Dukak 8 Haziran 1104'te öldü.
Önce Dukak'ın oğlu II. Tutuş olarak Şam Melikliği tahtına geçirildi. Ama gerçek iktidar gücü Şam Atabeyi olan Tuğtekin elinde idi. Tuğtekin bundan sonra Dukak'ın annesi Safvet el-Mülk Hatun ile evlendi ve II. Tutuş'u da fazla tahtta kalmadan meliklikten hal etti. Onu tahttan indirdikten Şam'da yerel Böriler egemen oldular ve bundan sonra 1154'e kadar Şam'da Böriler hanedanından atabey oldular.

Ebu'l-Kasım (ö. 1092), Anadolu Selçuklu Devleti'nin ilk döneminde İznik valisidir. Hanedanın kurucusu ve ilk sultan Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın ölümünden sonraki Fetret döneminde 3 yıllık bir süre Anadolu Selçuklu Devleti'ni yönetti. Süleyman Şah doğu seferine çıkarken akrabası Ebu-l Kasım'ı devletin başına vekili olarak atamıştı.
Ancak 1086 yılında Antakya yakınlarında Suriye Selçuklu Devleti Sultanı Tutuş'la yaptığı ve yenilgiye uğradığı savaşta ölünce, Süleyman Şah'ın iki oğlu I. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah'ın İsfahan'daki sarayına esir olarak gönderilmişti. Süleyman Şah'ın ölümü ve oğullarının esir edilmesi üzerine Ebu-l Kasım Anadolu Selçuklu tahtına geçerek ülkeyi bir sultan gibi yönetmeye başlamıştır. Kayseri civarlarına da kardeşi Ebu-l Gazi'yi Emir tayin etmiştir. Bu dönem Anadolu Selçuklu Devleti'nin fetret dönemi olarak adlandırılır.

Kısa süre sonra kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara kıyılarında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Bu akınlarıyla Süleyman Şah'ın, Bizans'la imzaladığı 1081 tarihli Dragos Çayı Anlaşması'nı bozmuş oldu. Daha önemlisi, Anadolu Selçuklular Marmara kıyılarında fethettikleri Kios (Gemlik) limanında donanma yapmaya başlamışlardır ve bu sayede Bizans'la daha iyi mücadele etmeye çalışmışlardır. Ayrıca Anadolu Selçukluları, İzmir'de beylik kurmuş ve tarihteki ilk Türk donanmasını oluşturmuş olan Çaka Bey'le ve Balkanlar'da Bizans ile mücadele halindeki bir Şamani Türk boyu olan Peçenekler ile ittifak kurmuşlardır. Öyle ki Anna Komnini, Çaka Bey'in donanmasıyla beraber denize açılıp Bizans üzerine yürüdüğü sırada Ebu'l Kasım'ın da İzmit üzerine harekete geçtiğini belirtir. Bu durumda Bizans imparatoru I. Aleksios; Makedonya'da iskan ettiği Vardar Türkleri'ne mensup Tadikios (ya da Tadikos) kumandasında bir orduyu İznik üzerine gönderirken donanmayı da Butumites idaresinde harekete geçirmiştir. Bizans donanması inşa halindeki Selçuklu gemilerini yakarken Bizans ordusu da İznik önünde karargâh kurmuş ve şehri kuşatmıştır. Türkler ise küçük bir baskın yapıp surların içine kapanmışlardır. Bu durum Ebu-l Kasım'ı barış istemek zorunda bırakmıştır. Ancak barış görüşmeleri sürekli uzatıldığından bu kez İznik üzerine ordu çıkarmıştır.

Bu arada Anadolu'yu itaat altına almayı isteyen Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Melikşah, Emir Porsuk'u 50 bin kişilik bir kuvvetle Ebu'l-Kasım'ın üzerine yollamıştır. Porsuk Bey'in, tüm Anadolu beylerini itaat altına alarak İznik'e yaklaşması üzerine İznik'i kuşatmakta olan Bizanslılar kaçmış ve bu kaçışı hisarlardan gören Ebu'l Kasım; Bizanslılar'ı takibe koyulmuş ve İzmit'in fethine muvaffak olmuştur.
Anadolu'da Türklerin güçlenmesinden çekinen I. Aleksios, bunun üzerine Ebu-l Kasım'la anlaşmak istedi ve onu Konstantinopolis'e davet etti. I. Aleksios'un bir diğer amacı İzmit'in kontrolünü ele geçirip burada sağlam bir kale inşa etmekti. Böylece Anadolu kıyılarında müstahkem bir mevki elde edecekti. Emir Porsuk ordusuyla tek başına başa çıkamayacağını bilen Ebu-l Kasım bu daveti kabul etmiştir. Konstantinopolis'te çok iyi ağırlanmış, her gün zengin ziyafetlere katılıyor ve onuruna düzenlenen araba yarışlarını izlemeye götürülüyordu. Ziyaret uzatılırken İmparator gerekli malzeme, işçi ve ustaları İzmit'e göndermiş, bölgeyi emniyete almış ve yeni bir kale inşa ettirmiştir. Ancak bu işler tamamlandıktan sonra Ebu-l Kasım'ın İznik'e gitme fırsatı olabilmiştir. Kendi yokluğunda İzmit'in elden çıkmasını sineye çekmek zorunda kalmıştır.
Ebu-l Kasım, İznik'i kuşatan Emir Porsuk kuvvetlerine karşı kenti zorlukla da olsa savundu. Zorda kalana kadar artık müttefiki olan Bizans'tan yardım istemedi, ne var ki daha sonra yardım talep etmek zorunda kalmıştır. Bu sırada I. Aleksios batıda Peçenek saldırılarını def etmekle meşguldü ve sultan için ayıracağı kısıtlıydı. Yine de küçük bir birliğe imparatorluk sancakları vererek İznik'e göndermiştir. Kenti üç aylık bir kuşatmaya rağmen düşüremeyen Porsuk kuşatmayı kaldırarak geri çekilmiştir. Emir Porsuk'un başarısız olması üzerine Melikşah Emir Bozan'ı göndermiştir. Bozan da kenti alamadı ve Ulubat Gölü yakınlarına çekilip kamp kurdu.
Ancak Büyük Selçuklu Devleti'yle savaşmayı göze alamayan Ebu'l-Kasım kardeşini İznik'te bırakarak Melikşah'a bağlılığını bildirmek ve Anadolu'daki durumunu emniyete almak üzere, on beş katır yükü altınla İsfahan'a hareket etmiştir. Melikşah Ebu'l-Kasım'ı huzura kabul etmedi, Anadolu'daki işleri Emir Bozan'a bıraktığını, onunla müzakere etmesi gerektiğini bildirdi. Bunun üzerine Ebu'l-Kasım İznik'e geri dönerken 1092 yılında yolda Emir Bozan'ın adamları tarafından yakalanarak yay kirişiyle boğulmuştur. Yeniden, bu kez Ebu-l Gazi'nin savunduğu İznik'i yeniden kuşatan Emir Bozan yeni bir sonuç elde edemeyince Urfa'ya dönmüştür.

Ebu'l-Kasım'ın ölümünden sonra kardeşi Ebu'l-Gazi kısa bir süre daha İznik'i elinde tutmaya devam etti. Ancak Büyük Selçuklu Devleti sultanı Melikşah'ın ölümü üzerine Süleyman Şah'ın iki oğlu I. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan İsfahan'da serbest bırakıldılar. Ebu'l-Gazi İznik'e 1092 yılı sonlarında ulaşan I. Kılıç Arslan'a hiç direnmeden yönetimi devretti. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti'nin yönetimi tekrar Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın hanedanına geri dönmüş oldu.
Porsuk Bey'in dönüşünden sonra Anadolu Selçukluları'nı itaate memur edilen Bozan Bey'in 28 Şubat 1087'de Barsuma'nın idaresindeki Urfa'yı fethi ve ona müteakip Gence seferi de bu yılda olduğu için Bozan Bey'in, 1087 yılından sonra Anadolu'ya gönderildiği muhakkaktır. Çünkü Melikşah'ın öldüğü 1092 yılında Bozan Bey Anadolu'da bulunmaktaydı.
1087 yılından sonraki bir tarihte Melikşah tarafından Anadolu'ya gönderilen Bozan Bey; Anadolu'daki beyleri müşkül bir duruma düşürerek İznik'i kuşatmıştır. Öyle ki Sinop'u fethetmiş bulunan Kara-tekin, bulunduğu durumdan dolayı şehrin Bizanslılar'ın eline geçmesini engelleyememiştir.
Bozan Bey'in şehri kuşatmasına rağmen Ebu'l Kasım, burayı şiddetle müdafaa etmiş ve bu hususta Bizans'tan destek almıştır. Yaptığı birkaç hücum teşebbüsü muvaffak olmayınca Bozan Bey, İznik kuşatması kaldırmış ve Anadolu'daki başka şehirleri zapt etmek için Ulubat Gölü tarafına çekilmiştir. Bununla beraber Ebu'l Kasım; kardeşi Ebu'l Gazi'yi İznik'te bırakarak on beş katır yükü altınla İran'a gitmiş ve Melikşah'dan Bozan Bey'i geri çekmesini, İznik'i kendisine bırakmasını istemiştir. Nitekim Melikşah, Ebu'l Kasım'a; Emir Bozan'ı oraya tayin ettikten sonra bir daha geri çekemem. Ona git, bu parayı kendisine ver ve talebini ona bildir; onun rızası benim iradem olacaktır şeklinde bir cevap vermiştir. Böylece Ebu'l Kasım bir süre İsfahan'da ikamet ettikten sonra geri dönüp Bozan Bey'le anlaşmayı planlarken kendisini takip eden Bozan Bey; gönderdiği adamlarla kendisini yakalatmış ve yayın kirişiyle kendisini boğdurmuştur. Bizans müellifi Anna Komnini; Ebu'l Kasım'ın, Melikşah'ın emriyle boğdurulduğunu ilave eder. Ebu'l Kasım'ın kanı akıtılmadan yayın kirişiyle boğdurulması onun Selçuklu hanedanına mensup olduğunu gösterir ve Sultan unvanını aldığına dair kayıt doğruysa bu husus daha sağlam bir delil oluşturmaktadır.
Edessalı Mateos; Bozan Bey'in emrindeki orduyla beraber Antakya beyi Yağı-sıyan'ı ve Halep beyi Ak-sungur'u da kuvvetleriyle beraber yanına alarak büyük bir orduyla Bizans üzerine yürüdüğünü, İstanbul'u fethetmek istediklerini, fakat bunun imkansızlığını anlayınca tekrar İznik önlerine döndüklerini ve Melikşah'ın ölümüyle (1092) bu beylerin memleketlerine döndüklerini belirtir. Nitekim Bozan Bey; Ebu'l Kasım'ı öldürmüş fakat kardeşi Ebu'l Gazi'nin elindeki İznik'i alamamıştır. Bozan Bey'in düzenlediği bu seferin başlangıç tarihi ve Anadolu'daki hareketleri hakkında tafsilat yoktur.

Emir (Arapça: أمير ʾamīr), Arap ülkeleri, Batı Afrika, Afganistan ve Hindistan altkıtasındaki çeşitli yerlerde kullanılan bir kral, aristokrat veya askerî olarak yüksek bir makam ünvanını ifade eder. Terim, bir "komutan", "general" veya "lider" anlamına gelecek biçimde de Emîrü'l-mü'minîn olarak yaygın biçimde kullanılmıştır. Dişil formu emire (Arapça: أميرة ʾamīrah) kelimesidir. "Prens" olarak çevrildiğinde, "emirlik" kelimesi egemen bir prensliğe benzer. Çağdaş kullanımda bu terim, bir Emirliğin Müslüman bir devlet başkanını veya İslamî bir örgütün liderini belirtebilir.

"Lord" veya "başkomutan" anlamına gelen Emir, Arapça " a-m-r " kökünden türetilmiştir. Başlangıçta sadece "komutan" anlamına gelen bu ünvan, daha küçük devletlerin liderlerinin, valilerinin veya yöneticilerinin ünvanı olarak kullanılmaya başlandı. Modern Arapçada kelime "Prens" anlamında kullanılmaya başlamıştır. Kelime, Fransızca: émir kelimesinden 1593'te İngilizceye de girmiştir. Araplarda ve bazı Müslüman ülkelerde bir kavim, şehir veya ülkenin lideri anlamında kullanılır. İslam peygamberi Muhammed'in ünvanlarından biridir.
Kitâb-ı Mukaddes'te, Tesniye 26:18 ve İşaya 3:10'da geçmekte olan bu kelime İbranicede de benzer anlama sahip bir fiil olarak kullanılır.

Katar ve Kuveyt hükümdarları şu anda emir ünvanına sahiptir.
Suud Hanedanı'nın tüm üyeleri emir (prens) ünvanına sahiptir.
Halifeler ilk olarak "Müminlerin Komutanı" anlamında Emirü'l-Müminin ünvanını kullandılar ve İslam devleti, özellikle militanlar üzerindeki liderliklerini bu şekilde vurguladılar. Emirü'l-Müminin Ömer bin Hattab'ın Ebubekir'den sonra ikinci halife seçilmesi sırasında kabul edilmiş bir ünvandır. Ünvan, sultanlar ve padişahlar da dahil olmak üzere diğer Müslüman hükümdarlar tarafından da benimsendi. Şii Müslümanlar için hâlâ bu ünvan 4. halife Ali'ye Emirü'l-Müminin olarak verilmektedir.
Emevîler döneminde emirlerin yönetsel ve malî yetkileri vardı. Abbâsîler döneminde ise malî işlerden sorumlu ayrı bir yönetici atandığından, emirlerin yetkileri bir ölçüde azaldı. Bazen, Ağlebîlerde ve Tâhirîlerde olduğu gibi halifeye simgesel bağlılık gösteren emirler, kendi illerinde gerçekte bağımsız birer hükümdar durumundaydılar. Bazen de ili önce zorla ele geçirip, ardından yasallığının onaylanması için de halifeye başvururlardı. Özellikle Abbâsî halifesi Mutasım'dan sonra halifeler Türk birliklerine söz geçirememeye başladılar ve Türk komutanlar bulundukarı yerin hakimi olduklarında kendilerini Emîrü’l Ümerâ ("Emirlerin Emiri") ilan edip bu ünvanı taşımaya başladılar.
Abbâsî halifesi Râzî, İbn Raik için Emirü'l-ümera ünvanını üretti; ünvan çeşitli İslamî monarşilerde kullanıldı. Irak'ta, modern devletten önce krallıkları yöneten Şammar ve Khuzaʽah kabileleri gibi en büyük kabilelerden önceki Emirlerin doğrudan torunları, kraliyet ailesinin soyu olarak Şeyh veya Prens ünvanını kullanmıştır.
Büyük Selçuklularda emir ünvanı, devlet adamları ve hizmetlileri için kullanılırdı. Emir-i büzürg (büyük vezir), emir-i alem (sancaktar), emir-i camehane (esvapçıbaşı) görevlerinde olurdu. Ayrıca emir-i sipehsalar, emir-i emiran gibi askerî rütbeleri gösteren ünvanlar da vardı.
İlhanlılarda emir noyan ile eşanlamlıydı ve eyalet valilerine verilen bir ünvandı. Bu ünvan bazı İlhanlı saray görevlileri için de kullanılmıştır.
Emir ünvanı, 1517'de halifeliği devralan Osmanlı hükümdarlarınca az da olsa kullanıldı. Osmanlılarda ilk hükümdarlar birer emir sayılmakla birlikte, bu ünvanı yalnızca, I. Bayezid'in (Yıldırım) oğlu Süleyman Çelebi (Emir Süleyman olarak) doğrudan kullanmıştır.
Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılarda Emir ünvanının yerini Bey aldı, Emirü'l-ümera karşılığı olarak da Beylerbeyi kullanıldı. Ama Mekke valilerine Emir-i Mekke, hacıların güvenliğini sağlayan Şam valilerine de emirü'l-hac dendi.
Daha sonra emir ünvanı Orta Asya'da, özellikle Buhara Emirliği ve Afganistan'daki bağımsız devletlerin hükümdarlarınca da benimsendi.
Yakın dönemde devlet kurma girişimlerinde de bu ünvanın kullanıldığı Kafkasya Emirliği gibi örnekler görülebilmektedir.
Eskiden Lübnan'da, yönetici emir, hâlâ hükûmdarın ünvanı olduğunu belirterek el-Emir el-Hakîm biçimini resmî olarak kullanıyordu. Ünvanın Dürzi ve Hristiyanlar tarafından da kullanıldığı dönemler olmuştur.
Emir kelimesi, belirli bağlamlarda liderler için daha az resmî olarak kullanılmaktadır. Örneğin, Mekke'ye giden bir hacı grubuna, emir hacı denebilmektedir; bu ünvan, bazen yönetici prensler tarafından (Müslüman dindarlığının bir işareti olarak) bazen kendi adlarıyla birlikte de kullanılır.
Emirzade, bir prensin oğlu (Farsça patronimik eki -zade) anlamındadır ve Pers şehzadelerine Mirza ünvanı verilir.
Nijerya'nın ağırlıklı olarak Müslüman olan kuzey bölgelerinin geleneksel yöneticilerinin emir ünvanını kullandıkları bilinirken, artık feshedilmiş imparatorluklarının itibari hükümdarı resmen Sokoto Sultanı, Emirü'l-Müminin (veya Hausa dilinde Sarkin Musulmi) olarak değiştirilmiştir.
Yezîdî halkının geçici lideri, emir veya prens olarak bilinir.
Emīr el-Baḥr (Arapça: أمير البحر "Deniz komutanı") olarak kabul edilir. Etimolojik olarak İngilizce ile Fransızcadaki amiral ve diğer Avrupa dillerindeki benzer ünvanlarla eş anlamda kullanılır.

Emir ünvanı, ilk kullanıldığından beri askerî bir ünvan oldu. 9. yüzyılda bu ünvanı İtalya'daki Sicilya Emirliği gibi bazı devletlerin hükümdarları da kullanmaya başladı.
Onluk sistemde teşkilatlanmış bazı Müslüman ordularında Emir, bir subay rütbesiydi. Örneğin, Babürlülerde Emir rütbeli subaylar 1000 atlı askere komuta ederlerdi. Her emirin altında on adet yüzer askere komuta eden Sipah salar bulunurken, on emirin komutanı da Melik rütbesindeydi. İran'da hüküm süren Kaçarların imparatorluk ordusundaki rütbeler şöyleydi:

Emir-i-Nuyan
Emir Penc, "5.000 askerin komutanı"
Emir-i-Tuman, "10.000 askerin komutanı"
Orta Çağ Müslüman devletlerinde "emir" olarak anılan aşağıdaki görevler de mevcuttur:

Emîrü’l Ümerâ, "Emirlerin Emiri" veya "Komutanlar Komutanı"
Emirü'l-hac, "Hac Komutanı" (Mekke'ye yapılan hacca başkanlık eder. Muhammed ve ilk halife Ebubekir tarafından başlatılan bir gelenekten kaynaklanır.)
Emirü'l-Arab, "Arapların Komutanı" (Bedevi kabileleri)
Eski Afganistan Krallığı'nda, Emir-i Kebir "büyük prens" veya "büyük komutan" anlamına gelen bir ünvandı.
Mehmet Emin Buğra, Nur Ahmed Can Buğra ve Abdullah Buğra kendilerini Birinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti'nin (1933–1934) emiri ilan ettiler.

Emir, Fars dilinde eril bir isimdir ve Emir Ali, Amir Abbas gibi birçok eril isim için bir önek olarak kullanılır.
Emir-i-Iel, Pers İmparatorluğu'ndaki bir ilin lideri olduğunu tanımlar.
Eril Amir ve dişil Amira, Batı dünyasında örneğin Latin ülkelerinde Rex ve Regina (sırasıyla "kral" ve "kraliçe") isimlerinin yaygın olduğu gibi, dinden bağımsız olarak Arap olup olmadığına ve herhangi bir etnik kökene bakılmaksızın Müslümanlar arasında yaygın olan Arapça isimlerdir. Bosna-Hersek'te, genellikle "prenses" olarak yorumlanan kadın adı Emira da yine Emir erkek isminin bir türevidir.
Eril Emir ve dişil Amira, İsrail'de nispeten yaygın olan İbranice isimlerdir. İbranicede kelime aynı zamanda yazılışına bağlı olarak "tahıl demeti" veya "ağaç tepesi" anlamına da gelebilir.

Başlıca emirlik örnekleri

Ertaş ya da Bektaş, (? - 1104) Büyük Selçuklu Devleti altında 1104'te, Suriye Selçuklu Devleti Şam Meliki.

Suriye Selçuklu Devleti meliki olan Tutuş'un en küçük oğlu idi. Babası olan Tutuş 1095'te Sultan Berkyaruk'un ordularıyla Rey'de yapılan bir muharebe sırasında öldürüldü. Amcası olan Rıdvan kendine rakip bırakmamak hedefiyle tüm kardeşlerini öldürtmek emri vermişti. Fakat ağabeyi olan Dukak ile küçük yaşta olan kardeşi Muhiddin Bektaş bu katliamdan kurtuldular. Dukak, Şam'a kaçıp orada kendini Şam Meliki ilan etti ve Güney Suriye'yi hükmü altına aldı. Kuzey Suriye ve Haleb'i kendini Haleb Meliki ilan eden kardeşi Rıdvan'a bıraktı. Muhiddin Bektaş ağabeyi Dukak'ın yanında yetişti.
Dukak 8 Haziran 1104'te öldü. Yerine yetişkin olmayan oğlu olan II. Tutuş Şam Melikliği görevine getirildi. Ama II. Tutuş daha yetişkin değildi. Zahiriddin Tuğtekin "Şam Atabeyi" unvanını alarak Şam'da meliklik taht naibi oldu ve gerçek iktidar gücünü elinde topladı. Atabek Tuğtekin iktidarının temelini daha da güçlendirmek için Dukak'ın dul karısı ile de evlendi. Çok geçmeden Tuğtekin yetişkin olmayan II. Tutuş'u Şam Melikliği tahtından indirdi.
Atabey Tuğtekin, II. Tutuş yerine yine 1104'te bir önceki Şam Meliki olan Tutuş'un en küçük oğlu Muhiddin Bektaş'ı Şam Meliki yaptı. Ama daha o yıl sona ermeden 1104'te Tuğtekin Muhiddin Bektaş'ı da Şam Meliklik tahtından uzaklaştırdı.
Muhiddin Bektaş önce Baalbek'e kaçtı. Sonra Şam Melikliği'ni tekrar eline geçirmek için Basra sahibi olan Aytekin ile anlaştı ve Basra sahibinin ordusu ile Şam'ta Tuğtekin'e saldırı yaptılar. Fakat Tuğtekin askeri çatışmalardan sonra Muhiddin Bektaş ve müttefiki Basra sahibi Aytekin komutasındaki orduya karşı galip geldi. Muhiddin Bektaş Şam Emirliği'ni eline geçirmek için bu sefer Frank Haçlılar Kudüs Kralı I. Baudouin'den destek istedi. Fakat Şam Emiri Tuğtekin ve müttefiki olan Fatimiler Kudüs Krallığı'na bir birleşik saldırıda bulundular ve bu keşmekeş içinde Kudüs Krallığı Bektaş'a destek veremedi.
Muhiddin Bektaş Tuğtekin ordusu tarafından bu saldırı sırasında yakalandı. Zindana konulmak üzere İsfahan'a gönderildi. Bu zindana muhtemelen aynı yıl 1104'te öldüğü sanılmaktadır.

İçinde ve civarında yerleşmiş kıta, kışla, karargâh, askerî kasaba, askerî birlik, askerî lise, harp akademisi veya askeri kurum bulunan meskûn yer­lere gar­nizon denilir. Garnizon komutanlıklarının sorumluluk alanına göre ve genellikle sınırları kent ya da belediye sınırlarıyla saptanan bölgelerdir.
Garnizon sözcüğü Türkçeye Fransızcadan girmiştir, savunma amaçlı olarak bir kente veya kaleye yerleştirilen askerî birlik anlamındadır. Garnizon genellikle bir şehir, kasaba, kale, gemi veya başka türlerde olabilir. "Garnizon kasabası", yakınında askerî üs olan herhangi bir kasaba için ortak bir ifadedir. Terim şimdi genellikle bir askerî üs veya müstahkem askeri karargâh oluşturan belirli tesisler için geçerlidir.
Günümüzde garnizonlar; konumlandıkları bölgelerin sınırları, buralardaki askerî birlik ve kurumların özellik ve sınıfları göz önünde tutularak genelkurmayca saptanan yerlerde bulunurlar. Garnizon komutanlıkları, bulundukları bölgelerde kısmen iç güvenliğin sağlanmasına da yardımcı olurlar. Garnizon komutanlıklarının yetki ve sorumluluk esasları Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 45-50. maddeleri ile belirlenmiştir. Garnizon komutanı "komendant" ismi ile de biliniyor.

Gulâm, İslam devletlerinde kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askerî birliklerdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda kapıkulu askerleri olarak devam etmiştir. Gulâm, kelime itibarıyla Arapça kökenli olup, erkek çocuk anlamına gelmektedir. Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti'nde gulâmların çoğunlukla Türk olduğunu ileri süren araştırmacılar vardır. Buna karşın, İslam hukukundaki doğuştan müslüman olanların köle olarak alınamayacağına ilişkin hüküm gereği, tüm gulâmların aslen gayrimüslim oldukları da ileri sürülmektedir.
Gulâmın alışılageldik kullanımı, esir ya da köle olarak alınan bireylerin yetenekleri ya da aldıkları eğitime göre kazandıkları becerilere göre, çoğu kez orduda olmak üzere çeşitli devlet görevlerinde söz sahibi olmalarıdır. Kölelerin asker olarak kullanılması pek çok devlette görülür, ancak gulâm, İslam devletlerinde uygulanan ve özgün bir hizmete alma yöntemidir. Bu sistemde köle, gulâm olarak sistemli bir eğitimle çoğu kez profesyonel asker ya da yönetici olarak yetiştirilmesi ve devlet hizmetinde daimi ve maaşlı olarak istihdam edilmesidir. Dolayısıyla gulâmın, köleden farklı sosyal ve hukuki statüsü vardır. En eski uygulâmaları Ömer bin Hattab dönemindedir. Daha sonra Emeviler ve daha kurumsal ve geniş çaplı olarak Abbasiler döneminde uygulanmıştır. Zaman içinde tüm İslam devletlerinde yaygınlaşmıştır.
Hükümdarlar, kendi halklarından unsurları ordu ve devlet teşkilatından uzaklaştırıp onların yerine farklı etnik unsurları istihdam etmişlerdir.
Gulâmların değeri, onların köklerinden, tüm sosyal bağlarından koparılmış olmaları ve her an görevleri için elde bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Köle temini çeşitli yollarla yapılırdı. Bunun en yaygın şekli satın alma, hediye yoluyla sahip olma ve savaşlarda ganimet olarak ele geçirme ya da Osmanlı'da olduğu gibi devşirmeyle toplanmalarıdır.. Toptancı köle tüccarları, belli başlı köle ticaret merkezlerinden topladıkları köleleri, feodallerin saraylarına satarlardı ve burada istihdam edilen köleler, ordunun önemli bir kısmını oluştururlardı. Gulâm sistemi ilk defa Karahanlılarda görülmüştür. Özellikle Gazne sarayına hediye edilenlerle, Türkistan bölgesinden ganimet olarak alınan Türk gulâmlar hem orduda hem de sarayda önemli hizmetler görürlerdi.
Büyük Selçuklular, Safeviler, Memlükler ve Eyyübiler gibi devletler de gulâm sistemini kullanmışlardır. Gulâm sistemi tabiriyle, esaret, devşirme, rehin veya intisap suretiyle Saray veya beyler hizmetine girip askeri sınıfa katılma usulü kastedilmektedir. Sistemin önemine Lybyer'in kitabında değinilmiştir.

Bosworth, C. E. (1960). Ghaznavids Military Organization Der Islam XXXVI.
İnalcık, H. (1987). Türk Tarih Kurumu Yayınları XI.DİZİ -Sa.6a

Gürcü Hatun (Gürcüce: გურჯი-ხათუნი, "gurci h'atuni" ) (fl. ?-1286?), Gürcistan Kraliçesi Rusudan ile Selçuklu şehzadesi Gıyâseddin Türkanşah'ın kızıdır. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in eşi ve II. Alâeddin Keykubad'ın annesidir.

Asıl adı Tamar idi. Anadolu'da Gürcü Hatun adıyla tanındı. Eşi II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in  ölümünden sonra o devirde Anadolu'nun en güçlü kişisi olan vezir Pervâne Muineddin ile evlendi.
Sonradan Müslüman olan Gürcü Hatun, Muhammed Celaleddin-i Rumi'nin hamisidir.

Annesi, Gürcü Krallığı'nı 1223-1245 arasında yöneten Kraliçe Rusudan; babası ise II. Kılıçarslan'ın oğullarından biri olan Erzurum Selçuklu Meliki Mugiseddin Tuğrul'un oğlu Gıyâseddin Türkanşah'tır. Annesi, İlhanlılar'ın Anadolu'ya düzenledikleri seferlere destek vermek zorunda kalmış ve bu yüzden Anadolu Selçuklu Sultanı ile çatışmalar yaşamış; iki ülke arasındaki ilişkilerin kopmasını engellemek için kızını Gürcistan üzerine sefere gelen Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın oğlu ile nişanlamıştı.
Alâeddin Keykubat'ın ölümünden sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı ve Gürcü Hatun ile düğünleri yapıldı. Yeni Sultan eşine sevgisini  bastırdığı paralarda göstermiştir. Bu paralarda bulunan arslan-güneş tasvirinin kendisinin (arslan) ve karısı Gürcü Hatun'un (güneş) sembolleri olduğu ileri sürülmüştür. Bu sembol şir-û hurşid (Aslan ve Güneş) olarak bilinir, geçmişi daha eskiye dayanmakla beraber daha sonra İslam dünyasında yaygınlaşmıştır.
Gürcü Hatun'un, Gıyaseddin Keyhüsrev ile evliliğinden oğlu  II. Alâeddin Keykubad dünyaya geldi.
1243 yılında Selçuklu ordusunun Kösedağ Savaşı'nda yenilgiye uğramasından üzerine Gürcü Hatun, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in annesi Hunat Hatun ile birlikte kaçarak Sis'teki (bugünkü Kozan) küçük Ermeni Krallığı'na sığındı. Ancak Ermeni Kralı, onları Moğollar'a teslim etmiştir. Moğollar Selçuklu hanedanına mensup bu hanımlara saygılı davrandılar
1246 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev ölümünden sonra, Moğollar'ın büyük desteğine sahip Selçuklu Veziri Pervâne Muineddin devleti eline aldı; Gürcü Hatun'la evlenerek kendisini asıl sultan konumuna getirdi. II. Keyhüsrev zamanında eski dinini koruyan Gürcü Hatun, bu ikinci evliliği sırasında Müslüman olmuştur.
Bilim ve sanatın hamisi olarak bilinmektedir, özellikle Muhammed Celaleddin-i Rumi'nin dostu olarak tanınır. Mevlâna ve etrafındakilerin menkıbelerini anlatan Ahmed Eflâkî'nin Ariflerin Menkıbeleri isimli eserinde Gürcü Hatun'un ismi sık sık geçer. Mevlana'nın ölümünden birkaç ay sonra Selçuklu sarayından emir Alâmeddin Kayser'in önerisi üzerine  yapılması gündeme gelen Mevlana Türbesi'nin  inşası için destek vermiştir.
Kayseri'de Hunat Hatun Külliyesi'nde Hunat Hatun türbesi içindeki Horasan harçla sıvalı bir mezar taşının Gürcü Hatun'a ait olabileceği iddia edilmiştir.
Gürcü Hatun üzerine aynı adla, biri Gürcü yazar Dato Turaşvili'nin, diğeri Gisèle Durero-Köseoğlu'nun olmak üzere, iki roman yayımlanmıştır.

(İngilizce) A listing of her Bagrationi ancestors 13 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) An ancestry chart of her 27 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Harput Kalesi (Süt Kalesi), Urartular tarafından dikdörtgen bir plan üzerine kurularak yapılmış olan mimari yapıdır. Şu anki Elazığ il sınırları içerisindeki tarihi Harput mahallesinde bulunmaktadır. Kale, iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Rivayete göre yapımında kullanılan harca su yerine süt eklenmiştir bu nedenle "Süt Kalesi" olarak da adlandırılır.  Yine bir rivayete göre, Süt Kalesi harcında su yerine süt kullanılma sebebi dönemde yaşanan su kıtlığı olduğu söylenir.

Kale, MÖ 8. yüzyılda Urartu Krallığı tarafından inşa edilmiştir. MÖ 6. yüzyıldan itibaren Pers hakimiyeti altına girmiştir. MÖ 1. yüzyıl ile MS 11. yüzyıl arasında Part, Roma, Sasani, Bizans ve Abbasiler ve 11. yüzyılın sonuna kadar Bizans hakimiyeti altında devam etmiştir. 1085 yılında Çubukoğulları, 1112 yılında Artukoğulları, 1234 yılında Selçukluların egemenliği altında kalmıştır. Kale, Artuklu Beyi Belek Gazi'nin ve Selçuklu Beyi Alaeddin Keykubad'ın hükûmet merkezi olmuş, 1366 yılında Dulkadiroğulları ve Akkoyunlu Devletleri arasında mücadelelerden dolayı sık sık hakimiyet değişikliği yaşanmıştır. Kale 1465 yılında Akkoyunlu hükümdarı Hasan Bahadır Han tarafından ele geçirilerek Akkoyunlu idaresine alınmıştır.ancak Harput, 1507 yılında Osmanlı ve Memlük devletlerinin gafletlerinden faydalanarak Şah İsmail tarafından fethedilmiştir.Harput Bölgesi ve Kalesi 1515 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun idaresine alınmıştır.

İç kale ve dış surlar olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Dörtgen planlı kalenin girişi, doğuda Harput yönündedir. Konumu itibarıyla Elazığ Ovasına hakim bir bölgede inşa edilmiştir.  Günümüzde yapılan kazı çalışmalarında içinde çeşitli zindanlar, yaşam ve tedavi alanları bulunmuştur.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izni ile Prof Dr. Veli Sevin'in bilimsel danışmanlığında 2005 yılında başlanılmış ve 2009 yılına kadar devam edilmiştir. Aynı zamanda Harput Kalesi içinde 17. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar yaşayan Osmanlı Mahallesini kurtarmaya yönelik çalışmalar da Osmanlı Arkeolojisi kapsamında yürütülmüştür. 2. Dönem kazıları 2014 yılında Prof. Dr. İsmail Aytaç tarafından yeniden başlatılmıştır.

 OpenStreetMap'te Harput Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Hunad Hatun ya da Hunat Hatun şeklinde yazılırsa da doğrusunun Huand veya Hond Hatun (Eski Anadolu Türkçesi: خوَند ماه پرى خاتون) olması gerekir. I. Alaeddin Keykubad'ın eşi, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in annesidir. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaptırdığı medreseler, aşevleri ve daha pek çok eser bırakmıştır. Kayseri'de adını taşıyan büyük bir külliyesi vardır.

Mahperi Huand Hatun'un etnik kökeni tartışmalıdır. Tarihçilerin bir kısmı Rum bir kısmı ise Ermeni olduğu görüşündedir. Huand Hatun'un babası, Antalya yakınındaki Kalonoros (Alanya) Kalesi'nin hakimi Kir Vard idi. Kimi kaynaklara göre babası Adom adlı bir Ermeni büyüğünün oğlu olarak gösterilse de "Kir" (kyr) ünvanı, Bizans hizmetinde olduğunu gösterir. Amcası ise Alara Kalesi'nin hakimi idi.
1146'da Konya'yı kuşatıp alamayan Bizans'ın otoritesi Anadolu'dan çekilmiş; Miryokefalon Muharebesi ve IV. Haçlı Seferi'nden sonra Akdeniz sahili ile bağlantısı kesilmiş ve Akdeniz'de bağımsız hareket eden şehirler ortaya çıkmıştı. Kalonaros Kalesi hakimi babası Kir Vard da Bizans bölgeden otoritesini çekince bağımsız hareket etmeye başlamıştı; bölgenin ruhani lideri gibiydi. I. Alâeddin Keykubad, Alanya'yı kuşatmış ve Kir Vard Keykubad'a bir mektup göndererek anlaşma yapmak istemiştir. Mektupta "Eğer bana aman ve ülkenizde kalan ömrümü geçirecek bir yer verilirse büyük bir lütuf olacaktır" yazılıdır. I. Alâeddin Keykubad, Kir Vard'ın bu teklifini kabul etmiş ve "Sadakatini ispat için ailesi efradından birini akrabalığımıza arz ederse hakkındaki güvencemiz artmış olur" diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Kir Vard kızını I. Aleaddin Keykubad'a eş olarak göndermiştir. Kendisine kaleyi devreden Kir Vard'a Akşehir ve iki karyesi mülk olarak verildi

Prensesin evlenmeden önceki isminin Destina olduğu söylenir. Muhtemelen bu isim Yunanca "Despina" (hanımefendi) ünvanının bozulmuş halidir. Evlendikten sonra "Mahperi" ismi verildi. Kendisine verilen Huand (Hond) ünvanı, Farsça "Efendi" "hükümdar" anlamına gelir; dolayısıyla Huand Hatun deyimi Despina ünvanının bire bir çevirisidir. Yakın dönemde halk arasında "Hunat" a çevrilerek asıl isminin yerine geçmiştir. Evlendikten sonra kocasının ölümüne kadar Hristiyan olarak kaldığı, oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in Konstantinopolis'teki Latin imparator Baudouin'e yazdığı mektuptan anlaşılmaktadır.
Hayatının büyük bölümünü Kayseri'deki Keykubadiye Sarayı'nda geçiren Hunad Mahperi Hatun'un Sultan Alaâeddin Keykubad ile evliliğinden II. Gıyaseddin Keyhüsrev adlı oğlu dünyaya geldi. Alâeddin Keykubad Mısır Eyyubi hükümdarı Melik Adil'in kızı Melike Adile (Gaziye Hatun) ile ikinci bir evlilik yapıp bu evlilikten iki kız iki oğlan çocuk sahibi olmuş ve 1237'de ortanca oğlu İzeddin Kılıçarslan'ı veliaht ilan etmiştir. Sultanın bu olaydan kısa bir süre sonra zehirlenerek aniden ölmesi üzerine iki Sultan eşi arasında kendi oğullarını devletin başına geçirmek için büyük bir mücadele yaşandı. Dönemin vezirleri ve emirlerinin, başta Sadeddin Köpek'in yardımıyla mücadeleyi Hunat Hatun kazandı, Anadolu Selçuklu tahtına oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev geçirildi. Taht mücadelesinin sonunda Melike Adil Ankara Kalesi'nde, oğulları Borgulu Kalesi'nde öldürülmüş, kızları Anadolu'dan uzaklaştırılmıştır. Tarihçiler daha sonraki hadiselere bakarak, Sultan'ın zehirlenmesi hadisesinde, büyük oğlu Keyhüsrev ve kendisine yakın emirleri ile Valide Sultan Hunat Hatun'un ilgisinin olduğunu düşünmüşlerdir.
Oğlunun saltanatı başlarında Hunat Hatun'un Müslüman olduğu ve kendini hayır işlerine verdiği bilinmektedir. Kayseri'de kendi adını taşıyan Hunad Hatun Külliyesi'ni yaptırmıştır. Medrese, cami, türbe ve hamamdan oluşan külliyedeki yapılardan caminin inşa kitabesinde Hicri 635 (Miladi takvime göre 1238) yılında yapıldığı yazılıdır. Eşinin şüpheli biçimde zehirlenerek ölmesi, ardından oğlunu tahta geçirmek için vereceği mücadelede Hristiyan kalmasının zaten mümkün olmadığı, daha sonra da Müslümanlığını inandırıcı kılması gerektiği ileri sürülmektedir. Melike Adil'in ve oğullarının öldürülmesinden sonra Hunat Hatun'un Müslüman olması ve cami yaptırması kimi kaynaklarda kendini affettirmek, geçmişini unutturmak çabası olarak değerlendirilmiştir.
Halk arasında Hunat Hatun'un Müslüman olmasına, kendisine İncesu'yun Tekke Dağı'nda bir zaviye yaptırıp etrafındaki geniş araziyi vakıf olarak bağışladığı Şeyh Turasan Veli'nin sebep olduğunu anlatan bir menkıbe de bulunmaktadır.
1243 yılında Moğollar Kayseri'yi ele geçirdiğinde gelini Gürcü Hatun ve torunu Selçuk Hatun ile birlikte kaçarak Adana'da küçük bir Ermeni Krallığına sığınmış; ancak Ermeniler tarafından Moğollar'a teslim edilmiştir.

Türbesi (kümbeti) Hunat Hatun Külliyesinde bulunur. Anadolu`da İlk Türk Mimarisi Başlangıç Ve Gelişmesi, Prof. Dr. Oktay Aslanapa Türbesinde ölüm tarihi belirtilmez. Ancak sandukasındaki kitabede yer alan "2..merhum ve şehid II. Gıyaseddin Keyhüsrev bin Keykubad'ın annesi Mahperi Hatun'dur" ifadesinden oğlunun şehit olduğu 1246'da hayatta olduğu düşünülür. Ayrıca İbn Bibi'nin anlatılarında, vezir Celaleddin Karatay'ın öldüğü 1254 yılında hayatta olduğu belirtilir.
Kayseri'deki külliye içindeki türbesini sağlığında yaptırdığı düşünülür. Geçmişteki Hristiyan kimliği ve eşinin tartışmalı ölümü nedeniyle siyasi anlamda çekingen davrandığı, başkent Konya'dan uzak durduğu düşünülür. İmar faaliyetlerini Kayseri'nin yanı sıra Tokat, Amasya, Yozgat, Sivas çevrelerine yoğunlaştırmıştır. Bu çevrelerde büyük boyutlu hanlar inşa ettirmiştir. Kitabelerde ünvanı "Saffetü'd-dünya ve'd Din Mah-peri Hatun" (Din ve dünyanın yüz akı) olarak geçer. Bu gibi ifadeler hükümdarlara mahsus idi; hanımların ismi "Saffetü'd-dünya ve'd Din" ünvanından sonra geçmezdi. Mahperi Hatun isminin bu ünvanla kullanılması, oğlunun saltanat döneminde gücünün büyük olduğunu gösterir.

I. Hethum (Ermenice : Աւրրրրրր Ա; 1213 - 21 Ekim 1270), 1226'dan 1270'e kadar Kilikya Ermeni Krallığı'nı ("Küçük Ermenistan" olarak da bilinir) yönetmiştir. Baberonlu Konstantin (ö. 1263) ve Lampronlu Prenses Alix Pahlavouni'nin (I. Levon'un üçüncü kuzeni) oğlu ve kendi adını taşıyan Lampron Hanedanı olarak da bilinen Hethumid Hanedanı'nın kurucusudur. Moğol İmparatorluğu'nun hükümdarlığını kabul eden Hethum, Moğolistan'ın Karakurum kentindeki Moğol sarayına gitmiş, bu gezinin ünlü bir anlatımı Hethum'un arkadaşı tarihçi Kirakos Gandzaketsi tarafından Ermenistan Tarihi'nde verilmiştir. Müslüman Memlüklere karşı savaşmak için Moğollarla ittifak kurmuş ve diğer Haçlı devletlerini de aynı şeyi yapmaya teşvik etmiştir.

Hethum, Ermenilerin tüm taraflarla bağları olduğundan, Haçlı devletleri etrafındaki siyasi mücadelelerde ve ittifakların değişmesinde önemli bir oyuncuydu. Öncelikle Avrupalılarla aynı çizgideydiler, ancak Hethum'un hükümdarlığı sırasında hızla genişleyen Moğol İmparatorluğu endişe kaynağı haline gelmiştir. Moğol komutanı Baycu Noyan, Anadolu Selçuklu Devleti'ne saldırdığında Selçuklu sultanı II. Gıyâseddin Keyhüsrev, Hethum'u yardımına çağırmıştır. Savaşla ilgili iç anlaşmazlıklarla karşı karşıya kalan ve muhtemelen Moğolların daha büyük bir tehdit olduğunu hisseden Hethum gecikti ve Keyhüsrev'in ordusu Ermeniler olmadan ayrıldı. Moğolların Kösedağ'da Selçukluları ezici bir yenilgiye uğratıp Kapadokya ve Kilikya sınırlarına yaklaşması üzerine Kral Hethum stratejik bir karar alarak Moğol hükümdarlığına teslim oldu. Kardeşi Sparapet Sempad'i Karakurum'daki Moğol sarayına gönderdi. Orada Sempad, Büyük Han Güyük ile tanıştı ve 1247'de Kilikya Ermenistan'ının Moğol İmparatorluğu'nun vasal bir devleti olarak kabul edileceği resmi bir anlaşma yapmıştır.
1245 yılında Hethum'un Sultan Keyhüsrev'in (Kösedağ'dan sonra sarayına sığınan) karısını ve kızını Baycu'ya teslim etme kararı üzerine Kilikya, Anadolu Selçuklu Devleti'nin saldırısına uğramıştır. Selçuklulara Hethum'un sadakatsiz tebaası Lampronlu Konstantin yardım ediyordu. Keyhüsrev yalnızca birkaç kaleyi ele geçirebildi ve Moğollar onu birkaç yıl sonra geri dönmeye zorladılar, Konstantin ise 1250'de yakalanıp idam edildi.
1254'te Hethum, anlaşmayı yenilemek için Orta Asya üzerinden Moğolistan'a gitti; Doğu Küçük Asya'daki Türk devletlerinden, Büyük Ermenistan'daki Kars'taki Moğol kampından, Hazar Denizi'nin batı kıyısındaki Derbent'in Demir Kapılarından ve oradan geçerek Moğolistan'a gitti. oradan Asya'yı geçerek Karakurum'a. Pek çok görkemli hediye getirmiş ve Möngke Khan (Güyük'ün kuzeni) ile görüşmüştür. Seyahatlerinin bir açıklaması, süitinin bir üyesi Kirakos Gandzaketsi tarafından, Gandzaketsi'nin Ermenistan Tarihi'nin 58. bölümü olan "Ermenilerin Dindar Kralı Haithon'un Batu ve Mangu Hanlarına Seyahatleri" olarak kaydedildi. Hethoum'un Yolculuğu daha sonra Rusça, Fransızca ve Çinceye çevrildi. Anlatı, Moğol, Budist ve Çin kültürü, coğrafyası ve yaban hayatına ilişkin gözlemleri açısından önemlidir.
Hethum, Karakurum'dan dönüş yolunda Semerkant ve Kuzey İran'ı geçerek, Moğol lideri Baycu'yu da ziyaret etmiş ve burada Baycu'nun Küçük Asya'da Selçuklu Türklerine karşı kazandığı zafere tanık olmak için kampında bulunmuştur.
Hethum, diğer Frenk hükümdarlarını kendi örneğini takip etmeye ve Moğol hükümdarlığına boyun eğmeye şiddetle teşvik etmiş, ancak bunu yapan tek kişi, 1259 civarında teslim olan Hethum'un damadı VI. Boemondo olmuştur. Ermeni birlikleri 1258'de Bağdat'ı ele geçiren Moğol ordusunun yanındaydı ve hem Ermeniler hem de Antakyalı Haçlılar, 1260'ta Halep Kuşatması ve Şam'ın Düşüşü sırasında Hülâgû komutasındaki Moğol Ordusunda savaşmışlardır. Halep Kuşatması'nı takip eden altı gün süren katliam, sistemli ve kapsamlıydı; neredeyse tüm Müslüman ve Yahudiler öldürülürken kadın ve çocukların çoğu köle olarak satılmıştır. Yıkımların arasında Halep Ulu Cami'nin yakılması da yer almaktadır. Kuşatmanın ardından Hulagu, camiyi yaktıkları için Hethum'un bazı askerlerini idam ettirmiştir. Bazı kaynaklar, Antakya Kralı VI. Boemondo'nun (Frenklerin lideri) caminin yıkımını bizzat üstlendiğini belirtir.
Orta Çağ tarihçisi Surlu Tapınakçısı'nın yazılarından alıntı yapan tarihi kayıtlar, genellikle üç Hristiyan hükümdarın (Hethum, Boemondo ve Moğol generali Ketboğa) Şam şehrine zaferle birlikte girmelerinin dramatik bir anlatımını verir, gerçi modern tarihçiler bu hikâyeyi uydurma olarak sorgularlar.
Moğolların toprak kazanımlarına rağmen, Eylül 1260'ta Mısırlı Memlükler bir araya gelerek tarihi Ayn Calut Muharebesi'nde Moğolları yendiler ve onları Fırat boyunca geri sürdüler. Moğollar 1299-1300'e kadar Suriye'yi bir daha ele geçiremeyeceklerdi, o zaman da onu yalnızca birkaç ay ellerinde tutacaklardı.

Hethum'un saltanatının son yıllarında, büyük ölçüde Hethum'un Moğollara aktif desteğinin bir sonucu olarak, krallık  1266'da işgal eden Baybars yönetimindeki Memlüklerin artan saldırısına uğramıştır. Sayıca çok az olan Ermeniler, Hethum'un oğullarından Thoros'un öldürüldüğü ve diğer oğlu Leo'nun yakalanıp hapsedildiği Mari Muharebesi'nde Memlükleri durduramamışlardır. Bu yenilginin ardından Adana, Tarsus ve Ayas kentleri saldırıya uğramış, başkent Sis yağmalanmış ve yakılmıştır. Binlerce Ermeni katledilmiş, 40.000'i esir alınmıştır. Hethum, toprakları Mısırlılara bırakarak oğluna fidye vermeyi başarmıştır. Mayıs 1268'de müttefik Antakya Prensliği, Baybars komutasındaki Mısırlılar tarafından istila edilmiş ve Mısırlılar şehri ele geçirmiş, sakinlerini katletmiş ve tüm kiliselerini yok etmiştir.
Hethum 1270 yılında oğlu Levon'un lehine tahttan feragat etti ve hayatının geri kalanını bir manastırda keşiş olarak geçirdi.

Hethum'un babası Konstantin Ermenistan Kraliçesi genç Zabel'in naibidir. Zabel ilk olarak Antakya prensi IV. Boemondo'nun oğlu Philip (1222–1225) ile evlenmiştir. Ancak Konstantin, Philip'i elden çıkardı ve bunun yerine Zabel ve Hethum'u ortak hükümdar yapmak için 14 Haziran 1226'da Zabel'i kendi oğlu Hethum ile evlenmeye zorlamıştır.  Çiftin altı çocuğu vardı:

II. Levon (ö. 1289)
Thoros (1266'da Mari Muharebesi'nde Memlüklere karşı savaşırken öldü) - Thoros'un bir çocuğu vardı: Melkum.
Sibylla (ö. 1290), Antakya prensi VI. Boemondo ile evlenmiştir.
Euphemie (ö. 1309), Sidon Lordu Julian Grenier ile evlenmiştir.
Ermenistanlı Rita, Servantikarlı Konstantin ile evlenmiştir.
Maria, Kıbrıslı Seneschal, İbelinli Baldwin'in  İbelinli Guy ile evlenen Maria
Ruben
Vasak.

Genel
Amitai-Preiss, Reuven (1995). Mongols and Mamluks: The Mamluk-Ilkhanid War, 1260–1281. Cambridge University Press, Cambridge. ISBN 978-0-521-46226-6. 
 Beazley, Charles Raymond (1911). "Hayton". Encyclopædia Britannica. 13 (11. bas.). ss. 114-115. 
Der Nersessian, Sirarpie (1969) [1962]. "The Kingdom of Cilician Armenia".  Setton, Kenneth M.; Wolff, Robert Lee; Hazard, Harry W. (Ed.). A History of the Crusades, Volume II: The Later Crusades, 1189–1311 (İngilizce) (İkinci bas.). Madison, Milwaukee ve Londra: University of Wisconsin Press. ss. 630–659. ISBN 0-299-04844-6. 
Edwards, Robert W. (1987). The Fortifications of Armenian Cilicia: Dumbarton Oaks Studies XXIII. Dumbarton Oaks, Trustees for Harvard University, Washington, D.C. ISBN 0-88402-163-7. 
Boase, T. S. R. (1978). The Cilician Kingdom of Armenia. Edinburgh: Scottish Academic Press. ISBN 0-7073-0145-9. 
Bournoutian, George A. (2002). A Concise History of the Armenian People: From Ancient Times to the Present. Mazda Publishers. 1-56859-141-1.
Chahin, Mack (2001). The Kingdom of Armenia: A History. Richmond: Curzon. ISBN 0700714529. 
Grousset, René (1935). Histoire des Croisades III, 1188–1291 (Fransızca). Editions Perrin. ISBN 2-262-02569-X. 
Grousset, René (1970). The Empire of the Steppes. Walford, Naomi tarafından çevrildi. New Brunswick: Rutgers University Press. ISBN 978-0-8135-1304-1. OCLC 90972. 
Dobraczinski, Jan (1979). Klíč moudrosti. Praha: Nakladatelství Vyšehrad. OCLC 37577195. 
Stopka, Krzysztof (2016). Armenia Christiana: Armenian Religious Identity and the Churches of Constantinople and Rome (4th-15th century). Kraków: Jagiellonian University Press. ISBN 9788323395553. 
Toumanoff, C. (1966). "Armenia and Georgia". Cambridge Medieval History, vol. IV. 

Hethum Bio 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

I. Mahmud (1087-1094, İsfahan), beş yaşında iken 1092-1093 döneminde Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı ve 1093-1094'te İsfahan ve Fars bölgesi tâbî hükümdarı ilan edildi.
Kasım 1092'de Melikşah öldüğü zaman 13 yaşında olan ve meşru varisi olarak ilan edilmiş bulunan Ebu'l Muzaffer Berkyaruk, Büyük Selçuklu Devleti tahtına geçti. Ama Melikşah'ın karısı Karahanlılar Hanı'nın kızı olan Terken Hatun, Melikşah'tan sonra kendi oğlu Mahmud'un sultan olmasını istiyordu. O zaman Selçuklu Devleti Veziri olan ve kısaca "Mustafi" olarak anılan "Bin Marzuban Husrev Firuz Şirazi ibni Darust Tacumulk Ebu'l-Ganaim" tarafından desteklendi. Bağdad'daki Abbasiler Halifesi Muktadi'yi de haberdar eden Terken Hatun, Melikşah'ın ölümünden altı gün sonra 25 Kasım 1092'de beş yaşındaki oğlu Mahmud'u sultan ilan ettirip Bağdat'ta oğlu adına hutbe okuttu.
Çeşitli bölgelerde valilik ve yöneticilik yapan Selçuklu ileri gelenleri, bu karışıklığı fırsat bilip kendi bağımsızlıklarını ilen etmeye başladılar. Melikşah'ın kardeşi olan Horasan ve Belh'i eline geçirdi. Melikşah'ın diğer kardeşi Tutuş, kendini Şam'da Suriye Meliki ilan etti. Yüksek yöneticilerden Halep Emiri olan Aksungur el-Hacib, bağımsızlığını bildirdi. Diyarbakır Emiri gibi diğer vâlî emirler de kendilerini bağımsız ilan ettiler.
Azerbaycan ve Arran valisi olan ve Berkyaruk'un dayısı ve kuzeni olan Yakut bin İsmail bin Davud, Mahmud'un sultanlığını kabul ettiğini açıkça bildirdi. 
Kutalmış oğlu Süleyman'ın oğlu olan I. Kılıç Arslan, esir olduğu İran'dan Anadolu'ya kaçmış ve bu yörelere göç etmiş olan Türkmen aşiret mensupları tarafından Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı olarak kabul edilmişti.
Sultan Berkyaruk, devlet veziri olan "Mustavi"'den bir önce vezir olan, ama uzun bir dönem görevden sonra Haşhaşiler fedaileri tarafından bir suikasta kurban gidip öldürülmüş olan Nizam-ül Mülk yakınları ve taraftarları (Nizamiye) tarafından tutulmakta idiler.
Terken Hatun, oğluna taraftar bulmak ve saltanatını pekiştirmek için rivayete göre ordu mensuplarına 20.000 altın dinar bahşiş dağıtmış, daha sonra da Emir Kür-Boğa'yı İsfahan'da bulunan veliaht Berkyaruk'u yakalamak için İsfahan'a göndermişti. Terken Hatun ve I. Mahmud, ordu ile bu emiri izlediler. Ancak Vezir Nizam-ül Mülk taraftarları da 14 yaşındaki Berkyaruk'u Rey şehrine kaçırarak sultan ilan ettiler.
Oğlu Mahmud'u bütün ülkenin hâkimi yapmak isteyen Terken Hatun, sultan ilan edilen Berkyaruk ile mücadeleye başladı. Berkyaruk taraftarları Rey'de yeni bir ordu organize ederek Ocak 1093'te İsfahan'a yürüdüler ve şehri kuşatmaya altına aldılar. Terken Hatun ve oğlu I. Mahmud ordusu ile Berkyaruk ordusu, Luristan'da Hemedan ve Ahvaz arasındaki yol üzerinde bulan bir mevkide 17 Ocak 1093'te Burûcird Muharebesi'ne giriştiler. Mahmud ve Terken Hatun'un ordusundaki bazı emirler ve askerler Berkyaruk tarafına geçtiler ve Terken Hatun'un ordusu muharebeyi kaybetti.
Terken Hatun ve Mahmud, İsfahan'a çekildi. Burada iken Mahmud'u daha önce tutmuş olan Azerbaycan ve Arran valisi ve Berkyaruk'un dayısı ve kuzeni olan Yakut ibni İsmail ibni Davud'un Sultan Berkyaruk tarafına geçtiği haberi geldi. Terken Hatun ve Vezir "Mustavi", onun bir suikastle öldürülmesini organize ettiler. Şubat 1093'te Vezir "Mustavi", Berkyaruk tarafından yakalanıp esir alınıp idam edildi. Böylece Terken Hatun'un oğlu Mahmud'u sultan yapma hayalleri suya düştü.
Terken Hatun, Berkyaruk ile bir anlaşma yapmak zorunda kaldı. Bu yapılan anlaşmaya göre Terken Hatun ile Mahmud, İsfahan ve Fars bölgesine tâbî hükümdar olarak hâkim olacaktı. Berkyaruk ise bütün batı Büyük Selçuklu Devleti üzerinde Sultan olarak hüküm sürecekti.
Bu anlaşmadan bir buçuk sene sonra Terken Hatun hastalanarak öldü. Terken Hatun'un ardından da 1094 tarihinde Sultan Mahmud çiçek hastalığına yakalanarak öldü. Böylece Beryaruk'un tek başına Büyük Selçuklu sultanlığına hakim olması daha kolay hâle geldi.

I. Melikşah (Farsça: ملكشاه; 6 Ağustos 1055 - 19 Kasım 1092), Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun üçüncü sultanı olan Türk hükümdarı.
Hükümdarlık döneminde (1072-1092) Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaştı. Sınırlar Anadolu'dan Umman'a Kafkasya'dan Hindistan önlerine uzandı. Melikşah'tan sonra Selçuklular eski gücüne kavuşamadı. Devrin en önemli kişileri arasında Ömer Hayyam bilim ve Nizâmülmülk siyaset dalında bulunur.

Melikşah, 6 Ağustos 1055 Pazar günü doğmuştur. Çocukluğu İsfahan ve civarında geçmiştir. Babası Alparslan, kabiliyeti ve cesareti ile dikkati çeken Melikşah ile yakından ilgilendi. Melikşah uzun boylu, biraz şişmanca ve beyaz tenli olarak tasvir edilmiştir.
Melikşah babası ile birlikte küçük yaşta Gürcistan seferine katıldı. Aynı yılda Karahanlılar Han'ının kızı Terken Hatun ile evlendirildi. Alparslan 1066 tarihinde Melikşah'ı veliaht tayin etti ve "ikta" (veya tımar) olarak İsfahan şehri verildi.
1071'de babası Alparslan ile Suriye'ye sefere çıktı. Babası Bizans İmparatoru Romen Diyojen'in Anadolu'da ilerleyişini durdurmak için kuzeye yöneldi (ve Malazgirt Meydan Muharebesi'ni yaptı). Melikşah bu sırada Suriye'de Halep'te kaldı. 1072'de yine babası Karahanlılara karşı bir sefer yapmakta iken onunla birlikteydi. Babası bu seferdeyken esir aldığı bir Karahanlı kale komutanı olan Yusuf Harzemi tarafından öldürüldü.
Melikşah Selçuklu ordusu başına geçti ve sultanlığını ilan etti. Çağrı Bey'in oğlu olan amcası Kavurd Bey Melikşah'ın sultan olmasını kabul etmedi. Melikşah yanında Vezir Nizam-ül Mülk ile birlikte batıya İran içine yürüdü. Kavurd Bey'in ordusuyla 15 Nisan 1073'te Kerec yakınlarında (günümüzde İran'da "Erak") "Kerec Muharebesi" 'ne girişti. Bu muharebede Melikşah'ın ordusunda bulunan birçok Türkmen asker çarpışma sırasında Kavurt Bey'in ordusuna katıldı. Buna rağmen Melikşah ve ordusu galip geldi. Kavurt Bey idam edildi ve iki oğlunun gözlerine mil çekilip kör edildiler. Böylece Selçuklu ülkesinde bulunan emirler arasında Melikşah sultan olarak belirlenmiş oldu. 1074'te Bağdat'ta Abbâsî halifesi tarafından Melikşah'ın sultan olduğunu resmen ilan etti.

Melikşah 1072'de sultan olduktan sonra babası zamanında vezirlik makamına getirilen Nizâmülmülk'ü görevinde bıraktı. Melikşah'ın hükümdar olduğu dönem Büyük Selçuklu Devleti'nin en parlak dönemidir. Tahta geçtiği ilk yıllarda kardeşi yönetimi ele geçirmek için isyan etti. Onu yenerek ülkesinde düzeni sağladı. Bu arada devletteki iç isyandan faydalanan Gazneli ve Karahanlı devletleri birleşerek saldırdılar. Melikşah bu iki devleti de yendi. Karahanlı Devleti bu mağlubiyetten sonra ikiye ayrıldı. Doğu Karahanlılar'ı Karahitaylar, Batı Karahanlılar'ı ise Harzemşahlar yıktı.
Melikşah tahta çıktıktan sonra Gazneliler ve Karahanlılar Selçuklu topraklarına saldırdılar. 1073'te Gazneliler Sultanı İbrahim, Alparslan'ın ölümünü fırsat bilip Hindikuş Dağları kuzeyinde bulunan Horasan bölgelerini ele geçirdi. Fakat Melikşah bir karşı hücumla bu arazileri geri aldı. Bundan sonraki 20 yıl döneminde, birbirinden 20 yıl yaş farkı olan Gazneliler Sultanı İbrahim Han ile Melikşah arasındaki ilişkiler iyi olarak devam etti, sınırlar değişmedi ve bu iyi ilişkiler iki haneden mensupları arasında yapılan evlenmeler ile pekiştirildi. Buna karşılık diğer komşu ülkelerine karşı Melikşah daha mütecaviz bir politika uygulamaya başladı. Selçuklu Devleti'ne yeni araziler katmak hedefiyle arazi fethi için çarpışmalar ve savaşlar yapmıştır. Melikşah Maveraünnehir bölgesine kendinin de şahsen katıldığı iki büyük askeri sefer yapmıştır. 1073/74'teki seferde Batı Karahanlılar'a saldırarak onların Ceyhun Nehri sağ kıyılarında bulunan arazilere çekilmelerini sağlamış ve stratejik bir şehir olan Termez şehrini zapt etmiştir. 1089'daki seferde ise yerel ulemanın da desteği ile önemli Semerkant şehrini eline geçirmiş ve orada idareci olan ve eşi olan Terken'un yeğeni olan Ahmet Han bin Kezr'i tutuklatmıştır. Bu fetihten sonra sefer Yedisu bölgesine (günümüzde Kazakistan'da bulunan "Jetişu" veya Rusça "Semirechye" bölgesine) yönelmiş ve Kaşgar merkezli olan Doğu Karahanlılar devletinin hükümdarı Ebu Ali el-Hasan Melikşah'in tabiliğini girmeyi kabul etmiştir.
Anadolu Selçuklu'nun ilk hükümdarı olan Süleyman Şah'ın ölümünden takriben altı ay sonra Suriye'ye gelen Melikşah; bu sırada iç kale hariç Halep'i fethetmiş bulunan kardeşi Tutuş'u Şam meliki olarak bırakmış ve Tutuş, Şam şehrine çekilmiştir. Melikşah, Halep'i Kasım ud-devle Ak-sungur'a, Antakya'ya varınca oraya Süleyman Şah'ın vezirinden alıp Yağı-sıyan'a, Urfa'yı Bozan Bey'e ve Musul'u da Çökermiş Bey'e ikta etmiştir. Artuk Bey ise; geçmişte Tutuş tarafından kendisine ikta edilen Kudüs'e yerleşmiştir. Böylece bölgedeki düzen ve asayiş sağlanmıştır.
Hakkında belirsizlik olan Urfa şehrine gelince; Filaret'in yerine Barsuma idaresinde bulunan Urfa, Bozan Bey tarafından kuşatılmış ve şehir halkının Barsuma'ya isyanıyla fethedilmiştir. İbn ül-Adim; Melikşah'ın Urfa'ya varınca, burayı Müslüman Filaret'e verdiğini yazarken daha evvel yaşanan bir hadiseyi yanlışlıkla bu zamana almıştır. Edessalı Mateos ise böyle bir şeyden bahsetmediği gibi şehrin Melikşah tarafından görevlendirilen Bozan Bey tarafından fethedilmesi, Melikşah'ın burayı Filaret'e vermediğini göstermektedir. Nitekim, şehir halkının Filaret'e olan nefretinden dolayı Urfa değil Maraş Filaret'e verilmiştir ve Filaret, 1085 yılında burada ölmüştür.
Edessalı Mateos; Dünyanın sultanı, Hristiyanlar'ın hamisi ve babası olarak nitelendirdiği Melikşah'ın, sayısız bir orduyla Anadolu'ya gittiğini yazarken tüm Anadolu'yu değil sadece Bizans'a ait sayılan Antakya ve Urfa havalisini kastetmiştir. Böyle belirsiz ifadelere İslam kaynaklarında da rastlanıldığı halde Melikşah, doğu ve güney Anadolu'dan daha ileriye gitmemiştir. Bu rivayetlerin Süleyman Şah'ın ölümünden sonra İznik üzerine gönderilen Porsuk Bey'in veya Bozan Bey'in seferiyle karıştırıldığı muhakkaktır.
1086-1087'de Doğu Arabistan'da Lahsa'da yerleşmiş bulunan Karmatiler üzerine bir ordu göndermiştir. Kafkasya bölgesinde Melikşah'ın Gürcistan'a üç sefer yapmıştır. Bu seferlerden 1078-79 ve 1086'da yapılanlara Melikşah şahsen iştirak etmiştir. Bu seferler sonunda Gence'de idarede bulunan Emir İİİ. Fazıl, Gürcüler Kralı ve bölgedeki diğer mahalli hükümdarlar Büyük Selçuklu Devletinin hakimiyetini kabul ettiler. Güney-Doğu Anadolu'ya Diyarbakır'a yeni yerleşmiş olan Mervani Kürtleri buradan uzaklaştırmak için 1087'de veziri İbni Cahir'in hazırladığı planı uygulamaya başlamıştır. Sonra dikkatinin bu yörenin güneyine Musul ve Halep arasında bulunan ve "Ukeyl aşireti" Araplarının yerleşmiş olduğu bölgeye çekmiştir. 1086-87'de kışın yapılan bir sefere şahsen iştirak edip Urfa, Halep, Antakya ve Lazkiye'nin Selçuklular eline geçmesini sağlamış ve Büyük Selçuklu Devleti Doğu Akdeniz kıyılarına erişmiştir. Bağdat'a yaptığı bir ziyaret sonucunda 24 Nisan 1087'de Abbasi Halifesi tarafından Melikşah'a hilatlar verilmiş ve "Doğu'nun ve Batı'nın hükümdarı" manasına gelen iki kılıç ile kuşandırılmıştır. Böylesine geniş sınırlara hükmeden Melikşah Vardan Areveltsi'nin aktarımına göre deniz kıyısından aldığı toprak ile babasının mezarını ziyaret etmiş, kumu mezarın üzerine serperek şu sözleri söylemiştir: "Müjde sana ey baba! Çünkü çocuk olarak bıraktığın evladın dünyayı baştan başa fethetti!"
Melikşah'ın bu çok geniş alanlarda askeri seferler ve fetihler yapabilmesine başlıca etken babası zamanında geliştirilip yetiştirilen ordusudur. Bu Selçuklu ordusu bir profesyonel ordu idi ve "gulam" adı verilen kölemenler ve paralı askerlerden oluşmaktaydı. Melikşah'ın devamlı olarak asgari 46 bin süvari askeri emri altında olduğu belirtilmiştir. Bu askerlerle komuta eden yetenekli emirleri de bulunmaktaydı. Melikşah'ın emirleri arasında Emir Savtekin (ö. 1084), Emir Bozan (ö. 1094), Emir Porsuk (ö. 1099), Emir Aksungur (ö. 1094), Emir Goharayın (ö. 1100) ve Kumak sayılabilir. Melikşah ülkesinin batısında yürüttüğü fetih politikası Türkmen emirlere dayanmaktaydı. Örneğin Emir Artuk'u önce Filistin'e Atsız'a karşı sefere gönderdi; sonra Doğu Arabistan'da bulunan Karamatilere karşı seferde komutan yaptı. Yine Türkmen asıllı olan Emir Ahmed'i Gürcistan'a ilk seferde komutan yapmıştı ve sonra yine Türkmen asıllı Emir Yakup ve Emir İsaböri'yi Gürcistan seferlerine komutan olarak tayin etmiştir. Yemen'e gönderdiği ordunun komutanı da Türkmen Emir Çabak idi. Bu Türkmen komutanların yol açtığı fetihler çok kere göçebe Türkmenler yeni yerleşecek araziler sağlamıştır. Örneğin Harran ve Diyarbakır ovalarına Türkmenler yerleşmiştir. Fakat Melikşah'ın sultanlığının başında Türkmenlerle arası iyi olmadığı iddia edilir. Buna örnek olarak 17 Nisan 1073'te amcası Kavurt Bey ile yaptığı "Karaç Muharebesi"'nde Türkmen emirlerinin muharebe içinde Melikşah ordusunu terk ettikleri gösterilir ve bu savaştan sonra da Melikşah'ın ülkesinin merkezinde bulunan İran'daki Cebal Bölgesinde bulunan Türkmenleri zorla göç ettirip bu bölgeyi Türkmenlerden temizlediği de bu iddiaya ilave edilir.

Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devletinin sınırları Akdeniz ve Marmara Denizinden Kaşgar'a, Kafkasya'dan Yemen'e kadar uzanıyordu.
Melikşah askeri seferde olmadığı zamanlar İsfahan bölgesinde yaşamıştır. Bu nedenle İsfahan Melikşah döneminde Büyük Selçuklu Devleti'nin başkenti sayılmaktadır. Şahsi ve devlet hazinesi ile ordusunun kullanılmayan silahları İsfahan'dan 8 km güneyde Soffa Dağı zirvesinde bulunan bir dağ kalesi olan Dezkûh (veya Sāhdez)'de saklanmaktaydı. Saltanatını son dönemlerinde kendi kışlık ikametgâhını ve kışlık devlet merkezini Bağdat'a taşıma kararı almıştı. Bu nedenle 1092'de büyük masraflar ve yatırımlar yaparak bu şehri imar ettirip devletin ileri gelenlerine de büyük ikametgâhlar yaptırmıştı.
Melikşah'ın ülkesinin değişik kısımları aynı standartlara uyularak idare edilmemekteydi. Ülkenin merkezi bölgelerini ve stratejik önemi olan alanlarını (örneğin Bağdat, İsfahan, Nişabur, Harezm şehir ve bölgelerini) "sehna" adı verilen ordusunda başarı göster

Melik/Sultan I. Turanşah ibn Kavurd Bey, Kirman Selçuklu Devleti'nin hükümdarı.

Babası Kirman Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kavurd'tur. 1085 yılında Sultanşah'ın ölümü üzere I. Turanşah tahta çıktı. Emirler I. Turanşah'ın başarılı olamayacağını düşünüyordu. Ama I. Turanşah emirleri haksız çıkaracaktı.
1072 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın ölümüyle Kavurd, Melikşah'la taht yarışına girdi; ama Kavurd 1073 yılında Hamedan'da Melikşah tarafından bozguna uğradı ve esir düştü. Melikşah amcası Kavurd'u öldürmek istemesede Vezir Nizamülmülk'ün ileride sorun çıkartacağı önerisine uyarak öldürttü. Kavurd'un ölümünden sonra Kirman Selçuklu Devleti Fars 'ı kaybetti. Sultan Melikşah Fars'ın yönetimini Emir Ed Devle Humar Tegin'e verdi (1073). Emir Ed Devle Humar Tegin Fars'ı  oldukça kötü yönetiyordu. I. Turanşah Fars 'ta asayişin zayıflamasını fırsat bilerek Fars'a 2 sefer düzenledi. I. Turanşah ilk düzenlediği seferde başarısız olsa da 2. seferinde Fars'ı hakimiyeti altına aldı.
1092 yılında Sultan Melikşah ölmüş ve Terken Hatun 5 yaşındaki oğlu Mahmud'u sultan ilan etmişti. Terken Hatun Fars'ı I. Turanşah'ın elinden almak için 1094 yılında Emir Üner komutasındaki Selçuklu ordusunu gönderdi. I. Turanşah Şebankare emirlerinden yardım alarak Emir Üner'i bozguna uğrattı. I. Turanşah'ın son  askeri faaliyeti Umman üzerine oldu. I. Turanşah Umman'da çıkan isyanı bastırdı. Bu olayların ardından I. Turanşah 1097 yılında öldü. Bir rivayete göre; I. Turanşah'ın yönetimi I. Hüsrev olarak da bilinen Sasani Sultanı Anuşirvan (531-579) ve Emevi Halifesi Ömer b. Abdülaziz'den (717-720) daha iyiydi.

2021'de TRT1 dizisi Uyanış Büyük Selçuklu da Ogün Kaptanoğlu tarafından canlandırılmıştır.

I. Tutuş veya Tacüddevle Ebu Said Tutuş (ö. 1095) Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Alp Arslan'ın oğlu ve birinci Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı.

Babası Büyük Selçuklu Devleti sultanı Alp Arslan'dı. Tutuş kardeşi Melikşah tarafından 1079 yılında Şam kentine Selçuklu emiri olarak tayin edildi. Ancak 1085 yılında Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah Antakya'yı ele geçirdikten sonra bütün Suriye'ye sahip olmak istedi. Süleyman Şah bu amaçla Halep'i kuşattı. Kentin valisi olan İbn-i Huteyti Tutuş'tan yardım istedi. Tutuş yanına Selçukluların yetenekli kumandanlarından Artuk Bey'i (Artuklu Beyliği'nin kurucusu) alarak 4 Haziran 1086 tarihinde Halep yakınlarında Süleyman Şah'la karşılaştı (Ayn Seylem Savaşı). Süleyman Şah savaşta yaşamını kaybetti. Tutuş Halep'i eline geçirerek kendisini Suriye'nin sultanı ilan etti.
Ancak Melikşah Suriye'ye gelerek bölgeyi tekrar Büyük Selçuklu Devleti'ne bağladı. Tutuş Şam'a geri çekilmek zorunda kaldı.
Tutuş 1094 yılında Büyük Selçuklu Devleti tahtına geçen yeğeni Berkyaruk'la saltanat mücadelesine girdi. 1095 yılında Berkyaruk'un ordularıyla Rey kenti yakınlarında yaptığı savaşı kaybederek öldü. Tutuş'un ölümünden sonra küçük oğlu Dukak Şam'da saltanatını ilan etti. Bu duruma isyan eden büyük oğlu Rıdvan Halep'i ele geçirdi. Böylece Suriye Selçuklu Devleti Halep Melikliği ve Şam Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı.
Günümüzde Çorum ili Dodurga ilçesi sınırları içinde aynı isimde (Tutuş) bir köy vardır. Bu köyün Tutuş tarafından kurulmuş olduğu söylenmektedir.

I. Tuğrul (y. 1109 – Ekim-Kasım 1134), Irak Selçuklu Sultanıdır. Amcası olan Büyük Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer'in (1118-1157); desteğiyle iktidarı korudu. Hastalığa yakalandı ve Ekim/Kasım 1134'te öldü.

Tuğrul ile Abbasi halifesi Müşterşit bir türlü anlaşamıyorlardı. Bu mesele o kadar büyüdü ki Tuğrul 1125 yılında Bağdat'ı kuşattı ve başarısız olunca Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'e sığındı. 1131 yılında Irak Selçuklu hükümdarı Mahmut öldü ve yerine küçük yaştaki oğlu Davud geçti. Sencer Davud'un sultanlığını onaylamayıp, 1132 yılında yanına Tuğrul'u alarak Rey'e doğru harekete geçti. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in Rey'e geldiği haberini alan Meusud, Selçuk Şah ve Abbasi halifesi Müşterşit ittifak kurar. Sencer Dihaver'de ittifak ordusunu yener. Sencer Meusud'a merhamet ederek Arran ve Gence verir. Sencer aynı merhameti bir diğer yeğeni Selçuk Şah'a yapmaz ve hapse atar. Bu olaydan sonra Sencer Irak Selçuklu başkenti Hamedan'a gelerek Tuğrul'u tahta çıkarır. Eski Irak Selçuklu hükümdarı Davud Bağdat'a kaçar.
Davud, Meusud ve Abbasi halifesi Müşterşit ittifak olurlar. İttifaka göre;
Meusud ve Davud Azerbaycan'dan yola çıkacak. Abbasi halifesi ise Meusud ve Davud'a asker verecekti.
Haberi alan I. Tuğrul harekete geçti. İki ordu Erdebil'de karşılaştı. Yaşanan savaşı Meusud ve Davud yendi. Yenilgiye uğrayan I. Tuğrul başkent Hamedan'a kaçtı. Meusud ve Davud 1133 yılında Hamedan'da I. Tuğrul'u yener. Böylece Meusud Hamedan'a yerleşir. I. Tuğrul Sencer'in yönetiminde olan Rey'e  gider. I. Tuğrul Rey'den kendi yönetimi altında olan İsfahan'a gider. I. Tuğrul İsfahan'da kendini savunmak istese de halkına güvenemeyip, Fars eyaletine gitmeye karar verdi. Ama I. Tuğrul askerlerin ihanet etmesinden korkarak yeniden Rey'e gider. I. Tuğrul Rey'den kendisine çok güvendiği Mazenderan emiri Ali'nin yanına gider. Emir Ali'nin ve bölgedeki emirlerin yardımlarıyla yeni bir ordu kuran I. Tuğrul 1134 yılında Kazvin'de Meusud ve Davud'u yener. Meusud Bağdat'a, Davud ise Hamedan'a kaçar. Başkent Hamedan'a gelen I. Tuğrul  yeğeni Davud'u hapse atarak yeniden tahta oturur. Bağdat'a kaçan Meusud ile Abbasi halifesi Müşterşit tarafından Hamedan'a sefer için baskı uyguluyordu. Meusud ise Halife Müşterşit'i oyalıyordu. 1134 yılında I. Tuğrul 25 yaşındayken ölür. I. Tuğrul'un ölümüyle hem Meusud Halife Müşterşit'in baskısından kurtulmuş hem de Irak Selçuklu Sultanı olmuştu.

Eşlerinden birisi devrin güçlü emirlerinden olan İzzeddin Hasan Kıpçak'ın kızkardeşiydi. 1188-9'da evlendiler. Bir diğer eşi de oğulları Arslanşah'ın annesi olan Mümina Hatun'du. Tek kızı Celaleddin Mangubirni ile evlendi.

II. Levon ya da Leon II (seyrek olarak III. Levon olarak numaralandırılır; Ermenice: Լեւոն Բ, Leo II; d. yaklaşık 1236 – ö. 1289), 1269/1270 yılından 1289 yılına kadar Kilikya Ermeni Krallığı Kralı. Kral I. Hethum ile Kraliçe Zabel çiftinin oğludur. Hethumid Hanedanı üyesidir.

Levon, 1236 yılında, Kral I. Hethum ile Kraliçe Zabel çiftinin oğlu olarak doğdu. Oğlu Hetoum'u ortak imparator yapabilmek için, Zabel'in ilk kocasını öldüren, Hetoum'un babası Barbaron Lordu Konstantin'in zorlaması ile 1226 yılında Kraliçe Zabel ile Hetoum evlendi. En büyükleri Levon olan altı çocukları oldu. Levon'un kızkardeşlerinden Sibylla, Antakya Prensi VI. Boemondo ile evlenerek Ermenistan ile Antakya arasında barışı sağlamıştır.
1262 yılında, Levon, Namrun Kalesi (Lampron) Prensi Hetoum'un kızı Kraliçe Keran (Kir Anna) ile evlendi.
1266 yılında, babası Kral I. Hethum, Moğol sarayını ziyaret etmek için ayrıldığında, Levon ve kardeşi Toros Memlük istilasını geriletmek için Mari Muharebesi'nde çarpıştılar. Toros öldürüldü, Levon diğer 40.000 Ermeni askerle yakalanıp, esir edildiler. Kral I. Hethum döndüğünde, oğlunu geri almak için yüklü miktar para ve birçok kalenin verilmesini içeren büyük bir fidye ödedi, ayrıca Moğol hükümdarı Abaka Han'ın Memluk Sultanı Baybars'ın akrabalarından birini bırakması için arabuluculuğunu kabul etti.

I. Hethum, tahtan oğlu lehine 1269 yılında çekildi ve, Fransisken Tarikatı'na girdi. Bir yıl sonra da öldü. Yeni Kral II. Levon dindar olarak tanınıyor ve kendini Hristiyanlığa adamıştı. İtalyanlar ile var olanları yenileyerek, Katalanlar ile yeni ticaret anlaşmaları yaparak Batı ile aktif ticareti sürdürdü. Ayrıca Moğol ittifakını güçlendirmek için uğraştı, babası I. Hetoum da 1247'de Moğol otoritesini tanımıştı.
Marco Polo, 1271 yılında Ayas limanını ziyaret etti. Levon'un iktidarı ve ülkenin bolluğunu övdü ama Levon'un askerî gücü üzerine yorumları aynı şekilde değildi:

"Kral [II. Levon], topraklarında adaleti uygun şekilde sağlamaktadır, ayrıca Tatarlar'ında vasalıdır. Birçok şehir ve köy var ve her şey bereket içinde.(...) Geçmişte, erkekler savaşta cesaretliydi, fakat bugün değersiz ve iyi içmekten başka yetenekleri yok."

1275 yılında, Memluk Sultanı Baybars, Kilikya'yı ikinci kez istila etti. Ertesi yıl, Ermeniler Türkmenlerin istilasına karşı savaştılar fakat Levon'un amcası Sempad, savaşta öldürüldü.

1281 yılında, Levon, Moğolların Suriye istilasına katıldı fakat  Memlükler tarafından 1281 yılında İkinci Humus Muharebesi'nde mağlup edildiler. Levon, barış yapmak zorunda kaldı ve 1285 yılında önemli toprakları Memlüklere vererek 10 yıllık bir ateşkes imzaladı.
Levon, 1289 yılında öldü, tahta oğlu II. Hethum geçti.

21 yıllık evliliğinde, Levon'un karısı Kraliçe Keran'dan (Kir Anna) 10 tanesi erkek, 6 tanesi kız çocuğu olmak üzere 16 çocuğu oldu. 3 erkek ve 3 kız çocuk erken yaşta öldü. Beş tanesi taç giydi.
En büyük oğlu II. Hethum tacı dört yıl sonra III. Toros lehine terk etti fakat 1294 yılında geri aldı. 1296 yılında, kardeşi Sempad, gücü ele geçirmek için, Toros'u boğarak öldürdü, Hetoum'u kör etti. Sempad, 1298 yılında kardeşi III. Konstantinos tarafından devrildi. III. Konstantinos, ağabeyi Hetoum tarafından devrildi, oda Toros'un oğlu III. Levon tarafından devrildi.

Oğul (d. 15 Ocak 1262/14 Ocak 1263 - ö. genç).
Konstantinos (d. Haziran 1265 - ö. genç).
Fimi [Euphemia] (d. 14 Ocak 1266/13 Ocak 1267 - ö. genç).
II. Hethum (d. 14 Ocak 1266/13 Ocak 1267 - 7 Kasım 1307 tarihinde öldürüldü), (1289 - 1293, 1294 - 1297, 1299 - 1307 yılları arasında hükümdar).
Zabel (d. 13 Ocak 1269/12 January 1270 - ö. bef. 1273).
III. Toros (d. Ekim 1270 - 23 Temmuz 1298 tarihinde öldürüldü), (1293 - 1298 yılları arasında hükümdar).
Ruben (b. 13 Ocak 1272/12 Ocak 1273 - ö. genç)
Zabel (d. 12 Ocak 1273/11 Ocak 1274 - ö. bef. 1276).
Sempad (d. 12 Ocak 1276/11 Ocak 1277 - ö. 1310 ya da 1311), (1297 - 1299 yılları arasında hükümdar).
Zabel (d. 12 Ocak 1276/11 Ocak 1277 - Mayıs 1323 tarihinde öldürüldü), Sempad'ın ikizi; 1293 yılında Kıbrıs Kralı III. Hugh'ün oğlu Tire Prensi Amalric ile evlendi.
Konstantinos (d. 11 Ocak 1277/10 Ocak 1278 - ö. 1308'den sonra), (1299 yılında hükümdar).
Rita (d. 11 Ocak 1278/10 Ocak 1279 - Temmuz 1333), Evlendikten sonra Maria ismini almıştır; 1294 yılında Bizans İmparatoru II. Andronikos ile ortak imparator olan IX. Mihail ile evlenmiştir.
Theophanu (d. 11 Ocak 1278/10 Ocak 1279 - ö. 1296), Nişanlandıktan sonra Teodora ismini almıştır; Teselya Lordu I. Yannis Doukas'ın oğlu evlenmek için giderken yolda ölmüştür.
Nerses (d. 11 Ocak 1279/10 Ocak 1280 - ö. 26 Mayıs 1301), Rahip.
Oshin (d. 10 Ocak 1283/9 Ocak 1284 - 20 Temmuz 1320 tarihinde öldürüldü), (1308 - 1320 yılları arasında hükümdar).
Alinakh (d. 10 Ocak 1283/9 Ocak 1284] - ö. 28 Ağustos 1310), Oshin'in ikizi; Namrun Kalesi (Lampron) ve Tarsus Lordu.

Özel

Genel
Boase, T. S. R. (1978). The Cilician Kingdom of Armenia (İngilizce). Edinburgh: Scottish Academic Press. ISBN 0-7073-0145-9. 
Toumanoff, C. (1966). "Armenia and Georgia". Cambridge Medieval History, vol. IV (İngilizce). 
Stewart, Angus Donal (2001). The Armenian Kingdom and the Mamluks: War and diplomacy during the reigns of Het'um II (1289-1307) (İngilizce). BRILL. ISBN 9004122923.

II. Mahmud (d. y. 1098 veya 1104 - ö. 1131, Hamedan) 1118-1119 yılında Büyük Selçuklu Sultanı, Irak Selçuklu Sultanı ve Muhammed Tapar'ın oğlu.

II. Mahmud babası Muhammed Tapar'ın 18 Nisan 1118 yılında ölümü üzerine kendisini Bağdat kentinde Büyük Selçuklu Devleti'nin sultanı ilan etti. Ancak Horasan'da hüküm süren Ahmed Sencer Selçuklu dünyasının en kuvvetli hükümdarı olarak hüküm sürmeye devam etti.
Takriben 1102/1103'te Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar'ın 6 çocuğundan en büyüğü olarak doğmuştu. Annesi Muhammed Tapar'ın kıdemli zevcesi Guhar Hatun idi. Kronik-tarihçi Vardan'a göre Muhammed Tapar büyük oğluna o daha onlu yaşlarında iken İran'da bulunan birkaç şehrin valiliğini vermişti.
Sultan Muhammed Tapar 18 Nisan 1118'de (Hicri Zilhacce 511) 37 yaşında iken öldüğünde 15 yaşında olan oğlu II. Mahmud tahta geçirildi. Kronik-tarihçi Hamdullah Müstevfî-i Kazvîn'in "Tarih-i Guzide" adlı eserine göre Mahmud babası yerine tahta geçince Vezir olan Ali Bar II. Mahmud'a doğuda Rey merkezinde Selçuklu Sultanı olan amcası Ahmed Sencer'i öneme almamasını tavsiye etmekteydi. Hatta Merkezi İran ve Hazar Denizi kıyılarını kendi Sultanlığı sınırları içine almayı uygun görmekteydi.
II. Mahmud babası Muhammed Tapar'ın pek beğendiği Daylamlı Şii Kakvayhi sülalesinden olan Yezd Atabeyi olan II. Ebu Kalicar Garşasp'ı sarayda çıkan söylentilere inanarak tabi hükümdarlık olan atabeylikten uzaklaştırdı. Yezd'de bir ordu göndererek II. Garşasp'ı yakalatıp Jibal'da hapsettirdi. Yezd atabeyliğini sarayda bulunan bir sofracıya verdi. Fakat Garşasp bu zindandan kaçıp Yezd'de döndü. Garşasp'in kızkardeşi Horasan'da Büyük Selçuklu Sultanı olarak hüküm süren Sultan Ahmed Sencer'in karısı idi. Garşasp kayınbiraderi Sultan Ahmet Sencer'den destek istedi ve onu II. Mahmud'un Ahmed Sencer'in yönetiminde olan Merkezi İran'a göz diktiğine ve Ahmed Sencer'in II. Mahmud'un bu tehdidine karşılık vermesi gerektiğine inandırdı. Kayınbiraderinin telkinlerine uyan Sultan Ahmed Sencer 1119'da ordusu ile Merkezi İran'a yürüdü ve yanında bulunan "beş tabi-hükümdar" (bunlar II. Garşasp, Sistan Emiri, Harezmşah Hükümdarı ve diğer isimleri bilinmeyen 2 emir idi) güçleri ile II. Mahmut'un ordusunu Saveh Muharebesi'nde mağlup etti. Bu muharebeden sonra II. Garşasp'a Yezd Atabeyliği tekrar verildi.
Bundan sonra Sultan Ahmed Sencer II. Mahmud'un merkezi olan Bağdat'a yürüdü. Burada Sultan Ahmed Sencer tek evlatları olan iki kızını da II. Mahmud ile evlendirdi ve böylece onun veya kızlarından doğacak erkek çocuğunun kendine varis olmasını sağladı. Daha sonra II. Mahmud'un iki karısının her birinden birer çocuğu olmuştur. Sultan Ahmet Sencer damadı/yeğenine Irak, Azerbaycan, Bağdad, Diyarbakır, Fars, Arran, Ermenistan ve Gürcistan'da hükümdar olarak Sultan unvanını taşımasını kabul etti. II. Mahmud ülkenin batısında hüküm sürdü. Bu nedenle ilk Irak Selçuklu Devleti sultanı da olduğu kabul edilir.
Bağdat'ta bulunan Abbasiler halifesi Mustazhir de Sultan Mahmud'a "Muinddin Mahmud Emir-ül-müminin" unvanını bahşetti.
Sultan II. Mahmud sonra zaman zaman ortaya çıkan iç kargaşalıklarla uğraşmak zorunda kalmıştır. II. Mahmud'un küçük kardeşi olan Tuğrul kuzey Cibal bölgesi ve merkezi olan Kazvin'den kardeşinin saltanatının hemen hemen tümünde II. Mahmud'un emirlerien dinlememeyi ve ona karşı gelmeyi sanki adet edinmişti. İran'ın kuzeyi için Atabey olan Emir Kontaği idaresinde bulunan arazilerde isyankar Tuğrul'a bağlı olduğunu ilan etmişti ve bu atabey görevden atılıncaya kadar böylece gecici olarak II. Mahmud bu bölgelerin idaresini kaybetti. Azerbaycan ve Cezira bölgelerinin idaresi Ayaba Cuyuş atabeyliği ile II. Mahmud'un diğer küçük kardeşi olan Mesud'a verilmişti. 1120'de II. Mahmud'un küçük kardeşi olan Mesud ağabeyine karşı ayaklandı. Bu ayaklanmayı bastırmak için Musul Atabeyi Aksungur el-Porsuki görevlendirildi. Bu isyan ertesi yıl Hamedan civarında yapılan "Esadabad Muharebesi" sonunda Mesud mağlup düşünce bastırıldı. II. Mahmud kardeşi Mesud'u affetti ama Mesud'un yakın danışmanı olan Farslı şair Ali ibni El-Hasan El-Tuğrai yakalanıp idam edildi.
Tarihçi Ali İbnülesir'e göre 1121'de Sultan Mahmud Bağdad Valisi Necmeddin el-Gazi komutasında büyük bir orduyu Gürcistan üzerine bir askeri sefere gönderdi. Bu orduda Artuklu İlgazi Bey ve Arap Mazyadilerin Hille'de emiri olan Dubays bin Sadaka'da bulunmaktaydı. Bu ordu Gürcistan'da Selçuklular merkezi olan Tiflis yakınlarında bulunan Manglissi-Trialèthia'da kamp kurdu. Gürcistan Kralı olan IV. Davit'in ordusu daha küçüktü ama 200 kişilik Avrupalı ve Hırvat asıllı ağır süvari şövalye birliğini de ihtiva etmekteydi. 12 Ağustos 1121'de yapılan Didgori Muharebesi'nde ağır süvarilerin dörtnala taarruzu ile kurduğu üstünlük nedeni ile Gürcüler Selçuklulara karşı büyük bir galibiyet kazandılar. Bundan sonra Gürcü ordusu Tiflis'e yürüdü ve şehri kuşatmaya aldı. Şubat 1122'de Gürcüler Tiflis'i ellerine geçirdiler. Böylece 400 yıldır Müslümanlar elinde bulunan Tiflis Emirliği ortadan kalkmış oldu.
1123'te Arap Banu Mazyad aşiretinden olan ve Mazyadilerin Hille'de emiri olan Dubays bin Sadaka Irak'ta iktidar yoksunluğundan faydalanıp halife Mustarşid'in küçük erkek kardeşi ile birlikte olarak Bağdat'a saldırıp şehri kuşattı. Halife Selçuklulardan askeri yardım istedi. Selçuklular Musul Atabeyi olan Kerboğa'nın bir alt komutanı olan İmameddin Zengi idaresinde bir orduyu Bağdat'ı desteğe gönderdiler. Bu ordu Dubays'in ordusuyla yapılan muharebeyi kazanıp şehri kuşatmadan kurtardı. Bu başarısından dolayı İmameddin Zengi Selçuklu Basra valisi yapıldı.
1125'te Abbasi halifesi Mustarşid ile Sultan II. Mahmud'un arası açıldı. Halife Sultan II. Mahmud'u hiçe sayarak Irak'ı kendi idaresi almaya hedef alan bir askeri kampanyaya başlayıp batı Irak'a önemli bir stratejik merkez olan Vasıt'ı ele geçirmek için bir ordu gönderdi. Sultan II. Mahmud Selçuklu Basra valisi İmameddin Zengi'yi halife ordusuna karşı gönderdi. Bu Selçuklu yörel ordusu ile halife ordusu Bağdad yakınlarında yaptıkları muharebede halife ordusu yenildi.
Bu başarısından dolayı Sultan II. Mahmud İmamedin Zengi'yi 1127'de Musul Atabeyi ve 1128'de Halep Atabeyi olarak atadı ve kendine tabi alt-hükümdar ilan etti. Böylece Zengiler devleti kurulmuş oldu.
Sultan II. Mahmud Eylül 1131'de Cibal'da 27 yaşında iken öldü. Bundan sonra II. Mahmud'un oğlu olan Davud; kardeşi olan Mesud ile diğer bir kardeşi olan I. Tuğrul arasında bir taht mücadelesi ortaya çıktı ve bu bir iç savaşa dönüştü.

II. Mahmud'un mutadil tabiaatlı ama lüks yaşamayı sever olduğu bildirilir. Hazinesine gelen vergi gelirleri harcamalarına yetişmediği için devlet idarecilerine kısıntılar yapmasını tavsiye etmiş ama sonradan kendine gelir sağlamak icin gayet çok sayıda malikane yapılmak üzere "ikta" arazileri yaratmıştır. Selçuklu devleti sultanlarının hiçbiri Arapça öğrenmemişken II. Mahmud'un iyi Arapça bildiği bilinmektedir. Günün Arapça ve Farsça şair ve yazarlarını korumuştur. İyi bir kronik-tarihçi olan Anuşirvan bin Halid bir müddet II. Mahmud için Vezirlik yapmıştı. Anuşirvan hazırladığı kendi şahsi anılarını da ihtiva eden kronik-tarih eserinde ve El-Bundari'nin eserinde Sultan II. Mahmud'un şu hatalarının bulunduğunu belirtilmiştir:

Devletin birlik ve beraberliğinin devamlı ayaklanmalarla devamlı tehdit altında olması;
Irak'ta devamlı ayrılık tehditleri olması;
Devlet hazinesinde toplanan gelirlerin gayet kolaylıkla sarf edilip çarçur edilmesi;
Sultan'ın ve devlet ricalinin Şiilere karşı gösterdiği yakınlık ve bu nedenle Hasan Sabah'ın Alamut kalesi üzerine sefer yapılmaması;
Saray'da lükse düşkünlük ve safahat atmosferi.

Cawley, Charles, (2008-07) West Asia & North Africa, Chapter 5. Iran and Iraq. Seljukid Sultanat, Foundation for Medieval Genealogy TURKS.htm#_Toc17908999011 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Muir, William (1924), The Caliphate; Its Rise, Decline and Fall From Original Sources, Edinburgh, John Grant (Yeni baskı (2012) Ulan Press) Bölüm 75. Websitesi: [1] (İngilizce) (Erişim tarihi: 25.4.2013)

Muizzeddin Melikşah ya da II. Melikşah (d. 1099/1100? - ö. ?) 6. Büyük Selçuklu Sultanı. Berkyaruk'un oğludur. Babası Berkyaruk 1105'te ölünce daha çocuk iken bir yılı süren Büyük Selçuklu sultanlığına getirildiyse de amcası Muhammed Tapar tarafından sultanlık tahtından indirildi.

Tarihçi Ebu Feda'ya göre veremden hasta olan babası Sultan Berkyaruk ölmeden bir ay önce oğlunu kendine varis tayin etmiş ve bu, Sultan tarafından tüm ordu mensuplarına bildirip onlardan oğluna biat etmeleri yemini almış idi. Sultan Berkyaruk 1105 yılında ölünce oğlu Muizzeddin Melikşah daha dört buçuk yaşında iken Büyük Selçuklu Devleti tahtına geçirildi. Kâğıt üstünde bütün Selçuklu hanedanının başkanıydı ama tüm iktidar amcası olan Muhammed Tapar elinde idi. Amcası Muizzeddin Melikşah'ı bir yıl bile saltanat sürmeden tahttan indirdi ve kendisi Sultan oldu. Kronik-tarihçi Hamdullah Müstevfî Kazvînî, "Târîh-i Güzîde" adlı eserinde Muhammed Tapar'ın tahttan indirdiği yeğenini zindanda hapsettirdiğini bildirmektedir.
Fakat Muhammed Tapar bile tüm Büyük Selçuklu Devleti sınırları içinde tam iktidara sahip değildi ve Horasan'da hüküm süren II. Melikşah'ın amcası ve Muhammed Tapar'ın kardeşi olan Sultan Ahmed Sencer daha büyük bir güce sahipti.
Bir yıldan daha az bir dönem hüküm sürmüş olan sultanın akıbeti hakkında pek fazla bilgi yoktur.

Muhammed-Şah II, 1183'ten 1186'ya kadar Kirman'ın son Selçuklu emiriydi.

Bahram-Şah'ın oğlu olan Muhammed Şah, 1183'te amcası Turan Şah'ın yerine Kirman tahtına geçti. Yükselişi sırasında Kirman şehri, Oğuz Türkleri tarafından istila edilmişti. Oğuz saldırıları Berdsir şehrini neredeyse yaşanmaz hale getirmişti, bu yüzden Muhammed Şah Bem şehrini başkent yaptı. Ancak 1186'ya gelindiğinde, Muhammed Şah Oğuzlarla baş edemedi ve Bem'i de terk etmeye karar vererek Kerman'dan ayrıldı. Oğuz şefi Malik Dinar hızla onun yerine Kirman'ın kontrolünü ele geçirdi.
Muhammed Şah ilk başta Kirman'ı yeniden almak için dış yardım almayı umarak Fars ve Irak'a gitti. Harzemşah hakanı Alaeddin Tekiş'ten de yardım istedi. Ancak sonunda, Kirman'ı kurtarmak için hiçbir yardım alamayacağını fark edince Gurlu İmparatorluğu'na gitti ve hayatının geri kalanını Gurlu sultanlarının hizmetinde geçirdi.

Bosworth, CE "İran Dünyasının Siyasi ve Hanedan Tarihi (MS 1000-1217)." Cambridge History of Iran, Cilt 5: Saljuq ve Moğol Dönemleri. JA Boyle tarafından düzenlenmiştir. Büyük Britanya: Cambridge University Press, 1968.9780521069366

II. İzzeddin Keykavus (Farsça: عز الدين كيكاوس بن كيخسرو, İzzeddin Keykâvus bin Keyhüsrev) (ö. 1279) Türkiye Selçuklu Sultanı ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in büyük oğludur.

Babası II. Gıyaseddin Keyhüsrev, annesi ise Bizanslı bir papazın kızı olan Berdûliye Hatun'dur. II. Gıyaseddin Keyhüsrev 1246 yılında öldüğünde oğulları; II. İzzeddin Keykâvus 11, IV. Rükneddin Kılıçarslan 9, II. Alaeddin Keykubad 7 yaşında idi. II. Gıyaseddin Keyhüsrev ölmeden önce küçük oğlu II. Alaeddin’i veliaht olarak vasiyet etmişti. Ancak Vezir Şemseddin Muhammed el-İsfahânî, Celâleddin Karatay, Has Oğuz, Esedüddin Rûzbe ve Fahreddin Ebû Bekir gibi devrin güçlü devlet adamlarının ortak kararı ile en büyük şehzade olan II. İzzeddin Keykâvus 1246'da tahta çıkarıldı. Celâleddin Karatay ise nâib-i saltanat olarak tayin edildi. Tahtta temsîlî olarak II. İzzeddin bulunuyordu. Ülkeyi güçlü vezir Sahip Şemseddin İsfahânî yönetiyordu.

1249'da Vezir Şemseddin Muhammed el-İsfahânî'nin öldürülmesinden sonra Celâleddin Karatay üç şehzadeyi birlikte tahta oturtmuş, cuma hutbelerini üçü adına okutmuştur.
Aksarâyî: "Büyük vezir Celâleddin Karatay ve Beylerbeyi Yavtaş, iki büyük kardeşin azledilip küçük kardeşin tahta oturmasını uygun görmediler. Diğer emirlerle görüş birliğine vararak her üç kardeşi saltanat tahtına oturttular. Her üç kardeş adına sikke basıp hutbe okuttular”.
Tokat merkezli doğu illerinin başına IV. Rükneddin Kılıçarslan getirildi. Rükneddin Kılıçarslan'ın adamları onu tek başına tahta oturtma gayreti içine girip Moğol hanının huzuruna çıktılar. Handan Rükneddin Kılıçarslan'ın sultanlığı için bir ferman aldılar. Selçuklu Devleti baş veziri Sahip Şemseddin İsfahânî'ye haber gönderip onu iki kölesi ile huzura çağırdılar. Sahip İsfahânî bir müddet onlara karşı direndi. Sonunda onlara teslim oldu ve birkaç gün sonra zindanda başı vuruldu. Ulaklar, vezir Sahip'in kesik başını Sivas'ta bulunan Sultan Rükneddin Kılıçarslan'a götürdüler.
Sultan Rükneddin, kadı Cemaleddin ile İmadeddin Hoteni'yi Konya'daki Sultan II. İzzeddin'e elçi olarak gönderip “Sultanlığı kendisine bıraktığı takdirde kendisine bir kötülük yapılmayacağı” vaadinde bulundu. Vezir Cemaleddin Karatay, doğu illerinin Rükneddin; batı illerinin de İzzeddin tarafından yönetilmesini önerdi. Kadı Cemaleddin bu öneriyi uygun bulup Sultan Rükneddin'in adamlarına iletti. Onlar da bu öneriyi uygun bulup Moğollar'ın gönderdikleri askerleri geri gönderdiler. Rükneddin Kılıçarslan ve adamları hep birlikte Kayseri yolunu tuttular.
Rükneddin Kılıçarslan; Nizameddin Hurşit’i vezirliğe, Siraceddin Sarıca’yı Beylerbeyliğine, Seyfeddin Toruntay’ı Malatya valiliğine, Seyfeddin Türkeri’yi Sivas valiliğine atadı. Bunları diğer kardeşlerine ve vezirlerine danışmadan yapıyordu.
Bunun üzerine Sultan İzzeddin, Celâleddin Karatay'ın da desteğini alarak kardeşi Rükneddin Kılıçarslan ve vezirlerine karşı savaş hazırlıklarına başladı. Topladığı 10.000 kişilik ordusunu Fahreddin Arslandoğmuş ve Fahreddin Yakup komutasında Rükneddin Kılıçarslan’ın üzerine gönderdi. Rükneddin’in ordusunun başında da Seyfeddin Toruntay ve Seyfeddin Türkeri bulunuyordu. Daha ilk vuruşmada Rükneddin’in komutanları Toruntay ve Türkeri yenik düşüp tutsak alındılar. Rükneddin’in diğer emiri Siraceddin geri kaçtı. Sultan Rükneddin de tutsak alınarak II. İzzeddin’in huzuruna getirildi. Vezir Karatay’ın telkinleri ile II. İzzeddin kardeşi Rükneddin Kılıçarslan’ı bağışladı (1249).
Moğol komutanı Baycu Noyan, yapılan anlaşmaya aykırı olarak Anadolu’dan daha fazla vergi ve haraç alıyordu. II. İzzeddin Keykâvus, Altın Ordu Kağanı Batuhan’a kıymetli hediyelerle birlikte 100.000 dirhem para göndererek Baycu Noyan’ın bu keyfî davranışına son vermesini istedi. Baycu, bu durumu engelleyen bir ferman alınca buna çok kızıp Sultan II. İzzeddin’e karşı fırsat kollamaya başladı.
Vezirlerden Şücaettin Abdurrahman, Necibeddin, Zekeriya ve Bahaeddin Erzincânî Moğol imparatoru Mengü Han’ın yanına giderek Moğollardan destek aldılar. Mengü Han, Sultan II. İzzeddin’i ve diğer iki şehzadeyi yanına çağırdı. İzzeddin Keykâvus ve vezir Karatay, bu çağrıya karşı çıkamadılar. 3 Selçuklu sultanı, Mengü Han’a gitmeye karar verdiler.
II. İzzeddin Keykâvus, 1254 yılında yola çıkıp Sivas’a vardığında arkadan yetişen habercilerden Celaleddin Karatay’ın ölüm haberini aldı. İzzeddin ve Kılıç Arslan kardeşler geri döndüler.
Ord. Prof. Togan:
“2.Alaaddin Keykubat, Kırım-Saray yolu ile Karakurum’a gitmiş; Azerbaycan-Derbent yolu ile dönerken, 1254 yılında Erzincan’da zehirletilmiştir” diyor. ()

Ülke 1254'ten 1261'e kadar II. İzzeddin Keykâvus'un Konya merkezi ile IV. Kılıç Arslan’ın Tokat merkezleri arasında paylaşılarak yönetildi. Bu arada iki kardeş birkaç kez savaştılar. Bu sıralarda Moğolların büyük hanı Mengü Han, İran ve Azerbaycan ile batı ülkelerin yönetimine Hülâgû’yu atadı (1256-1264).
Hülâgû'nun aileleri ile birlikte 1.000.000'u bulan ordusunu İran’da Kazvin-Mugan bölgesine yerleştirmesinden sonra Baycu Noyan kendi yandaşlarına uygun yer aramak için Anadolu’ya girdi ve Aksaray’da II. İzzeddin Keykâvus’un kuvvetlerini yendi. II. İzzeddin önce Alanya’ya kaçtı, sonra Bizans’a sığındı. Yenilgiden sonra bazı emirler Uluborlu kalesine gidip IV. Kılıç Arslan’ı kurtararak 4 Mart 1257 yılında sultan ilan ettiler.
IV. Kılıç Arslan, Tokat’a kaçıp Moğollardan yardım istedi. Moğollar, Alıncak Noyan komutasında bir orduyu ona yardıma gönderdiler. Hülâgû'nun onayı ile Kızılırmak’ın batısında kalan bölge II. İzzeddin’e; doğusunda kalan bölge IV. Kılıç Arslan’a verildi.  Daha sonra yapılan savaşta yenik düşen II. İzzeddin Bizans'a sığındı.
II. İzzeddin Keykâvus’un dayısı Kir Kedid, onu ve adamlarını “Kendisine karşı komplo hazırlığı yaptıkları, onu devirip, Bizans’ı ele geçireceklerini” ihbar edince imparator VIII. Mihail, İzzeddin'in komutanları Uğurlu, Ali Bahadır ve Erzincanlı Nureddin'i hemen tutuklayıp öldürdü. Uğurlu'nun gözlerine mil salıp kör etti. II. İzzeddin Keykâvus'u Aynos (Enez) kalesinde zindana attı. İzzeddin'in karısı ve oğulları Gıyaseddin Mesut ile Rükneddin Keyümers de İstanbul'da gözetim altına alındı.
Berke Han, komutan Toktagu Han'ı ve Gazi Erenlerin komutanı Sarı Saltuk'un oğlu Seyyit İsmail'i gönderip Sultan II. İzzeddin'i zindandan kurtararak Kırım'a getirdi. Orada kızı ile evlendirdi, Sudak ve
Sulhat kentlerinin gelirini de ona verdi.
1262-1277 Yılları Pervane dönemidir. Pervane dönemi, Moğol-Selçuklu işbirliğinin pekiştiği dönemdir.
II. Gıyaseddin Keyhüsrev 1243 yılında Kösedağ Savaşı'nda Moğol komutanı Baycu Noyan'a yenilerek Antalya'ya kaçmış ve 1246 yılında orada ölmüştü.
II. İzzeddin Keykâvus babasının yerine tahta geçti ve aynı yıl içinde kardeşi IV. Kılıç Arslan'ı Moğol Hanı Güyük'ün tahta çıkma töreninde hazır bulunmak üzere Moğolistan'a elçi olarak gönderdi. Moğollar IV. Kılıç Arslan'dan hoşnut kalarak onu Türkiye Selçuklu Sultanı olarak tanıdılar. IV. Kılıç Arslan 1248'de Sivas'ta tahta çıktı.
Böylece II. İzzeddin Keykâvus ve IV. Kılıç Arslan arasında taht kavgaları başladı. Üçüncü ve en küçük kardeş olan II. Alaeddin Keykubad da taht kavgalarına katıldı. Ancak Anadolu'nun ileri gelenlerinin araya girmesiyle üç kardeş ortak olarak saltanat sürmeye ikna edildiler. Böylece 1249 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tarihinde 8 yıl sürecek üçlü iktidar dönemi başlamış oldu.
II. İzzeddin Keykâvus Kızılırmak nehrinin batısında hüküm sürdü. IV. Kılıç Arslan ve II. Alaeddin Keykubad da Kızılırmak'ın doğusunda hüküm sürdüler. 1256 yılında Moğol kumandanı Baycu Noyan Anadolu'ya bir sefer daha yaptı. Aksaray yakınlarında II. İzzeddin Keykâvus'un ordusunu yenilgiye uğrattı ve böylece Anadolu Moğol egemenliğine tamamen girmiş oldu. Üçlü iktidar dönemi II. Alaeddin Keykubad'ın 1257'de bilinmeyen bir sebeple ölümüne kadar devam etti.
II. İzzeddin Keykâvus, 1260 yılında Konya'yı bırakarak Kırım'a kaçtı ve 1279 yılında orada öldü. IV. Kılıç Arslan 1265 yılına kadar tek başına hüküm sürmeye devam etti.

Kubadoğulları Emirliği

"Türkiye Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud Hakkında Bazı Görüşler". 9 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Ağustos 2023.

III. Alâeddin Keykubad (Farsça: علاء الدین کیقباد بن فرامرز ʿAlaeddin Keykubad bin Ferâmurz) (ö. 1303), Anadolu Selçuklu Sultanı ve II. İzzeddin Keykavus'un torunudur.
Kösedağ Savaşı'ndan sonra Türkiye Selçuklu Devleti Moğolların hakimiyetine girdi. Moğollar Selçuklu Sultanlarını sıkı bir denetim altında tutuyordu. Anadolu'yu hakimiyeti altına alan Moğol devleti olan İlhanlıların hükümdarı Gazan Han, Türkiye Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud'u emirlerine uymadığı için tahttan indirdi. Onun yerine III. Alâeddin Keykubad geçti.
III. Alâeddin Keykubad zamanında Anadolu'da bir takım karışıklıklar olunca Moğollar, O'nu da tahttan indirip yerine tekrar II. Gıyaseddin Mesud'u geçirdiler. III. Alâeddin Keykubad tahttan indirildikten sonra Tebriz'e gönderilip yargılandı ve ölüme mahkûm edildi. Fakat eşinin Moğol hanedanından olması sebebiyle hayatı bağışlandı. Gazan Han, ona İsfahan'da kalmasını emretti ve onun bütün masraflarını karşıladı.
III. Alâeddin Keykubad yanında görevli bulunanlardan birine ağır sözler söylediği için o kişi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. III. Alâeddin Keykubad tahtta iken, Osman Gazi'ye, yaptığı fetihlerden dolayı Beylik unvanı verdi. Osman Gazi'ye beylik unvanının verildiği tarih tam olarak belli olmamakla birlikte, 1299 tarihinde Osman Gazi birliklerinin İnegöl ve civarını fethetmesinden ötürü bu tarih Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olarak kabul edilir.

2022 yılında Atv'de yayınlanan Kuruluş Osman dizisinde Durukan Çelikkaya tarafından canlandırılmıştır.

III. Kılıç Arslan, (Arap alfabesiyle: قلج أرسلان) Türkiye Selçuklu Sultanı'dır.
II. Süleyman Şah'ın oğludur. 8 ay gibi kısa bir süre (1204-1205) sultanlık yaptı.
III. Kılıç Arslan babasının 1204'te ölümü üzerine çocuk yaşta Konya'da tahta çıktı. Tahta çıktığı sırada Dördüncü Haçlı seferi İstanbul'u ele geçirmiş ve İstanbul'da Latin İmparatorluğu'nu kurmuştu. Babası tarafından tahttan indirilmiş olan amcası I. Gıyaseddin Keyhüsrev o sırada İstanbul'da bulunuyordu. Süleyman Şah'ın ölüm haberini alınca Anadolu'ya geldi; Türkmenlerin desteğiyle başşehir Konya'yı kuşatarak III. Kılıç Arslan'ı tahttan inmeye zorladı; sonunda Konyalılar yeğeni Kılıçarslan'a kötülük yapmaması şartıyla  şehri teslim ettiler (1205) bir menşurla Kılıcarslan'ı Tokat'a tayin etti, fakat Kılıcarslan daha Tokat'a gitmeden kararını değiştirip yakınlarıyla birlikte bir süre Konya yakınlarında bulunan Gevele Kalesi'nde yaşamaya mecbur bıraktı. III. Kılıç Arslan orada öldü.
III. Kılıcarslan'ın kısa süren hükümdarlığı döneminde Danişmendli Türkmenleri Isparta Kalesi'ni fethederek ülkeye katmıştır.

III. Gıyâseddin Mesud (veya sadece III. Mesud; ö. 1308), Anadolu Selçuklu Devleti'nin sultanı III. Alâeddin Keykubad'ın oğludur. Selçuklu hanedan üyesi ve 14. yüzyılın başlarında, 1307-1308 yılları arasında kısa bir süre hüküm sürdü. Anadolu Selçuklu Devleti'nin son sultanıydı. Saltanatı, Anadolu'daki Selçuklu siyasi otoritesinin fiilen sonunu işaret etti.

III. Mesud, amcası II. Mesud'un ölümü veya tahttan indirilmesinin ardından 1307 civarında tahta çıktı. Saltanatı kısa ve büyük ölçüde göstermelikti. Selçukluların geleneksel olarak yönettiği topraklar üzerinde doğrudan çok az kontrolü vardı.
Çağdaş kaynaklar III. Mesud'un yönetimi hakkında çok az ayrıntı vermektedir. Ona atfedilen büyük askeri seferler, reformlar veya inşaat projeleri bulunmamaktadır. Anadolu'daki otorite, esas olarak Moğol valileri, yerel yöneticiler ve özellikle de Karamanlılar ile diğer yükselen beylikler tarafından kullanılıyordu.

III. Mesud, ölümünün koşulları ve kesin tarihi bilinmemekle birlikte, yaklaşık 1308 yılında öldü. Ölümü, Anadolu Selçuklu Devleti'nin sonunu işaret etti çünkü yerine biri atanmadı ve ünvanın siyasi bir önemi kalmadı.

IV. Boemondo (Antakyalı ya da de Poitiers) (d. yaklaşık 1172 – ö. Mart 1233), ayrıca tek gözlü (Fransızca: le Cyclops) olarak da bilinir, 1201 ile 1205, 1208 ile 1216 ve son olarak 1219'dan ölümüne kadar Antakya Prensliği prensi. 1187 yılından itibaren Trablusşam Kontudur.

IV. Boemondo, III. Boemondo ile ilk karısı Orguilleuse d'Harenc çiftinin oğludur. Hükümdarlığının ilk bölümü dahili hanedan çekişmeleri ile geçmiştir.
1201 yılı civarında başlayarak, Antakya tahtı üzerine bir tartışma doğdu. III. Boemondo'nun en büyük oğlu Raymond'ın oğlu Raymond-Ruben, Antakya'nın yasal varisi kabul edildi. IV. Boemondo, aynı zamanda aldığı unvan ile her ikisi hukuki ve idari olarak ayrı kalarak Antakya ve Trablusşam'ın her ikisini yönetti. Fakat kavga, Antakya, Trablusşam ve Kilikya Ermeni soylularınıda içine alacak şekilde kuşaklar boyunca sürdü. Boemondo, Trablusşam'da yaşamayı seçti ve yokluğunda Antakya yoğun bir şekilde Rum cemaatin etkisinde kaldı.
1216 ile 1219 yılları arasında amcası Kilikya Ermeni Kralı II. Levon desteği ile Raymond-Ruben Antakya prensi oldu.
Boemondo, prensliğinin menfaatine en uygun neyse bağlılık yeminin değiştirerek, güvenilmez bir müttefik olduğunu kanıtladı. 1228/1229 yıllarındaki Altıncı Haçlı seferi sırasında Kutsal Roma İmparatoru II. Friedrich'in birliklerini önce desteklemiş sonra terk etmiştir. Hospitalier Şövalyeleri'nin sert bir düşmanı olmuş bu yüzden 1230 yılında Papa IX. Gregory tarafından aforoz edilmiştir.

İlk evliliği 12 Ağustos 1198 tarihinden önce bir zaman Plaisance Embriaco de Giblet (ö. 1217) ile olmuştur. 4 oğul ve 2 kızları olmuştur.

Raimond de Poitiers (1195 – 1213 yılında Tartus'ta öldürülmüştür).
V. Boemondo, ardılı.
I. Philippe de Poitiers (ö. 1226 yılında hapiste zehirlenmiştir), 1222–1224 yılları arası Kilikya Ermeni Krallığı Kraliçesi Zabel ile evli.
Orgueilleuse de Poitiers, genç yaşta ölmüştür.
Marie de Poitiers, 1220 yılında Kilikya Ermenistanı Kraliçesi Zabel ile onun ikinci kocası I. Hethum'un oğlu Ermeni Thoros (ö. 1266) ile evlenmiştir.
Henry, İsabelle de Lusignan ile evlenmiştir, Kıbrıs Kralı III. Hugh'ün babasıdır.
İlk karısının ölümünden sonra, Ocak 1218 tarihinde Trablusşam'de Kıbrıs Prensesi Melisende de Lusignan (d. yaklaşık 1200 – 1249'dan sonra) ile evlenmiştir. Bu evlilikten üç kızı olmuştur.

Isabelle de Poitiers, genç yaşta ölmüştür.
Marie de Poitiers (Castello de Canosa, Apulia, 10 Aralık 1307'den sonra).
Helvis de Poitiers, genç yaşta ölmüştür.

Riley-Smith, Oxford Illustrated History of the Crusades
Jean Richard (1999). The Crusades: c. 1071-c. 1291 (İngilizce). Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-62566-1.

Kavurd Bey veya adına darp edilen sikkelerde adı Kara Arslan Bey veya tam adı Kara Arslan Ahmed Kavurd Bey (d.? - o. 1073). Selçuklu hanedanından Selçuk Bey'in büyük torunu, Çağrı Bey'in oğlu ve Alp Arslan'ın kardeşidir. Güney Fars'da Kirman meliki. Kirman'da 140 yıl hüküm sürecek olan Kirman Selçuklu Devleti kurucusu. Selçuklu Devleti tahtına çıkan yeğeni Melikşah'a karşı taht iddiası ile isyan etmesi ve bu isyanın bastırılması üzerine idam edilmiştir.
Kavurd Bey'in babası olan Çağrı Bey Büyük Selçuklu Devleti Horasan valiliği yapmakta iken doğmuştur. Doğum yeri ve doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Çağrı Bey Selçuklu hanedanı kurucusu olan Selçuk Bey'in torunu ve Büyük Selçuklu Devleti kurucusu olan Tuğrul Bey'in ağabeyidir. Kavurd Bey Büyük Selçuklu Devleti ikinci sultanı olan Alp Arslan'ın ağabeyidir.
Kavurd Bey daha amcası Tuğrul Bey Büyük Selçuklu Devleti sultanı iken 1048'de güney İran'da bulunan Kirman'a vali tayin edilmişti. İdari kurumları kurulma safhasında bulunan Büyük Selçuklu Devleti'nde, bölgeler önce "amid" veya "amil" adı verilen sivil valiler ve sonra (özellikle Alp Arslan dönemi ve sonrasında) "şehna" adı verilen yarı askeri yarı sivil valiler tarafından idare edilmekte idi. Bölge valileri ya hanedan üyelerinden ya da hükümdara yakın gulam askeri olarak yetişip sivrilmiş kişiler arasından seçilip valiliğe atanmakta idiler. Bazı Selçuklu hanedanından olan bölge valilerine "melik (kral)" unvanı da verilmekte idi. Kavurd Bey Kirman Meliği ve valisi olarak hayatı sonuna kadar Kirman ve civarını idare etmiştir.
Kavurd Bey'in Kirman bölgesini Sultan Tuğrul Bey'in ve Sultan Alp Arslan'ın saltanat döneminde hemen hemen bağımsız olarak yönetiği bildirmektedirler. Bir melikin alameti olan özel tuğ ve otak=çadırı bulunmaktaydı. Kendine ait bir tuğra Kirman bölgesi belgelerinde kullanılmıştır. Kendi adına sikke bastırmıştır ve bu sikkeler üzerinde kendine lakap olarak seçtiği "İmad el-Devle" unvanı bulunmaktadır.
Kavurd Bey diğer Selçuklu yöneticileri gibi Kirman bölgesi ordusunda Türkmen asıllı "gulam" askerleri yetiştirmekte idi ve bu askeri görevde başarılı olan "gulam" askerlerine "ikta" adı verilen (Osmanlı tımar sisteminin öncüsü olarak) üst sahiplilik hakları dağıtmakta idi. Askerleri arasında, daha önce Tuğrul Bey'in Büveyhîler'i ortadan kaldırması ile bu devlette görev alıp rızklarını kaybetmiş olan çok sayıda Şii olan Daylam asıllı askerler de bulunmaktaydı. Kirman bölgesinde yönetiminde çok sayıda Farsça konuşan İranlı devlet memuru bulunmakta idi ve bunlar yıllarca geliştirilmiş olan İran devlet yönetimi şekillerini tabi "Kirman Selçuklu Devleti"'nde uygulamakta idiler. Kavurd Bey birçok müslüman devlet hükümdarı gibi idaresi altında bulunan bölgede yaşayan halkın refahını sağlamak ve Kirman bölgesinin ticaret zenginliğini artırmak için bölgesinde çok sayıda hanlar, hamamlar, kervansaraylar yaptırmış ve olanlara baktırmıştır. Kirman bölgesinde bulunan çöllerde kervan yollarının bakımı ve güvenliği için çöle yol işaretleri koydurmuş ve bu kervan yollarında koruma kuleleri yaptırmıştır. Bastırmış olduğu sikkeler, özellikle altın dinar sikkeleri, idare ettiği bölgede olduğu gibi yaygın olarak Selçuklu ülkesinde de tüccarların çok kullandığı inanılır değişim araçları olmuştu.
1055'te amcası Tuğrul Bey'in Bağdat'ta yönetimi idare eden ve Abbasi halifesini bir kukla olarak kullanan Büveyhîler'in idaresini ortadan kaldırmak için Bağdat'a girmesi ve Abbâsî halifesini himayesi altına almasından hemen sonra Kavurd Bey de Büveyhîlere tabi olan Basra Körfezi'nin güney batı ve güney kıyılarına ve ta Umman'a kadar uzanan bir askeri sefer yapmıştı.
Ertesi yıl büyük oğlu Kerman-Şah ile birlikte güney-doğu İran'da bulunan Sistan bölgesi üzerine bir askeri sefer yaptı.
1059'de başlayan Sultan Tuğrul Bey'e karşı yapılan İbrahim İnal isyanı sırasında Kirman Meliği olan Kavurd Bey amcası Tuğrul Bey'in tarafını tutup ona askeri destek sağladı.
Kavurd Bey amcası olan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in 4 Eylül 1063'te ölmesinden ve varisinin Çağrı Bey'in oğullarından birisi olmasını veraset etmesinden sonra ortaya çıkan taht kavgalarında kardeşi olan Alp Arslan'ın sultan olmasından yana oldu. Sultan Tuğrul Bey'in öldüğü haberini İsfahan'da iken aldı ve hemen Kirman'a geri döndü. Kardeşi Sultan Alp Arslan adına Şiraz'da hutbe okuttu ama bu hutbe arkasında kendi adı da verildi. Kavurd Bey Sultan Alp Arslan'a bir mektup yazarak ona tabi olduğunu bildirdi.
Kardeşi Alp Arslan sultanlık döneminde Kavurd Bey yine Kirman meliği ve valisi görevinde devam etmiştir. Tarihçiler Kavurd Bey'in kendini ağabeyinin mirasçısı olarak Büyük Selçuklu Devleti sultanlığına geçmeyi beklediğini bildirmektedirler. Buna bir gösterge olarak Kavurd Bey'in zaman zaman isyanlara karışması ve merkezi devletin, hatta Sultan'ın, bu karışıklıkları kaldırmak için Kirman bölgesine gelip tedbirler uygulaması gösterilmektedir.
1064'te Kavurd Bey Fars (veya Kürt) asıllı Șabankara devleti ve hükümdarı Fazlaveyh ile çatışmalara girişmişti. Fazlaveyh merkezi hükûmetin ve Sultan Alp Arslan'ın Gürcistan seferi ile meşgul olduğu bir sırada Kirman'da başkenti bulunan Kavurd Bey'in yönettiği melikliğe bir askeri saldırıda bulundu. Fakat Kavurd Bey Fazlaveyh'i mağlup edip geri püskürtü ve Şiraz'ı eline geçirdi. Bunun üzerine Fazlaveyh Sultan Alp Arslan'ın o vakit bulunduğu Hamedan'a gitti ve burada sultan huzuruna çıkıp kardeşi Kavurd Beyi ona şikayet etti. Sultan Alp Arslan Fazlaveyh'e destek için onun emrine bir miktar asker verip ona Kavurd Beyi Şiraz'dan çıkartması için yardım sağladı. Aralık 1064'te ise Alp Arslan kendi ordusu ile Şiraz'a geldi. Kavurd Bey Şiraz'da bulunan ağırlıkları, hazinesi ve haremini Kirman'a gönderdi. Kendisi ise Basra Körfezi kıyısında korunaklı bir kaleye çekildi. Fakat Alp Arslan ordusu saldırıya geçtiği zaman Kavurd Bey'in ordusu askerleri teslim olup Sultan'dan aman dilediler. Alp Arslan'ın ordusu bu seferde 5.000 deve ve katır yükü ganimet sağladı. Bunu yeterli bulan Sultan Alp Arslan ordusu ile başkenti İsfahan'a geri gitti.
Haziran 1067 Kırman meliki Kavurd Bey vezirinin teşviki ile kardeşi Sultan'a karşı tekrar isyan etti. Sultan Alp Arslan onun üzerine Kirman'a yürüdü. Vezirin Kavurd Beyi isyana teşvikinin nedenin eğer melik Sultana karşı isyan ederse kendi vezirine daha çok iyi davranacağını düşüncesiyle olduğu bildirilmektedir. Bu teşviklerle Kavurd Bey Kirman'da camilerde okunan Cuma hutbelerinden Sultan Tuğrul Bey ismini kaldırttı ve hutbeleri sadece kendi adına okuttu. Fakat Sultan Alp Arslan ordusu ile Kirman'a geldi. Önce Melik Kavurd Bey'in öncü güçleri Sultan'a mağlup oldular. Melik Kavurd Bey de iyi korunaklı "Berdesir" kalesine çekildi. Sultan Kirman'a girince onu karşılamak için Kavurd Bey Sultan'ın huzuruna gitmedi ve Sultan'ın kendini huzuruna çağrılarını yanıtsız bıraktı. Sultan, Altıntaş ve Çavlı adlı iki hacip komutasında bir öncü orduyu Kavurd Bey üzerine gönderdi. Kavurd Bey ordusu ile Sultan'ın öncü ordusu arasında yapılan muharebede Kavurd Bey mağlup düştü. Bir elçi göndererek Sultan Alp Arslan'dan kendini affetmesini istedi. Sultan bu isteği kabul edip kardeşi Kavurd Beyi affetti ve Kirman Meliki olarak kalmasına izin verdi. Ayrıca Kavurd Bey'in kızlarına (yani Alp Arslan'ın yeğenlerine) evlenmeleri için her birine 100.000'er dinar para, kıymetli elbiseler ve arazi iktaları bahşetti.
1068 yılında ise tekrar Kavurd Bey Fars (veya Kürt) asıllı Şabankara devleti ve hükümdarı Fazlaveyh ile anlaşıp Sultan Alp Arslan'a isyan etti. Sultan Alp Arslan, Fadluya ile uğraşmayı ünlü Veziri Nizâmülmülk'e bıraktı. Kirman Meliki olan Kavurd Bey ise yine Berdesir kalesine kaçmıştı. Sultan Alp Arslan şahsen ordusu ile Berdesir kalesi önüne gidip bu kaleyi ve Kavurd Bey'i kuşatma altına aldı. Nizâmülmülk ise Fadluya'yı yakaladı ve onun aman dilemesinden sonra onu affetti. Şabankara devleti meliği Fadluya'ya Sultan Alp Arslan eskiden Kavurd Bey'in melikliği içinde bulunan Fars bölgesini de verdi. Bunun haberini alan kalede bulunan Kavurd Bey kardeşi Sultan'a bir mektup yazarak kendinin de affedilmesini istedi. Sultan Alp Arslan bunu kabul etmek üzereydi fakat kaledeki casuslarından yeni haber aldı. Kavurd Bey gizlice Alp Arslan'ın ordusu içinde bulunan yandaşları ile irtibata geçmişti ve onlara vaatlerde bulunup onların Sultan'a karşı bir suikast düzenlemelerini planlamakta idi. Sultan Alp Arslan bu komplocuları bulup öldürttü. Fakat yapılan araştıramalar Sultan'in merkezi ordusundaki geniş bir asker kitlesinin arasında gayet büyük hoşnutsuzluk olduğu öğrenildi. Kavurd Bey'e karşı bir müstahkem kaleye hücum etmenin Sultan'ın ordusunun askerleri arasında istenmediği ortaya çıktı.Kavurd Bey'e karşı savaşmak istemedikleri ve bu hoşnutsuzluğun genellikle Türk asıllı gulam askerler arasında yaygın olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Ekim 1069'de Sultan Alp Arslan Berdesir kalesi kuşatmasını bırakıp önce Rey'e sonra başkenti İsfahan'a geri döndü.
Sultan Alp Arslan kardeşi Kavurd Bey ile anlaşmazlığının baş sebebinin Kavurd Bey'in oğlu Sultan-Şah olduğuna inanmıştı. Bunun için Sultan Alp Arslan kardeşine bir mektup yazıp oğlu Sultan-Şah'ı amcası olan Sultan Alp Arslan'a teslim etmesini istedi. Fakat Kavurd Bey bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Sultan, o zamana kadar Kirman Meliğinin arazilerinde bulunan Fars bölgesi ve hatta Kirman'ın bir kısmını Kirman Melikliği'nden ayırdı ve bu arazileri ve iktalarını başka bölgelere bağladı.
1070 başında hiç beklenmedik bir gelişme oldu. Kavurd Bey'in büyük oğlu Sultan-Şah bir mektup yazıp amcası Sultan Alp Arslan huzuruna çıkıp ona bir maruzat arz etmek istediğini bildirdi. Sultan bunu kabul etti ve huzuruna gelen yeğenine at, elbise 10.000 dinar değerinde diğer hediyeler ikram etti. Sultan-Şah amcası olan Sultan Alp Arslan'dan askeri yardım isteyerek bu askerlerle babası Kirman Meliği Kavurd Bey üzerine yürüyerek onu mağlup ederek Kirman bölgesi arazilerinin yönetimini kendi üzerine almak istediğini açıkladı. Sultan Alp Arslan yeğeninin bu teklifini kabul etti ve birkaç bin Türkmen 

Kervansaray, kervanların ticaret yolları üzerinde kurulan konak yeridir. Kervansaraylar ilk defa milattan önce 5. yüzyılın başlarına doğru Ahameniş İmparatorluğu tarafından yaptırılmıştır. Önceleri askeri savunma için düşünülmüş, zamanla artan ticaret ve dini ihtiyaçları karşılaması için genişletilmiştir. Selçuklu devrinde ticari yol ağı üzerinde kervanların akşamları güvenli bir şekilde konaklamaları ve ihtiyaçlarını görmeleri için sultan hanı da denilen kervansaraylar yapılmıştır. Büyük ticaret yolları üzerinde kurulmuş olan Selçuklu kervansaraylarının aralarındaki uzaklıklar, deve yürüyüşü ile günde dokuz saat, yani 40 kilometre esas tutularak saptanmıştır. Çevrelerindeki yüksek duvarlarla korunan ve barış zamanlarında pazaryeri olarak da iş gören bu kervansaraylar savaşta kale olarak da kullanılırdı. Selçuklu kervansarayları üç genel tipe uygun olarak yapılmışlardır. Bunlar, yazlık denilen avlulu, kışlık denilen kapalı ve her iki türün birleştirilmesinden oluşan karma tiplerdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehirlerdeki hanlar ticaret ve konaklamak için yapılmış gelir getirici vakıf yapılarıdır.

Türkçe kelimenin kökeni Farsça kārbānserāy olarak görülmektedir. Bu kelimenin yanında han kelimesi de benzer anlamda kullanılır.

Selçuklu kervansarayları başlangıçta, yolcuların ve kervanların konaklamaları ve ihtiyaçlarını görmeleri için, semerci, urgancı, nalbant, demirci gibi atölyeleri, mutfak, hamam, tıbbi yardım, çayhane veya kahvehane, yatak bölümü, binek ve yük hayvanları için yarı kapalı bölümü, hatta bazılarında Mescit bile bulunurdu. Hanlarda verilen hizmetlerden para alınmazdı.
Kervansaraylar Selçuklu Sultanları ve devlet adamlarınca vakıf olarak kurulmuştur. Bir kervansarayın temel işleyişini sağlayan yasal ve parasal mekanizma, döneme ilişkin vakfiyelerde tanımlanmıştır. Kervansaray çalışanları; çalışanlar başında yer alan nazır, kontrolleri yapan bir müsrif, bir mütevelli (handa olması gerekmiyor), bir hancı, bir muzif (sorumlu müdür), emir havayıcı (gerekli erzak ve malzemeyi sağlayan), aşhanede bir aşçı, bir baytar ve atlı bir hizmet adamı, mescit için bir imam ve müezzin olarak kaydedilmiştir. Bir kervansarayda yerli ve yabancı ayırt edilmeksizin herkese üç gün yiyecek - içecek verilmiş, değişik din, dil ve ırktan olan insanlar bu mekânlarda bir tür dünya vatandaşlığı yaşamışlardır.
Kervansaraylar, kervanların gün boyunca süren yorucu yolculuktan sonra konaklamalarını, bu arada yolcuların ve hayvanların her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecek yatakhane, aşevi, erzak ambarı, depolar, ahırlar, mescit, şadırvan, hamam, eczane, ayakkabıcı, nalbant için gerekli mekânlar bulundurmakta ve bu hizmetleri karşılıksız vermektedirler (Turan, 1946-Bakır, 1998). Kervansarayların boyutları, üzerine inşa edildikleri yolun, ticaret hacmine, dolayısıyla konaklayacak kervanların büyüklüğüne ve yaptıranların gücüne bağlı olarak değişmiştir.
Selçuklu Kervansaraylarının Mimarı o zamanın en ünlü mimarları olan Kölük bin Abdullah ve Kaluyan El-Konevi'dir.
Uzun ince bir yoldayım türküsünde, Âşık Veysel yaşamı bir “iki kapılı bir handa” geziye benzetir; böylece kırsal alanlarda hanların önemini belirtir.

Kervansaraylarda "açık" ve "kapalı" bölümlerin varlığı ölçüt olarak kullanılmış, buna göre de;

Yalnızca kapalı kısmı olan "hol" hanlar,
Hem açık, hem kapalı kısmı olan hanlar,
Yalnızca açık kısmı olan "açık bölüm" hanlar olarak üç grupta sınıflanmıştır.
Bu gruplamadan ayrı olarak iç içe iki plandan oluşan "eşodaklı" hanlar da, farklı bir tip olarak tanımlanmıştır.
İşlev ağırlıklı tipolojiye göre ise kervansaraylar; yalnız barınak kısmı olan hanlar, barınak ve servisleri olan hanlar olarak iki temel gruba ayrılmaktadır.
Anadolu kervansaraylarında mescitler, avlu önyüzünde ya da avlu ortasında fevkani köşk mescit olarak görülmektedir. Mescidi avlu ortasında olan kervansaraylar, Konya – Nevşehir yolu üzerindeki Ağzıkara Han, Kayseri - Sivas yolu üzerindeki Tuzhisarı Sultan Han, Konya - Aksaray yolundaki Sultan Han ve Afyon - Konya yolu üzerindeki Sultandağı Sahip Ata Hanı olmak üzere dört adettir.

Birincisi, Ayas ya da Antalya veya Alâîyye'den başlayan ve Konya'da odaklanarak Orta Anadolu üzerinden Aksaray - Kayseri - Sivas - Erzincan - Erzen–i Rûm - Erciş - Iğdır yoluyla Tebriz'e uzanan doğubatı ticaret yoludur.

İkincisi ise Antalya veya Alâîyye ya da Ayas başlangıç olmak üzere Konya - Aksaray - Kayseri üzerinden Sivas'ta düğümlenerek Erzincan - Erzen-i Rûm yoluyla Tebriz veya Tokat - Amasya yoluyla Sinop ya da Samsun limanlarına ulaşan kuzey-güney ticaret yoludur.

Selçuklu Hanedanı, kuzeyde Sinop ve Samsun ile güneyde Alâîyye (Alanya) ve Antalya limanları arasında ulaşım bağlantısını kurmak yoluyla Güney Rusya - Suriye - Mezopotamya ve Orta Asya - Hindistan - İran - Avrupa yönünde uzanan kuzey-güney ve doğu-batı milletlerarası ticaret yolunu Anadolu coğrafyasına çekebilmek için İran - İslâm ve Orta Asya - Türk devlet geleneğinden gelen miras kapsamında, Sultan ya da yüksek devlet görevlileri tarafından milletlerarası ticaret yolları üzerinde vakıf olarak yaptırılan tüccar kervanlarının konaklama-güvenlik-sağlık gibi gereksinimlerinin karşılanması için sosyal–ekonomik ve askeri işlevli bir kervansaraylar ağı kurmuşlardır.

Aksaray'dan batıya Konya'ya doğru yol üzerinde bulunan kervansaraylar; 

Sultan Han
Obruk Han
Zazadin Hanı

Aksaray'dan doğuya Kayseri'ye doğru yol üzerinde bulunan kervansaraylar;

Saruhan Kervansaray

Afyonkarahisar’dan güneye Eğirdir'e doğru yol üzerinde bulunan kervansaraylar;

Ertokuş Han

Denizli'den doğuya Eğirdir'e doğru yol üzerinde bulunan kervansaraylar; 

Ak Han
Hanabad Kervansarayı

Antalya'dan kuzeye Eğirdir'e doğru yol üzerinde bulunan kervansaraylar; 

Evdir Han
Kırkgöz Han
Susuz Han
İncir Han
Eğirdir Han
Alanya'dan batıya Antalya'ya doğru yol üzerinde bulunan kervansaraylar;

Şarafsa Han
Alara Han
Karga Han
Yıldız Han

Özel

Genel
Friedrich Sarre, Reise in Kleinasien, Berlin, Geographische Ver-lagshandlung Dietrich Reimer, 1896.
Kurt Erdmann, Das Anatolische Karavansaray des 13. Jahrhunderts, Cilt 1-2, Berlin, Verlag Gebr. Mann, 1961-1976; Cilt 3 ve 4 Hanna Erdmann tarafından 1976 yılında yayınlandı.
Crane, H. (1993), Notes on Saljuq Architectural Patronage in Thirteenth Century Anatolia, Journal of the Economic and Social History of the Orient, (vol. 36, part. 1) pp. 1–57.
Kuran, D. (1965), Anadolu Türk Mimarisi’nin Kaynak ve Sorunları, İstanbul.
Kuran, A. (1969), Anadolu Medreseleri, (1-2), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
Ögel, S. (1966,1987), Anadolu Selçuklularının Taş Tezyinatı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
Ögel, S. (1986), Anadolu Selçuklu Sanatı Üzerine Görüşler, Matbaa Teknisyenleri Basımevi, İstanbul.
Ögel, S. (1994), Anadolu’nun Selçuklu Çehresi, Akbank Yayınları Kültür Sanat Kitapları, İstanbul.
Turan, Osman, Selçuklu Kervansarayları, Belleten, c.X, s.471-496, 1946

Kervansaraylar27 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kubadabad Sarayı, I. Alaeddin Keykubad'ın (1220-1236) emriyle yaptırılmış olan, Konya Beyşehir-Isparta yolu üzerindeki Anadolu Selçuklu saray yapısıdır. Anadolu Selçuklu Devleti'nden günümüze ulaşabilmiş tek saray yapısıdır. Yapı, Osmanlı dönemine ait olan Edirne ve Topkapı saraylarının öncüsü olma özelliğini taşır.

İnşaatı 1226-1236 yılları arasında gerçekleştirildi. Mimarı Sadeddin Köpektir. Külliye içerisinde, Saadettin Köpek'in kendisi için yaptırdığı küçük bir saray daha olduğu bilinmektedir.
Sarayın nasıl inşa edildiği, sultanların buraya ziyaretleri ve ikametleri hakkındaki bilgiler, Selçuklu tarihçisi İbn Bibi’nin “Selçuknâme” olarak da anılan “el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l-umûri'l-Alâiyye” isimli eserinde lirik bir üslupla ve yer yer manzum satırlarla anlatılmıştır.

Konya Beyşehir-Isparta Yenişarbademli arasındaki yolun 5 km içerisinde Gölyaka Köyü sınırları içindedir. Beyşehir Gölü’nün güneybatı kıyısının orta kesiminde ve Anamas Dağlarının eteklerinde, en yüksek noktası deniz seviyesinden 1133 m. yükseklikte olan kayalık bir yarımadanın üzerindedir.  Yarımadanın güneyindeki, yöre halkının “Toprak Tol” dediği höyük üzerinde ve bu höyüğün yakınındaki “Gürlevi” denilen tatlı su kaynağının kıyılarında da  saraya ait kalıntılar görülmektedir.
Saraya ait arazinin bir kısmı kıyıda, bir kısmı ise küçük bir adadadır. Kıyıdaki kısmı 5200 m2  genişliğinde, adadaki kısmı 3000 m2 genişliğinde bir alana yayılmıştır. Adadaki kısmı, Kız Kalesi olarak adlandırılır.

Saraydan günümüze kalan harabeler bulunduğunda, Bizanslılardan kalan bir yapıya ait oldukları sanıldı. Harabelerin Kubadabad Sarayı olduğunu ilk defa tespit eden ve 1949 ve 1950 yıllarında iki ay kadar yaptığı kazılarda elde  ettiği bulgularla bunu doğrulayan, Konya'nın eski Müze Müdürlerinden M. Zeki Oral olmuştur. İlk bilimsel kazıları ise Prof. Dr. Katherina Otto-Dorn, 1965 ve 1966 yıllarında yapmış, sarayın ana birimleri, bu kazılarla ortaya çıkarılmıştır. 1980 yılına kadar başka kazı yapılmamış, 1980'den itibaren ise Prof. Dr. Rüçhan Arık'ın girişimiyle kazılar yeniden başlayarak aralıksız devam etmiştir. 2017 yılından bu yana kazılar, Doç. Dr. Muharrem Çeken'in kazı başkanlığıyla sürdürülmektedir.

Saray Külliyesi, surla çevrili birbirine bağlantılı avlular içinde serbest düzende yerleştirilmiş köşkler ve hizmet binaları barındırmaktadır. Külliyede, Büyük Saray ve Küçük Saray olarak adlandırılan iki merkez yapının ve ek olarak yirmi farklı yapının daha kalıntıları vardır. Bu yapıların; iki bölümlü bir kayıkhane, cami, hamam, fırın, mutfak, depo, asker barınaklar olduğu ve külliyenin büyük bir av parkını da içerdiği düşünülmektedir. Henüz toprak altında aydınlatılmayı bekleyen kalıntılar da vardır. Külliye, güney batısında yer alan ovaya doğru genişleyen bir şehir niteliğindedir.

Kazılarda bulunan stukolarla ve çiniler Konya Çini Eserleri Müzesinde sergilenmektedir. Stukolar kalıpla yapılmıştır. Çoğu hayvan ve insan figürlüdür. Çinilerin taht salonunun ve odaların duvarlarını 2 m. yüksekliğe kadar kapladığı anlaşılmaktadır. Sarayın çinileri, Anadolu Selçuklu çini sanatının en fazla figür çeşidine sahip koleksiyonunu oluşturmaktadır. Boyama tekniği olarak, sır üstü ve sır altı teknikleri kullanılmıştır. Hakim olan renkler beyaz, firuze ve patlıcan morudur. Çinilerin kimisinde sultan ile maiyetini Türk oturuşu olarak tabir edilen, bağdaş kurma  pozisyonunda tasvir eden av partisi ve içki meclisi sahneleri gösterilmektedir. İnsan figürleri yuvarlak yüzlü, badem gözlü, küçük burun ve ağza sahip, Uygur tipi diye tabir edilen tarzdadır. Çinlilerin diğer bir kısmında ise, sembolik değer taşıyan çeşitli hayvan figürleri ile mitolojik yaratık tasvirleri bulunur. En fazla dikkat çeken örnekler, Alâeddin Keykubad'ın, ellerinde nar veya kadeh tutan sakallı bir hükümdar şeklinde tasvir edildiği çiniler ile ve göğsünde yazan  “es-sultan”  ifadesi ile Alaettin Keykubad'ın hükümranlığını sembolize eden çift başlı kartal figürünü içeren çinilerdir.

I. Alâeddin Keykubad dönemi (M.1220-1237) Anadolu Selçuklu medeniyetinin en parlak dönemidir. I. Keykubad, ülkede siyasi birliği sağlamış ve imar faaliyetlerne girişmiştir. Bu dönemde önemli kentlerin surları takviye edilmiş, dinî ve sosyal işlevleri olan binalar yapılmış, M.S.1221 yılında fethedilen Alanya'da ve Kayseri'de saraylar yapılmış, Konya ve Kayseri sarayları iyileştirilmiştir. Bu dönendeki en önemli imar faaliyetinden birisi de Kubadabad sarayının yapımıdır.

 OpenStreetMap'te Kubadabad Sarayı ile ilgili coğrafi veriler  
https://www.kubadabad.com/ 3 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kutalmış (Eski Anadolu Türkçesi: قُتَلمِش, Farsça: قتلمش), (ö. 1063), Türk hükümdar. Babası Arslan Yabgu'dur. Selçuklu sultanı Tuğrul Bey'in amcaoğludur. Kendisi sonradan Tuğrul Bey'e isyan etmiştir. Oğlu Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur.
"Mutluluk almış", bunun yanında "mübarek, uğurlu" manasında bir isim olan Kutalmış, kaynaklardaki yazılışlarına göre "Kutulmuş, Kutlamış" gibi şekillerde de okunabilmektedir.

Gaznelilerin o dönemki hükümdarı Gazneli Mahmut'un yakalattığı Kutalmış, babası Arslan Yabgu ve beraberindekilerle birlikte Hindistan'daki Kalincar Kalesi'ne hapsedilir. Kutalmış, bir yolunu bulup Kalincar Kalesi'nden kaçarak Buhara'ya döner ve babasını kurtarmak için emrindeki Oğuzlarla harekete geçer. Yedi yıl sürecek olan bu çabaların başarısız olup Arslan Yabgu'nun zindandaki ölümü üzerine Kutalmış, amcazadeleri Tuğrul Bey ve Çağrı Bey'lerle işbirliği yapma yoluna gider.
1040 yılındaki Dandanakan Savaşı'ndan sonra Bizanslıların Arrân'daki Debil şehrine yaptıkları saldırıyı geri püskürten Kutalmış, ertesi yıl Şeddadoğulları'na ait Gence şehrini kuşatmasına rağmen alamaz.
1048 yılında, Tuğrul Bey, Kutalmış'ı ve bir diğer amcası olan Yusuf Yinal'in oğlu olan İbrahim Yınal'ı Bizans'la savaşmaya gönderir. Selçuklu kuvvetleriyle Kailkala'yı (Erzurum)'u alıp yağmaladıktan sonra, Pasinler Ovası'nda Bizans kuvvetleriyle çatışmaya girilip; galip ayrılınır. Bunun yanında Pasinler Savaşı'nda esir alınan Gürcü Kralı Liparit'in serbest bırakılması, Konstantinapol'de yıkık bir caminin onarılması ve burada Tuğrul Bey adına hutbe okutulması şartına bağlanır.
Hicri 447 (1055) yılı geldiğinde Tuğrul Bey'in halife tarafından Bağdat'a davetine icap etmek üzere giderken yanında Kutalmış da bulunur. Bu esnada, Bağdat'ın kontrolüne hakim olan Büveyhilerin Türk asıllı kumandanı ve şehrin askeri valisi Arslan el-Besasiri, emrindeki Türk kuvvetiyle şehri terk ederek Selçuklu hakimiyetindeki Musul kentine doğru harekete geçer. Bunun üzerine Tuğrul Bey, Musul Emiri Kureyş'in kuvvetlerini desteklemek üzere Kutalmış'ı bölgeye gönderir. Kutalmış, Kureyş ile buluşup Arslan el-Besasiri'nin üzerine yürüse de; başarılı olamaz. Bunun üzerine, Tuğrul Bey, Musul'a gelir ve Kutalmış'ı yanına alıp, Bağdat'a geri döner.

1061 yılı geldiğinde ise kaynakların belirtmediği bir sebep yüzünden Kutalmış, Tuğrul Bey'e isyan etmiştir. İsyanın sebebi olarak Tuğrul Bey'in evlenmiş olduğu Çağrı Bey'in dul kalan eşinden olan oğlu Süleyman'ı veliaht ilan etmesi gösterilebilir. Bunun nedeni olarak, Kutalmış, babasının diğer kardeşlerinden yaşça daha büyük olduğunu ve Gaznelilerin eline düşmeden evvel Oğuzların başında babası bulunduğu için tahtın kendi hakkı olduğunu belirtmekteydi. Tuğrul Bey, Kutalmış'ın üzerine asker gönderdiyse de mağlup olur. Daha sonra Vezir Amidülmülk el-Kündüri'yi görevlendirir. Bir süre sonra barış görüşmeleri başlar ve Kutalmış çeşitli şartlar öne sürer:

Sultan kendisine bir kötülük yapmayacağına dair talak üzerine yemin edecek
Ayaklanmasından ötürü kendisinden tazminat istenmeyecek
Süleyman'ın kız kardeşiyle evlenme isteğine karşı çıkılmayacak
Yönetimine çok gelirli bir vilayet verilecekti.
Bu şartlardan üçünün kabul edilmesine rağmen, talak üzerine yeminin Sultan'a kimse tarafından söylenmeye cesaret edilemeyeceği belirtilir. Kutalmış'ın bu madde üzerinde ısrarcı tutumu müzakerelerin kesilmesine neden olur. Akabinde Tuğrul Bey, Amidülmülk kuşatmayı sürdürürken Rey kentinde 1063'te vefat eder.
Tuğrul Bey'in ölümü sonucunda Vezir Amidülmülk el-Kündüri başkente geri döner. Bu esnada Kutalmış kaleden ayrılarak Hemedan-Rey kentleri arasında yaşayan Türkmenlerin yanına giderek onların büyük bir kısmını hizmetine alır. Aynı zamanda Kutalmış'ın kardeşi Resul Tegin de ona katılır ve kendisini Rey üzerine yürümeye teşvik eder. Nihayetinde Kutalmış 50.000 kişilik bir orduyla Rey üzerine harekete başlar. Vezir Amidülmülk, bu zaman sırasında Alp Arslan'ın da saltanı ele geçirmek için Rey'e doğru hareket etmekte olduğunu duyunca; şehirde Süleyman yerine Alp Arslan adına hutbe okutmaya karar verir.
Vezir Amidülmülk'ün Kutalmış üzerine gönderdiği bir ordu, bu esnada başarısızca savaşı kaybeder. 1063 yılının Kasım ayında Rey'i kuşatmaya alan Kutalmış, Alp Arslan'ın öncü kumandanı Hacip Erdem'in Damgan'a ulaştığını öğrenince şehrin önünde ayrılır ve Damgan'a doğru harekete geçmeye başlar. Kutalmış, bu yolculuk sırasında Dihinemek denilen bir mevkide kuvvetlerini dağıtır ve falcıların savaş gününü uğursuz bulmaları nedeniyle birkaç on kilometre uzaklığa kadar gelmiş olan Alparslan'ın yolunu kesmek için akarsuların yönünü Alp Arslan'ın yolu üstündeki çorak bir tuz vadisine çevirir. Amacı burayı bir bataklık haline getirip Alp Arslan'ın kuvvetlerinin üzerine gelmesini engellemek olmuşsa da, Kutalmış umduğunu bulamaz. Bataklığı geçen Alp Arslan'ın ordusu Kutalmış'ın ordusuyla karşılaşır. Kutalmış'ın ordusunun yenilgi almasının yanında, Kutalmış'ın kardeşi Resul Tegin ve oğlu Süleyman Şah, kumandanlarıyla beraber esir alınır. Kurtulan Kutalmış, savaş alanında dağılan ordusundan geriye kalanları mevzilerine çekmeye çalışırken bir rivayete göre kayalık bir bölgede atından düşerek öldü.
Bütün bu olanların ardından Alparslan Kutalmış'ın ölümüne çok üzülerek ağlar ve onun için matem tutar. Kutalmış'ın naaşı Rey kentine getirilerek 1063 yılının Aralık ayında Tuğrul Bey'in türbesine gömülür.

Kutalmış'ın hocası olan kişi Selçuklu ailesinin muallimi olarak nitelendirilen Türkmen Danişmend Ali Taylu'dur. Aslen Buharalı olan bu Türkmen aynı zamanda Kutalmış Bey'in kayınpederidir.
Süryani tarihçi Ebu'l'Ferec, Danişmend Ali Taylu'nun oğlu ve Danişmendliler'nin kurucusu Melik Ahmed Gazi'den Anadolu Selçuklu Devleti kurucusu Süleyman Şah'ın amcası veya dayısı diye söz ederken bu gerçeği dile getirmiş gözükmektedir.
Yukarıdaki isme ek olarak, Kutalmış Bey ile Vezir Kündürî arasındaki ilişkinin beraberce düşünülmesi Kutalmış Bey'in yaşam görüşü ve dini inançları hakkında yorum getirilmesine imkân tanır. Kutalmış Bey, Kündürî gibi Mutezile mezhebindendir.

2021'de TRT 1 de yayınlanmaya başlayan Alparslan: Büyük Selçuklu dizisinde Kanbolat Görkem Arslan tarafından canlandırılmıştır.
2022'de çekilen sinema filmi Malazgirt1071 filmin de Ali Yerlikaya tarafından canlandırılmıştır.

Mikail Bayram (Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi). Türkiye Selçukluları Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğin Doğuşuna Etkisi
neşr. Ekber Feyyaz (Tahran 1371). Beyhakı Tarihi s. 641 ve 660.
Terc. Ömer Rıza Doğrul (Ankara 1950). Ebü'I-Ferec Tarihi I, 331-332. Arap tarihçilerinden Bağdatlı İbn Hamdun'da bu bilgiyi teyit etmektedir. Bkz. Topkapı Krp (III Ahmed). Tevarihü's-sinîn. nr. 2981, yp. 156a
el-Kamil fi't-tarih. X, 36-37.
Faruk Sümer. Kutalmış Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
Meydan Larousse. Kutami

Kıbrıs Krallığı, Üçüncü Haçlı Seferi sırasında, 1192 yılında Lüzinyanlı Guy tarafından Kıbrıs adasında kurulmuş bir Haçlı devletidir. 1489 yılında Kıbrıs'ın kraliçesi olan Caterina Cornaro tarafından adanın Venedik'e satılmasıyla varlığı sona ermiştir.

1191 yılında Üçüncü Haçlı Seferine çıkan İngiltere kralı I. Richard yol üstündeki Kıbrıs adasına çıktığında ada Bizans valisi İsaakios Komnenos tarafından yönetilmekteydi. Richard adayı ele geçirdikten sonra 100.000 bezanta (Bizans sikkesi) Tapınak Şövalyelerine sattı. Şövalyelerin adadaki yerli halka yaşadığı anlaşmazlıklar neticesinde Ricard tarafından geri alınan ada, o sırada Kudüs Krallığının Haçlıların elinden çıkması nedeniyle ülkesiz bir kral durumuna düşen Guy de Lusignan'a 1192 yılında satıldı. Guy de Lusignan'ın 1194'te ölümünden sonra yerine kardeşi Amaury de Lusignan geçti. Kutsal Roma Germen İmparatoru VI. Heinrich, Amaury de Lusignan'ı resmen Kıbrıs kralı olarak tanıdı. Kıbrıs kralları, 1291 yılında Akka' nın Memlüklerin eline geçmesine kadar Kudüs kralı olarak da adlandırılmıştır.
Kıbrıs Krallığı 14. yüzyılda Cenevizli tüccarların eline geçti. 1426 yılında Memluklular adayı kendilerine bağladılar. 1489'da da son kraliçe Caterina Cornaro'nun adayı Venediklilere satmasıyla Kıbrıs Krallığı son buldu. Ada, 82 yıl Venediklilerin elinde kaldıktan sonra 1571 yılında Osmanlıların eline geçti.

Kıbrıs ekonomisi, Lüzinyan döneminde esas olarak tarıma dayalı bir ekonomi olmaya devam etti. Bununla birlikte, ada bu dönemde Batı Avrupa ile Orta Doğu'yu birbirine bağlayan ticaret ağında bir "antrepo" işlevi görerek önem kazandı. Bu, Kıbrıs ürünlerine (başta şeker olmak üzere, bunun yanı sıra şarap, buğday, yağ, keçiboynuzu) talepte artışa yol açtı ve tarım ekonomisi daha ihracata yönelik hale geldi. Bu, Kıbrıs'ın Bizans dönemine göre refah seviyesini arttırarak, liman şehri Mağusa'nın ve başkent Lefkoşa'nın gelişimini hızlandırdı, bugüne kadar ayakta kalan mimari eserlerin inşasını sağladı. Bu iki şehrin gelişimi diğer kasabaları gölgede bıraksa da, Limasol, Baf ve Girne gibi kasabalar da değişen ekonomik ortamda rol aldı. Özellikle Limasol, tarım ürünlerinin ihraç edildiği bir liman haline geldi ve Hristiyan hacılar için Kutsal Topraklar'a gidişte durak yeri oldu. Adadaki ekonomik durum, Batı'dan (Cenova, Venedik, Provence, Katalonya) ve Doğu'dan (Suriye) Kıbrıs'a göçü teşvik etti. Latin göçmenler, tüccar, esnaf, tersane işçisi, gemi kaptanı ve meyhaneci olarak ekonomik hayata katıldı ve bu sayede ekonomide nüfuslarından daha büyük bir paya sahip oldu.
Bu dönemde Kıbrıs'ta yeni endüstriler de ortaya çıktı. Kıbrıs çömlekçiliği kendine münhasır özellikler geliştirdi, çömlekler 1291'de Akka Müslümanların eline geçinceye dek Haçlı Devletlerine ihraç edildi. 13. yüzyılın sonları ve 14. yüzyılın başlarında adada tekstil endüstrisi gelişti; Lefkoşa'da yeni kumaş boyama atölyeleri açılırken, Kıbrıs'ta üretilen ipekli kumaş ve kıyafetlere hem Doğu'da hem de Batı'da talep arttı. Mağusa gemi yapımı için bir merkez haline geldi. Bu gelişmeler, Peruzzi ve Bardi ailesi gibi Floransalı bankacıların temsilcilerin adaya gelmesine neden oldu. Endüstrinin büyümesi, yoğun emek gerektiren şeker ve şarap üretimi kölelere olan talebi artırdı. Bu talebi karşılamak adına Lefkoşa ve Gazimağusa'da köle pazarları bulunmaktaydı.

Kıbrıs kralları listesi
Kudüs Krallığı
Kilikya Ermeni Krallığı

Kızıl Kule, Antalya'nın ilçesi Alanya'da Alanya Liman'nda bulunan Alanya Kalesi ile kentin simgelerinden biri olan kule.

Kentin sembolü olan sekizgen planlı yapı 13. yüzyıl Selçuklu eseridir. 1226 yılında Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından Sinop Kalesi'ni yapan Halepli yapı ustası Ebu Ali Reha el Kettani'ye yaptırılmıştır.
İnşaat sırasında belli bir yükseklikten sonra taş blokları kaldırmak güç olduğu için üst kısmı pişmiş kırmızı tuğlalarla yapılmış ve bu nedenle Kızılkule adını almıştır. Kule duvarlarında antik çağdan kalma mermer bloklar görülmektedir. Sekizgen planlı ve her bir duvarı 12.5 metre genişliğinde olan kulenin yüksekliği 33 metre, çapı 29 metredir. İçinde zemin dahil beş kat vardır. Kulenin üstüne yüksek aralıklı ve 85 basamaklı taş merdivenle çıkılır. Kulenin tepeden aldığı güneş ışığı birinci kata kadar ulaşır. Kulenin ortasında bir sarnıç bulunur.
Kulenin sağlamlığını artırmak için harcında yumurta akı kullanılmıştır. Kırmızı rengini veren ise dış yüzeyine sürülmüş olan yumurta sarısıdır.
Kule denizden gelecek saldırılara karşı limanı ve tersaneyi korumak amacıyla yapılmış ve yüzyıllar boyunca askeri amaçla kullanılmıştır. 1950'li yıllarda onarılan kule 1979 yılında ziyarete açılarak birinci katı Alanya Etnografya Müzesi'ne dönüştürülmüştür.
Kızıl kule 1992'den 2005'e kadar bir dönem tedavülde olan 250.000 TL'lik banknotların arka yüzünde kullanılmıştır.

 OpenStreetMap'te Kızılkule ile ilgili coğrafi veriler

Melik Eşref (Farsça: ملک اشرف), (fl. 1341), 14. yüzyılda kuzeybatı İran'ın Çobanoğulları hükümdarıdır. İlhanlılar arasında önemli bir nüfuza sahip olan Çobanoğullarının sonuncusudur. Gıyaseddin Şah Melik Eşref (Farsça: غیاث الدین شاه ملكك شرف) Kraliyet adıdır.

Timurtaş'ın ve eşi Devlet Hatun'un ikinci oğlu ve Hasan Kûçek'in küçük kardeşidir. Babalarının idamından sonra Ebû Said Bahadır tarafından kardeşleriyle birlikte Karahisar'da hapsemiştir.
Melik Eşref, ağabeyi Hasan Kûçek'in emrinde hizmet ederken, 1341 yılında Togha Timur'un Hasan'a karşı gönderdiği Horasan ordusunu yenerek kendisini kanıtlamıştır. Daha sonra Şiraz konusunda İncûlular ile çıkan çatışmaya karışmıştır. Melik Eşref, kuzeni Pir Hüseyin'e karşı İncûlu Ebû İshak'tan yardım talebi almış ve bunun üzerine Melik, Ağustos 1342'de Pir Hüseyin'i yenerek Ebû İshak'ın geçici olarak Şiraz'ın kontrolünü yeniden ele geçirmesini sağlamıştır.

Hasan Kûçek'in 1343'te ölümü üzerine Çobanoğulları toprakları ilk önce Melik ile amcaları Yağıbastı ve Sorgan arasında paylaşılmıştır. Ancak bu ayrılık uzun sürmemiş ve Melik, Sorgan'ı savaşta yenmiştir. 1344 yılında Yağıbastı'yı öldürttükten sonra Şirvan hükümdarı I. Keykubad'a evlilik bağı kurmak amacıyla elçiler göndermiş, ancak o reddedilmiştir. Melik, 1345 yılında Sorgan ile savaşmak üzere Kürdistan'a dönmek zorunda kalmıştır. Daha sonra eski kukla han Süleyman Han'ı Hasan'ı öldürmekle suçlamıştır. Süleyman, Hasan Kûçek'in hazinesinin bir kısmını da yanına alarak Hasan Buzurg'a başvurmuş ve Hasan Buzurg onu Tebriz'e kadar götürmüştür. Melik Eşref, Anuşirvan adında başka bir kuklayı Arran'da yeni İlhan olarak yetiştirmiş ve 1346'da Tebriz'e gitmiştir. Ayrıca Abdülhay Hammami Tebrizi'yi vezir olarak atamıştır.
Hükümdarlığı süresince Melik giderek paranoyaklaşmış, şiddete başvurmuş ve kısa sürede tebaasının çoğu tarafından sevilmemeye başlanmıştır. Nahçıvan Valisi Aliki Bahadır ile birlikte küçük kardeşi Mısr Melik'i idam ettirmiştir. Melik daha sonra küçük kardeşi Melik Eştar'ı 1347'nin ilk yarısında Bağdat'ı ele geçirmek üzere göndermiş, ancak sefer ağır kayıplarla başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hatta gözde veziri Abdülhay'a bile saldırarak ondan zorla 300.000 dinar almıştır. 1350'de Muzafferîlerin isteği üzerine Fars'ı İncûlulardan almaya çalıştı ancak İsfahan'ı alamamış ve haraçla yetinmek zorunda kalmıştır.

Onun zulmü, bölgede veba salgınının yayılmasıyla birleşince, birçok vatandaşın bölgeyi terk etmesine neden olmuştur. 1357 yılında tahta yeni bir kukla olan II. Gazan'ı çıkarmıştır. Ancak bu durum 1357 yılında Şirvan üzerinden gelen Altın Orda hükümdarı Canibeg'in saldırısıyla sekteye uğramıştır. Canibeg'in teslimiyet talep eden mektubuna Melik, "O sadece Gazan'ın emiridir" diyerek cevap vermiştir. Melik Anadolu'ya kaçmayı denemiş, ancak Serab yakınlarında savaşmak zorunda kalmış ve çatışmada 2000-3000 adam kaybetmiştir. Melik'in kendisi Merend'e kaçmış, ancak Hoy yakınlarında yakalanmıştır. Tebriz'de asılmış ve yerel halk bu olaya sevinmiştir. Melik'in annesi ve çocuklarını, Canibeg bölgeden ayrılırken yanına almıştır.

Tek oğlu Timurtaş, Hasan Buzurg'un halefi Şeyh Üveys tarafından 1360 yılında öldürülürken, kızı Sultanbaht'ın Şiraz'da bulunduğu belirtilmektedir.

Özel

Genel
al-Kutbi, Abu Bakr (1954),  van Loon, J.B. (Ed.), Tarikh-i Shaikh Uwais, Gravenhage

Melikşah veya Şahinşah (ö. 1118), 3. Anadolu Selçuklu Devleti sultanı (1110-1116). Anadolu Selçuklu sultanı I. Kılıç Arslan'ın büyük oğludur. 
Babasının Musul seferinde öldürülmesi üzerine Büyük Selçuklu Sultanı'nın esiri olarak İsfehan'a götürülmüş; üç yıl sonra kurtulup yeniden Anadolu Selçuklu Devleti'ni Konya merkezli olarak yeniden teşkilatlandırmaya çalışmıştır. Ülkedeki karışıklıktan yararlanan Bizans İmparatorluğu'nun ele geçirdiği toprakları geri almaya çalışan Şahinşah, Danişmend Beyliği'ne damat olup onların desteğini alan kardeşi Mesud ile yaptığı taht mücadelesi sonunda öldürülmüştür.

Doğum tarihi kesin olarak bilinmez. Muhtemelen 1096'da dünyaya geldi. Babası, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan idi.
Babası Kılıç Arslan, 1107'de Büyük Selçuklu Devleti'nin Musul valisi Çökürmüş'ün çağrısı ile Musul'a gidip şehri teslim almıştı. Büyük Selçuklu hükümdarının Çökürmüş üzerine kumandanı Emir Çavlı'yı göndermişti. Kılıçarslan  Çavlı'nın çekildiği Rahbe üzerine yürüdü ve bu sırada Musul'un idaresini melik unvanıyla Şahinşah'a verdi. Rivayete göre bu sırada 11 yaşındaydı. Kumandanlarından Emir Bozmış'ı da kendisine atabeg tayin edilmişti. Büyük Selçuklu kumandanı Emir Çavlı, Artukoğlu İlgazi ve Suriye Meliki Rıdvan'ın kuvvetleriyle Habur Çayı kenarında savaşta yenik düşen Kılıçarslan nehirde boğularak öldü. Şahinşah, Musul'a giren Emir Çavlı tarafından esir alınarak İsfahan'a götürüldü. 1110 yılına kadar esir kaldı ve bu 3 yıl boyunca Anadolu'da büyük bir kargaşa yaşandı. Bizanslılar kaybettikleri Batı Anadolu topraklarını tekrar ele geçirmeye başladılar. Türkiye Selçukluları Anadolu'nun içlerine doğru geri çekildiler.
Şahinşah'ın üç erkek kardeşi Anadolu'nun değişik yerlerine dağılmıştı. Emir Bozmış, en küçük kardeşi Tuğrul Arslan ile annesi Ayşe Hatun'u Malatya'ya götürmüştü. Mesud ve Arap adındaki diğer iki kardeşinin nerede oldukları hakkında pek fazla bilgi yoktur ancak Batı Anadolu'nun çeşitli yerlerine yerleşen Türkmen kütlelerinin yanında oldukları düşünülür. Malatya'da Tuğrul Arslan hükümdar ilan edildi ve henüz küçük olduğu için idareyi Ayşe Hatun eline aldı; Bozmış'ı öldürtüp İlarslan adlı beyle evlendi. İlarslan Malatya halkına kötü davranmaya başlayınca Ayşe Hatun onu yakalatıp hapsetti, bir yıl sonra da Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar'a gönderdi. Bu olaydan sonra Şahinşah, kaçarak ya da serbest bırakılarak 1110'da Anadolu'ya döndü. Babasının merkez edinmeye çalıştığı Malatya'ya gitmesi imkânsızdı. Çünkü orada küçük kardeşi Melik Tuğrul Arslan Sultan ilan edilmişti. Konya'ya gitti.
Şahinşah'ın esir bulunduğu üç yıllık dönemde Bizanslılar kaybettikleri Batı Anadolu topraklarını tekrar ele geçirmeye başlamışlar; Türkiye Selçukluları Anadolu'nun içlerine doğru geri çekilmişler; Danişmendliler Anadolu'daki en kuvvetli Türk devleti haline gelmişlerdi. Kılıç Arslan'ın büyük oğlunun döndüğünü duyan Türkmenler onun etrafında toplandılar. Şahinşah, Konya merkezli bir teşkilat kurdu. Kayseri hakimi Hasan Gazi'yi öldürttü; kardeşleri Mesud ile Arap'ı hapsettirdi. Ancak her iki şehzade de bir süre sonra kaçmıştır.
Büyük bir ordu hazırlayan Şahinşah Bizans topraklarına akınlara başladı. 1113 yılında İmparator I. Aleksios, Türkler'e karşı sefere çıktıysa da bir sonuç elde edemeyeceğini anlayarak geri dönmüştür. Şahinşah 1114'te Anadolu'daki diğer hükümdarlardan destek alarak  yeni bir ordu kurdu. Amacı, Anadolu'da kaybedilen toprakları geri almaktı. Bunu duyan İmparator Konya üzerine bir sefer düzenlediyse de ayağındaki ağrıların yürümesine engel olması nedeniyle seferi erteledi. İyileştiğinde yeniden seferi başlattı. Akşehir'e kadar ilerleyip burayı aldıktan sonra Konya'ya doğru ilerlemektense geri dönmek üzere hareket etti. Dönüş yolunda Selçuklu ordusu tarafından kuşatıldı. Ancak kardeşi Mesud'un hapisten kaçıp Danişmendliler'in desteğini alarak üzerine gelmesi nedeniyle Şahinşah imparatora barış teklif etti. 1116'da Augustopolis (muhtemelen Sultandağ kasabası) ile Akronios (Afyon) arasındaki ovada barış imzalayan Şahinşah, Konya üzerine hareket etti.
Yolda Mesud'un ordusu ile karşılaşınca Tyragion'a (Ilgın yakınlarında) gitti. Kaleyi kuşatan  Mesud'un adamları tarafından esir alınarak dönemine göre ağır işkencelere maruz bırakıldı ve gözleri kör edildi. Mesud buna rağmen Şahinşah'tan çekindi ve 1118 yılında onu eski Türk adeti gereğince kanı akıtılmaksızın yayının kirişiyle boğdurdu. Rivayete göre öldüğünde 21 yaşındaydı.
Konya'da Selçuk sarayında öldürülen ilk hükümdardır. Kabrinin de Konya'da bulunması gerekir. Bugün Alâeddin Tepesi adıyla bilinen yerde II. Kılıçarslan'ın sağlığında yaptırdığı ve babasını da defnettiği türbeyi amcası Şahinşah'ın kabri üzerine yaptırdığı düşünülür.

Melikşah bin Mahmud (y. 1128 – 25 Mart 1160), 1152-53 arasında hüküm süren Irak Selçuklu Sultanıdır. II. Mahmud'un oğludur. 1153'te tahttan indirildi ve yerine kardeşi Muhammed geçti. 1160 yılında Melikşah öldükten sonra oğlu Mahmud, Selçuklu tahtına rakip olarak kullanılmak amacıyla Salgurlular tarafından İstahr'da tutuldu.
Melikşah 10 Ekim 1152'de tahta çıktı.  Aralık 1152 - Ocak 1153'te, zevke dalması ve devlet işlerini umursamaması nedeniyle, Hasan liderliğindeki emirler ona karşı ayaklandılar. Tutuklanıp Hemedan kulesine hapsedildi. Sadece birkaç aylık hükümdarlığın ardından, kardeşi Muhammed Şah, Nisan 1153'te tahtı devraldı.
25 Mart 1160'ta otuz iki yaşında İsfahan'da zehirlenerek öldürüldü.

al-Athīr, I.D.I.; Richards, D.S. (2006). The Chronicle of Ibn Al-Athīr for the Crusading Period from Al-Kāmil Fīʼl-taʼrīkh: The years 541-589. Crusade texts in translation. Ashgate. ISBN 978-0-7546-4078-3. 
Bosworth, E. (2000). The History of the Seljuq Turks: The Saljuq-nama of Zahir al-Din Nishpuri. Taylor & Francis. ISBN 978-1-136-75257-5.

Gıyaseddin Mesud (d. y. 1107 - ö. 13 Eylül 1152) Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı olan amcası Sultan Ahmed Sencer'e bağımlı olarak Irak ve batı İran'da hüküm süren Irak Selçuklu Devleti sultanlığı yaptı.

Bağımlı Iraklı Selçuklu Devleti arazisi babası Muhammed Tapar dönemi sonunda büyük bir karmaşıklığa anarşiye boğulmuştu. Bu anarşi içinde Iraklı Selçuklu Devleti'nin ilk hükümdarı Giyaseddin Mesud'un ağabeyi olan Sultan II. Mahmud oldu. 1120-21 yılında on iki yaşında iken Gıyaseddin Mesud ağabeyine karşı bir ayaklanma yapıp kendini Irak Selçuklu Sultanı ilan etti; ama 1121 yılında Atabek Ak Sungur Burşukî aracılığı ile iki kardeşin arası bulundu. II. Mahmud, sultan olarak hükmetmeye devam etti ve küçük kardeşini affetti. Gıyaseddin Mesud'a Azerbaycan eyaletinin valisi olarak görev verildi.
1131'de Irak Selçuklu Sultanı olan ağabeyi II. Mahmud öldü. Yine de Büyük Selçuklu Devleti ve Sultan Sencer'e bağımlı olan bu devlet hükümdarlığı için, güç merkezi Irak'ta olan Gıyaseddin Mesud, kardeşleri ve kuzenleri ile mücadeleye girişti. Bu taht mücadelesinde II. Mahmut'un oğlu kuzeni Davud, güç merkezi batı Selçuklu topraklarının doğusunda olan kardeşi II. Tuğrul ve güç merkezi Fars ve Huzistan olan Selçuk Şah bulunmaktaydı. Gıyaseddin Mesud bu sırada Musul Atabeyi olan I. İmâdüddin Zengî'nin de desteğini sağlamıştı.
Önce 1131'de Davud babasının ölümü ile 1131'de Irak Selçuklu Sultanı ilan edildi. Davut'a sultan olarak atabek olarak Ak Sungur el-Ahmedli ve Emir Maragha destek sağlamaktaydı. Fakat Sultan Davud'un idaresi altında olan araziler babasının ölümünden önce bu devlete ait bulunduğu kabul edilen toprakların ancak küçük bir kısmında, güney Azerbaycan'da, hüküm sürebildi. 1132'de Irak Selçuklu Devleti'nin bağımlı olduğu Sultan Ahmed Sencer bu alt hükümdarlığın işlerine karıştı ve Gıyaseddin Mesud'un kardeşi ve Sultan Davud'un amcası olan I. Tuğrul, Sultan Sancar'ın isteği ile Sultn Davud'un yerine Irak Selçuklu hükümdarlığına geçti. I. Tuğrul, Irak'ta güç bazı olan Gıyaseddin Mesud'a karşı bir askeri sefer açtı. Fakat Mayıs 1133'te Gıyaseddin Mesud'la yaptığı muharebeden yenik çıktı. Tuğrul Tikrit'e çekilmek zorunda kaldı. 1134'te I. Tuğrul öldü. 1133'te Gıyaseddin Mesud Bağdad emirlerinden Sultan olduğuna dair biat aldı ve kendine halife Müsterşid tarafından büyük bir törenle Sultan unvanı verildi. I. Tuğrul öldükten sonra 1134'te Gıyaseddin Mesud hiç rakipsiz Hemedan merkezli Irak Selçuklu Devleti sultanı oldu.
Halife Müsterşid Selçuklu devletinden bağımsız kalmak istemekteydi. Sultan Gıyaseddin Mesud ile halife Müsterşid'in arası açılmıştı. 1133'te İmameddin Zengi ile ittifak yapan Gıyaseddin Mesud Zengi'nin Muştarsid'in ordusu tarafından korunan Musula hücum edip bu kaleyi kuşatmışlardı. Önce Halife Müsterşid ordusuyla İmamaeddin Zengi'nin Atabey olduğu Şam'a hücum edip o şehri kuşatmaya aldı. Bu kuşatma sonuçsuz kaldı çünkü Halife'ye ait Irak topraklarının doğusunda çıkan bir isyanla uğraşmak zorunda kaldı. Bu arada Bağdat'ta bulunan emirler Halife Müsterşid'e Gıyaseddin Mesud'a doğrudan doğruya hücum etmesini tavsiye etmekteydiler. Halife bu tavsiyeleri kabul edip ordusuyla Batı İran'a hücuma geçti ve bu ordu ile Mayıs/Haziran 1135'te Gıyaseddin Mesud'un başkenti olan Hemedan önlerinde bulunan Daimarg adlı kaleye kadar ilerledi. Burada Halife Muştarsid ordusu ile Sultan Gıyaseddin Mesud ordusu arasında 14 Haziran'da büyük bir muharebe yapıldı. Bu Daimarg muharebesi sırasında Müsterşid ordusunda bulunan bazı Türk asıllı emirler halife ordusunu bırakıp Türk asıllı Sultan Gıyaseddin Mesud ordusuna katıldılar. Sonunda Halife Müsterşid'in ordusu yenik düştü. Halife Müsterşid Sultan'a esir düştü. Halifenin ordusunun büyük bir kısmı da esir olarak alındı ve bunlara için fidye gelmesine kadar esirler  Kazvin civarındaki Dar-ı Cihan kalesine ve Rey şehrine gönderildiler. Sultan Gıyaseddin Mesut Halife Müsterşid'e iyi davrandı ve Bağdat'daki sarayından uzaklaşmaması şartı ile onu serbest bıraktı.
Fakat halifenin serbest bırakılmasından iki ay sonra halife çadırında ölü olarak bulundu. Halife'nin vücudunda 20 kadar derin hançer yarası bulunmaktaydı ve burnu ve kulakları kesilmişti. Halife Müsterşid'e karşı bu suikastın Sünni halifenin Emir Dübeys'e karşı tutumunda hiç hoşlanmayan bir Nizarı Haşhaşi fedaisi tarafından yapıldığı çok olası görülmekteydi. O günleri eserlerinde ele almış olan klasik olmuş tarih yazarları olan İbn-i Esir  ve İbn-i Cezvi bu suikastın kimin ve ne sebeple yapıldığını tarihlerinde bildirememektedirler. Fakat bazı modern tarihçiler  bu suikastın büyük olasılıkla Gıyaseddin Mesud tarafından azmettirildiğini iddia etmektedirler.
Halife Müsterşid'in yerine halife olan oğlu Raşid'in babasının öldürülmesinin intikamını almak istediği için Sultan Mesud'a çok karşı olduğu da iddia edilmektedirler. Halife Raşid 1135'te  halife olduktan sonra kendi huzuruna çıkan ve bu arada göreneksel yıllık tazminatı talep eden Sultan Gıyaseddin Mesud'un elçisine hakaretle huzuruna attırmış ve Bağdatlı halkı kışkırtarak Sultan Mesud'un elçilik binanı talan ettirdi. Sultanı Gıyaseddin Mesud Halife Raşid'in bu hareketlerini çok ciddiye aldı. Ordusu ile Bağdat'ta yönelip Bağdat'ı kuşatmaya aldı. Bağdad kalesi bakımlı yüksek surları ve şehir etrafında geçilemeyecek derin nehir ve kanallar bulunduğu için kuşatmaya hazırlıklı olup direnmeye başladı. Fakat halife Raşit bu kuşatmadan kurtulamayacağından korkmaktaydı ve gizlice Musul'a Zengilerin idaresine kaçtı. Halifenin kaçmasında sonra Bağdat şehri Sultan Gıyaseddin Mesud'a teslim oldu.
Bu fetihten sonra Selçuklu Sultanlarının 1055'ten beridir Bağdad halifeleri üzerindeki üst idareci hükümdar statüsü geri getirildi. Şehrin ve ülkenin ileri gelenlerinden bir danışma meclisi toplandı. Sultan Mesud'un isteklerine uyarak bu meclis Raşit'i halifelikten uzaklaştırdı.
1141'de o zamana kadar Irak Selçuklu Devleti'nin üst hükümdarı olan Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı ve Gıyaseddin Mesud'un amcası olan Sultan Ahmed Sencer Kara Hitaylar'la yaptığı Katvan Savaşı'nda hiç beklenmedik bir şekilde yenilmiştir. Sonradan Sultan Sencer tekrar güç kazanmasına rağmen Büyük Selçuklu Devleti'nin alt devletlere olan gücü azalmıştır.
Irak Selçuklu Devleti'ne dahil olduğu kabul edilen batı İran ve Azerbaycan'da önce 1131'de Sultan Davud hükümdar iken Sultan Sencer'in isteği ile II. Tuğrul hükümdar olmuş ve Gıyaseddin Mesud II. Tuğrul'dan 1134'te hükümdarlığı almıştı. Fakat Sultan Davud hükümdarlıktan ayrılınca Batı İran ve Azerbaycan yerel emirler tarafından idare edilmeye başlamıştı ve Sultan'ın gücü buralarda geçmiyordu. Bu emirlerin başında Emir Bozaba gelmekteydi. 1147'de Sultan'ın kuzeni Melikşah Emir Bozaba'yı ve diğer yerel idareci emirleri yenip bu arazileri Selçuklu devletine bağlamıştır.
1148'de Gıyaseddin Mesud kendine karşı bir klik kurmuş olan askeri mirler ve kardeşi III. Mahmud'un oğlu olan kuzeni III. Melikşah ayaklanması ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Melikşah'ın isyanını da sonunda bastırmıştır. Gıyaseddin Mesud Melikşah'i affetmiş ve kızlarından birini onunla evlendirmiştir. Böylece Melikşah Gıyaseddin Mesud'un en uygun varisi olma niteliğini kazanmıştır.
Çok hareketli geçen saltanat döneminde Gıyaseddin Mesut siyasal gücünü ve ülkesinin tüm vergi potansiyelini kullanamadığı belirtilmektedir. Buna neden de (Osmanlı devletinde kullanılan tımar sistemine benzeyen) askeri başarıları dolayısıyla "İkta" sistemi ile kendilerine malikaneler bağışlanmış olan emirlerin tutumu olduğu iddia edilmektedir. Bu emirler o kadar güç kazanmışlardır ki bazıları Selçuklu devletinin dağılmasından sonra bağımsız hükümdar olmuşlardır. Örneğin İmameddin Zengi. Ünlü klasik Arap tarihçisi İbn-i Esir bunun Selçuklu devletinin hızla gücünü kaybetmesine neden olduğunu belirtmişlerdir.
Gıyaseddin Mesud 1152'de başkenti olan Hemedan'da öldü. Yerine kuzeni olan III. Melikşah geçti.

Irak Selçukluları

Moğol istilaları ve fetihleri, 13. yüzyılda başlayıp 14. yüzyılda sonlanan, sonlanana dek de Avrasya'nın büyük bir bölümünü kaplayan ve geniş Moğol İmparatorluğu'nu oluşturan bir dizi istilalar ve fetihler dizisi. Tarihçiler, Moğol istilalarını insanlık tarihinin en ölümcül olaylarından biri olarak görmektedir. Ek olarak Moğol seferleri, hıyarcıklı vebayı Avrasya'nın büyük bir kısmına yayarak 14. yüzyılın en ölümcül olayı olan Kara Ölüm'ü ateşlemeye yardımcı olabilmektedir.
Moğollar yüzyıllar içinde artan nüfuslarına bağlı olarak Orta Asya’da güçlendiler ve çevrelerindeki toplulukların bölgelerini istila ettiler. İstilaya uğrayan toplumlardan biri de Oğuzlardır. Anadolu’ya yönelen Oğuz (Türkmen) akınları, kronolojik olarak iki dönemde gerçekleşti. Birinci akın dalgası Selçuklu yönetiminin zorlaması ve zaman zaman teşvikiyle 1015 – 1020 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Oğuzların Anadolu’ya en geniş çaplı akınları ve yerleşmeleri ise, Selçuklu topraklarına da yayılan Moğol akınlarının önünden kaçmalarıyla 1220’li yıllarda başlamıştır. Bu akınlarla 13. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’nun büyük bir bölümü Oğuzlar tarafından askerî olarak istila edilmiştir. Ancak Moğol istilalarının etkileri Anadolu içlerine doğru genişledikçe Oğuzlar daha batıya, Bizans sınırlarına doğru çekilmek zorunda kaldılar. Bu bölgeler, gerek Selçuklular, gerekse Anadolu Selçukluları tarafından “uç” olarak tanımlanan topraklardır. Örneğin 1240'lı yıllarda Malatya ve Elâzığ civarında bulunan Germiyanoğulları, Moğol baskısından kaçarak 1260'lı yıllarda Kütahya civarlarına gelmişler ve buralarda kendi beyliklerini kurma olanağına sahip olmuşlardır.
13. yüzyılında başlayan Moğol istilası; Moğolların Cengiz Han'ın bayrağı altında Orta Asya, Doğu Avrupa, Çin ve Sibirya Ovaları'nı istila etmesidir. Moğol kabilelerini birleştiren Cengiz Han büyük bir imparatorluk kurdu. Ardından yaptığı fetihlerle ününe ün katan Cengiz Han ele geçirdiği kalelerdeki herkesi katletmekle tanınırdı. Doğudan gelen bu haberler Avrupalıları korkuttu. Kısa sürede birçok savaş ve 3.000.000-6.000.000 insanın ölümüne neden olmuştur. Moğol istilası sırasında Moğollar birçok kenti yağmalamış, birçok katliam yapmış ve Orta Asya'da yaptığı saldırılar yüzünden birçok Türk halkın Anadolu'ya göç etmesine neden olmuştur. Yaşanılan yağma, göç, savaş gibi unsurlar yerleşik hayattaki birçok devleti etkilerken göçebe olan halklar fazla etkilenmemiştir. Dünya tarihi açısından önemli bir olay olan Moğol istilası birçok sonuç doğurmuştur.

Moğol istilası son olarak 14. yüzyılda Hindistan'ın istila edilmesine varana kadar devam etmesine rağmen Timur İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla Anadolu üzerindeki etkisini yitirmiştir.
Moğollar bu süreçte birçok devlet kurmuş, Çin'e hükmetmiş ve Japonya'ya çıkartma yaparak bir ilke imza atmış, Avrupa'nın siyasi güçlerini değiştirmiş ve dünyaya korku salmıştır. Ancak Moğolların kurmuş olduğu devletler sürekli taht kavgaları ve dış güçler yüzünden yıpranıp zamanla yıkılması Moğol istilalarının son bulmasına sebep olmuştur.

1205–1209 Kuzey Çin'in istilası
1211–1234 Güney Çin'in istilası
1218–1220 Orta Asya'nın istilası
1220-1223, 1235-1330 Gürcistan ve Kafkasların Moğollar tarafından istilası
1220–1224 Kalka Nehri Muharebesi
1223–1236 İdil Bulgar Hanlığı'nın istilası
1231–1259 Kore'nin istilası
1237–1242 Rusya'nın istilası
1237-1253 Çerkesya'nın istilası
1241 Polonya'nın istilası
1241 Macaristan'ın istilası
1241 Avusturya ve Kuzey İtalya'nın istilası
1242 Sırbistan ve Bulgaristan'ın istilası
1241-1244 Anadolu'nun Moğollar tarafından istilası
1251-1259 İran, Suriye ve Mezopotamya'nın istilası
1257, 1284, 1287 Vietnam seferleri
1258 Bağdat'ın istilası
1258-1259 Galych-Volhynia Prensliği, Litvanya ve Polonya'nın istilası
1260 Ayn Calut Muharebesi
1264-1265 Bulgaristan ve Trakya üzerine akınlar
1274, 1281 Japonya seferleri
1274 Bulgaristan üzerine akınlar
1275, 1277 Litvanya üzerine akınlar
1277 Myanmar'ın istilası
1279 Güney Çin'in istilası
1281 Suriye'nin istilası
1285 Macaristan'ın istilası
1285 Bulgaristan üzerine akınlar
1287 Myanmar'ın istilası
1286 Polonya üzerine akınlar
1287 Polonya üzerine akınlar
1297, 1299 Hindistan'ın istilası
1299 Suriye'nin istilası
1222-1327 Hindistan'ın istilası

Orta Asya'dan bazı Türk toplulukların göç etmesi.
İlk önce Büyük Selçuklu Devleti'nin daha sonra da Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılması ve Anadoluda, İkinci Anadolu Beylikleri Dönemi'nin başlaması.
Abbâsî devletinin yıkılması.
Çin topraklarının ele geçirilmesiyle İpek Yolu'nun el değiştirmesi.
Ruslar'ın imparatorluk sürecinin duraklaması.
Asya ve Avrupa'da birçok Moğol devletinin kurulması.
Birçok halkın yerleşik hayata geçmesi.
Hilâfetin Mısır'a geçmesi.
Memlükler'in güçlenmesi.
Moğolları yenen Japonya'nın 19. yüzyıl sonuna kadar uluslararası alanda dış etkilere kapalı kalması.

Özel

Genel
H. Ahmet Özdemir, Moğol İstilası, İstanbul 2005

Muhammed Tapar ya da Gıyaseddîn Muhammed Tapar (d. 21 Ocak 1082 - ö. 18 Nisan 1118, Bağdat) Büyük Selçuklu Sultanı ve Melikşah'ın oğlu.

Annesi cariye kökenli Taceddin Seferiyye Hatun'dur. Yeğeni Muizzeddin Melikşah'tan sonra Bağdat'ta Selçuklu tahtına çıktı. Bağdat'ta hüküm sürmesinden dolayı Selçuklu hanedanının başı olarak sayılıyordu ama Horasan ve Maveraünnehir'de hüküm süren kardeşi Sultan Ahmed Sencer daha büyük bir güce sahipti.
1107'de Halep atabeyi Rıdvan'la birlik olup Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ile Habur Nehri Muharebesi'ne girişti. I. Kılıç Arslan savaşı kaybederek muharebe meydanında öldü.
Muhammed Tapar hemen kardeşi olan ve Sultan olarak tahta geçen Berkyaruk ile gayet ciddi askeri mücadeleye başladı. Kronik-tarihçi Hamdullah Müstevfî-i Kazvînî'nin "Tarih-i Guzide" adlı eserine göre Mayıs 1100'de (Hicri Recep 493'te) Muhammed Tapar kardeşine karşı bir muharebede galip geldi; ama 1101'de mağlup oldu ve 1102'deki muharebede de yenik düştü. Fakat iki taraf arasında yapılan antlaşmaya göre Muhammed Tapar'a Melik unvanı verilip Suriye, Diyarbakır; Irak'ın Fırat Nehri kıyıları bölgeleri, Ermenistan, Mugan, Gürcistan ve Azerbaycan yörelerinde hükümdarlığı kabul edildi.
Fakat Muhammed Tapar bundan tatmin olmamıştı ve Sultan Berkyaruk'a karşı tekrar isyan etti. Ama başarı kazanamadı ve Güney Kafkasya'ya kaçmak zorunda kaldı.
1104'te Sultan Berkyaruk veremden hasta idi ve devamlı Selçuklu tahtına iddiaları olanlarla savaşmaktan bıkmıştı. Büyük Selçuklu Devleti'nin batısında Irak, İran ve Doğu Anadolu'da bulunan kendinin hüküm ettiği arazilerin yönetimini Muhammed Tapar ile paylaşmak için anlaşma yaptı. 1104'te Berkyaruk öldü ve bundan sonra Muhammed Tapar batıda Büyük Selçuklu Devleti'nin tek hükümdarı oldu. Horasan ve Maveraünnehir'de ise Selçuklu Devleti Sultanı Ahmed Sencer'di.
1106'da Muhammed Tapar, Nizarî İsmailî kalesi olan Sahdiz'i eline geçirdi. Nizarî İsmailîlere karşı bir askeri sefer açmayı planladı. Bu sefere Hazar Denizi güneyinde Tabaristan'da hüküm süren Bâvendîler hükümdarı IV. Şahriyar'ı ordusu ile katılmaya davet etti. IV. Şehriyar Muhammed Tapar'ın kendisine yazdığı mektubun küçümseyici üslubundan ve kendisi de Şii olduğu için Nizarî İsmaililere saldırıda bulunmak istememesinden dolayı Muhammed Tapar'ın asker isteğini kabul etmedi.
Bundan çok geçmeden Muhammed Tapar Emir Çavlı komutasında bir Selçuklu ordusunu Bâvendîlerin önemli merkezi olan Sari'yi zaptetme hedefi ile Tabaristan'a gönderdi. Fakat IV. Şehriyar ve oğlu III. Karin komutasında olan Bâvendî ordusu, üzerine gelen Selçuklu ordusunu hiç beklenmedik bir şekilde mağlup etti.
Bundan hemen sonra Muhammed Tapar IV. Şehriyar'a bir mektup göndererek ondan küçük yaşta olan bir oğlunu İsfahan'da bulunan Büyük Selçuklu Devleti merkezi sarayına eğitim için göndermesini talep etti. IV. Şehriyar da küçük yaşta olan oğlu Ali'yi İsfahan'daki saraya eğitim için gönderdi. Ali'nin üstün yeteneği Sultan Muhammed Tapar'a gayet iyi etki yapıp Sultan kızını ona gelin olarak vermek istedi. Fakat Ali bunu kabul etmedi. Sultan Muhammed Tapar'ın kızının Bâvendî hükümdarlığına veliaht olan ağabeyi III. Karin'e gelin olarak verilmesinin daha uygun olacağını belirtti. III. Karin Tabaristan'dan İsfahan sarayına çağrıldı ve orada Muhammed Tapar'ın kızı ile evlendi. III. Karin (1114–1117) döneminde ve I. Ali ise (1118–1142) döneminde Bâvendî hükümdarları oldular.
1106/1107'de ünlü Selçuklu veziri olan Nizam-ül Mülk'un oğlu Ahmed bin Nizam-ül Mülk yaşamakta olduğu Hamedan'in yöneticisine (reisi)'ne karşı bir şikayette bulunmak için Sultan Muhammed Tapar'ın sarayına gitmişti. Tam bu sırada Selçuklu Veziri olan Saadelmülk Ebumuhsin Abi dinî dalalet ile suçlanmış ve idam edilmişti. Ahmed'in babası Nizam-ül Mülk'in üstün devlet idareciliğinden dolayı oğlu olan Ahmed'in de bu yetenekleri haiz olduğu kabul edilerek Muhammed Tapar tarafından hemen Selçuklu Devleti Veziri olarak atanmıştır. Babasına verilmiş şeref unvanları olan "Kevamedin", "Sadülislam" ve "Nizam-ül Mülk" unvanları oğlu Ahmed'e de verilmiştir. Vezir olarak Ahmed bin Nizam-ül Mülk 1107/1109'da Muhammed Tapar'ın Irak'ta Mazeedi hükümdarı Sayfeldavla Sadaka bin Mansur'a karşı askeri seferinde bulunmuştur ve onun muharebede mağlup edilip öldürülmesine neden olmuştur. 1109'da Vezir Ahmed bin Nizam-ül Mülk ve askeri komutan Çavlı Sakavu Sultan Muhammed Tapar tarafından Haşhaşilerin kurdukları merkez olan Alamut kalesini ve diğer güçlü kaleleri olan Ostavand kalesini fethetmek görevi ile bir askeri sefere gönderilmişlerdir. Fakat bu kaleleri almamışlar ve başarısız olarak geri dönmüşlerdir. 1010 başlarından Ahmet bin Nizam-ül Mülk Bağdat'ta bir camiide iken bir Haşhaşiler fedaisinin suikast saldırısına hedef olmuştur. Ama bu suikast başarısız kalıp Ahmed bin Nizamülmülk hayatını kurtarmıştır. Ahmed bin Nizam-ül Mülk dört yıl Sultan Muhammed Tapar'ın döneminde Vezir olarak görev yapmıştır. 1110 yılında azledilmiş ve yerine Hatirelmülk Ebu Mansur Maybudi Vezir olarak atanmıştır. Tarihçi Ali İbnülesir'e göre Ahmed bin Nizam-ül Mülk bundan sonra Bağdat'a çekilmiştir. Anuşirvan bin Halid adlı tarihçiye göre Muhammed Tapar eski vezirini 10 yıl zindanda hapsetmiştir.
Muhammed Tapar 1118'de Bağdat'ta öldü. Yerine Büyük Selçuklu Devleti'nin batı yörelerini yönetim için oğlu II. Mahmud geçti. Ancak Ahmed Sencer Horasan ve Maveraünnehir'de Selçuklu dünyasının en kuvvetli hükümdarı olarak hüküm sürmeye devam etti.

2020-2021 Sezonunda TRT 1 de yayınlanan Uyanış: Büyük Selçuklu dizisinde Ali Gözüşirin tarafından canlandırlmıştır.

Özaydın, Abdülkerim, (1990) Sultan Muhammed Tapar devri Selçuklu tarihi:498-511/1105-1118, Ankara:Türk Tarih Kurumu Basımevi ISBN 9789751602404.
Köymen, Mehmet A. (1954) Büyük Selçuklu imparatorluğu tarihi, II. İkinci imparatorluk devri, Ankara,
Nagendra Kr. Singh: International encyclopaedia of Islamic dynaaties, s.1086 (İngilizce)
M. F. Sanaullah, (1930) The decline of the Saljuqid empire, Çalcuta, (İngilizce)
C. L. Klausner, (1973) The Seljik vezirate, Cambridge (Massachussets), 1973 (İngilizce)
Cawley, Charles, (2008-07) West Asia & North Africa, Chapter 5. Iran and Iraq. Seljukid Sultanat, Foundation for Medieval Genealogy TURKS.htm#_Toc17908999011 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nâsır veya Nâsır Lidînillâh (Arapça: أبو العباس "الناصر لدين الله" أحمد بن الحسن المستضئ "    Ebû el-Abbâs "Nâsır Dînillâh" Ahmed bin el-Hasan el-Mûstâdhi (d. 1158 - o. 6 Ekim 1225) Bağdat'taki otuz dördüncü Abbâsî Hâlifesi, Mûstadhî’nin ve onun Türk asıllı cariyesi Zümrüd Hatun'un oğlu ve Mûstencid’nin torunudur. 

1180 tarihinden 1225’e kadar ölene dek hâlifelik yaptı. Lâkabı "Allah'ın Dîninin Muzafferi" idi. 47 yıl süren uzun hâlifeliği süresince  Abbâsî Hâlifeleri içinde en etkisiz olanı olarak bilinmektedir.

"Nâsır" halifeliğinin başında Büyük Selçuklu Devleti'nin gücünü ezmek amacıyla ve kendisininki ile değiştirme için III. Tuğrul'a karşı bir isyân çıkartarak kuvvet mücadelesine girişti. Kışkırtmaları neticesinde Harezmşahlar Devleti'nin 6. hükümdarı olan Tekiş Harezmşah Büyük Selçuklu Devleti’ne saldırarak 1194 yılında Tuğrul'u öldürdü. III. Tuğrul’un başı Bağdat'ta Abbasi halifesi Nâsır'ın sarayına gönderilerek orada teşhir edildi. Böylece Doğu'nun mutlâk hâkimiyetini ele geçiren Tekiş Harezmşah İran'da Selçuklu Hanedanı’nın sahip olduğu eyaletlerden bir kısmını Nâsır’a hediye etti.

Halife Nasır Tekiş Harezmşah'ın bu cömertçe davranışına teşekkür etmek için Tekiş Harezmşah'a bir Sultanlık halife beratı ve bir şeref hilatı ile vezirini elçi olarak gönderdi. Fakat bu vezir kendini üstün gören çok gayri-diplomatik tavır ve davranışları ile Harezmşah tarafından gayet kötü bir diplomat olarak görüldü. Hatta vezirin maiyetinde gelmiş olan halifelik askerleri ile kendi görüşlerini Harezmşah devletine empoze etmeye yeltendi. Bunun üzerine Tekiş Harezmşah elçi ve maiyetindeki askerî birlikle bir çarpışmaya girişti ve mağlup olan halifelik birliğinin zayiatı içinde halifelik elçisi olan vezir de bulunmaktaydı. Bundan sonra Abbasi Halifeliği ile Harezmşahlar arasında ilişkiler genellikle açık düşmanlık olarak sürdürüldü ve ilişkilerin en iyi şekilde olduğu zamanlarda bile gayet zayıf bir ittifak olmaktan ileri gitmedi.
Bu arada Halife Nasır kendine karşı çok fena davranan bir Harezmşah eyalet valisini gayet kapalı yolla ortadan kaldırdı. Halife Nasır bu valiye açıkça savaş ilan edemedi. Ama gayet koyu Şii İsmaili olan ve eskiden "Haşhaşi" olarak büyük isim yapan İsmaili mezhebi ileri gelenlerle gizli görüşmelere girişip özel olarak eğitilmiş bir İsmailî fedaisini mezhebe büyük bir meblağ vererek kiraladı. Halifenin elemine etmek istediği Harezmşah valisi bu İsmaili suikastçının bıçağına kurban gitti.
Bu suikastın halife Nasır tarafından yaptırıldığını bilen Tekiş Harezmşah kendisine gönderilmiş olan ve bir çarpışmada ölmüş olan halifenin elçi vezirinin cesedinin mezarından çıkartılarak başını kestirdi ve bu kesik başı Harezm başşehrinde halka teşhir ettirdi.
Bu ve buna benzer diğer düşmanca Harezmşahlar yaptırımlarına karşılık olarak Abbasi halifesi Nasır Harezmşahlar bayrağı altında Hicaz'a hacca gitmekte olan hacı adaylarına karşı gayet hakaretkar tavırlara takındı ve onların hacca gitmesini önledi. Bunlar günümüzde biraz çocukça olarak görülebilirse de halifenin Basra Körfezi'nden ta Seyhun-Ceyhun bölgesine ulaşan büyük bir devlete uygulayabileceği efektif olabilecek pek az sayıda yaptırım bulunduğu aşikardır.

Tekiş Harezmşah'ın oğlu olan ve ondan sonra tahta geçen Alaaddin Muhammed Abbasi halifesi Nasır ile devamlı çekişmeden gocunmaktaydı. Halife Nasır'ın dünya devletini bir an evvel ortadan kaldırmayı planlamaktaydı. Bunun yanında dini olan gücünü de kırmayı amaçlayıp Şiilik inançlı bir diğer halifeyi Bağdat'a halife olarak tahta geçirmek istemekteydi. Bu nedenle Harezm'de İslam alimlerinden oluşan bir şura organize etti. Toplanan bu şura Halife Nasır'ı bir suikastçı ve din düşmanı olarak ilan eden fetvayı içeren bir bildiri kabul edip yayınladı. Bağdat'taki Abbasi halifelik makamı için Şiiler arasından peygamber Muhammed ve halife Ali'nin ecdadından gelmiş yeni bir halife adayı bulundu. Bu yeni halife adına tüm Harezmşahlar ülkesindeki camilerden hutbeler okundu ve tüm eski Abbasi ülkelerinde geçerli olmak hedefiyle darphanelerde sikkeler bastırıldı.
Bundan sonra Alaaddin Muhammed Harezmşah Bağdat'taki Abbasi Halifesi Nasır'a karşı askeri yaptırımlar uygulama planları hazırlattı.
Bağdat'ta Halife Nasır tüm bu hazırlıklardan haberdar olmuştu. Harezm'e çok değerli bir İslam alimi olan bir elçi gönderip kendini savunma hakkı istedi. Fakat Harezmşah devleti yöneticileri Bağdat'ı eline geçirecek bir fatihin Halife Nasır'dan daha uygun ecdadı olan bir değerli ve yetenekli kişiyi elçinin temsil ettiği halifenin yerine geçireceği açıklaması ile bu elçi hiç kimse ile görüşemeden Bağdat'a eli boş geri döndürüldü.

Bağdad Abbasi halifesi bunun üzerine doğuda askeri ünü çok yayılmış olan ama İslam dininden olmayan Moğol Hanı Cengiz Han'dan destek istemeye karar verdi. Cengiz Han'a bir elçi gönderip Alaaddin Muhammed Harezmşah yaymakta olduğu fetva bildirisi ve Harezm'de toplanan İslam alimler şurasının kararlarının yayılması aleyhinde onun askeri yardımını istedi.
Alaaddin Muhammed Harezmşah hemen ordusunu harekete geçirmişti. Doğu Irak bu ordu tarafından fethedilmişti ve ordunun Bağdad kapılarına varmaya fazla mesafe kalmamıştı. Fakat mevsim geç sonbahardı ve İran platosunda ve kıyıya paralel dağlarda kışın çok ağır geçmesi beklenmekteydi, Bu nedenle Alaaddin Muhammed Harezmșah ordusunu Horasan'a geri çekmek gereğini duydu.
Fakat daha başka daha hayati önemi haiz gelişmeler ortaya çıkmıştı. 1218'de Otrar Faciası adı verilen olayla Cengiz Han Moğolları ile Harezmşahlar arası gayet açılmıştı. Cengiz Han Harezmşah devletini mağlup edip elimine etmek için hazırlıklara başlamıştı. 20 tümenden oluşup yaklaşık 200.000 askere ulaşan Moğol ordusu Harzemşah ülkesine saldırıya geçti. Bütün Harezmşah ülkesi Moğolların istilâsına uğradı. Önce 17 Mart 1221'de yeni Harezmşah bașkenti Semerkant Mogollara teslim olup oradaki Harezmşah savunma ordusunun ve halkın tümü katliama uğradı. Sonra Mart 1221'de Hocent, Cend ve Otrar, Mayıs'ta Urgenç, Zave ve Habûsan, Temmuz'da Semnan, Ağustos'ta Âmil, Rey ve Tahran, Eylül'de Hamedan, Ekim'de Erdebil Moğol işgaline uğradı ve yerle bir edildi. 14 Haziran 1222'de Herat da düştü. Alaaddin Muhammed Harezmşah yanında oğlu ve vârisi Celaleddin Harezmşah ve küçük bir sadık orduyla batıya kaçtı ve Hazer Denizi üzerinde bir küçük adaya sığındı. Aralık 1220'de bu adada neden olduğu bilinmez şekilde Alaaddin Muhammed Harezmşah hayata gözlerini kapadı. Bu Moğol istilası ile uğraşmak Alaaddin Muhammed Harezmşah oğlu ve vârisi yerine geçen Celaleddin Harezmşah'a düştü.

Halife Nasır döneminde Filistin ve Suriye'de Müslümanlar Selahaddin Eyyubi'nin komutası ve idaresi altında Üçüncü Haçlı Seferi ile uğraşmaktaydılar. Sultan Selahaddin devamlı olarak Halife'den Haçlılara karşı şahsi destek istemişti. Fakat Halife Nasır'ın pek politik ve askerî gücü kalmamıştı ve şahsen bir savaşa katılmak hiç istememekteydi. Bu nedenle Haçlılara karşı Müslümanların savaşında Halife Nasır'ın desteği Haçlı ordularına karşı mancınıklarla atılan yangın bombası olarak kullanılmak üzere kapalı kaplarla epey miktar "nafta" gönderilmesi ile kaldığı, bazen alaylı şekilde, açıklanmaktadır.
Selahaddin'in oğlu Ali ailesi ile yaptığı bir taht mücadelesi sırasında halife Nasır'dan yardım istemişti ve halife Nasır ona yardım göndereceğini bildirmişti. Ama sonunda gönderdiğinin sadece bir kelime oyunlu bir mektup olduğu bildirilir. Bu mektupta yazılan kelime oyunu şöyle ifade edilebilmektedir:  

Ali peygamberin ölümünden sonra kendine destek sağlayamamıştı; ama günümüzde ise Halife'nin kendisi "AN-NASIR" (yani Ali'nin savunucusu) rolündedir" 

Halife Nasır 47 yıl halifelik yaptı. Birkaç defa sınırlarından dışarı sefer yapmakla beraber idaresi altında kalan ülke Tikrit'den Basra Körfezi'ne uzanan günümüz Arap=Irak arazileri idi. Bu ülkede idaresinin çok baskıcı ve cezalandırıcı olduğu bildirilmiştir. Bağdat'ta iyi bir polis teşkilatı kurduğu ve böylece uzunca bir dönem için başkentte sulh sükunu sağladığı bilinmektedir. Bu sulh sükun atmosferi altında Halife Nasır Bağdat'ta kamu yararına olan epeyce hayır eserleri yaptırmıştır. Bunlar arasından okullar, medreseler, kütüphaneler, yaşlılar, hastalar ve fakirler için bakım evleri gibi hayır eserleri bulunduğu bilinmektedir; ama bunların çoğu Bağdat'ın Moğollarca istilası sonunda kaybolmuşlardır.
Harezmşahlara karşı düşmanca tutum ve davranışları ve özellikle Moğollardan yardım sağlamak ve destek almak için onlara başvurması gününde önemli ve etkili olmamış gibi görülmüştür. Ama bu gayet kısa görüşlü ve pek düşüncesiz uygulanan stratejiler ve yapılan hareketler 1258'de Moğolların Bağdat'ı kuşatıp almalarının, şehri yakıp yıkıp  ve sakinlerine gayet büyük katliam uygulamalarının ve Bağdad Abbasi halifeliğine son vermelerinin kötü tohumlarını atmıştır.

Abbasi Halifeleri soyağacı ve listeleri

Üçok, Bahriye (1979  1.Basım:1968) İslam Tarihi Emeviler- Abbasiler, Devlet Kitapları, Ankara: Milli Eğitim Basımevi
Muir, William (1922), The Caliphate, Its Rise, Decline and Fall: Bölüm:77 Halife Nasır, oğlu ve torunu12 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce) (Erişim: 2.4.2013)

Niğde Kalesi, Niğde ili Eski Niğde Şehrinin bulunduğu tepe sınırları içinde yer alan tarihi bir kaledir.
İlk imar ediliş tarihi kesin olmamakla birlikte temel taşlarındaki izleri M.Ö. 8. yüzyıldan kalmış tarihi temeller üzerine inşa edildiği düşünülmektedir. 10. yüzyıl ilk yarısını işaret eden ikinci etap imarı üç surla çevrili olan Niğde Kalesi, Eski Niğde şehrinin bulunduğu tepeyi çevrelemekte olduğu sanılmaktadır. Kale dış kale ve kalın bir surla kuşattığı iç kaleden oluşmaktadır. Tarihi kale farklı zaman içerisinde birçok yeri tahrip olmuş ve yıkılmıştır. Kale 1740 yılında onarım ve restorasyon görmüş  Kılıçarslan II (1155-1192), Rüknettin Süleyman Şah II (1196-1204) ve Alâeddin Keykubat I (12201237) Anadolu Selçukluları zamanına kadar önemini arttırmış Cumhuriyet döneminde hapishane olarak kullanılmıştır.
Kale ve bulunduğu tepe, sit alanı kategorisindedir.
2021 itibarıyla Kale çevresinin restorasyon projesi başlamıştır.
Kalenin surlarında, Ziya Paşa tarafından 1866 yılında yaptırılan 41 metre yüksekliğindeki bir saat kulesi de vardır.

 Wikimedia Commons'ta Niğde Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Tarihin Ocağında Niğde - Niğde Kalesi

Adana Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Adana'da 2001'den beri Büyükşehir Belediyesi bünyesinde faaliye gösteren bir şehir tiyatrosudur.
Oyunlarını, 1938'de Halkevi olarak inşa edilmiş olan Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda sergiler. 

Adana'da eski Halkevi binasında 1958'den itibaren çeşitli defalar şehir tiyatrosu kurulmuş ancak uzun süreli olmamıştır. Bugünkü tiyatro 2001'de perdelerini açmıştır. 

Adana Şehir Tiyatrosu, ilk olarak 1958'de çoğunlukla Ankara ve İstanbul'dan gelen Devlet Tiyatrosu sanatçılarının oluşturduğu bir kadro ile Vedii Cezayirli'nin genel yönetmenliğinde kuruldu. 15 Ekim 1958’de Cevat Fehmi Başkut’un Harput'ta Bir Amerikalı adlı oyunu ile perdelerini açtı. İlk sezonunda ikisi çocuk oyunu, on oyun oynadı. 1958-1965 yıllarında faaliyet gösterdikten sonra kapandı.  
1974'te Gündüz Aykut, Muhsin Ertuğrul tarafından Adana'daki amatör tiyatroları bir araya getirip bir şehir tiyatrosu kurmakla  görevlendirildi. Yerel-amatör tiyatro topluluklarından biri olan Dost Oyuncular'ın Belediye ile işbirliği sonucu şehir tiyatrosu Adana Belediyesi-Ziyapaşa Tiyatrosu adıyla faaliyete geçti. Tiyatro,  Erol Toy'un  Pir Sultan Abdal adlı oyununu Bünyamin Satanoğlu yönetiminde sergiledi ancak çalışmalar sekteye uğradı.    
1980'de Belediye Şehir Tiyatrosunu kurmakla görevlendirlen oyuncu Ercan Kont tiyatroyu bir kere daha kurdu. İlk oyun Aziz Nesin’in Olaylar-Alaylar, ikinci oyun ise Oktay Arayıcı'nın Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası adlı oyunu idi. Tiyatro, 1984'te kapandı.   

Adana Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Mayıs 2001'de kuruldu. Sahnelediği ilk oyun, Turgut Özakman’ın  Resimli Osmanlı Tarihi idi.

Merkez Park, Seyhan Nehri'nin her iki yakasına kurulmuş toplam 50 hektar (500 dönüm) büyüklüğündeki şehir parkıdır. Güneyde Sabancı Merkez Camii ile kuzeyde Galleria Alışveriş Merkezi arasında kalan park 2004 yılında açılmıştır.

Eskiden parkın bulunduğu alanda narenciye bahçeleri, şehir otogarı ve nehrin taşmasına karşı bırakılan boş araziler bulunuyordu. Zamanla otogar buradan taşındı. Demir Köprünün güneyine Galleria Alışveriş Merkezi, kuzeyin Mimar Sinan Amfitiyatrosu yaptırıldı. 1998'de bölgedeki 100 ev yıkıldı ve her iki yakayı birbirine bağlayan Sinanpaşa asma köprüsü yapıldı. Park 2004'te açıldı.

Merkez Park'ta 400.000'den fazla bitki bulunmaktadır. 40 çeşit ağaç, 67 çeşit bitki ile süslenmiştir. Park'ın içerisinde 12 havuz, 2,2 hektarlık bir çocuk oyun alanı, paten pisti, amfitiyatro, dairesel biçimli dinlenme terasları bulunmaktadır. Ayrıca park ve cadde arasında 3 km uzunluğunda koşu ve bisiklet parkuru yer almaktadır.

Atatürk Parkı

Misis Köprüsü, Ceyhan Nehri üzerinde, Adana'nın Yüreğir büyükşehir ilçesine bağlı Misis Beldesinde yer alan tarihî köprüdür.
Anadolu'nun ilk Roma köprüsü olarak bilinmektedir. Yöredeki yaygın inanca göre ölümsüzlük ilacını bulan Lokman Hekim'in bu ilacı yazdığı kağıt, Misis Köprüsü'nde elinden uçmuştur.

Düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş, 132,80 metre uzunluğunda ve 6,45 metre genişliğinde bir köprüdür.
Sivri kemerli dokuz gözü vardır. 11.00 metre açıklığındaki orta gözden her iki kıyıya doğru dörder adet göz, giderek küçülerek uzanır.

Misis Köprüsü'nün yapımını kimi araştırmacılar 3. yüzyılda hüküm süren Roma İmparatoru Valerianus dönemiyle ilişkilendirirken, bazıları da 4. yüzyılda hüküm süren II. Constantius dönemine atfederler. Günümüzde, köprünün tarihinin daha eskiye dayandığı, 1. yüzyılda İmparator Vespasianus döneminde inşa edilmiş olabileceği öne sürülmüştür.
Köprünün, 6. yüzyılın ortalarında II. Justinianos tarafından onarıldığı ve üzerinde günümüze ulaşamamış iki sütun olduğu söylenir. Sütunlardan birinde 16. lejyondan bir askere ait bir kitabe, diğerinde ise bir öküz başının bulunduğu aktarılır; ancak sütunların yeri bilinmez.
Köprü, Ramazanoğlu Beyliği ve Osmanlı dönemlerinde şiddetli depremlerle tahrip olmuş ama buna rağmen ayakta kalabilmiştir.
1736'da orta kemeri yıkılıp kullanılmaz hale gelen köprü, 1766 yılında onarım görmüştür. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Misis Köprüsü'nün Köprülü Mehmed Paşa tarafından onarıldığını aktarmıştır.
Köprünün onarım kitabesine göre köprü IV. Mehmed döneminde onarılmış; I. Mahmud döneminde köprünün 5 gözü nehir taşkını nedeniyle yıkılmış ve III. Mustafa'nın iradesiyle İbrahim Ağa tarafından onarılmıştır.
Köprü hakkında anlatılan hikâyelerden en kayda değer olan, Lokman Hekim'in ölümsüzlük ilacını bulduğu ve bu ilacı yazdığı kağıdı Misis Köprüsü'nde elinden uçtuğudur.
Günümüzde insanları üzerinde taşımaya devam eden köprü, 1998 yılında yeniden restore edilmiştir. Köprü hâlen etkili bir şekilde kullanılmaktadır.

Türkiye'deki köprüler listesi

 OpenStreetMap'te Misis Köprüsü ile ilgili coğrafi veriler

Misis Mozaik Müzesi; Adana'nın Yüreğir ilçesinde bulunan bir mozaik müzesidir. 1959 yılında, Misis Antik Kenti'nde yapılan kazılarda gün yüzüne çıkartılan mozaikleri sergilemek amacıyla kurulmuştur. Adana Arkeoloji Müzesi'ne bağlandıktan sonra müze bünyesinde bulunan tüm eserler buraya taşınmış ve ziyarete kapatılmıştır.

Misis Antik kenti sınırları içerisinde yer alan bazilikaya ait zemin mozaikleri 1956 yılında Misis Höyüğü'nde kazı yapan Alman arkeoloji heyetinden Prof. Dr. H. Theodor Bossert ile Dr. Ludwig Budde tarafından ortaya çıkarılmıştır. Höyükten çıkarılan mozaikleri korumak amacıyla müze kurulmuştur. Bizans devrien ait mozaiklerde Nuh'un tufan esnasında gemisine aldığı hayvanlar betimlenmiştir. Mozaiğin tam ortasında bir masa veya sehpa şeklinde yapılmış bir kümes ve etrafında Nuh Peygamber'in tufanda gemisine aldığı 23 adet kuş ve kümes hayvanları, bu grubun etrafında ise vahşi ve evcil hayvanlar yer almaktadır. Müzenin duvarları ışığı geçirecek şekilde cam tuğlalardan oluşmuştur.

Orhan Kemal Kültür Merkezi, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir kültür merkezidir. Merkez, Çukurova ilçesine bağlı Belediye Evleri Mahallesi'nde Türkmenbaşı Bulvarı'nda Çukurova Belediye Binası'nın yanında yer almaktadır. Merkez, bir tiyatro salonu, üç sergi salonu ve bir sanat okuluna ev sahipliği yapmaktadır.
Kültür merkezi, 20 Eylül 2013 tarihinde Belediye Binası ve Şehir Parkı ile birlikte açılmıştır. Merkez başlangıçta Çukurova Belediyesi Kültür Merkezi olarak adlandırıldı. 7 Ocak 2015 tarihinde kültür merkezi, 1970 yılında ölen Türk romancı Orhan Kemal'in anısına Orhan Kemal Kültür Merkezi olarak değiştirildi.
Merkezin 600 kişilik tiyatro salonu Çukurova Şehir Tiyatrosu ve topluluk tiyatrosu gruplarına ev sahipliği yapmaktadır. Çukurova Şehir Tiyatrosu her salı günü Ekim ayından Mayıs ayına kadar burada sahne almaktadır. Turhan Selçuk Sanat Okulu, fotoğrafçılık, karikatür ve çizim eğitimi için kullanılan bir tesistir.

Otoyol 51, Çeşmeli ile Adana yerleşim yerlerini birbirine bağlayan otoyolun adıdır. Çeşmeli'ye kadar olan ilk etabı Haziran 1994'te açılmıştır. Otoyolun, Taşucu'ya, oradan da Antalya'ya kadar uzatılması planlanmaktadır. Çeşmeli-Kızkalesi inşaat, Kızkalesi-Taşucu kesimi ihale, kalan kesimleri de planlanma aşamasındadır. Bu sayede Türkiye'nin Akdeniz sahil yolu otoyolla kısaltılmış olacaktır.

Otoyol projesinin 41 km otoyol 11 km bağlantı yolu olmak üzere toplam 52 km uzunğundadır. Proje ile Çeşmeli-Kızkalesi-Taşucu arasında otoyol bağlantısı sağlanacak. Yatırım bedeli kamulaştırma dahil 728 milyon dolar olarak hesaplanmıştır. Proje kapsamında 70 kilometre otoyol, 13 viyadük, bir adet tünel, 8 kavşak, 4 hizmet tesisi ve bir adet bakım alanı inşa edilecektir. Otoyol, Mersin-Silifke arasında D.400 kara yoluna paralel bir şekilde ilerleyecek, Silifke'nin kuzeyinden geçecek ve Taşucu'nun doğusunda sonlanacaktır. Otoyol Çeşmeli-Kızkalesi ve Kızkalesi-Taşucu olmak üzere iki kesim olarak inşa edilecektir. Otoyolun Çeşmeli-Kızkalesi kesimi an itibarıyla inşa hâlinde olup ikinci kesim olan Kızkalesi-Taşucu kesimi ihale aşaması sona ermiş inşaat başlatılacaktır. Otoyolun ileride Anamur, Gazipaşa, Alanya üzerinden Afyon-Antalya-Alanya Otoyolu'na dek uzatılması planlanmaktadır.

Türkiye'deki otoyollar listesi

Otoyol 52 ( ), Adana, Osmaniye, Kahramanmaraş Gaziantep ve Şanlıurfa şehirlerini birbirine bağlayan otoyolun adıdır. Edirne-Habur arasında kesintisiz otoyol bağlantısı projesinin son halkasıdır. İlk etabı olan Adana-Yılankale(Ceyhan) arası 30 Eylül 1991'de hizmete girdi. Onu Yılankale-Osmaniye etabının 1992'de, Osmaniye-Bahçe etabının 1993'te ve Kömürler(Nurdağı)-Gaziantep etabının 1995'te açılışı izledi. Atatürk Viyadüğünü de içeren Bahçe-Kömürler etabı ise 2000 yılında trafiğe açıldı. Son aşama olan Gaziantep-Şanlıurfa arası 31 Aralık 2009'da hizmete girdi.
Bu otoyol çift yönlü olup üçer şeritten altı şeride sahiptir. 373 kilometrelik bu otoyolun Adana bölümünde  'e direkt geçiş vardır. Adana-Şanlıurfa kesimiyle Şanlıurfa'dan Habur Sınır Kapısı istikametine devam eden otoyoldan geçiş ücrete tabidir. Şanlıurfa batı kavşağıyla Şanlurfa doğu kavşağı arası ücretsizdir.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde Osmaniye-Gaziantep (Batı) kesiminde otoyol gövdesinde hasar oluştu. Hasar 2 gün içinde giderildi.

Turgut Özal Viyadüğü,   otoyolunda bulunan 2 özel viyadükten biridir (diğeri Atatürk Viyadüğüdür).Gaziantep Nurdağı ilçesinde bulunur.
TAG(Tarsus-Adana-Gaziantep) Otoyolunun bir parçası ve Nur dağlarını geçmek amaçlı yapılan viyadüklerinden biri olan Turgut Özal Viyadüğü Atatürk Viyadüğünden sonra ki en yüksek viyadüktür. Yüksekliği 90 metre olup uzunluğu 426,01 metredir. Adını Türkiye Cumhuriyeti 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dan almıştır.
6 Şubat 2023 depremlerinden ötürü hasar alan Atatürk ve Turgut Özal Viyadüğü Karayolları Genel Müdürlüğü ekipleri tarafından tadil edilmiştir.

Türkiye'deki otoyollar listesi

 Wikimedia Commons'ta Otoyol 52 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Otoyol 53, Ceyhan ile İskenderun ilçelerini birbirine bağlayan otoyolun adıdır. İskemderun Toprakkale otoyolu olarak adlandırılır. 1995 yılında hizmete girmiştir.
Gaziantep/Şanlıurfa yönünden ve Adana yönünden İskenderun yönüne iki ayrı dönüş verilmiştir. Haritalarda bu iki ayrı dönüş ve birleştiği nokta itibarı ile bir üçgeni andırmaktadır. Yol Adana'dan Yumurtalık serbest bölge yönüne dönüş ve Gaziantep'ten Toprakkale'ye doğru İskenderun istikametine dönüşlerden oluşur. Ve iki yolun İskenderun'a doğru Erzin'e yakın bir yerde birleştiği kısma kadar her iki yönde çift şerit, geri kalan ve İskenderun'a devam eden kısımları her iki yön için üçer şeritten oluşmaktadır. İskenderun dönüşünden sonra sırası ile Erzin, Dörtyol ve Payas ilçelerine otoyoldan çıkış ve giriş mevcuttur. Son olarak İskenderun girişinde Denizciler beldesinde bulunan ücret toplama istasyonundan sonra otoyol Belen ve Arsuz ilçesine kadar ücretsiz olarak devam etmekte ve Çevre yolu olarak kullanılmaktadır. Payas-İskenderun arası da daha sonra ücretsiz yapılmıştır.
Otoyol 53, İskenderun Limanı'nı Türkiye'nin otoyol ağına bağladığından dolayı önem taşımaktadır. 2023 deki depremdeki hasarları düzeltmek ve yeniden inşa etmek için, kamu kaynaği ile belenden maraş boğazındaki kesim şu anda inşa aşamadindadir. Otoyol 53'ün Yayladağı Sınır Kapısı'na kadar uzatılması planlanıyor.

Türkiye'deki otoyollar listesi

Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı, 2013 yılından beri Adana'da Nisan ayında sivil inisiyatifle gerçekleştirilen sokak karnavalı.
Türkiye'de halkın hazırlayıp sahip çıktığı ilk sokak karnavalıdır. Kimisi kapalı, kimileri açık alanda gerçekleşen konser, sergi ve gösterileri içeren karnavalın en önemli etkinliği, katılımcıların renkli kostümler giydiği kortej yürüyüşüdür. Yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, ünlüler ve özel sektörün ortak çabası ile gerçekleştirilir. Adana halkının yanı sıra yerli ve yabancı turistlerin de katıldığı ve şehre turizm geliri yaratan bir etkinliktir.
Karnaval fikrinin öncüsü, Adanalı iş insanı Ali Haydar Bozkurt'tur. Sloganı "Nisan'da Adana'da"dır.

Etkinlik, 2015'te Türkiye Halkla İlişkiler Derneği'nin düzenlendiği 14. Altın Pusula Halkla İlişkiler Ödülleri Yarışması'nda "Kurumsal Sosyal Sorumluluk Kültür Sanat Ödülü'ne, 2015 Uluslararası Stevie Ödülleri'nde “Yılın İletişim ve PR Kampanyası-Sanat Eğlence” kategorisinde “Gümüş Stevie” ödülüne değer görülmüştür.

1. karnaval: 12-14 Nisan 2013'te düzenlendi. Korteje 15 bin kişi katıldı.
2. karnaval: 11-14 Nisan 2014'te 3 gün süreli düzenlendi. Karnavalın ruhunu yansıtacak bir şarkı belirlemek üzere düzenlenen yarışmada Ezgi Özbay'ın besteleyip seslendirdiği ‘Nisan'da Adana'da Dökülün Sokaklara' adlı şarkı birinci oldu. 87 etkinlik düzenlendi; etkinliklere 140 bin, korteje 30 bin kişi katıldı.
3. karnaval: 1-5 Nisan 2015 tarihinde gerçekleşti. 188 etkinlik düzenlendi; etkinliklere 350 bin kişi, kostümlü korteje yaklaşık 90 bin kişi katıldı.
4. karnaval: 7-10 Nisan 2016 tarihinde yapıldı. Yakın zamanda gerçekleşen Mart 2016 Ankara saldırısından dolayı karnavalın açılış töreni ve konserler, gösteriler gibi birçok etkinliğiyle birlikte kortej de iptal edildi. Bunun yerine daha kısıtlı alanlarda daha kısıtlı etkinlikler düzenlendi ancak katılım yine de yoğun oldu. Festival sırasında Adana'da konaklayan turist sayısı 911 bin kişi idi.
5. karnaval: 7-9 Nisan 2017 tarihlerinde arasında gerçekleştirildi. Güvenlik endişeleri nedeniyle festivali kortej yürüyüş kısmı iptal edildi. Organizasyondaki değişiklikler nedeni ile etkinlik sayısı ve karnavala katılan kişi sayısına ilişkin verinin toplanamamıştır; festival web sitesinde 100 bini Adana dışından olmak üzere yaklaşık 1,5 milyon kişi katıldığı bilgisi. yer almaktadır.
6. karnaval: 4-8 Nisan 2018 tarihleri arasında gerçekleştirildi. 120 etkinlik düzenlendi. Etkinliklere 200 bin kişi, korteje 150 bin kişi katıldı.
7. karnaval: 3-7 Nisan 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Kortej geçişi, 6 Nisan günü yapıldı.
8. karnaval: 2020 yılında bütün dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisi nedeniyle iptal edildi. Karnaval komitesi Adanalıları 4 Nisan Günü saat 20.30'da karnaval ruhunu balkonlarda yaşatmaya davet etti; ulusal bir radyo yayını ve sosyal medya programları aracılığıyla karnaval evlerde kutlandı.
9. karnaval: Covid-19 pandemisinin devam etmesinden dolayı, festival 1-4 Nisan 2021 tarihleri arasında, çevrimiçi ortamda canlı olarak gerçekleştirilmiştir. Açılış günü az sayıda izleyicinin otomobillerinden izlediği konserlerin ardından festival günlerinde Adana'nın tarihi ve turistik yerlerinde çeşitli etkinlikler sınırlı sayıda katılımcı ile gerçekleştirilip internetten yayımlanmıştır.
10. karnaval: Festival döneminin Ramazan ayı başlangıcına denk gelmesi nedeniyle tarihi öne çekilmiş, 23 - 27 Mart 2022 tarihleri arasında, kortej yürüyüşü 26 Mart'ta gerçekleştirilmiştir.
11. karnaval: Türkiye'de gerçekleşen 2023 Kahramanmaraş depremleri ve depremin hemen ardından gerçekleşen Sel Felaketi nedeniyle Kültür Turizm Bakanlığı, Adana Valiliği, Adana Büyükşehir Belediyesi ve festival komitesinin ortak kararıyla iptal edildi.
12. karnaval: Karnaval süresi 9 güne çıkarıldı ve 13-21 Nisan 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Kortej geçişi, 20 Nisan 2024'te yapıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın düzenlediği Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamına alınan karnaval, 8 ay süren ve 16 ildeki festivalleri içeren Türkiye Kültür Yolu Festivali'nin ilk festivali oldu.

NisandaAdanada.com 19 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ramazanoğlu Konağı, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir konaktır. Ramazanoğulları Beyliği döneminde inşa edilmiş olup halen bir kültür merkezi olarak kullanılmaktadır ve Türkiye'deki en eski konak örneklerinden biridir. Ulu Camii'nin güneydoğusunda, Ramazanoğulları'nın Harem'i olarak kullanılmakta olup beyliğin mütevazı bir ifadesinin yanı sıra Mısır'ın Memlûk konaklarına benzeyen önemli bir eserdir.

Güney kapısındaki yazıta göre Haremlik, Hicrî takvimin 900. yılın Şaban ayında (Nisan 1495) Halil Bey tarafından tamamlandı. Bununla birlikte, bu tarih tüm binanın bitiş tarihini göstermemektedir. 1495 yılında tamamlanan bölüm, daha önce inşa edilmiş kuzey tarafında başka bir yapıya eklenmiştir. Harem'in yanında, devlet dairelerinin bulunduğu Selamlık vardı. Selamlık uzun yıllar bakımsızlıktan eskidi ve günümüzdeki tek kalan kalıntısı kubbe ve hamam olduğu düşünülen kısımdır.
Osmanlı döneminde konak, Kanuni Sultan Süleyman ve I. Selim de dahil olmak üzere, Adana'yı ziyaret eden sultanların ikametgâhı olarak hizmet vermiştir.
Konak, 1983 yılında kapsamlı bir şekilde yenilenmiştir. 1998 Adana-Ceyhan depreminde bina hasar görmüş ve bundan sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Konağın işletmesi daha sonra Çukurova Üniversitesi'ne kültürel merkeze dönüştürülmek üzere verildi ve 3 Haziran 2009'da konak halka açıldı. Konak, günümüzde konferanslara, toplantılara ve konserlere ev sahipliği yapmaktadır.

Ramazanoğlu Konağı, alt kesimde kesme taştan, üstte tuğladan yapılmış mimari ile mütevazı bir görünüme sahiptir. Zemin kat, asma kat ve üst kattan oluşan, dikdörtgen şeklinde (16x10.5m) 3 katlı bir yapıdır. Binada ayrıca L şeklindeki zemin kat planının doğu ucuna yerleştirilmiş bir avlu bulunmaktadır. Zemin katın güney kesiminde taşlık mekanın iki yanında yer alan iki odadan merdivenlere çıkan taşlık bölüm bulunmaktadır. Koridorun ortasında ve kuzey kesiminde kasık tonoz odası ve beşik tonoz koridoruna açılan bir kapı bulunmaktadır. Bu kuzey kısım, büyük olasılıkla sarmal merdivenlerin çıkacağı konağın Selamlık'ı idi.
Asma kat, bir mutfaktan, iki odadan ve aradan koridordan oluşur. Üst katta, inişin batısındaki banyo kabini ve güney ucunda büyük bir yatak odası bulunmaktadır. Konakta, batıdaki büyük odanın batı duvarında, mihraplarda sıklıkla görülen bir Kur'an ayeti olan ve "Zekeriyya Meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde" anlamına gelen, "Küllema dahele aleyha Zekerriyya'l-mihrabe"  yazısı bulunur. Bunun dışında hiçbir süs bulunmamaktadır. Son restorasyonda kaldırılan hat, bu odanın salonun mescidi olarak kullanıldığını göstermektedir.

Konak resimleri 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi, Türkiye'nin Adana kentinde bulunan bir kültür merkezidir. Merkez, Seyhan Köprüsü'nün batı ucunda Sabancı Camii'nin karşısında yer almaktadır. Merkez, tiyatro salonu, halk kütüphanesi, güzel sanatlar galerisi ve sergi salonu ev sahipliği yapmaktadır.
Merkez, 1976 yılında Sabancı Holding ve Türk Eğitim Vakfı tarafından ortaklaşa inşa edildi. Yönetimi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından açıldığından bu yana yürütülmektedir. 1981 yılında Adana Devlet Tiyatrosu merkezdeki sahne almaya başladı. Güzel sanatlar galerisi (fuaye, çizim ve eğitim atölyesi, müze tutan antikalar, kitapçı ve hediyelik eşya dükkânı) eklenmesiyle 1982 yılında genişletildi ve tiyatrosu yeni ve modern ekipmanlarla donaltıldı. Merkez, en son 2007 yılında Sabancı Vakfı'nın katkılarıyla yenilendi.
Merkez, 368 kişilik tiyatro salonu Adana Devlet Tiyatrosu ve topluluk tiyatrosu gruplarına ev sahipliği yapmaktadır. Adana Devlet Tiyatrosu burada düzenli olarak Ekim-Mayıs arası performans sergilemektedir. Tiyatro salonu aynı zamanda Sabancı Tiyatro Festivali'ne de ev sahipliği yapıyor. Merkez kütüphanesi 200 kişilik oturma kapasitesine sahiptir ve tüm yıl boyunca açıktır. Merkezde ayrıca bir güzel sanatlar galerisi ve bir sergi salonu da bulunmaktadır.

Sabancı Merkez Camii, Adana'nın Reşatbey semtinde, Merkez Park'ın güneyinde ve Seyhan Nehri'nin batı kıyısında 1998 yılında hizmete açılmış cami.
28.500 kişiye ibadet imkânı sağlaması nedeniyle Balkanların ve Orta Doğu'nun en büyük camilerinden biri kabul edilir. Konumu itibarıyla Adana'da bulunan ana arterlerin, demir yolunun ve Adana'yı çevre il ve ilçelere bağlayan yolların kesim noktasında ve yüksek minareleriyle uzaktan görünüyor olması nedeniyle, şehrin sembollerinden biri haline gelmiştir. Caminin proje mimarı Necip Dinç'tir.

20.000 kişilik cami (açık alanın düzenlenmesiyle 28.000 kişi), son cemaat mahaliyle birlikte 6.600 metrekareye yayılmıştır; sekiz fil ayağı üzerine oturur. Klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılmıştır. Genel görünüm olarak Sultan Ahmet Camii'ne, plan ve iç mekân olarak Selimiye Camii'ne benzer.
4 yarım kubbe, 5 kubbe, 6 minaresi vardır; bunlar 4 halife ve 4 mezhebe, İslam'ın 5 şartına, imanın 6 şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kur'an'da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed'in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekat namaza, 99 metrelik 6 minare Allah'ın 99 güzel ismine karşılık gelir.
Camide bulunan hat eserlerinin tamamı, hattat Hüseyin Kutlu'ya aittir. Cami çinileri, klasik İznik çinisi tekniği ile yaptırılmıştır. Ana kubbede 9 m çapında Bakara Suresi'nin 255. ayeti “Ayet-el Kürsi) yazılıdır. Güney cephede bulunan kuşak yazısı ise Nur Suresi nin 35., 36., 37. ve 38. ayetleridir. Güney cephede bulunan dört adet pano, büyüklük bakımından dünyada en büyük cami panolarıdır.
Cami de bulunan tüm nakış eserleri ve çinilerin desenleri, Mimar Nakkaş Semih İrteş'e aittir.

Caminin temeli 13 Aralık 1988'de atılmıştır. 65 bin metrekarelik arsası Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye Diyanet Vakfı'na devredilmiş; halkın bağışları ile caminin %50'si tamamlanmıştır. Geri kalan %50, Hacı Sabancı ve onun ölümünden sonra Sabancı ailesi tarafından karşılanmış; bu nedenle başlangıçta Merkez Camii olması düşünülen adı Sabancı Merkez Camii hâlini almıştır.

Seyhan, Türkiye'nin Adana ilinin bir ilçesidir. İlçe, tamamen Adana şehir merkezi içerisinde yer almakta ve tüm ilçeye bir alt tabaka belediye olan Seyhan Belediyesi hizmet vermektedir. Seyhan, Adana ilinin sakinlerinin %35'ine ve Adana şehrinin sakinlerinin yaklaşık olarak yarısına ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye'deki en kalabalık sekizinci metropol ilçe statüsündedir.
Seyhan, Adana'nın ilk yerleşim alanı olmakla birlikte şu anda şehrin yönetim, iş ve kültür merkezidir. Tarihî Tepebağ mahallesi ve Büyük Saat, Ulu Camii, Ramazanoğlu Konağı ve Sabancı Merkez Camii gibi önemli yapıları bünyesinde barındırmaktadır. Adana Kültür ve Sanat Merkezi ve Sabancı Kültür Merkezi, Seyhan Kültür Merkezi ve Metropol Tiyatro Salonu yine aynı ilçede faaliyet göstermektedir. İlçe, ismini doğu yakasını oluşturan Seyhan Nehri'nden almaktadır.

Seyhan ismini mitolojide Adanus'un oğlu Sarus'tan almaktadır. İlçenin tarihi MÖ 3000 yılına dayanmakta olup, Tepebağ höyüğünde yapılan kazılarda tarihî eserlere rastlanmıştır.

Seyhan'ın doğusunda Yüreğir, batısında Tarsus, kuzeyinde Çukurova, güneyinde ise Karataş yer almaktadır. İlçenin bulunduğu alan Seyhan Irmağı'nın taşıdığı alüvyonlardan oluşmuştur. Pleistosenden başlayarak (4. jeolojik zaman başları) oluşan delta bugün üç taraca halinde uzanır. Kıyıda lagünler ve kumul setleri yer almaktadır.

Seyhan, Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Yazları sıcak ve yağışsız, kışları ise ılık ve yağışlıdır. En sıcak ay ortalaması 28,1 °C, en soğuk ay ortalaması 9,3 °C'dir. Bu güne kadar saptanan en yüksek sıcaklık, 13 Ağustos 2023 tarihinde 46,2 °C, en düşük sıcaklık 1964 yılı 20 Ocak tarihinde -8,4 °C'dir. Yıllık yağış tutarı 647 mm'dir. Bu miktarın yaklaşık yarısı kışın alınırken, %4'ü yazın, geri kalanı ilkbahar ve sonbaharda alınır. Yaz mevsimindeki nem oranı oldukça fazladır. Doğal bitki örtüsü 1.500 metre yükseltiye kadar bodur makilerdir. Denize yakın bölgelerde kumcul ve tuzcul bitkilere de rastlanır.

Seyhan ilçesi üç kademe merkezle yönetilmektedir; merkez hükûmet, il idaresi ve belediye.
Seyhan Kaymakamlığı, Adana Valiliği adı altında yönetilen merkezi yönetimin bir koludur. Seyhan kaymakamı, İçişleri Bakanlığı tarafından atanan ilçe yöneticisidir. Seyhan Kaymakamlığı ilçenin bakanlık idare heyetinin işlevini yerine getirmektedir.
Adana İl Özel İdaresi'nin Seyhan müdürlüğü il idaresin ilçe şubesidir. 61 üyeli Adana İli Meclisinde Seyhan 11 üye ile temsil edilmektedir.
Seyhan ilçesinde bulunan tek belediye Seyhan Belediyesidir. Çünkü ilçe tamamıyla Adana şehir merkezinin içerisindedir. Belediye tüm Seyhan ilçesine hizmet vermekle, ilin en küçük yönetim birimleri olan mahallelere bölünmektedir.

Belediye Başkanı, belediyenin baş yöneticisi olmakla birlikte belediye dairelerine ve belediye meclisine başkanlık etmektedir. Başkan adayları gerek Milli Partiler gerekse de bağımsız olarak adaylığa başvurabilirler. Belediye Başkanı, tek türlü oylama sistemi ile 5 yıllığına seçilmiştir.
Makina mühendisi olan Zeydan Karalar Seyhan Belediye Başkanı'dır (31/03/2019 tarihine kadar.) Karalar, 2014 Yerel Seçimleri'ni aldığı %31,9 oyla, önceki iki dönem başkanlık yapan Azim Öztürk'ün %5 önünde tamamlayarak kazanmıştır.
31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisinin Adana Seyhan Belediye Başkan Adayı Akif Kemal Akay %57,84 (242.482 kişi) oy alarak Seyhan Belediyesinin yeni Belediye Başkanı olmuştur. Akif Kemal Akay 1950 yılında Adana'da doğdu. Akay, kimya yüksek mühendisi ve biyokimya uzmanı. 1968'de 18 yaşındayken CHP'ye üye oldu. SODEP Adana kurucusu olan Akay, CHP ve SHP yöneticilikleri, il başkanlığı, Atatürkçü Düşünce Derneği Adana İl Başkanlığı ve Genel Başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2024 yerel seçimler öncesi CHP'den istifa eden Kemal Akay, İyi Parti'ye geçip İyi Parti'den Seyhan Belediye başkanlığına yeniden aday olmuştur. 2024 Türkiye Yerel seçimler sonucunda %41,51 oy toplayarak yeni Seyhan Belediye başkanı Oya Tekin olmuştur.

Seyhan'ın 96 mahallesinin 74'ü merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 789.427 kişi (%98,5) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 29 km uzaklıktaki Mürseloğlu'dur. Nüfusu en fazla olan mahalle, 67.491 kişi ile Yeşilyurt'tur. Seyhan'ın nüfusu 2017 yılında %0,35 artmıştır.
Seyhan ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı rakımı ve nüfusu

* Km, Türkocağı Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

İlçenin nüfusu 2007 genel nüfus sayımına göre 1.007.992'dir. Bunun 990.073'ü ilçe merkezinde, 17.919'u ise kasaba ve köylerde yaşamaktadır. Ancak Çukurova adı verilen Yeni Adana'nın ayrılması ile 2008 istatistiklerine göre Seyhan ilçe merkez nüfusu 752.308 kişiye düşmüştür.

Seyhan'da bulunan sağlık kurumları arasında Acıbadem Hastanesi, Universale Hospital, Nusret Karasu Göğüs Hastalıkları Hastanesi, Ortadoğu Hastanesi, Başkent Üniversitesi Seyhan Hastanesi, Ortopedia Hastanesi, Metro Hastanesi, Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çukurova Aşkım Tüfekçi Devlet Hastanesi, Askeri Hastane, Sistem Göz Merkezi, Çukurova Cerrahi Tıp Merkezi, Nobel Tıp Merkezi, Gastro Tıp, Adana Kardiyoloji Merkezi, Doğuş Tıp Merkezi, Galleria Kulak Burun Boğaz Merkezi, İris Göz Merkezi, Sevgi Göz Merkezi, Maya Göz Merkezi, Seyhan Tıp Merkezi, Onur Tıp Merkezi ve Ziyapaşa Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Merkezi sayılabilir.

Kadınlar Basketbol Süper liginde Adana ASKİ ve BOTAŞ takımları vardır. Futbolda Adana Demirspor da bu ilçededir.

5 Ocak Fatih Terim Stadyumu, Yeşiloba Hipodromu ve Menderes Spor Salonu bu ilçededir.

YerelNet24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seyhan Kaymakamlığı20 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seyhan Belediyesi16 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Seyhan Barajı, eski Adana'nın 15 km yukarısında 850.000 dönüm araziyi ve Adana'yı Seyhan Nehri'nin sebep olabileceği su baskınından kurtarmak amacı ile yapılan toprak dolgu tipi barajdır.
Süleyman Demirel inşaat mühendisi olarak çalışmıştır. 8 Nisan 1956'da hizmete açılmıştır. 974 günde tamamlanmıştır. Maliyeti 25 milyon dolardır. Barajın gövde hacmi 7.500.000 m³, akarsu yatağından yüksekliği 53,20 m, normal su kotunda göl hacmi 1200,00 hm³, normal su kotunda göl alanı 67,82 km²'dir. Baraj sayesinde 174.000 hektar arazi sulanabilmektedir. On sekizer MW'lık üç üniteye sahiptir (Bir tanesi yedektir.)
Hidroelektrik santral, 54 MW güç ile, yılda toplam 350 milyon KWh elektrik enerjisi üretir.

2006 yılından beri Türkiye Offshore Şampiyonası'nın ikinci ayağına ev sahipliği yapmaya başlamıştır.

Ayrıca 2011 yılının Mayıs ayında (25-26 Mayıs) Seyhan Barajı, UIM Dünya Offshore 225 Şampiyonası'nın 5. ve 6. yarışlarına ev sahipliği yapmıştır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Taşköprü, Seyhan Nehri üzerinde, Adana kent merkezinde, Adana (Seyhan) ve Karşıyaka (Yüreğir) yakalarını birleştiren köprüdür.
Adana'nın simgesi olarak kabul edilen köprü, bir Roma dönemi eseridir. Taşköprü'nün Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırıldığı ve Roma İmparatoru I. Justinianus zamanında ciddi şekilde onarıldığı aktarılmaktadır. Seyhan Nehri üzerinde bulunan, aslen 21 gözlü olan köprü, Seyhan Nehrinin ıslahı sırasında 7 gözünün toprak altında kalmasıyla 14 gözlü olarak hizmet veriyor. İlk yapıldığında yarı yarıya daha dar olan köprü daha sonra genişletilmiştir. Köprünün her iki girişinde de şu anda mevcut olmayan taç kapısı olduğu bilinmektedir. Osmanlı döneminde birkaç kez onarılan Taşköprü, günümüzde de hizmet vermeye devam etmektedir. 310 metre uzunluğundaki köprünün genişliği 11.40 metredir.

Taşköprü'nün 2006 yılı başında restorasyon çalışmalarına başlanmış ve 2007 başlarında çalışma sona ermiştir. Ayrıca Taşköprü dünyada hâlen kullanılan en eski köprülerden biridir.

Türkiye'deki köprüler listesi
Türkiye'deki tarihi köprüler

Yağ Camii, Adana Eski Cami veya eskiden Surp Hagop Ermeni Apostolik Kilisesi, Adana'nın merkezinde, eski çarşı içindeki tarihî cami.
1501'de Ramazanoğlu Halil Bey devrinde  ekler yapılarak camiye çevrilen Surp Hagop adındaki Ermeni Kilisesi ile onun  yanı başına Ramazanoğlu Beyi Piri Paşa tarafından  inşa ettirilmiş caminin birleşmesi ile meydana getirilen, çok sütunlu bir camidir. 19 yüzyılda önünde yağ satışı yapılan bir pazar kurulduğundan Yağ Cami olarak anılmaktadır.

1501 yılında Surp Hagop Ermeni Kilisesi Ramazanoğlu Halil Bey'in emri ile camiye çevrilmiş; bu mekan yörenin ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalınca Halil Bey'in oğlu Piri Mehmet Paşa yanı başına ulu cami plan tipinde yeni bir cami yaptırmış ve iki yapı birleştirilmiştir.
Minaresi  1525'te yapılan cami, Piri Mehmet Paşa'nın bitişiğine inşa ettiği medrese ile  bir külliye teşkil eder. Medresenin inşası 1558'de tamamlanmıştır. Caminin eski minaresi günümüze gelememiştir. Günümüzdeki minaresi 1941 yılında yapılmıştır.
Yapı, eski kaynaklarda Cami-i Atik, Cami-i Köhne gibi adlarla geçer. Evliya Çelebi ise "Eski Cami" diye bahseder. 19 yüzyılda önünde yağ satışı yapılan bir pazar kurulduğundan halk arasında Yağ Cami olarak tanınmıştır. 2000'li yıllarda  yapılan restorasyon çalışmalarında cami avlusunun kuzey kısmında  bulunan  deponun o dönemde yağların muhafaza edilmesi için kullanıldığı düşünülmektedir. 2003 yılında yapılan restorasyon sonucunda alt geçiş ve su kuyularının bulunmuştur.
1998 Adana depreminde hasar gören cami, geniş çaplı onarım gördükten sonra yeniden ibadete açılmıştır.

Selçuklu Ulu Camileri karakterinde, yani çok sütunlu cami tipinde bir camidir. Kareye yakın dikdörtgen planlıdır, kuzey˗ güney yönünde uzanır. Bitişiğindeki medrese ile ortak avlu içerisinde bulunur.
Yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük ve görkemli bir avlu kapısı vardır. Girişin hemen yanında doğu yönünde uzanan medrese odaları, güney yönünde cami bulunur. Kuzeybatıdaki merdivenlerden inilen yeraltındaki mahzen gibi ince uzun bölüm abdest yeri olarak kullanılır.
Camiye kuzey cephedeki kapında girilir. Doğu-batı doğrultusundaki iki bölümlü harimin doğusu, yapının orijinal döneminden kalma yarım silindir biçimli, kiremit çatılı kilise kısmını; batısı ise ona eklenen enine dikdörtgen beş sahınlı mekânı içerir. Harimin önündeki son cemaat yeri 19.5 metre uzunluğunda 5 metre genişliğinde dikdörtgen planlıdır.
Malzeme olarak kesme taş ve tuğla kullanılmıştır. Harim içindeki sütunlar ile son cemaat yeri sütunları ise devşirme malzemedendir.
Medresenin kare plânlı ve üzeri kubbeli dersanesinin saçakları, devrin ahşap işçiliğini göstermesi bakımından  önemlidir.

Adana Yağ Camii Panoromik Görüntüleri

Çağ Üniversitesi, Mersin ilinde yerleşik bir vakıf üniversitesi. 9 Temmuz 1997 tarihinde, Yaşar Bayboğan öncülüğünde 4282 Sayılı Yasayla ve 2547 Sayılı Yasanın Vakıf Yükseköğretim Kurumları'na ilişkin hükümlerine tabi, kamu tüzel kişiliğini haiz olarak kurulmuştur. Ankara ve İstanbul illerinden sonra Türkiye'de kurulan  ilk Vakıf Üniversitesidir.

Çağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi, en az bir yabancı dil bilen, geniş bir genel kültüre, hukuk kültürüne, derinlemesine hukuki bilgiye ve hukuk mantığını kullanabilme yeteneğine sahip olan, bunun yanı sıra hukuk bilimine ulusal ve uluslararası düzeyde katkıda bulunan hukukçular yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. (Resmi Gazete: 18.11.1997, No.(R): 23174)

İngilizce Mütercim ve Tercümanlık bölümü, 21.11.2018 tarihinde Fen Edebiyat Fakültesi bünyesinde YÖK Yürütme Kurulu Kararın ile kurulmuştur.
Programın amacı devlet veya özel sektörde farklı disiplinlerde çevirmenlik yapabilecek donanımlı bireyler yetiştirmektir.

Psikoloji Programı; Psikolog yetiştirmek amacıyla 2011 yılında 2547 sayılı Kanun'un 2880 sayılı Kanun'la değişik 7/d-2 ve 7/h maddeleri, 3843 sayılı Kanun'un 4. maddesi, 2809 sayılı Kanun'un 6. maddesi ile kurulmuş ve onaylanmıştır.
YÖK Onayı: 23.05.2011/021695

Çağ Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1 Temmuz 2009 tarihli 2880sayılı kararın 7/d-2 maddesinde 2009 yılında kuruldu. Türkiye Yükseköğretim Kurulunca tanınan Türk Dili ve Edebiyatı Programı, kamu ve özel okulların, çeşitli kurum ve organizasyonların, yayın kuruluşlarının gereksinimlerini karşılayabilecek donanımlı öğretmenler, akademisyenler, eleştirmenler, yazarlar, editörler ve redaktörler yetiştirmek maksadıyla kuruldu.

Çağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 1997 yılında kurulmuştur: Resmi Gazete: 9 Temmuz 1997, Sayı: 23050.
Uluslararası Finans ve Bankacılık Programının amacı finans ve bankacılık bilimleri alanında finans dünyasının ihtiyaç ve beklentilerine uygun bilgi, beceri ve yetkinliklerle donatılmış öğrenciler yetiştirmektir.
Yüksek Öğretim Kurulunun “ 24.04.1998/007747” tarih ve sayılı onayı ile öğrenime başlamıştır.

Uluslararası İşletme Yönetimi Programı 9 Temmuz 1997 Yılında İktisadi Ve idari Bilimler Fakültesi bünyesinde 23050 numara ve 46. Madde ile Resmi gazetede ilan edilmiştir.
Uluslararası İşletme Yönetimi Programının amacı işletme ve yönetim bilimleri alanında iş dünyasının ihtiyaç ve beklentilerine uygun bilgi, beceri ve yetkinliklerle donatılmış öğrenciler yetiştirmektir.  

İktisadi Ve idari Bilimler Fakültesi 9 Temmuz 1997 tarihinde 23050 numara ve 46. Madde ile Resmi gazetede ilan edilmiştir.
Uluslararası İlişkiler Programının amacı uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimleri alanında diplomasi ve iş dünyasının ihtiyaç ve beklentilerine uygun bilgi, beceri ve yetkinliklerle donatılmış öğrenciler yetiştirmektir.
Yüksek Öğretim Kurulunun “ 08.09.1997/017602” tarih ve sayılı onayı ile öğrenime başlamıştır.

Çağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 1997 yılında kurulmuştur: Resmi Gazete: 9 Temmuz 1997, Sayı: 23050.
Uluslararası Ticaret ve Lojistik Programının amacı ticaret ve lojistik bilimleri alanında uluslararası ticaret ve lojistik dünyasının ihtiyaç ve beklentilerine uygun bilgi, beceri ve yetkinliklerle donatılmış öğrenciler yetiştirmektir.  
Yüksek Öğretim Kurulunun “ 11.07.2007/002638 ” tarih ve sayılı onayı ile öğrenime başlamıştır.

Yaklaşık bir yıl süren yoğun çalışmalar ve İngiltere'den gelen denetçiler tarafından yapılan denetlemeler sonucunda Çağ Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okuluna PEARSON ASSURED statüsü verilmiştir.
PEARSON ASSURED dünyanın yüzden fazla ülkesinde faaliyet gösteren ve dünyanın her tarafında tanınırlığı olan bir eğitim kalite ve değerlendirme kuruluşudur.
PEARSON ASSURED statüsü ile Çağ Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulunda verilen İngilizce Dil Eğitiminin uluslararası standart ve kalitede olduğu kanıtlanmış ve akredite edilmiştir.

Adalet Bankacılık ve Sigortacılık
Çocuk Gelişimi
Dış Ticaret
İş Sağlığı ve Güvenliği
Sosyal Hizmetler
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Çağ Üniversitesi Web Sayfası7 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çağ Üniversitesi Facebook Sayfası26 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çağ Üniversitesi Twitter Sayfası25 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası (Ç.D.S.O.) T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğün'ne bağlı olan, resmi olarak 1988 yılında kurulan ve 5 Ocak 1992 tarihinden günümüze kadar Adana'da konserler vermekte olan senfoni orkestrasıdır.

17 kişilik küçük bir kadroyla çalışmalarına başlayan orkestra, Adana'nın düşman işgalinden kurtuluş günü olan 5 Ocak 1992 tarihinde ilk konserini vermiştir. Daha sonra sanatçı sayısı 39 kişiye ulaşan orkestra Çukurova Filarmoni Derneği'nin katkılarıyla diğer Senfoni Orkestraları, Opera ve Bale Orkestraları ve Konservatuvar'lardan aldığı takviye sanatçılarının desteğiyle konserlerini gerçekleştirmektedir. Bugüne kadar yapılan Suriye, Japonya, Kıbrıs, Almanya, Ankara, İstanbul, Malatya, Trabzon, Antalya Aspendos, Diyarbakır, Tarsus, Mersin, Gaziantep, İskenderun ve Antakya turnelerinde başarılı konserler gerçekleştirmiştir. Japonya'da gerçekleştirdiği CD kaydı ve TRT gibi yerel televizyonlarda canlı ya da banttan yayınlanan konserleriyle çalışmalarını sürdürmektedir.
Nato Genel Sekreteri ve Belçika eski Dışişleri Bakanı Willy Claes özel bir konserde, konserin ilk bölümünde orkestrayı yönetmiştir. 6. Kolordu Komutanlığı'nın desteği ile Çukurova Üniversitesi Açık Hava Tiyatrosunda P.I.Tchaikowsky'nin 1812 uvertürünü gerçek top atışları eşliğinde seslendirmiştir.

Orhan Şallıel (Orkestra Şefi)
Artunç Çoruh (Müdür)
Ş. Okan Urşan (Müdür Yardımcısı)
Tarkan Gürel (Yönetim Kurulu Üyesi)
Murat Esen (Yönetim Kurulu Üyesi)
Serdar Bakırezen  (Yönetim Kurulu Üyesi)

Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası Resmi İnternet Sitesi24 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası hakkında bilgi

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ), 1973 yılında Adana'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Şehir merkezine 15 kilometre uzaklıkta Seyhan gölü kıyısındaki kampüsünde eğitim-öğretim verilmektedir. Üniversitenin rektörlüğünü, 16 Ağustos 2024'ten beri Hamit Emrah Beriş yapmaktadır.

Çukurova Üniversitesinde, çoğunluğu Adana'da bulunan 19 fakülte, 1 devlet konservatuvarı, 1 yüksekokul, 11 meslek yüksekokulu, 4 enstitü, 38 araştırma ve uygulama merkezi bulunmaktadır.
2012 yılı sonu itibarıyla Çukurova Üniversitesinde yaklaşık 1900 akademik personel, 29.000'i lisans, 11.500'ü ön lisans ve 4500'ü lisansüstü olmak üzere 45.000 öğrencinin eğitim ve öğretiminde görev almaktadır.
Öğrencilerin, öğretim elemanlarının, araştırmacıların gereksinim duydukları ulusal ve uluslararası yayınları barındıran Çukurova Üniversitesi Merkezi Kütüphanesi mevcuttur.

Üniversitenin temel atma töreni 5 Ocak 1971 tarihinde Başbakan Süleyman Demirel'in ve MHP genel başkanı Alparslan Türkeş'in katılımıyla gerçekleşmiştir.
Çukurova Üniversitesi, 1969 yılında Ankara Üniversitesine bağlı olarak kurulan "Adana Ziraat Fakültesi " ile 1972 yılında Atatürk Üniversitesine bağlı olarak kurulan "Çukurova Tıp Fakültesinin yeni bir üniversitenin çatısı altında bir araya getirilmesiyle 1973 yılında kurulmuştur. Daha sonra kurulan Temel Bilimler, İdari Bilimler ve Mühendislik Fakülteleri ile bu sayı beşe yükselmiştir. 1982 yılında ise, Temel Bilimler, Fen-Edebiyat Fakültesi'ne; İdari Bilimler, Adana İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin Ekonomi ve İşletme Fakülteleriyle birleşerek İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine; Mühendislik Fakültesi ise yine Adana İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin Mühendislik Fakültesi ile birleşerek Mühendislik - Mimarlık Fakültesine dönüşmüştür. Adana, İçel ve Hatay'daki Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Yabancı Diller Yüksekokullarının tümü Üniversite çatısı altında toplanarak, Eğitim Fakültesini oluşturmuştur.
1992 yılına gelindiğinde, 6 fakülte, 11 yüksekokul, 3 enstitü, 1 devlet konservatuvarı, 22 araştırma ve uygulama merkezinden oluşan Çukurova Üniversitesi; 3 yeni üniversitenin nüvesinin oluşturulmasına katkıda bulunmuştur. Modern bina, laboratuvar ve eğitim araçlarıyla 2 yüksekokul Mersin Üniversitesine, 3 yüksekokul Hatay Mustafa Kemal Üniversitesine devredilmiştir. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesine ise Kahramanmaraş'taki Araştırma ve Uygulama Merkezi, yeni Üniversitenin Rektörlük binası ve iki fakülte binası olarak devredilmiştir.
Su Ürünleri, İlahiyat, Diş Hekimliği ve Güzel Sanatlar Fakültelerinin kurulmasıyla fakülte sayısı 10'a yükselmiş, Adana Sağlık Meslek Yüksekokulu ve Kozan Meslek Yüksekokulları açılmıştır. 1994 yılı içerisinde, Karataş Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu, 1995 yılı içerisinde de Karaisalı Meslek Yüksekokulu kurulmuştur. Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü Çukurova Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu'na, Adana Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu da 1996 yılında Adana Sağlık Yüksekokulu'na dönüştürülmüştür. Lisansüstü eğitim öğretim yaptıran 3 Enstitü, Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve 1997 yılında kurulan Kadirli Meslek Yüksekokulu ile birlikte akademik kurum sayısı böylece 23'e ulaşmıştır. 2007 yılına gelindiğinde 1 fakülte ve 2 meslek yüksekokulu Osmaniye Korkut Ata Üniversitesine devredilmiştir. 2009 yılında bölgedeki enerji merkezleri göz önünde bulundurularak Ceyhan Mühendislik Fakültesi, 2009 yılında Yabancı Diller Yüksekokulu, 2012 yılında ise Eczacılık, Kozan İşletme ve Ceyhan Veteriner Fakülteleri kurulmuştur.

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü

Çukurova Üniversitesinin ana kampüsü 22.000 dekar arazi üzerine kurulu olan Balcalı Kampüsü olup, Adana'nın hemen kuzeyinde ve şehir merkezinden 11 km uzaklıkta bulunmaktadır. Seyhan Gölü'nün doğu ve kuzey yakasında yer alan kampüs, adını üniversitenin kurulmasından önce kampüs alanında bulunan Balcalı köyünden almaktadır.
Kampüste yönetim ve eğitim-öğretim birimleri yanında, laboratuvarlar, Balcalı Hastanesi, merkezî kütüphane, spor tesisleri, lojmanlar, Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı Fevzi Çakmak Öğrenci Yurdu, 5 Ocak Öğrenci Yurdu, Çukurova Öğrenci Yurdu, Toroslar Öğrenci Yurdu, Adana Öğrenci Yurdu ve Mahmut Sami Ramazanoğlu yurdu yer almaktadır.
Şehirden kampüse, emekli rektör Prof. Dr. Mithat Özsan'ın adıyla anılan Mithat Özsan Bulvarı üzerinden ulaşılır. Adana şehir merkezinden kampüse, Büyükşehir Belediyesi Balcalı dolmuşları ile ve halk otobüsleri ile ulaşılabilir.

1972 yılında üniversiteyle birlikte kurulan üniversitesinin merkezî kütüphanesi için 1991 yılında bir kütüphane binası inşasına başlandı. Bülent Özkaraahmet tarafından tasarlanan bina, 1996 yılında tamamlandı. 2005 yılında, Türkiye'nin ilk dijital kütüphanesi olan Çukurova Üniversitesi Elektronik Kütüphanesi (CUeK) kuruldu. 2010 yılında, kütüphanenin iç mekanları modernize edildi ve yenilendi. Toplam kapalı alanı 34.000 metrekaredir. Kütüphane, farklı bölümlere ayrılan merkezi kütüphane ve fakülte/enstitü kütüphaneleriyle toplamda 30'dan fazla kütüphaneden oluşmaktadır.

Çukurova Üniversitesinin eğitim-öğretim kadrosunda 2004 yılı itibarıyla 332 profesör, 143 doçent, 299 yardımcı doçent, 153 öğretim görevlisi, 723 araştırma görevlisi, 77 uzman, 157 okutman, 1 çevirici, 24 yabancı öğretim elemanı olmak üzere toplam 1909 öğretim elemanı görev yapmaktadır.
	ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ
Fakülte Sayısı			: 19 Yüksekokul Sayısı		: 1
Meslek Yüksekokulu		: 11
Konservatuvar			: 1
Enstitü				: 4
Öğretim Gör. Sayısı		: 165
Okutman Sayısı		 : 155
Uzman Sayısı			: 79
Öğretim Üyesi Sayısı		: 721
Profesör Sayısı		 : 334
Doçent Sayısı			: 114
Yardımcı Doçent Sayısı	 : 358
Öğrenci Sayısı		 : 40000

Mithat Özsan (1973-1976)
Lütfullah Aksungur (1976-1979)
Mithat Özsan (1979-1992)
Can Özşahinoğlu (1992-2000)
Yalçın Kekeç (2000-2004)
Alper Akınoğlu (2004-2012)
Mustafa Kibar (2012-2020)
Meryem Tuncel (2020-2024)
Hamit Emrah Beriş (2024-)

Resmî site

İlter Uzel Tıp ve Diş Hekimliği Müzesi, Adana'da Tepebağ mahallesinde 2020 yılında ziyarete açılan müze.
Türkiye'nin ilk diş hekimliği müzesidir. Eski tıp  hekimleri ve diş hekimlerinin kullandığı mesleki aletler, tıp tarihi kitapları gibi objeler sergilenir.
Müze adını, tıp tarihi ve deontoloji alanında Türkiye'de  doktora yapmış ilk diş hekimlerinden biri olan İlter Uzel'den alır ve koleksiyonu, Uzel'in  1972 yılından itibaren biriktirdiği objelerden meydana gelir.
1970'li yıllarda tıp tarihi konusunda doktora yapan ve doktora tezinde ilk Türkçe tıp yazmaları konusunu ele alan Uzel, tezini yazmaya başladığı 1972'den itibaren 50 yıl boyunca  diş hekimliği tarihine ilişkin objeleri satın alma, bağış yoluyla toplayarak koleksiyonu oluşturmuştur.  Ayrıca diş hekimliği tarihine geçmiş önemli olayların ve kişilerin minyatürlerini de yapan Uzel, böylece nadir aletlerden ve resimlerden oluşan yaklaşık 8bin objelik bir koleksiyon meydana getirmiştir.
Uzel'in koleksiyonunu içeren müze, Tepebağ mahallesindeki iki katlı, on odalı bir tarihi konakta 9 Kasım 2020'de düzenlenen törenle hizmete girdi.  Bina, 2018 yılında Seyhan Belediyesi tarafından kamulaştırılmış ve restore edildikten sonra müzeye tahsis edilmiştir.
Müzenin kuruluşu, düzenlenmesi, bölümleri, sergilenen objeler ve resimler ile ilgili bilgiler 2021 yılında Türkçe ve İngilizce olarak kitaplaştırılmıştır.  hazırlanan 100 sayfalık kitap, İlter Uzel'in eseridir.
Kültür ve Turizm Bakanlığınca "özel müze" statüsü verilen müze 2021yılında Tarihi Kentler Birliği'nin Müze Özendirme Yarışması'nda "Koleksiyon ve Arşiv Müzeleri" kategorisinde ödüle değer görüldü. Müze, nadir eserlerden meydana gelmiş koleksiyonu ve yeni bir işlev kazandırılmış tarihî bir yapının içinde konumlanışı nedeniyle ödüle değer bulunmuştur

Adana Tıp Tarihi - İlk Çağ
Adana Tıp Tarihi - Antik Çağ
Diş ve Tıp Aletler
Kütüphane
Cumhuriyet Döneminde Tıp
Lokman Hekim ve Tıbbı Bitkiler

Müzede Türkçe ve diğer dillerde yaklaşık üç bin adet diş hekimliği kitabı vardır. Türkçe yayımlanmış ilk matbu diş hekimliği kitabı da  müzedeki eserlerdendir. Diş hekimliğinin yanı sıra tıp ve eczacılık ile ilgili eserler de bulunur. Antik Çağda  hekim Anavarzalı Dioscorides'in yazdığı ve Materia Medica adlı ünlü tıp kitabının bir tıpkı basım örneği müzede yer alan önemli eserlerden biridir.
Mustafa Kemal Atatürk’e ait olan üst çene kemiği kalıbının bir kopyası, Enver Paşa'nın altın azı dişi, 1840'lı yıllarda kullanılan ve bir Ermeni dişçiye ait dişçi koltuğu, Çanakkale Savaşları’na katlmış bir Anzak askerinin ortodontik tedavili ve diş dolgulu alt çenesi müzede sergilenen objelerdendir.
Müzeye tıp tarihinden bazı figürlere ait silikon heykeller yerleştirilmiştir. Lokman Hekim, İbn-i Sina  ve M.S. 3. yüzyılda bacağı kangren olan bir hastaya yeni ölmüş birinden organ nakli yapmayı başarmış Tarsus doğumlu Kosmas ve Damianos adlı doktor ikiz kardeşler müzede heykeli yer alan kişilerdir. Ayrıca  İlter Uzel’i dişçi koltuğundaki bir Türkmen kızını tedavi ederken betimleyen bir silikon heykel de bulunur.

2021 Tarihi Kentler Birliği Müze Özendirme Yarışması Koleksiyon ve Arşiv Müzeleri Ödülü

Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi
Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi

İncirlik Hava Üssü (IATA: UAB, ICAO: LTAG), Türkiye'nin Adana şehrinin İncirlik semtinde bulunan, 3320 dönümden (1335 hektar) biraz daha büyük bir Türk hava üssüdür. Üs, 1,7 milyon nüfuslu bir kentsel alan içerisinde, şehir merkezinin 10 km (6 mi) doğusunda ve Akdeniz'den 32 km (20 mi) içeride yer almaktadır. Hava üssünün başlıca kullanıcıları Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ve Türk Hava Kuvvetleri olmakla birlikte, zaman zaman Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri tarafından da kullanılmaktadır. Aynı zamanda İspanyol Ordusu'nun 74. Uçaksavar Topçu Alayı'na (Patriot birliği) da ev sahipliği yapmaktadır. Üs, üzerindeki tüm tesislerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti'ne aittir.
1951 yılında Türk-Amerikan ortaklığıyla kurulan bu üs, 1952 yılında kullanıma açıldı ve özellikle Soğuk Savaş döneminde stratejik bir rol üstlendi. ABD ve diğer NATO ülkelerinin Orta Doğu'daki operasyonları için kritik bir lojistik ve askeri merkez olan İncirlik, Türkiye'nin Batı savunma ittifakına olan katkısının somut bir sembolüdür. Üs, özellikle Körfez Savaşı, Irak Savaşı ve Suriye İç Savaşı gibi bölgedeki çatışmalarda önemli bir rol oynadı. Ayrıca Avrupa'da taktik nükleer silahlar bulunduran altı NATO üssünden biridir. Bunların arasında “en fazla” 50 adet B61 nükleer bomba bulunmaktadır.
Günümüzde İncirlik Hava Üssü, Türkiye ve ABD arasındaki askeri iş birliğinin devamını simgelerken, zaman zaman iki ülke arasındaki diplomatik gerilimlerin de merkezinde yer almıştır. Üssün geleceği, Türkiye'nin NATO içindeki konumu ve bölgesel güvenlik dinamikleri açısından önemini korumaktadır. Hem lojistik destek merkezi hem de hava operasyonları üssü olarak İncirlik, bölgedeki istikrarsızlıklara rağmen stratejik önemini yitirmedi.

İncirlik Hava Üssü'nün inşa edilmesi kararı, Aralık 1943'teki İkinci Kahire Konferansı sırasında alındı, ancak inşaat ancak İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra başladı. ABD Ordusu Mühendisler Birliği çalışmalara 1951 baharında başladı. ABD Hava Kuvvetleri başlangıçta üssü orta ve ağır bombardıman uçakları için bir acil durum hazırlama ve kurtarma sahası olarak kullanmayı planlıyordu. Türk Genelkurmay Başkanlığı ve ABD Hava Kuvvetleri, Aralık 1954'te yeni Hava Üssü için bir ortak kullanım anlaşması imzaladı. 21 Şubat 1955'te Hava Üssü, resmî olarak Adana Hava Üssü adını aldı ve 7216. Hava Üs Filosu ev sahibi birlik oldu. Bu Hava Üssü'nün adı, 28 Şubat 1958 tarihinde İncirlik Hava Üssü olarak değiştirildi.

İncirlik Hava Üssü'nün varlığının ilk yılları, sadece Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği tehdidine karşı koymada değil, aynı zamanda Lübnan ve İsrail gibi Orta Doğu'daki krizlere yanıt vermede de Türkiye'deki varlığının değerini ortaya koydu.
ABD Hava Kuvvetleri'nin hava durumu balonu fırlatma programı olan Proje 119L, aslında İncirlik Hava Üssü'nün asıl amacını gizlemeye yönelik bir aldatmacaydı ve Sovyetler Birliği üzerinde stratejik keşif misyonları yürütmeyi hedefliyordu. Şubat 1956'da "GENETRIX" kod adıyla bu fırlatmalar yapıldı.
İlk meteoroloji balonu operasyonlarının ardından pilotlar, 1957 yılının sonlarında “Overflight Operasyonu” kapsamında Amerikan Lockheed U-2 uçaklarıyla keşif görevlerine başladılar. Bunlar arasında 1958'den itibaren İncirlik ile Norveç'in Bodø kasabasındaki NATO Hava Üssü arasında kesintisiz uçuşlar da vardı. Buna ek olarak, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait Boeing RB-47H Stratojetleri ve ABD Donanması'na ait P4M-1Q Mercator ve A3D-1Q Skywarrior keşif uçuşları, İncirlik'ten Karadeniz ve Hazar Denizi üzerinde ve Afganistan'a kadar doğuda Sovyetlerin hak iddia ettiği hava sahasına doğru gerçekleştirildi.
İncirlik Hava Üssü, 1956'dan itibaren tüm bu bölgedeki ana U-2 uçuş üssüydü. Bu durum, 1 Mayıs 1960'ta Sovyetler Birliği'nin Kıtalararası Balistik Füze (ICBM) programında bir test sahası olan Sverdlovsk, Rusya yakınlarında Amerikalı CIA pilotu Francis Gary Powers tarafından uçurulan U-2 uçağının yaklaşık 14 adet Sovyet SA-2 karadan havaya füzeyle vurulmasına kadar sürdü.
Soğuk Savaş'ın hava keşif misyonuna ek olarak İncirlik, çeşitli dağlık bölgelerde bulunan ve Türkiye sınırları yakınındaki Sovyet ve Varşova Paktı güçlerine odaklanan bir dizi iletişim aktarımı ve sinyal istihbaratı müfrezesi için operasyonel ve lojistik bir merkez olarak hareket etti.

1958 yılının yazında patlak veren Lübnan Krizi sırasında, ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, ABD Hava Kuvvetleri Taktik Hava Komutanlığı bünyesindeki "Kompozit Hava Taarruz Kuvveti Bravo"yu (birden fazla filo) derhal Amerika Birleşik Devletleri'nden İncirlik'e uçmaları için görevlendirdi. Bu Kompozit Hava Taarruz Kuvveti; F-100 Super Sabre'ler, B-57 Canberra'lar, RF-101 Voodoo'lar, B-66 Destroyer'lar ve bunlara destek sağlayan WB-66 hava durumu uçaklarından oluşuyordu. Söz konusu uçaklar ve onları destekleyen personel, İncirlik Hava Üssü'nün kapasitesini büyük ölçüde zorladı; zira üs, aynı dönemde Almanya'dan Lübnan'a bir ABD Ordusu piyade taburunu taşıyan hava nakliye uçaklarına da ev sahipliği yapıyordu. Süreç boyunca ne ABD Ordusu ne de ABD Deniz Piyade Kuvvetleri kara muharebelerine katıldı. ABD Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçakları; müttefik kuvvetlerin hareketlerini koruma, Lübnan genelinde ve Beyrut dahil çeşitli bölgelerde güç gösterisi uçuşları gerçekleştirme, hava keşif görevleri icra etme ve Lübnan'a haber ile propaganda broşürleri atma gibi muharebe dışı görevler üstlendi.
Bölgeye muharebe deneyimine sahip birlikleri getirme çabalarının bir parçası olarak, Avrupa'daki ABD Hava Kuvvetleri (USAFE), daha önce bir Hava Üs Grubu'na yükseltilmiş olan 7216. Hava Üs Filosu'nu lağvederek onun yerine 1 Nisan 1966'da İncirlik'te 39. Taktik Grup'u faaliyete geçirdi. Bu Hava Üs Grubu, üsteki kalıcı Hava Kuvvetleri destek birliklerinin kontrolünü devraldı; eğitim operasyonları yürüten rotasyonlu Hava Kuvvetleri filolarına ev sahipliği yaptı ve aynı zamanda İncirlik Hava Üssü'nde bir NATO caydırıcı hava kuvvetini de bünyesinde bulundurdu.

Lübnan krizinden sonra Taktik Hava Komutanlığı, F-100 avcı filolarını, 100 günlük rotasyonlarla ABD'den İncirlik'e konuşlandırdı. 1970 yılında İncirlik'teki uçuş görevi, Türk Hava Kuvvetleri'nin Konya'nın 240 km kuzeybatısındaki havadan karaya füze test sahasını kullanmasına izin vermesiyle daha da çeşitlendi ve İncirlik'e konuşlandırılan savaş uçağı filoları için uygun bir eğitim alanı sağladı. Bu birlikler ayrıca İncirlik'in Akdeniz üzerindeki açık deniz havadan havaya füze menzilinde de eğitim yaptılar.
Kıbrıs anlaşmazlığı dışında, 1970'ler ve 1980'ler boyunca, F-4 Phantom II, F-15 Eagle, F-16 Fighting Falcon, F-111 Aardvark, A-10 Thunderbolt II ve C-130 Hercules dâhil olmak üzere birçok ABD Hava Kuvvetleri savaş uçağı, üssün NATO/USAFE ileri konuşlu nükleer misyonunu desteklemek için İncirlik'te geçici görev rotasyonlarını tamamladı.

1975 yılının ortalarında Türkiye hükûmeti, Türkiye'deki tüm ABD askerî üslerinin kapatılacağını ve Türk Hava Kuvvetleri'ne devredileceğini açıkladı. Bu eylem, 1974 yılında Türkiye'nin Kıbrıs Barış Harekatısırasında Amerika'nın sağladığı teçhizatı kullandığı için ABD Kongresi'nin Türkiye'ye uyguladığı silah ambargosuna bir yanıttı. Sadece İncirlik Hava Üssü ve İzmir Hava Üssü, NATO sorumlulukları nedeniyle açık kaldı, ancak bu yerlerdeki NATO dışı tüm faaliyetler askıya alındı.
ABD Kongresi'nin Eylül 1978'de ambargoyu kaldırmasının ve Türkiye'ye askeri ve deniz yardımını yeniden sağlamasının ardından, Türkiye'de normal operasyonlar yeniden başladı ve ABD ile Türkiye 29 Mart 1980'de Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nı (DECA) imzaladı. DECA'nın imzalanmasının ardından USAFE, İncirlik'te görev yapan havacıların yaşam kalitesini iyileştirmek için “Türkiye'yi Yakalama Planı”nı başlattı. En önemli projelerden biri, havacılar ve subaylar için tamamen yeni bir üs konut kompleksiydi.

Irak'ın 1990 yılında komşu Kuveyt'i işgal etmesinin ardından 7440. Bileşik Kanat (Geçici) 39. Taktik Grubun operasyonel kontrolünü üstlendi. Sonunda 140 uçağı kontrol eden ve kuzey cephesini açarak Irak'ı savunmasını Çöl Fırtınası Operasyonu'nun bir parçası olarak koalisyon saldırılarının ana itici gücünün ortaya çıktığı kuzey ve güney arasında bölmeye zorlayan 7440'ıncı Müşterek Görev Gücü Kanıtlanmış Kuvvet'in hava bileşeniydi. Savaşın ardından İncirlik, Kuzey Irak'taki milyonlarca Kürt mülteciye insani yardım sağlama çabası olan Huzuru Temin Harekâtı'nı (OPC) denetleyen Combined Task Force Provide Comfort'a ev sahipliği yaptı.

1992 ve 1997 yılları arasında 101. Filo RAF'tan Vickers VC10'lar Irak üzerindeki Warden Operasyonu için burada konuşlandı. 39. TACG, 1 Ekim 1993 tarihinde 39. Kanat olarak yeniden adlandırıldı ve standart bir Hava Kuvvetleri hedef kanadı olarak yeniden yapılandırıldı.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın “Hızlı Geçiş Operasyonu” 1996 yılının sonlarında binlerce Kürdü Kuzey Irak'tan tahliye etti. Kanat bu operasyona Türkiye'de lojistik destek sağladı ve bu da Operation Provide Comfort'un (OPC) insani boyutunun sona erdiğini gösterdi. OPC, 31 Aralık 1996'da sona erdi ve 1 Ocak 1997'de Kuzeyden Keşif Harekâtı (ONW) Irak'ta 36. paralelin kuzeyinde BM onaylı uçuşa yasak bölgeyi uygulama göreviyle onun yerini aldı.
39. Hava ve Uzay Seferi Kanadı, ONW'yi desteklemek üzere İncirlik'e konuşlandırılan USAF varlıklarını desteklemek ve komuta etmek için 15 Eylül 1997'de İncirlik AB'de aktive edilirken, İncirlik'teki çadır kent Hoca Köyü, USAF'ın bu türden en büyük “geçici” tesisi haline geldi.

11 Eylül 2001 saldırılarına cevaben Ekim 2001'de Sürekli Özgürlük Operasyonu başladı. İncirlik, insani hava ikmal operasyonları, MC-130 özel operasyon görevleri, KC-135 yakıt ikmal görevleri, Guantanamo Körfezi'ne mahkûm nakli (C-17'den C-141'lere geçiş) ve konuşlandırılmış kuvvetler için idame operasyonları dâhil olmak üzere Afganistan'daki savaşı destekleyen görevler için ana merkez olarak hizmet verdi. Hava limanı, OEF'nin en yoğun olduğu dönemde hava akışında 6 kat artış sağladı. Afganistan'daki Bagram Hava Üssü ve Özbekistan'daki Karşı-Hanabad Hava Üssü gibi 

Adana Havalimanı (IATA: ADA, ICAO: LTAF), Şakirpaşa, Seyhan'da bulunan Adana ile çevresindeki Mersin ve Osmaniye gibi yerleşim yerlerine hizmet veren bir sivil ve uluslararası havalimanıdır.
1937 yılında hizmete açılan Şakirpaşa Havalimanı, Çukurova Uluslararası Havalimanı'nın hizmete girmesiyle 11 Ağustos 2024'te tarifeli uçuşlara kapatıldı. Havalimanının bundan sonra eğitim merkezi olarak hizmet vereceği duyuruldu.

Havalimanı iç ve dış hat uçuşlarına yönelik olarak inşa edilmiştir ve 4729 m2 genişliğinde bir iç hat, 7031 m2 genişliğinde ise bir dış hat terminali vardır. İç hat terminalinde bir gelen yolcu salonu, iki arındırılmış salon, 3 kapı, 19 check-in bankosu ve 2 bagaj konveyörü bulunmaktadır. Dış hat terminalinde ise bir giden yolcu salonu, bir gelen yolcu salonu, bir arındırılmış salon, 2 kapı, 16 check-in bankosu ve 1 bagaj konveyörü bulunmaktadır.
Havalimanında 05/23 numaralı; 2.750 m (9.020 ft) uzunluğunda ve 45 m (148 ft) eninde, asfalt yüzeyli tek pist ve toplam 47 uçak kapasiteli beton yüzeyli 4 apron bulunmaktadır. Ayrıca bir adet SSR, bir adet ILS, bir adet VOR, iki adet DME, bir adet NDB ve bir adet ADS-B sistemi vardır.
Havalimanında bir hava trafik kontrol bulunmaktadır ve kontrol bölgesi 10 mi (16.000 m) yarıçaplı ve 1.000 ft (300 m) irtifaya kadar olan hava sahasını kapsamaktadır. Havalimanına yaklaşma ve tırmanış kontrolü İncirlik Yaklaşma Kontrol tarafından yönetilmektedir.
Şubat 2023'te havalimanı, 2023 Kahramanmaraş depremleri sonucu geçici süreyle hava trafiğine kapatıldı.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

 OpenStreetMap'te Şakirpaşa Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  
www.dhmi.gov.tr 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1461 Trabzon, Geçmişte Trabzonspor'un pilot kulübü olan Türk futbol kulübü. En son Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmiştir.
2008 yılına kadar Değirmenderespor adını taşımış, daha sonra Trabzonspor'un yedek takımı olmasıyla Trabzon Karadenizspor adını almıştır. 2010-11 sezonu başında, kulübün adı "1461 Trabzon" olarak değiştirilmiştir.

1998 yılında, Aydın Pişiren başkanlığında mavi-beyaz renklerine sahip Değirmenderespor adıyla kurulan kulüp, 2004-2005 sezonunda 3. Lig'e yükselmiştir. Bu ligde 2 yıl oynadıktan sonra 2006-2007 sezonunda 2. Lig'e çıkma başarısı göstermiştir.
Haziran 2008'de yapılan genel kurul sonrası Trabzon Karadenizspor ismini alarak Trabzonspor'un pilot takımı hâline gelen ve fiilen yeniden kurulan kulübün ilk başkanı Fikret Yavuz, ilk teknik direktörü İhsan Derelioğlu idi.
14 Ocak 2009 tarihinde takımın adı 1461 Trabzon olarak değiştirildi. 1461, Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u fethettiği yıldır. Takımın renkleri Bordo-Mavi-Beyaz'dır. Kulüp 2009-10 sezonu 2. Lig 3. Kademe Grubunda, 2010-11 sezonu 2. Lig Kırmızı Grup'ta ve 2011-12 sezonunda 2. Lig Kırmızı Grup'ta mücadele etti. 2011-2012 sezonu sonunda grup şampiyonu olarak 1. Lig'e yükseldi. 2012-2013 sezonunu 1. Lig'de 3. sırada tamamladı, fakat Trabzonspor'un pilot kulübü olması sebebiyle play-off mücadelesine kulübün yerine 7. sıradaki Adana Demirspor katıldı. Bunun yanında, aynı sezon Türkiye Kupası 5. Tur'da Galatasaray'ı eleyerek kupada gruplara kalma başarısını gösterdi. 2013-2014 sezonu sonunda 2. Lige düşmüştür. 2014-15 sezonu Spor Toto 2. Ligini 4. bitirerek play-off turuna gitmeye hak kazanmıştır. 2014-15 sezonu sonunda play-off şampiyonu olarak 1 yıl aradan sonra tekrar 1. Lig'e yükselmiştir. 2015-16 sezonunda 1. Lig'i 16.sırada bitirerek tekrar 2. Lig'e düşmüştür. 2016-17 sezonunda 2. Lig'i 17. sırada bitirerek 3. Lig'e düşmüştür.
2018-19 3. Lig 3. grupta yer alan 1461 Trabzon, Hamdi Zıvalıoğlu ile başladığı sezonda ve 20. haftanın ardından Mehmet Birinci yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 8 galibiyet, 13 beraberlik ve 13 mağlubiyet aldı. 37 puan toplayarak grubunu 16. tamamlayan 1461 Trabzon profesyonel liglerde geçirdiği 14 sezonun ardından Bölgesel Amatör Lige düştü. Tarihinde ilk kez Bölgesel Amatör Lig'de mücadele eden 1461 Trabzon 2019-2020 sezonunu 22. Haftaya kadar 36 puan toplayarak 5. sırada yer aldı COVID-19 sebebiyle kalan maçları oynatılmayan sezonu 5. sırada tamamlayarak ligde kaldı. Ertesi sezon ise grup kuralarına katılmasına rağmen ligler 9 Hazirana ertelenince yönetim lige katılmama kararı almış, yeni sezonda ise fikstüre girmesine rağmen ligden çekildi. 2021-22 sezonu öncesinde ise faaliyetlerini sonlandırdı.

2. Lig
Şampiyonluk (1): 2011-12
Play-off şampiyonluğu (1): 2014-15
3. Lig
Şampiyonluk (1): 2006-07
Amatör Lig
Şampiyonluk (1): 2004-05

1. Lig: 3 sezon
2012-2014, 2015-2016

2. Lig: 6 sezon
2008-2012, 2014-2015, 2016-2017

3. Lig: 5 sezon
2005-2008, 2017-2019

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2019-2021

Amatör Lig: 7 sezon
1998-2005

TFF.org'da 1461 Trabzon
mackolik.com sayfası25 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1967-68 Türkiye 3. Futbol Ligi, 3. Lig'in ilk sezonudur. Sezon, 1 Ekim 1967 ile 30 Haziran 1968 tarihleri arasında oynanmıştır.
1967-68 3. Lig sezonu tek aşamalı olarak 17 takım arasında oynanmıştır. İlk olarak 1959 yaz ayında ülke genelinde oynanmaya başlanan Millî Lig'in (günümüzde Süper Lig) ilk birkaç sezonunda sadece İstanbul, Ankara ve İzmir temsilcilerinin katılımı ile gerçekleştirilmiş olması, diğer illerin bu yapıya uzak kalmasına neden olmuştur. TFF bu durum önüne geçebilmek adına 1960'lı yıllardan itibaren diğer illerin de futbol takımı kurmaları halinde profesyonel liglerde yer alabileceğini ifade etmiş, bu doğrultuda ilk olarak 2. Lig'i (günümüzde 1. Lig) oluşturmuş, bu oluşuma çeşitli sebeplerle yetişemeyen diğer takımların da mağduriyet yaşamaması adına da söz konusu sezondan itibaren de üçüncü profesyonel lig kademesi olarak 3. Lig'i devreye almıştır.
1967-68 yılında ilki gerçekleştirilen 3. Lig sezonunu Düzcespor şampiyon olarak bitirerek bir üst kademe olan 2. Lig'e çıkmaya hak kazanmıştır. Bu sezon sonunda TFF, ligde takım sayısı olarak arttırıma gitmeyi planladığı gerekçesiyle herhangi bir takım bir alt kademeye düşürülmemiştir.

Maçkolik 30 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye 3. Futbol Ligi 2000-2001 sezonu, Türkiye'deki en üst üçüncü kademe futbol ligi olarak 3 Eylül 2000 ile 27 Mayıs 2001 tarihleri arasında oynandı. Söz konusu sezon Türkiye'de üç kademeli lig düzenlemesinin son uygulaması oldu ve bir sonraki sezondan itibaren dört kademeli lig düzenlemesine geçildi. 3. Lig de, yeni oluşturulan Türkiye 2. Futbol Ligi B Kategorisi'nden sonra dördüncü kademe futbol ligi oldu.
Bu sezonda kendi gruplarında ilk üç sırada yer alan takımlar kademe olarak aynı kademede kalmış olmakla birlikte yeni oluşturulan Türkiye 2. Futbol Ligi B Kategorisi'ne yükseltilmiş, son dört takım yerel amatör liglere düşürülmüştür. 1. Grup'ta yer alan Bitlis Özgüzelderespor trafik kazası geçirdiği için son üç maçına çıkamadı ve hükmen 3-0 mağlup ilan edildi. Lig yönetimi tarafından küme düşürülmeyen kulübün ardından grupta sadece üç takım küme düştü. Bu sıralamanın dışında ligi tamamlayan takımlar, lig sonunda bir alt lige düşmemiş olsa da, yeni düzenleme sonrasında kendiliğinden bir alt kademeye inmiş oldular.

http://www.tff.org/default.aspx?pageID=781 14 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2008-09 3. Lig, 3. Lig'in 38. sezonudur.

Kademe gruplarında toplam 5 grup bulunmaktadır ve gruplarda 50 takım yer almaktadır.Gruplarında birinci ve ikinci olan takımlar Yükselme Grubunu oluşturur.Gruplarda kalan 40 takım ise Klasman Gruplarını oluşturur.

Kademe gruplarında ilk iki sırayı alan toplam on takım bu grubu oluşturdu. Yapılan maçların sonucunda ilk dört sırada yer alan Göztepe, Tepecik Belediyespor, TKİ Tavşanlı Linyitspor ve Kahramanmaraşspor 2. Lig'e yükselirken, 5.,6. ve 7. sıralarda tamamlayan Ankara Demirspor, Hatayspor ve Pursaklarspor beş Klasman grubunun birincileriyle, 2. Lig'e çıkan beşinci ve altıncı takımı belirlendiği play-off maçlarında oynamaya hak kazandılar.

Kademe gruplarında ilk iki sıraya giremeyen takımlar Klasman gruplarını oluşturur.Bu gruplarda Kademe gruplarında aldıkları puanlar korunur.Klasman gruplarında ilk sırayı alan takımlar Yükselme grubundan gelecek 3 takımla 2. Lig'e çıkmak için play-off maçları yaparlar.Play-off maçları sonucunda iki takım 2. Lig'e çıkmaya hak kazanır.Klasman gruplarında son iki sırayı alan takımlar illerindeki mahalli amatör lige düşerler.

Play-off maçları sonunda Yalovaspor ve Pursaklarspor 2009-10 2. Lig'e yükselen son iki takım oldu.

Türkiye Futbol Federasyonu 3. Lig 2009-2010 sezonu, 3. Lig'in 39. sezonudur. Sezon sonunda Yükselme Grubu'nu ilk iki sırada bitiren Bandırmaspor ve Balıkesirspor ile play-off maçları galibi Malatya Belediyespor 2. Lig'e yükseldiler. Klasman gruplarını son sıralarda bitiren toplam 13 takım ise profesyonel liglere veda ettiler.

Kademe gruplarında 5 gruba ayrılmış toplam 53 takım yer almaktadır. Dört grup 11 ve bir grup 9 takımdan oluşur. Çift devreli lig usulüne göre oynanan maçlar sonunda gruplarını ilk iki sırada tamamlayan toplam 10 takım yükselme grubu karşılaşmalarına katılmaya hak kazanır. Gruplardan çıkamayan 43 takım ise Klasman Gruplarını oluşturur.

Yükselme grubunu ilk iki sırada bitiren takımlar doğrudan 2. Lig'e yükselir. Ligi 3.lük ile 5.lik arasında bitiren takımlar ise 3. Lig klasman gruplarını lider olarak bitiren 5 takımın da katılımıyla yapılan eleme karşılaşmalarına katılırlar.

Klasman gruplarını ilk sırada bitiren 5 takım 2. Lig'e çıkan son takımı belirlemek için yapılan eleme karşılaşmalarına gitmeye hak kazanır. İlk 4 grubu son üç sırada bitiren ve 5.grupta son sırada yer alan toplam 13 takım bulundukları vilayetin amatör ligine düşer.

Play-off maçları 15-22 Mayıs 2010 tarihleri arasında Fethiye ve Muğla'da oynandı.

3. Lig Ana Sayfası 26 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye Futbol Federasyonu 3. Lig 2010-2011 sezonu, 3. Lig'in 40. sezonudur. 3. Lig, bir önceki sezonun sonunda TFF 2. Lig'den düşen 12 takım ile Amatör Takımlar Türkiye Şampiyonası sonucunda 3. Lige yükselen 5 takım ve 3. Ligi'nde yer alan 37 takımın katılımı ile toplam 54 takımdan oluşur. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar TFF 2. Lig'e yükselirler. Bu müsabakalar sonunda gruplarda 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 2. Ligine yükselecek diğer takımların belirleneceği Play-Off müsabakalarına katılacak takımları oluştururlar.
Toplam 54 takım on sekizerli 3 grupta yer alacak. Bu ligden altı takım 2. Lig'e çıkmak ve dokuz takım bölgesel lige düşmemek için mücadele etti.
Sezon sonunda gruplarında şampiyon olan Tepecikspor, Kırklarelispor, Gaziosmanpaşa ve oynanan Play-Off müsabakaları sonucunda Ünyespor, Altınordu ve Denizli Belediyespor 2011-12 Spor Toto 2. Liginde oynamaya hak kazanmışlardır.
Bölgesel Amatör Ligi 2010-2011 sezonunda gruplarını lider tamamlayan Erzurum Büyükşehir Belediyespor, Erganispor, Beşikdüzüspor, Çarşambaspor, Elazığ Belediyespor, Manavgat Evrensekispor, Kilimli Belediyespor, Aydınspor 1923, Yeni Sandıklı Belediyespor, Maltepespor, Ümraniyespor ve Küçükçekmecespor kulüpleri 3. Lige yükselmişlerdir.
Gruplarını son 3 sırada tamamlayan Yeni Kırşehirspor, 72 Batmanspor, Malatyaspor, Beykoz, Ispartaspor, Erzurumspor, Yalovaspor, Torbalıspor ve Zeytinburnuspor gelecek yıl Bölgesel Amatör Liginde mücadele edeceklerdir.

3. Lig 2011-12 sezonu 3. Lig'in 41. sezonudur. 3. Lig, bir önceki sezonun sonunda TFF 2 Lig 2010-2011 sezonunda ligden düşen 6 takım ile Bölgesel Amatör Ligden 3. Lige yükselen 12 takım ve 3. Ligi'nde yer alan 39 takımın katılımı ile toplam 57 takımdan oluşmuştur. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar TFF 2. Lig'e yükselirler. Bu müsabakalar sonunda gruplarda 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 2. Ligine yükselecek diğer takımların belirleneceği Play-Off müsabakalarına katılacak takımları oluştururlar. Gruplarında son 4 sırayı alan takımlar ise gelecek sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Toplam 57 takım on dokuzarlı 3 grupta yer alacak. Bu ligden altı takım TFF 2. Lig'e çıkmak ve on iki takım bölgesel lige düşmemek için mücadele etti.
Yapılan Müsabakalar sonucunda İnegölspor, Nazilli Belediyespor ve Hatayspor gruplarını şampiyon tamamlayarak, Bayrampaşa, Kahramanmaraşspor ve Tarsus İdman Yurdu oynadıkları Play-Off müsabakaları sonucunda Spor Toto 2. Lig 2012-2013 sezonunda oynamaya hak kazanmışlardır. Gruplarında son 4 sırayı alan MKE Kırıkkalespor, Lüleburgazspor, Keçiören Sportif, Akçaabat Sebatspor, Karsspor, Küçükçekmecespor, Kepez Belediyespor, Erganispor, Diyarbakır Kayapınar Bld., Afyonkarahisarspor, Araklıspor ve Çarşambaspor gelecek sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir.

2012-13 1. Lig, 1. Lig'in 50. sezonudur. 2011-12 sezonunda Süper Lig'den düşen Samsunspor, Manisaspor, MKE Ankaragücü ile 2. Lig Kırmızı Grup'tan yükselen 1461 Trabzon, 2. Lig Beyaz Grup'tan yükselen Şanlıurfaspor ve play-off şampiyonu Adana Demirspor bu sezonda lige yeni katılmıştır.

İlk maç: Boluspor - Adana Demirspor (25 Ağustos 2012)
İlk gol: Musa Sinan Yılmazer (Samsunspor)
İlk sarı kart: Gençer Cansev (Boluspor)
İlk kırmızı kart: Serkan Özsoy (TKİ Tavşanlı Linyitspor)
En Farklı Galibiyet: 4 gol
Çaykur Rizespor - TKİ Tavşanlı Linyitspor: 4 - 0 (15 Eylül 2012, 3. Hafta)
Kayseri Erciyesspor - Adana Demirspor: 5 - 1 (29 Eylül 2012, 5. Hafta)
MKE Ankaragücü - Bucaspor: 1 - 5 (14 Ekim 2012, 7. Hafta)
Manisaspor - TKİ Tavşanlı Linyitspor: 4 - 0 (28 Ekim 2012, 9. Hafta)
Torku Konyaspor - 1461 Trabzon: 0 - 4 (26 Ocak 2013, 19. Hatfa)
Bucaspor - Adanaspor: 4 - 0 (3 Şubat 2013, 20. Hafta)
Çaykur Rizespor - Göztepe: 5 - 1 (10 Şubat 2013, 21. Hafta)
Manisaspor - MKE Ankaragücü: 4 - 0 (11 Şubat 2013, 21. Hafta)
Samsunspor - Çaykur Rizespor: 4 - 0 (16 Şubat 2013, 22. Hafta)
Göztepe - Şanlıurfaspor: 4 - 0 (31 Mart 2013, 28. Hafta)
Bir maçta bir oyuncu tarafından atılan en çok gol sayısı: 4 gol
Emrah Bozkurt; Kayseri Erciyesspor 5 - 1 Adana Demirspor (29 Eylül 2012, 5. Hafta)
En gollü maç: 10 gol
Adana Demirspor 5 - 5 Bucaspor (1 Nisan 2013, 28. Hafta)
Bir maçta bir takım tarafından atılan en çok gol sayısı: 5 gol
Kayseri Erciyesspor (29 Eylül 2012, 5. Hafta)
Bucaspor 3.Kez (14 Ekim 2012, 7. Hafta) (1 Nisan 2013, 28. Hafta) (28 Nisan 2013, 32. Hafta)
Çaykur Rizespor (10 Şubat 2013, 21. Hafta)
Adana Demirspor (1 Nisan 2013, 28. Hafta)
En gollü beraberlik: 10 gol
Adana Demirspor 5 - 5 Bucaspor (1 Nisan 2013, 28. Hafta)
Üst Üste En Çok Galip Gelen Takım: 5 Hafta ile Adana Demirspor
Adana Demirspor (7 Ekim 2012, 6. Hafta)
Adana Demirspor (13 Ekim 2012 7. Hafta)
Adana Demirspor (21 Ekim 2012 8. Hafta)
Adana Demirspor (27 Ekim 2012 9. Hafta)
Adana Demirspor (4 Kasım 2012 10. Hafta)

Son Güncelleme: 6 Mayıs 2013

3. Lig 2012-13 sezonu 3. Lig'in 42. sezonudur.
3. Lig, bir önceki sezonun sonunda TFF 2 Lig 2011-12 sezonunda ligden düşen 6 takım ile Bölgesel Amatör Lig 2011-12 sezonunda 3. Lige yükselen 9 takım ve TFF 3. Ligi'nde yer alan 39 takımın katılımı ile toplam 54 takımdan oluşmuştur. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar TFF 2. Lig'e yükselirler. Bu müsabakalar sonunda gruplarda 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 2. Ligi'ne yükselecek diğer takımların belirleneceği Play-Off müsabakalarına katılacak takımları oluştururlar. Gruplarında son 3 sırayı alan takımlar ise gelecek sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Toplam 54 takım on sekizerli 3 grupta yer alacak. Bu ligden altı takım TFF 2. Lig'e çıkacak ve dokuz takım bölgesel lige düşecektir.
Yapılan müsabakalar sonucunda Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor, Aydınspor 1923 ve Altınordu gruplarını şampiyon tamamlayarak, Gümüşhanespor, Çanakkale Dardanel ve Pazarspor oynadıkları Play-Off müsabakaları sonucunda Spor Toto 2. Lig 2013-2014 sezonunda oynamaya hak kazanmışlardır. Gruplarında son 3 sırayı alan Kastamonuspor, Beşikdüzüspor, Çorumspor, Kilimli Belediyespor, İskenderunspor 1967, Gebzespor, Emrespor, Diyarbakırspor ve Mardinspor gelecek sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir.
2012-13 sezonu sonunda Kocaelispor'dan Doğan Karakuş ve Ümraniyespor'dan Özer Kutlu takımları adına yirmi ikişer gol atarak 3. Lig gol kralı olmuşlardır.

Son Güncelleme: 08 Mayıs 2013  

Son Güncelleme: 08 Mayıs 2013  

Son Güncelleme: 08 Mayıs 2013

2013-14 1. Lig, 1. Lig'in 51. sezonudur. Sezon 17 Ağustos 2013 tarihinde oynanan Balıkesirspor - TKİ Tavşanlı Linyitspor maçıyla başlamıştır. Ankaraspor'un da katılımıyla bir defa olmak üzere 19 takımın mücadele etmiş ve ligden yine bir defalığına son dört sırayı alan 1461 Trabzon, Fethiyespor, Kahramanmaraşspor ve TKİ Tavşanlı Linyitspor takımları küme düşmüşlerdir.
Önceki sezon başlayan PTT'nin 1. Lig isim sponsorluğu, 2013-14 sezonunda da devam etmiştir. 1. Lig fikstürü 24 Temmuz 2013 tarihinde TRT'nin Boğaziçi Stüdyoları'nda gerçekleştirildi. düzenlenen kura çekimi belirlenmiştir.  Buna göre; 19 takımın mücadele ettiği PTT 1. Lig'de ilk maçlar, 17, 18 ve 19 Ağustos'ta oynanmıştır. Sezonun ilk yarısı 28-29 Aralık'ta sona ermiş. PTT 1. Lig'de ikinci yarı 11, 12 ve 13 Ocak 2014'te oynanan maçlarla başlamış ve 5 Mayıs'ta normal sezon sona ermiştir. 18 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu'nda Mersin İdman Yurdu ile Samsunspor arasında oynanan play-off final maçıya sezon sona ermiştir.
İstanbul Büyükşehir Belediyespor bitime 2 hafta kala deplasmanda oynadığı Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçını 4 - 0 kazanarak Cihat Arslan yönetiminde şampiyonluğunu ilan etmiş ve geçen sezon düştüğü Süper Lige 1 sezon aranın ardından geri dönmüştür.
Faturavizyon Kahramanmaraşspor otuzikinci haftada deplasmanda Tekden Denizlispor ile oynadığı maçı 2 - 1 kaybederek liglerin bitimine 7 hafta kala 1. Lig'e yükseldiği ilk sezonda 2. Lige düşmesi kesinleşen ilk takım olmuştur.

İlk maç: Balıkesirspor - TKİ Tavşanlı Linyitspor (17 Ağustos 2013)
İlk gol: Lalawélé Atakora (Balıkesirspor) (17 Ağustos 2013)
İlk sarı kart: Sakıb Aytaç (TKİ Tavşanlı Linyitspor) (17 Ağustos 2013)
İlk kırmızı kart: Tuna Üzümcü (Adanaspor) (24 Ağustos 2013)
En Farklı Galibiyet: 4 gol
Adanaspor - Orduspor: 0 - 4 (19 Ağustos 2013, 1. Hafta)
Fethiyespor - Bucaspor: 4 - 0 (14 Eylül 2013, 4. Hafta)
Adanaspor - İstanbul Büyükşehir Belediyespor: 4 - 0 (18 Eylül 2013, 5. Hafta)
Denizlispor - Ankaraspor: 0 - 4 (22 Eylül 2013, 6. Hafta)
Balıkesirspor - 1461 Trabzon: 4 - 0 (28 Eylül 2013, 7. Hafta)
Manisaspor - Fethiyespor: 5 - 1 (2 Kasım 2013, 11. Hafta)
İstanbul Büyükşehir Belediyespor - Adana Demirspor - : 4 - 0 (30 Kasım 2013, 15. Hafta)
İstanbul Büyükşehir Belediyespor - Gaziantep Büyükşehir Belediyespor - : 4 - 0 (15 Aralık 2013, 17. Hafta)
Bir maçta bir oyuncu tarafından atılan en çok gol sayısı: 3 gol
Ergin Keleş; Kahramanmaraşspor - Adanaspor: 2 - 3 (15 Eylül 2013, 4. Hafta)
Slavko Perović; Manisaspor - Balıkesirspor: 3 - 0 (14 Aralık 2013, 17. Hafta)
Emrah Dağ; TKİ Tavşanlı Linyitspor - Boluspor: 3 - 2 (15 Aralık 2013, 17. Hafta)
Bir maçta bir takım tarafından atılan en çok gol sayısı: 5 gol
Adana Demirspor (22 Eylül 2013, 6. Hafta)
Manisaspor (2 Kasım 2013, 11. Hafta)
En gollü maç: 9 gol
Adana Demirspor 5 - 4 Bucaspor (22 Eylül 2013, 6. Hafta)
En gollü beraberlik: 6 gol
TKİ Tavşanlı Linyitspor 3 - 3 Manisaspor (26 Ekim 2013, 10. Hafta)
Üst Üste En Çok Galip Gelen Takım: 5 maç
Balıkesirspor (17 Ağustos 2013, 1. Hafta)
Balıkesirspor (25 Ağustos 2013, 2. Hafta)
Balıkesirspor (1 Eylül 2013, 3. Hafta)
Balıkesirspor (14 Eylül 2013, 4. Hafta)
Balıkesirspor (18 Eylül 2013, 5. Hafta)

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar Süper Lig'e çıkan üçüncü takım olabilmek için çift maçlı yarı final, yarı finali kazananlar ise tek maçlı finalde karşılaşmışlardır. Yarı final maçları 9-13 Mayıs, final müsabakası ise tarafsız sahada 18 Mayıs 2014'te oynanmıştır.

Son güncelleme: 19 Mayıs 2014  

2012-13 Süper Lig
2012-13 1. Lig
2012-13 2. Lig
2013-14 Süper Lig
2013-14 2. Lig

3. Lig 2013-14 sezonu 3. Lig'in 43. sezonudur. Ligde 54 takım mücadele etmiştir.
3. Lig, bir önceki sezonun sonunda TFF 2 Lig 2012-13 sezonunda ligden düşen 6 takım ile Bölgesel Amatör Lig 2012-13 sezonunda 3. Lige yükselen 9 takım ve TFF 3. Ligi’nde yer alan 39 takımın katılımı ile toplam 54 takımdan oluşmuştur. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar TFF 2. Lig'e yükselirler. Bu müsabakalar sonunda gruplarda 2., 3., 4. ve 5. sırayı alan takımlar, TFF 2. Ligine yükselmiş diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. Gruplarında son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Toplam 54 takım on sekizerli 3 grupta yer almıştır. Bu ligden altı takım TFF 2. Lig'e çıkmış ve dokuz takım bölgesel lige düşmüştür.

Ümraniyespor otuzuncu haftada oynadığı Yeşil Bursa maçını kendi evinde 2 - 1 kazanarak ligin bitimine 4 hafta kala Ergun Ortakçı yönetiminde şampiyonluğunu ilan etmiş ve bir sonraki yıl tarihinde ilk kez 2. Ligde oynamaya hak kazanmıştır. Ümraniyespor'un şampiyonluk kupası ve madalyaları 33.haftadaki son iç saha maçı olan Ankara Demirspor maçında TFF İstanbul Bölge Müdürü Gür Onar tarafından verilmiştir.
Localtime Fatih Karagümrükspor Ercümend Hülakü Coşkundere yönetiminde Samsun 19 Mayıs Stadyumu'nda oynanan play-off maçlarında ilk turda Bergama Belediyespor'u 2-1 ve final karşılaşmasında normal süresi 1-1 biten maçın uzatma dakikalarında Kahramanmaraş Belediyespor'u 3-1 mağlup ederek 2007-08 sezonunda veda ettiği 2. Lige 6 yıl aradan sonra geri dönmüştür.
Siirtspor ve Belediye Bingölspor ikinci yarıda lig maçlarına çıkmamışlardır. statü gereği 1 devre içerisinde 2 kez maça çıkmayan takım bir alt lige düşürüldüğünden bahsi geçen 2 takım Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu tarafından bir alt lige düşürülmüştür. Buna göre son 7 yılını 3. ligde geçiren Siirtspor 1984-85 sezonunda başladığı profesyonel liglerde 30 yıl oynadıktan sonra Bölgesel Amatör Lige düşmüştür. 2006-07 sezonu sonunda 3. Lige terfi maçları ile Profesyonel lige yükselen Belediye Bingölspor 7 sene aralıksız 3. ligde oynadıktan sonra bu sezon sonunda amatör lige düşmüştür.
Adıyamanspor ligi Ankara Adliyespor ile aynı puanda tamamlamasına karşın ikili averajda Adliyespor'a dezavantajlı olması dolayısıyla gruptan bir alt lige düşen üçüncü takım olmuştur. 1983-84 sezonunda 3. Lig'e yükselen ve 30 sezon boyunca çeşitli kademelerde profesyonel liglerde mücadele eden Adıyamanspor 30 yıl aradan sonra Bölgesel Amatör Lige düşmüştür.

(*) Siirtspor ve Belediye Bingölspor'un alt lige düşürülmesi nedeniyle hükmen 3-0 sonuçlanan maçlar.

Son Güncelleme: 6 Mayıs 2014 

Play-off maçları programı 5 Mayıs 2014'te TFF tarafından açıklanmıştır.

13 Mayıs 2014'te meydana gelen Soma kömür madeni faciası nedeniyle ulusal yas ilan edilmiş ve bu nedenle 15 Mayıs'ta oynanması gereken final maçı 16 Mayıs'ta oynanacağı açıklanmıştır.

Düzyurtspor ligin son haftasında evinde oynadığı maçta Maltepespor'u 1-0 yenerek 3. Lig'e yükseldiği ilk sezonda Serdar Şahin yönetiminde 2. Lig'e yükselme başarısı gösterdi.
Hacettepe Mustafa Kaplan yönetiminde Kahramanmaraş 12 Şubat Stadyumu'nda oynanan play-off maçlarında ilk turda Erzurum Büyükşehir Belediyespor'u 3-2 ve final karşılaşmasında Batman Petrolspor'u 3-0 mağlup ederek 2010-11 sezonunda veda ettiği 2. Lig'e 3 yıl aradan sonra geri dönmüştür.
Ünyespor ligin 31.haftasında deplasmanda oynayacağı Düzyurtspor maçına maddi imkânsınlıklardan dolayı çıkmayarak 1984 yılından beri mücadele ettiği profesyonel liglere 30 yıl sonra veda etmiş ve Bölgesel Amatör Lig'e düşmüştür.
Çıksalınspor profesyonel ligdeki ilk sezonunda son haftada Ünyespor maçını hükmen kazanmasına rağmen puan cetvelindeki Sakaryaspor'un Hacettepe ile 0-0 berabere kalmasıyla ikili averaj sonucunda Bölgesel Amatör Lig'e düşmüştür.
Elazığ Belediyespor 29 haftada deplasmanda oynadığı Çorum Belediyespor maçından 3 - 2 mağlup ayrılarak sezonun bitimine 5 hafta kala ikinci grupta ligden düşmesi kesinleşen ilk takım olmuştur. Bölgesel Amatör Ligin 2010-11 sezonunda 5.grubu şampiyon tamamlayarak çıktığı 3. Ligden üçüncü sezonun sonunda tekrar Bölgesel Amatör Lig'e geri dönmüştür.

(*) Hükmen 3-0 sonuçlanan maçlar.

Son Güncelleme: 6 Mayıs 2014 

Play-off maçları programı 5 Mayıs 2014'te TFF tarafından açıklanmıştır.

Keçiörengücü 33. haftada oynadığı Erzincan Refahiyespor maçını kendi evinde 1 - 0 kazanarak ligin bitimine 1 hafta kala Ahmet Yavuz yönetiminde şampiyonluğunu ilan etmiş ve bir sonraki yıl 2. Ligde oynamaya hak kazanmıştır. Keçiörengücü bu sonuçla 2006-07 sezonunda düştüğü 2. Lige 7 yıl sonra geri dönmüştür.
Yimpaş Yozgatspor 1984-85 sezonunda 3. Ligin tekrar başlamasıyla o zamanki adıyla Yozgat Bozokspor olarak mücadele ettiği profesyonel liglerden 30 yılın ardından ilk kez Amatör statüde olan Bölgesel Amatör Lige düşmüştür.
Kurulduğu 1966 yılından bu yana profesyonel liglerde bulunan Kocaelispor otuzuncu haftada deplasmanda oynadığı İstanbulspor maçını 1-0 kaybederek tarihinde ilk kez Amatör statüsündeki bir lige düşmüştür.
1930 Bafraspor 2012-13 Bölgesel Amatör Lig sezonunda üçüncü grubu 59 puanla şampiyon tamamlayarak 3 yıl aradan sonra çıktığı 3. Ligde 1 sezon oynayarak otuzuncu haftada deplasmanda oynadığı Arsinspor maçını 3-0 kaybederek Bölgesel Amatör lige geri dönmüştür.

Son Güncelleme: 29 Nisan 2014 

13 Mayıs 2014'te meydana gelen Soma kömür madeni faciası nedeniyle ulusal yas ilan edilmiş ve bu nedenle 14 Mayıs'ta oynanması gereken yarı final maçları 16 Mayıs'ta oynanacağı açıklanmıştır. 17 Mayıs'ta oynanması gereken final maçı 19 Mayıs 2014'te oynanmıştır.

Play-off maçları programı 5 Mayıs 2014'te TFF tarafından açıklanmıştır.

2012-13 2. Lig
2012-13 3. Lig
2012-13 Bölgesel Amatör Lig
2013-14 2. Lig
2013-14 Bölgesel Amatör Lig

2014-15 1. Lig, 1. Lig'in 52. sezonudur. Sezon 30 Ağustos 2014 tarihinde başlamıştır ve normal sezon 24 Mayıs 2015 tarihinde sona ermiştir.
1. Lig, üçüncü kez PTT'nin isim sponsorluğu altında gerçekleştirilmektedir. 1. Lig tarihinde ilk kez İstanbul ili ligde temsil edilmemektedir.
1. Lig'de fikstür çekimi 18 Temmuz 2014'te Grand Tarabya Otel'de gerçekleştirilmiştir.
Bucaspor, Manisaspor ve Orduspor bir alt lige düşen takımlardır.
Kayserispor, Osmanlıspor ve play-off şampiyonu Antalyaspor 2015-16 Süper Lige yükselen takımlardır.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar Süper Lig'e çıkan üçüncü takım olabilmek için çift maçlı yarı final, yarı finali kazananlar ise tek maçlı finalde karşılaşacaklardır. Yarı final maçları 28 Mayıs - 1 Haziran, final müsabakası ise tarafsız sahada 5 Haziran 2015'te oynanmıştır.

2013-14 Süper Lig
2013-14 1. Lig
2013-14 2. Lig
2014-15 Süper Lig
2014-15 2. Lig

2014-15 sezonu PTT 1. Lig El Kitabı21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2014-15 3. Lig 3. Lig'in 44. sezonudur. Ligde 54 takım mücadele etmiştir. 3. ligde 7 Eylül 2014 tarihinde başlayan ilk yarı maçları, 21 Aralık 2014 tarihinde oynanacak onyedinci hafta maçları ise son bulmuştur. İkinci devre maçları ise 25 Ocak 2015 tarihinde oynanacak onsekizinci hafta maçları ile başlayacak ve ligde normal sezon 10 Mayıs 2015 tarihinde oynanacak otuzdördüncü hafta maçları ile son bulmuştur.
2014-15 sezonunda, 2. Lig 2013-14 sezonunda ligden düşen 6 takım, Bölgesel Amatör Lig 2013-14 sezonunda 3. Lige yükselen 9 takım ve 2013-14 sezonunda 3. Ligde yer alan 39 takımın katılımı ile toplam 54 takımdan oluşmaktadır. Toplam 54 takım on sekizerli 3 grupta yer almaktadır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lig'e yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan takımlar, 2. Ligine yükselecek diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. Gruplarında son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lig'e çıkacak ve dokuz takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 24 Haziran 2014 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 2. ve 3. Lig'de fikstür çekimi 21 Temmuz 2014'te Marriott Otel'de TFF Olağan Mali Genel Kurulunun ardından gerçekleşti. Türkiye Futbol Federasyonu ilk kez bu sezonda 2 ve 3. Ligin ilk yarı programını 30 Ağustos, ikinci yarı programı ise 5 Aralık 2014 tarihlerinde açıklamıştır.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile final müsabakasında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile final müsabakasında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile final müsabakasında karşılaşırlar.

2013-14 2. Lig
2013-14 3. Lig
2013-14 Bölgesel Amatör Lig
2014-15 Türkiye Kupası
2014-15 2. Lig
2014-15 Bölgesel Amatör Lig

2014-15 Sezonu Spor Toto 2. ve 3. Lig El Kitabı21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2015-16 3. Lig 3. Lig'in 45. sezonudur. Ligde 57 takım mücadele etmiştir. 3. ligde ilk yarı maçları, 22 Ağustos 2015 ile 13 Aralık 2015 tarihleri ikinci yarı maçları ise 10 Ocak 2016 ile 30 Nisan 2016 tarihleri arasında oynanmıştır.
2015-16 sezonunda, 2. Lig 2014-15 sezonunda ligden düşen 7 takım, Bölgesel Amatör Lig 2014-15 sezonunda 3. Lige yükselen 9 takım ve 2014-15 sezonunda 3. Ligde yer alan 39 takımın katılımı ile toplam 57 takımdan oluşmaktadır. Toplam 57 takım 19'arlı 3 grupta yer almaktadır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan takımlar, 2. Lige yükselecek diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. Gruplarında son 4 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige çıkacak ve 12 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir. İkinci yarı maçlarını oynayamayan Cizre Spor, ligi son sırada tamamlamasa da küme düşürülmemiştir.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile 14/15 Mayıs 2016'daki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile 14/15 Mayıs 2016'daki final müsabakasında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile 14/15 Mayıs 2016'daki final müsabakasında karşılaşırlar.

2015-16 1. Lig
2015-16 2. Lig
2015-16 Bölgesel Amatör Lig
2015-16 Türkiye Kupası
2015-16 Süper Lig

2016-17 3. Lig 3. Lig'in 46. sezonudur. Ligde 55 takım mücadele etmektedir. 3. ligde maçlar, 3 Eylül 2016 ile 30 Nisan 2017 tarihleri arasında oynanmıştır.
2016-17 sezonunda, 2. Ligden düşen 6 takım, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 9 takım ve 3. Ligden devam eden 40 takımın katılımı ile toplam 55 takımdan oluşmaktadır. 55 takım 19+18+18 olarak 3 grupta yer almaktadır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan takımlar, 2. Lige yükselecek diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. 19 takımın yer aldığı 1. Grupta son 4 sırayı diğer 2 grupta son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige çıkacak ve 10 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2017'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2017'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2017'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

2016-17 1. Lig
2016-17 2. Lig
2016-17 Bölgesel Amatör Lig
2016-17 Türkiye Kupası
2016-17 Süper Lig

2017-18 3. Lig, 3. Lig'in 47. sezonudur. Ligde 54 takım mücadele etmektedir. Sezon 26 Ağustos 2017 tarihinde başlayacak ve normal sezon 5 Mayıs 2018 tarihinde sona erecektir.
2017-18 sezonunda, 2. Ligden düşen 6 takım, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 9 takım ve 3. Ligden devam eden 39 takımın katılımı ile toplam 54 takımdan oluşmaktadır. 54 takım 18'erli 3 grupta yer almaktadır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan takımlar, 2. Lige yükselecek diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. Son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige çıkacak ve 9 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 10 Temmuz 2017 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 3. Lig'de fikstür çekimi 26 Temmuz 2017'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2018'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2018'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2018'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

2017-18 1. Lig
2017-18 2. Lig
2017-18 Bölgesel Amatör Lig
2017-18 Türkiye Kupası
2017-18 Süper Lig

2018-19 3. Lig, 3. Lig'in 48. sezonudur. Ligde 53 takım mücadele etmektedir. Sezon 1 Eylül 2018 tarihinde başlayacak ve normal sezon 4 Mayıs 2019 tarihinde sona erecektir.
2018-19 sezonunda, 2. Ligden düşen 6 takım, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 8 takım ve 3. Ligden devam eden 39 takımın katılımı ile toplam 53 takımdan oluşmaktadır. 2. Ligden düşen Mersin İdman Yurdu liglerin başlamasından önce FIFA tarafından lig düşme cezası aldığı için Bölgesel Amatör Lige düşürülmüştür. 53 takım 1. Grupta 17 ve diğer gruplarda 18'erli olmak 3 grupta yer almaktadır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan takımlar, 2. Lige yükselecek diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. 1. Grupta son 2 ve diğer gruplarda son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige çıkacak ve 8 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 2 Temmuz 2018 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 3. Lig'de fikstür çekimi 17 Temmuz 2018'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2018'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2019'daki final müsabakasında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanmıştır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2019'deki final müsabakasında karşılaşırlar.

2018-19 1. Lig
2018-19 2. Lig
2018-19 Bölgesel Amatör Lig
2018-19 Türkiye Kupası
2018-19 Süper Lig

2019-20 1. Lig, 1. Lig'in 57. sezonudur. Sezon 16 Ağustos 2019 tarihinde başlayıp ve normal sezon 19 Temmuz 2020 tarihinde sona ermiştir.
1. Lig'de fikstür çekimi 18 Temmuz 2019'da Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.
12 Mart 2020 tarihinde yapılan açıklamaya göre COVID-19 pandemisi nedeniyle Nisan sonuna kadar (28.haftadan, 34. haftaya kadar) maçların seyircisiz oynanmasına karar verilmiştir. 28. hafta maçlarının seyircisiz oynanmasının ardından 18 Mart 2020 tarihinde ise COVID-19 pandemisi nedeniyle ligin ertelendiğini açıklandı.
29 Temmuz 2020 tarihinde 2019-20 sezonunda küme düşmenin kaldırıldığı açıklandı.

Ligi 3, 4, 5 ve 6. sıralarda bitiren takımlar Süper Lig'e çıkan üçüncü takım olabilmek için çift maçlı yarı final, yarı finali kazananlar ise tek maçlı finalde karşılaşacaklardır.

2019-20 Süper Lig

2019-20 3. Lig, 3. Lig'in 49. sezonudur. Ligde 54 takım mücadele etmektedir. Sezon 1 Eylül 2019 tarihinde başlamıştır ve normal sezon 25 Nisan 2020 tarihinde sona erecektir.
2019-20 sezonunda, 2. Ligden düşen 5 takım, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 9 takım ve 3. Ligden devam eden 39 takımın katılımı ile toplam 53 takımdan oluşmaktadır. 2. Ligden düşen Gaziantepspor liglerin başlamasından önce FIFA tarafından lig düşme cezası aldığı için Bölgesel Amatör Lige düşürülmüştür. 53 takım 18'erli 2 grup ve 17'li 1 grup olmak üzere toplam 3 grupta yer almaktadır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan takımlar, 2. Lige yükselecek diğer takımların belirleneceği play-off müsabakalarına katılan takımları oluştururlar. 17'li gruptan son 2 sırayı diğer gruplarda son 3 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige çıkacak ve 8 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 10 Temmuz 2019 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlenmiştir. 3. Lig'de fikstür çekimi 30 Temmuz 2019'da Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.
12 Mart 2020 tarihinde yapılan açıklamaya göre COVID-19 pandemisi nedeniyle Nisan sonuna kadar (28.haftadan, normal sezon sonuna kadar) maçların seyircisiz oynanmasına karar verilmiştir. 18 Mart 2020 tarihinde COVID-19 pandemisi nedeniyle ligin ertelendiğini açıkladı.
30 Haziran 2020 tarihinde ligin kalan maçlarının iptal edildiği açıklanmıştır. Yükselme, düşme ve lig sıralaması ile ilgili karar daha sonra açıklanacaktır.
29 Temmuz 2020 tarihinde 2019-20 sezonunda küme düşmenin kaldırıldığı açıklandı.

Play-off müsabakaları tek maçlı eleme usulüne göre 20-28 Temmuz 2020 tarihlerinde Antalya'da oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır.

Play-off müsabakaları tek maçlı eleme usulüne göre 20-28 Temmuz 2020 tarihlerinde Antalya'da oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır.

Play-off müsabakaları tek maçlı eleme usulüne göre 20-28 Temmuz 2020 tarihlerinde Antalya'da oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır.

Kaynak:TFF Resmi web sitesi 2019-20 3. Lig Sezonu İstatistikleri,

2019-20 1. Lig
2019-20 2. Lig
2019-20 Bölgesel Amatör Lig
2019-20 Türkiye Kupası
2019-20 Süper Lig

2020-21 3. Lig, 3. Lig'in 50. sezonudur. Ligde 67 takım mücadele edecektir. Sezon 19 Eylül 2020 tarihinde başlayacak ve normal sezon 1 Mayıs 2021 tarihinde sona erecektir.
2020-21 sezonunda, Bölgesel Amatör Ligden yükselen 20 takım ve 3. Ligden devam eden 47 takımın katılımı ile toplam 67 takımdan oluşur. 67 takım 17'şerli 3 ve 16'lı 1 grup olmak üzere 4 grupta yer alır. 3. Lig çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan takımlar 2. Lige yükselirler. Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan 16 takımdan ikisi daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir. Tüm gruplarda son 4 sırayı alan takımlar ise bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Ligde mücadele edeceklerdir. Buna göre 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselecek ve 16 takım Bölgesel Amatör Lige düşecektir.
Gruplarda yer alacak takımlar 27 Ağustos 2020 tarihinde İstanbul Orhan Saka Amatörler Evinde yapılan kura çekimi ile belirlendi. 3. Lig'de fikstür çekimi 1 Eylül 2020'de Beykoz Riva'da yer alan Orhan Saka Salonu'nda gerçekleştirilmiştir.

Play-offta çeyrek final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup çeyrek finallerinde tur atlayan takımlar çift maçlı grup yarı finallerinde ilk maçlar 3. ve 4. sıradaki takımların sahasında olacak şekilde karşılaşırlar ve her gruptan 1 takım finallere yükselir. Finaller, 1. grup kazanı ile 2. grup kazananı ve 3. grup kazanı ile 4. grup kazananı arasında tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile oynanır ve kazanan 2 takım daha 2. Lige yükselir.

2020-21 1. Lig
2020-21 2. Lig
2020-21 Bölgesel Amatör Lig
2020-21 Türkiye Kupası
2020-21 Süper Lig

TFF sitesi 12 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2022-23 1. Lig ya da resmî adıyla Spor Toto 1. Lig 2022-23 Sezonu, 1. Lig'in 60. sezonudur. 12 Ağustos 2022 tarihinde başlayan normal sezon 21 Mayıs 2023 tarihinde sona ermiştir.
1. Lig'de fikstür çekimi 5 Temmuz 2022'de Beykoz Riva'da yer alan TFF Hasan Doğan Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde gerçekleştirilmiştir.
6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen 2023 Kahramanmaraş depremleri nedeniyle Adanaspor ve Yeni Malatyaspor takımlarının ligden çekilme istekleri kabul edildi. Bu takımların ligden düşürülmemesine ve kalan maçlarında 3-0 hükmen yenik sayılmasına karar verildi.
Ligde mücadele eden 19 kulüpten sezon boyunca sadece Çaykur Rizespor, Bodrumspor ve Pendikspor teknik direktörlerini değiştirmedi.

Sezonun ilk maçı Altay ile Samsunspor arasında oynanmış olup bu maçı Samsunspor 2-0 kazanmıştır. Sezonun ilk golü bu maçın 22. dakikasında Samsunspor adına Kadeem Harris tarafından atıldı.
Sezonun ilk yarısı itibari ile Keçiörengücü'den Metin Uçar, Bandırmaspor'dan Caner Cavlan ve Ioannis Gelios, Çaykur Rizespor'dan Tarık Çetin ve Emirhan Topçu, Boluspor'dan Çağlar Akbaba, Erzurumspor'dan Göktuğ Bakırbaş, Eyüpspor'dan Harun Tekin, Gençlerbirliği'nden Übeyd Adıyaman, Pendikspor'dan Burak Öğür, Tuzlaspor'dan Emre Koyuncu, Samsunspor'dan Jakub Szumski ve Zeki Yavru takımlarının oynadıkları 18 maçın tamamında 90'ar dakika forma giyerek 1620'şer dakika sahada kaldılar. Ayrıca sezonun ilk yarısında 427 gol atıldı. Toplamda 718 sarı kart ve 39 kırmızı kart gösterildi.

* Hükmen sonuçlar

21 Mayıs 2023 (2023-05-21) itibarıyla
Kaynak:TFF, NTV Spor

4, 5, 6 ve 7. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 3.sü tek maçlı finalde karşılaşır.

2022-23 Süper Lig
2022-23 2. Lig
2022-23 3. Lig
2022-23 Bölgesel Amatör Lig
2022-23 Türkiye Kupası

2023-24 1. Lig ya da sponsorlu adıyla Trendyol 1. Lig 2023-24 Sezonu, 1. Lig'in 61. sezonudur. 11 Ağustos 2023 tarihinde başlayan normal sezon 11 Mayıs 2024 tarihinde sona ermiştir.
1. Lig'de fikstür çekimi 19 Temmuz 2023'te Beykoz Riva'da yer alan TFF Hasan Doğan Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde gerçekleştirilmiştir. 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen 2023 Kahramanmaraş depremleri nedeniyle bu sezonda lige katılması gereken Yeni Malatyaspor'un yapılan incelemeler sonucunda lige devam edemeyecek şartlara sahip olmasından ötürü fikstür kura çekiminde yer almamış ve lig hakkı dondurulmuştur.
11 Aralık 2023 tarihinde Süper Lig'de oynanan MKE Ankaragücü - Çaykur Rizespor maçında Ankaragücü kulüp başkanı Faruk Koca'nın maçın hakemi Halil Umut Meler'e yumruk atması sonucu Türkiye'deki tüm liglerin süresiz olarak ertelendiği açıklandı. Olaydan sonra 13 Aralık 2023 tarihinde TFF başkanı Mehmet Büyükekşi liglerin 19 Aralık 2023 tarihinden itibaren devam edeceğini duyurdu.
Ligde mücadele eden 18 kulüpten sezon boyunca sadece Gençlerbirliği, Erzurumspor FK, Bodrum FK ve Eyüpspor teknik direktörlerini değiştirmedi.

4, 5, 6 ve 7. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 3.sü tek maçlı finalde karşılaşır.

2023-24 Süper Lig
2023-24 2. Lig
2023-24 3. Lig
2023-24 Bölgesel Amatör Lig
2023-24 Türkiye Kupası

2024-25 1. Lig ya da sponsorlu adıyla Trendyol 1. Lig 2024-25 Sezonu, 1. Lig'in 62. sezonudur. 9 Ağustos 2024 tarihinde başlayan normal sezon 11 Mayıs 2025 tarihinde sona ermiştir.
1. Lig'de fikstür çekimi 24 Temmuz 2024'te Beykoz Riva'da yer alan TFF Hasan Doğan Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri'nde gerçekleştirilmiştir. 1. Lig tarihinde ilk kez İzmir ili ligde temsil edilmemektedir.
Ligde mücadele eden 20 kulüpten sezon boyunca sadece Bandırmaspor, Erzurumspor FK ve İstanbulspor teknik direktörlerini değiştirmedi.

4, 5, 6 ve 7. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için tek maçlı çeyrek final, kazanan takımlar çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan ile lig 3.sü tek maçlı finalde karşılaşır.

Not: Yarı final ilk maçı, ligi daha alt sırada bitiren takımın sahasında oynanır.

2024-25 Süper Lig
2024-25 2. Lig
2024-25 3. Lig
2024-25 Bölgesel Amatör Lig
2024-25 Türkiye Kupası

2025-26 2. Lig, 2. Lig'in tarihindeki 25. sezonudur. 23 Ağustos 2025 tarihinde başlayan normal sezon 25 Nisan 2026 tarihinde sona erecektir.
2025-26 sezonunda 2. Lig, 3. Ligden yükselen 6 takım, 1. Ligden düşen 4 takım ve 2. Ligden devam eden 27 takımın katılımı ile toplam 37 takımdan oluşmuştur.
Gruplarda yer alacak takımlar 17 Haziran 2025 tarihinde TFF Riva Hasan Doğan Millî Takımlar Kamp ve Eğitim Tesislerinde yapılan kura çekimi ile belirlendi.
2. Lig'de fikstür çekimi 9 Temmuz 2025'te Ankara JW Marriott Hotel'de gerçekleştirilmiştir.

Bu sezon sonunda 2. Ligden dört takım 1. Lige yükselir ve yedi takım 3. Lige düşer:

37 takım biri 18 biri 19 takımlı 2 grupta yer alır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan 2 takım doğrudan 1. Lige yükselir.
Lig başladığında gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan 8 takımdan 1 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 1. Lige yükselecek şekildeydi. Ancak Türkiye Futbol Federasyonu tarafından 1 Eylül 2025 tarihinde yapılan açıklamaya göre; 2025-2026 sezonunda 37 takımla oynanan 2. Lig'den 1. Lig'e yükselen takım sayısı da 3'ten 4'e çıkarıldı. Yükselecek olan 4 takımdan 2'si doğrudan, 2'si ise play-off müsabakaları sonucunda belirlenecektir. Statüde yapılan değişiklik sonrası 2026-27 sezonu 2. Lig 38 yerine 36 takımdan oluşacaktır.
Gruplarında 2. sıradaki ile 5. sıradaki ve 3. sıradaki ile 4. sıradaki takımlar eşleşir. Kazanan takımlar grup play-off finaline yükselir.
Grup play-off finallerini kazanan 2 takım 1. Lig'e yükselir.
19 takımlı gruptan 4 ve 18 takımlı gruptan 3 takım olmak üzere toplam 7 takım 3. Lige düşer.

* Hükmen sonuçlar

Gruplarını 2, 3, 4 ve 5. sıralarda bitiren takımlar grup play-off finaline çıkan takım olabilmek için çift maçlı yarı final oynar. Grup yarı finallerini kazanan takımlar tek maçlı grup finalinde karşılaşır. Grup finallerini kazanan 2 takım 1. Lige yükselir.

2025-26 Süper Lig
2025-26 Türkiye Kupası
2025-26 1. Lig
2025-26 3. Lig
2025-26 Bölgesel Amatör Lig

2025-26 3. Lig, 3. Lig'in 55. sezonudur. 6 Eylül 2025 tarihinde başlayacak normal sezon 18 Nisan 2026 tarihinde sona erecektir.
2025-26 sezonunda Bölgesel Amatör Ligden yükselen 12 takım, 2. Ligden düşen 6 takım ve 3. Ligden devam eden 46 takımın katılımı ile toplam 64 takımdan oluşur.
Gruplarda yer alacak takımlar, 23 Haziran 2025 tarihinde 3. Lig Kulüpler Birliği'nin yazılı talebiyle TFF Yönetim Kurulu tarafından bölgesel esaslar doğrultusunda belirlendi.
3. Lig'de fikstür çekimi 9 Temmuz 2025'te Ankara JW Marriott Hotel'de gerçekleştirilmiştir.

Bu sezon sonunda 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselir ve 16 takım Bölgesel Amatör Lige düşer:

64 takım 16'lı 4 grupta yer alır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan 4 takım doğrudan 2. Lige yükselir.
Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4 ve 5. sırada yer alan 16 takımdan 2 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir.
Gruplarında 2. sıradaki ile 5. sıradaki ve 3. sıradaki ile 4. sıradaki takımlar eşleşir. Kazanan takımlar grup play-off finaline yükselir.
Grup play-off finallerini kazanan 4 takım 3 Lig play-off finallerinde mücadele eder.
Tüm gruplarda son 4 sırayı alan toplam 16 takım bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Lige düşer.

Ligi 2, 3, 4 ve 5. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan takımlar çift maçlı finalde karşılaşır.

Not: Yarı final ilk maçı ligi daha alt sırada bitiren takımın sahasında oynanır.

Ligi 2, 3, 4 ve 5. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan takımlar çift maçlı finalde karşılaşır.

Not: Final ilk maçı ligi daha alt sırada bitiren takımın sahasında oynanır.

Ligi 2, 3, 4 ve 5. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan takımlar çift maçlı finalde karşılaşır.

Not: Yarı final ilk maçı ligi daha alt sırada bitiren takımın sahasında oynanır.

Ligi 2, 3, 4 ve 5. sıralarda bitiren takımlar play-off finaline çıkan takım olabilmek için çift maçlı yarı final oynar. Yarı finali kazanan takımlar çift maçlı finalde karşılaşır.

Not: Yarı final ilk maçı ligi daha alt sırada bitiren takımın sahasında oynanır.

2025-26 1. Lig
2025-26 2. Lig
2025-26 Bölgesel Amatör Lig
2025-26 Türkiye Kupası
2025-26 Süper Lig

2026-27 3. Lig, 3. Lig'in 56. sezonudur. 5 Eylül 2026 tarihinde başlayacak normal sezon 24 Nisan 2027 tarihinde sona erecektir.
2026-27 sezonunda Bölgesel Amatör Ligden yükselen 5 takım, 2. Ligden düşen 7 takım ve 3. Ligden devam eden 42 takımın katılımı ile toplam 54 takımdan oluşur.
Gruplarda yer alacak takımlar 2 Temmuz 2026 tarihinde TFF tarafından, önceki sezonda olduğu gibi, bölgesel esaslara göre belirlendi; ancak önceki yıldan farklı olarak 3 grup oluşturuldu.

Bu sezon sonunda 3. Ligden altı takım 2. Lige yükselir ve 9 takım Bölgesel Amatör Lige düşer:

54 takım 18'li 3 grupta yer alır.
Çift devreli lig müsabakaları sonunda gruplarda 1. sırayı alan 3 takım doğrudan 2. Lige yükselir.
Lig sonunda gruplarında 2., 3., 4. ve 5. sırada yer alan 12 takımdan 3 takım daha play-off müsabakaları sonucunda 2. Lige yükselir.
Tüm gruplarda son 4 sırayı alan toplam 12 takım bir sonraki sezon Bölgesel Amatör Lige düşer.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2027'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2027'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

Play-offta yarı final müsabakaları çift maçlı eleme usulüne göre oynanacaktır. Eşleşmeler gruplardaki lig sonu puan durumuna göre 2.sıra-5.sıra / 3.sıra-4.sıra ile eşleşecek şekilde yapılmıştır. Grup yarı finallerinde tur atlayan takımlar tarafsız sahada tek maçlı eleme usulü ile Mayıs 2027'deki final müsabakalarında karşılaşırlar.

2026-27 1. Lig
2026-27 2. Lig
2026-27 Bölgesel Amatör Lig
2026-27 Türkiye Kupası
2026-27 Süper Lig

Erzincanspor A.Ş., 1984'te Erzincan'ın Refahiye ilçesinde Refahiyespor adıyla kurulmuş bir spor kulübü. Kulüp şehrin takımı olan Erzincanspor kapandıktan sonra adını önce Erzincan Refahiyespor daha sonra 24 Erzincanspor, en son ise Erzincanspor Kulübü olarak değiştirmiştir. Takım 2. Lig'de mücadele etmektedir.

1984'te Erzincan'ın Refahiye ilçesinde Refahiyespor adıyla kurulmuştur. Şehrin takımı olan Erzincanspor kapandıktan sonra adını önce Erzincan Refahiyespor daha sonra ise 24 Erzincanspor olarak değiştirmiştir.
2011-2012 sezonu öncesinde Erzincanspor'u 3-2 mağlup ederek o sezon Bölgesel Amatör Lig'de Erzincan şehrini temsil etmeye hak kazanan kulüp, Erzincan Refahiyespor adıyla 1. Grup'ta şampiyon olarak 2012-2013 sezonunda tarihinde ilk kez 3. Lig'de mücadele etme hakkı kazandı. 2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarında 3. Lig 2. Grup'ta 10. sırada yer aldı. 2014-2015 sezonunda ligde 15. sırada yer alarak küme düşmekten kıl payı kurtuldu.
2015-16 sezonu öncesinde Erzincan Refahiyespor olan adını 24 Erzincanspor olarak değiştirdi.
2018-19 3. Lig 3. grupta yer alan Anagold 24 Erzincanspor Armağan Turhan ile başladığı sezonda, 9. haftanın ardından İsmail Batur ve 15. haftanın ardından Osman Özdemir yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 14 galibiyet, 6 beraberlik ve 14 mağlubiyet aldı. 48 puan toplayarak grubunu 7. tamamladı.
2019-20 sezonunda 3. Lig 1. Grupta mücadele eden 24 Erzincanspor Mustafa Sarıgül ile başladığı sezona 20. haftanın ardından teknik direktör Mustafa Kemal Kılıç ile anlaşarak yoluna devam etmektedir. 19. haftanın sonunda 10 galibiyet, 6 beraberlik, 3 mağlubiyet ile puan cetvelinde 36 puanla 4. sırada yer almaktadır. Tüm Dünya'da ortaya çıkan COVID-19 Salgını sonrası liglere ara verilmiştir. Türkiye Futbol Federasyonunun 8 Temmuz 2020 tarihinde aldığı karar neticesinde play-off oynamaya hak kazanmış. Antalya'da gerçekleştirilen play-off maçlarında önce Artvin Hopaspor'u 4-1 lik skorla elemiş, daha sonra 68 Aksaray Belediyespor ile final maçında karşı karşıya gelmiş ve rakibini 2-1 mağlup ederek 2. Lig'e yükselmiştir.
2 Ligde oynadığı ilk sezonda play-offta Hekimoğlu Trabzon'a çeyrek finalde elendi. 2021-22 sezonunda ligi 54 puanla 6. sırada tamamladı ve play-off hattının hemen altında yer aldı. 2022-23 sezonunda Beyaz Grup'ta yer alan 24 Erzincanspor ligi 58 puan ile 5. sırada tamamladı. Grup çeyrek finalinde Amed Sportif Faaliyetler'i 1-0, yarı finalde Esenler Erokspor'u ikinci maçın sonunda penaltılarla 4-3 yenerek grup finaline çıktı. Grup finalinde Şanlıurfaspor'a iki maçta 3-2 ve 2-0'lık skorlarla kaybederek üst lige çıkma şansını kaybetti. 2023-24 sezonunda ligi 4. bitirdi ve Menemen FK'yı uzatmalarda 3-2 yenerek yarı finalde Iğdır'ın rakibi oldu. Bu sezonda ise yine yarı finalde 3-1 ve 3-0'lık 2 maç sonucunda yine 1. Lig'e çıkma şansını kaybetti.
2024 yılı Aralık ayında yapılan olağanüstü genel kurulda başkanlık görevine Burak Çalık seçildi. Yeni yönetimin göreve gelmesinin ardından daha önceden sözleşmesi feshedilen Gökhan Ünal ile teknik direktörlük görevi için anlaşma sağlandı.
2025-2026 sezonunda Erzincanspor başarılı bir grafik çizemedi. Ligi 10. sırada tamamladı. Ocak ayında yapılan seçimde Alaattin Yavuz Güneş başkanlığa geldi. Kısa sürede yapılan değişiklikler ve yeniliklerle kulüp UEFA standartlarına uygun ve daha profesyonel bir hale getirildi. 31 Mayıs’ta yapılan kongrede tüzük ve isim değişikliği onaylandı. Ayrıca 5 Temmuz’da yapılan kongrede ise kulübün dernek statüsü Anonim Şirketi statüsüne devredildi. Ayrıca kulübün mevcut logosu revize edildi. Kulüp aynı zamanda Dünya’nın en büyük şirketlerinden biri olan Chobani firmasıyla forma sponsorluğu için anlaştı. 

28 Ağustos 2022 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

2. Lig: 4 sezon
2020-

3. Lig: 8 sezon
2012-2020

Bölgesel Amatör Lig: 1 sezon
2011-2012

Amatör Lig:
1984-2011

3. Lig
Play Off Şampiyonluğu (1): 2019-20

Kulübün profesyonel liglerde görev yapmış teknik direktörlerinin listesi şu şekildedir:

[1] Anagold Madencilik, 24 Erzincanspor’a 3 yıllığına sponsor oldu 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2] 24 Erzincanspor'a isim sponsoru 16 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TFF.org'da Erzincanspor
Facebook'ta Erzincanspor
Instagram'da Erzincanspor
X'te Erzincanspor

3. Lig şampiyonları listesi, Türkiye futbol ligleri hiyerarşisinin dördüncü seviye futbol ligi olan 3. Lig'in şampiyonlarının ve istatistiklerinin sıralandığı liste. 2001 senesinden önce Türkiye 3. Futbol Ligi ismiyle üçüncü seviye lig olarak oynanan lig, 2001-2002 sezonu itibarıyla Türkiye 2. Futbol Ligi'nin 1. Lig ve 2. Lig olarak ikiye ayrılmasıyla beraber dördüncü seviye lig konumuna gelmiştir.
İlk sezon olan 1967-68 sezonu deplasmanlı iki maç üzerinden normal lig sistemiyle ve tek grup olarak yapılmış, 1968-1969 sezonu ve 1969-1970 sezonunda ikili grup olarak oynanmıştır. 1970-1971 sezonundan itibaren sırasıyla 3 sezon 4'lü grup, 3 sezon 2'li grup, 1 sezon 2'li grup ve 1977-1980 arası da 3'lü grup halinde oynandıktan sonra 1980 senesinde 3. Lig kaldırılmıştır. 1980-1984 arası 3. Lig oynanmamıştır. 1984 senesinde 3. Lig bu sefer daha fazla katılımlı olarak tekrar kurulmuştur. 1984-2001 sezonları arası 8 ile 12 grup arası oynanmıştır.
2001 senesinde 1. Ligin isminin Süper Lig olarak değişmesi üzerine, 2. Lig önce A ve B kategorisi olarak 2'ye ayrılmış daha sonra 1. Lig ve 2. Lig ismini almıştır. Bu nedenle 3. seviye lig olan 3. Lig 2001'den sonra 4. seviye lig olarak oynanmaya başlamış ve takım sayısı azaltılmıştır. 2001-2003 arası 5'li grup 2003-2008 arası 4'lü grup oynanan lig, 2008-2010 arası 2 sezon Kademe ve Klasman Grup sistemine göre oynanmıştır.
2010 senesinde tekrar düzenlenen liglerden sonra 3. Lig, on sekizer takımlı 3 grup halinde oynanmaya başlanmıştır. O zamandan beri 10 sezondur bu şekilde oynanmaktadır.
Şampiyonlar listesinde Play Off Şampiyonları ya da ikinci veyahut üçüncü olarak üst lige çıkan takımlar dahil edilmemiş, sadece grubunda sezonu Şampiyon tamamlayan takımlar listelenmiştir.
3. Lig'de şu ana kadar 167 farklı takım şampiyonluğa ulaşmıştır. Bununda nedeni 1984-2000 arası 10'a grup sayısı olmasıdır. 1967-67 sezonunda ilk kez Türkiye 3. Futbol Ligi adıyla düzenlenen ligi ilk sırada bitiren Düzcespor ligin ilk şampiyonu olmuştur. Toplamda ise Çorluspor, Hatayspor, Gaziosmanpaşaspor, Düzcespor, Elazığspor, Nazilli Belediyespor ve Ispartaspor 4 şampiyonluk ile en fazla şampiyon olan takım konumundadır.

1980-1984 yıllarında Türkiye 3. Ligi uygulamadan kaldırıldı.

2001-2002 sezonu itibarıyla 3. Lig 4. seviye Lig olarak oynanmaya başladı.

Ülkenin yedi coğrafi bölgesinden de şampiyon çıkarken 168 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Marmara takımları toplam 76 şampiyonluk ile fazla şampiyonluk yaşayan takımlar olmuş, Güneydoğu Anadolu Bölgesi takımları ise toplamda 21 şampiyonluk ile en az şampiyon olan takımlar olmuşlardır.

3. Lig şampiyonları listesi, Türkiye futbol ligleri hiyerarşisinin dördüncü seviye futbol ligi olan 3. Lig'in şampiyonlarının ve istatistiklerinin sıralandığı liste. 2001 senesinden önce Türkiye 3. Futbol Ligi ismiyle üçüncü seviye lig olarak oynanan lig, 2001-02 sezonu itibarıyla Türkiye 2. Futbol Ligi'nin 1. Lig ve 2. Lig olarak ikiye ayrılmasıyla beraber dördüncü seviye lig konumuna gelmiştir. 
İlk sezon olan 1967-68 sezonu deplasmanlı iki maç üzerinden normal lig sistemiyle ve tek grup olarak yapılmış, 1968-69 sezonu ve 1969-70 sezonunda ikili grup olarak oynanmıştır. 1970-71 sezonundan itibaren sırasıyla 3 sezon 4'lü grup, 3 sezon 2'li grup, 1 sezon 2'li grup ve 1977-1980 arası da 3'lü grup halinde oynandıktan sonra 1980 senesinde 3. Lig kaldırılmıştır. 1980-1984 arası 3. Lig oynanmamıştır. 1984 senesinde 3. Lig bu sefer daha fazla katılımlı olarak tekrar kurulmuştur. 1984-2001 sezonları arası 8 ile 12 grup arası oynanmıştır.
2001 senesinde 1. Ligin isminin Süper Lig olarak değişmesi üzerine, 2. Lig önce A ve B kategorisi olarak 2'ye ayrılmış daha sonra 1. Lig ve 2. Lig ismini almıştır. Bu nedenle 3. seviye lig olan 3. Lig 2001'den sonra 4. seviye lig olarak oynanmaya başlamış ve takım sayısı azaltılmıştır. 2001-2003 arası 5'li grup 2003-2008 arası 4'lü grup oynanan lig, 2008-2010 arası 2 sezon Kademe ve Klasman Grup sistemine göre oynanmıştır.
2010 senesinde tekrar düzenlenen liglerden sonra 3. Lig, on sekizer takımlı 3 grup halinde oynanmaya başlanmıştır. O zamandan beri 10 sezondur bu şekilde oynanmaktadır.
Şampiyonlar listesinde play-off şampiyonları ve ikinci veyahut üçüncü olarak üst lige çıkan takımlar dahil edilmemiş, sadece grubunda sezonu şampiyon tamamlayan takımlar listelenmiştir.

2003 Irak İşgali, Amerika Birleşik Devletleri yönetimindeki koalisyonun kuvvetlerinin Irak Savaşı'nda gerçekleştirmiş olduğu ilk topyekün askerî aşamadır. Müdahale ilk olarak 19 Mart 2003 tarihinde hava taarruzu ile başlamış, 20 Mart 2003'te ise kara taarruzu ile devam etmiştir. Müdahalenin ilk 26 günü; çatışmalar Irak'ın çeşitli bölgelerinde yoğun olarak yaşanmıştır. Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak güvenlik güçlerinin verdiği ağır kayıplar sonucu, müdahale yaklaşık bir ay içerisinde başarı ile sonuçlanmıştır. Müdahale sonucunda; koalisyon kuvvetleri arasında bulunan ABD, Birleşik Krallık, Avustralya ve Polonya askerleri Irak'ı işgal etmiştir. Irak Savaşı'nın bu erken ve ilk aşaması, 1 Mayıs 2003'te Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush'un Amerikan halkına yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında; savaşın resmen bittiğini duyurmuştur. Koalisyon güçlerinin zaferini ilan etmesinin ardından Geçici Koalisyon Yönetimi (CPA), birkaç ardışık geçiş hükûmetinin ilki olarak kuruldu.
ABD liderliğindeki koalisyon, 19 Mart'tan 1 Mayıs 2003'e kadar süren müdahalenin ilk işgal safhasında Irak'a 177.194 asker gönderdi. Koalisyon güçleri arasında 45.000 İngiliz asker, 2.000 Avustralya asker ve 194 Polonyalı asker bulunurken, sadece ABD'den yaklaşık 130.000 asker bulundu. 2003 askerî müdahalesinin başarılı olmasının ardından, 36 başka ülkenin de yer aldığı Çok Uluslu Güç Irak'ı işgal etti. Koalisyon güçleri ayrıca Irak Kürdistanı'ndaki Peşmergeden de lojistik ve askerî destek aldı.
George W. Bush ve Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair'e göre koalisyon; "Irak'ı kitle imha silahlarından arındırmayı, Saddam Hüseyin'in terörizme verdiği desteği sona erdirmeyi ve Irak halkını özgürleştirmeyi" hedefliyordu. Bazılarına göre ise müdahalenin amacı; bölgedeki petrol kaynakları üzerinde hakimiyet kurmak ve Amerika'nın askerî gücününü diğer ülkelere göstermektir.

Irak askerî müdahalesi sırasında Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki koalisyon güçleri, 2003'ün temmuz aylarında Irak'ın başkenti Bağdat'tın batısında yaklaşık 74 kilometre uzaklıktaki Al-Taqqadum Hava Üssü'nün ve Ramadi şehrinin yaklaşık 110 kilometre batısında yer alan Ayn'ül Esad Hava Üssü'nün yakınlarında çöle gömülmüş Rus menşeli Mig-25 ve SU-25 tipi savaş uçakları bulundu. 30 ila 40 uçağın 3 metreden fazla gömülü olduğu tespit edildi. Uçakların tonlarca çöl kumunun altında kalmasına karşın koruma amacıyla yalnızca bir kısmına plastik kaplama ve kamuflaj ağları serilmişti. Fakat çöl fırtınalarından olacak ki bazı uçakların tepe yüzgeçlerinin açığa çıkmasıyla uçaklar fark edildi.
Dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld 7 Ağustos 2003'te olaya ilişkin yaptığı açıklamada şunları söyledi;

"Pek çok şeyin gömüldüğünü duymuştuk ama nerede olduklarını bilmiyorduk ve o yakın çevrede haftalar, haftalar ve haftalardır faaliyet gösteriyorduk... 12, 13 haftadır ve onların varlığından haberimiz yoktu." Rumsfeld, "Oradaydık" dedi.
Bu türden kaç tane uçağın bulunduğundan emin olmadığını söyledi ancak "Bir ya da iki değildi" dedi
Rumsfeld, "Uçak kadar büyük bir şey, faaliyet gösterdiğiniz yerden bir taş atımı uzaklıkta ve onun orada olduğunu bilmiyorsunuz, çünkü bir keşif sürecinde her şeyi araştıramıyorsunuz," diye açıkladı. "Dolayısıyla size nereye bakmanız gerektiğini söyleyen birini bulana kadar ya da doğa biraz kumu temizleyip zamanla bir şeyi açığa çıkarana kadar bunu bilemeyeceğiz."

"Ama hepimizin bildiği gibi, yokluk Kanıt yokluğun kanıtı değildir."

Saddam Hüseyin'in öncülüğünde Irak Hava Kuvvetleri güneybatı Asya'nın en büyük hava kuvvetlerine ve altyapısına sahipti. Irak Hava Kuvvetleri, 1988'li yıllara kadar İran-Irak Savaşı'nda gösterdiği yoğun hava gücüne karşın 1991'e gelindiğinde 700'den fazla dönemin seçkin savaş uçaklarına sahipti.
Bunlar arasında SSCB'den alınma MiG-29, Fransa'dan alınma Mirage F-1'ler ve çeşitli menşeilere sahip birçok savaş uçağı vardı. Irak Hava Kuvvetleri yalnızca envanterine hava araçlarını katmamış, altyapı hizmetlerini güçlendirmş, pistlerini ve araba yollarının sayısını arttırmış, park halindeki uçakları korumak için sığınaklar inşa etmiştir. Fakat tüm bu başarılı sisteme rağmen koalisyon güçleri 2003'te Irak'a Özgürlük Operasyonu gerçekleştirdiği sırada bahsedilen bu hava gücü kullanılmamış, öyle ki işgal sırasında başkente ilerleyen koalisyon güçlerine tek bir Irak uçağı müdahale etmemiştir. Bahsi geçen uçaklar işgalin ilerlemesinden sonra kuma gömülü halde bulunan uçaklardan birkaçı olduğu tahmin edilmektedir.

Adana – Halep demiryolu, Adana – Toprakkale – Fevzipaşa – Halep arasında bulunan TCDD ve CFS'ye ait uluslararası ana demiryolu hattıdır.
Hattın Türkiye sınırlarındaki kısmı TCDD 6. Bölge'nin sorumluluk alanında yer almakta ve TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Fırat Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Mersin – İskenderun ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir. Hattın Suriye sınırlarındaki kısmı ise Suriye İç Savaşı sebebiyle kapalıdır.

Demiryolu hattı, 1912–1918 yılları arasında Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından Bağdat Demiryolu hattı için inşa edilmiştir.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1918–1921 yılları arasındaki Fransız işgali sırasında, Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından işletilen demiryolu hattı, Fransızların Ankara Antlaşması ile bölgeden çekilmesinden sonra hem Türkiye hem de Suriye sınırlarında kalarak uluslararası demiryolu özelliği kazanmıştır. Demiryolu hattı, 1921–1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927–1932 yılları arasında da Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından işletilmiştir. 27 Ekim 1932'de Türkiye ile Fransa arasında yapılan anlaşma ile hattın Türkiye kısmının Adana – Fevzipaşa bölümü TCDD'ye, Fevzipaşa – Hudut bölümü Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi'ne, Suriye kısmı ise DHP Şirketi'ne devredilmiştir.
Demiryolu hattının CD Şirketi tarafından işletilen Türkiye kısmındaki bölümler 1937'de TCDD tarafından satın alınmış ve hattın Türkiye kısmı tamamen TCDD'nin denetimine girmiştir. Hattın bir kısmının Suriye sınırlarında kalması sebebiyle hattın devamı niteliğindeki -yine bir kısmı Suriye sınırlarında olan- Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu ile kopan bağlantısı 1929–1960 yılları arasında TCDD tarafından inşa edilen Fevzipaşa – Narlı ve Narlı – Karkamış demiryolları aracılığıyla yeniden sağlanmıştır. Hattın DHP Şirketi tarafından işletilen Suriye kısmı, 1956 yılında şirketin kamulaştırılmasından sonra Chemins de Fer Syriens / Suriye Demiryolları (CFS) tarafından işletilmeye başlanmıştır.

1. Anahat Trenler
Fırat Ekspresi
2. Bölgesel Trenler
B62 Mersin – İskenderun
B63 Mersin – İslahiye

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adana – Mersin demiryolu, Adana – Mersin arasında bulunan TCDD'ye ait 68,382 kilometre (42,491 mi) uzunluğunda çift hatlı demiryolu hattıdır.
Türkiye'nin en işlek demiryolu hatlarından birisi olan hat, TCDD 6. Bölge'nin sorumluluk alanı içerisinde yer almakta ve Toros Ekspresi ve Erciyes Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Mersin - Adana, Mersin – İskenderun ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
Ayrıca hat, Mersin'in ticari faaliyetler açısından oldukça önemli bir ilçesi olan Tarsus'tan içinden geçmekte ve Türkiye'nin en büyük limanlarından biri olan Mersin Limanı'na hizmet vermektedir. 22 Nisan 2024'te Mersin-Gaziantep yüksek standartlı demiryolu inşaatı kapsamında iki yıllığına kapatıldı.

20 Ocak 1883'te Osmanlı hükûmeti Kilikya/Çukurova bölgesinde demiryolu sistemlerinin yaygınlaştırılması için iki Türk iş adamına imtiyaz vermiştir. Ancak bu kişiler tek başlarına yeterli düzeyde ilerleme gösteremedikleri için imtiyaz haklarının bir kısmını bir grup İngiliz ve Fransız yatırımcıya satmışlar ve böylece Londra merkezli bir Fransız şirketi olan Mersin – Tarsus – Adana Railway / Mersin – Tarsus – Adana Demiryolu (MTA) Şirketi kurulmuştur. MTA Şirketinin inşa ettiği demiryolu hattı 2 Ağustos 1886'da tamamlanarak hizmete girmiştir.
1897'de Adana-Mersin demiryolunun Osmaniye'ye kadar uzatılması düşünülmüştür. Daha sonra bu hattın Kahramanmaraş'a hatta Fırat Nehri'ne kadar uzatılması gündeme gelmiştir. Ancak bu sırada demiryolu imtiyazı konusunda Alman nüfuzunun önemli bir gücü vardır. Bundan dolayı Fransız sermayeli bir şirketin, demiryolu hattını uzatma isteği gerçekleşmemiştir.
1896'da Türk ortaklar tüm imtiyaz haklarını yabancı ortaklara satmış ve MTA tamamen yabancı sermayeli bir şirkete dönüşmüştür. 1906'da Bağdat Demiryolu'nu inşa eden ve işleten Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi, Fransız MTA şirketine ait olan demiryolu hattını satın almıştır. Bu satın alma işleminin ardından 1912'de Adana'daki MTA Şirketine ait olan (günümüzde Adana İl Müftülüğü'nün bulunduğu yerdeki) istasyon binası terk edilerek CIOB Şirketi tarafından daha kuzeyde inşa edilen Adana Garı kullanılmaya başlanmıştır.
I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bile hattın sahibi olan CIOB şirketi, 1 Ocak 1929'da Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti tarafından alınan demiryollarının millileştirilmesi kararı kapsamında kamulaştırılmıştır. Şirketin işlettiği demiryolu hattı ise -o zamanki adıyla Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'ye devredilmiştir.
22 Nisan 2024'te Mersin – Adana – Gaziantep yüksek standartlı demiryolu'nun inşaatı kapsamında iki yıllığına kapatıldı.

1. Anahat Trenler
Toros Ekspresi
Erciyes Ekspresi
2. Bölgesel Trenler
B61 Mersin – Adana
B62 Mersin – İskenderun
B63 Mersin – İslahiye

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Afrin, (Arapça: عفرين, Kürtçe: Efrîn, Süryanice: ܥܦܪܝܢ) Suriye'nin kuzey batısında, Halep iline bağlı ilçe. İlçenin toplam nüfusu 500.000'dir. İlçenin merkezi olan Afrîn kentinin nüfusu 2004 sayımına göre 36.562 nahiyesinin toplam nüfusu ise 172.095 kişi idi.
Suriye İç Savaşı sırasında, 2012 yazında Suriye hükûmeti bölgeden çekildi ve ardından yönetim PYD'nin eline geçti. Ocak 2014'te PYD tarafından tek taraflı olarak ilan edilen Rojava Anayasası'na göre, de facto statüdeki üç kantondan biri hâline geldi Afrin Kantonu'nun idari merkezi oldu.
20 Ocak 2018 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu'nun desteği ile ilçedeki PYD ve YPG'ye karşı Zeytin Dalı Harekâtı adlı askeri bir operasyon başlattı. Harekâtın 58. gününe denk gelen 18 Mart 2018'de ele geçirildi.

Afrin kasabasının yaklaşık 8 km güneyinde, Geç Hititler döneminden kalan Ain Dara Tapınağı yerleşiminin kalıntıları bulunmaktadır. Yine kentin kuzeybatısında, MÖ 9. ya da 8. yüzyıldan kalma, Luvi dilinde yazıt bulunmuştur. Yazıtın tamamına yakını tahrip olmuş, sadece sağ ön yüzündeki Teşup Tanrısı kabartması ve sol arkada yazılı birkaç kelime günümüze ulaşabilmeyi başarmıştır.
Eski Çağlarda Ahameniş İmparatorluğu, Seleukos İmparatorluğu gibi antik devletlerin yönetiminde kalan bu bölge, Üçüncü Mithridatis Savaşı'ndan ardından Roma Cumhuriyeti'ne bağlandı ve Suriye eyaletinin bir parçası oldu. Roma'nın ikiye bölünmesinin ardından Bizans İmparatorluğu'na bağlanmış ve 637 yılında Müslümanların Levant'ı fethine kadar Bizans'a bağlı kalmıştır. Tarih boyunca Emevîler, Antakya Prensliği, Memlûk Sultanlığı gibi devletlerin hakimiyetinde kalmış, Mercidabık Muharebesi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun Halep Vilayetinin parçası olmuştur.

Afrin'in günümüzdeki modern yerleşimi, ilk olarak 19. yüzyılda bir pazar yeri olarak kurulmasıyla başladı. 1929 yılında kasabada daimi olarak ikâmet edenlerin sayısı 800'dü, 1968'e gelindiğinde Afrin nüfusu 7 bine yükseldi.
Suriye-Türkiye sınırının 1923'te kesin olarak belirlenmesiyle birlikte Afrin, Fransa Suriye Mandası yönetimi altında, Suriye'nin Halep ilinin ilçesi hâline getirildi.
İlçe, Zeytin Dalı Harekatı sonrası Türkiye destekli geçici hükûmetin kontrolüne girmiş hızla yeniden yapılanmaya başlanmış, okullar, hastaneler ve birçok kamu kurum kuruluşu ilçede imar edilmiştir. Günümüzde Afrin, Suriye Geçici Hükümeti'nin en büyük ve önemli beldesi konumundadır.

21 Mart 1986'da üç kişinin Suriye polisi tarafından öldürüldüğü bir olayın ardından, Afrin'de isyan çıktı.
1999'da PKK lideri Abdullah Öcalan'ın tutuklanması, Kürt protestocular ile polis arasında yeni çatışmaları tetikledi.
2011 baharında başlayan Suriye İç Savaşı ilk başlarda Afrin'e sıçramadı, ancak 2012 yazında Suriye hükûmeti, memurlarını ve askerlerini ilçe genelinden çekti ve ardından yönetim PYD'nin eline geçti.
Ağustos 2013'te Minniğ Askeri Hava Üssü Kuşatması'nın rejim güçleri aleyhine sonuçlanmasının ardından, isyancıların takibinden kurtulmak isteyen Suriyeli askerler, YPG kontrolündeki Afrin'e sığındı ve beraberlerinde getirdikleri birkaç tank ile çok sayıda ağır silaha ve zırhlı araçlara YPG el koydu.

Kobani Kuşatması IŞİD aleyhine, YPG lehine sonuçlanınca, Ocak 2014'te PYD, tek taraflı olarak Rojava Anayasası'nı ilan etti ve Suriye Kürtleri'nin yoğun olarak yaşadığı 3 bölgede; Afrin, Kobane ve Haseke bölgelerinde de facto olarak özerklik ilan etti. Böylelikle Afrin kenti, Afrin Kantonu'nun idari merkezi oldu.
PYD zamanla bu 3 kanton arasındaki bölgeleri ele geçirmek ve kantonlar arası coğrafi bütünlük sağlamak için harekete geçti. Bu doğrultuda Şubat 2016'da Afrin'den harekete geçen YPG güçleri, Minniğ Askeri Hava Üssü'nü ele geçirdi ve Azez kasabasına yöneldi. Tam karşı yönden ise, Haziran 2016'da Menbic Taarruzu başlatıldı. Bu politika, Türkiye Cumhuriyeti tarafından ‘terör koridoru’ veya medya tarafından ‘Kürt koridoru’ şeklinde tanımlandı. Ve Türkiye Cumhuriyeti, Ağustos 2016'da ÖSO öncülüğünde Fırat Kalkanı Harekâtı'nı başlatarak Cerablus ve El-Bab bölgelerinin YPG tarafından ele geçirilmesini önledi.
Fırat Kalkanı Harekâtı 29 Mart 2017'de sona erdi. Ancak birkaç gün sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fırat Kalkanı'nın devamının yeni isimlerle geleceğini duyurdu. Aradan geçen 9 ayın ardından, 20 Ocak 2018'de Afrin'deki PYD ve YPG yönetimine son vermek amacıyla Zeytin Dalı Harekâtı adlı askerî harekât başlatıldı. 18 Mart 2018'de Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu tarafından ilçe merkezi ele geçirildi.
Uluslararası Af Örgütü, 02 Ağustos 2018'de yayınladığı yazıda Türkiye'nin desteklediği ÖSO milislerinin ağır insan hakları ihlallerinde bulunduğunu belirtmiş ve Türkiye'yi yaşananlara seyirci kalmakla suçlanmıştır. 32 kişiyle yapılan görüşmelere dayanan rapora göre ÖSO milisleri keyfi gözaltılara, işkenceye, yerel halkı zorla yerinden etmeye, adam kaçırmalara, mülke el koymalara ve yağmalamalara karışmıştır. Af Örgütü, Türkiye Cumhuriyeti devletine bu ihlalleri durdurması çağrısında bulunmuştur. Yine aynı raporda YPG'nin yolları kapatarak sivillerin geçişini engellediği, Esad güçlerinin ise yerinden edilen kişileri zorla harap hâldeki yerleşim birimlerinde tuttuğu ve oradan çıkışına izin vermediği belirtilmiştir. 2018 yılı Ocak ayında Afrin'in merkez mahallesindeki boş bir arazide PKK/YPG tarafından toplu ceset gömdükleri bilgisi üzerine harekete geçilerek söz konusu alanda kazı çalışması yapılmıştır. Savcı gözetiminde yapılan ilk gün ki kazıda çuvalların içine konmuş şekilde 35 ceset bulunmuştu. Bölgede kazı çalışması devam daha fazla ceset bulundu ve bu sayı 68'e çıktı. Afrin Yerel Meclisi Başkanı Muhammed Şeyh Raşid bu durumu şöyle açıkladı ; “Gördüğünüz gibi olay binaların arasında olmuş, yerleşim alanında. Afrinli olarak bu bölgede mezarlık olduğu konusunda bilgimiz yoktu. Buralar, terör örgütü PKK’nın kontrolündeyken onlara karşı gelenlerin kaybolduğu ve infaz edildiği duyumları vardı. Burası büyük ihtimalle örgüte karşı duran şahısların toplu mezarlığı olabilir” dedi. Öldürülen bu 68 kişinin PKK/YPG/PYD nin insanları zorla silah altına almasını engellemeye çalışan kişiler olduğu düşünülmektedir. Cesetlerin teşhisi ise hala devam ediyor.

Asi Nehri ve bu nehre akan Afrin Çayı, Selefkos İmparatorluğu döneminde Oinoparas olarak biliniyordu. Günümüzde Batı medeniyetinde Orontes olarak bilinen bu nehrin ismi, Roma döneminde Ufrenus şeklinde telâffuz edildi. Emeviler ve Abbasiler döneminde ise Ifrin şekline dönüştü. Afrin kentinin isminin de buradan geldiği düşünülmektedir.

2004 tarihli nüfus sayımına göre Afrin kent nüfusu 64 bin 758 kişi; kırsal nüfusla beraber ilçe genelinde toplamda 172 bin 95 kişi yaşamaktaydı. Erkekler arası okuma-yazma oranı %73, kadınlar arası okuma-yazma oranı ise %61'dir. Erkekler arası işsizlik %6,5, kadınlar arasında ise %11,6'dır. Geçmişte Afrin ve çevresinde 200 bine yakın bir nüfus bulunuyordu fakat Suriye İç Savaşı nedeniyle yaşanan göçler ile bu sayı 500.000'e ulaştı. Zeytin Dalı Harekâtından önce Afrin nüfusunun büyük bir kısmı Kürt iken harekâttan sonra gerek göçlerden, gerek yönetimin uyguladığı politikalardan dolayı Kürt nüfusunda büyük düşüş yaşanmıştır. Günümüzde nüfusun yarısını Araplar, yarıya yakınını Kürtler ve kalanını ise Türkmenler oluşturmaktadır.

Kentin ortasından Afrin Çayı geçmektedir.

Zeytin ağacı Afrin'in sembolüdür ve zeytin için önemli bir üretim merkezidir. Zeytinyağı ve tekstil ve Halep sabunu kentin yerel sanayilerinden bazılarıdır.

Ağustos 2015'te açılan Afrin Üniversitesi, eğitim hayatına başladı ancak kurumsal olarak tescilli değildir. Okul bünyesinde edebiyat, iktisat, işletme, tıp, çeşitli mühendislik dalları, müzik, tiyatro, işletme ve Kürt dili ve edebiyatı enstitüleri bulunmaktadır.
Ayrıca 2019 yılında Gaziantep Üniversitesi bünyesinde, Gaziantep Üniversitesi Afrin Eğitim Fakültesi açılmıştır.

İlçede akdeniz iklimi ve karasal iklim görülmektedir.

Ahmed Ârifî Paşa (1819 - 1895/96), II. Abdülhamid saltanatında 29 Temmuz 1879 - 18 Ekim 1879 tarihleri arasında iki ay yirmi gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.

1819'da İstanbul'da doğmuştur. Osmanlı Devleti diplomatı ve Hariciye nazırlarından olan Mehmed Şekib Paşa'nın oğludur. Memurluğa Babıâlı Tercüme Odası'nda başladı. Sonra sırası ile şu memuriyetlerde bulundu: Viyana Sefareti başkâtipliği, Amedî Divanı Humayun odası memurluğu, Viyana konferansı kâtipliği ve 1855'te Paris konferansında kâtiplik yaptı.
1872'de ilk defa olarak Viyana'ya büyükelçi göreviyle gönderildi. Birinci defa 1874, ikinci defa 1877 ve üçüncü defa (1882-1884) de olarak üç defa Hariciye Nazırlığı yaptı. 1875'te Maarif Nazırı oldu. 1875'te ise Adliye Nazırlığı görevinde bulundu. Kasım 1875 - Mayıs 1876'da ikinci defa Viyana'ya büyükelçi olarak gönderildi. Sonra da 1877'de Paris'te Fransa'ya büyükelçi olarak atandı.
1879'da Başvekâlet adıyla yeniden kurulan sadrazamlık makamına getirildi ve iki ay 24 gün kadar başvekillikte kaldı.
Azledildikten sonra 19 Ekim 1879-12 Eylül 1880, 30 Kasım 1882-2 Aralık 1882 ve 25 Eylül 1885-4 Eylül 1891 tarihleri arasında 3 kez Şura-yı Devlet başkanlığı görevini ifa etti. Bundan sonra ise 1882'de üçüncü defa Viyana'ya büyükelçi olarak gitti.
Ayan Meclisi'in ilk teşkilinde ayanlığa seçilmiş ve daha sonra Ayan Meclisi Reis vekilliği'ne getirilmiştir.
Ârifî Paşa; Arapça, Farsça, Fransızca dillerini iyi bilmekteydi. Hukuk ve tarih üzerine çalışmıştı. Diplomatik terimlerin Türkçeleştirilmesinde büyük hizmeti olmuştur. Michaud'nun "Histoire des Croisades (Haçlılar Tarihi)" isimli tarih eserini Âli Paşazade Ali Fuad Bey ve Ethem Pertev Paşa ile birlikte Türkçeye çevirmeye başladılar. Bu eserin bir kısmının çevirisini "Emr -ül-Acıb fi Tarih-i Ehl-i Salıb (Haçlılar Tarihinin Garip Emirleri)" adı ile yayınlamışlardır.

Ahmed Arifi Pasa biyografisi (Erişim: 24.3.2012)
Cooper, Thompson (1884). "Aarifi Pasha". Men of the Time (11. ed.). Londra: George Routledge and Sons. Say.1. (İngilizce)

Kabaağaçlızade Ahmed Cevad Paşa veya Cevad Şakir Paşa (Osmanlıca: احمد جواد پاشا; 1851, Şam – 9 Ağustos 1900, İstanbul), Osmanlı Türkü asker, diplomat, yazar ve devlet adamıdır. II. Abdülhamid'in saltanatında 1891-1895 yılları arasında sadrazamlık görevinde bulundu. Ayrıca 1890-91 arasında kısa bir süre ve 1897-1898 yılları arasında Girit Vilayeti Valisi ve Fevkalade Komutanı oldu.
Dönemin en önemli meselelerinden birisi olan Ermeni Sorunu ile ilgilendi. Askerlik ve devlet görevliliğinin yanı sıra devrin bir aydını olarak "Tarih-i Askeri Osmani" (Osmanlı İmparatorluğu Askeri Tarihi) gibi tarih alanında çeşitli bilimsel konularda eserler yayımladı. Şakir Paşa ailesi olarak anılagelen ve sanat alanında pek çok tanınmış kişiyi yetiştirmiş ailenin bir ferdi, Mehmed Şakir Paşa'nın ağabeyi ve Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın amcasıdır.

Ahmed Cevad, 1851 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Şam Beylerbeyliği'nin merkezi Şam'da doğdu. Şûra-yı Askeri üyesi Afyonlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım Bey ile Suriye Türkmenleri'nin ileri gelen ailelerinden Hattatzâde Hüseyin Efendi'nin kızı Zehra Hanım'ın oğludur. Anne ve babasını henüz 12 yaşında iken kaybetti. Daha sonra şeyhülislamlık görevinde de bulunan aile dostları Rumeli kazaskeri Atıfzade Hüsameddin Efendi tarafından himaye edildi.
İlk öğrenimini Bursa ve İstanbul'da tamamladıktan sonra Harbiye'ye girdi. Çok başarılı bir öğrenciydi. Mekteb-i Harbiye'den 1869 yılında mezuniyetinden sonra Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'ye alındı ve 1871 yılında birincilikle mezun oldu.

1871 yılında Kolağası rütbesine terfi etti. Askeri görevlerinin yanı sıra "El-Ma’lûmâtü’l-Kâfiye fî Ahvâl-il-Memâlik-il-Osmâniyye" adlı bir eser yazarak Sultan Abdülaziz'e sundu ve bu çalışmasından ötürü binbaşı rütbesine terfi ettirildi. 93 Harbi'nde Tuna ordusunda görev aldı. Elena Muharebesi'nde ele geçirilen silah, top ve mühimmatı esirlerle birlikte İstanbul'a götürmekle görevlendirildi. Şubat 1878'de miralay rütbesine terfi ettirildi.
1881 yılında yazı işleri müdürlüğü görevine ek olarak; 93 Harbi sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması gereği Osmanlı Devleti ile Yunanistan, Sırbistan, Rusya arasındaki sınırları belirlemek için oluşturulan komisyonlarda görev aldı.
Sultan II. Abdülhamid'in dikkatini çeken ve takdirini kazandı, dönüşünden sonra İstanbul'da Teftiş-i Askerî Komisyonu üyeliğine getirildi. Girit'teki karışıklıklar üzerine Girit fevkalade kumandanlık ve vali vekilliğine tayin edildi. Göreve geldiğinde adanın tarihi, coğrafi, sosyal durumu hakkında bir layiha hazırlayarak padişah II. Abdülhamid'e sundu, isyanın sebebi olarak Hristiyan halka aşırı imtiyazlar tanınmasını gösterdi. İki yıl süren valiliği sırasında Adadaki Müslüman ve Hristiyan halk arasında huzur ortamı oluşturmak için yoğun çaba harcadı. Buradaki başarısına karşılık 40 yaşında müşir rütbesine yükseltildi.
Girit'te yeniden karışıklıkların çıkması üzerine, "Girit Fırka-i Askerîye" kumandanlığına atanarak 1897 yılında adaya gönderildi. Girit'te Avrupa devletleri tarafından özel bir yönetim tarzının empoze edileceği anlaşılıp, bu arada da Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm'in Suriye ve Filistin'e seyahat yapması kesinleşince, Cevat Şakir Paşa Kayzer'in mihmandarlığına getirildi; yerine Ferik Osman Nuri Paşa atandı.
İstanbul'a gelip Kudüs'e kadar uzanan bir seyahat yapacak olan İmparator II. Wilhelm'im seyahatinin güvenliği için gerekli önlemleri almakla görevlendirildi. Bu görevi başarılı bir şekilde yerine getirdi; İmparator 16 Kasım 1898 tarihinde seyahatini tamamladı. Görevinin ardından İstanbul'a dönmesine izin verilmedi ve 5. Ordu Komutanı olarak görevlendirildi.

93 Harbi'nden sonra Berlin Antlaşması ile bağımsızlığını elde eden Karadağ'a 1884 yılında elçi olarak tayin edildi ve bu göreve giderken mirliva rütbesine terfi etti ve paşa oldu. Burada dört yıl kalan paşa, ülke içinde Prens Nikola'nın davetlisi olarak Sultan Abdülhamid'in izniyle yurt gezilerine katıldı. 1884 yılının Mayıs ayında çıktıkları ve bir ay süren seyahatin ardından, gözlemlerini ve seyahatnamesini bir lahiya olarak Sultan Abdülhamid'e sundu. Görevi müddetince Osmanlı-Karadağ ilişkilerine büyük katkı sunmuştur. Görevi sırasında rahatsızlanması sebebiyle Viyana'ya gitmek için izin istediyse de, yeni bir göreve atanmak üzere İstanbul'a gelmesi çağrıldı.
Girit valiliğinde gösterdiği başarı üzerine 1891 yılında II. Abdülhamid tarafından Kamil Paşa yerine sadrazam olarak atandı ve bu görevi yaklaşık dört yıl sürdürdü. 3 yılı aşkın sadrazamlığı esnasında takip ettiği siyaset, iç ve dış barışı korumak oldu. Sadrazamlığı sırasında daha çok Ermeni isyanları ve bu olayların yarattığı diplomatik sorunlar ile uğraştı. Kendi kararlarının kabul edilmesi konusunda aşırı ısrarcı olan Paşa, 1894 yılında sadrazamlıktan azledilerek Nişantaşı'ndaki evinde ikamete mecbur edildi.

1880 yılında Erkan-ı Harbiye Dairesi Altıncı Muhaberat-ı Umumiye şubesinde göreve başladı. Resmi ordu gazetesi olan Ceride-i Askeriye'nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı; dergide kendi yazıları da yayımlandı. Bir yandan da Ekim 1879 tarihinden itibaren "Yadigâr" isimli bir dergiyi yayınlamaya başladı. On beş günde bir çıkarılan bu dergi; fen, sanayi, coğrafya, tarih, ahlak gibi konularda yazılar yayımlamaktaydı.
Sadrazamlığı esnasında Babıali bahçesine memurların boş zamanlarında kitap okumaları için yaptırdığı kütüphane bugün de “Cevat Paşa Kütüphanesi" adı ile anılmakta olup, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin bir deposudur. Sadrazamlığı sırasında Arkeoloji Müzesi'ne hediye ettiği kişisel kitaplığı müze kütüphanesinin çok değerli bir koleksiyonunu oluşturur.

Ahmed Cevad Paşa iki defa evlenmiş, ikinci evliliğini Çerkez kökenli Nimet Hanım ile yapmıştır. İki evliliğinden de çocuğu olmamıştır. Arapça, Farsça, Fransızca, Yunanca ve İtalyanca bilen Cevad Paşa, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındaki Eserçe Muharebesinde göstermiş olduğu başarıdan dolayı dördüncü sınıf Mecidiye Nişanı ile ödüllendirildi. 5 Eylül 1877'de Ablanova Muharebesi'ndeki başarılarından dolayı dördüncü sınıf Osmaniye Nişanı tevcih edildi. 22 Mayıs 1889 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasındaki dostane ilişkilerin gelişmesine bulunduğu katkılardan dolayı Yunanistan Krallığı tarafından hizmetlerinden dolayı Cevad Paşa'ya birinci rütbeden Sürur Nişanı verildi ve Sultan II. Abdülhamid tarafından ise birinci rütbeden Mecidiye Nişanı tevdi edildi. 10 Temmuz 1893'te Üçüncü Fransa Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sadi Carnot tarafından Fransa'nın en yüksek sivil madalyası olan Légion d'honneur grand kordonu nişanı ile onurlandırıldı.
5. Ordu Komutanı olarak görev yaptığı Şam'da Nisan 1900'de tüberküloza yakalandı ve ordudaki görevinden istifa etti. Doktorların verdiği raporla İstanbul'a geldi ve 9 Ağustos 1900'de 49 yaşında Nişantaşı'ndaki konağında öldü. 10 Ağustos 1900'de Fatih Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından anne ve babasının kabirlerinin de bulunduğu Emir Buhari Camii haziresine defnedildi. 1901 yılında Mimar Kemaleddin tarafından mezarının bulunduğu yere bir türbe inşa edildi.

Ma‛lumatu'l-Kafiye fi-Memaliki'l-Osmaniye: Osmanlı Devletinin kara ve deniz kuvvetleri, coğrafyası, yeryüzü şekilleri gibi konularda bilgiler içerir. Askeri liselerde Abdülaziz devrinde ders kitabı olarak okutulmuştur.
Tarih-i Askeri Hulasası: 1700 yılına kadar gerçekleşen ünlü savaşlar hakkında bilgiler içerir.
Fabre, Sema yahut kozmoğrafya: yeryüzünün ölçülmesi, aya seyahat, yeryüzünün aydan görünüşü gibi konular içeren çeviri bir eserdir.
Tarih-i Osmani: Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan Niğbolu Savaşı'na kadar geçen olaylar
Mısır Mesalihine Dair İradat-ı Seniyye: Mısır işlerine dair 1839-1894 arasında çıkmış irade-i seniyyeler.
Mecmu'atu's-Sanayi: Kimyanın Sanayiye uygulanması ile ilgili bir eser.
Yadigâr: 15 günde bir çıkan Yadigar dergisinde yayımlanmış yazıların bir araya getirildiği eserdir
Tarih-i Askeri Osmânî: Osmanlı İmparatorluğu'nda meydana getirilmiş çeşitli askeri kurumlar, 1826 yılına kadarki önemli savaşlar hakkında bilgi veren eser. Ahmet Cevat Paşa, 10 cilt içinde 20 eser yazmayı planlamıştı. 3 cilt içinde 5 kitap yazabildi, bunlardan yalnız Yeniçeriler'e ait olan birinci cildi basılmıştır. Ayrıca kıyafetleri ve o devrin silah ve teçhizatını gösterir bir albümü Paris'te basılmıştır.

Ahmet Hilmi Çoban, (2009) Ahmet Cevat Paşa’nın Târih-i Askerî-i Osmânî (Kitâb-ı Râbi) Adlı Eserinin Transkripsiyonlu Metni, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Afyonkarahisar
Kenthaber.com sitesi, Ahmed Cevat (Cevat Şakir) Paşa Kabaağaçlızade sayfası (Erişim:25.06.2011)
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basimevi, (Dergah Yayinevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Hamdi Paşa (1826-1885), II. Abdülhamid saltanatında hükûmette nazırlık, valilik ve 11 Ocak 1878-4 Şubat 1878 tarihleri arasında yirmi dört gün sadrazamlık görevlerinde bulunmuş Abaza asıllı Osmanlı devlet adamıdır.
Ekim 1868-Nisan 1869 tarihleri arasında Evkaf Nazırlığı, Haziran-Ağustos 1871 ve Nisan 1873-Mart 1874 tarihleri arasında Maliye Nazırlığı, Nisan 1873-Mart 1874 tarihleri arasında Maliye nazırlığı, Kasım 1877-Ocak 1878 tarihleri arasında da Dahiliye Nazırlığı yapmıştır. Ayrıca Eylül 1871-Haziran 1872 tarihleri arasında Aydın valisi, Haziran 1872-Nisan 1873 tarihleri arasında Tuna valisi, Mart 1874-Ocak 1875 ve Şubat 1878-Ağustos 1880 tarihleri arasında Aydın valisi, Ocak 1875-Nisan 1876 ve Ağustos 1880-Eylül 1885 tarihleri arasında Şam valisi Ağustos 1876-Kasım 1877 tarihleri arasında da Hazine-i hassa nazırı olarak hizmet vermiştir.
En son olarak da II. Abdülhamid saltanatında 11 Ocak 1878-4 Şubat 1878 tarihleri arasında yirmi dört gün sadrazamlık yapmıştır.
1885'te öldü. Mezarı Lübnan'ın Beyrut şehrindeki Bachoura Mezarlığı'nda bulunmaktadır.

Buz, Ayhan (2009) " Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basımevi, (Dergah Yayınevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazım (2002), Sadrâzamlar Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul: Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmed Muhtar Molla Bey Efendi (1807-1882) Abdülaziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde 2 kez Osmanlı Devleti'nin şeyhülislamı olarak görev yapmış bir din adamıydı.
1807 yılında İstanbul'da doğmuş olan Ahmed Molla Bey Efendi, Gürcü asıllı sadrazam Koca Yusuf Paşa'nın torunuydu. Annesi ise I. Abdülhamid'in kızı Atiyyetullah Hanım Sultan'dı. 1848-1855 yılları arasında Takvim-i Vekayi gazetesinde çalıştı. 1855 yılında Selanik kadısı oldu. 1856 yılında Haremeyn, 1861 yılında İstanbul, 1868 yılında da Anadolu kazaskeri oldu.
17 Eylül 1871 tarihinde Abdülaziz döneminde Mahmud Nedim Paşa'nın sadrazamlığa atanmasıyla birlikte ilk kez şeyhülislamlığa atandı. Mahmud Nedim Paşa'nın görevinden alınmasından kısa bir süre sonra da bu görevden alındı. 18 Nisan 1878 tarihinde II. Abdülhamit döneminde tekrar şeyhülislam oldu. Bu seferki görev süresi sekiz ay sürdü ve 4 Araalık 1878 tarihinde görevinden alındı.
22 Aralık 1882 tarihinde İstanbul'da öldü. Mezarı İstanbul'un Üsküdar semtindeki İnadiye tekkesindedir. Paşa torunu olduğu için "Bey efendi" veya "Molla Bey" sıfatıyla anılırdı.

Ahmet Vefik Paşa (3 Temmuz 1823 – 2 Nisan 1891), Rum asıllı Osmanlı devlet adamı, diplomat, çevirmen ve oyun yazarıdır.
İlk ilmî Türkçülerden biridir. İki defa Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanı) yaptı; ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda, İstanbul vekili olarak yer aldı ve başkanlığı üstlendi. 4 Şubat 1878–18 Nisan 1878 ve 1 Aralık 1882–3 Aralık 1882 tarihleri arasında iki defa sadrazamlık görevine getirilmiştir.
Lehçe-i Osmânî'nin yazarı olan paşa, devlet adamlığının yanı sıra, 16 dil bilen bir bilim insanıdır. Bursa valiliği sırasında bu kentte bir tiyatro yaptırmakla ün kazanmıştır.

Kimi kaynaklara göre 3 Temmuz 1823'te İstanbul’da doğdu (ancak doğum tarihi hakkında 1813’ten 1823’e kadar değişik kaynaklar gösterilir.)
Yunan kökenli Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendi’nin oğludur. Dedesi Yahya Naci Efendi, Müslüman Osmanlı memurlara yabancı dil öğretmek için kurulan ve devletin yıkılışına kadar varlığını sürdüren Tercüme Odası’nın ilk Müslüman çevirmenidir. Babası da Fransızca bilirdi ve çevirmenlik yapmış, Tercüme Odası’nda çalışmış bir kişiydi. Türk edebiyatının büyük şairlerinden Abdülhak Hamid Tarhan’ın babası Hayrullah Efendi ile de kardeş çocuğu olan Ahmet Vefik Paşa’nın yetiştiği aile çevresi onu dil öğrenmeye, çevirmenlik yapmaya yöneltmiştir.
1831 yılında İstanbul’da başladığı eğitimini, babasının görevi nedeniyle gittiği Paris’te dönemin gözde okullarından Saint Louis Le Grand Lisesi’nde tamamladı. Babası, Paris’e elçi olarak atanan Mustafa Reşit Paşa’nın tercümanlığını yapmaktaydı. Kendisi de Paris’te bulunduğu süre içinde Fransızcayı ana dili gibi öğrendi. Fransızcanın yanı sıra İtalyanca, Yunanca ve Latince de öğrendi.

1837’de yurda döndüğünde Tercüme Odası’nda memuriyet hayatına başladı. 1840'ta elçilik katibi göreviyle Londra’ya gitti ve İngilizce öğrendi.
İki yıl sonra Sırbistan’da, İzmir’de, Memleketeyn’de (Eflak ve Boğdan) geçici ve özel görevler aldı. Bu arada İstanbul’a döndükçe aşaması yükseltilerek Tercüme Odası’na atandı.
Kısa bir süre pasaport dairesinde müdürlük yaptı. Sonra uyrukluk işlerini çözmek ve sonuçlandırmak için İzmir’e gönderildi. 1845 yılında İzmir’den dönünce görevi yükseltilerek “Tercüme Odası Mümeyyiz’i”, 1847’de “mütercim-i evvel” (baş çevirmen) oldu. 1847’de devletin ilk resmî salnamesinin hazırlanması işi kendisine verildi.
1849’da mütercim-i evvel rütbesinin yanı sıra başmümeyyizlik rütbesini aldı. Aynı yıl Reşit Paşa tarafından kendisine Aydın’da bir çiftlik hediye edilen ünlü Fransız şair Alphonse de Lamartine’in rehberliği ile görevlendirildi, onunla bir buçuk ay geçirdi.
1849 yılında Macaristan mültecileri olayını çözmek için görevlendirildi. Olağanüstü yetkilerle Memleketeyn’de komiser vekili olarak görevlendirilen Ahmet Vefik Paşa, İstanbul’a döndüğünde Memleketeyn ile ilgisini kesmedi ve bu yerler hakkında rahatça bilgi edinebilmek için Rumence öğrenmeye başladı.

1851’de pek çok konudaki derin bilgisi nedeniyle, diğer resmî görevlerinin yanı sıra, yeni kurulan Encümen-i Dâniş adlı bilim kuruluna üye seçildi ve bu üyeliğin gerektirdiği çalışmaların içinde yer aldı.

Vefik Paşa, 1851’de Encümen’i Daniş’de görevlendirilmesinin hemen ardından Tahran’a elçi olarak atandı ve dört yıl bu görevi sürdürdü. Tahran’da elçilik binasını Osmanlı Devleti toprağı olarak ilan edip bayrak çektiren Ahmet Vefik Paşa, elçilik binalarına bayrak asma adetini getiren kişi oldu.
Paşa, gittiği yerlerde resmî görevlerinin yanı sıra özel olarak dillerini, kültürlerini, geleneklerini öğrenmek adetinde idi. İran’da Fars dilini ve İran tarihinin kökenlerini öğrendi; bu ülkenin edebiyat, felsefe ve din konuları ile de yakından ilgilendi. Tahran’da doğu dillerini incelemesi ve dillerin tarihsel gelişimine kafa yorması onu Osmanlıcanın Farsça ve Arapçanın etkisinden kurtarılması düşüncesine sevketti. Türkçü bir tutum geliştirdi.

Küçük yaşlardan beri kendisini koruyan Reşit Paşa’nın Abdülmecid’e sadrazam olması ile önemli görevlere getirilen Ahmet Vefik Paşa, “Meclis-i Valay-i Ahkâm-ı Adliye” üyeliği (1855), “Deavi Nazırlığı” (1857), Paris elçiliği (1860) yaptı. Paris büyükelçiliği sırasında III. Napolyon ile aralarında yaşanan gerilim, fıkralara konu oldu.
Paris sefaretinden İstanbul’a döndükten sonra 1862’de Darülfünun’da Hikmet-i Tarih (tarih felsefesi) hocası, aynı sene içinde Bursa’da Evkaf Nâzırı oldu.
Darülfünun hocalığı sırasında “Şecere-i Türkiye” (Türklerin soy kütüğü) adlı eseri Çağatay Türkçesinden İstanbul Türkçesine çevirdi; Türklerin tarihinin Osmanlı tarihi ile başlamadığını savundu. Ayrıca “Lehçe-i Osmânî” (Osmanlı lehçesi) ve Türk lugati hazırlayacak değişik Türk lehçelerinin varlığını gösterdi.
Evkaf Nazırlığı görevi sırasında çeşitli zelzelelerde, özellikle de 1855 depreminde hasar görmüş ve o güne kadar onarım görmemiş Osmanlı yapılarını tamir ettirdi. 29 Mayıs 1862 tarihinde Padişah Abdülaziz tarafından Divan-ı Muhasebat Reisliği'ne tayin edilen Ahmet Vefik Paşa bugünkü adıyla Sayıştay'ın ilk başkanlığını yapmıştır.
1864 yılında halkın şikayetleri üzerine Bursa'daki görevinden alınarak yıllarca resmî bir görev verilmedi, bu süre içinde Türk tarih ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler kazandırdı.
Mehmet Emin Ali Paşa’nın ölümünden sonra Mahmut Nedim Paşa’nın sadrazam olması ile kendisine yeniden devlet görevleri verildi. 1872’de birinci defa olarak Maarif Nâzırı olarak atandı ama 1873'te görevden alındı. Kısa bir süre Edirne Valiliği yaptı. 1876’da Petersburg Bilim Akademisi’ne üye seçildiği için Petersburg’a gitti. Lehçe-i Osmânî adlı eserini ortaya çıkarmasında, ona Türk lehçelerini inceleme fırsatı veren bu seyahat etkili olmuştur.

18 Mart 1877’de çalışmalarına başlayan ilk Meclis-i Mebusan’ın İstanbul üyesi olarak seçilen Vefik Paşa, Mebusan’ın başkanlığını yaptı. Divan-ı Muhasebat Reisi oturumlarını diktatörce idare ettiği yolunda eleştirilere uğradı. 30 Ekim 1877'de Meclis-i Âyan üyeliğine atanmıştır.

1878’de tekrar Maarif Nazırı, daha sonra da sadrazam oldu ve yüzyıllardır kullanılan “sadrazam” sözcüğünü “başvekil” olarak değiştirdi. Bu göreve geldiği sırada İmparatorluk, 93 Harbi’nden yenik çıkmıştı. Rusya ile yapılan ağır anlaşma koşullarını hafifletmek için çalıştı ve donanmanın teslimini önledi. Abdülhamid’i hal edeceği yönündeki bir jurnal nedeniyle 18 Nisan 1878’de görevinden azledildi.

1879-1882 yılları arasında Bursa valisi olarak görev yaptı. Valiliği sırasında Bursa yolları ve caddelerini Paris belediye başkanı George Euègene Haaussmann’dan esinlenerek yaptırdı. Bursa’da zarar görmüş pek çok önemli anıtın onarımı şehre getirttiği Fransız mimar Leon Parvillee tarafından gerçekleştirildi. Ayrıca şehre Hükümet Konağı, Memleket Hastanesi, Belediye Binası, Tiyatro binası yaptırdı.
Yaptırdığı tiyatro binasında çevirdiği Molière eserlerinin sahneye konulmasını sağladı; İstanbul’da yıktırılan Gedikpaşa Tiyatrosu’nun oyuncularını himayesine alarak Bursa’ya getirtti; sahnelenecek oyunların dekorundan provalarına kadar her şeyiyle ilgilendi. Ahmet Vefik Paşa’nın kurduğu bu tiyatro, İstanbul dışında Anadolu’da kurulan ilk tiyatro idi. Onun izinden giderek Adana valisi Ziya Paşa da 1880 yılında Adana’da bir tiyatro yaptırdı.
Paşa, ayrıca valiliği sırasında “Müntehabât-ı Durub-ı Emsal” (Atalar Sözlüğü) adlı yapıtının içeriğini 5000 maddeye çıkarıp Hüdevandigar Matbaası’nda yeniden bastırdı (1881).

1882’de Bursa valiliği görevinden alınan paşa, Mehmet Sait Paşa’dan boşalan başvekillik makamına tekrar başvekil atandı ama üç gün sonra görevden alındı ve bir daha kendisine resmî bir görev verilmedi. Padişah II. Abdülhamid’in onu başvekilliğe atayıp üç gün sonra görevden almasının bâzı vekillere gözdağı vermek için olduğu öne sürülür.
Ahmet Vefik Paşa, bu olaydan sonra ölümüne kadar Rumelihisarı’ndaki evinde ilmi ve edebi çalışmalar yaptı. Oluşturduğu kütüphane, “İstanbul’un en zengin kütüphanesi” olarak tanındı. (2 Nisan 1891’de (bâzı kaynaklara göre 1890’da) İstanbul’da Rumelihisarı’ndaki köşkünde hayatını kaybetti; Rumelihisarı’nda Kayalar Mezarlığı’na defnedildi.

Ahmet Vefik Paşa’nın ünlü kütüphanesi, ölümünden sonra kısım kısım satılmış, satış 1902’ye kadar sürmüştür. 1902’de kütüphane binası ve kalan kitaplar Rıza Paşa adında biri tarafından satın alındı. Rıza Paşa Koleksiyonu daha sonra Maarif Nezareti tarafından satın alınmış ve Darülfünun’a verilmiştir. Kütüphane binası ise 1927 yılında satıldı.

Müntehabât-ı Durub-ı Emsal (Atasözleri) (1862): Türkçe atasözlerini toplayan eseri.
Hikmet-i Tarih (1865) (Tarih Felsefesi): Batı kaynaklarından ve İbn Haldȗn’dan gelen akılcı bir tarih görüşünü yansıtmaktadır.
Fezleke-i Tarih-i Osmânî (1869) (Kısa Osmanlı Tarihi)
Secere-i Türkî(1867) :Doğu Türkçesinden çevrilmiştir.
Lehçe-i Osmanî :İlk Türkçe sözlüklerden birisidir.
Çevirileri ve Moliere Uyarlamaları: Vefik Paşa, Moliere’in 17 eserini uyarladı, Victor Hugo ve Voltaire’in eserlerini tercüme etti.

Mustafa Celâleddin Paşa
MEB 100 Türk Edebiyatçısı

Buz, Ayhan (2009) " Osmanlı Sadrazamları", İstanbul: Neden Kitap, ISBN 978-975-254-278-5
Danișmend, İsmail Hâmi (1971),Osmanlı Devlet Erkâni, İstanbul: Türkiye Yayınevi
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul:ISIS Press, ISBN 9784281181.
İnal, İbnülemin Mehmet Kemal, (1964) Son Sadrazamlar 4 cilt, Ankara: Millî Eğitim Basimevi, (Dergah Yayinevi 2002) (Google books [1]12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Tektaş, Nazim (2002), Sadrâzamlar Osmanlı’da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Yayınevi (Google books: [2]7 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akdoğan Tren İstasyonu, eskiden Tel Arad Tren İstasyonu, Mardin'in Kızıltepe ilçesi Akdoğan Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Halep – Nusaybin demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından Tel Arad adıyla inşa edilerek 25 Ekim 1918'de hizmete girmiştir.
1918'de CIOB Şirketi tarafından, 1918 – 1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921 – 1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927 – 1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından ve 1932 – 1948 yılları arasında da Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 1948'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
İstasyon günümüzde herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akçakale Tren İstasyonu, eskiden Tel Abyad Tren İstasyonu, Şanlıurfa'nın Akçakale ilçesi Hürriyet Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Halep – Nusaybin demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından Tel Abyad adıyla inşa edilerek 11 Temmuz 1914'te hizmete girmiştir. İstasyonun adı 1923'te Akçakale olarak değiştirilmiştir.
1912 – 1918 yılları arasında CIOB Şirketi tarafından, 1918 – 1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921 – 1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927 – 1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından ve 1932 – 1948 yılları arasında da Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 1948'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronuu ve bir ada peronundan oluşan istasyon, günümüzde herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu

Akçakale Sınır Kapısı

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arabi Paşa Ayaklanması, Mısır'da sömürgeleşmeye karşı Arabi Paşa önderliğinde 1882 yılında çıkan ayaklanmadır. Slogan olarak "Mısır Mısırlılarındır." kullanılmıştır.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti içinde hemen hemen özerk bir duruma sahip olan Mısır, 1860'ları izleyerek gelişmeye başlamış ve içinde bulunduğu imparatorluktan daha zengin duruma gelmişti. Mısır'da yönetim ve adalet sistemi yenileştirilmiş, 1869'da Süveyş Kanalı açılmış, Kızıldeniz'de deniz ticareti gelişmiş, demiryolları yapılmaya başlanmış ve pamuk ihracatı artmıştı. Mısır, dünya ekonomisi içine girmişti.
Mısır'da bu gelişmelerin sonucu olarak kabul edilebilecek olan Batı karşıtı ulusçu hareket 1882 yılında Arabi Paşa'nın yükselişiyle başladı. 1869 yılında Süveyş Kanalı'nın açılıp, Kanal Şirketi'nin kurulmasıyla sömürgeci devletlerin bu ülkedeki faaliyetleri yoğunlaştı. Mısır, savaşa dahi gerek duyulmadan yarı sömürge haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Dış güçlere karşı mücadele etmekte olan Ulusal Liberal Parti bu sömürgeleşmeye karşı çıktı. Mısır Hidivi İsmail Paşa'nın modernleşme yönündeki faaliyetlerinden hoşlanmayan Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit, Birleşik Krallık ve Fransa'nın baskısıyla İsmail Paşa'yı görevinden aldı ve yerine Birleşik Krallık ve Fransa yandaşı Tevfik Paşa'yı getirdi. Bu durum Arap milliyetçilerinin, Ulusal Liberal Parti'nin önde gelenlerinden Arabi Paşa'nın liderliğinde ayaklanmaları sonucunu vermiştir.

Birbirinden farklı dört unsur Arabi Paşa'nın çevresinde toplanmıştır:

Batı örneği anayasa ve bunun yol açacağına inandıkları canlanmayı bekleyen küçük liberal reformcular.
Hristiyanlığın yayılmasından ve yönetici sınıfının dini ihmalciliğinden tedirgin olan Müslümanlar.
Ülkeden yabancıları atmak bahanesiyle eski ekonomik ayrıcalıklarını korumak için mücadele eden hoşnutsuz toprak sahipleri.
Batılı güçler tarafından uygulanan "askerlik örgütünü asker sayısını azaltarak yeniden düzenleme" politikası altında ezilen albaylar.
Aynı amaçta birleşmiş görünselerde bu birbirlerinden çıkarları temelde çok farklı olan grupların varlığı Mısır politikasını Nasır dönemine kadar sürekli etkileyecektir.

Susturmak amacıyla Arabi Paşa bir ara savunma müsteşarlığına ve sonra bakanlığa kadar yükseltilmişse de özellikle İskenderiye kentindeki gerginlik yabancılara karşı gösteriler ayaklanmaya dönüşmüştür.

Bu ayaklanma Britanyalılarca Mısır'ı işgal için bir bahane olarak kullanılmıştır. Bu ayaklanmayı takiben İskenderiye topa tutulmuş ve 1882 yılında Mısır'ın tümü Britanya birlikleri tarafından işgal edilmiştir. Mısır yarı-sömürge durumuna düşmüştür. Birleşik Krallık bu rejimi 1914 yılına kadar sürdürmüş ve Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında girince Birleşik Krallık bu devleti koruyuculuğu altına almıştır.

Arkas Holding A.Ş., Türkiye'de kurulu uluslararası piyasada faaliyet gösteren holding kuruluşu.
Türkiye'de lojistik, liman, akaryakıt, turizm, otomotiv, havayolu, sigorta, gıda, bilgi teknolojisi, gözetim ve denetim hizmetleri ve iş makineleri ve operasyon alanlarında faaliyet gösterir. Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arcas'tır.

İlk olarak Gabriel J. B. Arcas tarafından İzmir'de, 1902 yılında ithalatçı olarak kurulan Arkas, 1944 yılında Lucien Gabriel Arcas'ın öncülüğünde uluslararası taşımacılık alanında faaliyet göstermeye başlar.
Arkas Yönetim Kurulu Başkanı olan Lucien Arkas'ın, 1964 yılında Lucien Arkas Vapur Acenteliği'ni kurması ile firma büyüyerek, 1978 yılında Türkiye'den Avrupa'ya konteyner yüklemesini yapan ilk firma olmuştur.
Arkas, 1979 yılında anonim şirket oluşumuna yönlenip Arkas Denizcilik ve Nakliyat A.Ş. adıyla bütünleşmiştir.
2000'lerin başında Arkas, holding sürecine girerek bugün çatısı altında 64 şirketi bulunmaktadır.
Arkas Holding'in bugün yurt içinde 13, yurt dışında 19 ülkede, 37 ofisi (Yunanistan, İtalya, Monako, İspanya, Fransa, Portekiz, Cezayir, Fas, Mısır, Suriye, Lübnan, Libya, Irak, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan) bulunuyor. 61 şirketi ile yurt içinde 5 binin üzerinde, yurt dışında ise 700'den fazla kişiye istihdam sağlamaktadır.

2001 yılında kurulan, İzmir'de faaliyet gösteren Arkas Spor Kulübü’nün voleybol takımıdır.

2011 yılında İzmir Fransız Konsolosluğu binasının bir bölümü, Arkas Holding tarafından restore edilerek "Arkas Sanat Merkezi" olarak açılmıştır. Merkezde çeşitli sanat eserleri belli tarih aralıklarında sergilenmektedir.
Arkas koleksiyonunda bulunan, Osmanlı ipek halıcılığının önemli örneklerinde 32 adet Kumkapı halısı, 4 Ekim - 20 Kasım 2017 tarihinde Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde   sergilenmiştir.

Arkas Denizcilik
Arkas Deniz Tarihi Merkezi
Arkas Sanat Bornova
Arkas Konteyner Taşımacılık
Lucien Arkas Bağları

Arkas Holding10 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ayran Tren İstasyonu, Osmaniye'nin Bahçe ilçesine bağlı Arıcaklı köyünde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu üzerinde, Ayran Tüneli'nin batı girişi yakınında, yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 1918'de hizmete girmiştir.
1918 yılında CIOB Şirketi tarafından, 1918–1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921–1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927–1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 27 Ekim 1932'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, Fırat Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

A'zez (Arapça: أعزاز; Kürtçe: Ezaz), Halep İli'ne bağlı bir yerleşim yeri. Şehirde yoğun olarak Sünni müslüman olan Araplar, Kürtler ve Türkmenler yaşamaktadır. Kent merkezi 50 bin, köyleriyle 100.000'e yakın nüfusu vardır. Suriye Geçici Hükümeti'nin de facto başkentidir.

Suriye İç Savaşı sırasında, Irak ve Şam İslam Devleti veya örgütün müttefiklerinden Ceyş el-Muhacirin vel-Ensar'a bağlı yaralı bir militanın, Özgür Suriye Ordusu'nun kontrolündeki Azez'e getirilip buradaki bir klinikte tedavi edilmesi, klinikte gönüllü olarak çalışan Almanya merkezli bir hayır kuruluşuna bağlı Alman bir doktor veya başka biri tarafından videoya alındı. Bu videoda militan, arkadaşlarına yardım çağrısında bulunmuştu. Bunun üzerine, Özgür Suriye Ordusu'na bağlı Kuzey Fırtınası Tugayı'ndan savaşçılar tarafından korunan kliniğe, Irak ve Şam İslam Devleti'nin bölgedeki komutanı tarafından saldırı emri verildi. Irak ve Şam İslam Devleti ile Ceyş el-Muhacirin vel-Ensar, videodaki doktorları, Batı ülkeleri için casusluk faaliyetleri yürüten gazeteciler olarak suçlamıştı. Yaşanan çatışmalar büyüdü ve 18 Eylül 2013 itibarıyla kasabanın kontrolü Irak ve Şam İslam Devleti'ne geçti. ancak 2014 yılının Şubat ayında kentin geri kalan kısmından çekildi.
IŞİD'in ayrılmasının ardından Azaz, o sırada Özgür Suriye Ordusunun (ÖSO) bir parçası olarak, İslâm Cephesi'nin yetkisi altındaki bir tugay olan Kuzey Fırtına'nın kontrolü altında bırakıldı. Bir Şeriat Komitesi, Şeriat hukukunun idaresinden sorumludur ve Kuzey Fırtına Tugayı tarafından denetlenmektedir. Bir Sivil Konsey kamu hizmetleri alanını düzenlemektedir. 2015 yılında kuzeydeki taarruzu sırasında IŞİD Azez'e yaklaştı, ancak şehre doğrudan saldırmaktan mahrum kaldı. IŞİD kuvvetlerinin sonunda Halep idaresinden kovulduğu ve artık Azez'i tehdit edemediği Ekim 2016'ya kadar değildi. Ancak, Ocak 2017'de IŞİD'e atfedilen sorumlulukla büyük bir saldırı düzenlendi.
Ocak 2015 itibarıyla El Nusra Cephesi kasabada sınırlı bir varlığa sahipti ve bir camiyi kontrol ediyordu. Ekim 2015 itibarıyla, kasabanın kontrolü Nusra ile FSA'nın bir tugayıyla paylaşılmıştı. Kuzey Halep saldırısı sırasında Azez tehdit edildi.
Türkmen olarak nitelendirilen anonim askerler, ABD-Türk'ün DAEŞ'e karşı eyleminin bir parçası olarak Kasım 2015'te Azez'e geldi ve Türkiye'de eğitildiler.
YPG'nin bölgeye yönelik niyetlerinden endişelenen Türkiye, Azez'i Kürt kuvvetlerinin geçmemesi gereken "kırmızı çizgisi" olarak ilan etti.
2017 yılının sonlarına doğru Azez, Suriye Geçici Hükümeti'nin merkeziydi.

Azez Muharebesi (1030), Halepli Mirdasoğulları ile Bizanslılar arasında
Azez Muharebesi (1125), Haçlılar ile Selçuklu Türkleri ve diğer Müslümanlar arasında
Azez Muharebesi (2012), Suriye İç Savaşı sırasında

Bahçe Tren İstasyonu, Osmaniye'nin Bahçe ilçesi Çamlıca Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu üzerinde, Nurdağ Tüneli'nin batı girişi yakınında, yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 1918'de hizmete girmiştir.
1918 yılında CIOB Şirketi tarafından, 1918–1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921–1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927–1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 27 Ekim 1932'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, Fırat Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bahçeşehir Tren İstasyonu, Osmaniye'nin Bahçe ilçesi Aslanlı Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 1918'de hizmete girmiştir.
1918 yılında CIOB Şirketi tarafından, 1918–1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921–1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927–1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 27 Ekim 1932'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, Fırat Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bağdat – Huseybe & Ka'im – Akaşat demiryolu (Güzergâh 3) ya da ICD Batı Hattı, Bağdat'tan başlayarak Ramâdî üzerinden Suriye sınırındaki Huseybe'ye ve önemli madem yatakları barındıran Akaşat'a ulaşan Irak Cumhuriyeti Demiryolları'na ait iki güzergâhı bulunan ana demiryolu hattıdır.
Hattın ilk güzergâhı olan Bağdat – Hadise – Ka'im – Huseybe demiryolu üzerindeki Hadise'de ICD Yatay Hattı olarak adlandırılan Hadise – Beyci – Kerkük demiryolu'na, Ka'im'de hattın ikinci güzergâhı olan Ka'im – Akaşat demiryolu'na ve Huseybe'de ise Ka'im Sınır Kapısı üzerinden Suriye'deki Halep – Deyrizor – Ebu Kemal demiryolu'na bağlantı sağlanmaktadır.
Güzergâhın büyük kısmı tek hatlı olup Şeyh Dari'den Mufraq Rutba'ya kadar olan bazı bölümlerde çift hat bulunmaktadır. Yaklaşık 520 kilometre (320 mi) uzunluğunda olan hat üzerinde azami 100 kilometre/saat (62 mph) hızla işletmecilik yapılabilmektedir. Irak'taki üç düzenli yolcu treni hizmetinden ikisi (Bağdat – Felluce ve Bağdat – Ramadi) bu hat üzerine gerçekleştirilmektedir.

Demiryolu hattı, 1986'da hattın doğu kısmının inşasının tamamlanmasına doğru tam otomatik elektrikli merkezi trafik kontrolü sistemi ile donatıldı. Bu sistem istasyonlarla lokomotifler veya diğer istasyonlar arasındaki iletişimi sağlayan bir ses kabloları ağı içeriyordu. Ekim 2018 itibarıyla sinyalizasyon ve iletişim sistemleri hizmet dışıdır.
Hat boyunca, Bağdat, Felluce, Ramadi, Haklaniye ve Akaşat'ta beş hafif bakım atölyesi, Ka'im ve Bağdat'ta ise iki ağır bakım atölyesi bulunmaktadır.
Hat standart hat açıklığında olup raylar, yüksek hızlı ve ağır yük taşımacılığına uygun olarak tasarlanmış kaynaklı birleşimli UIC 60 profiline sahiptir. Azami dingil yükü 25 tondur. Traversler, yaklaşık 4.000 yapıştırılmış yalıtımlı bağlantıya sahip, önceden dökülmüş betondan yapılmıştır.
Çatışmalar sırasında güzergâhta meydana gelen önemli hasarlar nedeniyle tren operatörlerinin seferlerde dikkatli davranmaları gerekmekte ve bu da işletim hızının çoğu zaman azami 100 kilometre/saat (62 mph) hızla sınırlandırılmasını gerektirmektedir.

"Raylar, istasyonlar, ekipmanlar, köprüler ve tüneller yüzde 90'ın üzerinde hasar gördü"
İnşaat süreci güzergâhın 50 kilometre (31 mi) kısmında ray çökmesinin önlenmesi için alüvyal toprakların sıkıştırılmasını içermekteydi. Ayrıca hem demiryolu hem de hatta bitişik karayolu köprülerinde temel güçlendirmesine ihtiyaç duyulmaktaydı. İnşaatı kolaylaştırmak için yapılan en büyük girişim, Habbaniye Baraj Gölü'nün yerinin değiştirilmesiydi.

144 kilometre (89 mi) uzunluğundaki Ka'im – Akaşat güzergâhının inşasına 1981 yılının yaz mevsiminde başlanmış ve güzergâh boyunca 5 istasyon inşa edilerek Şubat 1982'de tamamlanmıştır. 23 istasyonu kapsayan ve daha yoğun nüfuslu bölgelerden geçen 376 kilometre (234 mi) uzunluğundaki Bağdat – Ka'im – Huseybe kısmının inşası ise Kasım 1982'de başladı ve 1987'de tamamlandı. Hattın inşası tamamen Irak-İran Savaşı döneminde gerçekleşti. Savaş nedeniyle zaman zaman yaşanan gecikmelere rağmen, proje sahasının cephe hattından uzakta olması nedeniyle inşaat nispeten sorunsuz ilerledi. IRR, Ka'im – Akaşat kısmının fosfat taşınması amacıyla inşa edildiğini resmi olarak belirtmekteydi. Ancak, hattın bunu yanı sıra Akaşat Uranyum Madeni'nden çıkarılan -yellowcake olarak da bilinen- yarı rafine uranyum cevherinin İsviçre yapımı Ka'im Uranyum Zenginleştirme Tesisi'ne taşınmasında da kullanıldığı iddia edilmektedir. Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarına yönelik faaliyetleri sırasında, Akaşat ve çevresinden elde edilen mineraller kullanılarak, nükleer maddeler ve hardal gazı da dahil olmak üzere kitle imha silahlarının Ka'im'de işlendiği düşünülüyordu. Ancak Irak Savaşı'ndan sonra hiçbir kitle imha silahı bulunamadı.
2022'den 2024'e kadar, Bağdat'tan Ka'im ve Akaşat'a giden trenler, 375 kilometre (233 mi) uzunluğundaki orijinal Bağdat – Felluce – Ka'im güzergâhında değil, 500 kilometre (310 mi) uzunluğundaki Bağdat – Beyci – Ka'im güzergâhında işletildi.

Bağdat'tan 65 kilometre (40 mi) mesafedeki Felluce'ye günlük bir defa banliyö treni hizmeti verilmektedir. Trenler Bağdat'tan sabah 06.45'te hareket edip öğleden sonra 15.00'te geri dönmektedir. Bağdat'tan Felluce'ye her gün ortalama 250 yolcu taşınmaktadır. Felluce Treni'nin biletleri, Irak standartlarına göre bile nispeten ucuzdur; tek yön ücreti 2000 IQD veya 1,5 USD'dir.
Bağdat'tan 120 kilometre (75 mi) mesafedeki Ramadi'ye günlük 2 defa banliyö treni hizmeti verilmektedir. Trenler Ramadi'den sabah 06.00'da hareket edip ve Bağdat'tan öğleden sonra 3.30'da dönmektedir. Ramadi'ye giden trenin ücreti 4000 IQD, Ramadi'den kalkan trenin ücreti ise 5000 IQD'dir. Birinci sınıf seçeneği için 2000 IQD ekstra ücret alınmaktadır. Her tren 350 yolcu taşıyabilmektedir. Trenler Felluce'de de durmaktadır.
Yeni trenler satın alınmasına rağmen hat, en parlak dönemindeki günlük 72 tren sefer sayısına hâlâ ulaşamamaktadır.
20 yıldır hizmet vermeyen demiryolu köprüsünün yeniden inşa edilmesiyle birlikte geçici olarak Beyci üzerinden yapılan seferler yeniden orijinal güzergâhtan yapılarak Felluce'de sona ermeye başladı. Siyasi istikrarsızlık, terör ve yolsuzlukların damga vurduğu bu aradan sonra söz konusu köprünün yeniden inşası tamamlandı. Yeniden açılış töreni, Irak Başbakanı'nın başlattığı 'Başarılar Yılı' projesi kapsamında 8 Ekim 2024'te gerçekleşti. Ramadi'ye ise yolcu seferleri 11 Ekim 2024'te başladı. Ulaştırma Bakanlığı'nın bilgilerine göre, Ka'im'e doğru devam eden seferlerin 2024 yılı sonuna kadar yeniden başlaması beklenmektedir.

Resmî site

Bekçiler Tren İstasyonu, Şanlıurfa'nın Suruç ilçesi Aşağıoylum Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Halep – Nusaybin demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 11 Temmuz 1914 tarihinde hizmete girmiştir.
1912 – 1918 yılları arasında CIOB Şirketi tarafından, 1918 – 1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921 – 1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927 – 1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından ve 1932 – 1948 yılları arasında da Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 1948'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, günümüzde herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Belemedik Tren İstasyonu, Adana'nın Pozantı ilçesine bağlı Belemedik mahallesinde bulunan, tarihi 1912 yılında Bağdat Demiryolu (Bagdadbahn) inşaatına dayanan Tren İstasyonu.
İlk zamanlarda adı Karapınar olan yer, Türk işçilerin, bazen birbirlerini göremedikleri için "bilemedik" demeleri, Almanlar tarafından Belemedik olarak algılanmıştır. Almanlar, sürekli Belemedik dedikten sonra Karapınar, artık "Belemedik" olarak anılmaya başlanmıştır. İstasyon, Toros Ekspresi ve Erciyes Ekspresi Anahat Trenlerine hizmet vermektedir. Gecikme olmadığı sürece; Adana-Kayseri arası çalışan Erciyes Ekspresi, 17:51, Adana-Konya arası çalışan Toros Ekspres ise 08:34, Kayseri-Adana arası çalışan Erciyes Ekspres, 11:57, Konya-Adana arası çalışan Toros Ekspres ise 20:28 saatlerinde istasyonda olmaktadır. Karayolu'ndan ulaşım ise, Tarsus-Pozantı-Ankara K5 çıkışından sağlanmaktadır.

TCDD
Konya – Yenice demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Berlin Kongresi (13 Haziran - 13 Temmuz 1878), dönemin Avrupa'daki altı büyük gücünün (Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Almanya), Osmanlı İmparatorluğu ve dört Balkan devletinin (Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve Karadağ) temsilcilerinin bir araya geldiği bir toplantıdır. 93 Harbi sonrası Balkan Yarımadası'ndaki devletlerin topraklarını belirlemeyi amaçlayan ve Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında üç ay önce imzalanan Ayastefanos Antlaşması'nın yerini alan Berlin Antlaşması'nın imzalanmasıyla sona erdi.

Kongreye başkanlık eden Almanya şansölyesi (başbakan) Otto von Bismarck, Balkanlar'ı istikrara kavuşturmayı, Osmanlı İmparatorluğu'nun azalan gücünü tanımayı ve İngiltere, Rusya ve Avusturya-Macaristan'ın farklı çıkarlarını dengelemeyi taahhüt etti. Aynı zamanda, bölgedeki Rus kazanımlarını azaltmaya ve Büyük Bulgaristan'ın yükselmesini önlemeye çalıştı. Sonuç olarak, Avrupa'daki Osmanlı toprakları keskin bir şekilde geriledi, Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğu içinde bağımsız bir beylik olarak kuruldu, Doğu Rumeli özel bir idare altında Osmanlı İmparatorluğu'na iade edildi ve Makedonya bölgesi, vadedilen reform şartıyla Osmanlı İmparatorluğu'na tamamen iade edildi.
Romanya tam bağımsızlığa kavuştu; Besarabya'nın bir kısmını Rusya'ya devretmek zorunda kaldı, ancak Kuzey Dobruca'yı aldı. Sırbistan ve Karadağ nihayet tam bağımsızlık kazandı, ancak Avusturya-Macaristan Sancak (Raška) bölgesini işgal etti. Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek'i, İngiltere de Kıbrıs'ı devraldı.
Sonuçlar ilk olarak barış sağlama ve istikrar konusunda büyük bir başarı olarak selamlandı. Ancak, katılımcıların çoğu tam olarak tatmin olmamıştı ve sonuçlarla ilgili şikayetler, 1912-1913'te Birinci ve İkinci Balkan Savaşı ve sonunda 1914'te I. Dünya Savaşı patlayana kadar arttı. Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan, hak ettiklerini düşündüklerinden çok daha azını aldılar.
O zamanlar "Avrupa'nın hasta adamı" olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu küçük düşürüldü ve önemli ölçüde zayıfladı, bu da onu iç karışıklıklara daha yatkın ve saldırılara açık hale getirdi.
Rusya konferansa vesile olan savaşta galip gelmesine rağmen, orada küçük düşürüldü ve gördüğü muameleye kızdı. Avusturya-Macaristan, Güney Slavları kızdıran ve Bosna ve Hersek'te onlarca yıllık gerginliğe yol açan büyük bir toprak kazandı.
Bismarck, Rus milliyetçilerinin ve Pan-Slavistlerin nefretinin hedefi haline geldi ve daha sonra Almanya'yı Balkanlar'da Avusturya-Macaristan'a çok fazla ilişkilendirdiğini fark etti.
Uzun vadede, Balkanlar'daki milliyetçilik sorunu gibi Rusya ile Avusturya-Macaristan arasındaki gerilim yoğunlaştı. Kongre, Ayastefanos Antlaşması'nı gözden geçirmeyi ve İstanbul'u Osmanlı'nın elinde tutmayı amaçlıyordu. Rus-Türk Savaşı sırasında zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu karşısında Rusya'nın zaferini fiilen reddetti. Kongre, önceki antlaşmanın Bulgaristan Prensliği'ne, özellikle de Makedonya'ya vermiş olduğu toprakları Osmanlı İmparatorluğu'na iade etti ve böylece Bulgaristan'da güçlü bir intikamcı talep oluşturdu ve 1912 Birinci Balkan Savaşı'na yol açtı.

Kongreye giden on yıllarda, Rusya ve Balkanlar, tüm Balkan Slavlarını tek bir yönetim altında birleştirmeye yönelik bir hareket olan Panslavizm'e kapılmıştı. İki birleşmeyle sonuçlanan Pancermenizm ve Panitalyancılığa benzer şekilde gelişen bu arzu, çeşitli Slav uluslarında farklı biçimler aldı. İmparatorluk Rusya'sında Panslavizm, Rusya'nın yönetimi altında birleşik bir Slav devletinin kurulması anlamına geliyordu ve esasen Rusya'nın Balkan yarımadasını fethi için bir kelimeydi. Hedefin gerçekleştirilmesi, Rusya'ya Çanakkale Boğazı ve Boğaziçi'nin kontrolünü, dolayısıyla Karadeniz'in ekonomik kontrolünü ve önemli ölçüde daha büyük jeopolitik güç verecekti.
Balkanlar'da Panslavizm, Balkan Slavlarını belirli bir Balkan devletinin yönetimi altında birleştirmek anlamına geliyordu, ancak birleşme yeri olarak hizmet etmesi amaçlanan devlet, girişim Sırbistan ve Bulgaristan arasında yayıldıkça her zaman net değildi. Osmanlılar tarafından 1870 yılında bir Bulgar Eksarhlığı yaratılması, Bulgarları dini olarak Rum patriğinden ve siyasi olarak Sırbistan'dan ayırmayı amaçlamıştı. Balkan bakış açısından, yarımadanın birleştirilmesi için hem üs olarak bir Piyemonte hem de sponsor olarak Fransa gerekiyordu.
Balkan siyasetinin nasıl ilerlemesi gerektiği konusundaki görüşler farklı olsa da, her ikisi de padişahın Balkan hükümdarı olarak görevlendirilmesi ve Osmanlıların Avrupa'dan çıkarılmasıyla başladı. Bunun nasıl ve hatta ilerleyip ilerlemeyeceği, Berlin Kongresi'nde yanıtlanacak ana soru olacaktı.

Balkanlar, 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupalı büyük güçler arasındaki rekabet için önemli bir aşamaydı. İngiltere ve Rusya'nın Balkanlar'ın kaderinden çıkarları vardı. Rusya, hem ideolojik olarak, hem de bir Panslavizm birleştirici olarak ve pratik olarak, Akdeniz'in daha fazla kontrolünü güvence altına almak için bölgeyle ilgileniyordu. İngiltere, Rusya'nın hedeflerine ulaşmasını engellemekle ilgileniyordu. Dahası, İtalya ve Almanya'nın birleşmesi, üçüncü bir Avrupalı güç olan Avusturya-Macaristan'ın etki alanını daha fazla güneybatıya genişletme yeteneğini engelledi. Almanya, 1871 Fransa-Prusya Savaşı'ndan bu yana en güçlü kıta ülkesi olarak, çözüme doğrudan çok az ilgi duyuyordu ve bu nedenle, Balkan sorununa inandırıcı bir şekilde aracılık edebilecek tek güç Almanya idi.
Balkanların kaderine en çok yatırım yapan iki güç olan Rusya ve Avusturya-Macaristan, Kıta Avrupası monarşilerini korumak için kurulan muhafazakar Üç İmparator Birliği'nde Almanya ile ittifak kurdu. Bu nedenle Berlin Kongresi, esasen Bismarck'ın sözde müttefikleri arasındaki bir anlaşmazlıktı ve tartışmanın hakemi olan Alman İmparatorluğu, bu nedenle, müttefiklerinden hangisini destekleyeceğini Kongre bitmeden önce seçmek zorunda kalacaktı. Bu karar, Avrupa jeopolitiğinin geleceği üzerinde doğrudan sonuçlar doğuracaktı.
Sırp-Osmanlı Savaşı ve Hersek İsyanı, kendisini Sırpların koruyucusu olarak gören Rusya içinde Osmanlı İmparatorluğu'na karşı harekete geçilmesi için siyasi baskı yarattı. David MacKenzie, "Sırp Hristiyanlara sempati saray çevrelerinde, milliyetçi diplomatlar arasında ve alt sınıflarda mevcuttu ve Slav komiteleri aracılığıyla aktif olarak ifade edildiğini" yazmıştır.
Sonunda Rusya, 1877 Budapeşte Konvansiyonu'nda Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan'a bırakması karşılığında Avusturya-Macaristan'ın yaklaşan savaşta pozitif tarafsızlık taahhüdünü aradı ve bunu aldı. Bosna-Hersek, Habsburg kontrolü altında kaldı. Macar Kontu Gyula Andrássy'nin amacı buydu.

1876 Bulgar Bulgar İsyanları ve 93 Harbi'nde Rus zaferinden sonra, Rusya neredeyse Osmanlının tüm Avrupa topraklarını ele geçirmişti. Osmanlılar Karadağ, Romanya ve Sırbistan'ı bağımsız olarak tanıdı ve üçünün de toprakları genişletildi. Rusya, padişahın özerk bir vasalı olarak büyük bir Bulgaristan Prensliği yarattı. Bu, Rusya'nın etki alanını tüm Balkanları kapsayacak şekilde genişletti ve bu da Avrupa'daki diğer güçleri alarma geçirdi.
Eğer İstanbul'u işgal ederse, Rusya'ya savaş tehdidinde bulunan İngiltere ile Fransa, büyük sömürge kazanımları elde etmeye hazır oldukları Akdeniz veya Ortadoğu'ya başka bir gücün dahil olmasını istemiyorlardı. Avusturya-Macaristan, Balkanlar üzerinde Habsburg kontrolü isterken Almanya ise müttefikinin savaşa gitmesini engellemek istiyordu. Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck, Osmanlı Balkanlarının Avrupalı güçler arasında paylaştırılmasını tartışmak ve Avrupa liberalizmin yayılması karşısında Üç İmparator Birliği'ni korumak için Berlin Kongresi için çağrı yaptı.
Kongreye İngiltere, Avusturya-Macaristan, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu katıldı. Ülkelerini ilgilendiren oturumlara Yunanistan, Romanya, Sırbistan ve Karadağ'dan delegeler katıldı, ancak üye olmadılar.
Kongre, Rusya'nın rakipleri, özellikle Avusturya-Macaristan ve İngiltere tarafından talep edildi ve 1878'de Bismarck ev sahipliği yaptı. Berlin Antlaşması'nı önerdi ve onayladı. Toplantılar, Bismarck'ın eski Radziwill Sarayı olan Reichskanzlei'nde 13 Haziran - 13 Temmuz 1878 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Kongre, Ayastefanos Antlaşması'ndaki 29 maddeden 18'ini revize etti veya ortadan kaldırdı. Dahası, Paris (1856) ve Washington (1871) antlaşmalarını bir temel olarak kullanan antlaşma, Doğu'yu yeniden düzenledi.

Kongreye katılanların temel görevi, gelişen Panslavizm hareketine ölümcül bir darbe indirmekti. Hareket, Berlin'de ve hatta bastırılmış Slav uluslarının Habsburg Hanedanı'na karşı ayaklanmasından korkan Viyana'da ciddi endişelere neden oluyordu. İngiliz ve Fransız hükûmetleri, hem Osmanlı İmparatorluğu'nun azalan etkisi hem de Rusya'nın, Britanya ve Fransa'nın güneyde sömürgeleştirmeye hazır oldukları Mısır ve Filistin'e doğru kültürel genişlemesi konusunda endişeliydiler. Şansölye Aleksandr Gorçakov liderliğindeki Ruslar, Ayastefanos Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nun nominal yönetimi altında Bulgaristan'da özerk bir prenslik kurmayı başardılar. Bu, Büyük Britanya'nın, Orta Doğu'da artan Rus etkisinden duyduğu Büyük Oyun'u ateşledi. Makedonya'nın çok büyük bir bölümünü ve Ege Denizi'ne erişimi içeren yeni prenslik, Karadeniz'i Akdeniz'den ayıran Çanakkale Boğazı'nı kolayca tehdit edebilirdi. Bu düzenleme, tüm Akdeniz'i Britanya'nın bir etki alanı olarak gören ve Rusya'nın oraya erişim sağlamaya yönelik herhangi bir girişimini kendi gücüne ciddi bir tehdit olarak gören Britanya için kabul edilebilir değildi. 4 Haziran'da, Kongre'nin 13 Haziran'da açılmasından önce, İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Britanya'nın stratejik olarak yerleştirilmiş Kıbrıs adasını işgal etmesine izin verilen Rusya'ya karşı Osmanlılar ile gizli bir ittifak olan Kıbrıs Sözleşmesi'ni çoktan sonuçlandırmıştı. Anlaşma, Benjamin Disraeli'nin Kongre sırasındaki konumunu önceden belirledi ve Osmanlı taleplerine uymadığı takdirde Rusya'ya karşı bir savaş başlatmak için tehditler savurmasına yol açtı. Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı Gyul

Bodrumlu Ömer Lütfi Efendi (1817 -  1897), II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti'nin şeyhülislamı olarak görev yapmış bir din adamıydı.
1817 yılında Bodrum'a bağlı Sayzima köyünde doğan Ömer Lütfi Efendi öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul'a geldi. 1850 yılında müderris oldu. 1865 yılında Sultan Abdülaziz döneminde başta Yusuf İzzeddin Efendi olmak üzere şehzadelere hocalık yaptı. 1875 yılında Anadolu Kazaskeri oldu. 8 Ocak 1889 tarihinde Uryanizade Ahmed Esad Efendi'nin yerine şeyhülislam oldu. Bu görevi 21 Ağustos 1891 tarihine kadar yaptıktan sonra Cemaleddin Efendi'ye devretti.  22 Nisan 1897 tarihinde İstanbul'un Çamlıca semtindeki evinde öldü.
Ömer Lütfi Efendi 1891-1892 yılları arasında İstanbul'daki Küçük Çamlıca Tepesi'nde kendi adıyla anılan Bodrumi Ömer Lütfi Efendi Camii'ni yaptırmıştır.

Mehmed Cemaleddin Efendi, (Osmanlı Türkçesi: محمد جمال الدین افندی) (d. 1848, İstanbul - ö. 1917, İskenderiye) Osmanlı din adamı, şeyhülislam ve hukukçusu. Şeyhülislamlığı II. Abdülhamid dönemiyle özdeşleşmiştir.
Cemaleddin Efendi, 1848 yılı civarında İstanbul'da doğdu. Babası, Şeyh Ahmed Halid Efendi de bir hukukçuydu ve hem Kazasker hem de Bakan olarak hizmet etmişti. Annesi Kevabibiye ailesindendi ve Mehmed Said Efendi'nin kızıydı.
Cemalledin Efendi Osmanlı ve İslam Hukuku konusunda eğitim aldı ve Osmanlı devletine 1884'te İstanbul Kadısı olarak hizmet etti. Hemen ardından 1888'de Anadolu Kazaskerliği'ne ve 1890'da da Rumeli Kadılığı'na getirildi.
4 Eylül 1891'de 43 yaşında Şeyhülislam oldu. 16 yıl ve 11 ay bu görevde kaldı ve ardından bir kez daha kısa süreyle bu göreve getirilmesi sebebiyle toplam 18 yıla yakın bir süre bu görevde kalarak Zenbilli Ali Efendi'nin ardından tarihte, bu görevi en uzun süre yapan üçüncü kişi oldu.
Ünlü operatör doktor ve belediye reisi Cemil Topuzlu kendisinin damadıdır. II. Abdülhamid'e bir soru sorması üzerine Abdülhamit'i şans eseri Yıldız Suikastı saldırısından kurtarmış olmuştur.
İttihat ve Terakki Partisi'nin Alman yanlısı ve savaş destekçisi politikalarına karşı çıktığı için 1913 yılında Mısır'a sürüldü ve İskenderiye'ye yakın Ramleh şehrinde 5 Nisan 1917'de 69 yaşında öldü. Naaşı İstanbul'a getirilerek Topkapı Sarayı'na kondu, sonra İstanbul'daki Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi.
Hatıraları ilk kez İstanbul'da 1920'de basılmıştır. Daha sonra  1990 yılında Latin alfabesiyle "Siyasi Hatıralarım" başlığı altında tekrar yayınlandı.

Cenânîzâde Mehmed Kadrî Paşa (1832 – 11 Şubat 1884), II. Abdülhamid saltanatında 9 Haziran 1880 - 12 Eylül 1880 tarihleri arasında üç ay üç gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. Ayrıca 6 Ağustos 1874 - 7 Eylül 1874 ve 11 Şubat 1876 - 4 Şubat 1877 tarihleri arasında İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) olmuştur.

Kıbrıs Mutasarrıfı İshak Hakkı Paşa'nın oğludur. 1832 yılında Antep'te dünyaya gelmiştir. Temel eğitiminden sonra, İslami ilimleri, edebiyatı, Arapça ve Farsça’yı memleketinde öğrenmiş, İstanbul’a geldikten sonra Fransızca ve İngilizce ve çağdaş bilimleri tahsil etmiştir. Memuriyete Antep kazası nüfus mukayyıtlığı ile başlamış, burada nüfus nazırlığına geldikten sonra İstanbul'a taşınmıştır. Bir süre Tercüme Odası’nda çalışan Kadrî Bey, 1864’te Mahkeme-i Ticaret-i Bahriye Reisliği’ne gelmiş, Meclis-i Ali-i Hazain Başkatipliği, Meclis-i İdare-i Bahriye Reisliği gibi görevlerden sonra Altıncı Belediye Dairesi reisliğine tayin edilmiştir.
Bir ara Nafia Nezaretinde müsteşarlık yapan ve sonradan tekrar Altıncı Belediye Dairesi’ne atanan Kadrî Paşa, buradan Şehremaneti’ne (Belediye) tayin olunmuş, kısa bir süre Nafıa Nezareti’nde ve Bahriye Müsteşarlığı’nda bulunduktan sonra tekrar Şehremaneti görevine tekrar tayin edilmiştir. 1 sene kadar bu görevde kalan Kadrî Paşa daha sonra 5 Şubat 1877-4 Şubat 1878 tarihlerinde Şura-yı Devlet Reisliği, Sivas ve Bağdat Valiliği yapmıştır. İstanbul’a Dahiliye Nazırı olarak dönen ve buradan Ticaret Nezareti’ne atanan Kadrî Paşa daha sonra kısa bir süre için sadrazamlık yapmış, hemen ardından ise Edirne Valiliği’ne atanmış ve 11 Şubat 1884’te burada ölmüştür. Mezarı Hasan Sezai Dergahı civarındadır.

Kadrî Paşa'ya kayınbabası İzmir valisi Hekim İsmail Paşa'dan intikal eden Boğaziçi Kanlıca'daki 19. yüzyıl ortalarından kalma yalısı bugün Paşa'nın ismiyle, Kadrî Paşa Yalısı olarak anılmaktadır ve torunlarının mülkiyetindedir. Kadrî Paşa, Hekim İsmail Paşa'nın kızı Adviye ile evlenir. Bu evlilikten Seniye, Afife, Makbule, Mediha, Şevket, İsmail isimli çocukları dünyaya gelir. Kanlıca'da bulunan yalıda yaşayan aile, uzunluğu 110 metreyi bulan yalının gemi kazaları sonucu yıkılıp parçalanmasıyla, dağılır. Yıkılan bölümler 3. şahıslara satılır. Bu yalı, İstanbul Boğazı'nda hala ilk sahipleri tarafından yaşatılmaya çalışılan çok az eserden biridir.

Aslan, Adnan, "Mehmed Kadri Paşa" (1999), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.2 s.146-147 ISBN 975-08-0072-9
İnal, İbnülemin Mahmud Kemal, "Mehmed Kadri Paşa" (1982) Son Sadrazamlar 4 Cilt, İstanbul: Dergah Yayınları (3. Baskı) C.III s.1307-1319 (Google books [1] 12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
Kuneralp, Sinan (1999) Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali (1839 - 1922) Prosopografik Rehber, İstanbul: ISIS Press, ISBN 9784281181.

Cenup Demiryolları, (Fransızca: Chemins de fer du Sud de la Turquie; rapor işareti: CD), 1933 – 1948 yılları arasında Türkiye'de faaliyet gösteren ve eski Bağdat Demiryolu hattının Türkiye sınırlarındaki büyük kısmını işleten eski Türk demiryolu şirketidir.

1918'de kurulan ve Bağdat Demiryolu'nu işleten Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi'nin ardıllarından biri olan Société du Chemin de fer Cilicie - Nord Syrie / Kilikya - Kuzey Suriye Demiryolu Şirketi (CNS), 1927 yılında Suriye merkezli bir Fransız şirketine dönüşmüş ve adı Chemins de Fer Bozanti-Alep-Nissibine & Prolongements / Pozantı - Halep - Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi olarak değiştirilmiştir.
Türkiye ile BANP Şirketi arasında 27 Ekim 1932'de Ankara'da imzalanan anlaşma ile bu şirket tarafından işletilen demiryolu hatlarının Türkiye sınırlarında kalan kısımlarının bir Türk şirketine satılması konusunda anlaşılmış ve 27 Nisan 1933'te Cenup Demiryolları (CD) Şirketi kurulmuştur. BANP Şirketi'ne ait hatların Suriye sınırlarında kalan kısımlarını ise Société Ottomane du Chemin de fer de Damas-Hama et Prolongements / Osmanlı Şam - Hama Demiryolu ve Uzantıları Şirketi (DHP) devralmıştır.
1937 yılında CD Şirketi'nin işlettiği Fevzipaşa - Hudut ve Toprakkale - Payas demiryolu hatları TCDD tarafından satın alınmış ve böylece şirket sadece Çobanbey - Karkamış - Şenyurt - Nusaybin demiryolu ve Şenyurt - Mardin şube demiryolu'nu işletmeye başlamıştır. 1948 yılında ise Cenup Demiryolları Şirketi, TCDD tarafından tamamen satın alınarak feshedilmiştir.

Benno Bickel, Zeittafel Bagdadbahn, in: Jürgen Franzke (Hrsg.): Bagdadbahn und Hedjazbahn. Deutsche Eisenbahngeschichte im Vorderen Orient, Nürnberg 2003. (ISBN 3-921590-05-1), S. 160-162.
Neil Robinson: World Rail Atlas. Bd. 8: The Middle East and Caucasus. 2006.

Ceylanpınar Tren İstasyonu, eskiden Resulayn Tren İstasyonu, Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesi Mevlana Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Halep – Nusaybin demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından Resulayn adıyla inşa edilerek 11 Temmuz 1914'te hizmete girmiştir.
1912 – 1918 yılları arasında CIOB Şirketi tarafından, 1918 – 1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921 – 1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927 – 1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından ve 1932 – 1948 yılları arasında da Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 1948'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, günümüzde herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu

Ceylanpınar Sınır Kapısı

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie (Türkçe: Osmanlı Anadolu Demiryolları; rapor işareti: CFOA) ya da Osmanlı Anadolu Şimendifer Kumpanyası, 4 Ekim 1888'de kurulan Osmanlı İmparatorluğu'nda faaliyet gösteren demiryolu şirketidir. Şirket merkezi İstanbul'daydı.
Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie, Rumeli Demiryolu (CO) Şirketi'yle beraber İstanbul'daki en yoğun iki demiryolu şirketinden biriydi. CFOA'nın inşa ettiği ve işlettiği Anadolu Demiryolları, Konya'da Bağdat Demiryolu ile birleşmekteydi ve böylece İstanbul'dan Bağdat'a raylı taşımacılık yapılması mümkündü.
Şirket, İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Bilecik, Eskişehir, Ankara, Kütahya, Afyonkarahisar ve Konya gibi şehirlere demiryolu hizmeti sunmanın yanı sıra Haydarpaşa Limanı ve Derince Limanı'nı da işletiyordu.
Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie, Société du Chemin de fer Ottoman d'Anatolie şirketine bağlı olarak Deutsche Bank tarafından işletiliyordu.

Sultan Abdülaziz yönetimindeki Osmanlı hükûmetinin Nâfia Nezâreti tarafından İstanbul'un Anadolu Yakası'na Haydarpaşa'dan Pendik'e hat inşa etmeye başlamıştı. Hat 22 Eylül 1872'de hizmete girdi. Hat, Haziran 1873'te Gebze'ye Ağustos'ta da İzmit'e kadar uzatıldı. Demiryolu hattı, Marmara Denizi etrafındaki nüfusa hizmet etmesi için inşa edilmişti. Daha sonraları ise Ankara ve Mezopotamya'ya kadar uzatıldı. 1880 yılında şirketin %60'ı bir İngiliz şirketine satıldı ve aynı yıl Adapazarı'na 52 km'lik hat inşa edildi. Şirket, Ankara hattını finanse edemedi ve Sir Vincent Caillard'ın liderliğinde bir İngiliz-Amerikan şirketine dönüştü ancak yine de hattı finanse edemedi ve şirket bu işten vazgeçti.

Ankara hattının inşası askıya alınınca Osmanlı Devleti, hattı inşa ettirmek için yeni bir şirket aramaya başladı. Deutsche Bank'ın idari yöneticisi Georg von Siemens ve Alfred Von Kaulla projeden haberdar edildi. Alfred Von Kaulla, Osmanlı Ordusu'na gönderilmek üzere İstanbul'a tüfek ihracatı yapıyordu. Deutsche Bank, proje için ruhsat aldı. Ruhsat 99 yıllığınaydı ancak Bağdat Demiryolu ile birleştirilmesiyle birlikte 114 yıla çıkarıldı. Deutsche Bank, Société du Chemin de fer Ottoman d'Anatolie adında bir şirket kurdu ve 1888'de Chemins de Fer Ottoman d'Anatolie (CFOA) ile birleştirildi. Şirket, Mayıs 1889'da Ankara hattının inşasına başladı. Arifiye hattını 1890'da tamamladı ve 1891'de hizmete açtı. Ankara'ya giden hat ise 31 Aralık 1892'de açıldı. 1893'te Osmanlı Devleti, Eskişehir'den Konya'ya hat inşa edilmesi için CFOA ile anlaştı. Alanyunt'tan Kütahya'ya da bir iltisak hattı da ayrıca inşa edildi. Alanyunt-Kütahya hattı Aralık 1894'te, Afyon hattı Ağustos 1895'te, Konya hattı Haziran 1896'da hizmete girdi. Kasım 1899'da Arifiye'den Adapazarı'na 3.2 km'lik bir iltisak hattının inşasına başlandı. Ancak demiryolu Bolu'ya ulaşamadı. 1904'te Bağdat Demiryolu, Adana ve Halep üzerinden Bağdat'a giden bir hat için Konya'daki inşaata dahil oldu. Bu demiryolu, İstanbul'dan Bağdat'a giden bir direkt hat özelliği taşıyacaktı. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla inşaat çalışmaları durdu. Osmanlı İmparatorluğu savaşı kaybedince İtilaf Devletleri, CFOA'nın kontrolünü ele geçirdi. Şirketin kontrolü de İngiliz Ordusuna verilmişti. Kurtuluş Savaşı sırasında demiryollarının bir kısmının kontrolü Ankara Hükûmeti'ne geçti. Ancak Ankara Hükûmeti şirketin resmi sahibi değildi. 3 Mart 1924'te CFOA hatlarını işletmesi için Chemins de fer d'Anatolie Baghdad (CFAB) şirketi kuruldu ve 1 Haziran 1927'de CFAB ile CFOA birleştirildi.

CFOA'nın ana hattı İstanbul ve İzmit arasındaydı. CFOA, İstanbul ve Ankara arasındaki ilk demiryolu yolcu taşımacılığı hizmetini verdi. En çok 33001 sınıfı buharlı lokomotif kullanılmıştı.

CFOA'nın ana işi nakliyeydi. İç Anadolu'dan İstanbul'daki limanlara tahıl taşınmasına önem verilmişti. CFOA, İstanbul'dan Konya'ya demiryolu inşaatına yardım ederek Bağdat Demiryolu'da önemli katkıda bulunmuştur. CFOA, Haydarpaşa ve Derince limanlarının da sahibiydi.

CFOA demiryollarıyla beraber bazı limanların da sahibiydi. Ana liman, Haydarpaşa Limanı'ydı. Demiryolundan gelen kaynaklar bu liman üzerinden ihraç ediliyordu. Haydarpaşa Limanı, yoğun trafiği kaldıramayınca Derince'ye bir liman inşa edildi. Bu limanda tahıl ambarı vardı. 1899'da büyütülen Haydarpaşa Limanı, 1927'de TCDD tarafından satın alındı.

Darülaceze, 1895 yılında padişah II. Abdülhamid'in fermanı üzerine Okmeydanı'nda 27.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuş bir hayır kurumudur.
Bir idare binası, sekiz aceze dairesi, çocuk yuvası, revir ve hastane, cami, kilise, sinagog, iş ocakları, aş ocağı, fırın, hamam, çamaşırhane, gasilhane, berberhane, hemşire ve bakıcılar için personel lojmanları, rehabilitasyon merkezi, hayvan kesimhanesi, demirbaş eşya deposu, kuru gıda ambarı, yaş sebze ve meyve muhafaza deposu, buzhane gibi üniteleri içine alan 20 binadan oluşmaktadır.
Burada yüzyıldan beri din, mezhep, dil, ırk, sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bakıma muhtaç kimsesiz, yaşlı ve sakat insanlarla, sokağa terk edilmiş 0-6 yaş arası çocuklar ücretsiz olarak, her türlü ihtiyaçları karşılanarak barındırılmaktadır.
Bugün Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na bağlı olan kurum, mülhak bütçe ile yönetilmektedir. Darülaceze'nin gelirleri, hayırseverlerin bağışları, zekat, adak, kurban bağışı, gayrimenkul hibeleri ve bunlardan alınan kiralar ile belediyece tahsil edilen %10 eğlence resminin %10'undan oluşmaktadır.

darülaceze.gov.tr 21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deyrizor, Deyr-i Zor ya da Der ez-Zor (Arapça: دَيْرُ الزَّوْر‎ Deyrü'z-Zevr, Ermenice: Դեր Զոր Der Zor), Suriye'nin kuzeydoğusunda Fırat Nehri üzerinde yer alan bir şehirdir. Deyrizor İli'nin başkenti olan şehir Şam'dan 450 km uzaklıkta olup, şehirde 2018 nüfus sayımına göre 271.800 kişi yaşamaktadır.
Deyrizor 1867 yılına kadar küçük bir kasabaydı. O yıldan sonra Osmanlı döneminde büyüdü. 1915 yılında Anadolu'dan tehcir edilen çok sayıda Osmanlı Ermenileri Deyrizor'a getirildi. Günümüzde Deyrizor'da 1991 yılında inşa edilen bir Ermeni Kırımı müzesi ve anıtı bulunmaktaydı, ancak IŞİD tarafından imha edildi.
Fırat Nehri kenarında bulunan kent bir tarım ve hayvancılık merkezidir. Civarda tahıl ve pamuk yetiştirilir. Kentin nüfusunun çoğunluğu Sünni Araplardan oluşur. Ayrıca kentte bir miktar Kürt, Ermeni ve Süryani de yaşamaktadır. 1915 Ermeni Kırımı'nda burada Deyrizor Konsantrasyon Kampı bulunmaktaydı.
Fransa, 1921'de Deir ez-Zor'u işgal etti ve onu büyük bir garnizonun haline getirtti. Bu arada bölge, aristokrat bir ailenin üyesi olan Hac-Fadel Abboud tarafından yerel olarak yönetiliyordu. 1941'de İngiliz liderliğindeki güçler, Deir'e karşı bir savaşı içeren Suriye-Lübnan seferi sırasında Vichy Fransası'nı yenmişler ve bölgenin idaresiyle Özgür Fransız güçlerine teslim ettiler. 1946'da bağımsız Suriye Cumhuriyeti'nin bir parçası oldu.

Suriye iç savaşından bu yana kentte Suriye Silahlı Kuvvetleri ile Özgür Suriye Ordusu (Suriye Devrimci ve Muhalefet Güçleri İçin Ulusal Koalisyon'a bağlı) ve Irak İslam Devleti gibi diğer muhalefet örgütleri arasında silahlı askeri çatışmalar meydana geldi. ABD, Jabhat Al-Nusra'yı bombardıman kampanyalarına tepki olarak bir terörist örgüt olarak kara listeye aldı.
Deir Ez Zor bölgesi, Doğu Suriye'de kalan az sayıda Suriye Hükûmeti kalesinden iki yıldan fazla bir zamandı. Mayıs 2015'te İslam Devleti militanları, saldırı düzenleyerek Palmyra'yı ele geçirdi. Şehir daha sonra IŞİD tarafından etkin bir şekilde kuşatma altına alındı ve yalnızca nakliye helikopterleri tarafından tedarik edilecek erzaklar bırakıldı. IŞİD  günlük olarak Deir ez-Zor Hava Üssüne saldırarak malzemeleri durdurmaya çalıştı. Bununla birlikte, Tuğgeneral Issam Zahreddine önderliğindeki 104. Hava Tugayının seçkin Cumhuriyet Muhafızlarının varlığı nedeniyle, bu girişimlerde başarısız oldu.
Kuşatma, şehirdeki sık sık durgunluk ve yiyeceklerin yetersiz kalmasına yol açtı. Ocak 2015'te Rus Korgeneral Sergei Rudskoi, Suriye II-76 nakliye uçakları üzerinde Rus paraşüt ekipmanı kullanarak Deir ez-Zor'a 22 ton (48.501 kilo) insani yardımın atıldığını söyledi. 2016 yılının sonlarında Suriye hükûmeti, Suriye Kızılayı topluluğu vasıtasıyla kent sakinlerine ücretsiz ekmek kaynakları dağıtmaktaydı. Kuşatılmış 100.000 sivilin çoğunluğu halen devam etmekte olan savaşlardan yoksul ve işsiz kalmaktadır.
17 Ocak 2016'da, şehre kanlı bir saldırıda bulunarak 400 sivili de kaçırdığı söylenen IŞİD'in, şehrin sivil nüfus katliamının yapıldığı bildirildi. Ancak asi aktivistler BBC muhabirlerine büyük ölçekte bir cinayet veya kaçırma yapılmadığını söyledi.
17 Eylül 2016'da, ABD uçakları Dayr Az Zawr'ın hedefini vurdu. Centcom, Rus yetkililer tarafından ABD uçaklarından vurulan hedefin Suriye Arap Ordusu hedefi olabileceği konusunda bilgilendirildiklerinde hava saldırılarını durdurdıklarını açıkladı. RT, 62 Suriyeli Ordu askerinin öldürüldüğünü bildirdi. Suriye Arap Haber Ajansı, ABD hava saldırısının hemen ardından Suriye Ordusu'na yönelik bir ISIS saldırısının başladığını söyledi.
18 Haziran 2017'de İran İslam Devrim Muhafızları Birlikleri (IRGC), Tahran'daki saldırılara karşı o ayın başlarında, Deir ez-Zor Valiliği'ndeki IŞİD kuvvetlerini hedef alarak İran'daki üslerden altı adet orta menzilli balistik füzeyi ateşledi. Operasyon sırasında şehir üzerinden uçan IRGC uçağı tarafından hazırlanan hava videoları, görevin başarısını doğruladı.
2 Eylül 2017'de el-Sukhnah'dan gelen SAA'nın ilk birlikleri kaleye ulaşmayı ve kuşatılmış bölgeye girmeyi başardı. Kısa süre sonra kuşatma resmen kaldırıldı. 3 Kasım 2017'de SAA şehri tamamen özgürleştirdi. Suriye Ordusu, Deyrizor'u ele geçirme operasyonlarıyla eşzamanlı olarak, Fırat'ın tüm batı yakasını güvence altına almak için 17 Aralık 2017'de sona eren bir mücadele başlattı.
8 Eylül 2017-23 Mart 2019 tarihleri arasında Fırat Nehri'nin doğusunda Suriye Demokratik Güçleri ve Birleşik Ortak Görev Gücü-Doğal Kararlılık Harekâtı liderliğinde Suriye'deki son İslam Devleti kalesine karşı askeri bir operasyon düzenlendi. Kampanya, QSD ve müttefikleri için kesin bir zaferle sona erdi ve Baghuz Fawqani Savaşı'nı bitirdikten sonra Deyrizor Valiliği'ndeki tüm IŞİD topraklarının ele geçirilmesiyle sonuçlandı.

Şehir ve çevresi, hayvancılık, tahıllar ve pamuk mahsulleri ile verimli ve müreffeh bir tarım alanıdır. Birçok tarım işletmesi kurumu da orada çalışıyor.
Suriye çölünde hafif ham petrolün keşfedilmesinden bu yana, ülkenin petrol çıkarma endüstrisinin merkezi haline geldi. Ayrıca, geleneksel Fransız tarzı nehir kıyısı restoranları, 5 yıldızlı oteller, çöller arası seyahatler için bir merkez ve Al-Jafra banliyösündeki bir havaalanı (IATA kodu: DEZ) gibi birçok turistik tesis ile turizm için küçük bir merkezdir. Yakınlarda tuz madenleri bulunmaktadır.

Deirilerin çoğunluğu (Deyrizor'dan) Arap Müslümanlardır ve az sayıda Ermeni ve Süryani aile bulunmaktadır.
Deyr ez Zor, Ermeni tehcir kervanlarını ortadan kaldırmak için Deyr ez Zor Kampları için son toplama yeriydi. Fırat Nehri kıyısında, hayatta kalan on binlerce erkek, kadın ve çocuk sistematik olarak öldürüldü. Ermeni Soykırımı Anıtı kilisesi, hayatını kaybeden soykırım kurbanlarının anısına yapıldı, ancak 21 Eylül 2014'te IŞİD militanları tarafından yıkıldı.
Etraftaki ülke ve illerden gelen ardışık yeni yerleşimci dalgaları, 1950'lerin sonlarında ve 1990'ların sonundaki şiddetli kuraklıkla büyük ölçüde bağlantılıydı, çoğu standart işler arıyor ve çiftçilik ve çoban yaşam tarzlarından vazgeçiyordu. Şehirde Mezopotamya türü Arapça kullanılmaktadır; Halep lehçesinin hafif bir etkisi de fark edilebilir. Sünni Müslümanların hakim olduğu Deyr ez Zor'daki Hristiyanlık, farklı cemaatlere ait birkaç aktif kilise ve şapel ile Apostolik Çağ'a kadar uzanabilir.
Şehir aynı zamanda Fırat'ı kaplayan ve 2013 yılında iç savaş sırasında yıkılan Deyrizor Asma Köprüsü (Arapça: الجسر المعلق) ile ünlüydü. Deir ez-Zor Müzesi, Kuzey Mezopotamya'daki yakın arkeolojik alanlardan toplanan binlerce eseri saklıyor.
Al-Furat Üniversitesi ve Aljazeera Üniversitesi'nin ana kampüsleri de burada bulunmaktadır. Diğer birçok politeknik okul ve meslek enstitüsü de şehir merkezlerinde yüksek öğretim sağlar.
Yerel günlük gazete Al Furat ve birkaç başka yayın burada yayınlanmakta ve komşu El-Haseke ve Rakka vilayetlerinde dağıtılmaktadır.

Deyrizor, Suriye'deki üçüncü Ermeni diplomatik misyonuna ev sahipliği yapıyor; Ermenistan Fahri Konsolosluğu 11 Şubat 2010'da açıldı.
Deyrizor Havaalanı, gelişmemiş bir iç ve dış hatlar terminali olup, çoğunlukla Şam ve Basra Körfezi bölgesindeki destinasyonlara bağlanan önemli bir merkezdir.

Ekim 2010 :  Armavir, Ermenistan

Düyûn-ı Umûmiye (Düyûn-ı Umûmiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi), 1881-1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış borçlarını denetleyen ve imparatorluğun iktisadi bağımsızlığını yitirmesine yol açan kurumdur. Kurum, Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türk zaferi ile sonuçlanmasının ardından imzalanan Lozan Antlaşması ile lağvedilmiştir. 
II. Abdülhamid döneminde kurulmuştur. Sözcük, "Genel Borçlar" anlamına gelir. Düyûn-ı Umûmiye kurulduğu yıldan itibaren, Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik ve mali yaşamı üzerinde etkili bir rol oynamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu 1854 yılında dış borçlanmalara başlamış ve 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma yapılmıştır. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı hâlde, hükûmetin eline yalnızca 127 milyon lira geçmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bundan sonra da borçlanmayı neredeyse alışkanlık hâline getiren Osmanlı İmparatorluğu, yaşadığı her ekonomik sıkıntıda dış borç almaya başladı. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hâle gelindi. 1874'te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı İmparatorluğu vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri'nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.

Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra dış borcu aşağıdaki listede yer alan ülkelere dağıtılmıştır.

Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı İmparatorluğu, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan imparatorluk, 1879'da damga, alkollü içecek, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881'de damga, alkollü içecek, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi'ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti.
Bu borçlar, İmparatorluk çöktükten sonra, İmparatorluk topraklarında kurulan devletler ve Türkiye arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye'ye verilmiştir.
Türkiye Düyun-u Umumiye'ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954'te ödedi. Borçlanma döneminde Fransa 1881'de Tunus'u işgal etti, Birleşik Krallık 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla daha da değerlenen Mısır'ı Uzak Doğu'daki sömürgelerine giden yolun güvenliği için 1882'de işgal etti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908'de Bosna-Hersek'i topraklarına kattı, Girit halkı 1908'de Yunanistan'a katıldığını açıkladı, Bulgaristan 1908'de bağımsızlığını ilan etti.
Düyun-u Umumiye Binası, 1897 yılında Fransız kökenli levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilmiştir. Bina 1933 yılında Atatürk'ün emri ile İstanbul Lisesi'nin kullanımına verilmiştir. İstanbul Lisesi günümüzde bu binada eğitim vermeyi sürdürmektedir.

Oral Sander, Siyasi Tarih (İlkçağlardan 1918'e), İmge Kitabevi, 3. Baskı
Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi, 2. Baskı
Birgül A. Güler, Yönetimde Özerklik Sorunu: Duyunu Umumiyei Osmanlı Meclisi İdaresi 1881-1948, Memleket Siyaset-Yönetim Dergisi, Mayıs 2006, s. 97-119.
Mehmet Çağlayan Özkurt, Düyun-u Umumiye İstanbul Merkez Binası'nın Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı Bağlamında Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2005.

Edirne Mütarekesi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda evre.

 
31 Ocak 1878'de imzalanan Edirne'de imzalanan mütareke antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İmparatorluğu arasındaki savaş hali sona erdi.

Osmanlı İmparatorluğu, 1877 yılından beri Rusya İmparatorluğu'yla sürdürdüğü savaşta Doğu Anadolu'da Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın, Plevne'de ise Gazi Osman Paşa'nın başarılı direnişlerine karşın özellikle Batı cephesinde Rus ordularının ilerleyişini durdurumadı.
Bâb-ı Âli muharebeleri durdurmak için Rusya'ya başvurdu ve 31 Ocak 1878 tarihinde Edirne Mütarekesi imzalandı. Bu mütarekeye göre Osmanlı kuvvetleri Küçükçekmece-Terkos hattına kadar çekilecek, bu hattın 5 kilometre önüne Rus askerleri yerleşecek ve iki kuvvet arasında tarafsız bir bölge bulunacaktı.

Mütareke sonrasında; Osmanlı Hâriciye Nâzırı Safvet Paşa ile Berlin Sefiri Sâdullah Bey ile General İgnatiyev ile Aleksandr Nelidov başkanlıklarındaki Osmanlı ve Rus heyetleri arasındaki barış müzakereleri Ayastefanos'ta başladı ve 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması imzalandı.

Erdemir, 1960'ta devlet tarafından Karadeniz Ereğli'de kurulan ve 2006'da özelleştirilerek OYAK'a devredilen demir ve çelik fabrikası.
Şirket 11 Mayıs 1960 tarihinde resmen kurulmuş olup fabrika kurulması 42 ay sürmüş ve 15 Mayıs 1965'te işletmeye alınmıştır. İlk kurulduğunda kamu kuruluşu olan Erdemir, 2006 yılından itibaren Oyak Grubu bünyesinde faaliyet göstermektedir. Türkiye'nin en büyük yassı demir üreticisidir. Şirketin 2 adet limanı vardır. OYAK, şirketin yüzde 49,2'sini 2 milyar 960 milyon dolar karşılığında satın almıştır.
Erdemir, Karadeniz Ereğli'nin can damarı olarak nitelendirilmektedir. Ereğli nüfusunun büyük bir kısmı doğrudan ya da dolaylı yoldan Erdemir ile bağlantılıdır. Ayrıca Alaplı ilçesinde de yan sanayi bulunmaktadır.

Erdemir Limanı (41°17'48"N ve 31°23'45"E) Baba Burnu'ndan Çengel Burnu'na kadar (41°14'45"N ve 31°23'45"E) olan hattın sahil kesiminde yer almaktadır.
Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları'nın ve müşterilerinin liman hizmetleriyle ilgili talepleri doğrultusunda entegre çözümlere sahip dünya standartlarında bir Liman İşletmecisi  olan Erdemir Limanı; Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları'nın tüm ihtiyaçları ile 3. şahısların, çevre sanayi kuruluşlarının ihracat/ithalat taleplerini karşılamakta, bölgesindeki deniz ticaretini desteklemekte, liman İşletmesi ve işletmeciliğine yönelik ihtiyaçlar doğrultusunda sürekli yatırımlarıyla geleceği planlamaktadır.
Erdemir Limanı 2 ana limandan meydana gelmiş olup, konularında  uzman personeliyle liman  işletmeciliğinin yanı sıra klavuzluk ve romorkaj hizmeti de vermektedir. Müşteri talepleri doğrultusunda her türlü yükün elleçlenebildiği limanımız, farklı kapasitelerde azami 200.000 DWT 'a kadar olan gemilerin yanaşabileceği 405 ve 350  metre uzunluğunda iki dökme yük rıhtımı, farklı kapasitelerde azami 60.000 DWT'a kadar olan gemilerin yanaşabileceği 295, 300, 170 ve 150  metre uzunluğunda dört genel kargo rıhtımı, uluslararası standartlarda RO-RO ve Tren Ferisi  Rıhtımları, 110 tonluk Romorkaj Gücü, 2500/1500 ton/saat tahliye kapasiteli boşaltma vinçleri, 30 metreden 40 ton kaldırma kapasiteli sahil vinçleri, çeşitli tonajlarda yardımcı makine ve ekipmanları, toplam 16.000.000 ton elleçleme kapasitesi ile Erdemir Limanı, Türkiye'nin Karadeniz'den dünyaya açılan kapısı konumundadır. Özellikle kömür, cevher gibi dökme yüklerde Türkiye'nin en büyük ve en hızlı tahliye imkanlarına sahiptir.
Erdemir Limanı, "Gemilerden Atıkların Alınması ve Kontrolü Yönetmeliği" gereği gerekli çalışmalarını tamamlamış ve 12 Ağustos 2005 tarihinde T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan çalışma lisansını almıştır.

İnşaat Mühendisleri Odası odanın kuruluşundan itibaren 50 yıl içerisinde ülkede gerçekleştirilmiş 50 büyük inşaat projesini bir juri tarafından saptayarak bu projeleri 50 Yılda 50 Eser adı altında ilan etmiştir. Liste bölgesel kalkınma, binalar, ulaşım, hidroloji ve endüstri alt başlıklarını taşımaktadır. Bu proje de o liste içerisinde yer almaktadır.

Eskişehir - Konya Demiryolu, Eskişehir - Alayunt - Afyonkarahisar - Konya arasında bulunan TCDD'ye ait ana demiryolu hattıdır. Hat Eskişehir'den Konya'ya giden ana konvansiyonel yük ve yolcu treni rotasıdır.
Demiryolu hattı 1894 - 1896 yılları arasında Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilmiş ve 1934 yılına kadar da yine bu şirket tarafından işletilmiştir. Ancak 1934 yılında Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti demiryollarını millileştirme kararı almış ve CFOA Şirketi hükûmet tarafından satın alınarak feshedilmiş ve bu şirketin işlettiği hatlar da TCDD'nin öncülü olan  Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğüne devredilmiştir.

1. Anahat Trenleri
İzmir Mavi Treni
Konya Mavi Treni
Ege Ekspresi
Pamukkale Ekspresi
2. Bölgesel Trenler
Eskişehir – Tavşanlı Bölgesel Treni
Eskişehir – Kütahya Bölgesel Treni
Eskişehir – Afyonkarahisar Bölgesel Treni

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fevzipaşa – Kurtalan demiryolu, Fevzipaşa – Narlı – Malatya – Yolçatı – Diyarbakır – Kurtalan arasında bulunan TCDD'ye ait 663,378 kilometre (412,204 mi) uzunluğundaki ana demiryolu hattıdır.
Hat, TCDD 6. & 5. Bölge'nin sorumluluk alanında yer almakta ve TCDD Taşımacılık tarafından işletilen Fırat Ekspresi, Güney Kurtalan Ekspresi ve Van Gölü Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Diyarbakır – Batman Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

Demiryolu hattı, 1929–1944 yılları arasında -o zamanki adıyla Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD tarafından aşamalar halinde inşa edilmiştir. Hat ilk açıldığı yıllarda sadece güzergah üzerindeki illere değil Van Gölü çevresindeki Bitlis ve Van illerine de yolcu taşımacılığı hizmeti de sağlıyordu. Yolçatı-Tatvan demiryolu'nun hizmete girmesiyle hattın bu işlevi zamanla önemini yitirmiştir.
6 Kasım 1948'de hattı Kahramanmaraş il merkezine bağlayan Köprüağzı – Kahramanmaraş şube demiryolu hizmete girmiştir.
Mazıdağı ilçesindeki fosfat tesislerine demiryolu bağlantısı sağlamak amacıyla 2018'de inşasına başlanan 52,8 kilometre (32,8 mi) uzunluktaki Bozdemir – Mazıdağı şube demiryolu 2022'de hizmete alınmıştır. Şube hattı kapsamında 3 adet viyadük (455 m), 3 adet aç-kapa tünel (1.137 m), 12.136.597 m³ dolgu yapılmıştır. Tek ray yapılan hattın tasarım hızı 80 kilometre/saat (50 mph) olarak planlanmıştır.
2023 Kahramanmaraş depremleri sonucunda demiryolu hattının Fevzipaşa - Malatya arasındaki kesimi hasar görmüştür.  Başlatılan onarım ve güçlendirme çalışmalarının ardından hat 15 Eylül 2025'te yeniden tren trafiğine açılmıştır.
Kurtalan ilçesine sonlanan demiryolu hattını Siirt il merkezine bağlamak için Siirt – Kurtalan Demiryolu projesi geliştirilmiş ve 2025 yılında iki kez ihaleye çıkılmıştır. 34 kilometre (21 mi) uzunluğundaki projede 6 adet tünel (15.764 m), 2 adet viyadük (593 m) ve 3 adet istasyon (Kurtalan, Havalimanı ve Siirt) planlanmıştır.

1. Anahat Trenleri
Fırat Ekspresi
Güney Kurtalan Ekspresi
Van Gölü Ekspresi
2. Bölgesel Trenler
B51 Diyarbakır – Batman

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fevzipaşa Tren İstasyonu, Gaziantep'in İslahiye ilçesi Fevzipaşa Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu üzerinde yer alan ve Fevzipaşa – Yolçatı – Kurtalan demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 1 Aralık 1912'de hizmete girmiştir.
1912–1918 yılları arasında CIOB Şirketi tarafından, 1918–1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921–1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927–1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından ve 1932–1937 yılları arasında da TCDD ve Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 1937'de tamamen TCDD'nin denetimine girmiştir.
İstasyon, I. Dünya Savaşı'ndan sonra bir kısmı Suriye sınırları içinde kalarak birbiriyle bağlantısı kopan Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu ile Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu'nu Türkiye sınırları içinden birbirine bağlamak amacıyla inşa edilen Fevzipaşa – Kurtalan demiryolu'nun Fevzipaşa – Narlı etabının başlangıç noktasıdır.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, Fırat Ekspresi Anahat Trenleri'ne ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
İstasyon ve çevresindeki teknik ve idari binalar 2023 Kahramanmaraş depremleri sırasında hasar görmüş ve/veya yıkılmıştır.

TCDD
Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu
Fevzipaşa – Yolçatı – Kurtalan demiryolu

Fransız - Yunan Demiryolu Şirketi (Fransızca: Companie Franco - Hellenique des chemins de fer, Rapor işareti: CFFH), 1929 - 1955 yılları arasında eski Rumeli Demiryolu hattının Yunanistan sınırlarındaki ardılı olan Dedeağaç - Svilengrad demiryolu (Dedeağaç - Pythion - Karaağaç - Ormenio (Çirmen) - Svilengrad) hattını işleten Paris merkezli demiryolu şirketidir. CFFH, 1 Ocak 1955 tarihinde Yunanistan Devlet Demiryolları tarafından devralınarak feshedilmiştir.

1914 - 1918 yılları arasındaki I. Dünya Savaşı ve hemen ardından yaşanan 1919 - 1922 yılları arasındaki Yunan - Türk Savaşı (Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi)'ndan sonra imzalanan Lozan Antlaşması ile Yunanistan - Türkiye sınırı kesinleşmiştir. Yeni belirlenen devlet sınırlarından dolayı her iki devletin toprağında da Rumeli Demiryolu (Chemins de fer Orientaux - CO) Şirketi'ne ait olan ve işletilen demiryolu hatları bulunmaktaydı. Bu durum artık kendi kural ve düzenlemelerine, para birimlerine, dillerine sahip olan her iki ülke için de çeşitli operasyonel zorluklar yaratıyordu. Bu durumu çözmek için, şirket kendisini demiryolu hattının Yunan ve Türk kesimlerine hizmet verecek şekilde ikiye ayırmaya karar verdi.
İki ayrılma kararı sonucunda, Temmuz 1929 tarihinde CO'nun bir yan şirketi olarak Paris merkezli tam adı Companie Franco - Hellenique des chemins de fer olan Chemin de fer Franco - Hellenique (CFFH) Şirketi kuruldu.
CO, kendine ait olan hattın Türkiye sınırlarında kalan 10 km'lik kısmı ve Karaağaç Tren İstasyonu ile Yunanistan (Ormenio) - Bulgaristan (Kapitan Petko Voyvoda) sınırı ile Svilengrad arasındaki 3 km'lik kısmı hariç olmak üzere, Dedeağaç - Svilengrad demiryolu hattını (Ege Denizi kıyısındaki liman kenti Dedeağaç ile Bulgaristan sınırındaki Ormenio (Çirmen) arasında yer alan 165 km) ve ayrıca bir miktar lokomotif ve vagonu CFFH'ye devretti. Demiryolu hattı üzerindeki Pythion, Türkiye ile olan demiryolu bağlantısının kavşak noktasıydı.
CFFH'ye ait hisse senetleri, her 5 CO hisse senedine karşılık 1 CFFH hisse senedi olacak şekilde CO hissedarlarına devredilmiş ve 1931 Temmuz'unda piyasada işlem görmeye başlamıştır.
Rumeli Demiryolu hattı üzerinde yer alan ve Türkiye'deki ana hat ile bağlantısı olmayan Karaağaç (demiryolu eksklavı) ile ilgili olarak; CO, her iki devletin de Svilengrad'a ulaşabilmek için mutlaka geçmesinin gerektiği demiryolu hattının bu kısmındaki işletme hakkını elinde tutmaya devam etti. Öte yandan, CFFH de Karaağaç'tan geçerek Svilengrad'a giden demiryolu hattının Yunanistan topraklarında kalan kısmının işletme hakkını elinde tutuyordu. CO'ya ait demiryolu hattının Türkiye kısmı (Karaağaç) Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD)'ye satıldığında, TCDD, her ne kadar CFFH makinistleri tarafından kullanılsa da, kendine ait lokomotifleri bu hat üzerindeki işletme hakkını elde etti. Aynı şekilde, Yunanistan Devlet Demiryolları (SEK) da CFFH'ye ait hattın kendi sınırlarında kalan kısımlarını devraldığında, hattaki tren işletme faaliyetlerini Karaağaç üzerinden sürdürmeye devam etti. Demiryolu hattındaki işletim faaliyetlerinin Lozan Antlaşması'nda belirlenen izin ile sınır kontrolünden ve gümrük vergisinden muaf tutulması her iki devlete de kolaylık sağlamıştır.
Söz konusu bu muafiyet, TCDD'nin tamamen Türkiye topraklarından geçerek Svilengrad'a bağlanan Pehlivanköy – Svilengrad demiryolu hattını 1971 yılında hizmete almasına kadar sürmüştür. Aynı yıl SEK de Türkiye sınırlarında yer alan Karaağaç'ı kullanmamak için kendi topraklarındaki Nea Vyssa – Marassia (Maraş) arasında yeni bir demiryolu hattı inşa etmiştir. Bu iki yeni demiryolu hattının inşasıyla birlikte, Meriç Nehrinin batısındaki Karaağaç Tren İstasyonu ne TCDD ne de SEK kullanılmadığı için kapatılmıştır. 

CFFH'ye ait olan demiryolu hattı, Türkiye’yi Avrupa’ya bağlayan tek demiryolu hattıydı ve şirket bu durumdan kaynaklanan tren trafiğinin gelirinden yararlandı. Şark Ekspresi gibi bazı prestijli trenler de CFFH hattını kullanıyordu. Bu durum haricinde CFFH hattında büyük bir yük veya yolcu trafiği hiçbir zaman oluşmadı.
1946 – 1949 yılları arasında devam eden Yunan İç Savaşı boyunca, trenler sadece gündüz işletiliyordu ve lokomotiflerin önüne boş yük vagonları bağlanarak trenler mayınlara karşı korunmaya çalışıyordu.
SEK, CFFH'yi 1 Ocak 1955 tarihi itibarıyla devralmış ve şirket feshedilmiştir. Böylece şirkete ait olan demiryolu hattı da tamamen SEK'in denetimi altına girmiştir.

CFFH filosu, CO'dan miras kalan bazı lokomotiflerden oluşuyordu. CFFH tarafından yalnızca 2 lokomotifin (Avusturya Devlet Demiryolları'ndan satın alınan 2 E tipi lokomotif) satın alındığı bilinmektedir. 

Rumeli Demiryolu
Dedeağaç - Svilengrad demiryolu

Goçar Tren İstasyonu, Şanlıurfa'nın Akçakale ilçesi Bulutlu Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Halep – Nusaybin demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından inşa edilerek 11 Temmuz 1914 tarihinde hizmete girmiştir.
1912 – 1918 yılları arasında CIOB Şirketi tarafından, 1918 – 1921 yılları arasında Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından, 1921 – 1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927 – 1932 yılları arasında Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından ve 1932 – 1948 yılları arasında da Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi tarafından işletilen istasyon, 1948'de TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, günümüzde herhangi bir trene hizmet vermemektedir.

TCDD
Halep – Karkamış – Nusaybin demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacıkırı Tren İstasyonu, Adana'nın Karaisalı ilçesine bağlı Kıralan mahallesinde bulunan, yapımı 1912 yılındaki Bağdat Demiryolu (Bagdadbahn) inşaatına dayanan tren istasyonudur.
Yük ve yolcu trenlerinin trafiğine açık olan bu istasyon, Varda Köprüsü sayesinde işlek hale gelmiştir. Adana'ya 67 kilometre uzaklıkta bulunan bu istasyona, İstasyon, Toros Ekspresi ve Erciyes Ekspresi Anahat Trenlerine hizmet vermektedir. Karayolundan ulaşım ise Karaisalı ilçesinden Yerköprü üzerinden ulaşılabilir. Adana-Kayseri arası Erciyes Ekspres;17:38'de, Kayseri-Adana arası Erciyes Ekspres; 12:11, Adana-Konya arası Toros Ekspres; 08:18, Konya-Adana arası Toros Ekspres ise 20:40 saatlerinde istasyonda olmaktadır.

TCDD
Konya – Yenice demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hadise – Kerkük demiryolu (Güzergâh 4) ya da ICD Yatay Hattı, Hadise'den başlayarak Beyci üzerinden Kerkük'e ulaşan Irak Cumhuriyeti Demiryolları'na ait ana demiryolu hattıdır.
Hattın üzerindeki Hadise'de Bağdat – Hadise – Ka'im – Huseybe demiryolu'na, Beyci'de ise Bağdat Demiryolu'nun ardılı olan ICD Kuzey Hattı olarak adlandırılan Bağdat – Rabia demiryolu'na bağlantı sağlanmaktadır.
Diğer hatlardan farklı olarak, Bağdat başlangıç/bitişli olmayan güzergâh tek hatlı ve elektriksizdir. Yaklaşık 252 kilometre (157 mi) uzunluğunda olan hat üzerinde saatte azami 100 kilometre/saat (62 mph) hızla işletmecilik yapılabilmektedir. Dicle Nehri üzerindeki makaslı köprünün hasar görmesi sebebiyle demiryolu hattında sadece Hadise – Beyci kısmında yük taşımacılığı yapılabilmektedir. Güzergâhın durumu, Irak'ın demiryolu altyapısının yaygın olarak bakımsızlığını yansıtacak şekilde kötüdür.

Güzergâh, ülkenin doğu-batı aksında Irak'ın kuzeyini güneybatıdan kuzeydoğuya doğru kesmekte ve ICD batı hattı ile ICD kuzey hattını Hadise ve Beyci üzerinden hem birbirine, hem de doğuda Kerkük'e bağlamaktadır.

Demiryolu hattı, 1987'de tam otomatik elektrikli merkezi trafik kontrolü sistemi ile donatıldı. Bu sistem istasyonlarla lokomotifler veya diğer istasyonlar arasındaki iletişimi sağlayan bir ses kabloları ağı içeriyordu. Ekim 2018 itibarıyla sinyalizasyon ve iletişim sistemleri hizmet dışıdır.
ICD batı hattı ve ICD kuzey hattı ile bağlantılı olması sebebiyle hattın bu hatlarda yer alan Bağdat, Felluce, Ramâdî, Haklaniye ve Akaşat'taki hafif bakım atölyeleri ile Ka'im ve Bağdat'taki ağır bakım atölyelerine erişimi bulunmaktadır.
Hat standart hat açıklığında olup raylar, yüksek hızlı ve ağır yük taşımacılığına uygun olarak tasarlanmış kaynaklı birleşimli UIC 60 profiline sahiptir. Azami dingil yükü 25 tondur. Traversler, yaklaşık 4.000 yapıştırılmış yalıtımlı bağlantıya sahip, önceden dökülmüş betondan yapılmıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kerkük'e demiryolu inşa edilmesi gündeme gelmiş ancak I. Dünya Savaşı nedeniyle inşaat ertelenmiştir. Nihayetinde Ağustos 1925'te Kerkük'e seferler başlamış ve Kerkük – Bağdat – Hayfa demiryolu'nun temelleri de 1930'da atılmıştır. 1949'da Erbil'e yaklaşık 105 kilometre (65 mi) uzunluğundaki bir uzantının inşasına başlanmış ve ilk tren 1950'de Erbil'e ulaşmıştır. Söz konusu bu hat ile mevcut Yatay Hat asgari düzeyde benzer bir güzergâhı paylaşmaktadır.

Baas Rejimi, Salih Zeki Tevfik'in 1968 Darbesi'den önce uygulanana benzer bir demiryolu altyapısını geliştirme stratejisini benimsedi. ICD kuzey hattı ve -yakın zamanda yenilenen- ICD güney hattı ile birlikte işletilebilirliğin sağlanması amacıyla ICD doğu hattının standart hat açıklığı ile yeniden inşa edilmesinin faydalı olacağı düşünülüyordu. Hattın Süleymaniye'ye kadar uzatılması fikri de gündeme geldi. Ancak Irak-Kürt çatışmaları gibi daha ileri ekonomik ve politik değerlendirmeler sonucunda, Beyci'de Bağdat Demiryolu'nun ardılı olan ICD kuzey hattına bağlantı sağlayacak şekilde Hadise'den Kerkük'e yeni bir standart hat açıklıklı demiryolu inşa edilmesine karar verildi. Yeni demiryolu eski demiryolu bağlantısını ekonomik olarak işe yaramaz hale getirdi ve böylece kapanmasını zorunlu hâle getirdi. Öte yandan yeni demiryolunun inşa edilmesinin politik nedeni Kerkük'ü Irak'ın batısındaki diğer Sünni Arap bölgelerine daha iyi bağlayarak Araplaştırmayı kolaylaştırmak ve ayrıca 1970'te Irak Kürdistanı'nın özerkliğini kazanmasının ardından Kürt bölgelerine demiryolu erişimini kesmekti. Güzergâhın değiştirilmesinin bir diğer nedeni de Irak'ın batısındaki Hadise Petrol Rafinerisi'ne ikinci bir bağlantı sağlamaktı. Bu bağlantı ayrıca Suriye Çölü'ndeki madencilik faaliyetlerinden Irak'ın kuzeyindeki nüfus merkezlerine daha hızlı bağlantı da sağladı.
Demiryolu hattının inşasına 26 Ağustos 1982'de başlandı. Projeye DE-Consult gibi yabancı şirketler de dahil oldu. Ancak Irak-İran Savaşı nedeniyle açılış ertelendi. Yeni hat 1988'de hizmete girdi. Temel atma töreni 7 Kasım 1987'de Ulaştırma Bakanı Muhammed Hamza El Zübeydi tarafından gerçekleştirildi. Yeni hattın inşa maliyeti 960 milyon dolardı. ABD Hava Kuvvetleri'nin düzenlediği bombardımanda hattın Beyci ile Kerkük arasındaki doğu kısmı imha edildi. Daha sonra IŞİD'nin yaygın vandallığı Hadise ile Beyci arasındaki batı kısmının da hizmet dışı kalmasına neden oldu.

8 Kasım 2022'de hattın Hadise ile Beyci arasındaki batı kısmı Irak Merkezî Hükûmeti tarafından rehabilite edildi. Bu çalışma sayesinde yük trenleri Bağdat – Ka'im arasında yeniden sefer yapabilmektedir. Şu anda, Kerkük'ün de parçası olduğu Kuzey Irak'ın tartışmalı bölgeleri konusunda Bağdat ile Erbil arasında devam eden çatışma nedeniyle Beyci – Kerkük kısmının rehabilite edilmesi konusunda herhangi bir ilerleme sağlanamadı.

Resmî site

Halep – Nusaybin demiryolu, Halep – Karkamış – Şenyurt – Nusaybin arasında bulunan CFS ve TCDD'ye ait 447,533 kilometre (278,084 mi) uzunluğundaki uluslararası ana demiryolu hattıdır.
Hattın Türkiye sınırlarındaki kısmı TCDD 6. Bölge'nin sorumluluk alanında yer almakta ve şu an herhangi bir trene hizmet vermemektedir. Suriye sınırlarındaki kısmı ise Suriye İç Savaşı sebebiyle kapalıdır.
Geçmişte Gaziantep – Halep ve Gaziantep – Bağdat (Irak'ın işgali'nden sonra Gaziantep – Musul) Uluslararası Trenleri'ne ve Gaziantep – Nusaybin Bölgesel Trenleri'ne hizmet veren hattın, Suriye İç Savaşı'nın sona ermesi ve bölgede tansiyonun düşmesiyle birlikte başlatılan bakım, onarım ve yenileme çalışmalarının ardından 25 Mart 2026'da yeniden tren trafiğine açılmıştır.
Demiryolu hattının, Kalkınma Yolu projesi kapsamında Irak'la doğrudan demiryolu bağlantısı sağlamak için Nusaybin'den Ovaköy'e uzatılması planlanmaktadır.

Demiryolu hattı, 1912–1918 yılları arasında Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad / Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (CIOB) Şirketi tarafından Bağdat Demiryolu hattı için inşa edilmiştir.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra 1918–1921 yılları arasındaki Fransız işgali sırasında, Chemin de fer Damas-Hama et Prolongements / Şam – Hama Demiryolu ve Uzantıları (DHP) Şirketi tarafından işletilen demiryolu hattı, Fransızların Ankara Antlaşması ile bölgeden çekilmesinden sonra hem Türkiye hem de Suriye sınırlarında kalarak uluslararası demiryolu özelliği kazanmıştır. Demiryolu hattı, 1921–1927 arasında Chemins de fer de Cilicie Nord-Syrie / Kilikya – Kuzey Suriye Demiryolu (CNS) Şirketi tarafından, 1927–1932 yılları arasında da Chemins de fer Bozanti-Alep-Nissibine et Prolongements / Pozantı – Halep – Nusaybin Demiryolu ve Uzantıları (BANP) Şirketi tarafından işletilmiştir. 27 Ekim 1932'de Türkiye ile Fransa arasında yapılan anlaşma ile hattın Türkiye kısmı Chemins de fer du Sud de la Turquie / Cenup Demiryolları (CD) Şirketi'ne, Suriye kısmı ise DHP Şirketi'ne devredilmiştir.
Demiryolu hattının CD Şirketi tarafından işletilen Türkiye kısmı 1948'de TCDD tarafından satın alınmış ve hattın Türkiye kısmı tamamen TCDD'nin denetimine girmiştir. Hattın bir kısmının Suriye sınırlarında kalması sebebiyle hattın devamı niteliğindeki -yine bir kısmı Suriye sınırlarında olan- Adana – Fevzipaşa – Halep demiryolu ile, -dolayısıyla da Türkiye'deki diğer demiryolu hatlarıyla- kopan bağlantısı 1929 - 1960 yılları arasında TCDD tarafından inşa edilen Fevzipaşa – Narlı ve Narlı – Karkamış demiryolları aracılığıyla yeniden sağlanmıştır. Hattın DHP Şirketi tarafından işletilen Suriye kısmı, 1956 yılında şirketin kamulaştırılmasından sonra Chemins de Fer Syriens / Suriye Demiryolları (CFS) tarafından işletilmeye başlanmıştır.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halil Rifat Paşa (1827, Selanik – 1901, İstanbul), II. Abdülhamid saltanatında, 7 Kasım 1895-9 Kasım 1901 tarihleri arasında sadrazamlık yapmıştır. Bunun öncesinde 1875’te onursal Rumeli beylerbeyi pâyesi verilen Halil Rifat Paşa 1876’da vezir rütbesiyle Tuna valiliğine tayin edilmiş, ardından sırasıyla Halep, Kosova, Selânik (1878) valilikleri, Umur-ı Nafia (Bayındırlık Bakanlığı) Meclisi üyeliği, Sivas (1882) Aydın (ilki 1885 ve ikincisi 1889), İşkodra, Manastır (1887) valilikleri ve Dahiliye nâzırlığı (1891) ile Şûrâ-yı Devlet başkanlığı vekâleti (1895) hizmetlerinde bulunmuş bir Osmanlı devlet adamıdır.

Osmanlı Devleti'nin 1827 yılında Selanik vilayetinin Siroz sancağına bağlı Lika köyünde "Bölükbaşı ailesi" olarak tanınan bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur.
Osmanlı bürokrasi kademesinin en altı olan tahrirat kaleminden, en üst makam olan Sadrazamlığa kadar yükselmiş önemli bir devlet adamıdır. Sıbyan mektebinde yeteneği fark edilip bölge eşrafından bir zatın himayesinde İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde eğitimini tamamlamıştır. Kâtip olarak memuriyete başlayarak bürokrasi içinde yetişti. Çeşitli vilayetlerde divan kâtipliği, mektupçuluk, mutasarrıflık, valilik ve sonra Dahiliye Nazırlığı ve Sadrazamlık vazifelerinde bulundu.
Memuriyet hayatındaki en parlak icraatlarını Sivas, Aydın (İzmir) ve Manastır valilikleri dönemlerinde gerçekleştirdi. Balkanlarda eşkıyaya karşı orijinal mücadele taktikleri ve Anadolu'da bayındırlık alanında vatandaş-devlet iş birliği ile gerçekleştirdiği çalışmalarla şöhrete ulaştı.
1882'de o devirde eyalet merkezi olan Sivas'a vali olarak gönderilmiştir. Yol, içme suyu, tarım, orman alanlarında bölgeye çok hizmet vermiştir.

Trabzon-Canik (Samsun) Elazığ-Malatya-Hasançelebi sınırına kadar 410 kilometrelik Bağdat yolunu yaptırmış;
Bu yol üzerinde 314 köprü ve 829 menfez inşa edilmiş;
Çamlıbel'e kendi parası ile bir çeşme yaptırmış;
Tokat-Niksar-Ünye'ye kadar olan 76 kilometrelik şoseyi yaptırmış;
Kelkit Çayı üzerinde 630 metre uzunluğunda 41 gözlü Hamidiye Köprüsü'nü yaptırmıştır.
Bunlar dışında 55 köprü ile 32 menfez inşasını gerçekleştirmiştir.
Yozgat-Çorum sınırına kadar 63 kilometre yol açtırmış ve köprüler yaptırmıştır.
Merzifon-Osmancık ilçesi arası yolu 59 kilometrelik bir şose ile bağlattırmıştır;
Şebinkarahisar'dan Trabzon ve Giresun illerine kadar, 64 kilometrelik bir yol ile Sivas-Hafik-Zara-Koyulhisar-Mesudiye ve Ordu illerine kadar 212 kilometrelik şose, 92 köprü, 300'den fazla menfez yaptırmıştır.
Ayrıca Sivas'ın kasabalarının ve birçok köyün yollarını inşa ettirmiştir.

Yol davasındaki şu sözü tarihe geçmiştir: Gidemediğin yer senin değildir. Bütün bu hizmetleri sonunda Sivas'tan görev icabı ayrılarak İzmir'e tayin olmuştur. 1885-86 ve 1889-1891 yılları arasında iki dönem İzmir valiliği yapmıştır.
19. yüzyıldaki yüzlerce vali arasında özellikle yol yapımı konusunda isim bırakan tek şahsiyettir.
Dahiliye Nazırlığı ve Sadrazamlığının ilk yıllarında en fazla meşgul olduğu mesele Ermeni isyanlarıydı. Dahiliye Nazırlığı görevindeyken başlattığı Darülaceze projesinin sadrazamlığının altıncı ayında tamamlanmasıyla resmi açılışını bizzat yapabilmiştir. Bir idare binası, sekiz aceze dairesi, çocuk yuvası, revir ve hastane, cami, kilise, sinagog, iş ocakları, aş ocağı, fırın, hamam, çamaşırhane, gasilhane, berberhane, hemşire ve bakıcılar için personel lojmanları, rehabilitasyon merkezi, hayvan kesimhanesi, demirbaş eşya deposu, kuru gıda ambarı, yaş sebze ve meyve muhafaza deposu, buzhane gibi üniteleri içine alan 20 binadan oluşan Darülaceze din, mezhep, dil, ırk, sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bakıma muhtaç kimsesiz, yaşlı ve sakat insanlarla, sokağa terk edilmiş 0-6 yaş arası çocuklar ücretsiz olarak, her türlü ihtiyaçları karşılanarak barındırılmak amacı ile kurulmuştu.
II. Abdülhamid döneminde bütün işlerin saraydan yürütüldüğü ve Sadrazamların nispeten az rolünün bulunduğu bir zamanda, yumuşak huyluluğu ve Padişaha sadakati sayesinde 9 Kasım 1901'deki ölümüne kadar makamını muhafaza edebilmiştir. 6 yıllık bu sadrazamlık görevi esnasında da başarılı hizmetlere imza atmıştır.
1901 yılında ölmüş, Eyüpsultan'da kendisini yetiştiren  Koca Hüsrev Mehmed Paşa'nın yanına defnedilmiştir. Türbesi Bostan İskelesi Sokağı ile Boyacı Sokağının birleştiği yerdedir.
Sivas Merkez'de adını taşıyan bir lise kurulmuştur.
Sivas Merkez'de adını taşıyan bir mahalle bir ortaokul ve lise vardır.
Ayrıca Sivasın önemli caddelerinden birine de adı verilmiştir.
İstanbul'un Şişli ilçesindeki bir mahalleye de adı verilmiştir. İzmir'in Konak ilçesinin en işlek caddelerinin birine de adı verilmiştir.

Sadrazam Halil Rıfat Paşa bir karakter olarak Elveda Rumeli ve Payitaht Abdülhamid dizilerinde de canlandırılmıştır.

Birinci, Ali, "Halil Rifat Paşa", (1999), Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, İstanbul:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş. C.1 s.520-521 ISBN 975-08-0072-9
Birol, Nurettin (2009), "Halil Rıfat Paşa Dönemi ve İcraatı" Ankara: Cedit Neşriyat.
Birol, Nurettin, Halil Rifat Paşa - Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2003, Cilt 27, No 2, s. 267-288.
Mercan, Mehmet, 'Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa'nın Eğitim ve İmar Faaliyetleri', Atatürk Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Cilt 11, Sayı 23, 2004.

Hasan Hayrullah Efendi (d. 1834, İstanbul - ö. 1898, Taif) Osmanlı Devleti'nde 1874-1877 yılları arasında iki kez şeyhülislamlık yapmıştır. Sultan Abdülaziz'i tahttan indiren hükûmet darbesini yapanların arasında yer almıştır.
Hasan Hayrullah Efendi 1834 yılında İstanbul'da doğdu. Hasan Hayrullah Efendi, 1853 yılında Sultan Abdülmecid'in ikinci imamı olarak intisab ettiği Osmanlı sarayında, 1861 yılında Sultan Abdülaziz''in birinci imamı olmuştur.
Sultan Abdülaziz, 1862'de Bursa'ya, 1863'te Mısır'a, 1867'de Avrupa Seyahati'nde padişah imamı olarak Hasan Hayrullah Efendi'yi yanında götürmüştür. Hayrullah Efendi, bu ziyaret kapsamında Paris'te Papa'nın Paris Sefirine makamında ziyarette bulunmuş, böylece tarihte ilk defa Müslüman bir ilim adamı, Hristiyan âleminin temsilcisini makamında ziyaret etmiştir. Sultan Abdülaziz, ilmi olarak yüksek seviyede olmamasına karşın Hayrullah Efendi'yi ilmiyenin en yüksek makamı addedilen Şeyhülislamlık makamına iki kez getirmiştir. İlki 42 gün, ikincisi bir yıl iki ay on dört gün süren Şeyhülislamlık dönemleri olmuştur.
11 Haziran 1874 tarihinde ilk olarak şeyhülislam oldu. Görevde 40 gün kaldı. İkinci defa göreve getirilişi 12 Mayıs 1876 tarihinde oldu. Göreve gelişinden iki hafta sonra 30 Mayıs 1876 tarihinde Abdülaziz'in tahttan indirilişine fetva vererek, Midhat Paşa'nın liderliğini yaptığı 30 Mayıs 1876 Darbesi'nde yer aldı. Bundan 3 ay sonra da 31 Ağustos 1876 tarihinde V. Murat'ın tahttan indirilmesine fetva verdi. II. Abdülhamit döneminde 8 ay daha şeyhülislamlık görevini sürdürdü. Ancak II. Abdülhamit, 2 padişahı tahttan indirmiş bu şeyhülislamı kendisine tehdit olarak gördü ve 26 Temmuz 1877 tarihinde onu Hicaz'ın Taif kentine sürgüne gönderdi.
Hasan Hayrullah Efendi Taif'te sürgündeyken padişah Abdülaziz'i öldürmekle suçlanarak, 27-29 Haziran 1881 tarihleri arasında II. Abdülhamit'in emriyle sarayın bahçesinde kurulan Yıldız mahkemesinde gıyabında yargılandı. Aralarında Midhat Paşa'nın da bulunduğu diğer sanıklarla birlikte idama mahkûm edildi. Cezası diğer sanıklarla birlikte Taif'te sürgüne çevrildi. Böylece Hasan Hayrullah Efendi ömrünün geri kalan kısmını Taif'te geçirdi. 1898 yılında orada öldü.

Haydarpaşa Garı, İstanbul'un Anadolu Yakası'nda, Kadıköy ilçesinde yer alan Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ait ana tren istasyonu ve kültür merkezidir.
Günümüzde TCDD 1. Bölge Müdürlüğü'ne ev sahipliği yapan ve İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu'nun başlangıç noktasında yer alan garın ilk binası, Osmanlı İmparatorluğu Nâfia Nezâreti tarafından inşa edilerek 22 Eylül 1872'de hizmete girmiştir. Zamanla artan trafik sebebiyle yetersiz kalan bu gar binasının yerine Alman mimarlar Otto von Kühlmann ve Hellmuth Cuno tarafından neoklasik Alman stili ile tasarlanan ve Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilen mevcut gar binası ise 19 Ağustos 1908'de hizmete girmiştir.
TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek 29 Mayıs 1969'da tekrar hizmete giren istasyon, 1969 – 2013 yılları arasında B2 (Haydarpaşa – Gebze) Banliyö Treni'ne hizmet vermiş, Marmaray projesi kapsamında 19 Haziran 2013'te kapatılmıştır. İstasyona ait tüm tren hatları 24 Temmuz 2014'te Pendik Tren İstasyonu'na, 12 Mart 2019'da ise Söğütlüçeşme Tren İstasyonu ve Halkalı Tren İstasyonu'na devredilmiştir.
Ankara – İstanbul YHD ve Marmaray çalışmaları kapsamında garda gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları bittiğinde garın Yüksek Hızlı Trenlere hizmet vermesi planlanmaktadır.

Adını 16. yüzyılda vezirlik yapmış Hadım Haydar Paşa'dan aldığı tahmin edilen arazide yer alan Haydarpaşa Garı'nın ilk binası, Osmanlı İmparatorluğu Nâfia Nezâreti tarafından inşa edilerek 22 Eylül 1872'de hizmete girmiştir. Kırma çatılı iki katlı merkez bina ve iki ana kanat ile teras çatılı tek katlı iki yan kanattan oluşan bu bina, daha sonra yapılan kapsamlı eklemelerle teras çatılı üç katlı merkez bina ve iki katlı iki ana kanat ile kırma çatılı iki katlı iki yan kanattan oluşan bir görünüm kazanmıştır. Bu bina, 10 Temmuz 1894'te gerçekleşen depremde hasar görmüş ve Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından teras çatılı iki katlı merkez bina ve iki ana kanattan oluşacak şekilde yeniden inşa edilmiştir.

CFOA Şirketi tarafından işletilen hatların genişlemesi ve Bağdat Demiryolu'nun inşasının başlaması üzerine artan trafik sebebiyle yetersiz kalmaya başlayan bu gar binasının yerine Alman mimarlar Otto von Kühlmann ve Hellmuth Cuno tarafından neoklasik Alman stili ile tasarlanan ve Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilen mevcut gar binasının inşasına 30 Mayıs 1906'da başlanmıştır. Garın inşasında Türk ve Alman ustalar ile İtalyan taş ustaları birlikte çalışmıştır. Alman Neoklasik tarzında inşa edilmiş, her biri 21 metre uzunluğunda 1,100 adet su geçirmez ahşap kazıklar üzerine oturtulmuş ve bu kazıklar buharlı makinelerle zemine çakılmıştır. Taşıyıcı sistem ise çelik bir iskeletten oluşmaktadır. İnşaatta Lefke'den 2,500 metreküp Keuper kum taşı getirtilmiş, 13,000 metreküp beton 1,140 ton demir, 520 metreküp kereste, 19,000 metre sert ağaç ve 6,200 metreküp Çatı Kiremiti kullanılmıştır. Gar, II. Abdülhamid devrinde 19 Ağustos 1908'de hizmete girmiş, ancak resmî açılışı V. Mehmed'in doğum günü kutlamalarına istinaden 4 Kasım 1909'da yapılmıştır. Ayrıca gar ile birlikte bir Alman girişimcinin teşebbüsleriyle üzerinde anıt yer alan bir mendirek inşa edilmiş ve ticari malların yükleme ve boşaltma işlemleri için çeşitli tesisler yapılmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında 1917'de gar deposunda bulunan mühimmatlara yapılan bir sabotaj sonucu çıkan yangınla binanın büyük bir bölümü hasar görmüş ve bina onarılarak günümüzdeki şeklini almıştır.
CFOA Şirketi, 1924'te ilk devlet demiryolu şirketi olan Chemins de fer d'Anatolie Baghdad / Anadolu-Bağdat Demiryolları (CFAB) Şirketi tarafından idare edilmeye başlanmış, 1927'de ise satın alınarak feshedilmiş ve şirketin işlettiği hatlar ve tren istasyonları Devlet Demiryolları ve Limanları İdaresi (DDYL)'nin denetimine girmiştir. DDYL ise 1929'da yerini -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'ye bırakmıştır.

TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek 29 Mayıs 1969'da tekrar hizmete giren gar, 1976'da aslına uygun olarak geniş çapta onarımdan geçmiştir. Ancak 1979'da gerçekleşen Independenta tanker kazası sonucu meydana gelen patlama nedeniyle binanın Otto Linneman tarafından yapılan kurşunlu vitrayları hasar görmüştür. Kazadan sonra başlayan ve 1983'te tamamlanan restorasyon çalışmaları kapsamında garın dış cephesi ve kuleleri onarılmıştır. 28 Kasım 2010'da garın çatısında çıkan yangından dolayı binanın çatısı çökmüş ve 4. katı kullanılamaz hâle gelmiştir.

Ankara – İstanbul YHD ve Marmaray projesinin inşası kapsamında 19 Haziran 2013'te gardaki tren seferlerine ara verilmiş, 24 Temmuz 2014'te ise tren seferleri tamamen iptal edilmiştir. Garda gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında peronların altında Kalkedon Antik Kenti'ne ait tarihi kalıntılar bulunmuş ve yapılan incelemeler sonucunda bölgenin arkeopark hâline getirilmesine ve kalıntıların koruyucu kaplama ile kaplanarak yerinde sergilenmesine karar verilmiştir. Ayrıca gar Yüksek Hızlı Trenlere hizmet verecek şekilde kullanılmasına da karar verilmiştir ve bu kapsamda restorasyon işleri ve ray serim çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Trenler için 4 yol ve 3 peron ayrılan bu çalışmalar devam ederken, TCDD ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü arasında bir protokol imzalanmış, bu protokole göre ilgili demiryolları, peronlar ve barınma yolları TCDD bünyesinde kalırken, gar binası ile 500 dönümlük arazi, 29 yıl süreyle Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmiştir. Protokol, hem içeriği, hem bakanlığın da buraları kiraya verebileceği ya da devredebileceği bir yapıda olması nedeniyle KESK'e bağlı Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası ve Haydarpaşa Dayanışması tarafından eleştiri konusu olmuştur. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise gar binasının alt katının TCDD tarafından kullanılmaya devam edeceğini; garın üst katlarında kütüphane ile sergi alanları oluşturulacağını ve beraberinde gar sahasında, Haydarpaşa semtini içine alan bölgede, çeşitli projeler uygulanacağını açıklamıştır. Söz konusu çalışmalar gerekçe gösterilerek 2025 yılında gar sahasından tahliye çalışmaları başlatılmış ve gara ait lojmanların 1 Nisan 2026'ya kadar boşaltılması kararı alınmıştır. Haydarpaşa Garı'nın yanında bulunan caminin projeye dahil olup olmadığı hususu, bu dönemde yerel kamuoyunda tartışma konusu olmuş, camiinin yıkılacağı iddiası tepki toplamıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise, camiinin yıkılacağı iddiasını yalanlamıştır. 

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu

Haydarpaşa İskelesi
Haydarpaşa 1917 Şehitleri Camii
Tarihi Deniz Büfe, 2025 yılında yıkılmıştır.

Yüksel, Ayça, (Ed.) (2021). Haydarpaşa Kitabı. İstanbul: Kadıköy Belediyesi Kültür Yayınları. ISBN 978-605-69851-1-9. 
Yavuz, M. Eine vergleichende Studie über den Bahnbau und die Bahnhofsarchitektur der Anatolischen Bahnen und der Bagdadbahn mit ihren Vorbildern im Deutschen Reich [Anadolu- Bağdat Demiryollarındaki İstasyon Binaları ile Bunların Almanya İmparatorluğu'ndaki Öncü Modelleri Arasında Mukayeseli Bir Araştırma], Doktora Tezi, Ruhr Üniversitesi, Tarih Fakültesi, Sanat Tarihi Enstitüsü, Bochum, Almanya.
Yavuz, M. "Large Railway Station Buildings in Ottoman Geography: From Rumeli to Hidjaz", XI. International Symposium on Mediterranean Archaeology (SOMA), 24-29 April 2007 in İstanbul-Turkey. (Edited by Çiğdem Özkan aydın), BAR İnternationals Series 1900, Oxford/England 2009, s. 431-438.
Yavuz, M. "Hellmuth Cuno", Anadolu-Bağdat Demiryollarının Yapımında Görev Alan Mimar ve Mühendisler", Uluçam Armağanı, Ankara 2008, 299-311.

II. Abdülhamid Anıtı
Sirkeci Garı

 OpenStreetMap'te Haydarpaşa Garı ile ilgili coğrafi veriler

Huzurkent Tren İstasyonu, Mersin'in Akdeniz ilçesi Gazi Mahallesi'nde D.400 üzerinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
Adana – Mersin demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Mersin – Tarsus – Adana Railway / Mersin – Tarsus – Adana Demiryolu (MTA) Şirketi tarafından Adana – Mersin demiryolu için inşa edilerek 2 Ağustos 1886'da hizmete girmiştir. 1886 ile 1948 yılları arasında sık sık farklı şirketler tarafından işletilen istasyon, 27 Nisan 1933'te -o sıralar adı Devlet Demiryolları Umum Müdürlüğü olan- TCDD'nin denetimine girmiştir.
Bir kenar peronundan oluşan istasyon, Mersin – Adana, Mersin – İskenderun ve Mersin – İslahiye Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.
22 Nisan 2024'te Mersin – Adana – Gaziantep yüksek standartlı demiryolu'nun inşaatı kapsamında iki yıllığına kapatılmıştır.

TCDD
Adana – Yenice – Mersin demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşmesine yönelik çabalar II. Abdülhamid döneminde de devam etmiştir. Bürokraside yapılan reformların yanı sıra Bağdat Demiryolu ve Hicaz Demiryolu'nun inşası gibi projeler bu dönemde yapılmıştır.

II. Abdülhamid özellikle babasının ve kendinden önceki Osmanlı Padişahlarının takip ettiği Osmanlı'nın Çanakkale'deki tabyalarını ve savunma birliklerini güçlendirme politikasını aynen takip etmiş ve mevcut tabyaları elden geçirtirme yanında, yeni ek tabyalar inşa ettirmiştir. Bu güçlendirme faaliyeti I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale zaferinin kazanılmasındaki etkenlerden biri olmuştur. Ertuğrul, Orhaniye, Rumeli ve Anadolu Hamidiye tabyaları onun tarafından inşa ettirildi. Sultan Abdülmecid döneminde yaptırılan Bolayır Yıldız, Bolayır Merkez, Bolayır Ay, Anadolu Mecidiye, Nara, Değirmenburnu, Namazgah, Bozcaada Tabyaları; IV. Mehmed ve Köprülü Mehmed Paşa döneminde yaptırılan Seddülbahir ve Kumkale; Fatih Sultan Mehmed döneminde yaptırılan Kale-i Sultaniye; II. Abdülhamid döneminde elden geçirildi ve yeniletildi.
1878'de Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisiyle sonuçlanan 93 Harbi'nden sonra, Kıbrıs ve Mısır'ın İngilizler, Tunus'un Fransızlar tarafından işgali, Habeş vilayetlerinin elden çıkması akabinde Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı ordusunun modernleşmesi ve ekonomik askeri iş birliği için İngiltere ve Fransa yerine Almanya'ya karar verdi. İlk olarak Albay Otto Köhler (Kahler) başkanlığında bir subaylar kurulu İstanbul'a geldi. Sonrasında 1885 yılında Köhler'in ölümü üzerine İstanbul'a gelen - esasında Alman Genel Kurmayında sevilmeyip buraya gelmeyi tercih eden -Müşir rütbesi verilecek olan bu dönemin, Türk askeri eğitim tarihinin önemli kişilerinden biri olacak Baron Von der Goltz'un başkanlığını yapacağı Alman askerî subay kurulu İstanbul'da faaliyetine devam etti. Von der Goltz, Türk generallerinin günümüze kadar dayanan, herkesten daha çağdaş yöntemlerle eğitilmiş olma ve en yeni askerî teknolojileri takip etme bilincinin temel taşını meydana getirdi. Askerî okullarda köklü düzeltmeler gerçekleştirip genç subayların yetiştirilmesi için ön koşulları saptadı. Goltz özellikle genç subayların eğitiminde etkin rol oynadı.
Ancak Goltz'un çalışması da önemli engellerle karşılaştı. Yabancı bir uzmana ne kadar yüksek rütbe ve unvanlar verilse de güven tam değildi. Kendisi de görevlendirildiği Almanya'ya gününü gününe Osmanlı ve Sultan'ın durumunu bir casus gibi haber vermekteydi. Yine Von der Goltz tarafından II. Abdülhamid, ordu üzerinde yeterli reformları yaptırmadığı ve önerileri dinlemeyip rafa kaldırdığı ifade edilip ağır şekilde eleştirilmiştir. Ayrıca görev süresi boyunca Von Goltz ile 2.Abdülhamid arasında bazı gerginliklerde yaşanmıştır.   Öte yandan Von der Goltz ve bu subaylar, Osmanlı ordusunu geliştirmekten çok Alman silah sanayi ve acentelerinin temsilcisi olmakla ve Türk Silah Sanayisinin gelişmesini engellemekle suçlandılar. Fakat tüm bunlara rağmen Von Goltz, Osmanlı tarafından Kahler'den ve gelen diğer Alman subaylardan daha fazla sevilip sayıldı. Öyle ki Türkiye'den ayrılana kadar (1895) tam 3 kere kontratı Osmanlı'nın istemi üzerine yenilendi. Türkiye'den ayrılsa da 1908'de geri çağrıldı. Goltz 10 yılı aşan ilk çalışma döneminde, Harbiye Mektebinde ders kitabı olarak okunmak üzere, 4000 sayfadan fazla Türkçe broşür ve ders kitabı yayınladı. Özellikle eğitim gören genç subaylar ve subay adaylarını etkilemeyi bildiğinden, bu gruplarda da Alman hayranlığı yarattı.
Ancak Von Goltz'un Prusya Anayasası'nın bir diğer temeli olan askerlerin sivil siyasete karışmama ilkesini aşılamakta başarılı olamadığı, Bâb-ı Âli Baskını ile ortaya çıktı.

Yine ordunun von der Goltz tarafından yeniden yapılandırılmasıyla birlikte Osmanlılar, İngiliz silahları yerine, Krupp ve Mauser gibi Alman şirketlerine ilk kapsamlı silah siparişlerini 1885-1886 yıllarında verdiler. Von der Goltz, Almanya'nın ve Osmanlı Devleti'nin doğudaki erkini sağlama almak için Bağdat Demiryolu'nun yapılmasını da destekledi. Bu fikir, yeni pazarlar bulmak için tren yollarının yapılmasını destekleyen Alman ekonomisinin çıkarlarıyla da örtüşüyordu. 1888 yılında Sultan II. Abdülhamid, Bağdat Demiryolu inşası lisansını Alman Deutsche Bank tarafından yönetilen bir Alman konsorsiyumuna verdi. Osmanlı ordusunun çağdaş silâhlar kullanmaya başlaması ve Alman düzeni 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda test edildi. Savaş Osmanlı lehine sonuçlandı. Fakat Osmanlı ordularının Atina'yı tekrar ele geçirmeleri Rus Çarı II. Nikolay'ın ve İngiltere ile Fransa'nın araya girip Sultan II. Abdülhamid'in zaferini tebrik etmekle birlikte haber gönderip ateşkes yönünde baskı yapmaları sebebiyle gerçekleşemedi.

Bununla birlikte modern ve özverili bir askerlik sanatı anlayışının uygulanabilmesi subayların uygulama beceri ve arzularına bağlı olmasına karşın, II. Abdülhamid döneminde - hem nicelik ve nitelik hem de askerî hareketlilik bakımından diğer bölge ordularına göre subay kadroları daha iyi bir seviyede olan - Makedonya'daki İkinci ve Üçüncü Ordu subaylarının hatıratı incelendiğinde, kıtadaki Osmanlı subaylarının yeterli bir yetişmişlik seviyesinde olmadıkları, gerekli inisiyatifi alarak hareket edebilecek subay sayısının çok az olduğu, Osmanlı nizamiye ve redif birliklerinin talim ve terbiye durumunun büyük bir ihmal içinde olduğu, talimlerin çoğunlukla muharebenin icap ettirdiği şekillerden uzak kaldığı, subaylar tarafından askerlerin duygu ve düşüncelerine nüfuz edilemediği ve sonuç olarak Osmanlı ordusunun savaş döneminde etkin bir muharebe performansı sergileme imkânının zayıf bulunduğu ortaya çıktı. Nitekim bu 2.Abdülhamid'in ordudaki sıkıntılı durumu giderememesinin sonuçları -II. Meşrutiyet devrinde ordunun muharebe performansını zayıflatan diğer siyasi ve askerî nedenlerin/olayların da dahliyle- 1912-13 Balkan Savaşları sırasında ortaya çıkmıştır. 
II. Abdülhamid döneminde kara ordusundaki yenilikçi yaklaşımlar donanma için geçerli olmadı. Borçların artmaması, genel durum, bir kısım tarihçilere göre II. Abdülhamid'in amcası Abdülaziz'in tahttan alınması esnasında Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin personelinin de önemli rol oynamasından kaynaklanan kuruntular ve kötüleşen mali durum ile (çünkü gemiler hep borçlarla alınıyordu) Osmanlı donanmasının gücü azaldı. Dahası donanma Haliç'te adeta çürütüldü. Yeni gemiler doğru düzgün alınmayınca da Osmanlı donanması sayı bakımından dünyanın üçüncü büyük donanması konumundan iyice gerilere düştü.
Donanmaya bazı eklemeler yapılmakla birlikte, yapılan eklemelerdeki hatalar ve bakımsızlıkla bir işe yaramadı. Örneğin  Hamidiye kruvazörü gibi az sayıda gemi İngiliz veya Alman tersanelerinde üretilip, Osmanlı donanmasına katılmıştır, ancak buna rağmen donanmaya yapılan yatırım ve askerlerin eğitim ile talimleri, gemilerin bakımı son derece yetersizdir. Ayrıca İsveçli silah fabrikatörü Thorsten Wilhelm Nordenfelt buhar gücüyle çalışan Nordenfelt serisi denizaltıları 1884-85'te Stockholm'de üretildi. Nordenfelt 1 denizaltısının Yunanistan donanması tarafından satın alınmasının ardından, II. Abdülhamid karşı bir atağa geçti. Nordenfelt 2 (Abdülhamid) ve Nordenfelt 3 (Abdülmecid) Osmanlı donanmasına II. Abdülhamid tarafından satın alınarak Osmanlı donanmasına dahil edildi. Bu dönemde Dünya'da ilk defa Osmanlı tarafından denenen Abdülhamid ve Abdülmecid zırhlı denizaltıları denemelerde başarılı oldu.Fakat bakımsızlık ve teknolojik yenilemelerinin düzenli yapılamamasından bu denizaltılar 1905 sonrası kullanılamadı ve çürümeye terk edildi. Sonrasında da Osmanlı Devleti denizaltı yarışına I. Dünya Savaşı'nda elinde tek bir denizaltı olmadan devam etti.

Sonuç olarak bozuk ve kötü durumdaki donanma 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda bir varlık gösterememiştir.
Neticede II.Abdülhamid'in kendi padişahlık döneminde dahi bu donanma eksikliklerinden ve ihmalinden yararlanan yabancı devletler, Osmanlı İmparatorluğu'na donanma gönderip, çeşitli yerlere asker çıkarıp, şartlarını zorla kabul ettirerek Osmanlı'ya karşı aşağıdaki örneklerde olduğu gibi gambot diplomasisini uyguladılar:

Tunus ve Mısır'ın işgalini kolaylaştırdı
Büyük güçlerin Girit İsyanı'na müdahalesi ile Girit'in fiilen Osmanlı elinden çıkmasına neden oldu
1901'de Fransa'nın kendi tabiyetindeki iki Levanten ailenin borçlarının ödenmediğinden bahisle Midilli adasını işgali gerçekleşti
1903'te ABD, Beyrut Limanı ablukasını gerçekleştirdi ve İzmir'e gemi gönderdi
1904'te ABD savaş gemisi yollayıp tutuklanan vatandaşlarının serbest bırakılmasını talep etti
1905'te beş büyük güç Midilli ve Limni adalarını işgal ederek Makedonya'daki şartları kabul ettirdi.
Bunun yanında II. Abdülhamid'in donanmayı ihmali, gemi sayısının ve niteliğinin yetersizliği kendisinin tahtan indirilmesi sonrasında Trablusgarp Savaşı'nda İtalya donanması ile başa çıkılamaması ve I. Balkan Savaşı'nda pek çok Ege adasının kaybedilmesine de zemin hazırlamıştır.
Bütün bunlara karşın, Osmanlı topraklarında ilk deniz müzesi de II. Abdülhamid döneminde açılmıştır. (1897).  Yine 1867'de Sultan Abdülaziz döneminde kurulan Bahriye Nezâreti akabinde, II.Abdülhamid dönemine  Osmanlı'da en uzun süre bahriye nâzırlığı yapan ama ağır şekilde eleştirilen Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa damgasını vurmuştur.

Abdülhamid, matbaa ve yayın işlerine çok meraklıydı. Modern matbaa makinelerini Osmanlı'ya getirtip kaliteli divan eserleri bastırdı. Mesela Cem Sultan Divanı'nı bastırıp bazı nüshalarını Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'na, Almanya'ya ve Amerika'ya gönderten Abdülhamid, dedektif romanlarına ve seyahatnamelere çok meraklı bir padişahtı. Abdülhamid'in iki ila beş bin adet arasında olduğu rivayet edilen bir polisiye roman koleksiyonu vardı ve bunların birçoğu Yıldız Yağması sırasında ortadan kayboldu. Sherlock Holmes'un bütün maceralarını eksiksiz olarak Osmanlıcaya tercüme ettirdi. Sherkock Holmes'un yazarı Sir Arthur Conan Doyle'u ise 1907'de ikinci dereceden Mecidiye Nişanı ile ödüllendirdi.
Abdülhamid, Yıldız Sarayı'nda çok büyük bir kütüphane kurdu. Bu kütüphane dört bölümden meydana geliyordu. Bunla

Bu madde II. Abdulhamid'in 1876-1881 yılları arasındaki padişahlığında Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan tarihi olayları ele almaktadır.

II. Abdülhamid, amcası Abdülaziz'in 1876'da tahttan indirilmesi ve şüpheli şartlarda ölümü, ağabeyi V. Murad'ın tahta geçirildikten üç ay sonra ruhi çöküntü geçirdiği iddiasıyla tahttan indirilerek Çırağan Sarayı'na hapsedilmesi olaylarına şahit oldu. 31 Ağustos 1876'da İkinci Abdülhamid ismi ile padişah ilân edildi ve 7 Eylül günü Eyüp'te kılıç kuşandı.
Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu büyük bir buhrandaydı. 1871'de Âli Paşa'nın ölümünden sonra saray ile Bâb-ı Âli arasındaki çekişme alevlenmiş, 1875'te devlet, borçlarını ödeyemez hâle düşerek Ramazan Kararnamesi ile moratoryum ilan etmiş, Rusya'nın başını çektiği panslavizm akımının etkisiyle, Osmanlı'ya bağlı özerk gözüken ama fiilen bağımsız şekilde hareket eden Sırbistan ve Karadağ'ın da kışkırtma ve yardımlarıyla Balkanlar'da millî isyanlar baş göstermişti. Yurt içinde Genç Osmanlılar denilen kesimde meşrutiyet yanlısı görüşler güçleniyor, hatta padişahlığın tasfiyesiyle cumhuriyet ilânı fikri tartışmaya açılıyordu. Ağabeyinin yerine tahta geçirildikten sonra ilk başta V. Murad döneminin Sadrazamı Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa'yı Aralık 1876'ya kadar sadrazamlıkta tutsa da daha sonra 20 Aralık 1876'da istifası üzerine, kendinden hoşlanmasa da bazı kesimlerde devletin içinde bulunduğu bunalımın onun tarafından aşılabileceği iddia edildiğinden ve verdiği taahhüt uyarınca her iki saltanat değişiminin mimarı olan Midhat Paşa'yı sadrazam yapmak zorunda kaldı.
Yine II. Abdülhamid, tahta geçtikten sonra Midhat Paşa'ya verdiği taahhüt uyarınca; onun hazırladığı Kanun-i Esasi taslağı (Kanun-i Cedid) üzerinde bazı değişiklikler yaparak büyük devletlerin Osmanlı Balkan topraklarındaki durumu görüşmek üzere İstanbul'da bir araya geldikleri Tersane Konferansı'nın zorlayıcı şartlarının etkisi ile aynı gün 23 Aralık 1876'da ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasî'yi ilan etti. Meclis-i Mebûsan ve Meclis-i Âyan üyelerinden oluşan ilk meclis Meclis-i Umumi, 19 Mart 1877'de açıldı. Böylece I. Meşrutiyet dönemi başladı. Padişah ile meclisin ülkeyi birlikte yönetmesi ilkesine dayanan anayasal monarşi sistemine geçilmesi ile birlikte, yargı bağımsızlığı ve temel hakların anayasada teminat altına alınmasına rağmen, esas hâkimiyet padişahındı. Abdülhamid, Kanun-ı Esasî'nin 113. maddesiyle kendine tanınan "idari sürgün yetkisi"ni kullanarak daha meclis toplanmadan ve 93 Harbi başlamadan önce Midhat Paşa'yı sadrazamlıktan alıp sürgüne yolladı.

Abdülaziz döneminde (1861-1876) 1875 yılında başlamış olan Hersek İsyanı ve Bulgar İsyanları sürerken V. Murad döneminde Sırbistan ve Karadağ savaşları ile Balkan toprakları savaş alanına çevrilmişti. Bu isyanları kışkırtan ve destekleyen Rusya, Şark Meselesi'ni halletmek üzere fırsat kollamaktaydı. Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Rusya, aralarında Osmanlı Devleti'nin de bulunduğu Batı ittifakına yenilmiş ve yalıtılmıştı. Rusya, dikkatini 1860'lardan itibaren Kafkasya'daki son direnişi kırmaya (1863-1864) ve Orta Asya'daki Türk hanlıklarının topraklarının ele geçirmeye (1866-1876) verdi, aynı dönemde ise Birleşik Krallık ve Fransa'nın dikkati 1871'de Almanya'nın birleşmesi ve İtalya'nın birleşmesiyle Avrupa kıtasında oluşan yeni dengelere yönelmişti. Birleşik Krallık'ta Kırım Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ni destekleyen Palmerston (1855-1865) ve İngiltere'nin çıkarlarını düşünse de Osmanlı'ya karşı nispeten ılımlı bir politika izleyen Disraeli (1874-1880) dönemlerinin aksine Gladstone (1868-1874, 1880-1885 ve 1892-1894) Osmanlı muhalifi bir siyasi tutum içine girmiş, muhalefetteyken de özellikle Bulgar İsyanları'nın bastırılması sırasında Osmanlı Devleti'nin katliamlar yaptığı iddialarını gündeme taşımış; bu da Macar devrimcilerinin Osmanlı Devleti'ne sığınmaları (1848) ve Kırım Savaşı (1853-1856) sırasındaki müttefiklik sayesinde Türklere yönelik olumlu bakış açısını tersine çevirmeye başlamıştı.
II. Abdülhamid iktidarının başında Osmanlı'da büyük problemlere neden olan büyük güçlerin Osmanlı topraklarına müdahalesini ve 93 Harbi'nin nedenini oluşturan Büyük Doğu Buhranı denen bir dönemi içeriyordu. Balkanlarda çıkan isyanlar ve başlayan kargaşa sebebiyle İngiltere öncülüğünde büyük güçler, Osmanlı İmparatorluğu'nu ve tahta yeni çıkan II. Abdülhamid'i Tersane Konferansı denen bir konferansı toplamaya zorladılar. Midhat Paşa ve Osmanlı yetkilileri bu toplanacak konferanstan hayırlı bir sonucun çıkmayacağını fark ettiklerinden II. Abdülhamid ile konuştular ve konferanstaki reform taleplerini geçersiz bırakmak için konferansın toplanacağı gün daha öncesinde anlaştıkları gibi I. Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi'nin daha hızlı şekilde yürürlüğe konmasına Padişah'ı ikna ettiler. Bu sırada İngiltere'de başbakan Disraeli ezeli rakibi ve Türk düşmanı olarak bilinen ana muhalefet lideri Gladstone tarafından Osmanlı'nın Bulgar katliamlarına seyirci kaldığı gibi suçlamalarla sıkıştırılmaktaydı ve İngiliz kamuoyunda Osmanlılar katliamcı olarak gösteriliyordu. Disraeli, Palmerstone kadar olmasa da Osmanlı'ya karşı ılımlı bir politika izlemeye çalışmaktaydı. Ancak bu baskılar karşısında bu konferansta ılımlı bir yaklaşımda bulunmadı. Tam tersine İngilizleri temsilen Sir Henry Elliot yerine atanan İngiliz Osmanlı Büyükelçisi Lord Salisbury İngiltere'nin Osmanlı'yı olası bir Rus savaşında desteklemeyeceğini ve hiçbir şekilde Osmanlı'nın arkasında durmayacağını, bu Balkan isyanları ile ilgili kendilerinden destek beklenmemesini Sadrazam'a ve Osmanlı idarecilerine bildirip bu konuda uyarıda bulundu. 23 Aralık 1876'da toplanan bu konferansa Prusya, Birleşik Krallık, Rusya, Fransa ve Osmanlı Devleti katıldı. Aynı günde I. Meşrutiyet'in ilanı havai fişek gösterileri altında gerçekleştirildi. İlandaki temel amaçlar konferanstaki kararları gereksiz kılma ve Balkanlardaki sorunu kısmen çözme, büyük devletlerin baskısını bu toplumların sorunlarını Mecliste ifade edebileceklerinden bahisle engelleme, bunlar yapılamıyorsa da Osmanlı Devleti'ne sorunları çözme için zaman kazandırmaydı.
Ancak sonuç Osmanlı Devleti'nin istediği şekilde olmadı. I. Meşrutiyet'in ilanına rağmen, görüşmelerin devamı ve konferansın yapılıp sürmesine karar verildi, Osmanlı'nın reform talepleri, alternatif önerileri reddedildi. Konferanstan, 

Sırbistan ve Karadağ için bağımsızlık kararı,
Bosna-Hersek'e özerklik verilmesi,
aynı şekilde Bosna-Hersek gibi özerk ama Doğu ve Batı Bulgaristan olarak iki parça olarak iki Bulgar devleti (eyaleti) kurulması kararı çıktı.
18 Ocak 1877'de Sadrazam Midhat Paşa hiçbir şekilde bu yönde alınmış bir kararı Osmanlı'nın kabul etmeyeceğini bildirdi. 20 Ocak 1877'de varılmış olan ama Osmanlı ve Midhat Paşa tarafından kabul edilmeyen kararlarla konferans dağıldı. Midhat Paşa, 5 Şubat 1877'de II. Abdülhamid tarafından sadrazamlık görevinden alındı, sürgüne yollandı ve yerine Genç Osmanlılardan olmayan, II. Abdülhamid'in güvendiği deneyimli kişilerden biri olan İbrahim Edhem Paşa getirildi. İngiliz Büyükelçisi bu taleplerin reddedilmesi konusunda kırgınlığı ve sonuçları konusunda Osmanlıları tekrar uyardı.

İngiliz, Fransız, Alman, Rus vs. büyükelçilerinden oluşan bir heyet Meclis-i Mebusan'ın açılması sonrası Mart 1877 sonunda Londra Protokolü denilen Tersane Konferansı kararlarının biraz değiştirilmiş hali olan kararları sert bir muhtıra ile Osmanlı İmparatorluğu'na gönderdi. Edhem Paşa hükûmeti ve Meclis-i Mebusan bu protokolü de reddetti. Rusya'nın Balkanlar'da ıslahat için büyük güçlerin verdiği kararların kabul edilmesi yönündeki muhtıra da 12 Nisan 1877'de İbrahim Edhem Paşa hükûmeti tarafından reddedildi. Bunun üzerine 24 Nisan 1877'de Rusya'nın Osmanlı'ya savaş ilanıyla, 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı patlak verdi. Abdülhamid'in Rus tekliflerinin kabulü ile Armağan ve Bahadıroğlu gibi bazı araştırmacıların iddialarına göre savaşa karşı olmasına rağmen öncesinde Midhat Paşa, sonrasında Damat Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının ısrarlarıyla girilen savaşta esasında Osmanlı ordusu Rus ordusuna nazaran Sultan Abdülaziz'in sağladığı ekipman sayesinde çok daha eğitimli ve donanımlıydı. Ama Osmanlı komuta kademesi için aynı şeyi söylemek zordu. Daha başında Rusların Balkanlar'da ordularını gönderip, saldırıya geçebileceği tek bir yer bulunmaktaydı, o da Osmanlı himayesi altındaki Romanya topraklarıydı ve Ruslar bu topraklar üstünde Siret (Sava) Nehri üzerinde Barboşi Köprüsü'nün olduğu yerden ordularını geçirmek zorundaydı. Bu köprü kritik bir öneme sahip olmakla beraber, köprünün havaya uçurulması Osmanlılara en az 2 veya 3 ay vakit kazandıracaktı. Avusturya-Macaristan askerî ataşesi, ülkesi Rusya ile gizlice anlaşmış olsa da Osmanlı başkumandanı Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa'yı İstanbul'dan cepheye hareket edeceğinde "Paşa Hazretleri bilhassa size Barboşi köprüsünün mümkün olduğu kadar süratle tahrîbini tavsiye ederim zîrâ pek mühim noktadır" diye uyarmıştı. Nitekim Osmanlı kuvvetlerine askeri danışmanlık veren İngiliz danışmanlar da bu durumun farkındaydılar. Köprünün hemen yakınındaki Osmanlı Tuna donanmasının komutanına İngiliz askeri danışmanı Hobart Paşa, Barboşi'nin tahrip edilmesi emrini verdi fakat Tuna'daki 4 gemilik Osmanlı filo komutanı bunun bir aldatmaca veya casusluk oyunu olduğuna dair şüpheleri yüzünden emri uygulamakta 4-5 gün kadar gecikti ve tam emri uygulayacakken de bu defa iş işten çoktan geçmişti, çünkü Ruslar orduları ile Sava Nehri kıyısına gelip filoyu donanmaları ve karadaki topları ile ateşe alıp batırdılar. Sonuçta Osmanlılar için büyük bir fırsat daha muharebenin başında kaybedildi.
Abdülaziz'in çabaları ile oluşturulan Osmanlı donanması, Rus Karadeniz donanmasından son derece üstün bir konumdaydı, öyle ki Ruslar Kırım Savaşı'nın aksine Dobruca üzerinden sahilden Osmanlı'nın Bulgar kıyısından saldırıya geçemediler çünkü bu yönde destek verecek savaş gemileri yeterli değildi. Savaş boyunca Ruslar Kırım Savaşı'ndaki Sinop Baskını gibi Karadeniz Donanması ile O

Bu madde II. Abdulhamid'in 1881-1897 yılları arasındaki padişahlığında Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan tarihi olayları ele almaktadır.

Sultan II. Abdulhamit tarafından çıkarılmış ve Muharrem ayında çıktığı için sonradan Muharrem kararnamesi olarak bilinen bir kararname ile kurulan; bir taraftan Osmanlı, diğer taraftan alacaklı Avrupalı ülkeler temsilcilerinden oluşan bir yönetim kurulu eliyle yönetilen, Osmanlı dış borçlarının intizamla ödenmesini teminen Osmanlı Hazinesinden tahsis edilmiş gelir kaynaklarını kullanan, Karma Komisyona Düyûn-ı Umûmiye Meclisi; bu meclisin yönettiği karma nitelikteki teşkilata da Düyûn-ı Umûmiye İdaresi denir.
Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını Kırım Savaşı'na finansman bulabilmek için 1854 yılında yaptı. Bu yıldan 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve Sultan Abdülaziz döneminde 1875'e gelindiğinde ise toplamda 239 milyona yakın dış borç, yılda 11 milyon taksitle ödenmeliydi. Osmanlı Hazinesi ise yılda ortalama 18 milyon gelir elde ediyordu. Kısacası Osmanlı, faizleri bile ödeyemez hale gelmişti. 1875'te Mahmud Nedim Paşa'nın sadrazamlığında çıkarılan Ramazan Kararnamesi ile Osmanlı Devleti moratoryum ilan etti. Bu durum protestolara neden oldu.
Moratoryum ilanı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu, alacaklıları olan Osmanlı Bankası ve Galata bankerleri ile anlaşmaya giderek damga işlemleri, alkollü içecek, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere 1879 Kararnamesi adındaki kararname ile Rüsum-u Sitte İdaresi (1879) kuruldu. Dış borçlardan alacaklı Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi kendi borçlarının ödenmesini istediler. II. Abdülhamid'de bu devletler ile 1881 yılında pazarlığa oturmak zorunda kaldı.
II. Abdülhamid 1881 yılında yine kendi kurduğu Rüsum-u Sitte idaresini kaldırıp yerine 20 Aralık 1881'de Büyük Güçlerle varılan anlaşma neticesi Düyûn-ı Umûmiye'yi kurdu. 1875 ile 1881 arasındaki Abdülaziz dönemi Ramazan Kararnamesi ve II. Abdülhamid dönemi Muharrem Kararnamesi arasındaki iki kararname arası dönem adı ile de bilinen dönem, Osmanlı'nın mali yönden en kötü dönemlerinden biridir. Bu dönemdeki 93 Harbi'nde Osmanlı içeride Galata bankerlerinden ve Osmanlı Bankasından borçlanma ile bütçe finansmanını yapmış; ancak bir dış borç veya yatırım alamamıştır. Harbin gerektirdiği finansman için Osmanlı Bankası, "Glayn Mills, Currie ve Ortakları" adlı banker kuruluşu aracılığı ile doğrudan doğruya halka satılmak üzere tahvil ihraç etmiş, ancak ödemelerin durdurulduğu bir dönem yaşandığı için tahviller satılamamıştır.
İstikrazın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, %5 faizli ve 5 milyon Sterlin (borç tutarı 5.500.000 Osmanlı lirası, safi hasılası 2.860.000 Osmanlı altın lirası) tutarındaki bu tahvillerin tamamını %52 ihraç fiyatı ile yabancı ortakların olduğu Osmanlı Bankası bizzat kendi satın alarak Osmanlı Devletine borç olarak kaydettirmiştir. Sonuçta 93 Harbi ve yenilgisi sonrası ne içten ne de dıştan borçlanamayan Osmanlı ekonomisinin idarecilerinin iyice çaresiz bir duruma gelmiştir. Düyûn-ı Umûmiye pek çok olumlu ve olumsuz etkiyi Osmanlı ekonomisinde doğurmuştur. Örneğin; olumlu etkilerine bakılacak olursa:

1881'deki Muharrem Kararnamesi'ne kadar Osmanlı'nın dış borcu toplam 252.131.196 Osmanlı lirasına ulaşmıştı. Muharrem Kararnamesi sonrası Düyûn-ı Umûmiye İdaresinin kuruluş aşamasında Osmanlı, dış alacaklıları ile varılan anlaşma ile bu borç 110,6 milyon Osmanlı lirası indirimle, 141.505.919 Osmanlı lirasına indirilmiştir.
Borçların konsolidasyonu yolu ile ve düzenli borç ödemeleri ile hükûmetin itibarına olumlu katkıda bulunmuştur.
Devlet kendinden önceki yıllara göre borçlanmayı (%5-6 yerine %3-4 gibi) daha düşük oranlarda faizlerle ve (%60 yerine %80-90 gibi) daha yüksek ihraç fiyatları ile gerçekleştirmiştir.
Düyûn-ı Umûmiye, kapsamındaki gelirleri iyi örgütlenmiş yapısı ve şubelere ayrılmış geniş kadrosu ile etkili, verimli ve hatta dürüst yönetmiştir.
Yabancı demiryolları ile kurduğu işbirliğinin Türk köylüsünün yararına sonuçlar vermiştir.
Düzeyli yönetim ve ehliyetli memur yetiştirme ve çalıştırılmasında iyi örnekler oluşturmuştur
Buna karşın olumsuz durumlara bakılırsa:

Düyûn-ı Umûmiye, esasında Osmanlı'nın en büyük iki alacaklısı olan Fransa ve İngiltere tarafından kontrol ediliyordu. Osmanlı Devleti'nin neredeyse bütün maliyesini yönetecek duruma gelen Düyûn-ı Umûmiye'nin idaresinde İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan temsilcileri yer alıyordu.
Bazı vergilerin toplanma yetkisi Düyûn-ı Umûmiye'ye bırakıldı. Böylelikle Osmanlı Devleti iktisadî bağımsızlığını kaybetti.
Düyûn-ı Umûmiye bir bağlamda devlet içinde devlet haline geldi ve bu idare suretiyle İmparatorluk adeta yarı-sömürge haline geldi.
Osmanlı Devleti'ne Avrupalı bankalarla işlem yapılması zorunluluğu getirilmesi ve gümrük tarifeleri üzerinde düzenleme yetkisinin sınırlandırılması sonucu, Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi kaynaklarını idareye serbestçe tahsis edebilmesi yetkisi (bütçe hakkını kullanabilmesi), yatırım imkanlarını kısıtladı.
Yönetim kurulu üyelerinin aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nda iş yapan belli başlı yabancı demiryolu şirketlerinde de yönetim kurulu üyesi olmaları, bu idarenin çapraz bir ilişkiler ağı içinde olmasına ve bu suretle emperyalist çıkarların baskı aracı olma işlevini artırmasına yol açtı.
Çoğunluğu yabancı ortaklı idarenin demiryolları, limanlar, sigorta şirketleri, maden işletmeleri ve telefon, posta ve elektrik servislerinde çalışan yetkili memurları vasıtası ile yabancı ülkeler için her türlü bilgi ve istihbarata da ulaşabildiği göz önüne alındığında Osmanlı'nın milli savunma ve güvenliği tam tehlike içine düştü.
İmparatorluk'un ekonomik ve mali kaynaklarını geniş ölçüde denetim altına alan İdare, gerek gördüğünde haciz yoluyla tahsilat yapabiliyordu. Merkezdeki üst yönetim ve denetim işlevlerinin yabancı kökenli memurlarla, taşra servis hizmetlerinin ise yerli memurlarla yürütüldüğü maliye hizmetlerinin en az üçte ikilik kısmı borç idaresinin görev ve yetkisi içine girdi. İdarenin memurlarına düzenli bir biçimde ödenen tatminkâr aylık ve ücretleri karşısında, alttaki Osmanlı maliye memurlarının düzensiz biçimde ödenebilen maaşları çok gerideydi.
Büyük ortakları İngiltere, Fransa gibi büyük güç ülkelerine Düyûn-ı Umûmiye'den akan sınırsız istihbarat vardı. Düyûn-ı Umûmiye aynı zamanda Osmanlı'nın savaşa girdiği ülkelere borç verme ve finansman sağlama cüretinde bulundu. Örneğin 1903 tarihli bir kararname ile faiz oranını artırarak alacaklılara daha yüksek gelir sağlanmasını temin için kaynağı Osmanlı vergi gelirleri olan bir yedek fon oluşturulması öngörülmüş, İdare bu fonda biriken gelirleriyle, Osmanlı Devleti'nin finansman tahvilini alma talebini reddettiği halde, Osmanlı Devleti'nin savaş halinde olduğu devletlerden (örneğin, Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya'dan) tahvil almıştır.
Osmanlı Devleti'nin borçlarının önemli bir bölümü silindiyse de 1881'den 1908 yılına kadar 12 ila 15 arası borç sözleşmesi imzalandığı için dış borçlanma sürdü. 141 milyon Osmanlı lirası ile başlanan Düyûn-ı Umûmiye borçlanmasında 1909'da Osmanlı'nın hâlâ 119 milyon Osmanlı lira borcu bulunmaktaydı. Bu borç, II. Abdülhamid sonrası Osmanlı'nın girdiği Balkan Savaşları, Trablusgarp Savaşı ve I. Dünya Savaşı'nda hazırlık için borçlanmalara girişilmesi neticesi 1914'te 153,9 milyon Osmanlı lirasına kadar yükselmiş, Kurtuluş Savaşı sonrasındaki paylaşımlarla Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan borç da toplam 107,5 milyon lira olmuş ve Düyûn-ı Umûmiye'nin 1928'de kapatılıp kapitülasyonların sona ermesi ile tüm borcun kapatılıp ödenmesi 1954'te tamamlanmıştır.
1883 yılında Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi (kısaca Reji İdaresi) adı altında yabancı sermayeli bir şirket kuruldu. II. Abdülhamid'in kararıyla Osmanlı Devleti, 30 yıl süreyle en önemli gelir kaynakları olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergileri, alacaklı ülkelerin kurduğu Reji İdaresine bıraktı. Şirketin sermaye sahiplerinin çoğu Rotschild ailesinin sahibi olduğu bankalardı. Reji İdaresinin kurulması, Düyûn-ı Umûmiye İdaresinin kurulmasıyla büyük ölçüde elden çıkmış olan mali bağımsızlığın yitirilişinin tescili oldu. Osmanlı ekonomisine ve siyasal yapısına Düyûn-ı Umûmiye'den çok daha fazla zarar verdiği iddia edilmektedir. Çünkü Reji İdaresi'nin kurulmasıyla özellikle tütün üretimi Rejinin elinde toplanmış ve Rejiden izin almadan üretim yapmak kaçakçılık ilan edilmiştir. Osmanlı en önemli gelirlerinden mahrum kalmıştır.
İdarenin üst yönetim kademelerinde halktan çalışan bulundurulmamış genellikle kendi yandaşlarından yabancı ülke vatandaşlarına istihdam sağlamıştır. Reji, üretimi ve fiyatlandırmasını kendi tekeli doğrultusunda yaptığından genellikle düşük fiyat vermekte, çiftçiyi yaşamak için zaruri kaçakçılığa sevk etmekten başka yol bırakmamaktaydı. Daha önce olmadığı kadar kaçakçılık faaliyetleri gelişmiş, hayatını idame ettirmek isteyen çiftçi için kaçakçılık bir zorunluluk haline gelmişti. Rejinin kaçakçılıkla mücadele için oluşturduğu kolluk adı verilen güvenlik güçleri genellikle sorunlu insanlardan meydana getirilmekle beraber halkı baskı ve zulümle düzene getirmeye çalışıyorlardı. Kaçakçılık mücadelesi uğruna halkı öldürmekten çekinmiyor genellikle silahlı müdahalelerde bulunuyorlardı. Öyle ki rejinin kolluk gücü bulunduğu bölgede kendi kolluk gücü Osmanlı'nın jandarmasından üstün bir konuma oturmuştu.
Sonuç olarak tütün başta olmak üzere birçok üretim atölyesi kapanmış, yeterli toprağı bulunmayan çiftçi üretim yapamamış, kentlere göç etmeye kimi yerde mecbur kalmış, tütüne bağlı yan kollar dağılmış ve birçok kişi işsiz kalmıştır. Reji kendi kurduğu fabrikalarda yöre halkından birçok kişiyi istihdam etmiş, ama çok düşük ücretlerle çalıştırmıştır. Bunun hiçbir memnuniyet yaratmadığı ve Osmanlı çiftçisi köylüsü üzerinde kalkınmaya yönelik gelir a

Bu madde II. Abdulhamid'in 1897-1903 yılları arasındaki padişahlığında Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan tarihi olayları ele almaktadır.

Yunanistan, Girit Adası'nı ele geçirmek için bağımsızlığını kazandığı 1830'dan itibaren büyük bir çaba içine girdi, bunun için yıllar boyunca adada yaşayan Rumları kışkırtma yolunu seçti. Girit, 1866'da ilk defa geniş ölçüde bir ayaklanmaya sahne oldu. Osmanlı bu isyanı bastırmak istese de Rusya ve Fransa duruma müdahil oldular İngiltere ve Avusturya Osmanlı yanında yer alsa da Osmanlı bu işe büyük devletlerin müdahalesini engellemek için Sultan Abdülaziz, 1868'de Sadrazam Ali Paşa'yı Girit'e göndererek, Hristiyan halka birçok imtiyaz tanıyan bir yönetmelik yayınlattı.
1878'de Yunanistan 93 Harbi'nin sonunda tekrar Girit'te ayaklanma çıkarsa da başarısız oldu. Berlin Antlaşması ile Girit, Osmanlı'da kalmaya devam etti ama imtiyazlar genişletildi. Girit Hristiyanlarına daha geniş imtiyazlar bahşeden bu anlaşma, Hanya civarında Halepa'da Avrupa devletleri konsolosları tarafından onaylanıp uygulanması güvence altına alındığı için "Halepa Fermanı" diye anıldı. Buna göre Girit valisinin Hristiyan olması ve 5 yıl için büyük devletlerin onayıyla tayin edilmesinde anlaşıldı. Girit meclisinin üye sayısı 49 Hristiyan, 31 Müslüman'dan oluşacaktı. Adada toplanan verginin ada için harcanması kararlaştırıldı.
Anlaşma sonrası ilk atanan Rum kökenli vali Girit mahkemelerine bağımsızlık kazandıracak bir tasarı hazırladı ve II. Abdülhamid bunu kabul etti. Ancak adadaki Rumlar Doğu Rumeli'deki Osmanlı tavizleri sonrasında daha fazla imtiyaz veya Yunanistan ile birleşmek hayalleri ile tekrar ayaklandılar. Asilere tekrar gümrük gelirleri ve memurları üzerine tavizler verilse de 6 ay sonra tekrar ayaklanma çıktı. Hristiyan Rum ada valisi Türk gazetelerini kapatırken Yunanistan'a bağlanma taraftarı Rum gazetelerini kapatmıyordu. Vali azledildi ancak yerine getirilen valiler de ardı ardına görevden alındı. Çünkü adadaki Rumlar Türk ahaliye saldırmaya ve göçe zorlamaya başlamıştı. Yunan Veliahdı aynı zamanda Alman kökeni olan Konstantin'in, Osmanlı dostu gözüken Alman kralının kızı ile evlenmek istediği ve Almanya'nın Osmanlı'yı, Girit'i Yunanistan'a çeyiz olarak vermeye zorlayacağı dedikodularından bahisle Rumlar tekrar ayaklandı. Almanlar bunu yalanlasa da Rum silahlı çeteler Müslüman ahalinin evlerini dükkânlarını yakıp yıktı, mezarlarını yağmaladı, katliamlar yaptı.
Osmanlı büyük bir yığınakla 1889'da isyanı bastırıp adada sıkıyönetim ilan etti. İsyanın ele başları Yunanistan'a kaçtı. Ancak II. Abdülhamid, Yunanistan'ın sözlerine güvenerek 1 yıl sonra sıkıyönetimi kaldırıp adada af ilan edip Halepa Sözleşmesi'ne dönmeyi kabul etti. Yunanistan'a kaçan isyan liderleri geri dönüp 1894'te tekrar huzursuzluk çıkardılar. II. Abdülhamid eski soylu, kökenli bir Rum vali atasa da bu defa Müslüman ahali Rum valiye başkaldırdı. Ardı ardına valiler değişti. İstanbul'daki altı büyük devletin sefirleri Abdülhamid'i Girit için bir ıslahat programına razı ettiler. Padişah, 25 Ağustos 1896'da imzaladığı bu ıslahat programıyla, büyük devletlerin yani İngiltere, Almanya, Rusya, Fransa, Avusturya ve İtalya'nın onayını aldıktan sonra beş yıl süre ile adaya bir Hristiyan vali tayin etmeyi, memurların üçte ikisinin Hristiyanlar arasından seçilmesini, memurları valinin tayin etmesini, ada halkının seçeceği Meclisin bütçe ve kanunlar çıkarmasını, altı devletin ada üzerinde müdahale hakkı olduğunu ve konsolosları aracılığıyla bu şartların uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmesini kabul ediyordu.
Yunanistan bu antlaşmayı kabul etmeyip 1897'de büyük bir ayaklanma daha çıkardı ve Girit dahil her yerde seferberlik ilan edip asker topladı Osmanlıların Girit haricinde Yunanistan ile komşu pek çok noktasında sınır karakollarına saldırdı. Osmanlı askerleri katledildi, bu arada Girit'te Avusturya-Macaristan, Rusya, İngiltere de dahil büyük güçler ortak donanma kurup, donanmaları ile bu olaya dahil oldular, hem Rum isyancılara ve hem de Girit çevresine bombardımanlar yaptılar. Karşılıklı çatışmalar başladı, İngilizler dahil bir kısım büyük güçler, Hanya başta olmak üzere Girit'in belli yerlerine çıkarmada dahi bulundular. Oluşan bu kargaşa ve kaos ortamında Osmanlı, Yunanistan'a harp ilan etti. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı başladı.
Osmanlı ordusu, Yunan ordusunu Melouna, Velestin ve Dömeke'de ardı ardına bozguna uğrattı. Teselya'da Yunan savunması çökünce Atina yolu Osmanlı'ya açıldı. Ancak Osmanlı kuvvetleri büyük güçlerin araya girmesi ile Atina yakınlarında şehre giremeden engellendi. Varılan anlaşmada Berlin Antlaşması ile kaybettiği Teselya'nın kendisine geri verilmesini isteyen ve savaşta büyük bir zafer kazanan Osmanlı sadece Teselya sınırından 55 km² toprak kazancı ve 4 milyon lira savaş tazminatına razı olmak zorunda kaldı.
Bu zafere rağmen 3 ay bile geçmeden II. Abdülhamid büyük güçler tarafından Girit'te büyük tavizler vermeye zorlandı. Bunun içinde Müslümanların Girit'e isyanı bastırmak için gelen büyük güç filosuna karşı isyan çıkarmaları gibi bahaneler ileri sürüldü. Oysaki Girit'te sözde çıkan isyanı Osmanlı takviye kuvvet göndermeden iş çok boyutlu bir savaşa evrilmeden bastıracağını söyleyen Uluslararası Filo pek çok sefer Yunan isyancılarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Osmanlının savaş alanında kazandığı zafer, bu şekilde adeta diplomatik bir bozguna dönüştü. Gizlice yapılan ve halktan bir süre padişah tarafından gizlenen anlaşma ile Osmanlı kuvvetleri adadan tümden çekilecek, ada büyük güçlerden oluşan bir komisyona bırakılacak, adanın gelirleri tümden adaya kalacak ve Hristiyan bir vali adaya atanacaktı. Anlaşma gizli tutulsa da imzalandıktan hemen sonra Rumlar tekrar ayaklanıp bölgedeki Müslüman ahaliyi tekrar katledip göçe zorladılar ve Müslüman ahali de karşı koydu.
Rus İmparatoru anlaşmanın üzerinden kısa bir zaman geçtikten sonra Yunan Kralı'nın ikinci oğlu Prens Yeoryos'un vali olarak atanmasını istedi. Osmanlı bu karara direndi. Sonuç olarak Osmanlı, adayı boşaltmak istemese de adaya dayanan Rus, İngiliz ve Fransız gemileri adayı kuşatmıştı. Yabancı devletler Osmanlı Devleti'ne 48 saat süre tanıdılar, çaresiz kalan Abdülhamid baskıya boyun eğdi ve Girit'in boşaltılması emrini verdi. Adada Kandiye Kalesi'nde sembolik olarak sallanan Osmanlı bayrağından başka Osmanlı varlığı kalmadı. Alınan bu kararlarda Osmanlı ordusu İngiliz, Rus, Fransız ve İtalyan hükûmetlerinin desteğiyle adadan çıkmaya zorlandı. Almanya ve Avusturya-Macaristan bu konuda daha çekimser kalmıştı.
Girit sembolik olarak Osmanlı elinde ama esasında İngiliz ve Rusların başı çektiği ve Osmanlı'nın hiçbir söz hakkının olmadığı bir komisyonun yönetimine geçmiş oldu. Sözde Osmanlı'ya bağlı ama fiilen tamamen uluslararası bir donanma ve askerlin kontrolünde bağımsız bir Girit Devleti kuruldu. Son karışıklıklardan Müslümanları sorumlu tutan komisyon kurduğu mahkeme ile Müslümanları cezalandırma ve göçe zorlama yolunu tercih etti. Komisyon tarafından 1898'te Yunan Kralı'nın ikinci oğlu Yeoryos'un Rus İmparatoru'nun arzusuna uygun şekilde adaya vali olarak atanmasına karar verildi ve istek Bâb-ı Âli'ye bildirildi. Osmanlı bu kararı tanımak zorunda kaldı.
1905'te Rumlar tekrar ayaklandı Yunanistan'a bağlanmak istediklerini söylediler. Girit Milli Meclisini toplayıp adayı Yunan bayrakları ile donatıp bu yönde karar çıkardılar. Ancak talepleri büyük güçler tarafından reddedildi. Bununla birlikte büyük güçler isyanı bastırmalarına karşın bastırana kadar bölgede kalan Müslüman ahaliye karşı katliamlara seyirci kaldılar. İsyan liderleri Venizelos ve savunucuları Yunanistan'a gönderildi. 1908'te II. Meşrutiyet sırasında tekrar Milli Meclis karar alsa da II. Abdülhamid'den kısa süre sonra büyük güçlerin kuvvetlerinin Yunanistan lehine Girit'ten çekilmesiyle, 27 Temmuz 1909 tarihinde fiili olarak; I. Balkan Savaşı'nın kaybedilmesi sonrasında ise 1913'te resmi olarak Girit, Yunanistan'a bağlandı.

Berlin Antlaşması'ndan sonra Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma politikasından vazgeçen İngiltere, Basra bölgesindeki faaliyetlerini farklı bir boyutta daha da artırmıştır. 1881 tarihli bir belgeden anlaşıldığına göre İngiltere'nin Basra'dan Necid'in sonuna kadar olan Osmanlı sahilinde nüfuzunu artırdı. 1885'e gelindiğinde İngiltere ve İran arasında Basra'nın İran'a bırakılması hususunda gizli bir anlaşma yapıldı. Yine Musul, Basra ve Irak'ta Abdülhamid dönemi boyunca çıkacak asayiş sorunları, aşiret ve Şii-Sünni problemlerine zemin hazırladı.
İngiltere'nin 1880'lerden itibaren Basra'daki faaliyetlerinin boyutunu 1880'de Bahreyn Şeyhi İsa bin Ali el-Halife ile yaptığı anlaşma göstermektedir. Buna göre Osmanlı Devleti'nin burada hâkimiyetinin bulunmadığı iddia edilmekte ve Bahreyn'in bağımsızlığı istenmektedir. Daha sonra bu siyasetini bölgedeki diğer şeyhliklere de uyguladı ve şeyhlikler de İngiltere'den başka herhangi bir hükûmetle ilişki kurmayacaklarını taahhüt ettiler. Ayrıca buradaki aşiretlere cephane ve silah satarak onları isyana hazırladı.
İngilizlerin özel olarak desteklediği yerlerden biride Kuveyt Şeyhliği'dir. 1871'den beri, Osmanlı makamları tarafından Bağdat vilayetine ve daha sonra Basra'ya bağlı bir kaza olan Kuveyt'te, Şeyh Muhammed bin Sabah üvey kardeşi Mübarek bin Sabah tarafından öldürüldü (Mayıs 1896). İngilizlerin "Basra bölgesindeki nüfuzlarını arttırma teşebbüsleri" içinde bulunduğu ve niyetlerinin Cebel Şammar, Necid, Katar, Bahreyn ve Kuveyt'i içine alan bir "Arap konfederasyonu" kurmak olduğu endişesi taşıyan Bâb-ı Âli, uzun müzakerelerden sonra Aralık 1897'de, Mübarek'in Kuveyt şeyhliğini tasdik etmiştir.
Kuveyt Şeyhliği Osmanlı'ya bağlı olmakla beraber idarede bağımsız sayılabilecek de bir durumdaydı. Vergi vermeyen Kuveyt'te Osmanlı Devleti tarafından tayin edilen bir kadı bulunurdu. Kuveyt Şeyhi Mübarek es-Sabah, 23 Ocak 1899 tarihinde İngilizlerle gizli bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre Kuveyt, İngiliz hükûmetinin izni olmaksızın hiçbir ülkenin siyasi temsilcisini kabul etmeyecek, topraklarından herhangi bir parçayı İngiltere'den

Bu madde II. Abdulhamid'in 1903-1909 yılları arasındaki padişahlığında Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan tarihi olayları ele almaktadır.

Gambot diplomasisi, büyük güçler tarafından istemlerini kabul ettirebilmek için II. Abdülhamid döneminde Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sıkça kullanıldı. Bu diplomasinin ABD'deki karşılığı olan büyük sopa diplomasisi de ABD tarafından uygulandı.
II. Abdülhamid devrinin başında ve öncesinde Abdülaziz ile V. Murad döneminde Bâb-ı Âli, Galata bankerleri ve bunlar arasındaki Levantenlerden özellikle Fransız uyruklu Lorando ve Tubini ailelerinden borç almıştı. Bu iki aile Haydarpaşa Garı demiryolu hattı yapımı için Osmanlı Bankası dahil pek çok Osmanlı kurumuna borç vermeleri yanında Osmanlı sarayına borç vererek simsarlık yapan Köçeoğlu Agop Efendi'ye de para sağladı. Neticede bu alacaklar birikti ve 1890'larda pek çok kez yapılandırılmasına karşın ödenemedi. Fransa'ya bu kişilerin başvurması ile Fransız hükûmeti de olaya dahil oldu. Bu arada İstanbul'da mahkemeye başvuran aileler, alacaklarının ödemesi için açtıkları davayı da kazandılar. Buna rağmen hazinede para yokluğundan borçların ödenmemesi üzerine Fransa, gönderdiği nota ardından 5 Kasım 1901'de donanması ile asker çıkarıp Midilli Adası'nı işgal etti. Buradaki gümrüğüne el koyup, borcunu böyle tahsil edeceğini Bâb-ı Âli'ye bildirdi. İlaveten Osmanlı topraklarında Fransız himayesinde bulunan okul, hastahane, dini müesseseler için de yeni imtiyazlar talep edip, bunların resmen tanınmasını istedi. İkinci Abdülhamid, Fransa'nın tüm isteklerini kabul ettiğini açıklayıp Lorando'ya 340.000 ve Tubini'ye de 162.000 olmak üzere yarım milyon küsur paranın ödeneceğini, Fransa'nın talep ettiği imtiyazları da vereceğini bildirdi. Bu parayı II. Abdülhamid eşi Fatma Pesend Hanım'ın servetinden ve hükûmetteki paşaların şahsi servetlerinden verdiği paraları birleştirerek ödedi ve Fransızlar adayı boşaltmaya ikna ancak edilebildi.
1902 yılında İtalya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında diplomatik bir kriz yaşandı. Kriz, Osmanlıların Türk ve Arapların, Eritre ve çevresindeki sularda İtalyan zambuklarına (yelkenli ticari teknelerine) yönelik Yemen'den gelen korsanlık saldırılarını engelleyememesi iddialarıyla başladı. İtalya'nın tekrarlanan tehditlerine rağmen Osmanlı İmparatorluğu bu saldırıları önlemek için önlem almayı reddedince, İtalyan savaş gemileri 31 Ekim'den itibaren Yemen'de Midi limanı ve çevre sahil yerlerini bombaladı. 10 Kasım'da Osmanlı İmparatorluğu İtalya'nın isteklerine boyun eğdi ve korsanlığı engellemek için önlemler almayı ve tazminat ödemeyi kabul ederek krizi sona erdirdi. Haziran 1902'de İtalya ve Fransa, Trablusgarp ve Fas'a müdahale özgürlüğü tanıyan bir gizli antlaşma imzaladı. İtalya bu anlaşmaya dayanarak Osmanlı'nın elindeki Trablusgarp'a saldırmak için fırsat kollamaya başladı. 1911'de II. Abdülhamid sonrası Trablusgarp Savaşı ile amacına ulaşacaktı.
20. yüzyıl başlarında William McKinley ve Theodore Roosevelt döneminde ABD-Osmanlı ilişkileri bozulmaya başladı. Bunun başlıca nedenlerinden biri İmparatorluk genelinde açılan ABD elçilikleri ve ABD devleti destekli protestan misyonerlik ve kültür okullarıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yayınlaşan ve özellikle Suriye-Lübnan'da ve Ermenilerin yaşadığı Doğu Anadolu'da ayrılıkçı faaliyetlerde bulunan, sorun çıkarmaya müsait bu okulların kapatılması veya sayısının azaltılması ile Bâb-ı Âli ve II. Abdülhamid uğraşmaktaydı. Bununla birlikte kapatılan okullardan oluşan zarardan bahisle ABD'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndan tazminat talepleri vardı. Yine ABD, kendi vatandaşlarının ve şirketlerinin İmparatorluk'ta ekonomik ve arkeolojik faaliyetlerine diğer Avrupa devletleri gibi izin verilmediğinden, sürekli sorun yaratıldığından bahisle izin verilmesi yönünde sürekli bir talepte bulunmaktaydı. Bu sorunlar 1903'te krize dönüştü. ABD içerisinde Amerikan okulları, Amerikan vatandaşlığına geçen kişilerin ailelerinin Amerika'ya göç etmesi, Amerika'dan et ithali, Amerikan sigorta şirketleri, İzmir Amerika Konsolosu'na ait emlak, Osmanlı coğrafyasında Amerikan üniversitelerinin sponsorluğunda yapılmak istenen arkeolojik kazılara izin verilmediğinden bahisle 29 Mart 1903 tarihinde Osmanlı Devletine bir muhtıra gönderdi. ABD, 1903 yılının Ağustos ayı sonlarında Beyrut Konsolos Vekili William C. Magelssen'in öldürüldüğü yönündeki asılsız haberler nedeniyle Osmanlı resmi açıklamasını beklemeden Theodore Roosevelt 2 savaş gemisi gönderip Beyrut Limanı'nı abluka altına aldırdı ve İzmir üzerine gemi göndermeye kalktı. Beyrut Limanı'ndaki abluka Osmanlı'nın bu konudaki belli talepleri kısmen kabul edip, ABD'li arkeologlara kazı izni vermesi sonrası ABD gemilerindeki erzak yokluğu neticesinde 1 Şubat 1904'te kaldırıldı. Ancak yine de ABD'nin istediğini tam olarak aldığı söylenemez.
Zira, Osmanlı devleti ABD'ye para verip, tazminat ödemek zorunda kaldı. Beyrut Valisi görevden alındı. Ancak kısa zaman sonra Lübnan'da kazı izni verilen ABD'li arkeologların sonrasında tarihî eser kaçakçılığı yapmaları neticesinde kazı izni kaldırılacaktı.
Fakat ABD 1904'te bu olay daha sonuçlanmadan ikinci bir olay daha patlak verir zira İkinci Sason Ermeni İsyanı'nda baş rollerden birini üstlenip isyancıları açıkça destekleyerek işbirliği yaptığı tespit edilmesi nedeniyle bir kısım ABD misyoner okulu çalışanları ve vatandaşları tutuklandı. ABD bu tutuklamaları kabul etmeyip vatandaşlarının serbest bırakılması için Temmuz-Ağustos 1904'te tekrar Osmanlı devletinde İzmir üzerine savaş gemileri gönderdi. Amerikan okul ve personeli konusunda isteklerinin II. Abdülhamit tarafından kabulünün ardından 15 Ağustos 1904'te gemiler geri çekildi.
Bu olaylar sürerken bu defa ABD, 1904'te Harput'taki büyükelçisi Thomas H. Norton'a II. Sason İsyanı ve sonuçları ilgili bir rapor hazırlattırır. "Norton raporu" denen bu raporda Osmanlı İmparatorluğu lehine hususlar bulunsa da hatta Ermenilerin Ruslardan ve İran'dan silah sağlayıp Müslüman köylerine saldırıları akabinde olayların başladığından bahsedilse de bunlar göz ardı edilip, orijinal raporun tahrifatı ile ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından basına servis edilen kısmı, 23 Ocak 1905'te The Washington Post, Evening Star, The San Francisco Call gibi değişik Amerikan gazetelerinde Osmanlı İmparatorluğu katliam yapmış gibi yayınlattırıldı. Bu da ABD-Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkileri geren bir başka husus oldu.

Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından (Taşnaklar) 1905'te ince bir planla bir suikast yapılmaya çalışıldı. Bir görüşe göre Taşnakların suikastı yapmaktaki amacı, kendilerine bağımsız devlet olma önünde engel olarak gördükleri II. Abdülhamid'den kurtulma, bir diğer görüşe göre Ermenilere Hamidiye Alayları ile katliam yapmakla suçladıkları II. Abdülhamid ve Osmanlı'dan bir intikam alma, diğer bir araştırmacı tarih Profesörü Vahdettin Engin ve Erhan Afyoncu'nun iddialarına göre ise Osmanlı İmparatorluğu'nu kaosa sürükleme planının küçük ama önemli bir parçasıydı. Afyoncu ve Engin'e göre bu plana doğrultusunda önce Padişah'a suikast düzenlenecek, sonra da hükûmet merkezi, Galata Köprüsü, Tünel, Osmanlı Bankası, yabancı büyükelçilikler ile diğer bazı özel ve resmi müesseseler havaya uçurulacaktı. Böylece müthiş bir kargaşa ve ihtilal çıkarılarak İstanbul kaos içinde bırakılacak, ardından Avrupa devletlerinin müdahalesi sağlanacaktı. Bununla birlikte bu suikastın yapılmasına planlanan amaç hala belirsizliğini korumaktadır. Ancak bilinen olgu Ermeni Devrimci Federasyonunun bu bombalı suikastı yapması için Belçikalı anarşist görüşe sahip olduğu bilinen Edward Joris adlı kişi ile birlikte hareket ettikleridir.
21 Temmuz 1905 günü Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'e karşı tarafından Yıldız Hamidiye Camii önünde cuma selamlığından çıkışta patlaması için 120 kg bomba içeren bir düzenek kuruldu. Ancak Şeyhülislam Cemaleddin Efendi'nin Sultan Abdülhamid'e bir soru sorarak Padişah'ı geciktirmesi üzerine bomba, Sultan Abdülhamid'in etki alanı dışındayken patladı ve Padişah hiçbir zarar görmeden kurtuldu. Patlama sonucu civardaki halk arasında 26 kişi öldü ve 58 kişi yaralandı. Olaydan sonra yapılan araştırma sonucu olaya karışan 40 kişinin kimlikleri belirlendi. Bunlardan 15 kişi yakalanarak tutuklandı. Belçika vatandaşı Edward Joris'in suikast girişiminin lideri olduğu sonucuna varıldı. Belçika ile Osmanlı İmparatorluğu arasında diplomatik kriz patlak verdi. Ancak idama mahkûm edilen Edward Joris Belçika'ya iade edilmedi. 2 yıl hapis yattıktan sonra affedilip serbest bırakıldı. Hatta bu kadarla da kalmadı. II. Abdülhamid onu kendi hizmetine aldı. Jorris, Abdülhamid'le bilvasıta görüştü ve çok geçmeden de onun gizli ajanı olarak 500 altın harcırahla Avrupa'ya döndü. Dünya tarihinde belki de ilk defa bir suikastçı, suikast düzenlediği kişi tarafından affedilmiş, üstüne üstlük işe alınarak ödüllendirilmiştir.
Tevfik Fikret gibi bazı düşünürlerin bu suikastten II. Abdülhamid'in sağ kurtulması pek hoşuna gitmemiş hatta bu konuda "Bir Lâhza-i Ta'ahhur" (Bir Anlık Gecikme) adlı bir şiir yazmıştır.

Kotur ve çevresinin Berlin Antlaşması ile İran'a verilmesi sonrası İran'la olan sınır meseleleri bitmese de 1905 yılına kadar Kürt aşiretlerin saldırıları ve ufak sınır çatışmaları ve geçici sınır köyü işgalleri haricinde Osmanlı ile İran arasında önemli büyük çatışmalara neden olacak bir sorun olmadı. Bu sorunlarla ilgili ise Lahican ve Urmiye'de 1892-1895 arası kurulan komisyonlar ve görüşmelerden bir çözüm elde edilemedi.
1905 ve sonrasında İran ile Osmanlı arasında yeni sorunlar patlak verdi. Rusya, 1905 itibarıyla Güney Azerbaycan'da gerek siyasi gerek askeri anlamda nüfuzlanma faaliyeti içine girişti. Fakat 1906'da İran'da özellikle Muzaffereddin Şah döneminde, ciddi bir sorun oluşturan bütçe açığını kapatmak için siyasal ödünler karşılığında Rusya'dan borç alma yoluna gitmesi, aldığı borçları 1900-1905 arasında yaptığı üç Avrupa gezisinde harcaması ve Rusya'nın İran'daki özellikle Güney Azerbaycan topraklarındaki nüfuzunu giderek arttırması onun yönetimine karşı güçlü bir muhalefetin d

II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1.592.806 km² toprak kaybı ile en çok toprak kaybeden padişahlarından biri oldu. 1878'den 1908'e kadar Mısır, Sudan, Habeş vilayetleri (Eritre, Cibuti, Kuzey Somali toprakları), Tunus, Sırbistan, Karadağ, Dobruca ile birlikte Romanya, Bulgaristan, Girit, Kars, Batum, Ardahan, Artvin, Bosna-Hersek ve Kotur, onun döneminde kaybedildi. Yemen'de 1904 sonrasında İmam Yahya ve Şeyh İdrisi isyanları, Lübnan'da Ammiya Ayaklanması baş gösterdi, Kuveyt özerk hale gelip İngiliz kontrolüne girdi, Arabistan'da döneminin başında sağlanan kontrol 1902 ve sonrasında İbn Suud isyanı ile kaybedildi.

Sırbistan, 1815 yılında özerklik kazandı. Bu özerklik, Ruslarla imzalanan Akkerman Antlaşması (1826) ve Edirne Antlaşması ile teyit edildi. 1835 yılında Sırbistan'ın ilk anayasası kabul edildi. 1867 yılında ise Batılı ülkelerin baskısıyla Türk birliklerinin Sırbistan'daki bütün kalelerden çekilmesi üzerine Sırbistan, görünüşte özerk, ancak fiilen bağımsız bir yapıya kavuştu. Karadağ ise İşkodra'ya bağlı bir sancak olmakla birlikte Osmanlı hâkimiyeti için askerî harekât yapılmasına lüzum görülmeyen çorak bölgede vladika adlı yöneticiler kısmî bir özerklik yaşamaktaydı. 1852 yılında Rusların da desteğiyle Karadağ Prensliği adıyla bu özerklik resmiyete kavuşturmayı başladı.
1858 ve 1862 yıllarındaki Osmanlı-Karadağ savaşlarının sonucunda imzalanan belgelerde Karadağ'ın sınırları belirlenmişti. Sırbistan ile savaş, başlangıçta Osmanlı ordularının başarısıyla sonuçlandı. Sırpların Niş, Pirot ve Sofya hedeflerine yönelik başlattıkları taarruzları durduran Türk birlikleri karşı taarruza geçti ve 1 Eylül 1876 tarihinde Aleksinaç Muharebesi'nde Sırpları kesin bir yenilgiye uğrattı. Ekim ayında Sırpların savunmasının tamamen çökmesi ve Osmanlı ordusuna Belgrad yolunun açılması üzerine Rusya, 48 saat içinde silahlı çatışmaların durdurulması konusunda Osmanlı Devleti'ne ültimatom verdi. Rus baskısına boyun eğmek zorunda kalan Osmanlı Devleti ateşkes yaptı. 15 Ocak 1877 tarihi itibarıyla Sırbistan ile savaşın ilk merhalesi kesin olarak sona erdi. Karadağ ile 18 Haziran 1876 tarihinde başlamış olan savaşta ise Osmanlı ordusu başarısız oldu. 18 Temmuz'da Niksiç Muharebesi'nde yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı.
Balkanlarda ortaya çıkan buhranı çözüme kavuşturmak gayesiyle ve Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki eyaletlerinin idari şartlarını düzenlemek üzere Avrupa ülkelerinin baskısı ile İstanbul'daki Haliç tersanelerinde toplanan Tersane Konferansı'ndaki başarısızlık, sonrasında Ruslarla harbin çıkması üzerine hem Sırbistan, hem de Karadağ ile muharebeler de yeniden başladı. Osmanlıların neredeyse bütün birliklerini Ruslarla savaşa teksif ettikleri bir dönemde Sırbistan ve Karadağ'daki az sayıdaki birlikle savunmada kaldılar ve mağlup oldular. Sırplar 1878 yılında Niş, Pirot ve Vranje'yi ele geçirirken Karadağlılar da Nikşiç, Podgorica, Bar ve Ülgün'ü işgal ederek Adriyatik Denizi'ne çıktılar.
Savaş sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması'na göre Karadağ bağımsız oldu. 1879'dan itibaren Karadağ ile diplomatik ilişkilerin de başladığı bu dönemde ilişkilerde mühim bir mesafe kat edilmiştir. Balkan Savaşları'na kadar küçük sınır çatışmaları haricinde Osmanlı-Karadağ ilişkilerinde savaşsız bir dönem geçirilmiştir.
93 Harbi öncesi ve başında Osmanlı himayesindeki Romanya Prensliği, Osmanlının, Rumen Kralı I. Carol'un baştaki Osmanlı yanlısı tutumunu değerlendirememesi ve Kırım Harbi'nin aksine Romanya'da savunma yapmak yerine Tuna boyunda savunma yapma stratejisi ardı ardına stratejik hataları karşısında Rus işgaline uğramamak ve bağımsız olmak için Osmanlı aleyhine dönmüştü. Ruslarla 1877'de Bükreş'te anlaşıp ülke bütünlüklerine saygı gösterme, işgale uğramama şartlı olarak Rus kuvvetlerinin geçmesine izin verdi, fiilen Osmanlı'ya karşı bağımsızlığını ilan etti ve sonrasında Ruslar yanında savaşa girip Rusların ilerlemesine kendi askerleri ile katıldı. Plevne muharebelerine Rumen Kralı da Rus İmparatoru ile birlikte ordusuyla iştirak etti. Sonuç olarak Romanya, savaş sonrası Ayastefanos ve Berlin Antlaşması ile hukuken de bağımsızlığı tanınarak Osmanlı'dan ayrılıp Kuzey Dobruca'yı da topraklarına katıp Romanya Krallığı olarak bağımsız bir devlet haline geldi.

93 Harbi sürerken Yunan ordusu, beklenmedik şekilde savaş ilan etmeden Osmanlı'nın elindeki Teselya'yı işgal etti. Bölgedeki Osmanlı birlikleri Rus-Sırp-Romanya-Karadağ kuvvetleri ile savaşta olduğundan sayıca yetersizlikten bu işgale karşı koyamadı. Osmanlı Devleti 1878 yılında imzalanan Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması ile Karadağ ve Sırbistan'ın bağımsızlıklarını tanıdığı gibi kaybettiği toprakların bu iki ülkeye ait olduğunu da kabul etti. Teselya da Yunanistan'a verilmek zorunda kalındı.

93 Harbi sonrasında yenik düşen Osmanlı İmparatorluğu Sırbistan'a ve Karadağ'a toprak bırakmak zorunda kalmıştı. Ayastefanos Antlaşması ile Makedonya'yı da içine alan bir Bulgaristan Krallığı kurulması kararlaştırılmıştı. Diğer taraftan Sırbistan ele geçirdiği bölgelerdeki Arnavutları sürmeye başladı. Özellikle %70'i Müslüman ve Osmanlı'nın pek çok savaşında yer almış son derece sadık vatandaşlarının haklarını koruyamaması, daha başka çeşitli bölgelerinde Sırbistan, Karadağ'a terk edileceği söylentileri Arnavut ve Müslüman ahalide büyük bir hoşnutsuzluk yarattı. Bölgedeki halkın çeşitli kesiminden kişiler Osmanlı'ya hizmet vermiş veya Müslüman halkça saygı gören 47 Arnavut beyinin başkanlığında Berlin Antlaşması'nın hemen öncesinde 10 Haziran 1878'de toplandı. Prizren İttifakı adı verilen bir örgüt kurulması kararı aldılar. Örgüt, 18 Haziran 1878'de bölgenin Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparılmaması, Osmanlı'nın toprak bütünlüğünün korunması bu amaçla Osmanlı'ya destek verilmesi yolunda Prizren Ulusal Savunma Komitesi Kararnamesi'ni yayınladı. İlaveten Arnavutların yaşadığı vilayetlerin birleştirilmesinin istenmesi de kararlaştırıldı. Bunun ardından bölgedeki Arnavutlar silahlanmaya ve milis güç örgütlenmesine başladılar. Her ne kadar ilgili örgüt bağımsız bir Arnavutluk kurulması amacıyla kurulmamışsa da ve çıkarılan metinde bu yönde Osmanlı'dan bölgenin alınması durumunda bir talep olacağı ima edilse de bu hareketi destekleyen ve katılanlar arasında Fraşirili Abdül Bey gibi bağımsızlık düşüncesinde olanlarda vardı. Temmuz'da Berlin Kongresi'nde kendi ve 60 kadar kişi birlik adına bir mektup yolladılar ve Arnavut olarak kendilerinin tanınmasını istediler.

Talepleri özellikle Bismark'ın "Arnavut diye bir ulus yoktur, burada olsa olsa coğrafi bir birlik olur" sözleri ile dikkate dahi alınmadı. Bunun yanında Berlin Antlaşması ile Arnavut ve Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Bar, Podgorica ama en önemlisi Gusinye ve Plav çevresinin Karadağ'a bırakılmasına karar verildi. Bunun üzerine birlik bu anlaşma şartlarını kabul etmeyip silahlı mücadeleye girişmeye karar verdi. Öte yandan bu bölgenin devri Osmanlı'nın da istediği bir durum değildi. Fakat Rus birliklerinin, bu bölgelerin Karadağ'a katılması kesinleşmedikçe Doğu Rumeli'yi tahliye etmeyeceklerini öngören Rus ültimatomu karşısında Osmanlı'nın da başkaca bir çaresi kalmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu Berlin Antlaşması şartlarını kabul ettirmek için Müşir Mehmet Ali Paşa ve birliğin bildirisine imza atan ancak sonrasında birlikten ayrılan Abdullah Paşa Dreni'yi ikna için bölgeye gönderdi. 

93 harbindeki başarısızlıkları ve 1871'de bir Arnavut isyanını gidermedeki sert tutum ve davranışlarıyla zaten bölgede sevilmeyen Mehmet Ali Paşa tepki ile karşılandı. Yakova saldırısı diye bilinen olayda Abdullah Paşa Dreni ile birlikte bölge halkının Arnavut milislerin askerlere saldırısı ve çıkan çatışma sonucu öldürüldü. Bu birliğin ilk saldırısı oldu. Osmanlı'nın Karadağ'a olan feragatini tamamlayamaması, 1878 kongresinden sonra bile ülkenin yüksek istikrarsızlığını uluslararası düzeyde vurgulamıştır. Selanik'ten Üsküp ve Ferizovik'e büyük askerî birlikler, birliğin üzerine gönderilse de Osmanlılar Prizren Birliği'nin üzerine genel isyan riski ve bölgedeki hoşnutsuzluğu arttıracağını düşünerek yürümedi, bu saldırıyı mantıksız başkaca işlere bağlayıp gizlemeyi tercih ettiler. Ancak bu saldırı ve başarısı Fraşirili Abdül Bey gibi bağımsızlık yanlılarında istemlerinin güçlenmesine neden oldu. 27 Eylül'de, Arnavutların yaşadığı tüm bölgelerin azami özerkliğe sahip tek bir vilayette birleştirilmesini, Arnavutçanın bölgede resmi dil olarak kullanımı da içeren meclis kararları, talepleri İstanbul'da kardeşi Şemseddin Sâmi'nin sahibi olduğu Tercüman-ı Şark gazetesinde yayınlandı. Birlik sonrasında Gusinye ve Plav üzerine yönelen Karadağ birliklerine saldırdı. 9 Ekim - 22 Kasım 1879 arasında birliğin yaptığı Velika Saldırıları başarısız oldu. Bununla birlikte bölgedeki Osmanlı yöneticilerinden gizli yardım alan birliğe üye ama bağımsızlık yanlısı olmaktan çok Osmanlı taraftarı muhafazakar kanattan olan Gusinyeli Ali Paşa komutasındaki Arnavut ve Osmanlı Milisleri 4 Aralık 1879'da Novšiće Muharebesi'nde Karadağ ordusunu yenilgiye uğrattı. II. Abdülhamid ve Osmanlı kurmayları Ahmet Muhtar Paşa'yı Manastır üstü birliğin üzerine gönderse de Ahmet Muhtar Paşa barışçıl yollarla bu yerlerin devredilmesi gerektiğini belirten bir beyanname yayınlamakla yetindi. Bu arada birlik Karadağ birlikleri ile 8 Ocak 1880'de Murino Muharebesi'ne girişti. Her iki tarafta zafer ilan etse de muharebe sonuçsuz kaldı.
Bu kanlı mücadeleler ve direniş karşısında 1880'de Osmanlı İmparatorluğu ve büyük güçler Berlin Antlaşması'nda revizyon için pazarlığa oturdu. İtalyan temsicilsi Plav ve Gusinye'nin Osmanlı'da kalması karşılığında sahildeki Katolik Arnavut kabilelerine ait Hot ile Kelmendi'nin bir kısmının Karadağ'a verilmesini talep etti. Ancak bunun haberini alan bölgedeki Katolik Arnavutlar, İşkodra'daki Fransız konsolosluğuna Osmanlı Sultanı'na bağlı olup asla bu durumu kabul etmeyecekleri ve silahlı direnişle karşı koyacaklarını belirtir bir mektup yazdılar. Bunun üzerine Haziran 1880'de Berlin'de tekrar toplanan büyükelçil

II. Wilhelm (Friedrich Wilhelm Viktor Albert von Preußen; 27 Ocak 1859 – 4 Haziran 1941), son Alman İmparatoru (Kaiser) ve Prusya Kralı'ydı. 15 Haziran 1888'den 9 Kasım 1918'deki feragatına kadar hüküm sürdü.
Annesi İngiltere Kraliçesi Kraliçe Victoria'nın büyük kızı, III. Friedrich'in karısı, Alman İmparatoriçesi ve Prusya Kraliçesi Victoria'dır. II. Wilhelm, böylelikle, İngiltere Kraliçesi'nin torunu, Victoria'dan sonraki İngiltere Kralı VII. Edward'ın yeğeni, Edward'ın oğlu Kral V. George'un da birinci dereceden kuzenidir.

II. Wilhelm, altı yaşından itibaren 39 yaşındaki öğretmeni Georg Hinzpeter'den etkilenmiştir. Gençken Kassel'deki Friedrichsgymnasium'da eğitim gördü ve Bonn Üniversitesi'nin bir öğrencisi oldu.
Alman İmparatoru I. Wilhelm 9 Mart 1888 günü Berlin'de öldü ve Prens II. Wilhelm'in babası III. Friedrich İmparator ilan edildi fakat zaten Gırtlak kanseri olan III. Friedrich ölmeden önce sadece 99 gün tahtta kaldı. Aynı yılın 15 Haziran tarihinde 29 yaşındaki oğlu II. Wilhelm yeni Alman İmparatoru ve Prusya Kralı olarak onun yerine geçti.

II. Wilhelm 15 Haziran 1888'den 9 Kasım 1918'e kadar hüküm sürmüş olup bazı tarihçiler tarafından Friedrich Wilhelm Viktor Albert von Preußen olarak da anılır. Kayser II. Wilhelm İmparator olduktan sonra düşüncesini Dünya lideri olacağız şeklinde açıkladı ama önünde engel gördüğü o zamanın şansölyesi Bismarck vardı ve seçimlerden sonra onun görevine son verdi. Kayser II. Wilhelm'in önünde artık kimse yoktu.
Almanya'nın bir dünya gücü olmasını isteyen II. Wilhelm döneminde Almanya İmparatorluğu daha agresif, militarist ve yayılmacı bir dış politika izledi. Eski şansölye Bismarck'ın denge politikası bir kenara bırakılıp yeni sömürgeler edinmek amacıyla İngiltere ile yoğun bir rekabete girildi. Özellikle İngiltere'nin deniz üstünlüğünü sona erdirmek için yoğun çaba içine girildi ve Almanya denizlerde güçlü filolara sahip oldu. 1890'da Bismarck'ın büyük önem verdiği Alman-Rus Teminat Antlaşmasını yenilemeyerek ilk önemli değişikliği yaptı. Bu da Almanya'nın Bismarck'ın denge politikasının terk edildiğini göstermektedir.

I. Dünya Savaşı'nın sonucunda Almanya'nın yenilmesiyle 9 Kasım 1918'de tahtı bıraktığını duyuran Alman İmparatoru II. Wilhelm, 10 Kasım 1918'de, özel bir vatandaş olarak, trenle seyahat ederek ülke sınırını geçti ve savaş boyunca tarafsız kalmış olan Hollanda'ya sürgüne gitti. 1919 yılının ilk aylarında Versay Antlaşması'nın sonucundan sonra, 227. Madde'de açıkça belirtilen "uluslararası ahlak ve anlaşmaların kutsallığına karşı büyük suçlar işlediği" gerekçesiyle Wilhelm'in yargılanmasına karar verildi ancak Hollanda Kraliçesi Wilhelmina, müttefiklerin çağrılarına rağmen onu iade etmeyi reddetti.
Eski İmparator ilk olarak Amerongen'e yerleşti ve daha sonra 16 Ağustos 1919 tarihinde Doorn belediyesinde bir ev satın aldı. 15 Mayıs 1920'de satın aldığı eve taşındı. Artık hayatının geri kalanını bu evde geçirecekti.

1922 yılında Wilhelm, kendisinin yayınlattığı ilk cilt anılarında, I. Dünya Savaşı'nın başlamasında suçsuz olduğu konusunda ısrar etmiş ve özellikle dış politika konularında, Saltanatı boyunca koyduğu kuralları savunmuştur. Hayatının kalan yirmi yılı boyunca eski İmparator, evine düzenli misafirler ağırladı ve kendini Avrupa'daki olaylardan haberdar etti. Ayrıca Hollandaca dilini öğrendi. Wilhelm, Yunanistan'ın Korfu Adası'na yaptığı tatil sırasında Arkeoloji tutkusunu geliştirdi ve bu tutkusunu sürgünde de devam ettirdi. 1898 yılında öldürülen İmparatoriçe Elisabeth'in eski ikametini satın aldı. Sıkıldığı zamanlar görkemli binalar ve savaş gemileri planları çizdi. Sürgündeki Wilhelm'in en büyük tutkularından biri avlanmaktı. Doorn'da kaldığı süre içinde zamanının çoğunu odun kesmekle geçirdi .

Wilhelm II, 1914'ten önce Almanya'nın en zengin adamı olarak görülüyordu. Tahttan çekildikten sonra önemli bir serveti elinde tuttu.
Mobilya, sanat eserleri, porselen ve gümüşün Almanya'dan Hollanda'ya taşınması için en az 60 demiryolu vagonuna ihtiyaç duyulduğu bildirildi.
Kaiser'in elinde önemli miktarda nakit rezervi ve birçok saray vardı. 1945'ten sonra Hohenzollern'lerin Doğu Almanya'daki ormanları, çiftlikleri, fabrikaları ve sarayları kamulaştırıldı ve binlerce sanat eseri devlete ait müzelerde toplandı.

1930'ların başlarında Wilhelm, görünüşe göre Nazi Partisi'nin başarılarının, en büyük torununun yeni Kaiser olacağı Hohenzollern Hanedanı'na olan ilgiyi artıracağını umuyordu. İkinci karısı Hermine, kocası adına Nazi hükûmetine aktif olarak dilekçe verdi. Ancak Adolf Hitler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman İmparatorluk Ordusu'nun gazisi olmasına rağmen, Almanya'nın en büyük yenilgisinden sorumlu tuttuğu adamı küçümsemekten başka bir şey hissetmiyordu ve dilekçeler göz ardı edildi. En az bir kez Doorn'da Hermann Göring'e ev sahipliği yapmış olsa da Wilhelm, Hitler'e güvenmemeyi öğrendi. Uzun Bıçaklar Gecesi'nde eski Şansölye Kurt von Schleicher'in eşinin öldürüldüğünü duyan Wilhelm, "Biz hukukun üstünlüğü altında yaşamaktan vazgeçtik ve herkesin bu olasılığa hazırlıklı olması gerekiyor" dedi. Naziler içeri girip onları duvara yaslayacaklar!"

Wilhelm ayrıca 9-10 Kasım 1938'deki Kristallnacht'ta dehşete düşmüştü ve şunları söyledi: "Az önce kardeşlerinin huzurunda Auwi'ye (Wilhelm'in dördüncü oğlu August Wilhelm) görüşlerimi açıkça ifade ettim. Yahudi pogromlarına katıldığını ve bunların neden ortaya çıktığını anladığını söyleme cesaretini gösterdi. Ona her düzgün adamın bu eylemleri gangsterlik olarak tanımlayacağını söylediğimde tamamen kayıtsız kaldığını gördüm. Ailemiz için tamamen kayıptır". Wilhelm ayrıca, "İlk defa Alman olmaktan utanıyorum" dedi: Yalnız, ailesiz, çocuğu olmayan, Tanrısız bir adam var [...] Lejyonlar kurar ama bir ulus inşa etmez. Bir millet, ailelerden, bir dinden, geleneklerden oluşur: Annelerin yüreklerinden, babaların bilgeliğinden, çocukların sevinç ve coşkusundan oluşur. Birkaç ay boyunca Nasyonal Sosyalizme inanma eğilimindeydim. Bunu gerekli bir ateş olarak düşündüm.. Ve bir süreliğine en bilge ve en seçkin Almanlardan bazılarının bu örgütle ilişkilendirildiğini görmek beni memnun etti. Ama bunlardan birer birer kurtuldu, hatta onları öldürdü... Papen, Schleicher, Neurath ve hatta Blomberg. Bir grup gömlekli gangsterden başka bir şey bırakmadı! [...] Bu adam her yıl halkımıza zafer ya da tehlike getirmeden eve zaferler getirebilirdi. Ama şairlerden, müzisyenlerden, sanatçılardan ve askerlerden oluşan bir ulus olan Almanya'mızı, bir kalabalık tarafından yutulmuş ve binlerce yalancı ya da fanatik tarafından yönetilen histeriklerden ve münzevilerden oluşan bir ulus haline getirdi.
— Wilhelm'in Hitler'e dair konuşması, Aralık 1938
Almanya'nın Eylül 1939'da Polonya'ya karşı kazandığı zaferin ardından, Wilhelm'in yaveri Wilhelm von Dommes, onun adına Hitler'e bir mektup yazarak Hohenzollern Hanedanı'nın "sadık kaldığını" belirtti ve dokuz Prusya Prensinin (bir oğul ve sekiz torun) cephede konuşlanmışlardı ve şu sonuca vardılar: "tarafsız bir yabancı ülkede ikamet etmeyi gerektiren özel koşullar nedeniyle, Majesteleri yukarıda belirtilen yorumu yapmayı kişisel olarak reddetmelidir. Bu nedenle İmparator beni bir iletişim kurmakla görevlendirdi." Wilhelm, Wehrmacht'ın İkinci Dünya Savaşı'nın ilk aylarında elde edebildiği başarıya büyük hayranlık duydu ve Hollanda Mayıs 1940'ta teslim olduğunda bizzat Hitler'e bir tebrik telgrafı gönderdi: "Führer'im, sizi tebrik ediyorum ve muhteşem çabalarınızın altında Alman monarşisinin liderliği tamamen yeniden kurulacak." Bu telgraftan etkilenmeyen Hitler, yaveri Heinz Linge'ye "Ne aptal!" yorumunu yaptı.
Bir ay sonra Paris'in düşmesi üzerine Wilhelm başka bir telgraf gönderdi: "Fransa'nın teslimiyetinin derinden etkilediği izlenimi altında, sizi ve tüm Alman silahlı kuvvetlerini, 1870 yılının Büyük Kaiser Wilhelm'in sözleriyle, Tanrı'nın bahşettiği olağanüstü zaferden dolayı tebrik ediyorum.": 'Tanrı'nın takdiriyle olaylar ne kadar da değişti!'  Eylül 1940'ta Amerikalı bir gazeteciye yazdığı bir mektupta Wilhelm, Almanya'nın hızlı erken fetihlerini "ard arda gelen mucizeler" olarak övdü, ancak aynı zamanda "bu savaştaki parlak lider generaller benim okulumdan geldiler, Dünya Savaşı'nda teğmen, yüzbaşı ve genç binbaşı olarak benim komutam altında savaştılar" dedi. Schlieffen'in eğitimiyle, onun benim yönetimimde hazırladığı planları, bizim 1914'te yaptığımız gibi uygulamaya koydular."
Almanya'nın 1940'ta Hollanda'yı fethinden sonra, iyice yaşlanan Wilhelm kamusal yaşamdan tamamen çekildi. Mayıs 1940'ta Wilhelm, Winston Churchill'in Britanya'ya yaptığı sığınma teklifini Huis Doorn'da ölmeyi tercih ettiğini belirterek reddetti.

Doorn'daki son yılında Wilhelm, Almanya'nın hâlâ monarşinin ve Hristiyanlığın ülkesi olduğuna, İngiltere'nin ise klasik liberalizmin ve dolayısıyla Şeytan ve Deccal'in ülkesi olduğuna inanıyordu. İngiliz soylularının "Yahuda'nın tamamen etkilediği Masonlar" olduğunu savundu. Wilhelm, "İngiliz halkının Deccal Yahuda'dan kurtarılması gerektiğini" ileri sürdü. Yahuda'yı, tıpkı Kıta'dan kovulduğu gibi, İngiltere'den de kovmalıyız" dedi.
Ayrıca Masonların ve Yahudilerin her iki dünya savaşına da neden olduklarına ve İngiliz ve Amerikan altınlarıyla finanse edilen bir dünya imparatorluğunu hedeflediklerine inanıyordu, ancak "Yahuda'nın planının paramparça olup ve kendilerinin de Avrupa Kıtası'ndan silinip süpürüldüğüne" inanıyordu. Wilhelm, Kıta Avrupası'nın artık "İngilizlerin ve Yahudilerin ortadan kaldırılmasının ardından kendisini sağlamlaştırdığını ve İngiliz etkisinden kapattığını" yazdı! Sonuç, "Avrupa'nın ABD'si!" olacaktır dedi. Wilhelm, kız kardeşi Prenses Margaret'e 1940 yılında yazdığı bir mektupta şunları yazdı: "Tanrı'nın eli yeni bir dünya yaratıyor ve çalışıyor ... Alman liderliği altında Avrupa'nın ABD'si, birleşik bir Avrupa Kıtası oluyoruz" diyerek şöyle ekledi: "Yahudiler, yüzyıllardır düşmanlığa sürükledikleri tüm ülkelerdeki menfur konumlarından uzaklaştırılıyor."
Ayrıca 1940 yılında annesinin 100. doğum günü olacaktı. Çok sorunlu iliş

Blizzard Entertainment, bilgisayar oyunları üreten Irvine, Kaliforniya merkezli bir şirkettir. 1991'de elektronik oyunlara ilgisi bulunan 3 UCLA mezunu tarafından Silicon & Synapse adı altında kurulmuştur. 1994'te şirketin ismi halen daha kullanılan Blizzard Entertainment olarak değiştirilmiştir.1994'te Warcraft oyununu çıkardığından beri, dünyaca bilinen bir oyun şirketi olmuştur. Ürettiği Diablo, StarCraft, Warcraft oyunları ve bunların devam oyunları sayesinde tek oyunculu ve çok oyunculu video oyunları alanında büyük hayran kitlesi elde etmiştir.
Ultima Online ile başlayan ve günümüz oyuncularının en yoğun olduğu devasa çok oyunculu rol yapma oyunu piyasasına 2004 yılında Warcraft oyununun devamı olan World of Warcraft oyunu ile giren Blizzard, bu oyunu ile de alanında en çok oynanan oyunlardan biri olmayı başarmıştır. 2017'nin 2. çeyreğinde 46 milyon aylık aktif oyuncu sayısına ulaşan oyun, yıllar içerisinde oyuncu sayısında düşüş yaşamıştır. Son yapılan ölçümlerde(2021 2.çeyrek) aktif oyuncu sayısının 26 milyona kadar düşmüştür.

The Lord of the Rings (1991) (Amiga port) - RYO (RPG)
Battle Chess II: Chinese Chess (1991) (Amiga port) - Xiangqi simülasyonu
The Lost Vikings (1992) - platform oyunu
Rock & Roll Racing (1993) - yarış oyunu
Blackthorne (1994) - fantastik platform oyunu
The Death and Return of Superman (1994)
Warcraft (1994) - gerçek zamanlı strateji
The Lost Vikings II (1995) - platform oyunu
Justice League Task Force (SNES version) (1995)
Warcraft II (1995) - fantasy real-time strategy game
Warcraft II: Beyond the Dark Portal (1996) - genişleme paketi
Diablo (1996) - aksiyon tabanlı rol yapma oyunu (RYO)(RPG)
StarCraft (1998) - gerçek zamanlı bilimkurgu oyunu
StarCraft: Brood War (1998) - genişleme paketi
Diablo II (2000) - aksiyon tabanlı (RYO) (RPG)
Diablo II: Lord of Destruction (2001) - genişleme paketi
Warcraft III: Reign of Chaos (2002) - gerçek zamanlı fantastik strateji oyunu
Warcraft III: The Frozen Throne (2003) - genişleme paketi
World of Warcraft (2004) - Warcraft evreninde geçen RYO
World of Warcraft: The Burning Crusade (2007) - genişleme pakedi
World of Warcraft: Wrath of the Lich King (Kasım 2008) - genişleme pakedi
StarCraft II (27 Temmuz 2010) - gerçek zamanlı strateji oyunu
Diablo 3 (15 Mayıs 2012) - aksiyon tabanlı rol yapma oyunu (RYO)(RPG)
World of Warcraft: Cataclysm (7 Aralık 2010) - genişleme paketi
StarCraft II: Heart of the Swarm (2013)	Stand-alone genişleme paketi
StarCraft II: Legacy of the Void (10 Kasım 2015)	Stand-alone genişleme paketi
StarCraft: Ghost (çıkış tarihi belli değil)	süresiz ertelendi 	üçüncü şahış nişancı
StarCraft II: Nova Covert Ops (2016)	 Genişleme paketi
Warcraft Adventures: Lord of the Clans (çıkış tarihi belli değil)	iptal edildi 	macera oyunu
World of Warcraft: Mists of Pandaria (2012) - genişleme paketi
Diablo III (2013) - Konsol Versiyonu (Xbox360) (Ps3)
Hearthstone - Strateji Kart Oyunu  (11 Mart 2014) 	Dijital tahsil kart oyunu
Diablo III: Reaper of Souls (25 Mart 2014 - Windows ve OSX) - genişleme paketi
Diablo III: Reaper of Souls - (19 Ağustos 2014 - Konsollar için) - genişleme paketi
World of Warcraft: Warlords of Draenor - (13 Kasım 2014) - genişleme paketi
Heroes of the Storm - MOBA, Çoklu oyunculu takım savaşı - (02 Haziran 2015)
Overwatch - (24 Mayıs 2016) - İçinde MOBA elementleri barındıran FPS oyunu
World of Warcraft: Legion - (30 Ağustos 2016) - genişleme paketi
World of Warcraft: Battle For Azeroth - (planlanan 2018) - genişleme paketi

Blizzard'ın resmi sitesi25 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blizzard'ın Avrupa sitesi16 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Battle.Net sitesi10 Mayıs 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
StarCraft 2 oyununun resmi internet sitesi29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blizzcon resmi sitesi 19 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diablo (İspanyolca Şeytan) PC ve Macintosh için Blizzard North tarafından geliştirilmiş ve Blizzard Entertainment tarafından 31 Aralık 1996'da piyasaya sürülmüş bir aksiyon-rol yapma hack and slash oyunudur.
Kurgusal Sanctuary dünyasındaki Khanduras Krallığı'nda geçen Diablo'da oyuncu, Dehşetin Efendisi(Şeytan) Diablo'yu yok etmeye çalışan yalnız bir kahramanı yönetir. Oyuncu, Tristram kasabasının altındaki on altı zindandan geçerek Cehennem'e varır ve orada Diablo ile yüzleşir.
Çıktığı zamandaki bilgisayar oyunlarına kıyasla, elle çizilmiş bitmap grafikleri, kolay kavranan oyun yapısı ve yüksek oynanabilirliği ile firmaya ve oyun türüne büyük popülerlik kazandırdı.
Diablo: Hellfire adlı genişletme paketi 1997'de Sierra Entertainment tarafından yayımlandı. 1998'de Blizzard, Diablo'nun PlayStation sürümünü yayımladı. Climax Studios tarafından geliştirilen bu sürümde ana karakter, PlayStation kontrolcüsü ile doğrudan kontrol edilebiliyordu. Oyunun başarısının ardından 2000'de Diablo II ve 2012'de Diablo III yayımlandı. Halen Diablo 3 satıştadır.

Diablo, Sanctuary adlı dünyada geçer. Teknolojik olarak Orta Çağ zamanlarına denk gelen ancak mistik özellikleri de barındıran bu dünyada oyuncu, seçtiği bir kahramanı yönlendirir.
Diablo, Cennet ve Cehennem arasındaki ütopik bir savaş olan "Günah Savaşı" ve bu savaşın bir tarafı olan Cehennem'deki olayların dünyaya sıçraması ile ilgili olayları anlatır.
Cennet'in tüm varlıklara düzen ve disiplinin, Cehenem'in ise onlar yerine kaosun hüküm sürmesi gerektiği anlayışı yüzünden başlayan savaş gökyüzündeki en eski yıldızdan bile daha öncesine dayanmaktadır.
Cehennem 7 Büyük İblis tarafından yönetilir. Bunların üçü, üç temel kötülük lordu olarak öne çıkar: En küçükleri olmasına rağmen liderleri ve en güçlüsü Diablo (Dehşetin Efendisi), Baal (Yıkımın Efendisi) ve en büyükleri Mephisto (Nefretin Efendisi). Onlardan sonra yine büyük güçlere sahip 4 iblis Azmodan (Günahların Efendisi), Belial (Yalanların Efendisi), Andariel(Izdırap Bakiresi) ve Duriel (Acının Efendisi) gelir.
Normalde ölümlü dünya ile ilgili olmayan bu savaş, Cehennem'de dönen bir entrika ve ardından gelen bir devrimle ölümlü topraklara sıçramıştır. Büyük Sürgün olarak adlandırılan bu olayda 3 kardeş, onlara karşı diğer 4 yönetici iblisin önderliğinde birleşen tüm Cehennem güçleri tarafından cehennemden sürülür. Kötülüklerine ve savaşlarına dünyaya sürülmeleri engel olmayan 3 Kardeş, Günah Savaşı'na yeni bir boyut katar: insanlar. Taraf seçme özgürlüğünü elinde tutan tek varlık olan insanlar, her iki tarafta da kendilerine müttefikler bulur.
Başmelek Tyrael'ın önderliğinde, politik ve ideolojik farklılıklarını bir yana koyarak birleşen büyücü klanları, Horadrim adında bir birlik oluşturur. Bu insanların Günah Savaşı'nda yarattığı en büyük değişimlerden biri olur. Tyrael'ın Horadrim'e verdiği, iblisleri hapsetme gücüne sahip olan "ruhtaşları" ile Horadrim ava başar. Gayet iyi bir iş çıkaran ve iblis avlamakta uzman olan Horadrim, hemen 3 Kardeşin peşine düşer. Önce Mephisto yakalanır ve ruhu taşa hapsedilip, Zakarum Kilisesi'nin korumasına bırakılır. Baal, Horadrim'in önde gelenlerinden Tal-Rasha'nın önderliğindeki bir grup ile Lut Gholein civarında karşılaşır. Baal ruhtaşınını parçalama başarısını gösterse de, parçalardan biri kalbine saplanan Tal-Rasha kendini feda ederek, kendisiyle beraber Baal'i de Lut Gholein'in sıcak kumları altına hapseder. Bir şekilde Horadrim'den sürekli kaçmayı başaran küçük Kardeş Diablo, Batıya, Khanduras'a doğru çekilir. Onu Jered Cain ve bir grup Horadrim, uzun süre izini sürdükten sonra yakalar, ruhunu taşa hapsedip unutulmuş bir kilisenin derinliklerine gömer.
Horadrim iblis yakalamaktaki başarısını ruhtaşlarının saklandığı yeri korumakta gösteremez. İblislerin yakalanması ile zamanla birbirlerine düşen büyücü klanları dağılır. Önce başlarında onları koruyan kalmaz, sonra böyle bir tehlikenin bile varlığı unutulur. Böylece Horadrim dağılmışken, Cennet'in yolundan sapan melek Izual'ın da yardımıyla ilk serbest kalan Mephisto olur. Mephisto, Zakarum'un gardiyanlığından kurtulduğu gibi, Zakarum düzenini etkileyerek ele geçirir. İblisin oyunlarına gelmeyen tek Zakarum rahibi Khalim de yolundan çekilince Mephisto hemen kardeşlerini kurtarmak için harekete geçer. Rahiplerinden biri olan Lazarus'u Khanduras'a götürür.
Lazarus Khanduras'ta her şeyden habersiz bir şekilde, kendi krallığını ilan etmiş ve eski bir katedrali kendine saray bellemiş olan Leoric'in yanına sızar. Katedralin derinliklerinde taşın içinde uyuyan Diablo ile bağlantıya geçen Lazarus, şeytanın dünyada vücut bulabilmesi için çalışmalara başlar. Horadrim ile yaptığı ve hapis olduğu durumdan dolayı zayıf olan Diablo, ele geçirmek için ilk denediği kişi olan Leoric'te başarısız olur. İblise direnebilen Leoric bu zorlu savaştan ağır yaralarla çıkar ama akıl sağlığını yitirir. Bunun üzerine Lazarus Diablo'nun yerleşmesi için kralın oğlu Albrecht'i kaçırır. Oğlunun yokluğundan kendi adamlarını suçlu tutan Leoric, deli haliyle gerçekleri göremez ve bundan sorumlu tuttuğu Lachdanan'a adamlarını saldırtır. Lachdanan kralın askerlerini ve en sonunda aslında sonuna kadar sadık oluğu delirmiş kralını öldürür. Albrecht'i ele geçiren ve kendi şekline dönüşen Diablo, son kardeşi Baal'i kurtarmak için çalışmalara başlar.
Tam da bu sırada uzun zaman önce Tristram'dan ayrılmış bir gezgin bir keşiş olan oyuncu, eski şehrine geri döner.

Oyuna ismini veren Diablo karakteri dışında oyunun tüm serilerinde yer alan tek karakterdir.
Deckard Cain, geçmişte Jered Cain liderliğinde Diablo'yu takip edip yakalayan Horadrim isimli kadim büyücü grubunun hayatta kalan tek üyesidir. Deckard Cain, oyun içerisinde tavsiyeler verip oyuncuyu yönlendirir ve çeşitli bilgiler verir.

Resmî site
Blizzard'ın 4 ana dünyası için resmi forum sitesi ve dahası10 Mayıs 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jarulf's Guide to Diablo and Hellfire 12 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - "Oyun hakkında Kapsamlı bir kullanıcı sayfası."
Planet Diablo7 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - GameSpy'da Diablo bölümü.

Dolar, 100 sente denk para birimi. ABD, Kanada, Avustralya ile Güney Amerika, Pasifik, Karayipler, güneydoğu Asya ve Afrika'daki bazı ülkelerin resmî para birimidir.
$ sembolü ile gösterilir.

Felemenkçe veya Almancadan gelme bir sözcüktür. Çekya'da bulunan Joachimstal (Jachymov) gümüş madeninde yapılan daler veya t(h)aler isimli para İspanyol-Amerikan sömürgelerinde kullanılmaya başlanmış, 18. yüzyılda ABD'nin resmî para birimi olmuştur.

1 Amerika doları'nın üzerinde yazan “Novus ordo seclorum (Yeni dünya düzeni)” insanlar arasında merak uyandırmıştır. Ayrıca 1 Amerika doları'nın üzerinde bulunun her şeyi gören göz ya da Illuminati, komplo teorilerine konu olmuştur.

Amerikan doları
Avustralya doları
Barbados doları
Bahama doları
Belize doları
Bermuda doları
Brunei doları
Cayman Adaları doları
Doğu Karayip doları
Fiji doları
Guyana doları
Hong Kong doları
Jamaika doları
Kanada doları
Liberya doları
Namibya doları
Yeni Zelanda doları
Singapur doları
Solomon Adaları doları
Surinam doları
Yeni Tayvan doları
Trinidad ve Tobago doları
Zimbabve doları

Doom serisi, id Software tarafından geliştirilen, yaratıklı bir FPS, video oyun serisidir. Seri günümüze kadar; 22.yüzyıl'ın ortalarında, kötü işler sonucu Mars'ta yaşanan yaratıklı bir vahşeti, kendine verilen görevleri yapmak ile yükümlü bir asker gözünden ele almıştır.
Doom, id Software tarafından geliştirilen ve video oyun endüstrisinde devrim yaratan birinci şahıs nişancı (FPS) serisidir. İlk oyun 1993 yılında piyasaya sürülmüş olup, teknolojik yenilikleri, hızlı tempolu oynanışı ve şiddet seviyesiyle hem büyük yankı uyandırmış hem de FPS türünün temel taşlarından biri olmuştur. Seri, demonik varlıklarla dolu bir cehennem istilasına karşı savaşan isimsiz bir askerin –genellikle "Doomguy" olarak bilinir– hikâyesini konu alır.

Serinin ilk oyunu, 10 Aralık 1993'te MS-DOS için yayımlandı. John Carmack'ın geliştirdiği motor sayesinde Doom, 3D benzeri grafikler, çok oyunculu oyun modu (deathmatch), modlanabilir yapısı ve MIDI tabanlı müzikleriyle büyük yankı uyandırdı. Oyun, Mars’ın uydularında (Phobos ve Deimos) kurulu bir araştırma üssünde geçer ve oyuncuyu cehennemin ordularına karşı yalnız bir savaşçı olarak konumlandırır.

The Ultimate Doom, 1995 yılında id Software tarafından yayımlanan, orijinal Doom (1993) oyununun genişletilmiş sürümüdür. Temel olarak ilk Doom’un içerdiği üç bölüme (episode) ek olarak dördüncü bir bölüm ve küçük iyileştirmeler içerir. Hem teknik açıdan hem de içerik yönünden, Doom'un “nihai” sürümü olarak kabul edilir.

Doom II, bir yıl sonra piyasaya sürüldü ve ilk oyunun doğrudan devamı niteliğindedir. Oyunda cehennem güçleri Dünya'ya ulaşmıştır ve oyuncu Dünya'yı kurtarmak için savaşır. Yeni düşmanlar, silahlar (özellikle Super Shotgun) ve daha büyük haritalar içerir.

Master Levels for Doom II, Doom II oyununa ek paket olmak amacı ile tasarlanmıştır. 20'den fazla zor seviyede Doom II haritası içermektedir.

Final Doom, Doom serisinin klasik dönemine ait, resmi bir genişletme/ek paket olarak 17 Haziran 1996'da id Software tarafından yayımlanmıştır. Oyunun dağıtımı GT Interactive tarafından yapılmış, geliştirilmesi ise id Software dışındaki topluluk kökenli iki ekip tarafından üstlenilmiştir: TeamTNT ve The Casali Brothers (Dario ve Milo Casali).

Doom 3, Doom oyunlarının yeniden yapılandırılmış sürümüdür. Motor olarak id Tech 4 kullanıldığı için grafiksel açıdan önceki Doom oyunlarına göre uçurum gibi fark bulunmaktadır. Doom 3; 22.yüzyılda Mars'ta yapılan ölümcül deneyler sonucu oluşan vahşet arasında vahşeti durdurmaya çalışan bir askerin yaşadığı olayları ele alır.

Doom 3: Resurrection Of Evil, Doom 3 oyununa ek paket olma amacı ile tasarlanmıştır. Doom 3'te yaşanan vahşetten 2 sene sonrasını ele alır. Oyuna yeni silahlar ve yaratıklar eklenmiştir.

2016'da çıkan Doom, seriyi modern teknolojiyle yeniden canlandırdı. Eski oyunların hızlı, agresif oynanışına dönüş yapan oyun; "glory kill" sistemi, metal müzik eşliğinde aksiyon ve akıcı dövüş mekanikleriyle övgü topladı. Oyunda cehennem ordularına karşı savaşan Doom Slayer (Doomguy'un yeni adı) karakteri geri döndü.

Doom Eternal, 2016'daki yeniden başlatmanın devamı niteliğindedir. Dünya'yı istila eden cehennem güçlerine karşı verilen savaşın büyüdüğü oyun, daha fazla hareket özgürlüğü, platform öğeleri, yeni silahlar ve zırh sistemleriyle oynanışı daha da geliştirdi. Oyunun mitolojisi genişletilmiş, Doom Slayer'ın geçmişi ve cehennemin evreni derinleştirilmiştir.

Doom: The Dark Ages, id Software tarafından geliştirilen ve Bethesda Softworks tarafından yayımlanan, Doom serisinin 2025 tarihli birinci şahıs nişancı oyunudur. 2016'daki DOOM ve 2020'deki DOOM Eternal'dan sonra gelen bu yapım, serinin yeniden başlatılan üçlemesinin prequel (ön hikâye) oyunudur. 15 Mayıs 2025'te Xbox Series X/S, PlayStation 5 ve PC için çıkmıştır. Çıkış gününde Xbox Game Pass üzerinden de erişilebilir olmuştur.

Doom 3, 2004 yılında piyasaya sürülmüş bir hayatta kalma-korku oyunudur.
Birinci şahıs nişancı türünde bir oyun olan Doom 3, id Software tarafından geliştirilmiş ve Activision firması tarafından dağıtımı yapılmıştır. Oyun, PC'ler için geliştirilmiş ve piyasaya sürülmüş olsa da, sonraki yıllarda oyun konsolları için olan sürümleri de piyasada yerlerini almıştır. Microsoft Windows, Linux, Mac OS X, Xbox platformları için sürümleri bulunmaktadır. Doom 3, tek oyunculu ve çok oyunculu olmak üzere iki farklı moda sahiptir.
2012 yılında Doom 3: BFG Edition isimli sürümü ile yeniden piyasaya sürülmüş ve yeni nesil işletim sistemlerinde daha kararlı çalışması için uygun hale getirilmiştir.
Oyun piyasaya çıktığı ilk hafta içerisinde birçok ülkede satış listelerinde 1 numaraya yerleşmiştir. Oyun 3.5 milyondan fazla kopya satarak id software'in bugüne kadar en çok satmış oyunudur.

Doom 3 bir aksiyon-korku oyunudur ve Doom serisinde yer alan oyunlardan biridir. Daha ağır ilerleyen bir aksiyon içerir ve oyuncuyu korkutmayı amaçlayan ögeler taşır. Doom serisinin sonraki oyunlarında aksiyona daha çok önem verilmiş ve korku özelliği azaltılmıştır.

Doom 3 oyununun görüntüleri ve grafik tasarımları için Id Software, id Tech 4 motorunu kullanılmıştır. Grafikleri tasarlayan John Carmack; tasarımda değişik pozisyon alabilen ışık ve gölge efektleri, karışık animasyon ve senaryo içerisinde gerçek görünüm ile görülen dinamik ekran ışıkları ve farklı kalıptaki gölgelere önem verdi. 
Doom 3,korku ögelerinin yoğun olarak rastlandığı bir oyun olduğundan diğer Doom oyunlarından daha karanlık bir atmosfere sahiptir. Bu atmosfere katkı vermek amacıyla oyunun ruhunu yansıtma amaçlı yoğun müzikli alanlar, alandaki efektli ışıkların yok olması ile tamamen karanlık hale gelen alanlar, uzaktan bakıldığında oyuncuya korku aşılamayı sağlayan nesneler, ışık efektleri sayesinde görünümü değişen yaratıklar ve merminin ateşlenme etkisi ile ışık veremeyen lambalar bulunur. 
Oyunda grafikler için 25.000 den fazla bilgisayar dosyası ve 500.000 kadar yazılı satır kullanılmıştır. 

Doom 3 oyununun Xbox platformu için 640 piksel olan geniş görüntü kullanılır. 

Önceki Doom oyunlarında ana amaç alanın çıkış kapısını bulup çıkmak ve son bölümdeki bölüm sonu canavarını yok etmekken Doom 3'te ise verilen görevleri yapmaktır. Bu yönüyle önceki oyunlardaki öldürmeye dayalı çizgisel oynanış Doom 3'ten itibaren yerini daha yenilikçi ve hikâyesel bir oynanışa bırakmıştır. Önceki oyunlarda olduğu gibi, ilerleyebilmek için eğer varsa bölüm sonu canavarlarının öldürülmesi gerekir.
Oyuncu önceki Doom oyunlarında ana karakter ölürse oyuna başlangıç silahları ile bölümün başından başlardı. Ancak Doom 3'te kaydedilmiş bir kayıttan, hızlı kayıttan önceden oyuncuda bulunan ekipmanlara oyuncu tekrar sahip olarak başlar.
Önceki Doom oyunlarında ölürken karakter yere düşüp ekran yerine oturunca bölümü boşluk tuşu ile yeniden başlatılana kadar ekran aynı kalırdı. Doom 3'te ise sol altta biyolojik kayıp yazısı çıkar ve her geçen zaman karakterin görüş alanı azalmaya başlar. Karakterin görüş alanı sıfıra inince yeniden başlat – kayıt – ana menü isimli 3 seçenekli bir menü oyuncunun karşısına çıkar.
Doom 1, 8 çeşit hasar verebilen ekipman ve 7 çeşit silah, Doom 2 ise 9 çeşit hasar verebilen materyal ve 8 çeşit silah içerirken Doom 3, 12 çeşit hasar verebilen materyal ve 10 çeşit silah içerir. Oyuna yeni silahlar olarak el bombası, ruh küpü, makineli tüfek ve bunların dışında hasar veren ekipmanlara pili hiç bitmeyen ve görüş alanını arttıran bir el feneri eklenmiştir. El fenerinin silahla birlikte kullanılamaması dışında dezavantajı yoktur.
Önceki Doom oyunlarında yaratıklar uzakta, topluca ve oyuncunun gözünün önünde bulunurken Doom 3'te düşman sayısı azaltılmış ve yerleşimleri değiştirilerek pusu kurabilme özelliği kazanmışlardır.
Doom 3 oyununa pek çok yeni yaratık çeşidi eklenmiştir. Yeni yaratıkların genel olarak isimleri şunlardır: Yakın mesafeden vuran - zayıf - yürüyen ölü, yakın mesafeden vuran - şişman – yürüyen ölü, yakın silahlı ya da yakından zarar veren eşya ya sahip olan şişman ya da zayıf olan bir yürüyen ölü, silahlı asker (makineli tüfek), maggot, wraith, cherub, silahlı asker (kalkanlı tabanca, trite, tick, komando, testereli koşan ölü, vagary (bölüm sonu canavarı), guardian (bölüm sonu canavarı), sabaoth (bölüm sonu canavarı).
Doom 3 oyununun getirdiği bir diğer yenilikse oyunda daha yaygın tanımı NPC olan oyuncunun görebileceği ve oyuncuya saldırmayan bir canlının olmasıdır. Bu canlı oyuncuya birtakım şeyler anlatabilmekte ve görev de verebilmektedir. Buna  ek olarak kilitli kapıların şifreleri ve oyunun senaryosu ile ilgili bilgi verebilir.
Bölümler önceki Doom oyunlarından farklı olarak dar bir alanda gölgeli-değişen ışıklı, kan izlerinin bulunduğu, hasar görmüş insan vücudunun bulunduğu ve çok karanlık  alanlarda geçmektedir. Doom 3'te de önceki Doom oyunlarında olduğu gibi  zırhlar, mermiler ve sağlık paketleri ana kapının yakınına gizlenmiştir. Güvenlik amacıyla  Sentry Bot isminde örümcek robotlar eklenmiştir.
Doom 3'te oyuncuya  savaşmada yardım edebilen dost canlısı askerler bulunur.
Doom 3'te yaratıklar sadece yakın mesafeden, sadece uzak mesafeden ya da hem uzak hem yakın mesafeden saldırı yapabilir. 
Sadece yakın mesafeden saldıran yaratıklar; yürüyen ölü çeşitlerinin hepsi, Testereli koşan ölü, Komando(kolla saldıran), Trite, Tick, Cherub, İmp (Sadece pençeleri ile saldıran grup), Pinky demon, Lost soul, Wraith, Maggot olarak listelenir.
Sadece uzak mesafeden saldırı yapabilen yaratıklar; Silahlı asker çeşitlerinin hepsi ve Komando'dur.
Hem yakın hem uzak mesafeden saldırabilen yaratıklar; İmp (Alev topu ve pençelerini kullanan grup) Cacodemon, Hellknight, Mancubus, Revenant (Resimdeki iskelet), Arch vile, Vagary (bölüm sonu canavarı), Guardian (bölüm sonu canavarı), Sabaoth (bölüm sonu canavarı), Cyberdemon (En güçlü bölüm sonu canavarı)'dur.
Önceki Doom oyunlarında yaratıklar öldükten sonra cesetleri yerde hasara uğramış bir şekilde duruyordu. Doom 3'te ise cehennemden teleportasyon yolu ile herhangi bir yere gitmiş olan yaratıkların Şeytanların cesetleri ise toz halinde cehenneme geri dönmektedir. İçine kayıp ruhun girmesi ile mutasyona uğramış canlılar (İnsanlar) ve patron yaratıkların cesedi ise önceki Doom oyunlarında olduğu gibi yerde hasar almış bir halde duruyordu. Ölüler ve silahlı askerler mutasyona uğradıklarından dolayı insanlardır. Diğer yaratıklar ise cehennemden gelmektedir. Fakat Komando isimli yaratık lanetlenen bir insan tarafından oluşur.
Doom 3 oyununda radyo iletişim transformu sayesinde herhangi bir mesafeden diğer insanlar ile iletişim kurulabilmektedir. Doom 3 oyununda radyo konuşması sonrasında konuşmada karşı tarafın oyuncuya verdiği emir ile bazı görevler de açığa çıkar. Yaratıkların ilk saldırdığı bölümün olduğu radyo konuşmalarında işkence sesleri, çalışan elemanlar tarafından yardım isteme sesleri, çatışma sesleri, patlama sesleri, yaratık sesleri korkutucu bir sürüm ile duyulur. Radyo iletişiminin olduğu zaman ekranın altında sinyallerin büyüklüğünü gösteren bir grafik ile radyo iletişimini belirten bir yazı bulunur.
Doom 3 oyununda personal dijital asistan - kısaca PDA (Türkçede→ çalışan için dijital bir yardımcı) adında dijital bir eşya vardır. PDA çalışanının nerede bulunduğunu, görevinin ne olduğunu, hangi alanın kilitli hangi alanın açık olduğunu, işine göre mertebesinin (Asker ise rütbesini göstermesi gibi) ne olduğunu gösterir. PDA sayesinde e-posta okunabilir, canlı ses kayıtları dinlenebilir, canlı-görüntülü video seyredilebilir. Kişi başka bir PDA'nın bilgisini, e-postasını, canlı ses kaydını, canlı videosunu, bilgisayar üzerindeki PDA bilgisini, sahibi belirsiz canlı videoyu olduğu yerden alıp kendi PDA'sına ekleyebilir. PDA e-maillerinin bazılarında kodlu dolaplarda saklanan silahların, mermilerin, sağlıkların, zırhların vb. şeylerin kodu yazar. PDA'da eklenen bilgilerin sahibi de belirtilir. Bazı kapılardan geçebilmek için kapıda istenen kişinin PDA bilgisine sahip olmak gerekir.
Doom 3 oyununda ekranın en altında, ana karakterin bulunduğu yerin ismi yazar. Bu da oyuncuya yol bulmada kolaylık sağlar
Doom 3'te koşmak stamina harcar. Oyuncu, stamina bitene kadar belli bir süre hızlı koşabilir. Stamina bittiğinde yeniden hızlı koşabilmesi için bir süre koşmaması ve buna karşılık staminanın dolması gerekir.

Doom 3ün çok oyunculu modunda dört çeşit mod vardır. Dört modda da amaç olabildiğince çok düşman öldürmektir. Çok oyunculu mod en fazla 8 kişiyi destekler.
Birinci oyun çeşidi death match'tir. Bu modda amaç, belirlenen puana düşman öldürerek en kısa sürede ulaşmaktır. Ama diğer modlardan farklı olarak bu modda herkes bireyseldir yani herkes birbirini öldürebilir.
İkinci oyun çeşidi takımlı death match oyunudur. Oyunda aynı takımdakiler birbirini öldüremez. (Eğer öldürürse takım puan kaybeder). Takımların farklılığı renk farklılığı, giysi farklılığı gibi etmenlerle belirlenir. Oyunu kazanmak için bir puan belirlenir. Belirlenen puana en kısa zamanda en çok düşman öldürüp ulaşan takım oyunu kazanır.
Üçüncü oyun çeşidi son adam ayakta oyunudur. Oyunda herkes birbirini öldürebilir. Oyunda oyuncu eleyici ölüm puanı belirlenir. Oyunda eleyici ölüm puanı kadar ölen kişi oyunu kaybeder. (Örnek: Oyuncu eleyici ölüm puanı sekiz olan bir oyunda oyuncu sekiz kez öldükten sonra oyunu kaybeder ve oyundan atılarak izleyici modunda geçer. Dolayısıyla oyuncu elenmemek ve oyunu kazanmak için sekiz kereden az ölmelidir.) Oyunda oyuncular mağlup olup oyunu kaybettikten sonra turun sonunda oyunu kaybetmeyen sadece bir kişi kalır. O kişi oyunu kazanır.
Dördüncü oyun çeşidi turnuva oyunudur. Oyunda herkes birbirini öldürebilir. Turnuva oyununda sıra sıra bir kişi ile bir kişi savaşır. Onlar savaşırken diğer oyuncular savaşamazlar, sadece onları seyredebilirler. Yenilen kişi oyunu kaybedip seyrederken yenen kişi sonraki kişi ile savaşa başlar. Oyuncular yenilip seyirci olunca en son kalan ve hiç yenilmeyen kişi oyunu kazanır.


Şirket veya firma, Türkiye yasalarına göre iki veya daha fazla gerçek veya tüzel kişinin bir araya gelerek emek veya mallarını müşterek (ortak) bir amaçla bir sözleşme ile birleştirmeleri sonucu ortaya çıkan ticari işletmedir.
Şirket sözcüğü Arapça kökenli olup "Ortaklık" demektir. Ticari işletme birden fazla girişimciyle kurulması hâlinde "şirket" olarak tanımlanır.

Şirketler farklı kriterlere göre sınıflandırılabilirler.

Adi şirketler, Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiştir.
Diğer şirketler Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenirler.
Kooperatifler ise Kooperatifler Kanunu'nda düzenlenmiştir.

Kişi (şahıs) şirketleri ve sermaye şirketleri olarak ikiye ayrılır.

Şahıs şirketlerinde kuruluş ve devamlılık için kişisel itibar ile ortaklar arasındaki güven esastır. Ortaklar kişisel mal varlığı ile de sorumludurlar. Borçlarını ödeyemediği takdirde evine ve sahip olduğu diğer gayrimenkullerine, taşıtlarına da haciz gelebilir.

Adi şirket
Kolektif şirket
Komandit şirket

Sermaye şirketleri olarak adlandırılan şirketlerde anapara (kapital / sermaye) ön plandadır ve şirketin varlığı için en önemli unsurdur. Kurumsal itibar söz konusudur. Yalnızca ortaklık payı ile sorumludurlar. Şahsi mal varlığı haczedilemez. Örneğin, şirketin arabası haczedilebilir ama özel arabası haczedilemez. Limited ve anonim şirketler yeni düzenleme ile (2011 sonrası) tek kişi ile de kurulabilmektedir. Ancak bu durum kavramsal bir çelişkiye neden olmaktadır. Çünkü “Şirket” sözcüğü Arapçada “Ortaklık” demektir.

Sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket
Limited şirket
Anonim şirket

Adi şirketlerin tüzel kişiliği yoktur.
Diğer şirket türlerinin tüzel kişiliği vardır.

Ticari işletme
Ticaret hukuku
Tacir
Esnaf

Özel

Genel
Ticaret Hukuku Bilgisi; Prof.Dr. Fatih BİLGİLİ, Doç.Dr. Ertan DEMİRKAPI, Dora Yayınları, 19. Baskı, Ekim 2020
Ticaret Hukuku 1 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Prof. Dr. Mustafa Çeker, Karahan Kitabevi, 2013
Ticari İşletme Hukuku, Sabih ARKAN, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, 2021, ISBN 9789755372815
Ticari İşletme ve Şirketler Hukuku; Öğr. Üyesi Selma Çetiner, Doç. Dr. Armağan Ebru Bozkurt Yüksel, Eylül 2021, 5. Baskı

Guitar Hero, Harmonix Music Systems tarafından yapılıp RedOctane tarafından piyasaya sürülen bir Playstation oyunudur. Oyun, çeşitli gitar modellerine, bateri modellerine bir de mikrofona benzeyen kontrol cihazlarıyla oynanır. Oyunu oynamak için bu kontrol cihazlarına sahip olmak şart olmasa da, cihazlar daha gerçekçi bir oynanış sağlayışından dolayı önerilmektedir.

Oyun, çalınan şarkıdaki notaların ekranda belirişiyle eşzamanlı olarak, kontrol cihazındaki tuşlara basılmasıyla oynanır. Oyundaki genel amaç, verilen şarkıyı başarılı biçimde çalmaktır. Bunun için notalara mümkün olduğunca doğru basmak gerekir.
Ekranın sağındaki ROCK göstergesi, şarkının ne kadar başarılı bir biçimde çalındığını gösterir. Doğru basılan notalar ROCK göstergesindeki kadranı yeşile doğru kaydırırken, yanlış basılan notalar kırmızıya doğru kaydırır. Şarkı, kadran yeşil renkteyse başarılı, sarı renkteyse orta derecede, kırmızı renkteyse başarısızdır.

Oyunda toplam 47 şarkı bulunmaktadır. Şarkılar, biri bonus olmak üzere 7 gruba ayrılmıştır. Bonus şarkılar grubunda 17, diğer gruplarda 5'er şarkı bulunmaktadır. Bu şarkıların 30'u tanınmış gruplardan olmakla beraber, geri kalan 17'si daha az tanınan gruplardandır.
1. Opening Licks

"I Love Rock & Roll" - Joan Jett and the Blackhearts
"I Wanna Be Sedated" - The Ramones
"Thunder Kiss '65" - White Zombie
"Smoke on the Water" - Deep Purple
"Infected" - Bad Religion
2. Axe-Grinders

"Iron Man" - Black Sabbath
"More Than a Feeling" - Boston
"You've Got Another Thing Comin'" - Judas Priest
"Take Me Out" - Franz Ferdinand
"Sharp Dressed Man" - ZZ Top
3. Thrash and Burn

"Killer Queen" - Queen
"Hey You" - The Exies
"Stellar" - Incubus
"Heart Full of Black" - Burning Brides
"Symphony of Destruction" - Megadeth
4. Return of the Shred

"Ziggy Stardust" - David Bowie
"Fat Lip" - Sum 41
"Cochise" - Audioslave
"Take It Off" - The Donnas
"Unsung" - Helmet
5. Fret-Burners

"Spanish Castle Magic" - Jimi Hendrix
"Higher Ground" - Red Hot Chili Peppers
"No One Knows" - Queens of the Stone Age
"Ace Of Spades" - Motörhead
"Crossroads" - Cream
6. Face-Melters

"Godzilla" - Blue Öyster Cult
"Texas Flood" - Stevie Ray Vaughan
"Frankenstein" - The Edgar Winter Group
"Cowboys from Hell" - Pantera
"Bark at the Moon" - Ozzy Osbourne
Bonus

"Fire It Up" - Black Label Society
"Cheat on the Church" - Graveyard BBQ
"Cavemen Rejoice" - The Bags
"Eureka, I've Found Love" - The Upper Crust
"All of This" - Shaimus
"Behind The Mask" - Anarchy Club
"The Breaking Wheel" - Artillery
"Callout" - The Acro-brats
"Decontrol" - Drist
"Even Rats" - The Slip
"Farewell Myth" - Made in Mexico
"Fly on the Wall" - Din
"Get Ready 2 Rokk" - Freezepop
"Guitar Hero" - Monkey Steals The Peach
"Hey" - Honest Bob and the Factory-to-Dealer Incentives
"Sail Your Ship By" - Count Zero
"Story of My Love" - The Model Sons

Prototype, Radical Entertainment tarafından geliştirilen, Activision tarafından yayımlanan açık uçlu aksiyon-macera oyunudur. Kuzey Amerika'da 9 Haziran 2009'da, Kuzey Amerika'nın bazı güney parçalarında ve Okyanusya'da 10 Haziran'da, Avrupa'da 12 Haziran'da yayınlanan oyun, Microsoft Windows, Xbox 360 ve PlayStation 3 platformlarında oynanabilir.
New York'ta geçen oyunda bir virüs insanlara bulaşmıştır ve ordu bunu sonlandırmak için girişimde bulunmuştur. Oyunun ana kahramanı Alex Mercer virüsten olumlu yönde etkilenmiş bir mutanttır. İnsanları emerek onların hafızalarını, tecrübelerini, biyokütlelerini alabilir; onların kılığına geçebilir.

Alex, önceki hayatında kim olduğunu bulmaya çalışır. Manhattan' da, Gentek' in yarattığı virüs yüzünden yavaş yavaş etraf cehenneme dönüşür. Enfeksiyonu fark eden Blackwatch ordusu, Manhattan' ın ulaşımını kapatır. Alex, kız kardeşi Dana Mercer ile iletişime geçer. Dana, Alex' in hedeflerinin izlerini sürer. Alex, Elizabeth Greene adında virüsü taşıyan bir kadınla karşılaşır. Dana, Alex' i Karen Parker adındaki bir kadına yönlendirir. Bu kadın Alex' in eski sevgilisidir. Virüsü durdurmak için Alex' e yardım eder.
Zaman geçtikçe Alex' de kim olduğunu bulmaya başlar. Blackwatch, Gentek projesini kapatmış ve bütün personelini yok etmiştir. Gentek çalışanı Dr. Alex Mercer, Blacklight (Kara ışık) adlı bir virüs örneğini ele geçirir. Fakat sonunda Alex, Blackwatch tarafından ele geçirilir. Virüs kaçar ve Alex' in cesedini ele geçirir. Bir süre sonra gözünü bir morgda açar... Alex' in enfeksiyon öncesi ve sonraki kişilikleri tamamen farklıdır. Önceki hali virüsü salmıştır. Sonraki hali ise bunu affedilemez bir olay olarak görür.
Alex bunları öğrendikten sonra Bloodtox adlı bir silah geliştirdiklerinide öğrenir. Bu silahı Karen, Alex' in kendi tedavisi için bulduğu örneklerden geliştirir. Ve Karen' da gerçek yüzünü gösterir. Ama Alex onun içinde gelecektir.* Alex, bu silahla Greene' i yer altından çıkarıp onunla savaşır. Onu yendikten sonra yaratıktan Greene' in insan formu düşer. Greene' le karşılaşan Alex onun özelliklerini ele geçirir. Greene' in anılarında bütün bunların General Randall' la başladığını öğrenen Alex, gözünü ona ve Blackwatch' a diker. Randall bir nükleer silahla Manhattan' ı yok etmek ister. Albay Taggard' ı ele geçirdikten sonra Cross ile birlikte General Randall' a doğru yola çıkarlar. Randall' a gemide karşılaşırlar. Alex, Randall' ı ele geçirir. Anılarını gören Alex, Randall' ın bu olayları yıllar önce hiç başlamadan durdurabileceğini öğrenir. Ama artık çok geçtir. Alex' in bir bağlantısı olan Cross önceden bir Supreme Hunter tarafından ele geçirilmiştir. Cross, Supreme Hunter' a dönüşür. Alex, Hunter' ı öldürdükten sonra Randall' ın fırlatmaya zamanladığı nükleer silahı Atlantik Okyanusu' na helikopterle bırakır. Okyanusta patlayan nükleer silah yeterince uzaklaşamayan Alex' in helikopterinide düşürür. Ama Alex ölmez. Geri kalan parçaları bir kargayı ele geçirdikten sonra Alex' in bedenini tekrar tümler.

(Not: Karen' ı bulmak için "Consume" görevlerinin hepsini tamamlamak gerekiyor)

Quake, id Software tarafından geliştirilerek 1996 yılında çıkarılan bir FPS bilgisayar oyunudur. Quake serisinin ilk oyunudur.
John Romero tarafından tasarlanılarak, John Carmack tarafından programlanmıştır. Oyunun kaynak kodları resmi olarak yayınlandıktan sonra oyun, zamanla daha da geliştirilmiştir.

Kimliği belirsiz olarak Quake kod adlı düşmanı yok etmekle görevli bir askerin, çeşitli teleportasyon cihazlarıyla dört farklı boyuta gidip dört adet runik alfabe harfini toplaması ve bu dört harf toplandığında açılan gizli geçitten geçerek kendisine Quake kod adı verilen Shub-Niggurath'ı yok etmesi temeline dayalıdır.

Quake gerçek anlamda ilk tam 3-boyutlu grafik motoruna sahip olan oyun olarak bilinmektedir. Her ne kadar aynı geliştirici tarafından yapılan Wolfestein 3D bu unvana layık görülse de, gerçekte kendisi 3-boyutlu bir grafik motorunu (bu tür oyunlar 2,5 boyutlu olarak bilinmektedir) kullanmamaktadır. Bunun en belirgin özelliklerinden biri, Quake'den önce çıkan FPS oyunlarında öldürülen düşmanların sizin bakış açınıza göre bedenlerinin hareket etmesi ve farklı açılarla görülememesidir. Quake bu konuda devrim yaparak, düşman bedeninin her açıdan görülebilmesini sağlamıştır.

Quake için iki resmi eklenti paketi yayınlandı. Eklenti paketlerinin konusu orijinal oyunun bittiği yerden devam ediyor ve aynı silahları, power-upları, yaratıkları, gothic atmosfer/mimariyi, hikâyeyi ve kahramanı içeriyor. Resmi olmayan üçüncü eklenti paketi, Abyss of Pandemonium, Impel Development Team tarafından geliştirildi, 14 Nisan 1998 tarihinde Perfect Publishing tarafından yayımlandı; güncellenmiş bir sürümü, version 2.0, Abyss of Pandemonium – The Final Mission  diye adlandırıldı ve ücretsiz olarak dağıtıldı. Quake'in 20. yılı şerefine, ZeniMax Media'nın bir alt firması olan MachineGames, Episode 5: Dimension of the Past ismi ile ücretsiz bir eklenti paketi çıkardı.

id Software: Quake
MobyGames'te Quake
Curlie'de Quake (DMOZ tabanlı)
Quake Wiki
QuakeWorld Wiki
Kronolojik olarak Quake Tarihi (İngilizce)

River Raid, 1982 yılında Activision firması tarafından ilk olarak Atari 2600 konsol sistemi için üretilmiş bir shoot 'em up oyunudur. Oyun daha sonraları sırasıyla Atari 5200, Atari 8-bit, C64, ColecoVision, IBM PCjr, Intellivision, ZX Spectrum ve MSX makinelerine de uyarlanmıştır.
River Raid kayan tipte bir shooter oyunudur. Oyunda oyuncu tarafından kontrol edilen bir uçak yukarıya doğru oyuncunun istemi dışında ilerlerken oyuncu uçağı ana olarak 2 yöne hareket ettirerek karşısına çıkan düşmanları yok etmeye çalışır. Ayrıca uçağın hızı arttırılarak yukarı doğru manevra yapmak da mümkündür. Yol üzerinde beliren benzin istasyonlarında uçağın tankı doldurulabilir. Oyunun bölümleri arasında yol üzerinde karşılaşılan köprüler bulunmaktadır.
River Raid oyunun ana tasarımcısı Carol Shaw adlı bir kadındır ve kendisi dünyanın ilk kadın oyun tasarımcısıdır.

River Raid oyunu

Rome: Total War ya da kısaca RTW, MÖ 270 ve MS 14 yılları arasında Roma Cumhuriyeti ve erken Roma İmparatorluğu döneminde geçen bir strateji oyunudur. Creative Assembly tarafından geliştirilmiş ve Activision tarafından 22 Eylül 2004'te piyasaya sürülmüştür.
Binlerce askerden oluşan antik ordularla muazzam savaşların cereyan edebildiği oyunda  yeni bir 3 boyutlu grafik motoru kullanılmıştır. Bu yeni grafik motoru  sayesinde savaş meydanında 30.000  kişilik ordular bulunabilmektedir. Orduların strateji ekranında birbirlerine kılıç çektikleri bölgenin, strateji haritasındaki coğrafi koşullarının aynısıyla savaş meydanına aktarılması oyunun göze çarpan özelliklerindendir. Örneğin genel haritada Konstantinopolis'te karşılaşan ordular, savaş ekranında da kurgusal bir arazide değil, Konstantinopolis'in oyuna birebir aktarılmış halinde savaşmaktadırlar. Oyun ayrıca Hannibal Barca, Vercingetorix, Jül Sezar gibi tarihe mal olmuş kişiliklerin yerine geçme, üç Romalı aile Julii, Brutii, Scipii ile dünya hakimiyeti için mücadele etme; Yunan şehir devletleri, Kartaca, Büyük Britanya, Selevkoslar ve Mısırlılar ile tarihi baştan yazma şansını oyunculara sunmaktadır. (Bu ülkeler ile oynayabilmek için oyunda ilerleyip Roma ailelerinden biriyle biraz önce anılan ülkeleri işgal etmeniz gerekmektedir.)
Şehir savaşlarına ve kale kuşatmalarına eklenen birkaç yeni özellikle beraber oynayış, oyunun önceki serileri olan Shogun: Total War ve Medieval: Total War ile benzerlikler göstermektedir.
Piyasa sürülmeden önce onlarca övgü alan oyunun grafik ve simulasyonları oyunun piyasaya sürülmesi ile beraber History Channel ve BBC'deki programlarda tarihi savaşların yeniden canlandırılmasında kullanılmıştır. Oyun motorunun gelişmişliği sayesinde tarihî savaşlar, bu  programlarda su götürmez bir mükemmellikte yeniden canlandırılabilmiştir.
27 Ekim 2005 tarihinde oyun için Barbarian Invasion (Barbar İstilası) adıyla yeni bir genişleme paketi piyasaya sürülmüştür. Söz konusu ek paket MS 363 ve MS 476 yılları arasında geçmektedir.

Dünyaya hakim olma felsefesi etrafında geçen oyunda oyuncuların güçlü ordular kurarak en yakın şehirleri en hızlı şekilde şekilde işgal etmeleri gerekmektedir. Bunu yapabilmek içinse teknolojide ileri gidebilmeli, en gelişmiş şehirleri kurarak en modern askerleri üretebilmeli, büyük limanlar, tarım alanları, ticaret yerleri ve geniş ticaret yolları kurarak ya da maden işleyerek gelirin arttırılması gerekmektedir. Bunun yanında da eğlence binaları inşa ederek ve vergi sistemini adaletli bir şekilde ayarlayarak halkın gönlü hoş tutulmalı. Hatta savaş gemileri ile düşman ülke limanları abluka altına alınarak, onların ticaretlerine dolayısıyla da gelirlerine darbe vurulmalı. Oyunu bitirebilmek için belli sayıda şehri ele geçirmek ya da Senato'ya ve dolayısıyla cumhuriyete son verip Roma'da imparatorluğun ilan edilmesi gerekmektedir.

Oyunda üç Romalı hane bulunmaktadır. Bunlar Julii Hanesi, Brutii Hanesi ve Scipii Hanesi'dir. Bunlara ek olarak bir de S.P.Q.R. yani Senato bulunmaktadır. Bu üç hane ve S.P.Q.R. birbirleri ile müttefik olarak oyuna başlamaktadır. Aralarında savaşamayan bu gruplar isterse birbirine yardım edebilir, isterlerse rüşvet ile diğer grup ordu ve generallerini kendi saflarına çekebilirler. S.P.Q.R. bu üç haneye de farklı görevler vermektedir. Bu görevler isteğe bağlı olarak yapılabilir ya da yapılmayabilirler. Yapıldıkları takdirde S.P.Q.R. tarafından hane ödüllendirilir ve S.P.Q.R.'daki nüfuzları artar. Yapılmadığı takdirde de S.P.Q.R. tavır alır, gerekirse de maddi ceza verir.
Ek olarak S.P.Q.R.'un gözleri özellikle popüler olan hanenin her daim üzerindedir. Fetihler artıkça hanenin popülerliği de paralel olarak artar. Ve bir hane lideri S.P.Q.R.'dan daha fazla güçlendiğini takdirde S.P.Q.R. o haneyi kendisine tehdit olarak görür. Bu aşamadan sonra S.P.Q.R. o hane liderine intihar etmesini emreder. Eğer lider görevi yerine getirir ve intihar ederse yerine varisi geçer, kabul edilmediği takdirde Roma için iç savaş kaçınılmazdır. Ve bir hane yeterli popülerliği elde ederse diğer Roma hanelerine saldırabilir. Bu popülerliği elde etmek içinse 35 bölgenin işgal edilmesi gerekmektedir. Ayrıca halk popülaritesi tam seviye olduğunda da saldırı yapılabilir.
Oyuna başlarken Roma ordusu diğer ülke ordularına göre, daha iyi eğitilmiş ve daha iyi teçhizatlandırılmış askerleri ile üstün bir konumdadır. Nispeten biraz daha zayıf olan Roma süvarileri ordunun aksayan tek yanı olarak kabul edilebilir. Oyuna Gaius Marius reformları da eklenmiştir. MÖ 220 ile MÖ 180 yılları arasında gerçekleşen reform ile Roma ordusu geleneksel hastati, principes, triarii yapılanması yerine, meşhur lejyoner yapılanmasına geçmiştir ve daha iyi atlı birlikler yetiştirebilmektedir. Ordunun teçhizatları ise paralel olarak gelişmiştir.

Oyundaki üç Romalı hane Jül Sezar, Marcus Junius Brutus ve Afrikalı Scipio'dan esinlenilerek Julii, Brutii, Scipii olarak adlandırılmıştır. Gerçekte Scipii ve Brutii haneleri yoktu. Marcus Junius Brutus Junii, Afrikalı Scipio ise Cornelli hanesine mensuptular.

Oyundaki üç haneli Roma sistemi de tarihî gerçeklere uymamaktadır. Roma Cumhuriyeti S.P.Q.R. tarafından yönetilirdi. Aileler sadece küçük bölgeleri idare edebilir, işgal edilen bölgelere ise S.P.Q.R. tarafından yeni bir yönetici atanır, işgal edilen şehir ve topraklar işgal eden generale ve aileye bırakılmazdı. Zaten generaller dahi S.P.Q.R. ve yöneticiler tarafından atanır, oyundakinin aksine generaller şehir yönetiminde söz sahibi olamazlardı.
Oyundaki birkaç askerî birlikte tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır. Şehir Kohortları adlı birlik oyunda Roma'nın en nüfuzlu askerleri olarak gösterilir fakat bu birlikler gerçekte yangın kalelerinde ve gece gözlemlerinde kullanılmıştır.
Oyunda barbarlar bazı özel avantajlara ve dezavantajlara sahiptirler. Örneğin barbarlar taştan kaleler, ticaret gelirini arttıran ve stratejik yararlar sağlayan otobanları yapamazlar. Daha önemlisi barbarların teknoloji ağaçları üç şehir seviyesi ile sınırlanmıştır. Diğer ülkeler ise şehirlerini 5. seviyeye kadar geliştirebilmektedirler. Bununla birlikte barbarlarda nüfus artışı daha hızlı olmakta, şehirler daha çabuk seviye atlayabilmekte ve böylelikle yetkin askerleri hızlıca yetiştirebilmektedirler. Barbar orduları doğal olarak organize olmamış ordulardır fakat barbar savaşçıları son derece iyi savaşabilen askerlerdir.

Galyalılar
Bugünkü Fransa ve Kuzey İtalya'da yer alan Galyalılar geniş topraklara sahip olarak oyuna başlamaktadırlar. Bu ise ticaret alanının genişlemesine ve tarımdan gelecek gelirlerin artmasını sağlamaktadır. Orduları ise piyadeler, okçular ve kısıtlı süvari birliğinden oluşmaktadır. Ordunun ön saflarında Warband adındaki birlik bulunur. İleride çıkardıkları Chosen Swordman ve Forester Archer ile son derece güçlü ordular kurabilirler. Roma senatosunun ilk hedeflerinden biridir. Roma hanelerinden biriyle bu ülke fethedilirse kilit açılır ve oyuncu bu ülkeyle de oynayabilme imkânı kazanır.

Britanyalılar
Bugünkü Britanya ve Belçika'da yer alan Britanyalılar geniş topraklara sahip olarak oyuna başlamaktadırlar. Hem Britanya hem de Avrupa topraklarında kurulduğundan dolayı güçlü bir donanmaları vardır ve bu da deniz ticareti gelirlerini artırmaktadır. Orduları ise piyadeler ve warbandlerden oluşmaktadır. Bu birimlerin giderlerinin az olması nedeniyle ordu da kalabalık olur. Ayrıca atlı savaş arabaları da üretilebilir. Druids ve Head Hunters birimleri ile düşmanlarının başına oldukça bela olabilmektedirler. Roma hanelerinden biriyle bu ülke fethedilirse kilit açılır ve oyuncu bu ülkeyle de oynayabilme imkânı kazanır.

Cermenler
Bugünkü Almanya ve Hollanda'da yer alan Cermenler verimsiz topraklarda oyuna başlamaktadırlar. Topraklarının verimsiz olması ve ticaret gelirlerinin olmaması  mecburi olarak fetih yapılmasını gerektirir. Yunanistan, Makedonya ve Traklar'dan sonra falanks uygulayan tek ülke olan ve zırh delici baltalı berserkerlere sahip olan Cermenler etraflarındaki ülkelerden çok kolay toprak alırken savunma konusunda bu kadar iyi değillerdir. Barbarlardaki en güçlü piyade ordusuna sahiplerdir ve İskitlerle beraber ordusunda kadın savaşçı birim olan iki topluluktan biridir. Roma hanelerinden biriyle bu ülke fethedilirse kilit açılır ve oyuncu bu ülkeyle de oynayabilme imkânı kazanır.

İspanyollar
Bugünkü İspanya'da yer alan İspanyollar Galya ve Kartacalılar ile savaş halinde oyuna başlamaktadırlar. Güçlü piyadelerinin yanında son derece iyi mızraklı birliklere sahiplerdir. Ordusu hem barbar hem Kartaca özellikleri taşır. Bu yüzden oyundaki tek yarı barbar devlettir. Özellikle Bull Warriors birimleri oyundaki en iyi piyadelerden biridir. Kuşatma silahları bulunan ender barbar ülkelerdendir. Roma hanelerinden biriyle bu ülke fethedilse dahi oyunda yönetilemez.

Daçyalılar
Bugünkü Romanya'da yer alan Daçyalılar güçlü komşular ile oyuna başlamaktadırlar. Yunanistan, Makedonya gibi güçlü askerî birliklere sahip ülkelere karşı ayakta durmaya çalışan Daçya ordusu ağır piyadelere ve Falxmen denilen ellerinde bir çeşit orak bulunan piyadeye sahiptir. Oyun başında okçu birliğe sahip tek barbar ülkedir. Roma hanelerinden biriyle bu ülke fethedilse dahi oyunda yönetilemez.

İskitler
Bugünkü Rusya ve Ukrayna'da yer alan İskitler akıncı atlılara ve ağır süvarilere sahiptir. Oyundaki tek Türk kavmi olan İskit ordusunun büyük bölümü atlı okçulardan oluşur. Oyundaki en iyi atlı birimler İskitlerindir. Özellikle Head Hunting Maiden atlıları rakip tanımaz. Kuşatma araçlarına sahiptirler. Roma hanelerinden biriyle bu ülke fethedilse dahi oyunda yönetilemez.

Yunan Şehirleri
Bugünkü Yunanistan ve Türkiye'de yer alan Yunanlar çok önemli kolonilere sahip olarak oyuna başlamaktadırlar. Bir deniz devletleri birliği görünümünde olan Yunan Şehirleri güçlü donanmaları sayesinde ticaret ilişkilerini sıkı tutmaktadır. Hoplitler sayesinde ok ve mızraklı birliklere karşı nispeten korunmalı bir durumda bulunan Yunan ordusu atlı birliklere karşı başarılı saldırılar yapabilmektedir. Ayr

Sekiro: Shadows Die Twice FromSoftware tarafından Microsoft Windows, PlayStation 4 ve Xbox One sistemler için geliştirilen bir aksiyon-macera oyunudur. Yayımcılığı Activision tarafından yapılacaktır. Oyun 21 Mart 2019 yılında çıkış yapmıştır. Oyun, bir ninjanın, ustasına saldırıp onu kaçırdığı için bir samuraydan intikam alma çabasını konu edinecektir.

Sekiro: Shadows Die Twice, üçüncü şahıs bakış açısından oynanan bir aksiyon-macera oyunudur. Oyun her ne kadar yine FromSoftware'in geliştirdiği Souls oyunlarıyla karşılaştırılsa da, Sekiro, Souls oyunlarında mevcut olan karakter yaratma, karakter sınıfları ve ekipman geliştirme gibi RYO elementleri içermemekle birlikte, aynı zamanda herhangi bir çok oyunculu oyun elementi de içermeyecektir. Sekiro'da oyuncunun çatışırken yapacağı, yine Souls oyunlarından farklı olarak bir düşmanın canını sürekli saldırılarla azaltıp öldürmeye çalışmak yerine, daha çok rakibin duruş ve dengesini bozup bir açık nokta yakalayarak tek bir öldürücü darbe indirmeye çalışmak olacaktır. Sekiro aynı zamanda gizlilik elementleri de içerecek, böylece oyunculara rakipleri tarafından fark edilmemeleri halinde hızlı bir şekilde öldürme şansı tanıyacaktır. Buna ek olarak, oyuncu kendisine oyunun dünyasını keşfetmekte ve çatışma anlarında yardımcı olması için oyunda yer alan tutunma kancası ve meşale gibi çeşitli aletleri kullanabilecektir.

Resmî site

StarCraft (SC, Türkçe: YıldızZanaatı) Blizzard Entertainment tarafından 1998 yılında piyasaya sürülen gerçek zamanlı strateji türünde bir bilgisayar oyunudur. 
Uzayda geçen oyun; Terranlar, Protosslar ve Zergler olmak üzere üç ırk arasındaki çatışmayı konu alır. Bu ırklar arasındaki güç dengesi titizlikle kurgulanmış olup bu denge Brood War adlı genişleme paketinde daha da geliştirilmiştir. Oyunun stratejik esnekliği, Blizzard’ın bir önceki strateji oyunu Warcraft II’ye kıyasla daha fazla harita seçeneğiyle birleşerek uzun süreli oyun deneyimi ve bolca stratejik seçenek sunar. 
Starcraft, özellikle çok oyunculu modu sayesinde oyun dünyasında adeta bir kült statüsüne ulaşmıştır. Blizzard, Starcraft: Brood War'ın 1998 ile 2007 yılları arasında 12 milyon adet sattığını açıklamıştır. Aradan geçen zamana rağmen hâlâ etkileyici ve kaliteli bir oyun deneyimi sunan SC, gerçek zamanlı strateji oyunları için sektör standardı olarak kabul edilmektedir. Özellikle Güney Kore ve Japonya'da geniş bir oyuncu kitlesine hitap etmektedir. 

Mayıs 2007'de Blizzard ekibi, StarCraft'ın devam oyunu üzerinde çalıştıklarını duyurduktan sonra 27 Temmuz 2010'da her ırk için yeni birimler ve 3D grafikler içeren StarCraft II'yi piyasaya sürmüşlerdir. Bu arada deneyimli oyuncular ise yeni oyun piyasaya sürülene kadar SC oynamaya devam etmişlerdir. Her iki oyun da dünyanın en iyi SC oyuncuları arasında yer alan Güney Koreli oyuncular tarafından hâlâ oynanmaya devam etmektedir. 
Blizzard firması 2017 yılında yaptığı bir açıklama ile orijinal Starcraft ile ek paketlerinin ücretsiz olacağını duyurdu ve 14 Ağustos'ta yeniden düzenlenmiş halini piyasaya sundu.

Blizzard Entertainment - StarCraft 13 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
StarCraft News
StarCraft 229 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

</noinclude>

Tony Hawk gerçek ismiyle Anthony Frank Hawk (Takma adı Birdman / "uçan adam") (d. 12 Mayıs 1968 San Diego) dünyaca ünlü meşhur Amerikalı kaykaycıdır. Modern Vert tarzında en başarılı ve en etkileyici kaykaycı olarak bilinir. Bir Halfpipe içerisinde boylamasına 2,5 kere (= 900°) dönmeyi başaran ilk sporcudur. Rampada yapılan birçok hareketin kaşifidir. Birdhouse Skateboards firmasının sahibidir. İsminin kullanıldığı birçok bilgisayar oyunu bulunmaktadır. Şu an için yarışma organizasyonlarından emekli olmuştur ancak demolarda kaymaya devam etmektedir.
Üç kez evlenmiştir. İlk eşinden bir, ikinci eşinden iki oğlu bulunmaktadır. 2007 yılında Lhotse Merriam ile evlenmiştir.
Zeke And Luther dizisinde bir bölüm oynamıştır.

Tony Hawk resmi websitesi7 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tony Hawk Missoula Skate Parkta
Tony Hawk'ın Boom Boom HuckJam Turu
Birdhouse Skateboards 21 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tony's Demolition Radio on Sirius Satellite Radio
Tony Hawk hakkında bir site 14 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blitz Distribution, Tony Hawk'ın Dağıtım şirketi7 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fury Truck Co., Tony Hawk'ın Truck Sponsoru
Tony Hawk Tom Green ile canlı yayında

Total War, Creative Assembly tarafından geliştirilen ve Sega tarafından yayımlanan, sıra tabanlı strateji ile gerçek zamanlı taktik unsurlarını birleştiren bir video oyunu serisidir. Oyuncular, sıra tabanlı harita üzerinde diplomasi, ekonomi ve ordu yönetimi yaparken; savaşlar gerçek zamanlı olarak yönetilir. Serinin ilk oyunu Shogun: Total War, 13 Haziran 2000'de piyasaya sürülmüştür. En son ana oyun ise 11 Ekim 2023'te yayımlanan Total War: Pharaoh adıyla çıkışını yapmıştır. Total War, Nisan 2021 itibarıyla seri dünya genelinde 36 milyondan fazla kopya satmıştır.
Seri, tarihsel dönemleri konu alan oyunların yanı sıra, fantastik evrenlerde geçen yapımları da içermektedir. Medieval: Total War ve Rome: Total War gibi yapımlar tarihî dönemlere odaklanırken, Total War: Warhammer üçlemesi Warhammer Fantasy evreninde geçmektedir. Empire: Total War, 18. yüzyıl küresel siyasetini ve deniz savaşlarını oyuna taşıyan ilk yapımdır. Serinin en yeni oyunu Total War: Pharaoh, Antik Mısır'ın Yeni Krallık dönemine odaklanmaktadır ve Mezopotamya, Anadolu ve Ege gibi bölgeleri de içeren geniş bir harita sunmaktadır.

Shogun: Total War
Medieval: Total War
Rome: Total War
Medieval II: Total War
Empire: Total War
Napoleon: Total War
Total War: Shogun 2
Total War: Rome II
Total War: Attila
Total War: Warhammer
Total War: Warhammer II
Total War Saga: Thrones of Britannia
Total War: Three Kingdoms
Total War Saga: Troy
Total War: Warhammer III
Total War: Pharaoh

Xbox Game Studios, Xbox, Xbox 360, Xbox One, Windows, Steam, Windows Store ve Windows Phone platformları için oyun üretimi yapan Microsoft'un video oyunu prodüksiyon kanadıdır. 2002 yılında Microsoft Game Studios adıyla kurulmuş, 2011 yılında yeniden markalaşma yoluna gitmiş ve şimdiki adını almıştır. Bu departman 2002 yılından öncesinde Microsoft Game Division veya kısa haliyle Microsoft Games olarak adlandırılırdı. Microsoft Studios kendi etiketi altında birinci veya üçüncü parti geliştirme stüdyolarıyla beraber oyunlar geliştirmekte ve yayınlamaktadır. MSN Oyunlar da Studios'un bir parçası olmuştur.

2007 yılında, Microsoft Studios Reading, İngiltere'de bir ofis açarak Avrupa ofislerini duyurmuş oldu. Bu ofisin genel müdürlüğüne Phil Spencer getirildi. Ardından MechWArrior serisi ile tanınan FASA Studio şirketini bünyesine kattı. Halo'nun eski geliştiricisi olan Bungie, Microsoft Studios bünyesinden ayrılarak bağımsız özel bir şirket olmayı istediğini duyurdu. 17 Temmuz 2007'de, Peter Moore Microsoft Studios'dan ayrılıp Electronic Arts'ın spor oyunları biriminin başına geçti. Temmuz 2007'de Don Mattrick Kıdemli Başkan Yardımcısı olarak Microsoft Studios'ta görevine başladı.
2008 yılında, Microsoft Studios kart oyunları geliştiren Carbonated Games kapattı ve Xbox Live Productions'ın Xbox Live Arcade için "yüksek-kalite dijital içerik" üreteceğini duyurdu. Peşinden Bungie'nin bağımsız bir statüde olmasından dolayı 343 Industries'e Halo serisinin geliştirilmesini devretti. 2009 yılının ortalarında Halo serisine dair ilk yayınlamalarını yapan 343 Industries, Halo Legends isminde bir animasyon projesi oluşturdu.
2009 yılında, Ensemble Studios ve Aces Studio şirketlerini ekonomik krizden dolayı kapattı. Ekibin içerisinde yer alanları bünyesine katarak kendi oyun stüdyosunu yeniden yapılandırmaya başladı. Aynı yıl Başkan yardımcısı Shane Kim'in emekliliğininden sonra Phil Spencer, Microsoft Studios'un Başkan yardımcılığına getirildi.
21 Eylül 2020'de Microsoft, ZeniMax Media/Bethesda Softworks bünyesindeki diğer oyun geliştirme stüdyosu Bethesta Game Studios ile birlikte toplam 7,5 milyar dolara satın alındı. Bu satın almayla birlikte ZeniMax Media, bağlı kuruluşları ve stüdyo tarafından geliştirilen ve yayınlanan tüm oyunların fikrî mülkiyeti Microsoft'a geçti.
18 Ocak 2022'de Microsoft, Activision Blizzard'ı $68,7 milyar değerinde tamamen nakit bir anlaşmayla satın alma niyetini duyurdu. Microsoft, bu satın almanın kendisini Tencent ve Sony'nin ardından gelir bakımından üçüncü en büyük oyun şirketi yapacağını belirtti. Duyuruyla birlikte Microsoft, kurumsal yapısında büyük bir değişikliğin de duyurusunu yaptı ve Phil Spencer, altında Xbox Game Studios'u yöneten Matt Booty ile yeni Microsoft Gaming bölümünün CEO'su oldu. Activision Blizzard, onaylandıktan sonra Microsoft Gaming'in bir alt bölümü haline gelecek. Microsoft, Activision Blizzard'ı satın alma işlemini 13 Ekim 2023'te tamamladı.

Microsoft'un resmî Xbox web sitesi13 Eylül 2009 tarihinde Stanford Web Archive sitesinde arşivlendi (İngilizce)
Curlie'de Xbox Game Studios (DMOZ tabanlı)

Basılı olmayan eserler için yayın maddesine bakınız.

Yayımcılık ya da yayıncılık, basılı medya yoluyla bilgi ve edebiyat yayma işi. Yayımlanan bilgi umuma açık olmalıdır. Bazen yazarlar yayımcılığı da üslenir. Yayıncılık yapan kuruma "yayınevi" denir.
Yayımcılık basma matbaa hizmetleri, satın alma, copy editing içeriğin yayına uygun formatta düzenlenmesi editörlük, tashih, prova okuması, grafik tasarım, illüstrasyon hazırlanması ve üretimi – basım (ve elektronik eşdeğerleri),  pazarlamayla gazete, mecmua, kitap, edebî eser ve müzik eserleri, yazılım gibi enformasyonla ilgili elektronik basın ürünlerinin dağıtımını ve eserin telif hakkıları için ISDN ve ülke çapında yasal bandrol alması gerekli yasal prosedür işlemlerinin yapılması ve tamamlanması süreçlerinden sorumludur. 
Geleneksel olarak yayımcılık terimi, kitap, çizgi roman, gazete ve dergi gibi basılı eserlerin oluşturulması ve halka dağıtılmasını ifade eder. Dijital bilgi sistemlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte, kapsamı e-kitaplar, dijital dergiler, web siteleri, sosyal medya, müzik ve video oyunu yayıncılığı gibi dijital yayıncılığı da kapsayacak şekilde genişlendi. 
Ticari yayıncılık sektörü, News Corp, Pearson, Penguin Random House, ve Thomson Reuters gibi büyük çok uluslu şirketlerden büyük perakende markalarına ve binlerce küçük bağımsız yayıncıya kadar uzanmaktadır.
Yayımcılık, aynı zamanda yasal bir kavram olarak şu amaçlarla da kullanılır:

Nikâh veya iflas gibi önemli duyuruları yaymak için;
Hakaret veya iftira olduğunu iddia edebilmek için temel şarttır. Yani yapılmış olan hakaret veya iftiranın yayımlanmış olması gerekir.
Telif açısından yayımlanmış olan bir çalışmayla yayımlanmamış bir çalışma farklıdır.

Kitap ve magazin yayımcılarının önemli işlerinden biri basılmış yazıları çoğaltmak ve satıştır. Gazetecilerinse aksine bu işler için kendi elemanları vardır; baziları yanıbaşında serbest gazeteci de çalıştırır.

Kitap yayıncısı,kitap ürününü hazırlayıp pazarlayan kişi veya kurumdur. Yayımcı sözcüğü naşir karşılığında kullanılmaktadır ancak yayıncı sözcüğü yerleştiği için daha yaygındır.
Kitap yayıncısı belli bir sermaye ile işe başlar. Çoğunlukla kitap yayını, bir yayınevi bünyesinde yapılmaktadır. Yayınevinin sahibi veya yönetmeni, danışma ve yayın kurulu, editörleri, redaktörleri, düzeltmenleri, tasarımcısı, muhasebecileri, dizgi ve grafik işçileri, depocuları, nakliyecileri, kendi kitabevi varsa kitapçıları ana elemanlardır. Raflı depo, kitap hammaddesi olan kağıdın ve basılan kitapların depolanması içindir. Dizgi servisinde genellikle Mac veya PC bilgisayar ağı, yazıcılar, aydınger bulunmaktadır. Kitabın metin ve grafik tasarımında genel olarak Quark Press, Freehand, Microsoft Word, Adobe yazılımları kullanılmaktadır. 
Yayıncı önce yayınlayacağı ürünü seçer, hedeflediği basılmış ürünleri telif ajanslarından yayın hakkını satın alır. Çevirmene çeviri ücreti ödenir ve çeviri editöre verilir. Editör ham kitabı yayına hazırlayandır. Redaktör de denilen editörün çeviri üzerindeki değişikliklerinden sonra düzeltmen dil ve imla yönüyle denetler. Değişiklikler dizgi ve grafik servisinde yapılır ve son hale getirilir. Kitaba son şekli verildikten sonra bir son okuma yapılır, dizini çıkartılıp baskı için aydıngeri alınır. ISBN verilir.
Kitap yayıncısı aydıngeri kontrol eder ve matbaaya gönderir. Matbaacı bundan bir prova baskısı alır, buna ozalit baskı denir. Ozalit baskı yayıncı tarafından kontrol edilir, kitabın kapak filmleriyle birlikte matbaaya verilir. Matbaa en az 1000 adet kitabı basar, ciltler, kitap kapağı takılır.
Matbaadan gelen kitapları muhafaza etmek ve yerleştirmek, dağıtıma hazır hale getirmek için yayıncı depo bulundurmak zorundadır. Depocu, basılan kitapları teslim alır ve bandrol yapıştırır, yayıncının belirlediği fiyatı basar.
Kitap yayınevine geldikten sonra pazara çıkacaktır. Belli başlı dağıtımcılarla anlaşarak veya kitabevlerinin siparişlerine göre kitaplar paketlenerek nakledilir, ürün pazara çıkar. Genellikle aylık ve üç aylık çeklerle tahsilat yapılır, iadeler depolanır, kitap piyasada tükenmişse 2. ve sonraki baskıları yapılır.
Bir kitap yayıncısına birçok yazarın çalışmaları gelir, yayıncı bunları bir klasörde toplar, kendisi veya yayın kurulu varsa kurul bunları inceler, basıma değer görülenleri yayıncıya bildirir.

Masaüstü yayıncılık
Elektronik yayıncılık
Akademik yayıncılık
Kamu yayıncılığı
Açık yayıncılık
Veritabanı yayımlama
Kendi kendine yayıncılık

Akademik yayıncılıkta geri çekme
Dijital doğan hizmetler
Yazıcı (yayımcı)
Dizin (yayıncılık)
Ferağ kaydı
Matbaacılık
Fotokopi

Örümcek Adam (İngilizcesi: Spider-Man), Marvel Comics tarafından yayınlanan Amerikan çizgi romanlarında görünen bir süper kahramandır. Yazar-editör Stan Lee ve sanatçı Steve Ditko tarafından yaratılan karakter ilk olarak Silver Age of Comic Books'ta antoloji çizgi romanı Amazing Fantasy #15'te (Ağustos 1962) göründü. O zamandan beri filmlerde, televizyon şovlarında, video oyunlarında ve oyunlarda yer aldı. Örümcek Adam, May Teyze ve Ben Amca tarafından New York'ta ebeveynlerinden sonra büyütülen yetim Peter Parker'ın takma adıdır. Richard ve Mary Parker bir uçak kazasında öldüler. Lee ve Ditko, karakterin ergenlik ve finansal sorunlarla mücadelesini ele aldı ve ona Flash Thompson, J. Jonah Jameson ve Harry Osborn gibi birçok destekleyici karakter verdi; romantik ilgi alanları Gwen Stacy, Mary Jane Watson, Kara Kedi; Doktor Octopus, Green Goblin ve Venom gibi düşmanlar. Onun başlangıç hikâyesinde, radyoaktif bir örümceğin ısırmasından örümcekle ilgili güçler ve yetenekler alır; bunlar arasında yüzeylere tutunma, insanüstü güç ve çeviklik ve "örümcek hissi" ile tehlikeyi tespit etme sayılabilir. Ayrıca, kendi tasarımı olan yapay örümcek ağlarını çeken, bileğe takılan "ağ atıcı" cihazlar da yapıyor.
Örümcek Adam 1960'ların başında ilk kez ortaya çıktığında, süper kahraman çizgi romanlarındaki gençler genellikle kahramanın yardımcısı rolüne düşürüldü. Örümcek Adam serisi, Örümcek Adam'ın gizli kimliği olarak Queens, New York'tan bir lise öğrencisi olan Peter Parker'ı öne çıkararak çığır açtı ve genç okuyucuların "reddedilme, yetersizlik ve yalnızlıkla ilgili takıntıları" genç okuyucuların ilişki kurabileceği konulardı. Örümcek Adam, Bucky ve Robin gibi önceki genç kahramanların aksine, bir yardımcı olmanın tüm özelliklerine sahipken, Örümcek Adam'ın Kaptan Amerika ve Batman gibi bir Süper kahraman akıl hocası yoktu.; bu nedenle, "büyük güçle birlikte büyük sorumluluğun da gelmesi gerektiğini" kendi başına öğrenmek zorunda kaldı - ilk Örümcek Adam hikâyesinin son panelindeki bir metin kutusunda yer alan ancak daha sonra geriye dönük olarak koruyucusu merhum Ben Amca'ya atfedilen bir satır Parker.
Marvel, ilk ve en uzun ömürlüsü The Amazing Spider-Man olan birkaç çizgi roman serisinde Örümcek Adam'a yer verdi. Yıllar geçtikçe, Peter Parker karakteri utangaç, inek bir New York City lise öğrencisinden sorunlu ama giden bir üniversite öğrencisine, 2000'lerin sonunda evli bir lise öğretmeni ve tek bir serbest fotoğrafçıya dönüştü. 2000'li yıllarda Avengers'a katılır. Doktor Octopus, Peter'ın öldüğü bir vücut takas planını takiben 2012-2014 yıllarını kapsayan bir hikâye dizisinin kimliğini de üstlendi. Marvel ayrıca Spider-Man 2099 dahil olmak üzere Spider-Man'in alternatif versiyonlarını içeren kitaplar yayınladı. Geleceğin Örümcek Adamı Miguel O'Hara'nın maceralarını konu alan; alternatif bir evrende genç bir Peter Parker'ın maceralarını içeren Ultimate Spider-Man; ve Ultimate Peter Parker'ın sözde ölümünden sonra Örümcek Adam rolünü üstlenen genç Miles Morales'i betimleyen Ultimate Comics Spider-Man. Miles daha sonra kendi başına popüler bir süper kahraman oldu ve bazen Peter ile birlikte çalıştığı ana akım sürekliliğe getirildi.
Örümcek Adam, en popüler ve ticari olarak başarılı süper kahramanlardan biridir. Birkaç animasyon dizisi, bir canlı aksiyon televizyon dizisi, sendikal gazete çizgi romanları ve çok sayıda film dizisi de dahil olmak üzere sayısız medya biçiminde yer aldı. Karakter ilk olarak 1974'ten 1977'ye kadar süren The Electric Company skeci Spidey Super Stories'de Danny Seagren tarafından canlı aksiyonda canlandırıldı. Filmlerde Örümcek Adam, aktörler Tobey Maguire, Andrew Garfield ve Marvel Sinematik Evreni içinde Tom Holland tarafından canlandırıldı. Örümcek-Adam: Örümcek Evreninde (2018) animasyon filminde Chris Pine ve Jake Johnson tarafından seslendirildi ve Johnson, devam filmi Spider-Man: Across the Spider-Verse (2023) rolünü tekrarladı. Reeve Carney, ilk olarak 2010 Broadway müzikali Spider-Man: Turn Off the Dark'ta Spider-Man olarak rol aldı. Spider-Man bir süper kahraman ve çizgi roman karakteri olarak iyi karşılandı ve genellikle tüm zamanların en popüler ve ikonik çizgi roman karakterlerinden biri ve tüm kurgudaki en popüler karakterlerden biri olarak gösteriliyor.

1962'de, Fantastik Dörtlü'nün başarısıyla, Marvel Comics editörü ve baş yazarı Stan Lee, yeni bir süper kahraman fikri için hazırlanıyordu. Örümcek Adam fikrinin, gençlerin çizgi romanlara olan talebindeki artıştan ve gençlerin özdeşleşebileceği bir karakter yaratma arzusundan kaynaklandığını söyledi. Fantastik Dörtlü'de olduğu gibi Lee, Örümcek Adam'ı çizgi romanlarda eksik olduğunu düşündüğü "sisteminden çıkmak" için bir fırsat olarak gördü. Otobiyografisinde Lee, insanüstü olmayan kağıt hamuru dergisi suç savaşçısı Spider'ı büyük bir etki olarak anıyor, ve çok sayıda basılı ve video röportajında, Lee duvara tırmanan bir örümceğin daha fazla ilham aldığını belirtti - otobiyografisine bu hikâyeyi o kadar sık anlattığını ve bunun doğru olup olmadığından emin olmadığını ekledi. O zamanlar genç süper kahramanlara genellikle "oğlan" ile biten isimler verilmesine rağmen, Lee "Örümcek Adam"ı seçtiğini çünkü dizi ilerledikçe karakterin yaşlanmasını istediğini ve dahası adı hissettiğini söylüyor. "Spider-Boy", karakterin diğer süper kahramanlardan daha aşağı görünmesini sağlardı. Ayrıca kısa çizgi eklemeye karar verdi. Adında, Superman'e çok benzediğini düşündüğü için, "S" ile başlayan ve "adam" ile biten kırmızı ve mavi kostümlü başka bir süper kahraman (ancak sanatçı Steve Ditko, karakterin turuncu olmasını amaçladı. ve mor kostüm). O zamanlar Lee'nin karakterin onayı için yalnızca Marvel yayıncısı Martin Goodman'ın onayını alması gerekiyordu. 1986'daki bir röportajda Lee, Goodman'ın itirazlarının üstesinden gelmek için argümanlarını ayrıntılı olarak anlattı. Goodman sonunda, Lee'nin sayısız röportajda, bilimkurgu ve doğaüstü antoloji dizisi Amazing Adult Fantasy'nin son sayısının ne olacağı olarak hatırladığı ve adını değiştirdiği bir Örümcek Adam denemesini kabul etti. Bu tek sayı için Amazing Fantasy, #15 (Ağustos 1962 tarihli kapak, 5 Haziran 1962'de satışta). Özellikle Lee, Amazing Fantasy'nin 15. sayıdan sonra iptal edileceğine zaten karar verilmiş olmasının Goodman'ın Spider-Man kullanmasına izin vermesinin tek nedeni olduğunu belirtti. Bu gerçekten de son sayı olmasına rağmen, editör sayfası çizgi romanın devam etmesini ve "Örümcek Adam [ sic ]... her ay Amazing'te görüneceğini" bekliyordu.
Ne olursa olsun Lee, Goodman'ın Spider-Man ismi ve "sıradan genç" konsepti için onayını aldı ve sanatçı Jack Kirby'ye yaklaştı. Çizgi roman tarihçisi Greg Theakston'ın anlattığı gibi, Kirby Lee'ye 1950'lerde Joe Simon ile birlikte çalıştığı ve yaşlı bir çiftle birlikte yaşayan yetim bir çocuğun kendisine insanüstü güçler veren sihirli bir yüzük bulduğu yayınlanmamış bir karakterden bahsetti. Theakston, Lee ve Kirby'nin "hemen bir hikaye konferansı için oturduklarını" yazıyor ve daha sonra Lee, Kirby'yi karakteri canlandırması ve bazı sayfalar çizmesi için yönlendirdi. Steve Ditko inker olurdu. Kirby Lee'ye ilk altı sayfayı gösterdiğinde, Lee şöyle hatırladı:nasıl yapıyordu! Kötü yaptığından değil, sadece benim istediğim karakter değildi; çok kahramancaydı". Lee, tatmin edici bulduğu bir görsel stil geliştiren Ditko'ya döndü. Ditko hatırladı:
Yaptığım ilk şeylerden biri bir kostüm hazırlamaktı. Karakterin hayati, görsel bir parçası. Herhangi bir arıza yapmadan önce nasıl göründüğünü bilmek zorundaydım. Örneğin: Sert ayakkabıları veya çizmeleri olmaması için tutunma gücü, bir ağ tabancası ve kılıfına karşı gizli bir bilek atıcı, vb. ... Stan'in karakterin yüzünü kapatma fikrinden hoşlanacağından emin değildim ama Açıkça çocuksu bir yüz gizlediği için yaptım. Ayrıca karaktere gizem katacaktır...
İç sanat eseri sadece Ditko'ya ait olmasına rağmen, Lee Ditko'nun kapak resmini reddetti ve Kirby'yi Ditko'nun mürekkeplediği bir kapağı kalemle görevlendirdi. Lee'nin 2010'da açıkladığı gibi, "Sanırım Jack'e bunun için bir kapak çizdirdim çünkü Jack'in kapaklarına her zaman çok güvenmiştim."
Ditko, karakterin yaratılışının erken bir hatırasında, kendisinin ve Lee'nin katkılarını Gary Martin ile Comic Fan #2'de (Yaz 1965) yayınlanan bir posta röportajında anlattı: "Stan Lee ismi düşündü. Kostüm yaptım, bilekte web hilesi yaptım ve örümcek sinyali." O zaman, Ditko, Theakston ile 1988'de yaptığı bir röportajda, Örümcek Adam'a katkısının "neredeyse sıfır" olmasına rağmen, o ve bir sanat okulu sınıf arkadaşı olan ünlü fetiş sanatçısı Eric Stanton ile bir Manhattan stüdyosunu paylaştı. Ditko, "birlikte storyboard üzerinde çalıştı ve birkaç fikir ekledim. Ama her şey Steve tarafından kendi başına yaratıldı... Sanırım onun elinden çıkan ağlarla ilgili işi ben ekledim." Ditko, Jonathan Ross ile yaptığı nadir bir röportajda kostümün başlangıçta daha ünlü kırmızı ve mavi yerine turuncu ve mor bir renk şemasıyla tasarlandığını iddia etti.

Kirby, hikâyenin Lee'nin versiyonuna itiraz etti ve Lee'nin karakterin yaratılmasına çok az katılımı olduğunu iddia etti. Kirby'ye göre, Örümcek Adam fikri, 1950'lerde Crestwood Publications çizgi romanı için Silver Spider adlı bir karakter geliştiren Kirby ve Joe Simon tarafından ortaya çıktı ve daha sonra kullanılmadı. Simon, 1990'daki otobiyografisinde, Kara Büyünün bir faktör olmadığını ve kendisinin (Simon) "Örümcek Adam" (daha sonra "Gümüş Örümcek" olarak değiştirildi) adını tasarladığını iddia ederek Kirby'nin hesabına itiraz etti. Kirby, karakterin hikâyesini ve güçlerini özetledi. Simon daha sonra kendisinin ve Kirby'nin karakter anlayışının Simon'ın temeli olduğunu açıkladı. Archie Comics'in süper kahramanı Fly. Sanatçı Steve Ditko, Lee'nin DC Comics'ten Hawkman ismini beğendiğini ve "Örümcek Adam"ın bu ilginin bir sonucu olduğunu belirtti.
Simon, Kirby'nin orijinal Örümcek Adam versiyonunu Lee'ye gösterdiği konusunda hemfikirdi. Lee, bu fikri beğendi ve Kirby'yi yeni karakterin örnek sayfalarını çizmesi için görevle

Ad Decimum Muharebesi 13 Eylül 533'te Vandal Kralı Gelimer komutasındaki Vandallar ordusu ile general Belisarius komutasındaki Bizans İmparatorluğu sefer ordusu arasında yapılan bir muharebedir. Bu muharebe olayına ve ertesi yıl ortaya çıkan askeri çatışmalara Vandallar Savaşı veya bazı tarihçiler tarafından "Kartaca Savaşı" adı da verilmektedir. Bizanslıların kazandığı bu muharebe, Vandal Krallığı'nın ortadan kalkacağının ve Bizans İmparatorluğu'nun ve imparator I. Justinianus'un tekrar Antik Roma İmparatorluğu'nun eski arazilerini geri alacağının müjdecisi olmuştur.

Vandallar Krallığı'nın 5. Kralı Hilderik hükümdarlık döneminde Vandal Kralı ile Bizans İmparatorluğu arasındaki ilişkiler gayet iyi idi. Dönemin Bizans tarihçisi Prokopius'un yazdığına göre, Bizans imparatorluk tahtına henüz geçmemiş olan Justinianus, Hilderik'i bir özel şahsi arkadaş ve misafir arkadaş olarak görmekte idi. Bu iki kişi birbirine büyük para hediyeleri vermişlerdi. Hilderik, Vandal başkenti olan Kartaca'da yeni bir Katolik Hristiyan piskoposu tayin edilmesine izin vermişti. Gayet koyu Aryanizm mezhebi bağlısı Vandal asillerinin kuşkularına rağmen, çok sayıda Aryanizm mezhepli Vandal, Katolik Hristiyan mezhebine katılmışlardı. Kral Hilderik de annesinin Hristiyan mezhebi olan Katolik Hristiyan mezhebine bağlanmıştı. Bununla beraber gayet çok sayıda Vandal asıllı hala Aryanizim mezhebine gayet sıkı bağlıydılar.
533'te Kral Hilderik bir ayaklanma ile tahttan atıldı. Yeni Vandal Krallığı kralı olarak tahta geçen Gelimer kuzeninin öldürülmesine emir verdi. Gelimer Aryanizm mezhebinden olmayan Vandallara dinsel baskı yapmaya başladı. Bunlardan birçoğu Bizans İmparatorluğu arazilerine kaçtılar.
Bizans İmparatoru olan I. Justinianus bunu Vandal Krallığı'na müdahale etmek için bir fırsat olarak gördü. İmparator I. Justinianus'un sekreteri olan ünlü Bizans tarihçisi Prokopius, Savaşlar hakkında adlı bu zamanda hazırladığı Bizans İmparatorluk Tarihi kitabında bundan sonraki gelişmeleri gayet detaylı olarak Kitap III-IV'de vermiştir.
532'de Justinianus doğuda Sasaniler'e karşı Bizans imparatorluk sınırlarını güvenceye alabilmişti. Kuzey Afrika'daki Vandal Krallığı'na saldırıda bulunmak ve onların yönetimi altında bulunan eski Roma arazilerini tekrar Doğu Roma idaresi altına almak hedefi idi. Bunun için birçok yeni ticari asker kaydederek bir sefer ordusu hazırlamaya başladı. Bu ordu komutanlığına kendine yakın olan general Belisarius'u getirdi. Bu sırada Justınianos teşviki ve hatta direkt desteği ile Vandal Krallığı'nın uçlarında bulunan Trablusgarp Eyaleti ve Sardinya Adası Kartaca'daki halk merkezi idareye karşı isyana başladılar. Bu isyanlarla uğraşıp bunları bastırmak için yeni kral Gelimer Vandal donanmasının büyük bir filosunu ve ordunun büyük bir kısmını kardeşi Tzazon komutasına vererek bu eyaletlere gönderdi. Bu ayaklanmalarla uğraşmakta olan Vandal kralının Bizanslıların savaş hazırlıklarından dikkatini ayıramamasına neden olduğu gibi, ayaklanmayı bastırmak için gönderilen deniz filosu ve ordu kısmı Vandal Krallığı'nın Bizans ordu ve donanmasına karşı savunma gücünü epeyce zayıflattı.
Bizans İmparatorluğu'nun Vandal Krallığı'nı istila etme sefer ordusu ve donanması Konstantinopolis'ten Haziran 533 sonlarında ayrıldı. Bu sefer donanması ve ordusu Yunan yarımadası kıyılarından güney İtalya sahillerinden dolanarak Kartaca'ya yakın Kuzey Afrika sahilinde "Kaputvada" mevkine Eylül başında erişip karaya çıkmaya başladı. Bu çıkartma Vandal Kralı Gelimer'e büyük bir sürpriz oldu. Bizans ordusu karaya çıktıktan sonra sahilden Vandal Krallığı başkenti olan Kartaca üzerine yürüyüşe başladı.
Ad Decimum (Latice gerçek anlamı "Onuncu Mil mesafe gösterme taşı") Kartaca'nın güneyinde bulunan Akdeniz sahilini takip eden karayolunda o mevkii Kartaca'ya 10 mil (16 km) mesafede olduğunu gösteren bir mesafe taşı idi. Vandal Kralı Gelimer 15.000 kişilik Bizans ordusunun başında yürüyen General Belisarius'un yürüyüş yönü ve düzeninden daha önceden haberdar olmuştu. Emri altında bulunan 11.000 kişilik Vandal ordusunu bu mesafe taşının hemen ilerisinde iyi savunulabilecek mevzilere yerleştirmeye karar vermişti.
Yaptığı plana göre, Gelimer ordusundan 2.000 kişilik bir birliği ayırıp bu birliği yeğeni olan Gibamund komutanlığında yol kenarında bulunan bir sığ tuz göletinin ilerisine yerleşti. Bu ayrı birliğe, yol üzerinde gayet dar ende olarak yakın düzende ilerlemekte olan Bizans ordusunun bir kanadının kenarına girip böylece bu kanattan Bizans ordusunu kuşatmaya almaya çalışma emri verilmişti. Gelimer diğer bir birlik kurup bunu kardeşi Ammatas emri altına vermişti. Bu ikinci Vandal birliğine ise Ad Decimum yakında bulunan bir vadide Bizans gücünü durdurma harekâtı yapma emri verilmişti. Gelimer'in yaptığı plana göre kendi emrinde olan 7,000 kişilik ana Vandal ordusu Gibamund'un kuşatma için giriştiği Bizans sol kanadının kenarından yapacağı ilerlemeyi takip edecek, onların arkasına düşecek ve böylece Bizanslıların geriye kaçmasını önleyecekti.

Gibamund birliği ile sığ tuz göletini geçip Bizans ordusunun kanadına ilerlemeye başlayınca karşısında Bizanslı ve Hun asıllı ticari askerlerden oluşan bir Bizans birliği buldu. Bu Bizans birliği Gibamund'un ilermesini dururdu ve karşı taarruza geçip Vandal birliğini imha etti. Bu arada bu birliğin Komutanı Gibamund öldürüldü. Böylece Gibamund'un tümüyle başarısız kalması dolayısıyla Gelimer'in sağ kanat kuşatma planı suya düşmüş oldu.
Diğer kanatta güya bir vadiyi tutacak olan Ammatas da başarısız kaldı. Bizanslıların İoannes Ermeni adlı komutanı altında bulunan öncü birlikleri bu vadiye Vandallardan daha önce girip dar düzenle Kartaca'dan yol kenarından sıra halinde ilerlemekte olan Vandal birliğine saldırıya geçtiler. Bu saldırıda Vandal birliği komutanı ve kralın oğlu olan Ammatas da öldürüldü. Gibamund ve Ammatas'ın birliklerini imha eden Bizanslı birlikler Kartaca üzerine gitmeye başladılar.
Bizans ordusunun ana kısmının Kartaca şehrine ana yoldan ilerlemesini nispeten küçük olan Gelimer'in komuta ettiği ana Vandal ordusu karşıladı. Bu Vandal ordusu sayı bakımından çok daha küçük kalmakta idi. bununla berber Bizanslıların ticari askerlerden oluşan süvari birliğinin büyük taarruzunu durdurup geri püskürtmeyi başardı. Bizanslı Foederati (eyalet askeri) piyade birlikleri ile yapılan çatışmada Vandal ordusu daha üstün olmaya başladı ve Bizanslılara büyük zayiat verdiler. Bu, nispeten zayıf görünen ana Vandal ordusu bu muharebeyi kazanacak görünmeye başlamış idi.
Fakat Gelimer komutasındaki bu ana Vandal ordusu ilerleyip Ammatas'in birliğinin yenilip imha edildiği mevkiye eriştiği zaman, oğlu Ammatas'ın öldürüldüğünü öğrenen Kral Gelimer'in morali gayet bozuldu. Tarihçi Prokopius'a göre Kral o kadar kendini üzüntüye verdi ki gerilemekte olan Bizans ordusunu daha önce Ammatas ve Gibamond'a yendikten sonra Kartaca yolunda ilerlemiş olan Hun ve Bizanslı birliklerinden kesip bu ana orduyu imha edebilecek bir saldırı için ordusuna emir vermekten kaçındı. Kral Gelimer oğlunu cesedini savaş meydanında mezara gömmek için epey vakit kaybetti. Bu zaman aralığını fırsat bilen Bizanslı General Belisarius ana ordusunu Ad Decimum mevkiinin güneyinde tekrar gruplandırıp konsantre edip bir karşı taarruza geçti. Bunu beklemeyen Vandallar geri çekilmeye başladılar. Bu Vandal geri çekilmesi düzenle yapılamadı ve Vandal ordusu düzensiz bir şekilde muharebe meydanından kaçmaya başladı.
Bu büyük hezimetten sonra Vandallar Bizans ordusunun başkentleri Kartaca'ya girip bu şehri ellerine geçirmelerini önlemek için hiçbir direniş gösteremediler. Kral Galimer, elinde kalan küçük Vandal birlikleri ile Kartaca şehrinden hiç direniş göstermeden ayrılmak ve şehri Bizanslılar eline bırakmak zorunda kaldı.

Belisarius geceleyin şehre yakın bir kamp kurmak istemediği için kampını muhabere meydanında kurup burada geceyi geçirdi. Ertesi gün şehir üzerine yürüdü. Ordusu askerlerine kati emir vererek, şehir halkının Vandallar yönetimi altında yaşayan Romalı vatandaşları olduğunu iddia ederek, (o zamanlar savaş sonuçlarında yapılanların aksine) şehri talan etmemeleri ve halktan hiç kimseyi esir olarak almamaları veya öldürmemeleri için kesin emir verdi. Bizans ordusu şehrin kapısını açık buldu ve Bizans ordusu genellikle halk tarafından iyi karşılandı. Belisarius doğrudan doğruya Vandal kralı sarayına giderek Vandal Kralı tahtına oturdu. Bundan sonra şehrin surlarının kontrol edip onarılması için emirler verdi. Bizans donanması için emniyetli bir zincir atma mevki olarak Kartaca'nın 8 km güneyinde bulunan Tunus Gölü'nü seçti.
Aralık 534'te yapılan Tricamarum Muharebesi'nde, Bizanslıların kazandıkları ikinci zafer ile efektif olarak Vandallar Krallığı sona erdirildi ve Tunus civarındaki Kuzey Afrika sahilleri Bizans İmparatorluğu yönetimine geçti.

Vandallar Savaşı
Vandal Krallığı

Prokopius, De Bellis (Savaşlar hakkında), "Kitap III-IV De Bello Vandalico",
Latince: [1] (Latince)
Yunanca ve İngilizce: [2]
Bury, J. B. (1923) History of the Later Roman Empire [3]2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)
http://www.roman-empire.net/articles/article-016.html23 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canal de TheArtofBattle. YouTube1 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ariminum Kuşatması (İtalyanca: Assedio di Ariminum), Gotlar Savaşı sırasında Belisarius ve İoannes komutasındaki Bizans kuvvetleri ile Ostrogot kuvvetleri arasında 538 yılında gerçekleşen çatışmadır.

Mart 538'de İoannes, Gotları Roma Kuşatmasını kaldırmaya zorlamak için Ariminum'u (bugünkü Rimini) ele geçirdi. Ravenna'daki başkentleri için endişelenen Gotlar, Roma'dan Ariminum'a geri çekildiler. Başarısız ilk kuşatma girişiminden sonra Vitiges, şehre erzak girmemesi için abluka altına aldı. Narses'in Belisarius'u cesaretlendirmesinden sonra Belisarius, üç ayrı ordu gönderdi. Gotlar 24 Temmuz 538'de kuşatmayı kaldırdı ve Ravenna'ya çekildi.

Procopicus (1919). Procopicus: History of the Wars, Books V. and VI. Bronson Dewing, Henry tarafından çevrildi. Cambridge, MA: Harvard University Press  – Gutenberg Projesi vasıtasıyla.

Callinicum Muharebesi, Paskalya'da, 19 Nisan 531 Cumartesi günü, Belisarius komutasında Bizans İmparatorluğu ordusu ile Azaritis komutasındaki Sasani süvari kuvvetleri arasında gerçekleşmiştir. Dara Muharebesi'ndeki yenilgiden sonra Sasaniler, savaşın seyrini değiştirmek amacıyla Suriye'yi işgal etmek için harekete geçtiler. Belisarius'un hızlı müdahalesi planı bozdu ve Sasanilerin Pirus tarzı muzaffer oldukları muharebe öncesinde Belisarius'un askerleri Sasanileri Suriye'nin sınırına doğru geri ittiler.

531 Nisan'ında, Pers kralı I. Kavad, spahbed Azaritis komutasında 15.000 Aswaran süvarisi ve III. Münzir komutasında 5,000 Lahmî Arap süvarisinden oluşan bir ordu ile yeni bir sefer başlattı. Mezopotamya'nın çok kuvvetlendirilmiş sınır kentleri arasından değil, Antioch gibi Suriyeli şehirleri ele geçirmek için daha az geleneksel fakat aynı zamanda daha az savunulan Kommagene rotası üzerinden ilerlediler.
Sasani ordusu, sınırı Fırat üzerinde bulunan Circesium'da geçtiler ve kuzeye ilerlediler. Callinicum'a yaklaştıklarında, Bizans ordusunu komuta eden Belisarius, batıya ilerledikçe onları takip etmeye başladı. Belisarius'un kuvveti yaklaşık 5.000 asker ve bir diğer 3.000 Gassaniler Arap müttefik askerinden oluşuyordu, Belisarius ordusunun geri kalanını Dara'yı güvence altına almak için orada bıraktı. Bizanslılar sonunda Hermogenes komutasında 20.000 askerden oluşan destek kuvveti ile buluştuğu Chalcis'de Sasani ilerleyişini durdurdu. Sasaniler geri çekilmeye zorlandı ve Bizanslılar onları doğuya doğru izlemeye başladı.
Başlangıçta, Belisarius riskli bir savaşa girmeden sadece Sasanilerden kurtulmak istiyordu. Bununla birlikte, Bizans birlikleri huzursuz ve endişeliydiler ve Dara ve Stala'daki son zaferlerinden sonra kendinden emin hale geldiler ve savaş için yaygara koparıyorlardı. Askerlerini ikna etmeyi başaramadıktan ve savaşa girilmesi kaçınılmaz olmadıkça isyan edeceklerini fark ettikten sonra, Belisarius savaş için kuvvetlerini hazırladı.

İki ordu, 19 Nisan 531'de Callinicum dışında karşı karşıya geldi. Her iki ordunun da yerleşim düzenleri farklıydı, Belisarius yine karşısındaki generali şaşırtan "tuhaf" bir yerleşim seçti. Bu durumda, nehrin kıyısına ağır Bizans piyadeleriyle sol kanadını, onların sağına ordunun merkezi, Ascan komutasında çoğu katafrakt olan Bizans süvarilerinin tamamını yerleştirdi. Merkezi Bizans sağına bağlayan Stephanacius ve Longinus komutasında Likaonya piyadesiydi, 5,000 güçlü Gassani müttefiklerini içeren ordunun sağ kanadı yükselen eğimde yerini aldı.
Bizanslı tarihçi ve vakanüvis Prokopius'a göre "Olağanüstü yetenekli savaşçı" olan Azaritis, daha geleneksel bir yerleşim seçerek ordusunu üç eşit parçaya böldü, III. Münzir komutasındaki Lahmî müttefik kuvvetleri, Bizans ordusunda Gassanilerin karşına gelen kesim olan sol kanatta yer aldılar. Bu kuvvetin, Sasani Savārān tümenleri arkasında taktiksel ihtiyat olarak yer almış olması da muhtemeldir.

Günün büyük kısmında muharebe kazanan veya kaybedenin olmadığı bir durumda geçti, Sasani Savārān Bizans hafif ve okçu birlikleri ile mücadele etti, Sasaniler uzmanlık ve rüzgâr yönü birleşimi sayesinde üstünlüğü elde ettiler. Bu arada, Azaritis süvarilerinin bir kısmını sol kanadına yeniden yerleştirdi. Belisarius tarafından fark edilmeyen bu manevra daha sonra Bizanslılar için feci sonuçlar verdi. Çoğunlukla daha küçük birimler tarafından yapılan çarpışmalar ile harcanan "Günün üçte ikisi" geçtikten sonra, Sasani solu ortaya çıktı ve III. Münzir liderliğinde Lahmî birliklerinin yıkıcı ve ani saldırısına yol açtı. Bunun nedeni, Gassanilerin daha sonra ihanet suçlamalarına neden olacak kadar kolay bir şekilde sahadan çekilmeleriydi. Bu, Likaonya piyadelerinin sağ kanadını ve merkezdeki Ascan'ın ağır süvari kuvvetini ortaya çıkardı.
Bu dönemeçte, seçkin Sasani süvarileri ve Lahmî müttefikleri, Belisarius'un merkezinin Bizans süvarisinin hazırlıksız sağ kanadına bakan yüksek zemine yerleştirildi. Ascan'ın sağ kanattaki krizi düzeltmek için gösterdiği cesur çabalara rağmen, katafrakt birlikleri ezildi, Likaonya piyadelerin morallerini kaybetmelerine ve geri çekilmelerine, merkezdeki Bizans ordusunun da şaşkın bir şekilde çekilmesine neden oldu. Sağ kanadını ve merkezi, savaş alanında dağılması ve çekilmesi ile Belisarius, savaş hattını yeniden biçimlendirme çabasıyla geri çekilmek zorunda kaldı ve kısa sürede Bizanslılar kendilerini nehir kenarında sıkışmış buldular. Burada Belisarius, yaklaşmakta olan saldırı için hazırlanmak için elinde kalan ve yedek kuvvetler ile dik açı oluşturacak bir düzen aldı. Sasani süvarilerinin tekrarlanan saldırılarının her iki tarafa da zayiat vermekten başka bir sonuç vermemesi Belisarius'un önlemlerinin başarılı olduğunu gösterir. Ancak Belisarius adamlarını bu dengesiz durumda süresiz olarak tutamadı.
Zacharias Rhetor muharebeyi:"[Romalılar] Pers saldırısından önce döndüler ve kaçtılar. Çoğu Fırat'a düştü ve boğuldu ve diğerleri öldürüldü." şeklinde anlatır. Fakat Zacharias'ın anlattığının muharebenin hangi safhası olduğu belirsizdir.
Malalas'a göre, Belisarius bir tekne ile kaçtı ve ordu, Sunicas ve Simmas komutasında mücadele etmeye devam etti. Nehirde, Bizanslılar Sasanilere direnebildiler ve ordunun çoğu nehrin karşı kıyısına geçti. Sasaniler birkaç saat boyunca Bizans hatlarına saldırdılar, direnen birçok Bizans birliğini öldürdüler ve onlara ağır hasar verdiler, Bizanslılar bıraktılar ve Belisarius ordusuyla geri çekildi.

Muharebenin stratejik sonucu iki taraf için de çıkmazdır; Bizans ordusu çok fazla askerini kaybetti ve savaş şartlarına tekrar dönmeleri aylar almıştır fakat Sasani ordusu o kadar ağır kayıp vermiştir ki asıl amaçları olan Suriye'nin işgali anlamsızlaşmıştır.
Pers kralı I. Kavad, kayıpların ağır olması ve başlangıçta niyet edilen Roma kalelerinin Sasani ordusu tarafından ele geçirilememesi nedeniyle, General Azaritis'i görevden alıp, rütbelerini sökmüştür.
İki taraflı felaket, İmparator I. Justinianus'un Sasanilere karşı (görece) başarısız savaşlar serisinin ilkidir, bunu sonucu barış antlaşması karşılığı ağır bir haraç ödemiş ve kalan Bizans toprakları Sasanilerin elinde kalmaya devam etmiştir.
Callinicum, Belisarius'un Sasani seferlerinin ilkini sona erdirmiştir, I. Justinianus'un Bizans hükümdarlığına Sasanilere kaybedilen tüm topraklar 532 yazında imzalanan Sürekli Barış ile geri dönmüştür.

Özel

Genel
Greatrex, Geoffrey; Lieu, Samuel N. C. (2002), The Roman Eastern Frontier and the Persian Wars (Part II, 363–630 AD), Routledge, ISBN 0-415-14687-9 
Martindale, John R.; Jones, A.H.M.; Morris, John (1992), The Prosopography of the Later Roman Empire – Volume III, AD 527–641, Cambridge University Press, ISBN 0-521-20160-8 
Shahîd, Irfan (1995). Byzantium and the Arabs in the sixth century, Volume 1. Dumbarton Oaks. ISBN 978-0-88402-214-5. 16 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ocak 2019. 
Stanhope, Phillip Henry (1829). The Life of Belisarius. Bradbury and Evans Printers.

Dara Savaşı, MS 530 yılında Bizans İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında, Dara Kalesi (bugünkü Nusaybin yakınları) gerçekleşen savaştır.

Batı Roma İmparatorluğu'nun MS 476 yılında yıkılışından sonra Bizans İmparatorluğu, Germen kabilelerinin akınlarına direnebilmişti. Ancak 6. yüzyılın ilk çeyreğinde doğuda, Sasani İmparatorluğu orduları karşısında uğradığı yenilgiler, Anadolu topraklarındaki askeri-politik durumunu sarsmıştı. Anadolu'ya yönelik Sasani akınları devam edecekken, Kuzeyden Sasani topraklarına yönelen Hun akınları, Anadolu'da geçici bir barış dönemine neden olmuştu.
Hun akınlarının baskısı sona erdiğinde, 525 yılında doğuda savaş yeniden başlamıştır.
Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu topraklarına yönelen akınlar giderek genişlemiş, 530 yılında yaklaşık 40.000 kişilik bir Sasani ordusu, Dara Kalesi yönünde sınırı geçmiştir.

Bizans doğu kuvvetleri komutanı Belisarius, Dara Kalesi'nin savunmasında keskin dönüşlü bir tahkimat düzeneği oluşturmuştur. Önce, kale önünde, kaledeki okçuların menzininin gerisinde olmak üzere bir siper kazdırmıştır. Öyle ki, kaledeki okçular, bu siperlere taarruza geçen askerlere ok atışı yapabileceklerdir. Bu siper iki ucundan, dik açıyla ileriye uzatılmıştır. Daha sonra da yine dik açıyla ters yönde siperler sürdürülmüştür. Her iki kanadı oluşturan ileri hattaki siperler, vadinin iki yanına kadar uzatılmıştır ve üzerlerine, süvarinin geçebilmesine uygun biçimde belirli aralıklarla geniş geçişler inşa edilmiştir.
Bu tahkimat, kanatların daha dışarıda olması dolayısıyla, merkezi saldırı almayacak bir konuma getirmektedir. Sasani ordusu eğer merkeze saldıracak olsa, daha ileride yerleşmiş kanatlardaki birliklerin manevrasıyla kısa sürede kuşatılacaktır. Bu nedenle Sasani ordusunun merkeze saldırması beklenemez. Belisarius'un bu tahkimat yapısı, Sasani ordusunu kanatlardan bir harekâta girişmek durumunda bırakmaktadır. Diğer anlatımla, düşmanının saldırı hattını, Belisarius belirlemiş olmaktadır.

Belisarius bu tahkimat düzeninde, kaleye en yakındaki siperlere piyade unsurlarını yerleştirmiştir. Bu düz siperlerin dik açıyla ileriye döndüğü köşelere ise Hun hafif piyade unsurlarını almıştır. Tahkimatın en ileri siperlerine ise kendi ağır süvarilerini yerleştirmiştir.
Sasani ordusunun merkezde taarruzu beklenmediği için, hareketliği en düşük, dolayısıyla darbe yeteneği daha zayıf olan unsurların merkeze yerleştirilmesi normaldir. Aynı şekilde darbe yeteneği en yüksek olan ağır piyadenin, düşmanın olası saldırı hattı olan kanatlarda yer alması gerekmiştir. Hafif süvari birlikleri olan Hun atlılarının, tahkimatın en iç köşelerine yerleştirilmesi ise, Belisarius'un hareketli savunma konusundaki yaratıcılığını sergilemektedir. Sasani ordusunun kanatlardan girişeceği bir taarruz, bir ilerleme kaydedecek olursa, bu Hun birlikleri, taarruz kuvvetinin gerisine sarkabilecek konumda bulunmaktadırlar.

Sasani ordusu Dara önlerine geldiğinde derhal savaşa girişmemiştir. İlk gün iki taraf arasında ufak çatışmalar ve bireysel meydan okumalarla geçmiştir. Ertesi sabah Belisarius, Sasani komutana bir mektup göndererek görüşmeler yoluyla bir çözüm aramayı önermiştir. Sasani komutanı ise bu girişimi savaştan kaçınma olarak görüp geri çevirmiş ve saldırıya geçmiştir. Sasani ordusunun sol kanattaki saldırısı, bir tepenin gerisindeki Bizans süvarisinin çevirme harekâtı ve Hun süvarilerinin de ileri harekâtıyla etkisiz olmuştur. Diğer kanatta ise fazlasıyla ilerleyen Sasani süvarisinin, ordunun diğer bölümleriyle arasında bir gedik oluşmuştur. Belisarius süvarilerini bu gediğe yöneltmiştir. Bu ilk darbeyle Sasani süvarisi dağılınca Bizans süvarisi Sasani merkez bölümün açık kanadına ve geri hatlarına yönelmiştir. Kısa sürede Sasani ordusu dağılmıştır.

Gotlar Savaşı, 535'ten 554'e kadar Bizans İmparatorluğu ile Ostrogot Krallığı arasında yapılan ve İtalya ve Dalmaçya'da yer alan savaştır.
Tarihçiler bu savaşı iki safhada incelerler: Birinci safha 535-540 dönemindedir; bu safhada Bizanslı General Belisarius komutasındaki Bizanslılar, İtalya'yı tekrar Bizans hakimiyeti altına almayı başarmışlardır ve en sonunda Batı Roma İmparatorluğu son döneminde başkent olan Ravenna şehrinin ellerine geçmesi ile bu safha sona ermiştir. İkinci safhada yeni Ostrogot kralı Totila, yeni bir Ostrogot ordusu toplayıp, İtalyan şehirlerini tekrar işgal etmiştir. Ostrogotlar'ın direnişi uzun ve zorlu çabalar sonucunda Bizans generali Narses tarafından bastırılmıştır. Narses, bu safhada Frank ve Alaman kavimlerinin 554'te Kuzey İtalya'ya yaptıkları hücumları da geri püskürtmeyi başarmıştır. Aynı yıl, 554'te, Bizans İmparatoru I. Justinianus, "Pragmatik Sanction" adı verilen bir İmparatorluk buyruğu ile İtalya'nın Bizans yönetimi altında nasıl organize olacağını açıklamıştır. Bu galibiyetlere rağmen, Kuzey İtalya'da bulunan bazı şehirler Bizanslılar'a teslim olmayıp, 560'lı yılların ortalarına kadar bu direnişlere devam etmişlerdir.
Bu savaşın çıkmasının asıl nedeni, hukuken bütün Roma'nın İmparatoru olan I. Justinianus'un, Cermen baskılarına dayanamayıp yıkılan Batı Roma İmparatorluğu'nun topraklarını yeniden fethetmek istemeseydi; planı Roma'yı birleştirip, tek bir Roma İmparatorluğu çatısı altında işgalleri durdurmaktı. Gotlar Savaşı sonucunda, İtalya yeniden Bizanslılar'ın eline geçmiş ve genellikle askerî çatışmalar sona ermekle beraber; İtalyan şehirleri ve kırsal alanları büyük maddi zarar görmüş; neredeyse yok edilmiş ve büyük nüfus kaybına uğramıştır. Bu nedenle Bizanslılar galip gelmekle beraber bu yıkık ve işsiz yerleşkeleri ve arazileri yenileyecek, hatta aynı seviyede tutulmalarını sağlayacak kaynakları ellerinde toplamaya imkân bulamayıp; kazandıkları arazilerin çoğunu kuzeyden gelen yeni barbar kavim olan Lombardlar'a bırakmak zorunda kalacaktır.

476'da Batı Roma İmparatorluğu barbar kavmi asıllı Odoaker'in imparator Romulus Augustulus'u imparatorluk tahtından indirerek kendini Rex İtaliae ("İtalya Kralı") olarak İtalya hükümdarı olduğunu ilan ederek tarihten silinmiştir. Odoaker sadece ismen hala Doğu Roma İmparatorluğu'na da tabi olduğunu ilan etmekle ve Bizans İmparatoru olan Zeno'nun vasalı olduğunu açıklamakla beraber, İtalya'da hüküm sürme şekli; aldığı bağımsız politika tedbirleri ve gittikçe artan politik gücü onun Bizans İmparatorluğu'na büyük bir tehdit ortaya çıkarttığı Konstantinopolis'teki imparator ve imparatorluk yüksek yöneticileri tarafından kabul edilmekteydi. Bu çevreler Bizans İmparatorluğu'na büyük tehdit doğuran bu yeni rejimi gayet şüpheli bir görüşle izlemekteydiler
O dönemde Ostrogotlar kavimi kralı olan Teoderik hükümdarlığı altında, Doğu Roma İmparatorluğu'na bağlı Foederati statülü olarak batı Balkanlara yerleşmişlerdi. Bu kavim halkı ise yerleştirildikleri bölgeden hoşlanmamışlardı. Zaman zaman Balkanlarda akınlara çıkmakta ve Bizans arazilerindeki sulh ve suküna engel olmaktaydılar. Ostrogotlar kendi hayat tarzlarına daha uygun yeni bir bölgede yerleşmek için çabalar göstermekte idiler.
İmparator Zeno kurnazca bir düşünce ile İmparatorluğun bu iki önemli sorununu bir hamlede çözümlemek için "iki kuşu bir taşla vuracak" şekilde bir uygulama düşündü. Bu çözüm Ostrogotlar kavminin İmparatorluk resmi izni ve temsilcisi olarak İtalya'ya göç etmesi ve bu göçten sonra da onların Odoaker'in İtalya Krallığı rejimini ortadan kaldırmaları idi. Büyük Teoderik ve Ostrogotlar İmparatorun bu düşüncesini gerçekleştirmeyi başardılar ve Teoderik komutasındaki Ostrogotlar ordusu ve onlarla birlikte göçen Ostrogotlar halkı İtalya'ya girmeye; oranın yöneticisi olan Odoaker'la savaşıp onu mağlup ederek onun "İtalya Krallığı" devletini ortadan kaldırmaya ve Ostrogotlar idaresinde çifte devlet statülü (biri Ostrogotlar Krallığı diğeri de Romalı vatandaşları için hukuken Bizans'a bağlı bir naiplikten oluşan) Bizans İmparatorluğu'na tabi olan bir yeni İtalya devleti kurmayı başardılar.
İtalya'da Ostrogotlar kavmi kralı Teoderik, Bizans imparatoru Zeno ve ondan sonra Bizans imparatoru olan I. Anastasius aralarında hukuken o zamana kadar görülmemiş statülü Ostrogot Krallığı adı verilen yeni bir devlet kurdular. Bu devletin arazileri ve halkı hukuken Bizans İmparatorluğu yüksek egemenliği altında idi. Ama aynı arazilerde yaşayan iki değişik statülü halk bulunmaktaydı. Roma vatandaşı olanlar İtalya'ya hüküm eden Büyük Teoderik'i bir imparatorluk taht naibi ve ordu komutanı (magister militum) olarak kabul etmeleri gerekmekteydi. Ostrogot kavmine dahil olan halk üzerinde ise Teoderik Ostrogotlar Kralı olarak hükümdarlık yapmaktaydı. Bu aynı arazi üstünde yaşayan iki değişik halkın birbirleriyle evlenmeleri yasaklanmıştı. Bu devletin yasama organı sadece eski usulde Doğu Roma İmparatorluğu idi; devlet yönetimi de yine antik Roma imparatorluğu esaslarına göre yapılmaktaydı ve devlet memurlarının hemen hemen hepsi Roma vatandaşları idi. Böylece İtalya Ostrogotlar Krallığı, tek yöneticili (ya taht naibi ya da kral) ve iki değişik halktan oluşan bir devlet halinde idi. Ama bu devletin ordusu sadece Ostrogotlardan oluşmaktaydı ve bu ordunun kendi Ostrogotlar kullanışlarına uyan hukuku, kaideleri, organizasyonu ve subayları bulunmaktaydı. Bu devletin halkı din bakımından da ikiye ayrılmıştı. Her iki halk da Hristiyan olmakla beraber Ostrogot halk genel olarak Aryanizm mezhebine inanmaktaydı; Roma vatandaşları ise Kalkedon İnancı'na uyan Katolik mezhepli idiler. Fakat ülkede genel olarak büyük bir dinsel tolerans atmosferi hakimdi. Bu kompleks dual devlet idare sistemi Büyük Teoderik'in yetenekli ve güçlü krallık idaresi döneminde gayet etkin olarak işledi. Teodorik kendi istediği tedbir ve politikaları Romalı vatandaşlarını hiç incitip gocundurmadan ve böylece onlarda hiç ayrılık hissi doğmasına neden olmadan uygulamayı gayet iyi başardı. Ancak hayatının sonuna doğru aldığı bazı politika tedbirleri iki halk arasında hafif sürtüşmelere yola açtı. Onu takip eden Ostrogotlar Kralları idaresi altında ise bu devlet idare sistemi gittikçe bozuk işlemeye başladı ve sonunda Gotlar Savaşı döneminde iyice laçka olup hiç işlemez hale girdi.
Bizans imparatorluğu tahtını imparator I. Justinus eline geçirdikten sonra Roma'daki papalık idaresindeki Hristiyanlar ile Konstantinopolis'te bulunan Patriklik idaresindeki Hristiyanlar arasında ortaya çıkan bir doktriner ikilik olan Akakios bölünmesi sorunu çözüldü. Papalık Hristiyanlarının, doğudaki Hristiyan kilisesi liderlerini monofizit görüşlere yaklaşma ile ithamından ortaya çıkmıştı. Bu iki grup dinsel hiyerarşinin birleşmek için attıkları ileri adımlar Ostrogotlar idaresinde yaşayan bazı Roma vatandaşları ve özellikle senato üyeliği yapmaya hak kazanmış yüksek sınıf Roma vatandaşlarının da Konstantinopplis idaresi ile daha yakın ilişkiler kurulmasını ve böylece devlette bulunan Ostrogot üstünlüğünün biraz daha zayıflaması için istek ve taleplerde bulunmalarına yol açtı. Bu gelişmeye bir gösterge olarak 524'te çok tanınmış bir yüksek devlet memuru, (magister officiorum), olan Boethius ve kayınpederinin görevlerinden atılıp idam edilmeleri verilmektedir. Bu gelişme Romalı vatandaşları, özellikle yüksek idareci tabakası, arasında yavaş yavaş gittikçe Ostrogot devlet sisteminden yabancılaşma hislerinin gelişmesine işaret etmektedir.
Büyük Teodorik Ağustos 526'da öldükten sonra yerine Ostrogotlar Kralı olarak torunu Athalarik tahta geçirildi. Ama 10 yaşında olup daha yetişkin olmayan Athalarik için annesi Amalasuntha naip tayin edildi ve Büyük Teodorik'in kızı olan bu kadın İtalya'nın gerçek idarecisi oldu. Amalasuntha iyi bir yüksek Romalı eğitimi almıştı ve Konstantinopolis'te bulunan Bizans İmparatoru ve Bizans Senatosu ile daha yakınlaşma amaçlı politika stratejisi uygulamaya koyuldu. Fakat onun bu politika tutumu ve oğlu olan Athalarık'e iyi bir Romalı eğitimi vermek için yaptığı çabalar Ostrogotlar yüksek asiller sınıfının hoşuna gitmedi. Onu iktidardan indirmek için komplolar yapılmaya başlandı. Bu komploların oğlu ve kendinin hükûmet rejimine büyük bir tehdit oluşturduğuna karar veren taht naibi Amalasuntha bu soylu komplocuların üçünü idam ettirdi. Tam bu sırada kendini pek güvenlikli hissetmeyen Amalasuntha yeni Bizans İmparatoru olan I. Justinianus bir mektup göndererek Ostrogot asilleri tarafından iktidardan ve İtalya'dan uzaklaştırılırsa Konstantinopolis'e sığınma imkânı olup olmadığını sormuştu. Gerçekte bu ihtimal ortaya çıkmadı ve 534'te oğlu kral Athalarik'ın ölümünden sonra Kraliçe-naip olarak Amalasuntha Ostrogot Krallığı'nı ve İtalya'yı idare etmeye devam etti. Fakat kendine destek sağlamak için bir ortak Ostrogotlar Kralı seçmeye karar verdi. Bunun için kuzeni olan Theodahad'ı seçti ve onu ortak Ostrogotlar Kralı olarak tahta geçirdi. Fakat bu doğru bir tedbir olmadı; çünkü iktidar gücü kazanan Theodahad ya kendi emri ile ya da diğer asillerin komplolarına müsaade ederek Amalasuntha'yı Kraliçelikten atarak Toskana'da Bolsena Gölü üzerinde bulunan "Martana" adasına sürgüne ve hapse gönderdi. 30 Nisan 534/535'te Amalasuntha sürgünde iken bu adada hamamda iken boğularak öldürüldü.

Bizans İmparatoru olan I. Justinianus 533'te Kuzey Afrika'da eski antik Roma İmparatorluğu arazilerine göç edip orada kendilerine bir krallık kurmuş olan barbar Germen kavim olan Vandallar'ın krallık idaresine taht varisleri arasında çıkan bir taht kavgasını bahane ederek müdahale etmişti. Günün en yetenekli Bizans generali olan Belisarius komutasında bir Bizans ordusunu Kuzey Afrika'ya göndermiş ve bu arazileri tekrar Bizans İmparatorluğu idaresine almak amacı ile Vandallar Savaşı adı verilen bir savaş başlatmıştı. Bu Vandal Savaşı, I. Justinianus ve Bizans İmparatorluğu için hiç beklenmedik şekilde kısa ve gayet kararlı bir sonuçla sona ermişti. Kuzey Afrika Bizans İmparatorluğu'nun yeniden bir parçası olmuştu.
Büyük bir olasılıkla bu başarısından g

Herman Melville (1 Ağustos 1819, New York - 28 Eylül 1891), Amerikalı yazardır.
Amerikan edebiyatı klasiklerinden kabul edilen Moby Dick adlı ünlü romanın yazarıdır. Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalmış, 1920'li yıllarda yeniden keşfedilmiştir.

Sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olan Melville, 1819'da New York'ta dünyaya geldi. 1830'da iflas eden babası, iki yıl sonra hayatını kaybedince Herman Melville, çocuk yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı. Tarım işçiliği, banka memurluğu, öğretmenlik gibi işler yaptı. Bir yandan okuyup bir yandan çeşitli işlerde çalışarak geçen beş yıl boyunca tarih ve antropoloji kadar Shakespeare'in eserlerini de okuyarak kendini geliştirdi.
On sekiz yaşında Liverpool'a giden bir gemide tayfa olarak iş buldu; aynı gemi ile tekrar New York'a döndü. Bu deneyim, ona ileride yazacağı romanlar için malzeme sağlayan seyahatlerden ilkidir.
Birkaç yıl New York'ta özel ders vererek hayatını kazanmaya çalışan Melville, 1841'de Acushnet adlı bir balina gemisine denizci olarak kabul edildi ve Pasifik'te yeni bir seyahate başladı. On sekiz aylık bir yolculuğun sonunda gemidekilerin kötü tavrından yıldığı için bir arkadaşı ile birlikte Markiz Adaları'nda gemiden kaçtı. Yamyam olarak bilinen Typee yerlilerinin arasında bir ay kadar yaşadı. Adaya gelen bir Avustralya gemisi ile yeniden denizciliğe döndü ancak gemide çıkan isyana katılmakla suçlandığı için Tahiti civarında bir yerel hapishanede birkaç gün tutuklu kaldı. 1843 yazını Tahiti'de yerliler arasında  geçirdi. İleride yazacağı Moby Dick adlı romanın düşünsel altyapısı bu sırada oluştu.  Bir başka balina gemisi ile Hawaii'ye kadar gitti.

1843'te ABD donanmasına girdi. Ertesi yıl Boston'a döndükten sonra  artık deniz seferlerine bir son vermişti; ailesinin teşviki ile kitaplarını yazmaya başladı. Tippee ve Omoo adlarını taşıyan ilk iki kitabı 1846'da yayınlandı. Bu kitapları, yerliler arasında geçen günlerine aitti. 1850 yılında yayınlanan White Jacket'ta ise bahriye erlerinin zorlu hayatını anlattı. İlk kitapları onu bir anda hem İngiltere hem Amerika Birleşik Devletleri'nde çok ünlü bir yazar haline getirdi. Bu dönemde eski bir aile dostunun kızı olan Elizabeth Knapp Shaw ile evlendi. Çift, dört çocuk sahibi oldu. 1850'de Massachusetts'te bir çiftlik evi satın alan Melville, çiftlik işleri ve yazı ile uğraşarak 13 yıl boyunca bu evde yaşadı. Arrowhead adını verdiği ev, günümüzde müzedir.
Yazar, en büyük eseri Moby Dick'i 1851'de tamamladı. Başlangıçta, balina avcılığını anlatan bir serüven öyküsü olarak tasarladığı kitabı tamamlamak üzere iken Amerikalı yazar Nathaniel Hawthorne ile tanışıp arkadaş olmuştu. Hawthorne'un tavsiyesi ile kitabını simgesel anlamlarla yüklü bir romana çeviren Melville, eseri dostuna adadı. Ancak kitap yayınlandığında beklediği başarıyı yakalayamadı ve çok olumsuz eleştiriler aldı.
1856'da Avrupa ve Doğu  Akdeniz seyahatine çıktı.Liverpool'den çıkan gemisi ile Cebelitarık ve Selanik üzerinden İstanbul'a ulaştı ve birkaç gün kaldıktan sonra İskenderiye'ye gitti. Bu gezi sırasında tuttuğu günlük ölümünden sonra  "Boğazlara Yolculuk"  (1935) adıyla yayımlanıştır.
Yayımcısı Harper's bir sonraki romanını basmayı reddedince maddi sıkıntıya giren Melville 1866'da New York'ta gümrük müfettişi olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde yazdığı Pierre ve Piazza memories gibi kitaplar ilgi görmedi. Son yıllarında düz yazıyı bırakarak kendini tamamen şiir yazmaya verdi; şiirlerini kendi parasıyla bastırdı.
1888 yılında emekli oldu ve en büyük eserlerinden biri sayılan Billy Budd'ı yazdı; eseri  bastırmaya fırsat bulamadan 28 Eylül 1891'de New York'taki evinde kalp krizi geçirerek öldü.
Uzun yıllar boyunca unutulmuş bir yazar olarak kalan Melville, 1920'li yıllarda yeniden keşfedildi ve büyük bir yazar olarak kabul edildi. Eserleri Amerikan Kütüphanesi tarafından yayımlanan ilk yazar oldu.

Kalkedon (/ˈkælsɪˌdɒn, kælˈsiːdən/) veya Chalcedon, Calchedon Grekçe: Χαλκηδών, romanize: Khalkēdṓn, bazen Khalqedon olarak translitere edilir), antik çağda Anadolu’nun Bitinya bölgesinde deniz kıyısında yer alan bir yerleşimidir. Bizantion’un hemen karşısında, Scutari’nin (günümüz Üsküdar) güneyinde konumlanır ve bugün İstanbul’un Kadıköy ilçesine denk gelmektedir. Kalkedon ismi, kentin tüm sikkelerinde ve Herodot’un Tarih, Ksenofon’un Hellenika, Arrian’ın Anabasis eserlerinde Calchedon biçiminde geçmektedir. Bu antik yerleşime ait, Kadıköy’de son yıllarda keşfedilen kalıntılar, Haydarpaşa Garı’nın arkasında kalmaktadır. Altıyol ve diğer kazı alanlarında ele geçen eserler İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kalkedon kenti, Marmara Denizi’nin kuzey kıyısındaki küçük bir yarımada üzerinde, Boğaz'ın ağzına yakın bir noktada yer almaktadır. Antik kaynaklarda Khalkis veya Kalkedon adıyla anılan günümüzdeki Kurbağalıdere, Fenerbahçe Körfezi’ne dökülmektedir. M.Ö. 685’te Attika’daki Megara’dan gelen Yunan kolonistler buraya yerleşerek Byzantion’dan on yedi yıl önce Kalkedon yerleşimini kurmuşlardır.
Antik kentin Yunanca ismi Fenikece qart-ħadašt (“Yeni Kent”) isminden türemiş, buradan Kartaca ismiyle de benzerlik gösteren Karkhēd(ōn) biçimine evrilmiştir. Kalsedon mineralinin adı da bu kente atfen verilmiştir.

Fikirtepe höyüğünde bulunan ve Kalkolitik döneme (M.Ö. 5500–3500) tarihlenen kalıntılar, bölgede tarih öncesinden bu yana sürekli yerleşimin var olduğunu göstermektedir. Fenikeliler de bu bölgede aktif olarak ticaret yapmışlardır.
Plinius’a göre, Kalkedon ilk olarak muhtemelen yakındaki bir burundan türetilen Procerastis adını taşımış, daha sonra limana atfen Colpusa, nihayetinde ise “körlerin kenti” anlamındaki Caecorum Oppidum isimleriyle anılmıştır.

Kalkedon, MÖ 685’te bir Megara koloni olarak kurulmuştur. Megaralı kolonistler antik dönemde Boğaziçi’nin karşı kıyısında (Sarayburnu’nda Lygos ve Semistra yerleşimleri) bulunan bölgeye kıyasla belirgin biçimde elverişsiz sayılan bir alanı yerleşim yeri seçmişlerdir. Bu durum sebebiyle 6. yüzyılda Pers generali Megabazos'un, Kalkedon’un kurucularının “kör” olması gerektiğini söylediği rivayet edilmektedir. Strabon ve Plinius ise, Apollon kâhininin MÖ 657’de Bizantion'u kuran Atinalılar ve Megaralılara “körlerin karşısına” şehirlerini inşa etmelerini buyurduğunu, bunun da "Körler Şehri" anlamına gelen Kalkedon’u işaret ettiğini aktarmaktadır.
Buna karşın Kalkedon’da ticaret hızla gelişmiş, kent hem zenginleşmiş hem de çok sayıda tapınak inşa ederek önemli bir merkez haline gelmiştir. Bunların en ünlüsü, bünyesinde bir kahin barındıran Apollon tapınağıdır. “Kalkedonya” adıyla anılan bölge, Anadolu kıyısında günümüzde Yoros Kalesi’nin bulunduğu Zeus Urius Tapınağı’na kadar uzanmakla kalmamış, Astakos Körfezi’nin kuzey kıyısını da kapsayacak biçimde genişlemiş olabileceği düşünülmektedir. Bölgedeki önemli yerleşimler arasında Chrysopolis (günümüz Üsküdar) ile Panteicheion (günümüz Pendik) sayılabilir. Strabon ayrıca, Kalkedonya'da “denizden biraz yukarıda” yer alan "Azaritia Çeşmesi’nde küçük timsahların yaşadığını" belirtmektedir.
Kalkedon, kuruluşunun ilk dönemlerinde Bizantion ile benzer bir kaderi paylaşmıştır. 6. yüzyılda Pers satrabı Otanis tarafından ele geçirilmiş, daha sonra uzun süre Sparta ve Atina arasında el değiştirmiştir. İskit Seferi için Darius tarafından MÖ 512’de inşa edilen yüzen köprü, Kalkedon’dan Trakya’ya kadar uzanmıştır. Kent, daha sonra Bitinya Krallığı’nın bir parçası haline gelmiş, kral Nikomidis’in MÖ 74’te Bitinya’yı Romalılara bırakma vasiyetiyle Kalkedon da Roma egemenliğine dâhil olmuştur.

Kent, Mithridates tarafından kısmen tahrip edilmiştir. Bithynia valisi Cotta, binlerce diğer Romalıyla birlikte güvenlik amacıyla Kalkedon’a sığınmıştır. Mithridates'in şehri saldırısı sırasında üç bin kişi öldürülmüş, altmış gemi ele geçirilmiş ve dört gemi imha edilmiştir.
İmparatorluk döneminde Kalkedon toparlanmış ve özgür şehir statüsü kazanmıştır. Bununla birlikte, Bizantion’u tahrip ettikten sonra bölgeye akın eden barbar ordularının—3. yüzyıl ortalarında Valerianus ve Gallienus döneminde saldıran “İskitler” olarak anılan gruplar dahil—tekrarlanan baskınlarına maruz kalmıştır.

Kalkedon, yeni imparatorluk başkenti Konstantinopolis’e olan yakınlığı nedeniyle bir ölçüde zarar görmüştür. Önce Bizanslılar, daha sonra Osmanlı Türkleri, kenti Konstantinopolis’in anıtsal yapılarında kullanılmak üzere taş ocağı olarak kullanmıştır.  Ayrıca Kalkedon, doğudan Konstantinopolis’e yönelik düzenlenen birçok saldırının hedefi olmuştur.
M.S. 361 yılında, Julian Apostata’nın muhaliflerini yargılattığı Kalkedon mahkemesi burada kurulmuştur.
M.S. 451 yılında, Hristiyan liderlerin ekümenik konsili (Kalkedon Konsili) burada toplanmıştır.
General Belisarius’un emeklilik yıllarını Kalkedonya’daki Rufinianae mülkünde geçirdiği kabul edilmektedir.
M.S. 616’dan başlayarak en az on yıl boyunca, Pers İmparatorluğu’nun hükümdarı II. Hüsrev komutasındaki birlikler Kalkedon’da kamp kurmuştur (bkz. Konstantinopolis Kuşatması (626)). Ardından bir süre Yezid komutasındaki Arap orduları tarafından ele geçirilmiştir (bkz. Konstantinopolis Kuşatması (674)).
1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Kalkedon büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Orhan Gazi döneminde, Konstantinopolis’in fethinden bir asır önce kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmiştir.

Kalkedon, erken dönemlerde bir piskoposluk merkeziydi ve birçok Hristiyan şehit Kalkedon ile ilişkilendirilmiştir:
Kalkedon, erken dönemde bir episkopos makamı olarak önem kazanmış ve birkaç Hristiyan şehit bu kentle ilişkilendirilmiştir:

M.S. 4. yüzyıl başlarında bakire Azize Eufemia ve arkadaşları; daha sonra Kalkedon'da inşa edilen edilen bir kilise kendisine adanmıştır.
Persli Aziz Sabel ve yoldaşları.
Kent, ayrıca çeşitli kilise konsillerine ev sahipliği yapmıştır. “Kalkedon Konsili” olarak da anılan Dördüncü Ekümenik Konsil, 451 yılında burada toplanmış, İsa’nın insanî ve ilahî doğasını tanımlayarak Oryantal Ortodoksluğu oluşturan kiliselerinin bölünmesine yol açmıştır.
Konsil sonrasında Kalkedon, metropolitlik merkezi konumuna yükselmiş, ancak metropolitine bağlı sufragan piskoposluklar atanmamıştır. Le Quien’in kaydettiği episkopos listesi, Anthimus Alexoudes tarafından tamamlanmış,  Pargoire tarafından erken dönem başlıkları için gözden geçirilmiştir. Aralarında yer alan isimler şunlardır:

Aziz Adrian, şehit,
İkonaklastik dönem piskoposları Aziz Yuhanna ile Aziz Kosmas ve Aziz Niketas,
Ariusçu Maris;
Maniheistlere ve Monofizitlere karşı yazılar kaleme alan Heraklianos;
I. Aleksios Komnenos tarafından zulme uğrayan Leo.

Kalkedon Rum Ortodoks Metropoliti, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin patriklik sinodunda üst düzey rütbeye sahiptir (günümüzde üçüncü sıradadır). Mevcut metropolit Athanasios Papas’tır. Katedrali Kadıköy'deki Ayia Efimia Rum Ortodoks Kilisesi'dir.
Skizma’nın ardından Latin Kilisesi, Kalkedon’u ünvan piskoposluğu olarak korumuş ve başpiskoposluk rütbesi vermiştir. 1356’dan itibaren bilinen ünvan piskoposları arasında, 1623–1624 tarihlerinde İngiltere’de Katolik diyosez piskoposluğu bulunmayan dönemde Katoliklerin pastoral bakımından sorumlu apostolik vikariyat olarak atanan William Bishop ile 1624–1632 arasında görev yapan Richard Smith sayılabilir. İkinci Vatikan Konsili’nden sonra bu tür atamalar son bulmuş ve 1967’den beri ünvan piskoposluğu atanmamıştır.
Kalkedon, ayrıca iki Doğu Katolik kilisesi diyosezinin ünvan piskoposluğu olarak da belirlenmiştir:

Suriye Katolik (Antakya Riti, 1922’de kurulmuştur, 1958’den beri boştur);
Ermeni Katolik (Ermeni Riti, 1951’de kurulmuştur, iki ünvan piskoposu görev yapmıştır, 1956’da kaldırılmıştır).

Euphemia (MS 3. yüzyıl), Hristiyan azizi ve şehit, Kalkedon'un koruyucu azizi
Kalkedonlu Boethus (MÖ 2. yüzyıl), Yunan heykeltıraş
Herophilos (MÖ 2. yüzyıl), Yunan hekim
Kalkedonlu Phaleas (MÖ 4. yüzyıl), Yunan devlet adamı
Thrasimahos (MÖ 5. yüzyıl), Yunan sofist
Ksenkrates (MÖ 4. yüzyıl), Yunan filozofu

Antik Yunan şehirlerinin listesi
Geleneksel Yunan yer adlarının listesi
Yaylacık, Yunanistan

 Bu madde şu anda kamu malı olan Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü'nden metin içermektedir‎. Smith, William, (Ed.) (1854–1857). "Chalcedon". Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü (İngilizce). Londra: John Murray.

Lazika Savaşı, aynı zamanda Kolhi Savaşı ya da Gürcü tarih yazımında, Egrisi'nin Büyük Savaşı (Gürcüce: ეგრისის დიდი ომი, Egrisis Didi Omi) olarak bilinir, Bizans İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında Lazika'nın antik Gürcistan bölgesinin kontrolü için yapılan mücadeledir. Lazika Savaşı, 541'den 562'ye kadar yirmi yıl boyunca, değişen başarılarla sürdü ve savaşın sona ermesi karşılığında yıllık bir haraç elde eden Persler için bir zaferle sona erdi. Lazika Savaşı, Prokopius ve Agathias'ın eserlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Karadeniz'in doğu kıyısında bulunan ve Kafkasya ile Hazar Denizi arasındaki önemli dağ geçitlerini kontrol eden Lazika, her iki imparatorluk için de önemli bir stratejik öneme sahipti. Bizanslılar için, Sasanilerin İberya üzerinden Karadeniz kıyılarına kadar ilerlemesine engel teşkil ediyordu. Diğer taraftan Sasaniler denize ulaşmayı ve şimdiye kadar sıkı egemenlikleri altında olan İberya'nın tehdit edilebileceği bir bölgeyi kontrol etmeyi umuyorlardı.

Sasanilar Lazika'yı (Egrisi) 532 tarihli "Sürekli Barış" Antlaşması ile Roma/Bizans etki alanının bir parçası olarak tanıdılar. O zamanlar yerel monarşi üzerindeki etkisini artırmak için için Bizanslılar, Kral I. Tsate'nin din değiştirmesi konusunda ısrar ettiler: 522/3'te Konstantinopolis'te hem vaftiz oldu hem de İmparator I. Justinus'tan (I. Justinianus'un öncülü) kraliyet yetkileri aldı. Bizans garnizonları, Lazika ve komşu Abasgia'da, çoğunlukla Poti, Sebastopolis ve Pityus sahil kentlerinde konuşlandırılmıştı. Petra'da (modern Batum'un kuzeyindeki Tsihisdziri) bulunan krallığın güney girişi olan sahil yolu ile beraber, krallığın başkenti Arhaiopolis güçlendirmişti. Ancak, 536'da, Bizans'ın varlığı tam bir manda yönetimine dönüştü; zira kral, yeni magister militum per Armeniam İoannis Tzibus'a karşı çok güç kaybetti. Tzibus, Lazika tüccarlarının Bizans çıkarları lehine özgürlüğünü kısıtladığında, halkın hoşnutsuzluğu 541'de tam ölçekli bir ayaklanmaya yol açtı ve zayıflayan Kral II. Gubaz, Bizanslılara karşı Sasaniler'den gizlice yardım istedi.

Lazika'ya girip ve Bizans ana kalesi Petra'yı ele geçiren ve ülke üzerinde bir başka manda yönetimi kuran Sasani Şahı I. Hüsrev, bu çağrılara o yıl cevap verdi.

543 yılında Anglon'da Ermenistan'ın Bizans istilası, küçük bir Sasani kuvveti tarafından engellendi. Bununla birlikte, Şah'ın ülke üzerinde doğrudan bir Sasani hakimiyeti kurma teşebbüsü ve Zerdüşt rahiplerinin misyonerlik çabası kısa bir süre sonra Hristiyan Lazika'da hoşnutsuzluğa neden oldu ve Kral Gubaz bu kez Sasanilere karşı 548'de isyan etti. II. Gubaz, İmparator I. Justinianus'tan yardım istedi ve Alanlar ve Sabirler ile bir ittifak kurdu. Justinianus, Gubaz'a yardım etmek için Dagisthaios komutasında 7.000 Bizans ve 1.000 Tzani (Lazların akrabaları) destek kuvvetleri gönderdi ve Petra kalesini kuşattı. Mihr-Mihroe yönetimindeki Pers takviyeleri, dağ geçitlerini koruyan küçük bir Bizans kuvveti yendi ve kuşatılmış Petra'yı rahatlattı. Mihr-Mihroe, kaleye 3.000 kişi bıraktı ve Lazika'yı yağmalamak için 5.000 asker bırakarak Ermenistan'a yürüdü. Bu güç, 549 yılında Fasis Nehri'nde Dagisthaios tarafından yok edildi. Bir sonraki Sasani saldırısı da, Hippis Nehri'nde komutan Chorianes'in öldürülmesiyle mutlak bir mağlubiyetle sonuçlanan bir muharebede başarısız oldu. Yeni Bizans komutanı Bessas, Abazg kabilesinin Sasani yanlısı isyanını bastırdı, Petra'yı aldı ve 551'de Arhaiopolis'te Mihr-Mihroe'yi yendi. Ancak, Mihr-Mihroe, Scymnia ve Souania yayla bölgelerine giden önemli yolları kontrol eden Cotais'i ve Uthimereos kalelerini ele geçirmeyi başardı. 555 yazında Telephis'te etkileyici bir zafer kazandı ve Bizans-Lazik kuvvetlerini Nesos'a çekilmeye zorladı.
Mihr-Mihroe'nun ölümünden sonra 555 yılında Nahoragan, Sasani kuvvetlerinin baş komutanı olarak atandı. Onoguris'teki Sasani pozisyonlarına yönelik Bizans saldırısını püskürttü ve Mihr-Mihroe'nin iki kez denediği ve alamadığı bir şehir olan Arhaiopolis'ten düşmanı uzaklaştırdı. Bu mağlubiyetler, Lazik ve Bizans generalleri arasında sert bir kan davası yarattı. Kral Gubaz, İmparator Justinianus'a Bizans general Bessas, Martinus ve Rusticus'u suçlayan bir yazı yazdı. Bessas Konstantinopolis'e geri çağrıldı; fakat Rusticus ve kardeşi İoannis nihayetinde Gubaz'ı öldürdüler. Lazlar, Gubaz'ın kardeşi II. Tsate'yi yeni kralları olarak önerdiler ve Senator Athanasius suikastı soruşturması için görevlendirildi. Rusticus ve İoannis tutuklandı, yargılandı ve idam edildi. 556 yılında 556'da, müttefikler Arhaiopolis'i yeniden aldılar ve aynı yıl Sasani general Nachoragan'ı sonuçsuz Fasis'e yapılan saldırıya yönlendirdiler. Aynı yılın sonbaharında ve kışında Bizanslılar, Misimian dağ kabileleri tarafından çıkarılan Misimian İsyanını bastırdılar ve sonunda Sasanileri ülkeden kovdular.

Daha sonra, 557'de Bizanslılar ile Sasaniler arasındaki düşmanlıklar ateşkes ile son erdi ve 562 yılında "Dara (50 Yıllık Barış) Antlaşması" ile I. Hüsrev Lazika'yı yıllık bir altın ödemesi karşılığında Bizans vasalı olarak tanıdı.

İberya Savaşı
Edessa Kuşatması (544)

Özel

Genel

History of the Later Roman Empire by J. B. Bury
Wars of Justinian I 21 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Magister militum, Roma İmparatorluğu'nda ve cumhuriyet döneminde bugünün genelkurmay başkanına denk gelen askerî rütbeydi. İmparatordan veya konsülden sonra askeri alanda en yetkili rütbe magister militumdur. Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesinden sonra her iki imparatorlukta da bu rütbe sistemi devam etmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinde imparatorların bu rütbeyi bizzat kendilerine verdikleri görülmüştür.
Meşhur magister militumlara örnek olarak Batı Roma İmparatorluğu'nu Attila'dan kurtaran Flavius Aethius gösterilebilir. Flavius Aethius son namlı ve büyük Roma generalidir.

383-385/8: Flavius Bauto, magister militum under Valentinian II
385/8-394: Arbogast, magister militum under Valentinian II and Eugenius
383-388: Andragathius
after 383-408: Flavius Stilicho
422-?: Asterius
? - 480: Ovida

411 - 421: Flavius Constantius 
422 - 425: Castinus
425 - 430: Flavius Constantius Felix 
431 - 432: Bonifacius 
432 - 433: Sebastianus
433 - 454: Flavius Aetius
455 - 456: Avitus & Remistus
456 - 472: Ricimer
472-473: Gundobad
475: Ecdicius Avitus
475-476: Flavius Orestes

352-355: Claudius Silvanus
362-364: Flavius Valerius Jovinus, magister equitum under Julian and Jovian
? - 419: Flavius Gaudentius
425-430: Flavius Aetius
435-439: Litorius
452-458: Agrippinus
458-461: Aegidius
461/462: Agrippinus
? - 472: Bilimer

441-442: Asterius
443: Flavius Merobaudes
446: Vitus

?-350: Vetranio, magister peditum Konstans hükümdarlığında
361: Flavius Iovinus, magister equitum Julianus hükümdarlığında
365-375: Aequitius, magister utriusquae militiae I. Valentinianus hükümdarlığında
395-? I. Alarik
448/9 Agintheus (Priskos, Atilla'nın sarayına elçi olarak giderken, makamı elinde tuttuğunu bildirmiştir).
468-474: Julius Nepos
477-479: Onoulphus
479-481: Sabinianus Magnus
528: Ascum
529-530/1: Mundus (1. kez)
532-536: Mundus (2. kez)
c. 538: Justinus
c. 544: Vitalius
c. 550: John
568-569/70: Bonus
581-582: Theognis

c. 347: Flavius Eusebius, magister utriusquae militiae
349-359: Ursicinus, magister equitum II. Constantius hükümdarlığında
359-360: Sabinianus, magister equitum II. Constantius hükümdarlığında
363-367: Lupicinus, magister equitum Jovianus ve Valens hükümdarlığında
371-378: Iulius, magister equitum et Peditum Valens hükümdarlığında
383: Flavius Richomeres, magister equitum et peditum
383-388: Ellebichus, magister equitum et peditum
392: Eutherius, magister equitum et peditum
393-396: Addaeus, magister equitum et peditum
395/400: Fravitta
433-446: Anatolius
447-451: Zeno
460s: Flavius Ardabur Aspar
-469: Flavius Iordanes
469-471: Zeno
483-498: Ioannes Scytha
c. 503-505: Areobindus Dagalaiphus Areobindus
505-506: Pharesmanes
?516-?518: Hypatius
?518-529: Diogenianus
520-525/526: Hypatius
527: Libelarius
527-529: Hypatius
529-531: Belisarius
531: Mundus
532-533: Belisarius
540: Bouzes
542: Belisarius
543-544: Martinus
549-551: Belisarius
555: Amantius
556: Valerianus
569: Zemarchus
572-573: Marcian
573: Theodorus
574: Eusebius
574/574-577: Justinianus
577-582: Mauricius
582-583: İoannis Mistakon
584-587/588: Filippikos
588: Priscus
588-589: Filippikos
589-591: Comentiolus
591-603: Narses
603-604 Germanus
604-605 Leontius
605-610 Domentziolus

Peter, direct predecessor of John Tzibus
İoannis Tzibus (?-541)
Valerian
Dagisthaios (?-550)
Bessas (550-554)
Martinus
Justinus
Yaşlı Herakleios (ca. 595)

377-378: Flavius Saturninus, magister equitum Valens hükümdarlığında
377-378: Traianus, magister peditum Valens hükümdarlığında
378: Sebastianus, magister peditum Valens hükümdarlığında
380-383: Flavius Saturninus, magister peditum I. Theodosius hükümdarlığında
392-393: Flavius Stilicho, magister equitum et peditum
412-414: Constans
441: Vandal Ioannes, magister utriusque militiae
468-474: Armatus
474: Heraclius of Edessa
511: Hypatius
512: Cyril
514: Vitalian
530-533: Chilbudius
550-ca. 554: Artabanes
588: Priscus (1. kez)
593: Priscus (2. kez)
593-594: Petros (1. kez)
594-ca. 598: Priscus (2. kez)
598-601: Comentiolus
601-602: Petros (2. kez)

351-361: Flavius Arbitio, magister equitum II. Constantius hükümdarlığında
361-363: Flavius Nevitta, magister equitum Julianus hükümdarlığında
363-379: Victor, magister equitum Valens hükümdarlığında
366-378: Flavius Arinthaeus, magister peditum Valens hükümdarlığında
364-369: Flavius Iovinus, magister equitum I. Valentinianus hükümdarlığında
364-366: Dagalaifus, magister peditum I. Valentinianus hükümdarlığında
367-372: Severus, magister peditum I. Valentinianus hükümdarlığında
369-373: Flavius Theodosius, magister equitum I. Valentinianus hükümdarlığında
375-388: Merobaudes, magister peditum I. Valentinianus, Gratianus ve Magnus Maximushükümdarlığında
388-395: Timasius
394-408: Flavius Stilicho, magister equitum et peditum
399-400: Gainas
400: Fravitta
409: Varanes and Arsacius
419-: Plinta
434-449: Areobindus?
443-451: Apollonius
450-451: Anatolius
475-477/478: Armatus
485-: Longinus
492-499: John the Hunchback
518-520: Vitalian 
520-?: Justinianus 
528: Leontius
528-529: Phocas
520-538/9: Sittas
536: Germanus
536: Maxentianus
546-548: Artabanes
548/9-552: Suartuas
562: Constantinianus (kesin değil)
582: Germanus (kesin değil)
585-ca. 586: Comentiolus
626: Bonus (kesin değil)

373-375: Flavius Theodosius, magister equitum 
386-398: Gildo, magister equitum et peditum

534-536: Solomon
536-539: Germanus
539-544: Solomon
544-546: Sergius
545-546: Areobindus
546: Artabanes
546-552: İoannes Troglita
578-590: Gennadius

8th century: Marcellus
737: Domenico Leoni, III. Leon hükümdarlığında
738: Felice Cornicola, III. Leon hükümdarlığında
739: Theodatus Hypatus, III. Leon hükümdarlığında
741: Ioannes Fabriacius, III. Leon hükümdarlığında
764-787: Mauricius Galba

Özel

Genel

Mecerda Nehri Muharebesi veya Membresa Muharebesi, 536 yılında Belisarius önderliğindeki Bizans kuvvetleri ile isyancı Stotzas'ın liderliğindeki kuvvetler arasında gerçekleşen muharebeydi.
Stotzas, muharebeden kısa süre önce Afrika praetoria idaresi başkenti Kartaca'yı 8.000 isyancı, 1.000 Vandal askeri (400'ü esir alındıktan sonra kaçıp Afrika'ya geri dönmüş, geri kalanı ise Afrika'da Bizanslılara karşı direniş göstermeye devam etmiştir) ve birçok köle ile kuşatmıştı. Belisarius'un emrinde sadece 2.000 asker bulunuyordu. Belisarius'un gelişinden sonra isyancılar kuşatmayı kaldırdı. Muharebe başlamadan önce Stotzas, rüzgarın Bizans kuvvetleri için avantaj sağlamaması adına birliklerini yeniden konumlandırmak istedi, ancak bu manevrasıyla ordunun savunması zayıf kaldı. Belisarius, isyancı kuvvetleri dağınık ve savunmasız görünce, hemen isyancılara saldırmaya karar verdi. İsyancılar düzensiz şekilde kaçmaya başladı. Bizans kuvvetleri, sayıca az oldukları için kaçan isyancıları takip edemedi ve isyancıların kayıpları az sayıda oldu. Belisarius, muharebe sonrası askerlerinin isyancı kamplarını yağmalamalarına izin verdi.

Melantias Muharebesi ya da Melanthius Muharebesi, Zabergan komutasındaki Kutrigur ordusu ile yetenekli general Belisarius komutasındaki Bizans İmparatorluğu arasında 559 yılında gerçekleşmiştir. Büyük sayısal yetersizliğine rağmen, Bizans ordusu savaşı mutlak bir şekilde kazandı ve Kutrigurları dağınık bir şekilde geri çekmeye zorladı. Bu, Belisarius'un bir kuvvete komuta ettiği son muharebedir.

558 kışında, Zabergan donmuş Tuna'yı geçen önemli bir Kutrigur ordusuna önderlik etti. Bu ordu, Konstantinopolis'i tehdit edecek şekilde Mezya ve Trakya'yı işgal etti. İmparator I. Justinianus, Belisarius'u emeklilik için geri çağırdı.  Kutrigurları Theodosius Surları'dan sürmek için, Belisarius, 300 gazi ile zorla toplanmış yerel askerlerden oluşmuş bir küçük bir kuvveti komuta ediyordu.

Belisarius, Kutrigurlar ile karşılaşmak için ilerlemeye karar verdi ve kampını Konstantinopolis'e 20 mil uzaklıktaki Melantias'ta, rakibinden birkaç kilometre uzakta kurdu. Zabergan Bizanslıları şaşırtmak istedi ve kampını 2.000 süvari ile terk etti ama sırasını kaptırıp Belisarius tarafından şaşırtıldı. Bizans tarihçisi Agathias'a göre Belisarius, Kutrigurların oldukça büyük bir güçle karşı karşıya kaldıklarına inanmaları için bir savaş hilesi kullandı; yerel köylülerden ormana saçılmalarını ve Kutrigurların atlarını korkutmak için ağaçlara vurarak çok toz yapmalarını istedi. Bölgeye yaklaşan Kutrigur birliği paniğe kapıldı ve birçoğu öldürüldü.

Mağlup olan Kutrigurlar ve Slav müttefikleri geri çekildiler. Tuna'yı geçip anavatanlarına dönmeden önce kısa süre Trakya'yı yağmalamaya devam ettiler.

Frendo, Joseph D., (Ed.) (1975). Agathias: The Histories. Berlin and New York: Walter de Gruyter. ISBN 3-11-003357-7. 23 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Haziran 2019.

Napoli Kuşatması, Gotlar Savaşı sırasında Belisarius komutasındaki Bizans İmparatorluğu tarafından gerçekleştirilen ve başarı ile sonuçlanan Napoli şehrinin kuşatmasıdır. Belisarius'un altındaki Bizans ordusu, Sicilya'yı kolaylıkla ele geçirdi, İtalya'nın anakarasına 536 baharının sonunda çıktılar ve sahil boyunca Napoli'ye doğru ilerlediler. İki hatip tarafından yönlendirilen Napoli vatandaşları direnmeye karar verdi. Kuşatma yirmi gün boyunca sayısız Bizans zayiatıyla devam etti ve Belisarius, paralı askerleri şehre girişi olan kullanılmayan bir su kemeri bulduğunda kuşatmayı terk etmeye hazırlanıyordu. Belisarius, su kemerindeki boşluğu genişletmek için mühendisler gönderdi, bazı askerler kalkanlarını birbirine vurarak çalışan mühendislerin gürültüsünü bastırdılar. Şehre son bir teslim olma şansını verdikten sonra Belisarius, askerlerini acımasız şekilde saldırı emri verdi. 800 askerlik Ostrogot garnizonu esir alındı ve onlara iyi davranıldı ancak vatandaşlar, özellikle Hun paralı askerleri olmak üzere Bizans birliklerinin elinde büyük zulüm gördü. Napoli'den sonra Bizanslılar Aralık başlarında ele geçirecekleri Roma'ya yürüdüler.

Özel

Genel
Bury, John Bagnell (1958). History of the Later Roman Empire: From the Death of Theodosius I to the Death of Justinian, Volume 2. Mineola, New York: Dover Publications, Inc. ss. 175-178. ISBN 0-486-20399-9. 9 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Temmuz 2019.

Nika Ayaklanması (Yunanca: Στάσις τοῦ Νίκα), MS 532'de bir hafta boyunca Konstantinopolis'te Bizans İmparatoru I. Justinianus'a karşı gerçekleşmiştir. Konstantinopolis'in neredeyse yarısının yakılması veya yıkılması ve on binlerce insanın öldürülmesiyle genellikle şehir tarihindeki en şiddetli ayaklanma olarak kabul edilir.

Antik Roma ve Bizans imparatorluklarında, belirli spor etkinliklerinde, özellikle araba yarışında, yarışmacıların ait olduğu farklı grupları (veya takımları) destekleyen, demes olarak bilinen iyi gelişmiş dernekler vardı. Başlangıçta, araba yarışlarında yarıştıkları üniformanın rengine göre farklılaşan dört ana grup vardı; renkler de taraftarları tarafından giyildi. Bunlar Maviler (Veneti), Yeşiller (Prasini), Kırmızılar (Russati) ve Beyazlar (Albati), idi ancak Bizans döneminde herhangi bir etkiye sahip olan yalnızca Maviler ve Yeşiller idi. İmparator I. Justinianus, Maviler'in destekçisiydi.
Demes, genel Bizans nüfusunun başka çıkış biçimlerinden yoksun olduğu çeşitli sosyal ve politik meselelerin odak noktası haline gelmişti. Sokak çetelerinin ve siyasi partilerin özelliklerini birleştirdiler, teolojik sorunlar ve taht iddia edenler de dahil olmak üzere güncel konularda pozisyon aldılar. Sık sık ırklar arasında siyasi talepleri haykırarak imparatorluk siyasetini etkilemeye çalıştılar. Şehirdeki imparatorluk güçleri ve muhafızları, sırayla şehrin aristokrat aileleri tarafından desteklenen hiziplerin işbirliği olmadan düzeni sağlayamazlardı.
531'de Maviler ve Yeşiller'in bazı üyeleri, bir araba yarışından sonra çıkan arbedeler sırasında ölümler ile bağlantılı olarak cinayetten tutuklandı. Modern zamanlarda futbol maçlarından sonra ara sıra patlak veren futbol holiganizmine benzer şekilde, araba yarışlarında nispeten sınırlı isyanlar bilinmiyor değildi. Katiller idam edilecekti ve çoğu idam edildi. Ancak, 10 Ocak 532'de, ikisi, bir Mavi ve bir Yeşil, kaçtı ve öfkeli bir kalabalıkla çevrili bir kiliseye sığındı.
İberya Savaşı'nın sonunda doğuda barış konusunda Sasani İmparatorluğu ile müzakerelerin ortasında olduğu için Justinianus gergindi ve şimdi şehrinde potansiyel bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle 13 Ocak'ta bir araba yarışı yapılacağını ilan etti ve cezaları hapis cezasına çevirdi.

Justinianus ve önde gelen iki yetkilisi, Kapadokyalı İoannis ve Tribonianus, topladıkları yüksek vergiler, ikisinin yolsuzlukları  ve İoannis'in borçlulara karşı zulmü nedeniyle son derece popüler değildiler. İoannis ve Justinianus ayrıca kamu hizmetine yapılan harcamaları azalttı ve kamu hizmetinin yolsuzluğuyla mücadele etti. Daha küçük, daha az yozlaşmış kamu hizmetinden çıkarıldıklarında güçlerini ve servetlerini kaybeden birçok soylu, Yeşiller saflarına katıldı. Justinianus ayrıca her iki takımın da gücünü azaltıyordu; Yeşiller bunu kamu hizmetindeki reformlara benzer bir imparatorluk baskısı olarak görürken, Mavililer ihanete uğradıklarını hissettiler. Roma hukuk yasası, medeni Romalıları "barbar" (Latince:  barbari) halklardan ayıran popüler bir imaja sahipti. Romalıların "Tanrı tarafından seçildiklerine" inanıldığından, yasa kodu dini açıdan da önemliydi, bu bir adalet sembolüydü. Bu nedenle, bir imparator önemli yasal reformları başarılı bir şekilde yaparsa ona meşruiyet kazandıracaktı, ancak bu süreç çıkmaza girerse ilahi öfke gözükürdü. Codex Theodosianus için dokuz yıl süren şey, Justinian'ın sadece on üç ayını aldı.
Ocak 532'deki Nika isyanlarından hemen önce, reformların hızı yavaşlamıştı. Aynı zamanda, Justinianus, Sasani İmparatorluğu'na karşı başarısız bir savaş veriyordu; Bizans'ın Dara'da (530 baharı) ve Satala'da (530 yazı) kazandığı zaferler kısaca onun meşruiyetini artırırken, Calinicum'daki yenilgi (531) ve olumsuz stratejik durum imparatorun itibarını zedeledi. Hukuki reformlar, aleyhte hükümlerden kaçınmak için belirsiz yasaları ve içtihatları kullanmayı imkansız kıldığından, aristokrasi tarafından baştan beri popüler değildi. Ayrıca, hem Justinianus hem de karısı Theodora düşük doğumluydu - Geç Roma ve Bizans toplumu, batının feodal egemen toplumu kadar sınıf odaklı değildi. Yeşiller bir Monofizit grubuydu ve Justinianus'un ikisi de olmamakla birlikte, toprak sahibi olmayan paralıların çıkarlarını temsil ediyordu. Bu nedenle, Justinianus, tutuklanan iki isyancıyı affetmeyi reddettiğinde, hem genel halk hem de aristokrasi arasında ona karşı zaten bir kızgınlık vardı. Ayaklanmanın yalnızca “mavi” ve “yeşil” hiziplerin rekabeti çerçevesinde anlaşılması eksik olup; vergi baskıları, şehir yönetimindeki aksaklıklar ve bürokratik huzursuzluk gibi daha geniş toplumsal etkenler de isyanda etkili olmuştur.

Hipodrom saray kompleksinin yanındaydı, bu yüzden Justinianus saraydaki locasında güvenliğinden yarışlara başkanlık edebilirdi. Kalabalık, başından beri Justinianus'a hakaretler yağdırdı. Günün sonunda, 22. yarışta partizan tezahüratları "Mavi" veya "Yeşil" gruplarından birleşik bir Grekçe: Nίκα ("Nika", "Kazan!", "Zafer!" veya "Fetih!") sloganına dönüşmüştü ve kalabalık saraya saldırmaya başladı. Kargaşa sırasında çıkan yangınlar, şehrin en önde gelen kilisesi olan II. Theodosius'un yaptırdığı Ayasofya (Justinianus'un daha sonra yeniden inşa edeceği) dahil olmak üzere şehrin çoğunu yok etti.
Justinianus kaçmayı düşündü, ancak karısı Theodora'nın "Tacı takanlar, onun kaybından asla kurtulamazlar. İmparatoriçe olarak selamlanmadığım günü asla görmeyeceğim." diyerek onu vazgeçirdiği söylenir. Ayrıca, "Gün ışığına doğan her kim er ya da geç ölür ve bir İmparator nasıl olur da kendisinin bir kaçak olmasına izin verebilir" diye ekledi.
İmparator için denizde bir kaçış yolu açık olmasına rağmen, Theodora şehirde kalacağı konusunda ısrar etti ve eski bir deyişi "Kraliyet güzel bir mezar örtüsüdür" veya belki de "kraliyet rengi Mor iyi bir kefendir" aktarmıştır.
Justinianus, popüler bir hadım olan Narses ile generaller Belisarius ve Mundus'u içeren bir plan yaptı. Hafif yapılı hadım, Justinianus tarafından kendisine verilen bir torba altını taşıyarak, tek başına ve silahsız olarak Hipodrom'a girdi. Narses doğrudan Maviler bölümüne gitti ve burada önemli Mavi liderlere yaklaştı ve onlara Justinianus'un Yeşiller karşısında onları desteklediğini hatırlattı. Altınları dağıttı ve Mavi liderler birbirleriyle sessizce konuştu ve ardından takipçilerine hitap ettiler. Hipatius'un taç giyme töreninin ortasında, Yeşiller kalırken birçok Maviler Hipodrom'u terk etti. Ardından, Belisarius ve Mundus tarafından yönetilen İmparatorluk birlikleri, Hipodrom'a saldırdı ve kalan insanları, ister Mavi ister Yeşil olsun, ayrım gözetmeksizin öldürdü.
Yaklaşık otuz bin kişinin öldürüldüğü söylenir. Justinianus, Hipatius'u idam ettirdi ve isyanı destekleyen senatörleri sürgüne gönderdi. Olayların ardından Konstantinopolis'in önemli bir kısmı, özellikle saray çevresi ve kamu yapıları büyük oranda tahrip olmuş, bu durum Jüstinyen döneminde kapsamlı bir yeniden inşa sürecini beraberinde getirmiştir. Bu sebeple Justinianus, isyan sonrasında Konstantinopolis'i ve Ayasofya'yı yeniden inşa etti ve egemenliğini sağladı. 532 Nika Ayaklanması'nda tamamen yanan ikinci Ayasofya'nın yerine inşa edilen yapı, bugün hâlâ ayakta olan üçüncü Ayasofya'dır.

Özel

Genel
Diehl, Charles (1972). Theodora, Empress of Byzantium. Frederick Ungar Publishing, Inc.  Popular account based on the author's extensive scholarly research. 
Weir, William (2004). 50 Battles That Changed the World: The Conflicts That Most Influenced the Course of History. Savage, Md: Barnes and Noble Books. ISBN 0-7607-6609-6. 

Prokopius, "Justinian Suppresses the Nika Revolt, 532" 12 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Internet Medieval Sourcebook.
J. B. Bury, "The Nika Revolt", chapter XV part 5 from History of the Later Roman Empire (1923).
James Grout: "The Nika Riot" 8 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., part of the Encyclopædia Romana
Samuel Vancea: "Justinian and the Nike Riots" 19 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., published in Clio History Journal

Ostrogot Krallığı, Germen asıllı Ostrogotlar kavmininin kralları Büyük Teoderik yönetimi altına  İtalya'ya göçüp yerleşip kurduğu ve 493-553 döneminde İtalya'da ve Kuzeybatı Balkanlarda hüküm süren krallık.

Konstantinopolis'te Bizans sarayında bulunup yetiştirilen diğer bir Ostrogot diplomatik rehine Ostrogot kaviminin lideri olan Teodemir'in oğlu Büyük Teoderik 472'den beri Doğu Roma için devamlı büyük tehlike arzediyordu. İmparator Zeno Ostrogotların Konstantinopolis üzerine yürümelerini engel olmak için yüksek yıllık tazminat sağlamakla birlikte  ona patrici olma şerefi, Magister Militum rütbesi  ve hatta Roma konsülü unvanı vermişti.
481'de Ostrogotlar kavmi kralı olan Teodemir ölünce Ostrogotlar kavmi kralı olarak oğlu Teodorik seçildi. İlk işi kavmine oturacak ve gelişecek bir arazi ve ülke aramaya başladı ve Balkan yarımadasında Doğu Roma İmparatorluğu için çok büyük tehlike kaynağı olduğu anlaşıldı. 487'de Bizans İmparatoru Zeno  bu tehlikeyi önlemek için uygun bir tedbir buldu. Barbar Germen kavmi olan Herulilerin lideri Odoacer, İtalya'da Batı Roma İmparatoru Romülüs Augustus'u 476 yılında tahttan indirip Batı Roma İmparatorluğu'nu yıkıp, kendine İtalya Kralı unvanı alarak İtalya'nın tümünü yönetmeye başlamıştı. Bu kendini tüm Roma İmparatoru olarak gören Doğu Roma İmparatoru Zeno'yu tedirgin etmekteydi. 488'de Büyük Teodorik bir Bizanslı elçi olarak bir diplomatik heyet ile tarafından İtalya'ya gönderildi. Bu diplomatik heyetin amacı İtalya'da kendine İtalya Kralı unvanı verip İtalya'nın tümünü yöneten Odoacer'a gözdağı vermek ve O'nun bu görevden ayrılıp İtalya'nın yönetimini esas yönetim hakkı olan Doğu Roma İmparatorluğu'na terk etmesini istemekti.
Beklendiği gibi  Odoacer bu teklifi kabul etmedi ve İmparator Zeno böylece Ostrogot Kralı olan Teodorik'i  Odoacer ile savaşıp İtalya'yı almasını; bu bölgeye Ostrogotların göç etmesini ve Bizans'a tabi olacak yeni bir Ostrogot Krallığı kurmaya teşvik etti. Teodorik 488'de bu hedefe erişmek için bir askeri kampanyaya başladı. Ostrogotlar önce Gepid kavmini mağlup edip Panonya'yı istila ettiler ve Padanıya'ya girdiler. Ostrogot ordusu Julian Alplerini geçip İtalya'ya girdi. 28 Ağustos 490'da ile Odoacer'in İtalya ordusuna karşı  İsonzo Muharebesi'nde galip geldi. Odoacer Verona'ya kaçtı; oranın surlarını pekiştirip savunma mevzileri yaptırdı. Fakat Ostrogotlar ordusu surlar önüne geldiğinde, şehir kalesine kapanacağına, kale önüne çıkıp Ostrogotlar ordusuyla bir meydan muharebesi yapmayı tercih etti. 30 Eylül 490'da Verona Muharebesi'ne girişti ve bunda da Odoacer mağlup oldu. Odoacer başkenti Ravenna'ya kaçtı. Teodorik Ostrogot ordusu ile kuzey İtalya'ya yürüdü ve Mediolanum (Milano) ve Pavia'yi eline geçirdi. Mediolanum'da Odoacer'in İtalya ordusunun büyük bir kısmı komutanları general Tufa tarafından Teodorik'e teslim edildi. Tufa'ya inanan Teodorik teslim olan Tufa komutasında en iyi askerî birliklerini Revanna üzerine gönderdi. Fakat Tufa tam bu şehir önünde iken yine taraf değiştirdi ve emrine verilmiş en iyi Ostrogotlar birliklerine saldırıp onları elimine etti. Teodorik elindeki Ostrogot birlikleri ile Ticinum (Pavia)'a sığındı. Odoacer ise Ravenna'dan çıkıp Teodorik'i Ticnium'da kuşattı.
Teoderik ve Odoacer böylece birbirleri ile savaşmaktayken German asıllı Barbar Germen kavimlerden olan "Burgundililer" kuzey-batı İtalya'da bulunan ve savunmasız kalan Ligürya'ya akın yaparak bu arazileri tahrip edip, büyük ganimet topladılar ve resmen Romalı vatandaşı olan birçok kişiyi köle olarak esaret altına aldılar.
Ağustos 490'da Vizigot kralı II. Alarik tarihte pek nadir görülecek şekilde Ticinumda muhasara altında bulunan Ostrogotlar Kralı Teodorik'e askeri yardım birlikleri gönderdi. Bu kenti kuşatan Odoaker bunun üzerine kuşatmayı bırakmak zorunda kaldı. Teodorik ve Ostrogotlar ordusu Ticimnum'dan çıkıp Odoacer ordusu peşine düştü. İki ordu 11 Ağustos 490'da Addo Nehri Muharebesi'ne giriştiler. Bu muharebede de Teoderik galip geldi ve Odoaker Ravenna'ya çekildi. Onu takip eden Teodorik ve Ostrogotlar ordusu Revanna'yı kuşatma altına aldı. Fakat Ravenna etrafında bataklıklar ve göller bulunan ve bu nedenle ikmal ve tedariki nispeten kolaylıkla sağlanan çok korunaklı bir savunma mevkii idi. Kuşatma uzadıkça uzadı ve üç yıl kadar sürdü. Ancak 2 Şubat 493'te Ravenna Piskoposu'nun aracılığı ile  iki taraf birlikte müzakerelere girip bir barış antlaşması imzaladılar. İtalya Teoderik'in Ostrogot Kralığı ve Odoaker'in İtalya Krallığı arasında ikiye bölündü ve Ravenna her iki kısmın da başkenti olacaktı.
15 Mart 493'te her iki tarafta barışı kutlamak için "Ad Laurentum" sarayında bir ziyafete gittiler. Bu ziyafet sırasında  yemekler yendikten sonra şerefe kadehler kaldırıldığı zaman Toeodorik kılıcını çekip Odoaker'in boğazına saplayıp onu şahsen katletti. Aynı gün Teoderik'in verdiği emirler üzerine kan gövdeyi götüren büyük bir katliam uyguladılar. Ostrogotlar ordusu Ravenna'da bulunan tüm Odoaker ordusu askerlerini teker teker arayıp öldürdü. Odoaker'in karısı, kardeşi ve diğer akrabaları da öldürüldü.
Üç yıl süren savaştan sonra 100,000-200,000 kadar Ostrogotlar İtalya'ya göç ettirildi. Ravenna başkentli olarak yeni Ostrogot Krallığı kuruldu.

Ostrogotla kavmı kralı olan Teoderik, İtalya merkezli Ostrogot Krallığı'na ilk kral oldu ve "Büyük Teoderik" olarak da anılmaya başlandı. Teoderik'in Ostrogot Krallığı İtalya, Sicilya, Dalmaçya ve İtalya'nın kuzeyindeki bazı arazilerde iyice yerleşmiş oldu. Teodorik Ostrogot Krallığı tebaları üzerinde tam hükmü olmakla beraber hukuken Roma vatandaşlığı taşıyan İtalyanlar için Konstantinopolis'te bulunan Doğu Roma İmparator'un naibi olarak hükûmet etmekte idi. Teoderik  gerçekte tüm İtalya üzerinde mutlak hükümdar olmakla beraber hayatının sonuna kadar hukuki olarak Roma vatandaşlarına karşı hukuken bir  "naiplik" görevi olduğunu devamlı ilan etmekten vazgeçmedi. Böylece Teoderik hukuken aynı topraklar üzerinde yaşayan değişik hukuki statülü, değişik hukuklu, değişik dili olan, Hristiyanlığın iki ayrı mezhebinden olan iki değişik halk kütlesi üzerinde değişik iki hukuki statü ile hüküm sürdü. Bu iki değişik statülü halk arasında nikâh huküne yasaktı. Teoderik aynı zamanda Toulouse şehrinde başkentleri olarak Galya (Fransa) ve İberik Yarımadası'nın üzerinde hükümdarlık yapan Vizigotlar Krallığı'nın da Teodeorik'in damadı olan kral II. Alarik'in ölümüyle onun yerine Vizigotlar Kralı ilan edilen Teoderik'ik torunu Amalrik için Teoderik naiplik görevini taşıyıp hukuken bu arazileri de yönetimi altında idi.
Teoderik hükûmetinin son yıllarında Franklar ve Burgundililer krallıkları ile yakın müttefiklik kurmak için bir seri diplomatik evlenmeler organize etti. Teoderik boylece tüm Germen kavminden halklar üzerinde bir tek güç olmak istemekteydi. Onun bu hedefi ona gayet önemli diplomatik güçler kazandıracak diye Bizans imparatorluğu tarafından endişe ile karşılanmaya başlandı. Bizans imparatoru, Franklar kralı olan I. Clovis ile müttefiklik görüşmelerine başladı. Bu görüşmelerden ortaya çıkan ittifak Teoderik öldükten sonra Ostrogotların İtalya'da yenilip oradan atılmalarına ufak da olsa bir etki yapmıştır.

Büyük Teodorik Ağustos 526'da öldü. Onun yerine Ostrogot Krallığı tahtına kral olarak  torunu Athalarik tahta geçirildi. Fakat Athalarik daha 10 yaşında idi ve daha yetişkin olmadığı kabul edilmekte idi. Ostrogot Krallığı'nın gerçek yönetimi bir kral naibi eline bırakıldı. Athalarik'a kral naibi olarak da  annesi Amalasuntha tayin edildi. Amalasuntha Büyük Teoderik'in kızı idi ve böylece Büyük Teoderik'in kuruluş prensiplerine göre Ostrogot Krallığı devletini idareye koyuldu.
Amalasuntha babası Büyük Teoderik gibi gayet derin ve iyi bir yüksek Doğu Romalı eğitimi almıştı. İdare ettiği devletin yönetiminde uyguladığı politika stratejisi Konstantinopolis'te bulunan Doğu Roma İmparatoru ve Doğu Roma Senatosu ile daha yakınlaşma amaçlı idi. Bu stratejiye uygun olarak oğlu olan genç Kral Athalarik'e iyi bir Romalı eğitimi vermek için büyük çaba göstermeye başladı.
Fakat Amalasuntha'nın bu politika stratejisi ve tutumu Ostrogotlar yüksek asiller sınıfının ve devletin Ostrogotlar ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. Halbuki Ostrogot devlet idarecilerinin ve devlet yönetim bürokrasisinin çoğu Roma vatandaşı ve özel hukuk göre Doğu Roma İmparatorluğu tebası idi. Böylece Ostrogot Krallığı içindeki sistematik ikilik ortaya çıkan çelişkiler dolayısıyla devleti işlemez hale getirdi. Önce Ostrogotlarca asillerin talepleri kabul edildi. Genç Kral Athalarik'e hoca olarak annesi ve taht naibi Amalasuntha tarafından tayin edilen Roma vatandaşı olan hocalara görevlerinden alındı ve onların yerine Ostrogot asıllı hocalar tayin edildi. Böylece fazla Doğu Roma eğitimi alması önlendi. Fakat bu Ostrogot eğitimi hiç başarılı olmadı ve Ostrogot ileri gelenlerinin teşviki ile Kral Athalarik oldukça fazla alkol kullanan ve sefih hayat yaşayan bir kişiye dönüştürüldü.
Ostrogot Krallığı yönetiminin bir kadının eline geçip zayıflaması dolayısıyla Büyük Teoderik'in Ostrogot Krallığı etrafından bulunan batıda ve kuzeydeki komsu barbar kavimler ile kurduğu müttefikler ağı sistemi bozulmaya başladı. Teoderik'in ölümü ile onun Vizigot Krallığı kral naipliği sona erdi ve Vizigot Krallığı otonomi kazandı. Ostrogot Krallığı ile Vandal Krallığı arasındaki ilişkiler gittikçe daha düşmanca olmaya başladı. Franklar ise bir genişleme stratejisi uygulamaya başladılar. Buna uygun olarak Thuringinleri ve Burgundililer'leri tekrar egemenlikleri altına aldılar. Vizigot Krallığı'na savaş açarak Vizigot Krallığı'nın elinde bulunan güney Galya arazilerini çoğunu ellerine geçirip Vizigotları hemen hemen tüm Galya topraklarından attılar. Böylece Batı Avrupa'da Ostrogot Krallığı'nın diplomatik alandaki güçlü durumu ortadan kalktı ve Franklar bu bölgedeki en önemli politik güç oldular.
Ostrogot ileri gelenleri bu başarılarından cesaret alarak kralın annesi Amalasuntha'yı taht naipliğinden ve İtalya gerçek idareciliğinden uzaklaştırmak için komplolar düzenlemeye başladılar. Am

Panormus Kuşatması, Gotik Savaşı (535-554) sırasında 535'in sonlarında Ostrogothic müstahkem Panormus kentinin (modern Palermo) Bizans kuşatmasıydı. 7.500–9.000 kişilik bir Bizans ordusu ve general Belisarius'un komutası altındaki bir filo, Sicilya'da Ostrogotlar tarafından tutulan diğer şehirlerin aksine teslim olmayı reddeden şehri kuşattı. Belisarius, filosuna limana girmesini ve duvarın yanında demirlemesini emretti. Okçularla dolu küçük tekneler, duvarların yüksekliğini aşan gemi direklerinin üzerine çekildi. Okçuların ateşi altında, Ostrogotlar teslim olmaya karar verdi ve Sicilya'nın fethi tamamlandı.

Got Savaşı'nın başlangıcında (535-554), Belisarius yönetimindeki, bir filo tarafından desteklenen 7.500-9.000 kişilik bir Bizans ordusu Sicilya'ya indi ve Katanya'yı çok az sorunla ele geçirdi.  Kenti karargahı yaptı ve savaşmadan düşen Siraküza'ya taşındı.  Belisarius'un ordusu ve filosu Panormus'a ilerledi. 

Panormus'taki Ostrogot garnizonu, duvarlarının korumasının arkasında kendisinden emindi ve teslim olmayı reddetti.  Belisarius, karadan yapılacak bir kuşatmanın imkansız olacağını düşündü ve filosuna, surların hemen yanında ama Ostrogot muhafızlarının olmadığı şehir limanına yelken açmasını emretti.  Bizans gemilerinin direkleri duvarlardan daha yüksekti ve Belisarius, okçularla dolu küçük teknelerin direklerin üzerine çekilmesini emretti.   Bizans okçularından çıkan ateş, Ostrogot garnizonunu paniğe sevk etti ve teslim olmaya ikna etti. 

Sicilya'nın tamamı artık Bizans kontrolü altındaydı.   Belisarius, konsüllüğünün son günü olan 31 Aralık 535'te Syracuse'a zaferle girdi. 

Siege Warfare and Military Organization in the Successor States (400-800 AD): Byzantium, the West and Islam. Leiden: Brill Publishers. 2013. ISBN 978-90-04-25199-1.

Procopius (326 - 26 Mayıs 366), I. Valentinianus'e karşı imparatorluğunu ilan eden Kilikya yerlisi, Constantinus hanedanı mensubu.
Ammianus Marcellinus, Procopius'un Kilikya yerlisi olduğunu söyler. Procopius, Anne tarafından İmparator Julian'ın kuzenidir.
Procopius, İmparator Julian'ın 363 yılında Pers İmparatorluğu'na karşı çıktığı sefere katıldı. Kendisine emanet edilmiş 30.000 askerin başında Ermenistan'a doğru harekete geçti ve Kral II. Arshak'a katıldıktan sonra Julian'ın karargâhına geri döndü. Julian'ın ölümü sırasında, söylentilere göre onun tarafından ardılı olarak seçilmiş ancak Roma Ordusu'nun Jovian'ı imparator olarak seçmesi üzerine hayatını korumak için saklandı. Antik kaynaklar, Procopius'un hayatının saklanarak geçen bölümünün detayları üzerinde aynı fikirde değillerdir ancak hepsi onun Kalkedon'da senatör Strategius'un evinin önünde açlıktan bilincini kaybetmiş ve güncel durumun ne halde olduğundan habersiz olarak ortaya çıktığı konusunda hemfikirdir.
Tam bu sırada, Jovian ölmüş ve I. Valentinianus tahtı kardeşi Valens ile paylaşıyordu. Procopius, hiç vakit kaybetmeden kendini imparator ilan etmek için harekete geçti. Constantinople'de dinlenen ve imparatorluk kentini kontrol altında tutan iki lejyona rüşvet verdi. Bundan kısa bir süre sonra 28 Eylül 365'te kendini imparator ilan etti ve çabucak Trakya ve Bithynia'da kontrolü ele geçirdi.
Valens, bu isyanla ilgilenme göreviyle harekete geçti ve sonraki aylarda müttefiklerinden kararsız halde olan sadâkatsiz şehir ve birimlerle mücadele etti. Nihayetinde her ikisinin orduları Thyatira Muharebesi'nde karşı karşıya geldi ve Procopius'un birlikleri yenildi. Savaş alanından kaçsa da geride kalan iki takipçisi tarafından Valens'e ihbar edildi. Valens, her üçünü 27 Mayıs 366 tarihinde idam ettirdi.

Thomas M. Banchich, "Procopius (M.S. 365-366)", DIR5 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Prokopius (Grekçe: Προκόπιος ὁ Καισαρεύς; Latince: Procopius Caesarensis; y. MS 500, Kayserya - y. MS 565), Filistin kökenli Bizanslı tarihçi. İmparator I. Justinianus döneminde yapılan savaşlarda General Belisarius'a eşlik etmiş ve 6. yüzyılın en önemli tarihçisi olmuştur. Justinianus'un Savaşları, I. Justinianus'un Binaları ve Gizli Tarih isimli kitapları yazmıştır. Antik dünyanın son büyük tarihçisi olarak anılır.

Prokopius'un yaşamına dair en önemli bilgiler, kendi yazdıklarının yanı sıra, 975 yılından sonra derlenmiş bir Bizans Yunan ansiklopedisi olan Suda'da yer alır. Prokopius, Palaestina Prima eyaletindeki Kayserya’da doğmuştur. Yunan klasikleri ve retorik üzerine üst sınıf bir eğitim aldığı, olasılıkla ünlü Gazze okulunda (Gazze retorik okulu) eğitim gördüğü düşünülmektedir. Ayrıca, Berytus (günümüzde Beyrut) veya Konstantinopolis’te (bugünkü İstanbul) bir hukuk okuluna gitmiş ve ardından hukukçu (rhetor) olarak görev yapmış olabilir. Hukuk eğitimi almış biri olarak Latince bildiği açıktır; zira, savaşları ele aldığı eserde Latince kelimeler kullanmış ve çevirmiştir.

Prokopius'un yazmaları, İmparator I. Justinianus'un hükümdarlığının ana bilgi kaynaklarıdır. Procopius, I. Justinianus'un yaptığı savaşları anlatan methiye şeklinde sekiz tarih kitabı ve Justinianus'un İmparatorluk'ta yaptıklarını anlattığı Gizli Tarih (Yunanca: Anekdota) isimli bir kitabı vardır. Bu kitapta Procopius, yazdığı "resmi tarih"e dâhil edemediği skandalları anlatır.

Prokopius'un Justinianus'un Savaşları (Grekçe: Ὑπέρ τῶν πολέμων λόγοι, Latince: De Bellis, "Savaşlar hakkında"), Gizli Tarih kadar bilinmese de, O'nun açıkçası en önemli çalışmasıdır. Tek cilt olarak basılan ilk yedi kitabın çok büyük kısmı 545 yılında tamamlanmış ama basımdan önce yüzyılın ortasında erken 551 yılına ait son olaylarla güncellenmiştir.
İlk iki kitap (sıklıkla Pers Savaşı, Latince De Bello Persico olarak bilinir), Romalılarla ile Sasani İmparatorluğu arasında Mezopotamya, Suriye, Ermenistan, Lazika ve yaklaşık olarak bugüngü Gürcistan'da geçen savaşları anlatır. Sasani Şahı I. Kavad'e yapılan sefer, 532 yılındaki İstanbul'daki Nika Ayaklanması, Kavad'ın halefi I. Hüsrev ile yapılan savaş ve onun Antakya'yı talan edip, orada yaşayanları Mezopotamya'ya götürmesi, 542 yılında İstanbul'da görülen veba salgını hakkında detaylar bu kitaplarda mevcuttur. Ayrıca, Prokopius'un hamisi, Romalı general Belisarius'un kariyerinin erken dönemi hakkında bazı detaylar verir. Sonraki iki kitap (sıklıkla Vandal Savaşı, Latince De Bello Vandalico olarak bilinir), Belisarius'un, Afrika vilayetinde bulunan Vandal Krallığında karşı yürüttüğü savaşı anlatır. Kalan bir kitap (sıklıkla Got Savaşı, Latince De Bello Gothico olarak bilinir), Belisarius ve diğerlerinin, Ostrogotların egemenliği altındaki İtalya'nın yenin fethini anlatır. Napoli ve Roma kuşatmaları hakkında da bilgiler mevcuttur.
Sonradan, Prokopius sekizinci bir kitap (sıklıkla Savaşlar VIII ya da Got Savaşları IV olarak bilinir) eklemiştir, bu kitap ile tarihi Roma ordusunun Narses komutasında Ostrogot Krallığı'nı yok ettiği 552/553 yılına getirmiştir. Bu sekizinci kitap, İtalya ve doğu cephesindeki yeni seferleri anlatır.
Justinianus'un Savaşları, daha sonra yazılmış Bizans tarih yazmalarında etkili olmuştur. Prokopius'un çalışmalarının devamı, ölümünden sonra, şair ve tarihçi Mirinalı Agathias tarafından devam ettirilmiştir.

Meşhur Gizli Tarih (Latince Historia Arcana), yüzyıllar sonra Vatikan kütüphanesinde bulunmuş ve Lyon'da Niccolò Alamanni tarafından 1623 yılında basılmıştır. Varlığı "Suda" (ya da Souda (Yunanca: Σοῦδα)) olarak adlandırılan 10. yüzyıl Antik Akdeniz'in Bizans Ansiklopedisi'nden bilinmekteydi. Bu ansiklopedide Anekdota (Yunanca: Ἀνέκδοτα, Latince Anecdota, "yayınlanmamış yazmalar") olarak geçmekteydi. Gizli Tarih, Justinianus'un Savaşları isimli yedi kitabın ilkiyle aynı yılları kapsamakla beraber, bu kitaplar basıldıktan sonra yazıldığı düşünülmektedir. Son görüşler, yazım tarihini 550 ya da 558'e götürür ya da belki 562 gibi daha sonraya.
Gizli Tarih, önceki komutanı ve hamisi Belisarius, Belisarius'un karısı Antonina ile beraber İmparator I. Justinianus, karısı İmparatoriçe Theodora hakkında yaşadığı derin hayal kırıklıklarını açığa vurur. Anekdotlar, İmparator, karısı ve çevrelerinin özel yaşamları kadar halka açık hareketlerindeki gizli ruhu açığa çıkardığı iddia eder. Justinianus, zalim, rüşvet alan, müsrif ve yetersiz şekilde değerlendirilmiştir. Theodora'nın ise, okuyucu, daha detaylı ele alındığını görür, şirretlikle birleşmiş müstehcen ve doymak bilmez şehvetle resmedilmiştir.

Prokopius'un Justinianus'un binaları  (Grekçe: Περί Κτισμάτων, Latince: De Aedificiis, "Binalar Üzerine"), imparatorluktaki Justinianus'un binaları üzerine yazdığı methiyedir.

Procopius. Procopii Caesariensis Opera Omnia. Haz. J. Haury, G. Wirth. Üç cilt. Leipzig: Teubner, 1976-64. (Yunanca metin.)
Procopius. History of Wars, The Anecdota or Secret History, On Buildings. Hazırlayan ve çeviren: H. B. Dewing. 7 cilt. Loeb Classical Library. Cambridge, Mass.: Harvard University Press and London, Hutchinson, 1914-40. (Yunanca metin ve İngilizce çeviri.)

Prokopius (Çeviren: Orhan Duru) (2009, yeni baskı 2011), Bizans'ın Gizli Tarihi., İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. ISBN 9944884549
Prokopius (Çeviren: Erendiz Özbayoğlu), (2004), İstanbul'da Iustinianus Döneminde Yapılar, Birinci Kitap. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2004.
Prokopius (Çeviren: Adil Calap), (2002), İstanbul'da İsyan ve Veba. İstanbul: Lir Yayınevi, ISBN 9789758654086

Akkaya, Emine. "Prokopios’un Savaşlar Tarihi ve Gizli Tarih Eserlerinde İmparator Iustınıanus’un Portresi" 8 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Uluslararası Prof. Dr. Halil İnalcık Tarih ve Tarihçilik Sempozyumu, Bildiriler, C. I, haz. A. Bedir, B. Soykan, U. C. D. İmamoğlu, Ankara, TTK, 2022, s. 183-194.
Düzgüner, Fırat. Iustinianus Dönemi'nde İstanbul'da Yapılar: Procopius'un Birinci Kitabının Analizi, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2004.
Ersoy, Tolga. "Bizans-Sâsâni Savaşları Bağlamında Prokopios’un Akhunları Tasviri", XVII. Türk Tarih Kongresi, Ankara: 15-17 Eylül 2014, Kongreye Sunulan Bildiriler, II. Cilt - I. Kısım: Orta Asya Ve Kafkasya Tarihi, Ankara: TTK, 2018, s. 88-106.
Ersoy, Tolga. Prokopios'un Yapıtlarında Perslerin Temsili 19 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2009.
Menzilcioğlu, Çiğdem. Latince sanat terimleri üzerine karşılaştırmalı bir inceleme: Procopius "de Aedificiis" 19 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi, 1994.
Taştekin, Dilan. Procopius'un Tarihçiliği, M.S. 6. Yüzyılda Doğu Akdeniz ve Anadolu Tarihine Katkısı 19 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi, 2020.
Zehiroğlu, A. Mican. "Prokopius'un Trabzon Seyahati", Tarih ve Toplum, Sayı: 200, Ağustos, 2000.

 Vikikaynak'ta Procopius  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar

Complete Works 18 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Greek text (Migne Patrologia Graeca) with analytical indexes
The Secret History 11 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., English translation (Atwater, 1927) at the Internet Medieval Sourcebook
The Secret History, English translation (Dewing, 1935) at LacusCurtius
The Buildings, English translation (Dewing, 1935) at LacusCurtius
The Buildings, Book IV Greek text with commentaries, index nominum, etc. at Sorin Olteanu's LTDM Project
Prokopius çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Prokopius tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Procopius on LibriVox
H. B. Dewing's Loeb edition of the works of Procopius: vols. I–VI at the Internet Archive (History of the Wars, Secret History)
Palestine Pilgrims' Text Society (1888): Of the buildings of Justinian by Procopius, (ca 560 A.D)
Complete Works 1, Greek ed. by K. W. Dindorf, Latin trans. by Claude Maltret in Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae Pars II Vol. 1, 1833. (Persian Wars I–II, Vandal Wars I–II)
Complete Works 2, Greek ed. by K. W. Dindorf, Latin trans. by Claude Maltret in Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae Pars II Vol. 2, 1833. (Gothic Wars I–IV)
Complete Works 3 10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Greek ed. by K. W. Dindorf, Latin trans. by Claude Maltret in Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae Pars II Vol. 3, 1838. (Secret History, Buildings of Justinian)

 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Procopius of Caesarea". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company. 
Prokopius için giriş Suda'dan.

Ravenna, İtalya'da Emilia-Romagna bölgesinde bulunan ve aynı ismi taşıyan Ravenna ili merkezi olan bir kenttir.
Ravenna Emilia-Romagna bölgesinin en büyük nüfuslu komünü ve tarih açısından en önemli kentidir. Ravenna komününün yüzölçümü, Roma şehrinden sonra, tüm İtalya'da ikinci büyüklüktedir.
Komün sınırları içinde ("11 Haziran Parkı" ve "1 Mayıs Parkı" adlı) iki büyük şehirsel park bulunur ve "Punte Alberete'de Dünya Doğayı Koruma Vakfı'nın bir koruma alanı mevcuttur.
Ravenna şehri merkezi Adriyatik Denizi'nden 10 km içeride bulunmaktadır. Fakat şehir denize 
"Candiano Marina di Ravenna" marinası ile "Merkez Garı" arasından geçen bir kanalla bağlıdır. Şehir deniz sahile doğru uzanmaktadır ve sahilde bulunan Ravenna Limanı Adriyatik Denizi üzerinde en önemli ticari limanlardan biri olarak bulunmaktadır. 
Şehirle bazıları birleşik, diğerlerinin ise şehirle aralarında boş alanlar bulunmakla beraber, şehir yakınlarındaki sahillerde bulunan 9 tatil plajının hepsine "Ravenna Plajları" adı verilmektedir. Ravenna plajlarından "Casal Borsetti", "Marina Romea", "Porto Corsini" şehrin denize kanalının kuzeyinde ve "Marina di Ravenna", "Punta Marina Terme", "Lido Adriano", "Lido di Dante", "Lido di Classe" ve "Lido di Savıo" adı verilenler ise kanalın güneyinde bulunmaktadırlar.
Ravenna tarihinde üç değişik dönemde devlet başkentliği yapmıştır:

402-476 döneminde - Batı Roma İmparatorluğu
493-553 döneminde - Ostrogot Krallığı
568-751 döneminde - Ravenna Eksarhlığı, Bizans İmparatorluğu
Çok parlak olan bu tarihi dolayısıyla Ravenna'da bulunan sekiz tarihsel anıt UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesinde bulunmaktadır.
Son on yılda Ravenna şehri büyük imar görmüş ve büyük bir şehirsel gelişme göstermiştir. Nüfus gelişmesi yanında, özellikle deniz kanalı yakınlarındaki Candiano semtinde, bir seri ileri mimarı gerektiren proje uygulanmıştır.

Ravenna'nın komün sınırları içindeki nüfusu (31.2.2010 tahminleri itibarıyla) 652,89 kişidir ve alanı 145,63 km² olup nüfus yoğunluğu 243,13 kişi/km² olur. 19. ve 20. yy/da şehir nüfusunun gelişimi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi

Ravenna'da bulunan sekiz tarihsel anıt UNESCO Dünya Mirası listesiinde bulunmaktadır. Bu anıtlar MS 5. ve 6. yüzyıllara aittirler: 

Galla Placidia Anıt mezarı: 4. yüzyılın ilk yarısı yapımı
Neoniano Vaftizhanesi: Yapımı yaklaşık 430 ve dekore edilip süslenmesi yaklaşık 458.
Başpiskoposluk Şapeli (Cappella Arcivescovile): Yaklaşık 500
Sant'Apollinare Nuovo Bazilikası: Yapıma başlangıç 6. yüzyıl ve kısmen yeniden yapılması 6. yüzyılın ikinci yarısı.
Teodorik Anıt Mezarı: Yaklaşık 520
Ariani Vaftizhanesi: 6. yüzyılın ilk yarısında
San Vitale Bazilikası: 6. yüzyılın ilk yarısında
Sant'Apollinare in Classe Bazilikası: Takdis edilip açılması 547
Anastasis Gothorum

Ravenna komününün şu komünlerle sınırları bulunur:
Alfonsine, Argenta (FE), Bagnacavallo, Bertinoro (FC), Cervia, Cesena (FC), Comacchio (FE), Forli (FC), Russi

Ravenna şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Chartres, Fransa
 Chichester, Birleşik Krallık
 Ragusa, Hırvatistan
 Speyer, Almanya

Emilia-Romagna
Ravenna (il)

Ravenna - Wikivoyage (en)27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ravenna Belediyesi resmi websitesi17 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Gotlar Savaşı'nın sürdüğü sırada 2 Mart 537 - 12 Mart 538 tarihleri arasında toplamda bir yıl dokuz ay süren Roma Kuşatması, Bizanslılar tarafından başarıyla savunmasıyla sonuçlandı.
Şehir, kralları Vitiges komutasındaki Ostrogot ordusu tarafından kuşatıldı; şehrin savunucusuysa "Son Romalı"lardan sayılan Doğu Romalı ünlü ve başarılı general Belisarius'tu. Kuşatma, iki devlet kuvvetleri arasındaki ilk büyük karşılaşmaydı ve bu kuşatmanın sonucu Gotlar Savaşı'nın ilerleyen sürecinde belirleyici role sahipti.

Başarıyla sonuçlanan Vandallar Savaşı'nın ardından Kuzey Afrika tekrar Roma'nın eline geçti. Böylece İmparator I. Justinianus rotasını İtalya'ya, eski başkent Roma şehrine çevirdi.
Yarımada 5. yüzyılın sonlarında Ostrogotların kontrolü altına girmiş, Bizans'ın hükümdarlığını kabul etmeye devam etseler de genel anlamda bağımsız krallık kurmuşlardı. Ancak, kurucusu Büyük Teoderik'in 526'da ölümünden sonra İtalya kargaşaya sürüklendi. I. Justinianus bundan yararlanarak Ostrogot devletinin iç işlerine müdahale etti.
Romalı general Mundus 535 yılında Dalmaçya'yı işgal etti ve Belisarius 7.500 kişilik ordusuyla Sicilya'yı kolaylıkla ele geçirdi. Ertesi yıl Haziran ayında Rhegium'dan İtalya'ya geçti. Yirmi günlük bir kuşatmadan sonra Romalılar Kasım ayı başlarında Napoli'yi yağmaladılar. Napoli'nin düşüşü sonrası, Ostrogot kralı Theodahad'ın karşılık vermeyip tepkisiz kalmasına öfkelenen Gotlar, konsey toplayarak Vitiges'i yeni kralları olarak seçtiler.

Belisarius, elindeki birliğin sayıca az olması sebebiyle Ravenna'ya doğru kuzeye ilerleyemiyordu; Ostrogot ordusu çok daha büyük bir güçle karşısındaydı. Bu yüzden Roma'da konumlanarak, yaklaşan karşı saldırıya hazırlanmaya başladı. Karargâhını şehrin kuzeyinde bulunan Pincian Tepesi'ne kurdu ve surları onarmaya girişti. Şehrin dışına bir hendek kazdırdı, Hadrianus Mozolesi'nin kalesini güçlendirdi, Tiber Nehri'ne bir zincir çektirdi, bazı vatandaşları da asker olarak orduya katarak erzak depoları oluşturdu. Kuşatmanın artık kaçınılmaz olduğunu fark eden halk, endişe ve huzursuzluk belirtileri göstermeye başladı.
Ostrogot ordusu Roma'ya doğru ilerleyerek Salarian Köprüsü'nden Anio Nehri'ni geçti; buradaki Romalı savunmacı askerler tahkimatlarını terk edip kaçtı. Ertesi gün, Romalılar neredeyse büyük bir felakete sürüklenecekti. Çünkü Belisarius, askerlerinin kaçtığından habersiz şekilde bucellarii birliğiyle köprüye doğru ilerledi. Gotların köprüyü ele geçirdiğini gören Belisarius ve birliği, şiddetli bir çatışmaya girip büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Gotlar, sayıca fazla olma avantajıyla şehre ilerleyerek şehri kuşattı. Gotlar, şehri zor durumda bırakmak için su kemerlerini kapattı. Şehrin ekmek kaynağı değirmenler Janiculum'da bulunuyordu. Belisarius, Tiber Nehri üzerine yüzen değirmenler inşa ettirerek ekmek sorununu çözmüş olsa da, şehir halkının yaşadığı zorluklar her geçen gün artmaktaydı. Bu hoşnutsuzluğun farkında olan Ostrogot kralı Vitiges, Roma ordusunun şehri terk etmesini sağlayacak serbest geçiş sözü vererek şehrin teslim olmasını talep etti ancak Belisarius teklifi reddederek Vitiges ve Gotlara şöyle cevap verdi:

"...Roma'ya gelince, onu ele geçirdiğimizde başkasına ait bir şeyi değil, bize ait olanı almış olduk. Oysaki, bu şehir size ait değilken geçmişte buraya izinsiz girdiniz. Şimdi ise, ne kadar istemeseniz de, onu eski sahiplerine geri verdiniz. Kim ki Roma'ya savaşsız adım atmayı umuyorsa, büyük bir yanılgı içindedir. Zira Belisarius hayatta olduğu sürece bu şehirden vazgeçmesi mümkün değildir."
Diplomasisinin fayda etmeyeceğini anlayan Vitiges, şehre büyük bir saldırı başlattı. Gotlar, güneydoğu kısmındaki Praenestine Kapısı'nda, tahkimatların daha alçak olduğu Vivarium olarak bilinen surlara saldırdı. Gotlar duvarı aşar aşmaz, düzene giremeden Bizans kuvvetlerinin püskürtmesiyle karşı karşıya kaldılar. Bizans kuvvetleri, hem surlara ulaşan Gotlara hem de kuşatma makinalarına saldırdı. Gotların başarısız saldırısı, sonuç vermeyince geri çekilmek zorunda kaldılar.

Narses komutasında gelen takviye kuvvetler, Belisarius'un birçok Got kalesini ele geçirmesini ve 539 yılının sonuna kadar Po Nehri’nin güneyindeki İtalya'nın büyük bölümünü kapsayan toprakları kontrol etmesini sağladı. Mayıs 540'ta Ravenna ele geçirildi ve savaşın fiilen sona erdiği düşünüldü. Ancak kısa süre sonra, yeni kral Totila’nın liderliğindeki Gotlar, durumu tersine çevirmeyi başardı ve İmparatorluk’un İtalya’daki konumu neredeyse çöktü. 546 yılında Totila, Roma’yı tekrar kuşattı ve bu sefer Belisarius şehrin düşüşünü engelleyemedi. Şehir kısa süre sonra yeniden İmparatorluk tarafından ele geçirildi, ancak Totila 549’da şehri tekrar kuşatmak zorunda kaldı. Roma’nın tekrar düşmesine rağmen, Totila’nın zaferi kısa ömürlü oldu. 551 yılında Narses’in gelişi Gotlar için sonun başlangıcını getirdi ve 552’deki Taginae Muharebesi'nde Gotlar bozguna uğradı, Totila öldürüldü. 553 yılında son Ostrogot kralı Teya da mağlup edildi. Kuzeydeki birkaç şehir 560'ların başlarına kadar direnişe devam etse de, Got gücü kalıcı olarak son buldu.
Gotlar Savaşı ve özellikle kuşatma, Roma şehrinin nüfusu üzerinde yıkıcı bir etki bıraktı. Bazı tahminlere göre nüfus, 550 yılına gelindiğinde %90 azalarak yaklaşık 30.000'e düştü. Resmi 13 su kemerinden sadece ikisi işlevini sürdürüyordu ve yerleşim alanı, en parlak dönemine kıyasla %10’a düşmüştü.

Procopius, De Bello Gothico, Volumes I & II
Bury, John Bagnell (1923). History of the Later Roman Empire Vols. I & II. Macmillan & Co., Ltd. 
Richard Ernest Dupuy; Trevor Nevitt Dupuy (1993). The Harper Encyclopedia of Military History: from 3500 BC to the present. HarperCollins. ISBN 978-0-06-270056-8. 
Hughes, Ian (2009). Belisarius: The Last Roman General. Yardley, PA: Westholme Publishing, LLC. ISBN 978-1-59416-528-3. 
Lillington-Martin, Christopher 2013b "Procopius on the struggle for Dara and Rome" in: War and Warfare in Late Antiquity: Current Perspectives (Late Antique Archaeology 8.1–8.2 2010–11) by Sarantis A. and Christie N. eds. (Brill, Leiden 2013), pp. 599–630
2013a, "La defensa de Roma por Belisario" in: Justiniano I el Grande (Desperta Ferro) edited by Alberto Pérez Rubio, 18 (July 2013), pp. 40–45, ISSN 2171-9276

Saint Peter ve Saint Paul Kilisesi (İtalyanca: Chiesa di San Pietro e Paolo, Fransızca: Eglise Saint Pierre Saint Paul), Galata'da yer alan bir Roma Katolik Kilisesi'dir.
Konstantinopolis'in koruyucu simgelerinden biri olan ve Aziz Evangelist Luka tarafından yapıldığı iddia edilen Bakire Hodegetria ikonalarından biri, kilisedeki en önemli nesne sayılır.  Nesne, 1731 yılında, daha önce de yangın atlatan kilisede çıkan yangında kurtarıldı. Şu anki bina, 1841-1843 yılları arasında Fossati kardeşler tarafından yeniden inşa edilmiş hâlidir.

On altıncı yüzyılın başlarında Galata'daki Dominikan Tarikatı, orijinal kiliselerinin camiye dönüştürülmesinden sonra Galata Kulesi'ne taşındılar. Orijinal Dominikan kilisesi, yeni yerinde 1604 yılında Ceneviz kolonisi tarafından inşa edildi. İki ayrı yangında tahribata uğramasından sonra bina İsviçre-İtalyan Gaspare ve Giuseppe Fossati kardeşler tarafından 1841-1843 yılları arasında yeniden inşa edildi.
Galata'da ayakta kalan üç Orta Çağ Latin kilisesinden biri olan Sen Piyer Kilisesi, şimdi İtalyanlarla birlikte yerli Malta toplumuna hizmet etmektedir.

Sen Piyer Kilisesi, dört tarafı sunaklar ile bazilika şeklinde inşa edilmiştir. Koro üzerindeki kubbe, gökyüzü mavisidir ve altın yıldızlar ile çivilenmiştir. Kilisenin arka duvarı, Galata'nın eski Ceneviz surlarının bir kısmına bitişik olarak inşa edilmiştir. Kilise avlusu, Osmanlı'nın egemenliğini yansıtmaktadır ki bu nedenle Latin kiliseler, doğrudan bir yol üzerine veya önü bir tepe üstüne inşa edilemedi. Kilisenin dışı, yazıtlarda kaplı yüksek duvarlarla çevrili dar bir sokağın şeklini almaktadır.

Thannuris Muharebesi (ya da Mindouos Muharebesi) 528 Yazında, Kuzey Mezopotamya'da Dara yakınlarında Serhas komutasındaki Sasani İmparatorluğu ile Belisarius ve Coutzes komutasındaki Bizans İmparatorluğu kuvvetleri arasında gerçekleşen askeri çatışmadır. Minduous'ta bir kale inşa etmeye çalışırlarken, Bizanslılar Sasani ordusu tarafından mağlup edilmiştir. Belisarius kaçmayı başardı ama Sasaniler binaları yıktı. Zaferlerine rağmen, Persler, Sasani şahı I. Kubâd'ı kızdıracak ağır kayıplara maruz kalmışlardır.

527 yılında I. Justinus'un ölümünden sonra, halefi I. Justinianus, Sassani İmparatorluğuna karşı savaşı sürdürmeye kararlıydı. Belisarius'u Doğu'nun magister militum'u olarak atadı ve Bizans pozisyonunu güçlendirmek ve bölgeye gerçekleşen Sasani saldırılarının önüne geçebilmesi için Dara yakınlarına yeni bir kale inşası ile görevlendirdi. Thannuris bir şehir için uygun bir yer ve yerleştirilecek askeri bir güç olarak ortaya çıktı, ancak mevcut kale savunmasızdı. İlk önce tahkimatların güçlendirilmesini denetleyerek başladı.

Aynı zamanda, Serhas'in komutası altındaki bir Sasani ordusu, 30.000 askerle birlikte Mezopotamya'yı işgal etti. Tehdidi algılayan diğer Bizans birimleri ve Gassani müttefikleri, kalenin inşasını üstlenen Bizans işçilerini korumak için Belisarius'un güçlerine katıldı.
İnşaat operasyonları ilerlerken, Sasani ordusu hareketlendi. Bizanslıların çabalarına rağmen, Sasaniler duvarlara yaklaşıp ve gedik açmayı başardılar. Belisarius süvarileriyle karşı saldırı yapmaya çalıştı ancak yenilgiye uğradı ve Dara'ya geri çekilmelerini emretti.
Muharebenin sonu, Bizans ordusu için felaketti. Belisarius kaçmayı başardı ama iki komutanı öldürüldü ve üçü ele geçirildi.
Bizans vasalı ve Belisarius'un komutasında çarpışan Gassanilerin hükümdarı IV. Cebele bin Haris, attan düştü ve Sasaniler tarafından öldürüldü.
Coutzes'in kaderi belirsizdir. Prokopius esir alındığını ve tekrar görülmediğini, Zacharias Rhetor ise öldürüldüğünü yazar.

Muharebeden sonra, yeni kalenin temelleri Sasanilerin elinde kaldı ve onları yok etmeye başladılar. Bizans ordusu Dara'ya çekildi, ancak piyadelerin bir kısmı yürüyüş sırasında susuzluktan öldü.
Zaferlerine rağmen, Sasaniler ağır kayıplar yaşadı ve sonra sınırın gerisine çekildiler. Özellikle, İmparatorluk Muhafızlarından 500 Ölümsüzler'in kaybı, Sasani şahı I. Kubâd'ı kızdırdı. Zaferine rağmen, muharebeden kısa bir süre sonra general Serhas, I. Kubâd'ın gözünden düştü.
Bizans imparatoru Justinianus, Amida, Constantia, Edessa, Sura ve Beroea sınırlarını güçlendirmek için ek birlikler gönderdi. Ayrıca Pompeius'un komutasında yeni bir ordu kurdu, ancak şiddetli bir kış yıl sonuna kadar operasyonların durmasına neden oldu.

Dara Muharebesi
İberya Savaşı

Özel

Genel
Bury, J. B. (2015). History of the Later Roman Empire, Vol. 1 of 2 : From the Death of Theodosius I to the Death of Justinian 395 to 565. Forgotten Books. ISBN 1330413091.

Tricamarum Muharebesi, 15 Aralık 533'te Belisarius'un komutasında Bizans İmparatorluğu ile Kral Gelimer ve kardeşi Tzazon komutasında Vandal Krallığı orduları arasında gerçekleşmiştir. Ad Decimum Muharebesi'nde gerçekleşen Bizans zaferini takip etti ve Vandalların gücünü tamamen ortadan kaldırarak, Bizans İmparatoru I. Justinianus'un Kuzey Afrika'nın yeniden fethini tamamladı. Savaşın ana kaynağı dönemin tarihçisi Prokopius'dur, De Bello Vandalico, Prokopius'un Justinianus'un savaşları eserinin III. ve IV. Kitaplarını kaplar.

Ad Decimum Muharebesi'nde Bizanslıların kazandığı büyük zafer sonrası, Belisarius ve ordusu Kartaca'yı ele geçirdi. Vandal kralı Gelimer, Numidya'da Kartaca'nın yaklaşık 150 km (90 mi) batısında Bulla Regia'ya (Günümüzde Tunus'un batı sınırında) yerleşti. Mevcut durumunda Belisarius'un güçleriyle yüzleşemeyeceğini biliyordu, bu yüzden şu anda Sardinya'da sefer yürüten kardeşi Tzazon'a elçiler gönderdi. Mesajı aldığında Tzazon, Gelimer'e katılmak için Afrika'ya dönmeye karar verdi.
Bu arada Gelimer, Belisarius'a yardım eden güçleri bölmeye çalıştı. Yerel Kartaca ve Berberi kabilelerine getirecekleri her bizanslı kafası için ödül vadetti ve Ad Decimum'daki başarıda hayati önem göstermiş olan Bizans Hun paralı askerlerinin ihanet etmesini sağlamak için Kartaca'ya ajanlar gönderdi.
Tzazon ve ordusu Aralık ayı başlarında Gelimer'e katıldı, bu noktada Gelimer güçlerinin bir saldırı gerçekleştirecek kadar güçlü olduğunu hissetti. Başlarında iki kardeş ile Vandal gücü Kartaca'ya giderken şehrin su ihtiyacının çoğunu temin eden büyük su kemerini yok etti.
Belisarius, Ad Decimum'dan bu yana on iki hafta içinde şehri takviye etmişti, diğer yandan Gelimer'in ajanlarını biliyor ve artık Hun güçlerine güvenemiyordu. Bir kuşatma sırasında olası bir ihaneti beklemek yerine, ordusunu kurdu ve öndeki süvarilerle, merkezdeki Bizanslılarla ve arkada Hunlar ile yürüdü.

İki kuvvet, yaklaşık 50 km (30 mi) batısında Tricamarum'da karşı karşıya geldi ve Bizans süvarisi hemen Vandal hattına hücum etti, ataklarını yenileyerek iki kere daha saldırdılar. Bizans piyadeleri daha sonra Vandal piyadelerine şiddetle saldırdı ve Bizanslılar üstünlük elde etti. Bizans süvarilerinin üçüncü hücumu sırasında Gelimer'in görüş açısı içerisinde Tzazon öldürüldü. Ad Decimum'da olduğu gibi, Gelimer cesaretini yitirdi. Vandal hatları geri çekilmeye başladı ve çok geçmeden hezimete uğradılar. Gelimer 800 askerini kaybetti, ordusundan geriye kalanları ile Numidya'ya kaçtı. Belisarius daha sonra kapılarını ona açan Hippo Regius şehrine yürüdü.

Gelimer, krallığının kaybolduğunu fark etti ve yıllar önce Kuzey Afrika'ya geçtiklerinde ana güçleri takip etmeyen bazı Vandalların hala yaşadığı İspanya'ya kaçmaya çalıştı. Ancak, Bizanslılar planlarını duydu ve onu yakaladılar. Eşyalarını terk etmek ve Berberiler ile Tunus dağlarına sığınmak zorunda kaldı. Ertesi yıl Herulili Faras'ın önderliğindeki Roma kuvvetleri tarafından bulundu ve sarıldı. İlk başta, hükmetmesine izin veren sözlere rağmen teslim olmayı reddetti. Sonunda özellikle kışında kötü geçmesinden sonra vazgeçti ve Belisarius'a teslim oldu. Vandal Krallığı sona erdi ve Sardinya, Korsika ve Balear Adaları Justinianus'un kontrolüne geçti.

Tarihçi Paul K. Davis, "Bu zafer ile Bizanslılar, Doğu Roma İmparatorluğu adına Kuzey Afrika'nın kontrolünü yeniden ele geçirdi. Bu konum İtalya'nın Bizans istilası için bir sıçrama tahtası oldu ve bu istila geçici olarak Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu'nu yeniden birleştirdi.." şeklinde yazmıştır.

Özel

Genel
Hughes, Ian (2009). Belisarius: The Last Roman General (İngilizce). Yardley, PA: Westholme Publishing, LLC. ISBN 978-1-59416-528-3. 
Davis, Paul K. (1999). 100 Decisive Battles: From Ancient Times to the Present (İngilizce). Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-514366-3.

Vandal Krallığı (Latince: Regnum Vandalum) ya da Vandallar ve Alanlar Krallığı (Latince: Regnum Vandalorum et Alanorum) MS 435 ile MS 534 yılları arasında Kuzey Afrika ve Akdeniz adalarında Kral Genserik hükümdarlığı altında Cermen Vandallar tarafından kurulan krallıktır.
429 yılında 80.000 kişiye ulaştığı tahmin edilen Vandallar, İspanya'dan Kuzey Afrika'ya kadar tekneyle geçtiler. Modern Fas, Cezayir ve Tunus'un kıyı bölgelerini fethederek doğuya doğru ilerlediler. Vandal ordusunun Roma askeri kuvvetleri tarafından yenilemeyeceği belli olduğunda, 435'te Roma İmparatorluğu Vandal kavmine Mauretania ve Numidya eyaletlerinde büyük araziler vermiş ve onların bu arazilere yerleşmesini sağlamıştır. 439'da Vandallar doğuya doğru ilerlediler ve Kuzey Afrika'nın en önemli şehri olan Kartaca'yı ele geçirdiler. Daha sonra yeni kurulan krallık, Batı Akdeniz'de Roma tarafından yönetilen Sicilya, Sardinya, Korsika ve Balear Adaları'nı fethetti. 460'lı yıllarda Romalılar, Vandalları devirmek ve Kuzey Afrika'yı geri almak için deniz yoluyla iki başarısız askeri sefer başlattılar. Kuzey Afrika'nın Vandallar tarafından fethi, kuşatılmış Batı Roma İmparatorluğuna bir darbe oldu, çünkü Kuzey Afrika, Roma şehrine önemli bir gelir kaynağı ve tahıl (çoğunlukla buğday) tedarikçisiydi.
Özellikle 455 yılında Roma şehrini yağmalaması ve Aryan Hristiyanlığı lehine İznik Hristiyanlığına zulmetmeleri ile tanınmalarına rağmen, Vandallar öğrenmenin koruyucularıydı. Büyük inşaat projeleri devam etti, okullar gelişti ve Kuzey Afrika, geç Latin Batı Roma İmparatorluğu'nun en yenilikçi yazarlarını ve doğa bilimcilerini destekledi.
Vandal Krallığı 534'te Vandallar Savaşında Belisarius tarafından fethedildiğinde ve Doğu Roma veya Bizans İmparatorluğuna dahil edildiğinde sona erdi.

Yeni kralları Genserik (Gaiseric veya Geiseric olarak da bilinir) hükümdarlığı altında Vandallar, 429'da Afrika'ya geçti. Sayılar bilinmiyor ve bazı tarihçiler, Prokopius'un Vandallar ve Alanların Kuzey Afrika'ya 80.000 kişi taşındıklarında iddiasına dayanarak tahminlerin geçerliliğini tartışıyor olsa da, Peter Heather yaklaşık 15.000-20.000 arasında bir ordu kurabileceklerini tahmin eder. Prokopius'a göre, Vandallar bölgenin askeri hükümdarı Bonifacius'un isteği üzerine Afrika'ya geldiler. Ancak Vandalların güvenlik arayışı içinde Afrika'ya göç ettikleri öne sürülmüştür; 422'de bir Roma ordusu tarafından saldırıya uğradılar ve onlarla bir anlaşma imzalayamadılar. Afrika kıyılarında doğuya doğru ilerleyen Vandallar, 430'da surlara sahip Hippo Regius şehrine kuşattılar.
İçeride, Aziz Augustinus ve rahipleri işgalcilerden kurtulmak için dua ettiler ve şehrin düşmesinin birçok Romalı Hristiyan için mezhep değiştirme veya ölüm olacağını iyi biliyorlardı. 28 Ağustos 430'da, kuşatmaya üç ay kala, Aziz Augustinus (75 yaşında) öldü - şehir dışındaki buğday tarlaları beklemede ve hasat edilmediğinden belki de açlık veya stres yüzünden. 14 ay sonra açlık ve hastalıklar hem şehrin sakinlerini hem de şehir surlarının dışındaki Vandalları yıkıyordu. Şehir sonunda Vandalların eline geçti ve ilk başkentleri oldu.
435'te Kuzey Afrika'da Roma yönetimi ile Vandallar arasında sahilde bulunan Numidya ile Mauretania eyaletinin bir kısmının kontrolünü Vandallara veren bir barış antlaşması -III. Valentinianus ile Genserik arasında- imzalandı. 439'da Vandal Kralı Genserik bu barış antlaşmasını bozarak Kuzey Afrika'da bulunan Africa Proconsularis adlı Roma eyaletini eline geçirdi ve Kartaca'yı kuşatma altına aldı. Şehir çatışma olmadan ele geçirildi; Vandallar şehre girerken, sakinlerin çoğu hipodromdaki yarışları seyretmekteydiler. Genserik, Kartaca'yı kurduğu Vandal Krallığı devletinin merkezi yaptı. Kuzey Afrika'ya daha önce göçmüş olan ve Vandalların yakın bir müttefiki olan Alanlar kavmini de kendi krallığına kattı. Genserik güçlü bir donanma yaptırdı ve bu güçlü donanma ile Sicilya, Sardinya, Korsika ve Balear Adaları'nı krallığına kattı. Averil Cameron, yeni Vandal idaresinin, önceki toprak sahipleri genellikle sevilmediği için Kuzey Afrika halkına hoş karşılanmayabileceğini öne sürer.
Victor Vitensis, Quodvultdeus ve Fulgentius gibi kaynakların verdiği izlenim, Kartaca ve Kuzey Afrika'nın Vandal'ın devralınmasının yaygın yıkıma yol açmasıydı. Fakat bu iddiayı yeni arkeolojik araştırmalar doğrulamamaktadır. Kartaca Odeon bu dönemde hasar görmüştür ama sokak düzeni aynı kalmış ve bazı yönetim binaları yenilenmiştir. Kartaca'nın idari merkezi Byrasa Tepesi'dir. Bu dönemde kentlerde yeni sanayi merkezleri ortaya çıktı.
Tarihçi Andy Merrills, Kuzey Afrika'nın Vandal döneminin ekonomik istikrarsızlık dönemi olduğu varsayımına karşı Kuzey Afrika'nın Vandal döneminden kalma Akdeniz boyunca keşfedilen büyük miktarlarda Afrika kırmızı astarlı çömlek kullanımı gerçeğini kullanır. 440 Vandallar donanması Sicilya'ya büyük bir saldırıya geçtiğinde Batı Roma İmparatoru Galya'da bir savaş içinde idi ve onun için bu saldırıya karşılık veremediler. Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius 441'de Vandallara karşı bir askeri sefer hazırladı ancak bu sadece Sicilya ile ilgili kaldı. Batı Roma İmparatoru III. Valentinianus 442'de Vandallarla bir barış antlaşması imzaladı. Bu antlaşma ile Vandallar, Byzacena, Tripolitanya, Numidya'nın bir parçasına sahip oldular ve Proconsul Afrika üzerinde Vandal kontrolü teyit edildi.

Edward Gibbon'dan bu yana tarihçiler, Vandallar ve Alanların Kuzey Afrika'yı ele geçirme mücadelesinde Batı Roma İmparatorluğu'na "öldürücü darbe" ve "en büyük tek darbe" olarak görmektedirler. Vandallardan önce, Kuzey Afrika, Roma İmparatorluğu'nun askerî gücünün küçük bir bölümü ile müreffeh ve huzur içindeydi; Roma şehri için tahıl ve imparatorluk için önemli bir vergi kaynağıydı. Birinci yüzyılda yaşamış tarihçi Josephus, Kuzey Afrika'nın Roma'yı yılın sekiz ayı boyunca beslediğini ve diğer dört aylık ihtiyaç duyulan tahılın Mısır'dan geldiğini söyler.
5. yüzyılda Roma şehrinin nüfusunun ve Romalı asker sayısının düşmesi nedeniyle Roma'nın Kuzey Afrika'dan gelen tahıla olan ihtiyacı azalmış olabilir. Dahası, 442 yılında Roma ve Vandallar arasındaki anlaşma, tahıl sevkiyatının devam etmesini sağlamış görünmektedir. Ancak bu antlaşma, Roma ve Vandallar arasındaki düşmanlıkların durdurulması anlamında, riayet edilmesinden ziyade ihlal ile tanınmıştır ve Romalılar, Kuzey Afrika'yı kurtarmaya ve Vandal Krallığı'ndan tahıl kontrolünü yeniden kazanmaya büyük öncelik verdi.

442 barış antlaşması batı Akdeniz'de Vandal baskınlarını durdurmadı. Ertesi otuz beş yıl boyunca, büyük bir filoyla, Genserik Doğu ve Batı İmparatorluklarının kıyılarını yağmaladı. Attila'nın 453'teki ölümünden sonra, Romalılar dikkatlerini eski imparatorluklarının en zengin topraklarının kontrolünü elinde tutan Vandallara geri çevirdiler.
Vandalları İmparatorluğun yanına çekmek için III. Valentinianus, kızını Genserik'in oğluyla evlendirdi. Bununla birlikte, bu antlaşma yapılmadan önce, siyaset yine Roma'nın hatalarında önemli bir rol oynadı. Gaspçı Petronius Maximus, İmparatorluğu kontrol etmek için III. Valentinianus'u öldürdü. İki taraf arasındaki diplomasi bozuldu ve 455'te İmparatoriçe Licinia Eudoxia gönderdiği bir mektupta Genserik'in oğlundan onu kurtarması için yalvarıyordu, Vandallar İmparatoriçe Licinia Eudoxia ve kızları Eudocia ve Placidia ile birlikte Roma'yı aldılar.
Vakainüvis Prosper d'Aquitaine 2 Haziran 455'te Papa I. Leo'nun Genserik'i aldığı ve onu cinayet ve yıkımdan ateşle kaçınmaya ve yağmalamadan memnun olmaya zorladığını sadece beşinci yüzyıl raporunda sunar. Vandallar, Titus tarafından Roma'ya getirilen Kudüs Tapınağı ganimetleri de dahil olmak üzere sayısız değerli eşyayla ayrıldılar. Eudoxia ve kızı Eudocia Kuzey Afrika'ya götürüldü.

Roma'nın Vandal yağması, Akdeniz'deki korsanlık ve Roma'nın tahıl ticaretinin kontrolünü geri kazanması gereklikleri nedeniyle, Vandal krallığının yok edilmesi Roma İmparatorluğu için bir öncelik haline geldi. Batı Roma İmparatoru, Majorianus, 458 yazında bir saldırı düzenlemeye başladı; İspanya'da Cartagena'da hazırlanan bir deniz kuvveti Mauretania'yı alması ve ardından Kartaca'ya yürümesi, Marcellinus tarafından yönetilen eşzamanlı bir saldırı ile Sicilya'yı tekrar ele geçirmesi planlandı. İmparator filoyu 460'ta topladı ama planı başarısız oldu. Yaklaşan saldırıyı öğrenen Genserik, 'Mauretania'da yakılmış bir toprak politikası yürürlüğe koydu - planlanan imparatorluk saldırının öncesinde toprağı temizlemek ve kuyuları zehirlemek'; bunun yanı sıra, Genserik kendi filosunu Majorianus'un gücüne karşı yönetti ve Romalıları Cartagena'da mağlup etti.
468'de hem Batı hem de Doğu imparatorlukları 'Vandal devletine karşı şimdiye kadar başlatılan en iddialı sefer' ile Afrika'yı fethetmeye çalıştı; birincil kaynaklar, filonun 1.113 gemi olduğunu ve 100.000 kişiyi taşıdığını ancak bu rakamı modern tarih yazımı ret eder ve Peter Heather'ın 532'de 500 gemi ile taşınan 16.000 Romalı askere dayanarak 30.000 ile 50.000 arası asker ve denizcinin bir araya geldiğini düşünmektedir. Andy Merrills ve Richard Miles, seferin şüphesiz kapsamlı olduğunu ve 'lojistik parlaklığına hayran kalmayı hak ettiğini' iddia ederler. Tunus'un Cape Bon açıklarında yapılan bir deniz muharebesinde Vandallar, Kundak gemisi kullanarak Batı filosunu ve Doğu'nun bir bölümünü yok ettiler. Saldırıdan sonra Vandallar Mora Yarımadası'nı istila etmeye çalıştılar, ancak Kenipolis'teki Maniotlar karşısında ağır kayıplar vererek geri döndüler. Misilleme olarak, Vandallar Zakinthos'ta 500 rehine aldılar, onları parçalara ayırıp ve Kartaca yolunda gemiden attılar. 470'lerde Romalılar Vandallara karşı savaş politikalarını terk ettiler. Batı Roma'nın Cermen kökenli generali Ricimer Vandallar ile anlaşmaya vardı ve 476'da Genserik Konstantinopolis'le "ebedi barış" yapabildi. İki devlet arasındaki ilişkiler bir normallik kapsamına girdiği kabul edilir. 477'den itibaren Vandallar kendi paralarını bastılar. Sikkeler, düşük değerde bronz ve gümüş ile sınırlıydı. Her ne kadar düşük değerde imparatorluk para değiştirilmesi, yü

Vandallar Savaşı, Haziran 533 -  Mart 534 döneminde Bizans İmparatorluğu ile Vandal Krallığı arasında yapılan, Vandal Krallığı'nın yenilip ortadan kaldırılması ile sonuçlanan ve çoğunluğu modern Tunus'ta yer alan savaştır. Bu savaş kendini tüm Roma İmparatoru olarak gören Bizans İmparatoru (veya Doğu Roma İmparatoru) I. Justinianus'un  Batı Roma İmparatorluğu'nun batıdaki arazileri tekrar eski sınırlarına kadar eline geçirmek amacı ile giriştiği bir seri muharebeden oluşan savaşların ilki idi.
Germen asıllı olup  Kavimler Göçü sırasında Avrupa'da İspanya'ya göç eden Vandallar Batı Roma İmparatorluğu elinde bulunan Kuzey Afrika'ya (özellikle eski Kartaca ve modern Tunus'a) 5. yüzyıl başında göçüp; bu arazileri ellerine geçirip burada Kartaca merkezli bir bağımsız Vandal Krallığı kurmuşlardı. Vandal Krallığı'nın ilk kralı olan Genserik gayet güçlü bir donanma kurup donattı. Bu güçlü donanma ile Akdeniz sahillerine korsan saldırıları düzenlemeye başladı. 465'te bu donanma ile Roma şehrini vurdu ve talan etti. 468 kendisine saldırmak amacı ile imparatorluğun hazırladığı gayet büyük bir istila ordusunu mağlup edip dağıttı. Genserik'in ölümünden sonra Doğu Roma İmparatorluğu ile Vandal Krallığı arasındaki ilişkiler daha barışçıl oldu. Ancak Vandalların İsa'nın tanrısallığının inkâr eden Aryanizm mezhebine gayet koyu bir inançla bağlanmaları ve bu mezhebe karşı Kalkedon Konsili ile ortaya çıkmış Hristiyanlığa inanan bu arazilerde yerleşmiş olan halka zaman zaman din değiştirmek için dinsel baskılar ve zulümler yapmaları dolayısıyla Vandallar ve Bizans İmparatorluğu'nun arası çatışmalı idi.
530'de Kartaca'da ortaya çıkan bir saray komplosu ile Bizans yanlısı olana Vandal Kralı Hilderik bu krallık tahtından indirildi ve yerine onun kuzeni olan Gelimer Vandal Kralı yapıldı. Bizans İmparatoru olan I. Justinianus bunu Vandal Krallığı'na müdahale etmek için bir fırsat olarak gördü. İmparatorI. Justinianus'un sekreteri olan ünlü tarihçi Procopius Savaşlar hakkında adlı bu zamanda hazırladığı Bizans İmparatorluk Tarihi kitabında bundan sonraki gelişmeleri gayet detaylı olarak Kitap III-IV'de vermiştir.
Justinianus 532'de doğuda Sasaniler'e karşı imparatorluk sınırlarını güvenceye alabilmişti. Kuzey Afrika'daki Vandal Krallığı'na saldırıda bulunmak ve onların yönettiği arazileri tekrar Roma idaresi altına almak hedefi idi. Bunun için birçok yeni ticari asker kaydederek bir sefer ordusu hazırlamaya başladı ve bu ordu komutanlığına kendine yakın olan Belisarius'u getirdi. Bu sırada I. Justinianus teşviki ve hatta direkt desteği ile Vandal Krallığı'nın uçlarında bulunan Trablusgarp Eyaleti ve Sardinya Adası Kartaca'daki merkezi idareye karşı isyana başladı. Bu isyanlarla uğraşıp bunları bastırmak için yeni kral Gelimer Vandal donanmasının büyük bir filosunu ve ordunun büyük bir kısmını kardeşi Tzazon komutasına vererek bu eyaletlere gönderdi. Bu ayaklanmalarla uğraşmakta olan Vandal kralının Bizanslıların savaş hazırlıklarından dikkatini ayırmasına neden olduğu gibi ayaklanmayı bastırmak için gönderilen deniz filosu ve ordu kısmı Vandal Krallığı'nın Bizans ordu ve donanmasına karşı savunma gücünü epeyce zayıflattı.
Bizans İmparatorluğu'nun Vandal Krallığı'nı istila etme sefer ordusu ve donanması Konstantinopolis'ten Haziran 533 sonlarında ayrıldı. Bu sefer donanması ve ordusu ve Yunan yarımadası kıyılarından güney İtalya sahillerinden dolanarak Kartaca'ya yakın Afrika sahiline "Kaputvada" mevkine Eylül başında erişip karaya çıkmaya başladı. Bu çıkartma Vandal Kralı Gelimer'e büyük bir sürpriz oldu. Vandal Kralı Gelimer geride kalan ordusu yanında, Kartaca ve etrafından yeni asker topladı ve Bizans ordusu ile 13 Eylül 533'te Kartaca yakınlarında Ad Decimum Muharebesi'ne girişti. Bu muharabeden önce Kral Gelimer gayet ayrıntılı bir plan yaparak, kardeşlerini iki koldan yanlardan düşmanın arkasına geçirip Bizans ordusu sarmaya almak ve imha etmeyi öngörmüştü. Fakat Bizans ordusunun Hun asıllı ticari askerlerden oluşan bir güçlü birliği bu iki kola sırayla üstün gelerek ve komutanlarını öldürerek bu planın uygulanmasını önlediler. Gelimer ve Vandal ordusu Kartaca'yı da Bizanslılara bırakarak kaçtı.
Tam bu sırada kralın kardeşi Tzazon Sardinya'dan ordusu ile Tunus'a döndü. Vandallar Kral Gelimer ve kardeşi Tzazon komutasında Aralık'ta tekrar Kartaca'ya doğru ilerlemeye başladılar. Bizanslılar ordusu ve Vandal Krallığı ordusu bu sefer Kartaca'nın 50 km batısında Tricamarum Muharebesi'ne giriştiler. Bizans süvarileri yaptıkları taarruzların üçüncüsünde kralın kardeşi ve ortak Vandal komutanı olan Tzazon'u öldürdüler. Moralini kaybeden Kral Gelimer muharabe meydanından kaçarak bir uzak ve sapa yollu bir dağ kalesine sığındı. Burada Bizans güçleri tarafında blokaja uğratıldı. 534 ilkbaharında Vandal Kralı Gelimer Bizans güçlerine teslim oldu.
Belisarius eline geçirmiş olduğu Vandal Krallığı hazinesi ve esir olmuş Vandal Kralı Gelimer ile birlikte Konstantinopolis'e geri döndü. Kendisine gayet şatafatlı antik Roma usulü bir "Zafer Alayı" tertip edildi. Eski antik Roma eyaleti olan Kuzey Afrika'nın Vandal Krallığı yönetimi altında bulunan kısmı Bizans İmparatorluğu'na bağlandı ve "Afrika praetoria idaresi" adı verilerek bir Bizans eyaleti oldu.
Fakat Mavritanyalı, (sonradan Mağribi veya Moro adı verilen) kabileleri antik Roma devletine bağlı olmakla beraber Vandal Krallığı'na gayet zayıf olarak bağlı idiler ve hemen hemen kendi kendilerini yönetmekte idiler. Bizanslıların Afrika praetoria idaresi bu kabilelere Bizans yönetimini uygulamayı çalışmaya başlayınca bu kabilelerin büyük bir direnişi ile karşılaştı. Bu valilik bu direnişi yapan kabilelerle sonradan Moro Savaşları adı verilen bir savaş yapıp asker zoru ile onları Bizans yönetimi altına alması ancak 548'de mümkün olabildi.

I. Justinianus
Vandal Krallığı
Ad Decimum Muharebesi
Tricamarum Muharebesi

Prokopius, De Bellis (Savaşlar hakkında), "Kitap III-IV De Bello Vandalico",
Latince: [1] (Latince)
Yunanca ve İngilizce: [2]

Edward Gibbons, History of the Decline and Fall of the Roman Empire Cilt. IV, Bölümler 41 20 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. & 43 20 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Bury, John Bagnell (1923) History of the Later Roman Empire Cilt. I ve II New York:Macmillan and Co. [url=http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/secondary/BURLAT/home.html 9 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.] (İngilizce)
Hughes, Ian (2009). Belisarius:The Last Roman General (İngilizce). Yardley, PA: Westholme Publishing, LLC. ISBN 978-1-59416-528-3. 
Norwich, John Julius (1999), Byzantium The Early Centuries, Londra:Penguin Books Ltd. ISBN 0-14-011447-5 (İngilizce) s. 213-244
Diehl, Charles (1896). L'Afrique Byzantine. Histoire de la Domination Byzantine en Afrique (533–709) Paris: Ernest Leroux (Fransızca)
Hughes, Ian (2009). Belisarius: The Last Roman General. Yardley, PA: Westholme Publishing, LLC. ISBN 978-1-59416-528-3. (İngilizce)

Ömer Zülfü Livaneli (d. 11 Eylül 1946, Konya), Türk müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve film yönetmenidir.

Gürcü kökenli bir aileden gelmektedir.

ABD Fairfax Konservatuvarı'nı bitirmiştir. Zülfü Livaneli bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel'in eşi olan eniştesi Turhan Yücel'den, Ilgın'da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde öğrendiğinde, eniştesi Turhan Bey'in kendisine hayatını değiştirecek bir sermayeyi hediye ettiğinden haberi yoktu.
Zülfü Livaneli, müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri Joan Baez, Maria Farantouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam, Sezen Aksu, Gülden Karaböcek gibi yerli ve yabancı sanatçılar tarafından yorumlandı. Kültür, sanat ve politika alanında faaliyet gösteren sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300'e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı.
Türkiye'den ansızın ayrılarak İsveç'e sürgün yıllarında muhtelif işlerde çalıştı.
Bugüne kadar dört uzun metrajlı film yönetti: "Yer Demir Gök Bakır", "Sis", "Şahmaran" ve "Veda". Valencia Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ve 1989'da Montpelier Film Festivali'nde "Altın Antigone" ödüllerine layık görüldü. "Sis", "En İyi Avrupa Film Ödülü"ne aday gösterildi. Sanatçının filmleri Türkiye, ABD, Fransa, Almanya, İsviçre ve Japonya'da gösterime girdi ve BBC, WDR, İspanya, Kanada ve Japon televizyonları gibi birçok televizyon şirketine satıldı.
Ekim 1986'da Cengiz Aytmatov'un daveti üzerine Federico Major, Yaşar Kemal, Arthur Miller ve diğer ünlü sanatçı ve düşünürlerin katıldığı Kırgızistan ve daha sonra Wengen, Granada ve Mexico City'de toplanan Issyk-Kul Forumu'nda yer aldı.
Livaneli; Elia Kazan, Jack Lang, Vanessa Redgrave, Arthur Miller, Mikis Theodorakis gibi ünlü kişilerle birlikte dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulundu.
1996 yılında Paris'te merkezi bulunan UNESCO (Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu) tarafından büyükelçilik verilen sanatçı Livaneli, 1978 yılında yaptığı "Nazım Türküsü" adlı albümde Nâzım Hikmet'in şiirlerinden bestelediği şarkıları bir araya getirdi.
"Arafat'ta Bir Çocuk", "Geçmişten Geleceğe Türküler", "Sis", "Orta Zekalılar Cenneti", "Diktatör ile Palyaço", "Sosyalizm Öldü mü", "Engereğin Gözündeki Kamaşma", "Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm", "Mutluluk", "Leyla'nın Evi", "Sevdalım Hayat", "Son Ada", "Sanat Uzun, Hayat Kısa", "Serenad" ve Kardeşimin Hikâyesi kitaplarının yazarıdır.
19 Mayıs 1997 tarihinde, Ankara Hipodrom meydanında verdiği konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini gerçekleştirme ünvanını kazanmıştır.

Livaneli, 27 Mart seçimlerinde, SHP'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday oldu. ANAP'ın adayı İlhan Kesici, RP'nin adayı Recep Tayyip Erdoğan ve DYP'nin adayının Bedrettin Dalan olduğu çekişmeli seçim sürecinde oyların %20,30'unu alan Livaneli üçüncü geldi. Erdoğan ise %25,19'luk bir oranla Belediye Başkanı seçildi. Livaneli, 2002 genel seçimlerinde CHP'den İstanbul milletvekili seçildi. Partinin 13. Olağanüstü Kurultayı'nda yeter sayıda imza bulamadığı için genel başkan adayı olamadı ve parti yönetimini ağır şekilde suçlayarak istifa etti. Livaneli, istifasını açıklarken şunları söyledi:

CHP yönetimi, Atatürk'ün laik, devrimci, halkçı, çağdaş ve reformcu çizgisini 21. yüzyıla taşıyamadığı için ülkemizi içinden çıkılması güç bir siyasi karmaşaya sürükledi. Bu büyük tarihsel ve siyasi kaymayı engelleyebilmek ve CHP'yi özündeki devrimci, reformcu ilkelere tekrar kavuşturabilmek için, parti içinde her düzeyde büyük çaba harcadım. Ama ne yazık ki bu çabalar da diğerleri gibi sonuçsuz kaldı. Partideki muhalif fikir ve kişileri yok etme alışkanlığı, bu kurultaydan sonra da bir kıyıma dönüşerek devam ediyor. CHP içinde kalarak mücadele etme yolları artık tükendi. Parti, örneği görülmemiş bir şekilde antidemokratik ve oligarşik bir yapıya dönüştürüldü.

1964 yılında okul arkadaşı Ülker Tunçay'la evlendi. 1966 yılında Aylin isimli bir çocuğu oldu. Kızı Aylin Livaneli eğitimi ve yaptığı pek çok işten sonra müzik ile ilgilenmiş ve beş albüm çıkarmıştır. Müziğe ara veren Aylin Livaneli şu an yurt dışında ekonomi üzerine eğitim almaktadır. Yayımlanmış 3 kitabı bulunmaktadır. Livaneli vejetaryendir.

Resmî site
Discogs'ta Zülfü Livaneli diskografisi
Vatan Gazetesi'nde Zülfü Livaneli
SinemaTürk'te Zülfü Livaneli 2476
IMDb'de Zülfü Livaneli  26 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Türkçe'de 1996 yılında yapılan röportajı Zülfü Livaneli12 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyazperde'de Zülfü Livaneli
Diziler.com'da Zülfü Livaneli
Sinemalar.com'da Zülfü Livaneli/a 27307

İberya Savaşı, Bizans İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında İberya'nın Doğu Gürcü Krallığı üzerine 526'dan 532'ye kadar süren savaştır.

Anastasya Savaşı sonrası, yedi yıllık bir ateşkes üzerinde anlaşıldı, ancak yaklaşık 20 yıl sürdü. Hatta 505 yılındaki savaş sırasında, İmparator I. Anastasius, Dara'yı, Nisibis'in Pers kalesine karşılık baş gösteren çatışma için güçlendirmeye çoktan başlamıştı. 524/525 yılında, Pers Şahı I. Kubâd (488–531 arası hükümdar), İmparator I. Justinus'a oğlu I. Hüsrev'i evlat edinmesini önerdi; Pers kralının önceliği, rakip kardeşler ve Mazdek tarikatı tarafından tehdidine karşılık oğlunun yerine geçmesini güvence altına almaktı. Bu öneri başlangıçta Roma İmparatoru ve yeğeni Justinianus tarafından coşkusuyla karşılandı, ancak Justinus'un quaestor'u Proculus, bu harekete karşı çıktı. Müzakerelerin bozulmasına rağmen, ana doğu sınırında tam ölçekli savaş 530'a kadar patlak vermedi. Aradan geçen yıllarda, iki taraf, güneyde Arap müttefikleri ve kuzeydeki Hunlar aracılığıyla vekaletle savaşı tercih etti.
İki güç arasındaki gerginlikler, İberya Kralı Gurgen'in Romalılara dönmesiyle daha da yükseldi. Prokopius'a göre I. Kubâd'ın Hristiyan İberyalıları, Zerdüşt olmaya zorlaması, onların komşuları Hristiyan Lazika örneğini takiben 524/525'te Gurgen önderliğinde Perslere karşı ayaklanmalarına neden oldu. Gurgen, I. Justinus tarafından İberya'nın savunulacağına dair taahhütler aldı; Romalılar gerçekten de İberyalılara yardım etmek için Kafkasya'nın kuzeyindeki Hunları askere aldılar.

Şiddet, iki imparatorluğun güçlerinin karşı karşıya geldiği çeşitli noktalarda arttı: 525'te bir Roma filosu, Himyar Yemen'i fethetmek için bir Aksum ordusunu taşıdı ve 525/526'da, Perslilerin Arap müttefikleri olan Lahmîler, çölün kenarındaki Roma topraklarına saldırdı. 526–527'de, iki imparatorluk arasındaki açık kavga, Güney Kafkasya bölgesinde ve üst Mezopotamya'da çıkmıştı ve Persler, Romalılara onlardan para sağlamak için baskı yapmaya devam etmişlerdir. 527'de İmparator I. Justinus'un ölümünden sonra, Justinianus imparatorluk tahtına geçti. Savaşın ilk yılları Persler başarı kazandı: 527'de İberya isyanı bastırıldı, o yıl Nisibis ve Thebetha'ya karşı bir Roma saldırısı başarısız oldu ve Thannuris ve Melabasa'yı güçlendirmeye çalışan güçler, Pers saldırıları tarafından engelleniyordu.
528'de Persler, doğu Lazika'da kaleleri ele geçirmek için İberya'dan bastırdı. Bu Pers başarıların ortaya çıkardığı eksiklikleri gidermek için çalışan Justinianus, Doğu'nun magister militum'luğunu ikiye böldü ve kuzey kesiminde ayrı bir Ermenistan'ın magister militum'u atayarak doğu ordularını yeniden düzenledi. 528'de güney cephesinde yer alan en önemli Roma girişimi, sınırda bir kale inşa edilmesini üstlenen Roma işçilerini korumak için Belisarius'un başarısız denemesi Thannuris'a yaptığı seferdir. Kuvvetleri, Serhas tarafından Thannuris Muharebesi'nde mağlup edilmiş ve Dara'ya çekilmek zorunda kalmıştır.
529 yılında Lahmîlerin Suriye'ye yaptıkları zarar veren akınlar, Justinianus'u Arap müttefiklerini güçlendirmek konusunda cesaret verdi, ilerleyen yıllarda Lahmîlere karşı üstünlük kazanmasını sağlayan tutarlı bir krallığa dönüşecek gevşek bir koalisyona dönüşecek Gassani lideri Haris bin Cebele'ye yardım etti. 530'da, Mihran yönetimindeki çok daha büyük bir Pers kuvveti karşısında Belisarius, üstün generalliğiyle Dara Muharebesi'nde Romalıları zafere götürürken, Sittas ve Dorotheus, Satala'da Mihr-Mihroe yönetimindeki Pers ordusunu yendi. 531'de Belisarius, Callinicum Muharebesi'nde Pers ve Lahmî güçleri tarafından yenilgiye uğratıldı, ancak aynı yılın yaz aylarında Romalılar Ermenistan'daki bazı kaleleri ele geçirdiler ve bir Pers taarruzunu etkili bir şekilde püskürttüler. Callinicum'daki Roma başarısızlığını bir soruşturma komisyonu takip etti, bunun sonucu Belisarius'un görevinden alınmasıydı. Callinicum'daki Pers komutan Azaritis'in da, herhangi bir önemli tahkimatı ele geçirememesi nedeniyle rütbeleri söküldü.

Justinianus'un elçisi Hermogenes, müzakereleri yeniden başlatmak için Callinicum Muharebesi'nden hemen sonra Kubâd'ı ziyaret etti.  Bu nedenle Justinianus, Roma pozisyonunu güçlendirmek için adımlar attı ve aynı zamanda, Kubâd'ı diplomatik olarak işin içine çekmeye çalıştı. Kubâd kısa bir süre sonra öldü ve 532 ilkbaharında Romalı elçilerle yeni İran kralı I. Hüsrev arasında kendi konumunu korumak için dikkatini çekmesi gereken yeni müzakereler başladı. İki taraf nihayet bir anlaşmaya vardı ve 5 yıldan az süren Ebedi Barış, 532 Eylül'de imzalandı. Her iki taraf da işgal altındaki toprakları geri vermeye mutabık kaldılar ve Romalıları bir defaya mahsus 110 centenaria (11,000 altın pound) ödemeyi kabul etti. Romalılar Lazik kalelerini ele geçirdiler, İberya Perslilerin elinde kaldı, ancak ülkelerini terk eden İberyalıların Roma topraklarında kalmasına veya kendi topraklarına geri dönmelerine izin verildi.

Lazika Savaşı

Özel

Genel

İstanbul'da, ordunun veteriner hekim ihtiyacını karşılamak üzere 1842 yılında açılmış askeri bir okul.

12 öğrenci ile eğitim-öğretime başlayan okulda, ilk iki dönem 3 sene olan eğitim-öğretim süresi, okulun Harp Okulu bünyesine alınmasından sonra 4 seneye çıkarılmıştır. Okulun mezunlarından özellikle Mehmet Ali Bey'in çabaları ile 1889 yılında Mülkiye Baytar Mektebi adında Osmanlı Devleti'nin ilk sivil veteriner okulu kurulmuştur. Daha sonra bu iki okul 1921 yılında Baytar Mekteb-i Âlisi adı altında birleştirilmiştir. 1884 yılına kadar veteriner okulu öğrencileri, Kuleli'deki Askeri Tıbbiye İdadisi'ne gider, sonra Harbiye Mektebindeki Baytar sınıflarına geçerlerdi. Tıbbiye hocalarının birçoğu baytar sınıflarında da hocalık yapmışlardır. Okul 1905 yılında Haydarpaşa'da inşa edilen Tıp Mektebi binasına taşınır. Okul İnşaası tamamlanan Halkalı Ziraat ve Baytar Mekteb-i Âlisi'ne nakledilmiştir.<ref|https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/osmanlinin-veteriner-yetistirme-okulu-baytar-mektebi 12 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.</ref>

Baytar Mektebi
Baytar Mektebi kapısı

Darülkurra, Orta Çağ İslam ülkelerinde, Kur'an okuma yöntemlerini (tecvidi) öğreten medrese bölümüdür. Ayrıca, Cami, mescit gibi yerlerin hemen yanında yapılan Kur'an okuma yeridir. Bir tek kubbesi olan, iki göz revaklı, fevkâni bir yapı olan Darül-kurra'nın kubbesi medrese kubbelesiyle aynı düzeydedir. Bu tür mimarî özelliklerinin yanı sıra Darül-kurra bir Kur'an ezberleme yeridir. Hafızların Kur'an ezberi yaptırmalarının yanı sıra Arapça ve Tilavet derslerinin de verildiği bir yerdir Darül-kurra.
Darülkurraların asıl işlevi, kari denen ve Kur'an'ı en güzel biçimde okuyan kişiler ve imamlar yetiştirmekti. Güzel okuma olayı daha 7. ve 8. yüzyıllarda önemsenmiş olup, tilavet ve kıraat birer din bilimi olarak gelişmiştir. İlk İslam medreselerinde sürekli Kur'an okunan özel mekanlar bulunmaktaydı. Darülkurra denen bu salonlarda, hafızlar bir tür yarış havası içerisinde farklı üslup ve makamlarda Kur'an okurlardı. Bu tür bir eğitim hafızların sistemli biçimde yetişmelerine olanak verdiğinden, cami ve medrese vakfiyelerinde eleman alımı yapılacakken darülkurralara ve burada eğitim görenlere önemli paylar ayrılırdı. Anadolu Selçuklu külliyelerinde darülkurralar, cami kapsamında ya da ayrı bir mekan olarak yer almıştır. Osmanlı Devleti'nde ise yalnızca hafız yetiştiren ve Kur'an'ı ses incelikleriyle öğretmeye dönük kurumlara darülhuffaz, aynı bölümün tilavet ve kıraatın yanı sıra Arapçayı da öğreten yüksek bölümlerine ise darülkurra denildi. Bu medreselerin ortak amacı, hafız, cüzhan, mevlidhan, imam, hatip ve müezzin yetiştirmekti. 1924 yılında medreselerin kapatılmasından sonra, gittikçe azalan darülkurra ve darülhuffaz geleneği, o zamandan bu zamana camiler, dernekler, Kur'an kursları aracılığı ile sürdürülmeye çalışılmıştır.

Osmanlı'da eğitim
Medrese
İlmiye sınıfı

Darüşşafaka, İstanbul'da kuruluşu 1863 yılına dayanan parasız, yatılı, karma öğretim kurumudur.
Türkiye'nin eğitim alanındaki ilk sivil toplum kuruluşu olarak 1863 yılında faaliyete geçen Darüşşafaka Cemiyeti tarafından kurulmuştur. Kelime anlamı  "Şefkat yuvası" olan kurumda, babası veya annesi hayatta olmayan, maddi olanakları yetersiz, sınavla seçilmiş öğrencilere dokuz yıllık, tam burslu, yatılı öğrenim verilmektedir.
Okulun temeli, 30 Mart 1863 tarihli dönemin padişahı Sultan Abdülaziz'in fermanı ile kurulan ve Osmanlı Devleti'nde eğitim alanındaki ilk sivil toplum hareketi sayılan "Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye"nin (İslamî Tedrisat Cemiyeti) Kapalıçarşı'daki çırakları eğitmek için yürüttükleri çalışmalara dayanmaktadır. Bu çalışmaların  başarılı olması üzerine eğitimin kapsamı değiştirilmiş ve okul, Fatih’te inşa edilen binasında 1873 yılında eğitime başlanmıştır.
Eğitim içeriği kuruluşundan itibaren çağın gereklerine göre değişen ve kimi zaman telgraf mühendisi, kimi zaman öğretmen yetiştiren bir okul işlevi gören bu kurumdan 1873-1884 yılları arasında mezun olanlar yüksekokul mezunu sayılmıştır. Günümüzde okul, eğitimi Maslak’taki binasında sürdürmektedir, lise bölümü "Özel Darüşşafaka Lisesi" adını taşır ve kolej statüsündedir. Öğrencilere sunduğu eğitim ve sosyal imkanlar açısından ülkenin en iyi eğitim kurumlarından birisi kabul edilir.[kime göre?]

Darüşşafaka Giriş Sınavı, her yıl mayıs veya haziran ayında Türkiye genelinde düzenlenir. Annesi veya babası hayatta olmayan, ailesinin maddi durumu yetersiz, ilkokul dördüncü sınıf öğrencisi olan, Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşı, sağlık veya diğer yönlerden yatılı okula kabulünde sakınca bulunmayan her çocuk Darüşşafaka giriş sınavına başvurabilmektedir. Başvurular her yılın ocak ayında alınmaya başlar.

Darüşşafaka öğrencilerinin eğitim, barınma, beslenme, kıyafet, sağlık, kitap, kültürel aktiviteler, cep harçlığı gibi yaşam giderleri ve üniversite eğitimini sürdüren Darüşşafaka mezunlarına sağlanan burslar Darüşşafaka Cemiyeti tarafından karşılanır.
Bir sivil toplum kuruluşu olan Darüşşafaka Cemiyeti varlığını hayırsever kişi, kurum ve kuruluşların bağışlarıyla sürdürmektedir .Cemiyetin destekçileri arasında Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım ile kız kardeşi Makbule Atadan ve manevi kızı Nebile İrdelp, ünlü yazar Sait Faik Abasıyanık gibi kişiler ile Türkiye İş Bankası gibi kurumlar yer almıştır.

Darüşşafaka’nın temelinde, Osmanlı döneminde Müslümanların kurduğu ilk eğitim-öğretim derneği olan “Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye” yatar. Bu kuruluşun başlıca hedefi "'‘Osmanlı toplumunda İslam unsurunun, modern yaşamın gerektirdiği bilgilerle donatılarak gelişmesi"‘dir.
Dâire-i Askeriyye rûznâmçecisi Yusuf Ziya Bey’in (sonradan Paşa – Maliye Nazırı, Yusuf Ziya Paşa), Ahmet Muhtar Bey (sonradan Paşa – Sadrazam, Gazi Ahmet Muhtar Paşa), Vidinli Tevfik Bey (sonradan Paşa, Vidinli Tevfik Paşa), Sakızlı Es'at Bey (sonradan Paşa – Sadrâzam, Sakızlı Esat Paşa) ve Trabzonlu Ali Nâki Efendi (sonradan Trabzon mebusu, Şeyh-ül Mebusin) gibi kişilerle birlikte kuruluş başvurusunu yaptıkları Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye, Hicrî 21 Şevval 1280 - Rumî 18 Mart 1280 - Milâdî 30 Mart 1864 (kurumun resmî kabulüne göre 30 Mart 1863) tarihli Padişah fermanı ile onaylanmasından sonra çalışmalarına başladı. İlk girişimleri, Beyazıt, Koska’da Valide Mektebi (Emetullah Kadın Mektebi)’ni açmak idi. Bu girişim Ebubekir Paşa Mektebinde şube açılarak ilerletildi.
İlk gelirini Çarşı’da bulunan 105 dükkânın kirasının bağışlanmasıyla oluşturan cemiyet, zamanla devletin, yüksek devlet memurlarının, esnafın ve halkın değişik kesimlerinden pek çok vatandaşın yaptığı bağışlarla gitgide büyüdü. Cemiyetin gelişmesiyle birlikte daha büyük ölçekli bir okulun kurulması gündeme alındı. Seçenekler arasından Fransa’daki “Prytanéé Militarie De La Fleshe” denemesi örnek alınarak, kız-erkek İslam yetimlerinin eğitim görecekleri Darüşşafaka kuruldu. 28 Haziran 1873’te eğitime başladı. Tanzimat devinde, rüştiyelerin nitelikli memur yetiştirmekte yetersiz kaldığı görüşünden hareketle açılan bir dizi üst kademe okuldan birisi odu. Mezunlar, yüksekokul mezunu kabul edilmekte idi.

Okulun kurulduğu Tanzimat döneminde “Osmanlılık” yeniden yorumlanmakta idi. “Yeni Osmanlılar”, başta eğitim olmak üzere tüm alanlarda gayrımüslim halklarla rekabete girişmişlerdi. Osmanlı uyruklu Rum Ortodoks, Ermeni ve Yahudi toplumuna ait yaklaşık 10.000 okulda eğitim hükûmetin denetimi dışında sürmekteydi. Devlet, denetimi dışında kalan bu okulların olumsuz etkilerinden korunmak ve sivil bürokrasinin iyi eğitilmiş insan gücü ihtiyacını karşılamak için bir eğitim örgütlenmesi yaygınlaştırdı ve denetimi dışında kalan eğitim kuruluşlarına sınırlamalar getirdi. Denetim dışındaki gayrımüslim okulların öğrenci seçimlerine getilen kısıtlamalar, Osmanlı okullarında ön eğitim şartı uygulaması, izinsiz açılan misyoner okullarının kapatılması, Müslüman çocuklarının yabancı ve azınlık okullarında eğitim görmesinin teşvik edilmesi gibi uygulamalar, toplumun gayrımüslim unsurlarının direnciyle karşılaştı. 
İşte bu tarihsel çerçevede Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’nin dönem için özgün bir model olan Darüşşafaka’yı kurması, beklenen bir çözüm getiriyordu. Bu model, eğitimde fırsat eşitliğini hedefleyen sosyal dayanışmacı yönüyle ülkenin tarihinde bir ilktir.

Fatih'te inşa edilen okul binası, devletten halka yaygın bir bağışla gerçekleştirildi. Mimarı, Ohannes Kalfa idi. O yıllarda eski konaklar ve kışla binaları okul olarak kullanılırdı. Yaptırılan Bina, okul olarak tasarlanmış ilk yapılardan birisi oldu. Mimarisi, kız ve erkek öğrencilerin bir arada okumasına olanak sağlayacak şekilde düzenlendi. Kız ve erkek öğrenciler için iki ayrı giriş yapıldı. Ancak karma sisteme geçiş, çok daha sonra gerçekleştirilebildi, 29 Haziran 1873’te “Darüşşafakat’ül İslamiye” adıyla kapılarını parasız, yatılı ve özel statülü olarak açtı.
Okul 1974'e kadar sadece erkek öğrencilere hizmet verdi. Eğitim, 1994 yılına kadar Fatih'teki binada sürdürüldü. Binanın bulunduğu araziye 1953 (mimarı Emin Onat) ve 1973 yıllarında birer bina daha inşa edildi. Bu üç binanın bulunduğu kampüs, 1994 yılında Ziraat Bankası’na satıldı. Okul, Maslak’ta yeni bir binaya taşındı. Sonrasında Fatih'teki okul arazisi ve binası Hazine'ye devredilmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı'na tahsis edilmiştir. Günümüzde ise bu kompleks Uluslararası Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmamhatip Lisesi olarak eğitime devam etmektedir.

Darüşşafaka 1873'te belli bir eleme yöntemiyle öğrenci alımına başladı ancak öğrencilerin okula nasıl seçildikleri bilinmemektedir.
Öğrencilerin %63'ünün İstanbul kökenli idi ve büyük oranda okulun yakın çevresi olan Fatih ve Eminönü semtlerinden gelmekteydi. Ancak %20’ye varan bir oranda da özellikle 19. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetinden çıkmış olan bölgelerden gelenlerin yoğunlaştı. Bu öğrencilerin okula giriş tarihleri genellikle Balkanlardaki askeri yenilgileri takip etmiştir.
Darüşşafaka'nın Anadolu ve uzak Osmanlı eyaletlerinden seçilen öğrenciler %40'a yakın bir oran oluşturmaktadır. Memleketlerinden, aile ve sosyo-kültürel ortamlarından büyük ölçüde kopan bu çocuklar Darüşşafaka'ya kuvvetle bağlanmaktaydı. Bu bağlılık okula yüklenen işlev ve hedeflere bağlılık olarak devam etmiştir. Böylece bir anlamda bürokrasinin insan kaynakları bu sadık gençler tarafından garantilenmiş olmaktadır. Bu yönleriyle Darüşşafaka modeli kimilerince klasik “devşirme” yöntemine benzetilir.

Darüşşafaka, cumhuriyetin kurulması ile hızlanan sosyo-ekonomik değişime uyum sağlayarak toplumsal işlevini devam ettirdi. Cumhuriyet dönemindeki en önemli değişim 1955 yılında İngilizce tedrisata geçilmesi ve 1971’de kız öğrencilerin de kabul edilmeye başlanması oldu.

Okul, ilk mezunlarını 1881 yılında verdi. 1881-1927 döneminde mezunlarının %25'i telgraf ve posta nazırlıklarında, %15'i öğretmen olarak, %13'ü de gümrüklerde görevlidir. Hükûmet, Düyun-u Umumiye örgütünün muhalefetine karşın gümrük sisteminde reformlar gerçekleştirmek üzere çalışmalara girişmiş; reformların uygulanmasında bürokratlara düşen payın önemini düşünerek seçkin bir kadrolaşmaya gitmiştir. Darüşşafakalılar bu kadrolaşma içinde de yoğun olarak yer almışlardır.

Telgraf, imparatorluğa 1854'te Kırım Savaşı ile birlikte girmiş, 1860 yılında hayatı kısa süren “Telgraf Mülazım Mektebi” kurulmuştu. 1880'de telgrafçıların, en gelişmiş eğitim kurumları olan Galatasaray ve Darüşşafaka'da yetişmesi hedeflenmiş, ancak Galatasaray'ın elit kökenli öğrencileri telgraf memuru olmaya yanaşmayınca Darüşşafaka aynı yıl programına elektrik derslerini dahil etmiş, matematik ve fizik eğitimine ağırlık vererek iki yıl içinde telgraf fen mektebine dönüşmüştür.

Zamanla ilk ve orta öğretim kurumları yaygınlaşarak tüm imparatorluğu kaplar hale gelmişti. En çok gereksinim duyulan mesleklerden biri de öğretmenlik idi. Bu dönemde Darüşşafaka, öğretmen yetiştiren bir okul (muallimhane) haline dönüştü.
Kısacası Osmanlı devrinde Darüşşafakalılar, sivil bürokrasi neye gereksinim duyduysa oraya yönlendirilmiş ve nitelikli kadrolarda istihdam edilmişlerdir.

Mezunlar, “telgrafçılık ve gümrükçülük” örneğinde olduğu gibi bir tercih zorlaması olmaksızın, ön plana çıkan meslek dallarına eğilim gösterdiler. Özel sektörde veya kendi hesabına çalışanların oranı 1928-1961 döneminde %46’ya, 1962-1986 döneminde ise %80’e ulaştı. Özel ve kamu sektöründe üst kademe yöneticisi konumundaki Darüşşafakalıların oranı, giderek özel sektöre kaydı. Ekonomi, işletme, pazarlama, bankacılık gibi ekonomik gelişmelere paralel olarak ön plana çıkan alanlarda çalışanların oranı 1928-1961 dönemi mezunlarında %17 iken, 1962-1986 döneminde bu oran %30’a çıktı.

1863-1864 Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye’nin kuruluşu
1865 İlk eğitim-öğretim çalışmaları
1871-1873 Darüşşafaka’nın Kuruluşu ve Eğitim-Öğretime Başlaması
1903 CTİ'nin kapatılması ve Darüşşafaka'nın Maarif Nezareti'ne bağlanması
1908 Darüşşafaka Mezunin Cemiyeti'nin (Darüşşafakalılar Derneği) kuruluşu
1909 Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye'nin yeni

Dârü'l-Muallimât; 1870 yılında Osmanlı Devleti’nde, ilk ve orta öğretim kız okullarına öğretmen yetiştirmek için açılan eğitim kurumu. Kız öğretmen okulu.
Osmanlı Devleti'nde, kızlar için ilk iptidâiye (ilkokul) ve rüştiye (ortaokul) mektepleri, 1858 yılında açıldı. 1869 Maârif-i Umûmiyye Nizamnâmesi’nde (Genel Eğitim Yönetmeliği'nde), bu okullara öğretmen yetiştirmek amacıyla bir kız öğretmen okulunun açılması öngörüldü. Okulun açılması, 26 Nisan 1870’te gerçekleşti; Dârülmuallimât adıyla, İstanbul’da Sultanahmet semtinde bir konakta açılan okulda eğitime başlandı. Tanzimat süresince de tek bir okul olarak kaldı.
Bu ilk kız öğretmen okulu, Dârülmuallimât-ı Sıbyan ve Dârülmuallimât-ı Rüştiye bölümlerinden meydana geliyordu. Ayrıca bu bölümler de müslim ve gayri müslim olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Sıbyan muallimliğinin öğretim süresi iki, rüştiye muallimliğinin dört yıldı.
1893'te yapılan bir düzenleme ile okula 6 yıllık ihtiyat bölümü eklendi. İhtiyat bölümü, rüştiye düzeyinde idi ve Dârülmuallimât'a öğrenci yetiştirmekteydi. Buradan veya kız rüştiyelerinden mezun olanlar Dârülmuallimât'a sınavsız alınmakta idi. Diploması olmayanlar ise sınava alınıyor, başarılı durumlarına göre sıbyan veya rüştiye şubelerine ayrılıyordu. İhtiyacı olan öğrencilere, günümüzdeki öğrenci kredisi benzeri maaş bağlanmakta idi. 5 yıllık zorunlu hizmet karşılığında verilen bu ücret, hizmet yapmayanlardan geri alınıyordu.
Okulun programında ulûm-ı diniyye, kırâat-ı Türkiyye, Arabî, Farisî, lisan-ı Osmanî ve imlâ, inşâ-yı Türkî, kavâid ve imlâ, imlâ ve inşâ, resim, sülüs, rık'a, dikiş, makine, nakış, coğrafya, tarih-i Osmanî, hesap dersleri yer alıyordu. Darülmuallimin (Erkek Öğretmen Okulu) adlı okullarla aralarında pek bir ders farkı yoktu. 1879'da programa "eğitim" üzerine bir ders konmuş, Aristokli Efendi bu dersi vermekle görevlendirilmişti ancak ders, bir sene sonra kaldırıldı. 1891'de Ayşe Sıdıka Hanım'ın çabaları ile ders programına "Eğitim Yöntemi" dersi eklenmiş ve bu dersi okutma görevini de kendisi üstlenmiştir.
Maarif Nezâreti'nin Dârülmuallimât'a öğrenci alımı için açtığı ilk sınava katılan 32 öğrencinin hepsi de başarılı bulunmuş ve bunlardan 20'si 1872-73 ders yılında mezun olmuştur. Böylece 1873 yılında ilk defa kız rüştiyelerinde nakış dışındaki derslere hanım öğretmenler girmeye başladı. Bu hanımlar, Türk eğitim tarihinde resmi okuldan yetişerek görev alan ilk öğretmenler ve devletin ilk kadın memurları idi.
1910-1911 döneminde okulu yatılı taşradan öğrenci gererek okul yatılı hale getirme düşüncesi gerçekleştirilemedi; alınan öğrenciler Fatih Çarşamba'daki Saip Paşa Konağı'na yerleştirildi ve Kız Sanayi Mektebi'nin derslerine devam ettiler. 1918'de Dârülmuallimât'ın Çapa'daki Derviş Paşa Konağı'na taşınmasından sonra Çarşamba'daki yatılı Kız Sanayi Okulu kaldırılıp Dârülmuallimât ile birleştirilmiş; böylece Dârülmuallimât yatılı okul haline gelmiştir.
1913'te Dârülmuammilat'ın eğitim süresi 5 yıla çıkarıldı. Bu kuruma öğretmen yetiştirmek üzere Dârülmuammilat-ı Aliye açıldı. Aynı yıl bazı büyük vilayet merkezlerinde de, yeni Dârülmuallimâtlar açıldı. 1914'te 253 olan öğrenci sayısı, 1919 yılında İzmir, Ankara, Konya, Adana, Edirne, Eskişehir, Beyrut, Halep ve Bursa'da bulunan Dârülmuallimatlarla birlikte okulun öğrenci sayısı 6000'e yaklaşmıştı.
1916'da, Dârülmuallimât için, yeni bir nizamnâme ve müfredat programı oluşturuldu. Buna göre Dârülmuallimât, iptidâî, izhârî ve âlî olmak üzere üçe ayrıldı.
1918'de çıkan Fatih yangını sırasında okulun yanması üzerine mektep, Çapa'daki binasına taşınmıştı. İlk uygulamalı dersler, burada başlatıldı. 1922'de Maârif Vekâleti'ne bağlanan Dârülmuallimât, 1924'te Kız Muallim Mektebi adını aldı.

Dârülmuallimîn

Enderûn Mektebi (Osmanlı Türkçesi: اندرون مکتب), Enderun'un II. Murad veya Fâtih Sultan Mehmed dönemlerinde açılmış olduğu şeklinde iki farklı görüş ileri sürülmekteyse de II. Murad zamanında Edirne Sarayı'nda teşkil edildiği, ancak gerçek teşkilâtına Fâtih döneminde kavuştuğu söylenebilir. Zamanla çeşitli değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar (1908) varlığını sürdüren bir saray okuludur. Hristiyan ailelerden devşirilen çocukların zeki ve gösterişlileri saraya alınarak özel bir şekilde yetiştirilirlerdi. Fatih Sultan Mehmed döneminde geliştirilmiştir.
Enderun, Farsça "sarayın iç kısmı" demektir. Enderûn mektebine alınan çocuklara, Kur'an, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler, edebiyat, inşa (şiir), dil bilgisi, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri ve matematik, coğrafya, mantık gibi müspet ilimler dersleri okutulurdu. Bir taraftan da Osmanlı saray geleneği ve görgüsüyle, protokol kaideleri ve bürokratik işler öğretilirdi. Bunların yanında çeşitli sanat kollarında beceriler kazandırıldığı gibi sportif faaliyetlere de yer verilirdi.
İç oğlanı denilen Enderûn talebesi ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlar, böylece Osmanlı Devleti'nin sarayda, yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu. Sarayda kademe kademe yükselerek sancakbeyi rütbesiyle taşrada görev alırlardı.

Osmanlı Devleti, kendinden önceki Türk devletlerine göre daha merkeziyetçi bir yapıya sahiptir. Bu sebepten dolayı kendi kurumlarından yetişmeyen kimselere görev vermemiştir. Bu durum, bazı çevreler tarafından Türkleri dışlamak şeklinde yorumlanmıştır.
Osmanlı bürokrasisi sadece devşirmelerden ibaret değildir. Divan ve taşra teşkilatında da yükselme olup buralar genelde Türklerin hakim oldukları kurumlardır. Esasen Kanunî Devrinden itibaren Türk çocukları da Enderûn Mektebi'ne alınmıştır.

Osmanlı devrinde Türkçenin devlet dili olarak hakim olmasının bir başka sebebi de Enderûn Mektebi'dir. Enderûn, saray içinde bir okuldur. Sarayda, orduda ve hükûmet işlerinde çalışacak memurları ve hizmetlileri yetiştirmek bu okulun görevi idi. Fatih tarafından açıldığı bilinen bu okula, acemi oğlanlar arasından öğrenci seçilirdi.
Enderunda eğitim beş konu üzerinde toplanmıştı:

Fen, matematik ve coğrafya eğitimi
Beden eğitimi
Uygulamalı idari işlerin eğitimi
Yeteneklerine uygun bir sanat eğitimi
Teorik olarak İslami bilgiler ve dil eğitimi (Osmanlıca, Arapça ve Farsça)
Topkapı Sarayı'nda Enderun 7 ayrı bölümden oluşmaktadır:

Küçük odalar
Büyük odalar
Doğancı koğuşu
Seferli odası
Kilar odası
Hazîne odası
Has oda
Enderûndan sadrazamlar, kaptan paşalar, yeniçeri ağaları, eyalet valileri, sancak beyleri, daha başka hizmetler için ünlü kişiler, ayrıca şairler, edipler, ressamlar, mimarlar, müzikçiler, tarihçiler, fen ve matematik bilginleri (ve öğretmenleri) ve daha bunlar gibi medresenin yetiştirmediği bilginler de yetişmiştir.
Askerlik, siyaset ve teknik konuların ağırlıklı olarak okutulduğu Enderûn okulunun temel özelliği, saray içinde bulunması ve bütün derslerin Türkçe okutulmasıdır. Fatih Kanunnamesi ve Enderûn mektebinin durumu da gösteriyor ki, Osmanlı devrinde Türkçeye devlet dili olarak önem verilmiştir.
Enderûn mektebinden eğitim ve öğretim sultan II. Mahmud devrine kadar sistemli bir şekilde devam etti. 18. yüzyılın sonlarında devşirme sisteminin bozulmasıyla darbe yiyen okul, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye ordusu için yetiştirilmesi gereken küçük ve büyük rütbeli subayların büyük bir kısmının Enderûn mektebinden seçilmesi ile sarsıldı.
Daha sonra batı metotları ile harp okullarının açılması ve bunların gitgide çoğalmasıyla mektebin önemi iyice azaldı. Modern eğitimin gittikçe yerleşip yayılması karşısında, Enderûn mektebi de modern eğitimin ilkelerini uygulamaya başladı. Ancak şehirde Türk ve ecnebi olmak üzere çeşitli genel kültür kurumlarının ve meslek okullarının açılması, özellikle Enderûn mektebinden çıkanların, Tanzimât'tan önceki devirde olduğu gibi, devlet görevlerine tâyinlerdeki üstün durumlarını kaybetmeleri, halk arasında özellikle devlet ileri gelenleri katındaki değerini sarstığından, Enderun 1908 İkinci Meşrutiyetin ilanını takip eden günlerde tamamen kapatıldı.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi (GEAH) veya eski adıyla Gülhane Askerî Tıp Akademisi (GATA), II. Abdülhamit tarafından 1898 yılında İstanbul'da Gülhane Seririyat Hastanesi olarak kurulmuş olup günümüzde Etlik, Keçiören'de Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak devam etmektedir.

Hastane ilk olarak "Gülhane Seririyat Hastanesi" adı ile Padişah II. Abdülhamid'in doğum günü olan 30 Aralık 1898 tarihinde törenle açılmış, "Gülhane" adıyla kurulduktan hemen sonra Tıbbiye-i Şahane'den mezun olan asker hekimler bölükteki görev yerlerine gitmeden önce Haydarpaşa Askerî Hastanesi yerine burada bir yıl pratik eğitimine başlamışlardır.

1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilan edilmesinden sonra tıp konularında yapılmak istenen reform girişimleri sonucu askerî ve sivil tıp okulları birleştirilmiş ve 1909'da kurulan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine Gülhane öğretim üyelerinin on bir kişilik önemli bir kısmı da transfer olmuştur. 1914 yılında ise Gülhane'deki askerî hekimlik eğitimleri artırılmış, Gülhane Seririyat Hastanesi ismi değiştirilerek "Gülhane Tatbikat-ı Askeriye Tatbikat Mektebi ve Seririyatı" olmuştur. Gülhane Seririyat Hastanesindeki modern eğitim ve öğretim nedeniyle, burada yetişen asker hekimler Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında ordu içinde başarılı görevler yapmışlardır.

Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'na girme ihtimali üzerine, askerî okulların ve Gülhane'nin İstanbul'dan Ankara'ya taşınmasına karar verilmiş ve 21 Temmuz 1941'de, İstanbul'dan 28 vagonluk bir katara sığdırılan tüm eşya ve personel, Sirkeci'den Cebeci Merkez Hastanesi'ne nakledilmiştir.
2016 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı olan GATA, Türk Silahlı Kuvvetlerine sağlık bilimleri alanında askerî personel yetiştiren bir komutanlıktı. 15 Temmuz askerî darbe girişiminden sonra 31 Temmuz 2016 tarihinde çıkarılan kanun hükmünde kararname ile sağlık birimleri ile birlikte Sağlık Bakanlığına bağlanmıştır ve adı Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirilmiştir. GATA'ya bağlı olan yükseköğretim birimleri ise Sağlık Bilimleri Üniversitesine devredilmiştir.
Hem Ankara hem İstanbul'daki hastane yerleşkeleri içerisinde camiiler inşa edilmiştir. Ankara'daki Gülhane Camii, 2022 yılında ibadete açılmış olup İstanbul'daki camii için inşaat süreci 2024 yılı itibarıyla ilerleme halindedir. Camii inşaatları, kamuoyunun bir kısmında, 2007 yılında Emine Erdoğan'ın başörtülü olduğu gerekçesiyle GATA'ya alınmaması olayıyla ilişkili olarak anılmaktadır.

Gülhane Askerî Tıp Akademisi Komutanlığı ve bağlı birimleri Ankara, İstanbul ve Eskişehir'de bulunmaktaydı. Eylül 2016 tarihine kadar bağlı birimleri;

GATA Komutanlığı Karargâhı
Gülhane Askerî Tıp Fakültesi ve Eğitim Hastanesi
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Araştırma Geliştirme Merkezi
Biyomedikal Mühendislik Merkezi
Diş Hekimliği Bilimleri Merkezi
Eczacılık Bilimleri Merkezi
Hava ve Uzay Hekimliği Merkezi
Yüksek Lisans Doktora Planlama ve Koordinasyon Merkezi
Hemşirelik Yüksek Okulu
Sağlık Astsubay Meslek Yüksek Okulu
TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi

Haydarpaşa Eğitim Hastanesi

Hava ve Uzay Hekimliği Merkezi

Ali Rıza Pasin
Hulusi Behçet
Cevdet Kerim İncedayı
Cumali Aktolun
Menahem Hodara
Ali Şehirlioğlu

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane
Kitabu'l-Müntehab
Osmanlı'da eğitim

Gülhane Eğitim Araştırma Hastanesi

Kara Harp Okulu (KHO) ya da geleneksel adıyla Harbiye; Ankara'da bulunan ve Türk Kara Kuvvetlerinin muvazzaf subay kaynağı olan, Millî Savunma Üniversitesine bağlı olarak lisans seviyesinde eğitim veren askerî okuldur.

Mekteb-i Harbiye-i Şahane, Sultan II. Mahmud'un emriyle 1834 tarihinde kurulmuştur. Başlangıçta eğitimin bütün basamaklarında faaliyet gösteren Harbiye, ilk mezunlarını 1841 yılında verebilmiştir. 1845 yılında askeri idadilerin (lise) kurulması ve aynı yıl yapılan program geliştirme çalışmaları sonucunda Harbiye, eğitim süresi dört yıl olan bir yüksekokul niteliği kazanmıştır. Harbiye, 1908 yılına kadar geçen süre içinde öncelikle piyade ve süvari subaylarını yetiştirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, 1899 yılında '1283' yaka numarasıyla Kara Harp Okulu'nun piyade sınıfına yazılmıştır, 1902 yılında mezun olmuştur. 1905 yılında beş ordu merkezinde açılmış olan Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat Harp Okulları kısa bir süre sonra kapatılmışlardır. Bundan sonra sadece İstanbul'daki "Harbiye Mektebi", eğitim ve öğretime devam etmiştir. Art arda gelen savaşlar döneminde hızlandırılmış bir eğitim programı uygulanarak cephelere subay yetiştiren Harbiye, Mütareke Dönemi'nde 1 Temmuz 1920 tarihinde Ankara'da Abidin Paşa Köşkü'nde eğitim ve öğretime başlamıştır. 

Harp Okulu, ilk mezunlarını 1 Kasım 1920 tarihinde vermiştir. Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Harp Okulu, tekrar İstanbul'da öğretime başlamıştır. Kara Harp Okulu ve yerleşkesi, 25 Eylül 1936 tarihinde Ankara'ya nakledilerek yeni yapılmış olan binasında eğitime başlamıştır. İki yıl olan eğitim süresi 1948 yılında üç yıl, 1963 yılında iki yıl ve 1971 yılında üç yıl olarak düzenlenmiştir. 1974 yılından itibaren 4 yıllık lisans eğitimi uygulamasına başlanmıştır. 2016 yılında Milli Savunma Üniversitesi çatısı altına giren okuldaki eğitim-öğretim süresi yabancı dil hazırlık sınıfı ile birlikte 5 yıldır. Kar Eğitim-Öğretim Sistemi, Askeri Nazan-i Eğitim, Ortak Genel Konular, Askeri Uygulamalı Eğitim, Beden Eğitimi ve Spor ile Akademik Programlardan teşkil edilen bütüncül bir yapıya kavuşmuştur. Akademik program kapsamında; 1974-1991 yılları arasında makine, inşaat, elektrik-elektronik, yönetim-işletme bölümlerinde lisans düzeyinde eğitim verilmiş, 1991-1992 Eğitim-Öğretim Yılından itibaren sistem mühendisliği programına aşamalı olarak geçilmiştir. 2011-2012 Eğitim-Öğretim Yılı itibarıyla Kara Harp Okulunda, çoklu lisans programında eğitim verilmeye başlanmıştır.
Kara Harp Okulunun amacı, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu ve Yönetmeliği ile harp okulları kanun ve yönetmeliklerinde belirtilen ve asker kişilerde bulunması gereken niteliklere sahip, liderlik özellikleri gelişmiş, askeri sevk ve idare edebilme yeteneği kazanmış ve yeterli fiziki yeteneğe sahip olmuş, Kara Kuvvetleri Komutanlığının ihtiyacına göre belirlenen bilim dallarında lisans eğitim ve öğretimini görmüş, sınıf okulu ve eğitim merkezlerinde verilecek subay temel mesleki eğitim ve öğretimini takip edebilecek yeterliliğe ulaşmış muvazzaf subay yetiştirmek ve Kara Kuvvetlerinin ihtiyacı olan konularda lisansüstü eğitim ve öğretim sağlamaktadır. Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın ihtiyaç duyduğu sınıf ve miktarda subay yetiştiren asker yükseköğretim kurumu olan Kara Harp Okulunda, subay diplomasının yanı sıra; endüstri ve sistem, elektronik, makine, inşaat, bilgisayar, strateji ve güvenlik, tarih, işletme ve uluslararası ilişkiler lisans programlarında ulusal ve uluslararası denkliği/geçerliliği olan lisans diploması da verilmektedir. Verilen akademik eğitimle, Harbiyelilerin, muharebe sahasının karmaşık problemlerini çözecek bilimsel bakış açısına ve donanıma sahip olması amaçlanmaktadır.

Kara Harp Okulunda; piyade, tank, topçu, hava savunma, kara havacılık, istihkam, muhabere, ulaştırma, ikmal, bakım, personel, maliye ve harita sınıflarından subay yetiştirilmektedir. Her tür hava ve arazi şartında görev yapma ihtimali olan subaylar, liderlik yaptıkları askerlerine örnek olacak seviyede üstün fiziksel yeteneklere ve dayanıklılığa sahip olmalıdırlar. Kara Harp Okulu beden eğitimi ve spor programı Harbiyelileri bu hedefe en iyi şekilde ulaştırmak üzere düzenlenmiştir. Yine Kara Harp Okulu mezunu subaylar, Kara Kuvvetleri Komutanlığının seviyesindeki birliklerinde komutanlık görevinden başlayarak sıralı üst birliklerin sevk ve idaresinde; karargâhlarda, askeri Kurumlarda görev yapmaktadırlar. Kıta görevinde başarılı subaylar ihtiyaç duyulan alanlarda Yüksek Lisans, Doktora programlarına devam edebilmekte, yurt dışı temsilciliklerimizde, NATO ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri birlik ve karargahlarında görev alabilmektedirler.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin sosyal ve sağlık tesisleri tüm TSK mensuplarıyla beraber ve ailelerinin istifadesine sunulmaktadır. Kara Harp Okulu'na her yıl belirli kontenjanlarda kız öğrenci de alınmaktadır.

Şu an kullanılan Kara Harp Okulu brövesi 2017 yılında kabul edilmiştir. Bröve üzerindeki 1834 yılı Kara Harp Okulunun kuruluş tarihini, çapraz kılıç ve miğfer muharip subay olmayı, çelenk subaylığı, güneş ışınlı Atatürk portresi kendi de Kara Harp Okulu mezunu olan Atatürk'ün harp okulu öğrencilerine ve Türkiye'ye yaydığı çağdaş uygar fikirleri simgeler. Zemin renginin kırmızı olması ise Türkiye Cumhuriyeti'nin bayrağını simgeler.

Kara Kuvvetleri Komutanlığının en önemli subay kaynağı olan Kara Harp Okulu öğrencileri 2018-2019 eğitim öğretim yılından itibaren zorunlu olarak 2 dönem hazırlık sınıfı okur. Hazırlık eğitimi yabancı dil ve beden eğitimi üzerinedir. Harbiyeliler birinci sınıfta, Sayısal, Sözel ve Uluslararası İlişkiler tabanlı eğitimler ile ikinci sınıfta görecekleri lisans programlarına yönelik dersler almaktadır. 3'üncü, 4'üncü ve 5'inci sınıflarda ise; iktisadi ve idari bilimler ile teknik bölümler dallarında toplamda dokuz ayrı lisans programında modern laboratuvar, dershane ve amfilerde akademik unvana sahip öğretim üyeleri tarafından eğitim ve öğretim verilmektedir. Okulun eğitim süresi 5 yıldır.

Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği
Makine Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Bilgisayar Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Savunma Yönetimi
Uluslararası İlişkiler
Tarih

Harbiyelilere sevk ve idare edebilme yeteneği kazandırmak, çeşitli sınıf ve silahların taktik kullanılması ile muharebe sahası sistemleri hakkında bilgi edinmelerini sağlamak maksadıyla, akademik program boyunca haftada bir gün öğleden sonra ve tam gün boyunca askerî eğitim icra edilmektedir.
Yaz döneminde ise İzmir Menteş'te, 6 hafta süreli eğitim verilmekte, Afyon ve Çanakkale başta olmak üzere Harp Tarihi gezileri düzenlenerek donanımlı birer subay olmaları sağlanmaktadır.

1993-2016 yılları arasında Kara Harp Okulu'nda, Harbiyeliler tarafından Çizgi Ötesi dergisi çıkarılmıştır. Bu dergi 2022 yılında web sitesi üzerinden yeniden yayına başlamıştır.

Beş Teğmen Olayı

Kara Harp Okulu Resmi Sitesi 21 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lisan Mektebi,  Osmanlı Devleti’nde devlet memurlarının yabancı dil öğrenmeleri için 19. yüzyılda İstanbul'da hizmet vermiş bir okuldur.
Okul için Cağaloğlu'nda II. Abdülhamit Han devrinde yaptırılan binada Cağaloğlu Hüsamettin Yivlik Geleneksel Türk El Sanatları Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi eğitim faaliyetine devam etmektedir..

Tercüme Odası’nın Osmanlı Devleti’nin idari teşkilatında yabancı dil öğretilen bir okul olma misyonunu yitirmesiyle dil bilen memur yetiştirmek üzere Lisan Mektebi açıldı ancak kısa aralıklarla birkaç defa kapatılıp yeniden açılan bir kurum oldu. İlk açılışı 1866, bir daha açılmamak üzere kapanışı 1892’dedir.

Maarif Umumiye Nazırı Kemal Efendi’nin 3 Mart 1866  tarihli tezkeresi üzerine ilk  Lisan Mektebi, "Mahrec-i Aklâm Mektebi" (memur yetiştirme amaçlı bir meslek okulu) içinde açıldı.  Başlangıçta Fransızca öğrenimi için açılan okulun programına 1867’de Rumca ve Bulgarca dersi eklendi.

İlk açılıştan bir süre sonra kapatılan okul; Sadrazam Ahmed Arifi Paşa'nın 24 Mart 1879 tarihli tezkeresi üzerine yeniden açıldı. Padişah II. Abdülhamid, ders programında Fransızca ile birlikte Arapça’yı da zorunlu tutmak kaydıyla okulun açılığını onayladı.Dört yıllık okulda Fransızca ve Arapça’nın yanı sıra Rumca ve Ermenice öğrenmek de zorunlu idi. Okulun mezunları yabancı dil bilgisi gerektiren memuriyetlerde görevlendirilmekteydi.

1883  yılında Lisan Mektebi yeniden açıldı. Genç memurların bu okula gitmeye teşvik edilmeleri sonucu 1885'te birinci sınıfa 160 öğrenci kaydoldu. Okul için Cağaloğlu’nda bir bina yaptırıldı.

Lisan Mektebi'nin bir daha açılmamak üzere kapanması Ağustos 1892'de Hariciye Nazırı Mehmet Sait Paşa ve Sadrazam Cevat Paşa'ların ortak bir tezkeresinin aynı gün onaylanması ile oldu.Kapatılan okulun yerine "Mekteb-i Ali-i Diplomasi" adıyla başka bir okulun açılmasına karar verilmişti. Fakat böyle bir okul açılmadı.

Cağaoloğlu'ndaki okul binası çeşitli tarihlerde Hukuk Mektebi, Darülfünun Fizik-Kimya laboratuvarı, Dar-ül Muallim (1909-1921), Sanayi Nefise Mekteb-i Ali'si (1922-1925) olarak hizmet verdi.  Sanayi-Nefise Mekteb-i Alisi olduğu dönemde İbrahim Çallı burada öğretim üyesi idi. Mahmut Cüda ve Elif Naci bu okulda öğrenci olmuştu.
Bina, 1929-1930 öğretim yılında o zamanki adıyla İstanbul Kız Ortaokulu'na devredi. 1940 yılında Müstakil Cağaloğlu Akşam Kız Sanat Okulu olarak kullanıldı, 1981 yılında o zamanki adıyla Cağaloğlu Kız Meslek Lisesi olan okul ile aynı yönetim altında birleştirildi. 1994-1995 öğretim yılında "Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarımı Meslek Lisesi ve Moda Sanat Eğitimi Merkezi" adını aldı. Geçmişte bu binada öğrenim görmüş sanatçıları anmak üzere 1997 yılında "Elif Naci Atölyesi", 2000 yılında "Mahmut Cüda Atölyesi" açıldı.
2019-2020 eğitim-öğretim yılında Milli Eğitim Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan protokol kapsamında Cağaloğlu Geleneksel Türk Sanatları Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ismini aldı. Okul, Cağaloğlu Hüsamettin Yivlik Geleneksel Türk El Sanatları Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi adıyla eğitime devam eder.

Aşiret Mektebi (Osmanlıca: مَكْتَبِ عشیرت همايون) (özgün adıyla Mekteb-i Aşiret-i Hümayun), Osmanlı Devleti'nde önde gelen aşiret liderlerinin çocuklarının Osmanlı eğitim sistemi içerisinde yetiştirilerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla Sultanı Sultan II. Abdülhamid tarafından İstanbul'da 21 Eylül 1892 tarihinde açılan okul.
12-16 yaş arasında erkek çocukların öğrenim gördüğü orta dereceli parasız yatılı bir okul idi. İstanbul'da Akaretler'deki bir binada bir yıl faaliyet gösteren bu okul Kabataş'taki Esma Sultan Konağına taşınmış, kapanana kadar burada eğitime devam etmiştir. Okul kapandıktan sonra aynı binada Kabataş Lisesi eğitime başlamıştır.
Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra, Diyarbakır, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, kabiliyetli ve muteber ailelerin 12 ile 16 yaş arasındaki çocukları alınmıştır.
Bunlar, özenle yetiştirildiler ve daha sonraki senelerde sayıları arttırıldı. İki yıllık öğretim programı, beş yıla çıkarılan okulda Kuran, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında, zamanın fen bilimleri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler okutuldu.
Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları alınırken, sonraki yıllarda, okulun prestijinin artması üzerine Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine gönderildiler.
Zamanla okulun öğrenci sayısı ve masrafı arttı; Maarif Nezareti okulun ihtiyacı olan parayı bulmakta zorlanmaya başladı. Ayrıca okulda özellikle Kürt ve Arap talebeler arasında sık sık kavgalar yaşanmaktaydı. Kavgaları önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla okul bahçesine bir karakol binası yapılmak zorunda kalındı.
Arşivler 1906'da çıkan yemeklerle ilgili bir ayaklanmada kapatıldığını yazsa da, politik bir ayaklanma sonucu kapatıldığı sanılmaktadır.

Mekteb-i Osmani, Osmanlı İmparatorluğu tarafından Fransa'nın başkenti Paris'te açılan ve 1857-1864 yılları arasında faaliyet gösteren bir eğitim kurumuydu. Kuruluş amacı, Fransa'ya öğrenim görmek üzere gönderilen Osmanlı öğrencilerini bir merkezde toplayarak Fransızca eğitimine hazırlamak, disiplinli bir eğitim ortamı sağlamak ve daha sonra askerî ve sivil yükseköğretim kurumlarına devam edecek öğrencileri yetiştirmekti.

II. Mahmud döneminde Avrupa'ya öğrenci gönderilmesi uygulaması başlamış, Tanzimat döneminde ise eğitim alanındaki yenileşme çalışmaları hız kazanmıştır. 28 Şubat 1856 tarihli Islahat Fermanı'nın ardından Osmanlı hükûmeti, çeşitli devlet daireleri ve askerî okullardan çok sayıda öğrenciyi eğitim için Fransa'ya göndermiştir. Ancak öğrencilerin farklı okullara dağılmış olmaları, yeterli denetimden uzak bulunmaları ve eğitim masraflarının artması üzerine bu öğrencilerin tek bir merkezde toplanması fikri ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, 1851 yılında Maarif-i Umumiye Nazırı Kemal Bey'in Paris'teki öğrencileri teftiş etmesi sonucunda öğrencilerin beklenen ilerlemeyi sağlayamadığını gözlemlemesi de Paris'te bir Osmanlı okulu açılmasına zemin hazırladı.

Paris Büyükelçisi Mehmed Cemil Bey'in girişimleri üzerine Fransa Maarif Nazırı Gustave Rouland ile yapılan görüşmeler sonucunda okulun kuruluşu kararlaştırıldı. Paris Sefiri Mehmed Bey önce uygun bir bina kiralanmasını ve gerekli eşyaların alınmasını istemiş, ardından bu bina ve yönetim şekli padişah onayına sunulmuştur. Hazırlanan projede okulun yönetim biçimi, disiplin esasları ve öğrencilerin eğitim programları belirlendi. Bunun ardından Osmanlı ve Fransız yetkililerinden oluşan bir denetim komisyonu kuruldu ve öğrenciler eğitim seviyelerini belirlemek amacıyla sınava tabi tutuldu. Yapılan değerlendirmelerde birçok öğrencinin temel derslerde ve Fransızca bilgisinde yetersiz olduğu görülünce, bunların ortak bir hazırlık okulunda eğitim almaları uygun bulundu.
Sultan Abdülmecid'in onayıyla Mekteb-i Osmani, Paris'in Grenelle Mahallesi'ndeki Violet Sokağı 53 numaralı binada Fransa Maarif Nezareti'nin himayesinde Ekim 1857'de resmen açıldı. Açılış töreni 6 Kasım 1857'de gerçekleştirildi. Dokuz yıllık kira sözleşmesiyle tutulan okul binasının girişinde Osmanlı armasına yer verilmişti. Mekteb-i Osmani'nin kuruluşunda, Paris'te daha önce açılmış olan ve Mısırlı öğrencilerin eğitim gördüğü Mısır Mektebi örnek alınmıştır. Osmanlı hükûmeti de Fransa'nın başkentinde kendi öğrencileri için benzer bir kurum kurarak askerî subaylar, mühendisler ve devlet memurları yetiştirmeyi amaçlamıştır. Hoca Tahsin Efendi ve Selim Sabit Efendi yeni açılan bu okulda görevlendirilmiştir. Ayrıca ikisinin Paris üniversitelerinde matematik ve fen derslerini takip ederek ileride açılması planlanan Dârülfünûn için hazırlık yaptıkları belirtilmiştir.

1864 yılında Mekteb-i Osmani Müdürü Esad Bey, Paris Sefareti'ne sunduğu bir raporda okulun mevcut durumunu değerlendirerek çeşitli düzenleme önerilerinde bulundu. Esad Bey, Paris'e gönderilen öğrencilerden beklenen ölçüde yararlanılamadığını, bunun başlıca nedeninin okulun kötü yönetilmesi olduğunu belirtti. Çözüm olarak öğrencilerin daha küçük yaşlarda Fransa'ya gönderilmesini, Mekteb-i Osmani'nin geliştirilerek kapasitesinin artırılmasını ve okul yönetiminin askerî personelle güçlendirilmesini önerdi.
Esad Bey'in raporu Dar-ı Şûrâ-yı Askeriyye tarafından incelendi. Hazırlanan mazbatada, küçük yaştaki çocukların yabancı bir ülkede eğitim görmesinin dinî, ahlaki ve kültürel bakımdan sakıncalı olduğu ifade edilerek bu öneri uygun bulunmadı. Bunun yerine, Osmanlı askerî okullarında eğitimlerini tamamlayan başarılı öğrencilerin belirli alanlarda ihtisas yapmak üzere Avrupa'ya gönderilmesi tavsiye edildi. Ayrıca mülkî eğitim alanında Avrupa liseleri örnek alınarak İstanbul'da yeni okullar açılmasının daha uygun olacağı görüşü benimsendi.
Bu değerlendirmeler sonucunda 28 Şubat 1865'de Mekteb-i Osmânî'nin lağvedilmesine ve öğrencilerinin Paris'teki mevcut liselere dağıtılmasına karar verildi. Okulun kapatılmasında yalnızca yüksek maliyet değil, beklenen eğitim başarısının sağlanamaması da etkili oldu. Fransa-Prusya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti'nin askerî eğitim bakımından Almanya'ya yönelmesinin ve İstanbul'da Fransız eğitim modelini esas alan Mekteb-i Sultânî'nin (Galatasaray Lisesi) açılacak olmasının da bu kararı etkileyen unsurlar arasında bulunduğu belirtilmektedir.
Kapatma kararına rağmen okul binası hemen boşaltılmadı. 1867 yılında binanın kullanılmaya devam edildiği, ancak 1869 yılı başlarında kira sözleşmesinin feshedilmesiyle öğrencilerin farklı okullara dağıtıldığı belirtilmektedir. Okulun kapatılmasının ardından Fransa ve Belçika'daki Osmanlı öğrencilerinin yönetimi için Talebe-i Osmaniyye Müdürlüğü kuruldu. Aynı dönemde, daha az masrafla daha fazla öğrenci yetiştirme amacı doğrultusunda İstanbul'da Batı tarzında bir okul kurulması düşüncesi benimsendi ve 1 Eylül 1868'de Mekteb-i Sultânî açıldı. 1869 yılında Paris'te eğitimini tamamlamasına az kalan öğrencilerin Fransa'da kalmasına, diğerlerinin ise İstanbul'a dönerek Mekteb-i Sultânî'ye devam etmesine karar verildi.

Mekteb-i Osmani'nin 1858 tarihli nizamnamesine göre okulun amacı, Fransa'da öğrenim görmek üzere gönderilen Osmanlı öğrencilerinin eğitimlerini tamamlamalarını sağlamaktı. Lise düzeyinde verilen eğitimin süresi üç yıl olarak belirlenmişti. İlk yıl Fransızca, tarih, coğrafya ve hesap dersleri okutulurken, sonraki iki yılda Fransızcanın ileri düzeyiyle birlikte tarih, coğrafya, matematik ve doğa bilimleri dersleri veriliyordu. Kültürlerinden kopmamaları amacıyla öğrencilere aynı zamanda Türkçe ve din dersleri de veriliyordu. Öğrenciler askerî ve kalemiye olmak üzere iki gruba ayrılıyor, bazı dersleri ise ortak takip ediyordu. Okul bir müdür ve idare meclisi tarafından yönetiliyor, yıllık ve mezuniyet sınavları bu meclis gözetiminde yapılıyordu. Nizamname ayrıca öğrencilere üniforma giyme zorunluluğu getiriyor, haftada yalnız iki gün izin tanıyor ve kumar ile içkiyi kesin olarak yasaklıyordu. Başarı durumuna göre bazı öğrencilere müstakil oda tahsis edilebiliyordu. 
Osmanlı hükûmeti okula yakından ilgi göstermiştir. Hatta gayrimüslim öğrenciler için bir din adamı görevlendirilmiştir. Ermeni Patriği, Paris'teki Collège Arménian de Saint-Samuel Moorat ile Osmanlı Talebe Cemiyeti'ndeki gayrimüslim öğrencilere hizmet vermek üzere Osmanlı hükûmetinden bir Gregoryen rahibi talep etmiştir. Bu talep 1863 yılında kabul edilmiş ve Rahip Ohanes Hünkarbeyendiyan, aylık 400 frank maaşla Fransa'ya gönderilmiştir.
1867 yılına kadar din derslerinden Tahsin Efendi sorumluydu. Tahsin Efendi, Selim Sabit Efendi ile birlikte 1857 yılında tabiat bilimleri ve hesap öğrenimi görmek, Hristiyan öğrencilere Türkçe öğretmek ve Dârülfünûn için öğretmen yetiştirmek amacıyla Paris'e gönderildi. Burada ayrıca bir yüksekokul ile Collège de France'ta fizik ve kimya derslerine devam etmiş; Mekteb-i Osmani'de Doğu dilleri ve Ermeni lehçeleri okutmuştur.

"Sultan Abdülaziz zamanında Paris'te Mekteb-i Osmânî talebeleri", Türk Tarih Kurumu Arşivi

Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn (Türkçe: İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) (Osmanlıca: مهندسخانۂ بحرئ همايون Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1773 yılında III. Mustafa zamanında tersane ve donanmanın geliştirilmesi ve tersane halkının eğitilmesi amacıyla açılmış teknik okuldur. Okulda sınıflara ilk defa tahta ve sıra konulmuştur. Bir okul matbaası kurulmuş ve ders kitapları basılmıştır.
1774 yılında vefat eden III. Mustafa'nın son ve en önemli icraatlarından biri olan ve bir tersane gözü içerisinde “Hendese Odası” adıyla bir sınıf olarak açılan okul; 1782 yılında Padişah I. Abdülhamit döneminde Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn adını almıştır. İstanbul Teknik Üniversitesi ve Deniz Harp Okulu ile Deniz Lisesi, bu kurumun içinden ayrılarak eğitime devam etmiştir.

Türk eğitim tarihinde modern anlamda ilk defa kurulan bu mektebin açılmasında 1768'de başlayan Rus savaşında, Osmanlı ordusunun teknik açıdan zafiyet içinde bulunmasının önemli rolü vardır. Savaş sırasında topçuluğun çağdaş hale getirilmesi çalışmaları ehemmiyet kazanmış ve bu arada Ekim 1772'de, bir yıl kadar hizmet veren bir topçu mektebi açılmış olmakla beraber bunun savaşın seyri üzerinde etkisi görülmemişti. 1770 tarihinde gerçekleşen Çeşme Deniz Muharebesi'nden sonra donanmanın yeniden yapılanması girişimleri de kalıcı ve semereli olmamıştı. Eğitilmiş kadrolara duyulan ihtiyaç bir deniz mühendishanesi açılmasını kaçınılmaz kılmıştı.
Okulun resmi açılış tarihi 1773 olarak kabul edilmekle beraber Toderini'nin belirttiği bu tarih yanıltıcı olduğuna yönelik birtakım referanslar bulunmakla beraber, Baron de Tott'un hâtıratında konuyla ilgili anlatımın tahlili neticesinde bunun doğru olamayacağı ortaya atılmıştır. Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun'un açılışı Fransız arşiv belgelerine göre 29 Nisan 1775 tarihindedir. Mühendishânenin ilk hocalarından Cezayirli Seyyid Hasan Hoca da yazmış olduğu bir risalenin önsözünde bu hususu teyit etmekte ve açılışının I. Abdülhamid zamanında ve Sadrazam Derviş Mehmed Paşa'nın üçüncü sadâreti döneminde yani Temmuz 1775’te olduğunu belirtmektedir. Hatta az sayıdaki talebeyi gayrete getirmek üzere 15 Temmuz’da bunlara birer nişan verildiği tespit edilmiştir.
Fransızca kaynaklarda "Ecole de Théorie" veya "Ecol de Mathématiques", Türkçe kaynaklarda "Hendesehâne" yahut "Hendese Odası" olarak geçen ve Tersane'de gemilerin çekildiği boş bir hangarda açılan okul, içlerinde ileri yaşlarda olanların da bulunduğu az sayıda talebeyle eğitime başladı. Baron de Tott'un imtihandan geçirerek seçtiği ilk öğrenciler genelde ibtidaî riyâziye bilgisine sahip eski kaptanlardan, bunların veya yüksek rütbeli bazı memurların çocuklarından oluşuyordu. Gerekli bazı kitaplar ve aletler Paris'ten getirtilmişti. İlk aylarında Fransız hocalarından Gilles Jean-Marie Brazzer de Kermovan tarafından matematik ağırlıklı bir eğitim verilmekte olan okulda kısa bir zaman sonra devletin eğitilmiş denizcilere olan ihtiyacından dolayı ve Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın da isteğiyle ders müfredatında deniz mühendisliği, hendese ve coğrafya bilimlerine ağırlık verilecek şekilde değişiklik yapıldı. 1776 yılı başlarında okulun nizamnamesi hazırlanarak yürürlüğe konuldu. Bir hoca ve yardımcısıyla bir alet muhafızından oluşan üç kişilik maaşlı bir kadro tayini yapılan okula on talebe kaydedildi. Daha sonraları tersane kâtiplerinden ve diğer hevesli olanlardan oluşan ve dersleri dışarıdan takip eden elliye yakın müdaviminin de bulunduğu anlaşılmaktadır.

İstanbul Teknik Üniversitesi31 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ana sayfa
İTÜ Tarihçesi25 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İTÜ Arşivi, Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn
Deniz Harp Okulu resmî sitesi8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ana sayfa
Aynı zamanda Batılı anlamda Türk Resim Sanatının başlangıcı sayılan "Asker Ressamlar Kuşağı" nın ilk eğitim aldığı kurumdur.

Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn, (Osmanlıca: مهندسخانۂ برئ همايون) İstanbul'da 1795 yılında kurulan; Osmanlı ordusu için topçu ve istihkâm subayı yetiştiren askerî okul. III. Selim devrinde yeniden yapılanmanın (nizâm-ı cedîd) en önemli kurumlarından biri olarak 1795‘te Hasköy'de açılmıştır. 1773'te kurulan Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun’dan sonra imparatorluğun ikinci mühendishanesidir. Örneklerini, Fransa’da Mouradgea D’Ohsson’un ve özellikle Viyana’da Ebûbekir Râtib Efendi’nin gözlemlediği askerlik ve mühendislik akademilerinden almıştır. Kuruluş sebebi Nizâm-ı Cedîd ordusunun teşkil edilmesiyle bağlantılıdır. İlk dönemiyle ilgili belgelerde Fünûn-i Harbiyye Tâlimhânesi, Mekteb-i Fünûn-i Harbiyye veya Mühendishâne-i Sultânî gibi isimlerle, ardından da Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn olarak anılmıştır.

Gemi inşaatı, inşaat mühendisliği ve balistik öğretimi yapan bir okuldu. Osmanlı Devleti'nde öğrencilerin sıralara oturarak ders gördüğü, yabancı dil öğrendiği, batılı anlamda öğretim yapan ilk eğitim kurumu olan Mühendishane, III. Selim devrinde orduda gerçekleştirilen yeniden yapılanmanın en önemli kurumlarından birisidir.
Sivil mühendisler de yetiştirmek üzere 1883'te Mühendishane'ye bağlı olarak "Hendese-i Mülkiye Mektebi" adıyla sivil bir okul kurulmuştur; bu okul günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi adıyla eğitime devam etmektedir. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn, bir mühendis okulu olarak İstanbul Teknik Üniversitesi'nin ve humbaracı ve lağımcı ocaklarına eğitim veren bir askerî okul olarak Kara Harp Okulu'nun başlangıcını oluşturur.

Kasımpaşa semtinin Hasköy sahilinde yer alan okulun başlangıcı, padişah III. Selim'in Eyüp'teki Bahriye Yazlığı'nda açılan Mühendishane-i Sultanidir. Kağıthane Topçu Talimgâhındaki bir atış tatbikatına katılan padişahın nişancılık ve eğitimin zayıf olduğunu gözlemlemesi ve atış yerine çağrılan matematikçi İsmail Efendi sayesinde atışların düzeltilmesi; okuryazar, matematik bilen topçu subayı yetiştirmek gereğini göstermişti. Böylece kurulan Eyüp'teki Mühendishane-i Sultani'de öğrencilere daha çok temel eğitim niteliğinde kuramsal dersler verildi. 1793 yılında Hasköy'de Humbaracı Kışlası arazisi üzerinde yeni bir okul binasının temeli atıldı. İnşa edilen bina, Osmanlı Devletinin klasik medrese eğitimi dışında bilime yönelik eğitim hareketinde ilk inşa edilen yapılardandı. İnşaat 1794 yılında büyük ölçüde tamamlandı ve Mühendishane-i Sultani yeni binaya taşındı.
Okulun "Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn" adıyla açılışı 10 Mayıs 1795 tarihinde gerçekleşti. Öğrenci olarak eski Humbarahane ve Mühendishane mensuplarının çocukları ile Enderun-i Hümayun Ağaları'nın gençleri kabul edildi. III. Selim'in danıştığı Ignatius Mouradgea d'Ohsson'ın önerisi ve Viyana'da geçici elçi olarak bulunan Ebubekir Ratip Efendi'nin gözlemlediği askerlik ve mühendislik akademileri örnek alınarak kurulan okul dört yıllıktı ve ders programı Fransız askeri okullarınınkiyle aynı idi. O dönemde riyaziye (matematik) öğreten tek okul idi. Mühendishane'de teorik derslerden başka uygulamalı dersler verilmekte; haftanın belirli günleri öğrencilere arazi üzerinde tatbikat yaptırılmaktaydı. Uzun yıllar okulun idareciliğini ve baş hocalığını geometri ve cebir hocası Müderris Abdurrahman Efendi üstlendi. Eğitim, dört mühendis hoca (Hüseyin Rıfkı, İbrâhim Kâmi, Hâfız Seyyid İbrâhim Edhem, Elhac Hâfız Abdullah) tarafından sürdürüldü. 1801'de mühendis Selim'in (Bailey) kadroya alınmasıyla hoca sayısı beşe yükseldi.
Mühendishane'nin kütüphanesi için ilk kitaplar ve gerekli aletler Enderûn-ı Hümâyun Hazinesi'nden tahsis edildi. Padişah III. Selim, sarayda Mühendishane'nin işine yarayacak kitap ve aletlerin hepsini oraya devretti. Kütüphane özellikle 1799 yılında ölen Ebubekir Ratip Efendi’nin terekesinden alınan çok sayıdaki kitap, harita, teknik alet ve edevatla zenginleşti. 1780'de tamamlanan otuz beş ciltlik ünlü Fransız Ansiklopedisi de kütüphane de yer alan kitaplardandı. Binası ve aletleri çok iyi olduğundan Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn'un öğrencileri de haftanın iki günü oraya gelerek bazı dersleri Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn öğrencileri beraber görürlerdi. Mühendishane'nin kitap ye aletlerinin bir bölümü hâlen İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Bilim ve Teknoloji Tarihi Araştırma Merkezi'ndedir.
Ders kitaplarının çeşitli çizelgeler ve geometrik şekiller içermesinden ötürü bunların hatasız çoğaltılması amacıyla 1796 yılında Mühendishane'nin zemin katında bir matbaa kuruldu. Müderris Abdurrahman Efendi matbaa müdürü oldu. Bu matbaada basılan ilk kitabın, Mahmud Raif Efendi'nin yazdığı Fransızca kitap olması muhtemeldir.

Gelişimi
III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Nizâm-ı Cedîd faaliyetlerine son verilmesi ile Mühendishane'nin ve matbaanın faaliyetleri zarar gördü. 1826'da yeniçeriliğin kaldırılmasına kadar mühendislik eğitim ihmale uğradı; okul gelişme kaydedemedi.
Başlangıçta Humbaracı ve Lağımcı ocaklarına dair kanunnâme ile düzenlenen ve kendi kanunnamesi olmayan Mühendishâne için 1806 yılında Mühendisname Kanunnamesi yürürlüğe konuldu. 26 Temmuz 1806 tarihinde de Hüseyin Rıfkı Tamani, "Mühendishâne-i Berri-i Hümâyûn Serhocası" olarak tayin edildi. Bu, resmî belgelerde geçen ilk başhocalık unvanı idi. 1806-1817 yılları arasında Hüseyin Rıfkı Efendi, 1817-1830 arasında Seyyid Ali Paşa, 1830-1836 yılları arasında Hoca İshak Efendi Başhocalık görevini yürütmüştür. Seyyid Ali Paşa 1836-1845 yılları arasında ikinci kez Başhoca oldu. Aynı dönemde Başhocalık unvanı nazırlık ile birleştirildi ve kaldırıldı.
Hoca İshak Efendi başhocalığı sırasında okulda müfredat programını yeniden düzenledi, bazı hocaları görevden uzaklaştırdı. O vakte kadar öğrencilerinin yerde oturup dizleri üzerinde not tuttukları okulu sandalye ve masalar ile donatıp kara tahtalı sınıflar oluşturdu ve Batılı askerî okulların programına benzer bir program uyguladı. O zamana kadar mühendishanede eksikliği giderilemeyen Fransızca ders kitaplarının tercümelerini tamamladı. 1834'te padişah II. Mahmud'un emri ile Mekteb-i Harbiye kurulunca gerek yeni açılan Mektebi-i Harbiye'ye gerekse Mühendishane'ye hoca, askerî fabrikalara teknik eleman yetiştirmek üzere Türk eğitim tarihinde ilk defa Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn'dan iki subayı ve on öğrenci İngiltere'ye gönderildi. Bu öğrenciler eğitimlerini tamamlayıp döndüklerinde ülkede Tanzimat Devri denen yeni bir dönem başlamıştı ve eğitim alanında yenilikler yapılmaktaydı. Yeni dönemde okulda da önemli değişiklikler oldu. 1847'de çıkarılan nizamname ile Mühendishane, bir idadi sayıldı ve binaya ilaveler yapılarak öğrenim süreleri dörder yıl olan, bir topçu ve mimari yani istihkâm sınıfları açıldı. Okulun adı Topçu ve Mimar Mektebi oldu. Arazi ölçümü, analitik geometri, astronomi, fizik, balistik, harp tarihi, topçuluk gibi dersleri vermek üzere Avrupa'dan birçok uzman getirildi. O vakte kadar okula mühendislik, kalfalık yapmış değişik yaş gruplarından öğrenciler kabul edilmekte iken 1847'de seçilen gençlerden ayrı bir Harbiye sınıfı oluşturuldu.
1871'de okulun harbiye sınıfları Harbiye'ye, topçu idadîsi sınıfları Maçka'daki kışlaya nakledildi. Hasköy'deki boşalan bina 93 Harbi'nde hastane olarak kullanıldı. Savaştan sonra Hüseyin Tevfik Paşa okulun idarecisi oldu, binası tamir edilip genişletildi. Harbiye Mektebi'ndeki topçu ve istihkâm kısımları idadi sınıfı talebeleri getirilerek eğitime burada devam edildi. Bu dönemde okulun tedrisatında değişiklikler oldu, süresi altı yıla çıkarıldı.
1883 yılında Mühendishane'nin yanına yeni bir inşa edildi ve burada Mühendishane Nezareti'ne bağlı bir "Hendese-i Mülkiye Mektebi" kurularak sivil mühendisler yetiştirilmeye başladı. Hendese-i Mülkiye 1909'da Mühendis Mekteb-i Âlîsi adını alarak ülkenin altyapı inşaatlarında görev alan kadroları yetiştirdi. Mühendislik ve mimarlık öğretimi, 1928 yılından itibaren Yüksek Mühendis Mektebi'nde, 1944 yılından sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi'nde sürdürüldü.
Askerî okul olan Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn, I. Dünya Savaşı sırasında öğrencileri cepheye gönderilince kapandı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra yeniden açıldı. İstanbul işgal edilince birkaç defa yer değiştirmek zorunda kaldı. Milli Mücadele yıllarında Konya'da bir Topçu Talimgâhı kuruldu. Topçuluk eğitimi, cumhuriyetin ilanından sonra Ankara'daki Harp Okulu'nda devam etti. 1941'de Polatlı'da Topçu ve Topçu Atış Okulu kuruldu; okulun adı 1946'da Topçu Okulu oldu.
Hasköy'deki Mühendishane binası günümüzde İstanbul Askeralma Bölge Başkanlığı olarak hizmet vermektedir.

Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun
Hoca İshak Efendi
Hüseyin Tevfik Paşa

İstanbul Teknik Üniversitesi31 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ana sayfa
İTÜ Tarihçe25 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İTÜ Arşivi, Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn

Osmanlı İmparatorluğu'nda eğitim. İslam eğitim sisteminin temel kurumu olan medrese, Osmanlılar dönemininde de eğitimin temeli olmuş, Osmanlı İmparatorluğu'na uygun biçimsel gelişmeler göstermiştir. Medrese sıbyan mektebinden sonra orta, lise, yüksek okul ve üniversite eğitimi veren, İslami kimliği nedeniyle yalnızca Müslümanların devam ettiği bir eğitim kurumu özelliğindedir. İmparatorluk sınırlarındaki Müslümanların eğitimi ulema adı verilen dindar topluluk tarafından İslam dininin hükümlerine göre denetlenmekteydi. II. Mahmut dönemine kadar İslami örgütlenme yürütülmüştür. Bu dönemde batı biçimi kurumlar oluşturulmadan önce, memur yetiştirmek amacıyla Acemi Oğlanlar Ocağı ve Enderûn Mektebi; sivil halkın eğitimi amacıyla Sıbyan Mektepleri ve Medreseler kurulmuş idi. İlk medrese 1331'de kurulan İznik Orhaniyesi'dir.

Klasik dönemde, eğitim işlerine bakan ulema sınıfının başında Şeyhülislâm bulunuyordu. Fatih Kanunnamesinde, "Şeyhülislâmın ulemânın başkanı olduğu" söylenmiştir. Meşihat makamı şeyhülislam o dönem eğitim öğeleri olan medrese ve sıbyan mekteplerinden sorumluydu. 16. yüzyılın başlarından başlayarak Şeyhülislâmlık içinde Ders Vekâleti denen bir daire kurulmuş ve sorumluluk paylaşılmıştır. Taşrada ise, müftüler eğitim örgütünün sorumlusu olmuşlardır. Klasik dönemde orta ve yüksek derecedeki eğitim şeyhülislâmlığa bağlı kalmıştı. Medreselerde görev yapan müderrislerin tayinlerinden 1574'e kadar tümüyle sadrazam ve kazasker sorumluyken, daha sonra yevmiyesi kırk akçadan yukarı olan müderrisliklerin ve yüz elli akçayı aşan mevleviyet kadılarının tayinine şeyhülislamlar bakmıştır. Bu görevin zor olacağını söyleyen Şeyhülislâm Ebussu‘ûd Efendi, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa'ya iş yükünün arttığını ifade etmişti.

II. Mehmet tarafından kurulan Sahn-ı Seman Medresesi felsefe, fen, kelam, fıkıh gibi çok çeşitli ve gelişmeye elverişli bilimleri öğretmiştir. II. Mehmet bilim ve eğitim sisteminin önemli bir kurucusudur. Maveraünnehir ulemasından olan, Uzun Hasan'ın elçi olarak göndermiş bulunduğu Ali Kuşçu'yu bilime ve bilgeliğine olan sevgisi yüzünden İstanbul'a yerleşmesi için ikna etmiştir. İstanbul'da Fatih Camisi etrafında yaptırdığı "Medreset ül Aliye" olarak da anılan Sahn-ı Seman zamanının benzersiz tek üniversitesi konumundadır. Bu medrese sekiz bölümden oluşmuştur.Bunların lise karşılığı olan idadi dersleri, tamamlama bölümleri, hazırlık medreseleri de bulunmaktadır. Okuyup yazan bir öğrenci önce iptida-i hariç denilen medreselerde okur. Buradan sonra da, Musule adı verilen tetimme yani tamamlama medreselerine yükselirdi. Artık buradan sonra Darülfünun yani üniversite öğrencisi olmaya hak kazanırdı.
Daha sonra Sultan Kanuni Süleyman, Süleymaniye medreselerini yaptırdı. Bu medreselerde; hadis, tıp, riyaziye ve tabii ilimler uzmanları yetiştirildi. İlahiyat, hikmet, fıkıh, hadis ve edebi-yat-ı arabiye, Fatih tamamlama bölümünde okutulur, bunların içinden şehadetname yani diploma alanlar mülazım adı ile unvan sahibi olurlardı. Bu mülazım rütbesi alanlardan yetenekli olanlar müderris olabilirdi.
II. Mehmed'in yaptırdığı Ayasofya Medresesi ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulan Süleymaniye Medresesi Osmanlı eğitim sisteminin II. Mahmud'a dek en önemli kurumları olmuştur. Buralarda doğa bilimleri yerine İslam hukuku ve tefsir gibi İslami ilimlere odaklanılmıştır. Daha sonra din adamları felsefeyi günah sayarak eğitim programlarından çıkarmıştır. Dini kaygılarla müdahaleler sonucunda eğitim sistemi zarar görmüştür.  II. Mahmud, Tıbbiye ve Harbiye'yi kurarak askeri eğitimi yenilemiştir. Rüşdiyeler kurmuş ve medreseye alternatif eğitim oluşturmuştur. Tanzimat Dönemi ise eğitimin halka yayılmaya çalışıldığı, bakanlık ve kararnameler ile düzenlenmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur.
Dini müfredattan ayrı eğitim ilk olarak: deniz mühendisliği (1773), askeri mühendislik (1793), tıp (1827) ve askeri bilimler (1834) alanlarında yapılmıştır. Orduya uzman personel yetiştirmek amacıyla batılı biçimde eğitim yapılmaya çalışılmıştır. Diplomatlar ve yöneticiler için de benzer kurumlar oluşturulmuştur. Tercüme Odası(1833) ve Mekteb-i Mülkiye(1859) bunlara örnektir. Medresetü'l-Kuzat (Mekteb-i Nüvvâb) gibi karma programlı hukuk okulları bu dönemin öncü atılımlarındandır. 1846'da ilk kapsamlı eğitim planı oluşturulmuştur. İlk, orta ve yüksek düzeyde eğitim için bütüncül bir düzen tasarlanmıştır. 1869'da daha büyük bir plan hazırlanmış ve ücretsiz eğitimi hedef edinmiştir. İki tasarı da mali yetersizlikler nedeniyle uygulamaya konamamıştır.
19. yüzyılda Osmanlı eğitimi medrese, laik askerî ve mülkî okullar ve müslüman olmayan milletlerin özel okulları ile kapitülasyonla kurulan yabancı okullar olmak üzere üçe tabana ayrılmaktaydı. 19. yüzyıl eğitim sistemi medresenin aleyhine laik okulların güçlendiği bir yapıya sahipti. Medreseler yetersiz kalıyordu. Ayrıca aralarında sınıf farkı vardı. Öğrencisi Arapça bilmeyen, basit bir Türkçe yazımından yeteneksiz medreseler de vardı; Arapça, Farsça, matematik, astronomi eğitimi veren de vardı. Cevdet Paşa'nın Maruzat adlı biyografik yapıtı medreselerin durumu hakkında bilgi verir.
Tanzimat devrinde laik eğitim iptidaiden Rüşdiye'ye dek örgütlendi. Bir süre sonra inas(kız) rüşdiyeleri de açılınca, Türk toplum yaşamına kadın çalışanlar girdi. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi, hepsi ayrı tüzel kişiliği olan yüksek okullar kalarak üniversite çatısı altında birleştirilmediler. Bunlar yatılı ve burslu okullardı. Felsefe bu dönemde eğitim sistemine giriyor. Yüksek okul öğrencisi epistemoloji konularını ve medreseden kalan mantık bilgisini ediniyor ancak Rıza Tevfik gibi filozoflar bile özgün metninden Kant gibi kaynakları okuyamıyordu. Filolog ve tarihçi eksikliği bu dönem kaynaklarının yavan kalmasına neden olmuştur. İlber Ortaylı'ya göre son dönem Osmanlı laik eğitiminin başarısı, gerekli teknisyenleri yetiştirmek olmuştur. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi gibi okullar 150 yıla ulaşan geçmişi ile bir gelenek oluşturmuş ve Türkiye'nin teknisyen (mühendis, tabip, veteriner hekim vs.) yetiştirme konusunda üstünlüğüne temel olmuştur.
Müslüman olmayan milletlerinin vakıf okullarında Tanzimat'tan başlayarak Türkçe bulunmaktaydı. Ancak Türkçe eğitimine azınlıklar tarafından önem verilmemişti. Ermeni eğitim kurumları bu dönemin en köklü ve sağlam eğitim verenleriydi. 19. yüzyılda Ermeniler Osmanlı ortamı içinde en oturaklı simaları yetiştirdi. Mora İsyanı'ndan beri Fenerli Rumların terk ettiği hükûmet görevleri ve Tercüme Odası da Ermeni aydınlarla doldu. 19. yüzyılda çoğalan Amerikan eğitim kurumları daha çok Doğu Anadolu, Suriye ve Filistin'de 400'ü aşkın okul, atölye ve yetimhaneye sahipti. Osmanlı'da Amerikan okulları diğer tüm yabancı okullardan daha başarılıydı. Bu okullar, sanıldığının tersine Hristiyanlık propagandası yapmıyor, yerli halktan Amerikalı yetiştiriyordu. Museviler ise öbür cemaatlere göre eğitimde daha geriydi. 19. yüzyılda Fransa Yahudilerinin oluşturduğu ve Osmanlı Musevisi banker Kamondo'nun desteklediği Alliance Israelite Universelle gibi okullarıyla bir eğitim Rönesansı yaşadı. O güne kadar konuştukları Kastilyan İspanyolcalarını Fransızca-Türkçe karma eğitimle değiştirdiler.
19. yüzyılda Darülmaarif kurularak rüşdiye sonrası eğitim verilmiş ve sonradan kurulacak Darülfünun'a öğrenci yetiştirilmiştir. Batılı anlamda eğitim vermek için kurulan Darülfünun üç kez kapatılmış, birçok kez ad ve yer değiştirmiş, ilgi ve olanak eksikliği nedeniyle amacını yerine getirememiştir. Bu kurum 1933'te İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmüştür.

Padişahların çocukları hükümdar adayı olduklarından, on beş yaşına gelince bir sancağa gönderilerek burada devlet yönetimini deneyimlemeleri amaçlanırdı. On beş yaşından önce sancağa çıkan şehzadeler de vardır. Gelibolulu Ali, Çelebi Mehmet'in on dört yaşındayken Hüseyin Hüsamettin, II. Mehmet'in sekiz yaşında ve II. Bayezit'in ise yedi yaşında sancak beyi olduğunu iletir. II. Bayezid'e kadar Amasya, bundan sonra da Kütahya yeğlenen başlıca sancaklardır.
Şehzade henüz sancağa çıkmadan Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusunda iç oğlanlarla birlikte hem fiziksel hem entelektüel eğitim
görmekteydi. Binicilik ve dövüş  sanatları eğitimini iç oğlanlarla birlikte alırlardı. Sarayda ayrıca bir de “Şehzade Okulu” bulunmaktaydı. Devrin en yetenekli hocaları eğitim vermesi için tutulurdu. II. Mehmet'in hocalığını yapan Molla Güranî ve İnbü’t‐Tercid, oğlu Şehzade Bayezit'in hocası Molla Salahaddin, I. Süleyman'ın oğlu  Şehzade Selim'in hocası Şeyh Nurullah bin Akşemseddin buna örnektir.
1603'te I. Ahmet döneminde şehzadelerin sancağa çıkarılma yöntemi kaldırılmıştır. Bunun zindan yaşamı da denilen Kafes Hayatı'nı başlattığı söylenir. Yine I. Ahmet döneminde tahtın babadan oğluna geçmesi yönteminin ortadan kalkması ve Ekberiyet Yönteminin kabulü, şehzade eğitimini aksatmıştır.

Osmanlı'da ilköğretim düzeyindeki Sübyan okullarına "mekteb" ya da "küttab", yoksul çocuklar için açılanlara ise "küttab-ı sebil" veya "mekteb-i sebil" de denilmekteydi. Küttab ya da mekteb, aynı anlamda olup "yazı öğretilen yer" anlamına gelmektedir. İlk başlarda, burada okuma yazma öğretilse de, daha sonraları temel İslâmî bilgiler de verilmeye başlanmıştır. Bizans'ın eğitim anlayışı İslâm dünyasındaki ile temel öğretim, genel koşullar ve ilkeler bakımından birbirlerine çok yakın bulunmaktaydı.

İlk olarak II. Murat Dönemi'nde Edirne Sarayı'nda açılmıştır. En önemli özelliği şimdiki tanımıyla Saray Üniversitesi olmasıdır. Osmanlı Devleti'ni yönetecek yönetici, komutan, devlet memuru ve sanatkârlar enderunda yetiştirilmiştir. Enderûn okuluna alınan çocuklara, Kur'an, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler, edebiyat, inşa (şiir), dil bilgisi, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri ve matematik, coğrafya, mantık gibi yararlı bilimler dersleri okutulurdu.

Acemioğlanlar Ocağı, Osmanlı İmparatorluğu'nda enderun için öğrencileri ve başta piyade bölümü olmak üzere kapıkulu ordusunun gereksinim duyduğu

Osmanlı donanması (Osmanlıca: دونانمای همایون, Donanma-yı Humâyûn), Osmanlı Devleti'nin askerî deniz gücü. XIV. yüzyılda kuruldu. Osmanlı Devleti, 1323 yılında Karamürsel'i fethederek denize ulaştı, Kara Mürsel komutasında ilk donanma oluşturuldu ve Kocaeli'nde yapılan savaşlarda denizden destek sağlandı. 1327 yılında Karamürsel'de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı. Osmanlı donanmasında hiyerarşik sisteme geçildi, ilk Derya Beyi (Donanma Komutanı), Kara Mürsel Bey oldu. 1337 yılında Kocaeli ele geçirildi; böylece 1353 yılında gerçekleşecek olan Rumeli'ye geçişin önü açıldı. Bundan sonra donanmanın merkezi sırasıyla İzmit, Gelibolu ve son olarak da İstanbul oldu.
İstanbul'un Fethi'nde II. Mehmed, donanmadan yararlandı. Karadeniz'de ve Akdeniz'de etkisi artan Osmanlı donanması, Mısır Seferi'nde Osmanlı kuvvetlerine lojistik destek sağladı. 1538 yılında Preveze Deniz Muharebesi kazanıldı. Bundan sonra Cerbe Deniz Muharebesi de kazanıldı, Malta kuşatıldı ancak bir şey elde edilemedi. Osmanlı donanmasını büyütmek için birçok tersane kuruldu, ihtiyaç duyulan malzemeler Kocaeli'den, Biga'dan, Samsun'dan, Kastamonu'ndan ve Aydın'dan getiriliyordu. Kaptan-ı Deryalara gelenek olarak Cezayir beylerbeyliği verilirdi. Tersane-i Amire'nin bulunduğu Kasımpaşa'nın inzibat sorumlusu donanma idi. Gelibolu, Akdeniz adaları ve İzmir'in bazı yerleri Osmanlı kaptanlarına dirlik olarak verilirdi.
16. yüzyılda Hint Okyanusu'nda Portekiz Krallığı'na karşı Hadım Süleyman Paşa ve Pîrî Reis komutasında seferler düzenlendiyse de, Portekiz donanması üstün geldi ve Pîrî Reis idam edildi. İnebahtı Muharebesi'nden sonra ağır kayıplar veren Osmanlı donanması, kayıplarını telafi etmeyi başardı. Osmanlı Devleti, duraklama döneminden itibaren deniz ticaretinde Avrupalı devletlerden geri kaldı. XVIII. yüzyılda Mezamorta Hüseyin Paşa'nın girişimleri ile donanmada reform yapıldı. Fakat denizlerde ciddi bir üstünlük sağlanamadı. 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın Kaptan-ı derya olmasıyla Bahriye Mektebi açıldı, burada modern eğitim verilmeye başlandı ve 1776 yılında Tersane-i Amire'nin yakınlarında ikinci Bahriye Mektebi olarak Hendesehane-i Bahri açıldı. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti, Fransa'nın Mısır Seferi'nde Birleşik Krallık donanmasından yardım aldı. Bundan sonra III. Selim'in reformlarını devam ettiren II. Mahmud devrinde donanma, 1827 yılında Navarin'de imha edildi. II. Mahmud döneminde Amerikalı mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etti, Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayi girdi ve dönemin en büyük savaş gemisi unvanını elinde tutan Mahmudiye de o dönemde denize indirildi. II. Mahmud'un ölümünden sonra bu mühendisler İstanbul'u terk etmek zorunda bırakıldı, tahta çıkan Abdülmecid döneminde, 1840 yılında Bahriye meclisi kuruldu ve modern donanma çalışmaları devam etti. İlk denizcilik şirketi Şirket-i Hayriye de bu dönemde kurulmuştu. Abdülaziz döneminde ise, 1867 yılında Bahriye Nazırlığı kuruldu. Abdülaziz döneminde devam eden reformlar ile yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı. 1878'den itibaren II. Abdülhamid'in güvensizliği sonucu donanma, Haliç'te terk edildi ve denize açılmadı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda Osmanlı donanması kendini gösteremedi, 1909 yılında Donanma Cemiyeti'nin çabaları ile modern donanma çalışmaları halkın bağışlarıyla devam etti. Bu cemiyetin çabaları ile çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı, Alman subaylardan oluşan bir heyet ile reform çalışmaları canlandı. Trablusgarp Savaşı'nda ve Balkan Savaşları'nda Osmanlı donanması etkinlik gösterdi, fakat I. Dünya Savaşı'nda Ege Denizi'nde sınırlı faaliyet göstermek zorunda kalan donanma, Çanakkale Deniz Savaşları'nda başarılı oldu. I. Dünya Savaşı'nın ardından donanma, Marmara Denizi'nde İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girdi.

1071 yılında yapılan Malazgirt Muharebesi'nden beri Anadolu'ya yerleşmekte olan Selçuklu Devleti, 1081 yılında Ege'ye ve Marmara'ya ulaşmıştı. Bizanslılar'dan ve Cenevizliler'den öğrenilen tekniklerle ilk donanma çalışmalarına başlandı. Çaka Bey, İstanbul'da esir olduğu süreçte bu teknikleri öğrendi, III. Nikiforos'un ölümü üzerine tahta çıkan yeni Bizans imparatoru I. Aleksios, Çaka Bey'i serbest bıraktı ya da Çaka Bey kaçtı. Bunun üzerine İzmir'de Çaka Beyliği kuruldu. Burada bilinen ilk Türk donanması kuruldu, 1089'da Midilli ve 1090'da Sakız ele geçirildi. İznik'te Ebülkasım, yeni bir donanma inşasına başladıysa da Bizans'ın müdahalesi ile gemiler yakıldı. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde ticaret güvenliğini sağlamak için denizciliğe ağırlık verildi, 1207 yılında liman kenti olan Antalya ele geçirildi. Sinop'ta tersane kuruldu. I. İzzeddin Keykavus, 1214'te Kıbrıs Krallığı ve 1216'da Venedik ile ticaret anlaşması imzaladı. Mısır ile deniz ticareti vardı, bu döneme denk gelen Haçlı Seferleri Selçuklu ticaretini olumsuz etkiliyordu. Antalya kaybedilince Selçuklular 1216'da şehri geri aldı. 1220'de tahta çıkan I. Alaeddin Keykubad, o dönemde Kalonoros olarak bilinen Alanya'yı fethetti ve Alaiye adını verdi. Alanya'da tersane kuruldu, bu tersane ilk organize tersane olarak görülmektedir. 1225 yılına kadar Alanya ile Silifke arasındaki birçok kıyı kalesi ele geçirildi. Ayrıca Keykubad, 1224 yılında Hüsameddin Çoban komutasında bir Karadeniz donanması hazırlattı ve sefere çıkıldı, Kırım'ın Sudak kenti ele geçirildi. Sudak'taki Selçuklu hakimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmemekle beraber, 1239'da Moğol istilaları'na kadar Selçuklu hakimiyetinde kaldığı tahmin ediliyor. Keykubad'ın ölümünden sonra tahta çıkan II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Moğol istilaları başladı ve Kösedağ Muharebesi ile devlet zayıfladı, aralarında Sinop'un da bulunduğu birçok Karadeniz bölgesi Trabzon İmparatorluğu tarafından ele geçirildi ancak 1266'da Sinop geri alındı. Kösedağ Muharebesi'nden itibaren Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollara bağlı hale geldi.
Özellikle Batı Anadolu'da birçok uç beyliği kuruldu, bu beyliklerden bazıları denizcilikle ilgilendi. Denizci beyliklerden bazıları Karesioğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları idi. Bu beyliklere ait deniz kuvvetleri, Ege'de akınlar yaptı. Karesioğulları Beyliği, kurduğu tersanede gemiler inşa etmekte idi. Aydınoğlu Gazi Umur Bey, Ege Denizi'nde birçok başarı elde etti ve Çanakkale Boğazı ile Rodos arasında kesin bir hakimiyet kurdu. XIV. yüzyılda Osmanlı Beyliği genişlemeye başladı, zamanla bu beylikler hakimiyet altına alındı ve Osmanlı donanmasının temelleri atıldı.

1256'dan beri Moğol İlhanlıların işgalindeki Anadolu'da bu baskıdan uzakta göreli özerk olarak Batı Anadolu'da kurulan uç beyliklerinden denizcilikle de iştigal eden Karesioğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları'nın  aksine Osmanoğulları Beyliği'nin kurulduğu dönemde denize çıkışı yoktu. Bu süreç Orhan Bey'in önderliğinde 1320'lerin başında başladı ve hareket noktası Yenişehir olmak üzere Orhan Bey  Gemlik Körfezi, Akça Koca İzmit Körfezi ve Konur Alp Karadeniz yönünde ilerlediler. Esas hedef bölgenin en büyük kenti Bursa'nın Doğu Roma İmparatorluğu'ndan alınması öncesinde bu kentin deniz bağlantılarını her yönden koparmaktı. Bu çerçevede Osman Gazi; oğlu Orhan Bey'i Mudanya, Kara Timurtaş Paşa'yı da Gemlik üzerine gönderdi ve Osmanlıların ilk Kaptan-ı deryası Kara Mürsel Bey de filosuyla denizden Orhan Bey'e destek sağladı. Nitekim, Kara Mürsel Bey'in (bugün kendi adını taşıyan) Karamürsel kasabasında Karesi Beyliği'nden getirttiği işçilerle 1320 yılında inşa ettirdiği Karamürsel kayığı denilen süratli, uzun ve hafif tekneler denizden sevkiyat bağlamında kuşatmada büyük bir rol oynadı. ve 1321'de Mudanya'nın ele geçirilmesiyle Osmanlılar Marmara Denizi'ne açıldılar. Gemlik'in de ele geçirilmesiyle kuşatma altındaki Bursa çevresindeki abluka daha da sıkılaştırılmış oldu ve bu önemli Doğu Roma kenti 1326'da Osmanlıların eline geçti. 1323 yılında ise Konur Alp'in Akçakoca'yı ele geçirmesiyle Osmanlılar ilk kez Karadeniz'e kıyıdaş oldular.
Osmanlıların ilk denizaşırı seferi ise 1324 yılında icra edildi ve İnönü Beyi Kara Ali Bey (diğer adıyla Emir Ali Bey) keza karamürsel kayığından oluşan hafif bir filoyla Kalolimnoz adasını ele geçirerek Osmanlılara Doğu Roma gemilerini gözetleme olanağı sağlayan bir üs kazandırdı (adanın ismi de Emir Ali Bey'e atıfla Emir Ali adası İmralı  olarak adlandırıldı)
1320 yılında Karamürsel'de kurulan ilk tersaneyi 1337'de Doğu Roma'dan alınan İzmit ve 1345'te Karesioğulları'ndan alınan Edincik izledi ve Lala Şahin Paşa gemi inşa faaliyetleri açısından kaydadeğer bir rol üstlendi. Karesi topraklarının ilhakıyla Karabiga hariç Marmara Denizi'nin tüm güney kıyıları Osmanlıların eline geçti. Kuzeyde ise 1338 itibarıyla Şile-Üsküdar arası, Karadeniz Ereğli ve Amasra haricinde Doğu Roma toprağı kalmamıştı. Hatta, kuruluş aşamasındaki Osmanlı donanması Marmara Denizi'nde taarruz kabiliyetine ulaşmış ve 1337 yılında İzmit Kuşatması sırasında buraya yardım gelmesini engellemek amacıyla 36 gemiyle İstanbul'un güney kıyılarına (yağma amaçlı) çıkarma yapmıştı.

Osmanlıların 1352 yılında Avrupa'ya geçişlerini ise tarihî bir dönüm noktası olarak nitelendirmek mümkündür. Bu dönemde Doğu Roma İmparatorluğu 1204 yılındaki IV. Haçlı Seferi'nden bu yana kudretli bir donanmaya hâkim değilken, Ege Denizi-Karadeniz hattında en önemli deniz güçleri Venedik ve Ceneviz ile 1310'dan beri Rodos'a hâkim olan Hospitalier Şövalyeleri idi. Karada ise Stefan Duşan önderliğinde Balkanların batısında geniş toprakları ele geçiren Sırp İmparatorluğu Drama'ya ulaşmış ve İstanbul'u tehdit eder hale gelmişti. Dolayısıyla 14. yüzyılda tüm mücadele ve ittifaklar bu Hristiyan güçler ile Osmanlı, Karesi, Aydın ve Saruhan beylikleri arasında şekilleniyordu. 1334 Eylül'ünde Edremit, 13 Mayıs 1344'te Halkidiki, Nisan 1347'de Gökçeada önlerindeki çarpışmalarda Haçlı filoları Türk filolarını (Karesi, Saruhan ve Aydın) yenilgiye uğratırken, özellikle Aydın Beyi Umur Bey Ege Denizi'nde büyük başarılar kazandı ve Doğu Roma'yla itti

Osmanlı tıbbı, İslam tıbbının bir parçası olan ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde geliştirilen tıp biçimi.

Osmanlı tıp tarihi üç dönemde incelenmektedir.
- Klasik Dönem (1450-1730): İslam tıp teorisine dayalı çalışmaların yapıldığı, külliyelerin parçası olan büyük darüşşifaların açıldığı bir dönemdir. Osmanlılar ilk hastaneyi 1399'da Yıldırım Beyazıd zamanında Bursa'da yapmışlardır (Yıldırım Darüssifası). İlk başhekimi Tabip Hüsnü'nün olduğu hastahanenin bir baştabibi, yardımcısı, tabibi, cerrahı ve göz hekimi ve çeşitli personeli vardı. Dönemin önemli hekim ve cerrahlarından biri Şerafeddin Sabuncuoğlu (1386?-1470) eğitimini 1308'de inşa edilmiş olan Amasya Darüşşifası'nda tamamlamış aynı yerde hekimlik yapmış ve eserlerini de burada yazmıştır. Eserlerinde tedavi metotlarını en ince ayrıntısına kadar vermiş olan Sabuncuoğlunun Kitâbü'l-Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye (1465) adlı eseri Osmanlılarda kaleme alınmış tek resimli cerrahi eseridir.
Fâtih Sultan Mehmed devri, tıbbî faaliyet ve gelişmeler bakımından önemli bir devirdir. Fâtih, sağlık işlerini organize eden ve o günün şartlarına göre çok ileri bir zihniyetin anlayışı olduğu anlaşılan Hekimbaşılık (Reisu'l-Etibba) müessesesini kurarak, başına Kutbeddin Ahmed'i getirmişti. Sultan Fâtih'in oğlu II. Bayezid ise Edirne'de Kirişhâne Mahallesi'nde bir cüzamhane ile akıl hastanesi yaptırmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatname adlı eserinde Fâtih, Süleymâniye, Sultânahmed hastahanelerini anlatır.
Osmanlı'nın klasik döneminde tıp adamlarına büyük önem verilmekte, yerli tıp adamlarının yanı sıra farklı bölgelerden gelen tabipler de Osmanlı'da ilgi görmekteydi. Bu dönemin tabipleri ameliyatlar yapabilmekteydi. Örneğin nebatî (bitkisel tıp) tıpla meşgul olan Altunîzâde'nin (öl. XV. yüzyıl sonları) idrar darlığı çekenlere başarılı sonda ameliyatları yaptığını Şakaik-i Numaniye'den öğrenmekteyiz.
- Batıyı Tanıma (1730-1825) : Eğitimde yenileşme hareketlerinin görüldüğü ve Batı'daki gelişmelerin tercümeler yoluyla aktarıldığı bir dönemdir.
- Batıya Açılış ve Modernleşme Dönemi (1827 sonrası) : 1827'de Mustafa Behçet'in çalışmalarıyla kurulan Tıbhâne-i Âmire ve 1839'da kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne dönemin önemli tıp eğitimi kurumlarıdır.
Batı'da bilimin son derece ilerlediğini ve Osmanlıların çok geri kaldığını düşünen II. Mahmud, tercüme ile vakit kaybedilemeyeceğini söyleyerek hekimliğin Fransızca okunmasını emretmiştir. 1827'de ordunun tabip ve cerrah ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendinin önderliğinde Tıphâne-i Âmire adında bir tıp mektebi açılması yolundaki çalışmalara başlanmış. Mustafa Behçet Efendi bu mektebin ilk nizamını hazırlamış ve Türkiye'de modern tıp mektebinin kurucusu olmuştur. Gülhane bahçesinde bulunan binalarda faaliyetine baslayan Tıphâne-i Âmire'yi aynı yıl Şehzadebaşında açılan Cerrahhane takip etmiştir. 1831-1832 tarihlerinde Cerrahhane, Topkapı Sarayı bitişiğindeki bir binaya nakledilmiştir. 1836'da iki mektep birleştirilmiş, 1839'da da Gülhane'den Galatasaray'a taşınmış ve mektebin basına Avusturyalı doktor Charles Ambroise Bernard getirilerek mektebin adı Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahâne olarak değiştirilmiştir.

Osmanlı döneminin ilk Türkçe telif tıb kitabi olarak kabul edilen "Havâsu'l-Edviye"yi te'lif eden Ishak B. Murad ile Amasya Hastahânesi başhekimi Sabuncuoğlu Şerafeddin ve Sultan II.Murad adına 841 (m. 1437)'de "Zahire-i Muradiye" adli büyük tıp kitabını yazan Sinoplu Mümin B.Mukbil, sonradan Osmanlı Devleti'ne gelip hizmet eden tabiplerdir.
Osmanlı'da yazılan bazı tıp eserleri ve yazarları şunlardır:

Ahmedî : Tervihu'l-Ervah, Müntehab-i Sifa
Haci Pasa: Kitabu'l-Feride, Kitabu's-Saade ve'l-Ikbal, Kitabu't-Ta'lim, Sifau'l-Eskam ve Devau'l-Âlâm, Müntehab-i Sifa
Şeyhî : Kenzu'l-Menafi'
Mü'min b. Mukbil: Kitabu't-Tib, Miftahu'n-Nur ve Hazainu's-Surûr, Zahire-i Muradiye
Aksemseddin: Kitabu't-Tib, Maddetu'l-Hayat
Serafeddin Sabuncuoglu: Cerrahiye-i Ilhaniye, Mücerrebnâme
Bedr-i Dilsad: Kehhalnâme, Kemalnâme, Muhtasaru't-Tib
Ibn-i Serif : Yadigâr-i Ibn-i Serif
Mehmed b. Lütfuullah: Müfredat-i Tib
Sükrullah Sirvanî : Ilyasiye fi't-Tib
Kaysunîzâde Mehmed: Tıb Mecmuasi
Halimî Lütfullah Efendi: Kasimiyye
Hekimsah Mehmed Kazvinî : Asbabu Sitteti'z-Zaruriyye, Mucez Serhi, Nasihatnâme
Ahi Mehmet Çelebi: Risâle-i Hassatu'l-Kilye ve'l-Mesâne, Mucez Tercümesi
Kaysunîzâde Mehmed b. Mehmed: ed-Dürretu'l-Muntahab, Düsturu'l-Bimâristan, Düsturu't, Tibbi'l-Misbah, Zâdu'l-Mesir fî Ilaci'l-Bevâsir
Atufî: Hifzu'l-Ebdân, Ravzu'l-Insan fî Tedabir-i Sihhati'l-Ebdân
Ilyas b. Isa: Müfredât
Nidaî : Baytarnâme: Manzume-i Tib, Menafi'n-Nâs, Tababet-i Beseriye ve Baytariyye
Takiyüddin Sirazî: Enisu'l-Etibba fi't-Tib
Mehmed Efendi: Menbau'l-Hayat
Davud Antakî : Bugyetu'l-Muhtac, ed-Durretu'l-Muntahab, Elfiye fi't-Tib, Letaifu'l-Minhac, Mecmau'l-Menafii'l-Bedeniyye

İslam tıbbı
Geleneksel Anadolu Halk Hekimliği
Gülhane Askerî Tıp Akademisi
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane
Kitabu'l-Müntehab
Osmanlı'da eğitim

Prof. Dr. Ali Haydar BAYAT, Tıp Tarihi, İzmir, Haziran 2003
Osmanlılarda Teknoloji (pdf)
Medical Practice in Muslim Heritage 21 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Süheyl Ünver, Tıp Tarihi, İstanbul, 1943.
Esin Kahya, Mustafe Behçet Efendi'nin "Fizyoloji Tercümesi", Doçentlik Tezi, Ankara, 1976
Bedi N. Şehsüvaroğlu vd., Türk Tıp Tarihi, Bursa, 1984.
Esin Kahya-A.Erdemir, Medicine in the Ottoman Empire, İstanbul, 1997
Şerafeddin Sabuncuoğlu, Kitâbü'l-Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye, Haz.İlter Uzel, Ankara, 1992.
Prof. Dr. Ali Haydar BAYAT, Tıp Tarihi, İzmir, Haziran 2003
Coşkun Yılmaz, Dr. Necdet Yılmaz, Osmanlılarda Sağlık 1-2/Arşiv Belgeleri, Biofarma Yayınları, Çeviren: Hilmi Saran, 2006.

Educating Ottoman Doctors 11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tıp Tarihi
Bursalı Ali Münşi'nin Cerrahnamesi/Nöroşirurji Dergisi (pdf) 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Sick Man (pdf)
Sulaymaniye Medical Madrasa (pdf) 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mental Diseases in Ottoman Medical Manuscuripts 15 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Paediatric Surgical Atlas 11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Health in the Ottoman Empire 27 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hacı Paşa (pdf) 11 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tayyare mektebi, Balkan Savaşlarının ardından 1912 yılının başında Osmanlı'nın askeri havacılığının gelişimi için Yeşilköy'de kurulmuş olan uçuş okuludur. Enver Paşa'nın Harbiye Nazırlığı sırasında başlanmış olan Askeri Havacılık Teşkilatının geliştirilmesi, eğitimi ve personelin yetiştirilmesi amacıyla Fransa'dan hava yüzbaşısı Marki De Gois De Mezeyrac sözleşme ile Yeşilköy Tayyare Mektebi Müdürlüğü'ne getirilmişti. Böylece, bu okulda eğitim veren ilk öğretmen pilot Fransız Marki De Gois De Mezeyrac olmuştur.
Okulun bölümleri müdüriyet, zabit, makinist ve nöbetçi ofisleri idi. Bu bölümlerle birlikte bir de küçük bir hastanesi bulunmakta idi. Aynı zamanda bir tamirhanesi, depoları, yeraltına yerleştirilmiş benzin depoları, hangarları, otomobil garajları ve hayvan ahırları da inşa edilmiş idi.
Öğretim süresi 3 ay olan okula her yıl 3 devre olarak öğrenci alınması ve yetiştirilmesi düşünülmüştü. Her devrede 15 ile 20 arasında olmak üzere toplamda bir yıl boyunca 45 ile 60 pilot yetiştirilmesi planlanmıştı.
Okulda pilotluğun yanında teorik motor ve uçak bilgisi dersleri de veriliyordu. Bu dönemde Tayyareci Üsteğmen Midhat Nuri 1914 yılında "Vasıtai Tayyare" isimli ilk Türkçe teknik uçuş kitabını yayınlatmıştı.

Mekteb-i İptidai (veya kısaca İptidai), Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, Tanzimat ve sonrasındaki modernleşme reformları kapsamında geleneksel sıbyan mekteplerinin dönüştürülmesi veya yenilerinin açılmasıyla oluşturulan modern ilköğretim kurumlarıdır. Arapça kökenli "iptidai" kelimesi "başlangıca ait, ilk, birincil" anlamına gelmektedir.
Bu kurumlar, eğitimin devlet denetimine girmesi, müfredatın standartlaşması ve "Usul-i Cedid" (Yeni Yöntem) adı verilen modern pedagojik tekniklerin uygulanması açısından Türk eğitim tarihinde bir dönüm noktası kabul edilir.

Osmanlı Devleti'nde klasik dönemde ilköğretim hizmeti veren sıbyan mektepleri, vakıflar tarafından finanse edilen, belirli bir süresi ve standart programı olmayan kurumlardı. 19. yüzyılda devletin artan bürokratik ve askeri ihtiyaçları, okuryazarlık oranının artırılmasını ve eğitimin belirli bir sisteme bağlanmasını zorunlu kılmıştır.
1847 yılında sıbyan mekteplerinde ilk düzenlemeler yapılmış, ancak asıl yapısal dönüşüm 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile gerçekleşmiştir. Nizamname, ilköğretimi zorunlu hale getirmiş ve köylerde ve mahallelerde açılacak okulları "Mekteb-i İptidai" olarak tanımlamıştır.

İptidai mekteplerini geleneksel muadillerinden ayıran en önemli özellik, eğitim metodolojisindeki radikal değişikliktir. Bu dönemde eğitimciler arasında "Usul-i Atik" (Eski Yöntem) ve "Usul-i Cedid" (Yeni Yöntem) tartışmaları yaşanmıştır.
Modern iptidai mekteplerinde uygulanan yenilikler şunlardır:

Fiziki Düzen: Öğrencilerin yerde oturması yerine sıraların kullanılması, öğretmenin yüksek bir kürsüde ders anlatması ve sınıflarda Kara tahta, harita ve küre gibi materyallerin bulundurulması.
Sınıf Usulü: Öğrencilerin bilgi seviyelerine göre sınıflara ayrılması.
Öğretim Yöntemi: Okuma yazma öğretiminde harflerin ezberletilmesi yerine ses temelli (savti) yöntemin kullanılması. Bu konuda Selim Sabit Efendi'nin yazdığı Rehnüma-yı Muallimin (Öğretmen Kılavuzu) adlı eser, iptidai mekteplerinin pedagojik rehberi olmuştur.

1869 Nizamnamesi ve sonraki talimatnamelerle iptidai mekteplerinin süresi genellikle 3 yıl olarak belirlenmiş, ancak uygulamada bu süre 4 yıla kadar çıkabilmiştir. Müfredat, dini ve dünyevi ilimleri dengelemeyi amaçlamıştır:

Dini Dersler: Elifba, Kur'an-ı Kerim, İlmihal (ibadet esasları), Ahlak.
Fenni Dersler: Hesap (Matematik), Hatt (Yazı), İmla, Tarih-i Osmani (Özet), Coğrafya (Özet), Malumat-ı Nafi'a (Sağlık ve ziraat bilgileri).

Yeni usulde eğitim verecek öğretmen ihtiyacını karşılamak amacıyla, mevcut medrese kökenli hocaların eğitimi yetersiz görülmüş ve öğretmen yetiştiren okulların açılmasına karar verilmiştir. İstanbul'da ve taşrada açılan "Darülmuallimin-i İptidai" (İlkokul Öğretmen Okulları), bu okullara modern pedagojiyi bilen öğretmenler yetiştirmiştir.

İptidai mekteplerinin finansmanı, devlet bütçesinden ziyade yerel kaynaklara dayandırılmıştır. 19. yüzyılın sonlarında kurulan "Maarif Sandıkları", halktan toplanan yardımlar ve bağışlarla bu okulların inşasını ve öğretmen maaşlarının ödenmesini sağlamıştır. Okullar idari olarak Maarif Nezareti'ne (Eğitim Bakanlığı) bağlı olsa da, ekonomik sürdürülebilirlikleri yerel idarelerin başarısına bağlı kalmıştır.

II. Abdülhamid dönemi (1876-1909), iptidai mekteplerinin en çok yayıldığı dönemdir. Padişah, eğitimi imparatorluğun bütünlüğünü korumanın bir aracı olarak görmüş ve taşrada binlerce yeni okul açtırmıştır. Bu dönemde sadece Müslüman tebba için değil, gayrimüslim cemaatlerin açtığı iptidai seviyesindeki okullar da devlet denetimine tabi tutulmaya çalışılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, devralınan ilköğretim sistemi büyük ölçüde iptidai mektepleri altyapısına dayanıyordu. 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış, "İptidai" adı kaldırılarak "İlkokul" isimlendirmesine geçilmiştir. İptidai mekteplerinin getirdiği sınıf sistemi, sıralı düzen ve ders programı mantığı, Cumhuriyet ilkokullarının temelini oluşturmuştur.

Rüştiye
İdadi
Sıbyan mektebi
Maarif-i Umumiye Nizamnamesi
Selim Sabit Efendi

Giresun Kalesi, Giresun ilinde MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiş kaledir.

Giresun Kalesi kentin kuzeyindeki yarım adanın kente hakim tepesi üzerinde yer almaktadır. Kalenin günümüze kadar gelebilen kalıntıları merkez kule ve ona bağlı güneydeki sur duvarlarıdır. Sur duvarlarının tabanındaki dikdörtgen büyük blok taşlardan yapılmış bölümü, surların ve kalenin Helenistik ve Roma Dönemi'ne kadar gittiği izlenimini vermektedir.
Antik kaynaklarda "Bronz Duvarlı Kale" olarak anlatılan Giresun kalesi, muhtemelen Pontus Kralı I. Farnekes zamanında yapılmıştır. Trabzon İmparatorluğu'nun 1300'lü yıllarda Türklere karşı en son sınır kalelerinden birisidir. Bu nedenle 1301 yıllarında Trabzon İmparatoru II. Aleksios tarafından tamir ettirilmiştir. Kalenin denize hakim oluşu ve ticaret yollarının birleştiği noktada bulunuşu kıyı kontrollü amaçlı askeri bir yapı olduğunu göstermektedir. Kalenin en yüksek mevkisinde Topal Osman'ın mezarı, denize bakan kuzey yamacında ise şehitlik ve Hacı Bektaşi Veli'nin müridi Kurban Dede'nin türbesi bulunmaktadır.

Adramittion (Grekçe: Ἀδραμύττειον, Adramytteion; Latince: Adramyttium), doğusunda antik Madra Dağları, kuzeyinde İda (Kaz Dağları) ile çevrili, Havran (Euenos) ile Karıncaçay (Olloios) arasında bulunan, körfez kıyısında kurulu antik kent. Kentin kurucusu Kral Alyattes'ın oğlu, Kral Kroisos'un kardeşi Adramys'tir. Edremit Körfezine hâkimdi ve deniz ticareti ve savunması açısından Antik Misya bölgesinin en önemli kentlerinden biriydi.
Tarih boyunca denizden kentte yapılan saldırılar sonucunda kent iç kesimlere taşınmıştır. Adramytteion ismi ise zamanla "Edremit"e dönüşmüş ve terk edilen kıyıdaki antik kent yerine iç kısımlara kurulan komşu ilçeye adını vermiştir.
Adramytteion günümüzde, Balıkesir ili, Burhaniye ilçesi, Ören Mahallesi içinde, Karataş Tepesi mevkiinde, Ören yerleşmeşini oluşturan yazlıklar altında yer almaktadır. Burhaniye Belediyesi tarafından halen bölgede yeni inşaatlara izin verilmektedir.

Kent Antik Çağ'ın en önemli ve büyük kentlerinden birisi idi. Kentin tarihi kimi kaynaklara göre MÖ 1443'e kadar dayanır. İlk yerleşim yerinin, antik kentin şimdiki yeri yerine ilçe merkezinin, yine deniz kıyısındaki İskele Mahallesi yakınlarında "Anahor/Pidasus" adlarıyla anılan yer olduğu düşünülmektedir.

Adramytteion kentinin kuruluşu ile ilgili en önemli kaynak, MS 5, yüzyılda yaşamış olan Stepphanos Byzantinos‘un bilgileridir. Byzantinos‘a göre Adramytteion, MÖ I. binyılda Batı Anadolu’da Gediz (Hermos) ve Küçük Menderes (Kaystros) vadilerini kapsayan bölgede yaşamlarını sürdüren ve MÖ VII. yüzyılda Mermnad Sülalesi’nden Gyges’in kral olmasıyla (687-645) en güçlü dönemini yaşamaya başlayan ve Yakın Doğu’da en önemli devletlerden biri hâline gelen Lidyalılar tarafından kurulmuştur. Kentin kurucusu Kral Alyattes’ın oğlu, Kral Kroisos’un kardeşi Adramys’tir. Kent Mysialilara karşı bir kale olarak kurulmuştur.

 „Eğer Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir“ , Lidya (Lydia) Kralı Kroisos’a ünlü kehanet merkezi Delphoi’dan gelen kehanet bu idi. Bundan cesaret alan Kral Kroisos Pers Kralı Büyük Kiros’a karşı sefere çıkar. O sırada Büyük Kiros Kapadokya’ya (Kappadokia) kadar ilerlemiştir. Savaşta Pers ordusunun kendi ordusundan çok daha büyük olduğunu fark eden Kroisos, Lidya’nın başkenti Sardes’e geri döner. Onu takip eden Büyük Kiros MÖ 546 yılında Sardes’i ele geçirir ve son Lydia Kralı Kroisos’u esir alır. Böylece Lidya Krallığı sona ermiş olup Ahamenişlerin Büyük İskender ile giriştikleri Granikos Savaşı’na kadar, Adramytteion’da dâhil olmak üzere tüm Anadolu 200 yüzyıl sürecek olan Pers egemenliğine girmiştir.
Antik kayıtlarda Adramyteion kentinin Atinalılar tarafından kolonize edilmiş bir Helen şehri olduğu, halkının Atina‘ya yakınlığından dolayı Persler tarafından cezalandırıldığı ve MÖ 500'deki İyonya Ayaklanması'na katıldıkları belirtilmektedir. Herodot ünlü eserinde, MÖ 480'de Pers ordusunun Kserkses önderliğindeki batı seferinde, şehrin yakınlarından ve Thebe Ovası‘ndan geçtiklerini belirtir. MÖ 490 isyanın bastırılması ile Adramytteion kenti Pers hâkimiyetine geçer.

Anadolu’da Hellenistik dönem MÖ 334'te Büyük İskender‘in Hellespontos’a (Çanakkale Boğazı) geçişiyle başlar. Bugünkü Lapseki üzerinden doğuya doğru ilerleyen Makedon ordusu, bu sırada Granikos (Biga Çayı) yakınında bulunan Pers ordusu ile karşı karşıya gelir. Savaşı kazanan Büyük İskender Perslerin iki yüzyıllık Anadolu hâkimiyetine son verir. MÖ 323'te ölen Büyük İskender’in arkasından Anadolu’da küçük krallıklar kurulur. Adramyteion’ un da içinde bulunduğu Misyabölgesine Pergamon Krallığı hâkim olur.

Adramyteion kısa bir süre de olsa Helenistik bir krallık olan Pontus Krallığı’nın egemenliğine girer. Tarihe I. Mithradates Savaşi olarak geçen, MÖ 89/88’de başlayan savaş ile birlikte son Pontus Kralı VI. Mithridatis Eupator (MÖ 120-MÖ 63)'un Batı Anadolu’da etkisi görülmeye başlar. Amasya Ovası’nda Pontus kuvvetleri ile karşılaşan Aguillius komutasındaki Roma ordusu yenilir. Savaş sonrasında Batı Anadolu kentleri Pontus kralı VI. Mithridatis idaresine girer.
Coğrafyacı Strabon kenti bir Atina kolonisi olarak belirtir. MÖ 422 Atina tarafından kovulan Deloslular kente yerleşir ve kentte Helenleşme hız kazanır. Ayrıca kentten şu şekilde söz eder;
"Astyra'nın yakınında Atinalılar tarafından kolonize edilmiş ve hem bir limanı hem de bir deniz üssüne sahip olan Adramytteion kenti yer alır"

Ancak VI. Mithridatis önce Khaironeia’da (MÖ 86) ve bir yıl sonra da Orkhomenos’ta (MÖ 85) Romalılara karşı yenilgiye uğramış, MÖ 85 yılında, Troas’taki Dardanos’ta (Çanakkale, Kepez yakınlarında) Dardanos Barışını yapmak zorunda kalmıştır. Dardanos Barışı’nın ardından Adramyteion’un da içinde bulunduğu Misya Bölgesi’ne ve Batı Anadolu’ya Romalılar hâkim olur. Ardındaki süreçte Adramytteion kenti de en parlak dönemini yaşayacaktır.

Roma İmparatorluğu’nun MS 395'te bölünmesi ile imparatorluk Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrılır, Adramytteion kenti de Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğunun hâkimiyetine girer. 2007’de yerel idare tarafından durdurulana kadar gerçekleşen kazılarda ortaya çıkarılan mimarî yapılar ve ele geçirilen küçük buluntular Erken Bizans Döneminden itibaren 14. yüzyıla kadar uzanan yoğun bir Bizans tabakasına işaret etmektedir.

11. yüzyılın son çeyreğinde, merkezi İznik’te kurulan Anadolu Selçuklu Devleti’den bağımsız hareket eden Çaka Bey, İzmir merkezli bir beylik kurmuştur. Ünlü bir denizci olan Çaka Bey, kurduğu donanma ile Sakız, Sisam ve Midilli adalarını ele geçirdiğinden bahsedilir. O dönemde Adramytteion kentinin Türkler tarafından tamamen yıkıldığı yazılı kaynaklarda mevcuttur.
Adramytteion Antik Kenti’nde iskân anlamında Türk varlığı ne arkeolojik buluntularda ne de var olan yazılı kaynaklarda saptanabilmiştir.
Kent I. Haçlı Seferinin yarattığı ortam sayesinde I. Aleksios tarafından geri alınır. Bizans İmparatoru I. Aleksios (1081-1118)’un Adramytteion’u yeniden inşa ettirdiği anlatılmaktadır.

Adramytteion kenti, Selçukluların dağılması ile Karesioğulları’nın eline geçer. 1323 yılında da Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Döneminde, Roma Döneminden kalma su kemerlerinden dolayı bölge (Burhaniye ve Ören), 19. yüzyıl ortalarına kadar ‘Kemer Edremiti’ adı ile anılır.

Adramytteion geniş bir alana yayılmaktadır. Antik Şehir en geniş sınırlarına Roma Döneminde ulașmıştır. 2006 yılına kadar olan sürede sürdürülen yüzey araştırması çalışmaları sırasında antik kentin bugünkü Ören yerleşiminin altında yer aldığı ve Roma Döneminde şehrin güneyde, bugünkü Öğretmenler Mahallesi siteler mevki, doğuda Ayaklı‘ya doğru uzanan Altın Kamp yolu ve kuzeyden denize birleşmekte olduğu yer üstü bulguları ve topoğrafik değerlendirmeler ile tespit edilmiştir.

Şehir Akropolü Roma Dönemi kentinin önemli yapılarını bünyesinde barındırmaktadır. Akropol, günümüzde modern Ören yerleşimi tarafından işgal edilmiştir.

Kent, Erken Orta Çağ'dan itibaren küçülmeye başlamıştır. Küçülen kentin çevresi surlarla çevrilidir. Surların beden duvarları daire planlı burçlarla desteklenmiştir. Kazı çalışmalarında Orta Çağ kentinin giriş kapılarından birinin kentin güney-doğusunda olduğu tespit edilmiştir. Orta Çağ kentinin surlarının güney duvarı bugün Burhaniye Belediyesi’ne ait fidanlığın güney sınırından başlayıp doğuya doğru uzanmaktadır. Surların Beyaz durağı (Çadır Kamp mevki) içine alacak şekilde doğuya döndüğü ve topoğrafyaya göre 2006 yılındaki kazı alanının doğusundan geçen ve Ören Camisi’ne doğru giden caddeye (Meço Caddesi) paralel olarak devam ettiği anlaşılmaktadır.

Ören meydanından kumsala inen merdivenlerin sol tarafında tahrip edilmemiş ve yeri değiştirilmemiş bir halde (in situ) yer alan, bir erken Roma sütun kaidesi ve alt parçası yer alır. In situ kalıntılar denizden bakıldığında da Antik Adramytteion’un Edremit Körfezi’ne en hâkim tepesi olduğu anlaşılan bu bölgede, antik kaynaklarda belirtilen Apollon Tapınağı olması gerektiğini göstermektedir. Yine bu meydanda bulunan Kaymakamlık konutu önünde yer üstünden izlenen duvar kalıntıları mevcuttur. 2006 yılında Ören Meydanı'nda toprak altına gömülmüş Dorik nizamda sütun gövdeleri depo gibi istiflenmiş olarak ortaya çıkmıştır. Bu açmadaki sütun gövde parçaları Apollon Tapınağı'na aittir.

Antik kaynaklarda Adramytteion antik kentinin iki limanı ve bir tersanesi olduğundan söz edilir. Ama günümüze bir liman kalıntısı kalabilmiştir. Hâlen su altında olan antik liman sabahın erken ışığında çıplak gözle görülebilmektedir. Antik Liman Bergastepe mevkii hizasında ve at nalı formunda, kıyıdan yaklaşık 150 metre içeriye kadar, denize doğru uzanır. Tersanesinin ve limanlarının oluşu deniz ticareti ve gemi yapımı yönünden kentin hem ticari hem de stratejik açıdan büyük önem taşıdığını göstermektedir. İncil'de Hristiyan azizlerinden Aziz Paulus'un Roma yolculuğunda Filistin'den bindiği geminin bir Adramytteion gemisi olduğundan bahsedilir.

Tespit edilen veriler ışığında, Ören Kilisesi, 10. yüzyıl sonu 11. yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Kilisenin 14. yüzyıldan sonra terk edilmiş olduğu ve yapının bir daha kullanılmadığı düşünülmektedir. Geç Roma ve Erken Bizans Dönemi mezarlarını içeren nekropol alanının üzerine inşa edilmiştir. Yalnız temeli günümüze ulaşabilmiştir. Kilise temelinin taş kısımları iyi korunmuş olmakla beraber bir tavus kuşunu betimleyen duvar mozaiği keşfedilmiştir.
Yapı doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen planlı olup 2230 x 1200 cm. boyutlarındadır. Kilisenin inşasında malzeme olarak muntazam kesme taşı, moloz taşı, tuğla ve bağlayıcı olarak da kırık tuğla parçacıkları karıştırılmış kireç harcı kullanılmıştır.
Ören Kilisesi’nde dört taşıyıcı ayak vardır. Kilisenin girişi doğudandır. Balıkesir yöresi Orta Çağ yapılarında yaygın olan İçte ve dışta yarım daire formlu, yuvarlak apsis geleneği Ören Kilisesi'nde de görülmektedir.

Çoruk mahallesi yakınlarında 3 kemerli alçak bir Roma köprüsüdür.

Ören mahallesinin kuzey doğusunda yer alır.

Çeşitli sikke örnekleri olsa da en bilineni bir yüzü Zeus diğer yüzü Pegasus motifli sikkelerdir. 

Aegospotami (Grekçe: Αἰγὸς Ποταμοί, Aigos Potamoi) veya Aegospotamos (Türkçesi: Keçi Deresi), Sestos'un kuzey doğusunda Hellespont'a (Türkçesi: Çanakkale Boğazı) dökülen küçük bir nehrin ve bu nehrin ağzındaki yerleşimin eski Yunanca adıdır.
Aegospotami, Çanakkale Boğazı'nda, modern Türk kasabası Sütlüce'nin güneyinde, Gelibolu'da yer almaktadır.
Aegospotami nehrinin Çanakkale'nin Gelibolu ilçesine bağlı, Sütlüce ve Burhanlı köyleri arasında Çanakkale Boğazı'na dökülen Bağlar Deresi olması muhtemeldir.
Nehrin ağzında, MÖ 405'te Lysander'ın Atina filosunu yok ederek Peloponez Savaşı'nı sona erdirdiği belirleyici savaşın sahnesi vardı. Varlığı 5. ve 4. yüzyıllara ait sikkelerle belgelenen aynı adlı antik Yunan kasabası ve nehrin  kendisi, Chersonesos'taki antik Trakya'da bulunuyordu.
Yaşlı Plinius ve Aristoteles gibi antik kaynaklara göre, MÖ 467'de Aegospotami yakınlarına büyük bir meteor düştü. Kahverengi renkte ve bir vagon yükü büyüklüğünde olduğu belirtildi. Düşen Meteor, Halley kuyruklu yıldızı olarak tanımlandı. Bu muhtemelen Halley kuyruklu yıldızının ilk Avrupa kaydıdır.

Antik Yunanistan

Afrodisias (Grekçe: Ἀφροδισιάς), antik dönemde Taşlık Kilikya’da (Taşeli) kurulmuş bir liman kentidir. Ege bölgesinde aynı isimli Aphrodisias'tan ayırt etmek maksadıyla bazen Kilikya Afrodisiası adı da kullanılır.
Kent Mersin ili Silifke ilçesi batısındaki Yeşilovacık beldesi doğusunda ve Tisan yarımadası güneyindeki Tombolo üzerindedir. Silifke’ye 50 ve Mersin’e 133 kilometre uzaklıktadır. SIT alanı yazlık konutların olduğu Tisan yarımadası güneyinde ve yaklaşık olarak 36°09′29″K 33°41′30″D koordinatlarındadır. Dana Adası ve küçük Tisan Adası SIT alanının doğusunda yer alır. SIT alanına ulaşmak için Mersin’i batıya bağlayan D.400 devlet karayolundan Yeşilovacık içerisinde ayrılan asfalt bir yolla 6 kilometre kadar güneye gitmek gerekir.

İlk olarak kimler tarafından ve hangi tarihte kurulduğu belli değildir. Ancak MÖ 4. Yüzyılda Mısır’daki Ptolemaios Krallığı limanlarından biri olduğu bilinmektedir. (Bir dönem Anadolu Güney kıyıları Ptolemaios Krallığı yönetimindeydi) Daha sonra kent Selevkos İmparatorluğu yönetimine girmiştir. MS 101 yılında Ps. Skylax tarafından yazılan Roma İmparatorluğu limanlarına ait bir kitapta adı Cap Aphrodisias olarak geçmektedir. Bizans İmparatorluğu döneminde ise adı Porto Calaviere’ydi. Ancak orta çağda Arap akınları döneminde liman işlevini yitirdi ve unutulup gitti.
SIT alanı 1891 yılında Avusturyalı arkeolog Rudolf Heberdey tarafından bulundu. Şu anda kent surları nekropol ve sarnıç ile Hristiyanlık öncesinde tapınak olarak inşa edilip, daha sonra kiliseye çevrilen Aziz Panteleon kilisesi açığa çıkarılmıştır. 1987 yılında Alman arkeolog Ludwig Budde bu kiliseye ait St.Pantaleon von Aphrodisias in Kılikien adlı bir kitap yayınlamıştır Değerli bir taban mozaiği varsa da henüz mozaiğin tamamı açığa çıkarılmamıştır.

Aigai (Grekçe: Αἰγαί veya Grekçe: Αἰγαῖαι; Latince: Aegae veya Latince: Aegaeae),  Manisa ilinin Yunusemre ilçesinde  Köseler Köyü'nün 2 km güneyindeki Yunt Dağlarının tepelerinden birisi olan Gün Dağı'nın zirvesinde kurulmuş olan, kısmen ayaktaki harabelerden ibaret bir antik kenttir. Nemrut Kale adıyla da bilinir. Tüm Aiolis bölgesinin en sağlam kalmış kentidir. Denizden 365 metre yüksekliktedir ve çevresi, yüksekliği 1500 metreyi bulan surlarla çevrilidir.
Antik yazarlar tarafından aktarılan geleneğe ve oluşturdukları kronolojiye gören MÖ 1100 yıllarından sonra Yunanistan'dan gelip kuzeybatı Anadolu kıyılarına yerleşen Aioller tarafından kurulan 12 kent arasındadır. Ancak 2004 yılından itibaren sürdürülen arkeolojik kazıların sonuçları şimdilik kentin kuruluşunun MÖ 8. yüzyılın sonlarından daha erkene gitmediğini göstermektedir.
Aigai'ye gelen ilk Batılı ziyaretçiler, 1880 yılında İskoç arkeolog William Mitchell Ramsay ve Fransız arkeolog Salomon Reinach olmuştur. Ziyaretleriyle ilgili raporlarını Journal of Hellenic Studies ve Bulletin de Correspondance Hellénique adlı yayınlarda yayımlamışlardır. Onları takiben, Pergamon kazılarının bir parçası olarak alanı inceleyen Alman arkeologlar Richard Bohn ve Carl Schuchhardt gelmiştir.
Kentin arkeolojik kazısı 2004 yılından beri Ege Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ersin Doğer ve Celal Bayar Üniversitesi'nden arkeolog Yusuf Sezgin tarafından yapılmaktadır. 2010 yılına kadar erişim yolu, bouleuterion (meclis binası), odeon, dükkânlar, çok sayıda su borusu ve pazar yerinin büyük bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. Kazı ve araştırma sonuçlarının sunulduğu bir web sitesi oluşturulmuştur.

Tarihçi Herodotos (MÖ 5. yüzyıl) Aigai Kenti'ni Aiollerin kurduğu 12 kent arasında sayar. Aioller, günümüzde İzmir Körfezi ile Çandarlı Körfezi arasında yer alan ve antik dönemde Aiolis olarak adlandırılan bölgeye yerleşip kentler kurmuşlar ve İzmir Körfezi'nin güneyine yerleşen İyonlar'ın aksine iç kısımlarda da (Aigai ve Temnos gibi) kentler kurarak ticaretten çok tarım ve hayvancılığa önem vermişlerdir. Aigai de Gün Dağı'nda Aiol topluluğunun bir kolu tarafından bilinmeyen bir tarihte kurulmuş olmalıdır. Özellikle akropolisi çeviren teras duvarlarında kullanılan teknik, Aigai kentinin MÖ 6. yüzyıldan itibaren güçlü surlarla çevrili olduğunu göstermektedir. Ancak kentin gerçek kuruluş tarihi şu an için tam olarak bilinmemektedir.

Kentin adı Herodotos'ta Aigaiai, Plinius'da Aegaeae, kentin bastığı sikkelerde ise Aigai ve Aigaion olarak geçmektedir. Aigai, "Aygay” şeklinde okunur. Aigai kelimesi, antik Yunancada “αίγα” kelimesinden türetilmiştir ve "keçi" anlamına gelir. Aigai'nin antik adı Aspordenos'dur.
Kentin adını anan diğer antik yazarlardan Strabon (XIII. 3,5), Pseudo Skylax (98) ve Plinius (Naturalis Historia, V.121), bu yerleşimin deniz kıyısında değil, iç kısımda ve dağlık bölgede olduğunu vurgulamaktadır.

Aigai'in, MÖ 547 yılından sonra ortaya çıkan Pers egemenliğine karşı diğer bir Aiol kenti olan Temnos ile birlikte direndiği ve bağımsızlığını koruduğu anlaşılmaktadır (Ksenophon, Hellenika IV.8,5). Kyme ve Myrina gibi kıyı kentlerinin aksine, MÖ 5. yüzyılda Attik Delos Birliği'ne vergi vermemiştir.
MÖ 3. yüzyılın başlarına kadar küçük bir kent olan Aigai'nin bu dönemde Pergamon Krallığı'nın temellerini atan Filetairos'un büyük yardımları ile yeniden kurulduğu ve bir Helen Kenti kimliğine kavuştuğu düşünülür. Kent; plan, teraslamalar ve diğer birçok ayrıntı göz önüne alındığında Pergamon'u anımsatmaktadır. Ayrıca Filetairosun kentin hemen yakınındaki Apollon Khresterios Tapınağı'nın yapımına yardım ettiği de bilinmektedir.
Anadolu'da Pergamon Krallığı'nın güçlü rakibi olan Seleukos Krallığı'nın Akhaios adlı bir generalin komutasında başlattığı saldırılar (MÖ 220-218) sonucunda Aigai ve Aiolis kıyıları Pergamon Kralı I. Attalos'in elinden çıkmış, daha sonra krala isyan eden Akhaios'un öldürülmesi ile Aigai ve çevresi yeniden Pergamon Krallığı'na katılmıştı.
Aigai'de Roma yönetimi ile ilgili en erken bilgi MÖ 1. yüzyıla aittir. Sezar'ın güvendiği adamlarından olan Publius Servilius Isauricus, Asya Valisi olarak görev yaptığı sırada (MÖ 48-46) kente ve buradaki Apollon Khresterios Tapınağı'na önemli yardımlar yapmıştı. Nitekim kentte ele geçen bir heykel kaidesinin üzerindeki yazıttan bu valinin Aigai'da onurlandırıldığı anlaşılmaktadır.
MS 17 yılında bölgede meydana gelen şiddetli depremin yerle bir ettiği kentler arasında Aigai da vardır. Tacitus (Annales, 47) tarafından da sözü edilen bu depremin yaraları İmparator Tiberius'un cömert yardımlarıyla sarılmış ve depremden zarar gören kentler şükran ifadesi olarak İtalya'da imparatorun bir heykelini dikmişlerdi.
Kentin adına son kez MS 5. yüzyıla ait Piskoposluk listelerinde ve Hierokles'in Gezi Rehberi'nde rastlanmaktadır. Tahminlere göre, Aigai, diğer bir dağ kenti olan Temnos gibi MS 7. yüzyıldaki Arap akınları nedeniyle terkedilmiştir. Kentteki en son iskan ise sadece Demir Kapı ve ardındaki sınırlı bir alanda yer alan; 12. ve 13. yüzyıla tarihli küçük bir geç Bizans kale-iskanıdır. Bu dönemi ise kentte küçük bir kilise temsil etmektedir. Söz konusu Geç Bizans iskanı da 14. yüzyılın sonlarında Manisa ve çevresini ele geçiren Saruhanoğulları tarafından terke zorlanmıştır.

MÖ 3. yüzyılın başlarına kadar küçük bir kale-kent hüviyetinde olan Aigai, Helenistik Dönem'de gelişmiş ve bir Hellen kenti için vazgeçilmez olan kamu yapılarına kavuşmuştur. Kentin görülmeye değer yapılarından en önemlisi Hellenistik Dönem duvar işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği 3 katlı Agora ve Halk Meclisi Binası'dır (Bouleuterion).
Kent yaşamı boyunca yağmur suyuna ihtiyaç duymuş, tüm cadde ve sokaklar taş döşenmiş, taş döşemelerin alt kesimleri yağmur sularını irili ufaklı yüzlerce sarnıca yönlendiren kanalizasyon sistemi ile donatılmıştır. Kentin batıya ve güneye bakan yamaçlarında yüksek teras duvarlar ile düz alanlar oluşturulmuş ve buralarda Tiyatro, Gymnasium, Stadyum ve Hamamlar gibi kamu yapıları inşa edilmişti.

Antik kent Aigai'de, yerleşimin kuzeybatısında bulunan kent tiyatrosu ile aynı teras üzerinde yer alan tapınak, alanda bulunan ve MÖ 2. yüzyıla tarihlenen yazıtlardan anlaşıldığı üzere Tanrıça Demeter ve kızı Kore'ye adanmıştır. Dor Düzeninde inşa edilmiş olan Aigai Demeter-Kore Tapınağı yine aynı yazıtlardan dolayı MÖ 3. yüzyıla tarihlenmektedir. Kentteki pek çok yapı gibi trakit taşından yapılan tapınak kuzey-güney yönde konumlandırılmış olup, cephesi güneye yani tiyatronun ve agoranın bulunduğu yöne bakmaktadır. İki basamaklı merdivenden oluşan bir altyapıya sahip tapınak 9.70x6.70 m ölçülerinde bir alan üzerine oturmakta ve yaklaşık 5.20x5.20 m ölçülerinde kareye yakın bir cellaya ve 3.12x5.20 m derinliğinde pronaosa sahiptir. Pronaostan cellaya geçiş, 3.29 m yüksekliğindeki söveleri alanda görülebilen ve yaklaşık 1.60 m genişliğe sahip bir kapıdan sağlanmaktadır. Tapınağın genişliğinin uzunluğuna oranı 1/1.45 olması, yapının fazla uzun olmayıp kareye yakın bir ölçülerde olduğunu göstermekte, cellanın yapının geneline oranı ise 1/1.86, pronaosun derinliği yapı uzunluğunun 1/3'ü oranındadır. Ante tapınağı planlı yapının anteleri arasındaki 24 yivli sütunlar 3 adet sütun tamburundan oluşmakta ve tapınak çevresinde bir örneği bulunmuş olan başlıkla birlikte toplam 4.33 m yüksekliğe çıkmakta ve sütun alt çapı 0.57 m, üst çapı ise 0.45,5 m dir. Sütunlar diastylos yani geniş aralıklı olarak yerleştirilmişlerdir ve ortada iki sütün arasındaki mesafe yanlarda anteler ile sütunlar arasındaki mesafeden daha geniştir. Üstyapı ile ilgili göze çarpan en belirgin özellik ise dörtlü metop sisteminin kullanılmış olmasıdır. Sağ ante üzerinde bulunan 13 satırlık yazıt tapınağın kültü ve yapım tarihi hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir. Trakit taşı üzerine yazıldığı için aşınmış yazıtın 7. satırında Tanrıça Demeter ve kızı Kore'nin adları tam okunmamakla birlikte, genel düşünce yapının bu tanrıçalara adandığı yönündedir. Söz konusu yazıt harf karakterleri nedeniyle MÖ 2. yüzyıla tarihlenmekte ve tapınağın ise bu tarihten biraz önce yaklaşık MÖ 3. yüzyılın sonlarında veya 2. yüzyılın başlarında yapılmış olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, yapıda dörtlü metop sisteminin kullanılmış olması ve mimari blokların genel stili bu tarihi mümkün kılmaktadır.

Aigai Kazısı Web Sayfası20 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yazi2401/aigai-antik-kent--manisa6 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akalissus veya Acalissus (Yunanca: Ἀκαλισσός), Antalya sınırları Kumluca ilçesi yakınlarındaki bir antik kenttir. Akalissus, Roma eyaleti Likya'nın doğu kesiminde, Limyros nehrinin orta yatağında bulunuyordu. Bizanslı Stepfanos ve Hierocles ondan bahsederler. Adının yazımında küçük farklılıklar kayıtlarda bulunur: Grekçe: Ἀκαλισσός, Ἀκαλισός, Ἀκαμισός, Ἀκαλλισσός
Kumluca'dan Alakır Barajı kenarından 30 km gidilerek asfalt yoldan Karacaören köyü İncirağacı mahallesine varılır. Köyün güneydoğusunda kaya mezarlarına ve lahitlere rastlanır. Burada 1950'li yıllarda çok büyük hazineler köylüler tarafından çıkarılmış ve hepsine devlet tarafından el konulmuştur.

Antik kent yerleşimi hakkında yetersiz bilgi olmasına rağmen, kent kuruluşunun Helenistik dönem öncesi var olduğu sanılmaktadır. 1950 yılında yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda elde edilen Nümismatik veriler Kent'in Likya birliğinden daha fazla gelişmiş olan Koinon'a dahil yerleşim olabileceği düşünülmektedir. Bizans dönemi Myra metropolitliğine bağlı piskoposluk merkezi Akalissus ören yeri tarihte ilk adı Roma dönemi kayıtlarda geçmektedir. Roma İmparatoru III. Gordianus (M.S.238-244) yılları arasında bastırdığı sikkeler üzerinde kent adının geçiyor olması arşiv ve kayıtları doğrulamaktadır. Kurulduğu günden günümüze fazla bir kalıntısı olmayan Akalissus antik kentte Bizans dönemi kilise kalıntıları, harabe olan surlar, İmparator Commodus'un (M.S.180-192) heykelinin kaidesi, üçgen alınlıklı lahitler bulunmaktadır.
Uzun süre batısındaki komşusu Idebessos ile siyasi olarak birleşikti. Acalissus piskoposluğu, Bizans İmparatoru Herakleios'un (610–641) hükümdarlığı döneminde yazılan Pseudo-Epiphanius'un Notitia Episcopatuum'unda ve 820 ile 842 yılları arasında bestelenen Ermeni Basil'in eserinde, Myra metropol piskoposluğunun suffraganları arasında düşük bir önem sırasıyla görünür, ancak sonraki kayıtlarda yoktur. Artık bir yerleşim piskoposluğu olmayan Acalissus, bugün Katolik Kilisesi tarafından itibari bir piskoposluk olarak listelenmektedir.

Akmonya, (Grekçe: Ἀκμονία) Uşak'ın Banaz ilçesinin Ahat Köyü'nde bulunan bir antik yerleşim birimidir. Aynı zamanda Roma Katolik Kilisesi hiyerarşisi içerisinde Akmonya bir unvan piskoposluğudur (titular see), yalnız Akmonya Piskoposluğu'na 1962 yılından beri herhangi bir atama yapılmamıştır.

Akmonya şehri, günümüzde Uşak'ın Banaz ilçesinin Ahat Köyü içerisinde Asar mevkiindedir. Coğrafi olarak Banaz ovasının (antik dönemdeki adıyla Panasion) kuzey-doğusunda ve Burgaz Dağlarının kuzey ucunda kuzey-batıya doğru yerleşmiştir. Şehrin kalesi tepede ve gerçekten korunaklı bir yerdedir. Tepenin eteklerine doğru mezarlar var ise de yüzyıllar süren kaçak kazılar sonucu bunlar nerede ise kaybolmuştur. Şehri 1883 yılında ziyaret eden William Ramsay bile mezarların devamlı bir şekilde açıldığından ve taşlarının yağmalandığından şikayet eder.
Akmonya şehri etrafındaki diğer yerleşim yerleri ile sıkı ekonomik ilişki içerisinde olmuştur. Bunlardan en önemlileri Susuz Köyü'ndeki Keramon-Agora, Çarık Köyündeki Traianapolis ile İslam Köy'deki Alia'dır. Aslında Keramon-Agora, Akmonya'nın pazar yeridir ve onun bu anlamda Akmonya ile birlikte tek bir yerleşim ünitesi olarak değerlendirilmesi yerinde olur.
Akmonya çeşitli yolların, özellikle de Pers İmparatorluğu'nun atar damarı olan ve Sardis ile imparatorluk başkentleri Susa ve Persepolis'i birbirine bağlayan “Kral Yolu”nun üzerinde olması nedeniyle ekonomik refah içinde bulunmuştur. Hellenistik dönemin sonlarında ve Roma idaresi altında şehrin belirli bir özerklik kazandığını söylemek mümkündür. (Magie, 1950: 132) Bu dönemden kalan sikkeler bunun birer göstergesidir. Yalnız bu durum, Akmonya’ya özgü bir durum olarak görülmemelidir. Üçüncü yüzyılda yaşanan enflasyonist krizden önce pek çok Anadolu ve Roma imparatorluk şehri benzer bir statüye sahip bulunuyordu.

Akmonya adının nereden geldiği tartışma konusudur. Bölgenin zamanında Frigya kontrolünde olduğu düşünülerse, Akmonya’nın Frigyalılar tarafından kurulduğu ve isminin de Frigce olduğu düşünülebilir. Gerçekten de bir Hint-Avrupa dili olan Frigcede akmon (άκμων) kelimesinin “taş” anlamına gelmesi muhtemeldir. Yalnız Eski Yunanca “örs” anlamına gelen akmon (άκμων) kelimesi de bir olasılık olarak görülebilir. (Zgusta, 1984: 30-32)
Miletli Alexander Polyhistor (yak. MÖ 70) tarafından kaydedilen şehrin kuruluş efsanesi bölgenin eskiçağ kültürü hakkında bizi aydınlatır. Buna göre, Manes'in iki oğlu olmuştur. Birisinin adı Akmon ve diğerinin adı Doias'dır ve Akmon Akmonya şehrini kurmuştur. William Ramsay, bu efsanede bazı yerel dinlerin izlerini görür. Manes'in diğer isimlerine bakarak onun bir güneş tanrısı olduğu sonucuna varır. Bazı Akmonya sikkeleri üzerinde bulunan atlı figürünü de Manes ile ilişkilendirir. (Ramsay, 1895-97: 625-26) Dolayısıyla, Manes'i daha sonra Yunan etkisi altında Zeus figürüne asimile olmuş yerel bir tanrı olarak görür. Gerçekten de Manes Herodot'da Lydia kralı Atys'in babası olarak görülür. Ayrıca, Asya kıtasının adı da Lidyalı Asies'den gelmektedir ki, Asies'in babasının adı Cotys, onunda babasının adı Manes'tir. (Herodot, I.94, IV.45) Bu bilgiler, şehrin sosyal ve ekonomik tarihi konusunda pek az şey söylese de, bölge kültürünün eskiliğini gösermesi açısından önemlidir. Ramsay, erken Akmonya sikkeleri ile Pergamon (Bergama) sikkeleri arasındaki benzerlikten yola çıkarak, Akmonya ile Bergama arasında bir yakınlık olması olasılığını ileri sürer. (Ramsay, 1895-97: 630)
Her ne kadar Akmonya adı bazı yazılı kaynaklardan, Cicero'nun (MÖ 106 – MS 43) Lucius Valerius Flaccus adlı bir idareciyi halkın mallarına kanunsuz olarak el koyduğu yolundaki suçlamalara karşı savunmak için yazdığı Pro Flacco adlı söylevinden, nümismatik verilerden ve Batlamyus'un eserinden biliniyordu ise de, Akmonya adı ile Ahat Köyü'nde bulunan harabeleri ilk defa ilişkilendiren 19. yüzyılın ilk yarısında Johann Franz olmuştur. (Buckler ve Calder, 1939: xvii) Bu tarihten sonra Akmonya üzerine olan çalışmalar daha çok etrafta kaydedilen yazıtlar üzerinden yapılmış, sistematik kazılar hiçbir zaman başlamamıştır. Yazıtlar daha çok Roma dönemine aittir ve şehrin Bizans ve daha sonra Germiyan ve Osmanlı idaresi altındaki durumu hakkında bilgilerimiz hemen hemen yok denecek kadar azdır. Akmonya'nın Dacia, yani aşağı yukarı bugünkü Romanya ve Moldovya'da bulunan ve Batlamyus (90-168) tarafında kaydedilen Akmonya ile karıştırılmaması gerekir. (Ptolemy, 1991: 82, 114)

Roma dönemi boyunca Akmonya daha çok Apamea (bugünkü Dinar) idaresi altında (Conventus Juridicus) olmuştur. Akmonya daha sonra Praetor yani vali Lucius Valerius Flaccus'un (MÖ 63) idaresi altında olmuştur. Flaccus, hiç ihtiyaç olmadığı halde kendisine bir donanma yapabilmek için Akmonya, Dorylaeum (Eskişehir) ve Temnus (Menemen) ahalisinden ve Yahudilerden ağır vergiler almak ve mallarına el koymakla suçlanmıştır. Cicero'nun Flaccus'u savunmak için yazdığı Pro Flacco Flaccus hakkında şüphelerin oluşmasına sebep olmuşsa da, imparatorluğun Asyalı halklarını aşağılayıcı aşırı ifadelerle dolu olması nedeniyle herhangi bir sonuç getirmemiştir. (Magie, 1950: 379-80; Cicero, Pro Flacco, XV)
Roma döneminde Akmonya'dan yetişen en önemli kişi İmparator Vespasian (69-79) idaresi altında Roma'da senatör olan L. Servenius Cornutus'dur. Akmonya'da bulunan yazıtlardan öğrendiğimize göre Cornutus praetor, Kıbrıs quaestorluğu ve Roma'da Asya prokonsülü M. Aponius Saturninus'un legatus'u olarak bulunmuştur. İmparator Nero (54-69) zamanında Senato'ya girmiştir. Bu durum, Akmonya ile yarış halinde olan Aezani'de (Kütahya yakınında) öyle bir kızgınlık ve hayal kırıklığı yaratmıştır ki, İmparator Nero tarafından gönderilen emirnameler parçalanmıştır. (Walton, 1929: 44-45) Akmonya, Anadolu'daki diğer Roma şehirleri gibi, özerk bir yapıya sahip olmuştur. Şehir tüccar ve toprak sahiplerinden oluşan bir elit (curiales) tarafından yönetilmiş ve kendi bakır paralarını darpetmiştir. Herhalde şehrin kendi parasını darp etmiş olması, günümüzde hala söylenegelen ve Akmonya'nın Roma İmparatorluğu'nun darphanesi olduğu şeklindeki söylentinin de kaynağını oluşturmuştur. Akmonya elitinin evlilik yoluyla çevredeki diğer ailelerle bağlantı kurduğu bilinmektedir. Bunların en önemlisi aşağıda daha detaylı bahsedeceğimiz Julia Severa'dır. Şehirde bir tiyatronun varlığı yanında son on yıllarda ortaya çıkarılan mozaiklerin bir spor salonuna ya da stadyuma ait olma ihtimali düşününce şehrin gelişkin ve özbilince sahip bir sosyal-siyasi elitinin var olduğu varsayılabilir. (Whittow, 1990: 6-7, 28)
Ramsay, Akmonya'da kabile ve lonca örgütlenmesinin yan yana bulunmuş olması gerektiğini ve lonca örgütlenmesinin Lidya ve Pers döneminden kalma daha eski bir sosyal yapıyı temsil ederken, kabilelerin Yunanlar ile birlikte ortaya çıktığını söyler. (Ramsay, 1895-97: 630)

Akmonya'da imparator Claudius (41-54) zamanında bir imparatorluk kültü kurulmuş ve Claudius burada “Yeni Zeus” olarak adlandırılmıştır. (Magie, 1950: 544) Akmonya Neokorate statüsü, yani yerel imparator kültü, Akmonya'ya ayrıcalıklı bir konum vermiştir. Daha sonra, Servenius Cornutus'un annesi Julia Severa bu kültün ‘yüksek rahibesi’ (archiepeia) konumunda olmuştur. Julia Severa değişik şehirlerde akrabaları olan asil bir soydan gelmiştir. (Ramsay, 1895-97: 647-49)
Yalnız Akmonya'nın dini coğrafyasında asıl ilginç olan, Akmonya'da varlığı bilinen Yahudi cemaatidir. Yukarıda sözü geçen Julia Severa Akmonya'da bir sinagog yaptırmıştır. Bu sinagogoun 80 ya da 90'lı yıllarda gerçekleştirilen tamiratının yazıtı günümüze kadar gelmiştir. Bu yazıt Erceş (şimdiki adıyla Güllüçam) köyü yakınında bulunmuş ve çeşitli defalar yayınlanmıştır. Bu gün Afyon Müzesi'ndedir (Buckler ve Calder, 1939: 97; Trebilco, 1991: 58-59; Ameling, 2004: 348-55):
Bu bina Julia Severa tarafından yaptırıldı. Sinagogun yaşam boyu hahamı olan Publius Tyronios Klados, Haham Lucius oğlu Lucius ve Arkon Publius Zotikos bu sinagogu kendi kaynakları ve kendilerine verilen paralarla tamir ettirdiler. Duvar ve tavan resimlerini bağışladılar, pencereleri sağlamlaştırdılar ve diğer bütün süslemeleri yaptırdılar. Sinagog ise onları, Sinagoga karşı olan cömertlikleri, faziletli hareketleri ve gayretleri nedeniyle altın kaplı bir kalkan ile onurlandırdı.
Julia Severa'nın 50'li ve 60'lı yıllarda etkin olduğu düşünülürse, sinagogun da o tarihlerde yapılmış olması gerekir. Julia Severa'nın kendisinin bir Yahudi olduğu konusunda elde herhangi bir delil yoktur. (Ramsay, 1895-97: 650) Trebilco bu fikre katılmamaktadır. (Trebilco, 1991: 58-59) Yazıtın içeriğinden Akmonya'daki sinagogun, Sardis'teki sinagog kadar görkemli olmasa bile, yine de önemli ve özenli bir yapı oldugunu gösterir. Yapının özellikleri ve Julia Severa gibi etkili bir kadının Yahudi cemaatine olan ilgisi yan yana getirildiğinde, Akmonya'da Yahudi cemaatinin hem nüfusça fazla, hem de ekonomik ve politik olarak etkin olduğu düşünülebilir.

Sinagogun yeri ve şekli konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Hatıplar köyünde bulunan bir mermerdeki yedi uçlu şamdanın (menora) Akmonya'daki sinagogdan geldiği düşünülmektedir. (Buckler ve Calder, 1939: 119; Trebilco, 1991: 60)
Akmonya'daki Yahudi cemaatinden günümüze daha çok mezar kitabeleri kalmıştır. Bu kitabeler gömülü kişinin adının yanında mezar hırsızlarına karşı bazı lanetler içermeleri nedeniyle kültür tarihi bakımından önemli kaynaklardır. İşte bunlardan birkaçı (Trebilco, 1991: 62-63; Ameling, 2004: 362-64):
Titus Flavius Alexandros bu mezarı henüz hayatta iken, şehir konseyinin bir üyesi, Archon ve onurlu bir yaşam sürmüş ve kimseyi üzmemiş birisi olarak kendisi ve eşi Gaiana için bir anıt olsun diye yaptırdı. Kim ki biz, yani ben Alexandros ve eşim Gaiana, öldükten sonra bu mezarı açarsa yazılı olan bütün lanetler kendi görüşünün ve bütün vücudunun, çocuklarının ve hayatının üzerine olsun. Her kim bu mezarı açmaya kalkışırsa hazineye 500 dinar ceza ödesin.
Bu yazıt, Akmonya'da bir Yahudi'nin yönetici pozisyonuna kadar yükselebilmiş olması açısından önemlidir.
Bazı yazıtlar ise gelecek nesiller

Alabanda (Grekçe: Ἀλάβανδα) veya Khrysor Antiokyası, Aydın ilinin Çine ilçesine 9 km uzaklıktaki Doğanyurt köyünde bulunan bir antik Karya kentidir.
Şehir, iki yükseltinin arasındaki eyer şeklindeki alanda konumlanmıştır. Bölge, koyu renkli mermeri ve garnete benzeyen değerli taşlarıyla tanınmaktadır. Bizanslı Stephanus, Karya'da Alabanda (Alabandeus) adında iki şehir olduğunu iddia etmektedir, ancak başka hiçbir antik kaynak bu bilgiyi doğrulamamaktadır.

Efsaneye göre, şehir Karyalı kahraman Alabandus tarafından kurulmuştur. Karya dilinde, isim at anlamına gelen ala ve zafer anlamına gelen banda kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Herodotos bir keresinde Alabanda'nın Karya yerine Frigya'da olduğundan bahseder, ancak aslında aynı şehirden söz edilmektedir. Pers asilzadesi Bubares'in oğlu ve Makedonya Kralı I. Amyntas'ın torunu olan Amyntas, şehrin kontrolünü Kral I. Serhas'dan (MÖ 486-465 arası hüküm sürdü) almıştır.
Erken Selevkos döneminde, şehir Khrysaor Birliği'nin bir parçasıydı. Bu birlik, ekonomik ve savunma bağlarıyla ve belki de etnik bağlarla birbirine bağlı yakın şehirlerin oluşturduğu gevşek bir federasyondu. Şehir, kentin barışını koruyan Selevkos kralı III. Antiochus onuruna Khrysor Antiochia'sı olarak yeniden adlandırıldı. MÖ 201'de V. Philip tarafından ele geçirildi. MÖ 190'daki Magnesia Savaşı'nda Selevkoslar'ın yenilgisinden sonra isim tekrar Alabanda'ya döndü. Kısa süre sonra Romalılar şehri işgal etti.
Cicero'ya göre, Yunanistan'da birçok tanrılaştırılmış insan vardı ve Alabanda'da Alabandus'a tapınılıyordu.
MÖ 70'te Roma'nın Anadolu'yu tamamen kontrol altına almasıyla birlikte, Alabanda şehri, Asya eyaletinin 21. kenti olarak Roma yönetimine girdi. Daha sonra, MÖ 48'de Marcus Antonius tarafından Ephesus'un eyalet başkenti yapılması üzerine, Alabanda bölgesel bir merkez haline geldi. Miletos, Priene, Tralleis ve Nysa gibi önemli şehirler, bu dönemde Alabanda'ya bağlandı.
MÖ 40'ta, isyancı Quintus Labienus bir Part ordusu ile şehri ele geçirdi. Labienus'un garnizonu şehir sakinlerini katledildikten sonra, Part ordusu şehrin hazinelerini yağmaladı. Roma İmparatorluğu döneminde şehir bir conventus (yargı merkezi) haline geldi (Plinius, V, xxix, 105) ve Strabon, şehrin lüks yaşamı ve ahlaki çöküşü ile ünlü olduğunu bildirir. Şehir, MS 3. yüzyılın ortalarına kadar kendi parasını basmaya devam etti. Bizans İmparatorluğu döneminde şehir bir piskoposluk merkezi haline getirildi.
XI. yy.da Türk egemenliği altına giren kent daha sonra Haçlı seferleri ile yeniden el değiştirir.

Alabanda'nın bazı piskoposlarının isimleri, kilise konsüllerine katılımları nedeniyle bilinmektedir. Örneğin, Theodoret 451'deki Kalkedon Konsili'nde, Constantine 692'deki Trullo Konsili'nde, bir başka Constantine 787'deki İkinci İznik Konsili'nde ve John 879'daki Fotius'un Konstantinopolis Konsili'nde yer almıştır. Ayrıca, bu piskoposluk merkezinin iki ortodoks olmayan piskoposunun isimleri de bilinmektedir: 518'de Monofizitizm nedeniyle görevden alınan Zeuxis ve yaklaşık 558'den 568'e kadar piskopos olan ve bir Yakubi olan Julian. Artık yerleşik bir piskoposluk merkezi olmayan Alabanda, bugün Katolik Kilisesi tarafından bir titular (unvan) piskoposluk olarak listelenmeye devam etmektedir.

Aridolis, İkinci Pers istilası sırasında Alabanda tiranıydı
Amyntas, Alabanda'nın tiranı ve I. Amyntas'ın torunu
Alabandalı Leon (Λέων), Yunan hatip ve yazar
Alabandalı Apollonius, Yunan hatip
Alabandalı Menekles (Μενεκλῆς), bir Yunan hatibi, Hierokles'in kardeşi
Alabandalı Hierokles (Ἱεροκλῆς), bir Yunan hatibi, Menekles'in kardeşi
Apollonius Molon, Yunan hatip
Apaturius, bir Yunan sahne ressamı
Alabandalı Menedemos (Μενέδημος), Rafya Savaşı'na (217) katılan bir Yunan generali

Alabanda'nın kalıntıları Çine'nin 8 km batısında bulunmaktadır ve bir tiyatro ile diğer bazı binaların kalıntılarından oluşmaktadır, ancak kazılar çok az sayıda yazıt ortaya çıkarmıştır.
Alabanda da ilk defa 1905-1906 yıllarında Halil Edhem Bey tarafından kazılar yapılmıştır. Alabanda antik kentinin arkeoloji dünyasına ve turizme kazandırılması için 1999 yılından itibaren Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izinleri ile Aydın Müze Müdürlüğü başkanlığında kazılar yapılmaktadır. Günümüzde kazıları çoğunluğu Atatürk Üniversitesi'nden olan bir ekip tarafından yapılmaktadır.

 OpenStreetMap'te Alabanda (antik kent) ile ilgili coğrafi veriler

Aleksandria Troas ("Alexandria of the Troad"; Yunanca: Αλεξάνδρεια Τρωάς; Türkçe: Eski Stambul); Türkiye'nin batı kıyısının kuzey ucuna yakın, Bozcaada'nın güneyinde bulunan Antik Yunan kentidir. Çanakkale ilinin Ezine ilçesindeki Dalyan köyünün güneydoğusunda yerleşimlidir. Antik kent yaklaşık 400 hektarlık(4km2) alana yayılmıştır. Günümüze kalan birkaç yapı arasında bir Roma hamamı, odeion, Antik Yunan tiyatrosu, gymnasium kompleksi ve yeni ortaya çıkarılmış bir stadion bulunur. Şehrin eski duvarları hala izlenebilir.

Strabon'a göre, bu bölge başlangıçta Sigeia olarak adlandırılıyordu; MÖ 306'da Büyük İskender'in komutanlarından I. Antigonos Monophtalmos, eskiden nüfuzlu bir şehir olan Neandreia da dahil 5 yerleşim yerinin halkını Sigeria'ya yerleştirerek şehri çok daha genişletilmiş olarak yeniden kurdu. Kentin ismi MÖ 301'de Lysimakhos tarafından, Büyük İskender anısına 'Aleksandria Troas' olarak değiştirildi.(Gaius Plinius Secundus, ismin Antigonia'dan Aleksandria'ya değiştirildiğini belirtir.) Kuzeybatı Anadolu'nun ana limanı olan şehir, Roma döneminde büyük oranda gelişti ve MÖ 188 gibi erken bir tarihte 'özgür ve özerk şehir' niteliği kazandı; günümüzde bulunan kalıntılar bölgenin tarihteki önemini kanıtlamaktadır. Altın çağında şehrin 100,000'e yakın nüfusa ulaştığı düşünülüyor. Strabon'un bahsettiği üzere, Augustus'un hükümdarlığı sırasında bölgede 'Colonia Aleksandria Augusta Troas' adında bir Roma kolonisi kurulmuştur. (O dönemde kısaca Troas olarak anılırdı) Augustus, Hadrianus ve Herodes Atticus şehrin süslenmesine hatırı sayılır düzeyde katkıda bulunmuşlardır. I. Konstantin, Troas'ı Roma İmparatorluğu'nun başkenti yapmayı düşünmüştür.

Roma döneminde şehir, Anadolu ve Avrupa'yı birbirine bağlayan önemli bir liman konumundaydı. Pavlus, Avrupa'ya gitmek için Aleksandria Troas'dan denize açılmıştır ve Avrupa'dan yine buraya dönmüştür. Yuhanna'nın öğrencisi Antakyalı piskopos Ignatius da Roma'da gerçekleşecek şehitliğine yol alırken bu şehirde bir süre kalmıştır.

14. yüzyılda Troad bölgesine (Biga yarımadası) Karesioğulları yerleşmiştir. Beylikleri 1336 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiştir. Aleksandria Troas harabeleri, Türkler tarafından "Eski Stambul" olarak da bilinir. Bölgedeki tarihi yapılara ait taşların çoğu zamanla inşaat malzemesi olarak kullanılmıştır (Örneğin IV. Mehmed, Yeni Valide Camii'sinin yapımı için buradan sütunlar almıştır). 18.yüzyıl ortalarında bölge 'soyguncu çeteleri için gizlenme yeri' haline geldi.

1911 yılında bölge meşe ağaçlarıyla kaplanmış ve fazlaca yağmalanmıştı; ancak eski duvarlar hala izlenebilmekteydi, hatta bazı bölgelerde oldukça iyi korunmuştu. Şehir duvarlarının çevresi yaklaşık on kilometreydi ve duvarlar düzenli aralıklarla yerleşmiş kulelerle takviye edilmişti. Antik hamam ve gymnasium'un kalıntıları bölgede hala görülebilir; bu yapı 'Bal Saray' olarak bilinir ve aslında MS 135'te Herodes Atticus tarafından yaptırılmıştır. Trajan'ın inşa ettirdiği sukemeri hala izlenebilmektedir. Alman arkeologların 21.yüzyıl başlarındaki kazı çalışmaları sonucu, tarihi yaklaşık MÖ 100'e dayanan büyük bir stadyumun kalıntıları bulunmuştur.

 OpenStreetMap'te Aleksandreia Troas ile ilgili coğrafi veriler  
[1] 11 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2] 7 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Feuser, Stefan, Der Hafen von Alexandria Troas (Bonn: Dr. Rudolf Habelt, 2009) (Asia Minor Studien, 63).

Roma kolonileri listesi

Alinda (Grekçe: Ἄλινδα), Aydın'ın Karpuzlu ilçe merkezinin üst kısımlarında yer alan bir antik çağ Karya kentidir. Büyük boyutlu kent kalıntıları ve altında Karpuzlu Ovası'nın uzandığı bir manzaraya sahiptir.

Alinda antik kent araştırmalarda kentin tarih sahnesine çıkışının genellikle MÖ 4. yüzyıl olduğu söylense de kent hakkında bildiklerimiz MÖ 14. yüzyıla kadar gitmektedir. Alinda, Hitit İmparatoru II. Mursilis (MÖ 1350-1320) döneminde Sena Irmağı ülkesine bağlı bir kentti. II. Mursilis döneminde Alinda kentinin adının İalanti olduğu bilinmektedir. MÖ 5. yüzyılda Attika-Delos Deniz Birliği'ne vergi ödemiş olduğu bilinmektedir.
Sürgündeki Karya Kraliçesi Ada'nın elinde bulunan kale burasıydı. Ada, MÖ 334 yılında Büyük İskender'i burada karşıladı. İskender Karya'yı ele geçirdiğinde Ada'ya tüm bölgenin hükümdarı olma yetkisini verdi.
Şehrin kısa bir süre sonra "Latmos'un İskenderiyesi" (Yunanca: Αλεξάνδρεια στη Λάτμο) olarak yeniden adlandırıldığı ve bu ismin Bizanslı Stephanus tarafından da kaydedildiği anlaşılıyor; ancak kaynaklar bu ismi taşıyan yerleşimin tam yeri konusunda fikir birliğine varmıyor. Alinda'nın eski ismi en geç MÖ 81 yılında tekrar kullanılmaya başlandı. MS 2. yüzyılda Batlamyus'un Coğrafya adlı eserinde (Kitap V, bölüm 2) "Alinda" olarak geçmektedir.
Alinda, MÖ 3. yüzyıldan MS 3. yüzyıla kadar kendi paralarını basan önemli bir ticaret şehri olmaya devam etti.  Stephanus, kentte Praksiteles'e ait bir Afrodit heykelinin bulunduğu bir Apollon tapınağının bulunduğunu kaydeder.
Alinda, Karya mezarlarının bulunduğu bir nekropole sahiptir ve kısmen kazılmıştır. Alinda'da ayrıca bir Roma su kemeri, bir pazar yeri, nispeten iyi durumda 5.000 kişilik bir Roma tiyatrosu ve çok sayıda tapınak ve lahit kalıntısı da dâhil olmak üzere büyük bir su sistemi vardı.
Bir eski stadyum ve yıkık birkaç yapı kalmış olan kentin, döneminde çok büyük ve gösterişli olduğu belirtilmektedir. Güçlü bir savunmaları olduğu, agoradaki kocaman top deliklerinden anlaşılabilir. Alinda Bizans döneminde Aphrodisias Metropolitliğine bağlı piskoposluk merkezi olmuştur.

 OpenStreetMap'te Alinda ile ilgili coğrafi veriler

Amorium veya Amorion (Yunanca: Ἀμόριον), Küçük Asya'daki Frigya'da, Hellenistik dönemde kurulmuş, Bizans İmparatorluğu döneminde gelişmiş ve 838 yılındaki Arap yağmasından sonra gerilemeye başlamış antik bir şehirdi. Kent, Konstantinopolis'ten Kilikya'ya uzanan Bizans askeri yolu üzerinde stratejik bir konumda bulunuyordu.
Günümüzdeki kalıntıları ve höyüğü, Afyonkarahisar İli'nin Emirdağ ilçesine 13 kilometre doğuda yer alan Hisar köyünün altında ve çevresinde bulunmaktadır.
Arap/İslam kaynaklarında şehir 'Ammūriye olarak geçer. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise burası bir daha önem kazanmamış ve Hergen Kale adıyla anılmıştır.

Arkeolojik alanda bilimsel kazı çalışmaları 1988 yılında Oxford Üniversitesi'nden Prof. R. Martin Harrison tarafından başlatılmıştır. 1993 yılından bu yana New York Metropolitan Sanat Müzesi'nden Dr. Chris Lightfoot başkanlığında uluslararası bir ekip tarafından yürütülmektedir.
Her ne kadar cazip bir düşünce olsa da, kentin ismi, muhtemelen, 'amor' (aşk) kelime kökünden kaynaklanmamakta, daha ziyade ilkçağ Hint-Avrupa kavimlerinin dilinde 'anne' anlamına gelen (ve varlığını bugüne kadar sürdürmüş) 'ma' kelime kökü ile bağlantılandırılmaktadır. Bu da bizi, kentin daha başlangıcından itibaren, Anadolu Ana Tanrıça kültü ile ilişkili olduğuna sonucuna götürmektedir.
Kahramanları hayvanlar olan masallarıyla büyük ün kazanmış olan Ezop'un Amorium kentinde yaşadığını da göz ardı etmemek gerekir. Her ne kadar Ezop'un doğum yeri tartışmalı olsa da en yüksek olasılıkla Ezop Amoriumlu'dur. Bildiğimiz gibi kendisi MÖ 6. yüzyılda yaşamıştır.

Amorium kentinin MÖ 1. yüzyıldan itibaren (MÖ 133 ila 27 arasında bir tarihten MS 217'ye kadar) kendi sikkelerini bastırmış olması, o dönemde olgun ve büyük bir kent haline gelmiş bulunduğunun kanıtıdır. Kentin refah ve prestij düzeyi Romalılar döneminde de artmaya devam etmiş ve standart Roma kamu yapıları ile donatılmış olmalıdır. Ancak Helenistik ve Roma dönemlerinden günümüze pek az bulgu kalmıştır. Kente ilişkin tarihi kayıtlar da Strabon'un Coğrafya adlı eserindeki çok kısa bir atıftan ibarettir. Son dönem kazılarında bölgedeki diğer arkeolojik alanlarda keşfedilen yazıtlar antik çağ Amorium'una ilişkin kayıtların sayısını artırmıştır ve yeni keşiflere de muhtemelen ulaşılacaktır.

İslam tarihi bakımından kentin önem arz etmesinin temel nedeni, sahabe Selman-ı Farisi'nin Amorium'da şu an bulunan kilisede çalışması ve emrinde çalıştığı, talebesi olduğu rahip tarafından İslam dininin hak din olduğunun söylenmesi üzerine Müslüman olmak için Medine'ye gitmesi vakıasıdır. Yani şehir Hristiyanlık kadar olmasa da İslamiyet açısından da önemli bir kenttir.
Kent Anadolu coğrafyasında merkezi bir önemi Bizans İmparatorluğu döneminde kazanmıştır. Dönemin Arap kaynakları Amorium'un Anadolu'nun en büyük kenti olduğundan bahsetmektedirler. Kazılar da Bizans kalıntıları üzerinde yoğunlaşmıştır. Kazı bulgularının Antik Çağ ve sonrasında Bizans'ın güçlü ilk dönemleri ile Anadolu Selçuklu Devleti arasında kalan yüzyıllarda (kabaca 750-1100 yılları arası) Anadolu içlerinin kentsel, idari ve kültürel gelişimine ilişkin bilgilerimizde mevcut boşluğu doldurmakta büyük katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Şimdiden, Amorium Üst Kenti'nin evvelce zannedildiği gibi 11. yüzyıl sonunda terkedilmediği, Selçuklularca ve ayrıca Osmanlı'nın son dönemlerinde de kale olarak kullanıldığı, Hisarcık (sonradan Hisarköy) köyünün isminin buradan geldiği anlaşılmıştır. Dolayısıyla Amorium'da beş ayrı medeniyetin (antik Helen, antik Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı) izleri bir aradadır. Amorium Alt Kenti'nin de ikinci bir tahkimat duvarıyla çevrelenmiş olduğu görülmekte, bu surları korumak için gerekecek askerî güce ilişkin hesaplamalar kentin Bizans İmparatorluğu açısından taşıdığı önemi doğrulamaktadır. Ancak, sitin koruma altına alınmasından önceki yıllarda define avcılarınca yoğun surette kazılmış ve yağmalanmış olması maalesef önemli ölçüde tahribata sebebiyet vermiştir.
Bizans döneminde İstanbul yolu üzerindeki en önemli İç Anadolu kalesi kimliğinden ve Marmara bölgesinden önceki son büyük savunma mevzii oluşundan ötürü tahribat Amorium'un kaderi olmuştur. Arapların Anadolu'ya ilk akınlarının kaydedildiği 641 yılından sonra birkaç yıl geçmeden Amorium bir Arap saldırısına maruz kalmıştır. Amorium'a art arda Arap saldırıları yaklaşık iki yüz yıl boyunca sürmüş, 668'de kalenin Araplarca fethine rağmen kısa süre sonra Bizanslılarca geri alınmış, 716 ve 796'daki büyük saldırılar ise püskürtülmüştür.

9. yüzyıla girildiğinde Amorium bir yandan Bizans'a bir imparatorlar hanedanı verirken (Amorian veya Frigya Hanedanı, bu hanedan 820-867 yılları arasında 3 imparatordan ibaret kalmış ve Bizans tarihi açısından başarılı icraatlar yapamamıştır. Hanedana mensup 3 imparator 'Kekeme' II. Mihail, oğlu Teofilos ve torunu 'Sarhoş' III. Mihail'dir), bir yandan da 838'de Abbasi Halifesi Mutasım'in Arap ordularınca tarihinin en büyük yıkımına uğratılmış ve bir daha eski canlılığını ve önemini geri kazanamamıştır (Abbasi Halifelerinin ordularında giderek artan sayıda Türk unsur bulunduğu bilindiğinden, bölgeye ve dolayısıyla Anadolu'ya, ilk Türk varlığı Arap orduları bünyesinde gelmiş olmalıdır. Bizans ordularında da azımsanamayacak miktarda Türk unsurları bulunmaktaydı).
838 savaşının Amorium'a verdiği zarar dışında Ortodoks Hristiyan tarihi açısından önemi kentten esir olarak alınmış ilerigelen 42 Bizanslının Irak'ın Samarra kentinde 845 tarihinde idam edilmiş olmalarıdır. O çağlarda esirlerin fidye pazarlığına tabi tutularak geri verilmeleri, sanıldığının aksine, idam edilmelerinden daha yaygın bir uygulamaydı. Fidye müzakereleri tamamlanmış bu 42 Bizanslının Halife tarafından idam edilmesi dini gerekçelere bağlanmış ve Amorium'un 42 şehidi Rum Ortodoks Hristiyan literatürüne geçmiştir. Aziz mertebesine yükseltilen bu Bizanslılar hala dini törenlerde anılmaktadır.

Amorium Malazgirt Meydan Muharebesi öncesinde Anadolu'ya akınlar düzenleyen Türkmen beylerinden Ahmet Şah ve Emir Afşin tarafından 1068 yılında bir süre zapt edilmiştir. Araya Orta Anadolu'dan da geçen Haçlı Seferleri girmiş, bölgeye geniş çaplı Türkmen yerleşimi ve bölge nüfusunun Türkleşmesi ise Anadolu Selçuklu devleti ile Bizans arasında 1116 yılında yapılan Bolybotum savaşından sonra cereyan etmiştir. Hisarcık 1516 tarihli Osmanlı kayıtlarında anılmaktadır. Bugünkü Hisarköy 1892 yılında kurulmuştur. Amorium'u ziyaret eden ilk Batılı gezgin William Hamilton'dur ve bölgeye 1836 yılında gelmiştir.
1988 yılından günümüze kadar da Amorium'da düzenli kazılar yürütülmektedir.

Amorium'la ilgili önemli tarihler şu zaman çizelgesinde belirtilebilir:

MÖ 333 : Büyük İskender'in Anadolu'dan geçişi
MÖ 133: Yeni kurulan Roma Asya eyaletine Amarium'un katılması
MÖ 133–27 (yak.) : Amorium'da bir tasra şehri darphanesinin kurulması ve Amorium damgalı sikkelerin bastırIlmaya başlanması.
MÖ 27 – MS 14: İlk Roma İmparatoru Augustus'un saltanat yilları. Amorium kentinin isminin belgelerde ve yazılarda ilk defa görülmesi.
211-217: Amoriom darphanesi damgalı, bilinen en son sikkeler.
330: İmparator I. Konstantin tarafından Konstantinopolis'in Roma İmparatorluğu merkezi olarak yeniden kurulup ilan edilmesi.
431: Amorium Piskoposu Ablabios'un Efes'te yapılan Birinci Efes Ekomenik Konsil'ine katılması.
451: Amorium Piskoposu Mysterios'un Kadıköy'de yapılan Kalkedon Konsili'ne katılması.
480 (yak.) : Amorium şehir surlarının Bizans İmparatoru Zeno döneminde yapılmaları.
600 (yak.) : Anastasiopol (Telmessos) Piskoposu ve sonradan Aziz olarak kabul edilen Skyeon'lu Theodore'un Amorium'u ziyaret ettiğinin müridi Yorgi tarafından yazılan bu azizin hayatını anlatan kitapta bahsedilmesi.
641: Anadolu'nun ilk defa Dört Halife'den Ömer döneminde Arap orduları tarafından hücuma uğraması.
644: Tarihe geçen Amorium kentine kadar gelen ilk Arap akını.
668: Amorium'un ilk Emeviler halifesi I. Muaviye döneminde akıncı Arap orduları tarafından ele geçirilmesi. Sonradan Bizans orduları tarafından geri alınmıştır.
692: Amorium Piskoposu Theodoros'un II. Justinianos tarafından Konstantinopolis'te toplanan ve sadece Doğu Roma İmparatorluğu'nda bulunan piskoposların hazır bulunduğu Trullo Konsili adı verilen konsil toplantılarına katılması.
717 : Emeviler Arap ordularının Mesleme bin Abdülmelik komutasında Konstantinopolis'i kuşatmaya giderken Amorium'u kuşatmaları. Çok geçmeden imparatorluğu gasp edecek olan general III. Leon tarafından çeşitli saibeli yollardan bu şehrin Araplar eline geçmesinin önlenmesi.
741/42: İmparator V. Konstantinos'un Artabasdos'un imparatorluk tahtını gaspı sırasında "putkıranların" büyük çoğunlukta olduğu Amorium'a sığınması.
787: Amorium Piskoposu Theodosios'un İkinci İznik Konsili'ne katılması.
796 : Abbasiler halifesi Harun Reşid ve Bizans İmparatoriçesi İrini döneminde yapılan Arap-Bizans savaşlarından birinde Abbasi ordularının Amarium kapılarına gelmeleri ama şehri ellerine geçirmeden geri dönmeleri.
820–829: Amorium'lu ve "Amoriyan Hanedanı" veya Frigya Hanedanı kurucusu II. Mikhail'in Bizans İmparatoru olarak saltanat dönemi.
820–829: II. Mikhail'in oğlu ve "Amoriyan veya Frigya Hanedanı"'ının ikinci imparatoru olan Theofilos'un Bizans İmparatoru olarak saltanat dönemi.
838: Abbasi Halifesi Mutasım'in büyük Anadolu seferinde şehrin iki hafta süren kuşatılması ve 23 Eylül'de Arapların eline geçerek talan edilip yakılması.
840: Abbasiler Halifesi Vasık döneminde, Tarsus'ta Araplar elindeki Hristiyan köleler (bunlar arasında Amarium fethinde alınan köleler) ile Bizanslılar elindeki müslüman kölelerin mübadele edilmesi.
842–867: Theofilos'un oğlu olan ve "Amoriyan veya Frigya Hanedanı"ndan üçüncü imparator III. Mihail'un Bizans İmparatoru olarak saltanat dönemi.
843 : İkonaların kullanılmasının ve bunların kutsal görülüp ikona resimlerine dini saygı gösterilmesinin tamamıyle serbest bırakılması.
845 : Abbasiler Halifesi Vasık döneminde, Ortodoks Kilisesi'nin "din şehitleri bilimi"'ne göre Abbasilerin 838de Amorium fethinden sonra köle olarak I

Amyzon (Grekçe: Ἀμυζών), antik Karya'da yer alan bir şehirdir. Günümüzde Aydın ilinin Koçarlı ilçesinin 30 km güneyinde, Akmescit ve Gaffarlar köyleri arasında (Mazin mevkiinde) bulunur. Selevkos İmparatorluğu yönetimi altında şehir Karya bölgesindeki resmi olmayan şehir devlet federasyonu içerisindeydi. Şehir Strabon tarafından bahsedilmiştir. Şehir, Yunan tarihçi Louis Robert tarafından ortaya çıkarılmıştır.

Strabon'a göre Alabanda'nın kuzeyinde, düşman saldırısını durdurmak ve savunmasını yapmak amacıyla kurulan Amyzonlular M.Ö. 300 yıllarında Mısır'a egemen olan Tolemaios'a sonra da Seleukoslularla yakın ilişki kurmuşlardır. M.Ö. 203'te de III. Antiokhos, Amyzon'a bazı haklar tanımıştır. Kentte, kaynaklara göre Apollon ve Artemis'e adanmış olması gereken ve bugün tamamen yıkılmış olan tapınağa ait kalıntılar, akropolünde tiyatro, agora ve çeşme kalıntıları ile MÖ 3. yüzyıla ait çok güzel taş işçiliği gösteren surları bulunuyor. Amyzon kenti Roma döneminde önemli bir yerleşim yeri olmuş, XV. yüzyılda Osmanlı egemenliğine giren bölgeye Koçarlı aşireti yerleştirilmiştir.

 OpenStreetMap'te Amyzon ile ilgili coğrafi veriler

Karaduvar ya da eski ismiyle Anchiale (Grekçe: Ἀγχιάλη), Türkiye'nin Mersin şehrinde yer alan antik bir şehirdir.

Anchiale hakkındaki yazılı ilk bilgi, Strabon tarafından verilmektedir. Strabon, Büyük İskender'in tarihçisi Halkidiki'li Aristobulos'u kaynak göstererek şehrin, Asur'un son kralı Sardanapalus tarafından kurulmuş olduğunu; hatta Sardanapalus'un mezarının da Anchiale'de yer aldığını söylemektedir.

Efsaneye göre İssos Savaşı'ndan (M.Ö. 333) hemen önce Büyük İskender, Anchiale gelir ve yerel halk ona Sardanapalus'un mezarını gösterir. Lahitte, ellerini başının üstünde bitiştirmiş bir adam tasviri vardır ve kenarında "Anakyndaraxes oğlu Sardanapalus, Anchialus ve Tarsus'u tek bir günde kurmuş kral derki: Yabancılar! yeyin, için ve sevişin, bunların yerine konulacak başka hiçbir insani olgu yoktur" yazılıdır. Günümüzde mezar yapısına ilişkin hiçbir kayıt bulunamamıştır.

Su kemerleri, yapı kalıntıları, bir höyük, Romalılardan kalma mozaikli bir hamam kalıntısı bulunmuştur; fakat günümüzde su kemeri dışında ayakta kalan tarihi yapı kalmamıştır.

Andeda, antik Pisidya'da ve Pamfilya'da bulunan ve Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde antik kentti. Günümüzde, Türkiye'nin Antalya ili Korkuteli ilçesinin 24 km. kadar kuzeyinde Yeşilyayla köyünün bulunduğu alanda yer alır. Ayrıca antik dönemde madeni paralar basılmıştır.
Andeda'da bulunan bir sunak üzerinde, sol tarafta bir Helios tasviri, sağ tarafta ise bir hilalin üzerinde Artemis Selene betimi ve arka kısımda belirsiz bir nesne, muhtemelen iki kadın başı görülmektedir. Sunak üzerindeki yazıt, Hera rahibesi Iulia Licinniana tarafından yapılmış bir adak olduğunu göstermektedir; ancak bu adağın hangi tanrıçaya adandığı net olarak bilinmemektedir.
Kentte yer alan ve İ.S. 1-2. yüzyıla tarihlenen bir mezar yazıtı, burada Artemis’in bir rahibesinin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, Andeda’da bulunan iki sikke üzerinde de Artemis betimlemelerine rastlanmaktadır. İlk sikkenin ön yüzünde defne çelengiyle Marc Aurel, arka yüzünde ise sol elinde yay, sağ eliyle sadağından ok çeken Artemis yer alır. Artemis’in ayaklarının yanında bir geyik figürü bulunmaktadır. İkinci sikkenin arka yüzünde ise Artemis, sol elinde yay, sağ elinde ok tutar şekilde ayakta tasvir edilmiştir.
Andeda, edebi kaynaklarda yalnızca geç antik dönemde bir piskoposluk merkezi olarak anılmaktadır. Roma Katolik Kilisesi'nin unvani piskoposluk merkezlerinden biriydi.

Ani (Ermenice: Անի, Latince: Abnicum), Kars'ın güneydoğusunda, Arpaçay boyunda bulunan ören yeridir.
Demir Çağı'ndan beri önemli bir yerleşim merkezi olan Ani, önce Anadolu yerlilerinden olan Nairilerin ve Urartuların topraklarının bir parçası olmuş, daha sonra ise Ermeniler tarafından ele geçirilmiş ve 961-1045 yılları arasında Pakraduni Hanedanlığı'ndan (Bagratuni Hanedanı) Ermeni hükümdarlarının başkentliğini yapmıştır. 11. ve 12. yüzyıla ait bazı İslam mimarisi eserlerini de barındırır. 2012'de UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edilen Ani, 2016'da ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.

Ani kentinin tarihi Erken Demir Çağı'na (MÖ 1200-1000 arasına) dayanmaktadır. Ani şehrinin bulunduğu bölge Urartular döneminde Akhuriani olarak bilinmekteydi. Bölgenin ilk kez Ermeni hakimiyetine girmesi ise M.Ö. 400'lü yıllarda Orontes Hanedanı döneminde olmuştur.
Ani adı ise en erken 6. yüzyılda Gamsaragan (Kamsarakan) sülalesinden Ermeni beylerine ait bir müstahkem yer olarak geçer. Ermeni Gamsaragan ailesi ile Ermeni Bagratuni Hanedanı (Bagrat) ailesi arasındaki uzun mücadele ikincilerin zaferi ile sonuçlanmış ve 780 yılında Gamsaraganlar mülklerini Bagratlılara satarak Bizans ülkesine göçmüşlerdir.
Bagratlı I. Aşot 885 yılında Abbasi Halifesi ve Bizans İmparatoru tarafından "Ermenistan Kralı/Şehinşah-ı Armen" olarak tanınmıştır. Aşot ve oğulları önce (bugünkü Tuzluca ilçesinin 8 km kuzeyinde Halimcan köyü yakınında bulunan) Bagaran kentinde, daha sonra (Akyaka ilçesinde Koyucak mevkiinde bulunan) Şirakavan'da ve Kars merkezde hüküm sürmüştür. 961 yılında III. Aşot (953-977) başkentini Ani'ye taşıyarak burada büyük bir kentin inşasına başlamıştır.
Kent en parlak devrini II. Smpat (977-989) ve oğlu Gagik (989-1020) döneminde yaşamıştır. Bu devirde kent nüfusunun 100.000'i aştığı rivayet edilmektedir. 1045'te Bizanslılar Ani'yi zaptedip Bagratlı devletine son verince savunmasız ve huzursuz kalan bölge, 1064'te Selçuklu Sultanı Alparslan'a teslim olmuştur.

Başka kaynaklara göre Ani ören yerinde Bronz ve Demir Çağı yerleşimler ve Urartulu olması olası yapılar, kazılarla gün ışığına çıkmıştır. İç kalenin duvarlarında, yeniden kullanılmış klasik usulde kesilmiş taş vardır ve Zerdüşt ateşgedesi olabilecek bir yapı da mevcuttur. Ani'den, ilk defa MS 5. yüzyılda müverrihleri, tepeye yapılmış güçlü kale ve Kamsarakan sülalesinin mülkü olarak bahsetmiştir.

Kent, 1064 yılına kadar Bizans yönetiminde kalmış ve bu tarihte Selçuklular tarafından fethedilmiştir.Yıkılmış surlar yeniden yaptırılmış ve sur tamir kitabeleri eklenmiştir, aslan, ejderha, çift başlı kartal motifleri görülmektedir.Selçuklu fethinden kısa bir süre sonra kent ve çevresinin Kürt kökenli Şeddadi beyliğinin başkenti olmuştur. Ani'deki en önemli İslam eseri olan Ebu'l Menuçehr Camii, 1072 yılında Şeddadî emiri Menuçehr tarafından yaptırılmıştır.
1190 yılı dolayında Zakare Mkhrgrdzeli adlı Gürcü beyi, Ani hisarını üs alarak Kars ve Ahıska bölgesini kapsayan bir egemenlik kurmuştur. Bunun soyundan gelenler önce Tiflis'teki Gürcü krallarına, sonra Moğol İlhanlılar'a bağlı "atabey" sıfatıyla hüküm sürmüşlerdir. Ani'deki Hristiyan eserlerinin birçoğu bu devirde yapılmış veya onarılmıştır. Daha sonra kent Celâyir ve Karakoyunlu devletlerinin egemenliğine girmiş ise de, nüfusu ağırlıkla Ermenilerden oluşmuştur.
Ani 1319'daki depremde ağır hasar görmüş, daha sonra Timur tarafından ele geçirilerek tahrip edilmiştir. Buna rağmen 1535 Osmanlı-İran savaşında tamamen terkedilinceye dek, kentte bir nüfusun barındığı anlaşılmaktadır.
1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Rusların eline geçen bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlılar tarafından geri alındı. Ancak Ani platosu daha sonra yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti'nin eline geçti. 1920'de, Kurtuluş Savaşı sırasında Ani son bir kez daha el değiştirdi ve Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil oldu.

1001 kilise şehri veya 40 kapılı şehir diye de adlandırılan Ani'nin ilk keşfi 1880'lere uzanan bir yeraltı şehri de vardır. Bu yeraltı şehrinde 823 yapı ve mağara bulunmaktadır. Şehir suru, 8 kadar kilise ve bir cami, Ani'de hâlen ayakta duran eserlerin en önemlileridir. İki yanı Arpaçay Kanyonu ile çevrili olan kentin plato tarafındaki üçüncü cephesi, 10. yüzyıla ait güçlü surlarla korunmuştur. Aslanlı Kapı kentin ana girişini oluşturur.

Ani Katedral adı verilen Meryemana Kilisesi, 989 yılında, İstanbul'daki Ayasofya'nın kubbesini onaran mimar Trdat tarafından inşa edilmiştir. Düşey hatları kuvvetli bir şekilde vurgulayan yapı, etkileyici bir yükseklik duygusu elde eder. Surp Stephanos Kilisesi, kesin inşa tarihi bilinmeyen kilisenin güney cephesinde Gürcistan Patriği Etipane'nin ziyareti sebebiyle yazılmış günümüze ulaşamayan kitabesi 1218 tarihlidir. Vadi içinde bulunan Tigran Honents Kilisesi 1215 yılında onarılmış ve Ermeni kilise geleneğini gösteren zengin fresklerle bezenmiştir. Fresklerde Ermenilere Hristiyan dinini getiren Aziz Grigor/Krikor Lusavoriç'in hayatından sahneler görülür. 1020 yılına tarihlenen Abughamrents Kilisesi, İslam mimarisinden kaynaklanan ve daha sonraki dönemde Selçuklu mimarisinde sık sık kullanılan özellikler sergiler. 1035 tarihli Aziz Prkich Kilisesi dairesel kesitli bir kümbet yapısındadır. 1957 yılında yıldırım düşmesi sonucu yarısı yıkılmış diğer yarısı ise eksiksiz ayakta kalmıştır. Menûçihr Camii, Türk fethinden sonra Türkiye topraklarında inşa edilen en eski cami olmasıyla dikkati çeker. Muhtemelen daha eski bir sivil yapıdan dönüştürülmüş ve 14. yüzyılda ikinci kez tadilata uğramıştır. Arkeolojik alanın dışında kalan bir müstahkem tepe üzerinde, Zakare Mkhrgrdzeli'nin Kızlar Manastırı adıyla bilinen manastırı görülür, bazen kilise olarakta adlandırılır.

1878-1918 döneminde Çarlık Rusyası'nın yönetiminde kalan Ani'de ilk kazılar 1892 yılında Rus Dil Bilimler Akademisi'nde görevli Nicholas Marr tarafından yapılmıştır ve bir müze kurulmuştur. Daha sonra sırasıyla Prof. Dr. Kılıç Kökten, Kemal Balkan ve Hacettepe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı Ani kazı ve restorasyonlarını yönetmişlerdir. Karamağaralı daha çok Ani'deki Selçuklu eserleri üzerinde çalışmıştır. 
2006 yılından itibaren çalışmalar, Kars Müzesi Müdürlüğü başkanlığında, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu'nun bilimsel danışmanlığında sürdürülmektedir. 2019 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı kararlı 12 aylık kazı statüsüne erişen kentteki kazı ve koruma çalışmaları, bu tarihten beri Kafkas Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Muhammet Arslan'ın kazı başkanlığında devam etmektedir.

 OpenStreetMap'te Ani ile ilgili coğrafi veriler  
Ani Harabeleri 14 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ani bölgesine ait yapılara ait bilgiler yer almaktadır.
Virtual Ani 20 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ani kentinin mimarisine ilişkin bir internet projesi (kısmen Türkçe çevirili)

Antigonia (Yunanca: Αντιγόνεια) Antigonea; ve Antigoneia olarak da bilinen M.Ö. 307'de I. Antigonus Monofhthalmus tarafından kurulan ve Seleukos İmparatorluğunun başkenti olması amaçlanan Asi Nehri üzerinde Suriye, Seleukos İmparatorluğu'ndaki (şimdi Türkiye) Helenistik bir şehirdi. Şehir, Hatay'ın Antakya ilçesinin yaklaşık 7 km kuzeydoğusundadır.
MÖ 301'deki Antigonus'un öldüğü Ipsus Savaşı'ndan sonra, Antigonia sakinleri, başarılı rakibi I. Seleukos tarafından, nehrin biraz aşağısında kurulan Antakya şehrine taşındı. Diodorus, sakinlerin Seleucia Pieria'ya taşındığını hatalı bir şekilde belirtir. Ancak Antigonia var olmaya devam eder ve Crassus'un yenilgisinden sonra Partlarla yapılan savaşta bahsedilmektedir.
Malalas'a göre, Seleucus şehirde Tyche için bir tapınak inşa etti; Makedonyalı I. Demetrius daha sonra Tyche heykelini bu tapınaktan Arsuz'a taşıdı.

Smith, William (editor); Dictionary of Greek and Roman Geography, "Antigoneia" 26 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Londra, (1854)
"Antiocheia" 26 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the same source
Hazlitt, Classical Gazetteer, "Antigonia"

Antiochia ad Taurum (lafzen "Toroslardaki Antakya") (Grekçe: Ἀντιόχεια τοῦ Ταύρου; lafzen "Torosların Antakyası"), Toros dağ silsilesinin Amanos Dağları'nın doğusunda, antik Suriye'de bulunan bir Helenistik şehir. Daha sonra Kommagene eyaletinde 'ad Taurum montem' (kelime anlamı "Toros Dağı'nda") olarak tanımlanmıştır.

Antiochia ad Taurum, Amanos Dağı'nın doğusunda bulunuyordu ve İkinci Tapınak döneminde (MÖ 516 - MS 70), Vadedilmiş Topraklar'ın coğrafi sınırlarını daha kesin bir şekilde belirlemek isteyen Yahudi yazarlar, Hor Dağı'nı Suriye ovasının kuzey sınırını işaret eden Toros Dağları'nın Amanos silsilesine bir gönderme olarak yorumlamaya başladılar.
Antiochia ad Taurum, geçmişte bazı araştırmacılar tarafından, Suriye'deki Halep (Arapça: حلب [ˈħalab]) ile ilişkilendirmeye çalışılmış olsa da, günümüz Türkiye'sinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en batı kısmında bulunan Gaziantep'te (eski adıyla Aintab) veya yakınlarında konumlandırmaktadır. Ayrıca Adıyaman yakınlarında bir antik kent olan Perrhe ile de özdeşleştirilmiştir.
Antiochia ad Taurum'u Gaziantep veya civarında konumlandırdığımızda, şehir, aşağı Asi (Orontes) vadisini orta Toros dağ silsilesinin güney eteklerine bağlayan İslahiye vadisinde yer almaktadır. Tunç Çağı boyunca bölge, İç Suriye kültürel bağlamına aitti ve zamanla bir yandan Yukarı Mezopotamya ve Levant ovaları ile diğer yandan Anadolu yaylaları arasındaki bağlantılar için oldukça stratejik bir öneme sahipti.

Antiochia ad Taurum'da basılmış sikkeler bulunmuştur.

Roma Dönemi'nde (MS 1. yüzyıl), Antiochia ad Taurum, Roma'nın Antiochia veya Kilikya ve Suriye eyaletleri içinde yer alıyordu ve Pavlus'un misyonerlik yolculuklarının dışında kalıyordu. Antiochia ad Taurum sonunda Hıristiyanlaştırıldı ve "sınırına yakın Fırat nehri ile Suriye'deki Kommagene'nin piskoposluk şehri" olarak bir piskoposluk merkezi oluşturdu.

Türkiye'deki antik kentler listesi

Bouillet Chassang, Dictionnaire Universel d'histoire et de Géographie ("Aintab")

Hazlitt'in Klasik Coğrafya Sözlüğü

Antiochia ya da Menderes üzerindeki Antiokheia (Yunanca: Ἀντιόχεια τοῦ Μαιάνδρου; Latince: Antiochia ad Maeandrum; Türkçe: Menderes Antakyası), alternatif ismiyle Pythopolis, Aydın İli, Kuyucak İlçesi, Başaran Köyü yakınlarında yer alan eski bir Karya kentidir.
Antiochia antik kenti Azizabat ve Başaran arasında Asartepe adı verilen denilen bölgede Dandalaz Çayı (Morsynos) kenarında bulunmaktadır. Dandalaz çayı'nın Menderes Nehri’ne karıştığı noktaya yakın yerde kurulduğu için antik kent Antiochia ad Maeandrum yani Menderes Antiokheiası olarak da adlandırılır.
Türkiye'de bilinen üç Antiochia (Antiokehia) antik kentinden biridir. Bunlardan biri Hatay‘da bulunan Antakya (antik kent), biri Isparta Yalvaç’ta bulunan Antioheia (Pisidya), diğeri de buradaki Menderes Antiokheiası'dır.

Ephesus'tan başlayıp Büyük İpek Yolu'nun güney kolunu oluşturan ve Maeander (Menderes) Nehri üzerinden geçen ticaret yolunun üzerinde kurulu olan Antiokheia, bu önemli ticaret yolunun Maeander Nehri üzerindeki köprüsünü kontrol ediyordu. Aynı zamanda, Maeander Ovası'nı Aphrodisias üzerinden Tabae Ovası'na bağlayan yan yolun ana yola kavuştuğu noktada bulunmasıyla da önemli bir stratejik konuma sahipti.
Antik kent hiç kazılmamış, neredeyse tamamen toprak altındadır. Yüzeyde görünen kısımlar da yıkıntı durumdadır.
İS 2. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü coğrafyacı Batlamyus, dünya üzerindeki yerleşim yerlerini kapsayan büyük atlasında, söz konusu kente 'Maiandros nehrinin kıyısında' anlamına gelen 'Προς Μαιανδροω' şeklinde atıfta bulunmuştur. Kentin sikkeleri incelendiğinde ise, üzerinde 'Maiandros nehri üzerindeki Antiokheia' anlamına gelen Grekçe: ΑΝΤΙΟΧΕΩΝ ΤΩΝ ΠΡΟΣ ΤΩ ΜΑΙΑΝΔΡΟΩ ibaresi yer almaktadır. Bu coğrafi ve numizmatik veriler, kentin hem antik coğrafya metinlerinde hem de madeni paralar üzerinde belirgin bir şekilde Maiandros nehri ile ilişkilendirildiğini göstermektedir.

Kentin ismi, Latince kaynaklarda "Antiocheia ad Maeandrum" şeklinde ifade edilmiştir. Örneğin, MÖ 59 - MS 17 yılları arasında yaşamış olan ünlü Roma tarihçisi Titus Livius, "Roma'nın Kuruluşundan İtibaren" adlı eserinin 38. kitabının 13. bölümünde, kent için "Maeandros nehri üzerindeki Antiocheia" anlamına gelen "Antiochiam super Maeandrum" ifadesini kullanmıştır. Gençlik yıllarında Karya bölgesindeki Nysa (Sultanhisar) antik kentinde eğitim gören ünlü coğrafyacı Strabon ise, "Coğrafya" adlı eserinin Anadolu'ya dair 13. kitabında, Antiocheia ad Maeandrum'un coğrafi konumunu şöyle aktarır:"Kutsal şehirden sonra, Maeander nehrinin ötesindeki bölgeleri inceleyelim. Laodikeia, Aphrodisias ve Karura çevresindeki yerler zaten anlatıldı. Sıradaki ise batıda, Maeander üzerindeki Antiokheia şehridir ki burası artık Karya toprakları içinde kalmaktadır." (XIII.4.15).

Şehir, Selevkos hükümdarı I. Antiochus tarafından muhtemelen bir synoikismos (şehir birleştirme) yoluyla kurulmuştu, ancak daha önce de bir yerleşim yeri olarak mevcuttu. Bir süre alternatif olarak Pythopolis adıyla da anıldı. Köprüsü ve Menderes boyunca uzanan önemli ticaret yolu üzerindeki konumu sayesinde, sofist Diotrephes'in memleketi olan şehir, özellikle Roma döneminde bölgesel önem kazandı. Bu önem, M.S. 3. yüzyılda şehrin bastığı paralarda anıtsal Menderes Köprüsü'nün defalarca tasvir edilmesinde kendini gösterir. Titus Livius'a göre, M.Ö. 189'da Konsül Gnaeus Manlius Vulso, Galatlar'a karşı savaşı sırasında şehirden geçti ve şehir imparatorluk döneminde bir kaleye dönüştürüldü. M.S. 113 kışında İmparator Trajan Antiochia'yı ziyaret etti. Şehir, özellikle Decius, Valerian ve Gallienus dönemlerinde Sasani istilalarıyla bağlantılı olarak merkezi bir stratejik rol üstlenmiş olmalıdır.
1148'de İkinci Haçlı Seferi ordusu, Menderes Savaşı'nda Türklerin kararlı direnişi karşısında bu bölgede Menderes nehrini geçmekte zorlanmıştır.
1197 başlarında, Lykos (Çürüksu) vadisindeki önemli Bizans şehirleri Laodikeia ve Khonai, Bizans İmparatorluğu'na karşı isyan eden Manuel Mavrozomes tarafından ele geçirilince, kent askeri ve idari bir Bizans bölümü olan Maiandros Teması'nın yeni başkenti haline geldi.
Şehir, Anadolu Selçuklu Devleti ile İznik İmparatorluğu arasındaki Menderes'teki Antiochia Savaşı (1211) bağlamında Orta Çağ'da hala surlarla çevrili olarak tanımlanmaktadır; ne zaman terk edildiği belirsizdir.

Menderes'teki Antiokheia piskoposluğu, Roma eyaleti Karya'nın başkenti Stauropolis'in (Aphrodisias) metropol makamının seçmen piskoposlarından biriydi. Piskoposu Eusebius 325'te Birinci İznik Konsili'nde, Dionysius 451'de Kalkedon Konsili'nde, Georgius 692'de Trullo Konsili'nde ve Theophanes 879'da I. Fotios'un Konstantinopolis Konsili'nde bulunuyordu. Menophanes, Monofizitizm nedeniyle 518'de tahttan indirilmiştir.
Artık bir yerleşim piskoposluğu olmayan Menderes'teki Antiokheia (Latince: Antiochia ad Maeandrum), bugün Katolik Kilisesi tarafından 1933 yılından itibaren itibari (titular) bir yer olarak listelenmiştir.

Bölgeyi 1842 yılında ziyaret eden ve kentin yapıları hakkında sınırlı olsa da bilgi veren W. J. Hamilton, yüzeyde gördüğü yapı kalıntıları hakkında özellikle; Sur duvarlarıyla Stadyum hakkında inşa yönü ve planı gibi hususlarda önemli bilgiler vermiştir.
Aphrodisias kazı ekibinden Christopher Ratté ve bazı kişiler 1994 yılında bölgeyi ziyaret edip bir taslak plan hazırlamalarına rağmen harabelerde bir kazı yapılmadı. Yaklaşık 60 ila 70 hektarlık (150 ila 170 dönüm) bir alanı kaplayan, iyi tahkim edilmiş bir Bizans bölgesini gözlemlediler. 200 metre (660 ft) uzunluğundaki bir Roma stadyumunun kalıntıları da görülebilmektedir.
Kalıntıların yakınında Türk egemenliğinden olan görünürdeki tek yapı; şehrin güney doğudaki en uç noktasında yer alan Aydınoğlu Umur Bey'in kızı olan Hafsa Hatun'a ait türbedir.

 OpenStreetMap'te Antioheia (Büyük Menderes) ile ilgili coğrafi veriler

Antioheia (Yunanca: Αντιόχεια της Πισιδίας, Latince: Antiochia Caesareia veya Antiochia Caesaria), Türkiye'nin Akdeniz, Ege ve İç Anadolu bölgelerinin kesiştiği noktadaki Göller Yöresi'nde, tarihi Pisidya ve Frigya'nın sınırında bulunan antik kenttir. Pisidya Antakyası olarak da bilinir. Isparta ilinin modern ilçesi Yalvaç'ın kuzey şeridinde 1 km'lik bir alanı kapsar. Kent, kuzeyindeki 1236 metrelik en yüksek noktası ile bir vadi görünümündedir.

Kent, Seleukos döneminde MÖ 275 yılında I. Seleukos veya oğlu I. Antiohos tarafından Frigya'da bulunan Galyalılar'a karşı ileri bir karakol olarak kurulmuştur. Roma İmparatoru Augustus tarafından MÖ 6 yılında Pisidya'da kurulan sekiz koloninin merkezi konumunda yer almıştır.

Hristiyanlık inancının yayılmasında önemli bir kişi olan Pavlus ve Barnabas MS 46'da kente gelmiş ve Pavlus ilk resmi vaazını burada vermiştir. Daha sonraki yıllarda  adına St. Paul Kilisesi inşa edilmiştir. Antiocheia, MS 3. yüzyılın sonunda Pisidya Eyaleti'nin metropolisi olmuş ve kent bu önemini Bizans Dönemi'nde de korumuştur. Kent, 713 yılında gerçekleşen Arap saldırında yıkılıp yakılmıştır. Kent tarihi 13. yüzyıla kadar izlenebilmiş ancak bu tarihten itibaren terkedilmiştir.
Antiocheia antik kenti ören yerinde ilk kez 1833 yılında Francis Arundell tarafından çalışmalar yapılmıştır. Arundell ilk detaylı araştırmayı yapan ve kenti tanımlayan kişidir. 1912-1914 yılları ile 1924-1927 yılları arasında W.M.Ramsay'ın yaptığı kazılarda Antiocheia'nın büyük bölümü ortaya çıkarılmıştır. Ballaance 1962'de yaptığı yüzey araştırmaları ile şehrin bir planını çıkarmıştır. Antik kentte bulunan en önemli yapıt Anadolu'daki ilk kiliselerden olan St. Paul Kilisesi'dir. Ören yerinde Augustus Tapınağı, Antik tiyatro, Roma hamamı, Bizans Kilisesi ve su kemerleri vardır ancak bunların temel kalıntıları günümüze ulaşabilmiştir. Buradan elde edilen birçok eser Yalvaç Müzesi'nde sergilenmektedir.

Tiyatro
Tiberius Alanı
Propylon
Augustus Tapınağı
Su Kemerleri
Nympheum
Hamam
Palestra

Tiyatronun özgün mimarisi, koloninin kuruluşuna (M.Ö. 25) veya Helenistik çağa kadar uzanabilir. Decumanus Maximus'un (doğu-batı yönlü ana cadde) kuzeyine bitişik olarak inşa edildiği görülmektedir. Tiyatro M.S. 311-313'te mimarisinde değişiklikler yapılarak genişletildi. Boyutları Aspendos'taki 12.000 kişilik tiyatronun boyutlarına benzerlik taşımakta. Bu tiyatro, Sagalassos, Termessos ve Selge'deki diğer önemli Pisidia şehir tiyatrolarından oldukça büyük ve geniştir. 2009 yılında antik bölgeyi ziyaret eden belgesel yönetmeni Tekin Gün hem Antakya'da hem de Yalvaç'ta yapının çok sayıda taş blokları daha sonraki dönem inşaatları için taşınmış olduğunu gözlemlemiş, 1833'te antik kent üzerinde araştırma yapan Arundell  tiyatroyu teşhis ettiğinde birçok bloğun kaldırıldığının notları arasında yer almaktadır.
Pisidia Antiokheia Antik Kenti 2018 yılı düzenleme ve kazı çalışmaları 2018 tarihleri arasında, Men Tapınağı ve Kutsal Alanı ile St. Paul Kilisesi'nde gerçekleştirildi. Kazılan bu alanlarda açığa çıkarılan mimari yapıların restorasyon ve konservasyon işlemlerinin yapılmasının yanı sıra bulunan diğer eserlerin de temizlenmesi, konservasyonu ve belgeleme işlemleri atölye ve depo çalışmalarıyla tamamlandı.

Tapınağı çevreleyen temenos içerisinde, tapınağın doğusunda yan yana sıralanmış olan oikoslarda ve küçük tapınak'ta temizlik, düzenleme ve kazı çalışmalarına devam edildi. 

Men tapınağı'nın kuzeyinde bulunan yüksek tepenin üzerine ana kayanın düzleştirilmesiyle inşa edilmiş olan tapınak, ele geçirilen buluntulardan dolayı Tanrıça Hekate Tapınağı olarak isimlendirildi

Temenosun kuzey ve kuzey batı köşesinin tamamı atık topraktan arındırıldı temenos içerisindeki zemin, ana kayanın düzleştirilmesiyle elde edilmiştir. Temenosu çevreleyen stoanın zemini bir basamak yüksekliğinde, diğer bölümlerden daha yüksektir. Stoanın üst örtüsünü taşıyan sütun altlıklarının üzerine konulduğu düzgün dikdörtgen bloklar, stoayı çerçevelemektedir. Bu bloklar dışında, tapınağın çevresinde ve stoanın zeminindeki döşemenin tamamı sökülmüştür. Kaldırılan yığma toprağın içerisinden çıkan, tapınak ve temenos duvarına ait bloklar yerlerine konuldu, diğerleri ise belgelenerek temenos dışında oluşturulan taş tarlasına alındı. (Dolgu toprak içerisinde çok az seramik parçaları ve yoğun bir biçimde stoaya ait kireçtaşı sütün parçaları vardı.) Ayrıca, mermer adak steli, heykel parçaları, metal çivi, kapı aksamları ve cam eser parçaları da ele geçirildi. Zemin üzerinde bulunan sikkelerin çoğunluğu Konstantin Hanedanlığı'na (MS. 305 – 363) aittir. Dolgu içerisinde çıkan yazıt parçalarının büyük bir kısmı Ramsay ve ekibi tarafından okunmuş ve yayınlanmıştır. Ancak, bir blok üzerinde tekmoriumdan bahseden yeni bir yazıt bulundu. Daha önce kazılmamış alanlar sadece zemine yakın bazı yerlerdi. Çalışılan alanın tamamı kazılıp devredildiği için orijinal bir katmana rastlanmadı.

 OpenStreetMap'te Antioheia (Pisidya) ile ilgili coğrafi veriler

Antiochia Lamotis (Yunanca: Αντιόχεια η Λαμωτίς), Isauria'daki Antiochia (Αντιόχεια της Ισαυρίας) veya Antiochia super Cragum, Anadolu'da antik Kilikya'da, Lamos (veya Lamus) nehrinin ağzında bulunan Helenistik bir şehirdir. Günümüzde, Mersin iline bağlı Erdemli ilçesinin birkaç kilometre güneybatısında, Limonlu mahallesi kıyı şeridinde yer almaktadır.
Bölgedeki buluntulardan (Traheia Haradros'un batı kıyılarında, bugünkü Halandran yakınlarında) ve üzerinde "Lamosluların limanı" yazan bir levhadan hareketle, bu Antiochia'nın Kragos Antiochia'sından Haradros'a kadar uzandığı tahmin edilmektedir. Dolayısıyla "Isauria'daki Antiochia" adı doğru olmamalıdır, çünkü Isauria, kuzeyde, Toros Dağları'nın kuzey yamaçlarında, kuzeyde Likaonya, batıda Pisidya ve güneyde Traheia Kilikya'sı arasında yer alan daha kuzeyde, dağlık bir bölgeydi.
Roma döneminde, Kilikya'nın Lamotis Bölgesi'nin başkenti olarak hizmet vermiştir. Şehir ayrıca Lamus veya Lamos (Λάμος) adıyla da anılmıştır. Nehir, Bizanslı Stephanos tarafından, hem nehir hem de şehir ise Strabon ve Ptolemaios tarafından bahsedilmiştir. Başka bir açıdan önemi olmayan nehir, Kilikya Aspera ile Kilikya Propria arasındaki sınırı oluşturuyordu.
Şehir daha sonra bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir; artık bir yerleşim piskoposluğu olmamakla birlikte, Lamus adı altında Roma Katolik Kilisesi'nde unvan piskoposluğu olarak varlığını sürdürmektedir.

 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Lamus". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company.

Antiocheia ad Cragum, Antalya ili Gazipaşa ilçesinin Güneyköy mahallesi yakınlarında antik kent. Alanya'nın 60 kilometre doğusundadır. Antik çağda Dağlık Kilikya olarak bilinen bölgede ve Akdeniz kıyısındadır. Kent adını, M.S. 1. yüzyılda yaşamış Kommagene Kralı IV. Antiochus'dan almaktadır.

Şehir, MÖ yaklaşık 170 yılında IV. Antiohos Epifanis tarafından kurulmuştur. MÖ 1. yüzyılın ortasından MS 3. yüzyılın ortasına kadar sikke bastırmış olup bilinen son sikkeleri Roma İmparatoru Valerianus döneminde çıkarılmıştır. Şehir, 12. yüzyılda Küçük Ermenistan krallığının topraklarına katıldı. 1332'de Hospitalier Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehir, bu tarihten itibaren Antiochetta, Antiocheta, Antiocheta in Rufine (Papa XXII. John'un papalık fermanında geçen adıyla) ve Antiochia Parva gibi çeşitli isimlerle anılmıştır.
Bazı akademisyenler Antiochia ad Cragum'un Cragus (Kragos) şehriyle ya da 100 kilometreden fazla uzakta olmasına karşın bazı araştırmacıların Likya'nın Cragus'u olduğunu ileri sürdüğü Sidyma ile aynı yer olduğunu savunmaktadır.
Kentin kalıntıları üç yükselti üzerinde bulunur. Birinci bölümde sütunlu cadde, agora, hamam, zafer takı ve kilise kalıntıları görülebilir. İkinci bölüm, Kilikya bölgesine özgü mezar yapılarının bulunduğu nekropol alanıdır. Üçüncü bölüm ise denize uzanan sarp kayalar üzerindeki Orta Çağ kale kalıntılarından oluşur. Kentin kuzeyinde mimari elemanları görülebilen bir tapınak kalıntısı vardır. Kent merkezinde Triconchos adı verilen üç duvarı apsis şeklinde ve dini işlevi olduğu sanılan bir yapı yer alır.

Ören yeri kazı çalışması ilk olarak Nebraska Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Michael HOFF başkanlığında gerçekleştirilmiştir. 2015 yılı kazı çalışmalarında ortaya çıkan arkeolojik veriler içerisinde mitolojik medusa figürü tespit edilmiş olup gün yüzüne çıkan heykelin tahminen M.S. 2.yüzyıl veya M.S. 3.yüzyılın başına tarihlenmektedir. Yüzü iyi durumda olan Medusa'nın saçında yılanlar hala görülebilmekte olup restorasyon ve konservasyon çalışmaları tamamlanmasından sonra eserin, Alanya Müzesi'nde sergilenmesi öngörülüyor. Tapınak alınlığının diğer kırık parçalarına yakın şekilde bulunan ve insan ölçüsünden çok az büyük olarak işlenen eserin tapınak alınlığının bir parçası olduğu sanılmaktadır.
Ören yerine giriş ücretsizdir. Antik kent kalıntıları yaklaşık iki saatte gezilebilir.

Bizans döneminde Antiochia Parva, Doğu Diyosezi'ndeki Roma eyaleti İsaurya'nın piskoposluğuna ev sahipliği yapmaktaydı. Antakya Patrikhanesi'ne bağlı olan bu piskoposluğu, Seleukeia Başpiskoposluğu'na tabi idi.
Bu piskoposluğun bilinen beş antik piskoposu şunlardır:

Antonius, 325 yılında Birinci İznik Konsili'ne katılmıştır.
Theodosius, 381 yılında Birinci Konstantinopolis Konsili'ne katılmıştır.
Acacius, 451 yılındaki Kadıköy Konsili'nin katılımcıları arasında yer almıştır.
Zacharias, 692 yılındaki Trullan Konsili'ne iştirak etmiştir.
Theophanes ise Konstantinopolis Patriği I. Fotios'u rehabilite eden 879-880 yıllarındaki Dördüncü Konstantinopolis Konsili'ne tanıklık etmiştir.
Roma Katolik Antiochia Parva Piskoposluğu artık unvan piskoposluğu olarak işlev görmemektedir. Günümüzde Roma Katolik Kilisesi'nin kaldırılmış ve fahri piskoposluğu olarak kayıtlıdır. Piskoposluğun makamı 11 Nisan 1964'ten bu yana boş olup daha önce şu isimler tarafından yönetilmiştir:

Jacques-Eugène Louis Ménager (23 Haziran 1955 – 7 Aralık 1961)
André-Jean-Marie Charles de la Brousse (26 Ocak 1962 – 11 Nisan 1964)

 OpenStreetMap'te Antioheia tu Kragu ile ilgili coğrafi veriler

Apamea veya Apameia (Yunanca: Απάμεια, Süryanice: ܐܦܡܝܐ), Yukarı Mezopotamya'da, Fırat nehri'nin doğu kıyısında, iki kıyıyı birbirine bağlayan bir tekne köprüsünün (Grekçe: Ζεῦγμα zeugma) ucunda, ünlü Zeugma şehrinin karşısında, I. Seleucus Nicator tarafından kurulan Helenistik bir şehirdi (Plinius, cilt 21). Bir zamanlar eski adı Timusa olan (günümüzde Keskince) köyün yakınlarında bulunan yerleşim yeri, Şanlıurfa İli Birecik ilçesi sınırları içerisinde Birecik Barajı tarafından oluşturulan gölün suları altında kalmıştır.
Antik çağda Zeugma terimi, aslında nehrin karşı kıyılarındaki ikiz şehirleri ifade ediyordu. Bugün Zeugma adının kurucusuna ithafen Seleucia (Yunanca: Σελεύκεια) adı verilen batı yakasındaki yerleşim yerini ifade ettiği anlaşılmaktadır. Doğu yakasındaki ise eşi Apama'ya ithafen Apamea olarak adlandırılmıştı.

Antik Yunan şehirlerinin listesi

Hazlitt, Klasik Coğrafya Sözlüğü, "Apamea"
Nehrin karşısındaki Apamea'yı gösteren Zeugma haritası   Archived

Apameia Kibotos (Grekçe: Ἀπάμεια) – öncesi Kibotos (Grekçe: κιβωτός), Afyonkarahisar ilinin Dinar ilçesinde bulunan bir antik kent. Daha önceki adı Kelainai idi. Antik Roma döneminde Pameia Kibotos adını almıştır. Şehir MÖ 6. yüzyıldan itibaren önemli bir merkez olmuştur. Efes'ten sonra ikinci büyük kent olduğu bilinmektedir. Anıtsal yapıtlardan olan stadyum ve tiyatro kısmen özelliğini koruyarak kalmıştır. Efes'le birlikte bastırdığı bronz sikkeler de vardır. Yarı özerk olarak imparator adına sikkeler bastırmıştır.

Neredeyse tüm büyük askeri seferler Kelainai/Apameia Kibotos'tan geçti. Kserkses, MÖ 481 yılında Hellenler üzerine yaptığı sefer ve sefer sonrası dönüş yolunda Kelainai'da konaklamıştı. Onu, burada ikamet eden ve Pers kralından sonra bilinen dünyanın en zengini Atys oğlu Pythios büyük bir misafir perverlikle karşıladı. Kserkses, savaşta yenilip Hellas'tan dönerken, dönüş yolunda tekrar Kelainai'a uğramış burada Kelainai kalesini ve saraylarını yaptırmıştı.
Genç Kyros MÖ 401 yılında on bin askeriyle birlikte Kelainai'da otuz gün kalmıştı. O da Maiandros'un kaynakları yakınında bir saray ve avlanmak istediği zaman kullanmak üzere paradeisos denilen vahşi hayvanlarla dolu bir park yaptırdı. Büyük İskender de Perslere karşı yaptığı seferinde askerleriyle birlikte burada on gün kalmış, komutanlarından Philippos oğlu Antigonos'u Frigya'nın satrabı olarak atayıp Kelainai'dan Gordion'a doğru yola çıkmıştı.
Seleukos Hanedanı'ndan Antiohos Soter'in (MÖ 281-261) krallığı dönemine kadar kent Kelainai olarak adlandırılıyordu. Antiokhos, kenti bulunduğu yerden çok da uzakta olmayacak bir yere taşıdı ve yeniden tesis ettiği kente annesi Apama'nın ismine izafeten Apameia adını verdi. Kent bu tarihten itibaren Apameia olarak anıldı. Antik Dönem yazarları tarafından Kelainai ismi kullanılmaya devam etse de resmi belgelerde artık kullanılmadı. Kentin bu tarihten itibaren bastırdığı sikkeler üzerinde daima ΑΠΑΜΕΩΝ lejandı görüldü. III. Antiohos ile oğlu IV. Seleukos, Roma, Pergamon ve Rhodos ittifakına karşı MÖ 190 yılında yaptığı Magnesia savaşı öncesi ve sonrası belgelenebilir bir şekilde krallığını Apameia'dan yönetmiştir.

Klasik dönem boyunca Efes'ten sonra en önemli şehri daha önceki adı Kelainai olan elbette ki Apameia idi. Pers döneminde Yunanistan akınından giderken dinlenen Pers kralı Xerxes'in (sonraları Cyrus ve Büyük İskender'in de yaptığı gibi) kullandığı Paradeisos isimli av bahçesi bu topraklarda yer alıyordu. Dr. Hasan T. Uçankuş tarafından Tatarlı yakınlarında Pers dönemine ait bir mezar kazılmıştır. Kral III. Antiochos tarafından bir Helenistik şehri olarak kurulan ve Pers annesi Apama'nın adıyla anılan Apameia'da Geç Helenistik Dönem'de üzerinde Maeander Nehri ya da flüt çalan Marsyas'ı gösteren resimler olan çok sayıda sikke basılmıştır. Basıldıktan hemen sonra gömülen ve hiç kullanılmayan bu madeni paraların binlercesinden oluşan bir hazine, Seyyid Ahmet Çelikdal tarafından bulundu ve Müze Müdürü Ahmet Topbaş tarafından Afyon Müzesi'ne getirildi.
Strabon'a göre erken Roma İmparatorluğu döneminde Apameia, Efes'ten sonra Asya eyaletinin en büyük ve önemli alışveriş merkezidir. Roma valisi tarafından yönetilen bir idari bölge (conventus) merkezidir. Şehir, önemini, Ankara'dan Attaleia'ya ve Doğu'dan Efes'e giden anayolların kesişmesinden alarak, bir ticari merkez konumuna gelmişti. Bugün Dinar Suçıkan'da, Apameia'dan geçen Marsyas Nehri'nin kaynağı ve efsaneye göre Tanrı Apollo'yu müzik yarışmasına davet ederek meydan okuması yüzünden, Satyr Marsyas'ın önce derisinin yüzülüp sonra asıldığı yer bulunmaktadır.
Bunların yanı sıra Apameia sikkeleri üstünde Orgas, Obrimos ve Therma nehirleri de görülebilmektedir. Eski çağlarda şehirde birçok deprem oldu. Bugün hala görülebilen ama ancak kısmen kazılarak çıkartılmış kalıntıların içinde Mercimek Tepesi yamaçlarındaki Helenistik tiyatro, stadyum, şehrin yanındaki bir tepenin zirvesindeki bir kilise ve Dinar'dan geçen karayolunun hemen kenarında yarım daire şeklinde olan bir yapı yer almaktadır. MS 3. yüzyılda şehirde basılmış bazı sikkeler üzerinde Nuh'un gemisinin resimleri olduğundan bölgede nüfuzlu bir Yahudi topluluğunun bulunduğu sanılmaktadır. Belki de bu yüzden şehre, “sandık” anlamında Kibotos da denilmektedir.

Apollonia (Antik Yunanca: Ἀπολλωνία) Sardis yolunda Pergamon'nun doğusunda bir tepe üzerinde yer alan eski bir Misya antik kentidir. Görünüşüne göre Mysia ve Lidya sınırlarına yakındı. Strabon Geographika adlı eserinde “ovadan ve kentten doğuya doğru giderken yüksekçe bir yerde kurulmuş Mysia kenti” diye söz etmiştir.
Ksenpphon'un, Anabasis isimli eserine göre kentin MÖ 400 yıllarında var olduğu söylenebilir. Apollonia bölgesi, günümüz Hamidiye ve Dualar kasabaları arasında bulunur. Soma'nın batısında, İzmir'in Kınık ilçesi sınırında, Hamidiyeköyü yakınlarında ve Bakırçay'a su sağlayan Yağcılı Deresi'nin hemen bitişiğindeki bir tepenin zirvesindeki düzlükte konumlanmıştır. Henüz bir arkeolojik kazı gerçekleştirilmemiş olmasına rağmen, tepenin yüzeyinde dağınık halde yapısal kalıntılar ve çanak çömlek parçaları fark edilebilmektedir.

Apollonia Ad Rhyndacum, antik dönemde Yunan mitolojisi tanrısı Apollon'a adanmış ve Apollonia adı verilmiş Yunan kentlerinden birisidir.
"Apollonia" adlı diğer kentlerden ayırabilmek için verilen  "Apollonia Ad Rhyndacum" adı, "Rhyndakos kenarındaki Apollonia" anlamına gelir. Rhyndakos, Uluabat Gölü'nü havzasındaki Mustafakemalpaşa Çayı (Kocasu veya Orhaneli Çayı)'dır. Bursa'nın Nilüfer ilçesindeki Gölyazı'da bulunan ve Uluabat Gölü'nün içine doğru uzanan bir yarımada üzerine kurulu Apollonia kentinin Apollonia Ad Rhyndacum olduğu kabul edilmiştir. Ancak, Apollonia Ad Rhyndacum kentinin, Rhyndakos'un Marmara Denizi’ne döküldüğü bir yerlerde bulunması muhtemel bir başka Apollonia kentinin adı olabileceği de düşünülmektedir.

Bugünkü Bursa ilinin Gölyazı beldesi sınırları içinde yer alan Apollinia antik kenti, Bitinya'nın önemli bir kenti idi. Kentte, Antik Çağ kalıntılarının yanı sıra Hristiyanlık ve Osmanlı dönemine ait yapılar da bulunur. Şehrin adı Osmanlılar döneminde Apolyont'a dönüşmüştür.

Günümüzdeki Gölyazı beldesinin, antik Apollonia kentinin sivil yerleşimi üzerine kurulduğu düşünülür. Şehrin koruyucu tanrısı Apollon'a adanmış tapınak, karaya 1 km. uzaklıkta sığ bir adacık olan Kız Ada üzerinde  bulunur. Kentin resmî sivil yapıları ise yarımadanın karaya yakın iç kısmındaki Zambak Tepe yamaçlarındadır.
2016 yılında nekropol alanında, 2017 yılında Apollyon Tapınağı'nın bulunduğu Kız Adası'nda kurtarma çalışmaları  başlatılmıştır.

Kentin ilk kuruluş tarihi hakkında bilgi yoktur ancak Apollonia’da darp edildiği düşünülen birkaç sikke nedeniyle kentin  MÖ 5. yüzyılın ortalarında kurulmuş olabileceği iddia edilmiştir. Apollonia'nın adının geçtiği en erken tarihli yazılı belge Milet'te bulunan MÖ 2. yüzyıla tarihlenen bir yazıttır. Kimi araştırmacılar, bu belgeye dayanarak kentin Miletos'un kolonisi olarak kurulduğu belirtilmiştir. Pergamon Krallığı'nın güçlendiği dönemde, bu krallığın hakimiyeti altına giren kent, kerevit ticaretinin de etkisiyle M.Ö. 1. yüzyılda zenginleşmiş ve yazılı kaynaklarda adından bahsedilmeye başlamıştır. Apollonia isminin geçtiği ilk sikkelerin darpları Pergamon Krallığı Dönemi’ne denk gelir, bu nedenle kuruluşunun M.Ö. 183 - 150 yılları arasında olduğunu iddia edenler de bulunur.
Kent Pergamon Krallığı’nın MÖ 133 yılında Roma İmparatorluğu’na bağlanması ile Roma egemenliğine girdi. Roma İmparatorluk Dönemi’nde “civitas
Iibera” (özgür kent) statüsündeydi. Roma döneminde bir süre Adramittion'a, bir süre de Kzykos'a bağlı bir yerleşim oldu. Roma İmparatoru Hadrianus, Bithynia gezisi sırasında kente uğramış; bu ziyaretin anısına kenti çevreleyen kale bedeninin kapısına bir yazıtaşı konmuştur.
Apollonia, Bizans döneminde önce  Bithynia Piskoposluğu'na, daha sonra Nicomedia (İzmit) ve kısa bir süre de Kios (Gemlik) Piskoposluğu'na bağlandı. 14. yüzyıl başında bir süre Osmanlı akınları karşısında Prusa (Bursa) ve Apemaa (Mudanya)'dan kaçanların toplantığı bir kent olarak varlığını sürdürdü. Osmanlılar 1302'de Bizans ordusu ile yaptıkları Bafeus Muharebesi'nde yenilgiye uğrattıklarında kaçan Kite Tekfuru'nu kovalayarak ilk kez Apollonia ad Ryndacum önlerine geldiler; tekfurun teslim edilmesi konusunda anlaşmaya varılması üzerine geri çekildiler. Kent, daha sonra Osman Bey'in silah arkadaşlarından Aykut Alp'in oğlu Kara Ali tarafından fethedildi. Osmanlı yönetiminde Hristiyan ve Müslüman Osmanlı yurttaşlarının bir arada yaşadığı ancak  Hristiyan nüfusun ağırlıkta olduğu bir yerleşim olarak varlığını sürdürdü, adı Apolyont'a dönüştü.

Kentin 1 km. kadar kuzeybatısında günümüzde Kız Adası olarak adlandırılan adacık, kentin tapınak adasıdır. Adada, yerleşime adını veren Apollon'a adanmış bir tapınağa ait kalıntılar bulunur. Nekropol alanında Roma dönemine ait mezar ve lahitle bulunmaktadır. Zambak Tepe'nn doğu yamacında adak nişleri, kuzey yamacında Stadion alanı, güneybatı yamacında 4000kişi kapasiteli olduğu tahmin edilen tiyatronun kalıntıları bulunur.

Apros veya Aprus (Eski Yunanca: Ἄπρος), ayrıca Apri veya Aproi (Ἄπροι), antik Trak yerleşimiydi ve daha sonra Roma İmparatorluğu'nun Europa eyaletinde bulunan bir Roma kentiydi.

Bizanslı Stephanus'un elinde Theopompus'un Aprus'tan bahseden bir alıntısı vardı. Yaşlı Plinius, Aprus'un Trakya'nın iç kesimlerinde, Resisto'ya 22 MP uzaklıkta (Muhtemelen Bysanthe ile aynı), Bizya'ya 50 Roma mili ve Filippi'ye 180 Roma mili uzaklıkta yer aldığını belirtir.
Şehir, muhtemelen imparator Claudius'un Trakya'yı ilhak etmesiyle bağlantılı olarak MS 1. yüzyılın ortalarında Colonia Claudia Aprensis olarak yeniden kuruldu ve emekli Roma ordusu mensupları için tasarlanmıştı. Adriyatik kıyısındaki İlirya eyaletinden Bizans'a uzanan Via Egnatia üzerinde yer alıyordu ve şehir daha sonra Konstantinopolis olacaktı.
4. yüzyılda Aprus, eyaletin başkenti olan Heraklea'nın güneybatısındaki bölgenin başlıca şehriydi.
Şehir, 6. yüzyıla ait belgelerde 401-450 yılları arasında imparator olan II. Theodosius'un veya I. Theodosius'un (347-395) onuruna Theodosiopolis (Yunanca: Θεοδοσιούπολις) olarak adlandırılıyordu.
Dördüncü Haçlı Seferi (1204) sırasında Konstantinopolis'in ele geçirilmesinden sonra, I. Baldwin'in kardeşi olan Flanderslı Henry şehre saldırdı ve birçok vatandaşı öldürdü. Latin İmparatorluğu, Theodore Branas'ı (Geoffroy de Villehardouin tarafından Li Vernas olarak adlandırılır) Aprus'un lordu yaptı. 1206'da, Bulgaristan Çarı Kaloyan şehri yıktı, ancak Branas şehri yeniden inşa etti.
Temmuz 1305'te Apros Muharebesi'nde Katalan Bölüğü, IX. Mihail (Michael Palaiologos) komutasındaki Bizans imparatorluk ordusunu yok etti.

Antik sit, Türkiye'nin Trakya bölgesinde, Tekirdağ ili, Malkara ilçesi ne bağlı Kermeyan köyünün bulunduğu yerdedir.
Yerleşim yerine ait Kermeyan Kalesi yıkıntıları ve Traklardan kalan Kermeyan Tümülüsü bulunmaktadır.

Ermenice'de kasaba Garin, Yunanca'da Karenitis ve Arapça'da Kalikelah olarak bilinir. Romalılar kasabaya Colonia Claudia Aprensis adını verdiler ve Bizanslılar ona Apros ve daha sonra Theodosiopolis adını verdiler.
Türkçe adı Kermeyan, Germiyanoğulları Beyliği'nden gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Germiyanoğlu Beyliği'nden yerleşimciler Kermeyan Kalesi'ne yerleştirilmişti. Ancak halk kaleyi beğenmeyip, hemen yanında bulunan yamaca bugünkü Kermeyan köyünü kurmuştur.

Eski başpiskoposluk, Theodosiopolis ante Apri adıyla çift Katolik unvanlı bir başpiskoposluktu; tek Bulgar Katolik unvanlı piskoposluktu, ancak bu durum ortadan kaldırıldı, sonraları Aprus adıyla Latin unvanlı bir başpiskoposluk olmaya devam etmiştir.

Yaklaşık 640 tarihli bir Notitiae Episcopatuum'da, piskoposluk otosefal bir başpiskoposluk olarak ve Konstantinopolis Patrikhanesi'ne bağlı 34 piskoposluk arasında öncelik sırasına göre 22. olarak görünür. Belki de bir hatadan dolayı, 10. yüzyılın başında oluşturulan bir sonraki belgede eksiktir, ancak aynı yüzyılın ortasında yeniden ortaya çıkar. 15. yüzyılda Konstantinopolis Patrikhanesi'ne bağlı piskoposlukların resmi listelerinden çıkarılmıştır.
Artık yerleşimsel bir piskoposluk olmayıp, Katolik Kilisesi tarafından çift başlıklı piskoposluk olarak listelenmiştir, ancak yalnızca Latince olarak kalmıştır.

En geç 1848'de piskoposluk, Theodosiopolis (Latince) / Teodosiopoli (İtalyanca Curia) / Apri / Apros / Aprus adları altında, isimsel olarak Latin Episkoposluğu olarak yeniden kuruldu.
İsmi defalarca değiştirildi: 1926'da Theodosiopolis Episkoposluk Merkezi (Latince) / Teodosiopoli d'Europa (İtalyanca) / Apri / Apros / Aprus; 1929'da Theodosiopolis Episkoposluk Merkezi (Latince) / Teodosiopoli di Frigia (İtalyanca) ve 1930'da Theodosiopolis Episkoposluk Merkezi (Latince) / Teodosiopoli d'Europa (İtalyanca) / Apri / Apros / Aprus.
1931 yılında lağvedildi, şu görevliler vardı, ancak hiçbiri o zamanki Episkopal (en düşük) rütbede değildi, hepsi daha yüksek (ve şu anki) Başpiskopos (orta) rütbedeydi:

Antonius Merciai, Dominik Tarikatı (OP) (İtalyan) (1848.12.11 – ölüm 1850.10.22), piskoposluk yapmamıştır.
Giovanni Tommaso Neuschel (1852.09.17 – 1863.12.10 tarihinde öldü) (doğum İtalya) emekli olarak ve eski Troas Piskoposu (1828 – 1828.09.30), Guastalla Piskoposu (İtalya) (1828.09.30 – 1836.11.21), Borgo San Donnino Piskoposu (İtalya) (1836.11.21 – 1843.01.27), Parma Piskoposu (İtalya) (27.01.1843 – 17.09.1852 (emekli)).
Henri-Marie Amanton, OP (Fransa doğumlu) (1865.03.11 – 1869.10.12 ölümü) papalık diplomatı, eski Arcadiopolis Piskoposu (1857.03.10 – 1865.03.11) için Mezopotamya, Kürdistan ve Küçük Ermenistan Apostolik Temsilcisi (1857.03.10 – 1865.03.27) olarak terfi.
Josyf Sembratovyc (1882.12.22 – 1900.10.23) emeritus, daha önce Nazianzus'un Titular Başpiskoposu (1865.03.24 – 1870.06.27) Ukraynalıların Przemyśl'inin (Polonya) Apostolik Yöneticisi (1867.10.01 – 1870.06.27), Ukraynalıların Lviv Metropoliti (Ukrayna) (1870.06.27 – 1882.11.11)
Pietro Maglione (1900.12.17 - ölüm 1903.04.13) (İtalya doğumlu), emekli ve terfi olarak, daha önce Cariati Piskoposu (İtalya) (1874.06.15 - 1876.12.18), Capaccio-Vallo Piskoposu (İtalya) (1876.12.12.18) 18 – 1900.12.17)
Nicola Marconi, Friars Minor OFM (1911.01.21 – 1930.04.11 ölümü) (doğum İtalya) emeritus olarak ve eski Pult (Arnavutluk) Piskoposu'nun (1890.12.23 – 1911.01.21) terfisi.
1933 yılında ise restore edilerek ismi değiştirilmiş ve Aprus (Latince) / Apro (İtalyanca) / Apren(sis) (Latince sıfat) Başpiskoposluğu olarak anılmıştır.
Birkaç on yıldır boştu ve şu ana kadar Başpiskopos (ara) rütbesinde olan şu görevliler bulunuyordu;

Giuseppe Lojacono (1939.06.01 – ölüm 1945.03.13) (doğum İtalya) eski Ariano Piskoposu'nun (İtalya) (1918.11.04 – 1939.06.01) emekliliği ve terfisi
Ercolano Marini (1945.10.03 – 1945.10.27) (doğum İtalya) emeritus, daha önce Archelaïs'in Titüler Piskoposu (1904.06.29 – 1905.12.11) Spoleto'nun (İtalya) Yardımcı Piskoposu (1904.06.29 – 1905.12.11), Norcia Roma Katolik Piskoposluğu'nun Piskoposu (İtalya) (1905.12.11 – 1915.06.02), Amalfi'nin (İtalya) Başpiskoposu (1915.06.02 – 1945.10.27); ancak kısa süre sonra 'transfer edilen' Titüler Adana Başpiskoposu (1945.10.27 – 1950.11.16)
Arthur Hughes, Beyaz Babalar (E. Afr.) (doğum İngiltere, Birleşik Krallık) (1947.08.23 – ölüm 1949.07.12) papalık diplomatı olarak: Mısır'a Apostolik Internuncio (1947.08.23 – 1949.07.12); daha önce (fahri) Hieropolis'in Titüler Piskoposu (1945.03.03 – 1947.08.23)
Philip Francis Pocock (1951.08.06 – 1952.01.14) (doğum Kanada) Winnipeg (Kanada) Eşbaşkanı Başpiskoposu (1951.08.06 – 1952.01.14); daha sonra Winnipeg Başpiskoposu (1952.01.14 – 1961.02.18), Isauropolis Başpiskoposu (1961.02.18 – 1971.03.30), Toronto (Ontario, Kanada) Eşbaşkanı Başpiskoposu (1961.02.18 – 1971.03.30), Toronto (Kanada) Metropolit Başpiskoposu (1971.03.30 – 1978.04.29); daha önce Saskatoon Piskoposu (Kanada) (1944.04.07 – 1951.08.06)
Antonio Gregorio Vuccino, Assumptionistler (AA) (?İtalyan?) (1952.07.06 – 1968.04.23) emeritus, daha önce Syros (ada Yunanistan) Piskoposu (1937.06.09 – 1947.05.29), Korfu-Zakynthos-Kefalonya (ada Yunanistan) Metropolit Başpiskoposu (1947.05.29 – 1952.07.06).

En geç 1907'de, Bulgar Bizans Katolik Kilisesi'nin (Bizans Ritüeli Bulgar Katolikleri ) tek unvanı olan piskoposluğu olarak ayrıca ve ayrı olarak restore edildi ve Theodosiopolis ante Apri (Latince) / Teodosiopoli (Curiate İtalyanca) unvanına sahip başpiskoposluğu olarak yeniden kuruldu.
1924 yılında, uygun Başpiskopos (ara) rütbesinde tek bir görevli bulunduğundan, bu görev kaldırıldı:

Michail Miroff (1907.01.08 – 1923'te öldü), gerçek bir piskoposluk unvanı yoktur.

Bizans İmparatorluğu
Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi
Roma kolonileri listesi
Google Street View

Özel

Genel

Külzer, Andreas (2008). Tabula Imperii Byzantini: Band 12, Ostthrakien (Eurōpē) (Almanca). Vienna: Österreichische Akademie der Wissenschaften. sayfa 255–259. ISBN 978-3-7001-3945-4.
GCatholic - Latin titular see
GCatholic - former Bulgarian Catholic titular see

Ariassos veya Ariasos (Grekçe: Ἀριασσός)  Antalya ili Döşemealtı ilçesi Toros dağları üzerinde 900 - 1100 metre yükseklikte yer alan bir Pisidya yerleşimidir. Antalya - Burdur kara yolunun 45. kilometresinde, Çubuk Geçidinden sonra 1 km batıda yer almaktadır. Akkoç köyü sapağından ulaşılmaktadır. Kent, antik çağda Pisidya adı verilen bölgede bulunmaktadır.
Kentte antik dönemde bağcılık, şarapçılık ve zeytinyağı üretiminin yapıldığı anlaşılmaktadır. Kentin geç Roma dönemi'nde yaşadığı deprem neticesi yıkıldığı ve bu nedenle terk edildiği sanılmaktadır.

Kent, Helenistik dönemde, MÖ 3. yüzyılda kuruldu. Yüzyıl sonra Strabon tarafından alıntılanan Efesli Artemidorus tarafından MÖ 100 civarında (Aarassos olarak) bahsedilmiştir. Bundan sonraki tek bahsedilmeler, MS 2. yüzyılda Batlamyus tarafından ve Hristiyan piskoposlukları listelerinde (Notitiae Episcopatuum) yer almaktadır.
Pisidia'nın bir parçasıdır ve aslen Seleukos İmparatorluğu'na aitti. MÖ 189'da, son kralı III. Attalus'un krallığını MÖ 133'te Roma'ya bıraktığı Helenistik Bergama Krallığı'na geçti.
Octavian Augustus döneminde Ariassos, Roma'nın Galatya eyaletinin bir parçası yapıldı. Kilise listelerinde, başkenti Perge olan geç Roma Pamfilya Secunda eyaletinde görünür ve dolayısıyla piskoposluğunun metropoliti de oradaydı.

Ariassos'ta basılan sikkeler mevcuttur.
Kalıntılar ağırlıklı olarak Roma ve Bizans dönemlerine aittir ve daha önceki Helenistik döneme ait çok az kalıntı bulunmaktadır. En iyi korunmuş olanı, bir zamanlar dört heykelin üzerinde bulunduğu MS 3. yüzyıla ait üç kemerli şehir girişidir. Diğer yapılar arasında geniş bir nymphaeum (çeşme) ve hamamlar ile büyük bir yerleşim alanı bulunmaktadır. Çok sayıda cenaze anıtı da vardır.

Kenthaber Ariassos Sayfası
Tanıtım Gönüllüleri Derneği Ariassos Sayfası20 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arsamosata (Ermenice: Արշամաշատ, Aršamašat; Grekçe: Ἀρσαμόσατα), Fırat kenarında günümüzdeki Elazığ kentinin yakınlarında kurulmuş Ermeni Sophene'de antik bir şehirdir. Orontes Hanedanı'ndan Kral I. Arsames tarafından MÖ 3. yüzyılda kurulmuştur. Kentin Orta Çağ'daki adı Ashmushat idi, Roma ve Bizans zamanında Armosota (Ἀρμόσοτα) ve Arsamosota (Ἀρσαμόσοτα) isimleriyle anıldı.
Şehir, Sophene Orontes Hanedanı'nın merkezi ve kraliyet ikametgâhı olarak hizmet vermiştir. Adının kökeni, "Arsames'in Sevinci" anlamına gelen Farsça bir isimdi. Güzel ve merkezi şehirleri "neşe" veya "mutluluk" olarak adlandırmak, Ahameniş kraliyet söylemini hatırlatan bir Orontes (ve daha sonra Artaksiad) uygulamasıydı.
Şehrin tahmin edilen konumu Harput (Xarberd) ve Palu (Balu) arasında bir yerdedir. Elazığ'ın yaklaşık 60 kilometre (37 mi) doğusunda Palu ilçesine bağlı Örencik köyü (eski adı Haraba) olarak bilinen terk edilmiş yerleşim modern akademisyenlerin yerleştirdikleri yerdir. Yerleşimin adı, Batlamyus'un 150 yılına ait Coğrafya El Kitabı'nda Arsamosata, Efesli İoannes'in 569 yılına ait kitabında Arşmîşat, Edessalı Mateos'un 1136 yılına ait vekayinâmesinde Arşamuşat ya da Aşmuşat, Yâkût el-Hamavî'nin 1220 yılına ait Mucemü’l-Büldân kitabında Şimşât, 1928 yılına ait Türkçe kayıtlarda ise Harabe olarak geçmektedir.
Bu alanın çoğu şimdi Keban Baraj Gölü'nün suları altında kalmış durumdadır.

George Long, "Armosota", in William Smith, Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü, Walton & Maberly, 1854

Sophene Krallığı

Arsinoe (Grekçe: Ἀρσινόη), antik Kilikya kıyısında Anemurium ile Kelenderis arasında yer alan bir şehirdi; bu yerleşim, günümüz Türkiye’sinde Mersin İli’nin Bozyazı ilçesi yakınlarında bulunmaktadır.
Strabon, Arsinoe’nin bir limana sahip olduğunu belirtmiştir. 19. yüzyılda İngiliz asker ve topograf William Martin Leake, Arsinoe’yi Bozyazı’nın hemen batısında bulunan ve Softa Kalesi olarak adlandırılan harabelerin bulunduğu bölgede veya yakınında konumlandırmıştır. Bu kale, Strabon’un Arsinoe’deki liman olarak tarif ettiği yerin altındadır ve limanın doğu tarafında, kalıntılarla kaplı bir yarımada bulunmaktadır. Bu modern alan, Anemurium’un doğusunda ve Kızıl Burnu (Kızlıman Burnu) yakınlarında ve batısında yer almaktadır.
Şehir, Kral Ptolemaios Filadelfos’un Stratigos'u Aetos tarafından kuruldu ve Ptolemaios’un kız kardeşi ve eşi olan Mısır Kraliçesi II. Arsinoe’nin adını aldı. Arsinoe’nin kurulduğu topraklarda bulunan Nagidos şehri, başlangıçta bu yeni yerleşime karşı çıktı. Ancak bu çatışma, Arsinoe’nin Nagidos şehrinin kızı olarak ilan edilmesiyle çözüldü.
Arsinoe bölgesi, Maraş Tepesi adlı arkeolojik alanın yakınında, Bozyazı'nın yaklaşık 4 kilometre (2,5 mi) doğusunda yer almaktadır.

Arsinoe'nin kuruluşu

Smith, William, ed. (1854–1857). "Arsinoe". Dictionary of Greek and Roman Geography. London: John Murray.

Arsuz, Hatay ilinin bir ilçesidir. Amanos Dağları ve Akdeniz kıyısı arasında yer almaktadır. 2020 yılı itibarıyla 97.217 kişilik nüfusa sahiptir. Uluçınar ile Gökmeydan mahallelerinden oluşan ilçe merkezine tamamı dağlık ve kırsal kesimlerde bulunan 25 köy bağlıdır. İlçenin ekonomik durumu tarım, hayvancılık, turizm ve balıkçılığa dayanmaktadır. Arsuz, yüzölçümü bakımından Hatay'ın 4. büyük ilçesidir.

Arsuz ilçesi, tarihi boyunca; Rhosus (Grekçe: Ῥῶσός ve Ῥωσός), Rhopolis, Port Panel, Kabev, Arsous ve bugünkü adı olan Arsuz isimlerini almıştır. Arsuz'da ilk yerleşim çok eskilere dayanmaktadır. Ancak bilinen tarihi Selevkoslarla başlamaktadır. Arsuz, MÖ 300 yıllarında Makedonya Kralı Büyük İskender'in generallerinden Selevkos I Nikator'un, MÖ 64 yılında Roma'nın, MS 638 yılında Arapların, MS 969 yılında Bizans'lıların ve 1268 yılında ise Memlüklüler'in egemenliği altına girmiştir. Arsuz, Bizans ve Roma dönemlerinde çok önemli bir liman ve yerleşim yeri konumundaydı. Bu dönemlere ait tarihi bir bölümü günümüzde mevcut olup, askeri bölge içerisinde bulunmaktadır.
30 Aralık 1994 tarihinde Uluçınar ve Arpaçiftlik köylerinin birleştirilmesiyle belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. Arsuz, 12 Kasım 2012'de 6360 sayılı kanun ile İskenderun'a bağlı bir belde iken ilçe oldu.

Arsuz ilçesinin yüzölçümü 462 km²dir. Arsuz, Hatay il merkezine 87 kilometre uzaklıktadır. İlçe topraklarının kuzeyinde İskenderun, kuzeydoğusunda Belen, doğusunda Amanos Dağları, güneyinde Samandağ ve batısında Akdeniz bulunur. Hatay'ın kıyı şeridinin yaklaşık %20'si Arsuz ilçe sınırları içerisindedir. Ayrıca Arsuz 462 km²'lik yüzölçümüyle Hatay yüzölçümünün %8,4'ünü oluşturur. Arsuz ilçe toprakları genelde düz alanlarla kaplıdır. Amanos Dağları'na yakın kesimlerinde yüksek tepeler, vadiler ve platolar bulunmaktadır. İlçenin rakımı 3 metredir. Arsuz ilçe merkezi, Uluçınar ve Gökmeydan mahalleleri olmak üzere 2 mahalleden oluşmaktadır ve Akdeniz kıyısında düz bir alanda kurulmuştur. İlçenin en önemli akarsuları Zilli ve Arsuz çaylarıdır.

2020 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre Arsuz'un nüfusu 97.217'dir.

Arsuz ilçe merkezinde bulunan dünyanın en eski kiliselerinden biri kabul edilen Maryo Hanna Kilisesi ve Arsuz'a bağlı Hacıahmetli köyü yakınlarında Meryem Ana'nın banyo yaptığı yer olduğu iddia edilen Meryem Ana Havuzu bulunmaktadır.

Arsuz ilçesinin 30 km kadar güneyinde bulunan Kale köyünde Selçuklular zamanında yapıldığı tahmin edilen bir kale bulunmaktadır. Kale denize paralel olarak yüksekliği 10 metre olan bir tepe üzerinde inşa edilmiştir. Kalenin hangi tarihte yapıldığına dair bilgi yoktur. Ancak köyün adından da anlaşıldığı gibi eski zamanlarda bu köyde bir kalenin olduğu bilinmektedir. Kalenin adının ise Arsuz Kalesi olduğu tahmin edilmektedir. Kale denizden gelebilecek saldırılara karşı büyük bir beton duvarla üstü kapatılmıştır. Günümüzde kalenin bulunduğu yer yıkılmış ve yok olmuş durumdadır. Ancak kalenin kalıntılarını görmek mümkündür.

Arsuz ilçe merkezinden bağlı mahalle ve köylere ulaşım minibüs ve dolmuşlarla sağlanmaktadır. İlçe merkezinden köylere dolmuş ve minibüs bulmak mümkündür. Arsuz ilçesine ulaşım karayolu ile sağlanmaktadır. İskenderun-Arsuz ilçe yolu 37 km'dir. Hatay-Arsuz otoyolu ise 87 km'dir. Arsuz'un 10 km güneyinde Konacık köyünde bir balıkçı barınağı bulunmaktadır.

Arsuz ilçesi, coğrafi konum ve yüzölçümü bakımından Hatay'ın 4. büyük ilçesi konumunda bulunmaktadır. Arsuz, 462 km² alana sahiptir. İlçe merkezinin ortalama rakımı 3 metre civarındadır. Dağlık kesimlerinde en yüksek rakımı ise 1.700 metrenin üzerindedir. Arsuz ilçe topraklarının doğusunda Amanos dağları, batısında Akdeniz ve ortasında Arsuz ovası bulunur. Ayrıca Arsuz; kuzeyde İskenderun, kuzeydoğuda Belen, doğuda Antakya ve güneyde Samandağ ilçeleriyle komşudur. Aşağıkepirce köyünden başlayan Arsuz ilçesinin sınırı sahil şeridine takiben Kale köyüne kadar uzanır. İlçe topraklarının sonlandığı noktanın karşısında Samandağ ilçesinin Keldağı vardır. Arsuz ilçesinin 40 kilometre uzunluğunda kıyı şeridi bulunmaktadır. Bu bakımdan Hatay'ın en uzun kıyı şeridine sahip 2. ilçesi konumundadır.

Arsuz ilçe topraklarının %50,5'ini dağlar, %45,7'sini ovalar ve %5,3'ünü platolar oluşturur. İlçe topraklarının doğu-güney hattında Amanos Dağları yer almaktadır. Arsuz ilçe sınırları içerisinde kalan en yüksek nokta 1.755 metre ile Daz tepedir. İlçe sınırları içinde kalan bir diğer önemli nokta ise Arsuz - Belen ilçe sınırında bulunan Çobandede tepesidir. Bu tepenin en yüksek rakımı 1.722 metre civarındadır.

Arsuz ilçe topraklarının ana çatısını Amanos Dağları ve Arsuz düzlüğü oluşturur. Bu dağ sırası ile ovanın jeolojik yapısını peridotit ve serpantin gibi gabro yeşil kütleler oluşturmaktadır.

Arsuz ilçesinin doğal bitki örtüsünü makiler ve ormanlar oluşturur. Amanos Dağları'nın denize bakan kesimlerinde makilik alanlarda 800 metreden 1200 metreye dek ardıç gibi ibreli ağaçlarla meşe, kayın, kızılcık, kavak ve çınar gibi yapraklı ağaçları bulunmaktadır. 1200 metrenin üzerinde ibreli ağaçlardan kızılçam, karaçam, sedir ve yer yer ardıçlardan oluşan geniş ormanlar bulunur.

Arsuz ilçesinin en önemli akarsuları; Zilli, Hacıahmetli, Arsuz, Avcılarsuyu, Hüyük ve Konacık çaylarıdır. Dağlardan kaynaklanan sular küçük dereler halinde denize dökülmektedir.

Arsuz ilçe sınırları dahilinde Madenli köyü mevkiinde bulunan Zilli çayı üzerinde Arsuz Gönen Barajı ve Konacık köyü yakınlarında ise Arabın gölü kanyonu bulunmaktadır.

Arsuz ilçesinde asbest varlığı bulunmaktadır. Asbestin toplam rezervi 3 milyon 523 bin 300 tondur.

Arsuz'un Kale Köyünde 1320 MW'lık
Güney Akdeniz Entegre Termik Santrali yapılacaktır.
Arsuz ilçesi Rüzgâr, Güneş, Hidroelektrik ve Jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasında çok verimli ve uygun bir coğrafi bölgede bulunmaktadır. Arsuz çok rüzgârlı ve çok güneş alan bir yerleşim yeridir, bu açıdan tabii kaynakları oldukça verimlidir.

Arsuz ilçesinde Akdeniz iklimi görülmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı geçmektedir. Temmuz ayı 8 mm yağışla yılın en kurak ayıdır. Ocak ayı 152 mm yağışla yılın en fazla yağış alan ayıdır. Ağustos ayı 34,7 °C ile yılın en sıcak ayıdır. Ocak ayı 10,3 °C ile yılın en soğuk ayıdır. Yılın en kurak ve en yağışlı ayı arasındaki yağış miktarı 144 mm'dir. Yıl boyunca ortalama sıcaklık 17,4 °C civarında seyretmektedir.

Arsuz ilçesinin ekonomisi turizm, tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarımsal faaliyetler arpa ve buğday gibi tahıl ürünleri yetiştiriciliği ağırlıklı olmak üzere, patates, soğan, patlıcan, domates, biber, maydanoz, ıspanak, mısır, kayısı, pamuk, üzüm, portakal, limon, muz, yer fıstığı ve zeytin en çok yetiştirilen sebze ve meyve tarımından oluşmaktadır. Ayrıca köylerde ve yaylalarda besicilik yoluyla hayvancılık ile arıcılık yapılmaktadır. Arsuz'un birçok köyünde büyük baş ve küçük baş hayvancılık yapılmaktadır. Kıyı kesimlerinde küçük çapta balıkçılık da yapılmaktadır. Arsuz ilçe topraklarının %50,4'ü tarım arazisidir. İlçede; Arsuz İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, 1864 Sayılı Arsuz Tarım Kredi Kooperatifi ve T.C. Ziraat Bankası Arsuz Şubesi tarafından çiftçilere tarım ve hayvancılık alanında destek verilmektedir.

Arsuz ilçe merkezi ve mahallelerinde elektrik, su, telefon ve kanalizasyon şebekesi mevcuttur. Ancak köylerde elektrik ve su hattı vardır, Fakat telefon ve kanalizasyon şebekesi yoktur. İlçede; Arsuz Ptt Merkez Müdürlüğü, Tedaş Arsuz İlçe İşletme Şefliği ve Hatsu Arsuz İlçe İşletme Şefliği bulunmaktadır.

2015 yılı verilerine göre ilçede; Arsuz Halk Eğitim Merkezi, 4 Anaokulu, 9 Lise, Mesleki ve Teknik Lisesi, 77 İlk ve Ortaokulu, 5 Rehberlik ve Araştırma Merkezi ve özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ile 3 Sürücü Kursu bulunmaktadır.

Arsuz ilçesinde; Özel Medica Arsuz Tıp Merkezi Arsuz Toplum Sağlığı Merkezi, Arsuz 1. Nolu 112 Acil Sağlık Hizmetleri İstasyonu, 2 Sağlık Kabini, 13 Aile Sağlığı Merkezi, 17 Aile Hekimliği Birimi ve 27 eczane bulunmaktadır. 2023 senesinin Şubat ayında Arsuz Devlet Hastanesi hizmete açılmıştır.

Arsuz ilçesinin asayiş ve güvenliği, Arsuz İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Arsuz İlçe Jandarma Komutanlığı birimleri tarafından sağlanmaktadır. İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Arsuz Polis Merkezi Amirliği ile Mobese Komuta Merkezi bulunmaktadır.

2024 Türkiye Yerel Seçimleri sonucunda Sami Üstün %64,4'lük bir oyla seçilmiştir.

2012 yılında TBMM'de kabul edilen 6360 sayılı kanunla Arsuz ilçesi kurulmuştur. Belde belediyeleri kapatılarak mahalleye dönüştürülmüştür. Arsuz, 8 mahalle ve 17 köyden oluşmaktadır.

Uluçınar (Merkez), Gökmeydan (Merkez), Arpaçiftlik, Çetillik, Gözcüler, Akçalı, Üçgüllük, Madenli, Karaağaç.

Aşağıkepirce, Yukarıkepirce, Derekuyu, Kurtbağı, Gülcihan, Beyköy, Karagöz, Hacıahmetli, Arpagedik, Hüyük, Avcılarsuyu, Haymaseki, Tülek, Konacık, Işıklı, Tatarlı, Kale, Nergizlik, Karahüseyinli, Kozaklı.

Arsuz'da belediye teşkilatı ilk kez 1995 yılında kurulmuştur. Uluçınar (Arsuz) 1987 yılında bucak merkezi olurken, 1995 yılında Arsuz belde belediyesi kurulmuş ve 2014 yılında Arsuz ilçe belediyesi olmuştur.

T.C. Arsuz Kaymakamlığı26 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Arsuz Belediyesi3 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bab el-Hava Sınır Kapısı (Arapça: الحدود باب الهوى), Suriye ile Türkiye arasındaki uluslararası geçişlere açık Suriye sınır kapısı. Sınırın Türkiye tarafında ise Cilvegözü Sınır Kapısı bulunmaktadır. Bu kapılar, İskenderun ile Suriye'nin Halep kentleri arasında M45 Suriye Karayolu ve D827 Türk Karayolu üzerinde yer almakta ve kamyon ve otobüs uzun hatlarında kullanılan bir sınır geçiş noktasıdır. Sınırın Türk tarafında en yakın şehir Hatay İline bağlı Reyhanlı ilçesi ve Suriye tarafında en yakın yerleşim yeri olarak El-Dana ve Atarib kasabaları bulunmaktadır.
Bab el-Hava Sınır Kapısı, devam eden Suriye ayaklanmasında, Reyhanlı yakınlarındaki mülteci kampına ulaşmaya çalışan Suriyelilerin sık sık geçiş yaptığı bir yerdi. Geçişlerde kaçakçılık, özellikle petrol ve gaz ve çatışma sırasında silah kaçakçılığında artış görüldü. 19 Temmuz 2012 tarihinde, Özgür Suriye Ordusuna bağlı Suriyeli muhalifler, sınır kapısını ele geçirmiş ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın resimlerini portrelerini tahrip etmişlerdir.
Eylül 2013'te Babel Hava Kapısı ile İdlip kentine bağlı Sarmada köyü arasındaki bölgede patlama oldu. Patlamada 7 kişi öldü, 25 kişi yaralandı.
7 Aralık 2013 tarihinde, sınır kapısı muhalif İslam Cephesi'nin kontrolüne geçti. ve Temmuz 2014 itibarıyla, Selefi milisler Ahrar el-Şam üyeleri kontrol etmektedir. Ahrar el-Şam, İslami Cephe 2015'te dağılana kontrolü sürdürdü, ancak Nisan 2015'te sınır geçişi için bir sivil yönetim kurdu.
23 Temmuz 2017'de, yüzlerce Ahrar el-Şam savaşçısı ekipmanlarını geçitten geri çekti. El Kaide'ye bağlı Tahrir el-Şam, İdlib'de Ahrar el-Şam'ı yendikten sonra Türkiye'ye çekildi. Sonuç olarak, Türkiye'den insani yardım ve gıda ihracatı dışında, geçiş büyük ölçüde Türkiye tarafından kapatılmıştır. 26 Temmuz 26'da HTS ve Ahrar el-Şam, insani yardım akışının devam edebilmesi için bir sivil yönetime geçişi devredecekleri konusunda anlaştılar. Bununla birlikte, HTS, çevresindeki kasabaları, köyleri ve yolları kontrol altında tutarak belirleyici bir konumda bıraktı. Geçiş 18 Ekim'de yeniden açıldı. Kasım 2017'de, geçişi yapan sivil yetkililer, elde edilen tüm gelirin (2016'nın sonunda yılda 25 milyon dolar olduğu tahmin edilmektedir) yerel sivil yönetime gittiğini bildirdi. 3 Mart 2020'de ABD'nin Suriye elçisi James Jeffrey sınır kapısını ziyaret ederek İdlib Valiliği'ndeki Türk varlığını destekledi.

Bab al-Hawa'da Roma döneminden kalan bir anıtsal kemer vardır ve kent surlarının bir parçasıdır. Büyük ölçüde tahrip olan kemer yakın Bizans mimarisine aittir. Ayrıca bir büyük dikdörtgen bina ile birlikte bir kilise bulunmaktadır.

Bargilya (Grekçe: Βαργυλία) veya Bargylia, Türkiye'nin güneybatısındaki antik Karya'nın kıyı bölgelerinde yer alan, Iasos ile Myndos arasındaki bir antik şehirdi.
Şehir günümüzde Muğla'nın Milas ilçesinin Boğaziçi köyünde yer alır.
Kentin Bellerophontes tarafından kanatlı at Pegasus'un tekmesiyle öldürülen arkadaşı Bargylos (Yunanca: Βάργυλος) onuruna kurulduğu söylenmektedir. Bargilya yakınlarında Artemis Cindyas Tapınağı vardı. Strabo, yağmurun tapınağın çevresine yağacağı ama asla ona değmeyeceği yönündeki yerel inanışı aktarır. Bargilya sikkelerinde Artemis Cindyas ve Pegasus görülmektedir.
MÖ 201/200'de Girit Savaşı sırasında Makedonya Kralı V. Philip, Pergamene ve Rodos filoları tarafından engellendiğinde filosunu Bargilya'da kışladı.
Demetrius Lacon'un akıl hocası olan Epikurosçu filozof Protarchus, Bargilya'nın yerlisiydi.
Bargilya'daki limanın yanındaki bir burunda bir zamanlar büyük bir anıt mezar bulunuyordu. Helenistik dönemden (MÖ 200-150 arası) kalma anıt, deniz canavarı Skilla'ya adanmıştı. Skilla'nın yaşamından büyük figürü, saygılı ve beklentili bir köpek grubuyla birlikte, başlangıçta binanın tepesinde bulunuyordu. Bu heykel grubunun kalıntıları, taş yapının diğer kısımlarıyla birlikte, British Museum'un koleksiyonunda bulunabilir.

Halen Bargilya'da bir tapınağın, bir tiyatronun, büyük bir savunma duvarının ve bir güreş yerinin kalıntıları da dahil olmak üzere oldukça geniş bir alana yayılmış kalıntılar bulunmaktadır.

Seyahat yazarı Freya Stark, 1950'lerde Karya'yı gezerken Bargilya'yı ziyaret etti. Aşağıda, The Geographical Journal'da yayınlanan seyahatlerinin bir anlatımından bir alıntı bulunmaktadır.Makedonya Kralı V. Philip'in savaşarak bir kış geçirdiği ve Roma'nın Asya'daki bir şehre ilk özgürlüğünü verdiği Bargilya, daha da ücra, daha ıssız ve daha derinden unutulmuş bir yerdir. Tepelerin arasında açılan bir koyun yukarısında, Güllük'ten sadece yarım saatlik yelken mesafesinde olmasına rağmen, bulunması zordur. Buraya yelken açtığımızda otlayan bazı sığırlar ve seste balık tutan iki balıkçı dışında ne bir ev ne de herhangi bir hayvan yaşamı belirtisi görülmüyordu.
Su Elfin için çok sığlaştı ve sandalla minyatür mızraklar kadar keskin ve acı verici olan kamışlar arasındaki bataklığa indik. Öbekten öbeğe şehrin yamaçlarına ulaştık. Taş veya mermer, Bizanslılar tarafından yan yatırılan ve temel olarak kullanılan beyaz sütunlarla birlikte, sarı irisler arasında çimlerle örtülmüş olarak burada ve orada kendini gösteriyordu.

Bir Yörük, çadırının misafirperverliğini sunmak için dostça tavırlarla yaklaştı. Çimlerin altında uyuyormuş gibi yatan tapınaklara, odeona, stoaya, yivli sütunlara doğru elini sallayarak, Milas milletvekilinin genç bir arkeolog olan kız kardeşi dışında kimsenin Bargylia'ya gelmediğini söyledi.  Elfin'in motorunun homurtuları tekne bize doğru gelirken duyulmaya başladı ve ardında yüzyıllar öncesinden olandan pek de büyük olmayan bir iz ve ses bırakıyordu; ve gece üzerimize çökene kadar güneye doğru kıyı boyunca ilerledik, sanki yumuşak ve ağır karanlığı elimizle tartabilirmişiz gibi hissettiğimiz, sakin bir koyda.

Ülkenin önde gelen gazetesi Hürriyet'e göre, Bargylia şehri 22 milyon Türk Lirası (yaklaşık sekiz milyon Euro) gibi düşük bir fiyata satılıktır.
Hürriyet'in 13 Ocak 2015 tarihli bir haberine göre, Türkiye'deki Bargylia Antik Yunan Şehri Sekiz Milyon Euro'ya Satılık başlığıyla, birinci derecede Arkeolojik Sit Alanı'nda bulunan yerde inşaatın Türkiye 'deki kanunlara göre mümkün olmadığı belirtilmekte ve bugüne kadar üzerinde hiçbir kazı yapılmadığını vurgulamaktadır.
Antik kentin satışına aracılık yapan emlakçı Halil Okan Tavaslı, şimdiden hatırı sayılır sayıda potansiyel alıcıyı cezbettiğini ancak 20 Ocak 2015 tarihine kadar hiçbir anlaşmanın yapılmadığını söyledi.
2018 yılında, gazete alıcı bulunamadığı için fiyatın 5,6 milyon sterline düşürüldüğünü bildirdi.

Beycesultan, Batı Anadolu'da, Denizli'nin  Çivril ilçesinin yaklaşık 5 km güneybatısında yer alan bir arkeolojik alandır. Büyük Menderes Nehri'nin (Maeander) eski bir kolunun kıvrımında yer almaktadır.

4 hektarlık alanda Geç Bakır Çağı'dan Bizans dönemine kadar uzanan yaklaşık 40 arkeolojik katman bulunmaktadır. Höyüğün çapı yaklaşık 1 km ve derinliği 25 m'dir.

Beycesultan, Geç Bakır Çağı'ndan itibaren yerleşime açılmıştır. İlk 20 katman MÖ 5. ve 4. binyıllara aittir. Mimari olarak taş temeller üzerinde kerpiç duvarlı dikdörtgen odalar ve duvarlar boyunca sıralar içermektedir.

Yerleşimin büyüklüğü ve önemi MÖ 3. binyıl boyunca artmış, önemli dini ve sivil yapılar inşa edilmiştir. Erken Tunç Çağı'nın sonlarına doğru, Orta Anadolu ile Batı Anadolu arasındaki ticaretin Ege adalarına doğru ilerlediği Anadolu Ticaret Ağı gelişti.
Erken Tunç I'de ön tarafta revaklar ve ana salonda şömine bulunan iyi korunmuş megaron benzeri yapılar vardı. Çanak çömlekler arasında gaga ağızlı testiler ve kavanozlar yer alır. Büyük yapıların yanına küçük tapınaklar inşa edilmiştir.
Erken Tunç III'te, çömlekçi çarkı Luvi halkının gelişiyle birlikte bu bölgeye geldi. Mimaride megaron tipi evler ön plana çıkıyordu.

Yerleşimin gelişimi, 2. binyılın başlarında büyük bir saray ve ona bağlı yapıların inşa edilmesiyle zirveye ulaştı. Sonrasında saray terk edildi ve daha sonra MÖ 1700 civarında yıkıldı. Erken Tunç Çağı'ndan farklı olarak Orta Anadolu, Asur ticaret ağıyla daha çok doğuya odaklanmıştı. Batı Anadolu'da Beycesultan gibi yerleşimlerin gelişimi batıdan, özellikle Ege medeniyetleri ve Girit'ten etkilenmiştir.
Geçiş Dönemi EB/MB'de (Seviye VI/V), bir damga mühründe Luvi hiyeroglifleri, Hint-Avrupa dilinin bilinen en eski kanıtını temsil ediyor.
Orta Tunç Çağı I'de (MÖ 2000-1800 civarı), Beycesultan Küçük Asya'nın başlıca şehirlerinden biriydi. V. katmanda, höyüğün doğu tarafına bir saray inşa edilmişti. Ayrıca bir de "aşağı şehir" yerleşimi kurulmuştu.
Orta Tunç II'de (MÖ 1800-1550 civarı), sarayın Girit'teki Minos uygarlığına ait Knossos Sarayı'yla benzerlikleri vardır. Bu saray M.Ö. 17. yüzyılda yıkıldı. James Mellaart sarayın, batıda Arzava ile savaşan Hitit kralı I. Hattuşili (MÖ 1650-1620 civarı) tarafından yıkıldığını belirtir.

Beycesultan, birkaç yüzyıl süren yarı terk edilmişliğin ardından, bu kez Anadolu'daki Hitit bölgelerinden daha fazla etkilenerek yeniden yükselmeye başladı. Daha önceki şehirden daha küçük olmasına rağmen o dönemin yerleşimlerine nazaran büyük bir şehirdi. ,I. Şuppiluliuma'in Anadolu Savaşları'ndan (MÖ 1350 civarı) sonra Hitit İmparatorluğu bu bölgenin doğusundaki egemen güçtü. Beycesultan'ın ikinci kez gelişmesinden sonra, o dönemde Anadolu'daki birçok yer gibi, MÖ 1200 civarında tamamen yok oldu.

Yerleşim Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde az da olsa iskan edilmişti. Bizans döneminde piskoposluk merkezi olan kent "Ilouza" (Ιλούζα) adını taşıyordu ve muhtemelen Hititler'in Vilusa bölgesinin burası olabileceği varsayılmıştır. Ancak Fred Woudhuizen, epigrafik delillere dayanarak sitenin adının Mira olduğunu savunmuştur.

Beycesultan höyüğü, eski bir ticaret yolu ile ikiye bölünmüş iki höyükten oluşmaktadır. En yüksek yeri batı höyüğünde 25 metre olup, tüm höyük yaklaşık bir kilometre çapında olup, yaklaşık 35 hektarlık bir alanı kaplamaktadır.
1950'lerin başlarında İngiliz arkeolog James Mellaart, sitenin yakınlarında Geç Tunç Çağı'na ait çanak çömlek örnekleri keşfetti. Yapılan araştırmada, Menderes Nehri'nin üst kısmında Beycesultan höyüğü tespit edildi.
Seton Lloyd, James Mellaart ile birlikte, 1954'ten 1959'a kadar altı sezon boyunca Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına Beycesultan'ı kazdı ve her kazı yaklaşık iki ay sürdü.
2002'den 2007'ye kadar Ege Üniversitesi'nden Eşref Abay, sitede yeni bir araştırma yaparak 2007'den itibaren yeni kazılar başlattı. Çalışmalar, Adnan Menderes Üniversitesi ile işbirliği içinde günümüzde de devam etmektedir.
Henüz epigrafik bir malzemeye rastlanmamış olmakla birlikte, birkaç mühür bulunmuştur.
Tarih öncesindeki Kalkolitik Çağdan Bronz Çağı'na, Bizans İmparatorluğuna uzanan çok uzun bir sekans içinde yerleşime konu olmuş olması Beycesultan'ın en önemli özelliğidir. Kazılarda keşfedilen ve çok ince bir sanatın ve işciliğin eseri olan buluntulardan bazıları Anadolu Medeniyetleri Müzesi nde ve Pamukkale'de Hierapolis müzesinde sergilenmektedir.
Beycesultan'da keşfedilen ve MÖ 2. binyılın başlarına tarihlenen bir Luvi dilinde bir hiyeroglif mühür, üzerinde tartışmalar sürmekle birlikte, Anadolu tarihinin erken dönemlerine ilişkin yeni soru işaretleri doğurmuştur.

 OpenStreetMap'te Beycesultan ile ilgili coğrafi veriler  
Kazılar resmi sitesi9 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Binbirkilise, Karaman ilinin, Orta Çağ'da Likaonya bölgesinde yer alan ve yaklaşık elli Bizans kilise kalıntısını barındıran bir mahallidir.
Yerleşim, Karadağ yanardağının kuzey yamaçlarında, il merkezi Karaman'ın yaklaşık 30 km (19 mil) kuzeyinde yer almaktadır. Kilise kalıntıları, Madenşehri, Üçkuyu ve Değle ören yerinin içinde ve çevresinde bulunmaktadır.

Bölge, 3. ve 8. yüzyıllar arasındaki dönemde Bizanslı Hristiyanlar için bir kültür merkeziydi. Köylerle bütünleşik kiliselerin, manastırların, sarnıçların, surların ve konutların kalıntıları bulunmaktadır. Taş malzemeler günümüzdeki binalarda yeniden kullanılmıştır ve bu da tarihi envanterin sürekli olarak azalmasına neden olmuştur.
Süryani Ortodoks tipindeki çok kubbeli bazilikalar, mimari tarihsel açıdan ilgi çekicidir. Duvarlar büyük kesme taş bloklardan inşa edilmiştir. Bölgede ahşap eksikliği nedeniyle, binalar düz ahşap çatılar yerine taş kubbeli çatılarla örtülmüştür. Yan neflerin üzerinde, üst sütun sırasının arkasında matroneumlar (kadınlar mahfili) inşa edilmiştir. Apsislerde çift katlı aydınlık pencereleri bulunmaktaydı. Narteksler çoğunlukla çift kemerlidir ve ortada tek bir sütun tarafından desteklenir. Özellikle Madenşehri'nde olmak üzere bazı kiliselerde duvar resimlerinin kalıntıları görülebilir. Ayrıca çevrede Hitit, Roma ve Helenistik dönemlere ait nadir kalıntılar da bulunmaktadır.

1904'te Carl Holzmann (1849–1914), Binbirkilise hakkında Archäologische Skizzen (Arkeolojik Eskizler) adlı eserini yayınladı. Kısa bir süre sonra, bölge, 1905 yılında Küçük Asya gezisi sırasında bölgeyi keşfeden İngiliz gezgin ve arkeolog Gertrude Bell (1868–1926) tarafından tanımlandı. Gözlemlerini  Revue Archéologique adlı bir dizi makalede yayınladı. Bu gezi sırasında Konya'da arkeolog William Mitchell Ramsay (1851–1939) ile tanıştı. İkili, 1907'de gerçekleşen Binbirkilise'de kazılar yapmaya karar verdi. Sonuçlar, birçok fotoğrafla birlikte The Thousand and One Churches (Binbir Kilise) adlı kitaplarında yayınlandı.
Bell iki yıl sonra bölgeye döndüğünde, belgelenen binaların büyük bir bölümünün kesme taş için soyulması sonucu ortadan kaybolduğunu gördü. Bugün, yıkım durumu Bell'in fotoğraflarıyla karşılaştırıldığında çok daha ileri seviyededir. Türk sanat tarihçisi Semavi Eyice bölgeyi inceledi ve araştırma sonuçlarını 1971'de yayınladı.

Carl Holzmann (1904). Binbirkilise: Archäologische Skizzen aus Anadolu: ein Beitrag zur Kunstgeschichte des christlichen Kirchenbaues, Verlag Von Boysen & Maasch
William Mitchell Ramsay (2008). Gertrude Lowthian Bell, Robert G. Ousterhout: Bin Bir Kilise, Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi,9781934536056
Semavi Eyice (1971). Karadağ (Binbirkilise) ve Karaman Bölgesi'ndeki arkeolojileri araştırır. Doğan Kardeş

Buleuterion (Yunanca: βουλευτήριον) Antik Yunanistan'ın şehir devletlerinde Yunanca Bule adı altında bilinen 500'ler Meclisi'nin toplandığı yerdir.
Buleuterionlar, hem Milet'teki gibi dairesel hem de Priene'deki gibi köşeli olabilirler. Delfi, Efes, Delos, Olimpia, Patara ve Paestum gibi şehirlerde buleterion kalıntılarına rastlanmaktadır.

Rüdiger Meinel: Das Odeion: Untersuchungen an überdachten antiken Theatergebäuden. Lang, Frankfurt am Main u. a. 1980, (Europäische Hochschulschriften. Reihe 28: Kunstgeschichte. 11), (Zugleich: Köln, Univ., Philos. Fak., Diss., 1976).
Valentin Kockel: Bouleuteria. Architektonische Form und urbanistischer Kontext. In: Michael Wörrle, Paul Zanker (Hrsg.): Stadtbild und Bürgerbild im Hellenismus. Kolloquium, München, 24.–26. Juni 1993. Beck, München 1995,, S. 29–40 (Vestigia, 47).
Norbert Feller: Hypostyle Saalbauten in der griechischen Architektur. Oberhummer-Gesellschaft, München 2004, (Studien zur Geschichte Nordwest-Griechenlands 5).
Taner Korkut, Götz Grosche: Das Bouleuterion von Patara. Versammlungsgebäude des Lykischen Bundes. Ege Yayınları, İstanbul 2007, (Patara II, 1).

Cafer Höyük, Malatya il merkezinin yaklaşık 40 km. kuzeydoğusunda bulunan höyük bugün için Karakaya Barajı suları altında kalmıştır. Bölgenin günümüzde 9 bin yıl önce iskan edildiği düşünülmektedir. Paleolitik Çağ insanlarının, Malatya civarında sık rastlanan mağaralardan çıkıp yabanıl tahıl devşiriciliği ile yerleşik yaşama geçtikleri, ardından da tarıma başladıkları (Neolitik Devrim) anlaşılmaktadır. Ancak hayvan evcilleştirildiğine ilişkin bir bulgu yoktur.

Kazı çalışmaları, 1979-1986 yılları arasında Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) tarafından Jacques Cauvin başkanlığında yapılmıştır. Yerleşme esas olarak Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşmesidir ancak, İlk Tunç Çağı’na ait olduğu ileri sürülen bazı buluntularla Orta Çağ’a ait az sayıda olmakla birlikte parçalar bulunmuştur.

Cafer Höyük, özellikle yapı tekniği yönünden Çayönü ile benzerlikler gösteren bir yerleşme olarak görülmektedir. Bu yerleşmede büyük olasılıkla tarım yapılırken hayvancılık henüz başlamamıştı. Cafer Höyük’ün dikkati çeker bir özelliği, bereket tanrıçasını temsil eden ve geniş bir çevrede kanıksanmış kadın idolleri yanı sıra bir erkek idolünün bulunmuş olmasıdır. Çayönü ve Göbeklitepe kazılarında da bulunan bu erkek idollerinin tanrı adak heykelcikleri olması muhtemeldir.
Yerleşimin “Eski Evre”sinde çakmak taşı aletler obsidiyen aletlerin kabaca iki katıdır. Fakat “Orta Evre”den başlayarak obsidiyen kullanımında artış görülmektedir. “Yeni Evre”de ise obsidiyen kullanımı % 90’ı bulmuştur. Kazılarda başsız bir iskeletle biri ana rahmindeki gibi kıvrık olmak üzere iki çocuk iskeleti ortaya çıkarılmıştır.
“Eski Evre” X. tabakada, aralarında dar geçitler olan yan yana üç odalı dikdörtgen bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Üst tabakalardaki yapılardan farklı olan bu yapı, Kazı Başkanı Cauvin tarafından, Çayönü yerleşmesinin Izgara ve Hücre Planlı Yapılar Evreleri arasında değerlendirilmiştir. Çayönü yerleşmesinin Izgara Planlı Yapılar Evresi ile Hücre Planlı Yapılar Evresi, Çanak Çömleksiz Neolitik B Dönemi'ne tarihlenmektedir. Buna göre Cafer Höyük'ün uyarlanmış radyoaktif yaşı MÖ 8.450-7.180 tarihlerine denk gelmektedir.
Öte yandan köpek dışında evcil hayvan iskeletine rastlanmamıştır. İlk evrelerde çok bol olarak tavşan avlandığı ama daha sonraları avlanan tavşan sayısının çok çok azaldığı görülmüştür. Yine ilk evrelerde tilki, karaca, yaban domuzu ve büyük baş hayvanlar, diğer avları oluşturmaktadır. İleriki devrelerde bu hayvanların sayısı birdenbire artış göstermektedir. Koyun ve keçi her iki evrede de aynı sayıda avlanmaktadır. Diğer yandan geyik, ileriki evrelerde avlanır olmuştur. Çok az olmakla birlikte ayı ve panter kemiklerine de rastlanmıştır. Tüm bu buluntular, ileriki evrelerde büyük cüsseli avların tercih edildiği şeklinde yorumlanmaktadır. Büyük cüsseli hayvanları avlayabilmek için avlanma tekniklerinin ve av sosyal organizasyonun geliştirilmiş olduğu düşünülmelidir.
Kazılarda ilk tabakalardan itibaren yabanıl buğdayın yanı sıra emmer ve einkorn buğdayı da bulunmuştur. Bu iki buğdayın kültüre alındığı anlaşılmaktadır. Aynı şekilde mercimek ve bezelye de yabanıl türleri yanında kültüre alınmış haliyle bulunmaktadır. Arpa, üst evrelere doğru kültüre alınmıştır.

Höyükte sadece kurtarma kazısı yapılabildiği için “pek çok bilinmeyenle birlikte” artık su altındadır.

Ceramus ya da Keramos (Grekçe: Κέραμος), adını bu şehirden alan Seramik Körfezi'nin kuzey kıyısında, antik Karya'da, Anadolu'nun güneybatısında yer alan bir şehirdir. Günümüzde harabeleri Muğla ilinin Milas ilçesine bağlı Ören köyü yakınlarında bulunmaktadır.
Yerleşimin Karya dilindeki adı muhtemelen *kbod-' idi. Keramos (κέραμος) Yunancada "çömlekçi balçığı", "kilden yapılmış kap" anlamına gelir, ancak antik kaynaklarda şehrin adıyla ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır; ayrıca yerinde antik seramik üretimi de kanıtlanmamıştır. Daha eski, henüz doğrulanmamış bir teoriye göre, şehrin Helenistik adı Keramos'a dayanmaktadır ki, Yunan mitolojisinde Dionisos ve Ariadne'nin oğlu ve çömlekçilerin Heros'udur. Harabe yerinin Türkçe adı Gereme'dir.
Başlangıçta şehir, Kos Körfezi'nin kuzey kıyısında yer alıyordu. Şehir o kadar önemliydi ki, bu deniz körfezine Keramos Körfezi (Yunanca: Κεραμεικός κόλπος, Latince: Ceramicus sinus) adı verildi. Menteşe Dağları'nın güney yamacındaki harabeler, kıyının alüvyonla dolması nedeniyle bugün denizden yaklaşık dört ila beş kilometre uzaktadır. Ören köyü, antik yerleşime doğrudan bitişiktir.

Başlangıçta Stratonikeia'ya tabi olan Ceramus, daha sonra özerk hale geldi. Attika Birliği'nin bir üyesiydi ve Khrysaor Birliği'nin başlıca şehirlerinden biriydi. Muhtemelen Khrysaoreus Zeus'a adanmış bir tapınağı vardı. Roma döneminde kendi parasını basmıştır.Ceramuslu Polites (Grekçe: Πολίτης), Olympia'da aynı gün içinde üç farklı yarışı kazanan ünlü bir koşucuydu.

Yerleşimden geriye sadece birkaç yapı kalmıştır. Şehrin kendisi kare (ızgara) plan üzerine kurulmuştur. En iyi korunmuş olanlar kuzey şehir surlarının bazı kısımlarıdır. Kireç taşı duvar, altında Lezbiyen Duvarcılık (adını Lesbos adası'ndan almıştır) özel formundaki daha eski bir Kiklop Duvarcılığı bölümünden ve üzerinde daha yeni, doğrusal duvarcılık sıralarından oluşmaktadır. Şehre ana girişin muhtemelen güneydeki vadi tarafından olduğu düşünülmektedir. Bir kaya platosu üzerinde, yaklaşık 25 metre uzunluğunda olan bir İyon ve bir Korint tapınağının kalıntıları da bulunmaktadır. Burada Khrysaoreus Zeus'a adanmış bir tapınağın durduğu sanılmaktadır.
Bunun yanı sıra, platonun sonunda Ören Nehri (Ören Çayı) yönünde yer alan Akropolis'in kalıntıları ile birlikte bir Roma hamamı ve farklı dönemlere ait mezarların kalıntıları da bulunmaktadır. Osmanlı döneminde, Keramos'tan birçok taş, daha sonra Ören olarak adlandırılan yeni kurulan yerleşimin evlerinde kullanılmıştır.

Ceramus, 12. veya 13. yüzyıla kadar Notitiae Episcopatuum'da, Aphrodisias veya Stauropolis'e bağlı bir piskoposluk (suffragan) olarak geçmektedir. Bilinen üç piskoposu vardır: 

431'deki Birinci Efes Konsili'ne katılan Spudasius (Σπουδάσιος);
787'deki İznik Konsili'ne katılan Maurianus (Μαυριανός);
ve 879'da Konstantinopolis'te I. Fotios'u yeniden görevlendiren konsile katılan Symeon (Συμεών).
Ceramus, Katolik Kilisesi'nin itibari piskoposluklar listesinde yer almaktadır.

https://www.newadvent.org/cathen/03537c.htm 2 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20040829193630/http://www.ypai.gr/atlas/thesi_uk.asp?idthesis=469
http://www.newadvent.org/cathen/03537c.htm 2 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20110605225503/http://www.ancientlibrary.com/gazetteer/0104.html

Coba Höyük, Gaziantep il merkezinin yaklaşık 45 km. batı kuzeybatısında, eski adı Keferdiz olan Sakçagözü bucağına 3 km. mesafede yer alan bir höyüktür. Orta boy bir höyük olan Coba Höyük, 140 x 90 metre boyutlarında ve 9 metre yüksekliğinde bir tepedir. Bazı arkeolojik metinlerde Sakçegözü ya da Sakçagözü olarak de geçen höyük bu adı, İslahiye Ovası'nın devamı olan Sakçagözü Ovası'ndan almıştır. Ova, Amanos Dağları ve Sof Dağı'ndan kaynaklanan ve güneyde Asi Nehri'ne dökülen küçük derelerin yer aldığı verimli bir ovadır.

Höyük ilk kez 1883 yılında Karl Humann ve Felix von Luschan tarafından saptanmış ve yüzeydeki ortostadlarla ilgi çekmiştir. İlk dönem kazıları 1907 yılında İngiliz arkeolog John Garstang başkanlığında yapılmıştır. Birkaç yıl ara verilip 1911 ve 1912 yıllarında yeniden kazılmıştır. Son dönem kazılar ise 1949 yılında Seton Lloyd başkanlığında yapılmıştır.

Höyükteki kazılar sonucunda saptanan tabakalanma eskiden yeniye doğru,

I. tabaka Halaf Öncesi,
II. tabaka Samarra – Erken Halaf Dönemi,
III. tabaka Geç Halaf Dönemi,
IV. tabaka Obeyd Dönemi,
V. tabaka Uruk Dönemi (şüpheli) – Jemdet Nasr-İlk Hanedan Dönemi
VI – VIII. tabakalar Habur Devri,
IX. tabaka Geç Hitit Dönemi,
X. – XI. tabakalar Post-Hitit Dönemi,
XII. tabaka Orta Çağ çukurları
şeklindedir.

Samarra-Erken Halaf Dönemi tabakasında (II. tabaka) rastlanan 13–15 cm. kalınlıktaki birçok kil taban ve dal örgü yapı izleri bu yerleşim katının kulübe tipinde evler ve yapılardan oluştuğunu göstermektedir. Bu tabaka, Halaf çanak çömleğinin görülmesiyle Geç Neolitik çağ'dan Erken Kalkolitik Çağ'a geçişi temsil etmektedir. Geç Halaf Dönemi katında (III. tabaka) ise 5 cm. kalınlıkta kil taban üzerinde pise duvar (masif kerpiç) tekniği kullanıldığı düşünülmektedir. Halaf çanak çömleğinin tüm çeşitlerinin görüldüğü tabakadır. Obeyd Dönemi'ni temsil eden IV. tabakada ise ilk kez Coba Höyük'te görülen ve Coba kasesi olarak tanımlanan kapları vermektedir.
Arkeoloji dünyası için en önemli buluntular MÖ 1. binyıl birinci çeyreğine tarihlenen bir Geç Hitit Dönemi kraliyet merkezidir. Çok sayıda ortostadla süslenmiş büyük bir saray, geniş yapılar ve kent surları, kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Taş kabartmalar Arami sanatının en seçkin örnekleri olarak görülmektedir. Saray girişindeki iki kapı aslanı özellikle ilginçtir. Ortostatlardaki kabartmalar arasında kuşadamlar ve tanrı motifleri yer almaktadır. Kazılar sırasında ele geçen taşınabilir eserler Berlin as Vorderasiatische Museum, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi'nde sergilenmektedir.

Yakın plan kroki 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

'Daphnus veya Daphnous (Grekçe: Δαφνοῦς), antik Bitinya bölgesinde, Mysia Olymposu (günümüzdeki Uludağ) civarında yer alan, Daphnusis ismindeki bir göl üzerindeki adada kurulmuş bir yerleşim yeridir. Daphnusis Gölü, bazı kaynaklarda Miletopolitis adıyla da anılmaktadır. Bursa'nın Nilüfer ilçesine bağlı Akçalar Mahallesi yakınlarında yer alan Apollon Daphnousios kült alanı, bu antik kent ile ilişkili olabilir. Ayrıca, Notitiae Episcopatuumun üçüncü kitabında adı geçen fakat yeri tespit edilememiş olan Daphnousiae şehriyle de bir bağlantı kurulması mümkündür.
Kaynaklardaki anlatım ve tariflerden yola çıkılarak Daphnus antik yerleşiminin günümüzdeki yeri olarak Bursa ilinin Karacabey ilçesi, Eskikaraağaç köyünün karşısında, Uluabat Gölü içerisinde yer alan ve üzerinde iyi durumda bulunan manastır ve kale kalıntıları bulunan Halilbey Adası konumlandırılır.

Daldis (Grekçe: Δάλδις), Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı Kemer ve Kale köyleri yakınlarındaki Nardı Kale mevkiinde yeri tesbit edilmiş ve henüz toprak altında olan bir antik kenttir.
Eski bir piskoposluk merkezi olan yerleşim, günümüzde bir Latin Katolik titular piskoposluk makamıdır. Antik dönemde, üzerinde Δαλδιανων yazısı bulunan sikkeler de basmıştır. Ayrıca, antik yazarlar tarafından doğrulanmamış olsa da, epigrafik ve diğer kanıtlardan yola çıkarak Flaviocaesaria veya Phlabiokaisareia adını taşıdığı da tahmin edilmektedir.

Daldis kelimesinin etimolojisi tam anlamıyla çözülememiştir. Lidya ve Frigya sınırları arasında ama Lidya'da olduğu bilinen bu kenti ilk olarak Karl Buresch tesbit etmiş ve Aus Lydien adlı eserinde bu kent hakkındaki bulgularını yayınlamıştır. Yeri ve Roma egemenliğine kadar süregelen varlığı bilinse de, şehirin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir ve bu konuda yapılmış araştırmalar yetersiz kalmaktadır.
Daldis hakkındaki dolaysız ilk bahis MS 79'daki Flavyen conventus listesindedir; yine de, Nardi Kale mevkiinde Lidya yerleşimi olduğu hakkında yeterli malzeme de vardır. Bunlara ek olarak, Batlamyusun Coğrafya El Kitabında (5.2.21, Δάλδειά), Daldisli (ya da Efesli) Artemidorus'un Oneirocrit adlı eserinde (3.66, πόλισμα Λυδίας) ve Suda'da (Ἀρτεμίδωρος; πόλις δέ ἐστι τῆς Λυδίας ἡ Δάλδις) bahsi geçmektedir. 
Daldis, Roma egemenliği döneminde de gelişmiş bir kentti ve Δαλδιανων adıyla sikke basılıyordu.  İmparator Vespasianus ve oğulları döneminde bir saygı gösterisi olarak, bir ara Flaviopolis (Flavio yurdu, kenti) olarak anıldı.
Julia Gordos (Gördes), Satala (Adala), Thyateira (Akhisar), Daldis, Loudda (Sacayak)ve Saittai (Sidas) yönünde geçen yolların kavşağında yer alıyordu. Roma Katolik Kilisesi'nin Daldis piskoposluğunun tarihi, şehirdeki geç antik bir piskoposun oturduğu zamana kadar uzanır.
Osmanlı döneminde Nardi diye anıldı ve zamanla da terkedilip yıkıntıya dönüştü. Günümüzde Daldis kentinin kalıntıları Kemer ve civardaki diğer köylerde dağınık bir şekilde yer almaktadır ve bu yüzden define avcılarının yoğun yağmalamasına maruz kalmaktadır. Tarihi kalıntılar, civardaki ilkokul avlusunda tutulmakta veya Manisa müzesinde sergilenmekteditr.
Poyraz köyünün doğusunda yer alan ve bir Lidya eseri olan tarihi su kemerinin Poyraz köyüne gelmeden Kemer köyü ile Kale köyü arasında kalan Daldis'e su götürmek için yapıldığı bilinmektedir. Bu tarihi su kemeri günümüzde, Sardes antik şehirine ek olarak, Salihli'nin en önemli tarihî eserlerinden biri olarak ayakta durmaktadır. Ayrıca, antik Yunan filozofu ve rüya yorumcusu Artemidorus, annesinin Daldisli olmasından dolayı, Artemidorus Ephesius (Efesli) adının yanı sıra Artemidorus Daldianus (Daldisli) olarak da bilinmektedir. Antik çağın 257. (MÖ 249) Olimpiyat oyunlarında güreş veya Pankration'da kazanan olarak taçlandırılan Lidyalı Daldis'ten Marcus Aurelius Pius da antik bir olimpiyatçıydı. Bulunan bir yazıtta Grekçe: ὀλυμπιονίκης Πεισαἷος παράδοξος adıyla geçmektedir.

Dalisandos ya da Dalisandus (Yunanca: Δαλισανδός) Kyndos Irmağı yanında İsaurya'da bir şehirdir. Mersin ilinin Mut ilçesinin (Claudiopolis), 6 km kadar kuzeyinde eski adı Sınabiç olan Yeşilyurt köyü yakınlarında olduğu düşünülmektedir.

İsaurya'daki Dalisandus, Pamfilya'daki Dalisandus'tan ve Belören'de bulunan Likaonya'daki Dalisandus'tan farklıdır. Kyndos Irmağı yakınında, Kapadokya'da da bir Dalisandus kenti bulunmaktadır.

478'de Bizans İmparatoru Zeno, dul imparatoriçe Verina'yı, Zeno'ya karşı başarısızlıkla sonuçlanan bir isyan sırasında, muhtemelen imparatoriçenin arzusu dışında Tarsus'ta tac giydirdiği Leontius'un da doğum yeri olan İsaurya'da Dalisandus'a sürgün yollamıştı.

Dalisandos, Synecdemus eseri tarafından İsaura şehirleri arasında anılmaktadır. Bir Hristiyan piskoposluğu haline geldiğinde, Roma eyaletinin başkenti İsaura'daki Seleukeia'ya bağlı bir suffragan (yardımcı piskoposluğu) idi.
Bu piskoposluğa ait kayıtlarda adı geçen bazı piskoposlar şunlardır:

Marinus: 381'deki Birinci Konstantinopolis Konsili'ne katılmıştır.
Stefanos: 451'deki Kalkedon Konsili'ne bizzat katılmamış, ancak Seleukeia metropolit piskoposu Basilius onun adına tutanakları imzalamıştır. Stefanos'un kendisi de 458'de İskenderiyeli Proterius'un öldürülmesi üzerine eyalet piskoposlarının İmparator I. Leo Trakyalı'ya yazdığı ortak mektubu imzalamıştır.
Konstantinus: 680'deki Üçüncü Konstantinopolis Konsili'nde yer almıştır.
Kosmas: 692'deki Trullo Konsili'nde bulunmuştur.
Bir başka Konstantinus ise 787'deki İkinci İznik Konsili'ne katılmıştır.
Artık yerleşik bir piskoposluk merkezi olmayan İsaura'daki Dalisandos, günümüzde Katolik Kilisesi tarafından itibari piskoposluklar listesine dahil edilmiştir. "İsaura'daki Dalisandos" adıyla Roma Katolik Kilisesi'nin itibari bir piskoposluk makamıdır.

Dara, Mardin ilinin Artuklu ilçesine bağlı bir mahalledir.

Mahallede Dara antik kenti bulunmakta olup ismini de bu antik kentten almaktadır. Bu antik kent, İmparator Anastasius'un (491-518) girişimleriyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını Sasanilere karşı korumak için askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak inşa ettirilmiş ve Anastasiopolis adını almıştır. Bununla birlikte antik kent öncesinde burada küçük de olsa bir yerleşimin olduğu değerlendirilmektedir. Bazı Pers tarihçilerine ithafen yerleşimin Arşak Hanedanı'ndan Ermenistan Kralı III. Tiridatis zamanında kurulduğu ifade edilirken, Britanyalı asker ve araştırmacı Percy Sykes'e göre Tiridatis'in Dareium adıyla bilinen yerleşime Dara ismini verdiği belirtilmiştir. Dara adının Darab'dan türediği değerlendirilmekte olup Evagrius Skolastikos, Hierapolisli Agapius ve Bar Hebraeus gibi tarihçiler tarafından yerleşim III. Darius'un öldüğü yer olarak gösterilmiştir. Burada kurulan kale, Doğu Roma ve Bizans generallerinin kaldığı müstahkem bir yapı olmuş ve uzun yıllar ileri harekât noktası vazifesi görmüştür. Bu konumu nedeniyle de çok sayıda Sasani saldırısına maruz kalmıştır. 6. yüzyılda antlaşmayla Bizans egemenliğindeki Dara ile Sasani egemenliğindeki Nusaybin bölgede karşılıklı ticaret yapılabilecek yerler olarak belirlemiş ve yerleşim ticaret olarak zenginleşmiştir. 573-591 ve 606-620 yılları arasındaki Sasani egemenliği haricinde Bizans kontrolünde olan yerleşim, 639/640 yılında Arapların hakimiyetine girmiştir. Arap hakimiyetiyle birlikte yerleşim önemini yitirmeye başlamıştır. Emevi ve Abbasi döneminde Hâricîler'in uğrak yerlerinden olması merkezi hükûmete sıklıkla isyan eden bu İslam mezhebinden liderlere zaman zaman merkezlik yapan yerleşimin gelişimini sekteye uğratmış, ilerleyen yıllarda bölgede görülen kabile savaşları da yerleşimi olumsuz etkilemiştir.
10. yüzyılda başlarında buraya gelen İstahri yerleşimi ağaç ve bitkileri bol, içerisinden akarsu geçen küçük bir yerleşim tanımlamış, aynı yüzyılın ikinci yarısında buraya gelen İbn Havkal yerleşimden su kaynakları ve tarım arazilerinin bol olduğu küçük bir kasaba olarak bahsetmiş, 14. yüzyılın ilk yarısında buraya gelen İbn Battuta ise eski şehri harap halde terkedilmiş bir yerleşim olarak tasvir etmiş ve eski şehrin dışında yeni bir yerleşimin olduğunu ifade etmiştir.
Arap hakimiyeti ve sonrasında çeşitli beylikler ve devletlerin hakimiyetinde kalan yerleşim 1516 yılında kesin olarak Osmanlı hakimiyetine girmiştir. 16. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında tamamı Müslüman olarak kaydedilen yerleşim Karadere adıyla Mardin sancağına bağlı bir köy olarak yer almakta olup ilk tahririnin yapıldığı 1518 yılında köyde; 10 hane ve 22 mücerred kaydedilmiştir. Kısa süre sonra köy nüfusunda önemli bir artış olmuştur. 1526 yılında 125 hane ve 36 mücerred hane, 1540 yılında 152 hane ve 84 mücerred, 1564 yılında 175 hane ve 80 mücerred bulunmaktadır. Bu yüzyılda köyde bir cami, Şeyh Davut adıyla bilinen bir zaviye, değirmen ve boyahane bulunurken, halkın tarımsal faaliyetlerini; buğday ve arpa  gibi tahıllar, pamuk, üzüm ve meyve yetiştiriciliği oluşturmaktadır.
1792-98 yılları arasında Osmanlı topraklarını gezen Guillaume Antoine Olivier seyahatnamesinde yerleşimi "Cara Déré" olarak adlandırırken, 19. yüzyıl seyyahları yerel halk tarafından yerleşimden Kara Dara adıyla da bahsedildiği belirtilmiştir. Bu dönemde yerleşim, antik şehirle genel olarak ayrı durumdadır. Seyyahlar tarafından bu yüzyılda köyde Kürt, Ermeni ve Süryani yerleşik halk bulunduğu, nekropol alanına bazı Kürt ailelerin yerleştiği, Hristiyanların ise günümüzde Zindan adıyla bilinen yerde yaşadığı ifade edilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında buraya gelen İngiliz misyoner George Percy Badger, yerleşimde 40 Ermeni ailenin bulunduğunu belirtmiştir. 1903 yılına ait Handbook of Mesopotamia raporuna göre yerleşimde toplamda 85 Müslüman Kürt hane bulunmaktadır. 17 Nisan 1911 tarihinde Dara'yı ziyaret eden Gertrude Bell, yerleşimde 10 evde yaşayan Katolik Ermeni'den bahsetmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da Dara adıyla Mardin merkeze bağlı görülen yerleşimin adı da 1959 yılında, "yabancı kökten geldiği ve iltibasa yol açtığı" gerekçesiyle 7267 sayılı kanunla Oğuz olarak değiştirilmiş ve 1960 yılı nüfus sayımından itibaren yeni adıyla uzun süre kayıtlarda yer almaya başlamıştır. 2000'lerde köyün ismi tekrar Dara adını almıştır.

Mardin il merkezine 30 km uzaklıktadır.

Derbe, Dervi (Grekçe: Δέρβη) veya Derveia (Grekçe: Δέρβεια) Anadolu'da Galatya'nın ve daha sonra Likaonya'nın ve daha sonra İsaurya ve Kapadokya'nın bir şehriydi. Elçilerin İşleri'nde 14:6, 14:20, 16:1 ve 20:4 bahsedilmiştir. Derbe, İncil'in sakinleri tarafından en baştan kabul edildiği Yeni Ahit'te adı geçen tek şehir olması nedeniyle dikkate değerdir.

Antik döneme ait bir kent merkezi olarak Derbe'den ilk defa Roma Geç Cumhuriyet Döneminin ünlü siyasetçisi, devlet adamı, düşünürü ve yazarı olarak tarihte önemli bir yer tutan, hatta Kilikya Bölgesi eyalet valiliği de yapan (İ.Ö. 51-53), Marcus Tullius Cicero'nun “Epistulae ad Familiares, XIII, 73” adlı yapıtında bahsedilmektedir. Cicero'nun bir arkadaşı olan Derbe'nin Antipateri, Derbe'nin hükümdarıdır, ancak Derbe'yi fetheden Galatyalı Amyntas tarafından öldürülür.
Claudioderbe, Roma İmparatoru Claudius döneminde Derbe'ye verilen özel bir unvandı; 2. yüzyıla ait Derbe sikkelerinde görülmektedir.
Havariler Pavlus ve Barnabas, Iconium'daki bir kargaşadan kaçıp yaklaşık 120 km. mesafedeki Derbe'ye geldiler ve taşlanmaktan kurtuldular.
Derbe Piskoposluğu, Konya'nın (Iconium) suffragan (yardımcı piskoposluk) makamı haline gelmiştir. Ancak daha sonraki Notitiae Episcopatuum'da (piskoposluk listeleri) adı geçmemektedir. Bilinen sadece dört piskoposu vardır ve bunlar 381 ile 672 yılları arasına tarihlendirilmektedir. Derbe, Katolik Kilisesi'nin titular piskoposluk listesinde yer almaktadır.
Aziz Timoteos, Derbe (veya Kilistra) kökenliydi. Derbe, aynı zamanda Konya'dan gelen, Derviş (kelimenin tam anlamıyla dilenci, 'kapı kapı dolaşan' anlamına gelir) adı verilen tasavvufi bir zümre ile de bağlantılı olabilir. Bu zümrenin en yaygın pratiği olan Sema, 13. yüzyıl Fars mistiği Mevlânâ Celaleddin Rumi ile doğrudan ilişkilidir. Mevlânâ'nın ilk doğan oğlu Veled'in Derbe yakınlarında mucizevi bir şekilde ölümden kurtulduğu bildirilmektedir (bazı diğer kaynaklar ise Mevlânâ'nın ikinci oğlunun mucizevi bir şekilde ölümden kurtulduğunu belirtir). Bu mucizenin gerçekleştiği yer, Meyers Reisebücher'de "Paul'ün mağarası" olarak anılmaktadır. Belki de Sema töreninden önce yapılan devr-i veledi adlı dans da Derbe ile ilişkilidir. Bazı söylentilere göre, sünnet törenlerinde icra edilen Devr-i veledi, Mevlânâ'nın babası Bahaeddin Veled'ın hac sırasında sünnet edilmesine de atıfta bulunmaktadır ve bu eylem, Aziz Timoteos'un Havarilerin İşleri Acts 16:1–3'teki sünnetiyle bir şekilde ilişkilendirilmektedir.

Derbe adı, Farsça "Darband" (Farsça: دربند, "kapı" anlamına gelen "dar" ve "engel" anlamına gelen "band" kelimelerinin birleşimiyle "kapalı kapı" demektir) kelimesinden türetilen Derbent'ten gelmektedir. Bu isim, bitişiğindeki bir geçide, dar bir kapı girişine atıfta bulunmaktadır.

Derbe (dar kapı veya giriş anlamına geldiği için) çoğunlukla coğrafi bir yer adı olduğundan, bu ismi taşıyan çeşitli şehirler bulunmaktadır. (Bknz. Derbent)
Strabon, Derbe'yi İsauria'nın "yan taraflarında" ve neredeyse Kapadokya'da konumlandırır. Başka bir yerde ise, onun Kapadokya'nın on birinci idari bölgesinde olduğunu belirtir. Havariler Pavlus ve Barnabas Derbe'yi ziyaret ettiklerinde ise burası Likaonya'daydı. Bizanslı Stephanus, Derbe'yi İsauria'da gösterir.
1956 yılında, MS. 157 yılına ait bir yazıta dayanarak Michael Ballance, Derbe'nin yerini Karaman'ın (antik Laranda) yaklaşık 24 km kuzeydoğusunda, günümüz Karaman ilinin merkez ilçesine bağlı Ekinözü köyü yakınlarındaki Kerti Höyük adlı bir höyük olarak belirlemiştir. Tartışmalara konu olsa da, bu konum en olası yer olarak kabul edilmektedir.
Bizanslı Stephanus, Derbe'nin bir limana (λιμήν, limēn) sahip olacağını söyler, ancak şehrin karada yer alması nedeniyle bu açık bir hatadır. Bu ifade, yakınlarda bazı göller bulunması nedeniyle (biraz daha uzakta olsalar da) limnē (λίμνη, 'göl') şeklinde düzeltilmiştir. Günümüzde bu isimde bir göl ve Konya şehrinin yakınında Derbent adında bir köy bulunmaktadır. Ayrıca, Konya ilinde Derbent adında bir ilçe de mevcuttur.

Didyma (Grekçe: Δίδυμα), İyonya sahili üzerinde yer alan bir Antik Yunan kutsal alanıdır. Bu yer Apollon tapınağını içermektedir. Delphi'nin yanında Didyma, Helen dünyasının en ünlü kehanet merkezidir. İlk olarak Homeros'un Apollon'a ilahisinde bahsedilmiştir. Kuruluşu okuma-yazma öncesi, hatta Ionia'nın Helen kolonizasyonundan da öncedir.
Apollon, aynı zamanda Didymaion olarak da adlandırılan Didyma kutsal alanının baş tanrısıydı. Didymaion, ünlü kehanet merkezi olması nedeniyle antik çağda çok iyi biliniyordu. Apollon'un bu kehanet merkezi, dünyanın en büyük Apollon tapınaklarından birinin içinde yer alıyordu ve hala öyledir. Bu Helenistik tapınağın kalıntıları, klasik antik çağın en iyi korunmuş tapınaklarından biridir. Bu tapınağın yanı sıra, kutsal alan içinde yakın zamanda yeniden keşfedilen başka yapılar da vardı; bunlardan ikisi, bir Yunan tiyatrosu ve yukarıda bahsedilen Helenistik Artemis tapınağının temelleridir.

Didyma'nın kalıntıları, adını bu kalıntılardan alan aynı zamanda bir tatil beldesi olan Aydın'a bağlı Didim'in kuzeybatısında yer almaktadır. Antik çağda Miletos Yarımadası'nı oluşturan bir burunda konumlanmıştır. Didyma, büyük klasik kent Miletos'un topraklarındaki en büyük ve en önemli kutsal alandı.
Miletos ve Didyma arasındaki doğal bağlantı deniz yoluylaydı. Ancak antik çağda Menderes Nehri'nin getirdiği alüvyonlar Miletos'un limanını doldurdu. Bu yavaş süreç, sonunda yakındaki Latmos Körfezi'nin bir koydan göle dönüşmesine neden oldu (bugünkü Bafa Gölü).
Miletos ile Didyma arasındaki düz mesafe yaklaşık 16 km'dir. Basit yaya yolunun yanı sıra, kent ile kutsal alanı arasında yaklaşık 20 km uzunluğunda bir Kutsal Yol da vardı. MÖ 6. yüzyılda inşa edilen bu Kutsal Yol, festival geçitleri için kullanılıyordu. Bu yol, kutsal alandan 3 km kuzeybatıda bulunan ve Panormos (bugünkü Mavişehir) adı verilen Didyma limanına ulaşıyordu. Bu güzergah boyunca ritüel durakları, soylu erkek ve kadınların heykelleri ile hayvan ve mitolojik canavar figürleri bulunuyordu. MÖ 6. yüzyıla ait bu heykellerden bazıları şu anda British Museum'dadır (13. Oda) ve 19. yüzyılda İngiliz arkeolog Charles Thomas Newton tarafından kazılmıştır.

Miletoslular, Didyma'nın 6 km güneybatısında Poseidon'a adanmış bir sunak inşa ettiler. Bu sunak, MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında Miletos Yarımadası'nın güneybatı burnunda yapıldı. Burası, Strabon'a göre İyonya ve Karya arasındaki sınırdı. Sunağın kalıntıları hala görülebilir durumdadır ve yakındaki modern bir deniz fenerinin konumu sayesinde kolayca bulunabilir. Bu ünlü sunağın mimari parçaları Berlin'deki Pergamon Müzesi'nde sergilenmektedir.

Yunancada didyma "ikizler" anlamına gelir, ancak Didyma'da bir "ikiz" arayan Yunanlar, ismin Karya kökenini göz ardı etmişlerdir. Karyalılar bu bölgeye İyonyalı Yunanlardan önce yerleşmişlerdi. Didyma, Yunanlar arasında ilk kez Homeros'un Apollon İlahisi'nde anılmıştır. Ancak kuruluşunun, okuryazarlıktan ve hatta MÖ 1000 civarındaki İyonya'nın Hellenler tarafından kolonileştirilmesinden önceye dayandığı düşünülmektedir. Buna karşın, Didyma'ya ait ilk arkeolojik kanıtlar MÖ 8. yüzyıla dayanmaktadır.
Didyma'nın kökenlerini Hellenistik bir gelenek olarak yakalamak üzere tasarlanmış Branchidae rahip soyunun mitik şeceresi, Helenistik döneme aittir. Yunan ve Romalı yazarlar, Didyma adını "ikiz" tapınaklara veya o sırada Didyma'da kült merkezi yeni kurulmuş olan ikiz tanrılar Apollon ve Artemis'in tapınaklarına bağlamak için çabalamışlardır. Ayrıca, Wilamowitz'in önerdiği gibi, "Dindymon Dağı'nın Kibele'si" anlamına gelen Kibele Dindymene ile bir bağlantı olabilir. Alman arkeologların son kazıları, Apollon tapınağının kuzeyinde Artemis'e adanmış tapınağı ortaya çıkarmıştır.
Apollon, yakındaki Miletos'ta Delphinius adıyla tapınım görüyordu (aynı isim Delfi'de de kullanılıyordu). Didyma'da ise Didymeus (Διδυμευς) olarak tapınım görüyordu. Bölgedeki diğer isimleri Philesio (Grekçe: Φιλήσιος), Helios ve Carinus (Grekçe: Καρινος) idi.

Persler tarafından MÖ 494'te yıkılana kadar, Didyma'nın kutsal alanının Apollon'un sevgilisi olan efsanevi Branchos'tan soylarının geldiğini iddia eden Branchidae ailesi tarafından yönetildiği düşünülmektedir. Kutsal pınarın üzerinde oturan rahibe, Branchidae tarafından yorumlanan kehanetler verirdi. Hem Herodotos hem de Pausanias, Didyma'daki kâhinin kökenini İyonya'nın bu kıyıyı kolonileştirmesinden önceye dayandırır. İskenderiyeli Clement, Leandrios'un, Miletos'un kurucusunun büyükbabası Cleochus'un Didyma tapınak alanı içinde gömülü olduğunu söylediğini aktarır.
Pers kralı Darius döneminde, Lade deniz savaşından sonra, kutsal alan MÖ 494'te yakıldı. Persler, MÖ 6. yüzyılın sonunda geleneksel olarak Sikyonlu Kanachus'a atfedilen Apollon'un bronz kült heykelini Ekbatan'a götürdüler. Ardından kâhin pınarının akmayı kestiği ve arkaik kâhinin sustuğu bildirildi. Delfi ve Efes'teki kutsal alanlar hızla yeniden inşa edilmesine rağmen, Didyma, Büyük İskender'in MÖ 334'te Miletos'u fethedip Perslerden kurtarmasına kadar bir harabe olarak kaldı. Bu süre zarfında kâhinlerin personeli ve geleneğinde tam bir kopuş yaşanmış, Branchidae rahipleri Pers egemenlik topraklarına göç etmişti. İskender'in saray tarihçisi Kallisthenes, İskender MÖ 331'de Mısır'dan geçerken pınarın tekrar akmaya başladığını bildirir.
Perslerden kurtuluşun ardından Miletoslular, Apollon için Samos Adası'ndaki Hera Tapınağı ve Efes'teki Artemis Tapınağı'ndan sonra Helen dünyasının en büyüğü olan yeni bir tapınak inşa etmeye başladılar. Vitruvius, mimarların Efesli Paeonius (Vitruvius'a göre Artemis Tapınağı'nı yeniden inşa eden kişi) ve Miletoslu Daphnis olduğuna dair bir inanışı aktarır. Apollon'un dipteros tapınağı, çift sıra İyon sütunlarıyla çevriliydi. Pronaos'tan iç avluya iki tünel yol açıyordu. Burası kâhin pınarının, kutsal defne ağacının ve naiskos'un (küçük tapınak) bulunduğu yerdi. Naiskos'un kendi küçük cellasında, MÖ 300 civarında I. Seleukos Nikator tarafından Pers'ten geri getirilen Apollon'un bronz kült heykeli bulunuyordu.
Helenistik dönemde, İskender'in yanı sıra I. Seleukos ve II. Seleukos da kehanetler aldı. Böylece MÖ 3. yüzyılda Apollon'un kutsal alanı Seleukosların etkisi altındaydı ve Apollon'a çok zengin bağışlar sunuluyordu. Didyma, MÖ 277/76'da Balkanlar'dan Küçük Asya'ya gelen Galatların yağmalaması sonucu ciddi bir darbe aldı. Yaşlı Plinius, Orta Asya'da Apollo Didymiae (Didymalı Apollon) tapınımından bahseder; bu kült I. Seleukos ve I. Antiochus'un bir generali tarafından Soğdya'ya taşınmıştı ve Plinius'un muhabirlerinin hâlâ görebildiği yazıtlı sunaklar vardı. I. R. Pichikyan, Dilbergin'de bu bilgiyi doğrulayan amfora yazıtları buldu. Daha sonra MÖ 2. yüzyılda Bithynia kralları ve MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında Mısır'ın Ptolemaios kralları Didymaion'a bağışlar yaptı.
Miletos'un himayesinde Didyma'da düzenlenen yıllık festival Didymeia olarak adlandırılıyordu. Festivalden ilk kez MÖ 3. yüzyılın başında bahsedilmektedir. Yüz yıl sonra Panhelenik (tüm Yunanlara açık) ve penteterik (dört yılda bir düzenlenen) bir festival haline getirildi. MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında, Miletos'un Part kralı II. Mithridatis'i Romalılara karşı savaşında desteklemesi nedeniyle Didymeia festivali yasaklandı. Ayrıca, Apollon'un kutsal alanı MÖ 67'de korsanlar tarafından yağmalandı. Pompey, Roma İmparatorluğu'nun Doğu'sunu yeniden düzenledikten sonra, Didymeia MÖ 63'te yeniden izin verildi. Birkaç yıl sonra Julius Caesar, Didyma'daki sığınma alanını genişletti. Görünüşe göre Roma İmparatoru Caligula, Apollon'un devasa tapınağını tamamlamaya çalıştı. İmparator Trajan, MS 101'de Miletos ile Didyma arasındaki Kutsal Yol'u yenilediğini yazıtlardan anlıyoruz. Halefi Hadrian, MS 129'da Miletos ve Didyma'yı ziyaret etti ve kutsal alandaki en yüksek görev olan Peygamber olarak hareket etti. Commodus döneminde Didymeia, imparator kültü için Commodeia olarak düzenlendi.
Helenistik ve Roma dönemlerinde Apollon'un kutsal alanı yeniden gelişti. Apollon'un çok sayıda kehaneti aktarıldı; bunlardan bazıları Roma yazıtlarında hala mevcuttur. Bunlar sorguları ve yanıtları içeriyordu ve edebi tanıklıklar Didyma'nın bir kehanet merkezi olarak rolünü, Apollon'un Diocletian'ın Hristiyanlara zulmüne verdiği varsayılan onayın "kasvetli son sözü" ile birlikte kaydeder. Bu, I. Theodosius döneminde tapınakların kapatılmasına kadar devam etti ve kâhinin sonu oldu. Geç Antik Çağ'da Didyma bir piskopos merkeziydi. I. Justinianus döneminde Iustinianopolis unvanıyla onurlandırıldı. Bizans döneminde adı, Yunanca hierón (ἱερόν, "kutsal alan") kelimesinden türeyen Hieronda'ya dönüştü. Bu isim, 20. yüzyılın başlarına kadar tapınak kalıntılarının üzerindeki köy için kullanıldı (Jeronda) ve bugün Türkler buraya Yoran demeye devam ediyor. MS 1300 civarında Türkler İyonya'nın bu bölgesini fethetti. Ardından 1493'te bir deprem Apollon tapınağını yıktı ve köy terk edildi. Yaklaşık 300 yıl sonra köy, kırık antik binaları taş ocağı olarak kullanan Yunanlar tarafından yeniden iskân edildi.

Anconalı Ciriaco, 1446'da bu yeri ziyaret ettiğinde, tapınağın büyük ölçüde ayakta olduğu görülüyordu, ancak cella Bizanslılar tarafından bir kaleye dönüştürülmüştü. 1673'te bir sonraki Avrupalı ziyaretçiler olan İngiliz Jeremy Salter ve Dr. Pickering geldiğinde ise tapınak çökmüş durumdaydı. Dilettanti Cemiyeti, harabeleri keşfetmek için iki sefer düzenledi; ilki 1764'te Richard Chandler liderliğinde, ikincisi 1812'de William Gell liderliğinde gerçekleşti. 1873'teki Fransız "Rothschild Seferi", bir miktar mimari heykeli Louvre'a gönderdi, ancak 1895'te Fransız Roma ve Atina Okulları tarafından Emmanuel Pontremoli ve Bernard Haussoullier gönderilene kadar herhangi bir kazı girişiminde bulunulmadı. Onlar doğu cephesini ve kısmen kuzey kanadı temizlediler ve diğer bölümler hakkında bilgi veren yazıtlar keşfettiler.
1905 ile 1913 arasında yapılan Alman kazıları, Apollon'un tamamlanmamış Helenistik tapınağının tamamını ve daha önceki Arkaik tapınağa ve ilişkili heykellere ait bazı oymalı parçaları ortaya çıkardı. İk

Dokimeion, Docimia, Docimium veya Docimeium (Grekçe: Δοκίμια ve Δοκίμειον), Küçük Asya'daki antik Frigya'da, ünlü mermer ocaklarının bulunduğu bir şehirdi. Helenistik dönemde Makedonyalılar tarafından kurulmuştur. Roma döneminde yarı özerk konumuyla imparator adına bronz kent sikkeleri bastırmıştır. Dokimeion'un tam konumu yakın zamana kadar tartışma konusuydu; ancak günümüzde Afyonkarahisar'ın 25 km. kuzeydoğusunda, İscehisar ilçesi yakınlarında yer alan antik kenttir.

Bu şehir, üzerinde "Δημος" veya "Ιερα Συνκλητος Δοκιμεων Μακεδονεν" yazıtları bulunan sikkelerinden anlaşıldığı üzere, sakinlerinin Makedon olarak adlandırıldığı, Büyük İskender'in komutanlarından Antigonos Dokimos tarafından MÖ 302 tarihinde kurulduğu düşünülmektedir. Şehrin Yunanca adı, Latin alfabesine çevrilirken Dokimeion, Dokimia Kome, Dokimaion ve daha sonra Dokimion şeklinde kullanılmıştır.
Strabon, Dokimeion'u Synnada civarında bir yere konumlandırır. Burayı bir köy olarak adlandırır ve orada Synnada taşı olarak adlandırılan (Romalıların deyişiyle) bir ocak olduğunu belirtir. Ancak bölge halkı bu taşı Dokimites ve Dokimaea olarak adlandırır. Başlangıçta ocak sadece küçük taş parçaları verirken, Romalıların daha sonraki çabaları sayesinde tek parçadan büyük sütunlar çıkarılmıştır. Bu sütunlar, çeşitlilik açısından Alabastrites'e yaklaşır. Bu ağırlıkların denize taşınması zahmetli olsa da, hem sütunlar hem de levhalar Roma'ya şaşırtıcı büyüklükte ve güzellikte getirilmiştir.
Strabon'un bu pasajında geçen Dokimaea (Δοκιμαίαν) kelimesi hatalı görünmektedir. Doğrusu ya Δοκιμαῖον ya da Δοκιμέα olmalıdır. Strabon, Synnada ovasının yaklaşık 60 stadia uzunluğunda olduğunu ve Dokimeion'un ötesinde olduğunu belirtir. Catholic Encyclopedia buradan yola çıkarak, Strabon'un Dokimeion'u ovanın sınırından çok uzak olmayan bir yerde olduğunu varsaydığını çıkarır. Tablo, Synnada ile Dokimeion arasında 32 MP. (Roma mili) olduğunu ve Dokimeion'un Synnada'dan Dorylaeum'a giden yol üzerinde olduğunu gösterir; ancak bu sayı kesinlikle hatalıdır.
Kent, farklı renk ve çeşitlerde mermerlerin çıkartılması ile ünlüydü. Mermerle­r, Efes limanı üzerinden  Kuzey Afrika ve Roma’ya taşınırdı. Mermer yatağından limana kadar olan yaklaşık 300 kilometrelik mesafe, karayolu ile kat edilirdi. İri mermer blokları ve sütunlar 6, 8 veya 10 tekerli vagonlara konulur ve bu vagonları öküzler beş günde Efes'e taşırdı. Taşıma işlemi sırasında yer yer Büyük Menderes Nehri'nden de faydalanıldığı düşünülmektedir.

Dokimeon'un mermerleri, Roma mimarisinde “Pavonazzetto’  (Afyon menekşe mermeri) diye adlandırılırdı. Bu mermerlerin kullanıldığı ünlü yapılardan bazıları; İstanbul'daki Ayasofya Kilisesi, Roma'daki Pantheon ve Trajon Forumu'dur. Bu mermer, mor pigmentin elde edilmesinin çok zahmetli ve pahalı olduğu dönemlerde popüler olmuştur. Üretiminin zahmetli ve pahalı olması sebebiyle mor renk asaletin ve tanrısallığın rengi olmuş, dünyada mor renkte damarları olan mermer sadece Docimeon'da çıkartıldığından bu mermere  büyük ve görkemli yapıların inşasında çok talep olmuştur. Dokimeion, ünlü sütunlu lahitlerin üretiminin sona erdiği üçüncü yüzyılın sonlarına kadar en önemli mermer ocağı ve lahit atölyesiydi.
Antik Çağ'da işletilmeye başlanan ve uzun bir süre atıl durumda kalan Dokimeion Ocakları, Cumhuriyet döneminde yeniden faaliyete geçirilmiş olup bugün halen bu mermerleri işleyen birkaç firma bulunmaktadır.

Dokimeion'da mermer ocaklarının yoğun olarak bulunduğu Persis Dağı (bugün Bacakale adıyla bilinir), Yunan mitolojisine göre Tanrıça Kybele'nin kutsal alanıydı. Kybele'nin sevgilisi Attis, Persis Dağı'nda avlandığı bir gün, yaban domuzu saldırısına uğrayarak yaralanır. Yarasından akan kanın, Dokimeion ocaklarındaki beyaz mermere damlaması sonucunda beyaz mermerin rengi mora dönüşür.

Bu alanda, Konstantin sonrası döneme ait birçok Hristiyan yazıtı bulunmuştur.
Dokimeion, Phrygia Salutaris'teki Synnada Metropolitliği'ne bağlı bir suffragan (yardımcı piskoposluk) idi. 344'ten 879'a kadar altı veya yedi piskoposun bilindiği (Lequien, Oriens Christianus, I, 853) ve bir başka piskoposun da bir yazıtta bahsedildiği kaydedilmiştir. Dokimeion, Katolik Kilisesi'nin titular piskoposluk listesinde yer almaktadır.

Afyon menekşe mermeri

Domuz, Sus cinsinde bulunan hayvanlara verilen genel isimdir. Sus cinsi Suidae familyasına bağlıdır.
Memeli bir hayvan türü olan domuzun kökeni Avrasya'dır. Hepçil olan domuzlar hem otobur hem de etoburdurlar. İnsanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve çiftlik hayvanı olarak kullanılmaktadır. Ayrıca sert kılları geleneksel olarak fırçalarda kullanılmaktadır.
Domuzlar genellikle eğitilebilir, evcilleştirilebilir hayvanlar bu nedenle bazıları evcil hayvan olarak barındırılmaktadır.
Bir seferde yaklaşık 6-12 arasında yavru doğuran domuzlar, tutsaklık halinde kendi yavrularını yiyebilirler. Domuzların ter bezleri yoktur, bu nedenle sıcak havalarda kendilerine serin tutabilmek için sürekli olarak su veya çamura erişmeleri gerekir. Ayrıca çamuru derilerini güneş yanıklarından korumak için kullanırlar.

Sakallı yaban domuzu (Sus barbatus)
Vietnam yaban domuzu (Sus bucculentus)
Visaya yaban domuzu (Sus cebifrons)
Selebes yaban domuzu (Sus celebensis)
Evcil domuz (Sus domestica)
Flores yaban domuzu (Sus heureni)
Filipin yaban domuzu (Sus philippensis)
Cüce yaban domuzu (Sus salvanius)
Bayağı yaban domuzu (Sus scrofa)
Timor yaban domuzu (Sus timoriensis)
Cava yaban domuzu (Sus verrucosus)

İslam dininin kutsal kitabı Kur'an'da Müslümanlara domuz eti tüketmemeleri emredilmiştir.
Kaşrut yasaları gereğince inançlı Yahudiler domuz eti tüketmezler.

George Orwell'ın ünlü alegorik, fabl tarzındaki hiciv romanı Hayvanlar Çiftliği'nde domuzlar sembolik bir anlamda kullanılmış daha sonra da bu romanı kaynak alan birçok sembolik kullanımlar türemiştir. Roman Türkiye'de Domuzlar Diktatoryası olarak da anılmıştır.
Domuz Şarkısı - Çin'de popüler olan bir şarkı.
Rock grubu Pink Floyd'un sanatsal yapıtlarında ve gösterilerinden domuz figür ve motifleri sıklıkla kullanılır.
War Pigs (Savaş Domuzları) İngilizce heavy metal grubu Black Sabbath tarafından yapılmış bir savaş karşıtı şarkıdır.
Pink Floyd'un 1977 tarihli Animals (Hayvanlar) albümünde domuzlar üzerine 3 şarkı vardır, sembolik kullanımın mevcut olduğu bu şarkıda genellikle Orwell kaynak alınmıştır.
Galyalı Asteriks'in Maceraları çizgi roman serisinde kahramanlardan Oburiks (Hopdediks) ateşte kızarmış domuz meraklısıdır, bir seferde birkaç domuzu birden yemesi normal kabul edilir.

Domuztepe Höyüğü, Osmaniye il merkezinin 35 km. güneydoğusunda yer alan bir höyüktür. Günümüzde Aslantaş Barajı kıyısında yer alan höyüğü tarihöncesi yerleşim katları su altında kalmıştır.

Bugün Osmaniye iline bağlı Düziçi ilçesi yakınlarındaki Karatepe-Aslantap bölgesinde 1947 yılından itibaren yapılan çalışmalarda, Ceyhan Nehri'nin diğer kıyısındaki sarp yamaçlardan oluşan yarımada da incelenmiştir. O günkü çalışmalarda tepenin üst kısmında bir yerleşme olduğu kararına varılmıştı. Daha sonra Prof. Dr. Uluğ Bahadır Alkım tarafından 1949-52 yılları arasında başkanlığındaki kazılarda bilim dünyasına tanıtılmıştı. Ancak hemen yakınındaki Karatepe Höyüğü'nde ortaya çıkan "olağanüstü" buluntular yüzünden ihmal edilmiştir. Bununla birlikte yapılması kararlaştırılmış olan Aslantaş Barajı'nın havzasının araştırılması gerekmiş, bu çalışmalara 1976 senesinde başlanmıştı. Bu çalışmalar sırasında Domuztepe ile ilgili olarak yapılacaklar, yamaçtaki iki aslan heykelinin çekilerek güven altına alınması ve kırık parçaların civarda araştırılarak bulunmasıydı. Geç Hitit Dönemi'ne tarihlenen söz konusu kapı aslanı heykelleri, her biri yaklaşık 3,5 ton ağırlığında bazalt heykeller olup 20 metre aralıklıydı. Altmış derece eğimli, yoğun meşelik ve çalılık arazide bir rampa açılarak aslanlar zirveye çekildi. Bu rampanın açılması sırasında, bitki örtüsü kaldırılırken, üzerinde bir tanrı kabartması bulunan bir stel bulunmuştur. Bunun üzerine tepede daha geniş çaplı araştırma yapılmasına karar verilmiştir.
Bu çalışma 1983 yılına ertelenmiştir. Ancak 1983 yılındaki bu, nispeten sınırlı bir zaman alacağı düşünülen bu çalışmalar, beklenmedik buluntulara ulaşılmasıyla sonuçlandı. Yapılan araştırmalarda MÖ 7. binyıla kadar uzanan, neolitik çağ'dan MÖ 2. binyıla tarihlenen anıtsal yapılar, surlar, Geç Hitit Dönemi'nde de iskan edilmeye devam edilen bir kentin varlığını su yüzüne çıkarmıştır.
Kazılara başlanılmadan önce 45 bin metrekarelik bir alanda ağaçların ve diplerindeki çalıların kesilmesi, yer yer yarım metre kalınlığa ulaşan kuru yığının süpürülmesi gerekmiştir.

Kazı çalışmalarında üç ana kültür evresi ortaya çıkarılmıştır.

Neolitik Çağ (MÖ 7. binyıl sonu – 6. binyıl başı)
Geç Kalkolitik Çağ – Erken Tunç Çağ  geçişi (MÖ 4. binyıl sonu – 3. binyıl başı)
Orta Tunç Çağı – Erken Demir Çağı (MÖ 2. binyıl başı MÖ 6. yüzyıl)

Geç Hitit Dönemi (üç yapı evresi. En üstten itibaren MÖ 8. yüzyıl, MÖ 9. yüzyıl başı ve MÖ 9. yüzyıl başı)
Helenistik Dönem
Roma Dönemi

Neolitik Çağ kültür evresi, genel olarak Halaf Öncesi Çanak Çömlekli Neolitik Çağ olarak görülmektedir. Önasya'da çok az bilinen bu döneme ilişkin bu buluntular göz önüne alındığında, burası gibi engebeli bir arazide bu döneme ait başka bir yerleşmenin bugüne kadar saptanmamış olduğu belirtilmektedir. Neolitik Çağ yerleşiminin MÖ 6.200 – 5.800 yılları arasında olduğu öne sürülmektedir. Kazı raporlarında bir kültür evresi olarak verilmemekle birlikte araştırmalarda Paleolitik Çağ buluntuları da ele geçmiştir.
Geç Kalkolitik Çağ – Erken Tunç Çağı kültür evresinde Obeyd - Uruk Dönemi geçiş evresine ait ve muhtemelen Uruk Dönemi'ne ait buluntular vardır.
Orta Tunç Çağı – Erken Demir Çağı kültür evresinde en az sekiz yapı katı saptanmıştır. Orta Tunç Çağı başlarında yerleşmenin bir surla çevrili olduğu anlaşılmaktadır. Orta Tunç Çağı sonlarında yerleşmenin daha yükseğe çekildiği ve yeni bir sur inşa edildiği görülmektedir.
Erken Demir Çağı yerleşimin daha da yukarı kaymıştır. MÖ 10. 8. yüzyıllara tarihlenmesi gerekir.

5. Kazı Sonuçları Toplantısı 12 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
6. Kazı Sonuçları Toplantısı 15 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
7. Kazı Sonuçları Toplantısı 15 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 OpenStreetMap'te Domuztepe Höyüğü (Osmaniye) ile ilgili coğrafi veriler

Drizipara (Grekçe: Δριζιπάρα), aynı zamanda Druzipara, Drousipara veya Drusipara olarak da bilinen, Roma İmparatorluğu'nun Europa eyaletindeki Trakya sivil piskoposluğuna ait bir şehir ve yerleşim yeri piskoposluk merkezi. Günümüzde Katolik Kilisesi'nin bir unvanlı piskoposluk makamıdır.

Antik çağlarda Drizipara'ya Yunanlar tarafından Drizipera, Drousipara/Drusipara, Drizeparos ve Drixiparos gibi isimler verilmiştir. 9. yüzyıla gelindiğinde ise adı Mesene olarak anılmaya başlanmıştır.
Batlamyus'un da belirttiği gibi, şehir Via Egnatia yolu üzerinde, Hadrianapolis'ten (Edirne) Byzantium'a (İstanbul) giden güzergâh üzerinde yer almaktaydı. Şehirde, Maximianus döneminde burada şehit düşen Aziz İskender'e adanmış bir bazilika bulunuyordu. MS 591 yılında Avar Kağanı şehri ele geçirerek kiliseyi yakmış ve şehidin gümüş kaplı kutsal emanetlerini yağmalamıştır.
14. yüzyılda Sultan I. Murad şehri fethetti. Şehir, 1432'de Bertrandon de la Broquiere tarafından tanımlanmış ve 1453'te Büyük Dük Lukas Notaras'ın eşi burada vefat etmiştir.
15. yüzyılda Sultan II. Bayezid, birkaç kilometre batıda Büyükkarıştıran adında yeni bir şehir inşa ettirdi. Bu yeni yerleşim, hızla Drizipara'nın yerini alarak onun önemini kaybetmesine neden oldu.
Günümüzde, Drizipara'nın antik alanı Büyükkarıştıran kasabasına çok yakın ancak Tekirdağ ilinin Ergene ilçesine bağlı mahalle olan Misinli adlı bir köyün yer aldığı bölgede bulunmaktadır.

Drizipara, Roma eyaleti Thracia Prima'da bulunan unvanlı bir piskoposluk makamıdır. Hadrianapolis'ten (Edirne) Byzantium'a (İstanbul) giden yol üzerinde konumlanan bu yerleşimin antik tarihine dair çok az bilgi bulunmaktadır. Şehrin 4. yüzyılda bir piskoposluk merkezinin merkezi olarak kurulduğu, 7. yüzyıla gelindiğinde ise otosefal (bağımsız) bir başpiskoposluk haline geldiği düşünülmektedir. İlk başlarda Heracleia'nın bir sufrajanı (alt piskoposluk) olmasına rağmen, 8. ve 9. yüzyıllarda bağımsız bir başpiskoposluk haline gelmiş ve ancak Bulgar istilaları sırasında lağvedilmiştir.
Bizans İmparatoru VI. Leon'un (886-912) Notitia Episcopatuum'unda listelenen 49 makam arasında 20. sırada, I. Ioannes Tzimiskes'in (925–976) listesinde 51 makam arasında 23. sırada, VIII. Mihail Palaiologos'un (1223–1282) listesinde 44 makam arasında 14. sırada ve III. Andronikos'un (1328–1341) listesinde 26 makam arasında 12. sırada yer almaktadır. Muhtemelen 16. yüzyıla ait daha sonraki bir listede adı geçmemektedir; bu durum, Osmanlı fetihlerinin kurbanı olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tüm bu Notitia Episcopatuum'larda piskoposluk makamının adı Mesene (modern Yunanca telaffuzuyla Misini) olarak geçmektedir.
Kaydedilen başpiskoposların yalnızca ikisinin adı bilinmektedir: 553 yılındaki İkinci Konstantinopolis Konsili'ne katılan Theodore ve 787 yılındaki İkinci İznik Konsili'ne katılan Cyriacus.
14. yüzyılın sonlarından itibaren bu unvan, başlangıçta başpiskoposluk rütbesinde kabul edilmeyen, ancak günümüzde kabul edilen Latin piskoposlarına verilmiştir. Piskoposluk makamına ilk olarak Missine olarak atıfta bulunulmuştur. Bu isim 16. yüzyılda Mysine'ye dönüşmüştür. Drusipara adı 18. yüzyılda kullanılmaya başlanmış, ancak 1930'da Drizipara olarak değiştirilmiştir.

Başpiskopos Theotonius Amal Ganguly, CSC (1965.07.06 – 1967.11.23)
Başpiskopos Włodzimierz Bronisław Jasiński (1946.12.12 – 1965.04.17)
Piskopos Alberto Odorico Timmer (翟宇仁), OFM (1901.07.20 – 1943.04.26)
Piskopos Maxime Decelles (1893.01.14 – 1901.05.24)
Piskopos Bernard Collier, OSB (1863.09.15 – 1890.11.21)
Seçilmiş Piskopos José Antonio de la Peña y Navarro (1862.04.07 – 1863.03.19)
Piskopos Clément Bonnand, MEP (1831.08.19 – 1861.03.21)
Piskopos Gabrijel Palković, OSBM (1752.08.04 – 1759.02.25)
Cyriacus, fl 787
Theodore fl553.

Elaiussa Sebaste veya Elaeousa Sebaste (Grekçe: Ελαιούσα Σεβαστή), Mersin'in Silifke yönünde 55 km (34 mil) uzaklıkta, Kilikya'nın güney Anadolu kıyısında (günümüzde Erdemli ilçesine bağlı Ayaş kasabası) yer alan antik bir Roma kenti.
"Elaiussa" (Ελαιούσα) adı, Yunanca "elaion" (ἔλαιον) kelimesinden türemiştir ve zeytin anlamına gelir (Elaiussa'da çok sayıda zeytin ağacı bulunuyordu). MÖ 2. yüzyılda, Akdeniz'de anakaraya dar bir kıstakla bağlı küçük bir ada üzerine kurulmuştur.
Zeytin yetiştiriciliğinin yanı sıra, Roma İmparatoru Augustus döneminde Kapadokya Kralı Archelaus'un buraya yerleşmesi de şehrin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Kıstak üzerine yeni bir şehir kuran Archelaus, buraya Latince "Augusta" kelimesinin Yunanca karşılığı olan Sebaste adını vermiştir. Şehir, MS 74 yılında Roma İmparatoru Vespasianus'un Kilikya'yı korsanlardan temizlemesiyle altın çağını yaşadı. Ancak, MS 3. yüzyılın sonlarına doğru, 260 yılında Sasani Kralı I. Şâpûr'un ve daha sonra İsauryalıların akınları nedeniyle önemi azalmaya başladı. Antik kaynaklar, şehrin varoluş tarihini ve kiliseler ile bazilikaların Geç Roma ve Erken Bizans dönemlerine kadar nasıl ayakta kaldığını anlatmaktadır. MS 6. yüzyılda komşusu Korikos (Kızkalesi) gelişmeye başladığında, Elaiussa Sebaste tarih sahnesinden yavaşça silinmiştir.
Buradaki ilk yerleşimin bulunduğu ve 1995 yılından bu yana İtalyan arkeolog Eugenia Equini Schneider başkanlığında kazıların devam ettiği ada, bugün neredeyse tamamen kum altında kalmıştır. Her iki yanındaki limanlar için güvenlik sağlayan bir konumda bulunan orijinal yerleşim, günümüzde bir yarımadadır.
Yarımadanın batı koyuna bakan tarafında bir hamamın, bir sarnıcın, bir savunma duvarının ve bir dalgakıranın kalıntıları görülebilir. Ancak şehirde gün yüzüne çıkarılan en önemli kalıntılar, zemini mozaiklerle döşeli bir hamam ve dairesel tabanlı küçük bir bazilikadır.
Günümüzde Elaiussa ve Sebaste'yi ikiye bölen D.400 karayolunun karşı tarafında, MS 2. yüzyıla tarihlenen bir tiyatro bulunmaktadır. Yalnızca 23 sıra oturma yerine sahip, son derece küçük bu yapının basamakları ve süslemeleri yüzyıllar süren yağmalama nedeniyle büyük ölçüde tahrip olmuştur.
Tiyatronun hemen yanında, büyük olasılıkla imparatorluk döneminde inşa edilmiş olan agora yer alır. Yarısı yıkılmış bir savunma duvarıyla çevrili agoranın girişinde, bir zamanlar aslan şeklinde iki anıtsal çeşme yükseliyordu. Agoranın içinde ise büyük bir kilise bulunmaktadır; bu kilisenin mozaik döşemesini korumak amacıyla zemini kumla kaplanmıştır.
Elaiussa'nın bilinen tek tapınağı, şehrin dışında, denize hakim bir tepe üzerinde konumlanmıştır. Başlangıçta uzun kenarında on iki, kısa kenarında altı adet Korint sütunu bulunan bu tapınağın günümüzde sadece iki sütunu ayakta kalabilmiştir.
Tapınak ile agora arasındaki limonluklar arasında yer alan büyük bir hamam kompleksi ise, antik Roma dönemine özgü ve Anadolu'da az kullanılan özel bir teknikle inşa edilmiştir.
Elaiussa Sebaste kalıntıları, antik Kilikya şehirleri arasında en zengin ve en etkileyici nekropolü (mezarlık alanı) de barındırır. Şehrin kuzeyindeki bir tepe üzerinde yer alan "Mezarlar Caddesi", limon ağaçları arasına dağılmış, farklı şekil ve boyutlarda yüze yakın mezarı barındırmaktadır. Kilikya Trakeia'sına özgü bu anıtsal mezarların estetik formları oldukça dikkat çekicidir.
Lamos ("Limon") Nehri'nden kalıntılara su taşıyan antik su kemerleri de şehrin iki girişini süslemektedir. Özellikle şehrin batısında bulunan su kemeri nispeten iyi durumdadır. Yüzyıllar önce bu su kemerleri, Korikos'a (Kızkalesi) kadar uzanan bir kanal sistemi oluşturmaktaydı.
Su kemerinin tam karşısında, küçük bir yükseltinin üzerinde kapaklı bir lahit yer alır. "Prenses Mezarı" olarak bilinen bu lahit, Anadolu mezar geleneğinin önemli bir örneğidir.

 OpenStreetMap'te Elaiussa Sebaste ile ilgili coğrafi veriler  
Roma "La Sapienza" Üniversitesi İtalyan misyonu resmi web sitesi 3 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arkeolojik web sitesi

Edwards, Robert W., "Sebaste (Cilicia)" (2016). The Eerdmans Encyclopedia of Early Christian Art and Archaeology, ed., Paul Corby Finney. Grand Rapids, Michigan: William B. Eerdmans Publishing. ss. 489-491. ISBN 978-0-8028-9017-7. 
"Elaeousa Sebaste". Encyclopedia of the Hellenic World (Volume 1, Asia Minor bas.). Foundation of the Hellenic World. 2006. 8 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Skylife October 2005, a periodical of Turkish Airlines
"Elaeousa Sebaste". Encyclopedia of the Hellenic World (Volume 1, Asia Minor bas.). Foundation of the Hellenic World. 2006. 8 Ekim 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Haziran 2016.

Epiphania veya Epiphaneia (Grekçe: Ἐπιφανεία) Anadolu'da Kilikya Secunda'da (Kilikya Trakea) bir antik kenttir. Adana'nın 91 km güneydoğusunda, Hatay'a bağlı Erzin'in yaklaşık 6 km batısında, İskenderun demiryolunun sağ tarafında yer alan büyük bir alanda tespit edilmiştir.
Kentin asıl adı Oeniandos veya Oiniandos olup, İskenderun Körfezi'nin kuzey ucunda, Misis'ten Antakya'ya giden yol üzerinde yer almaktadır. MÖ. 2. yüzyılda şehir, (MÖ. 175-164 yılları arasında) Suriye Kralı olan IV. Antiochus Epiphanes'in onuruna Epiphania adını aldı.
Şehrin adı, Ptolemaios, Ammianus ve Yaşlı Plinius'un yazılarında geçmektedir. Romalı devlet adamı ve yazar Cicero sürgünü sırasında kısa bir süre burada kalmıştır. Cicero, Kilikya'daki günleri hakkında, bu bölgenin Amanos Dağı'ndan bir günlük yürüme mesafesinde olduğunu yazmıştır: 

Latince: Ed avendo simulato di allontanarmi dal monte,e di recarmi ad altre parti della Cilicia,scostatomi una giornata dall’Amano,ed accampatomi sotto Epifania…
Ve Amanos Dağı'ndan uzaklaşıp Kilikya'nın başka bölgelerine gitmeyi planladığımı göstererek, bir günlük mesafe kat ettikten sonra Amanos'tan uzaklaşıp Epiphania'nın altına kamp kurdum...

MÖ 66 yılında Romalı general Gnaeus Pompeius Magnus Akdeniz korsanlarına karşı bir sefer düzenlemişti. Korsanlar teslim olmasından sonra dağıtılmıştı ve birçoğu Epiphania'ya yerleştirildi.
MS. 2. ve 3. yüzyıllarda Epiphaneia kendi adına madeni paralar bastırdı. MS 260 yılında şehir, Sasanilerden I. Şapur'un orduları tarafından ele geçirildi. Geç Antik Çağ'da Epiphaneia, Cilicia Secunda eyaletine bağlıydı. Şehrin geç antik çağdaki piskoposluğundan, Katolik Kilisesi'nin Cilicia Epiphaneia Titüler Piskoposluğu doğmuştur.

Gibbon'a göre, Aziz George burada bir çırpıcı dükkanında doğmuştur.
4. yüzyılın sonlarında. Aziz Amphion, 325 yılında Anazarbus Piskoposu'nun yardımcı piskoposu olarak Epiphania'nın bilinen en eski piskoposuydu. 325 yılında toplanan Birinci İznik Konsili'ne katılmış ve daha sonra Diocletianus'un zulmüne uğramıştır.

Hesychius
Polychronius
Marinüs
Nicetus
Basilius
Pavlus

Şehrin kalıntıları, Hatay'a bağlı Erzin ilçesinin birkaç kilometre batısında yer almaktadır. Bu kalıntılar arasında siyah bazalt evler, bir su kemeri, bir tiyatro ile 5. ve 6. yüzyıllara ait iki Bizans kilisesi bulunmaktadır. Yerel halk tarafından bu kalıntılar, antik İssos Savaşı'nın gerçekleştiği yer olarak adlandırılmaktadır. Ancak bu savaşın muhtemelen yaklaşık on kilometre güneyde, Dörtyol civarında gerçekleştiği düşünülmektedir.

 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Epiphania". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company.

Erdek, Balıkesir ilinin kuzey uç bölgesinde bulunan ve Türkiye'nin önemli tatil bölgelerinden birisi olan ilçe. Marmara Bölgesi'nin, Marmara Denizi'ne doğru uzanan Kapıdağ Yarımadası'nda Erdek Körfezi'nde yer alır. Türkiye'nin ilk sayfiye yerlerinden birisidir. Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Erdek kış mevsimlerinde küçük bir ilçe nüfusuna sahip olmakla birlikte, yaz mevsimlerinde turizmin de etkisiyle nüfus bazı küçük illerin nüfusunu aşar. Tarihte çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış olan ilçe, çeşitli açılardan Türkiye'nin önemli ilçelerinden biridir.
İlçenin yüzölçümü 307 km²dir. Erdek'in deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 14 metredir.
Eski adı Arktonnesos olan Kapıdağ yarımadasından oluşmaktadır. Kuzey ve batı çevresinde Marmara ilçesine bağlı Marmara Adaları bulunmaktadır. Ancak Paşalimanı Adası Erdek'e bağlıdır. Bölgede ılıman Marmara iklimi görülür.
Erdek, antik kentleri, Açık Hava Müzesi, temiz denizi ve kumsalı ile bir turizm merkezidir.

Bazı akademisyenler Erdek'i Hitit tabletlerinde geçen Artukka şehri ile eşleştirmiştir. Bu tahminin doğru olması halinde Erdek'in tarihte bilinen ilk adı Artukka'dır.
Erdek tarihte Artake adıyla tanınmaktadır. Bu isimlere bakarak ilçenin Sitler tarafından kurulduğu söylenebilir. Ancak Erdek tarihi milattan önce 5400'lü yıllara dayanır. Artake sitlerin efsanevi krallarından biridir.
Erdek'in önünde bulunan ve günümüzde Zeytinlik olarak bilinen ada Artake ismi ile tanınıyordu. Ayrıca karşısındaki tepe üzerindeki antik kente de bu isim verilmişti.
Artake sözcüğü MÖ 2000'lerde yaygın bir dil olan Luwi dilinden gelirse de anlamı bilinmiyor. Artake'nin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu hakkında da bilgi yok. MÖ 8. yüzyılda Miletoslu göçmenler burasını ele geçirerek Hellenleştirmişlerdir.
Byzantionlu Stephanos, Timosthenes isimli bir İlk Çağ tarihi yazarının Artaka'nın Kyzikos'ta bir dağ ve önündeki adacığın ismi olduğunu yazdığını ileri sürmüştür. Plinius da bu adanın ismine Artacaeon olarak değinir. Bunların dışında Artake ile ilgili belirgin bir bilgi yoktur.
Miletos önderliğinde başlatılan Batı Anadolu ayaklanmasına katılan kentleri cezalandırmak için Perslerin gönderdiği donanma diğer kıyı kentleri gibi Artake'yi de talan etmiş, yakıp yıkmıştır. Buradan kaçan halk da günümüzdeki Erdek'in olduğu yere kaçarak oraya yerleşmişlerdir. Orta Çağ'da Artake bir ara canlı bir kent konumuna geçmeye çalışmışsa da sonuçta her zaman yakınındaki Kyzikos'a bağımlı kalmıştır. Artake'den, geçirdiği yangın ve depremlerden dolayı günümüze hiçbir tarihi kalıntı ulaşamamıştır.
Tarih çağlarında Artake'den ilk söz eden Herodot olmuştur. Artake MÖ 7. yüzyılın başında Miletoslular tarafından kolonize edilmiş, MÖ 361 yılından önce bütün Kapıdağ ile birlikte Kyzikos'un egemenliğine girmiştir. Helenistik çağ boyunca sürekli olarak yükselip parlayan Kyzikos'un yanında gittikçe önemini yitiren Artake, Roma döneminde de bu sitenin bir dış mahallesi durumuna düşmüştür. Bizans çağıyla beraber limanları ihmal edilen ve depremlerle yıkılan binalarının taşları yağma edilen Kyzikos'un gerilemesiyle giderek gelişmeye başlamış ise de Kyzikos'un ününe yetişememiştir. Tarihçi Herodot iktisadi durumunu da ele alarak üzümünü, şarabını, zeytin ve zeytinyağını methetmiştir.
Artake 1339 yılında Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa tarafından fethedilip Türk egemenliğine geçmiştir.

Osmanlı döneminde ise Erdek'in en güzel en açık bir şekilde Evliya Çelebi'nin Seyahatname isimli eserinden öğreniyoruz. 1639 yılında Erdek'e iki kez gelen Evliya Çelebi Erdek'in tahtanı ve fevkanı iki katlı evlerinde, hanları hamamları, dört mihrap camilerinden 25.000 dönüm bağlarından misket üzümünden dokuz çeşit şarabından bahseder. Yine Evliya'nın ilginç bir anısında bugün Erdek limanında bulunan küçük Zeytinli Ada ile ilgilidir. Evliya Çelebi Zeytinli Adası ile ilgili şöyle bahsediyor:Bu Erdek'in karşı garbında bir mil bait derya içere taam sofrası kadar bir yerde kaynar bir ılıca suyu vardır ki Adem içine girmeyi tahammul edemeyip deryaya karıştığı yerde gusul ederler. İki türlü hasai kudret bireşince gusul edenler hayati cavidani bulurcasına memnun ve sıhatül vücut olurlar.
satırları ile Zeytinli Ada'daki şifalı sulardan bahsedilir.
1891 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Erdek'te yaşayan kişi sayısı 33.007 kişidir. Bunların büyük çoğunluğu (%89) Rumlardan oluşmaktadır (29.165 kişi). Erdek'teki Türk nüfusu ise 3.070 kişidir (%9). Erdek merkez nüfusunun %91'i Hristiyanlardan oluşmaktaydı.

1807'de de Karesi Sancağına bağlanmıştır. 1928 yılında ilçe oldu. 1980'de 10.000 olan nüfus, 2000'de 20.000'e ulaşmıştır.
1924 Mübadelesiyle Rumların boşalttığı Erdek merkeze ve köylere Selânik'e bağlı Karacaova (Karacaabat) ve Kavala Pomakları Giritli ve Boşnak göçmenler yerleştirilmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.
Halkın çoğunluğu mübadele ile gelen Selanik ve Girit mübadil göçmenlere dayanır.
Erdek merkezin nüfus yapısı; Yerli denilen Manavlar, Selanik-Karacaovalı Pomaklar, Boşnaklar, Giritliler, Tikveşli Pomaklar, Çerkezler, Romanlar, sonradan gelen Karadenizliler.
Ocaklar, Narlı, İlhanlar, Doğanlar, Turan, Ormanlı köyleri geneli Karacaovalı Pomaktır. Ayrıca Narlı ve İlhanlar köylerine az sayıda Giritli muhacirler de yerleşmiştir.
Düzler, Yeniköy (Belkıs), Yukarı Yapıcı ve Ballı Pınar köyleri Kavala Pomaklarındandır.
İlçeye bağlı 28 mahalleden oluşmaktadır.

Erdek; Bandırma, Susurluk, Bursa, İstanbul ve Karacabey gibi yerleşimlerin gözde sayfiye mekanlarıdır. Yakınlardaki Kapıdağ'ın ormanlık iç bölgeleri de ilgi çekmekte ve doğa turizmi amacıyla kullanılmaktadır. Kapıdağ'da Selanik göçmeni muhacir Pomakların yaşadığı bakir köyler vardır. Cumhuriyet öncesinde Kapıdağ yöresi Anadolu'da Rum nüfusun en yoğun yaşadığı yerlerin başlıcalarındandır. Kizikos antik kenti kalıntıları Bandırma Arkeoloji Müzesinde teşhir edilmektedir. Müzede, Kyzikos antik kendinden ve civardan elde edilen mezar stelleri sergilenmektedir.
Erdek'in 10–12 km dışında bulunan ve büyük medeniyetin yaşadığı Kizikos (Kyzikos) kentinde ilk yaşayanların Dolionlar oldukları ve şehrin kurucusunun da Kral Kyzikos olduğu bilinmektedir. Kyzikos'tan geri kalan ve bilinen tarihi mimari zenginliklerini şöyle sıralayabiliriz; Hadrianus tapınağı, Kyzikos Amfitiyatrosu, Altıköşe kuleler, Bouleuterion, Bergama Kraliçesi Apoolonis'in adına oğulları tarafından yaptırılan tapınak, Kirazlı Yayla Manastırı.
İlçede 1990 yılından bu yana Erdek Belediyesince düzenlenen "Erdek Şenlikler" adı altında Kültür ve Sanat etkinlikleri yapılmaktadır.
1959 yılından bu yana Türkiye'de turizm hareketlerinin öncülüğünü yapan Erdek, sahilleri ve kumsalı ile Türkiye'nin en güzel plajlarından birine sahiptir. 12 km uzunluğundaki sahil şeridinde turistik otel, motel ve dinlenme tesisleri mevcuttur.

Turizm başta olmak üzere, ilçenin en önemli tarımsal faaliyeti zeytinciliktir. Bunun yanı sıra kırmızı soğan üretimi ve balıkçılık da bol miktarda yapılmaktadır.

Yunanistan'dan 1924 Lozan Mübadelesi ile göçen Pomak köyleri mevcuttur. Kendi aralarında Pomakça konuşmaya devam ediyorlar. Sütlü börek, zelnuk böreği, urus i mesu (kapama), sini pidesi, şişerka, manca, tikvinik, pitilisa, langitka, kurmidni i banik gibi Pomak yemekleri özellikle köylerde hâlâ yapılır.
Giritlilerin de zeytin yağlı ve ot yemekleri meşhurdur. Giritli yaşlılar da kendi aralarında Girit Rumcasını konuşmaya devam ediyorlar.
Rumcadan kalan köy ve mevki isimleri hâlâ halk arasında kullanılmaktadır. Gonya (ocaklar), rutya (narlı), erek (ilhanlar), dragonda (doğanlar), fatya (turanlar) köyleri gibi... Katikirman, iskafiye, polakez, apostol, kastri, palata, gedeve mevkileri gibi...
İlçe ve köylerde halk Türkçeyi Rumeli aksanıyla konuşur. Beya, be, bre, mari, eey, len, üle.. gibi hitaplar konuşurken sıkça kullanılır.

19 tane okul bulunmaktadır ve bu okulların hepsi devlet okuludur.
Bu okullar:

Erdek Atatürk İlkokulu
Halitpaşa İlkokulu
Erdek Halk Eğitim Merkezi
Karşıyaka Çok Programlı Anadolu Lisesi
Reşit Mazhar Ertüzün Anaokulu
Muzaffer Gürer Ortaokulu
İstiklal İlkokulu
Erdek Anadolu Lisesi
Ocaklar Ortaokulu
Ocaklar İlkokulu
Nerime Yüksel Ortaokulu
Ahmet Vehbi Çıkrıkçıoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi
18 Eylül Ortaokulu
Kapıdağ Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi
Karşıyaka Ortaokulu
Karşıyaka İlkokulu
Recep Ahmet Mercan Ortaokulu
Çakıl İlkokulu
Çayağzı İlkokulu
Öğretmen Evi ve Akşam Sanat Okulu
Kestanelik İlkokulu

Tekirdağ'dan arabalı feribot seferleri ile Erdek Limanı'na her gün araç ve yolcu taşımacılığı yapılmaktadır. Erdek'ten sürekli Avşa, Marmara, Balıklı ve Ekinlik Adalarına arabalı feribot seferleri yapılmaktadır.

Bandırma.. 22 km
Gönen...... 55 km
Susurluk... 62 km
Balıkesir... 107 km
Bursa........120 km
Ayvalık.... 190 km
Antalya.... 627 km

Erdek Belediyesi 13 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Erdek Tatil Rehberi 3 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kapıdağ Yarımadası Erdek 28 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ersele Höyük, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray ilinin Ortaköy ilçesine bağlı Çatin köyü sınırları içerisinde bulunan bir höyüktür.
Höyük, David Henry French tarafından tespit edilmiştir. Koni şeklinde olup 125 metre çapında ve 20 metre yüksekliğindedir. Sachihiro Omura, yapıyı ilk tunç çağı yerleşmeleri arasında saymaktadır. Yapı, tescilli arkeolojik sit alanları listesinde yer almaktadır. Höyük halen kullanılmakta olan tarım arazisinin ortasında kalmış olup tam güneyinde Ersele Yeraltı Şehri bulunmaktadır. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün yapmış olduğu araştırmada höyüğün yüzeyinde herhangi bir mimari unsura rastlanmamakla birlikte amorf durumda seramik parçaları ele geçmiştir.

Kelime tarihte ilk olarak öyük (yığma tepe) anlamında Dîvânü Lugati't-Türk'te geçmektedir. Eski Türkçedeki örüş (yükselmek) veya öri/örki (yüksek) kökünden türediği düşünülmektedir.

Höyük, Aksaray il merkezine 45 km, Ortaköy ilçe merkezine 18,5 km uzaklıktadır.

Acemhöyük
Aşıklı Höyük
Ersele Yeraltı Şehri
Derinkuyu Yeraltı Şehri

 OpenStreetMap'te Ersele Höyük ile ilgili coğrafi veriler  

Ersele Höyük için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Diğer adı Ozancık Yeraltı Şehri olan Ersele Yeraltı Şehri, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'ndeki Aksaray ilinin Ortaköy ilçesine bağlı Ozancık köyünde bulunan bir yeraltı şehridir. Volkanik kayaçlardan tüf içerisinde inşa edilmiş olan bu yapı 2,5 kilometrekare alan kaplamakta olup Doğu Roma dönemi'nde yapılmıştır.

Ersele'nin yapılan çalışmalara göre yedi tane girişi olduğu bilinmektedir. Şehrin içinde depo odaları, su yolları ve mezar kabartmaları bulunmaktadır. Yapılan çalışmala göre yeraltı şehrinin yaklaşık iki yüz yıl öncesine kadar kullanıldığı tespit edilmiş olan yeraltı şehrinde, peynir ve şarap üretiminin yapıldığı özel odalarda tespit edilmiştir. Şehirde kaya mezarları, hamamlar ve tipolojik ocaklar ve kilit taşı tespit edilmiştir. Yapılan kazı çalışmalarında tasbiti sağlanmış geniş yapılara sahip yiyecek ve içeceklerin saklandığı ambar ortaya çıkarılmış olup ambar içinde yirmi iki adet muhafaza çukuru belirlenmiştir. Yeraltı şehrinde yaşayan halk su ihtiyacını kuyulardan çok yeraltı kaynaklarından sağladığı tespit edilmiştir. Temizleme çalışması sırasında bazı bölümlerde arkeolojik değeri olan bazı eski eşyalara da rastlanılmıştır. Ancak birçok bölüm define avcıları tarafından tahrip edilmiştir. Özellikle kaya mezarları büyük oranda zarar görmüştür.

Ersele, Aksaray il merkezine 45 km, Ortaköy ilçe merkezine 18.7 km uzaklıktadır.

Acemhöyük
Aşıklı Höyük
Ersele Höyük
Derinkuyu Yeraltı Şehri

Ersele Yeraltı Şehri için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Etenna (Grekçe: Ἔτεννα), geç Roma dönemi eyaleti Pamfilya Prima'da yer alan bir antik şehirdir.

Önceden, Polybius'un da belirttiği gibi Pisidya'ya ait olarak kabul edilirdi. Polybius, MÖ 218'de Etenna halkının "Side'nin yukarısındaki Pisidya yaylalarında yaşayanlar" olarak, Seleukos'u zorla elde etmek isteyen Ahaios'a yardım etmek üzere 8.000 hoplit (ağır zırhlı piyade) sağladığını yazmıştır.
Etenna, Manavgat'ta bulunan bir antik şehir. Manavgat'tan 31 km. uzakta denizden 900 m. yüksekte kurulu Etenna antik kentinde, çam ormanları içerisinde bulunan Antik kalıntıların içinde ilk dikkati çeken, kenti çevreleyen şehir surlarıdır. Pamfilya özelliğinden ziyade, kalıntılar diğer kıyı Antik kentlerine göre bir Pisidya kenti özelliği taşımaktadır. Bu akropol kent yöre halkınca "Dedekalesi" olarak isimlendirilmiştir.
Kentin güneyinde ise Heron (yüceltilmiş bir ölü için yapılan anıt mezar) vardır. Bunlardan başka bazilika, agora, kilise, hamam ve sarnıçlar önemli tarihi kanıtlardır.
Kentin tarihi hakkında pek fazla bilgi olmamasına rağmen çevredeki diğer Akropol kentler ile aynı tarih ve kaderi paylaştığı sanılmaktadır.
Kentte, agora alanından doğuya doğru gidildiğinde ise şehir surlarının dibinde Bizans döneminde inşa edildiği anlaşılan ve aynı zamanda mahkeme salonu olarak kullanılmış olan dörtgen planlı bir bazilika bulunur.
Antalya ili, Manavgat ilçesi, Sırtköy'de Etenna tarihi kenti ve kaya mezarları bulunmaktadır. Aulock adlı araştırmacı, Etenna'nın Selge'den sonra sikke basan Pisidya kenti olduğunu söyler. Ruge, Etenna'yı Pamfilya kenti olarak gösterir. Tarihi kent yakın zamana kadar başka isimlerle ifade ediliyordu. 1984'te yayımlanan ve yeni bulunan bir yazıt ışığında tarihi kentin adı ETENNA olarak kesinlik kazanmıştır. Tarihi Liman Kenti Side'yi İç Anadolu'ya bağlayan, Pamfilya Bölgesi ve Çevresi Eski Yol Sistemlerinden biri olan Side-Kesik Beli Yol Sistemi de Sırtköy'den geçer. Side-Kesik Beli Yol Sistem; Side' den başlar, Naras Köprüsü'nü aşarak, B.Şıhlar Köyü'nün hemen üstündeki antik Seleuceia kentine ulaşır, buradan SırtKöy' de bulunan Etenna'dan geçerek, At İzi mevkii, Çaltılı, Kesik Beli, Kız Taşı, Bahadın Oluğu, Eynif Ovası, Başlar, Ormana, İbradı ve Gembos Ovasını takibederek Beyşehir'e ulaşır.
Etenna, bölgede basılan çok sayıdaki sikke ve İç Anadolu'nun başka yerlerinde nadir görülen Klasik Yunan dönemine ait çanak çömlek parçalarının varlığına dayanarak, günümüz Sırtköy'ünün 250-500 metre kuzeyindeki dik bir yamaçta bulunan, pek de dikkat çekmeyen harabelerle özdeşleştirilmiştir.
Bu kalıntılar henüz sistematik olarak kazılmamış olsa da, kent surları, kapalı bir sarnıç, hamamlar, iki bazilika, bir kilise ve kaya mezarlarının izlerini içermektedir.
Etenna'nın Melas Nehri'nin daha doğusunda, modern Saraçlı köyü yakınlarındaki Gölcük ile özdeşleştirilmesi ise daha az olası görülmektedir.

Etenna'nın Hristiyan piskoposluğu, kilise hiyerarşisinde Pamfilya Secunda eyaletinin başkenti olan metropolitlik merkezi Side'nin bir suffragan piskoposluğuydu (yardımcı piskoposluk). Bilinen piskoposları şunlardır:

Troilus: 381 yılındaki Birinci Konstantinopolis Konsili'ne katıldı.
Eutropius: 431 yılındaki Efes Konsili'nde bulundu.
Eudoxius: 451 yılındaki Kalkedon Konsili'nde yer aldı.
Ioannes: 787 yılındaki İkinci İznik Konsili'ne katıldı.
Petrus: 879 yılındaki I. Fotios'un Konstantinopolis Konsili'nde bulundu.
Artık yerleşik bir piskoposluk merkezi olmayan Etenna, Katolik Kilisesi tarafından unvan piskoposluğu olarak listelenmektedir, ancak Etenna çevresindeki bölge hiçbir zaman Katolik inancına mensup olmamıştır. Etenna'nın unvanlı piskoposları arasında şunlar yer almıştır:

Francis Xavier Ford (18 Haziran 1935 – 11 Nisan 1946, daha sonra Kaying piskoposu, inancı uğruna şehit edildi).
James Byrne (10 Mayıs 1947 – 16 Haziran 1956, daha sonra Boise piskoposu).
Thomas Holland (31 Ekim 1960 – 28 Ağustos 1964, daha sonra Salford piskoposu).
Henri-Louis-Marie Mazerat (1 Eylül 1958 atandı - 30 Haziran 1960).
Roma eyaleti Pamfilya Prima'ya ait olduğu belirtilen Cotenna kasabası ve piskoposluğu, bazıları tarafından Etenna ile aynı kabul edilmektedir, ancak ''Notitiae Episcopatuum'''da Etenna'nın yanında ayrı olarak ve farklı bir şekilde görünmektedir.

Gernot Lang: Classical ancient sites in Anatolia. Books on Demand, 2003 3833000686, pp 364–368 (Excerpts from Google Books).
Johannes Nollé: Zur Geschichte der Stadt Etenna in Pisidien. In: Elmar Schwertheim (Ed.): Forschungen in Pisidien. Habelt, Bonn 1992, pp. 61–141.
Peter Weiß: Etenna. In: Der Neue Pauly (DNP). Vol. 4, Metzler, Stuttgart 1998, 3-476-01474-6.

Greek coins of Etenna (İngilizce)

Euchaita (Grekçe: Εὐχάϊτα), Helenopontus bölgesinde, Armeniakon Theması'nda (kuzey Anadolu) yer alan bir Bizans kenti ve piskoposluk merkezi. Ayrıca, Ancyra - Amasea Roma yolu üzerinde önemli bir durak noktasıydı.
Euchaita, daha sonraki Roma ve Bizans dönemlerinde, Anadolulu aziz Theodor Tiron'a duyulan saygı için önemli bir kült merkezi olarak öne çıktı. 7. ve 11. yüzyıllar arasında, erken Müslüman fetihlerinin ardından, bir askeri ileri karakola dönüştü. Ancak, 11. yüzyılın sonlarında Anadolu'nun Türkler tarafından fethiyle birlikte Euchaita'nın önemi azaldı.
Osmanlı döneminde Euchaita büyük ölçüde nüfussuzlaşmış olsa da, Avhat veya Avkat olarak bilinen geriye kalan bir köy vardı.
Günümüzde, Çorum ilinin Mecitözü ilçesine bağlı Beyözü köyü, kısmen antik kalıntıların üzerine kurulmuştur.

Euchaita, Roma'nın Helenopontus eyaletinde (Pontus sivil piskoposluğu), esas olarak Amasya'lı Aziz Theodore'a (yaklaşık M.S. 306'da şehit düşen) adanmış büyük bir hac yeri olmasıyla tanınır.
Euchaita'nın piskoposluk merkezi, başlangıçta eyalet başkenti Amasea Metropoliti'nin bir suffraganıydı (bilinen bir görevlisi yoktur) ve Konstantinopolis Patrikhanesi'nin etkisi altındaydı.
5. yüzyılda, şehir gözden düşmüş yüksek rütbeli din adamları için favori bir sürgün yeriydi. 515 yılında, tahkimatsız şehir bir Hun akınıyla yağmalandı. Bunun ardından, I. Anastasius Dicorus (hükümdarlığı 491–518) tarafından yeniden inşa edildi, tahkim edildi ve şehir statüsüne yükseltildi.
Euchaita, Bizans İmparatoru I. Herakleios döneminden (yaklaşık 640) kalma pseudo-Epiphanius'un Notitia Episcopatuum baskısında da belirtildiği üzere, 7. yüzyılın başlarında otosefal bir başpiskoposluk haline geldi.
Şehir, 615 yılında Sasaniler tarafından yakıldı ve 640 yılında ikinci Emevi Halifesi I. Muaviye komutasındaki Araplar tarafından saldırıya uğradı. İkinci bir Arap saldırısı şehri 663 yılında ele geçirdi; akıncılar şehri yağmaladı, Aziz Theodore kilisesini yıktı ve orada kışladı, bu sırada nüfus çevredeki kırsal kesimdeki tahkim edilmiş sığınaklara kaçtı. Şehir yeniden inşa edildi ve kısa sürede toparlandı. Araplar 810 yılında yakınlarında bir zafer kazandı, Armeniakon Theması'nın yerel strategosunu ve tüm hazinesini esir aldılar.
8. veya 9. yüzyıla ait bir hagiografi (aziz yaşam öyküsü), Aziz Theodore'un kutsal emanetlerinin o dönemde hala Amasya'da bulunduğunu, ancak Euchaita Hristiyanlarının, azizin yaşarken kendi şehrine transfer edilmesini arzuladığı iddiasıyla giderek artan bir ısrarla bu transferi talep ettiklerini belirtmektedir.
Euchaita, Bilge VI. Leon (hükümdarlığı 886-912) ve Konstantinopolis Patriği Photius döneminde tam teşekküllü bir metropolitlik makamı haline geldi. Patrikhanenin metropolitlikleri arasında 51. sırada yer alıyordu ve dört suffragan piskoposluğa (yardımcı piskoposluk) sahipti: Gazala, Koutziagra, Sibiktos ve Bariané. Ancak görünüşe göre, bu suffragan piskoposlukların hepsini en geç 10. yüzyılda kaybetmiştir.
972 yılında İmparator I. Ioannes Tzimiskes, Euchaita ile kesin ilişkisi veya aynı olup olmadığı belirsiz olan komşu Euchaneia'yı Theodoropolis olarak yeniden adlandırdı.
11. yüzyılın ortalarında, şehrin Aziz Theodore festivali sırasında canlı bir panayıra ev sahipliği yaptığı kaydedilmiştir.
Malazgirt Meydan Muharebesi'nden (1071) sonra Euchaita, Türk fetihlerinin sınırında kaldı ve kaderi hakkında daha fazla kayıt bulunmamaktadır. Yerleşim büyük olasılıkla nüfussuzlaştı ve 12. yüzyıldan itibaren Selçuklu Sultanlığı'nın kontrolüne geçti.
16. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı yönetimi altında, Avkat yerleşimi büyük ölçüde terk edilmişti. Ancak, Aziz Theodore Kilisesi'nin kalıntıları üzerinde olduğu tahmin edilen bir yerde, Elwan Çelebi adında bir sufiye adanmış bir derviş tekkesi veya zaviye bulunuyordu.
Alman gezgin Hans Dernschwam, 1550'lerde bu bölgeyi ziyaret ettiğinde, dervişlerin Aziz Theodore'un ejderha katili olarak saygınlığının, Hızır-İlyas adıyla bir kalıntısını sürdürdüğünü kaydetmiştir. Dernschwam'a dervişler tarafından "Hızır"ın öldürdüğü ejderhanın kalıntıları, atının toynak izi ve oluşturduğu bir kaynak, Hızır'ın seyisinin ve kız kardeşinin oğlunun mezarı gösterilmiştir. Dernschwam ayrıca bir kilisenin kalıntıları ve antik kentin diğer parçalarının varlığını da kaydetmiştir.
Günümüzde Elvançelebi Camii, Beyözü'nün yaklaşık 5 km batısında (40°33′59″K 35°09′52″D koordinatlarında, Çorum-Tokat yolu, D.180 üzerinde) yer almaktadır.

Piskoposlar
Peter Mongus (yaklaşık 447)
Mamas (Anastasius I Dicorus, hükümdarlık dönemi 491-518 döneminde kabul edildi)
Yuhanna (6. yy.)
Başpiskoposlar
Epiphanios (681'den önce - 692'den sonra), Monotelitizm ve Monoenerjizm'i sapkınlıklar olarak reddeden Konstantinopolis'in Üçüncü Ekümenik Konseyi'ne (680-681) ve 692'de Trullo'da düzenlenen disiplin amaçlı Quinisext Konseyi'ne katıldı
Theophylact (787'de), 787'de İznik'teki Ekümenik İkinci Konsey'e katıldı
Petrus (yaklaşık 7./8. yüzyıl)
Metropolitler
Euthymios (Euphemianos) (9. yüzyıl), kovuldu
Euthymius (Euphemianus) (869/870—daha sonra 882/886), ikinci bir dönem aldı
Theodorus Santabarenos (880-886)
Simeon (9. yy.)
Philaretos (945'te)
Philotheos (963-971'de öldü), synkellos
Teofilos (?—?)
Symeon (11. yüzyılın başları)
Michael (1028-1032)
Manuel (Emmanuei) (11. yüzyıl), synkellos
Östratyos
John Mauropous (1047'de öldü), protosynkellos
Nikolaos (1054'te)
Theodore (1082'den önce)
Fesleğen (1082-1092)
bilinmeyen metropol (1157)
Konstantin (1161-1171)
Aslan (1173)
bilinmeyen metropol (1185)
Fesleğen (1260)
Aleksios (1275)
bilinmeyen metropol (1318)
Unvanlı metropoller
1327 yılında, Euchaita, Sebasteia ve Iconion (Konya) piskoposlukları, Caesarea (Kayseri) piskoposluğuyla birleştirildi. 17. yüzyıldan itibaren, fahri (titular) metropolitler Eflak'ta takdis edilmeye (atanmaya) başlandı.

Meletius (1632)
Yakup (1656)
Parthenius (1674)
Joasaph (sonradan 1674)
bilinmeyen
Sinesius (1835-1840)
boş

Başpiskoposluk, 1922 yılında nominal olarak (sadece isimde) Latin fahri (titular) Eucaita başpiskoposluğu olarak yeniden kuruldu.
1925'te, henüz yeni bir görevli atanmadan önce, Eucaita fahri piskoposluğuna düşürüldü. Ancak 1929'da bu kez Euchaitæ, Eucaita veya Euchaitenus adları altında tekrar fahri başpiskoposluk statüsüne yükseltildi, .
1922 ile 1972 yılları arasında sadece üç fahri başpiskopos görev yapmıştır:

Bernard Adriaan Gijlswijk (O.P. ) (2 Aralık 1922 - 22 Aralık 1944)
Octavio Antonio Beras Rojas (O.P. ) (2 Mayıs 1945 - 10 Aralık 1961)
Bolesław Kominek (19 Mart 1962 - 28 Haziran 1972).

2006'dan 2012'ye kadar, Princeton Üniversitesi'nden John Haldon liderliğinde arkeolojik kazılar yapıldı.
Avkat Arkeoloji Projesi, Princeton Üniversitesi, Trent Üniversitesi, Charleston College, Birmingham Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (Ankara) arasında bir işbirliğiydi. Kazı raporu 2018 yılında yayımlandı.

Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). "Euchaita". The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 
Janin, Raymond (1969). La géographie ecclésiastique de l'empire byzantin, première partie: Le siège de Constantinople et le patriarcat oecuménique, Tome III: les églises et les monastères (Fransızca). Paris: Centre National de la Recherche Scientifique. ss. 148-155. 
Trombley, Frank (1985). "The Decline of the Seventh-Century Town: The Exception of Euchaita".  Vryonis, Speros (Ed.). Byzantine Studies in Honor of Milton V. Anastos. Malibu, California. ss. 65-90. 
Pius Bonifacius Gams, Series episcoporum Ecclesiae Catholicae, Leipzig 1931, p. 442
Le Quien, Michel (1740). Oriens Christianus, in quatuor Patriarchatus digestus: quo exhibentur ecclesiæ, patriarchæ, cæterique præsules totius Orientis. Tomus primus: tres magnas complectens diœceses Ponti, Asiæ & Thraciæ, Patriarchatui Constantinopolitano subjectas (in Latin). Paris: Ex Typographia Regia. cols. 543-548. OCLC 955922585.
Jean Darrouzès, Remarques sur des créations d'évêchés byzantins, in Revue des études byzantines, vol. 47, 1989, pp. 215–221
Heinrich Gelzer, Ungedruckte und ungenügend veröffentlichte Texte der Notitiae episcopatuum, in: Abhandlungen der philosophisch-historische classe der bayerische Akademie der Wissenschaften, 1901, pp. 529–641
McGeer, Eric; Nesbitt, John; Oikonomides, Nicolas, eds. (2001). Catalogue of Byzantine Seals at Dumbarton Oaks and in the Fogg Museum of Art, Volume 4: The East. Washington, DC: Dumbarton Oaks Research Library and Collection. ISBN 0-88402-282-X.

GCatholic - (eski ve) unvanlı (baş)piskoposluk

Kizikoslu Eudoksos (/ˈjuːdəksəs/; Grekçe: Εὔδοξος ὁ Κυζικηνός, Eúdoxos ho Kyzikēnós; fl. MÖ 130), Mısır'daki Helenistik Ptolemaios hanedanının kralı VIII. Ptolemaios için Umman Denizi'ni keşfeden Yunan denizci.

Daha sonra Strabon'un Coğrafya'sında belirtildiği üzere Poseidonius'a göre, Hint Okyanusu'nun muson rüzgar sistemi boyunca ilk kez MÖ 118 veya 116'da Kizikoslu Eudoksos tarafından yelken açılmıştır. Poseidonius, Hindistan'dan gelen kazazede bir denizcinin Kızıldeniz'de kurtarıldığını ve İskenderiye'deki VIII. Ptolemaios'a götürüldüğünü söyledi. Adı açıklanmayan Hint, Yunan denizcilere Hindistan'a kadar rehberlik etmeyi teklif etti. Ptolemaios, Mısır'dan Hindistan'a iki sefer yapan Kizikoslu Eudoksos'u atadı. İlki MÖ 118'de Hint denizci tarafından yönlendirildi. Eudoksos'un aromatik maddeler ve değerli taşlarla dolu bir kargoyla dönmesinin ardından MÖ 116'da ikinci bir yolculuğa çıkıldı. Eudoksos ikinci yolculuğunu rehbersiz olarak gerçekleştirdi.
Coğrafya adlı yapıtı anlatının günümüze ulaşan ana kaynağı olan Strabo, bunun doğruluğu konusunda kuşkucuydu. Modern bilim onu nispeten güvenilir bulma eğilimindedir. MÖ 2. yüzyılda Yunan ve Hint gemileri ticaret yapmak için Aden (Yunanlılar tarafından Eudaemon olarak anılır) gibi Arap limanlarında buluştu. Aden'in ötesine yelken açma girişimleri nadirdi, cesaret kırıcıydı ve kıyıyı kucaklayan uzun ve zahmetli bir yolculuk gerektiriyordu. Gezginler uzun zamandır muson rüzgarlarının farkındaydı. Hint gemileri onları Arabistan'a gitmek için kullandı, ancak henüz hiçbir Yunan gemisi bunu yapmamıştı. Yunanlar için Hint bir dümencinin uzmanlığını kazanmak, Arap limanlarını atlatmak ve Hindistan'la doğrudan ticari bağlantılar kurmak anlamına geliyordu. Poseidonius'un, Eudoksos'a muson rüzgarları hakkında ders veren, kaza geçiren Hint bir dümenciyle ilgili anlattığı hikâye doğru olsun ya da olmasın, Yunan gemileri aslında çok geçmeden Hindistan'a gitmek için muson rüzgarlarını kullanmaya başladı. MÖ 50'ye gelindiğinde Kızıldeniz'den Hint Okyanusu'na giden Yunan ve Roma gemilerinin sayısında belirgin bir artış vardı.
Başka bir Yunan denizci olan Hippalus'un bazen Avrupa'ya Hindistan'a giden muson rüzgarı rotası konseptini tanıttığı kabul edilir. Bazen Eudoksos'un keşif gezilerinin bir parçası olduğu varsayılır.

Eudoksos Hindistan'a yaptığı ikinci yolculuktan dönerken rüzgar onu Aden Körfezi'nin güneyine ve Afrika kıyılarından belli bir mesafe aşağı gitmeye zorladı. Doğu Afrika kıyılarında bir yerde bir geminin kalıntılarını buldu. Görünümü ve yerlilerin anlattığı hikâye nedeniyle Eudoksos, geminin Romalı Hispania Baetica'daki Gades'ten (daha sonra Cádiz) geldiği ve Afrika çevresinde güneye doğru yelken açtığı sonucuna vardı. Bu, ona Afrika'nın çevresini dolaşmaya teşebbüs etmesini esinledi. Keşif gezisini kendi hesabına düzenleyerek Gades'ten yola çıktı ve Afrika kıyılarında çalışmaya başladı. Ancak zorluklar çok büyüktü ve Mısır'a dönmek zorunda kaldı.
Bu başarısızlıktan ardından tekrar Afrika'nın çevresini dolaşmak için yola çıktı. Nihai kaderi bilinmiyor. Her ne kadar Plinius gibi bazıları Eudoksos'un amacına ulaştığını iddia etse de, en olası sonuç onun yolculuk sırasında öldüğü yönündedir.

Eudoxus (adının Yunanca yazılışı Eudoksos), L. Sprague de Camp'in tarihi romanı Altın Rüzgar'ın anlatıcısıdır.

Euromos (Grekçe: Εὔρωμος ve Εὔροωμος), aynı zamanda Europus veya Europos (Εὐρωπός), Eunomus veya Eunomos (Εὔνωμος), Philippi veya Philippoi (Φίλιπποι) olarak da bilinir; daha önceki isimleri ise Kyromus ve Hyromus idi. 
Anadolu'da antik bir Karya kentidir. Kalıntıları, günümüzde Muğla ilinin Milas ilçesinin  (antik Mylasa) 12 km kuzeybatısında Kızılcakuyu mahallesi yakınlarında yer almaktadır. Kent, Latmos Dağı'na paralel uzanan Ilbıra Dağları'nın eteklerinde kurulmuş olup, Karyalı Idris'in oğlu Euromos tarafından inşa edilmiştir. Euromos'un MÖ. 8.yüzyılda kurulduğu öne sürülmektedir. 

Antik yerleşim Euromos hakkındaki en yakın bilgiler M.Ö. 5. yüzyılda kayıtlara geçen Attika-Delos Deniz Birliği'nin üyesi olduğu ile başladığı (Birliğe vergi ödediği kayıtları bulunmakta) görülmektedir. Büyük İskender fethi sonrası antik yerleşim, Euromos antik kenti sırasıyla Makedonya, Mısır ve Suriye kralları ile el değiştirdiği sanılmaktadır. M.Ö. 201-196 yılları arasında Mekadonya kralı 5. Philippos'un hakimiyeti altına giren antik kent, tapınak - (Zeus Lepsynos Tapınağı), agora, tiyatro, hamam ve kent surları dahil yeniden onarımlar yapılarak antik kent'in adı değiştirilmiş ve Philippoi -(doğu Makedonya'nın Edonis bölgesinde yer alan bir antik kent ) olmuştur. M.Ö. 188 de Rodos'tan Karia'ya gelen kuvvetler karşısında özgürlüğüne kavuşmasada Mylasa ile ittifak yapmak zorunda kalmış, yapılan anlaşma gereği ''Apameia Anlaşmasıyla'' Karia'nın geri kalanı gibi Euromos Rodoslulara bırakılmıştır. Kent bir süre sonra bu anlaşmadan rahatsızlık duyan komşusu Herakleia'nın saldırısına uğramış Yıllar içinde gelişen ve bağımsız bir kent  tekrar inşası onarım görmüş günümüze kadar kısmen yapıların ayakta durduğu gözükmektedir.
18. Yüzyıldan itibaren Karia Bölgesi'ni ziyaret eden Avrupalı gezgin araştırmacıların yapmış olduğu yüzey çalışmaları neticesinde, Euromos'ta gözlemledikleri kalıntılar hakkında verdikleri bilgilerin yanı sıra yaptıkları tapınak gravürleri değerli birer belge niteliğindedir.

Milas ile Bafa Gölü arasında yer alır. Tapınak 2. yüzyılda inşa edilmiştir. 17 adet sütundan inşa edildiği görülmektedir. 16 sütun üst kirişleriyle birlikte hala dimdik ayaktadır. Güney ve güneybatı kenarlarında bulunan ve yivleri hiç açılmamış üç adet sütun, bu tapınağın hiçbir zaman bitirilmemiş olduğuna kanıt olarak gösterilir. Ancak 1969'da yapılan bir arkeolojik yüzey araştırma sırasında Helenistik devirlerden kalma bir kitabeyle, bulunan bu tapınağın, aslında daha önceki bir tapınak üzerine inşa edilerek yapıldığı kanıtlanır. Tapınağın yıkılan sütunlarının ayağa kaldırılması için çalışma yapılmaktadır.

Antik kentin en önemli yapılarından biri olan Euromos Agora kent merkezinde Milas, Selimiye karayoluunun doğusunda kalmaktadır. Agora kalıntıları rahatlıkla yoldan görülebilmekte olup dört bir yanı portiklerle çevrelenmiştir. Yaklaşık olarak 95X83 m ölçüleri ile kareye yakın bir plan sergilemekte olan yapı güney portik içte İonik, dışta dorik düzeninde inşa edilmişken diğer üç portik dorik düzendedir. Batı portiğin her iki köşesinde de, kalp biçimli köşe payeleri yer almaktadır. Kuzeybatı dirsekte yer alan kalp biçimli paye üzerinde yer alan M.Ö. 150 yıllarına tarihlenen ve Polykhares'in oğlu Kallisthenes onuruna yazılmış onur fermanı bulunmaktadır.

Antik kent yerleşimin batı yamacında kurulmuş olan tiyatro, tarihi kaynaklara göre M.Ö.3. yüzyılın ortalarında kurulduğu sanılmaktadır. Antik tiyatro oturma sıralarının kapasitesinin 2000 civarı olduğu anlaşılmaktadır. Temellerinin ana kaya üzerine imar edildiği gözüken antik tiyatro mimari açıdan ele alındığında tipik bir Helen tiyatrosunu andırdığı göstermektedir.

Zeus Lepsynos Tapınağı
Euromos
Fotoğrafın kaynağı: Karya Kentleri: Euromos

Faustinopolis, (Grekçe: Φαυστινόπολις) Colonia Faustinopolis ya da Halala, Anadolu'nun Kapadokya bölgesinde, Tyana'nın 20 km güneyinde ve Gülek Boğazı yakınlarında yer alan bir antik kent. Kentin adı, Marcus Aurelius'un eşi Genç Faustina'dan gelmektedir.
Bu yerleşim yeri, günümüzde Niğde'nin Ulukışla ilçesinde, ya merkez bucağına bağlı Toraman köyü ile Başmakçı köyü arasında bulunmaktadır. Toros Dağları'nın eteklerinde yer alan şehrin kalıntıları III. Gordianus'u anan bir yazma sayesinde belirlenebilmiştir. Antik kentte kayalık bir akropolis mevcuttur.

Marcus Aurelius, Anadolu'da aldığı diğer topraklarda Roma kolonileri kurma çabası içerisinde seyahat etmekteydi. Syria'dan dönüşte eşi Faustina, MS 176'da Kapadokya'daki Halala adında bir köyde ölünce, Marcus Aurelius onun anısına köyü şehir statüsüne yükseltmiş ve adını onun şerefine "Faustina’nın kenti" manasında "Faustinopolis" olarak değiştirmişti.
Sinekdimos'un yazarı İeroklis, şehrin yerini "Cappadocia Secunda" (Tyana civarı) olarak tarif etmiştir. Şehir, Antonine ve Bordeaux (ya da Kudüs) yol haritalarında (Latince: itinerarium) da yer almıştır.
Şehir, İeroklis'e ve Notitiae'ye göre Bizans İmparatorluğu döneminde "Cappadocia Secunda" eyaletinin piskoposluk merkezi olarak göre yapmıştır.
İslami fetihler ve onların ardından gelen Arap istilalarından sonra antik kent, Hasangazi yakınlarındaki Lüle Kalesi (Loulon) için terk edilmiştir.
Faustinopolis, Roma Katolik Kilisesi'nin fahri başkonsolosluklarından birisidir.

Roma kolonileri listesi

Philadelphia (Grekçe: Φιλαδελφία veya Φιλαδελφεῖα) veya Filadelfiya, Antik Lidya bölgesinin sınırları içerisinde, Batı Anadolu'nun iç kısımlarında yer alan ve aynı zamanda Antik Katakekaumene bölgesinde bulunan 10 kentin oluşturduğu dekapolisin şehirlerinden biridir. Tarihsel süreçte stratejik ve kültürel bir kavşak noktası olan yerleşim, Tmolos (Bozdağlar) silsilesinin eteklerinde, Kogamis (Alaşehir Çayı) nehrinin güneyinde konumlanan kent; Sardes ile Kolossai arasındaki ana ticaret güzergâhı üzerinde tesis edilmiştir. 
Günümüzde ise bu kadim kentin üzerinde Manisa ilinin Alaşehir ilçesi bulunmaktadır.

Kent, M.Ö. 2. yüzyılda Bergama (Pergamon) Kralı II. Attalos Philadelphos tarafından kurulmuştur. Şehrin ismi olan "Philadelphia" (Kardeş Sevgisi), II. Attalos'un ağabeyi II. Eumenis'e duyduğu sarsılmaz sadakat ve sevgiden mülhem olarak verilmiştir. Bölgenin sismik açıdan hareketli yapısı nedeniyle şehir tarih boyunca pek çok kez yıkıcı depremlere maruz kalmıştır. Ünlü coğrafyacı Strabon (M.Ö. 63 - M.S. 23), kendi döneminde şehrin neredeyse tamamen harabe halinde olduğunu kaydetmişse de, şehir her seferinde küllerinden yeniden doğmasını bilmiştir.
Attalos hanedanlığının son hükümdarı olan III. Attalos, varisi olmadığı için vasiyeti üzerine krallığını M.Ö. 133 yılında Roma Cumhuriyeti'ne bırakmıştır. Roma, M.Ö. 129 yılında Ionia ve Pergamon topraklarını birleştirerek Asia Eyaleti’ni kurduğunda, Philadelphia bu eyaletin önemli bir merkezi haline gelmiştir. Kent, bu dönemde bünyesinde barındırdığı ve varlıkları arkeolojik olarak tespit edilen sinagoglarla, Helenistik Yahudi toplumu için de mühim bir yerleşim yeri olmuştur.
İmparator Tiberius döneminde yaşanan büyük yıkımın ardından Roma yardımlarıyla yeniden inşa edilen kente minnet göstergesi olarak Neocaesarea (Yeni Caesarea) adı verilmiştir. Daha sonra İmparator Vespasianus döneminde Flavia olarak anılsa da, kentin Hıristiyanlaşma süreciyle birlikte Bizans medeniyetindeki köklerine dönülmüş ve orijinal ismi olan Philadelphia yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim tarihçi Zosimos, 6. yüzyıl başlarındaki Historia Nova adlı eserinde kentten bu isimle bahseder.
Şehir aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun kaderinde rol oynayan Angelos (Angelos Hanedanı) ailesinin de köken aldığı yerdir.

M.S. 1. yüzyıldan itibaren Philadelphia, erken dönem Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Yuhanna'nın Vahiy kitabında bahsedilen "Asya'nın Yedi Kilisesi"nden (Yedi Mektup’un gönderildiği topluluklar) biri olan Philadelphia cemaati, Hıristiyan zulümleri karşısında gösterdiği sebat ve inanç bağlılığıyla övülmüştür (Vahiy 3:7–13).

Philadelphia, Bizans İmparatorluğu'nun Küçük Asya'daki son direnç noktası olma özelliğini taşır. Çevresindeki toprakların onlarca yıl önce Türk beylikleri tarafından fethedilmesine rağmen şehir, 1390 yılına kadar özerk yapısını korumuştur. Kağıt üzerinde Konstantinopolis'teki Basileus'un (İmparator) otoritesini tanısa da, şehir valisi bünyesindeki Katalan paralı askerlerin desteğiyle aslında bağımsız ve tarafsız bir siyaset gütmüştür. Germiyanoğulları ve Aydınoğulları'na vergi ödemek zorunda kalsalar da, Türk kuvvetlerini sur dışında tutmayı başarmışlardır. 
Kentin nihai fethi, Osmanlı Sultanı I. Bayezid (Yıldırım) tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu kuşatma sırasında Bizans İmparatoru II. Manuil'in, Osmanlı ordusuna refakat etmek zorunda kalması tarihin ironik bir detayıdır. Ankara Savaşı (1402) sonrası yaşanan Fetret Devri ve Timur’un istilasıyla sarsılan kent, ancak II. Murad döneminde kesin olarak Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Osmanlı idaresi altında "Alaşehir" ismini alan kentte Müslüman nüfus çoğunluk haline gelmiştir.

1577 yılında, Venedik'teki San Giorgio dei Greci Kilisesi rahibi Gabriel Severos, Rum Ortodoks patriği II. Jeremias Tranos tarafından Philadelphia Metropoliti olarak atanmıştır. Ancak Severos, on iki yıl boyunca görev bölgesine gidemediği için Patrik tarafından Veneto ve Dalmaçya'daki Ortodoks Rumların Eksarh'ı (patriklik temsilcisi) ilan edilmiştir. Bu durum, Philadelphia Metropolitlerinin kendi diosezlerinde (görev alanı) ikamet etme zorunluluğundan muaf tutulması geleneğini başlatmıştır.

Timur'un Anadolu'daki pek çok Hristiyan cemaati yok etmesine karşın Philadelphia'daki topluluk, mucizevi bir şekilde varlığını sürdürmüştür. 20. yüzyılın başlarına kadar şehirde bir Hristiyan cemaatinin yaşadığı belgelenmiştir. 1923 yılındaki nüfus mübadelesi neticesinde Alaşehir'den ayrılan Rumlar, Atina'nın kuzeyinde kentin ismini yaşatmak amacıyla Nea  Filadelfia mahallesini kurmuşlardır.

Theodora Stillwell MacKay: . In: Richard Stillwell u. a. (Hrsg.): . Princeton University Press, Princeton NJ 1976, ISBN 0-691-03542-3 (İngilizce, perseus.tufts.edu).
Peter Schreiner: Zur Geschichte Philadelphias im 14. Jahrhundert (1293–1390). In: Orientalia Christiana periodica. Band 35, 1969, S. 375–431.
Georg Petzl: Tituli Asiae Minoris. Band 5: Tituli Lydiae linguis Graeca et Latina conscripti. Fasc. 3. Philadelpheia et ager Philadelphenus. Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Wien 2007, ISBN 978-3-7001-3736-8.
Orçun Erdoğan: Lydia’daki Philadelphia’da Geç Antik ve Doğu Roma Dönemi Kalıntıları ve Bu Kalıntıların Kent İçindeki Yayılımları: Yeni Yorumlar 5, 2, 2015, S. 251–274 (Dijital kopya).
Marko Suica: The Serbs in the Siege of Philadelphia in 1390 (serbisch). In: Byzantine Themes. 2012, S. 385–396 (Dijital kopya).

Gagae veya Gagai (Grekçe: Γάγαι), antik Likya'nın güneydoğu kıyısında, günümüz Antalya ilinin Kumluca ilçesine bağlı Mavikent mahallesinde yer alan bir kasabadır. Gagates lapis (Akik taşı veya "jet taşı") adını bu kasabadan almıştır. 2007'deki kazılar, üst ve alt akropolün yanı sıra Rodos kolonizasyonuna dair kanıtları ortaya çıkarmıştır.
Gagai, Pseudo-Skylaks'ın Periplusu'nda bir Polis (şehir devleti) olarak anılır. İmparator Claudius dönemine ait Stadiasmus Patarensis'te de bir istasyon olarak geçmektedir. Plinius, Gagai'yi Olimpos bölgesindeki dağ yerleşimleri arasında sayar.
Mavikent Kasabası Aktaş Mevkiinde bulunan antik kent Akropolis kayalığı ile Deniz arasında kalan bir alanda kurulmuştur. Buradaki yapılar Roma ve Orta Çağ izlerini taşımaktadır. Şehrin duvarları ve bazı Hristiyan Kiliseleri ile birçok kalıntılar hala durmaktadır. Gagae aşağı ve yukarı olarak değerlendirilen bir Akrepolis idi. Gagae'ye Paleopolis'de denilmiştir.

Çeşitli antik yazarlar (Yaşlı Plinius, Pedanius Dioscorides, Galenos, Oribasius ve Aetios), "Gagates taşı"nın (λίθος γαγάτης, translit. líthos gagátis) yılanları uzaklaştırma, epilepsiyi teşhis etme, kadınların histerilerini yatıştırma, solucanları çıkarma, kalp problemlerini hafifletme ve jinekolojik hastalıkları iyileştirme özelliklerine sahip olduğunu belirtirler. Ayrıca mücevheratta da kullanılmıştır.
Bu taş, Gagai yakınlarındaki Gages adlı bir nehrin ağzında bulunmuş ve adını bu nehirden almıştır. Modern jet taşı olarak tanımlanan Gagates lapis, antik tanımlamalara tamamen uymaktadır. Linyit formu olup bitüm ve petrol içermesine rağmen ısıtma amaçlı kullanılmaz. Ancak, Gages Nehri'nin ve Gagates madeninin kesin konumu hakkında bugüne kadar bir kanıt bulunamamıştır; Alakır Çayı'nın veya Gavur Kayı'nın antik Gages olabileceğine dair öneriler vardır.

Kenthaber Gagae Sayfası

Smith, William, (Ed.) (1854–1857). "Gagae". Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü (İngilizce). Londra: John Murray.

Gambrium veya Gambrion (Grekçe: Γάμβριον ve Γάμβρειον), ayrıca Gambreium veya Gambreion (Γάμβρειον) ya da Cambre olarak da bilinen, antik Aiolis ve Misya'da, Pergamon'a oldukça yakın bir antik kentir. Yerleşime ait sit alanı günümüzde İzmir ili Kınık İlçesi sınırları içindeki Poyracık köyünün yaslandığı Hisarlık Tepesi'nin üstünde yer almaktadır.
Adından, MÖ 399 yılında yöreye ilişkin bilgiler veren Ksenofon'un Onbinlerin Dönüşü adlı eserinde söz edilir. O günlerde Gambrion'un yönetici Pergamon tepesine yerleşmiş Hellas'ın oğlu Gorgion'dur. Gambrion'da basılmış elektron paralar üzerinde on iki ışını bulunan bir yıldız vardır.

Antik kent ismi Gambrion köken olarak gambros'tan gelmektedir. Gambros kökü "damat", -eion ise yeri eki anlamını taşımaktadır. Bilge Umar, Gambrion ismini bu şekilde yorumlamış, Ksenophon ise Helenceye dayandırmakta olduğu fakat MÖ 400 de burası Helenleşmediği için bu adın Helen kökenli olmadığı Bürchner notlarında geçmektedir. Antik yazarlardan Plinius ise antik kenti Cambre olarak yorumlamıştır.

Gambreion, Ksenophon'un Hellenika adlı eserinde bir Mysia kenti olarak geçer. Gambreion'un, Bergama‟nın doğusunda Kınık kasabasının bitişiğinde olduğu düşünülmektedir. MÖ 4. ve 3. yüzyıllarda sikke bastığını biliyoruz. Yerleşimden günümüze görünür hiçbir yapı kalıntısı ulaşmamış ve tarihçesi hakkında da pek bilgi sahibi değiliz. Adından, MÖ 399 yılında yöreye ilişkin bilgiler veren Ksenophon'un Onbinlerin Dönüşü adlı eserinde söz edilir. O günlerde Gambrion'un yönetici Pergamon tepesine yerleşmiş Hellas'ın oğlu Gorgion'dur. Lidyalılar zamanında Kalarga tepeden altın çıkarılıp Gambrion'da işletilmiş olarak antik kayıtlarda geçmektedir. Bölgede yapılan araştırma kazılarında MÖ 350-300 yıllarına tarihlenen Gambrion sikkeleri bulunmuştur. Bergama'da ilk ticari değişim aracı olan para basımı MÖ 5. yüzyıl'da yapılmıştır. Poyracık o zamanki adıyla Gambrion darphanesiyle ünlü komşu kenttir. Gambrion Bergama krallığı döneminde bir kent olup Darphanesi ile ünlüdür. Ancak günümüzde adı geçen eserlerin yer yer kalıntıları kalmıştır. Antik yerleşim Gambrion'un yönetici Pergamon tepesine yerleşmiş Hellas'ın oğlu Gorgion'dur. Gambrion'da basılmış elektron paralar üzerinde on iki ışını bulunan bir yıldız vardır. Bergama küçük bir yerleşim olduğu dönemde Gambrion zengin ve gelişmiş görünümünde kent statüsü görünümündedir.

Antik kentin başlıca geçim kaynaklarından birisi de maden işçiliğidir. Gambrion kenti sırtını yasladığı Yunt dağlarından elde edilen kömür ve demir madenleri sayesinde maden işçiliğini geliştirmiştir. 

Antik kaynaklarda adı geçen Gambrion kentinin ilk araştırılması Alman klasik arkeolog Alexander Conze tarafından 1887 yılında yaptığı yüzey çalışmalar ışığında yorumlanmaktadır. Araştırmacı A. Conze, kent yerleşiminin sınırlarının düşünülenden daha fazla olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Gambrion'da, Thesmophorion ve Artemis Lokhia adına kurulan iki tapınaktan söz ettiği görülmektedir. Fakat günümüzde antik yerleşimde bilimsel çalışmalar yapılmadığından antik kent yapı temelleri yarı toprak altında kalmıştır.

Genel

Genel
Ksenofon, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü), Sosyal Yayınları
Osman Bayatlı, Bergama Tarihinde Sikkeler
Seher Özkan, Gambrion Antik Kenti, Bergama Belediyesi Yayınları.
Erkmen Senan, Gambreion/Poyracık, Kınık ve çevresi-İzmir

[1] 5 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gambrion antik kentine ait sikke örnekleri

Germanicia, (Latince: Germanicia, Yunanca: Γερμανίκεια; günümüzdeki adıyla Kahramanmaraş veya eski adıyla Maraş), antik dönemde Kommagene Krallığı’nın kuzeydoğu kesiminde yer alan, günümüzde Kahramanmaraş ilinin Dulkadiroğlu ilçesi sınırları içerisinde bulunan antik kenttir. 

Şehir, MÖ 12. yüzyılda Maraş (Marqas) adıyla Neo-Hitit krallığı Gurgum'un başkentiydi.
MÖ 8. yüzyılda Asurlular tarafından fethedildi ve adı Markasi olarak değiştirildi. 
M.Ö. 64’te Romalıların eline geçmiş ve Caligula takma adıyla bilinen Roma İmparatoru Gaisus Caesar Agustus Germanicus’un adı şehre verilerek “Caesarea Germanicia” olarak adlandırılmıştır. Bizanslılar şehri Germanikeia olarak adlandırırken, Haçlılar Sebastia ismini kullanmışlardır.
Yaklaşık MS 675 veya 680 yılında Doğu Roma (Bizans) İmparatoru III. Leon bu şehirde doğmuştur.

Germanicia antik kentinin, Kahramanmaraş Müzesi'nin başkanlığında yapılan kazılarla ve çalışmalarla kent merkezinin doğusunda yer alan ve halkın Kahramanmaraş dediği bölgede yer alan merkez Dulkadiroğlu ilçesinin, Şeyh Adil, Bağlarbaşı, Namık Kemal ve Dulkadiroğlu mahallelerini kapsayan 146 hektarlık bir alanı kapsadığı tespit edilmiştir. Antik haritalarda ve yayınlarda Germanicia, Kahramanmaraş ili sınırları içerisinde gösterilse de antik kente ait şehirde ayakta hiçbir kalıntı olmaması nedeniyle 2007 yılının Ağustos ayında kaçak bir kazı sonucunda bir parçası bulununcaya kadar tam yeri tespit edilememiştir.
Ağustos 2007'de başlayan kazılar sonucu kentin antik taban mozaikleri ortaya çıkarıldı. 2018 yılında 2424 ada 2 ve 3 parsel, 2020 yılında ise 461 ada 4 ve 5 parsel ile 374 ada 14 parsel Germanicia Mozaik Alanı Ören Yeri olarak turizme açılmıştır.
Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından yayınlanan 2021 tarihli habere göre 2008 yılından itibaren 5 ayrı alanda 3 bin 950 metrekarelik bir alanda kazı işlemleri devam etmektedir. Toplamda 19 parselden Geç Roma-Erken Bizans dönemine ait mozaik tabakalar çıkarılmıştır (Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 2021).

Griffon veya griffin, genellikle aslan vücutlu, kartal kanatlı ve kafalı mitolojik yaratıktır. Farklı betimlemelerinde hayvanın dört ayağı da aslan ayağı, yalnız arka ayakları aslan ayağı veya tüm ayakları kartal ayağı olabilir. Antik Yunancada "kıvrılmış", "kırık" anlamındaki "grýps veya gryphos" sözcüklerinden türediği düşünülür. Latinceye "grýphus" şeklinde geçmiştir. Grifonlar göğü, tan ağarışını, ilim, irfan ve kuvvet gibi kavramları ifade eder.
Griffinler hakkındaki bazı efsanelerde kuşun türü söylenmezken, diğerlerinde kartal sözcüğü geçer, ender olarak da kanatları olmayan, salt kartal kafası ve aslan bedeninden oluşmuş bir yaratık olarak anlatılır. Yine anlatılara göre, son derece cesur ve gururlu hayvanlardır. Bunlar pençelerinde insan, at, hatta fil taşıyabilecek kadar büyüktürler. Aynı şekilde, pençe tırnaklarının kupa olarak kullanılabileceği söylenir. Hatta köprücük kemiklerinden de yay yapılabildiği ifade edilir. İsveçli tarihçi Olaus Magnus'a göre bu yaratıklar, Kuzey dağlarında yaşamış bir kuş cinsidir.

Folklorist Adrienne Mayor bazı Protoceratops fosillerinin Orta Asya'da bulunması sonucu Griffon efsanelerinin doğmuş olabileceğini düşünmektedir.

Yunan: Yunan kültüründe griffinler kuzeyde "Hyperborei" yakınların veya doğuda "Hindistan" bölgesinde yaşayan yaratıklardır. Genellikle altınların koruyuculuğu yaparlar.
Çin: Uzakdoğu efsanelerinde geçen bir griffon türü geyik gibi boynuzları olan, pullarla örtülü başa ve bedene sahip ve aynı zamanda kartal pençeli ve kanatlı bir ejder olarak tasvir edilir. Bu kutsal hayvanın görülmesi, zafer ve barışın müjdecisi olarak yorumlanır.
Orta Asya: Hun sanatında da oldukça fazla işlenmiş bir motiftir (Nejat Diyarbekirli'nin "Hun Sanatı" adlı kitabında görmek mümkündür).
Macar: Macar mitolojisinin önemli bir figürüdür. Griff olarak anılan bu varlık Avrupa mitolojilerindeki adı Griffin'dir. Aslan başlı bir kuş görünümdedir. Macarlara göre insan eti yiyen bir kuştur.
Türkler: Türklerde özellikle kartal başlı Grifonlar yaygın olarak görülmüştür.

Hipogrif: Erkek bir griffon ile dişi bir at çiftleştiği zaman ortaya çıkan yaratıklara denir.
Deniz Griffini: Arka ayakları ve kuyruğu, balık kuyruğu şeklindedir.

Griffinler çok farklı şekillerde tasvir edilebilirler.

Gryneion, Gryneia, Gryneium (Grekçe: Γρύνειον), diğer adlarıyla Gryneum, Gryneion, Grynium, Grynion (Γρύνιον), Grynia, Gryneia (Γρύνεια)  ve Grynoi (Γρῦνοι), antik Aiolis bölgesinde bulunan bir kenttir. Mirina'dan 40, Elaea'dan ise 70 stadia uzaklıkta yer alıyordu. Kentte, antik bir Orakl ve muhteşem beyaz mermerden yapılmış bir tapınağa sahip bir Apollon kutsal alanı bulunuyordu. Şehir nedeniyle Apollon, Gryneus lakabını almıştır.
Pausanias'ın yazdığına göre, Gryneium'da yetiştirilmiş ağaçların ve meyve vermese de kokusu veya görünümü hoş olan her tür ağacın bulunduğu muhteşem bir Apollon korusu vardı.
Sit alanı günümüzde, İzmir ilinin Aliağa ilçesi sınırları içinde bulunan Yenişakran beldesi yakınlarında, Çandarlı Körfezi kenarında yer alır. 12 büyük Aiol kentinden biri sayılır. Kentin, denize bir dil gibi uzanan yarımadası üzerinde tanrı Apollon'un tapınağı vardı. Gryneion önemli bir kehanet merkeziydi.

Çandarlık Körfezi'ne dil biçiminde uzanan Temaşalık Burnu üzerindedir.

Ksenofon, Gryneium'dan Eretrialı Gongylos'a ait bir yerleşim olarak bahseder. Ayrıca, Alkibiadis'in 50 talent gelir elde ettiği Phrygia'daki Castrum Grunium'un da bu Gryneium kenti olması mümkündür. Gryneium, Delos Birliği'nin bir üyesiydi.
MÖ 334'te, Doğu ülkelerini fethetmek için Anadolu'ya gelecek Büyük İskender'in önünü açmak için yöreye gelen komutan Parmenion tarafından, direnmeleri önlemek, diğer kentlere örnek olması için kenti, saldırarak ele geçirdi, yaktı ve sakinlerini köle olarak sattı. Bundan sonra Gryneion yavaş yavaş önemini kaybetti.

1883 yılında Fransızlar tarafından sadece birkaç gün süren kazılar yapılmıştır. 1957 yılında İzmir-Çanakkale karayolunun yapımı sırasında birçok mezar tahrip edilmiş ve büyük boyutlarda bir mozaik bulunarak üzeri kapatılmıştır. 1973 yılında Bergama Müzesi'nin gerçekleştirdiği kazılarda mozaik tekrar ortaya çıkarılmıştır. Bu kazılar 1973-75 yılları arasında devam etmiştir. 1992 yılında İzmir Müzesi Müdürü T. Özkan tarafından bir kurtarma kazısı yapılmıştır.

Yarımada üzerinde gerçekleştirilen kazılarda MÖ 2. binyıl ve Klasik Dönem seramiklerinin karışık olarak bulunduğu tarım toprağının kaldırılmasından sonra, aşırı şekilde tahribata uğramış bir mimari tabaka ile karşılaşılmış, bu kesimdeki çalışmalara 50 cm derinlikte anakayanın ortaya çıkması ile son verilmiştir. Tarım toprağı kaldırıldıktan sonra yoğun bir tahribatın gözlendiği mimari tabaka ile karşılaşılmıştır. Nekropolis alanında yapılan sondajlardan 50 cm derinlikte bir mezar ortaya çıkarılmıştır. Diğer yapılan sondajda ise bitki örtüsünün altında tahrip edilmiş durumda 3 adet mezar ortaya çıkarılmış ve 3 m derinlikte 1 adet monoblok lahit ortaya çıkarılmış, bu alanda 3 m derinliğe kadar sürdürülen çalışmalarda herhangi bir mezar bulgusuna rastlanmamıştır. 10 no'lu sondajda tarım toprağı içinde tarım faaliyetleri ve erozyonla tahribata uğramış lahitlere ait parçalar bulunmuştur. Bu buluntuların kaldırılmasından sonra, 80 cm derinlikte, plaka taşlardan oluşmuş ve semerdam kapağa sahip bir mezar açığa çıkarılmıştır. Deniz seviyesine yakın olan bu mezarın içinin su ile dolu olduğu gözlenmiştir. Ayrıca buluntular arasında Aiol Orientalizan seramik örnekleri de yer almaktadır.

1992 yılında Nekropolis alanında gerçekleştirilen kazılarda 11 sondaj açılmış, bunlardan 4, 7, 8, 10 ve 11 no'lu olanlarda mezarlar açığa çıkarılmıştır. Sondajlar sonucunda Gryneion Nekropolisi'nde, monoblok kireçtaşı lahitler, plaka kireç taşı bloklarla oluşturulan sanduka mezarlar, kremasyon mezarlar, amphora mezarlar, inhumasyon türü mezarlar ve urne mezarların varlığı gözlenmiştir. 4 no'lu sondajda 1 adet mezar ortaya çıkarılmış, ancak tahrip edildiği için buluntu vermemiştir. 7 no'lu sondajda 3 adet monoblok lahit ortaya çıkarılmıştır.

1992 yılında kurtarma kazısı başlamadan önce yapılan yüzey araştırmasında yarımadanın doğu kesiminde Geometrik, Arkaik ve Klasik Dönem'e ait seramik parçaları, yarımadanın kuzey kesiminde ise MÖ 6. ve 5. yüzyıllara ait siyah ve kırmızı figür tekniğinde boyalı Attika seramik parçaları bulunmuştur. 
Aynı sezon içinde gerçekleştirilen kurtarma kazısında, yarımada ve nekropolis olmak üzere iki alanda çalışılmıştır. Yarımada üzerinde H-15 plankaresinde yapılan çalışmalarda tarım toprağı içerisinde MÖ 2. binyıl ve Klasik Dönem seramikleri ile birlikte yoğun olarak MÖ 4. yüzyıl 'a ait amphora ve büyük mutfak kaplarına ait parçalar ele geçmiştir. Ele geçen bu seramik parçaları arasında pişmiş topraktan imal edilmiş ekmek pişirme tavası da yer almaktadır. Yarımada üzerindeki ikinci kazı çalışması, doğu kesiminde T-18 plankaresinde gerçekleştirilmiş, bu kesimde de yine H-15 plankaresinde olduğu gibi, üst seviyelerde karışık bir mimari ile birlikte MÖ 4. yüzyıl 'a ait amphora ve diğer seramik parçalarının varlığı gözlenmiştir. Tarım toprağı derinliğinden sonra sürdürülen çalışmalarda, tahribata uğrayan mimarinin taban seviyesinde, MÖ 4. yüzyıl 'a ait siyah firnisli Attika vazoları ele geçmiştir. 92-4 no'lu mezarda Attika stilinde ancak yerli olarak üretilmiş, palmetli kylix ile gözlü skyphos, 92-7 no'lu mezarda, bantlı skyphos ile basit bir tabak ele geçmiştir. 8 no'lu sondajda dolgu toprağı içinde in situ olmayan Attika malı palmetli lekythos ile Korinth Orientalizan ve diğer Attika vazolarına ait parçalar bulunmuştur. 10 no'lu sondajda ortaya çıkarılan mezar içinden Attika siyah figür tekniğinde bezenmiş kylix, lekythos ve skyphos ele geçmiştir. Yine bu sondajda 92-1K no'lu kremasyon mezar yonca ağızlı oinokhoesi ile birlikte bulunmuştur. 11 no'lu sondajda ise açığa çıkarılan ve iki parça blok taşla örtülen sanduka mezar içinde, iskeletin karın hizasında, Attika malı siyah firnisli kantharos bulunmuştur.

Gryneion Nekropolisi'nde gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkarılan mezarlarda yön birliği olmadığı, mezar hediyelerinin ise monoblok taş lahitlerde mezarın içine bırakıldığı görülmüştür. Mezar türleri ve buluntular açısından bakıldığında, Gryneion Nekropolisi ile Troas, Aiolis ve İonia nekropolisleri benzer özellikler taşımaktadır. Ancak mezar konteksleri açısında değerlendirildiğinde, özellikle MÖ geç 6. yüzyıl ve 5. yüzyıl'da Tenedos, Dardanos ve Assos nekropolislerinde açığa çıkarılan kontekslerle benzer oldukları görülür.

Özel

Genel
Strabon, Coğrafya. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1987
Bilge Umar, Aolis, İnkılâp Yayınevi
George E. Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi, Arion Yayınevi,1992

Gryneion'daki sikkeler 2 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gözlükule Höyüğü, Mersin İl merkezinin 30 km. doğusunda Tarsus İlçesi'nin güneybatısında, Gözlükule mahallesinde, günümüzde İlçe'nin bir parkı olarak kullanılan bir höyüktür. Tepe, 300 metre çapında olup 25 metre yüksekliktedir. Bir Klasik Çağ kenti olan Tarsu ya da Tarse, hem tepede hem de günümüz Tarsus İlçesi'nin altındadır. Günümüz Tarsus'unu oluşturan ilk yerleşimin, Toroslar'dan gelen bir akarsuyun kıyısında, MÖ 7. binyılda bir köy olarak kurulduğu belirtilmektedir. Höyük, Orta Anadolu'dan Akdeniz kıyılarına doğal bir geçiş olan Gülek Boğazı çıkışında, Antik Kilikya ovasında yer almaktadır. Diğer yandan Gülek Boğazı çıkışından Amik Ovası yoluyla Kuzey Suriye'ye ulaşımın da kavşağındadır.

Gözlükule, Neolitik Çağ'da yerleşime açıldıktan sonra MÖ 2. binyılda önemli bir yerleşim ve liman haline geldi. Akdeniz kıyısını takip eden ana yol sistemi ile Toros Dağları'ndan (Gülek Boğazı olarak da bilinen Kilikya Kapıları) Anadolu platosuna uzanan vadiler boyunca ilerleyen diğer yol sistemlerinin kesişim noktasında bulunuyordu.
Tarsus şehri Gözlükule'nin hemen kuzeyinde geliştiğinde, Gözlükule, Kilikya'nın limanı olarak aktif kalmaya devam etti. MÖ 41'de VII. Kleopatra ve Marcus Antonius, Gözlükule Limanı'nı kullanarak Tarsus'a giriş yaptılar.
Daha sonraki yıllarda, Berdan Nehri'nin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle kıyı şeridi güneye doğru ilerledi ve bu durum, Gözlükule'nin bir liman olarak önemini kaybetmesine yol açtı.

Gözlükule'de resmi kazılar başlamadan önce, tümülüs kısmen zarar görmüştü. I. Dünya Savaşı sonrası Fransız işgali sırasında Tarsus'ta konuşlanan bir Fransız taburu nedeniyle höyüğün bir miktar tahribata uğradığı düşünülüyor.
Höyükteki ilk kazılar 1934-1939 yılları arasında Bryn Mawr College ve Institute for Advanced Study'den Hetty Goldman liderliğindeki bir ekip tarafından yürütüldü. Goldman, ilk resmi onaylı kadın arkeologdu. II. Dünya Savaşı nedeniyle kesintiye uğrayan kazılar, 1947-1949 yılları arasında Amerikan Tarsus Araştırma ekibi adına yine Hetty Goldman tarafından ek çalışmalarla devam etti. Bu kazılarda ortaya çıkarılan stratigrafi (katmanlaşma), Tunç Çağı Anadolu kronolojisi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu kazılarda Kalkolitik Çağ tabakalarına ancak 4,5 x 3,5 metrelik bir açmada ulaşılabilmiştir. Fakat ova taban suyu nedeniyle ana toprağa ulaşılamamıştır. İlk kazı ekibi üyelerinden Hollandalı arkeolog ve Anadolu Arkeolojisi'nin teorik temellerini kuran bilim insanlarından biri olan Machteld James Mellink ve Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden bir ekip 2000 yılı eylül ayında ön hazırlık yaparak 2001 yılında yeni dönem kazılarına başlamıştır. Yine Boğaziçi Üniversitesi tarafından 2007 yılında Aslı Özyar başkalığında yeniden kazılmıştır.

Gözlükule Höyük, Anadolu'daki Neolitik Çağ'dan neredeyse günümüze kadar kesintisiz iskan gören bir yerleşmedir. Neolitik ve Kalkolitik Çağ devamında Erken Tunç Çağı I., II. ve III. evreler, Orta Tunç Çağı, Geç Tunç Çağı I. ve II. evleler, Demir Çağı, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlenen yapı katları ortaya çıkarılmıştır.
Gözlükule kazılarının Anadolu Arkeolojisi'ne getirdiği en önemli katkı, Kuzey Mezopotamya kültür evrelerinin, bu kazılarda edinilen bilgilerle Anadolu Arkeolojisi'ne uyarlanmasıdır. Anadolu Arkeolojisi'nde Erken Tunç Çağı'nın I., II. ve III. evrelere bölümlendirilmesi bu kazılar ışığında olmuştur.

Höyüğün doğu tarafında Erken Tunç Çağı I. Evreye ait taş temeller ortaya çıkarılmıştır. Bu taş temellerin bir savunma duvarına ait olduğu ileri sürülmektedir. Sur duvarı kuzeydoğu – güneybatı yönünde izlenmektedir. Oldukça bozuk durumdadır. Açığa çıkarılan bir taş yığınının bu sura bağlı bir kule olması gerektiği ifade edilmektedir. Kuleden uzanan taş döşeli bir yolun iki yanına sıralanmış yapılarda sekiler, üzeri kerpiçle kapatılmış suyolları ve depolama alanları bulunmuştur.
Erken Tunç Çağı II. Evrede, önceden daha ince olan surun kalınlaştırılması için o kesimdeki evlerin aceleyle yıkılıp kerpiçten ikinci bir duvar yapıldığı, iki duvar arası alanının dükkânların yer aldığı bir alan olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Erken Tunç Çağı III. Evrede megaron tipi yapılar ortaya çıkmıştır. Daha sonraki safhalarda doğu tipi olarak tanımlanan, bitişik düzendeki çok odalı yapılar yer almaktadır. Mimarideki bu değişiklik farklı kültüre sahip yeni bir halkın höyüğe gelip yerleştiği şeklinde yorumlanmaktadır.
Erken Tunç Çağı III. Evrenin sonlarında, Erken Tunç Çağı – Orta Tunç Çağı Geçiş Evresi'nde yerleşmenin dışarıdan gelen bir yıkıma uğradığı anlaşılmaktadır. Bundan sonra zayıf ve dağınık bir yerleşim görülmektedir ve eski halkın, yeni halklar karışmadığı ileri sürülmektedir.
Erken Tunç Çağı I. Evreye tarihlenen kilden yapılmış bir tanrıça heykelinin benzerlerine Kusura Höyük, Termi'de rastlanmıştır.

Höyüğün güney kesimi yol tarafından kesilmektedir. Bugün için park olarak kullanılmaktadır.

Yakın plan kroki 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraflar 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halikarnas (Yunanca: Αλικαρνασσός, Halikarnassos), günümüzde Muğla'nın Bodrum ilçesinde bulunan, Karya dönemine ait antik yerleşimdir.
Antik çağlarda günümüz Bodrum'unun bulunduğu yerde bir Karya şehridir. Geleneksel olarak Troezen adında bir Dor tarafından kurulduğuna inanılır.
Bir Halikarnaslı olan Herodotos, Halikarnas'ın Triopion'da (Knidos) Dorlar tarafından düzenlenen Apollon festivallerinde yer aldığını söyler ancak Halikarnas edebiyatı ve kültürü tamamen İyonya kültürü ile uyumludur. Halikarnas, geniş ve korunaklı limanı, deniz yolları üzerindeki önemli konumu ile küçük bir despotluğun başkenti hâline geldi. Bu despotluğun en çok bilinen hükümdarı, MÖ 480'de Pers kralı I. Serhas (Xerses) ile birlikte Antik Yunanistan'ı işgalinde görev alan I. Artemisia'dır. MÖ 370 yılı civarında Mausolos zamanında Karya'nın başkentiydi ve çevresi surlarla çevrili, kamu binalarına sahip, gizli bir tersanesi ve kanalı olan bir şehirdi. Bu dönemde Leleglerin zorunlu göçü nedeniyle şehir nüfusu oldukça arttı. Mausolos MÖ 353-352 yıllarında öldüğünde mozolesi Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri oldu.
Dor Birliği'nin altı üyesinden biri olan Halikarnas ve yöresinin yerli halkı Lelegler ve Karyalılardı. Müsgebi ve Çömlekçi'de ortaya çıkan mezarlar ve buluntuları bölgede Miken kültürü ile çağdaş bir yerleşim olduğunu göstermektedir.

MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında Lidya egemenliğinde olan şehir daha sonra Perslerin egemenliği altına girmiştir. Persler kendilerine yakın yerli bir aile olan Halikarnaslı Ligdamis Hanedanı'nı kenti yönetmesi için görevlendirmişlerdir. MÖ 387'de Karya satraplığının Mylasa'da oturan Ekatomnos'a geçtiği bilinmektedir. Ekatomnos'un oğlu Mausolos MÖ 377'de Karia satrapı olmuş ve merkezi Mylasa'dan Halikarnas'a taşımıştır.
Mausolos öldükten sonra II. Artemisia yönetime gelmiştir. İskender, şehri kuşattığında yönetimde Orontobates vardı. İskender, Alinda Kraliçesi Ada'yı bütün Karya bölgesinin hâkimi yapmıştır. İskender'den sonra II. Ptolemaios'un hâkimiyeti altına giren Halikarnas Roma döneminde Rodos yönetimine verilmişse de bağımsız kabul edilmiştir. MÖ 1. yüzyılda korsanların akınları yüzünden fakirleşen kentin yeniden canlanması Augustus zamanıdır. MS 4. yüzyılda Roma eyaletleri düzenlenirken Karya ayrı bir eyalet, Halikarnas metropolisi Aphrodisias olan bu eyalete bağlı bir şehir olmuştur.
Şehir 11. yüzyılda Türklerin eline geçmiştir. 1402 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından ele geçirilen şehrin, eski Dor akropolünün olduğu yerde kale inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos'u almasına kadar şövalyelerin elinde kalmıştır.

Halikarnas'ta 1856, 1857 ve 1865 yıllarında yoğun olarak arkelolojik kazılar yapıldı. Halikarnas'ta 1857 yılında Newton tarafından bulunarak frizleri Londra'daki British Museum'a taşınan Halikarnas Mozolesi (Maussoleion), Dünyanın Yedi Harikası'ndan biridir. Mozole, Mausolos için karısı II. Artemisia tarafından yaptırılan bir mezar anıtıdır. Bugün sadece temel izleri ile frizlerinden bir parça kalmıştır.
Halikarnas'taki diğer kalıntılar ise yer yer poligonal ve rektagonal tekniğin kullanıldığı surlar, spor alanının kalıntıları, tapınak platformu ile mezarlardır; ancak antik şehrin kalıntıları 1400'lü yıllarda Rodos Şövalyeleri tarafından yaptırılan görkemli kalenin kalıntılarının gölgesinde kalmıştır.

Harpagion (Grekçe: Ἁρπάγιον ) Antik Troad veya Thukydides'in bahsettiği üzere Misya bölgesinde bir kenttir. Kentin sahip olduğu topraklar Harpageia (τὰ Ἁρπαγεῖα) veya Harpagia (Ἁρπάγια) diye anılmaktaydı. Granicus nehrinin ağzının yakınında, Priapos ile Kyzikos arasında bulunmaktaydı. M.Ö. 448/7 ile M.Ö. 429/8 yılları arasındaki Atina haraç kayıtlarından Delos Birliği'ne dahil bir kent olduğu anlaşıkmaktadır. Thukydides, Kynossema Muharebesi'nden üç gün sonra Peloponez Savaşı sırasında Atinalıların Harpagion ve Priapus'ta Bizantion'dan gelen sekiz gemiyi ele geçirdiğini yazmaktadır.
Bazı efsanelere göre Ganymedes Harpagion kentinden kaçırılmıştır.
Harpagion, günümüzde Çanakkale ilinin Biga ilçesine bağlı Bozlar köyü sahilinde yer almaktadır.

 Bu madde şu anda kamu malı olan Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü'nden metin içermektedir‎. Smith, William, (Ed.) (1854–1857). "Harpageia". Yunan ve Roma Coğrafya Sözlüğü (İngilizce). Londra: John Murray.

Hamaxia veya Hemaksia (Grekçe: Ἁμαξία), antik Pamfilya'nın doğusunda veya Kilikya'nın batısında yer alan bir kasabadır.
Hamaxia'nın, Stadiasmus Maris Magni'de Korakesion'un (Alanya) batısında bahsedilen Anaxion, Anaxium veya Amaxian (Ἁμαξίαν) ile aynı yer olması muhtemeldir. Strabon, gemiler için iyi bir limana ve gemi yapımı için mükemmel sedir ağaçlarına sahip olan kasabanın Marcus Antonius'un Kleopatra'ya verdiği hediyelerden biri olduğunu belirtir.
Yerleşime ait sit alanı, Güney Anadolu'da, Antalya ilinin Alanya ilçesinin 6 km. kuzeybatı­sındaki Elikesik Köyü'nde bulunmaktadır.

Strabon kentten, gemi yapımında kullanılan kerestenin elde edildiği, özellikle sedir ağaçlarının bol olduğu bir yer olarak söz eder. Kentin Roma öncesi iskân edildiği sanılır fakat yazıtlara göre MÖ 3. yüzyıldan ön­ce kent durumuna erişememiştir. Kentte bulunan bazı yazıtlarda Hermes'in amblemi Kaduceus'un işlenmiş olması, burada Hermes'e ait bir tapınağın var­lığını göstermektedir.
Dağlık arazideki kentin en tepe noktasında rektogonal taşlardan yapılmış bir kulenin varlığı söz konusudur. Helenistik dönemin özelliklerini de taşıyan kentin önemli kalıntıları arasında önünde havuzu ile antik bir çeşme vardır. Yarım daire planlı, oturma sıraları halen ayakta duran ve yazıtlarla donatılmış geniş bir eksedra, dini yapı kompeksi ve nekropol kentin öteki kalıntıları arasında sayılabilir.
Kent, İsa'dan sonra 2. ve 3. yüzyıllarda Korakesion'a (Alanya) bağlı olarak varlığını sürdüren küçük yerleşim haline gelmiştir.

Ören yerine giriş ücretsizdir. Kentin deniz tarafına bakan yamacından Alanya manzarası çok güzeldir. Akdeniz'de pusun olmadığı havada 100 kilometreden uzun kıyı şeridinde Gazipaşa'dan Manavgat'a kadar uzanan bölgeyi seyretmek olasıdır.

 OpenStreetMap'te Hemaksia ile ilgili coğrafi veriler

Hierapolis (Yunanca: Ἱεράπολις 'kutsal şehir'), Pamukkale (Denizli) yakınlarında bulunan ve Frigler döneminde ana tanrıça Kibele kültünün merkezlerinden biri olarak faaliyet göstermiş bir antik kenttir. Antik coğrafyacı Strabon ile Ptolemaios verdikleri bilgilerde, Karia bölgesine sınır olan Laodikya ve Tripolis kentlerine yakınlığı ile Hierapolisin bir Frigya kenti olduğunu ileri sürülmektedir.

2016 yılında yapılan kazılarda bölgedeki yerleşimin Demir Çağı'nda başladığına dair kanıtlar bulunmuştur. Şehrin bulunduğu bölgede Frigler döneminde Anadolu'nun ana tanrıçası Kibele'ye adanmış bir dinî merkez bulunmaktaydı. Başlangıçta Lycus (Frigya nehri) vadisinde yaşayan yerli topluluklar tarafından kullanılan bu tapınak daha sonra Hierapolis'in merkezini oluşturacaktı. Yunan kolonistleri gelip şehri önceden var olan yerleşim düzeni üzerine kurduklarında, antik Kibele kültü yavaş yavaş Yunan mitolojisi içerisinde asimile oldu.
Yunan kolonizasyonu zamanından çok daha önce, bölge, burada bulunan bir mağara içerisindeki bir kaplıcadan çıkan zehirli gazlar nedeniyle yeraltı dünyasına açılan bir kapı ve aynı zamanda yer altı tanrıları ile iletişim kurma mekânı olarak görülüyordu. Yunan kültürüne asimilasyon süreciyle birlikte tapınak Kibele yerine Hades (Pluton) ve Persephone ile ilişkilendirilmiş ve tapınağa Plutonium adı verilmiştir.
Kentin kuruluşu hakkında bilgilerin kısıtlı olmasına karşın; Pergamon Krallığı zamanında II. Eumenes tarafından MÖ 2. yüzyıl başlarında kurulduğu ve Bergama'nın efsanevi kurucusu Telephos'un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera'dan dolayı, Hierapolis adını aldığı bilinmektedir. Hierapolis, Roma İmparatoru Neron dönemindeki MS 60 yılındaki büyük depreme kadar, Hellenistik kentleşme ilkelerine bağlı kalarak özgün dokusunu sürdürmüştür. Hierapolis " Kutsal Şehir anlamına da gelmektedir." M.Ö. 129 yılında Roma İmparatorluğuna geçmiştir. Bugünlerde hala var olan kalıntıların büyük bir çoğunluğu Roma dönemine aittir.
Deprem kuşağı üzerinde bulunan kent, Neron dönemi depreminden büyük zarar görmüş ve tamamen yenilenmiştir. Üst üste yaşadığı bu depremlerden sonra kent, tüm Hellenistik niteliğini kaybetmiş, tipik bir Roma kenti görünümünü almıştır. Hierapolis Roma döneminden sonra Bizans döneminde de çok önemli bir merkez olmuştur. Bu önem, MS 4. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık merkezi olması (metropolis), MS 80 yıllarında, İsa'nın havarilerinden Filipus'un burada öldürülmesinden kaynaklanmaktadır.
MS 395 yılında Bizans yönetimine geçen Hierapolis, Piskoposluk merkezi oldu. Hierapolis, 12. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu Selçukluları'nın sınırları dahilinde kalmıştır. Hierapolis antik kentinde; Nekropol, Domitiyan yolu ve kapısı, kare alan içine oturtulmuş Oktokonus tapınağı, tiyatro, Frontinus caddesi ve kapısı, Agora, Kuzey Bizans Kapısı, Güney Bizans Kapısı, Gymnasium, Tritonlu Çeşme Binası, Apollon Kutsal Alanı, su kanalları ve nymphaeumları, Surlan, Filipus Martynonu ve köprüsü, Direkli Kilisesi, Nekropol Alanı, Katedral ve Roma Hamamı kalıntıları bulunmaktadır.
Tedavi amacıyla da kullanılan Pamukkale yer altı suları (travertenler) sayesinde tarih boyunca turist çekmiştir.
Hamam, yolcuların yıkanarak şehre girmeleri için şehrin dışına inşa edilmiştir.
Tiyatro kapasitesinin 9.500 kişi olmasından dolayı şehir nüfusunun 95.000-100.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Tiyatrosunun tasarımından burada gladyatör dövüşleri yapıldığı anlaşılır. Sahne altındaki çukurluk bölümle oturma sıraları arasında seyircileri vahşi hayvanlardan korunmak için yaklaşık bir metrelik yükseklik farkı vardır. Gladyatör dövüşlerinin olmadığı tiyatrolarda bu fark bulunmamakta, sıralar sahne düzeyinden başlamaktadır.
Şehrin giriş kapısında işlenmiş olan Medusa figürü, tanrıça Medusa'dan korunmak için yapılmıştır. Bu inancın Türk kültürüne nazar boncuğu olarak geçtiği sanılmaktadır. Şehir, 09.12.1988 tarihinde hem doğal hem de kültürel miras olarak UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır.

Grek tiyatrosu tipinde yamaca yaslanmış 300 ayak (91 m) tüm cephesiyle birlikte korunabilen büyük bir yapıdır. İnşasına; 60 yılında olan büyük bir depremin ardından Flaviuslar döneminde 62 yılında başlanmıştır. Hadrianus döneminde (117-137) inşa halindedir. Yapı Severuslar döneminde 206 yılında tamamlanmıştır.
Caveada 50 oturma sırası bulunur. Bu oturma sıraları 8 merdivenle 7 bölüme ayrılmıştır. Caveanın tam ortasından geçen diozomaya her iki yandan tonozlu birer geçit ile (vomitoryum) girilir. Caveanın ortasında yer alan krallık locası ve orkestrayı çevreleyen 6 ayak (3.66 m) yüksekliğindeki sahne ön duvarında 5 kapı ve altı niş bulunmakta, bunların önünde 10 adet sütun yer almaktadır. Mermer sütunların üzerleri istiridye kabuğu şeklinde motiflerle dekore edilmiştir. Sahnenin gerisinde arka duvarı süsleyen üst üste sıralanmış 3 sütun dizisinden, alttakiler sekizgen kaideler üzerinde yükselir ve yivsizdir.
Kabartmalar, stillerinden de anlaşılacağı üzere değişik dönemlerde farklı ustalar tarafından yapılmıştır. Özellikle mitolojik konuların işlendiği sahnelerde Helenistik dönem heykel sanatlarının etkilerini, kalabalık, hareketli ve canlı figürlerde görmek mümkündür. Bu figürlerde Bergama sanat ekolünün (Zeus Atları Kabartmaları) biraz etkileri görülmektedir. Sahne binasının kabartmalı frizlerle süslenmesi açısından tiyatro, Perge, Side ve Nyssa tiyatrolarıyla büyük bir benzerlik gösterir.
Mezarlık alanlarını ifade eden nekropoller, Hierapolis'in ‘Kutsal Şehir’ olarak adlandırılmasının ardından ayrı bir öneme bürünmüştür. Bu nekropollerde yapılan araştırmalar dönemin bütün dinî inançlarını gün yüzüne çıkarmaktadır. Mezar yapılarının görkemine göre varlıklı ya da halk mezarı olarak kolaylıkla ayrılabilen bu nekropoller kentin ana caddesinin kuzey ve güney doğrultusunda uzanmaktadır. Sayıları ise 2 binden fazladır.

Kent surlarının dışında ve ova dışındaki tüm yönlerde nekropol alanları bulunmaktadır. Bunlar yoğunlukla Tripolis-Sardes'e giden kuzey yolunun ve Laodikya-Clossae'ye giden güney yolunun iki tarafında yer alır. Mezarlarda kireç taşı ve mermer kullanılmıştır. Mermer kullanımı daha çok lahit tiplerinde görülür.
Kuzey Nekropolis: Nekropolisteki anıtların iyi durumda koruna gelmiş olması ve yayıldığı geniş alanda, çok sayıda traverten lahit ile birlikte bulunması, etkileyici bir görüntü oluşturur. (Sayıları iki binden fazladır ve çoğunda yer alan yazıtta Yunanca Soros Süfiksi ile karşılaşılır.)
Hierapolis mezar anıtlarının mimarisi çok çeşitlidir ve değişik uygulamalar gösterir. En eski mezarlar Helenistik Dönem'e tarihlenen (MÖ II – I. yüzyıllar) tümülüs mezarlardır. Bu mezarlar düzgün kesilmiş taşlarla örülü silindir kasnakla sınırlanan mezar odasının üstü koni biçimi verilmiş toprakla örtülüdür. Mezar odasına dramos adı verilen koridor ile ulaşılır. Tümülüsler, yol boyunca ve doğuya doğru çıkan bayırda yer almaktadır.
Bu mezarlar daha çok seçkin ailelerle aittir, fakir ailelere ise kayaya oyulmuş basit mezarlardır. Kentin kuzey kısmında yer alan, I., çoğunluğu II. ve III. yüzyıla tarihlenen diğer mezar anıtları, genellikle duvarlarla çevrili, ağaç (çoğunlukla selvi) ve çiçeklerle süslü bahçelere sahiptirler. Tamamen travertenden yapılmış olan mezar anıtları farklı tipler gösterirler: Basit bir lahitten kimi zaman ölü yataklarını içeren, üçgen alınlıklı veya kaide üzerinde yer alan, bir ya da birkaç lahit taşıyan, bazen de ev modellerini yansıtan daha gelişken formlara sahiptirler. Lahitleri taşıyan kaide üzerinde bulunan yazıtta Yunanca bomos (ayaklık, sunak) kelimesi yer alır: Ölünün yüksekte duran vücudu ile bağlantılı olarak anısını yücelten simgesel bir anlam taşır. Bu anıtlar heroon ile aynı işleve sahiptirler. (Kahramanların veya tarihte önemli kişilerin öldükten sonra tanrılaşmalarını kutlamak için yapılmış mezar anıtları.)
Güney Nekropolis: Sağ tarafta depremin etkileyici izleri görülmektedir. Geniş traverten düzlük tamamen altüst olmuştur. Basit ve belki de daha eski nekropolise ait dörtgen çukur mezarlar ve taş ocağına ait izler dikkat çekmektedir. Kazılar sırasında, Denizli Müzesi uzmanları, uzun yazıtlı bomoslu bir mezar yapısı bulmuşlardır. Yakınında Geç Helenistik Dönem'e tarihlenen bir tümülüs mezar yer almakta, bunun yanında ise yazıtlı mermer steller bulunmuştur. Alanın kuzeyinde kazı çalışmaları devam etmektedir, yamaçta Bizans surlarının olduğu yerdeki mezar yapılarında figürlü mermer lahitler bulunmuştur. Bu lahitler taş bir kaide üzerinde durmaktadır. Kerpiç tuğlalar ile yükseltilmiş olan çatı kiremit ile örtülüdür. Bu tip, bir yenilik oluşturmaktadır. Mezar yapısının içi ise çok renkli fresklerle süslenmiştir. Güneye Frontinus'a ait olabilecek olan Kapı'ya doğru ilerledikçe Laodikya ve Colossea'ya giden yol üzerinde, nekropolise ait başka mezar yapıları ile de karşılaşılır.
Uzun yazıtta adı geçen Tiberius Cladius Talamos'a ait mezar dikkat çeker. Cephesi ev mimarisini yansıtmaktadır, yarım sütunlu Dor düzenindeki pilasterler, taş kafesli pencereler ile Blaundos'ta olduğu gibi, arşitrav, yazıtlı friz ve diş kesimli ion düzenindeki saçaklık yer alır. Yalnızca mimari düzenleme bakımından Frontinus Caddesi'ni hatırlatmaktadır. Frontinus Caddesi üzerindeki yapılarda ise Dor düzeni, doğal olarak triglif-metop frizli saçaklıkta olduğu gibi başlıklarda da kendini göstermektedir.

Antik Havuz, Pamukkale'nin en önemli simgelerinden biridir. Özellikle sağlığa faydalı olan suyu ile dünyanın sayılı havuzlarından biri olarak kabul edilir. Yılda binlerce kişinin yüzdüğü bu havuz, birçok hastalığa da iyi gelmektedir. Özellikle Roma İmparatorluğu Dönemi'nde Hierapolis ve çevresi tam bir sağlık merkezi durumundaydı. O yıllarda kent ve etrafına kurulan 15'ten fazla hamama binlerce insan gelir ve sağlıklarına kavuşurlarmış. Bugün antik havuzu meydana getiren MS VII. Yüzyılda oluşan depremdir. Sütunlu caddenin yanında yer alan sivil agoraya ait İon düzeninde yapılmış olan (MS I. yüzyıl) portik bu deprem sonucunda oluşan kırık içinde meydana gelen havuzun içine yıkılmıştır.
Antik Havuz, suyun sıcaklığı nedeni ile rahatlatıcı bi

Horoz, bir kümes hayvanıdır. Tavuğa göre kuyruk ve boyun tüyleri daha uzun ve parlaktır. İbiği büyük ve gösterişlidir. Kendine has, ahenkli bir ötüşü vardır. Ağırlığı 3,5 - 4,5 kilo kadardır. Çok güzel ve uzun süre ile ötenleri (Denizli horozu veya Alman Berg horozu) olduğu gibi, özel olarak horoz dövüşü için yetiştirilen (İspenç horozu) cinsleri vardır.
Horozlar Helenistik döneme (MÖ 4. ve 2. yüzyıllar) kadar insan gıdası kaynağı değil horoz dövüşü veya özel törenler için yetiştiriliyordu.. Günümüzde insanlar horozları öncelikle gıda ve evcil hayvan olarak yetiştirmektedirler.
Horoz birçok kültürde kendine yer edinmiştir. Türkiye'de uzun ötmesi ile ünlü olan Denizli horozu, aynı zamanda Denizli şehrinin simgelerinden biridir. Benzer şekilde Fransa Milli Takımının da simgesi horozdur.

Horoz eti
Horoz dövüşü
Horoz şekeri

Kaloe veya Caloe, Roma'nın Asya eyaletinde bulunan bir yerleşimdi. 3. yüzyıl yazıtlarında Kaloe veya Keloue olarak; İeroklis'in Synecdemos adlı eserinde (660) Kalose olarak; 6. yüzyıldan 12. veya 13. yüzyıla kadar Gustav Parthey'in Notitiæ episcopatuum'unda ise Kalloe, Kaloe ve Kolone olarak geçmektedir.

Kaloe, Türkiye'nin batısında, Küçük Menderes (Kaystros) nehrinin yukarı vadisinde bulunuyordu ve günümüzde İzmir'in Kiraz ilçesinde, Keleş çayı ile, antik Filadelfiya (Alaşehir) kentinin güneybatısında özdeşleştirilmektedir. Kaloe'de doğan 10. yüzyıl Bizanlı tarihçi Diyakoz Leon, yerleşimi şöyle tanımlar: "Asya'da, Tmolos Dağı'nın eteklerinde, Kaystros nehrinin kaynaklarının yakınında bulunan çok güzel bir köy; bu nehir, Kelbianon bölgesinden aktıktan ve seyredene çok hoş bir manzara sunduktan sonra, o ünlü ve meşhur şehir olan Efes Körfezi'ne dökülür ve bir haliç oluşturur."
Kaloe piskoposluğu, Efes metropolitliğine bağlı bir sufragan piskoposluktu ve dolayısıyla Roma'nın Asya eyaleti içindeydi. Fransız tarihçi Le Quien bu yüzden, söz konusu piskoposluğun adının Lidya bölgesinde bulunan Koloe Gölü'nden geldiğini ve bu gölün yakınında Lidya krallarının mezarlarının ve Artemis Koloene tapınağının bulunduğunu varsaymakta yanılmıştır.
Konsillere katılmaları nedeniyle üç piskoposun adı bilinmektedir: 431'deki Efes Konsili'nde Aphobius; 692'deki Trullan Konsili'nde Gregorius ve 787'deki İkinci İznik Konsili'nde Theophanes.
Günümüzde yerleşimli bir piskoposluk olmayan Kaloe, Katolik Kilisesi tarafından bir unvan piskoposluğu olarak listelenmiştir.

Kaman Kalehöyük, Kırşehir İl merkezinin kuzeybatısında, Kaman İlçesi'nin 3 km. doğu-kuzeydoğusunda Çağırkan köyü yolu üzerinde yer alan bir höyüktür. Tepe yaklaşık 280 metre çapında olup 16 metre yüksekliktedir.

Höyükteki kazılar 1986 yılından bu yana Sachihiro Omura başkanlığında, Japonya Ortadoğu Kültür Merkezi ve Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü adına yapılmaktadır. 2014 yılında Kırşehir Müze Başkanlığın tarafından yapılan kazılarda çizim, belgeleme ve Geç Demir Çağına ait buluntular - (Pişmiş toprak seramik parçaları, minyatür küp,, öğütme taşları, ağırlıklar, ağırşaklar, Fenike tarzı cam pendant) bulunmakta. Ayrıca kazılarda çıkan parçalar arasında Geç Tunç Çağı seramik parçaları da bulunmaktadır.

Kazılarda 4 uygarlık katı ve bu katlara ait evreler ve çok sayıda yapı katı ortaya çıkarılmıştır. Bu dört uygarlık katı, yeniden eskiye doğru şu şekilde sıralanmaktadır.

I. kat - Osmanlı Dönemi (MS 14. – 17. Yüzyıllar)
II. kat - Demir Çağı – Frig Dönemi (MÖ 12. yüzyıl – 4. yüzyıl ikinci yarı):* IIa – MÖ 7. yüzyılın ikinci yarısı – MÖ 4. yüzyılın ikinci yarısı (Helenistik Dönem):* IIb – MÖ 7. yüzyılın birinci yarısı:* IIc – MÖ 8. yüzyıl:* IId – MÖ 11. yüzyıl – MÖ 9. yüzyıl (Karbon-14)
III. kat - Orta Tunç Çağı ve Geç Tunç Çağı (MÖ 20. – 12. yüzyıllar):* IIIa – Hitit İmparatorluğu:* IIIb – Eski Hitit:* IIIc - Asur Ticaret Kolonileri Çağı
IV. kat - Erken Tunç Çağı (MÖ 3. binyıl)
İkinci kat içinde birbirinden farklı mimari plan, yapı tekniği ve küçük buluntularla ayrılan dört evre belirlenmektedir. Bunlar IIa, IIb, IIc ve IId olarak tanımlanmıştır. Evrelerde de farklı yapı katları tespit edilmiştir. Örneğin IId evresinde sekiz yapı katı belirlenmiştir. Ancak boyalı seramiklere göre 1-5 ve 6-8 olarak iki safhaya ayrılmaktadır. Her yapı katında alçak bodrumlu ve tek odalı mimari kalıntılar görülmekteyken çanak çömlekte büyük farklılıklar vardır. İlk safhada boyalı çok sayıda seramik ele geçmişken ikinci safhada hiç yoktur. Diğer yanan IId'nin Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Orta Anadolu'da yaygın olan kültüre ait olduğu önerilmektedir. Bu katın yangın geçirmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşimi, Kültepe Karum'unun Ib katı ile çağdaş görülmektedir.
Erken Tunç Çağı tabakasında 5 yapı katı belirlenmiş olup Va olarak tanımlanan yapı katı, Erken Tunç Çağı – Orta Tunç Çağı geçişini temsil etmektedir.

Birinci kat mimarisinde duvarların içine girmiş durumda dikdörtgen ya da yarım daire şeklindeki ocaklardır. Bu ocakların çevresinde demir cürufları, demir nallar ve aletler ele geçmiştir. Bu yapıların dışında ise kül dolu pek çok çöp çukuru ortaya çıkarılmıştır. Bu buluntulara dayanılarak söz konusu yapıların madencilik işliği olduğu düşünülmektedir. Yine birinci kat küçük buluntuları içinde ilgi çekici olanlar 17. yüzyıla ait bir Çin porseleni parçası, aynı yüzyıla ait bir Avrupa gümüş sikkesi, biri altın olmak üzere çeşitli tunç yüzükler, gümüş süs eşyası, demir nallar, beş nargile parçası ve cam bilezikler, akik boncuklar, pişmiş toprak pipolar ve taş ağırşaklardır. IIa yapı katında iki odalı megaron tipindeki binalar, evrenin sonlarına doğru yaygınlaşmıştır. Daha batıdaki örneklerinin etkisinde yapıldıkları düşünülmektedir. Bu yapıların MÖ 5. yüzyılın sonunda ya da MÖ 4. yüzyılın başında terk edildikleri düşünülmektedir.
Eski Hitit Dönemi'ne tarihlenen IIb katında, yerleşmenin merkezinde yer alan geniş yuvarlak beş yapının silo olduğuna karar verilmiştir. Ancak bu silolardaki erzağın sadece Kalehöyük'ten elde edilen erzak olmadığı, yakın civardan vergi olarak toplanan erzağı da içerdiği ifade edilmektedir. Bu bağlamda Kalehöyük'ün Eski Hitit Çağı'nda bölgenin erzağının toplandığı bir merkez olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu erzağın korunması için yerleşme bir sular çevriliydi.
İkinci katın küçük buluntuları içinde ilginç olanı ise fayanstan yapılma bir damga mühürdür. Mührün üzerinde "Horus" olarak ifade edilen bir kuş figürü ile "Ra" olarak ifade edilen bir yuvarlak bulunmaktadır. Bu ifadenin "yabancı ülkenin yöneticisi" anlamına geldiği belirtilmelidir. Söz konusu damga mührün Amarna Devri, yani 18. Haneden Dönemi'ne ait olduğu önerilmektedir. İlginç küçük buluntular arasında tunç olarak fibulalar, iki ya da üç kanatlı ok uçları, mızrak uçları, at koşumları, kemer tokası ve süs eşyaları, toplu iğneler ile demir mızrak ucu sayılabilir.

Demir Çağı'na tarihlenen II. uygarlık katının IIc evresinin boya nakışlı seramiklerinin motifleri, bir önceki evre olan IId evresinin 1-4 yapı katlarında görülen motiflerle çok açık bir benzerlik göstermektedir. Buna göre, IIc evresinin boya nakışlı seramik motifleri geleneğinin IId evresinden geldiği açıktır. Ancak bu gelenek, 4. yapı katında, gelişkin motifleriyle birlikte birdenbire ortaya çıkmış görünmektedir. Kazı başkanı Sachihiro Omura, bu tür seramiğin güneyden ithal edildiğini, batı ile bir ilgisi olmadığını belirtmektedir. Burada önemli olan IId evresinde ortaya çıkan bir çanak çömlek geleneğinin sonraki IIc evresinde de sürdürülmüş olmasıdır. Öte yandan IId yapı katının mimari geleneğinin dikdörtgen planlı ve tek odalı, tabanlarında direk kaidesi izleri olan, yani bol ahşap kullanılan, duvarları tek sıra taş örülü bir mimari olduğunu anlatmaktadır. Bu yapı planının IIIa yani Hitit İmparatorluğu döneminde görülmediğini, IId yapı katında birdenbire başladığını ifade etmektedir. Bu tarz mimari geleneğin Gordion'da görüldüğünden hareketle, mimari geleneğin batıdan, çanak çömleğin ise güneyden geldiği ortadadır. Burada da önemli olan mimari bakımdan IId ile IIc arasında yakınlık olmasıdır. Bu bağlamda IIc kültürü, IId'nin devamı olduğu önerilmektedir. Bu bağlamda "Orta Anadolu'da var olan Karanlık Çağ'ın (Bronz Çağı Çöküşü) Kaman Kalehöyük'te görülmediği" sonucuna varmaktadır.

Japon Hükûmeti'nin "Kültürel Mirası Koruma Projesi" çerçevesinde hibe olarak yaptığı Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi, 830 metrekare açık, 470 metrekare kapalı alan olmak üzere toplam 1.500 metrekarelik alanı kapsamaktadır. Müzede sergi salonları, sinevizyon köşesi, kütüphane, inceleme, araştırma, fotoğraflama ve restorasyon çalışmalarına olanak sağlayan labarotuar, kafe, depolar ve teknik bölümler bulunmaktadır. Çevre düzenlemesi, kazısı yapılmakta olan bir höyük tarzında düzenlenmiştir. Böylelikle ziyaretçilerin hem kazılarda ele geçen buluntuları, hem de kazı yöntem ve çalışmalarını görmeleri sağlanmıştır. Ayrıca bir de, Japonya dışındaki en büyük botanik bahçesi, bir "Japon bahçesi" stilinde yapılmıştır. Müze, 2011 yılında "En iyi yeşil müze" ödülü almış olup, 2012 yılında da Avrupa'da Yılın Müzesi'ne aday gösterilmiştir.

Kazı başkanı Sachihiro Omura, Kaman Kalehöyük'ün her dönemde tipik bir Orta Anadolu yerleşmesi olduğunu ve her eserin bu oluşumu kanıtladığını belirtmektedir. Diğer yandan Kaman Kalehöyük, hem Eski Hitit Çağı'nda, hem de Asur Ticaret Kolonileri Çağı'nda önemli bir merkezdi. Bir yandan kazılarda ele geçen yapılar, seramik ve kabartmalı vazo parçaları, mühürler, bullalar ve madeni eserler bunu gösterirken ayrıca, Kültepe – Karum Ib katıyla çağdaş eski Asurca bir metin de bunu göstermektedir.

 OpenStreetMap'te Kaman Kalehöyük ile ilgili coğrafi veriler  
Fotoğraflar

Kandyba veya Candyba, (Hititçe: 𒄭𒅔𒁺𒉿 Hinduwa, Likçe: 𐊜𐊙𐊋𐊂𐊆 Xãkbi, Grekçe: Κάνδυβα, Latince: Candyba) Antalya ilinin Kaş ilçesine bağlı Çataloluk Köyü'nde yer alan antik Likya kentidir. Bu antik yerleşim, Kaş'ın 13 kilometre kuzeyinde, Kasaba Ovası'na hakim yüksek bir tepe üzerine kurulmuştur. Günümüzdeki köy ise antik kalıntıların güneyinde yer almaktadır.
Kandyba sözünün Luwi veya Likçe’den geldiği sanılmaktadır. “Ana Tanrıçanın erkeği” veya “Baş Tanrı’ya ait” bir isim olarak düşünülmelidir.
Antik dönemde Kandyba, Likya'nın daha küçük şehirlerinden biri olmasına rağmen, Likya Birliği'nde oy hakkına sahip bağımsız bir polis (şehir devleti) idi ve kendi adına sikke basmaktaydı.

Roma'nın Likya eyaletinde yer aldığından, Kandyba piskoposluğu, eyaletin başkenti Myra'nın metropolit makamına bağlı bir suffragan (yardımcı piskoposluk) olarak hizmet vermiştir. Günümüze ulaşan kayıtlarda iki piskoposunun adı korunmuştur:

Constantinus: 787 yılında düzenlenen İkinci İznik Konsili'ne katılmıştır.
Basilius: 879'daki I. Fotios'un Konstantinopolis Konsili'nde bulunmuştur.
Kandyba, artık yerleşik bir piskoposluk merkezi değildir. Günümüzde Katolik Kilisesi tarafından itibari bir piskoposluk makamı olarak listelenmektedir.

Kaya mezarlarının bazıları son derece güzel işlenmiştir. Bu alanda, Likya karakterleriyle yazılmış kusursuz bir yazıt da keşfedilmiştir. Bölgedeki köylülerden edinilen bir sikke üzerinde ise "KAND" harfleri tespit edilmiştir.

Lycian Federasyonu - İngilizce
Kenthaber Kandyba Sayfası
Kandyba'nın Tanımı ve Fotoğrafları (Almanca)

Kanlıdivane (Grekçe: Κανυτελής, romanize: Kanitellis; Grekçe telaffuz: [kʰaːɲθeʎeːs]), günümüzde Mersin'in Erdemli ilçesinde yer alan antik kent. MÖ 3. yüzyılda kurulan ve MS 4. yüzyılda adı Neapolis olarak değişen kentin Elaiussa Sebaste'nin sur dışında yer alan uzantısı olduğu tahmin edilmektedir.
19. yüzyıl ortalarında Fransız gezgin Victor Langlois tarafından keşfedilen kent, 1970'li yıllarda yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Yöredeki ilk arkeolojik araştırmaları ise Semavi Eyice gerçekleştirmiştir.
Kent, doğal bir çökük olan 30 metre derinliğindeki geniş bir obruk etrafında kurulmuştur. Kanlıdivane, akustiği çok iyi olduğu için günümüzde Uluslararası Mersin Müzik Festivali gibi etkinliklerde konserlere ev sahipliği yapmaktadır.

Kanytelis, antik Kilikya'da, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim görmüş, kıyıdan içeride bir kasabaydı. Adı antik yazarlarda pek geçmese de, epigrafik ve diğer kanıtlardan varlığı anlaşılmaktadır.
Yerleşime ait kalıntılar Kanlıdivane alanı içerisinde yer almaktadır.

Semavi Eyice'ye göre Kanlıdivane isminin kökeni hakkında iki ihtimal vardır. İlk ihtimal isimdeki "kanlı" kısmının kentin antik ismi olan Kanitellis'ten ya da obruğun içinde yağmur sularıyla toprak rengine bulanan kabartmaların kırmızıya çalan renginden, "divane" kısmının ise burada dağınık olarak yaşayan Türkmen topluluklarının zaman zaman divan adı verdikleri toplantılarından gelebileceğidir. İkinci ihtimal ise Roma döneminde suçluların obruğa atılıp vahşi hayvanlara yem edildiği için kente "Kanlıdivane" denildiğidir.
Eski Kilikya adlı eserinde Viktor Langlois bu sözcüğün kökenini bütünüyle Yunanca "Kanytellis" sözcüğünün biçimsel olarak Türkçe benzeşimle dönüşmesine bağlar. Kany > Kanı ve Tellis > Deli biçimlerine (Yunancadaki orijinal anlamları önemli olmaksızın) dönüşen bileşik kelime "Kanıdeli" veya "Kanlıdeli" haline gelmiştir. "Deli" kavramı da daha sonra Osmanlıca "Divane" kelimesi ile değiştirilmiştir. Ayrıca yine aynı eserde "Kanlı Delik" adlı bir yerden bahsedilmektedir ki bu da obruğun rengi ile son derece uyumludur.

Olba Krallığı'nın kutsal yerleşim yeri olan kentin tarihi MÖ 3. yüzyıla kadar gitmektedir. İlk kez Helenistik Dönem'de yerleşim gören kent Roma ve Geç antik dönemlerde en yoğun dönemini yaşamış ve MS 4. yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştır. Ayrıca obruğun içerisinde yer alan merdivenler ve mağaralardan obruk içerisinin de yerleşim yeri olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Merdivenlerle inilen obruğun büyüklüğünden ötürü tanrısal olduğu düşünülmüş ve kent tarihi boyunca dinsel bir merkez olmuştur. Son olarak ise Bizans İmparatoru II. Theodosius burada kutsal bir Hristiyanlık merkezi kurmuştur.
Kentte gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında tespit edilen 15 atölye ile presler, pres yatakları, vida ağırlıkları, pres ağırlık taşları, kırma tekneleri ve kırma taşları gibi üretim araçları kentin özellikle geç antik dönemde önemli bir zeytinyağı üretimi merkezi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Kentin çevresinde kurulduğu obruğun içerisinde Armaronxas ailesine ait kaya kabartması bulunmaktadır. 4 metre genişliğinde 2 metre yüksekliğindeki bir niş içerisinde yer alan kabartmanın sağ tarafında beş satırlık bir yazıt yer almakta olup yazıtta ailenin isimleri yazmaktadır. Obruğun batı duvarlarında ise Kilikya askeri olduğu düşünülen bir savaşçı kabartması yer almaktadır.

Obruğun etrafındaki ana yerleşim yerinde ise kesme taştan yapılmış bazilikalar, caddeler, kaya mezarları, sarnıçlar yer almaktadır. Yerleşim yerinin güneybatısında MÖ 2. yüzyılda inşa edildiği düşünülen kule kentteki günümüze kadar ulaşan en eski yapıdır. Kitabesinde yazdığına göre kule, Tanrı Zeus için rahip krallardan Olbalı Tarkyaris'in oğlu Teukros tarafından yaptırılmıştır. Obruğun çevresindeki bazilikalar ise 4. yüzyıl sonları ile 6. yüzyıl ortaları Bizans dönemi eserleridir.

Kentin çevresinde üç nekropol tespit edilmiştir. Kuzeye doğru uzanan ve yüksek bir noktada bulunan kuzey nekropolü 4.5 hektarlık bir alanı kapsamakta olup burada hyposorion'lu ve podyumlu çok sayıda lahdin yanı sıra üç tapınak mezar ve bir eksedra yer almaktadır. Bu nekropolün en yüksek yerinde Kraliçe Aba'nın kocası ve iki oğlu için yaptırdığı anıtsal mezar yer almaktadır. Kanlıdivane'nin kuzeybatı yamaçlarında yer alan bir diğer nekropolde de hyposorion'lu lahitler ve tapınak mezar tespit edilmiştir. Obruğun bir kilometre güneybatısındaki Çanakçı olarak anılan çöküntü alanında ise soylulara ait birçok kaya mezarı ve lahit yer almaktadır. Burada yer alan kabartmalar nedeniyle diğer iki nekropole kıyasla daha fazla ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.

 OpenStreetMap'te Kanlıdivane ile ilgili coğrafi veriler

Kardiya (Grekçe: Kαρδία Kardia, Latince: Cardia), Antik Çağ, Trakya Chersonese'nin (bugün Gelibolu yarımadası) ana kentidir ve Melas Körfezi'nin başında bulunur (bugün Saros Körfezi).
Esas olarak Miletliler ve Klazomenainların bir kolonisiydi; ancak Miltiades döneminde (M.Ö. 6. yüzyılın sonlarında) Miltiades zorbalığının (M.Ö. 515-493) kanıtladığı gibi Atinalı koloniciler de yerlerini aldı. Ancak bu, Kardiya'yı mutlak Atina yanlısı yapmadı: M.Ö. 357'de Atina, Chersonese'yi kontrol altına aldığında, ikincisi Trak presi yönetiminde tarafsız kalacak tek şehir oldu; ancak belirleyici yıl, II. Filip ile bir dostluk antlaşması imzaladığı M.Ö. 352 yılıydı. Atinalı paralı bir asker olan Diopeithes, M.Ö. 343 yılında Attic yerleşimcileri şehre götürdüğünde büyük bir kriz patladı; ve Kardiya onları almak istemediği için Filip hemen kente yardım gönderdi. Kral iki kent arasındaki anlaşmazlığı hakemlik yoluyla çözmeyi önerdi ancak Atinalılar reddetti.
Kasaba yaklaşık M.Ö. 309'da Lysimachus tarafından tahrip edildi ve daha sonra yeniden inşa edilmiş olmasına rağmen, yakınında inşa edilmiş ve Kardiya sakinlerinin doldurduğu Lysimachia'nın bölgenin ana kenti olmasıyla, bir daha asla aynı refah düzeyine ulaşamadı.
Kardiya, bir Yunan general, satrap ve İskender'in halefi Eumenes ve yine asker ve tarihçi Kardiyalı Hieronymus'un doğum yeridir.

Curtius, Ernst; The history of Greece, Adolphus William Ward (translator); New York, (1874)
Smith, William (editor); Dictionary of Greek and Roman Geography 22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., "Cardia", Londra, (1854)

Karyanda (Yunanca: Καρυάνδα) veya Caryanda, güneybatı Anadolu'da antik Karya kıyısında bir kentti. Bizanslı Stephanus burayı Myndos ve Kos yakınlarında bir şehir ve liman (λίμην) olarak tanımlıyor. Ancak Stephanus'un metnindeki λιμήν, bir düzeltme veya değişikliktir: el yazmaları λίμνη ('göl') kelimesini kullanır. Strabon, Karyanda'yı Myndos ile Bargilya arasına yerleştirir ve ortak metne göre onu "bir göl ve onunla aynı adı taşıyan bir ada" olarak tanımlar; dolayısıyla bilgilerini Strabon'dan alan Stephanus'un metinleri Strabon'un metinleriyle örtüşmektedir. Plinius sadece Karyanda adasından bir kasabayla bahseder; ancak o pasajda da yalnızca adaları sıralar. Başka bir pasajda Karyanda'nın ana karada bir yer olduğundan bahseder ve Pomponius Mela da aynısını yapar.
Antik çağların en ünlü denizcilerinden ve kaşiflerinden biri olan Caryanda'lı Scylax, Caryanda'nın yerlisiydi. MÖ 6. yüzyılın sonlarında ve 5. yüzyılın başlarında yaşamış ve Pers kralı I. Darius'a hizmet etmiştir.
Başlangıçta Karyanda, Bodrum Yarımadası'nın başşehri olan Dor  kenti Halikarnassos'un yaklaşık 19 km kuzeyinde, aynı adı taşıyan bir adada bulunuyordu. Daha sonra yarımadanın kuzey kıyısında, bugün turizm beldesi olan Muğla'nın Bodrum ilçesine bağlı Türkbükü'ndeki Gölköy yakınındaki bir körfeze taşındı. Orada Karyanda Neapolis adıyla yeniden kuruldu.
Karyanda, MÖ 5. yüzyılda Atina'nın hakimiyetindeki Delos Birliği'nin bir üyesiydi.

Kayaköy veya eskiden Levissi; adı Grekçede yanlışlıkla Karmilissos (Grekçe: Καρμυλησσός) olarak anıldı ve bu isim, daha sonra Lebessos (Grekçe: Λεβέσσος) olarak kısaltıldı ve modern Yunancada Leivissi (Yunanca: Λειβίσσι) olarak telaffuz edildi. Kasabanın adı, Antik Yunancadan Roma döneminde Koini Grekçesi, Orta Çağ'da ise Bizans Yunancasına evrildi. Son olarak, 1923'teki zorunlu göçten önce kasaba halkı tarafından kullanılan modern Yunanca adını almıştır.
Kayaköy, günümüzde Muğla ilinin Fethiye ilçesine bağlı tanınmış bir mahalledir. 2022'deki nüfusu 975'tir. Fethiye'nin 8 km güneyinde yer alan bölge, büyük ölçüde terk edilmiştir.

Kayaköy, birbirinden çok farklı iki yerleşim alanından oluşmaktadır. Bunların birincisi; turizmde de önemli yeri olan ve eski adı Livissi şeklinde geçen mahalledir. 19. yüzyıl başında yamaçlara dayalı olarak kurulmuş ve tamamı Rum olan nüfusu Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde 3 bine ulaşmış bir kasaba olan Livissi, 1923 yılında gerçekleşen mübadeleyle boşaltılmıştır. Mahalleye Selanik ve civarından gelen muhacirler yerleşmişlerdir. 1957 Fethiye Depremi ile evler harabeye dönüşmüş ve yerleşik nüfus kalmamıştır. Bununla birlikte bölge, canlı müze niteliği ile turistlerin ilgisini çekmektedir.
Kayaköy'deki ikinci yerleşim ise, 1512 yılından itibaren Osmanlı tahrir defterlerinde geçen Kayı Köyü'dür. Başta 39 numaralı tahrir defteri olmak üzere bölgede Oğuzların Kayı boyuna mensup Türkmenlerin yerleştiğine ilişkin kayıtlar mevcuttur.

Kayaköy'de gezilip görülecek yerler arasında büyük ve küçük kilise ile on dört şapel bulunmaktadır. Ayrıca küçük kilise yanında bir çömlek atölyesi (çömlekhane) vardır. Küçük kilise yolundan yalnızca deniz veya yürüyerek ulaşımın mümkün olduğu Soğuk Su Koyuna yaklaşık kırk dakikada gidilebilir.
Eski Kayaköy'ün turistik açıdan daha verimli değerlendirilmesine ilişkin tartışmalar sürmektedir.

Cumhuriyet gazetesinin kurucusu ve Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşı Yunus Nadi Abalıoğlu (Abalızadelerin Yunus Nadi) 1880 yılında ailesinin buraya yaylaya geldiği sırada Kayaköy'de doğmuştur.
1987 yılında çekilen Ömer Kavur'un yönetmenliğini yaptığı Gece Yolculuğu filminin bir kısmı Kayaköy'de çekilmiştir.
Kayaköy'ün, Louis de Bernières'in 2004 tarihli "Kanatsız Kuşlar" (Birds Without Wings) romanındaki kurgusal köy olan "Eskibahçe"ye ilham verdiği düşünülmektedir.
2014 yılında Russell Crowe'un yönettiği "Son Umut" (The Water Diviner) filminin kapanış sahneleri Kayaköy'de çekilmiştir.
Clive Cussler'ın "Kâşif" (The Navigator) adlı romanında, karakterler Kurt Austin ve Carina Mechadi, Kayaköy'den bir heykeltıraşla tanışırlar. Heykeltıraş, Türk Rivierası'ndaki bir Likya mezarında bulunan bir heykelden esinlenerek figürinler yaptığını söyler.

Muğla iline 147 km, Fethiye ilçesine 7 km uzaklıktadır.

Kaz Dağı ya da İda Dağı, Edremit Körfezi'nin kuzeyinde Çanakkale ve Balıkesir illeri arasında yer alan bir dağ.

Kaz Dağı ya da Kaz Dağları olarak iki biçimde adlandırılan dağ büyük ölçüde Biga Yarımadası'nda uzanmaktadır. Kaz Dağları, batıda Dede Dağı, ortada esas Kaz Dağı ve üç tepesi (kuzeyde Babadağ, ortada Karataş Tepe, güneyde Sarıkız Tepesi) doğuda Eybek Dağı, kuzey doğuda Gürgen Dağı ve Kocakatran Dağı'ndan oluşur.
Üç tepesi olan esas Kaz Dağı'nın en yüksek tepesi 1774 metre olan Karataş Tepesi'dir ve Balıkesir'in Edremit ilçesi Güre beldesinin kuzey-kuzey batı istikametine düşmektedir. Çanakkale'nin Bayramiç ilçesi Ayazma Mesire Yeri ise Kaz Dağı zirvesinin kuzey batısına düşmektedir ve mesire yerine ulaşmak için Bayramiç'ten yaklaşık 17 km'lik Evciler Beldesi yolunu takip edip Evciler'den sonra 6 km'lik yol aşılarak ulaşılabilir.
Bölgedeki en önemli merkez Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu ve Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı Altınoluk beldeleridir. Ayrıca Altınoluk, Alp Dağları'ndan sonra dünyanın en temiz ikinci yüksek oksijen oranıyla en temiz ikinci havasına sahiptir.

Kaz Dağı çevresi büyük ölçüde ormanlar ile kaplıdır ve yakınında yerleşim oldukça seyrektir. Üst yokuşlardaki ormanlar başlıca Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana subsp. equi-trojani) Türkiye'de yalnızca Kaz Dağı'nda yetişen endemik bir göknar alt türüden oluşur. Dağın kuzey yamacında alt  kesimlerde meşe ve bazı maki elemanları görülür. Yükseklere çıkıldıkça meşe-kestane-gürgen  ve meşe-karaçam toplulukları görülür. Kayın da Kaz Dağı bitki örtüsünün önemli bir kısmını oluşturur. Yaklaşık 600–700 m yükseklikten sonra Kaz Dağı göknarı ile birlikte güzel görüntüler oluşturmaktadır. Türkiye'nin 40 endemik türü burada bulunur.
10 Eylül 2012 tarihinde, saat 13.30 civarında çıkan ve 11 Eylül akşamı kontrol altına alınabilen, Kaz Dağları eteklerindeki 5 milyon metrekarelik alanı etkileyen bir orman yangınında çıkmıştır. Yangında ağırlıklı olarak kızılçam ve karaçam ile az miktarda zeytin ağacı ve tarım arazisi yanmıştır.

Batıdan Tuzla Çayı ve Kara Menderes Çayı (Skamandros), kuzeyden Gönen Çayı doğar. Yarımadadaki önemli akarsulardan Kara Menderes ve Biga Çayı ile çevredeki köy ve diğer yerleşim yerlerine içme suyu sağlayan küçük ölçekli kaynaklar bu dağdan doğmaktadır.

Balıkesir, Edremit'te yer alan doğa temalı millî parktır. Marmara ve Ege bölgeleri arasında sınır oluşturan Kazdağı'ndan ismini alır. Bulunduğu geçiş iklimi ve yakın bölgedeki tek yüksek dağ olan ve ayrıca Biga yarımadasında doğu-batı doğrultusunda uzanan dağ arazilerini kapsar.

Kaz Dağları ve çevresinde anlatılan hikâyeler, ritüeller ve çeşit çeşit inanışların temelinde miras olarak bir sonraki nesle kalmış, sentezlenmiş bir kültürün varlığı hissedilir. Bölgeye yerleşen bir halk önceki halkların sözlü mirasına kendilerinden de eklentiler yaparak yeni yeni anlatılar ortaya çıkarmıştır. MÖ 7000'li yıllardan günümüze kadar motifler ortak olarak kullanılmıştır.

Yöredeki milletler, dinler ve mezhepler sürekli değişmekle beraber, değişmeyen "havasından mıdır yoksa suyundan mı"dır bilinmez insanların düşünce tarzı oldu. Mitolojide, doğa şartları insan zihnini etkileyen en temel faktör olarak karşımıza çıkar. Yüksek ve heybetli bir dağ, denize akan bir nehir, bazen taşlık bazense bereketli bir toprak, deniz ticareti yapmaya elverişli kıyılar: Troya, Sarıkız, Hasanboğuldu anlatıları için son derece uygun koşullar yörede hazır bulunmaktadır. 

Kazdağı, söylenceler açısından da oldukça zengindir. Adı Antik Grek mitolojide İda olarak geçmektedir.

Kazdağı, Antik dönemlerde "İda" olarak adlandırılmış ve pek çok önemli olaya ev sahipliği yapmıştır. İsminin Giritli denizciler tarafından, Girit'te Zeus'un doğduğu İda Dağı'na atıfta bulunmak için İda konduğu mitolojide yer alır. Bundan dolayı dağ Yunan mitolojisinde önemli bir yere sahiptir. Ayrıca bu dağ Zeus'un yakışıklı Truva prensi Ganimedes'i kadeh taşıyıcısı olması için kaçırdığı dağ olarak bilinmektedir. 
Homeros'un İliada destanında "bin pınar İda" olarak geçmektedir. Homeros İlyada'da ‘‘Bol pınarlı, vahşi hayvanların anası’' olarak İda Dağı'ndan sık sık bahsediyor. Efsaneye göre Hera, Afrodit ve Athena'nın katıldıkları, Truva Savaşı'na yol açan o meşhur güzellik yarışması burada yapılmış, Tanrılar Truva Savaşı'nı buradan izlemiş ve Afrodit ilk kez burada âşık olmuştur.
Küçükkuyu'nun kuzeyinde, Adatepe köyünün güneyindeki geniş bir alana hâkim bir tepede Zeus Altarı isimli bir tapınak bulunmaktadır. Rivayet olunur ki Zeus bu tepede Afrodit'le sevişir ve bir yandan da savaş yönetirmiş.

Kaz Dağı'nın İran'a kadar uzanan bir İslami Sarıkız efsanesi vardır. Kaz Dağları'nın en ünlü İslami efsanesi Sarıkız inanışıdır. Sarıkız efsanesi Türkmen köylülerinin söylencelerinde büyük yer alır. Çeşitli versiyonları mevcuttur.

Kazdağı Millî Parkı
Kazdağı Sarıkız Efsanesi
Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Kibrini, Kebren (Grekçe: Κεβρήν) veya Kebrene (Grekçe: Κεβρήνη), Anadolu'nun Troas bölgesinde, Skamander Vadisi'nin orta kesiminde yer alan bir antik Yunan kentidir. Bazı araştırmacılara göre, kentin adı MÖ 3. yüzyılın bir döneminde Troas'taki Antiokheia (Grekçe: Ἀντιόχεια τῆς Τρωάδος) olarak değiştirilmiştir.
Çanakkale ilinin Bayramiç ilçesine bağlı Çalıdağı köyü civarında yer almaktadır. Arkeolojik kalıntıları, günümüz Kaz Dağı'nın ormanlık eteklerinde, Karamenderes Nehri'nin yaklaşık 7 km güneyinde yer alan Çal Dağı üzerinde tespit edilmiştir. Alan ilk kez 1860 yılında İngiliz amatör arkeolog Frank Calvert tarafından tanımlanmıştır.

Kebren'de bulunan en erken dönem Yunan arkeolojik kalıntıları MÖ 7. yüzyılın ortaları ile MÖ 6. yüzyılın başlarına tarihlenmektedir ve yerel seramiklerle birlikte keşfedilmiştir. Bu durum, kentin başlangıçta karışık bir Greko-Anadolu topluluğu olduğunu göstermektedir. MÖ 4. yüzyılın başlarında yazan Ksenofon, yaklaşık MÖ 400 yılında Kebren'in nüfusunun hâlâ hem Yunan hem de Anadolu kökenli unsurlardan oluştuğunu ima etmektedir; bu da iki etnik grubun Yunan kolonizasyon sürecinin tamamlanmasından uzun süre sonra bir arada yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. MÖ 4. yüzyılın ortalarına tarihlenen kaynaklar, kenti bir Aiol kolonisi olarak kabul etmektedir. Kymeli tarihçi Eforos ise, kentin kurucularının aslında kendi şehrinden geldiğini öne sürmüştür. Ancak bu iddia temkinle ele alınmalıdır, zira Ephoros antik dönemde memleketinin önemini abartmasıyla ünlü bir figürdür. Ephoros'un iddiasının doğruluğu kesin olarak belirlenemese de, erken dönem yerleşimcilerin Aioller olduğu kesindir, çünkü akınlardaki Gergis'te, Aiol lehçesiyle yazılmış bir Kebren vatandaşı için hazırlanmış bir mezar yazıtı bulunmuştur.

MÖ 5. yüzyılda Kebren, Hellespontos bölgesinde yer alan, Delos Birliği'ne üye bir şehirdi ve 454/3 yılından 425/4 yılına kadar Atina'ya yıllık 3 talent haraç ödemekteydi. Ancak 450/49 yılında yalnızca 8.700 drahmi ödemiştir. Peloponez Savaşı'nın sonunda, MÖ 404 yılında Atina'nın yenilgiye uğramasının ardından Kebren, Dardanos'un tiranı Zenis ve eşi Mania'nın kontrolüne geçmiştir. Bu çift, Troas bölgesini Pers satrabı Farnabazos adına yönetmekteydi. MÖ 399 yılında Kebren, Sparta komutanı Dercylidas tarafından ele geçirildi, ancak kısa bir süre sonra yeniden Perslerin kontrolüne geçti. MÖ 360/59 yılında, Yunan paralı asker komutanı Charidemos kenti kısa süreliğine ele geçirse de, Pers satrabı Artabazos tarafından geri püskürtüldü. MÖ 4. yüzyılın bir döneminde, Kebren'in bastığı sikkelerin ön yüzünde bir satrabın başı tasvir edilmiştir. Bu durum, kentin Pers yöneticileriyle yakın ilişkisini göstermektedir. Kebren, yaklaşık MÖ 310 yılında, Antigonos I Monophthalmos'un Antigoneia Troas'ı (MÖ 301'den sonra adı Aleksandria Troas olarak değiştirilmiştir) kurmasıyla bağımsız bir şehir olmaktan çıkmış ve sinokizm (birleşme) sürecine dahil edilmiştir.

Nadir bulunan bir dizi bronz sikke, Kebren'in ön ve arka yüz tasarımlarını (koç başı/Apollon başı) taşımakla birlikte, Ἀντιοχέων (Antiocheōn, “Antiokheislere ait [sikke]”) ifadelerini içermektedir. Bu sikkelere dayanarak, özellikle Fransız epigraf Louis Robert tarafından öne sürülen bir görüşe göre, Kebren, MÖ 281 yılında Korupedyon Muharebesi'nde Lisimahos'u mağlup eden Antiochos I Soter tarafından Troas'taki Antiokheia adıyla yeniden kurulmuştur. Bu zaferin ardından Batı Anadolu'nun büyük bir kısmı Antiochos'un kontrolüne girmiştir. Ayrıca, Robert bazı sikkelerde B ve K harflerinin yanı sıra koç başının yanında bir topuz (gürz) bulunduğunu belirtmiştir. Topuz, Troas'ta yeri kesin olarak tespit edilememiş olan Birytis kentinin tipik sikke sembolü olduğundan, Robert, bu harflerin Birytis ve Kebren şehirlerine atıfta bulunduğunu ve bu iki topluluğun birleşerek Troas’taki Antiokheia kentini oluşturduğuna dair bir sinokizm veya sympoliteia (siyasal birlik) kanıtı sunduğunu öne sürmüştür. Ancak Robert'in bu görüşleri, arkeolog John Manuel Cook tarafından defalarca eleştirilmiştir. Cook, Çal Dağı'ndaki alanda Hellenistik döneme ait herhangi bir yerleşim izine dair arkeolojik veya nümizmatik bir kanıt bulunamadığını savunmaktadır. Ancak Cook'un bu iddiaları, Çal Dağı'nda yalnızca iki gün süren yüzey araştırmasına dayanmaktadır. Dolayısıyla, MÖ 3. yüzyıldaki yerleşim tarihine dair kesin yanıtlar ancak kapsamlı bir kazı çalışmasının tamamlanmasıyla elde edilebilecektir.

Antik Yunan kentleri listesi

A. Plassart, ‘Inscriptions de Delphes: la liste de théorodoques' ''BCH'' 45 (1921) 1-85.
L. Robert, ''Études de Numismatique Grecque'' (Paris, 1951) 16–31.
J. M. Cook, ''The Troad: An Archaeological and Topographical Study'' (Oxford, 1973) 327–44.
R. Merkelbach, ''Die Inschriften von Assos'', Inschriften griechischer Städte aus Kleinasien 4 (Bonn 1976).
J. M. Cook, 'Cities in and around the Troad' ''ABSA'' 83 (1988) 7-19.
S. Mitchell, 'Kebren' in M. H. Hansen and T. H. Nielsen (eds), ''An Inventory of Archaic and Classical Poleis'' (Oxford, 2004) no. 780.

Kelainai (Yunanca: Κελαιναί) veya Celaenae (Celænæ) Batı Anadolu'da, Doğu'ya giden büyük ticaret yolu üzerinde yer alan, Frigya'nın antik bir şehri ve Büyük Frigya'nın Pers satraplığının başkentiydi. Kent sonradan Apameia Kibotos adıyla anılmıştır.
Günümüzde Afyonkarahisar İli'nin Dinar ilçesinde, Menderes Nehri'nin kaynağı yakınlarında bulunur.

Herodot, MÖ 480 yılında Yunanistan'ı işgal etmek amacıyla sefere çıkan I. Serhas'ın güzergahını betimlediği "Herodot Tarihi" adlı eserinin VII. kitabında, bu şehirden ilk kez bahseder. Efsaneye göre dünya üzerinde bilinen ilk müzik yarışmasının yapıldığı ve yarışma sonucunda Apollon'un Marsyas'ın derisini yüzdürdüğü şehir burasıdır:"...Frigya'dan geçerken, iki nehrin doğduğu Celaenae'ye ulaştılar - Meander ve Meander kadar büyük olan Catarractes. Catarractes, Celaenae'nin ana meydanında yükselir ve Meander'e dökülür. Celaenae meydanının bir diğer özelliği de, yerel Frig efsanesine göre, satir Marsias silenus'un Apollon tarafından yüzüldükten sonra derisinin orada asılı olmasıdır..."Ksenophon, Anabasis adlı eserinin 1. Kitabında burayı, MÖ 401 yılında Ahameniş prensi ve generali Kiros'un Yunan paralı askerlerini topladığı yer olarak anlatır:"Buradan, üç etaptan oluşan toplam yirmi fersahlık bir yürüyüşle, Frigya'nın kalabalık, büyük ve müreffeh şehri Celaenae'ye doğru ilerledi. Burada Kyros'un bir sarayı ve at sırtında avlanarak hem kendisine hem de atlarına egzersiz yaptırmak istediği zamanlarda kullandığı vahşi hayvanlarla dolu geniş bir parkı vardı. Parkın ortasından, kaynakları saray binalarının içinde olan ve Celaenae şehrinden geçen Menderes Nehri akar. Büyük kralın da Celaenae'de, akropolün eteğindeki başka bir nehir olan Marsyas'ın kaynaklarında güçlü bir yeri olan bir sarayı vardır. Bu nehir de şehirden geçerek Menderes'e dökülür ve yirmi beş ayak genişliğindedir. Burası, Apollon'un yetenek yarışmasında onu yendikten sonra Marsyas'ın derisini yüzdüğü söylenen yerdir. Yenilen adamın derisini, pınarın fışkırdığı mağaraya astı ve bu nedenle nehrin adı Marsyas'tır. Geleneğe göre, Xerxes, ünlü savaşı kaybettikten sonra Hellas'tan çekilirken, bu sarayı ve Celaenae'nin kalesini de bu yere inşa etmiştir."394 yılında II. Agisilaos, Frigya'ya doğru yürüyüşü sırasında Meander'e ulaştığında, Celaenae'ye saldırıp saldırmaması gerektiğini öğrenmek için bir kahine danıştı; olumsuz işaretler alınca vadiden aşağı Efes şehrine geri döndü. "Gerçekte, alametler sadece önceden verilmiş bir kararı doğrulamıştı: Celaenae'ye karşı yürümek son derece riskli olurdu."

MÖ 333 kışında, İskender şehre geldi ve şehir "büyük bir Pers yerleşimine" sahipti ve muazzam parkı ve "kasabanın hemen çevresindeki büyük müstahkem mülkleri (tetrapyrgia)" ile tanınıyordu, bu da "şehirlerden ziyade köylerle dolu" bir ülkenin tarım ve hayvancılığının zenginliğini gösteriyor (Quintus Curtius III.1.11)." Akropolü uzun süre dayandı ve sonunda bir anlaşma ile ona teslim oldu. Halefi Eumenes, 301'e kadar I. Antigonos'un yaptığı gibi, bir süre burayı karargah olarak kullandı.
Lisimahos'tan I. Seleucus Nicator'a geçti, onun oğlu I. Antiohos Soter, coğrafi önemini görerek, onu daha açık bir alanda Apamea (kendi annesinin adına atfen) olarak yeniden kurdu; Yeni Zelandalı tarihçi Ronald Syme şöyle yazıyor: "Topografik bir bakış açısıyla, değişiklik, örneğin, üç ayrı köyün Sinokizmi ile oluşturulan yeni bir şehir olan Nysa'dan daha az önemli değildi."
III. Antiokhos ve oğlu IV. Seleukos'un, Rodos, Pergamon ve Roma ittifakına karşı MÖ 190 yılında yaptığı Magnesia Savaşı'ndan sonra Eski Çağ dünyasının en önemli antlaşmalarından biri kabul edilen Apameia Antlaşması MÖ 188 yılında bu kentte imzalanmıştır.
MÖ 88'de Pontus Kralı VI. Mithridates'in ziyareti sırasında, kent büyük bir deprem felaketi yaşadı. 

MS 1. yüzyılda Strabon, kenti Apameia Kibotos olarak anar. Sonraki yüzyıllarda, Batı Anadolu'da bronz sikke basan 20 şehirden biri olarak öne çıkar. Roma döneminde, hem Conventus (mahkeme) merkezi hem de önemli bir askeri üs olarak hizmet verdi. Hristiyanlık döneminde Psidia bölgesine bağlı piskoposluk merkezlerinden biri olan Apameia, o dönemde Efes ile yarışabilecek görkemli bir şehirdi. Antik kentte, doğal bir tepenin batıya bakan yamacında hala kurtarma kazıları devam eden bir tiyatro, Tekke Tepesi'nin batısında bir stadyum, bir kilisenin temelleri ve çok sayıda yazıt bulunmaktadır.

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Celaenae". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
Smith, William (editor); Dictionary of Greek and Roman Geography, "Celaenae", London, (1854)
G. Weber, Dinair Célènes-Apamée-Cibotos (46 pages with a plan and two maps) (Besançon: Delagrange Louys, 1892).
Ronald Syme (ed. Anthony Richard Birley), Anatolica: Studies in Strabo (Oxford University Press, 1995: 0-19-814943-3).

Kelenderis (Grekçe: Κελενδερίς, Latince: Celenderis), Taşlık Kilikya bölgesinde yer alan antik bir şehirdir. Günümüzde Mersin'e bağlı Aydıncık ilçesinde yer alan antik kent ilk kez 1987 yılında kazılmaya başlanmıştır.

Kazı Başkanı Levent Zoroğlu'nun görüşüne göre, Kelenderis, Taşlık Kilikya'daki bir seferle ilgili bir Babil metninde adı geçen ve başkenti Kiršu olan Pirindu bölgesine aitti.
Ancak antik kaynaklar, şehrin kuruluşu hakkında farklı teoriler sunar:

İyon Yerleşimi Teorisi:
Pomponius Mela, şehrin Samos'lu İyon yerleşimcileri tarafından kurulduğunu anlatır.
Kelenderis'teki kazılarda bulunan Doğu Yunan tipinde vazolar da bu teoriyi desteklemektedir.
Luvice/Fenike Kökeni Teorisi:
Apollodoros'un Kütüphanesi'nde ise şehrin Sandokos tarafından kurulduğu bildirilmektedir.
Sandokos, Luvice tanrı Šanta ile özdeşleştirilmiştir. Bu durum, yerleşimin MÖ 2. binyıla kadar uzanan çok daha erken bir Luvi yerleşimine işaret etmektedir.
Sandokos'un bu anlatıya göre Suriye'den gelmiş olması, bir Fenike kuruluşu olasılığını da akla getirmektedir.
Antik kaynaklara göre kent Kilikya'nın en eski antik tanrılarından Sandon tarafından kurulmuştur. Kentin ilk halkı Luvilerdir. Akdeniz'in doğusu ve batısı ile Kıbrıs arasında deniz yolu üzerine kurulan kent bölgenin en elverişli limanlarından birine sahiptir. Kentin bu önemli konumu nedeniyle MÖ 10. yüzyıldan itibaren ilk olarak doğudan gelen Fenikeliler, MÖ 8. yüzyıl sonlarında Batı Anadolu'dan gelen İyonyalılar buraya yerleşerek koloni kurmuşlardır. MÖ 6. yüzyılda Dağlık Kilikya'da kurulan Pirindu Krallığı'nın en eski başkenti Kirşu'nun limanı olan Kelenderis yüzyılın ortalarında önce Babilliler daha sonra da Persler tarafından işgal edilmiştir.
Kent asıl gelişimini MÖ 5. yüzyılda gerçekleştirmiştir. MÖ 547 yılından MÖ 330 yılına kadar süren Pers egemenliğine rağmen kent ticari bağımsızlığını korumuştur. Büyük İskender'den sonra Mısır'da kurulan Ptolemaios Hanedanı ile yakın ilişkiler kuran Kelenderis MÖ 100 yılına kadar bağımsız bir kent devleti olarak varlığını sürdürmüştür. MS 1. yüzyılda kısa bir süreliğinie Kommagene Krallığı hakimiyetine giren kent Roma İmparatorluğu hakimiyetine girdiği Vespasian döneminde Kilikya eyaletine bağlı yarı bağımsız bir kent olmuştur. 275 yılında Part İmparatorluğu'nun işgali altında kalan kent 4. yüzyıldan itibaren yeniden gelişmeye başlamıştır. 6. ve 7. yüzyıllarda süren Arap saldırıları neticesinde kent surlar içine sıkışmış ve küçülmüştür. 13. yüzyıl ortalarından 15. yüzyıl ortalarına kadar Selçuklu Hanedanının ve Karamanoğullarının egemenliğine giren Kelenderis 15. yüzyıl sonlarına doğru Osmanlı Devleti hakimiyetine girmiştir.

Kelenderis'in günümüze kadar kesintisiz biçimde iskân edilmiş olması, arkeolojik kalıntıların sınırlı sayıda bulunmasına yol açmıştır; zira önceki dönemlere ait yapılar, sonraki yerleşimler tarafından sürekli olarak üst üste inşa edilmiştir. Liman çevresinde hamam kalıntıları tespit edilmiştir. Ayrıca geniş ancak büyük ölçüde tahrip olmuş bir nekropol, henüz kazılmamış bir tiyatro, sarnıçlar ve sur duvarlarına ait kalıntılar da bulunmaktadır. Günümüzde görülebilen tüm kalıntılar Klasik antik dönemden Roma dönemi ya da daha sonraki evrelere tarihlenmektedir. Doğu nekropolünde, MS 2.–3. yüzyıla ait, piramit çatılı ve baldaken tipinde iyi korunmuş bir mezar yapısı (günümüz Dörtayak) yer almaktadır.

Roma İmparatorluğu dönemine ait bir kenotaf (sembolik mezar) veya anıt mezardır. Esas adı bilinmemektedir. Bina dört kalın ayak üzerinde yükseldiği için yöre halkı tarafından "Dört ayak" olarak adlandırılmaktadır.

Kentin yoğun deniz ulaşım yolları üzerinde yer alması nedeniyle, 18. yüzyıldan itibaren çok sayıda Avrupalı seyyah tarafından ziyaret edilmiş ve betimlenmiştir. Bunlar arasında İngiliz amatör arkeolog William Martin Leake, kalıntıların haritasını çıkaran İngiliz kaptan Francis Beaufort, daha sonra kenti ziyaret eden Fransız seyyah ve oryantalist Victor Langlois ile yazıtları ilk kez derleyen Louis Duchesne yer almaktadır. 20. yüzyılda ise Freya Madeline Stark Kelenderis'i ziyaret eden araştırmacılar arasında bulunur. 1986 yılında, Konya Selçuk Üniversitesi'nden Levent Zoroğlu, Anamur Müzesi ile iş birliği içinde kentte arkeolojik kazılara başlamıştır. Kazılarda ele geçen buluntular, Anamur Müzesi ile Karaman Müzesi'nde sergilenmektedir.

Celâyirîler, (Türkçe: Yaglakar uruğu; Yağla-Er/Yağlık-Er Oğulları); 1330'larda bugünkü Irak ve İran topraklarında İlhanlılar Devletinde önemli mevkiye sahip olan Türkleşmiş Moğol Celayir boyunun önderi Büyük Hasan tarafından kurulmuş devlet.
İlhanlılar Devleti'nin dağılmasının ardından Büyük Hasan, Tebriz başta olmak üzere Azerbaycan bölgesinin hakimiyeti için Küçük Hasan ile savaşmış fakat yenilerek Irak istikametine çekilmek zorunda kalmış ve orada devletini kurmuştur.
Celayirîlerler Timur'un Beş Yıl Seferi karşısında Karakoyunlular ile birlikte 
Timur İmparatorluğu'na karşı direnmiş ancak yenilerek Bağdat'ı kaybetmiştir. Ahmed, önce Osmanlı Devleti'ne ve sonra Mısır'a Memlûk Devleti'nin yanına sığınmıştır.
Ahmed, Timur'un ölümünün ardından 1405'te tekrar devleti kurmuş ve Tebriz'i geri almaya çalışmıştır. Fakat 1410'da Karakoyunlu sultanı Kara Yusuf tarafından yenilerek idam edilmiştir.

Öztuna, Yılmaz, (1996) Hanedanlar ve Devletler Cilt: 1, Ankara:Kültür Bakanlığı,

Online "Encyclopedia Iranica" websitesi "Jalayerids" maddesi 16 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Clifford Edmund Bosworth FBA (29 Aralık 1928 – 28 Şubat 2015), İngiliz tarihçi ve oryantalistti.

Bosworth 29 Aralık 1928'de Sheffield, Güney Yorkshire'da doğdu. Babası Clifford Bosworth, Emeklilik ve Ulusal Sigorta Bakanlığı'nda çalışmadan önce Koruyucular Kurulunda katipti. Annesinin adı Gladys Constance Gregory idi. Orta Doğu çalışmaları alanında yüksek lisans ve Edinburgh Üniversitesi'nden doktora dereceleri almadan önce, Oxford Üniversitesi'nden modern tarih alanında Bachelor of Arts lisans derecesini aldı.
Edinburgh Üniversitesi'ne gitmeden önce İskoçya Tarım Bakanlığı'nda çalıştı. Burada Annettee Ellen Todd ile tanıştı ve 19 Eylül 1957'de onunla evlendi. Çiftin üç kız çocuğu oldu.
Saint Andrews Üniversitesi, Manchester Üniversitesi ve Princeton Üniversitesi Beşeri Bilimler Merkezi'nde görevlerde bulundu. 2004'ten ölümüne kadar Exeter Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesiydi. 28 Şubat 2015'te Yeovil, Somerset'de öldü.

Bosworth, akademik dergilerde ve karma ciltlerde yüzlerce makalenin yazarıydı. Diğer katkıları arasında İslam Ansiklopedisi'ndeki yaklaşık 200 makale ve Encyclopædia Iranica'daki yaklaşık 100 makalenin yanı sıra Encyclopædia Britannica ve Encyclopædia Americana için yazdığı makaleler vardı. İslam Ansiklopedisi'nin baş editörü ve Encyclopædia Iranica'nın danışman editörüydü.

The Ghaznavids, their empire in Afghanistan and Eastern Iran 994–1040, Edinburgh University Press 1963, 2nd ed. Beirut 1973, repr. New Delhi 1992 (Persian tr.).
The Islamic dynasties, a chronological and genealogical handbook, Edinburgh University Press 1967, revised ed. 1980 (Russian, Persian, Turkish, Arabic and French trs.).
Sistan under the Arabs, from the Islamic conquest to the rise of the Saffarids (30-250/651-864), IsMEO, Rome 1968 (Persian tr.).
The Book of curious and entertaining information, the Lata'if al-ma'arif of Tha'ālibī translated into English, Edinburgh University Press 1968.
(Editor) Iran and Islam, in memory of the late Vladimir Minorsky, Edinburgh University Press 1971.
(Editor, with Joseph Schacht) The legacy of Islam, new edition, Clarendon Press, Oxford 1974 (Arabic tr. Kuwait, 1998).
The mediaeval Islamic underworld, the Banu Sasan in Arabic society and literature, 2 vols., Brill, Leiden 1976.
The medieval history of Iran, Afghanistan and Central Asia, Variorum, Collected Studies Series, London 1977.
The later Ghaznavids, splendour and decay: the dynasty in Afghanistan and northern India 1040–1186, Edinburgh University Press 1977, repr. New Delhi 1992 (Persian tr.)
Al-Maqrizi's "Book of contention and strife concerning the relations between the Banu Umayya and the Banu Hashim" translated into English, Journal of Semitic Studies Monographs, 3, Manchester 1981.
Medieval Arabic culture and administration, Variorum, Collected Studies Series, London 1982.
(Editor, with Carole Hillenbrand) Qajar Iran, political, social and cultural change 1800–1925 [= Festschrift for L.P. Elwell-Sutton], Edinburgh University Press 1984.
The History of al-Tabari. Vol. XXXII. The reunification of the Abbasid Caliphate. The caliphate of al-Ma'mun A.D. 812-833/A.H. 198–213, translated and annotated by C.E. Bosworth, SUNY Press, Albany 1987.
The History of al-Tabari. Vol. XXX. The Abbasid Caliphate in equilibrium. The caliphates of Musa al-Hadi and Harun al-Rashid A.D. 785-809/A.H. 169–193, translated and annotated by C.E.Bosworth, SUNY Press, Albany 1989.
Baha' al-Din al-Amili and his literary anthologies, Journal of Semitic Studies Monographs 10, Manchester 1989.
The History of al-Tabari. Vol. XXXIII. Storm and stress along the northern frontiers of the Abbasid Caliphate. The caliphate of al-Mu'tas'im A.D. 833-842/A.H. 218–227, translated and annotated by C.E. Bosworth, SUNY Press, Albany 1991.(editor, with M.E.J. Richardson) Richard Bell, A commentary on the Qur'an, University of Manchester (Journal of Semitic Studies) 1991, 2 vols.
The History of the Saffarids of Sistan and the Maliks of Nimruz (247/861 to 949/1452-3), Columbia Lectures on Iranian Studies no. 7, Costa Mesa, Calif. and New York 1994.
The Arabs, Byzantium and Iran. Studies in early Islamic history and culture, Variorum, Collected Studies Series, Ashgate Publishing, Aldershot 1996.
The New Islamic dynasties. A chronological and genealogical manual, Edinburgh University Press 1996.
(Editor, with Muhammad Asim, and contributor) The UNESCO history of civilizations of Central Asia, Vol. IV, The age of achievement. A.D. 750 to the end of the fifteenth century. Part 1, The historical, social and economic setting, Paris 1998. Part 2, The literary, cultural, artistic and scientific achievements, Paris 2000.
The History of al-Tabari. Vol. V. The Sasanids, the Byzantines, the Lakhmids and Yemen, translated and annotated by C.E. Bosworth, SUNY Press, Albany 1999 (editor, and contributor of four chapters)
A century of British orientalists 1902–2001 [= Centennial Volume of the Oriental and African Studies Section of the British Academy], Oxford University Press for the British Academy 2001.
Abu 'l-Fadl Bayhaqi's Tarkh-i Mas'udi translated into English with a historical, geographical and linguistic commentary, to appear in the Persian Heritage Series, Columbia University, 3 volumes, New York, 2006; An intrepid Scot: William Lithgow of Lanark's travels in the Ottoman Empire and Mediterranean lands 1609–21, Aldershot 2006.

Curriculum vitae
Kütüphanelerdeki Clifford Edmund Bosworth tarafından oluşturulan veya hakkındaki eserler (WorldCat katalogu)
Updated bibliography of C.E. Bosworth's works

Ebû Said Bahadır (d. 2 Haziran 1305, Ucan - ö. 30 Kasım 1335, Karabağ), Olcaytu'nun oğlu ve İlhanlı Devleti'nin 9. hükümdarıydı.

1306'da daha bebekken Moğollar ona kahraman anlamına gelen Bahadır (modern Moğolca'da Баатар) unvanını verdiler. Bu unvan ona tekrar, 1322'de, hâlâ Olcaytu'nın velahtı iken, Altın Ordu ordusunu yenip Rinçin Keraitinin isyanını bastırmasından dolayı verildi. Ebû Said, 1323'te Memlüklerla anlaşma imzalayarak Suriye savaşını sona erdirdi.

Ebû Said tahta çıktığında 12 yaşındaydı ve iktidar başkumandan Emir Çoban'ın elindeydi. Hükümdarlığının başlarında, Emir Çoban'ın entrikaları sonucu âlim ve vezir Fazullah Reşîdüddîn'in kafasını kestirdi. Ebû Said'ın kız kardeşi Sati Beg ile evli olan Emir Çoban, böylece ülkenin en nüfuzlu kişisi haline geldi. 1325'te Çoban, Altın Ordu hanı Muhammed Uzbek komutasında bir orduyu daha yendi ve onların topraklarını istila etti.
Ebû Said, Çoban'ın kızı Bağdat Hatun'a âşık oldu. Bağdat Hatun, nüfuzlu biri olan Hasan Büzürg'la evliydi. Ebû Said, Hasan Büzürg'u Bağdat Hatun'dan boşanmaya mecbur etti ve sonra da kendisi Bağdat Hatun ile  evlendi.

Emir Çoban ve oğulları devlet hazinesini istedikleri gibi harcıyorlardı. Ebû Said'in Bağdad Hatun'la evlenmesine Çoban'ın karşı çıkması da ilişkilerini bozmuştu. 1326'da Çoban ve oğulları, saldırmaya hazırlanan Çağataylar'a karşı bir sefere çıkıp oğullarından bir tek Demask Kaca'yı sarayda bırakınca Ebu Said bu fırsattan yararlandı. Ağustos 1327'de Ebu Said, Olcaytu'nun cariyelerinden biriyle ilişkilerini bahane ederek Demask Kaca'yı öldürttü. Daha sonra Ebu Said, Çoban ve oğullarına karşı bir kampanya başlattı. Ordusu tarafından terkedilince Çoban kaçmak zorunda kaldı. Ebu Said, Çoban'ın yanına sığınmış olduğu Herat valisine emir yollayarak Çoban'ı öldürttü. Bu arada Memluklar'a sığınan Çoban'ın oğlu Timurtaş da, Ebû Said'in talebi üzerine Memluk sultanı En-Nasır Muhammed tarafından öldürtüldü.

Nezarî ve Kuhistanî gibi Şîʿa-i Bâtıniye dâîleri ise Moğollar'ın aldıkları bu ağır yenilgiden hiç de müteessir olmayıp, bilâkis olanca güçleriyle Kuhistan ve Kom gibi koyu Bâtınî merkezlerinde fa'aliyet ve neşriyâtlarına olanca güçleriyle devam ettiler.
Şirâzlı Kadı'ûl-Kazat Muhabb'ed-Dîn Ebû İbrahim Temimî'nin sarf ettiği tüm çabalara rağmen Faris vilâyeti ahalisi “Batınilik” mezhebine girmişlerdi.
Olcaytu’nun vefatından sonra tahta oturan İlhanlı hükümdârı Ebû Said Bahâdir Han’ın sünnîleri himâye etmesi neticesi devrin meşhur sufîlerinden Alâ’ed-Devle Semnanî ile Abd’ûr-Razzak Kâşî’nin zâviyeleri epey alâka ve ehemmiyet görmeğe başlamıştı.
Maverâünnehir’de bir yüzyıldan daha uzun süren buhranların sebepleri arasında “Sultan Ebû Said Bahâdir” iktidarının yetersizliği ve Şiî dâ’îlerle girişmiş olduğu mücadeleler başta gelmekteydi.
Ebû Said Bahâdir Han'ın H. 736 / M. 1336 tarihinde vefatı üzerine Hulâgû’nun erkek evlâdından gelen soyu da böylece tamamen kurumuş oldu. Ebû Said’in vefatını müteakip ortaya bazı küçük devletçikler ortaya çıktı. Bu yeni “Emaretler” arasında en fazla göze çarpan iki hükümetten birisi “Emîr Çoban” diğeri ise “İlkâniyan” adını alan Celâyiroğulları’ndan “Emîr Hasan” sülâlesiydi. Muzafferîler de, Serbedârlar da siyâsi birer oluşum yarattıktan sonra Timur’un ortaya çıkmasıyla yok olup gittiler.

İmamiyye’nin ulularından addedilen “Seyyid Kıvâm’ed-Dîn Mer’aşî”, Şiîliğin en kuvvetli câzibe merkezi olarak hizmet veren ve Horasan bölgesinin merkezî konumunda bulunan Âmûl kentindeki tekkesinden, bütün “Şîʿa-i Bâtınî’yye” hareketlerini denetim altında tutmaktaydı. Bu devirde Horasan Valisi olan “Efrasiyab” da derviş elbisesi giyerek Seyyid Kıvâm'ed-Dîn Mer'aşî'ye intisap edenler arasında yer almıştı. Fakat daha sonra Seyyid Kıvâm'ed-Dîn'in yükselen şöhreti karşısında kaygılanan öteki Âmûl âlimleriyle ittifak kurarak neyfedilmek üzere Kıvâm'ed-Dîn'i hapsettirdi. O gece Efrasiyab'ın veliâhtı Seyf'ed-Dîn'in aniden ölmesi halkın Seyyid hakkındaki i'tikatlarının daha da kuvvetlenmesine sebep oldu. Halk zindana hücum ederek Seyyid Kıvâm'ed-Dîn'i oradan kurtarıp başlar üzerinde taşıyarak “Rabo” köyündeki tekkesine getirdiler. H. 730 / M. 1330 tarihinde ise Kıvâm'ed-Dîn'nin üzerine Efrasiyab komutasında hücuma kalkan “kuvayi te’dibiye” de ağır bir yenilgiye uğradı. Bu müsademede Efrasiyab ile birlikte bulunan üç oğlu da Seyyid'in müridleri tarafından öldürüldü. Üç yüz dervişiyle birlikte Mazenderan dağlarının en sarp yerlerine çekilen “Seyyid Kıvâm’ed-Dîn Mer’aşî” o yörelerin mutlak hâkimi oldu.

Serbedârlar tarafından sürekli olarak desteklenen ve himaye edilen Şia-i Bâtıniye mezhebi bu sayede yaptığı hamlelerle yeniden hayât bulmağa uğraşmaktaydı. Serbedârlar hükûmeti Horasan'da meşhur Ebû Bekir Beyhakî’nin de memleketi olan Beyhak kasabasına bağlı “Şîʿa-i Bâtıniye” mezhebinin en yaygın olduğu “Paştin” köyünde doğan Abd'ûr-Razzak adında bir kişi tarafından kurulmuştu. Şeyh Cevrî'nin hâlifesi Emîr Seyyid İzz'ed-Dîn Suğundî'nin nâkibi olan “Seyyid Kıvâm’ed-Dîn” daha İlhanlılar devrinde “Mazenderan” ve “Sari” yörelerinde şiddetli Şiî propagandalarını başlatmış bulunmaktaydı. Bu devirde Horasan’da hiç eksik olmayan isyânların başında mutlaka bir şeyh ya da Şia-i Bâtıniye tarafından idare edilmekte olan bir zâviye bulunmaktaydı. H. 737 / M. 1337 yılında Serbedârlar Hükûmeti’nin kurucusu olan Abd’ûr-Razzak’ın kardeşi Vecd’ed-Dîn’in de aralarında yer aldığı çok mühim kuvvetlerle Tus şehrinin üzerine yürüyen Hasan Cevrî müridlerinden “Derviş Aziz” tarafından Horasan'da büyük bir ihtilâl çıkartıldı. Türkistan, Belh, Tirmiz, Herat, Hâf, Khûhistan, Kerman, Meşhed, Nişapur gibi büyük şehirlerin tamamı Hasan Cevrî müridlerinin denetimi altına alındı.

Ancak, Ebu Said bir varis bırakmadan veya halef seçmeden 1335'te Karabağ'da öldü. Tuluy Han'ın hanedanından Arpa Han yönetimi ele geçirdi. Arpa, Bağdat Hatun'un Ebu Said'i öldürtmüş olduğunu iddia ederek onu idam ettirdi.
Ebu Said'in ölümünü izleyen yıllarda İlhanlı devleti, güçlü ailelerin (Çobanîler, Celayirîler) birbirleriyle mücadeleleri ve Serbedâriler gibi dinî-siyasi oluşumların faaliyetleri ile zayıfladı. İlhanlı devleti bütünlüğünü kaybetti, Moğollar, Türkler ve Persler tarafından yönetilen küçük krallıklara parçalandı. Seyyah İbni Battuta, İran'a ikinci gelişinde, 20 yıl önce o kadar muazzam olan bir diyarın bu kadar hızlı erimesine hayret etmiştir.

Atwood, Christopher P. (2004). The Encyclopedia of Mongolia and the Mongol Empire. Facts on File, Inc. ISBN 0-8160-4671-9. (İngilizce)
Roux, Jean-Paul (1993), Histoire de l'Empire Mongol, Paris:Fayard, ISBN 2-213-03164-9 (Fransızca)

Emir Çoban, Çoban Noyan ya da Emir Çoban Suldus olarak da bilinir, (ö. 1327, Herat), İlhanlı emiri.

En az 4 eşi vardı ve Çobanoğulları hanedanı bunlardan türemişti. Çocuklarının çoğu bilinmeyen eşlerden doğmuştu. Ayrıca en az iki oğluna ataları Chilaun ve Sorhon Şira'nın adını vermişti:

Bilinmeyen eşlerinden olan:
Hasan — Horasan ve Mâzenderan valisi
Taliş
Hacı Beg
Quc Hüseyin
Timurtaş — Anadolu valisi
Hasan Kûçek
Melik Eşref
Timurtaş
Sultanbakht
Malek Ashtar
Misr Malek
Demasq Kaja — Kerait Irinjin'in kızı Tursan (veya Tursin) ile evli olan Ebû Said Bahadır'ın sarayında Çobanoğulları temsilcisi
Dilşad Hatun
3 kız
Shaikh Mahmud — Ermenistan ve Gürcistan valisi
Pir Hüseyin
3 oğul
Bağdat Hatun — Ebû Said Bahadır'ın hatunu
Dowlandi Hatun (nişan - 19 Mart 1305, evlilik - 30 Eylül 1307, ölüm - 1314) — Olcaytu'nun kızı
Chilaun
Kurdujin Hatun — Şiraz ve Kirman'ın valisi, Mengü Timur ve Abiş Hatun'un kızı:
Siuksah
Yağıbastı
Nevruz
Satıbey Hatun (fl. 1316–1345) —Olcaytu'nun kızı, daha sonra İlhanlı Devleti hükümdarı:
Sorgan

Çobanoğulları

Gıyaseddin Mehmed (ö. Ekim 1365), Eretna Beyliği'nin 1352'den ölümüne kadar hüküm süren ikinci beyidir. Genç yaşta tahta çıktı ve babası Eretna Bey'in kurduğu otoriteyi sürdürmek için mücadele etti. Adına hutbe okutup sikke kestiren Gıyaseddin Mehmed'in yaşının küçük olması ve dirayetsizliği bir süre sonra nüfuzunu kaybetmesine sebep oldu. Kendisini beğenmeyen ümera ve ulemanın baskısıyla 1354'te tahtını terk ederek Karamanoğulları'na sığındı. Ondan boşalan tahta yine ümerâ tarafından bu defa Cafer Bey çıkarıldı ve İzzeddin unvanıyla sultan ilan edildi. Mehmet bir süre sürgünde kaldıktan sonra geri döndü. Yalnızgöz Savaşı'nda kardeşi Cafer Bey'i mağlup etti ve tahta yeniden çıkarak ve kardeşini öldürdü. Ancak hükümdarlığı boyunca isyanlarla uğraştı ve yerel Türkmen beyleri, Dulkadiroğulları ve Osmanlılara karşı toprak kaybetti. Eski veziri Hoca Ali Şah ile mücadeleye girdi ve sonunda onu da bertaraf etti. Ancak Hacı Şadgeldi ve Hacı İbrahim gibi devlet adamları tarafından Sivas'ta öldürüldü.
Muhammed Eretna Bey ve İsfahan Şah Hatun'un oğludur. Annesi İsfahan Şah Hatun, Celayir hükümdarı Hasan Buzurg'un akrabasıydı. Muhammed'in babası Eretna Bey, Çoban ve Timurtaş'ın hizmetinde olan Uygur kökenli bir subaydı. Timurtaş'ın İlhanlı valisi olarak atanmasının ardından Anadolu'ya yerleşti.1343 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Hasan-ı Büzürg veya Büyük Hasan (ö. 1356), Celâyirî devletinin kurucusu ve ilk sultanı.
Büzürg; kocaman, büyük, kudretli manalarına gelmektedir. 1323 yılında İlhanlı valisi Emir Çoban'ın kızı Bağdat Hatun ile evlenmiştir. İlhanlı hükümdarı Ebu Said, Bağdat Hatun'a âşık oldu ve "Cengiz yasası" gereği kendisine istedi. Bu yüzden Emir Çoban, Hasan ile Bağdat Hatun'u Karabağ'a yolladı. Ancak Emir Çoban'ın 1327'de öldürülmesi üzerine Bağdat hatun kocasından boşanarak Ebu Said ile evlendi. Ali Padişah'tan sonra Anadolu valisi oldu. Bağdat Hatun ile Ebu Said'in veziri Gıyaseddin Muhammed arasında Ebu Said'e yakınlık konusunda rekabet ortaya çıktı. Gıyaseddin Muhammed Bağdat Hatun ile Hasan Büzürg'ün Ebu Said'e suikast dair söylenti çıkardı. 1332 yılında yakalanan Hasan Büzürg idam cezasına çarptırıldı. Argun Han'ın kızı olan annesi Ebu Said'e oğlunun hayatına dokunmaması yönündeki ikna çabaları sonucu Büzürg, Kemah Kalesi'ne hapsedildi. Suçsuz olduğu anlaşıldığında 1333 yılında yeniden Anadolu'ya genel vali olarak atandı.
1335'te Ebu Said'in varis bırakmadan ölümü üzerine İlhanlı hükümdarlığını ele geçirmek isteyen birkaç grup ortay çıktı. Büzürg, Hülagû Han'ın torununun oğlu Muhammed Han'ı tahta vâris olarak gösterdi. 1336'da Büzürg ve Muhammed kuvvetleri, Musa Han ve Ali Padişah kuvvetleri ile karşı karşıya geldiler. Musa yenildi ve Ali Padişah öldü. Hasan, Musa'yı Bağdat'a kadar kovaladı ve bu kovalamaca da karşı kuvvetlere kayıplar verdirdi. Daha sonra Tebriz'e gelerek iktidarını güçlendirdi. Burada Ebu Said'in hamile olan karısı ve aynı zamanda Emir Çoban'ın torunu olan Dilşad Hatun ile evlendi. Dilşad Hatun, Ebu Said'in haremine halası Bağdat Hatun tarafından alınmıştı. Bu arada Horasan emirleri İlhanlı tahtı için Toga Timur'u aday gösterdiler. Toga Timur, Batı İran'ı yani Azerbaycan ve Irak-ı Acem'i kontrolü altına almıştı (1337). İlhanlıların eski başkenti Sultaniye'ye önce ulaştı ve Hasan, Kafkas Albanyası'na yani bugünkü Azerbaycan bölgesine çekilmek zorunda kaldı. Toga ve Musa Marage bölgesindeki bir yerde Hasan ile 15 Haziran günü karşılaşmıştı. Hasan onları yendi. Musa'yı kısa sürede yakaladı ve idam ettirdi. Toga mücadeleyi bıraktı ve Doğu İran'a çekildi.
Ancak kısa süre sonra Emir Çoban'ın torunu, Timurtaş'ın oğlu Şeyh Hasan (Hasan Kûçek) ile mücadeleye girişti. Hasan Kûçek, 1338 yılında yapılan savaşta Hasan Büzürg ve destekçilerini yenerek Tebriz ve Sultâniye'yi yağmaladı. Hasan Büzürg'ün ilhan ilân ettiği Muhammed'i de yakalatarak öldürttü. Azerbaycan'ı terk edip Irâk-ı Acem'e çekilmek zorunda kalan Hasan Büzürg, burada Hasan-ı Kûçek ile yeniden mücadele etse de yenilerek Bağdat'ta bulunan Abaka Han'ın oğlu Şah Cihan Timur'a itaat etti. Burada etkinliğini arttıran Hasan Büzürg, 1340 yılında yönetimi ele geçirerek kabilesini temel alan Celayir Sultanlığı'nı kurdu. Bağdat, Musul ve Irak-ı Acem'de egemen olan Hasan Büzürg, Memlük Sultanı'na bağlı olarak hükümdarlığını sürdürdü. 1356 yılında Bağdat'ta öldü.

Sultan (Arapça: سلطان sulṭān, [sʊlˈtˤɑːn, solˈtˤɑːn]), tarihte pek çok farklı anlamda kullanılmış olan İslamî bir sıfattır. Sözcük olarak "güç", "otorite", "yönetici" anlamlarına gelir. Genelde bağımsızlığını ilan eden İslam hükümdarları tarafından kullanılmıştır.
İslâm devletlerinde, hükümdara verilen sultan denilen ünvan.
Sultan tabiri, Müslüman hükümdarlarının özellikle Sünnî kısmına ait bir ünvandır. Sözcük, Arapçadan alınmış olup, iktidar sahibi demektir. Daha sonraları, hakimiyet, delil ve bürhan manâsına da alınmıştır. Sultan ünvanını ilk defa 11. asrın ilk yıllarında, Gazne’de hükümdar bulunan Mahmud Gaznevî kullandı.
Hilâfet, Emevî ve Abbasî sultanlarında bulunduğundan, bunlara mecazen halife, diğer büyük İslâm devletlerinin emirlerine, hükümdarlarına sultan denildi.
Sultanlık, Gazneliler'den, Selçuklular'a ve onlardan da Osmanlılar'a geçti. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'e, Abbasî hilâfet merkezini, Şiî Büveyhoğullarının baskısından kurtardığından Abbasi halifesi tarafından "Karaların ve Denizlerin Sultanı" ünvanı verilmişti.

 

Osmanlı Sultanları, Orhan Gazi'den başlayarak, kitabelerinde hep sultan tabirini kullandılar. Sikke üzerinde ilk defa sultan sıfatını kullanansa I. Murad Han'dır. Emir Süleyman'ın sikkelerinde yalnız “Emir Süleyman” ibaresi görülür. Çelebi Sultan Mehmed, Sultan ve Sultan-ı Âzam, Es-Sultan-ül Melik-ül Âzam ibaresi bulunan ve Akçe-i Osmanî denilen gümüş sikkeleri kestirdi. II. Murad Han'ın bazı sikkelerinde Sultan ünvanı bulunduğu gibi, halefleri de paralarında bu tabiri bol miktarda kullanmışlardır. Sultan Çelebi Mehmed'e kadar Osmanlı padişahları için resmî kayıtlarda Sultan yerine “Bey” ünvanı kullanılmıştır. Sultan sözcüğü Sultan-üs-Selâtin, Sultan-ül-Mücâhidin, Sultan-ül-Guzât, Emir-ül-Kebir ünvanları saygı amaçlı ya da genel olarak, padişahlar hakkında kitaplara ve kitabelere yazılmıştır.
Abbasî Halifesi, Sofya'nın fethi üzerine Murad Hüdâvendigâr'a yazdığı mektupta “Sultan-ül-Guzât, El-Mücâhidin” diye hitap ediyordu.
Batı dillerinde mutlak anlamda Sultan sözcüğü, yalnız İstanbul'da oturan padişah anlamına gelir. Türkler ise kendi hükümdarlarına yalnız kullanırken, Sultan değil, Padişah derler. Sultan sözcüğünü, ancak isimle beraber, Sultan Osman, Sultan Abdülaziz şeklinde kullanır veya Murad Han, Abdülmecid Han derler. Yalın sözcük olarak “Padişah” kullanırlardı.
Padişah, Türk imparatoru sıfatıyla Hakan, İslâm imparatoru sıfatıyla sultandı. Padişahların kız ve erkek çocukları, anneleri ve kadınları, erkek ve kız kardeşleri için de adından sonra veya önce, Hatice Turhan Sultan'da olduğu gibi, sultan ünvanı kullanılırdı; fakat anca ve anca adları ile Sultan denmesi gerekmiyordu. Ünvanları ile de söylenebilirdi. Kız çocuğa Hanım Sultan, erkek çocuğa (II. Mehmed'e kadar) Çelebi Sultan, annelere Valide Sultan, padişaha çocuk doğurmuşlara Haseki Sultan, erkek kardeşe Mihraç Sultan, kız kardeşe Mihrace Sultan ünvanı verilmiştir.
Osmanlılar tarafından, hem Padişahlar hem de hanedanın kadın üyeleri için kullanılmıştır; örneğin Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan.

Gazne Devleti
Selçuklu Hanedanı
Anadolu Selçuklu Devleti
Osmanlı Hanedanı soy ağacı
Eyyubiler
Şimdiki Günde Suudi Arabistan
Harezmşahlar

Memlük Devleti
Eyyubiler
Fas
Sudan
Çad

Kamerun
Orta Afrika Cumhuriyeti
Nijer
Nijerya

Delhi Sultanlığı
Maldivler

Brunei
Malezya
Umman

Timurtaş ya da Demirtaş Noyan (ö. 1328, Kahire), İlhanlı Anadolu valisi.
İlhanlı başveziri Emir Çoban'ın oğludur. 1317 yılında İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır tarafından Anadolu valiliği görevine getirildi. 1320'de Karamanoğullarından Konya'yı aldı. Anadolu'da düzeni yeniden sağladı. Memlüklerin teşvikiyle Kilikya Ermeni Krallığı'ndan Sus ve Ayas'ı alması İlhanlı yönetimiyle ters düşmesine sebep oldu. İlhanlılara vergisini ödemediği gibi davetlerine de katılmadı.
1322 yılında kendi adına hutbe okutarak hükümdarlığını ilan ettiği gibi mehdilik iddiasında da bulundu. Ancak bu isyanı babası Emir Çoban tarafından kısa sürede sonlandırıldı. Ebu Said Bahadır tarafından affedilerek Anadolu valisi olarak görevine devam etti. Anadolu valiliği sırasında buradaki beyliklerle mücadeleyi sürdürdü. 1324 yılında Hamitoğlu Feleküddin Dündar Bey'i, 1326 yılında ise Eşrefoğlu Süleyman'ı öldürdü. 1327'de kardeşi Dımaşk'ı ve sonrasında babasını öldürten İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır'ın gazabından korkarak Memluklu Sultanı Mehmet Bin Kalavun'a sığındı. Mısır'a gittiğinde sarayda sultan tarafından  önce iyi karşılandıysa da daha sonra Ebu Said ile anlaşan sultanın emri ile Ağustos 1328'de boğduruldu.

29 Ekim 2025 yılından itibaren ATV ekranlarında yayınlanmaya başlanan Kuruluş Orhan dizisinde kendisini Mehmet Ali Nuroğlu canlandırmaktadır.

İlhanlı Devletinin Anadolu Genel Valisi Temürtaş’ın Siyasi, Askeri ve Sosyal Hayatı 11 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anadolu’da Bir İlhanlı Valisi: Demirtaş Noyan 11 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Uygur alfabesi, çağdaş Türk yazı dillerinden Uygurcanın yazımı için kullanılan alfabedir. Uygurca 10. yüzyıldan beri Arap alfabesi ile yazılmaktadır. 1969-1983 yılları arasında Çin hükûmetinin hazırlattığı Uygur Latin alfabesi ile yazılmış fakat sonra Uygurca sesleri gösteren ek işaretler ile Arap alfabesine dönülmüştür. Aşağıdaki kıyaslama Arap, Latin ve Kiril harflerinin bir karşılaştırılmasıdır:

Uygur Kiril alfabesi ek olarak iki harfe sahiptir ki bunlar iki sesin birleşimidir. Bunlar aşağıda Arap, Pinyin ve Latin alfabelerindeki eşdeğeriyle gösterilmiştir.

Alfabe öncesi kullanımda olan alfabeler:

Kona Yeziⱪ ("Eski yazı" Arap harfleri ile)
Uygur Arap Yazısı UEY, (Arap harfleri ile 1980 sonra)
Uygur Pinyin Yazısı UPNY, (Pinyin harfleri ile 1960 - 1980 arasında)
Uygur Kiril Yazısı UKY, (Kiril alfabesi ile)
Uygur Latin Yazısı ULY, (Latin harfleri ile 2000 sonra)

Uygurlar (Uygur Arap yazısı: ئۇيغۇرلار; Uygur Kiril alfabesi: Уйғурлар; Uygur Latin yazısı: Uyghurlar; Çince (basitleştirilmiş): 维吾尔; Çince (geleneksel): 維吾爾; pinyin: Wéiwú'ěr, Çince telaffuz: [wěiǔàɚ]), Orta ile Doğu Asya'dan kaynaklanan ve kültürel olarak bu bölgelerle bağlı bir Türk azınlık etnik grubudur. Uygurlar Çin'in resmî olarak tanıdığı 55 etnik azınlıktan biridir. Çin'in kuzeybatısındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Uygurların memleketi olarak tanınır. Bununla birlikte, Çin hükûmeti, Uygurları yalnızca çok kültürlü bir ulusa (Zhonghua minzu) ait olan bölgeli bir azınlık olarak tanır ve Uygurların yerli bir halk olduğu yönündeki kavramı reddetmektedir.
Uygurlar geleneksel olarak Tarım Havzası içerisindeki Taklamakan Çölü'nde bulunan vaha yerleşimlerinde yaşarlar. Bu bölge tarihî olarak Çin, Moğollar, Tibetliler ve farklı Türk devletleri dahil olmak üzere birçok özge uygarlığın yönetimi altında olmuştur. Uygurlar 10. yüzyılda gitgide İslamlaşmaya başlamış ve 16. yüzyılda Uygurların çoğu İslam dinini artık benimsemiş durumdaydı. Bu zamandan beri İslam, Uygur kültürü ve kimliğinde önemli bir rol oynamıştır.

Sincan'daki Uygurların yaklaşık %80'inin hâlen Tarım Havzası'nda yaşadığı tahmin edilmektedir. Sincan Uygurlarının geri kalan kısmının çoğu ise tarihî Çungarya bölgesinde bulunan ve günümüz Sincan Uygur ÖB'nin başkenti olan Urumçi şehrinde yaşamaktadır. Çin sınırları içerisinde Sincan'ın dışındaki en büyük Uygur topluluğu Hunan Eyaleti'nin merkez kuzeyindeki Taoyuan İlçesi'nde bulunur (bkz: Changde Uygurları). Orta Asya ülkelerinde, bilhassa Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'da büyük Uygur diaspora toplulukları vardır; Dünya çapındaki birçok diğer ülkede de daha küçük Uygur diaspora topluluklarına rastlanabilir. 20. yüzyılın başlarından bu yana özellikle günümüz Çin sınırları içerisinde yaşayan Uygurlar, kendilerini dinî ve etnik bir çatışmanın merkezinde bulmuşlardır. Uygur halkı resmî olarak Çin ulusunun bir parçası olarak sayılsa da birçok Uygur fiilen "Doğu Türkistan" diye bir devletin kurulmasını amaçlayan bir bağımsızlık hareketini desteklemektedir. Bir milyondan fazla Uygur'un 2015'ten beri Sincan yeniden eğitim kamplarında tutulduğu tahmin edilmiştir. Bu kamplar, Genel Sekreter Şi Cinping'in hükûmeti altında kuruldu. Kampların ana amacı ise ulusal ideolojiye uyum sağlamaktır. Çin'in Uygurlara yönelik uygulamalarını eleştirenler, Çin hükûmetini 21. yüzyılda Sincan'da bir Çinlileştirme politikasını yürütmekle suçlar ve bunu Uygurlara yönelik bir soykırım ya da etnosit olarak nitelendirirler.
Günümüzde Uygur adı verilen etnik grup, Karluk boyundan gelmektedirler. Karluklar, Uygur Kağanlığı'nı kuran üç ana boydan birisidir. Daha sonra Karahanlılar devletini ve Çağatay Hanlığı'nı kurmuşlardır. Uygur Kağanlığı'nın bölünmesinden sonra bugünkü Doğu Türkistan topraklarında kurulan Karahoca Uygur Krallığı'ndan kalan Karahoca'nın Eski Uygurca konuşan Budist Uygur nüfusu zamanla bu büyük Müslüman-Karluk nüfus ve Çağatay dili içinde eriyerek asimile olmuştur.

2010 yılında yapılmış Çin Ulusal Nüfus Sayımı'na göre, Çin sınırları içerisinde toplam 10.071.394 Uygur vardır; Uygurlar böylece toplam Çin nüfusunun yaklaşık %0,76'ini oluşturur ve Çin'in en büyük beşinci etnik grubunu teşkil ederler.
Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, Çin'deki Uygurların neredeyse tümü (%99'dan fazla) Çin'in kuzeybatısındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşar. Çin'in birçok diğer eyaletinde 1.000 kişiyi aşan Uygur nüfusları vardır. Ayrıca Nüfus Sayımı'nın yapıldığı sırada Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nda aktif hizmette bulunan 2.048 Uygur vardı.

2010 yılı Nüfus Sayımı verilerine göre Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde 10.001.302 Uygur vardır; yani Uygurlar, Sincan nüfusunun neredeyse %46'sını oluştururlar. Tarım Havzası içerisinde yer alan tarihî Altışehir bölgesi, hem tarih boyunca hem de günümüzde Uygurların en yüksek yoğunlukta yaşadığı bölgedir ve Sincan Uygurlarının yaklaşık %80'inin hâlen bu bölgede yaşadığı tahmin edilmektedir.
Sincan Uygurlarının geri kalan kısmı Kuzey Sincan'da (Çince: 北疆; pinyin: Běijiāng), yani tarihî Çungarya bölgesinde, yaşar. Buradaki Uygurlar azınlıktadır ve birçok yerleşimdeki çoğunluğunu Han Çinlileri oluşturur. 2010 yılı Nüfus Sayımı'na göre, Sincan Uygur ÖB başkenti Urumçi'de 387.878 Uygur var; yani Uygurlar, Urumçi nüfusunun %12,46'sını oluştururlar.
2002 yılında, Sincan'daki birçok şehrin üzerindeki yönetimi doğrudan üstleyen Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu üyelerinin %6,6'sını (165.000 kişi) Uygurların oluşturduğu tahmin edilmiştir.

Sincan Uygur Özerk Bölgesi haricinde Uygurların nüfusun büyük kısmını oluşturduğu etnik beldeler de vardır. Bunların hepsi, Güney Merkez Çin'deki Hunan Eyaleti'ndedir ve burada yaşayan Uygurlar Sincan Uygurlarından kültürel açıdan farklıdır (bkz: Changde Uygurları).

Günümüz Uygurlarda büyük oranda genetik çeşitlilik mevcuttur. 2008 yılında Hotan İli'nde yürütülmüş bir araştırmada genetiği incelenen yerli Uygurlarda %60 Avrupa/Batı Asya ve %40 Doğu Asya/Sibirya genetik kalıtımının var olduğu bulunmuştur. İleri çalışmalar, Güney Sincan Uygurlarındaki Avrupa/Batı Asya genetik kalıtımının (%52) Kuzey Sincan Uygurlarınkinden (%47) daha fazla olduğunu bulmuştur. 2009 yılında daha geniş kapsamlı örnek verileriyle yapılmış bir çalışma, Uygurlardaki Doğu Asya genetiğinin %70 olup bunun Avrupa/Batı Asya genetik kalıtımının orantısından (%30) daha yüksek olduğunu bulmuştur.
2017 yılında Sincan'ın 14 farklı bölgesinden gelen toplam 951 Uygurun gen numuneleriyle yapılmış bir gen analizi, Tanrı Dağları'nın doğal bir bariyer oluşturduğunu ve bu bariyerin Sincan'ın güneybatısı ile kuzeydoğusundaki Uygur nüfusları arasında genetik farklılıklara sebep olduğunu buldu. Bu analiz, doğudan batıya doğru gidince genetik bileşenlerin değiştiğini belirtmektedir: Avrupa bileşenleri %25'ten %37'ye ve Güney Asya bileşenleri %12'den %20'ye yükselirken, Sibirya bileşenleri %17'den %15'e, Doğu Asya bileşenleri de %47'den %29'a düşer. Bu çalışma, yaklaşık 3.750 sene öncesindeki insanların yerleşim eğilimlerini saptar; bu, 4.000-2.000 sene öncesine dayanan ve Avrupa fiziksel özellikleri olan Tarım mumyaları ve 750 sene önce yer almış daha yeni bir yerleşim dalgasıyla örtüşmektedir. Bu analiz, Uygurların en çok diğer Orta Asya halklarına, bunun ardından da Doğu Asya ve Batı Avrasya halklarına benzediklerini ileri sürmektedir. Uygur nüfuslarında büyük oranda genetik çeşitlilik olsa da bu farklılıklar Uygurlar ile Uygur olmayanlar arasındaki farklılıklardan küçüktür.

Hunan Eyaleti'ne bağlı Taoyuan İlçesi'nde ve Changde şehrinin diğer yerlerinde yaklaşık 5.000 Uygurun yaşadığı tahmin edilmektedir. Bunlar, "Hala Başı" isimli Turpanlı (o dönemde Karahoca Uygur Krallığı'na ait) bir Uygur önderinin ve kendisiyle Hunan'a beraber gelmiş askerlerin torunlarıdır. 14. yüzyılın ortasında Ming Hanedanı İmparatoru Zhu Yuanzhang, Hala Başı'nın önderliği altındaki Uygur ordusunu Hunan'a gönderip orduyu Miao isyanlarını bastırmaya emretti. Ming İmparatoru bu Uygurların Hunan'a yerleşmesine izin verdi ve bunlara "Jiǎn" (翦) soy ismini, Hala Başı'na ise "Ulusun Güneyindeki Asayişini Sağlayan Makamın Başkomutanı" (镇国定南大将军; 鎮國定南大將軍; Zhènguó Dìngnán Dàjiàngjūn) unvanını verdi.
1982 Nüfus Sayımı sırasında Hunan'da 4.000 Uygurun var olduğu kaydedildi. Hunan Uygurlarının 600 yıl öncesinden günümüze kadar şecereleri var. Şecere kayıtlarının tutulması, Hunan Uygurlarının benimsediği bir Han Çinli geleneğidir. Huiler de Ming İmparatoru tarafından isyan bastırmak için kullanıldı ve Hunan'daki Uygurlar ile Huilerin arasında evlilikler yer almıştır.
Sincan Uygurlarından farklı olarak, Hunan Uygurları Han Çinlilerin kültürüne büyük oranda asimile olmuş durumda; bu durum, Hunan Uygurlarının kendi dinî inançları ve uygulamalarına dair tutumlarında da yansıtılır. Han isimleri olan Hunan Uygurları anadil olarak Uygurca değil, Çince konuşurlar, bazı dinî bağlamlarda ise Arapça kullanırlar. Changde'deki Uygurların İslam'ı uygulayıp uygulamadığı konusunda bazı anlaşmazlıklar mevcuttur. Bazı akademisyenler, Hunan Uygurlarının Han Çinli kültürüne ve toplumuna asimile olduklarını ve artık İslam'ı uygulamadıklarını ve bir tek şecerelerine bakıldığı zaman Uygur soyundan oldukları anlaşıldığını ifade etmiştir. Çin haber kaynakları ise Hunan Uygurlarının Müslüman olduklarını bildirir. Diğer bir rapor da Hunan Uygurlarının pek dindar olmadıklarını ve domuz eti tükettiklerini belirtir. Yaşlı Uygurlar, özellikle de Changde camilerindeki yaşlılar bunu reddeder ve genç Uygurları İslami geleneklere geri çekmek isterler.

Uygurca, Türk dil ailesinin Karluk koluna aittir. İsim benzerliğine rağmen çağdaş ("yeni") Uygurca, Sibirya Türk dillerine ait olan Eski Uygur Türkçesinden türemedi; diğer Karluk dilleri (ör. Özbekçe) gibi Çağataycadan türemiştir ve en çok bu dillerle karşılıklı anlaşılabilirlik göstermektedir.
Karluk Uygur Türkçesini yazmak için birçok farklı yazı sistemi kullanılmıştır. Uygur halkının İslam'a geçmesiyle Arap alfabesi kullanılmaya başladı; bu alfabenin tarihî yazı biçimi günümüzde "Kona Yeziⱪ" (yani "Eski Yazı") olarak anılır. 20. yüzyıl boyunca yer almış çeşitli siyasi değişikliklerden dolayı yazı sistemi birkaç kez reform edildi. Sovyetler Birliği, Kiril alfabesini temel olarak alıp 1937'de Uygur Kiril alfabesi'ni tasarladı; bu alfabe, günümüz Orta Asya'daki eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaşayan Uygurlar tarafından kullanılmaya devam etmektedir. Kiril alfabesi bir süre Çin'deki Uygurlar tarafından da kullanıldı, fakat Çin-Sovyet ayrılığından sonra Çin, Kiril alfabesinin kullanımını reddetti ve 1959'da Çin'deki Uygurları, "Uygur Yeni Yazısı" diye Pinyin bazlı yeni bir alfabe kullanmaya teşvik etti. 1982 yılında Uygur Arap yazısı tekrar Çin'deki Uygurların resmî yazı sistemi olarak uygulandı ve bu zamandan beri Uygurların çoğu tarafından en çok kullanılan yazı sistemi hâline gelmiştir.
Uygurcanın dışında Çin'deki birçok Uygur Çince de bilmektedir. Eğitim sistemi kapsamında Standart Çince öğrenmenin yanı sıra bazı Uygurlar ayrı

Afyonkarahisar Kalesi, Afyonkarahisar şehir merkezinde, sönmüş bir volkanın üzerinde yer alan, yerden yüksekliği 226 metre olan doğal yükseltili bir kaya kütlesi üzerinde yer alan bir kaledir. MÖ 1350 yıllarında Hitit imparatoru II. Murşil zamanında Arzava seferinde mustahkem mevki olarak kullanılmış olan bu kale önce Hapanuva; Roma ve Bizans dönemlerinde "Akroenos" adıyla, Selçuklu Hanedanından itibaren ise "Karahisar" adı ile anılmıştır.
Tarihsel dokusu korunamamıştır ancak halen tarihi kalıntılar mevcuttur.

Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat'ın hazineleri bu kalede saklandığından, kale Hisar-ı Devlet olarak da adlandırıldı. Selçuklu vezirlerinden Sahip Ata Fahrettin Ali döneminde kalenin ismi Karahisar-ı Sahip oldu. 1573'te burayı tamir ettiren II. Selim ise yörede yetiştirilen afyondan ötürü kaleye Afyonkarahisar adını vermiştir.

 OpenStreetMap'te Afyonkarahisar Kalesi ile ilgili coğrafi veriler  
Anadolu'nun Kilidi Afyonkarahisar, 2004, Afyonkarahisar Valiligi yayın no:21, ISBN 975-585-400-2

Aha Kalesi (Gürcüce: ახას ციხე), tarihsel Tao bölgesinde, günümüzde Erzurum ilinin Narman ilçesine bağlı Beyler mahallesinde, Orta Çağ'da Gürcülerden kalma kaledir.

Aha Kalesi'nin bulunduğu Tao bölgesi, Orta Çağ'da Gürcistan'ı oluşturan yerlerden biriydi. Nitekim Osmanılar bu bölgeyi 16. yüzyılda, 1549 tarihli Gürcistan Seferi'ni müteakiben Gürcülerden ele geçirmiştir. Aha Kalesi ise, Samkari Kalesi ile birlikte, bu sefer sırasında Tekeli Mehmed Paşa tarafından alınmıştır. 16. yüzyıl kaynaklarında adı geçen bu kalenin yeri, bir Gürcü araştırma grubu tarafından 2016 yılında tespit edilmiştir.

Aha Kalesi, yerleşim merkezinin 2 kilometre doğusunda, bir kayanın üzerinde kaba yontulmuş taşlar ve kireç harcıyla inşa edilmiştir. Üzerinde yer aldığı kayanın dış hatları boyunca dolanan kale duvarlarının arasına burçlar yerleştirilmişti. Kalenin içinde, doğru kısmındaki bir kule ile bazı yapıların kalıntıları tespit edilmiştir. Günümüze kalmış duvarların yüksekliği 4 metreyi bulur. Malzeme farkından kalenin elden geçirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Anzavi Kalesi, Erzurum ilinin Oltu ilçesine bağlı Anzavi köyünde Orta Çağ'dan kalma kaledir. Tarihsel Gürcistan'nın sınırları içinde yer alan kale, 1549 yılındaki Gürcistan seferiyle Osmanlıların eline geçmiştir.
Anzav Kalesi, tarihsel Tao bölgesinde, tarihsel adıyla Kinepos ve Anzav derelerinin birleştiği yerde, yüksek bir kaya üzerinde inşa edilmiştir. Kalenin içinde bir kule ile bir kilise yer alır. Kule dört köşeli bir yapı, kilise ise ek nefli bir yapıdır. Kalenin sur duvarları, üzerinde yer aldığı kayanın dış hatları boyunca dolanır. Kalenin surlarının bazı bölümleri günümüze ulaşmıştır. Kule ve giriş kapısı görece sağlam kalmıştır. Kalenin güney bölümünde dere kenarında tek nefli bir kilise bulunmaktadır. Çatı örtüsü çökmüş olup kuzey bölümü ve tonoz örtüsü görece sağlam kalmıştır. Batı ve doğuda birer pencere açıklığı bulunmaktadır.
Kale kilisenin tümüyle duvar resimleriyle kaplı olduğu, köyü 1907 yılında ziyaret eden Gürcü tarihçi ve arkeolog Ekvtime Takaişvili'nin gezi notlarından bilinmektedir. Ne var ki Takaişvili kiliseye çıkmamış ve bu duvar resimlerini tanımlamamıştır. Bu duvar resimlerinin sadece bazı kısımları günümüze ulaşmıştır.

Anıt ya da Abide (Osmanlıca çoğulu: Abidat), önemli bir olayın veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, olarak tanımlanmaktadır.
Anıtlar, genellikle heykel ya da çeşitli biçimlerdeki yapılar olabildiği gibi, ağaç da anıt olarak kabul edilmektedir. Anıtın amacı, bir kişinin, olayın ya da tarihsel bir dönemin anısını canlı tutmaktır. Tarihteki en önemi anıt örnekleri Mısır Piramitleridir. Bir tür anıt mezar olan piramitler, çok eski zamanda yaşamış ve oraya gömülmüş olan firavunların (kralların) anılarını yaşatmak amacıyla yapılmışlardır. Zafer takları da tarihteki önemli anıt örneğidir. Roma'daki büyük zafer takları Romalı generallerin, Paris'teki ünlü Zafer Takı Napolyon ordularının savaşta kazandıkları zaferlerin anısına dikilmiştir. Londra'da Whitehall'daki kenotaf da (boş lahit) en ünlü savaş anıtlarından biridir.
Dünyanın pek çok ülkesinde, meydan ve caddelerde tek bir kişinin anısına dikilmiş anıtlara rastlanır. Ankara ve Türkiye'nin öteki kentlerindeki Atatürk, ABD’nin Washington kentindeki George Washington anıtları, İngiltere’de Londra'daki Trafalgar Meydanı'nda bulunan Nelson Sütunu bu tür anıtlara örnek olarak verilebilir.

Anıt sözcüğü öncelikle geçmiş zamanları anımsatan bir yapıtı akla getirir. Tarih öncesi çağlara ait taş ya da toprak yapılar için de bu sözcüğün kullanıldığı olur. Genel olarak tarih öncesi taş anıtlar, mezar ya da tapınaklardır. Bu tür mezarlardan geriye, içlerine ölülerin koyulduğu taştan oda ya da bölmeler kalmıştır. Bu tür taş anıtlar megalit olarak adlandırılır. Megalit, Yunanca "büyük" anlamına gelen megalo ve "taş" anlamına gelen lithos sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşmuştur. Ölülerin gömüldüğü yer alçak ve uzun bir oda ya da galeri biçiminde olduğu için, bazı megalitlere galeri mezar denir. Galeri mezarlar yatay ve dikey biçimde yerleştirilen taş bloklardan oluşur.
Ölülerin gömüldüğü salonun dışarıya bir geçitle bağlandığı mezarlar ise, geçit mezar olarak adlandırılır. Hem geçit mezarlara, hem de galeri mezarlara birden çok kişi gömülürdü.
Menhir'ler de bir tür megalit anıtlardır. Menhir sözcüğü, Breton dilinde "taş" anlamına gelen men ve "uzun" anlamına gelen hir'den türetilmiştir. Menhirler, dik olarak yerleştirilmiş büyük taş anıtlardır. Fransa'nın kuzey ve İngiltere'nin güney kesiminde menhirlere çok yaygın olarak rastlanır. Buralardaki menhirler daire, yarım daire ya da elips biçiminde dizilmiş taşlardan oluşur. İngiltere'deki Stonehenge en ünlü menhir örneğidir. 
Cilalı Taş Devri (Neolitik Çağ) ve Tunç Çağı başlarında (yaklaşık İÖ 2800) pek çok tapınak yapılmıştır. Ne var ki bu taş tapınaklarda hangi tanrılara tapıldığı ve dinsel törenlerin nasıl yapıldığı bilinmemektedir.
Hristiyan dünyasında kilise anıtlarının tarihi 12. yüzyıla kadar gider. Eskiden zengin kişiler taş lahitlerde kilisenin içinde gömülürlerdi. Sonraki dönemde kişilerin adları pirinç levhalara yazılmış ve bu levhalar kilisenin taş duvarına yerleştirilmiştir.

Türk anıtlarının tarihi, İslam öncesi döneme kadar gider ve ilk anıt örneklerine Orta Asya'da rastlanır. Bunlardan günümüze ulaşmış olan en ünlü anıt Orhun Anıtları'dır. Eski Türklerde alp denen savaşçıların ve yiğitlerin mezarının kenarına dikilen ve balbal denen taşlar da birer anıt örneğidir.
Türkler Anadolu'ya yerleştikten sonra kümbet, türbe gibi çeşitli anıtlar yapmışlar ve mezar taşlarında süslemeye özel önem vermişlerdir. Selçuklu mezar taşlarının üzerinde insan, hayvan ve kuş figürleri yer alır. Osmanlı mezar taşları ise bitki ve geometrik figürlerle bezenmiştir. Osmanlı mezar taşlarının biçimleri gömülü olan kişinin toplumsal konumunu da yansıtır. Anadolu'da, kümbet ya da türbe olarak adlandırılan anıt mezarların en ünlüleri arasında Erzurum'da Emir Saltuk Kümbeti, Kayseri'de Döner Kümbet, Konya'da Gömeç Hatun Kümbeti, Bursa'da Yıldırım Bayezid Türbesi, İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman Türbesi sayılabilir.
Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra anıt yapımında hızlı bir artış oldu. Hemen bütün kentlerde Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşı'nı, halkın savaştaki kahramanlıklarını simgeleyen anıtlar dikildi. Çanakkale Zaferi ve Meçhul Asker Anıtı, Taksim Cumhuriyet Anıtı ile Atatürk'ün gömülü olduğu Anıtkabir, bunların önde gelen örnekleridir.

Anıt ağaç

Ardahan Kalesi (Gürcüce: არტანის ციხე), tarihsel Artani bölgesinde, günümüzde Ardahan kentinin merkezinde Orta Çağ'da Gürcülerden kalma bir kaledir. Ardahan kentinin eski adından dolayı Parakani Kalesi (ფარაკანის ციხე) olarak da bilinir.

Kalenin inşa edildiği kesin tarih bilinmemekle birlikte, Osmanlılar 16. yüzyılın ortasında Ardahan Kalesi'nin ele geçirdiklerinde kale ve yerleşim Parakani (ფარაკანი) adını taşıyordu. Bundan dolayı kale ve kalenin çevresindeki yerleşim 1595 tarihli ve Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan adlı Osmanlı mufassal defterinde "Rabat-i Kala-i Parakan" (رباط قلعە پرە كن) olarak geçer. Bu dönemde Ardahan adı sadece bölge için kullanılıyordu ve yerleşim merkezine Parakan deniyordu. Bundan dolayı kale de kaynaklarda Parakan Kalesi olarak geçer. Osmanlılar önce Artanuci, sonra Artani bölgelerini 1551 yılında Gürcülerden ele geçirmiştir. Kaledeki Osmanlıca kitabe, Osmanlıların bu yapıyı 1556 yılında onarımdan geçirdiğini göstermektedir. Bu onarım sırsında kale içinde bulunan Gürcü kilisesi yıkılmış ve taşları kalenin duvarlarında kullanılmıştır. Nitekim kale duvarlarında Gürcüce yazılı taşlar günümüze de ulaşmıştır.

Ardahan Kalesi, Ardahan şehir merkezinin kuzeyindeki Halil Efendi Mahallesi ile kent merkezini birbirinden ayıran Kura nehrinin hemen sol kıyısında yer alır. Kale duvarları, orta ve küçük boyutlu kaba yonu taşların horasan harcıyla birleştirilmesiyle inşa edilmiştir. Kalenin iç duvarları açısından doğu-batı doğrultusunda maksimum uzunluğu 268 metre olup kuzey-güney yönünde kapladığı alan, 119 ile 170 metre arasında değişmektedir. Kule köşelerinde daha büyük boyutlu düzgün kesme taşlar kullanılmıştır. Arazinini eğimli olması sebebiyle kalenin kuzey ve güney yarısı arasında kot farkı bulunmaktadır. Kura Nehri'ne daha yakın olan güney bölüm, kuzey bölüme oranla daha alçaktadır. İki kısım  arasındaki bu seviye farkı batıdan doğuya doğru artış gösterir. Kalenin güneyindeki en düşük arazi seviyesi ile kuzeyindeki en yüksek seviye arasındaki fark 35-37 metre kadardır. Ayrıca kalenin güney sur duvarının yüksekliği, kuzey duvarının neredeyse yarısına denk gelir.
Gürcü araştırmacı ve gazeteci Konstantine Martvileli'nin 1917 yılında kalenin adını Artaani Kalesi (არტაანის ციხე) şeklinde yazmıştır. Ardahan Kalesi'nin Ardahan sancağının genelinde ikinci büyük kale olduğunu belirten Martvileli, bakımsızlıktan yıkılmış olsa da Birinci Dünya Savaşının  bile, dev bir tepe gibi yükselen mazgallı duvarlarına zarar veremediğin belirtmiştir. Bu tarihte kalenin surlarına yaslanan evler de sapasağlam duruyordu. Ancak kalenin kilisesi ve yapıları yarı yarıya yıkılmıştı. Kilisenin sadece küçük duvarları görünüyordu. Kalenin dış kısmında, iki yerde Gürcü alfabesinin Hutsuri harfleri ile yazılmış Gürcüce yazıt varlığını koruyordu. Kalenin iç ve dış cephelerinde taşa oyulmuş Gürcüce yazılar bugün de varlığını korumaktadır. İç kısımda ayrıca bir taşa kırmızı boyayla yazılmış Ermenice bir yazı yer alır.

Ardanuç Kalesi (Gürcüce: არტანუჯის ციხე; okunuşu: "art'anucis tsih'e"), tarihsel Klarceti bölgesinde, günümüzde Artvin ilinin Ardanuç kasabasında Orta Çağ'da Gürcülerden kalma bir kaledir. Türkçe kaynaklarda Gevhernik Kalesi olarak da geçer. Gevhernik adı, Farsça "Gevher-i Nik"ten (Hoş Cevher) geliyor olmalıdır. Farsça "gevher" (ﮔﻬﺮ) cevher, inci gibi anlamlara gelir. "Nik" (ﻧﻴﻚ) ise, hoş, güzel demektir.
Ardanuç kale-kenti, tarihsel Klarceti bölgesinin merkeziydi. Kale, Ardanuç Çayı'nın sol kıyısında yer alır. Kalenin içinde yıkılmış halde ve Petre-Pavle Kilisesi olarak bilinen bir kilise bulunmaktadır. Kalenin dışında, Adakale olarak adlandırılan eski kentsel yerleşimde ise, Artanuci Kilisesi bulunmaktadır.

Gürcü tarihi Kartlis Tshovreba'ya göre Ardanuç Kalesi, Gürcü Kralı Vahtang Gorgasali döneminde (5. yüzyıl), kızkardeşinin oğlu Artavan'a verdiği emir sonucunda inşa edilmiştir. Emevi halifesi II. Mervan zamanındaki Arap saldırıları sırasında yıkılan kaleyi 9. yüzyılda Gürcü hükümdarı I. Aşot Kurapalati güçlendirip Klarceti bölgesinin siyasi ve ekonomik merkezi haline getirmiştir. Osmanlıların kaleyi 1551 yılında Gürcülerden ele geçirmiştir.
Ardanuç Kalesi, eskiden bir köy olan Adakale'de yer alır. Kalenin bulunduğu bölge günümüzde birinci derece arkeolojik sit alanıdır. Adakale'de ve dolayısıyla Ardanuç Kalesi'nde Eylül 2021'de, Osman Aytekin başkanlığında arkeolojik kazı çalışmaları başlamıştır. Aytekin kazı üzerine açıklamalarında, kale ile içindeki kiliseyi inşa eden Gürcülerden söz etmemiş, sadece Osmanlı ve Rus dönemi hakkında bilgiler vermiştir.

Bir kale-kent olan Ardanuç, bir kayanın üzerinde yer alan ana kale ile onun kuzeybatısında yer alan yerleşmeden oluşmaktadır. Ardanuç Kalesi, bu kayanın üstteki düz alanda bulunmaktadır. Dış kale ve iç kale olarak olmak üzere iki bölümden oluşan Ardanuç Kalesi, büyük ölçüde yıkılmış ve günümüze surların bazı kısımları kalmıştır. Hayli geniş bir alana kaplamaktadır. Kalenin uzunluğu 220 metre, en geniş alanda genişliği 55 metredir. 

Ardanuç Kalesi'nde tek nefli bir kilise bulunmaktadır. Kalenin kilisesi olan bu yapının kuzey tarafında bitişik bir yapı yer alır. Doğu tarafında bulunan apsis günümüze ulaşmış haliyle 2-3 metre yüksekliktedir. Bu kilisenin çatı örtüsünden geriye hiçbir şey kalmamıştır. Kilise, bir kaydan elde edilmiş ve işlenmemiş beyaz taştan inşa edilmiştir. Bazı kısımlarda bu taşlar 1x2 metre ebatlarındadır. Kilisenin iç duvarlarının sıvanmış olduğu ve duvar resimlerine sahip olduğu bugüne kalan mavi boya izlerinden de anlaşılmaktadır.

Artvin Kalesi, Livane Kalesi olarak da bilinir, Artvin ilinin idari merkezi olan Artvin kentindeki kaledir. Kalenin yüksek surları, üzerinde yer aldığı kayanın etrafında dolanır. Birkaç katlı kulesi günümüze oldukça iyi durumda ulaşmıştır. Kaledeki diğer yapılar arasında, kalenin doğu tarafındaki dört köşeli yapı dikkati çeker. Bu yapının bir kilise olduğu tahmin edilmektedir. Kaledeki sarnıcın bir bölümü ile kvevri olarak bilinen küplerin parçaları günümüze ulaşmıştır. Restore edilmiş olan Artvin Kalesi, halk tarafından “Livane Kalesi” olarak anılmaktadır.
Artvin Kalesi, Gürcü kralı Büyük Aşot tarafından 937 yılında inşa edilmiştir. 16. yüzyılın ortasında Osmanlıların eline geçmesinden sonra onarılmış ve genişletilmiştir. Küçük bir kale olan Artvin Kalesi, Artvin kentine girişi ve Çoruh Nehri'ndeki ulaşımı kontrol ediyordu. Eskiden Askeri bölge içinde yer aldığı için özel izinle ve bir askerin refakatinde ziyaret edilebiliyordu. Kale, 2004 yılında restore edilip 2012 yılında ışıklandırıldıktan sonra ziyaretçilere açık hale getirilmiştir.

Babakale Kalesi, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Babakale köyünde bulunur.
Anadolu'nun en batı ucunda bulunmaktadır. 1723 yılında yaptığı deniz seferinde fırtınadan korunmak için Ayvacık kıyılarına sığınan Padişah III. Ahmed, yöre halkının korsanların saldırılarından muzdarip olduğunu öğrenir ve buraya bir kale yapılmasını vezirine emreder. Vezir Damat İbrahim Paşa da kalenin yapımında Kaptan-ı derya Mustafa Paşa'yı görevlendirir. Ayrıca yayınlanan ferman ile bu kalenin yapımında çalışan mahkumlar da özgürlüklerine kavuşmuşlardır.
Burada bulunan bir tarihi çeşme de inşaat sırasında su ihtiyacını karşılamak için 5 kilometrelik bir su hattı çekilerek yapılmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Babakale Kalesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Babakale Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Bahçelikışla Kalesi, tarihsel Tao bölgesinde, günümüzde Oltu ilçesine bağlı Bahçelikışla köyünde Orta Çağ'da Gürcülerden kalma kaledir. Köyün bugünkü adından dolayı Bahçelikışla Kalesi olarak anılmaktadır.

Bahçelikışla Kalesi'nin bulunduğu Tao bölgesi Orta Çağ'da Gürcistan'ı oluşturan yerlerden biriydi. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi 16. yüzyılın ortalarında Gürcülerden ele geçirmiştir. Ancak eski Osmanlı kayıtlarında Bahçelikışla adıyla bir köy geçmemektedir. Bununla birlikte günümüzde Bahçelikışla köyünün sınırları içinde yer alan Ureki (Örük) ve Kubadi (Kubat) eski kayıtlarda yer almıştır. Gürcü tarihçi Ekvtime Takaişvili'nin 1907 yılında verdiği bilgiye göre kale, kayaların çatlakları arasından çıktığı için "Geçüd Su" olarak anılan ve yaklaşık 4 metre genişliğindeki derenin bir kıyısında inşa edilmiştir. Bahçelikışla Kalesi'nin inşa tarihi bilinmemekle birlikte, içinde bir kilisenin bulunması, Osmanlı döneminden önce Gürcüler tarafından inşa edildiğini göstermektedir. Kaleden günümüze surlar ve kilise kalıntısı ulaşmıştır.

Bahçelikışla Kalesi, köyün 500 metre doğusunda, ulaşılması zor bir kayanın üzerinde inşa edilmiştir. Ekvtime Takaişvili, 1907 yılında, kayaların yarıklarından çıkan derenin bir tarafında kalenin, diğer tarafında kulenin bulunduğunu yazmıştır. Kalenin surları üzerinde yer aldığı kayanın kıyısı boyunca dolanır. Bu surlar günümüze kalan haliyle 7 metre yüksekliğe ulaşır. Kalenin kuzeydoğu kısmında yıkık halde tek nefli bir kilise bulunmaktadır. Yapının yuvarlak forma sahip apsisi ile bazı kısımları günümüze ulaşmıştır. Kabaca yontulmuş taşlar ve kireç harcıyla inşa edilmiş olan kilisenin duvar yüzeyleri görece iyi işlenmiş kırmızımsı taşlarla kaplanmıştır. Kilisenin ayrıca bir mezarlık kısmı bulunmaktadır.

Bayburt Kalesi, Bayburt şehrine hakim bir tepede bulunan tarihî kale.

Kalenin ilk defa ne zaman, kimler tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Kale çeşitli zamanlarda onarılmıştır. Bizans İmparatoru I. Justinianus zamanında onarılmıştır. Türklerin Anadolu'da ilk ele geçirdikleri yerlerden olan Bayburt Kalesi Selçuklu Hanedanı, Saltuklular ve Danişmendliler zamanında tahkim edilmiştir. II. Kılıçarslan'ın Erzurum idarecisi olan oğlu Tuğrul Şah zamanında kale Trabzon İmparatorluğu'ndan gelebilecek tehditlere karşı en geniş ve esaslı onarımını geçirmiştir.

1514 yılında, Bayburt Kuşatması ile Osmanlılar'ın eline geçtikten sonra I. Süleyman ve III. Murad dönemlerinde önemli onarımlar geçirmiştir. Bayburt'u 1647 senesinde ziyaret eden Evliya Çelebi kalenin içerisinde 300 haneli bir mahalle ve cami olduğunu belirtmiştir. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda kale tahrip edilmiştir. Kalenin çevresi 2 kilometreden uzun ve surlarının yüksekliği 30 metredir.
2017 yılında kalede arkeolojik çalışmalar ve restorasyon başlatıldı.

Beçi Kalesi (Gürcüce: ბეჭის ციხე), tarihsel Kola bölgesinde, günümüzde Ardahan ilinin Göle ilçesine bağlı Kalecik köyünde, Orta Çağ’da Gürcülerden kalma kaledir. Kalecik köyü adını bu kaleden almıştır. Buna bağlı olarak yapı, Kalecik Kalesi olarak da adlandırılmaktadır. Kale ayrıca Kumurluhi Kalesi (ქუმურლუხის ციხე) olarak da bilinir.

Kalenin bulunduğu Kola bölgesi, Gürcü Hristiyanlığının erken dönemdeki merkezlerinden biriydi. Osmanlılar, Kola bölgesini de kapsayan Tao-Klarceti bölgesinde 1578 tarihli Gürcistan seferiyle tamamen hakim olmuştur. Ardahan’daki kaleler ve küller üzerine çalışmasıyla tanınan Sami Patacı, burada bulunan seramik parçalarını da değerlendirerek Beçi Kalesi veya Kalecik Kalesi’nin en erken 10-11. yüzyılda inşa edilmiş olabileceğini yazmıştır. Gürcü coğrafyacı Vahuşti (1696-1757) de bu kaleden söz etmiş ve adını Beçi Kalesi (ბეჭის ციხე) şeklinde vermiştir. Gürcüce bir kelime olan "beçi" (ბეჭი) omuz anlamına gelir.

Beçi Kalesi, Kalecik köyünün 1 kilometre güneyinde yer alır. Hayli geniş bir alana yayılan kaleden geriye surların kuzey ve doğu bölümleri, bu surlarıda inşa edilmiş burçlar ile giriş kapısı ulaşmıştır. Kura Nehri Vadisi'de doğu-batı yönünde uzanan kale, savunma açısından önemli bir konum sağlayan kayalık bir tepede inşa edilmiştir. Kalenin girişi kuzey surlarının ortasında yer alır. Giriş kapısının iki yanında yarı yuvarlak forma sahip birer burç bulunmaktadır. Kalenin kuzey beden duvarında dördü yarı yuvarlak ve biri dikdörtgen planlı beş burç bulunmaktadır. Burada bulunan ahşap kirişin kaleye sonradan eklendiği tahmin edilmektedir. Kalenin güneydoğu ucunda uçuruma açılan küçük bir giriş daha bulunmaktadır. Kalenin surları dolma duvar tekniğiyle inşa edilmiş olup ortası moloz taşlar ve harçlar doldurulmuştur. Kalenin kemerli ana girişin kenarlarında ve dikdörtgen planlı burcun köşelerinde daha büyük boyutlu düzgün kesme taşlar kullanılmıştır. Kalenin sonradan elden geçirildiği ve onarıldığı kullanılmış olan malzemenin farklılığından anlaşılmaktadır.

Beçin Kalesi Muğla'nın Milas ilçesinde bulunan tarihi kale.
Kale, Milas'ın 5 km. güneyinde, Ören karayolu üzerinde, ovaya hakim bir tepe üzerindeki yer almaktadır.
Adı bir Orta Çağ İtalyan belgesinde Pezona, İbn Battuta‘da Berçin, Menteşe ve Osmanlı kaynaklarında Peçin olarak geçer. Kalenin yer aldığı tepe üzerindeki insan yerleşimleri Tunç Çağı'nda başlasa da kale Bizans döneminde inşa edilmiştir. 14. yüzyılın ilk yarısına kadar küçük bir yerleşim olarak kalan Beçin bu tarihte Menteşe Beyliği tarafından fethedilerek başkent haline getirildi. Özellikle Menteşe beylerinden Ahmed Bey tarafından imar edilen kale içi yerleşiminin gelişmesi başkent buradan Balat'a taşınınca durdu. Osmanlı zamanında yönetim merkezi Muğla'ya taşınınca kale içi yerleşimi önemini tamamen yitirdi ve harap duruma geldi. Günümüzde kazı ve restorasyon çalışmaları yapılmakta olan kale UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilmiştir.

Kaynaklarda Menteşe beylerinin oturduğu başkentler için farklı yerler zikredilir. Beyliğin kurucusu Menteşe Bey Fethiye'de, ondan sonra yerine geçen Mesud Bey ise Milas'ta oturmuştur. Mevlana'nın torunu Ulu Arif Çelebi Mesud Bey'i Milas'ta ziyaret etmiştir.
Mesud Bey'den sonra yerine geçen Orhan Bey, babasının yaklaşık 1320 yılındaki ölümünü müteakip Rodos‘a başarısız bir sefer düzenlemiştir. Seferden sonra ise kısa süreliğine kıyı bölgelerden daha içeride güvenli bir şehir olan Muğla'ya yerleşmiştir. Orhan Bey Muğla'dan sonra Beçin'e yerleşmiş ve burayı başkent yapmıştır. Paul Wittek, Orhan Bey‘in ovada yer alan Milas yerine ovaya hakim konumdaki Beçin Kalesi'nde kalmasını da kalenin stratejik önemine ve güvenliğinin yüksek olmasına bağlar.
1332 yılında Muğla'yı ardından da Milas'ı ziyaret eden Arap seyyah İbn Battuta Orhan Bey'le Beçin'deki konağında görüşmüştür. İbn Battuta kaledeki mescidin inşa halinde olduğundan bahseder:

Bu Menteşe oğlu saygın sultan Şücaeddin Orhan Bey olup, yüzü ve hayatı güzel mükemmel bir hükümdardır. Genellikle Fakih ve bilginlere büyük bir değer verir onları sarayında ağırlardı. Bu hükümdar bize iyilikler gösterdi. Binek hayvanları verdi ve ihtiyaçlarımızı giderdi. Oturduğu yer, Milas yakınında, iki mil uzaklıkta Barçın şehridir. Burası yeni ve bir tepe üzerindedir. Orada güzel binalar ve camiler vardır. Sultan orada bir cuma caminin temelini attırmış olup yapılması henüz bitmemişti. Biz O'na bu şehirde rastladık. Orada Ahi Ali'nin zaviyesine indik.
Orhan Bey'in ölümünden sonra beylik oğlu İbrahim Bey tarafından yönetilmiş o da ölünce oğulları beylik topraklarını paylaşmış ve beyliğin birliği bozulmuştur. Bu dönemde Beçine Musa Bey sahip olmuştur. Musa Bey ölünce yerine kardeşi Ahmed Gazi geçmiştir.

Beçin, yaklaşık 1390 yılında Osmanlı hakimiyetine girdi. Bu tarihe kadar Menteşe Beyliği için önemli bir merkez olan Beçin, Osmanlı'nın yeni oluşturduğu sancağın başkentini Milas'a, 1425'ten sonra da Muğla'ya taşımasıyla önemini yitirdi. Nitekim Beçin'de Osmanlı devrine ait hiçbir yapıya rastlanmaz. 17. yüzyılda kaleyi gezen Evliya Çelebi, kaleiçi yerleşimin eskiden büyük bir şehir olduğunu ama gezdiği şehrin ve kale surlarının harap durumda olduğunu yazmıştır. Evliya Çelebi kaleiçinde yirmi hane bulunduğunu, kalenin ise hapishane olarak kullanılıp bir dizdar ve yirmi askeri olduğunu yazmıştır.
18. yüzyıla Beçin tamamen terk edilmiştir. Bu asırda Milas'a gelen batılı seyyahlar Richard Pococke ve Richard Chandler'in eserlerindeki ifadeler de bunu destekler.

Beçin, bulunduğu tepeyi tamamen çevreleyen surlar ve güneyindeki yerleşim alanlarından oluşur. Kale içindeki Roma dönemi yapıları tahrip olmuş, sadece bir şapel kalıntısı günümüze ulaşmıştır. Nispeten sağlam durumdaki yapılar Menteşe Beyliği zamanından kalmadır. Bu yapılar şunlardır:

Ahmed Gazi Medresesi
Orhan Camii
Kızıl Han
Kara Paşa Han
Yelli Camii ve medresesi
Mültezim Evi: 2000 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan yapı muhtemelen Osmanlı döneminde yaşamış bir vergi memurunun eviydi. Kazıda bulunan kömürleşmiş ahşap kısımlar ve eşyalar bu konağın bir yangın geçirdiğini göstermektedir. 2001 ve 2002 kazılarında ise 3 farklı noktada, meşin keseler içinde ve toplamda 30 kg.'dan fazla Osmanlı dönemine ait gümüş sikkeler bulunmuştur. Bu buluntu Türkiye'de bir kazıda ele geçmiş en büyük sikke miktarıdır. Gümüş sikkelerin çoğunluğu III. Mehmed döneminde (1595-1603) diğerleri de 1520 ila 1617 yılları arasında darbedilmiştir. İçlerindeki tek altın sikke Kanuni devrine aittir. Osmanlı sikkelerinin dışında Kırım Hanlığına ve Avrupa devletlerine ait sikkeler de definenin kıymetli parçalarıdır. Arkeoloji literatürüne Beçin Definesi olarak geçen sikkeler, geçirdiği yangında bir kısmı erimiş olsa da toplamda 60.000'e yakını kurtarılmıştır.
İsimsiz zaviye: İç kalede, Ahmed Gazi Medresesi'nin doğusunda yer almaktadır. Kitabesi olmayan zaviye muhtemelen Ahmed Gazi döneminde inşa edilmiştir.
Büyük Hamam: İç kalede Ahmet Gazi Medresesinin kuzeyindedir. Osmanlı kayıtlarında Ahmed Gazi'nin vakıfları arasında sayılan hamam bu olmalıdır. Buna göre hamam 14. yüzyıl ikinci yarısında inşa edilmiştir.
Lokman Zaviyesi
Menteşe Mezarlığı
Yelli Hamamı
Orman Tekkesi
Emir Avlusu
Seymenlik Hamamı
Seymenlik Zaviyesi
Bey Hamamı
Bey Konağı
Deve (Üç göz) Hanı
Arınma Kuyusu
Bey Havuzu

Beçin Kalesi, Milas şehir merkezinde yer alır. Muğla-Söke-Bodrum kavşağından Ören tabelasını takip ederek üç km. sonra kaleye ulaşılır. Kale Bodrum'a 50 km, Milas-Bodrum Havaalanı'na 17 km, İzmir'e 197 km. ve Muğla'ya 65 km uzaklıktadır.

Birecik Kalesi Şanlıurfa İli Birecik ilçesi sınırları içinde yer alan tarihi bir kaledir. Üzerinde inşa edildiği beyaz kalker tepeden dolayı adı, Beyaz Kale (Kal'etül Beyza/ Beyda) olarak da bilinmektedir.

Tarihi kalenin kuruluşu hakkındaki çeşitli görüşler bulunsa da Asurlar zamanında yapılmış olduğu sanılmaktadır. 13. yüzyılda inşa edildiği kaynaklarda geçen Birecik kalesi çeşitli dönemlerde onarımdan geçmiştir. Romalılar (MÖ.30- MS 395), Franklar (MS 1098- 1150) ve Memlükler Dönemi (1277-1484) olmak üzere üç defa onarım görmüş olan kale temelleri büyük kesme taşlardan yapılmış yüksekliği 30–40 metreyi bulan duvarları üstünde 12 burç ile imar edilmiştir. İlçe merkezini çevreleyen surlar, zamanla doğal afetlerden büyük bir tahribata uğramış, günümüze ancak bazı burç kalıntıları ve ayakta kalan iki kapısı bulunmaktadır. Bağlar Kapısı ve meydan kapısı olarak da bilinen Urfa Kapı ve Meçan Kapıdır.
Ayrıca tarihi surların bir duvarında kitabe bulunmaktadır. Bu kitabelere dayanarak 1483 yılına, Memlüklü Dönemine tarihlenmektedir.

T.C. Birecik Kaymakamlığı

Bodrumkale, Türkiye'nin Osmaniye ilinde bulunan bir kale harabesidir. Kale, il merkezi Osmaniye'den 12 km uzakta Kastabala antik kentinin kuzeydoğusunda yer almaktadır.
Kale, Orta Çağ'da Orta Anadolu'dan Akdeniz kıyılarına giden yolu kontrol ediyordu. 1973'te arkeolojik değerlendirme ve doğru plan yayınlandı. Kale iki avluya veya koğuşa bölünmüştür ve altı kulesi bulunmaktadır. Duvar işçiliğinin çoğu doğrudan kireçtaşı çıkıntısından kesilmiştir ve aşağıdaki antik kentten yağmalanmamıştır. Güney kulesinin alt katı sarnıç işlevi görüyordu. Araştırma, Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nin himayesinde gerçekleştirildi.
Kale, Kilikya Ermeni Krallığı döneminde 13. yüzyıla tarihlenmektedir. Kale 14. yüzyılda Ramazanoğulları Beyliği'nin eline geçtiğinde zaten terk edilmiş durumdaydı.

 OpenStreetMap'te Bodrumkale ile ilgili coğrafi veriler

Boyabat Kalesi, Sinop'un Boyabat ilçesinde yer alır. M.Ö. 7. yüzyılda Paflagonyalılar tarafından yaptırılan kale; Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının izlerini taşımaktadır. Günümüze kadar ayakta kalan kale, günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.
Kale, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu tarafından 23.10.1987/3772 tescil kararı ile tescillidir. 2018 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın açıkladığı Türkiye'nin En Görkemli 13 Kalesi listesinde kendine yer edinmiştir.

Boyabat ilçesinin bulunduğu Gökırmak Vadisi'nde, karşılıklı sarp iki kayalık tepeden güneydeki tepenin üzerinde kurulmuştur.

Kalenin MÖ. 7. Yüzyıl civarlarında Paflagonyalılarca yapıldığı bilinmektedir. Geç Roma ve Erken Bizans kalıntılarının da bulunduğu kale bugünkü halini Osmanlılar Dönemi'nde almıştır. Bir kitabesi olmadığından ötürü yapım yılı bilinememektedir. Kalenin altında bulunan ve Boyabat ilçesinin altından dolaştığı tahmin edilen büyük yeraltı şehrinde Roma ve Bizans izleri görülmektedir.

T.C. Boyabat Kaymakamlığı, Boyabat Kalesi
T.C. Boyabat Belediyesi, Boyabat Kalesi 14 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Boyabat Kalesi
Boyabat Kalesi
Sinop Turizm Potansiyeli - Sinop Üniversitesi, Boyabat Kalesi 27 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bozcaada Kalesi, adanın yerleşim merkezinin sahilinde bulunan Bozcaada'nın tarihi kalesidir.

Tarihte istilalara her zaman açık olan Bozcaada'yı koruyabilmek için kurulan kalenin, kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Fenikeliler, Cenevizler ve Venediklilerin kullandığı bu kale, II. Mehmed döneminde var olan kalıntılar üzerine tekrar inşa edilmesiyle bugünkü halini almıştır. (1455) Ayrıca Venedikliler, adadaki egemenlikleri sona erince kaleyi tahrip edip çekilmişlerdir. Kale, tarihinde Köprülü Mehmed Paşa (1657) ve II. Mahmut (1815) döneminde büyük bir onarımdan geçmiştir. Kale içinde 1996 yılında halkın desteğiyle kurulan bir etnografya sergisi ile açık hava müzesi mevcuttur.

Kale, iç ve dış olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Güney cephesi 10 metre genişliğinde ve 250 metrelik su hendeğiyle adadan ayrılmıştır. Surlarla çevrili bölümlerde su sarnıcı, cephanelik, revir, karargah, kuyu, çeşme, camii, atölye ve kışla binası bulunuyor.

Caki Kalesi (Gürcüce: ჯაყის ციხე; okunuşu: “caqis tsih’e”), tarihsel Samtshe bölgesinde, günümüzde Ardahan ilinin Posof ilçesine bağlı Yurtbekler köyünün sınırları içinde Orta Çağ'da Gürcülerden kalma kaledir. Kale, Samtshe-Saatabago prensliğini yöneten Gürcü hanedanı Cakelilerin ikametgâhıydı ve hanedanın adı da buradan gelir.

Caki Kalesi'nin bulunduğu Samtshe, tarihsel Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biriydi. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi ve kaleyi 16. yüzyılın ikinci yarısında Gürcülerden ele geçirmiştir. Kale ve etrafındaki yerleşim 1595 tarihli Osmanlı mufassal defterinde Rabat-i Cağ (رباط جاغ)  adıyla kaydedilmiştir. Bu tarihte Rabat-i Cağ'da 9 Hristiyan hane yaşıyor ve hane reisleri Gürcü adları taşıyordu. Caki Kalesi'nin bu tarihten önce inşa edilmiş olduğunu bu kayıt da göstermektedir. Bu defterde, "Caki" (ჯაყი) kelimesiden türemiş 
Cağisman (ჯაყისმანი) ve Zeda Çağ (ზედა ჯაყი) adlarını taşıyan iki köy daha bulunuyordu.

Caki Kalesi, Gürcistan ile Türkiye arasında sınır oluşturan Cak Suyu veya Cakistzkali'nin hemen batı kıyısında bir tepede  yer alır. Moloz taşlarla kireç harcı inşa edilmiş olan kale, deniz seviyesinden 1370 metre yüksekliktedir. Batı kenarının yarım yuvarlak planlı olması dışında dikdörtgen planlı (20x19,7 m) bir yapıdır. Günümüze kadar sağlam bir şekilde korunagelmiş bu kale, Orta Çağ içlerinde inşa edilmiş olmalıdır. Kalenin batı tarafında bir yamaçta yer alan tek nefli bir kilise bulunmaktadır. Bu yapıdan geriye sadece yıkıntılar kalmıştır.

Ciha Kalesi, Artvin ilinin Arhavi ve Hopa ilçelerini ayıran Ciha Tepesi'nde konumlanmış bir kaledir.

Ciha (ჯიხა), Lazca ve Megrelce bir kelime olup kale anlamına gelir. Laz coğrafyasında yaygın bir yer adı olan "ciha", tepe anlamında da kullanılmaktadır. Türkçede Ciha Kalesi adlandırmasıyla "kale kalesi" şekline dönüşmüştür. Kalenin tarihine ilişkin kesin bilgiler bulunmamaktadır. Bundan dolayı bu yapının Cenevizliler döneminde gözetleme amacıyla inşa edildiği sanılmaktadır. Nikolay Marr da 1910 yılında Lazistan'da yaptığı araştırma gezisine dair notlarında Ciha Kalesi'den "Ceneviz Kalesi" olarak söz etmiştir. Kalede arkeolojik kazı çalışmaları yapılmaktadır.

Kalenin günümüzde sadece surları yıkılmamıştır. 50 asker barındırabilecek kapasiteye sahiptir. Bulunduğu yerden Pazar ve Batum arasındaki alan gözlemlenebilmektedir. Kaleyi çevreleyen ana bölüm 11x42 metre ölçülerinde ve düzensiz dikdörtgen planlıdır. Bu bölge 3-4 metre yüksekliğindeki moloz taştan yapılmış sur duvarlarıyla çevrelenmiştir.

Darb-ı Sak Kalesi, Türkiye'nin Hatay ilinde bulunan bir kaledir. Kale, 11. yüzyılda Tapınak Şövalyeleri tarafından inşa edilmiş olup Kırıkhan kent merkezinin 4 km uzakta yer almaktadır.
Darb-ı Sak Kalesi, yakındaki Bakras Kalesi ile birlikte, Kilikya'nın kıyı bölgesi ile Suriye'nin iç kesimleri arasındaki ana geçiş olan Suriye Kapıları'nı koruyordu.
Kale, iki hafta süren şiddetli bir kuşatmanın ardından 1188'de Selahaddin Eyyubi'nin eline geçti. Antakya Prensliği ile Kilikya Ermeni Krallığı arasındaki Amanos yürüyüşlerinin kilit noktasında bulunan hem Tapınakçılar hem de Ermeniler, kaleyi geri almak için can atıyordu. Ermenistan kralı I. Levon 1205'te onu ele geçirmeye çalıştı ancak savunucular tarafından geri püskürtüldü. Tapınakçılar da 1237'de onu geri almak için bir sefer başlattılar, ancak pusuya düşürüldüler ve ağır kayıplara uğrayarak ağır bir yenilgiye uğradılar.
Moğolların Suriye'yi işgalinde burayı ele geçirmesinin ardından 1261'de I. Hethum tarafından yeniden işgal edildi. Ancak Ermenilerin bunu uzun süre tutması mümkün değildi. 1266'da Mari Muharebesi'nde Ermeni ordusunun yenilgisinden sonra Hethum, oğlu Levon'a fidye vermek için kaleyi Memlüklere teslim etmeyi kabul etti. 1268 yılında Mısır Memlük sultanı Baybars'ın eline geçmiştir.
1280 yılında Halep'i yağmalamak için ilerleyen Abaka Han tarafından kale geçici olarak geri alındı, ancak Suriye'den çekildiğinde terk edildi.

Davud (Arapça: داوود, romanize: Dāwūd) veya David (İbranice: דָּוִד, romanize: David), Tanah'a göre, Birleşik İsrail Krallığı'nın hükümdarı olmuş bir İbrani kraldı. İşboşet'in yerine gelir ve tahtı kendisinden sonra oğlu Süleyman'a bırakır.
Tanah'ta yansıtılan Davud'un karakteri ve yaptıkları, onu Yahudi geleneğinin en önemli şahsiyetlerinden ve İsrail halkının en büyüklerinden biri yaptı. Kabala'da Davut, tarih boyunca dünyadaki Shekhinah'nın dayandığı arabanın dört ayağından biridir (diğer üçü Yahudilerin diğer ataları Avraham, İshak ve Yakov'dur). Samuel Kitapları'nda Davud, önce bir müzisyen, daha sonra düşman şampiyonu Câlût'u öldürerek şöhret kazanan genç bir savaşçı olarak tanımlanmaktadır.
Samuel Kitapları'nda yer alan Davud'un Kutsal Kitap'taki öyküsünde, Davud genç bir çoban ve müzisyen olarak başlar ve dev Golyat'ı yenerek ün kazanır. Kral Saul'un gözdesi olur ancak Saul Davut'un tahtını istediğine inandığı için saklanmak zorunda kalır. Saul ve oğlu Yonatan öldükten sonra Davut İsrail'in kralı olur. Yeruşalim'i ele geçirir, başkent yapar ve Ahit Sandığı'nı oraya getirir. Davud ayrıca Batşeba'yla bir ilişki yaşar ve kocası Uriya'nın ölümüne neden olur. Oğlu Avşalom onu devirmeye çalışır ama başaramaz. Davud, Tanrı için bir tapınak inşa etmek ister ama yönetimindeki şiddet nedeniyle buna izin verilmez. 70 yaşında ölür ve oğlu Süleyman'ı halefi olarak seçer.

Yahudi geleneğinde Davud ideal bir kral ve gelecekteki İbrani Mesih'in atası olarak görülür. Birçok mezmur ona atfedilir. Davud'un hikâyesine Yeni Ahit'te de atıfta bulunulur ve İsa'nın Davud'un soyundan geldiği söylenir. Kuran'da ve hadislerde Davud, bir İsrail kralı ve Allah'ın bir peygamberi olarak kabul edilir. Davud'un hayatı tarih boyunca sanat ve edebiyatta çeşitli yorumlara ilham kaynağı olmuştur.

Rabinik Yahudiliği'nde Davud oldukça önemli bir figürdür ve hakkında birçok efsane anlatılır. Rivayete göre Davud, İşay'ın oğlu olarak büyümüş, kardeşleri okuldayken çocukluğunu babasının koyunlarını kırlarda gütmekle geçirmiş.Davud'un Batşeba ile yaşadığı yasak aşk, tövbenin gücünü gösteren bir örnek olarak yorumlanır. Hatta Talmud'a göre, savaş arifesinde Yahudiler arasında yaygın olan boşanma geleneği sebebiyle bu ilişki zina bile sayılmaz. Ayrıca Talmud kaynaklarına göre, Uriya kralın doğrudan emrine karşı gelerek büyük bir suç işlediğinden, onun ölümü cinayet olarak kabul edilmez. Bununla birlikte Sanhedrin risalesinde, Davud işlediği suçlar için pişmanlık duymuş ve af dilemiştir. Tanrı sonunda Davut ve Batşeba'yı affetse de, günahlarını kutsal metinlerden silmemiştir.
Yahudi efsanelerine göre, Davud'un Batşeba ile günaha girmesi, aşırı gururunun bir cezasıdır. Davud, tıpkı İbrahim, İshak ve Yakup gibi sınavı başarıyla geçen ve sonrasında isimleri Tanrı'nın adıyla anılan peygamberler gibi, sabrını kanıtlamak için Tanrı'ya kendisini günaha sürüklemesi için yalvarmıştır. Ancak Davud, bir kadının cazibesine kapılıp bu sınavda başarısız olmuştur.
Midraşlara göre, Adem 70 yıllık ömründen Davud'a vermiştir. Ayrıca Yeruşalmi Talmud'a göre Davud, Şavuot (Pentekost) bayramında doğmuş ve ölmüştür. Kendisinin o kadar dindar olduğu söylenir ki, dualarıyla gökten her şeyi indirebilirdi.

İlk dönem Hristiyan toplulukları, "Davud'un yaşamının İsa'nın yaşamının bir habercisi olduğuna inanmıştır; her ikisi de Beytüllahim'de doğmuştur; Davud'un çobanlığı, İsa'nın İyi Çoban olduğunu gösterir; Golyat'ı öldürmek için seçilen beş taş, İsa'nın beş yarasını simgeler; güvendiği danışmanı Ahitofel'in ihaneti ve Kidron Vadisi'nden geçişi, İsa'nın Çilesi'ni hatırlatır. Yeni Ahit'ten öğrendiğimiz gibi, Davud'un Mezmurları'nın çoğu gelecekteki Mesih'in habercisidir." Orta Çağ'da, "Şarlman kendini 'yeni bir Davud' olarak görmüş ve sarayındaki bilginler tarafından da öyle kabul edilmiştir. [Bu] kendi başına yeni bir fikir değildi, ancak [Şarlman tarafından] içeriği ve önemi büyük ölçüde genişletilmişti."
Batı Riti kiliseleri (Lutheran, Roma Katolik) Davud'un bayram gününü 29 Aralık veya 6 Ekim'de kutlarken, Doğu riti kiliseleri 19 Aralık'ta kutlar.Doğu Ortodoks ve Doğu Katolik Kiliseleri, "Kutsal Doğru Peygamber ve Kral Davud"un bayram gününü, Kutsal Ataların Pazar günü (Rab'bin Doğuşu'ndan iki Pazar önce) ve Kutsal Babaların Pazar günü (Doğuş'tan önceki Pazar), İsa'nın diğer atalarıyla birlikte anarak kutlarlar. Ayrıca Doğuş'tan sonraki Pazar günü, Yusuf ve Rab'bin Kardeşi Yakup ile birlikte ve 26 Aralık'ta (Tanrı'nın Annesinin Sinaksisi) anılır.

İslam inancında Davud (Arapça: داوود Dā'ūd veya Dāwūd), İsrailoğullarını doğru yola iletmek için Allah'ın görevlendirdiği büyük peygamberlerden biri olarak önemli bir yere sahiptir. Kuran'da sıklıkla oğlu Süleyman ile birlikte anılan Davud, genellikle Arapça ismiyle داود, Dāwūd veya Dā'ūd şeklinde geçer. Kuran'da Davud'un, Filistin ordusunun dev askeri Calut'u öldürdüğü (Bakara 251) anlatılır. Calut'u öldürdüğünde Allah ona hem hükümdarlık hem de hikmet vermiş ve bunları pekiştirmiştir (Sad 20). Davud, Allah'ın "yeryüzündeki halifesi" olmuş (Sad 26) ve Allah ona sağlam bir muhakeme yeteneği (Enbiya 78; Saffat 21-24, Şuara) ve ilahi bilgelik kitapları olarak kabul edilen Zebur'u bahşetmiştir (Nisa 163; İsra 55). Kuşlar ve dağlar Davud ile birlikte Allah'a hamd etmek için birleşmiş (Enbiya 79; Sebe 10; Sad 18), Allah demiri Davut için yumuşatmış (Sebe 10) ve ona demirden zincir zırh yapma sanatını öğretmiştir (Enbiya 80). Bu bilgi Davud'a, tunç ve dökme demir silahlı düşmanları karşısında büyük bir avantaj sağlamış, kültürel ve ekonomik etki yaratmıştır. Süleyman ile birlikte Davud, tarlalara verilen zararla ilgili bir davada hüküm vermiş (Enbiya 78) ve kendi dua odasında iki taraf arasındaki anlaşmazlığı çözmüştür (Sad 21-23). Kuran'da Davud'un Uriya'ya yaptığı yanlıştan veya Batşeba'dan hiç bahsedilmediği için Müslümanlar bu anlatımı reddeder.

Müslüman geleneği ve hadisler, Davud'un günlük namaz ve oruç tutma konusundaki gayretini vurgular. Kuran tefsircileri, tarihçiler ve Peygamberler Tarihi'ni derleyenler, Davud'un kısa Kuran anlatımlarını detaylandırır ve özellikle Davud'un Zebur'larını okumadaki yeteneğinden, güzel sesinden ve eşsiz okuyuşundan bahseder. Sesi, sadece insanlar üzerinde değil, tüm canlılar ve doğa üzerinde büyüleyici bir güce sahip olarak tasvir edilir ve onunla birlikte Allah'a hamt etmek için birleşirler.

Davud'un hayatına dair elimizdeki tek kaynaklar kutsal metinler ve arkeolojik buluntulardır. Bazı araştırmacılar, bu bilgilerin MÖ 11. ve 10. yüzyıllara ait kayıtlardan derlendiğine inanırken, kesin derleme tarihini belirlemek mümkün değildir. Diğerleri ise Samuel Kitapları'nın büyük ölçüde MÖ 7. yüzyılın sonlarında Kral Josiah döneminde yazıldığını, daha sonra Babil sürgünü (MÖ 6. yüzyıl) ve nihayetinde MÖ 550 civarında eklemeler yapıldığını savunur. Eski Ahit uzmanı Graeme Auld, Samuel Kitabı 9:8'de geçen ve Hasmonayim döneminde bilinen çeyrek şekel para biriminin bahsinin daha sonraki bir düzeltmeye işaret ettiğini öne sürerek bu görüşü destekler.
Samuel Kitapları'nın yazar ve editörleri, "Davud'un yükselişinin tarihi" ve "tahta geçiş anlatısı" gibi çeşitli eski kaynaklardan yararlanmıştır. Olaya farklı bir bakış açısı sunan Tarihler Kitabı ise büyük olasılıkla MÖ 350-300 yılları arasında yazılmış ve Samuel ile Krallar Kitapları'nı kaynak olarak kullanmıştır.
Kutsal metinler, Davud dönemi Yahuda'sının tam anlamıyla gelişmiş bir krallık olmadığını gösterir. Davud'a "kral" (melek) yerine çoğunlukla "prens" ya da "önder" (negid) denir. Ayrıca yönetimi, bir krallığa özgü karmaşık bürokrasi yapısından yoksundur ve takipçileri büyük ölçüde akrabaları ve memleketi Hebron'dan insanlardır.
Davud'un hikâyesi farklı şekillerde yorumlanır. Bazı araştırmacılar bunu Kral Arthur efsaneleri veya Homeros'un destanlarına benzer bir kahramanlık hikâyesi olarak görürken diğerleri bu tür karşılaştırmaları şüpheyle karşılar. Yakın Doğu edebiyatındaki diğer metinlerle paralellik gösteren bir tema ise Davut ile Yonatan arasındaki ilişkinin eşcinsel doğasıdır. Samuel 2'de (1:26) yer alan ve Davud'un Yonatan'ın sevgisinin kendisine bir kadının sevgisinden daha tatlı geldiğini ilan ettiği Yaşar Kitabı'ndan alıntı, Akhilleus ile Patroklos ve Gılgamış ile Enkidu hikâyelerindeki benzer ifadelerle karşılaştırılmıştır.
Bazılarına göre ise Davud hikâyesi, cinayet ve kral öldürme gibi suçlamalara yanıt olarak yazılmış siyasi bir savunmadır. Samuel ve Tarihler Kitapları'nın yazar ve editörleri, Davud'un saltanatını kaçınılmaz ve arzu edilir olarak göstermeyi amaçladıkları için onun hakkında çok az somut ve tartışmasız bilgi bulunur. Bununla birlikte, bazı araştırmacılar Samuel Kitabı'nın yazarlarının Davud'u sadece propagandacı bir figür olarak değil, karmaşık bir kişilik olarak da sunduğunu ileri sürer.
Davud hakkında yazılan çeşitli çalışmalar, onun karakterine dair farklı bakış açıları sunar. Baruch Halpern onu acımasız bir zorba, katil ve Gatlı Filist kralı Akiş'in ömür boyu hizmetkarı olarak tasvir eder. Steven McKenzie, Davud'un zengin bir aileden geldiğini ve rakiplerini, hatta kendi oğullarını bile öldüren "hırslı ve acımasız" bir tiran olduğunu savunur. Joel S. Baden, onu "cinayet, hırsızlık, rüşvet, seks, aldatma ve ihanet dahil her türlü yolla iktidara gelen hırslı, acımasız, etten kemikten bir adam" olarak tanımlar. William G. Dever ise onu "seri katil" olarak nitelendirmeye kadar gider.

Jacob L. Wright, Davud'un Golyat'ı öldürmesi, Batşeba ile ilişkisi ve Birleşik İsrail Krallığı'nı yönetmesi gibi en popüler efsanelerin, kendisinden nesiller sonra, özellikle geç Pers veya Helenistik dönemlerde yaşayanlar tarafından yaratıldığını öne sürer.
Isaac Kalimi, Kral Süleyman ve dönemine gelince, "söylenebilecek neredeyse her şeyin... kaçınılmaz olarak kutsal kitap metinlerine dayandığını" belirtir. Ancak, belirli bir kutsal kitap pasajının MÖ 10. yüzyıldaki gerçek tarihi durumu yansıtıp yansıtmadığını belirlemenin genellikle zor olduğunu ve bir dereceye kadar makul olduğunu savunmanın ötesine geçmenin zor olduğunu kabul eder.



Dağlı Kalesi Mersin ilinde yer alan bir ilk çağ kalesidir.
Kale Erdemli ilçesinin Dağlı köyü güneyinde ve 36°42′23″K 34°15′18″D koordinatlarındadır. D.400 devlet kara yolundan Kösbucağı civarında sapılarak, Dağlı köyüne giden bir il yolun ile ulaşılır. Erdemli'ye 17, Mersin'e 52 kilometre uzaklıktadır. Köye ulaşmak için asfalt yol vardır. Ancak köyden kaleye kadar iki kilometre kadar dar ve eğimli bir patikada yürümek gerekmektedir. Köy 510 metre rakımda olduğu halde, kalenin rakımı 900 metreye yakındır.
Kale Roma İmparatorluğu döneminde yapılmıştır. Ancak Orta Çağ'da önce Bizans İmparatorluğu daha sonra Kilikya Ermeni Krallığı döneminde de kullanılmıştır. Orijinal adı bilinmemektedir. Bir yazıt varsa da yazıt çok bozulmuştur. Profesör Bogos Levon Zekiyan bu Ermenice yazıtta sadece dört kelime okuyabilmiştir. Bunlar, kral, Ermeniler, oğluna ve tarihinde kelimeleridir.
Kale batısındaki Karakız vadisine ve bu vadideki antik kervan yollarına hakim olacak şekilde inşa edilmiştir. Büyük bir kale olmakla birlikte, duvarlarından büyük kısmı yıkılmıştır. Kraliçe Odası olarak bilinen büyük bir oda ile iki tuvalet odası ve bodrumda zindan olduğu düşünülen bazı odacıklar sağlamdır. Giriş kapısında iki asker ve bir hamile kadın kabartması yer alır.

Diyarbakır Kalesi veya Diyarbakır Surları, Diyarbakır'ın Sur ilçesinde yer alan tarihî bir yapıdır. İç kale ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Surlardaki ana girişler Dağ Kapı (Harput Kapısı), Urfa Kapı (Rum Kapısı), Mardin Kapı (Tell Kapı) ve Yeni Kapı (Dicle-Irmak-Şat Kapı)'dır. Yaklaşık dokuz bin yıllık olan surlar, Çin Seddi'nin ardından dünyadaki en uzun ve geniş savunma duvarıdır. 2000 yılında yapıyı Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil eden UNESCO, 2015'te ise Dünya Mirası olarak tescil etti. Ayrıca Diyarbakır'ın çok eski yapısı olan ve surların bir parçası olan Keçi Burcu da Sur ilçesinde yer almaktadır. Surlar, İç ve Dış Kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.
2023 Kahramanmaraş depremlerinde kalenin surları kısmen hasar görmüştür.

Diyarbakır Surlarının, Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun, en geniş ve sağlam surlarından biri olduğu kabul edilir. Diyarbakır surlarını ilk olarak kimin, hangi dönemde yaptırmaya başladığı bilinmemektedir ancak İç Kale'nin şehrin ilk yerleşim yeri olduğu kabul ediliyor. Kaynaklarda, kentin Roma dönemi öncesi hakkında, MÖ 2000'li yıllarda bölgede Hurrilerin yaşadığı, Hurri kentinin surla çevrili olduğu, MÖ 9. yüzyılda Bit-Zamani kabilesinin başkenti olduğu dönemde ise eski surun onarıldığı dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Roma dönemindeki müdahalelerin Miladi 330-338 ve 349 yıllarında olduğuna dair üç ayrı bilgi bulunmaktadır.

2015-16 Sur çatışmaları sırasında Suriçi tampon bölge dışında UNESCO Miras Alanı olan Diyarbakır surları ve burçlarının zarar gördüğü, Yenikapı, Keçi Burcu ve 63 no'lu Fındık Burcu üzerine beton dökülerek bayrak direği ankraj edildiği, Keçi Burcu'na portatif tuvalet yapıldığı ve atık su kanalının çörtene bağlandığı için atık suyun doğrudan burç duvarlarına aktığı Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı Alan Yönetim Başkanlığı tarafından hazırlanan Hasar Tespit Raporu'nda belirtilmiştir. Ayrıca sur duvarları ve tarihi kapıların bulunduğu alanlar güvenlik noktası olarak kullanılmıştır. Isınmak için yakılan ateşin sur duvarlarına temas etmesi sonucu sur duvarlarında is oluşmuştur. Ayrıca burçlar arasındaki boşluklara Bilim Kurulunun onayı alınmadan surların bütünlüğünü bozan beton bloklar yerleştirilmiştir.

Temel yapı malzemesi olarak, yörede yaygın olarak bulunan bazalt taşı kullanılmıştır. Fiziksel özellikler ve bileşim açısından dönemlere göre farklılıklar izlenmekle birlikte, surlarda kullanılan ana malzemeler taş, tuğla ve harçtır. Topoğrafyaya uygun olarak inşa edilen surların yüksekliği 10-12 metre, genişliği 3-5 metredir. Diyarbakır'ın Sur içindeki yerleşim alanı, son ölçümlere göre, kuzey–güney doğrultusunda 1040 m, doğu–batı doğrultusunda 1400 m olan bir ana koordinatla belirlenir.  Kuzey–güney yönünde oval bir şekle sahip olan surlar yaklaşık 5 km uzunluğundadır. Aşamalı olarak inşa edilen ve değişik dönemlerde onarılmış olan surlarda 82 adet burç bulunmaktadır. Genellikle yarım daire ya da çokgen biçime sahip olan burçların, surun Dicle vadisine bakan bölümlerindeki örnekleri çoğunlukla dört köşelidir. Burçların iç çeperlerinde yer alan kapıların yanlarında, surların üst kotlarına ulaşmak üzere yapılmış birer adet merdiven bulunur; burçlar genellikle 2 ya da 3-4 katlı olup üst örtüde kubbe, kemer ve tonozlar kullanılmıştır.

Diyarbakır surlarının toplamda 82 burcu vardır. Dağ Kapı ya da diğer adıyla Harput Kapı Burcu, Turizm Bakanlığı'na bağlı Turizm Bürosu ve Devlet Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullanılmaktadır ve doğu ile batı burçları üzerinde bezemeler ve hayvan desenleri yer alır. Geçmişte kentin önemli girişlerinden biri olan bu kapının dış çeperi bir avlu duvarı ile sınırlandırılarak, denetimli bir açık alan haline dönüştürülmüştür; dolayısıyla Dağ Kapı artık kente giriş veren kapılarından biri değildir. 1978'de onarılan Dağ Kapı burçları yapısal açıdan iyi durumda gözükmekle birlikte; burçların dış çeperlerinin taş kaplama avlu ile birleştiği kesimlerde, yerden yaklaşık 60–70 cm yüksekliğe ulaşan bölümlerde yerden yükselen neme bağlı olarak tuzlanma, renk değişimi, yüzey aşınması, çatlakların oluşması gibi sorunlar gözlenir. Doğu kısmı onarılan bu burcun, batı kısmı ciddi yapısal sorunlar vardır. Tek Beden Burcu, surun imar çalışmaları ile yıkılarak kesintiye uğradığı bölümde Dağ Kapı ile Tek Kapı burçları arasında yer alır ve yapısal durumu iyidir. Onarılmıştır ve günümüzde satış mekânı olarak kullanılır. Tek Kapı Burcu, kente giriş almak için surlara geç dönemde eklenmiştir. Diyarbakır surları içinde en görkemli burçlardan olan Evli Beden Burcu ya da diğer adıyla Benusen Burcu, Artuklu dönemine ait zengin kitabe ve bezemeleri ile diğerlerinden ayrılmaktadır. Artuklu hükümdarı Melik Salih adına 1208 yılında Mimar Cafer Oğlu İbrahim tarafından yapılmıştır. Burcun temeli özgününde kademeli bir ‘mahmuz' ile desteklenmiştir ve mahmuz üzerinde de bazı kitabeler yer alır. Yedi Kardeş Burcu, Artuklu hükümdarı Melik Salih adına 1208 yılında Mimar İbrahim oğlu Yahya tarafından tamamı bazalt kesme taştan yapılmıştır. Selçukluların sembolü olan çift başlı kartal, aslan kabartmaları ve kitabeler işlenmiştir ve burç, silindirik bir plana sahiptir. Yedi Kardeş Burcu'nda farklı dönemlerde yapılan müdahalelerle surun alt bölümlerinde boşalmalar oluşmuştur. Yedi Kardeş burcu bitişiğinde bulunan Nur Burcu, Selçuklu Hükümdarı Melik Şah tarafından 1089 yılında yaptırılmıştır. Selçuklular'a ait semboller koşan at figürleri, aslanlar, kadın ve geyik şekilleri işlenmiştir. On bir kemeri bulunan ve iki kattan oluşan Keçi Burcu, mimari özellikleri ve içindeki mekanları ile diğer burçlardan farklıdır ve surlar üzerinde bulunan burçların en büyüğü ve en eskisidir. Burcun içinde üç neften oluşan, üstü kolonlara oturan kemerlerle taşınan tuğla tonozlarla kapalı çok nitelikli bir mekan bulunmaktadır. Bizanslılar döneminde farklı bir işlevle Şemsi Tapınağı olarak kullanıldığı bilinmektedir. İnşa tarihi bilinmemekle beraber 1223 yılında Mervanoğulları tarafından onarılmıştır. Selçuklu Burcu, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın kendi malından yapılmasını buyurmuş ve bina ustası Selame oğlu Urfalı Muhammed tarafından 1088 yılında yapılmıştır.

Surların; Dağ Kapı, Urfa Kapı, Yeni Kapı ve Mardin Kapı adında dört önemli kapısı bulunmaktadır. Kentin kuzeyinde yer alan Dağ Kapı, iki silindirik burç arasında yer almaktadır. Mardin Kapı, surların güney tarafında yer alır. Urfa Kapı, kentin batısında yer almaktadır. Kapı üzerinde yer alan bir kitabeye göre, Artuklu döneminde Hükümdar Sultan Mehmet tarafından onarılmış ve üzerinde insan ve hayvan figürleri bulunan demir kapı kanatları eklenmiştir. Osmanlı döneminde saltanat kapısı olarak işlev görmüş ve padişahın sefer zamanlarında açılıp sonrasında kapalı tutulduğu söylenmektedir. Kentin doğusunda yer alan  ve Su Kapısı olarak da anılan Yeni Kapı, basık kemerli ve tek girişli olup kenti Dicle Nehri'ne bağlar.

Özel

Genel
Aksu, Recep (2017). Diyarbakır Ve Çevresinde Kültür Turizmi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi. 
Çidam, Feride Burcu (2007). Diyarbakır Kent Dokusunun Turizm Ve Rekreasyon Kaynaklarının Peyzaj Mimarlığı Açısından Değerlendirilmesi. Ankara: Ankara Üniversitesi. 
Şahin Güçhan, Neriman; Ünay, Ali İhsan; Böke, Hasan; Gökçe, Fuat. "DÝYARBAKIR KENT SURLARI KORUMA SORUNLARI" (PDF). 17 Nisan 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 23 Şubat 2020. 
Özçelik, Metin (2011). Diyarbakır Merkez Maddi Kültür Varlıkları. Diyarbakır: Dicle Üniversitesi. 

Sur İlçesi Gezi Rehberi 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – T.C. Sur Kaymakamlığı

Duvar ya da örek, doğal ya da yapay yapı materyallerini üst üste koymak suretiyle elde edilen bir yapıdır. Duvarlar, parçaları birleştirici bir madde kullanarak yapılabildiği gibi doğrudan doğruya parçaları üst üste yığarak da elde edilir.
Doğal yapı malzemesi kalker ve silis taşlarıdır. Bunlar üzerleri işlenmeden pürüzlü olarak bırakılabildiği gibi, işlenerek de kullanılabilir. Çok ileri bir sağlamlığın aranmadığı durumlarda akarsu yataklarından toplanan taşlar kullanılır. Daha sağlamlık için taş ocaklarından taş sağlanır ve özel olarak işlenir.
Yapay duvar malzemelerine örnek olarak ise; kerpiç briket, tuğla, gazbeton, cam tuğla, ahşap, alçıpan ve beton panelleri sayabiliriz.
Yöreden yöreye duvar yapımında kullanılan malzemeler farklılık gösterdiği gibi duvarların inşa şekli de farklılık gösterir. Örme, yığma, dizme, yapıştırma teknikleriyle duvar örülebilir.

Döşeme ya da döşemelik, yaygın şekilde koltuk döşeme olarak da bilinen özellikle koltukların veya kapaklı mobilyaların deri, kumaş ve dokuma ile kaplanması, dolgu ve yaylarının tamamlanması anlamında kullanılan bir terimdir. Terim aynı zamanda, otomobil, uçak ve tekne mobilyalarında da geçerlidir. Bunun dışında yapılarda taban üzerine döşenen tahta vb. kaplamalara ya da bir yapının döşenmesine yarayan her türlü eşya ve mefruşata da aynı isim verilir. (Bkz. Vikisözlük) Döşeme işi ile uğraşan ve bu mesleği yapan kişilere ise genellikle "Döşemeci" adı verilir. Geleneksel döşeme işlerinde yaylar (1850 sonrasında) vb., hayvan kılı (at, domuz, inek), Hindistan cevizi, kuru ot ve saman, keten, dokumalık kumaşlar gibi materyaller dolgu işlemlerinde son katmandan önce kullanılırdı. Ancak günümüzde döşemeciler dracon kumaş ve vinil gibi sentetik malzemeler ile kıvrımlı yaylar kullanmaktadırlar.

Enez Kalesi, Türkiye'nin Edirne iline bağlı Enez ilçesinde, Meriç Nehri'nin Ege Denizi'ne döküldüğü noktada yer alan antik kale.
Bir açık hava müzesi niteliği taşıyan kale, festival, sergi gibi etkinlikler için kullanılmaktadır. İçinde Bizans döneminde büyük bir kilise olarak inşa edilmiş, 1455'ten itibaren cami olarak kullanılan, Enez Ayasofyası da denen  bir ibadet yapısı bulunur. 

Kalenin yapım tarihi kesin olmamakla birlikte, duvarlarındaki devşirme yapı malzemeleri Bizans öncesi yapıldığına işaret eder. Balkanlardan gelen barbar akınlarını önlemek amacıyla yapıldığı düşünülür. Yapının onarımı için 6. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru  Justinianus’un emir verdiği bilinir. İçindeki sivri Osmanlı kemerleri Osmanlı döneminde kullanıldığına işaret eder.
Kuzeybatı-güneydoğu yönlerinde uzanan kalenin  ana girişi kuzeydoğudadır. Anıtsal giriş kapısı yanındaki duvarda beyaz mermerden bir Trak süvarisinin tasviri bulunur. Denize bakan tarafında, kaleden denize doğru iki sur duvarı uzanmakta ve bu duvarlar deniz tarafındaki limanı korumaktadır. Duvarlarda kesme taş, tuğla ve antik mimari parçalar kullanılmıştır.
Kalenin içinde, 12. yüzyılda bazilika olarak inşa edilip 1455'te camiye çevrildiği düşünülen bir ibadet yapısı ve şapel olarak kullanılmış zemini zengin mozaiklerle kaplı küçük bir mağara bulunur. Mağara duvarlarında bulunan mitolojik unsurları tasvir eden kabartmalar Edirne Müzesi'ne götürülmüştür.
Kale, günümüzde  festival, sergi gibi etkinliklere ev sahipliği yapar. 

Kale içindeki bazilika, "Enez Ayasofyası" veya Fatih Camii olarak bilinir. Kalenin güney doğu ucundaki en yüksek noktadadır. 21x38 m ölçülerinde Yunan Haçı planlı yapı, döneminin büyük kiliselerindendi. İstanbul'daki çağdaşlarına benzer yüksek kalitede bir işçilikle inşa edilen yapı, 1455'te camiye çevrilmiş, 1965 yılındaki depremde yıkıldı ve terk edilmişti. Yapıda hem Bizans, hem de Osmanlı dönemlerine ait duvar resimleri bulunur.
Enez Ayasofyası, 2016 yılında başlayan restorasyon ve rekonstrüksiyon çalışmaları ile yeniden ayağa kaldırıldı.  2021'de hem ibadete hem ziyarete açıldı.

Eğirdir Kalesi, Isparta ilinin Eğirdir ilçesinde yer alan bir kaledir.
Kale kentten Eğirdir Gölü'ne doğru uzanan bir kıstak üzerinde yer alır. Dündar Bey Medresesi kalenin batısındadır.

Kalenin hangi tarihte inşa edildiğine dair bir belge yoksa da Eğirdir belediyesi kalenin Lidya devleti zamanından beri mevcut olduğu görüşündedir. Ancak kalede kullanılan malzemeden anlaşıldığı kadarıyla bugünkü haline Roma İmparatorluğu veya Bizans İmparatorluğu döneminde gelmiştir. Kalede yer alan 1307 yılında yazılmış olan bir kitabede kalenin  Hamitoğulları Beyliği kurucusu Dündar Bey tarafından onarıldığını belirtmektedir. Hamitoğulları Beyliği 1391 yılında sona erdi. 1402 yılında Eğirdir'i alan Timur kalenin bir bölümünü yıktırdı. Kent 1425 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girdi ve Osmanlılar kalede küçük bir garnizon oluşturdular.

Kale dağ yönünden değil, göl yönünden gelecek tehlikelere karşı inşa edilmiştir. Bu sebepten kuzey, güney ve doğusu göle hakim durumdadır. Buna karşılık yüksek bir kale değildir ve çevreye göre 10-15 metre yüksekliktedir. Giriş kuzeydendir. Kalenin eski halinde ne kadar geniş olduğu belirsizdir. Çünkü kale yakın çevresi (özellikle kuzeyi) yerleşim alanı olmuştur. Şu anda kale diye anılan bölüm sadece iç kalenin bir bölümüdür.

Gedik Ahmed Paşa (ö. 18 Kasım 1482, Edirne), II. Mehmed saltanatında, 1474-1476 yılları arasında sadrazamlık yapmış Sırp asıllı Osmanlı devlet adamıdır.

Sırp târihçi Aleksandar Stojanovski'nin İvranye'deki Osmanlı arşivlerinde yaptığı araştırmalar, Gedik Ahmed Paşa'nın bölgedeki yerel Sırp feodal âilelerinden birine mensup olduğunu ve Sırp Despotluğu'nun Polnosevce köyünde doğduğunu ortaya koymuştur. Devşirilip saraya alınmıştır.
II. Mehmed zamanında kısa bir süre Rum Beylerbeyliği yaptıktan sonra 1461'de İshak Paşa'nın yerine Anadolu Beylerbeyliği'ne getirilmiştir. İlk olarak 1461'de Koyulhisar'ın fethiyle kendisini gösterdi. 1469'da Karamanoğulları Beyliği'nden Konya Ereğlisi ve Aksaray'ı ele geçirdi; II. Mehmed'in oğlu Şehzade Mustafa'yı Karaman valisi olarak Konya'ya yerleştirdi. Ertesi yıl Eğriboz'un fethiyle sonuçlanan sefere katıldı. Ardından vezirliğe yükseltildi. 1471'de Alâiye'yi (Alanya), ertesi yıl Silifke, Mokan ve Gorios kalelerini aldı. Akkoyunlu Devleti'nin askeri yardımıyla topraklarını geri almaya çalışan Karamanoğlu Pir Ahmet ve kardeşi Karamanoğlu Kasım Bey'i yenilgiye uğrattı. Osmanlılar ile Akkoyunlular arasındaki Otlukbeli Muharebesinin (1473) zaferle sonuçlanmasında önemli rol oynadı.
1474'te idam edilen Veli Mahmud Paşa'nın yerine Sadrazam oldu. Yine Karamanoğulları Beyliği'nden Ermenek ve Damlapınar hisarlarını aldı.

1475'te Kırım'daki Ceneviz kolonilerinin fethiyle görevlendirildi. Haziran 1475'te Kefe, Sudak ve Azak'ı aldı. Kefe'de Cenevizliler tarafından hapse atılmış olan Kırım Hanı I. Mengli Giray'ı zindandan çıkardı ve onunla bir anlaşma yaptı. Buna göre, Mengli Giray Kırım Hanı olarak Osmanlı himayesini kabul etti. Başarıları dolayısıyla kendisini üstün görmeye başlayan Gedik Ahmed Paşa, 1476'da görevlendirildiği İşkodra seferine çıkmaktan kaçınması üzerine veziriazamlıktan azledilerek Rumeli Hisarı'na hapsedildi.

1478'de serbest bırakıldı ve Kaptan-ı deryalığa ve Avlonya Sancakbeyliğine getirildi. II. Mehmed'in İşkodra'yı fethinde (1479) Osmanlı donanmasıyla denizden destek verdi.
Aynı yılın yazında Kefalonya Kontluğu üzerine yaptığı seferde; Vonitza kalesi ile Ayamavra, Kefalonya, Fiaki ve Zante adalarını ele geçirerek 300 yıldır bölgede hüküm süren bu devletçiğe son verdi.
1480 yılında İtalya sahillerine çıkarak Napoli Krallığı'nın elinde bulunan Otranto'yu fethetti. Ertesi yıl Otranto'dan hareketle yeni fetihlere hazırlanırken II. Mehmed'in ölümü üzerine geri çağrıldı.

Haziran 1481'de II. Bayezid ile Cem Sultan arasında Yenişehir'de yapılan savaşa son anda katılan ve savaşın II. Bayezid'in kazanmasında rol oynayan Gedik Ahmed Paşa, buna rağmen Cem taraftarı olduğuna dair şüpheleri yok edemedi ve hapse atıldı.
Gedik Ahmed Paşa'nın hapsedilmesi kapıkullarının ayaklanmasına yol açtı. Bunun üzerine serbest bırakılan Gedik Ahmed Paşa, Karamanoğlu Kasım Bey'in isyanını bastırmak için Karaman'da bulunan Şehzade Abdullah'a yardıma gönderildi. Kasım bey kış sebebiyle Suriye'ye kaçınca, Gedik Ahmed Paşa isyanın bastırılmasında beklenen başarıyı sağlayamadı.
18 Kasım 1482 gecesinde Edirne'deki Edirne Sarayı'nda padişah tarafından verilen ziyafetin sonunda orada bulunanlara hil'atler giydirilip ikram olunurken Gedik Ahmed Paşa'ya siyah kaftan giydirilip boğdurularak öldürüldü.
Gedik Ahmed Paşa'nın katli üzerine yeniçeriler Edirne Subaşısı'nı öldürdülerse de isyan bastırıldı. Gedik Ahmed Paşa Edirne'de defnedildi.

Gedik Ahmed Paşa, Afyonkarahisar'da bir külliye, Ladik'te bir mescit ve bir köprü, Kütahya'da bir mektep ve Büyük Bedesten'i yaptırmıştır. İstanbul'daki eserlerinden sadece bulunduğu Gedikpaşa semtine adını veren hamamı günümüze ulaşmıştır.
Fatih Sultan Mehmet tarafından kendisine tevdi edilen adını taşıyan vakıf günümüze kadar gelmiştir. Fatih'in fermanı ile vakfın yönetimi, 15. yüzyıldan Cumhuriyet'e kadar Gedik Ahmet Paşa'nın torunları tarafından yönetilmiştir. 1924 yılında çıkarılan Vakıflar Kanunu ile yönetim Gedik Ahmed Paşa soyu adına Vakıflar tarafından idare edilmektedir. Vakıf kayıtlarında 15. yüzyıldan günümüze kadar bütün torunları kayıtlıdır.

2024 yapımı Mehmed: Fetihler Sultanı adlı dizide Gedik Ahmed Paşa'yı İsmail Demirci canlandırmaktadır. 

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, (10.bas. 2011) Osmanlı Tarihi, II. Cilt, stanbul'un Fethinden Kanunî Sultan Süleyman'ın Ölümüne Kadar, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları sf: 178-179-533,
Danişmend, İsmail Hâmi, (1961) Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul:Türkiye Yayınevi.
Tektaş, Nazım (2002) Sadrazamlar-Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı, İstanbul:Çatı Kitapları.
Buz, Ayhan, (2009) Osmanlı Sadrazamları, İstanbul: Neden Kitap, ISBN978-975-254-278-5

Kiel, Hedda Reindl  "Gedik Ahmed Paşa" (1996) Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Cilt:13 Sayfa:543-544, İstanbul:TDV Yayınları. Online:[1]2 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim tarihi: 27.1.2017
Osmanlı Devleti tarihi için kapsamli bir kronoloji listesi.7 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Gözne Kalesi Mersin ilinde bir kale örenidir.
Kale Toros Dağları güney yamaçları üzerinde ve 36°59′45″K 34°34′40″D koordinatlarındadır. Mersin'in yaylası olan Gözne beldesinin güneyinde olup beldeye yürüyüş uzaklığındadır. Mersin'e uzaklığı ise 30 kilometre kadardır. Kalenin çevresi  düzenlenmiştir.
Örenler nispeten az hasarlı iki binadan oluşmaktadır. Doğudaki dikdörtgen yapı dört burçludur. Giriş kapısı batıdadır. Sivri kemerli tonozlarla örtülüdür. Beş adet havalandırma ve ışık deliği vardır. Batıdaki altıgen formlu yapı ise üç pencereli ve iki kapılıdır. Tavan çatıyı saran bir kemerle ikiye bölünmüştür. İnşa tekniğinden bu kalenin Kilikya Ermeni Krallığı döneminde yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Kalenin yol denetimi amacıyla yapılmış küçük kalelerden biri olduğu ve kuzeyindeki büyük Çandır Kalesine bağlı olarak hizmet gördüğü düşünülmektedir.
Gözne kalesi iki bölümlü yapılmış ve bu iki yapı birbirinden farklı altıgen formlara sahiptir. Bu bakımdan karakol veya gözetleme kulesinden farklı bir işlevi olabileceği de değerlendirilmektedir. Altıgen mekanın içinde tonoz kilitli taşların üzerinde süslemeler bulunması kaleye ait bu bölümün yüksek rütbeli kimseler veya yöneticiler tarafından kullanılmış olabileceğini göstermektedir.
Gözne Kalesi'nin kuş uçuşu 750 metre güneyinde yer alan doğal kaya üzerinde çerçeve içerisindeki arami dilinde 5 satırdan oluşan bir yazıt Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 04.08.2021 tarihinde taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Bu yazıda "Uten Ted come un, Comen bak tercak, Fenale reşehman, Galebu akan Ali." yazmaktadır. Bu yazıt 1907 yılında James A. Montgomery Tarafından tercüme edilmiştir, İngilizce çözümlemesi ve Türkçe tercümesi şu şekildedir; 1.Up to here the boundary of RNL.* (Lampron'un (Namrun'un) buraya kadar olan sınırıdır) 2.And whoever thou art who wilt [destroy, over- (Ve her kim buraya zarar verirse) 3.whelm] him Be'ēl-Šamên, (Baalshamin onun üzerine lanet getirecektir) 4.the great, Moon and Sun, (Yüce Ay ve Güneş adına) 5.and his seed. (Ve Yüce (Baalshamin'in) Zürriyeti adına) " [1] 21 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gülek Kalesi Mersin ilinde bir kale örenidir.

Kale Mersin ili Tarsus ilçesi kuzeyinde Toros Dağları üzerinde, Gülek Boğazına hakim bir noktada ve 37°16′12″K 34°47′29″D koordinatlarındadır. Kaleye Gülek beldesinden ayrılan 5 kilometrelik bir yolla ulaşılmaktadır. Deniz seviyesinden yüksekliği 1530 metre, denetlediği Gülek Boğazından yüksekliği ise 500 metredir. Tarsus'a olan uzaklığı 65 kilometre, Mersin’e olan uzaklığı ise 95 kilometredir.

Kalenin yapılış tarihi bilinmese de, Kilikya Ermeni Krallığı döneminde yapıldığı veya esaslı bir onarımdan geçtiği anlaşılmaktadır. Bu devlete ait 1198-1199 dönemine tarihlenen bir taç giyme listesinde Gülek lordu Symbat’ın adı geçmektedir. Kalenin o dönemdeki adı ‘’Asakaliba’' idi. Kale İç Anadolu ile Akdeniz Bölgesi arasındaki en önemli geçit olan Gülek Boğazını denetlemek amacıyla yapılmıştır. Orta Çağ'da bu boğazı geçenler kale komutanına ücret ödemek zorunda kalıyorlardı.
Bölge daha sonra Memluk Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde kalmış, 19.yüzyılda Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sonrasında 1830 yıllarda Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Kavalalı İbrahim Paşa tarafından işgal edilmiştir. Kalenin o dönemde de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Tarihi kayıtlarda bu dönemde kalenin kuzey batısında bir de kurşun madeni olduğu belirtilmektedir.

Kalenin giriş güneydeki kapıdandır. Surlar batı ve güney kesimdedir. Kuzey ve doğu kesimde çok dik yamaçlar olduğu için bu yönlerde tahkimata gerek duyulmamıştır. Surlarda kullanılan bosajlı taşlar Ermeni dönemi kalelerinin karakteristik malzemeleridir. Ancak daha yeni yapı izlerine de rastlanmaktadır. Bu yapılar daha kuzeyde yer alan İbrahim Paşa Tabyalarındaki yapıları andırmakta olup, büyük ihtimalle 19. yüzyılda İbrahim Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kalenin doğu tarafında bir de sarnıç yer almaktadır.

Heviskari Kalesi (Gürcüce: ხევისკარის ციხე), tarihsel Tao bölgesinde, günümüzde Artvin ilinin Yusufeli ilçesine bağlı ve eski adı Nigzovani olan Demirköy'de Orta Çağ'da Gürcülerden kalma kaledir. Heviskari Kalesi, Demirköy'ün eski adından dolayı  Nigzevan Kalesi, bugünkü adından dolayı ise Demirköy Kalesi olarak da bilinir.

Heviskari Kalesi, eski adı "Cevizlik" anlamında Gürcüce Nigzovani olan Demirköy'ün Eğritaş mahallesinde, deniz seviyesinden 820 metre yükseklikte yer alır. Eğritaş'ın eski adı, "dere kapı" anlamında Gürcüce Heviskari'dir ve kalenin adı da buradan gelir. Heviskari Kalesi'nin bulunduğu Tao, Orta Çağ'da Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biriydi. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi ve kaleyi 16. yüzyılın ortalarında Gürcülerden ele geçirmiştir. Kalede geleneksel Gürcü şarabının yapımında kullanılan  10 kadar kvevrinin tespit edilmiş olması, bu yapının Gürcülerden kaldığına işaret etmektedir. Bunun yanı sıra duvar örgüsü
de Heviskari Kalesi'nin bir Orta Çağ yapısı olduğunu göstermektedir. Heviskari Kalesi, Heviskari Deresi (Eğritaş Deresi) vadisinde, köy yollarının birleştiği hâkim bir noktada inşa edilmiştir.

Heviskari Kalesi, Eğritaş mahallesinin ortasında kayalık bir tepede yer alır. Buna bağlı olarak kale günümüze fazla tahrip olmadan ulaşmıştır. Orta büyüklükteki kale kireç harcı kullanılarak moloz taşlarla inşa edilmiştir. Kalenin doğuda kalan duvarları
kısmen korunmasına rağmen, kuzeyinde ve güneyinde bulunan duvar örgüsü tamamen tahrip olmuştur. Buna rağmen günümüze kalan duvarların yüksekliği 10 metreyi bulur. Kalede kvevri olarak adlandırılan ve daha çok geleneksel Gürcü şarabı yapımında kullanılan on kadar küpün kalıntıları tespit edilmiştir.

Hisarin Kale (vaya Hisar Kale)  Mersin ili Erdemli ilçesi kırsalında yer alan bir kale örenidir.

Kayalık arazide bir tepe üzerinde inşa edilmiş olan kale 36°30′26″K 34°09′26″D koordinatlarındadır. Bolge arjeolojistlerin Olba territoium adini verdikler bolgenin doğu kesimindedir. Mersin'i batıya bağlayan D.400 kara yolundan kuzeye sapan bir il yolu ile kalenin civarına gelmek mümkünse de ziyaretçilerin son iki kilometrelik yolu tırmanmaları gerekir. Erdemli'ye 20 ve Mersin'e 56 kilometre uzaklıktadır.

Poligonal taş işçiliği kalenin Seleukos veya Roma imparatorluğu döneminde yapıldığı düşündürmektedir. Kale 2 kilometre kadar doğudaki Kabaçam antik kentini korumak amacıyla yapılmış olabilir.
Bina çift sıra taş ile inşa edilmiş olup, duvarların iç kısmı payelerle desteklenmiştir. Kuzey tarafta işlik ve barınak olarak kullanıldığı düşünülen odacıklar vardır. Çevrede anıt mezarlar olup bunlardan birinin üstünde Olba Krallığının simgesi olan Herakles lobutu bulunmaktadır.

Horketi Kalesi (Gürcüce: ხორქეთის ციხე), tarihsel Tao bölgesinde, günümüzde Erzurum ilinin Olur ilçesine bağı Oğuzkent mahallesinde, Orta Çağ'da Gürüclerden kalma bir kaledir.

Horketi Kalesi'nin bulunduğu Tao bölgesi, tarihsel Gürcistan'ın oluşturan yerlerden biridir. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi, 1549 tarihli Gürcistan seferinin ardından Gürcülerden ele geçirmiştir. Horketi Kalesi de 1550 yılında, Gürcü tavadi Mervan'dan (Miriani) alınmıştır. Kale, Osmanlı döneminde işlevsiz kalmış ve zaman içinde büyük ölçüde yıkılmıştır. Horketi Kalesi, ilk kez 2015 yılında Gürcü araştırmacılar tarafından tanımlanmıştır.

Horketi Kalesi, yerleşim merkezinin 1 kilometre kuzeydoğusunda, bir kayanın üzerinde yer alır. Deniz seyisinden 2.290 metre yüksekliktedir. Kaba yontulmuş taşlar ve kireç harcıyla inşa edilmiştir. Kalenin sur duvarları, ulaşılması zor bu kayanın dış hatları boyunca dolanır. Günümüze kalan duvarların yüksekliği 5 metreyi bulur. Kaleden geriye ayrıca seramik parçaları ile kayaya oyulmuş bir adet sarnıç kalmıştır.

Hoşap Kalesi, Van'a yaklaşık 50–60 km arası uzaklıkta Van-Başkale yolu üzerinde, Güzelsu mevkiinde bulunan ve son halini Orta Çağ' da alan kale.
Sarp bir yamaç üzerinde bulunmaktadır. Türkiye-İran arasındaki yol üzerinden bulunmasından dolayı eskiden stratejik açıdan önemi vardı. Kale aynı adı taşıyan Hoşap suyunun sarp kayalıkları üzerinde yükselmektedir. Anlam olarak iyi veya tatlı suya karşılık olur. Mahmudi beyi Sarı Süleyman bey  tarafından 1643 yılında yeniden yaptırılmıştır. "Mahmûdî Kalesi" ve "Narin Kale" adlarıyla da bilinmektedir.
Kalenin batıya bakan girişi ve özgün kapısı bozulmadan günümüze ulaşabilmiştir. Kapının üzerinde yapımı ile ilgili Farsça kitabe ve aslan kabartmaları yer almaktadır. Kale içindeki eski hamam, cami, medrese, su sarnıcı, zindan ve odalarda geçmişin izlerini görmek mümkündür.

Hoşap'ın bilinen tarihi Urartular'a kadar inmektedir. Bu dönemde Hoşap Kalesi'nin güneydoğuya açılan Tuşba-Kelişin ordu yolu ile Van-Kotur doğu yolunun kesiştiği kavşak noktasında askeri bir tesis olarak kurulduğu kabul edilmektedir.
Urartular'dan sonra Van ve çevresi ile birlikte Hoşap, Pers, İskender, Selevkos, Roma ve Bizans egemenliğinde kalmıştır. Orta Çağ'da Vaspurakan Krallığı şehirleri arasında yer almış, 11. yüzyıldan itibaren Türkler'in hakimiyetine girmiştir.
Selçuklu Hanedanı'la başlayan Türk hakimiyeti, İlhanlılar döneminde devam etmiş ve bu dönemde Vilayet-i Ermen olarak adlandırılan Van eyaletinin bir şehridir. Daha sonra Karakoyunlular hükümdarı Kara Yusuf tarafından Mahmudiler olarak adlandırılan Kürt aşireti Hoşap'a yerleştirilmiştir. Burada Mahmudiler, kendi adlarıyla anılan bir beylik kurmuşlardır. Osmanlı döneminde, Osmanlı-Safevi mücadelelerinde Osmanlılardan yana tavır koyup, başarı göstermeleri neticesinde kendilerine bir takım imtiyazlar verilmiştir. Hoşap'da günümüze kadar sağlam kalmış kalede yaşayan bu beyler varlıklarını 1839 Tanzimat Fermanı 'nın ilanına kadar sürdürmüşlerdir.
Aslında kalenin, 1643 yılında önce var olduğunu Matrakçı Nasuh'un 1548-49 Kanuni Sultan Süleyman 'ın 11. İran seferinden dönüşündeki güzergâh üzerinde Kalei Mahmudi olarak olarak adından sözetmesi göstermektedir. Evliya Çelebi de Seyahatnamesinde 1650 senesinde uğradığı Hoşap kalesinden bahsetmektedir. Kalenin konumunu anlattıktan sonra iç kalenin giriş kapı kanatları için Osmanlı ülkesinde kale kapıları hep ağaç üzerine demir kaplı kapılardır ki, ateş etsen ağaç yanar, demirler dökülür. Ama bu Hoşap kalesi kapısının her kanadı üç yüz kantar Nahçıvan demirindendir. Hiç ağaç kısmı yoktur demektedir.

İç içe üç surla çevrilmiş bulunan kalede iki cami, üç hamam, çeşmeler ve yeraltı zindanları bulunmaktadır. İçkale kapısının üzerindeki armanın yanlarında zincirle bağlı iki aslan motifi yer almaktadır. Kalenin altındaki Hoşap Çayı üzerinde Zeynel Bey in yaptırdığı tarihi köprü bulunmaktadır.
Dış kale surları arazinin yapısına göre şekillenmiş; doğu, kuzey ve batıdan dolanan surlarla çevrelenmiştir. Doğu surları kısmen, batıdakiler ise büyük ölçüde yıkılmış bulunmaktadır. Surları destekleyen burçlardan bazıları günümüze gelmiş, ayrıca doğu ve batıdaki kapıları tamamen yıkılmıştır. Dış kalenin kuzey doğusunda bir gözetleme kulesi yer almaktadır. İçerisinde bugün bir cami kalıntısı ve köy evleri mevcuttur.
İç kale, güneyden sarp, kuzeyden eğimli bir kütle üzerine kurulmuştur. Kuzey doğu ve batıda kale beden duvarları, burç ve kulelerle tahkim edilmiş, kuzey doğuya ikinci bir tahkimat yapılmıştır.
Kaleye, kuzey tarafta ortaya yakın bir yerde bulunan giriş burcuna açılmış bir kapı vasıtasıyla girilmektedir. Taç kapı şeklinde düzlenmiş burcun batı cephesinde kitabe, köp pencere ve aslan kabartmaları belli bir hareketlilik sağlamaktadır. Ayrıca orijinal demir kapı kanatları hala işlevini sürdürmektedir.

İçinde Mahmudi sarayı olarak nitelenen kompleks yapılar yer almaktadır. Bunlar kalenin güney tarafında sıralanmaktadır. En üst ve doğu kesiminde seyir köşkü, bunun hemen batısında harem ve batı ucunda da selamlık yer almaktadır.
19. yüzyıl ortalarında terk edilmiş olan kale, içerisindeki yapılarıyla günümüze büyük ölçüde sağlam olarak gelmiştir. Bu nedenle bölgenin dikkat çeken sembol yapılarından biridir.

Yöre ile ilgili bilgiler4 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Van medeniyetlerin buluşma noktası
Gezilecek yerler8 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraf Galerisi

Marcus Antonius Gordianus Pius, (20 Ocak 225 - 11 Şubat 244) 238 - 244 arası (III. Gordianus olarak bilinen) Roma imparatoru. I. Gordianus'un kızı ve II. Gordianus'un kızkardeşi Antonia Gordiana'nın oğludur. Babasını adı bilinmemektedir ve kendi adını 238'de dedesinden almıştır.

Alexander Severus'un, Roma eyaleti Germania Inferior'nın başkenti Moguntiacum'da (şimdi Mainz) öldürülmesinin ardından, Maximinus Thrax Roma Senatosu ve halkın çoğunluğunun güçlü muhalefetine rağmen imparatorluğunu ilan etti. Yanıt olarak Roma bir isyanı göze aldı ve Gordianus'un dedesi ve dayısı I. ve II. Gordianus, Afrika'da müşterek imparatorluklarını ilan ettiler.
İsyanları, Numidya valisi ve Maximinus Thrax'ın sadık destekçilerinden Cappellianus tarafından, bir ay içerisinde bastırıldı. I.ve II. Gordianus öldü ancak hatıraları halkın belleğinde, barışsever, edebiyat adamları ve Maximinus'un zalimliğinin kurbanları olarak sevgiyle anıldı.
Bu sırada, Maximinus Roma'ya doğru ilermekteydi ve Senato Pupienus ve Balbinus'u müşterek imparatorlar olarak seçti. Bu senatörler çok popüler insanlar değillerdi ve Roma halkı hala I. Gordianus'un yazgısının şokundaydı. Bu durumda Senato genç Gordianus'u Marcus Antonius Gordianus olarak yeniden adlandırdı ve Sezar konumuna yükselterek imparatorluk varisi yaptı. Pupienus ve Balbinus, Maximinus'u aslında tam olarak birkaç Roma Lejyonunun özellikle de Maximinus'u öldüren II. Parthica'nın ihaneti sayesinde bozguna uğrattı. Ancak onların müşterek imparatorlukları popüler kargaşalarla, askeri rahatsızlıklar ve Roma'yı 238 Haziran'ında yakıp kül eden büyük bir yangınla başladı. 29 Temmuz'da Pupienus ve Balbinus, Praetorian muhafızlar'ca öldürüldü ve Gordianus tek başına imparatorluğunu ilan etti.

Yaşından dolayı, İmparatorluk yönetimi Roma senatosu ile ilişkileri kontrol eden aristokrat aileler tarafından sürdürüldü. 240'ta Sabinianus Afrika eyaletinde isyan etti ancak durum hemen kontrol altına alındı. 241'de Gordianus, yeni "praetorian prefect"'i Timesitheus'un kızı Furia Sabina Tranquillina ile evlendi. Praetorian muhafızların başı ve imparatorun kayınpederi olarak Timesitheus, kısa bir süre sonra de facto olarak Roma İmparatorluğunu yöneticisi haline geldi.
3. yüzyıl'da, Roma sınırları, Cermen kabilelerin Ren ve Tuna nehirlerini, Sasani Krallığınında Fırat'ı geçerek saldırılarını artırması sonucu zayıflamaya başladı. Perslerin Shapur I komutasında Mezopotamya'yı işgal etmesi üzerine genç imparator Janus Tapınağı'nın kapılarını Roma tarihinde son defa açtırdı ve doğuya büyük bir ordu gönderdi. Sasani'ler (243) Resaena Muharebesi'nde bozguna uğratıldılar ve Fırat nehrinin gerisine sürüldüler. Sefer başarılıydı ve orduya katılmış olan Gordianus kayınpederi açıklanamayan bir şekilde öldüğünde düşman topraklarına bir işgali planlıyordu. Timesitheus olmadan seferin ve imparatorun güvenliği riskliydi.
Arap Philip olarak da bilinen Marcus Julius Philippus, bu dönemde imparatorun yeni Praetorian Prefect'i oldu ve sefere devam edildi. 244 başlarında Persler karşı saldırıya geçtiler. Pers kaynaklarına göre savaş bugünkü Felluce (Irak) yakınlarında yapıldı ve Roma'nın büyük bozgunu ve III. Gordianus'un ölümüyle sonuçlandı. Roma kaynakları bu savaştan bahsetmez ve Gordion'un uzakta Fırat'ın akıntısında boğulduğunu iddia eder. Antik kaynaklar sık sık Zaitha (Qalat es Salihiyah Suriye) de halefi Philip tarafından öldürüldüğünü söylese de Gordianus'un ölüm nedeni bilinmemektedir.
Gordianus'un genç ve iyi yapısı, dedesi ve amcasın ölümleri ve başka bir gaspçının ellerinde son bulan kendi trajik yazgısı ona Romalıların ölümsüz takdirini bahşetmiştir. Yeni imparatorun muhalefetine rağmen Gordianus, ölümünden sonra halkın isyanını önlemek için Senato tarafından tanrılaştırıldı.

Meckler, Michael, "Gordian III (238-244  A.D.)", De Imperatoribus Romanis 27 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kale ya da kermen, düşmanın gelişinin beklendiği yollar üzerine, stratejik öneme sahip olan şehirlere, geçit ve dar boğazlara savunma amaçlı olarak inşa edilen ordusal yapı. Bu tür tahkimatlar antik çağlardan beri kullanılmıştır. ve askerî işlevlerinin yanı sıra idari, siyasi ve ekonomik merkez olarak iş görmüştür. Kimi kaleler saray halkına konaklama imkânı sağlardı. Kalelerde kuleler ve surlar gibi farklı özelliklere sahip bölümler bulunurdu. 15. yüzyılda topların yaygınlaşmasıyla Orta Çağ kaleleri işlevlerini yitirdi ve yerini İtalyan tarzı kalelere bıraktı.

Sözcüğün kökeni Arapça ḳlˁ kökünden gelen ḳalˁa(t) قلعة  "hisar, kale, müstahkem yer" kelimesidir. Bunun kökeni ise Akadca aynı anlama sahip olan kalakku sözcüğüdür. Türkçede yer adlarında kullanılan kestel sözcüğü İngilizce castle sözcüğüyle benzerlik göstermektedir. Diyanet İslam Ansiklopedisi iki sözcük arasındaki ilişkinin belirsiz olduğunu dile getirse de Nişanyan Yeradları'na göre sözcüğün kökeni Yunanca kástellos kelimesidir.

Kale sözcüğünün kapsamı farklı şekillerde belirlenebilmektedir. Günümüzde müstahkem pek çok yapıya kale denilmektedir. İngilizcedeki castle sözcüğü genellikle bir lordun ikamet ettiği tahkim edilmiş mesken olarak ifade edilir. Fransızca kökenli şato sözcüğü 13 ve 14. yüzyıllarda castle sözcüğüyle eş anlamlı olarak kullanılırken 15. yüzyılda feodalizmin zayıflamasıyla birlikte şatafatlı köşkleri ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Hisar sözcüğü aslında şato gibi hem konut hem tahkimat görevi gören yapıları ifade etmek için kullanılmaktadır. Kermen ise Tatarca kirmen sözcüğünden gelmektedir ve Rusçadaki kremlin sözcüğünün kökenini oluşturmaktadır. Palanka ve kale sözcükleri tahkim edilmiş şehirlerin bütününü kapsayacak şekilde de kullanılmıştır. Eğer bir kale şehri kapsamaktaysa ona kalekent denir. Müstahkem şehir de aynı anlamda kullanılan başka bir terimdir.
Yer adı bilimi olarak incelendiğindeyse hisar sözcüğünün Türkiye'nin batısındaki yer adlarında, kale sözcüğünün Türkiye'nin doğusundaki yer adlarında, kermen sözcüğünün ise Kırım coğrafyasındaki yer adlarında yaygın olduğu görülmektedir. Arapçada kale anlamında kullanılan hısn kelimesi Türkçede pek kullanılmamıştır ancak günümüzde yer adı olarak Hısnıkeyfâ'da (Hasankeyf) yaşamaktadır.

Başkule veya erk olarak da bilinen kalenin en güçlü savunulan, büyük kulesi. İçinde hükümdar ve ailesi ile hükümdarın savaşçılarının ve hizmetçilerinin ikamet edebilmesi için kalacak yer bulunurdu. Bu büyük kuleler içinde yaşayan hükümdarın gücünü yansıtırdı. Hatta görkemli başkuleler kendi başına birer askerî mevki sayılırdı. Başkuleler, büyük ve yüksek bir yapıya sahip olur ve binanın ağır yükünü dağıtabilmek için güçlü temeller bulundururdu. Koçbaşlarına dayanabilmeleri için duvarları çok kalın olur ve kagîr payandalarla desteklenirdi. Başkulede çok sayıda ve çeşitli katlar bulunurdu. Zemin katta depolama amacıyla kullanılmak üzere bir zindan bulunabilirdi. Sözcük İngilizcede great-tower, donjon ve keep ile ifade edilir.

Perde duvarı veya kale bedeni, savunma amacıyla inşa edilmiş yüksek duvarlardır. Perde duvarın üzerinde askerlerin siper alabileceği bir barbata bulunurdu. Askerlerin perde duvarın üzerinde mevzilendiği yere seğirdim yolu denirdi. Bazı kalelerde dış duvar denilen ikincil bir koruyucu duvar vardır. Bu iki duvar arasında kalan toprak şerite şarampa denir. Perde duvarların iç tarafında eskiden kumkuma günümüzdeyse kazamat denilen, bedenin içinde niş oluşturan kemerli gözler bulunabilirdi. Perde duvarın dibine gelen düşmanlara ok, taş vb. şeyleri fırlata bilmek için duvardan cumba halinde uzanan senkendaz veya küluhendaz denilen çıkma mazgallar bulunurdu. Bazen düşmanların kale bedenlerine yaklaşmasını önleme için araziye şev denilen eğimler verilmiştir.

Kalenin ana giriş kapısının bulunduğu, kenarlarında kuleler veya burçlar, üzerinde mazgallı siperlerle korunan yapı. Burada kalenin girişini kapatmak için dikine indirilip kaldırılan, asma kapı olarak adlandırılan kafesli yapıdaki engeller kullanılırdı. Ayrıca kalın ahşaptan yapılan ve dış yüzeyinin demir levhalarla kaplandığı kanatlı kapılar bulunurdu. Kapının iç tarafında etrafı kapalı, kalenin içiyle bağlantıyı kesen bir avlu bulunur, ilk savunmayı aşan düşmanlar burada yok edilirdi. Ek bir savunma olarak hendeğin dış tarafına, köprünün önüne hisarpeçe adı verilen bir kule inşa edilirdi.

Düşmanların geçişini önlemek için kalenin etrafına hendek denilen bir çukur kazılabilir ve mümkünse içi su ile doldurulurdu. İnsanların hendek üzerinden geçişi zincirlerle indirilip kaldırılabilen bir asma köprüyle sağlanırdı. Kuşatma sırasında düşmanların geçişini önlemek için köprü yukarı çekilirdi.

Surların üzerinde arkasına askerlerin konuşlandığı dişli parapet. Barbata veya dendan olarak da bilinir.

Ok mazgalları surlardaki ok ateş edilebilmesi için dış yani dar, iç yanı geniş aralıklardır.

Bazı kalelerde poterna denilen ufak ikincil kaleler bulunurdu. Savaş sırasında bunlar düşmanın girmesini önlemek için örülürdü. Kuşatma birliklerine saldırmak veya dışarıya haberci göndermek için kullanılan küçük kapıları uğrun veya huruç kapısı denirdi.

Romalılar antik Batı dünyasında askerî mühendislik konusunda gelişmişlerdi ve çalışmalarının izlerine hâlâ Avrupa ve Orta Doğu'da rastlanmaktadır. Romalılar castra adı verilen askerî garnizon kentleri inşa etmişlerdi. Bu yapılar surlar ve hendeklerle çevriliydi ve lejyonların hızlıca hareket edebilmelerini sağlayan yollarla birbirlerine bağlanırdı.

İslam'ın Orta Asya'ya yayılmasından önce büyük siyasi ve ekonomik merkezlerden ziyade şato benzeri yapılar yaygındı. Bunlar diz denilen bir kale ve şehristan denilen asıl kasabadan oluşmaktaydı. Araplar İran, Horasan ve daha sonra Maveraünnehir ve Harezm bölgelerinde karşılaştıkları bu yapıları kal'a olarak adlandırdılar. İslamiyet'in ve Arapların bölgeye gelmesiyle birlikte siyasi ve ekonomik refah artınca Feodal yapı aşılmış ve şehirler büyüme evresine girmiştir. Gelişen şehirlerde eski şatovari yapılar şehrin çekirdeğini, yani kuhendizini oluşturmuştur. Kent halkının çoğunun ikamet ettiği, etrafı surlarla çevrili yere şehristan denmiştir. Eğlence ve ibadet amaçlı binaların çoğu şehristanda bulunurdu. Rabat ise kentin büyümesiyle surlarla çevrili şehristanın dışına taşan yerleşim birimidir. Rabatın temel özelliği asıl şehrin dışında gelişmesidir. Rabatta genellikle ticari faaliyetler gerçekleşirdi. Böylelikle kuhendiz, şehristan ve rabatla birlikte üçlü şehir tipolojisini oluşmuştur. Bu üçlü şehir planı sadece Orta Asya şehir tipolojisinde geçerli değildi. İslam coğrafyasının herhangi bir yerindeki benzer şehir tiplerinin anlatımında da kullanılmaktaydı.

Orta Çağ'da Avrupa'da şato denilen, bir kral veya lordun konutu olan hisarlar yaygındı. Şatoda hükümdar ile birlikte ailesi, hizmetçileri ve savaşçıları da yaşardı. Avrupa'da kullanılan en yaygın şato türleri mot ve beyli şatosu, kâgir donjonlu şato ve konsentrik şatosuydu.
Batı Avrupa'da şatolar 9. yüzyılda gelişmeye başladı. 10. yüzyıl Fransa'sında motte denilen etrafı hendeklerle çevrili bir tepenin üzerine donjon adı verilen büyük bir ahşap kule inşa edilirdi. İlerleyen dönemde tepenin eteği kazıklı çitle çevrilerek bailey adı verilen bir avlu oluşturuldu. Böylelikle 11. yüzyıl itibarıyla Batı Avrupa'da mot ve beyli şatoları yaygınlaştı. Ahşap malzemeler ateşe karşı dayanıksız olduğu için daha sonraları taştan malzemeler kullanılmaya başlandı ve kâgir şatolar meydana çıktı.

Topun yaygınlaşmasıyla birlikte 15. yüzyılın sonlarında Orta Çağ kalelerinin önemi azaldı ve trace italienne (İtalyan tarzı) denilen yeni bir savunma mimarisi ortaya çıktı. 16. yüzyıl boyunca İtalyan tarzı istihkâmlar Avrupa devletlerinin neredeyse tamamı tarafından en iyi savunma yöntemi olarak bilindi. Yeni Çağ'da tahkimat mimarisi Leonardo da Vinci, Michelangelo ve Machiavelli gibi Rönesans düşünürlerinin uğraşıydı. 16. yüzyılda ilk örneğini veren bu tahkimatlar 17. yüzyılda Fransız askerî mühendisi Vauban sayesinde tam teşekküllü hudut savunma sistemi hâlini aldı.
Yeni Çağ'da İtalyan mimar Leone Battista Alberti tarafından kalelerin topa karşı daha iyi savunulabilmesi için yıldız şeklinde inşa edilmesi gerektiği ortaya atıldı. Top ateşine karşı dayanıklılığın artması için tahkimatların duvarları kalınlaştırıldı ve yükseklikleri alçaltıldı. Bu, toplara karşı daha etkiliydi ancak surların dibinin gözlemlenememesine ve sürpriz saldırılara açık olmasına sebebiyet verdi. Bunu aşmak için kanat ateşine ihtiyaç vardı ve bu yüzden bir yandan düşmanın, ana savunma hattına saldırmasına engelleyen ve düşman toplarını uzakta tutan bir yandan da komşu burçların çevresindeki kör alanları koruyabilen, surlardan uzanan kuleler inşa ettiler. Sonraysa savunma yapılarına geniş ve derin hendekler eklendi ve hendeği korumak için dış tahkimatlar inşa edildi. Bu yeni tarz kalelerin inşası maliyetliydi.

Tipik bir kale üç ana bölümden oluşurdu: surların dışında kalan varoş, surların çevrelediği alan ve son savunma hattı olan iç kale. Kalelerin yapımında kullanılan malzemeler amacına ve coğrafi şartlara göre değişebilirdi. Toprak, ağaç, kerpiç, tuğla, doğal veya kesme taş kale inşasında kullanılan maddelerdir. Askerlere konaklama imkânı sağlamak için kaleye bir kışla inşa edilirdi.

Kalelerde yaşan insan sayısı yüzlerden başlayarak binleri bulabilirdi. Kaleler askeri işlevlerinin dışında idari, siyasi ve ekonomik merkezlerdi. Kalelerin bu işlevleri içlerinde bulundukları kültürün özelliklerine göre değişirdi. Örneğin Osmanlı devrindeki kaleler hem askeri hem de idari ve ekonomik merkez işlevi görürdü.

Kalenin inşasında coğrafi koşullardan yüksek mertebede faydalanabilmek için nehir kenarı, tepe, dağ, deniz kenarı, boğaz, ada; yol kavşakları, ana yol veya geçit noktaları tercih edilirdi. Kolayca savunulabilmesi, ihtiyaç olunca içeridekilerin dışarıya çıkabilmesi, uzun süren kuşatmalar için su ihtiyacını karşılayacak olanaklara sahip olması ve mümkünse etrafını çevreleyen engeller olması yer seçiminde etkili olan faktörlerdi.

Ö

Kalepark (orijinal adıyla Leonkastron, sonraki adıyla  Güzelhisar) Trabzon'un Ortahisar ilçesinde yer alan, Cenevizli ve Venedikli tüccarlar tarafından inşa edilmiş Orta Çağ kalesidir. Kale, stratejik olarak şehrin her iki limanına da bakan kayalık bir tepenin üzerine inşa edilmiştir: yaz limanı kalenin batısında, kış limanı ise doğusunda konumlanmıştır.
Cenevizliler ticaretlerini güvence altına almak için başlangıçta yerel yönetimle anlaşmalar yaptıysa da, Trabzon hükümdarları ile kaledeki Cenevizliler arasında problemler yaşanmıştır.
1740'lı yıllarda Osmanlı Valisi Ahmet Paşa aynı bölgede bir saray inşa etti. Saray 1790'da çıkan yangında harap oldu.

Kale, Karadeniz kıyısına yakın kolay erişilebilir konumu nedeniyle I. Dünya Savaşı sırasında Rus deniz kuvvetleri tarafından Trabzon Bombardımanı sırasında sık sık bombalanmıştır. 

Trabzon Kaleleri (galeri)

Kalmahi Kalesi (Gürcüce: კალმახის ციხე), tarihsel Tao bölgesinde, günümüzde Erzurum ilinin Şenkaya ilçesine bağlı Yanıkkaval köyünün kuzeyinde Orta Çağ'da Gürcüler tarafından inşa edilmiş kaledir. Eski adı Solomonisi olan Evbakan köyünün güneyinde yer alan kale, bu köyün adından dolayı halk tarafından Solomon Kala olarak da adlandırılmıştır.

Kalmahi Kalesi'nin bulunduğu Tao bölgesi, Orta Çağ'da Gürcistan'ın bir parçasıydı. "Kalmahi" (კალმახი) de Gürcücede alabalık anlamına gelir. 8. yüzyılda inşa edilmiş olan Kalmahi Kalesi, Tao bölgesinin merkeziydi. Bu bölgeden kurulmuş olan Kalmahi Prensliği adını bu kaleden almıştır. Gürcü kralı Gurgen kaleyi kraliyet ikâmetgahının olarak kullanmıştır. Kldekari'de ayaklanmış olan eristavi Liparit Bağvaşi ve oğlu İvane Gürcü kralı IV. Bagrat'a bu kalede teslim edilmiştir. 1549 tarihli Gürcistan seferinin ardından Kalmahi Kalesi ve Tao bölgesi Osmanlıların eline geçmiştir. Osmanlı döneminde kale Solomon Kala (Solomonisi Kalesi) olarak adlandırıldığı için kalenin büyük bir olasılıkla özgün adı olan Kalmahi adı unutulmuştur. Kalmahi Kalesi, yıkık halde günümüze ulaşmıştır.

Kalmahi Kalesi (105 × 30 m), Yanıkkaval köyünün kuzeyinde kayalık bir tepede inşa edilmiştir. Kalenin giriş kapısı günümüze büyük ölçüde sağlam ulaşmıştır. Kayalık tepenin dış hatları boyunca dolanan duvarları, büyük ölçüde yıkılmıştır. Kalenin içinde birkaç adet sarnıç bulunmaktadır. Kalenin kubbeli kilisesi ise yıkılmıştır. Kalenin eteğinde eski bir yerleşim alanın izleri vardır. Bu yerleşimin kaleni rabatı olduğu tahmin edilmektedir. Kale, Solomonisi Manastırı'nı yukarından görmektedir.

Kapı, bir mekâna ya da bir taşıta girip çıkarken geçilen, mafsallı (menteşe düzeneği), sürgülü ya da elektronik aksamlı açılıp kapanabilir levha ya da bölme açıklığıdır. Kapılar, yapıların içine girmeye veya yapı içindeki odalar arasında yer değiştirebilmeye olanak sağlayan, temelde tüm dünya kültürlerinde aynı biçimde kullanılan mimari ögelerdir. Elektronik kilitli otomatik kapılar da vardır.
Kapılardan, kullanıldıkları yerlerde güvenliği ya da gizliliği sağlamak amacıyla yararlanılır. Bu nedenle kapılarda basit kilit düzeneklerinden gelişmiş elektronik güvenlik sistemlerine kadar pek çok donanım kullanılır.
Mimaride kullanıldıkları yere ya da coğrafyaya göre değişik biçim, işlev ve adlar alabilirler. Birden fazla açılabilir bölümlü kapılarda, bu panellerin her biri kanat olarak adlandırılır. Kapıyı oluşturan ya da kapıyla ilişkisi bulunan bölümlere farklı adlar verilebilir. Genel olarak bir kapıda bulunabilecek parçalar; kapı kolu, kapı tokmağı, kapı deliği, eşik, sundurma, lento ve pervazlardır.

Çoğu kapı, kapının bir yönde kapıdan uzağa dönmesine izin vermek için bir taraf boyunca menteşeli ancak diğer yönde değildir. Dönme ekseni genellikle dikeydir. Menteşeli garaj kapısı gibi bazı durumlarda eksen kapı açıklığının üzerinde yatay olabilir.
Kapının açıldığı tarafta gerekli alanı azaltmak için dönme ekseni kapı düzleminde olmayacak şekilde kapılar menteşeli olabilir. Bu dönme ekseninin kapının açıldığından farklı tarafta olmasını sağlayacak bir mekanizma gerektirir. Bu örneğin trenlerde veya uçaklarda tuvaletin içe doğru açılan kapısı gibi durumlarda söz konusudur.
Döner kapı içeri veya dışarı açılmasına izin veren özel tek etkili menteşelere sahiptir ve kapıyı kapalı tutmak için genellikle yaylıdır.
Fransız kapılar kanatlı kapı adlı orijinal bir Fransız tasarımından türetilmiştir. Panellerin tamamının veya bir kısmının kanatlı bir kapıda olacağı lite bir kapıdır. Bir Fransız kapının geleneksel olarak kapının altında kalıplanmış bir paneli vardır. Bu kapıların eşleşen bir çiftine, kapı yüksekliğinde kanatlı pencereye benzediği için Fransız penceresi denir.
S Mead of Leicester tarafından geliştirilen bir Mead kapı her iki yönde de sallanır. Tasarımı nedeniyle zorla girişe açıktır.
Hollanda kapısı veya ahır kapısı iki yarıdan oluşur. Üst yarı alt yarıdan bağımsız olarak çalışır. Üst kısmın ayrı ayrı açılmasının mümkün olduğu ancak alt kısmın içte bir dudağa sahip olduğu için alt kısmı açık bırakırken üst kısmın kapatılmasının mümkün olmadığı bir varyant mevcuttur.
Bahçe kapısı Fransız penceresine benzer ancak daha güvenlidir çünkü yalnızca bir kapı çalıştırılabilir. Çalışan kapı menteşesi bitişik sabit kapının yanındadır ve mandal, iki kapı arasından veya bir ispanyolet cıvata kullanımından ziyade duvar açıklık pervazına yerleştirilmiştir.

Genellikle boşluk veya estetik kaygılar için raylar boyunca kayan kapılara sahip olmak yararlıdır.
Baypas kapısı iki veya daha fazla bölümü olan kapı ünitesidir. Kapılar, paralel üst raylar üzerinde bir eksen boyunca her iki yönde kayarak birbirlerinin yanından kayabilir. En yaygın olarak bir seferde dolabın bir tarafına erişim sağlamak için dolaplarda kullanılırlar. Bir baypas ünitesindeki kapılar önden bakıldığında hafifçe üst üste biner böylece kapatıldıklarında görünür boşlukları olmaz.
Duvar boşluğunun içinde kayan kapılara cep kapısı denir. Bu tip kapılar mahremiyetin de gerekli olduğu dar alanlarda kullanılır. Kapı levhası makaraya ve kapının üst kısmındaki raya takılır ve bir duvarın içinde kayar.
Sürgülü cam kapı özellikle arka bahçeye giriş olarak birçok evde yaygındır. Bu tür kapılar yangın çıkış kapısı olarak sayılmasalar da ticari yapılara girişlerde kullanım için de popülerdir. Hareket eden kapıya "aktif kanat" sabit kalan kapıya ise "inaktif kanat" denir.

Döner kapı merkezi bir milden yayılan ve dikey eksende dönen bölmeler oluşturan genellikle sayısı dört adet olmak üzere birkaç kanatlıdır. Döner kapı insanların çarpışmadan her iki yönde geçmesine izin verir ve iç ve dış arasında sızdırmazlık sağlayan bir hava kilidi oluşturur.
Menteşeler yerine döner kapı kenardan biraz uzakta bir yatak üzerinde desteklenir böylece pivot tarafında ve aynı zamanda açık tarafta az çok boşluk vardır. Bazı durumlarda pivot merkezde olup iki eşit boşluk oluşturur.

Çelik kapı, farklı kalınlıklarda deküpe sac kullanılarak üretilen, güvenlik ve dayanıklılık sağlayan kapıdır. Bilindiğinin aksine çelikten üretilmezler.

Yüksek hızlı kapı, 4 m/s'ye varan açılma hızları olan çok hızlı bir kapıdır ve esas olarak bir kapının hızının üretim üzerinde lojistik, sıcaklık ve basınç kontrolü etkisi olduğu endüstriyel sektörde kullanılır. Yüksek hızlı temiz oda kapıları ilaç endüstrisinde özel perde ve paslanmaz çelik çerçeveler için kullanılmaktadır. Tüm erişimlerin sıkılığını garanti ederler. Güçlü yüksek hızlı kapılar pürüzsüz bir yüzey yapısına sahiptir ve çıkıntılı kenarları yoktur. Bu nedenle kolayca temizlenebilirler ve partikül birikmesi büyük ölçüde ortadan kalkar.
Yüksek hızlı kapılar genellikle yılda 200,000'den fazla sayıda açma-kapamaya dayanacak yapıda yapılırlar. Hız artırma ve acil durum açma işlevi için ağır hizmet parçaları ve karşı denge sistemleri ile inşa edilmelidirler. Kapı perdesi orijinal olarak PVC'den yapılmıştır ancak daha sonra alüminyum ve akrilik cam bölümlerde de geliştirilmiştir.
Mükemmel yalıtım değerlerine sahip çok hızlı soğutma ve soğuk oda kapıları da Yeşil ve Enerji tasarrufu gereksinimleri ile piyasayaya sürüldü.
Kuzey Amerika'da Kapı ve Giriş Sistemleri İmalat Derneği (DASMA) yüksek performanslı kapıları çok çevrimli (minimum 100 çevrim/gün), yuvarlanma, katlanma, kayma veya sallanma hareketi ile nitelenen konut dışı, elektrikli veya yüksek hızlı (en az 20 inç(508 mm)/saniye)) ve aşağıdakilerin üçünden ikisini kapsayan kapılar olarak tanımlar: tam boyut ve özel özellikler için siparişe göre üretilen kapılar, ekipmanın çarpmasına dayanabilen kapılar (kazara araç çarpmasıyla kırılma) veya en az bakımla yoğun kullanımı sürdürebilir kapılar.

Otomatik olarak açılan kapılar elektrik, yay veya her ikisi ile açılır ve kapanır. Otomatik olarak açılan bir kapının etkinleştirildiği birkaç yöntem vardır:

Sensör birisinin yaklaştığını algılar. Otomatik kapılar için sensörler genellikle:
Basınç sensörü - ör., üzerinde duran birinin ağırlığına tepki veren yer paspası.
Sensörlere görünmez ışığı yansıtan kızılötesi perde veya ışın; birisi veya bir şey ışını engellerse kapı tetiklenir.
Aynı etki için düşük güçlü mikrodalga radar hareket sensörü kullanan.
Uzaktan kumanda sensörü (örn. Kızılötesi veya radyo dalgalarına dayalı) taşınabilir bir uzaktan kumanda ile tetiklenebilir veya bir araca takılabilir. Bunlar garaj kapıları için popülerdir.
Elektrik anahtarı elle belki de güvenlik kontrollerinden sonra çalıştırılır. Bu basmalı elektrik düğmesi veya bir swipe kartı olabilir.
Kapıyı itme veya çekme eylemi açma kapama çevrimini tetikler. Bunlar aynı zamanda güç destekli kapılar olarak da bilinir.
Hareket sensörlerine ek olarak otomatik olarak açılan kapılar genellikle güvenlik sensörleri ile donatılmıştır. Bunlar genellikle bir kızılötesi perdeli veya ışınlıdır ancak kapının döner tarafına takılan bir basınç matı da olabilir. Güvenlik sensörü kapının hareketini durdurarak veya yavaşlatarak kapının bir nesneyle çarpışmasını önler. Modern otomatik kapılardaki bir mekanizma kapının elektrik kesintisinde açılmasını sağlar.

Garajlarda Up-and-over ya da kafaüstü (İngilizce: overhead) kapılar kullanılır. Menteşeler yerine genellikle karşı ağırlıklı veya yaylı mekanizması vardır böylece açıklığın üzerinde yatay olarak kalkabilir ve durabilir. Panjur veya seksiyonel üst kapı bu tipin bir çeşididir.
Tambur kapı veya makaralı kapı dar yatay çıtalardan oluşan yukarı ve aşağı hareketli bir kapıdır ve dikey raylar boyunca kayarak yukarı ve aşağı "döner" ve genellikle eğlence merkezlerinde ve dolaplarda bulunur.
İçe açılan kapılar yalnızca bir binanın dışından açılabilen (veya zorla açılabilen) kapılardır. Bu tür kapılar kilitlendiklerinde ikamet edilen binalarda yaşayanlar için önemli bir yangın riski oluşturur. Bu kapılar sadece dışarıdan zorla açılabildiğinden bina sakinlerinin kaçması önlenir. Ticari ve perakende durumlarında üreticiler acil bir durumda içe doğru açılan bir kapının dışarıya açılmasına izin veren bir mekanizma içerir. Buna "ayrılık" özelliği denir. Kapının bir anahtar mekanizması vasıtasıyla kapalı konumunda dışarı doğru itilmesi mandala giden gücü keser ve kapının dışarı doğru açılmasını sağlar. Kapıyı kapalı konuma döndürmek gücü geri yükler.
İngiltere'da en çok kullanılan bir terim olan Binili kapılar birleştikleri dikey kenar(lar) da bir dudak veya üst üste binmesi olan çift kapılardır. Amerikan yangın kapısı yönetmelik gereğince toplantı çerçevesi üzerine uygulanan kenar koruması veya astragal kalıplama ile yangın güvenlik derecesi elde edilebilir.
Evolution Kapı sürgülü kapı ile aynı kapanma seviyesinde hareket eden raysız bir kapıdır. Sistem Avusturyalı sanatçı Klemens Torggler'in icadıdır. Bu normalde açılırken birbirine hareket eden iki dönebilir, bağlı panelden oluşan Drehplattentür nin daha da geliştirilmiş halidir.
Kapının kendiliğinden kapanması için kapı kapatıcı kullanılır.

Araba kapısı
Uçak kapısı
Otobüs kapısı
Atalburu
Chambranle
Kapı aksesuarı
Kapı güvenliği
Peri kapısı
Yanlış kapı
Yangın kapısı
Evcil hayvan kapısı
Katlanan kapı
Fusuma
Kutsal kapı
Söve
Anahtar kartı kilidi
Lento
Lunette
Supraporte
Platform ekran kapısı
Ekran kapısı
Sürgülü kapı
Sürgülü cam kapı
Seksiyonel kapı
Fırtına kapısı
Svahili kapısı
Eşik kapı
Tuzak kapısı
Küçük kapı

Kapı zili
Akıllı kapı zili
Çan kutusu
Kapı zinciri
Kapı kapatıcı
Kapı kolu
Kapı tokmağı
Kapı stoperi
Sap
Menteşe
Kapı mandalı
Mektup kutusu
Kilit
Gözetleme deliği

Halki Kapısı
Humus'un Kapıları
İştar Kapısı
Kleopatra Kapısı
Mezuza
Paifang
Şam Kapısı (Kudüs)
Taçkapı
Torii kapısı

Karaman Kalesi, Karaman'da yer alan bir kaledir. Dış ve orta surları yıkılmış olan kalenin günümüzde yalnızca iç kale kısmı ayaktadır.

Kesin yapım tarihi ve yaptıranı bilinmeyen kale, birbirini dairesel bir şekilde çevreleyen dış, orta ve iç surdan oluşuyordu. Günümüzde iç kalenin tamamı, orta surun ise bir kısmı harap hâlde varlığını sürdürürken dış surun bazı bölgelerde kalıntı ve parçalarına rastlanmıştır. İç surların bilinen ilk yapım tarihi 1156-1192 yılları arasında hüküm süren Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, dış surların ise 1192-1196 yılları arasında hüküm süren Sultan I. Gıyâseddin Keyhüsrev dönemindedir.
Karamanoğlu döneminde iç kale, beylerin yaşadığı yer hâline geldi. Şehir, Osmanlı hakimiyetine girdiğinde harap durumdaki kale, şehirdeki bazı binaların yıkılması sonrasında ortaya çıkan malzemelerle yeniden inşa edildi. Osmanlı döneminde iç kale, valiler tarafından kullanıldı. Şehrin üç sur kademesinden oluştuğunu yazan Evliya Çelebi, orta surların içinde bir cami ile kırk altı evin bulunduğunu; orta surların kırk kulesi ile iki kapısının, dış sırların ise yüz kırk kulesi ile dokuz kapısının olduğunu belirtir. İlerlen dönemde dış surlardaki kapı sayısı on dokuza yükselmişti. İç kalenin daha önceleri mevcut olan hendeği ise ilerleyen zamanda dolmuştu.

Kale, 1961 ve 1975 yıllarında birer restorasyondan geçti. Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 13 Kasım 1981 tarih ve A-2829 sayılı kararıyla "Tarihî Kentsel Sit Alanı" olarak tescillendi ve aynı tarih A-3163 sayılı kararla koruma altına alındı. 1988-1991 yılları arasında Karaman Belediyesinin yaptığı çalışmalar sonrasında iç kale çevresindeki konutlaşma ortadan kaldırıldı ve bu alan bir yeşil alana dönüştürüldü. İç kaleye ise sahne ve seyirci koltukları inşa edilerek bu alan bir tiyatro ve etkinlik merkezi olarak kullanılmaya başlandı. Konya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğünün 23 Eylül 1992 tarih ve 815 sayılı teklifiyle Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun verdiği iç kalenin restorasyonu kararı gerçekleştirilmedi. 1993'te Kültür Bakanlığı tarafından kaleye gece ışıklandırması eklendi. 5 Nisan 1995'te tescillenen kale höyüğü, Konya Kültür Varlıkları ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 2227 sayılı kararıyla 1. derece kentsel arkeolojik sit alanına dönüştürüldü.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün 5 Temmuz 2012 tarih ve 149521 sayılı kararıyla kalenin restorasyonunun gerçekleştirilebilmesi için iç kaledeki tiyatronun kaldırılmasına karar verildi. Bu kapsamda, Karaman Belediyesi tarafından 5 Ocak 2013'te başlayan hafriyat çalışmaları, duvar kalıntılarına rastlanılması üzerine durduruldu. 8 Temmuz 2013'te başlanan ve 31 Aralık 2013'e kadar süren arkeolojik kazı çalışmalarında, 14. yüzyıla kadar etkin bir şekilde kullanılan ve Karamanoğulları'na ait idari bir yapı olduğu düşünülen yapı kompleksi tespit edildi. Kompleksin kabul ve taht salonu, hazire odası, mescidi, harem odası, konuk odaları, hamamı, mutfağı, çamaşırhanesi ve tuvalet bölümleri açığa çıkarıldı. Sonrasında başlanan restorasyon çalışmaları ise 2018'de tamamlandı. Bu kapsamda sonradan eklenen tiyatronun seyirci bölümleri söküldü, arkeolojik kazılar yapıldı ve kaleye bir müze işlevi verildi.

Karaman'ın Hisar Mahallesi'nde, bir höyük üzerinde konumlanan kalenin; farklı boyut ve şekillerde dokuz burcu vardır. Dörtgen planlı kalenin kuzeybatı ve güneydoğu köşelerinde prizmatik, kuzeydoğu ve güneybatı köşelerinde ise silindirik birer burç bulunur. Burçların zemine doğru genişleyen ve daha koyu renkli taşlara sahip alt kısmı, üst kısmından önce inşa edilmiştir. Kuzey cephesinin ortasında dikdörtgen planlı bir burç, bununla kuzeydoğu köşesinin arasında da görece daha küçük boyutlu ve dikdörtgen planlı bir burç vardır. Doğu cephesindeki burcun kaidesi dörtgen, üstü ise kaideye üçgen pahlarla bağlanan yarım sekizgen; batı cephesindeki burç ise dörtgen planlıdır. Daha önceleri iki katlı olan güney cephesindeki dikdörtgen burcun batı cephesinde kalenin giriş kapısı yer alır.
Basık kemerli giriş kapısının üstündeki sivri kemerli sağır bir alınlıkta, dikdörtgen şeklindeki mermer kitâbede yazı yoktur. Kapıyı çevreleyen pahlı bir profilli çerçevenin yukarısında sivri kemerli ve rumi motifli oymalarla süslenmiş bir alınlık, bu alınlığın her iki yanında ise birer rozet kabartması konumlanır. Yılmaz Önge, Alâeddin Bey Kümbeti'nde de bir benzerinin yer aldığı bu alınlığın, Gedik Ahmed Paşa tarafından yıktırılan Alâeddin Bey Camii pencerelerinin birinin üstünde bulunduğunu tahmin eder. Kapının bulunduğu cephede ve kalenin diğer kısımlarındaki duvar örgülerinde, İslami ve İslami olmayan desenlerin olduğu yapı elemanları kullanılmıştır.
Kaleye girişin ardından sol tarafta ikinci bir cümle kapısı vardır. Yılmaz Önge, kapının "muhtemelen" Karamanoğulları döneminden, 15. yüzyıldan kalma olduğunu belirtir. Kapının zeminden itibaren iki-üç sıra bulunan taşlarındaki süslemeler, üzerinde yarım yıldız motiflerinin sıralandığını, içbükey bir profille çevrelendiğini ve her iki yanında birer silindirik pilasterlerin yer aldığını gösterir. Bu burcun alt katında, doğuya ve güneye açılan mazgallar konumlanır.
İkinci kapının açıldığı iç avluda, burçların alt katlarına geçişi sağlayan kapılar vardır. Burçları katlara ayrılan ahşap döşemeler günümüzde varlığını sürdürmez. Katlar arasındaki bağlantı ise taş merdivenlerle sağlanır.

Özel

Genel

Korumaz, Mustafa; Kayhan, Ş. Sena (2019). "Karaman Tarihî Kalesi'nin yeniden kullanım olanaklarının değerlendirilmesi".  Onar Güneş, Özlem; Çolaklar, Huriye (Ed.). Dil-Edebiyat ve Tarih Araştırmaları II. İstanbul: Hiperyayın. ss. 371-402. ISBN 978-605-281-475-8.

Kvabistsihe (Gürcüce: ქვაბისციხე), tarihsel Artani bölgesinde, günümüzde Ardahan ilinin merkez ilçesine bağı Çamlıçatak köyünün sınırları içinde, Orta Çağ'da Gürcülerden kalma bir kaledir. Günümüzde Kazan Kale olarak adlandırılmaktadır.

Kvabistsihe (ქვაბისციხე), Gürcüce bir ad olup "kazan kale" anlamına gelir. Nitekim kalenin bugünkü adı olan Kazan Kale, Gürcüceden çevrilmiştir. Ardahan bölgesini gezmiş olan Gürcü gazeteci ve araştırmacı Konstantine Martvileli 1917 yılında kalenin bulunduğu yerin kazana benzediğini, kalenin sadece duvarlarının kaldığını ve kalan kısımların yıkıldığını yazmıştır. Martvileli ayrıca Kvabistavi'nin terk edilmiş bir Gürcü köyü olduğunu belirtmiştir. Sami Patacı da 2016 yılında kalenin hemen kuzeyinde, Kura Nehri’nin üç yönden çevrelediği yarımada üzerinde yerleşim izleri olduğunu belirtmiştir.

Kvabistsihe, Ardahan kasabasının 12 kilometre kuzeydoğusunda yer alır. Kuzey yamacı oldukça sarp ve 1860 metre yükseklikte bugüne ulaşmış olan kulenin duvarları, 12,30 metre yüksekliğe ulaşır. Gözetleme kulesi olduğu tahmin edilen yapı, dikdörtgen plan üzerinde inşa edilmiştir. Kulenin kuzeydoğusundan batıya doğru, yükseltinin kenarları boyunca uzanan bir sur duvarı bulunmaktadır. Kulenin birkaç metre güneybatısında ise, temel seviyesine kadar yıkılmış olan bir yapı bulunmaktadır. Bu kalıntıların 240 metre güneydoğusunda yer alan Gürcü şapeli, buranın Orta Çağ yerleşimi olduğunu göstermektedir.

Yazıt ya da kitabe, genelde anıtsal bir eserin üzerine tanıtım ve bilgilendirme amaçlı yazıdır. Yazıtlar çoğu kez kolay eriyip bozulmayan malzemelere yazılır, daha doğrusu kazılır. Kitabeler tarih malzemesi yönünden birinci derecede önemlidir, çünkü bu malzeme öbeği hemen her devirde resmî bir hüviyette oluşmuşlardır. Bu ise onun kaynak değerini artırmaktadır. Yazıtlar evvela kültür tarihi, sonra kimin tarafından niçin yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Yazının kazıldığı taşın üzerindeki motifler ise sanat tarihi bakımından önemlidir. Yazıtlar yeryüzünün hemen her yerinde mevcuttur ve bu hâlen devam etmektedir.

"Kitabe" sözcüğü, Arapçadaki "yazı yazdı" anlamına gelen kataba (كَتَبَ) sözcüğünden Türkçeye geçmiştir.

Mezar yazıtı
Cami yazıtı
Mektep yazıtı
Kale yazıtı
Duvar yazıtı

Sülüs
Talik
Kûfî
Rika
Nesih

Koz Kalesi veya Kürşat Kalesi, Türkiye'nin Hatay ilinin Altınözü ilçesinde bulunan bir kaledir. Kale, Kuseyr Deresi'nin başladığı yerde küçük bir tepe üzerine kurulmuştur. Antakya Prensliği tarafından kesme taştan yaptırılmıştır. Kalenin eskiden kuzeyde bir kapısı bulunmaktaydı, ancak bu kapı artık mevcut değil ve kalenin doğu tarafı düzleştirilerek bazı orijinal ahırlar kaldı. Kalenin bazı burçları günümüze kadar ayakta kalmıştır.

Eski adıyla bilinen Kürşat Kalesi'nden ilk kez 1133 yılında Kudüs kralı Fulk tarafından alındığında bahsedilmiştir. 1155 yılına gelindiğinde kale, kaleyi kendisi ve hazineleri için bir sığınak olarak kullanan Antakya Latin Patriği Limogesli Aimery'nin eline geçmiş ve Castrum Patriarchae (Patrik Kalesi) olarak anılmıştır. 1180 yılında Aimery, özel hayatıyla ilgili konulardan dolayı Papa III. Alexander'ın emriyle Antakya prensi III. Boemondo'u aforoz etti. Bu karara öfkelenen III. Boemondo, Kudüs kralı IV. Baudouin müdahale edene kadar kaleyi kuşattı.
1188 yılında Aimery, Eyyubi sultanı Selahaddin Eyyubi'nin hazinesinden bir miktar para ödeyerek birliklerinin kaleye saldırmasını engelledi. 1225 yılında Antakya Latin Patriği Antakyalı Rainier İtalya'ya döndü ve Philip'i ataerkil hazinenin tutulduğu Cursat kalesinin kontrolüne bıraktı.
Daha sonra Papa IV. Innocentius, Antakya ve Kıbrıs'tan elde edilen kilise vergisi gelirinin tamamının, 1256 yılına kadar savunmasını güçlendiren kalenin üç yıl boyunca onarımı ve genişletilmesi için kullanılmasını emretmişti. Böylece kale, 1268'de Baybars liderliğindeki Memlûk kuvvetlerinin kuşatmasına dayandı.
Antakya'nın düşüşünden sonra kale, Müslüman kontrolündeki bölgeyle kuşatıldı. Patrik adına kalenin muhafızı, komşu Müslüman emirlerle, özellikle Soğr ve Bakras emirleriyle dostane ilişkiler sürdürmeye çalışan Sir William adında bir şövalyeydi. Baibars, William'ın gelirini Müslüman komşularıyla paylaşması şartıyla kaleye saldırmaktan kaçındı. Daha sonra William keşiş oldu ve kalenin yönetimini babasına bıraktı. 13 Nisan 1275'te Memlûklar tarafından pusuya düşürüldü ve ardından Şam'da hapsedildi. Kale daha sonra kuşatıldı ve sonunda 14 Kasım 1275'te teslim oldu.

Folda, Jaroslav (2005). Crusader art in the Holy Land: from the Third Crusade to the fall of Acre, 1187–1291. Cambridge University Press. 
Hamilton, Bernard (2000). The Leper King and His Heirs. Baldwin IV and the Crusader Kingdom of Jerusalem. Cambridge University Press. 
Marshall, Christopher (1994). Warfare in the Latin East, 1192-1291. Cambridge University Press. 
Williams, Steven J. (2003). The Secret of Secrets: The Scholarly Career of a Pseudo-Aristotelian Text in the Latin Middle Ages. University of Michigan Press.

Kule, boyu eninin en az iki katı olan, herhangi bir yapı malzemesinden yapılmış yapıdır. İlk ortaya çıkış nedenleri düşmanları önceden görüp, korunmak olan kuleler zamanla;

alçakta bulunan yerler su dağıtımı,
sanat eseri,
yerleşim,
gözetleme,
turistik amaçlar ile de kullanılmıştır.
Çoğunlukla kare veya silindir biçimindeki yüksek yapı anlamına gelen "kule" isminin aslı Arapça “kulle” kelimesinden gelmektedir. Uçları sivri olarak biten piramit şeklindeki yapılar yüksekliklerine rağmen kule olarak adlandırılmazlar. Kule kelimesinde daha çok bir “kale”lik anlamı aranmalıdır. Buna göre piramit ve ziggurat tipi yapıları kule olarak adlandıramayız.
Kule, çok farklı amaçlar için birbirlerine benzer şekillerde günümüze kadar yapıla gelmiştir. Bu vazgeçilmez yapının çeşitleri arasında bir tanesi vardır ki; özellikle ortaçağ savaşlarında çok kullanılmıştır. Bunlar, kaleleri yıkmak, korunaklı surlara çıkarma yapmak için kullanılan, tekerlekler üzerinde hareket edebilen “hücum kuleleri"dir. Büyük İskender'in meşhur generali Antigonos'un da oğlu olan Demetrius Poliorcéte tarafından icat edildiği söylenen bu kuleler ahşaptan yapılma kare planlı, çok katlı, dışı zırhla veya kalın hayvan derileriyle kaplı piramidal gövdeli idi. Saldırılarda surların yanına kadar yanaştırılan bu kulelere büyük taş ve gülleler atan mancınık gibi diğer silahlar yerleştirilebiliyordu. Ayrıca her katta hasar gören duvar hizasına göre rampa edecek mekanizma ve askerler bulunuyordu.

Bruges Kulesi, Belçika
Aalst Kulesi, Belçika
Ghent Kulesi, Belçika
Katúň, Slovakya
Pisa Kulesi, İtalya
Saint Sophia Kulesi, Ukrayna
Torre dos Clérigos, Portekiz

Kozani, Yunanistan
Albert Memorial Clock, İrlanda
Allen-Bradley Saat Kulesi, ABD
Rajabai Kulesi, Hindistan
Zytglogge, İsviçre
Barış Kulesi, Kanada
Big Ben, İngiltere

Eyfel Kulesi, Fransa
Juche Kulesi, Kuzey Kore
Bakü Kız Kulesi, Azerbaycan
Berliner Fernsehturm, Almanya

Kız Kulesi
Galata Kulesi
Beyazıt Kulesi
Dolmabahçe Saat Kulesi
Nusretiye Saat Kulesi
Etfal Hastanesi Saat Kulesi

Atakule
Ankara Saat Kulesi

İzmir Saat Kulesi
Aya Fotini Kilisesi Saat Kulesi

Adana Saat Kulesi
Alanya Kızıl Kule
Antalya Saat Kulesi
Balıkesir Saat Kulesi
Bilecik Saat Kulesi
Bursa Saat Kulesi
Çanakkale Saat Kulesi
Merzifon Saat Kulesi
Niğde Saat Kulesi
Safranbolu Saat Kulesi
Şanlıurfa Saat Kulesi
Bunlar haricinde Çorum, Erzurum, Kastamonu, Göynük, Mudurnu, Burdur, Amasya, Gümüşhacıköy, Balıkesir, Bayburt, Bolu, Gerede, Çankırı, Çorum-Sungurlu, Elazığ-Maden, Eskişehir-Sivrihisar, Mersin-Tarsus, Kayseri, Samsun-Ladik, Vezirköprü, Siirt, Sinop, Tokat, Zile, Trabzon, Yozgat'ta birçok kule vardır.

Çeçen kuleleri

Kuzucubelen Kalesi, Türkiye'nin Mersin ilinin Mezitli ilçesinin Kuzucubelen köyünde, günümüzde harap bir hâlde bulunan eski bir gözetleme kulesidir. Bölge halkı tarafından Taş Kale olarak adlandırılır.
Dış kısmından yaklaşık 7,7 m × 6,1 m ölçülerindeki yaklaşık 47 m2 alana sahip dikdörtgen planlı, yükseltilmiş bir kaya levhanın kenarına yakın konumlanan iki katlı kule, Arslanköy ile Fındıkpınarı'ndan kıyı şeridine uzanan kuzey-güney doğrultusundaki yolun güvenliğini sağlıyordu. Kulenin duvar kalınlığı 0,9-1,8 m arasında değişirken ikinci kattaki duvarların kalınlığı, birinci katın neredeyse iki katıdır. Yüksekliği yaklaşık 6 m olan kule, batı cephesindeki çöken bir kısım dışında özgün yüksekliğini korumaktadır. Kulede, okçular için mazgal ya da benzeri açıklıklar bulunur. Alt katın bir sarnıç olarak kullanıldığı tahmin edilir.

Genel
Vandekerckhove, Dweezil (2020). Medieval Fortifications in Cilicia (İngilizce). Leiden: Brill. ISBN 978-90-04-40008-5. 
Özel

Kütahya Kalesi, Kütahya şehrinde Bizanslılar'dan kalma kale.
Bizans imparatorları şehre hakim yüksek ve sarp bir tepe üzerine şato yaptırarak buraları burçlarla tahkim etmişler ve şatoyu iki kat sur içerisine almışlardır.
Kütahya Kalesi, mavi ve kırmızımsı bir yalçın kaya üzerinde beşgen şekilli, sağlam ve süslü bir yapıdır. Bir tepe üzerinde yüzük gibi duran bir kaledir. Kalenin etrafı yaklaşık üç bin metredir. Dört tarafı yalçın kaya ile çevrilidir, etrafında hendeği yoktur fakat kale surlarının altı uçurumdur. Kalenin kuzey doğusunda Germiyan eseri olan Kale-i Bâlâ Camii ve bir de çeşme bulunur.
Kütahya Kalesi, Osmanlı hükûmeti zamanında müstahfız tımar askeri muhafazasına ve dizdar denilen kale ağasının idaresine verilir, kale arazisi de topçu, lağımcı, cebeci askerlerinin ikametine tahsis edilirdi. Kalede 119 tımarlı müstahfiz askeri vardı. Kale muhafazası için bulunan bu askerlerin bir kısmı, savaşların uzaması sebebiyle askere çok fazla ihtiyaç duyulduğu zamanlarda sefere giderler, geri kalan kısmı da kale muhafazasına devam ederdi. Kale dizdarlığı genellikle saray hizmetinde bulunmuş ve emekliliğini hak etmiş kişilere verilirdi. Kale dizdarı, müstahfiz tımardan başka ocaklık adıyla bazı araziye de sahipti. Bu arazi onların evlat ve torunlarına geçerdi. Dizdar, padişah fermanı ile tayin edilirdi. Dizdar, ocaklıktan başka Kütahya cizye mallarından da ayrıca yevmiye alırdı. Altıntaş nahiyesinin Karaağaç ve diğer köylerinden 7,600 akçelik tımar Kütahya kale dizdarlığına aitti. Kalede dizdardan başka kale kethüdası, topçu başı, cebeci başı, zindancı ve kapıcı bulunurdu.
IV. Mehmed zamanında başlayan ve 16 sene devam eden uzun savaşta askeri kaynakların tükenmesi dolayısıyla kale muhafazasında görev alan askerlerin de cepheye gönderilmesi lazım görülmüştür. Daha sonra bu uygulamadan vazgeçilerek yerine belirli bir ücret alımı uygulanmıştır. 1698 senesi başında Filibe Çölü'nden gelen hatt-ı hümâyunda her bir neferin kendi yerine bir levend göndermesi veya levend bedeli olarak otuz kuruş vermeleri emredilmiş, daha sonra bu tutar on kuruşa indirilmiştir. 1804 senesindeki bir fermanla kale askerleri Nizam-ı Cedid teşkilatı Üsküdar Ocağı'na (Selimiye) bağlanmıştır.
Kalede aynı zamanda hapishande de bulunduğundan gerek Kütahya ve çevresinden gerekse başka yerlerden fermanla gelen suçlular buraya hapsedilirdi. Başkaldıranlar boğularak halka işaret olmak üzere kaleden bir top atılırdı. Devleti hayli meşgul eden Gediz Voyvodası Nasuhzâde Nasuh'un oğlu ve kardeşi, Anadolu Valisi Alaaddin Paşa'nın emriyle Kütahya Kalesi'ne hapsedilmiş ve muhafazasına 50 nefer konmuştur.
Kale senede en az bir defa Anadolu valisi tarafından teftiş edilirdi. Ne kadar muhafız, mahpus, top, cephane ve saire olduğunu vali teftiş ile kayıt ettirir ve icap ederse gerekli kişileri sorumlu tutardı.
Kütahya Kalesi'nin iki cephaneliği ve iki top mahali vardı. 1817 senesinde kalede obüs ve havan olmak üzere on yedi top bulunuyordu. Kalenin güneydoğusu ve kuzeydoğusundaki iki adet savaş topu Ramazan aylarında kullanılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılarak eklenen "Aşağı Hisar" bölümü daha alçaktır. Alçakta bulunduğu için yaklaşık yetmiş beş metre uzunluğunda bir hendeği bulunuyordu. Bu kalenin yapılma sebebi yalçın bir kaya altından çıkan ve "Ilıpınar" denen su kaynağının kale sınırları içerisine alınıp kuşatma sırasında düşmanın o suyu zapt etmemesi ve halkın susuz kalmaması içindir. Kalenin bu bölümünde yirmi kadar ev ve bir de mescit vardır. Yukarı kaleden buraya birkaç iniş yolu vardır. Kulelerin arası yaklaşık ikişer kulaç olup birbirine çok yakın kulelerdi.

Kalenin toplam üç kapısı vardı. Biri doğuya bakan, aşağı çarşıya inilen üç kat demir kapıydı ve bu kapının dışında, sağda ve solda olmak üzere beyaz mermerlerden yapılma gösterişli arslan heykelleri bulunuyordu. Bu kapı önündeki gözcülerin koğuşundan şehir tamamıyla gözükürdü. Bir kapı da güney tarafında "Sultanbağı" tarafına açılırdı. Üçüncü kapıdan ise aşağı kaleye inilirdi ve doğuya bakıyordu.

İç kale, Kütahya Kalesi'nin batısında dört köşe bir kalecikti. Çepeçevresi yaklaşık bin adımdı. İç kalenin batı tarafında küçük bir kapısı vardı. Kapının tahta kanatlarının yüzü manda derisiyle kaplıydı, demir değildi. Bu kapının iç yüzünde iki su sarnıcı, bir mescit; dizdar, imam, müezzin ve kethüda hanesi ile iki buğday ambarı ve sekiz adet de ev bulunuyordu. Bunlardan başka bir yapı olmayıp gayet boş bir kaleydi.

Kütahya Kalesi gayet geniş ve ahalisi bol olduğundan eskiden kasaplar satışlarına kaleden başlarlar, aşağı şehre inesiye kadar da ellerindeki ciğer bitermiş. Uzun bir müddet aşağı şehirli koyun ciğeri alamamış. Bu sebeple aşağı şehirliyle kaleli arasında büyük kavga olurmuş. Daha sonra bir ferman yazılıp aşağı şehirlinin kasaplardan istifade etmesi sağlanmıştır.

Kız Kalesi, Mersin'in Erdemli ilçesinde bulunan tarihî kale. Mersin merkeze uzaklığı yaklaşık 80 km' dir. Turistik belde Kızkalesi ismini bu tarihi kaleden alır. Kıyıdan yaklaşık 300 metre (980 ft) açıktadır. Adanın toplam alanı yaklaşık 15.000 metrekare (160.000 ft2) olup, kale bu alanın çoğunu kaplar.

Strabon'a göre ada antik çağda korsanlar tarafından kullanılmış. Ancak kale muhtemelen Birinci Haçlı Seferi sonrasında Bizans İmparatoru I. Aleksios tarafından yaptırılmıştır. 13. yüzyılda Ermeni Kral I. Levon ve Kilikya Ermeni Krallığı'nın en az bir müteakip hükümdarı tarafından kapsamlı bir şekilde yeniden inşa edildi. 1982 ve 1987'de yayınlanan arkeolojik araştırmalar, orijinal Bizans planının, karakteristik kare kuleleriyle esas olarak güneyde hayatta kaldığını ortaya çıkardı. Ermeniler, kalenin kuzey ve batı taraflarını kendilerine özgü rustik kesme taş işçiliği (geç antik kentten devşirme değil) ve yuvarlak kulelerle yeniden inşa ettiler. Ayrıca mevcut yapının çoğuna yeni kaplama taşı koydular. İki Ermeni yazıtında bu bölgenin Kral I. Levon (1206) ve Kral I. Hethum (1251) tarafından yeniden inşa edildiğinden söz edildiği bildirilmektedir.
Ermeniler ayrıca kalenin içine beşik tonozlu bir şapel inşa ettiler. Ada bir zamanlar ana kara kalesi olan Korikos kalesine bir mendirekle bağlıydı. Ermeniler bu kaleye Gorygos (Կոռիկոս) adını verdiler. 14. yüzyılda Kilikya Krallığı çöküşün eşiğindeydi ve 1360 yılında I. Peter (Kıbrıs kralı), halkının isteği üzerine adayı ele geçirdi. Kale, 1448'de bir Anadolu beyliği olan Karamanoğulları tarafından ele geçirildi. Ada daha sonra 1471 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun Sadrazamı Gedik Ahmet Paşa tarafından ele geçirildi.

Son yıllarda restore edilen Kızkalesi, sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 metredir. Güney ve batı duvarları birbirine diktir. Kuzey ve doğu cepheleri kavisli surlarla çevrilidir.
Ana kapı kuzey tarafındadır ve batı tarafında küçük bir kapı ve bir galeri vardır. Her biri benzersiz bir şekle sahip 8 burç vardır. 1973 ile 1981 yılları arasında Kızkalesi'ndeki iki kalenin planlarını içeren kapsamlı bir fotoğraf araştırması yapılmıştır.

Korykos kralı, bir çocuğunun olması için sürekli dua edermiş. Sonunda dileği kabul olmuş ve bir kızı olmuş. Kralın kızı büyüdükçe güzelleşmiş. Ününü duyan krallar, prensler onunla evlenmek istemiş.
Bir gün Korykos kentine bir kahin kral tarafından saraya davet edilmiş. Kahin kralın kızını görünce birden irkilmiş. Kral kahine ne olduğunu sorarak söylemeye zorlayınca, “Kızınızı bir yılan sokacak ve ölecek. Bu yazgıyı kimse bozamayacak ve engel olamayacaksınız” diye yanıtlamış. 
Kral bunun üzerine Korykos Kalesi'nin karşısında kıyıya yakın küçük adacığa bir kale yaptırmış. Yanına hizmetçiler vererek kızını bu kaleye kapatmış. Kızın canı bir gün üzüm çekince saraydan gönderilen sepet içinden bulunan bir yılan çıkarak onu sokmuş ve kız da kısa bir süre sonra ölmüş.

 OpenStreetMap'te Kız Kalesi (Mersin) ile ilgili coğrafi veriler  

“Kız Kalesi” Adlandırmalarının Kökeni, İlkay Aydın21 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çavuşlu Kız Kalesi, Türkiye'nin Tarsus ilçesi Çavuşlu Mahallesi'nde (Köyü'nde) bulunan bir kale harabesidir.

Kaleye gidenler Tarsus'u kuzeye bağlayan D 400 karayolunu takip etmektedirler. Yol Dörtler köyünden doğuya ayrılıyor. Çavuşlu köyüne kadar yaklaşık 6 kilometrelik yolu takip eden yolcular, asfalt yolun güneyindeki kaleye yönelir. Yolun son kısmı toprak yoldur. Denize göre 500 metre, yola göre 70 metrelik bir tepe üzerinde yer almaktadır.

Kalenin tarihi 4. yüzyıla Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzanmaktadır. Duvar işçiliğine ve onarımlara bakıldığında daha sonraki çağlarda da kullanıldığı anlaşılmaktadır.

İki katlı yüksek kale aslında bir gözetleme kulesiydi. Kapısı bulunmayan yapının orijinal girişinin ahşap bir merdivenle sağlandığı sanılmaktadır. Ayrıca bir iç binası da bulunmaktadır. Odalar kemerli ve tonozludur.

 OpenStreetMap'te Kızlar Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Levha, yer kabuğunu oluşturan parçalardan her birine verilen isim. Yerkabuğu tek parça halinde değil, dev bir yapboz şeklindedir. Her bir yerkabuğu parçasına Levha adı verilir.
Yerküre kızgın bir kütle halinde iken en üst kısmından soğumaya başlamıştır. Soğuyan kısım yer kabuğunu oluşturur. Okyanuslar altında 8–10 km, kıtaların altında 35–40 km kalınlığında olan yerkabuğunun altında sıcak ve akışkan Manto yer alır. Mantoda sıcaklık dış çekirdeğe yakın yerlerde 3700 °C, yer kabuğuna yakın yerlerde 870 °C civarındadır. Bu sıcaklık farkı magmanın dikey konveksiyon hareketine sebep olur. Yükselen magma yer kabuğuna çarptığında yatay yönde akışa geçer. Bu hareket üzerinde yer alan yer kabuğunu akış yönünde sürükler. Çekiştirilen yer kabuğu parçalara ayrılır ve sürüklenmeye başlar. Levhalar bir akarsuda sürüklenen ağaç misali yılda 25 cm'ye kadar hareket eder.
Magmanın sürüklediği parçalar Levha hareketlerine sebep olur.

Büyük levhalar: Pasifik levhası, Kuzey Amerika levhası, Güney Amerika levhası, Avrasya Levhası, Afrika Levhası, Hint-Avustralya levhası, Antarktika levhası.
Küçük levhalar: Anadolu Levhası, Cocos levhası, Karayip levhası, Nazca levhası, Arap Levhası, Ege Denizi Levhası.

Levha hareketleri
Kıta Kayması Teorisi
Manto
Kıtasal çarpışma

Lulua Kalesi veya Lülüve Kalesi (Yunanca: Λοῦλον, romanize: Lulon; Arapça: لولوة), Türkiye'nin Niğde ilinin Ulukışla ilçesinde bulunan bir kaledir. Kale, Hasangazi köyü yakınlarında yer almaktadır.
Kale, Kilikya Kapıları'nın kuzey çıkışını kontrol ettiği için stratejik öneme sahipti. 8.-9. yüzyıllarda Bizans İmparatorluğu ile Arap Halifeliği arasındaki sınırda yer almış ve birçok kez el değiştirerek dönemin Arap-Bizans savaşlarında önemli bir rol oynamıştır.

İskoç bilgin W. M. Ramsay, kaleyi, Çakit vadisindeki modern Porsuk köyünün batısında, 300 metre yüksekliğinde dik bir tepe kalesi olarak tanımlarken, modern bilim adamları onu Porsuk'un yaklaşık 13 km kuzeyinde, modern Çanakçı ve Gedelli köyleri arasında 2.100 metre yüksekliğindeki kayalık tepeyle tanımlamaktadır. Tepede 9.-12. yüzyıllara tarihlenen 40 x 60 metrelik duvar kalıntıları, kışla ve sarnıç izleri ve yaygın olarak Erciyes Dağı ile özdeşleştirilen Hasandağı'nın kesintisiz manzarası da bu tanımlamayı desteklemektedir. Argaios, Lulua'yı Bizans'ın başkenti Konstantinopolis'e bağlayan işaretler arasında ikinci sırada yer almaktadır.

Lulua Kalesi, Müslümanların Küçük Asya'ya yaptığı ilk saldırılar sırasında terk edildiği anlaşılan yakınlardaki Faustinopolis kentinin (başlangıçta Halala olarak anılırdı) sakinleri tarafından yerleşmiş gibi görünüyor. Ramsay ve diğer yazarlar, Orta Çağ'daki "Loulon" adının Faustinopolis'in eski adını yansıttığını varsaydılar, ancak son araştırmalar bu adın kökenini yerel dağ silsilesi için Hitit adı olan "Lolas"a atfetmektedir.
Lulua Kalesi, Bizans ile Halifelik arasındaki sınırın geçtiği Toros-Aladağlar'ın her iki yakasındaki benzer birçok kaleden biriydi; ancak uzun Arap-Bizans savaşları sırasında Bizans kasabası Tyana'yı Kilikya'daki Arapların elindeki Tarsus'a bağlayan kapılar ve ana yol Kilikya'nın kuzey çıkışını kontrol ettiği için özellikle önem taşıyordu. Ayrıca, madeni para basımı ve silah üretimi için kullanılan bölgedeki madenlerin korunmasına da hizmet ediyordu. Bizans yazarları arasında Loulon, Küçük Asya boyunca uzanan ve sınırdan Konstantinopolis'e mesajlar ileten dokuz işaret hattından en güneydeki olanı olarak özellikle dikkate değerdi. Sistem, İmparator Theofilos yönetimindeki Matematikçi Leo tarafından tasarlandı: Loulon'a ve Büyük Konstantinopolis Sarayı'nın deniz fenerine iki özdeş saat yerleştirildi ve on iki saatin her birinde gönderilen mesajlar belirli bir mesaja karşılık geliyordu. Bizans kaynakları, III. Mihail'ın sistemi önemsiz bir nedenden ötürü durdurduğunu bildirmektedir, ancak bu muhtemelen, sonraki Makedon hanedanına sempati duyan daha sonraki yazarlar tarafından onu karalamak için uydurulmuş bir hikayedir. Arap yazarlar kaleyi Lulua olarak biliyorlardı, ancak aynı zamanda modern araştırmacılar tarafından Arap kaynaklarındaki Hisnü'l-Sakalibe, yani "Slavların Kalesi" ile de tanımlanıyor, muhtemelen Slav garnizonuna gönderme yapılmaktadır.
Arap tarihçilere göre Lulua Kalesi, Abbasi halifesi Harun Reşid tarafından ele geçirildi. Tarih MS 805 olarak veriliyor, ancak Ramsay'ın yazdığına göre 782'den sonra, yani Harun'un saltanatının başlangıcından önce Arapların Kilikya Kapılarını istedikleri gibi geçebilmeleri, kalenin o dönemde zaten ele geçirilmiş olmasını mümkün kılmaktadır. Kale MS 811'den bir süre sonra Bizanslılar tarafından geri alındı, ancak Eylül 832'de garnizonu uzun bir kuşatmanın ardından Halife Memûn tarafından fethedildi. 859'un sonlarında, İmparator III. Mihail, Halife tarafından ücret ödenmeyen kale garnizonuna Lulua Kalesi'ni kendisine teslim etmeleri için rüşvet vermeye çalıştı. Garnizon başlangıçta anlayışlıydı, ancak imparator Mart 860'ta subaylarından birini kontrolü ele alması için gönderdiğinde, esir alındı ve Halife'ye teslim edildi. Tarsus'un Arap valisi Urhuz'un maaşları için toplanan parayı zimmete geçirmesi nedeniyle garnizona bir kez daha maaş ödenmediğinde Lulua Kalesi, İmparator I. Basil döneminde 878 yılında Bizanslılar tarafından kesin olarak geri alındı. Bundan sonra Selçuklular tarafından fethedilene kadar Bizans'ın elinde kaldı.
1216-1218 yılları arasında Selçuklu sultanı I. Keykavus, şehri Kilikya Ermeni Krallığı'nın elinden almıştır. Selçuklular surlarını güçlendirerek Sis-Kayseri yolu üzerinde önemli bir ara istasyon haline getirdiler. Bölgenin zengin gümüş yatakları nedeniyle kent, 13. yüzyılın ikinci yarısında önemli bir darphane haline geldi. Hem Anadolu Selçukluları hem de İlhanlılar kasabada Lulua darphanesi adı altında gümüş para basmışlardır.
Kale, 15. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu ile Memlûk Devleti arasındaki çatışmalarda rol oynamıştır; iki imparatorluk arasındaki sınır, eski Arap-Bizans sınırına paralel olarak Toros Dağları boyunca uzanmaktadır. Lulua, Osmanlı'nın ileri karakolu, Gülek Kalesi ise sınırın diğer tarafındaki Memlük ileri karakolu olarak hizmet vermekteydi.

Brooks, E. W. (1923). "Chapter V. (A) The Struggle with the Saracens (717–867)". The Cambridge Medieval History, Vol. IV: The Eastern Roman Empire (717–1453). Cambridge: Cambridge University Press. ss. 119-138. 
Brubaker, Leslie; Haldon, John (2011). Byzantium in the Iconoclast Era, c.680–850: A History. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-43093-7. 
Bury, John Bagnell (1912). A History of the Eastern Roman Empire from the Fall of Irene to the Accession of Basil I (A.D. 802–867). Londra: Macmillan and Co. 
Cahen, Claude (1968). Pre-Ottoman Turkey: A general survey of the material and spiritual culture and history c. 1071-1330. New York: Taplinger. hdl:2027/heb.00871. ISBN 1-59740-456-X. 
Diler, Ömer; Hinrichs, Johann-Christoph (2009). Islamic Mints (İslam darp yerleri). 2. İstanbul: Spink. ISBN 978-975-8428-18-2. 
Har-El, Shai (1995). Struggle for Domination in the Middle East: The Ottoman-Mamluk War, 1485-91. Leiden, New York, Köln: BRILL. ISBN 90-04-10180-2. 
Hild, Friedrich (1977). Das byzantinische Strassensystem in Kappadokien (Almanca). Viyana: Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften. ISBN 3-7001-0168-6. 
Ramsay, W. M. (2010) [1890]. The Historical Geography of Asia Minor. Cambridge and New York: Cambridge University Press. ISBN 978-1-108-01453-3. 
Toynbee, Arnold (1973). Constantine Porphyrogenitus and His World. Oxford University Press. ISBN 0-19-215253-X.

Mahmut Akok (1901, Bandırma-27 Kasım 1993, Ankara) müzeci, arkeolog ve restitüsyon uzmanı.
Türkiye'de cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Tarih Kurumu ile Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün yaptığı arkeolojik kazıların çoğunda mimar ve desinatör  olarak katılmış; Raci Temizer, Hamit Zübeyir Koşay, Necdet Pençe, Tahsin Özgüç ile ilk sistematik kazı çalışmalarını gerçekleştirmiştir. Sanat tarihçilerinin "Akokvarî" adını taktıkları aksonometrik çizimleri ile tanınır.  

1901 yılında Bandırma'da doğdu. Babası İsmail Ağa, Bulgaristan'ın Tırnova şehrinden Türkiye'ye göç etmiş bir aileye mensuptu. Yedi yaşında iken babasını kaybetti. İlköğrenimine Ankara'da başladı, ardından İstanbul'da bir marangoz okulunda yatılı olarak okumaya başladı. İstanbul'un işgali  üzerine eğitimine Ankara'da devam etti. I. Dünya Savaşı yıllarında cephe gerisinde askerî statüde marangozluk yaptı. İstiklal Savaşı yıllarını da Ankara'da geçirdi ve İstiklal Savaşı Gazisi unvanı aldı.
Münir Hayri Egeli'nin "Atatürk'ten Bilinmeyen Hatıralar" adlı kitabında aktarıldığına göre 1933 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nin amblemini Recep Peker'in talebi ile Mahmut Akok tasarlamıştır.
1938-1943 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Kürsüsünde öğrenim gördü. Alacahöyük (1936-1947), Karaoğlan, Bitik Höyük, Alâeddin Tepesi (1939-1941), Kültepe, Acemhöyük (1948 -1973), İnandık-Ilgın, Eskiyapar Höyüğü (1970-1973) kazılarına katıldı. 1945-1968 arasında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına kurtarma kazıları yaptı.
Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü bünyesindeki Rölöve Bürosu ve Anıtlar Kurulunda Röleve bürosunun başkanı olarak görev yaptı. Anadolu Selçuklu mimari anıtların rölövelerini hazırladı. Anadolu Selçuklu mimarisine ait bilgilerini yeni inşa edilen mimari yapılara taşıdı. Örneğin Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası'nda saçak altlarındaki Selçuklu motif süslemelerinin çizimi ve turkuaz mavisiyle boyanmasını gerçekleştiren Mahmut Akok idi.
Bir binayı üç boyutlu gibi 45 derece meyille kesip, sadece binanın dış görünüşünü değil, içini de gösterdiği, içinde ya da dışında daima bir insan silueti olan, binanın büyüklüğünü bir anda kıyaslama imkanı veren çizimler hazırladı. Çizimlerine sanat tarihçileri "akokvari" adını verdi. Çalışmaları, Müzeler Genel Müdürlüğü Arşivi'nde yer alır.
Belleten, Türk Arkeoloji Dergisi, Önasya Dergisi, Türk Etnografya dergisi, Arkitekt, Mimarlık, Yıllık Araştırmalar Dergisi'nde makaleler yayımladı. Türk Tarih Kurumunun düzenlediği Türk Tarih Kongrelerinde ve Milletlerarası Birinci Türk sanatı Kongresi'ne bildiriler sundu.
1980'lere kadar Türkiye'deki birçok müzenin kuruluş ve sergileme çalışmalarını yönetti.27 Kasım 1993 tarihinde Ankara'da ölmüştür.

Ankara Şehri İçinde Rastlanan İlkçağ Yerleşmesinden Bazı İzler ve Üç Araştırma Yeri
Kültepe Kazılarının Orta Anadolu'da Hitit Çağı Mimarisine Kazandırdığı Özellikler
Türk Tarih Kurumu Adına, Konya Alaeddin Tepesinde 1941 Yılında Yapılmış Olan, Arkeolojik Kazıda Elde Edilen Mimari Buluntular
Alacahöyük 1979 Çalışmaları
Alaca Höyükte Sürekli Yapılan Kazılarla Ortay Çıkan Kalıcı Değer Taşıyan Mimari Buluntuların Yaşatılması Problemi ve Üzerinde Kazı Yapılan Anadolu Höyüklerinin Geleceği
Uşak Ulu Camii
Candaroğlu Mahmut Bey Camii
Augusta Şehir Harabeleri
Kütahya Büyük Bedesteni
Samsun İli Havza İlçesinin Lerdürge Köyünde Bulunan Tümülüsler
Ankara Şehri İçinde Rastlanan İlkçağ Yerleşmesinden Bazı İzler ve Üç Araştırma Yeri
Konya Şehri İçindeki Alâaddin Tepesinde Türk Tarih Kurumu Adına Yapılan Arkeolojik Kazıların Mimarî Buluntuları
Alacahöyük'te Son Dönem Arkeolojik Çalışmalarla Açıklığa Kavuşturulan Yapı Tekniği ve Mimari Gerçekler
Konya Şehri İçindeki Alâaddin Tepesinde Türk Tarih Kurumu Adına Yapılan Arkeolojik Kazıların Mimarî Buluntuları

Mahmut Akok Sanat Tarihinde Restitüsyon Piri 2010 Nevin Algül

Mamure Kalesi Türkiye'nin güneyinde, Mersin'in Anamur ilçesine bağlı Bozdoğan mahallesi yakınlarında kıyı boyu uzanan tarihi bir kaledir.

Kale 3. yüzyılda Romalılar tarafından Akdeniz ve Kilikya ticaret yollarını gözetlemek ve ticaret gemilerini korsanlardan korumak amacıyla inşa edilmiştir. Zaman içerisinde tahriplere ve yıkıma uğrayan kale 12. yüzyıl'da Kilikya Ermeni Krallığı döneminde tekrar onarılmıştır.
Kale 1450 yılında Karamanoğulları Beyliği döneminde onarılmış ve kaleye Mamure (Müreffeh) ismi verilmiştir. Ayrıca Bedreddin Mahmud Bey kale içinde 1300-1308 yılları arasında bir cami inşa ettirmiştir.
Kale, 1469 yılında Osmanlı Devleti'nin eline geçmiştir. Ayrıca kale 15., 16. ve 18. yüzyıllarda onarıma tabi tutulmuştur.

Kale tesisi, batı-doğu yönünde yaklaşık 240 metre, kuzeyden güneye ise 170 metre ölçülerindedir. 23.500 metrekarelik kale, doğu ve kuzeyde, denizle bağlantılı bir su hendeği ile çevrilidir. Ana kapı, ana kulenin yanında, doğu cephesinde yer alır; bir diğer kapı ise yapım kitabesinin (inşaat yazıtının) bulunduğu kuzeybatı cephesinde bulunmaktadır. İç mekan, duvarlarla üç avluya bölünmüştür. Batı avlusunda tek minareli bir cami ve harabe halindeki bir Türk hamamından oluşan küçük bir külliye yer alır. Güney avlusunda ise bir deniz fenerinin kalıntıları bulunmaktadır.
Heybetli dış duvarlar, bir kısmı yuvarlak, bir kısmı köşeli olmak üzere 36 kuleye sahiptir; doğudaki ana kulenin ise on iki köşeli bir taban planı vardır. İki katlı duvarlar, mazgallar ve ok/silah delikleri ile donatılmıştır ve dallı bir merdiven ve koridor sistemi üzerinden erişilebilir durumdadır.

Bu kalenin, William Henry Bartlett tarafından 1836'da resmedilen Kilikya kıyısındaki Kalendria olduğu anlaşılmaktadır. (Görsel ve Letitia Elizabeth Landon'a ait ilişkili şiirsel illüstrasyon için aşağıdaki harici bağlantılara bakınız.) Ancak, Kalendria adı, Mamure'nin yaklaşık 60 km doğusunda bulunan başka bir kasaba olan (günümüzde Aydıncık) Kalenderis'i ifade etmektedir.

Türk sinemasına ve Türk dizilerine ev sahipliğide yapmıştır, bunlardan bazıları Cüneyt Arkın rol aldığı 1967 yapımı Malkoçoğlu Krallara Karşı filmi ve Cihan Ünal Ahmet Mekin Erol Taş Kadir Savun Aliye Rona Hayatı Hamza Kazım Kartal Kenan Pars Faruk Tınaz Hikmet Taşdemir Süleyman Turan Sümer Tilmaç Ali Şen gibi bir çok ünlü oynadığı 1988 yapımı Kuruluş "Osmancık" dizisidir.Yılmaz Köksal Atilla Ergün başrollerini paylaştığı METE HAN (1969) bazı sahneleri bu kalede çekilmiştir.https:https://www.facebook.com/share/v/1R1dpyY5LW https://www.facebook.com/share/v/1Fh2qArw3t/ https://youtu.be/hltRasmWByo?si=SA7og2yliYfSlZMg

https://web.archive.org/web/20011021064228/http://www.anamur.gen.tr/eng/indx.htm
extensive photo series about the castle
Many Mamure Castle photos from after the renovation works
 Kalendria.. Bartlett'in tablosunun bir gravürü, Fisher's Drawing Room Scrap Book için Letitia Elizabeth Landon'a ait şiirsel bir illüstrasyon eşliğinde sunulmuştur, 1838.

Mancınık Kalesi, Türkiye'nin Mersin ili Silifke ilçesi  kırsal alanında yer alan Helenistik Dönem'e ait bir kaledir.

Kale, Mersin iline bağlı Silifke ilçesinde, 36°31′K 34°03′D konumunda yer alır. Akdeniz'e kuş uçuşu yaklaşık 10 kilometre (6,2 mi) mesafededir. Site, Narlıkuyu ve Cennet'ten kuzeye giden yol üzerindedir. Yoldan doğuya doğru ayrılan parkurun son 500 metre (1.600 ft)'lik kısmı engebeli bir yoldur. Kale, doğudaki Şeytanderesi kanyonunu gören uçurumun üzerinde yer almaktadır. Adamkayalar (tarihsel olarak kaleyle ilgisi olmayan), kanyonun doğu duvarında 7 km güneydoğusunda yer almaktadır.

Sahanın ilk arkeolojik araştırması 1987 yılında Levent Zoroğlu tarafından yapılmıştır. Duvarlar, Helenistik mimarinin karakteristik özelliği olan, çokgen biçimli taşlardan yapılmıştır. Ayrıca az sayıda yazıt da vardır. Bunlar çoğunlukla silinmesine rağmen birkaç kelimenin okunabilmesi mümkündür. Helenistik köken, şifresi çözülmüş oikodomos kelimesi ile de doğrulanmıştır.

Manisa Kalesi, Türkiye'nin Manisa şehrinde yer alan bir kaledir.

Ne zaman inşa edildiği bilinmeyen kalenin geçmişinin Helenistik Dönem'e kadar uzandığı düşünülmektedir. MS 17'de gerçekleşen depremde kalenin hasar gördüğü tahmin edilmektedir. Sandık Kale adıyla da anılan iç kale 1222'de III. İoannis döneminde yapılmıştır. 14. yüzyılda surlar güçlendirilmiştir. 1313'te şehirde egemenlik kuran Saruhanoğulları Beyliği, sur içerisinde Fetih Mescidi'ni inşa etmiştir. Türk dönemindeki ilk onarım 1553'te gerçekleşmiştir. 1657'de kaledeki askerler İzmir'de inşa edilen Sancakburnu Kalesi'ne nakledilmiştir.

Manisa Kalesi iç kale ve dış kale olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İç kale beşgen planlı olduğundan Sandık Kale olarak da anılmaktadır. 4,5 km olan dış kalede on üç kule ve yedi kapı, iç kalede yedi kule ve bir kapı bulunmaktaydı. Günümüzde kale surlarının büyük bir bölümü yıkılmıştır.

Mardin Kalesi, Mardin'de bir kaledir. Mardin Kalesinin diğer bir ismi "Kartal Yuvası"dır.
Şehrin büyük alanının dayanmış olduğu zinin üst tarafına kurulmuş müstahkem bir yerdir. Subari, Sümer, Babil, Mitaniler, Asur, Pers, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Hamdaniler, Selçuklu Hanedanı, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safaviler, Osmanlılar dönemlerini yaşamış çok önemli bir kaledir. MS 330 yılında ateşe ibadet eden ve güneşe tapan Şad Buhari isminde bir kral gelip Mardin kalesinde kalır. Hastalanmış olan kral, kalede yaşadığında iyileşince, kendisine bir kasır yaptırıp, 12 yıl burada hayatını devam ettirir. Sonra kendi memleketi Pers ve Babil'den birçok asker ve sivil getirip, onlar için Mardin'e yerleşim yeri yaptırır. Halkın etkisi sayesinde MS.442 yılına kadar ilerlemeler görülür. MS 442'de veba hastalığının yaygın hale gelmesi kaledekilerin hayatını kaybetmelerine neden olmuştur. MS 542'e kadar Mardin Kalesi kullanılmadı.

Marmaris Kalesi, Muğla'nın Marmaris ilçesinde yer alan tarihi kale. Kale, Osmanlı padişahı I. Süleyman tarafından Rodos seferi esnasında yeniden inşa ettirilmiştir.

Ünlü tarihçi Herodot, Marmaris'teki ilk şehir surlarının Milattan Önce 3.000 yılında inşa edildiğini yazmıştır. Milattan Önceki 2. bin yılda inşa edilen kale, öncelikle İyonlar döneminde (M.Ö. 1044), daha sonra ise Makedonya Kralı İskender'in Marmaris'i fethetmesinin ardından onarım görmüştür.
Osmanlı gezgini Evliya Çelebi tarafından Kale'nin yapımıyla ilgili yazılan tek yazılı kaynak ise Seyahatname adlı eseridir. 17. yüzyılda Muğla'yı ve çevresini ziyaret eden Çelebi, I. Süleyman'ın Rodos'a yaptığı sefer öncesinde kalenin inşasını emrettiğini ve kalenin sefer sırasında askeri üs olarak hizmet verdiğini yazmıştır.
I. Dünya Savaşı sırasında, Fransız savaş gemilerinin top atışlarıyla kalenin surları zarar görmüştür. 1979 yılına kadar kalede Marmarisliler iskan edilmiştir.

Marmaris Kalesi, aynı zamanda bir müzeye sahip olan Türkiye'deki birkaç kaleden biridir. 1980-1990 arasında restore edilen kale, 1991 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından müze olarak hizmete açıldı. O tarihten bu yana halkın ziyaretine açık durumda bulunan Marmaris Arkeoloji Müzesi kalenin içerisinde yer almaktadır.
Müze içerisinde, toplam 18 oda, bir çeşme ve ark yer almaktadır. 7 adet kapalı mekana sahip olan müzede, 2 adet arkeoloji ve 1 adette etnografya salonu bulunmaktadır. Müzenin diğer kısımları ise sergi salonu ve depo olarak ayrılmıştır.
Müzenin arkeoloji bölümünde Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait çeşitli amfora eserler sergilenmektedir. Ayrıca bölgedeki Knidos, Burgazada ve Hisarönü gibi çeşitli örenyerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda çıkarılan çömlek ve cam eşyası, sikke ve süs eşyası da müzede yer alan diğer eserlerdir. Osmanlı dönemine ait çeşitli eşya ile araç ve gereçlerde müzenin etnografya bölümünde sergilenmektedir.
Müze envanterinde; arkeolojik kalıntı, sikke, etnografik eser gibi çeşitli kategorilerde toplam 14 bin 984 kayıtlı eser bulunduğu açıklanmıştır. 2018 yılının ilk 5 ayında 19.708 turistin ziyaret ettiği müze, 2017 yılı istatistiklerine göre Türkiye'de en fazla gelir getiren 22 müze arasındadır.

Marmaris Kalesi, Muğla'nın Marmaris ilçesinde yer almaktadır. Kale, Ege Denizi ile Akdeniz arasındaki geçiş bölgesinde konumlanmıştır. Bulunduğu alan itibarıyla şehre hakim bir konumdadır.

Mazgallı siper, barbata veya dendan şehir surları veya kaleler gibi yapıları içeren savunma mimarisinde genellikle dikdörtgen şeklinde, savunmalardan ok ya da başka şeyler fırlatmak için açılan boşluklar veya girintilerin meydana getirdiği bir küpeşteden oluşur. Bu boşluklara mazgal ve bu boşluklardan oluşan bir yapıya mazgallı denir ve daha önceden aralıklı olmayan bir küpeşteye mazgal eklemek mazgallamak olarak adlandırılır.
Savaşta mazgallı siperin işlevi savunmacılara arkasında saklanacak, gerektiğinde açığa çıkıp ok fırlatacak bir şey vererek korumaktır. Bir savunma binası mazgallı siperlerle tasarlanıp inşa edilebilir veya daha önceden küpeştenin bulunmadığı bir malikaneye mazgallı siperler eklenerek tahkim edilebilirdi. Geç Orta Çağ İngiliz kiliselerinin belirgin bir özelliği kilise kulelerinin ve bazen de alçaktaki duvarlarının üst kısmını mazgallanmış olmasıdır. Bunlar, seküler binalardaki birçok örnek gibi, işlevsel olmaktan çok dekoratiftir.
Mazgallar arasındaki berk genişlikler mazgal dişi olarak adlandırılır. Mazgallı siperlerin arkasında seğirdim yolu denilen korumalı yürüme platformları vardır. Kule veya bina üstlerindeki genellikle düz bir yüzeye sahip çatı dövüş platformu olarak kullanılır.

Merdiven, (Farsça: Nerdubân) birbirinden farklı yükseklikte bulunan iki yüzeyi eğimli ya da dik basamaklar yardımıyla birbirine bağlayan mimari yapı. Dış mekan, apartman, bina, avlu, villa ve diğer yerlerde kurulabilir. Metal, plastik, bronz, dökme demir, çelik, granit, mermer, kil, taş, ahşap veya başka bir malzemeden yapılabilir. İki katı birbirine bağlayan bu yapılar yatay, dikey ya da dairesel biçimlerde olabilirler. Kullandıkları teknolojiye göre farklı adlar alabilen bu yapıların içine asansörler, yürüyen merdivenler ve portatif merdivenler de dahil edilebilir. Merdivenler merdiven boşluğu'nda kurulur, güvenliği sağlamak amacıyla yanlarda korkuluk ya da trabzan adı verilen destekler kullanılır. Merdivenler engelliler için engelli rampası ile de donatılabilir.
Bunun haricinde yüksek bir yere erişmek amacıyla kullanılan ve iki dikey paralel çubuk arasına yatay sıralanmış basamaklardan oluşan alete de merdiven denir.

 Wikimedia Commons'ta Merdiven ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Merdiven (alet)
Merdiven asansörü
Yakup merdiveni
Penrose merdiveni
Rekonstrüktif merdiven
Kuşatma merdiveni
İspanyol Merdivenleri
Tırmanma merdiveni

Meydancık Kalesi, Mersin'in Gülnar ilçesinde yer alan kale yerleşimi kalıntıları. Kalenin orijinal adı Hititçe olan Kiršu'dur. Osmanlı döneminde ise Beydili Kale olarak adlandırılmakta idi.

Kale, Mersin'in Gülnar ilçesinin 12 kilometre güneyinde bulunan Emirhacı mahallesinde 36°17′03″K 33°25′47″D koordinatlarında yer almaktadır. Burası Gülnar ve Aydıncık arasındaki yolun batısında 700 metre uzunluğunda bir tepe üzerindedir. Kale Gülnar ilçe merkezine 11 kilometre, Aydıncık ilçe merkezine ise 35 kilometre uzaklıktadır. Mersin il merkezinden ise kaleye ulaşım 165 kilometre sürmektedir.

Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından Anadolu bir süre karmaşık bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde Anadolu'da birçok devletçik kurulmuştur. Luvilere mensup olan ve MÖ 7. yüzyılda Göksu çevresinde idare kuran Pirindu Krallığı da bu devletçiklerden birisidir. Krallığın başkenti Pirşu idi. MÖ 6. yüzyılda Babil İmparatoru Neriglissar tarafından Kirşu zapt edilmiştir. Kent, Babil'in ardından Ahameniş, Makedonya, Mısır ve Selevkos hakimiyetine girmiştir.

Kalede Emmanuel Laroche başkanlığındaki Fransız kazı heyetinin 1980 yılı çalışmaları sırasında üç pişmiş toprak kap içerisinde bulunan ve Meydancık Kalesi definesi adı verilen buluntular Silifke Müzesi'nde yer almaktadır. Oktadrahmi ve dekadrahmilerin de bulunduğu definenin çoğunluğunu drahmi ve tetradrahmiler oluşturmaktadır. 5.215 gümüş Helenistik Dönem sikkelerini içeren definede 2.400 adet Büyük İskender, 126 adet III. Filip, 31 adet Demetrius Poliorketes, 114 adet Lysimakhos adına basılmış sikke bulunmakla beraber; çeşitli Pergamon krallarına ait 62 adet, çeşitli Selevkos hükümdarlarına ait 246 adet ve çeşitli Ptolemaios firavunlarına ait 2.206 adet sikke de yer almaktadır.

Meydankale (Sivrikale) Mersin ili Silifke ilçesi kırsal alanında yer alan bir kale örenidir.

Kale Toros dağları güney eteklerinde Olba Territorium denen bölgede İmamlı ve Yenibahçe adlı iki köyün arasındadır. 36°27′11″K 33°57′09″D koordinatlarındaki bu kaleye Mersin'i batıya bağlayan D.400 devlet kara yolundan Atakent beldesinde kuzeye sapan asfalt bir yol ile ulaşılır. Silifke'ye 28 ve Mersin'e 85 kilometre uzaklıktadır. Gökkale villa rustikası Meydankale'nin iki kilometre kadar batısında yer alır.

Kale ve çevresindeki kent kalıntısı Seleukos İmparatorluğu zamanında kurulmuş ise de daha sonraki dönemlerde restore edilmiştir. Orijinal adı bilinmemektedir.
Meydankale Akdeniz kıyısından iç kısımdaki Olba Krallığı merkezine (Uğuralanı) giden yolu denetleme amacıyla kurulmuş inşa edilmiş olmalıdır. Kalenin kuzeyinde bir kanyon vardır. Kale içinde gözetleme kulesi, burç, sarnıç ve nekropol gibi yapıların kalıntıları vardır. Kaleden doğudaki çaya doğru inen bir merdiven bulunmaktadır. Kullanılan inşaat malzemesi poligonal taş olup sonradan yapılan restorasyonlar sırasında bosajlı taş ta kullanılmıştır.

 OpenStreetMap'te Meydankale ile ilgili coğrafi veriler

Mindieti Kalesi (Gürcüce: მინდიეთის ციხე), tarihsel Maçaheli bölgesinde, günümüzde Artvin ilinin Borçka ilçesine bağlı ve eski adı Mindieti olan Maral köyünde Orta Çağ'da Gürcülerden kalma kaledir.

Gürcü kişi adı olan Mindia'dan türemiş olan Mindieti, “Mindia’nın toprakları” anlamına gelir. Bugün Gürcistan’ın Kartli bölgesinde Mindiaşvili soyadını taşıyanların bu köyden göç etmiş olması da bu tespiti desteklemektedir. Bir Gürcü yerleşimi olan Mindieti köyünün bulunduğu Maçaheli bölgesi, tarihsel olarak Gürcistan'ı oluşturan bölgelerden biriydi. Mindieti'nin bir Gürcü yerleşimi olduğu 1886 ve 1922 tarihli nüfus tespitlerinden de anlaşılmaktadır. Nitekim Osmanlılar bu bölgeyi 16. yüzyılın ikinci yarısında Gürcülerden ele geçirmiştir. Mindieti Kalesi bu döneden kalmış olmalıdır. Küçük bir kale olan Mindieti Kalesi, günümüzde yıkık haldedir.

Mindieti Kalesi, köyün merkezinin 1,4 kilometre batısında, yüksek bir kayanın ucunda yer alır. Bugün Maralköy’ün sınırında bulunan Hertvisi Kalesi gibi Mindieti Kalesi de tamamen yıkılmıştır. Bununla birlikte günümüze ulaşan kalıntılar kale hakkında genel bir fikir vermektedir. Kalenin duvarları düz bir hat üzerinde değil, tepenin kenarları boyunca uzanmaktadır. Mindieti Kalesi’nin uzunluğu 8,5 metre, genişliği 7,8 metredir. Kaba yontulmuş orta büyüklükte taşlarla inşa edilmiş ve inşasında kireç harcı kullanılmıştır. Duvarların kalınlığı 1,5 metreyi bulmaktadır. Günümüze ulaşmış duvarların en yüksek kısmı 2 metre kadardır. Kalenin iç kısmı toprakla dolmuştur. Köylüler kalenin olduğu yeri “Natsİhvari” (kale harabesi) olarak adlandırmaktadır. Mindieti Kalesi’nden Maçaheli bölgesinin Türkiye tarafında bulunan altı köyü görünmektedir.

Salix alba (Ak Söğüt), Salicaceae (söğütgiller) familyasına ait, 25–30 m. boylarında bir söğüt türü.
Dere kenarlarında, çayırlarda ve sulak alanlarda görülür. Hızlı büyüyen, adını, yapraklarının alt yüzeyini, genç sürgünlerini ve tomurcuklarını kaplayan yumuşak, beyaz tüylerinden alır. Kabuğu gençliğinde gri renktedir. Ağaç yaşlandıkça esmer renk alır ve çatlar.

Diğer Salix türlerinden dalcıklar ve genç dallar (1-3 yaş) birleşme noktasında kolay kırılmaması, kahverengi-kırmızımsı veya kırmızımsı, kulakçıkların ilkel, dar mızraksı veya şeritsi olmasıyla ayrılır.

Bu tür, istikrarlı popülasyonlarla yaygın olduğu ve herhangi bir büyük tehditle karşı karşıya olmadığı için Asgari endişe altında olarak sınıflandırılmaktadır.

S. alba, Birleşik Krallık'ın güneyinden İber Yarımadası'na, Cezayir ve Fas'a ve doğudan Kazakistan, Kafkaslar ve Rusya'dan Çin'e kadar Palearktik'in büyük bölümünde bulunur. Kuzey Amerika'da da görülür.
Afganistan, Arnavutluk, Cezayir, Altay, Avusturya, Baltık Devletleri, Beyaz Rusya, Belçika, Bulgaristan, Orta Avrupa Rusya, Çin Kuzey-Orta, Korsika, Kıbrıs, Çekoslovakya, Doğu Ege, Doğu Avrupa Rusya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İç Moğolistan, İran, Irak, İtalya, Kazakistan, Kriti, Kırım, Lübnan, Suriye, Fas, Hollanda, Kuzey Kafkasya, Filistin, Polonya, Portekiz, Qinghai, Romanya, Sardegna, Sicilya, Güney Avrupa Rusyası, İspanya, İsviçre, Tibet, Transkafkasya, Tunus, Türkiye, Türkmenistan, Ukrayna, Batı Sibirya, Sincan, Yugoslavya.

Bu tür, bilinen dağılımı boyunca yaygın ve bol miktarda bulunur. Nüfus büyüklüğü hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.

S. alba tipik olarak, çoğunlukla dikilmiş olabileceği göllerin ve nehirlerin kenarlarında yetişir. Ayrıca göletler, akarsular, ıslak oyuklar ve hendekler tarafından da büyüyecektir (Preston ve diğerleri 2002).
Nisan'dan Mayıs'a kadar çiçek açar ve tohumlar Haziran'da olgunlaşır. Tür iki evciklidir (tek çiçekler erkek veya dişidir, ancak herhangi bir bitkide yalnızca bir cinsiyet bulunur, bu nedenle tohum gerekliyse hem erkek hem de dişi bitkiler yetiştirilmelidir). Arılar tarafından tozlaştırılır. Bitki kendi kendine verimli değildir. Hafif (kumlu), orta (tınlı) ve ağır (killi) topraklar ve ağır killi topraklarda büyüyebilir. Uygun pH hafif asitli ve nötr topraklardır. Gölgede büyüyemez. Nemli veya ıslak toprağı tercih eder. Bitki deniz maruziyetini tolere edebilir.

Bu tür için bilinen geçmiş, devam eden veya gelecekteki tehditler yoktur.

S. alba, ahşabı ve süslemesi için yaygın olarak dikilmiştir, ancak bu türün kullanımı büyük ölçüde azalmıştır. Aspirin ilacının hammadesi bu ağaçtan elde edilir. Dalları, yaprakları, tohumları vesaire her parçası; (her bitkisel çayın yapımında olduğu gibi) kaynamakta olmayan sıcak suya koyulup kendi başına demlenmesi (özütlenmesi) beklenerek çay olarak tüketilebilir, baş ağrısı ve adet sancısına iyi geldiği bilinmektedir.

Yerinde hiçbir koruma önlemi yoktur ve gerekli değildir.

 Vikitür'de Salix alba ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Ak söğüt ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Artemis Tapınağı ya da Artemision, (Yunanca: Ἀρτεμίσιον; Latince: Artemisium) aynı zamanda Diana Tapınağı olarak da bilinir. Efes'te bulunan ve tanrıça Artemis'e ithaf edilmiş tapınak, günümüzde İzmir'in Selçuk ilçesindedir. Tapınağın Helenistik dönem evresi, dünyanın yedi harikasından biri sayılıyordu. Bu tapınağın MÖ 356 yılında Herostratos isimli bir Efesli tarafından yakıldığı düşünülüyor. Antik dönemlerde birçok kez yıkılıp tekrar yapılan tapınağın son yıkımı MS 401 yılında olmuştur. Günümüzde sit alanında sadece tapınağın son evresinden mermer parçaları kalmıştır.
Tapınağın ilk evresine dair bilgiler kısıtlıdır. Alandan geometrik döneme ait kireçtaşı bir yapı çıkmış, tapınağın ilk mermerden yapılmış evresi ise MÖ 7. yüzyıla tarihlenmiştir. Daha iyi bilinen Arkaik dönem evresinin inşası MÖ 550 civarında Lidyalı kral Kroisos'un finansmanlığında, mimar Kersifron ve oğlu Metagenes'in liderliğinde başlamıştır. Dünyanın yedi harikasını derleyen Sidonlu Antipater tapınağı şöyle tarif etmiştir.

Mağrur Babil'in üstünde savaş arabaları için yol olan duvarını ve Alpheus'taki Zeus heykelini ve asma bahçeleri gördüm ve Güneşin kolosusunu ve yüksek piramitlerin devasa işçiliğini ve Mausolos'un engin mezarını; ama Artemis'in bulutlar üzerine kurulmuş evini gördüğümde diğer tüm harikalar parlaklıklarını kaybetti ve dedim ki "İşte! Olimpus'un dışında, Güneş hiç bu kadar büyük bir şeye bakmadı. (Antipatros, Yunan Antolojisi [IX.58])
Bizanslı Philon ise tapınak için şunları yazmıştır:

Kadim Babillilerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus'un mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes'teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümü gölgede kalmıştı.

Artemis, Ay tanrıçası olarak Titan Selene'in yerini alan Apollon'un kardeşi bakire avcı Yunan tanrıçasıdır. Efesli Artemis ise oldukça farklıdır. Efesli Artemis'in (Efesya) bir Anadolu tanrıçası olan Kibele'nin bir kültü olduğu sanılmaktadır.
Anadolu'nun ana tanrıçası Kibele'nin Efes'e nasıl geldiği ve orada Artemis adıyla kültünün nasıl başladığı bilinmemekle beraber Kibele'nin çeşitli evreler geçirerek Artemis hâline geldiği kabul ediliyor.
Yunan tanrılarının aksine daha çok Yakın Doğu ve Mısır tanrıları gibi vücudu, altından ayaklarının çıktığı ve bacaklara doğru gittikçe incelen, sütun benzeri bir bölümle kaplıdır. Çok memeli Tanrıça (37 adet) Efes'te basılmış paraların üzerinde başında Kibele'nin bir özelliği olan duvar gibi bir taç ile resmedilmiştir. Paraların üzerindeki resminde, kolları birbirine geçmiş yılan ya da Ouroboros yığınlarından oluşan bir asaya dayalı durmaktadır. Aynı Kibele gibi Efes'teki tanrıçaya da megabyzae adı verilen hierodüller ve koreler hizmet etmekteydi.
Ayrıca Bennett'in bahsettiği muhtemelen MÖ 3. yüzyıldan kalma bir adak yazıtı Efesli Artemis'i Girit ile ilişkilendirmektedir: 

"To the Healer of diseases, to Apollo, Giver of Light to mortals, Eutyches has set up in votive offering (a statue of) the Cretan Lady of Ephesus, the Light-Bearer."
Yunanlar'ın birleştirme adetleri, tüm yabancı tanrıları kendi anlayabilecekleri bir şekilde Olimpus panteonunun bir biçimi hâlinde asimile etmiştir. Efes'te İyonyalı yerleşimcilerin "Efes'in Hanımı" için yaptıkları Artemis özdeşleştirmesinin cılız olduğu çok açıktır.

Tapınağın üç evreden oluştuğu sanılmaktadır. A evresi Artemisium olarak adlandırılan tapınaktan önce orada yaklaşık MÖ 7. yüzyılda yapılmış bir sunaktır. B evresi daha sonra bunun üzerine yapılmış olan tapınak, C evresi ise yangından sonra yapılan restorasyondur.
Tapınağın içi ve içindeki sanat hakkındaki tanımlamaların ve hemen hepsi tarihçi Plinius'un anlattıklarına dayanmaktadır. Plinius tapınağı 115 metre uzunluğunda ve 55 metre eninde neredeyse tamamen mermerden olarak tanımlamıştır. Tapınak her biri 18 metre olan 127 İyonik stilde kolondan oluşmaktadır.
Artemis Tapınağı içinde birçok sanat eseri vardı. Ünlü Yunan heykeltıraşlar Polyclitus, Pheidias, Cresilas ve Phradmon tarafından yapılmış heykellerle, tablolarla ve altın ve gümüşle bezenmiş kolonlarla donatılmıştı. Sanatçılar en güzel heykeli yaratmak için birbirleri ile yarışırlardı. Bu heykellerin büyük çoğunluğu Efes şehrini kurduğu söylenen Amazonlar'ın heykelleridir.
Plinius ayrıca, Mausolos'un mozolesi üzerinde de çalışan Scopas'ın tapınağın kolonlarındaki kabartmaları oyduğunu söyler.
Atinalı Athenagoras, Efes'teki baş Artemis heykelinin yaratıcısı olarak Daidalos'un öğrencisi Endoeus'un ismini vermiştir.

Artemis Tapınağı, Efes'in ekonomik açıdan en güçlü merkezlerinden birinde yer almaktaydı ve tüccarlar ve Anadolu'nun her yerinden yolcular tarafından ziyaret edilmekteydi. Tapınak birçok inanıştan etkilenmiştir ve birçok farklı dinden insan için bir inanç sembolü olmuştur. Efesliler Kibele'ye taparlardı ve inançlarının büyük bir kısmında Artemis'i de dâhil ettiler. Efes'teki Artemis, Romalıların tanrıçası Diana'dan oldukça farklı bir yapı kazandı. Artemis kültü uzak diyarlardan binlerce tapanı çekti. Hepsi bu yerde bir araya gelip ona taparlardı.

 OpenStreetMap'te Artemis Tapınağı ile ilgili coğrafi veriler  

British Museum'un Artemis Tapınağı3 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. objeleri
UnMuseum's The Temple of Artemis10 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Florence Mary Bennett, Religious Cults Associated with the Amazons: (1912)24 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Chapter III: Ephesian Artemis (text)
James Grout: Temple of Artemis, part of the Encyclopædia Romana
Diana's Temple at Ephesus (W. R. Lethaby, 1908)

Bayer AG, Almanya merkezli çok uluslu bir ilaç ve biyoteknoloji şirketidir. Genel merkezi Leverkusen'de bulunan şirket, dünyanın en büyük ilaç ve yaşam bilimleri firmalarından biri olarak kabul edilir.
Bayer ilaç, biyoteknoloji ve yaşam bilimleri alanlarında faaliyet gösteren dünyanın en büyük şirketlerinden biridir. Başlıca iş kolları arasında farmasötik ürünler, tüketici sağlığı ürünleri, tarım kimyasalları, tohum geliştirme ve biyoteknolojik ürünler yer almaktadır. Şirket ayrıca Avrupa'nın önde gelen borsa endekslerinden biri olan EURO STOXX 50'nin bir bileşenidir.
Bayer AG 1863 yılında Barmen'de boya tüccarı Friedrich Bayer ile boyacı Johann Friedrich Weskott arasında kurulan bir ortaklık olarak kurulmuştur. Şirket başlangıçta boya maddeleri üreticisi olarak faaliyet göstermiştir. Ancak anilin kimyasının çok yönlülüğü Bayer'in faaliyetlerini zamanla farklı alanlara genişletmesine olanak sağlamıştır.
1904 yılında Bayer AG "Bayer Cross" (Bayer Haçı) logosu için ticari marka tescili almıştır. 1910'dan itibaren bu logo her Aspirin tabletinin üzerine basılmaya başlanmış ve markanın kalıcı bir simgesi haline gelmiştir. Bayer tarafından ilk kez ticarileştirilen ve yaygın olarak bilinen diğer ürünler arasında eroin, fenobarbital ile poliüretan ve polikarbonat yer almaktadır.
1899 yılında Bayer, asetilsalisilik asit bileşiğini Aspirin ticari adıyla piyasaya sunmuştur. Aspirin, DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi’nde yer almaktadır. 2021 yılı itibarıyla Aspirin, ABD’de en sık reçete edilen 34. ilaç olmuş ve 17 milyondan fazla reçete edilmiştir.
2016 yılında Bayer AG, Amerikan çok uluslu şirketi Monsanto ile birleşmiştir. Bu işlem o tarihe kadar bir Alman şirketi tarafından gerçekleştirilen en büyük satın alma olarak kayda geçmiştir. Ancak Monsanto'nun Roundup adlı herbisitiyle ilgili devam eden davaların yol açtığı önemli mali kayıplar ve itibar zedelenmesi nedeniyle, bu birleşme sıklıkla kurumsal tarihinin en olumsuz birleşmelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Bayer AG, Bundesliga ekiplerinden Bayer 04 Leverkusen futbol kulübünün de sahibidir.

(chronologisch nach Aufbau)

Wuppertal-Barmen (1863)
Krefeld-Uerdingen (1877)
Wuppertal-Elberfeld (1878)
Leverkusen (1895-1912)
Dormagen (1917)
Antwerpen (1967)
Brunsbüttel (1973)
Monheim (1979)
Bitterfeld (1992)

Hans-Joachim Flechtner: Carl Duisberg. Eine Biographie, ISBN 3-430-12809-9
Klaus Werner, Hans Weiss: Das neue Schwarzbuch Markenfirmen. Die Machenschaften der Weltkonzerne. Deuticke Verlag, Wien 2003, ISBN 3-216-30715-8
Bayer AG'nin anasayfası2 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayer MaterialScience AG'nin anasayfası
Bayer CropScience AG'nin anasayfası9 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayer HealthCare AG'nin anasayfası25 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayer Industry Services GmbH & Co. OHG'nin anasayfası
Bayer Business Services GmbH'nin anasayfası28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayer Technology Services GmbH'nin anasayfası
Bayer-Zararlarına karşı kordinasyonu27 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1]22 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[2]

Salix cinerea (Boz söğüt), Salicaceae (Söğütgiller) familyasından bir ağaç türüdür.

Küresel bir taçlı küçük ağaç görünümünde sağlam yapılı bir çalıdır. Genellikle yaklaşık 5 m'den daha uzun uzamaz. Genç dallar gri-yeşil renktedir ve ilk iki yılda gri tüyler gibi görünümündedir. Yaşlı ağaç kabuğu gri-kahverengi ve pürüzsüzdür, yaşla birlikte sığ uzunlamasına oluklar gelişir. Yapraklar, ters mızrak ila eliptiktir. Üst kısım çok kısa tüylü mat yeşildir. Alt kısımda yoğun gri keçe benzeri saçlar vardır. Yarım kalp şeklindeki kulakçıklar, tüm mevsim yaprak tabanında kalır. Kedicikler nisan ayında olgunlaşır. Erkek kedicikler yaklaşık 5 cm uzunluğunda ve yeşilimsi sarıdır. Dişi kedicikler açık kahverengidir ve meyve döneminde yaklaşık 8 cm uzunluğundadır. Hemen hemen her toprakta yetişir. Kuraklığa karışı dayanıklı değildir.

Bu tür, istikrarlı popülasyonlarla yaygın olduğu ve herhangi bir büyük tehditle karşı karşıya olmadığı için asgari endişe altında olarak sınıflandırılmıştır.

S. cinerea, Avrupa'nın çoğu yerinde, doğuda Asya Türkiye, Azerbaycan, Batı Sibirya ve Kazakistan'da bulunur. Aynı zamanda, yerli olabileceği Çin'deki Xinjiang Eyaletinde de görülür. Kuzey Amerika ve Avustralya'ya tanıtıldı.

Bu tür, bilinen dağılımı boyunca yaygın ve bol miktarda bulunur. Nüfus büyüklüğü hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.

S. cinerea, ormanlar, bataklıklar ve bataklıklar dahil ıslak yerlerde, akarsular ve bataklıklar yanında ve atık zeminlerde ve kullanılmayan maden işletmelerinde nemli yerlerde koloni olarak yetişen bir çalı veya küçük ağaçtır.

Bu tür için bilinen geçmiş, devam eden veya gelecekteki tehditler yoktur.

Yerinde hiçbir koruma önlemi yoktur ve gerekli değildir.

 Wikimedia Commons'ta Boz söğüt ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Salix cinerea ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Felix Hoffmann, (21 Ocak 1868, Ludwigsburg, Almanya – 8 Şubat 1946, İsviçre)  Alman kimyager, mucit ve eczacıdır.

Hoffmann Ludwigsburglu bir iş adamının oğlu olarak doğmuştur. Okul eğitiminden sonra 1882 yılının başlarında klasik eczacılık eğitimine başlamıştır ve 1889 yılına kadar gerek Almanya ve İsviçre'de çeşitli eczanelerde çalışmıştır. Yedi sene eczacılık sektöründe aktif olduktan sonra 1889 yılında Münihte bulunan Ludwig-Maximilians- üniversitesinde eczacılık bölümüne başlamış ve 1 yıl gibi kısa bir sürede bu bölümden başarılı bir şekilde mezun olmuştur.
1890 yılında yine Münihte kimya bölümüne başlamıştır. 1893 yılında Eugen Bamberger ile doktorasını yapmıştır. Asitanlığı döneminde Hans von Pechman ve Adolf von Baeyer tarafından direkt olarak boya fabrikaları olan Fried.Bayer & Co. Tafsiyede 
bulunmuşturlar. Felix Hoffmann 1897`de asetilsalisilik asiti diğer adıyla Aspirin`i bulmuştur.
1 Nisan 1894 Bilimsel araştırma laboratuvarlarında kimyager olarak işe başlamıştır. 1891 yılından itibaren Bayer kendi eczacılık bölümüne sahipti. Uzun yıllar boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda 17 Ağustos 1897 Aspirinin etki maddesi olanAsetilsalisilik asit buldu.
78 yaşında İsviçre'nin Lozan şehrinde öldü.

Salix fragilis  (Gevrek söğüt), Salicaceae (söğütgiller) familyasından anavatanı Avrupa, Asya ve Türkiye olan olan bir söğüt türü.

Diğer Salix türlerinden genç dallar (1-3 yaşında), tomurcuklar ve yaprakların yaş olarak tüylü veya tüysüz, yaprakların amfistomatöz (stomalar her iki yüzeyde aynı şekilde yoğun), altta mumlu (mavimsi-yeşil), gevşek çiçekli kedicikler (eksende açıkça görülebilir) ve ince olmasıyla ayrılır.

20 m'ye kadar yükselir, gövde 1 m çap yapar. Kabuk koyu, çatlaklı, tacı yuvarlak veya ince uzundur. Dallar kahverengimsi yeşil, kalın, düz, parlak, önceleri tüylü, sonraları tüysüz, kolay kırılır. Tomurcuklar ince uzun, ucu sivridir. Kulakçıklar vardır veya yoktur. Yaprak sapı 2–7 mm, tüylü veya tüysüz, yapraklar mızraksı veya geniş mızraksı, 8-10 × 1-1.6 cm'dir. Üst yüzü soluk, tüysüz, alt yüzü donuk yeşil, orta damar tüylü; dibi kama şeklinde, kenarı dişli, ucu uzun ve sivridir. Erkek kedicikler 3–5 cm × 4–6 mm'dir. Çiçek sapı 1 cm, 0-3 yaprakçıklı, ekseni tüylüdür. Brahteler sarı veya donuk sarıdır. Erkek çiçekler 2 Stamenli (erkekorgan), filamentlerin dibi bazen tüylüdür. Anterler ise sarıdır. 2n = 76, bazen 38, 114.

Çiçek ve yapraklar Nisan ayında açar. Çiçekler iki evciklidir. Tohumlar Mayıs ve Haziran aylarında olgunlaşır. Ortalama ömrü 200 yıl kadardır. En iyi gelişmeyi drenajı kötü, taşmış, derin topraklarda yapar. Fakat ağır topraklarda bol güneş ister. Kireçli topraklarda da iyi gelişme gösterir.

Odunu, pembemsi, yumuşak, hafif, gevrektir (kolay yarılır) ve kolay eğrilir. Oyuncak yapımında ve mangal odunu olarak kullanılır. Ayrıca halk tarafından hastalıkların tedavisinde kullanılır. İçeresinde, aktif bir karışım olan salisilik asit bulunur.

Tohumlar rüzgarla dağılır. Tohumlar kısa ömürlüdür. Çelikle çok kolay üretilir. Mart aylarında yarı odunsu çelikler toprağa dikilmek suretiyle kolayca köklendirilir.

Salix fragilis cv.'Bullata' - Büyük çalı veya küçük bir ağaçtır; 3–6 m'ye kadar uzanır. İlk yıllarda sarı-yeşil renklidir. Yapraklar mızraksı koyu yeşildir. Çıplak saplı gösterişli büyük kedicikleri ile dikkat çeker.
Salix fragilis cv.'Belgium Red' - 15–20 m uzunluğunda büyük bir ağaçtır. İlk yıllarda doygun kırmızı renklidir.

 Vikitür'de Salix fragilis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Gevrek söğüt ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hippokrates veya Hipokrat (Grekçe: Ἱπποκράτης ὁ Κῷος; d. y. MÖ 460, İstanköy - ö. y. MÖ 370, Larisa), ayrıca II. Hipokrat olarak da bilinen ve tıbbın babası olarak anılan İyon hekim ve filozof.
Prognoz ve klinik gözlemin kullanımı, hastalıkların sistemli sınıflandırılması veya hümoral teorinin formülasyonu gibi alana yaptığı kalıcı katkılardan dolayı geleneksel olarak "Tıbbın Babası" olarak anılır. Hipokrat tıp ekolü antik Yunan tıbbı’nda devrim yaparak, onu geleneksel olarak ilişkili olduğu diğer alanlardan (teürji ve felsefe) farklı bir disiplin yapıp doktorluk mesleğini kurmuştur.
Bununla birlikte, Hipocratic Corpus yazarlarının, Hipokrat tıbbının uygulayıcılarının ve Hipokrat'ın çalışmalarının başarıları genellikle birbiriyle karıştırıldı; bu nedenle Hipokrat'ın gerçekte ne düşündüğü, yazdığı ve yaptığı hakkında çok az şey bilinir. Hipokrat yaygın olarak paragon olarak tasvir edilir ve günümüzde hala geçerli ve kullanımda olan Hipokrat Yemini'ni ile tanınır. Ayrıca klinik tıbbın sistematik çalışmasını büyük ölçüde ilerletmesi, önceki ekollerin tıbbi bilgilerini özetlemesi ve Hippocratic Corpus ve diğer eserler aracılığıyla doktorlar için reçete uygulamaları yapmasıyla da tanınır.
Hekim olan babası tarafından yetiştirilip birçok yerde hekimlik yapmıştır.
Anadolu’nun kuzey illerini gezdikten sonra İstanköy adasına dönerek hekimliğini sürdürdü. Antik İyonya’da bilimsel gelişme ve felsefe ile sımsıkı bağı olan hekimlik gözdeydi. Bu gelişme Hippokrates ile doruğa ulaştı. Kendisine göre tıbbın ilk kuralı “Primum non nocere” (Önce zarar verme!) ilkesidir.
Çağdaşı Eflatun, Protagoras adlı yapıtında Hipokrat’tan “Koslu Asklepiades” olarak bahseder. Hipokrat'ın öğrencilerini para karşılığında eğittiğini ve hekimlik alanında Polykleitos ile Phidias'ın heykelcilikte kazandığı üne yakın bir ün kazandığından bahseder. Eflatun, “Phaidros” adlı yapıtında ise Hipokrat'a değinerek onun tıbba felsefi bir yaklaşım getirmiş ünlü bir Asklepiades olduğunu ve insan vücudunu bir bütün olarak ele aldığını anlatır.
Aristoteles'in öğrencilerinden Menon ise yazdığı tıp tarihinde Hipokrat'ın hastalıkların nedeni konusundaki görüşlerine özel bir yer verir. Menon'un aktardığına göre, Hipokrat'ın temel hastalık kuramı; yanlış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu buharların vücuttan atılamayarak hastalıklara yol açtığı şeklindedir. Hippokrates tarafından yazıldığı kabul edilen “Corpus Hippocraticum” (Hipokrat'ın Toplu Yapıtları) adlı yapıtı milattan sonra onuncu yüzyıldan kalmadır. Arap ve Avrupa tıbbına katkısı büyüktür. Bu yapıtta; batıl inançlar, büyülü şifa yöntemleri reddedilerek bir bilim dalı olan tıbbın temel ilkeleri öğretilmiştir. Hipokrat'ın çağında hekimler “Asklepiadlar” denen (hekimlik tanrısı olarak kabul edilen Asklepios adından türemiştir) loncalarda toplanırdı. Hekimlik babadan oğula geçerdi. Genç hekimler loncaya alınırken günümüzde de geçerli olan fakat bazı değişikliklerin yer aldığı ünlü “Hipokrat Yemini” ederlerdi. Eski Hipokrat Yemini'nde tıp tanrısı olarak kabul edilen Asklepios adına yemin edilirken, yeni yeminde kutsal inançlar üzerine yemin edilmektedir.
Hipokrat'ın ölümünden sonra Kos Adası Hekimlik ekolünün bütün buluşları Hipokrat'a mal edilmiştir. Bunların tümünün değilse de büyük bir bölümünün onun buluşu olduğuna kuşku yoktur. Örneğin; bazı hastalıkları Hipokrat ilk kez tanımlamıştır, “Çomak Parmak” adlı hastalığa “Hipokratik parmaklar” denilmektedir. Çünkü ilk kez Hipokrat bu hastalığın tanımını yapmıştır. Diğer tanımladığı hastalıklar ise; "akciğer kanseri", “akciğer hastalığı”, “siyanotik kalp hastalığı”dır.

Hipokrat'ın MÖ 460 civarında Yunanistan'ın Kos adasında doğduğuna inanılmaktadır. Hayatının bazı ayrıntıları belirsizliğini korurken, tarihçiler çeşitli kaynaklardan elde ettikleri bilgileri bir araya getirerek biyografik anlatısını oluşturmuşlardır.
Hipokrat hakkındaki birincil bilgi kaynağımız, 2. yüzyılda yaşamış Yunan bir hekim olan Efesli Soranus'tan gelmektedir. Soranus, Hipokrat'ın aile geçmişini anlatırken, babasının yine bir hekim olan Heraklides, annesinin ise Tizane'nin kızı Praksitela olduğunu belirtmiştir. Hipokrat'ın Thessalus ve Draco adında iki oğlu ve Polybus adında bir damadı vardı ve hepsi de onun himayesinde eğitim görmüştü. Daha sonraki hekim Galenos'a göre Polybus, Hippokrates'in gerçek halefi olarak kabul edilirken, Thessalus ve Draco'nun her birinin Hippokrates (Hippokrates III ve IV) adında oğulları olmuştur.
Soranus, Hippokrates'in tıp bilgisini babasından ve büyükbabasından (Hippokrates I) edindiğini belirtmiştir. Ayrıca Demokritos ve Gorgias'ın rehberliğinde çeşitli konular üzerinde çalışmıştır. Muhtemelen tıp eğitimini Kos Asklepieion'unda almış ve Trakyalı bir hekim olan Selymbria'lı Herodicus'tan ek eğitim almıştır. Hipokrat'ın etkisi tıp pratiğinin ötesine geçmiş, Platon gibi ünlü filozofların eserlerinde kendisine atıfta bulunulmuştur. Platon'un Protagoras ve Phaidros adlı diyaloglarında Hipokrat "Asklepiadlı Koslu Hipokrat" olarak anılır ve ünlü Asklepiad hekim ailesiyle olan ilişkisine vurgu yapılır.
Hipokrat hayatı boyunca kendini tıp öğrenimine ve uygulamasına adamıştır. Teselya, Trakya ve Marmara Denizi dahil olmak üzere çeşitli bölgelere seyahat ederek tıbbi uzmanlığını paylaşmış ve değerli deneyimler kazanmıştır. Ölümüyle ilgili rivayetler farklılık gösterse de, genellikle 83, 85, hatta 90 yaşlarında Larissa'da öldüğüne inanılır; bazı kaynaklar ise 100 yaşından fazla yaşamış olabileceğini öne sürer.

Antik Yunan hekimi Hipokrat'a atfedilen Hipokrat Teorisi, MÖ 5. yüzyılda hastalık anlayışında ve tıbbi uygulamalarda önemli bir değişime işaret etmiştir. Hipokrat, hastalıkların ilahi değil doğal kökenleri olduğunu öne sürerek hakim batıl inançlara ve dini inançlara meydan okumuştur. Bu, disiplini dini inançlardan ayırdığı ve daha rasyonel ve bilimsel bir yaklaşımı vurguladığı için tıp tarihinde çok önemli bir ana işaret ediyordu.
Hipokrat, hastalıkların tanrılar tarafından verilen cezalar olmadığını, bunun yerine çevresel faktörler, beslenme ve yaşam tarzının sonuçları olduğunu savundu. Onun çığır açan yaklaşımı, insan anatomisi ve fizyolojisi hakkında yanlış fikirlere dayanan yaygın Humorizm'den bir sapmaydı. Hipokrat'ın görüşleri tıbba daha ampirik bir yaklaşımın temelini atmıştır.
Ünlü sözlerinden biri olan "Bir toplumun sağlığı hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, soludukları havaya, içtikleri suya ve yaşadıkları yerlere bakın", sağlık ve hastalığı anlamada çevresel faktörleri dikkate almaya verdiği önemi vurgular.

Knidos ve Kos ekolleri gibi Antik Yunan tıp ekolleri, hastalıklarla başa çıkma konusunda farklı yaklaşımlara sahipti. Knidos ekolü teşhise odaklanmış, ancak insan anatomisi hakkındaki sınırlı bilgi ve antik Yunan'da insan diseksiyonunun yasak olması nedeniyle zorlanmıştır. Sonuç olarak, çeşitli semptomları tek bir hastalığa bağlamakta genellikle başarısız oluyorlardı.
Öte yandan, Hipokrat ya da Kos ekolü katı teşhisten ziyade hasta bakımı ve prognoza odaklanarak daha büyük başarılar elde etmiştir. Onların yaklaşımı hastalıkların etkili bir şekilde tedavi edilmesine olanak sağlamış ve klinik uygulamalarda önemli ilerlemelere yol açmıştır.
Hipokrat tıbbının, spesifik teşhislere ve özel tedavilere güçlü bir vurgu yapan modern tıptan büyük ölçüde farklı olduğunu belirtmek önemlidir. Bu değişim, Hipokrat yaklaşımının modern tıp standartları tarafından eleştirilmesine yol açmıştır.

Hipokrat tıbbı, bir hastalığın ilerlemesinde önemli bir noktayı temsil eden "kriz" kavramını ortaya atmıştır. Bir kriz hastanın iyileşmesine ya da gerilemesine yol açabilirdi. Bu doktrine göre, krizlerin bir hastalığın başlangıcını takip eden belirli "kritik günlerde" ortaya çıkması beklenirdi. Bu kritik günleri anlamak, bir hastalığın sonucunu tahmin etmede çok önemliydi.

Hipokrat tıbbı mütevazı ve pasifti. Terapötik yaklaşım "doğanın iyileştirici gücüne" (Latince "vis medicatrix naturae") dayanıyordu. Bu doktrine göre, vücut kendi içinde dört mizacı yeniden dengeleme ve kendini iyileştirme (physis) gücünü barındırır. Hipokrat terapisi bu doğal süreci kolaylaştırmaya odaklanmıştır. Bu amaçla Hipokrat "dinlenme ve hareketsiz kalmanın büyük önem taşıdığına" inanıyordu. Genel olarak Hipokrat tıbbı hastaya karşı çok nazikti; tedavi nazikti ve hastayı temiz ve steril tutmaya vurgu yapıyordu. Örneğin, yaralarda sadece temiz su veya şarap kullanılırdı, ancak "kuru" tedavi tercih edilirdi. Bazen yatıştırıcı merhemler de kullanılırdı.
Hipokrat ilaç verme ve yanlış seçildiği kanıtlanabilecek özel bir tedaviye girişme konusunda isteksizdi; genelleştirilmiş bir teşhisi genelleştirilmiş bir tedavi izlerdi. Önerdiği genel tedavilerden bazıları oruç tutmak ve bal ile sirke karışımı tüketmektir. Hipokrat bir keresinde "hastayken yemek yemek, hastalığını beslemektir" demiştir. Ancak bazı durumlarda güçlü ilaçlar da kullanılmıştır. Bu pasif yaklaşım, iskelet sistemini germek ve yaralı bölge üzerindeki baskıyı azaltmak için traksiyon gerektiren kırık kemikler gibi nispeten basit rahatsızlıkların tedavisinde çok başarılıydı. Hipokrat sehpası ve diğer cihazlar bu amaçla kullanıldı.
Hipokrat'ın zamanında ateşin başlı başına bir hastalık olduğu düşünülüyordu. Hipokrat ateşli hastaları aç bırakarak tedavi etmiş, ateşi 'aç bırakmanın' hastalığı etkisiz hale getirmenin bir yolu olduğuna inanmıştır. Bu nedenle "Soğuk algınlığını besle, ateşi aç bırak" fikrinin yaratıcısı o olabilir.
Hipokrat tıbbının güçlü yönlerinden biri de prognoza verdiği önemdi. Hipokrat'ın zamanında tıbbi tedavi oldukça olgunlaşmamıştı ve çoğu zaman hekimlerin yapabileceği en iyi şey bir hastalığı değerlendirmek ve ayrıntılı vaka geçmişlerinde toplanan verilere dayanarak olası ilerlemesini tahmin etmekti.

Hipokrat tıbbı katı profesyonelliği, disiplini ve titiz uygulamalarıyla dikkat çekmiştir. Hipokrat'ın Hekim Üzerine adlı eseri hekimlerin her zaman bakımlı, dürüst, sakin, anlayışlı ve ciddi olmalarını tavsiye eder. Hipokrat hekimi, uygulamasının tüm yönlerine dikkat ederdi: Antik ameliyath

Salix caprea (Keçi söğüdü), Salicaceae (söğütgiller) familyasından 5-15 m'ye kadar boylanabilen ağaç, ağaççık veya çalı formunda olan bir söğüt türü. Kışın yaprağını döken İki evcikli süs ve orman ağaçlarıdır. İsmini erken baharda açan yapraklarla beslenen keçilerden alır. Erkenden çiçek açarak ürettiği polen ve nektarla çok sayıda arı ve böceği kendine çeker. 266 böcek türüne ev sahipliği yapar.

Sürgünler sarımsı yeşil ila sarımsı kızıl renkte tüylü veya tüysüzdür. Kulakçıklar yarım daire şeklinde ucu sivridir. Yaprak sapı 1 cm uzunluğundadır, sarmal dizili yapraklar yumurtamsı eliptik veya geniş yumurtamsı eliptik 5-7 × 2.5-4 cm, biraz kalınca, alt yüzeyi keçemsi tüylü (tomentose) veya tüylü, üst kısmı donuk yeşil ve tüysüzdür. Taze iken yaprakların buruşuk şekli göze çarpar. Yaprak dibi yuvarlak, kenarlar düzensiz dişli (dalgalı) veya tamdır, genellikle geriye doğru eğilmiştir. Ucu sivri veya damla uçlu olup genellikle çarpıktır; yaprak damarları ağsı yapıda olur.
Çiçekler erken gelişir. Erkek kedicikler elipsoid veya geniş elipsoid, 1.5-2.5 × 1.5 cm kadar olup sapsızdır. Brahteler 2 renklidir, yakında olanlar açık, merkezden uzakta olanlar siyah, hepsi de mızraksı yapıda 2 mm uzunluğunda tüylüdür. Erkek çiçeklerde Stamen sayısı 2 adettir ve üst yüzeyinde salgı bezleri bulunur. Flamentler 6-8 mm kadar, ince; anterler ise sarı renkli eliptiktir. Dişi kedicikler kısadır; meyve 2 × 0.8-1 cm ila 6 × 1.8 cm boyutunda, salkım şeklinde kısadır. Dişi çiçeklerde brahte ve salgı bezi erkek çiçekte olduğu gibidir. Ovaryum dar konik, 2.5-3 mm, tüylüdür. Stigma 2-4 loplu, kapsül 9 mm uzunluğundadır. Kromozom sayısı 2n = 38'dir.

Salix caprea, 12-15 m'ye kadar bir ağaç, bazen bir çalıdır. Avrupa ülkelerinin çoğunda ve ayrıca Kafkaslar, Orta Doğu, Çin ve Rusya'da bulunur. Asgari endişe altında olarak değerlendirilir. Bu tür popülasyonun da büyük olması muhtemel olduğundan ve herhangi bir düşüş raporu bulunmadığından, türün geniş bir oluşum alanı vardır. Ayrıca türlere yönelik büyük ölçekli tehditler bulunmamaktadır ve ex situ koleksiyonlarda iyi temsil edilmektedir. Özellikle Asya'daki türler dağılımındaki popülasyon hakkında daha fazla bilgi toplanması önerilir.

Salix caprea, ülkelerin çoğunda bulunduğu Avrupa'ya özgüdür. Ayrıca Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan'da ve tüm Kafkas ülkelerinde bulunabilir. Tür ayrıca Rusya ve Çin'de (GRIN 2017) Japonya'ya kadar yaygındır. Salix caprea Kuzey Amerika'da tanıtıldı ve doğallaştırıldı.  İspanya'da türün bulunduğu rakım 2.700 m'dir. Türler için tahmini oluşum alanı, B kriteri kapsamında tehdit altındaki kategori kriterlerini aşmaktadır.

Avrupa'da Salix caprea tarımsal peyzajlarda yaygındır. Asya'daki nüfus bolluğu bilinmemektedir. Genel olarak, türün yaygın bir doğal aralığı olduğundan, popülasyonunun büyük ve istikrarlı olması muhtemeldir.

Salix caprea hem kuzey hem de ılıman ormanlarda dağlarda veya nehir kıyısı bölgelerinde bulunur. Tür, kendisini kuru ve ıslak alanlarda kuran ve en iyi açık veya bozuk alanlarda büyüyen bir öncüdür. Hızlı büyüyen ve ışık isteyen bir türdür. Salix caprea birçok önemli liken türüne ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca yılın başlarında çiçek açması nedeniyle böcekler ve kuşlar için önemli bir nektar ve polen kaynağıdır

Tarihsel olarak kereste ticaretinde tür kaybı vardı, ancak şimdi ağaçlar nadiren doğal meşcerelerden alınıyor, bunun yerine tarlalar kuruldu. Şu anda, İspanya dışında, bu türün ormancılık, yangınlar, aşırı otlatma, hidrolojik modifikasyon ve düşük üreme oranı nedeniyle tehdit altında olması dışında, Avrupa ile birlikte Salix caprea'nın yabani popülasyonları için ciddi bir tehdit bulunmamaktadır. Plantasyonlarda türler patojenlere karşı hassastır, bunlar doğal olarak oluşan türler için ciddi bir tehdit oluşturmaz. Asya'daki türlere yönelik tehditler bilinmemektedir.

Salix caprea'nın ahşabı yumuşaktır ve yaygın olarak kullanılmaz, ancak elbise askıları ve alet sapları için kaydedilmiştir. Odun ayrıca tabaklama işlemi ve kömür üretimi için de kullanılabilir ayrıca geleneksel tıpta çeşitli hastalıkları tedavi etmek için kullanılır. Hızla büyüdüğü için biyokütle üretiminde kullanılma potansiyeli vardır. Ayrıca türlerin mikro iklim düzenlemesi için kullanılma ve tarımsal peyzajların biyolojik çeşitliliğini iyileştirme potansiyeli de vardır. Zaten tür, ağır metalleri çıkarabildiği için çorak ve kirli toprakları eski haline getirmek için kullanılır. Toprak stabilitesini korumak ve su havzalarını ve ormanları toprak erozyonundan korumak için de dikilir. Salix caprea, bilimsel adını yeşilliklerinin hayvan yemi olarak kullanılmasından almaktadır.

Salix caprea 121 ex situ koleksiyonda bulunur. Bölgesel olarak tür, Avrupa'da En Az Endişe Veren olarak değerlendirilir. Ülke düzeyinde, tür tehdit altında değildir İsviçre, Çin (Sung ve diğerleri 2004), Estonya, Büyük Britanya ve Lüksemburg. Endülüs'te bu tür Nesli Tehlike Altında olarak listelenmiştir. S. caprea'nın belirli bir tür olmamasına rağmen, EC habitat direktifi kapsamında korunan habitatlarda bulunması muhtemeldir. Popülasyon eğilimlerinin özellikle türlerin Asya aralığında izlenmesi ve gerektiğinde türlerin korunması için sahaya dayalı eylemin olması tavsiye edilir.

Keçi söğüdü sınıflandırmada seksiyon Vetrix içerisine dahil edilir.
Park ve bahçelerde yaygın olarak kullanılan iki önemli kültivarından bahsedilebilir.

Kilmarnock söğüdü (Salix caprea cv. "Kilmarnock")
Fransız keçi söğüdü (Salix caprea cv. "Select")

 Vikitür'de Salix caprea ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Keçi söğüdü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mesnevî, Mesnevî-i Şerif ya da Mesnevî-yi Manevî (Farsça: مثنوی معنوی), Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik Farsça eseri. Mesnevî, doğu klasik edebiyatında, uyakça müstakil beyitlerinin, ikişer mısrası kafiyeli olan bir nazım türüdür ve muhtelif şairlerin neşrettikleri birer "Mesnevî" vardır. Yalnız, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin çağından beri, Mesnevî dendiği zaman bu kitap olduğu anlaşılıyor.

Yazımına 656 yılından evvel başlanılan eser, Dîvân-ı Kebîr ile birlikte Mevlânâ külliyatının ekseriyetini teşkil eder. Mevlânâ'nın "Birlik Dükkânı" addettiği Mesnevî, içinde Hint, İran, Yunan, Roma mitolojisi; Yaradılış Destanı, erenlerin kıssaları, âşık masalları, halk öyküleri barındıran; "dünya cenneti"nde insan hürriyetinin anahtarlarını ardışık öyküler içinde vermeyi gaye edinmiş bir eserdir. Mesnevî 25.632 beyitten oluşmakta olup "Mağz-ı Kur'an" yani "Kur'an'ın özü" denmektedir. Çünkü Mevlânâ adeta Kur'an'ı bizlere anlatmak istediğini hikâyeler; kıssalar ve deyimler aracılığıyla anlatmıştır. Mesnevî'deki hikâyelerin hiçbiri birbirini tamamlamaz bir hikâye anlatılırken başka bir hikâyeye geçilir o hikâye başka bir hikâyeyi başlatır ve böyle devam eder. İçinde ibretlik hikâyeler de vardır. Eser bizzat Mevlanâ tarafından kaleme alınmamıştır. Öğrencisi Hüsamettin Çelebi tarafından, Mevlana'nın muhtelif zamanlarda söylediği beyitlerin yazılmasıyla oluşmuştur. 

Mesnevî nâzım biçiminde her beyitin iki dizesi birbiri ile uyaklıdır. Mevlânâ, altı ciltlik Mesnevî'sinde tasavvufi fikir ve düşüncelerini, birbirine eklenmiş hikâyeler hâlinde anlatmaktadır.

"Ömrümün özeti şu üç sözden ibarettir: Hamdım, piştim, yandım."
-Mevlânâ
Mesnevî adını, eserine bizzat Mevlânâ vermiştir. Aslında mesnevî, doğu edebiyatlarında; her beyti kendi arasında kafiyeli, aynı vezinle yazılmış manzumelere verilen ortak bir isimdir. Ancak Mevlânâ'nın ölüm­süz eseri yazıldıktan sonra, mesnevî denilince; ilk olarak onun altı ciltlik bir hazine olan ve "Mesnevî-î Şerîf" veya "Mesnevî-î Manevî" gibi isimlerle anılan eseri hatırlanmaktadır.

Mevlânâ tarafından bizzat söylendiği için, Mesnevî'nin ilk on sekiz beytine Mevlevîler pek büyük bir ehemmiyet verirler. Aşağıdaki, Türkçede Mesnevî'nin önemli şarihlerinden biri sayılan Abdülbaki Gölpınarlı'nın tercümesiyle Mesnevî'nin Mevlevîlerce eserin bir tür özetini teşkil eden bu ilk dokuz beytidir:

Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor.
Diyor ki: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla erkek de ağlayıp inlemiştir, kadın da. 
Ayrılıktan parça parça olmuş bir gönül isterim ki iştiyak derdini anlatayım ona.
Aslından uzak kalan kişi, buluşma zamanını arar durur.
Ben her toplulukta ağladım, inledim; iyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de.
Herkes kendi zannınca dost oldu bana; İçimdeki sırlarımı ise kimse aramadı.
Benim sırrım, feryâdımdan uzak değil; fakat gözde, kulakta o ışık yok.
Beden candan, can da bedenden gizli değil; fakat kimseye Cânı görmeye izin yok.
Ateştir neyin bu sesi, yel değil. Kimde bu ateş yok ise, yok olsun o kişi.
Aşk ateşidir ki neye düştü; aşk coşkunluğudur ki şaraba düştü.
Ney, bir dosttan ayrılana eştir, dosttur; perdeleri, perdemizi yırttı-gitti.
Ney, kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede; Mecnûn'un aşk hikâyelerini anlatmada.
Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehri kim gördü? Ney gibi bir solukdaşı, bir iştiyâk çekeni kim gördü?
Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir; dile de kulaktan başka müşteri yoktur.
Gamımızla günler geçti, akşamlar oldu; günler yanışlarla yoldaş kesildi de yandı-gitti.
Günler geçip gittiyse, de ki: Geçin gidin, pervamız yok. Sen kal ey dost, temizlikte sana benzer yok.
Balıktan başka herkes suya kandı, rızkı olmayanın da günü uzadıkça uzadı.

Ham, pişkin, olgun kişinin hâlini hiç mi, hiç anlayamaz; Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselâm.

Mesnevi ve Mevlânâ Hakkında Yapılmış Doktora ve Yüksek Lisans Çalışmaları

Salix rizeensis (Rize söğüdü), Adil Güner ve Jerzy Zieliński tarafından tanımlanan bir söğüt türüdür. Salix rizeensis, söğütgiller familyasındandır. Rize ilinin İkizdere ilçesine endemiktir. Yaklaşık olarak 2100 metre rakımlı yerlerde yaşar. Çiçeklenme zamanı temmuz-ağustos aylarıdır. Uç kısma doğru daralan yaprakların her iki yüzü de deniz yeşili renginde, parlak ve tüysüzdür.

Salix rizeensis yaprakları ters-yumurtamsı veya ters-mızraksı şekillerinde ve 7x3 milimetre ölçülerindedir. Yaprakların alt yüzü mat mavi ve yoğun olarak stomalı, alt yüzü ise stomadan yoksundur. Yaprak kenarlarılarının eksene yakın kısmı kavislidir ve yoğun ince testere dişlidir. Yaprakların yan damarları 14-16 adettir. Yaprakların üst kısmı kısa keskin, dip kısmı ise kama şeklindedir. Dişi kedicikler meyve halindeyken 50-100 x 10-12 mm boyutlarında ve çiçek halindeyken 50-90 x 6-8 mm boyutlarındadır. Erkek kedicikler oldukça yoğun ve 1,5-2,5 x 0,6-1 cm boyutlarındadır. Yaprak sapının uzunluğu 8 ila 11 milimetre arasında değişim göstermektedir. Kapsül yumurtamsı-konik şekilde, kısa basık tüylü, ipeksi keçeli tüylü ve 3-3,5 milimetre uzunluğundadır. Tüylü ve kahverengimsi olan brakteler 1,5-2 x 1,2-1,8 mm boyutlarındadır. Dişicik borusu ve tepeciğin toplam uzunluğu 1,5-3 milimetre arasında değişim göstermektedir. Birleşik olan sapçıkların genişliği uzunluğunun 0,5-0,8 katıdır. Sapçıkların dibe yakın kısmı tüysüz, başçıklar 0,6-1 milimetre uzunluğundadır. Stamenler 2 tanedir. Türün sürgün çapı 1.5-2 milimetre uzunluğunda, tüysüz ve sarımsı-kahverengi renklidir.

 Vikitür'de Salix rizeensis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Rosids, yaklaşık 70.000 türü içeren geniş bir çiçekli bitkiler sınıfının (monofiletik grup) büyük bir kladının üyeleri olan bitkileridir. Bu bitki grubu tüm kapalı tohumluların dörtte birinden fazlasını içerir.
Bu klad, sınırlama ve sınıflandırmaya bağlı olarak 16 ila 20 takıma bölünmüştür. Bu takımlar ise birlikte yaklaşık 140 aileden oluşuyor.
Rosids fosillerinin Kretase döneminden olduğu bilinmektedir. Moleküler saat tahminleri, bu bitkilerin Kretase'nin Aptiyen veya Albiyen evrelerinde -125 ila 99.6 milyon yıl önce- ortaya çıktığını gösteriyor.

Aşağıda gösterilen rozid filogenetik ağacı, Angiosperm Phylogeny Group web sitesinden uyarlanmıştır.

Azot sabitleyici klad, çok sayıda aktinorizal bitki (bu bitkiler azot bağlayıcı bakteriler içeren kök yumrularına sahiptir ve bu yumrular bitkinin zayıf topraklarda büyümesine yardımcı olur) içerir. Ancak bu sınıftaki tüm bitkiler aktinorizal değildir.

 Wikimedia Commons'ta Rosids ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Salisilik asit, karboksil grubunun fenoldeki OH grubuna orto pozisyonunda olduğu bir bileşiktir. C6H4 (OH)CO2H kimyasal formülüne sahiptir. Salisilik asit renksiz ve kristal yapıda olan bir beta hidroksi asittir (BHA). Bu asit "2-hidroksibenzoik asit" olarak da bilinir ve suda çok az çözünmektedir. Beyaz söğüt ve keklik üzümü yapraklarının kabuğundan elde edilir. Bir anti-enflamatuar ajan olarak doğrudan aktiviteye sahip olmakla birlikte pul pul dökülmeyi teşvik etme yeteneği nedeniyle topikal bir antibakteriyel ajan görevi görmektedir. Organik yapıdaki bu asit, organik asit sentezinde kullanılmasının yanı sıra bitkisel hormon olarak da kullanılmaktadır.
Ayrıca salisin metabolizmasından da üretilmektedir. Salisilik asitin esterleri ve tuzları "salisilat" olarak da adlandırılmaktadır. Aspirin olarak isimlendirilen asetil salisilik asit ile benzer kimyasal özellikler taşımaktadır. Salisilik asit, bir bitki fenolik bileşiği olmakla beraber fotohormon, doğal bitki büyüme düzenleyicisi ve sinyal molekülüdür. Salisilik asit çiçek indüksiyonunu, iyon alımını, terlemeyi, klorofil seviyesinin artmasını ve fotosentez oranını etkilemektedir.
Salisilatların yara iyileştirme geciktirme etkisi muhtemelen esas olarak mukopolisakkarit sentezi üzerindeki inhibe edici etkisinden kaynaklanmaktadır. Salisilik asit, amino asit fenilalaninden biyosentezlenir. Arabidopsis thalianada fenilalaninden bağımsız bir yolla sentezlenebilir. Sodyum salisilat ticari olarak sodyum fenolatın (fenolün sodyum tuzu) yüksek basınçta (100 atm) ve yüksek sıcaklıkta (115 °C) karbondioksit ile işlenmesiyle Kolbe-Schmitt reaksiyonu olarak bilinen bir yöntem ile hazırlanmaktadır. Ürünün sülfürik asit ile asitleştirilmesi salisilik asiti vermektedir.

Salisilatlar olarak bilinen salisilik ait ve türevleri, binlerce yıldır tıbbi amaçlar için kullanılmaktadır. Salisilatlar tanımlanmadan çok önce, söğüt ve kavak gibi salisilatlar bakımından zengin bitkiler tedaviler için kullanılmıştır. El Sidron Neanderthallerinde diş plağının analizi ve diş apsesinin ağrısını hafifletmek için kavak kabuğunu çiğnediği görülmektedir (Weyrich et al 2017). MÖ dördüncü yüzyılda, Hipokrat'ın kadınları doğum sancısını gidermek için söğüt yapraklarını çiğnemeye teşvik ettiği bildirilmiştir (Vlot vd. 2009). Salisilat bakımından zengin bitkilerin kabuklarını ve yapraklarını tıbbî amaçlarla kullanan diğer eski kültürler arasında Asurlular, Babilliler, Romalılar, Çinliler ve Yeni Dünyanın yerli halkları bulunmaktadır (Khan et al 2015; Pierpoint 1997).

Söğüt kabuğunun tıbbi özellikleri klinik olarak ilk olarak 1700'lerin ortalarında Muhterem Edward Stone tarafından incelenmiştir (Pierpoint 1997). Söğüt kabuğundaki aktif bileşen Johann Buchner tarafından 1828'de saflaştırıldı; sarı, acı kristallere salisin adını vermiştir (Weissmann 1991). On yıl sonra Raffaele Piria, salisinin bir şeker ve aromatik bir bileşiğe bölünebileceğini keşfetmiştir. Beyaz söğüt için Latince adı olan Salix alba'ya dayanarak "Salisilik Asit" adını vermiştir (Klessig et al 2016). Bu zaman zarfında yapılan meadowsweet analizleri, keklik üzümü yağı olarak da bilinen hem salisin hem de metil salisilat (MeSA) içerdiğini ortaya çıkarmıştır.
Bu bileşikler, insanlarda ve hayvanlarda sindirimden sonra SA'ya dönüştürüldükleri için "ön ilaçlar" olarak adlandırılmkatadır. SA'ya yönelik artan talebi karşılamak için Hermann Kolbe ve çalışma arkadaşları, 1859'da SA'yı sentezlemek için kimyasal bir işlem geliştirmişlerdir. Sentetik salisilat üretimi için ilk fabrika 1874'te açılmıştır (Weissmann 1991). Artan kullanılabilirlik ve düşen maliyetle, SA kullanımı hızla artmıştır. Bununla birlikte, SA'yı yüksek dozlarda veya uzun süreler boyunca almak, mide tahrişi ve kanama gibi olumsuz yan etkilerle ilişkilendirilmiştir. Daha iyi tolere edilen ancak SA'nın tıbbî niteliklerini koruyan bir SA türevini belirleme çabaları, asetil salisilik asit (ASA)'in  Felix Hoffmann tarafından keşfedilmesine yol açmıştır. 1898'de Bayer ve Company, "asetil"den 'a' ve "spirsaure"den 'spirin' birleştirilerek oluşturulan aspirin ticarî adını kullanarak ASA'yı sentezlemeye başlamışlardır (Weissmann 1991). Günümüzde aspirin, tahminî yıllık 100 milyar tablet tüketimiyle dünyada en yaygın kullanılan ilaçlar arasındadır. Ateş, şişlik, ağrı, iltihaplanma ve çeşitli cilt durumlarını tedavi etme kabiliyeti nedeniyle harika bir ilaç olarak adlandırılmıştır. Ek olarak, profilaktik kullanımı kalp krizi, felç ve bazı kanser riskini azaltmaktadır.

Salisilik asitin hammaddesi söğüt ağacıdır. Söğütgiller (Salicaceae) familyasından söğüt (Salix) cinsini oluşturan bodur çalı veya boylu ağaç halinde, çoğunluğu kış mevsiminde yaprak döken ender olarak hep yeşil kalan odunsu bitkilerdir. Çin ve Japonya'dan dünya ülkelerine ilk olarak yayılmıştır. Türkiye'de endemik olarak yetişen türlerde bulunur. Bunlar Anadolu söğüdü, Ergüvani söğüdü, Rize söğüdü ve Trabzon söğüdüdür. Söğüt ağacı genel olarak nemli topraklarda yani dere boylarında veya söğütlüklerde yetiştirilmektedir. Üretim esnasında karbon dioksit ve sodyum fenoksit yüksek basınç altında kullanılmaktadır. Karbon dioksit ve sodyum fenoksit karıştırıldıktan sonra bu karışım sülfürik asit kullanılmasıyla asitleştirilir. Bu asitlendirmeden sonra yüksek saflıktaki salisilik asit bileşiği ticari ve farmasötik olarak kullanılmaya hazır olur. Bu sentetik olarak üretimi fenol (%50), kostik soda (%50), sülfürik asit (%35) ve yeteri kadar karbon dioksitten yapılır.

Salisilik asit bitkilerde serbest salisilik asit ve onun karboksil esterleri ve fenolik glikozitleri olarak bulunmaktadır. Çeşitli çalışmalar, insanların salisilik asidi bu bitkilerden ölçülebilir miktarlarda metabolize ettiğini ileri sürmektedir. Yüksek salisilatlı içecekler ve yiyecekler arasında bira, kahve, çay, çok sayıda meyve ve sebze, tatlı patates, fındık ve zeytinyağı bulunmaktadır. Et, kümes hayvanları, balık, yumurta, süt ürünleri, şeker ve ekmek ve tahıllar düşük salisilat içeriğine sahiptir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilen tüm fenolün% 60 ila 70'i plastik endüstrisi tarafından kullanılmasına rağmen, büyük bir geri kalanı böcek öldürücüler, koruyucular, mikroplar ve diğer uygulamalarda kullanılmaktadır.

Salisilik asit imalatlarda da kullanılmaktadır. Örneğin, 1897'de asetilsalisilik asit (aspirin, ASA) yapımı için başlangıç malzemelerden biri olmuştur. Aspirin, salisilik asidin fenolik hidroksil grubunun, asetik anhidrit veya asetil klorürden asetil grubu ile esterleştirilmesiyle hazırlanabilmektedir. Bizmut ve salisilik asidin bir tuzu olan bizmut subsalisilat, Pepto-Bismol gibi mide rahatlatma yardımcılarının aktif bileşenidir, Kaopectate'in ana bileşenidir. "Anti-enflamatuar etki gösterir (salisilik asit nedeniyle) ve ayrıca bir antasit ve hafif bir antibiyotiktir. Diğer türevler arasında eklem ve kas ağrısını yatıştırmak için temel olarak kullanılan metil salisilat ve ağız ülserlerinin ağrısını hafifletmek için topikal olarak kullanılan kolin salisilatı bulunmaktadır.

Salisilik asit, bir gıda koruyucu, bir bakteri öldürücü ve bir antiseptiktir. Sodyum salisilat, 10 ve 100 nm arasındaki dalga boyları için neredeyse düz kuantum verimliliği ile, vakumlu ultraviyole spektral aralıkta yararlı bir fosfordur. 420 nm'de mavi ışık saçmaktadır. Metanol içindeki doymuş tuz çözeltisinin püskürtülmesi ve ardından buharlaştırılmasıyla temiz bir yüzey üzerinde kolayca hazırlanır. Diğer hidroksi asitlere benzer şekilde salisilik asit, seboreik dermatit, nasırlar, mısırlar, keratoz pilaris, akne, sedef hastalığı, akantozis nigrikanlar, İktiyozis ve siğillerin tedavisi için birçok cilt bakım ürününde anahtar bir bileşendir.

Salisilik asit, fenolik bir fitohormondur ve bitki büyümesi ve gelişimi, fotosentez, terleme ve iyon alımı ve taşınmasında rolleri olan bitkilerde bulunmaktadır. Salisilik asit, patojenlere karşı bitki savunmasına aracılık eden endojen sinyallemede rol oynar. Patojenezle ilişkili proteinlerin ve diğer savunma metabolitlerinin üretimini indükleyerek patojenlere dirençte (yani sistemik edinilmiş direnç) rol oynar. Salisilik asit, ekzojen olarak, artırılmış tohum çimlenmesi, tomurcuk çiçeklenmesi ve meyve olgunlaşması yoluyla bitki gelişimine yardımcı olabilir, ancak çok yüksek salisilik asit konsantrasyonu bu gelişimsel süreçleri olumsuz şekilde düzenleyebilmektedir. Salisilik asidin uçucu metil esteri olan metil salisilat da havada yayılabilir ve bitki-bitki iletişimini kolaylaştırabilmektedir. Metil salisilat, yakındaki bitkinin stomaları tarafından alınır ve burada salisilik aside geri dönüştürüldükten sonra bir bağışıklık tepkisi oluşturabilmektedir.

Vücut yüzeyinin büyük bir yüzdesine yüksek konsantrasyonlarda salisilik merhem uygulanırsa, yüksek seviyelerde salisilik asit kana girebilir ve daha fazla komplikasyondan kaçınmak için hemodiyaliz gerektirmektedir.

Salix pentandroides, Salicaceae (söğütgiller) familyasından çalı veya ağaççık formunda bir söğüt türüdür.

Salix pentandraya (defne yapraklı söğüt) benzer, ancak sürgündeki tomurcuklardan ayırt edilir. Tomurcuklar basık değildir, birbirlerinden ayrılmış ve uzaklaşmış, yumurta biçiminde, ortadakiler kalınca (2-2.5 mm) ve ucu küttür. Sürgünler zeytuni veya pas-kahverengindedir. (S. pentandra'da şarap kırmızısı ile koyu kahverengi)
Yaprakların üst yüzeyi açık donuk yeşil (S. pentandra'da parlak koyu yeşil), yaprak sapı 3-8 (-10) mm'dir

Türkiye'nin Ağrı, Erzurum, Gümüşhane, Kars, Kastamonu ve Rize illerinde dere kenarlarında 0–1600 m yükseltilerde görülür.

 Wikimedia Commons'ta Salix pentandroides ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Salix pentandroides ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Salix babylonica ya da salkım söğüt, salicaceae (söğütgiller) familyasından sarkık dallı söğüt türüdür.

15 m'ye kadar boylanır. Sürgün ve dallar çok ince ve elastik olduğundan dik durmaz, aşağıya sarkar. Yaşlı gövdelerin uzunlamasına çatlaklı boz renkli kabukları vardır.
Sürgünler sarımtrak yeşil, cilalanmış gibi parlaktır. Uç tomurcuğu pseudo-terminal, çıplak tek pullu, tomurcuklar sürgünlere tam yaslanmıştır ve sarmal dizilmiştir. Yaprakları dar, şeritsidir, ucu sivri ve kenarları hafif dişlidir. Her iki yüzüde çıplak olan yaprakların, üst yüzü koyu, alt yüzü mat, açık gri yeşildir. Çoğunlukla yapraklar kıvrıktır. Damarlar belirgin ve çıplaktır. Yaprak sapı kısadır. Yaprak sapının sürgün üzerine bıraktığı iz dar şerit halindedir ve 3 iletim demeti izi vardır. 2n = 63, 72, 76.

Salix babylonica, ekimi için çok yaygın olan küçükten büyüğe bir ağaç türüdür. Dünya çapında yaygın olarak tanıtılmıştır ve hatta bazı yerlerde bir ot olarak kabul edilir. Buna rağmen, gerçekten vahşi türlerin koleksiyonlarının sayısı çok azdır ve genel olarak vahşi türler hakkında çok az şey bilinmektedir. Çin ve Kore Yarımadası'ndan geldiği düşünülüyor, ancak Çin'deki vahşi popülasyonun aralığı net değil. Türler potansiyel olarak yalnızca Çin'in Yunnan eyaletine özgüdür, diğerleri ise türün ülkenin geri kalanının çoğunda yaygın olduğunu düşünür. Türün doğal aralığı onay gerektirir. Yabani popülasyon büyüklüğü de bu araştırmadan sonra doğrulanmalı ve korunmalıdır. Yabani popülasyona ilişkin bilgi eksikliği nedeniyle, bu tür Veri Eksik olarak değerlendirilmektedir.

Bu türün anavatanı Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti ve Çin'dir. Çin'de yabani popülasyonun dağılımı, türün yaygın olarak yetiştirilmesi ve tanıtılması nedeniyle tam olarak anlaşılamamıştır. Çoğunlukla kuzey, doğu ve güneydoğu Çin'e özgü olarak kabul edilir. Ancak Çin Florasında türün yalnızca Yunnan'da bulunduğu kabul edilir. Bu değerlendirme, türlerin en geniş, potansiyel, doğal aralığını alır. Türler Avrupa, Kuzey Amerika, Afrika ve Asya'nın diğer birçok bölgesine tanıtıldı.

Bu türün vahşi popülasyonu hakkında çok az bilgi var veya hiç yok. Bazıları artık vahşi bir popülasyonun olmadığını ve bunun yerine tüm bireylerin bir dereceye kadar ekildiğini öne sürüyor.

Salix babylonica, 9 ila 15 m yüksekliğe kadar büyüyen bir nehir kenarı ağacıdır.

Türlere yönelik tehditler rapor edilmemiştir, ancak herhangi bir vahşi popülasyon varsa, bunların ekilen türlerden genetik introgresyon tehdidi altında olacağı ve bu bireyler tarafından da rekabet dışı bırakılabileceği varsayılmaktadır.

Bu tür kereste, sepet dokuma için kullanılır ve yeniden ağaçlandırma için kullanılma potansiyeline sahiptir. Tür, dünya genelinde en yaygın olarak park ve bahçelerde süs ağacı olarak kullanılmaktadır.

Bu tür, en az 86 ex situ koleksiyondan rapor edilmiştir, ancak bunların vahşi popülasyondan türetilmiş olup olmadığı veya ekili ağaçlar bilinmiyorsa Salix babylonica var. babylonica ve var. glandulipilosa Çin'de En Az Endişe Veren olarak değerlendirilmektedir (Çevre Koruma Bakanlığı, Çin 2014), ancak bu değerlendirmeler için kullanılan kriterler bilinmemektedir ve bu değerlendirmelerin ekili popülasyonları içerip içermediğini bilinmiyor. Bu nedenle, bu değerlendirmelerin türün sağlığının tam resmini verdiği varsayılmaz ve kullanılmaz. Türlerin kalan vahşi alt popülasyonlarının tanımlanması esastır. Bu, derinlemesine bir genomik araştırma gerektirebilir. Bu alt popülasyonların (varsa) korunması bir koruma önceliği olmalı ve yabani örneklerin çoğaltılması üstlenilmelidir.

 Vikitür'de Salix babylonica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Salkım söğüt ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Tomurcuk, yaprakları biri biri üzerine sıkıca kapanmış ve internodları uzamamış embriyonik sürgün.
Ağaçlarda odun tomurcuğu ve çiçek tomurcuğu olmak üzere iki çeşit tomurcuk bulunur. Odun tomurcukları ince ve sivridir. Odun dalları bunlardan çıkar. Çiçek tomurcukları kalın ve yuvarlaktır. Bunlardan çiçek çıkar. Tomurcuklar yazın meydana gelir. Kışı tomurcuk halinde geçirdikten sonra ilkbaharda açılır.

Tomurcuklar küçük olduğunda, gelişmemiş saplar eğilir. Yapraklar veya çiçekler veya her ikisiyle de birleşir. Bu durumdan bitkilerin tanımlanmasında faydalanılır ve sık sık ağaçsı bitkilerin kış tanımlamalarında kullanılır. Botanikçiler tarafından, tomurcukları tanımlayan birkaç ortak terim vardır:
Yedek tomurcuk - Bir tomurcuğun diğer tarafında gelişen ilave tomurcuk.
Adventitos - Sap yumrusunun bir tarafında gelişen bir tomurcuğu tarif için kullanılır.
Çiçek tomurcuğu - Embriyonik çiçekli bir dal. Manolya, kiraz.
Uç tomurcuğu - Dalların sonundaki tomurcuklar.
Karışık tomurcuk - Embriyonik yaprak ve çiçeklerin ikisine de sahip tomurcuklar.

Sarmal (Dağınık) diziliş
İki sıralı sarmal (Almaçlı): Bir sürgün üzerinde bulunan tomurcukların karşılıklı iki hat boyunca fakat tomurcukların karşılıklı gelmeyecek şekilde yer almış olmasına verilen addır.
Çok sıralı sarmal
Karşılıklı diziliş
Çevrel diziliş

Salix trabzonica, Alexei Konstantinovich Skvortsov tarafından tanımlanan bir söğüt türüdür. Salix trabzonica, söğütgiller familyasındandır. Türkiye'nin Trabzon iline endemiktir. Yaklaşık olarak 2100 metre rakımlı yerlerde yaşar. Çiçeklenme zamanı temmuz ayıdır. Salix trabzonica'nın yaprakları elips şeklinde ve 50-80 x 17-32 milimetre ölçülerindedir. Yaprakların alt yüzü kısa basık tüylü ve grimsi-yeşil, üst yüzü ise tüysüz ve koyu yeşil renklidir. Yaprakların uçları sivridir.

Trabzon söğüdünün kısa ve kalın olan sürgünleri kahverengi veya grimsi kahverengi renklidir. İlk yıllarında keçeli tüylü olsa da büyüdükçe tüysüzleşir. Türün çiçek tomurcukları yumurtamsı şekilli, 7-8 milimetre uzunluğunda ve küt uçludur. Dişi kedicikleri 15 milimetreye kadar büyüyebilse de genelde sapsızdır. Meyvenin sap uzunluğu 50 ila 80 milimetre arasında değişmektedir. Yaklaşık 4 milimetre uzunluğunda olan bal özü 1adet karemsi şekildedir. Yaprak sapının uzunluğu 1 ila 1.5 milimetre arasında değişim göstermektedir. Kapsül şeritsi-mızraksı veya dar mızraksı şekillerde, kısa basık tüylü ve 6-7 milimetre uzunluğundadır. Diremsi veya küt uçlu olan brakteler 0,8-1,2 x 0,5-0,7 mm boyutlarındadır. Braktelerin üst kısmın yarısı kahverengimsi renktedir.

 Vikitür'de Salix trabzonica ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Εpsilon (Ε ε) (Yunanca: Έψιλον, Epsilon), Yunan alfabesinin beşinci harfidir. Türkçedeki ince E sesi gibi okunur. Örnek: benim, esir vb.
Fenike alfabesindeki He harfinden köken alır. Epsilon'dan türeyen harfler; Latin alfabesinde yer alan E ve Kiril alfabesinde yer alan Ye harfleridir.
"Epsilon" ("basit e"), "e" harfini Orta Çağ döneminde aynı şekilde telaffuz edilen αι'den ayırmak için icat edilmiştir.
Epsilon, ayrıca Yunan rakamlarında 5 sayısını temsil etmektedir.

Büyük harf biçimindeki Epsilon, Latin alfabesindeki "E" ile benzerlik gösterdiği için Yunan Alfabesi dışında yaygın olarak kullanılan bir sembol değildir. Onun yerine küçük Epsilon (ε) birçok alanda sembol olarak kullanılmaktadır. "ε"nin sembol olarak kullanıldığı yerler şunlardır:

Matematikte (özellikle limitte) küçük pozitif bir niceliği sembolize etmek için kullanılır.
Hesaplama yaparken sayısal veri tipinin kesinliğini ifade etmek için kullanılır.
Matematikte Levi-Civita sembolü olarak kullanılır.
Matematikte dual sayıları temsil etmek için (a + bε, ε2=0 ve ε≠0) kullanılır.

Eteogirit dili, Grek alfabesi ile yazılan, Antik Çağ'da daha ziyada Doğu Girit'te konuşulmuş, Hint-Avrupa kökenli olmayan ölü bir dildir.

Eteogirit diline ait çoğunluğu MÖ 7. ila 3. yüzyıl arasına tarihlenen yazıtlar Praisos ve Dresos mevkiinde bulunmuştur. Bu yazıtlardan Dreros'ta bulunanlar çift dilli olmalarına rağmen anlaşılabilir değillerdir. Yazıtlarda Grek alfabesi kullanılmış olsa da, günümüz Yunancasında artık olmayan digama ve san harfleri kullanılmıştır. Yazıtlarda bazen iki farklı kelimeyi birbirinden ayırt etmek için kısa tire işareti kullanılmıştır.
Eteogirit dilinin hangi dil ailesine mensup olduğu da bilinmemekle birlikte, bu konuda farklı tezler öne sürülmüştür. Bu tezlerden birisi Eteogirit dilini Eteokıbrıs dili ve Minosça ile birlikte Ege dil ailesi olarak gruplamaya çalışmaktadır.

Fonetik transkripsiyon, semboller kullanılarak konuşma seslerinin her birinin bir karakterle gösterilmesidir. Fonetik transkripsiyonun en yaygın hali, bir fonetik alfabe kullanılarak yapılan çeşididir, bunun en bilineni Uluslararası Fonetik Alfabe’dir (IPA).

Bütün dillerde kelimelerin telaffuzları zaman içerisinde değişir. Bununla birlikte, kelimelerin yazılı halleri (ortografileri) telaffuz değişirken çoğunlukla aynı kalır ve telaffuza göre değiştirilmezler. Böyle durumlarda telaffuz, ortografiden farklı bir mahiyete bürünmüş olur. Telaffuz, aynı dilin farklı lehçelerinde de büyük değişiklik gösterebilir. İngilizce ve Tibetçe gibi kimi dillerde standard ortografi (yazı sistemi) düzensizdir ve yazılışa bakarak telaffuzu bilmeyi zorlaştırır. Örneğin, İngilizce "bough" ve "through" sözcüklerinin son dört harfinin ortografisi aynıdır, ancak birincisi /baʊ/ olarak okunurken, ikincisi /θɹuː/ veya /θɹu/ olarak telaffuz edilir. İtalyanca, İspanyolca, Türkçe gibi diğer bazı dillerin ortografisi ve telaffuzu arasında daha tutarlı, fakat yine de kusursuz olmayan, bir uyum görülebilir. Türkçede, örneğin, birçok kelimenin ortografisi ve telaffuzu aynıdır, bununla beraber "nerede" ve "burada" gibi kimi kelimelerin yazıldığı gibi okunmadığı görülebilir. Birincisinin telaffuzu yaygın bir şekilde /nɛɾ'd̪ɛ/ olarak okunur. İkincisi de yaygın olarak /burˈdɑ/ şeklinde telaffuz edilir.
Birçok dilde, fonetik transkripsiyon her bir ses ve sembol arasında birebir ilişki kurularak doğru telaffuzun en iyi şekilde gösterilmesini sağlar. Ortografik transkripsiyonda ise aktarma yapılan dilde, orijinal dildeki telaffuza en yakın olan telaffuz gösterilir. Fonetik transkripsiyon, ortografinin dışına çıkıp bir dilin lehçelerindeki telaffuz farklılıklarını gösterebilmeyi, zaman içinde telaffuzda meydana gelen değişimleri tespit edebilmeyi temin eder. Ancak ortografik transkripsiyon, fonetik transkripsiyonun aksine özel karakterleri değil dilin yazı sistemini kullandığı için pratikte tercih edilen yöntemdir. Örneğin Lena Şamamyan’ın soyadının baş harfini fonetik transkripsiyona göre yazarsak ʃ olarak gösteririz, ortografik transkripsiyona göre yazarsak ş olarak gösteririz.
Fonetik transkripsiyonun temel bir özelliği, bütün dillerde uygulama bulabilmesi ve transkripsiyon hangi dilde gösterilecek olursa olsun sembollerin her dilde aynı seslere karşılık gelmesidir. Bu durum, fonetik transkripsiyonun ortografik transkripsiyondan temel bir farkıdır.

Fonetik transkripsiyon bir dilin sesbirimlerini yazı dilinde göstermek için veya daha ileri giderek tam fonetik ses gerçekleşmelerini göstermek için kullanılabilir. Bütün transkripsiyon sistemlerinde dar ve geniş transkripsiyon arasında bir fark vardır. Geniş transkripsiyonda sadece, bir ses çıkışının en belirgin fonetik özellikleri gösterilir. Dar transkripsiyonda ise bir ses gerçekleşmesindeki bütün sesbirimcikler gösterilir. Dar ve geniş transkripsiyonlar arasındaki fark sürekli değişim halindeki bir süreçtir. Fakat sesbirimsel ile sesbirimciksel transkripsiyon (hakiki fonetik transkripsiyon) arasında daha oturmuş bir ikili farklılık söz konusudur. Sesbirimsel (fonemik) transkripsiyon, bütün sesbirimcikler göz ardı edilerek yapılan bir geniş transkripsiyon çeşididir.
Örnek verilecek olursa, İngilizce "title" kelimesinin (IPA kullanılarak) ya /ˈtaɪtəl/ şeklinde (geniş, sesbirimsel transkripsiyon) ya da [ˈtaɪɾɫ̩] şeklinde (dar, sesbirimciksel transkripsiyon) transkripsiyonu yapılabilir. Eğik çizgi ile gösterilen birinci transkripsiyonda, sözcüğün sonunun /l/ sesbirimi ile bittiği gösterilir. Diğer transkripsiyonda ise köşeli ayraçlar arasında gösterilen /l/ ([ɫ]) karanlık l'dir (artdamaksıllaştırılmıştır). Bu örnekten yola çıkılarak sunulabilecek başka bir örnekte ise, Kuzey Amerika İngilizcesinde /t/ sesbirimi, vurgulu bir ünlüden sonra ve vurgulanmamış bir heceden önce geldiği zaman veya hece durumundaki bir /l/ veya /n/ sesbiriminden önce geldiğinde, bir t-/d- çarpması olarak telaffuz edilir, çıkarılan ses kısa bir /d/ sesbirimine benzer. Bu çıkarılan çarpma sesinin fonetik sembolü [ɾ]’dır. Ayrıca örneğin, "title" [ˈtaɪɾɫ̩] ve "tidal" /'taɪdəl/ sözcüklerinin telaffuzları arasında neredeyse hiç fark yoktur. Yine örneğin, "middle" /ˈmɪdəl/ [ˈmɪɾɫ̩] sözcüğü ve "little" sözcükleri, birçok Kuzey Amerika İngilizce şivelerinde tam bir uyak halindedir.
Dar transkripsiyonun bir faydası, öğrenme çabası içinde olanlara, en doğru sesletimi sunabilmesidir, böylece dilbilimciler bir dildeki telaffuz varyasyonları hakkında ayrıntılı analiz yapabilirler. Kötü tarafı ise, dar transkripsiyonun bir dilin bütün konuşanlarını temsil etmemesi, birçok lehçe ve şive içinden sadece bir tane şiveyi yansıtmasıdır. Örnek gösterilecek olursa, Amerikanların, Kanadalıların ve Avustralyalıların birçoğu little kelimesindeki "t" harflerini bir dokunma ünsüzü [ɾ] olarak telaffuz eder, Güney İngiltere’deki birçok şivede ise aynı sözcükteki "t" harfleri gırtlaksı patlamalı ünsüz [ʔ] olarak veya ikinci "t" harfi yarı-kapalı kalın yuvarlak ünlü [ʊ] olarak telaffuz edilir, bu son haliyle telaffuz [ˈlɪʔʊ] olarak transkript edilebilir (bkz. l ünlüleşmesi).
Dar transkripsiyonun başka bir olumsuz yönü, geniş transkripsiyona nazaran, sesbilim uzmanı olmayanlarca yabancı karşılanacak, çok daha fazla sembol ve fonetik işaret içermesidir. Geniş transkripsiyonun bir avantajı, bir dil içinde çok daha geniş bir topluluğu temsil eden bir telaffuzu göstermesidir. Bu yüzden yabancı dil sözlüklerinde verilen telaffuz rehberinde, geniş transkripsiyon tercih edilir. Bu geniş transkripsiyon, bir tablo ile sözlüğün genellikle baş taraflarında gösterilir ve daha sonra her kelime için telaffuz göstermekten kaçınılır. Dar transkripsiyon, olumsuz yönleri göz önüne alındığında, dilbilim çevrelerince sadece gerekli olduğu yerlerde kullanılmaktadır ve bunun dışında her zaman geniş transkripsiyon yapılmaktadır.

Fonetik transkripsiyon sistemleri, dilbilimsel seslerin, parçalara ayrılabilir birbirinden ayrık birimlerden oluştuğu hipotezinden yola çıkarak hazırlanmaktadır. Tarih boyunca birçok transkripsiyon ya da işaretli anlatma sistemi denendi. Bu sistemler alfabetik olanlar ve alfabetik olmayanlar olmak üzere iki sınıfa ayrılabilir. Alfabetik transkripsiyon sistemleri, her ses için ayrı bir sembol istihdam etmeye çalışır. Alfabetik olmayan (analfabetik) sistemler ise her sesi, bir araya getirilmiş birçok sembolden oluşturulmuş bir sembolle anlatmaya çalışır.

Uluslararası Fonetik Alfabe (IPA) günümüzde en yaygın kullanılan ve en iyi bilinen fonetik alfabedir. Bu alfabe başlanıgçta, 19. yüzyılda Avrupalı dilbilimciler ve dil öğretmenleri tarafından hazırlandı. İlk hazırlanış amacı dil eğitiminde kullanmak için olan IPA, zamanla bu kullanımının sınırlarından taştı ve artık yaygın bir şekilde dilbilimciler ve sesbilimciler tarafından kullanılır oldu. Birçok yabancı dil sözlüğünde, sözlükteki kelimelerin nasıl telaffuz edileceğini göstermek için IPA kullanılmaktadır. Bununla birlikte, anadili İngilizce olanlar için yayımlanmış olan birçok Amerikan sözlüklerinde, örneğin American Heritage Dictionary of the English Language’de, Random House Dictionary of the English Language’de ve Webster's Third New International Dictionary’de fonetik transkripsiyondan kaçınılmakta ve onun yerine İngilizce alfabeye dayanan yeniden yazım yöntemlerine başvurulmaktadır. Bu yeniden yazım sistemlerinde ünlülerin üzerinde fonetik işaretler ve herhangi bir harfin üzerinde vurgu işaretleri görülebilir.  Örneğin, "Arkansas" kelimesinin IPA sistemine göre yazılışı /ˈɑːrkənsɔː/ iken, İngilizce’ye dayanan yeniden yazım sistemine göre yazılışı ar-kuhn-saw olmaktadır.
Bir başka alfabetik transkripsiyon geleneği, orijinalde Amerikalı dilbilimciler tarafından Amerika Yerlilerinin ve Avrupalıların dilleri için tasarlanmış bir sistemdir. Slav, Sami, Hindistan, Kafkasya ve Ural dillerinin dilbilimcileri tarafından hâlen yaygın olarak kullanılır. Bu sembol dili Kuzey Amerika Fonetik Alfabesi (NAPA) olarak da bilinir, ancak Amerika dilleri dışındaki diller için de yaygınca kullanımına rastlandığı bilinmelidir. IPA ile NAPA ve varyasyonları arasındaki temel fark, NAPA sisteminde IPA'nın aksine her ses için tasarlanmış özel karakterler bulunmaz. Bunun yerine NAPA'da bir dilde zaten mevcut olan ortografinin parçası olan harflere fonetik işaretler eklenerek her ses için karakter üretme yolu tercih edilir. Bu sonradan üretilen karakterlerin çoğu aslında Doğu Avrupa dillerinin ortografilerinde mevcut olan ve Latin harflerine çeşitli fonetik işaretler eklenerek oluşturulmuş varyasyonlardır veya digraflardır. NAPA türü transkripsiyonlar, Readings in Linguistics kitabında ve Kenneth Lee Pike'ın Phonemics kitabında görülebilir. Henüz bilgisayar vasıtasıyla fonetik fontların üretilmediği, bilgisayar yardımı ile matbaalarda bilgisayar ile üretilmiş karakterlerin basılamadığı zamanlarda, NAPA sistemi ile hazırlanan fonetik işaretli ortografik karakterler matbaalarda basılabiliyordu, bu yüzden tercih edilen bir sistemdi.             
IPA’nın genişletilmiş versiyonları da bulunmaktadır, örneğin Ext-IPA, VoQS ve canIPA21 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Uluslararası Fonetik Alfabe (IPA), fonetik transkripsiyonun köşeli parantezler içinde "[ ]" gösterilmesini tavsiye etmektedir. Sadece birbirini dışlayan sesbirimleri gösteren bir transkripsiyon ise eğik çizgi "/ /" ile gösterilmelidir. Eğer birisi hangi parantez türünü kullanacağından emin değilse, köşeli parantez kullanmak daha elverişlidir, çünkü bir kişi eğik çizgiyi tercih ettiğinde, kullandığı fonetik karakterlerin her birisinin, kesin olarak birbirlerinden farklı sesbirimleri gösterdiği imasında bulunmaktadır. Fonetik transkripsiyon tek tip değildir, fonetik karakterlerin gerçekteki sesleri ne kadar yakın sembolize edeceğine göre fonetik transkripsiyon değişiklik gösterebilir. Bir dildeki farklı sesleri en genel çerçevede gösterern transkripsiyona geniş transkripsiyon denilmektedir ve geniş transkripsiyon, fonemik transkripsiyonun kimi z

Antik Yunanca, Koine'nin (ortak dil - κοινη) Yunanlaşma döneminin batı dili olarak gelişmesinden önce Antik dönemde birçok lehçeye ayrılmıştır. Tıpkı Çağdaş Yunancanın Koine'den türeyen birçok lehçeye ayrılması gibi.

Bilinen en eski lehçe Geç Tunç Çağı MÖ geç 2000 yılında Miken (Mykenai) Uygarlığı'nın ürettiği Doğrusal B (Linear B) tabletlerinden elde edilen bir dil olan Miken lehçesidir. Lehçelerin klasik dağılımı Miken Uygarlığı'nın yıkılışından sonraki Erken Demir Çağ göçleriyle meydana geldi. Kimileri Arkado - Kypriot (Arkadia - Kıbrıs) lehçesinin kullanımını çoğaltıp Arkadia'nın iç kısımlarında kalırken Miken lehçesi konuşanların bazıları Kıbrıs'a gitti. Bu Tunç Çağı'ndan kalan, örneği olan tek lehçedir. Miken lehçesi örneklerinin arasındaki ilişki hala keşfedilmemiştir.
Aiol lehçesi genellikle Midilli adasıında ve Küçük Asya'nın batı kıyısı Smyrna (İzmir)'nın kuzeyinde konuşuluyordu.
Dor istilası, Dor lehçesinin muhtemelen Kuzeybatı Yunanistan'dan Peloponnesos (Mora)'un kıyısına kadar yayılmasını sağlamıştır; örneğin, Pindaros'ta olduğu gibi Yunan lirik şiirinde çoğunlukla kullanılan lehçe Dor lehçesiydi. Kuzeybatı lehçesi bazen ayrı bir lehçe olarak sınıflandırılır, bazen de Dor lehçesinin içinde yer aldığı kabul edilir.
Makedonca bazı yazarlar tarafından başka bir Yunanca lehçesi, muhtemelen Dor ya da Kuzeybatı lehçesi ile ilgili, sayılıyordu.
İonia lehçesi çoğunlukla Küçük Asya'nın Smyrna ve onun güneyinde kalan bölgeyi içine alan batı kıyısında konuşuluyordu. Homeros'un İlias ve Odysseia'sı erken Doğu lehçesi olan Homeros lehçesinde ya da Destan lehçesinde yazılmıştı. İonia lehçesinin alt ya da kardeş lehçesi olan Attika lehçesi yüzyıllar boyunca Atina'nın dili olmuştur. Çünkü Attika lehçesi Büyük İskender'in fethi ve Yunanlılaşma'nın (Hellenizm) bunu takip eden yükselişinden önce Makedonya'da kabul görmüştür, bu lehçe sonradan ortak dile dönüşen yaygın bir lehçe haline gelmiştir.

Attika lehçesinde Thukydides, İonia lehçesinde Herodotos ve Paroslu Arkhilokhos, Dor lehçesinde Alkman ve İbykos, Aiol lehçesinde Sappho ve Alkaios, Boiotia lehççesinde Korinna önemli yazarlardandır. Theselya ve Arkado-Kypriot lehçeleri hiçbir zaman edebi lehçe olmamıştır ve sadece yazılardan ve bir dereceye kadar Aristophanes'in alaycı taklitlerinden (komedyalarından ) bilinir. Destan lehçesi, Dion Khrysostomos'a göre Aiol, Dor, Attika- İonia karışımıdır; buna rağmen Dor lehçesine ait unsurlar gerçekte Dor değildir, ama nispeten Aiol lehçesi içinde bir eskiye dönüştür.

Lehçeler kimi yetkili kişiler tarafından küçük farklarla bölümlere ayrılmıştır. Pamphylia Küçük Asya'nın dikkat çekmeyen bir lehçesidir ve genelde herhangi bir bölümde değildir. Şunu unutmamak gerekir ki Miken lehçesi 1952'de çözüldü ve bu yüzden burada verilen daha erken şekillerinden yoksundur.

Yunan lehçelerinin varoluşu ne tek başına Merkez Noktası Kuramı ne de Dalga Kuramı ile açıklanabilir. Leonard Bloomfield Merkez Noktası Kuramı adlı eserinde:
" Bazen, emin olmak için, tarih bize anit bir uyuşmazlık gösterir... Bu türden bir uyuşmazlık topluluğun bir kısmı göç ettiğinde oluşur. "
Yunan lehçeleri için merkez noktası ilk Yunancaydı, ama o sadece yeniden yapılandırmacıdır. Merkez noktası teorisi için en güçlü adaylar, eskiden beri farklı coğrafi bölgeleri tanıtan Doğu Yunan lehçesi ve Batı Yunan lehçesidir. Johannes Schmidt tarafından 1872'de tanımlanan Dalga Teorisinde: "Farklı dilbilimsel değişiklikler bir konuşma alanı üzerine dalga gibi yayılabilir..."

Eski Yunan lehçeleri sesli harflerdeki farklılıklarıyla bilinirdi. Bu farklılıklar ünlüler arasındaki s, ünsüzümsü i ve w'nin
İlk Yunancadan düşmesi sonucu meydana geldi. Böyle bir düşüş bitişme içerisinde iki vokalik sesbirimi getirdi, bu durum çoğu zaman "seslilerin çarpışması" olarak adlandırıldı. Bilinmeyen sebeplerden ötürü Yunanca konuşanlar bir aradaki iki sesliyi yanlış kullanımın bir türü olarak kabul ettiler ve üzerinden zaman geçtikçe bu yanlış kullanımdan sakınmak için telaffuzu değiştirdiler. Değiştirdikleri bu yol lehçeyi belirledi.
Örneğin deniz tanrısı için kullanılan kelime (onun geldiği dili ve kültürü önemsemeksizin) tarih öncesi şekli Poseidawon, iyelik hali Poseidawonos, -e hali Poseidawoni... vs. Ünlüler arasındaki w'nin düşmesiyle birlikte hem Miken döneminde hem de destanda bulunduğu şekliyle Poseidaon olarak kaldı. Attika lehçesi Poseidon diye kısaltırken, İyon lehçesi a'yı e'ye dönüştürür; Poseideon. Lehçeleşmeye ek olarak: Korinthos lehçesinde Potedawoni, Potedani ve Potedan olur; Boiotia lehçesinde Poteidaoni; Girit, Rodos ve Delphos lehçesinde Poteidan; Lesbos lehçesinde Poseidan; Arkadia lehçesinde Posaidanos; Lakonya lehçesinde Phoidan.
Bu ayrımların hiçbir şekilde birbirlerini izlemedikleri lehçelerden kolaylıkla anlaşılabilir. Bu değişikliklere bilinçdışı tepkinin temel olarak bir sesbirimden iki sesbirim yaratmaktan olduğu görünüyor, eğer üçüncü sesbirim yaratılırsa bu süreç "çekme" ya da bir sesbirim düşerse ve diğeri durursa buna da "uzaklaşma" denir. İyon lehçesindeki Poseideon'daki gibi bazen iki sesbirim tutulur ya da tutulur ve değiştirilir. Ses lehçesinin bir diğer ilkesi Hint-Avrupa dillerinde ünlü derecelenmesini takip eder. Hint-Avrupa dil ailesinde e derecesini e derecesiyle değiştirir ya da her ikisini de kullanmaz. Benzer olarak Yunanca mesela ei, oi, i, dizilerini miras bıraktı ki bunlar e-, o- ve aynı sırada çiftsesin sıfır derecesidir. Onlar farklı fiil biçimlerinde görünür: leipo "terk ediyorum", leloipa "terk etmiş bulunuyorum", elipon "terk ettim" ya da lehçeleşmenin temeli olarak kullanılır: Attika lehçesindeki deiknumi "işaret ederim" ama Girit lehçesinde diknumi.

Çoğunlukla dillerin gelişmesinde lehçeleşme kardeş dillerin benzer olmamalarının sonucudur. Bu süreç Yunancada meydana gelmez, bunun yerine lehçeler standart Yunancayla değiştirilir.
Nüfusun artması ve iletişim, konuşanlara daha yakın etkileşmeyi ve aynı otoriteler altında birleştirmeyi getirmiştir. Attika Yunancası her yerde edebi dil oldu. Buck der ki:
"...Attika lehçesi edebi düzyazıda ölçüt olduktan sonra bile, her şehir kendi lehçesini kullandı, hem özelde hem de kamunun anıtlarında ve bunlardan bazıları şehirler arası nitelik gösterir, anlaşmalar gibi..."
MÖ ilk birkaç yüzyılda lehçeler belirli yerlerinkilerle yer değiştirdi: kuzey-batı Yunan lehçesi Koine, Dor lehçesi Koine ve tabii ki Attika Koine. İlk birkaç yüzyılda M.S. ve daha sonrasında diğerleri yaygın konuşmayla yer değiştirdi. Roma imparatorluğunun doğu ve batıya ayrılmasından sonra en erken Modern Yunanca oluştu. Lehçe dağılımı sonra takip ettiği gibiydi:

Attika Yunancası
Koine
Bizans Yunan dili
Modern Yunanca
Halk Yunancası
Katharevousa
Yevanik
Kıbrıs Yunancası
Girit Yunancası
Griko
Pontus Yunancası
Kapadokya Yunancası
Roma Yunancası
Dor Yunancası
Tsakonian
Tsakonian Attik ya da Koine'den gelmeyen tek çağdaş Yunan lehçesidir.

'''en:Ancient Greek dialects''' bağlantısından çeviridir.

Yunanca-Calabriaca lehçesi veya Yunanca-Bovesiaca, Grecìa Salentina bölgesinde kullanılan diğer İtalyan Yunancası ağızlarının aksine, Calabira'da kullanılan İtalyan Yunancasının bir çeşididir. Sıklıkla her iki dil Italiot yunanca (Katoitaliótika) veya Grecanic veya Griko dili olarak anılırlar, fakat her ikisi de farklı gelişim aşamaları geçirmiş farklı dillerdir.

UNESCO'nun Kırmızı Kitabı'nda Yunanca-Calabriancadan tehlikede olan diller bölümünde Grecanic ile beraber bahsedilmiştir. Euromosaic analizi sonucunda Avrupa Birliği'nde azınlıklar tarafından konuşulan tehlikede olan diller kapsamına alınmıştır.
Ethnologue'da Modern Yunancanın bir lehçesi olarak bahsedilmektedir. Ethnologue tarafından yapılan sonuç biraz şüphelidir, çünkü bu dilin Orta Çağ Yunancasından (hatta belki Antik Yunancadan) Modern Yunancaya olan gelişimi paralel ve ayrı bir gelişimdir bu nedenden Modern Yunancanın çocuğundan çok kardeşi durumundadır.
Bir önceki fikri göz önünde bulundurarak, Orta Çağ Bizans Yunancasının bir lehçesi olarak görmek, Modern Yunancanın bir lehçesi olarak görmekten daha uygundur.
Ancak, Yunancanın bu şekli tarihinde hiçbir zaman çok hızlı bir gelişme çağı yaşamamıştır ve sadece günlük konuşma dili olarak kullanılabilmiştir. Yönetim, edebiyat ve dini konularda hiçbir zaman kullanılmamıştır. O yüzden, farklı özellikleri olmasına rağmen, bir dilden çok bir lehçe olarak görmek tam olarak yanlış değildir.

Yunanca
Kapadokya lehçesi (Yunanca)
Pontus lehçesi (Yunanca)
Yahudi Yunancası
İtalya'daki Yunanlar

Katarevusa (Yunanca Kαθαρεύουσα, Katharevousa), Yunanistan'ın kuruluşundan 1976 yılına kadar Yunanistan'ın resmi dili Yunanca lehçesi.

Yunanistan'ın kurulması aşamasında devletin resmi dilinin hangi diyalekt (lehçe) olacağına ilişkin çok hararetli tartışmalar yapılmıştır. Bir kısım aydın, halkın konuştuğu ve temellerini Koine'den (κοινή) alan Demotiki (δημοτική) diyalektinin resmi dil olmasını isterken bir kısmı da Attik dilin resmi dil olmasını istemekteydi.
Attik dilin savunucuları, halkın konuştuğu dilin saflığını yitirdiğini, önce Koine sayesinde Ortadoğu kökenli kelimelerin dile girdiğini, daha sonra da Türk yönetimi altında Türkçe kelimelerin Yunancaya girdiğini savunurken, halk dilinin savunucuları halkın artık anlayamadığı antik Attik diyalektinin Yunanistan'ın gündelik dili olamayacağını savunuyorlardı.
Attik diyalekt oldukça zor bir gramere, artık hiç kullanılmayan farklı kelimelere sahip olduğu ve halkın neredeyse tamamınca anlaşılamadığı için Attik dilin daha basitleştirilmiş şekli olan Katarevusa (καθαρεύουσα) resmi dil ilan edildi. Katarevusa (Saf Dil) Bizans'ın resmi dili olan Attik diyalektin zamanla aşınarak ve basitleşerek günümüze kadar ulaşmış sadeleşmiş biçimiydi. Yunan devleti kurulurken buna ek olarak, Yunancaya yabancı dillerden giren kelimeler atılıp yerine Attik Yunanca kelimelerin konuldu ya da eski köklerden yeni kelimelerin türetildi.
Katarevusanın resmi dil olmasıyla okullarda yalnızca Katarevusa öğretildi. Mahkemelerde zabıtlar bu dil ile tutuldu, hatta birtakım gazeteler bu dil ile basıldı.
Okullarda halk Yunancası konuşulmadığı ve öğretilmediği için Demotikide birtakım bozulmalar olunca 1964'te okullarda Demotikinin de okutulmasına izin verildi.
Bu çift dillilik 1976 yılına kadar devam etti. 1976'da Yunanistan'da çıkan bir kanun ile Katarevusa devletin resmi dili olmaktan çıkartıldı ve Demotiki resmi dil haline getirildi böylece okul, resmi daire ve evlerde konuşulan dilin aynı olması sağlandı.

Katarevusanın öğrenimi Demotikiye göre oldukça zordu. Katarevusa Attik diyalektinin özelliklerini taşıyordu. Örneğin Modern Yunancada bugün kaybolmuş olan datif (-e hali) Attik diyalektte olduğu gibi Katarevusada da muhafaza edilmiştir.
Katarevusanın kullanımı kişiden kişiye göre değişiklikler gösteriyordu, bazıları onu Attik diyalekte yakın olacak kadar ağdalı (Αρχαΐζουσα Arhaizousa) bazıları ise halk dili olan Demotikiye yakın basitlikte (Απλή καθαρεύουσα Apli Kathareuousa) kullandı. Yunan aydınları halk diline itibar etmedi ve ülkede iki dillilik oluştu. Bununla beraber Katarevusa ile önerilen bazı kelimeler halk tarafından benimsendi ve halk Yunancasına da yerleşti.

1976'dan beri Yunanistan'ın resmi dili Demotiki olup tüm resmi dairelerde, okullarda ve halk arasında sadece bu dil konuşulur.

Koini (Yunanca: Κοινή), Kitâb-ı Mukaddes Grekçesi veya Kutsal Kitap Grekçesi, Helenistik Dönemde Attika diyalektinden sonra gelişen ve Yunanistan dışındaki bölgelerde de kullanılan, bu sebeple sadece Yunanların değil Yunan olmayanların da kullandıkları bir halk lehçesi. Aynı zamanda Romalıların Yunan toplumuyla anlaşmak için kullandığı lehçedir.
Orta Doğu'da yaygın olarak kullanılmıştır. Bir ara Yahudiler tarafından da kullanılır olmuştu. Zaman içinde İbranicenin yerine geçmiş İbranice Tanah'ı anlayamayan Yahudiler için 70 Haham tarafından Tanah, Grekçenin Koini diyalektine çevrilmiştir.
Bu çeviri bu sebepten dolayı Septuagint adıyla anılmaktadır.
İsa zamanında Orta Doğu'da Koini diyalekti konuşulduğundan halkın anlaması için Yeni Ahit de bu lehçede kaleme alınmıştır.
Yunan aydınlar tarafından bu dil son derece bayağı ve avam bulunmuş, bunun yerine Attika diyalektinin kullanılması gerektiğini savunmuşlardır ancak Koini halk tarafından daha basit grameri ve çevre dillerden aldığı kelimeler nedeniyle tercih edilmiştir.
Bizans Dönemi'nde Kilise, Yeni Ahit'in dili olmasına rağmen Koini'yi değil Attika diyalekti tercih etmiş ve Bizans İmparatorluğu'nun resmî dili de Attika diyalekti olmuştur.
Koini, Yunanistan Ortodoks Kilisesi'nde, Kıbrıs Kilisesi'nde, İstanbul Patrikhanesi'nde, Antakya Patrikhanesi'nde İskenderiye Patrikhanesi'nde ve Kudüs Patrikhanesi'nde ayin dili olarak kullanılmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi (Library of Congress), ABD'nin ulusal kütüphanesidir. Dünyanın en büyük ve en önemli kütüphanelerinden olan kongre kütüphanesi Washington'da bulunmaktadır. Ayrıca ABD'de yer alan en eski federal kültür yapısıdır.
Koleksiyonunda 470 dilde, 38 milyondan fazla kitap ve diğer yayınlar, 70 milyon el yazması, içlerinde Gutenberg Kutsal Kitabı'nın da bulunduğu Kuzey Amerika'nın en büyük nadir kitap koleksiyonu, bir milyonun üzerinde hükûmet belgesi, son üç yüzyılda, dünyada yayımlanmış bir milyon gazete sayısı, 33.000 ciltlenmiş gazete sayıları, 500.000 mikrofilm, 6.000'in üzerinde karikatür dergisi, dünyanın en büyük hukuki belgeler koleksiyonu, filmler, 5,5 milyon harita, müzik notaları ve 8,1 milyon işitsel kayıt bulunur. Toplamda 167 milyondan fazla materyal bulunmaktadır.

ABD'nin başkenti Washington'da üç farklı binada yer alan kütüphane, kitap sayısı ve kitap rafı bakımından dünyanın en büyük kütüphanesidir. 1800 yılında ABD Kongresi tarafından kurulan kütüphane, 1812 Savaşı'nda tamamen harap oldu ve tüm kitap koleksiyonunu kaybetti. Savaştan hemen sonra, 1815 yılında, Thomas Jefferson, kütüphanesindeki 6.487 adet kitabın tamamını bu kütüphaneye bağışladı Amerikan İç Savaşı'na kadar pek büyümeyen bu kütüphane, savaştan sonra hem kapasite hem de bina açısından genişlemiştir.

Kütüphaneyi oluşturan binalar şunlardır:

Thomas Jefferson Binası (İngilizce: Thomas Jefferson Building), Birinci Cadde GD (First Street SE) üzerinde ve Independence Caddesi (Independence Avenue) ile Doğu Başkent Caddesi (East Capitol Street) arasında yer almaktadır. Kütüphanenin en eski binasıdır. Orijinal ismi Kongre Binası Kütüphanesi veya Ana Bina'dır. Mevcut ismini 13 Haziran 1980 tarihinde almıştır.

John Adams Binası (İngilizce: John Adams Building), 2. Cadde GD (2nd Street SE) üzerinde ve Independence Caddesi (Independence Avenue) ile Doğu Başkent Caddesi (East Capitol Street) arasında yer almaktadır. 1938 yılında Ana Bina'ya destek amacıyla inşa edilmiştir. Mevcut ismini 13 Haziran 1980 tarihinde almıştır.

James Madison Anıt Binası (İngilizce: James Madison Memorial Building), Independence Caddesi GD (Independence Avenue SE) üzerinde ve Birinci Cadde ile İkinci Caddeler arasında yer almaktadır. 28 Mayıs 1980 tarihinde kütüphanenin yeni müdürlük binası olarak açılmıştır. Bu yapı aynı zamanda James Madison'un anısına adanmış bir yapıdır. Bu yapıda Kongre'nin Hukuk Kütüphanesi de yer almaktadır.

The Library of Congress website 30 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Library of Congress channel 21 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., YouTube
Search the Library of Congress catalog 24 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Congress.gov 25 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Library Of Congress Meeting Notices and Rule Changes
RSS Feed
Library of Congress photos 20 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Flickr
Library of Congress çalışmaları – Gutenberg Projesi
Library of Congress 3 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
C-SPAN's Library of Congress documentary and resources 12 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Library of Congress National Library Service (NLS) 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Video: "Library of Congress in 1968 – Computer Automation" 21 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Library of Congress Web Archives – search by URL 22 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kıbrıs Rumcası veya Kıbrıs Yunancası (Yunanca: Κυπριακή διάλεκτος Kypriakḗ diálektos), Kıbrıs'ta ve Kıbrıs Rumlarının yaşadığı diğer bölgelerde yaklaşık 750.000 civarı insan tarafından konuşulan bir Yunanca lehçesi. Kıbrıs Rum toplumunun günlük konuşma dilidir. Kıbrıs Türklerinin bir kısmı da tarihi olarak Kıbrıs Rumcası konuşmuştur.

Kıbrıs Rumcası adada eskiden konuşulmuş Arkado-Kıbrıs Yunancasından ziyade Bizans Yunancasından evrilmiştir. Genellikle konuşurlarınca bir lehçe veya şive olarak sınıflandırılmasına rağmen Kıbrıs Rumcası ile Modern Standard Yunanca herhangi öncül bir temas olmadan karşılıklı anlaşılabilir değildir. Bu nedenden ötürü Rumca konuşan Kıbrıslılarda iki dillilik gözlemlenir.

Standard Yunancaya kıyasla Kıbrıs Rumcası daha fazla ödünçleme içerir. Ethnologue'a göre Demotiki ile Kıbrıs Rumcası arasındaki söz varlığı benzerliği %84-93 değerleri arasındadır.

Linear B ya da çizgi yazısı B, MÖ 1450 ve sonralarına tarihlenen, büyük olasılıkla Antik Yunanistan'da Akhalar olarak bilinen Miken Uygarlığı'nın kullanmış olduğu soldan sağa doğru yazılan çizgisel bir yazı tipidir. Yazı çeşidinin nasıl ortaya çıktığı henüz tam olarak bilinmese de, Akhalar'ın o dönemde Girit adasında büyük bir uygarlık olan Minos Uygarlığı'nı işgal ettiği ve bu uygarlıkta kullanılan Linear A yazısını geliştirip kendi yazı çeşitleri olan Linear B'yi geliştirdikleri düşünülmektedir. Eski Yunancanın en eski formlarından biri olduğu düşünülen Linear B yazı tipi, İngiliz mimar Michael Ventris ve John Chadwick tarafından çözülmüştür. Bu yazı tipinin kullanıldığı metinler edebi yahut tarihi metinler olmaktan uzaktır, daha çok birtakım listeler halinde düzenlenmiş envanter kayıtlarından ibarettir.

Modern Yunanca, Yeni Yunanca ya da Yeni Helen dili (tarihsel olarak Romaika adıyla da bilinir), günümüzde konuşulan ve öğretilen Yunanca dilinin yerleşik biçimini ya da alternatif olarak çağdaş dönemde genel olarak konuşulan Yunancanın çeşitli dilsel varyantlarını ifade eder. Modern Yunanca dil döneminin başlangıcı, esasen sembolik olarak, 1453'te Konstantinopolis'in fethinden sonraya tarihlendirilir; ancak Modern Yunancaya özgü pek çok özellik, MÖ 3. yüzyıldan MS 10. yüzyıla kadar uzanan dönemlerde, yüzyıllar önce ortaya çıkmıştı. Modern Yunanca döneminde dil, yerel lehçelerin dilin resmî ve arkaik biçimleriyle bir arada var olduğu bir iki dillilik (diglossia) durumundaydı. Modern Yunanca, bugünkü kesin biçimini 17. yüzyılın sonlarında almaya başlamıştır.
Halk Yunancası ya da Yunanca söylenişiyle Demotiki (Yun. Yunanca: δημοτική "Dimotiki" okunur) 1976'dan beri Yunanistan'ın ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin resmî dilidir.
Demotiki lehçesi, Yunanistan anakarası dışında Ege Adaları, Kıbrıs ve dünyanın birçok yerindeki Yunan topluluklar tarafından da konuşulmaktadır.

Yunanca, Hint-Avrupa dilleri içinde bağımsız bir kol oluşturur. Çakonca lehçesi dışında, Modern Yunancanın günümüzde var olan tüm biçimleri, geç antik çağın Helenistik Koini Grekçesi’nden türemiştir. Bu nedenle, klasik dönemde Atina ve çevresinde konuşulan Attika lehçesinin bir devamı olarak kuşkusuz değerlendirilebilir. Çakonca lehçesi ise günümüzde Mora (Peloponez) bölgesinde küçük bir topluluk tarafından konuşulan, izole bir lehçe olup Dor lehçesinden türemiştir.

Yunanistan'ın kurulmasıyla resmî dil olarak Katarevusa lehçesi ilan edildi. Okullar ve resmî dairelerde sadece bu diyalekt kullanıldı ancak halk bu diyalekte yabancı olduğundan evlerde ve sokaklarda Halk Yunancası (Demotiki) konuşulmaya devam edildi.
Demotiki'de bir takım bozulmalar olunca 1964'te okullarda Demotiki'nin de okutulmasına izin verildi.
Bu iki dillilik 1976 yılına kadar devam etti. 1976'da Yunanistan'da çıkan bir kanun ile Katarevusa devletin resmî dili olmaktan çıkartıldı ve Demotiki resmî dil haline getirildi böylece okul, resmî daire ve evlerde konuşulan dilin aynı olması sağlandı.
1982 yılında kabul edilen ikinci bir kanunla politonik sistem terk edilip monotonik sisteme geçilmiş. Yani kelime üzerlerinde vurgulu heceyi belirtmek için kullanılan aksan işaretleri üç çeşitten tek çeşide düşürülmüştür ve toplam kullanılan fonetik işaret sayısı yediden ikiye düşürülmüştür. Bu reform tutucu çevrelerce büyük bir tepkiyle karşılanmış ve "Yunancanın katli" olarak yorumlanmıştır. Bugün dahi tutucu çevreler hâlâ Politonik sistemi kullanmakta ısrar etmektedirler. Örneğin, 1982'den önce Yunancada Omega harfinin okunuşunun yazılış şekli ὦμέγα iken, şimdi ωμέγα (oméga) olarak yazılır.

Yunan Dili Grubu - Η Ομάδα της Νέας Ελληνικής Γλώσσας

Orta Çağ Yunancası, ayrıca Bizans Yunancası olarak da bilinir. Geleneksel olarak 1453'te İstanbul'un Fethi ile tarihlenen, 5-6. yüzyıllarda Klasik Antik Çağ'ın sonu ile Orta Çağ'ın sonu arasındaki Yunan dilinin bir aşamasıdır.
7. yüzyıldan itibaren Yunanca, Bizans İmparatorluğu'ndaki tek yönetim ve hükûmet diliydi. Dilin bu aşaması, Bizans Yunancası olarak tanımlanır. Orta Çağ Yunan dili ve edebiyatı çalışması, Bizans İmparatorluğu'nun tarihini ve kültürünü inceleyen Bizans çalışmalarının bir dalıdır.
Orta Çağ Yunancasının başlangıcı, zaman zaman 4. yüzyıla kadar, Roma İmparatorluğu'nun siyasi merkezinin Konstantinopolis'e taşındığı MS 330'a ya da imparatorluğun bölünmesi olan MS 395'e tarihlenmektedir. Bununla birlikte, bu yaklaşım, kültürel ve dilbilimsel gelişmelerden ziyade daha çok siyasi bir varsayım olduğu için oldukça keyfidir. Nitekim, bu zamana kadar, konuşma dili, özellikle telaffuz, çoktan modern biçimlere doğru kaymıştı.
İskender'in fetihleri ve onu izleyen Helenistik Dönem, Yunancanın Anadolu ve Doğu Akdeniz'de halklara yayılmasına, konuşma dilinin telaffuz ve yapısını değiştirmesine neden olmuştu.
Orta Çağ Yunancası, Koini Grekçesi olarak bilinen bu yerel dil ile Modern Yunanca arasındaki bağlantıdır. Bizans Yunanca edebiyatı, Attika Grekçesinden hâlâ güçlü bir şekilde etkilenmiş olsa da, Yeni Ahit'in dili ve Rum Ortodoks Kilisesi'nin ayin dili olan yerel Koini Grekçesinden da etkilenmiştir.

Özel

Genel

Use of Greek in the Byzantine Empire14 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Grammar of Medieval Greek Project (1100–1700), University of Cambridge
Early Modern Greek blog (mainly in Greek)

Ortografik transkripsiyon, aktarma yapılacak olan dilin standart ortografisi kullanılarak yapılan bir transkripsiyon (çeviri yazı) yöntemidir.
Ortografik transkripsiyona örnek olarak Алекса́ндр Пу́шкин (Aleksandr Puşkin) özel ismindeki "Пу́шкин" soyadının İngilizce "Pushkin", Fransızca "Pouchkine" ve Türkçe "Puşkin" olarak yazılması gösterilebilir. Dolayısıyla her dil (İngilizce, Fransızca, Türkçe...) "Пу́шкин" ismini kendi ortografisine göre transkript etmektedir.
Ortografik transkripsiyon; fonetik transkripsiyon, fonemik ortografi, transliterasyon ve çeviri ile karıştırılmamalıdır.

Bir sesin yazı diline aktarılması olan transkripsiyon, bir yazı dilinin başka bir yazı dilinde kayıpsız bir şekilde gösterilmesi olan transliterasyon ile karıştırılmamalıdır. Dilbilimsel amaçlar için hazırlanmış standart transkripsiyon şemalarına örnek olarak Uluslararası Fonetik Alfabe (IPA) ve onun ASCII karşılığı SAMPA gösterilebilir. Transkripsiyonun transliterasyon ile halk arasında karıştırılmasının sebeplerinden birisi basında yabancı özel isimler kendi diline aktarılırken transliterasyonun ve transkripsiyonun birbirine karıştırılması ve her ikisinden de unsurlar kullanılarak uyarlamaların yapılmasıdır.
Aşağıdaki tabloda eski Rusya Devlet Başkanı -Türkçedeki kullanımıyla- Boris Yeltsin'in isminin bazı dillerdeki transkripsiyon-transliterasyon melezi kullanımları gösterilmektedir. Türkçede bu özel isim Boris olarak yazılıp okunmaktadır fakat bu orijinal dilindeki (Rusçadaki) Борис sözcüğünden farklı telaffuz edilmektedir. Buradan yola çıkarak ortografik transkripsiyon için "orijinal dildeki kelimenin telaffuzunun aktarma yapılan dildeki en yakın karşılığı olan telaffuzun, aktarma yapılan dilin ortografisi kullanılarak gösterilmesi" denebilir.
Farklı transliterasyon tabloları kullanılarak aynı kelimeler birbirinden oldukça farklı surette transkript edilebilirler. Örneğin, Çin'in başkenti Pekin’in isminin günümüzde sıkça kullanılan Hanyu Pinyin tablosuna göre yazılışı Beijing’dir. Ancak eskiden yaygın bir şekilde kullanılan Wade-Giles tablosuna göre yazılışı Pei-Ching’dir.
Pratik kullanıma yönelik transkripsiyon, alfabetik olmayan bir dilde de yapılabilir (Mandarin, Japonca gibi). George Bush’un ismi Çincede "Bou-sū" olarak telaffuz edilen iki Çince karakterle gösterilmektedir (布殊). Bu karakterlerden birisi "elbise" diğeri ise "özel" anlamına gelmektedir. Buna benzer şekilde İngilizce ve diğer Batı Avrupa dillerinden pek çok sözcük Japoncaya Katakana hece yazısı kullanılarak transkript edilmektedir.

Bir dilden başka bir dile, aktarma yapılan dilin yazı sistemi kullanılarak ortografik transkripsiyon yapıldıktan sonra:

Her iki dil de zaman için gelişip değişebilir. İki dilden bir diğerine transkripsiyon yapılırken kullanılan sistem değişebilir. Bunların meydana gelmesi sürecinde transkript edilen sözcük, orijinal telaffuzdan farklı bir yönde değişikliğe uğramış olur.
Transkript edilen kelime, aktarma yapılan dilde bir alıntı kelime olarak kullanılmaya başlanmış olabilir. Bu durum, orijinal telaffuzdan ve orijinal yazılıştan farklı bir yazılışa ve telaffuza yol açmaktadır. Bu farklılaşmanın bir sebebi, bir dildeki bir sesin aktarma yapılan dilde mevcut olmayışıdır.
Bunun çokça görülen bir örneği Yunanca kelimelerin ve özel isimlerin diğer dillerde alıntı kelime olarak kullanılmasıdır. Yunanca sözcükler, tarihsel süreçte önce Latinceye (Grekçe telaffuzlarına göre) transkript edildiler ve Latinceden de diğer dillere alıntılandılar, o dilin gelişim sürecinde değişikliğe uğradılar. Örneğin Yunanca adı Aριστoτέλης (Aristotélēs) olan filozofun isminin İngilizcede günümüzde kullanılan hali Aristotle'dır. Aristotle versiyonunun kökeni Latince Aristoteles'tir. Bu isim, birçok dile Latinceden alıntılandı ve değişik şekillere doğru evrildi (Aristo’nun zamanındaki Yunancada onun ismi bütün harfler büyük harfle olacak şekilde ΑΡΙΣΤΟΤΕΛΗΣ olarak yazılmaktaydı).
Bu evrilme süreci birkaç dil aşamasından geçtiğinde, orijinal versiyonunun telaffuzu ile son dildeki hali arasında büyük fark meydana gelebilmektedir. Buna örnek olarak İbranice Ya'akob יעקב‎ (Türkçesi Yakup’tur.) isminin İngilizcedeki James ismine evrilme süreci gösterilebilir. Orijinal İbranice isim יעקב‎ (Ya'akob) Grekçeye "Ιακωβος" (Yakobos), Grekçeden Latinceye "Iacōbus", Latinceden Geç Latinceye "Iacomus", oradan da İngilizceye "James" olarak evrildi. James isminin hem yazılışının hem de okunuşunun, Ya'akob olan orijinalinden çok farklı olduğu açıkça görülmektedir. Başka bir örnek İngilizcedeki "zen" kelimesidir. Bu kelimenin orijinali Sanskritçe "dhyāna" (meditasyon, derin düşünme) kelimesi, Budist metinleri üzerinden Çinceye "ch'anna" olarak geçti ve daha sonra kısalarak "ch'an"a dönüştü. "Ch'an" (禪) Japonca "zen" olarak telaffuz edilmesi nedeniyle bu isim Japoncada "zen" (ゼン) olarak yerleşti. Japoncadan da İngilizceye "zen" olarak alıntılandı. "Zen" kelimesinin "dhyāna"dan oldukça farklı olduğu görülebilir.
Başka bir mesele ise transkripsiyon standardının değişmesi sonucu, yerleşmiş bulunan alıntı kelimenin daha güncel ortografik transkripsiyonlardan farklı olmasıdır. Buna örnek olarak İngilizcede, bir Çin dini ve felsefesi olan Taoculuğun isminin Wade-Giles transkripsiyon sisteminin en çok tercih edilen sistem olarak kullanıldığı dönemden kalma olarak "Tao" şeklinde yerleşmiş olmasıdır. Daha güncel olan Hanyu Pinyin sistemine göre "Tao" yerine "Dao" ve "Taoism" yerine "Daoism" transkripsiyonu kullanılmaktadır.

Altyazı
Romanizasyon
Ses konuşma tanımlayıcı yazılımlar
Transliterasyon

Pinyin ya da Hanyu Pinyin (Çince: 汉语拼音 b / 漢語拼音 g, romanize: Hànyǔ Pīnyīn), Standart Mandarin Çincesinin her biri ayrı bir ideogram olan Çin karakterlerinden Latin harflerine aktarılmasında kullanılan standart romanizasyon sistemidir. Bu sistem 1979 yılından itibaren Çin hükûmeti tarafından resmen benimsenmiştir. Pinyin sistemi, hem en yeni hem de Mandarince telaffuzu en yakın sunan romanizasyon yöntemidir. Artık eskimiş olan Wade-Giles sistemi geçmişte yaygın kullanılmasına karşın yavaş yavaş terkedilmektedir.

1959'da geliştirilen Pinyin'den başka birçok romanizasyon yöntemi daha vardır: Wade-Giles, Tongyong Pinyin, Postal System Pinyin vb. Bu da Çince isimlerin yazılışında karışıklıklara yol açar. Örneğin, Tayvan'ın başkenti Hanyu Pinyin ile Taibei (okunuşu Taybey) diye yazılsa da, yabancı dillerde eski Wade-Giles sistemine göre Taipei olarak yazılması alışkanlık haline gelmiştir.
Türkçeden bir örnek de, Pekin'dir; Çince Beijing (北京, okunuşu: Beycinğ) kelimesi, Türkçeye ilk olarak Pekin olarak girmişti. Son zamanlarda Pinyin sisteminin kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte Pekin şeklindeki yazılışa da medyada sıkça rastlanmaktadır.
Çeşitli Çince romanizasyon sistemlerinin karşılaştırması ve en yakın Türkçe karşılıkları şöyledir:

Pinyin sisteminde Standart Çince'de yer alan dört ton şöyle belirtilir:

Birinci ton: (düz ya da yüksek ton) (ˉ)
ā (ɑ̄) ē ī ō ū ǖ Ā Ē Ī Ō Ū Ǖ
İkinci ton: (yükselen ton) (ˊ)
á (ɑ́) é í ó ú ǘ Á É Í Ó Ú Ǘ
Üçüncü ton: (düşük veya alçak ton) (ˇ)
ǎ (ɑ̌) ě ǐ ǒ ǔ ǚ Ǎ Ě Ǐ Ǒ Ǔ Ǚ
Dördüncü ton: (düşen ton): (ˋ)
à (ɑ̀) è ì ò ù ǜ À È Ì Ò Ù Ǜ
Beşinci ton (nötr ton): (Bu ton için herhangi bir işaret kullanılmaz)
a (ɑ) e i o u ü A E I O U Ü
Bu tonlar genellikle Çince ders kitapları dışında pek kullanılmazlar. Ancak doğru telaffuz için gereklidirler.

Çincenin farklı varyantları için Pinyin benzeri sistemler geliştirilmiştir. Örneğin Guangdong eyaleti hükûmeti tarafından eyalette konuşulan diller için Guangdong romanizasyonu adı verilen bir sistem geliştirilmiştir.
Bunun dışında 1976'da alınan bir kararla, azınlık bölgelerindeki azınlık diliyle anılan yer isimlerinin de pinyindeki 26 harf ile yazılması kararlaştırılmıştır:

Vikipedi:Pinyin

New Edition Hanyu Pinyin Syllable Table
Little Pinyin App 1.0 online

Rusça'nın romanizasyonu, rus ses sisteminin Latin alfabesine çevrilmesidir. Bir Latin alfabesiyle yazılmış metinde Rusça adları ve kelimeleri dahil etmek için birincil kullanımının yanı sıra, bilgisayar kullanıcılarının Rusça girmesi için de gereklidir. Kiril alfabesini girmek için ayarlanmış bir klavyesi veya kelime işlemcisi olmayan veya yerel bir Rusça klavye düzenini (JCUKEN) kullanarak hızlı bir şekilde yazamayan metinler . İkinci durumda, İngilizce QWERTY klavyeler gibi klavye düzenlerine uygun bir harf çevirisi sistemi kullanarak yazarlar ve ardından metni Kiril alfabesine dönüştürmek için otomatik bir araç kullanırlar.

İkinci bir anlamda, Rusçanın Latinleştirilmesi veya Latinleştirilmesi, Rus dilini yazmak için özel bir Latin alfabesinin girişini de gösterebilir. Böyle bir alfabe mutlaka geleneksel Kiril imlasına sıkı sıkıya bağlı olmayacaktır. Kiril'den Latinceye geçiş tarih boyunca birkaç kez önerildi (özellikle Sovyet döneminde), ancak grafemik (Volapuk gibi) ve fonemik (translit gibi) ad hoc transkripsiyonlar dışında hiçbir zaman büyük ölçekte gerçekleştirilmedi.
Rus dili için bir Latin alfabesinin benimsenmesinin en ciddi düşünülen dönem, 1929–30'da, Rusya için bir latinizasyon sistemi önermek üzere özel bir komisyonun oluşturulduğu SSCB dillerinin Latinleştirilmesi kampanyası sırasında tartışıldı.

"ONLINE transliteration of the text from Cyrillic to Latin". Cyrillic → Latin transliteration (LC). Cestovatelské stránky. 9 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Foreign geographical names". Place Names Database. Institute of the Estonian Language. 17 Haziran 2001 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Comparative transliteration of Russian 5 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. into various European languages, Morse, Braille, Georgian and Arabic

Ünlü, sesli veya vokal; ses yolu görece açık durumda iken, ses tellerinin titreşmesi ile (duyulabilecek şekilde) bir engele takılmadan oluşan; hecenin en küçük birimini oluşturan konuşma sesi. Ünsüz veya sessiz karşıtıdır. Ünlülük kavramı harflerden ziyade "sesleri" tanımlar zira bir harf kimi sözcüklerde ünlü, kimi sözcüklerde ise ünsüz bir sesi simgeleyebilir.

Uygurcada da görülen ün sözcüğü Eski Türkçede "ses, avaz" anlamlarına, "ünü-" fiili ise "seslenmek, bağırmak" anlamlarına gelir. Ünlü sözcüğü muhtemelen 19. yüzyılda "meşhur" anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Türk dilinin bilinen ilk dönemlerinde 9 ünlünün bulunduğu belirtilmiştir: a, e, é, ı, i, o, ö, u, ü. Bugün kapalı e sesi (é) yalnızca Azerice yazı dilinde bulunur.

a, e, ı, i, o, ö, u ve ü harfleri ünlü harfler, diğer harfler ise ünsüz harfler olarak adlandırılır.

Türkçede ünlüler, çıkış yeri ve dilin durumuna, dudakların durumuna, ağzın açıklığına göre şu şekilde sınıflandırılır:

Çıkış yeri ve dilin durumuna göre
Kalın (arka) ünlüler: a, ı, o, u
İnce (ön) ünlüler: e, i, ö, ü
Dudakların durumuna göre
Düz ünlüler: a, e, ı, i
Yuvarlak ünlüler: o, ö, u, ü
Ağzın açıklığına göre
Geniş ünlüler: a, e, o, ö
Dar ünlüler: ı, i, u, ü

Dünyadaki birçok dilin kendisine özgü farklı ünlü sistemi vardır.

Ünlüler Türk Dil Kurumu.

Sigma (Σ, σ, ς) (Yunanca: Σίγμα, Sigma) Yunan alfabesinin on sekizinci harfidir. Fenike alfabesinin shin  harfinden gelmektedir. Diğer harflerden farklı olarak kelimenin sonunda, başındaki ve ortasındaki hâlinden daha farklı yazılır. Kelime ortasında ve başında (küçük harfte) σ, sonunda ise ς olarak yazılır; büyük harf düzeninde her ikisi de Σ olarak yazılır. Türkçedeki S sesi gibidir. Fakat kendinden sonra Ββ, Υυ, Δδ, Λλ, Μμ, Νν, Ρρ harflerinden biri gelirse, ses Z'ye dönüşür, yani yazılışta s, okunuşta z olur.

Sigma, matematikte genellikle uzun ardışık sayıların toplamını ifade etmek için kullanılan bir kısaltmadır. Sigma, bazen fizikte de kullanılmaktadır. Fizikte ve matematikte anlamı toplamdır.

1+2+3+4+5+...18 gibi ardışık sayıların toplamı istenildiği zaman tek tek toplamak yerine toplamlarını ifade eden sigma işareti kullanılır.

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            18
          
        
        (
        k
        )
        =
        1
        +
        2
        +
        3
        +
        4
        +
        .
        .
        .
        .18
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=1}^{18}(k)=1+2+3+4+....18}
  

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            1
          
          
            18
          
        
        (
        k
        )
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=1}^{18}(k)}
  
 şeklinde gösterilir.

Fizikteki kullanım, genellikle sorularda ortaya çıkar. Toplam demektir.

  
    
      
        ∑
        
          M
        
      
    
    {\displaystyle \sum {M}}
  
 burada sigmanın kullanım nedeni toplam momenti (tork) istemektir.

σακατεύω (sakatévo) = Sakatlamak
σόμπα (sóba) = Soba
σαζάνι (sazáni) = Sazan
σαράφης (saráfis) = Sarraf
σαπούνι (sapúni) = Sabun
σοσιαλισμός (sosialismós) = Sosyalizm
Σουηδία (Souiđia) = İsveç

Sırpçanın romanizasyonu veya Sırpçanın latinleştirilmesi, Sırpçanın Latin harfleri kullanılarak temsil edilmesidir. Sırpça, Kiril alfabesinin bir varyasyonu olan Sırp Kiril ve Latin alfabesinin bir varyasyonu olan Gaj Latin alfabesi (latinica) olmak üzere iki alfabe kullanır. Sırpça, birden fazla alfabe kullanan dillerden biridir.
Gaj Latin alfabesi Sırbistan'da yaygın olarak kullanılmaktadır. Kullanılan iki alfabe de birbirlerine tamamen ve doğrudan çevrilebilir. Bu sebeple romanizasyon hatasız bir şekilde gerçekleştirilebilir. Ancak bazı durumlarda Latinceden Kiril alfabesine uygun harf çevirisi yapmak için Sırpça bilgisi gerekmektedir. Standart Sırpça şu anda her iki alfabeyi de kullanmaktadır. 2014'te yapılan bir anket, Sırp nüfusunun %47'sinin Latin alfabesini, %36'sının Kiril alfabesini tercih ettiğini gösterdi; kalan %17 ise ikisini de tercih etmemiştir.

2006 yılında referandumla kabul edilen Sırbistan Anayasası'nın 10. maddesi, Kiril alfabesini Sırbistan'ın resmî alfabesi olarak tanımlarken, anayasa ile birlikte Latinceye "resmî olarak kullanımda yazı" statüsü verildi. Eskiden devlete ait olan Politika ve Sırbistan Radyo Televizyonu veya yabancı Google Haberler, Rusya'nın Sesi ve Facebook gibi yayın ve hizmetler ise Kiril alfabesini kullanma eğilimindedir.
2013 yılında Hırvatistan'ın Vukovar şehrindeki yerel yönetim binalarının üzerindeki Kiril yazılarına yönelik kitlesel protestolar düzenlendi.

Sırp yer isimleri yol levhalarına hem Sırp Kiril alfabesiyle hem de Latin alfabesiyle yazılmaktadır.

Sırp kişi adları genellikle tam olarak yer adlarıyla aynı şekilde latinleştirilir. Bu işlem için diğer Slav alfabelerinde de bulunan Č, Ć, Š, Ž, Dž ve Đ harfleri kullanılır. Bazen Türkçedeki "C" harfi gibi telaffuz edilen Đ/đ harfinin yerine "Dj" kullanılması sonucunda sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Đ harfi, orijinal Gaj alfabesinin bir parçası değildi ancak sonradan Đuro Daničić tarafından 19. yüzyılda eklendi. Sırpça isimlerin İngilizceye çevrilmesinde (örneğin Novak Đoković) bazen "Dj" ile karşılaşılmaktadır, Hırvatçada olduğu gibi ancak kesinlikle Đ harfi kullanılmalıdır.

Sırpçada yabancı isimler Hırvatça ve Boşnakçanın aksine fonetik olarak hem Gaj Latin alfabesine hem de Kiril alfabesine çevrilir. Örneğin Sırp tarih kitaplarında George Washington'ın ismi Džordž Vašington veya Џорџ Вашингтон olarak yazılır.

ASCII Sırpça olarak da bilinen Sırpçanın eksik romanizasyonu, İngiliz alfabesi kullanılarak aksan işaretleri kullanılmadan yazılır. Genelde SMS mesajlarında, İnternet'teki yorumlarda veya e-postalarda kullanılır, çünkü çoğu kullanıcıda Sırpça klavye yüklü değildir. Sırpça 30 sesten oluşan tamamen fonetik bir dildir. Bu sesler 27 Gaj Latin harfiyle veya 30 Kiril harfiyle (ekstradan "nj" için "њ", ”lj" için "љ" ve "dž" için "џ") temsil edilebilir. "q", "w", "x" ve "y" harfleri yoktur. Bu da homograflardan dolayı romanizasyonda bir miktar belirsizliğe yol açsa da genel içeriğin anlaşılması ile bu tür sorunlar giderilebilmektedir.
Eksik romanizasyonun kullanılması, manuel bir müdahale olmadan direkt olarak Kiril alfabesine çevirme işlemini zorlaştırmaktadır. Google, bu sorunu çözmek için bir yapay zeka geliştirmeyi denedi ve ASCII ile Sırpça yazmayı ve otomatik olarak Kiril alfabesine dönüştürmeyi sağlayan etkileşimli bir metin giriş aracı geliştirdi. Ancak bazı durumlarda manuel müdahale gerekli olabilmektedir.

Sırpça metin bilgisayar tarafından otomatik olarak Kiril alfabesinden Latinceye veya tam tersine dönüştürülebilir. Linux, MacOS ve Windows için command line araçlarının yanı sıra Microsoft Word ve OpenOffice.org için eklenti araçları mevcuttur.

Transkripsiyon, çevriyazı ya da çeviri yazı konuşmadaki sesleri, onları sonradan tekrar üretebilmek için özel yazılı sembollerle kaydetmektir. Dil bilimciler fonetik transkripsiyon için Uluslararası Fonetik Alfabe'yi kullanırlar. Bunun ASCII karşılığı SAMPA'dır. Örneğin bazı Anadolu ağızlarında "değil", "Gelecek misin?", "Gelemem." sözlerinin söylenişlerine göre "da´l", "del"; "gelcemin?", "gelecaññi?" şekillerinde yazılması gibi.
Daha genelleşmiş anlamıyla transkripsiyon, "Bir ortamdan bir başkasına aktarırken, veriyi, yeni ortamın gerektirebileceği biçime çevirmek" anlamına gelir. Bu anlamıyla terim, yazılı bir kaynağın başka bir ortama dönüştürülmesi için de kullanılabilir. Örneğin bir kitabın sayfalarının görüntülerinin tarayıcı ile elde edilip ondan elektronik bir metin üretilmesi, ses dosyasının yazıya aktarılması veya bir el yazısının matbu hâle dönüştürülmesi gibi. 
Transliterasyon, bir yazı sistemine göre yazılmış bir metnin o yazıdaki harflerin değerlerini koruyacak şekilde başka bir yazı sistemine aktarılmasıdır. Transliterasyon işleminde her harf ayrı ayrı çevrilir.

Transkripsiyondan farklı olarak harf çevirisi (transliterasyon) bir yazı sistemine göre yazılmış bir metnin o yazıdaki harflerin değerlerini koruyacak şekilde başka bir yazı sistemine aktarılmasıdır. Transliterasyonda her harf ayrı ayrı çevrilir, transkripsiyonda ise her ses (fonemler) hedef dilde kendisine en yakın harfe (veya harf grubuna) çevrilir.
Transliterasyonda kaynak metinde kullanılmış harfler, onları kaydetmek için kullanılan alfabede de mevcut olmadığı için, onlar ile mevcut olan harfler arasında bir eşlendirme (gönderme) yapılır. Bu eşlendirme kuralına dayanarak kaynak metindeki metnin tam olarak nasıl yazıldığını çıkarmak mümkündür.
Örneğin modern Yunancada, <η>, <ι> ve <υ> harfleri ile <ει>, <oι> ve <υι> harf birleşimlerinin hepsi; Türkçedeki "i" sesi ile telaffuz edilir. Bunların transkripsiyonunda "i" kullanılabilir. Bunlar arasındaki farklılığı muhafaza etmek gerekirse bunların Latin harfleri ile transliterasyonu, <ē>, <i>, <y>, <ei>, <oi> ve <yi> şeklinde olabilir.

Transkripsiyon Klavyesi Çeşitli dil ve lehçelerin transkripsiyonunu yapmak için tasarlanmış klavye uygulaması.

Harf çevirisi veya transliterasyon, bir yazı sistemindeki harflerin başka yazı sisteminin harflerine çevrilmesidir. Harf çevirisi, doğrudan orijinal sesleri temsil etmemekte olup yalnızca karakterler diğer yazı sistemindeki karşılığına çevrilmektedir.
Harf çevirisine ihtiyaç 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkmıştır. Öyle ki Prusya'da bilimsel kütüphaneler yapılırken Latin, Kiril, Arap, Hint ve diğer yazı sistemleri ile yazılmış metinlerin birim kataloğunu oluşturmak gerekmekteydi. Bunun için özel talimat da verilmiştir.

International Components for Unicode transliteration services 17 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ICU User Guide: Transforms3 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Transliteration history13 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – history of the transliteration of Slavic languages into Latin alphabets.

Ukraynacanın romanizasyonu veya Ukraynacanın Latinizasyonu, Ukrayna dilinin Latin harfleriyle temsil edilmesidir. Ukraynaca, yerel olarak Kiril alfabesine dayanan kendi Ukrayna alfabesiyle yazılmıştır. Ukraynalı olmayan okuyucular için, Kiril alfabesinin karakterlerini yeniden üretemeyen bilgisayar sistemlerinde veya Ukraynaca klavye düzenine aşina olmayan daktilolarda Ukraynaca metni veya telaffuzu temsil etmek amacıyla Latin harfleriyle yazma, yani romanizasyon kullanılabilir. Romanizasyon yöntemleri arasında harf çevirisi (yazılı metni temsil eder) ve transkripsiyon (sözlü anlatımı temsil eder) bulunur.
Romanizasyondan bağımsız olarak, yerel bir Ukrayna Latin alfabesi için, genellikle Batı Slav dilleri tarafından kullanılanlara dayanan çeşitli tarihsel öneriler olmuştur, ancak hiçbiri benimsenmemiştir.

Un, tahılların öğütülmesiyle elde edilen ince toza verilen addır. Başta ekmek ve hamur işleri olmak üzere pek çok gıdanın temel bileşenidir. Genellikle buğdaydan elde edilen toza sadece un denir. Arpa, yulaf, çavdar, mısır, nohut gibi bitkilerden elde edilen un ise, yaygın olarak o tahılın adıyla birlikte mısır unu, arpa unu biçiminde adlandırılır. En fazla üretilen un buğday unu'dur, ama elma unu, muz unu, arpa unu, mısır unu, çavdar unu, darı unu, fıstık unu, pirinç unu, nohut unu, hububat unu da tüketilen un türleridir.
Mısır unu, eski çağlardan beri Mezoamerika mutfağında önemli bir yeri vardır ve Amerika'da temel gıda maddesi olmaya devam etmektedir. Çavdar unu, hem Orta Avrupa'da hem de Kuzey Avrupa'da ekmeğin bir bileşenidir.
Tahıl unu, endosperm, buğday rüşeymi ve kepekten (tam tahıllı un) veya sadece endospermden (rafine un) oluşur.
CDC, çiğ un hamurları veya hamurları yememeniz konusunda uyardı. Çiğ un, E. coli gibi bakteriler içerebilir ve diğer yiyecekler gibi pişirilmesi gerekir.

Mısır veya mısır unu, antik çağlardan beri Mezoamerika mutfağında önemli olmuştur ve Amerika'da temel bir gıda maddesi olmaya devam etmektedir. Çavdar unu, Orta ve Kuzey Avrupa'da ekmeğin bir bileşenidir. Un yapımına ilişkin arkeolojik kanıtlar (basit değirmen taşları arasında ezilen buğday tohumları) en az MÖ 6000'e kadar uzanmaktadır. 2018'de arkeologlar, Ürdün'ün kuzeybatısında 14.000 yıldan daha eski bir Natufyan avcı-toplayıcı alanı olan Shubayqa 1'de ekmek yapımına ilişkin kanıtlar bulduklarını bildirdiler. Romalılar, konik değirmenlerde tohumları öğüten ilk kişilerdi. 1786'da, Sanayi Devrimi'nin başlangıcında, ilk buharla çalışan un değirmeni Albion Mills, Southwark, Londra'da tamamlandı. 1930'larda, bazı unlar demir, niasin, tiamin ve riboflavin ile zenginleştirilmeye başlandı. 1940'larda, değirmenler unu zenginleştirmeye başladı ve folik asit 1990'larda listeye eklendi.

Un, polisakkaritler de denilen kompleks karbonhidratların alt kümesi olan yüksek oranda nişasta içerir. Yemek pişirmede kullanılan un çeşitleri arasında çok amaçlı un, kendiliğinden kabaran un ve kek unu (ağartılmış un dahil) bulunur.
Protein içeriği ne kadar çoksa un o kadar sert ve güçlü olur ve o kadar çıtır veya çiğnenebilir ekmekler üretir. Protein içeriği ne kadar azsa un o kadar yumuşak olur ve bu da kekler, kurabiyeler ve turta kabukları için daha iyidir.
Tahıl unu, endosperm, tohum ve kepeğin bir arada (tam tahıllı un) veya yalnızca endospermden (rafine un) oluşur.

"Ağartılmış un", kimyasal beyazlatıcı (ağartıcı) madde eklenmiş "rafine" undur. "Rafine" un, besin lifi ve vitaminlerin çoğunu içeren tohum ve kepek çıkarılmıştır ve genellikle "beyaz un" olarak adlandırılır.
Ağartılmış un, "ağartma" maddesi, "olgunlaştırma" maddesi veya her ikisi kullanılarak yapay olarak yaşlandırılır. Ağartma maddesi, unun doğal renginden sorumlu karotenoidleri etkiler; "olgunlaştırma" maddesi de glüten gelişimini etkiler. Olgunlaştırma maddesi, glüten gelişimini güçlendirebilir veya zayıflatabilir.

ABD'de ağartma/olgunlaştırma maddesi olarak kullanılan en yaygın dört katkı maddesi şunlardır:

Bir bileşen olarak listelenen Potasyum bromat, glüten gelişimini güçlendiren bir olgunlaştırma maddesidir. Ağartmaz.
Benzoil peroksit ağartır, ancak olgunlaştırma maddesi olarak hareket etmez. Glüten üzerinde hiçbir etkisi yoktur.
Askorbik asit (C vitamini), unun askorbik asit kullanılarak olgunlaştırıldığının veya hamur geliştirici olarak az miktarda eklendiğinin bir göstergesi olarak bir bileşen olarak listelenmiştir. Glüten gelişimini güçlendiren ancak ağartmayan bir olgunlaştırma maddesidir.
Klor gazı hem ağartma maddesi hem de olgunlaştırma maddesi olarak kullanılır. Glüten gelişimini zayıflatır ve nişastaları okside ederek unun suyu emmesini ve şişmesini kolaylaştırır, bunun sonucunda daha kalın hamurlar ve daha sert hamurlar elde edilir. Geciktirilmiş glüten oluşumu, aksi takdirde onları daha sert ve ekmeğe benzer hale getireceği için keklerde, kurabiyelerde ve bisküvilerde arzu edilir. Undaki nişastaların değiştirilmesi, hafif, kabarık kekler ve bisküviler için gerekli yapıyı bozmadan daha ıslak hamurların (daha nemli bir son ürün elde edilmesi) kullanılmasına olanak tanır. Klorlu un, keklerin ve diğer fırınlanmış ürünlerin daha hızlı sertleşmesini ve daha iyi kabarmasını, yağın daha eşit dağılmasını ve çökmeye karşı daha az hassas olmasını sağlar.
Renk ve pişirme özelliklerini değiştirmek için un işleme maddeleri olarak kullanılan diğer bazı kimyasallar şunlardır:

Klor dioksit
Kalsiyum peroksit
Azodikarbonamid veya azobisformamid (sentetik)
Atmosferik oksijen doğal ağartmaya neden olur.
Ticari unlarda yaygın olarak kullanılan koruyucular şunlardır:

Kalsiyum propanoat
Sodyum benzoat
Trikalsiyum fosfat
Bütillenmiş hidroksianisol

Bütün ağartma ve olgunlaştırma maddeleri (askorbik asit hariç) Birleşik Krallık'ta yasaklanmıştır.
ABD'de unun bromlanması artık pek rağbet görmemektedir ve henüz hiçbir yerde yasaklanmamış olsa da, evde pişirenlerin alabileceği perakende unların çok azı artık bromludur.
Özellikle ticari fırınlar için paketlenmiş birçok un çeşidi hala bromlanmış durumdadır. Evde pişirene satılan perakende ağartılmış un artık çoğunlukla peroksidasyon veya klor gazı ile işlenmektedir. Ancak marketten un satın alırken hangi işlemin kullanıldığını söylemenin bir yolu yoktur.

Beyaz veya "ağartılmış" un elde etmenin eski yöntemi hiçbir şekilde kimyasal madde kullanımını gerektirmiyordu. Bunun yerine, buğday taneleri, buğdayın kepekli dış çekirdeklerinin yumuşaması ve sonunda öğütme sırasında düşmesi için yeterince uzun süre suyla nemlendirilirdi. Bazı yerlerde, Suriye sedefotu (üzerlik) yaprakları, tahıl katmanları arasına tabakalar halinde serilir ve bitkinin büzücü yapraklarından çıkan dumanlar buğdayın dış tanelerini parçalayıp eritene ve öğütüldükten sonra temiz ve beyaz bir un bırakana kadar birkaç gün bu durumda bırakılırdı.

Un yapma sürecinde, özellikle ağartma işleminin bir sonucu olarak, besinler kaybolur. Bu besinlerin bir kısmı rafinasyon sırasında değiştirilebilir - sonuç zenginleştirilmiş undur.

Kek unu, gluten protein içeriği bakımından en düşük olanıdır, kekin kolayca "parçalanması" için minimum bağlanma üretmek üzere %6–7 (ikinci kaynaktan %5–8) protein içerir.

Hamur işi unu, keklerden biraz daha fazla güçle bir arada tutmak için %7,5–9,5) proteinle ikinci en düşük glüten protein içeriğine sahiptir, ancak yine de sert veya çıtır kabuklar yerine gevrek kabuklar oluşturur.

Çok amaçlı veya "AP unu" veya sade un, %9,5-11,5 (ikinci kaynaktan %10-12) protein içeriğiyle orta düzeyde glüten protein içeriğine sahiptir. Birçok ekmek ve pizza hamuru için yeterli protein içeriğine sahiptir, ancak ekmek unu ve özel 00 sınıfı İtalyan unu, özellikle zanaatkar fırıncılar tarafından bu amaçlar için sıklıkla tercih edilir. Bazı bisküviler de bu tür un kullanılarak hazırlanır. "Sade" yalnızca AP ununun orta düzeyde glüten içeriğine değil, aynı zamanda herhangi bir ek mayalama maddesinin olmamasına da (kendiliğinden kabaran un gibi) atıfta bulunur.

Ekmek unu genellikle sonbaharda ekilen ve ilkbaharda hasat edilen sert kırmızı kışlık buğdaydan yapılır. Sert buğday, hamuru esnek hale getiren bir protein olan glüten açısından zengindir. Sert buğday %11,5–13,5 (ikinci kaynaktan %12–14) protein içerir. Artan protein, maya fermentasyon işlemiyle açığa çıkan karbondioksiti hapsetmek için una bağlanır ve daha iyi bir kabarıklık ve daha çiğnenebilir doku elde edilir.

Sert, yüksek glüten protein içeriğine sahip unlar için kullanılan genel bir terimdir ve genellikle %13,5–16 (veya bazı kaynaklardan %14–15) protein içeren ekstra güçlü unu ifade eder (%16 teorik olarak mümkün bir protein içeriğidir). Bu un, bir tarifin, hamurun varlığında bir arada durması için ekstra güçlü olmasını gerektiren malzemeler eklediği veya ekmek yapımında güç gerektiğinde kullanılabilir.

Gluten unu rafine edilmiş gluten proteini veya teorik olarak %100 proteindir (ancak pratik rafine etme asla tam %100'e ulaşmaz). Gerektiğinde unu güçlendirmek için kullanılır. Örneğin, bir fincan AP unu başına yaklaşık bir çay kaşığı eklemek, elde edilen karışıma ekmek ununun protein içeriğini verir. Genellikle, daha fazla lif içeriğinin gluten gelişimine müdahale etme eğilimini aşmak için tam tahıllı un tariflerine eklenir; bu, ekmeğe daha iyi kabarma (gaz tutma) nitelikleri ve çiğneme sağlamak için gereklidir.

Ağartılmamış un, ağartılmamış ve bu nedenle "beyaz" un rengine sahip olmayan undur. Bir örnek, adını aldığı Sylvester Graham'ın sağlıksız olduğunu düşündüğü ağartıcı maddelerin kullanımına karşı olduğu graham unu'dur.

Kendiliğinden kabaran un, karışımda kimyasal mayalayıcılarla ticari olarak mevcuttur. Amerika'da önceden tuzlanmış olması muhtemeldir; Britanya'da durum böyle değildir. Eklenen malzemeler un içinde eşit şekilde dağılır ve bu da pişmiş ürünlerde tutarlı bir kabarma sağlar. Bu un genellikle sünger kek, çörek, muffin vb. hazırlamak için kullanılır. Fırıncı Henry Jones tarafından icat edilmiş ve 1845'te patentlenmiştir. Bir tarif kendiliğinden kabaran un gerektiriyorsa ve bu mevcut değilse, aşağıdaki ikame mümkündür:

1 su bardağı (125 g) sade un
1 çay kaşığı (3 g) kabartma tozu
(ABD tarifleri) bir tutam ila 1⁄4 çay kaşığı (1 gr veya daha az) tuz

Buğday, un yapmak için en yaygın kullanılan tahıldır. Bazı çeşitlerine "beyaz un" denir. Unlar farklı seviyelerde protein glüten içerir. "Güçlü un" veya "sert un", "zayıf" veya "yumuşak" undan daha yüksek glüten içeriğine sahiptir. "Kahverengi" ve tam buğday unları sert veya yumuşak buğdaydan yapılabilir.

Atta unu, Hint ve Pakistan mutfağında önemli olan, roti ve chapati gibi çeşitli ekmekler için kullanılan tam tahıllı bir buğday unudur. Genellikle taşta öğütülüp iri taneciklere dönüştürülür ve bu ise ona diğer yassı ekmeklerde kolayca bulunmayan bir doku kazandırır.
Buğday unu (T. aestivum) ekmek yapımında en sık kullanılan undur. Durum buğdayı unu (T. durum) ikinci en çok kullanılan undur.
Maida unu, paratha ve naan gibi çok çeşitli

Vietnam alfabesi (Vietnamca: Chữ Quốc ngữ ya da Chữ Nôm, Çin karakterleriyle yazılmış versiyonu: 𡨸國語 Vietnamca telaffuz: [t͡ɕɨ˦ˀ˥ kuək̚˧˦ ŋɨ˦ˀ˥] ya da kelimenin tam anlamıyla "[Ulusal dil]") Vietnamca dilinin yazılmasında kullanılan modern yazı sistemidir. Latin dillerinin alfabeleri, özellikle Portekiz alfabesinden alınmış bazı digraflar ve dokuz aksan işareti veya aksan kullanır. Bu diyakritik işaretler aynı sesli harfte iki tane görülebildiği için yazılı Vietnamcayı Latin alfabelerinin yerelleştirilmiş varyantları arasında kolayca tanınabilir kılar.

Vietnam alfabesinde, ⟨ă⟩, ⟨â⟩, ⟨ê⟩, ⟨ô⟩, ⟨ơ⟩, ⟨ư⟩ ve ⟨đ⟩ olmak üzere dört diakritik işaret kullanılan 7 harf de dahil olup 29 harf vardır. Tonu belirtmek için kullanılan ek 5 diakritik işaret daha vardır (Örneğin: ⟨à⟩, ⟨á⟩, ⟨ả⟩, ⟨ã⟩ ve ⟨ạ⟩). Karmaşık sesli harf sistemi ve aynı harf üzerinde iki kez üst üste gelebilen diakritik işaretli çok sayıda harf (Örneğin: 'İlk' anlamına gelen 'Nhất'), Vietnam yazımını Latin alfabesini kullanan diğer yazı sistemlerinden ayırt etmeyi kolaylaştırır. Uluslararası Fonetik Alfabe'de fonetik değeri takiben üstküme olarak işaretlenen 4-6 ton vardır. 

Kullanılmayan Vietnamca harfler

Alfabe büyük ölçüde Portekizceden türetilmiştir, ancak gh ve gi kullanımı İtalyancadan ödünç alınmış (ghetto, Giuseppe) ve Yunanca ve Latinceden c / k / qu (canis, Grekçe: kinesis karşılaştırması), bu harflerin İngilizce kullanımını yansıtır (cat, kite, queen).

Yazım ve telaffuz arasındaki bağlantı biraz karmaşıktır. Bazı durumlarda, aynı harf birkaç farklı sesi temsil edebilir ve farklı harfler aynı sesi temsil edebilir. Çünkü ortografi yüzyıllar önce tasarlanmıştı ve doğrudan yukarıdaki grafikte gösterildiği gibi Orta ve Modern Vietnamca arasındaki farktan da anlaşılabileceği üzere konuşulan dil değişti.

Vietnamca bir tonlu dilidir, yani her kelimenin anlamı, telaffuz edildiği tona bağlıdır. Standart kuzey lehçesinde altı farklı ton vardır. Güneyde, hỏi ve ngã tonlarının birleşmesi vardır, aslında beş temel ton bırakır. Birincisi ("seviye tonu") işaretlenmez ve diğer beşi hecenin sesli harf kısmına uygulanan aksanlarla gösterilir. Ton adları, her tonun adı tanımladığı tonda söylenecek şekilde seçilir.
Çin yazı sisteminden gelen etkinin bir sonucu olarak, Vietnamca hece her biri sanki bir sözcükmüş gibi yazılır. Geçmişte, çok heceli kelimelerdeki heceler tireler ile birleştirildi, ancak bu uygulama öldü ve tireleme artık ödünç kelimeler için ayrıldı. Yazılı hece soldan sağa aşağıdaki sırayla en fazla üç bölümden oluşur:

İsteğe bağlı bir başlangıç ünsüz kısmı
Gerekli bir sesli hece çekirdeği ve gerekirse ton işareti, üstüne veya altına uygulanır
Bir bitiş ünsüz kısmı sadece aşağıdakilerden biri olabilir: c, ch, m, n, ng, nh, p, t veya hiçbir şey.

1. Tablodaki ünlüler kalın ve italik yazılmıştır.2. ⟨b⟩'ye atıfta bulunmak için "Bê bò" veya "Bờ bò" terimlerinin ve ⟨p⟩'ye atıfta bulunmak için "Pê phở" veya "Pờ phở" terimlerinin kullanılması bazı bağlamlarda karışıklığı önlemek içindir, aynı şey ⟨s⟩ için "Sờ mạnh" veya "Sờ nặng" (kelimenin tam anlamıyla, 'güçlü s' veya 'ağır s') ve ⟨x⟩ için "Xờ nhẹ" (kelimenin tam anlamıyla, 'hafif x'), ⟨i⟩ için "I ngắn" (kelimenin tam anlamıyla, 'kısa i') ve ⟨y⟩ için "Y dài" (kelimenin tam anlamıyla, 'uzun y') için de geçerlidir.3. ⟨q⟩, Vietnamcada her kelime ve ifadede her zaman ⟨u⟩ ile takip edilir, Örneğin: Quần (Pantolon), Quyến Rũ (Çekmek), vb.4. ⟨y⟩ için kullanılan "i-cờ-rét" ismi, harfin kökeninin Yunanca İpsilon (Υ υ) harfinden geldiğine işaret eden Fransızcadaki "i grec" (kelimenin tam anlamıyla 'Yunanca i') harfinden gelir. Diğer kullanılmayan Fransızca telaffuzlar arasında ⟨e⟩ (/əː˧/) ve ⟨u⟩ (/wi˧/) bulunur.5. Vietnam alfabesinde 4 harf eksiktir: ⟨f⟩ (ép, ép-phờ), ⟨j⟩ (gi), ⟨w⟩ (đớp lưu 'çift u', vê kép, vê đúp 'çift v') ve ⟨z⟩ (giét). Ancak, bu harfler genellikle yabancı ödünç kelimeler için kullanılır (kısmen uyarlanmış olanlar bile: flo 'flor', jun 'jul', bazơ 'baz') veya yabancı isimler için tutulabilir.6. ⟨y⟩ genellikle ⟨i⟩ ile birlikte bir sesli harf olarak ele alınır. ⟨i⟩ 'kısa /i˧/'yi ve ⟨y⟩ 'uzun /i˧/'yi temsil eder. ⟨y⟩, diğer ünlülerin (⟨ý⟩, ⟨ỳ⟩, ⟨ỹ⟩, ⟨ỷ⟩, ⟨ỵ⟩) yanı sıra tonlara da sahip olabilir, Örneğin: Mỹ 'Amerika'. Ayrıca ünsüz olarak da işlev görebilir (⟨â⟩ ve ⟨a⟩'dan sonra kullanıldığında). Bazen ⟨i⟩'nin yerine kullanılabilir, Örneğin: Bánh Mì (Ekmek) bazen bazı kişiler tarafından "Bánh Mỳ" olarak yazılabilir, ancak genellikle standart veya doğru olarak kabul edilmez.7. ⟨s⟩ ve ⟨x⟩, Kuzey Vietnam lehçelerinde veya bazı Güney Vietnam konuşmacılarında (özellikle Mekong Deltası bölgesinde) ses olarak birbirine benzer ve bazen bu konuşmacılar arasında birbirinin yerine kullanılabilir, Örneğin: Sương Xáo (Sis) ya da Sương Sáo (Çimen Jölesi), vb.

M.Ö. en az 111'den beri Vietnam edebiyatı, hükûmet makaleleri, bilimsel çalışmalar ve dini yazılar klasik Çince (ch (Han) dilinde yazılmıştır. 

En azından 8. yüzyıldan beri Vietnamca, çeşitli Çince karakterler (Vietnamca: chữ Nôm) kullanılarak yazılmıştır, her biri bir kelimeyi temsil eder. Sistem chu Han'a dayanıyordu, ancak Vietnamca icat edilen karakterlerle de desteklendi (Vietnamca: chữ thuần nôm, uygun Nom karakterleri) yerel Vietnamca kelimeleri temsil eder.

1520 gibi erken bir tarihte, Vietnam'daki Portekizli ve İtalyan Cizvit misyonerleri Latin alfabesini dili öğrenmeye yardımcı olmak ve yazmak için kullanmaya başladılar. Bu çabalar sonunda Portekizli misyoner Francisco de Pina tarafından başlatılan mevcut Vietnam alfabesinin geliştirilmesine yol açtı. Çalışmalarına, ülkede 1624-1644 yılları arasında çalışan Avignon misyoneri Alexandre de Rhodes tarafından devam edildi. Gaspar do Amaral ve António Barbosa'nun önceki sözlüklerini temel alan Rhodes, daha sonra 1651'de Roma'da yazım sistemlerini kullanarak yazdırılan Vietnamca – Portekizce – Latin sözlük olan Dictionarium Annamiticum Lusitanum et Latinum'u yazdı.

1910'da Fransız Çinhindi yönetimi chữ Quốc ngữ'yu (modern Vietnam alfabesi) zorunlu kıldı.
Başlangıçta Vietnam'daki Hristiyan topluluklarında kullanılmıştır. Bazı misyonerler Konfüçyüsçü edebiyatı Vietnam'daki Katolik dönüşümünün (ve Vietnam'ın Fransız kontrolünün) ana engeli olarak gördüler. Latin alfabesi, Çinli eğitimli emperyal seçkinler tarafından kaba olarak küçülen Vietnamca popüler literatürü yayınlamanın bir aracı haline geldi.
Tarihçi Pamela A. Pears Vietnam'da, Latin alfabesini oluşturarak Fransızların Vietnamlıları geleneksel edebiyatlarından kestiğini ve okuyamadıklarını iddia etti. Bazı Fransızlar başlangıçta Vietnamcayı tamamen Fransızca diliyle değiştirmeyi planladılar, ancak yerli nüfusa kıyasla az sayıda Fransız yerleşimci göz önüne alındığında, bu asla ciddi bir proje değildi. 1910'a kadar Vietnamca yazmak için chữ Quốc ngữ kullanımını kabul ettiler, çünkü hâlâ dili romanlaştırma ve Han Nom'u silme hedeflerine ulaşmışlardı.

1907-1908 yılları arasında kısa ömürlü Tonkin Özgür Okulu quoc ngu'yu ilan etti ve genel nüfusa Fransızca öğretti.
1917'de Fransızlar, "eski rejim" ile bağlantılı aristokrat bir sistem olarak görülen Vietnam'ın Konfüçyüsçü sınav sistemini bastırdı ve böylece Vietnamlı seçkinlerin çocuklarını Fransız dil eğitim sisteminde eğitmeye zorladı. İmparator Khải Định, 1918'de geleneksel yazı sisteminin kaldırıldığını ilan etti. En geleneksel milliyetçiler Konfüçyüsçü sınav sistemini ve ideogramların kullanılmasını desteklerken, Vietnamlı devrimciler ve ilerici milliyetçiler ve Fransız yanlısı seçkinler Fransız eğitim sistemini eski Çin hakimiyetinin tüm kalıntılarından kurtulmanın, demokratikleştirmenin bir yolu olarak gördüler; Vietnamlıları modern dünyaya ve Fransız cumhuriyeti ile belirlenen ideallere açmak.
Fransız sömürge rejimi daha sonra yerliler için başka bir eğitim sistemi kurdu ve Vietnamcayı Latin alfabesi kullanarak ilkokulda ilk dil olarak, sonra Fransızcayı ikinci dil olarak öğrettiler. İlköğretim için yüz binlerce ders kitabı Latin alfabesi kullanılarak yayınlanmaya başladı, Vietnam kültürünün ifadesi için popüler ortama dönüştürmenin istemsiz sonucu ile. 1930'ların sonlarına doğru nüfusun yaklaşık % 10'u okuryazardı. Bu birkaç on yıl öncesine kıyasla dev bir artış idi.

21. yüzyıl bilgisayar destekli dizgi yöntemlerinin ortaya çıkmasından önce, Vietnamlıların dizgi ve baskı sistemi, aksan ve diyakritik işaret sayısı nedeniyle bir "kabus" olarak tanımlanmıştı.
Çağdaş Vietnamca metinler bazen Vietnamca yazım kurallarına uyarlanmamış kelimeler içerebilir.

Ã, Â, İ, Ê, Ô, Ey, Ü
Chữ Nôm, Vietnamca yazmak için kullanılan eski yazı.
Chu Han, Vietnamcanın Klasik Çince alfabesi ile yazılan ilk ve en eski formu
Nokta (diyakrıtik işaret)
Üstten kanca
Boynuz (aksan)
VIQR, Vietnam alfabesinin standart bir 7 bit yazma kuralı.
VISCII, Vietnam alfabesinin standart 8 bit kodlaması.
Vietnamca Braille alfabesi
Vietnamca kaligrafi
Vietnam fonolojisi

Vita (Yunanca: βήτα; büyük harf Β, küçük harf β) ya da beta (Grekçe: βῆτα), Yunan alfabesinin ikinci harfi. Harf, Fenike alfabesinin bet  harfinden gelmektedir. Harfin adı Modern Yunancada "vita" olarak okunur. Harfin ses değeri günümüz Yunancasında Uluslararası Fonetik Alfabe'ye göre ötümlü dişsil-dudaksıl sürtünmeli ünsüze ([v]) tekabül eder ve çevrildiğinde Türk alfabesindeki v harfinin verdiği sese denk gelmektedir. Antik Yunancadan yapılan çevirilerde ise bu dilde ötümlü çiftdudaksıl patlamalı ünsüz ([b]) olarak okunmuş olduğundan ötürü b harfiyle transkribe edilir.

Bilim ve teknoloji alanlarında β (beta) sıklıkla kullanılan bir semboldür. Uluslararası Fonetik Alfabe'de ise harf ötümlü çiftdudaksıl sürtünmeli ünsüz sesini ([β]) belirtmek için kullanılır. Etoloji ile ilişkili baskınlık hiyerarşisinde bir sürü veya grup içerisindeki alt kademe bireyleri belirtmek için de beta kavramı kullanılmaktadır. Argoda "beta" veya "beta erkeği" terimleri, hayatta dominant olmayan ve eş bulmada başarısız erkekler için "alfa erkeği" kavramına tezatlık oluşturarak kullanılabilir.

B antik dönemde pek çok farklı varyant ile yazılmıştır. Bu varyantlar arasında  (Gortinya),  and  (Santorini),  (Argos),  (Değirmenlik),  (Korint),  (Megara, Bizantion) ve  (Kiklad Adaları) yer alır.
Latin alfabesinde yer alan B ile Kiril alfabesindeki Б ile В harfleri β harfinden türemiştir. Alman alfabesindeki ß (scharfes S veya Eszett olarak bilinir) ile karıştırılmasına rağmen, iki harf kökensel olarak ilişkili değildir.

βαγόνι (vagóni) = vagon
βαπόρι (vapóri) = vapur
βάζο (vázo) = vazo
βίδα (vída) = vida
βιτρίνα (vitrína) = vitrin

Yevanik, (diğer adlar: Yavanik, Yavanca, Romanyot, Yahudi Yunancası), Helenistik dönem'den beri varlığı süren Romanyot (Yunan Yahudileri)'un konuştuğu bir lehçedir. Koini Yunancası'nın bir kolu olan ve çok büyük bir olasılıkla ölü olan ya da neslinin yok olmasının eşiğinde olan bu dilde İbraniceden kelimeler de bulunur. Yunanlar tarafından kolayca anlaşılabilen Yevanik, Romanyotlar tarafından İbranice harfler kullanılarak yazılır.
Yevanik kelimesi, Aryan ve Yakın Doğu kültürlerinin Yunanlar için kullandığı Yavan kelimesiyle aynı kökten gelir.
Bu dilin neslinin yok olmasının (ya da eşiğinde olmanın) sebepleri şunlardır:

Romanyotlar'ın Sefaradlar'ın altında asimile olmaları
Yunan, Türk ve Bulgar kültürünün benimsenmesinden dolayı asimile olmaları
Romanyotlar'ın ABD ve İsrail'e göç etmesi
Siyonizm ideolojisiyle İbranicenin favori dil haline gelmesi
Yahudi Soykırımı sonucu yok edilmeleri.
1987'de yapılan araştırmalar sonucu 35'i İsrail'de olmak üzere dünyada toplam 50 kişi Yahudi Yunancası biliyordu, bu dilin ölü bir dil olma ihtimali çok yüksektir.

Yunanca
Kalabriya lehçesi (Yunanca)
Kapadokya lehçesi (Yunanca)
Pontus lehçesi (Yunanca)

Dünyanın devam eden en eski edebiyatlarından biri olan Yunan edebiyatının yazılı dönemleri şu bölümler halinde ele alınır;

Bu devirde en büyük destan şairi Homeros yetişmiştir. Homeros'tan bir yüzyıl sonra yetişen Hesiodos de didaktik şiir alanında eserler vermiştir.

Lirik şiir gelişmiş; yergi, kahramanlık şiirleri ve masal alanında eserler veren sanatçılara rastlanmıştır. Ünlü şairleri Sappho, Arkhilokhos, Tyrtaios, Anakreon, Simonides'tir, Aisopos da masalları ile bilinmektedir.

Yunan ve dünya edebiyatlarının en büyük tragedya ve komedya şairleri bu devirde sivrilmiştir. Tragedya alanında Aiskhylos, Sophokles, Euripides; komedya alanında Aristophanes, Menandros en ünlü şairlerdir. Bu devirde Yunan edebiyatının en büyük lirik şairlerinden Pindaros da yetişmiştir. Tarih alanında Herodotos, Thukydides, Ksenophanes, Hitabet alanında Perikles, Demosthenes, İsokrates; Felsefe alanında Sokrates, Eflâtun, Aristo gibi felsefeci ve sanatçılar bu devirde yetişmiştir.

Atina'nın hürriyet çağının sona ermesinden sonra İskenderiye bir kültür merkezi olmuştur. Pastoral şiir alanında Epikuros bu dönemde yetişen sanatçılardan biridir.

Roma egemenliğinden Hristiyanlığın yayılmasına dek süren bu çağda Plutarkhos ve Lukianos yetişmiştir.

Abhazya Güney Kafkasya bölgesinde yer almaktadır. De facto olarak bağımsız bir cumhuriyettir ama çoğunlukla uluslararası tanımlamalarda Gürcistan içinde bir özerk cumhuriyet olarak kabul edilmektedir. Abhazya Cumhuriyeti adını taşıyan bu yönetim bazı ülkeler tarafından tanınmıştır (Rusya, Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu, Tuvalu ve de facto Güney Osetya, Transdinyester, Dağlık Karabağ ve sürgündeki Krayina Sırp Cumhuriyeti).

Abhazya Karadeniz'in kuzey kıyısında, Gürcistan batı ucunda yaklaşık 8.660 kilometrekare (3.340 sq mi) bir alanı kaplamaktadır. Kafkas Dağları Abhazya'yı kuzey ve kuzeydoğuda, Rusya içindeki Çerkesya topraklarından ayırır. Doğuda Svaneti ile; Güneydoğuda Samegrelo ile ve güney ve güneybatısında Karadeniz ile sınırlanmıştır. Aralıklı ovalar ve kuzeyde bulunan yüksek tepeler ile Abhazya çeşitli bir topoğrafyaya sahiptir.
Bölge son derece dağlık (yaklaşık % 75 dağlar) olup yerleşim büyük ölçüde sahil, alçak ve düz alanlarda, iyi sulanan vadiler ile sınırlıdır. Büyük Kafkas Sıradağları bölgenin tüm kuzey sınırını kaplamaktadır. Gagra, Bzıb ve Kodori bölgeleri Abhazya'daki Kafkas dağlarının ana bölgesidir. Abhazya'nın en yüksek zirveleri kuzeydoğusunda ve doğusunda (Svaneti sınırı boyunca) deniz seviyesinden 4.000 metre (13.123 ft) metre uzaklıktadır. En yüksek dağ Dombay-Ülgen dağıdır (4.046 m veya 13.274 ft).

Abhazya manzaraları kıyı ormanları ve narenciye tarlalarından ve cumhuriyetin kuzeyindeki sonsuz karlar ve buzullardan oluşmaktadır. Çünkü Abhazya'nın karmaşık topografyası insanlar tarafından ekimi ve bakımı kolaylaşmış ve gelişmişti. Bu nedenle, Abhazya'nın büyük bir kısmı (topraklarının yaklaşık % 70'i) bugün hâlâ ormanlarla kaplıdır. Abhazya ayrıca birçok endemik bitki türlerinin bulunduğuda bilinmektedir. Abhazya'da ormanlar daha yaygın olduğundan ekolojik alanı büyük ölçüde temizlenmiştir. Ormanları genellikle meşe, kayın, gürgen gibi ağaç türleri oluşturmaktadır. Güneydoğu Abhazya, Kolhis Ovasının bir bölümü hâlâ Kolhisli ormanları ile (kızılağaç, gürgen, meşe, kayın) ya da narenciye ve çay tarlaları ile kaplıdır.
Dünyanın bilinen en derin mağarası olan Krubera mağarası (yaklaşık derinliği 2190 m. ve uzunluğu ise 13.432 metredir) Gagra ilçesi yakınlarında, Arabika Masifi üzerindeki Gagrinsky Aralığı'nda, denizden 2.250 metre yükseklikte yer almaktadır.

Abhazya'nın Karadeniz'e yakınlığı ve kuzey enlemlerinde olmasına karşın iklimi ılımandır. Kafkas dağları kuzeyden gelen soğuk rüzgarlardan Abhazya'yı kalkan gibi korumakta, bölgenin iklimini yumuşatmakta büyük ölçüde sorumludur.
Cumhuriyetin kıyı alanları subtropikal iklime sahiptir ve çoğu bölgelerde yıllık ortalama sıcaklık yaklaşık 15 °C (59 °F)'dir. Yazın (Temmuz) ortalama sıcaklıklar her yerde 22 ve 23 °C (71.6 ve 73.4 °F), iken, Kışın (Ocak) ortalama sıcaklıklar, 4 ve 6 °C (39.2 ve 42.8 °F)arasında değişmektedir.
Deniz seviyesinden 1.000 metre (3.281 ft) üzerinde dağ iklimi görülmekte ve nispeten kışın uzun ve soğuk ve yazın sıcak geçmekte, deniz seviyesinden 2.000 metre (6.562 ft) yukarlarında ise kışlar soğuk ve yaz ayları kısa geçmektedir. Abhazya'nın en yüksek bölgeleri yıl boyunca soğuk bir iklime sahiptir.

Wikimedia Atlas'da Abkhazia

Aneto Pireneler üzerindeki en yüksek tepedir. Aragona Özerk Bölgesinin Huesca ili sınırları içerisindedir. Fransızca ismi Néthou 'dur. Yüksekliği 3.404 metredir. Tepeye ilk kez Rus Platon de Tchihatcheff 1842 yılında tırmanmıştır. Fransa-İspanya sınırının 6 kilometre (4 mil) güneyinde, üç Aragon eyaletinin en kuzeyindeki İspanyol Huesca eyaletinde yer almaktadır. Maladeta masifinin en güney bölümünü oluşturur. Benasque vadisinde yer almaktadır. Granitik yapıya sahip Paleozoik arazi ve Mezozoyik malzemelerden oluşur.

Aneto'nun kuzeyinde yer alan Aneto Buzulu, Pireneler'deki en büyük buzuldur. Ancak bu buzul, küresel ısınmanın etkisiyle hızla küçülmektedir. 20. yüzyılın başlarında yaklaşık 200 hektar olan buzul alanı, 21. yüzyıl başlarında 50 hektarın altına inmiştir. Bilimsel çalışmalara göre buzulun 2050 yılına kadar tamamen yok olabileceği öngörülmektedir.

Aneto, İspanya'nın en popüler dağcılık hedeflerinden biridir. Özellikle yaz aylarında çok sayıda dağcı zirveye tırmanmaktadır. En yaygın rota, Benasque'deki La Renclusa Dağ Evi'nden başlayan klasik kuzey rotasıdır. Zirveye ulaşmak için son bölümde Mahkeme Köprüsü (Puente de Mahoma) olarak bilinen dar bir sırttan geçilmesi gerekir.

Aneto ve çevresi, Posets-Maladeta Doğal Parkı sınırları içinde yer alır ve doğal yaşam, flora ve faunanın korunması için çeşitli önlemler alınmıştır

Avrasya Gümrük Birliği (AGB), Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyesi devletlerin oluşturduğu gümrük birliğidir. Gümrük birliği, 2000'de kurulan Avrasya Ekonomi Topluluğu'nun ve günümüzdeki adıyla Avrasya Ekonomik Birliği'nin temel görevlerinden biridir. Gümrük birliği içerisinde dolaşan mallar gümrüğe tabi değildir ve gümrük birliği üyeleri, birliğe giren tüm mallara ortak gümrük tarifesi uygulamaktadır. Gümrük birliğinin bir sonucu olarak Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası ticaret anlaşmaları söz konusu olduğunda üye devletler kendi adlarına müzakereler gerçekleştirmezken Avrasya Ekonomik Birliği tek bir varlık olarak müzakere etmektedir.
1 Ocak 2010'da yürürlüğe giren gümrük birliğinin kurucu üyeleri Belarus, Kazakistan ve Rusya'dır. 2 Ocak 2015'te Ermenistan gümrük birliğine katıldı. 6 Ağustos 2015'te Kırgızistan, Avrasya Ekonomik Birliği üyesi oldu. Gümrük birliğini kuran antlaşma; Avrasya Ekonomik Birliği'ni kuran, 2014'te imzalanan ve gümrük birliğini AEB çatısı altına sokan antlaşma ile kaldırıldı.
Üye devletler, ekonomik entegrasyona devam etti ve Temmuz 2011'den sonra aralarındaki tüm gümrük sınırlarını kaldırdı. Üye devletler 19 Kasım 2011'de yakın ekonomik ilişkileri teşvik etmek ve 2015'te Avrasya Ekonomik Birliği'ni oluşturmak için ortak bir komisyon kurdu. 1 Ocak 2012'de üç ülke, daha fazla ekonomik entegrasyonu desteklemek için tek bir ekonomik alan kurdu. Avrasya Ekonomik Komisyonu, gümrük birliğinin ve Avrasya Ekonomik Birliği'nin düzenleyici organıdır.
Avrasya Gümrük Birliği'nin oluşumu 1995, 1999 ve 2007 tarihli üç farklı antlaşma ile garanti altına alınmıştı.

Gümrük birliğine karşı çıkan Amerika Birleşik Devletleri, bunu "eski Sovyet ülkeleri arasında Rusya'nın egemen olduğu Sovyetler Birliği benzeri bir birliği tekrar kurma girişimi" olarak değerlendirdi.

Bağımsız Devletler Topluluğu
Şanghay İşbirliği Örgütü
EAC İşareti

Resmî site

Avusturya müziği
 Belçika müziği
 Britanya müziği
 İngiliz müziği
 İskoç müziği
 Galler müziği
 Anglo-Hint müziği
 Alman müziği
 İrlanda müziği
 Fransız müziği
 Hollanda müziği
 İsviçre müziği
 Lüksemburg müziği

 Azeri müziği
 Belarus müziği
 Bulgar müziği
 Çek müziği
 Ermeni müziği
 Gürcü müziği
 Macar müziği
 Moldova müziği
 Polonya müziği
 Romanya müziği
 Rus müziği
 Ukrayna müziği

 Danimarka müziği
 Estonya müziği
 Fin müziği
 İsveç müziği
 İzlanda müziği
 Lapon müziği
 Letonya müziği
 Litvanya müziği
 Norveç müziği

 Arnavut müziği
 Bosna müziği
 Cebelitarık müziği
 Hırvat müziği
 İspanya müziği
 Endülüs müziği
 Asturias müziği
 Aragona müziği
 Balear Adaları müziği
 Bask müziği
 Kanarya Adaları müziği
 Kantabria müziği
 Kastilya-La Mancha müziği
 Katalanya müziği
 Ekstremadura müziği
 Galiçya müziği
 Leon müziği
 Valensiya müziği
 İtalyan müziği
 Karadağ müziği
 Makedonya müziği
 Malta müziği
 Portekiz müziği
 Sırp müziği
 Slovak müziği
 Slovenya müziği
 Kıbrıs müziği
 Türk müziği
 Yunan müziği

Eurovision Şarkı Yarışması

Bu liste Avrupa kıtasının iç denizlerinde (göl ve nehirler dahil) ve sınırı olan okyanuslarda yer alan adaları göstermektedir.

Büyük adalar ve Britanya Adaları'nın ada grupları
Büyük Britanya
İrlanda
İngiltere

Wight Adası
Sheppey Adası
Hayling Adası
Foulness Adası
Portsea Adası
Canvey Adası
Mersea Adası
Walney Adası
Wallasea Adası
Lundy
Scilly Adası
İskoçya

Ana takımadalar
Shetland
Orkney Adaları
Dış Hebrideler
İç Hebrideler
Clyde Adaları
Forth Adaları
Dış adalar
En büyük adalar
Lewis ve Harris
Skye
Mainland, Shetland
Mull Adası
Islay
Mainland, Orkney
Arran Adası
Jura
Güney Uist
Kuzey Uist
Galler

Anglesey
Holy Adası
İrlanda

Achill Adası
Aran Adaları
Rathlin Adası
Man Adası
Man Adası
Calf of Man
Manş Adaları
Jersey
Guernsey
Alderney
Sark
Başlıca Danimarka adaları:
Samsø
Sejerø
Başlıca İsveç adaları:
Orust
Hisingen
Tjörn
Diğer büyük Atlantik adaları:
Azorlar (Portekiz) - siyasi ve kültürel olarak Avrupa ile ilişkili
Madeira (Portekiz) - siyasi ve kültürel olarak Avrupa ile ilişkili
Kanarya Adaları (İspanya) - siyasi ve kültürel olarak Avrupa ile ilişkili
Faroe Adaları (Danimarka)
Grönland (Danimarka) - coğrafî olarak Kuzey Amerika kıtasının bir parçası, siyasi ve kültürel olarak Avrupa ile ilişkili.
İzlanda - siyasi ve kültürel olarak Avrupa ile ilişkili olan Kuzey Amerika ve Avrasya kıta levhaları arasındaki sınırı geçiyor .

Danimarka adaları:
Funen
Peberholm
Sprogø
Zealand

Başlıca Danimarka adaları:
Bornholm
Falster
Lolland
Başlıca Estonya adaları:
Abruka
Hiiumaa
Kihnu
Muhumaa
Naissaar
Osmussaar
Piirissaar
Ruhnu
Saaremaa
Vilsandi
Vormsi
Başlıca İsveç adaları:
Gotland
Öland
Värmdö
Diğer büyük Baltık adaları:
Åland (Fin egemenliği altındaki bölge)
Beryozovye Adaları (Finlandiya Körfezi'nde bulunur) (Rusya)
Fehmarn (Almanya)
Hailuoto (Finlandiya)
Rügen (Almanya)
Usedom/Uznam (Almanya ve Polonya)
Wolin (Polonya)

Alman ve Hollanda adaları:
Frisian Adaları
Danimarka Wadden Denizi Adaları
Kuzey Jutlandic Adası

Batı Akdeniz:
Balearic Adaları (İspanya)
Islas Chafarinas (İspanya; plazas de soberanía)
Islas Alhucemas (İspanya; plazas de soberanía)
Comino (Malta)
Cominotto (Malta)
Corsica (Fransa)
Elba (İtalya)
Fungus Rock (Malta)
Gozo (Malta)
Filfla (Malta)
Ischia (İtalya)
Lampedusa (İtalya; geographically African)
Lampione (İtalya)
Linosa (İtalya)
Malta (Malta)
Manoel Island (Malta)
Pantelleria (İtalya)
Ponza (İtalya)
Sardinya (İtalya)
Sicilya (İtalya)
St. Paul's Islands (Malta)
Güney Akdeniz
Girit (Yunanistan)
Euboea (Yunanistan)
Lesbos Island (Yunanistan)
Rhodes (Yunanistan)
Chios (Yunanistan)
Cyclades (Yunanistan)
Dodecanese (Yunanistan)
Sporades (Yunanistan)
Kuzey Ege Adaları (Yunanistan ve Türkiye)
Argo-Saronic Islands (Yunanistan)
Ionian Islands (Yunanistan)
Sveti Nikola Island (Karadağ)
Brač (Hırvatistan)
Cres (Hırvatistan)
Čiovo (Hırvatistan)
Dugi Otok (Hırvatistan)
Hvar (Hırvatistan)
Iž (Hırvatistan)
Korčula (Hırvatistan)
Krk (Hırvatistan)
Lastovo (Hırvatistan)
Lošinj ˙(Hırvatistan)
Mljet (Hırvatistan)
Molat (Hırvatistan)
Murter (Hırvatistan)
Pag (Hırvatistan)
Pašman (Hırvatistan)
Rab (Hırvatistan)
Šolta (Hırvatistan)
Ugljan (Hırvatistan)
Vir (Hırvatistan)
Yunan Adaları'nın geri kalanı, Kıbrıs ve Hırvatistan da Güney Akdeniz'in bir parçasıdır.

Bulgar adaları Doğu Akdeniz'in bir parçasıdır.
St. Anastasia Adası
St. Cyricus Adası
St. Ivan Adası
St. Thomas Adası
Romanya adaları
Sacalinu Mare Adası
Sacalinu Mic Adası
Avrupa ve Asya arasındaki Türk adaları
Tavşan Adası
Büyükada (Amasra)
Giresun Adası
Hoynat Adası
Kefken Adası
Öreke
Ukrayna adaları
Yılan Adası

Norveç adaları:
Jan Mayen
Svalbard (Norveç bölgesi):
Ayı Adası
Spitzbergen
Nordaustlandet
Rus adaları:
Bolshevik Adası
Franz Josef Toprakları
Komsomolets Adası
Novaya Zemlya
October Revolution Adası
Pioneer Island
Schmidt Adası
Severnaya Zemlya

Norveç adaları
Hitra
Lofoten
Sørøya

İtalya göleri:
San Giulio Adası
Isola Bella (Maggiore Gölü)
Isola Madre (Maggiore Gölü)
Isola dei Pescatori (Maggiore Gölü)
Kuzey Makedonya gölleri
Golem Grad Island (Prespa Gölü)

Kundziņsala, Daugava Nehri, Letonya
Tiber Adası, İtalya
Thames Nehri'ndeki adalar, İngiltere, Birleşik Krallık

Yüzölçümlerine göre Avrupa adalarının listesi
Nüduslarına göre Avrupa adalarının listesi
Tuna'daki adaların listesi

 Wikimedia Commons'ta Avrupa'daki adalar listesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Avrupa'daki şehirler listesi Avrupa kıtası içindeki ülkelerin şehirlerini gösteren listeler. Ülkelerin listeleri, belirli tanımlara göre Avrupa coğrafi sınırları içinde en az bir sınırı bulunan ülkeleri içerir.

Nüfuslarına göre Avrupa'daki şehirler listesi
Avrupa'daki kentsel alanların listesi
Avrupa'daki büyük şehirler listesi

Nüfuslarına göre Avrupa Birliği şehirleri listesi
Avrupa Birliği'ndeki kentsel alanların listesi
Nüfus yoğunluğuna göre Avrupa Birliği şehirlerinin listesi

Man Adası'ndaki yerlerin listesi
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki yerleşim yerleri listesi

Ülkelere göre şehirler listesi
Avrupa
Yerleşim birimleri listeleri
Afrika'daki yerleşim birimleri listesi
Asya'daki şehirler listesi
Avrupa'daki şehirler listesi
Kuzey Amerika'daki yerleşim birimleri listesi
Okyanusya'daki yerleşim birimleri listesi
Güney Amerika'daki yerleşim birimleri listesi
Antarktika'daki toprak iddiaları
Antik Avrupa Kentleri

Avrupa'nın ekonomik tarihi, Avrupanın geçmişte yaşadığı ekonomik olguların nasıl geliştiği ve bunun dönemlerini açıklar.

Vikinglerin ve Haçlıların Ortadoğu'da gerçekleştirdikleri seferler sayesinde, 8. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar olan dönemde, uzak diyarlara deniz yolu ile seyahat edilmesi için teknolojik gelişmeler hızlandı. Özellikle gemi inşaat teknolojisindeki gelişmeler Avrupa'dan daha uzak mekanlara seyahat imkânını ve malların taşınmasının kolaylaşmasını da beraberinde getirdi.

11. yüzyıl ile 13. yüzyıllar arası çiftçiler ve ufak çaplı üretim yapanların şehirler ile temasları, önceki dönemlere göre, oldukça belirgin bir artış gösterdi. Bu de şehirlerin büyümesinde önayak olan unsurlardan birini oluşturdu. Bu dönemde ağırlıklı olarak İngiltere, Flandre, Fransa, Almanya ve kuzey İtalya'daki şehirler büyüme kaydetmişlerdir.
Bu dönemdeki ekonomik sistem, kapitalizmin erken ve ilk aşaması olan, ticari kapitalizmidir (İngilizce: Merchant capitalism).Bu sistem ihracat yapanlar ve o dönemdek finans sektörü tarafından desteklenmiştir. Ticari kapitalizm 18. yüzyılın ortalarına kadar sürmüş, yerini merkantilizm adı verilen endüstriyel kapitalizme bırakmıştır.

Kuzey Denizi ve Baltık Denizi'ndeki daha uzak coğrafi mekanlara gidilebilmesi sayesinde 13. yüzyıldan itibaren bu bölgede, özellikle Hansa Birliği'nde, ekonomik gelişmeler hızla artmıştır. Hansa Birliği'nin bu bölgedeki monopolisi bu iki deniz arasında yer alan şehirlerin birbirleri ile ticari ilişkileri geliştirebilmesine olanak sağlamıştır.
Bu dönemde, farklı şehir devletlerinini farklı presnler tarafından yönetildiği İtalya yarımadasında da ticaret hızla gelişmeye başlamıştır. 13. yüzyıl Akdeniz Avrupası'nın deniz ticaretinde Ceneviz ve Venedik limanlarının en önemli limanlar olması sayesinde İtalya zenginleşmiş ve İtalyan Rönesansı'nın gelişmesini hızlandırmıştır.

Avrupa'da 16. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ilk yıllarına kadarki 300 senelik bir döneme hakim olan Merkantilizm ticaret kavramı, bu zaman aralığında da kendi içinde değişim göstermiştir. 18. yüzyılın sonlarına doğru liberal düşüncenin iyice hakim hale geldiği Merkantilist çağ, Klasik Teori'nin de öncülüğünü yapmış, ulus devletin kurulmasına önayak olmuştur.

Atlantik köle ticareti, daha çok Afrika'dan Yeni Dünya'ya Afrikalıların köle olarak, zorla götürülmesi dönemidir. 16. yüzyıl ile 19. yüzyıllar arasından sürmüştür.

Sanayi Devrimi ya da Endüstri Devrimi, Avrupa'da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinaların makinalaşmış endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa'daki sermaye birikimini arttırmasına denir.

Doğu ve Batı yarımkürelerindeki Avrupa sömürgeciliği Afrika ile başlamış, sonra diğer kıtalara yayılmıştır. Birçok Avrupa ülkesi sömürgecilik siyaseti izlemesine rağmen bunlar arasında en başta gelenleri Britanya İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu, Fransız Sömürge İmparatorluğu ve Portekiz İmparatorluğu'dur.

Avrupa ekonomisi
Büyük Buhran
Antik Yunanistan'da ekonomi
Japonya'nın ekonomik tarihi
1948 Türkiye İktisat Kongresi

Economic History Society (UK) 19 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Economic History Review
Economic History Association (US)2 Nisan 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Journal of Economic History
The European Association for Banking and Financial History e. V. 1 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., publisher of the Financial History Review
International Economic History Association (IEHA)9 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Groningen Growth and Development Centre Total Economy Database -Series on GDP, Population, Employment, Hours worked, GDP per capita and productivity (per person and per hour)  from 1950 up to 200620 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Finance data series 1 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Historicalstatistics.org - Links to historical economic statistics for different countries and regions.25 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maddison (2006), The World Economy, OECD, Paris. 12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Günü, Mayıs ayının ilk 10 günü içerisinde Avrupa Birliği ülkeleri ve aday ülkelerde kutlanan gündür. Avrupa Günü olarak kutlanan gün aslında Avrupa'da 5 Mayıs'tır. 5 Mayıs 1949'da Avrupa Konseyi kurulmuş ve bu tarih II. Dünya Savaşı'ndan çıkış için en önemli ümitlerden biri sayılmıştır. 5 Mayıs tarihi 1964 yılından bu yana Avrupa Günü olarak kutlanmaktadır.
AB ise henüz AET iken planın açıklandığı 9 Mayıs'ı Avrupa Günü ilan etmiştir. Ancak Avrupa'da bazı kesimler hala Avrupa Günü olarak 5 Mayısı kutlamaktadırlar. Çünkü Avrupa Konseyi o tarihlerde özellikle insan hakları, hukukun üstünlüğü ve parlamenter demokrasi gibi ilkeleri savunduğu ve yerleştirmeyi amaçladığı halde, Schuman Bildirgesi sadece kömür ve çelik sektörlerinde ekonomik işbirliğini amaçlamaktadır.

Schuman Bildirgesi - Avrupa Günü

Bu madde Avusturya coğrafyasını anlatmaktadır.
Avusturya Batı'da Konstans Gölü'nden doğuda Neusiedl Gölü'ne kadar uzanır. En doğu noktasından en batı noktasının uzaklığı 570 kilometre, en kuzey noktasından en güney noktasının uzaklığı yaklaşık 300 kilometredir.
Doğu Alpler üzerinde kurulmuş bulunduğundan ülkenin aşağı yukarı dörtte üçü dağlık arazidir. Kuzeyde ülkeyi batıdan doğuya kateden Tuna Nehri'nin ülkedeki uzunluğu 350 kilometredir. Bu kısımlar en alçak yerlerdir. Alpler Avusturya'da ülkeyi batıdan doğuya doğru üç sıra halinde kaplamışlardır. Ülkenin en yüksek dağı 3798 m ile  "Gross Glockner"dir.
Göller bakımından çok zengin olmasına rağmen bu göller çok küçüktür. En büyük gölü Neusiedl Gölü'dür ki, yüzölçümü 320 km² dir. Bunun bir kısmı da Macaristan'a aittir.

Avusturya'nın büyük bölümü, karasal ve okyanus etkileri gösteren, Orta-Avrupa geçiş ikliminin etkisi altındadır. Yoğun yağış ve Batı rüzgarı iklimi etkileyen önemli etkenlerdir. Alp bölgesinin kendine ait bir iklim özelliği vardır. Bu bölgede yazlar serin, kışlar bol kar yağışlıdır. Burada yıllık yağış 3000 mm seviyesine ulaşır.
Ülkenin kuzey ve batısını etkisi altına alan okyanus etkisi nedeniyle bu bölgelerde yağışlar daha düşük (yıllık 2000 mm) ve yıl içinde sıcaklık farklılaşmaları daha stabildir. Kışlar bu bölgelerde göreceli olarak yumuşak ve yazlar da sıcak geçer. Salzburg'da ortalama sıcaklık Ocak ayında -2 °C Temmuz'da 18 °C'dir.
Ülkenin doğusunda karasal iklim egemendir. Bu bölgede kışlar çok sert ve yağışlı geçer. Yağışlar genellikle kar şeklinde olup, alçak  yerlerde yağmur halinde olur. Hava sıcaklığı kışın genellikle 0 °C'ın altında bulunur. Bu zamanda dahi hava açık ve berrak olduğundan kış sporlarına elverişlidir. Ortalama sıcaklık Ocak ayında -4 °C, Temmuz ayında 18 °C'dir. Bu bölgede yıllık yağış oranı 600 mm civarındadır.
Tuna Nehri kış aylarında donduğundan, ulaşımın aksamaması için buz kırma çalışmaları devamlı yapılır. Yükseklerde fırtınalar bazen çok şiddetli olur. Kara iklimi özelliğinden dolayı yaz ayları sıcak geçer. Sıcaklık ortalaması 20 °C'ın üzerindedir. Bu mevsimde az miktarda da olsa yağış görülür.

Ülkenin toplam alanının yarıya yakını ormanlıktır. Kuzey Alplerin ön bölgesini daha çok meşe ve kayın ağaçlarının hakim olduğu ormanlar kaplar. Waldviertel ve Hausruck bölgeleriyle merkezi Alpler'in doğu kısmı kayın, meşe, akçaağaç, ladin ağırlıklıdır.
Avusturya'nın en önemli çevre sorunu sanayi, turizmin yol açtığı yoğun trafik ve çevre ülkelerin çevre kirliliğinin büyük katkıda bulunduğu asit yağmurudur. Ormanlık alanın dörtte biri bu problemden etkilenmektedir ve kimi bölgelerde ağaç sayısında hızlı bir azalma gözlenmektedir. Yoğun tarım, elektrik enerjisi elde etmek üzere yapılan barajlar ve ormanların azalmasıyla ortaya çıkan erozyon ülkenin diğer önemli çevre sorunlarıdır.
Avusturya'nın hayvanlar dünyası Orta Avrupa'nın çeşitliliğini gösterir. Dağlık bölgelerin tipik türleri dağ keçileri ve dağ sıçanlarıdır. Ormanlarda ayrıca karaca, alageyik ve yaban domuzları da yaşar. Ülkede 1997 yılından beri koruma altında bulunan iki düzine kadar özgür kahverengi ayı yaşamaktadır. Ülkenin doğusunda tarla faresi ve tarla sincabına rastlanır.
Ülkenin toplam alanının % 24'ü doğal koruma altındadır. Avusturya'da üç doğal park, yüzlerce de koruma alanı ve doğal park bulunur.

Ülkenin aşağı yukarı %47'si ormanlarla kaplıdır. Orta Avrupa'nın en fazla ormana sahip ülkesidir. Alplerin 2150 metreye kadar olan yüksekliklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmı özel şahıslara aittir.
Madenler bakımından oldukça zengin sayılan Avusturya'da demir, magnezyum, grafit ve kömür elde edilir. Dünyada en çok grafit üreten ülkedir. Petrol ve doğal gaz üretiminde Avrupa'da dördüncü sıradadır. Bunlardan başka bakır, çinko, kurşun, antimon, boksit ve tungsten madenleri de kafi miktarlarda üretilmektedir.

Azerbaycan, Avrasya'nın Kafkasya bölgesinde yer almaktadır. Üç fiziksel özellik Azerbaycan'da belirgindir: Kıyıları doğuda doğal bir sınır oluşturan Hazar Denizi; kuzeydeki Büyük Kafkas dağları; ve ülke merkezindeki geniş düzlüklerdir. Azerbaycan, eski Sovyetler Birliği'nin arazi alanının %0,4'ünden daha az, toplamda 86.600 kilometrekare toplam alana sahiptir. Üç Transkafkasya devletinden Azerbaycan en büyük toprak alanına sahiptir. Özel idari alt bölümler, Azerbaycan'ın geri kalanından bir Ermeni bölgesi şeridiyle ayrılan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ve tamamen Azerbaycan'da bulunan Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi'dir.
Güney Kafkas Dağları bölgesinde bulunan Azerbaycan, Hazar Denizi'ni doğuda, Gürcistan ve Rusya'yı kuzeyde, İran'ı güneyde, Ermenistan'ı güneybatı ve batıda sınırlar. Nahçıvan'ın küçük bir kısmı da Türkiye'yi kuzeybatı ile sınırlandırıyor. Azerbaycan'ın başkenti, Hazar Denizi'nin en büyük ve en iyi limanı olan ve uzun zamandan beri cumhuriyet petrol endüstrisinin merkezi olan Bakü antik şehridir.

Ağizel ya da Belaya (Başkurtça: Ağizel, Uzunluğu takriben 1430 km olan İdil, Uraldan doğar.
Ağizel ismi Başkurtlardan alındı. Başkurtça “Ағиҙел” (Ağizel) sözcüğü için “Beyaz İdil” ifadesi kullanılır.

Kaynak, Başkurdistan'ın Beloretsk bölgesinin kuzeydoğusunda, Güney Urallar'ın en büyük ikinci zirvesi olan İremel Dağı'nın doğusunda bulunan bataklıklarda yer almaktadır. Eüelek (Başkurtça: Әүәләк) sırtının eteğinde, Uçalı ilindeki Yeni Hüseyin köyü yakınında, 744 metre yükseklikte başlar. Ağizel bankalarının üst kısımlarında bataklık bulunuyor. Tirlen köyünün altında vadi keskin bir şekilde daralır, bazı bölgelerde yamaçları dik, dik, ormanlarla kaplı. Nuguş Nehri'nin sağ kolunun birleştiğinin altında, ovaya ulaştığında vadi giderek genişliyor; Karaizel Nehri'nin birleştiğinden sonra, Ağizel tipik olarak düz bir nehirdir.
Yaşlı insanlarla iç içe geçen geniş bir taşkın boyunca akan nehir, birçok kıvrım oluşturur ve dallara ayrılır. Sağ banka genellikle soldan daha yüksektir.
Nehrin yemekleri çoğunlukla karlı. 950 m³/s - Börö'de yıllık ortalama su deşarjı ağızda 858 m³/s'dir. Nehir, kural olarak, kasımın ikinci yarısında donuyor, nisan ortasında açılıyor.
Yıllık akışın yaklaşık% 60'ı ilkbahar selinde (ortalama 75 gün) gerçekleşir. Taşkın için ortalama başlangıç tarihi: 10 Nisan, bitiş: 23 Temmuz. Sel sırasında, bulanıklık 900 mg / L'ye ulaşır (kalan süre yaklaşık 50 mg/L).
100 km'den daha uzun kollar: Kün, Aşkazar, Börö Nehri, Hızlı Tanıp, Dim, Zilim, Karmaçan, Kuganak, Nuguş, Esem, Urşak, Karaizel Nehri, Çermasan.

Ağizel Nehri üstünden çok sayıda köprü atıldı. Bunların en büyüğü Ufa'daki otomobil ve demiryolu köprüleridir.

Volga-Don Kanalı

Koca Balkan Dağları ya da İngilizcede yaygın olan kullanımıyla Balkan Dağları (Bulgarca: Стара Планина Stara Planina), Bulgaristan'ı kuzeybatıdan doğuya, ortasından bölen, 600 kilometre civarında bir dağ sırasıdır. En yüksek yeri Botev'dir (2.376 m). Ünlü Şipka Geçidi ve savaşları burada yapılmıştır.
Balkan Sıradağları (Kısaca Balkan), Güney Avrupa'da bulunan kıvrımlı sıradağlardır. Asıl tarak kısmı bugünkü Bulgaristan'dadır.
Dağın kapladığı bölgede doğa parkı olarak dört millî park kurulmuştur. Bunlar; Sinite Kamani, Balgarka, Wratschanski Balkan ve Stranina Planina'dır. Ayrıca bitkiler ve canlıların (flora ve faunanın) korunabilmesi için birçok doğal alan bulunmaktadır.

Antik çağlarda Balkan Dağları "Hemus", Bulgarca, "XeMyc", Yunanca "Aimoç", Trakyaca, "Haimos" ve Latince "Haemus" olarak adlandırılmıştır.
Balkan kelimesi Türkçeden gelmektedir ve çok ağaçlı, çalı çırpılı veya çok ormanlı dağlar, bataklık anlamını taşımaktadır.
Bununla birlikte Türkmenistan'da, Büyük Balkan (Uly Balkan) olarak adlandırılmış bir sıradağ zinciri olup başkenti Balkanabat olan bir bölge (provins) de bulunmaktadır.

Balkan sıradağları 600 kilometre uzunluğunda olup, Balkan Yarımadası'nın kuzey kenarında doğu-batı yönünde aşağı Tuna Nehri'nin düzlemlerine doğru ilerlemektedir. Sıradağ Trakya arazisinin doğal kuzey sınırını teşkil etmektedir. Yuvarlatılmış dağlık görünümü ile bu sıradağ güneye doğru dik olarak alçalır ve birçok geçitlere sahiptir, bu geçitlerden en önemli olanları Şipka Geçiti ile Devlet (Republik) Geçiti'dir. Ayrıca birçok yarma vadiler tarafından kesilir, bu vadilerden en kayda değer olanı Iskar Vadisi'dir. En yüksek tepesi 2376 metredir.
Dağlık alan batıdan doğuya doğru üç bölüme ayrılır: Batı Balkan, Orta Balkan (Yüksek Balkan) ve Doğu Balkan (Küçük Balkan). Benzer şekilde kuzeyden güneye doğru da üç bölüme ayrılır: Ön Balkan (Pred-Balkan), Asıl Tarak (Sırt) ve Alt-Balkan (Pod-Balkan). Batıda 2169 metreye kadar yükselen Batı Balkan Sırbistan ile Bulgaristan arasındaki doğal sınırı oluşturur. Orta Balkanların batı sınırı Iskar Yarması veya Arabakonak Geçiti ile işaretlenmiştir ve Doğu (Küçük) Balkan, Wratnik Geçiti'nde başlar.

Belarus, Karayla çevrili, genellikle düz bir ülke olan (ortalama yükseklik deniz seviyesinden 162 metre (531 ft) yüksekte), doğal sınırları olmayan, 207.600 kilometrekarelik (80.200 sq mi) bir alanı kaplar veya yüzölçümü bakımında Birleşik Krallık veya Kansas eyaletinden biraz daha küçüktür. Komşuları doğuda ve kuzeydoğuda Rusya, kuzeyde Letonya, kuzeybatıda Litvanya, batıda Polonya ve güneyde Ukrayna'dır. Kuzeyden güneye uzantısı 560 km (350 mil), batıdan doğuya 650 km (400 mil) 'dir.

Belarus'un seviyedeki arazisi, ülke boyunca batı-güneybatıdan doğu-kuzeydoğuya çapraz olarak uzanan, münferit yaylaların yüksek bir bölgesi olan Belarus Sıradağları (Byelaruskaya Hrada) tarafından bölünmüştür. En yüksek noktası, Çeka'nın başı Feliks Dzerjinski'nin adını taşıyan 346 metrelik (1,135 ft) Dzyarzhynskaya Dağı'dır. Kuzey Beyaz Rusya, birçok gölün bulunduğu tepelik bir araziye ve buzul kalıntılarının oluşturduğu hafif eğimli sırtlara sahiptir. Güneyde, cumhuriyetin Pripiac Nehri etrafındaki topraklarının yaklaşık üçte biri, Ukrayna, Polonya ve Rusya ile paylaşılan alçakta uzanan bataklık Polesiye ovası tarafından işgal edilmektedir.
Belarus'un 3.000 akarsu ve 4.000 gölü, peyzajın ana özellikleridir ve yüzen kereste, nakliye ve enerji üretimi için kullanılmaktadır. Başlıca nehirler, batıda akan Daugava Nehri ve Neman Nehri ve kolları ile güneye akan Dinyeper, Berezina, Soj ve Prypyat nehirleridir. Prypyat Nehri, Kiev Knezliği döneminden bu yana Ukrayna'ya akan Dinyeper ile Polonya'daki Vistül arasında bir köprü görevi görmüştür.
Buzulların erimesi, Belarus arazisinin ve sayısız gölünün düzlüğünden sorumludur. Ülkenin en büyük gölü olan Naraç Gölü, 79,6 kilometrekarelik bir alanı kaplamaktadır. Diğer büyük göller Osveya Gölü (52.8 km2), Çırvonaye Gölü (43.8 km2), Lukomlskoye Gölü (36.7 km2) ve Dryvyaty'dir (36.1 km2). Drukşiai Gölü (Drūkšiai) (44.8 km2) Belarus ve Litvanya sınırında yer almaktadır. Beyaz Rusya'nın en derin gölü Doŭhaje'dir (53,7 m). Chervonoye, maksimum 4 m derinliği ile büyük göller arasında en sığ olanıdır. Büyük göllerin çoğu, Kuzey Beyaz Rusya'da bulunmaktadır. Braslaw ve Ušačy bölgelerinde göller, topraklarının % 10'undan fazlasını kaplar.
Ülkenin neredeyse üçte biri, puşa olarak anılan kalabalık olmayan geniş orman alanlarıyla kaplıdır. Ormanlarla kaplı alan payı Brest ve Hrodna bölgelerinde %34 ile Homiel bölgesinde %45 arasında değişmektedir. Ormanlar Minsk, Mahilioŭ ve Vitsebsk bölgelerinin % 36–37,5'ini kaplar. Ormanların kapladığı alan yüzdesinin en yüksek olduğu ilçeler, Belarus'un aşırı kuzey ve güney kısımlarında sırasıyla Rasony ve Lielčycy'dir. Tarih boyunca ağaçlık oran seviyesi bölgede azalmıştır. MS 1600'de % 60'tan 1922'de % 22'ye azalan ormanlık alan, 20. yüzyılın ortalarında artmaya başladı. Uzak batıda Polonya ile paylaşılan Białowieża Ormanı, ormanların en eski ve en görkemlisidir; Buradaki bir rezervasyon, uzak geçmişte başka yerlerde nesli tükenmiş hayvanları ve kuşları barındırır.

Baltık Denizi'ne olan yakınlığı nedeniyle (en yakın noktada 257 kilometre veya 160 mil), ülke ılıman bir karasal iklime sahiptir. Kışlar 105 ila 145 gün sürer ve yazlar 150 güne kadar sürer. Ocak ayında ortalama sıcaklık -6 °C (21 °F) ve Temmuz ayı için ortalama sıcaklık yaklaşık 18 °C (64 °F) ve yüksek nemlidir. Temmuz ayı için ortalama sıcaklık kuzeyde 17,5 °C (64 °F), güneyde 18,5–19 °C (66 °F) arasında değişmektedir. Ocak ayı için, güneybatıda -4,5 °C (24 °F) ile kuzeydoğuda -8 °C (18 °F) arasında değişmektedir. Ortalama yıllık yağış 550 ila 700 milimetre (21,7 ila 27,6 inç) arasında değişmektedir ve bazen aşırıdır.
En yüksek ortalama yıllık yağış Navahrudak'ta (yılda 769 mm) kaydedilir. Şimdiye kadar kaydedilen en yüksek yıllık yağış Vasilievičy'de (yılda 1.115 mm), en düşük olan Brahin'de (298 mm) olmuştur. Yağışın% 70'i Nisan'dan Ekim'e kadar düşer. Yaz aylarında şiddetli yağışlar yaygındır. Bazen yaz aylarında bir günlük yağış, ortalama aylık yağışları aşar. Şimdiye kadarki en şiddetli yağmur, bir günde 148 mm - Talachyn Rayonu'ndaki Slaŭnaje'de Temmuz 1973'te kaydedilmilştir. En yüksek nem seviyesi Aralık ve Ocak aylarında (% 90), en düşük ise - ortalama% 80 ile Mayıs ve Haziran aylarında (% 65-70) görülmektedir. % 30'dan daha düşük nem oranına sahip günler nadirdir - genellikle her yıl 20'den az, bazı bölgelerde bu tür sadece 3-5 gündür. Aksine, bazı bölgelerde 152'ye kadar yüksek nem oranı (% 80'in üzerinde) 100'den fazla gün vardır. Yüksek nem nedeniyle, Minsk ve Navahrudak çevresindeki bölgelerde her yıl 65 ila 100 gün sisli geçmektedir.

Belarus'ta yaklaşık 1.500 damarlı bitki türü (1.422 çiçekli bitki dahil), 450 yosun, 2.000 alg ve 1.500 mantar türü bilinmektedir. Kuzeyde, huş ağacı ve kızılağaç da dahil olmak üzere ormanlarda iğne yapraklılar hakimdir; daha güneyde diğer yaprak döken ağaçlar büyür. Çamlar toplam orman alanının % 50,2'sini oluşturur, ladin -% 10, kara kızılağaç - % 8,2, meşe - % 3,3, kızılağaç - % 2,3, titrek kavak - % 2,1. Belarus'un % 15,4'ü çayırlarla kaplıdır, üçte biri doğaldır ve geri kalanı özel olarak yetiştirilmektedir. Doğal çayırlardaki en yaygın bitkiler Deschampsia ve birkaç farklı sazdır (Carex). Bataklıklarda 267 Embryophyta türü büyümektedir - otlar (167 tür), ağaçlar ve çalılar (37 tür), Bryidae (32 tür) ve Sphagnopsida (31 tür). 50 tanesi ilaç bitkisi olarak kabul edilmektedir.
Belarus coğrafyasında, Orta ve Doğu Avrupa'da genel olarak görülen hayvan çeşitliliği bulunmaktadır.

Milli Parklar, ülke kimliğinin büyük bir parçasıdır. Belovejskaya Puşa Millî Parkı, 1992'den beri Belarus'taki UNESCO Dünya Mirası Alanı olan Białowieża Ormanı'nın korunmuş bir parçasıdır. Daha sonra Avrupa Konseyi, parkın en fazla koruma bilincine sahip alanlardan biri olduğunu açıkladı. Bu parklarda kızıl geyik, yaban domuzu ve geyik gibi pek çok hayvan bulunabilir.

Hava Kalitesi - Belarus'taki hava kalitesi geçmişte uzun yıllardır sorun olmuştur. Belarus, 2010'dan 2012'ye kadar her 100.000 ölüm arasında 100'lük bir oranla, hava kirliliğine bağlı ölümler açısından dünyada üçüncü sırada yer almaktadır. Ancak son yıllarda, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı'na göre havanın kalitesi neredeyse % 50 artmaktadır. Doğal gaz kullanımının artması ve kömüre alternatif enerji, kirlilikle mücadelenin başında geliyor. Belarus'ta uygulanan politikalar, havanın kalitesinin artması ve daha iyi hale gelmesinin başlıca nedeni olarak da görülebilir. Para cezaları ve harçlar, kuralları ve düzenlemeleri uygulamak ve ayrıca sorunun bilinmesini sağlamak için kullanılmaktadır. Ücretler ve cezalardan getirilen para "Belarus Çevre Fonu" tarafından kullanılmaktadır.
Ülkenin güneydoğu bölgesi, 1986 yılında Ukrayna'daki Çernobil Nükleer Santrali'nde meydana gelen radyasyonun yaklaşık % 70'ini alan kazanın serpintileriyle kirlendi. Homyel ve Mahilyow voblastlarındaki büyük miktarda bölge yaşanmaz hale getirildi. Kabaca 7.000 km2 (2.700 sq mi) toprak, sezyum-137 ile kilometre kare başına 15 Curie (550 gigaBekerel) daha büyük seviyelere, yani belirsiz bir süre için insan kullanımından alınan seviyelere kirlendi. Belarus'ta çevreleme ve dekontaminasyon için genel ekonomik maliyetin 235 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Anlaşmalara taraf: Hava Kirliliği, Hava Kirliliği-Azot Oksitler, Hava Kirliliği-Kükürt 85, Biyoçeşitlilik, İklim Değişikliği, İklim Değişikliği-Kyoto Protokolü, Çölleşme, Tehlike Altındaki Türler, Çevresel Değişiklik, Tehlikeli Atıklar, Deniz Hukuku, Deniz Çöpü, Ozon Katman Koruması, Gemi Kirliliği, Sulak Alanlar

Alan

Toplam: 207.600 km² (81.054 sq mi)
Dünya ile ülke karşılaştırması: 86
Kara: 202.900 km² (81.054 sq mi)
Su: 4.7000 km²
Alan karşılaştırmalı

Karşılaştırmalı Avustralya: Belarus, Victoria'dan biraz daha küçük
Karşılaştırmalı Kanada: Belarus, Newfoundland ve Labrador'un yarısı kadar
Karşılaştırmalı Avrupa: Belarus, Birleşik Krallık veya Romanya'dan biraz daha küçük, 13. sırada yer alıyor
Karşılaştırmalı Amerika Birleşik Devletleri: Belarus, Kansas'tan biraz daha küçük.
Arazi sınırları

Toplam: 3,642 km
Sınır ülkeleri: Letonya 161 km, Litvanya 640 km, Polonya 418 km, Rusya 1,312 km, Ukrayna 1,111 km
Sahil şeridi
0 km (0 mil). Belarus karayla çevrilidir. En yakın su kütlesi Baltık Denizi'dir, ancak Litvanya ve Letonya Baltık Denizi'ne erişimi engellemektedir.
Denizcilik iddiaları
Yok (karayla çevrili)
Yükseklikler

En alçak nokta: Neman Nehri 90 m (295 ft)
En yüksek nokta: Dzyarzhynskaya Hara 346 m (1135 ft)

Belarus Coğrafi İsimleri için Birleşmiş Milletler Romanizasyon Sistemlerinin Mevcut Durumu 12 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Belarus için Çernobil verileri 14 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Belarus coğrafi adlarının Latin alfabesi harfleri ile transliterasyonu için yardımcı program

Bulgaristan coğrafyası, Bulgaristan'nın coğrafi özelliklerini tanımlar. Bulgaristan, Tuna Nehrinin güneyinde tamamı Balkan Yarımadasında bulunan ve Karadeniz'e kıyısı olan bir Güneydoğu Avrupa devletidir. Kuzey'de Romanya ile 605 km'lik sınırı vardır. Bu sınırın büyük bölümünü Tuna Nehri oluşturur. Batı'da Sırbistan (344 km) ve Kuzey Makedonya (162 km) ile sınır komşusudur. Güney'de Yunanistan (472 km) ikinci en uzun sınır komşudur. Güneydoğu'da Türkiye (223 km) ile ve Doğu'da Karadeniz ile çevrilidir. Tarihsel olarak Mezya, Trakya ve Makedonya bölgelerini kapsar. Günümüzde Doğu-Batı doğrultusunda uzanan Balkan Dağları, ülkeyi  Kuzey Bulgaristan ve Güney Bulgaristan olmak üzere 2'ye böler.

Kuzey Bulgaristan (Mezya)
Tuna Ovası, Balkan Dağları ve Tuna Nehri arasında uzanır.
Deliorman (Şumnu Platosu), alçak bir plato olan bölge yoğun orman varlığıyla bilinir.
Dobruca, Romanya sınırını oluşturur.
Güney Bulgaristan
Kuzey Trakya (Doğu Rumeli)
Yukarı Trakya Ovası, ülkenin ortasını kapsayan geniş ova.
Gül Vadisi, güneyindeki Orta Dağ ile Kuzey Trakya Ovasından ayrılır. Kuzeyi Balkan dağlarıdır. Tunca Nehri bölgeden beslenir.
Rodop Dağları, Arda Nehri bu dağlardan beslenir.
Rila Dağı, ülkenin en yüksek noktası olan Musala zirvesi buradadır.
Pirin Makedonyası, Makedonya bölgesinin Bulgaristan sınırları içinde kalan bölümü. Pirin Dağı başlıca yüzey şeklidir.
Ayrıca Kuzey-Güney ayrımı dışında olmak üzere ülkenin deniz kıyısı bölgelerine Karadeniz Bölgesi adı verilir.

Ülkenin başlıca nehirleri; 

Tuna Nehri
Ogosta Nehri
İskar Nehri
Yantra Nehri
Kamçiya Nehri
Meriç nehri
Arda Nehri
Tunca Nehri
Struma Nehri
Mesta Nehri
Nehirlerin dışın Doğu'da Karadeniz kıyısında Varna ve Burgaz yakınlarında çok sayıda tuz gölü ve ülkenin güneybatısında Yedi Göller adı verilen 7'den çok daha fazla sayıda küçük gölün olduğu göller bölgesi vardır.

Ülkenin geneli nemli ve yağışlıdır. Yalnız Rodop bölgesinde iklim Akdeniz İklimine benzer ve kurak yazlar görülür. Kuzey Trakya Ovası Ilıman İklim kuşağında iken, Tuna Ovası ve ülkenin batısı Karasal İklim etkisi altındadır. Ülkenin bulunduğu kuşak nedeniyle yüksek rakımlı noktalarda Dağ iklimi görülür.

2018 yılı verilerine göre ülke topraklarının %46,9'sı tarım ve hayvancılık için kullanılırken, %36,7'sı ormanlar ile kaplıdır.

Bulgaristan'nın çeşitli noktalarında çok sayıda kömür yatağı vardır. Meriç Havzasında bulunan Linyit ile Deliormanndaki Taşkömürü rezervleri buna örnektir. Ayrıca ülkede altın, bakır, demir, çinko vekurşun rezervleri vardır. Bakır üretiminde AB içinde ikinci, altında ise üçüncü durumundadır.

Bulgaristan'nın biocoğrafyası ağırlıkla orman ekosistemlerine sahip olmak ile birlikte genel sınıflandırmada Holarktik biyocoğrafik bölgesinin Palearktik yarısında kalır. Bunun içinde de Akdeniz ve Avrupa Ekolojik Bölgesi arasında geçiş konumunda yer alır. Bulgaristan'ın ekobölgelerinin tamamı ılıman geniş yapraklı ve karma ormanlar sınıfına girer ve alt tipleri şunlardır;

Balkan karışık ormanları, Yukarı Trakya Ovası ve Tuna Ovası olmak üzere ülkenin geniş bir kısmı.
Rodop Dağları karışık ormanları, başta Rodop Dağları olmak üzere Bulgaristan'ın Batı Orta Kesimindeki tüm yüksek rakımlı bölgeleri.

Euxine-Kolşik yaprak döken ormanlar, Ülkenin güneydoğusuda Karadeniz'e kıyısı olan Türkiye sınırları.
Doğu Avrupa orman bozkırı, Ülkenin kuzeybatısında kısıtlı bir bölge.

Karadeniz-Hazar stepleri, Romanya Sınırı
Ege ve Batı Türkiye’nin sklerofil ve karışık ormanları, Struma Nehrinin oluşturduğu Bulgar Makedonyası içinde kalan vadi.
Bulgaristan coğrafyasının en büyük memelisi Avrupa Bizonudur. 2013 yılından Almanya'dan getirilerek Rodop Dağlarına salınmıştırlar.

"The World Factbook, Bulgaristan". 9 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Aralık 2021.

Ajay Banga, Hint-Amerikan iş yöneticisi ve Mastercard'ın eski CEO'sudur. 1959 yılında doğmuş olan Banga, Delhi Üniversitesi St. Stephen's College'dan mezun olduktan sonra, Hindistan'ın en prestijli iş okullarından biri olan Indian Institute of Management, Ahmedabad'dan MBA derecesi almıştır.
Profesyonel kariyerine Nestle'de ve ardından PepsiCo'da çeşitli yönetim pozisyonlarında bulunarak başlamış olan Banga, 2009 yılında Mastercard'a katılmış ve 2010'dan 2021'e kadar CEO olarak görev yapmıştır. Banga, Mastercard'ın dijital ödeme çözümlerine odaklanarak genişlemesi ve yenilikçi teknolojiler geliştirmesi sürecinde önemli bir rol oynamıştır.
Mastercard CEO'luk görevinin yanı sıra Banga, Uluslararası Ticaret Odası'nın (ICC) Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmış ve çeşitli şirketlerin yönetim kurullarında bulunmuştur. Ayrıca, sürdürülebilir kalkınmayı ve finansal inklüzyonu hızlandırmaya yönelik bir dizi küresel girişimde aktif bir destekçi olarak bilinir. Ajay Banga, 2023 itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri'nin Dünya Bankası Başkanı olmuştur  ve görevine halen devam etmektedir.

David Robert Malpass (d. 8 Mart 1956) Amerikalı bir ekonomi analisti ve 2019-2023 yılları arasında Dünya Bankası Grubu Başkanı olarak görev yapan eski hükûmet yetkilisidir. Malpass daha önce Donald Trump yönetiminde Hazine Uluslararası İlişkiler Müsteşarı olarak görev yaptı. Ronald Reagan yönetiminde Hazine Müsteşar Yardımcısı, George H. W. Bush yönetiminde Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekiliydi. İflasından önceki altı yıl boyunca Bear Stearns'te Baş Ekonomist olarak görev yaptı.
2016 ABD başkanlık seçimleri sırasında Malpass, Donald Trump'a ekonomi danışmanı olarak hizmet etti ve 2017'de Hazine Bakanlığı'nda Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Hazine Müsteşarı olarak aday gösterildi ve onaylandı. Malpass, Trump yönetimi tarafından Şubat 2019'da aday gösterilerek 4 Nisan 2019'da Dünya Bankası Başkanı seçildi. Resmi olarak 9 Nisan 2019'da göreve başladı.

Dünya Bankası Grubu (İngilizce:World Bank Group (WBG)), 5 uluslararası organizasyon tarafından oluşturulan ve amacı genellikle fakir ülkelere kredi vererek destek olmak olan bir çatı kurumdur.
WBG, Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı'nda (01-22 Temmuz 1944) ortaya çıkan anlaşma olan Bretton Woods sistemi Uluslararası Sözleşmesi kabul edildikten sonra 27 Aralık 1945 tarihinde resmi bir varlık haline geldi.
25 Haziran 1946 tarihinde faaliyetlerine başlayan kurum 9 Mayıs 1947 tarihinde ilk krediyi onayladı. Savaş sonrası yeniden yapılanma için Fransa'ya 250 milyon ABD doları verildi. Dünya Bankası Grubu içindeki beş kurum şunlardır:

Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (International Bank for Reconstruction and Development) (IBRD)
Uluslararası Kalkınma Birliği (International Development Association) (IDA)
Uluslararası Finans Kurumu (International Finance Corporation) (IFC)
Çok Taraflı Yatırım Garantisi Ajansı (Multilateral Investment Guarantee Agency) (MIGA)
Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (International Centre for Settlement of Investment Disputes) (ICSID)
"Dünya Bankası" terimi genellikle sadece IBRD ve IDA'yı ifade eder. Dünya Bankası Grubu (WBG) ise buradaki beş kurumun tamamını ifade etmektedir.
Dünya Bankası (IBRD ve IDA) faaliyetleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde, insan gelişimi (örneğin eğitim, sağlık), tarım ve kırsal kalkınma gibi alanlarda (örneğin sulama, köy hizmetleri), çevre koruma alanlarında (örneğin kirlilik azaltma, yönetmelik yapmak ve uygulamak), altyapı (yol, kentsel dönüşüm, elektrik) ve yönetim (örneğin yolsuzlukla mücadele, yasal kurumları geliştirme) gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır. IBRD ve IDA üyesi ülkelerin yanı sıra yoksul ülkelere tercihli krediler ve hibeler de verilmektedir. Krediler veya belirli projeler için hibe genellikle sektör veya ekonomide daha geniş politika değişiklikleri ile bağlantılıdır. Örneğin, kıyı çevre yönetimini geliştirmek için verilecek bir kredi ya da hibe ulusal ve yerel düzeylerde kirliliği sınırlamak için yeni düzenlemelerin uygulanmasını ve yeni çevresel kurumların oluşturulmasını şart koşabilir.
IFC ve MIGA sırasıyla özel sektör yatırımları ve sigorta sağlar.
Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun da gözlemcisidir.

Katıldığı kuruluş sayısına göre WBG üyeleri aşağıdaki gibidir

Sadece IBRD: San Marino
IBRD ve bir başka kuruluş: Surinam, Tuvalu, Brunei
IBRD ve başka iki örgüt: Antigua ve Barbuda, São Tomé ve Príncipe, Namibya, Bhutan, Myanmar, Katar, Marshall Adaları, Kiribati
IBRD ve diğer üç kuruluş: Kanada, Meksika, Belize, Jamaika, Dominik Cumhuriyeti, Venezuela, Brezilya, Bolivya, Uruguay, Ekvador, Dominik, Saint Vincent ve Grenadinler, Cape Verde, Gine-Bissau, Nijer, Ekvator Ginesi, Angola, Güney Afrika, Komor Adaları, Seyşeller, Libya, Somali, Etiyopya, Eritre, Cibuti, Bahreyn, İran, Irak, Malta, Karadağ, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Polonya, Rusya, Litvanya, Belarus, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Hindistan, Tayland, Laos, Vietnam, Palau, Vanuatu, Samoa, Maldivler
Tüm WBG kuruluşları: Diğer 127 üye ülke
Üye olmayanlar şunlardır

Bir Pasifik ada ülkesi - Nauru,
İki komünist devlet - Küba Cumhuriyeti, Kuzey Kore
İki Yeni Zelanda bağımlılıkları - Cook Adaları, Niue
Dört Avrupa mikrodevleti- Andorra Prensliği, Monako Prensliği, Liechtenstein Prensliği, Vatikan
Kısmen tanınan ya da tanınmayan devletler- Abhazya Cumhuriyeti, Güney Osetya, Pridnestrovian Moldova Cumhuriyeti, Somaliland Cumhuriyeti, Filistin, Çin Cumhuriyeti, Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti

Dünya Bankası Grubu'nu oluşturan kuruluşlar;

Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD); Devlet garantisi bazında borç finansmanı sağlar, 1945 yılında kurulmuştur.
Uluslararası Finans Kurumu (IFC); Öncelikle özel sektöre devlet garantisi olmadan çeşitli şekillerde finansman sağlar, 1956 yılında kurumuştur.
Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA); Genellikle devlet garantisi ile ayrıcalıklı finansman (faizsiz kredi veya hibe) sağlar, 1960 yılında kurulmuştur.
Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID); Yatırım riskini azaltmak için hükûmetler ile çalışır, 1966 yılında kurulmuştur.
Çok Taraflı Yatırım Garantisi Ajansı (MIGA); Özellikle özel sektöre, politik risk gibi belirli risklere karşı sigorta sağlar, 1988 yılında kurulmuştur.

Geleneksel olarak Banka Başkanı, her zaman bankanın en büyük hissedarı olan Amerika Birleşik Devletleri başkanı tarafından bir ABD vatandaşı aday gösterilerek seçilir. Aday yönetim Kurulu onayına tabidir. Beş yıllık yenilenebilir bir dönem için hizmet eder.

16 Nisan 2012 günü, ABD Başkanı Barack Obama, Jim Yong Kim'in, Dünya Bankası Grubu'nun bir sonraki başkanı olacağını duyurdu. Kim 1 Temmuz 2012 tarihinde görevine başladı.
Jim Yong Kim 9 Nisan 2019'da başkanlık görevini David Malpass'a devretti.

Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı, şikayet alımı üzerine iç dolandırıcılık ve yolsuzluk iddiasıyla inceleme raporları dahil bir iç soruşturma ve inceleme geçirmiştir.

Eugene Meyer (Haziran 1946 – Aralık 1946)
John J. McCloy (Mart 1947 – Haziran 1949)
Eugene R. Black, Sr. (1949–1963)
George D. Woods (Ocak 1963 – Mart 1968)
Robert McNamara (Nisan 1968 – Haziran 1981)
Alden W. Clausen (Temmuz 1981 – Haziran 1986)
Barber Conable (Temmuz 1986 – Ağustos 1991)
Lewis T. Preston (Eylül 1991 – Mayıs 1995)
James Wolfensohn (Mayıs 1995 – 30 Haziran 2005)
Paul Wolfowitz (1 Temmuz 2005 – 30 Haziran 2007)
Robert Zoellick (1 Temmuz 2007 – 30 Haziran 2012)
Jim Yong Kim (1 Temmuz 2012 - 1 Şubat 2019)
Kristalina Georgieva (Vekaleten) (1 Şubat 2019 - 4 Nisan 2019)
David Malpass (5 Nisan 2019 - Günümüz)

Hollis B. Chenery (1972–1982)
Anne Osborn Krueger (1982–1986)
Stanley Fischer (1988–1990)
Lawrence Summers (1991–1993)
Michael Bruno (1993–1996)
Joseph E. Stiglitz (1997–2000)
Nicholas Stern (2000–2003)
François Bourguignon (2003–2007)
Justin Yifu Lin (2008–2012)
Kaushik Basu  (2012–2016)
Paul Romer  (2016–2018)
Shanta Devarajan (Vekaleten) (Ocak 2018 – Kasım 2018)
Pinelopi Koujianou Goldberg (Kasım 2018 - Günümüz)

Resmî site11 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jim Yong Kim (d. 8 Aralık 1959, Seul, Güney Kore), Koreli-Amerikalı hekim ve Dartmouth Koleji'nin 17. Başkanıdır. Jim Yong Kim eski Harvard Tıp Okulu'nda Küresel Sağlık ve Sosyal Tıp Anabilim Dalı Başkanı, eş-kurucusu ve yöneticisi oldu. 2 Mart 2009 tarihinde Kim, Ivy League kurumunun ilk Asyalı-Amerikalı başkanı oldu. Dartmouth Kolejin'nde resmen 1 Temmuz 2009 tarihinde başkan olarak seçildi.
23 Mart 2012 günü, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama, Dünya Bankası'nın bir sonraki başkanı olarak Kim'in aday olacağını duyurdu. Kim Dünya Bankası başkanlığına 16 Nisan 2012'de seçildi ve 1 Temmuz'da göreve başladı. ABD hükûmeti, görev süresi Temmuz 2017'de dolacak Kim'i ikinci başkanlık dönemi için yeniden aday gösterdi. 7 Ocak 2019'da, 1 Şubat 2019'dan itibaren istifa edeceğini açıkladı.
Kim, 2013 yılında Forbes Dergisi'nin Dünyanın En Güçlü İnsanları Listesinde dünyanın 50. en güçlü kişisi seçildi.

Jim Yong Kim, beş yaşında ABD'ye ailesiyle birlikte taşındı ve Iowa'da Muscatine'de büyüdü. Babası, Iowa Üniversitesi'nde diş hekimliği öğretti, annesi felsefe doktorasını aldı. Jim Yong Kim sosyal bilimlerde Harvard Üniversitesi deneysel MD / Doktora programının ilk kayıtlı olanların arasındaydı. Tıp eğitimi alan, küresel sağlık ve gelişim alanında önemli bir yere sahip Kim, AIDS ve veremle mücadelede önemli görevler üstlenmiş bir kişi ve bu alanlarda geniş deneyimi bulunmaktadır. Ayrıca Brown Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi'nde eğitim alan Kim, küresel sağlık örgütü Partners in Health'in kuruculuğunu yaptı ve Dünya Sağlık Örgütü'nün HIV/AIDS bölümünün direktörlüğü görevini üstlendi.

Uluslararası ilişkilerde, liberal uluslararası düzen (LUD), kurallara dayalı düzen (KDD) olarak da bilinir, 1940'ların sonlarından bu yana siyasi liberalizm, ekonomik liberalizm ve liberal enternasyonalizm temelinde küresel, kurala dayalı, yapılandırılmış ilişkiler kümesini tanımlar. Daha spesifik olarak, çok taraflı kurumlar (Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi (IMF)) aracılığıyla uluslararası iş birliğini gerektirir ve insan eşitliği (özgürlük, hukukun üstünlüğü ve insan hakları), açık piyasalar, kolektif güvenlik, liberal demokrasinin teşviki ve parasal iş birliği tarafından oluşturulur.  Düzen, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde II. Dünya Savaşı'nın ardından kurulmuştur.
Liberal uluslararası düzenin doğası ve varlığı bilim insanları tarafından tartışılmıştır. LUD'un serbest ticareti genişletmesi, sermaye hareketliliğini artırması, demokrasiyi yayması, insan haklarını desteklemesi ve Batı'yı Sovyetler Birliği'nden kolektif olarak savunması takdir edilmiştir. LUD, Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya devletleri arasında benzeri görülmemiş bir iş birliğini kolaylaştırdı. Zamanla LIO, ekonomik liberalizmin dünyanın geri kalanına yayılmasını kolaylaştırdı ve eskiden faşist veya komünist olan ülkelerde demokrasinin sağlamlaşmasına yardımcı oldu.
LIO'nun kökenleri genellikle 1940'larda, genellikle 1945'te başladığı şeklinde tanımlanmıştır, bazı akademisyenler 1941'deki Atlantik Bildirisi gibi II. Dünya Savaşı dönemi Müttefikleri arasındaki daha önceki anlaşmalara işaret etmektedir. John Mearsheimer, LUD'un ancak Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra ortaya çıktığını savunarak bu görüşe karşı çıkmıştır. LUD'un temel kurucu üyeleri arasında Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya devletleri yer almaktadır; bu devletler bir güvenlik topluluğu oluşturmaktadır. LIO'nun özellikleri zamanla değişmiştir. Bazı akademisyenler, LUD'un Soğuk Savaş varyasyonunun büyük ölçüde Batı ile sınırlı olduğunu ve Soğuk Savaş sonrası varyasyonunun daha geniş bir kapsama sahip olduğunu ve uluslararası kurumlara daha fazla yetki verdiğini belirtmektedir.
LUD'un bazı yönleri liberal devletlerde popülizm, korumacılık ve yerlilik tarafından tehdit ediliyor ve muhafazakarların LUD'a karşı artan düşmanlığı. Bilim insanları, gömülü liberalizmin (veya Çift hareket'te ki mantığın) LUD'un temel ilkelerine yönelik kamu desteğinin sürdürülmesinde kilit rol oynadığını savunuyor; bazı bilim insanları gömülü liberalizmin bazı yönlerinin zayıflatılıp zayıflatılmadığı ve bunun da LUD'a karşı bir tepkiye yol açıp açmadığı sorusunu gündeme getiriyor.
Dışarıdan, LUD otoriter devletler, otoriter olmayan devletler ve dünya siyasetindeki rollerinden hoşnutsuz devletler tarafından tehdit ediliyor. Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore, LUD'a karşı öne çıkan rakipler olarak nitelendirildi. Bazı akademisyenler, LUD'un tepkiye veya çöküşe yol açabilecek kendi kendini zayıflatan yönler içerdiğini ileri sürdüler.

Kozmopolitan demokrasi
Avrupa Birliği
Avrupa bütünleşmesi
Küresel vatandaşlık
Hegemonya
Liberal kurumsalcılık
Liberal enternasyonalizm
Liberalizm (uluslararası ilişkiler)
Kutupluluk (uluslararası ilişkiler)
Etki alanı

Bound to Fail: The Rise and Fall of the Liberal International Order - John J. Mearsheimer
A World Imagined: Nostalgia and Liberal Order - Patrick Porter
There's No Such Thing as 'the' Liberal World Order - Michael Lind
Asia after the liberal international order - Amitav Acharya
Misreading the “Liberal Order” - Paul Staniland
Paeans to the ‘Postwar Order’ Won’t Save Us - Stephen Wertheim
Why the West should stop talking about the “rules-based order” - Jerome Roos
Robert Keohane. 1984. After Hegemony: Cooperation and Discord in the World Political Economy. Princeton University Press.
John Ikenberry. 2001. After Victory: Institutions, Strategic Restraint, and the Rebuilding of Order after Major Wars. Princeton University Press.
Latin America and the liberal international order - Tom Long
Ordering the world? Liberal internationalism in theory and practice, editör G. John Ikenberry, Inderjeet Parmar, Doug Stokes
Kyle M. Lascurettes ve Michael Poznansky. 2021. "International Order in Theory and Practice." - the Oxford Research Encyclopedia of International Studies.

Will Current World Order Survive Without US Power? - Rajesh Rajagopalan
How do you solve a problem like the liberal international order? - Jeet Heer
The Amnesia of the U.S. Foreign Policy Establishment - John Glaser
Mourning a phantom: the cherished “rules-based order” never existed - Helen Thompson
The ‘Liberal World Order’ Was Built With Blood - Vincent Bevins
The flawed promise of a liberal world order - Saif Khattak
Welcome back to 1945: The liberal world order was always a myth - Aris Roussinos
The Myth of the Liberal international order - Hans Kundnani

Paul Dundes Wolfowitz (d. 22 Aralık 1943), Yahudi kökenli Amerikalı eski Dünya Bankası başkanı, ABD'nin eski Endonezya büyükelçisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı ve Johns Hopkins Üniversitesi'nde, Paul H. Nitze Okulu İleri Uluslararası Çalışmaları eski dekanıdır. Wolfowitz uluslararası ekonomik kalkınma, Afrika ve kamu-özel ortaklıkları ve ABD-Tayvan İş Konseyi başkanı konularda çalışan, halen American Enterprise Enstitüsü'nde konuk bilim adamıdır.
Savunma Bakan Yardımcısı olarak, "Başkan Bush'un Irak politikasının önemli bir mimarı ve en şahin savunucusu" idi. Askeri stratejist Andrew Bacevich ondan "Bush Doktrini büyük ölçüde onun en iyi işi oldu." şeklinde bahsetti. Donald Rumsfeld, 8 Şubat 2011 tarihinde Fox News ile yaptığı röportajda, Wolfowitz'in Camp David'de 11 Eylül saldırılarından sonra Irak'ın işgal edilmesi gerektiğini söyleyen ilk kişilerden olduğunu belirtti. Irak Savaşı'nın erken bir savunucusuydu ve geniş çapta savaşın mimarı olarak tanımlandı. İşgali takip eden isyan ve iç savaş sonrasında Wolfowitz, Irak politikasını etkilediğini inkâr etti ve sorumluluğu reddetti. Önde gelen bir neo-muhafazakardır.
1 Mart tezkeresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçmemesi sonrası 6 Mayıs 2003'te Türkiye'ye yönelik yaptığı bir konuşmada "Eğer Türkiye'yle yeni bir sayfa açacaksak Türkiye özür dilemeli, 'Bir hata ettik, bilemedik, şimdi biliyoruz ve elimizden geleni yapmaya hazırız.' demeli. Bu Türkiye'nin çıkarları için oldukça önemli." açıklamasında bulunmuş, bu cümleleri başta Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer olmak üzere Türkiye'deki birçok siyasi tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Wolfowitz'in tepki gören bu cümlelerinden iki ay sonra Çuval olayı gerçekleşmiştir.
2005 yılında, Pentagon'dan Dünya Bankası başkanı olarak hizmet etmek için ayrıldı ve ancak iki yıl sonra, pozisyonunu romantik olarak bağlantılı olduğu Dünya Bankası çalışanı Şaha Rıza'ya yardım etmek için kullandığı iddiaları içeren bir skandaldan sonra istifa etti. Wolfowitz, bir skandal nedeniyle istifa eden tek Dünya Bankası başkanıdır.

Clare Selgin

Robert Strange McNamara (9 Haziran 1916 - 6 Temmuz 2009), Amerikalı siyasetçi, Amerika Birleşik Devletleri'nin 8. Savunma Bakanı. 1961-1968 yılları arasında Amerika'yı derinden etkileyen Vietnam Savaşı'nın önemli aktörlerindendir. Bununla birlikte 1968-1981 yılları arasında Dünya Bankası Başkanıydı.

Robert McNamara, San Francisco, California'da doğdu. Babası bir ayakkabı dükkanında satıcıydı. McNamara'ya göre, ailesi ve kendisi İrlanda soyundandı ve 1850'de Büyük İrlanda Göçü sırasında önce Massachusetts'e, daha sonra ise Kaliforniya'ya göçmüşlerdi.

Lisans eğitimini University of California, Berkeley'de 1937 yılında, yüksek lisansını ise Harvard Business School'da 1939 yılında tamamladı. II. Dünya Savaşı'nda orduda mühendis olarak görev yaptı. Savaşın ardından Ford Motor Company'de şirketi canlandırmak üzere işe alındı. Şirket başkanlığına kadar yükseldi.

Şirket başkanlığı görevinde sadece bir ay kadar kaldıktan sonra, dönemin Amerikan Başkanı John F. Kennedy tarafından Savunma Bakanı olarak atandı. Yeni görevinde Pentagon'da güç kazanmayı başardı. Silahlı kuvvetlerde modernizasyonu teşvik etti ve gereksiz veya kullanışsız silah sistemlerine bütçe ayırmayı reddederek tasarruf sağladı.

2003 yılında The Fog of War adıyla yayınlanan belgesel için yaptığı açıklamalarda Vietnam Savaşı'nda oynadığı rolü mazur göstermeye çalışmıştır.
Washington D.C.'deki evinde, 6 Temmuz 2009 tarihinde sabahın erken saatlerinde 93 yaşında hayatını kaybetti.

Uluslararası Kalkınma Birliği ya da bilinen kısaltmasıyla IDA (International Development Association), dünyanın en yoksul gelişmekte olan ülkelerine kalkınmaları için kredi ve hibe imkanları sunan uluslararası finans kuruluşudur. Kuruluşun merkezi Washington'da olup Dünya Bankası Grubu'nun bir alt kuruluşudur.
IDA, yoksulluk çizgisinin altında kalan ülkelere sıfır faizli ve 35-40 yıl vadeli kredi sağlamaktadır. Ve bu ülkeler aldıkları kredileri kendi para birimleri cinsinden ödeyebilmektedirler. Bunun dışında eğitim, sağlık bakımı, temiz su ve sağlık koruma gibi temel hizmetlerden daha iyi biçimde yararlanılması için destek olmakta ve ekonomik kalkınma ile istihdama yönelik reformlarla yatırımlara destek vermektedir.
IDA üye ülke sayısı 2013 itibarıyla 172 olup, kuruluşun başkanlığında Jim Yong Kim bulunmaktadır.

IDA resmi sitesi5 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
IDA'ya borçlanan ülkeler listesi (İngilizce)
IDA'ya borçlarını ödeyen ülkeler listesi (İngilizce)

Uluslararası organizasyon ya da uluslararası kuruluş veya uluslararası örgüt, uluslararası üyelere veya üyelik sistemine, kapsama ya da varlığa sahip kuruluşlar için kullanılan bir isim olup, uluslararası sivil toplum kuruluşu ve hükûmetler arası örgüt şeklinde iki ana türü bulunmaktadır.

Uluslararası sivil toplum kuruluşları (USTK) ya da uluslararası sivil toplum örgütleri (USTÖ): uluslararası alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları (STK)'dır. Bunlara uluslararası kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, Dünya İzci Hareketi Örgütü, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi dünya genelinde faaliyet gösteren örgütler dahildir.
Hükûmetler arası örgütler (uluslararası hükûmet kuruluşları olarak da bilinirler): terimle en yakından ilişkili örgüt türü olup, bunlar egemen devletlerden oluşan örgütlerdir (üye devletler olarak da bilinirler). Önemli örnekleri arasında Birleşmiş Milletler (BM), OECD, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Dünya Ticaret Örgütü yer alır. BM örgüte tam bir netlik kazandırabilmek amacıyla kuruluşu için 'uluslararası örgüt' yerine 'hükûmetler arası örgüt' terimini kullanmıştır.
İlk ve en eski hükûmetler arası örgüt 1815 yılında Viyana Kongresi tarafından kurulan Ren Seyrüsefer Merkez Komisyonu'dur.
Uluslararası örgütlerin rolleri arasında uluslararası gündemin belirlenmesine yardımcı olma, siyasi pazarlıklara arabulucuk yapma, siyasi girişimler için yer sağlama ve koalisyonların kurulmasını katalizör görevi üstlenme yer alır. Ayrıca uluslararası örgütler belirgin konuları tanımlarlar ve hangi konuların birlikte gruplandırılacağını karar verirler. Böylelikle hükûmetlerin öncelikli olarak karar vermesi gereken konuları belirleyerek, diğer hükûmetlerin de bu düzenlemeler ışığında çalışmalarına önayak olmuş olurlar.
Uluslararası örgütlere eleştirel yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu yaklaşımlar uluslararası örgütleri etkileme kapasitesine sahip devletlerin bu kurumlar yoluyla uluslararası sistemde hegemonya kurma ve devam ettirme aracı olarak görev ifa ettiğini vurgulamaktadırlar. Bu yaklaşıma örnek olarak IMF uluslararası siyasetteki neoliberal hegemonyayı kurma ve yeniden üretmek için faaliyet göstermektedir.

Uluslararası örgütler listesi

Uluslararası Organizasyon ve Genel Müdürlük Listesi 13 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birleşmiş Milletler'in Tarihi Arşivindeki Uluslararası Kuruluşların Sorumluluğuna İlişkin Makaleler 21 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Haberleri ile ilgili belgeler

Aalto Üniversitesi (Fince: Aalto-yliopisto; İsveççe: Aalto-universitetet; İngilizce: Aalto University), Finlandiya'nın başkenti Helsinki ile Espoo kentinde bulunan bir üniversitedir. 2010 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi, Helsinki Ekonomi Okulu ve Helsinki Sanat ve Tasarım Üniversitesi'nin birleşmesiyle kurulmuş olup adını Fin mimar Alvar Aalto'dan almaktadır. Bilim, ticaret ve sanat toplulukları arasındaki yakın işbirliği, çok disiplinli eğitim ve araştırmayı desteklemek için hazırlanmıştır.
Aalto Üniversitesi, Sanat, Tasarım ve Mimarlık (Aalto ARTS), Kimya Teknolojisi (Aalto CHEM), İşletme (Aalto BIZ), Elektrik Mühendisliği (Aalto ELEC), Mühendislik (Aalto ENG) ile Bilim (Aalto SCI) olmak üzere altı fakülteye ayrılmaktadır. Ana kampüsü Espoo'nun Otaniemi semtinde yer almaktadır.

Resmî site

Alavus (İsveççe: Alavo), Finlandiya'nın Güney Ostrobotniya bölgesinde bulunan bir şehirdir. Şehir, bölgenin güneydoğusunda yer almaktadır. Yüzölçümü 1.151,46 km² olan şehrin nüfusu 31 Ağustos 2017 tarihi itibarıyla 11.746'dır.
Alavus'ta tarım ve ormancılık nüfusun önemli bir bölümünü istihdam etmekte olup şehirdeki endüstrinin çoğu inşaat ile ilgilidir. Alavus, 324 km'lik kıyı şeridine sahip 60 gölete sahiptir.

2017 yılının sonunda, Alavus 11.713 nüfusa sahiptir; nüfusun 6.918'i şehir yerleşimlerinde, 4.712'si seyrek nüfuslu bölgelerde yaşıyordu (83 kişinin koordinatları bilinmiyor). Yerleşim, ikamet yerinin koordinatları bilinen nüfusa göre; yığılma oranı % 59,5'tir. Alava'nın nüfusu dört farklı bölgeye bölünmüştür:

Aşağıdaki grafik 1980'den beri her beş yılda bir şehir nüfusunu gelişimini göstermektedir. Kullanılan bölgeler 1 Ocak 2013'teki dağılıma göredir.

Resmî site

Hong Kong Exchanges and Clearing Limited (HKEX; Çince: 香港交易及結算所有限公司, ayrıca 香港交易所 veya 港交所) öz sermaye, emtia, sabit gelir ve  tamamına sahip olduğu yan kuruluşları Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası (SEHK), Hong Kong Futures Exchange Limited (HKFE) ve Londra Metal Borsası (LME) aracılığıyla döviz piyasalarında birçok faaliyet gösterir.
2021 itibarıyla 6 trilyon ABD Dolarını aşan toplam piyasa değeri ile HKEX, borsaya kayıtlı şirketlerin piyasa değerine göre altıncı en büyük borsadır.
Aralık 2020 sonu itibarıyla, HKEX'in menkul kıymetler piyasasında işlem gören 2.538 şirket bulunmaktadır. HKEX, son 11 yılın yedisinde toplanan halka arz fonları açısından dünyanın en iyi listelenme yeri olmuştur.
Grup ayrıca Hong Kong'da dört takas odası işletmektedir: Hong Kong Securities Clearing Company Limited (HKSCC), HKFE Clearing Corporation Limited (HKCC), the SEHK Options Clearing House Limited (SEOCH) ve OTC Clearing Hong Kong Limited (OTC Clear). HKSCC, HKCC ve SEOCH, katılımcılarına entegre takas, mutabakat, saklama ve vekalet faaliyetleri sunarken, OTC Clear, üyelerine tezgah üstü faiz oranı türevleri ve teslim edilemeyen forward takas ve mutabakat hizmetleri sunmaktadır. HKEX, veri yayma kuruluşu HKEX Information Services Limited aracılığıyla pazar verilerini sağlar.
Hong Kong Hükûmeti, HKEX'in en büyük tek hissedarıdır ve on üç yöneticiden altısını kurula atama hakkına sahiptir.

HKEX'in sabah seansı 09:00; - 12:00’ye uzatılmış sabah seansı 12:00'den 13:00'e ve öğleden sonra seansı 13:00'den 16:00’ya kadardır.
HKEX, 25 Temmuz 2016 ve 24 Temmuz 2017 tarihlerinde iki aşamalı bir Kapanış Müzayedesi Oturumu (CAS) gerçekleştirdi.
CAS için uygun menkul kıymetler, Hang Seng Bileşik LargeCap, MidCap ve SmallCap endekslerinin tüm bileşenlerini, anakara borsasında işlem gören karşılık gelen A hisselerine sahip H hisselerini ve tüm borsada işlem gören fonları içerir. Ayrıca bazı düzenlemeye tabi açığa satış emirlerini de içerir.
ABD borsalarındaki devre kesicilere benzer şekilde çalışan Volatilite Kontrol Mekanizması (VCM), 22 Ağustos 2016 ve 16 Ocak 2017 tarihlerinde iki aşamada hayata geçirildi.

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası (SEHK, Hong Kong Borsası olarak da bilinir) Hong Kong merkezli bir borsa'dır. 2020 sonu itibarıyla, 47 trilyon HK$ toplam piyasa değerine sahip 2.538 halka açık şirketi vardır. Asya'nın en hızlı büyüyen borsası olduğu bildirilmektedir.
Borsanın sahibi (yan kuruluşu  Stock Exchange of Hong Kong Limited aracılığıyla), aynı zamanda listelediği (Şablon:SEHK) ve Chicago merkezli CME'yi geride bırakan, 2021'de piyasa değeri açısından dünyanın en büyük borsa operatörü haline gelen  holding şirketi Hong Kong Exchanges and Clearing Limited'e (HKEX) aitti. Exchange Square'deki fiziksel ticaret katı Ekim 2017'de kapatıldı.

Borsa ilk olarak 2 Nisan 1986'da bilgisayar destekli ticaret sistemini tanıttı. 1993 yılında borsa, Ekim 2000'de üçüncü nesil sistemle (AMS/3) değiştirilen "Otomatik Sipariş Eşleştirme ve Yürütme Sistemini" (AMS) başlattı.

2003'ten beri Borsa'nın bağımsız icracı olmayan direktörü olan David Webb, ticari ve düzenleyici rolleri arasında doğal bir çatışma olduğu için düzenleyici olarak bu rolü üstlenecek süper düzenleyici otoriteyi ve Hong Kong Menkul Kıymetler Borsasında yatırımcı temsilinin iyileştirilmesini savunmaktadır.
2007'de yönetim kurulunun hisse senetleri ve varantları için minimum al-sat farklarını 25 HK sent ile 2 HK $ arasına düşürme kararı üzerine daha küçük yerel borsacıların kargaşası, yeni kurulun kararı geri çevirmek için oy kullanmasına neden oldu. Reformlar ilk çeyrekte uygulanacaktı ama komisyoncuların protestoları sonrasında konu tekrar masaya yatırıldı. Webb, yönetim kurulunu kazanılmış menfaatlere boyun eğmekle eleştirdi.

Tanınmış şirketlerin Hong Kong hisselerinin bile hisse başına 4 HK$'dan daha düşük fiyatlarla işlem görmesi son derece normaldir. Bir Hong Kong hissesi, fiyatı yaklaşık 0,50 HK$'dan düşük olmadıkça kuruşluk hisse senedi sayılmaz.
Her hisse senedinin kendi yönetim kurulu lot büyüklüğü vardır (çevrimiçi komisyoncu, fiyat teklifi aldığınızda bunu genellikle hisse senedi fiyatıyla birlikte görüntüler); tahta lot büyüklüğünün katları olmayan miktarlardaki alımlar, ayrı bir "tek lot pazarında" yapılır.
Limit emirler için cari fiyatın 24 adımı içinde olması gereken kapanış fiyatı kuralı vardır. Bireysel komisyoncular daha da katı bir kural uygulayabilir. Örneğin, HSBC, limit emirlerin mevcut fiyatın 10 adımı içinde olmasını gerektirir. Pazar dokunursa sipariş emirleri (ing: market-if-touched) gibi tetiklenen emir türleri için aracı desteği, fiyat koşulu oluşturulduğunda borsaya gönderilecek olan emirlerin daha uzağa verilmesine olanak tanır.

Kaynak: HKEX, milyar Hong Kong doları cinsinden, Veriler 14 Şubat 2018'de güncellendi

AIA: $6,764.32
Tencent Holdings: $4,118.93
Industrial and Commercial Bank of China: $2,877.98
China Construction Bank: $2,167.39
Bank of China: $1,803.12
PetroChina: $1,715.53
Agricultural Bank of China: $1,641.43
HSBC Holdings: $1,629.79
Ping An Insurance: $1,547.81
China Mobile: $1,509.04
China Merchants Bank: $991.75
Bank of Communications: $985.55
China Life Insurance Company: $844.57
Postal Savings Bank of China: $676.41
China National Offshore Oil Corporation: $492.91
China Minsheng Bank: $420.11
BOC Hong Kong (Holdings): $412.34
China Pacific Insurance Company: $404.37
CK Hutchison Holdings: $377.47
CITIC Bank International: $367.82

Menkul kıymetler borsası, hisse senedi komisyoncuları ve tüccarların hisse senedi, tahvil ve diğer menkul kıymetleri satın alıp satabildiği borsalardır.
Bir menkul kıymetin belirli bir borsada alınıp satılabilmesi için menkul kıymetin orada listelenmiş olması gerekir. Genellikle en azından kayıt tutmak için merkezi bir konumu vardır ancak modern pazarlar elektronik iletişim ağlarını kullandığından ticaret giderek daha az fiziksel yere bağlıdır. Elektronik iletişim ağları pazarlara hız ve az işlem maliyeti sağlar. Borsada ticaret, borsaya üye olan komisyoncularla (ing:brokerler) sınırlıdır. Son yıllarda elektronik iletişim ağları, alternatif ticaret sistemlerleri ve "karanlık havuz'lar gibi çeşitli diğer ticaret mekanları ticari faaliyetlerin çoğunu geleneksel borsalardan uzaklaştırdı.
Yatırımcılara ilk halka arzlarda hisse senedi ve tahvil, birincil piyasada ve müteakip alım satım ise ikincil piyasada yapılır. Borsa genellikle hisse senedi piyasasının en önemli bileşenidir. Hisse senedi piyasalarında arz ve talep, tüm serbest piyasalarda olduğu gibi hisse senetlerinin fiyatını etkileyen çeşitli faktörlerce yönlendirilir.
Genellikle borsanın kendisi aracılığıyla hisse senedi ihraç etme zorunluluğu yoktur ve hisse senetleri daha sonra bir borsada işlem görmemelidir. Bu tür ticaret, "değişim dışı" veya tezgah üstü olabilir. Türevler ve tahviller'in alışılagelmiş yöntemi budur. Borsalar giderek artan şekilde küresel menkul kıymetler piyasasının parçası oldu. Borsalar ayrıca, hisselerin elden çıkarılması için etkin bir araç sağlamada hissedarlara likidite sağlamada ekonomik bir amaca da hizmet eder.

Borsaya dayalı ekonomiler M.Ö. Fenike'nin geniş ticaret ağıyla başladı. Borç verme Orta Çağ'ın sonlarında İtalya'da başladı.
1300'lerde Venedikli borç verenler bugün bir komisyoncunun yaptığı gibi, satılık çeşitli konular hakkında bilgi içeren listeler taşır ve müşterilerle buluşurlardı. Venedik'in Gerçek Tüccarları, tefeciler arasında borç değiş tokuş ilkesini getirdi; yüksek riskli, yüksek faizli bir krediyi boşaltmak isteyen bir borç veren, başka bir borç verenden farklı bir borçla takas edebilir. Bu borç verenler aynı zamanda devlet tahvillerini de satın aldılar. İşlerinin doğal gelişimi devam ederken borç verenler 1900'lerin sonlarında ilk bireysel yatırımcılara borç ihraçları satmaya başladılar.
Venedikliler bu alanda liderdi ve diğer hükûmetlerden menkul kıymetler alıp satmaya başlayan ilk kişilerdi ancak henüz Hindistan ile özel ticarete başlamadılar. İtalyanlar da karada Çin İpek Yolu ile  bağlantı kurmadı. Potansiyel kara ticaret yolu boyunca, Habsburg (Avusturya) imparatoru II. Frederick), 1241'de Moğol Batu Han (Altın Orda Devleti) ilerleyişini püskürttü.
Kurumsal hisse senetlerinin ilk ne zaman alınıp satıldığı konusunda akademisyenler arasında çok az fikir birliği vardır. Bazıları kilit olayı Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin 1602'de kuruluşu olarak görürken diğerleri 1531'de Bruges, Antwerp ve 1548'de Liyon gibi çok daha eski gelişmelere işaret eder.
Menkul kıymetler borsası tarihindeki ilk kitap olan Karışıklıkların Kargaşası, Hollandalı-Yahudi tüccar Joseph de la Vega tarafından yazılmış olup Amsterdam Borsası genellikle dünyanın en eski "modern" menkul kıymetler piyasası olarak kabul edilir. Öte yandan Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley) ekonomisti Ulrike Malmendier, Etrüsk "Argentari"sinden türeyen antik Roma kadar eski bir hisse senedi piyasasının var olduğunu savunur.
İmparatorluğun kurulmasından yüzyıllar önceki Roma Cumhuriyeti'nde, hükümet için tapınak inşası ve diğer hizmetleri gerçekleştiren societates publicanorum, müteahhitler veya kiracı örgütleri vardı. Böyle bir hizmet, MÖ 390'da bir Galya istilası konusunda uyarıda bulunduktan sonra kuşlara ödül olarak Capitoline Tepesi'nde kazların beslenmesiydi. Bu tür organizasyonlara katılanların, devlet adamı ve hatip Cicero tarafından çeşitli zamanlarda bahsedilen "paylar" veya hisseler kavramı vardı. Cicero bir konuşmasında "o zamanlar fiyatı çok yüksek olan hisselerden" bahseder. Malmendier'e göre bu tür kanıtlar, bir kuruluşun başarısına bağlı olarak dalgalanan değerlerle enstrümanların takas edilebilir olduğunu gösterir. "Societas", hizmetlerinin çoğu devletin doğrudan görevlileri tarafından devralındığından, imparatorlar zamanında belirsizliğe gömüldü.
Ticarete konu tahviller, geç ortaçağ ve erken Rönesans dönemlerinin İtalyan şehir devletlerinin öncülüğünü yaptığı daha yeni bir yenilikti.

Joseph Penso de la Vega da denilen, Joseph de la Vega, İspanyol Yahudi bir aileden gelen Amsterdamlı bir tüccardı. Kendisi 17. yüzyıl Amsterdam'ında üretken bir yazar ve başarılı bir iş adamıydı. 1688 tarihli kitabı Confusion of Confusions şehir borsasının işleyişini açıkladı. Tüccar, hissedar ve filozof arasındaki diyalog biçimini alan bu kitap hisse senedi ticareti ve borsanın iç işleyişi hakkındaki en eski kitaptır. Kitap karmaşık ama aynı zamanda aşırılıklara eğilimli bir piyasayı anlatır ve de la Vega okuyucularına piyasa değişimlerinin öngörülemezliği ve yatırımda sabrın önemi gibi konularda tavsiyelerde bulunur.

İngiltere'de, Hollanda Kralı III. William, savaş masraflarını ödemek için krallığın mali durumunu modernleştirmeye çalıştı böylece 1693'te ilk devlet tahvili ihraç edildi ve ertesi yıl Bank of England kuruldu. Kısa bir süre sonra İngiliz anonim şirketleri halka açılmaya başladı. Ancak Londra'nın ilk borsa simsarları, bildirildiğine göre kaba tavırları nedeniyle Royal Exchange olarak bilinen eski ticaret merkezinden men edildi. Bunun yerine, yeni ticaret Exchange Alley'deki kahvehanelerde yapıldı. 1698'de, Jonathan's Coffee House'da faaliyet gösteren John Castaing adlı bir komisyoncu, düzenli olarak hisse senedi ve emtia fiyatları listeleri yayınlıyordu. Bu listeler Londra Borsası'nın başlangıcını işaret ederler.

Borsaların ekonomide birçok rolü vardır. Bunlar aşağıdakileri içerir:

Bankacılık sistemi tarafından bireye veya firmaya kredi veya borç şeklinde sağlanan borçlanma kapasitesinin yanı sıra borsa şirketler'e yatırım yapan halka hisse satarak büyümek için sermaye artırma imkanı sağlar.
Sermaye yoğun şirketler, özellikle yüksek teknoloji şirketleri, tipik olarak ilk aşamalarında büyük miktarlı sermaye artırmaya ihtiyaç duyar. Bu nedenle borsaların sağladığı halka açık piyasa, birçok sermaye yoğun girişimi için önemli finansman kaynaklarından biri olmuştur. 1990'larda ve 2000'lerin başında, yüksek teknoloji borsasına kote şirketler dünyanın belli başlı borsalarında patlama ve düşüş yaşadı. O zamandan beri, yüksek teknoloji girişimcisinin şirketini halka açması, şirket zaten satış ve kazanç elde etmiyorsa veya şirket klinik deneyler, pazar araştırma, patent tescilleri vb. gibi başarılı sonuçlardan güvenilirliğini ve potansiyelini kanıtlamamışsa çok daha talepkar oldu. Bu, 1990'lardan 2000'lerin başına kadar olan dönemdeki durumdan oldukça farklıdır; birçok şirket (özellikle internet patlaması ve biyoteknoloji şirketleri), satış, kazanç veya her türlü iyi belgelenmiş umut verici sonuç elde etmeden dünyanın dört bir yanındaki en önemli borsalarda halka açıldı.
O kadar yaygın olmasa da son derece spekülatif ve finansal olarak öngörülemeyen yüksek teknoloji girişimlerinin ilk kez büyük bir borsada listelendiği olur. Ayrıca, bu tür şirketler için performanslarını takip eden hisse senedi endekslerine sahip daha küçük, uzmanlaşmış giriş pazarları vardır (Alternext, CAC Small, SDAX, TecDAX bunların bazı örnekleridir.).

Alternatif yatırım fonları, risk fonları, risk sermayesi, özel sermaye, melek fonları, gayrimenkul, emtia, koleksiyon, yapılandırılmış ürünler' vb. içeren fonları ifade eder. Alternatif yatırım fonları, geleneksel yatırım seçeneklerine (hisse senetleri, bonolar ve nakit) bir alternatiftir.

Şirketler ayrıca Ar-Ge sınırlı ortaklıkları aracılığıyla önemli miktarlarda sermaye topladı. 1987'de Amerika Birleşik Devletleri'nde yürürlüğe giren vergi kanunu değişiklikleri, Ar-Ge limited ortaklıklarındaki yatırımların vergiden düşülebilirliğini değiştirdi. Bugün bir ortaklığın yatırımcıların ilgisini çekebilmesi için, nakit getirisindeki nakit yatırımcıları cezbedecek kadar yüksek olmalıdır.

Başlangıç şirketleri için genel sermaye kaynağı risk sermayesidir. Bu kaynak bugün büyük ölçüde erişilebilir durumdadır ancak risk şirketi firmalarının toplamda herhangi bir şirkete yatırım yapacakları maksimum istatistiksel miktar sınırlıdır (2001'de sınır biyoteknoloji şirketi için yaklaşık 15 milyon dolardı).

Özel şirket için başka bir alternatif nakit kaynağı, daha küçük şirkete pazarlama hakları, patent hakları veya öz sermaye karşılığında sermaye sağlayan, genellikle yerleşik çok uluslu bir şirket olan kurumsal ortaktır. Kurumsal ortaklıklar çok sayıda durumda başarıyla kullanılmıştır.

İnsanlar birikimlerini çekip hisse senetlerine yatırım yaptıklarında (ilk halka arz veya halihazırda borsada işlem görmüş bir şirketin dönemli özsermaye arzı yoluyla), bu genellikle rasyonel kaynak tahsisine yol açar çünkü bankalar nezdinde tüketilebilecek veya atıl mevduat olarak tutulabilecek fonlar şirketlerin yönetim kurullarının kuruluşlarını finanse etmesine yardımcı olmak için seferber edilir ve yeniden yönlendirilir. Bu, tarım, ticaret ve sanayi gibi çeşitli ekonomik sektörler için fayda sağlayan ticari faaliyetleri teşvik edebilir, bu da daha güçlü ekonomik büyüme ve firmaların daha yüksek verimlilik seviyeleri ile sonuçlanır.

Şirketler satın almaları ürün yelpazesini büyütmek, dağıtım kanallarını artırmak, oynaklığa karşı korunmak, pazar payını artırmak veya diğer gerekli işleri varlığı satın almada fırsat olarak görür. Borsa aracılığıyla devralma teklifi veya birleşme ve satın almalar, bir şirketin satın alma veya füzyon yoluyla büyümesinin en basit ve en yaygın yollarındandır.

Kurumsal yatırımcılar kadar büyük veya sıradan bir orta sınıf aile kadar küçük, hem geçici hem de profesyonel hisse senedi yatırımcıları, sermaye kazancıyla sonuçlanabilecek temettüler ve hisse senedi fiyat artışları yoluyla kârlı işletmelerin servetinden pay alırlar. Kâr

Moskova Borsası (MOEX; Rusça: Московская биржа, Rusça telaffuz: [mɐˈskofskəjə ˈbʲirʐə]) Rusya'nın en büyük borsasıdır. Hisse senetleri, tahviller, türev ürünler, döviz piyasası, para piyasaları ve kıymetli metallerde işlem yapmaktadır. Ayrıca Rusya'nın merkezi menkul kıymet deposu olan Ulusal Takas Deposu'nu (NSD) ve ülkenin en büyük takas kurumu sağlayıcısı olan Ulusal Takas Merkezi'ni işletmektedir.
Borsa, 2011 yılında Moskova Bankalararası Döviz Borsası ile Rusya Ticaret Sistemi'nin birleşmesiyle kurulmuştur.
2023 yılı sonunda, MOEX platformlarında toplam işlem hacmi 1,3 katrilyon rubleye (yaklaşık 14 trilyon ABD doları) ulaşmıştır.

Moskova Borsası, 19 Aralık 2011 tarihinde Moskova merkezli en büyük iki borsa olan Moskova Bankalararası Döviz Borsası (MICEX) ile Rusya Ticaret Sistemi'nin (RTS) birleşmesiyle kurulmuştur. Bu nedenle kuruluş sırasında "Moscow Exchange MICEX-RTS" adı kullanılmıştır. Her iki kuruluş da 1990'larda kurulmuş ve yirmi yıl boyunca MICEX Endeksi ile RTS Endeksi üzerinden Rusya'nın önde gelen borsaları olmuşlardır. Birleşme, Moskova'nın uluslararası bir finans merkezi olma planlarını desteklemek amacıyla tek bir yapı oluşturmuştur.
Borsa, 15 Şubat 2013 tarihinde gerçekleştirdiği halka arz ile yaklaşık 15 milyar ruble (yaklaşık 500 milyon ABD doları) topladı. Moskova'da yalnızca yerel olarak yapılan en büyük halka arz olan bu işlem, iki kattan fazla talep gördü ve dünya genelinde kurumsal yatırımcıların ilgisini çekti. Kasım 2013'te borsa hisseleri MSCI Rusya Endeksi'ne dahil edildi. Temmuz 2014'te borsanın en büyük hissedarı olan Rusya Merkez Bankası, yaklaşık %12'lik hissesini halka satış yoluyla devretti. Rusya federal yasaları, Merkez Bankası'nın 1 Ocak 2016'ya kadar tüm hisselerini satmasını öngörüyordu. Ekim 2018'de Moskova Borsası, Vadeli İşlemler Piyasası'nda fiziki teslimatlı altın vadeli işlemlerinin alım satımını başlattı. Altın teslimatı kıymetli metaller spot piyasası üzerinden yapılmaktadır.
24 Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin başlamasının ardından Moskova Borsası işlemleri süresiz olarak askıya aldı. 27 Şubat'ta TASS haber ajansı, yabancı yatırımcıların menkul kıymet satmalarının derhal yasaklandığını bildirdi.
4 Mart'ta borsa Dünya Borsalar Federasyonu üyeliğinden askıya alındı.
18 Mart'ta OFZ devlet tahvillerinde işlemlerin 21 Mart'ta yeniden başlayacağı duyuruldu. 23 Mart'ta, 33 ruble cinsinden menkul kıymetin 24 Mart'ta yalnızca Rusya'da yerleşik yatırımcılar için işlem göreceği, yabancı yatırımcıların ise repo ve türev işlemlerle sınırlı kalacağı açıklandı. Ayrıca açığa satış yasaklandı. 26 Mart'ta tüm hisselerin kısaltılmış dört saatlik bir seansta 28 Mart itibarıyla işleme açılacağı bildirildi. Ağustos 2022 itibarıyla borsa hâlâ tam anlamıyla normale dönmemiştir.
Borsa ayrıca Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasındaki uluslararası yaptırımlar kapsamında da hedef alınmıştır. 5 Mayıs 2022'de Birleşik Krallık, Moskova Borsası'nın “tanınmış borsa” statüsünü iptal etmiş ve borsada işlem gören menkul kıymetlerin belirli vergi avantajlarını kaybetmesine yol açmıştır.

Yönetim Kurulu beş kişiden oluşmaktadır:  

Yury Denisov, 2019'dan beri CEO, daha önce Denetim Kurulu üyesi
Andrey Selyuk, 2022'den beri finans direktörü (CFO)
Andrey Burilov, 2020'den beri bilgi teknolojileri direktörü (CIO)
Igor Marich, Satış ve İş Geliştirme Genel Müdürü, 20 yıldır Moskova Borsası'nda görev yapmaktadır
Dmitry Shcheglov, operasyon direktörü (COO), Moskova Borsası ve selefi MICEX'in kıdemli yöneticilerinden.
2020–2021 dönemi için Denetim Kurulu şu isimlerden oluşmaktaydı:  

Oleg Vyugin (başkan), ekonomist ve Rusya mali piyasalar düzenleyicisinin eski başkanı
Andrey Golikov, Ulusal Takas Merkezi yönetim kurulu üyesi
Maria Gordon, Goldman Sachs ve PIMCO'da eski gelişmekte olan piyasalar portföy yöneticisi
Valery Goreglyad, Rusya Merkez Bankası baş denetçisi
Bella Zlatkis, Sberbank yönetim kurulu başkan yardımcısı ve Rusya'nın eski maliye bakan yardımcısı
Vadim Kulik, VTB Bankası başkan yardımcısı
Maxim Krasnykh, Gett şirketinin küresel operasyon direktörü (COO)
Paul Bodart, BNY Mellon Europe'un eski CEO'su
Ramon Adarraga, Bolsas y Mercados Españoles (BME) Piyasa Verileri bölümünün eski icra başkanı
Alexander Izosimov, Vympelcom'un eski CEO'su
Oskar Hartmann, Fast Lane Ventures'ın kurucu ortağı ve Alfa-Bank yönetim kurulu üyesi

Moskova Borsası'nın hisseleri MOEX kodu altında halka açık olarak işlem görmektedir. Aralık 2021 itibarıyla hisselerin yaklaşık %63'ü serbest dolaşımdadır. Başlıca hissedarlar şunlardır: Rusya Merkez Bankası (%11,75), Sberbank (%9,9), Vnesheconombank (%8,4), Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (%6,1) ve ABD merkezli varlık yönetim şirketi Capital Research and Management Company. Capital Research, küresel olarak 1,3 trilyon ABD dolarından fazla emeklilik varlığını yönetmektedir. Toplamda ABD'li yatırımcılar Moskova Borsası hisselerinin %36,8'ine, Birleşik Krallık yatırımcıları ise %10,1'ine sahiptir. Ayrıca 360.000 Rus bireysel yatırımcı MOEX hisselerine sahiptir.

Hisse Senedi ve Tahvil Piyasası, Rus şirketlerinin sermaye artırması ve yerli ve yabancı yatırımcıların hisse ve borçlanma araçlarına erişimi için temel platformdur. Moskova Borsası, Rusya'nın hisse senetleri ile devlet, belediye ve şirket tahvilleri için ana işlem yeridir. 2013–2014 yıllarında 16 şirket Moskova Borsası üzerinden halka arz gerçekleştirmiş ve toplamda yaklaşık 200 milyar ruble toplamıştır. Sabit getirili tarafta ise 400'den fazla tahvil ihracı yapılmış ve ihraççılar için 3,4 trilyon rubleden fazla kaynak sağlanmıştır.
Moskova Borsası'nda Rusya'nın en büyük şirketlerinden birçoğunun hisseleri işlem görmektedir; bunlar arasında Gazprom, Sberbank, Rosneft, Lukoil ve VTB Bankası bulunmaktadır.
2013 yılında küresel yatırım bankaları, müşterilerine Rus piyasalarına doğrudan erişim (DMA) sağlamaya başlamıştır. Düzenleyici değişikliklerin ardından uluslararası menkul kıymet saklama kuruluşları Euroclear Bank ve Clearstream Banking SA, Rus hisse senedi ve tahvilleri için takas ve saklama hizmeti sunmaya başlamıştır.
Ayrıca Moskova Borsası, yerli yatırımcı tabanını geliştirmeye odaklanmıştır. Ocak 2022 itibarıyla Moskova Borsası'nda aracı kurum hesabı bulunan bireylerin sayısı 17 milyona ulaşmış ve bu rakam Rusya nüfusunun %11'ini temsil etmiştir.

Rusya Merkez Bankası, para politikasını uygulamak ve piyasaya repo ve döviz swap işlemleri yoluyla likidite sağlamak için borsanın altyapısını kullanmaktadır. Moskova Borsası, bankalar ve şirketler dahil olmak üzere yurt içi ve uluslararası müşterilerine likidite ve döviz riskini yönetme ürünleri sunmaktadır. Ruble için fiyatlama merkezi olan borsa, şeffaf emir defterine dayalı dar marjlarla birçok ruble döviz çiftinde işlem yapılmasına olanak sağlamaktadır.
Döviz piyasasındaki tüm işlemler (spot ve swap) Ulusal Takas Merkezi tarafından merkezi olarak takas edilmektedir. Eylül 2014'te tüm döviz çiftlerinde günlük ortalama işlem hacmi 22,4 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir.
2014 yılında en çok işlem gören döviz çiftleri RUB/USD ve RUB/EUR olmuştur. Ancak Moskova Borsası, diğer para birimlerinde de işlem hacmini artırmaya çalışmıştır. Özellikle RUB/CNY çifti piyasada olumlu karşılanmıştır ve 2014 yılı sonunda GBP ve HKD işlemleri başlatılmıştır.

2014 itibarıyla Moskova Borsası, türev ürünlerde işlem hacmi bakımından dünyanın en büyük 10 borsa platformundan biriydi. Vadeli İşlemler Piyasası; endeksler, Rus ve yabancı şirket hisseleri, döviz çiftleri, değerli metaller, enerji ve tarım ürünleri üzerine opsiyon sözleşmeleri ve vadeli işlem sözleşmelerinin alım satımını sağlamaktadır.
RTS Endeksi üzerine vadeli işlemler, 2014 Haziranı itibarıyla Futures Industry Association verilerine göre dünya genelinde en aktif işlem gören borsa endeksi türevleri arasında altıncı sırada yer aldı. ABD doları–Rus rublesi üzerine vadeli işlemler ise aynı yıl küresel likidite açısından birinci sırada yer aldı.
Ekim 2014 itibarıyla borsada 58 çeşit vadeli işlem ve 18 çeşit opsiyon sözleşmesi işlem görmekteydi.

Moskova Borsası, 2013 yılında spot altın ve gümüş ticaretini başlattı. Platin ve paladyum işlemlerinin başlatılması ise ek testler gerekçesiyle 2014 Ekim sonu veya Kasım başına ertelendi.

Ulusal Ticaret Borsası, Rusya'da spot tahıl ticareti ve tarım ürünlerinde teslim edilebilir vadeli işlemler için kullanılan platformdur. 2002'den bu yana Rus devleti, tahıl piyasasına müdahalelerini bu platform üzerinden gerçekleştirmektedir.

Moskova Borsası iştiraki olan Ulusal Takas Deposu (NSD), 2012'de Rusya'nın Merkezi Menkul Kıymet Saklama Kuruluşu statüsünü aldı. Ardından Euroclear Bank ve Clearstream Banking SA, NSD'de hesap açarak uluslararası yatırımcılara Rus tahvilleri ve hisselerine erişim imkânı sağladı; Rus ihraççıların da yabancı yatırımcılara ulaşmasının önünü açtı.
2022 Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrasında, NSD 1 Mart 2022'de Euroclear hesabında tutulan tüm menkul kıymetleri bloke ederek dondurdu. Ayrıca Rus ihraççılara ait menkul kıymetlerin ödemeleri, yabancı kişi ve kurumlara yapılmayarak donduruldu. 18 Mart 2022'de NSD'nin Euroclear ve Clearstream'deki hesapları (yatırımcılar adına toplamda 50 trilyon avro tutarında varlık bulunduruyordu) bloke edilerek donduruldu. Mart 2022'de Avrupa Merkezî Menkul Kıymet Saklama Kuruluşları Birliği (ECSDA), NSD'nin üyeliğini askıya aldı. Ayrıca Avrupa Birliği, NSD'yi genişletilmiş yaptırım listesine ekledi ve NSD'nin avro cinsinden hesaplarını bloke ederek Rusya ve Rus şirketlerinin avro cinsi tahvil ödemelerinin yapılmasını imkânsız hale getirdi. Bunun sonucunda NSD, avro cinsinden işlemleri askıya aldı.
Moskova Borsası'nın bir diğer iştiraki olan Ulusal Takas Merkezi (NCC), Rusya'nın en büyük takas merkezi olup Moskova Borsası piyasalarının tamamında Merkezi Karşı Taraf (CCP) rolünü üstlenmektedir. 2022'deki işgal sonrası, Avrupa Merkezi Karşı Taraf Takas Kuruluşları Birliği (EACH), NCC'nin üyeliğini askıya almıştır.

Moskova Bankalararası Döviz Borsası (tarihî, 2011'de birleşti)
Moskova Uluslararası İş Merkezi, Mos

Nasdaq (National Association of Securities Dealers Automated Quotations), resmi bir düzenleyicisi olmayan tezgâh üstü piyasalarda (OTC) işlem gören menkul kıymetler için alım-satım fiyatlarının gösterildiği otomatik bilgi ağı olarak New York'ta kurulmuş olan özel borsadır. Dünyanın teknoloji borsası olarak kabul edilir.
Nasdaq, menkul kıymetler borsasındaki ilk alım satım 1971 yılında başladı. NASDAQ-100 Endeksi, Nasdaq Menkul Kıymetler Borsası'nda işlem gören Amerikan merkezli en büyük 100 şirketi kapsamaktadır. Aralarında Apple, Google, IBM, Netflix, Amazon, Tesla, Microsoft, Facebook, Twitter gibi dünya devi şirketlerinin de bulunduğu günümüzde bilgi teknolojilerine yön veren hemen hemen bütün firmaların, hisse senetlerinin işlem gördüğü bir borsadır. MSCI Information Technologies Net Totar Return Index, MSCI World Telecommunications Services Net Totar Return Index, MSCI World Consumer Discretionary Net USD gibi indeksler bu şirketlerin günlük kar veya zarar hanelerine yazan fiyatları belli bir algoritmaya uyarak, yatırımcılara kârlılık hakkında fikir verir.
Hacim açısından ABD'deki en aktif hisse senedi alım satım platformudur ve işlem gören hisse senetlerinin piyasa değerine göre borsalar listesinde New York Borsası'nın ardından ikinci sıradadır. Borsa platformu, Nasdaq Nordic borsa ağı ve birkaç ABD merkezli hisse senedi ve opsiyon borsasının da sahibi olan Nasdaq, Inc.'e aittir. Sağlık, finans, eğlence, perakende ve gıda işletmelerinin hisse senetlerini alıp satmasına rağmen daha çok teknoloji hisse senetlerine odaklanmaktadır.

"Nasdaq" önceleri "the National Association of Securities Dealers Automated Quotations" kısaltması (Türkçe: Ulusal Menkul Kıymet Satıcıları Birliği Otomatik Fiyat Teklifleri) olarak kısaca Nasdaq olarak ifade edilirdi. 1971 yılında, halen Finansal Endüstri Düzenleme Kurumu (FINRA) (İngilizce: Financial Industry Regulatory Authority) olarak bilinen Ulusal Menkul Kıymet Satıcıları Birliği (NASD) tarafından kuruldu.
8 Şubat 1971'de Nasdaq borsası dünyanın ilk elektronik borsası olarak faaliyete başladı. İlk başta, sadece "teklif sistemi" idi ve elektronik ticaret yapılamıyordu.
NASDAQ Menkul Kıymetler Borsası nihayetinde tezgah üstü (OTC) alım satım sistemi tarafından gerçekleştirilen büyük alım satımların çoğunluğunu üstlendi ama hala bu şekilde işlem gören birçok menkul kıymet vardır.
1987 gibi daha sonraları Nasdaq borsası medya raporlarında ve ayrıca Standard & Poor's Şirketi tarafından yayınlanan aylık Stok Kılavuzlarında (hisse senedi kılavuzları ve prosedürleri) hala yaygın olarak "OTC" olarak anılırdı.
Yıllar sonra ticaret ve hacim raporlaması ve otomatik ticaret sistemleri eklenerek borsa haline geldi. 1981'de Nasdaq, ABD menkul kıymetler piyasalarının toplam 21 milyarlık hissesinin %37'sini sattı.
1991'de Nasdaq'ın payı %46'ya yükseldi. 1992'de Nasdaq Borsası, sermaye piyasalarının ilk kıtalararası bağlantısını oluşturmak için Londra Borsası ile birleşti.
1998'de, "Gelecek yüz yılın borsası" sloganını kullanarak Amerika Birleşik Devletleri'nde çevrimiçi ticaret yapan ilk borsa oldu. Nasdaq Borsası dot-com balonu sırasında birçok şirketin ilgisini çekti.
Ana indeksi, başlangıcından beri yayınlanan NASDAQ Composite'dir. QQQ Borsa yatırım fonu, 1985'te piyasaya sürülen büyük sermayeli NASDAQ-100 endeksini ve piyasa değeri açısından en büyük 100 şirketi izleyen NASDAQ Financial-100 Endeksini takip eder.

10 Mart 2000'de, NASDAQ Composite borsa endeksi 5.132,52'de zirveye ulaştı, ancak 17 Nisan'a kadar 3.227'ye düştü ve sonraki 30 ayda zirvesinden %78 düştü.
2000 ve 2001'deki bir dizi satışta, FINRA Nasdaq'taki hissesini sattı. 2 Temmuz 2002'de Nasdaq Inc., halka arz yoluyla halka açık şirket oldu. 2006 yılında Nasdaq Borsası'nın statüsü borsadan lisanslı ulusal menkul kıymetler borsasına değiştirildi. 2007 yılında İskandinav ülkelerinde önde gelen bir borsa operatörü olan OMX ile birleşip küresel ayak izini genişletti ve adını NASDAQ OMX Group olarak değiştirdi.
Borsada listelenmeye hak kazanmak için bir şirketin Amerika Birleşik Devletleri Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu'na (SEC) kayıtlı olması, en az üç piyasa yapıcısı (belirli menkul kıymetler için aracı veya satıcı olarak hareket eden finansal firmalar) olması ve varlıklar, sermaye, halka açık hisseler ve hissedarlar için asgari gereklilikleri karşılaması gerekir.

Nasdaq 100 vadeli işlemleri CME'de (Chicago Ticaret Borsası) işlem görürken türevleri E-Mini Nasdaq 100 ve Mikro E-Mini Nasdaq 100 vadeli işlemleri EMiniCME'de işlem görmektedir. Nasdaq 100 ve türevleri için sözleşme özellikleri aşağıdadır.

Nasdaq teklifleri üç seviyelidir:

1. Seviye, en yüksek alış ve en düşük satış fiyatını gösterir-iç teklif.
2. Seviye, piyasa yapıcıların tüm halka açık tekliflerini, hisse senedi almak veya satmak isteyen piyasa aracı bilgilerini ve yakın zamanda gerçekleştirilen emirlerle birlikte gösterir.
3. Seviye, piyasa yapıcılarınca kullanılır ve teklifleri girmelerine ve emirleri yürütmelerine olanak tanır.

Nasdaq Borsası seansları, Doğu Zaman Dilimi'ndeki saatlerle:
07:00 - 09:30: uzun saatler ticaret seansı (piyasa öncesi)
09:30 - 16:00: normal ticaret seansı
16:00 20:00'ye kadar: uzatılmış saatler ticaret seansı (piyasa sonrası)
Nasdaq Borsası'nın yılda ortalama 253 işlem günü vardır.

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası (TSE) Tokyo'da kurulmuş olan bir borsadır ve Asya kıtasındaki  market cap açısından en büyük borsa olmakla birlikte, dünyanın da en büyük ikinci borsasıdır. Aralık 2011 itibarıyla borsada toplam market cap değeri 3.9 trilyon US$ olan 2,292 şirket işlem görmektedir. Borsanın sahibi Japan Exchange Group şirketidir.

TSE, dokuz direktör, dört denetçi ve sekiz icra memuru ile bir kabushiki gaisha (anonim şirket) olarak kurulmuştur. Genel merkezi  Japonya'daki en büyük finansal bölge olan 2-1 Nihonbashi-Kabutochō, Chūō, Tokyo 'dadır. Çalışma saatleri 08:00 - 11:30 ö.ö. ve 12:30-17:00 ö.s.'dır. 24 Nisan 2006'dan itibaren öğleden sonra işlem seansı her zamanki saat 12:30 ö.s.'da başlar.

4 Nisan 2022 tarihine kadar TSE'de işlem gören hisse senetleri, büyük şirketler için Birinci Bölüm, orta ölçekli şirketler için İkinci Bölüm ve hızlı büyüyen başlangıç şirketleri için MOTHERS bölümü ve JASDAQ bölümüdür. 31 Ekim 2010 tarihi itibarıyla 1,675 Birinci Bölüm şirketi, 437 İkinci Bölüm şirketi ve 182 Mothers şirketi vardır. 4 Nisan 2022'den itibaren piyasa bölümleri likidite, kurumsal yönetim ve diğer kriterlere göre farklılaştırılan Prime, Standart ve Büyüme piyasası bölümleri olarak yeniden yapılandırıldı. Şirketler gönüllü olarak Eylül ve Aralık 2021 arasında yeni bölümlerini seçtiler ve sonuçlar 11 Ocak 2022'de yayınlandı.
TSE'yi izleyen ana endeksler, Nihon Keizai Shimbun (Japonya'nın en büyük iş gazetesi) tarafından seçilen şirketlerin Nikkei 225 endeksi, Prime şirketlerinin hisse fiyatlarına dayalı ve Japonya'nın önde gelen geniş sayfa gazeteleri tarafından tutulan büyük sanayi şirketleri J30 endeksi TOPIX endeksidir.
Doksan dört yerli ve 10 yabancı menkul kıymet şirketi TSE ticaretine katılır. Bakınız: Tokyo Menkul Kıymetler Borsası Üyeleri
TSE ile ilgili diğer kurumlar şunlardır:

TSE binasının üçüncü katında buluşan Kabuto Club (兜倶楽部, Kabuto kurabu) adlı borsanın basın kulübü. Kabuto Kulübü üyelerinin çoğu Nihon Keizai Shimbun, Kyodo News, Jiji Press veya Bloomberg L.P. ve CNBC gibi ticari televizyon yayıncılarına bağlıdır. Kabuto Kulübü genellikle halka açık şirketlerin yıllık hesaplarını yayınladığı nisan ve mayıs aylarında çok meşguldur.
15 Haziran 2007'de TSE, Singapore Exchange Ltd.'nin %4.99 hissesini almak için 303 milyon dolar ödedi.

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası, 15 Mayıs 1878'de Tokyo Kabushiki Torihikijo (東京株式取引所)" olarak o zamanki-Japonya) Maliye Bakanı Ōkuma Shigenobu ve kapitalist savunucu Shibusawa Eiichi yönetiminde kuruldu. Ticaret 1 Haziran 1878'de başladı.
1943'te borsa, tek Japon Menkul Kıymetler Borsası (日本証券取引所, Nippon Shōken Torihikisho) kurmak için büyük Japon şehirlerindeki on bir borsa ile birleşti. Birleşmiş borsa, Hiroşima'nın bombalanmasından günler önce 1 Ağustos'ta kapatıldı.

Tokyo Menkul Kıymetler Borsası, yeni Menkul Kıymetler Borsa Yasası uyarınca 16 Mayıs 1949'da mevcut Japon adıyla yeniden açıldı.
1983'ten 1990'a kadar olan TSE yükselişinin benzeri görülmemişti, 1990'da dünya borsa kapitalizasyonunun (dünyanın açık ara en büyük borsası) %60'ından fazlasını oluşturuyordu, sonra hızla değer kaybetti ve borsada işlem gören hisselerin piyasa değeri açısından dünyanın en büyük 4. borsasından biri oldu.
1931 yılındaki TSE binasının yerine bugünkü TSE binası 23 Mayıs 1988'de açılmış ve borsanın tüm işlemlerde elektronik ticarete geçebilmesi için TSE'nin ticaret katı 30 Nisan 1999'da kapatılmıştır. 9 Mayıs 2000'de TSE Arrows (東証アローズ, Tōshō Arrows) adlı yeni tesis açıldı. 2010 yılında, TSE Arrowhead ticaret tesisini faaliyete geçirdi.
2001 yılında, TSE kendisini kabushiki gaisha ("hisse senedi şirketi") olarak yeniden yapılandırdı: bu zamandan önce üyeleri hissedar olarak bir birleşik dernek (社団法人, shadan hōjin) olarak yapılandırıldı.

İran Petrol Borsası (Farsça: بورس نفت ایران‎‎), İran'ın Kiş adasında 17 Şubat 2008'de faaliyete başlayan petrol borsası.
İlk olarak borsanın 20 Mart 2006'da hizmete girmesi öngörülüyordu. Teknik sorunlar sebebiyle bu tarih ertelenmek zorunda kalındı.

Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi ve OPEC'in ikinci büyük üreticisi olan İran, petrol fiyatında etkisi olan ender ülkelerden biridir. Günde 4.4 milyon varil ham petrol üretebilen İran, bu üretimin yüzde 80'ini ihraç etmektedir. Ayrıca Orta Asya ve Hazar petrol ve doğalgazının dünya pazarına aktarılması için,Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından sonra, en iyi seçenektir.
İran Petrol Borsası'nın, hâlihazırda petrol işlemlerinde iki isim olan Londra Borsası (IPE) ile New York Borsası'nın oligopolünü kıracağı öngörülüyor.

ABD doları, gücünü büyük oranda dünya petrol ticaretinin dolar cinsinden yürütülmesinden almaktadır.
2001 yılı itibarıyla 77 milyon varile ulaşan günlük petrol tüketiminin %26'sı sadece ABD tarafından yapılmaktadır. Avrupa'nın toplam tüketimi ise genel toplamın %22'sini oluşturmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri, enflasyon ile mücâdele edebilmek için yeni vergi kaynakları yaratmak yerine, karşılıksız olarak para basma yöntemini kullandı. Böylelikle piyasada dolar fazlalığı oluştu ve doların değeri düşürüldü. Karşılıksız olarak basılan dolara karşılık, piyasaya daha az mal verme suretiyle aradaki fark, bu sâyede dolaylı olarak vergilendirilmeye başlamıştır.

1945 Bretton Woods kararıyla doğan Amerikan imparatorluğu, Amerikan dolarını altına tam olarak çevrilemese de, yabancı devletler için doların altın karşılığı olduğunu ilân etmiştir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonraki yirmi beş yıl, dünyada, karşılığı altın olarak garanti edilen dolar kullanımı üzerine kurulu Bretton Woods finansal sistemi, Charles de Gaulle'un büyük miktarda doları bir uçağa atarak Amerika'ya götürüp altın karşılığını istemesine kadar sürmüş, 1970-71 yıllarında yabancılar ellerindeki doların karşılığı olarak altın istediklerinde 15 Ağustos 1971'de bunu yapamayacağını beyan eden Amerika bir imparator olduğunu ilan etti. Bu aslında Amerikan hükûmetinin iflası anlamına geliyordu. Amerika dünyanın kalan kısmından, karşılığı olmayan çok büyük miktarda malı çekti ve dünyanın geri kalanı buna cevap verecek durumda değildi. Dünya vergiye bağlandı ve buna itiraz edemedi.

1945 yılında, ABD Başkanı Roosevelt ve Suudi Kralı arasında imzalanan antlaşma ile Amerikan şirketlerinin Suudi petrolü üzerinde hakimiyetini başlatan adımı atılmıştır.
Başkan Roosevelt, Yalta Konferansı'nın ardından Şubat 1945'te Suudi rejiminin kurucusu Kral Abdül Aziz Suud ile Süveyş Kanalı'nda bir ABD savaş gemisinde buluşmuştu. Görüşmede Roosevelt, Suudi petrolüne ayrıcalıklı erişim karşılığında Kral'a Amerikan koruması garanti etmişti. Görüşmede Kral ile Başkan Roosevelt arasında çevirmenlik görevini üstlenen Kudüs doğumlu Albay Willam Eddy, daha sonraki yıllarda Dahran'da Aramco danışmanı sıfatıyla bir CIA yetkilisi olarak çalışmaya devam etmişti. 1971 yılında Amerikan hükûmetinin doların karşılığını altın olarak veremeyeceği anlaşılınca, 1972-1973 yıllarında Amerikan hükûmeti Suudi kraliyet ailesiyle, kraliyet ailesinin hükümranlığını koruma karşılığında petrolü yalnız dolarla satmaları hususunda bir anlaşma yaptı. Diğer OPEC ülkeleri de bunu takip etti ve petrol karşılığı olarak sadece dolar kabul eder oldular.¹Veysel Ayhan, İmparatorluk yolu: Petrol Savaşalrının Odağında Orta Doğu, Nobel Yay, 2006.

ABD ile İran arasındaki sürtüşmenin asıl nedeninin İran'ın kurmakta kararlı olduğu avro-petrol borsası olduğu dile getirilmektedir.

Dünya petrol piyasalarını yakından takip eden çevreler ABD'nin İran'a nükleer enerji araştırmalarından dolayı takındığı tutumun altındaki ana nedenin nükleer silah yapımı kaygısının değil İran'ın Mart ayında açmayı planladığı petrol borsası olduğunu dile getirmektedirler
ABD'nin, ekonomisinin çarklarını çevirebilmek için, her yıl 500 milyar dolar taze paraya gereksinimi vardır. ABD ekonomisini büyük ölçüde finanse eden Çin ve Japonya, petrol gereksiniminin çok büyük bölümünü İran'dan sağlıyorlar. Çin, yakın bir geçmişte İran'la 70 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzaladı. İran düşlediği petrol borsasını hayata geçirir ve sattığı petrolün karşılığını avro olarak istemeye başlarsa, ABD ekonomisinin iki önemli finansörü ellerindeki dolarları satıp avro almaya başlayacaklarından dolar, dolayısıyla ABD büyük ölçüde saygınlıklarını yitireceklerdir. 80 trilyon dolar borcu olan ABD ekonomisinin, İran'ın avro bazında kurmak istediği petrol borsası şokundan çok olumsuz etkileneceği bilinmektedir.
Dolar yerine avro'ya bağlı bir petrol borsası kurulması ile;

Doların güvenilir para olma vasfını önemli ölçüde yitirmesine,
Avroya olan talebin artmasına
Buna bağlı olarak değer kazanmasına yol açacaktır.
Ayrıca Petrol satışından elde edilen gelirler yani 'petro-dolarlar' güvenli piyasalar olarak görülen ABD mali piyasalarında değerlendirilemeyecek,
Böylece ABD Hazinesi'nin daha az dolar basmasına
Bu durum da ülkenin mali riskinin yükselmesine, faiz oranlarını ve borsasını olumsuz etkilenmesine yol açacaktır.
İran, ihracatında önemli bir kısıntı yaptığında petrol fiyatlarında büyük bir sıçrama olmaktadır. Çünkü, dünyada yalnızca günlük 1.5 milyon varil kapasite fazlası vardır. Örneğin, 1978-79, devrim yıllarında (henüz Irak tam kapasite ihracat yaparken) İran'ın petrol ihracatı 1.1 milyon varil düşünce, dünya petrol fiyatları hızla yükseldi, ABD II. Dünya Savaşı sonrasının en sert resesyonunu yaşamış, işsizlik oranı yüzde 10.8'e yükselmiş, gelişmekte olan ülkelerde bir borç krizi patlak vermiştir.

İran Petrol Borsası'nda avro ile işlem yapılmasının etkisiyle, ABD'nin istediği miktarda karşılıksız banknot basamayacağı öngörülüyor. Fakat bu durumun, avronun da lehine işleyeceği biliniyor. İran Petrol Borsası'nın getireceği etkiyle AB'nin yakın gelecekte, mâlî bakımdan ABD'yi yakalayabilecek konuma geleceği tahmin ediliyor.

Petro-dolar egemenliğinin sarsılmakta olduğuna ilişkin bir diğer veri, Suudi yatırımcıların İran borsasına ilgi göstermeye başlaması: 11 Eylül'den sonra, Suudi Krallığı'nın ABD ile ilişkileri zayıfladı ve Suudi yatırımcılar, geleneksel Batı piyasaları yerine İran'a yatırım yapmaya sıcak bakıyor. (5 Ekim 2004)
İran, Ortadoğu ve OPEC üreticileri için yeni bir petrol piyasası oluşturmaya hazırlanıyor. Bu piyasa, Londra IPE'nin egemenliğini tehdit edebilir. (16 Haziran 2004)

Bretton Woods sistemi
Bretton Woods Anlaşması

Şanghay Menkul Kıymetler Borsası (Çince: 上海证券交易所; pinyin: Shànghǎi zhèngquàn jiāoyì suǒ), Şanghay merkezli menkul kıymetler borsasıdır. Çin anakarası'nda bağımsız olarak faaliyet gösteren üç borsadan biridir, diğerleri Pekin Borsası ve Shenzhen Menkul Kıymetler Borsasıdır. Şanghay Menkul Kıymetler Borsası, piyasa değeri ile dünyanın en büyük 3. borsasıdır. Aynı zamanda Asya'nın en büyük borsasıdır.
Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası'nın aksine, Şanghay Menkul Kıymetler Borsası hala tamamen yabancı yatırımcılara açık değildir ve Çin anakarası yetkilileri tarafından uygulanan sermaye hesabı kontrolleri nedeniyle merkezi hükûmetin kararlarından sıklıkla etkilenir.
1891'de Şanghay, Çin'in ilk döviz sistemini kurdu. Mevcut borsa 26 Kasım 1990 tarihinde yeniden kurulmuş ve aynı yılın 19 Aralık tarihinde faaliyete geçmiştir. Doğrudan Çin Menkul Kıymetler Düzenleme Komisyonu (CSRC) tarafından yönetilen kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur.

Resmî site

Müttefik Devletler (İngilizce: Allies, Fransızca: Alliés, Çince: 同盟國/同盟国, Rusça: Антигитлеровская коалиция), II. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık, Fransa, Sovyetler Birliği, ABD ve Çin Cumhuriyeti başta olmak üzere Mihver Devletler'e karşı oluşturulan blok. Günümüzde ise ABD ve ona destek verip müttefiki olan ülkelere verilen ad.
Özellikle Batı'da I. Dünya Savaşı'nın İtilaf Devletleri de "Müttefik Devletler" olarak adlandırılır.

1 Eylül 1939 tarihinde Nazi Almanyası'nın Polonya'yı işgal girişimiyle başlayan II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, Müttefikler Fransa, Polonya ve Birleşik Krallık ile Fransız Batı Afrikası, Fransız Ekvatoral Afrikası ve İngiliz Hindistanı gibi bağımlı devletlerden oluşuyordu. Birkaç gün içinde İngiliz Milletler Topluluğu'na üye olan Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi bağımsız devletler de savaşa katıldılar. Almanların Kuzey Avrupa'yı işgale başlaması ve Balkanlar Cephesi'nin açılmasından sonra ise, Hollanda, Belçika, Yunanistan ve Yugoslavya Müttefikler'e katıldı.
Sovyetler Birliği, Müttefik-Mihver çatışmasında önce tarafsız kalıp, Polonya'yı işgal etmek için ilk dönemde Almanya ile iş birliği yaptı. Fakat 1941 yılında Almanya tarafından savaş ilanı olmaksızın saldırıya uğradıktan sonra Müttefiklere katıldı.
Amerika Birleşik Devletleri, savaş malzemesi ve maddi desteği başından beri sağlamaktaydı, ancak savaşa resmen katılması ancak Japonya'nın 7 Aralık 1941 tarihinde Pearl Harbor'a saldırmasından sonra oldu.
Çin Cumhuriyeti, 1937'deki Marco Polo Köprüsü Olayı'ndan bu yana Japonya ile uzun süredir savaşmaktaydı, ancak Müttefiklere resmen katılması 1941 yılında oldu.

Mihver Devletleri
II. Dünya Savaşı

Siyasi parti, belirli bir ülkenin seçimlerinde yarışacak adayları koordine eden bir örgütlenmedir. Bir parti üyelerinin genellikle politika konusunda benzer fikirlere sahip olması yaygındır ve partiler belirli ideolojik veya politika hedeflerini destekleyebilir.
Siyasi partiler, modern parti örgütlenmelerinin son birkaç yüzyılda dünya genelinde gelişmesi ve yayılmasıyla neredeyse her ülkenin politikalarının önemli bir parçası haline gelmiştir. Siyasi partilerin olmadığı bir ülke oldukça nadirdir. Bazı ülkelerde sadece bir siyasi parti bulunurken diğerlerinde birkaç parti mevcuttur. Partiler, otoriter rejimlerin yanı sıra demokrasilerin politikalarında da önemli bir role sahiptir, ancak genellikle demokrasiler otoriter rejimlere kıyasla daha fazla siyasi partiye sahiptir. Otoriter rejimler genellikle ülkeyi yöneten tek bir partiye sahiptir ve bazı siyaset bilimciler iki veya daha fazla parti arasındaki rekabeti demokrasinin temel bir parçası olarak kabul eder.
Partiler, toplumda var olan ayrılıklardan, alt ve üst sınıflar arasındaki ayrılıklardan kaynaklanabilir ve üyelerinin işbirliği yapmasını teşvik ederek siyasi karar alma sürecini kolaylaştırır. Siyasi partiler genellikle parti liderini içerir, parti faaliyetlerinden başlıca sorumlu olan; parti yöneticilerini, lideri seçebilecek ve idari ve organizasyonel görevler yapacak kişileri ve parti üyelerini, partiye yardım etmek, maddi destek sağlamak ve adaylarına oy vermek için gönüllü olabilecek kişileri içerir. Siyasi partilerin yapılandırıldığı ve seçmenden etkileşimde bulunduğu birçok farklı yöntem vardır. Vatandaşların siyasi partilere verdikleri katkılar genellikle yasalarla düzenlenir ve partiler bazen zaman ve para bağışı yapan insanlara yönelik olarak hükûmet politikaları izleyebilir.
Birçok siyasi parti ideolojik hedeflerle motive olmaktadır. Demokratik seçimlerde liberal, muhafazakar ve sosyalist partiler arasında rekabet sıkça görülür; çok büyük siyasi partilerin diğer yaygın ideolojileri arasında komünizm, popülizm, milliyetçilik ve İslamcılık bulunur. Farklı ülkelerde siyasi partiler genellikle kendilerini belirli bir ideolojiyle özdeşleştirmek için benzer renkler ve semboller kullanır. Bununla birlikte, birçok siyasi parti herhangi bir ideolojik bağlantıya sahip olmayabilir ve daha çok hamilik, müşterekçilik veya belirli bir siyasi girişimciyi ilerletmeyle ilgilenir.

Siyasi partiler, siyasi makamlar için yarışmaları organize eden kolektif örgütlerdir.  Bir siyasi partinin üyeleri, ortak bir etiket altında seçimlere katılırlar. Dar bir tanıma göre, siyasi parti sadece bir parti etiketi altında aday olan grup olarak düşünülebilir.  Daha geniş bir tanıma göre, siyasi partiler, belirli bir siyasi partiyle özdeşleşen seçmenler ve gönüllüler, o partinin adaylarının seçimini destekleyen resmi parti örgütleri ve partiyle ilişkili olan hükûmetteki yasama organları da dahil olmak üzere, bir grup adayın seçilmesini destekleyen tüm yapıyı ifade eder. Birçok ülkede siyasi parti kavramı yasal olarak tanımlanır ve hükûmetler, bir örgütün yasal olarak siyasi parti olarak nitelendirilmesi için belirli şartları belirleyebilir.
Anson D. Morse'a göre siyasi parti, "temsil ettiği belirli grup veya grupların çıkarlarının ilerletilmesi ve ideallerinin gerçekleştirilmesi" için birleşen ortak prensiplere dayalı dayanıklı bir örgütlenmedir.
Siyasi partiler, genellikle siyasi fraksiyonlar veya çıkar grupları gibi diğer siyasi gruplardan ve kulüplerden farklı olarak, adayların seçilmesine odaklanmalarıyla ayrılırlar, çünkü çıkar grupları bir politika gündemini ilerletmeye odaklanırlar. Bu, bazen partileri diğer siyasi örgütlerden ayıran diğer özelliklerle de ilişkilidir, bunlar arasında daha geniş bir üyelik, zaman içinde daha büyük bir istikrar ve seçmenle daha derin bir bağlantı yer alır.

İnsanların ortak çıkarlarını savunmak için büyük gruplar veya fraksiyonlar oluşturma fikri eski çağlara dayanır. Platon, Cumhuriyet'te Antik Atina'nın siyasi fraksiyonlarından bahsederken, Aristoteles'e göre farklı türdeki hükûmetlerin fraksiyonlar üretme eğiliminden bahsederken siyasi fraksiyonların var olduğunu belirtir. Bazı eski anlaşmazlıklar da fraksiyonlara dayanmaktaydı, örneğin Konstantinopolis Hipodromu'nda iki fayton yarışı fraksiyonu arasında yaşanan Nika isyanları. Kaydedilmiş siyasi gruplar veya fraksiyonlara örnek olarak Roma Cumhuriyeti'nin Populares ve Optimates fraksiyonları ile Hollanda Cumhuriyeti'nin Oranjistleri ve Staatsgezinde'leri gösterilebilir. Bununla birlikte, modern siyasi partilerin genellikle 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıktığı kabul edilir; genellikle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ilk kez göründükleri, Birleşik Krallık'ın Muhafazakar Partisi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Demokrat Partisi'nin dünyanın "en eski siyasi partisi" olarak sık sık adlandırıldığı kabul edilir.
Kitle siyasi partilerinin gelişmesinden önce, seçimler genellikle daha düşük düzeyde rekabet içeriyordu, doğrudan karar alma mümkün olacak kadar küçük bölgelerde gerçekleşiyor ve seçimler bağımsız olarak bir adayı zafer kazandıracak bireysel ağlar veya gruplar tarafından domine ediliyordu.

Bazı akademisyenler, modern siyasi partilerin 18. yüzyılda, İngiltere'de Erastirme Krizi ve İhtişamlı Devrim'den sonra geliştiğini iddia etmektedir.  Whig fraksiyonu, başlangıçta mutlak yönetim yerine Protestan anayasal monarşiye destek vermek üzerine örgütlenmiştir, oysa muhafazakar Tory fraksiyonu (başlangıçta İngiliz İç Savaşı'ndaki Kraliyetçi veya Cavalier fraksiyonu) güçlü bir monarşiye destek vermiş ve bu iki grup, Birleşik Krallık politikasındaki anlaşmazlıkları yapılandırmıştır. Rockingham Whigleri, iktidardan düşmüş olsalar bile tutarlı bir parti etiketi ve motive edici ilkeleri korudukları için ilk modern siyasi parti olarak tanımlanmıştır.
Yüzyılın sonunda, Amerika Birleşik Devletleri de Birinci Parti Sistemi olarak adlandırılan bir parti sistemi geliştirdi. 1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın yazarları, Amerikan siyasi anlaşmazlıklarının temel olarak siyasi partiler etrafında örgütleneceğini beklememiş olsalar da, federal hükûmet yetkilerinin sınırları üzerindeki erken 1790'ların siyasi tartışmaları, iki proto-siyasi parti olan Federalist Parti ve Demokratik-Cumhuriyetçi Parti'nin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

19. yüzyılın başlarına gelindiğinde birçok ülkede istikrarlı modern parti sistemleri gelişmişti. İsveç'te gelişen parti sistemi, önceki parti sistemlerinin tam olarak istikrarlı veya kurumsallaşmış olmadığı temelinde dünyanın ilk parti sistemi olarak adlandırılmıştır. Belçika, İsviçre, Almanya ve Fransa da dahil olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde, siyasi partiler liberal-muhafazakar ayrım veya dini anlaşmazlıklar etrafında örgütlenmiştir. Parti tabanlı siyaset modelinin yayılması, 1848 Devrimleri ile Avrupa genelinde hızlanmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki siyasi partilerin gücü İyi Duygular Dönemi sırasında azalmış, ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında tekrar değişmiş ve güçlenmiştir. Bu, yüzyılın sonuna gelindiğinde siyasi partilerin gücünün önemli ölçüde arttığı tek ülke değildi; örneğin, bu dönemde İrlanda siyasi lideri Charles Stewart Parnell, parti disiplini gibi birçok yöntem ve yapıyı uygulayarak güçlü temel siyasi partilerle ilişkilendirilecek bazı yapıları hayata geçirmiştir.

20. yüzyılın başında Avrupa'da, çoğu parti sisteminin karakteristik liberal-muhafazakar ayrımı, örgütlü sendikaların desteğini alan sosyalist partilerin ortaya çıkmasıyla bozulmuştur.
20. yüzyılın sömürgecilikten kurtuluş dalgası sırasında, Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki birçok yeni bağımsız ülke, genellikle bağımsızlık hareketlerinden ortaya çıkan parti sistemleri geliştirmiştir. Örneğin, Hindistan'ın bağımsızlık hareketindeki fraksiyonlardan bir siyasi parti sistemi ortaya çıkmış ve 1970'lerde Indira Gandhi'nin politikalarıyla güçlendirilip istikrar kazanmıştır. Hindistan Ulusal Kongresi'nin oluşumu, Hindistan'ın bağımsızlığını destekleyen bir fraksiyon olarak Britanya Hindistanı'nda erken 20. yüzyılda gelişmiş ve Hindistan'ın bağımsızlığından hemen sonra önemli bir siyasi parti haline gelmiştir. Bu, birçok yeni bağımsız ülkede görülen bir dinamiği önceden haber vermiştir; örneğin, Uganda Ulusal Kongresi, bağımsızlık yanlısı bir parti ve Uganda'daki ilk siyasi partidir ve adı Hindistan Ulusal Kongresi'ni örnek alarak gelişmiştir.
Demokrasilerde daha geniş oy kullanma hakları ve sonunda evrensel oy hakkının yavaşça yayılmasıyla birlikte siyasi partiler büyük ölçüde genişlemiş ve ancak o zaman siyasi partilerin tam halk ile hükûmet arasında aracılar olarak bir vizyonu gelişmiştir.

Siyasi partiler, neredeyse tüm modern ülkelerin neredeyse yaygın bir özelliğidir. Hemen hemen tüm demokratik ülkeler güçlü siyasi partilere sahiptir ve birçok siyaset bilimci, iki partiden daha az partiye sahip olan ülkeleri zorunlu olarak otokratik olarak kabul etmektedir. Bununla birlikte, bu kaynaklar, çok sayıda rekabetçi partiye sahip bir ülkenin zorunlu olarak demokratik olmadığına izin verir ve birçok otokratik ülkenin siyasetinin tek bir baskın siyasi parti etrafında düzenlendiğini belirtir. Neredeyse her modern ülkede siyasi partilerin yaygınlığı ve gücü, araştırmacıları siyasi partilerin neredeyse siyasetin bir kuralı olduğunu düşündürmüş ve siyasi partilerin neden modern devletlerin vazgeçilmez bir parçası gibi göründüğünü sormaya yönlendirmiştir. Bu nedenle, siyasi bilimciler siyasi partilerin neredeyse evrensel bir siyasi olgu olmasının nedenlerine yönelik birkaç açıklama getirmiştir.

Siyasi partilerin varoluşunun temel açıklamalarından biri, insanlar arasındaki mevcut ayrılıklardan ortaya çıktığıdır: toplum belirli bir şekilde bölünmüş durumdadır ve bir parti, bu bölünmeyi seçim rekabetine organize etmek için oluşturulur. 1950'lerden itibaren, ekonomistler ve siyaset bilimciler, parti örgütlerinin seçmenlerin siyasi konular üzerindeki tercih dağılımından faydalanabileceğini göstermiş, seçmenlerin inandıklarına yanıt olarak kendilerini ayarlayarak daha rekabetçi hale g

Ulan Batur (Moğolca: Улаанбаатар, Ulaanbaatar), Moğolistan'ın başkenti ve en kalabalık şehridir. 1,67 milyonluk nüfusuyla, ortalama yıllık sıcaklık bakımından dünyanın en soğuk başkentidir. Belediye, Moğolistan'ın kuzey orta kesiminde, Tula Nehri üzerindeki bir vadide, yaklaşık 1.300 metre (4.300 ft) rakımda yer almaktadır. Şehir, 1639 yılında göçebe bir Budist manastır merkezi olarak kurulmuş, 29 kez yer değiştirmiş ve 1778 yılında modern yerine kalıcı olarak yerleşmiştir.
Örgöö (İngilizceleştirilmiş haliyle Urga) olarak ilk yıllarında, Moğolistan'ın en önemli dini merkezi ve Moğolistan'daki Tibet Budizminin Gelug soyunun ruhani lideri Jebtsundamba Khutuktu'nun merkezi haline gelmiştir. 1727'de Kyakhta Antlaşması ile Qing-Rus ticaretinin düzenlenmesinin ardından, Pekin ve Kyakhta arasında bir kervan yolu açılmış ve şehir sonunda bu yol üzerinde kurulmuştur. 1911'de Çing Hanedanlığı'nın çöküşüyle ​​birlikte şehir, bağımsızlık çabalarının odak noktası haline geldi ve bu durum, 1911'de 8. Jebtsundamba Khutuktu veya Bogd Han önderliğinde Bogd Hanlığı'nın ilanına ve 1921'deki komünist devrim sırasında da tekrar gündeme geldi.
1924'te Moğol Halk Cumhuriyeti'nin ilanıyla birlikte şehir resmen Ulaanbaatar olarak yeniden adlandırıldı ve ülkenin başkenti ilan edildi. Modern şehir planlaması 1950'lerde başladı ve eski çadır mahallelerinin çoğu Sovyet tarzı apartmanlarla değiştirildi. 1990'da Ulaanbaatar, Moğolistan'ın demokrasiye ve piyasa ekonomisine geçişine yol açan büyük gösterilere sahne oldu. 1990'dan beri, ülkenin geri kalanından gelen göçmen akını, nüfusunda patlayıcı bir artışa yol açtı ve bu nüfusun büyük bir kısmı çadır mahallelerinde yaşıyor; bu da kış aylarında zararlı hava kirliliğine katkıda bulunuyor. Ulaanbaatar'daki aşırı kömür üretimi ve tüketimi, şehri dünyanın en kirli şehirlerinden biri haline getiriyor ve bu da çocuklarda zatürre ve diğer solunum yolu hastalıklarının görülme sıklığının artmasına neden oluyor. 
Bağımsız bir belediye olarak yönetilen Ulaanbaatar, başkenti Zunmod'un şehrin 43 kilometre (27 mil) güneyinde yer aldığı Tuv eyaleti ile çevrilidir. Aralık 2022 itibarıyla 1,6 milyondan biraz fazla nüfusuyla, ülkenin toplam nüfusunun neredeyse yarısını barındırıyor. Ülkenin en büyük şehri olarak, kültürel, endüstriyel ve finansal kalbi ve ulaşım ağının merkezi konumundadır.

Şehir, 1639 yılında bir göçebe Budist manastırı merkezi olarak kurulmuştur. 1778 yılında bugünkü konumu olan Tuul ve Elbe nehirlerinin birleştiği yere taşınmıştır. 1911 yılında Çing Hanedanı'nın yıkılmasının ardından Moğolistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra 1924 yılında ülkenin başkenti ilan edildi. Ulan Batur, 20. yüzyılda önemli bir üretim merkezi haline geldi.

Ulan Batur, Moğolistan'ın biraz doğusunda, deniz seviyesinden 1,310 metre yükseklikte, Tuul Nehri üzerinde, Bogd Han Dağı'nın eteğindeki vadide yer almaktadır. Ormanlarla kaplı olan Bogd Han Dağı şehrin güneyinde bulunmaktadır ve 2250 metre yüksekliği Ulan Batur'un en yüksek noktasıdır.
Ulan Batur, muson etkisinde soğuk yarı kurak iklime (Köppen BSk) sahiptir. Ulan Batur, yüksek rakımı, nispeten yüksek enlemi, herhangi bir kıyıya yüzlerce kilometre uzakta olması ve Sibirya antisiklonunun etkileri nedeniyle dünyanın en soğuk ulusal başkentidir. Şehirde yazlar kısa ve sıcak, kışlar ise oldukça uzun, soğuk ve kuru geçmektedir.

Ulan Batur, başkent statüsüne sahip doğrudan yönetilen bir şehir olup dokuz ilçeye (дүүрэг, düreg) ayrılmaktadır. Bu ilçeler Baganur, Bagahangay, Bayangol, Bayanzürh, Çingeltey, Han-Ul, Nalayh, Songinohayrhan ve Sühbatur'dur. Her ilçe mahallelere (хороо, horo) ayrılmakta olup toplam 121 adettir.
Ulan Batur, 5 yılda bir seçilen 40 üyeli bir şehir meclisi tarafından yönetilmektedir. Belediye başkanı şehir meclisi tarafından atanmaktadır.

Cengiz Han Uluslararası Havalimanı şehrin 18 km güneybatısında yer almakta olup ülkenin tek uluslararası havalimanıdır. Ulan Batur'un Trans-Sibirya demiryolu ile Çin demiryolu sistemine bağlantıları bulunmaktadır. Ulan Batur'u diğer şehirlere bağlayan karayolların büyük bir bölümünde asfalt bulunmamaktadır.
Ulan Batur'da büyük bir şehiriçi otobüs ağı bulunmaktadır. Bunun yanında şehir içi ulaşım troleybüs, dolmuş ve taksiler ile de sağlanmaktadır. Şehirde aynı zamanda metro hattı inşa edilmesi planlanmaktadır.

Kardeş şehirleri arasında Türkiye, Çekya, Hindistan, Çin, Tayvan, Tayland, Vietnam ve Avustralya'dan birer; İngiltere, Güney Kore ve ABD'den ikişer; Japonya'dan üç; Rusya'dan beş şehir vardır.

Resmi site
Ulaanbaatar12 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. General Information about Ulaanbaatar, Up-to-date (İngilizce)

Umman (Arapça: عُمَان, romanize: Uman; Arapça telaffuz: [ʕʊˈmaːn]) ya da resmî adıyla Umman Sultanlığı (Arapça: سلْطنةُ عُمان, romanize: Salṭanat ʿUmān), Batı Asya'da, Arap Yarımadası'nın güneydoğusunda yer alan bir ülkedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen ile kara sınırlarını paylaşır. Umman'ın kıyıları güneydoğuda Umman Denizi'ne, kuzeydoğuda ise Umman Körfezi'ne bakar. Madha ve Müsendem eksklavları kara sınırlarında Birleşik Arap Emirlikleri ile çevrilidir; Müsendem'in kıyı sınırlarını ise Hürmüz Boğazı ve Umman Körfezi oluşturur. Ülkenin nüfusu yaklaşık 5,46 milyon, yüzölçümü ise 315.331 km2 (121.750 sq mi)'dir. Başkenti ve en büyük şehri Maskat'tır.
Umman, Arap dünyasının en eski bağımsız devletidir ve 1744'ten bu yana Bu Said Hanedanı tarafından kesintisiz olarak yönetilmektedir. 17. yüzyıldan itibaren bölgesel bir güç hâline gelen Umman, Portekiz İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu ile Basra Körfezi ve Hint Okyanusu üzerindeki nüfuz için rekabet etti. 19. yüzyıldaki en geniş döneminde Umman'ın etkisi ve kontrolü, Hürmüz Boğazı üzerinden günümüzde İran ve Pakistan olan bölgelere, ayrıca güneyde Zanzibar'a kadar uzandı. 20. yüzyılda ise Umman, hukuken bağımsız kalmaya devam etse de Britanya İmparatorluğu'nun etkisi altına girdi.
Umman'ın petrol rezervleri dünya genelinde 22. sırada yer almaktadır. 2010 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, önceki 40 yıl içindeki gelişim açısından Umman'ı dünyada en çok ilerleme kaydeden ülke olarak tanıdı. Diğer Basra Körfezi ülkelerine kıyasla fosil yakıtlara daha az bağımlı olan Umman ekonomisinin bir kısmı turizme, ayrıca balık, hurma ve diğer tarım ürünlerinin ticaretine dayanmaktadır. Dünya Bankası, Umman'ı yüksek gelirli ekonomi olarak sınıflandırmaktadır. 2024 itibarıyla ülke, Küresel Barış Endeksi'nde dünyanın en barışçıl 42. ülkesi konumundadır.
Umman, bir sultan tarafından yönetilen mutlak monarşidir ve yönetim erkek soy hattı üzerinden aktarılır. Kâbus bin Said, 1970'ten 2020'deki ölümüne kadar sultanlık yaptı. Onun döneminde ülkenin yaşam standartları yükseldi, kölelik kaldırıldı, Zufar Ayaklanması sona erdi ve Umman Anayasası yürürlüğe kondu. 2020 yılında Heysem bin Tarık, Kabus'un yerine Umman Sultanı oldu. Umman; Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, Körfez İşbirliği Konseyi, Bağlantısızlar Hareketi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.

Bugünkü Umman topraklarında insan yerleşiminin izleri en az 10 bin yıl önceye dayanır. Umman'ın bugünkü kabile sisteminin kökleri Arap Yarımadası'nın güneybatısından MS 2. yüzyılda başlayan göç hareketine kadar uzanır. Kabile çekişmeleri ve İran'dan gelen saldırılar, bölgenin İslam dinini benimsediği 7. yüzyıla değin sürdü. Arap Yarımadasının coğrafî kopukluğunun yarattığı elverişli ortamda kolayca yayılma olanağı bulan Hariciliğe bağlı İbadiyye mezhebi, aynı zamanda bölgede siyasi birliğin sağlanmasına zemin hazırladı. Culende bin Mesud'un 751'de imam seçilmesiyle kabileleri bir araya getiren dinsel bir rejim ortaya çıktı. Büyük kabileler ve dinsel önderler arasındaki anlaşmayla belirlenen imamların yönetimi, Benu Nabhan'ın başa geçtiği 1154'ten sonra yerini istikrarsız hanedanlara bıraktı.
Deniz ticaretine bağımlılık nedeniyle güçlerini kıyı şeridine kaydıran hanedanlar, imamlık kurumunun 1428'de yeniden ortaya çıkmasıyla iç kesim üzerindeki denetimi büyük ölçüde kaybettiler. Öte yandan, 1507'de Maskat'a saldıran Portekizliler, kısa sürede bütün kıyı şeridini ele geçirdiler. 1521'de Osmanlı İmparatorluğu donamasının kısa süreliğine eline geçmiş Maskat, 1581 ile 1588 yılları arasında yeniden Osmanlı kontrolüne girmiştir. Daha sonraki dönemlerde devam etmiş Portekiz egemenliği, 1624'te imam seçilen ve kabile çatışmalarına son veren Nasr bin Mürşid'in Portekizlileri bölgeden çıkarması ile son bulmuştur. Umman İmparatorluğu olarak adlandırılan bu devlet, İran ve Doğu Afrika'daki Portekiz kolonilerini de Umman'a bağladı ve kendi sömürgelerini kurdu.

18. yüzyılda Hinavi ve Gafiri kabileleri arasında başlayan iç savaş, İran hükümdarı Nadir Şah'ın 1737'de Umman'ı ele geçirmesiyle sonuçlandı. İran kuvvetlerini yenilgiye uğratan ve tarafların uzlaşmasıyla imamlığa seçilen Ahmed bin Said, güçlü bir yönetim kuran bin Said hanedanının temellerini attı. Önce Seyyid, daha sonra da, sultan olarak anılan hanedan üyeleri, yeni fetihlerle Umman'ın deniz ticaretini güvence altına aldılar. İngilizlerle sıkı bir iş birliğine giden Said bin Sultan (1806-56) Zanzibar'ı önemli bir gelir kaynağı durumuna getirdi. Onun ölümünden sonra oğulları iktidar kavgasına düştüler ve 6 Nisan 1861'de Sultanlık, Zanzibar ile Umman ve Maskat olarak ikiye bölündü. 6. oğul Seyid Mecit bin Said El-Busaid (1834-1870) Zanzibar Sultanı, 3. oğul Seyid Tuvaini bin Said El-Said ise Umman Sultanı olmuştur. Böylece Umman ve Zanzibar hanedanın iki ayrı koluna geçti.
Umman'da İbadiyye imamına bağlı kabilelerin saldırılarına karşı koyamayan Teymur bin Faysal (1913-32), İngilizlerin arabuluculuğuyla iç kesimde özerk bir imamlık yönetimi kurulmasını kabul etti. Suudi Arabistan'dan destek gören İbadiyye imamının bağımsızlık girişimini gene İngilizlerin yardımıyla boşa çıkaran ve 1959'da bütün ülkede denetimi sağlayan Said bin Teymur'un (1932-70) baskıcı politikaları, 1965'te Zufar bölgesinde sol eğilimli Umman Halk Kurtuluş Cephesi'nin bir gerilla mücadelesine yol açtı. Bir saray darbesiyle babasının yerine geçen Kâbus bin Seyd El Ebu Seyd, 1975'te bu ayaklanmayı bastırdıktan sonra yönetimini sağlamlaştırma yönünde adımlar atarak geniş çaplı bir modernleştirme programına girişti.
Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler'e 1971'de katılan Umman, 1981'de de Körfez İşbirliği Konseyi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. ABD ile sıkı ilişkilerin yanı sıra ılımlı Arap devletleriyle yakınlaşmaya girerek Umman'ı dış dünyaya açılmasını sağlayan Kâbus yönetimi, İran-Irak Savaşı boyunca tarafsızlık politikası izledi. Körfez Savaşı sırasında belirgin bir rol oynamamasına karşın, üslerini batılı güçlere açmayı kabul etti. 1992'de Yemen'le imzaladığı anlaşmayla bu ülkeyle yaşadığı 25 yıllık sınır sorununa son verdi.

Suudi Arabistan'la 676 km, Birleşik Arap Emirlikleri 410 km ve Yemen'le 288 km boyunca sınırı bulunan ülke Orta Doğu topraklarına yerleşmiştir. Kıyıda sıcak ve nemli, iç kısımlarda sıcak ve kuru iklim görülür. Ülkenin orta kısımları çöl ovalarından, kuzey ve güney kısımları ise engebeli dağlık bölgelerden oluşur. En yüksek noktası 2,980 m ile Cebel Şems'dir. Petrol, bakır, asbest, mermer, kireçtaşı, krom, alçıtaşı, doğal gaz ülkedeki başlıca doğal zenginliklerdir.
Ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri tarafından çevrelenmiş, Madha ve Müsendem olmak üzere 2 adet eksklavı bulunmaktadır. Müsendem Hürmüz Boğazı'nın güney yakasını oluşturur.

2020 verilerine göre Umman'ın nüfusu 5,106,458 kişidir. Ummanlı 2,994,601 (%59.98) kişi olup, nüfusun 1,997,763 (40.02%) kişiye tekabül eden geri kalanı Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi Güneydoğu Asya ülkelerinden çalışmaya gelmiş göçmenlerden oluşmaktadır. Okuryazarlık oranı 2015 verilerine göre yaklaşık %94'tür ve cinsiyete göre (erkeklerde %96, kadınlarda %86) farklılık göstermektedir.

The World Factbook''a göre ülkede baskın din aynı zamanda ülkenin resmî dini olan İslam'dır. 2020 verilerine göre Müslümanlar toplumun %85,9'unu oluştururken, Hristiyanlar %6,4'ünü, Hindular %5,7'sini, diğer inançlar ise %2'sini oluşturmaktadır. Umman vatandaşları ağırlıklı olarak İbadi veya Sünni, küçük bir kesim ise Şiidir.

Arapça ülkedeki en yaygın ve resmî dildir. Ülkede halk tarafından kullanılan Arapça diyelekleri arasında doğu bölgelerinde konuşulan Umman Arapçası, güneybatı bölgelerinde, Salalah şehri ve çevresinde bulunan Zufar Arapçası ve BAE'ye sınır bölgelerinde yer alan Körfez Arapçası bulunur. Tüm bu lehçeler Yarımada Arapçasının alt lehçeleri olarak sınıflandırılmaktadır.
Arapçanın yanı sıra Beluçça, Urdu, Bengalce, Hintçe, Malayalam, Tulu ve diğer Hint dilleri de yaygındır. İngilizce kullanımı da yaygın olup, çoğu turistik bölgede levhalar çift dillidir. Tarihî nedenlerden ötürü Svahili konuşan azınlıklar da yer almaktadır.

Umman, mutlak monarşi altında yönetilen bir üniter devlettir. Yasama, yargı ve yürütme organları sultanın elinde toplanmış olup, ülkede güçler birliği gözlemlenmektedir. Sultanlık soy vasıtasıyla belirlenmektedir. Sultan, dış ilişkiler ve savunma gibi hususlarda mutlak yetkiye sahiptir ve yasalar sultanın kararnameleri ile oluşturulur. Freedom House, ülkedeki politik sistemi "Özgür değil" olarak sınıflandırmaktadır.

Umman, idarî açıdan "muhafaza" adı verilen 11 bölgeye ayrılmıştır. Bu bölgeler kendi içerisinde daha küçük vilayetlere bölünmüştür. Umman 2011'den önce 4 valilik (muhafaza) ve 5 bölgeye ayrılmıştı. Şarkiye ve Batıne bölgelerinin kuzey ve güney kısımlarına ayrılmasıyla yeni valilikler oluşturulmuştur.

Vientiane (Lao: ວຽງຈັນ), Laos'un başkentidir. Vientiane 760.000 nüfuslu bir şehirdir (2015). Vientiane ayrıca Laos'un en büyük şehridir. Vientiane şehrinin koordinatları 17°58' Kuzey, 102°36' Doğu (17.9667, 102.6) şeklindedir.

Vientiane şehrinin ismi Taycadan türetilmiştir. Vientiane'nin Türkçe anlamı ise Sandalın Şehridir. Lao dilinde şehrin anlamı ise Ayın Şehridir.

Şehrin kurucusu Kamboçya'dan gelen Phra Lak Phra'dır. Vientiane Mekong Nehrinin çevresinde kurulmuş bir şehirdir. Vientiane şehri 11. ve 12. yüzyıllar arasında kurulmuştur. 1354'te, Fa Ngum'un, Lansang Krallığı'nı kurduğu zaman Vientiane başkent değildi. 1560'ta ise Kral Setthathirath Vientiane'yi Lansang'ın başkenti yaptı.
Şehir 1893 yılında Fransızların egemenliği altına girdi. Laos 19 Temmuz 1949'da bağımsızlığını kazanınca Vientiane 1949'da başkent oldu.

Vientiane, Tayland ile sınır komşusudur. Vientiane Mekong nehrinin çevresinde kurulmuş bir şehirdir.

Budist Parkı
Lao Ulusal Müzesi
Haw Phra Kaew Tapınağı (Önceden tapınaktı şimdi ise müze ve hediyeler satan dükkânlar vardır.)
Patusai Anıtı
Pha That Luang (Budist Tapınağı çok görkemli ve tarihidir.)
Talat Sao (Alışveriş Merkezi)
That Dam
Wat Si Muang
Wat Si Saket (Budist Tapınağı)
Vientiane Camii

Ulusal Laos Üniversitesi

Vientiane'nin kardeş şehirleri şunlardır

 Bangkok, Tayland
 Chittagong, Bangladeş
 Phnom Penh, Kamboçya
 Ho Chi Minh Şehri, Vietnam
 Cirebon, Endonezya
 Kyoto, Japonya

Vientiane Şehrinin Wattay International Airport(Wattay Uluslararası Havaalanı) vardır. Yine bu şehre Tayland üzerinden de ulaşılabilir. Lao Havayollarının birçok ülkeye ulaşımı vardır. Tayland Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor ancak Laos, Türk vatandaşlarına vize uygulamaktadır. Türk Hava Yollarının Tayland'ın Bangkok şehrine uçak seferleri vardır. Bangkok'tan Vientiane'ye ulaşılabilir. Ama Türkiye'den direkt olarak Laos'a uçak seferleri yoktur.

Mahosot Hospital Vientiane'nin en büyük hastanesidir. Yabancı uyruklular da (Laos Vatandaşı Olmayan) bu hastaneden tedavi olabilirler.

Pictures of Vientiane on Flickr25 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Map of Vientiane
Vientiane photos year 2006

Vietnam resmî adıyla Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya anakarasının doğu ucunda yer alan bir ülkedir. Yaklaşık 331.000 kilometrekarelik bir alana ve 102 milyondan fazla nüfusa sahip olan Vietnam, dünyanın en kalabalık 16. ülkesidir. Güneydoğu Asya'daki iki komünist devletten biri olan Vietnam, kuzeyde Çin, batıda Laos ve Kamboçya ile çevrilidir; güneybatıda Tayland Körfezi ve doğuda Güney Çin Denizi boyunca uzanır ve burada diğer ülkelerle paylaşılan ve tartışmalı deniz sınırlarına sahiptir. Başkenti Hanoi, en büyük şehri ise Ho Chi Minh Şehridir.
Vietnam, Paleolitik Çağ'dan beri yerleşim yeri olmuştur ve MÖ birinci binyılda günümüz kuzey Vietnam'ındaki Kızıl Nehir Deltası'nda devletler kurulmuştur. Han Hanedanlığı, kuzey ve orta Vietnam'ı ilhak etti ve bu bölgeler MÖ 111'den 939'da ilk hanedanlığın ortaya çıkışına kadar Çin egemenliği altında kaldı. Ardı ardına gelen monarşik hanedanlıklar, Konfüçyüsçülük ve Budizm yoluyla Çin etkilerini özümsedi ve güneye doğru Mekong Deltası'na kadar genişleyerek Çampa'yı fethetti. 17. ve 18. yüzyılların büyük bölümünde Vietnam, fiilen Đàng Trong ve Đàng Ngoài olmak üzere iki bölgeye ayrılmıştı. Son imparatorluk hanedanlığı olan Nguyễn, 1883'te Fransa'ya teslim oldu. 1887'de toprakları, üç ayrı bölge olarak Fransız Çinhindi'ne entegre edildi. II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, komünist devrimci Ho Chi Minh önderliğindeki koalisyon cephesi Viet Minh, Ağustos Devrimi'ni başlattı ve 1945'te Vietnam'ın Japon İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. 
Vietnam, 20. yüzyılda uzun süren savaşlar yaşadı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa, Birinci Çinhindi Savaşı'nda sömürge gücünü geri almak için geri döndü ve Vietnam 1954'te bu savaştan zaferle çıktı. Viet Minh ve Fransa arasında imzalanan anlaşmalar sonucunda Vietnam ikiye bölündü. Kısa bir süre sonra, Sovyetler Birliği ve Çin tarafından desteklenen komünist Kuzey Vietnam ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen anti-komünist Güney Vietnam arasında Vietnam Savaşı başladı. 1975'te Kuzey Vietnam'ın zaferinin ardından Vietnam, 1976'da Vietnam Komünist Partisi (ÇKK) altında kendini sosyalist devlet olarak tanımlayan üniter bir komünist devlet olarak yeniden birleşti. Etkisiz bir planlı ekonomi, Batı'nın uyguladığı ticaret ambargosu ve Kamboçya ile Çin ile yapılan savaşlar ülkeyi daha da zayıflattı. 1986'da ÇKK, Çin'in ekonomik reformuna benzer ekonomik ve siyasi reformlar başlatarak ülkeyi sosyalist yönelimli bir piyasa ekonomisine dönüştürdü. Bu reformlar, Vietnam'ın küresel ekonomi ve siyasete yeniden entegrasyonunu kolaylaştırdı. 
Vietnam, alt orta gelirli bir ekonomiye sahip gelişmekte olan bir ülkedir. Yüksek düzeyde yolsuzluk, sansür, çevre sorunları ve kötü bir insan hakları siciline sahiptir. ASEAN, APEC, Bağlantısızlar Hareketi, OIF ve WTO dahil olmak üzere uluslararası ve hükûmetler arası kurumların bir parçasıdır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde iki kez yer almıştır.

Vietnam topraklarında, Paleolitik çağdan kalan ve günümüzde kuzey Vietnam'ındaki Kızıl Nehir Deltası'nda MÖ 1. bin yılda kurulan devletlere ait yerleşimler görülür.
MÖ 111'den, ilk hanedanlığın 939'da ortaya çıkmasına kadar Han Hanedanı kontrolündeki Çin yönetimi tarafından ilhak edildi. Monarşik hanedanlar Budizm ve Konfüçyanizm gibi farklı dini kültürel yapıları sayesinde Çin kültürü etkisinde kalmaktan kurtuldu. Güneye ilerleyerek Çampa bölgesini fethettiler ve topraklarını Mekong Deltası'na kadar genişlettiler.
17. ve 18. yüzyıllarda Vietnam, fiilen Đàng Trong ve Đàng Ngoài olmak üzere iki bölgeye bölündü.
Son imparatorluk hanedanı olan Nguyenễn, 1883'te Fransa'ya teslim oldu. 1887'de toprakları, üç ayrı bölge olarak Fransız Çinhindi'ne entegre edildi.
İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, komünist devrimci Ho Chi Minh liderliğindeki milliyetçi koalisyon Viet Minh, Ağustos Devrimi'ni başlattı ve 1945'te Vietnam'ın bağımsızlığını ilan etti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa, 1954'te Vietnam'ın galip geldiği Birinci Çinhindi Savaşı'nda sömürge gücünü geri almak için Vietnam'a döndü. Viet Minh ile Fransa arasında imzalanan anlaşmalar sonucunda Vietnam da iki parçaya bölündü. Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ve Çin tarafından desteklenen komünist Kuzey Vietnam ile ABD tarafından desteklenen anti-komünist Güney Vietnam arasında Vietnam Savaşı başladı.
1975'te Kuzey Vietnam'ın zaferi üzerine Vietnam, 1976'da Vietnam Komünist Partisi (CPV) altında üniter bir sosyalist devlet olarak yeniden birleşti. Etkisiz planlı ekonomi, Batı'nın ticaret ambargosu ve Kamboçya ve Çin ile yapılan savaşlar ülkeyi daha da zora soktu.
1986 yılında Vietnam Komünist Partisi, Çin ekonomik reformuna benzer ekonomik ve politik reformlar başlatarak ülkeyi sosyalist odaklı bir piyasa ekonomisine dönüştürdü.

Vietnam 19. yüzyılda Çinhindi olarak (Kamboçya-Laos-Vietnam) Fransa tarafından sömürgeleştirildi. Yoğunlukla köylü olan halk topraklarından olduğu için Fransız hükûmetine karşı tepkiliydi. Arada milliyetçi ayaklanmalar olduysa da bir başarı elde edilemedi. Japonya'nın Vietnam'ı işgaliyle zayıflayan otoriteye karşı bağımsızlık hareketi ligi Vietminh, 2 Eylül 1945'te cumhuriyeti ilan etti. Bu Fransa ile Vietnamlı komünist lider Ho Chi Minh'i karşı karşıya getirdi. Moskova'da bağlantıları olan, Çin'den silah desteği alan ve Mao Zedong'un Kuomintang'a karşı başarıyla yürüttüğü gerilla hareketi taktiklerini bilinen Ho Chi Minh karşısında duramayan Fransa, 1954'ün mayıs ayında teslim oldu. 1956'da seçim yapılarak tekrar birleştirilmek üzere Vietnam ikiye bölündü. Kuzeyde Ho Chi Minh'in komünist hükûmeti ve güneyde Fransa'nın desteklediği Ngo Dinh Diem hükûmeti kuruldu, fakat söz konusu seçim gerçekleşmedi. Saygon'daki hükûmet, ABD destekli otoriter bir politika izlemekteydi. Bu güneyde tepkilerin artmasına neden oldu ve kuzeyden silah desteği alan Vietkong cephesi kurularak ABD'nin de dahil olduğu iç savaş başladı. Amerikalı askerler teknik açıdan üstün olsalar da coğrafyasını bilmedikleri bir yerde, alışkın olmadıkları gerilla taktikleri karşısında çok şansları olmuyordu. 1968'de Vietkong "Tet" saldırısını başlattı, 1973'te ateşkes ilan edilse de kısa süre sonra savaş yeniden başladı. Sonunda 30 Nisan 1975'te Vietkong'un Saygon'u ele geçirmesiyle son buldu.

Vietnam, Hindiçin yarımadası'nın doğusunda, 8° ile 24°K enlemleri ve 102° ile 110°D boylamları arasındadır. Toplam 331.210 km2 (127.881 sq mi) veya 331,699 km2 (128 sq mi) alanı kaplar. Ülkenin kara sınırlarının toplam uzunluğu 4.639 km (2.883 mi), kıyı şeridi ise 3.444 km (2.140 mi) uzunluğundadır. Quảng Bình ilinin merkezindeki en dar noktada, ülkenin genişliği 50 kilometre (31 mi) kadar dar olmasına rağmen kuzeyde yaklaşık 600 kilometre (370 mi) kadar büyür.
Vietnam'ın toprakları çoğunlukla engebeli ve yoğun ormanlarla kaplı olup düz arazisi %20'den fazla değildir. Dağlar ülke topraklarının %40'ını oluştururken tropik ormanlar yaklaşık %42'sini kaplar.
Kuzeydeki 15.000 km2 (5.792 sq mi)'i  kaplayan düz, kabaca üçgen bir bölge olan Kızıl Nehir Deltası, güneydeki Mekong Nehri Deltası'ndan daha küçüktür ancak daha yoğun gelişmiş olup daha yoğun nüfusludur. Bir zamanlar Tonkin Körfezi'nin girişi olan bu bölge, binlerce yıldır nehir kıyısındaki alüvyon birikintileriyle doldurulmuştur. Yaklaşık 40.000 km2 (15.444 sq mi) alanı kaplayan delta, herhangi bir noktada deniz seviyesinden yüksekliği 3 metre (9,8 ft) den fazla olmayan alçak seviyeli bir ovadır. Deltanın her yıl denize doğru 60 ila 80 metre (196,9 ila 262,5 ft) ilerlemesine neden olacak kadar çok tortu taşıyan nehirler ve kanallardan oluşan bir labirent ile çapraz olarak geçilir.
Vietnam'ın münhasır ekonomik bölgesi, Güney Çin Denizi'nde 417.663 km2 (161.261 sq mi) alanı kapsar.

Güney Vietnam kıyı ovalarına, Annamite Sıradağları'na ve geniş ormanlara bölünmüştür. Nispeten düz beş bazalt toprak platosundan oluşan yaylalar, ülkenin ekilebilir arazisinin %16'sını ve toplam ormanlık arazisinin %22'sini oluşturur. Vietnam'ın güney kısmının büyük bir kısmındaki toprak, yoğun ekimin sonucu olarak nispeten az besinlidir. Birkaç küçük deprem kaydedilmiştir.
Ülkenin kuzey kısmı çoğunlukla yaylalardan ve Kızıl Nehir deltasından oluşur.
Lào Cai il'inde bulunan Fansipan (Phan Xi Păng olarak da bilinir), 3.143 m (10.312 ft) yüksekliğiyle Vietnam'ın en yüksek dağıdır.
Vietnam'da kuzeyden güneye en büyüğü Phú Quốc olan çok sayıda adası da vardır.
Hang Sơn Đoòng mağarası, 2009 yılındaki keşfinden bu yana dünyada bilinen en büyük mağara geçidi olarak kabul edilmektedir. Ba Bể Gölü ve Mekong nehri, ülkedeki en büyük göl ve en uzun nehirdir.

Enlem farklılıkları ve topoğrafik kabartmadaki belirgin çeşitlilik nedeniyle, Vietnam'ın iklimi her bölge için önemli ölçüde farklıdır. Kış veya kurak mevsimde, kabaca kasımdan nisana kadar uzanan muson rüzgarları genellikle kuzeydoğudan Çin kıyısı boyunca ve Tonkin Körfezi boyunca eserek önemli ölçüde nem toplar. Yıllık ortalama sıcaklık, özellikle güney Vietnam'da kuzeye göre genellikle ovalarda dağlara göre daha yüksektir. Ho Chi Minh Kenti ve Mekong Deltası çevresindeki güney ovalarında sıcaklıklar daha az değişir ve yıl boyunca 21 ve 35 °C (70 ve 95 °F) arasında değişir. Hanoi ve Kızıl nehir deltasının çevresindeki bölgelerde sıcaklıklar 15 ve 33 °C (59 ve 91 °F) arasında çok daha düşüktür. Dağlarda, platolarda ve en kuzeydeki bölgelerdeki mevsimsel değişiklikler çok daha belirgindir. Sıcaklıklar aralık ve ocak aylarında 3 °C (37 °F) ile temmuz ve ağustos aylarında 37 °C (99 °F) arasında değişir. Kış aylarında, Çin sınırına yakın kuzeydeki dağların en yüksek zirvelerine ara sıra kar yağar. Vietnam, muson mevsimlerinde ortalama 1.500 ila 2.000 milimetre (60 ila 80 in) arasında değişen miktarda yağış şeklinde bol yağış alır. Bu durum, özellikle drenaj sistemlerinin zayıf olduğu şehirlerde sıklıkla su baskınlarına neden olur.
Ülke aynı zamanda tropik çöküntülerden, tropik fırtınalardan ve tayfunlardan da etkilenir. Nüfusunun %55'inin alçak kıyı bölgelerinde yaşadığı Vietnam, iklim değişikliğine karşı en savun

Yemen (Arapça: اليَمَن, romanize: el-Yemen), resmî adıyla Yemen Cumhuriyeti (Arapça: الجمهورية اليمنية, romanize: el-Cumhuriyyetü'l-Yemeniyye), Orta Doğu'da yer alan bir ülke. Kuzeyinde Suudi Arabistan, kuzeydoğusunda Umman ile komşudur. Batısını Eritre ve Cibuti, güneybatısını Somali çevreler. Yemen; 555.000 km2 yüz ölçümüne sahiptir ve 1.200 km uzunluğunda sahil şeridiyle Arap Yarımadası'nın güney ucunda yer almaktadır. Güneyinde Hint Okyanusu'nun uzantısı Aden Körfezi, kuzeyinde Kızıldeniz, güneybatısında ise bu ikisini ayıran Babülmendep Boğazı bulunmaktadır. Yemen'in Umman Denizi ile Kızıldeniz'de en büyükleri Haniş ve Sokotra olmak üzere 200'e yakın adası bulunmaktadır. En büyük şehri ve başkenti San'a'dır. 2022 yılı itibarıyla Yemen'in nüfusunun yaklaşık 31 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Yemen; Arap Birliği, Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesidir.
Yemen ekonomisi, önemli ölçüde petrol üretimi ve tarım üzerine dayalıdır. Petrol üretimi gayri safi yurt içi hasılanın büyük bir kısmını oluşturmasına rağmen hala gelişmemiş durumdadır. Tarım, ülkenin en büyük ihracat sektörüdür ve buğday, mısır, şeker pancarı, kavun ve pamuk gibi ürünler üretilir. Tarihsel olarak Yemen bir tarım ülkesiydi, ancak tarım ihracatı deniz yollarının ve limanlarının aktifliğine bağlıydı. Ayrıca turizm, ticaret ve hizmet gibi diğer sektörler de ekonomiye önemli katkılarda bulunmaktadır. Fakat ülkenin son yıllarda yaşadığı savaş, iç karışıklık, açlık ve göç gibi sıkıntılar nedeniyle ekonomik büyüme hızı aşırı şekilde yavaşlamıştır. Sürdürülebilir kalkınmanın önündeki ciddi yapısal engeller olması dolayısıyla gelişmekte olan az gelişmiş ülke statüsünde olan Yemen, 2020 yılı için dünyadaki en kırılgan ülkeler listesinde birinci sırada yer almaktadır. 2019 yılında Birleşmiş Milletler, Yemen'de yaklaşık 24 milyon yani nüfusun %85'i insani yardıma ihtiyaç duymaktadır. Küresel Açlık Endeksinde Yemen ikinci ve Afrika hariç tüm ülkeler arasında en düşük insani gelişme endeksine sahiptir.
Yemen, antik dönemin en eski medeniyetlerinden biri olarak kabul edilir. Antik Çağlarda, Yemen'de Sabalar yaşamaktaydı. Daha sonra MS 275'te Himyar Krallığı, Yahudilik inancından etkilendi. Ardından Hristiyanlık, Yemen'e dördüncü yüzyılda geldi. İslam yedinci yüzyılda hızla yayıldı. Müslüman Yemen askerleri İslam'ın ilk fetihlerinde çok önemli oldular. Dokuzuncu ve onaltıncı yüzyıllar arasında Resûlîler, Kasîmiler gibi birçok hanedan ortaya çıktı. Ülke 1800'lerde Osmanlı İmparatorluğu ile Birleşik Krallık arasında ikiye bölündü. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı yönetimindeki Kuzey Yemen bölgesinde İmam Yahya önderliğinde bağımsız kalarak Yemen Zeydi Emirliği kuruldu. Zeydi imamlar bütün Yemen'i ele geçirmek için Birleşik Krallık ile çeşitli çatışmalara girdi. 1962 yılında imamların baskıcı yönetimine karşı darbe ile krallık yıkılarak Yemen Arap Cumhuriyeti kuruldu. Güney Yemen, başta Aden Kolonisi olmak üzere çeşitli idari yönetimlerle yönetilirken çeşitli isyanlar sonucunda Birleşik Krallık bölgeden çekildi ve 1967 yılında Güney Yemen'de Marksist-Leninist bir devlet kuruldu. İki Yemen devleti 1990 yılında modern Yemen Cumhuriyeti'ni oluşturmak için birleştiler. İlk cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, 2012 yılında Arap Baharı sırasında ortaya çıkan protestolar yüzünden istifa etti.
Yemen, 2011 yılından bu yana yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk yanı sıra eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'in anayasayı değiştirme ve cumhurbaşkanlığı süresi sınırını kaldırma planına karşı sokak gösterileriyle başlayan bir siyasi kriz içerisindedir. Protestoların büyümesiyle birlikte Salih görevi bırakarak Suudi Arabistan'a sığındı. Salih'in istifasından sonra yapılan seçimde %99.8 oy ile cumhurbaşkanı yardımcısı Abdurabbu Mansur el-Hadi yeni cumhurbaşkanı oldu. Seçimde tek adayın olması ve Hadi'nin eski rejimle bağlantısı olması dolayısıyla, kuzeyde Şiiliğin Zeydi koluna mensup Husiler ve güneyde Sünni Güney Hareketi seçimi boykot etme çağrısı yapmışlardır. Eski rejimin büyük oranda kendin koruması sonucu kuzey ve güneydeki hareketler 2014 yılının Ağustos ayında patlama noktasına gelmiş ve 18 Ağustos'ta Husiler hükûmetin petrol fiyatlarını yükseltmesini sebep göstererek darbe yaptı. Darbenin ardından İran destekli Husilerin ülkeyi tamamen ele geçirmesinden korkan Suudi Arabistan'ın başını çektiği koalisyon Yemen'e müdahalede bulundu. Böylece Yemen İç Savaşı başlamış oldu. İç Savaşın başından beri birkaç taraf bulunmaktadır. Bunlar: kuzey, doğu ve merkez bölgelerinde etkili Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Yemen Bakanlar Kurulu, kuzeybatı bölgesinde etkili Husi-Yüksek Siyasi Konsey, güney bölgesinde etkili Güney Geçiş Konseyi. 2021 yılı itibarıyla iç savaşta toplamda 377 binden fazla insan öldü. Yemen ablukası nedeniyle 2016 yılı itibarıyla kıtlık başlamıştır. Yemen nüfusunun 17 milyonunun risk altında olduğu tahmin edilmektedir. Yemen'de, su altyapısının işlemez hale gelmesi nedeniyle, modern tarihin en büyük ve en hızlı kolera salgını ortaya çıkmıştır. Aralık 2020 yılında şüpheli vakalar 2.510.806, ölü sayısı ise 3.981 olmuştur. Süren siyasi kriz ve çatışma, Yemen'deki insani durumun dramatik bir şekilde kötüleşmesine yol açtığı için yaygın olarak eleştirilmektedir ve bazıları bu durumunun insani bir felaket seviyesine ulaştığını hatta bu durumu bir soykırım olarak nitelendirmektedir.

Yemen'in etimolojisi hakkında çeşitli kaynaklar bulunmaktadır. Yamnat terimi Eski Güney Arabistan yazıtlarında ikinci Himyerî kralı II. Şammar Yahriş'in unvanında geçmektedir. Bu terim muhtemelen Aden ile Hadramut arasındaki kıyı şeridini mütekabil gelmektedir. Tarihî olarak Yemen, Suudi Arabistan'daki Kuzey Asir'den Umman'ın güneyindeki Zufar'a kadar uzanan daha geniş bir bölgeyi kapsıyordu. Bu bölge Büyük Yemen olarak adlandırılır.
Yemen, İslâm coğrafyacılarına göre dünyanın merkezi kabul edilen Mekke'nin doğusuna doğru dönüldüğünde Kâbe’nin güneyinde, yani haritaya göre sağında kaldığı için el-yamin (Arapça: اليمين) isminden türediği iddia edilmektedir. Diğer kaynaklarda Yemen'in saadet veya kutsanmış anlamına gelen yamn veya yumn kökünden geldiği iddia edilmektedir.
Arabistan'ın geri kalanına Arabia Deserta (Türkçe:Issız Arabistan) denir iken, Yemen Helenistik Yunanlar tarafından Arabia Eudaimon (Grekçe:Εὐδαίμων Ἀραβία, romanize:Evdaímon Aravía) Romalı coğrafyacılar tarafından, Arabia Felix (Türkçe: Bereketli/Talihli Arabistan) Araplar tarafından Yemen es-Sa'id (Arapça: اليمن السعيد, Türkçe: Mutlu Yemen) olarak adlandırılmaktaydı. Latin ve Yunanlar antik Yemen'den Hindistan olarak bahsetmişlerdir. Bunun nedeni Perslerin Güney Arabistan'la temas kurduklarında Habeşilere ve diğer koyu tenli halklara Hint demesinden kaynaklanmıştır.

Yemen'de hüküm süren en eski devletlerden Ma'in devleti günümüz Yemen topraklarının kuzey bölgeleri ile Hicaz, Fedek ve Teymâ sınırlarına kadar olan bölgede hüküm sürmüştür. MÖ 1400-650 yılları arasında Yemen'de hüküm süren Main krallığının merkezi San'a'nın doğusunda harabeleri bulunan Main şehriydi.
Bölgenin en eski devletlerinden biri de Sebe'nin güneyindeki Beycân (Baihan) vadisini içeren Yemen'in orta bölümünde hüküm sürmüş Kataban Krallığı'dır. Başşehri Timna olan Kataban krallığının MÖ 8. yüzyılda kurulduğu tahmin edilmektedir. MÖ 100 yılı civarında tahrip edilen Timna şehrinin harabeleri günümüze kadar ulaşabilmiştir. Yemen'de hüküm süren önemli küçük krallıklardan birisi de Evsan Krallığı'ydı. Merha vadisinde Aden Körfezi kıyılarında hüküm süren, Helen kültüründen etkilenen Evsan Devleti bilinmeyen bir dönemde bölgenin en nüfuzlu devleti haline gelerek Doğu Afrika kıyılarını da etkisi altına aldı. MÖ 7. yüzyılda Saba hükümdarı Mükarrib tarafından bu krallığa son verildi. MÖ 1500 yıllarında Yemen'in Hadramut bölgesine geldiği tahmin edilen Hadramutlular başşehri Sabata olan bir devlet kurdular. Daha sonra Sebe Devleti'nin hâkimiyetine giren Hadramut Krallığı, Sebe zayıflayınca bağımsızlığını tekrar kazandı.
Antik dönem Yemen tarihinin en önemli krallığı Sebe Devleti olup başşehri Marib'di. Komşu Main, Kataban ve Hadramut krallıklarını egemenliği altına alan Sebe devleti, MÖ 115 yılında Himyar Krallığı tarafından ortadan kaldırıldı. Başşehri, Zafar olan Himyeri Krallığı 525 yılına kadar günümüz Yemen topraklarında hüküm sürdü. Himyerilerin son hükümdarı Zu Navas, Yahudiliği kabul ederek bu dini devletin resmi dini haline getirdiği gibi Hristiyanları da Yahudiliği kabul etmeye zorladı. 523'te ele geçirdiği Necran (Najran)'daki Hristiyanlara yapılan katliam üzerine Hristiyan Habeş Aksum Kralı Kaleb, Bizans imparatoruyla anlaşıp Yemen'e bir ordu gönderdi. 525 yılında Yemen'e gelen Habeş ordusu Zu Navas'ı mağlup ederek Himyar Krallığı'na son verdi. Bu tarihten sonra Yemen bir süre Habeş valileri tarafından idare edilmiş olup, bu valilerden birisi olan Ebrehe, Kabe'yi yıkmak için Mekke'ye bir saldırı düzenledi. 570 yılından itibaren Yemen'de Sasani hâkimiyeti başladı ve bölgedeki Sasani egemenliği 630 yılında İslam ordularının bölgeye gelmesine kadar sürdü.

İslam Peygamberi Muhammed'in 629 yılından itibaren yerel Himyeri meliklerine İslâm'a davet mektupları göndermesi Yemen'de İslâmlaşma sürecini hızlandırdı. Sasaniler'in Yemen valisi Bâzân'ın İslâmiyet'i benimsemesiyle birlikte San'a halkı ve Ebnâlar da (İranlı askerlerle Yemenli kadınların evlenmesiyle ortaya çıkan ve Ebna olarak adlandırılan halk) İslâm'a girdi (628-631). Ali, Muhammed tarafından Aralık 631'de Yemen seferine gönderildi. Bu sırada Yemen'den gelen heyetlerle yapılan anlaşma ile İslâm devletinin hâkimiyetini kabul ettiler. Ebu Bekir döneminden itibaren San'a, Cened, Hadramut'un bir kısmı olmak üzere üç bölgeye ayrılan Yemen, halifenin tayin ettiği valiler tarafından yönetildi. Bazı bölgeler ise Himyer ve Hemdân gibi kabilelerin yönetimindeydi.
Yemen toprakları, 683-692 yılları arasında Hicaz'da halifeliğini ilan eden Bâzân'ın hakimiyetine geçtikten sonra yeniden Emevi egemenliğine geçti. Hadramut Kadısı İmam Abdullah Harici İbazileri'nin dest

Yeni Delhi, Hindistan'ın başkenti, 321.883 şehir içi nüfusu ile yerleşim alanı olarak nüfusu 17.753.087 kişidir (1 Ocak 2006 verilerine göre). 1912-1947 arası Britanya Hindistanı'nın başkenti olmuştur. Bundan sonra Hindistan bağımsız olunca yine başkent olarak kalmaya devam etmiştir. Yüzölçümü 42.7 km²'dir. Yeni Delhi, 134 yabancı elçiliğe ve yüksek komisyonlara ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin temeli, 15 Aralık 1911 tarihinde atılmıştır. 
Yeni Delhi iki UNESCO Dünya Mirası'na sahiptir: Hümayun Türbesi ve Kutub kompleksi.
Dünyanın en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir. Yeni Delhi, ağaçlıklı geniş bulvarlara sahiptir ve çok sayıda ulusal kurum, müze ve görülecek yerler ev sahipliği yapmaktadır.
Hükûmet, şehre günde yalnızca bir saatlik su imkânı sağlıyor. Bu durum, Hindistan'da ülkenin yarısının tuvalete sahip olmaması ile ilgilidir.

Planlı bir şehir olmakla beraber yol yapım ve bakım, öncelikle Yeni Delhi Belediye Meclisi İnşaat Mühendisliği Bölümü sorumluluğundadır.

Yeni Delhi Kozmopolit bir şehirdir. Milli olaylar Cumhuriyet Bayramı, Bağımsızlık Günü ve Gandi Jayanti (Gandhi'nin doğum günü) gibi günlerdir. Dini bayramlar Diwali (ışık festival), Maha Shivaratri, Teej, Guru Nanak Jayanti, Baisakhi, Durga Puja, Holi, Lohri, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Noel ve Mahavir Jayanti. Qutub Festivali Kutub, olayın seçilmiş arka fon olarak Hindistan üzerinden bütün müzisyenlerin ve dansçıların performansları ile, gece boyunca sergilenecek olan kültürel bir olaydır.

Resmi site 28 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tayvan, resmî adıyla Çin Cumhuriyeti (Çince (basitleştirilmiş): 中华民国; Çince (geleneksel): 中華民國; pinyin: Zhōnghuá Mínguó), Doğu Asya'da bir ülkedir. Formosa olarak da bilinen ana ada Tayvan, kuzeybatı Pasifik Okyanusu'nda Doğu ve Güney Çin Denizleri arasında yer alır; kuzeybatısında Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), kuzeydoğusunda Japonya ve güneyinde Filipinler bulunur. 35.808 kilometrekare (13.826 mil kare) alana sahip olup, doğu üçte ikisinde dağ sıraları, batı üçte birinde ise ovalar hakimdir ve burada oldukça kentleşmiş nüfusu yoğunlaşmıştır. Çin Cumhuriyeti kontrolündeki birleşik topraklar, toplamda 36.193 kilometrekare (13.974 mil kare) alanı kapsayan 168 adadan oluşmaktadır. En büyük metropol alanı Taipei (başkent), Yeni Taipei Şehri ve Keelung'dan oluşmaktadır. Yaklaşık 23,9 milyon nüfusuyla Tayvan, en yoğun nüfuslu ülkeler arasındadır.
Tayvan en az 25.000 yıldır yerleşim yeri olmuştur. Tayvan yerli halklarının ataları yaklaşık 6.000 yıl önce adaya yerleşti. 17. yüzyılda, Hollanda sömürge yönetimi altında büyük ölçekli Han Çinli göçü başladı ve Tayvan tarihindeki ilk ağırlıklı olarak Han Çinli devleti olan Tungning Krallığı altında devam etti. Ada, 1683'te Çing Hanedanı tarafından ilhak edildi ve 1895'te Japon İmparatorluğu'na devredildi. 1912'de Sun Yat-sen liderliğinde Qing'i deviren Çin Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı'nda Japonya'nın teslim olmasının ardından kontrolü ele aldı. Çin İç Savaşı'nda anakara Çin'in Komünistlere kaybedilmesiyle, Çin Cumhuriyeti hükûmeti 1949'da Kuomintang (KMT) önderliğinde Tayvan'a taşındı. 
1960'ların başlarından itibaren Tayvan, "Tayvan Mucizesi" olarak bilinen hızlı bir ekonomik büyüme ve sanayileşme yaşadı. 1980'lerin sonlarında ve 1990'ların başlarında, Tayvan Cumhuriyeti (ROC), sıkıyönetim altındaki tek partili bir devletten, 1996'dan itibaren demokratik olarak seçilmiş cumhurbaşkanlarıyla çok partili bir demokrasiye geçiş yaptı. Tayvan'ın ihracata yönelik ekonomisi, nominal GSYİH'ye göre dünyanın 21., satın alma gücü paritesi (PPP) ölçütlerine göre ise 20. en büyük ekonomisidir ve çelik, makine, elektronik ve kimya imalatına odaklanmıştır. Tayvan gelişmiş bir ülkedir. Sivil özgürlükler, sağlık hizmetleri ve insan gelişimi açısından yüksek sıralarda yer almaktadır. 
Tayvan'ın siyasi ve uluslararası statüsü tartışmalıdır. Kurucu üye olmasına rağmen, BM üyelerinin 1971'de Çin Halk Cumhuriyeti'ni (ÇHC) tanıma kararı almasının ardından, Tayvan Cumhuriyeti artık Birleşmiş Milletler'de Çin'i temsil etmemektedir. Çin Cumhuriyeti (ROC), 1991 yılına kadar Çin'in ve topraklarının tek meşru temsilcisi olma iddiasını sürdürdü; bu tarihte Çin Komünist Partisi'ni isyankar bir grup olarak görmeyi bıraktı ve anakara Çin üzerindeki kontrolünü kabul etti. Tayvan, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) tarafından sahipleniliyor ve ÇHC, ROC'yi tanıyan ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmayı reddediyor. Tayvan, 193 BM üye devletinden 11'i ve Vatikan ile resmi diplomatik ilişkiler sürdürüyor. Diğer birçok ülke ise fiili elçilik ve konsolosluk görevi gören temsilcilikler ve kurumlar aracılığıyla gayri resmi diplomatik bağlar sürdürüyor. ÇHC'nin katıldığı uluslararası kuruluşlar ya Tayvan'a üyelik vermeyi reddediyor ya da devlet dışı bir temelde katılmasına izin veriyor. İç politikada, en büyük siyasi çekişme, Çin'in sonunda ROC altında birleşmesini ve pan-Çin kimliğinin teşvik edilmesini savunan Pan-Mavi Koalisyon ile Tayvan'ın sonunda bağımsızlığını ve Tayvan kimliğinin teşvik edilmesini savunan Pan-Yeşil Koalisyon arasında yaşanıyor; 21. yüzyılda her iki taraf da daha geniş bir kitleye hitap etmek için pozisyonlarını yumuşattı.

Tayvan, Geç Pleistosen'de, deniz seviyeleri yaklaşık 10.000 yıl önce yükselene kadar Asya anakarasına katıldı. 20.000 ila 30.000 yıl öncesine tarihlenen insan kalıntıları ve Paleolitik eserler bulunmuştur. İnsan kalıntıları üzerinde yapılan inceleme, bunların Filipinler'deki Negrito nüfuslarına benzeyen Avustralya-Papua halkı olduğunu öne sürdü.
Paleolitik Tayvanlılar muhtemelen 30.000 yıl önce Ryukyu Adaları'na yerleştiler. Kes ve yak tarım uygulamaları en az 11.000 yıl önce başladı. Taitung ve Eluanbi'de Changbin kültürüne ait taş aletler bulunmuştur. Arkeolojik kalıntılar onların başlangıçta avcı-toplayıcı olduklarını ve yavaş yavaş yoğun balıkçılığa geçtiklerini gösteriyor. Miaoli İlçesinde bulunan farklı Wangxing kültürü, başlangıçta avcılığa geçiş yapan toplayıcılardı.
Yaklaşık 6.000 yıl önce Tayvan'a Dapenkeng kültürüne mensup çiftçiler yerleşmişti; büyük olasılıkla halen güneydoğu Çin'de bulunan bölgeden geliyorlardı. Bu kültürler, modern Tayvan Yerli halklarının ataları ve Avustronezya dil ailesinin yaratıcılarıdır. Filipinler ile ticaret, Filipin yeşim kültüründe Tayvan yeşiminin kullanımı da dahil olmak üzere, MÖ 2. binyılın başlarından itibaren devam etti.
Dapenkeng kültürünün yerini, Tahu ve Yingpu da dahil olmak üzere adadaki çeşitli kültürler aldı; Yuanshan'ın özelliği pirinç hasadıydı. Demir, Niaosung kültürü gibi kültürlerde ortaya çıktı ve Çin ile ticaretten ve Güneydoğu Asya Denizcilikten etkilendi. Ovalardaki yerli halklar çoğunlukla tarıma, balıkçılığa ve avcılığa dayalı bir yaşam tarzıyla kalıcı duvarlarla çevrili köylerde yaşıyorlardı. Geleneksel olarak anaerkil toplumları vardı.

1171 yılına kadar Penghu Adaları'nda Han Çinlisi balıkçılar yaşıyordu ve 1225'te Penghu, Jinjiang'a bağlandı. 
Yuan Hanedanı, 1281 yılında Penghu'yu resmi olarak Tong'an İlçesinin yetki alanına dahil etti.
Penghu, 15. yüzyılda Ming Hanedanı tarafından, 16. yüzyılın sonlarına kadar süren deniz yasağının parçası olarak tahliye edildi.
1349'da Wang Dayuan, Tayvan'a yapılan ziyaretin ilk yazılı açıklamasını yaptı.
1590'lara gelindiğinde Fujian'dan az sayıda Çinli güneybatı Tayvan'da toprak işlemeye başlamıştı. 17. yüzyılın başlarında yaklaşık 1.500-2.000 Çinli, çoğunlukla mevsimlik balıkçılık ve aynı zamanda geçimlik tarım ve ticaret için Tayvan'ın güney kıyısında geçici olarak yaşadı veya kaldı.
1591'de Japonya, Tayvan'la haraç ilişkileri talep eden bir mektubu iletmek için elçiler gönderdi. Mektubu ulaştıracak lider bulamadılar ve eve döndüler.
1603'te Chen Di, wokou karşıtı bir keşif gezisinde Tayvan'ı ziyaret etti ve Tayvan Yerli halkına ilişkin bilgileri kaydetti.
1609'da Tayvan'ı araştırmak için bir Japon seferi düzenlendi. Yerli halkın saldırısına uğradıktan sonra bazı esirleri alıp evlerine döndüler. 1616'da 13 gemiden oluşan bir Japon filosu Tayvan'a gönderildi. Fırtına nedeniyle oraya yalnızca bir gemi ulaşabildi ve Japonya'ya döndüğü tahmin edilmektedir.

1624'te Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC), Tayouan kıyı adacığında (modern Tainan'da) Zeelandia Kalesi'ni kurdu. Ova bölgeleri 11 Yerli şefliği tarafından işgal edilmişti ve bunların bir kısmı Middag Krallığı da dahil olmak üzere Hollanda kontrolüne geçmişti. Hollandalılar geldiğinde, Tayvan'ın güneybatısı zaten 1.500'e yakın sayıda geçici Çin nüfusunun uğrak yeriydi. VOC, Çinli çiftçileri göç etmeye ve Hollanda kontrolü altındaki topraklarda çalışmaya teşvik etti ve 1660'lara gelindiğinde adada yaklaşık 30.000 ila 50.000 Çinli yaşıyordu. Çiftçilerin çoğu yerel tüketim için pirinç ve ihracat için şeker yetiştirirken, bazı göçmenler ihracat için geyik avcılığı yapıyordu.
1626'da İspanyol İmparatorluğu, önce Keelung'da olmak üzere kuzey Tayvan'ı bir ticaret üssü olarak işgal etti ve 1628'de Tamsui'de San Domingo Kalesi'ni inşa etti. Bu koloni, son İspanyol kalesinin Hollanda kuvvetlerinin eline geçtiği 1642 yılına kadar varlığını sürdürdü. Hollandalılar daha sonra güneye doğru ilerleyerek batı düzlüklerindeki yüzlerce köyü zapt etti.

1644'te Pekin'deki Ming hanedanının yıkılmasının ardından Koxinga (Zheng Chenggong), Yongli İmparatoru'na bağlılık sözü verdi ve Çin'in güneydoğu kıyısı boyunca Çing hanedanına saldırdı.
1661'de, artan Çing baskısı altında, kuvvetlerini Xiamen'deki üssünden Tayvan'a taşıdı ve ertesi yıl Hollandalıları sınır dışı etti. Hollandalılar 1664'te kuzeydeki Keelung kalesini geri aldılar, ancak yerlilerin direnişi karşısında 1668'de adayı terk ettiler.
Tungning Krallığı olarak bilinen Zheng rejimi, devrilen Ming'e bağlılığını ilan etti ancak bağımsız olarak hüküm sürdü. Ancak Zheng Jing'in Üç Derebeylik İsyanı'na katılmak üzere Çin'e dönüşü, 1683'te Çing'in Tayvan'ı işgal etmesine yol açtı.

Boxer Ayaklanması'nı takiben 1911'de Çing Hanedanlığı'nın devrilmesiyle Milliyetçi Parti lideri Sun Yat-sen'in çalışmalarıyla kurulmuş ve Çin'in 2000 yıllık imparatorluk yönetimini sona erdirmiştir. İlk başkanı Sun Yat-sen kısa süre sonra görevden çekilince yerine General Yuan Shikai geçmiş ve bir süre sonra diktatörlük eğilimleriyle ülkeyi yeniden zor bir sürece sokmuştur. 1916'da Yuan'ın ölmesiyle iyice gerilen atmosferde yabancı karşıtlığı artmış ve 4 Mayıs 1919'da öğrencilerin yabancı malları boykot ettiği bir ayaklanma patlak vermiştir.

Rusya'daki Bolşevik devrimin başarısından cesaret alan bir grup aydın 1921'de Çin Komünist Partisi'ni kurmuştur. Üyeleri arasında Zhou En Lai ve Mao Zedong gibi daha sonradan büyük önem kazanacak olan isimler bulunmaktadır. Çin Komünist Partisi ile Sun Yat-sen'in kurduğu Çin Milliyetçi Parti arasında ilişkiler başlarda iyi olsa da 1925'te Yat-sen'in ölmesiyle bu ilişkiler bozulmuştur. Sun Yat-sen'in yerine geçen Çan Kay Şek, Çin Komünist Partisi'nin aksine Batı'ya yaklaşmaktan yana olduğu için iki parti karşı karşıya gelmiştir. Bir komünist ihtilâlinden korkan Çan Kay Şek önce davranmış olmak için 1927'de birçok komünisti öldürtmüştür. Bu gerilim, ülkeyi milliyetçiler ve komünistler arasında uzun süren Çin İç Savaşı'na sürüklemiştir.
1931 yılında komünistler, Jiangxi eyaletinin Ruijin kentinde bir Çin-Sovyet hükûmeti kurdu. Çan Kay Şek'in sürekli saldırılarına hedef olan eyalette eşit olmayan şartlarda gerçekleşen çatışmalarda 1934'te komünistler iyice zor duruma düştüler. Bu yenilgi durumu Mao'nun Çin'e uygun olmayan Sovyet yöntemleri bırakıp kendilerine özgü yöntemler meydana getirmesi gerektiği fikriyle ön plâna çıkmasını sağlamıştır. Mao, çoğunluğun köylü olduğu Çin'de k

İsrail (İbranice: יִשְׂרָאֵל‎‎; Arapça: إِسْرَائِيل), resmî adıyla İsrail Devleti (İbranice: מְדִינַת יִשְׂרָאֵל‎, İsrail toprakları, hominidlerin Afrika dışındaki ilk göç noktalarından biriydi. Orta Tunç Çağı'ndan itibaren Kenan kabileleri bu bölgede yaşarken Demir Çağı'nda İsrail Krallığı ve Yehuda Krallığı kuruldu. MÖ 720 yıllarında Yeni Asur İmparatorluğu, İsrail Krallığı'nı yok etti. Yehuda Krallığı ise sırasıyla Babil, Pers ve Helen imparatorlukları tarafından ele geçirildi ancak Yahudi özerk statüsüyle varlığını korudu. Makkabi İsyanı sonucunda MÖ 110 yılından itibaren bağımsız bir Haşmonayim Krallığı kurulsa da krallık önce MÖ 63'te Roma Cumhuriyeti'nin vasal devleti hâline geldi, ardından MÖ 37'de bölgeye merkezden Hirodes Hanedanı yönetici olarak atandı ve MÖ 6'da Yahudiye adıyla bir Roma eyaleti şeklinde yeniden yapılandırıldı. Yahudiye, başarısız Yahudi İsyanları'na kadar bir Roma ili olarak kaldı ancak isyanlar sonucunda Romalı yöneticiler şehri yakıp yıktı, Yahudi nüfusu şehirden sürdü ve bölgenin adını Suriye Filistini olarak değiştirdi. Bunun ardından bölgedeki Yahudi varlığı yüzyıllar boyunca belirli bir ölçüde devam etti. MS 7. yüzyılda Levant, Araplar tarafından Bizans İmparatorluğu'ndan alındı ve 1099'da Birinci Haçlı Seferi'ne kadar bölgedeki Arap hâkimiyeti sürdü. 1187'de Eyyubiler ile birlikte yeniden Müslümanlar bölgenin hâkimi oldu, ardından 13. yüzyıldan itibaren Memlükler hâkimiyet alanlarını Mısır'dan itibaren bu bölgeye kadar genişlettiler. 1517'de Osmanlı İmparatorluğu, Memlükleri yenerek bölgeyi ele geçirdi ve Osmanlı hâkimiyeti imparatorluğun I. Dünya Savaşı'nda dağılışına dek devam etti. 19. yüzyılda Yahudi ulusal uyanışıyla birlikte diasporada Siyonist hareket ortaya çıktı, böylece Osmanlı Suriyesine ve sonrasında Birleşik Krallık'a bağlı Filistin Mandasına göç dalgaları başladı. İki dünya savaşı arasında Yahudiler bölgeden toprak satın alarak nüfus bölgesini genişletti. 1930'larda parayla alınan toprakların %25'e yakını Filistinlilerden, %50'den fazlası diğer toprak sahiplerinden, %25'e yakın diğer kısmı ise fellahlar ve hükûmetten satın alınmıştı.
1947'de Birleşmiş Milletler'in hazırladığı Filistin Paylaşım Planı ile bölgede bağımsız Arap ve Yahudi devletleri ile uluslararası Kudüs yönetiminin kurulması istendi. Kabul edilmesi durumunda 400.000 Arap sivili İsrail toprakları içerisinde bırakacak olan ve Filistin topraklarının yalnızca %7'sinin sahibi olmalarına rağmen Yahudilere bölgenin %56'sını veren planı Yahudi Ajansı kabul ederken Arap liderler reddetti. Sonraki yıl Yahudi Ajansı, İsrail Devleti'nin bağımsızlığını ilan etti ve hemen peşinden başlayan 1948 Arap-İsrail Savaşı sonucunda İsrail eski Filistin Mandası topraklarının büyük çoğunluğunu elinde tutarken komşu Arap ülkeleri ise Batı Şeria ve Gazze'yi ele geçirdi. Bu süreç sırasında, bir Yahudi devletinin varlığını sağlamak için; 700.000'den fazla Filistinli topraklarından kovuldu veya Deir Yasin Katliamı'ndan sonra oluşan korku ortamı nedeniyle kendileri kaçtı, 400 ila 600 Filistin köyü yok edildi ve geriye kalanların adları "İbraniceleştirildi", Filistinlilerin topraklarına geri dönme hakkına engel olundu, milyonlarca kalıcı Filistinli mülteci oluşturuldu ve "Filistin toplumu imha edildi". Bu tarihten sonra İsrail ile Arap ülkeleri arasında birçok savaş çıktı; İsrail, 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan itibaren Batı Şeria, Gazze Şeridi (2005'teki geri çekilmeye rağmen birçok hukukçu hâlâ işgal altında olduğunu kabul ediyor) ve Golan Tepelerini işgal etti. Kendi idaresini Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'ni içine alarak genişletse de bunu Batı Şeria'da gerçekleştiremedi. İsrail'in Filistin topraklarını işgali, modern zamanların en uzun işgalidir. Bu işgal boyunca; İsrail kuvvetleri, işkence, yerinde infazlar ve diğer cinayetler, sivil katliamları, Filistinli sivillere yönelik zaman zaman bir soykırım olarak tanımlanan sistematik kötü davranışlar, bu eylemleri işleyenlerin cezasız bırakılması ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının ihlal edilmesi gibi çeşitli suçları işlenmekle suçlanmış ve bu suçların İsrail tarafından işlendiği Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, ve hatta B’Tselem ile Breaking the Silence gibi bazı İsrailli insan hakları örgütleri dahil, birçok büyük insan hakları örgütü tarafından belgelenmiş ve kınanmıştır. Filistin–İsrail çatışmasını bitirme çabaları hâlen daha nihai bir barış anlaşmasına yol açmamıştır ancak, İsrail ile Mısır ve Ürdün arasında barış anlaşmaları imzalanmıştır.
Uzun ve dar bir şekle sahip olan İsrail, 470 km uzunluğunda olup en geniş bölgesi yaklaşık 135 km'dir. Sınırları ve ateşkes hatları içerisinde kalan toplam yüzölçümü 27.817 km2'dir. İsrail, yaklaşık 10 milyonluk nüfusuyla, çeşitli din, kültür ve sosyal geleneklere sahip insanları bir araya getirmiştir. Para birimi Yeni İsrail şekelidir. Ayrıca 2025 yılı itibarıyla dünyadaki en büyük 29. ekonomiye sahiptir ve aynı zamanda İnsani Gelişme Endeksi'nde Orta Doğu'da ilk sırada yer alır. Asya'da ise beşinci sıradadır. Basın Özgürlüğü Endeksi'nde İsrail 86. sıradadır.

Yaratılış Kitabı'na göre Yehova, insan silüetinde Yakup'a görünür. "Yakup yalnız başına kaldı ve bir adam onunla güreşti. Yakub'un uyluk başı incindi, bırak gideyim, gün doğuyor, dedi. Güreşen tanrıydı ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam, çünkü sen Allah'ı yendin, artık sana Yakub değil İsrail denecek." Tanrıyla Güreşen anlamına gelen İsrail (יִשְׂרָאֵל‎, Yiśrāʾēl) adıyla kutsar. Böylece Yehova tarafından Yakup'un adı artık 'İsrail' olur. Bu nedenle Yakup'un soyundan gelenlere İsrailoğulları denir. Bu olaydan sonra Yakup, Mısır'a göçtüğünde sülalesi İsrailliler olarak anılır. Günümüzde İsrail Devleti'nin adı ise bu olaydan gelir.

Avrupa'daki Yahudiler, 19. yüzyılın ikinci yarısında devlet kurma çalışmalarına başladılar. Arz-ı mev'ut (vaadedilmiş topraklar) üzerine devlet kurma çalışmaları ilk önce Büyük Britanya'da görülür. 1848'de Britanya hükûmeti bir genelgeyle Filistin'deki konsoloslarını Yahudilerin himayesine verdi. 1870'te Yahudi faaliyetlerinin merkezi Büyük Britanya'dan Rusya'ya geçti. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin'de bir 'Yahudi devletinin' kurulması için birçok çalışmalarda bulundu. Herzl, Büyük Britanya gibi güçlü bir ülkeyi arkasına alarak, gayesine ulaşma çabasındaydı. Herzl bu kapsamda II. Abdülhamit ile iki kere görüştü ve bu görüşmeler sonucunda Filistin'de Siyonizm sonrası ilk Yahudi yerleşimleri kuruldu. Siyonistler, devlet olabilmeleri için bir tarım sınıfına ihtiyaçları olduğunu fark ettiler, bununla birlikte Avrupa Yahudilerinin neredeyse tamamı ticaretle uğraşıyordu, Rusya'da ise tarımla uğraşan Yahudiler bulunuyordu. Bu dönemde Rusya'da, Yahudilere karşı -özellikle çiftçi Yahudilere- pogromlar olarak bilinen bir dizi katliam yapıldı. Katliamlara maruz çiftçi Yahudilere, Siyonistler tarafından ülkeyi terk edip Filistin'e yerleşmeleri teklifi yapıldı. 1870 yılından itibaren çiftçi Yahudiler Filistin toprakları üzerinde tarımsal yerleşme merkezleri kurmaya başladılar. Bununla birlikte, Rusya'yı terk eden Yahudilerin birçoğu ABD'ye göçtü. 1870-96 yılları arasında Eretz İsrail'de on yedi tarım kolonisi kuruldu.
I. Dünya Savaşı sırasında, NILI gibi Osmanlı İmparatorluğu ve Filistinlilere karşı İngilizlerle işbirliği yapan Siyonist oluşumların çabalarının sonucuyla, 2 Kasım 1917'de Büyük Britanya dışişleri bakanı Arthur Balfour'un girişimiyle başlayan Balfour Deklarasyonu süreci başladı. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bundan sonra kurulan bir Yahudi bürosu İngiltere nezdinde Yahudi haklarını temsil etmeye başladı.
Bundan sonraki yıllarda Siyonistler dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını -devlet kurabilmek için etkili bir nüfus oluşturmak gayesiyle- Filistin'e göçmeleri için ikna etme çabalarına girişti. Nazi Almanyası'nın 1930'lardan 1940'ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla Filistin'e büyük bir Yahudi göçü başladı. Filistin'deki Araplar bu göçe karşı koyduklarından İngiltere, Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar verdi. Bunun üzerine Sion'a bağlı Askerî Yahudi Teşkilatı Hagana, Filistin'e göç konusunda İngiltere'nin aldığı bu kısıtlayıcı kararı protesto amacıyla silahlı terör eylemlerine girişti, King David Oteli bombalı saldırısı gibi çeşitli terör eylemlerinde yüzlerce sivili öldürdü ve Filistin'de Arap sivillere yönelik katliamlara girişti. Filistin yönetimi ise Nazi liderliği ile işbirliğine girişti. Bu amaçla Kudüs müftüsü Almanya'ya birçok ziyarette bulundu.

Filistin'e de gizli Yahudi göçleri düzenlenmeye başlandı. II. Dünya Savaşı'nın Müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra, Filistin problemi son safhasına ulaştı. Britanya'dan daha sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin yardımını sağladıktan sonra, Filistin problemini Birleşmiş Milletler'e götürüp, problemin çözülmesini istedi. BM, Kasım 1947'de Filistin'in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul etti; Araplar ise, 400.000 Arap sivili İsrail toprakları içerisinde bırakacak olması ve Filistin topraklarının yalnızca %7'sinin sahibi olmalarına rağmen Yahudilere bölgenin %56'sını vermesi nedeniyle planı reddetti. Kudüs şehrine ise BM denetiminde milletlerarası bir bölge statüsü tanındı. Aynı sorunların devam etmesi nedeniyle bu çözüm de Arapları tatmin etmedi. Bu yüzden günümüzde de devam edecek olan ilk İsrail-Arap savaşı olan İsrail-Filistin Savaşı başladı.14 Mayıs 1948'de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti'nin kuruluşu ilan edildi. Aynı gün, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler. 1949 yılının ilk aylarında BM nezdinde İsrail ile onunla savaşan Arap ülkelerinin her biri (o dönemden beri İsrail'le müzakere masasına oturmayı reddeden Irak hariç) arasında doğrudan müzakereler düzenlendi ve bunların sonucunda bir ateşkes anlaşmas

Şam veya Dımaşk (Arapça: دمشق Dımaşk ya da الشام Eş-şam), Suriye'nin başkentidir. Ayrıca, Şam Valiliğinin ve Rif Şam Valiliği'nin de idari başkentidir. Osmanlılar zamanında Şam-ı şerif unvanı ile anılmıştır.
Dünya tarihindeki ilk cinayet olan Kabil ile Habil olayının Şam'ın kuzeyindeki Kasiyun Dağı'nda gerçekleştiğine inanılır. En bilinen tarihi mekanlardan biri Emevi Camii'dir. Ayrıca, bazı Müslümanlar arasında ahir zamanda Mehdi'nin ve İsa'nın bu camiye ineceği inancı vardır. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Suriye'yi ele geçirmesiyle oluşturulan Şam Vilayetinin merkezi haline gelen Şam kenti, hac yolu üzerindeki toplanma noktası olması nedeniyle de ticari yönden önemini korumuştur.
I. Dünya Savaşı'nın son günlerinde İngiliz işgaline giren kent Sykes-Picot Anlaşması uyarınca 1920'de Fransa'ya bırakılmış olup, Fransız sömürgeliği yıllarında çok sayıda tahribata ve yağmalamaya uğramıştır. 1946 yılındaki ayaklanmayla Fransız sömürgesi olmaktan kurtulmuş ve bağımsız Suriye'nin başkenti olmuştur. Suriye İç Savaşı'nda büyük hasar alan kent, tarihi dokusunu kaybetme ihtimali ile yüz yüze kalmıştır. Kentte restorasyon ve yeniden kalkınma çalışmaları sürmektedir.

Arapçada tam olarak Dimeşk eş-Şām (دمشق الشام) denir. Genelde Dimeşk kısaltmasıyla hitap edilir 
fakat Şamlılar başta olmak üzere Araplar eş-Şam tercih ederler. Eş-Şam Arapçanın Kuzey kelimesinden gelir. Büyük Suriye'ye Bilād eş-Şam (بلاد الشام) demişlerdir. Avrupa dillerine (Damas, Damascus, Damasco gibi) Yunanca Damaskos (Δαμασκός)'dan geçmiştir. Eski Aremice (Eski Ahit İbrani harfiyle)'de Darmeśeq (דרמשק) = İyi sulanmış yer'den gelmektedir. MÖ 14. yüzyıla ait Amarna yazılarında Akkad dilinde Dimašqa olarak geçmektedir. Çok sayıdaki ilçelerinin adları hâlâ Aramicedir.

Emeviler, devrinde dünyanın kültür ve medeniyet merkezi olması sebebi ile mimari yapısı bir hayli gelişkindi, kent mimarisinde Arap, Yunan ve Roma etkileri görülürdü. Dünyadaki ilk modern park örnekleri burada görülmüştür ve buradan İspanya'ya ve oradan Avrupa'nın tamamına taşınmıştır. Fakat uğradığı Moğol saldırılarından dolayı çoğu eserini kaybetmiştir.
Osmanlılar, şehri ele geçirdikten sonra buraya pek çok tarihi bina kazandırmışlardır. Ve şehrin en güzel yapıtlarından biri olan tren garını Osmanlılar yapmıştır.
Modern Şam, 2000'li yıllarda aşırı gelişme gösteren Şam şu anda, Yeni Şam ve Eski Şam olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Eski Şam, şehir merkezinde tarihi yapıların olduğu klasik kesimdir. Yeni Şam ise merkezin etrafını saran yer yer merkeze biraz uzak modern yapıda binalar ve şehir düzenlemesine sahip yerlerdir.

Stratejik bir konuma sahip olan Şam, dünyanın dört bir yanından gelen tüccarları cezbederdi. Şehir Suriye cenneti olarak biliniyordu. Tahkimatlar şehrin önemi ile uyumluydu. Şehrin ana kısmı 11 m (36 ft) büyük bir duvarla çevriliydi. Müstahkem şehir yaklaşık 1.500 m (4.900 ft) uzunluğunda ve 800 m (2.600 ft) genişliğindeydi.
Surların altı kapısı vardır:

Doğu Kapısı (Bab Şarki)
Thomas Kapısı (Bab Touma)
Jabiya Kapısı (Bab al-Jabiya)
Cennet Kapısı (Bab al-Faradis)
Keisan Kapısı (Bab Kisan)
Küçük Kapı (Bab al-Saghir)
Barada Nehri Şam'ın kuzey duvarı boyunca aksa da, savunma açısından çok sığdır.

Şam'da ve Suriye genelinde İslam ve diğer dinlerde önemli olan kişilerin türbesi yer almaktadır. Örneğin Bilal Habeşi, Yahya Peygamber, Selahattin Eyyubi ve ilk Türk askeri hava şehitlerin mezarlıkları, Zeyneb bint Muhammed'in türbesi ve Muhammed bin Abdullah'ın eşlerinden ve ehlinden gelen İslamiyet'te önem sahibi bazı kişilerin türbesi yine buradadır.

Tüm dünya ve Arap coğrafyası dahil olmak üzere şehrin adı Dimeşk olarak telaffuz edilirken Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma gelenek ile Şam demektedir.

Özel

Genel
Akram, Agha Ibrahim (2004), The Sword of Allah: Khalid bin al-Waleed – His Life and Campaigns, Oxford University Press: Pakistan, ISBN 0-19-597714-9 

 (İngilizce)
Burns, Ross (2005). Damascus: A History (İngilizce). Routledge. ISBN 978-0-415-27105-9.

Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (CEDEAO/ECOWAS) (İngilizce: Economic Community of West African States) (Fransızca:Communauté économique des États de l'Afrique de l'Ouest) (Portekizce:Comunidade Económica dos Estados da África Ocidental), onbeş Batı Afrika ülkesinin oluşturduğu bölgesel bir gruptur. Lagos Antlaşması'nın imzalanması ile 28 Mayıs 1975 tarihinde kurulan bu kuruluşun misyonu bölgede ekonomik entegrasyonu teşvik etmektir.
Afrika Ekonomik Topluluğunun temel direklerinden biri olarak kabul edilen bu organizasyon, ekonomik ve ticari sendika aracılığıyla tek bir büyük ticari blok oluşturarak, üye devletler arasında "kendi kendine yeterlilik" elde etmek için kurulmuştur. Aynı zamanda bölgede bir barış gücü olarak görev yapmaktadır. Organizasyonun resmi dili üç eşit dil olan İngilizce, Fransızca ve Portekizcedir.
Örgütün birkaç üyesi yıllar içinde gidip gelmiştir. 1976 yılında Yeşil Burun Adaları, ECOWAS'a katıldı. Ayrıca 1999 yılı Aralık ayında ayrılma niyetini açıklayan Moritanya ise Aralık 2000'de üyelikten çekilmiştir.
Mali, dokuz ay içindeki ikinci askeri darbenin ardından 30 Mayıs 2021'de ECOWAS üyeliğinden çıkartıldı.Gine'nin üyeliği de, ülkede askeri darbenin gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra 8 Eylül 2021'de askıya alındı. 28 Ocak 2022'de Burkina Faso, bir askeri darbenin ardından ECOWAS'tan uzaklaştırıldı.  Nijer, 2023 Nijer darbesinden sonra ECOWAS üyeliğinden çıkartıldı ve Başkan Mohamed Bazoum göreve geri getirilmezse ülkeye askeri müdahalede bulunulacağı açıklandı.

 Benin
 Fildişi Sahili
 Gambiya
 Gana
 Gine-Bissau
 Liberya
 Nijerya
 Senegal
 Sierra Leone
 Togo
 Yeşil Burun Adaları

 Burkina Faso
 Gine
 Mali
 Nijer

 Moritanya (Aralık 2000 itibarıyla ayrılmıştır)

Batı Afrika Para Enstitüsü28 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WAEMU Treaty3 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECOWAS Resmi Web Sitesi*16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: toplantıların takvimini içerir.
ECOWAS Parlamentosu7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ECOWAS Revize Antlaşması16 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gine-Bissau ya da resmî adı ile Gine-Bissau Cumhuriyeti, Batı Afrika'da 36.125 kilometrekare (13.948 mil kare) alanı kapsayan ve tahmini nüfusu 2.080.000 olan bir ülkedir. Kuzeyinde Senegal, güneydoğusunda ise Gine ile sınır komşusudur.
Gine-Bissau bir zamanlar Kaabu Krallığı'nın ve Mali İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Bu krallığın bazı kısımları 18. yüzyıla kadar varlığını sürdürürken diğer bazı kısımları 16. yüzyıldan beri Portekiz İmparatorluğu'nun yönetimi altındaydı. 19. yüzyılda Portekiz Gine'si olarak sömürgeleştirildi. 1973'te ilan edilen ve 1974'te tanınan bağımsızlığın ardından, Gine (eski adıyla Fransız Gine'si) ile karışıklığı önlemek için başkentinin adı olan Bissau ülkenin adına eklendi. Gine-Bissau, bağımsızlığından bu yana siyasi istikrarsızlık geçmişine sahiptir. Nüfusun yaklaşık %2'si resmi dil olan Portekizceyi ana dil olarak, %33'ü ise ikinci dil olarak konuşmaktadır. Portekizce kökenli bir kreol dili olan Gine-Bissau Kreolü, ulusal dil olup aynı zamanda birlik dili olarak da kabul edilmektedir. 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre, nüfusun %54'ü Kreolü ana dil olarak, yaklaşık %40'ı ise ikinci dil olarak konuşmaktadır. Geri kalanlar ise çeşitli yerel Afrika dillerini konuşmaktadır. Ülke, İslam, Hristiyanlık ve çeşitli geleneksel inançların çok sayıda takipçisine ev sahipliği yapmaktadır. Ülkenin kişi başına düşen GSYİH'si dünyanın en düşüklerinden biridir. 
Gine-Bissau, Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı, Portekizce Konuşan Ülkeler Topluluğu, Uluslararası Frankofoni Örgütü, Küçük Ada Devletleri İttifakı ve Güney Atlantik Barış ve İşbirliği Bölgesi üyesidir. Ayrıca artık feshedilmiş olan Latin Birliği'nin de üyesiydi. Kasım 2025 itibarıyla, bir darbe sonrasında Batı Afrika Ekonomik Topluluğu ve Afrika Birliği üyeliği askıya alınmıştır.

Ülkenin ismi bir Tuareg kelimesi olan aginaw sözcüğünden gelmekte olup, sözcük siyahi anlamına gelmektedir. Bu kelimeden yola çıkarak ülke ismi siyahilerin yaşadığı ülke anlamında kullanılmaktadır. Ancak komşusu olan Gine ile aynı ismi taşımamak adına ülke isminin sonuna başkent Bissau adına eklenerek günümüzde de kullanılan Gine-Bissau ismi ortaya çıkmıştır.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 724 km'lik sınırın 338 km'si kuzeyinde bulunan Senegal, 386 km'si ise doğusunda bulunan Gine devleti ile oluşmaktadır. Ülkenin ayrıca batısında bulunan Atlantik Okyanusunu 350 km'lik bir kıyısı mevcuttur.
Ülke toplamda 28.120 km²'si yeşil alan, 8.005 km²'si ise su alanı olmak üzere 36.125 km²'lik bir alana sahiptir. Afrika kıtası geneline bakıldığında Gine-Bissau bu veriler ile kıtanın küçük ülkelerinden biri konumundadır.
Ülkenin iç kesimlerinde düz ovalar görülürken, bu alanlar kıyı kesimlerine doğru var olan erozyonun da etkisiyle bataklık alanlar ile birleşmektedir.
Ülkenin en yüksek dağı deniz seviyesinden 262 m yükseklikte bulunan Madina do Boé dağıdır. Ülke içerisindeki en önemli nehirleri ise Río Gêba, Río Cacheu ve Río Corubal nehirleri oluşturmaktadır. Ülkenin ana kara kıtası dışında sahip olduğu Bissagos Takımadaları toplamda 88 adet adadan oluşmaktadır.

Ülke genelinde tropikal bir iklim yaşanmaktadır. Yıl boyu nemli ve sıcak bir havaya sahip olan ülkede ortalama sıcaklık 24 °C 'dır. Özellikle Aralık ile Nisan ayları arasında Harmattan çöl rüzgarlarının da etkisi ile kurak bir dönem yaşanırken, Mayıs ayından Ekim ayı sonuna kadar yağmur yağmaktadır. Bu aylar içerisinde özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında yağmur şiddetini ve miktarını artırmaktadır.

Gine-Bissau'da son olarak 2009 yılında gerçekleştirilen sayım sonuçlarına göre 1,449,230 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumundadır. Gine-Bissau'da Temmuz 2022 tahmini nüfus bilgilerine göre ise 2,026,778 kişi yaşamaktadır. Bu nüfus sayısı ile ülke dünya genelinde 150. sırada yer almaktadır.
Gine-Bissau genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %63,55'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,08'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %43.17 (erkek 417,810/kadın 414,105) 
15-24 yaş: %20.38 (erkek 192,451/kadın 200,370) 
25-54 yaş: %30.24 (erkek 275,416/kadın 307,387) 
55-64 yaş: %3.12 (erkek 29,549/kadın 30,661) 
65 yaş ve üzeri: %3.08 (erkek 25,291/kadın 34,064)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %45 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,53 düzeyindedir.

Nüfusun %99'u Afrika kökenli olup, Avrupa kökenlilerin ülke genelinde mevcudiyeti %1 oranındadır. Ülke içerisinde farklı dil, kültür ve sosyal yapıya sahip 25 adet etnik grup yaşamaktadır. Bu 25 farklı etnik grup ülke nüfusu içerisinde %85'lik bir dilimi oluşturmaktadır. Etnik gruplar içerisinde en kalabalık topluluklar %28 ile Balanta, %19 ile Fulbe ve %14 ile Manjaco etnik grubudur.

Ülkenin resmî dili Portekizcedir. Okul çağından itibaren tüm derslerin Portekizce olmasına rağmen ülke genelinde bu dili bilen çok az sayıda kişi bulunurken standart olarak Portekizceyi herhangi bir sıkıntı yaşamadan konuşabilen kesim ise nüfusun %14'lük bir kısmını oluşturmaktadır. Her bir etnik grubun kendi içerisinde konuştuğu o gruba özgü dilleri vardır. Bu diller o topluluğun aynı zamanda anadilini oluşturmaktadır. Bunun dışında günlük hayatta Portekizce başta olmak üzere birkaç dilin karıştırılması ile oluşturulan Gine-Bissau Kreol dili konuşulmaktadır.
Ülke genelinde tüm okullarda Portekizce olan öğretim dilinin Gine Bissau Kreol dili ile değiştirilme girişimleri günümüze kadar başarılı olamamıştır. Her ne kadar böyle bir istek söz konusu olsa da eğitim öğretim için gerekli olan gereçlerin bu dilde olmaması bu girişimi başarısız kılmaktadır.

2020 resmi nüfus sayımına göre Ülke nüfusunun %45'i İslam inancına inanmaktadır. Yerel dinlere inananın oranları %35 iken, Hristiyan inancına inananların oranı %20'dur.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup 2015 tahmini verilerine göre nüfusun %79,3'ü temiz su kaynaklarından su temin edebilmektedir. Ancak bu oran şehirlerden kırsal kesime ilerlendiğinde düşmektedir. Bunun yanı sıra nüfusun sadece %20,8'i tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabildiği ülkede, nüfusun %79,2'si ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde humma, menenjit, ishal, hepatit, sıtma, tifo ve kuduz çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2014 tahmini verilerine göre %3,69 düzeyindedir.

Gine-Bissau genelinde 15 yaş ve üzerinde olan nüfusta okuma yazma bilenlerin oranı 2015 verilerine göre %59,9 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %71,8 iken, kadınlarda %48,3 seviyesindedir.
Zorunlu eğitimin dokuz yıl olduğu ülkede okuma çağında olan ne kadar erkek ve kız çocuğunun okula gittiği yönünde bir bilgi bulunmamaktadır.
Eğitim çağına girmek üzere olan ya da eğitim çağında olan 226,316 çocuğun çocuk işçi statüsünde çalıştığı bildirilmektedir. Bu veri ile 2010 tahminine göre ülkenin çocuk nüfusunun %57'si çocuk işçi olarak çalışmaktadır.

Günümüzde ülkenin varlığını sürdürdüğü bölge 13.yy sonlarından itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmaya başlanmış, 1537-1867 yılları arasında da Kaabu Krallığı'nın hakimiyet sürdüğü bir bölge olmuştu. Bu varlıklarını 1446 yılında günümüzdeki Gine kıyılarının üst bölgelerine gemiler ile gelen ilk Portekizli tüccarlar, bu bölgeleri yer edinmiştir. Portekiz 1879 yılına kadar Yeşilburun Adaları bölgesinden yönettiği bölgeyi, aynı yıl içerisinde bölgeyi Portekiz Ginesi adı ile kendine bağlı bir il yapmıştır. Amilcar Lopes Cabral önderliğinde 19 Eylül 1956 tarihinde kurulan PAIGC, 1963 ile 1974 yılları arasında bölgenin bağımsızlığı ile mücadele vermiştir. Ülke üzerindeki birçok noktada hakimiyeti ele geçiren PAIGC, 24 Eylül 1973 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş, bu ilan ise Portekiz tarafından ancak bir yıl sonra 10 Eylül 1974 tarihinde kabul edilmiştir.

Gine Bissau ülke genelinde sekiz bölgeye ve ayrıca özerk başkent alanı Bissau'a ayrılmıştır. Bu sekiz bölge kendi içerisinde ayrıca 37 alana ayrılmış durumdadır.
Bu sekiz bölge ülke genelinde üç il içerisine bölünmüş konumdadır. Bu iller Leste (Doğu: Bafatá, Gabú), Norte (Kuzey: Biombo, Cacheu, Oio) ve Sul (Güney: Bolama, Quinara, Tombali) 'dur.

Gine-Bissau'un 1 Ocak 2005 verilerine göre en büyük ve en kalabalık şehirleri şu şekildedir: 
Bissau 388.028 kişi, Bafatá 22.521 kişi, Gabú 14.430 kişi, Bissorã 12.688 kişi, Bolama 10.769 kişi ve Cacheu 10.490 kişi.

Ülke 1984 yılında gerçekleşen anayasa değişikliği ile başkanlık sistemi ile yönetilmektedir. 1991 yılına kadar tek partili sistemin işlediği ülkede, bu yıldan itibaren çok partili sisteme geçiş gerçekleştirilmiştir.

28 Mart 2004 tarihinde gerçekleştirilen seçimler sonrası Milletvekili dağılımı (Toplam:102):

Partido Africano da Independência da Guinea e Cabo Verde (PAIGC): 45
Partido para a Renovação Social (PRS): 35/102
Partido Unido Social Democratico (PUSD): 17
Diğer: 3
Diaspora için öngörülen 2 koltuğun dağılımı yapılmamıştır.
Seçimlere katılım oranı %75.

16 Kasım 2008 tarihinde gerçekleştirilen seçimler sonrası Milletvekili dağılımı (Toplam:100):

Partido Africano da Independência da Guinea e Cabo Verde (PAIGC): 67
Partido para a Renovação Social (PRS): 28
Partido Republicano para a Independência e o Desenvolvimento (PRID): 3
Aliança Democrática (AD): 1
Partido para a Nova Democracia (PND): 1
Toplam: 100 Milletvekili. Seçimlere katılım oranı %82.

13 Nisan 2014 tarihinde gerçekleştirilen seçimler sonrası Milletvekili dağılımı (Toplam:102):

Partido Africano da Independência da Guinea e Cabo Verde (PAIGC): 57
Partido para a Renovação Social (PRS): 41
Partido da Convergência Democrática (PCD): 2
Partido para a Nova Democracia (PND): 1
União para a Mudança (UM): 1
Toplam: 102 Milletvekili. Seçimlere katılım oranı %88,57.
18 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimlerinde ise PAIGC adayı José Mário Vaz, diğer aday Nuno Gomes Nabiam'a karşı oyların %61,92'sini elde ederek devlet başkanlığı makamına seçilmiştir. Bu seçimlerde katılım or

Gümrük birliği anlaşmaya varmış ülkelerin kendi aralarında gümrükleri kaldırdığı ortak dış gümrük tarifesi uyguladığı serbest ticaret alanıdır. Ortak ülkeler ortak bir dış ticaret politikası oluştururlar ancak bazı ithalat kotaları uygulayabilirler.
Gümrük birliği oluşturmanın başlıca nedenleri, genelde ekonomik verimliliği ve etkinliği artırmak ve ortak ülkeler arasında daha sıkı bir politik ya da kültürel bağlar oluşturmaktır. Gümrük birliği ekonomik entegrasyonun üçüncü ayağıdır.

2010 Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA)
2010 Güney Afrika Kalkınma Topluluğu (SADC)
2011 Orta Afrika Devletleri Ekonomi Topluluğu (ECCAS)
2012 Körfez İşbirliği Konseyi (GCC)
2015 Arap Gümrük Birliği (ACU)
2015 Batı Afrika Devletleri Ekonomi Topluluğu (ECOWAS)
2019 veya önce Güney Amerika Ulusları Birliği (USAN)
2019 Afrika Ekonomi Topluluğu (AEC)
2020 Avustralya ve Yeni Zelanda Yakın Ekonomik İlişkiler
Orta Amerika Ortak Pazarı (CACM)

Orta Afrika Gümrük ve Ekonomik Birliği (UDEAC) - yerini CEMAC aldı.
İşgal altındaki 1925 Fransız Saar Havzası Eyaleti Gümrük Birliği
Zollverein
Custom Union Between Lebanon and Syria
Bağımsız Devletler Topluluğu Gümrük Birliği ve bu çerçevede kendi önerdiği halefi Avrasya Ekonomik Topluluğu (EurAsEC)

Mali, resmî adıyla Mali Cumhuriyeti, Batı Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. 1.240.000 km²'lik yüz ölçümüyle Afrika'nın sekizinci büyük ülkesidir. Nüfusu 19,1 milyondur ve bu nüfusun %65'ini 25 yaş altındakiler oluşturmaktadır. Başkenti Bamako'dur. Mali sekiz bölgeye ayrılmıştır, kuzey sınırları Sahra'nın derinliklerine kadar uzanır. Ülkenin güney bölümü Nijer ve Senegal nehirlerinin geçtiği Sudan Savanı'ndadır ve nüfusun çoğunluğu bu bölümde yaşar. Mali ekonomisi tarım ve madencilik temellidir. Altın ülkenin önde gelen doğal kaynaklarındandır ve Mali Afrika'nın en büyük üçüncü altın üreticisidir. Tuz da ihraç ürünlerindendir.
Bugün Mali'nin bulunduğu topraklar, bir zamanlar trans Sahra ticaretini kontrol etmiş Gana İmparatorluğu (Gana'ya ismini verdi), Mali İmparatorluğu (Mali'ye ismini verdi) ve Songhay İmparatorluğu'nun egemenliğindeydi. Mali İmparatorluğu 1300 yılında en geniş sınırlarına ulaştığında günümüz Fransa'sının iki katı bir alana hükmediyordu ve Afrika'nın batı kıyısına kadar uzanmıştı. 19. yüzyıl sonlarındaki Afrika Talanı'nda Fransa Mali'yi ele geçirdi ve Mali Fransız Sudanı'nın bir parçası oldu. Fransız Sudanı (o dönemde République Soudanaise olarak biliniyordu) 1959'da Senegal ile birleşerek 1960'ta Mali Federasyonu ismiyle bağımsızlığını kazandı. Senegal'in federasyondan çekilmesinin ardından République Soudanaise ismini Mali Cumhuriyeti olarak değiştirdi. Uzun süreli tek parti yönetimi 1991'de bir darbe ile sonlandı ve Mali yeni bir anayasa yazımı ve demokratik çok partili düzenin kurulmasını hedefleyen bir reform dönemine girdi.
Ocak 2012'de Kuzey Mali'da silahlı çatışmalar patlak verdi, Tuareg isyancılar ülkenin kuzey bölümünün kontrolünü ele geçirdi ve aynı yılın nisan ayında Azavad ismiyle bağımsızlık ilan ettiler. Çatışmalar mart ayında ülkede gerçekleşen bir askeri darbe ve Tuareg ve diğer isyancıların kendi iç mücadeleleriyle içinden çıkılmaz bir hal aldı. İsyancıların git gide kontrolü ele alması üzerine Fransız ordusu Ocak 2013'te Serval Harekâtı'nı başlattı. Bir ay sonra Malili ve Fransız kuvvetler kuzeyi büyük oranda ele geçirdi.
Ağustos 2020'de ekonomik sıkıntılar ve ulusal güvenlik sorunları nedeniyle başlayan protestolar sonucu başbakan ve cumhurbaşkanı ordu tarafından tutuklandı ve ertesi gün istifa ettirildi.

Ülkenin ismi tarihte yer alan Mali İmparatorluğu ile bu imparatorlukta yaşanan Malinkeliler'den esinlenerek konulmuştur. Ayrıca ülkede konuşulan dillerden biri olan Bambaraca'da mali kelimesi su aygırı anlamında kullanılmaktadır.

Ülkenin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 343 m düzeyindedir. Ülkenin en yüksek noktasını Hombori Toldo Dağı oluşturmakta olup, dağın zirvesi 1.155 m yüksekliktedir. Ülkenin en alçak noktasını ise 23 m ile Sénégal Nehri oluşturmaktadır.
Ülkenin toplamda sahip olduğu 7.908 km sınırın 1.359 km'si Cezayir, 1.325 km'si Burkina Faso, 599 km'si Fildişi Sahili, 1.062 km'si Gine, 2.236 km'si Moritanya, 838 km'si Nijer ve 489 km'si ise Senegal ile oluşmaktadır. Ülke, kıta içerisinde kara ülkesi konumunda olduğu için herhangi bir denize kıyısı bulunmamaktadır.
Sekiz ayrı bölgeden oluşan Mali'nin kuzeydeki sınırları Sahra Çölü'nün tam ortasına ulaşır. Ülke nüfusun çoğunun yaşadığı yeri olan güneydeki bölgede ise Nijer ve Senegal nehirlerini içermektedir.
Günümüzün Mali Cumhuriyeti, bir zamanlar üç tane Batı Afrika imparatorluğunun bir parçasıydı: Gana İmparatorluğu, Mali İmparatorluğu (ülkenin ismi bu imparatorluktan türetilmiştir) ve Songhay İmparatorluğu. 19. yüzyılın sonuna doğru Mali, Fransız idaresinin altına alınarak Fransız Sudanı'nın bir parçası oldu. 1959'da Mali, Senegal ile Mali Federasyonu olarak bağımsızlığını kazandı. Bir yıl sonra Mali Federasyonu bağımsız Mali devleti oldu. Uzun bir tek-partili dönemden sonraki 1991 darbesinin ardından yeni bir anayasa yazıldı ve Mali demokratik, çok-partili bir devlet oldu.

Temmuz 2007'de Mali'nin tahminî nüfusu 12 milyondu ve nüfusun büyüme oranı %2,96'dır. Mali nüfusu ağırlıkla kırsalda yaşamakta olup, şehirde yaşayanların oranı %39,9 düzeyindedir. Malililerin %5 ila %10 arasındaki bir oran göçebedir. Nüfusun %90'undan fazlası ülkenin güney kısmında, özellikle 1 milyon kişilik nüfusu olan Bamako'da yaşamaktadır.
2007'de Malililer'in %48'i on beş yaşından daha genç, %49'ü 15 ve 64 yaşları arasında, %3'ü ise 65'ten daha yaşlıydı. Medyan yaş 15,9 idi. 2007'deki doğum oranı her 1.000 kişi için 49,6 tane doğum, doğurganlık oranı ise her kadın için 7,4 tane çocuk. 2007'deki ölüm oranı, her 1.000 kişi için 16,5 tane ölüm. Doğumda beklenen yaşam süresi toplam 49,5 sene (erkekler için 47,6 ve kadınlar için 51,5). 2007'de her 1.000 tane doğum için 106 tane ölüm ile Mali, dünyanın en yüksek bebek ölüm oranlarına sahiptir.
Mali genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %66,69'u 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,02'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %47.69 (erkek 4,689,121/kadın 4,636,685) 
15-24 yaş: %19 (erkek 1,768,772/kadın 1,945,582) 
25-54 yaş: %26.61 (erkek 2,395,566/kadın 2,806,830) 
55-64 yaş: %3.68 (erkek 367,710/kadın 352,170) 
65 yaş ve üzeri: %3.02 (erkek 293,560/kadın 297,401)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %45,4 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,95 düzeyindedir.

İslam 11. yüzyılda Batı Afrika'ya gelmiştir. 13. yüzyılda Jenne'de kendine has mimarisi ile tanılan, 1907'de yenilenen Jenne Büyük Camii inşa edildi. Jenne kasabası, Camii ve civar köyleri 1988'de UNESCO Dünya Mirası listesine eklendi. Ülkenin %95'e yakını Müslüman (çoğunlukla Sünni ve Şii), yaklaşık %2,5'i Hristiyan (yaklaşık üçte ikisi olan Roma Katolik ve üçte biri Protestan) ve kalan %3'ü de yerli veya geleneksel animist inançlar olmak üzere diğer dinlere inanmaktadır.

Ülkede on üç adet ulusal dil bulunmaktadır. 9 Ağustos 2023 itibarıyla Fransızca resmi dil olmaktan çıkarılmıştır Bu on üç ulusal dil Bambaraca, Bomuca, Bozoca, Dogonca, Maasinankoorence, Hasaniye Arapçası, Minyankaca, Kita Maninkaca, Soninkece, Koyrabori Sennice, Senaraca, Tamaşekce ve Kassonkece olup, birçok kişi tarafından konuşulmaktadır. Bu diller içerisinde en yaygın dil konumunda olan Bambaraca dili nüfusun %46'sı tarafından konuşulmaktadır.

Ülke genelinde okula gitme zorunluluğu bulunmaktadır ve yedi yaş ile on altı yaş arasında çocukların dokuz yıl okula gitme zorunluluğu vardır. Ülkede okuma-yazma bilmeyenlerin oranı %65'in üzerindedir. Ülkede 15 yaş ve üzeri erkeklerde okuma-yazma oranı %45,1 iken, aynı kategoride kadınlarda %22,2 düzeyindedir. Eğitimin ücretsiz olarak verilmesine rağmen, bu olanaklardan faydalanabilen nüfus çok az sayıdadır. Ülkenin en büyük üniversitesini başkentte bulunan Bamako Üniversitesi oluşturmaktadır.

Ülkede var olan sağlık hizmetleri yaşanan tifo, sıtma, cüzzam, AIDS, uyku hastalığı ve diğer hastalıkların üstesinden gelme konusunda yeterlilik arz edememektedir. Ülke nüfusunun %24,7'si tam teçhizatlı sağlık hizmeti alabilmektedir. Nüfus içerisinde HIV virüsünen yakalanan 15 ile 49 yaşları arasındaki yetişkin topluluğun oranı %1 düzeyindedir.

Mali'ye insanlar çok erken bir tarihte yerleşti. Her yerde yok olmuş uygarlıkların izlerine rastlanır: Özellikle Nijer'in taşma alanında dikili taşlar, ölü odaları, tümülüs, tellemlerin yerleştiği Bandiagara yarlarındaki mağaralar (aşağı yukarı bin yılı). Tarım ve göçebe hayvancılıkla uğraşan bu toplulukların Sahra'yı geçerek Akdeniz dünyasıyla ilişki kurmaları çok eski tarihlere uzanır.
Sahil sınırında, Soninke kavminin (sarakole) bulunduğu yerde, Orta Senegal'den Nijer'in taşma alanına ve Tişit Dahar'ından (Moritanya) 14 derece enlemine dek uzanan Gana İmparatorluğu bu şekilde gelişti. Kumbi Saleh sitinde olduğu sanılan başkent, Müslümanlığı yayan kuzey Afrikalı tüccarların sık sık uğradığı bir ticaret merkeziydi; İslamlığı Gana'ya Murabıt istilacılar yerleştirdi (1076). Murabıtlar'ın tutunamaması üzerine imparatorluk sarsıldı ve parçalanmaya başladı. Sosso kralı Sumanguru Kante 1203'te Gana'ya saldırdı; 1235-1240'ta Mali İmparatorluğu'nun kurucusu Sundiata Keita başkenti yıktı ve toprakları ilhak etti.
7. yüzyılda Koukya'da, 9. yüzyılda Gao'da tarımcı ve balıkçı bir halk olan Songhaylar (Sorkolar) arasında Nijer menderesinin aşağısında şekillenmeye başlayan Mali İmparatorluğu, 15. yüzyılda Mosiler'in saldırısına uğradıysa da aynı yüzyılda yeni bir hegemonya kurdu, Songhay etkisi yavaş yavaş Nijer'in yukarı kesimine doğru, Segu'ya dek yayıldı; ama en parlak döneminde Mali'ye boyun eğdi. Songhaylar yavaş yavaş özgürlüklerini kazandılar ve 1464-1492 arasında hüküm süren önderleri Sonni Ali, Gao Krallığı'nın temellerini attı. Sahra ticaretinin merkezleri olan Timbuktu ve Cenne'yi ele geçirdi ve Mosiller'e, Tuaregler ve Pöller'e karşı silahlı mücadeleye girişti. Sonni Ali'nin valilerinden biri olan Askia Muhammet (1492-1528), kuvvete başvurarak imparatorluğun devamını sağladı. Mali'den Ayr'a dek fethedilen toprakları sağlam bir şekilde örgütledi. Timbuktu ikinci başkent oldu ve aydın Müslümanların öncülüğünde büyük bir düşünsel gelişme içine girdi. Birbirini izleyen karışıklık ve huzur dönemlerinin ortasında, Teghaza tuzlaları (Timbuktu'nun 800 km kuzeyinde) konusunda Fas sultanıyla bir çatışma meydana geldi; bu çatışma, 12 Nisan 1591'de Tondibi (Gao'nun kuzeyinde) bozgunundan sonra imparatorluğun çöküşüne yol açtı. Faslılar da Tuaregler karşısında bir varlık gösteremediler ve Tuaregler 1737'de Timbuktu'ya yerleştiler.
17. yüzyılda gücünü ortaya koyan Bambaralar'ın kurduğu Segu Krallığı'na sırasıyla, kuruluş tarihinden 1770'e dek Kullibali ve özellikle Ngolo (1770-1790), Manson (ya da Monzon) [1790-1808] ve Daa (1808-1827) adlı krallarla Diaralar egemen oldu. Krallık, Kaarta'da Cenne ve Timbuktu'yla Yatenga'ya (Mosiler) dek yayıldı. 18. yüzyıl sonundan itibaren Manson, isyancı vasallarla (özellikle Kaarta ve Timbuktu) uğraştı; krallık, 19. yüzyılda gerilemeye başladı.
19. yüzyıl başında Ahmedu Şeyhu'nun (1818-1844) kurduğu Masina pöl İmparatorluğu, müslümanlık adına animist Bambaralar ve Bobolar'ın yan

Moritanya ya da resmî adıyla Moritanya İslam Cumhuriyeti, Batı Afrika'nın Mağrip bölgesinde yer alan bir ülkedir. Batıda Atlantik Okyanusu, kuzey ve kuzeybatıda Batı Sahra, kuzeydoğuda Cezayir, doğu ve güneydoğuda Mali ve güneybatıda Senegal ile çevrilidir. Yüzölçümü bakımından Afrika'nın 11., dünyanın ise 28. büyük ülkesidir; topraklarının %90'ı Sahra Çölü'ndedir. Yaklaşık 4,3 milyonluk nüfusunun büyük çoğunluğu ülkenin ılıman güneyinde yaşamaktadır; nüfusun yaklaşık üçte biri, Atlantik kıyısındaki başkent ve en büyük şehir olan Nuakşot'ta yoğunlaşmıştır.
Ülkenin adı, eski Mağrip'te bir bölgenin Latince adı olan Mauretania'dan türemiştir. Bu bölge, günümüz Cezayir'inin merkezinden Atlantik'e kadar uzanıyordu. Berberiler, MS 3. yüzyılın başlarında günümüz Mağrip topraklarını işgal etmişlerdir. Arap kabile grupları, 7. yüzyılın sonlarında bu bölgeye göç ederek İslam'ı, Arap kültürünü ve Arap dilini beraberlerinde getirmişlerdir. 20. yüzyılın başlarında Moritanya, Fransız Batı Afrikası'nın bir parçası olarak Fransa tarafından sömürgeleştirildi. 1960 yılında bağımsızlığını kazandı. Ancak o zamandan beri ülke, tekrarlayan darbeler ve askeri diktatörlük dönemleri yaşadı. 2008 Moritanya darbesi, 2009 ve 2014 yıllarındaki başkanlık seçimlerini kazanan General Mohamed Ould Abdel Aziz tarafından yönetildi. 2019 seçimlerinin ardından, ülkenin bağımsızlığından bu yana ilk barışçıl iktidar geçişi olarak kabul edilen bir olayda, General Mohamed Ould Ghazouani onun yerini aldı. Moritanya'nın insan hakları sicili, özellikle köleliğin devam etmesi nedeniyle kötüdür; 2018 Küresel Kölelik Endeksi, ülkede yaklaşık 90.000 köle (veya nüfusun %2,1'i) olduğunu tahmin etmektedir.
Bol miktarda doğal kaynağa sahip olmasına rağmen, Moritanya yoksul kalmaya devam etmektedir; ekonomisi esas olarak tarım ve balıkçılığa dayanmaktadır. Moritanya, Arap Birliği üyesi olarak kültürel ve politik olarak Arap dünyasının bir parçasıdır. Arapça resmi dildir, Pulaar, Soninke ve Wolof dilleri ise ulusal diller olarak kabul edilmektedir. Devlet dini İslam'dır ve neredeyse tüm nüfus Sünni Müslümandır. Baskın Arap kimliğine rağmen, Moritanya toplumu çok etniklidir. Nüfusun %40'ını Haratinler veya "kara Mağribiler", %30'unu ise Bidhanlar veya "beyaz Mağribiler" oluşturmaktadır. Nüfusun geri kalan %30'u ise çeşitli Sahra altı Afrika etnik gruplarından oluşmaktadır.

Ülkenin ismi olan mūrītāniyya Berberi köklere sahip olan geçmiş dönemlerde Berberi bir krallık olan Mauretania'ya da ismini veren Morolar'dan gelmektedir. Maure kelimesinin Fenikece bir kelime olan mahurim (Türkçe: batının adamı) kelimesinden geldiği tahmin edilmektedir.

Beşinci yüzyıl ile yedinci yüzyıl arasında, Kuzey Afrika'dan Berberi kabilelerin göç etmesiyle bugünkü Moritanya'nın asil sakinleri ve Soninkelerin ataları olan Bafourlar yerlerinden oldu. Bafourlar asıl olarak tarımla uğraşıyorlardı ve Sahra halkları içinde geleneksel göçebe yaşamı terkeden ilk halk da onlardır. Sahra yavaş yavaş kurumaya devam ederken güneye yöneldiler. Bafourları Sahra'nın orta kesimlerinde yaşayanlar izledi. Batı Afrika'ya göç ettiler, ancak 1076'da İslamı yaymayı kendilerine amaç edinmiş savaşçı Murabıtlar hücuma geçerek dönemin Gana İmparatorluğu'nu ele geçirdiler. Sonraki 500 yıl boyunca Araplar yerel halkın (Berberi ve diğerleri) direnişini bastırarak Moritanya'ya hakim oldular.
Moritanya'da 1644-1674 yılları arasındaki savaşlarda Beni Hasan aşiretinin (Hassaniler) öncülüğündeki Yemenli Arapları bölgeden çıkarma girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. Beni Hasan aşiretinin soyundan gelenler, yani Hassaniler, buradaki Mağrib toplumunun bir anlamda üst sınıfını oluşturdular. Günümüzde ülkedeki birçok Berberi kavim Yemen soyundan geldiklerini iddia etse de buna pek az kanıt bulunabilmiştir.

Fransızlar, 1800'lerin sonlarından itibaren bölgeyi, bugünkü Moritanya topraklarını kolonisi haline getirdi. Moritanya 1920'den itibaren sekiz eyaletten oluşan Fransız Batı Afrikası'nın bir eyaleti oldu. Moritanya'nın 1960 yılında bağımsızlığını elde etmesiyle başkent Nuakşot kuruldu.
Bağımsızlıkla beraber siyah Afrikalı kavimler (Haalpulaar, Soninke ve Wolof), kalabalık gruplar halinde ülkelerine döndüler. Fransızca eğitim öğretimden geçmiş bu kavimler yeni devlet yönetiminde söz sahibi oldular, orduda yer aldılar. Bir yandan Fransızlar, güneydeki en uzlaşmaz kavimlerden biri olarak görülen Hassanileri bastırma faaliyetlerinde bulunurken bir yandan da iktidar dengeleri değişti, bu durum güneyde yaşayanlarla Mağrib halk arasında yeni bir anlaşmazlığa temel oluşturdu. Geçmişte köle olan ama Araplaştırılmış ve Mağrib toplumu içinde alt sınıfta kabul edilen Haratinler yer alıyordu. Mağribler arasında Moritanya'yı bir Arap ülkesi olarak görenlerle bölgenin Mağrip kökenli olmayan asıl sakinlerinin baskın bir rol üstlenmesini isteyenler ayrıştı.
Etnik anlaşmazlıklar 1989'da yaşanan iç çatışmalarla doruk noktaya ulaşsa da o zamandan bu yana yatışmış görünüyor. Etnik gerginlikler ve hassas bir konu olan kölelik, geçmişte olduğu kadar hâlâ siyasi tartışmaların merkezinde yer alıyor. Moritanya'da birçok grup ülkeyi daha çoğulcu ve çeşitliliğe önem veren bir yer haline getirme yolunda çabalarını sürdürüyor. 5 Ağustos 2008 tarihinde askerî darbe yaşanmıştır.

Moritanya 1,030,631 kilometrekarelik yüzölçümüyle dünyanın 29. en büyük ülkesidir. Ülkenin toplamda sahip olduğu 5.002 km'lik kara sınırından 460 km'si Cezayir, 2.236 km'si Mali, 742 km'si Senegal ve 1.564 km'si ise Batı Sahra oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 754 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Ülkenin büyük bölümü düzlüklerden oluşur, merkezi bölgelerde bazı tepeler vardır. En yüksek noktası 915 m ile Kediet İclil'dir. Topraklarının yalnızca %0.2'si tarıma elverişlidir. Aşırı otlatma, ormanların tahrip edilmesi ve toprak erozyonu, kuraklıklarla da birleşerek ülkede önemli bir sorun olan çölleşmeye yol açmaktadır. Ülkenin tek daimi akarsuyu olan Senegal Nehri'nden uzak bölgelerde temiz su kaynakları azdır.

Çöl iklimi etkisi altındaki ülkede hava yıl boyunca sıcak, yağışsız ve tozludur. Kurak iklimin etkisindeki ülkeye serinlik Kanarya Akıntısı ile gelmekte, bu akıntı ile kıyı bölgelerinde yoğun sis görülebilmektedir. Ülkenin kuzey kesimlerinde yağışlar genellikle kış aylarında görülmekte olup, bu yağışlar da genel itibarıyla yıllık 100 mm'nin altında gerçekleşmektedir. Ülkenin uç güney kesimlerinde ise bu miktar çoğu Temmuz-Ekim arası olmak üzere yıllık 300 mm ile 400 mm arasında gözlemlenmektedir. Ülke genelinde sıcaklıklar Ocak ayında 20-24 °C arası, Temmuz ayında ise 30-34 °C arası ölçülmekte olup, yaz aylarında 50 °C varan yüksek sıcaklıklar ölçülebilmektedir.

Ülkenin güneyinde yer alan Sahel kuşağında dikenli çalılar, otlar ve Akasya ağaçları hakim bir konumda iken, kuzey kesimlerinde çöl hakimdir.Sénégal Nehri boyunca aralıklarla Baobab, Rafya, Palmiye gibi ağaç türleri yer almaktadır. Ülkenin kıyı kesimlerinde tuzlu bataklıklar gözlemlenmektedir.
Ülke yaban hayat açısından farklı türlere ev sahipliği yapmaktadır. Moritanya ovalarında antilop, fil ve sırtlangiller ailesine mensup hayvanlar gözlemlenebilmektedir. Çölün hakim olduğu bölgelerde ise ceylan, deve kuşu, düğmeli domuz, pars ve Afrika yaban kedisi kendilerine yaşam alanı bulabilmektedir. Bunların haricinde Moritanya'da Nil timsahı da gözlemlenmiştir.

Moritanya'da son olarak 2013 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 3.537.368 nüfus tespit edilmiştir. 2018 tahmini sayım sonuçlarına göre ise 3,840,429 nüfus belirlenmiştir.
Moritanya genç bir nüfusa sahip olup, 2018 tahmini verilerine göre nüfusun %58,02'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,81'i 65 yaş ve üzerindedir. Ülkenin genel nüfusunu 0-14 yaş grubu %38.24 (erkek 737,570/kadın 730,969), 15-24 yaş grubu %19.78 (erkek 372,070/kadın 387,375), 25-54 yaş grubu %33.44 (erkek 595,472/kadın 688,620), 55-64 yaş grubu %4.74 (erkek 82,197/kadın 99,734) ve 65 yaş ve üzeri grup %3.81 (erkek 62,072/kadın 84,350) oranlarında oluşturmaktadır.
Şehirde yaşayanların oranı 2019 verilerine göre %54,5 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2018 tahmini verilerine göre %2,14 düzeyindedir.

Ülkenin tek resmî dili Arapçadır. Ülkede Mağrip Arapçası'nın lehçesi olan Hasaniye Arapçası konuşulmaktadır. Bunun haricinde ulusal dil olarak kabul göre Pölce, Volofca ile Mande dil ailesi üyesi Soninkece de yerel olarak konuşulmaktadır.
Ülkenin Fransa'nın sömürgesi olduğu süreçte resmî dil olan Fransızca günümüzde iş, eğitim ve ticarette kullanılmakta olup, okullarda Arapçanın yanında ikinci eğitim dili konumundadır.

Ülkede hakim olan din İslamdır. Moritanya nüfusunun büyük çoğunluğu bu dinin Sünni mezhebine göre yaşamını sürdürmektedir. Ülke genelinde diğer dinlere inananların oranı yok denecek kadar düşük konumda bulunmaktadır.

Ülkenin en büyük çoğunluğunu %70'lik bir oran ile Morolar oluşturur. Ülkenin geri kalan kısmı ise %10 Halpular, %10 Voloflar, %4.5 Soninkeliler, %3 Bambaralar ve %0.4 İmragenler'den oluşur.

Moritanya kendi içerisinde en üst idari yapılanma olarak on iki tanesi bölge, bir tanesi de başkent bölgesi olmak üzere 13 bölgeye ayrılmıştır.

Adrar (Atar)
Assaba Bölgesi (Kiffa)
Brakna Bölgesi (Aleg)
Dakhlet Nouadhibou Bölgesi (Nouadhibou)
Gorgol Bölgesi (Kaédi)
Guidimaka Bölgesi (Sélibaby)
Hodh Ech Chargui Bölgesi (Néma)
Hodh El Gharbi Bölgesi (Aioun el Atrouss)
Inchiri Bölgesi (Akjoujt)
Nuakşot (Başkent bölgesi)
Tagant Bölgesi (Tidjikja)
Tiris Zemmour Bölgesi (Zouérate)
Trarza Bölgesi (Rosso)

Doğal kaynakları zengin olmasına rağmen, Moritanya'nın GSYİH'si azdır. 1970'ler ve 1980'lerde tekrarlayan kuraklıklar nedeniyle göçebelerin çoğu ve çiftçilerin çoğu şehirlere göç etmek zorunda kalsa da, nüfusun çoğunluğu geçimini hâlâ tarım ve hayvancılığa bağlamaktadır Moritanya, toplam ihracatın neredeyse %50'sini oluşturan büyük demir cevheri yataklarına sahiptir. Altın ve bakır madenciliği yapan şirketler iç kesimlerde maden açmaktadır.
Ülkenin ilk derin su limanı, 1986'da Nuakşot yakınlarında açıldı. Son yıllarda, kuraklık ve ekonomik

Orta Afrika Cumhuriyeti (Sango: Ködörösêse tî Bêafrîka, Sango telaffuz: /kōdōrōsésè tí bé.àfríkà/; Fransızca: République Centrafricaine, Fransızca telaffuz: /ʁepyblik sɑ̃tʁafʁikɛn/), Orta Afrika'da yer alan, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Kuzeyde Çad, kuzeydoğuda Sudan, doğuda Güney Sudan, güneyde Kongo Demokratik Cumhuriyeti, güneybatıda Kongo Cumhuriyeti ve batıda Kamerun ile sınır komşusudur. Başkenti ve en büyük şehri Bangui'dir. Ülke yaklaşık 620.000 kilometrekare (240.000 sq mi) bir alanı kaplamakta olup, 2024 itibarıyla yaklaşık 80 etnik gruptan oluşan 5,36 milyon nüfusa sahiptir. 2012'den bu yana süren iç savaşın etkisi altındadır. Fransız sömürge döneminde Ubangi-Chari adıyla bilinen ülkenin resmî dili Fransızcadır; ayrıca Ngbandi kökenli bir kreol dili olan Sango, ulusal ve eş resmî dil olarak kullanılmaktadır.
Bugünkü Orta Afrika Cumhuriyeti, en az MÖ 8000'den beri yerleşim görmektedir. Ülkenin sınırları, 19. yüzyılın sonlarında Fransa'nın bölgeyi işgal etmesiyle şekillendi; 1903'te Fransız Ekvatoral Afrikası'nın bir parçası olan Ubangi-Chari kolonisi kuruldu. Orta Afrika Cumhuriyeti, 1960 yılında Fransa'dan bağımsızlığını kazandı ve sonrasında Jean-Bédel Bokassa dâhil olmak üzere birçok otokratik lider tarafından yönetildi. Bokassa, 1976'da ülkenin adını Orta Afrika İmparatorluğu olarak değiştirerek 1979'a kadar monarşiyle yönetti.

Ülke Güney Afrika Cumhuriyeti ile birlikte ülke isminde kıta ismi Afrika'yı kullanan iki ülkeden biridir. Geçmişte Roma İmparatorluğu'na bağlı bir eyalet olan ve günümüzde Tunus'un kurulu olduğu bölgelerde bulunan Afrika eyaleti için kullanılan Afrika daha sonraları Araplar tarafından da aslına sadık kalınarak Ifriqiya olarak adlandırılmıştır. O dönemler Libya olarak adlandırılan kıta zamanla Afrika olarak adlandırılmıştır. Afrika kelimesinin köken olarak nereden geldiği ve nasıl oluşturulduğu tam olarak belli olmasa da yerel kabilelerin kullanımından ortaya çıkan bir kelime olduğu ya da Fenike dilinde toz anlamına gelen afar kelimesinden türetildiği tahmin edilmektedir. Ülkenin konumu ile birlikte kıta isminin de kullanılması ile birlikte ülke ismi oluşturulmuştur.

Ülkenin günümüzde kurulu olduğu topraklarda yaşam olduğuna dair bulunan en eski kanıtlar paleolitik döneme denk gelmektedir. Günümüzde de ülke içerisindeki toplumlardan olan ve bu bölgelere yerleşen ilk halklardan olan Gbaya ve Mandja varlıklarını hala sürdürmektedirler.
19. yüzyıl başlarında özellikle ülkenin kuzeydoğu bölgelerine gelen Bantu ve Azande toplulukları burada kendi kabilelerini oluşturmuşlardır. Azande toplulukları hatta bölgede kurulan iki ayrı sultanlık olan Rafai Sultanlığı ve Bang Assou Sultanlığı'nın kurucu rolünü üstlenmişlerdir.
1887 yılında bölgede bulunan Fransız memur Pierre Savorgnan de Brazza bölgenin Fransız sömürge sistemine dahil edilecek ilgi alanlarından olduğu beyan etmiş, 1889 yılında ise günümüzde ülkenin başkenti olan Bangui'de ilk askerî birlik oluşturulmuştur.1890 yılında buradan başlayarak ülkenin tamamının askeri açıdan işgali başlatılmış, 1900 yılında kurulan Ubangi-Chari ile ülkenin tamamının Fransız askeri bölgesi olduğu ilan edilmiş, alan 1906 yılında ülkenin kuzeyinde bulunan Çad askeri bölgesinin de dahil edilmesi ile genişletilmiştir. 25 Ocak 1910 tarihinde bölge kendi başına bir sömürge sistemi olmuş, bu bölgede Fransız Ekvatoral Afrikası olarak adlandırılmıştır. Her ne kadar bölgenin batısında bulunan Nola, Mbaiki, Berbérati, Carnot ve Bouar yerleşim alanları Fas-Kongo Antlaşması ile 4 Kasım 1911 tarihinde Yeni Kamerun ile Alman Kamerunu sömürge sisteminin bir parçası haline gelse de, 1919 yılında gerçekleştirilen Versay Barış Antlaşması ile bölge tekrar Fransız Ekvatoral Afrikası'na bağlanmıştır.
1946 yılından itibaren Barthélemy Boganda ile Fransa Parlamentosu içerisinde temsil edilen sömürge ülkesinde, 1949 yılında yine Boganda önderliğinde Mouvement d’Évolution Sociale de l’Afrique Noire (MESAN) partisi kurulmuş, bu parti 1957 yılında gerçekleştirilen yerel seçimlerde oyların tamamını elde etmiştir.

Orta Afrika Cumhuriyeti 1 Aralık 1958 tarihinde Fransız sömürgesi sistemi içerisinde iç işlerinde özerklik elde etmiş, 8 Aralık 1958 tarihinde ise Boganda ülkenin başbakanı olarak atanmıştır. Ülke Afrika Yılı olarak adlandırılan 1960 yılında, 13 Ağustos 1960 tarihinde Orta Afrika Cumhuriyeti ismi ile Fransa'dan bağımsızlığını kazanmış, ülkenin ilk devlet başkanı olarak da 1959 yılında bir uçak kazasında hayatını kaybeden Boganda yerine David Dacko görevi üstlenmiştir. 1966 yılında gerçekleştirilen askerî darbe ile Fransa yanlısı tutum izlediği gerekçesiyle Dacko görevden uzaklaştırılarak cunta lideri Jean-Bédel Bokassa kendisini devlet başkanı olarak ilan etmiştir. Bokassa 1976 yılında kendisini I.Bokassa ismi ile kral ilan ederek ülkenin sistemini monarşiye değiştirmiş, ülkenin ismini de Orta Afrika Krallığı olarak ilan etmiştir. Bokassa'nın 1979 yılına kadar sürdürdüğü bu rejim esnasında ülkeyi diktatör olarak yönetmiş, söz konusu yılda gerçekleştirdiği bir Libya ziyareti esnasında eski devlet başkanı Dacko tarafından görevinden alınarak, ülkenin rejimi ve ismi yeniden değiştirilerek eski rejim sistemine ve isme dönüş gerçekleştirilmiştir. Dacko, Ocak 1981 yılında gerçekleştirilen seçimleri kazanmasına rağmen görevde kısa bir süre kalabilmiş, Eylül 1981'de André Kolingba önderliğinde Fransa'nın da onayı ile darbe gerçekleştirilmiş, Kolingba kendisini ülkenin yeni devlet başkanı olarak ilan etmiştir. 1986 yılında sürgünde bulunan Bokassa ülkesine geri dönmüş, dönüşü ile birlikte tutuklanmış ve ölüm cezasına çarptırılmış, bu ceza daha sonra mecburi hizmete çevrilmiştir.

1991 yılında uluslararası baskılar sonucunda da, partilerin kurulmasına yeniden izin verilmiş, Eylül 1993 yılında ise Kolingba ülke genelinde genel af ilan etmiştir. Bu af sonucunda özgürlüğüne kavuşan Bokassa ise 1996 yılında başkent Bangui'de hayatını kaybetmiştir.
1993 yılında gerçekleştirilen genel seçimlerde oyların çoğunluğunu elde eden Ange-Félix Patassé ülkenin yeni devlet başkanı olmuştur. 1996 ve 1997 yıllarında birkaç darbe girişimine maruz kalan Patassé, 1999 yılında iktidar ve muhalefet partisi mensupları arasında başlayan şiddet olaylarının gölgesinde 22 Ekim 1999 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimleri de kazanarak yeniden devlet başkanı seçilmiştir.
15 Mart 2003 tarihinde gerçekleştirilen yeni bir darbe ile görevinden uzaklaştırılan Patassé'nin yerine ülkenin başına cunta lideri François Bozizé geçmiş ve ülke idaresini eline almıştır. 2005 yılında gerçekleştirilen genel seçimlerde ikinci turda oyların çoğunluğunu alarak devlet başkanlığı görevine devam eden Bozizé. Nisan 2010 tarihinde gerçekleştirilmesi gereken genel seçimleri, ülkedeki iç karışıklığı sebep olarak göstererek parlamento kararı ile iptal etmiş ve Haziran 2010 tarihinde görev süresinin dolmasına rağmen devlet başkanlığı makamını bırakmamıştır.
24 Mart 2013 tarihinde, kendisini anti-emperyalist ve milliyetçi olarak gören ve Séléka (Türkçe: İttifak) olarak adlandırılan asi kuvvetler, başkent Bangui'de şiddetli çatışmalara sebep olmuş ve başkanlık binasını işgal ederek, ülke yönetimine el koymuşlardır. Bu gelişmeler üzerine General François Bozizé önce Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne ardında da Kamerun'a kaçmıştır. Bu tarihten sonra ülkenin devlet başkanlığı koltuğuna oturan Michel Djotodia Ağustos ayında resmi olarak bu göreve getirilmiştir. Djotodia her ne kadar Eylül ayında Séléka'yı feshetse de, Kasım ayında ülke içerisindeki şiddet olayları yeniden alevlenmiştir. Özellikle feshedilen eski Séléka asi kuvvetleri ile Bozizé yanlıları arasında başlayan çatışmalar daha sonra Hristiyan - Müslüman çatışmasına dönüşmüş ve bu çatışmalarda sivil halka karşı da eylemler gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler neticesinde devlet otoritesi kaybolan ülkede sivil halk ülkenin özellikle kuzeybatı bölgelerini terk etmek zorunda bırakılmıştır. Hem Fransa hükûmeti hem de Afrika Birliği ülkeye askerî güç göndermiştir. 2500 Afrika Birliği askerî gücünün yanı sıra Fransa'dan gönderilen 650 asker ülke içerisinde görev almış, Fransız askerleri ülkenin başkentinde yer alan Bangui havaalanının ve diplomatik öneme sahip binaların ve Fransız şirketlerin güvenliği sağlamıştır. Birleşmiş Milletler'in 5 Aralık 2013 tarihinde Fransa'nın askerî gücünü arttırması kararı sonrası Fransa devlet başkanı Hollande en kısa sürede ülkeye yeni askerî birliklerin gönderiminin sağlanacağını açıklamıştır.
10 Ocak 2014 tarihinde Orta Afrika Ticaret Birliği (CEEAC) temsilcileri ile yaptıkları görüşmeler neticesinde devlet başkanı Djotodia ve başbakan Tiangaye görevlerini bıraktıklarını açıklamışlardır. Bu süreçte BM, ülkeye barış gücü olan MINUSCA'yı sevk etmiş, 13 Aralık 2015 için anayasa referandumunu, 27 Aralık 2015 tarihi için de genel seçimlerin gerçekleştirileceğini açıklamıştır.
14 Aralık 2015 tarihinde Séléka ülkenin kuzeyinde ilk önce Logone Cumhuriyeti ismini verdikleri daha sonra da isim değiştirilerek Dar El Kuti ismini verdikleri ülkeyi ilan etmiştir. Séléka yetkililerinin yaptıkları açıklamada ülkede artık Hristiyan ve Müslüman topluluklarının bir arada yaşamasının mümkün olmadığı ifade edilmiş, ilan ettikleri yapının öncelikle özerk bir yapı olduğunu açıklamışlardır. Yetkililer ilerleyen süreçte tam bağımsızlığı hedeflediklerini açıklamıştır. Bu açıklamalara karşı uluslararası alanda ilan edilen bölgenin Orta Afrika Cumhuriyeti'ne bağlı bir bölge olduğu ifade edilmiştir.

Orta Afrika Cumhuriyeti, Afrika kıtasının iç kesimlerinde bulunan karayla çevrili bir ülkedir. Kamerun, Çad, Sudan, Güney Sudan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Kongo Cumhuriyeti ile sınır komşusudur. Ülke, 2° ve 11°K enlemleri ile 14° ve 28°D boylamları arasındadır.
Ülkenin büyük bir kısmı deniz seviyesinden yaklaşık 500 metre (1.640 ft) yükseklikte düz veya engebeli plato savanından oluşur. Orta Afrika Cumhuriyeti'nin kuzeydoğusundaki Fertit Tepeleri'ne ek olarak, güneybatı bölgelerinde dağınık tepeler vardır. Kuzeybatıda, 348 metre (1.143 ft) yükseklikte bir granit pla

Parliament, Philip Morris tarafından pazarlanan bir sigara markasıdır. Pazar payının en yüksek olduğu ülkeler Suudi Arabistan, Japonya, Arjantin, İsrail, Kazakistan, Türkiye, Rusya, Karadağ, Ukrayna ve Amerika Birleşik Devletleri'dir. 1931'de kurulmuştur.

Marka 1931'de piyasaya sürüldü ve gömme kağıt filtreleriyle dikkat çekiyordu. Başlangıçta, sigaraların filtresi olmadığında bir reklam hilesi olarak kullanıldı. İlk ticari sigara filtreleri 1935'te kullanıma girdi.
1950'lerin sonlarına kadar, iki katmanlı "sert" bir paket içinde paketlenmişti. Bu paketleme, Parliament'in geleneksel bir kağıt paketi kabul etmesinden sonra Benson & Hedges markası altında devam etti.
Parliament, ana akım pazarda girintili bir kağıt filtreye sahip birkaç sigara markasından biridir. Sigara filtreleri 1940'lı yılların sonunda sigarada yaygınlaşmaya başladı. Marka ayrıca gömme filtrenin, standart filtrelerin aksine katranın sigara içen kişinin ağzıyla temasını önlediğini iddia etti.
Parliament, ABD sigara satışlarının %41,1'ini temsil eden Marlboro'nun aksine %1,9'unu oluştururdu. 1950'lerden itibaren sigara, varlıklı sigara içenler arasında popüler olduğu için bir üne sahipti.
En çok satan 12. uluslararası marka ve 4. en büyük Philip Morris markasıdır. 2016 yılında üretilen Parliament sigaralarının hacmi 46 milyar oldu. Marka 30'dan fazla ülkede satılmaktadır.

Parliament aşağıdaki ülkelerde satıldı veya hala satılmakta; Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Sırbistan, Brezilya, Güney Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs, Uruguay, Arjantin, Almanya, İsviçre, Polonya, Romanya, Moldova, Estonya, Hindistan, Litvanya, Letonya, Kuveyt, Belarus, Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Ermenistan, Gürcistan, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, İsrail, Ürdün, Moğolistan, Çin, Tayvan, Japonya ve Güney Kore.

Parliament Night Blue Pack
Parliament Night Blue
Parliament Midnight Blue
Parliament Aqua Blue
Parliament Aqua Blue Slims
Parliament Reserve
Parliament Night blue long
Parliament Midnight

• Marlboro
• Muratti 
• Chesterfield (sigara)
• Lark (sigara)
• L&M
• Nikotin

Ruanda ya da resmî adı ile Ruanda Cumhuriyeti, Doğu Afrika'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Yüksek rakımı ve engebeli arazisi nedeniyle "Bin Tepe Ülkesi" olarak bilinen ülkenin coğrafyası, batıda dağlar ve güneydoğuda savanlarla karakterizedir. En büyük ve en dikkat çekici göller çoğunlukla ülkenin batı ve kuzey bölgelerinde bulunur ve Virunga volkanik zincirinin bir parçası olan birkaç volkan esas olarak kuzeybatıdadır. İklimi, yılda iki yağışlı ve iki kurak mevsimle tropikal yayla iklimi olarak kabul edilir. Başkenti ve en büyük şehri, ülkenin merkezinde, deniz seviyesinden 1.567 metre yükseklikte bulunan Kigali'dir.
Ruanda, Doğu Afrika'nın Büyük Rift Vadisi'nde Ekvator'un birkaç derece güneyinde yer almaktadır. Ruanda, kuzeyde Uganda, doğuda Tanzanya, güneyde Burundi ve batıda Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile sınır komşusudur.
Toplam 26.338 kilometrekarelik (10.169 mil kare) bir alanda yaşayan yaklaşık 14 milyonluk nüfusuyla, bunun yaklaşık %93,7'si kara alanı olan Ruanda, kilometrekare başına ortalama 578 kişi (mil kare başına 1.500 kişi) ile dünyanın en yoğun nüfuslu 21. ülkesidir.
Taş ve Demir Çağlarında avcı-toplayıcılar, daha sonra da Bantu halkları bölgeye yerleşti. Nüfus önce klanlar, ardından krallıklar halinde birleşti. 15. yüzyılda, Kral Gihanga yönetimindeki bir krallık, yakın komşu bölgelerinin birçoğunu bünyesine katarak Ruanda Krallığı'nı kurdu. Ruanda Krallığı, 18. yüzyılın ortalarından itibaren Tutsi krallarının diğerlerini askeri olarak fethetmesi, gücü merkezileştirmesi ve birleştirici politikalar uygulamasıyla bölgeye hakim oldu. 1897'de Almanya, Alman Doğu Afrikası'nın bir parçası olarak Ruanda'yı sömürgeleştirdi; ardından I. Dünya Savaşı sırasında 1916'da kontrolü ele geçiren Belçika geldi. Her iki Avrupa ülkesi de Ruanda kralı aracılığıyla yönetti ve Tutsi yanlısı bir politika izledi.
Hutu nüfusu 1959'da ayaklandı. Çok sayıda Tutsi'yi katlettiler ve nihayetinde 1962'de Başkan Grégoire Kayibanda önderliğinde bağımsız, Hutu ağırlıklı bir cumhuriyet kurdular. 1973'te bir askeri darbe Kayibanda'yı devirdi ve Hutu yanlısı politikayı sürdüren Juvénal Habyarimana'yı iktidara getirdi. Tutsi liderliğindeki Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF) 1990'da bir iç savaş başlattı. Habyarimana, Nisan 1994'te bilinmeyen kişiler tarafından suikaste uğradı. Hutu Gücü aşırılıkçıları tarafından Tutsilere karşı gerçekleştirilen Ruanda soykırımında toplumsal gerilimler patlak verdi. RPF, Temmuz 1994'te askeri bir zaferle soykırımı sona erdirdi.
Ruanda, 1994'ten beri fiilen tek partili bir devlet olarak RPF tarafından yönetiliyor ve eski komutan Paul Kagame 2000 yılından beri cumhurbaşkanı. Ülke, sömürge öncesi dönemlerden beri bir dizi merkeziyetçi otoriter hükûmet tarafından yönetildi. Ruanda, komşu ülkelere kıyasla düşük yolsuzluk seviyelerine sahip olsa da, son zamanlarda İnsan Gelişme Endeksi'nde orta kategoriye yükselmesine rağmen, hükûmet şeffaflığı ve sivil özgürlükler konusunda uluslararası ölçümlerde en düşük sıralarda yer alıyor. Nüfus genç ve ağırlıklı olarak kırsal; Ruanda, dünyanın en genç nüfuslarından birine sahip. Ruandalılar sadece bir kültürel ve dilsel gruba, Banyarwanda'ya mensuptur. Ancak bu grup içinde üç alt grup vardır: Hutu, Tutsi ve Twa. Twa, ormanlarda yaşayan Orta Afrika avcı-toplayıcılarıdır ve genellikle Ruanda'nın en eski sakinlerinin torunları olarak kabul edilir. Hristiyanlık, ülkedeki en büyük dindir; Başlıca ve ulusal dil, yerli Ruandalılar tarafından konuşulan Kinyarwanda'dır; İngilizce, Fransızca ve Svahili ise ek resmi diller olarak kullanılmaktadır.
Ruanda ekonomisi hizmetler, tarımsal ihracat ve imalata dayanmaktadır. Kahve ve çay, ihraç ettiği başlıca nakit ürünlerdir, ancak muz üretiminde geride kalmaktadır. Turizm hızla büyüyen bir sektördür ve şu anda ülkenin en büyük döviz kazandırıcısıdır. 2024 yılında yapılan en son araştırmaya göre, nüfusun %30,5'i çok boyutlu yoksulluktan etkilenmekte olup, %27,4'ü ulusal yoksulluk sınırının altındadır. Ülke, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler, İngiliz Milletler Topluluğu (Britanya İmparatorluğu ile tarihi bir bağı olmayan az sayıdaki üyeden biri), COMESA, OIF ve Doğu Afrika Topluluğu üyesidir.

Ülke ismi eski Ruanda dilinde bulunan kwanda (Türkçe:büyümek, genişlemek) kelimesinden gelmektedir. Ön ek olan ku- (ku-anda = kwanda) eki fiilerin önüne geliyor olup, bu ön ek ülke isimlerinde bu, ru hecelerinin yanı sıra u tanımlık hali eklenerek kullanılmaktadır.
Köken -anda: u-Ru-anda = uRwanda ya da Rwanda (büyüyen/gelişen ülke, Ruanda)
Ülke engebeli yapısı nedeniyle bin tepeli ülke olarak da adlandırılmaktadır. Kelimenin Fransızca karşılığı olan Mille Collines terimi ülke genelinde de sık kullanılmakta olup, ülkede radyo ve televizyon yayını yapan Radio-Télévision Libre des Mille Collines bu ismi kullanmaktadır. Bu kelime günümüzde Ruanda'nın eş anlamlısı olarak günlük hayatta da sık olarak kullanılmaktadır.

Ülkenin toplamda sahip olduğu 893 km sınırın 290 km'si Burundi, 217 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 217 km'si Tanzanya ve 169 km'si Uganda ile oluşmaktadır.
Ülke genel olarak derin vadilerle yer yer kesilmiş dağlık ve yaylalık bir ülkedir. Ruanda'da ortalama yükseklik 1.500 m düzeyinde olup, ülke genelinde 1.000 m ile 4.507 m arasında yükseklikler görülebilmektedir. Ülkenin en yüksek noktasını 4.507 m ile Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırında bulunan ve Virunga volkanik dağların bir parçası olan Karisimbi Dağı oluşturmaktadır.

Ülke genel olarak üç arazi çeşidine ayrılmış konumdadır. Bu araziler güneydoğu vadileri, merkezi yüksek platolar ve Kongo-Nil havzasıdır.
Ülkenin merkezinde yer alan yüksek platolar 1.500 m ile 2.000 m yüksekliği arasında bulunmakta olup, güneydoğu vadileri ile Kongo-Nil havzası arasında kalmaktadır. Bu bölgeler birçok su yolu ile bölünmüş olup, özellikle Kongo-Nil havzasına doğru ilerledikçe ülke için kullanılan bin tepeli ülke deyimi ile doğru orantılı birçok tepe gözlemlenebilmektedir. Bölgede yüzey su kaynaklarının bolluğu ile birlikte yıllık yağış ortalamalarının yüksek olması nedeniyle tarımsal faaliyetler yoğun bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Geçmiş yıllarda bölgede çok sık bir şekilde bulunan ormanlık alanlar ise tamamen yok olmuş konumdadır.
Ülkenin kuzey kesimlerinde yer alan Virunga volkanik dağları Ruanda'nın en yüksek noktalarını oluşturmaktadır. Bu bölgede düşük sıcaklıklar ve yoğun yağışlar gözlemlenebilmektedir. Virunga dağlarının yanı sıra batıdan Kivu gölünün etrafından kuzey ve güney yönde ilerleyen Kongo-Nil havzası da ulaştığı 3.000 m'ye yakın yükseklik ile bir diğer yükseltiyi oluşturmaktadır. Kongo-Nil havzasında yükseltiler 1.200 m ile 2.700 m arasında değişim göstermektedir. 1990 yılların sonlarına kadar ülkede var olan yağmur ormanları özellikle 1994 yılından sonra iç savaş nedeniyle komşu ülkelere kaçan Ruandalıların geri gelmesi ile yeni yerleşim alanları oluşturulmak adına yok edilmiştir. Günümüzde sadece Nyungwe yağmur ormanları varlığını sürdürmekte olup, bu orman alanı doğu ve merkez Afrika genelinde bulunan en büyük dağ ormanı olarak kabul edilmektedir. Nyungwe ormanları 2012 yılında ulusal park ilan edilmiştir.
Ruanda'nın doğu ve güneydoğu bölgelerinde yer alan vadiler 1.000 ila 1.500 m arası yükseklikte bulunmaktadır. Coğrafi şartların yanı sıra iklim ve çeçe sineğinin varlığı bu bölgelerde tarımsal faaliyetlerin yapımını pek mümkün kılmamaktadır.
Ülkenin kıyısı bulunduğu Kivu gölü civarında derin koy ve dik yamaçlar mevcuttur. Ülkenin Tanzanya'ya sınırının olduğu doğu bölgelerde bulunan ve Akagera bataklıkları olarak adlandırılan bataklıklar ve göller iki ülke arasında doğal bir sınır oluşturmaktadır.

Ruanda konum olarak ekvatora yakın bir konumda olmasına rağmen yükseltilerin çok olması nedeniyle hafif nemli bir iklime sahiptir. Bölgede hakim olan sıcak ekvator iklimi dönemsel doğu Afrika iklimi ile üst üste gelmesi sonucu yükseltilerin de etkisi ile iklim yumuşamaktadır. Yıl genelinde ortalama sıcaklık yükseltiye bağlı olarak değişkenlik gösteriyor olsa da sıcaklık değerlerinde büyük değişimleri yaşanmamaktadır. yıllık sıcaklık değerleri en düşük 15 °C en yüksek 26 °C seviyesinde yaşanmaktadır. Ruanda genelinde yılda iki defa yağmur sezonları yaşanmaktadır. Muson yağmurları ülke içerisinde umuhindo olarak adlandırılan ve yıllık yağışların %27'sinin yağdığı Eylül-Aralık döneminde yağarken, itumba olarak adlandırılan muson yağmurları ise Şubat-Haziran döneminde yağmaktadır. Bu ikinci dönemde ise Mart-Mayıs aylarında yıllık yağışların %40'ı gerçekleşmektedir. Yıllık yağışlardaki düzensizlik ve buna bağlı yaşanan kuraklık ve yoğun yağışların art arda gelebilmesi tarım ürünleri üzerinde olumsuz etki yaratmakta olup, dönem dönem kıtlık yaşanmasına neden olabilmektedir.

Ruanda'nın özellikle yüksek kesimleri burada yaşanan özel ekolojik sistemin de etkisi ile emsalsiz yaban hayatı ve bitki örtüsüne sahiptir. Bu bölgelerde mevcut olan nemli, sisli ve soğuk tropikal iklim bu ortamın oluşmasında başlıca etkenler arasında yer almaktadır. Özellikle Nyungwe yağmur ormanları ülkenin geriye kalan tek yağmur ormanları olarak benzersiz bir çeşitliliğe sahiptir.
Ülkenin orta kısımlarında alanlar genel olarak tarımsal faaliyetler gerçekleştirmek adına tarım alanı olarak kullanılmaktadır.
Ülkenin kurak ve sıcak doğu bölgelerinde ise çimin ve ağaçların hakim olduğu ovalar ağırlıkla bulunmakta olup, ayrıca bataklıklar ve göllerde bu bölgelerde yer yüzeyini şekillendirmektedir. Bölgede yer alan Akagera Ulusal Parkı 1994 yılına kadar bünyesinde birçok aslan, leopar,zebra, impala, antilop çeşitleri gibi hayvanların yanı sıra, az miktarda da olsa fil, zürafa mevcuttu. Sulak alanlarda birçok su aygırı ve timsah yaşamaktaydı. İç savaşın etkisi nedeniyle ülkede başta aslan ve zebralar olmak üzere yaban hayat neredeyse bitme noktasına gelmiştir.
Ülke yaban hayatının en önemli parçalarından birini oluşturan ve soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan ve koruma altında olan dağ gorilleri Virguna dağlarının yüksek kesimlerinde yaşamaktadır.

Ruanda'da son olarak 2012 yılında gerçekle

Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti (SDAC) (Arapça: الجمهورية العربية الصحراوية الديمقراطية, El-Cumhuriyye el-Arabiyye es-Sahraviyye ed-Dimukratiyye; İspanyolca: República Árabe Saharaui Democrática), Afrika kıtasının batısında yer alan ve bütün Batı Sahra'da egemenliğini iddia eden ancak kısmen tanınan devlet. Ülkenin sınır komşusu olarak kuzeyinde Fas, kuzeydoğusunda Cezayir, doğu ve güneyinde Moritanya yer alırken, bölgenin batısında Atlas Okyanusu yer almaktadır. Ülkenin anayasal başkenti Layun olarak belirlenmesine rağmen Fas idaresi altında bulunan kısımda kaldığı için 2011 yılından bu yana başkent geçici olarak Tifariti'dir.

SDAC bütün Batı Sahra bölgesinde hak iddia etmektedir. Bu iddiaya rağmen SDAC yönetimi bölge üzerinde iddia ettiği toprakların %20 ile %25'ini kontrolü altında tutmaktadır. Kontrolü altında bulunan bölgeye Kurtarılmış Araziler ya da Serbest Bölge ismini veren SDAC yönetimi, Fas ilhakını kabul etmemektedir. Bunun haricinde Cezayir'de Tinduf şehrine yakın bir konumda bulunan dört adet mülteci kampı da SDAC yönetimi altındadır. Batı Sahra'nın SDAC yönetimi dışında kalan birçok bölgesi ise Fas kontrolü altında olup, Fas tarafından Güney İller adı ile ifade edilmektedir.
Sahra bölgesi coğrafi açıdan çoğunlukla çöllerden oluşmaktadır. SDAC yönetimi altındaki bölgeler ile Fas yönetimi altındaki bölgeler, Fas tarafından inşa edilen ve Fas Duvarı olarak adlandırılan 2.700 km uzunluğundaki duvar ile ikiye ayrılmış konumdadır.

İspanyolların, İspanyol Sahrası'nı terk etmelerinden sonra, 14 Kasım 1975 tarihinde İspanya, Fas ve Moritanya arasında, Fas ve Moritanya'ya Batı Sahra bölgesini ilhak hakkı veren Madrid Anlaşması imzalanmıştır.
Polisario Cephesi'nin kurularak İspanya'ya ve bölgedeki işgal güçlerine karşı kırsal alanlarda örgütlenen bir mücadele başlatmasının ardından, taraflar arasında şiddetli çatışmalar başlamıştır. Sahra halkını bağımsızlığına kavuşturma ve özgürleştirme amacı içerisinde olan Polisario Cephesi'ne karşı, İspanya'nın desteğiyle PUNS kurulmuştur.
Portekiz'in Afrika'daki ulusal kurtuluş hareketlerine karşı giriştiği mücadelede başarısız olması, Batı Sahra'nın durumu üzerinde de etkili olmuştur. Francisco Franco'nun sağlık durumunun kötüleşmesi ve Madrid'de hükûmet içi karışıklıkların başlamasının ardından, Polisario Cephesi durumu lehine çevirmeye başlamıştır. Libya Arap Cemahiriyesi'nin de desteğiyle İspanya'nın askeri karakollarına ve fosfat madenlerine saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Barrido Operasyonu'nu başlatarak birliklerini seferber hale getiren İspanya, başarılı bir sonuç elde edememiştir. Polisario Cephesi gücünü artırarak Birleşmiş Milletler'in ilgi alanına girmiş ve İspanya'nın yönetimini sahil kasabalarıyla sınırlı kalacak kadar kısıtlamıştır.
İspanya'nın, ekonomik ayrıcalıklar karşılığında yönetimi Polisario Cephesi'ne devretme planları yapmaya başlamasının ardından, Fas duruma müdahil olmuştur. Yeşil Yürüyüş'ü başlatarak İspanya'yı tamamen bölgeden çekilmeye zorlamışlardır. Bu süreçte, uzun süreli bir savaşa hazırlanmak için rakiplerini ortadan kaldırmayı amaçlayan Polisario Cephesi, PUNS'la görüşmeler gerçekleştirmeye başlamıştır. PUNS üyelerine, kabul etmeleri karşılığında affedilecekleri birkaç madde sunulmuştur:
Batı Sahra, İspanya'nın güdümünde özerk bir bölge değil, bağımsız bir cumhuriyet olacaktır.
Francisco Franco'nun yönetimine ve faşist sisteme verilen bütün destek kesilecektir.
Polisario Cephesi'yle birleşme sağlanacak ve parti üyeleri, bağımsızlık mücadelesine katılacaklardır.
PUNS'un bu çağrıyı reddetmesinin ardından, Polisario Cephesi saldırıya geçmiştir. El Aaiun'daki siyasi büroların tamamı yakılmış ve parti üyeleri, Batı Sahra'yı terk etmeye zorlanmıştır.
27 Şubat 1976 tarihinde Bir Lehlu'da, Batı Sahra bölgesinde Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti'nin kurulduğu açıklanmıştır.
Sahra halkı içerisindeki birçok eski asker, öğrenci ve sivilin katılımıyla güçlenen Polisario Cephesi, 1977 yılından itibaren yeniden saldırılarına başlamıştır. İspanya'nın kontrolündeki bir çöl karargahına yapılan baskının ardından, saldırıları hızla Fas ve Moritanya'ya yönelmiştir. Polisario Cephesi, Cezayir'in verdiği destek sayesinde Tinduf'a yerleşmeye başlamış ve vur-kaç taktikleri geliştirerek uzun süreli bir savaşa hazırlanmıştır.
Fas'ın gerçekleştirdiği bombalama ve karadan müdahalelere karşı, Polisario Cephesi birçok şehir ve kasabaya baskınlar düzenlemiştir. Fransa'nın müdahalesiyle birlikte daha da şiddetlenen savaş, Moritanya'nın 1979 yılında ateşkes imzalamasıyla yeniden önceki seyrine dönmüştür.
2020 yılından beri Guerguerat'ta yaşanan sınır anlaşmazlıkları, Fas'ın kapatılan bir yolun kontrolünü ele geçirmek için başlattığı saldırı nedeniyle çatışmalara dönüşmüştür. Polisario Cephesi, çatışmalar boyunca düzenli olarak Fas'a karşı baskınlar düzenlemiştir.

1999'daki Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti Anayasası, Avrupa'daki bazı ülkelerin parlamenter anayasalarına benzer bir form almasına rağmen bazı paragrafları "tam bağımsızlık" kavramı ile örtüşmemektedir. Kilit noktaları arasında, ülkenin başı anayasal olarak “bağımsızlık öncesi aşamasında” Polisario Cephesi genel sekreteridir. Anayasanın bu hükmüne göre, Polisario Cephesi devlet yapısından tamamen uzak durmalı veya tamamen yok olmalıdır. Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti'nin Batı Sahra bölgesinde hareket etmesi gerektiği bilgisi ayrıntılı olarak verilmiştir. Ülkenin anayasal şekli ve devletin yapısı anayasada belirtilmiştir.
Anayasada nihai bir Batı Sahra devleti için belirlenen genel ilkeler, bir piyasa ekonomisi ve nihai çok partili demokrasidir. Anayasa, Sahra insanlarını Müslüman, Afrikalı ve Arap olarak tanımlamaktadır. Anayasa ayrıca insan hakları ilkelerinin taahhüdünü, Afrika Mağrip Birliği'nin parçası ve Pan-Arabizm'in bölgesel bir varyantı olarak ilan etmektedir.

Hükûmetin en büyük mevkisi Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti başkanıdır. Başkanın başbakanı atama yetkisi bulunmaktadır. SDAC devlet yapısı, bir bakanlar kurulu, bir yargı şubesi ve bir parlamentodan oluşmaktadır. 1976 yılında kuruluşundan bu yana, çeşitli anayasal revizyonları ile geçici bir yönetim yapısından cumhuriyete dönüştürdü. 1980'lerin sonlarından itibaren parlamentonun yetkilerinin bir bölümü güçler ayrılığı ilkesini yerine getirmek ve Polisario Cephesi'nden olanlardan cumhuriyetin yapılarını çözmek, her ne kadar net bir etkisi olmasa da bugüne kadar adımlar atmaya başladı.
Çeşitli bakanlıklar birçok hizmet ve fonksiyondan sorumludur. Yargı, derece mahkemeleri, temyiz mahkemeleri ve yüce mahkeme, aynı alanda faaliyet göstermektedir. Hükûmet sürgünde olduğundan, birçok şube olarak tam kapasite çalışamamaktadır ve bu, kurumların anayasal rollerini etkilemiştir. Devlet yapılarına paralel olan kurumlar, SDAC'nin yönetim aparatı ile kaynaşmış, parti ve hükûmet kurumları arasında örtüşen operasyonel yetkinlikler, Polisario Cephesi ile oluşmuştur.
1976 yılından bu yana Polisario Cephesi genel sekreteri unvanının yanında ülkenin başkanlığını da yürüten Muhammed Abdülaziz'in 31 Mayıs 2016 tarihinde hayatını kaybetmesi sonucunda, başkanlığa geçici olarak Sahra Ulusal Konseyi sözcüsü Kadri Adduh getirilmiştir. Adduh, yasaya göre 40 gün içerisinde gerçekleştirilmesi planlanan yeni başkanın seçimine kadar bu görevi yürüteceğini ifade etmiş ve ardından yönetimi İbrahim Gali'ye bırakmıştır.

SDAC, Tinduf'ta bulunan Sahra mülteci kamplarında bir devlet idaresi görevi görmektedir. Buranın genel merkezi Tinduf'un güneyindeki mülteci kamplarıdır. Resmi işlemlerin çoğu 1991 yılındaki ateşkes sonucunda Batı Sahra'nın geçici başkenti olan Bir Lehlu'da gerçekleşirken, yönetimin etkili olduğu Tifariti ve diğer kasabalar da Kurtarılmış Bölge'ye dahildir. SDAC hükûmeti, Batı Sahra toprakları üzerinde hak iddia etmekte ve Layun'u başkenti olarak görmektedir. Tinduf yakınlarındaki Sahra mülteci kamplarında da benzer bir iddiaları olmasına rağmen, burada egemenlik kurma amacı taşımamaktadırlar. Birçok yabancı yardım kuruluşu, BMMYK, STK'lar dahil olmak üzere kamplarda sürekli aktiftir.

2026 yılı itibarıyla, Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti 85 ülke tarafından tanınmaktadır. Bunlardan 48'i ilişkilerini geri çekmiş veya dondurmuştur. Toplamda 37 ülkenin SDAC ile ilişkileri bulunmaktadır. 18 ülkede SDAC'nin büyükelçiliği bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmemesine rağmen, SDAC 1984 yılından beri Afrika Birliği'nin tam üyesidir. Protesto olarak Fas, Afrika Birliği'nden çekildi ve 1994'te Afrika Birliği'nin Güney Afrika'ya yapmış olduğu davetten 2017 yılına kadar birliğe üye olmayan tek devletti. SDAC, Fas'ın itirazlarına rağmen Bağlantısızlar Hareketi ya da Yeni Asya-Afrika Stratejik Ortaklığı toplantılarına konuk olarak katılmaktadır. Fas'ın Batı Sahra iddiası Arap Birliği tarafından desteklenmektedir.
SDAC ayrıca 2006'da Latin Amerika ve Karayip Siyasi Partiler Daimi Konferansı'na katıldı. 2010'da Nikaragua SDAC büyükelçisi, Orta Amerika Parlamentosu açılış konferansına katıldı ve 2012'de SDAC delegesi, Mexico City'deki LAKSPDK'e ve Uluslararası Asya Siyasi Partiler Konferansı'na katıldı. 
27 Şubat 2011'de, SDAC'nin ilanının 35. yıldönümü Tifariti, Batı Sahra'da kutlanmıştır. Birçok ülkeden parlamenterler, büyükelçiler, sivil toplum kuruluşları ve aktivistler de dahil olmak üzere heyetler, bu etkinliğe katılmıştır.
SDAC, Arap Birliği veya Arap Mağrip Birliği'nin tam üyesi değildir. Her ikisi de tam üye olarak Fas'ı içerir.

En son barış planı, Batı Sahra'ya uygulanması planlanan eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın özel elçisi James Baker tarafından oluşturulan ve BM tarafından onaylanan Baker Planı'ydı. Bu plana göre SDAC, beş yıllık bir geçiş Batı Sahra Kurumu (BSK) ile yerini almış olacak, bölge, Fas tarafından denetlenecek egemen olmayan özerk bölge olacak, bunun takibinde bağımsızlık için referandum yapılacaktı. Ancak Fas plana katılmayı reddetmiştir. Bu nedenle plan uygulamaya konulamamıştır.
Nisan 2007'de Fas hükûmeti, Sahra İşleri Kraliyet Danışma Konseyi aracılığıyla Batı Sahra için bazı özerklik derecesi ile toprakl

Senegal (Fransızca: le Sénégal), resmî adıyla Senegal Cumhuriyeti (Fransızca: République du Sénégal), Batı Afrika'nın en batısındaki ülke olan Senegal, Atlantik Okyanusu kıyısında yer almaktadır. Kuzeyde Moritanya, doğuda Mali, güneydoğuda Gine ve güneybatıda Gine-Bissau ile sınır komşusudur. Senegal, Gambiya Nehri kıyılarında dar bir kara şeridini kaplayan ve Senegal'in güney bölgesi Casamance'ı ülkenin geri kalanından ayıran Gambiya'yı neredeyse tamamen çevrelemektedir. Ayrıca Yeşil Burun Adaları ile deniz sınırını paylaşmaktadır. Senegal'in başkenti ve en büyük şehri Dakar'dır.
Senegal, Eski Dünya'nın veya Afro-Avrasya'nın anakarasındaki en batıdaki ülkedir. Adını, kuzey ve doğusunda sınırını oluşturan Senegal Nehri'nden almaktadır. İklimi tipik Sahel iklimidir ve yağmurlu bir mevsimi vardır. Senegal, yaklaşık 197.000 kilometrekarelik (76.000 mil kare) bir yüzölçümüne ve yaklaşık 18 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Devlet, başkanlık cumhuriyetidir; 1960'taki kuruluşundan bu yana, Afrika kıtasındaki en istikrarlı ülkelerden biri olarak kabul edilmektedir. 2024 V-Dem Demokrasi Endekslerinde Senegal, seçim demokrasisinde dünya genelinde  68. Afrika'da ise 10. sırada yer almaktadır.
Devlet, Fransız Batı Afrikası'nın Fransız sömürge yönetiminden bağımsızlığının bir parçası olarak kurulmuştur. Bu tarih nedeniyle Fransızca ülkenin resmi dilidir, ancak nüfusun sadece küçük bir azınlığı tarafından anlaşılmaktadır. Senegal'de 30'dan fazla dil konuşulmaktadır. Wolof, nüfusun %80'inin birinci veya ikinci dil olarak konuştuğu en yaygın dildir ve Fransızca ile birlikte Senegal'in ortak dili olarak işlev görmektedir. Arapça ve Pulaar dilleri de bazı topluluklar arasında popülerliğini korumaktadır. Diğer Afrika ülkeleri gibi, Senegal de geniş bir etnik ve dilsel topluluk karışımını içermektedir. Bunların en büyükleri Wolof, Fula ve Serer halklarıdır. Senegal halkı ağırlıklı olarak Müslümandır.
Gelişmekte olan bir ülke olarak Senegal, İnsan Gelişme Endeksi'nde nispeten düşük bir sıralamaya sahip (193 ülke arasında 169. sırada) ağır borçlu yoksul bir ülke olarak sınıflandırılıyor. Nüfusun çoğu kıyıda yaşıyor ve tarım veya diğer gıda endüstrilerinde çalışıyor; diğer önemli endüstriler arasında madencilik, turizm ve hizmetler yer alıyor. Senegal'deki tarihsel doğal kaynak eksikliği, okuryazarlığı ve eğitim seviyesini artırmaya yönelik çabaları yeniden yönlendirdi. Senegal, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Uluslararası Frankofoni Örgütü, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Sahel-Sahra Devletleri Topluluğu üyesidir.

Bölge genelinde bulunan arkeolojik bulgular, Senegal'de tarih öncesi çağlarda da yerleşim olduğunu göstermektedir. Senegal'in bilinen ilk sakinleri Takruriler'dir. 11. yüzyılda ise Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Portekizlilerin 15. yüzyılda Senegal Nehri kıyılarında bazı kolonileri vardı ve ilk Fransız yerleşimi 1659 yılında St Louis'de yapıldı. Ülkenin kuzey batısında bulunan St Louis kenti Fransız Batı Afrika Sömürge Kolonisinin başkentiydi, 1902 yılında ise başkent Dakar'a taşındı.
İngilizler çeşitli zamanlarda Senegal'e sömürge amacıyla saldırdı; fakat 1840 yılında Fransa Senegal'i işgal etti ve 1895 yılında Fransız Batı Afrika Kolonisinin bir parçası haline getirdi. Senegal 1946 yılında Fransız Batı Afrika Kolonisinin diğer parçaları ile birlikte Fransa'nın deniz aşırı topraklarından birisi oldu.
4 Nisan 1959 tarihinde Senegal ile Fransız Sudanı "Mali Federasyonu" adı altında birleştirildi. Bu oluşum 20 Haziran 1960 tarihinde Fransa'dan tamamen bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlık sonrası 20 Ağustos 1960 tarihinde Senegal'in birlikten ayrılması ile birlik dağıldı.
Stratejik olarak önemli bir yerde olan Senegal, 4 Nisan 1960'ta Fransa ile yetki devri anlaşması imzalayarak Fransa'dan bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte Afrika siyasetinde önemli bir rol oynadı. %90'ı siyah ve Müslüman bir millet olarak İslam-Afrika dünyası arasında diplomatik ve kültürel bir köprü olmuştur.
Bağımsızlığını kazandıktan sonra Senegal, Fransa'nın nüfuzu altında demokratik hayatına girdi. Léopold Sédar Senghor ilk Devlet Başkanı oldu ve 1963 yılında bir ihtilal teşebbüsü atlatıldı. 1963 ile 1970 arası Başbakanlık makamı kaldırıldı. 1981 yılında gönüllü olarak emekliliğine kadar Senghor, ülkenin siyasi hayatı üzerinde çok önemli bir rol oynadı. Senghor'dan sonra Devlet Başkanı Abdou Diouf oldu. 1983 ile 1991 arası Başbakanlık makamı 2. kez kaldırıldı.
Abdou Diouf, 1981 ve 2000 yılları arasında Devlet Başkanlığı yaptı. Diouf, daha geniş alanlarda siyasi katılımı sağladı ve ekonomide devlet katılımını azaltmaya çalıştı, diğer gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerini güçlendirdi. Zaman zaman iç siyaset üzerinde sıkıntılar yaşadı; sokakta şiddet, sınır gerginliği ve Casamance güney bölgesinde şiddetli ayrılıkçı hareketler oldu. Yine de, demokraside kararlılığını sürdürdü ve insan haklarını güçlendirdi. Diouf, Cumhurbaşkanı olarak dört dönem görev yaptı.
1999 yılında uluslararası gözlemcilerin özgür ve adil gördüğü bir seçimde muhalefet lideri Abdoulaye Wade, Diouf'u mağlup etti. Senegal, bir siyasi partiden diğerine barışçıl bir geçiş yaşadı. 30 Aralık 2004 günü Cumhurbaşkanı Abdoulaye Wade, Casamance bölgesindeki ayrılıkçı grup ile bir barış antlaşması imzalamak istediğini duyurdu ancak uygulama aşamasına bir türlü geçilemedi. 2005 yılında müzakerelere hız verildi fakat hâlen bir sonuca ulaşılamadı.

Senegal'de ekili alanların önemli bir bölümü yer fıstığına ayrılmıştır. Bundan başka darı, pirinç, pamuk ve şekerkamışı yetiştirilir. Bol miktarda balık avlanır. En gelişmiş sanayileri yer fıstığı yağı işleme ve balık konserveciliğidir.
1973 yılında Senegal ve diğer Batı Afrika ülkeleri Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğunu (ECOWAS) oluşturdu. Petrol ve Senegal'in en büyük ihraç ürünü olan yer fıstığının fiyatlarının yükselmesi sebebiyle 1970'li yıllarda ekonomide kötü dalgalanmalara sebep oldu, bundan dolayı Senegal turizm ve balıkçılık gibi yeni endüstrilere yönelmek zorunda kaldı.
Ülke için en önemli döviz getirici kalemler arasında turizm sektörü sayılabilir. 1970'li yıllarda başlayan süreç önemli bir döviz getirici kalem olmuştur. Dakar, Thiès ve Ziguinchor turizmde hareketliliğin yaşandığı bölgelerdir. Gelen turistlerin çoğunluğu Avrupalı, yarıdan fazlası ise Fransız’dır.

Güneydoğusu dışında, Senegal oldukça düz ve alçak bir ülkedir. İklimi çok sıcaktır. Kuzeyde sakız ağacı ve mimoza, Senegal Irmağı vadisinde de arap zamkı çıkarılan akasya ağaçları yetişir. Orta kesimi çöl gibi kumluk bir alandır. Güneyi ise tropik bitki örtüsüyle kaplıdır. Ülkede yaşayan yabancıl hayvanlar arasında en önemlileri maymun, antilop, aslan ve sırtlandır. Akarsularda timsah, suaygırı ve kaplumbağa bulunur.
Senegal'in başkenti Dakar'daki pembe göl bakteriler hariç hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar tuzludur.

Hava taşımacılığında Dakar Léopold Sédar Senghor International Airport, Batı Afrika hava ulaşımında önemli bir yere sahiptir. İç hava yolları olan Air Senegal International Dakar’dan, Senegal’in diğer şehirleri yanında uluslararası alanda da gittikçe büyüyen bir şekilde Afrika’nın diğer bölgelerine ve Fransa’ya uçuşlar gerçekleştirmektedir. Diğer taraftan, birçok bölgesel havayolu Dakar’a uçuşlar gerçekleştirmektedir. Turkish Airlines, Ivorian Airlines, Royal Air Maroc, TunisAir, AirMauritanie, Air Cap Vert, Gambia International, Air Algérie, Air Gabon, Cameroon Airlines, Air Guinea Paramount, Air Burkina bunlardan en önemlileri olarak söylenebilir. Ayrıca Avrupa’dan Dakar’a Air France, SN Airlines, Alitalia, TAP ve Iberia Airlines uçuşlar gerçekleştirmektedir.
Dakar-Bamako (Mali) arasında trenle seyahat etmek mümkün olmakla beraber eski teknoloji ve bozuk raylardan dolayı gecikmelere sıklıkla rastlanmakta ve trenler çok kalabalık olmaktadır.

Senegal'in nüfus olarak büyüme oranı yüzde 2,94 olmakla beraber, doğum oranı yılda 1000 kişi başına 37,94 doğum, 1.000 kişi başına 8,57 ölüm olarak tahmin edilmiştir. Senegal nüfusunun %45'i 15-64 yaşları arasında, %52'si 14 yaşından küçük ve sadece %3'ü 65 yaşın üzerinde olarak tahmin edilmektedir. Dünya Bankasının 2000 yılında yayınladığı raporda her yıl 125.000 Senegallinin işgücüne katılması beklenmekle birlikte bunların çok azının iş bulabildiği gösterilmiştir, bundan dolayı işsizlik ülkenin kalkınma çabalarına önemli bir engel oluşturmaktadır. Bu nedenle Senegal hükûmetinin nüfus kontrol politikaları Senegalli kadınların doğum oranı sınırlamak için tasarlanmış ve benimsemiştir.

Birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi, Senegal halkının etnik kökeni de çeşitlilik göstermektedir. Senegal nüfusunu oluşturan birçok etnik grup vardır, bunların %43,3'ü Wolof-Serer, %23,8 Pular, %14,7 Jola, %3 Mandinka, %1,1 Soninke ve %1 Avrupalı ve Lübnanlıdır. Birkaç küçük etnik grup da nüfusun kalan %9,4'ünü oluşturur. Ülkenin %92'si Müslüman, %2'si ise Hristiyan'dır, yerli dinler ise geri kalan %6'yı oluşturmaktadır. Ülkenin resmî dili Fransızcadır fakat birçok kişi Wolof, Pulaar, Jola veya Mandinka gibi yerli dilleri de konuşmaktadır.

Senegal 14, bölgeye bölünmüştür, her bir bölge ''Conseil Régional'' tarafından yönetilir. Ülke 45 departman (Départements)’a ve 103 Arondisman (Arrondissements)’a bölünmüştür ve idari görevlilerin kim olacağına Collectivités Locales karar verir.
Söz konusu bölgelerin aynı isimlerle başlayan merkez bölgeleri vardır;

Dakar, Senegal’in en büyük şehridir ve iki milyonun üzerinde sakini vardır. İkinci en büyük şehri ise kırsal alan olarak yönetilmekte olan Touba’dır ve nüfusu yarım milyonu bulmaktadır.

https://web.archive.org/web/20080516093351/http://www.gouv.sn/ Senegal Hükûmeti resmî İnternet Sitesi (Fransızca)
http://www.un.org/Depts/Cartographic/map/profile/senegal.pdf 27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BM Senegal Haritası (pdf formatında):

Seyşeller (Seyşeller Kreolü: Sesel; Fransızca: Seychelles), resmî adıyla Seyşeller Cumhuriyeti, Hint Okyanusu'nda 115 adadan oluşan bir ada ülkesi ve takımada devletidir. Başkenti ve en büyük şehri Victoria, Afrika anakarasının 1.500 kilometre (800 deniz mili) doğusundadır. Yakındaki ada ülkeleri ve bölgeleri arasında güneyde Maldivler, Komorlar, Madagaskar, Mauritius ve Fransız denizaşırı bölgeleri Mayotte ve Réunion; doğuda ise Chagos Takımadaları yer almaktadır. Seyşeller, Afrika'nın en küçük ülkesi ve aynı zamanda en az nüfuslu bağımsız Afrika ülkesidir; 2022 yılında tahmini nüfusu 100.600'dür.
Seyşeller takımadaları, sürekli dış temas öncesinde ıssızdı. Arap ve Svahili denizcilerin Hint Okyanusu ticaret yolları aracılığıyla adaları daha önce biliyor olmaları muhtemel olsa da, Avrupa müdahalesinden önce kalıcı yerleşime dair hiçbir kanıt yoktur. Adalar ilk olarak 16. yüzyılda Avrupalılar tarafından kaydedilmiş, ancak Fransa'nın adaları resmen sahiplendiği 18. yüzyıla kadar yerleşime açılmamıştır. Fransız sömürgeciliği döneminde, çoğu zaten mevcut Afrika, Arap köle ticareti ve Hint Okyanusu köle ticareti ağları aracılığıyla yakalanmış olan köleleştirilmiş Afrikalılar, plantasyon işçiliği için adalara getirildi. 
19. yüzyılın başlarında tamamen İngiliz kontrolüne geçene kadar, rekabet halindeki Fransız ve İngiliz çıkarlarıyla karşı karşıya kaldı. İngiltere'nin 19. yüzyılın başlarında kontrolü ele geçirmesinden sonra, kölelik kaldırıldı ve daha sonra kısmen Hindistan'dan getirilen sözleşmeli işçilerle değiştirildi. 1976'da Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana, büyük ölçüde tarımsal bir toplumdan, hizmet, kamu sektörü ve turizm faaliyetleriyle karakterize edilen, piyasa temelli çeşitlendirilmiş bir ekonomiye dönüştü. 1976'dan 2015'e kadar nominal GSYİH yaklaşık %700, satın alma gücü paritesi ise yaklaşık %1600 oranında büyüdü. 2010'ların sonlarından itibaren hükûmet, yabancı yatırımı teşvik etmek için adımlar attı. 
21. yüzyılın başlarında Seyşeller, herhangi bir Afrika ülkesinin en yüksek nominal kişi başına GSYİH'sine ve en yüksek İnsani Gelişme Endeksi sıralamasına sahiptir. 2024 V-Dem Demokrasi endekslerine göre Seyşeller, dünya çapında 43. sırada yer alan seçimli demokrasi, Afrika'da 1. sırada yer alan liberal demokrasi ve kıtada 2. sırada yer alan seçimli demokrasidir. Seyşel kültürü ve toplumu, Fransız, İngiliz, Hint ve Afrika etkilerinin eklektik bir karışımı olup, Çin unsurları da içermektedir. Ülke, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu ve Milletler Topluluğu üyesidir.

Adaların, 1505 yılında Portekizliler tarafından bulunduğu sanılmaktadır. 1768'de Fransızlar tarafından işgâl edildi. 1794'te Büyük Britanya Krallığı yönetimi altına girdi. 1810'da bir İngiliz kolonisiydi. 1814'te Paris Antlaşması'yla tam olarak Birleşik Krallık'a verildi. 1903'te Birleşik Krallık'a bağlı bir koloni hâline geldi. 1976 yılında bağımsızlığını elde etti. Bir yıl sonra askerî bir darbe yapıldı ve France-Albert René yönetimi ele geçirdi. 1979'da ilan edilen yeni anayasa ile tek partili bir devlet oldu. France Albert René 1989 seçimlerini de kazanarak üçüncü defa başkan oldu. 1977'deki darbeden sonraki ilk çok partili seçim 23-26 Temmuz 1992'de yapıldı. Seçimin amacı anayasa taslağını hazırlamakla vazifeli 23 kişilik bir komisyonun üyelerini tespit etmekti. Anayasa teklifi 15 Kasım 1992'de halk oylamasına sunuldu ise de %60 barajını aşamadığı için kabul edilmedi.

Mevkii itibarıyla Hint Okyanusu'nda ve Madagaskar'ın 1200 km kadar kuzeydoğusunda ve Zanzibar'ın yaklaşık 1600 km doğusundadır. Yüzölçümü 459 km²'dir. Bu yüzölçümüne 115 ada ve adacık, mercan ve granit ada ve kayalıkları dâhildir. Bu adaların en büyüğü yaklaşık 157 km² yüzölçümüne sahip Mahé Adası'dır. Diğer önemli adalar; Praslin, La Digue, Silhouette, Destroches ve Aldabra'dır. Adalar, granit ve genellikle volkanik türde olup, dağlık bir araziye sâhiptir. En yüksek nokta Mahé Adası'ndaki Morne Seychellois olup, 905 metre yüksekliğindedir.

Takımadalar ekvatora çok yakın olmasına rağmen, iklim, güneydoğu alizeler sebebiyle ılımandır. Hazirandan kasım ayına kadar bu ılık iklim devam eder. Mahé Adasında sıcaklık aşağı yukarı 24 °C ilâ 29 °C arasında değişir. Başşehir Victoria ve çevresine düşen yıllık yağış miktarı yaklaşık 2300 mm kadardır. Bu rakam yüksek bölgelere gelince artar ve hemen hemen 3550 mm'ye kadar ulaşır.
Ülkede genellikle kaplumbağa, guano ve kıyılarda da köpekbalığı bulunur.

Ülkenin nüfusu 2022 yılı itibarıyla yaklaşık 100.600'dür. Nüfus yoğunluğu yaklaşık 219 kişi/km²'dir. Yıllık nüfus artışı %2 dolayındadır. Nüfusun %60'tan fazlası gençtir ve şehirlerde yaşayanlar aşağı yukarı %37 civarındadır.
Nüfusun etnik yapısını kreol adlı halk meydana getirir. Seyşeller Kreolleri, başta Afrika, Fransız, İngiliz, Madagaskar, Hint ve Çin kökenli toplulukların zaman içinde kaynaşmasıyla oluşmuş ülkenin baskın etnik grubudur. Halkın çoğu Katoliktir. Ayrıca bir miktar Müslüman, Protestan ve Hindu da mevcuttur.
İngilizce ve Fransızca resmî dillerdir. Bunun yanı sıra Fransızca ile yerel dillerin etkileşimi ile oluşmuş bir kreol dil olan Seyşeller Kreolü de yaygındır. Ülkede okuryazarlık oranı %95'in üzerindedir.

Ülkede 1993 senesine kadar tek partili yönetim sistemine dayalı bir cumhuriyet yer almaktaydı. 1979 anayasasına göre ülke, tek parti diktatörlüğünde sosyalist bir devletti. Devlet başkanı 1977'de bir darbe ile işbaşına gelen başkan France Albert René idi. Rene, 1993 yılında çok partili sisteme izin verdi. 2004 yılında Rene'nin yerine makama başkan yardımcısı James Michel gelmiştir. 2020'den beri Şeyseller'in devlet başkanı Wavel Ramkalawan'dır.

Ülke ekonomisi esas olarak tarım ve turizme dayanır. Ayrıca tüketim malları ihracatı da önemli bir gelir kaynağıdır. Ülkede yetişen başlıca tarım ürünleri; muz, tatlı patates, manyok ve bunun ürünü nişasta, hindistan cevizi ve vanilyadır.
Ülkenin en önemli endüstrisi gıda endüstrisidir. Ayrıca deniz ürünleri önemli bir gelir kaynağıdır. İşçi gücünün %19'u tarımda, %20'si madencilik ve inşaatçılıkta, %14'ü kamu sektöründe ve sosyal hizmetlerde, %11'i de lokanta ve hotel işletmeciliğinde istihdam edilir.
İthalat ve ihracatını daha çok Birleşik Krallık, Fransa, Güney Afrika, Yemen ve Pakistan ile yapar. Başlıca ihraç ürünleri şunlardır: Kurutulmuş hindistancevizi içi, tarçın, sabun ve parfüm yağı, vanilya ve balık. Diğer önemli gelir getiren kaynaklar ise guano, kaplumbağa kabuğu, köpekbalığı yüzgeci ve balık ürünleridir.
Ulaşım sistemi yeterli olup ülkenin en gelişmiş şehri ve limanı başkenti Victoria'dır.

Seyşeller Cumhuriyeti Resmi Sitesi11 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Seyşeller haritası

Sierra Leone, resmî adıyla Sierra Leone Cumhuriyeti, Batı Afrika'nın batı kıyısında yer alan bir ülkedir. Güneydoğusunda Liberya, kuzeyinde ise Gine ile sınır komşusudur. Sierra Leone'nin yüzölçümü 73.252 km²'dir (28.283 mil kare). Tropikal bir iklime ve savanlardan yağmur ormanlarına kadar değişen ortamlara sahiptir. 2023 nüfus sayımına göre Sierra Leone'nin nüfusu 8.460.512'dir. Freetown, başkenti ve en büyük şehridir.
Sierra Leone, tek meclisli bir parlamentoya ve doğrudan seçilmiş bir cumhurbaşkanına sahip başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir ve laik bir devlettir. Anayasası, devlet ve dinin ayrılığını ve vicdan özgürlüğünü öngörmektedir. Nüfusun dörtte üçünü Müslümanlar oluştururken, önemli bir Hristiyan azınlık da bulunmaktadır. Din hoşgörüsü çok yüksektir.
Sierra Leone'nin mevcut toprak yapısı iki aşamada oluşturulmuştur: 1808'de, köle ticaretinin kaldırılmasının ardından geri dönen Afrikalıların yeniden yerleştirilmesi için Britanya İmparatorluğu'nun bir parçası olarak kıyı Sierra Leone Kolonisi kuruldu; daha sonra 1896'da, 1884-1885 Berlin Konferansı sonucunda iç kesimlerdeki Koruma Bölgesi oluşturuldu. Bu, bölgenin Sierra Leone Kolonisi ve Koruma Bölgesi olarak resmen tanınmasına yol açtı. Sierra Leone, 1961 yılında Sierra Leone Halk Partisi (SLPP) Başbakanı Sir Milton Margai'nin liderliğinde Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı. 1971'de, Tüm Halklar Kongresi (APC) Başbakanı Siaka Stevens yönetiminde ülke yeni bir anayasa kabul ederek Sierra Leone'yi başkanlık cumhuriyetine dönüştürdü ve Stevens ilk başkan oldu. 
1978'de Stevens, APC'yi yasal olarak tanınan tek parti ilan etti. 1985 yılında yerine Joseph Saidu Momoh geçti. Momoh'un 1991'de yürürlüğe koyduğu yeni anayasa, çok partili sistemi yeniden getirdi. Aynı yıl, hükümet ile Devrimci Birleşik Cephe (RUF) isyancı grubu arasında uzun süren bir iç savaş çıktı. Çok sayıda darbeyle karakterize edilen çatışma 11 yıl sürdü. ECOMOG güçlerinin ve daha sonra Birleşik Krallık'ın müdahalesi, 2002'de RUF'un yenilgisiyle sonuçlandı ve göreceli bir istikrar dönemi başladı. 
Sierra Leone, yaklaşık 18 etnik gruba ev sahipliği yapan, kültürel açıdan çeşitlilik gösteren bir ülkedir; Temne ve Mende halkları baskındır. Özgürleştirilmiş Afroamerikalı, Afro-Karayipli kölelerin ve özgürleştirilmiş Afrikalıların soyundan gelen Kreol halkı, nüfusun yaklaşık %1,2'sini oluşturmaktadır. İngilizce resmi dildir, Krio ise nüfusun %97'si tarafından konuşulan ortak dildir. Ülke, özellikle elmas, altın, boksit ve alüminyum olmak üzere doğal kaynaklar açısından zengindir. 2019'daki en son araştırmaya göre, nüfusun %59,2'si çok boyutlu yoksulluktan etkilenmekte ve %21,3'ü de buna karşı savunmasız durumdadır. Sierra Leone, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ve Milletler Topluluğu da dahil olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşlara üyedir.

Koordinatları; 8' 30 Kuzey enlemi ile 11' 30 Batı boylamıdır.
Sınırlarının toplam uzunluğu 958 km, sınır komşuları ise Gine (652 km), Liberya (306 km), sahil şeridi uzunluğu 402 km'dir.
Tropikal iklime sahiptir ve deniz seviyesinden yüksekliği, en alçak noktası ise Atlas Okyanusu 0 m'dir, en yüksek noktası Loma Mansa (Bintimani) 1,948 m
Doğal kaynakları, elmas, titanyum, boksit, demir, altın, kromdur.
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar %7, daimi ekinler %1, tarıma uygun topraklar %31, ormanlık arazi %28 ve diğerleri %33'tür. Sulanan arazi 290 km2

Ortalama hayat süresi erkeklerde 42,69 yıl, kadınlarda 48,61 yıl (2001 verileri) olup ortalama çocuk sayısı 6.01 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)
Milliyet: Mende: %27, Temne: %22,4, Creole: %11,6, Limba: %5,9, Kuranko: %5,5, Pöller: %4,8.
Din: İslam: %78, Animizm: %1, Hristiyan: %20 (Protestanlık: %5, bağımsız kiliseler: %5, Katolikler: %10).

27 Nisan 1961'de İngiltere'den ayrılmıştır.
Sierra Leone Cumhuriyetinin yönetim biçimi, başkanlık tipi cumhuriyettir.
Başkenti Freetown'dur. 3 eyalet ve 1 bölgeden oluşan idari yapıya sahiptir: Doğu, Kuzey, Güney, Batı.

Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %15 (2000 verileri). İş gücü 1981 verilerine göre 1.369 milyondur. Endüstri, madencilik (elmas, demir, boksit) küçük çaplı sanayi işletmeleri (meşrubat, tekstil, sigara, ayakkabı), kahve, kakao, hindistan cevizi ve petrol arıtma tesislerinden oluşmaktadır. Özellikle ülkede elmas yatakları çok yaygındır.
Elektrik üretimi 240 milyon kWh (1999) olup elektrik tüketimi ise 223.2 milyon kWh'dır.
Tarım ürünleri, pirinç, kahve, palmiye tohumu, yer fıstığıdır. Ayrıca ekonomik gelir getiren başta balıkçılık olmak üzere kümes hayvancılığı, sığır-koyun-domuz yetiştiriciliği de vardır.
Yıllık 65 milyon $ (2000 verileri) ihracat yapmakta ve ihraç ürünleri, elmas, kakao, kahve, balıktır. İthalat ise yıllık 145 milyon $ (2000 verileri). Gıda maddeleri, makine ve ekipman, yakıt ve yağlar, kimyasallar ithal etmekte ve oranlar şu şekildedir; İngiltere %34, ABD %8, İtalya %7, Nijerya %5 (1999)
Dış borç tutarı ise 1.28 milyar $ (1999)

Sierra Leone İç Savaşı

Birleşmiş Milletler Sierra Leone Misyonu (UNMSL) 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanlı Elmaslar 10 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

São Tomé ve Príncipe, resmî adıyla São Tomé ve Príncipe Demokratik Cumhuriyeti, Afrika kıtasının batı kıyısında Gine Körfezi açıklarında yer alan bir ada ülkesidir. São Tomé ve Príncipe adaları ada ülkesini oluşturmaktadır. Ülkenin ada ülkesi olması nedeniyle sınır komşusu bulunmamakta olup, Ekvator Ginesi ile Gabon'un açıklarında yer almaktadır ve Gabon'un kuzeybatı kıyıları 250 km uzaklıktadır. Ülkenin başkenti ve en büyük şehir São Tomé’dir. São Tomé ve Príncipe ekonomisi, tarım (özellikle kakao üretimi), balıkçılık ve turizme güçlü şekilde dayanmaktadır ve ülke gelişmekte olan bir ekonomi statüsündedir. 2024–2026 döneminde ekonomik reformlar ve uluslararası finansman programları, makroekonomik istikrarı güçlendirmeye yönelik adımlar arasında yer almıştır.

Ülkenin adı Portekizce kökenli olup Aziz Thomas ve Prens anlamına gelmektedir. Ana ada olan São Tomé, Portekizli denizciler tarafından 21 Aralık 1470 tarihinde, Aziz Thomas yortusu gününde keşfedildiği için bu adla anılmıştır. Ada ülkesini oluşturan diğer büyük ada olan Príncipe ise 17 Ocak 1471 tarihinde keşfedilmiş ve başlangıçta Santo Antão olarak adlandırılmıştır. Ada, 1502 yılında Portekiz taht varisinin gelirine tahsis edilmesinin ardından Ilha do Príncipe (Prens Adası) adını almış, zamanla kısaca Príncipe olarak anılmaya başlanmıştır.

Ülkenin kara sınırı bulunmamakta olup, toplam kıyı şeridi uzunluğu yaklaşık 209 km’dir. São Tomé ve Príncipe, yüzölçümü bakımından Seyşeller’den sonra Afrika kıtasının en küçük ikinci bağımsız devletidir. Ülkeyi oluşturan iki ana ada, Ekvator Ginesi’ne ait Bioko ve Annobón adaları arasında yer almaktadır. São Tomé ile Príncipe adaları arasındaki mesafe yaklaşık 140–150 km’dir.
Ülkenin ana adası olan São Tomé, iki ada arasında daha büyük ve daha dağlık olanıdır. Ada yaklaşık 50 km uzunluğa ve 30 km genişliğe sahip olup yüzölçümü yaklaşık 854 km²’dir. Adanın ve ülkenin en yüksek noktası 2.024 metre ile Pico de São Tomé’dir. Diğer ana ada olan Príncipe ise yaklaşık 19 km uzunluğa ve 8 km genişliğe sahiptir; yüzölçümü yaklaşık 142 km²’dir. Bu adanın en yüksek noktası ise 948 metre ile Pico do Príncipe’dir.
São Tomé Adası’nın en güney noktası Ekvator çizgisinin yaklaşık 2–3 km kuzeyinde yer almaktadır. Adanın güneyinde bulunan küçük Ilhéu das Rolas adacığı ise Ekvator çizgisi üzerinde konumlanmıştır.
Her iki ada da volkanik kökenli olup, Orta Afrika’dan Atlas Okyanusu’na uzanan jeolojik oluşum olan Kamerun Volkanik Hattı’nın bir parçasıdır.

São Tomé ve Príncipe genelinde sıcak ve nemli tropikal iklim hakimdir. Ada genelinde kurak döneminin yanı sıra sağanak yağmurların yağdığı yağmur sezonları yaşanmaktadır. Yağmur sezonu genel itibarıyla ekim ile mayıs ayları arasında görülmektedir. Ülkede hava sıcaklıkları yıl içerisinde büyük değişiklikler göstermemekte olup, yıllık ortalama sıcaklık değerleri kıyı kesimlerinde 28 °C, iç kesimlerde ise 20 °C seviyesindedir. Yıllık ortalama yağış değerleri ülkenin kuzey kesimlerindeki alçak yaylalarda 1.000 mm ile güneybatıda yer alan dağlık alanlardaki 5.000 mm arasında değişkenlik göstermektedir.

Ülke genelinde 895 farklı ve bu adaya özel bitki bulunmaktadır. Bu bitkilerin 95 tanesi sadece São Tomé adasında bulunurken, 37 tanesi de sadece Príncipe adasında bulunabilmektedir. Begonya, calvoa, orchidaceae ve rubiaceae familyasına ait bitkiler ülke genelinde bulunabilmektedir. Ada genelinde eğrelti otu da sık miktarda gözlemlenebilmektedir.
Ada genelinde yaban hayat belli türler ile sınırlı olup, bu adaya özgü memeli hayvanlardan biri de São Tomé kır faresidir. Bunun haricinde birçok kuşa ev sahipliği yapan ülke dünyanın en küçük aynak türü olan Bostrychia bocagei ya da bir diğer adı ile São Tomé aynak kuşu da bu ülkede yaşamaktadır.

São Tomé ve Príncipe'de son olarak 2012 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 178.739 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumunda olup, 2022 tahmini sayım sonuçlarına göre 217,164 nüfus belirlenmiştir. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu başkent São Tomé'de yaşamaktadır.
São Tomé ve Príncipe genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %61,36'sı 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,87'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %39.77 (erkek 42,690/kadın 41,277) 
15-24 yaş: %21.59 (erkek 23,088/kadın 22,487) 
25-54 yaş: %31.61 (erkek 32,900/kadın 33,834) 
55-64 yaş: %4.17 (erkek 4,095/kadın 4,700) 
65 yaş ve üzeri: %2.87 (erkek 2,631/kadın 3,420)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %75,8 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %1,48 düzeyindedir.

São Tomé ve Príncipe'de yaşayan gruplar içerisinde ülkenin yerel halkı ile özellikle Portekizliler'in dahil olduğu beyaz Avrupalıların bir araya gelmesi ile ortaya çıkan gruptur. Mestiço olarak adlandırılan melez grubun haricinde Angolares, Forros, Serviçais, Tongas olarak adlandırılan gruplar da ülke de yaşamaktadır. Bu grupların haricinde çoğunluğunu Portekizliler'in oluşturduğu Avrupalı ile birçoğunu Çinliler ile Makaulular'ın oluşturduğu Asyalı da ülkede yaşamaktadır.

Angolares: 1540 yılında yaşanan bir gemi kazasında hayatta kalarak adaya yerleşen Angolalı kölelerin soyundan gelen ve geçimini balıkçılık ile sağlayan grup.
Forros: Köleliğin yasaklanması ile serbest kalan kölelerin soyundan gelen kişilerin oluşturduğu grup.
Serviçais: Angola, Mozambik ve Yeşil Burun Adaları'ndan sözleşmeli işçi olarak adaya gelen ve yaşayan grup.
Tongas: Sözleşmeli işçi olarak adaya gelen kişilerin bu adada doğan çocuklarının oluşturduğu grup.

Ülkenin resmi dili Portekizcedir ve bu dil nüfusun %98,4 tarafından kullanılmaktadır. Resmi dilin haricinde ülke genelinde karma dil de kullanılmaktadır. Portekizce ile Bantu dil ailesine mensup dillerin karışımı ile ortaya çıkan kreol dilleri de belli bir kesim tarafından kullanılmaktadır.
São Tomé ve Príncipe, Portekizcenin resmi dil olarak kullanıldığı en küçük ülke konumundadır.

São Tomé ve Príncipe genelinde hakim olan din Hristiyan dinidir. Buna göre nüfusun %80'i Hristiyan inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Bu oranın neredeyse tamamını Katolik mezhebine mensup Hristiyanlar oluşturmaktadır. Bunun haricinde %10'luk bir kesim de Adventist inancına göre yaşamaktadır. Nüfusun geri kalan kısmı ise farklı dinlere göre yaşamını sürdürmektedir.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı genel Afrika ortalamasına göre çok yüksek düzeyde olup, nüfusun neredeyse tamamı temiz su kaynaklarına ulaşabilmektedir. 2012 tahmini verilerine göre nüfusun %97'si temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanma oranının düşük olduğu ülkede, nüfusun %34,4'ü bu yönde bir hizmet alabilirken, %65,6'sı ilkel şartlarda sağlık hizmeti alabilmektedir. Ülke içerisinde ishal, hepatit, tifo, sıtma, kuduz ve humma  çok sık görülen hastalıklar arasındadır. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine çok düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2013 tahmini verilerine göre %0,64 düzeyindedir.

Ülke genelinde 15 yaş ve üzerinde okuma yazma bilenlerin oranı 2015 verilerine göre %74,9 düzeyindedir. Bu oran erkeklerde %99,1 iken, kadınlarda %98,8 seviyesindedir. São Tomé ve Príncipe genelinde dört yıllık ilkokul eğitimi zorunlu olup, kız ve erkek çocukların okula gitme ortalaması 11 yıl düzeyinde tahmin edilmektedir. Ülkede 2001 yılından bu yana öğrencilerin okula gitme oranları ile ilgili sağlıklı bir veri bulunmamaktadır. Ülke genelinde mevcut olan dersliklerin, eğitim malzemelerinin yetersizliği ile öğretmenlerin düşük maaş nedeniyle yaşadığı sorunlar nedeniyle çocukların okula gönderilmesi konusunda toplumsal destek pek bulunamamaktadır. Hükûmetlerin finansal destek sağlayamadığı eğitim alanındaki faaliyetler, dış finansal desteğin sağlanmasına bağlı bir konumda yürütülmektedir.
Ülke genelinde 5-14 yaş aralığında bulunan çocukların 2006 verilerine göre %8'i çocuk işçi olarak kullanılmaktadır.

Ada ülkesinin koloni öncesine ait bir tarihi bilinmediği için bulunmamaktadır. Adaya ilk gelen Portekizli kaptan ve kâşif João de Santarém ayak bastığında adada herhangi bir yaşam bulunmamaktaydı.

João de Santarém yetkiyi Portekiz kralı V. Alfons'dan alan iş adamı Fernão Gomes adına Afrika kıyılarında masrafları kendisi tarafından karşılanmak üzere keşife çıkmış ve bunun sonucunda 21 Aralık 1471 tarihinde São Tomé adasına ayak basarak, adaya Portekiz adına el koymuştur. Adayı keşfettiği gün Aziz Thomas kutlamalarının olması nedeniyle adaya São Tomé adını veren Santarém, bu olaydan yaklaşık bir ay sonra da ada ülkesinin diğer adası olan Príncipe adasını da ilk Avrupalı olarak keşfederek Portekiz adına bu adayı da sahiplenmiş ve adaya São Antão adını vermiştir.
Adalar her ne kadar 1471 ve 1472 yıllarında keşfedilmiş olsa da ilk yerleşme çabaları 1485 yılından gerçekleştirilmiş ancak başarılı olunamamıştır. İlk olarak 1495 yılında Alvaro de Caminha Portekiz kralından kendisine yurtluk esasına göre São Tomé adasında tahsis edilen bölgeye daimi olarak yerleşmiştir. Ülkenin diğer adası olan Príncipe adası da ilk olarak 1500 yılında yine yurtluk esasına göre Portekizli soylular tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Adaya gelen ilk yerleşimciler kendi rızasından ziyade zorunlu olarak yerleştirilmiş, Portekiz'deki hükümlülerin yanı sıra Afrika'nın güneyinden getirilen köleler ile İspanya'dan göçe zorlanan ve 1492 yılında Portekiz'e kaçan ancak buradan da bu adaya sürülen ve kendilerine Sefarad olarak adlandıran Musevilerden toplanan 2.000 çocuk bu adanın ilk yerleşimcilerinden olmuşlardır. Özellikle Museviler Portekiz'e kaçtıktan sonra buradaki yasalar nedeniyle zorluklar yaşamışlar, kendilerinden Musevi olmaları nedeniyle talep edilen vergileri ödeyememiş bunun üzerine de kral bu ailelerden çocuklarını alarak bunları adaya sürgüne göndermiştir.
1506 yılına gelindiğinde adada 600'ü musevi çocuklar olmak üzere bin nüfusun yanı sıra 2.000 köle yaşamaktaydı. Ada bu yıllarda Portekiz köle ticaretinin önemli merkezlerinden biri haline gelmiş, Portekiz buradan birçok köleyi

Tanzanya (İngilizce/Svahili: Tanzania), resmî adıyla Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti, Doğu Afrika'da bir ülkedir. Afrika Büyük Gölleri bölgesinde yer alır. Ülke kuzeydoğuda Kenya; kuzeyde Uganda; batıda Ruanda, Burundi ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti; güneybatıda Zambiya; güneyde ise Malavi ve Mozambik ile komşudur. Doğuda Hint Okyanusu'na kıyısı bulunur. Afrika'nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro Dağı ülkenin kuzeydoğusundadır. Afrika'nın Büyük Gölleri'nin üçüne kıyısı vardır. Kuzey ve batıda Afrika'nın en büyük gölü olan Victoria Gölü ile kıtanın en derin gölü olan Tanganika Gölü, güneyde ise Malavi Gölü bulunur. Ülkenin doğu kıyıları sıcak ve nemlidir. Zanzibar adaları kıyının biraz açığında bulunur.
Birçok önemli insangil (hominid) fosili Tanzanya'da bulunmuştur, Pliyosen Çağ'a ait 6 milyon yıllık fosiller buna örnek verilebilir. Australopithecus cinsi 4 ila 2 milyon yıl önce bütün Afrika'ya yayıldı. Homo cinsine ait en eski fosiller Tanzanya'daki Olduvai Gölü yakınlarında bulundu. 1,8 milyon yıl önce Homo erectus'un yükselişiyle insanlık bütün Eski Dünya'ya yayıldı, ardından ortaya çıkan Homo sapiens'ler (insan) Yeni Dünya ve Avustralya'ya da ulaştılar. H. sapiens Afrika'da mevcut tür ve alt türleri içine katarak çoğaldı. Taş ve Tunç çağlarında Etiyopya'dan Güney Kuşî, 2-4 bin yıl önce Turkana Gölü'nün kuzeyinden Doğu Kuşî ve 2900-2400 yıl önce Güney Sudan-Etiyopya sınır bölgesinde ortaya çıkmış Datooga halkı ile diğer Güney Nil halkları Tanzanya'ya göçtüler. Bu göçler Batı Afrika'dan gelen Bantu halkının Victoria ve Tanganyika gölleri çevresine yerleşmesi ile eş zamanlı gerçekleşti. Bantu halkları 2300-1700 yıl önce bütün Tanzanya'ya yayıldı.
Tanzanya'da Alman hakimiyeti 19. yüzyıl sonlarında Alman Doğu Afrikası'nın kurulmasıyla başladı. I. Dünya Savaşı'nın ardından bölge Britanya'ya geçti. Tanzanya anakarası Tanganyika adıyla yönetilirken Zanzibar takımadaları ayrı bir sömürge yönetimine sahipti. 1961 ve 1963'te iki bölge art arda bağımsızlığını kazandı. 1964'te ise iki ülke Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti adı altında birleşti. Tanzanya ismi ülkelerin ilk hecelerinin birleştirilmesiyle oluşturuldu. 1961'de İngiliz Milletler Topluluğu'na katılan ülkeler birleşimin ardından tek bir ülke olarak üyeliklerini sürdürdüler.
Birleşmiş Milletler verilerine göre 2018 yılında Tanzanya'nın nüfusu 56 milyondu. Tanzanya, Güney Afrika'nın ardından tamamı ekvatorun güneyinde yer alan en kalabalık ülkedir. Tanzanya toplumu yaklaşık 120 etnik, dilsel ve dini gruptan oluşur. Hristiyanlık Tanzanya'daki en büyük dindir, Müslüman ve animist azınlıklar da bulunmaktadır. Ülkede 100'den fazla dil konuşulmakta, bu da Tanzanya'yı Doğu Afrika'daki dilsel açıdan en çeşitli ülke yapmaktadır. Ülkenin de jure resmî dili yoktur; ancak Svahili ulusal dil kabul edilir. Başkanlık sistemiyle yönetilen bir üniter cumhuriyet olan ülkenin başkenti 1996'dan beri Dodoma'dır. Başkent, başkanlık konutu ve Ulusal Meclis başta olmak üzere resmî yapıları barındırır. Bağımsızlık tarihinden 1996 yılına kadar başkentlik yapmış Darüsselam ülkenin en büyük şehri, ana limanı ve ticaret merkezidir. Halen Darüsselam, birçok yönetim binasına ve resmî kuruluşa ev sahipliği yapmaktadır. Tanzanya bir de facto tek parti devletidir ve demokratik sosyalist Chama Cha Mapinduzi (Devrim Partisi) partisi tarafından yönetilmektedir.

Tanzanya topraklarında yapılan kazılar sonucunda, bilinen en eski insan yerleşmeleri açığa çıkarıldı. Özellikle "İnsanlığın Beşiği" olarak bilinen Olduvai Geçidi'nde yapılan araştırmalarda ilk insan fosillerine erişildi. Buluntular arasında iki milyon yıldan fazla geçmişe sahip olan Zinyantropus fosilleri ve 3,6 milyon yıl ile bilinen en eski insan ayak izleri olan Laetoli ayak izleri yer almaktadır.
10.000 yıl öncesinde Tanzanya'da en geniş avcı-toplayıcı insan topluluklarının bulunduğu bilinmektedir. Bunların genel olarak Khoisanlar olduğuna ve konuştukları dilin de yine Khoisan dili olduğu düşünülmektedir. MÖ 1000 ile 4000 yılları arasında kuzeyden gelen ve Kuşitik diller konuşan halklarla karışan bu kavimler, zamanla Kuşitik halkların asimile olmasıyla son hâlini aldı. Ancak Kuşitik halkların en önemli katkısı, bu yerli halklara çeşitli basit tarım, besin üretimi ve sonraları çiftlik tarımı yöntemlerini öğretmesidir.
Milat döneminde, Bantu dili konuşan halklar, Batı Afrika'dan bugünkü Tanzanya ve çevresine göç etmeye başladı. Bu halklar metal madenleri işleyebildikleri gibi yeni birtakım toplumsal ve siyasi sistemlere de sahipti. Bantular, son kalan Kuşitik ve Khoisan halkarı da özümsedi ve yöre halklarına son ırksal şeklini vermeye başladı. Daha sonraları ise az ama düzenli olarak Nilotik halklar yöreye göç etmeye başladı. Bu göçler 18. yüzyıla kadar sürdü.

Zaman ilerledikçe Basra Körfezi ve Batı Hindistan'dan gelen gezginler ve tüccarlar Tanzanya da dahil olmak üzere Doğu Afrika kıyılarını ziyaret etmeye başladı. Özellikle ilk milenyumun sonlarına doğru Kenya ve Tanzanya kıyıları uğrak bir nokta olmaya başladı. Ancak geleneksel yorumlara zıt olarak uzmanlar, buradaki kentlerin kurulmasında Arapların veya Perslerin önemli bir rolü olmadığını düşünmektedir. Özellikle kalıntılara bakıldığında, kentlerin kuruluşunda yerli izlerin olması bu görüşleri desteklemektedir. Yine bulgular arasında, Arap etkisinden çok önce kurulan ilk yerleşimlerdeki halkların, günümüzde Tanzanya'nın resmî dili olan Svahili dili konuştuğu tespit edilmiş durumdadır. İkinci milenyumun başlarında Svahili yerleşimleri, Afrika medeniyetlerini ve çevredeki kıyı kentlerini birbirine bağlayarak ticaretin gelişmesinde önemli rol üstlendi. 1200 ile 1500 yılları arasında, Tanzanya'nın güney bölgesinde yer alan Kilwa kenti, bu Svahili kentlerinden en havalı ve ileri olanlarından biriydi. Bu dönem özellikle Svahili medeniyetinin altın çağı olarak nitelendirilmektedir. 1300'lerin başında Kuzey Afrikalı gezgin İbn Battuta, Kilwa'yı ziyaret ettikten sonra burayı dünyadaki en iyi kentlerden biri olarak nitelendirmesiyle bilinmektedir. Bugün çevrede yaygın olan İslam dini ise, Svahili kıyılarında 8. ve 9. yüzyıllarda yayılmaya başladı.
1498 yılında Vasco da Gama, Doğu Afrika kıyılarına erişen ilk Avrupalı oldu. 1525 yılına gelindiğinde bölgede Portekiz, yaygın bir sömürge kurdu. Burada süren Portekiz egemenliği, Ummanlı Arapların buraya ayak bastığı 18. yüzyıla kadar sürdü. Ummanlı Arapların da yardımıyla Portekizliler, Ruvuma Nehri'nin kuzeyinden atıldılar. Kıyıdaki adımlarını sağlamlaştıran Umman Sultanı Seyyid Said, Tanganika Gölü'ne kadar sınırlarını genişletti. Öyle ki 1840 yılında, başkentini Zengibar'a taşıdı. Bu ada üzerine odaklanan sultan, Orta Afrika'dan Umman'a kadarki sınırlarda bir süre egemen oldu. Bu süreçte Zengibar, Arap köle ticaretinin merkezi oldu. Bu dönemdeki Arap ve Pers egemenliği nedeniyle, Avrupalılar Tanzanya'yı köle ticaret merkezi olarak kullanamadığı gibi, bölgenin doğası ve kültürü hakkında çok sınırlı bilgiler edinebildiler.

Arap egemenliği bittikten sonra, Tanzanya bir Alman sömürgesi oldu. 1880'lerden 1919 yılına kadar Almanya'nın boyunduruğu altında kalan Tanzanya, Milletler Cemiyeti'nin kurulmasıyla beraber İngiliz boyunduruğuna geçti. Ancak kuzeybatı bölgesindeki, bugün Ruanda ve Burundi olarak bilinen bazı küçük ülke toprakları Belçika'ya verildi.

İngiliz sömürge dönemi 1961 yılına kadar sürdü. 1961 yılında ise, Kenya'da olduğundan farklı olarak bölge daha barışçıl bir şekilde bağımsızlığını elde etti. 
1954 yılında Julius Nyerere, Tanganika Afrika Ulusal Birliği'ni (TANU) kurdu. TANU'nun asıl amacı, Tanganika'nın bağımsızlığı için savaşmaktı. Yeni üye alımlarından sonra TANU, bölgedeki en güçlü kurumlardan biri oldu. 1961 yılında elde edilen bağımsızlığın ardından, Nyerere'nin ilk devlet başkanlığı görevi başladı. Ancak Nyerere'nin ilk başkanlık süreci Afrika sosyalizmi dönemine geçişle ve Arusha Bildirgesi ile sona erdi.
Komşu Zengibar da 1963 yılında, üzerindeki Arap boyunduruğunu atarak Zengibar Devrimi'ne imza attı. 
26 Nisan 1964 tarihinde ise Zengibar ile Tanganika birleştirilerek, bugünkü Tanzanya adını aldı. Nyerere'nin Tanzanya'da ikinci defa başa gelmesiyle beraber tek partili bir diktatörlük kuruldu. Bu yeni sosyalist rejim, Doğu Bloğu güçleri olan Çin, Doğu Almanya ve SSCB tarafından desteklendi. Ancak bu süreç içinde rüşvet ve siyasi bozukluklar hızla artmaya başladı.
Sosyalist rejim süresince kimi köyler yakılarak, sakinleri zorla toplu tarlalarda çalışmaya yollandı. Bu durum tarımsal yeterliliği ve üretimi bozguna uğrattı. Öyle ki, başta geçimlik çiftçilerle dolu olan ülke, bu yanlış siyaset yüzünden kıtlığa sürüklendi. 1970'lerin sonunda bu durum daha da kötüye gitti. Bu süreçten sonra Tanzanya, komünist Çin'den yardım almaya başladı.

Bu dönemin ardından Tanzanya, dünyanın en az gelişmiş ve dış yardıma en çok gereksinim duyan ülkelerden biri haline geldi. 
1980'lerin ortasından itibaren, ülke Uluslararası Para Fonu'ndan yardım alarak bazı yeniliklere imza atmaya başladı. Yine ülkedeki gayri safi yurt içi hasıla artmaya ve yoksulluk oranı düşmeye başladı.
1992'de Tanzanya Anayasası birden fazla siyasi partiye izin verecek şekilde değiştirildi. Tanzanya'nın 1995'te yapılan ilk çok partili seçimlerinde iktidar Chama Cha Mapinduzi ülkedeki 232 sandalyenin 186'sını kazandı. Ulusal Meclis ve Benjamin Mkapa başkan seçildi.
Tanzanya'nın bağımsızlıktan bu yana cumhurbaşkanları Julius Nyerere 1962-1985, Ali Hassan Mwinyi 1985-1995, Benjamin Mkapa 1995-2005 Jakaya Kikwete 2005-2015 John Magufuli 2015-2021 ve 2021'den beri Samia Hassan Suluhu oldu. Başkan Nyerere'nin uzun görev süresinden sonra, Anayasa'nın bir dönem sınırı vardır, bir başkan en fazla iki dönem görev yapabilir. Her dönem beş yıldır. Her başkan iktidar partisi Chama cha Mapinduzi'yi (CCM) temsil etti. Başkan Magufuli ezici bir zafer kazandı ve Ekim 2020'de yeniden seçildi. Muhalefete göre, seçim dolandırıcılık ve usulsüzlüklerle doluydu.
17 Mart 2021'de Başkan John Magufuli görevdeyken ofisinde kalp komplikasyonlarından öldü. Magufuli'nin başkan yardımcısı Samia Suluhu 

Togo, resmî adıyla Togo Cumhuriyeti, Batı Afrika'da yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Burkina Faso, doğuda Benin ve batıda Gana ile komşudur. Güneyde Gine Körfezi içerisinde yer alan Benin Körfezi'ne kıyısı bulunur. Başkenti ülkenin güneybatı ucundaki Lomé'dir. Yaklaşık 9,5 milyonluk nüfusu ve 57.000 km²'lik yüzölçümüyle Afrika'nın en küçük ülkelerinden biridir. Gana ve Benin sınırları arasında ortalama uzaklığı yalnızca 115 km olan Togo ayrıca dünyanın en dar ülkelerindendir.
Togo tarihi 11-16. yüzyıllar arasında çeşitli kabilelerin bölgeye yerleşmesiyle başlar. 16-18. yüzyıllarda Togo kıyıları Avrupalıların köle satın almak için uğradıkları önemli bir ticaret merkezi haline geldi. Bu nedenle Togo ve çevresine "Köle Sahili" denmiştir. 1884'te Almanya bölgeyi Togoland ismiyle himayesi ilan etti. I. Dünya Savaşı'nın ardından Fransa'ya devredilen Togo 1960'ta bağımsızlığını kazandı. 1967'de Gnassingbé Eyadéma bir askerî darbeyle iktidara geldi ve ülkeyi antikomünist bir tek parti devletine dönüştürdü. 1993'te Togo çok partili sisteme geçti, ancak usulsüzlüklerle lekelenen seçimlerle Eyadéma üç kez daha başkan seçildi. 38 yıl devlet başkanlığı yapan Eyadéma öldüğünde modern Afrika tarihinin en uzun görev yapmış lideriydi. 2005'te başkan seçilen oğlu Faure Gnassingbé bu görevi 2025 yılına kadar sürdürmüş, söz konusu yılda yapılan anayasa değişikliği ile sembolik bir makam hâline getirilen devlet başkanlığı makamı yerine 3 Mayıs 2025 tarihi itibarıyla yeni oluşturulan ve başbakanlık görevlerini üstlenen bakanlar kurulu başkanlığı görevini üstlenmiştir.
Togo tropikal kuşakta yer alan bir Sahra altı ülkesidir. Ülke iklimi tarıma elverişli olup ülke ekonomisi büyük oranda tarıma dayanır. Resmi dil Fransızcadır, başta Gbe dilleri olmak üzere birçok Afrika dili de konuşulmaktadır. Ülke nüfusunun çoğu yerli dinlere inanmaktadır, Hristiyan ve Müslüman azınlıklar da mevcuttur. Togo Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Güney Atlantik Barış ve İşbirliği Bölgesi, Uluslararası Frankofoni Örgütü ve Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu üyesidir.

Ülkenin ismi Ewe dilinden gelmektedir. Ewe dilinde Togo kelimesi to (Türkçe:su) ve go (Türkçe:liman) kelimelerinden oluşmaktadır. Almanya'nın burada kurduğu ilk sömürge düzeninde bölgeyi Togoland ismi verilmiş, buradan da esinlenerek ülkenin tamamına genelinde Togo ismi kullanılmış, bağımsızlık sonrası da bu isim yeni ülkenin ismi olarak da seçilmiştir.

Bakınız: Togo coğrafyası
Togo sahip olduğu 56.785 km2 yüzölçümü ile Afrika kıtası standartlarına göre küçük bir ülke konumundadır. Kıta üzerinde bu yüzölçümünden daha az bir yüzölçümüne sahip olan çok az sayıda ülke bulunmaktadır. Ülke uzun ve dar bir yapıya sahip olup, kuzey-güney yönünde uzunluğu 550 km olup, batı-doğu yönünde en dar bölgesi 50 km en geniş bölgesi ise 140 km'dir. Atakora Sıradağları ülkeyi çapraz bir şekilde bölerken, sıra dağların ortalama yüksekliği 600 m düzeyindedir. Ülke topraklarının %16'sı ormanlar ile kaplı konumdayken, %25 tarım alanı, %3,5 ise yaylalardır. Togo'nun orta bölgeleri yükseltilerle kaplı iken, kuzeyinde ise hafif engebeli savan bölgesi yer alır. Ülkenin güneyinde ise ormanlık platolar, lagün ve bataklıklar görülür.
Ülkenin toplamda sahip olduğu 1.647 km'lik sınırından 664 km'si Benin, 126 km'si Burkina Faso, 877 km'si Gana ile oluşurken, ülkenin ayrıca Atlas Okyanusu'na da 56 km'lik sahil şeridi bulunmaktadır.
Togo'da bulunan en yüksek dağ 986 m ile Agou Dağı, en uzun nehri ise 50 km'si deniz taşımacılığına da uygun olan ve kuzey-güney yönünde akan 400 km'lik Mono nehridir.

Togo'da yıl boyu tropikal ve nemli bir iklime sahiptir. Yıl boyunca ortalama sıcaklıklar ülkenin kuzeyinde 30 °C, güneyinde ise 27 °C konumdayken, yıl içerisinde gece sıcaklık oranlarında ise küçük oranlarda değişiklik yaşanmaktadır.
Ülkenin kuzeyinde savan iklimi hakim konumdayken, en sıcak ayları Şubat ve Mart aylarıdır. En kurak dönem Ocak ayı içerisinde yaşanmakta olup, Mayıs ile Ekim arasında yağan yağmurlar özellikle Ağustos ayında şiddetini artırmaktadır. Ülkenin güney bölümünde ise Nisan-Haziran ve Eylül-Kasım dönemlerinde yağışın en bol olduğu dönemler olmakla birlikte en çok yağmur Haziran ve Ekim aylarında yağmaktadır.

Togo'nun doğal bitki örtüsü kurak mevsimde savan, yağışlı mevsimde ise maki ve çalıdır. Deniz kıyısındaki bölgelerde lagünlerin çevresinde oluşmuş sazlık arazilere rastlanır. Atakora Sıradağları'nda görülebilen tropikal yağmur ormanları belli ırmak vadilerinde de görülebilmektedir. Günümüzde orman alanlarının bilinçsiz kesilmesi ve ormanlık arazilerin tarımsal arazilere çevrilmesi nedeniyle Togo çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir ülke konumundadır.
Togo'da yaban hayat genellikle kuzey bölgelerde yaşam bulmakta olup, güney bölgelerde neredeyse yok olma noktasına gelmiştir. Aslan, fil, su aygırı, maymun, timsah sık görülen vahşi hayvanlardandır.

Togo'da son olarak 2025 yılında gerçekleştirilen resmi sayım sonuçlarına göre 9,721,608 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmi sayım konumunda olup, 2030 tahmini nüfus sonuçları verilerine göre Togo'da ortalama nüfusun 10,792,997 kişi olacağını öngörmektedir. Togo'nun 2025 resmi nüfus sayım sonuçlarına göre en büyük nüfusu başkent Lomé'dir.
Togo genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %58,76'sı 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %3,57'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %39.73 (erkek 1,716,667/kadın 1,703,230) 
15-24 yaş: %19.03 (erkek 817,093/kadın 820,971) 
25-54 yaş: %33.26 (erkek 1,423,554/kadın 1,439,380) 
55-64 yaş: %4.42 (erkek 179,779/kadın 200,392) 
65 yaş ve üzeri: %3.57 (erkek 132,304/kadın 175,074)
Şehirde yaşayanların oranı 2025 verilerine göre %44,2 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2025 tahmini verilerine göre %2,17 düzeyindedir.

Ülke nüfusunun %40,1'i Ewe etnik grubuna mensuptur. Eweler ülke içerisinde çoğunluğu oluşturmakta olup, çoğunlukla ülkenin güney bölgelerinde yaşamaktadırlar. Ülke içerisinde ikinci kalabalık etnik grubu ise %23,1 ile Temba etnik grubu oluşturmakta ve ağırlıklı olarak ülkenin orta kesimlerinde ve kuzey kesimlerinde yaşamaktadırlar.

Ülkenin Fransa sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını ilan etmesi sonucu ülkenin resmi dili koloni ülkesi Fransa'nın dili olan Fransızca seçilmiştir. Fransızcanın yanı sıra ülke genelinde ulusal diller olarak kabul edilen Ewece ve Kabiyece dilleri de belli bir nüfus tarafından iletişim dili olarak konuşulmaktadır. Bu dillere ulusal dil özelliği 1975 yılında dönemin devlet başkanı Eyadéma tarafından verilmiştir. Bu dillerin yanı sıra toplum arasında konuşulan birçok yerel dil de mevcuttur.

Togo'da din özgürlüğü mevcuttur ve %33 ile halkın yarıdan fazlası doğacılık inancına sahiptir. Ülkede %47'lik bir kesim Hristiyan inancına göre yaşarken, giderek artan ve güncel olarak %18'lik bir kesimi oluşturan topluluk ise İslamiyet inancına inanmaktadır. Ayrıca sahil bölgesinde az da olsa Yahudi toplulukları yaşamakta, çok az bir kesim ise de Vudu inancına göre yaşamını sürdürmektedir. Yerel dinler arasında en önemlisi, Togo'da ortaya çıkmış ve Benin, Nijerya, Burkina Faso gibi ülkelere de sirayet etmiş bulunan, bölge kültürünün ve sanatının oluşmasında önemli katkılarda bulunan vudu dini, daha sonraki dönemlerde Avrupalılarca toplanan Togolu ve Beninli köleler tarafından Haiti'ye götürülmüş ve burada da yaygın hale getirilmiştir.

Togo genelinde gıda ve tıbbi malzeme ihtiyaç sıkıntısı yüksek düzeyde yaşanmaktadır. Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı 2012 tahmini verilere göre %60 düzeyinde olup, geri kalan %40 nüfus temiz kaynaklardan su temin edememektedir. Nüfusun sadece %11,3'ü tam teçhizatlı sağlık hizmetlerinden yararlanabilen ülkede, nüfusun %88,7'si daha ilkel şartlarda sağlık hizmetini alabilmektedir. AIDS, Afrika kıtasının genelinin aksine düşük oranda görülmekte olup, bu oran 2012 verilerine göre %2,9 düzeyindedir. Ülke genelinde sıtma, menenjit, hepatit, tifo, kuduz çok görülen hastalıklar arasında yer almaktadır. Ülkede ortalama yaşam süresi 63,1 yıldır.

Ülkede uygulanan kesintisiz eğitim süresi mecburi altı yıldır. Eğitim sisteminde öğretmenlerin az olması ve eğitim için gerekli olan malzeme ve maddelerin zor bulunması, özellikle şehir dışında öğrenim gören öğrencileri zor konumda bırakmaktadır. 2003 yılı verilerine göre ülkede okuma yazma bilmeyenlerin oranı %46,8 dolayındadır.

16. yüzyıldan itibaren günümüzde Togo'nun da yer aldığı sahil kesimi Avrupalılar için köle ihtiyacını karşıladıkları kaynak olarak görüldüğü Avrupalılar tarafından köle sahili olarak adlandırılmaktaydı. Bu bölgede yer alan küçük ülkeler de o dönem Avrupa ülkelerinin bu ticaretinden kendileri adına yararlanabilmek adına ticarette yer almışlardır. Günümüzdeki Togo sahil kesimlerinin batı ve doğu kesimlerinin aksine Togo sahilinde Avrupalıların oluşturduğu ilk merkez 1884 yılında gerçekleşmiş, bu bağlamda sadece Aného önemli bir ticaret merkezi haline gelmiştir.
Togo çevresinde yer alan diğer bölgelerin aksine, günümüzde Togo'nun var olduğu topraklarda koloni öncesi dönemde birçok küçük ülke kurulmuş, bölgede kurulan ülkelerin çoğu da batıda yer alan Ashanti Krallığı ile doğuda yer alan Dahomey Krallığı'nın etkisi altında kalmıştır.

5 Temmuz 1884 tarihinde günümüzde Togo içerisinde yer alan belli şehirlerin o dönemin kralı III. Mlapa'nın temsilcisi ile Almanya'nın batı Afrika elçisi Gustav Nachtigal ortak açıklamasında Almanya himaye bölgesi olarak ilan edilmiştir. Bu olaydan iki ay sonra 5 Eylül 1884 tarihinde sözlü olarak gerçekleştirilen bu antlaşma yazılı hale getirilerek bölgenin korunması için Almanya ile dönemin Lomé büyükelçisi Kaufmann Randad ile Porto Seguro kralı arasında himaye antlaşması imzalanmıştır. 24 Aralık 1885 tarihinde imzalanan bir protokol ile Fransa, Aného'daki Almanya egemenliğini kabul ettiğini beyan etmiştir. Koloni bölgesinin diğer komşu koloniler ile sınırlarının belirlenerek çizilmesi adına Almanya ile Fransa arasında 23 Temmuz 1897 tarihinde Alman-Fransız Antlaşması imzalanmıştı

Uganda ya da resmî adıyla Uganda Cumhuriyeti, Afrika kıtasının doğu kesiminde yer alan ve denize kıyısı olmayan bir kara ülkesidir. Ülkenin sınır komşularını kuzeyde Güney Sudan, doğuda Kenya, güneyde çoğu sınırı Victoria Gölü ile oluşan Tanzanya, güneybatıda Ruanda ve batıda ise Kongo Demokratik Cumhuriyeti oluşturmaktadır. Ülkenin başkenti Kampala'dır.
Ülke içerisinde özerk bir krallık olan Buganda Krallığı da yer almaktadır.

Ülke ismini Uganda'nın güneydoğu bölgesinde yer alan ve özerk bir krallık olan Buganda Krallığı'ndan almaktadır. Bantu gruplarının yaşadığı Buganda'da konuşulan Bantu dilinde temel kelimeye (burada Ganda) gelen ön ek kelimenin anlamını değiştirebilmekteydi. Buna göre Buganda Bagandalılar 'ın yaşadığı ve Luganda dilini konuştukları yer olarak ifade edilmekteydi. Avrupalıların bölgeyle ve Uganda halkıyla ilk teması Tanzanya kıyıları üzerinden olduğu için bu bölgede konuşulan Swahili dilinde -lerin yaşadığı yer anlamına gelen Bu- ön eki yerine U ön eki kullanıldığı için bu bölgeler Avrupalılar tarafından Uganda olarak adlandırılmış ve günümüzde de kullanımı da bu şekilde devam etmektedir.

Uganda coğrafyasının karakteristik özellikleri arasında göller, Nil Nehri (Beyaz Nil Nehri), derin ormanlar ve savana yer almaktadır. Ülkenin güney bölgesinden Ekvator çizgisi geçmektedir. Uganda'nın en derin noktasını Beyaz Nil nehir yatağı oluşturmakta olup, bu nokta deniz seviyesinden 610 m yüksekte bulunmaktadır. Ülkenin en yüksek noktasını ise Ruwenzori Sıradağı içerisinde yer alan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırında bulunan 5.109 m yüksekliğe sahip olan Stanley Dağı'nın uç noktası olan Margherita Peak oluşturmaktadır. Ülke topraklarının büyük bir bölümü deniz seviyesinden ortalama 1.000 m yükseklikte bulunan platolardan oluşmaktadır.
Ülke sahip olduğu 241,038 km²'lik yüzölçümü ile Afrika kıtasının 31., dünyanın ise 80. büyük ülkesidir. Uganda'nın toplamda sahip olduğu 2.698 km'lik sınırdan 765 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 933 km'si Kenya, 169 km'si Ruanda, 435 km'si Güney Sudan ve 396 km'si Tanzanya ile oluşmaktadır. Ülke karasal bir ülke olması sebebiyle açık denizlere kıyısı bulunmamaktadır.

Ülke genelinde tropikal iklim hakimdir. Ancak ülke topraklarının genelinin 1.000 m ortalamasına sahip olmasından dolayı tropikal iklimin yarattığı sıcaklık hissedilememekte ve serin bir hava hakim olmaktadır. Bu sebepten dolayı ne aşırı bir sıcaklıktan ne de aşırı bir soğuktan bahsedilebilmektedir. Uganda genelinde hava sıcaklıkları gündüz 25 °C ile 30 °C arası, gece ise 17 °C civarı ölçülmektedir. Ülkede ölçülen en uç sıcaklıklar ise 10 °C ve 35 °C düzeyindedir. Özellikle ülkenin kuzeydoğu kesimininde ise yarı kurak iklim yaşanmaktadır. Bu iklim çeşidinde buharlaşma oranı, yıllık yağış ortalaması oranından daha fazla bir konumdadır. Yıllık yağış ortalamaları önceki yıllarda 1.000 mm ile 1.500 mm arasında değişkenlik göstermekteydi ve sadece Aralık-Şubat ile Haziran-Ağustos dönemlerini kapsayan iki kurak dönem yaşanmaktaydı. Ancak günümüzde özellikle kuzey bölgelerde yıllar boyunca yağmur yağmayan kesimler bulunmakta olup, yağmur sezonunun yaşandığı sadece bir dönem görülebilmektedir.

Uganda çok çeşitli bir bitki örtüsüne sahiptir. Doğu Afrika savanalarından Afrika'nın orta kesiminde yer alan yağmur ormanlarına kadar geniş bir yelpaze ülke topraklarında yer almakta olup, bu geniş yelpaze olumlu anlamda da bitki ve hayvan çeşitliliğine yansımaktadır. Ülke genelinde çoğu sınır çevresinde olmak üzere dokuz ulusal park ve altı yaban yaşam rezervleri bulunmaktadır.
Ülkede yaşam bulan yaban hayat yaşanan iç savaşında etkileri ile olumsuz bir tablo çizse de oluşturulan ulusal parklarda hayvanları görmek mümkündür. Ülkede yer alan iki önemli doğal koruma alanı olan Kibale Millî Parkı ve Queen Elizabeth Ulusal Parkı bu hayvan çeşitliliğini barındırmaktadır. Uganda'ya özgü olan Uganda Antilopu ülkede sık rastlanan hayvanlardan biridir. Ayrıca ülkenin aynı zamanda sembolü konumunda da olan Taçlı Turna Victoria Gölü kıyılarında çok sık bulunmaktadır.

1950'li yıllarda 5 milyona yakın olarak tespit edilen Uganda nüfusu 2002 yılında 24,3 milyon olarak ifade edilmiştir. Günümüzde ise ülke nüfusunun 2022 tahmini verilerine göre 46,205,893 kişi olduğu belirtilmektedir. Ülke içerisinde uzun yıllar süren iç savaş demografik sorunların doğmasına sebebiyet vermiştir.
Uganda oldukça genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %68,46'sı 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,38'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %48.21 (erkek 10,548,913/kadın 10,304,876) 
15-24 yaş: %20.25 (erkek 4,236,231/kadın 4,521,698) 
25-54 yaş: %26.24 (erkek 5,202,570/kadın 6,147,304) 
55-64 yaş: %2.91 (erkek 579,110/kadın 681,052) 
65 yaş ve üzeri: %2.38 (erkek 442,159/kadın 589,053)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %26,2 ile düşük bir seviyede olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %3,27 düzeyindedir.

Uganda genelinde 40'tan fazla etnik grup bir arada yaşamaktadır. Bu etnik gruplarının her birinin ayrı dilleri, kültürleri ve gelenekleri olup, bazı etnik gruplarda farklı din de görülebilmektedir.
Ülke genelinde yaşayan nüfusun yarısından fazlasını, yaklaşık olarak %60'ı Bantu etnik grubu üyeleri oluşturmaktadır. Bu topluluklar genel olarak Kyoga Gölü'nün güneyinde ve batısında yerleşiktirler. Bantu etnik grubu içerisinde çoğunluğu ise ülkeye de isimlerini veren Baganda etnik grubudur. Ülkeye ve ülke vatandaşlarına adını veren bu grup nüfusun %16,9'unu teşkil etmektedir. Ankole ve Basoga etnik grupları ise %8,4'er oran ile en kalabalık ikinci etnik grupları oluşturmaktadırlar.

Ülkede İngilizce ile birlikte 2005 yılında kabul edilen yeni yasaya göre Swahilice de resmi dil statüsündedir. Swahili dili polis ve askerî birliklerde komut dili olarak kullanılmakta olup, sivil hayatta neredeyse hiç kullanılmamaktadır.
Bu dillerin haricinde Uganda içerisinde özerk bir yapıya sahip olan ve geçmişi sömürge dönemi öncesine dayanan Buganda Krallığı'nda ise resmi dil olarak Bantu dil grubu üyesi Luganda dili kullanılmaktadır.

Ülke genelinde yaşayan nüfusun %85'i Hristiyan dinine inanmaktadır. Hristiyan dini içerisinde ise Katolik mezhebine üye olanlar %40 ile çoğunluğu oluşturmakta olup, %32'si ise Anglikanizm inancına göre yaşamaktadırlar. Uganda'da çoğunluğu Sünni mezhebinin oluşturduğu %13 civarında bir Müslüman topluluk yaşamaktadır. Afrika yerel dinlere inanların oranı ise %1 düzeyindedir.
2014 yılında gerçekleştirilen nüfus sayım sonuçlarında nüfus içerisindeki din oranları şu şekilde belirlenmiştir:

Uganda'nın günümüzde de nüfusun küçük bir kısmını oluşturan, bölgede yaşayan en eski etnik grup konumunda olan ve Pigme ailesine ait topluluk olan Tva etnik grubudur. Günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce tarım ile uğraşan Bantu grupları tarafından bölgeden uzaklaştırılmışlardır.

15. yüzyıldan itibaren bölgenin özellikle de güney kesimlerinde birçok krallık kurulmuştur. Bu yeni kurulan krallıklar içerisinde Buganda Krallığı önemli bir yere sahipti. Ayrıca Ankole Krallığı, Bunyoro Krallığı ve Toro Krallığı'da bu yüzyıl içerisinde bu bölgede kurulan krallıklar olmuşlardır.
19. yüzyılda bölgeye Arap tüccarların fildişi ve köle ticareti yapmak adına göl kıyısı kesimlerine gelmesi ile bölge nüfusu İslamiyet ile tanışmış ve islam dini önem kazanmaya başlamıştır.

1860 yılında bölgeye ilk gelen Avrupalılar olan Britanyalı John Hanning Speke ve John Hanning Speke, Nil nehrinin kaynağını da aynı zamanda ilk keşfeden Avrupalılar olmuştur. Bu dönemde Afrika kıtasının doğusunda Avrupalılar sömürgeleştirme süreci de başlamış, bu süreçte buraya gelen grup içerisinde yer alan hem Katolik hem de Protestan misyonerler kısa sürede misyonerlik faaliyetlerinde başarı göstererek birçok halk gruplarını kendi dinlerinin mensubu yapmışlardır.
Uganda 1894 yılında Britanya himayesi altına girmiş, bu süreçte sömürge ekonomisi pamuk ve kahve ekimine öncelik verdirmiştir. Aynı dönemde yapılan demiryolu hattı ile Mombasa, Nairobi üzerinden Kampala ile birleştirilmiştir.

1950'li yıllarda sömürge sisteminden kurtulmak adına adımlar atılmış, partiler kurulmuş ve bir meclis oluşturulmuştur. Yerel temsilciliklerde siyahi yerliler beyaz Avrupalılar kadar temsil hakkı elde ederek bölgede söz sahibi olmuşlardır. 1958 yılında gerçekleştirilen ilk meclis seçimlerinde sonucu Uganda nüfusu milletvekillerini seçmiştir. Uganda 9 Ekim 1962 tarihinde Büyük Britanya'dan bağımsızlığını ilan etmiş, o güne kadar Kral Mutesa II. unvanı ile Buganda Krallığı'nı yöneten Edward Mutesa yeni ülkenin ilk devlet başkanı seçilmiştir. Ülkenin bağımsızlığını kazanması ile birlikte ülkenin ikinci başbakanı olan Milton Obote 1966 yılında devlet başkanı Mutesa'yı görevinden uzaklaştırarak kendisini devlet başkanı olarak ilan etmiştir ve başbakanlık görevi 1966 ile 1980 arası kaldırıldı. Obote'nin iktidarı döneminde yaşanan gelişmeler ülke içerisinde sorunlara neden olmuş, birçok işletme kamulaştırılmış, gizli polis teşkilatı vasıtası ile karşıt görüşlülere işkenceler uygulanmıştır.
Obote'nin İngiliz Milletler Topluluğu toplantısı için Singapur'da olduğu bir dönemde bu boşluğu değerlendiren ordu komutanı İdi Amin 25 Ocak 1971 tarihinde gerçekleştirdiği askeri darbe ile Obote'yi görevden uzaklaştırarak devlet yönetimini ele geçirmiş ve kendisini devlet başkanı ilan etmiştir.

İdi Amin diktatör olarak ülkeyi yönettiği 1971 ile 1979 yılları arasında muhalifler başta olmak üzere birçok kişi takip edilmiş, işkence görmüş ve öldürülmüş toplamda da bu süreçte 300.000 kişi cinayetlere kurban gitmiştir. Amin özellikle kendisinin de üyesi olduğu Nilote etnik grubu dışında kalan diğer etnik gruplara karşı da aşırı şiddet uygulamış, Hindistan kökenlilerin başta olduğu ve özellikle günlük ticari hayata yön veren Asya kökenli göçmenleri de şiddet ile ülkeden kovmuştur.
Uganda birliklerinin 1978 yılında Kagera bölgesini ilhak etmek amacı ile beklenmedik bir anda Tanzanya'ya saldırması sonucu karşı taarruzda aralarında bugünkü devlet başkanı Yoweri Museveni bulunduğu Ugan

Yeşil Burun Adaları (Portekizce: Cabo Verde, Portekizce telaffuz: [kabu ˈveɾdɨ]), Kabo Verde, Yeşil Burun, resmî adıyla Yeşil Burun Cumhuriyeti, Atlas Okyanusu'nda, Senegal ve Moritanya açıklarında Afrika'da bulunan bir ada ülkesidir. Toplamda 10 volkanik ada ve 8 adacıktan oluşan bir takımada olan ülkenin yüzölçümü 4.033 km²'dir. En büyük üç ada Santiago, Santo Antao ve Boa Vista'dır. Ülkenin başkenti ise Santiago adasında bulunan Praia'dır. Adalar Afrika anakarasının en batı noktası Cap-Vert'in 600 ila 850 km açıklarında yer alır. Yeşil Burun adaları; Azorlar, Kanarya Adaları, Madeira ve Selvagens Adaları ile birlikte Makaronezya ekolojik bölgesini oluşturur.
15. yüzyılda Portekizli kâşifler tarafından sömürgeleştirene kadar Yeşil Burun takımadalarında insan yaşamı bulunmuyordu. Yeşil Burun tropikal kuşaktaki en eski Avrupalı sömürgedir. Ülke 16. ve 17. yüzyıllarda konumu nedeniyle Atlantik köle ticaretinin odağı oldu ve tüccar ve korsanların uğrak noktası haline geldi. Bu durum adalara ekonomik refah getirdi. Köle ticaretinin durulmasıyla 19. yüzyılda eski zenginliğini kaybetti ve halkın çoğu adaları terk etti. Ancak Yeşil Burun önemli deniz güzergâhları için kullanışlı bir durak noktası ve ticaret merkezi olma özelliğiyle yavaş bir ekonomik toparlanma sürecine girdi. Portekiz, 1951'de adalardaki hükmünü korumak amacıyla sömürgenin statüsünü denizaşırı il olarak değiştirse de bağımsızlık hareketi güçlenmeye devam etti ve 1975'te bağımsızlık kazanıldı.
1990'lardan beri Yeşil Burun temsilî demokrasiyi kesintisiz bir biçimde işletmeyi başarmıştır, Afrika'nın en gelişmiş ve demokratik ülkelerinden biridir. Doğal kaynakları bulunmayan ülkenin ekonomisi hizmet sektörü, turizm ve yabancı yatırımlara dayanır. Yaklaşık 550.000 kişiden oluşan Yeşil Burun halkı Afrika ve Avrupa halklarının kaynaşmasıyla meydana gelmiştir ve çoğunlukla Katolik'tir. Tüm dünyaya yayılmış olan Yeşil Burunlu diasporasının nüfusu ülke nüfusundan fazladır. Ayrıca Yeşil Burun, bir Afrika Birliği üyesidir.

Ülkenin ismi Portekizce bir kelime olan Cabo Verde'den (Türkçe: yeşil burun) gelmekte olup Afrika kıtasının en batısındaki noktalarından birini oluşturması nedeniyle uçtaki yeşil alan anlamında kullanılmaktadır. 
Bölgeyi ilk keşfeden Portekizli kâşifler Cabo Verde adalarının keşfinden birkaç yıl önce keşfettikleri Cap-Vert'ten yola çıkarak buraya da yeşil burun ismini vermişlerdir.
Cabo Verde devleti 24 Ekim 2013 tarihinde Birleşmiş Milletler nezdinde ülkenin resmî adının bundan sonra Cabo Verde Cumhuriyeti olduğunu beyan etmiş ve ülke isminin bunda sonra bu hâli ile kullanılabileceğini ve diğer dillere (Türkçe: Yeşil Burun, Almanca: Kap Verde, Fransızca: Cap-Vert vb.) birebir çevrilemeyeceğini belirtmiştir.

1456'da Portekizliler adalara geldiğinde henüz yerleşim yoktu. Afrika'ya yakın olması nedeniyle önemli bir liman ve köle ticareti merkezi haline geldi. Bugünkü halkının kökleri bu Portekizli yerleşimcilere ve köle Afrikalılara dayanır. 
Ülke, Portekiz'de meydana gelen Karanfil Devrimi sonrası 1975'te bağımsız hâle gelmiştir. Ülkede doğal kaynak ve yağış azdır. Ekonomi her yönüyle Portekiz'e bağımlıdır. 
Adalarda yaşayan nüfustan daha fazla Yeşil burunlu ABD, Portekiz, Angola başta olmak üzere bazı Avrupa ve Afrika ülkelerine göç etmiştir.

Batı Afrika'ya dâhil edilen Atlas Okyanusu'nda bir ada devlet olan Yeşil Burun Adaları, Senegal açıklarında Afrika ana kıtasının 570 km batısında yer almaktadır. Ada ülkesi dünyanın büyük levhalarından biri olan Afrika levhası içerisinde yer almaktadır. Toplamda 4.033 km²'lik bir alana sahip olan ada, 965 km'lik sahil şeridine sahiptir. Ülkeyi oluşturan toplam on sekiz adanın onunda nüfus yaşamaktadır. Nüfusun olduğu söz konusu on adanın altı tanesi Barlavento Adaları'nı (Türkçe: Rüzgarüstü adaları), dört tanesi ise Sotavento Adaları'nı (Türkçe: Rüzgaraltı adaları) oluşturmaktadır. Ülkenin en yüksek noktası olan 2.829 m yüksekliğindeki Pico do Fogo Dağı Fogo Adasında yer almaktadır.

İklimi ılıman ve kararlı sıcaklıklar ile aşırı kuraklık belirler. Yağışlar düzensizdir, periyodik kuraklıklara neden olur. Dağlık Rüzgarüstü Adaları erozyonun derin oluklar oluşturduğu sarp bir yapı gösterir. Adalar volkanik kökenlidir, çoğunlukla ova ve alçak bölgelerden oluşmuştur. Uzun süreli kuraklıklar; görüntü kirliliği yaratan rüzgarlar; volkanik ve sismik aktiviteler ülke için tehlike yaratmaktadır.

Tuz, bazalt kayalıkları, pozzuolana (silisli volkanik atıklar, su basınçlı çimento üretiminde kullanılır), kireçtaşı, kaolin, balık ülkenin başlıca doğal kaynaklarıdır.

Adanın nüfusu  429.000 olup nüfusun üçte ikisinden fazlası Avrupalı beyazlarla Afrikalı Siyahilerin karışımından oluşmuş Mulattolardan meydana gelir. Geri kalanı ise Avrupalı beyazlar ve Afrikalı siyahilerden oluşur. 20. yüzyılda birkaç kez kıtlıkla karşılaşan adalıların önemli bir kısmı, yaşamlarını başka ülkelerde sürdürmek için göç etmişlerdir. Günümüzde ülke vatandaşlarının neredeyse iki katı yurt dışında yaşamaktadır.
Yeşil Burun Adaları'nda son olarak 2021 yılında gerçekleştirilen sayım sonuçlarına göre 483,628 nüfus tespit edilmiştir. Bu güncel olarak son resmî sayım konumundadır. Yeşil Burun Adaları'nda 2022 tahmini nüfus bilgilerine göre ise 596,707 kişi yaşamaktadır. Bu nüfus sayısı ile ülke dünya genelinde 172. sırada yer almaktadır.
Yeşil Burun Adaları orta yaş bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre nüfusun %46,64'ü 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %5,48'i 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %27.95 (erkek 82,010/kadın 81,012) 
15-24 yaş: %18.69 (erkek 54,521/kadın 54,504) 
25-54 yaş: %40.76 (erkek 115,811/kadın 121,923) 
55-64 yaş: %7.12 (erkek 18,939/kadın 22,597) 
65 yaş ve üzeri: %5.48 (erkek 12,037/kadın 19,901)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %67,5 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %1,21 düzeyindedir.

Dinî inanç olarak çoğunluk Roma Katoliği olduğu gibi Protestanlar da mevcuttur.

Ülkede Portekizce resmî dil konumundayken, Yeşil Burun (Kreol) dilleri de ulusal dil olarak kabul edilip, konuşulmaktadır.

Ekonomiye genel bakış: Cape Verde'nin kişi başına düşen gayrisafi millî hasılasının düşük olmasının sebepleri; fakir doğal kaynakları, ciddi su sıkıntısı ve uzun ömürlü kuraklıklardır.
Gayrisafi millî hasılanın %70'ini karşılayan ticaret, ulaşım ve amme hizmeti sektörleri ülkenin servise dayalı ekonomisini oluşturur.
Ülke nüfusunun %70'ine yakın kesimi kırsal bölgelerde yaşasa da, tarımın 1995 gayrisafi millî hasılasındaki payı balıkçılığın 
%1.5'ini yüklendiği %8 oranındadır. Gıda maddelerinin yaklaşık %90'ı ithal edilmektedir. Balıkçılık potansiyeli, özellikle ıstakoz ve ton balığı, tamamen işlenmemektedir.
Cape Verde'nin yükselen yıllık ticaret açığını, gayri safi millî hasılanın %20'sinden fazlasını karşılayan göçmen havaleleri ve yabancı yardımlar finanse etmektedir.

Koladera

Wikimedia Atlas'da Yeşil Burun Adaları

Hava9 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cabo Verde Genel11 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cape Verde Fotoğraflar23 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeşilburun - Morabeza6 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zambiya ya da resmî adıyla Zambiya Cumhuriyeti, Afrika kıtasının güney bölümünde denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Ülke Zambiya ismi ile bağımsızlığını kazanmadan önce Kuzey Rodezya adı ile 1924'ten 1964 yılına kadar Birleşik Krallık sömürgesi olmuş ve bu tarihten sonra da Birleşik Krallık'ın himayesi altına girmiştir. Ülkenin Angola, Kongo DC, Tanzanya, Malavi, Mozambik, Zimbabve, Namibya ve Botsvana'ya sınırı bulunmaktadır. Ülkenin ismi Zambezi nehrinden oluşturulmuştur. Zambiya, 24 Ekim 1964 tarihinde Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazanmıştır. Ülkenin başkenti Lusaka'dır.

Ülkenin ismi Afrika kıtasının dördüncü büyük nehri olan ve çıkış noktası Zambiya olan ve ülkenin doğu kısımlarında geçen ve Zimbabve ile sınır bölgesini oluşturan Zambezi nehrinden esinlenerek konulmuştur.

Ülkenin toplamda var olan 5.664 km sınırının 1.110 km'si Angola, 1.930 km'si Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 837 km'si Malavi, 419 km'si Mozambik, 233 km'si Namibya, 338 km'si Tanzanya, 797 km'si Zimbabve devleti ile oluşmaktadır. Ayrıca dünya üzerinde tek dörtgen sınır bölgesinde ülkenin Botsvana ile bağlantısını sağlayan ve metrelerle ifade edilen sınır çizgisi tartışmalıdır. Söz konusu sınıra bağlantısı olan Botsvana, Zambiya, Zimbabve ve Namibya ülkelerinin sınır anlaşmaları ile sınırlarına karşılıklı olarak resmîyet kazandırmadıkları için kabul görmeyen bir sınır noktası konumunda olan bu bölge belirsizliğini korumaktadır.
Zambiya sahip olduğu 752.614 km² alan ile dünyanın en büyük 39. ülkesi konumunda bulunmaktadır. Bu alanlardan birçoğu 1.000 ila 1.400 m yükseklikte bulunan doğal yaylalardan oluşmaktadır. Ülkenin en yüksek noktasını Malavi sınırında bulunan Mafinga Hills'de bulunan Mafinga noktası oluşturmakta olup, bu nokta deniz seviyesinden 2.300 m yükseklikte bulunmaktadır.
Zambezi nehrinin kollarının da bulunduğu ülkenin batı kesiminde alçak düzeyde Kalahari Çölü'nün kumulları bulunmakta olup, bu kumullar güneye doğru giderek azalmaktadır.

Ülke genelinde hafif tropikal iklim hakim olup, yüksekliğe bağlı olarak sıcaklık değerleri ölçülmektedir. Ülkede üç mevsim yaşanmakta olup bu mevsimler şu şekildedir:

Mayıs - Eylül ayları arasında kuru ve soğuk bir dönem yaşanmaktadır. Bu aylarda ortalama sıcaklık değerleri 15 °C ila 27 °C olup, Haziran - Temmuz aylarında gündüz sıcaklıkları 10 °C, gece sıcaklıkları ise 4,5 °C kadar düşmektedir.
Ekim - Kasım ayları arasında kuru ve sıcak bir dönem yaşanmaktadır. Bu aylarda ortalama sıcaklık değerleri 24 °C ila 32 °C arasında ölçülmektedir.
Aralık - Nisan ayları arasında yağmurun bol olduğu, boğucu sıcaklıklar yaşanmaktadır. Bu aylarda ortalama sıcaklık değerleri 27 °C ila 38 °C olup, bu dönemlerde gün içerisinde şiddetli yağmurdan sonra güneş de kendini gösterebilmektedir. 2007/2008 döneminde olduğu gibi, bu dönemlerde şiddetli şekilde yağan yağmurlar doğal felaketlere neden olup, ölümlere neden olabilmektedir.
Ülke genelinde hakim olan bitki örtüsü savan olarak adlandırılan geniş çayırlık alanlardır.
Ülkenin kuzey bölgesinden doğan Zambezi Nehri, ülkenin güney kesiminde komşuları olan Namibya, Botsvana ve Zimbabve ile sınır çizgisini oluşturmaktadır.
Ülke 1.000 m yükseklikteki bir plato üzerinde bulunduğu için ülke genelinde çok sayıda büyüklü küçüklü şelale mevcuttur. Şelaler içerisinde en meşhur olanı ise Zambezi nehrinden oluşan Victoria Şelalesi'dir.

Zambiya'da nüfusun neredeyse tamamını, %98'ini, siyahi Afrikalı halk oluşturmaktadır. Bu grubun %99'unu da Bantu etnik grubuna mensup gruplar oluşturmaktadır. Bu grup içerisinde ve böylelikle ülkenin genelinde var olan en önemli grup ise toplumun %34'ünü oluşturan Bemba etnik grubudur. Ülke genelinde %14'lük bir paya sahip olan Rotse etnik grubu ise özellikle güney bölgelerde yaşamaktadır. Zambiya'da görev yapan birçok siyaset ve ticaret ile uğraşan kişiler bu etnik grubunun üyesidir. Ülkenin güneyinde konuşlanan bir başka grup ise ülke genelinin %16'sını oluşturan Tonga etnik grubudur. Avrupalı göçmenlerin ülke nüfusu içerisindeki oranları ise sadece %1,2 dolayındadır.
Zambiya genç bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %65,77'si 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %2,27'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %45.74 (erkek 4,005,134/kadın 3,964,969) 
15-24 yaş: %20.03 (erkek 1,744,843/kadın 1,746,561) 
25-54 yaş: %28.96 (erkek 2,539,697/kadın 2,506,724) 
55-64 yaş: %3.01 (erkek 242,993/kadın 280,804) 
65 yaş ve üzeri: %2.27 (erkek 173,582/kadın 221,316)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %45,8 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %2,90 düzeyindedir.

Ülke nüfusunun büyük çoğunluğu oluşturan Bantu etnik grupları nedeniyle ülkede en çok konuşulan diller Bantu dilleridir. Ülkenin resmî dili İngilizce olmasına rağmen, ülke içerisinde 40'tan fazla dil konuşulmaktadır. Chewa dili ve Bemba dili ülkede yaygın bir şekilde konuşulan dillerdir. Ülke genelinde 3.300.000 kişi, yani nüfusun %36'sı Bemba dilini konuşurken, 800.000'den fazla kişi de Chewa dilini konuşmaktadır. Chewa dili aynı şekilde ülkenin başkentinde de konuşulan diller arasındadır. Bu iki dilin haricinde ChiTonga dili de bir milyona yakın kişi tarafından konuşulabilmektedir.

Zambiya Afrika Hristiyanlığının resmi din olduğu tek ülkedir. Hristiyanlık ülke genelinde en yaygın olan dindir. Ülke nüfusunun %95'i bu dine inanmaktadır. Protestanlar %75 Katolikler %20 oranında İslam dinine inanlar %3 yerel dinlere inanlarda %2 civarındadır

Zambiya, dünya genelinde en çok HIV vakasının yaşandığı ülkelerin başında gelmektedir. Bu sebepten dolayı ülke genelinde yaş ortalaması 60 yaşından (1990 verileri), kadınlarda 37, erkeklerde ise 38 yaşına kadar düşmüş konumdadır. 2011 verilerine göre ülkede bir milyona yakın AIDS hastası bulunmaktadır. Bu hastalık nedeniyle 2006 verilerine göre 750.000 dolayında AIDS nedeniyle ailesini kaybeden yetim çocuk bulunmakta olup, bu sayının yakın bir gelecekte ülkedeki çocuk nüfusunun %20'sine denk gelen bir milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Ülke genelinde okula gitme zorunluluğu bulunmamaktadır. Nüfus genelinde okuma yazma bilmeme oranı özellikle kadınlar arasında yaygın bir durumdur.

Kabwe yakınlarında tarih öncesine ait olan ve bu bölgede yerleşimin olduğunu gösteren kafatası bulunmuştur
1890: Cecil Rhodes'in Birleşik Krallık adına satın alıp işlettiği bölgede isminden de esinlenerek kurulan Rodezya'nın bir parçası olunmuştur
1918: İspanyol gribi salgını yaşanmıştır.
1923: Birleşik Krallık himayesinde kurulan Kuzey Rodezya
1954: (1964'e kadar) Kuzen Rodezya olarak Güney Rodezya (günümüzde Zimbabve) ve Nyasaland (günümüzde Malavi) ile birlikte Rodezya ve Nyasaland Federasyonu (Orta Afrika Federasyonu) oluşturulmuştur.
1963: Çiçek hastalığı salgını yaşanmıştır
24 Ekim 1964: Kenneth Kaunda başkanlığında Birleşik Krallık'tan bağımsızlık kazanılmıştır. İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olunmuştur.
1964: Lusaka'da University of Zambia (Zambiya Üniversitesi) kurulmuştur.

Ülkenin, Kuzey Rodezya olarak Birleşik Krallık himayesinde bir bölge iken başkanlık makamına seçilen Kenneth Kaunda, bağımsızlığın kazanılması ile bağımsız ülkenin de ilk devlet başkanı olmuştur. Yönetimde olduğu süre içerisinde rüşvet başta olmak üzere birçok olumsuzlukta artış görülmüş, bunların engellenmesi yolunda önemli adımlar atılmamıştır. 1973 yılında yasa değişikliği ile ilgili yaşanan gelişmeler neticesinde ülke içerisinde oluşan olumsuzluklar, Kaunda tarafından tek partili sisteme geçişin açıklanması ile noktalanmış, böylece ülkede kendisine karşı oluşabilecek muhalif bir oluşumu engellemiştir.
Uluslararası baskılar neticesinde 1990 yılında çok partili ilk demokratik seçimlere izin veren Kaunda, 1991 yılında yapılan seçimlerler devlet başkanlığı görevini Frederick Chiluba'ya bırakmak durumunda kalmıştır. 2002 ve 2006 yılında gerçekleştirilen ancak bağımsız gözlemciler tarafından olumsuzluklar ifade edilen seçimlerde Levy Mwanawasa devlet başkanlığı görevini üstlenmiştir. Mwanawasa'nın Ağustos 2008 yılında hayatını kaybetmesi neticesinde geçici devlet başkanı olarak görevi üstlenen Rupiah Banda, Ekim 2008 tarihinde yapılan erken seçimlerde oyların çoğunu kazanarak bu göreve resmî olarak seçilmiştir. Son olarak 2011 yılında gerçekleştirilen seçimlerde, bir önceki seçimde Banda'ya karşı kaybeden muhalefet lideri Michael Sata, Banda'ya karşı bu seçimleri kazanarak ülkenin yeni devlet başkanı olmuştur.

Zambiya kendi içerisinde on ilden oluşmaktadır. 2011 yılına kadar dokuz olan il sayısı, o tarihte oluşturulan Muchinga ili ile ona çıkarılmıştır. Bu on il kendi içerisinde ayrıca 105 ilçeye ayrılmış bir konumdadır.

Merkez Bölgesi - (Kabwe)
Copperbelt - (Ndola)
Doğu Bölgesi - (Chipata)
Luapula - (Mansa)
Lusaka - (Lusaka)
Muchinga - (Chinsali)
Kuzey Bölgesi - (Kasama)
Kuzeybatı Bölgesi - (Solwezi)
Güney Bölgesi - (Livingstone)
Batı Bölgesi - (Mongu)

Zambiya'da kentsel yığılımın en fazla olduğu yer başkent Lusaka'dır. Başkentte 2010 resmî verilerine göre 1.742.979 kişi şehir merkezinde olmak üzere tüm Lusaka bölgesinde 2.198.996 kişi yaşamaktadır. Bu nüfus sayısı ile başkent çevresinde ülke nüfusunun %20'si yaşamaktadır. Ülkenin en büyük beş şehri nüfus bilgileri ile şu şekildedir:
Lusaka (1.742.979), Kitwe (504.194), Ndola (455.194), Kabwe (202.914) ve Chingola (179.658)

Zambiya dünya genelinde önde gelen bakır ihracatı gerçekleştiren ülkelerden bir tanesi konumundadır. 2000 yılında yapılan yatırımlar ile bakır ihracı 550.000 tona kadar çıkmış bir konumdadır. Bu oran ile ihracat %80 artış bir konumda bulunmaktadır. 2004 yılından günümüze kadar Zambiya ekonomisi ortalama %5,2 büyüme göstermiştir. Tüm bu ekonomik verilere rağmen Zambiya dünya üzerinden en az gelişmiş ve en fakir ülkelerden biri olarak sayılmaktadır. 2003 verilerine göre nüfusun %64'ü günlük 1 Dolar'dan daha az bir kazanç ile yaşamını idame ettirmektedir.
Ülke nüfusunun %80'i tarım ile uğraşmaktadır. Başta bakır ve kobalt sektöründe olmak üzere nüfusun %14'ü ise madencilik ile uğraşmaktadır. Bakır endüstrisi ülkenin en önemli gelir kaynaklarını oluşturma

Zimbabve ya da resmî adıyla Zimbabve Cumhuriyeti, Güney Afrika'nın güneydoğusunda, Zambezi ve Limpopo nehirleri arasında yer alan, güneyde Güney Afrika, güneybatıda Botsvana, kuzeyde Zambiya ve doğuda Mozambik ile çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Başkenti ve en büyük şehri Harare, ikinci büyük şehri ise Bulawayo'dur.
2026 tahminlerine göre yaklaşık 17,3 milyon nüfusa sahip olan Zimbabve'nin en büyük etnik grupları, nüfusun %95'ini oluşturan Kuzey Ndebele ve Shona halklarıdır; bunu diğer küçük azınlıklar takip eder. Zimbabve'nin 16 resmi dili vardır, İngilizce, Shona ve Ndebele en yaygın olanlarıdır. Zimbabve, Birleşmiş Milletler, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu, Afrika Birliği ve Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı üyesidir. 
Bölge uzun süre San halkı tarafından iskan edilmiş ve yaklaşık 2000 yıl önce Bantu halkları tarafından yerleşime açılmıştır. 11. yüzyıldan itibaren Shona halkı, 13. yüzyıla gelindiğinde Afrika'nın önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelen Büyük Zimbabve şehrini inşa etti. Buradan Zimbabve Krallığı kuruldu, ardından Mutapa ve Rozvi imparatorlukları geldi. İngiliz İmparatorluğu, 1885 Pembe Haritası'nda Angola ve Mozambik arasındaki bölgeyi sahiplenen Portekizlilere karşı 1890 İngiliz Ültimatomu'nun ardından bölgenin kontrolünü pekiştirmeye başladı. Cecil Rhodes'un İngiliz Güney Afrika Şirketi, 1890'da Mashonaland'ı ve daha sonra 1893'te Birinci Matabele Savaşı'ndan sonra Matabeleland'ı fethettiğinde Rodezya bölgesini belirledi. Şirket yönetimi, 1923'te Güney Rodezya'nın bağımsız bir İngiliz kolonisi olarak kurulmasıyla sona erdi. 1965'te beyaz azınlık hükümeti tek taraflı olarak Rodezya olarak bağımsızlığını ilan etti. Devlet, uluslararası izolasyona ve siyah isyancı güçlerle 15 yıllık bir gerilla savaşına katlandı; Bu durum, Nisan 1980'de Zimbabve'nin fiili egemenliğini kuran bir barış anlaşmasıyla sonuçlandı. 
Robert Mugabe, 1980'de Zimbabve Başbakanı oldu; ülkenin ilk parlamenter sistemini başkanlık sistemine dönüştürdükten sonra 1987'den 2017'deki istifasına kadar Zimbabve Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Mugabe'nin otoriter rejimi altında, devlet güvenlik aygıtı ülkeye hakim oldu ve dünya çapında kınanan yaygın insan hakları ihlallerinden sorumluydu. 1997'den 2008'e kadar ekonomi sürekli bir düşüş (ve son yıllarda hiperenflasyon) yaşadı, ancak Zimbabve doları dışındaki para birimlerinin kullanımına izin verildikten sonra hızlı bir büyüme görüldü. 2017'de, hükümetine ve Zimbabve'nin hızla gerileyen ekonomisine karşı bir yıldan fazla süren protestoların ardından, bir darbe Mugabe'nin istifasına yol açtı. Emmerson Mnangagwa o zamandan beri Zimbabve'nin cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır.

Shona dilinde kullanılan dzimba-dza-mabwe (Türkçe:Taş evler) günümüzde Büyük Zimbabve olarak adlandırılan ve ülke içerisinde bulunan güney Afrika bölgesinin en büyük tarihî eser kalıntılarına rastlanan sömürge dönemi öncesi taş yapıtların bulunduğu bölgenin antik başkentinin isminden esinlenerek oluşmuştur.

Ülkenin kara ülkesi olması nedeniyle denize kıyısı yoktur. Ülkenin toplamda sahip olduğu 3,066 km sınırın 813 km'si Botsvana, 1,231 km'si Mozambik, 225 km'si Güney Afrika Cumhuriyeti ve 797 km'si Zambiya devleti ile oluşmaktadır. Ayrıca Namibya'nın da içerisinde olduğu, dünya üzerinde tek dörtgen sınır bölgesinde Zimbabve'nin bu ülke ile bağlantısını sağlayan 100 m'lik sınır çizgisi tartışmalıdır. Söz konusu sınıra bağlantısı olan Botsvana, Zambiya, Zimbabve ve Namibya ülkelerinin sınır anlaşmaları ile sınırlarına karşılıklı olarak resmiyet kazandırmadıkları için kabul görmeyen bir sınır noktası konumunda olan bu bölge belirsizliğini korumaktadır. Ülkenin Zambiya ile olan kuzey sınırını Zambezi Nehri belirlemektedir. Ülkenin toplam yüzölçümü olan 390.757 km²'sinin 3910 km²'sini sulak alanlar oluşturmaktadır. Ülkenin doğu kesiminde Mutare şehrinin kuzeyinde, Mozambik sınırına yakın bir konumda bulunan Nyangani dağı 2592 m ile ülkenin en yüksek noktası konumundadır.

Ülke genel itibarıyla tropikal bir iklime sahiptir. Yazları 35 °C üzerine çıkabilen değerler ile nemli ve aşırı sıcak geçebilmektedir. Kış dönemlerinde ise kuru ve 25 °C civarı değerler ile daha ılıman hava koşullarına sahip olabilmektedir. Ülkenin büyük bir bölümünü kaplayan yüksek kesimlerde ise yaz aylarındaki sıcaklık 25 °C ile 30 °C arasında olup, kış aylarında gece -5 °C dereceye kadar düşebilen sıcaklıklar ile don olayları görülebilmektedir. Ülkenin başkenti Harare ve civarında ise yıllık sıcaklık ortalaması 20 °C dolayında seyretmektedir. Yağmur sezonu olarak adlandırılan Kasım - Mart ayları arasındaki dönemde, ülkenin yıllık yağışının %90'ı yağabilmektedir. En son 2007/2008 kış döneminde de yaşandığı üzere belli dönemlerde yağan şiddetli yağışlar can kaybına sebebiyet verebilmekte ve ekili alanlara büyük zarar vererek mahsule zarar getirebilmektedir.

Ülkenin genel bitki örtüsünü kuru çayırlar meydan getirmektedir. Az da olsa ufak ağaçlık alanlar görülebilmektedir. Bu ağaçlık alanlarda da ağaçların çok büyük bir bölümün Baobab ağaç türünden olan Afrika baobabıları oluşturmaktadır. Savana bölgesindeki otlaklar kurak dönemde kurumuş ve kahverengi bir görünüme sahipken, yağmur dönemlerinde canlı, yeşil renge sahip olarak, 2 metre uzunluğa erişebilmektedir. Özellikle otlakların bu döneminde çimenler, Afrika kıtasının bu bölgesinde yaşayan yaban hayvanlarına beslenme imkânı sağlamaktadır.

Ülke nüfusunun %98 gibi büyük bir oranda Afrika topluluklarından oluşturmaktadır. Bu grup içerisindenen büyüğünü %80 gibi bir oran ile Shona halkı oluşturmaktadır. Bunun haricinde Ndebele halkı da %13'lük bir oran ile ülke içerisinde önemli bir yere sahiptir. Chewa grubuna dahil nüfus %6'lık bir dilim oluştururken, ülke içerisinde Avrupalı beyaz nüfusun oranı ise %1 düzeyindedir. Ülkenin bölgeye daha sonra ismini veren Cecil Rhodes'in keşfetmesi ile başlayan, İngiliz sömürge sisteminin de kurulması ile de devam eden beyaz Avrupalıların gelişi hızla artmış ve bölgede toplam nüfusun %5 değerlerine kadar çıkmıştır. Ancak ülkenin bağımsızlığını kazanması neticesinde bu oran giderek düşmüş ve %1 dolaylarına kadar inmiştir. İlk geldikleri andan itibaren bölge için ve daha sonra da kurulan Zimbabve devleti ekonomisi için önemli katkılar sağlayan beyaz Avrupalı nüfus, Mugabe'nin sömürge döneminin izlerinin silmek adına onay verdiği tarım politikaları nedeniyle bölgeyi terk etmesi ile ülke içerisindeki ekonomik verilerde olumsuz yönde etkilenmiş ve bir dönemin zengin ülkesi zor bir süreç içerisine girmiştir. Bu dönemde diğer komşu Afrika ülkelerine göç etmek durumunda kalan beyaz nüfus, bu ülkelerin ekonomisine katkı sağlamaya devam etmişlerdir.
Geçmiş yıllarda yaşanan hızlı nüfus artışı, son dönemlerde ülke içerisinde yaşanana ekonomik çöküntüler ve AIDS hastalığı nedeniyle neredeyse durma noktasına gelmiştir. Bu durum yaşanan göçün de etkisiyle 2005 yılında toplam nüfusun bir yıl içerisinde gerilemesine kadar gitmiştir. Bu dönemde üç milyona yakın Zimbabve vatandaşının yasa dışı yollarla Güney Afrika Cumhuriyeti'ne geçtiği tahmin edilmektedir. Yine aynı ülke 2012 verilerine göre %4'ün de üzerinde bir nüfus büyüme oranı yakalayarak bu oran ile dünya üzerinde nüfusu bir yıl içerisinde en hızlı artan ikinci ülke konumuna getirmiştir. Zimbabve harici başka hiçbir ülkede ortalama yaşam süresi bu kadar kısa sürede bu kadar keskin bir düşüş yaşamamış, 2006 verilerine göre ortalama yaşam süresi 55 yıldan 44 yıla düşmüştür. Yetişkin ülke nüfusunun beşte biri resmi verilere göre AIDS hastalığına yakalanmış bir konumdadır.
Ülke 2008 verilerine göre %10'un da altında olan okuma yazma bilmeyenlerin oranı ile Afrika kıtasında en düşük orana sahiptir.
Zimbabve birçok Afrika ülkesinin aksine orta yaşlı bir nüfusa sahip olup, 2020 tahmini verilerine göre %58,48'i 0-24 yaş aralığındadır. Ülkenin sadece %4,52'si 65 yaş ve üzerindedir.
0-14 yaş: %38.32 (erkek 2,759,155/kadın 2,814,462) 
15-24 yaş: %20.16 (erkek 1,436,710/kadın 1,495,440) 
25-54 yaş: %32.94 (erkek 2,456,392/kadın 2,334,973) 
55-64 yaş: %4.07 (erkek 227,506/kadın 363,824) 
65 yaş ve üzeri: %4.52 (erkek 261,456/kadın 396,396)
Şehirde yaşayanların oranı 2022 verilerine göre %32,4 olan ülkede, nüfusun yıllık artış oranı 2022 tahmini verilerine göre %1,95 düzeyindedir.

Ülkenin İngilizce dilinin yanı sıra on beş resmî dili daha vardır. 2013 yılında kabul edilen yasaya göre İngilizcenin yanı sıra Shonaca, Ndebelece, Çevaca, Çibarvece, Kalangaca, Koisanca, Nambyaca, Ndau, Tsongaca, Sothoca, Chitongaca, Tsvanaca, Vendaca, Xhosaca resmî dil olarak kabul edilmiştir. Ülkenin resmi dillerinden biri olan ve resmî yazışmalarda da kullanılan İngilizce, sadece %2,5'ine denk gelen beyaz Avrupalılar ile melez nüfus tarafından anadili olarak kullanılmaktadır. Nüfusun geri kalanı Bantu dil ailesine ait olan Shona dilini (%70) ve Ndebele dilini (%20) anadili düzeyinde konuşmaktadır. Bunların haricinde de diğer resmî diller yerel olarak konuşulmaktadır. Şehirlerde İngilizce konuşma oranı yüksek seviyelerde olup, kırsal alanlarda daha çok diğer diller konuşulmaktadır.

Ülke nüfusunun %85'i Hristiyan inancına göre yaşamakta olup, bu topluluğun %62'si dini görevlerini kilise ziyaretleri gerçekleştirerek yerine getirmektedir. Bunun haricinde hristiyan inancı ile birlikte karışmış yerel dinlere inanan nüfus da mevcuttur. Zimbabve içerisinde İslami inancına göre yaşayan nüfusun oranı %1'in de altındadır. Azınlık konumunda olan bu topluluğun oranı 100.000 - 120.000 kişi arasında değişmektedir. Bu toplulukta çoğunluğu İngiliz sömürge döneminde Hindistan ve Pakistan'dan gelen müslümanlar oluştururken, Mozambik ve Malavi gibi komşu ülkelerden göç ederek Zimbabve'ye yerleşen müslümanlar da mevcuttur. Ülkede en çok cami 18 adet ile ülkenin başkenti Harare'de bulunmaktadır.

Ülkede temiz su kaynaklarına ulaşabilen nüfusun oranı Afrika ortalamasına göre yüksek düzeyde olup, 2012 tahmini verilerine göre nüfusun %79,7'si temiz kaynaklardan su temin edebilmektedir. Buna karşılık nüfusun sadece %39,9'unun tam teçhizatlı sağlık hi

Arius (Grekçe: Ἄρειος; 256 - 336), İskenderiye'de Baucalis Kilisesi'nde görev yapmış Libya kökenli çileci Hristiyan bir din adamıdır. Tanrı'nın doğası hakkındaki öğretisi, Baba'nın Oğul üzerindeki kutsallığının altını çizmesi ve teslis inancına muhalefeti, 325 yılında Roma İmparatoru Konstantin tarafından toplanan Birinci İznik Konsili'nde onu ana konu hâline getirmiştir.
İmparatorlar Licinius ve Konstantin, Roma İmparatorluğu'nda zamanın Hristiyanlığını meşru ve resmi hale getirdikten sonra, yeni tanınan Katolik Kilisesi tek ve berrak teoloji arayışına girdi. İskenderiyeli Athanasius'un da aralarında olduğu Teslis savunucuları, Arius ve Aryanizm'i, Tanrı Baba ile Nasıralı İsa'nın "aynı mahiyetten" eş-tözlü ve eş-ebedi/ezeli olduklarını söyleyen denklik üzerine kurulu Teslis inancı Kristolojisi ile aynı fikirde olmayanları tanımlamakta kullanmışlardır.
Arius'un teolojisini destekleyen bütün yazılar ortadan kaldırılmış veya gizlenmiş olsalar da, karşı olanların yazıları Arius'un teolojisini "Baba Tanrı"nın, "Oğul"dan önce var olduğu bir dönem olduğu şeklinde tanımlamaktadır. Birlikte hareket eden tüm muhalefete rağmen, 'Arian' ya da teslis karşıtı kiliseler, Gotlar arasında ve Alman krallıklarında, Avrupa ve Kuzey Afrika'da yaşamışlardır. Beşinci ve yedinci yüzyıllardan sonra askeri fetihler ile bastırılmışlar ya da kraliyetler gönüllü olarak Katolik inancına dönmüşlerdir.
"Aryanizm" isim olarak öğretinin kaynağının Arius olduğuna işaret etse de, Oğul'un Baba ile kesin ilişkisi üzerine tartışma Arius ile başlamamıştır. Bu konu, onun gelişinden onlarca yıl tartışılmıştır, Arius, ihtilafı toparlamış ve İzmitli Eusebius gibi "Arian" destekçileri uzun erimde daha etkili kanıtlayabilecekleri kilise çapındaki izleyicilere taşımıştır. İzmitli Eusebius, Kayseryalı Eusebius ile karıştırılmamalıdır. Gerçekten bazı sonradan gelen "Arian" destekçileri bu ismi öğretilerinin kendileri ile ilişkili olmadıklarını beyan ederek, inkâr etmişlerdir. Arius ve hasımları arasındaki tartışma bu konuyu teolojik olarak öne getirmiş ve Arius'un ilan ettiği doktrin onun tarafından oluşturulmasa da "onun" olarak kullanılmıştır.

Arius'un hayatını ve doktrinini anlatmak onun hiçbir orijinal yazması günümüze gelmediği için oldukça zor bir iştir. İmparator Konstantin, Arius hala yaşarken, hepsinin yakılmasını emretmiştir, bu temizlikten arta kalanlar ise Ortodoks muhalifleri tarafından yok edilmişlerdir. Bu çalışmalara, Onu "Kafir" olarak ilan eden kilise adamlarının yazmalarında yapılan alıntılarda yaşamaktadır. Bu, hepsi olmasa da bazılarının güvenilirliğinin sorgulanmasına neden olmaktadır.
Arius, muhtemelen Antik Libya'dan Berberi kökenlidir. Babasının adı Ammonius'tur. Arius'un, Aziz Lukianos'un hocalığında Antakya'da tefsir okulunda öğrenci olduğuna inanılmaktadır. İskenderiye'ye döndüğünde, Arius, Roma zulmünden korkup Hristiyanlığı red edenlerin geri kabulü ile ilgili tartışmada Likopolisli Meletius'un tarafını tutan tek kaynağa göre, Meletius'un himayesinde diyakoz olarak atanmıştır. 311 yılında Meletius'u desteklediği için piskopos Peter tarafından aforoz edilmiştir, fakat Peter'in ardılı Achillas yönetiminde, Arius komünyona tekrar kabul edilmiş ve 313 yılında İskenderiye'nin Baucalis bölgesine papaz olarak atanmıştır.
Rakipleri tarafından karakterine çok seyrek dil uzatılsa da, Arius, kişisel çileci başarıları olan, saf ahlak ve inanış sahibi olarak ortaya çıkar. Arius'un rakibi Salamisli Epiphanius'u yorumlayan Katolik Kilisesi tarihçisi Warren H. Carroll onu "uzun ve sade, ayırt edilen ve parlak hitaplı. Kadınların çok sevdiği, güzel davranışlarla etlileyen, çileci görünümü dokunan. Düşünsel üstünlüğünün aurası ile insanları etkileyen" olarak tanımlamaktadır.
Arius ayrıca rakipleri tarafından kafir olarak tanımlanırken aşırı liberal ve teolojisini gevşetmekle suçlanmıştır. Fakat bazı tarihçiler Arius'un oldukça muhafazakâr olduklarını belirtirler, ve kendi bakışına göre Hristiyan Teolojisinin nasıl bu kadar rahat Yunan Pagan Felsefesi ile karıştırılmasından ızdırap duyduğunu belirtirler.

Arius, dördüncü yüzyılın Hristiyan dünyasını sarsan ve kilisenin ilk ekümenik konsilin toplanmasına neden olan büyük teolojik ihtilafta olan Aryan İhtilafı'nda rolü nedeniyle çok önemli yer tutar. Bu ihtilafın merkezinde Tanrının oğlunun doğası ve Onun Tanrı Baba ile olan kesin ilişkisi yer alır.

Teslis savunucu tarihçi Konstantinopolisli Socrates, İskenderiye Piskoposu olarak Achillas'ı takip eden İskenderiyeli Aziz Aleksandros'un Baba ile Oğul'un benzerliği ile ilgili vaaz verdiğinde adının ihtilafa çekilmesine Arius'un ateşlediğini bildirir. Arius'un Aleksandros'un konuşmasını Sabellianism'in canlanması olarak yorumlamıştır, konuşmayı kınamış ve sonra "eğer Baba Oğlu başlatmışsa, Baba yaratılışın başlangıcında var ise ve bu kanıta dayanarak, Oğul'un olmadığı bir zaman vardır. Sonuçta mantıksal olarak şu sonuca ulaşılır ki: Onun [Oğul] kendi mahiyeti hiçliktendir" Bu yorum Arius'un doktrininin temelini oluşturur.
Konstantinopolisli Socrates, Arius'un düşüncelerinde Hristiyan babası şehit Aziz Lukianos'un öğretilerinin etkileri olduğuna inanır. Arius'un patriği İskenderiyeli Aziz Aleksandros, Konstantinopolis Patriği Aleksandros'a yazdığı mektupta, Arius'un Lukianos'un teolojisinden türettiğini yazmıştır. Aleksandros'un mektubunun hızlı amacı, Arius'un yaydığı doktrinleri şikâyet etmektir, fakat Aleksandros'un Arius'a karşı kafirlik suçlaması bulanıktı ve diğer otoriteler tarafından desteklenmedi. Ayrıca Aleksandros'un mektubunun o günlerin diğer polemikçilerinin çoğunda olduğu gibi oldukça ağzı bozuk bir dili vardı. Üstelik, Aleksandros'un kendisi bile Lukianos'u Arianizmi desteklemekle suçlamadı, yerine Lukianos'u kafir eğilimleri ad invidiam olmakla suçlamıştır ki bu da açıkça, ona göre, öğrencisi Arius'a geçmiştir.
Rus tarihçi Aleksandr Vasiliev, Lukianos'u "Arius'tan önce Arius" olarak tanımlamıştır.

Üçüncü yüzyıl Hristiyan alimlerinin çoğu gibi, Arius, geniş şekilde ilk büyük Hristiyan teoloğu olarak kabul edilen Origenes'in yazılarından etkilenmiştir.
Fakat, Arius'un Logos üzerine Origenes'in teorilerini destek olarak kullanması, bu ikilinin her konuda aynı fikirde olması anlamına gelmez. Arius açıkça, Logos'un başlangıcı olduğunu ve Oğul'un ezeli olmadığına inanır. Karşıt olarak, Origenes, Oğul'un Baba'ya olan ilişkisinin başlangıcı olmadığına ve Oğul'un "ezeli üretildiğine" inanmaktaydı.
Arius, Origenes'in doktrinine itiraz etti, kendisi de Lukianos'un öğrencisi olan İzmitli Eusebius'a yazdığı mektupta bunun hakkında şikâyet etmiştir. Diğer taraftan, bu noktada Origenes ile aynı fikirde olmasa da, Arius, Logos'un Baba'dan farlı muhteviyattan olduğunu ve Baba'nın iradesi ile yaratıldığını belirten ifadeler içeren Origenes'in yazılarında teselli bulmuştur. Ancak, Origenes'in teolojik spekülasyonları sıklıkla herhangi bir tartışmayı bitirmekten çok derinleştirdi, hem Arius hem de muhalifleri tartışmaları sırasında bu zamanının saygı duyulan teoloğunu otoritesine başvurabilmişlerdir.

İlk olarak, İskenderiye piskoposu Aleksandros, Arius hakkında ne yapacağı konusunda emin olmamış gibi görünür. Arius'un sorduğu soru iki kuşak önce çözümsüz olarak bırakılmıştı; eğer bir manada karar verilse, bu karar homoousion (Arius'a muhalif Athanasius ve teslis taraftarlarınca benimsenen Baba, Oğul ve Kutsal Ruh aynı muhteviyattandırlar ve Tanrı'nın eşit dereceli kimlikleridirler fikri) fikrinin rakiplerinin lehine olurdu. Sonuç olarak, Aleksandros, Kilise'nin esenliği için tehdit oluşturmaya başladığına inana kadar ihtilafın devam etmesine müsaade etmiştir. Bir kez karara varınca, yerel kardinaller konsilini toplamış ve görüşlerini almıştır. Bu konsil Arius'a karşı karar almış ve Aleksandros, Arius'u görevden almış, Onu ve destekçilerini aforoz etmiştir.

"Aryanizm", İskenderiye piskoposluk bölgesinde daha fazla duramadı. Piskopos Aleksandros sonunda dik başlı papaza karşı harekete geçtiğinde, Arius'un doktrini onun gördüğünün çok ötesine yayılmıştı, tüm kilisede tartışma ve rahatsızlık konusu olmuştu. Konstantin'in 313 yılında yayınladığı Milan Fermanı ile kanuni hale gelen Kilise artık Roma İmparatorluğu'nda güçlü bir kuvvet olmuştu. İmparator, 316 yılındaki Donatist İhtilafı da dahil birçok ekümenik konuyu kişisel alakasına almıştı ve Arian tartışmasına bir son vermek istiyordu. Bunu sona erdirmek için Córdoba Kardinali Hosius'u araştırması ve mümkünse ihtilafı çözmesi için gönderdi. Hosius, İmparator'dan açık bir mektup ile donatılmıştı: "Binaenaleyh sizlerin her biri diğerine nezaket gösterecek, sizin sadık kulunuzun tarafsız nasihatlarını dinleyeceksiniz" Fakat Hosius'un çabalarına rağmen tartışma hiddetlenerek devam etti, Konstantin 325 yılında eşi benzeri görülmemiş bir adım attı: Muhtemelen Hosius'un tavsiyesi ile İmparatorluğun dört bir tarafındaki kilise piskoposluk bölgelerinden bu sorunu çözmesi için bir Konsil çağırdı.
Roma Britanyası hariç tüm İmparatorluğun bölgeleri, Konsil'e bir ya da daha fazla temsilci yolladılar; kardinallerin çoğunluğu Doğu'dan geldiler. Papa I. Sylvester, çok yaşlı olduğu için kendisi katılamamış, yerine iki rahipten oluşan delegasyonu katılmıştır. Piskoposu Aleksandros gibi Arius'un kendisi de Konsil'e katıldı. Ayrıca Kayseryalı Eusebius, İzmitli Eusebius ve hayatının çoğunu Aryanizm ile mücadele ile harcayan ve Konsil tarafından uyarlanan Teslis Dogmasının şampiyonu olan genç papaz Athanasius da katılmıştır. Ana oturum toplanmadan önce, Hosius İznik'te başta Aleksandros ve taraftarları ile buluştu. Konsil, İmparatorun başkanlığında toplantı, İmparator, bazı tartışmalara katıldı, hatta bazılarını kendisi yönetti.
Birinci İznik Konsili, İzmitli Eusebius'un liderliğinde 22 kardinal Arius'u destekliyorlardı. Fakat Arius'un bazı yazdıkları yüksek sesle okununca, çoğu katılımcı tarafından kafirlikle suçlandılar.
Tanrı Baba ile Nasıralı İsa'nın "aynı mahiyetten" eş-tözlü ve eş-ebedi/ezeli olduklarını söyleyen denklik üzerine kurulu Teslis inancını savunanlara, genç rahip Athanasius liderlik ediyordu. Bunun yerine  

Açe, Endonezya'da özel bir eyalettir. Sumatra Adası'nın kuzey ucunda bulunur.

Banda Açe (Endonezce: Banda Aceh), Endonezya’ya bağlı Açe Eyaleti’nin başkentidir. 1962’ye kadar halk arasında Kuta Raja (“Kral Şehri”) adıyla anılmıştır.“Banda” adının Farsçada “liman” anlamına gelen bandar kelimesinden türediği; “Açe” (Aceh) adının ise Keling dilindeki aci/aca sözcüklerinden geldiği ve “güzel” ve “sevimli” anlamlarını taşıdığı öne sürülür [kaynak belirtilmeli]. Bölge adının tarih boyunca farklı biçimlerde yazılması, Açe'nin çok sayıda ulusun uğrak noktası olmasından kaynaklanmaktadır. İngilizce kaynaklarda Acheh, Atjeh veya Achin; Osmanlı arşivlerinde ise Açi, Aşi ya da Açin olarak geçer. Yerel sözlü anlatımlarda Aceh adının “a” (Araplar), “ç” (Çinliler), “e” (Avrupalılar) ve “h” (Hintliler) harflerinin kısaltması olduğu belirtilir. Ayrıca Atjeh yazımının Arap, Türk, Japon, Avrupa ve Hint halklarına gönderme yaptığı da iddia edilir.

Açe Endonezya'da yer alan bir bölgedir. Açe bir sultanlık olarak 1514'te kurulmuştur. Açe'yi sömürgeleştirmeye çalışan ve Sumatra'yı işgal amacında olan ilk Batılı güç Portekizlilerdir. Portekizlilerin baskıları sonucu Açeliler, 1565'te İstanbul'a bir heyet göndererek Osmanlı Devleti'nden yardım istemişler ve sonrasında Osmanlı Devleti ile bir antlaşma imzalanmıştır (1567). Antlaşma çerçevesinde Osmanlı Devleti Açe'ye cephane ve silah göndermiştir. Açe, sömürgeleştirme çabalarına karşı mücadele etmişse de sonunda Hollandalılar bölgeye egemen olmuştur. Hollanda 1873'te Açe'ye ültimatom vererek bir takım ayrıcalıklar ve isteklerde bulunmuştur. Ültimatomun reddedilmesi üzerine başlayan savaş, Hollanda'nın teknolojik üstünlüğü nedeniyle Açe'nin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Açe Sultanı Tunku Muhammed Davut'un 1903'te Hollandalıların egemenliğini tanımış ve bölge yönetim bakımından Hollanda kolonisine dahil olmuştur. Sonrasında Hollanda Açe'ye bir genel vali atamıştır. Hollanda'nın Açe'deki egemenliğini Endonezya'ya devretmesi, Açeli bağımsızlık yanlılarını tekrar direnişe sevketmiştir. 1976'da silahlı direniş amacıyla Gerakan Aceh Merdeka (Özgür Açe Hareketi=GAM) isimli, silahlı bir direniş örgütü kurulmuştur. Açe'deki şiddet ve terör olayları nedeniyle yaklaşık 130,000 kişi mülteci konumuna düşmüştür. İki milyondan fazla Açeli, başkent Benderaçe'de toplanarak 8 Kasım 1999'da bağımsızlık ya da Endonezya'ya bağlılık konusunda referandum istediklerini ilan etmişlerdir. 26 Aralık 2004 tarihli tsunami felaketiyle gündeme gelmiş ve Kızılay tarafından 8 TIR yardım malzemesi acilen ulaştırılmıştır. Halkın %98'i Müslüman olup, bayrağı Türk bayrağından esinlenmiştir.

2004 yılında yaşanan büyük tsunami felaketi nedeniyle, bölgeye giden BBC muhabiri George Alagiah, ilk izlenimlerini şöyle anlatıyordu:
"Açe'ye indiğimde kendimi Türkiye'de sandım. Hayır, her yerde kebap dükkânları olduğu için değil... Bana kartpostal satmaya çalışan çocukları gördüğümden de değil... Yok yok, ayakkabı boyacılarının bağrışmalarından ya da araba kornalarından da değil... Belki inanamayacaksınız ama; herkesin Türk bayraklı şapka giymesinden dolayı böyle bir fikre kapıldım. Yolda gördüğüm bir genç Açeli'ye, neden şapkalarında Türk bayrağı olduğunu sorduğumda bana verdiği yanıt çok ilginçti. Adı Recep olan bu genç, 'kendi bayrağımız olan şapkayı giyersek, altı ay hapis yatıyoruz. Türk bayrağına kimse bir şey diyemiyor. Türk bayrağı da bizimkiyle aynı... Zaten, Türkler bizim atalarımız sayılır ve biz bayrağımızı 500 yıl önce onlardan almışız. Bundan dolayı, ne zaman bir maç olsa Türkiye millî futbol takımının formasını giyiyor, evlerimize Türk bayrağı asıyoruz.' "Şaşırdım kaldım 'Tanrım bu Türkler nerede yok?' dedim".

Osmanlı Devleti 16. yüzyılda Hint Okyanusu'na büyük boyutlara varan birçok savaşlarda bulunmuş, Müslüman halkların paylarını korumuştur. Böylece Hristiyan Avrupalı ülkelerin denizaşırı askerî eylemlerine karşı, bölgenin güvenliğini sağlamış, ticarî yolların denetimini ele geçirmiş, farklı Müslüman gruplar arasında da din birliğini sağlamıştı. Bunun sonucunda, Endonezya sınırları içerisinde bulunan Sumatra Adası'nın  kuzey bölgesindeki Açe Krallığı, Osmanlı egemenliğini kabul etmişti. Osmanlı'dan yıllarca askeri ve ekonomik yardım alan bu krallık, en sonunda Türk bayrağını kendine özgürlük simgesi olarak seçmişti.
Bugün Endonezya'dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma çabasını veren ve kendi dillerinde adı "Nanggröe Açe Dârüsselam" olan Açe, Aralık 2004'te tsunami ile yerle bir olmuş, Türk halkının dikkatini ilk kez, yaşanan bu felaket yanında, dalgalandırdıkları Türk bayraklarıyla çekmişti.
"Türkiye nerede, Endonezya nerede?", "Türkler buraya neden gitsin?", "Türk bayrağı neden Sumatra'da dalgalansın?" sorularının yanıtını, Avrupalı tarihçiler çoktan vermişti. Güneydoğu Asya tarihçisi Anthony Reid'in belirttiği gibi, Osmanlı Devleti'nin uğraşı iki ayrı dönemde olmuştu. Birinci uğraş Gujerat'taki (Hindistan'ın güney batısı) ve Endonezya çevresindeki Müslümanları korumak ereğiyle yapılan "askeri operasyon", ikincisi de 1560 yıllarda Kızıl Deniz ticaretini denetim altına almak ve Avruparlıları buradan uzak tutmak için gerçekleştirilen "ticari operasyon"du. Bu süreç içinde, bölgenin Avrupalı kolonicilere karşı kendilerini savunabilmesi için silah ve cephane yardımı yapılmıştı.
Ünlü Türk tarihçisi Zuhuri Danışman'ın verdiği bilgiye göre, Açeliler yabancı yayılmacılara karşı, Türkler'den sık sık yardım istemişlerdi. Bunun nedeni ise, Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa'nın önerisi üzerine, Süveyş'te Portekizlilerle başa çıkabilmek için, Türk Sultanı tarafından 1530'da bir donanma yaptırılması ve bu donanmanın Hint Okyanusu'ndan da sorumlu olmasıydı.
Ayrıca Osmanlı döneminde buraya giden Türk komutanlar buraya yerleşmesiyle, zamanla burada bir Türk köyü meydana gelmiştir.

Açe, 26 Aralık 2004'te meydana gelen 9.2 büyüklüğündeki Hint Okyanusu depremi sonucunda oluşan tsunamiden en çok etkilenen bölgelerden biridir. 170.000'den fazla insan tsunami nedeniyle hayatını kaybetti ve yaklaşık 500.000 kişi evsiz kaldı. 

İdari olarak, Açe eyaleti Benderaçe, Langsa, Lhokseumawe, Subulussalam ve Sabang olmak üzere beş özerk şehir ve bunlara bağlı on sekiz ilçeye ayrılmıştır. Başkent ve en büyük şehir Benderaçe'dir.

Açe Darussalam eyaletinin resmî web sitesi

Barotseland (Lozi: Mubuso Bulozi), Namibya, Angola, Botswana, Zimbabwe arasında, Zambiya'nın doğu ve kuzey eyaletlerinin yarısı ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Katanga Eyaleti'nin tamamı dahil bir krallıktır. Orijinal kolları Luyi (Maluyi) olan ve aynı zamanda Güney Sotho kabilesini asimile eden, akrabalık yoluyla birbirine bağlı 46'dan fazla bireysel, önceden farklı kabileden oluşan birleşik bir grup olan Lozi halkının veya Barotse  veya Malozi'nin anavatanıdır.
Barotseler, Sesotho ile en yakından ilişkili bir dil olan Silozi'yi konuşur. Barotseland 252.386 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor, ancak tarihinin belirli noktalarında iki kat daha büyük olduğu tahmin ediliyor. Bir zamanlar bir imparatorluk olan krallık, Zambiya'nın doğu ve kuzey eyaletlerinin yarısı ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Katanga Eyaleti dahil olmak üzere Namibya, Angola, Botswana, Zimbabve'ye kadar uzanıyordu.
İngiliz sömürge yönetimi altında Barotseland, 19. yüzyılın sonlarından itibaren İngiliz Kraliyeti'nin bir koruyucusuydu. Barotseland kralı için Lozi kelimesi olan Litunga, önce İngiliz Güney Afrika Şirketi (BSAC) ile ve ardından krallığın Litunga'ya göre geleneksel otoritesinin çoğunu sürdürmesini sağlayan İngiliz hükûmeti
ile anlaşmalar müzakere etmişti. Barotseland, esasen bir ulus-devletti, Kuzey Rodezya'nın daha büyük himayesi içinde bir himayeydi. Bu himaye statüsü karşılığında Litunga, BSAC'a Barotseland'de maden arama hakları verdi.
1964'te Barotseland, o ülke bağımsızlığını kazandığında Zambiya'nın bir parçası oldu. Ancak, bazı insanlar Zambiya'nın 1964 Barotseland Anlaşmasını ihlal ettiğini iddia ederek Zambiya'dan bağımsızlık istiyor. 2012'de, kendilerine Barotseland Ulusal Konseyi adını veren bir grup geleneksel Lozi lideri bağımsızlık çağrısında bulundu. Ancak diğer aşiret reisleri ayrılığa karşı çıkıyor.

Kalbi, Zambezi Nehri'nin yukarısındaki  Bulozi veya Lyondo olarak da bilinen Barotse Taşkın Ovasıdır, ancak Zambiya'nın Batı Eyaleti'nin tamamını kapsayan platonun çevredeki yüksek zeminini de içerir. Sömürge öncesi zamanlarda, Barotseland şu anda Kuzeybatı, Orta ve Güney Eyaleti olan bazı bölgelerin yanı sıra kuzeydoğu Namibya'daki Caprivi'yi ve Cuando ya da Mashi Nehri'nin ötesinde güneydoğu Angola'nın bazı komşu kısımlarını içeriyordu.

Barotseland'in kökenleri belirsizdir, ancak Lozi mitolojisinde öne çıkan bir konudur. Barotse eyaletinin 500 yıldan fazla bir süre önce Lozi reisi Kraliçe Mbuywamwambwa tarafından kurulduğuna inanılıyor. Halkı Kongo'dan gelen göçmenlerdi. Şuanki Barotse krallığını oluşturan diğer etnik gruplar Güney Afrika, Angola, Zimbabve, Namibya ve Kongo'dan göç etti. Barotse (Lozi), 17. yüzyılda Zambezi Nehri'ne ulaştı ve krallıkları, Güney Rodezya'dan Kongo'ya ve Angola'dan Kafue Nehri'ne kadar yaklaşık 25 kişiden oluşana dek büyüdü. Lealui ve Limulunga, Lozi krallarının mevsimlik başkentleriyken, Barotseland zaten bir monarşiydi.
1939 yılında Balovale Anlaşmazlığı'yla bağlantılı olarak Barotse'nin tarihine ilişkin ayrıntılı bir araştırma yapıldı, aşağıya bakınız.
1845 yılında Barotseland, Lesotho'dan Makalolo (Kololo) tarafından fethedildi  -bu nedenle Barotse dili Silozi, Sesotho'nun bir çeşididir. Makololo, Livingstone Barotseland'i ziyaret ettiğinde iktidardaydı, ancak 30 yılın ardından Luyi, Kololo kralını başarıyla devirdi.

Barotseland'in sömürge döneminin başlangıcındaki statüsü, Zambiya olan diğer bölgelerden farklıydı. Zambezi'nin kuzeyindeki, Cecil Rhodes'in İngiliz Güney Afrika Şirketi'yle (BSAC) bir maden imtiyazı ve koruyuculuk antlaşması imzalayan ilk bölgeydi.

1880 yılında krallık istikrara kavuştu ve Kral Lewanika, krallığın bir devlet olarak uluslararası alanda tanınmasını sağlamak için 26 Haziran 1889 tarihinde bir antlaşma imzaladı. Elmasın keşfinden sonra Kral Lewanika, Avrupa'yla ticaret yapmaya başladı. İlk ticaret imtiyazı 27 Haziran 1889 tarihinde Harry Ware ile imzalandı, karşılığında Kral Lewanika ve krallığı korunacaktı. Ware, imtiyazını İngiliz Güney Afrika Şirketi'nden Cecil Rhodes'a devretti. Askeri korumanın iyileştirilmesini isteyen ve İngiliz Hükûmetiyle bir antlaşma imzalama niyetiyle Kral Lewanika, 26 Haziran 1890 tarihinde Lochner imtiyazını imzaladı ve Barotseland'i İngiliz Güney Afrika Şirketi'nin koruması altına aldı. O zamanlar, Güney Rodezya'da, Nyasaland'da ve daha doğuda Avrupa idaresi vardı ve o zamanlar Kuzey-Doğu Rodezya (merkezi Fort Jameson, günümüzde Chipata merkezli) ve ayrıca Kuzey-Batı Rodezya -temelde Barotseland olarak adlandırılan yerde Avrupa idaresinin başlangıcı vardı. Daha sonra, bu ikisi idari olarak basitçe "Kuzey Rodezya" olarak birleştirildi, daha sonra diğerlerinden biraz farklı muamele gören beş il ve Barotseland'a bölündü.
Daha sonra Lewanika, Londra'ya ve Kraliçe Victoria'ya, BSAC ajanlarının imtiyazın şartlarını yanlış beyan ettiğini  protesto etti, ancak protestoları sağır kulaklara kulak asmadı ve 1899 yılında Birleşik Krallık bir hamilik ilan etti ve onu Barotziland-Kuzeybatı Rodezya'nın bir parçası olarak yönetti.

1930 yıllarında Barotseler'in işgal ettiği toprakların kuzeyindeki toprakları işgal eden Balovale ve Balunda aşiretleriyle Barotseler arasında sorun çıktı. Barotseler, bunların vasal kabileler olmadıklarını iddia ederken, olduklarını iddia ettiler. Sonunda, hükûmet karar vermek için bir komisyon kurdu ve Barotse kaybetti.

18 Mayıs 1964 tarihinde Litunga ve Kuzey Rodezya Başbakanı Kenneth Kaunda, Barotseland ile İngiliz Hükûmeti arasındaki daha önceki antlaşmanın yerine Barotseland'in Zambiya içindeki konumunu belirleyen "1964 Barotseland Antlaşması"nı  imzaladılar. Antlaşma, uzun bir yakın sosyal, ekonomik ve politik etkileşimler geçmişine dayanıyordu, ancak Barotseland'e önemli bir ölçüde devam eden özerklik tanıdı. Barotseland Antlaşması, Barotse yetkililerine yerel özyönetim hakları ve arazi, doğal kaynaklar ve yerel yönetim dahil olmak üzere belirli konularda danışılması için haklar verdi. Ayrıca Barotseland Litunga'sını "Barotseland hükümeti ve idaresi için başlıca yerel otorite" olarak kurdu; "Barotse Yerli Hükümeti", "Barotse Yerli Otoriteleri", "Barotse Yerel Mahkemeler" olarak bilinen mahkemeler, "yerel yönetimle ilgili konular", "alan", "ormanlar", "balıkçılık", "kontrollü avlanma", "av hayvanlarının korunması", "Barotse yerel hazinesi", bira tedariki ve "yerel vergilendirme"nin kontrolünde kalacağını açıkladı. Ayrıca Barotseland mahkemelerinden Zambiya mahkemelerine herhangi bir itirazda bulunulmayacaktı.
24 Ekim 1964 tarihinde yeni bağımsız Zambiya'nın cumhurbaşkanı olarak göreve başlamasından sonraki bir yıl içinde, Başkan Kenneth Kaunda, anlaşma kapsamında Barotseland'a tahsis edilen yetkilerin çoğunu fesheden çeşitli yasalar çıkarmaya başladı. Özellikle, 1965 Yerel Yönetim Yasası, Barotseland'i yöneten geleneksel kurumları kaldırdı ve krallığı tek tip bir yerel yönetim sisteminin idaresi altına getirdi. Daha sonra 1969 yılında Zambiya Parlamentosu, 1964 tarihli Barotseland Antlaşmasını iptal eden Anayasal Değişiklik Yasasını kabul etti. O yılın ilerleyen saatlerinde hükümet, Barotseland'in ismini Batı Eyaleti olarak değiştirdi ve tüm eyaletlere "eşit" muamele edileceğini duyurdu. Antlaşmanın feshedilmesi ve birbirini izleyen hükûmetlerin anlaşmayı geri getirmek için tekrarlanan çağrıları görmezden gelmedeki inadı, bölgede süregelen gerilimi yükseltti. Kenneth Kaunda'nın Birleşik Krallık'ın Zambiya Bağımsızlık Yasasını "iptal etmesinin" nedenlerinden birinin, Barotseland'in devamı için çağrıda bulunması olduğu bildiriliyor.
Barotseland bağımsızları, ayrı bir devlet olarak muamele görmek için lobi yapmaya devam ettiler ve daha sonraki eyaletler olan Kuzey Rodezya ve bağımsız Zambiya'da önemli özerklik verildi. Bağımsızlık öncesi görüşmelerde Barotse, "Kraliçe Victoria'nın korumasının" devam etmesini istedi.

Zaman zaman ayrılma isteği dile getirildi, bu da Kenneth Kaunda hükûmetiyle bazı sürtüşmelere neden oldu, Kaunda'nın ismini Barotseland Eyaletinden Batı Eyaletine değiştirmesine ve ardından 1964 Antlaşmasını yırtmasına yansıdı. Barotse aktivistlerinin görüşlerine göre, Lusaka'daki hükûmet de Barotseland'i gelişmeden mahrum bıraktı -merkeze giden tek bir katranlı yolu var, Lusaka'dan eyalet başkenti Mongu'ya ve diğer eyaletlerde bulunan türden devlet altyapı projelerinden yoksun. Kariba Barajı hidroelektrik santralinden eskiyen bir bağlantıya  bağlı olarak elektrik tedariki şu anda düzensiz. Sonuç olarak, zaman zaman ayrılıkçı görüşler hala yayınlanmaktadır.

2012 yılında bir Barotseland Ulusal Konseyi, Barotseland'ın başlangıçta Zambiya'ya katıldığı antlaşmayı feshettiğini iddia ederek Zambiya'nın 1964 tarihli Barotseland Antlaşmasını feshetmesini kabul etti.
2013 yılında Barotseland, şu anda Birleşmiş Milletler'de temsil edilmeyen halklara ses vermeye adanmış bu uluslararası organizasyonda Tibet ve Tayvan'a katılarak UNPO, Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü'nün  üyesi oldu. Estonya, Letonya, Ermenistan ve Doğu Timor da dahil olmak üzere birçok modern Devlet, UNPO'nun eski üyeleri idi.
Zambiya'da devam eden insan hakları ihlalleri nedeniyle, 2013 yılında Barotseland Ulusal Özgürlük İttifakı, Zambiya'nın ihlallerini incelemesi için Banjul'daki Afrika İnsan ve Halk Hakları Komisyonu'na da dilekçe verdi. Bu konu şu anda komisyon tarafından inceleniyor.

Batı Papua Cumhuriyeti (Endonezce: Republik Papua Barat), Yeni Gine adasının batı kesiminde, Papua halkları tarafından Temmuz 1971'de tek taraflı olarak ilan edilen ancak tanınmayan bir devlettir. Batı Papua olarak da adlandırılan ve Endonezya veya başka bir ülke tarafından tanınmayan Papua ve Papua Barat eyaletlerini içerir.
Batı Papua Kurtuluş Örgütü (WPLO) ve Batı Papua Ulusal Kurtuluş Ordusu (WPLNA) adlı iki örgüt, bazıları Endonezya devletinin kurumlarına karşı mücadelede şiddet yöntemlerini kullanan bağımsızlığı uygulamaktan kendilerini sorumlu görüyor.

Güneydoğu Asya'daki Hollanda egemenliğinin nihai olarak sona ermesinden sonra, 1949'da bölgede siyasi bağımsızlık zaten başlamıştı. Ancak bu, Endonezya devletinde tam bir ilhakla hızla sona erdi. 1963'te, iki yıllık bir askeri çatışmanın ardından bağımsız bir devlet kurma girişimi başarısız oldu.Bağımsızlık istekleri (Eylül 2018 itibarıyla), Birleşmiş Milletler'i de bu çabaları desteklemeye çağıran Vanuatu tarafından yoğun bir şekilde desteklenmektedir.
2019'un başlarında bir bağımsızlık referandumu uygulamak için verilen bir dilekçede, bölgenin 2,5 milyon sakininden 1,8'i referandumun yapılması yönünde oy kullandı.

Batı Papua hakkında bilgiler 2 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Belucistan, Pakistan'ın en batıdaki ve en büyük eyâleti. Batıdan İran, kuzey ve kuzeybatıdan Afganistan, kuzeydoğudan Hayber Pahtunhva, doğudan Pencab ve Sind eyâletleri ile çevrilidir. Güneyde Umman Denizine 1062 kilometrelik kıyısı vardır. Eyâlet bugünkü sınırlarıyla 1 Temmuz 1970'te oluşmuştur.

Ad, "Baluch / Baloch" olduğu tartışma bürünmüş. Bazıları anlam bir Aryan (Eski Farsça) sözcük olduğunu iddia ederken, "göçebe" anlamına gelir ki "horoz sorguç."
Beluci dili İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, İran Körfezi, Arap ülkeleri, Türkmenistan ve Doğu Afrika'da konuşulur. Kürtçe, Farsça, Peştuca, Dari, Tacik, Osetya içerir Hint-Avrupa dil ailesinin İran grubunun bir üyesi olarak sınıflandırılır. Baluchi yakından Kürtçe ve Farsça ile ilgilidir.
Doğu ve Batı: İki ana lehçeleri vardır. Ama, Baluchi konuşanların toplam sayısı tahmin etmek zordur çoğu aynı zamanda en yaygın Baluchi literatürde kullanılmış lehçesi olan Batı Baluchi, konuşuyoruz, altı milyon civarında muhtemelen vardır. Batı lehçesi içinde iki ayrı lehçeleri, Rakhshani (kuzey bölgelerinde) ve Makrani (güneyde) vardır. Doğu Baluchi lehçeleri (Pakistan Belucistan, Pencap ve Sindh kuzey-doğu bölgelerde) konuşulan bölgelerde bunun çok az yazılı olarak kullanıldığı için hesaplar eğitim, gelir, özellikle az gelişmiş birçok yolu vardır.

Belucistan coğrafi bölgelere göre Pakistan, ülkenin en büyük ili, Pakistan toplam alanının yaklaşık %48 teşkil olduğunu. 2009 tahminlerine göre, Balochistan yaklaşık 10 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Komşu bölgelere İran doğuya kuzeyinde, Pencap ve Sindh için batısında, Afganistan ve Kuzey Batı Sınır Eyaleti üzeresiniz. Güneyde Arap Denizi olduğunu, Eyaletteki ana dilleri yerel Beluçça ve Brahui, ancak çoğunluk dili Peştuca olduğunu belirtir.

Eyalete bağlı olan ilçeler ve eyalet içindeki konumları aşağıda gösterilmiştir.

Belucistan'ın nüfusu yaklaşık 13.162.222 milyondur ve Pakistan nüfusunun %5'ini oluşturur. Eyalet nüfusunun %52'sini Beluçlar %40'ını Peştunlar %8'ini Pencabi, Kürtler ve Farslar oluşturur.

Cerbe (Arapça: جربة), Tunus'ta Gabes Körfezi içinde ada. 514 kilometrekarelik yüzölçümü ile Kuzey Afrika'nın en büyük adası.

1513 yılında Oruç Reis tarafından fethedilmiştir. Bazı Batılı yazarlara göre, Cerbe Deniz Muharebesi Osmanlı'nın Batı Akdenizdeki hakimiyetinin zirvesine ulaştığı muharebe olmuştur. Nitekim Malta ele geçirilememiş fakat Kıbrıs fethedilmiştir.
İklimi yumuşak, toprağı tarıma el verişlidir. Üzerinde bulunan en büyük kent 65.000 kişilik nüfusu ile Humt-Suk'tur. Cerbe Adası başta Alman, Fransız, İtalyan ve Çek turistler olmak üzere birçok yabancı turist çeker. Star Wars filminin 1977 yılında yapılan ilk çekimleri bu adada kayda alınmıştır. Ada Tunus´ta Berberi dilinin hâlâ konuşulduğu az sayıda alandan biridir.

Adada Müslümanların yanı sıra Yahudi azınlık da yaşar. Yüzyıllardır adanın sakinleri arasında yer alan Yahudiler'in sayısı Fransa ve İsrail'e yapılan hızlı göç nedeni ile hızla düşmektedir. Adada bulunan El Griba Sinagogu dünyanın en eski sinagogudur.
20. yüzyılda nüfusu 400.000'i aştığı kaydedilen adanın o dönemdeki sakinlerinin büyük bölümünü Malta'dan sünger avcılığı için gelmiş olan deniz tüccarları oluşturmuştur.

Doğu Kürdistan veya İran Kürdistanı (Kürtçe: Rojhilatê Kurdistanê), Kürdistan'ın İran'da kalan kısmına verilen ismidir. İran Kürdistan'ında bulunan başlıca bölgeler; Kürdistan, Kirmanşah, Batı Azerbaycan, İlam ve Hemedan eyaletleridir.
Kürdistan'ın diğer parçaları ise, Suriye'nin kuzeyi (Rojava), Irak'ın kuzeyi (Başûr) ve Türkiye'nin doğusu (Bakûr)'u kapsar. İran'nın 2011 yılı resmî nüfus sayımına göre; Batı Azerbaycan Eyaleti (3.080.576), Kirmanşah Eyaleti (1.945.227), Kürdistan Eyaleti (1.493.645), İlam Eyaleti (557.599). İran Kürdistan'ı dışında kalan ancak Kürtlerin %46,1'ini oluşturduğu Kuzey Horasan Eyaleti'in 2011 yılı resmî nüfusu (867,727) dur.İran'ın 2011 yılı resmî rakamlarına göre nüfusu 75 Milyondur ve bu rakamın %10'nu Kürtler oluşturur. İran'ın Kürt nüfusunun 4-5 milyonunu Şii Kürtler oluşturur. Şii Kürtler çoğunlukla Kirmanşah olmak üzere az sayıda Kürdistan ve Hemedan bölgesinde yerleşiktir. Kirmanşah'ta yaşayan Şii Kürtler çoğunlukla Caf Aşireti'ndendir. Ayrıca Kuzey Horasan'da Kürt nüfusu içerisinde Şii Kürtler de bulunmaktadır.

İran Kürtlerinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Sasani İmparatorluğu zamanında yazılan Ardeşir'in Oğlu Papag Destanı'nda Kürtler'in Kral Madig önderliğinde I.Ardeşir'e başkaldırdıklarını yazar. Sasaniler'de Kayusi Kürtleri tarafından kurulmuş Kâvusakân (226–380) devleti II.Ardeşir tarafından yıkıldı. Farsi kökenli Firdevsî'nin Şehnâme'sinde bu mücadele konu edilmiştir:"Biraz zora gelince Erdeşir;
Anladı ki ölümsüz olan Kürtler, o değil
İşi zorlaştı savaş meydanındaÜlkedeki bütün Kürtler bir olduAma Pers ordusu da otuz kat fazlaGün gece oluncaya kadar savaştılarÖlü ve yaralılardan savaş meydanı,Yürümek için bile dar geldi artıkKoskoca pers ordusu vardı ordaAma yenildiler Kürt ordusuna"

Bu hanedanlıklar 8-12 ve 13-14  yüzyılları arasında kuruldu ve yıkıldı. İran'ın Urmiye şehri ve yakın bölgelerde ilk olarak Sadaki Kürt devleti (770–827) kuruldu, daha sonra Hasnaviler (959-1121) ve Annaziler (990-1116) Kirmanşah, Dinavar, İlam ve Hanekin'de, Ardelan (Erdelan) ile 13 ve 14.yüzyılda İran'nın Karadağ, Hanekin, Kifri ve Havramanda egemendi. Ardelan Prensliği'nin merkezi önceleri Şahrezur sonrasında ise Senendec şehriydi. Ardelan Prensliği 1169'da kuruldu ve 1867'de Kaçar Hanedanlığı tarafından yıkıldı.

Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer 12. yüzyıl'da Bahar ve Hamedan şehirlerinde bir idari yapı kurmuştur. Daha sonra Dinaver, Senendec, Kerkük ve Kirmanşah bu idareye dahil olmuştur. Kurulan idari yapı Sultan Sencer'in yeğeni Süleyman tarafından yönetildi. Daha sonra 1217'de Harzemşahlar tarafından Selçuklu Türklerinin kalıntısı olan bu idari yapı da ortadan kalktı.

İslam Ansiklopedisi'ne göre Safevi Hanedanı İran Kürdistanı'ndan Azerbaycan'a taşındı. İslam Ansiklopedisi Safevilerin Kürdistanlı olduğunu belirtiyor. Safevi Hanedanı 11. yüzyılda Erdebil'e yerleşti.

Doğu Türkistan (Uygur Arap yazısı: شەرقىي تۈركىستان; Uygur Latin yazısı: Shərqiy Türkistan; Kazakça: شىعىستىق تۇركىستان Shyǵystyq Turkystan; Kırgızca: چىغىش تۇركىستان Çığış Türkistan; Çince (basitleştirilmiş): 东突厥斯坦; Çince (geleneksel): 東突厥斯坦; pinyin: Dōng Tūjuésītǎn) veya Uyguristan (Uygurca: ئۇيغۇرستان), bağlam ve kullanıma bağlı olarak birden çok anlamı olan bir terimdir. Doğu Türkistan, Orta Asya'nın orta bölümünde yer alan Büyük Türkistan'ın doğu kesimidir. "Doğu Türkistan" kavramının coğrafî kapsamı, farklı zamanlarda ve farklı belgelerde hep farklılık göstermiştir; kimi kaynaklara göre Tarım Havzası bölgesini – yani günümüz Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi'nin güney ve batı kesimlerini – kimi kaynaklara göre Xinjiang'ın tümünü kapsar.
Tarihî olarak bu terim, 19. yüzyılda Nikita Biçurin gibi Rus Türkologlar tarafından Qing Hanedanlığı'nın Sincan eyaletinin güneybatı kesimindeki Tarım Havzası'na atıfta bulunan bir başka Batı terimi olan Çin Türkistanı'nın yerini almak için icat edildi. Orta Çağ Farsça toponimi "Türkestan" ve türevleri, daha fazla bölgenin yerel nüfusu tarafından kullanılmadı ve Çin, Çin'in Çin'den kontrol ettiği kısımları ile Batı Bölgeleri olarak Han Hanedanı’ndan beri üst üste gelen bir alan için kendi adına sahipti. 18. yüzyıldan itibaren Tarım Havzası'nın tarihî Uygur ismi, Uygurca'da "Altı Şehir" anlamına gelen Altishahr'dır.
20. yüzyıldan itibaren Uygur ayrılıkçıları ve destekçileri, Doğu Türkistan'ı (veya "Uyguristan'ı") Xinjiang'ın tamamı için ya da bugünkü Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi'ndeki (muhtemelen Urumçi başkenti olduğu) bağımsız bir devlet için kullandılar. Çin adına “Yeni Sınır” anlamına gelen Xinjiang adını reddediyorlar ve ismin yansıtıldığı Çin perspektifinden dolayı, diğer Türk gruplarıyla bağlantıyı vurgulamak için Doğu Türkistan'ı tercih ediyorlar. Ancak milliyetçi yazılarda bile Doğu Türkistan daha eski ve daha dar coğrafi anlamını korudu. Çin'de, terim Avrupa sömürgeciliğindeki kökenleri ve militan gruplar tarafından günümüzdeki kullanımı nedeniyle olumsuz çağrışımlara sahiptir. Çin hükûmeti aktif olarak kullanımınına karşıdır.
Doğu Türkistan, 1991 yılında kurulan, Bildirilmemiş Milletler ve Halklar Örgütü'nün (UNPO) kurucu bir üyesidir.

"Doğu Türkistan" teriminin kullanımı farklı politik sorunlarla yakından ilgilidir. Orta Asya ve Xinjiang bölgelerindeki etnik çeşitlilik nedeniyle, birçok yerin ismi ve bu isimlerin coğrafî kapsamı tartışmalıdır, bu isimler de tarihî olarak bölgedeki toprakların el değişmesiyle kendileri de değişim geçirmiştir. Söz konusu bölgenin günümüzdeki resmi ismi "Xinjiang" (Çince: 新疆; pinyin: Xīnjiāng; Uygurca: شىنجاڭ / Shinjang; Kazakça: شىنجاڭ / Shynjang), ancak ayrılıkçılar "Xinjiang" terimini reddeder.
Ayrılıkçılar, "Doğu Türkistan" terimini Xinjiang'in tümüne veya Xinjiang içerisinde kurmak istedikleri bağımsız devlete atfen kullanırlar. Çince "Xinjiang" terimi, kelime anlamıyla "yeni sınır" anlamına gelir; "Doğu Türkistan" isminin kullanımını destekleyenler, "Xinjiang" ismini bu kelime anlamı nedeniyle fazla kibirli bulurlar. Çin çalışmaları dalında çalışan bazı uzmanlar, Xinjiang'ın Çin'in sözde "yeni" bir toprağı olduğu varsayımını önlemek için "Xinjiang" isminin eski bölge ismi "Xiyu" ("Batı Bölgeleri"; Çince: 西域; pinyin: Xīyù) olarak değiştirilmesini savunur, ancak diğer uzmanlar, Xinjiang'ın Çing Hanedanı için hakikaten yeni bir bölge olduğunu ve Çing Hanedanı'nın Xinjiang'a şu anki ismini verdiğini hatırlatarak şu anki ismin kullanılmasının devam edilmesini savunurlar.
Bazı ayrılıkçılar ve bağımsızlık aktivistleri, Xinjiang'a veya Xinjiang'ın içerisinde kurmak istedikleri devlete atfen "Uyguristan" (Uygurca: ئۇيغۇرستان; Çince: 維吾爾斯坦; pinyin: Wéiwú'ěrsītǎn) terimini kullanır, ancak "Doğu Türkistan" veya "Uyguristan" terimlerinin arasında hangisinin kullanılması gerektiği sorunuyla ilgili henüz fikirbirliği yoktur. "Uyguristan" terimi tarihi olarak günümüz Xinjiang'ın kuzeydoğusundaki vaha bölgelerine – özellikle Kumul ile Turpan yerleşimlerine – atfen kullanılırdı. "Uyguristan" terimi, Uygurlar dışındaki tüm diğer etnik grupların hariç bırakılmasını ima eder, ancak Xinjiang eski tarihinden beri birçok farklı ulus barındıran bir bölge olmuş; Uygurların dışında Xinjiang'da Hanlar, Moğollar, Kazaklar, Huiler ve çok sayıda diğer ulus yaşamaktadır. "Doğu Türkistan" bağımsızlık hareketinin katılımcıları yine çoğunlukla Güney Xinjianglı Uygurlardır; Kazaklar, Özbekler veya diğer Müslüman grupların katılımı nispeten az ve Xinjiang'ın doğusundaki Uygurlar bile ancak nadiren bağımsızlık hareketine katılmaktadır. Ayrılıkçılık duygusu en ağır oranda Uygur diasporasında mevcuttur, ve bu diasporanın üyeleri kendi web sitelerinde ve literatürlerinde sık sık "Doğu Türkistan" ismini kullanırlar, böylece "web ayrılıkçılıkları" olarak da adlandırılmışlardır.
"Çin Türkistanı" terimi eskiden "Doğu Türkistan" ile eşanlamlı olarak kullanılırdı, ancak "Çin" kelimesini içermesi nedeniyle Uygur ayrılıkçılar tarafından, "Türkistan" kelimesini de içermesi nedeniyle Çinliler tarafından reddedilmektedir.
Çin'de "Doğu Türkistan" (Çince: 东突厥斯坦) terimi; Batı emperyalizmi, eski Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ile Doğu Türkistan Cumhuriyeti devletleri ve günümüzde terör örgütü olarak tanınmış Türkistan İslâm Partisi ile özdeşleştirilir. Çin Hükûmeti; Türkistan İslâm Partisi, Doğu Türkistan Kurtuluş Örgütü ve çok sayıda diğer farklı grubu ayırt etmeksizin toplu olarak "Doğu Türkistan Terör Kuvvetleri" olarak adlandırır. "Doğu Türkistan"'ın tanımı tarih boyunca hep farklılık ve belirsizlik göstermiştir, ancak hem tabii coğrafya, hem de insan coğrafyası açılarından hiçbir zaman günümüzde "Xinjiang" olarak bilinen bölgenin sınırlarıyla tam olarak eşit olmamıştır. Bu nedenle Çin'in dış temsilcilikleri, "Doğu Türkistan" teriminin sırf politik bir kavram olduğunu ve hiçbir zaman tarihî veya coğrafî bir kavram oluşturmadığını vurgulayarak bu terimin yabancılar tarafından kullanılmasına karşı olduğunu ve bu kavramın Çin'in egemenliğine ihlâl ettiğini dile getirmiştir.
Uygur uzman Dolkun Kamberi'nin yazılarına göre, bir Ortaç Çağ Uygur el yazmasında "Uygurların Ülkesi" anlamına gelen, "Uygur Έli" terimi bulunmuştur.

Antik Çin'de Yumen Geçidi ( Çince: 玉门关） 'nin batısındaki bölgeler "Xiyu" ("Batı Bölgeleri") olarak bilinirdi. "Xiyu" terimi özellikle Han Hanedanı'nın M.Ö. 60 senesinde Tarım Havzası'nda yönetmeye başladığı bölgeye atfen kullanılırdı. Han Hanedanı'ndan beri ardışık Çin hükûmetleri, bu bölgede meydana çıkan ayrılıkçı hareketler ve yerel isyancılarla yüzleşmeye mecbur kalmıştır. Tüm bunlara rağmen, Xinjiang Çin idaresi altında olmadığı dönemlerde bile özellikle Çin'in Zhongyuan bölgesi ile uzun zamandır yakın bağlar muhafaza etmiştir ve bu nedenle Orta Asya'daki bağımsız Türk devletlerinden farklılık göstermektedir. Göktürkler (Çince: 突厥, antik Çin telaffuzu ile "Tutkyud", çağdaş Standart Çincede "Tūjué"), çeşitli Türk halklarını bir araya getirip büyük bir imparatorluk oluşturdular, ancak bu sonra Batı Göktürk ile Doğu Göktürk kağanlıkları olarak ikiye bölündü. Batı Göktürkler Xiyu bölgesini aldı, ancak Batı Göktürk Kağanlığı 7. yüzyılda Tang Hanedanı tarafından yenildi ve Xiyu bölgesi tekrar Çin yönetimine girdi. Antik tarihteki Batı Göktürkler ile Doğu Göktürklerin daha sonra ortaya çıkan "Batı Türkistan" ile "Doğu Türkistan" kavramlarıyla ilişkisi yoktur.
16. yüzyılda Doğu Çağatay Hanlığı, Xinjiang'ın batı kısmını ve hemen etrafındaki alanları tamamen islamlaş ve türkleştirdi. Bu bölge Farsların arasında "Moğolistan" olarak bilinirdi. Aynı dönem boyunca Xinjiang'ın doğu kısmındaki Kara Del (Çince kaynaklarda "Hami Krallığı" 哈密國 Hāmìguó), Jimi (羁縻) sistemi çerçevesinde fiilen Ming Hanedanı'nın kontrolü altında olan bir wei suo (衛所) oluşturdu. 16. yüzyılın sonuna doğru, çeşitli Oyrat kabileleri Moğolistan Platosu'nun batısından çıkıp Altay Dağları'nı geçti ve Xiyu'ye göç etti, bunun sonrasında da Kazak bozkırına girdiler. 1640 yılında bu Oyratlar bir araya gelip Çungar Hanlığı'nı kurdular, sonra 1680 yılında Güney Xinjiang'daki Yarkent Hanlığı'nı yenip bu bölgeleri kendi yönetimleri altında bir araya getirdiler. Ancak 1757 yılında Çungar Hanlığı, Çing Hanedanı tarafından yok edildi ve Xiyu yine Çin Zhongyuan yönetimine girdi. 
İlk başta Çing memurları bu bölgeye atfen "Xiyu" ismini kullanmaya devam ettiler; Tanrı Dağları'nın kuzeyindeki bölge için "Eski Çungar Toprakları" (准噶爾舊疆), "Çungar Toprağı" (准疆), "Çungar Kesimi" (准部) vb. isimler, Tanrı Dağları'nın güneyi için ise "Müslüman Toprakları" (回疆 Huíjiāng), "Müslüman Kesimi" (回部 Huíbù) vb. isimler kullanılırdı. Bununla eşzamanlı olarak günümüz Xinjiang'ın batı ve güney kısımlarını tanımlamak için "yeni Xiyu toprakları" (西域新疆 Xīyù xīnjiāng) gibi tanımlar kullanılmaya başladı, bu ancak henüz özel isim haline gelmemişti, zira "yeni topraklar" anlamına gelen "Xinjiang" ismi aynı zamanda Yünnan-Guizhou Platosu'nda yeniden Çin yönetimine giren toprakları tanımlamak için de kullanılıyordu, üstelik günümüz Xinjiang'ın doğusundaki Shaan-Gan Genel Valisi topraklarını tanımlamak için kullanılmıyordu. 
Uygurların arasında ise yoğun olarak yaşadıkları Güney Xinjiang bölgesi "Altışehir" (آلتی شهر‎) olarak bilinirdi. İmparator Qianlong'un hükmünün sonuna doğru ve özellikle İmparator Jiaqing'in hükmü sonrasında "Xinjiang," aşamalı olarak sabit bir yer ismi haline geldi; İç Çin (内地)'deki farklı eyalet (省)lerle eşit seviyede "Xinjiang"dan bahsedilmeye başlandı ve günümüz Xinjiang'ın doğusu da en sonunda "Xinjiang" olarak bilinen yeni kavramın kapsamına girdi. General Zuo Zongtang'ın Dungan Ayaklanması'nı bastırması sonrasında Xinjiang, Çin'in resmi bir eyaleti olarak tanındı (新疆省) ve gitgide "Xiyu" isminin yerine "Xinjiang" ismi daha yaygın kullanıma girdi.

"Doğu Türkistan" yer ismi "Türkistan" yer isminden türetilir ve geniş anlamda Türkistan bölgesinin doğu kesimini tanımlamak için kullanılır. "Türkistan" ismi Farsçadan gelir, "Türklerin oturduğu yer" anlamına gelir ve Orta Asya'da Türk dillerini konuşan çeşitli etnik grupların

Fransız sömürge imparatorluğu (Fransızca:  Empire colonial français), 19. ve 20. yüzyılda Britanya İmparatorluğu'nun ardından Dünya'nın en büyük ikinci sömürge imparatorluğuydu. İmparatorluğunun yüzölçümü, anavatan ile birlikte 1900 ile 1939 yılları arasında 13.500.000 km²ye ulaştı. Bu büyüklük toplam karasal alanının %10'u idi. İlk Fransız sömürge imparatorluğu, zirvesinde (1680), 10.000.000 km²'nin üzerine yayıldı, o zamanlar dünyanın sadece İspanyol İmparatorluğu'nun arkasındaki en büyük ikinci imparatorluğu. Fransız Sömürge İmparatorluğu'nun toplam alanı, birinci (çoğunlukla Kuzey Amerika'da) ve ikinci (esas olarak Afrika'da) Fransız sömürge imparatorluklarının bir araya gelmesiyle, dünyanın en büyük ikinci (birincisi Britanya İmparatorluğu'dur) olan 24.000.000 km²'ye ulaştı.

Amerika'daki Fransız sömürgelerinin en önemlisi şüphesiz Kanada'dır. Kanada'ya ilk ayak basan Fransızlar'dan sonra Kanada'ya İngilizler çıkmış ve işgal etmişlerdir. Kanada 1756-1763 yılları arasında cereyan eden Yedi Yıl Savaşı sonunda Fransa'dan İngiltere'ye geçmiştir. Ancak bölgeye getirilen Fransızların dillerini unutmamaları sonucu bugünkü Kanada iki dilli kalmıştır. Bunun dışında Karayip Denizi kıyılarında sömürgeleri vardı ve Haiti ile Fransız Guyanası da Fransız sömürgesidir. Ayrıca günümüzde halen Fransa'ya bağlı olan Guadeloupe ve Martinik vardır.

Fransa'nın Afrika'da hakimiyet kurduğu bölgelerden biri Batı Afrika'ydı. Ana amaç, bölgedeki zencileri birbirinden ayırmaktı. Bu yolla birçok zenci kabilesi birbiriyle konuşamayacak duruma getirildi. Ayrıca misyonerler aracılığıyla Hristiyanlık kabul ettirilmeye çalışıldı. Bugün Batı Afrika'daki birçok devletin resmi dili Fransızcadır.
Doğu Afrika'daki tek sömürge ise Cibuti'dir. Bu devletin resmi dillerinden biri Fransızca, öbürü Arapçadır.
Mağrip bölgesindeki Cezayir, Fas ve Tunus'ta halen Fransızcanın önemi devam etmektedir. Cezayir'de Fransızca gazeteler çıkmaktadır.

Hint Okyanusu'nda Madagaskar adası da sömürge olmuştur. Bunun dışında Komorlar denen adalar da sömürge olmuştur. Bugün hâlâ bir Komor adası Fransa'ya aittir.

Orta Doğu'da Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparılan Suriye ve Lübnan sömürge hâline getirilmiştir. Fransa daha sonra Gaziantep, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Hatay, Adana (hatta Sevr Antlaşması'yla Tokat, Malatya, Sivas) gibi Türk şehirlerine kadar geldi ise de geriye püskürtülmüştür. Bir süre Hatay'ı elinde tutan Fransa, onun bağımsız olmasına göz yumdu. Daha sonra Hatay Türkiye'ye katılarak Fransız sömürgesinden kurtuldu.
Suriye ve Lübnan ise bir süre daha sömürge oldu ama daha sonra bağımsız oldular.

Uzak Doğu Fransız sömürgeleri içindeyse Fransız Çinhindi ve Vietnam vardır.

Fransa
Sömürgecilik
Napolyon Bonapart

Hafsîler, 1228-1574 yılları arasında Tunus'ta hüküm sürmüş Berberi hanedan.
Hanedan adını, Şeyh Ebu Hafs Ömer bin Yahya'l Hintatî'den alır. Muvahhidler'in İfrikiye valisi olan adı geçenin oğlu Yahya söz konusu devletten bağımsızlığını kazanınca hanedan ve devlet de Hafsîler olarak anıldı.
İlk yıllarındaki kudretli dönemlerinde tüm Cezayir ve Libya'ya da egemen olan Hafsîler, daha sonra hızla güçten düştüler ve 1311-1317 yılları arasında Mısır'daki Memlûk Devleti'ne tâbi oldular. 1530'lardan itibaren ise güney ve orta Tunus da Türkler tarafından ele geçirildi ve ülkenin sadece kuzeyi Hafsilerin elinde bulunup Osmanlı Devleti'ne bağlanmamıştır.
Esasen Tunus kentini 16 Ağustos 1534'te fetheden Barbaros Hayreddin Paşa, Hafsîlere son vererek tüm ülkeyi Osmanlı Devleti'ne bağladıysa da bizzat Alman İmparatoru ve İspanya Kralı V. Karl kenti 1535'te geri aldı ve Hafsî Hanedanı tamamen İspanya'nın metbuu olarak hayatiyetine devam etti. Bunu sağlamak için Tunus şehrinde 1535-1574 yılları arasında bir İspanyol Garnizonu konuşlandırıldı.
Tunus, Kılıç Ali Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması tarafından 13 Eylül 1574'te fethedilince, son kukla Hafsî Hükümdarı VI. Muhammed, Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'a götürülerek; İspanyollarla, Müslümanlar aleyhine işbirliği yaptığı için idam edildi.

Hafsi hükümdarları [1]

Hâricîlik, Hâriciyye ya da Havâric (Arapça: الخرج; çoğ. الخوارج), İslâm dininde bir siyasi mezhep olarak Hicrî ilk yüzyılda ortaya çıkmış ve asırlardır kendini değişik şekillerde sergileyen bir hareket. İslâm dünyası içerisinde %2'lik bir kısmı oluşturmaktadır. Tarihte Hâricîler'in en aşırı fırkalarından olan Ezârika'nın ana görüşleri itibarıyla İslâm'dan çıktığını kabul ettikleri ve kendilerinden olmayan diğer Müslümanları tekfîr ile ithâm ederek öldürdükleri bilinmektedir. Günümüzde ise Hâricîler içerisinde en ılımlı kol olarak bilinen İbâzıyye'nin sadece çoğunlukta oldukları bölge olan Uman (tahmini %70) ile nüfusun azınlığını teşkîl ettikleri Cezayir, Tunus'un Cerbe adası, Zanzibar ve Tanzanya'nın bazı muhitlerinde yaşamakta oldukları bilinmektedir. Öte taraftan "Umman İbâdîleri" kendilerinin Hâricîler'in bir dalı oldukları savını kabul etmemektedirler.

Kaynaklar Haricîliğin çıkışının İslam Peygamberi Muhammed döneminde olduğunu belirtir. Muhammed'e arkadaşlık etmiş olan Abdullah b. Zu'l-Hüveysıra'nın sonradan Haricîlerin liderliğini yapmış olan Hurkus b. Züheyrle aynı kişi olması muhtemeldir. Sahih olduğuna inanılan rivayetlere göre Abdullah b. Zu'l Huveysıra et-Temimi "Adil ol! Zira bu paylaştırma Allah'ın rızasının gözetildiği bir paylaştırma değildir." demiş, bunun üzerine Muhammed üzüntüsünü de belli ederek "Ben adil olmayayım da kim adil olsun!" cevabını vermiştir. Bu davranışı üzerine Muhammed'den kendisini öldürmek için izin isteyenlere yine Muhammed engel olmuştur.

Haricîlerin büyük bir kısmının sünnet ve hadisle sabit birçok hükme itiraz ettikleri bilinmektedir. Kaynaklar, az veya çok, korunmuş veya korunmamış olduğuna bakılmaksızın hırsızın elinin kesileceğini iddia ettiklerini, recmi ve mest üzerine meshetmeyi Kur'an'da olmadığı gerekçesiyle reddettiklerini söyler.
Ayrıca Haricî ekollerinden Ebû İsmâil el-Batihî ve takipçileri "sabah bir rekât ve akşam bir rekâtın dışında namaz yükümlülüğü yoktur" görüşüne sahiptirler.

Siyasi, itikadi veya tarihi bazı ihtilaflar nedeniyle Hariciler kendi içlerinde de çeşitli gruplara ayrılmışlardır. Bu grupların bazıları İslam dininin temel akide kaidelerini takip ederken, bazıları İslam dininin itikadi prensiplerinden ayrılarak İslâm dairesi dışı ilan edilmiş ve İslam dinin dışında incelenmiştir. Fakat bu grupların da temelleri Haricîlere ve İslâm dinine dayanır.

Ezârika - Hâricîler'in ilk büyük fırkası.
Beyhesiyye - Hâricîler'in Ebû Beyhes Heysam b. Câbir'e (ö. 94/713) nisbetle anılan bir kolu.
Necedât - I. (VII.) yüzyılın sonlarına doğru özellikle Bahreyn ve Yemâme bölgelerinde yayılmış Hâricî bir fırka.
Sufriyye - İlk Hâricî fırkalarından biri.
İrfanîyye - Banû İrfan'dan Ebû Kurra'nın tâkipçileri
Nükkâriyye - İbâzıyye'nin Tâhert'teki Rüstemî imâmetini kabul etmedikleri için Nükkâriyye (Nekkâriyye) diye anılan ikinci büyük kolu.
Acâride - Acrediyye olarak da bilinen ve daha çok Horasan'da yayılmış olan bir Hâricî fırkası.
Meymûniye - İrade, kader ve istitâat gibi konularda Acâride'den ayrılan Meymûn b. İmrân veya Meymûn b. Hâlid'in görüşlerini benimseyen bir tâli fırka.
Sa'labiler - Sa'labî İbn-i Amîra'nın tâkipçileri
İbâzıyye - Hâricî fırkalarının en mutedili ve günümüze ulaşan tek kolu.

İtikadi sebepler yüzünden bu gruplar çoğunlukla İslam dini dairesi dışında ele alınır.

Meymûniye - (İrade, kader ve istitâat gibi konularda Acâride’den ayrılan Meymûn b. İmrân veya Meymûn b. Hâlid’in görüşlerini benimseyen bir tâli fırka.)
Yezîd’îyye - (Yezîd bin Ebî Ûneyse’nin taraftarlarının oluşturduğu fırka)

Günümüzde Hariciyye mezhebinin, İbâzıyye kolu hariç, diğer kollarının kitlesel varlıkları yok olmuştur. İbadiyye Hariciyye mezhebi kitlesel özellikle bugün Umman'da varlığını sürdürmektedir. Bu kolun kuzey Afrika ve doğu Afrika'ya yayılan mensupları Cezayir'de M’zab'ta, Tunus'ta Cerbe adasında, Tanzanya ve Zengibar'da yaşamaktadırlar. Libya'da "Cebel Nafusa" bölgesinde Ömer el-Muhtâr'ın da mensubu olduğu Sennusi Kabilesi de İbadiyye mezhebine bağlıdır.
Kimilerine göre, Ehl-i sünnet'in köktendincilik kolundan olduğu varsayılan Vehhâbîlik de Haricî kollardan biri olarak gösterilebilir. Nitekim tarihte 18. yüzyıl'da İbn-i Âb’ı-Din ismindeki Hanefî bir âlim, Vehhâbîliğin kurucusu olarak bilinen Muhammed b. Abdülvehhâb'ı, Yeni Haricî olarak tanımlamıştı.
. Günümüzdeki Selefi, Vehhâbî toplumların fikirleri ve davranışları Haricilerle mutabıktır. Vahabi ve Selefiler diğer tarikat ehli müslümanları, küfür, şirk ve bid'at ile itham etmektedirler.

Sıffîn Savaşı
Nehrevan Savaşı
Hâricîler

Ḥamid Ceryat, sahne adı ile Idir (Berberice: Yidir) (25 Ekim 1949, Beni Yenni, Cezayir - 2 Mayıs 2020, Paris), Berberi asıllı Cezayirli sanatçı ve aktivist.

Berberi asıllı Cezayirli sanatçı ve aktivist 1949 yılında Cezayir'de doğdu, 1970'lerden günümüze kadar etkinliğini tüm dünyada sürdüren Idir yaptığı çalışmalarla berberi müziğinin tüm dünyada tanınması ve sevilmesini sağlamıştır. 
Idir Manu Chao, Cheb Mami, Zebda ve Geoffrey Oryema gibi pek çok tanıdık simayla birlikte çalışmıştır.
Sanatçının tarz olarak bazen mistik bazen ruh dünyamızı harekete geçiren eserleri büyük ilgi görmektedir. Idir bir dönem Fransa'da yaşamını sürdürdü ve burada 2 Mayıs 2020'de muzdarip olduğu bir hastalık neticesinde 70 yaşında öldü.

Idir – Interview & Concert, Al Hoceima 2010 6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Idir Concert in Festival Twiza, tanger 11 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Idir Discography
Idir Ssendu 8 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Idir Rif Cultural day ni ifrane, By Agraw 24 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Idir’s Rainbow Nation: Album of rap and R&B duets 9 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (New Album)

Idir Official website 17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mapuçeler (Mapudungun lisânında "Mapu" toprağın, "Çe" de insan kelimelerinden türetilmiştir ve "toprağın insanı" anlamına gelir.) orta ve güney Şili ile güney Arjantin'de yaşayan yerli kızılderili halk.
İspanyolca'da araucanos (Araukanyalı) olarak da bilinirler. Yaygın inancın aksine, Quechua dilindeki arauco (isyan) kelimesi araucano kelimesinin kökeni değildir, daha çok balçıklı su anlamına gelen Arauco kelimesinden türemiştir.
Mapuçeler'in en önemli geçim kaynağı tarımdır. Toplumsal yapı "lonko" adı verilen bir lider veya şefin idaresindeki geniş ailelerden oluşmuştur. Bununla beraber savaş zamanlarında daha büyük topluluklar hâlinde toplanırlar ve aralarından komutan olarak "toqui" ('balta-taşıyıcı') seçerler.
Mapuçeler dinî, iktisâdî ve lisân açısından ortak bir kültüre sâhip olan farklı etnik topluluklardan oluşmaktadır. Etkileri Aconcagua Nehri ve Arjantin steplerine kadar yayılmıştır. Bu farklı topluluklardan arasında orta ve kuzey Şili'nin vadilerinde yaşayan Picunçeler; İtatiaia ve Toltén nehirleri arasındaki vadilerde yaşayan Mapuçeler; Huilliçeler, Lafkençeler ve Pehuençeler ile Aonikenkler, Ferdinand Magellan tarafından Patagonlar adı altında bir olarak kabul edilmişlerdi.

Mapuçeler  ülke çapında örgütlenmemelerine rağmen İnka İmparatorluğu'nun hüküm altına  alma çabalarına karşı birçok kez başarılı bir şekilde direnmişler.
Mapuçeler, Bío-Bío Nehri'ni doğal bir sınır olarak kullanarak İspanyollar'a karşı da savaşmışlar, 1500'lerden 19'uncu yüzyıla kadar kolonileştirilmeye direnmişler. Bu savaş Arauco Savaşı olarak bilinir ve Alonso de Ercilla'nın destansı şiiri La Araucana'da ölümsüzleşmiştir. Şili İspanyol hükümdarlığından ayrıldığında, bazı Mapuçe şefleri kolonistlerin tarafında olmuşlar. Şili'nin İspanya'dan bağımsızlığını kazanmasından sonra, Mapuçeler komşuları ile beraber yaşamış ve ticaret yapmaya devam etmişler. Kolonistler daha çok Bío-Bío'nun kuzeyinde tedbirli bir şekilde yaşamaktaydılar, nadiren de olsa küçük çarpışmalar olmaktaydı.
Sonunda Fransız maceracı Orelie-Antoine de Tounens'nın kendisini Araukanya kralı ilan etmesi, Mapuçelere motivasyon sağlamıştır. Şili ordusu 1880'lerde Arauco Savaşı'na otomatik tüfek gibi modern teknolojilerin sayesine bir son vermiştir. Kuvvet ve diplomasinin birlikte kullanılması ile Şili hükûmeti ve Mapuçe liderleri arasında Araukanya topraklarının Şili ile birleştirilmesi için bir antlaşma imzalanmıştır. Savaş sonucunda, sağ kalanların gözaltına alınması ve harabe gibi küçük yerlerde açlık ve hastalıklarla yaşamaya zorlanmaları nedeniyle Mapuçelerin nüfusu bir nesil içinde yarım milyondan 25.000'e düşmüştür.
Mapuçelerin soyundan gelenler şu anda Güney Şili ve Arjantin çevresinde yaşamaktadırlar. Bazıları hâlen geleneklerine göre ve tarımla yaşamaya devam etmektedirler fakat büyük bir kısmı şehirlere daha iyi ekonomik imkânlar bulma umuduyla göç etmektedir. Son yıllarda Şili hükûmeti geçmişte olan haksızlıkları düzeltme yoluna gitmiştir, örneğin Temuco çevresinde bulunan ilkokullarda müfredat programına Mapudungun dilini ve kültürünü dahil ederek onaylamıştır.

Şili istatistiklerine göre, çoğu Şilili Mapuçe az derecede yerli olmayan kökene sahiptir ve her ne kadar birçoğu kabul etmese de Şili'nin yerlisi olmayan kişilerin %90'ından fazlası değişen oranlarda Kızılderili kökene sahiptir. 2002 nüfus sayımına göre 604.349 Mapuçe vardır, bu Şili'nin nüfusunun yaklaşık %4'üdür. Bunun yanında yaklaşık 300.000 kişi And Dağları'nın diğer tarafında Arjantin'de yaşamaktadır. Topraklarını kaybetmelerinden dolayı, birçok Mapuçe Santiago gibi büyük şehirlerde fakir durumlarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Mapuçe direnişi devam etmektedir, özellikle büyük ormancılık şirketlerinin geleneksel topraklarını yok etmesine ve Pinochet devrinin anti-terörizm kanunlarının son yıllarda topluluk liderlerine karşı sıkça kullanmasına karşı.
Mapuçeler taş aletlerde çok yeteneklidirler, bu yetenekleri sayesinde kendilerine kaleler ve karışık savunma binaları yapabilirler. Hızlı bir şekilde metal işlerine ve at sürmeye alışmışlardır. Avrupalıların kendi saldırı stratejilerini Avrupalılara karşı kullanmışlardır. Daha barışçıl benimsemeler ise buğday ve koyundur. Mapuçe yapımı gümüşler ve dokumların fiyatları çok yüksektir.
Genellikle bir kadın olan şaman veya "machi"  Mapuçe kültürünün çok önemli bir parçasıdır. Machi  kötülüklerin savuşturulması, yağmur yağması, hastalıkların iyileştirilmesi için ayinler yapar, Şili'nin şifalı bitkileri hakkında büyük bilgiye sahiptir ve bu bilgileri çok zor geçen çıraklığı zamanında öğrenir. Tüm kökenlerden ve sınıflardan Şililerin Mapuçeler tarafından bilinen geleneksel şifalı bitkilerin kullanımını da bilmektedirler.
Mapuçe dilleri Şili'de ve az derecede Arjantin'de konuşulur. İki dalı vardır, Huilliçe ve Mapudungun. Quechua ile ilişkili olmasa da biraz sözcüksel etki fark edilebilir. Tahmini olarak Şili'de yaklaşık 200.000 tam akıcı olarak konuşabilen kişi vardır ve hâlâ eğitim sisteminden  yalnızca simgesel olarak destek görmektedir.

Lautaro
Galvarino
Colocolo
Arauco Savaşı
Araucaria
Araukanya ve Patagonya Krallığı
Araucanía

http://www.mapuche-nation.org/english/main/feature/m_nation.htm 16 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.xs4all.nl/~rehue/ 25 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://members.aol.com/mapulink3/mapulink-3i/mapu-nation.html21 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mauretania, Kuzey Afrika'da, Atlas Dağları'nın kuzeyinde günümüzde Fas'ın kuzeyi ile Cezayir'in batı ve orta bölümüne karşılık gelen antik bölgedir.
Bölgenin Berberi kökenli yarı göçebe olan yerli sakinleri, Romalılar tarafından Mauri (Moors) ve Massaesyli olarak adlandırılmıştır. MÖ 6. yüzyıldan itibaren Fenikeliler ve akabinde Kartacalılar, Kuzey Afrika kıyısı boyunca yerleşerek krallık kurmuştur. Kartaca'nın müttefiki olan hükümdarları Massaesyli kralı Syphax'ın, İkinci Pön Savaşı sırasında ölmesiyle MÖ 203'te Massaesyli toprakları Numidya krallığının bir parçası olmuş kısa süre sonrada Mauretania kralları Roma'nın vasalları olmuştur. İmparator Claudius döneminde (yaklaşık MS 44) bölge Roma'ya ilhak edilerek, başkenti Tingis (günümüz Tanca) olan Mauretania Tingitana ve başkenti Caesarea (günümüz Şerşel) olan Mauretania Caesariensis adıyla iki eyalete bölünmüştür. Romalılar kıyı bölümünde yönetimi doğrudan kontrol ederken, eyaletin geniş iç kesimleri çoğunlukla yerel şefler aracılığıyla yönetilmiştir. 3. yüzyılın sonlarında Mauretania Caesariensis'in doğu kısmında Mauretania Sitifensis Eyaleti kurulmuştur.

Merini Sultanlığı, bugünkü Fas'ı ve aralıklı olarak 13. yüzyılın ortalarından 15. yüzyıla kadar Cebelitarık çevresindeki Kuzey Afrika ve güney İspanya'nın bazı bölümlerini kapsıyordu. Sultanlık, Berberî kökenli Zenate kabilesine mensup Merini hanedanı veya Beni Abdülhakk olarak bilinen sünni müslüman bir aile tarafından yönetildi.
1244'te Merini hükümdarları günümüz Fas'ını kontrol eden Muvahhidleri devirdi. Merini hanedanlığı, 14. yüzyılın ortalarında tüm Mağriplerin üzerinde kısa bir süre egemen oldu. 13. ve 14. yüzyıllarda Endülüs'te Gırnata Emirliği'ni destekledi; ancak Cebelitarık Boğazı'nın Avrupa yakasında doğrudan bir yer edinme girişimi olan 1340'ta Tarif Muharebesi'nde yenildi ve 1344'te Algeciras'ın Kastilyalar tarafından fethinden sonra bu çaba sona erdi.
Meriniler 1465 Fas isyanından sonra devrildi. Yönetimde olmak isteyen bir hanedan olan Vattasî hanedanı 1472'de iktidara geldi.

Meriniler, Berberî kökenli Zenate kabilesine mensup olarak Tunus ve Sahra arasındaki bölgede göçebe veya yerleşik hayat sürmüş, hiçbir devlete bağlı kalmamış ve vergi de vermemiştir. Eski grup lideri Mahyu'nun ölmesinin ardından I. Abdülhak döneminde tüm Merini kabilelerine çağrılar yapılmış ve Fas civarına 1213 yılında tam olarak yerleşilmiştir.

Muammer Muhammed Ebu Minyar el-Kaddafi (Arapça: مُعمّر محمد أبو منيار القذّافي; 7 Haziran 1942, Sirte – 20 Ekim 2011, Sirte), devrik Libya lideri. 1969 yılında yapmış olduğu darbe sonucu iktidara gelip, 1970'ten 1972'ye kadar Libya başbakanlığı, 1972'den 1979'a kadar ise Libya devlet başkanlığı görevini yürüttü. 1977-2011 yılları arasında "Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi'nin Kardeşçe Lideri ve Bir Eylül Büyük Devriminin Rehberi" unvanını kullanarak, resmî bir görevi olmadan toplam 42 yıl boyunca Libya'yı yönetti. Dünya kamuoyu tarafından bir diktatör veya otoriter olarak görülmüş olsa da Kaddafi bunu reddetmiş ve kendisinin Libya halkı için sadece bir rehber ve yol gösterici olduğunu söylemişti. Başlangıçta kendisini ideolojik olarak Arap milliyetçiliği ve Arap sosyalizminin bir karışımı olan Baasçılık'a adamıştı, ancak daha sonra kendisi tarafından önerilen bir hükûmet tarzı olan Üçüncü Uluslararası Teorisine göre hüküm sürdü.
İtalyan Libyası'nda, Sirte yakınlarında fakir bir Bedevi ailesinin yanında doğan Kaddafi, Sabha'daki okulunda Arap milliyetçisi oldu ve daha sonra Bingazi Kraliyet Askerî Akademisi'ne kaydoldu. Ordu içinde, Batı destekli Senusi I. İdris monarşisini 1969 darbesinde deviren devrimci bir grup kurdu. İktidara gelen Kaddafi, Libya'yı Devrim Komutanlığı Konseyi tarafından yönetilen bir cumhuriyete dönüştürdü. Kararnameye göre Libya'nın İtalyan ve Yahudi nüfusunu sınır dışı etti ve Batılı askeri üsleri ülkeden çıkardı. İslamcı modernist, hukuk sisteminin temeli olarak şeriatı ve "İslami sosyalizmi" tanıttı. Petrol endüstrisini kamulaştırdı ve orduyu güçlendirmek, yabancı devrimcilere fon sağlamak ve ev inşası, sağlık ve eğitim projelerini vurgulayan sosyal programlar uygulamak için devletin giderek artan gelirlerini kullandı. 1973'te, doğrudan demokrasi sistemi olarak sunulan Temel Halk Kongrelerinin kurulmasıyla bir "Popüler Devrim" başlattı, ancak büyük kararlar üzerinde kişisel kontrolünü ve otoriterliğini sürdürerek korudu. O yıl kendi Üçüncü Uluslararası Teorisini ana hatlarıyla açıkladı ve bu fikirlerini Yeşil Kitap'ta yayımladı.
Kaddafi, Libya'yı 1977'de Jamahiriya ("kitlelerin devleti") adı verilen yeni bir sosyalist devlete dönüştürdü. Resmi olarak yönetimde sembolik bir rol üstlendi ancak muhalefetin polislik ve baskılanmasından sorumlu askeri ve Devrim Komitelerinin başı olarak kaldı. 1970'lerde ve 1980'lerde Libya'nın Mısır ve Çad ile başarısız sınır çatışmaları, yabancı militanlara destek vermesi ve İskoçya'daki Lockerbie Faciası'nın sorumluluğunu aldığı için Dünya sahnesinden gittikçe izole olduğunu iddia etti. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve İsrail ile özellikle düşmanca bir ilişki içine girdi ve 1986'da Libya'nın ABD ve BM tarafından bombalanmasıyla ekonomik yaptırımlar uygulandı.
1999'dan itibaren ise Kaddafi, Arap sosyalizminden kaçındı ve ekonomik özelleştirmeyi, Batı uluslarıyla yakınlaşmayı ve Pan-Afrikanizmi teşvik etti; 2009-2010 yılları arasında Afrika Birliği Başkanlığı yaptı. 2011'deki Arap Baharı'nın ortasında, Libya'nın doğusunda yaygın yolsuzluk ve işsizlikle ilgili protestolar başladı. Durum, NATO'nun Kaddafi karşıtı Geçici Ulusal Konseyi (GUK) lehine askerî müdahalede bulunduğu iç savaşa dönüştü. Hükûmet devrildi ve Kaddafi, Geçici Ulusal Konseyi militanları tarafından yakalanacağı ve öldürüleceği yer olan Sirte'ye geri çekildi. 2011 Libya İç Savaşı sonucunda kurduğu rejim devrildi ve isyancılar tarafından linç edilerek öldürüldü.
Oldukça bölücü bir figür olan Kaddafi, Libya'nın siyasetine kırk yıl boyunca egemen oldu ve yaygın bir kişilik kültünün öznesi oldu. Anti-emperyalist duruşu, Arap Birliği'ne ve Afrika Birliği'ne verdiği destek ve petrol rezervlerinin keşfinin ardından ülkeyi önemli ölçüde kalkındırdığı için övüldü. Buna karşılık birçok Libyalı Kaddafi'nin sosyal ve ekonomik reformlarına şiddetle karşı çıktı; ölümünden sonra cinsel istismarla suçlandı. Pek çok kişi tarafından, otoriter yönetimi insan haklarını ihlal eden ve küresel terörizmi finanse eden bir diktatör olarak kınandı.

1963 yılında Libya Üniversitesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Daha sonra Bingazi'deki Askeri Akademi'ye girdi. 1966 yılında mezun olduktan sonra İngiltere'ye giderek askeri alanda uzmanlık eğitimi gördü. 1966 yılında Arap milliyetçiliğinden etkilenerek anti-siyonist hareketlere katıldı. 1969 yılında okul arkadaşlarıyla birlikte ileride Özgür Subaylar Hareketi adını alacak gizli bir örgüt kurdu. 1969 yılında yüzbaşı rütbesine terfi etti. Bu gizli örgüte dayanarak, o sırada kaplıca tedavisi görmek üzere Türkiye'de bulunan Kral I. İdris'e karşı 1 Eylül 1969 tarihinde darbe yaptı. Albay rütbesi alarak Libya Silahlı Kuvvetleri komutanı oldu. Devrim Komuta Konseyi (DKK) adına denetimi ele geçirip anayasal kuruluşları feshetti. İslam ilkelerine dayanan İslamî Sosyalizm kuracağını açıkladı. Arap Birliği için çalışacağını, bağımsız ülkelerle birlikte ırkçılığa, sömürgeciliğe ve toplumsal baskıya karşı çıkacağını söyledi. ABD'nin 7 Eylül 1969 tarihinde Kaddafi'yi tanıması üzerine kral görevini terk etti.

Libya Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından, Kaddafi ve ortakları, hükûmetlerinin bireysel liderliğe değil, meslektaş kararlarına dayanacağında ısrar etti.
İlk büyük kabine değişikliği, hükûmete yapılan ilk meydan okumanın hemen ardından gerçekleşti. Aralık 1969'da savunma bakanı Adam Said Havvaz ve İçişleri Bakanı Musa Ahmed tutuklandı ve darbe planlamakla suçlandı. Krizin ardından kurulan yeni kabinede, RCC başkanlığını sürdüren Kaddafi, başbakan ve savunma bakanı oldu.
Devrim Komuta Konseyinde Kaddafi'den sonra ikinci olarak görülen Binbaşı Abdel Salam Jallud, başbakan yardımcısı ve içişleri bakanı oldu. Bu kabine, beşi Devrim Komuta Konseyi memuru olmak üzere toplam on üç üyeden oluşuyordu. Hükûmete, Temmuz 1970'te ikinci kez, eski Kral İdris'in uzak kuzenleri Abdullah Abid Sanusi ve Ahmed el-Senussi ile Fezzan'ın Sayf an Nasr klanının üyeleri, iktidarı kendileri için ele geçirmek için plan yapmakla suçlandığında, ikinci kez meydan okundu. Komplo engellendikten sonra, RCC memurları ilk kez yeni bakanlar arasında çoğunluğu oluşturarak önemli bir kabine değişikliği meydana geldi.

2 Mart 1977'de kurulan Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi adlı yeni devlet, Muammer Kaddafi yeşil kitabının ve İslam ideolojisine dayanmasına isterdi. Kaddafi gerçekleştirdiği devrimden sonra kendisine "Libya Kardeşçe Lideri ve Devrim Rehberi“ adını verdi çünkü resmi bir unvanı yoktu.
Libya hükûmeti, Cemahiriye'nin herhangi bir siyasi partiye sahip olmayan, halkı tarafından yerel halk konseyleri ve komünler (Temel Halk Kongreleri olarak adlandırılır) tarafından yönetilen doğrudan bir demokrasi olduğunu iddia etti. Resmi retorik, ulus devlet fikrini küçümsedi, kabile bağları ulusal ordunun saflarında bile öncelikli kaldı.

Cemal Abdünnasır'ı örnek aldı. Mısır'da gerçekleştirilen reformları kendi ülkesinde de uygulamaya başladı. 16 Ocak 1970 tarihinde yeni anayasa hazırlanınca başbakanlık ve savunma bakanlığı görevlerini üstlendi. İngiliz askeri üstlerini ve birliklerini ülkeden çıkardı. Petrol şirketleri ulusallaştırıldı. İtalyan ve Yahudi azınlığın mal varlığına el koyarak onları göçe zorladı. Cemal Abdünnasır'ın ölümünden sonra Arap dünyasında onun rolünü üstlenmeye çalıştı. Kimi Afrika ülkelerindeki Müslümanlara ve Arap ülkelerindeki sol eğilimli hareketlere destek oldu. SSCB'yle yakın ilişkiler geliştirdi. 1982-1983 yılları arasında Afrika Birliği Dönem Başkanlığı yaptı. Nükleer geliştirme programı yürüttüğü iddiasıyla eleştirilen Kaddafi, 2004 senesinde tüm Nükleer projelerinin durdurulduğunu dünya kamuoyuna bildirmiştir.

Kıbrıs Harekâtı sırasında Türkiye'ye askeri yardımda bulundu. Ancak daha sonra Türkiye ile ilişkiler bozuldu. Türkiye'yi ABD ve İsrail ile yakınlaşıp beraber hareket etmekle suçladı ve 1996 yılında Libya'yı ziyaret eden dönemin Türkiye Başbakanı Necmettin Erbakan'ı sert bir dille eleştirdi. Kaddafi, 1998 yılında Türkiye ile Suriye'nin arasının gerilmesinden sonra Türkiye'nin Kürt ayrımcılığı yaptığını ve İsrail'in Suriye'yi işgalini kolaylaştırmada öncü rol oynadığını ifade etti. Ayrıca Türkiye'nin Suriye'ye saldırması halinde, Libya'daki Türk şirketlerini kapatacaklarını ve yerine Yunan şirketlerinin çalışmasına izin vereceklerini açıkladı.

15 Şubat 2011 tarihinde Bingazi şehrinde Kaddafi'ye karşı ilk protestolar başladı, protestolar yoğunlaştıkça ülkede genelinde yayılmaya başladı ve ardından Trablus'a yayıldı, Libya hükûmeti göstericilere karşı ölümcül güç kullanmaya başladı. Güvenlik güçleri ve paralı asker birlikleri, göstericilerden oluşan kalabalığa gerçek mühimmat ateşledi. Göstericiler ayrıca tanklar ve toplarla ve havadan savaş uçakları ve helikopter savaş gemileriyle saldırıya uğradı. Rejim, ülke genelinde iletişimi kısıtladı, interneti engelledi ve telefon hizmetini kesintiye uğrattı. 21 Şubat'ta Kaddafi'nin oğullarından biri olan Seyfülislam; devlet televizyonunda meydan okuyan bir konuşma yaparak huzursuzluktan dışarıdan ajitatörleri sorumlu tuttu ve daha fazla gösterinin ülkede iç savaşa yol açabileceğini söyledi. Kaddafi rejimin "son kurşuna" kadar savaşacağına söz verdi. Arap Baharı'nın etkisiyle ülkede bir iç savaş yaşandı. 23 Ağustos 2011 tarihinde Trablus'un düşmesiyle Kaddafi rejimi yıkıldı. 20 Ekim 2011 tarihinde, Sirte'de, NATO destekli Ulusal Geçiş Konseyi askerleri tarafından yakalanarak feci bir şekilde linç edildi ve sonrasında vuruldu. Ulusal Geçiş Konseyi askerleri “Kaddafi kanalizasyon borusunun içinde saklanıyordu” söylediler. Linç edilerek öldürülmesi bazı çevrelerde tepkiye sebep olmuştur. Kaddafi'nin cesedi "Afrika Pazarı" adı verilen bir pazardaki soğuk hava deposunda tutuldu. Bir süre cesedi sergilendi ve isteyenler cesetle fotoğraf ve video çekebildi. Kaddafi, 25 Ekim 2011 tarihinde Sahra Çölü'nde saldırı ihtimaline karşı kimsenin bilmediği bir yere İslami usullere göre defnedildi.

Birleşik Krallık Savunma Bakanı Philip Hammond, acımasız bir muameleye tabi tutulan Kaddafi'nin öldürülmesinin devrimi “lekelediğini” söyledi.
ABD

Murabıtlar (Arapça: المرابطون al-Murābiṭūn), günümüzdeki Fas topraklarında merkezlenen bir Berberi Müslüman hanedanıydı. 1050'lerde başlayıp 1147'de Muvahhidler'in eline geçene kadar Batı Mağrip ve Endülüs'e kadar uzanan bir imparatorluk kurdular.
Murâbıtlar, günümüzde Moritanya ve Batı Sahra'da yaşayan göçebe Berber kabileleri olan Lamtuna, Gudala ve Massufa'nın bir koalisyonundan ortaya çıktılar ve Draa, Nijer ve Sénégal nehirleri arasındaki toprakları geçtiler. Mağrip'e doğru genişlemeleri sırasında, yaklaşık 1070'te başkent olarak Marakeş şehrini kurdular. Bundan kısa bir süre sonra imparatorluk iki kola ayrıldı: Yusuf bin Taşfin ve torunları tarafından yönetilen, Mağrip merkezli kuzey kolu ve Ebû Bekir bin Ömer ve torunları tarafından yönetilen, Sahra merkezli güney kolu.
Murâbıtlar, kontrollerini Endülüs'e (İber Yarımadası'ndaki Müslüman toprakları) kadar genişlettiler ve bu bölgedeki Hristiyan krallıklarının ilerleyişini geçici olarak durdurmada önemli rol oynadılar; 1086'daki Ez-Zellaka Muharebesi, en önemli zaferleri arasındadır. Bu, Mağrip ve Endülüs'ü ilk kez siyasi olarak birleştirdi ve Murâbıtlar böylece Batı Akdeniz'deki ilk büyük Berberi liderliğindeki İslam imparatorluğuna dönüştüler. Yöneticileri hiçbir zaman halife unvanını talep etmediler ve bunun yerine Bağdat'taki Abbasi Halifelerinin hakimiyetini resmen kabul ederken Emir el-Müslimîn ("Müslümanların Emiri") unvanını aldılar. Murâbıtlar dönemi, Sahra bölgesinin İslamlaşmasına ve Batı Mağrip'in kentleşmesine önemli katkılarda bulunurken, Endülüs ile Afrika arasındaki temasın artmasıyla kültürel gelişmeler de hız kazandı.
Kısa bir zirveden sonra, Endülüs'teki Murâbıt gücü 1118'de Zaragoza'nın kaybından sonra azalmaya başladı. Çöküşlerinin nihai nedeni, İbn Tûmert tarafından 1120'lerde Mağrip'te başlatılan Masmuda liderliğindeki Muvahhid isyanıydı. Son Murâbıt hükümdarı İshak bin Ali, Muvahhidler 1147'de Marakeş'i ele geçirip kendilerini hem Kuzey Afrika'da hem de Endülüs'te yeni egemen güç olarak kurduklarında öldürüldü.

Batı dillerinde hanedan için kullanılan "Almoravid" terimi, İspanyolca: almorávide aracılığıyla "Arapça: al-Murabit" (Arapça: المرابط) kelimesinden gelir. "Arapça: al-Murabit" kelimesindeki Arapça: b harfinin İspanyolca: almorávide kelimesindeki İspanyolca: v harfine dönüşmesi, İspanyolcada betasizmin bir örneğidir.
"Arapça: al-Murabit" kelimesi tam anlamıyla "bağlayan kişi" anlamına gelir ancak mecazi olarak "bir kalede savaşa hazır olan kişi" anlamına gelir. Terim, r-b-t (Arapça: ربط "Arapça: rabat": bağlamak, birleştirmek veya Arapça: رابط "Arapça: raabat": kamp kurmak) kökü aracılığıyla Kuzey Afrika sınırındaki bir manastır-kale olan Arapça: ribât Arapça: رِباط kavramıyla ilişkilidir.
"Murâbıt" ismi, günümüz Fas'ında, Sus al-Aksa'da Veccâc bin Zellû adlı bir alim tarafından kurulan "Dârü'l Murâbitin" adlı bir Mâlikî hukuk okuluna bağlıydı. İbn Zellû, öğrencisi Abdullâh bin Yâsîn el-Cüzûlî'yi Adrar'ın (günümüz Moritanya'sı) Sanhâce Berberilerine Mâlikî İslam'ı vaaz etmesi için gönderdi. Bu nedenle, Murâbıtların ismi, "Allah yolunda bir araya gelenlerin evi" olan Dârü'l Murâbitin'in takipçilerinden gelmektedir.
Murâbıtların bu unvanı tam olarak ne zaman veya neden edindikleri belirsizdir. 1068'de, zirvelerinden önce yazan Bekrî, onlara zaten el-Murabitun diyor, ancak bunun nedenlerini açıklamıyor. Üç yüzyıl sonra yazan İbn Abi Zar, bunun Abdullâh bin Yâsîn tarafından erken bir zamanda seçildiğini öne sürdü çünkü Adrar'ın (Moritanya) Gudala Berberileri arasında öğretisine karşı dirençle karşılaşınca, bir avuç takipçiyi alıp açık denizdeki bir adada (muhtemelen Arguin Körfezi'ndeki Tidra adası) geçici bir ribât (manastır-kale) inşa ettirdi. İbn İdâri, İbn Yasin'in bu ismi, 1054 yılı civarında Draa vadisinde gerçekleşen ve çok sayıda kayıp verdikleri zorlu bir muharebenin ardından moralleri yükseltmek için "mücadelede sebat etme" anlamında önerdiğini yazar. Hangi açıklama doğru olursa olsun, bu unvanın Murâbıtlar tarafından, kısmen kabile veya etnik kimliklerin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla, kendileri için seçildiği kesin görünüyor.
İsim, gelecekteki Murâbıt ruhani lideri Abdullâh bin Yâsîn'in ilk eğitimini aldığı Aglu köyündeki (günümüzdeki Tiznit yakınlarında) Veccâc bin Zellû'nun ribatıyla ilgili olabilir. 13. yüzyılda yaşamış Faslı biyografi yazarı İbn el-Zayyat el-Tadili ve ondan önce 12. yüzyılda yaşamış Kadı Ayyad, Veccâc'ın öğrenim merkezinin Dârü'l Murâbitin (Murabıtların evi) olarak adlandırıldığını ve bunun İbn Yasin'in hareket için seçtiği ismi ilham etmiş olabileceğini belirtmektedir.

Kuzey Afrika, 11. yüzyılın ortalarında Zenâte ya da Zenâta adında Berberî kökenli etnik gruplar tarafından birbirinden bağımsız emirlikler tarafından yönetilmekteydi. Bunlardan Cüdâle'nin (Gudala) reisi Yahya bin İbrahim 1036 yılında gerçekleştirdiği hac dönüşünde Mâlikî fâkihi Ebû İmrân el-Fâsî ile görüşerek Bölgede İslam'ın güçsüz kaldığı kabilelerde dini etkinliklerinin arttırılması konusunda onun desteğini aldı. Bu amaçla din alimi olan Abdullâh bin Yâsîn el-Cüzûlî'yi görevlendirildi. Cüdâle ve ardından Lemtûne (Lamtuna) kabilelerinin topraklarına giden Abdullah bin Yâsîn, gerçekleştirdiği tebliğ etkinliklerinden olumlu bir sonuç alamayınca Lemtûne kabilesi liderlerinden Yahyâ bin Ömer'le ve bazı öğrencileriyle birlikte Sénégal Nehri üzerindeki bir adaya ribât yaptırarak buradan tebliğ ve cihad etkinliklerini sürdürdü. Gerçekleştirilen uğraş sonucunda 1043 yılında Cüdâle ve Lemtûne başta olmak üzere Sanhâce'ye (Sanhaja) mensup kabileler itaat altına alındı. Abdullâh bin Yâsîn, dini yetkileri elinde tutmakla birlikte ordunun kumandasını Cüdâle'nin reisi Yahyâ bin İbrahim'i, o ölünce de Yahyâ bin Ömer'i getirdi. 1053 yılında önemli bir ticaret merkezi olan Sicilmâse (Sijilmasa) ele geçirildi. Yahyâ bin Ömer'in 1055'te ölümünden sonra yerine kardeşi Ebû Bekir getirildi. Ebû Bekir kuzeye yönelerek Sûs bölgesinin merkezi Taroudant'ı 1056 yılında ele geçirdi. Abdullâh bin Yâsîn'e bağlı kuvvetler de Ağmât'ı (Aghmat) ele geçirdikten sonra burasını başkent yaparak Murabıtlar devletini kurdular.

Murabıtlar, Gane Krallığı topraklarına girerek Evdeguşt şehrini ele geçirdiler. Abdullâh bin Yâsîn'in 1059 yılında ölümünden sonra Ebû Bekir bin Ömer önce Bergavata'yı ele geçirdi. 1061 yılında çıkan iç karışıklığı çözmek amacıyla Fas bölgesinin yönetimini amcasının oğlu Yûsuf bin Tâşfîn'e bırakarak Sahra bölgesine gitti. 1062'de Marakeş şehrinin inşasını başlatan Ebû Bekir, 1068 yılına kadar Rif-Tanca arasında kalan bölgeyi tamamen kontrol altına aldı. Daha sonra güneye yönelerek Gāne Devleti'ne bağlı birçok şehri ele geçirdi. 1073 yılında Marakeş yakınlarında Yûsuf bin Tâşfîn' in kalabalık ordusu karşısında tahtını Yûsuf'a devrettiğini açıklayarak ordusunun başında Sahra'ya döndü. Sudan bölgesine hareketle 1076-77 yıllarında Gāne Devleti'nin başkenti olan Koumbi Saleh şehrini ele geçirdi. İslâmiyet'i kabul eden kralı makamında bıraktıktan sonra ordusuyla Batı Sudan'ı ve bölgedeki altın madenlerini ele geçirdi. Bölge halkının büyük bir kısmı İslamiyet'i bu dönemde kabul etti.
Bu esnada Yusuf bin Taşfin' de 1078 yılında önemli bir sahil şehri Tanca' yı ele geçirdi. Daha sonra sırasıyla Vücde, Tilimsan ve Vehrân' dan sonra 1080 yılında Cezayir şehrini ele geçirdi.
Yusuf bin Taşfin, Endülüs'teki Müslüman emirliklerin kendisinden yardım istemesi üzerine 1086 yılında buraya geçerek Ez-Zellaka Muharebesi' nde Kastilya kuvvetlerini ağır yenilgiye uğrattı. Endülüs'teki emirlerin birbirleriyle savaşının devam etmesi üzerine 1090 yılında Endülüs'e geçen Murabıtlar Gırnata ve Maleka şehirlerini ele geçirdiler. Daha sonra İşbiliye, Córdoba, Belensiye, Batalyevs ve Balear Adaları olmak üzere Endülüs' ün büyük bölümü Murabıtların egemenliğine geçti. Ali bin Yusuf döneminde de Murabıtlar' ın Endülüs ve İspanya yarımadasında ilerleyişi sürmüş ve Uclés yakınlarında yapılan savaşta Kastilya kuvvetleri bir kez daha yenilgiye uğratılmıştır. 1112-13 yıllarında Madrid ve civarındaki bazı yerleşim yerleri ele geçirildi. Daha sonraki yıllarda günümüzde Lizbon olarak bilinen Üşbûne, Zaragoza, Pisa, Cenova, Barselona şehirleri ile  Mayorka, Minorka ve İbiza adaları ele geçirildi.

En parlak döneminde Tunus'tan Atlas Okyanusu'na, Nijer Nehrinden İspanya'da Ebro nehrine kadar olan topraklara hakim olan Murabıtlar, İber Yarımadası' ndaki Hristiyan krallıkların saldırıları, Kuzey Afrika'daki kabile isyanları ve Muvahhidler' le olan mücadele sonrasında önemli oranda güç kaybetmeye başladılar. Ali bin Yusuf'un son yıllarında Kuzey Afrika ve Endülüs'teki şehirlerin büyük bir kısmı Muvahhidler'in eline geçti. 1144 yılında meydana gelen savaşta Murabıtlar ağır bir yenilgi alan Taşfin bin Ali Vahran, Cezayir' daki kalesine çekildi. 1145 yılında Taşfin bin Ali' nin ölümü üzerine Marakeş'te küçük yaştaki oğlu İbrahim hükümdar ilan edildi. Ancak İbrahim' in hükümdarlığını amcası İshak bin Ali'nin tanımaması üzerine Marakeş'te iç savaş başladı. Murabıtlar arasındaki iç savaştan faydalanan Muvahhidler, 1147 yılında Marakeş'i ele geçirdikten sonra İshak bin Ali ve İbrahim bin Taşfin'i öldürerek Murabıtlar Devletini ortadan kaldırdılar.

Sanhaja kabile liderleri Abdullah bin Yâsîn'in (ö. 1058 veya 1059) manevi otoritesini tanıyor :

Yahyâ bin İbrâhim (al-Jawhar ibn Sakkum olarak da anılır)
Yahyâ bin Ömer el-Lemtûnî (ö. 1055 veya 1056)
Ebû Bekir bin Ömer (ö. 1087)
Sonraki hükümdarlar:

Yusuf bin Taşfin (1061–1106, başlangıçta kuzeyde Ebû Bekir'in yardımcısı olarak)
İbrâhim bin Ebû Bekir (Sijilmasa hükümdarı, 1070–1075)
Ali bin Yûsuf (1106–1143)
Tâşfîn bin Ali (1143–1145)
İbrâhim bin Tâşfîn (1145, hızla tahttan indirildi)
İshak bin Ali (1145–1147)

Özel

Genel

Muvahhidler (Berberice: ⵉⵎⵡⵃⵃⴷⵏ Imweḥḥden, Arapça: الموحدون al-Muwaḥḥidūn, Türkçe: Birleyenler, Tek Olanı Kabul Edenler; 1121-1269), bugünkü Kuzey Afrika, İspanya ve Batı Sahra topraklarına egemen olan Murabıtlar Devleti'ni yıkarak onun yerine geçen Berberi hanedan ve devletidir. 1146 ila 1248 yılları arasında, bugünkü İspanya topraklarının büyük bölümünün yanı sıra Kuzey Afrika'daki bazı toprakları da denetimleri altında tutmuşlardır. Hristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu 1269'da yıkılmışlardır. İber Yarımadası üzerinde egemen olmuş son büyük Müslüman devlettir.

Muvahhidler, Murabıtların bazı dinî uygulamalarını karşı yeni bir iyileştirme hareketinin temsilcisi olarak Kuzey Afrika'da ortaya çıktı. 1116'dan itibaren Trablusgarp'tan Moritanya'ya kadar Kuzey Afrika'daki kumsal şehirlerini gezip dinî eğitim vererek kendisine taraftar kazandırmıştır. İbn Tûmert 1121 yılında Mehdiliğini ilan ederek Murabıtlar Devleti'ne karşı harekete geçmiş ve bu tarih devletin kuruluşu olarak kabul edilmiştir.

İbn Tûmert'in 1130'da ölümünden sonra devletin kuruluşu öğrencisi olan Abdülmümin el-Kûmî tarafından gerçekleştirilmiştir. Sûs bölgesine egemen olan Abdülmü'min, Murabıtlarla uzun süre uğraşmıştır. 1139-1146 yılları arasında devamlı yaşanan savaşların sonrasında 1147'de Marakeş'in de alınmasıyla Murabıtlar Devleti tamamen yıkılmış ve bölgeye Muvahhidler tamamen egemen olmuştur. Topraklarında çıkan isyanları bastıran Abdülmü'min, sonrasında 1147-1163 yıllarını kapsayan dönemde Libya'dan Moritanya'ya kadar uzanan Kuzey Afrika sahilinde ve Endülüs'te egemenliğini yürüten bir devlet kurmuştur.

Abdulmümin'in ölümünden sonra hükümdarlarda önemli bir toprak kazanımı olmamakla birlikte özellikle Yusuf, Yakup (Mansur) ve Muhammed Nasır dönemlerinde Muvahhidlerin düzen ve yükseliş dönemleri olmuştur. Ancak 1212 yılında İkab Savaşı'nda Hristiyanlar karşısında ağır bir yenilgi alınması ve sonrasında 1213 yılında Muhammed'in ölümüyle Endülüs'teki egemenliğini yitirmeye başlamasına ve Muvahhidlerin siyasi düzensizlik dönemine girmesine yol açmıştır. Muhammed Nasır'ın ölümünden sonra tahta çıkan genç yaştaki oğlu Yûsuf el-Müstansır'ın yönetimsel açıdan güçsüz bir hükümdar olması nedeniyle bazı devlet adamları ve yerel yöneticiler güç kazanmaya başladı ve devletin otoritesi sarsılmaya başladı. Bu dönemde Endülüs'te yerel hanedanlıklar kurulurken diğer taraftan Portekiz, Kastilya ve Aragon krallıkları da Turtûşe (Tartosa), Belensiye (Valensiya), Batalyevs (Badajoz), Mürsiye (Murcia), Mâride (Merida), Kurtuba (Córdoba) ve İşbîliye (Sevilla) gibi birçok Endülüs şehrini ele geçirdiler.
İdris Memun'un Maliki olan toplumun desteğini sağlamak amacıyla İbn Tûmert'in görüşlerinden vazgeçtiğini ilan etmesi istediği sonucu vermediği gibi devletinde parçalanmasına neden oldu. 1228 tarihinde Tunus'u Muvahhidler adına yöneten Ebü Zekeriyya Yahya, İbn Tûmert'in davasını kendisinin savunduğunu söyleyerek bağımsızlığını ilan ederek Hafsiler hanedanlığını kurdu. 1235 yılında Tilimsan ve civarında büyük Berberi kabilesi Zenâte'ye üye Abdülvadiler bu adla hanedanlık kurdular. Muvahhidler devletinin yıkılmasını sağlayan en önemli hareket ise 1196'dan beri Magrib-i Aksa'da bağımsız yaşayan Meriniler olup, 1247'de Miknâs'ı, 1248'da Fas, Selâ ve Tâze'yi, 1250-1255 arasında Magrib-i Aksa'nın büyük bölümünü Muvahhidlerden aldılar. Muvahhidler bir süre daha direnç gösterse de 1269'da Meriniler tarafından Marakeş'in alınmasıyla Muvahhidler Devleti son buldu.

Ebu Abdullah Muhammed İbn Tûmert (Mehdi, 1121-1130)
Abdülmü’min el-Kûmî (1130-1163)
Ebu Yusuf Yakup el-Mansur (1163-1184)
Ebu Yakup Yusuf el-Mansur (1184-1199)
Muhammed Nasır (1199-1213)
Yûsuf el-Müstansır (II. Yusuf) (1213-1224)
Abdulvahid Mahlu (1224)
Abdullah el Adil (1224-1227)
Yahya Mutasim (1227–1229)
İdris Memun (1229-1232)
Abdulvahid Reşid (1232–1242)
Abulhasan Sayyid (1242-1248)
Ömer Murtaza (1248-1266)
Ebu el-Ula el-Vasik İdris (1266-1269)

Numidya, Afrika'da Sahra'nın kuzeyindeki bir bölgeye Romalıların verdiği ad. Aşağı yukarı Cezayir'in günümüzdeki sınırları içinde kalır. Numidyalılar, Milattan Önce 6. yüzyıldan başlayarak kıyı bölgelerini işgal eden Kartaca ordularına katılmıştır.

Numidyalılar, Cirta (Konstantin, bugün Kosantine) yakınında yaşayan Massili kabilesi şefi Masinissa'nın egemenliğine girinceye dek yarı göçebe bir topluluktu. Önceleri Kartaca'nın müttefikiyken MÖ 206'da Roma tarafına geçen Masinissa, buna karşılık Muluya Nehrine kadar uzanan toprakları aldı. Ardından da Kartaca topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi.
MÖ 148 yılından itibaren Krallığını sürdüren Miçipsa MÖ 118 yılında öldü. Ölmeden önce krallığını iki oğlu Adherbal ile Hiempsal ve gayrımeşru oğlu Yugurta (MÖ 160-104) arasında paylaştırdı. Ancak Yugurta, kardeşlerine saldırarak Hiempsal'ı öldürdü ve Adherbal'ı da Numidya sınırlarının dışına sürdü. Adherbal Roma'dan yardım isteme yolunu seçince de, Roma arabuluculuğa soyundu ve Numidya'yı iki kardeş arasında paylaştırdı. Zaten Roma'nın genel Afrika politikası da güçlü bir devlet oluşmaması idi.

Ancak Yugurta yeniden saldırarak, Roma ile uzun ve sonuçsuz bir savaşa girişti. Birkaç Romalı komutanı da, savaştan önce ve savaş sırasında rüşvetle satın aldı. Yugurta'nın can düşmanı olan Romalı general Gaius Marius, Numidya'daki savaştan Roma'ya döndü ve aristokrat senatörlerin itirazlarına karşın MÖ 107 yılında konsül seçildi. Ardından Marius 105-4 yıllarında Numidya'yı istila etti ve bu süreçte Yugurta'yı ele geçirerek savaşı hızla sonuçlandırdı.
Romalılar MÖ 104 yılında denetimi yeniden tamamen ellerine geçirmiş oldular. Numidya toprakları oldukça küçülmüştü. Romalılar kendilerine bağlı krallar aracılığıyla ülkeyi yönetmeyi sürdürdüler. Bu savaşın sonrasında Roma, çöl ve dağlardan oluşan doğal surlarına ulaştığından kıtadaki yayılışına hemen hemen tamamen son vererek Kuzey Afrika'daki son Pax Romana (Roma barışı) ortamını sağlamış oldu.

Güçlü bir devlet kurmaya çalışan üçüncü ve son Numidyalı I. Iuba oldu. MÖ 60 yılında Roma'ya bağlı bir kral olarak tahta çıkan Iuba, MÖ 49-46 yılları arasında Roma'yla savaştı. İlk savaşta karşılaştığı general Scipio'yu yendi ve Roma generali savaşta öldü. Çok az Romalı gemilerle kaçmayı başardı. Ancak daha güçlü ordularla bizzat Afrika'ya gelen Jül Sezar ve generali Marcus Petreius tarafından Thapsus'ta aldığı bir yenilgiyle mücadelesi son buldu. Farklı kaynaklara göre değişmekle birlikte, muhtemelen General Petreius Iuba'yı öldürmüş ve daha sonra bir kölenin yardımı ile intihar ettiği iddia edilmiştir.

Jül Sezar, Numidya topraklarında Africa Nova (Yeni Afrika) adıyla yeni bir eyalet oluşturdu. Augustus ise daha sonra Africa Nova'yı, Kartaca'yı çevreleyen Africa Vetus (Eski Afrika) eyaletiyle birleştirdi. Septimius Severus döneminde ayrı bir Numidya eyaleti kuruldu. Üçüncü lejyonun sürekli karargahının Lambaesis'te (Lambessa, bugün Tazult lambèse) kurulmasıyla güvenlik sağlanınca, Miladdan sonraki iki yüzyıl boyunca Numidya zenginleşti ve nüfusu arttı.
MS 3. yüzyılda bölgede Hristiyanlık hızla yayıldı ve Numidya 4. yüzyılda Donatusçu tartışmaların merkezi haline geldi. 8. yüzyılda Arapların Kuzey Afrika'yı işgalinden sonra zaman içinde Araplaştılar.

Tüm tarihler miladdan öncedir.

Son Massylii hükümdarı, Masaesyli'yi ele geçirdi ve birleşik bir Numidya Krallığı kurdu.

Zelalsen (344–274)
Gala (275–207)
Ozalces (207–206)
Capussa (206–206)
Lacumazes (206–206)
Masinissa  (206–202?)

Sifax (bef. 215–202)
Vermina (202–???)
Arkobarzane (???–???)

Massinissa'nın üç oğlu krallığı paylaştılar. Miçipsa da üç mirasçısına benzer yöntemi denedi, ancak bu bir iç savaşa yol açtı. Roma Cumhuriyeti Yugurta Savaşı sonucunda Numidya'yı ele geçirdi. Sonrasında Gauda küçülmüş Numidya krallığı'nın başına geçti. O da krallık coğrafyasını iki oğlu arasında bölüştürmeyi seçti.

I. Massinissa (202–148)
Miçipsa (148–118), Massinissa'nın oğlu
Gulussa (148–145), Massinissa'nın oğlu
Mastanabal (148–14?), Massinissa'nın oğlu
I. Hiempsal  (118–117), Miçipsa'nın oğlu
Adherbal (118–112), Miçipsa'nın oğlu
Yugurta  (118–105), Mastanabal'ın oğlu
Gauda  (105–88), Mastanabal'ın oğlu
Hiarbas (??–81)

81 yılından sonra temel Numidya Krallığı oldu.

II. Hiempsal (88–60)
I. Juba (60–46)
Nova Afrika eyaletiyle Roma'ya bağlı (46–30)

II. Juba (29–25)

Bu, bugünkü Petite Kabylie ile kabaca uyuşan Doğu Numidya'dan çok daha küçük bir krallıktı. Son yıllara doğru başkenti Cirta oldu.
Masteabar

Masteabar (88–81)
II. Massinissa (81–46)
Sittius (46–44), a Roma paralı askerlerinin lideri
Arabio (44–40)

Afrika (Roma eyaleti)

"Roman Africa". United Nations of Roma Victrix (UNRV). 4 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Temmuz 2019.

Romanya'daki Transilvanya ve Banat adı tarihi iki büyük bölge içinde Macarlar da diğer halklarla birlikte yerel halk olarak yaşamaktadır. Romanya'da yaşayan 22 milyon insanın yaklaşık 2,5 milyonu Macarlardan oluşmaktadır. Romanyalı Macarların %96'sı Transilvanya ve Banat'ta yaşamaktadır. Macarların, Romanya'da her türlü kültürel hakları mevcuttur; anadillerinde eğitim, Macarca radyo programları, Macarca televizyon programları, Macarca gazete, Macar partileri, kültürel gruplar, istedikleri zaman anadillerinde avukat tutma gibi çok çeşitli pozitif haklara sahiptirler.
İlköğretim okulundan lisenin bitimine kadar Macarca eğitim gören Macarlar, bu süreçte Rumenceyi iyice öğrenmek için seçmeli ders statüsünde okumaktadırlar. Târgu Mureș, Kaloşvar ve Temeşvar şehirlerinde Macarca eğitim veren üç üniversite bulunmaktadır.

Sanhâce (Arapça: صنهاجة, Ṣanhaja veya زناگة Znaga ; Berberi dilleri: Aẓnag, çoğul Iẓnagen ve ayrıca Aẓnaj, çoğul Iẓnajen) bir zamanlar Zanata ve Masmuda konfederasyonlarıyla birlikte en büyük Berber kabile konfederasyonlarından biriydi. Cezayir, Libya, Mali, Moritanya, Fas, Nijer, Senegal, Tunus ve Batı Sahra'daki pek çok kabile, özellikle Berberi formunda, bu etnonimi taşımış ve hâlâ taşımaktadır.
Bu etnik grup için Zenaga, Znaga, Sanhája, Sanhâdja ve Senhaja isimleri de bulunur.

İbn Haldun ve diğerleri Sanhâce'yı tek bir konfederasyon olarak değil, üç ayrı konfederasyondan oluşan bir grup olarak tanımlamışlardır.  Bu ayrım genellikle Arapça metinde bulunan ve İngilizcede sıklıkla kaybolan, üstüne veya altına yerleştirilen bir ayırıcı nokta ile yapılır.

Danhāǧa/Sanhâce [birinci tip Sanhâce], Kabiliye dağlarındaki Kutāma - Zawāwa'nın bir konfederasyonudur ve buna Cezayir ve Konstantin gibi artık Taqbaylit lehçeleri konuşulmayan bazı bölgeler de dahildir (Constantins bölgesinin kuzey kısmının tamamını, Awrās/Aures [qv] ile deniz arasındaki bölgeyi, yani Īkd̲j̲ān, Setif, Bāg̲h̲āya, Ngaus/Niḳāwus, Tiguist/Tikist, Mīla, Constantine, Skīkda, D̲j̲id̲j̲ellī, Bellezma kasabalarını içeren bölgeyi işgal etmişlerdir). Bu konfederasyon, Soumam'ın sağ kıyısında bulunan, Massylii'nin Msisna/Imsissen/Masinissa'sıyla özdeşleştirdiğimiz Quinquegentiani'nin Massissense'lerini içerir. Zîrîler, Hammûdiler, Fatımi Halifeliği, Alpuente Tayfası, Granada Tayfası, Ait Abbas Krallığı ve Kuku Krallığı bu konfederasyondan kaynaklanmaktadır.
Aznag/Iẓnagen (زناگة, Znaga) [İkinci türden Sanhâce (mavi yüz kaplamasına atıfta bulunarak "peçenin Sanhâce'si")] bir konfederasyondur: Lemta, Massufa, Warith/Banū Warit, Lamtuna/Ilemteyen, Gudāla/Djudalla/Gazzula/Geuzula/Gaetuli, Anifa, Charta, Mandala. Gezoula-Heskoura, Aznag konfederasyonunun bir parçası olmaktan ziyade Aznag'ın (Teskee'den) kardeşleri olarak tanımlanmaktadır. Tebu dilini konuşan Tebo/Tebou/Toubou, Agnosti'ye göre Znaga, el-Yaqubi'ye göre ise Lemta olarak tanımlanmaktadır. Bu konfederasyon esas olarak Batı Sahra, Moritanya ve Senegal çevresinde yer almaktadır. Murâbıtlar, Lamtuna konfederasyonundan gelmektedir.
Ṣanhāja [üçüncü tip Sanhâce]: Shilha dilini konuşan Maṣmūda -(G̲h̲umāra / Hintata / Barghawata ) konfederasyonudur. Bu konfederasyon esas olarak Fas Atlası'nın Şilha dilini konuşanların yaşadığı bölgede yer almaktadır. Günümüzde bazı Riffianlar bu kabile adlarını taşımaktadır (Sanhadjan Rif, daha sonra Muvahhidler döneminde Sanhâce'nin bu koluna Zenati'nin katılmasıyla oluşmuştur). Muvahhidler ve Hafsîler bu konfederasyondan doğmuştur.

Sanhâce veya Kutama gibi Berberi kabileleri, Arap tarihçiler tarafından sıklıkla Himyer kökenleri olarak nitelendirilir (Sanhâce'nin muhtemelen siyasi meşruiyet için benimsediği), ancak diğer soyağacı kaynakları ve modern genetik testler, baskın Berberi Y haplogrubunun E ve baskın Arap Y haplogrubunun J olması göz önüne alındığında, bu varsayılan kökenin muhtemelen bir mit olduğunu ortaya koymaktadır. Tarihçi İdrîsî, Himyer mitinin bir örneğini şu şekilde sunmaktadır:

Daha sonra Ṣanhādja ve Lamṭa kabilelerinin kökenini ortak erkek ataları olan Za‘zā‘ oğlu Lamṭ'ye dayandırdı ve bu da Ḥimyar'ın çocuklarından (min awlād) geliyordu ve böylece her ikisine de Güney Arabistan kökenleri atfedildi. Benzer köken, Ḥimyar'ın oğlu Said'in oğlu Ayman'ın oğlu Kalā‘'ın oğlu al-Muṣawwir olan Ḥimyar'ın annesi tarafından Ṣanhādj ve Lamṭ'nin "kardeşi" Hawwār'a da atfedildi. Bir rivayete göre, kendisi ve kabilesinin ikametgahı Hicaz'daydı, ancak kaybolan develerini aramak için burayı terk ettiler, böylece Nil'i geçerek Mağrib'e ulaştılar ve orada El-Musavvir, Sanhādj ve Lemt'in annesi Tazikāy ile evlendi.

İslam dininin gelişinden sonra Sanhâce, Sudan sınırlarına, Senegal Nehri ve Nijer'e kadar yayılmıştır.
Berberi nüfusunun büyük bir kısmını Sanhâce Berberileri oluşturuyordu. 9. yüzyıldan itibaren Sanhâce kabileleri Orta Atlas dağlarında, Rif Dağları'nda ve Fas'ın Atlas Okyanusu kıyılarında yerleşmiş, ayrıca Sanhâce'nın büyük bir kısmı, Kutâma gibi, Cezayir'in orta ve doğu kısımlarına  Kabîliye, Setif, Cezayir, Msila) ve ayrıca Kuzey Nijer'e yerleşmiştir. Kutama, tüm Kuzey Afrika ülkelerini ve Orta Doğu'nun bazı kısımlarını fethederek Fâtımîler imparatorluğunu kurmuştur. Sanhâce hanedanları Zîrîler ve Hammûdiler 12. yüzyıla kadar İfrikiye'yi kontrol altında tuttular ve Mağrip bölgesindeki bütün ülkelerde egemenliklerini kurdular.
11. yüzyılın ortalarında Hac'dan dönen bir grup Sanhâce hanedanları reisi, kabileleri arasında vaaz vermesi için ilahiyatçı İbn Yasin'i davet ettiler. İbn Yasin, 11. yüzyılın ortalarında Murabıtlar ittifakıyla kabileleri birleştirdi. Bu konfederasyon daha sonra Fas'ı kurmuş ve Batı Cezayir ile Endülüs'ü (günümüzde İspanya'nın bir parçası) fethetmiştir. 

Sanhâce kabileleri ya sömürülen yarı yerleşik çiftçiler ve balıkçılar olarak ya da sosyal merdivenin daha üst basamaklarında dindar (Marabout veya Zawiya) kabileler olarak rollerini sürdüreceklerdi. Kültür ve dil olarak sıklıkla Araplaşmış olsalar da, 12. yüzyılda Arap Makil kabilelerinin bölgeye gelmesinden önce bölgede yaşayan Sanhâce Berberi nüfusundan geldiklerine inanılıyor ve bölge, 17. yüzyıldaki Char Bouba savaşında Arap kökenli savaşçı kastların egemenliğine girmiştir.
Mercer'e göre, Zenaga veya Znaga kelimeleri (Berberi kökü ẓnag veya ẓnaj'dan gelir, Aẓnag veya Aẓnaj ismine ek eril tekil önek a- veya Taẓnagt veya Taẓnajt'a ek dişil tekil çevre eki ta--t veya Iẓnagen veya Iẓnajen'e ek eril çoğul çevre eki i--en veya Tiẓnagen veya Tiẓnajen'e ek dişil çoğul çevre eki ti--en verilir) Arapçadaki Zenata ve Sanhâce kelimelerinin romanize edilmiş bir çarpıtması olduğu düşünülmektedir.

Sanhâcelerin torunları ve dilleri bugün hâlâ Orta Atlas Dağları, Doğu Fas, Kuzey Fas (Rif), Batı Cezayir, Kabylia ve Kabyle topraklarında bulunmaktadır.
Gudala (en güneydeki Sanhâce kabilesi) kökenli olduğuna inanılan Zenaga grubu, güneybatı Moritanya'da ve kuzey Senegal'in bazı bölgelerinde yaşamaktadır. Ancak bunlar küçük bir nüfustur.

John O. Hunwick (ed.), West Africa, Islam and the Arab World: Studies in Honor of Basil Davidson Paperback
John Mercer (1976), Spanish Sahara, George Allen & Unwin Ltd (0-04-966013-6)
Anthony G. Pazzanita (2006), Historical Dictionary of Western Sahara, Scarecrow Press
Virginia Thompson and Richard Adloff (1980), The Western Saharans. Background to Conflict, Barnes & Noble Books (0-389-20148-0)

Sind Eyaleti (Urduca: سندھ), Pakistan'ın 4 eyaletinden birisidir.
Ülkenin en büyük kenti Karaçi'nin içinde bulunduğu bu eyalet, ülkenin güneyinde ve Hint Okyanusu kıyısında bulunmaktadır. Sindhiler'in anavatanı olan eyaletin yerel adı Mehran'dır. Eyalet adını İndus Nehri'nden almaktadır.
İndus vadisinin verimli topraklarında yer alan Sind topraklarında bilinen ilk yerleşimin MÖ 7000 yıllarına kadar gittiği bilinir. Bu dönemde Mehrgarh yerleşiminin izlerini bu bölgede görmek mümkündür. Daha sonra İndus Vadisi Uygarlığı olarak bilinen uygarlığın, bu bölgede İndus Nehri kıyısında kurduğu Mohenco-daro bu uygarlığın en gelişmiş şehriydi.
Bölgede İslam ordularını görüldüğü tarih 711 yılıdır. Komutan Muhammed bin Kasım idaresindeki 20.000 asker bu tarihte bölgenin Alor, Multan ve Debal yerleşimlerini aldı. Sind, Emeviler'in en doğu eyaleti haline geldi ve Arap haritaları üzerinde "El-Sind" olarak gösterilmeye başlandı. Muhammed bin Kasım daha sonra bu yeni topraklara başkent olarak Mansura şehrini, liman olarak hizmet vermesi için Debal şehrini kurdu. Bu dönemde Sindli Müslümanlar, denizcilik alanında ileri bir seviyeye ulaştılar.

Sind Eyaleti 23 ilçeye ayrılmıştır. Bu ilçeler ve eyalet içindeki konumları aşağıda belirtilmiştir.

Karaçi ilçesi
Camşoro ilçesi
Tatta ilçesi
Badin ilçesi
Tarparkar ilçesi
Umerkot ilçesi
Mirpur Kas ilçesi
Tando Allahyar ilçesi
Naushahro Feroze ilçesi
Tando Muhammed Han ilçesi
Haydarabad ilçesi
Sangar ilçesi
Kairpur ilçesi
Benazirabad
Dadu ilçesi
Qambar Shahdadkot
Larkana ilçesi
Matiari ilçesi
Gotki ilçesi
Şikarpur ilçesi
Yakubabad ilçesi
Sukkur ilçesi
Kaşmore ilçesi

Sind Eyaleti'ndeki diğer şehir ve kasabalar:

Dadu
Daharki
Diplo
Gotki
Hala
Camşoro
Kaşmore
Kairpur
Kotri
Matli
Mehar
Mihrabpur
Mithi
Moro
Nasarpur
Naushahro Feroze (Padidan)
Raharki
Ranipur
Ratodero
Rohri
Sakrand
Sanghar
Sehvan
Sekhat
Shahdadkot
Sita
Sobhodero
Tando Adam Han
Tando Allahyar
Umarkot

Sind Eyaleti valiliği9 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sind Eyaleti haritası
Sind Eyaleti ilçeleri haritası
Curlie'de Sind (DMOZ tabanlı)

Sistan ve Belucistan ili (Farsça: استان سیستان و بلوچستان; Ostân-e Sistân o Beluçestân), İran'ın 31 ilinden birisidir.
Ülkenin güneydoğu ucunda bulunan eyalet Afganistan ve Pakistan ile sınırdır. Sistan ve Belucistan Eyaleti, 181.785 km ²'lik alanıyla İran'ın toprak büyüklüğü bakımından en büyük eyaleti unvanına sahiptir. 2005 yılı resmi nüfusu ise yaklaşık 2,4 milyondur. Bu nüfusu ise Sünni Müslüman Beluçlar ve Şii Müslüman Sistaniler oluşturmaktadır. Yönetim merkezi Zahidan olan eyaletin önemli kentleri şunlardır: Çabahar (İran'ın Umman Körfezi'ndeki en önemli limanı), Dalgan, Hirmand, İranşehr, Haş, Konarak, Nikşehr, Saravan, Sarbaz, Soran, Zabol, Zaboli ve Zahak.

Eyalet, kuzeyde Sistan ve güneyde Belucistan ismiyle iki bölümden oluşmaktadır. Kuzeydeki Sistan bölümü, İran'ın en kuru bölgelerinden birisiyken, güneydeki Belucistan'ın Hint Okyanusu kıyı bölgelerinde nemde aşikar bir yükseliş  olur ve yağış miktarı yükselir.
Eyaletin güney, batı ve doğusunda Beluçlar yaşar ve Beluçça dilini konuşurlar. Belucistan, Farsçada Beluçların ülkesi anlamına gelmektedir. Sistan ismi ise, eski Farsçada sakastāna isminden gelir ki 'Sakaların ülkesi' anlamına gelir.
Çok bilgin ve edebiyatçı bu eyalette doğmuş ve yetişmiştir. Bunlardan; Farrukhi Sistani, Ya'qub-i Laith Saffari, İran'ın milli kahramanlarından Rüstem ve dini lider Ali Hüseyni Sistani sayılabilir.

Somaliland, resmî adıyla Somaliland Cumhuriyeti, Afrika Boynuzu'nda yer alan ve kısmen tanınan bir devlettir. Aden Körfezi'nin güney kıyısında bulunur; kuzeybatıda Cibuti, güney ve batıda Etiyopya, doğuda ise Somali ile sınır komşusudur. Hak iddia ettiği toprakların yüzölçümü 176.120 kilometrekare (68.000 sq mi), nüfusu ise 2024 itibarıyla yaklaşık 6,2 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri Hargeisa'dır.
İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren bölgede çeşitli Somali Müslüman devletleri kuruldu. Bunlar arasında 14. ve 15. yüzyıllarda Zeyla merkezli Adal Sultanlığı öne çıktı. Erken modern dönemde ise Adal Sultanlığı'nın halefi olan siyasi yapılar ortaya çıktı; bunların başında 18. yüzyılın ortalarında kurulan İshak Sultanlığı geliyordu. 19. yüzyılın sonlarında Birleşik Krallık, bölgedeki çeşitli klanlarla yaptığı anlaşmalar sonucunda Somaliland Protektorası'nı kurdu. Bu yönetim, 26 Haziran 1960'ta Somaliland Devleti adıyla Birleşik Krallık tarafından resmen bağımsızlığa kavuşturuldu. Somaliland Devleti, bağımsızlığından beş gün sonra eski İtalyan Somalisi olan Somali İtalyan Vesayet Bölgesi ile gönüllü olarak birleşerek Somali Cumhuriyeti'nin kuruluşuna katıldı. Ancak bu birleşme kısa sürede yapısal sorunlar doğurdu. Siad Barre yönetiminin Somaliland'daki baskın klan ailesi olan İshak'a yönelik sert politikaları, özellikle Ogaden Savaşı'nın yıkıcı sonuçlarının ardından silahlı direnişi körükledi. On yıl süren çatışmaların ardından, 1991'de Somaliland bağımsızlığını ilan etti. Günümüzde Somaliland hükûmeti, kendisini Britanya Somalisi'nin siyasal ve hukuki halefi olarak tanımlamaktadır.
1991 yılından bu yana bölge, Somaliland Cumhuriyeti hükûmeti adı altında uluslararası tanınma arayışını sürdüren ve demokratik yollarla seçilmiş yönetimler tarafından idare edilmektedir. Merkezi hükûmet, Hargeisa'ya heyet gönderen bazı yabancı devletlerle resmî olmayan ilişkiler yürütmekte; Somaliland ise Etiyopya ve Tayvan dâhil olmak üzere birçok ülkenin temsilciliklerine ev sahipliği yapmaktadır. 26 Aralık 2025'te İsrail, Somaliland'ı bağımsız ve egemen bir devlet olarak resmen tanıyan ilk ve o tarihteki tek Birleşmiş Milletler üyesi devlet oldu. Ayrıca Somaliland, üyeleri yerli halklar, azınlık toplulukları ile tanınmayan ya da işgal altındaki bölgelerden oluşan Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Organizasyonu'nun üyesidir. Bununla birlikte, 2022'de patlak veren Las Anod çatışmalarının ardından Somaliland, doğu bölgelerinin önemli bir kısmında denetimini, SSC-Khaatumo yönetimini kuran birlik yanlısı güçlere kaptırdı.

Toplam yüzölçümü 137.600 kilometrekare olup Somali topraklarının % 21,5'ini kaplamaktadır. Aşağı yukarı eski Britanya Somalisi (1884 - 1960) olarak bilinen koloniyle aynı sınırlara sahiptir. Batıda Cibuti, güneyde Etiyopya, doğuda Puntland ve kuzeyde Aden Körfezi ile çevrelidir. Başkenti Hargeisa'dır. Berbera eski bir liman kentidir. 3,5 milyon kişinin yaşadığı Somaliland'ın resmî dilleri Somalice, Arapça ve İngilizcedir.

Etiyopya
Somali
Cibuti

Hargeisa
Somaliland'ın dış ilişkileri
Tanınmayan veya kısmen tanınmayan devletler listesi

Wikimedia Atlas'da Somaliland

Somaliland hükûmeti resmî sitesi14 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Süryaniler (Süryanice: ܣܘܪܝܝܐ, Suryoye), Mezopotamyalı Sami kökenli bir etnik gruptur. Etkin bir diaspora nüfusuna sahip olan halk, ikamet ettikleri ülkelerdeki birincil dillerin yanı sıra Neo-Aramice veya Süryanice konuşur. Bazen kendilerini ''Asurlu", "Arami" veya "Keldânî" olarak isimlendirirler ve tarihleri dünyanın en eski medeniyetlerinden biri olarak görülen Asur İmparatorluğu'na ve Kuzey Levant'taki Aramilere dayanır. (İngilizce: Syriac/Arameans).
Süryaniler çoğunlukla Hristiyan olup Doğu ve Batı Süryani Ritine bağlıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre aynı halkın monofizit inancına sahip olanlarına Süryani, Nestorius'un görüşlerini kabul edenlere Nestûrî veya Âsûrî, Nestûrî olup sonrasında Roma Katolik Kilisesi'ne bağlananlara da Keldânî denilmektedir. MS 37-43 yılları arasında elçilerin lideri Mor Petrus tarafından Antakya'da kurulmuş ve kısa zamanda bütün Orta Doğu'ya bu inancı müjdelemiştir. Kilisenin ve bazı mensuplarının kullandığı dil, İsa'nın da konuştuğu Süryanicedir (Aramice). Kilise, patriklik merkezini birçok kez değiştirmek zorunda kalmıştır. Patriklik merkezi 1963 yılından beri Suriye'nin başkenti Şam'da bulunmaktadır. İlk patrik olan Mor Petrus'tan günümüze kadar 122 patriğin başkanlık ettiği kiliseye şu anda 123. patrik olan Moran Mor İğnatiyos Efrem II başkanlık etmektedir.
Günümüzde dünyada 3 milyonu aşkın Süryani bulunmaktadır. 3,5 milyonu Hindistan'da olmak üzere yaklaşık 5,5 milyon Süryani Ortodoks'un dinî liderliğini Patrik Moran Mor İğnatiyos I. Zekka Iwas ve ona bağlı olup Hindistan'da bulunan Doğu Mafiryanı Mor Baseliyos I. Toma ve 40 metropolit yapmaktadır.

Hristiyanlık öncesi Süryaniler putperest olup kökenleri Aramilerdir. Aramiler, Süryani ismini Hristiyanlığı kabullerinden sonra kendilerini putperest ırkdaşlarından ayırmak için kullanmışlardır. Tarihî kayıtlar, Aramilerin MÖ 14. yüzyılda Suriye'nin doğusunda görünmeye başladıklarını yazar. Aramileri, Sâmî kavimlerin bir kolu sayıp Mezopotamya'ya Arap Yarımadası'ndan geldiklerini tahmin edenler varsa da, bunların Mezopotamya'nın kuzeyindeki dağlık bölgelerin halkı olduğunu ileri sürenler de vardır.
Tarihî Süryani anavatanını oluşturan bölgeler, günümüzde Kuzey Irak, Güneydoğu Türkiye ve Kuzeydoğu Suriye'nin parçalarıdır. Çoğu Süryani, geçtiğimiz yüzyıldan bugüne Kuzey Amerika, Levant, Avustralya, Avrupa, Rusya ve Kafkaslar dahil olmak üzere Dünya'nın diğer bölgelerine göç etmiştir. Diyarbakır Katliamları, Ermeni Kırımı ve Rum Kırımı ile eş zamanlı olarak Osmanlı İmparatorluğu ve müttefik Kürt aşiretleri tarafından I. Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilmiş Süryani Katliamı, 1933'te Irak'taki Simele Katliamı, 1979 İran Devrimi, Irak ve Suriye'deki Arap milliyetçisi Baasçı politikalar, IŞİD'in yükselişi ve Ninova Ovaları'nın çoğunu ele geçirmesi gibi olaylar bu göçü tetiklemiştir.
2003 yılında başlayan Irak Savaşı ve 2011'de başlayan Suriye İç Savaşı sırasında İslâmî ekstremist grupların altında görülen baskıdan ötürü geleneksel olarak yaşadıkları bölgelerdeki Süryani nüfusu önemli ölçüde azalmıştır. Birleşmiş Milletler verilerine göre Irak'ın işgalinden bu yana Irak'tan kaçtığı bildirilen bir milyondan fazla Iraklının yaklaşık %40'ının Süryani olduğu tespit edilmiştir.
Suriye'nin kuzey bölgelerinde Suriye İç Savaşı sırasında IŞİD'e karşı bâzı Süryanı gruplar, Suriye Demokratik Güçleri ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi altında savaşmıştır.

Bugün, Tur Abdin bölgesinde yalnızca 3.500 civarında insan Süryanice konuşmaktadır. Bununla birlikte, Avrupa diasporasında 250.000'den fazla kişi Süryaniceye "ana dili" demektedir. Yeni Aramice olarak da isimlendirilen Süryanice, Süryani kiliselerinde kullanılan ayin dili olan Klâsik Süryanice (kṯobonoyo) lehçesi değildir. Neo-Aramî dilleri arasında Süryanice Doğu Neo-Aramicesi olarak sınıflandırılır. Bu grup Yahudi ve diğer Irak ve İran'ın Hristiyan Neo-Aramice lehçelerini içerir.

Süryaniler ağırlıklı olarak Hristiyandır ve çoğunlukla Doğu ve Batı Süryani Ritine bağlı kalmaktadırlar. Doğu Süryani Ritini oluşturan kiliseler arasında Doğu Süryani Kilisesi (Nestûrî Kilisesi), Keldani Katolik Kilisesi ve Kadim Doğu Kilisesi bulunurken Batı Süryani Riti Süryani Ortodoks Kilisesi ve Süryani Katolik Kilisesi'nde gözlemlenir. Her iki rit de âyin ve litürji dili olarak Klâsik Süryaniceyi kullanır.

Türkiye'de büyük çoğunluğu İstanbul'da ikamet eden 20.000'i aşkın Süryânî olup İstanbul dışında Mardin, Mersin, Diyarbakır, Adıyaman, Elazığ, Ankara, İzmir, Malatya, Şanlıurfa, Gaziantep, Antakya, Antalya ve Adana'da yaşamaktadır. Ankara ve İzmir'i de içeren, 2002 yılında Mersin, Adıyaman, Şanlıurfa, Malatya, Gaziantep, Elazığ ve Adana yörelerinin de bağlandığı İstanbul Abraşiyesi Metropolit Mor Filüksinos Yusuf Çetin'in başkanlığında bir horiepiskopos, beş papaz ve iki rahibin ruhânî liderliğinde, vakıf yönetim kurulu ile aktif olarak varlığını sürdürmektedir. Süryani Kadim Kilisesi'inde patriğe bağlı 20 Metropolit bulunmaktadır. Bunların dördü Türkiye'dedir.

Türkiye'de 20.000'i aşkın Süryani'nin 15.000'i İstanbul'da yaşamaktadır. Süryanilerin İstanbul'a gelmesi yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Özellikle Bizans İmparatoru Konstantin'in annesi Heleni, İmparator I. Justinianus'un eşi Theodora ve İstanbul'un ilk metropoliti Altın ağızlı Mor Yuhanna (Yuhanna Chrisostom), İstanbul tarihinde iz bırakan Süryanilerden sadece birkaçıdır.
Günümüz İstanbul Süryani Abraşiyesi, 1950'lerde başlayarak 1980'lerde hız kazanan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan göç ile oluşmaya başlamıştır. 19. yüzyılda Patrik IV. Petrus tarafından kurulup Tarlabaşı'da bulunan Meryemana Kilisesi daha sonra 1950'li yıllarda ihtiyaç sebebiyle zamanın Mardin Metropoliti Mor Filüksinos Yuhanna Dolabani'nin başkanlığında genişletilir. Daha sonra Mardin'de Metropolit Yuhanna Dolabani'nin vefatından sonra Horiepiskoposlar tarafından ruhânî liderliğinin yapıldığı İstanbul Süryani Ortodoks Kilisesi, 1986 yılında Moran Mor İğnatiyos Zeka Iwas tarafından Şam'daki patrikhanede bir törenle Mor Filüksinos Yusuf Çetin'i İstanbul Abraşiyesi Ruhânî Liderliği'ne getirmiştir.

1924 yılında Süryani askerler tarafından Irak Türkmenlerini hedef alan ve Levi Baskını olarak bilinen katliamda 100 kadar Türkmen yaşamını yitirmiştir. 11 Ağustos 1933'teki Simele Katliamı'nda ise çok sayıda Süryani ölmüştür. Katliam, Irak Krallığı silahlı kuvvetleri desteğinde Kürt ve Arap aşiretlerinin yaptığı sistematik katliamlar silsilesi olup "Simele Katliamı" terimi yalnızca Simele kasabasındaki katliamı değil, Kuzey Irak'ta Duhok ve Nineve (Musul) illerindeki 63 Süryani köyünde yapılan katliamları belirtir. 600 ilâ 3000 Süryaninin katledildiği bu katliam, Lemkin tarafından "soykırım" olarak nitelenir (İngilizce: genocide). Yahudi kökenli Polonyalı avukat Raphael Lemkin tarafından ilk kez 1944'te kullanılan «soykırım» terimi, Ermeni Kırımı, Holokost ve Simele Katliamı'ndan esinlenilerek oluşturulmuştur. Avustralya'nın Sidney şehrinde 2010 yılında açılan bir anıtın levhasında “Bu anıt, 1914-1918 yılları arasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilen Âsûrî Kırımı ve 1933’te gerçekleştirilen Simele Katliamı kurbanları anısına dikilmiştir” şeklinde bir ibare yer almaktadır.

Süryaniler tarafından çeşitli bayraklar kullanılmaktadır. 1968'de George Bit Atanus tarafından tasarlanmış, 1971 yılında ise Süryani organizasyonlarca kabul edilmiş Asur bayrağı, beyaz bir arka plana sahiptir. Bayrağın orta kısmında altın renkli bir daire, bu dairenin etrafında ise dört köşeli açık mavi renkli bir yıldız bulunur. Bu yıldızın dört tarafından mavi, beyaz ve kırmızı renklerden oluşan dalgalı şeritler çıkar. Bayrağın orta üst kısmında, dalgalı şeritlerin arasında Âsur tanrısı Aşur'un simgesi yer alır. Altın daire Güneş'i, Âsur yıldızı ülkeyi, üç dalgalı şerit halkın yaşadığı bölgede yer alan Dicle, Fırat ve Büyük Zap'ı simgelemektedir. Aşur'un simgesi ise eski Asurlulara atfen yerleştirilmiştir.
Aramî kimliğini benimseyen Süryaniler tarafından kırmızı arka plan üzerinde kanatlı bir Güneş diskinin yer aldığı Arami-Süryani bayrağı kullanılır. Bu bayrak, 1980 yılında İsveç'teki Aramî kimliğine sahip Süryaniler tarafından oluşturulmuş olup bu grubun kökenlerini dayandırdığı tarihî Aramî halkına atıfta bulunmaktadır. Kanatlı Güneş diski sembolu, Gılgamış'ın iki adet boğa adamın ortasında yer aldığı ve bu boğa adamların bir kanatlı Güneş diski taşıdığı rölyeften esinlenerek oluşturulmuştur.
Keldaniler de kendilerine özel bir bayrak benimsemişlerdir. 1999 yılında tescillenmiş bu bayrak, sağ ve sol kısımlarında Dicle ve Fırat'ı temsil eden iki mavi şerit, ortasında Babil'in yasa ve adalet simgesi olarak benimsenmiş sekiz köşeli yıldız ile bu yıldızın üzerinde Bâbillerin ve Keldanilerin matematik ve astronomiye katkılarına atfen yerleştirilmiş sarı Güneş ve mavi Ay sembollerini ihtiva eder.
1920 yılında pembe, beyaz ve kırmızı üç adet renkli şeritten oluşan ve en üst pembe şeridin sol kısmında üç yıldız içeren bir bayrak, Süryanileri temsilen kullanılmıştır. Bu bayrak, Türkiye'de yer alan Tur Abdin'deki Ortodoks Süryani topluluğunca oluşturulmuştur. Bayraktaki üç yıldız, Süryanilerin bağlı olduğu üç büyük mezhebi sembolize etmiştir. Bu bayrak, Bit Atanus'un tasarımının kabulü ile kullanımdan kalkmıştır. 1959-1963 yılları arasında Irak bayrağı, ülkedeki Süryani azınlığa atfen ortasında kırmızı bir İştar Yıldızı barındırıyordu.
Suriye Demokratik Güçleri tarafından Kuzey Suriye'de kontrol edilen bölgelerde Süryanileri temsil etmesi için Süryani Birlik Partisi ile Süryani Askerî Konseyi tarafından yukarıdan aşağıya mavi, sarı ve kırmızı olmak üzere üç renkten oluşan bir bayrak kullanımdadır.

Süryaniyat
Süryaniler listesi

Süryaniler Kimdir? - Renkler Solmasın, Kültürler Kaybolmasın 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.assyrianstudiesassociation.org/ 10 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

https://www.acsya.org/ 10 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 10 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlen

Talış-Mugan Özerk Cumhuriyeti, Azerbaycan'da özerkliğini ilan etmiş kısa ömürlü devlettir. 1993 Haziran-Ağustos arasında varlığını sürdürmüştür. Azerbaycan'ın en güneydoğusunda, ülkenin yedi idari bölümünü kapsamaktaydı. Özerk cumhuriyetin illeri şunlardır; başkent olarak ön görülen Lenkeran, Lenkeran Rayonu, Lerik, Astara, Masallı, Yardımlı.
Özerk cumhuriyet, Rusya'nın gizli desteği ile politik kargaşalar sırasında Azerbaycan'da ilan edilmiştir. Haziran 1993'te Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey'e karşı Albay Suret Hüseynov önderliğinde askeri bir isyan patlak vermiştir. Albay Alikram Hummatov (Alikram Gumbatov), yakın ortağı Hüseynov ve Talış milliyetçilerin lideri, Azerbaycan'ın güneyinde iktidarı ele geçirdiler ve Lenkeran'da yeni cumhuriyet ilan ettiler. Öte yandan Haydar Aliyev Azerbaycan'da iktidara yükseldi. Talış-Mugan Özerk Cumhuriyeti de önemli bir kamu desteğini alamayınca bastırıldı. Talısh-Mugan Özerk Cumhuriyeti bayrağı ve modern Talysh bayrağı, mavi denizin üzerinde merkezde yükselen güneş ile kırmızı, beyaz ve yeşil renkli dikey bir üç renkli.

Talış Hanlığı
Mugan Sovyet Cumhuriyeti
Karabağ Savaşı

Flags of the World30 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarık bin Ziyad (Arapça: طارق بن زياد), Endülüs'te İslam hakimiyetini sağlamış Berberi asıllı Emevî  komutandı. Cebelitarık Boğazı'nın adı kendisinden gelmiştir: Arapça cebel "dağ" demektir ve Cebel-i Tarık ise "Tarık'ın dağı" manasına gelmektedir. İspanya'daki Vizigot Krallığı'nın son kalıntılarının arasındaki karışıklık ortamında İspanyol Yahudileri ve bazı Vizigot yöneticilerinin daveti üzerine İspanya'ya 711 yılında çıkarak önemli birçok şehri alan komutandır.
Genel olarak Kuzey Afrika'da yaşayan bir Berberi ailesinden olduğu, Kuzey Afrika'nın fethi döneminde İslam orduları tarafından esir alındığı ve serbest bırakıldıktan sonra Emevi valisi Musa bin Nusayr'ın hizmetine girdiği kabul edilmektedir. Kökeninin İranlı ya da Arap olduğu yönünde iddialar da bulunmaktadır. Musa bin Nusayr'ın komutasında Tanca ve Sebte'nin fethine katıldı. 708 yılında Tanca valisi olan Tarık bin Ziyad Endülüs'ün fethine kadar bu görevde kaldı.
İspanya'daki karışıklıklardan istifade etmek isteyen Musa bin Nusayr, Tarık bin Ziyad'ı 711 yılında 7000 kişilik bir kuvvetle İspanya üzerine görevlendirdi. 7000 kişilik ordusu ile Cebelitarık Boğazı'nı geçen Tarık bin Ziyad İspanya'ya çıkar çıkmaz gemileri yaktırarak askerlerinin geri dönme umudunu kırdı. Askerlerine şu tarihi sözleri söyledi: “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.”
Daha sonra Carteya ve Algeziras kentlerini aldıktan sonra Vizigot kralı Rodrigo'nun asker toplayıp üzerine geldiğini haber alınca Musa bin Nusayr'dan yardım istedi. Gelen 5000 kişilik yardım kuvveti ile birlikte Rio Barbeta'da Rodrigo'nun ordusu ile karşılaştı. Tarık bin Ziyad Guadalete Muharebesi olarak da bilinen savaşta Vizigot kralını ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu başarının ardından Musa bin Nusayr da 10.000 kişilik bir kuvvetle İspanya'ya geçti. Onun başarılarını da kıskandığı için daha fazla ilerlememesini buyurdu. Ancak Tarık bin Ziyad ortamın müsait olduğunu düşünerek harekâtına devam etti. 712 yılında Toledo'yu ele geçirdikten sonra Córdoba, Archidor ve Libire kentlerini de ele geçirdi. Toledo'da Musa bin Nusayr'ın ordusuyla buluşan Tarık bin Ziyad emirlerini dinlemediği gerekçesiyle askerin önünde Musa bin Nusayr tarafından azarlandı. Ertesi yıl İslam orduları Zaragoza, Aragon, León, Lleida kentlerini ele geçirdi.
İspanya'nın fethinden sonra Musa bin Nusayr burada bazı komutanlar ve askerî birlikler bıraktı ve 714 senesinde Şam'a döndü. Yanında götürdüğü Tarık Bin Ziyad'ı Halife I. Velîd'e şikayet etti. Halife yaptığı araştırmada İspanya'nın gerçek fatihinin Tarık bin Ziyad olduğunu öğrendi. Onu cezalandırmadı ama ülkesine de geri göndermedi. Tarık Bin Ziyad ölümüne kadar Suriye'de yaşadı.

Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Organizasyonu (İngilizce: Unrepresented Nations and Peoples Organization; UNPO şeklinde kısaltılır), 1991'de kurulan, demokratik bir uluslararası organizasyon. Üyeler yerli halklar, başka yönetimlerin altındaki uluslar, uluslararası kamuoyunda temsil edilemeyen bağımsız ülkeler veya bölgelerdir. Ermenistan, Estonya, Letonya ve Gürcistan gibi bazı eski üyeler, tam bağımsızlıklarını kazandı ve daha sonradan Birleşmiş Milletler'e katıldı.
UNPO'nun üyeleri arasındaki görevi, insani ve kültürel haklarını korumak, kendi yönetimlerini idare etmek ve kendilerini etkileyecek şiddetli çatışmaları çözümlemektir. UNPO üyelere bağımsızlık amaçları için imkân sağlar ve uluslararası düzeyde tanınacak olan üyelerine yardımcı olur.

UNPO'nun üyeleri aşağıda sıralanmıştır.
Kurucu üyeler koyu renkle ve pembe arka planla gösteriliyor.

(İngilizce) UNPO Website2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) UNPO Covenant28 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) UNPO Universal Declaration of the Rights of Peoples28 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) UNPO brochure19 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) (Estonca) (Rusça) Institute of the Rights of Peoples27 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., UNPO Tartu Coordination Office, (Eastern Europe and Northern Asia)
(İngilizce) Political Resources list of Unrepresented Nations & Peoples Organisations30 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tibet (Tibetçe: བོད་ bod; Çince: 西藏; pinyin: Xīzàng, Köktürkçe: 𐱅𐰇𐰯𐰇𐱅 Töpüt, Tüpüt) Orta Asya'da Tibet halkının anavatanı olan, Tibet Platosunun çoğunluğunu kaplayan 1.200.000 kilometrekarelik bölgedir. 1951'de Çin'in bağımsız Tibet'i ilhakından beri Tibet Platosunun tamamı Çin Halk Cumhuriyeti kontrolü altında bulunmaktadır. Tibet, idari olarak Çin'in Tibet Özerk Bölgesine ve Çinghay, Gansu, Yunnan ve Siçuan eyaletlerinin bazı kısımlarına bölünmüştür. Tibet, ortalama 4.900 metrelik yükseltisiyle "Dünyanın Çatısı" diye bilinir ve dünya üzerindeki en yüksek bölgedir. Tibet'teki en yüksek nokta deniz seviyesinden 8.848 m (29.000 ft) yükseklikte dünyadaki en yüksek dağ olan Himalayalar'daki Everest Dağı'dır.
Tibet İmparatorluğu 7. yüzyılda doğmuş, 9. yüzyıldaki yüceliğinde ise batıda Tarim Havzası ve Pamirlerden güneydoğuda Yunnan ve Bengal'e kadar uzanan bir bölgeye hükmetmiştir. İmparatorluk daha sonra birçok bölgeye parçalanarak yıkılmıştır. Batı ve Orta Tibet'i kapsayan bölge (Ü-Tsang) tarihin geri kalanı boyunca çoğunlukla Lhasa ve Şigatse gibi şehirlerdeki merkezi bir yönetim altında kalarak günümüzde Tibet Özerk Bölgesinin çoğunluğunu oluştursa da kuzeydeki Amdo ve doğudaki Kham bölgeleri dağınık bir siyasi yapıda kalarak zamanla Çin himayesi altına girmiş ve Çinghay ve Siçuan eyaletlerinin bir parçası olmuştur. Tibet'in sınırları günümüzdeki şeklinin çoğunu 18. yüzyılda almıştır.
Çin'deki 1911 Devrimiyle Çin'deki imparatorluk sisteminin son bulmasından sonra, Tibet'teki Çing hanedanı askerleri başkent Lhasa'dan kovulmuş ve 13. Dalay Lama 1913'te Tibet'in bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsız Tibet 13. Dalay Lama altında modern bir ülke olma yolunda ilerlese de kendisi 1933'te ölmüş ve 1950'de yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyetinin Tibet'i işgal etmesiyle çabaları yarım kalmıştır. 1959'da Çin yönetimine karşı bir isyan çıkmasıyla 14. Dalay Lama, barışın sağlanamamasının ardından Hindistan hükûmetinin daveti üzerine Hindistan'a gitmiş ve Sürgündeki Tibet Hükümetini kurmuştur.

Tibet adının Eski Türkçe 𐱅𐰇𐰯𐰇𐱅 (Töpüt) ("tepelik, dağlık yer") sözcüğünden geldiği düşünülmektedir. Bu kelime de Klasik Farsça تبت (tabbat, tubbat) üzerinden "Tibet" şeklinde İngilizce gibi Avrupa dillerine geçmiştir.

Tibet'in bağımsızlığını destekleyenler, geçmişte bağımsız bir devlet olan Tibet'in Çin tarafından 1950'de işgal edildiğini söyler. Çin Halk Cumhuriyeti ise bölgenin tarihî olarak Çin'e ait olduğunu, Tibet'in yalnızca 1913-1950 yılları arasında Çin'in politik nüfuzundan çıktığını düşünmektedir. 1950'de Çin, bu bölgeyi ele geçirerek politik bir özerklik verdiğini iddia etse de, Tibet'te özerk herhangi bir yönetim söz konusu değildir ve yoğun insan hakları ihlalleri günbegün kayda geçmektedir. Tibet'in bağımsızlığını destekleyenler bölgedeki kültür ve zenginliklerinin "kültürel bir soykırım"a tabi tutulduğunu iddia ederken Çin hükûmeti bu "kültürel soykırım" iddialarının gerçek dışı olduğunu savunmaktadır. Günümüzde Çin ile Sürgündeki Tibet Hükümeti arasında Tibet'in ne zaman Çin'in bir parçası olduğu ve Çin'in Tibet'i egemenliği altına alma geçerliliği konusunda anlaşmazlıklar bulunmaktadır.

Tibet dahil tüm modern Çin, Doğu Asya'nın bir parçası olarak kabul edilir. Tarihsel olarak, bazı Avrupa kaynakları Tibet'in bazı kısımlarının Orta Asya'da olduğunu düşündü.
Tibet, Orta Çin Ovası'nın batısındadır ve Çin anakarası içinde, Tibet, Çince: 西部 (Xībù)'nin bir parçası olarak kabul edilir, Çin medyası tarafından genellikle "Batı Çin" anlamına gelen "Batı bölümü" olarak çevrilen bir terimdir.

Tibet, dünyanın en yüksek dağlarından bazılarına sahiptir ve bunlardan bazıları ilk on listede yer alır. Nepal sınırında bulunan Everest Dağı, 8.848,86 metre (29.032 ft)'da, dünyadaki en yüksek dağ'dır. Bazı büyük nehirlerin kaynağı Tibet Platosundadır (çoğunlukla günümüz Qinghai Eyaletinde). Bunlar arasında Yangtze, Sarı Nehir, İndus Nehri, Mekong, Ganj, Salween ve Yarlung Tsangpo Nehri (Brahmaputra Nehri) vardır. Yarlung Tsangpo Nehri boyunca yer alan Yarlung Tsangpo Büyük Kanyonu, dünyanın en derin ve en uzun kanyonları arasındadır.
Tibet, Asya'nın "Su Kulesi" olarak anılır ve Çin, Tibet'teki su projelerine büyük yatırımlar yapmaktadır.

İndus ve Brahmaputra nehirleri, Batı Tibet'teki Kailaş Dağı yakınlarındaki Mapam Yumco gölünün civarından doğar. Dağ hem Hindular hem de Tibetliler için kutsal bir hac yeridir. Hindular, dağı Şiva'nın meskeni olarak görürler. Kailaş Dağı'nın Tibetçe adı Khang Rinpoche'dir. Tibet, Tibetçe'de "tso" veya "co" olarak adlandırılan çok sayıda yüksek rakımlı göle sahiptir. Bunlar arasında Qinghai Gölü, Manasarovar Gölü, Namtso, Pangong Tso, Yamdrok Gölü, Siling Co, Lhamo La-tso, Lumajangdong Co, Puma Yumco Gölü, Paiku Gölü, Como Chamling, Rakshastal Gölü, Dagze Co ve Dong Co yer alır. Qinghai Gölü (Koko Nor), Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki en büyük göldür.
Atmosfer yılın dokuz ayı aşırı derecede kurudur ve yıllık ortalama kar yağışı yağmur gölgesi etkisi nedeniyle yalnızca 46 cm (18 inç)'dir. Batı geçitleri her yıl az miktarda taze kar alır ancak tüm yıl boyunca geçilebilir durumda kalır. Düşük sıcaklıklar, kasvetli ıssızlığın alçak bir çalıdan daha büyük herhangi bir bitki örtüsü tarafından giderilmediği ve rüzgarın uçsuz bucaksız kurak düzlüklerde kontrolsüzce estiği bu batı bölgelerinde yaygındır. Hindistan muson doğu Tibet üzerinde bir miktar etkiye sahiptir. Kuzey Tibet, yazın yüksek sıcaklıklara, kışın ise yoğun soğuğa maruz kalır.

Kültürel Tibet birkaç bölgeden oluşur. Bunlar, idari olarak Qinghai, Gansu ve Sichuan eyaletlerinin bir parçası olan kuzeydoğudaki Amdo'yu ("A mdo") içerir. Güneydoğudaki Kham (Khams) batı Siçuan, kuzey Yunnan, güney Qinghai ve Tibet Özerk Bölgesi'nin doğu kısmını kapsar. Ü-Tsang (dBus gTsang) (Ü ortada, Tsang orta batıda ve Ngari ('mNga' ris) uzak batıda) Tibet Özerk Bölgesinin orta ve batı kısmını kapladı.
Tibet kültürel etkileri komşu eyaletler olan Bhutan, Nepal, Hindistan'ın Sikkim, Ladakh, Lahaul ve Spiti, Spiti gibi Hindistan'ın  bölgelerine, Kuzey Pakistan Baltistan veya Balti-yul'a ek olarak Çin'in komşu eyaletlerinde belirlenmiş Tibet özerk bölgelerine kadar uzanır.

Tibet'te Budizmin başlangıcı MS 5. yüzyıla dayanmakla beraber 7. yüzyılda Tibet Kralı Songtsen Gampo ile halkın çoğunluğuna bu inanç sistemi yayılmaya başlamıştır. Tibet Budizmine verilmiş bir başka isim de Lamaizm olmuştur, lama (Tibetçe: བླ་མ་, Wylie transliterasyonu: bla ma) Tibet'te ruhani liderlere verilen bir ünvandır. Tabiata tapma, nefsine hakim olma, ahlaki değerlere önem vermek Budizm sisteminin temellerini oluşturur. Tibet Budizmi günümüz bilim adamlarının gruplandırmasına göre; Kuzey Budizmi (Vajrayana) olarak ele alınır ve Tibet, Moğolistan, Bhutan ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülkede inananları vardır.

'Küçük Buda, (İngilizce: Little Buddha)', (1993)
'Tibet'te Yedi Yıl, (İngilizce: Seven Years in Tibet)', (1997)
'Kundun', (1997)

Asya Geçidi (İngilizce:Asian Coridor in Heaven)

Mecano, 'Aidalai'.
Rage Against the Machine Tibetan Freedom Concert (Tibet Özgürlük Konseri)

Tibet Özerk Bölgesi
Tibet Budizmi
Tibet Platosu
Tibet alfabesi
Tibet dilleri

Tuaregler(ⴾⵍⵜⵎⴰⵣⵗⵜ); Burkina Faso, Cezayir, Libya, Mali ve Nijer arasında geniş bir alanda yaşayan ve Berberi dillerinden birini konuşan halk. Sayıları yaklaşık 1,2 milyona ulaşan Tuaregler bağımsız bir siyasi örgütlenmeye de sahiptirler.
Kuzey Tuaregleri çoğunlukla çölde, Güney Tuaregleri ise daha çok step ve savanlarda yaşar. Kuzeydeki başlıca Tuareg konfederasyonları Ahaggar ve Azcer, güneyde ise Asben, İfora, İtesan, Avellimiden ve Kel Tademaket'tir. Güney Tuaregler Zebu ve deve yetiştirir ve bunların bir bölümünü Kuzey Tuareglerine satarlar. 1970'lerde ve 1980'lerde Moritanya'nın güneyi, Senegal, Nijer, Burkina Faso ve Çad'ı etkisi altına alan kuraklık güneydeki Tuareglerin sayısının azalmasına ve hayvancılığa dayalı geleneksel yaşam biçimlerinde önemli değişikliklere yol açmıştır. Güney bölgelerde yaşayan Tuaregler kısmen melezleşmiştir.
Geleneksel Tuareg toplumu soylular, din adamları, vasallar, zanaatçılar ve eskiden köle emekçilerinden oluşan katmanlara bölünmüştür. Tuaregler geleneksel olarak, kırmızıya boyanmış deri çadırlarda yaşarlar. Günümüzde deri yerine naylon çadırlar da kullanılmaktadır. Güneyde ise beşik tonozlu keçe çadırlar yaygındır. Yetişkin erkekler kadınların, yabancıların ve evlilik yoluyla akraba oldukları kişilerin yanında mavi bir peçe takarlar; ama bu gelenekler kentleşmeyle birlikte kaybolmaya başlamıştır. Tuaregler arasında eski Libyalıların kullandıklarına benzer bir el yazısı olan  Tifinag varlığını korumaktadır.
Tuareg toplumunda kadın baskı altında değildir ve kısıtlanmamıştır. Tek eşlilik yaygındır. Kadınlardan çok erkeklerde örtünmeye önem verilir.

 Wikimedia Commons'ta Tevarikler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Amerikan Havayolları ile birleştirilen havayolları için, Trans World Airlines'a bakın
Güney Afrika Twa halkları için, Pigmeler sayfasına bakın

Tvalar (Batwa) olarak da bilinir, Orta Afrika'nın Göller Bölgesi'nin en eski yerleşimcisi olan pigme insanlar yaşarlar. Güncel nüfusu Ruanda, Burundi, Uganda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nin doğu kısmında yaşar. 2000 yılında, yaklaşık olarak 80,000 kişi olarak sayıldılar ve bu ülkelerde önemli bir azınlık olarak sayıldılar. Ayrıca Angola'nın güneyi, Namibya, Zambiya ve Botsvana'daki bataklık, çöl ve ormanların uzağında yaşamaktadırlar.

Hutular, Banduca konuşan halk, bölgeye geldi ve Twalara boyun eğdirdiler. XV.yy'ın başlarında, Tutsiler(Banduca konuşan insanlar) buraya geldi ve Twa ve Hutuları domine ettiler. Twalar Kiryanwandalar, Hutular ve Tutsilerle aynı dili konuşurlar. Birkaç yüzyıl boyunca, Twalar, Ruanda ve Burundi de çok küçük bir azınlıktılar(yaklaşık olarak %1) ve çok küçük bir politik rolleri vardı.

Act & Empower - Washington, Uganda
Forest Peoples Programme - Moreton-in-Marsh, İngiltere
CAURWA (Communauté des Autochtones Rwandais) - Kigali, Ruanda
African International Christian Ministry28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Kabale, Uganda
Dr. Scott and Carol Kellermann - Kanungu, Uganda
Geoffrey S. Proud
Pygmy Survival Alliance10 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Seattle, Washington
CARE International in Uganda
ASeTTS (Association for Services to Torture and Trauma Survivors) Batı Avustralya

Volcano Ulusal Parkı, Ruanda (iskan, 1970 - 1980 arası)
Nyungwe Ormanı, Ruanda (iskan, 1970- 1980 arası)
Bwindi Impenetrable Forest, Uganda (tahliye 1991)
Mgahinga Ulusal Parkı, Uganda (tahliye 1991)
Kahuzi-Biega Ulusal Parkı, Kongo (tahliye)
Virunga Ulusal Parkı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (tahliye)
Gishwati Ormanı, Ruanda (orman ağaçlandırma ve süt üretimi için tahliye)[11]
Mfangano Adası, Kenya (sadece tarih öncesi)

Mbuti (Bambuti)
Baka
Aka

Colin Turnbull
Simha Arom
Mauro Campagnoli
Jean-Pierre Hallet

Vandallar, Doğu Cermen kavimlerindendir. Kavimler Göçü sırasında 5. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun değişik eyaletlerini yağmalamalarıyla tanınırlar. Bu eyaletler sırasıyla Galya (Gallia), Galiçya, Endülüs (Hispania Baetica), Kuzey Afrika ve Akdeniz adalarıdır.
Vandalların yurtları ve asılları kesin olarak bilinmemektedir. Ostrogotlar'ın kralı ve Vizigotlar'ın kral naibi olan Got kavminden olan Büyük Teoderik evlilik yolu ile Vandallara akrabaydı.
Vandallar, Galya ve İspanya'da büyük bir kıyım yaparak Afrika kıyılarına dek ilerlediler. 455 yılında Vandal Kralı Genserik, Roma şehrini yağmalamıştır.
Roma'nın yağmalanmasına atfen, sebepsiz yere zarar verme eylemine vandalizm denmeye başlanmıştır.
439 - 533 yılları arasında ilk kralları olan Genserik kısa süre ayakta kalan bir Kuzey Afrika'da Tunus merkezli Vandal Krallığı'nı kurdu.
Bu gelişmelerin sonrasında yıkılmanın eşiğine gelen Batı Roma İmparatorluğu, aşiretlere ayrıldı. Tüm gücünü yitiren Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında yıkıldı.
Vandal Krallığı, Roma Cumhuriyeti tarafından yakılıp yıkılan Kartaca yerine yeniden kurulan kente hâkim oldular. Vandal Kralı, elit idarecileri ve krallığın üst tabakası koyu Ariusçu Hristiyandılar. Bu mezheplerini benimsetmek için Kalkedon Konsili ile ortaya çıkmış, Katolik Hristiyanlığa inanan yerli halka zaman zaman dinsel baskılar ve zulümler yaptılar. Özellikle Doğu Roma İmparatorluğu, bu dinsel zulmü bahane ederek Vandal Krallığı'na saldırmak ve bu barbar krallığı ortadan kaldırmak istemekteydi.
533'te Bizans İmparatoru Justinianus, Kuzey Afrika'ya büyük bir Bizans donanması ve Belisarius komutasında büyük bir Bizans ordusu gönderip Vandal Krallığı'nı istilaya başladı. Vandal Krallığı Bizanslılar'a yenilip, onların hâkimiyetine girince Vandal kavmi kendilerini muhafaza edemeyip tarihten silindi.

Gibbons, Edwards (!) History of the Decline and Fall of the Roman Empire Cilt. IV, Pelican Bölümler 41 & 43 (İngilizce))
Bury, John Bagnell (1923) History of the Later Roman Empire Cilt. I ve II New York:Macmillan and Co. [url=http://penelope.uchicago.edu/Thayer/E/Roman/Texts/secondary/BURLAT/home.html 9 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.] (İngilizce)
Merrills, Andrew ve Mills, Richards (2010). The Vandals. John Wiley ve Sons. ISBN 1405160683 [1] 1 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Christian Courtois, (1955) Les Vandales et l'Afrique, Paris: Edition arts et métiers graphiques  (Fransızca)

Yahudilik (İbranice: יַהֲדוּת, romanize: Yahadut) veya Mûsevîlik, Yahudiler'in kolektif inancını, kültürünü, hukuki kurallarını ve medeniyetini içeren etnik bir dindir. İlk İbrahimî din olmasının yanı sıra insanlık tarihindeki en eski dinler arasında da yer alan Yahudilik, monoteizm temelli dinlerin ilk örneğidir. Yahudilik, riayetkâr Yahudiler tarafından "Avraham'ın YHVH ile yaptıkları sözleşmenin bir ifadesi" olarak yorumlanır. Geniş metinleri ve uygulamaları, çeşitli teolojik pozisyonları ve örgütlenme biçimlerini kapsayan Yahudilik, bir İbrani felsefi görüşü olmakla birlikte aynı zamanda bir dünya görüşüdür. Tora, Tanah'ın bir parçasıdır ve Midraş ile Talmud gibi ikincil metinlerle birlikte temsil edilen tamamlayıcı bir sözlü geleneğin parçasıdır. Dünya çapındaki toplam 14 ila 15 milyon takipçisi ile Yahudilik, en büyük onuncu dindir.
Yahudilik, "evrenin yaratıcısı, ebedi güç sahibi, her şeye gücü yeten, her yerde olan, adil, merhametli, doğmamış veya doğurmamış" bir varlığın her şeyi yarattığı inancı temeline kuruludur; O varlığın (Tanrı) ismi inanışa göre o kadar mukaddestir ki, nihai telaffuzunun sonsuza dek bilinememesi için Tanah'ta יהוה‎ (YHVH) harfleriyle kodlanmıştır. İnanca göre YHVH'nin, Y'israil'in büyükbabası Avraham'ı ve ulusunu "tüm milletler arasında en üstünü" yapma ve "onlara özel bir toprak verme" sözünü vermesiyle isimsiz bir din olarak kurulur; bu din ismini, gelecek yıllarda dünyaya gelecek olan Yehuda'dan alacaktır.
Yahudilikte, Tanrı'nın Sina Dağı'ndaki Musa'ya hem yazılı hem de sözlü şekilde vahyettiği kanun ve emirlere dayanan, çoğu Rabbânî Yahudilikten ortaya çıkmış bir dizi dinî hareket vardır. Tarihsel olarak bu savunmaların tamamına veya bir kısmına, İkinci Tapınak dönemindeki Sadukiler veya Helenistik Yahudilik üyeleri gibi çeşitli gruplar tarafından meydan okundu; daha sonra Orta Çağ'daki Karaiteler ve modern Ortodoks olmayan mezhepler arasında bu fikir akımı devam etti. Hümanistik Yahudilik gibi Yahudiliğin bazı modern dalları, seküler veya nonteist olarak kabul edilebilir. Günümüzde en büyük Yahudi dinî hareketleri, Ortodoks Yahudilik (Haredi Yahudilik ve Modern Ortodoks Yahudilik), Muhafazakâr Yahudilik ve Reform Yahudiliğidir. Bu gruplar arasındaki en önemli fark Yahudi hukukuna, Rabbânîk geleneğin otoritesine ve İsrail Devleti'ne olan fikirsel yaklaşım farklılıklarından kaynaklanır.

Eski Orta Doğu tanrılarının aksine, İbranilerin Tanrısı üniter ve tek olarak tasvir edilir; sonuç olarak İbrani Tanrısının temel ilişkileri dünyayla ve daha spesifik olarak yarattığı insanlarladır, diğer tanrılarla değil. Bu nedenle Yahudiliğin temeli etnik tek tanrıcılık ve Tanrı'nın bir olduğu ve insanlığın eylemleriyle ilgilendiği inancı ile atılır. Tanah'a göre Tanrı YHVH, Avraham Avinu'ya, ulusunu "tüm milletler arasında en üstünü" yapma ve "onlara özel bir toprak verme" sözü verir. O nesiller sonra İsrail ulusuna seslendi ve yalnızca tek Tanrı olan O'na tapınmasını emretti; yani Yahudi milleti, Tanrı'nın dünya olan hassas tutumundan dolayı O'na ibadet etmelidir. Ayrıca YHVH, Yahudi milletine "birbirinizi sevin ve birbirinize destek olun!" emrini verdi; yani Yahudiler, Tanrı'nın insanlara olan sevgisini örnek almalıdır.

Yahudilikte, Hristiyanlık ve İslam'ın aksine, ayinlere dâhil olmaları nedeniyle katı anlamda bağlayıcı sabit bir inanç koşulu yoktur. Yahudi tarihi boyunca bilginler, Yahudiliğin temel ilkeleri için çeşitli formülasyonlar önermiş fakat bunların hepsi farklı farklı eleştirilere maruz kalmıştır. En popüler formülasyon, İbn Meymun tarafından 12. yüzyılda geliştirilen on üç inanç ilkesidir. İbn Meymun'a göre bu ilkelerden birini dahi reddeden bir Yahudi'nin, artık yoldan çıkmış bir kâfir olarak lanse edilmesi uygun olur.
İbn Meymun'un çağdaşları Hasdai Crescas, Yosef Albo ve ben David gibi isimler, her ne kadar İbn Meymun'un ilkeler listesini beğenip olumlu yorumlar yapsalar da, "aslında inancın temellerini teşkil etmeyen, bu yüzden de sadece kusurlu görülmeleri gereken çok sayıda Yahudi'yi "sapkın" kategorisine sokan ve gereğinden fazla sayıda madde içerdiği" gerekçesiyle eleştirmiştir. Eski Yahudi tarihçi Josephus ise bu doğrultuda dinî inançlardan ziyade uygulamayı ve ibadetin samimiyetini vurgulayarak, sapkınlığı yalnızca Yahudi hukukunu reddetmek hâlinde gerçekleşeceğini savunmuştur; ek olarak Yahudilikteki asıl hususun sünnet ve geleneklere bağlılığın sağlamlığı olduğunu savundu. Bu ve buna benzer farklı görüşlerden ötürü İbn Meymun'un ilkeleri birkaç yüzyıl boyunca büyük ölçüde göz ardı edildi. Daha sonra, bu ilkeler şiirsel şeklinde tahvil edilerek ("Ani Ma'amin" ve "Yigdal") tekrar gün yüzüne çıkarıldı ve birçok Yahudi cemaati bu ilkelere entegre oldu, dua kitabına eklendi ve evrensel olarak 'temel inanç ilkeleri' oldu.
Günümüz devrindeki Yahudilik, tam bir dinî dogmayı dikte edecek merkezî bir otoriteden yoksundur. Bu nedenle, temel ve basit bazı inançlar bile Yahudilik içerisinde farklılıklar gösterebiliyor. Bu başkalıklara rağmen tüm Yahudi dinî hareketleri, Tanah, Talmud ve Midraş kitaplarından gelen ilkelerin yorumlanışlarına göre şekil almıştır. Aynı zamanda Yahudilik, YHVH ile Avraham arasında yapılan ahdi ve Moşe'nin en büyük peygamber olduğunu kabul eder.

Aşağıda, Yahudi pratik düşüncesine ilişkin temel çalışmaların yapılandırılmış bir listesi bulunmaktadır.

Tanah:
Mesorah
Targum
Yahudi Mukaddes Kitabı tefsiri (ayrıca aşağıdaki Midraş'a bakınız)
Talmudik Dönem Çalışmaları (klasik Rabbânik literatür):
Mişna ve yorumu
Tosefta ve kısa risaleler
Talmud:
Babil Talmudu ve yorumu
Yeruşalim Talmudu ve yorumu
Midraşik literatür:
Halahatik Midraş
Aggadik Midraş
Halahatik literatür:
Yahudi Hukuku ve Geleneklerinin Başlıca Kodları
Responsa literatürü:
Yahudi Düşüncesi ve Etiği:
Musar literatürü
Kabala
Ha'asidik eserler
Siddur
Piyyut (klasik Yahudi şiiri)

Tevrat Tanah'ın ilk beş bölümüne verilen isimdir. Çoğu zaman Yahudilerin kutsal kitabının tamamı "Tora" ismiyle açıklanır. İbranice bir terim olan Tora, Arapçadan Türkçeye geçmiş olan Tevrat'ın karşılığıdır.
Tevrat terimi "Kanun, Töre, şeriat, emir, ders" vb. anlamlara denk gelir. Beş bölümden oluşan Tevrat, Tanrı'nın 7704 kelimeyle Musa'ya verdiği dinî esasları içeren kitap olarak görülür. Tevrat metninin orijinal dili Kutsal Kitap İbranicesidir. Bir bakıma "Şeriat" diye de tanımlanabilen Eski Antlaşma'yı oluşturan kitapların sayısı, Yahudilerce 24, Hristiyanlarca 39'dur. Kitapların sıralanışı ve gruplanışı konusunda da her iki din de farklı görüşlere sahiptir.
Tora, Tanah'ın ilk beş kitabını (Pentatök) ve Sina Dağı'nda Musa'ya açıklanan «On Emir»i (Dekalogos) içerir; bunların tamamı, Tanrı'nın kullarıyla antlaşmasını içeren ve kutlayan bir dinsel yasayı oluşturur. Her sinagogda, yani Musevi tapınağında, Tora'nın makara şeklinde iki çubuğa (Ets Hayim) sarılmış deri üzerine el ile kopya edilmiş bir nüshası (Sefer Tora) bulunur. Haftada 3 gün, törende Hazan sinagogdaki cemaat ile beraber Tora'nın her hafta okunmak üzere 54 bölüme ayrılmış bölümlerinden birini (Peraşa) okur.

Tanah yaklaşık olarak bin yıl içerisinde meydana gelmiştir. Ancak kitabın sınırlandırması MS 90 yılında toplanmış olan Yemnia Şurası'nda yapılmış ve bugünkü yazılar seçilerek tespit edilmiştir. Tanah ile birlikte hahamların nesilden nesile sözlü olarak aktardıkları sözlü kanunların bütününe Talmud adı verilir. MS 150 yıllarında Yehuda HaNasi adında bir haham, kendilerine kadar aktarılan sözlü kanunların kaybolmasından endişelenerek onları Mişna'da toplamıştır. "Tekrar edilmek suretiyle belletilen" anlamına gelen Mişna, Tevrat'ın tekrarı, kanunların açıklaması ve tefsiri sayılır. Ancak belli bir seviyedeki bilgiye sahip olanların anlayabileceği dilde yazılmış olan Mişna'nın anlaşılmasını kolaylaştırmak amacıyla O'na Yahudi alimlerince şerhler yazılmıştır. Bu şerhlere ve açıklamalara Gemara adı verilir. Talmud, Mişna ve Gemara adı verilen eserlerin bütününe verilen isimdir.

Kutsal Kitap dışında Yahudi tasavvufuna ve gizemciliğine Kabala adı verilir. Kabala, İbranicede "gelenek görenek" anlamına gelir. Yahudilerin harfçilik ve sayıcılıkla karışık tasavvufî varlık bilgisi öğretisidir. Daha açık bir tanımla Kabala, Kutsal Kitap metinleri ile sözlü gelenekler üzerine yapılan her tür yorumların ve uygulamaların genel adıdır. Yanlış anlaşıldığı gibi Kabala bir kitap veya kitaplar toplamı değil "Evren'in görünür kargaşasını açıklamayı ve zıtlıklarını kolay anlaşılabilir bir kalıp hâline getirmeyi amaçlayan bir doktrin"dir.
Başlangıcı 2. Tapınak Dönemi'nin sonuna (I. yüzyıl) kadar uzanan Kabala, tam olarak Yahudi gizemciliğinin (ezoterizm) ortaya çıktığı tarih olan XIII. yüzyıldan başlayarak özel bir öğreti biçiminde gelişmiştir.
Bazı dinler tarihçilerine göre Kabala'nın kökenleri eski gelenekte (Talmud dönemi) aranmalıdır. Kabala'nın öğreti ve uygulamaları ancak bir kılavuzun denetimi ve önderliğinde mümkündür. Kabala temelde her zaman sözlü geleneğe dayanmıştır. Tanrı'nın Musa'ya indirdiği yazılı olmayan Sözlü Tora vahyin gizli bilgisini taşımaktadır. Kabala'nın en önemli kitabı 23 ciltten oluşan Sefer Zohar'dır.
Kabala XV. yüzyıl Avrupa'sında da son derece yaygınlaşmıştır. Kabala'nın genel doktrinini, evrenin bir bütün olduğu, belli bir düzene göre hareket ettiği, evrende görülen her şeyin Tanrı'nın bir parçası ve yer yüzündeki yansıması olduğu, insanın da, evrenin ve dolayısıyla Tanrı'nın bir parçası olma sebebiyle âdeta küçük evren sayılması gerektiği şeklinde özetlemek mümkündür (Vahdet-i Vücud, Vahdet-i Mevcud, Macrocosmos, Microcosmos).

Yahudi hukuku ve geleneğinin ("halaha") temelini aynı zamanda Pentatök ya da Musa'nın (Moşe Rabenu) Beş Kitabı olarak da bilinen Tora oluşturur. Rabbinik geleneğe göre, Tora'da 613 yönerge vardır. Bu yönergelerin bazıları sadece erkeklere veya sadece kadınlara, kimileri sadece kadim mabet görevlileri Kohenler ile Levilere (Levi kabilesinin üyeleri), kimileri ise, sadece İsrail diyarındaki çiftçilere yöneliktir. Birçoğu sadece Kudüs Tapınağı'nın ayakta kaldığı dönem için geçerli olan bu emirlerden günümüzde hâlen

Assab (veya Aseb, eski adı Avalites; (Tigrinya dili: ዓሰብ, ʿAsäb; Arapça: عصب) Kızıldenizin batı sahilinde, Eritre devletinin Kuzey Kızıldeniz bölgesinde bulunan bir liman şehridir.

Büyük market, plaj ve gece hayatı ile tanınan şehirde bölgeye hizmet eden Assab Uluslararası Havalimanı bulunur. Yaz aylarında oldukça sıcak olan şehirde Temmuz ve Ağustos aylarında hava sıcaklığı 54 °C (129 °F) sınırına kadar çıkar.
Şehrin 1989 yılında 39600 nüfusu vardı. 1997'de ekonomik sebeplerden dolayı kapanana kadar burada bir petrol rafinerisi vardı. Arsinoe şehrinin yakınındadır.

1869'da Sultan burayı Rubattino Gemi Şirketine sattı, 1882'de İtalya'nın eline geçti. İtalya Assab'ı gemiler için bir kömür istasyonu olarak kullandı. Daha sonra Sovyet Birliği burada bir petrol rafinerisi kurdu. 20. yüzyıl'da Assab Etiyopya'nın ana limanı oldu. 1980'lerdeki Eritre Bağımsızlık Savaşı ve kıtlık zamanlarında Eritre'ye yapılan gıda yardımında Etiyopya'nın Tigray ilindeki limandan yapılıyordu.
1990'larda yeni terminalin yapılmasıyla liman olanakları aşırı derecede çoğaldı fakat 1998'de ise Etiyopya terminal inşa ettikten sonra popülaritesi tekrar azalmaya başladı (bakınız Eritre-Etiyopya Savaşı). Assab büyük marketleri, sahilleri ve gece yaşamıyla bilinir ve bir de hava meydanı vardır.
Eritre ile Etiyopya arasında halen Assab'daki bu limanın işletilmesiyle ilgili devam eden bir tartışma vardır.

Eritre-Etiyopya Savaşı

Assab tarihi hakkında bilgi (İngilizce)27 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhurbaşkanı ya da eski adıyla reisicumhur, cumhuriyetle yönetilen ülkelerin devlet başkanına verilen addır. Başkanlık sistemiyle yönetilen ABD, Brezilya, Türkiye ve Güney Kore gibi cumhuriyetlerde cumhurbaşkanı hükûmetin başı iken, Hindistan, Almanya, İtalya ve Yunanistan gibi parlamenter sistemle yönetilen parlamenter cumhuriyetlerde cumhurbaşkanı çoğunlukla semboliktir.
Amerika Birleşik Devletleri de bir cumhuriyet olmasına rağmen, ülkenin resmî adında cumhuriyet geçmemesi sebebiyle ABD cumhurbaşkanı çoğunlukla sadece başkan olarak adlandırılır.

Amerika Birleşik Devletleri: Amerika Birleşik Devletleri başkanı, President of the United States

Azerbaycan: Azerbaycan Cumhurbaşkanı, Azərbaycan Respublikasının Prezidenti
Fransa: Fransa cumhurbaşkanı, Président de la République française
Kıbrıs: Kıbrıs Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Πρόεδρος της Κυπριακής Δημοκρατίας
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Portekiz: Portekiz Cumhurbaşkanı, Presidente da República Portuguesa
Rusya: Rusya Devlet Başkanı, Президент Российской Федерации
Türkiye: Türkiye Cumhurbaşkanı
Yunanistan: Yunanistan Cumhurbaşkanı, Πρόεδρος της Ελληνικής Δημοκρατίας

Dahlak Takımadası Eritre'nin Massawa yakınlarında Kızıldeniz'de bulunan takımadalardan biridir. Bu takımada iki büyük ve 124 küçük adadan oluşur. Romalardan beri yapılan inci ve balıkçılık hala birkaç inci adasında yapılır. En büyük ve popüleri Dahlak Kebir de dahil olmak üzere adaların sadece dördünde sürekli olarak insan yaşar. Adalar çeşitli deniz yaşamı ve deniz kuşu (Seabird) vardır ve bazı turistler için cazibe merkezidir.
Takımadadaki insanlar Dahlik dilini konuşur. Adadaki bazı insanlar teknelerle Massawa'ya gider.
Bu takımadadaki diğer insan yaşamı: Dhuladhiya, Dissei, Dohul, Erwa, Harat, Hermil, Isra-Tu, Nahaleg (Nahleg), Norah ve Shumma adalarında görülür fakat hepsinde yaşam kalıcı değildir. Yani bazı mevsimler halk buralara kalmak için gider.

Hans Mebrat'ın Takımada ile ilgili yaptığı araştırma ile ilgili bilgi ve resimler (İngilizce) 14 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
15°50′K 40°12′D

Eritre Bağımsızlık Savaşı 1 Eylül 1961'de başlayıp, Eritre'nin bağımsızlık tarihi olan 29 Mayıs 1991'e kadar 30 yıl boyunca devam etmiş bir savaştır. Savaş, Etiyopya hükûmeti ve Eritreli özerkçilikçiler arasında çıkmıştır. Bu 30 yıllık savaş içerisinde, 1972 - 1974 ve 1980 - 1981 yılları arasında Eritre'yi temsil eden Eritre Halk Cephesi ve Eritre Liberal Cephesi arasında  Eritre İç Savaşı yaşanmıştır. 1974 - 1992 yılları arasında ise Etiyopya İç Savaşı yaşanmıştır.
Savaş, Eritre Halk Cephesi'nin iç savaşta ELC'ni yenmesi ve 1991'de, Etiyopya'yı yenilgiye uğratmasıyla sona ermiştir ve Eritre 24 Mayıs 1991'de de facto yani dış işlerinde Etiyopya'ya bağlı bir cumhuriyet haline gelmiştir. 1991'de Etiyopya yenilmesine rağmen, 1993'te Eritre'deki, Etiyopyalı askerler bölgeyi ablukaya almıştır ve Etiyopya hükûmeti, Eritre'de 10 büyükşehirde yaşayan insanlara, belli bir yerde yaşamayan Eritre Özgürlük Savaşçıları üyelerine, Sudan ve Etiyopya'da yaşayan yaklaşık 200,000 kişiyle beraber yaklaşık 80,000 alakasız insana "Eritre Tam Bağımsız Bir Ülke Olmalı Mı?" sorusuna sorarak geniş bir referandum yapmışlar ve oyların % 99.79'u Eritre lehine olunca, Eritre'den çekilerek, Eritre'yi tam bağımsız bir ülke yapmışlardır ve Eritre Cumhuriyeti kurulmuştur. 29 Mayıs 1993'te Eritre, BM üyeleri tarafından tanınarak, bağımsızlığı pekiştirilmiştir. 28 Mayıs 1993'te, BM'ye katılmak için talep veren, oldukça kısa bir süre içinde talepliği onaylanmış ve 30 Mayıs 1993'te BM üyesi haline gelmiştir.

1993 yılı Mayıs Ayı başlarında, Etiyopya'nın, Eritre'yi özerk bir devletken tekrar abluka alması sâyesinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin de barışçıl yaklaşımlarının etkisiyle Etiyopya hükûmeti tarafından "Eritre'nin Tam Bağımsız Bir Devlet Hâline Gelmesini Onaylıyor Musunuz?" başlığı altında yapılan kamuoyunun sonuçları;

Eritre
Etiyopya
Birleşmiş Milletler'e üye devletler listesi
Etiyopya İç Savaşı

Eritre bayrağı ilk olarak 5 Aralık 1995 tarihinde göndere çekilmiştir. 1993 yılında bağımsızlığını kazanan ülke 1993-1995 yılları arasında aynı bayrağı farklı en-boy oranı ile kullanmaktaydı.
Bayrak yukarıdan aşağıya bakıldığında yeşil, kırmızı ve mavi renklerden oluşmaktadır. Gönder tarafının karşısında oluşturulan dik kenar üçgenlerden yukarıda olanı yeşil, aşağı bölümde olanı ise mavi renktedir. Bayrağın gönder tarafından başlayarak diğer tarafa kadar uzanan eşkenar üçgen ise kırmızı renktedir.
Bayrakta kullanılan yeşil renk ülkenin verimli topraklarını, mavi denize kıyısı olması nedeniyle deniz zenginliğini, kırmızı ise bağımsızlık mücadelesinde akan kanı sembolize etmektedir.
Bayrağın gönderi tarafında, kırmızı üçgen içerisinde ülkenin arması bulunmaktadır. Arma zeytin dalından oluşturulmuş çelenk ile çevrili ve her bir tarafında da 14 yaprak bulunan zeytin dalını sarı renkte göstermektedir.

Eritre arması

Eritre bayrağı ve açıklaması 19 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ertra, Ertra, Ertra (Türkçe:Eritre, Eritre, Eritre), Afrika ülkesi Eritre'nin ulusal marşıdır. Ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1993 yılında kabul edilerek kullanılmaya başlanmıştır.

ኤርትራ ኤርትራ ኤርትራ፡
በዓል ደማ እናልቀሰ ተደምሲሱ፡
መስዋእታ ብሓርነት ተደቢሱ።
መዋእል ነኺሳ ኣብ ዕላማ፡
ትእምርቲ ጽንዓት ኰይኑ ስማ፡
ኤርትራ'ዛ ሓበን ዉጹዓት፡
ኣመስኪራ ሓቂ ክምትዕወት።
ኤርትራ ኤርትራ፡
ኣብ ዓለም ጨቢጣቶ ግቡእ ክብራ።
ናጽነት ዘምጽኦ ልዑል ኒሕ፡
ንህንጻ ንልምዓት ክንሰርሕ፡
ስልጣነ ከነልብሳ ግርማ፡
ሕድሪ'ለና ግምጃ ክንስልማ።
ኤርትራ ኤርትራ፡
ኣብ ዓለም ጨቢጣቶ ግቡእ ክብራ።

Eritra, Eritra, Eritra,
BeAl dema'nalqese tedemsisu,
Meswaéta bHarnet tedebisu.
Mewaél neKhisa 'b Elama
Témrti tsnAt koynu sma,
Eritra 'za Haben wutSuAt,
Ameskira Haki kemtéwet.
Eritra, Eritra,
Ab Alem chebiTato gbue kbra
Nazinet Zemtsea L'ul Nih
nhntsa n'lmAt knserH
SlTane kenelbsa grma
Hdri'lona gmja kenelbsa
Eritra, Eritra, Eritra
ab Alem chebiTato gbue kbra
Awet Nahafash!

Eritre, Eritre, Eritre
Amansız düşman yenilgiye uğratıldı
Elde edilen özgürlük kaybedilen hayatların telafisi oldu.
Yılların fedakarlığı, tek bir hedef için
doğaüstü ve kararlı kavramlar ile.
Eritre, ezilenlerin gururu
Gerçeğin her zaman kazanacağını kanıtladı.
Eritre, Eritre
Dünyada kendisine değer görülen tanınmayı hak etti.
ülkeyi kalkındırıp yeşillendirmesini sağlayacak.
Biz ülkemizi ilerleme ile onurlandıralım
Bizim ülkeyi güzelleştirmek adına bir sorumluluğumuz var.
Eritre, Eritre
Dünyada kendisine değer görülen tanınmayı hak etti.

Eritre ulusal marşı30 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gash-Barka (Tigrinya dili: ጋሽ-ባርካ), Eritre'deki altı bölgeden biridir. Ülkenin güney batısında bulunur. Kuzeyde Anseba bölgesi, doğusunda Merkez ve Kuzey bölgeleri; batısında Sudan, kuzeyinde Etiyopya ülkeleri uzanır.
Gash-barka'nın başkenti Barentu'dur. Diğer kasabalar Agordat (eski başkent), Molki, Sebderat ve Teseney.

37.000 kilometre kare alana sahiptir. 567.000 nüfusu ile Eritre nüfusunun 1/3'ünü barındırır. Birçok kimse tarım bakımından zengin olduğundan dolayı "tahıl ambarı" olarak adlandırır. 2005'lerde 3,5 milyonun üzerinde kümes hayvanı ve çok sayıda deve olduğuna biliniyordu. Bölge mermer ve içinde altının da bulunduğu diğer önemli mineraller bakımından da zengindir. Augaro'da birkaç eski maden kuyuları ve İtalyan altın araştırmaları zamanından kalma makineler vardır.
Hemen hemen bölgedeki insanların hepsi Afrika'nın bu bölgelerine nazaran daha sağlıklı ve iyi beslenmeye eğilimindedir.
Bölgedeki ilçeler şunlardır:

Agordat Şehri
Barentu Şehri
Dghe
Forto
Gogne
Haykota
Logo Anseba
Mensura
Mogolo
Molki
Omhajer (Guluj)
Shambuko
Tesseney
Upper Gash

Muz
Domates
Pamuk
Soğan
Darı
Susam
Dolmalık (Yeşil) Biber
Tatlı Kavun ve Karpuz

GeoHive

15°15′K 37°30′D

Ge'ez (ግዕዝ), Eritre ve Kuzey Etiyopya'da konuşulmuş eski bir Sami dilidir. Dil Etiyopya Ortodoks Tevhîdî Kilisesi'nin ayin dili olup Ge'ez alfabesi ile yazılmaktadır.

MS 3. yüzyılda ortaya çıktığı tahmin edilen Ge'ez dilininin alfabesi, günümüzde Etiyopya ve Eritre'de kullanılmaktadır. Alfabedeki harfler, yanlarına aldıkları çentikler ya da oval ekler aracılığıyla hangi sese işaret ettiklerini gösterirler. Çentik ve oval eklerin tümü düzenli değildir. Toplamda her harfin yedi farklı seslendirilmiş versiyonu bulunmaktadır. Harfler öğrenilirken ilk öğrenilen düzen, birinci düzen olan ä düzenidir. Bunu takiben ortadan sağa doğru atılan çentik u sesi, harfin en alt kısmına atılan çentik i sesi, tepesine atılan çentik a sesi, alt kısmına eklenen oval ek e sesi vermektedir. Sessiz kabul edilen altıncı düzen ve o sesini veren yedinci düzen ise, düzensiz bir ek şemasına sahiptir.

Geez dilinde belirli ya da belirsiz tanımlıklar yoktur. Dolayısıyla örnek olarak ሀገር (hagar) "şehir" ya da "bir şehir", ንጉሥ (nəguś) "kral" ya da "bir kral" anlamlarına gelebilir. Bunun ötesinde bir kelimenin eril ya da dişil olduğunu ele veren hiçbir biçimsel bir ek de yoktur. Kelimelerin cinsiyeti bazı durumlarda o isimlerle bağlanan sıfatlar aracılığıyla tanınabilir. Örneğin ዝንቱ ብእሲ (zəntu bə'si) bu adam anlamına gelirken, ዛቲ ብሲት (zāti bə'sit) bu kadın anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ዝንቱ (zəntu) ve ዛቲ (zāti) gibi isim ile bağlanan işaret sıfatlarının cinsiyeti gösterdiği düşünülmektedir. Yine de örneği verilen bu işaret sıfatı yazılı metinlerde yol ፍኖት (fənot) gibi doğal olarak bir cinsiyet atfedilemeyen sözcüklerle bazen zəntu bazen de zāti sıfatı ile birlikte kullanılmaktadır. Bu durumdan böylesi kelimelerin alacağı cinsiyetsel sıfatın değişken ve hatta önemsiz olduğu çıkarımını yapmak mümkündür. Genel olarak gramatik cinsiyetin, insanlar gibi biyolojik cinsiyetleri öngörülebilir varlıklar için titizlikle kullanıldığı, diğerleri için ise değişken olduğu özetlenebilir. İstisnai olarak ayların, yıldızların, meteorolojik olayların, nehirlerin, metallerin ve silahların isimleri çoğunlukla erilken, kasabaların, şehirlerin ve semtlerin isimleri dişildir. Geez dilinde yazılan metinlerin çoğunluğu çeviri metinler olduğundan, bazı kelimelere atfedilen cinsiyetin çeviri esnasında çevrilen dillerden alınan gramatik cinsiyet olması muhtemeldir.

Klasik Etiyopyaca'da cümlenin ilk kelimesine -nu ya da -hu eki eklenerek her cümle soruya çevrilebilir. Örnek: 1) አንተኑ፡ምኰንን። ’(Anta-nu makwannən?) Hakim misin? 2) ዘንተኑ፡ርእየ። (Zanta-nu rə'ya?) O bunu gördü mü? 3) ንጉሥኑ፡መጽአ። (Nəguś-nu maṣ'a?) Kral geldi mi?
Bunun dışında aşağıda listelenen soru zamirlerine de -nu ya da -hu eklendiği durumlar vardır. Bu ekler cümleye anlam olarak bir şey katmazlar ve dilbilgisel olarak gerekli değildirler. Örnek: 1) ምንተኑ፡ርእየ። (Mənta-nu rə'ya?) O ne gördü 2) አይቴኑ፡ረከበ፡ወልደ። (’Aytē-nu rakaba walda?) Çocuğu nerede buldu?

Örnek soru cümleleri: 1) መኑ፡ውእቱ፡ዝንቱ፡ (Mannu wə’ətu zəntu) bu adam kim? 2) መነ፡ቀተሉ። (Manna qatalu?) kimi öldürdüler? 3) ምንት፡ውእቱ፡ዝንቱ። (Mənt wə’ətu zəntu?) Bu ne? 4) ምንተ፡ረከበ። (Mənta rakaba?) O ne buldu? 5) አይ፡ሀገር፡ዛቲ። (’Ayy hagar zāti?) Bu hangi şehir? 6) አየ፡ሀገረ፡ሐነጹ። (’Ayya hagara ḥanaṣu?) Hangi şehri inşa ettiler?

Geez dilinde edatlar genellikle iligili oldukları kelime önünde ayrık bir sözcük olarak yazılırlar. Örneğin içinde, içine ya da -e anlamlarına sahip ውስተ (wəsta) kelimesi, şehir anlamına gelen ሀገር (hagar) kelimesinin önüne yazıldığında (ውስተ፡ሀገር) şehirde ya da şehre gibi anlamlar çıkar. Başka bir örnek üzerinde anlamına gelen ዲበ (diba) kelimesidir. ዲበ፡ደብር (diba dabr): dağın üzerinde.
Bu edatlar dışında eklendikleri kelimelere bitişik yazılan istisnai edatlar da vardır. Bir ön ek gibi yazılan bu edatlar şunlardır: በ (ba-): içinde, birlikte; ለ (la-): -e, için; እም (’əm-): -den, -dan. Örnek kullanım በኀይል (baxayl): var gücüyle; ለንጉሥ (lanəguś): krala; እምሀገር (’əmhagar): şehirden.

Geez dilinde cümle kurulurken, Türkçeye benzer bir biçimde özne, gizli özne olarak fiilin içinde saklı olabilir.
Örnek cümleler 1. ነበረ (nabara): O (erkek), oturdu. 2. ነበረት (nabarat): O (kadın) oturdu. 3. ነበሩ (nabaru): Onlar (erkekler) oturdular. 4. ነበራ (nabarāt): onlar (kadınlar) oturdular.

Ge'ez'de, fiil doğrudan özne tarafından takip edilir. Aksi arzu edilmediği müddetçe, -i halindeki nesne de özneden sonra gelir. (fiil + özne + nesne) Yalnızca insanları ifade eden özneler, sıfat, cinsiyet ve tekillik-çoğulluk açısından fiil ile uyum içindedir. Diğer tüm isimlerin çoğulları, açık bir tercih olmaksızın tekil veya çoğul fiillere sahip olabilir. Dolayısıyla fiiller, gramatik cinsiyet ve tekillik çoğulluk bakımından daima özne ile uyum içinde olmak zorunda değildir.

Örnek cümleler 1. ሖረ፡ንጉሥ። (Ḥora nəguś): Kral gitti. 2. ሖረት፡ብእሲት። (Ḥorat bə'sit): Kadın gitti. 3. ሖሩ፡ነገሥት። (Ḥoru nagaśt): Krallar gitti. 4. ሖራ፡አንስት። (Ḥorā'anəst): Kadınlar gitti. 5. ተከለ፡ብእሲ፡ዕፀ። (Takala bə'si ‛əḍa): Adam bir ağaç dikti.

İsimlerin çoğullarına diğer sami dillerinde olduğu gibi bir ön ek yahut son ek aracılığıyla ulaşılır.
Örnekler 1. አገር (hagar): şehir / አህጉር ('ahgur): şehirler 2. ንጉሥ (nəguś) kral / ነገሥት (nagaśt): krallar 3. ቤት (bēt) ev / አብያት ('abyāt): evler 4. ደብር (dabr): dağ / አድባር ('adbār): dağlar 5. ነቢይ (nabiy): peygamber / ነቢያት (nabiyāt): peygamberler 6. ሕዝብ (ḥəzb): halk / አሕዛብ ('aḥzāb): insanlar

İki kelimenin bir araya getirildiği durumlarda ilk kelime genellikle -a eki alarak ikinciyi belirler. Kelime -a sesi ile bitiyorsa ek almazken, istisnai olarak -i ile biten isimler, -a eki yerine -ē eki alırlar.
Örnekler 1. ንጉሠ፡ሀገር (nəguśa hagar): şehrin kralı 2.ወልደ፡ንጉሥ (walda nəguś): kralın oğlu 3.ፍልሰተ፡ባቢሎን (fəlsata Bābilon): Babil sürgünü 4. ቃላተ፡ነቢይ (qālāta nabiy): peygamberin sözleri 5. ጸሓፊ (ṣaḥāfi) yazar; ጸሓፌ፡ሕዝብ (ṣaḥāfē ḥəzb): halkın yazarı

İsmin -i hali, hem tekil hem de çoğul kelimere -a eki eklenmesi ile elde edilir. Şayet kelime -i ile bitiyorsa, -a eki yerine -e eki gelir. İsim -a, -e ya da -o ile bitiyorsa, hiçbir ek almaz. Özel isimler bazen hiç ek almazken, bazı durumlarda -ha ekini alırlar. Bu hal, geçişsiz fiiler ile birlikte kullanıldığı nadir durumlarda, yönelme ya da kalma belirtecek bir biçimde çevrilir.
Örnek cümleler 1. ሐነጸ፡ቤተ። (Ḥanaṣa bēta): O, bir ev inşa etti. 2. ሐነጸ፡አብያተ። (Ḥanaṣa 'abyāta): O, evler inşa etti. 3. ረከበ፡መርኆ። (Rakaba marxo) O, bir anahtar buldu. 4. ርእየ፡ዓሣ። (Rə'ya ‛āśā): O, bir kuş gördü. 5. ነሥአ፡ፍሬ። (Naś'a fərē): O, bir meyve aldı. 6. ርእየ፡ብእሴ። (Rə'ya bə'sē): O, bir adam gördü.

Bir ismin aidiyeti, isim kökünün sesli veya sessiz harfle bitmesine bağlı olarak küçük farklılıklar gösteren iyelik ekleri ile gösterilir.
Örnekler
şehrim ሀገርየ hagaŕəya
şehrin (erkek) ሀገርከ hagaŕəka
şehrin (kadın) ሀገርኪ hagaŕəki
onun şehri (erkek) ሀገሩ hagarú
onun şehri (kadın) ሀገራ hagarấ
şehrimiz ሀገርነ hagaŕəna
şehriniz (erkekler) ሀገርክሙ hagarəḱ əmu
şehriniz (kadınlar) ሀገርክን hagarəḱ ən
şehirleri (erkek) ሀገሮሙ hagarómu

şehirleri (kadın) ሀገሮን hagarón 

Thomas Oden Lambdin, Introduction to Classical Ethiopic. Harvard Semitic Studies 24. Missoula, Montana: Scholars Press. 1978.

A blog on Classical Ethiopic (Ge'ez)28 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
J. M.Harden, An Introduction to Ethiopic Christian Literature (1926) 10 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Unicode Chart17 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haniş Adaları (Arapça: جزر هانيش) Kızıldeniz'de bulunan bir ada grubudur. Çoğu Yemen tarafında bulunmasına rağmen 1995-1999'larda Eritre tarafından sahiplendiler. Uzun bir uluslararası mahkeme sürecinden sonra Dr. Abdul-Karim Aleryani önderliğinde Yemen hepsini Eritre'den aldı.

Haniş Adalarına tamamıyla terk edildiği 1923'e kadar Türkiye tarafından sahip çıkıldı. Bu tarihten 1941'e kadar Eritre Kolonisi tarafından yönetildiler. İtalyan Sömürge kuvvetlerinin Britanya orduna yenildikten sonra, Eritre koruma altına alındı. 1970'lerde Etiyopya ve Yemen adalara sahip çıktı. Etiyopya'nın Adalara olan ilgisi Haniş Adalarındaki Eritre liberal gruplarının terk etmesine sebep oldu ve Zuqar Adası Etiyopya askerî  birliklerinin saldırı merkezi oldu.
Eritre, 1991'de bağımsızlığını kazandı ve Haniş adalar krizi olarak bilinen küçük bir çelişkeden sonra 1995'te adaları işgal etti ama 1999'da üzerindeki iddiasından vazgeçti ve Yemen adaları devraldı.

Zuqar Adası

13°45′K 42°45′D

ISO 4217, para birimi kodu olarak da bilinen, para birimlerine verilen 3 haneli kısaltmaları düzenleyen ISO standartıdır. ISO 4217 kod listesi bankacılıkta ve iş dünyasında gfd
Bazı ülkelerde döviz büroları sadece bu kodları kullanarak işlem yaparlar. Bu kodlar sayesinde bir kodun ilk iki harfi ISO 3166-1 alpha-2 ülke kodudur. İnternet'te kullanılan CcTLDlerin çok benzeridir. Örneğin Japonya'nın ülke kodu "jp", para birimi "yen"dir. Para birimi kodu da JPY olarak atanmıştır.
Eğer bir para biriminin değeri yükseltilirse, kodun son harfi de değişir böylece iki farklı değer birbirine karışmaz. Genelde kodun sonuna "yeni" anlamında bir harf eklenir. Örneğin Türk lirasının kodu eskiden "TRL" iken şu anda "TRY" olmuştur. 2009 yılı itibarıyla ülke içinde kullanılan kısaltma "TL" olmuştur, fakat uluslararası kod olan "TRY" değiştirilmemiştir.
ISO 4217 standardı sadece para birimleri için değil, değerli madenler için de kullanılır. Örneğin altın, gümüş, platin gibi değerli metallerin de kodları vardır.

Resmî ISO 4217 para birimleri kodları.

Resmi ISO-4217 kodları 19 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISO 4217 İdare Ajansı

Para kuru dönüşümcüsü 5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gerçek zamanlı para kurları 13 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Isaias Afewerki (Tigrinya dili: ኢሳይያስ ኣፍወርቂ; d. 2 Şubat 1946), Eritre'nin 1993'te bağımsızlığını kazanmasından bu yana ülkenin cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Eritreli siyasetçi ve diktatördür. Ayrıca 1994 yılından beri Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi'nin (PFDJ) genel başkanlığını yapmaktadır.
Isaias, 1967 yılında bağımsızlık yanlısı Eritre Kurtuluş Cephesi'ne katıldı ve kısa sürede yükselerek 1970'te örgütün liderlerinden biri hâline geldi. Daha sonra örgütten ayrılarak Eritre Halk Kurtuluş Cephesi'ni (EPLF) kurdu. Bu grup içinde gücünü pekiştirdikten sonra bağımsızlık yanlısı güçlere liderlik ederek 24 Mayıs 1991'de Etiyopya'ya karşı 30 yıl süren Eritre Bağımsızlık Savaşı'nı zaferle sonuçlandırdı. İki yıl sonra ise yeni kurulan Eritre'nin cumhurbaşkanı seçildi.
Batılı akademisyenler ve tarihçiler, Isaias'ı uzun süredir totaliter bir lider olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirmelerde Eritre Anayasası'nın yürürlüğe konulmaması, ülkede fiilen seçim mekanizmalarının bulunmaması ve zorunlu askerlik uygulamasının yaygın biçimde sürdürülmesi öne çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Af Örgütü, yönetimini insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştirmiştir. Sınır Tanımayan Gazeteciler ise 2024 Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Isaias yönetimindeki Eritre'yi 180 ülke arasında son sırada göstererek, ülkeyi Kuzey Kore'nin de gerisinde sıraladı.

Isaias Afwerki 2 Şubat 1946'da Eritre, Asmara'nın Aba Shi'Aul bölgesinde doğdu.
Isaias Prens Makonnen Lisesi'nde (PMSS) eğitim gördü. 1960'ların başında milliyetçi Eritre öğrenci hareketine katıldı. 1965 yılında Etiyopya, Addis Ababa'daki Haile Selassie I Üniversitesi (şimdi Addis Ababa Üniversitesi olarak anılır) Mühendislik Fakültesi'nde eğitimine başladı.
Isaias, eşi Saba Haile ile Eritre'yi kurtarma mücadelesi sırasında tanıştı. Onun gibi o bir özgürlük savaşçısıydı ve ikisi 1981 yazında Nakfa adlı bir köyde tanıştı. Birlikte üç çocukları var: Abraham, Elsa ve Berhane. 1993'te Kahire'deki Afrika Birliği zirvesi sırasında diğer liderleri iktidarda kaldığı için eleştirmesine ve kişilik kültünü reddetmesine rağmen, eski yoldaşı Andebrhan Welde Giorgis, Isaias'ın gücü kişiselleştirmeye devam ettiğini ve "kişiselleştirilmiş gücü kötüye kullandığını söyledi.

Issayas, Eritre Kurtuluş Cephesine (ELF) 1966 yılında katıldı ve ertesi yıl daha gelişmiş askeri eğitim almak için Çin'e gönderildi. Dört yıl sonra ELF ordu komutanı olarak atandı. Ancak, uzlaşmaz bir ideolojik ve taktik farklılıkları gerekçe göstererek, kendisi ve ELF'den ayrılmış küçük bir grup savaşçı ile beraber Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF) olarak adlandırılan başka bir birlik kurdu. Issayas Afwerki, 30 yıl süren bağımsızlık için silahlı mücadele sonra Eritre'nin bağımsızlığı ilân edildi ve bu süren uzun mücadele sırasında EPLF lideri olarak görev yaptı.
Nisan 1993 yılında bağımsızlık için Birleşmiş Milletler denetiminde referandum yapıldı ve bir sonraki ay Eritre'nin bağımsızlığı ilan edildi. EPLF, bir siyasi parti olarak kendisini Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi (PFDJ) olarak ismini Şubat 1994 tarihinde değiştirdi. Ancak Eritre, Etiyopya ile 1998 yılından bu yana tedirgin bir sınır çatışmasının bir sonucu olarak bir savaş temelleri üzerinde kendini bulduğu gerçeğiyle Eritre Anayasa taslağının uygulanması süresiz olarak beklemeye alındı.
Eritre bağımsızlığını 1991 yılında bir referandum sonrasında hukuken ve fiilen 1993 yılında elde etti ve Issayas ilk devlet başkanı oldu.

Haziran 2015'te Birleşmiş Milletler paneli Isaias'ı insanlığa karşı işlenen suçlara yol açabilecek sistematik insan hakları ihlallerinden sorumlu totaliter bir hükümete liderlik etmekle suçladı. Uluslararası Af Örgütü, Başkan Isaias Afwerki hükümetinin en az 10.000 siyasi mahkumu hapse attığına inanıyor. Af örgütü, ayrıca işkence, ceza, sorgulama ve baskıların yaygın olduğunu iddia ediyor. Eritre hükümeti iddiaları yalanladı ve Uluslararası Af Örgütü'nü "rejim değişikliği" politik gündemini desteklemekle suçladı.
Tüm medya biçimlerini şu anda hükûmet tarafından kontrol edilmektedir. Eritre, özel sermayeli haber medyası olmayan tek Afrika ülkesidir.

Isaias, 1981 yazında Nakfa adlı köyde eski Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF) savaşçısı olan eşi Saba Haile ile tanıştı. Çiftin 2010 yılı itibarıyla üç çocuğu bulunmaktadır.

Eritre Enformasyon Bakanlığı resmi web sitesi 18 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eritre Eğitim Bakanlığı resmi web sitesi

Kanadalılar (İngilizce: Canadians, Fransızca: Canadiens) Kanada'da yaşayan ve Kanada'nın en ağır sayıda olan etkin halktır. 1534 ila 1763 yılına dek Fransız yönetiminde olup 1764 yılında İngiliz sömürgesine uğramışlardır. Günümüzde ise Kanada'da yine de Fransız bölgesi kalmıştır. Şu anki Fransız bölgesi Québec'tir. Anglosakson kökenli Kanada halkı, ülkenin ağırlıklı olan Ontario, Britanya Kolumbiyası, Alberta, Saskatchewan, Manitoba, New Brunswick, Nova Scotia'da vardır. Nüfusları 36 milyondur.

Halkın resmî dili sadece iki tanedir. İngilizcenin Kanada İngilizcesi lehçesi ve Fransızcanın Kanada Fransızcası lehçesidir. Kanada İngilizcesi Kanada'nın Ontario, Nova Scotia ve New Brunswick bölgesinde konuşulur ve Kanada Fransızcası, Kanada'nın Québec bölgesinde konuşulur.

Ağırlıklı olarak dinleri Roma Katolik'tir. Ayrıca Protestant,Ortodoks,İslam,Budizm ve diğer inançlar'da mensuptur.

Kanadalılar listesi
Kanada İngilizcesi
Kanada

Babun veya habeş maymunu (Papio), iriyarı, yerde yaşayan bir köpeksi maymun cinsi. Köpek gibi uzun bir burnu, iri ve sivri dişleri vardır. Babun, yakın akrabaları olan dril ve mandrilden sonra büyük insansı maymunlar ailesine dahil olmayan en iri primattır. Babunlar, insan dışında ağaçları terk ederek yerdeki hayata uyum sağlamış sayılı primatlardanlardır.

Bu memelilere babun ismi Fransız doğabilimci Buffon tarafından verilmiştir. Antik Mısır'ın babun tanrısının ismi Baba idi. İsmin kökeni bu sözcük olabilir.

Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003, Baboon maddesi

Hayvanlar Ansiklopedisi. Parıltı Yayıncılık. 2013. ss. 38-39. ISBN 978-605-100-090-9. 

 Wikimedia Commons'ta Babun ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Papio ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Hominini veya homininler, Homininae ("hominineler") alt familyasının taksonomik bir oymağıdır. Hominini, mevcut Homo (insanlar) ve Pan (şempanzeler ve bonobolar) cinslerini içerir ve standart kullanımda Gorilla (goriller) cinsini hariç tutar.
Terim ilk olarak Camille Arambourg (1948) tarafından tanıtıldı. Arambourg, Gray (1825) nedeniyle Hominina ve Simiina gruplamalarını yeni alt oymağında birleştirdi.
Geleneksel olarak şempanzeler, goriller ve orangutanlar pongidler (Pongidae) olarak gruplandırılmıştır. Gray'in sınıflandırmasından bu yana, genetik filogeniden elde edilen kanıtlar, insanların, şempanzelerin ve gorillerin orangutandan çok birbirleriyle daha yakın akraba olduklarını doğruladı. Eski pongidler, halihazırda insanları içeren Hominidae ("büyük maymunlar") familyasına yeniden atanmıştı, ancak bu yeniden atamanın ayrıntıları tartışmalı olmaya devam ediyor; Hominini'de her kaynak gorili dışlamaz ve her kaynak şempanzeyi içermez.
İnsanlar, aynı zamanda birçok soyu tükenmiş insan akrabasını da içeren Australopithecina dalındaki (alt oymak) tek var olan türdür.

Yapılan DNA dizileme analizleri sonucunda; Pan (şempanze) ve Homo (insan) türlerinin atalarının dört milyon yıldan daha uzun süren bir türleşme sürecinden sonra, 5,4 ile 6,3 milyon yıl önce ayrıldığı tahmin edilmiştir.

Yaşayan türler koyu renkle gösterilmiştir

 Wikimedia Commons'ta Hominini ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Hominini ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (Ağustos 2016).

Homininae veya Afrika insansıları, ilk kez John Edward Gray tarafından 1825 yılında tanımlanmış bir Hominidae alt familyasıdır.

Mevcut (5 tür) ve soyu tükenmiş türleriyle birlikte iki oymak içerir:  Hominini oymağı ve Gorillini oymağı. Kimi yazarlar ise, Pan cinsinin bazen kendi üçüncü oymağı Panini'ye ait olduğunu düşünür. Homininae, orangutanların (Ponginae alt familyası) hominid soyundan ayrılmasından (yaklaşık 16 myö) sonra ortaya çıkan, insanlarla orangutanlara göre daha yakın akraba olan tüm hominidleri içerir. Bu alt familyadaki canlılar, hominine veya hominineler olarak tanımlanır. 

Homininae alt familyasının yaşı (Homininae–Ponginae son ortak atası) tahminlere göre 14 ila 12.5 milyon yıldır (Sivapithecus). 
Gorillini ve Hominini oymaklarına ayrılmasının ("goril–insan son ortak atası", GHLCA) geç Miyosen'de, Nakalipithecus nakayamai'nin yaşadığı döneme yakın bir zamanda, 8 ila 10 milyon yıl önce gerçekleştiği tahmin edilmiştir (TGHLCA).
Pan-Homo bölünmesine kadar (5-7 myö) gorillerin ve Pan-Homo atalarının melezlendiğine dair kanıtlar vardır.

Parins-Fukuchi ve meslektaşlarının 2019'daki çalışmasına göre oluşturulmuş, soyu tükenmiş homininleri içeren bir Homininae kladogramı:

Orangutan-insan son ortak ata
Ponginae

 Wikimedia Commons'ta Homininae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Homininae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Homo (Latince: "insan"), modern insanı ve yakın akrabalarını içeren insansı cinsine verilen ad. Cinsin üyeleri genelde "insan" adıyla birlikte anılır. En erken üyesi, en eski kalıntıları 2.3 milyon yıl öncesine tarihlenen Homo habilis olup modern insan (Homo sapiens) dışındaki yaşayan son türü olan Homo neanderthalensis'in (Neandertal) yaklaşık 40.000 yıl öncesine kadar yaşadığı düşünülmektedir. Homo floresiensis türünün ise 50.000 yıl öncesine kadar var olduğu düşünülüyor. Homo, Paranthropus cinsi ile birlikte, muhtemelen Australopithecus africanus ile kardeştir ve kendisi de Pan soyundan, şempanzelerden ayrılmıştır. 
Homo erectus yaklaşık 2 milyon yıl önce ortaya çıkmış ve çeşitli göçlerle Afrika (H. ergaster olarak adlandırıldığı yer) ve Avrasya'ya yayılmıştır. Bu ilk insan türünün avcı-toplayıcı bir toplumda yaşamış ve ateşi kontrol edebilmiş olması muhtemeldir. Uyumlu ve başarılı bir tür olan H. erectus bir milyon yıldan fazla varlığını sürdürmüş ve yaklaşık 500.000 yıl öncesine kadar kademeli olarak yeni türlere ayrışmıştır. Genetik çalışmalara göre, "930.000 ve 813.000 yıl önce ... yaklaşık 117.000 yıl süren ve insan atalarını yok olmaya yaklaştıran" bir insan atası popülasyonu darboğazı (olası 100.000 ila 1000 bireyden) meydana geldi.
Anatomik olarak modern insanlar (Homo sapiens) yaklaşık 300.000 ila 200.000 yıl önce Afrika'da, H. neanderthalensis ise aynı dönemde Avrupa ve Batı Asya'da ortaya çıkmıştır. H. sapiens Afrika'dan muhtemelen 250.000 yıl öncesine kadar ve kesinlikle 130.000 yıl öncesine kadar birkaç dalga halinde dağılmış, Güney Dağılımı olarak adlandırılan süreç yaklaşık 70-50.000 yıl önce başlamış ve 50.000 yıl önce Avrasya ve Okyanusya'nın kalıcı kolonizasyonuna yol açmıştır. H. sapiens Afrika'da ve Avrasya'da arkaik insanlarla karşılaşmış ve melezleşmiştir. 40.000 yıl öncesine kadar (Neandertallerin yok oluşu) ayrı arkaik (sapiens olmayan) insan türlerinin hayatta kaldığı düşünülmektedir.

Homo türleri, ataları avustralopitesinlere göre daha kısa kollara ve daha uzun bacaklara sahiplerdir. Bu da avustralopitesinlerde olduğu düşünülen tırmanma davranışının ortadan kalkmasına işaret eder. Erken insansılardan ayrımsanmalarını sağlayan beyin hacimleri erken türlerde (Homo rudolfensis, erectus) 700–1000 cm3 arasında değişirken, gelişmiş türlerde  (Homo sapiens, heidelbergenis/rhodesiensis, neanderthalensis) ortalama 1000–1600 cm3 arasındadır – avustralopitesinlerde ise ortalama beyin hacmi 450 cm3 idi, H. habilis'in de buna benzer şekilde 450–600 cm3 arasında bir beyin hacmi vardı. Başparmakları ve öteki parmakları, karşılıklı gelebilecek biçimde gelişmiştir ve dolayısıyla Homo türleri  nesneleri atalarına göre daha iyi kavrama yeteneğine sahiptir. Homo cinsine ait türlerin, alet kullanma ve alet yapabilme yetenekleri vardır. Oldowan alet kültürünun ilk olarak H. habilis/H. rudolfensis tarafından kullanıldığı düşünülüyordu. Ancak artık Australopithecus garhi'nin (2.6 Ma) bu alet kültürünün en eski temsilcisi olduğu kabul ediliyor.

Latince "Homo" terimi genel anlamda "insan" anlamına gelmektedir. Bir bütün olarak insanlığı ifade etmek için kullanılır. "Homo sapiens" bilimsel adı 1758 yılında Carl Linnaeus tarafından modern insanlar için kullanılmaya başlanmıştır. Homo cinsi içindeki diğer türler, 1864'te Homo neanderthalensis ve 1892'de Homo erectus gibi 19. yüzyılın ikinci yarısında adlandırılmıştır.
Homo cinsinin tanımı bugün bile bir miktar belirsizliğini korumaktadır. Linnaeus 18. yüzyılda bu cinsi insanlar için ilk kez oluşturduğunda, başlangıçta tanımlamamıştı çünkü başka üye olmayacağına inanıyordu. Ancak Neandertallerin keşfi cinsi genişletti.
"Homo" adı, üyelerinin insan olduğunu ima etmek için seçilmiştir. 20. yüzyıl boyunca, geç Miyosen ve erken Pliyosen'den erken insan ve insan öncesi fosillerin keşfi, sınıflandırma konusunda tartışmalar yarattı. Homo'nun Australopithecus'tan ve hatta Pan'dan (şempanze ve bonobo) nasıl ayırt edileceği konusunda hala devam eden tartışmalar vardır. Bununla birlikte, Homo sınıflandırması, Homo habilis'te dört milyon yıl öncesine dayanan erken insan bipedalizminin kanıtları ve yaklaşık 2,5 ila 3 milyon yıl önce başlayan insan alet kültürünün gelişimi ile desteklenmektedir.
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar, erken insan fosilleri için çeşitli taksonomik isimler ve cins isimleri önerilmiştir. Bunların çoğu, Homo erectus'un erken göçler sırasında geniş bir coğrafi dağılıma sahip tek bir tür olduğu kabul edilerek Homo ile birleştirilmiştir. Pithecanthropus, Protanthropus, Sinanthropus ve diğerleri gibi isimler artık Homo ile eşanlamlı olarak kabul edilmektedir.
Homo'yu türler ve alt türler halinde sınıflandırmak, eksik bilgiler nedeniyle zordur ve karmaşık üç terimli isimlerden kaçınmak için "Neandertal" ve "Denisovan" gibi yaygın isimlerin kullanılmasına neden olur. Homo cinsindeki Denisova homininleri gibi yakın zamanda soyu tükenmiş bazı türlerin henüz evrensel olarak kabul edilmiş iki terimli isimleri yoktur. Holosen'in başlangıcından bu yana, Homo sapiens (anatomik olarak modern insan) muhtemelen Homo cinsi içinde hayatta kalan tek türdür.
1825'te John Edward Gray gibi ilk savunucular, taksonları kabilelere ve familyalara göre sınıflandırmayı önermiştir. Daha yakın zamanlarda "Hominini" terimi, erken insanlar da dahil olmak üzere insanların atası olan tüm türleri kapsayan bir kabileyi tanımlamak için kullanılmaktadır. "Hominina", Hominini içinde Australopithecus, Orrorin tugenensis, Ardipithecus veya Sahelanthropus gibi daha önceki dik yürüyen homininleri hariç tutan, yalnızca Homo cinsini içeren bir alt kabiledir. Australopithecinae ve Preanthropinae gibi alternatif adlandırmalar da yapılmıştır.

Modern insanı da içeren Homo soyunun kökenleri bilim insanları tarafından uzun süredir tartışılmaktadır. Australopithecus garhi, Australopithecus sediba, Australopithecus africanus ve Australopithecus afarensis gibi çeşitli türler Homo'nun potansiyel ataları veya yakın akrabaları olarak öne sürülmüştür. Homo ile bazı fiziksel özellikleri paylaşmaktadırlar, ancak bu türlerden hangisinin doğrudan Homo soyuna yol açtığı konusunda bir anlaşma yoktur.
Son yıllarda, Homo ve Australopithecus arasındaki ayrım konusunda artan bir belirsizlik söz konusudur. Geleneksel olarak Homo'nun ortaya çıkışı, Alt Paleolitik çağın başlangıcını işaret eden ve Oldowan endüstrisi olarak bilinen bir dönem olan ilk taş alet kullanımıyla ilişkilendirilmiştir. Ancak 2010 yılında, Australopithecus afarensis'in yaklaşık 3,3 milyon yıl önce, yani ilk Homo'nun ortaya çıkmasından yaklaşık bir milyon yıl önce taş aletler kullanmış olabileceğini gösteren kanıtlar ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Etiyopya'da 2,8 milyon yıl öncesine tarihlenen bir çene kemiği fosili olan LD 350-1'in keşfi, erken Australopithecus'un ilkel özellikleri ile daha sonraki Homo'nun gelişmiş özelliklerinin bir karışımını göstermiştir.
Bu tartışma, bazı uzmanların Homo'nun gelişiminin Homo habilis yerine Homo erectus ile 3 milyon yıl kadar önce ya da daha sonra, yaklaşık 1,9 milyon yıl önce gerçekleşmiş olabileceğini öne sürmesine yol açmıştır. Fiziksel, genetik ve radyometrik verilerin bir arada kullanıldığı yeni bir çalışma, Homo'nun yaklaşık 3,3 milyon yıl önce ortaya çıkmış olabileceğini öne sürmektedir.
Daha önceki australopithecine türleri ile Homo arasındaki dikkate değer bir fiziksel fark, endokraniyal hacim (ECV) ile gösterilen beyin boyutundaki artıştır. Australopithecus garhi'de yaklaşık 460 cm³ olan bu hacim Homo habilis'te 660 cm³'e çıkmış, Homo erectus'ta 760 cm³'e, Homo heidelbergensis'te 1.250 cm³'e ve Homo neanderthalensis'te 1.760 cm³'e kadar artmaya devam etmiştir. Ancak, beyin boyutundaki bu kademeli artışın australopithecine'lerde de gözlemlendiğini ve Homo'nun ortaya çıkışıyla durmadığını belirtmek önemlidir. Bu nedenle, Homo cinsini tanımlamak için kesin bir kriter değildir.

Erken bir insan atası olan Homo habilis, yaklaşık 2,1 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır. 2010 yılına kadar bazı bilim insanları H. habilis'in bir Homo türünden ziyade Australopithecus olarak sınıflandırılması gerektiğine inanıyordu. H. habilis'in Homo'ya dahil edilmesinin birincil nedeni alet kullanımının bilinmesiydi. Ancak, H. habilis'ten bir milyon yıl önce Australopithecus tarafından alet kullanıldığına dair kanıtlar keşfedildiğinde bu argüman gücünü yitirmiştir.
Ayrıca, H. habilis daha önce Homo ergaster'in (Homo erectus) doğrudan atası olarak kabul ediliyordu. Ancak 2007 yılında yapılan araştırmalar, H. habilis ve H. erectus'un önemli bir süre boyunca eşzamanlı olarak yaşadığını ortaya koymuş ve H. erectus'un doğrudan H. habilis'ten gelmediğini, bunun yerine ortak bir atayı paylaştığını göstermiştir.
2013'te Dmanisi kafatası 5'in keşfi başka belirsizlikleri de beraberinde getirmiştir. Asya H. erectus'unun Afrika H. ergaster'inin soyundan gelip gelmediği, onun da H. habilis'in soyundan gelip gelmediği konusunda soru işaretleri ortaya çıkmıştır. Bunun yerine, artık H. ergaster ve H. erectus'un aynı türün farklı varyasyonları olduğu ve kökenlerinin Afrika ya da Asya'da olduğu düşünülmektedir. Bu tür daha sonra yaklaşık 0,5 milyon yıl önce Avrupa, Endonezya ve Çin gibi bölgeler de dahil olmak üzere Avrasya'da geniş bir alana yayılmıştır.

Homo erectusun genellikle yaklaşık 2 milyon yıl önce H. habilisten anagenetik olarak geliştiği varsayılmıştır. Bu senaryo, Kafkasya'da bulunan ve H. habilis ile geçiş özellikleri sergilediği görülen erken H. erectus örnekleri olan Homo erectus georgicusun keşfi ile güçlenmiştir. H. erectus için en eski kanıtlar Afrika dışında bulunduğundan, H. erectusun Avrasya'da geliştiği ve daha sonra Afrika'ya geri göç ettiği düşünülmüştür.Spoor ve arkadaşları (2007), Kenya'daki Turkana Gölü'nün doğusunda yer alan Koobi Fora Formasyonu'ndaki fosillere dayanarak, H. habilis'in H. erectus'un ortaya çıkışından sonra hayatta kalmış olabileceğini, dolayısıyla H. erectus'un evriminin anagenetik olmayacağını ve H. erectus'un erken Kalabriyen döneminde yaklaşık yarım milyon yıl boyunca (1,9 ila 

Homo antecessor (Latince: insan öncüsü); Eudald Carbonell, Juan Luis Arsuaga ve J. M. Bermúdez de Castro tarafından keşfedilen, yaklaşık 900 bin yıllık, soyu tükenmiş bir insan türüdür. 
H. antecessor, Avrupa'nın bilinen en eski insan türüdür.

H. antecessor 1991 yılında İspanya'nın kuzeyindeki Sierra de Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina sitesinde  İspanyol paleoantropologlar José María Bermúdez de Castro, Eudald Carbonell ve Juan Luis Arsuaga tarafından keşfedildi. Bu kalıntılar, yaklaşık 780.000 yıl öncesine dayanan altıncı seviyede (TD6) bulundu ve bu da onları Avrupa'nın en eski insan fosilleri haline getirdi. Taş aletler ise, Doğu Avrupa ve İspanya'da 1,6 milyon yıl öncesindeki hominin aktivitesini gösteriyor. Gran Dolina çökeltisi, 2014 yılındaki tarihlenmesine göre 900.000 yaşında idi.
Welker ve diğerleri tarafından bir 2020 analizinde: Bir H. antecessor örneğinin dişinden toplanan antik proteinler, H. antecessor'un modern insanların, Neandertallerin ve Denisovanların ataları ile ilişkili bir "kardeş soy" a ait olduğunu, ancak kendilerinin ataları olmadığını ve H. heidelbergensis'in H. antecessor'dan evrimleşmediğini gösterdi.

Ceprano insanı veya Ceprano Adamı (Homo cepranensis), 1994 yılında İtalya'nın Frosinone eyaletindeki Ceprano yakınlarında bir otoyol inşaatı projesinde yanlışlıkla ortaya çıkarılan, tek bir kafatası başlığı (kalvaria) olan Orta Pleyistosen arkaik insan fosilini ifade eder. Bir buldozer tarafından hasar görmesine karşın, fosil ortaya çıktığında orada bulunan arkeolog Italo Biddittu tarafından tanındı, belgelendi ve tanımlandı; Mallegni vd. (2003), fosile dayalı olarak Homo cepranensis adlı yeni bir insan türünün tanımlanmasını önerdi. Diğer paleontologlar onu Homo heidelbergensis'e ait olarak sınıflandırmış olsalar da. Mounier vd. (2011), fosili H. heidelbergensis'in "uygun bir ata stoğu", "bölgesel otapomorfik özelliklerin ortaya çıkmasına öncül" olarak tanımladılar.
Homo cepranenis'in holotipi (resme bakın), biçimsel özelliklerin eşsiz bir birleşimine sahiptir: 1: eksik sulkus supraorbitalis, 2: ön yumru zayıf gelişmiş mediale kaymış, 3: supraorbital bölge medial olarak içbükey, 4: dış işitsel meatusun orta konumu processus zygomaticus temporalis'e); 5 ve 6 (mavi) = daha fazla türetilmiş özellik (örn. 5: düz torus occipitalis transversus, 6: eklem tüberkülünün medio-lateral konkavitesi); 7 ila 10 (yeşil) = daha ilkel özellikler (örn. 7: aşağı yönlü petro-timpanik tepe, 8: inion ile çakışan opisthocranion, 9: processus retromastoideus, 10: torus angularis parietalis).
Fosilin ilk olarak, bölgesel korelasyonlar ve bir dizi salt tarih temelinde belirlenen 690.000 ila 900.000 yıl arasında olduğu tahmin edildi. A. Ascenzi (2001), fosilin çıkarılma koşullarını göz önünde bulundurarak şunları belirtmiştir: "... 100 ila 700 ka [bin yıl] arasında ve kafatasının kendisinin üzerinde, kumlu lösitik piroklastların en alt sınırını işaret eden açık bir tabakabilimsel uyumsuzluğun varlığına kadar, 800 ila 900 ka arasındaki bir yaş, şu anda en iyi kronolojik tahminimizdir." 487±6 ka tarihli, iyi bilinen ve yakınlardaki Acheulean Fontana Ranuccio sit alanıyla jeostratigrafik, biyostratigrafik ve arkeolojik ilişkisinin netleştirilmesinden sonra, Muttoni vd. (2009), Ceprano'nun büyük olasılıkla yaklaşık 450.000 yaşında olduğunu ileri sürdü – Orta Pleistosen'in ortası.
Kafatası özellikleri, Homo erectus'ta bulunanlar ile Homo neanderthalensis'ten çok önce Avrupa'ya egemen olan Homo heidelbergensis gibi sonraki türlerinkiler arasında orta düzeyde görünüyor. 2011 yılında yapılan bir araştırma, Ceprano insanının Homo neanderthalensis'in atası olduğunu öne sürdü.

Orta Pleistosen örneklerinde daha özel olan 1 ila 4 (siyah) özellik içerir, yani

1: eksik sulkus supraorbitalis,
2: ön yumru zayıf bir şekilde gelişmiş, medial olarak kaydırılmış,
3: supraorbital bölge medial olarak içbükey,
4: processus zygomaticus temporalis ile ilgili olarak dış işitsel kanalın ara konumu;
Özellikler 5 ve 6 (mavi) = daha fazla türetilmiş özellik, yani

5: düz torus occipitalis transversus,
6: eklem tüberkülünün medio-lateral konkavitesi;
Özellikler 7 ila 10 (yeşil) = daha ilkel özellikler, yani

7: aşağı yönlü petro-timpanik tepe,
8: opisthocranion inion ile çakışıyor,
9: prosesus retromastoideus, 10: torus angularis parietalis.

Arkaik Homo sapiens
İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Homo floresiensis ya da Flores insanı (resmi olmayan Hobbit ismi de kullanılır) Pleyistosen'de Flores Adası'nda yaşamış bir arkaik insan türüdür. Bu türe ait ilk fosillerin 2003 yılında keşfedilmesi ve çok az olması nedeniyle bu insanlar hakkındaki bilgiler oldukça azdır. İlk aşamada bu insanların kretenizm hastalığına sahip olan bir Homo sapiens alt türü olduğu düşünülse de Homo erectus'un küçülmüş bir versiyonu olduğu da ortaya atılmıştır. Yeni incelemeler ışığında Homo floresiensis fosillerinin, Homo sapiens'lere ait olmadığı kesinleşmiştir.
Homo floresiensis'in en belirgin özellikleri, yetişkin fosil örneklerinin  boylarının  ortalama 1 metre, ağırlıklarının ise 25 kg civarında olmasıdır. Bu küçük boyutları nedeniyle popüler kültürde, J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi kitabından esinlenerek Hobbit ismini almıştır. Ayrıca ateş yakabilecek düzeyde zeki olduklarına dair kanıtlar, onları oldukça tartışmalı konuma getirmiştir.
Türün iskelet kalıntılarının yanı sıra arkeolojik kazılarında taş aletler de bulunmuştur.

Homo floresiensis iskelet kalıntıları şimdi 60.000 ila 100.000 yıl öncesine tarihleniyor; iskelet kalıntılarının yanında ele geçen taş aletler, 50.000 ila 190.000 yıl öncesine ait arkeolojik bulgulardandı. Modern insanlar bölgeye yaklaşık 50.000 yıl önce ulaştı ve bu zamana kadar H. floresiensis'in neslinin tükendiği düşünülüyor. H. floresiensis'in, ateş kullanımı, kasaplık ve –muhtemelen Oldowan alet endüstrisine ait– taş alet yapımı gibi gelişmiş davranışlara ilişkin kanıtlar da  bulunmaktadır.

LB1 adlı örneğin yüksekliğinin 1,06 m olduğu tahmin edilmektedir. İkinci bir iskelet olan LB8'in yüksekliği, kaval kemiği uzunluğuna dayalı olarak 1,09 olarak tahmin edilmiştir. Küçük bir vücut boyutuna ek olarak, H. floresiensis, dikkate değer ölçüde küçük bir beyin boyutuna sahipti. LB1'in beyninin, şempanzelere veya soyu tükenmiş australopitesinlere yakın olarak, 380 cm³ (23 cu inç) bir hacme sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bacak kemikleri modern insanınkinden daha sağlamdır. Ayakları, vücudun geri kalanına göre alışılmadık şekilde düz ve uzundur. Sonuç olarak, yürürken dizlerini modern insanlardan daha fazla bükmeleri gerekirdi. Bu nedenle, yüksek adımlı bir yürüyüşe ve düşük yürüme hızına sahip oldukları düşünülüyor. Ayak parmakları ise alışılmadık bir şekle sahipti ve ayak başparmakları çok kısaydı.

Bu türün kalıntılarının, hastalıklı modern insanlar mı yoksa ayrı bir tür mü oldukları yoğun araştırmalara konu olmuştur.
2007'de yayınlanan iki ortopedik çalışma, bilek kemiklerinin modern insanlardan çok şempanzeler ve Australopithecus'unkilere benzediğini bildirdi.
2008 yılında, Güney Afrikalı paleoantropolog Lee Rogers Berger ve meslektaşları, Palau Takımadaları'ndaki en eski insan kalıntılarını tanımladılar ve H. floresiensis ile birkaç paralellik kaydettiler; H. floresiensis'in sözde tanısal özelliklerinin bir H. erectus popülasyonunun, adada cüceleşmesinin bir sonucu olduğunu öne sürdüler.

2009 yılında yapılan bir kladistik analiz, H. floresiensis'in modern insan soyundan çok erken bir tarihte, H. habilis'in 1,96-1,66 milyon yıl önce evriminden kısa bir süre önce veya kısa bir süre sonra ayrıldığı sonucuna varmıştır. 2015 yılında yapılan bir Bayes analizi, Australopithecus sediba, Homo habilis ve ilkel H. erectus georgicus ile büyük benzerliği bulmuştur ve bu, H. floresiensis'in atalarının Afrika'yı H. erectus'un ortaya çıkmasından önce terk ettiği ve hatta muhtemelen bunu yapan ilk homininler olduğu olasılığını yükseltmiştir.
2016 yılında, H. floresiensis'in atası olduğu varsayılan homininlere ait fosil dişler ve kısmi bir çene keşfedildi. Mata Menge'de (Flores), Liang Bua'dan yaklaşık 74 km (46 mil) uzaklıkta bulunan bu fosiller  700.000 yıl öncesine tarihlendi.
2017 yılında yapılan bir araştırma, filogenetik analizle H. floresiensis'in Homo habilis'in kardeş bir taksonu olarak, Homo'nun erken ortaya çıkmış bir türü olduğu sonucuna varıyor.

Ebu gogo

 Wikimedia Commons'ta Homo floresiensis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Homo floresiensis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
"Another diagnosis for a hobbit". 3 Temmuz 2007. 18 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından (online) arşivlendi. 
"The Liang Bua report". 10 Ağustos 2007. 18 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından (online) arşivlendi. 
"The forelimb and hindlimb remains from Liang Bua cave". 18 Aralık 2008. 27 Aralık 2008 tarihinde kaynağından (online) arşivlendi. 
"Hominin remains from Mata Menge, Flores". 8 Haziran 2016. 13 Haziran 2016 tarihinde kaynağından (online) arşivlendi. 
Scientific American Interview with Professor Brown 12 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 27 October 2004
National Geographic News article on H. floresiensis 30 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homo floresiensis 24 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The Smithsonian Institution's Human Origins Program
Obendorf, Peter; Oxnard, Charles E.; Kefford, Ben J. (5 Mart 2008). "Were Homo floresiensis just a population of myxoedematous endemic cretin Homo sapiens?". Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences. –1 (–1): -1. 5 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Ağustos 2021.  Blog commentary on the Obendorf paper.
Washington University in St. Louis 14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Virtual Endocasts of the "Hobbit" – Electronic Radiology Laboratory
Nova's Alien from Earth documentary website, complete program available through Watch Online feature 27 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hobbits in the Haystack: Homo floresiensis and Human Evolutions – Turkhana Basin Institute presentment at the Seventh Stony Brook Human Evolution Symposium 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (Ağustos 2016).

Homo gautengensis, biyolojik antropolog Darren Curnoe tarafından 2010 yılında tanımlanmış hominin türü. Güney Afrika'da, daha önceden Homo habilis, Homo ergaster veya Australopithecus'a ait olduğu sanılan fosillerin ayrı bir tür olduğu öne sürülmüştür.

Pek çok paleontolog fosili bir Homo türü, muhtemelen Homo habilis olarak kabul etse de, bu hiçbir zaman evrensel olarak kabul edilmemiştir, çoğu kişi onu Australopithecus africanus'un bir örneği olarak görmüştür.
Fosillerin bulunduğu yerin başlangıçta 2 milyon yıldan daha eski olmasına rağmen, daha yakın tarihli çalışmalar, sitenin önemli ölçüde daha genç olduğunu, 1.78-1.43 milyon yaşında olduğunu gösteriyor. 
2010 yılında antropolog Darren Curnoe, Güney Afrika'daki büyük miktardaki fosil hominin örneğini inceledi ve bazı fosillerin yerel olarak tanınan diğer Homo türlerinden (H. habilis ve H. ergaster / H. erectus) yeterince farklı olduğu ve yeni bir tür olması gerektiği sonucuna vardı.
Güney Afrika'daki fosil materyalinin, çoğunun parçalı olması nedeniyle sınıflandırılması, tarihsel olarak oldukça tartışmalı bir konudur. Birkaç bilim insanı, fosil materyalin hepsinin australopithecinlere ait olduğunu öne sürerek, bölgenin hiçbir Homo türünü korumadığına inanıyordu. Diğerleri tek bir türün temsil edildiğine inanıyordu ve fosilin  H. ergaster, H.erectus veya H.habilis'e ait olacağını düşünüyordu.
Tarihsel olarak çoğu paleontolog tarafından Homo habilis örneklerini temsil ettiği düşünülen fosiller için önerilen tek tür adı H. gautengensis değilken, H. rudolfensis (eskiden Homo habilis olarak kabul edilen bir grup fosil için önerilmişti) yaygın olarak kabul görmüştür.

Villmoare, Brian; Kimbel, William H.; Seyoum, Chalachew; Campisano, Christopher J.; DiMaggio, Erin N.; Rowan, John; Braun, David R.; Arrowsmith, J. Ramón; Reed, Kaye E. (20 Mart 2015). "Early Homo at 2.8 Ma from Ledi-Geraru, Afar, Ethiopia". Science (İngilizce). 347 (6228): 1352-1355. doi:10.1126/science.aaa1343. ISSN 0036-8075. PMID 25739410. 30 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Mayıs 2021. 
"Curnoe (2010), A review of early Homo in southern Africa focusing on cranial, mandibular and dental remains, with the description of a new species (Homo gautengensis sp. nov.)". HOMO (İngilizce). 61 (3): 151-177. 1 Haziran 2010. doi:10.1016/j.jchb.2010.04.002. ISSN 0018-442X. 3 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi3 Mayıs 2021.

Homo georgicus (Gürcüce: ქართველი ადამიანი/ Kartveli adamiani: “Gürcü insanı”), Dmanisi'de, 2002 yılında tanımlanan hominin türü. Homo georgicus, Homo ergaster ile Homo erectus arasındaki insan türü olarak kabul edilir.
Dmanisi'de bulunan Homo georgicus fosillerinin ve taş aletlerin, yaşları 1.85-1.77 milyon yıl arasında değişiyor. Dmanisi homininlerinin fosilleri Avrasya'daki en eski iyi tarihlenebilmiş  ve en iyi korunmuş Homo fosilleridir. 
Dmanisi adamı ya da Gürcü homininleri olarak da bilinen Homo georgicus, Gürcistan'ın güney Kafkasya bölgesinde yaşamış bir Erken Pleistosen hominin popülasyonudur. Küçük, sağlam kafatasları ve habilin benzeri, prognatik yüzleri vardı ve üst uzuvları alt uzuvlarından biraz daha uzundu. Diş aşınma modelleri, hem hayvanları hem de bitkileri avladıklarını düşündüren omnivor bir diyeti ortaya koymaktadır. H. georgicus'un yaşadığı dönemde çevrenin, onlara avcılık ve toplayıcılık için kaynak sağlayan bir orman ve bozkır mozaiği olduğu düşünülmektedir. Silah ve diğer aletleri yapmak için kazıyıcı ve bıçak gibi taş aletler kullandıklarına inanılmaktadır.

Lordkipanidze, David; Jashashvili, Tea; Vekua, Abesalom; de León, Marcia S. Ponce; Zollikofer, Christoph P. E.; Rightmire, G. Philip; Pontzer, Herman; Ferring, Reid; Oms, Oriol; Tappen, Martha; Bukhsianidze, Maia (Eylül 2007). "Postcranial evidence from early Homo from Dmanisi, Georgia". Nature (İngilizce). 449 (7160): 305-310. doi:10.1038/nature06134. ISSN 1476-4687. 10 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ekim 2021. 
Ferring, Reid; Oms, Oriol; Agustí, Jordi; Berna, Francesco; Nioradze, Medea; Shelia, Teona; Tappen, Martha; Vekua, Abesalom; Zhvania, David; Lordkipanidze, David (28 Haziran 2011). "Earliest human occupations at Dmanisi (Georgian Caucasus) dated to 1.85–1.78 Ma". Proceedings of the National Academy of Sciences (İngilizce). 108 (26): 10432-10436. doi:10.1073/pnas.1106638108. ISSN 0027-8424. PMC 3127884 . PMID 21646521. 30 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ekim 2021. 
Lordkipanidze, David; Ponce de León, Marcia S.; Margvelashvili, Ann; Rak, Yoel; Rightmire, G. Philip; Vekua, Abesalom; Zollikofer, Christoph P. E. (18 Ekim 2013). "A Complete Skull from Dmanisi, Georgia, and the Evolutionary Biology of Early Homo". Science. 342 (6156): 326-331. doi:10.1126/science.1238484. 29 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Ekim 2021.

Homo heidelbergensis (Latince: "Heidelberg insanı"), Pleyistosen'de yaşamış, soyu tükenmiş insan (Homo) türüdür. Kalıntıları ilk kez 1907 yılında Heidelberg yakınlarında bir taş ocağındaki çene kemikleri ile keşfedilmiştir. Bulunan çene, modern insanlar gibi küçük dişli olsa da modern insanın aksine çene kemikleri fazlasıysa geniş ve ağırdır.
Homo heidelbergensis türü, 600.000 ile 300.000 yılları arasında yaşamıştır ancak Gran Dolina İspanya'daki 800.000 yıl öncesine ait fosiller Homo heidelbergensis'e ya da farklı bir tür olan Homo antecessor'e ait olabilir.
Bugün Homo heidelbergensis olarak bilinen fosillerin çoğu geçmişte Homo erectus, Homo neandertalensis veya Arkaik sapiens olarak tanımlandı ancak günümüzde bunların Homo heidelbergensis'e ait olduğu bilinmektedir.

Orta Pleistosen'de bulunan Heidelbergensis fosillerinin beyin hacmi, ortalama 1.200 cc idi. Ortalama boyları ise yalnızca 3 bölgeden kalan kalıntılara göre tahmin edilebilir: İspanya'da Sima de los Huesos'da bulunan kalıntıların boyları erkeklerde 169,5 cm ve kadınlarda 157,7 cm olarak; Çin, Jinniushan'dan bir kadının boyu 165 cm olarak; ve Zambiya, Kabwe'den bir örnekde 181,2 cm olarak hesaplammıştır. Neandertaller gibi, geniş göğüsleri vardı ve genel olarak sağlamlardı.

Homo heidelbergensis ilk olarak Afrika'da evrimleşmiş daha sonra da Avrupa ve Asya'ya kadar yayılmıştır. Homo heidelbergensis'in farklı coğrafi bölgelerde yaşaması en sonunda iki farklı türe evrimleşmesine neden olmuştur. Avrupa'da yaşayanlar Homo neandertalensis'e evrimleşirken Afrika'da yaşayanlar ise Homo sapiens'e (modern insan) evrimleşmiştir. Afrika'da yaşayan ve sonrasında Homo Sapiens'e evrimleşen Homo heidelbergensislere Homo rhodesiensis de denmiştir. Ancak bu konuyla ilgili farklı bir görüş de mevcuttur. Gran Dolina İspanya'da bulunan fosillere dayanan bu görüşe göre Gran Dolina'daki eski Homo heidelbergensis popülasyonunun farklı bir tür olarak nitelendirilebilecek kadar farklı olduğu düşünülüyor. Bu türe ise Homo antecessor denmiş ve Homo neandertalensis ile Homo Sapiens'in atası olduğu ileri sürülmüştür.

Homo heidelbergensis tarafından yapılan aletler çoğunlukla avlanma ve kesmek için kullanılmıştır. Homo heidelbergensis'in kullandığı aletler daha öncesindeki Homo ergaster'in kullandığı aletler ile benzerlik göstermektedir. Grupça ve yetenekli bir şekilde avlanan Homo heidelbergensis'in kullandığı en yaygın alet, taştan yapılmış el baltasıdır. El baltasının yanında ucu, sivri taştan oluşan ahşap mızraklar da kullanmışlardır. Bunların yanında ateşi de kontrol edebiliyorlardı. Hatta ateşi, avlanmak için bile kullanmış oldukları düşünülmektedir. Aynı zamanda hayvan derisinden yapılma kıyafet kullandıklarına dair kesin bir kanıt olmasa da Avrupa'nın soğuk yerlerinde kıyafet kullanmış olabilirler.

Atapuerca, Burgos yakınlarında kuzey İspanya'da birçok mağaranın bulunduğu bir bölgedir. İlk kez 1976 yılında keşfedilmiş ve bu bölge sahip olduğu Homo kalıntılarıyla ünlüdür. Bilim insanları burada bulunan fosilleri ilk olarak Homo antecessor olarak adlandırmışlardır ancak daha sonra araştırmaların devamıyla birlikte çoğu bilim insanı fosilleri Homo heidelbergensis olarak sınıflandırmıştır. Atapuerca'da Homo heidelbergensis ile ilgili buluşlar asıl olarak Sima de los Huesos(kemik çukuru) adındaki mağarada gerçekleşmiştir. Bu mağarada neredeyse tam olarak korunmuş kafatasları da dahil 1.600 Homo fosili bulunmuştur. Fosillerin tarihi 600.000 ile 300.000 yılları arasında değişmektedir. Bulunan fosillerin beyin boyutları Homo neandertalensis ve Homo Sapiens ile benzerlik göstermektedir. Aynı zamanda bulunan fosiller çıkık ortayüz, uzun ve dar kasık kemikleri ve ince el parmakları gibi Homo neandertalensis'e ait özellikler de barındırmaktadır. Ancak yine de tam olarak Homo neandertalensis'in karakteristik özellikleriyle uyuşmamaktadır. Sit, aynı zamanda 430.000 yıl öncesine ait darbe almış bir kafatasına da ev sahipliği yapmaktadır. Bu kafatası, Homo cinsi arasındaki tür içi fiziksel şiddetin ilk kanıdıdır. Ek olarak Atapuerca, 2000 yılında Unesco Dünya Kültür Miras Listesi'ne girmiştir.

Schöningen mızrakları, Schöningen Almanya'da bulunan  Paleolitik çağa ait 8 adet ahşap mızraklardır. 1994-1998 yılları arasında çıkarılmış ve beraberinde 16.000 adet hayvan kemiği de bulunmuştur. 380.000 ile 400.000 yıl öncesine ait bu aletler, tarih öncesi Avrupa'ya ait en eski avlanma aletleridir. Bu mızraklar ise Homo heidelbergensis tarafından kullanılmıştır.

26 Mayıs 1994'te Nature'da yayımlanan bir makaleye göre Boxgrove'da bir Homo heidelbergensis fosiline ait bir incik kemiği bulundu ve bu kemiğin sahibine kâşif Roger Pedersen'in adıyla Roger dendi. Roger, tarihte bilinen en antik Britanyalıdır. Bundan bir yıl sonra bulunan iki tane diş ile Boxgrove insanlarının Homo heidelbergensis olduğu kanıtlandı. Bu birey ise muhtemelen erkekti  ve 40  yaşına kadar yaşamıştı. Bulgular yaklaşık olarak 1,8 metre uzunluğunda ve 90 kilo ağırlığında güçlü bir insan olduğunu gösteriyor. Dişlere gelince kesik izleri çenesini tutmak için kullanan sağ elli bir bireye ait olduğunu da  gösteriyor. Aynı zamanda başka bulgular ile birlikte Homo heidelbergensis'in aynı diğer Homo türleri gibi sağ elli olduğunu bilmekteyiz.

Homo naledi, orta Pleyistosen'den bir Homo türüdür. Güney Afrika Cumhuriyeti, Johannesburg yakınlarında, Rising Star isimli bir mağaranın, Dinaledi adlı bir odasının içinde 15 bireyine ait fosilleri keşfedilmiştir. Tür, boy ve vücut kütlesi yönünden, küçük-bedenli insan popülasyonları ile benzerdir; küçük kafatası hacmi ve kafatası şekli, erken Homo türleri –özellikle Homo habilis – ile benzerdir.

Naledi, Tsvana dilinde "yıldız" anlamına gelmektedir – dolayısıyla "yıldız insanı" olarak çevirilebilir.

İlk fosili 2013 yılında Lee Berger  ve ekibi tarafından Güney Afrika'da bir mağarada bulunmuştur.
İskelet anatomisi, australopithecinelerden bilinen ilkel özellikler ile, Homo türlerinden bilinen özellikleri birleştirir yapıdadır. Mağaradaki fosiller, birbiri ile yakından ilgili görünen 15 farklı bireyin kemiklerini içerir. Fertlerin, mağaraya düzenli yerleştirilmiş halde bulunmaları; Homo naledi'nin, diğer eski Homo türlerinde görülmemiş bir defin ritüeli uyguladığının göstergesidir.
H. naledi'nin İnsanlığın Beşiği'nde izole edilmiş bir popülasyon olup olmadığı veya Afrika'nın her yerine yayılmış olup olmadığı belirsizdir. Afrika genelinde geleneksel olarak geç H. erectus olarak sınıflandırılan birkaç ince hominin fosili, potansiyel olarak H. naledi örneklerini temsil edebilir.

Fosil örneklerinin beyin hacmi 560 cc olarak hesaplanmıştır. Örneklerin boylarının ortalama 143,6 cm  civarında olduğu ve ağırlıklarının da 39,7 kg olduğu tahmin edilmektedir. Bu vücut kütlesi, Australopithecus ve Homo türlerinde tipik olarak görülenlerin arasında orta düzeydedir. Ön lob morfolojisi, Australopithecus'tan farklı olan ve aletlerin üretimine, dilin gelişimine ve sosyalliğe dahil edilen boyutuna rağmen tüm Homo beyinlerinde aşağı yukarı aynıdır. H. naledi'nin küçük beyin boyutunu son ortak Homo atasından mı miras aldığı, yoksa ikincil olarak daha yakın zamanda mı evrimleştiği belli değildir.

Bulunuş öyküsü (video): "Homo naledi". 28 Aralık 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Homo rhodesiensis, Arthur Smith Woodward (1921) tarafından Zambiya Broken Hill'deki bir mağaradan çıkarılan bir Orta Taş Devri fosili olan Kabwe 1'i ("Kabwe kafatası" veya "Kırık Tepe (Broken Hill) kafatası", ayrıca "Rodezya insanı" ismiyle de anılır) sınıflandırmak için önerilen tür adıdır.  2020'de kafatası 324.000 ila 274.000 yıl öncesine tarihlendirildi. Türe ait diğer benzer yaşlı örnekler de mevcuttur.
Homo rhodesiensis, günümüzde çoğunlukla Homo heidelbergensis veya muhtemelen Homo heidelbergensis sensu lato'nun bir Afrika alt türü ile eşanlamlı olarak kabul edilir,Orta Pleistosen (c. 0.8-0.12 mya) aralığında Afrika ve Avrasya'ya yayılmış polimorfik bir tür olarak tanımlandır. Homo sapiens arcaicus ve Homo sapiens rhodesiensis gibi başka tanımlamalar da önerilmiştir. White vd. (2003), Rodezya insanını Homo sapiens idaltu'nun (Herto Adamı) atası olarak önerdi.
Homo sapiens'in Homo rhodesiensis'ten türediği sıklıkla öne sürülmüştür, ancak 400-260 bin yıl öncesi arasında bir fosil boşluğu bulunmaktadır.

20. yüzyılda Doğu Afrika'da (Bodo, Ndutu, Eyasi, Ileret) ve Kuzey Afrika'da (Salé, Rabat, Dar-es-Soltane, Djbel Irhoud, Sidi Aberrahaman, Tighenif) morfolojik olarak karşılaştırılabilir çok sayıda fosil kalıntısı gün ışığına çıktı.

Broken Hill kafatası veya "Rodoslu Adam" olarak da adlandırılan Kabwe 1, 1921'de Arthur Smith Woodward tarafından Homo rhodesiensis için tip örneği olarak atandı; çoğu çağdaş bilim adamı "rhodesiensis" taksonunu tamamen terk eder ve onu Homo heidelbergensis'e atar. Kafatası, Mutwe Wa Nsofu Bölgesinde, 17 Haziran 1921'de İsviçreli bir madenci olan Tom Zwiglaar tarafından Kuzey Rodezya Broken Hill'deki (şimdi Kabwe, Zambiya) bir kurşun ve çinko madeninde keşfedildi. Kafatasına ek olarak, başka bir bireye ait bir üst çene, bir sakrum, bir kaval kemiği ve iki uyluk kemiği parçası da bulundu.
Bodo kafatası: 600.000 yıllık fosil, 1976'da, Etiyopya'nın Awash Nehri vadisindeki Bodo D'ar'da Jon Kalb liderliğindeki bir keşif gezisinin üyeleri tarafından bulundu. Kafatası Kabwe'ninkilere çok benzer olmasına rağmen, Woodward'ın isimlendirmesi kullanılmadı ve onu keşfedenler onu H. heidelbergensis'e atadılar. Kafatası, Homo ergaster / erectus ile Homo sapiens arasında bir geçişi temsil eden özelliklere sahiptir.
Ndutu kafatası, Kuzey Tanzanya'daki "Ndutu Gölü'nden gelen insansı", yaklaşık 600-500.000 ya da 400.000 yaşındadır. 1976'da RJClarke onu Homo erectus olarak sınıflandırdı ve H. sapiens'e benzerlik noktalarının da tanınmasına rağmen, genel olarak bu şekilde değer gördü. Afrika'daki benzer buluntularla yapılan karşılaştırmalı çalışmalardan sonra, H. sapiens'in bir Afrika alt türüne tahsis edilmesi, Phillip Rightmire tarafından en uygun olarak kabul edildi. Dolaylı bir kranyal kapasite tahmini 1100 cm3'ü gösteriyor. Rightmire tarafından önerildiği gibi, supratoral sulkus morfolojisi ve çıkıntının varlığı "Nudutu occiput'a Homo erectus'unkinden farklı bir görünüm verir". Ve 1989 tarihli bir yayında Clarke şu sonuca varmıştır: "Beynin genişletilmiş parietal ve oksipital bölgeleri temelinde arkaik Homo sapiens'e atanmıştır". Ancak Stinger (1986),kalınlaşmış bir iliak sütununun Homo erectus için tipik olduğuna işaret etti. 2016 yılında Chris Stringer, kafatasını erken dönem H. sapiens yerine Homo heidelbergensis / Homo rhodesiensis'e (Homo erectus ve Homo sapiens arasında bir ara tür olarak kabul edilen bir tür) ait olarak sınıflandırdı, ancak " diğer bazı H. rhodesiensis örneklerine göre daha sapiens benzeri bir zigomaksiller" gösterdiğini düşünüyordu.
1953 yılında Güney Afrika'da bulunan ve yaklaşık 500.000 yaşında olduğu tahmin edilen Saldanha kafatası, 1955'ten 1996'ya kadar en az üç taksonomik revizyona tabi tutulmuştur.

Homo heidelbergensis
Fosil alanlarının listesi
İnsan evriminin fosil listesi

Woodward, Arthur Smith (1921). "A New Cave Man from Rhodesia, South Africa". Nature. 108 (2716): 371-372. doi:10.1038/108371a0. 
Singer Robert R. and J. Wymer (1968). "Archaeological Investigation at the Saldanha Skull Site in South Africa". The South African Archaeological Bulletin. The South African Archaeological Bulletin, Vol. 23, No. 91. 23 (3): 63-73. doi:10.2307/3888485. 
Murrill, Rupert I. (1975). "A comparison of the Rhodesian and Petralona upper jaws in relation to other Pleistocene hominids". Zeitschrift für Morphologie und Anthropologie. 66 (2): 176-187. doi:10.1127/zma/66/1975/176. PMID 806185. .
Petralona Man. A Descriptive and Comparative Study, with New Information on Rhodesian Man. Springfield, Illinois: Thomas. 1981. ISBN 0-398-04550-X. 
Rightmire, G. Philip (2005). "The Lake Ndutu cranium and early Homo sapiens in Africa". American Journal of Physical Anthropology. 61 (2): 245-254. doi:10.1002/ajpa.1330610214. PMID 6410925. .
Asfaw, Berhane (2005). "A new hominid parietal from Bodo, middle Awash Valley, Ethiopia". American Journal of Physical Anthropology. 61 (3): 367-371. doi:10.1002/ajpa.1330610311. PMID 6412559. .

 Wikimedia Commons'ta Homo rhodesiensis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
"Kabwe 1". The Smithsonian Institution's Human Origin Program. 7 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Kasım 2010. 
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (August 2016).

Homo rudolfensis ("Rudolf insanı"), Alt Pleyistosen'de Doğu Afrika'da yaşamış bir hominin türüdür. 1986 yılında  Valery Alekseyev tarafından KNM-ER 1470 katalog numaralı Homo habilis fosilinin analizi ile ayrı bir tür olarak tanımlanmıştır.

1972'de, Koobi Fora'da, paleoantropolog Richard Leakey tarafından neredeyse eksiksiz bir kafatası keşfedildi. KNM-ER 1470 katalog numarası verilen bu fosil, Homo habilis özellikleri gösteriyordu.
Fosil australopitesinelere göre büyük beyinliydi ve düz ve dikey bir alına sahipti. Homo habilis'in ilk eksiksiz kranyumu (mandibulasız kafatası) olan KNM-ER 1470'in özellikleri, Homo habilis'in cinsin atası olabileceğine işaret ediyordu.
Daha sonraki keşifler ise (örn. KNM-ER 1813) Homo habilis'in çeşitli kafatası varyasyonlarına sahip olduğunu ve bazı örneklerin farklı bir türe atanabileceğini gösterdi. Nihayet 1986'da Alekseyev tarafından bulunduğu bölge baz alınarak Homo rudolfensis tür adı önerildi.

1973'te Bay Leakey, düz bir yüze ve 800 cc (800 santimetre küp) beyin hacmine sahip KNM-ER 1470 kafatasını yeniden inşa etmişti. 1983'te Amerikalı antropolog Ralph Holloway, kafatasının tabanını revize etti ve 752-753 cc bir beyin hacmi hesapladı. Karşılaştırma için, H. habilis örneklerinde beyin hacmi ortalama 600 cc, H. ergaster içinse 850 cc civarındadır.

Erken dönem H. rudolfensis ve Paranthropus, homininler için son derece kalın azı dişlerine sahiptir ve bu ikisinin ortaya çıkışı, Afrika'da yaklaşık 2,5 milyon yıllık bir soğuma ve kuraklık eğilimi ile çakışmaktadır. Bu, iklim değişikliği nedeniyle evrimleştikleri anlamına gelebilir. Bununla birlikte, Doğu Afrika'da tropik ormanlar ve ormanlık alanlar kuraklık dönemlerine rağmen varlığını sürdürdü. H. rudolfensis, H. habilis, H. ergaster ve P. boisei ile birlikte var olmuştur.

Homo rudolfensis'in sınıflandırılmasında, bilim insanları arasında geniş bir fikir birliği yoktur. Bazıları, türün gerçekte Australopithecus cinsine ait olup A. rudolfensis olarak adlandırılması gerektiğini veya Kenyanthropus'a ait olup K. rudolfensis olarak adlandırılması gerektiğini öne sürerler. Bazıları da, anatomik olarak benzer H. habilis ile sinonim olması gerektiğini önermektedir.
Homo rudolfensis ve H. habilis'i, insan (Homo) soyunun en bazal üyeleri olarak konumladıran kladogram:

 Wikimedia Commons'ta Homo rudolfensis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Homo rudolfensis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Herto Adamı (Homo sapiens idaltu), Etiyopya'nın Afar Üçgeni'ndeki Bouri Formasyonunun Üst Herto Üyesinden 1997 yılında keşfedilen 160.000 ila 154.000 yıllık insan kalıntılarına (Homo sapiens) atıfta bulunur. Herto Adamı'nın keşfi, 300 ila 100 bin yıl önce fosil kayıtlarında uzun bir boşluğa düştüğü için özellikle önemliydi ve 2003'teki tanımında en eski tarihli H. sapiens kalıntılarını temsil ediyordu. Orijinal açıklama belgesinde, bu 12 (en az) birey "anatomik olarak modern insan" şemsiyesinin hemen dışında yer alıyor olarak tanımlandı. Böylece, Herto Adamı gibi yeni bir alt türde sınıflandırıldı (H. s idaltu, Afarca: "yaşlı"). Daha arkaik H. (s.?) rhodesiensis ve H. s. sapiens (yani, bir kronotürdeki bir aşama) arasında bir geçiş formunu temsil ettiği varsayılır. Daha sonraki araştırmacılar bu sınıflandırmayı reddetmişlerdir. Ata ve soyundan gelen türlerin kesin bitiş morfolojisi ve başlangıç morfolojisi doğası gereği çözülemez olduğundan, özellikle bir kronotür tartışılırken, "türler" ve "alt türler"in belirsiz tanımları nedeniyle bu tür alt türlerin geçerliliğini haklı çıkarmak zordur.
Herto Adamı, hem karakteristik olarak hem Aşölyen (arkaik insanlar tarafından yapılmış) hem de Orta Taş Devri (modern insanlar tarafından yapılmış) araçlarıyla uzun süreli kültürel gelenek olan, belirsiz bir şekilde tanımlanan "Geçiş Aşölyeni"ne sığabilecek birçok taş alet üretti. Göl kenarındaki bir ortamda esas olarak su aygırı, aynı zamanda sığırları da kesiyor gibi görünüyorlar. En eksiksiz üç kafatası (biri 6-7 yaş arası bir çocuk), insan yapımı kesik izleri ve morg uygulamalarının kanıtı olabilecek diğer özellikleri taşıyor.

"Anatomik olarak modern bir insan" olarak kabul edilebilecek bir şey gibi, Herto kafatasının yüksek bir kafatası kubbesi (kaldırılmış bir alın), yandan bakıldığında genel bir küresel şekli ve düz bir yüzü vardır. Beyin hacmi yaklaşık 1.450 cc idi. Bazı günümüz Yerli Avustralyalılarını ve Pasifik Adalılarını biraz anımsatan kafatası, çıkıntılı bir kaş çıkıntısına, zayıf kavisli paryetal kemiklere ve kafatasının arkasında güçlü bir şekilde bükülmüş bir oksipitale sahip olması bakımından oldukça sağlamdır. Ortalama günümüz insan kafatası ile karşılaştırıldığında, Herto kafatası oldukça uzundur ve elmacık kemikleri nispeten zayıf olmasına rağmen genel olarak büyük boyutlara sahiptir.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

Edward Gonzalez-Tennant tarafından tasarlanan BOU-VP-16/1'in 3D dijital modeli 1 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kökenler - En Eski Homo Sapiens Kafataslarının Keşfi 'Afrika'dan Çıkış' Teorisini Destekliyor - Homo sapiens idaltu 30 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Bradshaw Vakfı

Kenyanthropus (Yunanca: "Kenya insanı"), ilk olarak, Meave Leakey'in ekibinden Justus Erus'un, 1999 yılında Kenya'daki Turkana Gölü'nde keşfettiği ve 3,5 ile 3,2 milyon yıl öncesine (Pliyosen) tarihlenen kalıntıları ile tanımlanan soyu tükenmiş bir hominin cinsi.
2015 yılında Lomekwi'deki arkeolojik keşifler, muhtemelen bugüne kadar hominin alet kullanımına dair bilinen en eski kanıtları tanımlayarak, Kenyanthropus platyops'un bilinen en eski alet kullanıcısı olabileceğini göstermiştir.

İnsansıların evrimini anlamak son derece zor olsa da, homininler hakkındaki bilgiler sürekli artıyor. Homininlerin evrimi soy ağacındaki resimde gösterildiği gibi 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Australopithecus grubunun, 1999'da Kenyanthropus platyops fosillerinin bulunmasından önceki en eski homininlerden biri olduğu biliniyordu. Kenyanthropus platyops, aslında homininlerin evrimsel yolunu daha da kafa karıştırıcı hale getirdi. Çünkü bu fosiller yeni bir türü ve cinsi temsil ediyordu. Ancak fosilin Kenya'da bulunmasından sonra, K. platyops'un Australopithecus afarensis ile aynı zamanda yaşayan daha eski türlerden biri olduğu fikri ortaya çıktı. K. platyops kafatasının bulunmasından sonra, Homo cinsinin atalarının, A. afarensis'ten çok K. platyops olduğu düşünülmeye başlanmıştır.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

 Vikitür'de Kenyanthropus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Kenyanthropus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kladogenez, bir türün iki farklı türe evrilerek klad oluşturduğu evrimsel ayrılma olayı.
Bu durum genelde bir türün bazı üyeleri yeni ve uzak bir bölgeyi mesken edindiğinde veya çevresel değişiklikler yüzünden bazı diğer türlerin nesli tükendiğinde açılan farklı ekolojik nişlere yerleştiğinde gözlenir. Türün iki grubunun birbirinden uzaklaşmasına yol açan olaylara rağmen oluşan iki yeni tür eşit hayatta kalma şansına sahip olabilir. Önmaymunların filogenisi kladogenezin bir örneğidir.
Kladogenezin anagenezden farkı, anagenezde ana türün zamanla biriken değişiklikler sayesinde özgün formundan ayrı bir tür kabul edilecek kadar değişmesidir. Anagenezin aksine, kladogenezde filogenetik ağaçta ayrılma yaşanır.
Evrimsel bir ayrılma olayının kladogenez olup olmadığının belirlenmesi simülasyon, fosil kanıtları, modelleme veya yaşayan farklı bir türün DNA'sının sunduğu moleküler kanıtlar aracılığıyla gerçekleştirilir. Bunun yanı sıra evrim literatüründe anagenez ve kladogenez arasında bir ayrım yapılmasının herhangi bir anlam ifade edip etmediği de sorgulanmaktadır.
Kladogenez hızının ölçümü evrimsel biyolojide gerçekleştirilir. Bunun yapılabilmesi için iki yöntem mevcuttur. Bunların ilkinde filogenetik ağacın topolojisi incelenir. Burada her klad içindeki her türün bilinmesi, ağacın farklı kladlar açısından ne kadar dengeli olduğunun ölçümü açısından önemlidir. Bunun yanı sıra "kardeş" taksonların belirlenmesi açısından önem arz eder. Diğer yöntem filogenetik ağacın dallarının uzunluğunu kullanır; bu her bir kladın varoluş süresini gösterir. Bu yöntemde moleküler veri kullanılarak tüm türlere dair bilgi sahibi olmadan kladogenez hızı hesaplanabilir.

Kuru burunlu primatlar (Haplorrhini veya Haplorhini), primatlar (Primates) takımının, Simiiformes (maymunlar ve insansılar) ve Tarsiiformes (cadı makiler) infra takımlarını içeren bir alt takımı. Nemli burunlu primatlar alt takımı ile birlikte, primatlar (Primates) takımını oluşturular.

İnsansıları, maymunları ve cadı makigilleri içine alan kuru burunlu primatlar grubu, nemli burunlulardan birçok farklılık gösterir. Burundaki rhinarium bu grupta kurudur. Bu özellik koku alma duyusunun nemli burunlulardan daha kötü olduğunu da gösterir. Göz ile alın boşluğu arasında kemikten duvar bulunur ve nemli burunlulardan farklı olarak tek seferde çoğunlukla tek bir yavru doğururlar.

Kuru burunlu primatlar; Amerika'nın ve Afrika'nın (Madagaskar hariç) tropik ve subtropik iklimlerinde, Güney ve Güneydoğu Asya ve Japonya'da yaşarlar. İnsanların dışında Avrupa'da yaşayan tek primat Cebeli tarık'ta yaygın olan berberi şebeği'dir (Macaca sylvanus). İnsanlar ise Güney kutbu dışında her kıtada yaşar.

Genel olarak moleküler genetik çalışmalar, kuru burunlu maymunlar ile nemli burunlu maymunların ayrışmasını 65 ila 75 milyon yıl öncesine tarihler. En eski gerçek primat fosillerine (prosimiyenler: adapiformlar ve omomyidler) ise erken Eosen döneminde (50-55 myö) rastlanır.
En bazal haplorhinler olarak kabul edilen soyu tükenmiş omomyidlerin, diğer haplorinlerden ziyade tarsierlerle daha yakından ilişkili olduğuna inanılmaktadır. Kesin ilişki henüz tam olarak çözülmemiştir (Williams, Kay ve Kirk (2010), Bajpal ve ark. 2008). Tarsierlerin doğrudan omomyidlerden türediği ve simiyenlerin ayrı bir dal olduğu veya hem simiyenlerin hem de tarsierlerin omomyidlerden türediğine dair görüşler vardır.

Kuru burunlu primatlar 2 infra takıma bölünür:

İnfra takım: Tarsiiformes
Uzun bacaklı makiler Güneydoğu Asya'da yaşar. Eski sınıflandırmada nemli burunlu maymunlar'a dahil olan önmaymunlar grubuna koyulurlardı. Ama kuru burunlulara daha yakın oldukları genetik araştırmalar ile ıspatlanmıştır.
İfra takım: Simiiformes
Yeni Dünya maymunları sadece Amerika'da yaşarlar ve adlarının sebebi de budur. Bu grub 5 familyaya bölünür: Marmosetgiller (Callitrichidae), Kapuçingiller (Cebidae), Gece maymunugiller (Aotidae), Örümcek maymunugiller (Atelidae) und Sakigiller (Pitheciidae).
Eski Dünya maymunları Avrasya ile Afrika'da yaşarlar ve tekrar iki üst familyaya bölünürler: Tek yaşayan familyası Cercopithecidae olan kuyruklu eski dünya maymunları (Cercopithecoidea) ve Gibongiller ile İnsangiller familyalarından oluşan İnsansılar (Hominoidea).

Geissmann, Thomas (2003). Vergleichende Primatologie mit 22 Tabellen. Berlin. ISBN 978-3-540-43645-4. OCLC 248998638. 
Ankel-Simons, F. (2007). Primate Anatomy (3. bas.). Academic Press. ISBN 978-0-12-372576-9. 
Primate Taxonomy (Smithsonian Institution Press, 2001), Colin Groves (1-56098-872-X)
Primates in Question (Smithsonian Institution Press, 2003), Robert W. Shumaker & Benjamin B. Beck (1-58834-176-3)

Kuvaterner ya da Dördüncü Zaman, jeolojide yaklaşık son 2,588±0,005 milyon yıllık bir süreci kapsayan, Uluslararası Stratigrafi Komisyonunun (ICS) kabul ettiği jeolojik zaman cetveline göre tanımlanmış, Senozoyik dönemin sonuncu bölümüdür. Neojen'in sonundan günümüze kadar devam eder. Gayriresmî "Geç Kuvaterner" kavramı, son 500.000 ile 1 milyon seneyi kapsar.
Kuvaterner'in ilk dönemi olan Pleistosen'de büyük ölçüde astronomik etkilere bağlı olarak yüzden fazla sıcak ve soğuk devir yaşanmıştır. Yüksek genlikli ve düşük frekanslı sıcak ve soğuk devirler, Çibanyen başlarından itibaren yaşanmaya başlandı. Bundan dolayı başlıca büyük buzul ve buzul arası devirler, Orta ve Geç Pleyistosen'dedir. Yaklaşık 11.700 yıl önce başlayan Holosen ise hâlen içinde bulunduğumuz devirdir.
Kuvaterner, tipik olarak Milankoviç döngüsü ve ona bağlı iklim ve çevre değişiklilerinden kaynaklanan kıtasal buzun yineleyen biçimde büyüyüp küçülmesiyle tanımlanır.

Kuaterner ("dördüncü") periyot, ilk defa Giovanni Arduino tarafından 1759'da Kuzey İtalya'daki Po Nehri'ndeki alüvyal tortulanmaları açıklamak için teklif edilmiştir. 1829'da Jules Desnoyers, Fransa'daki Sen Havzası'nda bulunan ve Tersiyer Periyodu kayaçlarından bariz şekilde daha genç görünen tortulanmalar için bu kavramı kullandı.
Kuaterner Çağı, Neojen Çağ'ın izler ve bugüne kadar devam eder. Bu zaman içinde Pleistosen buzullaşmaları ve günümüzdeki Holosen adı verilen interglasiyel periyot da bulunmaktadır.
Böylece Kuaterner, Kuzey Yarıküre'de buzullanmanın başladığı zaman olup takrîben 2,6 milyon sene evvel başlar. 2009'dan önce Pleistosen, 1,805 milyon sene öncesinden günümüze kadarki zaman olarak tanımlanırdı. Yani bugünün Pleistosen tanımı, 2009 öncesi Pliyosen'in bir kısmını da içine alır.

Böylece öne sürülen Pleistosen'in 1,805 milyon sene öncesindeki başlangıcı, önemli buzullaşmaların oluşmasından çok sonraya kalıyordu. ICS, bu problem üzerine Kuaterner teriminin kullanımını tamamen kaldırmayı önerdiyse de Uluslararası Kuaterner Araştırmaları Birliği (İng. İngilizce: International Union for Quaternary Research (INQUA)), bunun kabul edilemez olduğunu ileri sürdü.
2009'da Kuaterner'i Senozoik Zaman'ın en genç periyodu yapmaya karar verildi ve tabanı 2,588 milyon sene öncesine kaydırılarak daha önce Neojen ve Pliyosen Çağ'a ait olarak görülen Gelasiyan bölümü de dahil Kuaterner'e dahil edildi.
Antroposen, insanın Endüstri Devrimi'yle başlayan küresel çevreye etkilerini içeren ve takriben 200 sene önce başlayan üçüncü bir devir olarak teklif edildi. Antroposen, ICS tarafından resmen tespit edilmemiş olmasına rağmen bir çalışma grubu, 2016'da yeni bir epok ya da alt periyot oluşturmayı hedeflemektedir.

Kuvaterner döneminin başlangıcı olan 2,6 milyon yıl öncesi, ilk Homo (insan) türlerinin ortaya çıktığı zamandır. Bu kısa dönemde levha hareketleriyle pek az değişiklik olmuştur.
Kuvaterner dönemine ait jeolojik kayıtlar, daha önceki devirlere kıyasla daha büyük detayla muhafaza edilmişlerdir.
Bu dönemdeki ana coğrafî değişiklikler, buzul devirlerde Boğaz'ın ve Skagerrak'ın ortaya çıkmasıyla Karadeniz ve Baltık Denizi'nin sırasıyla tatlı suya dönüşmesi ve yükselen deniz seviyesiyle tekrar suyun basmasıyla tuzlu su olması; Manş Denizi'nin periyodik olarak dolmasıyla Britanya ile Avrupa karası arasında bağlantı meydana gelmesi; Bering Boğazı'nın periyodik olarak kapanmasıyla Asya ve Kuzey Amerika arasında bir bağlantının meydana gelmesi ve yine Kuzeybatı Amerika'da İngilizce: scabland'lerin buzul sularıyla periyodik olarak su baskınlarına uğramasıdır.
Hudson Körfezi'nin şimdiki uzantıları, Büyük Göller ve Kuzey Amerika'nın diğer önemli gölleri, Kanada Kalkanı'nın son buzul çağdan beri kendini yeniden düzenlemesinin sonucudur; farklı sahiller, Kuaterner boyunca görülmüştür.

Kuaterner iklimi, periyodik olarak buzulların kutuplardan ±40° enleme kadar hareket ettirdi. Pleistosen Dönem'in sonunda büyük hayvanların nesli kuzey bölgelerde hatırı sayılır derecede tükendi. Pleistosen Dönemi'nin sonunda Kuzey bölgelerinde büyük memelilerde büyük bir yok oluş yaşandı. Bütün Dünya'da kılıç dişli kaplan, mamut, mastodon ve gliptodonlar yok oldu. At, deve ve Amerika çitası gibi cinslerin nesli Kuzey Amerika'da tükendi.

Schimper'in 1839'da kullandığı ve 2,58 milyon sene evvel başlayıp günümüze kadar devam edegelen Kuaterner Buzul Çağı döneminde buzullaşma tekrar tekrar görüldü.

1821'de bir İsviçreli mühendis olan Ignaz Venetz bir makale yayınlayarak bu makalede Alplerden hatırı sayılır uzaklıkta bir buzulun geçiş izlerinin bulunduğunu öne sürdü. Önceleri Louis Agassiz adlı başka bir İsviçreli bilim insanınca tartışılan bu görüş, bu fikrin yanlışlığını gösterleye alışırken doğruluğunu ispat etmesiyle sonuçlandı. Bir sene sonra Agassiz, geniş tabanlı etkileri olan büyük bir buzul çağının önceden geçmiş olduğu hipotezini ileri sürdü. Bu fikir, Agassiz'in uluslararası şöhrete sahip olmasına ve Buzul Teorisi'nin kabul edilmesine sebebiyet verdi.
Zamanla ve jeolojinin hassaslaşmasıyla birkaç buzul büyüme ve geriye çekilme döneminin olduğu gösterildi; Dünya'nın eski sıcaklığının bugünden çok farklı olduğu anlaşıldı. Bilhassa Milutin Milanković'in keşfettiği Milankoviç döngüsü, Dünya'ya gelen Güneş ışımasının iklimi kontrol eden ana faktörlerden olduğu esasına dayanır.
Bu zaman zarfında hatırı sayılır buzul büyüme ve çekilmeleri, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın büyük kısmı ve Güney Amerika ile Asya'nın bazı bölümleriyle bütün Antarktika'da  tespit edildi. Büyük Göller meydana geldi ve büyük memeli hayvanlar yayıldı. Memelilerin buzul devri 11.700 sene evvel bitince nesli tükendi. Modern insan 190.000 senede gelişti (kaynak: Leakey). Kuaterner periyodunda memeliler, çiçekli bitkiler ve böcekler karara yayıldı.

Lantiyen insanı (Homo erectus lantianensis), 1963'te  Lantian County, Loess Platosu'ndaki Chenchiawo Köyü'nden neredeyse tam bir çene kemiğinden ve 1964'te keşfedilen Gongwangling Köyü'nden kısmi bir kafatasından bilinen, bir Homo erectus alt türüdür. Kalıntıların ilki yaklaşık 710-684 bin yıl öncesine, ikincisi ise 1.65-1.59 milyon yıl öncesine dayanıyor. Bu, Lantiyen insanını Afrika'nın ötesinde keşfedilmiş (H. e. georgicus'tan sonra) ikinci en yaşlı H. erectus ve Doğu Asya'nın en yaşısı yapar. Fosilleri ilk olarak 1964 yılında Woo Ju-Kan tarafından tanımlandı ve bir diğer H. erectus olan Pekin insanının (H. e. pekinensis) atası olarak kabul edildi.
Pekin insanı gibi, Lantiyen insanı da ağır bir kaş çıkıntısına, alnına doğru, muhtemelen kafatasının orta hattı boyunca uzanan bir yay omurgasına ve aşırı derecede kalınlaşmış bir kemiğe sahiptir. Kafatası mutlak ölçüye göre küçüktür ve daha dar postorbital daralmaya sahiptir. Dişleri, diğer Asyalı H. erectus'lar ile karşılaştırıldığında orantılı olarak büyüktür. Gongwangling kafatasının beyin hacmi, Afrika'daki aynı zamanda yaşamış arkaik insanlardakine benzer şekilde yaklaşık 780 cm3'tür, dolayısıyla daha sonraki Asyalı H. erectus ve modern insanlardakinden çok daha küçüktür.
Lantiyen insanı, Qinling Dağları'nın kuzey eteklerindeki ılıman çayırlarda yaşıyordu. Lantiyen insanı, taş aletler için ağırlıklı olarak helikopterler, sferoidler, ağır hizmet tipi kazıyıcılar, el baltaları, kazmalar, baltalar dahil olmak üzere ağır hizmet tipi aletler üretti. Son üçü, genellikle yalnızca Afrika ve Batı Avrasya bölgelerine uygulanan Aşölyen endüstrisinin karakteristiğidir. Görünüşe göre Aşölyen bu bölgede başka yerlerden çok daha uzun süre varlığını sürdürdü.

Gongwangling kafatası nispeten eksiksizdir ve ön kemiği (alın), parietal kemiklerin çoğunu (başın üst kısmını), sağ temporal kemiği (başın yanlarını), burun kemiklerinin alt kenarlarını (gözler arasında) ve maksilla parçalarını (üst çeneler) içerir. Biraz bozuktur, sağ göz çukuru soldan daha uzağa çıkıntı yapar, birkaç eleman hafifçe düzleşir, girintiler ve ön kemiğin ortası korozyon nedeniyle sarptır ve sol parietal normalden biraz daha fazla esner. Azı dişlerinin boyutuna ve aşınmasına dayanarak (ve modern insanlardan daha hızlı bozuldukları varsayılarak), Woo, bireyin 30 yaşında bir kadın olduğunu tahmin etti. Java'dan çağdaş Mojokerto kafatasını anımsatan Woo'ya göre, genel olarak, kafatası oldukça arkaik. Woo, H. erectus için oldukça küçük olan yaklaşık 780 cc'lik bir beyin hacmi hesapladı. Karşılaştırma için, daha sonra Asyalı H. erectus ortalama kabaca 1.000 cc kafatası hacmine sahipti ve kafatası hacmi günümüz modern insanında erkekler için 1.270 cc ve kadınlar için 1.130 cc dir. Çağdaş Afrika arkaik insanlarının kafatası hacimleri (H. habilis, H. rudolfensis ve H. e? ergaster) 500-900 cc arasında değişiyordu.

Chenchiawo mandibulasında, muhtemelen genetik bir bozukluk olarak üçüncü azı dişleri eksiktir ve bu, soyu tükenmiş bir insan türü için bu tür ilk vakadır. Sağ yanak dişleri, özellikle birinci azı dişleri, diş eti hastalığının göstergesi olan bozulma ve anormal kalınlaşma özelliğine sahiptir. Muhtemelen bunun bir sonucu olarak birinci premolar da kaybedildi. Bununla birlikte, dişlerin hiçbiri çürük geliştirmedi.

Çin'in taş alet teknolojisinin uzun zamandan beri çağdaş batı sitelerinden o kadar farklı olduğu düşünülüyordu ki, ilki basit bir kıyıcı sanayi, ikincisi ise bir el baltası sanayisi (Acheulean) olarak nitelendiriliyordu. 1944'te Amerikalı arkeolog Hallam L. Movius, batıyı doğudan ayıran "Movius Hattı"nı çizdi. Çin arkeolojisi 1980'lerde ilerledikçe, Çin'de (Lantiyen dahil) karakteristik olarak Aşölyen araçları ortaya çıkarıldı ve katı Movius Hattı dağıldı.

Solo insanı
İnsan evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

Woo (1965). "Preliminary report on a skull of Sinanthropus lantianensis of Lantian, Shensi". Scientia Sinica. 14 (7): 1032-1036. PMID 5829059. 
Woo (1964). "A newly discovered mandible of the Sinanthropus type – Sinanthropus lantianensis". Scientia Sinica. 13: 801-811. PMID 14170540. 

Çin Kültürü
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Meganthropus, Endonezya'nın Pleistosen döneminden bilinen, hominin olmayan hominid insansılarının soyu tükenmiş bir cinsidir. Endonezya'nın Orta Cava kentindeki Surakarta yakınlarındaki Sangiran bölgesinde birkaç izole dişin yanında bulunan bir dizi büyük çene ve kafatası parçasından bilinmektedir. Cinsin uzun ve karmaşık bir taksonomik geçmişi vardır. Orijinal fosiller yeni bir türe, Meganthropus palaeojavanicus'a atfedildi, bu isim uzun bir süre geçersiz sayıldı ve cins adı fosiller için resmi olmayan bir isim olarak kullanıldı.
2000'li yılların ortalarında, örneklerin taksonomisi ve filogenisi belirsizdi ve çoğu paleoantropolog, onları bir şekilde Homo erectus ile ilişkili olarak değerlendirdi. Ancak sınıflandırma belirsizliğini gösteren Homo palaeojavanicus ve hatta Australopithecus palaeojavanicus isimleri de kullanılmıştır.
1948'de Swartkrans'ta sağlam bir kafatasının bulunmasından sonra (SK48), Meganthropus africanus adı kısaca uygulandı. Bununla birlikte, bu örnek şimdi resmen Paranthropus robustus olarak biliniyor ve önceki adı ile genç bir eşanlamlıdır.
Bu buluntuların bazılarına Homo erectus'unkine benzer alet kullanımına dair kanıtlar eşlik etti. Meganthropus'un genellikle bu türle Homo erectus palaeojavanicus olarak ilişkilendirilmesinin nedeni budur.
2019'da, diş morfolojisi üzerine yapılan bir araştırma, Meganthropus'un, Lufengpithecus ile en yakından ilişkili, hominin olmayan hominid insansıların geçerli bir cinsi olduğunu buldu.

Kaifu ve diğerleri. (2005). "Taxonomic affinities and evolutionary history of the Early Pleistocene hominids of Java: dentognathic evidence". American Journal of Physical Anthropology. 128 (4): 709-726. doi:10.1002/ajpa.10425. PMID 15761880. 
Koenigswald (1973). "Australopithecus, Meganthropus and Ramapithecus". Journal of Human Evolution. 2 (6): 487-491. doi:10.1016/0047-2484(73)90126-7. 
Kramer (1994). "The phyletic position of Sangiran 6 as determined by multivariate analysis". Courier Forschungs-institut Senckenberg. 171: 105-114. 
Krantz, GS (1975). "Javan erectus Skull IV'ün diasteması için bir açıklama". İçinde: Paleoantropoloji, Morfoloji ve Paleoekoloji . Lahey: Mouton, 361-372.
Orban-Segebarth (1983). "Tooth size of Meganthropus palaeojavanicus". Journal of Human Evolution. 12 (8): 711-720. doi:10.1016/s0047-2484(83)80126-2. 
Robinson (1953). "Meganthropus, australopithecines and hominids". American Journal of Physical Anthropology. 11 (1): 1-38. doi:10.1002/ajpa.1330110112. PMID 13040502. 
"Meganthropus cranial fossils from Java", Human Evolution, 16 (2), 2001, ss. 81-101, doi:10.1007/BF02438642 
Paleoanthropology. McGraw-Hill. 1999. ISBN 9780070716766. 5 Kasım 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Kasım 2021. 9780070716766
Durband (2003). "A re-examination of purported "Meganthropus" cranial fragments". American Journal of Physical Anthropology. 18 Mart 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Kramer (1994). "A critical analysis of claims for the existence of Southeast Asian australopithecines". Journal of Human Evolution. 26 (1): 3-21. doi:10.1006/jhev.1994.1002. 
Other Origins: The Search for the Giant Ape in Human Prehistory. Bantam Books. 1990. ISBN 0553070819. 0553070819
On the Track of Unknown Animals. Rupert Hart Davis. 1962. ISBN 9781317848127. 5 Kasım 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Kasım 2021. 9781317848127

Krantz'ın Kafatası Yeniden İnşası 18 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İddia edilen Avustralya buluntuları üzerine Rex Gilroy'un sitesi
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Paleoantropolojide, "Afrika'dan Çıkış" teorisi, yeni tek köken hipotezi, yer değiştirme hipotezi veya yakın zamanlı Afrika kökeni modeli olarak da adlandırılan modern insanın yakın zamanlı Afrika kökeni, anatomik olarak modern insanların (Homo sapiens), coğrafi kökeni ve ilk göçlerinin bilim dünyasında yaygın kabul gören modelidir. Homo erectus ve daha sonra da Homo neanderthalensis'in, kısaca homininlerin Afrika dışına ilk yayılışlarının izini süren bir modeldir.
Model, taksonomik anlamda Homo sapiens'in "tek bir kökeni" olduğunu ileri sürer. Anatomik olarak modern kabul edilen özelliklerin diğer bölgelerde paralel evrimini dışlar, ancak Avrupa ve Asya'daki H. sapiens ile arkaik insanlar arasındaki çoklu karışımı dışlamaz. H. sapiens büyük olasılıkla Afrika Boynuzu'nda 300.000 ila 200.000 yıl önce gelişti. Alternatif bir hipotez de H. sapiensin çeşitli morfolojik özelliklerinin, Afrika'nın farklı bölgelerinde yerel olarak ortaya çıktığını ve aynı dönemde farklı popülasyonlar arasındaki gen akışı nedeniyle yakınsadığını ileri sürmektedir. "Yakın zamanlı Afrika kökeni" modeli, Afrikalı olmayan tüm modern popülasyonların büyük ölçüde Afrika'yı terk eden Homo sapiens popülasyonlarının soyundan geldiğini öne sürer.
Modern insanlar, muhtemelen 130.000 ila 115.000 yıl önce Afrika'nın kuzeyine ve Arap Yarımadası'na ve 215.000 yıl önce Yunanistan'a yayılışları da dahil olmak üzere 270.000 yıl öncesinden başlayarak birkaç defa "Afrika dışına" yayıldılar. Bu ilk göç dalgalarıyla yayılan insanların çoğunun 80.000 yıl önce tamamen yok olduğu veya bu bölgelerden geri çekildiği düşünülmektedir.
Afrika'dan çıkan en kayda değer "son" göç dalgası, yaklaşık 70.000 ila 50.000 yıl önce, "Güney Yolu" olarak adlandırılan rota üzerinden gerçekleşti ve hızla Asya kıyıları boyunca yayılararak yaklaşık 65.000 ila 50.000 yıl önce Avustralya'ya ulaştı. Bazı araştırmacılar, insanların Avustralya'ya erken yayılış tarihlerini sorgulayıp bu tarihin en erken 50.000 yıl öncesi olduğunu öne sürmektedir. Bir kısmı da, Avustralya'nın bu ilk sakinlerinin, daha kayda değer ve eski olan Afrika dışına göçten önce gerçekleşmiş bir dalgayı temsil edebileceğini ve dolayısıyla Avustralya'daki ilk insanların bu bölgenin sonraki sakinlerinin ataları olmayabileceğini ileri sürmektedir. 55.000 yıldan daha kısa bir süre önce ise Yakın Doğu ve Avrupa'ya yerleşen eski bir soy Avrupa'ya yayıldı.
2010'larda popülasyon genetiği alanındaki çalışmalar, Avrasya, Okyanusya ve Afrika'da H. sapiens ile arkaik insanlar arasında meydana gelen çiftleşmelere dair kanıtları ortaya çıkardı;  modern popülasyon grupları, çoğunlukla ilkel H. sapiens'ten türemiş olsa da, daha az ölçüde arkaik insanların bölgesel varyantlarından da türemiştir.

Encyclopædia Britannica, Human Evolution 27 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (August 2016).
Age constraints for the Trachilos footprints from Crete 13 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Nature (October 2021).

Nankin insanı (Homo erectus nankinensis), Çin'de bulunmuş bir Homo erectus alt türüdür. Bir erkek ve bir dişi kafatasının büyük parçaları ve H. e. nankinensis, 1993 yılında Nankin yakınlarında, Tangshan (汤山) tepelerindeki Hulu (葫芦, kabak anlamına gelir) mağarasında keşfedildi. Nanjing/Nankin insanı terimi, Homo erectus'un bir alt türünü tanımlamak için kullanılır, ancak aynı zamanda üç fosile atıfta bulunulurken de kullanılır. Örnekler yerel bir işçi olan Liu Luhong tarafından, Hulu kireçtaşı mağarasında 60–97 cm derinlikte bulundu. Fosillerin tarihlendirmesi, 580.000 ila 620.000 yıllık tahmini bir yaş verdi.

Araştırmacılar, kafataslarının yaşını belirlemek için kütle spektrometrik U-serisi tarihlendirmeyi kullandılar. En iyi tahminler, kafatasının en az 580.000 yaşında olduğunu gösteriyor. 2001 yılında yapılan bu araştırma, Elektron spin rezonans tarihleme ve alfa-sayma U-serisi gibi farklı tarihleme yöntemleri kullanılarak yürütülen kafataslarının yaşının önceki tahminlerden 270.000 yıl daha yaşlı olduğunu tahmin ediyor. Bununla birlikte, kütle spektrometrik U-serisi tarihleme kullanılarak, Nanjing sahasında bulunan dişin yaşının sadece 400.000 yaşında olduğu tahmin edildi. Araştırmacılar, dişin tarihlendirilmesinde kullanılan minenin kafataslarıyla aynı uranyum alımına sahip olmayabileceğini ve bunun da tahmini yaşta tutarsızlığa yol açtığını öne sürüyorlar. 1999'da yapılan başka bir araştırma, bir kafatasının en az 500.000 yaşında olduğunu tahmin ederken diğer kafatasının 250.000 ila 500.000 yıllık olduğunu TIMS tarihleme yöntemini kullanarak tarihlendirdi.

İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

National Museum of Natural History, Smithsonian Enstitüsü tarafından idare edilen ve Washington, ABD'deki National Mall'da bulunan doğa tarihi müzesidir. Girişin ücretsiz olması ve yılın 364 günü açık olmasıyla, dünyanın en çok ziyaret edilen doğa tarihi müzesidir. 1910'da National Mall'da açılan müze, özellikle ulusal koleksiyonları ve araştırma tesislerini barındırmak için inşa edilen ilk Smithsonian binalarından biriydi. Ana bina 139.354,56 m² toplam alana ve 30.193,488 m² sergi ve halk alanına sahiptir. Müze toplamda 18 futbol sahası genişliğindedir ve 1000'den fazla çalışanı vardır.
Müzenin koleksiyonları bitkiler, hayvanlar, fosiller, mineraller, kayaçlar, meteorlar ve insan yapımı kültürel ürünler olmak üzere toplam 126 milyon örnekten oluşur. 2009'daki 7,4 milyon ziyaretçisiyle o yılın en çok ziyaret edilen Smithsonian müzesi oldu. Müze ayrıca 185 profesyonel doğa tarihçisi bilim insanına ev sahipliği yapar ki; bu, kendisini doğa ve kültür tarihi çalışmalarına adamış dünyadaki en kalabalık bilim insanı grubudur.

D'Angelis, Gina. It Happened in Washington, D.C. Guilford, Conn.: TwoDot, 2004.
Evelyn, Dougas E.; Dickson, Paul; and Ackerman, S.J. On This Spot: Pinpointing the Past in Washington, D.C. Sterling, Va.: Capital Books, 2008.

Resmî site
A Brief History of the Museum - from the NMNH website 21 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Museum of Natural History - National Gem and Mineral Collection 25 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Research collections of the National Museum of Natural History28 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Finding Aid to the Records of the Department of Anthropology, United States National Museum-National Museum of Natural History, Manuscript and Pamphlet File, National Anthropological Archives, Smithsonian Institution

Neandertal ya da Neandertal insanı, günümüzden yaklaşık 250 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış insan türüdür. İkili adlandırmada ismi "Homo neanderthalensis"dir. Fosilleri muhafaza etmeye müsait kireç taşı mağaralarda yaşadıkları için haklarında en fazla bilgi sahibi olunan ve bunun bir sonucu olarak modern kültürde tipik "mağara adamı" kalıbını yaratan tarih öncesi insan türüdür.

İlk neandertal fosili Almanya'nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Neander vadisinde 1856'da bulundu. Bu nedenle Neandertal ismi verildi. Almanca "tal" ve eski Almancada "thal" sözcükleri vadi anlamına gelir.

Orijinal Neandertal fosili, 1856'da Almanya, Düsseldorf yakınlarındaki Mettmann'da keşfedildi. Neandertal taksonunun holotipi Bonn'da, Rheinisches Landesmuseum'da tutuluyor ve konferansı aynı şehirde Rheinische Friedrich-Wilhelms Universität'ta yapıldı.

Neandertaller günümüzden yaklaşık 200 ila 100 bin yıl önce ortaya çıkmışlardır. Soyları yaklaşık 35 bin yıl önce tükenmiştir. Atlantik kıyılarından Orta Asya'ya, en kuzeyde Belçika'dan, güneyde Akdeniz ve güneybatı Asya'ya kadar olan bölgede yaşamışlardır.
Neandertaller muhtemelen Avrupa'da, soğuk iklim koşullarına uyum sağlayabilmek amacıyla ortaya çıktı. Daha sonra batı Asya'ya ulaştı ve muhtemelen Levant'da (doğu Akdeniz) Homo sapiens ile karşılaştı. Neandertalların Afrika'ya ya da Özbekistan'ın doğusuna ulaştıkları konusunda herhangi bir iskeletsel kanıt yoktur.

Büyük ölçüde H. heidelbergensis'in, popülasyonlar sırasıyla Avrupa, Asya ve Afrika'da izole edilmeden önce Neandertallerin, Denisovalıların ve modern insanların son ortak atası olduğu düşünülmektedir. Neandertal/insan ayrımı için çok sayıda tarih önerilmiştir. Yaklaşık 250.000 yıl öncesine ait tarih, "H. helmei" nin son ortak ata olduğunu belirtir ve bölünme, Levallois taş alet yapma tekniği ile ilişkilidir. Yaklaşık 400.000 yıl öncesinde ayrıldığı teorisi, H. heidelbergensis'i son ortak ata olarak kullanır. 600.000 yıl öncesinde ayrıldığı teorisi ise, "H. rhodesiensis"in modern insan soyunun ve bir H. neanderthalensis/H. heidelbergensis olarak ayrılan soyun son ortak atası olduğunu belirtir.
Genetik kanıtlar, Sima de los Huesos homininlerinin (Miguelón) sonraki Neandertallerin ataları olduğunu gösteriyor. Ancak, onları Homo heidelbergensis'e dahil edip etmemeleri veya Homo neanderthalensis'in erken üyelerini temsil edip etmemeleri konusunda tartışmalar var.

Neandertallerin soyunun modern insanlardan ne zaman ayrıldığı belli değildir; çalışmalar, 315.000 ila 800.000 arasında değişen çeşitli aralıklar üretmiştir. Neandertallerin ataları H. heidelbergensis'ten ayrılma zamanı da belirsizdir. En eski potansiyel Neandertal kemikleri 430.000 yıl öncesine dayanıyor, ancak sınıflandırma belirsizliğini koruyor.
Neandertallerin evrimsel kaderi ile modern insanın ortaya çıkışı doğrudan alakalıdır. Homo sapiens, yaklaşık 200 ila 100 bin yıl önce doğu veya güney Afrika'da ortaya çıkmıştır. Modern insan, yaklaşık 40 bin yıl önce kuzeye doğru yayılmış, bu esnada yerel tarih öncesi insan türlerini sürmüş veya tüketmiştir. Bunun sonucu olarak, güneybatı Asya, Orta Asya ve orta Avrupa'daki Neandertaller çeşitli oranlarda modern insan ırkı tarafından absorbe edilmişlerdir. Modern insana geçişin göreceli olarak geç yaşandığı batı Avrupa'da bile Neandertaller ile ilk modern insanların çiftleştiğine dair kanıtlar vardır.

Neander Vadisi'nde 1856'da bulunan ilk fosiller 16 parçadan oluşuyordu. İlk etapta bunların tarih öncesi bir insan ırkına ya da anormal bir modern insana ait olabileceği düşünüldü. 1886'da Belçika'nın Spy bölgesindeki bir mağarada bulunan fosiller ilk tespiti haklı çıkardı. Mağaradaki Neandertal fosillerinin yanında, Orta Paleolitik döneme ait taş aletler ve soyu tükenmiş hayvanların fosilleri vardı.
1910'da batı ve orta Avrupa'da bir dizi Neandertal iskeletine ulaşıldı. Bu verilere dayanarak bilim insanları Neandertallerin tam dik ayakta duramayan, modern insandan daha az zekaya sahip bir yarı-insan oldukları sonucuna vardı. O dönemde, daha eski insan formları yaygın olarak kabul görmediği için, Neandertallerin insansı maymunlar ile modern insan arasında bir tür olduğu, modern insandan çok farklı oldukları için de insanın atası olamayacakları düşünüldü. II. Dünya Savaşı'ndan sonra bu görüşün hatalı olduğu, evrimsel bir bakış açısıyla Neandertal ve modern insanın oldukça yakın olduğu görüşü hakim oldu. Bu nedenle Neandertaller Homo sapiens türüne dahil edildi ve sıklıkla "Homo sapiens neanderthalensis" olarak anılmaya başlandı. Yakın dönemde Neandertaller Homo sapiens olarak değil de yakın fakat farklı bir tür olarak, "Homo neanderthalensis" şeklinde adlandırıldı.
Neandertal iskeletleri, birçok arkeolojik materyalle birlikte Avrupa, güneybatı Asya ve en son Özbekistan dahil Orta Asya'da yoğun olarak bulundu. Günümüzde yaklaşık birkaç yüz tane bireye ait Neandertal fosiline ulaşılmıştır. Bunlardan bir kısmı neredeyse tam iskeletlerdir.

Neandertaller ile ilk modern insanlar arasındaki en önemli fark güçlülük ve dayanıklılıktır. Neandertaller de tıpkı diğer tarih öncesi insan türleri gibi modern insandan daha güçlü ve dayanıklı canlılardı. İlk modern insanın kol ve baldırları günümüz insanına nazaran daha kalın olmakla birlikte Neandertallere göre daha inceydi. İlk modern insanın el anatomisinin daha hassas tutuş için değiştiği düşünülmektedir. Bacak anatomisinin fazla değişmediği anlaşılmaktadır. Zira tüm Pleyistosen dönemi avcı-toplayıcı topluluklarında hızlı hareket etme önemliydi. Ön dişler küçüldü, yüz kısaldı, çene sivrildi, kaş çıkıntıları küçüldü. Beyin boşluğu daha yukarıya çıktı, yuvarlaklaştı ancak büyümedi. Bunun yanı sıra Neandertallerin geniş kafatasının farklı bir beyin şekli dolayısıyla da farklı bir düşünme yapısına işaret ettiği, bu yüzden de modern insandan daha zeki olabileceği yorumları yapılmaktadır.

Fosil buluntularında Neandertaller'in ortalama yükseklikleri erkeklerde 164 ila 168 cm iken kadınlarda 152 ila 156 cm arasında değişkenlik gösteriyor. Fosillerinin 26 numuneden oluşan örneklerinin incelenmesiyle, ortalama ağırlıklarının erkeklerde 77,6 kg ve kadınlarda 66,4 kg olduğu bulundu.

Neandertal beyin hacmi, erkekler için ortalama 1.600 cm³ ve kadınlar için 1.300 cm³'tür, modern insanın olası aralığından (yani ortalama olarak erkekler için 1.270 cm³ve günümüz kadınlarında 1.130 cm³ ile daha büyüktür. 190 ila 25 bin yıl önce 28 modern insan örneği için, cinsiyet dikkate alınmadan ortalama yaklaşık 1.478 cc idi ve modern insan beyni boyutunun Üst Paleolitik'ten bu yana azaldığı öne sürülüyor. En büyük Neandertal beyni olan Amud 1'in 1.736 cm³ olduğu hesaplandı ve bu, hominidlerde şimdiye kadar kaydedilen en büyük beyinlerden biri. Hem Neandertal hem de insan bebeklerinin ortalama beyin hacmi yaklaşık 400 cm³'tür.

"Neandertal." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc.

Continuity and discontinuity in the peopling of Europe : one hundred fifty years of Neanderthal study ; Proceedings of the international congress to commemorate "150 years of Neanderthal discoveries, 1856-2006", organized by Silvana Condemi, Wighart von Koenigswald, Thomas Litt and Friedemann Schrenk, held at Bonn, 2006. Volume I. Silvana Condemi, Gerd-Christian Weniger. Dordrecht: Springer. 2011. ISBN 978-94-007-0492-3. OCLC 719363216. 

 Wikimedia Commons'ta Neandertal ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Neandertal ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Vikisözlük'te Neandertal ile ilgili tanım bulabilirsiniz.
İnsan ve Neandertal Çiftleşmişti 20 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanıtlandı: Neandertal geni taşıyoruz! 21 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

OH 7 (Olduvai Hominidi № 7), "Johnny'nin Çocuğu" olarak da bilinir, Homo habilis'in tip örneğidir. Fosiller 4 Kasım 1960'ta Tanzanya, Olduvai Vadisi'nde Jonathan ve Mary Leakey tarafından keşfedildi. Kalıntılar yaklaşık 1.75 milyon yıl öncesine tarihleniyor ve alt çene kemiğinin parçalanmış parçalarından (hala on üç dişin yanı sıra çıkmamış yirmilik dişleri de tutuyor), izole bir üst azı dişi, iki parietal kemik ve yirmi bir parmak ile bilek kemiklerinden oluşan bir eli içeriyor.
OH 7 eli, insanlarınkine benzer şekilde geniş bir başparmak ve geniş parmak uçlarıyla geniştir; bununla birlikte, insanların aksine parmaklar nispeten uzundur ve şempanze benzeri bir eğrilik sergiler. Ayrıca, başparmağın diğer parmaklara göre oryantasyonu büyük insansıların anatomisine benzer. Parietal kemikler - neredeyse tam bir sol paryetal ve parçalanmış sağ paryetal - fosillerin 12 veya 13 yaşındaki bir erkek çocuğa ait olması nedeniyle 663 cc'ye yerleştirilen hominidin kafatası kapasitesini belirlemek için kullanıldı. Bu, Phillip Tobias tarafından hominidin tam yetişkin potansiyeli için 674 cc tahmin edildi. Bununla birlikte, diğer bilim insanları, kafatası kapasitesini 590 cc ila 710 cc olarak tahmin etmişlerdir.
Louis Leakey, John Napier ve Phillip Tobias, fosilleri kapsamlı bir şekilde inceleyen ilk kişiler arasındaydı. Leakey ekibi ve diğerleri, genişletilmiş kraniyal kapasite, gnatik küçülme, nispeten küçük post-köpek dişleri (Paranthropus boisei ile karşılaştırıldığında), Homo benzeri kraniyofasiyal gelişim modeli ve el parçalarında hassas bir kavrama becerisi olduğunu (ki bu  alet kullanımı yeteneğini gösterdi) savundu. OH 7'yi Australopithecus africanus ve Homo erectus arasında bir geçiş türü olarak ayırdılar.
Leakey ekibi, Nature dergisinin Nisan 1964 sayısında yeni Homo habilis türünü duyurdu ve antropoloji topluluğu arasında 1970'ler boyunca süren tartışmayı ateşledi. Daha 1964 Mayısı gibi erken bir tarihte Kenneth Oakley ve Bernard Campbell, Nature'da kendi yayınlarıyla Leakey ekibinin bulguları hakkında endişelerini dile getirmişlerdi ve aynı yılın Temmuz ayında Sir Wilfrid Le Gros Clark, H. habilis'in "hemen geçersiz bir taksona dönüşeceğine" dair umudunu açıkça belirtti. Yeni adlandırılan türe karşı olan ihtilaf ve önyargı, bazı antropologların H. habilis'i Australopithecus habilis olarak adlandırmasına veya ilişkili fosil kalıntılarını diğer Homo türlerine atfetmesine yol açtı, bu eğilim, 1971'de Le Gros Clark'ın ölümünden çok sonra da devam etti.
Diğer eleştirmenler, OH 7'nin P. boisei fosilleri içerdiği bilinen bir bölgede bulunduğunu, olgunlaşmamış bir bireye ait olduğunu ve H. habilis ile P. boisei arasındaki farkların yeni bir tür ortaya çıkarmak için yeterli olmadığını belirtti. Bazıları OH 7'nin A. africanus'a daha çok benzediğine inanıyor.

Fosil sitelerinin listesi (bağlantı dizini ile)
Hominina (hominid) fosillerinin listesi (resimlerle birlikte)

Dipnotlar

Bibliyografya

 Wikimedia Commons'ta OH 7 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Orrorin, Homininae içerisinde yer alan, primatların soyu tükenmiş bir cinsidir. Her ikisi de Kenya'da yer alan Miyosen tarihli Lukeino Oluşumu ve Pliyosen tarihli Mabaget Oluşumu'ndan çıkarılan örneklerinden bilinir. İki ayak üzerinde durabilen ilk hominidlerden olabileceği için paleoantropolojik açıdan önemli görülür.
Bu cinsin türleri O. tugenensis 2001'de, O. praegens ise 2022'de tanımlandı.

Türün ismi, 2000 yılında Kenya'nın Tugen Tepeleri'nde fosilleri bulan araştırmacılar tarafından verilmiştir. Tugenensis ismi Tugen Tepeleri'nden, Orrorin ismi ise bölgede konuşulan dildeki "orijinal insan" kelimesinden gelmektedir. Aynı zamanda "milenyum insanı" olarak da adlandırılır.

2007 itibarıyla bulunan 20 örnek şunları içerir: iki parça halinde bir mandibulanın arka kısmı; bir simfiz ve birkaç izole diş; üç femur parçası; kısmi humerus; proksimal falanks; ve bir distal başparmak falanksı.
Orrorin, vücut boyutuna göre küçük dişlere sahipti. Diş yapısı, Australopithecus'ta bulunandan, yanak dişlerinin daha küçük ve mesiodistal olarak daha az uzamış olması ve Ardipithecus'tan minesinin daha kalın olması bakımından farklıdır. Dişler, üst köpek dişlerinde bir mezial oluğun varlığında bu türlerin her ikisinden de farklıdır. Köpek dişleri bir insansı maymuna (insan olmayan) benzer, ancak Miyosen insansı maymunlarında ve dişi şempanzelerde bulunanlar gibi küçülmüştür. Orrorin'in küçük post-köpek dişleri vardı ve modern insanlar gibi mikrodonttu, oysa sağlam australopithecinler megadonttu.
Femurda baş küreseldir ve öne doğru döndürülür; boyun uzamış ve kesit olarak ovaldir ve küçük trokanter medial olarak çıkıntı yapar. Bunlar Orrorin'in iki ayaklı olduğunu gösterirken, kafatasının geri kalanı onun ağaçlara tırmandığını gösteriyor. Proksimal falanks kavisli iken, distal polikal falanks insan boyutlarındadır ve bu nedenle alet yapımı ile ilişkilendirilmiştir, ancak muhtemelen bu bağlamda ağaca tırmanma için yararlı olan kavrama yetenekleriyle ilişkilendirilmelidir.
Türle ilgili en önemli fosil dik kalça kemiğidir. Bu kemik, Orrorin tugenensis'in kemik yapısının tipik bipedal olduğunu gösterir. Bu da, en erken homininlerin bipedalliği 6 milyon yıl önce evrimleştirdiğinin kanıtıdır. Mevcut hakim teori, Orrorin tugenensis'in bir bazal hominin olduğu, iki ayaklılığın hominin soyunun erken dönemlerinde geliştiği ve insanın evrim ağacında başarılı bir şekilde evrimleştiğidir.

2000 yılında bu fosilleri bulan ekip, Muséum National d'histoire naturelle'den Brigitte Senut ve Martin Pickford tarafından yönetildi. 20 fosil Kenya'da bulunan Lukeino Oluşumu'nda dört bölgede bulunmuştur: bunlardan Cheboit ve Aragai'deki fosiller en eskileridir (6.1 myö), Kapsomin ve Kapcheberek'tekiler ise oluşumun üst seviyelerinde bulunur (5.7 myö).

Orrorin'in doğrudan bir insan atası olduğu kanıtlanırsa, o zaman bazı paleoantropologlara göre, Australopithecus afarensis gibi australopitesininler, hominin soy ağacının bir yan dalı olarak kabul edilebilir: Orrorin, A. afarensis'ten neredeyse 3 milyon yıl önce yaşamasına rağmen modern insanlara A. afarensis'ten daha benzer bazı özellikleri vardır. Ana benzerlik, Orrorin femurunun morfolojik olarak Homo sapiens'inkine Lucy'ninkinden daha yakın olmasıdır; ancak, bu nokta üzerinde bazı tartışmalar bulunmaktadır.
Bununla birlikte, başka bir bakış açısı, Orrorin ile diğer Miyosen insansı maymunları arasındaki karşılaştırmalara atıfta bulunur; mevcut büyük insansılar yerine, femurun kendisini Australopitesinlerinki ile daha önceki insansılar arasında bir aracı olarak gösterir. Ayrıca proximal femurun kendisinden sonra yaşamış Australopithecinlerle benzer olması, Orrorin'in, muhtemelen Australopithecuslar ile benzer bir yürüme şekline sahip olduğunu gösterir.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Sahelanthropus
Ardipithecus
Australopithecus

Özel

Genel
Haviland, William A.; Prins, Harald E. L.; Walrath, Dana; McBride, Bunny; Evolution and prehistory: the human challenge. Cengage Learning, 2007. ISBN 049538190X

 Wikimedia Commons'ta Orrorin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Orrorin ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Orrorin tugenensis 12 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The Smithsonian Institution's Human Origins Program
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (Ağustos 2016).

Paranthropus ("insana yakın") veya Zinjanthropus, yaklaşık 2.6 ila 0.6 milyon yıl önce, Pliyosen sonundan Orta Pleistosen'e kadar yaşamış bir hominin cinsidir.

Cinsin, ortalama kranyal kapasitesinin 519 cm3 olduğu düşünülülüyor. Bu; australopitesinelerin ortalama kranyal kapasitesinden (450 cm³) biraz fazla olmakla birlikte, modern insanınkinden (Homo sapiens) oldukça azdır (ort. 1280 cm³).

Paranthropus türleri iki ayaklılardı. Sağlam kafalarına rağmen, nispeten küçük bedenleri vardı. Ortalama ağırlık ve boy, Paranthropus robustus erkekleri için 132 cm'de 40 kg, Paranthropus boisei erkekleri için 137 cm'de 50 kg, Paranthropus robustus dişileri için 110 cm'de 32 kg ve Paranthropus boisei dişileri için 124 cm'de 34 kg olarak tahmin edilmektedir.

 Vikitür'de Paranthropus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Paranthropus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Paranthropus aethiopicus, yaklaşık 2.7 ila 2.3 milyon yıl önce Doğu Afrika'nın Geç Pliyosen devri'nden Erken Pleistosen'e kadar yaşamış soyu tükenmiş bir güçlü australopithecine türüdür. Bununla birlikte, Paranthropus'un geçersiz bir gruplandırma olup olmadığı ve Australopithecus ile eş anlamlı olup olmadığı çok tartışılmaktadır, bu nedenle tür genellikle Australopithecus aethiopicus  olarak da tanımlanır. Durum ne olursa olsun, çok daha sağlam olan P. boisei'nin atası olarak kabul edilir. P. aethiopicus'un P. boisei kapsamına alınması gerekip gerekmediği tartışmalıdır ve sırasıyla P. boisei sensu lato ("geniş anlamda") ve P. boisei sensu stricto ("dar anlamıyla") terimlerinin kullanılabileceği tartışılmaktadır.
Diğer Paranthropus türleri gibi, P. aethiopicus'un da uzun bir yüzü, kalın damağı ve özellikle genişlemiş yanak dişleri vardı. Bununla birlikte, muhtemelen arkaikliği nedeniyle, bazı yönleri çok daha önceki A. afarensis'e benzeyen bazı yönleriyle diğer Paranthropus'tan da ayrılır. P. aethiopicus öncelikle Koobi Fora, Turkana Gölü, Kenya'dan KNM WT 17000 kafatası ve ayrıca Koobi Fora'dan bazı çene kemikleri tarafından bilinir; Shungura Formasyonu, Etiyopya; ve Laetoli, Kenya. Bu konumlar, edafik (su dolu) otlaklarla ormanlık arazileri açmak için çalılıklara sahipti.

1968'de Fransız paleontolog Camille Arambourg ve Bretton antropolog Yves Coppens, Etiyopya'daki Shungura Formasyonu'ndan (Omo 18) dişsiz bir çene kemiğine dayanan " Paraustralopithecus aethiopicus"u tanımladılar. Aethiopicus adı Etiyopya anlamına gelir. 1976'da Amerikalı antropolog Francis Clark Howell ve Coppens onu A. africanus olarak yeniden sınıflandırdı.
1989'da paleoartist Walter Ferguson , KNM WT 17000'in farklı bir tür olarak P. walkeri olarak sınıflandırılmasını önerdi, çünkü aethiopicus'un holotipi sadece çene kemiğinden oluşuyordu ve KNM WT 17000 hiçbir çene elemanını korumadı. Ferguson'un sınıflandırması neredeyse evrensel olarak göz ardı edilir ve P. aethiopicus ile eşanlamlı olarak kabul edilir.
Shungura Formasyonu'nda birkaç alt ve üst çene örneği daha ortaya çıkarılmıştır, bu bir genç örnek olan L338y-6 adlı fosil idi. 2002'de Tanzanya, Laetoli'den 2,7-2,5 milyon yıllık maksilla, EP 1500, P. aethiopicus'a atandı. Ayrıca kaval kemiğinin üst kısmı da bulundu, ancak EP 1500 ve dolayısıyla P. aethiopicus ile kesin olarak ilişkilendirilemez.

Paranthropus'un tipik özelliği olan KNM WT 17000, ağır bir şekilde inşa edilmiştir ve kafatasının damak ve tabanı, P. boisei holotipi OH 5 ile yaklaşık olarak aynı boyuttadır. KNM WT 17000'in beyin hacminin 410 cc olduğu tahmin edilmektedir, yani beyin hacmi diğer Paranthropus türlerinden daha küçüktür. Uzun bir yüz, kalın damak ve küçük beyin kabuğunun birleşimi, kafatasının orta hattında oldukça belirgin bir yay tepesine neden oldu. Numunenin tek tam diş kronu, boyutları P. robustus için varyasyon aralığının çok üzerinde ve P. boisei için üst uçta olan sağ üçüncü küçük azı dişidir. Diğer Paranthropus'un aksine, KNM WT 17000'in düz bir yüzü yoktu ve çenesi dışarı çıktı (prognatizm). Temporal kemik ile ilgili olarak, KNM WT 17000 diğer Paranthropus'tan şu açılardan farklıdır: temporal kemiğin skuamöz kısmı yoğun şekilde pnömatikleştirilmiştir, temporal kemiğin timpanik kısmı dikey olarak yönlendirilmemiştir, kafatasının tabanı zayıf bir şekilde bükülmüştür, postglenoid süreç timpaniğin (önünde) tamamen önündedir, timpanik biraz tübülerdir ve eklem tüberkülü zayıftır. P. boisei gibi, kafatasının omurgaya bağlandığı foramen magnum kalp şeklindedir.

Genel olarak, Paranthropus'un genel besleniciler olduğu düşünülür, ağır yapılı kafatası, kıtlık zamanlarında daha az arzu edilen, daha düşük kaliteli yiyecekleri çiğnerken önemli hale gelir. Genellikle kapalı, ıslak ortamlar bağlamında bulunan P. boisei'den farklı olarak, P. aethiopicus, edafik (su dolu) otlakların etrafındaki ormanlık habitatları açmak için çalılık alanlarda yaşamış gibi görünmektedir. 2.5 milyon yıl önce Omo-Turkana Havzası (Pliyosen / Pleistosen sınırında) ormanların, ormanlık alanların, otlakların ve çalılıkların bir karışımını içeriyordu, ancak otlakların Erken Pleistosen boyunca genişlediği görülüyor. Homo, bölgeye 2.5-2.4 milyon yıl önce girmiş görünüyor.

Paranthropus
İnsanın evrimi
İnsanın evriminin fosil listesi

 Wikimedia Commons'ta Paranthropus aethiopicus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (August 2016).

Paranthropus boisei, Geç Pleyistosen ile Orta Pleyistosen arasında, Doğu Afrika'da yaşamış soyu tükenmiş bir Paranthropus türüdür. Türün Australopithecus boisei olarak sınıflandırıldığı da görülür.

P. boisei, sağlam australopithecinelerin en sağlamıdır, oysa Güney Afrikalı P. robustus, nispeten daha ince özelliklere sahiptir ve daha küçüktür. P. boisei kafatası yoğun bir şekilde inşa edilmiştir ve belirgin bir kaş çıkıntısı, geri çekilmiş alın, yuvarlak göz yuvalarının alt kenarları, şişirilmiş ve içbükey elmacık kemikleri, kalın bir damak ve sağlam ve derin bir çene kemiğine sahiptir. Bu genellikle P. boisei'nin çiğneme sırasında yüksek streslere direnmesine izin verdiği şeklinde yorumlanır, ancak kalın damak bunun yerine yüz uzamasının bir yan ürünü olabilir. Beyin hacminin ise ortalama 487.5 cc olduğu düşünülüyor.

P. boisei iskelet kalıntılarının tam bir şekilde bulunmamasından dolayı yaşayan erkek ve dişilerin gerçek boyutlarını kesin olarak tahmin etmek zordur (erkek OH 80 adlı örnek hariç). OH 80 adlı örneğin boyunun yaklaşık 156,3 cm uzunluğunda olduğu varsayılır.

Paranthropus
Australopithecus
İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

Paranthropus robustus, Güney Afrika'daki, İnsanlığın Beşiği'de Erken Pleistosen ve muhtemelen Orta Pleistosen döneminde yaklaşık 2,27 ila 0,87 (veya daha muhafazakar olarak 2 ila 1) milyon yıl önce yaşamış bir australopithecine türüdür. Kromdraai, Swartkrans, Sterkfontein, Gondolin, Cooper's ve Drimolen Mağaralarında tespit edilmiştir. İlk olarak 1938'de keşfedildi, tanımlanan ilk erken homininler arasındaydı ve Paranthropus cinsi için tip tür haline geldi. Bununla birlikte, bazıları tarafından Paranthropus'un geçersiz bir gruplama olduğu ve Australopithecus ile eşanlamlı olduğu iddia edilmiştir, bu nedenle tür genellikle Australopithecus robustus olarak da sınıflandırılır.

Paranthropus'un tip türü olan P. robustus, muazzam yanak dişleri, ancak insan boyutunda kesici dişleri ve köpek dişleri ile köpek sonrası megadonti sergiler. Premolarlar azı dişleri şeklindedir. Yanak dişlerindeki mine kalınlığı, modern insanınkiyle nispeten eşittir, ancak australopithecine yanak dişi minesi, özellikle başlangıç çizgilerinin uçlarında kalınlaşırken, insanlarda tüberküllerin tabanında kalınlaşır.
SK 46 ve SK 47'nin iç kulağındaki arka yarım daire kanalları, kuyruksuz maymun benzeri Australopithecus veya Homo'nunkinden farklıdır ve iç kulak anatomisi vestibüler sistemi (denge duygusu) etkilediğinden, farklı hareket ve kafa hareket paternleri olduğunu düşündürür. Modern insanın arka yarım daire kanallarının, koşarken stabilizasyona yardımcı olduğu düşünülmektedir, bu da P. robustus'un bir dayanıklılık koşucusu olmadığı anlamına gelebilir.

Broom, türleri tanımladıktan sonra, TM ve o, Güney Afrikalı antropolog Gerrit Willem Hendrik Schepers ile birlikte 1946'da kafatası hacmini 575-680 cc olarak belirledi. Karşılaştırma için, çağdaş Homo'nun beyin hacmi 500 ila 900 cc arasında değişiyordu. Bir yıl sonra, İngiliz primatolog Wilfrid Le Gros Clark, bir taraftaki temporal kemiğin sadece bir kısmı bilindiği için, bu örnek için beyin hacminin doğru bir şekilde ölçülemeyeceğini söyledi. 2001'de Polonyalı antropolig Katarzyna Kaszycka, Broom'un erken homininlerde beyin boyutunu oldukça sık yapay olarak şişirdiğini ve gerçek değerin muhtemelen çok daha düşük olduğunu söyledi.
2020 yılında neredeyse tamamlanmış kafatası DNH 155 keşfedildi ve beyin hacminin 450 cc olduğu ölçüldü.

2007'de antropolog Charles Lockwood ve meslektaşları, P. robustus'un, erkeklerin kadınlardan belirgin şekilde daha büyük olduğu, cinsel dimorfizmi telaffuz ettiğine dikkat çekti. Bu genellikle, bir erkeğin bir grup dişi üzerinde münhasır üreme haklarına sahip olduğu, modern ormanda yaşayan gümüş sırtlı gorillerin harem toplumu gibi, erkek egemen çok eşli bir toplumla ilişkilidir. P. robustus'taki tahmini erkek-dişi boyut eşitsizliği gorillerle karşılaştırılabilir (yüz boyutlarına göre) ve daha genç erkekler yaşlı erkeklere göre daha az sağlamdı (gecikmiş olgunluk gorillerde de sergileniyor). Cinsiyetli P. robustus örneklerinin çoğunluğu erkek (ya da en azından erkek olduğu varsayılan) olduğundan, erkeklerin kadınlardan daha yüksek bir ölüm oranına sahip olduğu görülüyor. Bir harem toplumunda, erkekler kadınlara göre daha yüksek erkek-erkek rekabeti göz önüne alındığında gruptan tahliye edilme olasılığı daha yüksektir ve yalnız erkekler daha yüksek bir yırtıcı riske maruz bırakılmış olabilir. Bu hipoteze göre, doğum grubundan ayrılan bir dişi, yalnız başına çok az zaman geçirmiş ve hemen başka bir yerleşik gruba transfer olmuş olabilir.

İnsanın evrimi
Paranthropus boisei
Paranthropus
İnsanlığın beşiği

The South African Fossil Ape-Men - The Australopithecinae. The Transvaal Museum. 1946. 
Early Hominid Posture and Locomotion. University of Chicago Press. 1972. ISBN 978-0-226-72230-6. 
Evolutionary History of the "Robust" Australopithecines. Aldine de Gruyter. 1988. ISBN 978-0-202-02031-0. 
Kromdraai: A Birthplace of Paranthropus in the Cradle of Humankind. African Sun Media. 2017. ISBN 978-1-928355-06-9. 

 Wikimedia Commons'ta Paranthropus robustus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Paranthropus robustus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Australopithecus robustus ile tanışın 10 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — John D. Hawks'ın web sitesi
Paranthropus robustus 17 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Smithsonian'ın İnsan Kökenleri Programı
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian

Pekin insanı veya Pekin adamı (Çince: 北京猿人; pinyin: Běijīng Yuánrén; Latince: Homo erectus pekinensis), bir Homo erectus alt türüdür. 1923-1927 yılları arasında Pekin yakınlarındaki Zhoukoudian'da ki kazılar sırasında fosilleri keşfedilmiştir. 2009 yılında yapılan bir araştırmada yaklaşık 750,000 yıllık bir geçmişi olduğu tespit edilmiştir.
Pekin Adamının dünya kültürü için en önemli yanı ateşi ilk kez düzenli bir şekilde kullanmasıdır. Söz konusu husus bu bölgede ateş yerlerinin bulunmasından ve mağaradaki binlerce hayvan kalıntısından anlaşılmaktadır. Pekin Adamının bir diğer özelliği ise yemek gelenekleri içinde yamyamlığının da bulunmasıdır.
Bu insanların ortalama beyin hacmi 1.088 mililitre idi (modern insanlar için ortalama 1.400 ml). Ortalama boylarının erkeklerde 156 cm, kadınlarda 150 cm'ye ulaştığı tahmin edilmektedir. Yeterli su kaynakları ve optimal bir hayatta kalma ortamı sağlayan doğal kireçtaşı mağaraları için burada kalmayı seçtikleri düşünülüyor.
Ateşi kullanmayı öğrenen ilk insanlar arasında olan Pekin Adamı, büyük hayvanları avlayabiliyordu. Ortalama yaşam süreleri kısaydı; yüzde 68,2'sinin 14 yaşına gelmeden öldüğü ve sadece yüzde 4,5'inin 50 yaşına kadar yaşadığı tahmin edilmektedir.

Peking Man fossils from Zhoukoudian
Human Timeline (Interactive)17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (August 2016).

Sensu, "... anlamında" anlamına gelen Latince bir kelimedir. Biyoloji, jeoloji, dilbilim, göstergebilim ve hukuk gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Genellikle bir ifadenin belirli bir kavramı tanımlarken ne kadar katı veya gevşek bir şekilde kullanıldığını ifade eder, ancak aynı zamanda kullanımın konvansiyonunu veya bağlamını belirten ifadelerde de görünür.

Sensu, burada "duyu" anlamına gelen sensus isminin ablatif halidir. Genellikle bir sıfat eşlik eder (aynı durumda). Bu tür üç ifade şunlardır:

sensu stricto – "tam anlamıyla", kısaltma ss veya s.str. ;
sensu lato – "geniş anlamda", kısaltma sl ;
sensu amplo - sensu lato için, benzer bir anlam "a rahat, cömert (veya 'bol') duygusu içinde".
Søren Kierkegaard, sensu eminenti ifadesini "en üstün [en önemli ya da önemli] anlamda" anlamında kullanır.

Sensu, canlılar taksonomisinde, birden fazla çevrenin tanımlanabildiği durumlarda, belirli bir taksonun hangi çevresinin kastedildiğini belirtmek için kullanılır.

" Malvaceae ss ailesi kladistik olarak monofiletiktir."

Simiyenler, antropoidler ya da yüksek primatlar (Simiiformes); köpeksi maymunlar (Cercopithecoidea) ve insansılar (Hominoidea, insan dahil) üst familyalarından oluşan Eski Dünya maymunlarını (Catarrhini) ve Yeni Dünya maymunlarını (Platyrrhini) içeren bir primat infra takımıdır. Genelde "maymun" adıyla anılır.
Simiyenler, birlikte kuru burunlu primatları (Haplorhini) oluşturan cadı makilerin (Tarsiiformes) kardeş grubudur. Simiyenler, ilk olarak 40-45 milyon yıl önce ortaya çıktı; 33-40 milyon yıl önce, Ön-Arabistanlı maymunlar Güney Amerika'ya göç ederek Yeni Dünya maymunlarının oluşmasına yol açtı. Kalan simiyenler (Eski Dünya maymunları) 25 milyon yıl önce köpeksi maymunlar ve insansılara ayrıldı.

Daha önceki sınıflandırmada, Yeni Dünya ve Eski Dünya maymunları, maymunlar ve insanlar - topluca simiyenler veya antropoidler olarak bilinir - Antropoidler (/ ˌænθrəˈpɔɪdiə /; Antik Yunan: άνθρωπος, Latince: anthropos, İng. 'insan'; ayrıca antropoid olarak da adlandırılır.), Nemli burunlu maymunlar (strepsirrhines) ve Cadı makigiller (tarsiers) ise "Önmaymunlar" (Prosimii) alt takımı altında gruplandırılır. Modern sınıflandırmaya göre, Cadı makigiller (tarsiyer) ve simiyenler Haplorhini alt takımı altında gruplanırken Islak burunlu maymunlar Strepsirrhini alt sırasına yerleştirilir. Bunun için güçlü genetik kanıt, Islak burunlu maymunlarda bulunmazken beş Uzun Serpiştirilmiş Elementlerinin tüm haplorhinler için ortak olduğudur - birisinin Cadı makigiller (tarsiyer) ve simiyenler arasında rastlantısal olması bile pek olası değildir. Bu tercih edilen taksonomik bölünmeye rağmen, "Önmaymunlar" (prosimiyenler) ders kitaplarında ve akademik literatürde, bilimdeki metrik sistemin kullanımına ve Amerika Birleşik Devletleri'nin başka yerlerindeki geleneksel birimlerin kullanımına benzetilen bir durum nedeniyle hala düzenli olarak bulunmaktadır. Anthropoid'de bulunan kanıtlar, Eski Dünya ve Yeni Dünya primatlarının paralel bir evrim geçirdiğini gösteriyor.
Primatoloji, paleoantropoloji ve diğer ilgili alanlar, eşanlamlı alt düzen adları olan Simiiformes ve Anthropoidea kullanımlarına göre bölünmüştür. Robert Hoffstetter'e göre (ve Colin Groves tarafından desteklenen), Simiiformes terimi Anthropoidea'ya göre önceliğe sahiptir, çünkü inşa edildiği van der Hoeven'in taksonomik Simii terimi 1833'e kadar uzanmaktadır. Buna karşılık, Anthropoidea teriimi by Mivart 1864 yılına dayanıyor, Haeckel'in Simiiformes'i ise 1866 yılına dayanıyor ve bu da öncelikli iddialara yol açıyor. Hoffstetter ayrıca, Simiiformes'in de uygun bir alt düzen adı gibi yapılandırıldığını ("iformes" ile biten), buna karşın Anthropoidea'nın süper ailelere ayrılan - "oidea" ile bittiğini savundu. Ayrıca, Anthropoidea'nın, çeşitli dillerden "maymunlara" çevrilen "antropoïdes" ile çok kolay karıştırıldığını da belirtti.
Mevcut simiyenler üç farklı gruba ayrılır. Platyrrhini olarak spesifik sınıflandırdığımız Yeni Dünya maymunları, yaklaşık 40 milyon yıl önce (myö) maymun hattının geri kalanından ayrıldı ve ayrıştırıcı Catarrhini sınıfı Eski Dünyayı işgal etti. Bu grup, Köpeksi maymunlar (Cercopithecidae) ve diğer maymunlarla beraber yaklaşık 25 Milyon yılı paylaştı.
Bazı nesli tükenmiş maymun soyları da Eosimiidae'ye (Eosen kökenlerini yansıtmak için) ve bazen de Erken Oligosen'den kaynaklandığı düşünülen Amphipithecidae'ye yerleştirilir. Ek olarak, Phileosimias bazen Eosimiidae'ye yerleştirilir ve bazen ayrı olarak sınıflanır. 

Aşağıda çeşitli simiyen ailelerinin listesi ve bunların Primatlar sırasına göre yerleştirilmesi yer almaktadır:
Primatlar

Nemli burunlu maymunlar (Strepsirrhini) alttakımı: tarsiyer olmayan ön-simiyenler
Kuru burunlu maymunlar (Haplorhini) alttakımı: tarsiyerler, kuyruklu ve kuyruksuz maymunlar←
Tarsiyer (Tarsiiformes) infra takımı
Simiyen (Simiiformes) infra takımı ←
Platyrrhini: Yeni Dünya maymunları
Marmosetgiller (Callitrichidae) Ailesi: marmosetler ve tamarinler
Kapuçingiller (Cebidae) Ailesi: kapuçinler ve sincap maymunları
Gece maymunugiller (Aotidae) Ailesi: gece maymunları
Sakigiller (Pitheciidae) Ailesi: titiler, sakiler ve uakariler
Örümcek maymunugiller (Atelidae) Ailesi: Uluyan, örümcek ve yünlü maymunları
Catarrhini: Eski Dünya maymunları ←
Köpeksi maymunlar (Cercopithecoidea) Üst Ailesi ←
Köpeksi maymunlar ailesi
İnsansılar (Hominoidea) Üst Ailesi ←
Gibongiller (Hylobatidae) Ailesi: gibonlar
İnsansı (Hominidae) Ailesi: Büyük kuyruksuz maymunlar (insan dahil)
†Amphipithecidae
†Eosimiidae
†Aseanpithecus
Aşağıda, nesli tükenmiş maymun türlerinden bazılarının ve Eosimiidae içinde ortaya çıkan daha modern türlerin yer aldığı bir kladogram bulunmaktadır. Simiyenler Asya'da, ilk simiyenler ise Ön-Arabistan'da ortaya çıktı. Sınıfların yaklaşık olarak kaç milyon yılda yeni sınıflara ayrıldığı belirtilir.

Genellikle Ekgmowechashalidae, Haplorhini (kuru burunlu maymun) değil Strepsirrhini (nemli burunlu maymun) olarak kabul edilir. 2018'de yapılan bir araştırma, Eosimiidae'yi ön haplorhini'nin kız kardeşi olarak yerleştirir

Williams, Kay ve Kirk, antropoidlerin (simiyenler) evrimine ilişkin 2010 değerlendirmelerinin "What Is An Anthropoid" başlıklı bir bölümünde, genetik benzerlikler ve gözlerdeki benzerlikler de dahil olmak üzere tüm veya çoğu antropoidde ortak olan biyolojik özelliklerin bir listesini ortaya koydu. Bunlar, genetik benzerlikler, gözün bulunduğu yer ve göze yakın kaslardaki benzerlikler, kulaklar arasındaki iç benzerlikler, diş benzerlikleri ve ayak kemiği yapısındaki benzerliklerdir. İlk simiyenlerin, öne bakan gözleri, gündüz yaşam tarzları için keskin renkli görme becerileri yanı sıra, diğer primatlara göre daha iyi bir görüş kabiliyeti vardı. Hem Yeni Dünya'da hem de Eski Dünya'da yaşayan simiyenler diğer primatlardan daha büyük beyinlere sahiptiler ve onlar bu büyük beyinleri bağımsız olarak kendileri geliştirdiler.

Simia, Carl Linnaeus'un bu primatlara ilişkin orijinal sınıflandırmasındaki cins ismi.

 Vikitür'de Simiiformes ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Simiyen ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Solo insanı (Homo erectus soloensis), Geç Pleistosen'de, yaklaşık 117 ila 108 bin yıl önce, Endonezya'nın Cava Adası'nda Solo Nehri boyunca yaşamış, H. erectus'un bir alt türüdür. Bu popülasyon, türün bilinen son popülasyonudur. Ngandong köyü yakınlarında kazılan 14 üst kafatası parçası, iki kaval kemiği ve bir pelvis parçasından ve sınıflandırmaya bağlı olarak muhtemelen Sambungmacan'dan üç kafatası ve Ngawi'den bir kafatasından bilinmektedir. Ngandong sahası ilk olarak 1931'den 1933'e Willem Frederik Florus Oppenoorth, Carel ter Haar ve Gustav Heinrich Ralph von Koenigswald başkanlığında kazıldı. Ancak daha fazla çalışma, Büyük Buhran, 2. Dünya Savaşı ve Endonezya Bağımsızlık Savaşı nedeniyle ertelendi. Tarihsel ırk kavramlarına uygun olarak, Endonezyalı Homo erectus alt türü başlangıçta Avustralyalı Aborijinlerin doğrudan ataları olarak sınıflandırılmıştı. Ancak Solo insanının artık yaşayan bir torunu olmadığı düşünülmüyor, çünkü kalıntılar, kabaca 50.000 ila 55.000 yıl önce başlayan bölgeye modern insan göçünden çok öncesine tarihlenir.
Solo insanının kafatası, üstten bakıldığında oval şekillidir, kalın kaşları, şişmiş elmacık kemikleri ve arkadan geçen belirgin bir kemik çizgisi vardır. Beyin hacmi oldukça büyüktü, 1.013 ile 1.251 cc arasında değişiyordu (günümüz modern erkekleri için ortalama 1.270 cc ve günümüz modern kadınları için ortalama 1.130 cc). Potansiyel olarak dişi bir örnek 158 cm uzunluğunda ve 51 kg ağırlığındaydı ve erkekler muhtemelen kadınlardan çok daha büyüktü.
Solo insanları büyük olasılıkla, filler, kaplanlar, gaur, tapirler, su aygırları ve daha fazlasıyla birlikte, günümüz Cava'sından çok daha serin bir açık ormanlık ortamda yaşıyorlardı. Teknolojiye gelince, basit yongalar ve kıyıcılar (elde tutulan taş aletler) ve muhtemelen kemiklerden mızraklar veya zıpkınlar, vatoz iğnelerinden hançerler ve andezitten bolalar veya çekiç taşları ürettiler. Daha önce Java'da yaşayan veya en azından onlarla yakından ilişkili olan H. erectus erectus'un soyundan gelmiş olabilirler. Ngandong örnekleri muhtemelen bir volkanik patlama sırasında öldü. Türler muhtemelen 125.000 yıl önce başlayan tropikal yağmur ormanlarının devri ve tercih edilen yaşam alanlarının kaybıyla yok oldu. Kafataslarında yaralar vardı, ancak bu yaralanmaların bir saldırı, yamyamlık, volkanik patlama veya fosilleşme sürecinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı belirsizdir.

Fosil buluntuları şunlardır:

Kafatası I, muhtemelen yaşlı bir kadına ait neredeyse eksiksiz bir takke (kafatasının üst bölümü);
Kafatası II, muhtemelen üç ila yedi yaşındaki bir çocuğa ait bir frontal kemik;
Kafatası III, muhtemelen yaşlı bir bireye ait çarpık bir takke;
Kafatası IV, muhtemelen orta yaşlı bir kadına ait bir takke;
Kafatası V, muhtemel bir erkek takkesi — 221 mm uzunluğundaki büyük uzunluğuyla belirtilir;
Kafatası VI, muhtemelen yetişkin bir kadına ait neredeyse eksiksiz bir takke;
Kafatası VII, muhtemelen genç ve dişi bir bireye ait bir sağ paryetal kemik parçası;
Kafatası VIII, muhtemelen genç bir erkeğe ait olan her iki paryetal kemik (ayrılmış);
Kafatası IX, muhtemelen yaşlı bir bireye ait tabanı eksik bir takke (küçük boyu bir kadınla tutarlıdır, ancak ağırlığı bir erkekle tutarlıdır);
Kafatası X, muhtemelen sağlam, yaşlı bir kadına ait parçalanmış bir takke;
Kafatası XI, neredeyse tamamlanmış bir takke;
Tibia A, şaftın orta kısmında çapı 101 mm olan, muhtemelen yetişkin bir erkeğe ait olan şaftın birkaç parçası;
Tibia B, 365 mm uzunluğunda, orta şaftta 86 mm çapında, neredeyse tam bir sağ kaval kemiği, muhtemelen yetişkin bir kadına ait;
Ngandong 15, parçalı bir takke;
Ngandong 16, sol paryetal parça; ve
Ngandong 17, 17, 4 cm × 6 cm sol asetabulum (kalça ekleminin bir parçasını oluşturan pelvis üzerinde).

Pekin insanı
İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi

 Wikimedia Commons'ta Solo insanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Homo erectus soloensis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
İnsan Zaman Çizelgesi (Etkileşimli) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, Ulusal Doğa Tarihi Müzesi (Ağustos 2016).

Yuanmou insanı (Çince: 元謀人; pinyin: Yuánmóu Rén; Latince: Homo erectus yuanmouensis), kabaca 1,7 milyon yıl önce Çin'in güneybatısındaki Yünnan eyaletinde bulunan Yuanmou Havzası'nda yaşayan bir Homo erectus alt türüydü. Muhtemelen bölgeye en az 2 milyon yıl önce ulaşmış olmalarına rağmen, Çin'deki insanların ilk fosil kanıtıdır. Yuanmou insanı, yalnızca bir erkeğe ait olduğu varsayılan iki üst birinci kesici dişten ve bir dişiye ait olduğu varsayılan kısmi bir kaval kemiğinden bilinmektedir. Dişi hayattayken yaklaşık 123.6-130.4 cm yüksekliğinde olabilir. Bu kalıntılar anatomik olarak Afrika'daki çağdaş erken Homo'lar olan Homo habilis ve Homo ergaster'e oldukça benzemektedir.
Yuanmou insanı ilk olarak 1 Mayıs 1965 tarihinde jeolog Qian Fang tarafından Shangnabang köyü yakınlarındaki Yuanmou Havzası'nın fosil yataklarından iki arkaik insanın üst birinci kesici dişi (katalog numarası V1519) bulması sonucu keşfedildi. Yuanmou insanı, çam ve kızılağaçların hakim olduğu otlak, çalılık, bataklık ve ormandan oluşan karma bir ortamda yaşıyordu ve chalicother, geyik, fil Stegodon, gergedanlar, sığırlar, domuzlar ve dev kısa yüzlü sırtlanlar ile birlikte yaşadılar. Bölge, 1.050-1.150 metre yükseklikte yer almaktadır. Afrikalı çağdaşlarının teknolojisine paralel olarak basit çekirdekler, pullar, doğrayıcılar, sivri uçlu aletler ve kazıyıcılar ürettiler.

Human Timeline (Interactive) 17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Smithsonian, National Museum of Natural History (August 2016).

Çakal, köpekgiller (Canidae) familyasına dahil olan Canis cinsi içindeki türlerden dört tanesine, Afrika ve Asya'da bulunan ve küçük-orta boyutlu olan Canis adustus, Canis aureus, Canis mesomelas ve Canis simensis türlerine verilen ortak addır.
Küçük avcı ve leşçil canlılar olan çakalların Kuzey Amerika'daki karşılığı, Türkçede "kır kurdu" ya da yine "çakal" olarak adlandırılan Canis latrans (İng., coyote ya da prairie wolf) türü canlıdır.

Uzunlukları 30–35 cm'lik kuyrukları birlikte 85–95 cm, ağırlıkları 7–11 kg arasında değişir. Altın çakalın (C. aureus) sırtı karaya, karnı beyaza çalar ve öbür bölümleri kirli sarıdır. Kara sırtlı çakalın (C. mesomelas) sırtı kara, postu pas kızılıdır. Boz renkteki çizgili çakalın (C. adustus) iki yanında belirsiz çizgiler vardır, kuyruğunun ucu da beyazdır. Canis cinsinin bütün öbür üyeleri gibi çakallar da akşamları ulurlar. İnsanlar çakalın ulumasını genellikle sırtlanınkinden daha ürkütücü bulurlar. Çakallar, kuyruk dibindeki bir bezin salgısı nedeniyle etraflarına pis bir koku yayar.

Altın çakal, Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika'dan Güney Asya'ya kadar olan bölgede, kara sırtlı çakal ile çizgili çakal Güney ve Doğu Afrika'da yaşar. Türkiye'de en çok kıyı bölgelerindeki sık ormanlık ve çalılıklarda ayrıca Güneydoğu Anadolu'nun alçak kesimlerinde yaşar; iç bölgelerde görülmez. Açık arazilerde yaşamakla birlikte, çoğu kez yerleşme yerlerinin çevresine kadar sokulur.

Çakallar, kırlık yerlerde yaşayan gececi hayvanlardır; gündüzleri genellikle çalılıkların ağaçlıkların arasına gizlenir, alacakaranlıkta avlanmaya çıkarlar. Bazen yalnız, bazen çiftler ya da sürüler halinde yaşar buldukları küçük hayvanlar ya da leşleri yiyerek beslenirler. Sürüler halinde dolaştıklarında antilop ya da büyük hayvanları avladıkları da olur. Yalnızken bazen aslan bazen kaplan gibi yırtıcıların ardından giderek bu hayvanların ardından kalanları yerler.

Çakallarda gebelik süresi 57-70 gün arasında değişir; dişi çakal bir oyuk ya da kavuğa sığınarak 2-7 arasında yavru doğurur. Kurtlar ve kır kurtları gibi çakallar da evcil köpeklerle çiftleşebilir.

Encyclopaedia Britannica'nın İngilizce Jackal başlığından Türkçeye çevrilmiştir.

Afrika'da yaşayan çakallar hakkında bilgiler içeren İngilizce bir site 27 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çakal türleri hakkında genel bilgiler içeren İngilizce bir site 11 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çita (Acinonyx jubatus), kedigiller familyasının bir üyesi olup, diğer memelilerden daha hızlı koşabilmesiyle bilinir. Günümüzde türün çoğunluğu Güney Afrika ve Doğu Afrika'da yaşar. Çok küçük bir topluluk da İran'ın Horasan bölgesinde yaşamaktadır. 15., 16. ve 17. yüzyıllara ait padişahların av sahnelerini gösteren minyatürlerde av yapan çitalar görülmektedir. Anadolu ve Ortadoğu'da zoolojik araştırmalar yapan İngiliz araştırmacı Charles Danford'un 1879 yılına ait notlarında Birecik'in güneyinde bir şeyh tarafından kendisine canlı bir çita hediye edildiği belirtilmektedir. Türkiye'de 19. yüzyıla kadar yaşamıştır.

İsmi Sanskritçede benekli anlamına gelen "Çitraka" sözcüğünden gelmektedir. Vücudunda benekler ve gözlerinin altından ağzına ve çenesine inen siyah çizgiler vardır. Bu çizgiler güneş ışınlarını çeker ve böylece diğer yırtıcıların aksine günün en güneşli saatlerinde bile daha rahat bir görüş ile avlanabilirler. Dünyanın en hızlı koşan kara hayvanıdır.
Aslanlar gibi sürü halinde veya saklanarak avlanmak yerine, yüksek hızının avantajını kullanarak avlanan bir hayvandır. Sıfırdan 108 km/saat hıza sadece 3,1 saniyede erişebilmektedir. 460 metreden fazla koştuğu durumlarda vücut sıcaklığı 46 derecenin üstüne çıkar ve bu da çitanın beynine zarar verebilir. Bu yüzden avlanma sırasındaki koşusu genellikle bir dakikadan daha kısa sürer. Uzmanlar dünyada 10.000'den az vahşi çita olduğunu düşünmektedir.
Dişi çitalar yirmi ile yirmi dört aylıkken ergenliğe erişirler. Öte yandan erkek çitalar bu sürece on iki aylıkken ulaşırlar. Buna karşılık cinsel birleşme üç yaşından evvel nadiren gerçekleşir. Çitalarda görülen bir durum ise erkek çitalar, dişi çitalarla sadece çiftleşirken ilişki kurarlar. Erkek çitalar yavru çitalara bakmaz ve erkek çitalar olabildiği kadar çok dişi çitayla çiftleşmektedir. Çita yavrularında ölüm oranı %90'dır. Genellikle sırtlan ve kartalların saldırılarına maruz kalırlar. Yavrular genellikle 13-20 aylıkken annelerinden ayrılırlar. Çitalar 20 yıldan daha uzun süre yaşayabilirlerse de çoğu zaman ilerleyen yaşla birlikte azalan süratleri dolayısıyla daha kısa yaşarlar.
Çitalar hızlı koşsa da, av girişimlerinin yalnızca yarısında başarılı olur. Çitalar sahip oldukları hızlı koşma yeteneğini hafif, ince kemiklerine borçludur. Bu nedenle çitalar avını bir yerde yerken, aslan ve sırtlan gibi yırtıcı hayvanlar gelirse o bölgeden çekilerek avını orada bıraktığı görülmüştür. Çünkü sırtlanların çeneleri çok kuvvetlidir. Çitanın ince kemikleri ise güçlü çenelere karşı daha dayanıksızdır. Çitaların hızlı koşma sebeplerinden birisi de kuyruklarının uzun olmasıdır. Çitalar için kuyruk koşu esnasında da yardımcı olur. Kuyruk, çitanın avını yakalayabilmesinde büyük öneme sahiptir, çünkü çita avını yakalamak için çok hızlı koşmak ve keskin dönüşler yapmak zorundadır. Koşu sırasında dümeni andıran kuyruğu sık sık devreye girer. Ani dönüşlerini uzun kuyruğu sayesinde hızını hiç azaltmadan yapabilir. Ayrıca kuyruk, çitanın dengesini korumasını da sağlar. Çitalar, ceylan ve impala gibi otobur hayvanları avlarlar. Ancak ceylan ve impalalar dünyanın en hızlı manevra yapan hayvanlarıdır, çitalar da yüksek hızlarına rağmen kuyruklarını bir dümen gibi kullanarak keskin dönüşler yapabilirler, çitaların maksimum hıza eriştiklerinde her adım arası mesafesi yaklaşık 15 metreye ulaşabilmektedir. Bu uzun adımları onlara sürat kazandıran bir etkendir.
Çitaların pençeleri hafif kavislidir çünkü koruyucu deri kıvrımları yoktur ve zayıf geri çekilebilen pençeleri vardır. Ayrıca bazen yerle temas etmekten dolayı pençeleri körelebilir. Çitalar pençelerini gayet iyi kullanırlar, lakin diğer kendi cinsleriyle kıyaslandığında daha dardır. Çitaların ayakta durdukları zaman yere değmeyen bir parmakları bulunur, bununla birlikte ön pençelerinde dört adet ayak parmağı bulunur.
Kulakları yuvarlak ve küçük olan çitaların kulaklarının iç kısmı açık renkli olmaktadır, kulaklarının arka kısmı açık renkli değildir. Gözün ön yerinden ağıza doğru siyah bir gözyaşına benzer şerit şeklinde desenlidir. Kürkleri ise soluk tonda sarı veya gri olmaktadır, bununla birlikte sırt bölgesinde açık kahverengi renktedir. Kürklerinde birbirine yakın olacak şekilde yuvarlak, küçük ve düzensiz biçimde dağılan siyah benekler vardır. Ensenin üstünde hafif ve küçük yeleyi andıracak biçimde daha uzun tüylerden oluşan kürkü bulunmaktadır. Çitalar, diğer kedi cinsleri ile karşılaştırılırsa daha uzun bacaklara sahiptir vücut boyutuna göre karşılaştırıldığında. Çitaların kısa kulakları vardır ve yuvarlak başlıdırlar. Ayrıca çitalar zayıf canlılardır bu durum daha iyi koşmalarını sağlar.

Asya çitası

İnsan evrimi zaman çizelgesi, insan türlerinin evrimindeki belli başlı önemli olayları ve insan atalarının evrimsel tarihlerini özetlemektedir. Bunun yanında Homo sapiens türünün atası olabilecek canlıların, tür ve cinslerin kısa bir açıklamasını içerir. Temel olarak Abiyogenez'in konusu olan yaşamın kökeni bu zaman çizelgesinde konu edinmemiş olup insanın oluşumuna götüren ön ataların olası bir soy çizgisi ele alınmıştır. Bu zaman çizelgesi, paleontoloji, gelişim biyolojisi ve morfoloji alanında elde edilen verilerin yanında anatomik ve genetik veri çalışmalarına da dayanır. İnsan evriminin tüm yönleriyle araştırılması antropolojinin önemli bir bileşenidir.

Modern insan Homo sapiens'in ve onun ön atalarının kladistik soy çizgisi (taksonomik sıralaması) aşağıdaki gibidir:

590-535 milyon yıl önce ikincil ağızlı atalardan geliştiler.

535-520 milyon yıl önce ortaya çıktılar. 450 milyon yıl önce ilk çeneliler gelişti. Bunlar 440 milyon yıl önce iki gruba ayrıldılar: Kemikli balıklar, Kıkırdaklı balıklar.

Devoniyen sonunda, et yüzgeçli balıklardan geliştiler. Bazal formların hepsinin ayaklarında 5 parmak vardı. Yaklaşık 340 milyon yıl önce Bathrachomorpha ve Amniota olarak ikiye ayrıldılar.

Üst Triyas'ta sinodontlardan geliştiler. Dik bacakları ve kılları bu atalardan miras aldıkları özelliklerdir.

Paleosen'de primat benzeri plesiadapiformlar gelişip Kuzey Amerika ve Avrasya'da yayıldı. İlk gerçek primatlar 55 milyon yıl önce ortaya çıktı. Primatların ortaya çıkışı ile birlikte plesiadapiformlar yok oldular. Erken primatlar omomyoidler ve adapoidler olarak ikiye ayrılır. Omomyoidlerin kuru burunlu maymunlara, adapoidlerin nemli burunlu maymunlara yol açtığı düşünülmektedir.

İlk simiyenlerin (Eosimiidae) 45 milyon yıl önce ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu erken simiyenler oldukça küçüklerdi ve bazılarının omomyoid atalara sahip olduklarını kanıtlayan özellikleri vardı.

İlk hominidler Orta Miyosen'de hem Afrika hem Avrasya'da ortaya çıktılar. Bunlar Üst Miyosen'den önce iki ana gruba ayrıldılar: Ponginae (orangutan ve soyu tükenmiş yakın akrabaları) ve Homininae (insan, şempanze, goril ve soyu tükenmiş akrabaları)

İnsanlara (Homo) ilk olarak Alt Paleolitik'te rastlandı. Australopithecinelerden farklı olarak, uzun yolculuklara uyarlanmış bacaklara ve kısa kollara sahiplerdi. Kesici taş aletler geliştirdiler, ateşi kontrolü ettiler ve Üst Pleyistosen'de Dünya geneline yayılmaya başladılar.

Palaeos5 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnsansılar zaman çizelgesi
Berkeley Üniversitesi Evrim sayfası11 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tree of Life Web Project11 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - interaktif biçimde tüm filogenetik ağacı keşfedebileceğiniz bir sayfa
Hayvanlar alemimin evrim tarihçesi27 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Smithsonian Enstitüsü tarafından hazırlanan İnsan Kökenleri Programı İnteraktif İnsan Evrimi Zaman Çizelgesi17 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnsan evriminin fosil listesi, insanın evrimiyle ilgili birçok kayda değer primat fosilleri hakkında genel bir bakış sunmaktadır. Genellikle her ne kadar eksiksiz ve tam kafatasları veya bütün bir iskelet fosili nadir olarak bulunmasıyla beraber sadece birkaç kemik parçalarından veya dişten oluşan parçalar hâlinde binlerce fosil buluntular da mevcuttur. Bu liste eksiklikleri tamamlamaktan ziyade insan evriminde en önemli buluntulardan bazılarını göstermeyi amaçlamaktadır. Listede yer alan fosiller radyometrik tarihleme yöntemi veya bulundukları katmanların yaşlarının hesaplanmasıyla belirlenmiş olan tahmini yaşlarına göre sıralandırılmıştır. Listede gösterilen fosillerin çoğu Homo sapiens'in doğrudan atası olmamakla beraber insanın doğrudan atalarıyla yakın ilgilidir ve bu yüzden insan soy çizgisinin araştırılmasında önemlidir. Yalnızca insana şempanzeden daha yakın olan ya da daha yakın olabilecek türlere ait fosiller listelenmiştir.

AL - Afar Bölgsi, Etiyopya
ARA-VP - Aramis Omurgalı Paleontolojisi, Etiyopya
BOU-VP - Bouri Omurgalı Paleontolojisi, Etiyopya
ER - East (Gölü) Rudolf, Kenya
KGA - Konso-Gardula, Etiyopya
KNM - Kenya Ulusal Müzesi
KP - Kanapoi, Kenya
OH - Olduvai Hominid, Tanzanya
SK - Swartkrans, Güney Afrika
Sts, Stw - Sterkfontein, Güney Afrika
TM - Transvaal Müzesi, Güney Afrika
TM - Toros-Menalla, Çad
WT - West (Gölü) Turkana, Kenya

İnsanın evrimi
Fosil primatların listesi
Paleoantropoloji
En son ortak ata

Gibbons, Ann. İlk İnsan: Eski atalarımızı keşfetme yarışı. Anchor Books (2007). ISBN 978-1-4000-7696-3
Hartwig, Walter, ed (2002. 2004'te tekrar basıldı). Primat fosilleri 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-08141-2.
Johanson, Donald & Wong, Kate. Lucy'nin Mirası: İnsanın Kökenini Arayış. Three Rivers Press (2009). ISBN 978-0-307-39640-2
Jones, Steve; Martin, Robert D.; Pilbeam, David R (Editörler). (1994). İnsan Evrimi Cambridge Ansiklopedisi. Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-46786-5. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) (Not: bu kitap genel olarak primatların evrimi hakkında çok yararlı ve insan evrimi hakkında dikkata değer bilgiler içermektedir. Bunun yanı sıra fosil tarihçesini de yer vermektedir).
Leakey, Richard & Lewin, Roger. İnsanın Kökeni: Bizi insan yapan nedir?. Little, Brown and Company (1992). ISBN 0-316-90298-5
Lewin, Roger. Kemikleri Tartışmak: İnsanın Kökeni Arayışında Tartışmalar. Penguin Books (1987). ISBN 0-14-022638-9
Morwood, Mike & van Oosterzee, Penny. Yeni Bir İnsan: Flores, Endonezyalı 'Hobbitin' Şaşırtıcı Keşfi ve Tuhaf Hikayesi. Smithsonian Books (2007). ISBN 978-0-06-089908-0
Oppenheimer, Stephen. Cennetin Ötesinde: Dünya İnsanları. Constable (2003). ISBN 1-84119-697-5
Roberts, Alice. İnsanın İnanılmaz seyahati: Gezegenimize Nasıl Dağıldığımızın Hikayesi. Bloomsbury (2009). ISBN 978-0-7475-9839-8
Shreeve, James. Neandertal Bilmecesi: Modern İnsanın Kökenini ve Gizemini Çözmek. Viking (1996). ISBN 0-670-86638-5
Stringer, Chris. Türlerimizin Kökeni. Allen Lane (2011). ISBN 978-1-846-14140-9
Stringer, Chris & Andrews, Peter. İnsanın Evriminin Tüm Dünyası. Thames and Hudson (2005). ISBN 0-500-05132-1
Stringer, Chris & McKie, Robin. Afrika'dan Çıkış: Modern İnsanın Kökeni. Jonathan Cape (1996). ISBN 0-224-03771-4
Van Oosterzee, Penny. Pekin Adamının Hikayesi. Allen & Unwin (1999). ISBN 1-86508-632-0
Walker, Allan & Shipman, Pat. Kemiklerin Bilgeliği: İnsanın Kökeni Aramak. Weidenfeld ve Nicholson (1996). ISBN 0-297-81670-5
Wade, Nicholas. Şafak Sökmeden Önce: Atalarımızın Kayıp Tarihini Kurtarmak. Penguin Press (2006). ISBN 978-0715636589
Weiss, ML ve Mann, AE (1985). İnsan Biyolojisi ve Davranışları: Antropolojik bir bakış açısı (4. bs.). Boston:. Little Brown ISBN 978-0-673-39013-4 (Not: Bu kitap, insan ve insan olmayan primatların evrimi ile fosil tarihlerini çok anlaşılabilir açıklamalarını içermektedir).
Wells, Spencer. İnsanın Yolculuğu: Genetik Bir Odisee . Allen Lane / Penguin Press (2002). ISBN 0-713-99625-0

Dünya genelinde primat fosil buluntularının interaktif bir haritası22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Australopitesinler hakkında bilgilendirici bir kaynak16 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batiyal zon, göllerde ve denizlerde taban ya da dip çökeltilerinin bulunduğu tabakadır. Okyanus yüzeyinin altında -200 m ile -4000 m arasındaki tabakaya denir.
Kıyı çizgisinden başlayarak gölün en derin bölgesine kadar olan tüm dipler.

Kıyıdan itibaren okyanusun en derin alanına kadar olan okyanus tabanına Bentik bölge adı verilir. Bentik bölge derinlik ve içerdiği bitki türlerine göre 4 bölüme ayrılır; 

Supralittoral zon: Su dışında kalan, fakat deniz hareketlerriyle ıslanan sahil bölgesi.
Littoral zon: 10 m. derinliğe kadar olan bitkili dipler.
Sublittoral zon: 10 m. derinlikten bitkilerin ortadan kalktığı bölgeye kadar olan dipler.
Derin zon: Bitkilerin olmadığı dipler.

Kıt'a sahanlığında eğim yaklaşık 1 derece civarındadır. Kıta yamacında ise eğim ortalama 4 derecedir. Bu yüzeyler çoğu zaman düzgün olmayıp, engebelidir. Kıt'a sahanlığı ve yamaç üzerinde deniz altı kanyonları yer alır. Kıta yamacı üzerinde genellikle kırıntılı bir sedimantasyon söz konusudur. Bunun yanında kimyasal çökellerden karbonatlar da çökelebilir. Kıta yamacı ve kıta yokuşunda çökelen kırıntılılara türbidit  adı verilir. Bunun yanında slumplar, moloz akmaları ve olistostromlar meydana gelebilir.

Deniz ya da göllerin diplerinde yaşayan bitki ve hayvanlardır. Bazıları tabanda hareket ederek (Örn: yengeç, denizyıldızı vb.)bazıları ise hareketsiz(Sesil) (Örn: sünger, mercan, balanus vb.) olarak yaşarlar.

Deniz ekosisteminde yaşayan bentik omurgasız organizmalar denizlerdeki besin zincirinin fitoplanktonik ve zooplanktonik organizmalardan sonraki üçüncü halkasını oluşturmaktadır.

Abisal bölge
Epilimnion

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (İngilizce: United Nations Convention on the Law of the Sea - UNCLOS ), aynı zamanda Deniz Hukuku Sözleşmesi veya Deniz Hukuku Antlaşması olarak da adlandırılır. Sözleşme 10 Aralık 1982 tarihinde Jamaika'nın Montego Bay kentinde imzalanmış olup 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 
UNCLOS, tüm deniz ve denizcilik faaliyetleri için hukuki bir çerçeve oluşturan uluslararası bir antlaşmadır. Ekim 2024 itibarıyla 169 egemen devlet ve Avrupa Birliği taraf olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Türkiye'nin de aralarında bulunduğu ülkeler bu anlaşmaya imza atmamıştır. Buna karşın bu ülkeler dışında bulunan ve büyük güç olarak nitelendirilebilecek ülke bu sözleşmenin imzacısı ve tarafı olmuşlardır.

Sözleşme, 1973–1982 yılları arasında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Üçüncü Konferansı'ndan (UNCLOS III) doğmuştur. UNCLOS, 1958 Yüksek Denizler Sözleşmesi'ne ilişkin dört antlaşmanın yerini almıştır. UNCLOS, Guyana'nın antlaşmayı onaylayan 60. ülke olmasından bir yıl sonra, 1994'te, gerekli olan 60 ülkelik onay kotasının uluslararası düzeyde tamamlanmasıyla resmen yürürlüğe girmiştir. 2023 yılında, uluslararası sularda deniz yaşamını korumaya yönelik olarak sözleşmeye ek bir araç olarak Yüksek Denizler Antlaşması üzerinde mutabakat sağlanmıştır. Bu, Deniz Koruma Alanları ve çevresel etki değerlendirmeleri gibi önlemleri içermektedir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, onay ve katılım belgelerini kabul etmektedir. Sözleşmeye taraf devletlerin toplantılarına ise Birleşmiş Milletler tarafından destek sağlanmaktadır. Buna karşılık, Birleşmiş Milletler Sekretaryası sözleşmenin uygulanmasında doğrudan bir operasyonel rol üstlenmemektedir. Bununla birlikte, Birleşmiş Milletler'e bağlı uzman bir kuruluş olan Uluslararası Denizcilik Örgütü bir rol oynamakta, ayrıca Uluslararası Balina Avlama Komisyonu ve sözleşme tarafından kurulmuş olan Uluslararası Deniz Tabanı Otoritesi (ISA) gibi diğer organlar da görev yapmaktadır.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, kökeni 17. yüzyıla uzanan eski “denizlerin serbestliği” kavramının yerini almıştır. Bu kavrama göre, ulusal haklar bir devletin kıyılarından itibaren uzanan belirli bir su kuşağıyla sınırlıydı. Hollandalı hukukçu Cornelius van Bynkershoek tarafından geliştirilen “top atışı” kuralına göre bu kuşak genellikle 3 deniz mili (5,6 km; 3,5 mil) (üç millik sınır) olarak kabul edilmekteydi. Ulusal sınırların ötesindeki tüm sular uluslararası sular sayılırdı. Buna göre uluslararası sular, Hugo Grotius'un ileri sürdüğü "mare liberum" (denizlerin serbestliği) ilkesine uygun olarak tüm devletlerin kullanımına açık, ancak hiçbirine ait olmayan sular olarak tabir edilmiştir.
20. yüzyılın başlarında bazı devletler, maden kaynaklarını kapsamak, balık stoklarını korumak ve kirlilik denetimlerini uygulayabilmek amacıyla ulusal iddialarını genişletme arzusunu dile getirdiler. Milletler Cemiyeti 1930'da Lahey'de bir konferans topladı ancak herhangi bir anlaşmaya varılamadı. Bir devletin doğal kaynaklarını koruma hakkına ilişkin teamül hukuku ilkesine dayanarak Harry S. Truman, 1945'te Amerika Birleşik Devletleri'nin kontrolünü kıta sahanlığındaki tüm doğal kaynakları kapsayacak şekilde genişletti. Diğer devletler de kısa sürede bunu izledi. 1946 ile 1950 yılları arasında Şili, Peru ve Ekvador, Humboldt Akıntısı balıkçılık sahalarını kapsamak üzere haklarını 200 deniz miline (370 km; 230 mil) kadar genişlettiler. Diğer devletler ise karasularını 12 deniz miline (22 km; 14 mil) çıkardı.
1967 yılına gelindiğinde yalnızca 25 devlet hala eski üç deniz mili sınırını kullanırken, 66 devlet 12 deniz mili (22 km) karasuları sınırı belirlemişti ve sekiz devlet 200 deniz mili (370 km) sınır kabul etmişti. 15 Temmuz 2011 itibarıyla yalnızca Ürdün 3 millik (4,8 km) sınırı kullanmaya devam etmektedir.[11] Bu sınır ayrıca bazı Avustralya adalarında, Belize'nin bir bölgesinde, bazı Japon boğazlarında, Papua Yeni Gine'nin belirli alanlarında ve Cebelitarık gibi birkaç Britanya Denizaşırı Toprağı'nda da uygulanmaktadır.
UNCLOS, toprak anlaşmazlıklarıyla ilgili konuları ele almaz veya egemenlik meselelerini çözmeyi amaçlamaz. Zira bu alan, toprak kazanımı ve kaybına ilişkin teamül hukuku kuralları tarafından düzenlenmektedir.
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nın 14'üncü hedefi, UNCLOS'un hukuki çerçevesiyle uyumlu olarak okyanusların ve kaynaklarının korunmasına ve sürdürülebilir kullanımına ilişkin bir hedef içermektedir.

Text of the treaty2 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (pdf)9 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
List of countries that have ratified Law of the Sea Conventions14 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Tribunal for the Law of the Sea3 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Epilimnion, göllerde ışığın nüfuz edebildiği suyun oksijence zengin üst tabakasıdır. Güneş ışınları, göl yüzeyi sularının sıcaklıklarını artırır. Isınma, yüzeyi geniş göllerde çok belirgindir ve birkaç metrelik kalınlığa ulaşır. Göl tabanına doğru gidildikçe su sıcaklığı azalır. Ayrıca göl tabanına doğru gidildikçe oksijen oranı da hızla düşer. Su dolaşımı olmadığı sürece derin göllerin tabanı anoksik duruma geçer. Yüzeyden düşen organizma artıkları çürümez, organik madde olarak korunurlar. Demir ve kükürt ile beslenen bakterilerin faaliyetleri hızlanır.
Çok derin göller hariç tabakalaşma mevsimseldir. Ayrıca gelgit veya sürekli göl sularını aynı tarafa iten rüzgarlar da tabakalaşmaya etkide bulunabilir.

Abisal bölge

https://web.archive.org/web/20040510151706/http://wow.nrri.umn.edu/wow/teacher/thermal/teaching.html

Harry S. Truman (d. 8 Mayıs 1884 - ö. 26 Aralık 1972), Amerika Birleşik Devletleri'nin 33. başkanıdır. Göreve 1945 yılında o zamanki başkan olan Franklin D. Roosevelt'in görev başında ölmesi sonucu başkan yardımcısı iken gelmiştir. Başkanlığa geldiğinde II. Dünya Savaşı'nın son ayları yaşanıyordu.
Truman, 1945 yılının Ağustos ayında savaşı daha çabuk sona erdirerek can kayıplarını azaltmak gerekçesiyle Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması kararını verdi. Saldırılar sonucu binlerce kişi öldü ve bombaların etkileri gelecek kuşak Japonların büyük sıkıntılar çekmelerine neden oldu.

II. Dünya Savaşı sonunda SSCB ile ABD arasında bir kutuplaşma ortamı doğdu. Böylece Soğuk Savaş başlamış oldu. Batı Avrupa ülkeleri 1949 yılında ABD'nin başını çektiği NATO örgütünü kurdu. Doğu Avrupa ülkeleri ise SSCB'nin başını çektiği Varşova Paktı'nı oluşturdu.
1950 yılında ikiye bölünmüş olan Kore yarımadasında SSCB ve Çin destekli Kuzey Kore kuvvetleri Güney Kore'ye saldırarak büyük bir bölümünü işgal etti. Amerika Birleşik Devletleri Güney Kore'yi desteklemek için savaşa girdi. Yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler'e üye olan 15 ülke de ABD'nin yanı sıra savaşa katıldı. Türkiye bu 15 ülke arasında 5.000'i aşkın askeriyle 4. büyük katılımı oluşturdu. Kore Savaşı Truman'ın başkanlığı süresince devam etti. Savaş kayıpları devam ettikçe halkın desteğini kaybettiği kanısına vardı. 1952 yılındaki başkanlık seçimlerinde adaylığını geri çekti ve 1953 yılında başkanlığa veda etti.

Truman, SSCB'ye ve Sovyet yanlısı ülkelere karşı ne pahasına olursa olsun mücadele edilmesi gerektiği ilkesine inanıyordu. Bu ilkeye Truman Doktrini adı verildi. Bu amaçla Truman, Dışişleri Bakanı General George C. Marshall ile birlikte II. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Avrupa ülkelerinin ekonomik durumunu düzeltmek amacıyla Marshall Planı denilen bir yardım paketi geliştirdi. Aynı amaçla 1947 yılında Yunanistan'la birlikte Türkiye'ye de 400 milyon dolarlık bir askeri ve ekonomik yardımı öngören ilk Amerikan yardımını başlattı. Bu yardımın 300 milyon doları Yunanistan'a, 100 milyon doları da Türkiye'ye ödenmiştir.
Truman, dış politikada izolasyonizme karşı enternasyonalist politikalar izlemenin yanı sıra, içeride Roosevelt'in New Deal politikalarına bağlı kalarak New Deal koalisyonu sayesinde 1948 seçimlerinde sürpriz bir başarı kazanmıştır. Cumhuriyetçi Parti'nin bu politikaları "sosyalizm" olarak suçlamaları karşısında ise "Sosyalizm son 20 yılda halkın her ileri adımına karşı onların insanları korkutmak için kulladıkları bir kelimedir. Kamu elektrik kuruluşu için dedikleri, sosyalizm. Sosyal güvenlik için dedikleri, sosyalizm. Çiftçilere fiyat desteği için dedikleri, sosyalizm. Banka mevduat sigortası için dedikleri, sosyalizm. Özgür ve bağımsız işçi sendikalarının gelişmesi için dedikleri, sosyalizm. Tüm halkın yararına olan hemen her şey için sosyalizm diyorlar" demiş ve bu tür iddialara karşı "eğer bu kılık değiştirmiş sosyalizm ise, ben ondan yanayım" demiştir.

5 Aralık 1972'de Truman, zatürree teşhisi ile Kansas Şehri Araştırma Hastanesi ve Tıp Merkezine kaldırıldı. Çoklu organ yetmezliği gelişti, komaya girdi ve 26 Aralık sabah 07.50'de 88 yaşında öldü.
Eşi Bess Truman, Washington'da bir devlet cenazesi yerine kütüphanede basit bir özel ayini tercih etti. Cenazeden bir hafta sonra, yabancı ileri gelenler ve Washington yetkilileri, Washington Ulusal Katedrali'ndeki bir anma törenine katıldı.
Bess Truman 1982'de öldü ve Independence, Missouri'deki Harry S. Truman Kütüphanesi ve Müzesi'nde kocasının yanına gömüldü.

Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları, Federal Almanya ile Hollanda ve Danimarka'nın taraf oldukları ve Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) 20 Şubat 1969 tarihinde karara bağladığı kıta sahanlığı sınırlandırma ihtilafları.

Hollanda ve Danimarka 1958 tarihli Kıta Sahanlığı Sözleşmesi uyarınca eşit uzaklık hattı (equidistance line) hesaplanarak Kuzey Denizi'deki kıta sahanlığının sınırlandırılmasını savunurken, Federal Almanya ise sözkonusu denize bakan kıyılarının uzun olmasına rağmen kıyı şeridinin içbükey olması nedeniyle özel koşullara rağmen eşit uzaklık hattı yönteminin uygulanması halinde dezavantajlı duruma düşeceğini iddiayla, adil (just) ve hakkaniyete dayalı (equitable) bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu öne sürdü.
Bu çerçevede Federal Almanya'nın bu iki ülkeyle 2 Şubat 1967 tarihinde (o dönemdeki Batı Alman başkenti) Bonn'da imzaladığı iki ayrı tahkimnameyle taraflar ihtilafı Uluslararası Adalet Divanı'na götürmeye karar verdiler.

Uluslararası Adalet Divanı yaptığı değerlendirme sonucu 11'e 6 oyla aşağıdaki sonuçlara vardı:

Eşit uzaklık hattı yönteminin kullanımı ihtilafa taraf ülkeler açısından zorunlu değildir.
Kıta sahanlığının sınırlandırılmasında tek yöntem "eşit uzaklık hattı" değildir.
Sınırlandırma ilgili tüm koşullar değerlendirilerek hakkaniyet ilkesi çerçevesinde yapılır. Tarafların karasal topraklarının doğal uzantılarında örtüşme mevcutsa, ikili bir anlaşmayla yapılır ya da anlaşmaya ulaşılamazsa ortak yönetim ya da istifade kararı alınabilir.
Müzakerelerde şu etkenler göz önüne alınır: (1) tarafların kıyılarının konfigürasyonu ve özel ya da olağandışı özellikle sahip olup olmadığı, (2) ilgili kıta sahanlığının fiziksel ve jeolojik yapısı ile doğal kaynakları, (3) Hakkaniyet ilkesi çerçevesinde makul oranda orantısallık (proportionality).
Bu çerçevede, Divan'ın belirlediği haritayla Federal Almanya'nın kıta sahanlığı kuzeybatı yönünde ince bir koridorla (haritada E-F doğrultusunda) Hollanda ve Danimarka'nın arasına girdi ve hakkaniyet ilkesinin uygulanması çerçevesinde kıyılara sıkışmaktan kurtuldu.
Karar; 1958 yılında imzalanıp 1964 yılında yürürlüğe giren Kıta Sahanlığı Sözleşmesi'nde sınırlandırma için mutabık kalınan eşit uzaklık hattı yönteminin ilk kez ötesine geçerek, hakkaniyet ilkesi uyarınca bir düzenlemeyi kabul etti. Bu çerçevede "mevuzat/yasa ötesinde hakkaniyet" (equity praeter legem) ilkesinin kullanımı açısından uluslararası deniz hukukunda önemli bir dönüm noktası oldu.

Libya-Malta Kıta Sahanlığı Davası, Libya ile Malta'nın taraf oldukları ve Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) 3 Haziran 1985 tarihinde karara bağladığı kıta sahanlığı sınırlandırma ihtilafı.

1958 yılında imzalanıp 1964 yılında yürürlüğe giren Kıta Sahanlığı Sözleşmesi'nin 6. maddesi kıta sahanlığı sınırlandırmasında ortay hat/eşit uzaklık hattı kıstasını belirlemiş, ancak Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) 1969 tarihinde Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davalarında aldığı kararla bu kıstasın sınırlandırmada tek yöntem olamayacağına hükmetmişti.
Bu çerçevede Malta, sözkonusu Sözleşme uyarınca Libya'yla arasındaki kıta sahanlığı sınırının ortay hattan geçmesi gerektiğini savunarak 1965 yılında Libya hükûmetine bu yönde teklifte bulundu ve 1966 yılında bu doğrultuda bir yasa çıkardı. Libya hükûmeti ise bu yasayı 1973 yılında reddetti. 23 Mayıs 1976 tarihinde taraflar bir tahkimname anlaşması imzalayarak ihtilafın UAD'a havalesi hususunda mutabık kaldılar ve 19 Temmuz 1982'de davayı Divan'a sevkettiler.

Davada Malta, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi uyarınca kıta sahanlığı sınırının ortay hattan geçmesi gerektiğini savundu (sağdaki haritada A-B hattı).
Buna mukabil Libya, doğal uzantı ve kıyı şeridi uzunluğu gibi etkenlerin gözönünde bulundurularak Malta adalarına kısıtlı etki verilmesi gerektiğini iddiayla, çok daha kuzeyden geçen bir sınırı savundu (sağdaki haritada C-D hattı).
İtalya ise bölgede hakları olduğunu iddiayla, davaya müdahil olma talebini Divan'a iletti.
Libya, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi'ne (1958) taraf olmadığından, ayrıca bu Sözleşmenin yerine geçecek olan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi de (1982) henüz yürürlüğe girmediğinden, taraflar bu iki Sözleşmedeki sınırlandırma yöntemleri yerine teamül hukukunun geçerli olması gerektiğinde mutabıktılar.
Divan, öncelikle coğrafî uzantı fikrinden uzaklaşarak Libya'nın fay hattı bölgesi (rift zone) tezini reddetti. Buna mukabil, Divan Malta'nın da sınırlandırmanın ortay hattan geçmesi yönündeki tezini de reddetti ve 1982 tarihli Tunus-Libya Kıta Sahanlığı Davası kararına da atıfla, hakkaniyete (equity) dayalı sınırlandırmayı vurguladı. Malta, 1977 tarihli Birleşik Krallık-Fransa Kıta Sahanlığı Davası'na atıfla bu davadaki sınırlandırmada anakaraya bağımlı adalara (Manş Adaları) kısıtlı etki verilirken ada ülkesi olan Birleşik Krallık'a tam etki verilmesi ve iki ülke arasında ortay hattın sınır kabul edilmesini örnek vererek, Malta'nın da ada devleti olmasından hareketle, devletlerin eşitliği prensibinden yola çıkarak sınırlandırmada ortay hattı savunmaya devam etti. Buna karşılık Libya da kıyı uzunlukları arasındaki büyük farka işaret ederek orantısallık (proportionality) ilkesini öne çıkardı.
Divan, orantısallığı tek kıstas olarak benimsememekle birlikte, hakkaniyete dayalı bir sınırlandırmada sınırın ortay hattın kuzeyinden geçmesi gerektiğini kabul etti. Devamla, sınırlandırmanın Sicilya ile Libya arasındaki afakî ortay hattın da (sağdaki haritada X noktası) güneyinden geçmesi gerektiğine hükmetti (zira aksi takdirde Malta'ya karasuları haricinde hiç etki tanınmamış olacaktı). Buna göre, Libya-Malta ortay hattı ile Libya-Sicilya afakî ortay hattı arasındaki 24 dakikalık farkın 3/4'ünü (18 dakika) Libya'ya veren Divan bu şekilde ortay hattın 18 dakika kuzeyinden geçen hattı sınırlandırma çizgisi olarak kabul etti.

Birleşik Krallık-Fransa Kıta Sahanlığı Davası (1977)
Tunus-Libya Kıta Sahanlığı Davası (1982)

Okyanus tabanlarında magmadan gelen malzemenin katılaşması ile oluşan kabuk. Okyanusal kabuk dünyanın bir parçası olan litosfer kabuğunun üzerinde bulunan okyanus havzalarıdır. Mafik kayaçlardan ya da demir ve magnezyum açısından zengin olan sima dan oluşur.

Sial'in kalınlığı okyanus ve deniz tabanlarında az iken, kara tabanlarında fazladır. Katmanı oluşturan taşlar daha çok volkanizmanın etkisiyle oluşmuştur. Ayrıca yoğunluğu en düşük katmandır (2,7g/cm³) . Bileşiminde Silisyum (Si) ve Alüminyum (Al) bileşikleri fazla olduğu için bu iki elementin sembolleri yan yana getirilerek katmana Sial adı verilmiştir.

Hemen Sial'in altında yer alan katılaşmış taşlardan oluşan katmandır. Bu katmanda kalınlık fazla değişmez, buna rağmen okyanus tabanlarında daha kalındır. Yoğunluğu Sial'den fazladır (3,3 g/cm 3). Bileşiminde Silisyum (Si) ve Magnezyum (Mg) bileşikleri fazla olduğu için bu iki elementin sembolleri yan yana getirilerek katmana Sima adı verilmiştir.
Okyanusal kabuk denince yaklaşık 3–4 km lik su tabakasının altında taban çamuru 1–2 km sediman, yaklaşık 4–5 km kalınlıkla okyanus bazaltları adı verilen toelitik bazaltlar yer almaktadır.

Yeryuvarlağı üzerindeki kabuk tabakası kıtasal ve osenik olmak üzere iki ana yapısal birime ayrılmaktadır. Kıtasal kabuk  yoğunluk yönden osenik kabuğa göre daha hafif ve daha kalındır. Osenik kabuk ise okyanusların ve denizlerin deniz havzalarının temelini teşkil etmektedir.

Okyanus tabanı: Genel olarak okyanus tabanları 3000– 4000 m den daha derin kısımlarda olup, Leontiev’e göre 20 milyon km² den daha fazla saha kapsamaktadır ve bu alan tüm okyanus sahasının ½ 60 ını oluşturur. Okyanusların tabında ince osenik tipte bir kabuk tabakası bulunur; bu kabuk tabakasında granitik kütle bulunmamaktadır. Ortalama kabuk kalınlığı 600–700 m civarındadır. Okyanus tabanlarında 1/1000'den daha az eğim gösteren son derece düz abisal ovalar bulunmaktadır.

Tabaka 1: Pekişmemiş veya yarı pekişmiş çökellerden ibarettir.
Tabaka 2: Bariz değildir kaydedilmiş boyuna dalga hızları çoğunlukla tortul kayalardan volkanitlerden ve granitlerden geçen dalga hızlarına benzemektedir.
Tabaka 3: Muhtemelen yeknesaktır. Kalınlık ve dalga hızlarının değerlendirilmesinde bu tabakanın nispeten yeknesak olduğu anlaşılmıştır.
Tabaka 4: Moho'nun (Kabuk ile manto arasındaki sınır)  altında mantonun bir üst bölümünü oluşturur. Moho'nun dış yüzeyi okyanusların altında ortalama 12 km ve kıtaların altında ise 35–50 km derinliğindedir.
Kabuk yeryüzünden Moho kesiklik yüzeyine kadar devam etmekte ve birbirinden  farklı kalınlıklara sahip kıtasal kabuk (25–75 km) ve okyanusal kabuk (5–7 km)  şeklinde tanımlanmaktadır.

Kıtalarda ve okyanuslarda farklı kalınlıklarda olan yerkabuğu yukarıda da belirtildiği  gibi kıtasal ve okyanusal kabuk şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Gözlemler, jeofizik incelemeler ve yorumlamalar üst kabuğun granitik bileşimde  olduğunu göstermektedir. Bu bölüm başlıca Silisyum ve Alüminyum elementlerinden oluştuğu için eski literatürde sial şeklinde adlandırılan bölüme karşılık gelmektedir. Bu  kesimin ortalama yoğunluğu 2,7 gr/cm³ tür.

Kıtasal kabuk bazalt/gabro bileşimindedir. Geniş ölçüde Silisyum, Alüminyum  ve Magnezyum elementlerinden oluştuğu için eski tanımlamalara göre sialsima  şeklinde adlandırılan bölüme karşılık gelmektedir. Bu kesimin ortalama yoğunluğu ise  2,8-3,0 gr/cm³ tür. Orojenik bölgelerde yaklaşık 75 km ye kadar ulaşabilen, genellikle 30–50 km  derinliklerde bulunan Moho Kesiklik Yüzeyi, kabuk ve üst manto arasındaki sınırı  çizmektedir

Kıtasal kabuktan çok farklı bir bileşim ve yapıya sahiptir. Üst manto  sınırını teşkil eden Moho Kesiklik Yüzeyi'ne kadar olan kalınlığı yaklaşık ortalama 6 km dolayındadır. Bir çökelme ortamı oluşturan ve ortalama derinliği yaklaşık 4400 m  olan okyanus tabanı üzerinde kalınlığı ortalama 500 m kadar olabilen pekişmemiş  derin deniz sedimanlarının varlığı, bunların altında da  görülen ve ofiyolitik istif olarak adlandırılan kayaç istifinin bulunduğu kabul  edilmektedir. 
Okyanusal kabuk kıtasal kabuğa oranla daha gençtir. Üst mantoya ait  magmatik malzemenin okyanus ortası sırtlardan veya manto yükseltilerinden itibaren  bazaltik bileşimli lavlar şeklinde devamlı olarak aşağı çıkması ve kabuğa eklenmesi  ile oluşmaktadır.

Kıtasal kabuk
Okyanus Ortası Sırtı
Mohorovičić süreksizliği
Levha tektoniği

Rogers, K .; Blake S .; Burton, K. (2008). dinamik gezegene giriş . Cambridge University Press. s. 19. ISBN 978-0-521-49424-3 .
DR Bowes (1989) magmatik Ansiklopedisi ve Metamorfik Petroloji, Van Nostrand Reinhold ISBN 0-442-20623-2
Clare P. Marshall, Rodos W. Fairbridge (1999) Jeokimya Ansiklopedisi, Kluwer Academic Publishers ISBN 0-412-75500-9
CMR Fowler (2005) Katı Yer (2nd ed.), Cambridge University Press, ISBN 0-521-89307-0
Condie, KC 1997. Levha tektoniği ve Kıtasal Evrim (4th Edition). 288 sayfa, Butterworth-Heinemann Ltd.

Erinç, S., Jeomorfoloji I, Der Yayınları, İstanbul, 2002
Atalay, İ., Denizaltı jeolojisi ve jeomorfolojisi, Atatürk Üniversitesi yayınları, No. 52 Edebiyat fakültesi yayınları, Erzurum, 1981
Atalayi İ., Genel Fiziki Coğrafya, Meta Basım, İzmir, 2005
Erol, O., 4..Çağ, Jeoloji ve Jeomorfoloji'nin Ana Çizgileri, Ank. Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara, 1979
Hoşgören, M.Y, Jeomorfoloji Terimler Sözlüğü, Çantay Yayınları, İstanbul, 2011.
Toksöz, N., Litosferin yitimi, Yer Yuvarı Ve İnsan, 1976
Arslan, R.L  "Kabuk Büyüme Kalıcı Myth" Yer Bilimleri 38 Avustralya Dergisi, 1991
Russell E. McDu, G. Ross Heath, Oceanic Litosfer; Levha tektoniği, denizatları Topoğrafya
Hillis, R. D.; R. D. Müller (2003) (İngilizce). Evolution and Dynamics of the Australian Plate. Geological Society of America.
Morelock, Jack (2004). Margin Strructure (İngilizce). Geological Oceanography. 2007

Sumatra (bazen Sumatera), Endonezya'ya ait bir adadır. Sunda Adaları'nın en batıda olanıdır. Yüzölçümü açısından dünyanın en büyük altıncı adasıdır. Ayrıca tamamıyla Endonezya'ya ait en büyük ada unvanına da sahiptir (diğer iki ada, Borneo ve Yeni Gine, kısmen Endonezya'da yer almaktadırlar). En büyük şehri 2.400.000 nüfusuyla Medan'dır.

Sumatra eski çağlarda adada bulunan bol miktarda altın kaynaklarından ötürü Sanskritçe Swarnadwīpa ("Altın Adası") ve Swarnabhūmi ("Altın Toprak") isimleriyle biliniyordu. Sumatra adını ilk olarak 1017 yılında Çin'e elçi gönderen Srivijaya kralı Sumatrabhumi ("Sumatra topraklarının kralı") kullandı. 10-13. yüzyıllarda Arap coğrafyacılar Açe'ye yakın bir krallık olan Lamri'ye ithafen Sumatra adası için Lamri (Lamuri, Lambri veya Ramni) adlarını kullandılar. 14. yüzyılın sonlarında Samudra krallığının yükselişiyle adanın da ismi Sumatra olarak yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı.

Milattan önce 500 yılında adaya gelenler Avustronezya dillerini kullandılar. Adada bilinen ilk krallık Kantoli Krallığıdır. Kantoli Krallığı 5. yüzyıla kadar Güney Sumatra'da gelişti. Ardından yerini Srivijaya İmparatorluğuna ve daha sonra da Sumadra Krallığına bırakmıştır. Srivijaya din olarak Budistliği benimsemiş ve merkezi de Palembang'tır. 7. ve 9. yıllarda ticaret ve fetih sayesinde bölgeye hakim oldular. İmparatorluk Malay kültürü ile Nusantara'ya kadar genişledi. İmparatorluk denizcilik faaliyetleri veya deniz gücü ile adadan adaya yayıldı. Palembang imparatorluğun bilimsel merkeziydi ve Çinli budistler I Ching'ten Sanskritçe burada ders alıyordu. I Ching Çin'e yaptığı seferlerle buraya getirdiği buist mesajları ve 2 el yazmasını 4 yıl harcayarak çevirmiştir. Srivijaya etkisini 11. yüzyıldan sonra kaybedip yerini Chola İmparatorluğuna bıraktı. Aynı zamanda İslam Dini Sumatra'da 6. ve 7. yüzyıllarda Arap ve Hindular sayesinde giriş yaptıktan sonra yayılmaya başladı. 13. yüzyıldan önce Sumatra Krallığı da İslam'ı kabul etti. Adayı ilk kez Marco Polo 1292 yılında ziyaret etti. Ondan sonra da Ibn Battuta iki kez biri 1345 ikincisi 1346'da adayı ziyaret etti. Daha sonra Sumatra Krallığı yerini Açe Sultanlığına bıraktı ve Açe sultanlığı 20. yüzyıla kadar etkisini sürdürdü. Hollanda ise yavaş yavaş Sumatra soylularının kontrolünü ele geçirdi. Daha sonra da kontrolü Hollanda şirketi olan Dutch East İndia Company ele geçirdi. Erken dönemlerde Endonezya bağımsızlık savaşının önemli kahramanları Sumatralı akademisyenler ve liderlerdir. Örnek olarak Mohammed Hatta ve Sultan Sjahrir'dir.

Açe (başkent: Açe)
Bangka-Belitung (başkent: Pangkalpinang)
Bengkulu (başkent: Bengkulu)
Jambi (başkent: Jambi)
Lampung (başkent: Bandar Lampung)
Riau (başkent: Pekanbaru)
Riau Adaları (başkent: Tanjung Pinang)
Batı Sumatra (başkent: Padang)
Güney Sumatra (başkent: Palembang)
Kuzey Sumatra (başkent: Medan)

Adanın en uzun ekseni, merkeze yakın ekvatoru geçerek yaklaşık 1.790 km (1.110 mil) kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanır. En geniş noktasında, ada 435 km (270 mil) uzunluğundadır. Adanın iç kısımlarına iki coğrafi bölge hakimdir: batıda Barış Dağları ve doğuda bataklık ovalar. Sumatra, Asya ana karasına en yakın Endonezya adasıdır.
Güneydoğuda Sunda Boğazı ile ayrılan Cava adası vardır. Kuzeyde, Malakka Boğazı ile ayrılan Malay Yarımadası (Asya anakarasında yer almaktadır), doğuda Karimata Boğazı'nın karşısında Borneo var. Adanın batısı Hint Okyanusu'dur.

Sumatra adasının en büyük yerleşim birimleri The World Gazetteer tarafından 2009 yılında yapılan araştırmaya göre:

Karar, Türkiye'de yayımlanan ulusal bir günlük gazetedir. Genel yayın yönetmenliğini İbrahim Kiras'ın yaptığı gazete, 28 Nisan 2015'te Akşam ve Star gazetelerinden ayrılan bir ekip tarafından önce e-gazete olarak yayımlanmaya başladı.

Kültür ve sanat editörü Saliha Sultan, 2020 yılı içindeki yazıları ile ‘Basın/Kültür Sanat’ dalında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından layık görüldü.
Karar, birtakım basın  ve medya kuruluşları tarafından AK Parti eski genel başkanı ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun fikir ve görüşlerine yakın bir çizgide olmakla nitelendiriliyor.

Elif Çakır
Taha Akyol
İbrahim Kiras
Fehmi Koru
Ahmet Taşgetiren
İbrahim Kahveci
Ali Bayramoğlu
Hakan Albayrak
Hakan Arslan
Akif Beki
Mehmet Ocaktan
Mensur Akgün
Mustafa Karaalioğlu
Mustafa Öztürk
Yıldıray Oğur
Yusuf Ziya Cömert
Alaattin Karaca
İsmet Berkan
Mehmet Ali Verçin
Beşir Ayvazoğlu
İskender Öksüz

Etyen Mahçupyan (2016-2018)
Mete Yarar (2016-2018)
Yağmur Atsız (Mayıs-Eylül 2016)

Oxford (telaffuzu /ˈɒksfɚd/ ( dinle)), İngiltere'nin güneydoğusunda bulunan kültürel ve tarihi açıdan önemli şehirlerinden biri. Dünyanın en köklü üniversitelerinden Oxford Üniversitesi'ne ev sahipliği yapan bu kent bir öğrenci şehri olma özelliğini yüzyıllardır korumaktadır. Dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerin varlığıyla oldukça kozmopolit bir yapıya sahip olan Oxford'un yaklaşık nüfusu 150.000'dir. Tarihi 8. yüzyıla kadar uzanan şehir, Oxford Üniversitesi'nin tarihi ve görkemli kolejleri, mimarisi ve kültürel geçmişiyle turistler için de bir cazibe merkezidir.

Oxford Üniversitesi dünyadaki en meşhur üniversitelerden biridir.
Önde gelen akademisyenler Oxford'a dünyanın her yerinden gelirler. Yeni profesörler, yakın zamanda enstitülerden üniversiteye geldiler. Kaliforniya Üniversitesi, Santa Barbara Üniversitesi, Stanford Üniversitesi, Konstanz Üniversitesi, Princeton Üniversitesi, Hong Kong Çin Üniversitesi, Yale Üniversitesi ve Amsterdam Üniversitesi bunlara örnek olarak verilebilir.

Oxford şehir merkezi, turistler için olağanüstü manzaralı bir yer olduğu kadar tüketicilerin de ziyaret ettiği çekici bir yerdir.
Westgate Alışveriş Merkezi "West Gate" de yer alır. Alışveriş Merkezi ve civarında pek çok sayıda büyük dükkân bulunur. Bunların başlıcaları, Primark, Bhs, Marks&Spencer, Sainsbury's, Sports World (Eskiden Sports & Soccer) ve Game gibi meşhur yerlerdir. Ayrıca Debenhams, HMV, McDonalds, Burger King, Boswells of Oxford ve büyük bir restorana sahip Waterstones kitap dükkânı da bu bölgede bulunur.

Blackwells Kitabevi, Oxford'da turist çeken çok popüler bir yerdir. Bu kitabevinde kitap satışları için ayrılan Avrupa'daki en büyük oda olan Norrington Odası bulunmaktadır. Bu boş odanın alanı yaklaşık olarak 930 m2'dir.

Ashmolean Müzesi
Pitt Rivers Müzesi
Somerville College
Bodleian Kütüphanesi
Carfax Kulesi
Oxford Botanik Bahçesi
Sheldonian Tiyatrosu
Aziz Mary Kilisesi (Oxford)

Oxford sıcaklık ve yağış durumu.

 Oxford iklim durumu 

Kaynak Oxford Hava tahmini

Partisyon; orkestra, oda müziği topluluğu, koro, bando gibi topluluklar için yazılan eserlerin bir bütün halinde görülmesini sağlayan notadır.
Partisyonda bulunan bir çalgının tek bir çalgının ya da grup olarak çalınan bir enstrümanın notasına parti denir. Örneğin: Flüt partisi ya da birinci keman partisi. Partiler alt alta sıralanmış olarak belli bir düzen içinde yazılıdır. Böylece, çalmakta olan her grubun aynı anda ne çaldığı görülebilir. Orkestra şefi ya da müziği yöneten kişi bu nota sayesinde müziğin sorunsuz ve düzenli bir biçimde seslendirilmesini sağlar. Aynı zamanda bu tür eserler incelenirken de eserin partisyonuna bakılır. Senfonik ya da koral bir eserde enstrümanlar partisyonda sırası ile aşağıdaki gibi yazılır:
Nefesli Çalgılar
Küçük flüt (Piccolo)
Flüt
Obua
Korangle (İngiliz kornosu)
Mi-bemol klarinet
Klarinet
Bas klarinet
Fagot
Kontrafagot
Korno
Trompet
Kornet
Trombon
Euphonium
Wagner tuba
Tuba
Vurmalı çalgılar
Timpani
Büyük davul ve zil
Klavyeli ya da telli çalgılar
Piyano
Arp
Çelesta
Vokal
Koro
Solist partisi
Yaylı çalgılar
I. Keman
II Keman
Viyola
Viyolonsel
Kontrabas

Yeni Zelanda Te Papa Tongarewa Müzesi (İngilizce: Museum of New Zealand Te Papa Tongarewa), Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington'da bulunan bir etnografya ve sanat müzesidir. Müze, 1992 yılında Yeni Zelanda Ulusal Müzesi ve Ulusal Sanat Galerisi'nin birleşmesi kurulmuş olup günümüz binasına 1998 yılında taşındı.
Her yıl ortalama 1,5 milyondan fazla insanın ziyaret etmesi, müzeyi dünyanın en çok ziyaret edilen 17. sanat galerisi yapmaktadır. Te Papa'nın felsefesi, birçoğu yerli Māori halkıyla derin atalardan kalma bağları koruyan kültürel hazinelerinin ardındaki yaşayan yüzü vurgulamaktadır.
Te Papa Tongarewa, Maoricede tam anlamıyla "hazine kabı" veya tam olarak "burada, Yeni Zelanda'da Toprak Ana'dan fışkıran değerli şeyler ve insanlarla dolu kap" anlamına gelmektedir.

'The designing of Te Papa'. Architecture New Zealand. Special edition, February 1998.

Resmî site

Asociación Latinoamericana de Integración (İspanyolca) (ALADI), Latin Amerika Entegrasyon Topluluğu'nun kısaltması. İngilizce kısaltmasıyla LAIA olarak da bilinir.
ALADİ 1960'ta kurulan Latin Amerika Serbest Ticaret Alanı (LAFTA) yerine kurulmuştur. ALADİ anlaşması 1980'de imzalanmış, 1981 Montevideo Anlaşması ile yürürlüğe girmiştir. ALADİ, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Küba, Ekvador, Meksika, Panama, Paraguay, Peru, Uruguay ve Venezuela olmak üzere on üç üyesi vardır. ALADI üyeleri ekonomik düzeylerine göre üç bölüme ayrılmıştır.

Çok gelişmiş ülkeler (Brezilya, Arjantin, Meksika)
Orta gelişmişlikte ülkeler (Şili, Kolombiya, Peru, Uruguay, Venezuela)
Az gelişmiş ükleker (Bolivya, Ekvator, Paraguay)
ALADI'de üye ülkelerle, üye olmayan ülkeler arasında örgütün diğer üyelerine imtiyaz verilmeksizin anlaşmalar yapılabilmektedir. Bunun tek istisnası Meksika'nın imzaladığı NAFTA anlaşmasının diğer ülkelere de genişletilmesi ilkesidir.
Merkezi Uruguay'ın Montevideo şehrindedir.

Amerikan Devletleri Örgütü (ya da resmî kurum adı İngilizce Organization of American States, OAS veya diğer resmî dillerdeki kısaltması ile OEA) genel merkezi Washington, Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan bölgesel bir uluslararası kuruluştur. Üyeleri Amerika kıtasında toprağı bulunan 35 bağımsız ülkedir.

OAS Sözleşmesi 30 Nisan 1948'de Kolombiya'nın başkenti Bogota'da toplanan IX. Panamerikan Konferansı'nda imzalandı. Örgütün amaçları Batı Yarıküresi'nde barış ve güvenliği güçlendirmek, üye devletler arasındaki anlaşmazlıkları barışçıl yollardan çözmeye çalışmak, ayrıca ekonomik, toplumsal ve kültürel konularda işbirliğini özendirmektir. Örgütün tutumu büyük ölçüde antikomünisttir. Ancak örgüt kurulduğu andan başlayarak ABD'nin etkisi altına girdi.
Örgütün en önemli organı yılda bir kez toplanan Genel Kurul'dur. Bundan sonra, üye devletlerin birbirine karşı bir saldırıda ya da saldırgan sayılabilecek bir eylemde bulunmaları durumunda yürütme organı işlevini gören Dışişleri Bakanları Danışma Kurulu gelir. Üçüncü bir organ ise sürekli görev başında olan ve bütün üye devletlerin birer elçisinden oluşan Daimi Kurul'dur. Bu organ OAS'ın yürütme komitesi işlevini görür. Bunların dışında, teknik sorunlarla ilgilenen uzmanlık komiteleri vardır. Örgütün Genel Sekreterliği Washington'dadır.

OAS'ın kurulmasının temelinde, Batı Yarıküresi ülkelerinin ABD'nin Monroe Doktrini'nde yer alan (özellikle de Amerika kıtasındaki bir ülkeye karşı girişilecek bir saldırının, kıtadaki bütün ülkelere yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceği ilkesini) benimsemesi bulunuyordu. Örgüt, ABD'nin kendini savunmak için derhal eyleme geçme hakkını kısıtlamaksızın, öbür ülkeler için de yükümlülükler yaratarak Monroe Doktrini'ni kıtasallaştırmaya çalıştı.
OAS'ın bölgesel güvenliğe ilişkin önemli kararları arasında, 1962'de Sovyet füzeleri taşıyan gemiler nedeniyle Küba'ya konan ablukada Başkan John F. Kennedy'nin ve 1965'te ABD'nin Dominik Cumhuriyeti'ne müdahalesinin desteklenmesi sayılabilir. Ekonomik ve toplumsal alanda elde edilen en önemli sonuç, İlerleme İçin İttifak'ın kurulmasını sağlayan, 1961 tarihli Punta del Este Sözleşmesi'nin OAS tarafından benimsenmesidir. 1979'da Kosta Rika'nın San Jose kentinde de Amerika Kıtası İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur.

Amerika kıtası üzerinde bulunan 35 bağımsız devletin hepsi OAS üyesidir.
5 Mayıs 1948'de uluslararası örgütün kuruluşunda yer alan kurucu 21 üye;

OAS sonraki yıllarda özellikle Karayipler'de bağımsızlıklarını kazanan yeni ülkelerinin katılımıyla genişledi;

 Barbados (1967)
 Trinidad ve Tobago (1967)
 Jamaika (1969)
 Grenada (1975)
 Surinam (1977)
 Dominika (1979)
 Saint Lucia (1979)
 Antigua ve Barbuda (1981)
 Saint Vincent ve Grenadinler (1981)
 Bahamalar (1982)
 Saint Kitts ve Nevis (1984)
 Kanada (1990)
 Belize (1991)
 Guyana (1991)
Küba'nın statüsü; 1962'de, Küba hükûmetinin Marksist-Leninist bir modele yönelme kararının diğer üyeler tarafından benimsenemeyeceği ve sosyalist bir ülkenin örgütün ilkeleri ve hedefleriyle uyuşmayacağı gerekçesiyle bu ülkenin OAS üyeliği donduruldu. Küba teknik olarak OAS üyesi olmasına rağmen toplantılara katılmamaktadır.
Kanada ve OAS; Kanada 1931'de dışişlerinde bağımsızlığını kazanmasına ve ABD'yle olan yakın ilişkilerine rağmen uzun yıllar Amerikan Devletleri Örgütü'nden uzak durmuştur. 1972'de daimi gözlemci ve 1990'da da tam üye olmuştur. Örgüte geç üye olmasına rağmen OAS içinde çok etkili durumdadır.
Gözlemciler: OAS'ta Avrupa Birliği ve Türkiye dahil 61 ülke ve uluslararası örgüt daimi gözlemci statüsündedir.

Honduras: 2009-2011 yılları arasında üyeliği askıya alındı.
Küba: 1962–2009 yılları arasında üyeliği askıya alındı.

Kırkikinci olağan kurul: Cochabamba, Bolivya, Haziran 2012
Kırkbirinci olağan kurul: San Salvador, El Salvador, Haziran 2011.
Kırkıncı olağan kurul: Lima, Peru, Haziran 2010.
Otuzdokuzuncu olağan kurul: San Pedro Sula, Honduras, Haziran 2009.
Otuzsekizinci olağan kurul: Medellín, Kolombiya, Haziran 2008.
Otuzyedinci olağan kurul: Panama City, Panama, Haziran 2007.
Otuzaltıncı olağan kurul: Santo Domingo, Dominik Cumhuriyeti, Haziran 2006.
Otuzbeşinci olağan kurul: Fort Lauderdale, Florida, Amerika Birleşik Devletleri, Haziran 2005.
Otuzdördüncü olağan kurul: Quito, Ekvador, Haziran 2004.
Otuzüçüncü olağan kurul: Santiago, Şili, Haziran 2003.
Otuzikinci olağan kurul: Bridgetown, Barbados, Haziran 2002.
Otuzbirinci olağan kurul: San José, Kosta Rika, Haziran 2001.
Otuzuncu olağan kurul: Windsor, Kanada, Haziran 2000.
Yirmidokuzuncu olağan kurul: Guatemala City, Guatemala, Haziran 1999.
Yirmisekizinci olağan kurul: Caracas, Venezuela, Haziran 1998.
Yirmiyedinci olağan kurul: Lima, Peru, Haziran 1997.
Yirmialtıncı olağan kurul: Panama City, Panama, Haziran 1996.
Yirmibeşinci olağan kurul: Montrouis, Haiti, Haziran 1995.
Yirmidördüncü olağan kurul: Belém do Pará, Brezilya, Haziran 1994.
Yirmiüçüncü olağan kurul: Managua, Nikaragua, Haziran 1993.
Yirmiikinci olağan kurul: Nassau, Bahamalar, Mayıs 1992.
Yirmibirinci olağan kurul: Santiago, Şili, Haziran 1991.
Yirminci olağan kurul: Asunción, Paraguay, Haziran 1990.
Ondokuzuncu olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Kasım 1989.
Onsekizinci olağan kurul: San Salvador, El Salvador, Kasım 1988.
Onyedinci olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Kasım 1987.
Onaltıncı olağan kurul: Guatemala City, Guatemala, Kasım 1986.
Onbeşinci olağan kurul: Cartagena de Indias, Colombia, Aralık 1985.
Ondördüncü olağan kurul: Brasília, Brezilya, Kasım 1984.
Onüçüncü olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Kasım 1983.
Onikinci olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Kasım 1982.
Onbirinci olağan kurul: Castries, Saint Lucia, Aralık 1981.
Onuncu olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Kasım 1980.
Dokuzuncu olağan kurul: La Paz, Bolivya, Ekim 1979.
Sekizinci olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Haziran/Temmuz 1978.
Yedinci olağan kurul: St. George's, Grenada, Haziran 1977.
Altıncı olağan kurul: Santiago, Şili, Haziran 1976.
Beşinci olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Mayıs 1975.
Dördüncü olağan kurul: Atlanta, Amerika Birleşik Devletleri, Nisan/Mayıs 1974.
Üçüncü olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Nisan 1973.
İkinci olağan kurul: Washington, D.C., Amerika Birleşik Devletleri, Nisan 1972.
İlk olağan kurul: San José, Kosta Rika, Nisan 1971.

Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası
Güney Amerika Uluslar Birliği
Karayip Ortak Pazarı
Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu

*OAS resmî sitesi 17 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

And Milletler Topluluğu (İspanyolca: Comunidad Andina), Bolivya, Kolombiya, Ekvador ve Peru olarak Güney Amerika ülkelerinden oluşan bir gümrük birliğidir. 1969 yılında Cartagena Anlaşması imzalanması ile ortaya çıkan bu ticaret bloğu 1996 yılına kadar And Paktı olarak adlandırıldı. Merkezi Peru'nun başkenti Lima'da bulunmaktadır.
And Topluluğu'nun Venezuela (ki o zamanlar bir üyesiydi) dahil olmak üzere olan Gayri Safi Yurt içi Hasılası, 2005 yılında 745,3 milyar ABD doları tutarında olup, 4.700.000 kilometre karelik bir alanda yaşayan 98 milyon nüfusu kapsar. Venezuela hariç 2011 yılında 902,86 milyar US $ GSYİH PPP tahmin edilmektedir.

Şu anki üyeler:
 Bolivya (1969)
 Kolombiya (1969)
 Ekvador (1969)
 Peru (1969)
Birlik üyeleri:
 Arjantin (2005),
 Brezilya (2005)
 Paraguay (2005)
 Uruguay (2005)
 Şili  (2006)
Gözlemci ülkeler:
 Meksika
 Panama
 Batı Sahra
Eski tam üyeler:
 Venezuela (1973–2006), MERCOSUR'a katılma sürecinde
 Şili (1969-1976 arası üyesi, 1976-2006 arası gözlemci, 2006 yılından bu yana ortak üyesi)

And Cumhurbaşkanlığı Konseyi
And Dış İlişkiler Bakanları Konseyi
Komisyon
Genel Müdürlüğü (Lima, Peru)
And Adalet Mahkemesi
And Kongresi (Bogota, Kolombiya)
Latin Amerika Rezerv Fonu
Simon Bolivar And Üniversitesi

Sebastián Alegrett (Venezuela) 1997–2002
Guillermo Fernández de Soto (Kolombiya) 2002–2004
Edward Allan Wagner Tizón (Peru) 2004–2006
Alfredo Fuentes Hernández (Kolombiya), geçici olarak 2006–2007
Freddy Ehlers Zurita (Ekvador), 2007

Aruba (Felemenkçe telaffuz: [aːˈrubaː]) ya da resmî adıyla Aruba Ülkesi (İngilizce: Country of Aruba), Karayip Denizi'nin güneyinde, Küçük Antiller'in yaklaşık 1.600 kilometre batısında ve Venezuela'nın 29 kilometre kuzeyinde yer alan bir ada. Kuzeybatı ile güneydoğu ucu arası 32 kilometre, en geniş noktası ise 10 kilometre uzunluğundadır. Bonaire ve Curaçao ile birlikte ABC Adaları olarak adlandırılmaktadır.
Aruba, Hollanda Krallığı'nı meydana getiren dört ülkeden biridir. Başkenti Oranjestad şehridir. Yüzölçümü 179 km2 (69,1 sq mi) olan adanın nüfusu 2010 sayımına göre 102.484'tür.

Oranjestad (Başkent)
Barcadera
San Nicolaas
Noord
Santa Cruz
Savaneta
Seroe Colorado

Aruba'nın resmî dili Felemenkçe ile Papiamento adlı karma (pidgin) dildir. Arubalılar İngilizce ve İspanyolcayı da az seviyede konuşabilirler.

Aruba Hükûmeti 28 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batı Latin dilleri veya Batı Romen dilleri; Latin dillerinin La Spezia-Rimini Hattı'na göre belirlenmiş altgruplarının iki altgrubundan biridir. İber-Romen ve Gallo-Romen gruplarını içermektedir. Gallo-İtalik de eklenebilir. Gruplandırma temelde çoğullaştırma için "s" kullanımı, bazı ünsüzlerin zayıflaması ve İtalyanca ve Rumencede /t͡ʃ/ olarak telaffuz edilen "Yumuşak C"nin /t͡s/ (genellikle sonradan /s/) olarak telaffuz edilmesine dayanır.
Karşılıklı anlaşılabilirliğe dayanrak Dalby, on üç dil saymaktadır: Portekizce, İspanyolca, Asturleonca (Asturyasça ve Leonca), Aragonca, Katalanca, Gaskonca, Provensal, Gallo-Valonca (Galloca ve Valonca), Fransızca, Arpitanca, Romanşça, Ladince ve Furlanca.
Bazı sınıflandırmalar İtalo-Dalmaçya'yı da içererek İtalo-Batı grubunu oluştururken bazıları İtalo-Dalmaçya'yı Doğu Latin'e dahil eder.
Sarduca hem Batı hem de Doğu Latin dillerinden önce ayrıldığı için iki gruba da sığmamaktadır.
Bugün en yaygın konuşulan dört Batı Latin dili; İspanyolca (y. 486 milyon ana dil, y. 125 milyon ikinci dil konuşuru), Portekizce (y. 220 milyon ana dil, y. 45 milyon ikinci dil konuşuru, çoğunlukla Lusofon Afrikası'nda), Fransızca (y. 80 milyon ana dil, y. 70 milyon ikinci dil konuşuru, çoğunlukla Frankofon Afrikası'nda) ve Katalancadır (y. 7.2 milyon ana dil konuşuru). Özellikle de Batı Afrika'da lingua franca olarak kullanılan Fransızca gibi bu dillerin birçoğunun ikinci ve üçüncü dil olarak çok sayıda konuşuru bulunmaktadır.

Gallo-Romen şunları içerir:

Oïl dilleri. Standart Fransızca, Pikardca, Valonca, Lorence ve Normancayı içerir.
Arpitanca, diğer adıyla Franko-Provensal. Hem Fransızcaya hem de Oksitancanın Provensal lehçesine benzer.
Oksitanca, diğer adıyla langue d'oc. Provensal ve Gaskonca gibi lehçelere sahiptir. Ayrıca Oksitan-Romen grubuna dahil edilir.
Gallo-Romen dilleri ayrıca şunları içerebilir:

Katalanca. Merkez Katalanca ve Valensiyaca şeklinde standart biçimlere sahiptir. Oksitan-Romen veya Doğu İber dili olarak sınıflandırılabilir.
Reto-Romen dilleri. İsviçre'deki Romanşça, Dolomitler bölgesindeki Ladince, Friuli'deki Furlanca bu gruba aittir. Gallo-Romen'in içine koyulabileceği gibi ayrı bir Batı Latin grubu olarak da sınıflandırılabilir.
Gallo-İtalik dilleri. Piyemontece, Ligurca, Lombardca, Emilyaca, Sicilya'daki Gallo-İtalik, Basilicata'daki Gallo-İtalik gibi dilleri içerir.
Oïl dilleri, Arpitanca ve Reto-Romen dilleri bazen Gallo-Reto dilleri olarak adlandırılır ancak çeşitli dilbilimciler, Gallo-İtalik ve Reto-Romen dillerinin özel bir birliğe sahip olduğunu ve haliyle Gallo-İtalik'i bu gruptan ayırmanın zor olduğunu söylemektedir.

İber Yarımadası'ndaki İber-Romen dilleri şunları içerir:

Batı İber dilleri:
Kastilya dilleri. İspanyolca ve Yahudi İspanyolcasını içerir.
Galiçya-Portekizce dilleri. Portekizce, Galiçyaca ve Fala dilini içerir.
Asturleonca dilleri. Doğudan batıya Kantabriyaca, Merkez-Doğu Asturyasça ve Leonca; kuzeyden güneye Leonca, Mirandaca ve Extremaduraca dillerini içerir.
Soyu tükenmiş Mozarapça. Batı İber de olabilir.
Doğu İber dilleri. Katalanca ve Aragonca gibi dilleri içerir, Oksitan-Romen'e de dahil edilir.

Bazen önceki grupların bir alt grubu olarak görülür, Gallo-Romen veya İber-Romen dillerinin tüm özelliklerine sahip olmayan dillerden oluşur. Şunları içerir:

Oksitanca, diğer adıyla langue d'oc. Provensal, Gaskonca, Aranca, Languedocça, Limousince ve Auverngnece gibi lehçelere sahiptir.
Katalanca. İki ana lehçe grubu vardır, Doğu Katalanca ve Batı Katalanca, standart biçimleri sırasıyla Merkez Katalanca ve Valensiyacadır.
Aragonca. Üç ana lehçe grubu vardır, Doğu, Batı ve Merkez Aragonca, bazen diğer grupların İspanyolcadan daha fazla etkilenmiş bir versiyonu olan Güney grubu da içerilir.

Batı İber veya Batı İber-Romen dilleri; Kastilya dillerini (İspanyolca, Ladino), Asturleoncayı (Asturyasça, Leonca, Mirandaca, Extremaduraca (bazen), Kantabriyaca), Navarra-Aragoncayı ve Galiçya-Portekizcenin torun dillerini içeren bir İber-Romen dilleri koludur.
Batı İber dilleri, birkaç yüzyıl öncesine kadar İber Yarımadasının batı, orta ve güney kısımlarını kaplayan ve Baskça ile Katalanca konuşan bölgeleri dışarıda bırakan bölgede bir lehçe sürekliliği içerisindeydiler. Bazı bölgelerde halen daha bu durum söz konusuyken (özellikle de yarımadanın kuzeyinde) dillerin sosyopolitik tarihlerinin farklılaşmasından ötürü (erken 12. yy'da Portekiz'in bağımsızlaşması, geç 15. yy'da İspanya'nın Kastilyacayı tercih eden Katolik hükümdarlar altında birleşmesi) İspanyolca ve Portekizce, birbirinden ayrışmaya devam ederek kardeş dillerinden daha yaygın olmaya ve hatta onların yerine geçmeye başlamıştır.
Galiçyaca-Portekizce ve Asturleonca gruplarının modern üyelerinin dil mi lehçe mi olduğu konusunda anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Yaygın ama tartışmalı bir sınıflandırma Portekizce ve Galiçyaca -ve aynı şekilde Asturyasça, Leonca ve Mirandaca- ayrı dillerdir demektedir. UNESCO'ya göre Kantabriyaca ve Estremaduraca Leoncanın eş-lehçeleri, ISO kodlarına göreyse Extremaduraca, Kastilyaca lehçesidir.
Papiamento; Portekizce, Yahudi-Portekizcesi ve İspanyolcadan türediği düşünülen ve Hollanda Karayipleri'nde konuşulan bir Batı İber kreol dilidir.

Kalın yazı dil ailesini/grubunu, hançer (†) ölü dilleri göserir.

El Salvador, Orta Amerika'da bir ülkedir. Kuzeydoğusunda Honduras, kuzeybatısında Guatemala ve güneyinde Pasifik Okyanusu ile çevrilidir. El Salvador'un başkenti ve en büyük şehri San Salvador'dur. El Salvador'un 2024 yılındaki nüfusunun 6 milyon olduğu tahmin edilmektedir.
Tarihsel olarak bölgeyi kontrol eden Mezoamerikan ulusları arasında Maya ve ardından Cuicatecler yer almaktadır. Arkeolojik anıtlar ayrıca MÖ birinci binyıl civarında erken bir Olmek varlığına işaret etmektedir. 16. yüzyılın başlarında İspanyol İmparatorluğu Orta Amerika topraklarını fethederek, Meksiko şehrinden yönetilen Yeni İspanya Genel Valiliğine dahil etti. Ancak, Yeni İspanya Genel Valiliği, 1524'te kolonileştirilen kıstakın günlük işlerinde çok az veya hiç etkiye sahip değildi. 1609'da, bölge İspanyollar tarafından Guatemala Genel Valiliği ilan edildi ve bu, 1821'de İspanya'dan bağımsızlığını kazanana kadar El Salvador olacak bölgeyi de içeriyordu. Zorla Birinci Meksika İmparatorluğu'na dahil edildi, ardından ayrıldı ve 1823'te Orta Amerika Federal Cumhuriyeti'ne katıldı. Federasyon 1841'de dağıldığında, El Salvador bağımsız bir devlet oldu. Daha sonra, 1896'dan 1898'e kadar süren, Honduras ve Nikaragua ile kısa ömürlü bir birlik olan Büyük Orta Amerika Cumhuriyeti'ni kurdu. 
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar El Salvador, darbeler, isyanlar ve bir dizi otoriter yöneticinin karakterize ettiği kronik siyasi ve ekonomik istikrarsızlık yaşadı. Süregelen sosyoekonomik eşitsizlik ve iç karışıklık, 1979-1992 yılları arasında askeri yönetim ile solcu gerilla gruplarının koalisyonu arasında yaşanan El Salvador İç Savaşı'na yol açtı. Çatışma, Chapultepec Barış Anlaşmaları ile sona erdi. Bu müzakere edilmiş anlaşma, günümüze kadar devam eden çok partili anayasal bir cumhuriyet kurdu. İç savaş sırasında ve sonrasında, çok sayıda El Salvadorlu Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. 1980'den 2008'e kadar yaklaşık bir milyon El Salvadorlu Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti ve 2008'de ABD'deki altıncı en büyük göçmen grubu oldular.
El Salvador ekonomisi tarihsel olarak tarıma dayanmaktadır; bu durum, 16. yüzyılda İspanyolların yerli kakao mahsulünü kontrol altına almasıyla başladı ve üretim Izalco'da yoğunlaştı; ayrıca La Libertad ve Ahuachapán dağlarından elde edilen balsam da önemli bir rol oynadı. Bunu, 19. yüzyılda, özellikle boya olarak kullanımı nedeniyle çivit bitkisinin kullanımında bir patlama izledi. Daha sonra odak noktası kahveye kaydı ve 20. yüzyılın başlarında ihracat gelirlerinin %90'ını oluşturdu. El Salvador o zamandan beri kahveye olan bağımlılığını azalttı ve ticaret ve finansal bağlantıları açarak ve imalat sektörünü genişleterek ekonomisini çeşitlendirmeye başladı. 1892'den beri El Salvador'un para birimi olan kolon, 2001 yılında ABD doları ile değiştirildi. 2019 itibarıyla, El Salvador ekonomisi, komşu ülkeler arasında en düşük gelir eşitsizliği seviyesini sağladı. 2021 yılında yapılan bir çalışmada yer alan 77 ülke arasında El Salvador, iş yapma açısından en az karmaşık ekonomilerden birine sahipti.

İspanyol kâşif Pedro de Alvarado 1524 yılında Meksika'dan yola çıkarak El Salvador adını verdiği yere geldiğinde, burada yerliler yaşıyordu. İspanya, El Salvador ile birlikte etrafındaki birçok ülkeyi 300 sene boyunca işgal etti. 1821 yılına kadar Guatemala'ya bağlı bir eyalet olan ülke, buradaki İspanyol yönetiminin sona ermesinden sonra 1823 yılında Orta Amerika Federasyonu içerisinde bulunan bir ülke oldu. Federasyonun 1840'ta dağılmasından sonra 30 Ocak 1841'de bağımsızlığını ilân etti.
1970'li yıllarda sağ ve sol çatışmalarına sahne olan ülke, 1979 yılında cuntacıların iktidara gelmesi ile duruldu. Cunta bazı reformları başlattı fakat şiddet tırmanmaya devam etti. 1981'de Marksist gerillalara karşı ABD yardım yolladı.

Nüfusun etnik dağılımı: melez %90, Amerika yerlileri %1, beyaz ırk %9 olup halkın çoğunluğu Katoliktir (%86). 20 bin civarında Müslüman halk bulunur.
Ülkede İspanyolca, Nahua (Amerika yerlileri arasında yaygındır) dilleri konuşulur. Ülkenin okur yazar oranı %80.2'dir.

El Salvador'daki devlet okulu sistemi ciddi kaynak yetersizliği sıkıntısı çekmektedir. Devlet okullarındaki sınıf mevcudu, sınıf başına 50 öğrenciye kadar çıkabilmektedir. Yeterli maddi imkâna sahip Salvadorlular, çocuklarını devlet okullarından daha iyi eğitim verdiği düşünülen özel okullara yollamayı tercih eder. Çoğu özel okul, Amerikan veya Avrupai bir eğitim sistemini ya da başka bir gelişmiş eğitim sistemini benimser. Düşük gelirli aileler ise çocuklarını devlet okullarına yollamak mecburiyetinde kalır.
El Salvador'da eğitim lise boyunca ücretsizdir. 9 yıllık temel eğitimin (ilk-ortaokul) ardından öğrencilerin iki yıllık ve üç yıllık lise arasında seçim yapma hakkı vardır. İki yıllık bir lise öğrenciyi üniversiteye hazırlar. Üç yıllık liseye giden bir öğrenciyse iş gücüne katılarak meslekî kariyer yapabilir veya bir üniversiteye girerek seçtiği alanda eğitimini devam ettirebilir.
El Salvador'daki üniversiteler merkezi bir eğitim kurumunu, El Salvador Üniversitesi'ni ve birçok özel üniversiteyi bünyesinde barındırır. 2019 Küresel İnovasyon Endeksi'nde 108. olan El Salvador, 2020'de 92. sıraya yükselmiştir.

El Salvador'un ekonomisi zaman zaman deprem ve kasırga gibi doğal afetler, büyük ekonomik sübvansiyonları zorunlu kılan hükûmet politikaları ve resmi yolsuzluk nedeniyle engellendi. Sübvansiyonlar öyle bir sorun haline geldi ki Nisan 2012'de Uluslararası Para Fonu (IMF) merkezi hükûmete 750 milyon dolarlık bir krediyi askıya aldı. Başkan Funes'in kabine şefi Alex Segovia, ekonominin "çöküş noktasında" olduğunu kabul etti.
Antiguo Cuscatlán, ülkedeki tüm şehirlerde kişi başına en yüksek gelire sahiptir ve uluslararası bir yatırım merkezidir.
2008 yılında satın alma gücü paritesindeki GSYİH'nın 25.895 milyar ABD doları olduğu tahmin edilmektedir. Hizmet sektörü GSYİH'nin %64,1 ile en büyük bileşenidir, bunu %24,7 ile sanayi sektörü izlemektedir (2008 tahmini). Tarım, GSYİH'nın sadece %11,2'sini temsil etmektedir (2010 tahmini).
GSYİH, 1996'dan sonra yıllık ortalama %3,2 reel büyüme oranıyla büyüdü. Hükûmet, serbest piyasa girişimlerini taahhüt etti ve 2007 GSYİH'sının reel büyüme oranı %4,7 idi.
1999 yılı Aralık ayında net uluslararası rezervler 1,8 milyar ABD Dolara veya kabaca beş aylık ithalata eşittir. Bu sert para tamponu ile birlikte çalışacak olan Salvador hükûmeti, 1 Ocak 2001'den başlayarak ABD dolarının Salvadoran colón ile birlikte yasal ihale haline geldiği ve tüm resmi muhasebenin ABD doları olarak yapıldığı parasal bir entegrasyon planını üstlendi. Bu nedenle hükûmet, ekonomideki kısa vadeli değişkenleri etkilemek için açık piyasa para politikalarının uygulanmasını resmen sınırlandırmıştır. Eylül 2007 itibarıyla net uluslararası rezerv 2.42 milyar dolar olarak gerçekleşti.
El Salvador'da, daha çeşitlendirilmiş bir ekonomi için yeni büyüme sektörleri geliştirmek uzun zamandır bir meydan okuma olmuştur. Geçmişte ülke altın ve gümüş üretti, ancak yakın zamanda yerel ekonomiye yüz milyonlarca dolar eklemesi beklenen madencilik sektörünü yeniden açma girişimleri, Başkan Saca'nın Pacific Rim Mining Corporation'ın faaliyetlerini kapatmasının ardından çöktü. Bununla birlikte, Orta Amerika Mali Araştırmalar Enstitüsü'ne (Estudios Fiscales için Instituto Centroamericano, İspanyolca kısaltmasıyla) göre, metal madenciliğinin katkısı, 2010-2015 yılları arasında ülkenin GSYİH'sının %0,3'ü ufaktı. Güdüler, ülkedeki yerel sakinlerden ve taban hareketlerinden güçlü destek aldı. NACLA'ya göre, gelen Başkan Funes daha sonra bir şirketin ülkenin ana nehirlerinden birinde siyanür kontaminasyonu riskine dayanarak ilave izin başvurusunu reddetti.
Diğer eski sömürgelerde olduğu gibi, El Salvador da yıllardır tek ihracat yapan bir ekonomi (bir tür ihracata dayanan bir ekonomi) olarak kabul edildi. Sömürge dönemlerinde, El Salvador gelişen bir indigo ihracatçısıydı, ancak 19. yüzyılda sentetik boyaların icat edilmesinden sonra, yeni oluşturulan modern devlet ana ihracat olarak kahveye dönüştü.
San Miguel, El Salvador'un önemli bir ekonomik merkezidir ve Orta Amerika'daki en büyük eğlence ve yemek festivallerinden biri olan "San Miguel Karnavalı" na ev sahipliği yapar.
Hükûmet, dolaylı vergilere odaklanarak mevcut gelirlerinin tahsilatını iyileştirmeye çalışmıştır. Eylül 1992'de uygulanan %10 katma değer vergisi (İspanyolca IVA) Temmuz 1995'te %13'e yükseltildi.
Enflasyon istikrarlı ve bölgedeki en düşük seviyelerden biri olmuştur. 1997'den bu yana enflasyon ortalama %3 olmuştur ve son yıllarda %5'e çıkmıştır. Serbest ticaret anlaşmaları sonucunda, 2000'den 2006'ya kadar, toplam ihracat %19 büyüyerek 2.94 milyar $'dan 3.51 milyar $'a, toplam ithalat ise %54 artışla 4.95 milyar $'dan 7.63 milyar $'a yükseldi. Bu durum dış ticaret açığında %102 artışla 2.01 milyar $'dan 4.12 milyar $'a çıktı.
El Chorreron, El Salvador; turizm, Salvador ekonomisinin en hızlı büyüyen sektörüdür.
El Salvador açık ticaret ve yatırım ortamını teşvik etti ve telekomünikasyon, elektrik dağıtımı, bankacılık ve emeklilik fonlarına kadar uzanan bir özelleştirme dalgası başlattı.

El Salvador 1892 yılından 2001 yılına kadar Kolon adı verilen yerel bir para birimi kullanmaktaydı. 2001 yılına gelindiğinde Merkez Bankası rezervlerine Amerikan doları ekledi ve para birimi olarak ABD dolarına geçildi.
9 Haziran 2021 Çarşamba günü ise meclisten geçen bir genelge ile Amerikan Doları'nın yanında kripto para olarak bilinen Bitcoin'in de para birimi olarak kullanılması 62'ye 19 kabul oyu ile yasa olarak geçti.
El Salvador dünya ülkeleri arasında kripto parayı resmi para olarak kullanan ve Merkez Bankası rezervi yapan ilk ülke olmuş oldu.

Ferdinand Emmanuel Edralín Marcos (11 Eylül 1917 – 28 Eylül 1989), 1965-1986 arasında Filipinler devlet başkanı. Kurduğu otoriter rejim, yolsuzluklar ve baskı uygulamaları nedeniyle büyük tepki uyandırmıştır.
Ortaöğrenimini Manila'da tamamladı; 1930'ların sonlarında da Filipinler Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Siyasetle uğraşan babasının bir rakibini öldürdüğü (1933) iddiasıyla hakkında açılan davadan Kasım 1939'da mahkûm oldu. Ama kararın bozulması için Filipinler Yüksek Mahkemesi'ne başvurması sonucunda ertesi yıl aklandı. Manila'da avukatlık yapmaya başladı. II. Dünya Savaşı sırasında Filipinler ordusunda subaydı. Japonlara tutsak düştü, ama Bataan'dan Luzon'a kadar süren ölüm yürüyüşü sırasında sağ kalmayı ardından da kaçmayı başardı. Sonradan Filipin direniş hareketinin önderlerinden biri olduğunu iddia ederek siyasi konumunu pekiştirmeye çalıştıysa da, resmî ABD arşivleri 1942-1945 arasında Japonlara karşı yürütülen mücadelede hemen hiçbir rolünün bulunmadığını ortaya koymuştur.
Marcos, 1946-1947 yıllarında, bağımsız Filipinler Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı olan Manuel Roxas'ın teknik danışmanlığını üstlendi. 1949-1959 arasında Temsilciler Meclisi ve 1959-1965 arasında Senato üyeliği, 1963-1965 döneminde de Senato başkanlığı yaptı. 1965'te başkan adayı seçilmemesi üzerine Roxas'ın kurduğu Liberal Parti'den ayrılarak Milliyetçi Parti'ye geçti. Bu partinin adayı olarak devlet başkanı ve Liberal Parti adayı olan Diosdado Macapagal'a karşı pahalı ve sert bir kampanya yürüttü. Seçimleri kazanarak 30 Aralık 1965'te başkanlık görevini üstlendi. 1969'da yeniden seçilerek Filipinler'de bu görevi iki dönem üst üste sürdüren ilk başkan oldu. 1965-1969 arasında tarım, sanayi ve eğitim alanlarında belirli ölçüde gelişme sağladı. Ama zamanla güçlü öğrenci gösterileri ve kent gerillasının yükselen mücadelesiyle karşılaştı. 21 Eylül 1972'de komünist ve yıkıcı güçler'i gerekçe göstererek sıkıyönetim ilan etti. Hızla hareket ederek muhalif politikacıları tutukladı ve silahlı kuvvetleri rejimin bir baskı aracı hâline getirdi.
Marcos, sıkıyönetim döneminde habeas corpus güvencesini ortadan kaldırmak da içinde olmak üzere birçok olağanüstü yetkiyi elinde topladı. 1973'te ilan ettiği yeni anayasayla yetkilerinin artırdı ve parlamenter bir sistem oluşturarak başbakanlığı da üstlendi. 17 Ocak 1981'de sıkıyönetimi kaldırdıysa da otoriter yönetimini sürdürdü. 16 Haziran 1981'de yapılan seçimlerde yalnızca görünüşte kalan bir muhalefete karşı seçimleri kazandı ve 30 Haziran'da altı yıllık bir dönem için yeniden devlet başkanı oldu. 1954'te evlendiği eski güzellik kraliçelerinden İmelda Romuáldez Marcos, 1972'de başlayan sıkıyönetim döneminde yönetimin güçlü kişilerinden bir durumuna geldi; Manila valiliği (1975-1986) ile konut ve çevre bakanlığı (1979-1986) görevlerini üstlendiği dönemde kamu yönetimindeki ve sanayi işletmelerindeki yüksek gelirli mevkilere akrabalarını getirmesi yüzünden yoğun biçimde eleştirildi.
1983'e gelindiğinde Marcos'un sağlığı bozulmaya başlamış, muhalefet hareketi de oldukça büyümüştü. Hem Marcos'a, hem de gittikçe güçlenen Yeni Halk Ordusu'na siyasi bir alternatif oluşturmak umuduyla 21 Ağustos 1983'te Manila'ya dönen Benigno Aquino Jr. uçaktan inerken vurularak öldürüldü. Başkanlığı sürdürmek isteyen Marcos 1986'da seçimlerin yapılacağını ilan etti. Ama Aquino'nun dul karısı Corazon Aquino kısa sürede güçlendi ve muhalefetin başkan adayı oldu. Marcos 7 Şubat 1986'da yapılan seçimleri kazandığını ilan ettiyse de, seçimlere hile karıştırdığı ortadaydı. Bu arada Filipin ordusu Marcos yandaşlarıyla başkanlığın Aquino'nu yasal hakkı olduğunu savunanlar arasında bölündü. Artan gerginlik, ancak ABD'nin desteğini çekmesinden sonra Marcos 25 Şubat 1986'da ülkesinden ayrılarak Hawaii'ye gitmesi üzerine sona erdi.
Daha sonra elde edilen kanıtlar, Marcos ve ailesi ile yakın çevrelerinin iktidarları döneminde çeşitli yolsuzluklarla Filipinler ekonomisine milyarlarca dolarlık zarara soktuklarını ortaya koydu.
Oğlu Bongbong Marcos 2022 Filipinler Başkanlık Seçimleri'ne aday olarak katıldı. 9 Mayıs 2022 tarihinde yapılan seçimler sonucunda 58,92 oy oranıyla Filipinler'in yeni cumhurbaşkanı oğlu Bongbong Marcos oldu. Oğlunun ülkenin yeni cumhurbaşkanı olması ile Marcos Ailesi tam 36 yıl sonra tekrar iktidar oldu.

Guatemala İspanyolcası (kendilerince chapín, ladino chapín, İspanyolca español guatemalteco, castellano guatemalteco), Guatemala'da yerli Guatemala Kızılderilileri ile İspanyol göçmenlerin melezi (Mestizo) olan Ladinolar tarafından konuşulan İspanyolcanın Orta Amerika İspanyolcası lehçe grubuna giren bir şivesi. Bölgesel olarak voseo kullanımı görülebilir.

chapín - Guatemala Mestizosu (los ladinos chapines), Guatemala İspanyolcası
chish - tiksinti belirten ünlem
chucho - köpek
caite - sandalet, terlik
canche - sarışın
cincho - kayış, kemer
colocho - kıvırcık (saç)
mosh - yulaf lapası
patojo - çocuk
shuco - kirli
pisto - para
ishto - velet
pajilla - saman
bolo - sarhoş
poporopo - mısır patlağı

Acevedo-Halvick, Ana (Haziran 2006). "Cortesía verbal (introducción)" (PDF). Voces. Cilt 1. Universidad Rafael Landívar. ss. 21-71. 11 Eylül 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Ocak 2013. 
Pinkerton, Anne (Eylül 1986). "Observations on the Tu/Vos Option in Guatemalan Ladino Spanish". Hispania. 69 (3). American Association of Teachers of Spanish and Portuguese. ss. 690-698. 
Predmore, Richard L. (1952). "El sufijo-al en el español de Guatemala" (PDF). Nueva Revista de Filología Hispánica. 6 (2). ss. 140-144. 11 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)4 Mayıs 2010. 
Toursinov, Antón (2001). "Lexical peculiarities of Guatemalan national variant of Spanish" (PDF). Intercultural Communication. Chelyabinsk State University. ss. 143-150. 2 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)18 Ocak 2013. 
Toursinov, Antón (Ekim 2002). "Stylistic variability of pronoun addresses in modern Spanish of Guatemala". Language and Literature. 17 (3). Tyumen State University. 2 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Ocak 2013. 
Utgård, Katrine (2006). Fonética del español de Guatemala Análisis geolingüístico pluridimensional (MA thesis) (PDF). University of Bergen. 24 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 18 Ocak 2013.

Güney Amerika Uluslar Topluluğu, Peru'daki tarihi İnka kenti Cuzco'da buluşan 12 Latin Amerika ülkesinin üst düzey yetkililerinin öncülüğünde; ABD, Avrupa ve Asya'ya karşı ellerini siyasi ve ekonomik olarak güçlendirmek için temellerini attıkları yeni oluşumdur.
Peru Devlet Başkanı Alejandro Toledo, And Dağları'ndaki güneş tapınağı Coricancho'da temeli atılan Güney Amerika Uluslar Topluluğunun (GAUT) emelini, "Bugün 361 milyon sakini olan yeni bir ülkemiz oldu. Bu, küreselleşmenin meydan okumalarıyla başa çıkmamıza, daha adil ve eşitlikçi bir sürece dönüştürmemize yardım edecek" diye duyurmuştur.

Simón Bolívar önce Venezuela'yı bağımsız kıldı. Daha sonra; 1819'da Kolombiya, 1822'de Ekvador, 1824'te Peru ve 1825'te Bolivya bağımsız oldu. Bugünkü Kolombiya, Ekvador, Venezuela ve Panama topraklarını içeren Büyük Kolombiya Cumhuriyeti ilan edildi ve Simón Bolívar da başkan oldu. Bolivar daha sonra Büyük Kolombiya Cumhuriyeti'nin başkanlığını, ölümünden kısa bir süre önce, 1830'da bıraktı.

Güney Amerika Enerji Konseyi

Cochabamba Bildirgesi onaylandı - Prensa Latina Türkçe 22 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hispanik, genel olarak İspanya'dan, İspanyollardan ve İspanyol kültüründen türemiş ya da bu kültürle ilgili anlamında kullanılan bir sözcüktür. Dile dayalı bir tanımlamadır ve ırksal bir aidiyet belirtmez. Hispanik terimi 1970'li yıllarda ortaya çıkmış ve kültürel kökenleri Meksika, Porto Riko, Küba, Orta Amerika ve diğer Latin Amerika ülkeleri olanlar için Amerikan Nüfus Dairesi tarafından kullanılmıştır. Terim kimi zaman İspanyolları ve Brezilyalıları da içine alır. (Brezilya'nın asıl dili Portekizcedir.) Hispanik terimi Amerikan Nüfus Dairesi tarafından resmi olarak türetilmiş ve kullanılmış olmasına rağmen, birçok insan bu tabirin kendilerini temsil ettiğini kabul etmemektedir.
Meksika ve Orta Amerika'daki bazı Latin Amerika ülkeleri halklarına ABD'de verilen ad olarak sıkça kullanılır. ABD'de 44 milyon nüfus ve yüzde 15 seçmen oranıyla azınlıklar arasında ilk sırayı oluştururlar. Nüfus yoğunluğu en çok olan eyaletler, Meksika sınırında olan ve başta Kaliforniya olmak üzere Teksas, Arizona, Florida ve New Mexico eyaletleridir.

Meksikalı - 28 milyon nüfus (%65)
Porto Rikolu - 4 milyon nüfus (%8.6)
Kübalı - 1.5 milyon nüfus (%3.7)

Hollanda Antilleri (Felemenkçe: Nederlandse Antillen), eski adıyla Hollanda Batı Hint Adaları, Karayip denizinde iki ada topluluğu olarak Küçük Antiller'in bir parçası olup Hollanda Krallığı'nın özerk bir bölgesini oluşturmaktaydı. Adaların ekonomileri genellikle turizm, kıyı bankacılığı ile petrol rafinerilerine (Aruba, Curaçao'da) dayalı olmaktaydı ve yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığının da önemli bir gelir kaynağı olduğu öne sürülmekteydi.
Ancak 10 Ekim 2010'da yapılan referandum sonucunda, Hollanda Antilleri dağılmış, Bonaire, Saba ve Sint Eustatius adaları BES Adaları'nı meydana getirip Hollanda'nın üç özel belediyesi olmuştur. Aruba (1986'da Hollanda Antilleri'nden ayrıldı), Curaçao, Sint Maarten ise doğrudan Hollanda Krallığı'na bağlı 3 özerk bölge olmuştur.

Adalar önce İspanya sonra bazıları Büyük Britanya, sonra da 17. yüzyılda Hollanda sömürgeleri olmuştur.
Hollanda Batı Hint Ortaklığınca Afrika'dan Amerika'ya köle taşımacılığında aktarma noktaları olarak kullanılmışlardır. Bu durum köleliğin yasaklandığı 1863 yılına dek sürmüştür.
1954 yılında, adalar sömürge konumundan Hollanda Krallığı'na bağlı özerk bölgeler konumuna yükseltilmişlerdir.
Aynı Krallığa bağlı Hollanda ile sözde eşit konumda olmalarına karşın, altyapı, hayat standardı ve sağlık güvencesi gibi konularda Hollanda'nın çok gerisindeydi. Son yıllarda, turizme bağlı olarak hızlı gelişme göstermelerine rağmen; Hollanda'nın yardımları gelirlerinde önemli yer tutmaktaydı.
Aruba adası 1986 yılında Hollanda Antilleri'nden ayrılıp, doğrudan Hollanda Krallığı'nın özerk bölgesi olmuştur. Öteki adalar da, zaman zaman konumlarını sorgulamakta, tam bağımsızlıktan, özerkliğin bile olmadığı "Hollanda ili" olmaya kadar değişen seçenekler tartışılmaktadır.

İlk olarak, 1982'deki Ada Düzenlemesi, Hollanda Antilleri'ne bağlı 4 bölgeyi belirledi, Bonaire, Curaçao, Aruba ve Rüzgârüstü Adaları. Ancak 1983'te Rüzgârüstü Adaları 3'e ayrıldı ve Bonaire, Curaçao ve Aruba ile birlikte Sint Maarten, Sint Eustatius ve Saba'da Hollanda Antilleri bölgelerine eklendi. 1 Ocak 1986'da, Aruba, Hollanda Antilleri'nden ayrıldı ve direkt Hollanda Krallığı'na bağlı özerk ülke oldu ve böylece ilk ayrılık gerçekleşmiş oldu. Bu sayede Hollanda Antilleri'ne bağlı bölge sayısı 6'dan 5'e düştü ve diğer bölgelerde özerk olma fikrini düşünmeye başladı. 2005'teki ilk referandumda, Hollanda Antilleri'nin dağılmamasına karar verildi.
Ancak, 10 Ekim 2010'da yapılan referandum sonucunda, Hollanda Antilleri dağılmış, Bonaire, Saba ve Sint Eustatius adaları BES Adaları'nı meydana getirip Hollanda'nın üç özel belediyesi olmuştur. Aruba (1986'da Hollanda Antilleri'nden ayrıldı), Curaçao, Sint Maarten ise doğrudan Hollanda Krallığı'na bağlı 3 özerk bölge olmuştur. İşte oluşan yeni bölgeler;

Ülkenin baş yöneticisi yerel olarak vali tarafından temsil edilen Hollanda kralı ya da kraliçesi idi. Aynı sistem ise oluşan yeni bölgelerde de geçerli olacak.
Vali, Yerel Bakanlar Kuruluna da başkanlık yapmaktaydı. Yasama ise iki düzeyde yapılır; üst düzeyde, her adanın bir yetkilisinin bulunduğu Hollanda Antilleri Bakanlar Kurulunca yapılırdı, yerel olarak ise her adanın kendi Bakanlar Kurulunca yapılırdı.

2004 yılında Hollanda Antilleri ile Hollanda'nın oluşturduğu bir kurul Hollanda Antilleri'nin gelecekteki konumu konusunda bir rapor hazırlamıştır. Kurul raporda, Hollanda Krallığı'nın tüzüğünün Hollanda Antilleri'nin kaldırılması yönünde değiştirilmesini salık vermiştir. Öneriye göre Hollanda Krallığı'na bağlı iki yeni özerk bölge oluşturulmalıdır: Kurasao ile Sint Maarten. Bonaire, Saba ile Sint Eustatius ise doğrudan (kendisi de Hollanda Krallığı'na bağlı olan) Hollanda'ya bağlanmalıdır.
8 Nisan 2005'te yapılan %54 katılımlı halk oylamasında, Kurasaolıların %70'i Kurasao'nun özerk bölge olarak (arada Hollanda Antilleri olmadan) Hollanda Krallığı'na bağlanması, %23'ü ise doğrudan (bir ili olarak) Hollanda'ya bağlanması yönünde oy kullanmışlardır. Bu halk oylaması bağlayıcı olmasına karşın uygulanma tarihi yönünde daha açıklama yapılmamıştır. Sint Eustatius'ta ise, yaşayanların %76'sı şu andaki durumu koruyarak, Hollanda Antilleri'nin parçası olarak kalmak istediklerini belirtmişlerdir.
10 Ekim 2010'da yapılan referandum sonucunda, Hollanda Antilleri dağılmış, Bonaire, Saba ve Sint Eustatius adaları BES Adaları'nı meydana getirip Hollanda'nın üç özel belediyesi olmuştur. Aruba (1986'da Hollanda Antilleri'nden ayrıldı), Curaçao, Sint Maarten ise doğrudan Hollanda Krallığı'na bağlı 3 özerk bölge olmuştur.

Adalar üç bin kümeden oluşuyordu:
Venezuela açıklarında (Aruba'ya yakın): 

Bonaire, ("Küçük Bonaire" adı verilen küçük adacığıyla birlikte).
Curaçao, ("Küçük Kurasao" adı verilen küçük adacığıyla birlikte).
Kuzeyde, Porto Riko'nun doğusunda yer alan:

Saba
Sint Eustatius (Sint Eustatius)
Sint Maarten (Sint Maarten -Adanın kuzeyi Saint-Martin olarak adlandırılır ve bir Fransız sömürgesidir).

Adaların tümü yanardağlarla oluşmuş olup, dağlık olduğu için tarıma elverişli alanları sınırlıdır.
Hollanda Antilleri'nin ikliminde yıl boyunca ılık ve sıcak bir hava hüküm sürerken, yaz aylarında kasırgalar görülebilir.

Turizm, petrol taşımacılığı ve Kurasao'daki rafinerilerin yanı sıra kıyı bankacılığı da ekonomideki ana etkinliklerdendir.
Adalar bölgedeki öteki ülkelerle karşılaştırıldıklarında kişi başına gelir düzeyi ile altyapı olarak daha gelişmiş olmakla birlikte, Hollanda'ya göre daha geride idi. Hemen hemen bütün tüketim/üretim ürünleri dış alımla sağlanmaktaydı. Dış alım, özellikle Venezuela, ABD, Meksika ile adalara önemli ölçüde yardım eden Hollanda'dan yapılıyordu. Adalardaki toprağın niteliksizliği ile yeterli su olmaması tarımın gelişmesini engellemekteydi. Hollanda Antilleri Guldeni, değişmez bir oranla (1.70:1) ABD dolarına bağlanmıştır.

Kamunun çoğunluğunun (%85'i) kökeni, 17. ile 19. yüzyıllar arası Afrika'dan getirilen kölelere dayanmaktaydı. Kamunun geri kalanının kökeni ise Karayipler yerlileri, Avrupalılar ile Asyalılara dayanmaktaydı.
Yasal dil Felemenkçe, Papiamento ve İngilizce olmasına karşın, Curaçao ile Bonaire'de yaygın dil Papiamento'nun (Karayio yerli dili) yanı sıra İngilizce ile İspanyolca da konuşulmaktaydı. Sint Maarten, Saba ile Sint Eustatius'da ise İngilizce en yaygın dildi.
En yaygın ve resmi din katolik ve Protestan Hristiyanlık olmasına karşın, özellikle Curaçao'da Müslüman ve Museviler de bulunmaktaydı.
Son 20-30 yılda, özellikle, gençler ya da iyi eğitimliler arasında Hollanda Antilleri'nden Hollanda'ya olan göçün büyük oranda artması, adalarda toplumsal ve ekonomik sorunlara yol açmıştır.

Instituto Cervantes (Türkçe: Cervantes Enstitüsü), İspanyol hükûmeti tarafından 1991 yılında kurulan, kâr amacı gütmeyen bir kurumdur. İspanyol Edebiyatının belki de en önemli figürü, Don Kişot'un yazarı Miguel de Cervantes'in (1547-1616) adıyla anılan kuruluş dünyada İspanyol dili ve kültürünü öğretmekle görevlendirilmiş en büyük kurumdur.
Kurum, 20 farklı ülkede, İspanyol ve Hispanik Amerikan kültürü ve İspanyol dilini öğreten 54 şubeye sahiptir.

Centros Cervantes:
 Avrupa Birliği
 Avusturya (Viyana)
 Belçika (Brüksel)
 Bulgaristan (Sofya)
 Kıbrıs Cumhuriyeti (Lefkoşa)
 Çekya (Prag)
 Fransa (Bordeaux, Lyon, Paris, Toulouse)
 Almanya (Berlin, Bremen, Frankfurt, Hamburg, Münih)
 Yunanistan (Atina) Atina binası ilk olarak 1992'de açıldı ancak Yunan doğumlu İspanyol Kraliçesi Sofía de Grecia, Mart 2010'da yeni binasını hizmete açtı.
 Macaristan (Budapeşte)
 İrlanda (Dublin, 53.341975°K 6.251575°B﻿ / 53.341975; -6.251575)
 İtalya (Milano, Napoli, Palermo, Roma)
 Hollanda (Utrecht)
 Polonya (Varşova, Kraków)
 Portekiz (Lizbon)
 Romanya (Bükreş)
 Sırbistan (Belgrad)
 İsveç (Stokholm)
 Birleşik Krallık (Leeds, Londra, Manchester)
 Cezayir (Cezayir, Vahran)
 Brezilya (Rio de Janeiro, São Paulo, Brasília, Salvador, Belo Horizonte, Porto Alegre, Recife, Curitiba)
 Çin (Pekin)
 Mısır (Kahire, İskenderiye)
 İsrail (Tel Aviv)
 Japonya (Tokyo)
 Ürdün (Amman)
 Lübnan (Beyrut)
 Fas (Kazablanka, Fes, Rabat, Tangier, Tétouan, Marakeş)
 Filipinler (Manila)
 Rusya (Moskova)
 Suriye (Şam)
 Tunus (Tunis)
 Türkiye (İstanbul)
 ABD (Albuquerque, Boston, Boston Üniversitesi, Chicago, New York, Seattle, Washington Üniversitesi)
Centros Acreditados
 İspanya Bakınız: http://centrosasociados.cervantes.es/CAcreditados.asp 31 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Centros Asociados:
 Avrupa Birliği
 İrlanda (Cork, bakınız University College Cork, Hispanik Çalışmaları Bölümü)
Aulas Cervantes:
 Cezayir (Annâbe, Tlemcen)
 Avustralya (Sidney)
 Bulgaristan (Sofya)
 Hırvatistan (Zagreb)
 Hindistan (Yeni Delhi)
 Endonezya (Cakarta)
 Fas (Nador)
 Malezya (Kuala Lumpur)
 Slovakya (Bratislava)
 Slovenya (Ljubljana)
 Vietnam (Hanoi)

DELE 13 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. İspanyolca websitesindeki sertifikalar
Encyclopædia Britannica maddesi 20 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karayip Ortak Pazarı (Caribbean Community - CARICOM), Karayipler bölgesindeki ülkeler arasında işbirliği ve entegrasyonu arttırmayı hedefleyen, 1973 yılında kurulan uluslararası örgüt. Örgütün merkezi Guyana'nın başkenti Georgetown'da bulunmaktadır.

CARICOM, 15 yıllık müzakerelerin ardından 4 Temmuz 1973'te Chaguaramas Antlaşması ile kurulan örgüt, aynı yılın 1 Ağustos'u itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Antlaşmaya imza atan ilk dört ülke Trinidad ve Tobago, Jamaika, Barbados ve Guyana olmuştur. Örgütün önceli olan CARIFTA (Karayip Serbest Ticaret Bölgesi) 1968'den 1974'e kadar faaliyet göstermiştir. Kuruluşun ilk yılının ardından yedi ülke ve Montserrat'ta örgüte dâhil oldu. 1984'te Bahamalar, 1999 Surinam ve 2002'de güncel olarak son ülke olarak Haiti örgüte üye oldu. 2001 yılında hükûmet başkanları, Karayipler Topluluğu'nu kuran yeni bir Chaguaramas (Trinidad ve Tobago) Antlaşması imzaladı. 23 Şubat 2010'dan beri bu, çok daha büyük olan Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu'nun (CELAC) bir parçası olmuştur.

Karayip Ortak Pazarı'nın kuruluşundan bu yana görev alan genel sekreterler:

Kraliyet İspanyol Akademisi (İspanyolca: Real Academia Española, genellikle RAE olarak kısaltılır), İspanyol dilinin istikrarını sağlama misyonuna sahip olan İspanya'nın resmi kraliyet kurumudur. Merkezi İspanya'nın Madrid kentindedir ve İspanyol Dili Akademileri Birliği aracılığıyla 22 diğer İspanyolca konuşan uluslar bu dil akademilerine bağlıdır. RAE'nin amblemi ateşli bir çembere sahiptir. Sloganı İspanyolca: Limpia, fija y da esplendor ("Arındırır, onarır ve yüceltir").
RAE, İspanyolca konuşulan uluslar içerisinde ortak bir dil standardı sağlamak için çeşitli bölgelerde dil birliğini teşvik etmeyi amaçlayan çeşitli dilsel uygulamalarda bulunmuştur.

Kraliyet İspanyol Akademisi 1713 yılında, İtalya'daki Accademia della Crusca (1582) ve Fransa'daki Académie Française (1635) örnek alınarak, Kral Philip V tarafından 3 Ekim 1714'te kurularak Kraliyet koruması altına aldı.
RAE, Ortographía'nın ilk baskısı ile başlayarak İspanyol imlası için kurallar oluşturmaya başladı. Akademinin önerileri, 1844'te kraliyet kararnamesi ile İspanya'da resmi norm haline geldi ve aynı zamanda Amerika'daki İspanyolca konuşan ülkeler tarafından da yavaş yavaş kabul edildi. 1959 Nuevas Normas de Prosodia y Ortografía ile çeşitli reformlar yapıldı. (1959, Yeni aruz ölçüsü ve imla normları). İspanyol Dili Akademileri Birliği'nin 1951 yılında kurulmasından bu yana, İspanyol akademisi, çeşitli çalışma ve projelerinde diğer İspanyolca dil akademileri ile yakın istişare içinde çalışmaktadır. 1999 Ortografía, yirmi iki akademi tarafından birlikte düzenlenen ilk kitap olma özelliğini taşır. Yazımla ilgili mevcut kurallar ve pratik öneriler, son Ortografía baskısında sunulmaktadır. (2010).
1894'te açılan merkez, Jerónimos, Madrid bölgesinde, Prado Müzesi'nin yanında Calle Felipe IV, 4'te yer almaktadır. 2007'de açılan Kraliyet İspanyol Akademisi Araştırmaları Merkezi, Calle Serrano 187–189'da bulunuyor.

RAE ve İspanyol Dili Akademileri Birliği'nin ortak yayınları
Diccionario de la lengua española (İspanyolca Dil Sözlüğü). 1. baskı 1780'de, 22. baskı 2001'de ve 23. baskı 2014'te yayınlandı, buna 2001'den beri Ekim 2017 itibarıyla ücretsiz olarak çevrimiçi olarak erişilebilir ve İspanya'da ve İspanyolca konuşulan diğer ülkelerde yayınlandı RAE'nin kuruluşunun üç yüzüncü yılını kutlamak için. 
Diccionario esencial de la lengua española (İspanyol Dilinin Temel Sözlüğü), İspanyol Dili Sözlüğü'nün 22. baskısının bir özeti olarak 2006 yılında yayınlandı.
Ortografía de la lengua española (İspanyolca Ortografi). İlk baskı 1741'de ve son baskı 2010'da yayınlandı. 1999 baskısı, 1959 tarihli Nuevas normas de prosodia y ortografía'nın (Yeni Prozodi ve Yazım Kuralları) yerini alarak tüm İspanyol dünyasını kapsayan ilk yazım kitabıydı. 
Nueva gramática de la lengua española (Yeni İspanyolca Dilbilgisi, 1. baskı: 1771, son baskı: 2009). En son baskı, önceki Gramática de la lengua española'nın (İspanyolca Dilbilgisi, 1931) ve Esbozo de una Nueva gramática de la lengua española'nın (Yeni Dilbilgisinin Anahattı) yerini alarak tüm İspanyol dünyasını kapsayan ilk dilbilgisidir. İspanyol Dili, 1973). Nueva gramática de la lengua española 3 farklı versiyonda mevcuttur: Edición completa (Complete Edition), morfoloji ve sözdizimini tanımlamak için iki ciltte 3.800 sayfa (4 Aralık 2009'da yayınlanmıştır) artı fonetik ve fonolojinin üçüncü cildi ve bir DVD içerir. (2010 başı). 
Kılavuz baskısı, deprem nedeniyle Şili'nin Valparaíso kentinde fiilen toplanan İspanyol Dilinin 5. Kongresinde sunulan ve 23 Nisan 2010'da yayınlanan 750 sayfalık tek bir cilttir.
Gramática básica (Temel Dilbilgisi) orta öğretim almış kişilere yönelik 305 sayfalık bir cilttir ve okul kullanımına uyarlanabilir; ilk olarak 2011'de yayınlandı.
RAE ayrıca bireysel editörler tarafından iki başka eser yayınlamıştır: Gramática de la lengua española (İspanyol Dilinin Grameri, Emilio Alarcos Llorach, 1994) ve Gramática descriptiva de la lengua española (İspanyol Dilinin Tanımlayıcı Dilbilgisi, 3 cilt, yönetmenlik). Ignacio Bosque ve Violeta Demonte, 1999). 
Diccionario panhispánico de dudas (Pan-Hispanik Şüphe Sözlüğü, 1. baskı: 2005). İspanyolca dilinin kullanımıyla ilgili şüpheleri giderir. 2006'dan beri çevrimiçi olarak danışılabilir.
Diccionario del estudiante (Öğrenci Sözlüğü, 1. baskı: 2005). 12-18 yaş arası ortaöğretimdeki öğrencilere yöneliktir.
Diccionario práctico del estudiante (Öğrencinin Pratik Sözlüğü, 1. baskı: 2007), Öğrenci Sözlüğünün Latin Amerika için uyarlanmış bir versiyonudur.
Diccionario de americanismos (Amerikancılık Sözlüğü), Amerika kıtasındaki İspanyolca terimlerin ve anlamlarının bir listesidir. 2010'da yayınlanan ilk baskı.

https://www.rae.es/ 23 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmi internet sitesi, (İspanyolca)

Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (İngilizce: North American Free Trade Agreement, NAFTA; İspanyolca: Tratado de Libre Comercio de América del Norte, TLCAN; Fransızca: Accord de libre-échange nord-américain, ALÉNA), Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika tarafından imzalanan serbest ticaret anlaşması. 1 Ocak 1994'te yürürlüğe giren NAFTA kapsamında, söz konusu üç ülke arasındaki ticaret ve yatırımlar liberalize edilmiş, ilk kez yabancı şirketlere, anlaşma ülkelerini uluslararası tahkim kurullarında tek taraflı olarak dava etme hakkı tanınmıştır. Kuruluş amacı üye devletler arasında serbest ticaret bölgesi oluşturmaktır.
1994-2001 yıllarında yatırımcıların ABD, Kanada ve Meksika hükûmetlerine karşı açtığı yüzlerce tahkim davası bulunmakta olup; bu davaların hemen hepsinde yatırımcılar kazanmış, devletler ise kaybetmiştir.
NAFTA Antlaşması ABD, Kanada ve Meksika devlet başkanları Bush, Mulroney ve Salinas tarafından 12 Ağustos 1992'de Washington'da imzalanmıştır. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), ABD, Meksika ve Kanada arasında dört yılı aşkın müzakereler sonucunda imzalanarak 1 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (Almanca orijinal adı: Das Cabinet des Dr. Caligari), Robert Wiene'nin yönettiği 1920 yapımı Alman dışavurumcu filmdir. Sessiz sinema döneminden çekilmesine ve siyah beyaz olmasına karşın tarihte sanatsal olarak en çok etki uyandıran filmlerden birisidir.
Cinayet işlemek için bir uyurgezeri kullanan çılgın bir hipnotizmacının hikâyesini anlatmaktadır.

Filmin en ilginç özelliği dekorlardır. Sinema tarihi boyunca yapay dekorların sürrealist denebilecek tarzda böylesine etkileyici biçimde kullanıldığı başka bir filme rastlamak çok zordur. Keskin uçlu biçimler, eğik ve kıvrımlı çizgiler, alışılmadık açılarda eğilip bükülen yapılar ve manzaralar ve doğrudan setlerin üzerine boyanmış gölgeler ve ışık çizgileri ile karanlık ve çarpık bir görsel stile sahiptir.

Dr. Caligari adında gizemli bir adam, fuarda Cesare adında bir uyurgezerin yer aldığı bir gösteri sunmak için kasaba katibinden izin ister. Katip, Caligari ile alay eder ve azarlar, ancak sonunda izni onaylar. O gece, katip yatağında bıçaklanarak öldürülmüş halde bulunur. Daha sonraki gece yeni bir cinayet işlenir ve bunun üzerine ilgi çekici bir şekilde ilerleyen bir araştırma süreci başlar.

Modern film eleştirmenleri ve tarihçileri onu büyük ölçüde devrimci bir film olarak övdüler. Film, 1958 Dünya Fuarı'nda prestijli Brüksel 12 listesinde 12 numara olarak seçildi. Eleştirmen Roger Ebert onu tartışmasız "ilk gerçek korku filmi" olarak adlandırdı ve film eleştirmeni Danny Peary onu sinemanın ilk kült filmi ve arthouse filmlerinin öncüsü olarak nitelendirdi. Bir klasik olarak kabul edildiğinden, Alman sinemasının sanatsal değerine dünya çapında dikkat çekmeye yardımcı oldu ve özellikle korku ve kara film türlerinde Amerikan filmleri üzerinde büyük bir etkisi oldu.

Werner Krauss, Dr. Caligari
Conrad Veidt, Cesare
Friedrich Fehér, Francis
Lil Dagover, Jane
Hans Heinrich von Twardowski, Alan
Rudolf Lettinger, Dr. Olson
Hans Lanser-Rudolf
Henri Peters-Arnolds
Rudolf Klein-Rogge, suçlu
Ludwig Rex, katil
Elsa Wagner, toprak sahibi

IMDb sayfası 17 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1920)
The Cabinet of Dr. Caligari Internet Archive'de video olarak (indirilebilinir).
The Cabinet of Dr. Caligari Google Video'da
An Article on The Cabinet of Dr.Caligari 22 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. published at BrokenProjector.com
Transkript 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Aellea Classic Movie
The Cabinet of Dr. Caligari - Filmin özeti (İngilizce)

Kara film (Fransızca: film noir), öncelikle, kahramanlarını çürümüş ve itici algılanabilecek bir dünyanın içine yerleştiren Hollywood suç filmlerini tanımlamak için kullanılan bir sinema terimidir. Hollywood'un klasik kara film dönemi, 1940'ların başından 1950'lerin sonuna kadar uzanır. Bu dönemin az ışıklı, siyah beyaz çekilmiş kara filmleri, Alman Dışavurumcu sinemasından etkilenmiştir. Diğer taraftan ilk örnek teşkil eden hikâyeler ve klasik kara filmlere yönelik tutum, Büyük Bunalım döneminde Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkan suç filmlerinden doğmuştur.
İlk kez 1946 yılında Fransız eleştirmen Nino Frank tarafından Hollywood filmleri için kullanılan kara film terimi, zamanında klasik kara filmler yapmış ve yapmakta olan film yapımcıları ve oyuncular tarafından bilinmiyordu. Pek çoğu, kara filmlere imza atmış olmasına rağmen, böyle bir tür yarattığının farkında olmadığını itiraf etmiştir. Kara film akımının kriterleri, tarihçiler ve eleştirmenler tarafından sonradan belirlenmiştir.

"Kara film akımını düşsel, tuhaf, erotik, karışık ve zalim olarak nitelendirerek işi basite alıyor olabiliriz…"  Bu, Fransız eleştirmenler Raymond Borde ve Etienne Chaumeton'un 1955 yılında yazdıkları "Panorama du film noir americain 1941-1953" (Amerikan Kara Filminin Panoraması) kitabında giriştikleri, kara film akımını ilk tanımlama çabasıdır ve konu üzerine yapılan sonraki birçok çalışmada temel olmuştur. Araştırmacılar her kara filmin bu beş özelliği eşit miktarda içermediğini -kimisinin daha düşsel, kimisinin özellikle acımasız olabileceğini- göstermek için çaba sarf etmiştir. Kara film için yapılan tanımların çokluğundan da anlaşıldığı üzere 50 yılda ortaya konulabilmiş net ve kısa bir tanım yoktur. Fransız eleştirmenlerin uyarısı işe yaramıştır: kökleri, sonuçları ve doğası itibarıyla bambaşka olan bu alana dair yapılacak genellemeler yetersiz kalacak ve basite indirgemeyle sonuçlanacaktır.
Kara filmler, gangster ve polis filmlerinden toplumsal filmlere kadar uzanan bir dizi türü kapsar ve Hollywood'un ana akımını oluşturan basit filmlerden abartılı olanlara kadar çeşitli görsel yaklaşımlar benimser. Pek çok eleştirmen, kara filmi başlı başına bir tür olarak ele alırken, aksini savunanlar da vardır. Genellikle kentsel dekorla ilişkilendirilmekle birlikte pek çok klasik kara film, küçük kasabalarda, banliyöde, kırsal bölgede ya da yolda geçer; bu nedenle Western filmlerinde olduğu gibi dekor, türü tanımlamak için yeterli olmaz. Aynı şekilde, özel dedektif ve femme fatale tiplemeleri, genellikle kara filmle ilişkilendirilen film karakterleridir ama kara filmlerin çoğunluğunda ikisine de rastlanmaz. Dolayısıyla tür tespiti için gangster filmlerinde olduğu gibi karakter temelli bir yaklaşımda da bulunulamaz. Kara filmlerde doğaüstü (bkz: korku filmi), spekülatif (bkz: bilimkurgu filmi) ya da müzikal motifler de yoktur. Benzer bir durum screwball komedisi denilen filmler için de söz konusudur. Bu filmler eleştirmenler tarafından bir tür olarak kabul edilir ama temel bir kriterleri yoktur. Daha çok filmlerdeki genel düzen ve tümünde görülmeyen bazı temel ilkelerin varlığıyla tanımlanırlar.
Bununla birlikte kara filmin kendine haslığı yüzünden bu alanın uzmanları, örneğin sinema tarihçisi Thomas Schatz, kara filmin bir tür değil de bir üslup olduğunu vurgular. Kara film çalışmalarında uzmanlaşmış ve kitapları Amerika'da en çok basılan eleştirmen olan Alain Silver bir döneme ve bir görüngüye atıfta bulunur; kara filmin diğer belirgin türlerin sahip olduğu tutarlı bir dizi görsel ve tematik kodu olduğunu dahi iddia eder. Diğer eleştirmenler kara film terimini bir "atmosfer", bir "hareket", bir "seri" anlamında ya da o dönemde çekilmiş birkaç filme işaret etmek için kullanırlar.

Kara filmin kökeni yalnızca sinemada değil diğer sanatsal ortamlarda da bulunmaktadır. Klasik üslupla bağlantısı olan düşük aydınlatma düzeni, Maniyerist ve Barok dönem sanatçılarının 15. ve 16. yy.larda geliştirdiği resimde gölgelendirme (chiaroscuro) ve keskin kontrastlar kullanma (tenebrizm) geleneğiyle ilişkilidir. Kara film estetiği, 1910'ların ve 1920'lerin tiyatro, fotoğraf, resim, heykel ve mimarisiyle yakın ilişki içinde bulunan Alman Dışavurumculuğu'ndan derin biçimde etkilenmiştir.
Hollywood film sanayisinin patlama yaşaması ve daha sonra Nazi iktidarının Dışavurumcu harekete dahil olan ya da onlarla çalışan pek çok sinemacıyı göç etmeye zorlaması, kara film yolunda pek çok fırsat kapısı açmıştır. En ünlü klasik kara filmlerin bazılarına imza atan Fritz Lang, Robert Siodmak ve Michael Curtiz gibi yönetmenler dramatik ışık teknikleri ve psikolojik olarak etkileyici mizansenlerle katkıda bulunmuştur. Lang'ın 1931 yılında çektiği başyapıtı M, dönemin kara film karakteristiği barındıran başlıca suç filmlerinden biridir. Kara film tipinde bir olay örgüsüne sahiptir, kahramanı ve takipçileri suçludur. M aynı zamanda klasik dönemin pek çok Amerikan kara filminde rol alacak olan Peter Lorre'nin başarılı oyunculuğuyla da dikkat çekmiştir.

1931 yılına gelindiğinde, yılda altı film çeken Curtiz beş yıldır Hollywood'daydı. Onun Sing Sing'te 20.000 Yıl (20,000 Years in Sing Sing, 1932) ve Özel Dedektif 62 (Private Detective 62, 1933) filmleri kara film olarak sınıflandırılabilecek erken dönem Hollywood sesli filmlerindendir. Dışavurumcu eğilim taşıyan ve özellikle özgür bir üsluba sahip filmler arasında, Universal Stüdyolarının Drakula (1931), Mumya (1932) (ilkinin sinematografı olan Berlin'de eğitim görmüş Karl Freund ikincisinin yönetmenliğini yapmıştır) ve yönetmenliğini Edgar G. Ulmer'in yaptığı Kara Kedi (The Black Cat, 1934) gibi filmler vardır.
Universal'in korku filmleri hem öykü hem duyarlılık bakımından kara film türüne en çok yaklaşan filmlerdir; bununla birlikte İngiliz sanatçı James Whale tarafından yönetilen ve Amerikalı sanatçı Carl Laemmle Jr. tarafından filme alınan Görünmez Adam (The İnvisible Man, 1933) ve Şangay Ekspresi (The Shangai Exspress, 1932) ve Viyana'da doğan ama Amerika'da büyüyen Josef von Sternberg'in yönettiği Şeytan Bir Kadındır (The Devil Is a Woman, 1935) gibi filmler de erotizmleri ve barok görsel üsluplarıyla klasik kara filmin temel özellikleriyle uyumludur. Sternberg'in sessiz filmi Yeraltı' nın (Underworld, 1927) ticari başarısının nedeni Hollywood'un gangster filmleri akımını reddetmesidir. Bu türdeki Küçük Sezar (Little Caesar, 1931), Halk Düşmanı (The Public Enemy, 1931) ve Yaralı Yüz (Scarface, 1932) gibi popüler yapımlar, dönemin film kahramanlarının ahlaki olarak ayıplanacak özellikler taşımasının örnekleridir.
Klasik kara film, romantik, kaderci yaklaşımıyla ve lanetlenmiş kahramanları kutsamasıyla bilinen 1930'ların Fransız şiirsel gerçekçiliğinden de önemli oranda etkilenmiştir. Kara filme etki eden bir diğer akım da belgeselimsi havasıyla 1940'ların İtalyan Yeni Gerçekçiliğidir. Warner Bros draması Ben Bir Prangalı Hapishane Kaçağıyım (I Am a Fugitive from a Chain Gang, 1932) bu duyarlılıkları taşıyan bir filmdir. Klasik kara film dönemine ait Çıplak Şehir (The Naked City, 1948) (yön: Jules Dassin) ve Sokaklarda Panik (Panik in the Streets, 1950) (yön: Elia Kazan) gibi filmler set dışında yapılan çekimler ve profesyonel olmayan oyuncularla Yeni Gerçekçi yaklaşıma eğilim göstermiştir. Artık kara film olarak sayılan birkaç film de, sıradan kahramanlar kullanmaya başlayarak yeni gerçekçiliğe kapı aralamıştır. Bunun en ünlü örneği yine Viyana'da doğan ve Berlin'de eğitim gören Amerikalı yönetmen Billy Wilder'ın Kayıp Haftasonu adlı filmidir (The Lost Weekend, 1945). (Sırası gelmişken belirtmek gerekir; yeni gerçekçilik etkilenimlerine dair ilk örneklerden birisi Siodmak ve Wilder'ın beraber yazdığı ve Siodmak ile Ulmer'in yönettiği Menschen am Sonntag adlı filmdir).
Bir kara film olmasa da, Orson Welles'in yönettiği 1941 yapımı Yurttaş Kane'deki (Citizen Kane) Sternbergyen görsel karışıklık ve dış ses anlatımıyla ilerleyen karmaşık yapı birçok kara filmde kullanılmıştır.

Kara filmi etkileyen başlıca edebi eserler Amerikan dedektif ve suç kurgularının hard boiled adı verilen ekolüdür. Dashiell Hammett (ilk romanı Kızıl Hasat, 1929) ve James M. Cain (ilk romanı Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, 1934) gibi yazarlar ekole öncülük etmiş, Black Mask gibi dergiler yaygınlık kazanmasını sağlamıştır. Malta Şahini (The Maltese Falcon, 1941), Cam Anahtar (The Glass Key, 1942) gibi klasik kara filmler, Hammett'in romanlarından uyarlanmıştır; Cain'in romanı Çifte Tazminat (Double Indemnity, 1944), Mildred Pierce (1945), Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (1946) ve Sevginin Sevimli Taklidi adlı öyküden uyarlanan Az Kırmızı (Slightly Scarlet, 1956) filmlerine temel oluşturmuştur. Klasik dönemden on yıl önce Hammett'in bir hikâyesi, Rouben Mamoulian'ın yönettiği, Sternberg'le düzenli olarak çalışan Lee Garmes'ın süpervizörlüğünü yaptığı Kent Sokakları (City Streets, 1931) adlı gangster melodramına kaynaklık etmiştir. Pek çok kara film karakteristiğini hem üslup hem de öykü bazında barındıran Kent Sokakları, Lang'ın M'sinden bir ay önce gösterime girdiği için, ilk büyük kara film olma iddiasını taşır.
Raymond Chandler 1939 yılında yazdığı Büyük Uyku (The Big Sleep) adlı eseriyle kısa sürede hard boiled ekolünün en ünlü yazarı haline gelmiştir. Chandler yalnızca romanlarıyla büyük kara filmlere kaynaklık etmekle kalmamış –örneğin Cinayet, Tatlım (Murder, My Sweet, 1944; Uğurlar Olsun, Aşkım adlı eserinden uyarlamadır), Büyük Uyku, (The Big Sleep, 1946) ve Göldeki Kadın (Lady in the Shadow, 1947) – kendisi de Çifte Tazminat, Mavi Dalya (The Blue Dahlia, 1946) ve Trendeki Yabancılar (Strangers on a Train, 1951) filmlerinin senaryolarını yazarak önemli bir senarist haline gelmiştir. Chandler da, Hammett gibi romanlarının merkezine özel dedektif olan kahramanını yerleştirirken, Cain daha az kahramanvari roman kişileri yaratmıştır ve cinayetin çözümünden ziyade psikolojik ifade üzerinde yoğunlaşmıştır. Cain'in yaklaşımı hard boiled türünün kara roman olarak adlandırılan alttürüne yerleştirilir. 1940'larda, bu öykülerin en doğurga

Golem (İbranicedeki גּוֹלֶם gōlem kelimesinden Türkçeye geçmiştir), efsanelerde ruhu olmayan genelde kilden veya topraktan oluşturulan bir varlıktır. Orta Çağ’da tanrının isimlerinin veya sıfatlarının farklı şekillerde söylenmesi, bu kelimeleri oluşturan harflerin farklı şekilde dizilmesi veya bunların bir kağıda yazılarak yapılan muska ve tılsımlarla golem oluşturulmasına ilişkin birçok efsane doğmuştur. Bir Yahudi efsanesinin kahramanıdır, Talmud'da Âdem'in ruh üflenmeden önce bir golem olduğu yazılıdır.
Yahudi folklorunda golemler genellikle insan şekli verilmiş çamurdan yapılırlar. Ruhları yoktur, zekaları düşük seviyededir ki Golem seviyesi İbranice’de "aptal" kelimesinden türetilmiştir גולם‎). Temel amacı yaratıcısını korumaktır. 17. yüzyıl Prag Musevileri arasında antisemitiklere karşı adaleti sağlayan doğaüstü "Prag Golemi" inancı yaygındı.
İnanışa göre haham Judah Loew Ben Bezalel tarafından kilden bir heykel yapıldı ve Musevi halkını koruması için canlandırıldı. Alnına emet (אמת, doğruluk) kelimesi yazıldı. Musevi halkını korudu ve zamanla güçlendi. Fakat cumartesi günleri golem'in çalışması yasaktı bu yüzden de alnından e harfi silinir böylece met (מת, ölüm) kelimesi kalırdı ve golem haraketsiz bir şekilde dururdu. Bir cumartesi e harfini silmeyi unuttular ve golem kontrolden çıkıp her şeyi yıkmaya ve insanlara zarar vermeye başladı. Böylece alnındaki tüm harfleri sildiler ve golem parçalara ayrılıp dağıldı. Parçalarını Prag'daki Altneu sinagogunun altındaki gizli bir odaya mühürledikleri söylenir.
Özellikle fantastik konulu kitap, bilgisayar oyunu ve rol yapma oyunu türlerinde golem'lere sıkça rastlanır. Genelde büyü ve tılsımlarla verilen emirleri yerine getirmesi için canlandırılır. Verilen emri yerine getirene kadar veya belirli bir zaman boyunca kalır ve sonra yok olur. Toprak, kaya, ağaç, ateş, demir, kan gibi çeşitli türleri vardır. Golem hangi maddeden yapılmışsa o şekilde adlandırılır (kaya golemi, demir golemi vb.) ve onun niteliklerine sahip olur.

Nosferatu, 1922 yılında Weimar Cumhuriyeti'nde çekilen, Alman dışavurumculuğu akımının başyapıtlarından biri sayılan ve korku sinemasının sayılı klasiklerinden olan bir korku filmidir. F. W. Murnau'nun yönettiği filmde Max Schreck, vampir kont Kont Orlok rolündedir. Filmin orijinal Almanca adı Nosferatu, eine Symphonie des Grauens yani Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi'dir. Film 1921 yılı ile 1922 yılı arası çekilmiştir. Film, Bram Stoker'ın Drakula romanının bir uyarlaması olduğu ve telif ödenmeksizin yapıldığı için yayından kaldırılmıştır. İzinli olarak ilk Drakula filmi 1931 yılında çekilmiştir. Nosferatu filminde Bram Stoker'ın filminden farklı olarak vampir kontun adı Orlok'tur. Bram Stoker'ın Drakula'sında ise vampir kontun adı Drakula'dır.

Thomas Hutter, Almanya'nın Bremen'e bağlı Wisburg isimli küçük bir kasabasında karısı Ellen ile birlikte yaşamaktadır. Transilvanya'da yaşayan Kont Orlok'tan bir mektup gelir. Bazı sembollerle dolu bu mektubu Renfield isimli kişi Hutter için okur. Zengin bir kişi olan Kont Orlok ile emlak anlaşması yapmak için Hutter Transilvanya'ya gidecektir. Kont Orlok, Karpat Dağlarının eteklerinde yaşadığını ve şatosunun yerini mektupta belirtmiştir. Büyük bir heves içinde Kont Orlok ile emlak anlaşması yapmak için giden Hutter karısı ile vedalaşıp hazırlanır. Almanya'dan Transilvanya'ya doğru yola çıkar. Ellen, Hutter'in Transilvanya'ya gitmek istemesini yine de pek hoş karşılamaz.
Atı ile yola çıkan Hutter şatonun yakınlarındaki bir hana uğrar. Handaki insanlara Kont Orlok'un şatosuna gideceğinden bahsedince handakiler şaşırır. O gün handa uyuyan Hutter ertesi gün uyanıp bir at arabasına biner. Atarabasının sahibi Hutter'ı şatonun yakınlarında bir yerde bırakır. Buradan sonrasını Kont Orlok'un atarabacısı götürür. Hutter şatoya vardığında şatonun kapısı kendiliğinden açılır. Kont Orlok'u gören Hutter, Kontun insana benzemediğinden dolayı ürperir. Kont Orlok ve Hutter akşam yemeğinde iken Hutter bıçak ile yanlışlıkla elini keser. Hutter'in parmağının kanadığını gören Kont Orlok, Hutter'in parmağını tutarak kanını emer. Hutter bu olaydan sonra daha da şaşırmıştır. Hutter akşam koltuğun üzerinde uyuya kalır. Uyandığında boynunda iki tane delik görür. Bunlar vampir ısırığıdır. Hutter karısı Ellen'a mektup yazar. Mektupta karısına üzülmemesini söyler. Daha sonra da bölgedeki bir kişiye mektubu ulaştırmasını söyler.
Hutter şatonun içinde dolaşırken Kont Orlok'un odasına girer ve odada küçük bir el kitabı bulur. Vampirlerin Kitabı adlı bu kitap Kont Orlok'a aittir. Bu kitapta vampirler hakkında bilgi bulunmaktadır. Hutter Kont Orlok'un bir nosferatu yani bir vampir olduğunu anlar. Kapıyı açıp odadan dışarı çıkmak ister. Dışarıda onu Kont Orlok beklemektedir. Orlok odanın içine girer. Karısı Ellen da bu sırada kâbus görmektedir. Ellen uykuda iken kalkıp evin balkonuna çıkar. Hutter uyur. Uyandığında Orlok'u göremez. Şatonun aşağısına iner. Burada bir tabut görür. Tabutu açtığında içinde Orlok'u görünce şoke olur. Hutter ortalıktaki çarşafları birbirine bağlayarak şatodan aşağı atlar. Hutter'i nehirde taşımacılık yapan insanlar bulur.
Kont Orlok, Hutter'in karısı Ellen'ı fark eder. Kont Orlok, Ellen'e aşık olur. Kont Orlok mezarının içine girer. Başka tabutlarında Almanya'ya götürüldüğü bir geminin tayfaları Kont Orlok'un tabutunu da yanlışlıkla gemiye koyarlar. Kont Orlok gemi denizde giderken mezarından çıkar. Güverteye gelerek geminin, Ellen'ın bulunduğu Bremen'e gitmesini sağlar. Ellen kocasının dönmesini beklemektedir. Renfield ise efendisinin geldiğini anlayınca çıldırır. Çevredeki insanlar tarafından akıl hastanesine kapatılır. Hutter sonunda karısının yanına gelir. Kont Orlok da tabutu ile Bremen'e gelmiştir.
Orlok penceresinden Ellen'e bakmaktadır. Ellen ise hipnotize olmuş gibi Kont Orlok'un dediklerini yapmaktadır. Daha sonra Kont Orlok, Ellen'ın yanına gelir. Evin penceresi açıktır. Güneş doğar. Güneş ışığı Kont Orlok'a temas eder. Kont Orlok yok olarak ölür.

IMDb'de Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi 
Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi filmini ücretsiz olarak indirmek için Internet Archive'i kullanabilirsiniz [daha fazlası]

Almanya'da en popüler spor olan futbol, Almanya Futbol Federasyonu (Deutscher Fußball-Bund ya da DFB) tarafından yönetilmektedir. Almanya Futbol Federasyonu'nun merkezi Frankfurt'ta bulunmaktadır. Federasyon bünyesinde 6.6 milyon üyeyi ve 26.000 futbol kulübünü barındırmaktadır. Almanya liglerinin başında 1. ve 2. Bundesliga gelmektedir. Buna ek olarak, DFB-Pokal (DFB-Pokal) adıyla ulusal bir organizasyon da düzenlenmektedir. Almanya millî futbol takımı ise 4 FIFA Dünya Kupası (1954, 1974, 1990, 2014) kaldırırken 3 de Avrupa Şampiyonluğu (1972, 1980, 1996) yaşamıştır.

Ülkenin ana futbol müsabakası olan Bundesliga'da 18 kulüp mücadele etmektedir. Hamburg ise her Bundesliga sezonunda mücadele eden tek takımdır. Ligin asıl formatını kazandığı 1963'ten bu yana en çok şampiyon olan ekip Bayern Münih'tir. Almanya'nın ikinci ligi ise, 2. Bundesliga'dır.

DFB-Pokal (Almanca: "DFB-Pokal", Deutscher Fußball Bund-Pokal), 1952'den beri düzenlenen bir ulusal turnuvadır ve Almanya futbolunun Bundesliga'dan sonraki en önemli futbol müsabakasıdır. Almanya futbol lig sistemindeki her kulüp, çeşitli elemeler yoluyla da olsa, bu turnuvaya katılabilmektedir.

Bundesliga'dan UEFA Şampiyonlar Ligi'ne en fazla 4 takım gidebilirken kalan 2 takım ise, UEFA Avrupa Ligi'ne gitmektedir.

Alman profesyonel futbol liginde birçok yabancı futbolcu bulunmaktadır. 2009 Kasım ayında Bundesliga'da 249 yabancı futbolcu bulunmaktadır. %45 olarak da gösterilebilir bu rakam. 2. Bundesliga'da 145 oyuncu vardır. Bunun oranı ise %31'dir. 3. Liga'da ise %15'i kaplayan yabancı futbolcu oranı bulunmaktadır.

Almanya millî futbol takımı
1954 FIFA Dünya Kupası
1974 FIFA Dünya Kupası
1990 FIFA Dünya Kupası
2006 FIFA Dünya Kupası
1972 Avrupa Futbol Şampiyonası
1980 Avrupa Futbol Şampiyonası
1988 Avrupa Futbol Şampiyonası
1996 Avrupa Futbol Şampiyonası
UEFA
FIFA

Amerikan futbolu (ABD ve Kanada'da sadece futbol olarak da bilinir); on birer oyuncudan oluşan iki takımın arasında, mekik biçimli bir topla, kendisine özgü bölünmüş oyun alanı bulunan dikdörtgen şeklindeki bir sahada oynanan bir korumalı futbol çeşididir. Oyundaki temel amaç; belirli kurallar ve mekanikler çerçevesinde daha fazla sayı yapan taraf olmaktır. Bu amaca hücum takımının, topu pas ya da koşu ile ilerletmesi yoluyla ulaşılır. Topun ilerletilmesinde hücum takımının on yardlık mesafeyi geçmek için dört hücum hakkı bulunur ve eğer bu dört hücum hakkı içerisinde on yardlık mesafe geçilirse, hücum takımı yeni dört hücum hakkı kazanır. Savunma takımının amacı ise, hücum takımının ilerlemesine engel olmaktır. Skor kazanmanın temel yolları ise; topun saha sonuna ulaştırılması, yani touchdown ya da topun belirli bir noktadan vurularak sayı direkleri (goalpost, bir çeşit kale direği) arasından geçirilmesi yani field goal'dır. Bir touchdownun değeri 6 sayıyken, bir field goalın değeri 3 sayıdır.
Amerikan futbolu, ABD'de ragbi ve Avrupa futbolundan esinlenilerek ortaya çıkarılmış bir spordur. Amerikan futbolu maçı olarak kabul edilebilecek ilk maç 6 Kasım 1869'de, Rutgers ve Princeton isimli iki kolej takımı arasında, ragbi ve Avrupa futbolu kuralları karışımı kurallar altında oynanmıştır. 1880'de ise "Amerikan futbolunun babası" olarak bilinen Walter Camp liderliğinde oyuna; snap, 11 kişilik takımlar ve hak sistemi gibi kurallar eklenmiş ve oyun günümüzdeki haline yaklaştırılmıştır.
Amerikan futbolu, Amerika'daki en popüler spor olup; profesyonel futbol (NFL) ve kolej futbolu, oyunun en çok takip edilen seviyeleridir. Amerikan futbolunun diğer popüler seviyeleri ise lise futbolu ve lise grubuna nazaran daha küçük yaş gruplarını kapsayan genç futboludur. ABD'de oyunu yıllık yaklaşık olarak 1.1 milyon farklı lise sporcusu ve 70 bin farklı kolej sporcusu oynamaktadır. National Football League ise en bilinen Amerikan futbolu ligi olup; dünyanın en yüksek ortalama izleyici sayısına sahip spor ligidir ve bu ligin şampiyonluk maçı olan Super Bowl, dünyanın en çok izlenen spor etkinliğidir.

ABD'de Amerikan futbolu "football (futbol)" şeklinde bilinir. Bu terim (Amerikan futbolu yerine futbol); Avrupa futbolu (18 Aralık 1863, İngiltere) kuralları ağırlıklı kurallardan, ragbi kuralları ağırlıklı kurallara geçişin yapıldığı 1876 kolej futbolu sezonunda yönerge kitaplarında yer etmiştir. Bu aşamada oyun kendisine benzerlikleri nedeniyle ragbi olarak adlandırılabilir bir durumdaydı fakat Harvard, söz konusu dönemde ragbi kuralları ağırlıklı oyunun savunucusu konumundaydı, oyunun isminin ragbi olmasını istememekteydi.
Bunun yanında futbolun popüler olduğu Türkiye, Almanya ve İspanya gibi ülkelerde ise oyuna futbol yerine, "korumalı futbol" ya da "Amerikan futbolu" denmektedir.

Amerikan futbolu, ragbiden ve Avrupa'da oynanan futboldan esinlenilerek ortaya çıkarılmış bir spordur. Ragbi, Amerikan futbolunda olduğu gibi; iki takımın topu elde tutarak kontrol etmeye çalıştığı, topu sayı direklerinin arasından geçirerek ya da sayı bölgesinde yere değdirerek sayı kazanmaya çalıştıkları bir oyundur.
O dönemde Amerikan futbolu kabul edilen oyunun ilk maçı; 6 Kasım 1869'da Rutgers ve Princeton arasında oynanmıştır. Maç, her birinde 25 oyuncu olan iki takım arasında, standart bir topla, ragbi ve Avrupa futbolu kuralları karışımı kurallar altında yapılmış, kurallar Avrupa futboluna daha yakın olduğundan da topun elle tutulması ya da elle taşınması yasaklanmıştır. Maçta kullanılan kuralların, Avrupa futbolu kurallarına yakın olmasına karşın; takımın sayı bölgesine sokmak şartıyla topa ayakla, ellerle ya da kafayla vurulmasına izin verilmiştir. Maçın sonunda kazanan taraf 6-4'lük skorla Rutgers olmuştur. Oyun, bu dönemlerde ev sahibi takımların yaptığı kural değişiklikleriyle bir süre daha oynanmaya devam etmiştir. Söz konusu dönemin sonunda, Yale, Columbia, Princeton ve Rutgers üniversitelerinin Amerikan futbolu temsilcileri, 19 Ekim 1873'te toplanarak; her okulda aynı şekilde kullanılması için bir kural kitabı oluşturmuşlardır. Yeni kurallar; takımlardaki oyuncu sayısı 25'ten 20'ye düşürülmesi ve sahanın ölçülerinin 400 fit'e (122 metre) 250 fit (76 metre) olması gibi maddeleri içermiştir. Bunun yanında Harvard, topun ele alınabildiği ve elde tutulan topun taşınabildiği, ragbi kurallarına yakın kuralların kullanıldığı oyunu savunduğu için toplantıda yer almamıştır.
1875'te Harvard ve Yale arasında, ragbi stili kurallara yakın kurallar altında oynan bir maçı izleyen 2 Princeton öğrencisi maçtan etkilenmiş; oyunu Princeton Üniversitesi'ne tanıtmışlardır. Bu olayın ardından Princeton, Harvard, Yale ve Columbia üniversiteleri oyunu; değiştirilmiş bir skor sistemiyle, ragbi kuralları ağırlıklı kurallar ile oynamayı kabul etmiştir ve aynı zamanda kolejlerin kendi aralarında maçlar yapacağı, Yale'nin 1879'a kadar katılmadığı, kolejlerarası ligini kurmuşlardır. Oyunun bu döneminde, 1880, "Amerikan futbolunun babası" olarak bilinen bir Yale öğrencisi Walter Camp tarafından kuralların değiştirilmesi sağlanmış; takımlardaki oyuncu sayısı 20 kişiden 11 kişiye düşürülmüş, oyuna; oyunu başlatırken kullanılan kaotik ve stabil olmayan "scrum" sistemi yerine "snap" sistemi getirilmiştir.

Snap sisteminin oyuna eklenmesi beklenmedik stratejik sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Snap'ten önce oyunda kullanılan scrum sisteminde top sahanın kötü bir yerinde kalırsa; top, oyuncular tarafından vurularak uzaklaştırılmaktaydı. Bu kuralın değişmesinden sonra ise bir grup Princeton öğrencisi; snap sisteminin rakip baskısı altında olmayışın fark etmiş ve bundan faydalanarak topu konumu kötü olsa bile scrum sisteminden farklı olarak oldukları yerde tutmuş; bu şekilde rakibin sayı almasını engellemiştir. 1881 kolej futbolu sezonunun iki namağlup takımı olan Yale ve Princeton, istatistiklerini korumak için bu stratejiyi kullanmıştır. Maçta; iki takım da topa sahip olarak başladıkları oyun süresi yarımında bu "alıkoyma" stratejisini kullanmış ve topu hücum amaçlı ilerletmemiştir. Sonuç olarak maç 0-0'lık beraberlikle tamamlanmıştır. Söz konusu "alıkoyma" oyununun popüler olmayışı da, izleyici sayılarıyla anlaşılmıştır.
Bu "alıkoyma" stratejisini engellemek için kural değişikliği gerekmekteydi ve snap sisteminin kaldırılıp, scrum sistemine dönülmesi gündeme gelmişti. Ancak Walter Camp, bu geriye dönüş yerine "down" kurallar sisteminin (hücum hakkı sistemi) eklenmesini sağlamış; oyuna yeni eklenen bu kurallar sistemine göre takımlar üç hücum hakkı içerisinde, topun ilk konumuna göre belirlenen 5 yardlık (4.6 metrelik) mesafeyi geçmek zorunda tutulmuştur. Bu üç hücum hakkı içerisinde takımın belirlenen mesafeyi geçememesi durumunda da topun konumu korunmuş, hücum hakkı diğer takıma geçirilmiştir. Aynı zamanda değişiklik, ölçümlerin doğru yapılabilmesi için Amerikan futbolu sahasının 5 yardlık mesafelere bölünmesiyle ona; kendine özgü bölünmüş oyun alanı görüntüsünü (gridiron) kazandırmış ve bu durum oyunun ragbiden ciddi bir biçimde ayrılmasını sağlayan ilk olay olmuştur. Söz konusu dönemde oyunda gidilen diğer değişiklikler; saha ölçülerinin küçültülüp 110 yarda 53.5 yard olması ve bir touchdown'ın 4 sayı, bir "safety"'nin ve touchdown sonrası başarılı bir field goal'un 2 sayı, normal bir field goal'ın 5 sayı olmasıdır. Ek olarak, bel altından "tackle" (oyuncuyu düşürmek) kural ihlali olmaktan çıkmış ve maç esnasında sabit bir "line of scrimmage" (oyun çizgisi) belirlenmeye başlamıştır.
Bu kural değişikliklerine rağmen Amerikan futbolu, şiddet içerikli bir spor olarak bilinmekteydi. Yığılma içeren bazı oyun formasyonları sakatlıklara hatta ölümlere yol açmaktaydı. Oyun, 1905'te ülke genelinde toplamda 19 sporcunun ölümüne neden olunca; dönemin başkanı Theodore Roosevelt tarafından gerekli değişiklikler yapılıp güvenli hale getirilene kadar yasakladı. Söz konusu gerekliliği yerine getirmek amacıyla 28 Aralık 1905'te 62 kolej ve üniversitenin temsilcileri yapılacak kural değişikliklerini tartışmak amacıyla New York'ta toplanmıştır. Toplantı; daha sonra National Collegiate Athletic Association (NCAA) şeklinde adlandırılacak olan Amerika Birleşik Devletleri Kolejlerarası Spor Federasyonu'nun kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
1906'da oyuna bir takım pas kuralları eklenmiş ancak kural; mevcut yasaklamalar ve kurallar nedeniyle büyük bir etki yaratmamıştır. Aynı yılda oyun süresinin 70 dakikadan 60 dakikaya çekilmesi ve hücum hakkı sistemindeki uzunluğun 5 yarddan (4.6 metre) 10 yarda (9.1 metre) çıkarılması gibi kural değişiklikleri de yapılmıştır. Oyuna eklenen bir diğer kural ise; snap sırasındaki kargaşayı engelleyen, bir Amerikan futbolu topu uzunluğundaki tarafsız alandır. 1909'da bir field goal'ın sayı değeri 5'ten 3'e düşürülmüş, 1912'de ise bir touchdown'un sayı değeri 4'ten 6'ya çıkarılmıştır. Sonrasında oyun sahasının uzunluğu, iki ucuna 10 yardlık (9.1 metre) saha sonu bölgeleri eklenerek 100 yarda (91 metre) düşürülmüş (toplamda 120 yard) ve üç olan hücum hakkı, dört hücum hakkına çıkarılmıştır. 1914'te oyuna oyun kurucuyu (pasör konumundayken) koruyan "roughing the passer" (oyun kurucular pas atma sırasında sakatlığa daha yatkın bir pozisyon aldığı için böyle bir kural söz konusudur) bir mekanik daha eklenmiş ve 1918'de topu yakalama (pası yakalama) sistemi; uygun oyuncuların pası sahanın herhangi bir yerinde tutabilmesine olanak verecek şekilde değiştirilerek günümüzdeki halini almıştır.

Profesyonel Amerikan futbolunun çıkışından önce oynanan oyunun ruhunda sıkı bir amatörlük yatması; doğrudan yasaklanmış olmasa da ödemelerin önüne geçiyordu ve oyuncuların ödeme alması Amerikan futbolu çevreleri tarafından hoş karşılanmıyordu. Fakat 12 Kasım 1892'de William "Pudge" Heffelfinger; Allegheny Athletic Association için, Pittsburgh Athletic Club'a karşı oynaması için $500 ödeme almıştır. Bu; onu, Amerikan futbolu oynamak için nakit ödeme alan ilk sporcu yapmıştır. Buna rağmen oyunun bu dönemlerinde kulüpler oyuncuların iş bulmasına yardım ediyor ve oyuncularına; kupalar, ödül

Azerbaycan'da sporun kökleri eskiye dayanır ve günümüzde bile geleneksel ve modern sporlar hâla uygulanmaktadır. Serbest güreş geleneksel olarak Azerbaycan'ın millî sporu olarak kabul edilir, ancak bugün Azerbaycan'da en popüler sporlar futbol ve satrançtır. Diğer popüler sporlar ise jimnastik, judo, futsal, halter ve bokstur. Azerbaycan'ın dağlık arazisi, kayak ve dağcılk gibi spor dallarında büyük fırsatlar sunmaktadır. Hazar Denizi ve ülke içi sularda su sporları yapılmaktadır. Rekabetçi bir şekilde, Azerbaycan uluslararası düzeyde satranç, halter ve güreşte çok başarılı olmuştur. Azerbaycan aynı zamanda uluslararası spor topluluklarının aktif bir üyesidir ve FIFA, UEFA, Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF), Avrupa Atletizm Birliği (EAA) üyesidir, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'de (IOC) bu üyelikler arasında yer almaktadır.

Azerbaycan'da sporun kökleri eskiye dayanır ve günümüzde bile geleneksel ve modern sporlar hâla uygulanmaktadır. Serbest güreş geleneksel olarak Azerbaycan millî sporu olarak kabul edilir. Azerbaycan Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne katıldıktan sonra dört altın madalya da dahil olmak üzere on dört madalya kazandı. Bugün Azerbaycan'da en popüler sporlar futbol ve satrançtır.

Azerbaycan, ilk kez 1996'da Olimpiyat Oyunlarına bağımsız bir millet olarak katıldı ve o zamandan bu yana her alanda yarışacak sporcuları gönderdi.

Azerbaycan'ın, şu ana kadarki katıldığı Yaz Olimpiyat Oyunları:
1996 Yaz Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2000 Yaz Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2004 Yaz Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2008 Yaz Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2012 Yaz Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2016 Yaz Olimpiyatları'nda Azerbaycan
Azerbaycan'ın, şu ana kadarki katıldığı Kış Olimpiyat Oyunları:
1998 Kış Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2002 Kış Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2006 Kış Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2010 Kış Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2014 Kış Olimpiyatları'nda Azerbaycan
2018 Kış Olimpiyatları'nda Azerbaycan
Azerbaycan Cumhuriyeti Ulusal Olimpiyat Komitesi, 2016 Olimpiyatları ve 2020 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapabilmek için Bakü'ye teklif verdi.

Azerbaycan'da futbol
Azerbaycan'da satranç
Olimpiyat Oyunları'nda Azerbaycan

Dallas Mavericks, Dallas, Teksas'ta kurulan National Basketball Association (NBA) takımı. 2011 yılında Miami Heat'i yenerek ilk şampiyonluğunu yaşamış oldu.

Dallas Chaparrals'ın 1973'te San Antonio'ya taşınmasından sonra Dallas takımsız kalmıştı.Don Carter ve Norm Sonju 1979 yılında NBA yönetimine başvurdu ve Batı Konferansı, Ortabatı Grubu'ndan NBA'ye girdiler. Mavericks 1980 yılında NBA kariyerine başladığında her yeni takım gibi zorlanacağı düşünülüyordu. Fakat şaşırtıcı biçimde ilk 2 yıl play-off mücadelesi verdi ve 1983'te ligi 6. sırada bitirerek play-off vizesi almaya hak kazandı. 1981 ve 1983 NBA Seçmeleri'nde (NBA Draft) alınan Mark Aguirre ve Derek Harper, Mavericks'in sevgilisi olacak Brad Davis'in bu başarıda katkısı büyüktü. Sam Perkins'in de 1983 NBA Seçmelerinde takıma katılmasıyla sonraki yıllarda da playoff yarışında olmaya devam ettiler.
1988'de Batı Konferansı finaline kadar çıktılar fakat Magic Johnson'lı Los Angeles Lakers'e elenmeleri sonrasında Mavs'te sorunlar baş göstermeye başladı. Roy Tarples'in uyuşturucudan başının belaya girmesi, önemli oyuncuların takas edilmesi takımın dibini kazıdı. 1990 yılındaki sürpriz play-off sonrasındaki seneler tam anlamıyla ligin dibinde berbat galibiyet sayılarıyla geçti. Jim Jackson Jamal Mashburn ve Jason Kidd'in gelişiyle ligin sonundan yukarıya doğru tırmandılarsa da bir türlü beklenen başarı gelmedi.
1996-97 sezonuyla takımda köklü değişikliklere gidildi. Michael Finley takıma dahil oldu, Don Nelson da takıma genel menajer oldu. 1998'de gelen Dirk Nowitzki ve Steve Nash ikilisine uyum sağlayan Finley ile beraber takım 11 yıl sonra 2001'de Playoff sevinci yaşadı. Başta bu üçlü takıma müthiş bir hücum gücü kattı, fakat Don Nelson'un sistemi yüzünden savunma en büyük sorunları olarak kaldı.
Nash 2004 sezonunun başında eski takımı Phoenix Suns'a gitti. Takım önemli bir parçasını kaybetse de özellikle Nowitzki'nin hep kendini geliştiren oyunuyla hala güçlü bir ekip olma özelliğini sürdürüyor. Gariptir ki ayrıldığı ilk sezonun sonunda "En Değerli Oyuncu" (MVP) ödülünü alan Nash Playoff eşleşmesinde Dallas'ı yıkan adam oldu.2007 yılında üst üste 17 galibiyet alarak kulüp rekorunu kırdı, normal sezon birinciliğiyle play-offları garantiledi.Fakat Golden State Warriors'a 4-2 ile elenmekten kurtulamadılar.
2010-2011 sezonu Playoff'larında ise önce Portland Trail Blazers'i 4-2, sonrasında Los Angeles Lakers'i 4-0 ile geçerek batı konferansı finalinde Oklahoma City Thunder'ı 4-1 geçerek ikinci kez NBA Finaline çıktı.İlginç bir şekilde 2006'daki rakipleri Miami Heat ile eşleştiler.Dallas Mavericks LeBron'lu Wade'li kadrosuyla favori gösterilen Heat'i 4-2 yenerek tarihlerinde ilk kez NBA şampiyonu oldu.
2010-2011 sezonunda Dirk Nowitzki, 24/24 serbest atış attığı 48 sayılık performansı ile Playoff rekorlar listesine girmiştir.

Dallas Mavericks 10 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. InsideHoops.com Mavericks
Dallas Mavericks resmi Yaz Ligi
SI.com - Dallas Mavericks Takım sayfası
Dallas Mavericks 09/10 Sezon Öncesi İncelemesi-NBAVitrin.com

Dirk Werner Nowitzki (Almanca telaffuz: [ˈdɪʁk noˈvɪtski]; d. 19 Haziran 1978), Alman eski profesyonel basketbolcu. National Basketball Association (NBA) ekiplerinden Dallas Mavericks'in özel danışmanıdır. 2,13 m (7 ft 0 in) boyundaki Nowitzki, tüm zamanların en iyi uzun forvetlerinden biri olarak kabul edilmekte ve birçok kişi tarafından tüm zamanların en iyi Avrupalı oyuncusu olarak görülmektedir. 2021 yılında NBA 75. Yıldönümü Takımı'na seçilen Nowitzki, 2023 yılında Naismith Memorial Basketball Hall of Fame'e kabul edildi.
Basketbola DJK Würzburg'da başlayan Nowitzki, 1998 NBA Seçmeleri'nde Milwaukee Bucks tarafından dokuzuncu sıradan seçildi ve hemen Dallas Mavericks'e takas edilerek 21 yıllık NBA kariyerinin tamamını burada geçirdi. Nowitzki, Mavericks'in 2006'daki ilk NBA Finalleri ve 2011'deki tek NBA şampiyonluğu da dâhil olmak üzere, toplamda 15 kez NBA playofflarına (2001-2012; 2014-2016) çıkmasını sağladı. Skor yeteneği, çok yönlülüğü, isabetli dış şutları ve kendisine özgü tek ayak üstünde fadeaway şutuyla tanınan Nowitzki, 2007'de NBA En Değerli Oyuncu Ödülü'nü ve 2011'de NBA Finalleri En Değerli Oyuncu Ödülü'nü kazandı. Nowitzki, 21 sezon boyunca tek bir NBA ekibinde oynayan tek oyuncudur. 14 kez NBA All-Star ve 12 kez Yılın Beşlerine seçilen Nowitzki, bir NBA All-Star Maçı'na ilk beşte başlayan ilk Avrupalı oyuncu ve NBA En Değerli Oyuncu Ödülü'nü alan ilk Avrupalı oyuncudur. Nowitzki, NBA tarihinde en çok sayı atan yabancı doğumlu oyuncudur. Mavericks tarihinde NBA En İyi Beşi'ne seçilen ilk oyuncudur ve Mavericks tarihindeki birçok rekoru elinde tutmaktadır. 10 Aralık 2012'de Naismith Legacy Ödülü'nü alan ilk Amerikalı olmayan oyuncu oldu. Nowitzki, emekliliğinin ardından NBA tüm zamanlar sayı krallığı listesinde altıncı sırada yer aldı.
Uluslararası düzeyde Almanya'yı temsil eden Nowitzki, 2002 FIBA Dünya Şampiyonası'nda bronz madalya ve 2005 Avrupa Şampiyonası'nda gümüş madalya kazandı; her iki turnuvada da en skorer oyuncu oldu ve MVP seçildi. 2011'de Almanya'da Yılın Spor Kişisi seçilen Nowitzki, aynı zamanda numarası emekli edilen ilk Alman erkek oyuncudur. 2005 ve 2011 yıllarında FIBA Avrupa'da Yılın Basketbolcusu Ödülü'nü kazandı.

Almanya'nın Würzburg şehrinde doğan Dirk Nowitzki sporcu bir aileden gelmektedir. Annesi Helga Nowitzki profesyonel bir basketbolcu ve babası Jörg-Werner Almanya'yı üst düzeyde temsil eden bir hentbol oyuncusudur. Ablası Silke Nowitzki ise bölgesel şampiyonlukları bulunan bir atlet aynı zamanda basketbol oyuncusuydu. Nowitzki ilk olarak hentbol ve tenis oynadı ancak hızlı büyümesi ve kendisine en yakın arkadaşından 30 santim uzun olması sebebiyle bu sporlarda "anormal" görünmekten sıkılarak basketbol oynamaya başladı. DJK Würzburg takımına katıldıktan sonra 15 yaşındayken Alman basketbolcu Holger Geschwindner tarafından yetenekleri keşfedildi ve Geschwindner haftada 2 ila 3 kez Nowitzki'yle birlikte çalışmaya başladı. Ardından ailesinin de onayını aldıktan sonra Nowitzki'yle daha sıkı çalışmaya başladı. Şut ve pas antrenmanları yaparken ağırlık ve taktik çalışmaları gerçekleştirmedi çünkü bunların "gereksiz friksiyonlar" olduğunu söyledi. Ayrıca Geschwindner Nowitzki'yi daha eksiksiz bir karakter haline gelmesi için enstrüman çalmaya ve kitap okumaya yönlendirdi.
Bir yıl sonra koç, Nowitzki'nin gelişiminden çok etkilendi ve ona şöyle bir öneride bulundu "Şimdi dünyanın en iyilerine karşı mı yoksa Almanya'nın yerel kahramanlarına mı karşı oynayacağına karar vermelisin. Eğer ikincisini seçersen hemen antrenmanları durduracağız çünkü kimse bunun önüne geçemez. Ama en iyilere karşı oynamayı seçersen günlük antrenmanlar yapmak zorundayız." Bu kararı vermek amacıyla 2 gün düşünen Nowitzki tam-zamanlı antrenman programına karar verdi ve uluslararası bir kariyer tercihinde bulundu. Geschwindner Nowitzki'ye haftanın her günü DJK Würzburg oyuncularıyla ve Robert Garrett, Marvin Willoughby ve Demond Greene gibi isimlerle birlikte antrenman yapması için izin verdi. 1994 yılında 16 yaşındayken Nowitzki DJK kadrosuna girmeyi başardı.

Nowitzki, İkinci Bundesliga Ligi'nin Güney Grubu'nda oynayan DJK takımına katıldığında ilk antrenörü Pit Stahl onu dış skorer forvet olarak oynatarark şutundan faydalanmak istedi. 1994-95 İkinci Bundesliga sezonunu DJK 6. sırada tamamladı ve çaylak Nowitzki o yılı benchte oturarak ve aynı zamanda kötü notlarla uğraşarak geçirdi. 1995-96 sezonunda ise Nowitzki kendisine Finlandiyalı yıldız forvet Martti Kuisma'nın yanında ilk beşte buldu ve çift haneli skor ortalaması yakaladı. Alman ulusal basketbol koçu Dirk Bauermann Nowitzki'yi 24 sayıyla oynadığı bir maçta izledikten sonra şu açıklamayı yaptı "Dirk Nowitzki son 10 belki de 15 yılın en büyük Alman basketbol yeteneği." DJK o yılı Güney grubunda ikinci sırada tamamladı. Final maçında takım BG Ludwigsburg'a 86-62 kaybederken Nowitzki o maçı 8 sayıyla tamamladı.
1996-97 İkinci Bundesliga sezonunda ana skorer Kuisma takımdan ayrıldı. Holger Geschwindner de Pit Stahl yerine koçluk görevine getirdi ve o sezon DJK normal sezonu tekrar 2. sırada tamamlarken Nowitzki o yılı 19.4 sayı ortalamasıyla tamamladı ancak takımı bir kez daha bir üst lige çıkamadı. Takip eden 1997-98 İkinci Bundesliga sezonu sırasında Nowitzki okulunu tamamladı ve zorunlu askerliğini 1 Eylül 1997 ile 30 Haziran 1998 arasında gerçekleştirdi. Nowitzki bu süreci şöyle anlattı "başlangıçta çok zordu; hiçbir ayrıcalığımız yoktu ve bütün çalışmalara katılmak zorundaydık.sonra("Grundausbildung" adlı Alman askerliğinin en yoğun kısmı bittikten sonra) çok daha rahattı. Nowitzki 18 yaşında 2.11'e kadar uzadı ve takımına 36:4 puanlık(her galibiyet 2 her mağlubiyet 0.2) bir sezon yaşattı ve ligi 28.2 ortalamayla sayı kralı olarak tamamladı. Playoff'ta ise takımı şanssızlığını kırarak 14:2 puanla üst lige çıkma hakkını kazandı Nowitzki kritik maçta DJK, Freiburg'u 95-88 mağlup ederken 26 sayı attı ve Alman BASKET dergisi tarafından "Almanya'da Yılın Basketbolcusu" seçildi.
Yurt dışında da Nowitzki'nin adı duyulmaya başlandı. 1996'da Barcelna Basquet onu takıma katmak istedi ancak Nowitzki, Abitur'unu almadan Almanya'dan gitmek istemedi. Bir yıl sonra Nike "Hoop Heroes Tour" kapsamında Charles Barkley ve Scottie Pippen gibi NBA starlarına karşı oynadı. 30 dakikalık şov maçında Nowitzki, Barkley'den daha iyi bir performans sergiledi hatta onun üzerinden smaç yaptı ve Barkley bunun üzerine Nowitzki için "Bu çocuk bir aptal. NBA'e gelmek isterse beni arayabilir." dedi. 29 Mart 1998'de Nowitzki, ABD'de genç yeteneklerin dikkatle izlendiği Nike Hoop Summit maçına seçildi. Bu maçta Amerika Birleşik Devletleri'nde geleceğin yıldızı olarak gösterilen Rashard Lewis ve Al Harrington gibi oyuncular da vardı ve ABD yetenekleriyle uluslararası yetenekleri karşı karşıya getiren maçta Nowitzi 33 sayı 14 ribaund 3 top çalma yaparak maçın en skorer oyuncusu oldu. Hızı, top konrolü, şut yeteneğiyle herkesi etkiledi ve Avrupa ve NBA takımları onu kadrolarına katmak istedi.

DJK Würzburg'u bir üst lige taşıyıp Abitur'unu alıp ve askerlik görevini geride bıraktıktan sonra Nowitzki geleceğini NBA'e yöneltti. Amerika'da pek çok kolejden gelen teklifi reddederek direkt NBA'e gitmeyi tercih etti. Boston Celtics ve Dallas Mavericks koçları Rick Pitino ve Don Nelson onu takımlarında görmek istiyordu. Pitino, Nowitzki'yle yaptığı 45 dakikalık çalışmanın ardından şut, ribaund ve pas yeteneklerinin olması sebebiyle onu Boston Celtics efsanesi Larry Bird'le kıyasladı. Pitino, Nowitzki'yi 10. sıradan seçeceklerinin garantisini verdi.
Ancak Pitino'nun planları Nelson tarafından suya düşürüldü. Çünkü Nelson'ın takımı 6. sıra tercih hakkını elde etmişti. Nelson draft gecesi Milwaukee Bucks'tan Dirk Nowitzki'yi Phoenix Suns'tan ise Steve Nash'i istedi; Bucks'ın isteği Nowitzki'den önce seçileceği tahmin edilen güçlü forvet Robert Traylor'dı, Suns ise Pat Garrity üzerinde duruyordu. Mavericks, Traylor'ı 6. sıradan draft etti ve Bucks da 9. sıradan Nowitzki'yi seçti ve 19. sıradan Garrity'i seçti. Sonrasında Mavericks Traylor'ı Nowitzki ve Garrity karşılığında Bucks'a takas etti ardından Phoenix'e Garrity'i vererek Nash'i takıma dahil etti.
Dallas Mavericks o yıllarda playoff'a kalma başarısını en son 1990 yılında yapmış bir takımdı. Michael Finley takımın kaptanlığını yapıyordu ve yanında 2.29'luk Shawn Bradley ve takımın en skoreri eski Los Angeles Lakers forveti Cedric Ceballos vardı. Nowitzki'nin lige katılacağı 1998-99 NBA sezonu sallantılı bir yıl oldu. NBA başkanı David Stern, NBA Oyuncular Birliği'nin grev ilan etmesini gerekçe göstererek lige salary cap uygulamasını getirmek istedi ve NBA'de sezonun oynanmama riski belirdi. Bu nedenle Nowitzki, DJK Würzburg'a geri döndü ve iki tarafın anlaşmasına kadar orada 13 maç oynadı. O yıl NBA'de normal sezonda 50 maç oynanabildi. Nowitzki de o sezon 47 maçta forma giydi ve Don Nelson onu 4 numara oynattı. Daha güçlü ve atletik uzunlara karşı oldukça zorlanan Nowitzki özellikle kötü savunma performansıyla eleştiri aldı ve o yılı 20.4 sürede 8.2 sayı 3.4 ribaund ortalamalarıyla tamamladı. Nowitzki o yılla ilgili düşündüklerini "Çok büyük hayal kırıklığına uğramış hatta Almanya'ya geri dönmeyi düşünmüştüm. İkinci Almanya liginden oraya zıplamak uçaktan bir şekilde paraşüt açılmasını umarak atlamak gibiydi." şeklinde dile getirmiştir. Mavericks o yıl 50 maçın sadece 19'unu kazandı ve playoff oynayamadı. Nowitzki de o sezonun son 12 maçında çift haneli skor yapmayı başardı.

1999-2000 Sezonu
1999-00 NBA Sezonu'nda Don Nelson, pas yeteneğinden faydalanmak üzere Nowitzki'yi "power forvet" olarak oynatmaya başladı. Ancak en önemli atılımlardan biri saha dışında oldu ve takım patronu Ross Perot, Jr 125 milyon dolara aldığı takımı için herhangi bir yatırım planı olmaması ve basketbol bilgisinin çok sınırlı olduğunu kabul ederek 280 milyon dolara Mark Cuban'a sattı. Cuban takımı devralır almaz önemli yatırımlar yapmaya başladı ve takımın her maçını kenardan izledi. Takıma daha kolay seyahat için Boeing 757 marka jet uçak satın aldı. Tak

Ermenistan'da çok çeşitli sporlar oynanır. Ermenistan'daki popüler sporlar arasında futbol, basketbol, voleybol ve hokey bulunmaktadır. Ayrıca ülke boks, güreş, halter, judo, jimnastik, atletizm, atlama, yüzme ve atıcılık sporlarında Olimpiyatlarda yarışıyor. Ermenistan'ın dağlık arazisi, kayak ve kaya tırmanışı gibi sporların pratiği için büyük fırsatlar sunmaktadır. Ermenistan, kara ile çevrili bir ülke olduğu için su sporları sadece Sevan Gölü gibi yerlerde yapılabiliyor. Ermenistan, rekabet açısından uluslararası düzeyde satranç, halter ve güreşte çok başarılı olmuştur. Ermenistan ayrıca, Avrupa Futbol Federasyonları Birliği'ne (UEFA), Uluslararası Bandy Federasyonu'na (FIB) ve Uluslararası Buz Hokeyi Federasyonu'na (IIHF) tam üyelik ile uluslararası spor topluluğunun aktif bir üyesidir. Aynı zamanda Pan-Ermeni Oyunlarına da ev sahipliği yapmaktadır.

1992'den önce Ermeniler, Olimpiyatlara SSCB'yi temsilen katılırlardı. Sovyetler Birliği'nin adı altında oyunlara katılan Ermeni sporcular çok sayıda madalya kazandı ve SSCB'nin Olimpiyatlarda birçok kez madalya sıralamasına girmesine yardımcı oldu. Herhangi bir olimpiyatta madalya kazanan ilk Ermeni, Helsinki'de düzenlenen 1952 Yaz Olimpiyatları'nda jimnastikte iki altın ve iki gümüş madalya kazanan Hrant Şahinyan'dır. Olimpiyatlarda Ermenilerin başarısını duyurmak için Şahinyan şu sözleri dile getirdi:"Ermeni sporcular, Sovyet takımlarına kabul edilmek için rakiplerini sadece birkaç fark ile geçtiler. Ancak bu zorluklara rağmen, Sovyetler Birliği'nin Olimpiyat takımlarındaki Ermeni sporcuların %90'ı madalyalarla geri döndü"
Sovyetler'in dağılışından sonra Ermenistan bir BDT kafilesi altında Barselona'da düzenlenen 1992 Yaz Olimpiyatları'na katıldı. Beş sporcuyla oyunlara katılan ülke kafilesi dört madalya kazandı. Hrachya Petikyan keskin nişancılıkta altın, İsrail Militosyan halterde altın, güreşte Mnatsakan İskandaryan altın, yine güreşte Alfred Ter-Mkrtychyan ise gümüş madalya kazandı. Ermenistan, 1994 Kış Olimpiyatları'ndan itibaren Olimpiyatlara bağımsız bir ulus olarak katılmaya başladı.
Ermenistan, Yaz Olimpiyat Oyunlarına boks, eskrim, güreş, halter, judo, jimnastik, atletizm, dalış, yüzme ve keskin nişancılık alanlarında katılıyor. Kış Olimpiyatları'nda ise genellikle alp disiplini, kayaklı koşu ve artistik buz pateni alanlarında katılır.

Ermenistan, uluslararası düzeyde SSCB millî futbol takımının bir parçası olarak oynardı. En başarılı takımları, 1973'te Sovyet şampiyonluğuna sahip olan ve aynı zamanda 1974-75 Şampiyon Kulüpler Kupası'nda FC Bayern Münih'e karşı galibiyete giden Ararat idi. Ermenistan, futbolu Ermenistan millî futbol takımı kurulana kadar SSCB'nin bir parçası olarak oynadı. Millî takım, Ermenistan Futbol Federasyonu tarafından kontrol edilmektedir.
Ermeni Premier Ligi, yerel adıyla Bardzraguyn humb, Ermenistan'ın en üst düzey futbol ligidir. Lig on takımdan oluşur. Ermenistan'da ayrıca Hrazdan Stadyumu ve Vazgen Sarkisyan Cumhuriyet Stadyumu gibi birçok futbol sahası bulunmaktadır.

Satranç, Ermenistan'daki en popüler zeka sporudur ve genel olarak en popüler sporlar arasında yer almaktadır. Ermenistan'ın önemli satranç oyuncuları arasında Tigran Petrosyan, Levon Aronyan, Vladimir Agopyan, Gabriel Sarkisyan, Sergei Movsesian ve Rafael Vaganian bulunmaktadır. Satranç büyükustası olan Garri Kasparov, Ermeni asıllıdır.
Levon Aronian, 2005'te Satranç Dünya Kupası'nı kazanmıştır.
2006 yılında, Levon Aronian, Vladimir Akopian, Gabriel Sargissian, Karen Asrian, Artashes Minasian ve Smbat Lputian'dan oluşan Ermeni Satranç Takımı Torino'da düzenlenen 37. Satranç Olimpiyatı'nı kazanmıştır.

Ülkenin millî takımı 2016 FIBA Avrupa Küçük Ülkeler Şampiyonası'nı kazanarak uluslararası manşetlere çıktı.
Ermenistan'ın en iyi basketbolcularının hepsi ülke dışında, çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'da oynuyor.
Ermenistan'ın Basketball League A olarak bilinen profesyonel yerli basketbol yarışmasının ilk sezonu, Erivan (4 takım), Gümrü, Artik ve Stepanakert şehirlerini temsilen 7 katılımcı takımla Ekim 2017'de başladı.

Fußball-Club Bayern München, kısaca Bayern München veya Bayern, Almanya'nın Bavyera eyaletinde bulunan Münih şehrinde 1900 yılında kurulmuş ve Bundesliga'da mücadele eden bir Alman spor kulübüdür. Takım, maçlarını Münih'te bulunan 75.024 seyirci kapasiteli Allianz Arena'da oynamaktadır.
Bayern München, Almanya'da 34'ü Bundesliga olmak üzere toplamda 35 kez Almanya Ligi, 21 kez Almanya Kupası, 11 kez Alman Süper Kupası ve 6 kez Lig Kupası'nı kazanmıştır. Avrupa bazında ise takım, 6 kez UEFA Şampiyonlar Ligi, 1 kez UEFA Kupası, 2 kez UEFA Süper Kupası ve 1 kez UEFA Kupa Galipleri Kupası kazanmıştır. Ayrıca, uluslarası düzeyde 2'şer kez kazandığı Kıtalararası Kupa ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası şampiyonlukları bulunmaktadır.
Takım, 2019-20 sezonunda kazanmış olduğu Bundesliga, Almanya Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi ile 2020 takvim yılı içerisinde kazandığı Alman Süper Kupası, UEFA Süper Kupası ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası ile beraber toplamda kazandığı 6 kupa ile Alman futbolunda Sextuple yapan ilk ve tek, dünya futbolunda ise bunu başarabilen ikinci takım olmuştur.
Almanya'nın en başarılı spor kulübü olan Bayern, 432.500 kulüp üyesi sayısıyla bu alanda dünyada birinci sıradadır. Bayern München'in ayrıca basketbol, hentbol, jimnastik, masa tenisi, satranç ve bowling şubeleri de mevcuttur. Takım, 2005-06 sezonuna kadar maçlarını Olympiastadion'da oynarken, o sezondan itibaren iç saha maçlarını Allianz Arena stadyumunda oynamaktadır. Takımın renkleri kırmızı-beyazdır ve ambleminde Bavyera eyaletinin mavi-beyaz renklere sahip olan Bavyera bayrağı yer almaktadır.

FC Bayern München, MTV 1879 isimli jimnastik kulübü üyeleri tarafından kuruldu. 27 Şubat 1900'da kulüpteki futbolcular Almanya Futbol Federasyonu'na kabul edilmeyeceklerini öğrendiklerinde, 11 üye MTV'den ayrıldı ve o akşam Fussball-Club Bayern München'i kurdu. Birkaç ay içinde Bayern, FC Nordstern'i 15-0 yendikleri maç dahil olmak üzere, yerel rakiplerine büyük bir üstünlük kurdu. 1900-01 Güney Almanya şampiyonluğunda takım yarı finallere kaldı. Sonraki yıllar yerel kupalar kazanan takım 1910-11 sezonunda kurulan Bavyera ligi "Kreisliga"ya katıldı ve ilk sezonu şampiyon olarak tamamladı. Bu başarıyı 1914'te tekrarladı ancak savaş nedeniyle ülkede futbola bir süre ara verilmek zorunda kalındı.
Savaş sonrasında Bayern yerel müsabakalarda başarı göstermeye devam ederken, 1926'da Güney Almanya ligini ilk kez kazandı. İki sene sonra bu başarıyı tekrar ettiler. 1932'de ise teknik direktör Richard Kohn yönetimindeki takım Eintracht Frankfurt'u 2-0 yenerek Almanya şampiyonu oldu.
Nazizm'in yükselmesi takımın başarılı performansına engel oldu. Yahudi olan kulüp başkanı Kurt Landauer ve teknik direktör Kohn ülkeyi terk etti. Bu dönem "Yahudi ekibi" olarak bilinen Bayern München'in yerine rakipleri 1860 München daha fazla taraftar toplamaya başladı. Bu dönem Bayern München, yerel liglerde orta sıralara oynadı.
Savaştan sonra Bayern, Alman birinci liginin güney ligi olan Oberliga Süd'de oynamaya başladı. 1955'te küme düşen takım, bir sonraki sezon Oberliga'ya geri döndü ve 1957'de Fortuna Düsseldorf'u 1-0 yenerek ilk DFB-Pokal'ini kazandı. 1963'te farklı Oberliga'lar Bundesliga'yı oluşturmak için birleştirildi. Güney liginden de beş takımın Bundesliga'ya dahil edilmesine karar verildi. Bayern München de ligi üçüncü bitirerek bu beş takım arasına girmişti ancak Almanya Futbol Federasyonu ligin ilk sezonunda aynı şehirden iki takım olmasını istemedi ve Bayern yerine o sezon grubu birinci bitiren 1860 München'i Bundesliga'ya dahil etti. Bayern München ise iki sene sonra Franz Beckenbauer, Gerd Müller ve Sepp Maier gibi genç yetenekleri sayesinde Bundesliga'ya yükseldi.

İlk Bundesliga sezonunda Bayern München ligi üçüncü bitirdi ve DFB-Pokal'in sahibi oldu. Böylece bir sonraki sezon UEFA Kupa Galipleri Kupası'na katılmaya hak kazandılar. Finale çıkan ekip, finalde İskoç ekibi Rangers'ı Franz Roth'un uzatma dakikalarında attığı golle 1-0 yendi ve kupayı kazandı. 1967'de takım bir kez daha DFB-Pokal'i kazandı ancak ligde gelmeyen başarılar nedeniyle takımın başına Branko Zebec getirildi. Zebec, Bayern'in agresif futbolunu, daha disiplinli bir tarza çevirdi ve 1969 yılında Almanya tarihinin ilk dublesini yapıp hem ligi hem de kupayı kazandılar. Zebec, sezon boyunca sadece 13 futbolcuya şans vermişti.
1970'te takımın başına Udo Lattek geldi. İlk sezonunda Lattek, DFB-Pokal'i kazandı. İkinci sezonunda ise Bayern'e üçüncü Almanya şampiyonluğunu kazandırdı. Sezonun en kritik maçı olan Schalke 04 maçı Olimpiyat Stadyumu'nda oynanan ve Bundesliga tarihinde televizyondan yayınlanan ilk maç oldu. Bayern, maçı 5-1 kazanarak lig şampiyonluğunu ilan etti. Sonraki iki sezonda da ligi kazanan takım, 1974 yılında Atlético Madrid'i 1-1'in tekrarında 4-0 yenerek Avrupa Şampiyonu oldu. Takım, bu başarıyı bir sonraki sezon da tekrarladı. Roth ve Müller'in son dakikalarda attığı gollerle Bayern, Leeds United'ı 2-0 yendi. Maçtaki hakem hatalarına isyan eden ve finalin oynandığı Paris'te olay çıkaran taraftarları yüzünden Leeds ekibi üç sene Avrupa müsabakalarından men edildi. Bir yıl sonra Glasgow'da Saint-Étienne ile final maçına çıkan Bayern, yine bir Roth golü ile Avrupa şampiyonluğunu ilan etti ve kupayı üst üste üç kez kazanan üçüncü takım oldu. Bu başarılı dönemin son kupası Cruzerio'yu yenerek kazandıkları Kıtalararası Kupa'ydı. 1970'lerin son yıllarında takım değişime gitti. 1977'de Beckenbauer New York Cosmos'a gitti. 1979'da Sepp Maier ve Uli Hoeneß futbolu bıraktı, Müller ise Fort Lauderdale Strikers'a transfer oldu.

1980'ler Bayern'in saha dışında personel ve finansal problemler yaşadığı bir dönem oldu. Saha içinde ise Paul Breitner ve Karl-Heinz Rummenigge ikilisinin başını çektiği takım büyük başarılar elde etti ve 1980 ve 1981 yıllarında Bundesliga şampiyonlukları kazanıldı. 1985 - 1990 yılları arasında ise 5 şampiyonluk kazandılar. Avrupa'da ise 1982 ve 1987 yıllarında Şampiyon Kulüpler Kupası finaline kalsalar da kupayı kazanamadılar.

23 Ağustos 2024 itibarıyla.

Almanya Ligi/Bundesliga (rekor)
Şampiyon (35): 1931-32, 1968-69, 1971-72, 1972-73, 1973-74, 1979-80, 1980-81, 1984-85, 1985-86, 1986-87, 1988-89, 1989-90, 1993-94, 1996-97, 1998-99, 1999-00, 2000-01, 2002-03, 2004-05, 2005-06, 2007-08, 2009-10, 2012-13, 2013-14, 2014-15, 2015-16, 2016-17, 2017-18, 2018-19, 2019-20, 2020-21, 2021-22, 2022-23, 2024-25, 2025-26
İkinci (10): 1969-70, 1970-71, 1987-88, 1990-91, 1992-93, 1995-96, 1997-98, 2003-04, 2008-09, 2011-12
DFB-Pokal (rekor)
Şampiyon (21): 1956-57, 1965-66, 1966-67, 1968-69, 1970-71, 1981-82, 1983-84, 1985-86, 1997-98, 1999-00, 2002-03, 2004-05, 2005-06, 2007-08, 2009-10, 2012-13, 2013-14, 2015-16, 2018-19, 2019-20, 2025-26
Finalist (4): 1984-85, 1998-99, 2011-12, 2017-18
Franz-Beckenbauer-Supercup (rekor)
Şampiyon (11): 1987, 1990, 2010, 2012, 2016, 2017, 2018, 2020, 2021, 2022, 2025
Finalist (7): 1989, 1994, 2013, 2014, 2015, 2019, 2023
DFL-Ligapokal (rekor)
Şampiyon (6): 1997, 1998, 1999, 2000, 2004, 2007
Finalist (1): 2006

Şampiyon Kulüpler Kupası/UEFA Şampiyonlar Ligi
Şampiyon (6): 1973-74, 1974-75, 1975-76, 2000-01, 2012-13, 2019-20
Finalist (5): 1981-82, 1986-87, 1998-99, 2009-10, 2011-12
UEFA Kupa Galipleri Kupası
Şampiyon (1): 1966-67
UEFA Kupası
Şampiyon (1): 1995-96
UEFA Süper Kupası
Şampiyon (2): 2013, 2020
Finalist (3): 1975, 1976, 2001

Kıtalararası Kupa/FIFA Kulüpler Dünya Kupası
Şampiyon (4): 1976, 2001, 2013, 2020

9 Aralık 2025 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

FC Bayern München futbolcuları listesi

Resmî site 
Facebook'ta FC Bayern München 
X'te FC Bayern München
Instagram'da FC Bayern München 
TikTok'ta FC Bayern München 
UEFA.com'da FC Bayern München

FIFA Dünya Kupası, uluslararası alanda futboldan sorumlu en üst düzey yönetim organı olan Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) üyesi ülkelerin erkek millî takımlarının katılabildiği uluslararası futbol turnuvasıdır. İlk kez düzenlendiği 1930'daki turnuvadan beri, II. Dünya Savaşı sebebiyle gerçekleştirilemeyen 1942 ve 1946 yılları dışında dört yılda bir düzenlenmektedir.
Turnuva öncesindeki üç yıl boyunca süren eleme aşaması vardır. FIFA'ya üye olan 211 ülkenin katılabildiği eleme aşamasını geçmeyi başaran takımlar "FIFA Dünya Kupası Finalleri" adını taşıyan Finaller aşamasında mücadele eder. Finallere ev sahipliği yapan ülke/ülkeler eleme oynamaksızın direkt olarak katılır. Ev sahibi ülke/ülkelerle birlikte toplamda 48 millî takım yer alır. Dörder takımdan oluşan 12 gruba ayrılan katılımcılar, ilk aşamada grubundaki takımlarla birer maç yapar. Grupları ilk iki sırada tamamlayan 24 takım ile en iyi 8 üçüncü toplamda 32 takım tek maçlı eleme sistemiyle gerçekleştirilen ikinci tura geçer. İkinci turdan sonra sırayla Son 16 - Çeyrek Final - Yarı Final ve Final aşaması ile turnuva tamamlanır. Ayrıca turnuvada üçüncülük maçı da oynanır.
Günümüze kadar düzenlenmiş olan toplam 23 turnuvada 8 farklı takım şampiyonluğa ulaşmıştır. Her turnuvaya katılmış olan tek takım konumundaki Brezilya, kazandığı 5 şampiyonluk ile kupanın en başarılı takımıdır. İtalya ve Almanya 4'er kez, Arjantin 3 kez, İspanya, Fransa ve Uruguay 2 kez, İngiltere ise bir kez şampiyonluk kazanmıştır. 
Turnuvanın son şampiyonu, 2026'da düzenlenen turnuvada ikinci kez şampiyon olan İspanya'dır.

Dünyada ilk uluslararası millî futbol maçı 20 Kasım 1872'de Glasgow'da İskoçya ve İngiltere arasında oynandı ve 0-0 bitti. İlk uluslararası turnuva ise 1884 yılında düzenlenmeye başlanan British Home Championship'ti. 20. yüzyılda tüm dünyada popülerleşmesinin ardından futbol, 1900 ve 1904 Yaz Olimpiyatları'nda madalya verilmeyen gösteri sporu olarak yer aldı (daha sonraları Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından resmî yarışma olarak kabul edildi). 1906 Ara Olimpiyatları'nda da futbol kendine yer buldu.
1904'te kurulan Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA), 1906'da İsviçre'de Olimpiyatlar dışında bir uluslararası futbol turnuvası organize etmeye çalışsa da bu girişim başarılı olamadı. Londra'da düzenlenen 1908 Yaz Olimpiyatları'nda futbol ilk kez resmî yarışma olarak kabul edildi. İngiltere amatör millî takımı tarafından temsil edilen Büyük Britanya, hem bu etkinlikte hem de Stockholm'deki 1912 Yaz Olimpiyatları'nda altın madalya kazandı.
1914'te FIFA, Olimpiyat Oyunları'ndaki futbol müsabakalarını "dünya amatör futbol şampiyonası" olarak tanıdı ve organizasyonunu üstlendi. Bu hamleyle birlikte resmî olarak tanınan ilk kıtalararası futbol turnuvası olan 1920 Yaz Olimpiyatları kapsamındaki futbol turnuvası, on üç Avrupa takımının yanı sıra bir Afrika takımı olan Mısır'ın katılımına sahne oldu. Bu turnuva Belçika'nın şampiyonluğuyla sona ererken 1924 ve 1928'de düzenlenen sonraki iki Olimpik futbol turnuvasını Uruguay kazandı.

Olimpiyatlardaki futbol turnuvalarındaki organizasyon başarılarının ardından FIFA Başkanı Jules Rimet'nin önderliğinde, Olimpiyatlar dışında uluslararası bir futbol turnuvası düzenlemek için çalışmalara başlandı. 28 Mayıs 1928'de Amsterdam'daki FIFA Kongresi'nde ayrı bir dünya şampiyonası düzenlenmesine karar verildi ve ertesi yıl düzenlenecek olan ilk Dünya Kupası'na Uruguay'ın ev sahipliği yapması kararlaştırıldı. Seçilen ülkelerin ulusal futbol federasyonlarına kupaya katılım için davet gönderildi. Ancak Avrupa takımları için Uruguay'a yapılacak yolculuk uzun süreli ve pahalı olacağından turnuvaya iki ay kala hâlâ turnuvaya katılacağını açıklayan Avrupa takımı yoktu. Rimet'nin ikna çabaları sonrası Belçika, Fransa, Romanya ve Yugoslavya turnuvaya katılmayı kabul etti. Turnuvaya; yedisi Güney Amerika, dördü Avrupa ve ikisi Kuzey Amerika'dan olmak üzere toplam 13 takım katıldı.
13 katılımcı, üçer takımdan oluşan üç grup ile dört takımdan oluşan bir gruba bölündü. İlk Dünya Kupası maçları, aynı anda oynanan Fransa-Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri-Belçika maçlarıydı. Fransa Meksika'yı 4-1, Amerika Birleşik Devletleri ise Belçika'yı 3-0 mağlup etmeyi başardı. Dünya Kupası tarihindeki ilk golü ise Fransız Lucien Laurent atmıştı. Her takımın grubundaki diğer takımlarla birer maç yapması sonrasında, gruplarını ilk sırada tamamlayan takımlar yarı finale çıktı. Montevideo'daki Yüzüncü Yıl Stadyumu'nda oynanan final maçında Arjantin'i 4-2 yenen Uruguay ilk Dünya Kupası'nın şampiyonu oldu.

Dünya Kupası'nın oluşturulmasının ardından Los Angeles'ta yapılan 1932 Yaz Olimpiyatları'nda futbol, Olimpiyat programına dâhil edilmedi. Amerikan futbolunun popülerliğinin artması, Amerika Birleşik Devletleri'nde futbola yönelik ilginin az olması ve FIFA ile IOC'nin amatör futbolcuların durumu üzerinde anlaşamamaları üzerine bu karar alınmıştı. İtalya'da düzenlenen 1934 FIFA Dünya Kupası'yla birlikte takım sayısı 16'ya çıkarılırken turnuva için 32 ülkenin katılma girişimi olduğundan ilk defa bir eleme aşaması gerçekleştirildi. Turnuvada ilk defa Afrika'dan bir takım, Mısır yer alırken şampiyonluğu İtalya kazandı. Fransa'nın ev sahipliğindeki 1938 FIFA Dünya Kupası'nda, son şampiyon ve ev sahibi ülkenin takımları ilk defa eleme aşaması oynamadan turnuvaya dâhil oldu. Avusturya'nın Almanya tarafından ilhak edilmesi sonrasında turnuvadan çekilmesi sebebiyle 15 takımın katılımıyla gerçekleştirilen 1938 Dünya Kupası'nda ilk defa ev sahibi ülkenin takımı şampiyon olamazken İtalya üst üste ikinci şampiyonluğunu elde etti. 1942'deki turnuva, ev sahipliği yapacak ülke dahi belirlenemeden patlak veren II. Dünya Savaşı nedeniyle iptal edildi. Savaşın 1945'te sona ermesi sonrasındaki ilk turnuva olan 1946 Dünya Kupası da, savaşın yakın zamanda sona ermesi sebebiyle düzenlenemedi.

Brezilya'da düzenlenen 1950 Dünya Kupası, kendisiyle savaşan ülkelerle maç yapmamak için 1920 yılında FIFA üyeliğinden ayrılan Britanya takımlarının, 1946'da FIFA'nın daveti üzerine federasyona tekrar üye olduktan sonra katıldığı ilk Dünya Kupası'ydı. Son iki turnuvayı boykot eden Uruguay da bu turnuvayla birlikte organizasyona geri döndü. Hindistan, İskoçya ve Türkiye'nin çekilmesi sonrasında turnuvaya 13 takım katıldı. Diğer tüm turnuvaların aksine ikinci turun tek maçlı eleme sistemiyle değil de grup sistemiyle oynandığı 1950 Dünya Kupası'nda bir final maçı da yoktu. Ancak şampiyonu tayin edecek son maç olan Brezilya-Uruguay maçı, turnuvanın finali gibi nitelendirilmektedir. Maracanã Stadyumu'nda oynanan ve resmî sayılara göre 173.830 biletli seyircinin, tahminlere göre ise 200.000'in üstünde kişinin izlediği finalde Uruguay, ev sahibi Brezilya'yı 2-1 yenerek turnuva tarihindeki ikinci şampiyonluğunu elde etti. İsviçre'deki 1954 Dünya Kupası; en çok gol atılan, maç başına gol ortalaması en yüksek ve bir maçta en çok gol atılan turnuva gibi çeşitli gol rekorlarının kırıldığı Dünya Kupası olarak tarihe geçti. Batı Almanya, Bern Mucizesi olarak da adlandırılan final maçında 2-0 geriye düştüğü Macaristan'ı 3-2 yenerek ilk şampiyonluğunu yaşadı.

İsveç'in ev sahipliğinde düzenlenen 1958 Dünya Kupası'nı, finalde İsveç'i 5-2 yenerek kazanan Brezilya, kendi kıtası dışında şampiyon olan ilk takım oldu. Final maçında Çekoslovakya'yı 3-1 yenen Brezilya, Şili'deki 1962 Dünya Kupası'nı da şampiyonlukla tamamladı. 1966 Dünya Kupası öncesinde Afrika ülkeleri; Afrika, Asya ve Okyanusya'dan yalnızca bir takımın katılmasını protesto etmek amacıyla elemelere katılmadı. Ev sahibi İngiltere, normal süresi 2-2 berabere biten final maçında Batı Almanya'yı 4-2 yenerek turnuvadaki tek şampiyonluğunu yaşadı. Beş kıtasal konfederasyondan en az bir takımın yer aldığı ilk Dünya Kupası olan Meksika'daki 1970 Dünya Kupası'nı Brezilya, finalde İtalya'yı 4-1 yenerek üçüncü kez şampiyon oldu ve bu başarısıyla Jules Rimet Kupası'nı daimi olarak alma hakkı kazandı.
1974 Dünya Kupası öncesinde, hiçbir takıma daimi olarak verilmeyeceği yönünde yönerge değişikliğinin de yapıldığı yeni bir kupa tanıtıldı. Batı Almanya'da düzenlenen organizasyonda yine format değişikliğine gidildi ve ilk turdaki gruplarını ilk iki sırada tamamlayan takımlar, dörder takımdan oluşan iki gruba ayrıldı. Gruplarını birinci sırada tamamlayan Batı Almanya ile Hollanda'nın karşılaştığı final maçını 2-1 kazanan Batı Almanya, kendi evinde şampiyonluğa ulaştı. 1978 Dünya Kupası finalinde Hollanda'yı uzatma süresinde 3-1 yenen Arjantin ilk Dünya Kupası şampiyonluğunu elde ederken kendi evindeki organizasyonda şampiyonluk yaşayan beşinci ülke oldu.

Turnuva, 1982'de ilk kez 24 takımla ve 6 farklı kıtasal konfederasyondan katılan takımlarla oynandı. Dörder takımdan oluşan altı gruba ayrılan katılımcılardan gruplarını ilk iki sırada tamamlayanlar, üçer takımdan oluşan dört grubun yer aldığı ikinci tura yükseldi. Bu aşamadaki grup birincileri ise yarı finalde karşılaştı. İspanya'nın ev sahipliğindeki turnuvayı, finalde Batı Almanya'yı 3-1 yenen İtalya kazandı. 1986 Dünya Kupası'nın Meksika'da düzenlenmesiyle ilk defa bir turnuva aynı ülkede ikinci kez düzenlenmiş oldu. Tekrar format değişikliğine gidilerek grupları ilk iki sırada tamamlayanların yanı sıra en başarılı dört grup üçüncüsü, tek maçlı eliminasyon sistemiyle oynanan eleme aşamasına yükseldi. Aynı zamanda her gruptaki son maçlar, herhangi bir adaletsizlik olmaması adına eşzamanlı olarak başlatıldı. Arjantin, finalde Batı Almanya karşısındaki 3-2'lik galibiyetiyle ikinci Dünya Kupası şampiyonluğunu kazandı. Maç başına en düşük gol ortalamasının yakalandığı İtalya'daki 1990 Dünya Kupası finalinde son finalistler tekrar karşı karşıya gelirken bu kez kazanan taraf 1-0'lık skorla Batı Almanya oldu. Amerika Birleşik Devletleri'nin ev sahipliğindeki 1994 Dünya Kupası, maç başına ortalama yaklaşık 69.000 seyirci ile rekor kırdı. Normal süresi ve uzatmaları 0-0 biten finalde ise Brezilya, penaltı atışları sonrasında İtalya'yı 3-2 yenerek kupanın sahibi oldu. Böylece ilk defa bir 

Federal Adalet Mahkemesi, (Almanca: Bundesgerichtshof, BGH), Almanya'daki olağan yargı sistemi (ordentliche Gerichtsbarkeit) içerisindeki en yüksek mahkemedir. Sadece ceza hukuku ve özel hukukla ilgili konuları karara bağlar. BGH tarafından verilen bir karar, ender olarak Almanya Federal Anayasa Mahkemesinin anayasaya aykırılığa hükmettiği durumlarda geri alınabilir. Federal Anayasa Mahkemesi'nin de bulunduğu Karlsruhe'de kurulmuştur.
Almanya'daki diğer dört büyük mahkeme şunlardır:

Bundesarbeitsgericht (Federal İş Mahkemesi),
Bundesfinanzhof (Federal Vergi Mahkemesi),
Bundessozialgericht (Federal Sosyal Güvenlik Mahkemesi) ve
Bundesverwaltungsgericht (Federal İdare Mahkemesi)
Her mahkeme, kendi alanındaki yasalarla ilgilenir. Mahkemelerin merkezleri Karlsruhe ve Leipzig'de bulunmaktadır.

Resmî site 7 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Federal Anayasa Mahkemesi (Bundesverfassungsgericht -BVerfG-) Karlsruhe'de, Grundgesetz'e göre 7 Eylül 1951'de kurulmuş en yüksek dereceli Almanya Federal Mahkemesi'dir. Mahkeme, kasten başkent Berlin, eski başkent Bonn ve Almanya Federal Haber Alma Servisi'nin (Bundesnachrichtendienst) bulunduğu Münih'ten ayrı bir yere Federal Adalet Mahkemesi'nin de bulunduğu Karlsruhe'de kurulmuştur.

Mahkemede 16 yargıca sahiptir. Bunlar, başkanın ve başkan yardımcısının ayrı ayrı bulunduğu 2 gruba ayrılır. Çoğu kararlar mahkeme üyelerinin üçerli gruplara ayrılıp beş senato oluşturmasıyla alınır. Her senato karar verir ve karar kabul edilecekse bu beş senato adına çoğunluk aranır.Çalışan sayısı yaklaşık 260 Bütçe hacmi 37,17 milyon avrodur. (2021)

Federal Almanya Cumhuriyeti'nde Federal Anayasa Mahkemesi (BVerfG)  hem yargının bağımsız bir anayasal organıdır ve diğer yüksek federal organlarla eşit düzeyde yer alır hem de federal düzeyde en yüksek mahkemedir. Bu nedenle ikili bir konumu ve işlevi vardır.
Federal Anayasa Mahkemesi bir yandan anayasal olarak belirlenmiş siyasi yaşamın kontrolünden sorumludur ve bunu vatandaşların bireysel temel haklarını özellikle dikkate alarak Anayasa'ya uygun olarak yorumlar. Bu bağlamda, Alman anayasasının koruyucusu sıfatıyla mahkemeye toplumsal değişimde anayasayı düzenleme temel yetkisi verilmiştir.
Öte yandan, merkezi Karlsruhe'de bulunan mahkeme, en yüksek yargı organıdır. Bu işleviyle, mahkeme kararlarını bozma yetkisine sahip olduğu için diğer tüm mahkemelere kıyasla özel bir statüye sahiptir. Federal Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararlar yasal olarak bağlayıcıdır
Bu federal mahkeme diğer mahkemelerin kararlarını incelese de, yargı sürecinin bir parçası değildir. Herhangi bir teknik denetim yapmaz, daha ziyade ihtisas mahkemeleri tarafından verilen kararların Anayasa'ya uygun olup olmadığını inceler. Anayasanın ihlal edildiği sonucuna varırsa, bu kararları - ve alt mahkemelerin kararlarını - iptal eder ve konuyu yeniden incelenmek üzere ihtisas mahkemelerine geri gönderir.
Federal Anayasa Mahkemesi en yüksek Alman mahkemesidir, çünkü tüm idari kademelerin işlemlerini iptal edebilir ya da ihmaller söz konusu olduğunda işlem yapmalarını emredebilir. Mahkemenin kararlarına devlet organları veya başkaları tarafından itiraz edilemez.

Resmi sitesi 26 Mayıs 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Federal Konsey (Almanca: Bundesrat), Almanya'nın 16 eyaletinin temsil edildiği yasama organıdır. Eyalet hükûmetlerince görevlendirilen 69 üyesi yasama sürecine katılmaktadır. Federal hükûmet nezdinde eyaletlerin çıkarlarını temsil etmektedir. Her federal yasa Federal Konsey'de de görüşülmek zorundadır. Federal yasaların oluşumuna katkıda bulunur. Federal Meclis ile eşit bir yasa koyucu kurum statüsüne sahiptir.
Federal Konsey, Berlin'deki eski Prusya Lordlar Meclisi Binası'nda toplanmaktadır. Bir önceki toplantı yeri eski Batı Alman başkenti Bonn'dadır.
Federal Anayasa'da Bundestag, Federal Cumhurbaşkanı, Federal Bakanlar Kurulu ve Federal Anayasa Mahkemesi ile birlikte "temel erk" olarak adlandırılır.
Bundesrath (1901 itibaren: Genel yazım reformu göre Bundesrat) Kuzey Almanya Konfederasyonu (1867) ve Alman İmparatorluğu (1871) gibi isimler aldı. Weimar Cumhuriyeti'ndeki muadili (1919-1933) Reichsrat oldu.
Federal Konseyin görünümü Almanya eyaletlerinin gücündeki değişikliklere bağlı olarak ve her durumda seçimlerde farklılık göstermektedir. Federal konseydeki her eyalet heyeti esasen eyalet hükûmetlerinin bir temsilidir ve her eyaletin yasama çoğunluğunu, iktidarını (koalisyonlar dahil) yansıtmaktadır.

Almanya Federal Konseyi (Bundesrat) 8 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Frank İmparatorluğu veya Frank Krallığı (Latince: Regnum Francorum), Roma İmparatorluğu sonrası Batı Avrupa'sının en büyük Cermen krallığı idi. Geç Antik Dönem'de ve Erken Orta Çağ'da Franklar tarafından yönetildi. 
Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve Almanya modern devletlerinin öncüsü olan devlet, 843'teki Verdun Antlaşması'ndan sonra, Fransa'nın öncülü olan Batı Frank Krallığı, kısa ömürlü Orta Frank Krallığı ve Almanya'nın öncülü olan Doğu Frank Krallığı olarak üçe bölünmüştür. Frank İmparatorluğu 843'teki bölünmesinden önce, Kavimler Göçü döneminden kalma son Cermen krallıkları arasındaydı.

Eski Batı Roma İmparatorluğu içinde yer almış temel Frank toprakları kuzeydeki Ren ve Maas nehirlerine yakın bölgeleri kapsamaktaydı. Küçük krallıkların güneylerindeki Galya'daki Roma kurumlarıyla etkileşime girdiği bir dönemden sonra, Frankları birleştiren krallık, 496'da Frankların Kralı olarak taç giymiş I. Clovis tarafından kuruldu. Daha sonra Karolenj Hanedanı, Clovis'in hanedanı olan Merovenj Hanedanı'nın yerine geçti. Sırasıyla baba, oğul, torun, büyük torun ve büyük-büyük torun olan Herstallı Pepin, Charles Martel, III. Pepin, Şarlman ve I. Ludwig  tarafından gerçekleştirilmiş, neredeyse sürekli devam eden seferler sonucunda 9. yüzyılın başlarında Frank İmparatorluğunun büyük genişlemeler yapmıştır. Bu noktada devlet Karolenj İmparatorluğu olarak adlandırılır.

Merovenj ve Karolenj hanedanları dönemlerinde Frank devleti, çoğunlukla bağımsız olan birkaç küçük krallığa bölünmüş büyük bir krallık yönetimi altında idi. Hükmedilen coğrafya ve küçük krallık sayısı zamanla değişmekteydi, ancak doğu ve batı bölgeler arasındaki temel ayrılık devam etti. Doğu krallığına başlangıçta Avusturasya adı verildi, Ren ve Meuse merkezliydi ve doğuya, Orta Avrupa'ya doğru genişlemesi ile bir Alman krallığı olan Kutsal Roma İmparatorluğu'na dönüşmüştür. Merovenjlerin orijinal krallığı olan Batı Krallığı Neustrasya ise Kuzey Roma'nın Galya bölgesinde kurulmuştur ve zamanla Fransa'ya da ismini verecek "Francia" olarak adlandırılmıştır. Buna rağmen Batı Avrupa'da da, Almanya'da Frankonya bölgesi, Frankfurt şehri ve Frankenstein Şatosu olmak üzere Frankların ismini taşıyan başka yerler vardır.

Frank Kilisesi, Merovenj döneminde Galya'daki kiliselerden büyüyerek oluşmuştur. Karolenj Rönesansı ile birlikte Frank Kilisesi, Orta Çağ Batı Kilisesi içinde önemli bir etken konumuna geldi.
7. yüzyılda, Frank toprakları İrlandalı ve İskoç misyonerlerin yardımıyla (yeniden) Hristiyanlaştırıldı. Bunun sonucunda Karolenj İmparatorluğu'ndaki Eski Yüksek Almanca okuryazarlığının çekirdeğini oluşturan sayısız manastırın kurulmuştur. Columbanus, 590'dan itibaren Frank İmparatorluğu'nda faaliyet gösterdi ve 615'te Bobbio'daki ölümüne kadar manastırlar kurdu. 7. yüzyılda Columbanus ve diğer İskoç ve İrlandalı misyonerlerin öğrencileri şu anda Fransa, Almanya, Belçika ve İsviçre'de bulunan bazı manastırları da (Schottenklöste) kurmuştur.

Orta Çağ Galyası'ndaki en çarpıcı değişiklik, ticaretin ve şehir hayatının çöküşüydü. Karanlık Çağlarda pek çok "şehir" bulunmuş olmasına rağmen, bu yerleşim merkezleri genellikle hükûmet ya da dini binaları çevreleyen müstahkem köyler ya da pazar merkezleriydi ve bu şehirlerin birçoğu Roma kentlerinden doğmuştu. [Kaynak belirtilmeli.]

Frankfurt Menkul Kıymetler Borsası (Almanca: Frankfurter Wertpapierbörse) ya da kısaca FWB, Almanya'nın Frankfurt kentinde bulunan borsa olup dünyanın en büyük borsalarından biridir. Avrupa’nın en büyük iki borsasından biridir. Şöyle ki, Avrupa’nın Londra Borsası’ndan sonra ikinci büyük borsasıdir. Uluslararası piyasalarda “Alman Borsası” olarak tanınır. Ayrıca FWB, Alman Birleşik Borsa Endeksi DAX'ın (Almanca: Deutscher Aktienindex) da takip edildiği yerdir. Alman ekonomisinin barometresi olan DAX, başlıca 30 Alman şirketinin hisse fiyatlarını yansıtan ana endeksdir.
FWB'da tahvil ve döviz işlemleri yapılmaktadır. Kote olmuş hisse senetlerinin yarıdan fazlası da bu borsada işlem görmektedir.
Frankfurt Borsası'nın düzgün ve güvenli işlemesini sağlayacak bir garantör görevini Deutsche Börse AG görüyor. Frankfurt Borsası ve tamamen elektronik bir sistemden oluşan Xetra ticaret tabanı ile Alman Borsası dünyanın en yüksek cirolu spot piyasasını yönetmektedir.

Kuruluş tarihi 16. yüzyıl sonlarına dayanmaktadır. O zamanlar, Frankfurt Avrupa’nın en büyük ticari merkezi haline gelmiştir. Frankfurt Borsası döviz işlemlerinin başlaması ile 1585 yılında üyeler tarafından kurulmuştur. İlk üyeleri yabancı para işlemi yapan tüccarlar olmuştur. Sonraki yüzyıllarda Frankfurt dünyanın ilk borsalarından biri haline geldi.
1642 yılında komusyoncular tarafından ilk fiyat cetveli yayınlanmıştır. Yayınlanan cetvelin italyanca olmasından Frankfurtun o tarihte Lombardiya’nın zengin tacirleri ile ilişkide bulunması anlaşılıyor.
1779 yılında Frankfurtda önemli bir sermaye ticaretinin başlamasıyla, 18. yüzyılın sonlarına doğru bu Borsa’nın büyük önem kazanıyor. Bu Borsa’nın o zaman büyük önem kazanmasının başlıca nedeni Avusturya, Prusya ve Silezya hisse senetlerinin önemli alım ve satım işlemlerinin Borsa’da olmasıydı.
1808 yılında, kamu kurumu haline getirilerek, borsa üyeleri tarafından kurulmuş olan Ticaret Odasının çatısı altına alınmıştır. Mayer Amschel Rothschild ve Max Warburg gibi Bankacılarin da Frankfurt'un finans ticaretine önemli etkisi vardı.

1874 yılında Frankfurt Borsası Börsenplatz'a yeni binasına taşındı. 1949 yılından Almanya'da lider konumununa gelmiştir. 1990 yılından beri “menkul kıymetler borsası” olarak adlandırılır. 1993 yılında kamu kurumu halinde iken, yönetimi Deutsche Börse AG'ye devredilmiştir; ama işletmeci konumundaki Deutsche Börse, Frankfurt Borsasının sahibi değildir. Deutsche Börse AG'nin Frankfurt Borsası'nda esas görevi işlemlerin düzgün ve güvenilir bir şekilde yürütülmesini sağlamaktır. Borsaya ait tüm gelir ve giderler
Deutsche Börse tarafından kaydedilmektedir.
Hâlihazırda kamu hukukuna tabi bir kurum olan Frankfurt Borsası'nın yöneticisi Reto Francioni’dir. Borsanın hâlihazırda 300 civarında üyesi
bulunmaktadır. Onlardan 140’ı yabancı üyedir.
Dünya genelinde Frankfurt Borsası’nın 3 bin 200 çalışanı bulunuyor. Ülkede işlem hacmi açısından %90 civarında paya sahip olan Frankfurt Borsası, Almanya'da mevcut olan sekiz adet borsa içerisinde de en büyüğüdir. Almanya’daki diğer borsalardan farklı olarak Frankfurt ulusal borsa şeklinde faaliyet göstermektedir. Diğer borsalar ise bölgesel borsalar şeklinde faaliyet göstermektedir. Frankfurt Borsası, orta vadede Avrupa'da Londra Borsası’nın yerini almayı hedeflemektedir.

Borsa Konseyi Frankfurt Borsası’nın en üst düzey yetkili karar organıdır. Bu Konsey Frankfurt Borsası’nın işleyişi, borsa kuralları, işlem ücretleri ve koşulları, hizmet fiyatlandırması ve ikincil piyasa konusuyla ilgili düzenlemeler yaparak borsa yönetimini belirlemektedir. En fazla 24 kişiden oluşuyor:

Kredi veren kurumlardan - 11 üye.
Bağımsız yatırım şirketlerinden - 1 üye.
Borsaya kote sigorta şirketlerinden - 2 üye.
2.000’den az personele sahip borsaya kote şirketlerden - 1 üye.
Diğer kote şirketlerden - 3 üye.
Aracı kurumlardan - 2 üye.
Diğer finansal hizmet veren kurumlardan - 2 üye.
Yatırımcılardan - 2 üye.
Ancak, her zaman Konseyde 24 kişi olmuyor. Örneğin, Temmuz 2011 itibarıyla Konseyde 16 üye bulunmaktadır. Onlardan ikisi yatırımcı temsilcisi, on dördü ihraççı ve üye temsilcisiydi. Bu üyeler şöyleydi:

menkul kıymet şirketleri - 8 üye.
yatırım bankaları - 1 üye.
finansal hizmet sağlayıcıları - 2 üye.
hisseleri işlem gören sigorta şirketleri - 1 üye.
diğer ihraççı kurumlar - 2 üye.
yatırımcı temsilcileri - 2 üye.
Hessen Eyaleti Ekonomi Bakanlığı’nı temsilen daimi 1 üye yer almaktadır.

Piyasa Gözetim Komitesi, Borsa Konseyi’nin haricinde kurulmuştur. Bu Komite Frankfurt Borsası’nın düzenlemelerinin uygulanmasını, borsa işlemlerini, içeriden öğrenenlerin ticareti benzeri piyasa bozucu hareketleri ve kamuyu aydınlatma ilkelerine uyumu denetlemektedir. 3 kurumun temsilcilerinden oluşmaktadır:

Alman Federal Menkul Kıymet Denetim Kurulu.
Eyalet Borsa Denetim Kurulu.
Frankfurt Borsası iç denetim ve gözetim bölümleri.

Frankfurt Borsa’sı hisse senetlerinin işlem gördüğü yerin ismi "ticaret salonu" adlanıyor. Salon Ekim 2006 ile Şubat 2007 arası restore edilmiştir. Bu salon geçirdiği tamirattan sonra ilk kez modern yüzüyle 2007 yılında halkın karşısına çıkmıştır.

Borsanın çalışma saatleri şöyledir:

yaz zamanı: GMT 07:00 - 15:30 (Pazartesi-Cuma)
kış zamanı: GMT 08:00 - 16:30 (Pazartesi-Cuma)

FWB, yılda bir kez kapılarını halka açıyor. Bu olay “açık kapı günü” adlanıyor. “Açık kapı günü” her zaman büyük ilgi görüyor. Örneğin, 2007 senesinde misafirlerin ziyaretine açılan borsayı, yaklaşık 3 bin kişi gezmiştir. "Açık kapı günü”nde ziyaretçiler, ticaret salonundaki çalışmaları yakından izleme imkânı buluyor. Aynı zamanda düzenlenen çeşitli konferanslarla da borsanın genel işleyişi hakkında bilgi almalamı mümkün oluyor.

Frankfurt Borsası′nın kuruluşunun 400. yılı ile ilgili olarak 13 Ağustos 1985′te Deutsche Bundespost tarafından posta pulu basılmıştır. 80 Pfennig değerinde olan o posta pulunun dizayn işlerini Kefer ve Münch yapmıştır. Toplamda 29.100.000 adet posta pulu burakılmıştır.

Frankfurt Borsası′nda işlem gören ticaret endeksleri şunlardır:

DAX
DAXplus
CDAX
DivDAX
LDAX
MDAX
SDAX
TecDAX
VDAX
EuroStoxx 50

DAX

Frankfurt Menkul Kıymetler Borsası′nin Resmî Sitesi 2 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Frankfurt Menkul Kıymetler Borsası - Website for investors
Federation of European Securities Exchanges (FESE), Brussels
Financial Market Integration in a Wider European Union
International financial centres: rivals or partner?
Assessment on Frankfurt's failed take-over of LSE 28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
der Gruppe Deutsche Börse 14 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransa Bisiklet Turu (Fransızca: Tour de France), her yıl Fransa'da düzenlenen yol bisikleti çok etaplı yarış turudur. İtalya Bisiklet Turu ve İspanya Bisiklet Turu ile birlikte Avrupa'nın Büyük Turlar olarak adlandırılan üç büyük turundan birisi ve bisiklet sporunun en prestijli yarışıdır.
UCI Dünya Turu kapsamında olup, tüm yarışlar içerisinde en çok puan kazandıran yarıştır.
İlk kez 1903 yılında düzenlenmiş olup, ilkini Fransız Maurice Garin, 2013 yılındaki tur tarihinin 100. ‘sünü ise Büyük Britanyalı bisikletçi Chris Froome kazanmıştır.
Yarış ilk olarak 1903 yılında L'Auto gazetesinin satışlarını artırmak için düzenlendi ve şu anda Amaury Sport Organisation tarafından yönetilmektedir. İki Dünya savaşı için durdurulduğu zamanlar hariç, 1903'teki ilk sürümünden bu yana her yıl düzenlenir. Tur öne çıkıp popülerlik kazandıkça, yarışın katettiği mesafe uzamış ve erişimi tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. Her yıl dünyanın her yerinden bisikletçiler yarışa katılmaya başladıkça, katılım esasen Fransız sahasından genişlemiştir. Tur, UCI Dünya Turu etkinliği olup, bu durum da yarışan takımların, organizatörlerin davet ettiği takımlar hariç, çoğunlukla UCI Dünya Takımları olduğu anlamına gelir. Yarış zamanla "Dünyanın en büyük yıllık spor etkinliği" oldu.
Geleneksel olarak yarış Temmuz ayında yapılır. Rota her yıl değişirken, yarışın biçimi zamana karşı etaplarının ortaya çıkmasıyla, Pireneler ve Alpler sıra dağlarından geçiş ve Paris'teki Champs-Élysées'de bitiş aynı kalmıştır. Tour de France'ın modern sürümleri, 23 günlük sürede 21 günlük etaplardan oluşur ve yaklaşık 3.500 kilometre (2.200 mi)'dir. Yarış, Fransa'nın saat yönünde ve saat yönünün tersine devreleri arasında değişir.
Genellikle her birinde sekiz bisikletçi olan 20 ila 22 takım vardır. Tüm etaplar bitişe kadar zamanlanır; bisikletçilerin zamanları, önceki etap zamanlarıyla birleştirilir. En az kümülatif bitirme süreli olan bisikletçi yarış lideridir ve sarı mayo giyer. Genel klasman en çok dikkat çekerken, Tur içinde sprinterler için puan klasmanı, tırmanışçılar için dağlar klasmanı, 26 yaşın altı bisikletçiler için genç bisikletçi klasmanı ve her etapta her takımdan ilk üç bisikletçinin zamanına göre takım klasmanı vardır. Bir etap galibiyeti kazanmak da prestij sağlar.
Tur tarihinde en çok etap kazanan bisikletçiler 34'er etapla bisiklet efsanesi Eddy Merckx ve İngiliz sprinter Mark Cavendish'tir.
1984 ile 2009 yılları arasında farklı isimler altında Kadınlar Tour de France düzenlendi. 2014 yılından bu yana, La Course by Le Tour de France, adıyla erkekler yarışı devam ederken kadınlar için bir veya iki günlük biçimde düzenlenmektedir. 2022 yılı için Tour de France Femmes adıyla, erkekler Tur'undan sonra kadınlar için UCI Kadınlar Dünya Turu kapsamında etap yarışı düzenleneceği açıklandı.

Tour de France 1903'te kuruldu. Tour de France'ın kökleri, ülkedeki iki rakip spor gazetesinin ortaya çıkmasına kadar uzanıyor. Bir yanda günde 80.000 kopya satan Fransa'nın ilk ve en büyük günlük spor gazetesi Le Vélo; diğer yanda Comte, Jules-Albert de Dion, Adolphe Clément ve Édouard Michelin'i kapsayan gazeteciler ve iş adamları tarafından 1899'da kurulan L'Auto vardı. Rakip gazete, 19. yüzyılın sonunda Fransa'yı hüküm giymiş bir Fransız ordusu subayı olan Alfred Dreyfus'un masumiyeti konusunda bölen -Almanlara askeri sırlar satmaktan -sonradan aklanmış olsa da- (Dreyfusard karşıtı de Dion'un dahil olduğu) Dreyfus Olayı konusundaki anlaşmazlıkların ardından ortaya çıktı. Yeni gazete, Henri Desgrange'ı editör olarak atadı. Desgrange, önde gelen bir bisikletçiydi ve Victor Goddet ile birlikte Parc des Princes'deki velodromun sahibiydi. De Dion onu bisiklet konusundaki itibarı, yazdığı kitaplar, bisiklet makaleleri ve Clément lastik şirketi için yazdığı basın makaleleri aracılığıyla tanıyordu.
L'Auto, destekçilerinin istediği başarı değildi. Geçmesi amaçlanan rakipten daha düşük durgun satışlar, 20 Kasım 1902'de L'Auto'nun 10 Rue du Faubourg Montmartre, Paris'teki ofisinin orta katında bir kriz toplantısına yol açtı. En son konuşan 26 yaşındaki Géo Lefèvre, oradaki en genç, baş bisiklet gazetecisiydi. Desgrange onu Giffard'ın gazetesinden çalmıştı. Lefèvre, Fransa'nın her yerinde ama pistte popüler olan türden altı günlük bir yarış önerdi. Uzun mesafeli bisiklet yarışları, daha fazla gazete satmak için popüler bir yoldu, ancak Lefèvre'nin önerdiği uzunluktaki hiçbir şey denenmemişti. Başarılı olursa, L'Auto'nun rakibiyle eşleşmesine yardımcı olacak ve belki de onu işsiz bırakacaktı. Desgrange'ın dediği gibi, "Giffard'ın gagasını kapatabilir." Desgrange ve Lefèvre bunu öğle yemeğinden sonra tartıştı. Desgrange şüpheliydi, ancak gazetenin mali direktörü Victor Goddet hevesliydi. Desgrange'a şirketin kasasının anahtarlarını verdi ve şöyle dedi: "Neye ihtiyacın varsa al." L'Auto, 19 Ocak 1903'te yarışı duyurdu.

İlk Tour de France 1903'te sahnelendi. Plan, Paris'ten başlayıp Paris'e dönmeden önce Lyon, Marsilya, Bordeaux ve Nantes'te duran 31 Mayıs - 5 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek beş etaplı bir yarıştı. Toulouse, daha sonra güney Fransa boyunca Akdeniz'den Atlantik'e uzanan uzun mesafeyi kırmak için eklendi. Etaplar gece boyunca devam edecek ve bisikletçiler tekrar yola çıkmadan önce dinlenme günleri ile ertesi öğleden sonra bitecekti. Ancak bu çok ürkütücüydü. Çoğu katılımcı için maliyetler çok yüksektive yarışa sadece 15 kişi katılmıştı. Desgrange hiçbir zaman tamamen ikna olmamıştı ve fikri bırakmaya yaklaştı. Bunun yerine, uzunluğu 19 güne indirdi, tarihleri 1 ile 19 Temmuz olarak değiştirdi ve tüm etaplarda saatte en az 20 kilometre/saat (12 mph) ortalama hız yapanlara günlük bir harcırah verdi. Ayrıca giriş ücretini 20'den 10 Frank'a düşürdü ve birincilik ödülünü 12.000 frank ve her günün birincisi için ödülü 3.000 frank olarak belirledi. Böylece kazanan, çoğu işçinin bir yılda kazandığının altı katını kazanacaktı. Bu, aralarında sadece profesyoneller değil amatörler, bazıları işsiz ve bazıları sadece maceracılar da olan 60 ila 80 katılımcının ilgisini çekti.
Desgrange, yarışını başlatan ve destekçilerinin tutkularını artıran Dreyfus Olayı'nı unutmamış gibi görünüyordu. Yeni yarışını 1 Temmuz 1903'te, yazarı Émile Zola olan bu J'Accuse...! adlı açık mektup eserinden alıntı yaparak duyurdu. Dreyfus'un beraat etmesine ve bundan sonra kullandığı süslü tarzı oluşturmasına yol açtı.
İlk Tour de France, Montgeron köyündeki Melun ve Corbeil yollarının kavşağında, Café Reveil-Matin'in hemen dışında başladı. Start bayrağı, Georges Abran tarafından 1 Temmuz 1903 3:16 pm'de sallandı. L'Auto o sabah yarışı ön sayfasında göstermemişti.
Yarışmacılar arasında nihai kazanan Maurice Garin, onun rakibi Hippolyte Aucouturier, Alman favorilerden Josef Fischer ve biri "Samson" adyla yarışan bir maceracı grup vardı.
Tur'un gerektirdiği fiziksel efor çok fazla olduğu için birçok sürücü ilk etapları tamamladıktan sonra yarıştan çekildi. Dördüncü etabın sonunda sadece 24 katılımcı kaldı. Yarış, Paris'in kenarındaki Ville d'Avray'de, Restaurant du Père Auto'nun dışında, Paris'e bir törensel bir yolculuk ve Parc des Princes etrafında birkaç turdan sonra sona erdi. Garin, ilk ve son iki etabı 25,68 kilometre/saat (15,96 mph) hız ortalamasıyla kazandı ve yarışı domine etti. Son bisikletçi Millocheau, 64s 47dk 22sn arkasında bitirdi.
L'Auto yarışın yayınlarının tirajını ikiye katlamasıyla görevini tamamlandı ve bu durum yarışı Desgrange'ın umduğundan çok daha büyük bir şey haline getirdi.

İlk Tur seyircilerde ve bisikletçilerde öyle bir tutku yaratmıştı ki Desgrange 1904 Fransa Bisiklet Turu' un son olacağını söyledi. Hile yaygındı ve sürücüler, St-Étienne dışındaki col de la République'in (bazen col du Grand Bois olarak da bilinir) tepesine yaklaşırken rakip taraftarlar tarafından dövüldüler. Kazanan Maurice Garin de dahil olmak üzere önde gelen sürücüler diskalifiye edildi, ancak Union Vélocipèdique de France'ın karar vermesi 30 Kasım'a kadar sürdü. McGann, UVF'nin çok uzun süre beklediğini söyler "...yarışın uyandırdığı tutkuların gayet farkındaydı." Desgrange'ın kavga ve hile hakkındaki görüşü L'Autodaki tepkisinin başlığında ortaya çıktı: THE END.
Desgrange'ın umutsuzluğu uzun sürmedi. Ertesi baharda, daha uzun, 6 yerine 11 etaplı bir başka Tur planlıyordu ve bu sefer hileleri daha belirgin kılmak için hepsi gündüz vakti yapılacaktı. 1905'teki etaplar sabah 3 ile 7:30 arasında başlıyordu. Yarış hayal gücünü ele geçirdi. L'Auto'nun tirajı 25.000'den 65.000'e çıktı; 1908'e gelindiğinde çeyrek milyona ulaşmıştı. Tur, I. Dünya Savaşı sırasında askıya alındıktan sonra geri döndü ve büyümeye devam etti; L'Auto'snun tirajı 1923'te 500.000'e ulaştı. Desgrange'ın iddia ettiği rekor, 1933 Turu sırasında 854.000'di. Bu arada Le Vélo 1904'te iflas etti.
Desgrange ve Turu bisiklet etabı yarışını icat etti. Desgrange, kazananı değerlendirmenin farklı yollarını denedi. Başlangıçta toplam birikmiş zamanı kullandı (modern Tour de France'da kullanıldığı gibi) ancak 1906'dan 1912'ye kadar her gün yerleştirmeler için puanlara göre kullandı. Desgrange hem zamana hem de puanlara göre değerlendirmede sorunlar gördü. Zamanla, kuralların tek başına tamir etmesi konusunda ısrar ettiği mekanik bir sorunla başa çıkan bir sürücü, yarışa mal olacak kadar çok zaman kaybedebilirdi. Aynı şekilde, biniciler o kadar ayrı bitirebilirlerdi ki bir veya iki günde kazanılan veya kaybedilen zaman tüm yarışı belirleyebilirdi. Yarışı puanlarla değerlendirmek aşırı etkili zaman farklarını ortadan kaldırdı ancak yarışmacıları sert sürmekten caydırdı. Hızlı veya yavaş bitirmeleri veya saniyeler veya saatler arayla ayrılmaları fark etmediği için bitiş çizgisine yaklaşana kadar rahat bir tempoda birlikte sürmeye meyilliydiler, ancak daha sonra onlara puan kazandıracak son sıralamaları tartışıyorlardı.

Biçim zamanla değişti. Tur başlangıçta Fransa'nın çevresinde koşuldu. Bisiklet bir dayanıklılık sporuydu ve organizatörler, yarışmacıların süpermenlerini yaratarak elde edecekleri satışları fark ettiler. Gece sürüşü, 1904

Franz Beckenbauer (11 Eylül 1945 - 7 Ocak 2024), Alman eski futbolcu, teknik direktör ve yönetici.
Bayern Münih kulübünün eski başkanı, lakabı der Kaiser "imparator"dur. Liderlik özellikleri, baskın oyun karakteri ve ilk isminin Franz (Avusturya imparatorlarını hatırlatması) olması bu lakabı almasını sağlamıştır. Kariyerinin büyük bir bölümünde 5 numaralı formayı giydi, Cosmos takımında ise 6 numarayı aldı. Dünyanın en ünlü savunma oyuncularından biridir ve çağdaş libero kavramının da yaratıcısı olarak kabul edilir. Bütün futbol otoriteleri tarafından defanstan topla çıkışları, attığı çalımlarla en iyi ve en saygın oyuncular listesine girmiştir. Topa falsolu vuruşları da ünlüdür.
Bu takımın formasıyla sergilediği oyunlarla Alman millî takımına seçilirken, Avrupa'nın en iyi futbolcuları arasında gösterildi. Futbola modern libero kavramını getirdi. 103 kez ulusal takımda yer aldı, 50 kez Alman millî takımının başında kaptan olarak sahaya çıktı. 1966 ve 1968'de Almanya'da, 1976'da Ballon d'Or kazanmıştır. Bayern Münih formasıyla 4 kez Bundesliga, 4 kez DFB-Pokal, 3 Avrupa Şampiyon Kulüpler (1974, 1975 ve 1976), 1 kez de Avrupa Kupa Galipleri (1969) kupaları kazandı. 1972'de Avrupa Şampiyonu olan, 1974'te de FIFA Dünya Kupası sahibi olan Alman millî takımındaki başarılı futboluyla alkış topladı. Alman millî takımıyla 1966 FIFA Dünya Kupası ve 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda final oynadı. 1977-1980 yılları arasında futbol hayatını ABD'de, New York Cosmos kulübünde sürdürdü. Jübile maçında kendi kalesine gol attı.

II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Münih'te bir posta çalışanının ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Futbola 1954 yılında SC 1906 München takımında başladı. Futbola santrafor olarak başlayıp 1954 FIFA Dünya Kupası yıldızı Fritz Walter'ı örnek alıyordu. Beckenbauer, ayrıca o yıllarda TSV 1860 München takımını desteklemekteydi.
1959'da Nuebiberg şehrinde düzenlenen bir 14 yaş altı futbol turnuvasına katıldı. Beckenbauer ve SC Münih 06 takımındaki arkadaşları, takımın ekonomik nedenlerden ötürü altyapısını kapatacağı haberi ile birlikte, bu turnuva sonunda 1860 Münih'e geçmeyi planlıyorlardı. Ancak turnuva sonunda SC Münih ve 1860 Münih takımları karşı karşıya geldiler. Gergin geçen maç sırasında Beckenbauer ve karşı takımdan bir futbolcu kavgaya tutuştular. Bu kavgadan sonra Beckenbauer kararını değiştirip, Münih'in başka bir takımı olan Bayern Münih altyapısına geçme kararı aldı.

1959'da Bayern Münih'e transfer oldu. 1963'te A takıma yükseldi. O sezon Bayern Münih, Almanya ikinci ligi olan Regionalliga'nın Güney grubunda mücadele ediyordu. Bundesliga'ya çıkma gruplarına kalan takımın teknik direktörü Zlatko Cajkovski, Beckenbauer'ı kadroya aldı. Beckenbauer ilk resmî maçına 6 Haziran 1964'te FC St. Pauli karşısında çıktı ve ilk golünü de bu maçta kaydetti. 6 maçta da oynayan futbolcu, St. Pauli ile oynanan ikinci maçta golle tanıştı ancak Bundesliga'ya yükselemediler.
1964-65 sezonunda Bayern Münih'in efsanevi üçlüsü kaleci Sepp Maier, forvet Gerd Müller ve libero Beckenbauer ilk kez bir araya geldi. Bu birliktelik meyvesini hemen verdi. Bayern, güney grubunu birinci olarak bitirirken, Beckenbauer 31 maçta 16 gol atarak takımın en golcü orta sahası oluyordu. Yükselme grubunda da zorlanmaya ekip, 1963'te kurulan Bundesliga'ya yükseliyordu.
1965-66 sezonu Beckenbauer'in ilk Bundesliga sezonu oldu. Ligin ilk maçında kapısından döndüğü 1860 Münih karşısında forma giydi ancak maçı 1-0 kaybettiler. Kötü başladıkları sezonda kısa sürede toparlanıp ligi üçüncü bitirdiler. Beckenbauer ilk kupasına da sezonun sonunda Almanya Kupası şampiyonluğu ile ulaştı. 6 maçta forma giyen futbolcu, finalde Meidericher SV'yi 4-2 yenerlerken maçın skorunu belirleyen gole imza attı.
1966-67 sezonunda Beckenbauer, takımın yine en önemli defans oyuncusu olsa da, ligde yine hüsran vardı. Ancak Beckenbauer, ilk kez Avrupa sahnesine çıkmıştı. UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda da defansta görev yapan Beckenbauer, ilk Avrupa maçını Tatran Presov karşısında oynadı. Bayern Münih, turnuva sonunda kupayı kazanan takım oldu ve tarihinde ilk kez bir Avrupa kupasını müzesine götürdü. O sezon bir kez daha Almanya Kupası'nın sahibiydiler.
1967-68 sezonu Beckenbauer'in ilk kez kupasız geçirdiği bir sezon oldu. Kariyerinde ilk kez 30'un altında lig maçı yapan Beckenbauer, 4 gol 9 asist ile defans olmasına rağmen ofansif yeteneğini gösterdi. Hem Kupa Galipleri Kupasında hem de Almanya Kupası'nda yarı finalde elendiler.
Kupasız geçen bir sezondan sonra 1968'de takımın başına Branko Zebec geçti. Zebec yönetimindeki takımın kaptanlığına ise Beckenbauer getirildi. Beckenbauer muhteşem bir performans göstererek 34 maçın biri hariç hepsinde vardı. Bayern ilk hafta üçüncü, ikinci hafta ikinci, üçüncü hafta ve sonrasında ise ligi lider olarak sürdürdü. Sezon sonunda Bayern Münih tarihinin ilk şampiyonluğu kazanıldı. Ayrıca Almanya Kupası da müzeye götürüldü. O dönemler modern futbolda bulunmayan ön libero kavramını başarı ile uygulamıştı.
1969-70 sezonunda Beckenbauer ilk kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nda mücadele etti. 34 maçın hepsinde forma giyen futbolcu, 6 gollük yüksek bir gol grafiği de yakalamıştı. 1970-71 sezonu Münih için üzücü bir sezon oldu. 33. hafta mücadelesinde Bayern Münih, ilk golü Beckenbauer'in attığı maçta Eintracht Braunschweig'ı 4-1 yenerek averaj ile birinciliğe yükselmişti. Son hafta MSV Duisburg'a 2-0 yenilince şampiyonluğu kaybettiler. Sezonun tesellisi Almanya Kupası oldu. Bayern'in 1. FC Köln'ü uzatmalarda 2-1 yenerek kazandığı kupada Münih'in ilk golünü Beckenbauer kaydetmişti.
1971-72 sezonu ile birlikte Bayern Münih'in altın yılları başlıyordu. İlk sezon 6 gol 8 asist ile etkili bir performans göstererek Almanya şampiyonluğunu takıma kazandıran isimlerin en önemlilerinden oldu. İkinci sezon da 6 gol kaydeden Beckenbauer, bir kez daha lig şampiyonluğu gördü. O sezon Münih, daha ilk hafta ligin liderliğini alıp sezon sonuna dek geri vermemişti. 1973-74 sezonunda bir kez daha lig şampiyonluğu kazanılıyor, böylece 3 sezon üst üste şampiyon olan ilk Alman takımı olarak tarihe geçiyorlardı. Beckenbauer, üç sezon da bütün maçlarda forma giymişti. 1973-74 sezonunda ayrıca UEFA turnuvalarının en prestijlisi olan Şampiyon Kulüpler Kupası kazanıldı.
1974-75 sezonunda Bayern uzun yıllardan sonra ilk kez ligde iddiasız bir görüntü çizerek sezonu 10. olarak tamamladı. 33 maçta forma giyen Beckenbauer, uzun süre sonra sezonun en çok forma giyen defans oyuncusu unvanını Georg Schwarzenbeck'e bırakmıştı. Ancak bu sefer de Şampiyon Kulüpler Kupası'nı bir kez daha müzelerine götürdüler. Beckenbauer, yarı finalde bir gol kaydederek takımının finale çıkmasına doğrudan etkide bulunmuştu. 1975-76 sezonunda bir kez daha Avrupa'nın en büyüğü olan Bayern Münih, bu kupayı da üst üste üç kez kazanma başarısını gösteriyordu.
1976-77 sezonu Beckenbauer'in Bayern Münih'te geçirdiği son sezon oldu. Son sezonunda 33 maç 3 gol 7 asist istatistiklerine sahip oldu. Son kupası o sezon kazandıkları Kıtalararası Kupa oldu. 21 Mayıs 1977'de Münih'te oynanan Borussia Mönchengladbach maçı ile Bayern'e veda etti. 2-2 biten maçta, 90. dakikada Münih'in ikinci golünün asistini yapmıştı.

1977'de özel sebeplerden ötürü Amerikan ekibi New York Cosmos'a transfer olduğunu açıkladı. Bu nedenler arasında eşinden ayrıldıktan sonra, Alman BILD gazetesi yazarlarından biri ile beraber olması bulunuyordu.
Ünlü futbolcu Pele'nin futbolcu bırakmasından sonra, Carlos Alberto Torres ile birlikte takıma transfer edildi. İlk sezonunda 15 maçta forma giydi ve 4 gol 5 asistlik performans gösterdi. Cosmos, sezonu 5 sene sonra şampiyonlukla kapadı. Beckenbauer ligin en değerli futbolcusu ödülünü kazandı. Cosmos aynı başarıyı 1978'de tekrarladı. 1979'da doğu konferansı şampiyonu olsalar da play-off'larda elendiler. 1980'de bir kez daha şampiyonluğa uzandılar.
1983'te Cosmos'a geri dönen Beckenbauer, 25 maçta 2 gol 10 asist ile oynayıp doğu konferansı liderliğine yardım etti ancak çeyrek finalde elendiler. Bu turnuvadan sonra aktif futbolu bıraktı.

1980-81 sezonu öncesinde Beckenbauer, Bundesliga'ya dönme kararı aldı ve Kasım ayında Hamburg'a transfer oldu. Bu transferde Bayern'de beraber çalıştığı Branko Zebec'in Hamburg'un başında olmasının büyük etkisi vardı. Hamburg ile Beckenbauer'in eksi takımı Bayern Münih arasında geçen şampiyonluk yarışında gülen taraf Bayern olmuştu.
1981-82, Beckenbauer'in son Bundesliga sezonu oldu. 10 lig maçında forma giyen futbolcu kariyerinde son kez Bundesliga şampiyonluğu yaşadı. Ayrıca UEFA Kupası'nda da 5 maçta mücadele edip Hamburg'un ikinci olmasına yardım etti.

Beckenbauer, ilk kez millî takım formasını 8 Mart 1964 tarihinde Lörrach'ta İsviçre karşısında Almanya genç millî takımda giydi. Almanya maçı 2-1 kazanırken 2 gol kaydetti. UEFA Gençler Turnuvası'nda iki grup maçında da forma giyip bir gol kaydetti.
10 Mart 1965'te ise ilk kez Almanya B millî takımı forması giydi. 1 Eylül 1965'te ise ikinci ve son kez Sovyetler Birliği karşısında forma giydi.
26 Eylül 1965'te İsveç ile oynanan FIFA Dünya Kupası eleme maçında ilk kez Almanya millî futbol takımı forması giydi. İlk maçına çıkarken sadece 6 Bundesliga maçı oynamıştı. 2-1'lik galibiyet ile İngiltere'de düzenlenen FIFA Dünya Kupası'na katılma biletini kazandılar. 23 Mart 1966'da Hollanda ile oynanan beşinci millî maçında ilk gollerini attı.

İngiltere'de düzenlenen 1966 FIFA Dünya Kupası'nda Beckenbauer, defansif orta saha olarak oynamasına rağmen turnuvada yıldızlaştı. İsviçre ile oynanan ve 5-0 kazandıkları ilk kupa maçında iki gol kaydetti. Turnuvada ise dört gol ile, gol krallığında üçüncü olan dört futbolcudan biri oldu. İngiltere ile oynanan final maçında, İngilizlerin efsanevi ismi Bobby Charlton ile birebir mücadele etti ve bu nedenle final maçında çok etkili bir mücadele gösteremedi. Aslında Arjantin ve SSCB maçlarında aldığı sarı kartlar nedeniyle finalde oynamaması gerekiyordu, ancak FIFA'nın o dönem uyguladığı karar neticesinde kartların finallere yansımaması sağlanmıştı.
1 Haziran 1968'd

Futbolcu veya futbol oyuncusu, futbolun farklı türlerinden birini oynayan sporcudur. Başlıca futbol türleri: Futbol, Amerikan futbolu, Kanada futbolu, Avustralya futbolu, Gal futbolu, Ragbi ligi ve Ragbi birliğidir.
Dünyada 250 milyon futbol oyuncusunun olduğu ve futbolun diğer türlerini oynadığı tahmin edilmektedir.

Jean-Pierre Papin futbolu "evrensel bir dil" olarak tanımladı. Dünyanın her yerindeki ve hemen hemen her seviyedeki futbolcular, düzenli olarak büyük seyirci kitlelerinin ilgisini çekebilir ve oyuncular, futbol kültürü gibi yaygın sosyal olguların odak noktasıdır.
Futbolcular genellikle amatör olarak başlar ve en iyi oyuncular profesyonel oyuncu olma yolunda ilerler. Normalde bir altyapı takımıyla (herhangi bir yerel takım) başlarlar ve oradan beceri ve yeteneğe bağlı olarak scoutlar sözleşme teklif eder. İmzalandıktan sonra, bazıları daha iyi futbol oynamayı öğrenir ve birkaçı da üst düzey veya profesyonel takımlara yükselir.

Erkek futbolcuların en iyi liglerinde maaş, diğer işlere göre önemli ölçüde daha yüksektir. Örneğin Premier League'deki oyuncular yılda ortalama 3 milyon dolar kazanmaktadır. Avrupa futbol liglerinin en zengin kulüplerinde erkekler yılda ortalama 7,19 milyon dolar kazanmaktadır. Bu kulüplerin en iyi oyuncuları ise yılda 260 milyon dolara kadar kazanabilmektedir.
Ancak profesyonel erkek futbolcuların yalnızca bir kısmı bu seviyede maaş alır. Diğer liglerde maaşlar biraz daha makul olabilir. Örneğin MLS'de futbolcuların ortalama yıllık maaşı Mayıs 2023 itibarıyla 530.262 dolardır.
Kadın liglerinde ortalama maaşlar çok daha düşüktür. Örneğin 2012 yılında başlayan Ulusal Kadınlar Futbol Ligi'ndeki (NWSL) oyuncular, Mayıs 2022 itibarıyla yıllık ortalama 54.000 dolar kazanmışlardır. NWSL, 2022'de ilk kez oyunculara geçimini sağlayacak maaş garantisi vermiştir.

Emekli futbolcuların küçük bir kısmı futbolda, örneğin teknik direktör olarak, tam zamanlı çalışmaya devam etmektedir. 1979'da yapılan bir araştırma, eski birinci takım oyuncularının şirketlerinde üst düzey yöneticiler olarak gereğinden fazla temsil edildiğini ve ikinci takım oyuncuları ve yedek oyunculara göre daha fazla gelir hareketliliğine sahip olduklarını bildirmiştir.

Futbolda dört geleneksel uzmanlık türü (pozisyon) vardır: kaleciler, defans oyuncuları, orta saha oyuncuları ve forvetler. Özel amaçlı pozisyonlar arasında, durdurucular, ikinci forvetler, kanat oyuncuları vb. gibi oyuncular yer alır.

Kaleciler: iyi refleksler, savunma ile iletişim, bire bir yetenek, ceza sahasına hakimiyet ve hava zekası.
Stoperler: iyi yön ve müdahale yeteneği, boy, zorluklara karşı cesaret ve konsantrasyon.
Bekler: tempo, dayanıklılık, öngörü, müdahale ve markaj yetenekleri, çalışma hızı ve takım sorumluluğu.
Merkez orta saha oyuncuları: dayanıklılık, pas yeteneği, takım sorumluluğu, pozisyon alma, işaretleme yetenekleri.
Kanat oyuncuları: tempo, top sürme ve yakın kontrol gibi teknik yetenek, topsuz zeka, yaratıcılık.
Forvetler: bitirme yeteneği, soğukkanlılık, teknik yetenek, kafa vuruşu yeteneği, hız, topsuz zeka.

Araştırmalar, hakemin penaltı vuruşu yapmak için düdüğünü çalmasının ardından 200 ms'den daha az zaman alan futbolcuların, bir saniyeyi bekleyen oyunculara göre gol atma olasılıklarının önemli ölçüde daha düşük olduğunu göstermektedir.

Futbol tarihi

Gerhard "Gerd" Müller (3 Kasım 1945, Nördlingen - 15 Ağustos 2021, Nördlingen), Alman eski futbolcudur. Batı Almanya millî takımı formasını 62 kere giymiş ve 68 gol kaydetmiştir.
427 maçta kaydettiği 365 gol ile Almanlar tarafından "Bomber der Nation/ Millî bombacı" lakabı verilen Müller, Alman futbolunun ve Bundesliga'nın gelmiş geçmiş en iyi golcüleri arasında kabul edilir. Olağanüstü vücut kontrolü becerisi ile dünya futbolunun da gelmiş geçmiş en iyi hücum oyuncuları arasında sayılır. 1970 yılında Avrupa'nın yılı futbolcusu seçildi ve Ballon d'Or ödülü ile taltif edildi.
FC Bayern Münih formasıyla 1964 ile 1979 arasında Müller 4 lig şampiyonluğu, 4 DFB Kupası, 4 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası, 1 kez de Dünya Kupası kazandı. Almanya forması ile 1972 Avrupa ve 1974 Dünya Şampiyonu oldu. Futbol hayatı boyunca 18 ayrı yarışmada gol kralı unvanı kazandı. Oyunculuğu bıraktıktan sonra 1992'den 2014 yılına kadar Bayern ekibinde antrenörlük yaptı.
1954'te Sandor Kocsis, 1958'de Just Fontaine ve 1970'te Gerd Müller aynı FIFA Dünya Kupası Finalleri'nde ikişer hat-trick yaparak tarihe geçtiler ve gelmiş geçmiş en büyük golcüler arasında kabul edilirler. FIFA'nın 2004 yılında yayınladığı FIFA 100 listesinde de kendine yer bulmuştur.
Ayrıca 1972 yılında Bayern Münih ve Almanya millî takımı formalarıyla toplamda 85 gole ulaşan Gerd Müller, bir takvim yılı içerisinde en fazla gol atan futbolcu unvanını 40 yıl elinde tutmuştur. Fakat Lionel Messi 09.12.2012 tarihinden itibaren bu rekorun yeni sahibidir.

Gerd Müller, 3 Kasım 1945'te Bavyera'nın Svabya bölgesinde bulunan Nördlingen'de doğdu. Johann Heinrich Müller ve karısı Christina Karoline'nin beşinci ve en genç çocuğuydu. Daha çocuk yaşında futbol oynamaya başladı.
Ağustos 1958'de, on iki yaşındaki Müller, tavsiye üzerine TSV 1861 Nördlingen kulübünün C takımına katıldı.

Futbola, TSV 1861 Nördlingen takımında başladı. 1962 yılında bu takımın genç takımında forma giymeye başladı. Genç takımda bir sezonda 204 maçta 180 gol atmıştı. Genç takımlarda ise oynadığı 400 civarı maçta 500 gol kaydetti. 1963-64 sezonunda ise A takıma yükseldi. Amatör ligde mücadele eden takımda 31 maçta 51 gol atmıştı. Bu performansı ile TSV 1860 München'ın dikkatini çekmişti. 1964 yazında bir yandan çalıştığı şirket Bremshey ile şirketler arasında futbol turnuvalarına katıldı. Aynı yaz Bayern München'ın başkanı Fembeck Walter, rakiplerinden daha hızlı davranıp Müller'e sözleşme önerdi. Müller, Bundesliga'nın güçlü ekibi 1860 München yerine o dönemki ikinci lig olan Regionalliga Süd'de mücadele eden Bayern München'da oynamayı seçti.

Teknik direktör Zlatko Cajkovski aslında genç futbolcuyu ilk gördüğünde zayıf bulup beğenmemişti. Formayı ilk kez giymesi 18 Ekim 1964'te Freiburger FC ile oynanan 12. hafta maçıydı. Münih ekibi maçı 11-2 kazanırken, Müller üçüncü golü kaydetti. O sezon oynadığı 26 maçın 19'unda golle buluşmuştu. 2 maçta dörder, 2 maçta da hat-trick yapmıştı. Ligi birinci olarak bitirdiler. Yükselme grubunda da 6 maçta 6 gol attı ve Bundesliga'ya yükseldiler.
14 sezonluk Bundesliga macerasına TSV 1860 München derbisiyle başlamıştı. İlk sezonunu Almanya üçüncüsü olarak bitirse de DFB-Pokal'ın sahibi oldular. Sonraki sezon Almanya Kupası yanında ilk kez Avrupa sahnesine çıkan futbolcu, UEFA Kupa Galipleri Kupası ile dönüyordu. 1967-68 sezonu kupasız geçen ilk sezonu oldu ancak sonraki sezon hem Almanya Kupası'nı hem de üçüncü haftadan beri lider götürdükleri Bundesliga'da şampiyonluk yaşadı.
1979'da München'dan ayrılana kadar toplamda dört lig, dört kupa, üç Şampiyon Kulüpler Kupası, bir Kupa Galipleri Kupası ve bir Kıtalararası Kupa kazandı. Almanya'da yedi kez, Avrupa kupalarında ise iki kez gol kralı oldu. 10 Haziran 1977'de SW München'ı 7-1 yendikleri hazırlık maçında kariyerinin 1000. maçına çıkıp hat-trick yaptı.
1971-72 sezonunda 34 lig maçının hepsinde oynayıp 40 gol atmıştı. Müller, hâlen Bundesliga'da bir sezonda atılmış en çok gol rekorunun sahibidir. O sezon 4 maçta hat-trick yapmış, Borussia Dortmund'a bir maçta 4, Rot-Weiß Oberhausen'e ise bir maçta 5 gol atmıştı. Sadece 1972 yılında (millî maçlar dahil) 85 gol atıp bir yılda en çok gol atan futbolcu olmuş ancak bu rekor Lionel Messi tarafından 2012'de kırılmıştır. Avrupa kupalarında 74 maçta 66 gol rekoru ise, 2010'da Raúl González tarafından kırılmıştı. Ancak 427 lig maçında attığı 365 golle Bundesliga'nın en golcü futbolcusu olup, en yakın rakibi Klaus Fischer'ın yaklaşık 100 gol önündedir.
1978-79 sezonunda önceki sezonlarının gerisinde kalan Müller, 3 Şubat 1979'da oynanan Eintracht Frankfurt maçında teknik direktör Pál Csernai tarafından oyundan alınınca tartışma yaşadı. O maç, Müller'in München için oynadığı 1000. maçtı. Müller, bu tartışmadan sonra takımdan ayrılmak istediğini belirtti ve 10 Şubat 1979'da Münih'te Borussia Dortmund ile oynayıp 4-0 kazandıkları maçta son kez Münih forması giydi.

Bundesliga'dan ayrıldıktan sonra dönemin birçok yıldızı gibi Amerika'ya gidip Fort Lauderdale Strikers takımına transfer oldu. Burada üç sezon forma giydi. 1979 sezonu sonunda 1860 Münih ile antrenmanlara çıktı ancak daha sonra Amerika'ya geri döndü. 1980 yılında ABD finallerine kaldılar ancak kupayı kazanamadılar. Müller, 1979'da All-Star maçına çağrıldı.

6 Ekim 2015'te Müller'in Alzheimer hastalığına yakalandığı açıklandı. 15 Ağustos 2021'de öldü.

Bayern Münih
Bundesliga: 1969, 1972, 1973, 1974
DFB-Pokal: 1966, 1967, 1969, 1971
UEFA Kupa Galipleri Kupası: 1967
Şampiyon Kulüpler Kupası: 1974, 1975, 1976
Kıtalararası Kupa: 1976
Millî takım
Avrupa Futbol Şampiyonası: 1972
Dünya Kupası: 1974
Kişisel Ödüller
Avrupa Altın Ayakkabı Ödülü: 1970, 1972
Dünya Kupası Altın Ayakkabı Ödülü: 1970
Almanya'da Yılın Futbolcusu: 1967, 1969
Ballon d'Or: 1970
Şampiyon Kulüpler Kupası Gol Kralı: 1973, 1974, 1975, 1977
Almanya Ligi Gol Kralı: 1967, 1969, 1970, 1972, 1973, 1974, 1978
Avrupa Futbol Şampiyonası Gol Kralı: 1972

Transfermarkt'ta Gerd Müller

Heiligendamm (Almanca söyleniş: haɪ̯lɪɡn̩̩ˈdam), Almanya'da kökleri 1793 yılına dayanan bir sayfiye yeridir. Baltık Denizi kıyısında yer alan bu küçük yerleşim biriminde hâlâ ayakta kalan az sayıda tarihî yapı, buranın geçmişte Avrupa aristokratlarının mevsimlik tatil yöreleri olduğunu göstermektedir. Almanya'nın en eski sayfiye yerlerinden olan Heiligendamm, Mecklenburg-Vorpommern eyaletine bağlı olan Bad Doberan ilçesinin bir parçasıdır.
Deniz kıyısı boyunca klasik mimari tarzda yapılmış beyaz evler nedeniyle bu kasaba ayrıca (Almanca: Die weiße Stadt am Meer) (Türkçe: Deniz kıyısındaki beyaz kent) olarak da anılmaktadır. Kasaba kıyısında günümüzde büyük bir beş yıldızlı otel de yer almaktadır. Heiligendamm, içinden geçen bir demiryolu hattıyla Kühlungsborn ve Bad Doberan'a bağlanır.
13 Temmuz 2006 tarihinde, dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, Stralsund'ta buluşacağı Alman şansölyesi Angela Merkel ile görüşmeden önce Heiligendamm'da kalmıştır. Kasaba ayrıca 6 - 8 Temmuz 2007 tarihlerinde, kasabanın büyük otelinde 33. G8 Zirvesi'ne ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle binlerce kapitalizm karşıtı gösterici Heiligendamm'a giden yolları kapama girişiminde bulundu. Böylece küçük kasabanın adı dünya basınında duyulmuş oldu.

 Wikimedia Commons'ta Heiligendamm ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kasabanın resmî genel ağ sayfası 15 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jan Ullrich, (d. 2 Aralık 1973) emekli Alman yol bisikleti yarışçısı. 2000 yılında Sidney'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nda altın ve gümüş madalya kazanmıştır. 1999 Vuelta a España'yı ve 1997 yılında kendi ülkesinde düzenlenen HEW Cyclassics yarışını kazanmıştır. Kariyerinin en önemli zaferini 1997 Fransa Bisiklet Turu'nu kazanarak elde etmiştir. 2007 yılı Şubat ayında emekli olmuştur.
2006 yılında doping spekülasyonları nedeniyle Fransa Bisiklet Turu'ndan men edilmiştir. Şubat 2012'de CAS tarafından doping suçlamalarından suçlu bulunmuş ve 22 Ağustos 2011 tarihinden geriye dönük olarak yasaklanarak Mayıs 2005 tarihinden itibaren tüm kazandığı dereceleri kaldırılmıştır. 2013 yılında doping kullandığını kabul etmiştir.

*= birinci sıra boş kaldıBitiremedi = DNFGeçersiz sonuçlar çıkarıldı

Resmi sayfa 5 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jan Ullrich 5 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Facebook sayfası
IMDb'de  Jan Ullrich

Karadağ'daki sporlar, çoğunlukla futbol, basketbol, su topu, voleybol ve hentbol gibi takım sporları etrafında dönmektedir. Bununla birlikte boks, tenis, yüzme, judo, karate, atletizm, masa tenisi ve satranç da rağbet gören diğer sporlardır. Ülkedeki en popüler spor futboldur. Karadağlı çok sayıda popüler futbol oyunusu vardır, bunlar arasında Dejan Savićević, Predrag Mijatović, Mirko Vučinić veya Stevan Jovetić sayılabilir. 2006 yılında kurulan Karadağ millî futbol takımı, takım tarihindeki en büyük başarı olarak  2012 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda playoff oynadı. Su topu genellikle ulusal bir spor olarak kabul edilir. Karadağ su sporları millî takımı, İspanya'nın Malaga'daki 2008 Erkekler Avrupa Su Topu Şampiyonası'nda altın madalya ve yine İspanya'da düzenlenen 2009 FINA Erkekler Su Polo Dünya Ligi'nde altın madalya kazandı. Bu anlamda Karadağ dünyadaki en iyi su sporu takımlarından birine sahiptir. Kotor takımı PVK Primorac, 2009 yılında Rijeka'da düzenlenen LEN Euroleague'de  Avrupa şampiyonu oldu.Karadağ ulusal basketbol takımı da iyi performanslarıyla tanınmaktadır ve Yugoslavya ulusal basketbol takımının bir parçası olarak geçmişte çok fazla madalya kazanmıştır. 2006'da Karadağ Basketbol Federasyonu, bu takımla birlikte Karadağ'ın bağımsızlığını takiben Uluslararası Basketbol Federasyonu'na (FIBA) katıldı. Karadağ bugüne kadar iki Eurobasket turnuvasına katılmıştır. Kadın sporları arasında ulusal hentbol takımı, 2012 Avrupa Şampiyonasını kazandı ve 2012 Yaz Olimpiyatları'nda ikincisi oldu. RK Budućnost Podgorica, EHF Şampiyonlar Ligi'nde iki kez şampiyon oldu.

Karadağ'daki birçok lig ve diğer ulusal yarışmalar arasında en popüler olanları futbol, basketbol, hentbol, voleybol ve su topudur. Bağımsızlıktan bu yana, Karadağ kulüpleri Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ve Sırbistan ve Karadağ yarışmalarında oynamışlardır. 2006'dan sonra, Karadağlı spor federasyonları kendi ulusal liglerini ve kupalarını kurdular. Aşağıda, Karadağ ulusal yarışma sistemindeki tüm lig ve kupaların yer aldığı bir liste yer almaktadır. 

Her sezonun sonunda, Karadağ ulusal yarışmalarının şampiyonları ve kupa galipleri Avrupa yarışmalarında oynamaktadır. Birçoğunun özellikle basketbolda, kadın hentbolinde, su topu ve voleybolda, avrupada önemli rolleri vardır. Tarih boyunca Karadağlı kulüpler Yugoslav yarışmalarında unvanları kazandı. Bu anlamda KK Budućnost Podgorica, ŽRK Budućnost Podgorica, RK Lovćen ve PVK Jadran çok sayıda galibiyet alan kulüplerdi. Aşağıda her takım sporunda Karadağlı kulüplerin şampiyon ve lupa şampiyonu listeleri yer almaktadır. Yugoslav Ligleri'nden unvanlar da listede mevcuttur.

Karadağlı futbol yarışmalarında en başarılı kulüp, iki şampiyonluk ve dört kupa ile FK Rudar Pljevlja'dır. Tarihsel olarak en başarılı kulüpler ve bugün en popüler olanları, Yugoslav Birinci Ligi'nde olan FK Budućnost Podgorica ve Sutjeska Nikšić'tir. 

Kadınlar futbolu Karadağ'daki tüm takım sporlarının en küçüğüdür. İlk ulusal yarışma 2008'de yapıldı ve şimdiye kadar en başarılı kulüp beş şampiyonluk kupası ve bir Kupa şampiyonluğu kazanan ŽFK Ekonomist Nikšić oldu. 

Karadağlı basketbol kulüpleri arasında dikkate değer başarılar, FIBA ve ULEB Euroleague'de başarılı sezonlarda birkaç Yugoslavya ve Karadağ şampiyonu olan KK Budućnost Podgorica'dır. KK Budućnost bağımsız Karadağ'daki tüm şampiyonlukları ve eski Yugoslavya'da üç şampiyonluk kazandı. KK Sutjeska Nikšić kupa şampiyonu olarak kupa kazandı. 

En başarılı kadın basketbol kulübü, Yugoslav Ligi'nde şampiyonluk kazanan tek Karadağ takımı olan BuKK Budućnost Podgorica'dır. Budućnost dışında, dikkate değer başarılar kazanan takım ŽKK Jedinstvo Bijelo Polje'dir. 

Yurt içi yarışmalarda çoğu şampiyonluk olmasına rağmen, Yugoslav Ligi ve Kupa müsabakalarıyla da, RK Lovćen Cetinje en başarılı Karadağlı erkek hentbol kulübüdür. Bunun dışında 2006'dan bu yana diğer altı kulüp ulusal kupayı kazandı. 

Karadağ'ın en başarılı ve en başarılı kulübü ŽRK Budućnost Podgorica'dır. Takım sporlarında Avrupa Şampiyonlar Ligi'ni kazanan iki kulüpten biri (iki kez) ve Karadağlı kadın hentbolünde tüm unvanları kazanan tek kulüptür. KRK Budućnost, SFR Yugoslavya, FR Yugoslavya ve Karadağ'daki tüm zamanların en başarılı kulübüdür. 

Geleneksel olarak OK Budvanska Rivijera Budva ve OK Budućnost Podgorica, eski Yugoslav yarışmalarında iki başarılı Karadağ voleybol kulübü idi. 2006'dan bu yana, Karadağ yarışmalarında da iki takım üstündeydi, ancak kupaların çoğunu Budvanska Rivijera'yı kazandı. 

Karadağlı kadın voleybol kulüpleri arasında dördü en az bir ulusal kupa kazandı. En başarılı kulüp geçmişte Yugoslav elit yarışmalarına katılan tek Karadağ kulübü olan wasOK Luka Bar'dır. 

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti döneminde, Karadağlı kulüplerin kazandığı ilk ulusal unvanlar sutopundaydı. Tarih boyunca Karadağ'dan son derece başarılı üç su topu kulübü vardır; PVK Jadran Herceg Novi, VK Primorac Kotor ve VK Budva. Tüm bu kulüpler, Yugoslavya'dan ve Karadağlı yarışmalardan her iki ulusal kupanın da sahibidir. Bunun dışında VK Primorac bir Avrupa şampiyonuydu. 

Her sporda, Karadağ'da büyük bir spor rekabeti vardır. En bilinenleri FK Budućnost Podgorica ile "Karadağ Derbisi" olarak bilinen Sutjeska Nikšić arasındaki futbol rekabetidir. Diğer geleneksel futbol rekabeti FK Budućnost ve FK Lovćen Cetinje arasındadır. Zira iki kulüp 1920'lerden beri önemli oyunlar oynamaktadır. 2000-2009 döneminde, FK Budućnost ve FK Zeta arasında Podgorica rekabeti için büyük bir ilgi vardı ve 2008-2014 döneminde, üst düzey rekabette Nikšić - FK Sutjeska ve FK Nikelik Nikšić takımları arasında önemli bir yerel derbi yaşandı. 2006'dan bu yana önemli oyunlar arasında FK Budućnost - FK Rudar Pljevlja maçı yer alır.

Günümüzde basketbolda ana derbi KK Budućnost Podgorica ile KK Sutjeska Nikšić arasında geçer. 90'lı yıllarda Karadağlı basketbol derbisi ise KK Budućnost ile KK Lovćen Cetinje arasında idi. Uzun süre boyunca, Karadağ'daki hentbol derbisi RK Lovćen Cetinje ve RK Berane arasında geçti. 2008-2010 döneminde ise ana rekabet RK Lovćen ve RK Budućnost Podgorica arasında oldu. 90'lı yıllardan beri OK Budućnost Podgorica ve OK Budvanska Rivijera Budva, Karadağ voleybolu dalında derbi oynamaktadır. Yeni yüzyılın başlangıcında (2001), Podgorica'daki derbi maçında, Yugoslav voleybol ligindeki tüm zamanların en yüksek katılımının olduğu kaydedildi (7.500). Karadağlı su topu derbisi daima VK Primorac Kotor ve PVK Jadran Herceg Novi arasında geçer.

21. yüzyılın başında, eski Yugoslavya toprakları üzerinde bölgesel spor liglerinin kurulması sürecine başlandı. Karadağlı kulüpler tüm bölgesel yarışmaların kurucuları arasındaydı ve günümüzde ABA Ligi, WABA Ligi, SEHA Ligi, Kadınlar Bölgesel Hentbol Ligi ve Adriyatik Su Polo Ligi'ne katılmaktadırlar.Bunun bir istisnası, 1960'lar ve 90'lar arasında daha önce yapılan bölgesel bir turnuva olan futboldaki Balkan Kupası'dır. Aşağıda, tüm Karadağlı kulüplerin bölgesel spor yarışmalarındaki müsabakalarının bir listesi verilmiştir.

Balkanlar Kupası, Karadağlı kulüplerin SFR Yugoslavya'nın temsilcisi olarak katıldığı eski bir bölgesel futbol yarışmasıdır (1960-1994). Balkan Kupası'nda oynayan Karadağlı takımlar FK Budućnost Podgorica ve Sutjeska Nikšić idi. En büyük başarı, Galatasaray'ı eledikten sonra 1991'de finalde oynayan FK Budućnost'unundu. Aşağıda Karadağlı kulüplerin Balkanlar Kupasına katılımının bir listesi yer almaktadır. 

Günümüzde Adriyatik Basketbol Ligi, Avrupa'nın en güçlü liglerinden biridir. 2001'de kuruculardan biri, müsabakaların en başarılı üyeleri arasında yer alan Karadağ tarafı KK Budućnost Podgorica idi. Budućnost dışında, ABA Ligi'nde  KK Lovćen Cetinje, KK Sutjeska Nikšić ve KK Mornar Bar'dan oynadı. KKB Budućnost, şu ana kadar Karadağlı kulüplerin bu yarışmadaki en önemli başarısı olan ABA Ligi'nde ikinci yarı finalde dört kez oynadı. Aşağıda, ABA Ligi'nin her sezonunda Karadağ kulüplerinin katılımlarının bir listesi yer almaktadır. 

Kadınlar Adriyatik Basketbol Ligi veya MŽRKL 2001'de kuruldu ve 2004'ten beri Karadağ kulüpleri bu ligin bir parçasıdır. WABA Birliği'nde en başarılı Karadağlı temsilcileri ŽKK Budućnost Podgorica ve KKK Jedinstvo Bijelo Polje idi. KKK Budućnost şampiyon unvanını kazandı (2015-16), KKK Jedinstvo sezonu playoff finalisti olarak bitirdi. Aşağıda, WABA Ligi'nin her sezonunda Karadağ kulüplerinin katılımlarının bir listesi yer almaktadır. 

Güneydoğu Avrupa Hentbol Birliği Ligi veya SEHA Ligi 2011'de kuruldu ve ilk sezondan bu yana Karadağ kulüpleri bu ligin bir parçasıydı. Karadağ'ın bölgesel ligdeki en başarılı temsilcisi RK Lovćen oldu. Aşağıda, SEHA Ligi'nin her sezonunda Karadağ kulüplerinin katılımlarının bir listesi yer almaktadır. 

Kadınlar Bölgesel Hentbol Ligi (WRHL) 2009 yılında kuruldu ve açılış sezonuna Karadağlı kulüpler katılmaktadır. En güçlü Avrupa kulüplerinden biri olan BuRK Budućnost Podgorica, rekabet tarihinde egemen oldu ve çoğu zaman yenilgisiz sezonlarda oynadı. Böylece, KRK Budućnost, WRHL'nin altı mevsiminde beş unvan kazandı. Aşağıda WRHL'nin her sezonunda Karadağ kulüplerinin katılımlarının bir listesi bulunmaktadır. 

Karadağlı kulüpler, 2008'de kurulan Adriyatik Su Topu Ligi'nin kurucuları arasındaydı. İlk sezonundan bu yana, Karadağlılar bölgesel rekabetin en başarılı katılımcıları arasındaydı ve PVK Jadran Herceg Novi iki şampiyonluk kazandı. Karadağ'dan Adriyatik Birliği'ne katılan diğer kulüpler VK Primorac Kotor, VK Budva ve VA Cattaro Kotor'dur. Aşağıda, Adriyatik Ligi'nin her sezonunda Karadağ kulüplerinin katılımlarının bir listesi yer almaktadır. 

Her sezon boyunca, her takım sporundaki Karadağlı kulüpler Avrupa yarışmalarına katılmaktadır. En başarılı olan Avrupa Şampiyonu unvanını kazanan kadınların hentbol ve erkek su topu takımlarıydı. Bu sporlar dışında, Karadağlı takımlar Avrupa (Avrupa) yarışmalarında futbol (erkekler, kadınlar), hentbol, basketbol (erkekler, kadınlar), voleybol (erkekler, kadınlar) ve benzeri sporlarla oynamaktadırlar.

Karadağlı kulüplerin Avrupa

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde spor, KKTC sınırları içinde yapılan her türlü sporu kapsar. Ülkede toplam 29 federasyonun 13,838 sporcusu, 596 antrenörü, 834 hakemi ve 360 kulübü vardır. Ülkedeki en yaygın spor, 6504 sporcusu olan tekvando-karate-aikido ve kurashtır. Bunu, 2240 sporcuyla futbol, 1150 sporcuyla atıcılık ve 1017 spocuyla avcılık izler.
Ülkede basın spora ilgi göstermekte ve bu, ülke sporuna olan ilgiyi artırmaktadır. Ülkedeki spordan sorumlu birim, Spor Dairesi'dir.
2008 yılı itibarı ile, ülkede toplam 16 spor salonu, 59'u çim, 42'si toprak ve 1'i sentetik olmak üzere 102 futbol sahası, 10 atletizm pisti, 25 tenis kortu, 12 atış poligonu, 16 halı saha, 1 golf sahası ve 3 sosyal tesis bulunmaktadır.
Ülkeye uygulanan ambargolar nedeniyle, ülkenin spor federasyonları ilgili uluslararası kuruluşlara üye olamamaktadır. Ayrıca teknik eleman ve altyapı eksikliği de bulunmaktadır.

KKTC Devlet Planlama Örgütü. 2008 Yılı Makroekonomik ve Sektörel Gelişmeler (Haziran 2010 bas.). ss. 176-179.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nde spor, ulusal ve yerel düzeyde birçok farklı branş müsabakaları ile gerçekleşmektedir. Uluslararası birçok kuruluşa üye olmasına rağmen milletlerarası düzeyde kayda değer bir başarısı yoktur. Spor branşlarının aktif faaliyette bulunmasını sağlayan federasyonlar Cyprus Sport Organisation (Yunanca: Κυπριακός Οργανισμός Αθλητισμού) mensubudur.

Basketbol kulüpleri, ulusal düzeyde müsabakalar yapabildiği gibi FIBA Avrupa müsabakalarına da katılabilmektedir. FIBA EuroCup 2007-08 sezonunda EKA AEL takımı üçüncü oldu.

Futbol, ada üzerindeki en popüler sporlardan biridir. Fakat Kıbrıs Cumhuriyeti millî futbol takımı ve ulusal futbol kulüpleri, UEFA ve FIFA turnuvalarında mücadele edebilmekle birlikte, şu ana kadar üst müsabakalarda bir başarı elde edemedi. Kıbrıs Birinci Ligi ülkenin en üst düzey futbol ligidir. Amatör ve profesyonel olarak etkinlikler gerçekleştirilmektedir.

Ulusal düzeyde müsabakaları Kıbrıs Ragbi Federasyonu düzenlemekle birlikte FIRA'nın 2006'dan beri üyesidir.

1980'den beri turnuvalara katılmakla birlikte hiç madalya kazanamadı.

Son zamanlarda Marcos Baghdatis'in ATP sıralaması içerisinde yer almasından dolayı ada üzerinde yer edinmeye başladı.

Cyprus Sport Organisation resmî web sitesi18 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lance Edward Armstrong (d. 18 Eylül 1971), Amerikalı eski yol bisikleti yarışçısıdır. Bisiklet sporunun en önemli organizasyonu olan prestijli Fransa Bisiklet Turu'nu, 1999-2005 yılları arasında art arda yedi kez kazanarak gelmiş geçmiş en büyük bisikletçilerden biri olarak kabul görmüş, ancak daha sonra, yapılan doping suçlamasıyla ABD Anti-Doping Ajansı tarafından 2012 yılında, 1 Ağustos 1998'den bu yana, 1999 ile 2005 yılları arasındaki yedi Tour de France şampiyonluğu da dahil olmak üzere elde ettiği bütün başarıları elinden alınmış ve ömür boyu spordan men cezası almıştır.

18 Eylül 1971 Plano (Teksas) doğumlu olan Armstrong, profesyonel kariyerine triatlet olarak başlarken, 1991 yılında bisiklet sporuyla ilgilenmeye başladı. Bir yıl sonra 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda yol yarışına katılan Amerikalı sporcu, yarışı 14. sırada bitirdi ve aynı yıl profesyonelliğe geçiş yaptı. Aynı yıl Clásica de San Sebastián'da ilk profesyonel yarış galibiyetine imza attı.
1993-95 yılları arasında Team Motorola ile yarışmaya devam eden Armstrong, dünyanın en önemli profesyonel bisiklet yarışı Fransa Turu'nda iki etap birinciliği kazandı. 1996'da ülkesindeki en önemli bisiklet yarışı olan Tour DuPont'u kazandı. Ancak Fransa Turu'nu tamamlayamadı ve ülkesindeki Atlanta Olimpiyatları'nda büyük hayal kırıklığı yaşadı.
2 Ekim 1996'da Armstrong'un üçüncü aşama testis kanseri olduğu ve hastalığın beynine sıçradığı açıklanırken, yaşama şansının yüzde 40 olduğu belirtildi. Ancak Armstrong, Indiana Universitesi'nde aylarca süren kemoterapi tedavisi sonrasında kanseri yenerek yaşama dönmeyi başardı. 1998'de US Postal takımı ile anlaşma imzaladı ve çok sevdiği bisiklet parkuruna geri döndü. Çıktığı ilk büyük yarış olan İspanya Bisiklet Turu'nda (Vuelta) genel klasmanda dördüncü olarak büyük bir başarı yakaladı.
Arsmtrong'un asıl dönüşü 1999'da Fransa Turu'nda gerçekleşti. Amerikalı pedal, 1999'da zafere ulaştığı Fransa'da üst üste altı sezon daha sarı mayoyla Champs Elysee Bulvarı'nda zafer turu atmayı başardı. Lance Armstrong 1999-2005 arasında elde ettiği yedi şampiyonlukla, tüm zamanlar rekorunu beş birincilikle paylaşan Merckx, Hinault, Indurain ve Anquetil gibi efsaneleri geride bıraktı.

2005'teki şampiyonluğunun ardından sporu bırakan Armstrong, hakkında çıkan doping söylentilerini de kesin bir dille yalanladı. Haziran 2006'da hakkındaki doping soruşturmasında da adı temize çıktı. 24 Agustos 2012 tarihinde ABD Anti-Doping Ajansı (USADA), doping yaptığı gerekçesiyle Lance Armstrong'un 1 Ağustos 1998'den bu yana elde ettiği bütün başarılarla, 1999 ile 2005 yılları arasındaki yedi Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğunu elinden aldı ve sporcuyu ömür boyu pistlerden men etti. Aynı şekilde Avustralya Olimpiyat Komitesi de Armstrong'tan 2000 Yaz Olimpiyatları'nda kazandığı bronz madalyayı iade etmesini istedi. Armstrong Olimpiyat madalyasını daha sonra iade etti.
Yıllarca alenen inkârlardan sonra, Ocak 2013'te Oprah Winfrey ile yaptığı röportajda Armstrong, rotayı tersine çevirdi ve doping konusunda "sınırlı bir itirafta bulundu". Röportajda yanlış yaptığını kabul ederken, 2009 veya 2010'da doping yaptığının "kesinlikle doğru olmadığını" söyledi ve "çizgiyi en son 2005'te aştığını" belirtti. Ayrıca takım arkadaşlarına doping yapmaları için baskı yaptığını da reddetti. Eylül 2013'te UCI'nin yeni başkanı Brian Cookson tarafından dopingi hakkında ifade vermesi istendi. Armstrong, Cookson'un gerçekleşmesinin pek olası olmadığını söylediği tam bir af çıkana kadar ve gelmedikçe ifade vermeyi reddetti.

Üç çocuğu bulunduğu eşi Kristin'den 2004'te boşanan Armstrong, Amerikalı rock şarkıcısı Sheryl Crow'la birlikteliğini iki yıl sürdürdü. Çift, kısa süren bir nişanlılık döneminden sonra 2006 başında ayrıldığını açıkladı. "Yaşama Çevrilen Pedal" adlı anı kitabının yazarıdır.*Goa yayınları-2008
Livestrong Vakfı'nın kurucusudur. Kanser hastalarına destek olan vakfın orijinal adı: Lance Armstrong Vakfı 'dır. Kanserle savaş konusunda takdir toplayan işlere imza attı. Dünyaca ünlü bisiklet üreticisi Trek, 2012 yılında Armstrong'un kurucusu olduğu vakıfa atfen, üretmiş olduğu FX modeline "Livestrong" adını verdi.

Geçersiz sonuçlar üstü çizildi.

Road to Paris (2001), belgesel
DodgeBall: A True Underdog Story (2004), cameo (kendi) görünümü
You, Me and Dupree (2006), cameo (kendi) görünümü
The Armstrong Lie (2013), belgesel
Stop at Nothing-The Lance Armstrong Story (2014), belgesel
The Program (2015), biyografik drama filmi
Tour de Pharmacy (2017), kendisi gibi görünüyor, anonim bir kaynağın parodisi gibi davranıyor
Lance (2020), belgesel

1. Merkel Kabinesi 2005 Almanya federal seçimlerinin ardından 22 Kasım 2005-28 Ekim 2009 tarihleri arasında Angela Merkel başkanlığında kurulmuş CDU-CSU ve SPD koalisyon hükûmetidir.

Federal Şansölye: Angela Merkel (CDU)
Şansölye yardımcısı Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı: Franz Müntefering (SPD)
Dışişleri Bakanı: Frank-Walter Steinmeier (SPD)
İçişleri Bakanı: Wolfgang Schäuble (CDU)
Adalet Bakanı: Brigitte Zypries (SPD)
Maliye Bakanı: Peer Steinbrück (SPD)
Ekonomi ve Teknoloji Bakanı: Michael Glos (CSU)
Gıda, Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı: Horst Seehofer (CSU)
Savunma Bakanı: Franz Josef Jung (CDU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı: Ursula von der Leyen (CDU)
Sağlık Bakanı: Ulla Schmidt (SPD)
Ulaştırma, Bayındırlık ve Kentsel Kalkınma Bakanı: Wolfgang Tiefensee (SPD)
Çevre, Doğayı Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı: Sigmar Gabriel (SPD)
Eğitim ve Araştırma Bakanı: Annette Schavan (CDU)
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı: Heidemarie Wieczorek-Zeul (SPD)
Özel Yetkiler Bakanı ve Şansölyelik Müsteşarı: Thomas de Maizière (CDU)

21 Kasım 2007 tarihli revizyon

Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı: Olaf Scholz (SPD)
31 Ekim 2008 tarihli atama

Gıda, Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı: Ilse Aigner (CSU)
10 Şubat 2009 tarihli atama

Ekonomi ve Teknoloji Bakanı: Karl-Theodor zu Guttenberg (CSU)

Federal Şansölye: Angela Merkel (CDU)
Şansölye yardımcısı Dışişleri Bakanı: Frank-Walter Steinmeier (SPD)
İçişleri Bakanı: Wolfgang Schäuble (CDU)
Adalet Bakanı: Brigitte Zypries (SPD)
Maliye Bakanı  Peer Steinbrück (SPD)
Ekonomi ve Teknoloji Bakanı: Karl-Theodor zu Guttenberg (CSU)
Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı: Olaf Scholz (SPD)
Gıda, Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı: Ilse Aigner (CSU)
Savunma Bakanı: Franz Josef Jung (CDU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı: Ursula von der Leyen (CDU)
Sağlık Bakanı: Ulla Schmidt (SPD)
Ulaştırma, Bayındırlık ve Kentsel Kalkınma Bakanı: Wolfgang Tiefensee (SPD)
Çevre, Doğayı Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı: Sigmar Gabriel (SPD)
Eğitim ve Araştırma Bakanı: Annette Schavan (CDU)
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı: Heidemarie Wieczorek-Zeul (SPD)
Özel Yetkiler Bakanı ve Şansölyelik Müsteşarı: Thomas de Maizière (CDU)

2. Merkel Kabinesi 2009 Almanya federal seçimlerinin ardından 28 Ekim 2009 - 17 Aralık 2013 tarihleri arasında Angela Merkel başkanlığında kurulan CDU-CSU ve FDP koalisyon hükûmetidir.

Federal Şansölye : Angela Merkel (CDU)
Şansölye yardımcısı Dışişleri Bakanı : Guido Westerwelle (FDP)
İçişleri Bakanı : Thomas de Maizière (CDU)
Adalet Bakanı : Sabine Leutheusser-Schnarrenberger (FDP)
Maliye Bakanı : Wolfgang Schäuble (CDU)
Ekonomi ve Teknoloji Bakanı : Rainer Brüderle (FDP)
Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı : Franz Josef Jung (CDU)
Gıda, Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı : Ilse Aigner (CSU)
Savunma Bakanı : Karl-Theodor zu Guttenberg (CSU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı : Ursula von der Leyen (CDU)
Sağlık Bakanı : Philipp Rösler (FDP)
Ulaştırma, Bayındırlık ve Kentsel Kalkınma Bakanı : Peter Ramsauer (CSU)
Çevre, Doğayı Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı : Norbert Röttgen (CDU)
Eğitim ve Araştırma Bakanı : Annette Schavan (CDU)
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı : Dirk Niebel (FDP)
Özel Yetkiler Bakanı ve Şansölyelik Müsteşarı : Ronald Pofalla (CDU)

27 Kasım 2009 tarihli revizyon

Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı: Ursula von der Leyen (CDU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı: Kristina Schröder (CDU)
3 Mart 2011 tarihli revizyon

İçişleri Bakanı : Hans-Peter Friedrich (CSU)
Savunma Bakanı: Thomas de Maizière (CDU)
12 Mayıs 2011 tarihli revizyon

Şansölye yardımcısı Ekonomi ve Teknoloji Bakanı: Philipp Rösler (FDP)
Sağlık Bakanı: Daniel Bahr (FDP)
22 Mayıs 2012 tarihli atama

Çevre, Doğayı Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı: Peter Altmeier (CDU)
14 Şubat 2013 tarihli atama

Eğitim ve Araştırma Bakanı: Johanna Wanka (CDU)
30 Eylül 2013 tarihli atama

Gıda, Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı: Hans-Peter Friedrich (CSU)

Federal Şansölye: Angela Merkel (CDU)
Şansölye yardımcısı Ekonomi ve Teknoloji Bakanı: Philipp Rösler (FDP)
Dışişleri Bakanı: Guido Westerwelle (FDP)
İçişleri Bakanı: Hans-Peter Friedrich (CSU)
Adalet Bakanı: Sabine Leutheusser-Schnarrenberger (FDP)
Maliye Bakanı: Wolfgang Schäuble (CDU)
Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı: Ursula von der Leyen (CDU)
Gıda, Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı (vekaleten) : Hans-Peter Friedrich (CSU)
Savunma Bakanı: Thomas de Maizière (CDU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı: Kristina Schröder (CDU)
Sağlık Bakanı: Daniel Bahr (FDP)
Ulaştırma, Bayındırlık ve Kentsel Kalkınma Bakanı: Peter Ramsauer (CSU)
Çevre, Doğayı Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı: Peter Altmeier (CDU)
Eğitim ve Araştırma Bakanı: Johanna Wanka (CDU)
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı: Dirk Niebel (FDP)
Özel Yetkiler Bakanı ve Şansölyelik Müsteşarı: Ronald Pofalla (CDU)

2013 Almanya federal seçimleri (Almanca: Wahl zum 18. Deutschen Bundestag), 1 Eylül 2013 ve 27 Ekim 2013 tarihleri arasında, Almanya'nın ana yasama organı olan Almanya Federal Meclisinin 598 sandalyesini belirlemek için yapılan federal seçimlerdir.

Bundan önceki seçimleri iktidar olarak seçime giren, Hristiyan Demokrat Birliği ve Hristiyan Sosyal Birliği (kardeş partiler) kazanmıştı. Bu seçimlere muhalefet partisi olarak; Hür Demokratik Parti, Almanya Sosyal Demokrat Partisi, Sol Parti, Birlik 90/Yeşiller, Almanya Korsan Partisi ve Sosyalist Eşitlik Partisi girdi.

22 Eylül 2013 tarihinde yapıldı. Başbakan Angela Merkel'in lideri olduğu Hristiyan Demokrat Birliği, seçimleri %41.5 oy oranıyla birinci olarak bitirdi ve 311 sandalye kazandı. Bu sayı Hristiyan Demokrat Birliği'nin tek başına iktidar olması için yeterli olmadığından, Sigmar Gabriel liderliğinde %25.7 oy oranıyla 193 sandalye kazanan Almanya Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon kuruldu.

2014 FIFA Dünya Kupası finali, 13 Temmuz 2014 tarihinde Brezilya'nın Rio de Janeiro şehrindeki Maracanã Stadyumu'nda, Almanya ile Arjantin takımları arasında 2014 FIFA Dünya Kupası kazananını belirlemek için oynanan futbol maçıdır. Bu maç, 1986 ve 1990 yıllarındaki finallerin ardından, iki millî takım arasında oynanan 3. final maçı oldu. Almanya, maçın uzatma bölümünde bulduğu golle maçı 1-0 kazandı ve kupanın sahibi oldu.
Bu maç öncesinde Almanya, FIFA Dünya Kupası'nda 7 kez (1954 ile 1990 arasında 6 defa Batı Almanya olarak) finalde mücadele etti. Bu finallerden 3 tanesinde kupayı kaldırırken (1954, 1974, 1990), 4'ünde ise kupayı kaybetti (1966, 1982, 1986, 2002). Arjantin ise iki defa kupayı kazanma başarısı gösterirken (1978, 1986), 2 defa da rakiplerine yenilerek kupayı kaybetti (1930, 1990). Almanya takımı, uzatma devrelerinde, 113. dakikada Mario Götze'nin attığı golle maçı kazanarak kupada şampiyonluğa ulaştı.
Almanya bu sonuçla birlikte 4. defa Dünya Kupası şampiyonluğunu kazanmış oldu. Ayrıca Almanya'nın birleşmesinden sonra, ilk kez kupayı Avrupa dışındaki bir ülkede kazandı. 2006'da şampiyon olan İtalya ve 2010'da şampiyon olan İspanya'nın ardından, 2014 yılında da Almanya'nın kupayı kazanmasıyla birlikte, Dünya Kupası ilk defa üst üste 3. kez aynı kıta takımları tarafından kazanıldı. Almanya, Amerika kıtasında düzenlenen bir Dünya Kupası'nı kazanan ilk Avrupalı takım oldu. Almanya dördüncü kez Dünya Kupası şampiyonluğuna ulaşırken, kazandığı Dünya Kupası sayısını İtalya ile eşitledi. Alman oyuncu Miroslav Klose ise turnuvada attığı 2 gol ile Dünya Kupası tarihinde toplam 16 gole ulaşarak, turnuvanın en fazla gol atan oyuncusu oldu. Ayrıca 4 farklı Dünya Kupası'nda Almanya formasıyla mücadele eden Klose, 2 kez final ve 2 kez de yarı finalde forma giydi. Bu maçla birlikte 24. kez sahaya çıkan Klose, bir başka Alman oyuncu Lothar Matthäus'tan sonra Dünya Kupası tarihinde en fazla forma giyen 2. oyuncu oldu.

2014 Dünya Kupası Finali, turnuvanın bütün maçlarında kullanılacak olan Adidas Brazuca ile oynanmıştır. Portekizcede Brezilyalı anlamına gelen 'Brazuca'nın ismi, 1 milyonu aşkın kişinin katıldığı bir oylama ile belirlenmiştir. Test aşaması 2,5 yıl süren Brazuca, Adidas'ın en uzun süre test ettiği futbol topu olmuştur. 4 Aralık 2013 tarihinde Rio De Janeiro'daki Parque Lage'da düzenlenen gösteri ile tanıtılan top, panellerinin renkleri ve şerit tasarımı, ülkede birçok kişinin kullandığı geleneksel çok renkli dilek bileklilerini temsil etmesinin yanında, Brezilya'da futbol ile özdeşleştirilen canlılık ve eğlenceyi de yansıtmaktadır. Brazuca, FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası maçlarında ve Şubat 2013'te İsveç ile Arjantin takımları arasında oynanan hazırlık karşılaşmalarında test edilmiştir.

Finalden önce, Amerika kıtasında düzenlenen dünya kupalarında şampiyon olan hiçbir Avrupa ülkesi bulunmamaktaydı. Ayrıca, Arjantin'in daha önce kazandığı iki Dünya Kupası da Amerika kıtasında oynanmış ve Almanya da Avrupa kıtası dışında oynadığı iki Dünya Kupası finalini de kaybetmişti.

Sami Khedira, maç öncesi ısınırken baldırındaki sorun nedeniyle kadrodan çıkartıldı ve yerini ilk defa bir resmi maçta Almanya adına ilk 11'de oynayacak olan Christoph Kramer'e bıraktı. Ezequiel Garay'la girdiği bir ikili mücadelede kafasına aldığı darbe sonrası kendine gelemeyen Kramer, 31. dakikada yerini Andre Schürrle'ye bırakmak zorunda kaldı.
Gonzalo Higuaín, ilk yarıda Toni Kroos'un hatalı geri pası sonucu bir anda Neuer'le karşı karşıya kalmasına rağmen, kötü bir vuruşla topu auta yollarak iyi bir gol fırsatını kaçırdı. Daha sonra, Higuaín'in Ezequiel Lavezzi'nin ortasında attığı gol ise ofsayta düştüğü gerekçesiyle sayılmadı. İlk yarının uzatma dakikalarında sağ kanattan topu kontrol ederek gelen Lionel Messi, ceza sahasına girdi ve kaleci Neuer'le karşı karşıya kalmasına rağmen Jérôme Boateng'in araya girmesi sebebiyle bir fırsatı daha kaçırmış oldu. Benedikt Höwedes ise, korner vuruşuyla girdiği pozisyonda topu direğe nişanlayarak Almanya'nın en net gol pozisyonunu harcadı.
Pek fazla gol pozisyonuna sahne olmayıp uzun bir süre orta sahada karşılıklı mücadelelerle devam eden maçta son dakikalara doğru Almanya üstünlüğünü ortaya koydu. Golsüz eşitlikle tamamlanıp uzatma dakikalarına geçilen maçın 113. dakikasında Schürrle'nin ortasını gole çeviren Mario Götze, takımının galibiyet golünü kaydetti. Maçın uzatma dakikalarının son anlarında kaleye yakın mesafeden kullandığı serbest vuruşu dışarı atan Messi, Arjantin'in eline geçen son fırsatı değerlendiremedi.
Böylece, Götze kupa finalleri tarihinde oyuna sonradan girip galibiyet golünü atan ilk futbolcu oldu. Bunun yanı sıra, 1966 FIFA Dünya Kupası finalinde kendisi gibi 22 yaşındayken gol kaydeden Alman Wolfgang Weber'le birlikte Dünya Kupası final maçlarında gol atan en genç futbolcu unvanına sahip oldu.

Resmî site

2021 Almanya federal seçimleri, Almanya Federal Cumhuriyeti için Pazar 26 Eylül 2021 günü, ülkenin ana yasama organı Alman Federal Meclisi'nin 598 üyesini belirlemek amacıyla yapılmış seçimlerdir. Berlin, Mecklenburg-Vorpommern ve Thüringen eyaletlerinin kendi parlamentolarını seçeceği eyalet seçimleri ile aynı gün yapılmıştır.
Seçimin ardından görevdeki şansölye Angela Merkel, emekli olmuştur.

2017 federal seçimleri, CDU / CSU ve SPD arasında dört yıllık büyük bir koalisyondan sonra yapıldı. CDU / CSU en büyük parlamento grubu olarak kalsa da hem kendisi hem de SPD önemli kayıplar yaşadı. SPD liderliği, hükûmette geçen dört yılın ardından partinin yetersiz performansını kabul ederek muhalefete gideceğini açıkladı. CDU / CSU seçimlerden önce AfD ya da Sol Parti ile çalışmayacağına söz vermişken, çoğunluk hükûmeti için kalan tek seçenek CDU / CSU, FDP ve Yeşillerden oluşan Jamaika koalisyonuydu. Önümüzdeki altı hafta boyunca taraflar arasında keşif görüşmeleri yapıldı, ancak 20 Kasım'da FDP, taraflar arasındaki göç ve enerji politikaları konusunda uzlaşmaz farklılıkları gerekçe göstererek müzakerelerden çekildi. Şansölye Angela Merkel, yeni seçimlerden kaçınmak için tüm partileri yeniden uzlaşmaya çağıran Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier'e konu ile ilgili danıştı. Sonuç olarak Sosyal Demokratlar (SPD) ve liderleri Martin Schulz, CDU / CSU ile başka bir koalisyon hükûmeti için tartışmalara girmeye istekli olduklarını belirttiler. SPD liderliği, 15 Aralık 2017'de  Ocak 2018'deki bir parti kongresinde partinin delegelerinin çoğunluğu koalisyon görüşmelerini desteklemek için oy kullandı. Nihai anlaşmanın metni 7 Şubat'ta CDU / CSU ve SPD tarafından kabul edildi, ancak SPD'nin parti üyeliğinin çoğunluğunun onaylanması şartına bağlandı. SPD'nin 463.723 üyesi, 20 Şubat'tan 2 Mart'a anlaşmayı onaylamak veya reddetmek için oy kullandı ve sonuç 4 Mart'ta açıklandı. Üyelerin toplam% 78,39'u geçerli oy kullandı ve bunların % 66,02'si başka bir büyük koalisyon lehine oy kullandı. Merkel, Federal Meclis tarafından 14 Mart'ta 364'e karşı 315, 9 çekimser, 4 geçersiz oyla, çoğunluk için gereken 355'ten 9 fazla oyla Şansölye olarak dördüncü dönem için seçildi. Yeni hükûmet resmi olarak Dördüncü Merkel kabinesi olarak anılıyordu.

Almanya, karma üyeli orantılı temsil sistemini kullanır; orantılı temsil sistemi, sonradan ilk geçen oylama unsurları ile birleştirilmiştir. Federal Meclis'in dört yıllık bir dönem için seçilen 598 nominal üyesi vardır; bu koltuklar, eyaletlerin seçmen sayısı ile orantılı olarak on altı Alman eyaletleri arasında dağıtılır. Her seçmenin iki oyu vardır: bir seçim bölgesi oyu (ilk oy) ve bir parti listesi oyu (ikinci oy). Yalnızca ilk oylamalara dayanarak, tek üyeli seçim bölgelerinde 299 üye, sondan sonra ilk oylama ile seçilir. İkinci oylar, önce eyaletlerde ve sonra Federal Meclis'te partiler için orantılı sayıda sandalye üretmek için kullanılır. Koltuklar Sainte-Laguë yöntemi kullanılarak tahsis edilir. Bir parti, bir eyalette ikinci oylarının hak edebileceğinden daha az sayıda sandalye kazanırsa, ilgili eyalet listesinden ek sandalye alır. Taraflar, belirli koşullar altında her eyalette listeleri dosyalayabilirler - örneğin, sabit sayıda destekleyici imza. Partiler, yalnızca bir eyalet listesi doldurdukları eyaletlerde ikinci oy alabilirler.
Bir parti, bir eyalette tek üyeli seçim bölgelerini kazanarak, o eyaletteki ikinci oy payına göre (sözde çıkıntılı koltuklar) hak edebileceğinden daha fazla sandalye alırsa, diğer partiler tazminat koltukları alır. Bu hüküm sayesinde Federal Meclis genellikle 598'den fazla üyeye sahiptir. Örneğin 19. ve şu anki Federal Meclis 709 sandalyeye sahip: 598 normal koltuk ve 111 çıkıntı ve tazminat koltuğu. Sarkık koltuklar eyalet düzeyinde hesaplanır, farklı eyaletler arasında bunu dengelemek için çok daha fazla sandalye eklenir ve olumsuz oy ağırlığından kaçınmak için ulusal düzeyde çıkıntıyı telafi etmek için gerekenden daha fazla sandalye eklenir.

3. Merkel Kabinesi, 2013 Almanya federal seçimlerinin ardından, 17 Aralık 2013 tarihinde Angela Merkel başkanlığında CDU-CSU ve SPD koalisyonu kurulmuş ve 14 Mart 2018 tarihine dek sürmüştür.

Federal Şansölye : Angela Merkel (CDU)
Şansölye yardımcısı Ekonomi ve Enerji Bakanı : Sigmar Gabriel (SPD)
Dışişleri Bakanı : Frank-Walter Steinmeier (SPD)
İçişleri Bakanı : Thomas de Maizière (CDU)
Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanı : Heiko Maas (SPD)
Maliye Bakanı : Wolfgang Schäuble (CDU)
Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı : Andrea Nahles (SPD)
Gıda ve Tarım Bakanı : Hans-Peter Friedrich (CSU)
Savunma Bakanı : Ursula von der Leyen (CDU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı : Manuela Schwesig (SPD)
Sağlık Bakanı : Hermann Gröhe (CDU)
Ulaştırma ve Dijital Ağlar Bakanı : Alexander Dobrindt (CSU)
Çevre, Doğayı Koruma, Bayındırlık ve Nükleer Güvenlik Bakanı : Barbara Hendricks (SPD)
Eğitim ve Araştırma Bakanı : Johanna Wanka (CDU)
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı : Gerd Müller (CSU)
Özel Yetkiler Bakanı ve Şansölyelik Müsteşarı : Peter Altmaier (CDU)

17 Şubat 2014 tarihli atama

Gıda ve Tarım Bakanı: Christian Schmidt (CSU)
27 Ocak 2017 tarihli revizyon

Dışişleri Bakanı: Sigmar Gabriel (SPD)
Ekonomi ve Enerji Bakanı : Brigitte Zypries (SPD)
2 Haziran 2017 tarihli atama

Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı : Katarina Barley (SPD)

4. Merkel Kabinesi 2017 Almanya federal seçimlerinin ardından, 14 Mart 2018 tarihinde Angela Merkel başkanlığında CDU-CSU ve SPD koalisyonu kurulmuştur.

Federal Şansölye : Angela Merkel (CDU)
Şansölye yardımcısı Maliye Bakanı : Olaf Scholz (SPD)
Dışişleri Bakanı : Heiko Maas (SPD)
İçişleri, Bayındırlık ve Vatan Bakanı : Horst Seehofer (CSU)
Adalet ve Tüketiciyi Koruma Bakanı : Katarina Barley (SPD)
Ekonomi ve Enerji Bakanı : Peter Altmaier (CDU)
Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı : Hubertus Heil (SPD)
Gıda ve Tarım Bakanı : Julia Klöckner (CDU)
Savunma Bakanı : Ursula von der Leyen (CDU)
Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanı : Franziska Giffey (SPD)
Sağlık Bakanı : Jens Spahn (CDU)
Ulaştırma ve Dijital Ağlar Bakanı : Andreas Scheuer (CSU)
Çevre, Doğayı Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı : Svenja Schulze (SPD)
Eğitim ve Araştırma Bakanı : Anja Karliczek (CDU)
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanı : Gerd Müller (CSU)
Özel Yetkiler Bakanı ve Şansölyelik Müsteşarı : Helge Braun (CDU)

27 Haziran 2019 tarihli atama

Adalet Bakanı : Christine Lambrecht (SPD)
17 Temmuz 2019 tarihli atama

Savunma Bakanı : Annegret Kramp-Karrenbauer (CDU)

Dünya geneline yayılan COVID-19 salgınının Almanya'daki ilk tespit edilen COVID-19 vakası Almanya sağlık bakanlığı tarafından 27 Ocak 2020 tarihinde Bavyera eyaletinin Münih şehrinde görüldüğü doğrulandı. Ocak ayı ve Şubat ayının başlarındaki vakaların çoğu, orada bulunan bir otomobil parçası üreticisinin genel merkezinden kaynaklandı. 25 ve 26 Şubat'ta, Baden-Württemberg'de İtalyan salgını ile ilgili birçok vaka tespit edildi. Kuzey Ren-Vestfalya, Heinsberg'de bir karnavalla bağlantılı büyük bir kümelenme meydana geldi ve ilk ölüm 9 Mart 2020'de bildirildi.
Diğer bölgelerde yeni kümelenmeler 17-18 Mart tarihlerine dek, Heinsberg yoluyla ve Alman vatandaşı olmayanların uçakla ülkeye giriş yapabilecekleri yerlere İtalya'dan, İran'dan ve Çin'den gelen insanlar yoluyla oluştu. 12 Nisan 2024 itibarıyla Almanya'da 38.828.995 onaylanmış vaka, 38.240.600 iyileşen varken virüs nedeniyle 183.027 hasta öldü.
Alman hastalık ve salgın kontrolü, ulusal bir pandemi planına uygun olarak Robert Koch Enstitüsü (RKI) tarafından tavsiye edilmektedir. Salgınlar öncelikle kümelenmelerin genişlemesini en aza indirme amacıyla, bir çevreleme evresinde yönetildi. Alman hükûmeti ve çeşitli sağlık görevlileri, ülkenin hazırlıklı olduğunu ve ilk aşamada stok yapmak veya kamu özgürlüğünü sınırlandırmak için özel önlemler almaya gerek olmadığını açıkladı.
13 Mart'tan bu yana salgın, RKI'nın planına göre koruma aşamasında yönetildi, Alman devleti okulları ve anaokullarını zorunlu olarak kapattı; akademik dönemleri erteledi ve yaşlıları korumak için bakım evi ziyaretlerini yasakladı. İki gün sonra, beş komşu ülkeye sınırlar kapatıldı. 22 Mart'ta hükûmet ulusal bir sokağa çıkma yasağı ilan etti. Bireylerin yaşam alanlarını sadece belirli faaliyetler için terk etmelerine izin verildi; aynı evi paylaşmıyorlarsa ikiden fazla kişiden oluşan gruplar halinde olmamak koşuluyla çalışmak, spor yapmak veya markete gitmek bu sebeplere örnektir.
Almanya'daki ilk ölüm oranı, İtalya veya İspanya'dan çok daha düşüktü, bu durum tartışmalara ve ardından, daha fazla sayıda test yapılması, testlerin yapıldığı hastaların durumları, ölüm sonrası test yapılmaması ve daha fazla sayıda pozitif çıkan gencin oluşu gibi açıklamalara yol açtı. Robert Koch Enstitüsü başkanı, Almanya'da ölüm oranının zamanla artacağı konusunda uyardı.
Almanya'da koronavirüsten ölüm oranı diğer ülkelere göre daha düşük görülmektedir. 20 Mart 2020'de bu oran yüzde 0,26 idi ve yakınındaki ülkelere göre daha düşüktü. Bu oran İtalya'da 8,29, Fransa'da ise 3,5 idi. OMS'nin önerisi üzerine bazı ülkeler, Güney Kore, Norveç, Rusya ve Tayvan belirti gösteren herkese test yapmaya başladı. Almanya da bu ülkeler arasında olduğundan ölüm oranının düşük olabileceği iddia edilmektedir.
Şablon:COVID-19 pandemisi verileri/Almanya tıbbi vaka tablosu

SurvStat@RKI 2.0 5 Eylül 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (survstat.rki.de) COVID-19 dahil olmak üzere RKI'ye bildirilen hastalıkları ve patojenleri sorgulamak için web sayfası. (Almanca) İngilizce çıktı seçeneği.

Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı (Almanca: Verdienstorden der Bundesrepublik Deutschland), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin en yüksek dereceli nişanıdır. Nişan siyasi, ekonomik, kültürel, manevi ve fahri alanlardaki başarılardan dolayı verilmektedir.
Bremen ve Hamburg dışındaki tüm federe eyaletlerin kendilerine ait liyakat nişanları vardır.

Büyük Haç (Almanca: Großkreuz)
Büyük Haç Özel Sınıf (Sonderstufe des Großkreuzes); Nişanın en üst sınıfı
Büyük Haç Özel Konu (Großkreuz in besonderer Ausführung); Büyük Haç 1. sınıfa eşdeğer, ancak defne çelengi tasarımı
Büyük Haç 1. Sınıf (Großkreuz)
Liyakat Büyük Haç (Almanca: Großes Verdienstkreuz)
Büyük Haç (Großes Verdienstkreuz mit Stern und Schulterband)
Şövalye Komutan Haçı (Großes Verdienstkreuz mit Stern)
Komutan Haçı (Großes Verdienstkreuz)
Liyakat Nişanı (Almanca: Verdienstkreuz)
Subay Haçı (Verdienstkreuz 1. Klasse)
Haç (Verdienstkreuz am Bande)
Liyakat Madalyası (Almanca: Verdienstmedaille)
Medalya (Verdienstmedaille)

Federal Liyakat Nişanı verilmesi kararı 7 Eylül 1951 tarihinde o zamanki Cumhurbaşkanı Theodor Heuss tarafından alındı.

"Anavatanın yeniden inşası için politik, ekonomik, sosyolojik ve manevi alanlardaki çalışmaların başarısına verilecek olan bu ödül, ödülü alanlar için Federal Almanya Cumhuriyeti'nin barış içerisinde yükselmesine katkıda bulundukları anlamına gelecektir."
Federal Liyakat Nişanı uluslararası normlara göre üç kategoride (Liyakat Nişanı, Büyük Liyakat Nişanı, Büyük Nişan) ve 8 dereceli olarak verilmekteydi. En yüksek basamak olan Özel Dereceli Büyük Nişan, devlet adamlarına verilmek üzere hazırlanmıştı.

1951 yılında aşağıdaki 6 dereceli düzenleme planlanmıştı:

Liyakat Nişanı Bantlı
Liyakat Nişanı Haç şeklinde (İleride 1. Sınıf olarak adı değiştirilmiştir)
Büyük Liyakat Nişanı
Yıldızlı Büyük Liyakat Nişanı
Yıldızlı ve Omuzdan Bantlı Liyakat Nişanı
Özel Tasarımlı Büyük Nişan. Bu nişanın sadece Federal Cumhurbaşkanı Heuss tarafından verilmesi öngörülmüştü.
İlk Liyakat Nişanı 19 Eylül 1951 tarihinde Nentershausen'den madenci Franz Brandl'a Theodor Heuss tarafından verildi.
1952 yılında bazı yenilikler getirildi: İlk olarak aynı kurumda 50 yıl çalışmış olan işçi ve memurlara verilmek üzere özel bir Liyakat Nişanı uygulamaya konuldu. 1966 yılında bu uygulama kaldırıldı. Bir de Yıldızlı Büyük Federal Liyakat Nişanı, Yıldızlı Büyük Federal Liyakat Nişanı ve Yıldızlı ve Omuzdan Bantlı Federal Liyakat Nişanı şeklinde olmak üzere ikiye bölünerek sunulmaya başlandı.
1955 yılında en alt derece olarak Liyakat Nişanı devreye sokuldu ve en üst derece olarak da zaten 1953 yılından bu yana verilen Özel Derecede Büyük Nişan listeye kondu.
Ekim 2006'da Federal Cumhurbaşkanı Horst Köhler kadınlar için %30'luk bir kota uygulamasını (Quotenregelung) devreye soktu. Buna göre Başbakanlık'ın vereceği öneri listeleri, eğer Liyakat Nişanı alacak 10 kişinin içinden 3 kişi kadın olursa ancak kabul edilebilecektir.

Madalyalar her yıl verilen teklifler üzerine birkaç bin kişiye verilmektedir. Ekim 2005 tarihine kadar yaklaşık 210.00 kez verilmiştir. 2006 yılında 2.312 kişiye madalya verildi. Genelde ilk vermelerde en fazla 2. Sınıf (Bantlı Liyakat Nişanı) verilmektedir. Sadece özel durumlarda daha yüksek derecedeki madalyalar ilk vermelerde verilmektedir. 40 yaşın altındaki kişilerin en alt derece olan 1. Derece (Liyakat Madalyası) ile ödüllendirilmesi gerekiyor. Federal Cumhurbaşkanı tarafından verilen nişanlar genelde başbakanlar, bakanlar, eyalet bakanları, eyalet başkanları, valiler, kaymakamlar, büyükşehir belediye başkanları veya belediye başkanları tarafından kişiye ulaştırılmaktadır. Yurt dışında yaşayan Almanlar veya yabancılara ulaştırılması da genelde o ülkedeki Alman Büyükelçisi tarafından yapılmaktadır. Bazı durumlarda Federal Cumhurbaşkanı kendisi de madalyayı takmaktadır.

Herkes bir başkasını nişan alması için önerebilir. Bunun için önerilen kişinin bulunduğu yerdeki resmi mercilere başvurulabilir. Kişi yurt dışında yaşıyorsa veya yabancı ise dışişlerine başvurmak gerekir. Devlet memurlarının önerilmesi memurun bağlı olduğu bakanlığa yapılır. Müracaat edilen merci, müracaatları inceler ve Federal Cumhurbaşkanlığı Madalya Ofisi'ne gönderir. Genelde şimdiye kadar resmi makamlar, enstitüler, ekonomi ve spor dernekleri kişileri önermişlerdir. Yapılan öneri, daha önce öneri yapılan kişiye verilmiş olan bir madalya varsa, onun geçerliliğini yitirmesine neden olabilir.

13. yüzyıla kadar uzanan ve 1963 yılında Senato Kararı ile yenilenen kurallara göre Hamburglular 'Yabancı madalyaları' reddetmektedirler. Diğer kişilerin yanı sıra Başbakan Helmut Schmidt de, daha önce Hamburg Senatörü olduğu gerekçesi ile Federal Liyakat Nişanı'nı reddetmiştir.
Reddedenler arasında en tanınmışları Hans-Olaf Henkel, Inge Meysel, Jan Philipp Reemtsma, Heidi Kabel ve Hans-Ulrich Klose'dir.

Adetlerin büyük olması ve maliyetlerin düşük tutulması nedeni ile madalyalar bugün yalnızca preslerde bakırdan basılmaktadır ve altın kaplama yapılmaktadır. Renkli kısımları ise emay kaplamadır. Madalyaların resmi üreticisi Lüdenscheid şehrindeki Steinhauer&Lück GmbH & Co. KG firmasıdır.

Alexander von Sallach: Die Orden und Ehrenzeichen unserer Republik. Phaleristischer Verlag Autengruber, Konstanz 2004, 2006. ISBN 3-937064-05-2, ISBN 3-937064-04-4
Birgit Laitenberger, Dorothea Bickenbach, Maria Bassier: Deutsche Orden und Ehrenzeichen. Carl Heymanns Verlag, Köln 2005 (6. Aufl.). ISBN 3-452-25954-4

Broschüre des Bundespräsidialamts zum Verdienstorden der Bundesrepublik Deutschland (PDF, 586 kB)
Verdienstorden der Bundesrepublik Deutschland beim Haus der Geschichte der Bundesrepublik Deutschland
Deutsche Verdienstorden 15 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Informationen zu aktuellen deutschen Auszeichnungen

Almanya Sosyalist Birlik Partisi (Almanca: Sozialistische Einheitspartei Deutschlands, SED), Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulduğu 7 Ekim 1949 tarihinden Mart 1990 seçimlerine kadar iktidarda bulunan partidir. SED, geleneksel Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen bir komünist partiydi. 1980'lerde SED, Sovyetler Birliği'nde gerçekleşmekte olan perestroyka ve glasnost açılımlarına cephe almıştır. Sovyetler Birliği ve ABD arasında Alman Demokratik Cumhuriyeti yönetiminin dahil edilmediği Moskova görüşmeleri sonucu Almanya Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya) ile Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya) fiilen birleşince parti iktidardan düşmüştür.

SED 21 Nisan 1946 tarihinde Almanya Sosyal Demokrat Partisi ile Almanya Komünist Partisinin birleşmesiyle doğdu. Bu iki parti de II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Almanya'yı işgal eden Müttefik ülkelerden Sovyetler Birliği'nin denetimi altındaki doğu bölgesi ve Berlin'in doğusunda faaliyet göstermekteydi. İki partinin birleşmesi sosyalist partilerin güçbirliği olarak gösterilmiştir. Ancak iki partinin birleşmesi de sorunsuz olmamıştır. Yeni kurulan parti, Sovyet yönetiminin de varlığının etkisiyle 1946 yılında gerçekleştirilen seçimlerde %47,57'lik oy oranına ulaşarak büyük başarı kazanmıştır. Berlin'de yapılan seçimlerde ise %19,78 oranında oy alarak sosyal demokratların gerisinde kalmıştır ve seçimi 3. sırada bitirmiştir.
Almanya'daki Sovyet Askeri Yönetimi (Rusçası: Sovetskaia Voennaia Administratsia v Germanii, SVAG) savaşın ardından Almanya'nın doğusunda denetimi doğrudan ele almıştı. Bölgedeki tüm siyasi faaliyet SVAG tarafından denetlenmekteydi. Bu görevde çalışan General Sergey İvanoviç Tiulpanov'un hazırladığı raporlar doğrultusunda SED içerisinde farklı gruplaşmalar yaşandığı bilinmektedir. Ayrıca ülkede bulunan Kızıl Ordu'nun varlığı, partinin Sovyet vesayetinde iktidara geldiği yönünde söylentilere yol açacaktır.
Birleşmenin ardından siyasi olarak daha aktif olan komünist parti üyeleriyle sürekli olarak savunmada kalan sosyal demokratlarla yaşanan çelişkiler, Bolşevikler ve Almanya'daki komünistlerce eleştirilecek, Almanya Komünist Partisi'nin birleşmenin yerine kendi adıyla devam etmesi gerektiği önerilecektir. Ancak Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin buna karşıdır. Ayrıca sosyal demokrat parti üyelerinin Batı'da kalan parti yöneticileriyle ve Batılı Müttefik Ordularıyla da temas halinde oldukları bilinir.
Sovyet yönetiminin yeni kurulan partiye dair gördükleri bir sorun partinin milliyetçi çizgiye doğru savrulmasıydı. Miting ve toplantılarda sosyal hayata dair sorunların çözümü yerine milliyetçilik konuları ilgi çekmektedir. Ayrıca partinin merkeziyle taşra örgütleri arasında koordinasyon sağlanamamaktaydı.

1940'lı yılların sonlarına doğru SED içerisindeki sosyal demokratlar tasfiye edilmeye başlandı. Bu sürecin sonunda SED, Varşova Paktı'na bağlı sosyalist ülkelerdekine benzer çizgide klasik bir komünist partisi olmuştur. Siyasi arenada diğer partiler kâğıt üzerinde faal gözükseler de bölgedeki Sovyet yönetimi, hepsinin Alman Demokratik Ulusal Cephesi adı altında birleşmeye zorladı. Bu partiler koalisyonu ise SED tarafından kontrol edilmekteydi. Cephenin seçimlerdeki aday listesi ağırlıklı olarak komünistlerden oluşuyordu. Sovyet bölgesinde ve 1949 yılındaki bağımsızlık ilanından sonra Alman Demokratik Cumhuriyeti'nde kamu kuruluşlarında SED egemen oldu. Yıllar sonra SED, sosyalist ülkelerde iktidarda bulunan komünist partiler arasında en radikal olanlar arasında yer almaya başladı. 1980'li yıllarda Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov reformları gündeme geldiğinde, bu reformlar reddedilecek ve parti, geleneksel Leninist çizgiye sahip çıkacaktır.

Partinin ilk kongresi 21 Nisan 1946 tarihinde toplandı. Toplantının gündemi birleşme idi. Kongre sonunda partiye eş başkanlık edecek isimler öne çıkarıldı. Doğu Almanya'daki Almanya Komünist Partisi lideri Wilhelm Pieck ile Doğu Almanya'daki Sosyal Demokrat Parti'nin lideri Otto Grotewohl, birlik anlaşmasının tüm ülke için olması kararlaştırsa da Batılı müttefik devletler olan ABD, Birleşik Krallık ve Fransa'nın işgal ettiği bölgelerdeki sosyal demokrat parti temsilcilikleri bunu reddedince anlaşma sadece Sovyet bölgesinde geçerli oldu. Yeni partinin amblemi de bu anlaşmayı simgeleyen el sıkışma figürüdür.

İkinci parti kongresi 20-24 Temmuz 1947 arasında toplanmış ve parti örgütünde yenilenme yapılmıştır. Parti yürütme kurulunun ismi merkez komitesi olarak değişmiştir.

Partinin üçüncü kongresi Temmuz 1950'de sanayileşme konusuna yoğunlaşarak toplandı. Çalışan nüfusun %40'ının çalıştığı sanayi sektörü yoğun bir kamulaştırma siyasetiyle değişime uğramış ve halk işletmelerine dönüştürülmüştür. (Almancası: Volkseigener Betrieb--VEB) Bu işletmeler sanayi sektörünün %75'ini oluşturuyordu.

Altıncı kongre 15-21 Ocak 1963'te yapıldı. Kongre yeni bir parti programını kabul etti ve üyelik tanımı değiştirildi. Partinin genel sekreteri olarak Walter Ulbricht seçildi. Merkezi planlamaya dayanan yeni bir ekonomik hat belirlendi.

1967 yılında yapılan kongrede Erich Honecker, yeni uygulanmaya başlanan ekonomik sistemin yerine geleneksel sosyalist ekonomik sistemin uygulanmasını savundu. Özellikle son iki yıl içerisinde Doğu Almanya'da kış aylarında elektrik kesintileri ve trafik kazaları yoğun olarak yaşanmıştı.

1971 yılından başlayarak kongreler her beş yılda bir yapılmaya başlanacak, son kongre olan 11. Kongre 1986 yılında yapılacaktır. Teorik olarak kongre parti liderliğini belirliyor ve uygulanacak siyaseti kararlaştırıyordu. Ayrıca kararların çoğunluğun kararıyla alınması için partinin bütün birimlerinde bir aktivasyon ve katılım yaratılıyordu. Parti programını değiştirmeye yetkiliydi, merkez komite üyelerini belirler ve merkez komite raporunu onaylardı. Kongreler arasındaki dönemde ise merkez komite ortaya çıkan sorunların tartışılıp değerlendirilmesi için konferanslar toplayabilirdi.
1971 Baharında toplanan 8. Kongre, Ulbricht zamanında yapılan bazı programları geri plana düşürdü, kısa vadeli sosyal ve ekonomik sorunlara eğildi. SED bu doğrultuda Batı Almanya ve Sovyetler Birliği ile uluslararası sorunlarla beraber Berlin'in gelecekteki siyasi durumunu görüşmeye hazır olduğu sinyallerini gönderdi. Kongreyle beraber bir değişiklik ise Bakanlar Kurulunun Devlet Konseyine karşı güçlendirilmesiydi.

9. Kongre Mayıs 1976'da toplandı. SED siyasi ve programatik hattının şekillenmesinde önemli bir kilometre taşıdır. 8. Kongredeki sosyal ve ekonomik hedeflere ulaşıldığı açıklandı, işçi sınıfı ve halkın güncel yaşam kalitesinin yükseltilmesi önem kazandı. Kongrede ayrıca Doğu Almanya'nın uluslararası alanda diğer ülkeler nezdinde tanındığı ve ülkenin dünya ekonomisinde kazandığı önemli yer vurgulandı.
Kongrede ayrıca partiyi ilgilendiren uluslararası ve iç sorunlar tartışıldı. Dış siyaset alanında kardeş komünist partilerin katkısının alındığı kongrede özellikle İtalyan, İspanyol ve Fransız Komünist Partileri Sovyetler Birliği ile aralarında oluşmaya başlayan ideolojik farklılıkları dillendirdi. SED, farklı fikirlerin dillendirilmesine kongresinde izin verse de özellikle Erich Honecker partinin Sovyetik hattına dair yöneltilen eleştirileri reddetti ve Sovyetler Birliği'ne karşı Batı'da yeni gelişmekte olan avrokomünizm akımına cephe aldı.
Kongrede Batı ile Doğu Almanya arasındaki yumuşama (detant) dönemine vurgu yapılarak dönemin olumlu ve olumsuz yönleri dile getirildi. Batı'dan gelen ziyaretçiler Doğu için belirli bir sorun oluşturacak, iki kur sistemi sosyal huzursuzluk sebebi olacaktır.

Nisan 1981'de toplanan kongre, statükodan memnun bir ruh halinde gerçekleştirildi. Oy birliğiyle parti genel sekreterliğine seçilen Honecker, yönetime Albert Norden'i dahil etti. Kongrede 8. ve 9. Kongre kararlarının Doğu Alman halkı için önemine ve Sovyetler Birliği'yle olan ilişkilere vurgu yapıldı. Honecker kapanış konuşmasında, SED'in Lenin'in partisine daima bağlı kalacağını belirtti. Kongreye Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden ideolog ve Politbüro üyesi Mihail Suslov da katıldı.
Honecker Batı ile Doğu Almanya sorununa dair iki ülkenin ayrı ve bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini, II. Dünya Savaşından sonra iki ülkenin farklı yönde ilerlediğini ve barış içerisinde bir arada yaşayabileceklerini belirtti.
Honecker konuşmasında daha önce vurgulamadığı bir husus olan Üçüncü Dünya ülkelerine de değindi ve yüksek öğrenimlerini Doğu Almanya üniversitelerinde alan çok sayıda Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı yurtsever gencin ülkeleri için büyük öneme sahip olduğunu belirtti. Ayrıca bu ülkelerde bulunan Doğu Alman eğitimci ve teknik personelden eğitim almakta olan binlerce işçi, teknisyen ve yönetici bulunduğunu açıkladı.

17-21 Nisan 1986 tarihinde yapılan kongrede Honecker'in liderliği kesin bir şekilde onaylandı. SED, partinin faaliyetlerini ve başarılarını Almanya toprakları üzerindeki en başarılı siyasi parti olarak duyurmuş, Doğu Almanya ise siyasi olarak doğru hatta, ekonomik olarak da verimli bir sosyalist devlet olarak tanımlanmıştır. Doğu Almanya'da yakalanan başarılar Honecker liderliğinin zirvesini işaret etti. Kongrede Gorbaçov'un da bulunması, izlenen yolun doğruluğunun onaylanması şeklinde yorumlandı. Kongre sonunda Alman Demokratik Cumhuriyeti sosyalist bloktaki en güçlü ekonomilerden birisi olduğunu gösterdi ve güven tazeledi. Gorbaçov ise Doğu Alman deneyiminin merkezi planlamanın üstünlüğünün bir göstergesi olduğunu söyledi.

Kongre boyunca özellikle Batı Almanya konusunda olmak üzere, dış politikaya dair çeşitli mesajlar verilmiştir. Honecker, sürdürmekte olduğu yapıcı diyalog sürecini savunurken Gorbaçov'un takip ettiği Avrupa'da Soğuk Savaş'ı sona erdirme siyasetiyle paralellik kuracak ancak SED önderliği özellikle Batı Almanya ile ilişkiler söz konusu olduğunda Moskova ile sıkı temas halinde olunması gerektiğine vurgu yapacaklardır. Honecker, Bonn yönetimini sertçe eleştirmese de Gorbaçov, Batı Alman hükûmetine yüklenecek ve ABD'nin öncülüğünde kurulan Stratejik Savunma İşbirliği'ne dah

Anti-Amerikanizm, Amerikan karşıtı duygular, politikalar, kültür, toplum, ekonomi ya da Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası politikasına, Amerika'nın Orta Doğu'da ve yeryüzündeki Amerikan çıkarlarına, İsrail ve Rusya ayrıca demokrasi, adalet tavrına karşıt olarak muhalefet, yazılı veya görsel tartışılabilir düşmanlık, kin anlamına gelebilir. Amerikalı bireyleri de kibirli, cahil, emperyalist, boşboğaz, militarist olarak algılama anlamını taşıyabilir.
Türkiye'de Amerikan karşıtlığı yüksek seviyededir. Anketler Türk ulusunun çoğunluğunun ayrıca NATO'ya da güvenmediğini göstermektedir. Ancak NATO'dan çıkmak çoğunluk tarafından desteklenmemektedir. Bu konu ilgili protestolar 60'lı ve 70'li yıllarda yoğunlaşmıştır. Altıncı Filo'yu Protesto Olayları, Kıbrıs Barış Harekâtı, ABD ambargosu, Kürt Sorunu, Çuval Geçirme Olayı vb. sorunlar yüzünden iki ülke ilişkileri zaman zaman gerilmiştir. Ayrıca halk arasında Amerikan askerlerine 'Coni' diye hitap edilir.
İran cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın "Amerika ve Siyonizm'in olmadığı bir dünya", "İran Amerika'nın ulusal çıkarları için bir tehdit", "Yeni bir Ortadoğu mu istiyorsunuz? Yeni Ortadoğu'da Amerikan varlığıyla Siyonistler olmayacak" sözleri Amerikan karşıtı sözler olarak algılanabilir.

Çevrimiçi Oxford Sözlüklerinde "anti-Amerikancılık" terimi "Amerika Birleşik Devletleri'nin çıkarlarına düşmanlık" olarak tanımlanmaktadır.

Amerikan istisnacılığı
Amerikan emperyalizmi
Amerika Birleşik Devletleri'nin işlediği savaş suçları
Avrupamerkezcilik
Büyük Şeytan
Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği rehine krizi, 1979

Annegret Kramp-Karrenbauer (d. 9 Ağustos 1962), AKK olarak da tanınır, Alman politikacı ve CDU  Genel Sekreteri. 2011-2018 yılları arasında Saarland Eyaleti Başbakanı olarak görev yapan Karrenbauer, bu göreve gelen ilk kadındır. 7 Aralık 2018 tarihinde düzenlenen CDU Parti Kongresi'nde 999 oyun 517'sini alarak (% 51,75) Friedrich Merz'i (482 oy - % 48,25) geçerek CDU Partisi lideri olmuştur. 17 Temmuz 2019 tarihinde Savunma Bakanı olarak atanmıştır.

Almanya'nın Saarland Eyaleti'nde bulunan Völklingen şehrinde doğmuştur. Yine aynı eyalette bulunan Püttlingen şehrinde, beş kardeşiyle beraber büyümüştür. Babası Hans öğrenmekte güçlük çeken çocuklara yönelik bir okulda (Sonderschule) öğretmen, annesi Else ise ev hanımıdır.
1973 senesine kadar Püttlingen'de Viktoria-Grundschule ismindeki ilkokula gitmiş, bu tarihten itibaren Almanya eğitim sisteminde lise çağındaki öğrencilere yönelik en kaliteli egitim statüsüne sahip Gymanisum'lardan birisinde, Marie-Luise-Kaschnitz Lisesi'nde eğitim hayatına devam etmiştir. Almanya'da Abitur denilen liseden mezuniyete yönelik sınav dönemini 1982 yılında tamamlamıştır. 1982 - 1990 yılları arasında Siyaset ve Hukuk Bilimi dallarında Trier Üniversitesi ve Saarbrücken'de bulunan Saarland Üniversitesindeki eğitimini Master`da Siyasi Bilimler ve Kamu Hukuku dallarında tamamlamıştır.
Saarland Eyaletinde, Hristyan Demokrat Birligi (CDU) Partisinin sözcülük vazifesiyle 1991'den 1998'e kadar görev aldı, 1999 senesinde dönemin eyalet meclisinde bulunan Peter Müller'in sözcülüğünü üstlenmiştir. Peter Müller daha sonraki yıllarda eyalet başkanlığı makamına kadar yükselmiştir ve Annegret Kramp-Karrenbauer ile CDU-CSU Siyasi Partilerinin ortak gençlik grubunda (Junge Union Deutschlands) tanışmışlardır.
Roma-Katolik mezhebine mensuptur.
1984 senesinden beridir maden mühendisi olan Helmut Karrenbauer ile evlidir. Çiftin üç yetişkin çocuğu bulunmaktadır.

Armin Laschet (18 Şubat 1961, Aachen), Alman gazeteci ve siyasetçi. Annegret Kramp-Karrenbauer'in genel başkanlığı bırakmasının ardından 16 Ocak 2021 itibarıyla Hristiyan Demokrat Birliği'nin genel başkanı seçilmiştir. 27 Haziran 2017'den beri Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin başbakanıdır. Daha önce 1994-98 arası Alman Federal Meclisi ve 1999-2005 arasında Avrupa Parlamentosu üyesiydi. 2005-10 arasında ise Kuzey-Ren Vestfalya'nın Aile ve Entegrasyon Bakanlığı görevini üstlenmiştir.20 Nisan 2021 tarihi itibarıyla CDU/CSU nün 2021 yılının Eylül ayında yapılacak olan Genel Seçimlerde Başbakan Adayı olarak ilan edilmiştir.

Laschet, Aachen kentinin Burtscheid semtinde Katolik bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. 1981'de Aachen'deki Pius Lisesi'nden mezun oldu. Daha sonra, Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi ve Bonn Üniversitesi'nde hukuk ve siyaset bilimi bölümlerinde tahsil gördü. 1987'de hukuk diplomasını aldıktan sonra gazetecilik okudu ve bu alanda çalışmaya başladı.
Laschet, lise yıllarında CDU'ya üye oldu. 1989'da CDU Aachen kent konseyine seçildi. 1994'te Alman Federal Meclisine seçildi. 1998'de ise Avrupa Parlamentosu'na seçildi ve bu görevini 2005'e dek sürdürdü. Aynı yıl, Jürgen Rüttgers'in başbakanlığında Kuzey-Ren Vestfalya'nın Aile ve Entegrasyon Bakanı oldu.
2010'da Rüttgers hükûmetinin süresi bitince Hannelore Kraft'ın seçeceği bakanlara yol açmak için görevinden ayrıldı. Laschet, 2010'da ve 2012'de tekrar Kuzey-Ren Vestfalya Parlamentosu'na seçildi ve takip eden yıllarda muhalefet liderliği yaptı. 2017'de ise Hür Demokratik Parti ile hükûmeti kurmayı başardı. 199 delegeden 100'ünün oyunu alarak eyaletin yeni başbakanı seçildi.

Avrupa Koleji (İngilizce: College of Europe), Belçika'nın Brugge, Polonya'nın Varşova ve Arnavutluk'un Tiran şehirlerinde üç kampüsü bulunan Avrupa çalışmaları alanında lisansüstü bir enstitüdür.
Brugge'deki Avrupa Koleji 1949 yılında, 1948'deki Avrupa Kongresi'nin ardından kurulmuştur. Avrupa'nın önemli tarihi kişilikleri ve Avrupa Birliği'nin kurucularından Salvador de Madariaga, Winston Churchill, Paul-Henri Spaak ve Alcide De Gasperi gibi isimler tarafından başlatıldı. Amaçları Batı Avrupa ülkeleri arasında dayanışma oluşturmak ve bu değerleri savunacak nitelikli bireyleri yetiştirmekti.
Komünizmin çöküşünün ardından 1992 yılında Polonya hükûmetinin bağışıyla Polonya'nın Natolin bölgesinde yeni bir kampüs açılmıştır. 2024'te ise Arnavutluk'un başkenti Tiran'da yeni bir kampüs faaliyete geçti.

Prens Bernhard Heinrich Karl Martin von Bülow (3 Mayıs 1849 -  28 Ekim 1929), Alman İmparatorluğu şansölyesi ve 1900-1909 arasında Prusya başbakanı. I. Dünya Savaşı öncesinde İmparator II. Wilhelm ile birlikte Almanya'yı genişletme politikası izlemiştir.
Babası Bismarck hükûmetinde dışişlerinden sorumlu devlet bakanıydı. Bülow, İsviçre'nin Lozan kenti ile Berlin ve Leipzig'de hukuk öğrenimi gördü. 1874'te Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Çeşitli diplomatik görevler aldı ve 1893'te Roma büyükelçisi oldu. Gerçek anlamda iktidara yükselişi, Haziran 1897'de, II. Wilhelm'in kendisini dışişlerinden sorumlu devlet bakanı atamasıyla gerçekleşti. Kısa sürede şansölye Hohenlohe-Schillingsfürst'ten daha etkili bir duruma geldi ve üç yıl sonra onun yerini aldı. Bülow'dan beklenen, hem imparatorun düşüncesiz davranışlarıyla küçük düşmesini önlemesi, hem de çoğunluğun istediği gibi saldırgan bir dış politika izlemesiydi.
Gerek bakan, gerekse şansölye olarak izlediği dış politikada Friedrich von Holstein'dan büyük ölçüde etkilendi. II. Wilhelm'in, Alman İmparatorluğuna dünya güçleri arasında önemli bir yer kazandırma politikasını gerçekleştirmek için Bismarck'ın benimsediği, olgulara dayanan gerçekçi politikayı (Realpolitik) uyguladı. Bakanlık döneminde, Çin'deki Chiao-chou (Kiaochow) Körfezini, Caroline Adalarını ve Samoa'yı (1897-1900) ele geçirerek, ülkesine Büyük Okyanusta toprak kazandırdı. Almanya'yı Orta Doğu'da önemli bir güç hâline getirebilmek için Bağdat Demiryolu'nun yapımını etkin biçimde destekledi. 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ın Bosna-Hersek'i ilhakını Avrupa'ya kabul ettirmesiyle, imparatorluğun kuşatılmasından korkan Almanlarca olumlu karşılandı.
Bülow Almanya'ya karşı bir İngiliz-Fransız-Rus birliğinin kurulmasını engellemekte aynı başarıyı gösteremedi. 1898-1901'de Holstein'la birlikte Avusturya-Macaristan için İngiliz güvencesine dayanan bir ittifak kurma amacıyla görüşmeler yapmaya çalıştı. Ama denizlerdeki üstünlüğünü Almanya'ya kaptırmaktan çekinen İngiltere buna yanaşmadı. 1905'te Rusya'yla Björkö Antlaşması'nı yapması, Rusya'nın 1907'deki İngiliz-Fransız Antlaşması'na (Antant) katılmasını engelleyemedi. Almanya'nın Fas'ta İngiltere ve Fransa'yla karşı karşıya gelmesi de uluslararası gerginliği artırdı.
Bülow, Prusya'nın ve imparatorluğun içişlerinde ise, Muhafazakârlardan, Merkezcilerden ve zaman zaman da Ulusal Liberallerden destek alıyordu. Sosyal Demokratlara baskı uygulanmasına, hatta devlet bakanı Artur Posadowsky aracılığıyla bazı temkinli toplumsal önlemler almasına karşın, onların gerçek bir siyasi güç kazanmamalarına da dikkat etti. Prusya'daki üç sınıflı oy hakkı yasalarının kaldırılması, Prusya ile imparatorluk arasındaki ikiliğin giderilmesi, imparatorluk maliyesinin düzeltilmesi ve dolaysız vergi konulması gibi birçok ivedi sorunu çözmekten kaçındı. Reichstag'la işbirliği yapma gereğini kavrayarak 1905'ten sonra liberal anayasa yanlılarına yöneldi.
II. Wilhelm'in 1908'de, Londra'da çıkan The Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan düşüncesiz sözleri Bülow'un ertesi yıl görevinden alınmasına yol açtı. Bülow, gazetenin yayından önce kendisine gönderdiği makale provasını okumadığını kabul etti. Wilhelm ise Bülow'un makaleyi imparatoru küçük düşürmek amacıyla onayladığına inanmıştı.
Ölümünden sonra yayımlanan anıları Denkwürdigkeiten (1930-1931; der. Franz von Stockhammern, 4 cilt, Anılar), Bülow'un kendisini, savaşın ve Almanya'nın çöküşünün sorumluluğundan kurtarma girişimidir. Gerçekte bu anılar, onun bir devlet adamı olarak kendi sınırlarını göremediğini ortaya koyar.

Büyük koalisyon çok partili parlamenter sistemde siyasi yelpazede birbirini karşısında bulunan iki en büyük siyasi partinin bir araya gelerek kurdukları koalisyon hükûmetidir. Terim, genellikle siyasal olarak farklı iki başat partinin olduğu ve parlamento temsiliyetini güvence altına almak için küçük partilerin seçim barajını aşabildikleri ülkeler için kullanılır. İki büyük parti seçimde tek başlarına hükûmet kurabilecek çoğunluğu almayı denerler ancak bunda başarılı olamazlarsa siyasal olarak yakın küçük parti(ler) ile koalisyon kurmayı denerler. İki büyük parti ana ideolojik konularda farklılık gösterdikleri ve kendilerini rakip, hatta bazen düşman olarak görmeleri nedeniyle ortak bir hükûmet kurulması için mutabakata varmaları küçük partilere göre daha zordur.

İdeolojik olarak birbirlerinin zıddı partilerin bir hükûmet kurmaları normal şartlarda çok seyrek ortaya çıkan bir durumdur. Bu şartlardan biri halkın ulusal birlik ve denge arayışı ile ideolojik farklıları göz ardı edebileceği savaş ya da ekonomik depresyon gibi ulusal krizlerdir. Krizin üstesinden gelmek için geniş mutabakat olduğunda bu özellikle doğrudur. Bu durumda, büyük koalisyon, bir partinin hükûmet kurmak için yeterli sandalyeye sahip olsa bile gerçekleşebilir. Buna bir örnek I. Dünya Savaşı sırasında ve II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Birleşik Krallık'ta kurulan ulusal hükûmetlerdir.

Savaş sonrası Avusturya'da,, "Büyük koalisyon" (Almanca: Große Koalition) muhafazakâr Avusturya Halk Partisi (ÖVP) ile Avusturya Sosyaldemokrat Partisi (SPÖ) arasında standart hükûmet yöntemi olmuştur. Kayda değer istisnalar ise Josef Klaus'un ikinci kabinesi (ÖVP, 1966–70) ve 1970 le 1983 yılları arasında SPÖ çoğunluğuyla Bruno Kreisky dönemi ve ÖVP'li Wolfgang Schüssel'in 2000 ile 2007 yılları arasında popülist sağ Avusturya Özgürlük Partisi ile yaptığı koalisyondur.

Savaş sonrası Almanya'da, "Büyük koalisyon" iki büyük partinin (CDU/CSU ile Sosyal Demokratlar-SPD) oluşturduğu koalisyon hükûmetini anlatır. Tarihsel olarak Almanya iki büyük partiden birinin FDP ya da Yeşiller gibi daha küçük partiler ile yaptığı koalisyonları yapmaya yatkınsa da, federal seviyede üç Büyük koalisyon gerçekleşmiştir: Kiesinger Kabinesi (1966–1969), 1. Merkel Kabinesi (2005–2009, 3. Merkel Kabinesi (2013-2018) ve 4. Merkel Kabinesi (2018-2021).

İtalya'da, "Büyük koalisyon" (İtalyanca: Grande coalizione) sadece Nisan 2013 tarihinde merkez sol Demokratik Parti (PD), merkez sağ Özgürlük Halkı (PdL) partisi ile merkez Civic Choice (CC) ve Merkezin Birliği (UdC) partilerinin kurduğu yüksek çoğunluğa sahip hükûmeti anlatır. Fakat Kasım 2013 tarihinde, Özgürlük Halkı (sonradan Forza Italia ismini almıştır) Letta Kabinesi'nden ayrılmış, sonra PD, NCD, CC ve UdC arasında oluşan daha az çoğunluğa sahip Renzi Kabinesi'ne katılmamıştır.

Ulusal birlik hükûmeti

Gerd Strohmeier "Grand Coalitions - Political Reasons and Political Impacts"

Chimamanda Ngozi Adichie (/ˌtʃɪmɑːˈmɑːndə əŋˈɡoʊzi əˈdiːtʃeɪ/ CHIM-ah-MAHN-də əng-GOH-zee ə-DEE-chay) (d. 15 Eylül 1977), Nijeryalı yazar.
Roman, kısa öykü ve kurgu dışı eserler vermiş birçok uluslararası ödüle değer görülmüş bir edebiyatçı  ve tanınmış bir feminist aktivisttir.
Kariyerini ABD'de sürdüren yazarın ilk romanı Mor Amber 2003'te yayımlandı otuza yakın dile çevirilerek dünyanın birçok yerinde çok satanlar listesinde yer aldı. Nijerya İç Savaşı'nı konu alan ve sinemaya da uyarlanan Yükselen Güneşin Ülkesinde (2006), 2012'de yayımlanan Amerikana adlı kitapları en çok bilinen eserlerindendir.
Adichie, 2012’de “We Should All Be feminist” (Hepimiz Feminist Olmalıyız) başlıklı TEDx konuşması ve bu konuşmasının ardından yayılmladığı Feminist Manifesto adlı eseri ile feminizm hakkında bir diyalog başlatmıştır.

1977'de Nijerya'nın Enugu şehrinde, bir İgbo ailesinin altı çocuğundan beşincisi olarak doğdu. Enugu Eyaletindeki üniversite şehri Nsukka'da büyüdü.  Babası James Nwoye Adichie (1932–2020), Nijerya Üniversitesi'nde istatistik profesörü, annesi Grace Ifeoma (1942–2021) ise üniversitenin ilk kadın kayıt memuruydu. Ailesinin atalarının köyü Anambra Eyaletindeki Abba'dır. Aile, Nijerya İç Savaşı sırasında, hem anne hem de baba tarafından dedesinden kalma neredeyse her şeyini kaybetmiştir.
Adichie orta öğrenimini Nijerya Üniversitesi Ortaokulu Nsukka'da tamamladı ve burada çeşitli akademik ödüller aldı. Nijerya Üniversitesi'nde bir buçuk yıl tıp ve eczacılık okudu. Bu dönemde, üniversitenin Katolik tıp öğrencileri tarafından yürütülen The Compass dergisinin editörlüğünü yaptı.
19 yaşında iken  iletişim ve siyaset bilimi alanında yükseköğrenim görmek için Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. Eğitimine Philadelphia, Pensilvanya 'daki Drexel Üniversitesi'nde başladı. Connecticut'ın Coventry şehrinde tıbbi muayenehanesi olan kız kardeşinin yanında olmak için Eastern Connecticut Eyalet Üniversitesi'ne (ECSU) transfer oldu. 2001 yılında  ECSU'daki eğitimini yüksek onur derecesi ile tamamladı. Johns Hopkins Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık alanında (2003),  Yale Üniversitesi'nden Afrika çalışmaları alanında (2008) yüksek lisans derecesi aldı.
2003 yılından itibaren romanlarını yayımladı. Eserleri birçok dile çevrildi ve uluslararası edebiyat ödüllerine değer görüldü.

Kızlara hırslı ve başarılı olmalarını öğretiyoruz, ama çok hırslı veya çok başarılı olmalarını değil; çünkü aksi halde erkekleri tehdit ederler.
2012’de “We Should All Be feminist” (Hepimiz Feminist Olmalıyız) başlıklı TEDx konuşmasıyla tüm dünyada tanındı. "Feminist" kelimesine sahip çıkan ve kadınların ürkek; tereddütlü davranan kişiler olarak yetiştirildiğinden bahseden konuşmasının başlığı, kadın dayanışmasını simgeleyen bir slogana dönüştü. Konuşmasından ses parçaları Beyonce'nin "Flawless" isimli parçasında kullanıldı.
Adichie, BBC'nin 2021 yılı 100 Kadın listesinde yer aldı.

Kariyerini ABD'de sürdüren yazarın ilk romanı Mor Amber 2003'te yayımlandı. Eser, otuza yakın dile çevrildi bütün dünyada çok satanlar listelerinde yer aldı. Adichie, bu kitap ile Orange Ödülü'ne aday gösterildi.
Nijerya İç Savaşı'nı konu alan Yükselen Güneşin Ülkesinde (2006) ile Orange Ödülü'nü aldı. 2008'de MacArthur Genius Bursu ile ödüllendirildi.  "Boynunun Etrafındaki Şey" adlı öykü kitabı 2009'da yayımlandı. Chimamanda Ngozi Adichie, Booker ödülüne aday gösterilmiş, Caine Afrika Edebiyatı Ödülü, İngiliz Uluslar Topluluğu Yazarları En İyi İlk Roman ödülü ile BBC ve O. Henry öykü ödüllerini almıştır.
2013'te yayımlanan Amerikana adlı romanı ile Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü’ne layık görüldü. 2018'de PEN Pinter Ödülü'nü aldı.

Purple Hibiscus, 2003, ISBN 978-1-61620-242-2
Half of a Yellow Sun, 2006, ISBN 978-0-00-720028-3
The Thing Around Your Neck, 2009, ISBN 978-0-307-37523-0
Americanah, 2013, ISBN 978-0-307-96212-6

"Flawless" (Beyoncé ile Chimamanda Ngozi Adichie düeti)

Resmî site
TedX konuşması, 2013 4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chlodwig Carl Viktor Fürst zu Hohenlohe-Schillingsfürst (31 Mart 1819 - 6 Temmuz 1901), Alman imparatorluk şansölyesi, Ekim 1894'ten Ekim 1900'e değin Prusya başbakanı ve İmparator II. Wilhelm'in Chlodwig Amcası. İmparatorun üzerindeki etkisine karşın, aşırılıklarını önleyememiştir.
Bavyeralı bir Katolik olan ve bir prens ailesinden gelen Hohenlohe hem Hohenlohe-Schillingsfürst prensi, hem de Ratibor und Corvey prensi unvanlarını taşıyordu. Kısa bir süre Prusya devlet hizmetinde bulunduktan sonra Bavyera üst meclisinde yer aldı. 1848'de Frankfurt'taki geçici Alman hükûmetine bağlı bir diplomat olarak görev yaptı.
Bavyera'nın, Yedi Hafta Savaşı'nda (1866) Avusturya'nın müttefiki olarak Prusya karşısında yenilgiye uğramasından sonra, Aralık 1866'da, besteci Richard Wagner'in önerisi üzerine Bavyera başbakanlığına getirildi. Kuzey Alman Konfederasyonu'yla ittifak kurması ve Alman Gümrük Birliği'nin (Zollverein) yenilenmesini desteklemesi, Bavyeralı milliyetçilerin muhalefetine ve Mart 1870'te iktidardan düşmesine yol açtı.
Bavyera'nın 1871'de Alman Devleti'ne katılmasını destekledi. Reichstag'da başkan yardımcısı, Bundesrat'ta Bavyera temsilcisi olarak görev yaptı. Kulturkampf (yeni Alman Devleti ile Katolik Kilisesi arasındaki çatışma) sırasında kilisede verilen vaazların siyasi amaçla kullanılmasını yasaklayan bir yasa tasarısına önayak oldu ve Cizvit tarikatının dağıtılmasını destekledi.
Temkinliliği, zekası ve geniş deneyiminden dolayı, 1894'te Caprivi kontu Leo'nun görevden alınmasıyla boşalan şansölyelik makamını dolduracak aday olarak ortaya çıktı. Şansölye olur olmaz Johannes von Miquel, Amiral Alfred von Tirpitz, Adolf Marschall von Bieberstein ve Bernhard von Bülow gibi nüfuzlu kişilerin gölgesinde kaldığını gördü. II. Wilhelm'in çoşkularının yol açtığı zararları önlemeye ya da onarmaya çalıştıysa da fazla başarılı olamadı. Wilhelm'in Sosyal Demokratlara karşı sert davranma politikasından yana olma politikasına karşın, bozgunculuğa karşın Alman yasasının (1894) ve Sosyalistlere karşı Prusya yasasının (1897) çıkarılmasını destekledi.
Bülow'un 1897'de dışişleri bakanı olarak uluslararası ilişkilerde Alman nüfuzunu artırmayı amaçlayan yeni bir dünya siyaseti izlemeye başlamasıyla bütünüyle silik bir şansölye durumuna düştü. İstifa edince yerine Bülow geçti.

Christian Wilhelm Walter Wulff (d. 19 Haziran 1959, Osnabrück), 2010-2012 yılları arasında görev yapmış Almanya cumhurbaşkanı.

1959 yılında Almanya'nın Osnabrück kentinde Katolik bir ailenin çocuğu olarak doğan Wulff, liseyi bitirdikten sonra Osnabrück Üniversitesi'nde hukuk fakültesini bitirdi. 1987 ve 1990 yıllarında iki devlet sınavına girerek savcı olmaya hak kazandı.

1975 yılında henüz 16 yaşındayken CDU'ya üye oldu. 1978-1980 yılları arasında partinin öğrenci okulu başkanlığını yürüttü. 1979-1983 yılları arasında gençlik kolları yönetim kurulu üyeliğini üstlenen Wulff, 1983 yılında Aşağı Saksonya eyaleti gençlik kolları başkanı seçildi. 1986 yılında yaşadığı kasabanın belediye başkanı oldu. 1994 yılında Aşağı Saksonya eyalet seçiminde Gerhard Schröder'e karşı eyalet başkanı adayı oldu ancak seçimi kaybetti. 7 Kasım 1998 tarihinde CDU'nun genel başkan yardımcılığına seçildi. 4 Mart 2003 tarihinde yapılan eyalet seçiminde partisi %48.3 oy oranıyla Aşağı Saksonya'da iktidara gelince Wulff, yıllardır beklediği başkanlık koltuğuna oturdu.
Başkanlığı devrinde Aşağı Saksonya'da birçok reforma imza attı. Eyaletin ilköğretim sistemini yeniledi. Bütçe dengesizliğini giderdi. Bu devrede partisinin yapılacak seçimlerde federal başbakan adayı olarak gösterilmesi eğilimi arttı. Ancak 2005 yılında Angela Merkel'in seçimi kazanması bu eğilimi sona erdirdi.

Cumhurbaşkanlığı görevini 6 yıldan beri sürdüren Horst Köhler'in bir demeci yüzünden 31 Mayıs 2010 tarihinde istifası Almanya'da yeni bir Cumhurbaşkanı arayışını başlattı. Haziran ayında iktidardaki üç partili koalisyonun ismi üzerinde anlaşması bu tartışmayı başka bir boyuta taşıdı. Federal düzeyde pek tanınan bir isim olmaması muhalefetin şöhretli adayı Joachim Gauck karşısında seçimi kaybedebilir görüşlerine yol açtı. 30 Haziran 2010 tarihinde yapılan seçimlerde 1. tur oylamada Wulff yeterli sayı olan 623 oyu bulamaması endişeye neden oldu. 2. turda da seçilemeyen Wulff 3. tur oylamada 625 oy alarak Almanya'nın 10. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Wulff, bu sıfatının yanı sıra 50 yıldan sonra ilk katolik cumhurbaşkanı olması ve bu makama seçilmiş en genç kişi olması nedeniyle tarihe geçti. Christian Wulff, ikinci evliliğinde Bettina Wulff ile evli iki çocuk babasıdır. 17 Şubat 2012 tarihinde Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı olarak görev yaptığı sırada yolsuzluk iddiaları sonrasında istifa etti.

Die Zeit (UFA telaffuzu: [diː tsait]; zaman anlamına geliyor), yayım hayatına 21 Şubat 1946'da başlayan ve bütün Almanya'ya dağıtılan bir haftalık gazetedir. 1996'dan beri gazetenin sahibi Verlagsgruppe Holtzbrinck şirketidir. Her perşembe günü, resmî tatillerde bile dağıtılıyor.
Doğumundan beri gazetenin merkezi Hamburg şehrinde bulunmaktadır. Gazetenin muhatap okuyucuları çoğunlukla akademisyenler ve öğrenimli kişilerdir. Siyasi yanlılığı liberalizmdir.

Die Zeit'ın ilk sayısı, Britanya Silahlı Kuvvetleri'nin izniyle 21 Şubat 1946'da Hamburg'da yayımlandı. Gazetenin kurucuları Gerd Bucerius, Lovis H. Lorenz, Richard Tüngel ve Ewald Schmidt di Simoni idi.
Başbakanlık görevinin sona erdiği 1983 yılından 2015 yılında ölümüne kadar Helmut Schmidt gazeteye editörlük yapmıştır. Die Zeit'ın Türkiye yazarı 2021'e kadar Özlem Topçu'ydu.
Hamburg'da yayımlanmasına karşın, gazetenin logosu Bremen şehrinin armasını göstermektedir.

Die Zeit13 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Donetsk (Ukraynaca: Донецьк, Rusça: Донецк), 1928'deki Harkiv yazımına göre Donetske (Ukraynaca: Донецьке) olarak da adlandırılan, eskiden Aleksandrovka, Yuzivka (Hughesovka) ve Stalino olarak bilinen, Ukrayna'nın doğusunda Donetsk Oblastı'nda Kalmius Nehri üzerinde bulunan bir sanayi şehridir. Nüfusun şehir merkezinde 901.645, metropolitan alanda ise 2 milyonun üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Donetsk, 2001 nüfus sayımına göre Ukrayna'nın en büyük beşinci şehridir.
Donetsk, idari olarak Donetsk Oblastı'nın merkezi olmakla birlikte, tarihsel olarak daha büyük ekonomik ve kültürel Donets Havzası (Donbas) bölgesinin gayri resmi başkenti ve en büyük şehridir. Donetsk, bir başka büyük şehir olan Makiyivka ile komşudur ve çevresindeki diğer şehirlerle birlikte bölgede büyük bir kentsel yayılma ve şehirleşme alanı oluşturmaktadır. Donetsk, ağır sanayi ve kalifiye işgücü yoğunluğuyla Ukrayna'nın önemli bir ekonomik, endüstriyel ve bilimsel merkezi olmuştur. Ağır sanayilerin yoğunluğu (ağırlıklı olarak çelik üretimi, kimya sanayi ve kömür madenciliği) kentin zorlu ekolojik durumunu belirlemiştir. 2012 yılında bir BM raporu Donetsk'i dünyanın nüfusu en hızlı azalan şehirleri arasında göstermiştir.
Rus İmparatorluğu'nun Avrupa kısmının güneyinde yer alan ilk yerleşim yeri ilk olarak 1779 yılında İmparatoriçe Büyük Katerina döneminde Aleksandrovka olarak anılmıştır. 1869'da Galli işadamı John Hughes bölgede bir çelik fabrikası ve birkaç kömür madeni kurdu ve kasabaya onun rolünden dolayı Hughesovka veya Yuzivka ("Yuz", Hughes'in Rusça karşılığıdır.) adı verildi. Sovyet döneminde şehrin çelik endüstrisi genişledi. 1924 yılında Yuzivka'nın adı Stalin olarak değiştirildi. 1929'da Stalin'in adı Stalino olarak değiştirildi ve 1932'de şehir Donetsk bölgesinin merkezi oldu. 1961'de Donetsk adını alan şehir, bugün kömür madenciliği ve çelik endüstrisi için bir merkez olmaya devam etmektedir.
Nisan 2014'ten bu yana Donetsk ve çevresi, Rusya yanlısı ayrılıkçı güçlerin şehir ve çevresindeki bölgelerin kontrolü için Ukrayna askerî güçlerine karşı savaştığı, devam etmekte olan Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlıca çatışma alanlarından biri olmuştur. Savaş boyunca Donetsk şehri, Donetsk Halk Cumhuriyeti'nin (DPR) merkezi olarak Rusya yanlısı ayrılıkçı güçler tarafından yönetildi ve Donetsk bölgesinin dış bölgeleri iki taraf arasında bölündü. Donetsk Uluslararası Havalimanı, 2014 yılında neredeyse bir yıl süren bir savaşla savaşın merkez üssü haline geldi.
Ekim 2022 itibarıyla, Rusya şehrin tam kontrolünü elinde bulundurmaktadır, Ukrayna ve Rus kuvvetleri şehrin yakınlarında çatışmaya devam etmektedir.

Modern Donetsk bölgesindeki toprakların yerleşimi 17. yüzyılda Zaporojya Kazakları tarafından başlatılmıştır.
1775 yılında, Zaporijya Siçi'in tasfiyesinden sonra, şimdi Donetsk'in parçası olan topraklar, Izium Albay, Teğmen Yevdokim Shidlovsky'nin soyuna verildi. 1779'da Shidlovsky, bu topraklarda Oleksandrivka (Kiev Donetsk bölgesinin kuzeydoğu kısmı) ve Krutoyarivka (Donetsk'in Voroshilov bölgesinin çoğu) yerleşimlerini kurdu. Birincisinin adı en büyük oğlu Alexander ve ikincisi - yerleşimi bölen dağ geçidinden (kalıntıları hala doğudan Şehir Kültür ve Rekreasyon Parkı tarafından çerçevelenmiştir). Böylece, Shidlovsky'nin modern şehir sınırları içindeki mülkleri Putylivsky Parkı'ndan Donetsk Metalurji Fabrikasına kadar uzanıyordu.
1869'da Welshman John Hughes, kurucunun adını taşıyan Yuzivka köyündeki işçiler tarafından metalurjik bir tesisin inşasına başladı. Bu tarih köyün kurulduğu zaman olarak kabul edilir. O zamanlar Oleksandrivka, Hryhorivka ve Avdotyino yerleşimlerinin Donetsk topraklarında zaten var olduğunu hatırlamakta fayda var.
Mayıs 1917'de 70.000 nüfusa sahip Yuzivka köyü şehir statüsü aldı. Köyün nüfusunun ana kısmı, Orta Rusya'dan ve Azak Denizi Yunanları Güney Ukrayna'dan gelen göçmenlerdi.
Devrim öncesi Yuzivka iki bölüme ayrıldı: Zavodska - metalurji tesisinin alanı, burada "İngiliz kolonisi" - Büyük Britanya'dan göçmen alanı ve Yeni Dünya - yetkililerin ve zanaatkârların ikamet alanı. İngiliz kültürünün etkisi şehrin mimarisini ve planlamasını önemli ölçüde etkiledi.
1924'te kentin adı Stalin oldu.
1932'de şehir Stalinist bölgenin idari merkezi oldu.
1991'den beri - bağımsız Ukrayna'nın bir parçası.

Donetsk, dağınık ormanlık, atık yığınları, tepeler, nehirler ve göllerle çevrili bozkır arazidedir. Kuzey etekleri esasen tarım için kullanılır. Kalmius Nehri, şehri güneye doğru 95 km (59 mi) uzaklıktaki Azak Denizi’ne bağlar ve nehir Donetsk‘de yaşayanlar için popüler bir dinlenme alanıdır. Geniş tarım arazileri kuşağı şehri çevreler.
Şehir kuzeyden güneye 28 km (17 mi) ve doğudan batıya 55 km (34 mi) uzanır. Yakınlarda 2 tane su rezervuarı vardır: Nyzhnekalmius (60 ha) ve "Donetsk Denizi" (206 ha). Kalmius, Asmolivka (13 km), Cherepashkyna (23 km), Skomoroshka ve Bakhmutka dahil olmak üzere 5 nehir şehrin içinden geçer. Şehir ayrıca toplam 125 atık yığınını kapsar.

Çatışmaların başlaması Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki Ukrayna'nın yönünü belirleme çabasına dayanmaktadır. Ukrayna'da seçimler sonrası görevinden uzaklaştırılan eski başkan Viktor Yanukoviç Ukrayna'nın Rusya ile iyi ilişkiler kurması gerektiğini savunuyordu. 21 Kasım 2013'te Ukrayna-Avrupa Birliği Ortaklık Antlaşması hükûmet tarafından reddedilince Yevromaydan adı verilen ayaklanmalar başlamış ve 22 Şubat'ta Yanukoviç istifa edene kadar sürmüştür.
İstifası üzerine olaylar Kiev çevresinde yatışmış ama yeni gelen Batı yanlısı hükûmet Rus azınlık tarafından tepkiyle karşılandı. Kırım referandum ile Rusya tarafından ilhak edilince; Odessa, Harkiv, Donetsk ve Luhansk gibi Rus kökenli vatandaşların yaşadığı yerlerde geniş çaplı protesto gösterileri düzenlendi.
Daha sonra hükûmet binalarını ele geçiren protestocular kısa sürede Donetsk ve Luagnsk gibi şehirlerde kontrolü ele geçirdi. Ve ele geçirdikleri şehirlerde Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyeti'ni kurdular. 26 Haziran'da ise bu cumhuriyetler birleşerek Halk Birliği Cumhuriyeti'ni kurdular.

5 Eylül tarihinde tek taraflı ateşkes ilan eden Novorossiya Federal Devleti ile Ukrayna hükûmeti arasında Belarus'un başkenti Minsk'te bir ateşkes antlaşması imzalanmıştır.
Eylül ayında ateşkese tam olarak uyulmamış ve taraflar arasında çatışmalar başlamıştır. Donetsk Halk Cumhuriyeti Ordusu grad füzeleriyle saldırıya geçmiş ve Ukrayna Ordusu şiddetle karşılık vermiştir.
Ekim ayında hızla ilerleyen Donetsk Halk Cumhuriyeti Ordusu, Ukrayna Ordusu'nu mağlup etmiş ve terminal binasına geri çekilmeye zorlamıştır.
Ocak ayında ise Rus yanlısı milisler bitirici darbeyi vurmak için harekete geçmiş ve Ukrayna Ordusu'nu terminal binasından çıkararak kesin bir zafer elde etmiştir.

Donetsk ve çevresindeki bölgeler yoğun bir şekilde kentleşmiştir ve birleşik kentte toplanmıştır. İş gücü, ağır sanayi, özellikle kömür madenciliği ile yoğun bir şekilde ilgilenir. Şehir, Donets Havzası'nda (Donbas) önemli bir ağır sanayi ve kömür madeni merkezidir. Şehrin hemen altında son zamanlarda maden kazaları'nda artış görülen kömür madenleri vardır ve en son kaza 2007 Zasyadko madeninde olmuş ve 100'den fazla işçinin ölümüyle sonuçlanmıştır.

Donetsk'te Ortodoks ve Yunan Katolik kiliseleri, Protestan ibadet evleri, kilise, cami ve sinagog bulunmaktadır.

 Bochum, Almanya (1987)
 Charleroi, Belçika
 Katowice, Polonya
 Kutaisi, Gürcistan
 Moskova, Rusya
 Narva, Estonya
 Pittsburgh, Amerika Birleşik Devletleri
 Rostov-na-Donu, Rusya
 Sheffield, Birleşik Krallık
 Taranto, İtalya (1984)
 Vilnius, Litvanya
 Samsun, Türkiye (2013)
 Taiyuan, Çin

Comprehensive Donetsk city guide - English

Devlet Güvenlik Bakanlığı (Almanca: Ministerium für Staatssicherheit (MfS)) veya kısaca Stasi (Staatssicherheit birleşik kelimesinden dolayı), Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin güvenlik ve istihbarat teşkilatıydı. Stasi Doğu Berlin'den yönetilmekteydi. Lichtenberg şehrinde geniş kapsamlı bir komplekse sahipti, bunun dışında şehrin muhtelif yerlerinde değişik komplekslere de sahipti. Stasi dünya çapında etkin istihbarat örgütlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Organizasyonun şiarı "Schild und Schwert der Partei" (Parti'nin Kalkanı ve Kılıcı). Daha önceki dönemlerde Stasi için kullanılan bir başka ifade ise Staatssicherheitsdienst, yani Devlet Güvenlik Servisi idi. Bu organizasyon, Doğu Almanya'da aşağı yukarı 250.000 kişinin tutuklanmasına katkı sağlamıştır.

Stasi 8 Şubat 1950 tarihinde kurulmuştur. Kuruluşunda Sovyet KGB model alınmıştır. KGB tarafından Varşova Paktı içerisinde en etkin ve sadık ortak olarak kabul ediliyordu.
Wilhelm Zaisser Stasi'nin ilk başkanıdır, Wilhelm Zaisser'ın yardımcısı ise Erich Mielke. Wilhelm Zaisser Doğu Almanya lideri Walter Ulbricht tarafından 1957 yılında görevinden alındı. Göreve Ernst Wollweber getirildi. Ernst Wollweber, devlet lideri Walter Ulbricht ve Erich Mielke ile yaşadığı uyuşmazlıklardan dolayı görevinden istifa etti. Göreve yardımcısı Erich Mielke devam etti. Ayrıca 1957 yılında, Markus Wolf HVA'nın (İstihbarat Merkez İdaresi -Hauptverwaltung Aufklärung) yabancı istihbarat bölümünün başına getirildi. Wolf Almanya Federal Cumhuriyeti'nin devlet mekanizmasına, politikasına ve iş dünyasına sızmada büyük başarılar elde etti.
Stasi 1970'li özellikle Latin Amerika'da birçok aktivist ve politikacının hayatını kurtararak farklı bir rol daha üstlenmiştir. Örneğin eylül 1973'te Şili'de Pinochet darbesi sırasında, Stasi ajanları tarafından gerçekleştirilen operasyonda, İnsanların Birliği örgütüne üye yüzlerce insan kurtarılarak Alman Demokratik Cumhuriyeti'ne nakledilmiştir.
1986 yılında Wolf emekliye ayrıldığında görevini Werner Grossmann'a devretmiştir.
1989 yılında, Doğu Almanya'nın çözülmesinden önce, Stasi adı Ulusal Güvenlik Ofisi olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklikten sonra yönetime Rudi Mittig getirilmiştir.

Rejimin son yılları olan 1989-90'larda, panikleyen Stasi yetkilileri kâğıt öğütücü cihazlarla Stasi dokümanlarını yok etmeye çalıştılar. Kağıt öğütücü cihazlar ağır iş yükünden dolayı çalışamaz hale geldiğinde dokümanları elle parçaladılar. Çalakalem saklanan kâğıt parça çantaları başa geçen yeni yönetim tarafından kısa sürede ele geçirildi.

Homepage 18 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Information about Stasi victims 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Federal Commissioner for the Records of the State Security Service of the former German Democratic Republic – Official site 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Museum in the former Stasi headquarters, Berlin-Lichtenberg 27 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Homepage of the Gesellschaft zur Rechtlichen und Humanitären Unterstützung 30 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview with a Stasi victim, blog by amadelio

Official website of the award winning film The Lives of Others
Photos of Stasi Headquarters in Berlin
Read about the Defection of a Stasi Agent
"Support Group For Spies: From East German Spooks to West German Victims" 27 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official website of the award winning film The Burning Wall 22 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The documentary film Germany's Records of Repression 27 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünyanın En Güçlü 100 Kadını, 2004'ten beri Amerika Birleşik Devletleri merkezli iş dergisi Forbes tarafından yıllık olarak hazırlanan listedir. Moira Forbes de dahil olmak üzere saygın Forbes gazetecileri tarafından düzenlenen liste görünürlük ve ekonomik etkiye dayanmaktadır. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Amerikalı First Lady Michelle Obama'nın birinci seçildiği 2010 yılı hariç, 2006-2020 yılları arasında 14 kez "Dünyanın En güçlü Kadını" unvanını korudu.

 Swift, TaylorTaylor Swift, şarkıcı, söz yazarı
 von der Leyen, UrsulaUrsula von der Leyen, Avrupa Komisyonu başkanı
 Lagarde, ChristineChristine Lagarde, Avrupa Merkez Bankası başkanı
 Harris, KamalaKamala Harris, Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı
 Meloni, GiorgiaGiorgia Meloni, İtalya başbakanı
 Lynch, KarenKaren Lynch, CVS Health CEO'su
 Fraser, JaneJane Fraser, Citigroup CEO'su
 Johnson, AbigailAbigail Johnson, Fidelity Investments Başkanı ve CEO'su
 Barra, MaryMary Barra, General Motors CEO'su
 French Gates, MelindaMelinda French Gates, Bill & Melinda Gates Vakfı eş başkanı

 von der Leyen, UrsulaUrsula von der Leyen, Avrupa Komisyonu başkanı
 Lagarde, ChristineChristine Lagarde, Avrupa Merkez Bankası başkanı
 Harris, KamalaKamala Harris, Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı
 Meloni, GiorgiaGiorgia Meloni, İtalya başbakanı
 Swift, TaylorTaylor Swift, şarkıcı-söz yazarı
 Lynch, KarenKaren Lynch, CVS Health CEO'su
 Fraser, JaneJane Fraser, Citigroup CEO'su
 Johnson, AbigailAbigail Johnson, Fidelity Investments Başkanı-CEO'su
 Barra, MaryMary Barra, General Motors CEO'su
 French Gates, MelindaMelinda French Gates, Bill & Melinda Gates Vakfı eş başkanı

 von der Leyen, UrsulaUrsula von der Leyen, Avrupa Komisyonu başkanı
 Lagarde, ChristineChristine Lagarde, Avrupa Merkez Bankası başkanı
 Harris, KamalaKamala Harris, Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı
 Barra, MaryMary Barra, General Motors CEO'su
 Johnson, AbigailAbigail Johnson, Fidelity Investments Başkanı ve CEO'su
 Gates, MelindaMelinda Gates, Bill & Melinda Gates Vakfı eş başkanı
 Meloni, GiorgiaGiorgia Meloni, İtalya başbakanı
 Lynch, KarenKaren Lynch, CVS Health CEO'su
 Sweet, JulieJulie Sweet, Accenture CEO'su
 Fraser, JaneJane Fraser, Citigroup CEO'su

 MacKenzie Scott, Amerikalı hayırsever ve Amazon'un kurucusu Jeff Bezos'un eski eşi
 Kamala Harris, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı
 Christine Lagarde, Avrupa Merkez Bankası Başkanı
 Mary Barra, General Motors CEO'su
 Melinda Gates, Bill & Melinda Gates Vakfı eş başkanı
 Abigail Johnson, Fidelity Investments'ın CEO'su
 Ana Botín, Grupo Santander'ın yönetim kurulu başkanı
 Ursula von der Leyen, Avrupa Komisyonu Başkanı
 Tsai Ing-wen, Çin Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
 Julie Sweet, Accenture CEO'su

 Angela Merkel, Almanya Şansölyesi
 Christine Lagarde, Avrupa Merkez Bankası Başkanı
 Kamala Harris, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı
 Ursula von der Leyen, Avrupa Komisyonu Başkanı
 Melinda Gates, Bill & Melinda Gates Vakfı eş başkanı
 Mary Barra, General Motors'un CEO'su
 Nancy Pelosi, Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi başkanı
 Ana Botín, Geupo Santander'ın yönetim kurulu başkanı
 Abigail Johnson, Fidelity Investments'ın eş başkanı
 Gail Koziara Boudreaux, Anthem'in CEO'su

 Angela Merkel, Almanya Şansölyesi
 Christine Lagarde, Uluslararası Para Fonu Genel Müdürü ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı.
 Nancy Pelosi, 52. Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi sözcüsü
 Ursula von der Leyen, Avrupa Komisyonu Başkanı.
 Mary Barra, General Motors CEO'su.
 Melinda Gates, Bill & Melinda Gates Foundation ortak kurucusu.
 Abigail Johnson, Fidelity Investments CEO'su ve başkanı.
 Ana Patricia Botín, Banco Santander'in Yönetim Kurulu Başkanı.
 Ginni Rometty, IBM CEO'su.
 Marillyn Hewson, Lockheed Martin CEO'su.

 Angela Merkel, Almanya şansölyesi
 Theresa May, Birleşik Krallık başbakanı
 Christine Lagarde, Uluslararası Para Fonu Genel Müdürü
 Mary Barra, General Motors CEO'su
 Abigail Johnson, Fidelity Investments CEO'su ve başkanı
 Melinda Gates, Bill & Melinda Gates Foundation kurucusu
 Susan Wojcicki, YouTube CEO'su
 Ana Patricia Botín, Banco Santander Yönetim Kurulu Başkanı
 Marillyn Hewson, Lockheed Martin CEO'su
 Ginni Rometty, IBM CEO'su

 Angela Merkel, Almanya Şansölyesi
 Theresa May, Birleşik Krallık başbakanı
 Melinda Gates, Bill & Melinda Gates Vakfı kurucusu
 Sheryl Sandberg, Facebook COO'su
 Mary Barra, General Motors CEO'su
 Susan Wojcicki, YouTube CEO'su
 Abigail Johnson, Fidelity Investments CEO'su ve başkanı
 Christine Lagarde, Uluslararası Para Fonu müdürü
 Ana Patricia Botín, Banco Santander Yönetim Kurulu Başkanı
 Ginni Rometty, IBM CEO'su

Angela Merkel 
Hillary Clinton 
Janet Yellen 
Melinda Gates 
Mary Barra 
Christine Lagarde 
Sheryl Sandberg 
Susan Wojcicki 
Meg Whitman 
Ana Patricia Botín 

Angela Merkel 
Hillary Clinton 
Melinda Gates 
Janet Yellen 
Mary Barra 
Christine Lagarde 
Dilma Rousseff 
Sheryl Sandberg 
Susan Wojcicki 
Michelle Obama  

Angela Merkel 
Janet Yellen 
Melinda Gates 
Dilma Rousseff 
Christine Lagarde 
Hillary Clinton 
Mary Barra 
Michelle Obama 
Sheryl Sandberg 
Virginia Rometty 

Angela Merkel 
Dilma Rousseff 
Melinda Gates 
Michelle Obama 
Hillary Rodham Clinton 
Sheryl Sandberg 
Christine Lagarde 
Janet Napolitano 
Sonia Gandhi 
Indra Nooyi 

Angela Merkel 
Hillary Rodham Clinton 
Dilma Rousseff 
Melinda Gates 
Jill Abramson 
Sonia Gandhi 
Michelle Obama 
Christine Lagarde 
Janet Napolitano 
Sheryl Sandberg 

Angela Merkel 
Hillary Rodham Clinton 
Dilma Rousseff 
Indra Nooyi 
Sheryl Sandberg 
Melinda Gates 
Sonia Gandhi 
Michelle Obama 
Christine Lagarde 
Irene Rosenfeld 

Michelle Obama 
Irene Rosenfeld 
Oprah Winfrey 
Angela Merkel 
Hillary Clinton 
Indra Nooyi 
Lady Gaga 
Gail Kelly 
Beyoncé 
Ellen DeGeneres 

Angela Merkel 
Sheila Bair 
Indra Nooyi  
Cynthia Carroll  
Ho Ching 
Irene Rosenfeld 
Ellen Kullman 
Angela Braly 
Anne Lauvergeon 
Lynn Elsenhans 

Angela Merkel 
Sheila Bair 
Indra Nooyi  
Cynthia Carroll  
Irene Rosenfeld 
Condoleezza Rice 
Ho Ching 
Anne Lauvergeon 
Anne Mulcahy 

Angela Merkel 
Wu Yi 
Ho Ching 
Condoleezza Rice 
Indra Nooyi 
Sonia Gandhi 
Cynthia Carroll 
Patricia Woertz 
Irene Rosenfeld 
Patricia Russo 

Angela Merkel 
Condoleezza Rice 
Wu Yi 
Indra Nooyi 
Anne M. Mulcahy 
Sallie Krawcheck 
Patricia Woertz 
Anne Lauvergeon 
Brenda Barnes 
Zoe Cruz 
Irene Rosenfeld 
Melinda Gates 
Sonia Gandhi 
Oprah Winfrey 
Anne Sweeney 
Mary Sammons 
Michelle Bachelet 
Hillary Rodham Clinton 
Ann Livermore 
Helen Clark 
Safra Catz 
Margaret Whitman 
Julie Gerberding 
Susan Arnold 
Patricia Russo 
Christine Poon 
Renetta McCann 
Sima Samar 
Margaret Beckett 
Christine Lagarde 
Marjorie Scardino 
Ruth Bader Ginsburg 
Khaleda Zia 
Suzanne Nora Johnson 
Wu Xiaoling 
Ho Ching 
Andrea Jung 
Neelie Kroes 
Fumiko Hayashi 
Tzipi Livni 
Beth Brooke 
Marina Berlusconi 
Laura Bush 
Tarja Halonen 
Gloria Arroyo 
Königin Elisabeth II. von Großbritannien 
Aung San Suu Kyi 
Nancy Pelosi 
Theresa Gattung 
Clara Furse 
Ellen Johnson-Sirleaf 
Judy McGrath 
Ann Moore 
Katie Couric 
Mary McAleese 
Linda Cook 
Michèle Alliot-Marie 
Paula Rosput Reynolds 
Amy Pascal 
Diane Sawyer 
Susan Ivey 
Ngozi Okonjo-Iweala 
Vaira Vike-Freiberga 
Marilyn Carlson Nelson 
Güler Sabancı 
Dora Bakoyannis 
Nancy McKinstry 
Han Myung-sook 
Meredith Vieira 
Mian Mian Yang 
Antonia Ax:son Johnson 
Nahed Taher 
Ana Patricia Botin 
Janet Robinson 
Nancy Tellem 
Angela Ahrendts 
Susan Berresford 
Dawn Hudson 
Christiane Amanpour 
Christie Hefner 
Königin Rania von Jordanien 
Colleen Barrett 
Luisa Diogo 
Stephanie Burns 
Marie Ehrling 
Vivian Banta 
Rochelle Lazarus 
Galia Maor 
Portia Simpson-Miller 
Gail Berman 
Maha Al-Ghunaim 
Cathleen Black 
Lalita Gupte & Kalpana Morparia 
Stacey Snider 
Vidya Chhabria 
Sharon Allen 
Lubna Olayan 
Martha Nelson 
Orit Gadiesh 
İmre Barmanbek 

Condoleezza Rice 
Wu Yi 
Yuliya Timoşenko 
Gloria Macapagal Arroyo 
Margaret Whitman 
Anne Mulcahy 
Sallie Krawcheck 
Brenda Barnes 
Oprah Winfrey 
Melinda Gates 
Anne Lauvergeon 
Julie Gerberding 
Patricia Russo 
Xie Qihua 
Aung San Suu Kyi 
Zoe Cruz 
Patricia Dunn 
Marjorie Scardino 
Abby Joseph Cohen 
Ann Livermore
Mary McAleese 
Safra Catz 
Ruth Bader Ginsburg 
Helen Clark
Chandrika Kumaratunga 
Hillary Rodham Clinton
Mary Sammons
Indra Nooyi 
Khaleda Zia 
Ho Ching 
Tarja Halonen 
Carla Cico 
Anne Sweeney 
Marjorie Magner
Andrea Jung 
Sandra Day O'Connor 
Abigail Johnson 
Ann Moore 
Liliane Bettencourt 
J.K. Rowling 
Ruth Ann Marshall
Dianne Feinstein 
Christine Poon
Neelie Kroes 
Nancy McKinstry 
Laura Bush 
Katie Couric 
Vaira Vike-Freiberga 
Judy McGrath 
Amy Pascal
Michèle Alliot-Marie 
Colleen Barrett 
Maria Aramburuzabala
Olympia Snowe 
Diane Sawyer 
Susan Arnold
Mary Ma
Elizabeth Dole 
Stacey Snider
Doris Fisher 
Antonia Axson Johnson 
Cherie Blair 
Rose Marie Bravo
Vanessa Castagna
Louise Fréchette
Fumiko Hayashi (Managerin) 
Dawn Hudson
Wangari Maathai 
Gail Berman 
Vivian Banta
Susanne Klatten 
Christiane Amanpour 
Karen Elliott House 
Marina Berlusconi 
II. Elizabeth
Nancy Pelosi 
Janet Robinson
Rochelle Lazarus 
Marilyn Carlson Nelson
Queen Rania 
Susan Desmond-Hellmann
Stephanie Burns
Linda Cook 
Nance Dicciani 
Mary Minnick
Carol Bartz
Kay Bailey
Christine Lagarde 
Penny Pritzker
Christie Hefner 
Cathleen Black 
Martha Nelson
Susan Berresford
Nina Jacobson 
Orit Gadiesh
Luisa Diogo 
Lubna Olayan 
Nancy Barry
Ana Patricia Botín
Mary Callahan Erdoes

Condoleezza Rice 
Wu Yi 
Sonia Gandhi 
Laura Bush 
Hillary Rodham Clinton 
Sandra Day O'Connor 
Ruth Bader Ginsburg 
Megawati Sukarnoputri 
Gloria Macapagal Arroyo 
Carleton S. Fiorina 
Nancy Pelosi 
Cherie Booth Blair 
Rania el Abdullah 
Begüm Halide Ziya 
Abigail Johnson 
Susan Arnold 
Christine Poon 
Karen Hughes 
Marjorie Magner 
Ann S. Moore 
Margaret Thatcher 
II. Elisabeth 
Lynne Cheney 
Ho Ching 
Barbara Walters 
Diane Sawyer 
Anne Sweeney 
Vivian Banta 
Indra Nooyi 
Elizabeth Dole 
Tarja Halonen 
Nance Dicciani 
Ma

Düz oranlı vergi, (sabit oranlı vergi veya tek oranlı vergi) vergi ödemesinin vergi matrahından bağımsız olarak tek bir oran ile hesaplandığı bir vergi sistemidir. Örneğin, matrah 10.000 TL ise, ödenmesi gereken vergi %20 x 10.000 TL = 2.000 TL ve matrah 100,000 TL ise ödenmesi gereken vergi 20.000 TL'dir. Vergi yüzdesi oranı matrahın bir fonksiyonu olarak grafiğe dökülürse grafik "düz" bir çizgi olur.
Düz oranlı vergi sisteminde marjinal oran kavramına gerek yoktur. Marjinal oran, vergi oranının farklı gelir dilimlerine göre değiştiği artan oranlı vergiye uygulanır. Buna rağmen gelir dilimleri tanımlansa da düz bir vergi sisteminde marjinal oran sıfır olacaktır. Çünkü vergi oranı yüzdesi tüm gelir dilimlerinde sabittir (sıfır değişim). Gerçek bir düz oranlı vergi orantılı vergi olurdu ama uygulamada genellikle artan oranlı vergi ve bazen vergi dilimine göre indirim ve muafiyetlere bağlı olarak azalan oranlı vergi kullanılır. Önemli ölçüde farklı olsalar da "düz oranlı vergi" olarak adlandırılan çeşitli vergi sistemleri vardır.

Düz oranlı vergi sistemi, vergi konusunun nasıl tanımlandığına göre değişiklik gösterir.

Gerçek düz oranlı vergi, herhangi bir kesinti olmaksızın tüm kişisel gelire belli bir vergi oranının uygulandığı bir vergilendirme sistemidir.

Vergi indiriminin olduğu durumlarda azami vergi indiriminin üstündeki matrahta marjinal vergi oranı sabit olursa 'düz oranlı vergi' için özel bir karakteristiğe sahip artan oran vergi denir. Böyle bir verginin azami vergi indiriminin geçildiği noktada marjinal olarak sabit olduğu söylenir. Gerçek bir düz oranlı vergi ile marjinal olarak düz oranlı vergi arasındaki fark, ikincisinin belirli gelir türlerini matrahtan hariç tuttuğu kabul edilerek giderilebilir; dolayısıyla, her iki tür vergi de matraha göre düz oranlıdır.

Mevcut indirimlerin büyük çoğunluğunu ortadan kaldırırken, çok az kalem için indirim yapılmasına izin veren değiştirilmiş düz oranlı vergiler önerilmiştir. Bağışların ve konut ipoteği faizinin vergiden düşülmesi seçmenler arasında popüler olduğu ve bu kalemler sıklıkla vergiden düşüldüğü için uygulamada kalması en çok tartışılan vergi indirimleridir. Diğer bir yaygın tema, tek, büyük, sabit bir indirimdir. Bu büyük sabit indirim, mevcut çeşitli indirimlerin ortadan kaldırılmasını telafi edecek ve birçok (çoğunlukla düşük gelirli) hanenin vergi iadesi için beyanname vermek zorunluluğunu ortadan kaldırarak vergileri basitleştirecektir.

Hoover Enstitüsü'ndeki ekonomistler tarafından tasarlanan Hall – Rabushka, tüketim üzerinden düz oranlı vergidir. Temel olarak, Hall – Rabushka, geliri vergilendirip ardından yatırımı hariç tutarak bir tüketim vergisi etkisi yaratır. Robert Hall ve Alvin Rabushka'ya Doğu Avrupa'daki düz oranlı vergi sistemlerinin tasarlanmasında kapsamlı bir şekilde danışıldı.

Milton Friedman'ın 1962 tarihli Kapitalizm ve Özgürlük kitabında önerdiği negatif gelir vergisi (NGV) bir tür düz oranlı vergidir. Temel fikir, kişisel indirimler içeren düz oranlı vergi ile aynıdır ancak vergi indirimi matrahı aştığında, matrah sıfıra ayarlanmak yerine negatif hale gelir. Düz vergi oranı daha sonra ortaya çıkan "negatif gelire" uygulanır ve sonuç olarak devletin mükellefe vereceği "negatif gelir vergisi" ortaya çıkar -mükellefin devlete borçlu olduğu sıradan "pozitif" gelir vergisinin tersi bir etki elde edilir.
Örneğin, düz oran oran %20 olsun ve indirimler yetişkin başına 20.000 TL ve bağımlı kişi (çocuk veya engelli gibi) başına 7.000 TL olsun. Böyle bir sistemde, yılda 54.000 lira kazanan dört kişilik bir ailenin hiçbir vergi borcu olmayacaktı. Yılda 74.000 lira kazanan dört kişilik bir aile, kesintili düz oranlı vergi sisteminde olduğu gibi, 0,20 × (74.000 - 54.000) = 4.000 dolar tutarında vergi borcu olacaktır. Bununla birlikte, yılda 54.000 liradan az geliri olan dört kişilik aileler "negatif" miktarda vergi alacaklardır (yani, aile devlete ödeme yapmak yerine devletten para alacaktır). Örneğin, aile yılda 34.000 lira kazandıysa, devletten 4.000 lira alacaktır. NGV, yalnızca ABD'nin gelir vergisinin değil, aynı zamanda düşük gelirli Amerikan hane halklarının gıda kuponları ve Medicaid gibi aldığı pek çok yardımın yerini almayı amaçlamaktadır. NGV, sosyal yardım tuzağından (gelir arttıkça vergi indirimlerini azaltan kurallardan kaynaklanan etkili yüksek marjinal vergi oranları) kaçınmak için tasarlanmıştır. NGV'ye gelen eleştirilenden biri çalışma şartı olmadan sosyal yardım sağlamasıdır. Negatif vergi borcu olanlar, iş bulmak için çaba sarf etmek zorunda kalmadan bir çeşit sosyal yardımdan faydalanacaktır. Diğer bir itiraz, NGV'nin düşük maliyetli işgücü kullanan endüstrileri sübvanse etmesidir ancak bu itiraz, çalışan yoksullar için mevcut sosyal destek sistemlerine karşı da yapılabilir.

Sınırlı düz oranlı vergi, belirli bir tavan tutarına ulaşılana kadar gelirin sabit bir oranda vergilendirildiği bir vergidir. Örneğin, Birleşik Devletler Federal Sigorta Katkıları Yasası vergisi, belli bir sınıra kadar brüt gelirin %6,2'sidir (2019'da 132.900 dolara kadar gelir için azami 8239,80 dolar vergi). Bu üst sınır, nominal olarak düz oranlı vergiyi azalan oranlı vergiye dönüştürme etkisine sahiptir.

Düz oranlı vergi sistemi tasarlanırken, temel olarak indirimlerin ve ne zaman gelir oluştuğunun belirlenmesi gibi birkaç genel sorun çözümlenmelidir.

Düz oranlı verginin temel ilkelerinden biri, gelirlerin çok sayıda özel veya korunaklı duruma bölünmesini en aza indirmek olduğu için, gelirin ne zaman oluşacağına karar vermek uğraştırıcı bir sorundur. Bu, faiz geliri ve hisse senedi temettülerinin vergilendirilmesinde gözlenir. Hissedarlar şirketin sahibidir ve dolayısıyla şirketin karı hissedarlara aittir. Bir şirket karından vergilendirilirse, temettü olarak ödenen fonlar zaten vergilendirilmiştir. Dağıtılan karın hissedarlar için gelir olarak muamele görmesi ve dolayısıyla daha fazla vergiye tabi olup olmaması tartışmalı bir sorundur. Benzer bir sorun, kredilere ödenen faizin vergilendirilebilir gelirden indirilebilir olup olmadığına karar verirken ortaya çıkar. Çünkü bu faiz, kredi sağlayıcısına gelir olarak vergilendirilir. Neyin adil olduğuna dair evrensel olarak kabul edilmiş bir cevap yoktur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde temettüler vergiden düşülemez ancak ipotek faizi düşülebilir.  Dolayısıyla, bir Düz Oranlı Vergi teklifi, yeni vergilendirilmemiş geliri halihazırda vergilendirilmiş gelirden ayırana kadar tam olarak tanımlanmaz.

Vergiler, devlete gelir sağlamanın yanı sıra, güçlü politika araçları olabilir. Örneğin, hükûmetlerin ev yalıtımı veya düşük gelirli konut inşası gibi sosyal politikaları uygulamak için bakanlık kurması yerine vergi teşviki ile bu tip politikaları uygulaması yaygındır. Sınırlı indirimlerin olduğu düz oranlı vergi sisteminde bu tür politika uygulama mekanizmaları kısıtlanır. Sosyal politikaya ek olarak, düz oranlı vergiler ekonomi politikasını düzenlemek için gerekli araçları ortadan kaldırabilir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, kısa vadeli sermaye kazançları, uzun vadeli yatırımı ve hafif spekülatif dalgalanmayı teşvik etmek için uzun vadeli kazançlardan daha yüksek bir oranda vergilendirilir. Bu nedenle, hükûmetin bu gibi politika kararlarında aktif olması gerektiği varsayılırsa, düz oranlı vergilerin diğerlerine göre daha ucuz/daha basit olduğu iddiası, alternatif politika idaresi için maliyetleri hesaba katana kadar eksik kalır.

Genel olarak, indirimlerin nasıl ortadan kaldırılacağı sorusu, düz oranlı vergi tasarımının temelidir; indirimler, vergi oranındaki efektif "düz oranı" önemli ölçüde etkiler. Belki de gerekli olan en büyük indirim işletme harcamaları içindir. İşletmelerin giderleri vergi matrahından düşürmesine izin verilmeseydi, kâr marjı düz vergi oranının altında olan işletmeler asla para kazanamazdı. Çünkü gelir vergileri her zaman kazancı aşardı. Örneğin, marketler genellikle her bir lira gelirden birkaç kuruş kazanır; kâr oranları %25'i geçmedikçe, gelirler üzerinden %25'lik bir vergi oranı ödeyemezler. Bu nedenle şirketler, bireysel vatandaşlar için geçerli olmasa bile, giderlerini vergiden düşebilmelidir. Şimdi, bir işletme için neyin masraf olduğunu belirlemek konusunda pratik bir ikilem ortaya çıkar. Örneğin, bir salça üreticisi bir kavanoz üreticisi satın alırsa, bu bir masraf mıdır (bir şekilde kavanoz satın almak zorunda oldukları için) yoksa yatırım yoluyla gelirlerini korumak mı? Düz oranlı vergi sistemleri, bu tür gri alanları nasıl barındırdıkları konusunda büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin, "9-9-9" düz oranlı vergi teklifi, işletmelerin satın almaları vergiden düşmesine izin verir ancak işçilik maliyetlerini düşürmez. (Bu, emek yoğun endüstriyel geliri daha yüksek bir oranda etkili bir şekilde vergilendirir.) İndirimlerin nasıl uygulandığı, efektif toplam vergiyi ve dolayısıyla verginin düz oranını önemli ölçüde değiştirecektir.

Tüm gelirlere, gelirin kaynağında bir defada tek bir tür düz oranlı vergi uygulanacaktır. Hall ve Rabushka (1995), savundukları düz oranlı verginin varyantının uygulanması için ABD İç Gelir Yasası'nda değişiklik önerisinde bulunmuştu. Yalnızca birkaç sayfa uzunluğundaki bu değişiklik, yüzlerce sayfalık yasal dilin yerini alacaktı (vergi kanunlarındaki çoğu yasal dil, kademeli vergi oranlarını belirlemeye yönelik olmasa da).
Şu anki haliyle, ABD İç Gelir Yasası birkaç milyon kelimeyi aşar ve pek çok açık, indirim ve muafiyet içerir. Düz oranlı vergiyi savunanlar bu açıkların vergilerin toplanmasını ve yasanın uygulanmasını zor bir hale getirdiğini iddia eder.
Ayrıca, mevcut vergi yasasının ekonomik teşvikleri bozarak ve vergiden kaçırmaya izin vererek, hatta teşvik ederek, ekonomik büyümeyi yavaşlattığı ileri sürülmektedir. Düz oranlı vergiyle, mevcut sistemde vergi sığınakları oluşturmak ve diğer vergi kaçırma yöntemlerine baş vurmak için daha az teşvik oluşur.
Düz oranlı vergi eleştirmenleri, düz oranlı vergi sisteminden birçok boşluk yaratılabileceğine veya boşlukları olmayan artan oranlı vergi sistemi oluşturulabilec

France 24, Fransa merkezli bir yayın kuruluşu. Dünya üzerinde yaklaşık 355 milyon haneye, 7/24 haber ağırlıklı yayın yapmaktadırlar. Fransızca, İngilizce, Arapça ve İspanyolca yayın servisleri bulunmaktadır.
Bu dört dildeki kanallarının toplam izleyici sayısı, tahminlere göre haftalık 61 milyondur. Paris'teki 35 milletten 430 gazetecinin oluşturduğu bir haber odası ve neredeyse her ülkede bulunan 160 muhabirin oluşturduğu bir haber alma servisine sahiptirler.

Beyond Business
The Business Interview – hosted by Raphael Kahane
Business Matters – hosted by Stéphane Marchand, Pierre Briançon
Culture
Culture Critique – hosted by Augustin Trapenard on literature, Amobe Mevegue on music, Sean Rose on exhibitions, Lisa Nesselson on cinema and Stephen Clarke
The Debate – hosted by François Picard
Environment – hosted by Eve Irvine
Europe District – Christophe Robeet
Fashion
Focus
France Bon Appétit
Health – hosted by Eve Irvine
In the Papers – hosted by James Creedon
In the Weeklies
The Interview
Lifestyle
Media Watch
The Observers – hosted by Derek Thomson
Planet Hope
Politics
Reporters – hosted by Laura Baines
Talking Europe
Talking Points
Tech 24 (formerly Technophile) – hosted by François Picard
This Week in Africa – hosted by Jessica Le Masurier
This Week in Asia – hosted by Claire Pryde
This Week in Europe – hosted by Rebecca Bowring
This Week in France – hosted by Nadia Charbit
This Week in the Americas – hosted by Annette Young
This Week in the Maghreb – hosted by Georja Calvin Smith
This Week in the Middle East – hosted by Lanah Kammourieh
Top Story
Vice Versa
Web News
The World This Week
World Winds

Frank-Walter Steinmeier (d. 5 Ocak 1956, Detmold), 12 Şubat 2017'de bin 253 üyenin katıldığı Federal Seçiciler Kurulundaki oylamada 931 oyla seçilip, 19 Mart 2017'den beri Almanya'nın cumhurbaşkanı olan Alman politikacıdır.
Angela Merkel'in büyük koalisyonunda 22 Kasım 2005 - 28 Ekim 2009 tarihleri arasında Almanya Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. 17 Aralık 2013 tarihi itibarıyla yeniden Dışişleri Bakanı oldu ve 27 Ocak 2017 tarihine kadar bu görevde kaldı. 2007 yılının ilk yarısında Avrupa Birliği Konsey Başkanlığı yaptı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesidir ve hukuk alanında doktora yapmıştır.
1990'larda Schröder, Aşağı Saksonya Başbakanı olduğunda Gerhard Schröder'in yakın yardımcısıydı ve 1996'dan itibaren Schröder'in kurmay başkanı olarak görev yapıyordu. Schröder 1998'de Almanya Başbakanı olduğunda, Steinmeier istihbarat servislerinin sorumluluğunda Alman Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığına getirildi.
Steinmeier, reformistler ve ılımlılar olarak bilinen SPD'nin sağ kanadına aittir. Rusya ve Çin gibi ülkelere yönelik nazik politikaları hem Almanya'da hem de uluslararası alanda eleştirilere neden oldu ve Alman iş dünyasının menfaatleri üzerinde insan haklarına öncelik vermesi nedeniyle eleştirildi.
13 Şubat 2022'de ikinci kez Almanya cumhurbaşkanı seçildi.

Steinmeier, marangozun oğlu olarak Detmold'da dünyaya geldi. Tam adı Frank-Walter olmasına rağmen, sadece Frank adıyla onu tanıyan kişiler arasında çağırılıyordu. Babası, Almanya'nın az sayıdaki Kalvinist bölge kilise cemaatlerinden biri olan Lippe Kilisesi'ne bağlıydı. Annesi, Breslau'da (şimdiki Polonya, Wrocław) doğdu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanların sürülmesi sırasında Silezya'nın Lutheran bir kesiminden bir mülteci olarak geldi. Frank-Walter, babasının kilisesi olan Almanya Evanjelist Kilisesi'nin bir üye kilisesi olan Lippe Kilisesi'nde vaftiz edildi ve kendisini Reform Protestanı olarak gördü. Abitur'unun ardından askeri hizmetine 1974'ten 1976'ya kadar devam etti. Daha sonra öğrencileri Brigitte Zypries'in bulunduğu Justus Liebig Üniversitesi Giessen'de hukuk ve siyaset bilimi okudu. 1982 yılında ilk ve 1986 yılında ikinci devlet sınavını geçti. Kamu hukuk profesörüne bilimsel asistanlık yaptı ve Giessen Üniversitesi'nde siyaset bilimi yaparak 1991'de doktora yaptı. Tezinde, devletin evsizliği önlemedeki rolünü araştırdı.

Steinmeier 1991'de Hannover, Aşağı Saksonya eyaletindeki iletişim medyası ve medya yönergeleri kanunlarına danışmanlık yaptı. 1993'te Aşağı Saksonya Başbakanı Gerhard Schröder'in kişisel büro müdürlüğüne başladı. 1996'da Aşağı Saksonya Eyalet Başkonsolosluğu Devlet Müsteşarı ve Müdürü oldu.

Almanya'nın yüzüncü yılındaki Ermeni Soykırımı konusundaki 2015 tarihli bir tartışması sırasında, Steinmeier başta Almanya'nın Türkiye ile olan ilişkileri yüzünden Ermeni Soykırımı'nı desteklemeyi reddeden en isteksiz politikacıydı. Görevi nedeniyle çok eleştirildi ve Ermeni Soykırımını inkâr etmekle suçlandı. Alman Federal Meclisi, 2016'da Osmanlı güçleri tarafından 1,5 milyon kadar Ermeni katliamının bir soykırım olarak kabul edildiği bir kararı hemen hemen oybirliğiyle onayladığında, bunu Türkiye'nin şiddetle reddettiğini açıklayan Steinmeier, oy vermekten çekindi ve bu kararı kamuoyunda eleştirdi; Steinmeier, parlamentodaki 630 üyeden yalnızca ikisinin ret oyu veren ve desteklemeyen üyelerden biriydi.

(Almanca) Werner A. Perger: Dr. Makellos. 2000
(Almanca) Hans-Peter Schütz: Frank Walter Steinmeier: Der Kanzler-Flüsterer. 2005 21 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Curator of Germany's Secret Services Will Shape his Country's Foreign Policy
Germany's New Face Abroad 21 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Turkmenistan invites Russia, Germany to lay gas pipeline to Europe 21 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Central Asia: German Foreign Minister Seeks EU-Wide Policy 11 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
German leader ends trip to Central Asia

Franz Müntefering (d. 16 Ocak 1940, Neheim) Alman sosyal demokrat siyasetçi. Eski bakan.
1966 yılında Almanya Sosyal Demokrat Partisi'ne katılmıştır. 1969 yılından itibaren yerel yönetimlerde yer almıştır. 1972 yılında milletvekilliğine aday olsa da seçilememiş ancak 1975 yılında, Friedhelm Farthmann'ın Kuzey Ren-Vestfalya bölgesi çalışma bakanı olup milletvekilliğinden istifa etmesi üzerine, meclise girebilmiştir. 1991-1992 yılları arasında Bundestag'da SPD grubunun genel sekreteri olmuştur. 1992 yılında milletvekilliğinden ayrılmış ve 1992-1995 yılları arasında Kuzey Ren-Vestfalya Çalışma, Sağlık ve Sosyal İşler Bakanı olarak görev yapmıştır. 1995-1998 yılları arasında SPD parti koordinatörü olmuş, 1998-1999 yıllarında Almanya federal  hükûmet inde Ulaştırma, Yapı ve Konut Bakanı olarak görev almıştır. 1999-2002 yılları arasında SPD genel sekreteri, 2002-2005 yılları arasında Bundestag'da SDP grup başkanı, 2004-2005 ve 2008-2009 yılları arasında SPD genel başkanı ve 2005-2007 yılları arasında Şansölye yardımcısı, Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı olarak görev yapmıştır. 2009 yılındaki milletvekili seçimlerinde SPD tarihinin en kötü sonucunu alınca başkanlık görevinden ayrılmış ver 2013 milletvekili seçimlerinde aday olmamıştır.

Franz Joseph Hermann Michael Maria von Papen (29 Ekim 1879 - 2 Mayıs 1969), Adolf Hitler'in 1933 yılında iktidara gelmesinde önemli rol oynayan Alman devlet adamı ve diplomat. Aynı zamanda 1939-1944 yılları boyunca Türkiye'deki Alman büyükelçisiydi. Almanya-Türkiye ilişkilerini geliştirmekte önemli katkıları olmuştur. Savaş bittikten sonra Müttefik Devletler'e teslim oldu. Ertesi gün Amerikan askerleri tarafından tutuklandı.

Toprak sahibi varlıklı bir Katolik aileden geliyordu. I. Dünya Savaşı başında askeri ateşe olarak Washington, DC'ye atandı. Casusluk ve sabotaj olaylarına adı karışınca, 1915'te ABD hükûmetinin isteği üzerine geri çağrıldı. Savaşın sonuna değin Filistin'de, Osmanlıların 4. Ordu'sunda kurmay başkanı olarak görev yaptı. Yıldırım Orduları Grubu komutanlığına getirilen General Falkenhayn'la birlikte yaptığı bir gezide Filistin cephesindeki durumun kritik olduğu, İngilizlerin bir yere toplayabilecekleri üstün kuvvetlerle cepheyi yarabilme ihtimallerinin bulunduğu ortaya çıktı. Bu gezi neticesinde Falkenhayn, ordularının Bağdat'ın geri alınması için Irak Cephesinde kullanılması fikrinden cayarak durumu İstanbul ve Berlin'e bildirmiştir.

Savaştan sonra Almanya'ya dönerek siyasi yaşama atıldı. 1921-1932 arasında Reichstag (Parlamento) üyeliğinde bulundu. Katolik Merkez Partisi'nin aşırı sağ kanadından olan Papen'in kralcılar, eski soylular, büyük iş çevreleri ve Alman ordusu ile bağları olmakla birlikte siyasi yandaşı yoktu. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un danışmanı General Kurt von Schleicher'in entrikaları sonucunda başbakanlığa getirilmesi (1 Haziran 1932) kamuoyunda tam bir şaşkınlık yarattı.

Parlamento desteği olmayan sağcı ve otoriter bir hükûmet kuran Papen, parlamentodaki ikinci parti durumundaki Nazileri yatıştırmak için 15 Haziran'da Nazilerin milis gücü Sturmabteilung (SA) çalışmalarına yeniden izin verdi. 20 Temmuz'da Prusya'daki Sosyal Demokrat hükûmeti görevden aldı. Dış ilişkilerde ise Almanya'nın Versay Antlaşması'yla kabul ettiği tazminat yükümlülüklerini fiilen iptal etti. Kasım 1932'de yapılan seçimlerin ardından güvenoyu alamayınca istifa etti. Başbakanlığa getirilen Schleicher'in de hükûmeti kuramaması üzerine Hitler'le uzlaştı (4 Ocak 1933) ve Hitler'i başbakan yapması için Hindenburg'u ikna etti.

Hitler'in başbakanlığındaki hükûmette başbakan yardımcılığı görevini üstlenen Papen; önemli bakanlık görevlerine arkadaşlarını getirerek Nazileri denetim altında tutabileceğine inanıyordu. Kısa bir süre sonra yaptığı yanlışı kavradıysa da Hitler'e hizmet etmeyi sürdürdü. 30 Haziran 1934'te Hitler'in SA'ya karşı giriştiği temizlik harekâtından sonra güçlükle kurtuldu ve üç gün sonra görevinden istifa etti. Bu dönemde Marburg Üniversitesinde yaptığı rejimi eleştiren Marburg Konuşması yüzünden Nazilerin tepkisini çekmiştir.

Daha sonra büyükelçi olarak Avusturya'ya gönderildi ve 1938'e değin süren bu görevi sırasında Almanya'nın Avusturya'yı ilhak etmesi sürecinde Nazilere yardımcı oldu. Türkiye büyükelçisi olarak görev yaptığı 1939-1944 arasında Türkiye'nin Müttefiklerle ittifak kurmasını engellemeye çalıştı. Bu dönemde 24 Şubat 1942 tarihinde Ankara'da başarısız bir suikastin hedefi olmuştur.
Ağustos 1944'te Papen, Türkiye'den Almanya'ya geri geldikten sonra Hitler ile son bir görüşme yaptı. Burada, Hitler Papen'i Askeri Liyakat Şövalye Haçı madalyası ile ödüllendirdi.

10 Nisan 1945'te Papen, ABD Ordusu'ndan  Üsteğmen Thomas McKinley ve 194. Planör Piyade Alayı üyeleri tarafından kendi evinde, oğlu Franz Jr ile birlikte yakalandı ve tutuklandı. McKinley, Franz von Papen ve ailesi ile birlikte akşam yemeğinde bulunmak için köşküne gitti. McKinley, bir fotoğraf çıkardı ve Papen'e verdi. McKinley, sonra Papen'e artık onun esiri olduğunu söyledi; Papen ise "Amerikalılar'ın benim gibi 65 yaşındaki bir adamdan ne istediğini bilmiyorum!" şeklinde cevap verdi. Bununla birlikte, McKinley oturdu ve onu esir almadan önce Papen ile akşam yemeği yedi. Bundan sonra esir kampına götürülmüştür.
Franz von Papen Savaş suçlusu olarak Nürnberg Savaş Suçları Mahkemesindeki sanıklardan biri olarak yargılandı. Özellikle Avusturya'nın Anschluss sırasında yaptığı eylemlere ilişkin suçlandı. Soruşturma sırasında, Mahkeme Papen'i Avusturya işgali iddialarını destekleyecek hiçbir somut kanıt bulamadı. Nürnberg Davaları'nda suçsuz bulunduysa da bir Alman mahkemesi tarafından, Nazi olduğu için 8 yıl hapse mahkûm edildi. 1949'da temyiz başvurusu üzerine serbest bırakıldı ve para cezasına çarptırıldı.
1950'li yıllarda yeniden siyasete atılmaya çalışsa da başarısız olunca anılarını yazmaya başladı. Yukarı Swabia'daki Benzenhofen Kalesi'nde yaşadı. 24 Temmuz 1959'da, Papa XXIII. Ioannes tarafından Papal Chamberlain unvanı kendisine iade edildi. Papen, aynı zamanda Malta Şövalyesi unvanı aldı ve kendisine IX. Pius Papalık Büyük Haç Nişanı verildi.
Papen geçmişte yaptığı politikalarını savunarak kitap ve anılarından bir dizi yayınladı. 1930-1933 yıllarının yanı sıra, batı Soğuk Savaş siyaseti ile ilgilenmiştir. Papen, "bilge ve devlet adamı" olarak Schuman Planını övdü ve Batı Avrupa'nın ekonomik ve askeri birleşme ve bütünleşmesine inanıyordu.
Franz von Papen 2 Mayıs 1969 tarihinde, Batı Almanya'da, Obersasbach'da, 89 yaşında öldü.

Appell an das deutsche Gewissen. Reden zur nationalen Revolution, Stalling, Oldenburg, 1933
Franz von Papen Memoirs, Çeviri:Brian Connell, Andre Deutsch, London, 1952
Der Wahrheit eine Gasse, Paul List Verlag, München 1952
Europa, was nun? Betrachtungen zur Politik der Westmächte, Göttinger Verlags-Anstalt, Göttingen 1954
Vom Scheitern einer Demokratie. 1930 - 1933, Hase und Koehler, Mainz 1968

Anthony Eden

Friedrich Ebert (4 Şubat 1871, Heidelberg - 28 Şubat 1925, Berlin), Alman sosyal demokrat politikacı. 1913'te Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) başkanlığına seçildi. 1919’da "Reichspräsident" ünvanı ile Weimar Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı oldu ve bu görevini ölümüne kadar sürdürdü.

Friedrich Ebert, 4 Şubat 1871 tarihinde Heidelberg'de doğdu. Babası Karl Ebert bir terzi idi. Friedrich, 9 kardeşi arasında yedinci olarak dünyaya geldi. Annesi Protestan, babası ise Katolik idi.
Friedrich, ilkokulu sıradan bir öğrenci olarak tamamladı. Ardından saraçlık üzerine meslek eğitimine başladı ama bu eğitimini tamamlamadı. 1888 ile 1891 yılları arasında güney, batı ve kuzey Almanya'yı dolaştı. Bu seyahatleri sırasında aralarında Karlsruhe, Münih, Mannheim, Kassel, Hannover, Braunschweig, Elberfeld (bugün Wuppertal'e bağlı), Remscheid, Quakenbrück ve Bremen'in de olduğu birçok kentte kaldı.
Ebert, bu seyahatleri sırasında sendikalar, işçi ve işveren kuruluşları ile meslek loncalarını yakından inceleme fırsatı elde etti. 1889'da  Almanya Sosyalist İşçi Partisi'ne (SAP) üye oldu. Aynı yıl saraçlar meslek odasına da kaydoldu. Yine bu dönem, Ebert'in Marksist metinlerle tanıştığı bir süreci de teşkil eder. Bu sürecin sonunda sosyal demokrat görüşleri benimsedi ve çok geçmeden sosyalizmin temsilcisi olarak adlandırıldı. 1905 yılında Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nde (SPD) genel sekreter olarak görev aldı. Partiye getirdiği birçok yenilik sayesinde partinin gelişmesinde önemli bir rol oynadı.
1913 yılında parti başkanı August Bebel'in ölmesinin ardından, başkan seçildi. Ebert, Almanya'nın I. Dünya Savaşı'na girmesi taraftarıydı. Nitekim bu konuda verdiği maddi desteğin, savaş bütçesine çok büyük yararı oldu. Ancak büyük yenilgi ardından imparatorluğun da yıkılması üzerine, Ebert zor durumda kaldı.
Ebert'in karşısındaki sol yanlı grup partiden ayrıldı ve kendilerince Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi'ni (USPD) kurdu. Partiden bir grup daha ayrılarak da Almanya Komünist Partisi'ni (KPD) oluşturdu. Sosyal Demokrat Parti, Demokrat Parti ve Katolik Merkez Partisi birleştiler ve isimlerinin Siyah-Kırmızı-Altın Koalisyonu olduğunu ilan ettiler.
Baden prensi Maximilian'ın başkanlık ettiği Siyah-Kırmızı-Altın Koalisyonu'na bağlı üç partiden oluşan bir hükûmet kuruldu. Parlamenter demokrasiye bu yolla ulaşılması amaçlanıyordu. Ebert ise böyle bir devrimin oluşmasını istemiyordu, bunun için elinden geleni yaptı. Almanlar 1918 yılında barışı sağlamaya yönelik bir devrimci ayaklanma başlattılar. Çünkü Alman halkı, II. Wilhelm'in barışı getirmekte başarısız olduğuna inanıyordu.
Devrimci bu hareket Berlin'de etkisini artırarak sürdürüldü. Sonunda II. Wilhelm tahttan indirildi. Bunun ardından Baden prensi Maximilian, Ebert'e şansölyeliği devretti. Halk Temsilcileri Konseyi adında yeni bir hükûmet kuruldu. Ebert bu konseyin ile İşçi ve Asker konseyinin elindeki yetkiyi kısa sürede seçimle oluşturmayı hedeflediği Alman Parlamentosu'na geçirmeyi amaçlıyordu. Bu amaç doğrultusunda devrimi engellemek adına yeni Genelkurmay Başkanı Wilhelm Groener ile gizli bir antlaşma yaptı. Bu esnada ülkede birçok çatışmalar meydana geliyordu. Bu çatışmaların sonunda ise toplumsal devrim bastırılmış oldu.
1919 yılının ocak ayında seçimler yapıldı. Şubatta, seçimleri kazanan Siyah-Kırmızı-Altın Koalisyonu'na dayanan yeni bir hükûmet kuruldu ve koalisyonun cumhurbaşkanlığına Ebert seçildi. 11 Ağustos'ta Weimar Anayasası yürürlüğe kondu.
Dönemde mali sıkıntılar, suikastlar, komplolar baş gösterdi. Rejimin tehlikeye girdiğini düşünen Ebert, aşırı uçları önlemek amacı ile Reichswehr'e güveniyordu. Ancak Fransızların Ruhr bölgesini işgal etmesinin ardından ortalık iyice karıştı.
Ebert'e yönelik karalamalar ve sarf edilen sözlerin ardı arkası kesilmedi. Savaş esnasında bir grup işçinin grevini desteklediği gerekçesi ile devlete ihanet ettiği öne sürüldü. 1925 yılında grip olduğuna inanılan Ebert, Şubat ayı ortalarında hastalandı. Durumu takip eden iki hafta boyunca bozulmuş sağlığına safra kesesi hastalığı muzdarip oldu. 23 Şubat gecesi akut septik oldu ve apandisit olduğu ortaya çıktı. Ertesi gün erken saatlerde acil bir apandisit uygulandı. Dört gün sonra, 54 yaşında, septik şoktan öldü ve Heidelberg'e gömüldü.

Joachim-Friedrich Martin Josef Merz (/mɛərts/, Almanca telaffuz: [joˈaxɪm ˈfʁiːdʁɪç mɛɐ̯ts]; d. 11 Kasım 1955, Brilon), Ocak 2022'den bu yana Hristiyan Demokrat Birliği'nin (CDU) genel başkanı olarak görev yapan Alman siyasetçi ve hukukçu. Şubat 2022'den beri Alman Federal Meclisi'nde muhalefet liderliğini üstlendi. 2025 federal seçimleri öncesinde, Eylül 2024'te partisinin en fazla sandalyeyi kazanmasıyla Almanya'nın 10. şansölyesi seçildi.
Merz, Brilon'da doğdu. 1972 yılında Genç Birlik'e katıldı. 1985 yılında hukuk fakültesini bitirdikten sonra hakim ve şirket avukatı olarak çalıştı. 1989 yılında Avrupa Parlamentosu'na seçilerek tam zamanlı siyasete girdi. Bir dönem görev yaptıktan sonra Federal Meclis'e seçildi ve burada Hristiyan Demokrat Birliği'nin önde gelen mali politika uzmanı olarak kendini kabul ettirdi. 2000 yılında Angela Merkel'in parti lideri seçildiği yıl, CDU parlamento grubunun başkanlığına seçildi ve o dönemde Hristiyan Sosyal Birliği ile birlikte muhalefeti yöneten partinin liderliği için başlıca rakiplerdi. 2002 federal seçimlerinden sonra CDU parti lideri Angela Merkel, parlamento grup başkanlığını kendisi için talep ederken, Merz ise parlamento grup başkan yardımcısı seçildi. Aralık 2004'te bu görevinden istifa ederek, Merkel ile yıllardır süren iktidar mücadelesini bıraktı ve kademeli olarak siyasetten çekilerek hukuk kariyerine odaklandı. 2004 yılında Mayer Brown'da kıdemli avukat olarak çalışmaya başladı; birleşme ve devralmalar, bankacılık ve finans ve uyum konularına odaklandı. Ayrıca BlackRock da dâhil olmak üzere çok sayıda şirketin yönetim kurulunda yer aldı. Bir şirket avukatı ve tanınan bir multimilyoner olan Merz, aynı zamanda lisanslı bir özel pilottur ve iki uçağı vardır. 2018 yılında siyasete geri döndüğünü açıkladı. Aralık 2021'de CDU lideri seçildi ve Ocak 2022'de görevi devraldı.
1970'ler ve 1980'lerde genç bir politikacı olarak, Batı Almanya'nın baskın siyasi doktrini ve CDU'nun temel ilkesi olan antikomünizmin sadık bir destekçisiydi. Merz, CDU'nun geleneksel muhafazakâr ve iş dünyası yanlısı kanatlarının bir temsilcisi olarak görülmektedir. Ayrıca ekonomik liberalizmi savunmaktadır. Uzun zamandır “olağanüstü Amerikan yanlısı” olarak görülmekte ve Alman-Amerikan dostluğunu ve Atlantikçiliği teşvik eden Atlantik-Brücke derneğinin başkanlığını yapmaktadır. Avrupa Birliği, NATO ve liberal uluslararası düzenin sadık bir destekçisi olan Merz, kendisini “transatlantikçi ve dünyaya açık bir Alman” olarak tanımlamaktadır. Avrupa'nın daha sıkı bir birlik olması gerektiğini savunmakta ve "Avrupa Ordusu" fikrini desteklemektedir. Rusya ve Çin konusunda şahin bir duruş sergilemektedir ve Donald Trump yönetimine eleştirel yaklaşmaktadır. Trump liderliğindeki ABD'yi, Vladimir Putin'in yönettiği Rusya'ya benzetti ve Avrupa'nın savunmasını acilen güçlendirmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca, Avrupa'nın ABD'ye bağımlılığını azaltmak için NATO'nun yerine geçebilecek alternatif bir savunma yapısı oluşturmayı gündeme getirdi.

Sekizler Grubu veya kısa kullanımıyla G8, bir uluslararası hükûmetler formu olup, günümüzde üyeleri olan Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya, Birleşik Krallık ve ABD ülkeleri, dünya ekonomisinin yaklaşık %65'ini temsil ederler. İlk dönemde altı ülkeden oluşan ve o dönemde G6 diye adlandırılan gruba, önce Kanada (1976) ve sonra Rusya (1997)'nın dahil olmasıyla grup, G8 ülkeleri olarak anılmaya başlanmıştır. Grup, yıl boyunca konferanslar ve politik araştırmalar yapar. Grup ülkeleri, 1975'ten beri yıllık ekonomi zirveleri düzenlemektedirler. Üye ülkelerin hükûmet başkanlarının yıllık zirve toplantısına katılması ile doruğuna ulaşır. Her yıl G8 üye devletleri grubun başkanlık görevini üzerine alır. Başkanlığı elinde bulunduran ülke, grubun gündemini belirler ve o yılki toplantı için ev sahipliği yapar. 2007 için başkanlık sırası Almanya'dadır ve 33'üncü G8 toplantısı için Heiligendamm şehrinde 6-8 Haziran'da ev sahipliği yapmıştır.
Avrupa Birliği, toplantılarda Avrupa Komisyon başkanı tarafından temsil edilir.

Dünyanın büyük endüstrileşmiş demokrasilerinin forum fikri, 1973 petrol krizini takiben ve ondan sonra gelen global durgunluktan ortaya çıkmıştır. 1975 yılında Fransa başkanı Valery Giscard d'Estaing, Almanya, İtalya, Japonya, Birleşik Krallık ve ABD hükûmet başkanlarını Rambouillet şehrinde toplantıya davet etti. Altı lider, dönerli bir başkanlık altında organize edilen yıllık toplantıya G6 (altılı grup) şeklinde mutabık kaldılar. Takip eden yıl, Birleşik Devletler Başkanı Gerald Ford'un önerisiyle Kanada gruba katıldı ve grup G7 adını aldı.
1997 yılında Rusya, gruba dahil oldu.

Yıllık G8 liderler toplantısı dünyanın en güçlü sekiz hükûmet başlarınca düzenlenir. Bu nedenle uluslararası bir toplantıdır. Haber medyası tarafından isteklice gözlenir ve rapor edilir. G8 başkanlığını elinde bulunduran ülke yıllık toplantının organizasyonundan ve ev sahipliğinden sorumludur. Toplantılar genellikle yıl ortasında yapılır ve üç gün sürer.

G8'in gayri resmi bir forum olduğu tasarlanır. Ve bu nedenle uluslararası organizasyonlardan Birleşmiş Milletler veya Dünya Bankası benzeri bir yönetim yapısına ihtiyaç duyar. Grup başkanlığı üye ülkelerde yıllık sıra ile çalışır. Her bir dönem Ocak ayının birinci günü başlar. Başkanlığı elinde bulunduran ülke planlama ve bakanlığa ait seviye toplantılar serisinden ev sahipliği yapma sorumluluğundadır. Bakanlığa ait toplantılar, bakanlara çeşitli bakanlık görevi için
ortak veya global konuları ilgilendiren maddeleri tartışma sorumluluğunu beraberinde getirir. Konuların genişliği sağlık, kanun uygulama, iş, ekonomik ve sosyal gelişme, enerji, çevre, dış ilişkiler, adalet ve içişleri, terörizm ve ticareti kapsar.

G8'in temsil eden sekiz ülke dünya nüfusunun yaklaşık % 14'ünü teşkil eder. Fakat dünyanın ekonomik verimlilik ölçüsü olan brüt iç hasılanın üçte ikisinden sorumludurlar.

G8+5

Gdańsk (Almanca: Danzig), Polonya'nın kuzeyindeki Baltık kıyısında yer alan bir şehirdir ve Pomeranya Voyvodalığı'nın başkentidir. 486.492 nüfusuyla Polonya'nın altıncı büyük şehri ve en önemli limanıdır. Gdańsk, Motława Nehri'nin ağzında ve Gdańsk Körfezi'nin güney ucunda, Gdynia şehri ve Sopot tatil beldesine yakın konumdadır; bu iki şehir, yaklaşık 1,5 milyon nüfusa sahip Üç Şehir (Trójmiasto) adı verilen bir metropol alanı oluşturmaktadır.
Gdańsk'tan ilk olarak 997 yılında erken Polonya devletinin bir parçası olarak bahsedilmiş ve daha sonra Piast ve Samborid hanedanlıkları döneminde bir ticaret kasabası haline gelmiştir. Orta Çağ boyunca Lehistan ve Töton İmparatorluğu'nun kontrolü arasında gidip gelen şehir, daha sonra Hansa Birliği'ne katıldı ve önemli ölçüde özerklik kazanarak 18. yüzyılın başlarına kadar Lehistan Krallığı'nın başlıca limanı ve en büyük şehri olarak hizmet verdi. Polonya'nın Bölünmesiyle şehir 1793'te Prusya'ya ilhak edildi ve 1871'de Alman İmparatorluğu'na entegre edildi. 1807'den 1814'e ve 1920'den 1939'a kadar özgür şehir statüsünü korudu. 1 Eylül 1939'da, II. Dünya Savaşı'nın ilk olaylarından biri olan Westerplatte'de askeri bir çatışmaya sahne oldu. Günümüzdeki şehir, kapsamlı sınır değişiklikleri, Almanca konuşanların sınır dışı edilmesi ve 1945'ten sonra Polonyalıların yeniden yerleştirilmesiyle şekillendi. 1980'lerde Gdańsk, Avrupa'da komünizmin çöküşünü hızlandırmaya yardımcı olan Dayanışma sendikası ve hareketinin doğduğu yer oldu.
Şehir, Gdańsk Üniversitesi, Gdańsk Teknoloji Üniversitesi, Ulusal Müze, Gdańsk Shakespeare Tiyatrosu, İkinci Dünya Savaşı Müzesi, Polonya Baltık Filarmonisi, Polonya Uzay Ajansı ve Avrupa Dayanışma Merkezi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Gdańsk'ın en önemli tarihi yapıları arasında Belediye Binası, Yeşil Kapı, Artus Avlusu, Neptün Çeşmesi ve dünyanın en büyük tuğla kiliselerinden biri olan Aziz Meryem Kilisesi bulunmaktadır. Şehre, ülkenin üçüncü en işlek havalimanı ve Kuzey Polonya'nın en önemli uluslararası havalimanı olan Gdańsk Lech Wałęsa Havalimanı hizmet vermektedir. 
Gdańsk, 2024 yılında 4,5 milyon turist ağırlayarak Polonya'nın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biridir. Şehir, 1260 yılına dayanan ve Avrupa'nın en büyük ticaret ve kültür etkinliklerinden biri olarak kabul edilen Aziz Dominik Fuarı'na ev sahipliği yapmaktadır. 2019'da yapılan bir yaşam kalitesi anketinde Gdańsk, Polonya şehirleri arasında en yüksek sırada yer aldı. Tarihi şehir merkezi, Polonya'nın ulusal anıtlarından biri olarak listelenmiştir. 2025 yılında Gdańsk, UNESCO Edebiyat Şehri oldu.

Gdańsk (Eski adı Danzig), 12. yüzyıldan beri Polonya ile Almanya arasında ihtilafa konu olmuştur. İki ülke de şehri kendi toprakları altına almak ister. Almanya I. Dünya Savaşı sonunda yenildiğinde ve özgür Polonya deklare edildiğinde, Versay Antlaşması'yla Gdańsk, nüfusunun %95'i Alman asıllı olmasına rağmen, "özgür şehir" olarak ilan edildi ve yetkisi Milletler Cemiyeti'ne verildi. Böylece Polonya'nın erişebileceği ve kullanabileceği bir liman olacaktı. Adolf Hitler buna "Versay Antlaşması'nın en kötü tarafı" diyordu, çünkü o zamanki Alman toprakları Polonya'nın denize ulaşması için ikiye bölünmüştü.1933'te, seçimler sonrası şehir parlamentosunun büyük bir kısmı Nazilerden oluşuyordu. 1 Eylül 1939'da sabah saat 5.35'te 2. Dünya Savaşı'nın ilk top atışları bu şehre karşı yapıldı ve Gdańsk yeniden Almanya'ya katıldı.
II. Dünya Savaşı'nın sonunda ise, Gdańsk adını alarak Polonya'ya bağlı bir şehir oldu. Şehirde bulunan Almanlar ise gitmeye zorlandılar. 1980'lerde şehir Solidarność (Türkçe: Dayanışma Sendikası) hareketinin yuvası oldu. 1990'da ise şehrin Polonya'ya bağlı olduğu, resmen Almanlar tarafından kabul edildi.
Gdańsk, tarihteki olayda yer almış önemli bir Avrupa şehridir. Aynı zamanda birçok büyük düşünürün de zaman zaman evi olmuştur.

 Helsingør, Danimarka
 Bremen, Almanya
 Cleveland, ABD
 Kalmar, İsveç
 Nice, Fransa
 Astana, Kazakistan
 Rotterdam, Hollanda
 Sefton, Birleşik Krallık
 Turku, Finlandiya
 Vilnius, Litvanya
 Komádi, Macaristan
 Soroksár, Macaristan

Gerhard Schröder (tam adı Gerhard Fritz Kurt Schröder) (d. 7 Nisan 1944, Blomberg), Alman politikacıdır. 1990'dan 1998'e kadar Aşağı Saksonya eyaleti başbakanıydı. Ekim 1998'den Nisan 2005'e kadar Almanya Federal Cumhuriyeti'nin yedinci şansölyesi oldu. Ayrıca 1999-2004 yılları arasında da Sosyal Demokrat Parti SPD'nin genel başkanlığını da yaptı. Haziran 2017'de Helmut Kohl'ün ölümünden sonra Angela Merkel ile birlikte hâlen hayatta olan emekli başbakandır.

Babası Fritz Schröder, Wehrmacht'ta bir onbaşı olarak katıldığı II. Dünya Savaşı'nda, Gerhard'ın doğumundan birkaç ay önce, 4 Ekim 1944 tarihinde öldü. Anne Erika Schröder işçi olarak çalışarak iki oğlunu yetiştirdi.
Gerhard Schröder, Abitur sınavından sonra üniversiteye kaydoldu. 1966-1971 yılları arasında Göttingen Üniversitesi'nde hukuk okudu. 1972 yılından itibaren üniversitede asistan olarak görev yapmaya başladı ve daha sonra 1990 yılına kadar avukat olarak çalıştı.

1963 yılında Sosyal Demokrat Parti'ye katıldı. 1978 yılında SPD gençlik örgütü genç sosyalistler "JuSos"un ulusal örgütünün başkanı oldu. 1980 yılında Bundestag'a seçildi ve federal milletvekili oldu. SPD Hannover ilçe başkanı oldu. 1985 yılında Doğu Berlin ziyareti sırasında Doğu Almanya lideri Erich Honecker ile bir araya geldi.
1986 yılında Aşağı Saksonya meclisine seçildi ve SPD grubunun lideri oldu. SPD'nin Haziran 1990'da eyalet seçimlerini kazanmasından sonra SPD-Yeşiller koalisyonunun başkanı olarak Aşağı Saksonya eyalet başbakanı oldu. Bu göreve 1994 ve 1998 yıllarında yeniden seçildi.
1990 yılında eyalet başbakanı seçilmesinin ardından, SPD Federal Yönetim Kurulu üyesi oldu. 1997 ve 1998 yılında federal konsey başkanı olarak görev yaptı, ama başbakan olunca bu görevinden istifa etti. 22 Mayıs 2005 tarihinde SPD, Kuzey Ren-Vestfalya eyalet seçimlerinde Hristiyan Demokratlar'a (CDU) yenilince, en kısa sürede federal seçim isteyeceğini duyurdu. Federal mecliste 1 Temmuz 2005 tarihinde, oy çoğunluğu ile seçim kararı alındı.
Almanya federal seçimleri 18 Eylül 2005 tarihinde yapıldı. 22 Kasım 2005 tarihinde Angela Merkel, Gerhard Schröder'in ardından sekizinci şansölye olarak seçildi.
Schröder, Rusya ve Putin ile hep yakın ilişkilerde bulunmuştur. Bu yakınlığı sebebiyle Avrupa ve Almanya'da sıkça eleştirilere maruz kalmıştır. Schröder, şansölyeliği bıraktıktan sonra özellikle enerji sektörüyle yakından ilgilenmiştir. Schröder, şansölyelikten sonra zengin Rus petrol-enerji şirketleri Rosneft'te bir süre Denetleme Kurulu Başkanlığı görevini yapmıştır. Rus enerji devi GAZPROM'daki yönetim kurulu üyeliği günümüzde hala devam etmektedir.

Giorgio Napolitano (29 Haziran 1925, Napoli - 22 Eylül 2023, Roma), Mayıs 2006 - Ocak 2015 arasında görev yapan İtalya Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanıdır. Bu görevinden istifa ederek ayrılmıştır. 10 Mayıs 2006'da, dördüncü turda, 1009 oydan 543'ünü alarak seçilmiştir. Kendisinden önceki başkan Carlo Azeglio Ciampi'nin görev süresinin bittiği 15 Mayıs'ta görevi devralmıştır.
Kendisine en çok oyu, Başbakan Romano Prodi'nin önderliğindeki sol kanat vermiştir.

Napolitano, 1925 yılında İtalya'nın Napoli kentinde dünyaya geldi. Napoli 2. Frederik Üniversitesinde okudu. İtalya'daki Faşist rejime karşı mücadele etti. İtalyan Direniş Hareketi'nde görev alarak dönemin dergilerinde makaleler yazdı. 1945 yılı sonunda İtalyan Komünist Partisine üye oldu. 1947 yılında hukuk fakültesinden bitirme tezini vererek mezun oldu.
1953 yılı seçimlerinde Napoli'den milletvekili seçildi. 1956 yılında partisinin millî komitesine genel sekreterin desteğiyle üye olarak seçildi. Daha sonra bunu Napoli'den sorumlu genel sekreterlik izledi. 1970'li yıllarda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü tarafından misafir öğretim görevlisi olarak ders vermesi isteminde bulunuldu ancak dönemin ABD büyükelçisi komünist parti ile ilişiği gerekçesiyle vize talebini reddetti. Daha sonraki büyükelçi ile gizli görüşmeler yapan Napolitano, bu sayede 1980'li yıllarda ABD'nin bazı üniversitelerinde ders verme fırsatı buldu.

1992 yılında Komünist Partisi'nin kendini feshetmesi sonrası Sol Demokrat Partiye katılan Napolitano 1992-1994 yılları arasında Temsilciler Meclisi Başkanlığı görevinde bulundu. 1. Romano Prodi Hükûmeti'nde 1996-1998 yılları arasında İçişleri Bakanlığı görevini üstlenen Napolitano bu göreve gelen ilk komünistti. 1999 yılında Avrupa Parlamentosu'na seçilen Napolitano 2004 yılında bu görevi bitince ülkesine döndü ve 2005 yılının Ekim ayında Cumhurbaşkanı Ciampi tarafından tabii senatör seçildi.

7 Mayıs 2006 tarihinde Sol Koalisyon Hükûmeti tarafından Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen Napolitano 10 Mayıs 2006 tarihinde 4. turda Cumhurbaşkanı seçildi. Bu göreve seçilen ilk komünist olmakla beraber Enrico De Nicola ve Giovanni Leone'den sonra seçilen 3. Napolitan oldu.
Cumhurbaşkanlığının ilk üç yılında sol hükûmetin istikrarsızlığı ile uğraşan ve parlamentoyu feshederek seçimlere götüren Napolitano iktidara gelen sağ koalisyon ile zaman zaman görüş ayrılıkları yaşamıştır. 2011 yılında Berlusconi'nin istifasıyla boşalan Başbakanlığa tabii senatör olarak atamış olduğu Mario Monti'yi getiren Napolitano, 2013 yılında yapılan genel seçimler sonrası ortaya çıkan siyasi kriz nedeniyle bir çalışma grubu kurmuş ve bu grup birçok konu için bir reform paketi hazırlamıştır. 15 Nisan'da başlayan Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk beş turda adayların yeterli oy alamaması yüzünden derinleşen kriz sonucu parti liderlerinin yoğun ısrarı üzerine aday olan Napolitano, altıncı turda 738 oyla ikinci defa olmak üzere Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir.

14 Ocak 2015 tarihinde, 89 yaşındayken İtalya'nın en uzun süre görev yapan Cumhurbaşkanı olarak, 2020 yılında bitmesi gereken görevinden, ilerleyen yaşı nedeniyle istifa etti. Eski Cumhurbaşkanı olduğu için tabii senatör olarak görevine devam etmektedir.

Napolitano, 29 Haziran'da 98. doğum gününden kısa bir süre sonra Roma'da hastaneye kaldırıldı. 19 Eylül'de sağlık durumunun kötüleşmesi nedeniyle durumunun kritik olduğu bildirildi ve yaşam destek ünitesinden çıkarıldı. Napolitano, 98 yaşında başkent Roma'da uzun sürediğir tedavi gördüğü bir klinikte 22 Eylül 2023'te öldü. İtalya Bakanlar Kurulu bir günlük ulusal yas ilan etti ve onun onuruna bayrakların beş gün boyunca yarıya indirilmesini emretti.
Napolitano'nun devlet cenazesi 26 Eylül'de düzenlendi ve cenazeye dört görevdeki başkan, bir eski başkan ve yüzden fazla büyükelçinin de aralarında bulunduğu uluslararası kişiler katıldı. Kişisel görüşleri doğrultusunda bu laik bir cenaze töreniydi; İtalya'da eski bir cumhurbaşkanı için bu şekilde düzenlenen ilk cenaze töreniydi. Roma'daki Antonio Gramsci, Andrea Camilleri, Emilio Lussu, Lindsay Kemp, Amelia Rosselli, John Keats, ʌɛ Percy Bysshe Shelley gibi diğer tarihi şahsiyetlerin yanına gömüldü.

Guido Westerwelle (d. 27 Aralık 1961, Bad Honnef - ö. 18 Mart 2016, Köln), Alman hukukçu, diplomat ve siyasetçi. 2009-2013 yılları arasında 2. Merkel Kabinesi'nde başbakan yardımcılığı ve dışişleri bakanlığı görevlerinde bulundu. Ayrıca,
1996-2013 yılları arasında Almanya Federal Meclisi üyeliği ve 2001-2011 arasında Hür Demokratik Parti (FDP) başkanlığı görevlerini yürüttü.

Guido Westerwelle, önce Realschule tipi ortaokulu, 1980'de Bonn'daki Ernst-Moritz-Arndt Gymnasium'unu bitirdi, sonra Bonn Üniversitesi'nde hukuk öğrenimini tamamladı. 1987'de birince ve 1991'de ikinci devlet sınavını başarıyla verdi. 1994'te hukuk doktorasını Hagen Açıköğrenim Üniversitesi'nde Parti hukûku ve politik gençlik örgütleri (Das Parteienrecht und die politischen Jugendorganisationen) adlı tezle tamamladı. 1991'de avukat olarak çalışma izni aldı.

Westerwelle, 1980'den beri FDP'nin üyesiydi. Burada Genç Liberaller'in kurucularından sayılır. 1983'te bu örgütün başkanlığına seçildi ve bu görevi 1988'e kadar sürdürdü. O tarihten itibaren FDP'nin federal yönetim kurulu üyesiydi. 1993-1999 yıllarında ayrıca Bonn Bölge Derneği başkanıydı. Kendisine Hans-Dietrich Genscher'i örnek aldığını söylerdi.
1994-2001 yılları arasında Klaus Kinkel ve Wolfgang Gerhardt parti başkanlarıyken Hür Demokrat Parti'nin genel sekreterliğini yaptı. 2001 yılında bu partinin başkanlığına seçildi. 2005 yılı sonunda yapılan genel seçimlerin sonrasından 2013'e değin Federal Parlamento'da partisinin grup başkanlığını yürüttü.
4 Mayıs 2001'de Düsseldorf'ta Federal Parti Kongresince büyük çoğunlukla Wolfgang Gerhardt'ın ardılı olarak Hür Demokratlar'ın en genç federal başkanı oldu. Bundan sonra partinin bilhassa eğitim ve ekonomik politikasını konumlandırdı. Hedefi "CDU/CSU ve kırmızı-yeşilden bağımsız bir alternatif" ve iki halk partisine eşit uzaklıkta bir yol çizmekti. 2002'deki federal seçimlerde Hür Demokrat Parti'nin tarihteki ilk kançılar adayıydı. Onun ve Jürgen Möllemann'ın girişimiyle FDP, ilk kez koalisyon göze almadan bir seçim kampanyası başlattı. Seçimlerden sonra FDP'nin oy yüzdesi %1,2 artarak %7,4'e yükseldi.
2003'te Westerwelle oyların %79,8'ini alarak tekrar parti başkanı olarak onaylandı. 2005'teki federal parti kurultayında delegelerin %80,1'i, 2007'de %87,6'si ve 15 Mayıs 2009'da da %95,8, onu bu mevkîde onayladı. Onun başkanlığında 27 Eylül 2009'da FDP, oyların %14,6'sıyla bir federâl seçimde bugüne kadar en iyi sonucu elde etti.

8 Şubat 1996 Westerwelle, ayrılan milletvekili Heinz Lanfermann'ın yerine Alman Bundestag'ına girdi. 2 Temmuz 2005'te 49 geçerli oyun 48'iyle Bonn seçim bölgesi adaylığına seçildi ve birincil oyların yaklaşık %14'ünü aldı. 10 Temmuz 2005'te Gütersloh'da toplanan Kuzey Ren-Vestfalya Eyâlet Seçim Komisyonu, onu oyların %93,1'iyle seçim eyâlet listesinde bir numaraya yerleştirdi. 2005 Federal Seçimlerinde birincil oyların %8,7'sini, 2009 Federal Seçimlerindeyse birincil oyların %19,1'ini aldı.
2005 Federal Seçimlerinden sonra Wolfgang Gerhardt'la federal bölüngü (Bundestagsfraktion) başkanı olarak 2006 Mayıs'ında ardılı olmayı kararlaştırdı. Bu kararı federal bölüngü onayladıysa da Wolfgang Gerhardt'ın bu mevkîye seçilirken aldığı sonuca açık bir şekilde erişemedi. 1 Mayıs 2006'da bu mevkiye geçti.

Westerwelle'nin ana-babası da avukattı. Üç erkek kardeşi tek başına babası tarafından büyütüldü.
Hayat arkadaşı Michael Mronz, Alman Aachen'deki CHİO'nun yöneticisi olup eski tenis profesyoneli Alexander Mronz'un kardeşidir.
Westerwelle, Federal Almanya'da eşcinselliği bilinen ilk politikacıdır. 2001 yılında sevgilisinin adının eş ya da ikicinsellerin adını yayımlayan başvuru kitabı Out!'da basılmasını açık şekilde kabul etti. Klaus Wowereit ve Ole von Beust'ten sonra politik bütünlüğüne zarar vermeden cinsel yönelimini alenen haber veren üçüncü politikacı oluyor.

Westerwelle 20 Haziran 2014'te lösemiye yakalandığını ve Köln Üniversitesi Hastanesi'nde kemoterapi tedavisi görmeye başladığını açıkladı.
18 Mart 2016'da, 54 yaşında lösemi nedeniyle öldü.

Parti hukûku ve politik gençlik örgütleri (Das Parteienrecht und die politischen Jugendorganisationen). Baden-Baden, Nomos, 1994, ISBN 3-7890-3555-6.
Yayımcı olarak: Lütuf politikasından sorumluluk toplumuna (Von der Gefälligkeitspolitik zur Verantwortungsgesellschaft). Econ Tb., Düsseldorf/Münih, 1997, ISBN 3-612-26520-2.
Yeni toprak: Politik değişime giriş (Neuland: Einstieg in einen Politikwechsel. Econ, Münih, 1998, ISBN 3-430-19602-7.
Yeni toprak. Alman liberalizminin geleceği. (Neuland. Die Zukunft des deutschen Liberalismus. ECON Münih 1999, ISBN 3-612-26658-6.
Yayımcı olarak: Seçim kitabım (Mein Buch zur Wahl). Econ Tb., 2002, ISBN 3-548-75103-2.

2006 – Avrupa Zanaat Ödülü

Heidelberg Ruprecht Karl Üniversitesi (Almanca: Ruprecht-Karls-Universität Heidelberg), (Ruperto Carola) ya da kısa adıyla Heidelberg Üniversitesi, 1386'da Heidelberg'de kurulmuş, Almanya'nın en eski üniversitesi olmasının yanında; en ünlü ve prestijli üniversitelerinden biridir. Üniversitenin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanır. 16. yüzyılda hümanizmin merkezi haline gelmiştir. 19. yüzyıl sonrasında bağımsız düşünürlerin, demokratik düşüncenin ve ileri seviye bilimsel araştırmaların merkezi haline gelmiştir. Bu dönemde Amerikan üniversitelerinde yüksek lisans eğitimi veren okullarına rol modeli olmuştur.
2021 yılı itibarıyla 57 Nobel Ödülü sahibi Heidelberg şehriyle, 33'ü ise üniversiteyle bağlantılıdır. Modern bilimsel psikiyatri, psikofarmakoloji, deneysel psikoloji, psikiyatri genetiği, matematiksel istatistik, çevre fiziği ve modern sosyoloji Heidelberg öğrencileri veya öğretim üyeleri tarafından bilimsel disiplinler olarak tanıtıldı. Her yıl yaklaşık 1.000 doktora tamamlanır ve doktora öğrencilerinin üçte birinden fazlası yurt dışından gelir. Yaklaşık 130 ülkeden gelen uluslararası öğrenciler tüm öğrenci kitlesinin yüzde 20'sinden fazlasını oluşturur.
2022/23 kış döneminde yaklaşık 30.000 öğrenci üniversiteye kaydoldu ve 550 profesör ders verdi. Üniversite binaları çoğunlukla Heidelberg'in eski kenti, Bergheim bölgesi ve Neuenheimer Feld'e yayılmıştır. Birisi Heidelberg Üniversite Hastanesi'nde ve diğeri Mannheim Üniversite Hastanesi'nde olmak üzere iki tıp fakültesinin varlığı Heidelberg Üniversitenin bir özelliğidir.

Üniversite, 1933 ile 1945 yılları arasındaki Nazi döneminde bünyesindeki önemli bilim adamlarını yitirerek kan kaybetmiş, II. Dünya Savaşı sonrasında toparlanmıştır.
Heidelberg Üniversitesi, tarihi boyunca birçok Nobel Ödülüne ev sahipliği yapmış olması ile de ön plana çıkmaktadır. Nobel Ödülü almış 55 kişi bu üniversite ile ilişkilidir. Nobel Ödülünü Heidelberg Üniversitesinde görevli iken alan bilim adamlarına bakıldığı zaman ise 4 tane fizyoloji ve tıp alanında, 5 tane kimya alanında ve 3 tane de fizik alanında olmak üzere toplamda 12 Nobel Ödülü Heidelberg Üniversitesi bünyesindeki bilim adamlarına verilmiştir. Bu bilim insanları şunlardır:
1. Nobel - Fizyoloji ve Tıp: 

Albrecht Kossel
Otto Meyerhof
Bert Sakmann
Harald zur Hauser
2. Nobel - Kimya: 

Carl Bosch
Friedrich Bergius
Richard Kuhn
Karl Ziegler
Georg Wittig
3. Nobel - Fizik: 

Philipp Lenard
Walther Bothe
Hans Jensen
Ayrıca son derece prestijli bilim ödüllerinden Leibniz Ödülü de en az 18 bilim insanıyla Heidelberg Üniversitesi'nde bulunmaktadır. Aslında Heidelberg Üniversitesi mezunları ve fakültesi gerek Almanya'da gerekse dünya çapında kendi alanında birçok önemli işlere imza atmış bilim insanı felsefeci, sanatçı, siyasetçi, düşünür, şair ve liderlerden oluşmaktadır. Felsefecilerden Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Karl Jaspers, Edmund Montgomery, Hans-Georg Gadamer ve Jürgen Habermas'ın yanı sıra Hermann von Helmholtz, Robert Wilhelm Bunsen, Gustav Robert Kirchhoff ve modern psikiyatrinin kurucularından Emil Kraepelin, modern sosyolojinin kurucularından Max Weber bu üniversitede profesörlük yapmışlardır.

Bugün üniversite mekânsal olarak bölünmüştür: doğa bilimleri, spor bilimleri ve tıbbın çoğu bölümleri Neuenheimer Feld'dedir. Beşeri bilimler ve hukuk bölümlerinin çoğu, rektörlük ve üniversite yönetimi gibi Heidelberg'in eski kentindedir. Ekonomi ve sosyal bilimler, 2009 baharından beri yeni kurulan Bergheim kampüsündedir. Nisan 2019'da CATS (Asya ve Kültürlerarası Çalışmalar Merkezi) da daha önce üniversite hastanesinin olan yenilenmiş binalara taşındı.

Heidelberg yaklaşık 140.000 nüfuslu bir şehir. Heidelberg, Mannheim, Ludwigshafen gibi komşu şehirleri ve çevredeki birkaç küçük kasabayı kapsayan, yaklaşık 2,4 milyon insanın yaşadığı Avrupa metropol alanı olan Ren Neckar Üçgeni'ndedir.
Heidelberg, romantizm'in beşiği olarak bilinir ve eski kenti ve kalesi, Almanya'nın en uğrak turistik yerleri arasındadır. Yaya bölgesi, çevre bölge ve ötesi için  alışveriş ve gece hayatının mıknatısıdır. Heidelberg, Frankfurt Uluslararası Havaalanı'ndan trenle yaklaşık 40 dakika uzaklıktadır.
Klasik Avrupa yükseköğrenim geleneğine uygun olarak üniversite Heidelberg şehrinin içine dağılmıştır. Heidelberg Üniversitesi'nin tesisleri genel anlamda iki bölüme ayrılmıştır. Sosyal ve beşeri bilimlere bağlı fakülte ve enstitüler 'alt stadt' yani eski şehir denilen bölgede tarihi Heidelberg şehir dokusu ile iç içedir. Üç büyük üniversite hastanesini de içeren fen fakülteleri ve tıp fakültesi, Heidelberg'in eteklerindeki Neuenheimer Feld'deki Yeni Kampüs'tedir.

Yeni Üniversite olarak adlandırılan yer, Eski Şehir Kampüsü'nün merkezi olarak kabul edilir. Yaya bölgesindeki Universitätsplatz (Üniversite Meydanı)'nda, Üniversite kütüphanesi'nin ve ana yönetim binalarının hemen yakınındadır.
Yeni Üniversite resmi olarak 1931'de açılmıştır. Heidelberg Üniversitesi mezunu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin eski Almanya Büyükelçisi Jacob Gould Schurman'ın bağış toplama kampanyası doğrultusunda, kuruluşu büyük ölçüde zengin Amerikalı ailelerin bağışlarıyla finanse edilmiştir. Yeni toplantı salonuna, en büyük konferans salonlarına ve çoğunlukla beşeri ve sosyal bilimler fakülteleri tarafından kullanılan birkaç küçük seminer odasına ev sahipliği yapar. Beşeri ve sosyal bilimlerdeki eğitim büyük ölçüde şehrin antik kısmına yayılmış binalarda verilir ancak çoğu Üniversite Meydanı'na on dakikadan daha az yürüme mesafesindedir. Fakülte öğrenciler için kapsamlı kütüphaneler ve çalışma alanları vardır. Seminerler ve dersler genellikle fakülte binalarında yapılır.

1960'larda üniversite, Neuenheim şehir bölgesinin yakınında Neuenheimer Feld adında yeni bir kampüs inşa etmeye başladı. Bugün bu kampüs üniversitenin en büyük bölümü ve Almanya'daki doğa bilimleri ve yaşam bilimleri için en büyük kampüstür. Hemen hemen tüm fen fakülteleri ve enstitüleri, tıp fakültesi, Heidelberg Üniversite Hastanesi ve Üniversite Kütüphanesi'nin bilim dalı Yeni Kampüs'tedir. Üniversite yurtlarının ve spor tesislerinin çoğu da buradadır.
Alman Kanser Araştırma Merkezi ve Max-Planck Enstitüleri'nden ikisi gibi birçok bağımsız araştırma enstitüsü buraya yerleşmiştir. Yeni Kampüs aynı zamanda birçok biyomedikal yan şirketin de merkezidir.
Şehrin eski kısmına tramvay ve otobüsle yaklaşık 10 dakikada ulaşılabilir. Neuenheimer Feld kampüsünde öğretim üyeleri ve öğrenci araçlarının uzun süreli ve kısa süreli park edilmesinin yanı sıra çeşitli üniversite hastanelerinin ziyaretçileri ve hastaları için geniş otopark alanları vardır. Fizik ve Astronomi Fakültesi her iki kampüste de değil, Eski Kent'ten Neckar Nehri ile ayrılmış ve Yeni Kampüs'ten yaklaşık 2 km (1,2 mi) uzaklıkta bulunan Filozoflar Yolu üzerindedir. Ayrıca Königstuhl dağı'nda gözlemevi tesisleri de vardır.
Üniversitenin Neuenheimer Feld'de bir botanik bahçesi vardır.

Bergheim Kampüsü, Heidelberg-Bergheim'in şehir içi banliyösündeki eski Ludolf Krehl kliniğindedir (adını Ludolf von Krehl'den almıştır). Mart 2009'dan bu yana, daha önce Eski Şehir kampüsünde bulunan ekonomi, siyaset bilimi ve sosyoloji enstitülerine (birlikte Heidelberg Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi) ev sahipliği yapar. Bergheim kampüsünde bir amfi, çeşitli seminer odaları, en modern üniversite kütüphaneleri ve bir de kafe (diğer kampüslerdeki tam donanımlı kafeterya yerine) vardır.
Bergheim Kampüsü, 2019'dan bu yana Heidelberg Üniversitesi'nin Asya ve Kültürlerarası Çalışmalar Merkezi'nin de yeri oldu.

Üniversite Kütüphanesi üniversitenin ana kütüphanesidir. Fakülte ve enstitülere hizmet veren şube kütüphaneleriyle birlikte yaklaşık 6,2 milyon basılı ciltten oluşan bütünleşik üniversite kütüphane sistemini oluşturur. Üniversite Kütüphanesi'nin mevcutları 1934'te bir milyonu aştı. Bugün, yaklaşık 3,2 milyon kitap, mikrofilm ve video kaset gibi yaklaşık 500.000 diğer medyanın yanı sıra 6.000 basılı bilimsel süreli yayından oluşmaktadır. Ayrıca 6.900 el yazması, 1.800 inkanubula, 110.500 imza ve eski harita, resim ve fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon bulunmaktadır. Ayrıca 38 kütüphane şubesine 3,0 milyon basılı kitap daha eklenir. 2022 yılında 43.600 aktif kullanıcı 746.000 kitaba erişti. Ek olarak Üniversite Kütüphanesi, aralarında 152.000 bilimsel e-dergi'nin de bulunduğu çok çeşitli çevrimiçi kaynaklar sağlar.
Bugünkü Üniversite Kütüphanesinin kökenleri üniversitenin kurulduğu yıl olan 1386 yılına dayanır. Yeni üniversitenin çevresinde, sanat fakültesi kütüphaneleri, üç yüksek fakülte (ilahiyat, hukuk, tıp) ve üniversite kütüphanesi büyüdü. Heiliggeistkirche'de bulunan bir kayıt kutusunun 1388 yılında rektör Inghen'li Marsilius aracılığıyla satın alınması, kütüphanenin gelişimine temel olarak katkıda bulundu. 16. yüzyılda, Palatine Seçmeni Otto Henry, üniversitenin kuruluşundan bu yana biriken çeşitli kitap koleksiyonlarını Heidelberg Kalesi'ndeki prens kütüphanesiyle birleştirerek Bibliotheca Palatina'yı oluşturdu ve bunları Heiliggeistkirche'deki galerilerde herkesin erişimine açtı. Bu koleksiyonlar arasında Fugger'ların (Augsburg, Yaşlı Ulrich Fugger) miras kalan kayıtları özellikle önemliydi. Günümüzde büyük bir üne sahip olan kütüphane kaynaklarının çoğunluğu Otuz Yıl Savaşları sırasında yağmalandı, Roma'ya nakledildi ve 1622'de muzaffer Bavyera Elektörü I. Maximilian tarafından Papa XV. Gregory'ye hediye edildi. 1804'teki laikleşmeden sonra, Salem ve Petershausen manastırlarının varlıkları, 19. yüzyılda kütüphane koleksiyonunun yeniden inşasının temelini oluşturdu. 1816'da Bibliotheca Palatina'daki 847 Almanca el yazması Heidelberg'e geri döndü. Değişimin parçası olarak, 1888'de Paris'teki Kraliyet Kütüphanesi'nde bulunan Codex Manesse onu takip etti. Karl Zangemeister (1837–1902), 1912'de üniversite kütüphanesinin ilk tam zamanlı başkanı oldu. Mimar Joseph Durum'un özel kütüphane binası, zengin süslemeli, dört kanatlı kırmızı kumtaşı yapısı 1901'den 1905'e kadar inşa edildi. 1978'de Neuenheimer Feld'de doğa bilimleri ve tıp enstitüler

Heinrich Brüning (d. 26 Kasım 1885, Münster, Almanya - ö. 30 Mart 1970, Norwich, Vermont, ABD), Adolf Hitler'in iktidara gelişinden kısa süre önce, Mart 1930 - Mayıs 1932 arasında Şansölye ve Dışişleri Bakanı olan Alman politikacı. Ülkenin ekonomik sorunlarını çözmeyi başaramamış, Reichstag'ı (Parlamento) görmezlikten gelerek ve ülkeyi başkanlık kararnameleri ile yöneterek nasyonal sosyalist yönetime doğru gidişi hızlandırmıştır.

Katolik olan Brüning, muvazzaf subay olarak katıldığı I. Dünya Savaşı'ndan sonra Hristiyan sendikalarında yöneticilik yaptı.1924'ten sonra Katolik Merkez Partisi'nin Reichstag'daki grubunda yer aldı, Reichstag'da ekonomi ve maliye uzmanı olarak tanındı. 1929'da partinin önderi konumuna geldi.
Sosyal Demokrat Hermann Müller'in koalisyon hükûmeti düşünce, Brüning 28 Mart 1930'da Reichstag'da çoğunluğa dayanmayan, daha tutucu bir kabine oluşturdu. Ağır bir ekonomik çöküntünün gerekli kıldığı doğrultuda, vergilerin artırılması, kamu harcamalarının azaltılması, yabancı tarım ürünlerine yüksek güümrük duvarları uygulanması, ücretler ve işsizlik sigortası ödentilerinde kesinti yapılması ve Versailles Antlaşması (1919) ile Almanya'ya yüklenen savaş borçlarının ödenmesi yönünde bir politika izledi.
16 Temmuz 1930'da tasarılarının büyük bölümü Reichstag'dan geri dönünce Brüning, anayasanın 48. maddesine dayanarak ülkeyi olağanüstü başkanlık kararnameleri ile yönetmeye başladı. Bu davranışı ile, Weimar Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri yürütmenin sorumluluğu ilkesi ilk kez çiğnenmiş oluyordu. Brüning, Eylül 1930'da yenilenen seçimlerden sonra komünist ve daha önemlisi Nazi ağırlığının önemli ölçüde arttığı Reichstag'ı da feshetti. Bu sağa kayışı pekiştirmek için daha milliyetçi bir dış politika izlemeye başladı.
Ekim 1931'de şansölyeliğin yanı sıra dışişleri bakanlığını da üzerine aldı. 1932 ilkbaharında Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un yeniden seçilmesini sağladı. Bu sırada, başkanın ölümünden sonra bir meşruti monarşi kurulmasını tasarlamış olmalıydı. Ama bu tasarılarından hiçbir sonuç çıkmadı. 30 Mayıs 1932'de Hindenburg'un çevresindekilerin entrikaları sonucunda istifa etmek zorunda kaldı. Tasfiye edilmesinin öncelikli nedeni, Elbe Nehrinin doğusunda iflas eden bazı büyük toprak mülklerini dağıtma tasarısıydı. Kendisi de doğulu bir toprak sahibi olan Hindenburg bu planı bir tür Bolşeviklik sayarak Brüning'i istifaya zorladı. Brüning bundan sonra bir daha siyasete dönmedi.
Heinrich Brüning'in tutuklanmak üzere olduğu ihbar edilince 1934 yılında Almanya'dan kaçtı. 1939 yılında Harvard Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü oldu. Hitler'in savaş planları ve daha sonra Sovyetlerin genişlemesi konusu hakkında Amerikan halkını uyardı.
II. Dünya Savaşı bittikten sonra, 1951'de Almanya'ya geri döndü. Batı Almanya'da Köln'e yerleşti. 1953 yılında emekli olana kadar Köln Üniversitesi'nde ders verdi. Konrad Adenauer'in siyasete duyduğu rahatsızlığı arasında 1955 yılında ABD'ye döndü.
Heinrich Brüning'in anılarının son derece tartışmalı içeriği nedeniyle 1970'te ölümünden sonrasına kadar yayınlanmadı. Anılarının Parçaları tarihsel kayıtlarına dayanarak değil, güvenilmez olduğu düşünülür.
ABD'nin Vermont, Norwich kentinde 30 Mart 1970'te öldü ve memleketi Münster'de gömüldü.

Helmut Josef Michael Kohl (d. 3 Nisan 1930, Ludwigshafen-Almanya - ö. 16 Haziran 2017, Ludwigshafen), Alman siyasetçi ve devlet adamı. 1982 ile 1998 arasında (1982-1990 arasında Batı Almanya), Almanya şansölyesi, 1973 ile 1998 arasında Hristiyan Demokrat Birliği'nin (CDU) lideri.
16 yıl şansölyelik yapan Kohl, Otto von Bismarck'tan sonra en uzun süre bu görevde kalan kişidir. Almanya'nın yeniden birleşmesi ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile birlikte Avrupa Birliği'nin kuruluş belgesi olan Maastricht Anlaşması'nın mimarlarından biridir.

Kohl'un ailesi muhafazakâr ve Roma Katoliği'ydi ve 1933 öncesinde ve sonrasında Katolik Merkez Partisine sadık kaldılar. Kohl'un, genç bir asker olarak savaşa katılmış olan ağabeyi Walter (1926–1944) savaş sırasında Kasım 1944'ün sonlarında Haltern'de (Recklinghausen bölgesi) alçaktan uçan bir saldırıda öldürüldü. On yaşında olan Kohl, Almanya'daki herhangi bir çocukta olduğu gibi, Hitler Gençliğinin bir bölümü olan Deutsches Jungvolk'a katılmak zorunda kaldı. 20 Nisan 1945'te Adolf Hitler'in doğum gününde 15 yaşında olan Kohl, savaşın bitmesinden sadece günler önce Berchtesgaden'de lider Artur Axmann tarafından Hitler Gençliğine alındı. Kohl, 1945'te askerlik hizmeti için hazırlandı; ancak çok genç olduğu için savaşmadı ve bunu daha sonra "geç doğumun lütfu" (Almanca: Gnade der späten Geburt) olarak nitelendirdi.
Harpten sonra siyasetle ilgilenmeye başladı. 1947'de Junge Union'ın (CDU'nun gençlik örgütü) Ludwigshafen am Rhein şubesine kaydoldu. Heidelberg Üniversitesinde yaptığı siyasal bilimler doktorasını 1958'de tamamladı. Ertesi sene Renanya-Palatina eyalet meclisine, 1969'da ise aynı eyaletin şansölyeliğine seçildi. Aynı yıl CDU'nun genel başkan yardımcılığına, 1973'te ise genel başkanı oldu.
Kohl'un, CDU ve Franz Josef Strauss önderliğindeki Hristiyan Sosyal Birlik'in (CSU) şansölye adayı olduğu 1976 genel seçimlerinde önemli, ancak sosyalist-liberal koalisyon hükûmetini düşürmeye yetmeyen bir başarı elde etti. Seçimleri kazanan Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ile Hür Demokrat Parti (FDP) arasında bir koalisyon hükûmeti kuruldu.
Kohl 1980 genel seçimlerinde CSU başkanı Strauss'un, CDU-CSU koalisyonunun şansölye adayı olmasını kabul etti, ama bu seçimler de büyük farkla kaybedildi. Strauss'un başarısızlığı Kohl'ün yükselişini kolaylaştırdı.

SPD lideri Helmut Schmidt'in izlediği politikalar konusunda doğan anlaşmazlıklar, FDP'li birçok parlamento üyesinin seçimlerden iki yıl sonra hükûmetten desteklerini çekmesine neden oldu. CDU ile CSU ile FDP'li milletvekilleri arasında kurulan ittifak sonucu 1 Ekim 1982'de güvensizlik oyu verilerek düşürülen Schmidt'in yerine, Kohl aynı gün CDU-CSU-FDP milletvekillerinin oylarıyla şansölye oldu.

CDU-CSU-FDP koalisyonu ve Kohl 6 Mart 1983 genel seçimlerini kolaylıkla kazandı. Hristiyan Demokratların oy oranının artması Kohl'un yerini sağlamlaştırdı. CSU ve FDP ile yeni bir koalisyon kurdu. Kohl şansölyeliği sırasında ülkesinin Batı ile olan ilişkilerini güçlendirmeye ve piyasa ekonomisini yerleştirmeye çalıştı. Seçim öncesi en büyük tartışmalardan biri NATO'nun Batı Almanya dahil Batı Avrupa'ya Cruise ve Pershing-2 adlı nükleer başlıklı orta-uzun menzilli füzelerin yerleştirme planı oldu. Kohl de, ısrarlı biçimde füzelerin Almanya'ya konumlandırılmasını savundu. 1984'te İsrail'e yaptığı ziyarette, İsrail Parlamentosu'nda konuşma yapan ilk savaş sonrası kuşaktan Alman Şansölyesi oldu.
Eylül 1984'te, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand ile, I. Dünya Savaşı sırasında Alman ve Fransız kuvvetleri arasında sert çarpışmaların yaşandığı Verdun'da buluştu. Ölenleri anarken el ele verdikleri görüntü Alman-Fransız ulaşmasının simgesi oldu. Mitterand ile Kohl arasındaki yakın siyasi ilişki Avrupa entegrasyonunun oluşmasında motor işlevi gördü. Ocak 1988'de Paris'te François Mitterand ile bir savunma ve işbirliği anlaşması imzaladı.
Kohl hükûmeti, iç politikada hükûmet harcamalarının kısıtlanmasına, dış politikada ise, NATO içinde daha etkili bir rol oynanmasına dayanan merkez sağ bir politik yol izledi. 1985 Mayıs'ında Amerika Birleşik Devletleri başkanı Ronald Reagan ile birlikte Adolf Hitler'in SS subaylarının mezarlarının bulunduğu Bitburg Askeri Mezarlığı'nı ziyareti tepkiyle karşılandı.
25 Ocak 1987 genel seçimlerinde CDU-CSU koalisyonu tarihinin en düşük oy oranını aldıysa da, Kohl bir defa daha başbakan seçilmeyi başardı.
Doğu Almanya (Alman Demokratik Cumhuriyeti) ve Batı Almanya arasındaki ilişkileri yumuşatmayı amaçlayan Ostpolitik Kohl döneminde de sürdürüldü. 1987'de Doğu Almanya lideri Erich Honecker'le bir araya geldi. Bu ziyaret aynı zamanda bir Doğu Alman liderinin Batı Almanya'ya yaptığı ilk ziyaretti. Ama bu ziyaret sırasında yapılan görüşmelerden önemli bir sonuç alınamadı.

1989-90'da Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa üzerindeki denetiminin sona ermesiyle birlikte, Kohl, Batı ve Doğu Almanya'nın en kısa sürede birleşmesini savunanların en önünde yer aldı. Berlin Duvarı'nın yıkılması ve hemen akabinde Doğu Alman rejiminin çökmesiyle ortaya çıkan Doğu Almanya konusu Kohl'ün şansölyeliğinin dönüm noktası oldu. Mayıs 1990'da imzalanan bir antlaşmayla iki Almanya arasında sağalanan para birliği haziran ayında meclislerde onaylanarak 1 Temmuz 1990'da yürürlüğe girdi. Ekonomide olduğu gibi vergi, sosyal güvenlik, çalışma yaşamı ve bankacılık yasaları alanlarında da Batı Alman sistemi bütün ülkeyi kapsar duruma geldi. Ancak Almanya'nın birleşmesi önünde hala iki büyük engel vardı; askeri ittifak ve Almanya-Polonya sınırı. 16-17 Temmuz 1990'da Moskova'da bir araya gelen Helmut Kohl ile Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov Birleşik Almanya'nın NATO üyeliği konusunda anlaştılar; anlaşma Doğu Almanya'daki Sovyet birliklerinin çekilmesine ve Alman ordusunun küçülmesine ilişkin hükümler de içeriyordu. Ertesi gün iki Almanya'nın, dört müttefik gücün (ABD, SSCB, Britanya ve Fransa) ve Polonya'nın temsilcileri var olan Polonya sınırlarının korunması konusunda anlaşmaya vardılar. İki Alman devletinin birleşmesinin siyasi ve toplumsal koşullarını belirleyen antlaşma 31 Ağustos 1990'da imzalandı. 12 Eylül tarihinde Müttefikler iki Alman devletinin temsilcileriyle bir antlaşma imzalayarak bütün işgal haklarını ve sorumluluklarını bıraktılar; böylece birleşik Almanya'nın tam egemenliğini tanıdılar.
2 Ekim'i 3 Ekim'e bağlayan geceyarısı Doğu ile Batı Almanya'nın birleşmesi sonucunda Helmut Kohl, Birleşik Almanya'nın ilk şansölyesi oldu. Aynı yılın aralık ayında, Weimar Cumhuriyeti'nden beri, yaklaşık 60 yıl aradan sonra bütün Almanya'da düzenlenen ilk serbest genel seçimleri de Hristiyan Sosyal Birliği ve Kohl'ün lideri olduğu CDU ittifakı kazandı.
1994 seçimlerini, "uluslararası siyasette söz sahibi devlet adamı" unvanını iyi kullanan Kohl kazandı. Kohl'ün 1994 seçimlerini kazanmasına rağmen, Bundesrat'ta çoğunluğu elde eden SPD Kohl'ün iktidarını kısıtladı. 1990'dan sonraki şansölyelik döneminde daha çok dış politikada başarılı olan Kohl, Avrupa Merkez Bankası merkezinin Frankfurt'a getirilmesini sağladı.
1990'ların sonlarına gelirken artan işsizlik yüzünden desteği azalan Kohl, 1998 seçimlerinde rakibi Gerhard Schröder'e karşı ağır bir yenilgi aldı. 27 Ekim 1998'de başbakanlıktan ve aynı yıl içinde CDU liderliğinden ayrılan Kohl'ün Bundestag'daki üyeliği 2002'ye kadar devam etti.

Siyasetten ayrıldıktan sonra 1999'da patlak veren CDU'ya yapılan para bağışı skandalıyla uğraşmak zorunda kaldı. 1999 yılı sonunda CDU'nun gizli hesaplarıyla ilgili dokuz sayfalık bir belgenin kamuoyuna açıklanmasıyla ortaya çıkan "gizli hesap" skandalında, Kohl 1993-98 arasında 2 milyon mark tutarındaki bağışı kayıtlara geçirmeden CDU'nun Doğu Almanya'daki faaliyetinde kullandığını itiraf etti. Ancak tüm baskılara rağmen bağış yapanların isimlerini açıklamadı ve CDU'nun "onursal başkanlığı"ndan istifa etti. Skandal nedeniyle CDU lideri Wolfgang Schäuble de görevinden istifa etti.
2007 yılında önce sağ dizine ardında sol dizine protez takılması için ameliyat olan Kohl, tüm rehabilitasyon çabalarına rağmen bacaklarının 170 kg ağırlığındaki bedenini taşıyamaması nedeniyle tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürmeye başladı.
Temmuz 2013'te, Spiegel Online'in, gizliliği kaldırılan Britanya Millî Arşivi'nde kamuoyunun bilgisine sunulan istihbarat belgesine dayandırarak verdiği haberde, Kohl'ün 1982'de Britanya Başbakanı Margaret Thatcher ile yaptığı görüşmede "Gelecek 4 yılda Türklerin sayısının yüzde 50 azaltmak zorunluluk hale gelecek. Ancak bunu kamuoyunda açıkça ifade etmemek gerekir" dediği belirtildi.
Belgelerde Kohl'ün aynı dönemde Almanya'da çalışmakta olan İtalyan, Güney Asyalı ve Portekizli misafir işçilerden hiçbir rahatsızlık duymadığı, buna karşılık Türk işçileri en çabuk şekilde Türkiye'ye geri göndermek istediği görülüyor. Britanya istihbarat belgelerine göre, "Almanya 11 milyon Doğu Avrupalı'yı entegre etti" diyen Kohl'ün, meslektaşı Thatcher'a, "Ancak Türkler bambaşka bir kültürden geliyor" dediği vurgulandı. Thatcher tutanaklarına göre Helmut Kohl'ün Türklerin yarısını Almanya'dan göndermek için parayı araç olarak kullanmak istediği ve bunun için yüklü tazminat ödemesi yapmayı planladığı deşifre edildi. Belgelerin açıklanmasından kısa süre sonra Helmut Kohl'ün bürosundan yapılan açıklamada belgelerdeki sözlerin doğru olduğu vurgulandı.

1960'ta Hannelore Renner'le yaptığı evlilikten iki oğlu oldu. 2001 yılında oğullarından Peter Kohl, Türk asıllı Elif Sözen'le evlendi. Aynı yıl, 1993 yılında penisilin tedavisi sonrası ışık alerjisine yakalanan karısı Hannelore Renner intihar ederek yaşamına son verdi. 2008 yılında dört yıldır beraber yaşadığı kendisinden 43 yaş küçük  ekonomist Maike Richter ile evlendi.

Helmut Schmidt (d. 23 Aralık 1918, Hamburg - ö. 10 Kasım 2015, Hamburg), 1974-1982 yılları arası Batı Almanya Şansölyesi olarak görev yapmış bir Alman Sosyal Demokrat politikacı.
Helmut Schmidt savaştan önce Hitler Gençliği organizasyonunda bir grup lideri idi. II. Dünya Savaşı sırasında askere alındı ve Bremen yakınındaki Vegesack'de bir uçaksavar bataryasında hizmet vermeye başlamıştır. Leningrad Kuşatması da dahil olmak üzere Doğu Cephesi'nde kısa süreli hizmetini tamamladıktan sonra Reichsluftfahrtministerium'da (Sivil Havacılık Bakanlığı) bir eğitmen ve danışman olarak çalışmak üzere 1942 yılında Almanya'ya geri döndü. Savaşın sonlarına doğru, Aralık 1944 yılından itibaren, Batı Cephesi'nde Flakartillery'de bir Oberleutnant (Üsteğmen) olarak görev yaptı. Üstün başarılar nedeniyle Demir Haç madalyasını kazanmıştır. Nisan 1945'te İngilizler tarafından esir alındıktan sonra 31 Ağustos 1945 tarihinde serbest bırakıldı.
1942'de çocukluğundan beri arkadaş olduğu öğretmen eşi Loki Glaser ile evlendi. Hamburg'da İktisat okumaya başladı ve üniversiteyi 1949 yılında ekonomi uzmanı olarak bitirdi.
1980'de kaybetmesine rağmen CDU-CSU'nun koalisyon olması ve bu etkenle CDU'nun milletvekili ve oy sayısı düştüğü için birinci sayılmış ve görev ona verilmiştir. Hükûmeti kurmuş ancak sonradan Hristiyan Demokrat Birliği (CDU), Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) ve Hür Demokrat Parti (FDP) ittifak kurup hükûmeti güvensizlik oyuyla 1982'de düşürünce, yerine CDU'nun başkanı Helmut Kohl şansölyeliğe atanmıştır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olma ihtimaline olumlu bakmamıştır. Türkiye için "Türkiye'ye adaylık statüsü verilmesi hatadır. Hatta Sevr Anlaşması'nın imzalanmış olmasına karşın Türkiye'nin bölünmemiş olması da bir hatadır" ve "AB'nin geleceğinde ne olursa olsun AB içinde Türkiye'nin yeri yoktur, 70 milyon Türk'ü Avrupa içinde dolaştıramayız... Adaylık statüsü verilmesi baştan beri hatadır" ifadelerini kullanmıştır.
Göçmenler ve Uyum
2004'te Hamburger Abendblatt gazetesine verdiği demeçte '60'lı yılların başında yabancı kültürlerden işçileri ülkeye getirmek bir hataydı' ifadelerini kullanmıştır. İşçi alımının durdurulup aile birleşiminin devam ettiği yıllarda da bu kadar çok yabancıyı ülkeye getirmek bir hataydı demiştir. 2005'te 'göçle aldığımız tamamen farklı kültürel dünyalardan insanlardı' demiştir. Yine Focus dergisine verdiği demeçte 7 Milyon göçmenin hatalı bir gelişim olduğunu söylemektedir. Doğu Anadolu'dan ya da siyah Afrika'dan alınan göçün demografik problemleri çözmediğini yeni problemler yarattığını belirtmiştir. Almanya'da Müslümanların sayısını artırmak isteyenlerin ülke barışının tehlikeye atılması riskini göze aldığını belirtmiştir.
10 Kasım 2015 tarihinde Hamburg'da öldü.

Horst Köhler (22 Şubat 1943, Skierbieszów - 1 Şubat 2025, Berlin), Alman siyasetçi. 1 Temmuz 2004 tarihinde Federal Almanya Cumhurbaşkanı seçilmeden önce, 1 Mayıs 2000 - 4 Mart 2004 tarihleri arasında IMF başkanlığı görevini yürütmekteydi.
Horst Köhler, Polonya'nın o zamanki adı Heidenstein olan Skierbieszów köyünde doğdu. 8 çocuklu çiftçi bir ailenin yedinci çocuğudur. Babası Eduard Köhler ve annesi Elisabeth Köhler (Bernhard), uzun süre Alman göçmenlerin 1814 yılında yerleşmeye başladığı, Romanya'nın güneyinde ve Moldavya'nın 30 km kuzeyinde bulunan Besarabya bölgesinin 1865'te kurulan Ryschkanowka köyünde yaşadılar. 1940 yılında bölge, Hitler-Stalin Anlaşması sonucu Sovyetler Birliği'ne dahil oldu ve Sovyet Ordusu tarafından işgal edildi. Besarabya'nın Alman asıllı nüfusunun büyük bölümü olan yaklaşık 93.000 kişi, köyün 400 sakini de dahil, tekrar Almanya'ya göç etmek zorunda kaldı. Köhler ailesi 2 seneyi kamplarda geçirdikten sonra 1942 yılında Polonya'ya, Lublin voyvodalığının Zamość bölgesine taşındı. Alman ordusunun işgalinden sonra yerli nüfusu zorla boşaltılan ve adı Heidenstein olarak değiştirilen Skierbieszów köyüne yerleştiler. Orada 1943 yılında Horst Köhler doğdu.

1944 yılında Horst 1 yaşına geldiğinde annesi ve 3 kardeşi ile birlikte, partizanların artan saldırılardan korunmak için Warthegau bölgesine bir kampa gönderildiler. Horst Köhler'in babası ise çiftçilik yapan tüm erkekler gibi köyde kaldı. 1945 yılında Kızıl Ordu sınırı geçerek onların bulunduğu bölgeyi tehdit edince, diğer milyonlarca Alman gibi Köhler ailesi de batıya doğru kaçmaya başladı. Kaçışları Saksonya eyaletinde Leipzig kenti yakınlarındaki Markkleeberg-Zöbigker kasabasında noktalandı. Köhler ailesi burada çiftçilik hayatını yeniden kurdu. 1953 yılında sosyalistler çiftçiliği ve ziraati tehdit etmeye başlayınca Köhler ailesi Doğu Almanya'yı terk etmek zorunda kaldı. Kaçış yeri bu sefer Batı Almanya'nın Berlin kentiydi. 1957 yılına kadar Köhler ailesi Baden-Württemberg eyaletinde Stuttgart yakınlarındaki Backnang kasabasında bir sığınma kampında yaşadılar.
Son olarak aile Ludwigsburg'a taşınarak orada kalmaya karar verdi. Köhler 1963 yılında liseyi burada bitirdi. Horst Köhler çocukluğunda izciydi. Dini ve politik görüşleri konusunda objektif bir düşünce tarzı vardı. İnsanların milliyetlerinden ve dinlerinden dolayı eleştirilmesine karşıydı. Herkes onu Daniel lakabı ile çağırıyordu. Kendisi ile yapılan bir röportajda kendisini ilticacı olarak görmediğini ve burayı vatan kabul ettiğini söylemişti.

Horst Köhler, 1960 yılında 2 yıllık askerlik yapmak üzere Baden-Württemberg eyaletinin Ellwangen şehrine gitti. Orada Tank Birliğinde çavuş olarak görev yaptı. Daha sonra Tübingen'de bulunan Eberhard Karls Üniversitesi'ne kaydoldu. 1969 yılında Ekonomi ve Politik Bilimler bölümünü bitirdi. 1969 ile 1976 yılları arasında Tübingen'de bulunan Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü'nde çalıştı. 1976 ile 1980 yılları arasında Alman Ekonomi Bakanlığı'nda çeşitli görevlerde bulundu. 1981 yılında Alman Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) partisine üye oldu. Aynı yıl Schleswig-Holstein eyaleti devlet bakanlığında dönemin başbakanı Gerhard Stoltenberg'ın emrinde çalışmaya başladı.
Mayıs 2004'te devlet başkanlığına seçildi. 1 Temmuz 2004 tarihinde göreve başladı ve 2009'da bu göreve tekrar seçildi. 22 Mayıs 2010 tarihinde Afganistan'daki güçlerle ilgili yaptığı açıklamaların ciddi derecede eleştirilmesi üzerine 9 gün sonra istifa etti.

Horst Köhler 1 Şubat 2025'te başkent Berlin'de 81 yaşında hayatını kaybetti.

Horst Köhler: Offen will ich sein und notfalls unbequem. Hoffmann und Campe Verlag, Hamburg 2004, ISBN 3-455-09477-5. Das Buch enthält die Niederschrift eines ausführlichen Interviews und gliedert sich in die Kapitel Werte und Motive, Jugend und Familie, Studium und Karriere, Begegnungen, Deutschlands Stärken, Deutschlands Schwächen, Deutschlands Rolle in der Welt und Amtsverständnis; im Anhang findet sich ein Lebenslauf, ein Bildquellenverzeichnis und ein Register.
Gerd Langguth: Horst Köhler. (Biografie). dtv, München 2007, ISBN 978-3-423-24589-0

Almanya devlet başkanları internet sitesi28 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Devlet başkanı olmasıyla ilgili Almanca yazı
Horst Köhler'in Almanca biyografisi23 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biyografisi IMF Org'da15 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ailevi geçmişiyle ilgili kaynaklardan biri10 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Horst Köhler'in resim arşivi14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Köhler hakkında önemli yazılar29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lorenz Wolf-Doettinchem: „Köhlers Welt“ – Stern.de-Artikel vom 9. März 20046 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
23. Mayıs 2004 (MP3) Köhler'in nutku6 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jerzy Karol Buzek (d. 3 Temmuz 1940), Polonyalı bir politikacı ve Polonya'dan Avrupa Parlamentosu Üyesi. 1997'den 2001'e kadar Polonya Başbakanı olarak görev yaptı, 2004'te Avrupa Parlamentosu'na seçildikten sonra 2009-2012 yılları arasında Avrupa Parlamentosu Başkanı olarak görev yaptı. Ludgarda Buzek ile evlidir ve Polonyalı aktris Agata Buzek'in babasıdır.
Jerzy Karol Buzek, 3 Temmuz 1940'ta Çekoslovakya'nın Smilovice kentinde (Nasyonal Sosyalist Alman işgali altında) Lutheran bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İkinci Polonya Cumhuriyeti'nde Polonya siyasetine katılan önde gelen Buzek ailesinde doğdu. Aile, Zaolzie'deki Polonya topluluğunun bir üyesiydi. Buzek'in babası mühendisti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ailesi Chorzów'a taşındı.

1963 yılında Jerzy Buzek, Silesian University of Technology'nin Mekanik-ve-Enerji Bölümü'nden kimya mühendisliği alanında uzmanlaşarak mezun oldu. Polonya Bilimler Akademisi Kimya Mühendisliği Enstitüsü'nde bilim insanı oldu. 1997'den beri teknik bilimler profesörüdür. Ayrıca Seul ve Dortmund'daki üniversitelerin fahri doktorudur.
1997'den 2001'e kadar Buzek, Polonya'nın koalisyon başbakanıydı. 1998'de Grzegorz Palka Ödülü'nün ilk sahibi oldu ve Avrupa Birliği İş Odaları Forumu tarafından Yılın Avrupalısı seçildi.
1998'de Polonya'nın etkili haftalık siyasi gazetesi Wprost tarafından 'Yılın Kişisi' seçildi. Ödülü 2009'da ikinci kez kazandı. Ödülü Avrupa Parlamentosu Başkanı olarak tekrar alırken, Polonya sınırlarının ötesindeki çalışmaları nedeniyle ödüle layık görülen ilk kişi olduğunu vurguladı.

Joachim Wilhelm Gauck (d. 24 Ocak 1940, Rostock), Alman politikacı, Protestan papaz ve Doğu Almanya'da eski anti-komünist insan hakları savunucusudur. 19 Şubat 2012 tarihinde, hükûmet partileri olan CDU, CSU, FDP, SPD ve Birlik 90/Yeşiller tarafından 2012 seçimlerinde Almanya Cumhurbaşkanı adayı olarak kabul edilmiştir. 18 Mart 2012 tarihi itibarıyla Almanya cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Denizci bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası deneyimli bir geminin kaptanı ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra Neptun Werft adlı gemi şirketinde müfettiş olarak çalışan seçkin bir deniz subayı (Deniz Yüzbaşı) idi. II. Dünya Savaşı'nın sonundaki Sovyet işgalinin ardından, komünistler Doğu Almanya'da iktidara geldiler ve Alman Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Ailesi Sovyet zulmünün kurbanı oldu. 1951 yılında, on bir yaşındayken, babası Sovyet işgal güçleri tarafından tutuklandı. Babası, Batı'dan bir mektubu almak için casusluk yaptığı gerekçesiyle Rus askeri mahkeme tarafından mahkûm edildi. Joachim Gauck'a göre, bir yıl sonra babası bedensel engelli oldu. Büyük ölçüde kötü muamele gördü. Sibirya'da bir Gulag'a gönderildi. Yaklaşık üç yıl boyunca, ailesi hâlâ hayatta olup olmadığı ya da ona ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Konrad Adenauer'in Moskova'ya ziyaretinin ardından, 1955 yılında babası serbest bırakıldı. Adenauer, Alman savaş esirleri ve sınır dışı edilen binlerce Alman sivilin serbest bırakılmasını müzakere etmiştir.
Rostock'da, Innerstädtisches Lisesi'nden Abitur ile mezun oldu. Siyasi faaliyetlerinin, babasının çektiği çilelerden esinlendiğini ve "anti-komünizm" düşüncesi ile büyüdüğünü belirtmiştir. Zaten Doğu Almanya'da okulda, anti-komünist olduğunu sır olarak sakladı ve inatla komünist gençlik hareketi ve Özgür Alman Gençlik hareketlerine katılmayı reddetti. Bir gazeteci olmak istedi ama komünist olmadığı için bu isteği mümkün olmadı. Onun yerine Mecklenburg Protestan kilisesinde ilahiyat okumayı ve bir papaz olmayı seçti. İlk amacı papaz olmak değildi, ancak ilahiyat çalışmaları ve felsefe öğrenimi için bir fırsat sunan kilise, Doğu Almanya'da komünist ideolojinin egemen olmadığı birkaç kurumdan biriydi. Yine de sonunda bir papaz oldu. Doğu Almanya'da bir papaz olarak görev yaptığı süre boyunca Stasi (gizli polis) tarafından gözlem altında tutuldu ve taciz edildi. Stasi, Gauck hakkında tuttuğu dosyada onu "iflah olmaz bir anti-komünist" ("unverbesserlicher Antikommunist") olarak nitelendirdi. Gauck, "dokuz yaşındayken, sosyalizmin adaletsiz bir sistem olduğunu biliyordum." ifadesini kullanmıştır.
1989 devrimleri sırasında, Sovyet destekli Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED) yönetiminin çöküşüne katkıda bulunarak, Doğu Almanya'da yeni muhalefet hareketinin kurucularından oldu. 1990 yılında Birlik 90/Yeşiller Partisi'nde tek ve özgürce seçilmiş Halk Meclisi üyesi olarak görev yaptı.
1990 yılında Stasi arşivlerinden sorumlu federal komiserliğe atandı ve bu görevini 2000 yılına kadar sürdürdü.
2003 yılında Gegen Vergessen (Unutmaya Karşı) Derneğinin başkanı oldu. 2001-2004 yılları arasında Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı Avrupa İzleme Merkezi Yönetim Kurulunda görev yaptı. 18 Mart 2012 tarihi itibarıyla Almanya cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Dr. Paul Joseph Goebbels (29 Ekim 1897, Rheydt (Mönchengladbach) - 1 Mayıs 1945, Berlin), 1933-1945 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı yapmış Alman politikacı ve Nazi Almanyası'nın ikinci şansölyesi. Adolf Hitler'in en yakın arkadaşlarından biri ve en sadık yandaşıydı. Kendisi coşkulu ve enerjik hitabet yeteneği, topluluk önünde konuşma becerisi, sert anti-semitik görüşleri ve kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğini kullanmadaki ustalığıyla bilinirdi. Hitler'in intihar ettiği 30 Nisan 1945 tarihinden, kendisinin intihar ettiği 1 Mayıs 1945 tarihine kadar Almanya Şansölyesi olarak görev yapmıştır.

Paul Joseph Goebbels, 29 Ekim 1897'de Almanya, Düsseldorf yakınlarındaki Mönchengladbach'ın güneyinde bir sanayi kasabası olan Rheydt'te doğdu. Her iki ebeveyni de mütevazı aile geçmişine sahip Roma Katolikleriydi. Babası Fritz bir Alman fabrika katibiydi; annesi Katharina Maria (evlilik öncesi soyadı Odenhausen) Hollanda'da Hollandalı ve Alman bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Goebbels'in beş kardeşi vardı. 1932'de Goebbels, anneannesinin Yahudi kökenli olduğu yönündeki söylentileri çürütmek için soy ağacının bir broşürünü yayınladı.
Çocukluk döneminde Goebbels, akciğerlerde uzun süreli iltihaplanma da dahil olmak üzere bazı hastalıklardan muzdaripti. Doğuştan bir deformite nedeniyle içe dönük, deforme bir sağ ayağı vardı. Sol ayağından daha kalın ve kısaydı. Gramer okuluna başlamadan hemen önce düzeltmek için başarısız bir operasyon geçirdi. Goebbels, kısaltılmış bacağı nedeniyle metal bir destek ve özel bir ayakkabı giydi ve gevşek bir şekilde yürüdü. Bu deformite nedeniyle I. Dünya Savaşı'nda askerlik hizmeti reddedildi.
Goebbels, 1917'de Abitur'u (üniversite giriş sınavı) tamamladığı bir Gymnasium'da eğitim gördü. Sınıfının en iyi öğrencisiydi ve ödül töreninde geleneksel konuşma şerefine layık görüldü. Ailesi başlangıçta onun bir Katolik rahip olmasını umuyordu ve Goebbels bunu ciddiye aldı. Albertus Magnus Society'nin bursuyla Bonn, Würzburg, Freiburg ve Münih üniversitelerinde edebiyat ve tarih okudu. Bu sırada Goebbels kiliseden uzaklaşmaya başlamıştı.

Heidelberg Üniversitesi'nde Goebbels, doktora tezini 19. yüzyılda küçük bir romantik oyun yazarı olan Wilhelm von Schütz üzerine yazdı. Tezini edebiyat tarihçisi Friedrich Gundolf'un gözetiminde yazmayı ummuştu. Gundolf'un Yahudi olması Goebbels'i rahatsız etmiyordu. Gundolf artık öğretmenlik yapmıyordu, bu yüzden Goebbels'i doçent Max Freiherr von Waldberg'e yönlendirdi. Yine Yahudi olan Waldberg, Goebbels'in tezini Wilhelm von Schütz üzerine yazmasını tavsiye etti. Goebbels, tezini gönderdikten ve sözlü sınavını geçtikten sonra 1921'de doktora derecesini aldı.
Goebbels eve döndü ve özel öğretmen olarak çalıştı. Ayrıca bir gazeteci olarak yerel gazetede iş buldu. Bu dönemdeki yazıları onun büyüyen antisemitizmini ve modern kültüre karşı duyduğu hoşnutsuzluğu yansıtıyordu. 1922 yazında, bir öğretmen olan Else Janke ile tanıştı ve aralarında bir aşk ilişkisi başladı. Goebbels, yarı Yahudi olduğunu ona açıkladıktan sonra "büyünün mahvolduğunu" belirtti. Yine de, onu 1927'ye kadar aralıksız görmeye devam etti.
Çalışmalarını yayımlayabilmek için çaba sarf ediyordu. 1923'te başlayıp hayatının geri kalanında devam ettirdiği günlükleri, yazma arzusuna bir çıkış yolu sağladı. Edebi eserlerinden elde ettiği bir gelirin olmaması (1923'te ikisi de satılmayan iki oyun yazdı), onu Köln'de banka memuru olarak çalışmaya zorladı. Ağustos 1923'te bankadan çıkarıldı ve Rheydt'e döndü. Bu dönemde okumalar yaparak, Oswald Spengler, Fyodor Dostoyevsky ve The Foundations of the Nineteenth Century (1899) kitabının standart eserlerinden biri olan İngiliz doğumlu Alman yazar Houston Stewart Chamberlain'in eserlerinden etkilendi. Ayrıca "toplumsal sorun" üzerine çalışmaya ve Karl Marx, Friedrich Engels, Rosa Luxemburg, August Bebel ve Gustav Noske'nin çalışmalarını okumaya başladı. Alman tarihçi Peter Longerich'e göre, Goebbels'in 1923'ün sonlarından 1924'ün başlarına kadar olan günlük kayıtları, yalıtılmış, "dini-felsefi" meselelerle meşgul ve yön duygusundan yoksun bir adamın yazılarını yansıtıyordu. Aralık 1923 ortasının günlük kayıtları, Goebbels'in Völkisch milliyetçi hareketine doğru ilerlediğini gösteriyor.

Hitler, Magda Goebbels'e ve çocuklara çok düşkündü. Magda'nın Adolf Hitler'le yakın bir ilişkisi vardı ve küçük kadın arkadaş topluluğunun bir üyesi oldu. Aynı zamanda rejimin resmi olmayan bir temsilcisi oldu ve Almanya'nın her yerinden kadınlardan aile içi meseleler veya çocukların velayeti konularında soruları olan mektuplar aldı.
1936'da Goebbels, Çek aktris Lída Baarová ile tanıştı ve 1937 kışında onunla yoğun bir ilişki başlattı. Magda, 15 Ağustos 1938'de Hitler ile bu konu hakkında uzun bir konuşma yaptı. Üst düzey bakanlarından birinin karıştığı bir skandala katlanmak istemeyen Hitler, Goebbels'in ilişkiyi kesmesini istedi. Bundan sonra Joseph ve Magda, ilişkilerine sadık kalacaklarına dair bir anlaşmaya varmış olsalar da Eylül ayında sorunlar tekrar gün yüzüne çıktı. Çift bu noktada bir kez daha anlaşmazlığa düştü ve Hitler bir kez daha olaya dahil oldu ve çiftin birlikte kalmasında ısrar etti. Hitler, Ekim ayında barışmış çiftle kendi fotoğraflarının çekilmesini sağladı. Magda'nın da 1933'te Kurt Lüdecke ve 1938'de Karl Hanke ile ilişkisi de dahil olmak üzere ilişkileri vardı.
Goebbels'in 7 çocuğu vardı; Harald Quandt (Magda'nın ilk evliliğinden olan oğlu; 1921 doğumlu), Helga (1932), Hilde (1934), Helmuth (1935), Holde (1937), Hedda (1938) ve Heide (1940). Harald Quandt, ailenin savaştan sağ çıkan tek üyesiydi.

Goebbels Nazi Partisi'yle ilk defa 1923 yılında tanıştı. 1924'te Rheinland'da Nasyonal Sosyalist Özgürlük Partisi'nin kurucularından olarak Völkische Freiheit gazetesinin yayın yönetmeni oldu. 1925'te Nazi Partisi'ne girdi (No: 876, resmî olarak 1926'da kabul edildi, 22. üyelik numarası verildi). Kısa zamanda yeteneği ve zekâsıyla parti içinde hızla yükseldi. Nisan 1926'da Adolf Hitler'le baş başa görüştükten sonra partinin Berlin bölge liderliğine atandı. NSDAP'nin Rheinland-Kuzey bölgesinden sorumlu idari amiri oldu. Bu görevi sırasında propaganda yeteneklerini sonuna kadar kullandı. Nazi gazeteleri ve SA'nın yardımlarıyla yerel sosyalist ve komünist partilerle mücadele etti. Nationalsozialistische Briefe gazetesinin yazı işleri müdürü oldu. 28 Ekim 1926'dan itibaren NSDAP'nin Berlin Brandenburg Gau Yöneticisi ve Der Angriff gazetesinin yayın yönetmeni oldu.
Joseph Goebbels 9 Kasım 1926'da NSDAP'nin Büyük Berlin Bölgesi Gau Yöneticisi olup partide hızla yükselerek 20 Mart 1928'de Parlamento'ya (Reichstag) girdi, böylelikle en göze çarpan üyelerden biri oldu. 1930'dan itibaren NSDAP'nin Reich Yöneticisi rütbesinde Reich Propaganda Sorumlusu olmuştur.
1933 yılında Nazilerin iktidara gelmelerinin ardından 13 Mart 1933'te "Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı" oldu. İlk işlerinden biri Yahudiler ve Nazi karşıtı yazarlar tarafından yazılmış 20 binden fazla kitabı 10 Mayıs 1933'te Berlin'in Bebel Meydanı'nda yaktırmak oldu. Sonrasında zamanla Almanya'daki bütün haber kaynakları üzerinde tam kontrol sağladı.

Goebbels, Hitler'in Mein Kampf adlı kitabını okuduktan sonra, kendini Hitler'in "Yahudi Marksizm doktrini" iddiasıyla hemfikir buldu. Şubat 1926'da Goebbels "Lenin mi Hitler mi?" Başlıklı bir konuşma yaptı. komünizmin veya Marksizmin Alman halkını kurtaramayacağını iddia etti, ancak bunun Rusya'da "sosyalist milliyetçi bir devlet" in yükselmesine neden olacağına inandı. 1926'da Goebbels, Nasyonal Sosyalizmin Marksizmden nasıl farklı olduğunu açıklamaya çalışan Nazi-Sozi başlıklı bir broşür yayınladı.
Muhalefeti kazanma umuduyla Hitler, Goebbels dahil üç Büyük Ruhr Gau lideriyle Münih'te toplantılar düzenledi. Goebbels, Hitler'in kendileriyle tren istasyonunda buluşması için kendi arabasını göndermesinden etkilenmişti. O akşam, Hitler ve Goebbels bir bira salonu mitinginde konuşma yaptı. Ertesi gün Hitler, üç adama uzlaşma elini uzatarak, farklılıklarını geride bırakmaları için onları cesaretlendirdi. Goebbels, Hitler'e tam sadakatini sunarak tamamen teslim oldu. Günlüğüne şöyle yazdı: "Onu seviyorum ... Her şeyi düşündü," "Böylesine ışıltılı bir zihin liderim olabilir. Büyük olana, siyasi dehaya boyun eğiyorum." Daha sonra şöyle yazdı: "Adolf Hitler, seni aynı anda hem harika hem de sadesin. Deha denen şey." Bamberg ve Münih toplantılarının bir sonucu olarak, Gregor Strasser'in parti programının yeni taslağı atıldı. 1920'nin orijinal Ulusal Sosyalist Programı değişmeden kaldı ve Hitler'in parti lideri olarak konumu büyük ölçüde güçlendirildi.

Hitler'in daveti üzerine Goebbels, Münih'teki parti toplantılarında ve 1926'da Weimar'da düzenlenen yıllık Parti Kongresinde konuştu. Ertesi yılki etkinlik için Goebbels ilk kez planlamaya dahil oldu ve Hitler ile birlikte mitingin filme alınmasını sağladı. Bu olaylarda başarılı olduğu için övgü almak, Goebbels'in siyasi fikirlerini Hitler'in fikirlerine uyacak şekilde şekillendirmesine ve onu daha da takdir edip putlaştırmasına neden oldu.

1933'te Hitler, Vatikan ile rejimin Katolik kurumlarının bağımsızlığını onurlandırmasını gerektiren ve din adamlarının siyasete karışmasını yasaklayan bir anlaşma olan Reichskonkordat'ı (Reich Concordat) imzaladı. Ancak rejim, nüfuzlarını zayıflatmak için Hristiyan kiliselerini hedef almaya devam etti. 1935 ve 1936 boyunca yüzlerce din adamı ve rahibe, çoğu zaman uydurma para kaçakçılığı veya cinsel suçlarla suçlanarak tutuklandı. Goebbels, propaganda kampanyalarında davaları en kötü şekilde göstererek davaları geniş çapta duyurdu. Halka açık toplantılara kısıtlamalar getirildi ve Katolik yayınlar sansürle karşılaştı. Katolik okullarının dini öğretimi azaltması gerekiyordu ve haçlar devlet binalarından kaldırıldı. Hitler, Kirchenkampf'ın (kilise mücadelesi) bir öncelik olup olmadığı konusunda sık sık bocalıyordu, ancak konuyla ilgili sık sık kışkırtıcı yorumları yeterliydi. Goebbels'i konuyla ilgili çalışmalarını yoğunlaşt

Karl Joseph Wirth (6 Eylül 1879, Freiburg - 3 Ocak 1956, Freiburg, Almanya), Alman siyasetçi. Weimar Cumhuriyeti döneminde, 1921'den 1922'ye kadar Almanya şansölyeliği yapmıştır.

Joseph Wirth, 6 Eylül 1879'da Almanya'nın Baden bölgesinde yer alan Freiburg im Breisgau’da dünyaya geldi. Babası Karl Wirth bir makine ustabaşı, annesi Agathe Zeller ise ev hanımıydı. Katolik bir ailede yetişti; bu kültürel ve dini köken, hayatı boyunca sosyal sorumluluk anlayışını şekillendirdi.
Freiburg Üniversitesi’nde doğa bilimleri, matematik ve ekonomi eğitimi aldı. 1906’da matematik doktorasını tamamladı. Eğitiminin ardından kısa bir süre öğretmenlik yaptı.

Genç yaşta sosyal adalet konularına ilgi duyan Wirth, St. Vincent yardım kuruluşunu kurarak ihtiyaç sahiplerine yardım etti. 1911 yılında Merkez Partisi’nden Freiburg Belediye Meclisi’ne seçilerek siyasete ilk adımını attı.

1914’te I. Dünya Savaşı başladığında gönüllü oldu; ancak sağlık sorunları nedeniyle cephede değil, Kızıl Haç'ta sağlık görevlisi olarak hizmet etti. 1917’de Reichstag’da "barış kararı" lehine oy kullanarak savaş karşıtı tutumunu ortaya koydu.

1919 yılında Baden Maliye Bakanı ve Ulusal Kurucu Meclis üyesi olarak görev aldı. 1920'de Reich Maliye Bakanı oldu. Almanya'nın savaş tazminatlarını karşılaması için çeşitli ekonomik çözümler üretmeye çalıştı.

İlk Kabinesi:
10 Mayıs 1921'de Almanya'nın en genç başbakanı olarak göreve geldi. SPD, Merkez ve Alman Demokrat Partisi ile "Weimar Koalisyonu"nu oluşturdu. Versailles Antlaşması'nın şartlarını yerine getirme ("Erfüllungspolitik") stratejisini benimsedi.
İstifa ve İkinci Kabine:
Yukarı Silezya’nın paylaşılması sonrası istifa etti, ancak kısa süre sonra yeniden hükümet kurdu. 1922’de Sovyetler Birliği ile imzalanan Rapallo Antlaşması, Almanya’nın dış politikada yalnızlıktan çıkma girişimiydi.
Rathenau Suikastı ve Tarihi Konuşması:
Dışişleri Bakanı Walther Rathenau'nun suikastından sonra yaptığı meşhur konuşmasında şunu söyledi:
“Zehrini bir halkın yarasına damlatan düşman orada duruyor – hiç şüphe yok: Bu düşman sağda!”

1923'ten itibaren "Reichsbanner Schwarz-Rot-Gold" örgütüyle Weimar Cumhuriyeti'ni savundu. 1925'te Merkez Partisi'nin sağla iş birliğine karşı çıkarak grup üyeliğinden ayrıldı.
İkinci Bakanlık Dönemi:
1929'da "İşgal Altındaki Topraklar Bakanı", 1930'da Brüning hükûmetinde İçişleri Bakanı oldu. Weimar Anayasası’na ve cumhuriyetçi değerlere bağlılığını sürdürdü.

1933’te Nazi propagandasının hedefi haline gelen Wirth, Yetki Yasası oylamasında Merkez Partisi’nin desteğine rağmen açık muhalefet gösterdi. Aynı yıl İsviçre’ye kaçtı, daha sonra Paris’e geçti. Nazi karşıtı direniş içinde yer aldı, ancak diğer sürgün politikacılarla mesafesini korudu.

II. Dünya Savaşı sırasında İsviçre’de kaldı. Alman direnişi ile temas kurarak Canaris aracılığıyla İngiltere ile gizli barış girişimlerinde bulundu. "Das Demokratische Deutschland" grubunda demokratik bir Almanya vizyonu için çalıştı.

1948'de ülkesine dönen Wirth'in birleşik ve tarafsız bir Almanya kurma çabası başarısızlıkla sonuçlandı. Batı Almanya’nın silahlanması ve NATO’ya üyeliğine karşı çıktı. 1953’te Almanların yeniden birleşmesini savunan BdD (Birlik, Barış ve Özgürlük için Almanlar Federasyonu) hareketini kurdu.

Doğu Berlin Humboldt Üniversitesi’nden fahri doktora aldı, 1955’te Sovyetler Birliği tarafından Stalin Barış Ödülü ile onurlandırıldı.  CIA dosyası "Joseph Wirth'in arka planı", Wirth'in bir Sovyet ajanı olduğunu belirtiyor.  Bir CIA belgesine göre Wirth, Aralık 1952'de Berlin'de Sovyet gizli polis şefi Lavrentiy Beria ile bir araya geldiğini iddia etti. Wirth, Beria'nın kendisinden Doğu Alman hükûmetine katılmasını istediğini söyledi.
Batı Almanya'daki siyasi çevrelerce eleştirilse de, birleşik ve barışçıl bir Almanya hayalinden vazgeçmedi.

Joseph Wirth, memleketi Freiburg'da, Ocak 1956 yılında, 76 yaşında, kalp yetmezliğinden öldü ve şehrin ana mezarlığında toprağa verildi.
Weimar Cumhuriyeti'ni savunan ve Nazi rejimine direnen bir siyasetçi olarak; demokrasi, sosyal adalet ve barış idealleriyle hatırlanır.

Katma değer vergisi veya kısaca KDV, yapılan mal ve hizmet teslimlerinde, mal ve hizmeti teslim edenin ödediği ancak teslim alana yüklenen bir harcama vergisidir. %1'den %20'ye kadar değişmektedir.
Vergi, toplumdaki insanlar ve insanların sahibi olduğu firmaların, oranı devletçe belirlenen kanunca zorunlu olarak devlete ödedikleri paradır. Her işleve göre değişik vergiler çıkarılmıştır. Devlet aldığı vergi ücretlerini topluma her türlü hizmet yaparak geri ödemekle yükümlüdür. KDV çoğu ülkede vardır, % oranları her ülkede farklıdır.
Harcamalar üzerinden alınan vergiler, yapılan bir harcamanın vergilendirilmesini ifade eder. KDV'nin, temel mantığı yaratılan toplam katma değerin vergilendirilmesidir. Uygulamada ülkeler arasında farklılıklar olmakla birlikte, temel olarak bir mal veya hizmet teslimi yapıldığında, teslim bedeli üzerinden KDV hesaplanır. Teslimi gerçekleştiren tarafın, teslime konu olan malı veya hizmeti meydana getirmek için sağladığı girdiler üzerinden ödediği/yüklendiği KDV ise hesaplanan KDV'den indirilmek suretiyle, ödenecek KDV'ye ulaşılır.

Türkiye'ye KDV vergisi TBMM tarafından 3065 sayılı yasa ile 25/10/1984 tarihinde kabul edilip, 02/11/1984 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış, 01/01/1985 tarihinden itibaren yürürlüğe konmuştur.
Türkiye'de yapılan mal ve hizmet hattı ile ham petrol, gaz ve bunların ürünlerinin taşınmaları,

Gelir Vergisi Kanunu'nun 70. maddesinde belirtilen mal ve hakların kiralanması işlemleri,
Genel ve katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine, belediyeler ve köyler ile bunların teşkil ettikleri birliklere, üniversitelere, dernek ve vakıflara, her türlü mesleki kuruluşlara ait veya tabi olan veyahut bunlar tarafından kurulan veya işletilen müesseseler ile döner sermayeli kuruluşların veya bunlara ait veya tabi diğer müesseselerin ticarî, sınaî, ziraî ve meslekî nitelikteki teslim ve hizmetleri,
Rekabet eşitsizliğini gidermek maksadıyla isteğe bağlı mükellefiyetler suretiyle vergilendirilecek teslim ve hizmetler.
Bunun yanında;
Ekmek ve un mamullerinde %1 gibi sembolik bir vergi uygulanırken, sözleşme ve senetlerde %20 olarak uygulanır. Maliye bakanlığı 2011 yılı itibarı ile bazı gıda maddeleri ve ürünlerde %8'lik KDV uygulamasına başlamıştır.
7 Temmuz 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı kararına göre; mal ve hizmetlerde uygulanan yüzde 18'lik Katma Değer Vergisi (KDV) yüzde 20'ye çıkarıldı. Bazı mal ve hizmetler için uygulanan yüzde 8'lik KDV ise yüzde 10'a yükseltildi.
Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın yürütmesinde, 3605 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 28'inci maddesi gereğince verilen karar, 10 Temmuz 2023 tarihinde yürürlüğe girdi.

Konrad Hermann Josef Adenauer (5 Ocak 1876, Köln - 19 Nisan 1967, Bad Honnef), Alman devlet adamı, şansölye.
Konrad Hermann Josef Adenauer, 5 Ocak 1876'da, Katolik Özel Kalem Müdürü Konrad Adenauer ve eşi Helene'nin (Evlilik öncesi soyadı Scharfenberg) beş çocuğundan üçüncüsü olarak Köln'de dünyaya geldi. Liseden mezun olduktan sonra Freiburg, Münih ve Bonn'da Hukuk ve Ekonomi Politikası tahsili gördü. Daha sonra Köln'de stajyer hakim olarak çalıştı. Savcılıkta hakim muavini, iki yıl sonra Avukat Kausen'ın bürosunda ve bunun ardından da Köln Eyalet mahkemesinde yardımcı hakim olarak görev aldı.
1904'te Emma Weyer ile evlendi ve bu evlilikten çocukları Konrad, Max ve Ria dünyaya geldi. 1905'te Alman Merkez Partisi'ne üye oldu. 1906'da Köln Belediye Meclisi üyesi oldu. 1917'de Köln Belediye Başkanlığına seçildi.
1918'de Adenauer ömür boyu Prusya Senatosunun üyesi oldu. İşçi ve Asker Kurulu tarafından disiplin görevlisi olarak atandı. İmparator II. Wilhelm'in tahtı bırakmasının ardından Köln'de burjuva ve sosyalist partilerin katılımıyla bir vakıf komisyonu oluşturuldu; Konrad Adenauer bu komisyonun başkanlığına getirildi.
1919'da Adenauer, Alman meclisinde bulunan ve Ren nehrinin sol yakasını temsil eden milletvekilleri, Prusya Eyalet Meclisi üyeleri ve işgal altında bulunan Ren şehirlerinin belediye başkanlarının Köln'de katıldığı bir konuşmasında Adenauer Alman İmparatorluğu'nun birliği çerçevesinde bir Alman federal devletinin kurulmasını önerdi. Köln Üniversitesi'nin kurulmasına olan katkılarından dolayı politika, tıp, hukuk ve felsefe alanlarında Köln Üniversitesi fahri doktorluğuna layık görüldü.
Savaş sonrası; modern ve demokratik Almanya'nın mimarı olarak sayılmaktadır. Dünya çapında örnek gösterilen devlet adamlarındandır.

1921'de bir yıl için Prusya Devlet Konseyi'nin başkanlığına seçildi. Bundan sonraki 12 yıl süreyle bu görevinde kaldı. 1922 yılında Münih'te toplanan 62. Alman Katolik Kurultayının başkanlığını yaptı. 1926'da Adenauer Şansölyeliğe (Başvekilliğe) adaylık konusunda girişimlerde bulundu.
1933'te Devlet Konseyi Başkanı Adenauer, anayasada öngörülen Üç Kişilik Kurul'da, Prusya Eyalet Meclisinin vaktinden önce feshedilmesine karşı çıktı. Belediye Başkanı Adenauer bir seçim gezisi için Berlin'den gelecek olan Şansölye Adolf Hitler'i karşılamaya gitmedi ve üzerinde gamalı haç bulunan bayrakları Deutz Köprüsünden indirtti. Hitler iktidara gelince ise Adenauer Köln'ü terk etti ve Maria Laach Manastırında bir yıl saklandı. Nazilerin eyalet başkanı, Adenauer'in belediye başkanlığından alındığını açıkladı. 1934'te Gestapo tarafından tutuklandı, iki gün sonra tekrar serbest bırakıldı. 1935'ten itibaren Adenauer öncelikle Rhöndorf'ta içine kapanık bir biçimde yaşadı. Değişik direniş gruplarının temsilcileri, özellikle de Katolik gruplarınkiler, Adenauer'i direniş hareketi için kazanmak istediler ancak Adenauer bu tür taleplerin tamamını reddetti.
Albert Speer'in Spandau: The Secret Diaries adlı kitabında belirttiğine göre, Hitler, Adenauer'e olan hayranlığını dile getirmiş, onun sivil projelerine dikkat çekmiştir. Ancak hem Hitler hem de Speer, Adenauer'in siyasi görüşleri ve ilkelerinin Nazi Almanyası'nda herhangi bir rol oynamasını imkansız kıldığı sonucuna vardı.
20 Temmuz suikast girişiminin ardından tutuklandı ve Köln Fuar Alanı'ndaki bir kampta gözaltında tutuldu. Buradan kaçtıktan sonra yeniden yakalandı ve Brauweiler Gestapo Hapishanesi'nde tutuklu olarak kaldı.
1945'te Amerikan askerî yönetimi tarafından yeniden Köln şehrinin belediye başkanlığına getirildi. Renanya bölgesinde Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) kurucusu ve yönetim kurulu üyesi oldu. İngiliz askerî yönetimi tarafından "iş göremezlik" gerekçesi ile, aslında Adenauer'in Almanların yerel yönetimde İngilizlerden aşağı bir siyasi konumda olmaması için gösterdiği çaba yüzünden, Köln belediye başkanlığından alındı. Adenauer ise bu sayede, işgalcilerle işbirliği yaptığına dair suçlamaları çürütmek için uzun mesailer harcamak zorunda kalmadı (zaten Sovyetlerin doğudaki işgali de ülkede kalan Nazilerin çoğunu, batıdaki Amerikalılara ve İngilizlere karşı açıkça muhalif olmamaya ve kendi seslerini kısmaya ikna etmişti) ve hem bağımsız, hem de demokratik bir Almanya'nın mümkün olduğuna olan inancı güçlendirdi ve kendisinin de sonrasına onun lideri olacağının ilk sinyalini verdi.

1946'da Adenauer Herford'da, İngiliz işgal bölgesinde, yeni kurulan CDU'nun ilk başkanı seçildi. Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin kurulmasından sonra Adenauer CDU'nun ilk eyalet meclisindeki grup başkanı oldu. 1947 CDU ve CSU'nun Königstein/Taunus'ta yapılan çalışma ortaklığı toplantısında, CDU-Berlin eyalet başkanı Jakob Kaiser tarafından ortaya konan liderlik teklifini geri çevirdi. 1948 Bonn'da Meclis Kurulu başkanlığına seçildi.

1949'da doğrudan vekalet yoluyla, Adenauer birinci Alman Federal Meclisinin üyesi oldu. Bu üyeliğini 1966 yılına kadar da sürdürdü. Sadece bir oy farkla Almanya Federal Cumhuriyeti'nin ilk şansölyeliğine seçildi. Müttefik Kuvvetler Yüksek Komiserliği ile para ve demontaj sorunlarında önemli kolaylıklar getiren, ayrıca Batılı devletlerle diplomatik ilişkileri yeniden kurma ve uluslararası organizasyonlara üye olma hakkı tanıyan Petersberg anlaşmasını imzaladı.
1950'de Goslar'da yapılan CDU 1. Genel Kurulunda Parti Genel Başkanlığına seçildi ve 1966 yılına kadar da bu göreve her defasında yeniden seçildi. 1951'de Adenauer yeni kurulan Dışişleri Bakanlığı görevini de ek olarak üstlenir. Politikasının ağırlık merkezini Almanya Federal Cumhuriyeti'nin batı dünyasına entegrasyonu oluşturmaktadır. Avrupa Birliği'nin temelini oluşturacak olan Maden Birliği Sözleşmesini (Montanunion) imzalamak amacıyla Federal Şansölye olarak Paris'e ilk ziyareti gerçekleştirdi.
1952'de Federal Almanya'nın üç büyük batılı devletle olan ilişkilerini ele alan Almanya Sözleşmesi'nin Bonn'da, EVG-Sözleşmesinin ise Paris'te imzalanması. İsrail'le ilişkileri yeniden düzeltmeyi amaçlayan Lüksemburg anlaşmasının imzalanması. 1953'te ikinci kez yapılan Alman Genel Seçimlerinden sonra ekim ayında Adenauer yeniden Federal Şansölyeliğe seçildi.
1955'te Paris Sözleşmelerinin yürürlüğe girmesiyle birlikte Adenauer, Almanya Federal Cumhuriyeti'ne kesin egemenliği kazandırmış olmaktadır. Dışişleri Bakanlığı görevini Heinrich von Brentano'ya devreder. Moskova ziyareti sonucu Sovyetler Birliği ile resmi diplomatik ilişkiler kuruldu. Bunun sonucunda çok sayıda Alman savaş esiri SSCB'den yurda dönebildi. Doğu Almanya'nın (DDR) diplomatik alanda yalnız bırakılmasına yönelik Hallstein Doktrini'ni açıkladı.
1956'da Alman Federal Meclisi, Adenauer tarafından desteklenen Yükümlü Askerlik Yasasını onayladı. 1957'de Roma Sözleşmeleri imzalandı. Bu sözleşmelerle Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Batı Almanya, Avrupa Ekonomik Topluluğu (EWG'nin) ve Avrupa Atom Birliği'nin (EURATOM) kurulması konusunda anlaştılar. Üçüncü Almanya genel seçimlerinde CDU/CSU koalisyonu kesin çoğunluğu elde etti. Adenauer yeniden Federal Şansölyeliğe seçildi.
1961'de Birlik Partileri genel seçimler sonucunda kesin çoğunluğu kaybetti. FDP koalisyon için, Adenauer'in yasama dönemi sona ermeden önce istifa etmesi koşulunu ileri sürdü. Adenauer ise yeniden Federal Şansölyeliğe seçildi. 1962'de Adenauer'in Fransa'ya yaptığı resmi ziyaret De Gaulle tarafından her iki devletin barışma töreni olarak tertip edildi. De Gaulle, Federal Almanya'yı resmi ziyaret gerçekleştirdi.
1963'te Adenauer ve De Gaulle Paris'te Alman-Fransız İşbirliği Antlaşmasını imzaladılar. ABD Başkanı John F. Kennedy Almanya Federal Cumhuriyeti'ni ve Berlin'i resmi ziyarette bulundu. Almanya Federal Cumhuriyeti'nin Atom Denemelerini durdurma antlaşmasına onay verdi. Adenauer 1963 sonbaharında Federal Şansölyelikten istifa etti. Ludwig Erhard onun yerine Şansölye oldu.
Son dış ziyaretini 1967 yılında İspanya'ya yaptı. 19 Nisan 1967 tarihinde Bonn yakınlarındaki Rhöndorf'ta 91 yaşında öldü.

Aalen, Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde bir şehirdir. Stuttgart'ın yaklaşık 70 km doğusunda, Ulm'un ise 48 kilometre kuzeyinde bulunur. Ostalbkreis ilçesinin en büyük şehri ve başkentidir, Ostwürttemberg bölgesindeki en büyük şehir olma unvanını da taşımaktadır.
146,63 km2'lik yüzölçümüyle Aalen, yüzölçümü bakımından Stuttgart bölgesinde ikinci, Baden-Württemberg eyaletinde yedinci sıradadır. 66.277 kişilik nüfus ile eyalette 15. sıradadır. Belediye başkanı Martin Gerlach'tır.
Şehir 13. yüzyılda kurulmuş olup, 1360 yılında şehir statüsü kazandı. 1634 yılında çıkan bir yangın tarafından büyük ölçekli bir hasara uğratılmıştır.

 Saint-Lô, Fransa
 Christchurch, Birleşik Krallık
 Tatabánya, Macaristan
 Antakya, Türkiye
 Cervia, İtalya

Resmi web sitesi 11 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alb-Donau-Kreis, Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçe.

Güneyden itibaren saat yönünde komşuları şunlardır: Landkreis Biberach, Landkreis Reutlingen, Landkreis Göppingen ve Landkreis Heidenheim, ayrıca Bavyera'nın Landkreis Günzburg ve Landkreis Neu-Ulm ilçeleri ve de Ulm şehri.
Ulm şehri ilçe tarafından çevrilmiştir. Her ne kadar ilçenin bir parçası olmasa da Ulm, Alb-Donau ilçesinin yönetimsel merkezidir.
İlçe Tuna Nehri (Almanca Donau) ve Swabian Alb (Schwäbische Alb) dağlarından sonra adlandırıldı. Tuna Nehri ilçenin güneybatısından girip ilçenin güneyine doğru akar ve doğuya doğru Ulm'ye gider. Nehrin kuzey kenarı boyunca Swabian Alb tepeleri yükselir. Tepe zincirleri güneybatıdan kuzeydoğuya kadar paralel olarak akar vr ilçenin her bir tarafında devam eder. Nehrin bir kolu olan Iller Nehri Ulm'de Tuna Nehri ile buluşmadan önce Alb-Donau ilçesinin güneydoğu kenarı oluşturur.

Bölgenin tarihi Ulm ve Swabian Alb ile ilişkilidir.
Alb-Donau-Kreis 1973'te Ulm ve Ehingen'in eski ilçeleriyle birleştirilerek kurulmuştur.

Resmî site 25 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)

Alman Komünist Partisi (Almanca: Deutsche Kommunistische Partei), Almanya'da faaliyet gösteren Marksist-Leninist bir siyasi partidir.
DKP, 1956 senesinde Almanya Komünist Partisi'nin (KPD) Batı Almanya Anayasa Mahkemesi tarafından radikal bir militan grup olduğu gerekçesiyle kapatılmasının ardından, Alman komünistler tarafından 1968'de kuruldu. Partinin kurucuları Doğu Almanya'da iktidarda bulunan Sosyalist Birlik Partisi (SED) ile yakın iş birliği içinde bulunan eski KPD görevlileriydi ve siyasi direktiflerini SED'den alıyorlardı.
DKP federal seçimlerde hiçbir zaman yüksek oranda oy alamadı ve önemsiz bir parti olarak kaldı. Partiye 1970'li yıllarda daha fazla yerel destek verilmişti: Hamburg'da oyların % 2.2'sini, Bremen'de % 3.1'ini ve Saarland'da % 2,7'sini almıştı. Almanya'nın birleşmesinden sonra, DKP'nin birçok üyesi partiyi bırakarak Demokratik Sosyalizm Partisi'ne (Partei des Demokratischen Sozialismus - PDS) katıldı ve DKP sürekli bir düşüşe girdi. DKP günümüzde PDS'nin ardılı olan ve Almanya'nın en büyük sosyalist partisi konumundaki Sol Parti'ye (Die Linke) nazaran çok küçük bir partidir.
Partinin yayın organı Unsere Zeit gazetesidir.

Alman Korsan Partisi (Almanca: Piratenpartei Deutschland; kısaca: PIRATEN) Alman bir siyasi partidir. İsveç'te kurulan Piratpartiet'ten esinlenerek 10 Eylül 2006'da Berlin'de kurulmuştur. Uluslararası Korsan Parti Hareketi'nin bir parçası ve Pirate Parties International üyesidir. Üyelerin yaş ortalaması Nisan 2012'de 40 olarak belirlenmiştir.

2008:
Hessen eyalet seçimleri: 0,3 %
Hamburg eyalet seçimleri: 0,2 %
2009:
Hessen eyalet seçimleri: 0,5 %
Saksonya eyalet seçimleri: 1,9 %
Schleswig-Holstein eyalet seçimleri: 1,8 %
Avrupa Parlamentosu seçimleri: 0,9 % (Almanya)
Münster yerel seçimler: 1,55 %
Aachen yerel seçimler: 1,75 %
Bundestag seçimleri: 2.0 %
2011:
Baden-Württemberg eyalet seçimleri: 2,1 %
Berlin senato seçimleri: 8,9 %
Bremen eyalet seçimleri: 1,9 %
Hamburg senato seçimleri: 2,1 %
Mecklenburg-Vorpommern eyalet seçimleri: 1,9 %
Renanya-Palatina eyalet seçimleri: 1,6 %
Sachsen-Anhalt eyalet seçimleri: 1,4 %
2012:
Schleswig-Holstein eyalet seçimleri: 8,2 %
Nordrhein-Westfalen eyalet seçimleri: 7,8 %
2013
Bundestag seçimleri: 2,2 %
Bavyera eyalet seçimleri: 2,0 %
Aşağı Saksonya eyalet seçimleri: 2,1 %
Hessen eyalet seçimleri: 1,9 %
2014
Avrupa Parlamentosu seçimleri: 1,4 % (Almanya)

Almanya için Alternatif (Almanca: Alternative für Deutschland, AfD), Almanya'da 2013 yılında kurulan sağ popülist ve millî muhafazakâr bir siyasi partidir. Parti Almanya'da göçe karşı çıkmasıyla tanınır. Aşırı sağın bir partisi olarak tanımlanan AfD, genel olarak, Avrupa siyasi partileri ailesi içinde aşırı sağın bir alt kümesi olan ve genel olarak demokrasiyi reddetmeyen radikal sağda konumlanıyor.
Nisan 2013'te kurulan AfD, 2013 Almanya federal seçimlerinde Federal Meclis'e girebilmek için %5'lik seçim barajını kıl payı kaçırdı. Parti, Almanya'daki 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupalı Muhafazakarlar ve Reformcular'ın (ECR) üyesi olarak yedi sandalye kazandı. Ekim 2017 itibarıyla 16 Alman eyalet parlamentosunun 14'ünde temsili garantileyen AfD, 2017 Almanya federal seçimlerinde 94 sandalye kazandı ve ülkedeki üçüncü büyük parti ve aynı zamanda en büyük muhalefet partisi oldu. Baş adayları eş başkan yardımcısı Alexander Gauland ve Alice Weidel'di. 2021 federal seçimlerinde AfD beşinci büyük parti konumuna geriledi. 2026 itibariyle yapılan anketler, AfD'yi en popüler parti olarak gösteriyor.
AfD, Gauland, Bernd Lucke ve Almanya Hristiyan Demokrat Birliği'nin (CDU) eski üyeleri tarafından merkez sağ ancak Avrupa yanlısı CDU'ya karşı sağcı ve orta derecede Avrupa şüphecisi bir alternatif olarak Euro bölgesi politikalarına karşı çıkmak için kuruldu. Parti, ilk yıllarında kendisini ekonomik olarak liberal, Avrupa şüphecisi ve muhafazakâr bir hareket olarak sundu. AfD daha sonra daha da sağa kaydı ve birbirini izleyen liderlikler altında politikalarını göçe, İslam'a, ve Avrupa Birliği'ne karşı muhalefeti de içerecek şekilde genişletti. 2015'ten beri AfD'nin ideolojisi, İslam karşıtlığına odaklanan politikayla birlikte Alman milliyetçiliği, Völkisch milliyetçilik, ulusal muhafazakârlık, göçmen karşıtlığı, refah şovenizmi ve Avrupa şüpheciliği ile karakterize edilmektedir. Federal Meclis'te temsil edilen partiler arasında AfD, çevre ve iklim politikası insan kaynaklı iklim değişikliğinin inkârına dayanan tek partidir.

9 Haziran 2024'te yapıldı. 1979'daki ilk doğrudan seçimlerden bu yana onuncu parlamento seçimi ve Brexit'ten sonraki ilk Avrupa Parlamentosu seçimiydi. Seçimde CDU/CSU oy payını biraz artırırken, hükûmeti oluşturan üç parti de (SPD, Yeşiller ve FDP) beş yıl öncesine göre daha az oy aldı, özellikle Yeşiller büyük kayıplar yaşadı. Tersine, aşırı sağcı AfD hem oylarda hem de sandalyelerde yükselişe geçerek ikinci oldu. AfD, eski Doğu Almanya'daki altı bölge hariç tüm bölgelerde en azından çoğunluğu kazandı. AfD bu seçimde toplamda 6.324.008 oy ile %15.89 oranını yakalayarak 2. sıraya yerleşmiş oldu.

Liberal Muhafazakâr Reformcular, Temmuz 2015'te ayrıldı.
2017 federal seçimlerinden bir gün sonra AfD tarafından düzenlenen basın toplantısında, Frauke Petry, bağımsız olarak Bundestag'a katılacağını açıkladı; bu kararı, bazı üyelerin aşırıcı ifadelerinin AfD'nin yapıcı bir muhalefet olarak işlev görmesini imkânsız hale getirdiğini ve seçmenlere AfD içinde bir iç çatışma olduğunu açıkça göstermek için aldığını belirtti. Ayrıca, gelecekte partiden ayrılacağını da söyledi. Petry, Eylül 2017'de Mavi Parti'yi kurdu. Mecklenburg-Batı Pomeranya eyaletinde AfD'li dört üye, Bernhard Wild da dâhil olmak üzere, partiden ayrılarak Mecklenburg-Vorpommern için Vatandaşlar adlı bir parti kurdu; bu parti Aralık 2018'de kapandı. 6 Kasım 2019'da Petry, Mavi Parti'nin yılsonuna kadar dağılacağını duyurdu.
2018'de, AfD'nin Doğu Saksonya-Anhalt eyaletindeki bölgesel lideri André Poggenburg, Türkler ve çifte vatandaşlığa sahip göçmenler hakkında yaptığı ırkçı yorumlar nedeniyle görevinden istifa etti. 2019'da Poggenburg, Aufbruch deutscher Patrioten – Mitteldeutschland (ADPM) adlı yeni bir aşırı sağcı parti kurdu; ancak, Eylül 2019'da ADPM'nin feshedilmesi ve yaklaşan 2019 sonbahar eyalet seçimlerinde AfD'yi destekleme çağrısının reddedilmesi üzerine partiden ayrıldı.

Baden-Baden, Almanya'nın güneybatısındaki Baden-Württemberg eyaletinde, nüfusu 54.531 olan bir kaplıca şehridir. Schwarzwald (Karaorman) Dağlarının kuzeybatısında, Oos Deresinin kıyısında Ren Nehrinin 10 km doğusunda, Fransa'nın Strassburg şehrine yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunur.
2021'de şehir, ünlü maden kaynakları ve 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa hamam kültürünün yükselişine dair mimari tanıklığı ile  "Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri" adı altında ulusötesi UNESCO Dünya Mirası alanının bir parçası oldu.

Roma yerleşkesi olup kaplıcaları olan pek çok şehir gibi burası da, Latince Aqua(Doğal Su) adıyla anılıyordu. 3. yüzyılda ise Kayser Caracalla tarafından kaplıca yaptırılan şehir, Aurelia Aquensis adını aldı. Orta Çağ'dan sonra ise şehir sadece Baden olarak adlandırıldı. Şehrin bu adı, 1100 yılında Verona Markisi II. Hermann için inşa edilen Hohenbaden kalesinden de gelmektedir. 12. yüzyılda Baden, Markilik unvanını aldı. 19. yüzyılda Markilik, Dükalığa yükselince yöre toprakları olan Baden Dükalığı ve bugünkü Baden-Württemberg Eyaleti, adını Baden şehrinden aldı.

Konum: Baden-Baden ilçesi'nin toprakları, Rastatt'ın toprakları ile çevrilidir. Baden-Baden, Kuzey Karaormanlar'ın, batı ucunda, buradan 13 km sonra Rastatt yakınlarında Murg ile birleşen Oos deresinin vadisinde yer almaktadır. Şehrin batısında Vorberg ve deniz seviyesinden 112 metre aşağıda olan Oberrhein Tiefebene (Yukarı Ren) ovasında yer almaktadır. Vorberg ovasında bağcılık yapılmaktadır. Baden-Baden'ın en yüksek dağı, deniz seviyesinden 1.002,5 m yükseklikte olan Badener Höhe'dir ve Karaormanlar içinde yer alır.

"Gemeinden in Deutschland nach Fläche, Bevölkerung und Postleitzahl am 30.09.2016"9 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Statistisches Bundesamt (in German). 2016.(Çeviri)
Stadt Baden-Baden - Einwohner nach Stadtteilen(Çeviri)
 Map services of the Federal Agency for Nature Conservation

Bertha Benz (Almanca telaffuz: [ˈbɛʁta ˈbɛnts]  ( dinle); evlilik öncesi adıyla Cäcilie Bertha Ringer; 3 Mayıs 1849, Pforzheim - 5 Mayıs 1944, Ladenburg), Alman otomobil öncüsü ve mucittir. Girişimciliği, teknik desteği ve finansal taahhüdü sayesinde kocası Carl Benz tarafından Benz Patent-Motorwagen'ın icat edilmesinin ön koşullarını yarattı. Uzun mesafeli yolculuklarda otomobilin ulaşım aracı olarak ilk defa uygunluğunu kanıtladı. 5 Ağustos 1888'de uzun mesafeli otomobil kullanan ilk kişi oldu. Bertha Benz Patent-Motorwagenı yolda denedi, fren balatasını icat etti ve 105 km'lik yolculukta aracın birkaç pratik sorununu da çözdü. Böylece Bertha, Benz Patent-Motorwagen'a dünya çapında dikkat çekti ve şirketin ilk satışını gerçekleştirdi.

Cäcilie Bertha Ringer, 3 Mayıs 1849'da Pforzheim Baden Büyük Dükalığı nda varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Bertha, usta marangoz Karl Friedrich Ringer'ın kızıydı. Pforzheim'da kız ortaokulunda okudu.
Karl Benz ile evlenmesinden iki yıl önce çeyizinin bir kısmını kocasının başarısız olan demir inşaat şirketine yatırım yapmak için kullandı. Evlenmemiş bir kadın olarak bunu yapabilirdi. Benz ile evlendikten sonra o zamanki Alman yasalarına göre, Bertha yatırımcı olarak hareket etmek için yasal gücünü kaybetti.
20 Temmuz 1872'de Bertha Ringer, Karl Benz ile Pforzheim'da evlendi. Yeni bir üretim girişimi olan Benz & Cie 'ye geçerken Karl Benz karısının drahomasını mali destek olarak kullanmaya devam etti.
Karl, ilk atsız arabasını Aralık 1885'te bitirdi. Bertha, motorwagen'in tasarımına kablo yalıtımı ekleyerek ve bozulduklarında tahta frenleri desteklemek için deri fren balataları icat ederek yol koşullarında arabayı denedi. Dahası, Karl'ın daha sonra geliştirdiği yakıt hattı tasarımı gibi birkaç önemli fırsat alanını belirledi. Bertha, makinenin tasarımına yaptığı katkılara ek olarak, Motorwagen'in geliştirilme finansmanına da yardımcı oldu. Modern yasalara göre patent haklarına sahip olacaktı ancak evli bir kadın olarak o sırada patentin mucidi olarak adlandırılmasına izin verilmedi.

Bertha Benz 3 numaralı Patent-Motorwagen otomobili dünyaya sundu. On yılda 25 araç üretilmişti.
Son teknoloji bisiklet konstrüksiyonları ile Model I, orijinal Patent-Motorwagen‘dı ve dünyanın ilk otomobiliydi.
Model II, bu modelin ilki olarak test amacıyla dört tekerlekli bir araca dönüştürüldü.
Küçük üretim serilerinde satılan ilk Patent-Motorwagen Model III'tür. Halkalı çelik ve sert kauçuk, yönlendirilebilir ön tekerleği olan güçlendirilmiş arka tekerlekleri vardı. Müşteriler için koltuk düzenlemeleri ve katlanır tavan gibi çeşitli seçenekler sunuldu.

5 Ağustos 1888'de, 39 yaşındaki Bertha Benz, bir Model III ile on üç ve on beş yaşındaki oğulları Richard ve Eugen ile, yetkili makamların izni olmadan, kocasına söylemeden ve onsuz olarak Mannheim'dan Pforzheim'a gitti ve böylece ilk başarılı uzun mesafe sürüşünde otomobil kullanan ilk kişi oldu. Bu tarihi yolculuktan önce motorlu araç sürücüleri sadece çok kısa yolculuk denemeleri yapıyor ve başlangıç noktasına tamircilerinin (mekaniklerin) yardımıyla geri dönüyorlardı. Vagon parkurlarının ardından, bu öncü tur yaklaşık 106 km (66 mi) tek yönlü mesafe idi.
Gezinin görünüşteki amacı annesini ziyaret etmek olsa da, Bertha Benz'in başka nedenleri vardı - Buluşunu yeterince pazarlamayı düşünmeyen kocasına, her ikisinin de yoğun bir şekilde yatırım yaptığı otomobilin, halka yararlı olduğu gösterildiğinde finansal bir başarıya dönüşeceğini kanıtlamak ve kocasına icatlarının geleceği olduğuna dair güven vermek.
Üç tekerlekli Benz Patent Motorwagen numara 3, ödeme yapan izleyicilerden beklenen beğeniyi görmemişti.
Bertha Mannheim'ı şafakta terk etti ve Pforzheim'a kadar yol boyunca sayısız sorun çözdü. Bertha, bu yolculukta önemli teknik yetenekler gösterdi. 
Yakıt deposu olmayan aracın karbüratöründe de sadece 4.5 litrelik benzinle arabanın çalışması için gereken petrol çözücüsü ligroin'i bulması gerekiyordu. Bu yakıt sadece eczacı dükkanlarında vardı, bu yüzden yakıtı satın almak için Wiesloch 'daki şehir eczanesinde durdu. 
O zamanlar benzin ve diğer yakıtlar sadece eczacılardan satın alınabiliyordu ve böylece Wiesloch'daki eczacı dünyanın ilk akaryakıt istasyonu oldu.
Tıkalı bir yakıt borusunu şapka iğnesi ile temizledi ve jartiyerini yalıtım malzemesi olarak kullandı. 
Bir demirci bir yerde zinciri onarmaya yardım etmek zorundaydı. Tahta frenler bozulmaya başladığında, Benz frenlere deri kaplatmak için bir ayakkabıcıyı ziyaret etti ve dünyanın ilk fren balatası çiftini yaptı. Motoru soğutmak için buharlaştırmalı soğutma sistemi kullanılmıştı ve bu nedenle su kaynağı yolculuk boyunca büyük endişeydi. Üçlü, her durduklarında kaynaklarına su ekledi. Arabanın iki vitesi yokuş yukarı çıkmak için yetersizdi ve Eugen ile Richard sık sık aracı dik yokuşlarda itmek zorunda kaldılar. Benz, alacakaranlıktan az sonra Pforzheim'a vardı ve kocasına başarılı yolculuğunu telgrafla bildirdi. Üç gün sonra da farklı bir rota izleyip yolculuğunu tekrarlayarak Mannheim'a geri döndü.

Bu gezi, Bertha'nın istediği gibi büyük ilgi çekti. Sürüş, otomobilin teknik gelişiminde önemli bir olaydı. Öncü çift, Bertha'nın deneyimlerinden sonra araçta çeşitli iyileştirmeler yaptı. Bertha, yol boyunca olan her şeyi rapor etti. Fren gücünü iyileştirmek için fren balataları ve tepelere tırmanmak için ek dişli eklenmesi gibi önemli önerilerde bulundu. Gezisi, gelişmekte olan otomotiv endüstrisi için test sürüşülerinin çok önemli olduğunu kanıtladı.Yolculuk, müşterilerin araçla ilgili çekincelerinin yatıştırılmasına ve ardından şirketin ekonomik başarısını çok önemli katkı sağladı. Bu nedenle Bertha Benz, ilk kadın sürücü ve kısa test sürüşlerinin ötesine geçen ilk kişi olarak kabul edilir. Daha sonraları Karl Benz'in anılarına dayanarak direksiyon başında olanın kendisi değil oğulları olduğu söylendi. Bu yolculuğunda çeşitli zorlukların üstesinden gelmek zorunda kalarak, kullanım ömrünü ve etkinliği artırmak için fren pabuçlarına deri parçalar koyma, dik yokuşlara çıkmak için kısa vites eklemek gibi sonradan arabalara eklenen düzenlemelere yol açan iyileştirme önerileri yaptı. Bu nedenle Bertha Benz, fren balatalarının da mucidi olarak da kabul edilir.Heidelberg yakınlarındaki Wiesloch'daki şehir eczanesi bu geziyle birlikte beklenmedik bir ün kazandı: Bertha Benz oradan gerekli ligroin yakıtını satın aldığı için bu eczane dünyadaki ilk benzin istasyonu olarak kabul edilir. Uzun bir süre sonra benzin ve diğer yakıtlar ancak eczanelerden satın alınabildi.

Birlikte beş çocukları oldu: Eugen (1873–1958), Richard (1874–1955), Clara (1877–1968), Thilde (1882–1974) ve Ellen (1890–1973).
1906'da Ladenburg'a taşındıktan sonra Karl Benz Ladenburg'daki atölyesini inşa ettirmiş ve aile şirketi “Benz und Söhne”'yi kurmuştu. Daimler-Benz'in başarısı garanti edildikten sonra Karl Benz 1929'da öldü. Aile üyeleri bu evde otuz yıl daha ikamet ettiler. Benz'in evi artık tarihidir ve kâr amacı gütmeyen bir vakıf için bilimsel bir toplantı tesisi olarak kullanılır ve Gottlieb Daimler ve Karl Benz Vakfı hem Bertha hem de Karl Benz'i otomobil tarihindeki rollerinden dolayı onurlandırır.
1925'te Karl Benz anılarında şunları yazdı: "Küçük hayat gemisinde batacakmış gibi göründüğünde yanımda sadece bir kişi kaldı. O benim karımdı. Cesurca ve kararlılıkla yeni umut yelkenlerini kurdu."
84 yaşındaki Bertha Benz'in 1933'te Adolf Hitler'i “Almanların kurtarıcısı” olarak karşıladığı söylenir. O ve ailesi Nazi propagandası tarafından çabucak toplandı ve 1933'teki Paskalya'da Bertha'nın da katıldığı Mannheim'da Karl Benz için Nazilerce bir anıtın açılışı yapıldı. Gazeteci Angela Elis'e göre politikalarının yeni bir savaşa yol açtığını anladıktan sonra Bertha Benz Hitler'den uzaklaştı.
3 Mayıs 1944'te 95 yaşındaydı. Doğum gününde kocasının okuduğu Karlsruhe Teknik Üniversitesi ‘nden fahri vatandaşlık aldı.
1944'te C. Benz Söhne şirketinin genel merkezi Ladenburg'da 95 yaşına girdikten iki gün sonra Bertha Benz  villasında öldü.

25 Şubat 2008'de Bertha Benz Hatıra Rotası resmi olarak onaylandı ve artık bu rota tabelalarla gösterilmektedir. Bu tatil rotası, büyük ölçüde Bertha Benz'in Mannheim'dan Pforzheim'a gidiş-dönüş yolculuğunun tarihi rotasını takip etmektedir. Ocak 2009'dan beri Bertha Benz Memorial Route ERIH - Avrupa Endüstriyel Miras Rotası e. V'dır.
Bertha Benz'in yolculuğu antika araçlarla 1988'den beri her iki yılda bir tekrarlanmaktadır. Dr. Karl Benz Automuseum ve Allgemeine Schnauferl Kulübü 130 "savaş öncesi aracını" dünyanın ilk uzun mesafeli yolculuğunun rotasında buluşturmakta ve kullanmaktadır.
ULAP sahasındaki Berlin Merkez Garı'ndaki yeni caddelerden biri 2005 yılından beri Bertha Benz adını taşımaktadır. Başlangıçta yanlış yazım Berta-Benz-Straße olarak 2013'te düzeltilmiştir.
Wieslocher ortaokul 25 Nisan 2008'den beri otomobil öncüsünün adını taşır. İsim verildiğinde, bugün hala var olan şehir eczanesinin önünde Tip 1 motorlu aracın kopyası ve Bertha Benz'in torunu Jutta Benz ile tarihi sahnesi yeniden yaratıldı. Tarihi sahneden sonra, Jutta Benz bu motorlu aracı şehirden okula kadar sürdü.
Sigmaringen'deki meslek okulu, 2013/2014 eğitim yılından bu yana Bertha Benz Okulu olarak anılır.
Daimler ve Benz Vakfı, Bertha Benz'in öncü başarılarının anısına, bilim, iş, politika ve toplumda kendilerini farklı kılan kadınların konuştuğu yıllık “Bertha Benz Konferansı” düzenler. Bu vesileyle Temmuz 2009'da vakıfSav, mühendisin üstün tezini onurlandıran, ilk kez 10,000 Euro “Bertha Benz Ödülü” verdi.
Otomobilin 125 yıl önce Karl Benz tarafından icadının anısına düzenlenen 2011 Otomobil Yazının bir parçası Eylül 2011 Bertha Benz Challenge, Bertha Benz Memorial Route'da gerçekleşti. Bu hatıra sürüşü, hibrit ve elektrikli motorlar, hidrojenli motorlar ve yakıt hücreleri gibi alternatif motorlu araçları ve diğer az tüketimli ve çevre dostu araçları teşvik etmeyi amaçlamıştı. Bertha Benz, 1888'de eski model bir araba kullanmadığı ve o zamanın en yenilikçi aracı olduğundan, bu sürüşte yalnızca günümüzün en

Bertha Benz Hatıra Yolu Alman gezgin ve Baden-Württemberg'deki hatıra yolu.Ayrıca Avrupa Endüstri Mirası Rotası listesindedir. 2008 yılında açıldığından bu yana, herkes 1888 yılının otomobiliyle yapılan dünyanın ilk uzun mesafe seyahatin izlerini takip edebiliyor.

Bertha Benz'in eşi, Karl Benz, Ocak 1886'da kendi gücünü üretmesi için tasarlanmış ilk otomobilin patentini almıştır. (Patent No. 37435)
Ağustos 1888 başlarında, Bertha Benz, eşinin haberi olmadan, 14 ve 15 yaşlarında olan Richard ve Eugen isimli 2 oğluyla beraber Benz'in yeni yapılan 3 numaralı Patent Motorwagen otomobilini Mannheim'dan Pforzheim'a kadar sürerek ilk uzun mesafe otomobil süren kişi oldu. Mesafe yaklaşık 104 km (65 mil)'dir. Bu tarihi seyahatten önce katedilen mesafeler kısa ve yalnızca mekanik yardımcılarla yapılan denemelerdi.
Görünürde seyahatin sebebi annesini ziyaret etmek olsa da Bertha Benz'in başka bir amacı daha vardı; yaptığı buluşu pazarlama konusunda başarılı olamayan zeki eşi Karl Benz'e, halka aracın kullanışlı olduğunun gösterilmesi takdirinde, finansal başarı sağlayacağını göstermekti.
Yolculuk esnasında, Bertha Benz birçok problemi de çözdü.Yakıt olarak kullanmak için, yalnızca ecza depolarında bulunan çözücü madde olan Ligroin'i Kullandı. Böylece Heidelberg'ün güneyinde yer alan Stadt-Apotheke isimli eczane, dünyanın ilk benzin istasyonu unvanına sahip oldu.Bir nalbant Bruchsal'da zincirin tamirine yardım etti.Fren balataları ise Bauschlott/Neulingen'de değiştirildi.Bertha Benz, tıkanan yakıt borusunu temizlemek için uzun ve düz bir şapka iğnesi, kabloyu korumak için de çorap kullandı.
Bertha ve oğulları şafak vakti Mannheim'dan ayrılıp, alacakaranlıktan biraz sonra telgrafla bu başarılı seyahatlerini Karl'a bildirip, Pforzheim'a vardılar.Üç gün sonra, farklı bir yol kullanarak Mannheim'a tekrar geri geldiler.

Yolculuk esnasında, bazı insanlar otomobilden ürktü fakat bu değişik seyahat, Bertha Benz'in de amaçladığı gibi büyük ilgi topladı. Yol boyunca olay şeylerden eşini haberdar ettikten sonra birkaç geliştirmeyi tanıtabileceğinden dolayı bu sürüş Karl Benz için çok iyi bir fırsattı.Ve buna ek olarak Bertha Benz de birkaç tavsiyede bulundu.Bunlardan biri de tepeleri tırmanabilmek için ek vites takma önerisiydi.

Gidiş yönünde yolculuk, Mannheim'dan Pforzheim'a yaklaşık 104 kilometre güney yönünde gider:
Mannheim, Feudenheim, Ilvesheim, Ladenburg, Schriesheim, Dossenheim, Heidelberg, Rohrbach, Leimen, Nußloch, Wiesloch, Mingolsheim, Langenbrücken, Stettfeld, Ubstadt, Bruchsal, Untergrombach, Weingarten, Grötzingen, Berghausen, Söllingen, Kleinsteinbach, Wilferdingen, Königsbach, Stein, Eisingen, Pforzheim.
Yukarıda belirtilen ve aynı zamanda işaretlenmiş rota, mümkün olduğunca Bertha Benz tarafından gidilen orijinal rotaya karşılık gelir. Tek istisna: Wilferdingen 'den bugünkü Bundesstraße 10 boyunca Pforzheim'a gidiştir. Bertha Benz'in tarihsel olarak seyahat ettiği rotaya karşılık gelen Wilferdingen ve Pforzheim arasındaki bölüm, kasım 2012'den bu yana 2012 kasım ayından beri „Bertha Benz Memorial Route (hist.)“ olarak tabelalarla gösterilir.

Dönüş yolculuğu, Pforzheim'dan Mannheim'a 90 kilometreden fazla kuzey yönündeki başka bir rotayı izler:
Pforzheim, Bauschlott, Bretten, Gondelsheim, Helmsheim, Heidelsheim, Bruchsal, Forst, Hambrücken, Wiesental, Kirrlach, Reilingen, Hockenheim, Talhaus, Ketsch, Schwetzingen, Friedrichsfeld, Seckenheim, Mannheim.

Bertha Benz'in otantik rotası, yolculuğunun neredeyse unutulmuş orijinal konumlarını birbirine bağlamakla kalmaz, aynı zamanda Baden bağcılık bölgesi üzerinden de gider.
Bu endüstriyel kültür yolu, Yukarı Ren Ovası bölgesinde Bergstrasse dahil olmak üzere Odenwald ve Kraichgau Karlsruhe'den  kısa bir süre önce geçip Pforzheim yönünde kuzeyde Kara Orman'a doğru döner. Dönüş yolculuğunda daha sonra Kraichgau üzerinden, yine Yukarı Ren Ovası üzerinden, bu sefer Ren taşkın yataklarını takip ederek başlangıç ve varış noktası olan Mannheim'a varır.

Mannheim: Mannheim Seçim Sarayı, Luisenpark, Mannheim su kulesi
Ladenburg: Automuseum Dr. Carl Benz, Benz ailesinin evi, eski şehir
Heidelberg: Heidelberger Kalesi, Heidelberg eski şehir, Eski Köprü
Wiesloch: Şehir Eczanesi (dünyadaki ilk benzin istasyonu)
Bruchsal: Bruchsal Kalesi
Pforzheim: Mücevher Müzesi Pforzheim, mücevher dünyaları ile Pforzheim endüstriyel yapısı, Kale ve Anglikan Kilisesi St. Michael (Pforzheim) (Baden margravlarının mezar yeri), Johannes-Reuchlin müzesiyle
Bretten:Melanchthonhaus pazar meydanında, yakında Maulbronn Manastırı (Dünya Kültür Mirası UNESCO). Maulbronn Manastırı'ndaki öğrenciler arasında Johannes Kepler, Friedrich Hölderlin ve Hermann Hesse vardı
Hockenheim: Motor Sporları Müzesi Hockenheimring, Hockenheimring
Schwetzingen: Schwetzingen Kalesi

Bodenseekreis, Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçe.

Komşuları (batıdan itibaren saat yönünde) Landkreis Konstanz, Landkreis Sigmaringen, Landkreis Ravensburg ve Landkreis Lindau ilçeleridir.
İlçe Konstanz Gölü'nün (Almanca: Bodensee) kuzey sahilinde bulunur. Dolayısıyla ismini bundan alır. Oberschwäbisches Hügelland ve Westallgäuer Hügelland olarak adlandırılan doğal yörelerle kaplıdır.

İlçe, 1973'te önceden var olan Tettnang ilçesi ile Überlingen ilçesinin büyük bir kısmı birleştirilerek oluşturuldu.

 Landkreis Leipzig, Saksonya, Almanya
 Częstochowa (ilçe), Polonya

Alttaki üç dalgalı çizgiyle mavi renk Konstanz Gölü'nü temsil eder. Tekerlek, Markdorf ve Raderach lordlarının armalarını temsil etmekle birlikte ilçedeki endüstriyi de gösterir.

Resmî site7 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)

Cem Özdemir (Almanca telaffuz: [ˈdʒɛm ˈʔœsdemiːɐ̯]; d. 21 Aralık 1965), 2021'den beri Almanya Gıda ve Tarım Bakanı olarak görev yapan Alman siyasetçi. Özdemir, Birlik 90/Yeşiller partisinin bir üyesidir.
Özdemir, 2008 ile 2018 yılları arasında Claudia Roth ve daha sonra Simone Peter ile birlikte Yeşiller Partisi'nin eş başkanlığını yaptı. Özdemir, 2013 yılından bu yana Alman Federal Meclisi üyesidir ve daha önce 1994 ile 2002 yılları arasında bu görevde bulundu. 2004 ile 2009 yılları arasında Avrupa Parlamentosu Üyesi olarak görev yaptı. Özdemir, Katrin Göring-Eckardt ile birlikte 2017 federal seçimlerinde ilk iki Yeşil adaydan biri oldu. 2018'den 2021'e kadar Federal Meclis Ulaştırma Komitesi'ne başkanlık etti. 8 Aralık 2021'den bu yana Şansölye Olaf Scholz'un kabinesinde Gıda ve Tarım Bakanı olarak görev yapmaktadır. Kasım 2024'teki hükûmet krizinin ardından, Özgür Demokratik Partili (FDP) siyasetçi Bettina Stark-Watzinger'in yerine Federal Eğitim ve Araştırma Bakanı olarak atandı.

Stuttgart ve Ulm arasındaki tepelerde yer alan küçük bir kasaba olan Urach'ta doğan Cem Özdemir, Türk Gastarbeiter (“misafir işçi”) bir anne babanın oğludur. Özdemir'in annesi Türk kökenlidir ve İstanbul'da orta sınıf bir aileden gelmektedir. Babası ise Çerkes kökenli ve aslen Tokatlıdır. Anne tarafından dedesi Türk Kurtuluş Savaşı'nda subay olarak görev yapmıştır.  Özdemir ve ailesi, 1983 yılında Alman vatandaşlığına geçti. Alman Hauptschule ve Realschule'den mezun olduktan sonra çıraklık eğitimini tamamlayarak erken çocukluk dönemi eğitmeni oldu. İleri teknik üniversiteye girmeye hak kazandıktan sonra Almanya'nın Reutlingen kentindeki Evanjelik Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nde sosyal pedagoji eğitimi aldı. Eğitimini 1987 yılında tamamladıktan sonra eğitimci ve serbest gazeteci olarak çalıştı.

Özdemir, 1981 yılından beri Yeşiller Partisi'nin Ludwigsburg İlçe Teşkilatı üyesidir. 1989 ile 1994 yılları arasında Baden-Württemberg'in parti eyalet yönetiminde yer aldı. 1992'de göçmen hakları için kurulan Immi-Grün - Bündnis der neuen InländerInnen grubunun kurucuları arasında yer aldı.

Özdemir, 1994'ten 2002'ye kadar Alman Federal Meclisi üyesiydi; Sosyal Demokrat Parti'den Leyla Onur ile birlikte ülkenin federal parlamentosuna seçilen ilk Türk veya Çerkes kökenli kişi oldu. 1998'den 2002'ye kadar İçişleri Komisyonu üyesiydi ve parlamento grubunun bu konudaki sözcüsü olarak görev yaptı. Bu sıfatla Almanya'nın vatandaşlık yasalarında reform yapılmasını savundu. Ayrıca, Alman-Türk Parlamenter Dostluk Grubu'nun da başkanlığını yaptı.
1992'de Yeşiller, Şansölye Gerhard Schröder yönetiminde ilk kez bir Alman federal hükûmetine katıldı. Bundan 9 ay sonra Özdemir, Jürgen Trittin etrafında “partimizdeki kurucu kuşaktan gelen ahlakçı çokbilmişleri boş yere izleyemeyiz ve izlemeyeceğiz” şeklinde tartışmalı bir manifesto yayınlayan ve kendilerini “ikinci kuşak gençlik” olarak tanımlayan 40 genç parti üyesi arasındaydı.
2002 yılında Özdemir, Federal Meclis üyesi olarak yaptığı resmî seyahatler sırasında kazandığı “Miles & More” millerini, kişisel kullanımına ayırdığı için parlamento yönetmeliklerini ihlal etmekle suçlandı. Ayrıca kişisel mali sorunlarını aşmak için Alman halkla ilişkiler danışmanı ve lobici Moritz Hunzinger'den kredi aldığı için de eleştirildi. Bu olay, eski Alman Savunma Bakanı Rudolf Scharping ile ilişkilendirildi. Bunun üzerine Özdemir, içişleri sözcülüğünden ve Federal Meclis üyeliğinden istifa etti.
Özdemir, 2003 yılında Transatlantik Üyesi olarak Washington, D.C. ve Brüksel'de bulunan ABD Alman Marshall Fonu'na katıldı. Bursiyerliği sırasında Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde Türkiye ve Avrupa üzerine çeşitli konuşmalar yaptı ve konferanslar verdi. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'daki azınlık gruplarının siyasi olarak nasıl örgütlendiklerini araştırdı.

Özdemir, 2004 ile 2009 yılları arasında Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı (Yeşiller/EFA) parlamento grubunda Avrupa Parlamentosu üyeliği yaptı. Bu süre zarfında grubun dış politika sözcüsü ve Dış İlişkiler Komitesi (AFET) üyesi olarak görev yaptı. Ayrıca, Avrupa Parlamentosu'nun Orta Asya raportörü ve Irak ile İlişkiler Daimi Geçici Delegasyonu'nun başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 2006 ile 2007 yılları arasında Özdemir, ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) Avrupa'daki operasyonlarına yönelik araştırma ekibinin başkan yardımcılığını yaptı.

Özdemir, 2 Haziran 2008 tarihinde partisinin eş başkanlığına adaylığını açıkladı. Özdemir'in rakibi Berlin Temsilciler Meclisi'ndeki Yeşiller parlamento grubunun lideri Volker Ratzmann'dı, ancak Ratzmann 4 Eylül 2008'de kişisel nedenlerle adaylığını geri çekti. Parti eş başkanlığı seçimlerine giden süreçte Özdemir, 2009 Alman federal seçimleri için Baden-Württemberg eyalet parti kongresinde, partisi adına adaylık koyarak oldukça iddialı bir yer için yarıştı. Ancak, her iki ayrı yarışta da karşısındaki rakiplerine karşı kaybetti. Buna rağmen Özdemir, parti başkanlığı için adaylık sürecinden vazgeçmeyerek bu adaylığını sürdürdü.
Özdemir, 15 Kasım 2008'den bu yana Birlik 90/Yeşiller'in iki eş başkanından biri olarak görev yapmaktadır. Delege oylarının yüzde 79,2'sini aldı. Özdemir, 2009 seçimlerinde Federal Meclis'e seçilemedi. Stuttgart'ın güneyini kapsayan 1. seçim bölgesinde aday olarak %29,9 oy aldı, ancak CDU'nun adayı Stefan Kaufmann'a karşı kaybetti.

Özdemir, 2013 seçimleri sonucunda yeniden Federal Meclis'e girdi. Alman-Çin Parlamento Dostluk Grubu'nun başkan yardımcısı olarak görev yaptı.

Heidenheim kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi eyalet kongresinde delegelerin büyük çoğunluğunun oyunu alarak partinin resmi başbakan adayı (liste başı adayı) seçildi. 8 Mart 2026 tarihinde yapılan eyalet parlamentosu seçimlerine Yeşiller Partisi'nin lideri ve başbakan adayı olarak girdi ve partisini %30,2 oyla birinci sıraya taşıdı.
Özdemir 13 Mayıs 2026 tarihinde Baden-Württemberg Eyalet Parlamentosu'nda yapılan oylamada Almanya'nın Türkiye kökenli ilk eyalet başbakanı seçildi. 2026 - 2031 yılları arasındaki 5 yıllık yasama döneminde Baden-Württemberg Eyalet Başbakanlığı görevini yürütecektir.

Özdemir, Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimindeki Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmaktadır. Özdemir'in Mayıs 2014'te Köln'de yaptığı bir konuşmada Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştirmesi üzerine Erdoğan, partisinin meclisteki grup toplantılarından birinde Özdemir'i bizzat hedef alarak “sözde Türk” ilan etti ve eleştirilerini “çok çirkin” olarak nitelendirdi. Erdoğan'ın bu sözleri üzerine Türkiye'nin Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu, Alman Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak Almanya'nın Başbakan'ın sözlerinden duyduğu rahatsızlık hakkında bilgilendirildi. Kısa bir süre sonra Özdemir, Spiegel Online'a verdiği demeçte, Irak ve Şam İslam Devleti militanlarının Avrupa'dan geçiş ülkesi olması nedeniyle Alman istihbarat servislerinin Türkiye'yi hedef almamasının “sorumsuzluk” olacağını söyledi.
Özdemir, 15 Eylül 2015 tarihinde, Şırnak çatışmalarını yerinde incelemek üzere Cizre'yi ziyaret etti. Özdemir Cizre'de yaşanan sivil ölümlerinden Ankara'nın sorumlu olduğunu iddia etti ve “Demokratik bir devlet sorunları böyle çözmez” ifadesini kullandı.
Özdemir, Haziran 2016'da Federal Meclis'te Ermeni Soykırımı'nın tanınmasının ve Türkiye'nin öfkelenmesinin arkasındaki itici güçtü. Temmuz 2016'daki başarısız darbe girişiminin ardından Türkiye'nin kitlesel tutuklamalarını ve muhalefete yönelik baskılarını da eleştirdi. Özdemir, Türkiye'nin ABD destekli Suriyeli Kürtleri, Afrin'den çıkarmayı amaçlayan Kuzey Suriye işgalini kınadı. Özdemir, 2018 Münih Güvenlik Konferansı sırasında Türk yetkililerle bir araya geldi ve bu sırada “terörist” olarak adlandırıldığı ve Türk delegasyonundan çeşitli tehditler aldığı bildirildi. Sonuç olarak Özdemir özel polis koruması aldı.

5 Nisan 2001 tarihinde Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde yayınlanan bir demecinde Özdemir, “Alman parlamentosu Fransız parlamentosunun izinden gitmemeli ve Ermenilerin toplu ölümünü soykırım olarak tanımlamamalıdır. Tarihi olaylara resmî tanımlar getirmek parlamentoların işi değildir. Bu tarihçilerin işidir. Federal Meclis geçmişte yaşanan adaletsizlikler hakkında karar verecek merci değildir.” dedi.
Özdemir, 12 Mart 2015 tarihinde Ermenistan'ın başkenti Erivan'daki Ermeni Soykırımı anıtını ziyaret ederek, Ermeni Kırımı'nı soykırım olarak tanıdığını açıkladı ve Türkiye'yi de tanımaya çağırdı. Ayrıca Türkiye'yi Alican Sınır Kapısı'nı açmaya ve Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirmeye davet etti. Alman gazetelerine verdiği bir röportajda “Almanya'nın Ermeni soykırımı konusuna açıkça değinmesi gerektiğini düşünüyorum. İki ülkenin dostu olarak Ermeni-Türk sınırının açılmasına yardımcı olmalıyız. Her iki ülkenin de dostu olarak, Ermeni-Türk ilişkilerinin Fransız-Alman ya da Polonya-Alman ilişkileri gibi olması için çaba göstermeliyiz.” dedi.
2016 yılında eş başkanlığını yürüttüğü Birlik 90/Yeşiller partisi öncülüğünde hazırlanan ve Almanya Federal Hükûmetinin koalisyon ortakları Hristiyan Demokrat Birliği, Hristiyan Sosyal Birliği ve Sosyal Demokrat Parti tarafından desteklenen, 1915 olaylarını soykırım olarak tanımlayan karar tasarısının Federal Meclise taşınmasını sağladı. Oylama öncesi Bundestag'da bir konuşma yapan Özdemir, Türkiye'de “Ermeni” kelimesinin halen hakaret sözcüğü olarak kullanıldığını ve Almanya'nın da soykırımda suçlu olduğunu belirtti. Ayrıca, Enver Paşa ve Talat Paşa'nın adlarını anarak “katiller” ifadesini kullandı. Tasarı, 2 Haziran 2016'da yapılan oylamada bir çekimser ve bir ret oyu ile kabul edildi. Özdemir, tasarının mecliste kabul edilmesinin ardından sosyal medya, e-posta ve mektup aracılığıyla kendisinin ölüm ile tehdit edildiğini açıkladı.
23 Mart 2018'de Cem Özdemir'e Ermenistan tarafından devlet liyakat nişanı verildi.

Özdemir, kenevirin yasallaştırılmasının savunuculuğunu yapmaktadır. Aralık 2014'te arkasında kenevir bitkisi ile bir Ice Bucket Challenge videosunda görülen Özdemir'in dokunulmazlığı, Berlin savc

Enzkreis, Almanya´nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçe.

Komşu ilçeler (batıdan itibaren saat yönünde) Landkreis Karlsruhe, Landkreis Heilbronn, Landkreis Ludwigsburg, Landkreis Böblingen ve Landkreis Calw. Güneyindeki Pforzheim ilçe-serbest şehri neredeyse ilçe tarafından tamamen çevrilmiştir.
Enz ilçesinin güneyi Kara Orman'ın kuzey kısmıyla kaplanır. İlçenin kuzey-batısında tarım alanı olan Kraichgau vardır. Ana nehri olan Enz, Neckar nehrinin bir koludur.

Evvelki Pforzheim ilçesi ile komşu  Vaihingen, Leonberg ve Calw ilçelerinin bölümleri birleştirilerek 1973'te kuruldu. Pforzheim ilçesinin bazı bölümleri Pforzheim şehrine dahil edildi.
Evvelki ismi Bezirksamt Pforzheim olan ilçe 1939'da ortadan ayrılarak Pforzheim ilçesine ve ilçe-serbest şehrine dönüştürüldü.

Mart 1993'ten beri İtalyan Reggio Emilia ilçesiyle resmi bir kardeşliği vardır. 1996'dan beri Polonya şehri Myslowice ve belediye şehirleri olan Imielin ve Chelm Slaski'de 1995'te kardeşi oldular. Mart 2001'de Enz ilçesi ve Pforzheim şehri Macar Komitat Györ-Moson-Sopron ile arkadaşlık başlattılar.

Resmî site (Deutsch)

Friedrichshafen Konstanz Gölünün kuzey sahilinde bir kenttir. Konstanz'dan sonra Konstanz gölünün çevresinde ikinci büyük kenttir. Ravensburg ve Weingarten ile birlikte Friedrichshafen Baden-Württemberg eyaletinde 14 merkezden biridir.
1 Nisan 1956'dan itibaren Friedrichshafen, bir nevi ilçe merkezi (Große Kreisstadt) unvanına sahiptir. Nüfusu 31 Aralık 2015 itibarı ile 59.108 kişidir.

20. yüzyılın ilk üçte birinde zeplin yapımı önemli bir sanayiydi ve Friedrichshafen'in refahına önemli katkı yaptı. Friedrichshafen en çok Luftschiffbau Zeppelin zeplin şirketi, Dornier Flugzeugwerke uçak üreticisi, şanzıman sistemleri üreticisi ZF Friedrichshafen ve Wilhelm Maybach tarafından kurulan MTU Friedrichshafen GmbH motor üretim şirketinin yeri olarak bilinir.

Konstanz doğumlu Ferdinand von Zeppelin, katı zeplin uçuşunun zor fırlatma yöntemini desteklemek için başlangıçta zeplinlerini rüzgarla hizalanabileceği, göl üzerinde yüzen bir zeplin hangarında inşa ettirmişti. Bugün Friedrichshafen'de göl kıyısına yakın büyük bir zeplin müzesi vardır.
Son yıllarda yine Friedrichshafen'deki ZLT Zeppelin Luftschifftechnik GmbH şirketi, modern teknolojiyi kullanarak Zeplin firmasınca tasarlanan küçük, yarı-katı zeplin'lerin (Zeppelin NT olarak adlandırılır) yapımcısıdır. Bu zeplinler, Konstanz Gölü üzerindeki gezi turları için rezerve edilebilir.
Airbus Defence and Space, Friedrichshafen'in dışında Immenstaad am Bodensee'de bugün “Dornier Flugzeugwerke” şirketinin halefi olarak kabul edilen bir yeri vardır. Dornier Müzesi, Friedrichshafen Havaliman'ndadır ve restore edilmiş Claude Dornier havacılık teknolojisinin yanında modern uzay teknolojisini de sergiler.
AERO Friedrichshafen, 2011'de 33,400 ve 2012'de 30,800 kişilik katılımcılı yıllık bir havacılık konferansıdır. Aero 2013, 24-27 Nisan 2013 tarihlerinde Friedrichshafen Havalimanında yapıldı.

Rolls-Royce Power Systems AG (MTU), Rolls-Royce'un sahibi olduğu Alman motor imalat şirketi de Friedrichshafen'dedir.
Sanayi ve turizmin yanı sıra AERO Friedrichshafen (havacılık teknolojisi), Interboot (su sporları), OutDoor, Motorradwelt (Motosikletler), Eurobike (bisikletler) ve Tuning World Bodensee (Araç modifikasyonu) gibi çeşitli uluslararası düzenli ticaret fuarları önemli ekonomik faktörlerdir. Friedrichshafen havaalanının yakınında, tüm bu ve daha pek çok ticaret fuarının her yıl düzenlendiği büyük bir fuar alanı (Messe Friedrichshafen) bulunur. Ayrıca, Graf-Zeppelin-Haus kültür merkezi kongreler, konferanslar, müzik ve diğer etkinlikler için popüler bir yer oldu.
Friedrichshafen, Avrupa'nın en büyük Amatör telsizcilik kongresi yeridir.

Heidelberg, Güneybatı Almanya'da yer alan bir şehirdir. 1386'da kurulup Almanya'nın en eski üniversitesi olma vasfını taşıyan Heidelberg Üniversitesi bu şehirdedir. Şehri ikiye bölen Neckar Nehri ve sarayı ile birlikte tablo güzelliğinde olan kent aynı zamanda Almanya'nın en romantik kenti (Wege der Romantik) diye de anılmaktadır.
Bugün şehir nüfusunun çoğunluğunu öğrenciler oluşturmaktadır. Heidelberg, Mannheim'dan yaklaşık 15 dakika kadar bir uzaklıkta yer alır.
Aynı zamanda kentin adıyla da anılan matbaa ve baskı makineleri ünlüdür.

Kenttin tarihi Antik Çağ Roma İmparatorluğu dönemlerine dayanmaktadır. Özellikle şehrin bugünkü Neuenheim bölgesinde Romalıların izlerine rastlanılabilir. Orta Çağ döneminde şehir daha çok etrafında bulunan kentlerin Manastırlarına bağımlı kalmıştır. 1225 yılından Yeni Çağ başlangıcına kadar kraliyetin yerleşim yeri olmuştur. Dolayısıyla bu bölgeye Kurpfalz denmektedir. Üniversite bu zamanlarda 1386'da kurulmuştur ve Almanya'nın en eski üniversitesidir. 1600'lü yılların ikinci yarısının sonlarına doğru kent Fransızların saldırlarına uğramış hatta bazı yerleri ele geçirilmiş, o dönemde eski şehir (Altstadt) ve Saray tahribata uğramıştır. 1840'larda döşenen Mannheim-Heidelberg arasındaki tren yolu, Baden bölgesinin ilk tren yolu olma özelliğini de taşımaktadır.
1930 Üniversitenin yeni binasının inşaatına başlanmıştır. 1930'larda Nazilerin iktidara gelmelerinden sonra, özellikle Heidelberg Üniversitesi çok sayıda yahudi öğrencisini ve profesörünü kaybetmiştir. II. Dünya Savaşın'dan sonra, Almanya'nın savaştan yıkılmadan kalmış olan ender kentlerinden biridir. ABD Ordusu (3. Piyade, 7. Ordu) sivil nüfus direnişi olmadan 30 Mart 1945 tarihinde kasabaya girdi. Savaş sonrasında Amerikan işgal bölgesinde kalan şehir, uzun yıllar Amerikan Ordusu tarafından askeri üs olarak kullanılmıştır. Bugün özellikle kentin eski şehir (Altstadt) ve Sarayı, UNESCO tarafından dünya insanlık mirası listesinde bulunmaktadır.

Almanya'nın güneybatısında Baden-Württemberg eyaletinde yer almaktadır. Ren ve Neckar nehirlerinin arasında kalan vadide yer alır (Rhein-Neckar Kreis). Heidelberg, Mannheim'dan yaklaşık 20dk. kadar bir uzaklıkta yer alır. Heidelberg genel olarak dağlık bir şehirdir, en yüksek yerleri arasında Königstuhl (568m) ve Gaiberg (375m) dir. şehirden Neckar Nehri geçer. Odenwald Ormanın içinde yer alır. Heidelberg konum itibarıyla Almanya'nın ılıman bölgesinde yer aldığından, kentte çok sayıda incir ve badem ağaçları yetişmektedir.

Yüzyıllar boyunca aklın başkenti (Almanca: Residenz des Geistes) olarak ün kazanan Heidelberg, bugün de dahil olmak üzere bir üniversite şehri olarak Rhein-Neckar-Kreis Bölgesinde hizmet sektörünün ve bilimin merkezidir. 2007 istatistiklerine göre, çalışan nüfusun 79,6'sı hizmet sektöründe, 19,9'u üretim sektöründe çalışmaktadır. Toplam çalışanların yüzde 69'u iş yerlerine başka şehirlerden gelmektedir. İşsizlik oranı 2010 itibarı ile 6,3'dür. .

Heidelberg'deki en büyük işveren Hastane'yi de içinde barındıran Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi'dir. (Almanca: Ruprecht-Karls-Universität Heidelberg). Üniversite 15.000 kişiye iş imkâni sunmaktadır. ABB Stotz-Kontakt, Heidelberger Druckmaschinen AG, HeidelbergCement, Henkel-Teroson, Lamy (Dolma kalem), SAP ve SAS Institute gibi uluslararası firmalar bu şehirde bulunmaktadır.
Alman istatistik enstitüsü'nün 2007 rakamlarına göre Heidelberg Baden-Württemberg eyaletinin kişi başına en çok doktorun düştüğü şehridir. Heidelberg'de 272 kişiye bir doktor düşerken, eyalet ortalaması 646 kişidir.

Rhein-Neckar Bölgesi'nin günlük gazetesi (Rhein-Neckar Zeitung) burada basılmaktadır.

Heidelberg Üniversitesi dünyaca ünlü bir üniversitedir. 1386'da kurulmuş olan üniversitenin tam adı Ruprecht-Karls Universität Heidelberg'dir. Üniversite 2 kampüsten oluşmaktadır ve şehrin 2 yakasına ayrılmıştır. Eski şehir tarafında kalan kampüsünde daha çok sosyal ve sanat ağırlıklı bölümler bulunurken, yeni kampüste Doğa Bilimleri ve Tıp fakültesi bulunmaktadır. Şehirde ayrıca Kanser Araştırma Merkezi (DKFZ), Max-Planck-Enstitisü (MPIMF, MPI-HD), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) bulunmaktır.

Şehrin en önemli tarihi yapısı Saray'dır. Saray günümüzde çoğu bölümü yıkılmış olarak bulunmaktadır. Sarayın içinde Alman Eczane Müzesi (Deutsches Apotheken Museum) ve eski, büyük bir de fıçı (Großes Fass) bulunmaktadır. Neckar üzerinde bulunan ve 1248'de inşa edilmiş olan, halk arasında Eski Köprü (Alte Brücke) diye anılan köprünün asıl adı Karl-Theodor-Brücke'dir. Eski şehrin tam ortasında yer alan Heiliggeistkirche, şehrin en ünlü kilisesidir.
Şehrin kalbinin attığı en meşhur caddesi olan Hauptstrasse, Neckar Nehri ile görkemli kalesi arasında kalıyor. 1,5 km'lik bir uzunluğuyla, Avrupa'nın sadece yayalar için ayrılmış olan en uzun caddesi unvanına sahiptir.
1717-19 yıllarında arasında yapılmış ve meydanın kale tarafındaki iki önemli yapısından biri olan Büyük Dük Sarayı, 1805'ten sonra Baden mahkemesi tarafından kullanılmıştır. 1920'den bu yana ise Heidelberg Bilimler Akademisi olarak kullanılmaktadır.
Şehrin görülmesi gereken yerleri ve bazı müzeleri :

Eski Üniversite binası ve Öğrenci hapishanesi (alte Aula ve Studentenkarzer)
Üniversite Kütüphanesi
Saray
Friedrich Ebert'in doğduğu ev
Philosophenweg (Filozoflar yolu)
Kurpfälzisches Museum (Sanat Müzesi)
Botanik Bahçesi
Carl Bosch Müzesi
Haus zum Ritter
Anton Praetorius
Bertha Benz Memorial Route

Heilbronn, Baden-Württemberg eyâletinin altıncı, Württemberg bölgesinin ise ikinci büyük şehridir. Nüfusu 31.12.2020 itibarıyla 126,458'dir.

Heilbronn, kuzey Baden-Württemberg'de, Wartberg'in (308 m) eteğinde Neckar havzası'nın kuzey kolu olan Neckar tarafından oluşturulan “Heilbronn Havzası”nın verimli vadisindedir.
Heilbronn, Neckar'ın iki tarafındaki verimli topraklar üzerine kurulmuştur. 
Heilbron Schwäbisch-Fränkischer Wald Eyalet Parkının bitişiğindedir ve etrafını çevreleyen bağlarla ünlüdür.
Batıda nispeten daha az engebeli “Gartacher Feld” izler.
Doğuda, Löwenstein Dağları'nın etekleri olarak Heilbronn Dağları, yamaçlarında geniş bağ manzaralarıyla şehri kuzeyden güneye doğru çevreler; bunlar arasında Büchelberg, Galgenberg, Gaffenberg, Hintersberg, Reisberg, Schweinsberg ve Wartberg vardır. Kuzeyde Sulm dağ ovası yer alır.

Şehrin en yüksek noktası şehir ormanının en güneydoğu ucundaki 378 m yükseklikteki Reisberg üzerindedir, ikinci en yüksek noktaysa 372.8 m yükseklikteki Schweinsberg'dir. İlçe, en alçak noktasına 151 m yükseklikle ile Neckar'da (Neckarsulm) ilçe sınırında ulaşır. 
Kentsel alan kuzey-güney yönünde 13 kilometreden fazla ve doğu-batı yönünde 19 kilometreden fazla uzanır. 
Heilbronn'un üç doğal alanı, Neckar havzası, Kraichgau ve Schwäbisch-Fränkische orman dağlarıdır.
Heilbronner lehçesi, Aleman lehçesi grubuna geçiş bölgesindeki Güney Frankonya lehçesinin bir çeşididir.

Heilbronn'daki en eski insan kalıntıları MÖ 30.000 yılını göstermektedir. Heilbronn'un verimli Neckar baseninin topraklarında kurulu olmuş olması erkenden çiftçilerlerin yerleşmesini sağlamıştır. Bugünkü Heilbronn şehir sınırları içinde bronz çağından kalma kalıntılar bulunabilir. Kelt'ler bu bölgede tuzlu sudan tuz üretmişlerdir.
İmparator Domitian (MS 81-96) hakimiyeti altında Romalılar Ren nehrinden batıya doğru yönelmeye başladılar böylece Roma İmparatorluğu'nun uç sınırları Neckar-Odenwald sınırına kadar dayanmış oldu. M.S. 150 civarında, Neckar-Odenwald- sınırı, Roma İmparatorluğunun sınırının 30 km doğuya doğru genişlemesiyle önemini kaybetmiştir.

Heilbronn'da bir  meslek yüksek okulu (Fachhochschule) vardır. Hochschule Heilbronn ismini taşıyan ve 17.04.1961 tarihinde kurulan yüksek okul, Makina Mühendisliği, Elektrik Mühendisliği gibi çeşitli fakültelerde hizmet verir.
Heilbronn'da 293,000 kitaplı bir kütüphane ve bir de mobil kütüphane (Fahrbücherei) vardır.
Şehir'de çeşitli müzeler vardır:

Sanat ve Heykel Müzesi Deutschhof
Arkeoloji Müzesi Deutschhof
Doğa Tarihi Müzesi Fleischhaus
Güney Almanya Tren Müzesi
NSU Otomobil ve Motosiklet Müzesi

Alman Buz hokeyi ikinci Liginde bulunan Heilbronner Falken isimli bir Buz hokey takımı bulunmaktadır.

Heilbronn'un en önemli gelir kaynağını Bağcılık, Gemicilik ve Biracılık'dan elde etmektedir. Önceden serbest imparatorluk şehri olan Heilbronn'un yerleşim merkezi Neckar Nehri kıyısındadır. Şu an Heilbronn hiçbir vilayete bağlı değildir ve yönetimini kendi kendine sağlamaktadır. Aynı zamanda Heilbronn, Baden-Württemberg'in kuzey doğusunun neredeyse tamamını kapsayan Heilbronn-Franken bölgesinin ekonomik merkezidir.
Heilbronn'un bağcılık sanayi meşhurdur ve Heinrich von Kleist'in Das Kätchen von Heilbronn eserine istinaden lakabı Kätchenstadt'tır.
En önemli firmalar şunlardır:
Knorr, kuruluş tarihi 1838
Brüggeman-Gruppe (Kimyasal madde üreticisi), kuruluş tarihi 1868'dir.
Marka ismi Brunnen ile taninan 'Baier & Schneider', kuruluş tarihi 1877'dir.
Campina (Süt ürünleri)
1907-1929 yılları arası efsanevi Otomobil üreticisi NSU. 1929 yılında Fiat tarafından satın alınmıştır.

 Béziers, Fransa
 Solothurn, İsviçre
 Stockport, Birleşik Krallık
 Frankfurt (Oder), Almanya
 Słubice, Polonya
 Novorossiysk, Rusya

Resmi web sitesi 28 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hessen (Almanca telaffuz: [ˈhɛsn̩]  ( dinle)), Almanya Federal Cumhuriyeti'nin orta güneybatısında yer alan bir eyaletidir. 6 milyonu aşkın nüfusuyla ülkenin en kalabalık 5. eyaletidir, yaklaşık 21.000 kilometrekarelik yüzölçümüyle de en büyük 7. eyaletini oluşturmaktadır. Eyalet başkenti Wiesbaden olup, nüfusu en fazla olan şehri Frankfurt'tur.
Bugünkü eyalet 19 Eylül 1945'te Büyük Hessen (Almanca: Groß-Hessen) olarak kuruldu. İlk kurulan eyalet olarak demokratik bazlı bir anayasaya sahiptir. Geçmişte Volksstaat Hessen (Türkçe: Hesse Halk Devleti), Prusya kazası olarak ve 1944'te de Hür-eyalet Prusya'dan ayrılan Hessen-Nassau kazası olarak oluşmuştur.

Hessen ismi Almanya'nın diğer bölgelerinde görüldüğü gibi bu bölgede eskiden yaşamış Cermen kavimlerinden ismini almıştır. Bölgeye ismini veren kavmin Chatti kabilesi olduğu düşünülmektedir. Bu isim 7. yüzyılda Chassi olarak, 8. yüzyıldan itibaren ise Hassi veya Hessi biçiminde kaydedilmiştir.

Hessen eyaleti 21.115 km² alana sahiptir. Coğrafi merkezi Vogelsbergkreis kazasında Mücke-Flensungen'dadır. Almanya'nın ortasında bulunan Hessen Eyaletinin komşu eyaletleri ise Kuzey-Ren Vestfalya, Aşağı Saksonya, Thüringen, Bavyera, Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz'dır. Hessen'in ortasında Orta bölge dağlarında en yüksek rakım 950 metredir.
Eyaletin coğrafi yapısı genel itibarıyla yüksek rakımlı tepeler ve dağlık alanlardan oluşmaktadır. Yerleşim ve sanayi merkezleri dışında kalan bölgeler, ağırlıklı olarak tarım ve ormancılık faaliyetlerine ayrılmıştır. Güneyden kuzeye doğru uzanan geniş, ormanlık kuşak, tabiat parkları ile tanımlanan doğal alanları meydana getirmektedir. 
Hessen, Almanya'nın en ormanlık eyaletlerinden biri olup, eyalet yüzölçümünün yaklaşık yüzde 42'sini ormanlar kaplamaktadır.
Bu ormanlık kuşak içerisinde Odenwald, Taunus, Westerwald ve Siegerland öne çıkan başlıca bölgeler arasında yer almaktadır.
Hessen'da Almanya'nın batısında baskın olan okyanusal iklim görülmektedir. Yılın büyük bölümü yağmurlu geçmektedir. Ren nehri yamaçlarında güneşli gün sayısının fazla olması nedeniyle şaraplık üzüm bağları bulunmaktadır.

Hessen eyaletinden başta Ren nehri olmak üzere Main, Weser, Lahn, Fulda, Dill ırmakları geçmektedir. Nehirler genelde kanallaştırılma çabalarından sonra gemi ile yük taşımacılığına açılmıştır. Eyalette büyük çapta göller olmasa da baraj ve yapay göller bulunmaktadır.

Hessen, bugünkü eyalet sınırları içerisinde çeşitli derebeylikler ve kazalar kurulmadan önce uzun bir zaman diliminde Roma İmparatorluğu'nun sınırlarını korumayla görevli sancak konumunda idi. Romalılar imparatorluk sınırlarını Cermen halkına karşı koruyabilmek için sınır boyunca Limes adında kütük kazıklı ve gözetleme kuleleriyle donatmışlardır. Orta Çağ'dan itibaren bölgenin önemliliği sonucu zenginleşen derebeylerin, toprak ağalarının yönetimlerinde kalmış, sonra şehir devletçikleri oluşmuştur. Şehir devletçikleri daha sonra Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu altında birleştirilmiştir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Ren'in batısındaki Hessen toprakları Fransa tarafından tekrar işgal edilirken, geri kalan bölge ABD işgal bölgesinin bir parçasıydı. Fransızlar, Hessen'in bir kısmını bölgenin geri kalanından ayırdı ve yeni kurulan Rheinland-Pfalz eyaleti içine dahil etti. Öte yandan Birleşik Devletler, 19 Eylül 1945'te Büyük Hesse (Groß-Hessen) eyaletini, Hesse-Darmstadt ve eski Prusya Hessen-Nassau eyaletini ilan etti. Eyaletin 4 Aralık 1946'da Groß-Hessen olan ismi, resmî olarak Hessen olarak değiştirildi.
II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan işgal yönetiminin yönlendirmeleriyle 19 Eylül 1945 tarihinde eyalet statüsü kazanmış, 1946 yılında gerçekleştirilen halk oylamasıyla eyalet anayasasının kabul edilmesinin ardından Hessen Eyaleti resmen ilan edilmiştir.

Nüfusu 6 milyonu aşkın olmasına karşın yaşlanan Alman halkı ve eyalete dışarıdan gelen göç yoğunluğunun sürekli düşmesi sonucunda eyalet nüfusunun 2050'de 5 milyonun altına düşmesi tahmin edilmektedir.
Hessen Eyaleti'nde nüfusun %80'inden fazlası internet kullanıcısı olup, hanelerin neredeyse tamamında sabit telefon hattı bulunmaktadır. Kablo televizyon ve internet hizmetlerinden yararlanma oranı yüksektir. Hızlı internet bağlantıları (VDSL, 16–32 Mbit) yaygın olarak kullanılmakta, GSM kapsama alanı ise yaklaşık %99 seviyesine ulaşmaktadır. Hane başına ortalama 1,5 binek otomobil düşmektedir. Eyalette genel işsizlik oranı yaklaşık %4,5 düzeyindeyken, göçmen nüfus içerisinde bu oran %10'un üzerine çıkmaktadır. Diplomasız gençlerin oranı göçmenler arasında %20'nin üzerinde iken, Alman vatandaşları arasında %6'nın altında seyretmektedir.
Hessen Eyaleti nüfusunun önemli bir bölümü, II. Dünya Savaşı sonrasında daha sonra Doğu Bloku olarak adlandırılacak ülkelerden göç eden Alman kökenli kişilerden oluşmaktadır. Almanca, kırsal bölgelerde çeşitli yerel şivelerle konuşulmakla birlikte, eyalete özgü tekil bir Almanca lehçesi bulunmamaktadır. Bununla birlikte bölgesel ağızlar genel olarak “Hessisch” (Hessence) adıyla anılmaktadır.

Hessen'de yaygın din Hristiyanlıktır. 2016 yılında devlet desteği ile yürütülen bir anket araştırmasına göre toplumun %63'ü kendisini Hristiyan olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda Protestanlık, toplumun %36'sı, Katolik Kilisesi ise %24'ünü oluşturmaktadır. Toplumun %32'si dinsizdir. Müslümanlar toplumun %3'ünü oluşturmaktadır.

Hessen Eyaleti, anayasal temellere dayanan parlamenter demokratik bir yönetim sistemiyle idare edilmektedir. Yüzde 5'lik seçim barajını aşan siyasi partiler, beş yıllık bir dönem için Eyalet Parlamentosu'na temsilci gönderme hakkı elde etmektedir. Yürütme yetkisi, Eyalet Başbakanı'nın başkanlık ettiği ve çeşitli bakanlardan oluşan bir kabine aracılığıyla kullanılmaktadır.
Yasama süreçlerinin anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisine sahip olan Eyalet Yüksek Mahkemesi, Eyalet Parlamentosu tarafından seçilen 11 üyeden oluşmaktadır. Eyalet Başbakanı, eyaletin hem siyasi hem de resmi temsilcisi konumundadır. 1918 yılına kadar hüküm süren Alman kraliyet ailelerine mensup bireylerin parlamentoya üye olabilmeleri anayasal olarak yasaklanmıştır.
Hessen, uzun bir süre boyunca Sosyal Demokrat Parti (SPD) yönetimi altında kalmıştır. Ancak 1999 yılından itibaren, Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ile Hür Demokrat Parti (FDP) arasında kurulan koalisyon hükûmeti yönetimi devralmıştır. 2008 yılında yapılan eyalet seçimlerinde ise hiçbir parti tek başına parlamentoda çoğunluğu sağlayamamış, bu nedenle görevdeki Başbakan Roland Koch, hükûmet kurulamaması nedeniyle yönetimi vekâleten sürdürmüştür.

Hessen 21 ilçeye (Landkreise) ve 5 bağımsız şehre (Kreisfreie Städte), ayrıca her biri Darmstadt, Gießen ve Kassel olmak üzere 3 yönetimsel bölgede (Regierungsbezirk) gruplanır. Aşağıda bu idari bölgeler ile bu bölgelerin otomobil plakaları ve yönetim merkezleri verilmiştir:

Bağımsız şehirler ve otomobil plakaları:

Darmstadt DA
Frankfurt F
Kassel KS
Offenbach am Main OF
Wiesbaden WI

Hessen Eyaleti'nin yerleşim yoğunluğu, güneyde Frankfurt metropol alanını da kapsayan Rhein-Main bölgesinden başlayarak, kuzeydeki idari merkez Kassel kentine kadar uzanan bir hat boyunca dağılım göstermektedir. Eyaletin ekonomik yapısında Frankfurt, başlıca endüstri ve finans merkezi olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, bölge aynı zamanda dinlenme ve turizm odaklı doğal ve kültürel alanlarıyla da dikkat çekmektedir.
Wiesbaden, Bad Vilbel ve Bad Ems gibi şehirler, termal kaplıcaları ve tarihi kumarhaneleriyle tanınmaktadır. Ren Nehri kıyısında konumlanan tarihi kentler ile bu nehir boyunca sıralanan manzaralı kaleler ve şatolar, uluslararası düzeyde önemli turistik çekim merkezleri arasında yer almaktadır. Orta Çağ ve öncesine ait tarihî dokuyu koruyan yerleşim alanları arasında, eski bir krallık merkezi olan Marburg, başpiskoposluk geçmişine sahip Limburg ve derebeylik geleneğiyle öne çıkan Nassau gibi şehirler dikkat çekmektedir.

Almanya'nın başlıca ekonomi ve sanayi kollarını oluşturan kimya, teknoloji, finans ve otomotiv üretimi gibi sektörler, Frankfurt metropolü ve çevresinde yoğun bir şekilde konumlanmıştır. Frankfurt, stratejik nehir ulaşımı ve uluslararası hava trafiğine açık yapısıyla önemli bir lojistik merkez işlevi görmektedir. Avrupa Merkez Bankası'nın da Frankfurt'ta bulunması, kenti yalnızca Almanya'nın değil, aynı zamanda Avrupa'nın önde gelen finans merkezlerinden biri hâline getirmektedir.
Eyalet topraklarının yaklaşık üçte biri tarımsal faaliyetler için kullanılmakta olup, kırsal alanlar tarım ve hayvancılıkla bütünleşik bir yapıya sahiptir.
Avrupa'nın 3. büyük havaalanı Fraport AG(Frakfurt am Main) dir. Lufthansa AG, Alman Demiryolu, Alman Posta Grubu, ReWe Grubu, Frankfurt Havaalanı, Telekom AG, Opel ve Volkswagen eyaletin en önemli kuruluşlarıdır. Opel AG'in 15 bin kişi çalıştıran Avrupa üretim AR-GE merkezi Rüsselsheim'da yer almaktadır.

Eyaletin Biblis bölgesinde Biblis Nükleer Santrali adlı bir atom enerji santrali bulunmaktadır.

Eyalet, Avrupa'nın en büyük ve kalabalık havaalanlarından biri olan Frakfurt am Main Havalimanı'nı barındırmaktadır. Büyük havaalanı dışında nehir yük ve gezi gemiciliğine sahip Ren ve Main nehirlerini bulundurmaktadır. Eyaletin en derin kırsal bölgelerine kadar ulaşan asfalt yolların yanında, Frankfurt-Köln metropollerini birbirine bağlayan Bundesautobahn 3 ve Avrupa karayolu ulaşımının en önemli kısımlarından birini oluşturan A5 otoyolu da bu eyalette bulunmaktadır. Hızlı tren güzergahına (Intercity) sahiptir. Frankfurt şehri, büyük bir tren garı ile modern bir havaalanına sahiptir. Şehir otobüs, metro ve tramvay hatları ile kaplıdır.
Eyalet, haritalandırılmış gezi amaçlı, kapsamlı ve tren ve otobüs bağlantılı bisiklet tur yolları ile baştan başa kaplıdır.

Eyalet sayıca zengin, saygın ve köklü eğitim kurumları ile tanınmaktadır. Bu kurumların başlıcaları arasında Frankfurt am Main'de yer alan Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi, Justus-Liebig-Universität Gießen, Marburg Philipps Üniversitesi, Darmstadt Teknik Üniversitesi ve Kassel Üniversitesi bulunur.
Müze açı

Hohenheim Üniversitesi (Almanca: Universität Hohenheim), Stuttgart'ın en eski üniversitesidir. 1818 yılında açılan üniversite Times Higher Education tarafından dünyanın en iyi 200 üniversitesi arasında gösterilmiş, QS üniversite sıralamasında ise tarım bilimleri alanında dünyanın en iyileri arasında listelenmiştir.
Botanik bahçesi, egzotik bahçe ve üzüm bağları ile birlikte 3490 dönümlük araziye yayılan üniversite yerleşkesi Almanya'nın en güzel üniversite kampüslerinden biri olarak anılmaktadır. Üniversitenin, kendi ürettiği bir de şarap markası vardır.

1815 yılında Endonezya'da yaklaşık 100 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Tambora Yanardağı'nın patlaması nedeniyle dünyada iklim değişiklikleri gözlemlenmiş, Avrupa'da Yazsız Yıl olarak anılan bir 1816 yılı yaşanmıştır. Dönemin Württemberg Kralı Wilhelm I ise tarımsal kıtlığın üstesinden gelebilmenin öncüsü olması için Hohenheim'da tarım akademisi kurmuş ve yerleşke olarak Hohenheim Kalesi'ni bağışlamıştır. 16 öğrenci ve 3 profesörle eğitim hayatına başlayan akademi, 1847'de Tarım ve Ormancılık Akademisi, daha sonraları ise Tarım Koleji olarak adlandırılmıştır.
1964 yılında Tarım ve Doğa Bilimleri Fakültesi, 1968'de İktisadi, İdari ve Beşeri Bilimler Fakültesi kurulmuş, Hohenheim Üniversitesi adına da 1967 yılında kavuşmuştur. 1918 yılından beri doktora, 1919'dan beri ise Almanya'da doktora sonrası öğrenimin (post-doc) eşdeğeri olan habilitasyon derecesi vermektedir.
Ayrıca Almanya'nın ilk kadın profesörü olan Margarete von Wrangell de unvanını bu üniversitede elde etmiştir.

Wilhelm Conrad Röntgen, Nobel Fizik Ödülü sahibi fizikçi: Hohenheim Üniversitesi'nde profesörlük yaptı.
Jürgen Stark, Avrupa Merkez Bankası Başekonomisti (2006-2012): Hohenheim Üniversitesi'nde Ekonomi eğitimi aldı.
Wilhelm Hertenstein, İsviçre Devlet Başkanı (1888)
Bernhard Mattes, Ford Almanya CEO'su: Ekonomi mezunu, 1982.
Winfried Kretschmann, Baden-Württemberg valisi (2011-günümüze): 1977 mezunlarından
Stefan Mappus, Baden-Württemberg valisi (2010-2011): Hohenheim Üniversitesi Ekonomi 1993 mezunu.
Muhterem Aras, Baden-Württemberg Eyalet Meclisindeki Türkiye kökenli ilk milletvekili: Hohenheim Ekonomi mezunu.

Üniversite tarım bilimleri, doğa bilimleri, iktisadi ve idari bilimler alanlarında toplam 12 lisans, 25 yüksek lisans programı sunmakta ve 2014 yılı itibarıyla 118 profesör ve 835 öğretim görevlisiyle öğretim vermektedir. 2013/2014 dönemi istatistiklerine göre toplam öğrenci sayısı 9918 olup bunların 1200'e yakını yabancı öğrencidir.

Beslenme ve Diyetetik
Biyobazlı Ürünler ve Biyoenerji
Biyoloji
Biyoteknoloji
Gıda Bilimleri
Ekonomi
Ekonomi Öğretmenliği
İletişim Bilimleri
İşletme Enformatiği
Sosyoekonomi
Tarım Bilimleri
Tarımsal Biyoloji
Tarım Ekonomisi

Beslenme Tıbbı
Biyobazlı Ürünler ve Biyoenerji
Biyoloji
Çevre Bilimleri - Toprak, Su ve Biyolojik Çeşitlilik
Çevre Koruma ve Tarımsal Üretim
Enzim Biyoteknolojisi
Ekonomi
Ekonomi Öğretmenliği
Gıda Bilimleri ve Teknolojileri
İşletme
İşletme Enformatiği
İletişim Yönetimi
Moleküler Gıda Bilimleri
Organik Besin Zinciri Yönetimi
Organik Tarım ve Besin Sistemleri
Sürdürülebilir Tarım ve Entegre Havza Yönetimi
Tarım Bilimleri
Tarım Ekonomisi
Tarım İşletmeciliği
Tarımsal Ürün Bilimleri
Tropikal ve Astropikal Bölgelerde Tarım
Uluslararası İşletmecilik ve Ekonomi
Yer Sistemi Bilimleri
Yukarıda listelenen tüm lisans bölümleri B.Sc., tüm yüksek lisans bölümleri ise M.Sc. olarak derecelendirilmiştir.

Hümanist Partisi (Almanca: Partei der Humanisten)(kısa adı: Hümanistler), Almanya'da bir partidir.

Hümanistler Partisi 4 Ekim 2014'te Berlin'de kuruldu. İlk olarak, 2017 Almanya federal seçimleri 'nde Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde bir devlet listesi ile birlikte yer aldı. 
Parti başkanlığı, 26 ve 27 Mayıs 2018 tarihlerinde Berlin'de düzenlenen Federal Parti Kongresi'ne kadar Felix Bölter'in düzenlediğini söyledi.

Parti, hukukun üstünlüğü ve insan odaklı politika için durmak istiyor. 
Partinin merkezinde Julian Huxley'e giden Evrimsel Hümanizm felsefesi yer alıyor. 
Siyasette eleştirel-rasyonel ve bilimsel olarak kurulmuş bir tartışma isteniyor. Sonuç olarak, Hümanist Parti, Sosyal liberalizm kınıyabilir.

Kasım 2017'nin temel programından olan gereksinimler şunlardır:

Avrupa anayasası olan bir federal Avrupa devletinin kurulması.
Teknolojik ilerleme ve genetik mühendisliği veya kök hücre araştırmaları gibi teknolojilere açıklık.
Devlet ve dini kurumlar arasında maksimum ifade özgürlüğü ve ayrılık.
Tanrı'nın referansının ve Temel Yasa, Toprak anayasaları ve diğer yasalardan diğer dini haklı özel hakların kaldırılması.
İstisnaların ve özel kuralların sürekli azaltılması yoluyla vergi sisteminin sadeleştirilmesi.
Vergi kaçakçılığının önlenmesi ve vergi kaçakçılığına karşı tutarlı mücadele.
Bir milyon avroluk brüt yıllık gelirden en yüksek% 50'lik bir oranla gelir vergisi başka bir tarife bölgesi tanıtılmalıdır. Sermaye dahil tüm gelirler, aşamalı gelir vergisi yoluyla vergilendirilmelidir.
Bundeswehr, modern ve esnek bir profesyonel ordu olarak daima yüksek kalitede eğitim, silahlanma ve bakım almalıdır. BM, insan haklarının uluslararası düzeyde korunması için yönetim organıdır. Hümanistler, BM'nin bağımsızlığını ve yetkinliğini güçlendirmek için çalışmak istiyor, böylece krizlere zamanında ve etkili bir şekilde tepki verebilir. Askeri faaliyetler sadece son çare olmalı ve her şeyden önce insanları korumak ve barışı sağlamak için yardım etmelidir.

2017 yılında, parti sadece Kuzey Ren-Vestfalya'da yarıştı ve% 0.1'lik bir devlet payına ve% 0,01'lik bir federal payına karşılık gelen 5991 ikinci oy aldı.

Bavyera eyalet seçimlerinde 14 Ekim 2018'de Bavyera Eyalet Birliği, Yukarı Bavyera'nın seçimine katıldı.
Parti, 28 Ekim 2018'de Hessen eyalet seçimlerinde bir devlet listesine katılıyor.

Hümanist Partinin İnternet Sitesi 27 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karlsruhe, Almanya'nın güneybatısında, Baden-Württemberg eyaletine bağlı, Fransız-Alman sınırındaki şehir.
Stuttgart'ın 65 km kuzeybatısında yer alan Karlsruhe'nin nüfusu 311.919'dur. 6,5 km'lik bir kanalla batıdaki Ren ırmağına bağlanan iç liman olan kentte, sanayi önemli ölçüde gelişmiştir.
Hukuksal alanda Almanya'nın en önemli merkezi olarak görülen şehirde Almanya Anayasa Mahkemesi bulunmaktadır. Mahkeme, 1933 yılında Leipzig'den Karlsruhe'ye taşınmıştır.

Eski adıyla Karlsruhe Üniversitesi, yeni adıyla Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü'nün gerek ulusal, gerekse uluslararası alanlarda yaptığı çalışmalar ile çevresindeki büyük-küçük tüm teknoloji firmalarının gelişmesine de katkıda bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, global alanda da birçok başarıya imza atmaktadır.
KIT'nin yanı sıra bir adet meslek yüksekokulu (Hochschule Karlsruhe Technik und Wirtschaft), bir adet pedagojik yüksekokul (Pedagogische Hochschule Karlsruhe), bir adet çiftli yüksekokul (Duale Hochschule Baedm-Württemberg) de Karlsruhe sınırları içerisinde yer almaktadır.

1715'te kurulan Karlsruhe, II. Dünya Savaşı'nda Müttefiklerin bombardımanlarından büyük zarar görmüş; savaştan sonra aşağı yukarı bütünüyle yeniden yapılmıştır. Şehre ismini, aynı zamanda kurucusu da olan, Baden-Durlach'ın kralı Karl Wilhelm vermiştir. Almancada Kralın huzur bulduğu, dinlendiği yer anlamına gelir.
Efsaneye göre, kral ava çıktığı bir gün ormanda uyuyakalmıştır. Rüyasında güneş gibi parlayan bir saray gören kral, Durlach'a yaklaşık olarak 7 km uzaklıkta bulunan bugüne kadar yaşamış olan şehri kurar. Şehrin önemli özelliklerinden biri, sarayı kesen ve güneş ışınlarını andıran 32 adet sokağın sarayı merkez olarak almasıdır. Bu sarayın arka kısmı, hâlen orman vasfını korumakta ve özellikle hafta sonları birçok insana temiz havada spor yapma ve vakit geçirme imkânı sağlamaktadır.

Aşağıdaki liste, Karlsruhe şehrinde ikamet eden en kayda değer yabancı grupları ülkeye göre göstermektedir.

Resmi web sitesi 25 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kayak, insanların kar üzerinde ağırlığı daha geniş bir alana yayarak, yumuşak kara batmadan, kaymayla ilerlemesine yarayan, adım atıldığında ise ortası esneyerek kara yapışıp ayakla vücudu ileri itme imkânı veren araç ve bu araç kullanılarak yapılan bir spor dalı. Kayak sporu için özel olarak kayak merkezi, kayak alanı, kayak tüneli, kayak pisti, teleski tesisleri kurulur.
Modern "Kuzey Disiplini" kayakları sürücünün ağırlığına uygun esneklikte seçilir, ortası altına termometreye bakarak değişik sertlikte mum sürülür ya da kılı geriye bakan posteki döşelidir. Kayak kenarlarında da (karda balık iskeleti şeklinde iz bırakan) tırmanmalarda tutunma kolaylığı ve kenar aşınmasına karşı dayanıklılık için çelik bantlar kullanılır. Makina gücüyle yükselme temelli, yani tırmanma için hiç kullanılmayan "Alp Disiplini" kayakları ise kayağın hassas kontrolünü kolaylaştıran kısa boy, sabit topuklu bağ ve hızlı iniş için çok kaygan alt yüzey temelli olur. Ayrıca kendine has kayaklı karda atlama ve iki ayağın birlikte bağlı olduğu genişçe tek bir kayak ile yapılan spor dalları vardır. Kayak yapımında kayak takımı, kayak botu, kayak kaskı, monoski, kayak batonu, kayak kıyafeti ekipmanları kullanılır.

Kayağın ilk çıkış şekli, insanların karda batmamak için çeşitli ağaçlardan çeşitli şekilde parçalar yapması olarak düşünülür. Tarihçesi 10-20000 yıl öncesine ait ilk kayaklar, dişbudak, betula ve çam ağaçlarından yapılmış olup, bunların kara tutunmalarını artırmak için çam ağacından yapılanların taban ortaları katranla, betuladan yapılan kayaklarda deriyle kaplanmıştır.
Kayağın ilk ortaya çıktığı ve kullanıldığı bölgeler; Sibirya, Moğolistan ve Altaylar'dır. Bu bölgede 10-20000 yıl öncesinden kalma mağara resimleri ayakları kayaklı insanlar resmetmektedir. En eski kayak buluntuları 8000 yıl öncesinden Kuzey Rusya'da Vis'de bulunmuştur.
Daha sonra kullanım bölgeleri, Kuzey Amerika, Balkanlar, Anadolu ve Kuzeybatı yönünde İskandinavya ile İzlanda'ya doğru yayılmıştır. Norveç'te bulunan 5000 yıllık kaya resimleri (Alstahaug, Nordland) kayak kayan adam içermektedir; bunlardan biri 1994 Kış olimpiyatları grafikleri için esin kaynağı olmuştur. 1921 yılında İsveç'te bulunan çam ağacından yapılmış ilkel kayağın (Hoting Ski) 4500 yaşında olduğu saptanmıştır.
Jacques de la Tocnaye adlı bir Fransız gezgin 1799'da yenice tamamen araba yolu haline getirilmiş olan Oslo Bergen arasının en yüksek bölgesinde postanın Filefjell dağının arkasındaki bölgeye ayağı kayaklı bir postacı tarafından, atı da atlıyı da yutacak kadar derin kar tabakalarına batmadan, ter bile atmadan ve yürümekten çok daha daha hızlı bir şekilde ulaştırıldığını hayretle görmüş ve seyahatnamesinde yayınlamıştır.
İlk zamanlar karda avlanma üstünlüğü ve ulaşım kolaylığı aleti olarak Norveç, İsveç, Finlandiya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde kullanılan kayak, 15. yy.dan itibaren İsveç, Norveç, Polonya ve Rusya ordularınca kullanılmaya başlanmıştır. Önce asker idmanı, sonra genel bir spor aracı olarak benimsenmesi sonucunda, 1866'da Christiania'da (Oslo'nun eski adı) ilk kez kayak yarışmaları düzenlenmiş, bu karşılaşmaya gösterilen büyük ilgi üzerine, 1879'da Christiania'da daha büyük bir organizasyon gerçekleştirilerek kayakla atlama yarışmaları yapılmıştır. 1880'li yıllarda Norveçli Fridtjof Nansen'in 6 kişilik ekibiyle Grönland'ın kuzey ucunu kayakla geçip, daha sonra "Grönland'da Kayakla Gezi" kitabını yayınlaması, kayağa gösterilen ilginin daha da artmasına neden oldu. 1896'da Mathias Zdarsky, Alp disiplininin temellerini oluşturan yeni teknikler bularak kayakta büyük bir devrim gerçekleştirmiştir.
Dünyadaki ilk kayak kulübü 1877'de, Fridtjof Nansen'in girişimleriyle Norveç'te "Christiania Skiklub" adıyla kurulmuş, bunu 1890'da Almanya, 1894'te Avusturya, 1901'de Fransa ve 1903'te İngiltere'de kurulan kayak kulüpleri izlemiştir. 1924'te merkezi Bern'de olan Uluslararası Kayak Federasyonu (Federation International de Ski) FIS'in kurulmasıyla birlikte kayak, aynı yıl kış olimpiyatları programına dahil edilmiştir. FIS'in ilk kez 1925'te düzenlediği "Kuzey Disiplini" ile 1931'de düzenlediği "Alp Disiplini" yarışları günümüzde her iki yılda bir, ayrı yerlerde ve birbirinden bağımsız olarak yapılmaktadır.

Alp disiplini: (alpine skiing ya da "downhill skiing") kar üzerinde kayaklarla birlikte yapılan, kapılardan geçerek en hızlı aşağıya inmenin temel olduğu bir yarışmadır. 1936 Kış Olimpiyatları ile birlikte olimpiyat sporları arasına katılmıştır. Sporcular olimpiyat ve dünya şampiyonalarına katılabildiği gibi, her sene dünya kupası yarışlarına da katılır. Alp disiplini kapsamında dört önemli yarış türü vardır. Bunlar, slalom (SL), büyük slalom (GS), süper büyük slalom (super-G) ve iniş disiplini yarışlarıdır. Kombine Alp disiplini, ekstrem kayak, glade kayak, heliski, Alp disiplini kayak, hızlı kayak, biatlon, kapalı alanda kayak, gece kayağı, kayak dağcılığı da aittir.
Kuzey disiplini: Kuzey disiplini  ise ağırlıkla düz yol ve çıkış içeren dayanıklılık temelli yarışları içerir. Topuklar serbesttir, sadece ayak uçları kayağa tutunur; böylece kayakçının dizleri dönüşlerde neredeyse kara değer. kayaklı koşu, paralimpik kros kayağı, kayakla atlama, kayakla uçma, kuzey kombine, kayak maratonu, kayakla oryantiring, kayak turu, kır kayağı, dağlık bölge kayakı, tekerlekli kayak, skijoring dahildir.
Telemark kayak: Telemark, Alp ve Kuzey kayak dallarının birleşiminden oluşmuş bir kayma tekniğidir. Kayak ayakkabılarının sadece ucunun kayağa sabitlendiği ve topuk bölgesinin serbest kaldığı, her türlü zeminde kaymaya uygun bir dönüş tekniktir. Telemark kayak tarihinin en eskilerindendir diyebiliriz. İskandinav ülkelerinde 1800'lü yıllarda ayakkabıların tahta kayağa ip ya da kablo ile ucundan bağlanmasıyla ortaya çıktı. Bu spor Amerika Birleşik Devletleri'nde 1971 yılında tekrar revize edildi. 1970 ve 80'li yıllarda popüler olmaya başladı. 1995 yılına kadar kendi adıyla anılan Uluslararası Telemark Federasyonu tarafından yönetilildi. Sonraki yıllarda Uluslararası kayak Federasyonu'na devredildi. İlk Telemark Dünya Şampiyonası Lillehammer'da (Norveç) düzenlenmiştir.
Serbest stil kayak: kayağın akrobatik bir spor biçiminde yapılan çeşididir. Hava kayağı, big air, serbest sürüş, serbest kayak, moğol kayakı, kayak balesi, kayak koşusu türleri bulunuyor.

Kazakistan Kayak Federasyonu
Dünya Kayak Şampiyonası
Başçiftlik Kayak Tesisi
Uluslararası Kayak Federasyonu
Türkiye Kayak Federasyonu
Türkiye'de kayak
Halfpipe
Su kayağı
Deniz kayağı

Dünya'da Kayak Sporunun Gelişimi
Türkiye'de Kayak Sporunun Gelişimi

Konstanz, Almanya'nın İsviçre sınırında, Baden-Württemberg eyaletinde ve Konstanz Gölü kıyısında yer alan, 80.000 nüfuslu bir şehirdir. Şehirde iki yüksek okul ve Konstanz Üniversitesi vardır. Bu üniversitelerde okuyan yaklaşık 12.000 öğrenci, şehrin nüfusunu etkilemiştir. Konstanz Almanya'nın sevilen turistik bir şehri olmaktan çıkmış ve genç kültürel bir öğrenci şehri olmuştur. Şehrin tarihi Romalılar zamanına kadar dayanmaktadır. Şehirde bir müze bulunmaktadır.

Konstanz'da ulaşım hizmetleri büyük demiryollar ile batıda Singen'e ve Almanya'nın bütün kısımları ile bağlanır. Güneyde İsviçre içinde Weinfelden'de büyük yönlere bağlanır. Hizmetler, Deutsche Bahn AG tarafından ve ayrıca İsviçre Thurbo şirketi ve onun Alman bayisi tarafından temin edilir. En yakın havaalanı Friedrichshafen'de olup buraya gölde çalışan hızlı feribotlarla ulaşılabilir ve Konstanz'ı göl kıyısındaki kasabalara bağlar. Havaalanı esas olarak iç hatlarda hizmet verir, fakat İstanbul Atatürk Havalimanı ve Londra Stansted Havaalanı'na tarifeli uçuşlarla ulaşım mümkündür. En yakın uluslararası havaalanları Stuttgart, Basel ve Zürih olup, Konstanz'dan direkt tren seferlerine sahiptir. Şehir içindeki otobüs seferleri SüdbadenBus GmbH tarafından verilir.
İlave olarak Konstanz ve Friedrichshafen 2005 yılından beri Constance ve Fridolin adlı iki katamaran ile bağlanmaktadır.

Konstanz Gölü (Almanca: Bodensee), Almanya, İsviçre ve Avusturya arasında bir göldür. Konstanz gölü Ön Alp Dağlarına dayanır. Gölün 273 km uzunluğunda sahili vardır ve 536 km²'lik yüzölçümü ile Macaristan'daki Balaton (594 km²) ve İsviçre'deki Cenevre gölünden (582 km²) sonra Orta Avrupa'nın üçüncü geniş gölüdür. İçerdiği 48 km³'lük su miktarı ile 89 km³'lik Cenevre Gölünden sonra Orta Avrupa'nın da ikinci büyük gölüdür.
Göl üç kısımdan oluşur: Obersee (Yukarı göl), Untersee (Aşağı göl) ve Ren ile bağlantıyı sağlayan Seerhein (Ren gölü). Göl'ün çevresinde Almanya'daki Bavyera ve Baden-Württemberg eyaletleri, Avusturya'daki Vorarlberg eyaleti ve İsviçre'deki Thurgau, St. Gallen ve Schaffhausen kantonları bulunur.

Yaklaşık 10.000 yıl önce, son buzul çağının da bitmesinden sonra Obersee ve Untersee birbirine bağlandı. Yukarı Ren'in aşırı derecede erozyona tabii kalmasıyla göl seviyesi giderek alçaldı ve Konstanz çukuru ortaya çıktı. Her iki göl antik çağlarda farklı isimlerle anılırdı, daha sonra bilinmeyen nedenlerle ortak bir isim kullanılmaya başlandı.
Romalı coğrafyacı Pomponius Mela, gölden bahseden ilk kaynaktır, MÖ 43'te Obersse Lacus Venetus, Untersee ise Lacus Acronius adıyla anılmaktadır. Doğa araştırmacısı Gaius Plinius Secundus MÖ 75'te tüm Konstanz gölünü Lacus Raetiae Brigantinus adıyla anar. Gölün çevresinde o dönemdeki en önemli merkez Brigantium (Bregenz)'dur ve kentin kökeni burada yerleşen kelt kabilesi Brigantilere dayanmaktadır. Ammianus Marcellinus'de ise göl için Lacus Brigantiae adı kullanılır.
Gölün Almanca adı olarak kullanılan Bodensee sözcüğü ise bir yer adı olan Bodman'dan gelmektedir. Bodman Eski Yüksek Almanca'da Bodamon biçiminde söylenirdi. Gölün batıdaki ucunda bulunan bu bölgede erken Orta Çağ'da Franklara ait bir kraliyet sarayı vardı, Alamanlara ait bir dük bölgesi idi ve ayrıca bir darphanesi bulunuyordu. Böylece gölün Almanca adını vermeyi başardı.
15. yüzyılda Konstanz Konsülü'nün oluşmasından sonra göl için yeni bir ad daha kullanılmaya başlandı: Lacus Constantinus. Şehre adını veren Konstantin, İstanbul'a adını veren I. Konstantin değil, onun babası olan Konstantius Chlorus'tur.
Ayrıca Tacitus gibi bazı antik yazarların göl için Svabya gölü adı kullandığı da görülür. Ancak bu bazı karışıklıklara da neden olur. Romalılar Svabya adını Konstanz Gölü için değil, Baltık Denizi için Mare Suebicum biçiminde kullanırlardı. Bunun nedeni ise bir Cermen kabilesi olan Süevlerin Baltık denizi kıyılarına yerleşmiş olmalarıydı.

Göl civarında Eski Taş Çağı'ndan kalma hiçbir yerleşim izine rastlanmamıştır, zira bu dönem boyunca göl civarı tümüyle Ren buzulu ile kaplıydı. Ele geçen buluntular Orta Taş Devri'nde (MÖ 8000-5500) avcı ve toplayıcı toplulukların buralarda dolaştıklarını, ancak yerleşmediklerini göstermektedir. Sadece kamp izlerine rastlanmıştır. Cilalı Taş Devri'nin orta ve geç dönemlerinde ise göl kenarında yerleşimler ve kazık temelli evler ortaya çıkmaya başlar. Bu kalıntılara özellikle Überlinger See, Konstanzer Bucht ve Obersee'de rastlanmıştır. Unteruhldingen'de kazık temelli evlerden oluşan bir köz yeniden inşa edilmiş ve bugün müze olarak kullanılmaktadır. Hallstatt kültürü'ne ait Demir çağından kalma buluntular, çoğu ormanlık alanın altında kaldığı için korunabilmiştir. Demir çağının sonlarından itibaren Keltlerin göl kıyılarına yerleştikleri anlaşılır. MÖ 450'den itibaren La Tene kültürüne ait izler az da olsa görülür. Bu dönemin sonuna doğru göl bölgesi hakkında yazılı belgeler ortaya çıkmaya başlar. Buna göra gölün sakinleri güneyde Helvetler, Ren vadisinde Raetialılar, Kuzeydoğuda ise Vindeliklerdir. Göl etrafındaki en önemli yerleşimler ise Bregenz (keltçe Brigantion) ve bugünkü Konstanz'dır.
Augustus ve Tiberius döneminde Alpleri ele geçirmek için MÖ 15/25 yıllarında düzenlenen seferler sayesinde göl Roma'ya bağlandı. Bu seferlerde MÖ 15'te küçük bir göl savaşı da gerçekleşti. Romalılar döneminde en önemli yerleşim yeri Bregenz'di ve burada bir deniz filosu oluşturuldu. Romalılar aynı zamanda Lindau'ya da yerleştiler, ancak sahiller bataklık halinde olduğundan sadece çevredeki tepelikleri kullandılar. Diğer önemli Roma şehirleri Constantia (Konstanz) ve Arbor Felix (Arbon) idi.
Romalıların 3. yüzyılda Ren sınırlarından çekilmesinden sonra Alemanlar yavaş yavaş, önce gölün kuzeyine, sonra güneyine yerleştiler. Hristiyanlaştırma döneminden sonra, özellikle Reichenau manastırının kurulması ve Konstanz'ın piskoposluk olması ile birlikte bölgenin kültürel önemi arttı. Hohenstaufen hanedanı döneminde Konstanz gölünde değişik Reichstag'lar (Kutsal Roma Cermen imparatorluğunda imparatorluk toplantılarına katılma hakkı olan yönetim merkezleri) oluştu. 1183'te bu hanedandan olan I. Friedrich ile Lombard Birliği arasındaki barış anlaşması Konstanz'da imzalandı.
30 yıl savaşları sırasında 1632-1648 arasında Konstanz gölü yine deniz savaşlarına sahne oldu. Bu sefer gölün kuzeyindeki protestanlar ile güneyindeki katolikler arası çeşitli çatışmalar yaşandı.
Fransız devriminden sonra olan Koalisyon savaşlarının (1789-1802) ardından, Konstanz gölü çevresi yeni bir statüye kavuştu.

Konstanz Gölü Ön Alplerde yer alır. Kıyı şeridi 273 km uzunluğundadır. Bunun 173 km'si Almanya'da (115 km Baden-Württemberg, 18 km Bavyera), 72 km'si İsviçre ve 28 km'si Avusturya'dadır. Göl, büyüklüğü açısından(536 km²) Macaristan'daki Balaton Gölü (594 km²) ve Cenevre Gölü'nden (580 km²) sonra Avrupa'nın en büyük üçüncü gölü, taşıdığı su hacmi bakımından (48,5 km³) ise Cenevre gölünden (89 km³) sonra en büyük ikinci gölüdür. Bir ucundaki Bregenz'den diğer ucundaki Stein am Rhein'e kadar 69,2 km uzunluktadır. Göl yatağı 11.500 km² genişliğindedir.
Gölün büyük kısmını oluşturan Obersee 473 km²'dir ve Bregenz'den Bodman-Ludwigshafen'e kadar 63,3 km uzunluğunda ve Friedrichshafen'den Romanshorn'a kadar 14 km genişliğindedir. En derin yerinde 251 metre derinliğe ulaşır.
Avusturya Vorarlberg bölgesinde üç küçük koy bulunur: Bregenz kıyılarında Bregenz koyu, Hard ve Fußach kıyısında Fußach koyu ve daha batıda Wetterwinkel. Daha da batıda, İsviçre sınırını geçince Rorschach koyu bulunur. Kuzeyde, Almanya'da ise Bavyera bölgesinde, Lindau adasının doğusunda Reutin koyu yer alır. Anakaraya Lindau adasının iki ucundan bağlanan iki yol (birisi demiryolu diğeri karayolu için) ile gölden ayrılan küçük bir gölet parçası oluşur ki, buraya da "Kleinen See" (Küçük Göl) adı verilir.
Gölün (Obersee)'nin kuzeyinde bir işaret parmağı gibi uzanan kısım Überlingen gölü olarak adlandırılır. Konstanz'ın güneyinde ise Konstanz koyu bulunur. Gölün Obersee ve Untersee bölümleri Seerhein nehri tarafından birbirine bağlanır.

Kurt Georg Kiesinger (d. 6 Nisan 1904 – ö. 9 Mart 1988) Batı Almanya'nın 1 Aralık 1966 - 21 Ekim 1969 tarihleri arasında görev yapmış muhafazakâr Alman şansölyesidir.
Berlin'de eğitim aldı ve bir avukat oldu. Bir öğrenci olarak, Berlin'deki Alamannia Tübingen ve Askania-Burgundia'ya katıldı. Şubat 1933 yılında Nazi Partisi'nin bir üyesi oldu, birkaç hafta önce Hitler şansölye olmuştu. 1940 yılında orduya çağrıldı ama dışişleri bakanlığı radyo propaganda departmanında bir iş bularak seferberlikten kurtuldu. Savaştan sonra Ludwigsburg kampında 18 ay geçirdi.
İlk ulusal seçimler 1949 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti'nde yapıldığı zaman Hristiyan Demokrat Birliği'ne (CDU) katılmış ve Bundestag'da, Batı Alman parlamentosunda bir koltuk kazandı. 1951'de CDU yönetim kurulu üyesi oldu. 17 Aralık 1958'de Baden-Württemberg eyaleti Başbakanı (Ministerpräsident) olarak atandı. 1 Aralık 1966'a kadar bu görevi sürdürdü. 1966 yılında mevcut CDU / CSU-FDP koalisyonunun çöküşünden sonra yeni bir CDU/CSU-SPD ittifak başlığında, olarak Ludwig Erhard'ın yerine Şansölye seçildi. Kurduğu hükûmette SPD lideri Willy Brandt ile yaklaşık üç yıl iktidarda kaldı.
Temmuz 1971 yılına kadar muhalefette CDU/CSU ortaklığında devam etti ve 1980 yılına kadar Bundestag üyesi olarak kaldı. 1988'de Tübingen'de öldü.

Kuzey Ren-Vestfalya (KRV, Almanca: Nordrhein-Westfalen, Aşağı Almanca: Noordrhien-Westfalen), Almanya'nın alana göre dördüncü, nüfusa göre birinci eyaletidir. Başkenti Düsseldorf, en büyük kenti ise Köln'dür. Kuzeyde Aşağı Saksonya, doğuda Hessen, güneyde Renanya-Palatina eyaletleriyle, batıda ise Hollanda ve Belçika ile komşudur.

Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti'nin oluşumu, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın yeniden düzenlenmesinin bir bölümüdür. Savaşın hemen sonrasındaki siyasi ve ekonomik koşullar, İngiliz işgal gücünün 1946 yazında kendi işgal bölgesinde eyaletler kurmasına yol açtı.
Operation marriage (evlenme operasyonu) kavramı altında Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti'nin kuruluşu gerçekleştirildi. İngiliz çöpçatan, bir zamanların Prusya Ren bölgesinin kuzey kısmıyla önceki Prusya bölgesi Vestfalya'yı birleştirerek sağlam bir yönetim bölgesi yaratmayı başardı. Bu bölgenin ortasında, konumu galip birleşik güçler tarafından farklı farklı değerlendirilmiş olan Ruhr Bölgesi bulunur. Ama yeni bağlantının, hem bu sanayi potansiyelinin tekrar kalkınma için en iyi kullanımını sağladığı, hem de güvenlik çıkarlarına en iyi hizmet ettiği anlaşılıyordu; böylece Orta Avrupa'ya Sovyet etkisi en iyi şekilde geri çevriliyordu. Ocak 1947'de daha önceki Lippe-Detmold Dükalığı yeni eyalete katıldı. Böylece Kuzey Ren-Vestfalya dış çehresini buldu.
İktisadi, toplumsal, siyasi yaşamı ve devlet yaşamını temelden başlayarak yeniden düzenlemek ve desteklemek savaştan sonraki ilk yıllarda en önemli ödevdi. Halkın durumunu maddesel olarak iyileştirmenin ve mümkün olan en iyi devletsel yapıyı kurmaktaki mücadele projelerinin yanı sıra, özellikle eğitim politikasıyla ve iktisadi demokrasiyle ilgili taslaklar etrafındaki çatışmalar siyasi gündemi belirliyordu. 1933'ten sonra ilk kez yeniden vatandaşlar 1947'de demokratik temel yasalara göre bir meclis seçtiler; eyalet meclisini. 1949'da KRV yeni kurulan Almanya Federal Cumhuriyeti'nin bir eyaleti oldu. 1950'de Kuzey Ren-Vestfalya eyalet anayasası bir halk oylamasıyla kabul edildi.
İktisadi siyaset açısından Ruhr bölgesi çeyizi ağır bir ipotek olarak duruyordu. Kömür bölgesinin kara altını, Almanya Federal Cumhuriyeti'nin yeniden inşasını harekete geçirme kısa sürede önemli rol oynamıştı. Ama, Ruhr'daki artık zamanını doldurmuş kömür ve çelik sanayinin genişletilmesi 50'li yılların sonunda kömür krizine ve yetmişli yıllardan beri çelik krizine neden olmasından ötürü uzun vadede eyaleti ekonomik dar boğaza sürükledi. Eyaletteki yapısal kriz geleneksel tekstil sanayisinin batmasıyla da kuvvetlendi. Bu nedenle 60'lı yıllardan beri iktisadi düzendeki sosyal olarak kaldırılabilir dönüşüm Kuzey Ren-Vestfalya eyalet politikasının merkezi uğraşıdır.
60'lı yıllarda Kuzey Ren-Vestfalya üniversite iklimindeki önemle uygulanan iyileştirmeler de kuvvetli modernleşme baskısının ifadesiydi. Özellikle Ruhr bölgesinde pek çok yeni üniversite ile birleşik yüksek okulu ve meslek yüksek okulu adı altında yeni bir yüksek okul tipi madenci Anton'un oğullarını ve kızlarını bekliyorlardı.
Ama 60'lı yıllardan beri yüksek sanayileşme oranının çevre bilimsel sonuçları, yüksek bir nüfus yoğunluğuyla bağlantılı olarak, artan bir şekilde dikkatleri çekmeye başladı. Ren ve Ruhr sanayi bölgelerinde solunabilecek sağlıklı hava uzun zamandır çok azalmıştı; suyun ve toprağın da durum daha iyi değildi. 10 milyon insanın içme suyu Ren nehri suyu değerlendirilerek karşılanıyor. Yetmişli yılların sonundan beri eyalet, su kaynaklarının kalitesinin iyileştirilmesi için çabalarını artırdı. Bugün yalnızca Ren'de yeniden 43 farklı balık türü yaşıyor. Bir yandan yüzey kaplanmaları, diğer yandan sanayi ve tarım toprağa olumsuz etkileri çevre politikalarıyla ilgili tedbirlerin diğer konuları oldular. Zehirli atıkların konulduğu yerlerin kaydedildiği bir defter çerçevesinde 1997'ye kadar 32.000 sadece bu tür atıklarla dolu yer belirlendi; o zamana kadar bunlardan 1400'ü modernleştirilmişti. Bugün Kuzey Ren-Vestfalya'daki her evin birçok farklı renklerde çöp kutusunun olması, ileri sanayileşmiş bir refah toplumundaki çöp sorunlarının çözümü doğrultusunda eyaletin yoğun çabalarının günlük yaşamdaki delilidir. Olabildiğince az çöp üretmek ve yeniden değerlendirme günümüzde öncelik arz etmektedirler. KRV'de çevre korumaya verilen önem, eyaletin ve eğitimin hedefi olarak köklerini 1985 eyalet anayasasına salmıştır.
Eyalet politikacıları 70'li yıllarda idari reformla bir yüzyıl şaheseri oluşturmak için yola çıkmışlardı: Kuzey Ren-Vestfalya'nın siyasi haritasını yeniden çizmek geçerliydi. Bölge reformundan sonra harita, kazaya bağlı 2292 belediye yerine sadece 369 belediye, 57 yerine sadece 31 kaza ve önceki 37 yerine yalnızca 23 kazası olmayan şehir gösteriyordu. Bu yeni düzenleme işlevsel reformlarla desteklendi; yani, daha çok etkili ve iktisadi olmak, şeffaflık ve halka yakınlık hedefiyle yönetim yetkilerinin yeniden düzenlenmesi.

Kuzey Ren-Vestfalya, Aşağı Ren bölgesinin ovaları ve Port Westfalica vadisine kadar Orta Yaylalar'ın bazı kısımlarını kapsar. Eyalet 34,083 km2 (13,160 sq mi) alanı kaplar. Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti, güneybatıda Belçika (Valon Bölgesi) ve batı ve kuzeybatıda Hollanda (Limburg, Gelderland ve Overijssel) ile sınırları paylaşır. Kuzeyde ve kuzeydoğuda Aşağı Saksonya, güneyde Rheinland-Pfalz ve güneydoğuda Hessen Alman eyaletleriyle sınırı vardır.
Eyaletin yaklaşık yarısı, her ikisi de Kuzey Almanya ovası'na uzanan Vestfalya ovası ve Renanya'nın aşağı arazisindedir. Bu ovalarda aralarında Hohe Mark, Beckum tepeleri, Baumberge ve Stemmer Berge olan birkaç izole tepe sırası vardır. Arazi güneye ve eyaletin doğusunda Almanya'nın Merkez Yaylalar bölümlerine doğru yükselir. Bu tepe sıraları doğuda Egge tepeleri, Wiehen tepeleri, Wesergebirge ve Teutoburg Ormanı, güneyde Sauerland, Bergisches Land, Siegerland ve Siebengebirge ve ayrıca eyaletin güneybatısında sol Ren Eifel dahil olan Weser yaylaları'dır. Hessen ile sınır bölgesindeki Rothaargebirge, deniz seviyesinden yaklaşık 800 m yüksekliğe kadar çıkar. Bu dağların en yüksekleri deniz seviyesinden 843,2 m yükseklikteki Langenberg, Kahler Asten (840,7 m) ve Clemensberg'dir (839,2 m).
Kuzey Ren-Vestfalya'nın planimetrik olarak belirlenmiş merkezi Dortmund-Aplerbeck'in güneyinde, Aplerbecker İşareti'ndedir (51° 28' K, 7° 33' D). En batı noktası Hollanda sınırına yakın Selfkant yakınında, en doğu noktası Weser'deki Höxter yakınındadır. En güneydeki nokta, Eifel bölgesindeki Hellenthal yakınındadır. Eyaletin en kuzey noktası, eyaletin kuzeydoğusundaki Rahden yakınlarındaki NRW-Nordpunkt'tur. Nordpunkt, Kuzey denizi kıyısının yalnızca 100  km güneyindedir. En derin doğal eğim, eyaletin kuzeybatısındaki deniz seviyesinden 9,2 m yükseklikteki Kranenburg küçük kasabasının Zyfflich ilçesindedir. Yine de Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin yer üstündeki en derin noktası madencilikten kaynaklanmıştır. Hambach açık ocağı, Niederzier'de deniz seviyesinden 293 m derinliğe ulaşır. Bu çukur Almanya'daki en derin insan yapımı çukurdur.
Kısmen Kuzey Ren-Vestfalya'dan akan en önemli nehirler şunlardır: Ren, Ruhr, Ems, Lippe ve Weser.
Ren, Kuzey Ren-Vestfalya'daki en önemli nehirdir: eyalete Bad Honnef yakınlarında Orta Ren olarak girer ve burada Orta Ren şarap bölgesinin parçasıdır. Bad Godesberg yakınlarında Aşağı Ren'e dönüşür ve 730 metre genişliğinde Emmerich yakınlarında Kuzey Ren-Vestfalya'dan ayrılır. Ren, Hollanda'ya girdikten hemen sonra birçok kola ayrılır.
Tamamen Paderborn şehrinin içinde akan Pader nehri Almanya'nın en kısa nehridir.
Birçokları için Kuzey Ren-Vestfalya, sanayi bölgeleri ve kentsel yığınlarla eş anlamlıdır. Ancak, eyaletin en büyük bölümü tarım (neredeyse %52) ve ormanlar (%25) için kullanılır.

Kuzey Ren-Vestfalya 31 ilçeye (Landkreise) ve 22 bağımsız şehre (Kreisfreie Städte), ayrıca her biri Arnsberg, Detmold, Düsseldorf, Köln ve Münster olmak üzere 5 Yönetimsel Bölgede (Regierungsbezirk) gruplanır.

NRW.Global Business

Resmi web sitesi 1 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
KRV eyalet parlamentosu 8 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Landkreis Biberach ['bi:bərax], Almanya´nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçedir.

Güneyden itibaren saat yönünde şu yerleşim yerleri ile çevrilidir: Landkreis Ravensburg, Landkreis Sigmaringen, Landkreis Reutlingen ve Alb-Donau-Kreis ve  Bavyera'nın Landkreis Neu-Ulm, Landkreis Unterallgäu ilçeleri ve de Memmingen ilçe-serbest şehri. Biberach ilçesinin en büyük kasabaları Biberach an der Riß, Riedlingen, Ochsenhausen ve Laupheim'dır.
İlçe Tuna ve Iller nehirleri arasında ve kırsal bir alana sahiptir. Tuna nehri ilçenin uzak batı bölümünde güneyden kuzeye doğru uzanır. Iller nehri ilçenin doğu şeridini kaplar. Diğer nehir Riß, Tuna nehrinin, ilçenin güneyinden kuzeyine doğru akan bir koludur.
Federsee ilçenin güneybatısında bulunan küçük bir göldür. Alanı sadece 1,4 km², fakat Neolitik bulgular ile ünlü ve kuşlar için nadir bir yerdir.

Yerel gazete Schwäbische Zeitung ("Swabian Gazetesi")dir. Biberach Bağımsız Film Festivali kısa denemeler ve belgeseller için odak merkezidir. Festival Ekim'in sonunda başlar ve Kasım'a kadar devam eder.

İlçenin arması sol yarıda bir kartalı ve sağ yarıda bir başrahibinin asasını gösterir. Kartal (İmparator kartal) ilçenin eskiden doğrudan imparatorluğa bağlı bölgelerini sembolize eder. Başrahip asası ise bölgedeki manastırları işaret ediyor.

Resmî site 28 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)
Federsee Neolitik Müzesi 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca, İngilizce)
Federsee Doğal Parkı 16 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Landkreis Breisgau-Hochschwarzwald, Almanya´nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçe.

Komşu ilçeleri, Landkreis Emmendingen, Schwarzwald-Baar-Kreis, Landkreis Waldshut, Landkreis Lörrach ve Fransız Haut-Rhin ve Bas-Rhin départementleri. İlçe-serbest şehir olan Freiburg im Breisgau bu ilçe etrafında çevrilidir.
Breisgau-Hochschwarzwald büyük ve en az üç belirgin özelliği olan kırsal bir ilçedir:

Ren Nehri (Oberrheinebene), Kaiserstuhl dağı, Tuniberg, Breisgau ve Markgräflerland'deki alanlar.
Kara Orman dağlarındaki, kara orman vadilerinin Ren'e ulaştığı yer, Glottertal, Dreisamtal, Höllental ve Münstertal gibi yerler.
Kara Orman'daki Kara Orman (Hochschwarzwald yüksek sıra dağlarında bulunan 1493 m yüksekliğindeki Feldberg.
İlçe turistler için cazibe merkezidir.

İlçe evvelki Freiburg, Müllheim ve Hochschwarzwald ilçelerinin 1973'te  birleştirilmesiyle oluşturuldu.

Resmî site (Deutsch)

Landkreis Konstanz, Almanya´nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçe.
Komşu ilçeleri (batıdan itibaren saat yönünde) Schwarzwald-Baar-Kreis, Tuttlingen, Sigmaringen ve Bodensee. Güneyde Swiss Thurgau ve Schaffhausen canton (ilçesi) bulunur. Büsingen belediyesi Kanton Schaffhausen'da bulunan bir exclave (bir ülkenin başka bir ülkede bulunan toprak parçası)dir.

İlçe Konstanz Gölü'nün kuzey-batı sahili boyunca 'Hegau olarak adlandırılan bir peyzajda bulunur. 

Evvelki ismi Bezirksamt Konstanz ve Württemberg (1810'dan beri Baden)'in parçası olan ilçe 1806'da oluşturuldu. Birkaç değişimden sonra dış hattı 1936'da belirlendi. 1939'da Konstanz şehri serbest şehir-ilçe oldu, fakat 1953'te ilçe olarak tamamlandı. 1973'te komşusu Stockach ilçesi ve Sigmaringen ve Donaueschingen ilçelerindeki bazı belediyelerle birleştirildi.

Resmî site 6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)

Landkreis Lörrach, Almanya´nın Baden-Württemberg eyaletinin güneybatısında yer alan bir ilçedir (Landkreis). Komşu ilçeleri Breisgau-Hochschwarzwald ve Waldshut'tur. Batısında Fransa'nın Haut-Rhin ili (département) bulunurken, güneyinde İsviçre'nin Basel-Stadt, Basel-Landschaft ve Aargau kantonları yer almaktadır.

1973 yılında, Müllheim ilçesinin bir kısmı ve Säckingen ilçesinin küçük bölümleri bu ilçeye dahil edildi. Bu birleşme sonucunda ilçenin yüzölçümü yaklaşık %25 oranında artarak bugünkü büyüklüğüne ulaşmıştır.

İlçenin kuzeydoğusu, Kara Orman'ın en yüksek bölgesi olan Hochschwarzwald'ın bir parçasıdır. Batıda Markgräfler Hügelland, güneyde ise Dinkelberg bulunur; bunların ikisi de daha alçak tepeli bölgelerdir. İlçenin güney ve batı sınırının çoğunu oluşturan Ren Nehri, Basel'in kuzeyinde çok daha geniş olan Oberrheinebene (Yukarı Ren Ovası) düzlüğüne yayılana kadar dar bir vadide akar. İlçe, üç ülkenin sınırlarının kesiştiği Basel metropoliten alanına dahildir.

Lörrach ilçesinin arması şu şekilde betimlenebilir: Üstte gümüş zemin üzerinde sola bakan kırmızı yarım aslan, altta ise sağda altın zemin üzerinde kırmızı çapraz bant ve solda mavi zemin üzerinde dalgalı gümüş çapraz bant. Armanın üst kısmındaki aslan, Loerrach, Wiesental'de ana kaleleri bulunan Rötteln Lordlarını temsil eder. Sol alt kısım, ilçenin büyük bir bölümünün tarihsel olarak Baden Kontlarına ait olması nedeniyle Baden armasını gösterir. Sağ alt kısımdaki dalgalı çizgi ise ilçeden geçen küçük Wiese nehrini temsil eder.

Resmî site 16 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)

Landkreis Reutlingen, Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde bir ilçe.

Komşu ilçeleri: (kuzeyinden itibaren saat yönünde) Landkreis Esslingen, Landkreis Göppingen, Alb-Donau-Kreis, Ostalbkreis, Landkreis Biberach, Landkreis Sigmaringen, Zollernalbkreis ve Landkreis Tübingen.
İlçe Swabian Alb (Schwäbische Alb)'da bulunur. Kuzeyi Tuna Nehrine kadar uzanır.

1803'lerde oluşturulan Oberamt Reutlingen bağımsız imparatorluk şehri Reutlingen Württemberg'in merkezi olduğu idari bölge idi. 1934'te ilçeye dönüştürüldü. 1938'de Urach ilçesi ortadan kaldırıldı (yeniden yapılandırıldı) ve Reutlingen ve Münsingen ilçeleri oluşturuldu. 1973'te Münsingen ilçesi de kaldırıldı ve çoğu bölümü Reutlingen ilçesiyle birleştirildi. Ayrıca Tübingen, Saulgau, Sigmaringen ve Nürtingen ilçelerindeki birkaç belediye de buna eklendi.

 Landkreis Sächsische Schweiz-Osterzgebirge, Saksonya, Almanya
 Parma ili, İtalya
 Pardubice, Çekya

Resmî site 8 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Deutsch)

Ludwigsburg, Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde bir kenttir. Stuttgart'ın 14 km kadar kuzeyinde yer alır. Barok stilinde inşa edilmiş pek çok saray bu kentte bulunmaktadır. Bu nedenle Saraylar Kenti (Stadt der Schlösser) olarak da anılır.

Ludwigsburg kentinin basketbol takımının birinci lige kadar çıkıp başarılı olmasından ötürü tüm Almanya'da sadece saraylarıyla değil artık spor bakımından da gençler arasında tanınmış duruma gelmiştir. ENBW Ludwigsburg bu kentin birinci ligde oynayan takımıdır, buna ayrıca ikinci takım ise bölgesel ligde ter dökmektedir. Basketboldaki genç yıldız ve de küçük takımların çok iyi olması, çoğu amatör küçük basketbolseverleri, oyuncuları Ludwigsburg'a çekmektedir. Ludwigsburg'un genç ve yıldız takımları çok defa Almanya şampiyonasına katılmıştır ve de çoğu kez bölge Şampiyonu olmuştur. En son 2006 yılında Ludwigsburg'un 20 yaş altı takımı Almanya şampiyonu olmuştur ve de genç takımı bölge şampiyonu olup Almanya'nın en iyi 8 takımı arasına girmiştir. Genç takımının ilk 5'inde bir Türk oyuncu bulunmaktadır. Ludwigsburg ayrıca aynı adlı ilçenin merkezidir.

Official website of the City of Ludwigsburg18 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tourism Information about Ludwigsburg (Almanca)
Curlie'de Ludwigsburg (DMOZ tabanlı)

Mannheim, Baden-Württemberg'ün başkenti Stuttgart'tan sonra ikinci büyük şehri ve 315.000'den fazla nüfusuyla Almanya'nın 21. büyük şehridir. Ren-Palatinate sınırında yer almaktadır. Şehir, yaklaşık 2,4 milyon nüfusuyla Almanya'nın yedinci büyük metropol bölgesi olan Ren-Neckar'ın kültürel ve ekonomik merkezidir.
Mannheim, Baden-Württemberg'ün kuzeybatısındaki Kurpfalz (Seçim Palatinatesi) bölgesinde, Yukarı Ren ve Neckar nehirlerinin birleştiği noktada yer almaktadır. Şehir, Almanya'nın en sıcak bölgesi olan Yukarı Ren Ovası'nda, Palatin Ormanı ve Oden Ormanı arasında yer almaktadır. Mannheim, Ren-Palatinate'deki Ludwigshafen am Rhein ile yaklaşık 500.000 nüfuslu sürekli bir kentsel bölge oluştururken, kuzeydeki bazı banliyöleri Hessen'de yer almaktadır; Hamburg, kendi eyaleti dışında iki eyalette varlığı olan tek Alman şehridir. 
Alman şehirleri için alışılmadık bir şekilde, Mannheim'ın merkezindeki sokaklar ve caddeler ızgara şeklinde düzenlenmiştir; bu da şehre Quadratestadt (Kare Şehir) takma adını ve "Leben im Quadrat" ("Meydanda Yaşam") turizm sloganını kazandırmıştır. Ayrıca, Mannheim merkezindeki sokakların çoğunun sokak adı yoktur; şehir blokları bunun yerine harf ve numara ile anılır. Bu sistemin güney tabanında Mannheim Sarayı bulunur. Eskiden Palatinat Seçim Bölgesi Prens-seçmeninin evi olan saray, şimdi Mannheim Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Şehrin sivil sembolü, 1886'da tamamlanan ve Art Nouveau bölgesi Friedrichsplatz'ın 60 metre (200 fit) üzerinde yükselen Mannheim Su Kulesi'dir. Her yıl düzenlenen Mannheim Mayıs Pazarı, Almanya'nın en büyük bölgesel tüketici fuarıdır.
Mannheim, otomobil, bisiklet ve traktör gibi icatlarıyla ünlüdür ve bu nedenle "icatlar şehri" olarak anılır. Şehir, tarihteki ilk uzun mesafeli otomobil yolculuğunun izlerini takip eden Bertha Benz Anıt Rotası'nın başlangıç ​​ve bitiş noktasıdır.
1896'dan beri Großstadt (100.000'den fazla nüfusa sahip büyük şehir) olan Mannheim, önemli bir sanayi ve ticaret şehri, bir üniversite şehri ve Frankfurt ile Stuttgart arasında önemli bir ulaşım merkezidir; ICE kavşağı (Mannheim Hauptbahnhof), Almanya'nın ikinci büyük yükleme sahası (Mannheim Rangierbahnhof) ve Almanya'nın en büyük iç limanı (Mannheim Limanı) gibi yerlere ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, Roche, ABB, IBM, Siemens, Unilever ve daha birçok büyük şirketin fabrikalarına, ofislerine ve genel merkezlerine ev sahipliği yapmaktadır. Mannheim'daki SAP Arena, Alman buz hokeyi şampiyonu Adler Mannheim'ın yanı sıra popüler hentbol takımı Rhein-Neckar Löwen'e de ev sahipliği yapmaktadır. Mannheim, 2014 yılından beri UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'nın üyesidir ve "UNESCO Müzik Şehri" unvanını taşımaktadır. 2020 yılında Mannheim, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı (GaWC) tarafından 'Yeterlilik' statüsüne sahip küresel bir şehir olarak sınıflandırılmıştır. Mannheim akıllı bir şehirdir; şehrin elektrik şebekesine bir güç hattı iletişim ağı kurulmuştur.

Mannheim, Ren ve Neckar nehirlerinin kesiştiği Yukarı Ren Bölgesinde (Oberrheingebiet) konuşlandırılmıştır. Mahalleleri Ren nehrinin sadece sağında ama Neckar nehrinin sağ ve sol tarafındadır.
Yukarıda belirtildiği gibi Mannheim, Avrupa Metropol bölgelerinden Ren-Neckar Üçgeni'ni (Rhein-Neckar-Dreieck) oluşturur ve 2,35 milyon nüfuslu bölgenin en kalabalık merkezî kentidir.
Ren-Neckar Üçgeni Hessen eyaletinin güneyini, Renanya-Palatina eyaletinin Vorderpfalz'ını, Baden-Württemberg eyaletinin Mannheim ve Heidelberg şehirlerini ve Rein-Neckar-Idari (Rhein-Neckar-Kreis) bölgesinin güneyini kapsar.
Frankfurt, Mannheim'in yaklaşık 70 km kuzeyinde, Stuttgart ise yaklaşık 95 km güneydoğusundadır.

Mannheim şehri 17 adet mahallelere (Stadtbezirke) bölünüp, 6 iç ve 11 adet dış mahallelerden oluşur. Her mahallede bir mahalle muhtarlığı (Bezirksbeirat) vardır. Mahalle muhtarlığını o mahallenin 12 sakini oluşturur. Bir mahalleyi etkileyecek her konuda, Mannheim şehir yönetiminin söz konusu olan mahallenin görüş ve fikirlerini almak ve değerlendirmeyle mükelleftir. Verilecek veya uygulanacak hükümlerde ama en son söz ve mesuliyet gene Mannheim şehir yönetimine (Rat der Stadt Mannheim) aittir.

Innenstadt/Jungbusch, Lindenhof, Neckarstadt-Ost/Wohlgelegen, Neckarstadt-West, Neuostheim/Neuhermsheim, Schwetzingerstadt/Oststadt

Feudenheim, Friedrichsfeld, Käfertal, Neckarau, Rheinau, Sandhofen, Seckenheim, Schönau, Vogelstang, Waldhof ve Wallstadt; Mannheim şehrinin dış mahallelerini oluşturmaktadır.

Belediye Başkanları halk seçimi sayesinde 8 yıllık görev süresi için seçilirler. 1983 ile 2007 tarihleri arası bu görevi Gerhard Widder (SPD) üstlenmiştir. 17 Haziran 2007'de gerçekleştirilen Belediye Başkanı seçimlerinde tekrar aday olmayan Gerhard Widder'i, %50,53 oyla Peter Kurz (SPD) takip etmiştir. Seçim katılım oranı ise bu sefer %36,64 oranla oldukça düşük olmuştur.
1810'dan itibaren Mannheim Belediye Başkanları:

Mannheim'ın özelliklerinden biri de, şehir merkezinin (Innenstadt) olağanüstü planlandırılmış mimarisidir. Her türlü yapılar ve inşaatlar kareler şeklinde imar edilmiştir. Genel yapısı bir nevi ters "U" harfine benzer ve bu harfin başlangıç ve bitiş noktalarını Bismarck Caddesi (Bismarckstraße) birbirine bağlar.
Caddenin ortasında Mannheim Şatosu (Mannheimer Schloss) bulunur. 1720-1760 yılları arasında inşa edilen bu mimari yapı, 18. yüzyılın Kurpfalz hükümdarları Karl Philipp ve Carl Theodor'a kadar dayanır.
Innenstadt'ta iki büyük cadde 90 derece açıda kesişir, isimleri Breite Straße ve Mannheimer Planken'dir. Bu caddelerde otomobiller trafikten men edilmişlerdir. Diğer caddeler bu karelerin etrafında tek yön istikametli olarak trafiği sağlarlar.
Bir başka özellik ise, dünyada eşi bulunmayan cadde isimleridir. Yukarıda belirtilen iki ana cadde ismi haricinde burada bütün cadde ve ev numaraları bir harf ve bir rakamdan oluşur. Misal: E 5, 3; K 5, 17 veya D 4, 1-6

Mannheim 1896 senesinde 100.000 sınırını geçerek bir Büyükşehir olmuştur. 1905'te 160.000, 1961'de 320.000 ve 1970'te 333.000 ile en kalabalık yılı olmuştur. 31 Aralık 2005 senesinin Baden-Württemberg Eyaleti İstatistik Kurumunun resmî rakamlarına göre 307.900 nüfusu vardı. 
%22,5'ini yabancılar (sadece tek yabancı vatandaşlığı olanlar) oluşturmuştur.

Türk (19.831), İtalyan (8.324), Sırp (3.550), Polonyalı (3.389), Hırvat (2.780) ve Yunan (2.777).
Mayıs 2007 tarihli Mannheim Yabancılar Kurumunun bildirgesine göre 31 Aralık 2006'da tam 62.727 kişi ve 161 ayrı ülke vatandaşı yaşamıştır. Bu nüfusun %19,3'ünü teşkil eder ve bu 62.727 kişiden 21.171'i diğer Avrupa Topluluğu'ndan gelmiştir.
Almanya'da 2000 senesinden sonra doğan çocuklar, diğer ülkelerden Alman uyruklu olup gelerek (özellikle Rusya ve Türk Cumhuriyetleri) ve sırf Alman vatandaşlığına geçen insanlarla yaklaşık 96.000 insan yabancı uyruklu olarak tespit edilmiştir.

Türk (19.609), İtalyan (8.205), Polonyalı (3.906), Sırp (3.279), Yunan (2.751), Hırvat (2.724), İspanyol (1.331), Boşnak (1.326)
Ve böylelikle sırf Mannheim şehrinde yaşayan Türk (uyruklu) nüfus sayısı tam 39.440'dır.

Mannheim'da ayrıca II. Dünya Savaşı'ndan bugüne kadar birçok Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri askeri ve birlikleri konuşlandırılmıştır, bunlar:

Funari Barracks (Mannheim-Käfertal) (5th Signal Command headquarters)
Sullivan Barracks (Mannheim-Käfertal) (7th Signal Brigade headquarters) (Headquarters of 504th Signal Battalion, 1961 - 1965 8 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Benjamin Franklin Village (Mannheim-Käfertal)
Taylor Barracks (Mannheim-Vogelstang) (2nd Signal Brigade headquarters)
Spinelli Barracks (Mannheim-Feudenheim)
Turley Barracks (Mannheim-Wohlgelegen),
Coleman Barracks (Mannheim-Schönau) (AFN, U.S. Army Confinement Facility Europe)
Friedrichsfeld Service Center (Mannheim-Friedrichsfeld)
Stem Kaserne (Mannheim-Seckenheim)
Hammonds Barracks (Mannheim-Seckenheim)

2004 senesinde Mannheim'de mevcut sigortalı işçi gücünden %34,6'sı üretim sektöründe, %22,8'i ticaret ve ulaşım sektöründe ve %42,2'si hizmet sektöründe çalışmıştır. Temmuz 2007 itibarıyla işsizlik oranı ise %8,2'dir.
1970'lerden bu yana ticarette sektörel değişme yaşanmıştır, sanayi oranı düşüp hizmet oranı çıkmıştır. Ama her şeye rağmen metal ve kimya sanayii hâlen yüksek seviyede mevcuttur.

En önemli ticaret kuruluşları şunlardır:

Temelleri 1763 yılında Karl Theodor tarafından kurulmuş olan Kurpfalz Bilimler Akademisi'ne dayandırılan Mannheim Üniversitesi (Almanca: Universität Mannheim), 1967 yılında kurulmuştur ve Almanya'nın en genç üniversitelerinden birisidir. Yerleşkesinin büyük bölümü Mannheim Şatosu'nda bulunmaktadır.
İşletme Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, Hukuk ve İktisat Fakültesi, Sosyal Bilimler Fakültesi ile İktisadî Bilişim ve İktisadî Matematik Fakültesi olmak üzere beş fakülteden oluşmaktadır. Lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğretim sunulan üniversite; İşletme, İktisat, Siyaset Bilimi ve Sosyoloji gibi klasik alanların yanı sıra sunduğu disiplinlerarası öğrenim olanaklarıyla bilinmektedir. Sosyal bilimler, hukuk gibi çoğu alan; anadalın yanı sıra bir yandal öğrenimine olanak sunmaktadır.

Mannheim ve Ludwigshafen şehirleri tam 6 (+1) otoyolla çevrilmiştir. Bunlar:

Bundesautobahn 6 Saarbrücken - Nürnberg
Bundesautobahn 61 Ludwigshafen
Bundesautobahn 67 Darmstadt ve Frankfurt
Bundesautobahn 656 Heidelberg
Bundesautobahn 659 Weinheim
Bundesautobahn 5 Frankfurt - Karlsruhe
Ayrıca diğer karayolları mevcuttur.:

Bundesstraßen 36
Bundesstraße 37
Bundesstraße 38
Bundesstraße 38a
Bundesstraße 44

Mannheim, Ren ve Neckar nehirlerinin kesişmesinden yüksek derecede faydalanır. Bir iç liman olan konteyner limanı Avrupa'nın en önemlilerinden birisidir. Toplam iş sahası 1.131 hektar olup yaklaşık 500 ticari kuruluşlarla 20.000 işçisi vardır.

Mannheim'da bir askeri havaalanı (Sandhofen'de) yanı sıra bir de ufak çapta sivil City-Airport Mannheim (IATA-Code: MHG, ICAO-Code: EDFM), havaalanı mevcuttur ve günlük Berlin, Hamburg ve Saarbrücken'e uçuş sağlar. 
Frankfurt Havaalanı gerek otomobil gerek

Mecklenburg-Vorpommern, Almanya'nın kuzeydoğusunda bulunan bir eyalet.
Bu “Bin Göl Ülkesi” genelde tarımın damgasını taşır. Bölgenin en önemli özelliği, tabiatın burada bozulmamış olmasıdır. eyalet, çeşitli görünümlü kıyıları, yumuşak eğilimli tepeleri, göz alabildiğince uzanan tarlalar, çayırlar ve ormanları ile zengin değişiklikler gösteren bir bölge sergiler.
Bu sebeple burada tarım, hâlâ diğer federe eyaletlerde olduğundan daha büyük bir önem taşımaktadır. Öncelikle hububat, yağlı tohumlu bitkiler (kolza) ve patates üretilir. Tarıma elverişli 13 milyon hektar arazinin % 80'i beş yüz hektardan büyük işletmeler tarafından işletilir.
Mecklenburg-Vorpommern, ekonomisinin yeniden yapılanarak güdümlü plan ekonomisinden piyasa ekonomisine geçişi çok iyi ilerlemiştir. Burada en önemli ekonomi dalları gemi yapımı, yiyecek ve keyif maddeleri sanayii, inşaat, makine yapımı, inşaat malzemesi ve kereste sanayiidir. Deniz limanları eskiden olduğu gibi şimdi de ekonomik bakımdan gerçekten büyük önem taşımaktadır.
Mecklenburg-Vorpommern için önemli bir ekonomi sektörü turizmdir. En çok turist çeken yer, Almanya'nın en büyük adası olan Rügen'dir. eyalet, giderek artan turizmin çevreye fazla zarar vermemesi için büyük çaba harcamaktadır. Nitekim bölgede mevcut 283 tabiat koruma bölgesi, 110 çevre koruma bölgesi, üç millî park ve iki biyosfer koruma bölgesi Mecklenburg-Vorpommern Eyaleti'nde tabiata verilen önemin kanıtlarıdır. eyalet, büyüleyici sarayları, malikâneler ve yaz ayları müzik festivalleri ile pek çok turist çeker.
Eyaletin şehirleri de görülmeye değer. 60.663 nüfuslu Stralsund, geç Gotik dönemden klasik döneme kadar uzanan çeşitli yapılarıyla Rügen Adası, ziyaret için ideal bir giriş noktasıdır. 200.506 nüfuslu Rostock, önemli bir liman kenti ve aynı zamanda Mecklenburg Vorpommern'de en önemli ekonomi bölgesinin merkezidir. Şehrin 1419 yılında kurulmuş olan üniversitesi, Kuzey Avrupa'nın en eski üniversitesidir. 2012 Olimpiyat Oyunları için Leipzig'in müracaatı başarılı olduğu takdirde yarışmalar, Baltık Denizi'nde Mecklenburg kıyıları önünde Rostock yakınlarındaki yelken bölgesinde yapılacaktır.
eyaletin 101.267 nüfuslu başkenti Schwerin, Mecklenburg göller platosunun kenarında yer alır ve federe eyaletin ikinci büyük şehri olarak çok güzel restore edilmiş eski merkezi ve Schwerin Gölü'ndeki bir ada üzerindeki 19. yüzyılda tadil edilmiş olan sarayı ile pek çok ziyaretçi çeker.
Mecklenburg-Vorpommern'in doğusunda bir ekonomik ve kültürel merkez olan 79.041 nüfuslu Neubrandenburg'un Orta Çağ'dan kalma surları ve dört kent kapısı tamamen muhafaza edilmiştir.

Schwerin
Rostock
Neubrandenburg
Greifswald
Stralsund
Güstrow
Rügen Adası
Usedom
Waren (Müritz)
Wismar
Neustrelitz

Almanya'nın yeni eyaletleri

Resmi web sitesi 8 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mercedes-Benz Group (Almanca telaffuz: [mɛɐ̯ˈtseːdəsˌbɛnts, -dɛs-], önceki adıyla Daimler-Benz, DaimlerChrysler ve Daimler), merkezi Almanya'nın Stuttgart şehrinde bulunan çok uluslu bir Alman otomotiv şirketidir. Daimler-Benz, 1926 yılında Benz & Cie. ve Daimler-Motoren-Gesellschaft'ın birleşmesiyle kuruldu. 1998'de Amerikan otomobil üreticisi Chrysler Corporation'ı satın aldıktan sonra şirketin adı DaimlerChrysler olarak değiştirildi ve 2007'de Chrysler'in elden çıkarılmasıyla yeniden Daimler AG adını aldı. 2021'de Daimler AG, üretime göre en büyük ikinci Alman otomobil üreticisi ve dünya çapında altıncı en büyük otomobil üreticisiydi. Şubat 2022'de şirket günümüzde adına kavuştu.

Benz & Company, 1883-1926 
Daimler Motoren Gesellschaft AG, 1890-1926 
Daimler-Benz AG, 1926-1998 
Daimler-Chrysler, 1998-2007 
Daimler AG, 2007-2022 
Mercedes-Benz Group, 2022-günümüz

Almanya'nın en önemli otomotiv sanayisi olarak Mercedes-Benz motorlu araç serisini üreten firma olarak tanınır. 1879 yılında Mannheim'da kurulan Benz & Cie. isimli motor fabrikası sahibi Karl Benz ile arkadaşı Gottlieb Daimler'in 1926 yılında birlikte kurdukları Mercedes-Benz firmasının bir devamıdır.
Şirket gelişme süreci içinde rakip şirketleri satın alma şeklinde daha da büyümüştür.

1958 yılından bu yana Mercedes-Benz, Daimler-Benz ve DaimlerChrysler grubunun satın aldıkları şirketler şu şekilde:

1958: Auto Union (1964 yılında tekrar satıldı)
1960: Horex
1960: Maybach-Motorenbau GmbH
1965: Maschinenfabrik Esslingen
1968: Krupp'un kamyon ve otobüs üreten bölümü,
1969/1970: Hanomag-Henschel
1980: Franz Brozincevic & Cie
1981: Freightliner
1982: Adolph Saurer AG
1985: AEG
1985: Dornier-Werke
1985: MTU
1989: Messerschmitt-Boelkow-Blohm (MBB)
1992: Fokker (1996 yılında şirketin iflası nedeniyle iş anlaşması feshedildi)
1995: American LaFrance (2005 yılında tekrar satıldı),
1995: Mercedes-Benz minibüs firması ve Kässbohrer Setra Araba firması (Ulm) EvoBus GmbH
1997: Ford Trucks: 1997 yılında Ford'un ABD'de ağır vasıta üreten bölümü Daimler AG'ye satıldı ve Sterling Trucks olarak isim değiştirdi. 2009 yılında iflas etti.
1998: Chrysler 2007 yılında büyük bir bölümü satıldı
2000: Western Star
2001: Mitsubishi Motors Corporation 2004 yılında tekrar ayrıldılar.
2003: Mitsubishi Fuso Truck and Bus Corporation
2005: AMG (1992 yılına kadar Mercedes-AMG GmbH olarak biliniyordu.

Mercedes-Benz
Mercedes-Benz (Rennteam)
Daimler Contemporary
EvoBus

Peter Grohmann, Horst Sackstetter: Plakat: 10 Jahre Betriebsarbeit bei Daimler-Benz. Rotbuch-Verlag, Hamburg 1982, ISBN 3-88022-213-4
Max Kruk, Gerold Lingnau: Hundert Jahre Daimler Benz. v. Hase und Koehler, Mainz 1986, ISBN 3-7758-1117-6
Angelina Sörgel: Daimler-Benz - der Multi im Musterländle. PIW, Bremen 1986, ISBN 3-925139-06-0
Klaus Heidel: Kein guter Stern für die Schwarzen: die Geschäfte von Daimler-Benz im Land der Apartheid. Christen für Arbeit u. Gerechtigkeit Weltweit, Heidelberg 1987, ISBN 3-925910-01-8
Karl Heinz Roth: Die Daimler-Benz-AG 1916-1948: Schlüsseldokumente zur Konzerngeschichte. Greno, Nördlingen 1987, ISBN 3-89190-955-1
Sebastian Bamberg: „... und morgen die ganze Welt“: Daimler-Benz - ein Rüstungskonzern auf dem Weg ins 21. Jahrhundert. Pax Christi, Bad Vilbel 1990, ISBN 3-928082-11-6
Jürgen Grässlin: Jürgen E. Schrempp. Der Herr der Sterne. Droemer, München 1998, ISBN 3-426-27075-7
Jürgen Grässlin: Daimler-Benz. Der Konzern und seine Republik. Droemer Knaur, München 2002, ISBN 3-426-80064-0
Gaby Weber: Daimler-Benz und die Argentinien-Connection: von Rattenlinien und Nazigeldern. Assoz. A, Berlin 2004, ISBN 3-935936-33-8
Jürgen Grässlin: Das Daimler-Desaster: vom Vorzeigekonzern zum Sanierungsfall?. Droemer, München 2005, ISBN 3-426-27267-9
Jürgen Grässlin: Abgewirtschaftet?! Das Daimler-Desaster geht weiter. Knaur, München 2007, ISBN 978-3-426-77977-4

Daimler AG internet sitesi

Muhafazakârlık, tutuculuk veya konservatizm, geleneksel toplumsal etmenlerin korunmasını destekleyen politik ve toplumsal felsefedir. Daha belirgin bir anlamda ilgili toplumun içinde bulunduğu çağın gereklerini göz ardı etmeksizin, geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve uygar birikimlerinin kaybedilmemesini savunan, kısaca öz dinamiklerinin değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunan politik bir görüştür.

Muhafazakârlığın var olan kazanımları ve değerleri korumak şeklinde bir yanı da vardır. Bu açıdan bakıldığında, herkes, solcular dâhil, istedikleri toplumsal düzen gerçekleştiğinde muhafazakârlaşabilirler. Nitekim Sovyetler Birliği'ndeki Stalin rejimine karşı olanlar (örneğin Troçkistler) bu rejimi muhafazakârlaşmakla suçladılar. Bazı muhafazakârlık taraftarları, toplumların zamanla geçirdikleri evrim sonucu bir tür "bilgelik" biriktirdiğini, bu bilgeliğin toplum düzeninde, kültürde kendisini açığa vurduğunu, özenle korunması gerektiğini savunurlar. Bu nedenle, muhafazakârlık, bir anda büyük değişiklikler yapmayı hedefleyen devrimciliğin karşıtıdır.
Kimi yaklaşımlara göre muhafazakârlık, akla şüpheyle yaklaşır. Kendi aklının sesini dinleyerek başka insanların hayatları üzerinde kalıcı bir etki yaratmaya çalışan düşünürleri eleştirir. Muhafazakârlara göre akıl farklı sonuçlara varabilmektedir ve bir bireyin toplum üzerinde keyfi değişiklikler yaratma isteklerine araç olmamalıdır. Toplum düzeni asırların deneyimlerinin süzülerek gelen bir evrimleşme sonucu oluşmalıdır. Muhafazakârlık aklın siyasi sorunlar karşısında kullanımına karşı değildir, fakat toplumun tümünü etkileyecek planların, çoğunluğun isteğine aykırı olmalarına karşın akılcılık (rasyonalizm) kullanılarak meşrulaştırılmasına karşıdır.

Muhafazakârlığı sistemli bir düşünce olarak ilk savunan kişi, İngiliz filozof Edmund Burke olmuştur. Burke, Fransız Devrimi zamanında yaşamış, devrime karşıt bir düşünürdü. O sırada İngiliz devlet adamları arasında Fransız Devrimi'nin İngiltere'ye yayılacağı endişesi yaygındı. Burke, devrimsel mücadeleye karşı sistemli bir ideoloji oluşturarak, fikirsel alanda Fransız Devrimi'ne karşı bir mücadele başlattı.
Muhafazakârlık İngiltere ve ABD gibi sanayileşmiş demokratik toplumlarda yayıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu gibi gelenekçi ülkelerde de siyasi iktidarları etkiledi.

Liberal muhafazakârlık, ekonomiye asgari hükûmet müdahalesine ilişkin klasik liberal görüşü içerir. Bireyler, hükûmetin müdahalesi olmadan pazara katılma ve servet üretme konusunda özgür olmalıdır. Bununla birlikte, bireylerin yaşamın diğer alanlarında sorumlu bir şekilde hareket etmelerine tamamen güvenilemez, bu nedenle liberal muhafazakârlar, hukuk ve düzeni sağlamak için güçlü bir devletin gerekli olduğuna ve millete karşı bir görev ve sorumluluk duygusu beslemek için sosyal kurumlara ihtiyaç olduğuna inanırlar. Liberal muhafazakârlık, liberal duruşlardan güçlü bir şekilde etkilenen muhafazakârlığın bir çeşididir.Bu son iki terim zaman içinde ve ülkeler arasında farklı anlamlara sahip olduğundan, liberal muhafazakârlığın da çok çeşitli anlamları vardır. Tarihsel olarak bu terim, genellikle bırakınız yapsınlar pazarlarını savunan ekonomik liberalizm ile yerleşik gelenek, otorite ve dini değerlere saygı için klasik muhafazakârlık kaygısının birleşimine atıfta bulundu. Hem ekonomik hem de sosyal alanda birey için özgürlüğü destekleyen klasik liberalizmle tezat oluşturuyordu.

Liberteryen muhafazakârlık, liberteryen ekonomik meseleleri muhafazakârlık yönleriyle birleştiren belirli siyasi ideolojileri en belirgin şekilde Birleşik Devletler'de tanımlar. Dört ana kolu anayasacılık, paleoliberteryanizm, küçük hükûmet muhafazakârlığı ve Hristiyan liberteryenizmdir. Genellikle daha kişisel ve ekonomik özgürlüğü desteklemeleri bakımından paleomuhafazakârlardan farklıdırlar. Paleomuhafazakârların aksine, liberteryen muhafazakârlar serbest ticareti, herhangi bir ulusal bankanın var olmasına muhalefeti ve iş düzenlemelerine muhalefet gibi katı bırakınız yapsınlar (laissez faire) politikalarını desteklerler. Çevre düzenlemelerine, kurumsal refaha, sübvansiyonlara ve diğer ekonomik müdahale alanlarına şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Mali muhafazakârlık, devlet harcamaları ve borç konusunda ihtiyatlılık ilkesine dayanan bir ekonomik felsefedir. Edmund Burke, Reflections on the Revolution in France (1790) adlı eserinde, bir hükûmetin büyük borçlar biriktirmeye ve bunun yükünü vergi mükellefine yüklemeye hakkı olmadığını savunmuştur:

"Sivil toplumun ilk ve asıl taahhüdü, devletin alacaklısının taleplerine değil, vatandaşın mülkiyetine yöneliktir. Vatandaşın talebi, zaman açısından öncelikli, başlıca unvana sahip ve adalet açısından üstündür. Bireylerin servetleri, edinim, miras veya bir topluluğun mal varlığına katılım temelinde sahip olunsun, alacaklının güvencesinin bir parçası değildir, açıkça belirtilmiş veya ima edilmiş olsun... Monarşi veya senato tarafından temsil edilen kamu, yalnızca kamu malına taahhütte bulunabilir ve kamu malı, genel vatandaşlara adil ve orantılı bir vergilendirme ile elde ettiği şeylerden başka bir şey olamaz."

Millî muhafazakârlık, öncelikli olarak Avrupa'da kullanılan bir siyasi terimdir ve standart muhafazakârlıktan daha çok ulusal çıkarlara odaklanırken kültürel ve etnik kimliği koruma amacını taşır. Aşırı milliyetçi veya açıkça sağcı bir yaklaşımı desteklememekle birlikte, açık bir şekilde milliyetçi olmayan bir tutumu benimser. Avrupa'da, milli muhafazakârlar genellikle Avrupa'ya şüpheyle yaklaşırlar.
Milli muhafazakârlık, geleneksel aileye ve sosyal istikrara büyük önem veren ve göçü sınırlamaktan yana olan bir yaklaşıma sahiptir. Bu nedenle, milli muhafazakârlar, serbest piyasa ekonomik politikaları, düzenlemelerin azaltılması ve mali muhafazakârlık gibi önceliklere sahip olan ekonomik muhafazakârlardan ayrılabilir. Bazı yorumcular, milli ve ekonomik muhafazakârlık arasında giderek açılan bir boşluk olduğunu belirtmişlerdir: "[Bugün] Sağ partilerin çoğu, sosyal, kültürel ve milli muhafazakârları çeşitli derecelerde marjinalleştiren ekonomik muhafazakârlar tarafından yönetilmektedir". Milli muhafazakârlık aynı zamanda gelenekçi muhafazakârlıkla da ilişkilidir.

Gelenekçi muhafazakârlık, doğal hukuk ilkeleri ve aşkın ahlaki düzen, gelenek, hiyerarşi ve organik birlik, tarımcılık, klasikçilik ve yüksek kültür ile sadakatin kesişen alanlarına vurgu yapan bir siyasi felsefedir. Bazı gelenekçiler, Aydınlanma'dan bu yana bu terimlere yapışan olumsuz çağrışımlara meydan okuyarak "gericilik" ve "karşı devrimci" etiketlerini benimsemişlerdir. Toplumda hiyerarşik bir görüşe sahip olan birçok gelenekçi muhafazakâr, Amerikalılar arasında da (Ralph Adams Cram, Solange Hertz, William S. Lind ve Charles A. Coulombe gibi dikkate değer örneklerle birlikte) yer almaktadır. En doğal ve faydalı toplumsal düzenlemeyi monarşik siyasi yapı olarak savunurlar.

Kültürel muhafazakârlar, bir ulusun mirasının veya ulusal sınırlarla tanımlanmayan bir ortak kültürün korunmasını desteklerler. Ortak kültür, Batı kültürü veya Çin kültürü gibi farklılaşabileceği gibi, Amerika Birleşik Devletleri'nde "kültürel muhafazakâr" terimi kültür savaşında muhafazakâr bir pozisyonu ima edebilir. Kültürel muhafazakârlar, devasa değişimlere rağmen geleneksel düşünce biçimlerine sıkı sıkıya bağlı kalır. Geleneksel değerlere ve geleneksel politikalara güçlü bir şekilde inanırlar ve genellikle acil bir ulusçuluk duygusuna sahiptirler.

Sosyal muhafazakârlık, kültürel muhafazakârlıktan farklıdır, ancak bazı örtüşmeler vardır. Sosyal muhafazakârlar, toplumun görev, geleneksel değerler ve kurumlar aracılığıyla desteklenmesi gereken kırılgan ilişkiler ağı üzerine inşa edildiğine inanabilirler. Sosyal muhafazakârlar, hükûmetin geleneksel değerleri veya davranışları teşvik etme veya zorlama rolü olduğuna inanır. Sosyal muhafazakârlar, genellikle radikal politikaları veya toplumsal mühendislik olarak gördükleri şeylere karşı çıkarak, geleneksel ahlak ve toplumsal normları korumayı amaçlarlar. Sosyal değişim genellikle şüpheli olarak kabul edilir.
Bugün sosyal muhafazakârlar genellikle kürtaj tartışmasında antikürtaj tutumunu desteklemekte ve insan embriyonik kök hücre araştırmalarına karşı çıkmaktadır (özellikle kamu fonlarıyla desteklenenler); hem öjenik hem de insan geliştirme (transhümanizm) karşıtıyken biyokoruma konusunu desteklemektedir. Geleneksel evlilik tanımını bir erkek ve bir kadın olarak destekler; çekirdek aileyi toplumun temel birimi olarak görür; aynı cinsiyetli ilişkilerdeki çiftlere sivil evlilik ve çocuk evlat edinmesinin genişletilmesine karşı çıkar; kamusal ahlakı ve geleneksel aile değerlerini teşvik eder; özellikle militan ateizme ve sekülerizme karşı çıkar; Uyuşturucuların, fuhuşun ve ötenaziye karşı yasağı destekler; pornografinin ve kendilerine göre müstehcen veya edebe aykırı olan şeylerin sansürlenmesini desteklemektedirler.

Dini muhafazakârlık, özellikle belirli dinlerin öğretilerini siyasete uygular: bazen sadece bu öğretilerin değerini ilan ederek, diğer zamanlarda ise bu öğretilerin yasalara etki etmesini sağlayarak.
Çoğu demokraside, siyasi muhafazakârlık geleneksel aile yapılarını ve toplumsal değerleri korumayı amaçlar. Dini muhafazakârlar genellikle kürtajı, LGBT davranışlarını (veya belirli durumlarda kimlikleri), uyuşturucu kullanımını ve evlilik dışı cinsel faaliyetleri karşı çıkar. Bazı durumlarda, muhafazakâr değerler dini inançlara dayanır ve muhafazakârlar dini, kamusal hayatta daha etkin bir rol oynamayı hedefler.

Ataerkil muhafazakârlık, toplumların organik olarak var olduğuna ve geliştiğine inanan ve bu toplumun üyelerinin birbirlerine karşı sorumlulukları olduğunu yansıtan bir muhafazakârlık akımıdır. Bu akımın özellikle ayrıcalıklı ve zengin olanların daha yoksul kesimlere karşı paternalistik sorumluluğuna vurgu yapılır. Organisizm, hiyerarşi ve görev gibi prensiplerle uyumlu olduğu için, geleneksel muhafazakârlığın bir uzantısı olarak görülebilir. Paternalist muhafazakâr

Oktoberfest ya da Türkçe çevirisi ile Ekim Festivali, Almanya'nın Bavyera eyaletinin Münih kentinde her yıl eylül ayının son günleri ve ekim ayının ilk günlerinde düzenlenegelen, 2 hafta süren bir festivaldir. Her yıl yaklaşık 6 milyon kişinin katıldığı bu festival Münih kentindeki en ünlü olaydır. Dünyanın dört bir yanındaki diğer şehirler de orijinal Münih etkinliğinden sonra modellenen Oktoberfest kutlamaları düzenliyor.
Festivalın tarihi 1810 yılından başlar. Kronprinz Ludwig (1786-1868), daha sonra Kral I. Ludwig (saltanat: 1825-1848), 12 Ekim 1810'da Saxe-Hildburghausen Prensesi Therese ile evlendi.  Münihli vatandaşlar, kraliyet olayını kutlamak için şehir kapılarının önündeki tarlalarda düzenlenen şenliklere davet edildi. 1811'de Bavyera tarımını teşvik etmek için bir gösteri eklendi. 1818'de karnaval kabinleri ortaya çıktı; verilen ana ödüller gümüş, porselen ve mücevher idi. Şehir babaları 1819'da festival yönetiminin sorumluluğunu üstlendi ve Oktoberfest'in yıllık bir etkinlik haline gelmesine karar verildi.
16 gün süren festival her yıl ekim ayının ilk pazar günü başlıyor. Alman devletçiklerinin birleşmesinden sonra festivalin programı değiştirilmiş ve eğer ekim ayının ilk pazarı ayın 1'ine ya da 2'sine denk geliyorsa festivalin süresi ayın 3'üne yani Almanya Birleşme Günü kutlamalarına uzatılmaktadır. Festival, genellikle Almanlarca kısaca “d’ Wiesn” ya da “d'Waasn” olarak söylenen Theresienwiese (Therese Alanı) isimli yerde yapılmaktadır. Festivalin en önemli özelliği biradır ve her sene festival kutlaması, Münih Belediye Başkanının büyük bir ahşap bira fıçısına çeşme çakması töreni ile başlar, Almanlar bu eylemi “O'zapft is!” (Bavyeraca: “Çeşmelendi!”) biçiminde seslendirirler. Bu kutlamalar için özel olarak bir Oktoberfest birası mayalanır ki bu bira hem tat hem de alkol bakımından biraz koyu renkli ve serttir. Bu bira Maß denen bir litrelik özel bardaklarda sunulur ve ilk Maß Bavyera Başkanına ikram edilir. Sadece Münihli bira üreticilerinin bu özel birayı sunmalarına izin verilir ve bu sunum adı Bierzelt olan binlerce kişinin sığabileceği devasa çadırlarda yapılır.
Ayrıca dünyanın diğer ülkelerinde de Oktoberfest kutlamaları adı altında çeşitli kutlamalar da yapılmaktadır.

Websitesi 29 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oktoberfest Resimleri

Orta Avrupa Saati kısaca OAS +01.00 saatini kullanan Avrupa ve Afrika ülkelerinin kullandığı zaman diliminin adıdır. Avrupa kıtasının neredeyse tamamında kullanılır.

Arnavutluk, düzenli kullanıma geçiş 1975
Andorra, düzenli kullanıma geçiş 1984
Avusturya, düzenli kullanıma geçiş 1980
Belçika, düzenli kullanıma geçiş 1980
Bosna-Hersek, düzenli kullanıma geçiş 1983
Hırvatistan, düzenli kullanıma geçiş 1983
Çekya, düzenli kullanıma geçiş 1979
Danimarka (metropolitan), düzenli kullanıma geçiş 1980
Fransa (metropolitan), düzenli kullanıma geçiş 1976
Almanya, düzenli kullanıma geçiş 1980
Cebelitarık, düzenli kullanıma geçiş 1982
Macaristan, düzenli kullanıma geçiş 1980
İtalya, düzenli kullanıma geçiş 1966
Kosova, düzenli kullanıma geçiş 1983
Lihtenştayn
Lüksemburg, düzenli kullanıma geçiş 1977
Kuzey Makedonya, düzenli kullanıma geçiş 1983
Malta, düzenli kullanıma geçiş 1974
Monako, düzenli kullanıma geçiş 1976
Karadağ, düzenli kullanıma geçiş 1983
Hollanda (metropolitan), düzenli kullanıma geçiş 1977 
Norveç, düzenli kullanıma geçiş 1980
Polonya, düzenli kullanıma geçiş 1977
San Marino, düzenli kullanıma geçiş 1976
Sırbistan, düzenli kullanıma geçiş 1983
Slovakya, düzenli kullanıma geçiş 1979
Slovenya, düzenli kullanıma geçiş 1983
İspanya (Kanarya Adaları dışında), düzenli kullanıma geçiş 1974
İsveç, düzenli kullanıma geçiş 1980
İsviçre, düzenli kullanıma geçiş 1981
Vatikan, düzenli kullanıma geçiş 1966

Orta Avrupa Yaz Saati (OAYS) UTC+02.00 Zaman dilimi den birinin ismidir, UTC dan iki saat öndedir. Pek çok Avrupa ülkesinde ve Kuzey Afrika ülkelerinden gün ışığından faydalanmak amacıyla kullanılır. Kış zamanında, (+01.00) kullanılır.
Merkezi Avrupa Yaz Saati, Orta Merkezi Avrupa Yaz Saati (MEST) veya Merkezi Avrupa Günışığı Saati (CEDT), isimleri adı altında da bilinir.

Aşağıdaki ülke ve Karasal yerler yazın Merkezi Avrupa Yaz Saati'ni, 1:00 UTC Mart ayının son Pazar günü ve 1:00 Ekim ayının son Pazar günü arası kullanır. 

Arnavutluk, 1974'ten beri düzenli olarak
Andorra, 1985'ten beri düzenli olarak
Avusturya, 1980'den beri düzenli olarak
Belçika, 1980'den beri düzenli olarak
Bosna-Hersek, 1983'ten beri düzenli olarak
Hırvatistan, 1983'ten beri düzenli olarak
Çekoslovakya, regularly since 1979
Danimarka (metropolitan), 1980'den beri düzenli olarak
Fransa (metropolitan), 1976'dan beri düzenli olarak
Almanya, 1980'den beri düzenli olarak
Cebelitarık, 1982'den beri düzenli olarak
Macaristan, 1980'den beri düzenli olarak
İtalya, 1966'dan beri düzenli olarak
Lihtenştayn
Lüksemburg, 1977'den beri düzenli olarak
Kuzey Makedonya, 1983'ten beri düzenli olarak
Malta, 1974'ten beri düzenli olarak
Fas, 1976'dan beri düzenli olarak
Karadağ, 1983'ten beri düzenli olarak
Hollanda (metropolitan), 1977'den beri düzenli olarak
Norveç, 1980'den beri düzenli olarak
Polonya, 1977'den beri düzenli olarak
San Marino, 1966'dan beri düzenli olarak
Sırbistan, 1983'ten beri düzenli olarak
Slovakya, 1979'dan beri düzenli olarak
Slovenya, 1983'ten beri düzenli olarak
İspanya (Kanarya Adaları hariç), 1974'ten beri düzenli olarak
İsveç, 1980'den beri düzenli olarak
İsviçre, 1981'den beri düzenli olarak
Tunus, 2005'ten beri
Vatikan,1966'dan beri düzenli olarak
CEST ayrıca Portekiz'de 1993–1995 yıllarında kullanıldı.

Türkiye Saati
Avrupa Yaz Saati

Otomotiv endüstrisi, terim anlamı olarak, motorlu taşıtları tasarlayan, geliştiren, üreten ve pazarlayan iş sektörüdür. 2007 yılı itibarıyla, tüm dünyada 73 milyondan fazla motorlu araç üretildi. Otomotiv sanayii, tüm sanayileşmiş ülkelerde ekonominin lokomotifi olarak kabul edilmektedir. Sektörün ekonomideki sürükleyici-lokomotif etkisinin nedeni, diğer sanayi dalları ve ekonominin diğer sektörleri ile olan çok yakın ilişkisidir. Otomotiv sanayii demir-çelik, petro-kimya, lastik gibi temel sanayi dallarında başlıca alıcı ve bu sektörlerdeki teknolojik gelişmenin de sürükleyicisidir. Turizm, altyapı ve inşaat ile ulaştırma ve tarım sektörlerinin gerek duyduğu her çeşit motorlu araçlar sektör ürünleri ile sağlanmaktadır. Bu sektördeki değişimler, ekonominin tümünü yakından etkilemektedir. Otomotiv sektörü Motorlu Taşıt Aracı üreten bir sanayidir. Dünyada toplam motorlu taşıt seri üretiminin yaklaşık %70'ini otomobil üretimi oluşturmaktadır. Türkiye'de de bu oran geçerlidir. Otomobil üretimi, diğer motorlu taşıtlara göre çok daha yüksek adetlerde yapılır. Bu suretle otomobil üretimi, güçlü bir yan sanayiini oluşturarak diğer taşıtların üretimine de destek olur. Bu nedenle otomobil üretimi, otomotiv sanayiinin temelidir..

Uzay-havacılık sanayiinden sonraki en karmaşık teknoloji gerektiren otomotiv sanayii, başlıca önemli mühendislik alanlarını içeren multi-disipliner bir teknoloji gerektirir.
Motorlu taşıt aracı; niteliği, malzeme yapısı, prosesi, teknolojisi ve üretim yeri farklı olan 5.000 dolayında parçanın, ortak kalite yönetimi ve verimlilik anlayışı ile üretimi ve bir araya getirilmesi ile ortaya çıkar. •
Bir motorlu aracın üretimi ve trafiğe çıkabilmesi için güvenlik, trafik ve çevre ile ilgili 50 dolayında küresel teknik mevzuata uyumu ve bunun belgelendirilmesi zorunludur. Bu mevzuat teknolojideki gelişmelere bağlı olarak sürekli yenilenmektedir. Özellikle çevre ile ilgili yeni mevzuat hazırlıkları sektörü büyük baskı altında tutmaktadır.
Pazardaki yoğun rekabet nedeni ile müşteri tatmini ancak teknolojik gelişme ile sağlanmaktadır. Bu nedenle sektörde, yoğun Ar-Ge ve sürekli gelişme esastır.
Otomotiv sektörü kendi dışında, hammadde ve yan sanayi ile otomotiv ürünlerinin tüketiciye ulaşmasını sağlayan ve bunu destekleyen pazarlama, bayi, servis, akaryakıt, finans ve sigorta sektörlerinde geniş iş hacmi ve istihdam yaratmaktadır.
Otomotiv sektörü ülkedeki savunma sanayiinin gelişmesinde ve teknolojik düzeyin yükselmesinde temel oluşturmaktadır. Bu sanayi dalında hâlen, büyük bir teknolojik gelişme potansiyeli ve gücü bulunmaktadır. Bu özellikleri nedeni ile otomotiv sanayii, stratejik bir sanayi olarak Hükûmetlerin yakın ilgisini çekmekte ve bu sektör için özel bir planlama yapılmaktadır. Özellikle hızla küreselleşmekte olan bu sektörde rekabet büyük yoğunluk kazanmakta ve sanayileşmiş ülkeler ile AB, NAFTA gibi ekonomik birliklerde bu sektörün korunması ve rekabet gücünün geliştirilmesi için özel politikalar uygulanmaktadır

İngiltere'de otomotiv sektörü daima ihraca yöneliktir. Günümüz itibarıyla 850.000 çalışan tarafından üretilen 1,5 milyon araba ve 216.000 ticari aracın %75'i yurt dışına satılmaktadır. Birleşik Krallık'taki en büyük beş üretici Nissan, Toyota, Honda, Mini ve Land Rover'dır.

Kırmızı Bayrak Aktı'nın (mekanik araçların kamuya açık yollarda kullanımını sınırlayan yasa) getirdiği kısıtlamalar yüzünden İngiltere'de otomobil sanayii geç gelişti. 1896'da yapılan bir yasa değişikliğinden sonra Daimler Motor Company İngiltere'nin ilk otomobil firması olarak kuruldu. 1900 yılından elli, 1905'ten sonra ise ikiyüzyirmiden fazla İngiliz firması otomotiv sektöründe çalışmaktaydı. O zamanlar en yüksek otomobil üretimi ABD ve Fransa'daydı.
Ford BK pazarına 1912'de girdi ve pazarın %40'ına sahip oldu. General Motors ise 1925'te Vauxhall Motors'u satın alarak pazara girdi.
1920'lerin sonunda, Morris Motor Company (kurucu William Morris) ve Austin Motor Company (kurucu Herbert Austin) toplam %60 pay alarak pazara egemen oldu. Morris tarzında Henry Ford'u örnek aldı ve çok pahalı olmayan orta seviye araçlardan çok miktarda üretmek için uğraştı. 1931'de Ford, Londra yakınlarındak, Dagenham'da Avrupa'nın en büyük otomobil fabrikasını açtı. 1932'de İngiltere Fransa'nın önüne geçerek Avrupa'nın en büyük otomobil üreticisi oldu. Bu arada Rootes adlı firma, Hillman ve Humber'ı; 1930'ların sonunda da Talbot ve Sunbeam Car Company'yi aldı. 1930'ların sonuna gelindiğinde en büyük üreticiler Morris, Austin, Ford, Standard Motor Company, Rootes ve Vauxhall (GM) olmuştu.

1920'li yıllar büyük bir gelişme dönemi oldu. Özel araç araç kullanımı 1922'de 315.000 civarında iken, bu rakam 1930'a gelindiğinde 1.042.000 olmuştu. Benzin vergilerinin yüksek oluşu yakıtı daha verimli kullanan araçların geliştirilmesini sağladı. Ayrıca sokaklar kalabalık olduğu için daha küçük arabalar üretilmeye çalışıldı. 1923 yılında, Londra'da ilk çift katlı otobüs kullanıldı. 1930'lu yıllarda trafik lambaları kullanılmaya başladı. 1926 ile 1939 yılları arasında, çoğu şehirde tramvayların yerini troleybüsler aldı.

II. Dünya Savaşı sırasında tüm fabrikalar savaş materyalleri üretmeye yoğunlaşmıştı. 1945'ten sonra dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı olan İngiltere, 1950 yılında dünyada ihraç edilen otomobillerin %52'sini karşılıyordu. 1953'te Morris, Austin'le birleşerek BMC'yi (British Motor Corporation) kurdu ve Birleşik Krallık'ın en büyük otomobil üreticisi oldu. BMC daha çok, 4 silindirli, küçük, ekonomik sedan ve spor arabalar üzerine iş yaptı.
1950'lerin sonlarına doğru Batı Almanyalı otomobil üreticileri Ekonomik mucizeden iyi yararlandılar ve pazarda hızla pay kazandılar. Almanları daha sonra Fransızlar ve İtalyanlar da izledi. Dikkatsiz ve tembelce davranan İngilizler ise bu yıllarda kıtasal pazar payının çoğunu kaybettiler. 1950'li yılların sonunda İngiliz Rootes grubu Singer'ı satın aldı. BMC ise 1966'da, Jaguar ve Pressed Steel ile birleşerek British Motor Holdings'i kurdu. Daha sonra 1968'da, Leyland Motor Corporation'la da birleşip Rover Company ve Triumph Motor Company'yi de bünyesine katarak British Leyland Motor Corporation'ı (BLMC) oluşturdu. BLMC, Avrupa'nın en büyük dördüncü otomobil üreticisiydi. Chrysler 1964'te başlattığı Rootes grubunun alım işlemlerini 1967'de tamamladı.
1970'te Japon firmaları, iç pazardaki bağıl zayıflığından dolayı İngiliz otomobil pazarını saldırılacak ilk pazar olarak gördüler.

2007 yılında, tüm dünyada toplam 71.9 milyon yeni otomobil satıldı: Avrupa'da 22,9 milyon, Asya'da 21,4 milyon, ABD ve Kanada'da 19,4 milyon, Güney Amerika'da 4,4 milyon, Orta Doğu'da 2,4 milyon ve Afrika'da 1,4 milyon. Kuzey Amerika ve Japonya pazarları durgunken, Güney Amerika ve Asya pazarları oldukça büyüdü. En hızlı büyüyen pazarlar Rusya, Brezilya, Hindistan ve Çin oldu.
2007 yılında dünyada, 250 milyonu ABD'de olmak üzere, toplam 806 milyon civarında araba ve hafif kamyon bulunmaktaydı. Bu araçların kullandığı yıllık yakıt miktari 260 milyar galon (yaklaşık 983 milyar litre) benzin ve mazottur. Bu rakamlar, özellikle Çin ve Hindistan'da, hızla artmaktadır.
2008'de, hızla artan petrol fiyatları yüzünden otomotiv sektörü bazı sıkıntılar yaşadı. Çünkü kişisel araç kullanımında düşüşler oldu ve pazarlar küçüldü.

Ülkelere göre otomotiv endüstrisi
Türk otomotiv sanayisi
Otomobil üreticileri (liste)
Andon sistemi
Otomobil üreticileri ve markaları listesi
Otomotiv Sanayii Derneği
Otomotiv kısaltmaları
Motosiklet üreticileri ve markaları
Ülkelere göre otomobil üretimi listesi
Ülkelere göre otomobil üretimi listesi
Ülkelere göre araç sayısı listesi
Otomotiv tasarımı
Otomotiv mühendisliği

Pforzheim, Almanya'nın güneybatısında bulunan Baden-Württemberg eyaletine ve Karlsruhe iline bağlıdır. Şehir Stuttgart - Karlsruhe arasında, üç ırmağın (Wurm, Nagold ve Enz) birleşme noktasında antik Romalılar tarafından kurulmuş ve günümüzde 98 kilometrekareye yayılmıştır. Pforzheim'da 2010 yıl sonu itibarıyla 119.781 kişi yaşamaktadır.
Pforzheim mücevherat ve saat yapım endüstrisi ile tanınır. Kuyumculuktaki ünü dolayisyla bu şehre "Goldstadt" ("Altın Şehir") de denilir. 978 kilometrekare (378 sq mi) yüzölçümüyle, Stuttgart ve Karlsruhe şehirleri arasında, üç nehrin (Enz, Nagold ve Würm) birleştiği noktadadır. Baden bölgesinde yer alan Baden ve Württemberg arasındaki sınırı işaret eder. 1535-65 yılları arasında Baden Uçbeyi-Pforzheim'ın yurduydu.

Bu şehrin kuruluşu, günümüzde daha büyük komşuları olan Stuttgart ve Karlsruhe'dan daha önce olmuş ve antik Romalılar o zamanki Almanya'yı ellerine geçirip savunmak için yaptığı askeri yollarını şehrin mevki önünde bulunan üç nehir birleşme noktasında yol için sığ nehir geçiş noktası olarak kullanmaya başlamaları ile kurulmuştur. Bu önemli geçiş noktasında bir yerleşke gelişmeye başlamıştır. Bundan sonra Orta Çağlarda Pforzheim Kara Ormanlardan kesilen ağaçları kereste yapmak için önce Wurm, Nagold, Enz ırmaklarında, sonra da Neckar ve Rhein ırmakları üzerinde büyük kesilmiş ağaçlardan yapılan sallar halinde su üzerinde yüzdürerek nakilleri için merkez olmuştur. Bu kesilmiş ağaçlar önce Hollanda ve sonra diğer sahil şehirlerinde gemi yapmak için kereste haline getirilmekte idi. Ayrıca tarihsel olarak bataklık arazide kurulmuş olan ve genişlemekte olan Amsterdam şehrini gelişmesi bu Pforzheim merkezli kesilmiş ağaç nakil sanayinin sağladığı kütük ve kereste kullanılması ile başarılmıştı.
Şehir 2. Dünya Savaşı'nda ağır zayiat görmüştür. Birçok kez bombalanmıştır ve bu hava saldırılarından en büyüğü 23 Şubat 1945'te olmuştur. 17.000'in üzerinde kişi ölmüştür. Bu sayı şehrin 4'te 1'lik nüfusuna tekabül etmektedir. Pforzheim'daki binaların %83'ü yıkılmıştır ve şehre büyük zarar verilmiştir.

Pforzheim Kara Orman (Schwarzwald) bölgesinin doğu kısmının kuzey kenarında konumlanmıştır. Wurm ile Nagold ırmağı ve Nagold ile Enz ırmağı birleşme noktalarının ihtiva eden açık bir vadide ve Kraichgau adlı tepelik arazinin kenarında kurulmuştur. Bu konumu nedeniyle şehre takma ad olarak "Üç-Vadi Şehri (Drei-Täler Stadt)" veya "Kara Ormana Açılan Kapı" (Pforte zum Schwarzwald / Porta Hercynia)" adları da verilmiştir.
Pforzheim ve çevresi "Yoğun Nüfuslu Alan Karlsruhe/Pforzheim"a aittir. Pforzheim şu belediye ve kasabaların merkezidir: Birkenfeld (Enz), Eisingen, Engelsbrand, Friolzheim, Heimsheim, Ispringen, Kämpfelbach, Keltern, Kieselbronn, Königsbach-Stein, Mönsheim, Neuenbürg, Neuhausen, Neulingen, Niefern-Öschelbronn, Ölbronn-Dürrn, Remchingen, Straubenhardt, Tiefenbronn, Wiernsheim, Wimsheim and Wurmberg.

Pforzheim'ın nüfusu son 100 yılda yüzde yüzden fazla artmıştır. 1900'da yapılan sayımda şehrin nüfusu 43.000'in üzerindeydi, yani şu anki nüfusun neredeyse üçte biri.
1556 yılından itibaren şehirdeki Protestanların sayısı çok fazladır ve daha sonraki yüzyıllarda da böyle devam etmiştir. Fakat 1800'lü yıllardan itibaren çok sayıda Katolik şehre yerleşmiş ve bu nedenle şehirde Hristiyan Katolik  artmıştır.

Pforzheim şehri şu 16 semte bölünmüştür.

Pforzheim'ın ekonomisi kuyumculuk ve saate dayalıdır.

Raylı sistem önemli yer tutmaktadır. Nüfusun da fazla olmaması nedeniyle herhangi bir trafik sorunu yoktur.

Pforzheim'ın en önemli gazetesi Pforzheimer Zeitung'dur. Bundan başka Pforzheimer Kurier gazetesi de vardır.

Pforzheim'in şu şehirlerle resmi kardeş şehir antlaşması vardır:

 Gernika-Lumo, İspanya
 Saint-Maur-des-Fosses, Fransa
Pforzheim şu şehirlerle resmen dostluk antlaşması yapmıştır:

 Osijek, Hırvatistan
 Irkutsk, Rusya
 Nevşehir, Türkiye
 Częstochowa, Polonya
 Győr-Moson-Sopron, Macaristan  Enz ilçesi ile birlikte.

Baden-Württemberg

Pforzheim Belediyesi8 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Almanca)

Dr. Ing. h.c. F. Porsche AG ya da kısaca Porsche, merkezi Almanya'nın Stuttgart şehrinde bulunan lüks, yüksek performanslı spor otomobil, SUV ve sedan üreten bir Alman otomobil üreticisidir. Şirket, çoğunluk hissesi Porsche SE'ye ait olan Volkswagen AG'nin bünyesinde yer almaktadır. Porsche'nin güncel model yelpazesi 911, Panamera, Macan, Cayenne ve Taycan modellerinden oluşmaktadır.
Şirketin kökenleri Alman-Bohemyalı otomotiv mühendisi Ferdinand Porsche'nin, Alman otomotiv üreticisi ve Audi'nin öncülü olan Auto Union'un kuruluşunda önemli bir rol oynayan Adolf Rosenberger ile ve aynı zamanda Ferdinand Porsche'nin damadı olan Avusturyalı iş insanı Anton Piëch ile birlikte Porsche'yi kurduğu 1930'lu yıllara dayanmaktadır. İlk yıllarında şirket, Alman hükümeti tarafından halk için bir otomobil geliştirmekle görevlendirilmiş, bu proje daha sonra Volkswagen Beetle'a dönüşmüştür. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hem Nazi Partisi hem de SS üyesi olan Ferdinand Porsche savaş suçları nedeniyle tutuklanınca, SS gönüllüsü olan oğlu Ferry Porsche kendi otomobilini geliştirmeye başlamış ve bu süreç Porsche 356 modelinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Porsche 2009 yılında iki şirketin otomobil üretim faaliyetlerini birleştirerek entegre bir çalışma grubu oluşturmak amacıyla Volkswagen ile bir anlaşma imzalamıştır. 2015 yılına gelindiğinde ise Porsche'nin orijinal şirketinden ayrılarak kurulan holding şirketi Porsche SE, Audi ve Lamborghini gibi markaları da bünyesinde barındıran Volkswagen Grubu'nda kontrol hisselerine sahip hale gelmiştir.
SEAT, Daewoo ve Subaru başta olmak üzere birçok otomotiv firması danışman olarak Porsche firmasıyla anlaşma yapmışlardır.

Porsche Taycan (2019-Günümüz)
Porsche 918 Spyder (2013-Günümüz)
Porsche Boxster (1996-Günümüz)
Porsche Cayman (2006-Günümüz)
Porsche 911 (1964-Günümüz)
Porsche Panamera (2010-Günümüz)
Porsche Cayenne (2004-Günümüz)
Porsche 911 GT3 (1998-Günümüz)
Üretimden Kaldırılmış Modeller

Porsche 356 (1948-1965)
Porsche 550 Spyder (1953-1957)
Porsche 912 (1965-1969)
Porsche 914 (1969-1975)
Porsche 924 (1976-1988)
Porsche 928 (1978-1995)
Porsche 944 (1982-1991)
Porsche 959 (1986-1988)
Porsche 968 (1992-1995)
Porsche Carrera GT (2004-2006)

Porsche 64
Porsche 360 Cisitalia
Porsche 550 Spyder
Porsche 718
Porsche 804
Porsche 904
Porsche 906
Porsche 907
Porsche 908
Porsche 909 Bergspyder
Porsche 910
Porsche 911
Porsche 911 GT1
Porsche 911 GT2
Porsche 911 GT3
Porsche 914
Porsche 917
Porsche 918 RSR
Porsche 934
Porsche 935
Porsche 936
Porsche 924
Porsche 944
Porsche 956
Porsche 959
Porsche 961
Porsche-March 89 P
Porsche RS Spyder

Resmî Porsche web sitesi27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Birçok dilde)
Porsche Türkiye29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Porsche ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

→Kilise sözcüğünün diğer anlamları için Kilise (anlam ayrımı) sayfasına bakınız

Protestanlık, Hristiyanlığın en büyük üç ana mezhebinden biridir. 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin'in öncülüğünde Katolik Kilisesi'ne ve Papa'nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuştur (1529).
Papazlara ihtiyaç duymaksızın Kitab-ı Mukaddes'i okuyabildikleri için her vaftiz edilmiş inananın aracı bulunmadan rahiplik yetkisi olduğuna inanan Protestanlar, Kitab-ı Mukaddes'i Hristiyanlık için tek kaynak saymışlardır.
Reform sonrası ortaya çıkan dini akımlar öncelikle kendi içinde 3 ana kola ayrılmıştır. Bunlar:

Lütercilik
Kalvinizm (Presbiteryenizm ve Kongregasyonalizm yönetim şeklinde örgütlenir.)
Anglikanizm (Genellikle Protestan mezhebi olarak sayılmamakta ve bağımsız bir Batı Kilisesi olarak tanımlanmaktadır.)
Diğer Protestan mezhepleri: Baptizm, Anabaptizm, Metodizm (Wesleyanizm), Adventizm ve Pentakostalizm
Protestanlık diğer Hristiyan mezheplerinden bazı ayrımlar gösterir. Katolik ve Ortodokslar gibi ruhanî başkanları yoktur. Protestanlık; Katolik ve Ortodoks kiliselerinin merkeziyetçi anlayışının tersine, çeşitli kiliseler veya mezhepler arasındaki kurumsallaşmamış bir topluluktur. Katolik inanç sisteminin çoğunluğunu korusalar da Katolik Kilisesi'nin Papa'ya verdiği geniş yorum ve uygulama yetkisini tanımama, dinî inançları daha kişisel düzeyde yaşama ve Katolik Kilisesi'nin dünyasallaşan ayin ve uygulamalarından uzaklaşma gerekçeleriyle Katolik Kilisesi'nden ayrılmışlardır.
Özellikle Jean Calvin'in öncülük ettiği Kalvinist (Reformist) yani Presbiteryenizm ve Kongregasyonalizm yönetim şeklinde örgütlenen kiliseler Eski Ahit'te On Emir'de yer alan Kendin için oyma put; yukarıda göklerde olanın ya da aşağıda yerde olanın ya da yerin altında sularda olanın suretini hiç yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin yasasına uyma gerekçesiyle kiliselerinde resim, heykel ve tasvir bulundurmazlar.
Lutherci kiliseler ise bu açıdan Katolik mirasa bağlı kalmış ve kilise binalarındaki süsleme ve dekoru bir ölçüde muhafaza etmişlerdir.
Lutherci akım daha çok Kuzey Avrupa'da yerleşmiş, Almanya'nın büyük bölümünde Evangelische Kirche adı altında ve İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi İskandinav ülkelerinde ise ulusal devlet kilisesi temelinde kabul görmüştür.
Katoliklerin tersine Protestan rahipler evlenebilmektedir. Bazı Protestan mezheplerinde ise kadınların da rahip olabilme hakları vardır. Kitab-ı Mukaddes'in ana dilde okunabilmesi de Protestanlığın bir başka özelliğidir. Katolikler ve Ortodokslar kilise ayinlerinde Kitab-ı Mukaddes'i Yunanca ve Latince okumak zorundaydılar ancak İkinci Vatikan Konsülünün toplanmasının ardından Katolik kiliselerinde de ana dilde ayin yapma özgürlüğü Novus Ordo adı verilen yeni bir kilise yasası uyarınca kabul edildi.
Protestanlıkta azizlere ve Meryem Ana'ya dua edilmez ve dilekte bulunulmaz. Protestanlar Kitab-ı Mukaddes'in Katolik Kilisesi tarafından kabul edilen ama milattan önce sabitlenen Yahudi kanonunda (Kanon: Kitab-ı Mukaddes'in bölümler listesi) yer almayan bazı kitapları apokrif olarak tanımlar ve "Tanrı Sözü" olarak kabul etmezler.

Katoliklikten ayrılan Anglikanizm ise diğer Reform hareketi sonrası çıkan mezheplerden farklılık göstererek piskoposluk sistemini muhafaza etmekte ve kendini diğer Katolik ve Ortodoks mezhepleriyle beraber Apostolik, yani kökenini Havarilere dayandıran olarak tanımlamaktadır. Bu açılardan Anglikanizmi Protestanlığın dışında Reforme edilmiş otonom/bağımsız bir Batı Kilisesi olarak tanımlamak daha doğrudur.

Dini coğrafya açısından Protestanlığın kıtalar arası dağılımdaki yeri Katoliklikten hemen sonradır. Dünyada en fazla Protestan Kuzey Amerika'da bulunmakta; ikinci sırada Avrupa ülkeleri gelmektedir. Protestanlık Kuzey Amerika ile Okyanusya'da en büyük din durumundadır. Dünyanın en büyük Protestan cemaatleri sırası ile ABD, Çin, Hindistan, İngiltere, Almanya, Nijerya, Güney Kore, Kanada, Avustralya, Brezilya, Hollanda, İsveç, Danimarka, Finlandiya ve Endonezya'dır.
Yaklaşık 2,4 milyar Hristiyan arasında dünya çapında 900 milyondan fazla Protestan bulunmaktadır. 2010 yılında Sahra Altı Afrika'da 300 milyon, Amerika kıtasında 260 milyon, Asya-Pasifik bölgesinde 140 milyon, Avrupa'da 100 milyon ve Orta Doğu-Kuzey Afrika'da 2 milyon olmak üzere toplam 800 milyondan fazla Protestan bulunmaktaydı. Protestanlar dünya genelindeki Hristiyanların yaklaşık %40'ını oluşturmaktadır ve toplam insan nüfusunun onda birinden fazladır. Çeşitli tahminler Protestanların dünya Hristiyanlarının toplam sayısına oranını %33 ve %40 arasında dünya nüfusuna oranını ise %11,6 ve %13 arasında olarak vermektedir.

Hristiyanlık

Ravensburg (telaffuz: [[ˈʁaːvn̩sbʊʁk]] veya [[ˈʁaːfn̩sbʊʁk]]), Almanya'nın güneyindeki Oberschwaben bölgesinde bulunan bir üniversite şehridir. Baden-Württemberg'de bulunan aynı adlı ilçenin merkezidir. Tarihte şehirden ilk defa 1088 yılında bahsedilmiştir. Orta Çağ'da önemli bir ticaret merkezi olup özerklik statüsünden yararlanmıştır. Merkezi burada olan Büyük Ravensburg Ticaret Topluluğu (Große Ravensburger Handelsgesellschaft) eski dönemlerde Avrupa çapındaki şirketler ile ticaret yapmıştır. Tarihi şehir merkezi hâlâ ayaktadır. Yıl ortasında şehrin meşhur festivali Rutenfest düzenlenmektedir.
Dünyaca meşhur oyuncak, puzzle ve kart oyunu fabrikası Ravensburger, kendi adıyla bu şehirdedir.
Almanya'nın en iyi üniversitelerinden Hochschule Ravensburg-Weingarten yine bu şehirde yer almaktadır. Hochschule Ravensburg-Weingarten(Weingarten University) mühendislik fakültesiyle tüm dünyanın en saygın üniversitelerindendir. Hochschule Ravensburg-Weingarten üniversitesine ek olarak bir de dünyaca ünlü Eğitim Üniversitesi Pädagogische Hochschule (PH) Weingarten yine bu şehirde (ve kardeş şehri Weingarten'de) yer alır.

Tarihte Ravensburg'tan ilk defa 1088'de bahsedilmiştir. 11. yüzyılda daha sonra Bavyera tahtına oturacak olan Schwaben'daki Frank soylu Welfen Hanedanı tarafından kurulmuştur ve uzun süre de bu hanedanın merkezi olarak kalmıştır.
1191 yılında Spoleto Dükü VI. Welf'ten Friedrich Barbarossa'ya miras kalmıştır. 1268'de Konrad'ın Napoli'de ölmesiyle Hohenstaufen Hanedanı'nın mülkü Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na kalmış ve Schwaben'daki diğer şehirler gibi Ravensburg da 1276'da özerklik statüsü almıştır.
1380 yılı civarında Ravensburg ve Konstanz'da Humpis, Mötteli ve Muntprat isimli tüccar aileler tarafından Büyük Ravensburg Ticaret Topluluğu kurulmuştur. Bu topluluk keten ve pazen ticareti yapmıştır. 1402'de şehirde kâğıt fabrikasının açılmasıyla kâğıt da önemli bir ticaret ürünü olmuştur. Ayrıca burada doğudan getirilme Akdeniz şarapları ve Bohemya madenleri vardı. 1530'da Büyük Ravensburg Ticaret Topluluğu'nun dağılmasıyla şehirde ekonomi durgunlaşmıştır. Otuz Yıl Savaşı yüzünden birçok insan hayatını kaybetmiştir ve halk yoksullaşmıştır. İsveç kuvvetleri bugün Veitsburg olarak bilinen kaleyi yıkmıştır.
Reformun etkisiyle şehir meclisi yarı yarıya Protestan ve Katolik barındırır hâle gelmiştir. Bazen bu iki farklı mezhepten olan kişiler aynı anda belediye başkanı olmuştur ve günah çıkarma törenleri ayrı ayrı kutlanmıştır. Bu sistem Otuz Yıl Savaşı'nın sonu olan Vestfalya Antlaşması'na kadar devam etmiştir. Bu antlaşma ile şehir, ülke çapında dört tane bulunan Paritetik İmparatorluk Kenti (Paritätische Reichsstädte)'nden biri olmuştur.
1803 yılında devletin parlamentosu olan Immerwährende Reichstag'ın ülkeyi laikleştirmek ve hükümdarın yetkilerini kısıtlamayı amaçlayan Reichsdeputationshauptschluss isimli yasa tasarısını kabul etmesiyle Württemberg'e bağlanmıştır.
Ravensburg konumundan dolayı II. Dünya Savaşı'nda rolü olmamış ve Friedrichshafen yakınlarındaki uçak sanayisi dışında silah üreten sanayi kurulmamıştır. Fakat İsviçre'ye ait Kızılhaç barındırmıştır. 1970'li yıllarda Ravensburg'un Eschach, Schmalegg ve Taldorf beldeleri ile birleşmesiyle şehrin nüfusu ve toprakları büyümüştür. 1980'li yıllarda eski şehir yenilenmiştir.

Ravensburg, Konstanz Gölü'nün kuzeyinde bulunmaktadır. Ravensburg Kenti dahilinde bulunan; Horgenzell, Berg, Weingarten, Schlier, Grünkraut ve Bodnegg ile Bodensee ilçesi içinde bulunan Tettnang, Meckenbeuren, Friedrichshafen ve Oberteuringen şehirleri ile komşudur. Şehirdeki Veitsburg kalesi, doğuda Ravensburg yakınlarında daralıp Weingarten'ın kuzeyinde tekrar genişlemeye başlayan Schussental vadisine kadar uzanan bir tepenin üzerindedir.
Ravensburg ülkenin en güzide toprağında yer alır ve ayrıca Avusturya Bregenz şehrine 35 km uzaklığındadır.

31 Aralık 2008 tarihli nüfus sayımına göre şehrin nüfusu 49.399'dur. 2008 yılında 429 kişi doğmuş olup 472 kişi hayatını yitirmiştir. Şehirde Hristiyanların dışında Müslüman Türkler de yaşamakta ve Mevlana Camii isimli bir cami vardır. Yine buradaki Türklerin kurduğu Ravensburg Türk İslâm ve Kültür Derneği ile Alevi Kültür Derneği isimli iki dernek vardır.

 Brest, Brest Voblastı, Belarus
 Coswig, Saxony, Almanya
 Montélimar, Drôme, Fransa
 Rivoli, Piyemonte, İtalya
 Varaždin, Varaždin Bölgesi, Hırvatistan
 Aberdare, Rhondda Cynon Taf, Galler, Birleşik Krallık

Resmî site*10 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blaserturm.de
More images of Ravensburg

}}

Regierungsbezirk (telaffuz: [ʀe'giːʀʊŋsbəˈʦɪʁk]), Almanya'da idarî bakımdan eyâletten sonra gelen idari bölgedir. Türkçedeki karşılığı vilayet veya ildir. İlçelerin (Kreise) yönetiminden sorumludurlar. Bezirksregierung adlı örgüt ile Regierungspräsident unvanlı yerel yöneticilerce idare edilmektedir. Ayrıca bütün eyaletlerde Regierungsbezirk bulunmamaktadır, bazı eyaletlerde ilçeler direkt eyalete bağlıdır.
1 Ağustos 2008'de Saksonya eyaleti bölgeleri yeniden yapılandırılarak Regierungsbezirk ismi Direktionsbezirke ismi ile değiştirildi. Bu zorunluydu çünkü yeni bölgeler eski Regierungsbezirke'in sınırlarıyla uymadı ve bazı sorumluluklar bölgeler tarafından kapatıldı. Chemnitz, Dresden ve Leipzig hâlâ Direktionsbezirke olarak adlandırılır. Direktionsbezirke'in otoriteleri Landesdirektion olarak adlandırılır ve başkanları Regierungspräsidium ve Regierungspräsident'in yerine Präsident der Landesdirektion olarak çağrılır.

Cher (doğumda Cherilyn Sarkisian; 20 Mayıs 1946, El Centro, Kaliforniya), Amerikalı şarkıcı, oyuncu ve televizyon kişiliğidir.

Cher, 20 Mayıs 1946'da El Centro, Kaliforniya'da Cherilyn Sarkisian ismiyle dünyaya geldi. Babası John Sarkisian, uyuşturucu ve kumar sorunları olan Amerikalı Ermeni bir kamyon şoförüydü, annesi Georgia Holt (doğumdaki soyadı Jackie Jean Crouch), İrlandalı, İngiliz, Alman ve Cherokee soyundan geldiğini iddia eden eski bir model ve emekli bir aktristti. Cher, bebekken babası nadiren evde oluyordu ve annesiyle babası Cher on aylıkken boşandı. Annesi daha sonra, Cher'in üvey kız kardeşi Georganne adında başka bir kızı olduğu aktör John Southall ile evlendi.
Müzik yaşamına 16 yaşındayken sevgilisi Sonny Bono aracılığıyla tanıştığı yapımcı Phil Spector ile başlayan Cher, Hollywood'da çeşitli kayıtlarda vokalistlik yaptı. 1960'ların başında ilk teklisini “Ringo, I Love You” adıyla yayımladıktan sonra, 1964'te Sonny Bono'nun yapımcılığında art arda tekliler çıkardı.
1965 yılında Bono ile yaptıkları Look at Us albümüyle Amerikan listelerinde ikinci sıraya yükselmeyi başaran sanatçı, televizyon programlarında da yer alarak tanınırlığını artırdı. Aynı yıl "Cher" adını kullanmaya başladı ancak adını resmen Cher olarak değiştirmesi 1978'i buldu. 1970'te CBS televizyonuna birlikte yaptıkları "Sonny and Cher Live" adlı programa ünlü isimleri konuk ederek zirveye çıktı.
Bu süreçte her yıl çıkardığı yeni albümler ve şarkılarla liste başı olmayı sürdürdü. 1979 yılında ürettiği Take My Home adlı albümüyle 4,5 milyon satış rakamına ulaştı; bu albümle disco türüne geçmişti. Üç yıl sonra da pop rock tarzında yoğunlaşan sanatçı 1982'de ilk sinema filminde rol aldı. 1985'te sinemada ödül almasının ardından 1998 yılında evlenip ayrıldığı eski eşi ve partneri Sonny Bono'yu yitirerek onun anısına da bir albüm yaptı: Sonny and Me: Cher Remembers dans müziği ile diğer türler arasında gelgitler yaşayan Cher, sinema ve müzik kariyeri boyunca birçok ödül kazandı.

Wild on the Beach (1965)
Good Times (1967)
Chastity (1969)
Come Back to the Five and Dime, Jimmy Dean, Jimmy Dean (1982)
Silkwood (1983)
Mask (1985)
Suspect (1987)
The Witches of Eastwick(1987)
Moonstruck (1987)
Mermaids (1990)
The Player (1992)
Prêt-à-Porter (1994)
Faithful (1996)
Tea with Mussolini (1999)
Stuck on You (2003)
Burlesque (2011)

Resmî site
Warner Bros. kayıtları
Discogs'ta Cher 16 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Cher

Essonne ([ɛˈsɔn]), Fransa'nın illerinden birisidir. İl, "Étampes" ve "Palaiseau" olmak üzere 2 ilçe yerleşimine ayrılmıştır. Her yerleşimin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, 1 Ocak 1968'de "Seine-et-Oise" adlı eski ilden ayrılarak kurulmuştur. Yine 1 yıl sonra, 1969'da ildeki "Châteaufort" ve "Toussus-le-Noble" adlı 2  ilçe yerleşim, Essonne'dan ayrılarak Yvelines iline verilmiştir.
Bu il Fransa'nın 14. en kalabalık ilidir. İl, Fransa'nın kuzey kuşağında yer almaktadır. İlde tarım, sanayi ve turizm gelişmiştir. İlin çevresi Hauts-de-Seine, Val-de-Marne, Seine-et-Marne, Loiret, Eure-et-Loir ve Yvelines illeriyle çevrilidir.

Fransız futbolcu Thierry Henry 17 Ağustos 1977 tarihinde burada doğmuştur.

Étampes
Palaiseau

École Polytechnique. 1794 kurulmuş olan École Polytechnique Fransa'da en iyi tanınmış mühendislik üniversitelerden biri olup Fransa'da özel statüsü olan "Grande École" kategorisindedir. Kampüsü Palaiseau kasabasındadır,
Paris-Sud Üniversitesi. Fransa'da isim yapmış devlet üniversitelerindendir. Essonne ilinde Orsay  kasabasında kampüsü bulunmaktadır. Kayıtlı öğrenci sayısı yaklaşık 26,000'dir. Fizik Bölümü en iyi bilinen bölümüdür.
Telecom Sudparis. Bu 2012'de kurulmuş olan Fransız Madencilik ve Telekom Enstitüsü nün bir bölümü olmuştur. Telekom alanında yüksek mühendisler ve yüksek yöneticiler yetiştirmek ve enformasyon ve iletişim teknoloji ve bilimleri alanında akademik araştırmalar yapmak hedefi ile kurulmuş bir üniversite eşiti yüksek okuldur. Kampüsü Evry'de bulunmaktadır.
Arianespace Şirketi Genel İdare Merkeziː Bu şirket dünyada sayısı az ticari uzay uydusu yörüngeye yerleştirme şirketlerinin Avrupa'da başta gelenidir.
Montlhéry Şatosu. Aslı bir antik Romalılar korunaklı mevkiidir. Bu şato MS 1000 civarında feodal soylu toprak sahibleri tarafından yörel yönetim ve yaşama merkezi olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1465'te Fransa Kralı XI. Louis ile kendisi için bir krallık kurma hedefli güçlü yörel yönetici  Burgonya Dükü olan İ. Charles (Burgonya) ile bu şato önünde bulunan ova üzerinde bir meydan savaşı yapmıştır. Şato bundan sonra yıkık kalmış ve 1842'de restore edilmeye başlanmıştır. Günümüzde Şato, Montlhery komünü tarafından idare edilmektedir.
Courances Şatosu.
Sénart Ormanı. Yüzölçümü 3.500 hektar olan bu orman yerel olarak gayet önemli olan bir doğal alan olarak sıkı korunma altındadır. Bu orman içine yollarin yapılması ve tarım alanları açılması gayet sıki olarak yasaklanmıştır. Bu ormanın doğa güzellɪğini görmek için yılda yaklaşık 2,5 milyon ziyaretçi gelmektedir. Yerel idare bütçesinden bu ormanı insan eli nispeten az değmiş bir doğa kaynağı olarak tutmak için yılda 1,2 milyon euro sarf edilmektedir.

Essonne İli Valilik resmi websitesi 3 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Essonne İli Genel Konseyi resmi websitesi 16 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Essonne İli resmi turistik kılavuzu 15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Essonne bölgesi için Flickr Fotograflar bölümü

Fransa'nın bölgeleri (Fransızca: région), Fransa'nın yönetimsel olarak ayrıldığı 18 bölgedir. Bu bölgelerin 13'ü Fransa'nın Avrupa anakarasındaki Metropoliten Fransa diye tanımlanan topraklarında, diğer 5 tanesi ise denizaşırı illerinde bulunur. 2016 reformundan önce toplam bölge sayısı 27 idi.
Bölgeler Fransa'daki yönetimsel yapılanmanın en yukarısında bulunur. Anakaradaki bölgeler 2 ile 13 arasında illere ayrılmıştır. Bölgeler, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir kimlik bütünlüğüne sahip coğrafi bölümlerdir.

Fransa, üniter bir devlet olduğundan bölgelerin ne yasama ne de yürütme özerklikleri vardır. Ulusal hükûmetin topladığı vergilerden gelen pay ile birlikte kendilerine özel tahsil ettikleri vergilerle oluşturdukları bütçeler "bölge meclisleri" (Fr.: conseil régional) tarafından yönetilir.
Zaman zaman bölgelere yasama özerkliği verilmesi önerileri tartışmalara yol açmaktadır. Diğer bir öneri de il meclislerinin (Fr.: conseil départemental) kaldırılıp bölge meclisleriyle birleştirilmesi ve illerin yalnızca yönetsel bölümler olarak kalmasıdır.

Fransa'nın illeri

Fransız Guyanası (Fransızca: Guyane française [gɥiˌjanfʀɑ̃ˈsɛːz], Amerika kıtasının güneyinde, kuzeydoğu kıyısında, Fransa'ya bağlı denizaşırı il (département d'outre-mer). Sınır komşularını (kuzeyden saat yönünde ilerlendiğinde) doğu ve güneyde Brezilya, batıda ise Surinam oluşturmaktadır. İlin kuzey kesiminde Atlas Okyanusu bulunmaktadır. İlin başkenti Cayenne'dir. 2013 yılında sayılan 250.109 nüfusuyla ülke nüfusunun yarısını oluşturmaktadır. Fransız Guyanası Avrupa Birliği bölgesi içerisindedir. Bölgenin resmî para birimi Euro'dur.
83.534 km²'lik (32.253 mil) bir alana sahip olan Fransız Guyanası, Fransa'nın en büyük ikinci bölgesidir (Metropolitan Fransa'nın yedide birinden fazladır) ve Avrupa Birliği'ndeki en büyük dış bölgedir. Kilometrekare başına 3,6 (9,3 / mil) kişi ile düşük bir nüfus yoğunluğuna sahiptir (Nüfusu, Büyükşehir Fransa'nın nüfusunun 1 / 200'ünden daha azdır). 2019 itibarıyla 296.711 nüfusunun yarısı, başkenti Cayenne'nin büyükşehir bölgesinde bulunmaktadır. Fransız Guyanası topraklarının %96.65'i ormanlarla kaplıdır, bu ormanların büyük bir kısmı ilkel yağmur ormanlarıdır. Avrupa Birliği'ndeki en büyük millî park olan Guyana Amazon Parkı, Fransız Guyanası topraklarının %41'ini kapsamaktadır.
Aralık 2015'ten itibaren bölge, yeni bir bölgesel kolektivite olan Fransız Guyanası Bölgesel Kolektifi (Fransız: collectivité territoriale de Guyane) çerçevesinde tek bir meclis tarafından yönetilmektedir. Bu meclis, Fransız Guyanası Meclisi (Fransızca: assemblée de Guyane), her dağılmış olan eski bölge konseyi ve bölüm konseyinin yerini alır. Fransız Guyanası Meclisi, bölgesel ve bölgesel hükûmetten sorumludur. Başkanı Rodolphe Alexandre'dir.

Fransız Guyanası, Fransız Anayasası'nın denizaşırı illere ilişkin hükümlerine göre yönetilir. Fransız Ulusal Meclisi'ne 2, Fransız Senatosu'na 1 temsilci gönderme hakkı vardır. Yerel yönetim Fransa hükûmetinin atadığı bir vali ile 19 üyeli Genel Konsey ve 34 üyeli Bölgesel Konsey'den oluşur. Bir de yerel temyiz mahkemesi vardır.

Fransız Guyanası toplamda 83,534 km2 alana sahiptir ve km2 başına 3 kişi düşmektedir. Yüzölçümüne göre, en geniş Fransız denizaşırı toprağıdır.

Ülke konum olarak Güney Amerika'da, Kuzey Atlas Okyanusu, Brezilya ve Surinam arasında yer almaktadır. Kıyı kesimlerde görülen yatık kıyı ovaları iç kısımlarda yerlerini tepeliklere ve küçük dağlara bırakmaktadır. Ülkenin en yüksek noktası Bellevue de l'Inini Dağı'dır (851 m). Ülkede bol miktarda boksit, kereste, altın, kaolin, balık bulunur. 

Nüfus artış hızı dünya ortalamalarının oldukça üstünde olan bölgede ortalama yaşam süresi 77,27 yıldır. Nüfusun etnik dağılımı; Siyahi ve melezler %66, beyazlar %12, Doğu Hindistanlı, Çinli, Fransız Guyanası Kızılderilileri %12, diğer halklar %10 olup halkın büyük çoğunluğu Katolik'tir.

Fransız Guyanası, büyük ölçüde madencilik, ormancılık ve balıkçılık sektörlerine dayanan gelişmekte olan bir ekonomidir. Kourou'daki Avrupa Uzay Ajansı'nın roket üssü büyük oranda GSMH ve istihdama katkı yapmaktadır. Kişi başına düşen millî gelir yaklaşık $8.500'dır. Bölgede işsizlik oranı oldukça yüksektir: %26,5.

Paskalya'da Fransız Guyan halkı Awara suyu adı verilen geleneksel bir yemek yer. Bir Fransız Yurt Dışı departmanı olarak, Fransız Guyanası Panamerikan Spor Örgütü üyesi değildir; daha ziyade, sporcular Fransız Ulusal Olimpiyat ve Spor Komitesi içinde yarışır ve Fédération française d'athlétisme'nin bir alt birimi olan Ligue d'Athlétisme de la Guyane tarafından yönetilir.
Ligue de Football de la Guyane, CONCACAF üyesi ancak FIFA üyesi değil ve Fransız Guyanası millî futbol takımı 2017 Karayip Kupası'nda üçüncü oldu. Fransız Guyanası Onur Bölümü ana futbol kulübü turnuvasıdır.
Fransız hükümlü Henri Charrière'in Papillon romanı Fransız Guyanası'nda geçiyor. İlk kez 1969'da Fransa'da yayınlandı ve kitapta bir ceza kolonisinden kaçış açıklandı. Anında çok satanlar hâline gelen bu kitap, 1970 basımı için Haziran P. Wilson ve Walter B. Michaels ve yazar Patrick O'Brian tarafından orijinal Fransızcadan İngilizceye çevrildi. Kısa süre sonra kitap aynı isimli bir Hollywood filmi için uyarlandı. Charrière, kitaptaki tüm olayların doğru olduğunu söyledi. Yayımlanmasından bu yana doğruluğu konusunda tartışmalar olmuştur.

Denizaşırı il
Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu

Guadeloupe ([gwaˈdlup]), Antiller'de ada, Fransa'nın eski bir sömürgesi ve denizaşırı illerinden biri.

Karayipler'de, Karayip Denizinde adalar, Porto Riko'nun güneydoğusunda yer almaktadır. Subtropikal iklimin etkisindedir, yüksek nem oranı değişiklik göstermektedir. Basse -Terre iç kısımdaki dağlar arasında volkanik özellik taşıyanıdır; Grande-Terre bölümü ise alçak bir kireçtaşı oluşumudur; diğer yedi ada da çoğunlukla volkanik özellik taşımaktadır. En alçak noktası: Karayip Denizi 0 m; en yüksek noktası: Soufriere 1,484 m'dir. Haziran - Ekim ayları arasında kasırgalar yaşanmakta olup; ülkede bulunan Soufrière aktif bir yanardağdır.

Nüfusun etnik dağılımı; Siyah veya melezler %90, beyazlar %5, Doğu Hindistanlılar, Lübnanlılar, Çinliler %5 civarındalar. Ülkedeki inançlar Roma Katolikleri %95, Hindu ve pagan Afrikalılar %4, Protestanlar %1. Ülkede konuşulan dil Fransızcadır.

Ülke iç ve dış işlerinde Fransaya bağlı bir sömürgedir.

Ekonomiye genel bakış: Guadalup ekonomisi tarım, turizm, hafif sanayi ve hizmet sektörüne dayanır. Turizm ülkede anahtar sektördür. Gelen turistlerin çoğu Amerikalı turistlerdir. Tarımda eskiden beri şekerkamışı en önemli ürünlerden olmuştur. Son dönemlerde ise şekerkamışı yerini yavaş yavaş başka ürünlere - muz, patlıcan ve çiçeklere bırakmıştır. Hafif endüstri şeker ve rom imalatı ile dikkati çekmektedir. Bazı sanayi malları ve yakıt dışarıdan ithal edilir. İşsizlik daha fazla genç nesil arasında yaygındır. Hurricane kasırgaları periyodik olarak ekonomiye ciddi ölçüde zarar vermektedir.

Landes (Fransızca telaffuz: [lɑ̃d]l; Oksitanca: Lanas Oksitanca telaffuz: [ˈlanəs]; Baskça: Landak) Fransa'nın güneybatısındaki Nouvelle-Aquitaine bölgesinde bulunan bir ildir ve batısında Atlas Okyanusu’na uzanan uzun bir kıyı şeridine sahiptir. Doğuda Gers, güneyde Pyrénées-Atlantiques, kuzeydoğuda Lot-et-Garonne ve kuzeyde Gironde ile komşudur. Atlas Okyanusu kıyısında bulunan ilin 2019 yılı itibarıyla nüfusu 413.690’dır. Prefektörlüğü Mont-de-Marsan’dadır. Haziran 2006’da ilin genel konseyi, adını sahip olduğu doğal bölgeden esinlenerek “Gaskon Landes” olarak değiştirmeyi önerdi; bu adın İngiliz turistler için daha anlamlı olacağı düşünülüyordu.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. Bölge Fransa'nın 65. en kalabalık yöresidir. İl, Fransa'nın batı kuşağında, Biskay Körfezi kıyısında yer almaktadır. İlde tarım gelişmiştir. İlin çevresi Gironde, Lot-et-Garonne, Gers ve Pyrénées-Atlantiques illeriyle çevrilidir. Nobel Ödüllü roman yazarı François Mauriac, romanlarını burada yazmıştır.

Mont-de-Marsan
Dax

Loren ([lɔˈʀɛn]) (Fransızca: Lorraine, Almanca: Lothringen), Fransa'nın 26 bölgesinden biridir. Ülkenin kuzeydoğusundadır. Başlıca şehirlerinden Metz idari merkez, Nancy tarihî merkezdir. Fransa'nın bölgeleri içinde üç ülkeye birden (Belçika, Lüksemburg ve Almanya) sınırı olan tek bölgedir. Aynı zamanda Lancashire'dan (İngiltere) Toskana'ya (İtalya) kadar uzanan ve Ren Nehri'ni izleyen "Mavi Muz"un ortasında yer alır.

I. Dünya Savaşı'nın en uzun ve en zorlu çarpışmalarından birisi 1916'da Verdun yöresinde gerçekleşmiştir: Verdun Savaşı. O zamanlar tamamen yok edilen birçok köy hiçbir zaman tekrar yerleşime açılmadı. Bu bölgeye "Kırmızı bölge" denmektedir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra bölgeye savunma amaçlı olarak Majino hattı (Fransızca: Ligne Magino) yapılmış olsa da 1940 yılında ilhak edilen bölge ancak 1944 yılında General Patton tarafından kurtarılmıştır.
Lorraine haçı II. Dünya Savaşı sırasında Londra'da General de Gaulle tarafından kurulan direniş hareketi Özgür Fransa'nın sembolü olmuştur.

Bölgeden birçok tanınmış kişi çıkmıştır, bunların arasında şair Paul Verlaine'i, Jeanne d'Arc'ı, şarkıcı Patricia Kaas'ı, politikacılar Jules Ferry ile Raymond Poincaré'yi ve futbolcu Michel Platini'yi sayabiliriz.

Lorraine Bölgesi'nin manzarası Patricia Kaas, Une Fille de L'est 7 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Martinique ([maʀtiˈnik]) (Martinique-Kreolce: Matinik ya da Matnik), Karayiplerde bulunan Fransa'nın denizaşırı illerinden biri. Yüzölçümü 1.950 km² kadar olan bölgenin başkenti Fort-de-France'dır. Adadaki bir diğer önemli kent ise St. Pierre'dir.
Martinik, Fransa'nın bir ili olmasından dolayı para birimi Euro'dur. Yöredeki resmî dil Fransızcadır. Nüfusu 402.000 kadar olan Martinik'te ortalama yaşam süresi 78.56 yıldır. Okur-yazarlık oranı %93, kişi başına düşen millî gelir 19.050€'dur.

Karayipler'de yer alan Martinik, Karayip Denizi'nde bir adadır. Ada, Trinidad ve Tobago'nun kuzeyinde yer alır. Sahil şerit uzunluğu 350 km olan Martinik'te tropik bir iklim hakimdir. Yörede dağlık kıyı şeridi ve volkanik kayaçlar yer alır. Adanın en yüksek noktası Montagne Pelee (1,397 m)'dir. Ada topraklarının 5'te 1'i tarıma uygundur. Adanın Karayipler'de yer alması, onu kasırgalara ve sel felaketlerine karşı korumasız bırakmaktadır.

Ada, Fransa'nın illerinden biridir ve Departement de la Martinique resmî adıyla geçmektedir. Ada yönetimi, başkent Fort de France'dadır. 14 Temmuz'da Bastille Günü kutlanmaktadır. Ada anayasası, Fransız anayasasıyla aynıdır ve 28 Eylül 1958'de ilan edilmiştir. Üye olduğu uluslararası kuruluşlar aşağıdaki gibidir: 

FZ
WCL (Dünya Emek Konfederasyonu)
WFTU (Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu)

Ada nüfusu yaklaşık olarak 450.000'dir. Nüfus her yıl %0.72 oranında artmaktadır. Martinik'te yaşam süresi ortalama 79.18 yıl iken, bu oran erkeklerde 79.5 yıl, kadınlarda 78.85 yıldır. Her kadına 1,79 çocuk düşmektedir ve çocuk ölüm oranı %0,07'dir. Yerli halkın %90'ı Afrika yerlileri ile beyazların karışımıdır. Bunun dışındakiler ise beyaz, Amerika Yerlisi gibi diğer halklardır. Yöredeki insanların %95'i Roma Katoliği, diğerleri ise Hindu veya Pagan Afrikalılardır.

Martinik ekonomisi şeker kamışı, muz, turizm ve hafif endüstriye dayanır. Gayri safi millî hasılanın %6'sını tarım ve %11'ini küçük endüstriyel sektör karşılar. Şeker kamışının çoğunun rom üretimi için kullanılmasıyla, şeker üretimi azalmıştır. Çoğu Fransa'ya giden muz ihracatı büyümektedir. Et, sebze ve hububat gereksinimlerinin büyük kısmı ithal edilmelidir ki bu Fransa'dan geniş yıllık yardım transferleri talep eden kronik ticaret açığına sebep olur. Yabancı döviz kaynağı olarak turizm, tarımsal ihraç ürünlerinden daha önemli bir hale gelmiştir. İş gücünün büyük kısmını servis sektörü ve hükûmet karşılar.
İşsizlik oranı %27,2 kadardır. Sanayinin ana dalları inşaat, rom, çimento, petrol arıtımı, şeker, turizm şeklindedir. 
Başlıca tarım ürünleri ananas, avokado, muz, çiçek, sebze ve şeker kamışıdır. Martinik dışarıya yılda 404.2 milyon $ ürün satmaktadır. Aynı doğrultuda 2.307 milyar $'lık dış alım yapmaktadır. Dış borç tutarı 180 milyon $ olup para birimi Euro'dur.

Martinik'te 2001 yılına göre 172 bin telefon hattı kullanılmaktadır. Martinik'in internet kodu .mq, telefon kodu 596'dır. Adada 2 internet sağlayıcısı mevcuttur. Aynı doğrultuda 107 bin internet kullanıcısı mevcuttur. Adada, AM, FM ve kısa dalga radyo yayınlarının yanı sıra 11 televizyon kanalı mevcuttur.

Herhangi bir demiryolu ağına sahip olmayan Martinik'te 2,105 km uzunluğunda karayolu ağı bulunmaktadır. Fort-de-France ve La Trinite adında iki limanın yanı sıra iki de havalimanı bulunmaktadır.

Martinique - turistler için bir rehber

Nord [[nɔːʀ]] (anlam: Kuzey), Fransa'nın illerinden birisidir. Başkenti Lille. İl, "Avesnes-sur-Helpe", "Cambrai", "Douai", "Dunkerque" ve "Valenciennes" olmak üzere 5 yerleşime ayrılmıştır. Her yerleşimin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, Fransa'nın Fransız Devrimi'nden sonra; 4 Mart 1790 tarihi itibarıyla belirlenen ilk eyaletlerinden birisidir. Bölge Fransa'nın 2,5 milyonluk nüfusuyla en kalabalık yöresidir. İl, Fransa'nın kuzeydoğu kuşağında yer almaktadır. İlde sanayi gelişmiştir. İlin çevresi Pas-de-Calais  ve Aisne illeriyle çevrilidir.İl ayrıca doğudan Belçika ile komşudur. İl kuzeyde küçük bir şerit halinde Kuzey Denizi ile bir kıyıya sahiptir.
İl, her ne kadar Fransa'nın genelinde olduğu gibi gelişmiş bir sanayiye sahip olsa da, tarihte I. Dünya Savaşı sonrasında cephelerden biri olması nedeniyle yaralar almıştır. Ülkenin en büyük şehirlerinden olan Lille buradadır. İlde birçok akarsu yer almaktadır. Bunlar;

Yser
Lys
Escaut
Scarpe
Sambre

Avesnes-sur-Helpe
Cambrai
Douai
Dunkerque
Valenciennes

Henri Philippe Pétain (24 Nisan 1856 - 23 Temmuz 1951), Fransız mareşal. Birinci Dünya Savaşı sırasında Verdun Muharebesi'nde kazandığı zaferle bir "millî kahraman" durumuna gelmiş, ama İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlarla iş birliği yapan Vichy Hükümeti'nin başkanlığını üstlenerek bütün saygınlığını yitirmiştir.

Pétain bir köylü ailesinden geliyordu. Saint-Cyr Askerî Akademisi'nde öğrenim gördü. Bir süre askeri akademide ders veren Pétain, bu görevi sırasında ordunun üst kademelerince savunulan taktik kuramlarına karşı çıktığı için oldukça yavaş yükseldi ve tuğgeneralliğe ancak 1914'te 58 yaşındayken getirildi.

1916'da Verdun kentine yönelik Alman saldırısını durdurmakla görevlendirildi. Durumun umutsuzluğuna karşın cephe ve ikmal sistemini yeniden düzenleyerek, topçu birliklerini akıllıca kullanarak ve birliklerine büyük bir moral gücü vererek Verdun'da tarihe geçecek bir zafer kazandı. Başkomutan General Robert-Georges Nivelle'in başarısızlıkla sonuçlanan saldırılarının ardından Fransız ordusunda ciddi ayaklanmalar baş gösterince Nivelle'in yerine başkomutanlığa getirildi.
Orduda disiplini tekrar kuran Pétain, 1918'de İtilaf Orduları komutanı General Ferdinand Foch'un zaferle sonuçlanan saldırısına katıldı. Kasım 1918'de Fransa mareşalliğine yükseltildi. Daha sonra da Yüksek Savaş Konseyi başkan yardımcılığı ve ordu genel müfettişliği gibi önemli görevlere atandı.
II. Dünya Savaşı sırasında Almanların Mayıs 1940'ta Fransa'ya saldırmalarının ardından, Başbakan Paul Reynaud tarafından başbakan yardımcılığına getirildi.16 Haziran'da başbakan oldu. Kısa bir süre sonra Fransa'nın yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu öne sürerek ateşkes çağrısında bulundu. Ateşkesin imzalanmasından sonra Vichy'de toplanan Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından devlet başkanı ilan edilerek olağanüstü yetkiler verildi.

Almanlarla iş birliği yaparak saldırının yol açtığı yıkımı onarabileceğini ve savaş tutsaklarını kurtarabileceğine inanan Pétain, ateşkes antlaşması uyarınca Alman işgali dışında kalan ve ülke topraklarının yalnızca üçte birini oluşturan Güney Fransa'da İş, Aile ve Vatan sloganıyla otoriter bir yönetim kurdu. Mason localarını kapattı ve Yahudilerin belirli mesleklere girmelerini yasaklayan yasalar çıkardı.
Aralık 1940'ta, Almanya'yla yakın iş birliğine gidilmesini savunan Başbakan Pierre Laval'i görevden alarak yerine Amiral François Darlan'ı getirdi. Bu tarihten sonra tarafsız bir politika izleyerek zaman kazanmaya çalışan Pétain Londra'ya gizlice bir elçi gönderdi. İspanya diktatörü Francisco Franco ile buluşarak ondan Hitler'in ordusunun Kuzey Afrika'ya geçmesine izin vermemesini istedi ve Aralık 1942'ye değin ABD'nin Vichy büyükelçisi olan William Leahy ile iyi ilişkiler kurdu.
Laval'i Almanların baskısıyla yeniden başbakanlığa getirmek zorunda kaldığı Nisan 1942'den sonra yönetim üzerindeki etkisini kaybettiyse de, Hitler'in bütün Fransa'yı Alman yönetimi altına sokacağından çekinerek istifa etmemekte direndi. Müttefiklerin Kasım 1942'de Kuzey Afrika'ya çıkmalarında sonra, bir yandan Afrika'daki Fransız kuvvetlerinin Müttefiklere katılmalarını sağlamak için o sırada Cezayir'de bulunan Amiral Darlan'a gizlice emirler gönderirken, öte yandan da çıkarmayı protesto eden mesajlar yayımladı.
Ağustos 1944'te General Charles de Gaulle'ün Paris'i kurtarmasından sonra iktidarın barışçı bir biçimde devredilmesini sağlamak amacıyla de Gaulle'e bir elçi gönderdiyse de de Gaulle elçiyi kabul etmedi. Ağustos sonunda Almanlar tarafından Vichy'den Almanya'ya götürüldü.

De Gaulle başkanlığındaki geçici hükûmet, 23 Temmuz-15 Ağustos 1945 tarihleri arasında Pétain'i vatana ihanetten yargıladı. Anayasa Mahkemesi'nin kendisini yargılama hakkını reddetti.
Pétain'in davasının sonunda, tüm suçlamalardan mahkûm edildi. Jüri, bir oy çokluğuyla onu ölüme mahkûm etti. Mahkeme, ileri yaşı nedeniyle cezanın infaz edilmemesini istedi. Savaşın sonunda Fransa Cumhuriyeti Geçici Hükûmeti Başkanı olan De Gaulle, Pétain'in yaşı ve I. Dünya Savaşı'ndaki askeri katkıları nedeniyle cezayı ömür boyu hapse çevirdi. Mahkûmiyetinin ardından mahkeme, Pétain'i Fransa Mareşali'nin bir özelliği dışında tüm askeri rütbe ve unvanlardan yoksun bıraktı.
Cezanın açıklanması sırasında ayaklanmalardan korkan de Gaulle, Pétain'in eski özel uçağıyla derhal Pireneler'deki Fort du Portalet'e taşınmasını emretti, burada 15 Ağustos'tan 16 Kasım 1945'e kadar kaldı. Hükûmet daha sonra onu Fransız Atlantik kıyısındaki küçük bir ada olan Île d'Yeu'daki Portalet Kalesine transfer etti.

Takip eden yıllarda, Pétain'in avukatları ve Kraliçe Mary ve Windsor Dükü de dahil olmak üzere birçok yabancı hükûmet ve ileri gelen, Petain'in serbest bırakılması için Fransız hükûmetlerine başvurdu, ancak Dördüncü Cumhuriyet siyasetinin istikrarsız durumu göz önüne alındığında, hiçbir hükûmet serbest bırakılarak popülerliği riske atmaya istekli değildi. Haziran 1946 gibi erken bir tarihte, ABD Başkanı Harry Truman serbest bırakılması için araya girdi, hatta ABD'de siyasi sığınma teklifinde bulundu. Benzer bir teklif daha sonra İspanyol diktatör General Franco tarafından yapıldı.
Pétain, hapsedildiği sırada yaşına göre hala sağlıklı olmasına rağmen, 1947'nin sonlarında hafıza kaybı yaşadı. Ocak 1949'a gelindiğinde, zihninin berraklığı gitgide azalıyordu. Mayıs ayına kadar, Pétain sürekli hemşirelik bakımına ihtiyaç duyuyordu ve sık sık halüsinasyonlar görüyordu, örn. savaşta ordulara komuta ettiğini ya da odasının etrafında çıplak kadınların dans ettiğini söylüyordu. 1949'un sonunda, Pétain sadece ara sıra berraklık anları dışında neredeyse tamamen bunaktı. Ayrıca kalp sorunları yaşamaya başlamıştı ve artık yardımsız yürüyemiyordu. Ölümü ve cenazesi için planlar yapıldı.
8 Haziran 1951'de Başkan Auriol, Pétain'in çok az ömrü kaldığını bildirdi ve cezasını hastane hapsine çevirdi; haberler 17 Haziran seçimlerine kadar gizli tutuldu, ancak o zamana kadar Pétain Paris'e taşınamayacak kadar hastaydı.

Pétain, 23 Temmuz 1951'de Île d'Yeu'daki Port-Joinville'deki özel bir evde 95 yaşında öldü. Cesedi yerel bir mezarlığa gömüldü (Cimetière communal de Port-Joinville). Cenazesinin Verdun'da kendisi için hazırlanan mezara yeniden yerleştirilmesi için çağrılar yapıldı.
Onun bir ara protégé Charles de Gaulle daha sonra Pétain'in hayatının "sırasıyla banal, sonra şanlı, sonra içler acısı, ama asla vasat olmadığını" yazdı.
Mezarı yılda bir veya iki kez tahrip ediliyor.

Maréchal, nous voilà !

Özel

Genel
Keegan, John (1998). The First World War (İngilizce). Londra: Hutchinson. ISBN 978-0-09-180178-6. 
Williams, Charles (2005). Pétain (İngilizce). Londra: Little Brown. ISBN 978-0-316-86127-4. 
Paxton, Robert O. (1982). Vichy France: Old Guard and New Order, 1940–1944 (İngilizce). Columbia University Press. ISBN 0-231-12469-4.

Réunion (Fransızca: La Réunion [laʀeyˈnjɔ̃]), Hint Okyanusu'nda bulunan bir ada ve Avrupa ülkesi Fransa'nın denizaşırı ili.
Ada, Mauritius ve Rodrigues adaları ile birlikte Mascarene Adaları'nın bir parçası konumundadır.
1794 yılına kadar ada Île Bourbon adı ile anılırken, Napolyon döneminde Île Bonaparte ismi verilmiştir. Napolyon döneminin ardından 1848'e kadar yine Île Bourbon adı verilmiştir.
Ada denizaşırı il statüsü ile Fransa toprağı statüsündedir ve Avrupa Birliği'nin bir parçasıdır. Ancak Mauritius da, Réunion adası üzerinde hak iddia etmektedir.

Réunion adası 21 derece 09'52.83" Güney ve 55 derece 33'33.26" Doğu koordinatlarında yer almaktadır. Réunion'da iki volkanik dağ yer alır. Bunlardan birisi Piton des Neiges (3069 m.=10069 ft.), diğeri ise Piton de la Fournaise'dir. Bu dağ dünyanın en aktif volkanlarından birisidir ve bu dağa en yakın yerleşim birimi Cap Blanc isimli küçük vilayettir. Piton des Neiges'e en yakın yerleşim birimi ise Casabona'dır, hatta neredeyse dağ şehirle bütünleşmiştir. Başkenti Saint-Denis'dir. Başkentin nüfusu yaklaşık 16.000'dir. Réunion'un komşuları şu ülkelerdir:

Mauritius
Madagaskar ve Fransız sömürgesi olan Tromelin Adası.

Tam adı: La Réunion (okunuşu: Reünyon)
Yüzölçümü: 2512 km²
Başkenti: Saint-Denis
Para birimi: Euro
Dili: Fransızca (resmi) ve Créole réunionnais
Nüfusu: 859.959 kişi (Ocak 2020)
Ortalama ömür: 73,18 yıl (2002 tahmini)
Okur yazarlık oranı: %79 (1982 tahmini)
Kişi başına düşen millî gelir: 4800 $ (2001 tahmini)

Val-d'Oise [[valˈdwaːz]], Fransa'nın illerinden birisi. İl, Argenteuil ve Sarcelles olmak üzere 2 yerleşime ayrılmıştır. Her yerleşimin farklı özellikleri bulunmaktadır.

İl, 1968'de eski Seine ve Seine-et-Oise illerinden kurulmuştur. Bölge Fransa'nın 16. en kalabalık yöresidir. İl, Fransa'nın kuzey kuşağında yer almaktadır. İlde tarım ve turizm gelişmiştir. İl, Fransa'daki en işlek havalimanı Charles de Gaulle'e sahiptir.

André Chadeau - 19 Eylül 1964
Maurice Paraf - 13 Eylül 1967
François Bourgin - 31 Aralık 1971
Gilbert Carrère - 13 Haziran 1974
Claude Bussière - 22 Ocak 1979
Pierre Jourdan - 16 Haziran 1981
Pierre Blondel - 6 Ağustos 1985
Jean-Louis Destandau - 19 Temmuz 1989
Jean-Jacques Pascal - 26 Şubat 1992
Philippe Deslandes - 29 Haziran 1995
Jean-Pierre Lacroix - 22 Ocak 1998
Michel Mathieu - 24 Haziran 1999
Jean-Michel Bérard - 8 Kasım 2001
Christian Leyrit - 29 Nisan 2004
Paul-Henri Trollé - 9 Temmuz 2007
Pierre-Henry Maccioni - 21 Ocak 2010
Jean-Luc Névache - 17 Ocak 2013
Yannick Blanc - 29 Ocak 2015
Jean-Yves Latournerie - 14 Nisan 2016
Amaury de Saint-Quentin - 29 Mayıs 2019
Philippe Court - 9 Mart 2022

Argenteuil
Sarcelles
Goussainville

Var ([vaʀ]), Güneydoğu Fransa'da Provence-Alpes-Côte d'Azur bölgesinde bir departmandır. Doğuda Alpes-Maritimes departmanı; batıda Bouches-du-Rhône; Verdon nehrinin kuzeyinde Alpes-de-Haute-Provence departmanı; ve güneyde Akdeniz ile komşudur. İlin 2019 yılı nüfusu 1.076.711'dir.
Var departmanı, adını doğu sınırı boyunca akan Var nehrinden almaktadır. 1860 yılında sınırlar değişmiş ve departman artık nehirle ilişkilendirilmemiştir. Toulon, Var'ın en büyük şehri ve idari merkezidir. Var'ın diğer önemli şehirleri arasında Fréjus, Saint-Raphaël, Draguignan, Brignoles, Hyères ve La Seyne-sur-Mer bulunmaktadır. Var, Fransız Donanmasının ana limanı olan Toulon limanı, en ünlüsü Saint-Tropez olan sahil beldeleri, Le Thoronet Manastırı ve Fréjus Katedrali gibi Romanesk ve diğer Orta Çağ mimarisinin bazı güzel örnekleri, şarapları, özellikle Bandol şarapları ve Le Castellet'de bulunan motor sporları yarış pisti Circuit Paul Ricard ile tanınmaktadır.

Var departmanı, Fransız Devrimi sırasında, 4 Mart 1790 tarihinde, eski kraliyet eyaleti Provence'ın bir kısmından oluşturuldu.

Başkenti aslında Toulon'du, ancak Toulonluları 1793'te şehri İngilizlere teslim ettikleri için cezalandırmak amacıyla 1793'te Grasse'a taşındı. Daha sonra başkent 1795'te Brignoles'e, ardından 1797'de Draguignan'a taşınmıştır. Toulon'a 1974 yılına kadar geri verilmedi.

1815 yılında Napolyon'un Waterloo'da yenilgiye uğramasının ardından bölge, Kasım 1818'e kadar Avusturya birlikleri tarafından işgal edildi. 1854 yılında ilk demiryolu Toulon'a ulaştı.
1860'ta yeni Alpes-Maritimes departmanının kurulması ve Nice'in Fransa tarafından ilhak edilmesinin ardından, departmanın Grasse bölgesine karşılık gelen doğu kısmı yeni departmana taşındı. Bu taşınma, departmana adını veren Var nehrini de yeni departmana kaydırdı.
1884 yılında Toulon'da bir kolera salgını baş gösterdi. Salgına karşı mücadelenin lideri, bir doktor ve Seine departmanı Ulusal Meclis üyesi olan Georges Clemenceau'ydu. Daha sonra 1888'den 1893'e kadar Var departmanı için Temsilciler Meclisi üyesi ve 1902'den 1920'ye kadar Senatör seçildi ve bu süre zarfında Fransa Başbakanı olarak da görev yaptı.

Birinci Dünya Savaşı, bölgedeki tersanelerin ve askeri endüstrilerin büyümesini teşvik ederken, tarım ve gıda endüstrilerini zayıflattı. 1942 yılında Alman Ordusu işgal altındaki Fransa'dan Var bölgesini de içine alan serbest bölgeye geçti. Fransız Filosu, Almanların eline geçmesini önlemek için Toulon Limanı'nda sabote edildi. Maquis Vallier, bir grup maquis direniş savaşçısı aktifti. 15 Ağustos 1944'te Amerikan ve Özgür Fransız kuvvetleri Saint-Tropez, Sainte-Maxime ve Saint-Raphaël'e çıkarma yaptı. Özgür Fransız filosu 13 Eylül'de Toulon'a ulaştı.
1960'larda Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nın ardından Cezayir'den yaklaşık 100.000 Fransız vatandaşı ülkelerine geri gönderildi ve Var departmanına yerleşti. 2014 yılında Fréjus Belediye Başkanı David Rachline, Var'dan Ulusal Cephe (daha sonra Ulusal Ralli) bayrağı altında seçilen ilk Senatör oldu; komşu Bouches-du-Rhône'dan Stéphane Ravier ile birlikte, ikisi Beşinci Cumhuriyet döneminde Senatonun ilk Ulusal Cephe üyeleri oldular.

Var departmanı 6.032 km2lik bir yüzölçümüne sahiptir. Açık deniz adaları da dahil olmak üzere 420 km kıyı şeridine sahiptir. Yüzölçümünün %56'sı ormanlarla kaplıdır. Jeolojik oluşumları iki bölgeye ayrılır; biri Toulon ve Draguignan arasındaki bir hattın kuzeybatısında kireç taşından ve güneydoğusunda kristalin kayadan (kuvars) oluşur.
Bölüm, Fransız Alplerinin eteklerinde ve büyük ölçüde dağlıktır. Kıyı boyunca uzanan Massif des Maures (771 m) ve Massif de l'Esterel (618 m) kuvars kayasından oluşmaktadır. Batıda Sainte-Baume dağ sırtı (1.147 m). Lachens Dağı (1.715 m), bölümün kuzeybatısında yer alır ve Var'ın en yüksek noktasıdır. Var'ın kuzeydoğusundaki Canjuers platosu (Fransızca: Plan de Canjuers) kademeli olarak 500 ila 1.000 metre arasında yükselir. Güneyde ve batıda, Toulon'un kuzeyindeki Siou Blanc platosu gibi 400 ila 700 metre yükseklikte birkaç plato bulunmaktadır.

Var departmanı, Nice ve Alpes-Maritimes'e göre biraz daha sıcak, kuru ve güneşli bir Akdeniz iklimine sahiptir, ancak aynı zamanda rüzgardan daha az korunaklıdır. Toulon her yıl ortalama 2899,3 saat güneş ışığı almaktadır. Ağustos ayında günlük ortalama maksimum sıcaklık 29,1 °C, Ocak ayında ise günlük ortalama minimum sıcaklık 5,8 °C'dir. Yıllık ortalama yağış miktarı 665 mm'dir. Toulon'da yılda ortalama 116 gün 16 m/s'yi (57,6 km/sa) aşan rüzgarlar eserken, daha doğudaki Fréjus'ta bu rakam yılda 77 gündür.

1801'den bu yana nüfus gelişimi:

Vichy [[viˈʃi]], Fransa'da Allier ve Auvergne bölgelerindeki idare merkezi.
Auvergne bölgesinin Allier ilinde Clermont-Ferrand'ın 40 kilometre kuzeyindedir. 1999 sayımına göre 78.000 nüfusu vardır. Vichy'de yaşayanlar Vişuaz diye adlandırılırlar. II. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın işgali dönemi olan 1940-1944 arasında Vichy Fransası'nın başkentiydi. Avrupa'nın ünlü maden suyu merkezlerinden biridir. Vichy'nin önemli bir kısmı oteller, kaplıca tesisleri ve parklardan meydana gelir.
2021'de şehir, ünlü maden kaynakları ve 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa hamam kültürünün yükselişine dair mimari tanıklığı ile  "Avrupa'nın Büyük Kaplıca Şehirleri" adı altında ulusötesi UNESCO Dünya Mirası alanının bir parçası oldu.

 Bad Tölz, Almanya
 Dunfermline, İskoçya
 Rhein-Neckar-Kreis, Almanya
 San Giuliano Terme, İtalya
 Wilhelmshaven, Almanya

Yvelines, Fransa'nın département adı verilen idarî birimlerinden birisidir. İl, Mantes-la-Jolie, Rambouillet ve Saint-Germain-en-Laye olmak üzere 3 yerleşime ayrılmıştır. Her yerleşimin farklı özellikleri bulunmaktadır.

Yvelines ili, 1 Ocak 1968'de (10 Ocak 1964'te Fransız parlamentosundan geçirilen bir kanun ve 26 Şubat 1965'te yayımlanan bir kararnameye uygun olarak) eski Seine-et̠-Oise ilinin bölümlere ayrılmasıyla ortaya çıkan yeni illerden biridir ve bu eski ilin batı yörelerinden oluşturulmuştur. Resmî il numarası eski Seine-et-Oise iline ait olan 78'dir. 1969'da komşu Essonne iline ait olan Châteaufort ve Toussus-le-Noble belediyeleri (komün) de Yveslines ili sınırı içine alınmıştır.
İlin başkenti Versay'dır. Versay şehri, Fransa Kralı XIV. Louis tarafından kurulan ve sonra gayet hızla büyütülen Versay Sarayı etrafında kurulup genişlemiştir. Versay Sarayı eski Krallık rejimi (Ancien Régime) için bir yüzyıl Fransa Krallığı'nın efektif başkenti görevi yapmıştır. Fransa-Prusya Savaşı sonlarında 1871-1879'da da Paris'in Prusya orduları tarafından kuşatılıp işgalinden sonra Fransa'da kurulun Üçüncü Cumhuriyet'in devletin başkenti olmuştur.
O zamandan itibaren Fransa Cumhuriyeti Anayasası'na yapılması gerek değişiklikler için Fransa Parlamentosu ve Fransa Senatosu birlikte "Fransa Kongresi" adı verilen oturum yapıldığı zaman bu yüksek kurum Versay'da resmen toplanmaktadır. Böyle bir en son toplantı Haziran 2009'da yapılmış ve birlikte Fransa Kongresi toplantısında yapılan anayasa değişikliği Fransa cumhurbaşkanı tarafından ilan edilmiştir.

Bölge, Fransa'nın 8'inci en kalabalık yöresidir. İl, Fransa'nın kuzey kuşağında yer almaktadır. İlde sanayi ve turizm gelişmiştir. İlin çevresi Val-d'Oise, Hauts-de-Seine, Essonne, Eure-et-Loir ve Eure illeriyle çevrilidir.

Mantes-la-Jolie
Mézy-sur-Seine
Rambouillet
Saint-Germain-en-Laye

Resmi Yvelines Valiliği websitesi  13 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Fransızca)
Resmi Yvelines İli Genel Meclisi websitesi 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Yvelines tarihi ve ilin Fransa tarihinde ünlü kişileri  (Fransızca)

Île-de-France (Fransızca telaffuz: [ildəˈfʀɑ̃s]), Fransa'nın kuzey kesiminde yer alan, ülkenin 18 bölgesinden biri. Essonne, Hauts-de-Seine, Paris, Seine-Saint-Denis, Seine-et-Marne, Val-de-Marne, Val-d'Oise, Yvelines illerini (département) kapsar ve kabaca tarihsel Île-de-France bölgesiyle çakışır. Yüzölçümü 12.011 km²'dir.
Geçmişte Paris ve çevresindeki topraklar için kullanılan ve France (Fransa) adının kökeni olan Francia adı, Merovenjler döneminde (476-750) Ren ve Sen ırmakları arasında kalan bölgeyi kapsayan bir anlam kazandı. Karolenjler döneminde Aisne, Oise ve Sen, 10. ve 11. yüzyıllarda ise Sen, Marne, Beuvronne, Oise ve Nonette ırmaklarının çevrelediği topraklara denk düşüyordu. Orta Çağ'da genellikle ırmaklarla çevrili alan anlamına gelen Île sözcüğü France adıyla birlikte 1387'den sonra kullanılmaya başladı. 16. yüzyılda oluşturulan Île-de-France valiliği, 18. yüzyılda Paris ve Soissons yönetim birimlerine (généralité ya da intendance) ayrıldı. Fransız Devrimi döneminde de illere bölündü.
Île-de-France Paris Havzası içinde yer alır. Doğusunda kalker oluşumlu kayalıklar yükselir. Nüfus yoğunluğu son derece yüksektir. Île-de-France, Avrupa Birliği sınırları içinde, Kuzey Ren-Vestfalya ve Bavyera'dan sonra en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip 3. yönetim birimidir. 1850-1950 arasında Fransa'nın çoğu bölgesinde nüfus azalırken, iç göçlerin çekim merkezi olan Paris'in nüfusu dört kattan fazla arttı. Paris'in nüfus fazlasını azaltmak amacıyla hükûmetin aldığı önlemler sonucunda göçler çevre yörelere kaydı; böylece kentin nüfus artış hızı ulusal ortalamanın altına düştü. Sonraki yıllarda Essonne, Seine-et-Marne, Yvelines ve Val-d'Oise illeri Paris ilindeki nüfusun bir bölümünü çekince, Paris'in nüfusu 1968-1982 arasında % 19'luk bir azalma gösterdi. Aynı dönemde Hauts-de-Seine, Seine-Saint-Denis ve Val-de-Marne illeri eski nüfus düzeyinde kaldı ya da çok az büyüdü. Île-de-France sınırları içindeki 1.281 mahallenin 800'den fazlası Paris'e yakın olmasına karşın hala kırsal alan olarak nitelendirilmektedir.
Seine-et-Marne, Val-d'Oise ve Yvelines illeri dışında tarımsal etkinlik yok denecek kadar azdır. Seine-et-Marne'de tarım ileri düzeyde makineleşmiştir ve işgücünün yalnızca küçük bir bölümü bu kesimde çalışır. 1962'den bu yana Paris metropoliten alanındaki tüketim malları sektöründe çalışan işçi sayısının azalmasına karşın, sanayi oldukça gelişmiştir .

Andrius Kubilius (d. 8 Aralık 1956, Vilnius, Litvanya SSC, Sovyetler Birliği), Litvanya'nın eski Başbakanıdır. 1999 yılında Başbakan olarak görev yaptı. Muhafazakâr siyasi parti Litvanya Hristiyan Demokratlar - Anavatan Birliği'nin lideridir.
Andrius Kubilius liseden mezun olduktan sonra Vilnius Üniversitesi'ne kabul edildi ve 1979 yılına kadar Fizik Fakültesi'nde okudu. 1981 - 1984 yılları arası Vilnius Üniversitesi'nde akademik kariyerine ve lisansüstü çalışmalarına devam etti. Kubilius, Litvanya'nın Sovyetler Birliği'nden ayrılmasını tercih eden bağımsızlık yanlısı Sąjūdis hareketinin bir üyesi oldu. Sonraları Sąjūdis Konseyi Genel Sekreteri oldu. Litvanya'nın bağımsızlığı ve yeniden kurulması için Seimas'a (parlamento) seçildi. O zamandan beri Kubilius, Litvanya siyasetinde aktif bir figür olmuştur. Kubilius 1993 yılında Litvanya Hristiyan Demokratları - Anavatan Birliği üyesidir.
28 Ekim 2008 tarihinde seçimler Litvanya'daki seçimlerde Anavatan Birliği - Hristiyan Demokratları Partisi'nden katıldı. Muhafazakâr olan Kubilius, Başbakanlığa başlıca aday olarak Sosyal Demokratları yendi. 27 Kasım 2008 tarihinde Kubilius resmen Litvanya Başbakanı olarak atandı. Seimas'da 27'ye karşı, lehine 89 oy aldı. 16 üye çekimser kaldı.

Eşi Rasa Kubilienė, Litvanya Ulusal Senfoni Orkestrası'nın bir kemancısıdır ve çiftin iki oğlu vardır.

Andrius Kubilius 19 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Seimas resmî web sitesi
Andrius Kubilius Kişisel Bloğu9 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Catherine Lalumière (d. 3 Ağustos 1935, Rennes) Fransız siyasetçidir.
Kamu Hukuku doktorası yapmış ve öğretim üyesi olarak 1960-1981 yıllarında Rennes, Bordeaux ve Paris üniversitelerinde dersler vermiştir. François Mitterrand'ın cumhurbaşkanı olmasıyla beraber Tüketim Bakanı olmuştur. 1983 yılında Bordeaux belediye başkanlığına aday olsa da seçimleri Jacques Chaban-Delmas kazanmıştır. 1984 yılında Roland Dumas'nın Dışişleri Bakanı olması üzerine yerine Avrupa İşlerinden sorumlu olarak görev almış ve 1985 yılında yapılan Schengen anlaşmasını Fransa adına imzalamıştır. 1986-1989 yıllarında Gironde milletvekilliği yapmıştır. 1989-1994 yıllarında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve 1994-2004 yıllarında Avrupa Parlamentosu milletvekilliği yapmıştır. Sosyalist Parti'de ardından da Radikal Sol Parti'de siyaset yapmış ve 1994-1999 yıllarında Avrupa Radikal İttifakı'nın grup başkanı olmuştur.

Yerel Yönetimler

Mart 1983 - Mart 1989: Bordeaux belediye meclisi üyesi
Mart 1989 - Haziran 1995: Talence belediye meclisi üyesi
Mart 1998 - Mart 2004 : Île-de-France bölgesel konseyi üyesi
Meclis

2 Temmuz 1981 - 24 Temmuz 1981: Gironde 3. seçim çevresi milletvekili
2 Nisan 1986 - 14 Mayıs 1988: Gironde milletvekili
23 Haziran 1988 - 16 Mayıs 1989: Gironde 3. seçim çevresi milletvekili
Hükûmet

22 Mayıs 1981 - 22 Haziran 1981: Başbakan nezdinde, Kamu Hizmeti ve İdari Reformlardan sorumlu Devlet Sekreteri
23 Haziran 1981 - 22 Mart 1983: Tüketim Bakanı
24 Mart 1983 - 7 Aralık 1984: Maliye, Ekonomi ve Bütçe Bakanı nezdinde, Tüketimden sorumlu Devlet Sekreteri
7 Aralık 1984 - 20 Mart 1986: Dış İlişkiler Bakanı nezdinde, Avrupa İşlerinden sorumlu Devlet Sekreteri
Avrupa Parlamentosu

19 Temmuz 1994 - 19 Temmuz 2004: Avrupa Parlamentosu milletvekili
19 Temmuz 1994 - 19 Temmuz 1999: Avrupa Radikal İttifakı grup başkanı
4 Nisan 2001 - 19 Temmuz 2004: Avrupa Parlamentosu başkan yardımcısı

Didier Reynders (d. 6 Ağustos 1958, Liège) Belçikalı siyasetçi.
Liège Üniversitesi'nde hukuk eğitimi almıştır. Yerel yönetimlerde görev almış, 1992 yılında milletvekili seçilmiş, 1995 yılında Liberal Reformcu Parti'nin (PRL) grup başkanı olmuştur. Siyasi kariyerine paralel olarak iş dünyasında da yer almıştır. 1999 seçimlerinin ardından Maliye Bakanı olmuştur. 2004 yılında Başbakan yardımcılığı görevini de üstlenmiş ve aynı yıl Reformcu Hareket (MR) genel başkanı olmuştur ki PRL bu hareketin bileşenlerindendir. 2011 yılına kadar MR'in başkanlığını üstlenmiştir. 2011-2019 yıllarında Dışişleri Bakanı ve Başbakan yardımcısı olarak görev yaptı.

Avrupa Komisyonu

1 Aralık 2019 - ... : Adaletten sorumlu Avrupa Komiseri
Hükûmet

12 Temmuz 1999 - 18 Temmuz 2004: Maliye Bakanı
18 Temmuz 2004 - 6 Aralık 2011: Başbakan yardımcısı, Maliye ve İdari Reformlar Bakanı
6 Aralık 2011 - 30 Kasım 2019: Başbakan yardımcısı, Dışişleri, Dış Ticaret ve Avrupa İşleri Bakanı
9 Aralık 2018 - 30 Kasım 2019: Savunma Bakanı
Meclis

22 Aralık 1992 - 4 Aralık 2019: Milletvekili
1995 - 1999: Meclis PRL FDF grup başkanı
Yerel Yönetimler

1988 - 2012: Liège belediye meclis üyesi
Parti Yönetimi

11 Ekim 2004 - 14 Şubat 2011: Reformcu Hareket Genel Başkanı

Didier Reynders'in biyografisi

Theodora "Dora" Bakoyannis (Yunanca: Θεοδώρα "Ντόρα" Μπακογιάννη; d. 6 Mayıs 1954, Theodora Mitsotakis) Yunanistan'ın ilk kadın Dışişleri Bakanı, eski milletvekili ve Atina Belediye Başkanı. Forbes dergisi tarafından 2006 yılında en güçlü 100 kadın arasında 66. olarak seçildi.
1990 - 1993 yılları arasında başbakanlık yapan muhafazakâr Yeni Demokrasi'nin lideri Konstantin Miçotakis'in 4 çocuğundan en büyüğü olan Dora Bakoyannis, ilkokula Atina Alman Okulu'nda başlayıp ve ilköğrenimini Paris'te tamamladı. Atina Üniversitesi'nde siyasal bilgiler ve kamu hukuku, Münih'te politika ve iletişim okudu. İyi derecede İngilizce, Almanca ve Fransızca biliyor.
Yunanistan'da Albaylar Cuntası'ndan sonra 1968'de Paris'e kaçan Miçotakis ve ailesi, Atina'ya ancak askerlerin yönetimden çekildiği 1974'te gelebilmişti. Aynı yıl Dora, darbe yönetimine karşı bir Alman radyosundan yayın yapan gazeteci ve politikacı Pavlos Bakoyannis ile evlendi, Aleksi ve Kostas adlı iki çocukları oldu. Dora Bakoyannis bir süre Maliye Bakanlığında çalıştıktan sonra Dışişleri Bakanlığı'nda görev aldı. 1984'te babası Yeni Demokrasi Partisi'nin başkanlığına seçilince o da parti yönetimine girdi. 1989 yılında kocası milletvekiliyken Marksist 17 Kasım Örgütü tarafından düzenlenen bir suikast ile öldürüldü. Ertesi yıl babası başbakan seçildi ve Bakoyannis ilk önce devlet bakanlığı, ardından kültür bakanlığı görevlerine getirildi. Daha sonra yapılan seçimlerde dört kere daha milletvekili seçildi. 1993 seçimlerinde Yeni Demokrasi (YDP)'nin seçimleri kaybetmesi üzerine babası istifa ettiyse de, o parti merkez komitesindeki yerini korumayı başardı. 2000 yılında YDP'nin yeni lideri Kostas Karamanlis, Bakoyannis'i Gölge Bakan olarak Dışişleri ve Savunma Bakanlarını izlemekle görevlendirdi. Bu arada Bakoyannis ikinci evliliğini iş insanı Isidoros Kouvelos ile yaptı. Yunan medeni kanununa göre üç soyadından birini seçmesi gerektiğinde, o ilk eşinin soyadını tercih etti.
2002'nin yaz aylarında Kostas Karamanlis, PASOK'a karşı yerel seçimlerde aday gösterecek güçlü birini ararken Atina Belediye Başkanlığı için Bakoyannis'i seçti ve Bakoyannis ilk turda seçimleri kazandı. 14 Şubat 2006'da ise Başbakan Karamanlis tarafından Yunanistan Dışişleri Bakanlığına atandı, 2009 yılında bu görevi Yorgo Papandreu'ya devretmiştir.
2012 yılında tekrar YDP'den milletvekili seçilmiştir. AKPM'de Avrupa Halk Partisi Grubu üyesi olarak bulunmaktadır ve 2013 yılı itibarıyla de Avrupa Halk Partisi Grup Başkanvekili olup; ayrıca Demokrasi ve Siyasi İşler Komisyonu Başkanı ve AKPM Başkanvekili ve de OECD ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ile İlişkiler Alt Komisyonu Başkanı olarak görev yapmıştır. Hâlen AKPM Yunan Grubu Başkanıdır.

Le Monde, ("Dünya") liberal-sol bir Fransız günlük gazetedir.
1944 yılında Hubert Beuve-Méry tarafından kurulan gazete, Le Figaro ile birlikte Fransa'nın en önemli gazetelerinden birisi olmuştur. 2002 yılında ortalama günlük 400.000 adet basılmıştır.
Le Monde'nin yüzde 53'ü kurucularına ve çalışanlarına aittir. Yüzde 47'si ise Danone, die Bank BNP Paribas ve milyarder François Pinault'a aittir. 2004 yılı gazete için en kötü yıl olmuştur.
Le Monde gazetesi, dolaylı olarak Le Monde diplomatique adlı, sol görüşlü gazete ile ilişkilidir. Bu gazete de Almanca tercümesi ile ayda bir Die tageszeitung ve Die Wochenzeitung ile (Türkçe tercümesiyle de Taraf gazetesiyle) birlikte verilir.
20 Aralık 2004'ten beri Le Monde'nin yeni adresi Auguste Blanqui bulvarı 13.Arrondissement (Paris)'tir.

Hubert Beuve-Méry (1944-1969)
Jacques Fauvet (1969-1982)
André Laurens (1982-1985)
André Fontaine (1985-1991)
Jacques Lesourne (1991-1994)
Jean-Marie Colombani (1994'ten beri)

Le Figaro
Libération

Le Monde (fransızca)18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marcelino Oreja (d. 13 Şubat 1935, Madrid) İspanyol siyasetçi ve diplomattır.

Madrid Merkez Üniversitesi'nde hukuk doktorasını tamamlamıştır. Dışişleri sınavını kazanmış ve büyükelçilik müşaviri olmuştur. 1974 yılında Turizm ve Enformasyon Bakanı tarafından, turizm ve enformasyon müsteşar yardımcısı olarak atanmış; ancak bakan değişince bu görevden ayrılmıştır. 1975 yılında Dışişleri Bakanı tarafından dışişleri müsteşar yardımcısı olarak atanmış ve bir ay sonra birinci sınıf orta elçiliğe yükseltilmiştir.

Hristiyan Demokrat çizgiye yakın olan Marcelino Oreja, 41 yaşındayken, İspanya Kralı 1. Juan Carlos ve başbakan Adolfo Suárez tarafından Dışişleri Bakanı olarak atanmıştır. 1977 yılında kral tarafından senatör olarak atanmış ve Demokratik Merkez Birliği'ne (UCD) katılmıştır. 1979 yılında milletvekili seçilmiştir. 1980 yılında hükûmette yapılan büyük revizyon ile bakanlığı son bulmuştur.
10 gün sonra ise büyükelçi rütbesine yükseltilmiştir.

Bakanlıktan ayrılmasından bir ay sonra Bask Bölgesi Hükûmet temsilcisi olarak atanmış ve otonom bir bölgeye atanan ilk temsilci olmuştur. Ancak 1982 milletvekili seçimlerinde aday olunca bu görevinden ayrılmıştır.

Sosyalist Hükûmet'in başbakanı Felipe González tarafından Avrupa Konseyi genel sekreterliği için aday gösterilmiş ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi İspanyol delegasyonu tarafından adaylığı konusunda uzlaşmaya varılmış ve AKPM'de yapılan oylamada 162 oy verenden 85'inin oyunu alarak ilk turdan seçilmiştir.

1989 yılında Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilmiş aynı yıl Avrupa Halk Partisi grup başkanvekili ve parlamento kurumsal komisyon başkanı seçilmiştir.

1993 genel seçimlerinde milletvekili seçilmiş ve Avrupa Parlamentosu milletvekilliğinden istifa etmiştir. 1994 yılında Jacques Delors'un başkanlığındaki Avrupa Komisyonu'nda komiser olarak görev yapmış ve bu görevini Jacques Santer döneminde de sürdürmüştür.

1999'da siyasetten çekilmiş ve özel sektörde görev almıştır. 2010 yılında İspanya kralı tarafından markiz unvanı verilmiştir.

Senato

15 Haziran 1977 - 12 Mart 1979: Senatör
Meclis

13 Mart 1979 - 6 Kasım 1980: Guipúzcoa Milletvekili
10 Kasım 1982 - 5 Eylül 1984 : Álava Milletvekili
23 Haziran 1993 - 27 Nisan 1994 : Álava Milletvekili
14 Ekim 1993 - 27 Nisan 1994: Avrupa Topluluğu Karma Komisyonu Başkanı
Hükûmet

8 Temmuz 1976 - 9 Eylül 1980: Dışişleri Bakanı
Hükûmet Temsilciliği

11 Ekim 1980 - 31 Temmuz 1982: Bask Bölgesi Hükûmet Temsilcisi
Avrupa Konseyi

1 Ekim 1984 - 1 Haziran 1989: Avrupa Konseyi Genel Sekreteri
Avrupa Parlamentosu

25 Temmuz 1989 - 28 Haziran 1993: Avrupa Parlamentosu Milletvekili
25 Temmuz 1989 - 18 Kasım 1990: Avrupa Halk Partisi Grup Başkanvekili
26 Temmuz 1989 - 28 Haziran 1993: Kurumsal Komisyon Başkanı
Avrupa Komisyonu

22 Nisan 1994 - 23 Ocak 1995: Enerji ve Ulaştırmadan sorumlu Avrupa Komiseri
23 Ocak 1995 - 15 Eylül 1999: Görsel-İşitsel Politikalar, Kültür ve Avrupa Parlamentosu ile İlişkilerden sorumlu Avrupa Komiseri

Marija Pejčinović Burić (d. 9 Nisan 1963) merkez sağ Hırvat Demokrat Birliği partisinden Hırvat politikacı. 19 Haziran 2017 - 19 Temmuz 2019 tarihleri arasında Hırvatistan'ın 14. Dışişleri ve Avrupa İşleri Bakanı ve Hırvatistan Başbakan yardımcısı (Martina Dalić, Damir Krstičević ve Predrag Štromar ile birlikte) olarak çalıştı. Kolinda Grabar-Kitarović ve Vesna Pusić'in ardından dışişleri bakanlığı görevini sürdüren üçüncü kadındır. Pejčinović Burić Altıncı Meclisi sırasında daha önce Parlamento Üyesi olarak görev yapmıştı (2008-2011). Burić, 6. seçim bölgesini temsil etmektedir.
26 Haziran 2019'da, Belçika Dışişleri Bakanı Didier Reynders'ı 105'e karşı aldığı 159 oyla yenerek Avrupa Konseyi'nin 14. Genel Sekreteri seçildi. Pejčinović Burić'in görev süresi 18 Eylül 2019'da başladı ve 18 Eylül 2024 ɡörevi sona erdi.

Pejčinović Burić 1985 yılında Zagreb Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezun oldu.
Mezun olduktan sonra Pejčinović Burić 1988-1991 yılları arasında Zagreb'de Končar Inženjering'de ticaret uzmanı olarak çalıştı. 1991 yılında Zagreb Avrupa Evi Genel Sekreteri ve Hırvatistan Avrupa Hareketi Genel Sekreter Yardımcısı olarak atandı. 1994 yılında Avrupa Koleji'nden (kampus Natolin) Avrupa Çalışmaları Yüksek Lisansı aldı ve daha sonra Končar Inženjering'deki işine geri döndü. 1997 yılında Zagreb merkezli ilaç şirketi Pliva'ya kurumsal iletişim direktörü olarak atandı.

Saar Protektorası, II. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra Nazi Almanyası'ndan koparılmış olan kısa süreli bir protektoradır. Dördüncü Fransız Cumhuriyeti tarafından yönetilmiştir. Batı Almanya'ya 1957'de katılmasından sonra, en küçük Alman eyaleti olmuştur (şehir devleti olarak sayılan Bremen, Berlin ve Hamburg dışında). Adı Saar Nehri'nden gelmektedir.
Saar Nehri ve bağlı kollarına dağılmış bölge mineral bakımından zengin, etnik olarak Almanların yaşadığı, ekonomik olarak önemli ve endüstrileşmiş bir gölgedir. Ruhr bölgesi ve Yukarı Silezya kömür bölgesinden sonra 1900'lerde Almanya'nın üçüncü en önemli kömür, demir ve çelik endüstrisine sahip olup, Sanayi Devrimi'nden sonra Almanya'daki önemli taşımacılık merkezlerinden birisidir. 1920-1935 yılları arasında, I. Dünya Savaşı'nın sonuçlarından birisi olarak Milletler Cemiyeti mandası altına giren bölge, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru stratejik önem taşıdığı için Müttefikler tarafından bombalanmıştır.
Günümüzde bu bölge coğrafi olarak Saarland eyaletindedir (1 Ocak 1957 yılında Batı Almanya ile birleştirilmiştir.). 1951 yılına kadar, Müttefikler tarafından bölgede sanayisizleştirme politikası uygulanmış, 1947'de Fransız himayesine verilmiştir. Soğuk Savaş sürecinde daha güçlü bir Batı Almanya için tekrar endüstrileştirme sürecine başlanmış ve 1957 yılında Fransızlar bölgenin yönetimini Batı Almanya'ya devretmişlerdir.

Bu bölge Napolyon Savaşları döneminde Fransa tarafından işgal edilmiş, 1798 ile 1814 yılları arasında Birinci Fransız İmparatorluğu'na Sarre ili (Département) olarak bağlanmıştır.

Versay Barış Antlaşması uyarınca, Saar bölgesi İngiliz ve Fransız ortak işgaline uğramıştır. 1920 yılında İngiliz ve Fransızlar bu bölgede Milletler Cemiyeti manda yönetimini hayata geçirmişler, bu bölgeyi daha önce bağlı bulunduğu Prusya Ren Bölgesi'nden çıkarmışlardır. Bu manda yönetimi Milletler Cemiyeti tarafından 15 sene için tasdik edilmiştir. Bu dönemde Saar'ın kömür endüstrisi, bu bölgede dominant olması sebebiyle ulusallaştırılmış ve Fransızlar tarafından yönetilmeye başlanmıştır. 15 yılın sonunda, 13 Ocak 1935 yılında bölgede plebisit yapılmış, %0.4 Fransız birliği ve %8.9 manda yönetiminin devam etmesi oylarına karşın %90.7 ile Almanya’yla birlik oyu çıkmış, Saar Almanya’ya katılmıştır.

II. Dünya Savaşı’nın ermesinden iki ay sonra, Temmuz 1945’te Müttefik devletler Saar’ı ortak işgal etmiş, 10 Temmuz 1945’te ABD askerleri Saar’ı terk etmiş ve Fransızlar bölgesel yönetim kurmuşlardır. 16 Şubat 1946’da Fransızlar bu bölgeyi Müttefik Devletler ortak yönetiminden kopartarak ayrı bir protektora kurmuşlardır.
Fransızlar bu bölgede, Sovyetlerin Oder-Neiße Hattı’nın doğusunda yaptığından tamamen farklı olarak, etnik temizliği tercih etmemişlerdir. Üstelik Naziler yüzünden göç edenler ve savaş yüzünden göç etmek zorunda kalanların (örneğin bombalamalardan kaçmak için) Fransız yönetimindeki bölgelere geri dönmeleri sağlanmıştır. Fransızlar bu yolla Saar halkını gelecekte muhtemel olan Fransız ilhakına hazırlamak ve ısındırmak istemiştir.
Bu dönemde Reichsmark tedavülden kaldırılmış, yerine Saar Mark’ı para birimi olarak getirilmiştir ve Saar Mark’ının değeri Fransız Frank’ına göre ayarlanmış, bu nedenle Saar bölgesinde Fransız Frank’ı da kullanılmıştır. Bu yolla Fransız yönetimi Saar’la ekonomik birliğe gitmeyi amaçlamıştır.

1954 Paris Konferansı’nda Fransa bağımsız "Saarland" kurmayı amaçlamış ancak 1955 yılında yapılan referandumda bu fikir %67.7 ile reddedilmiştir. Bu oylamanın sonucu o dönemde Saarlıların Batı Almanya'ya katılma isteklerine bir gösterge olarak sayılmıştır.
1956 Saar Antlaşması'yla Saar Protektora'sının Batı Almanya'ya katılabilme yolu açılmış, 1 Ocak 1957 yılında da ‘Küçük Birleşme’ (Kleine Wiedervereinigung) adı verilen olay gerçekleşmiştir. Her ne kadar coğrafi anlamda birleşme sağlandıysa da, Saar Antlaşması'na göre ekonomik birliktelik ancak 1960'a kadar sağlanabilecek, Saar markı ve Fransız frankının Alman Markı'yla değişim tarihi X Günü (Tag X) adıyla saklı tutulmuştur. Her ne kadar Saar bölgesi 1957 yılında Saarland olarak Batı Almanya'ya katılmış olsa da, 6 Temmuz 1959 tarihine kadar Fransız frangı para birimi olarak kalmaya devam etmiştir.

San Marino veya resmî adıyla San Marino Cumhuriyeti (İtalyanca: Repubblica di San Marino), Güney Avrupa'da, tamamen İtalya ile çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Apenin Dağları'nın kuzeydoğu yamaçlarında yer alan ülke, İtalya içindeki iki mikro devletten daha büyük olanıdır; diğeri Vatikan'dır. San Marino, 61km²'den (23,5 mil2) biraz fazla bir yüzölçümü ve 2025 yılı itibarıyla 34.042 nüfusuyla dünyanın en küçük beşinci ülkesidir. Başkenti San Marino Şehri, Monte Titano'nun tepesinde yer alırken, en büyük yerleşim yeri Serravalle belediyesinde bulunan Dogana'dır.
San Marino, MS 301 yılında kurulduğunu ve en eski egemen devlet ve en eski anayasal cumhuriyet olduğunu iddia etmektedir. Adını, Roma'nın Rab adasından (günümüz Hırvatistan'ında) bir taş ustası olan ve mitolojik anlatılarda Monte Titano'da bir manastır topluluğu kurduğu söylenen Aziz Marinus'tan almıştır. Ülkenin nadir bir anayasal yapısı vardır: Demokratik olarak seçilmiş bir yasama organı olan Büyük ve Genel Konsey, her altı ayda bir iki devlet başkanı, Kaptan Naipleri seçer. Bunlar, karşıt siyasi partilerden seçilir ve eşit yetkilerle eş zamanlı olarak görev yaparlar ve Büyük ve Genel Konsey de dahil olmak üzere çeşitli devlet kurumlarına başkanlık ederler. Sadece İsviçre Federal Konseyi de bu yapıyı izler, ancak yedi devlet başkanı ve farklı sorumluluk ve işlevleri vardır.
San Marino, Avrupa Konseyi üyesidir ve resmi para birimi olarak euro kullanır, ancak Avrupa Birliği'nin bir parçası değildir. Resmi dil İtalyancadır, ancak geleneksel bölgesel lehçe, Romagnol'un bir lehçesi olan Sammarinese'dir. Ekonomisi finans, sanayi, hizmetler, perakende ve turizme dayanmaktadır ve kişi başına düşen GSYİH (PPP) açısından dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer almaktadır. San Marino aynı zamanda ölüm cezasını kaldıran (1865'te) mevcut ilk eyaletti ve 2025 yılında İnsan Gelişme Endeksi'nde 29. sırada yer aldı.

Dünyanın en eski ülkelerinden biri olan ve en eski cumhuriyeti olan San Marino, 3 Eylül 301 tarihinde Roma İmparatoru Diocletianus'un Hristiyanlara karşı uyguladığı işkenceden kaçan Hristiyan bir taş ustası Dalmaçyalı Marinus ve çevresine toplananlar tarafından kurulmuştur.

Ülke tarihi boyunca genel olarak barış içinde yaşadı. Kent IX. yüzyılda özerklik kazandı, ardından San Marino XIII. yüzyılda Cumhuriyet oldu. 1503 yılında bir süre Cesare Borgia tarafından işgal edildi. 1739 yılında Papa XII. Clemens'in emriyle bir süre Papalık ordusu tarafından işgal edildi. 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi, San Marino'yu bir devlet olarak tanımaya devam etti. San Marino Giuseppe Garibaldi'nin çabalarıyla gerçekleşen İtalya'nın Birleşmesine katılmadı.

I. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri arasında yer alan ülke, İttifak Devletleri'ne savaş ilan etti. Savaş bitiminde Türkiye'de Cumhuriyet kurulduğu zaman tüm ülkeler ile anlaşma yapmış olmasına rağmen San Marino ile anlaşma yapmamıştır.
San Marino, 1923'ten 1943'e kadar San Marino Faşist Partisi (PSK) egemenliği altında idi. Yanlışlıkla 17 Eylül 1940 tarihinde İngiltere'ye savaş ilan edilmesine rağmen, II. Dünya Savaşı sırasında San Marino tarafsız kaldı. İtalya'da Benito Mussolini'nin düşmesinden sonra, başa gelen yeni hükûmet çatışmada tarafsızlığını ilan etti. Ülke İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından 26 Haziran 1944 tarihinde bombalandı. En az 35 kişi operasyonda öldürüldü. Müttefik kuvvetler Gotik Hattına gittiğinde, San Marino'lu binlerce sivil mülteciyi kabul etti. Eylül 1944'te, San Marino Alman kuvvetleri tarafından işgal edildi. Sonra Müttefik güçler tarafından saldırıya uğradı. Müttefik birlikler kısa bir süre sonra ülkeden çekildi. San Marino II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1945-1957 yılları arasında Komünist Parti ile Sosyalist Parti tarafından kurulan bir koalisyon hükûmeti tarafından yönetildi. Böylece, Batı Avrupa'da Komünistler tarafından yönetilen ilk ülke olma niteliğini kazandı.

San Marino, tamamı İtalya toprakları içerisindeki Emilia-Romagna ve Marche bölgeleri arasında yer alan bir ülkedir. Adriyatik Denizi kıyısından 20 kilometre batıda bulunan
ülkenin tek komşusu dört yanını çevreleyen İtalya Cumhuriyeti'dir. Başkenti Monte Titano üzerindeki San Marino şehridir. Avrupa'da Vatikan ve Monako'dan sonra en küçük ülkedir.

San Marino'nun yüzölçümü 61.2 km²'dir. Fakat San Marino'nunun ülkesi dışında toprakları vardır. 1.si: İtalya'nın San Marino'ya 90 km uzaklıkta Imola'da bulunan San Marino Grand Prix'i hem San Marino Hükûmeti'ne, hem de İtalya Hükümeti'ne bağlıdır. Bu Grand Prix 3,1 mil² büyüklüğündedir. 2.si: İtalya'nın Rimini kentinde bulunan ve San Marino'ya 16 km uzaklıkta olan Federico Fellini Uluslararası Havalimanı da hem San Marino Hükûmeti'ne, hem de İtalya Hükümeti'ne bağlıdır. Bu Havalimanın büyüklüğü de 1,85 mil² 'dir.
San Marino toprakları dışındaki 4.95 mil karelik bu iki bölge de hesaba katıldığında, toplam yüzölçümü 43.05 mil kare olarak elde edilir.

Ülkede İtalya Yarımadasının kuzey yarısında egemen olan ılıman dönencealtı iklim etkilidir. San Marino'nun iklim ve hava durumu bilgileri hakkında bilgi toplayıp yaymak üzere bir kurumları vardır.

San Marino Avrupa Birliği'ne üye olmamasına rağmen para birimi olarak Euro'yu kullanır. Euro'dan önce İtalyan lireti ve San Marino lirası'nı kullanan ülke Avro'nun Avrupa Birliği'nin resmi para birimi olması ve bu nedenle İtalyan lireti'nin tedavülden kalkmasıyla İtalya ile birlikte Avro'ya geçmiştir.
Ülke, Gayri safi yurt içi hasılasındaki en önemli pay %50 ile turizmdir. 1997 yılında 3.3 milyon kişi ülkeyi ziyaret etmiştir. San Marino'yu her yıl 3 milyon'dan fazla insan ziyaret etmektedir. Geri kalan %50'lik bölümü ise bankacılık, elektronik ve seramikçilik gibi ekonomik etkinliklere aittir. San Marino nüfusunun önemli bir kısmı tarımla uğraşmaktadır. Ülke tarım sektöründe en çok peynir ve şarap üretir.
San Marino'nun bastırdığı pullar filatelistler ve pul koleksiyoncuları tarafından rağbet görür. Ülke Küçük Avrupa Posta Birliği'ne üyedir.

Yaklaşık 33.000 kişilik ülke nüfusunun 2.000-2.500 kadarı yabancıdır ve yabancıların büyük kısmını İtalyanlar oluşturur. Yaklaşık 40.000 kadar San Marinolu da yurt dışında özellikle de İtalya'da yaşar. San Marino'da konuşulan dil İtalyancanın Emilia-Romagna lehçesidir. Halkın çoğu Roma Katolik Kilisesi'ne bağlıdır.

Her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği San Marino, bir ovanın ortasında yükselen büyük bir kayanın üzerine kurulmuştur.
Orta Çağ Burçları, San Francesco Kilisesi, Aziz Marino'nun kutsal eşyalarının sergilendiği bazilika ve hükûmet konağı San Marino'nun görülmeye değer tarihi birer dekorunu oluştururlar.

San Marino çok partili temsili demokrasi ile yönetilen bir demokratik cumhuriyettir. Yürütmeyle ilgili güç, hükûmet tarafından uygulanır. Yasamaya ilişkin güç, hem hükûmet ve görkemli ve genel konseyde kullanılır.
Adliye, yönetici ve yasama organından bağımsızdır. Ülke Avrupa'nın en eski anayasası olan 1600 tarihli bir anayasa'ya sahiptir. Yürütme görevini iki yüzbaşı üstlenmiştir. Bu yüzbaşı'lar her 6 ayda bir yapılan seçimlerle yenilenmektedir. Yüzbaşı seçimleri Büyük Konsey'de gerçekleşir. Büyük Konsey'in 60 üyesi 5 yıl için serbest seçimlerle işbaşına gelmektedir. Dünyada yürütme erkinin bu sıklıkla değiştirildiği bir başka ülke yoktur.
San Marino 9 idari bölgeye ayrılmıştır. Her bölgenin kendi yerel konseyi vardır. Birçok akademisyene göre San Marino gerçek Demokrasi'nin uygulandığı tek ülkedir.

Monte Titano üzerinde bulunan San Marino'nun Üç Kalesi ülkenin simgelerinden olup hem ülke bayrağı hem de armasında bulunur. Bu kalelerde üretilen çikolata ve kek oldukça ünlüdür.

Ülkenin tek millî takımı olan spor alanı futboldur. Ülkedeki futbol kulüpleri San Marino Futbol Federasyonu çatısı altında birleşir. Yaklaşık on beş takım San Marino Şampiyonası'nda birincilik için yarışır. San Marino Calcio adında bir kulüp de İtalya Futbol Federasyonuna bağlı olarak Serie C2 liginde oynamaktadır.
San Marino millî futbol takımı ilk gayriresmî maçını 1986 yılında Kanada Olimpiyat Takımı ile yapmış ve 1-0 yenilmiştir. İlk resmi maçını 14 Kasım 1990 tarihinde Avrupa Futbol Şampiyonası için İsviçre ile yapan San Marino bu maçta 4-0 yenilmiştir. 
San Marino millî futbol takımı, büyük ölçüde yarı profesyonel oyunculardan oluşması nedeniyle sınırlı başarı elde etmiştir. Takım bugüne kadar hiçbir büyük turnuvaya katılma başarısı gösterememiş ve 25 yılı aşkın tarihinde yalnızca üç galibiyet alabilmiştir. İlk iki galibiyet, Lihtenştayn karşısında alınan 1-0'lık sonuçlardır. Bunlardan ilki 2004 yılında oynanan bir hazırlık maçında, ikincisi ise 2024-25 UEFA Uluslar Ligi grup aşamasında gelmiş ve takımın ilk resmî galibiyeti olmuştur.
San Marino millî takımının üçüncü galibiyeti ise Lihtenştayn deplasmanında elde edilen 3-1'lik sonuç olmuştur. Bu galibiyet, takımın tarihindeki ilk deplasman zaferi olmasının yanı sıra, San Marino'nun 2026-27 UEFA Uluslar Ligi'nde C Ligi'ne yükselmesini sağlamış ve ülke futbol tarihinin en büyük başarısı olarak değerlendirilmiştir.
San Marino millî takımı ayrıca dört kez berabere kalmıştır. Bunlar arasında en dikkat çekici sonuç, 1994 FIFA Dünya Kupası Avrupa Elemeleri kapsamında 1993 yılında Türkiye ile oynanan ve 0-0 sona eren karşılaşmadır. Aynı eleme grubunda Davide Gualtieri, İngiltere karşısında maçın 8,3. saniyesinde gol atmıştır. Bu gol, 2016 yılına kadar uluslararası futbol tarihinin en hızlı golü rekorunu elinde tutmuştur.
Ülkede ikinci önemli spor olan Formula 1, dünyaca ünlü San Marino Grand Prix'i de yapılmaktaydı. Fakat bu yarış San Marino sınırlarında değil, İtalya'nın İmola kentinde yapılmaktaydı. FIA'nın "aynı ülkede bir sezonda iki yarış olmaz" kuralını delmek için San Marino düzenliyor gibi yapılmıştır. 2007 Formula 1 sezonu'nda pist yarışa dahil olmamıştır.

San Marino mutfağı, İtalyan mutfağı ile kuvvetli bir benzerlik taşır. Özellikle arasında bulunduğu Emilia-Romagna ve Marche bölgelerinin mutfağına benzeyen San Marino mutfağının en özgün yemeği San Marino'nun Üç Kulesi'nde üretilen çikolatalı keklerdir. Ayrıca ülkede küçük b

Slovenya (Slovence: Slovenija) ya da resmî adıyla Slovenya Cumhuriyeti (), Orta Avrupa'nın güneyinde yer alan bir ülkedir. Batısında İtalya, güneybatısında Adriyatik Denizi, güney ve doğusunda Hırvatistan, kuzeydoğusunda Macaristan ve kuzeyinde Avusturya bulunur. Slovenya çoğunlukla dağlık ve ormanlıktır, 20.271 kilometre kare alanı kaplar ve yaklaşık 2,1 milyon nüfusa sahiptir. Slovenler ülke nüfusunun %80'inden fazlasını oluşturmaktadır. Güney Slav dillerinden olan Slovence resmi dildir. Slovenya'nın başkenti ve en büyük şehri olan Ljubljana, coğrafi olarak ülkenin merkezine yakın bir konumdadır.
Slovenya tarihsel olarak Slav, Germen ve Roma kültürlerinin kavşak noktası olmuştur. Tarih boyunca sırasıyla Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Karolenj İmparatorluğu, Kutsal Roma İmparatorluğu, Macaristan Krallığı, Venedik Cumhuriyeti, Napolyon'un Birinci Fransız İmparatorluğu'nun İlirya Cumhuriyeti, Avusturya İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi devletlerce yönetilmiştir.
Ekim 1918'de Slovenler, Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti adıyla bağımsız bir devlet kurmuşlardır. Aralık 1918'de Sırbistan Krallığı ile birleşerek Yugoslavya Krallığı'na katıldılar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya, İtalya ve Macaristan, Slovenya'yı işgal edip ilhak etti ve küçük bir alan yeni ilan edilen Nazi kukla devleti Bağımsız Hırvatistan Devleti'ne devredildi. 1945'te yeniden Yugoslavya'nın bir parçası oldu. Savaş sonrası Yugoslavya Doğu Bloku ile müttefikti, ancak Tito-Stalin ayrılığından sonra 1948'de Varşova Paktı'na hiçbir zaman üye olmadı ve 1961'de Bağlantısızlar Hareketi'nin kurucularından biri oldu. Haziran 1991'de Slovenya, Yugoslavya'dan bağımsızlığını ilan etti ve bağımsız bir egemen devlet haline geldi.
Slovenya, İnsani Gelişme Endeksi'nde üst sıralarda yer alan yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir. Gini katsayısı, gelir eşitsizliğini dünyadaki en düşük oranlar arasında derecelendirilir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Euro bölgesi, Schengen Bölgesi, AGİT, OECD, Avrupa Konseyi ve NATO üyesidir.

Slovenya, etimolojik olarak "Slavların ülkesi" manasına gelmektedir. Slav kelimesininin etimoloji belirli değildir. -en eki demonim ekidir. -ia(-ya) ise ülke ismi yapan bir ektir.

Bugünkü Slovenya, tarih öncesi çağlardan beri yerleşim görmektedir. Yaklaşık 250.000 yıl öncesinden insan yerleşimine dair kanıtlar var. 1995 yılında Cerkno yakınlarındaki Divje Babe mağarasında bulunan 43100 ± 700 BP'den kalma bir mağara ayısı kemiği, bir tür flüt ve muhtemelen dünyada keşfedilen en eski müzik aleti olarak kabul edilir. 1920'lerde ve 1930'larda, Potok Mağarası'nda arkeolog Srečko Brodar tarafından Cro-Magnon'a ait, delinmiş kemikler, kemik uçları ve iğne gibi eserler bulundu.
2002 yılında, şu anda UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak korunan Ljubljana Bataklığı'nda, dünyanın en eski ahşap çarkı olan Ljubljana Bataklıkları Ahşap Çarkı ile birlikte 4.500 yıldan daha eski yığın ev kalıntıları keşfedildi. Tahta tekerleklerin Mezopotamya ve Avrupa'da neredeyse aynı anda ortaya çıktığını gösteriyor. Tunç Çağı'ndan Demir Çağı'na geçiş döneminde Urnfield kültürü gelişti. Hallstatt döneminden kalma arkeolojik kalıntılar, özellikle güneydoğu Slovenya'da, aralarında bir dizi situla bulundu.

Bugünkü Slovenya olan bölge, Roma döneminde Venetia et Histria ( Augustus sınıflandırmasında Roma İtalya'nın X bölgesi) ile Pannonia ve Noricum eyaletleri arasında paylaşılmıştı. Romalılar Emona (Ljubljana), Poetovio (Ptuj) ve Celeia'da (Celje) karakollar kurdular; ve Slovenya topraklarından İtalya'dan Pannonia'ya uzanan ticaret ve askeri yollar inşa etti. 5. ve 6. yüzyıllarda bölge, Hunların ve Germen kabilelerinin İtalya'ya akınları sırasında istilalarına maruz kaldı. İç devletin bir bölümü, savunma hattı olarak adlandırılan kuleler ve duvarlarla korunuyordu. I. Theodosius ve Eugenius arasında 394yılında Vipava Vadisi'nde çok önemli bir savaş gerçekleşti.

Slav kabileleri, 568'de Lombardların (son Germen kabilesi) batıya doğru ayrılmasından sonra Alp bölgesine göç ettiler ve Avarların baskısı altında Doğu Alpler'de bir Slav yerleşimi kurdular. 623'ten 624'e veya muhtemelen 626'dan sonra Kral Samo, Alp ve Batı Slavlarını Avarlara ve Cermen halklarına karşı birleştirdi ve Samo Krallığı olarak anılan şeyi kurdu. 658 veya 659'da Samo'nun ölümünün ardından dağılmasından sonra, günümüz Karintiya'sında bulunan Slovenlerin ataları bağımsız Carantania, ve Carniola düklüğünü kurdular., daha sonra Carniola dükalığı. Günümüz Slovenya'sının diğer bölgeleri, Şarlman'ın 803'te Avarlar'a karşı kazandığı zaferden önce yeniden Avarlar tarafından yönetiliyordu.

Modern Slovenlerin, özellikle Karintiyalı Slovenlerin atalarından biri olan Carantanians, Hristiyanlığı kabul eden ilk Slav halkıydı. Çoğunlukla İrlandalı misyonerler tarafından Hristiyanlaştırıldılar, aralarında "Carantanians'ın Havarisi" olarak bilinen Modestus da vardı. Bu süreç, Bavyeralıların Hristiyanlaşmasıyla birlikte, daha sonra, Aquileia Patrikhanesi'nin benzer çabaları yerine Salzburg Kilisesi'nin Hristiyanlaşma sürecindeki rolünü gereğinden fazla vurguladığı düşünülen Conversio Bagoariorum et Carantanorum olarak bilinen muhtırada anlatılmıştır.
8. yüzyılın ortalarında Carantania, Hristiyanlığı yaymaya başlayan Bavyeralıların yönetimi altında bir vasal düklük haline geldi. Otuz yıl sonra, Carantanians, Bavyeralılarla birlikte Karolenj İmparatorluğu'na dahil edildi. Aynı dönemde Carniola da Frankların egemenliğine girdi ve Aquileia'dan Hristiyanlaştırıldı. 9. yüzyılın başında Liudewit'in Frank karşıtı isyanının ardından, Franklar Carantanian prenslerini ortadan kaldırarak onların yerine kendi sınır düklerini getirdiler. Sonuç olarak, Frenk feodal sistemi Sloven topraklarına ulaştı.
İmparator I. Otto'nun 955'te Macarlara karşı kazandığı zaferden sonra, Sloven toprakları Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir dizi sınır bölgesine bölündü. En önemlisi olan Carantania, 976'da Karintiya Dükalığı'na yükseltildi.
11. yüzyılda, şu anda Aşağı Avusturya olan bölgenin Almanlaşması, Slovenlerin yaşadığı bölgeyi diğer batı Slavlarından etkili bir şekilde izole ederek, Carantania ve Carniola Slavlarının bağımsız bir Carantanian/Carniolans/Sloven etnik grubuna dönüşmesini hızlandırdı. Orta Çağ'ın sonlarında, tarihi Carniola, Styria, Carinthia, Gorizia, Trieste ve Istria eyaletleri sınır bölgelerinden gelişti ve Orta Çağ Kutsal Roma İmparatorluğu'na dahil edildi. Bu tarihi toprakların sağlamlaştırılması ve oluşumu, 11. ve 14. yüzyıllar arasında uzun bir dönemde gerçekleşti ve Spanheim Dükleri, Gorizia Kontları, Celje Kontları gibi bir dizi önemli feodal aile tarafından yönetildi. Buna paralel bir süreçte, yoğun bir Almanlaştırma, Slovence konuşulan alanların kapsamını önemli ölçüde azalttı. 15. yüzyılda, Sloven etnik bölgesi bugünkü boyutuna indirildi.
1335'te Henry of Gorizia, Carinthia Dükü, Landgrave of Carniola ve Count of Tirol erkek bir varis olmadan öldü, kızı Margaret Tirol İlçesini elinde tutmayı başardı, Wittelsbach imparatoru IV. Louis Karintiya ve Karniyol yürüyüşünü Habsburg'a geçti. Annesi Carinthia'lı Elisabeth merhum dük Gorizia'lı Henry'nin kız kardeşi olan Avusturya Dükü II. Albert. Bu nedenle, günümüz Slovenya topraklarının çoğu, Habsburg monarşisinin kalıtsal bir ülkesi haline geldi. Habsburg monarşisinin diğer bileşenlerinde olduğu gibi, Karintiya ve Karniola, uzun süre kendi anayasal yapısıyla yarı özerk bir devlet olarak kaldı. 1436'da eyalet prensleri unvanını alan bu bölgeden feodal bir aile olan Celje kontları, bir süre Habsburg'ların güçlü rakipleriydi. Avrupa siyasi düzeyinde önemli olan bu büyük hanedan, Sloven topraklarında yer aldı ancak 1456'da yok oldu. Daha sonra, çok sayıda büyük mülkü, 20. yüzyılın başına kadar bölgenin kontrolünü elinde tutan Habsburgların mülkü oldu. Patria del Friuli, 1420'de Venedik'in işgaline kadar bugünkü batı Slovenya'yı yönetti.
Orta Çağ'ın sonunda, Slovenya Toprakları, Türk akınları nedeniyle ciddi bir ekonomik ve demografik gerileme yaşadı. 1515'te, bir köylü isyanı neredeyse tüm Sloven topraklarına yayıldı. 1572 ve 1573'te Hırvat-Sloven köylü isyanı, daha geniş bir bölgeyi kasıp kavurdu. Genellikle kanlı yenilgilerle sonuçlanan bu tür ayaklanmalar 17. yüzyıl boyunca devam etti.

1797'de Venedik Cumhuriyeti'nin dağılmasından sonra Venedik Slovenyası, Avusturya İmparatorluğu'na geçti. Sloven Toprakları, Napolyon, Avusturya İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan tarafından kurulan Fransız yönetimindeki İlirya eyaletlerinin bir parçasıydı. Slovenler Karniola'nın çoğunda, Karintiya ve Steiermark düklüklerinin güney kesiminde, Avusturya Littoralinin kuzey ve doğu bölgelerinde ve ayrıca Macaristan Krallığı'ndaki Prekmurje'de yaşıyordu. Sanayileşmeye, şehirleri ve pazarları birbirine bağlayan demiryollarının inşası eşlik etti, ancak kentleşme sınırlıydı.
Sınırlı fırsatlar nedeniyle, 1880 ile 1910 arasında yoğun bir göç yaşandı ve yaklaşık 300.000 Sloven (yani 6'da 1'i) diğer ülkelere, çoğunlukla ABD'ye ve aynı zamanda Güney Amerika'ya (ana kısım Arjantin'e) göç etti. Almanya, Mısır ve Avusturya-Macaristan'daki büyük şehirlere, özellikle Viyana ve Graz'a. Amerika Birleşik Devletleri'nde Sloven göçmenlerin en yoğun olduğu bölge Cleveland, Ohio'dur. Amerika Birleşik Devletleri'nde birçok Sloven'in yerleştiği diğer yerler, önemli sanayi ve madencilik faaliyetlerinin olduğu bölgelerdi: Pittsburgh, Şikago, Pueblo, Butte, kuzey Minnesota ve Salt Lake Vadisi. Erkekler, Slovenya'dan getirdikleri bazı beceriler nedeniyle madencilik endüstrisinde işçi olarak önemliydi. Bu göçe rağmen, Slovenya'nın nüfusu önemli ölçüde arttı. Okuryazarlık %80-90 ile istisnai derecede yüksekti.
19. yüzyılda, Romantik milliyetçi kültürel ve siyasi özerklik arayışının eşlik ettiği Slovenya'da bir kültür canlanması da görüldü. İlk olarak 1848 devrimleri sırasında geliştirilen Birleşik Slovenya fikri, çoğu Sloven partisinin ve Avusturya-Macaristan'daki siyasi hareketlerin ortak platformu haline geldi. Aynı dönemde, tüm Güney Slav halklarının birliğini vurgulayan 

Sırbistan-Karadağ (Sırpça: Србија и Црна Гора ya da Sırp Latin alfabesiyle Srbija i Crna Gora) Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin bir arada kalan son parçaları olan Sırbistan ve Karadağ devletleri arasında kurulan devlet birliği. 1992 yılından Yugoslavya Federal Cumhuriyeti adı altında kuruluşlarını ilan ettiler. Yeni devletin bu adı alması, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin yasal mirasçısı olduğu sonucunu çıkarıyordu. Bu duruma Yugoslavya SFC'den kopan diğer devletlerin karşı çıkmaları üzerine Birleşmiş Milletler bu yeni devletin üyeliğini reddetti. 2003 yılında Sırbistan-Karadağ adı altında yeni bir devletin kuruluşu ilan edildi.
Bu birlik içindeki iki ulusal oluşumu teşkil eden Sırbistan (başkenti Belgrad) ve Karadağ (başkenti Podgorica) pek çok alanda kendi politikalarını belirleme serbestliğine sahiptiler. Sırbistan-Karadağ'ın ayrıca iki otonom bölgesi bulunmaktadır. Bunlar Voyvodina (başkenti Novi Sad) ve Kosova ve Metohiya Özerk Bölgesi'dır (başkenti Priştine). Nüfusun çoğunluğunun Arnavut olduğu Kosova ve Metohiya'daki etnik çatışmalar nedeniyle bu bölgeye NATO birlikleri konuşlandırılmış bulunduğundan, Kosova ve Metohiya, Sırbistan-Karadağ yönetiminin fiilen dışındaydı.
21 Mayıs 2006'da Karadağ'da yapılan bağımsızlık referandumunda Karadağ halkının %55,5'lik kısmı bağımsızlık istedi. Sonuçta da Sırbistan-Karadağ, Sırbistan ve Karadağ olarak resmen ikiye bölündü. 3 Haziran 2006 günü Karadağ resmen Sırbistan-Karadağ'dan ayrılıp bağımsız bir devlet olmuştur. Sırbistan hükûmeti ise, Sırbistan-Karadağ'ın hukukî ve siyasi halefi olduğunu ilan etmiştir. Örnek olarak Sırbistan-Karadağ'ın üyesi olduğu uluslararası teşkilatlardaki üyelik statüsünü Sırbistan devam ettirirken Karadağ yeni bir devlet olarak üye olmaya başlamıştır. Öte yandan bu çerçevede Sırbistan-Karadağ'ın tüm siyasi ve hukukî sorumluluklarını da Sırbistan devam ettirir olmuştur.

Dil olarak Sırpça konuşulmaktaydı. Din olarak ise çoğunlukla Ortodoks Hristiyanlık, sonraysa Müslümanlık ve Katolik Hristiyanlık görülmekteydi.

Thorbjørn Jagland (d. 5 Kasım 1950, Drammen) Norveçli siyasetçi. 1996-1997 yılları arasında Norveç'in başbakanlığını yapmış olan Jagland, 2009-2019 tarihleri arası Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği görevini sürdürmüştür.

Thorbjørn Jagland 5 Kasım 1950 tarihinde  Norveç’in Buskerud eyâletinde yer alan Drammen'da doğdu. Orta öğrenimini 1969 yılında tamamladı. Oslo Üniversitesi'nde ekonomi bölümünde okumaya başladı fakat siyasete ilgi duyduğu için eğitimini yarıda bıraktı. 1976 yılında gazeteci Hanne Grotjord ile evlendi. Andres (d. 1978) ve Henrik (d. 1986) adında iki oğlu vardır.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri olarak Jagland, Strazburg, Fransa'da ikamet etmektedir.

1966 yılında, 16 yaşındayken İşçi Gençlik Birliği'ne katıldı (AUF). 1981 yılından itibaren İşçi Partisi Sekreteri olarak çalıştı. 1992 yılında İşçi Partisi Genel Başkanı seçilen Jagland, 1993 yılında Norveç Parlamentosu'na Buskerud üyesi olarak seçildi. İlk döneminde partisinin Grub Başkanvekilliği görevini üstlendi.
Jagland, 25 Ekim 1996 tarihinde Jagland Hükûmeti'ni kurarak Norveç başbakanlığı görevine başladı. 1997 parlamento seçimleri'nde İşçi Partisi %36,9'un altında oy alırsa hükümetin istifa edeceğini açıkladı. Sosyalist Sol Parti (SV) Genel Başkanı Jagland istifa ederse "Norveç tarihindeki en şaşırtıcı politikacı" olacağını söyledi. Seçimlerde İşçi Partisi %35 oranında oy alınca Jagland, 29 Eylül 1997 tarihinde Başbakanlık görevinden istifa etti.
2000 yılında İlk Bondevik Hükûmeti'nin dağılması sonrasında Jens Stoltenberg tarafından yeni bir hükûmet kuruldu. Kurulan hükûmette Jagland, Norveç Dışişleri Bakanı olarak yer aldı. Görevini 2001 yılına kadar sürdürdü. 2002 yılında İşçi Partisi Genel Başkanlığı görevini Stoltenberg'e devretti.
Ekim 2005-2009 yılları arasında Norveç Parlamentosu'nun başkanlığını yaptı. Norveç Parlamentosu'nda 1993 yılından itibaren milletvekilliği görevini sürdürdü. 2009 yılı itibarıyla Avrupa Konseyi Genel Sekreteridir.

Norveç'in Avrupa Birliği üyeliği konusundaki desteği ve İslamofobi'ye karşı çıkışlarıyla tanınır.

Jagland'ın İslamofobi aleyhindeki makalesi 4 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Vatikan, resmî adıyla Vatikan Şehir Devleti (İtalyanca: Stato della Città del Vaticano; Latince: Status Civitatis Vaticanae), İtalya'nın Roma kentiyle çevrili, denize kıyısı olmayan bir ülke, şehir devleti, mikrodevlet ve anklavdır. 1929 yılında Laterano Antlaşması ile İtalya'dan bağımsızlığını kazanmış olan bu toprak parçası, Kutsal Makam'ın mülkiyeti, münhasır egemenliği ve yargı yetkisi altında bulunan müstakil bir bölgedir. Kutsal Makam'ın kendisi ise, uluslararası hukuk nezdinde egemen bir tüzel kişilik olarak tanınmakta; şehir-devletin dünyevi otoritesini, yönetsel işlevlerini, diplomatik ilişkilerini ve ruhani bağımsızlığını muhafaza etmektedir. Vatikan aynı zamanda papa, Kutsal Makam ve Roman Curia'nın da mecâz-ı mürselidir.
Ülkedeki yerleşik nüfus 1.000 civarındadır, fakat Vatikan turistik bir yer olduğundan ülkedeki kişi sayısı turistlerle birlikte artmaktadır. Çevresi yüksek duvarlarla kaplıdır ve kameralarla izlenmektedir. Vatikan, hem yüz ölçümü hem de nüfus bakımından en küçük bağımsız ülkedir.
Mutlak monarşiye dayalı bir yönetim uygulanır. Devlet başkanı olarak Papa'nın sözleri yasa hükmündedir. Papa, hem devlet başkanı, hem de Katolik mezhebinin ruhani lideridir. Katolik kilisesinin genel başkanı, Vatikan Devleti'nin de başkanı olur. Papa yasama, yürütme ve yargının da başkanıdır. Vatikan'ın, 100 kişilik İsviçre vatandaşı ve Katolik olması şart olan, geleneksel giysili muhafızlardan oluşan ve İsviçreli Muhafızlar olarak adlandırılan sembolik yapıda küçük bir ordusu vardır.

İtalya'nın tarihiyle hemen hemen aynı tarihe sahip olan dünya Katolik dininin merkezi kabul edilen 0,44 km karelik alana sahiptir. Pontificio ruhban sınıfı tarafından yönetilir. Devlet başkanı Papa'dır.
1929'da İtalya Devleti'yle Kilise arasında Laterano Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla ülkenin resmî dininin Katolik dini olduğu ve Roma'nın kutsal bir şehir olduğu ilan edildi.

Papa'nın kabul günü genellikle kışın haftada bir kez çarşamba günleri Vatikan şehrinde, yazın ise Roma'ya yaklaşık 40 km uzaklıktaki Castel Gandolfo'da gerçekleştirilir. Bu genel kabul gününe katılmak için Prefetto della Casa Pontificia, 00120 Città del Vaticano adresinde bulunan büroya başvurmak gerekir. Katolik dinine mensup olanların bağlı olduğu kiliseden bir yazı getirmesi istenmektedir. Papa'nın kabul gününe katılacak kadınların, uzun kollu, başı kapalı, koyu renkli veya dikkati çekmeyen sade giysilerle; erkeklerin ise koyu renkli ceket ve kravatla katılmaları gerekmektedir.

Vatikan'ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200'den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır.
Bütçesi; Katoliklerden kesilen kilise vergisi, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil-bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirlerle basın yayından elde edilen reklâm gelirlerinden oluşmaktadır.

Vatikan'da etkileri ve güçleri tartışılamayacak başlıca birkaç akım vardır. Bunlardan ikisi laik, diğerleri dinsel niteliktedir. Laik akımlar Opus Dei (Tanrı’nın Eseri)'yle Malta Şövalyeleri'dir.
Dominikan tarikatı: Domeniken kelimesi Latinceden Türkçeye çevrilmiştir, asıl telaffuzu Domenicani'dir. Domenicani kelimesi, üç şekilde kullanmaktadırlar.

Domenicani tarikatı adını kurucusu olan Aziz Dominik tarafından almıştır.
Domenicani İtalyancada Pazarcılar diye geçer. Pazarcılar kelimesinden anlaşılabileceği gibi bu tarikata bağlı olan rahipler, her pazar kilisede vaaz vermektedirler. Vaaz işlemi her rahip için zorunlu tutulmuştur. Böylece İncil'i ve Tanrı'nın söylediklerini insanlara daha iyi anlatabilmektedirler.
Domenicani kelimesini Latinceye çevirdiğimizde "Domini-Cani" "Tanrı'nın Köpekleri" anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu kelimeyle domeniken tarikatının Tanrı'nın hizmetlileri olduğu ve Tanrı için çalıştıkları ifade edilmek istenmektedir.
Dominikan Tarikatı'ndaki rahip ve rahibeler, kendilerini Meryem'e adamış din adamlarıdır. Bunlar için en önemli husus, kurum olarak Kilise'nin sürekliliğinin korunması ve her koşul altında savunulmasıdır. Dominikenler, Kiliseye öncelik prensibine dayanan tarikattır.
Fransiskenler: Yoksullardan yana, din adına karşılıksız çalışan keşişler topluluğudur. Adlarını kurucusu olan Assisili Aziz Fransua'dan almıştır.
Cizvitler tarikatı: Katolik aleminin entelektüelleri olan Cizvitler için önemli olan Papalık Makamı'dır. Papaların kendileri veya Kilise'nin kendi değil, Papalık Makamı'nın korunması ve savunulması öncelik taşımaktadır. Ayrıca bu tarikat papalık makamının korunması için kendi bankası olan Dünya Bankası'nı kurup tüm gelirini bu makamı güçlendirmek için kullanmıştır.

Güney Avrupa'da, İtalya'da yer alır. Ilıman bir iklime sahiptir ve alçak tepeliklerden oluşur.

Yaklaşık 900-1.000 civarı bir nüfus bulunur. Bunların çoğunu çeşitli ülkelerden gelen papazlar ve İsviçreli muhafızlar oluşturur.

Ana meydan olan Aziz Petrus Meydanı'nın korumasını İtalyan polisi üstlenmiştir. Vatikan Devleti'nin geriye kalan kısmında orayı koruyacak bir polis ya da askerî güç, İsviçreli Muhafızlar Kıtası dışında yoktur.

Çoban, Bekir Zakir (2009). Geçmişten Günümüze Papalık. İstanbul: İnsan Yayınları / Dinler Tarihi Dizisi. ISBN 9789755745169.

Walter Schwimmer (16 Ocak 1942 - 12 Mart 2025), Avusturyalı siyasetçi ve diplomattır.
Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1964 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Avusturya Sendikaları Konfederasyonunda hukuk danışmanlığı yapmaya başladı. 1971'de, Avusturya İşçi ve İşverenler Birliğinin toplum komitesi, ardından siyasi komitesi başkanlığı makamına geldi. Aynı yıl, Avusturya Halk Partisi mensubu olarak milletvekili seçildi ve Ulusal Konsey'e girdi. 1979'da bünyesinde çalışmaya başladığı Viyana Bölgesel Sağlık Sigortası Fonunun 1984-1999 yılları arasında  genel müdürlüğünü yaptı. 1999'a kadar, üst üste sekiz yasama dönemi boyunca milletvekili olarak seçilerek parlamentoda yer aldı. 1977-1981 yılları arasında partisinin başkan yardımcılığını da yaptı. 1 Eylül 1999-31 Ağustos 2004 tarihleri arasında Avrupa Konseyi genel sekreterliği görevini üstlendi.

Włodzimierz Cimoszewicz (d. 13 Eylül 1950, Varşova), Polonyalı siyasetçi. Eski Polonya Başbakanı (1996-1997), Dışişleri Bakanı (2001-2005) ve Sejm Mareşali (2005).
1971-1990 yılları arasında komünist Polonya Birleşik İşçi Partisi'nin üyesiydi. Varşova Üniversitesi'nin Hukuk Bölümü'nde okudu. Daha sonra köyde kendi çiftliğinde çalıştı. Sonra, eski komünist Demokratik Sol Birliği'ne (SLD) bağlı olarak 1990 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçiminde %9,21 oy aldı. SLD'nin 1993 yılında genel parlamento seçimlerinde başında bulunurken, yeni hükûmette Adalet Bakanı oldu, 1996-1997 yılları arasında da Başbakanı olarak kendi hükûmetini kurdu. 1997 genel seçimlerinde merkez-sağ koalisyonuna yenildi. SLD 2001 yılında iktidar olunca, dışişleri bakanı olarak görev aldı. 2005 yılının başında da Sejm Mareşali seçildi.

Çekya (Çekçe: Česko), resmî adıyla Çek Cumhuriyeti (Çekçe: Česká republika ), Orta Avrupa'da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Ülke güneyde Avusturya, batıda Almanya, kuzeydoğuda Polonya ve güneydoğuda Slovakya ile çevrilidir. Çek Cumhuriyeti, çoğunlukla ılıman karasal ve okyanus iklimine sahip, 78.871 kilometrekarelik (30.452 mil kare) bir alanı kaplayan tepelik bir araziye sahiptir. Başkenti ve en büyük şehri Prag'dır; diğer önemli şehirleri ve kentsel alanları arasında Brno, Ostrava, Plzeň ve Liberec bulunur.
Bohemya Dükalığı, 9. yüzyılın sonlarında Büyük Moravya döneminde kurulmuştur. 1002 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir İmparatorluk Mülkü olarak resmen tanınmış ve 1198 yılında krallık haline gelmiştir. 1526'daki Mohaç Savaşı'ndan sonra, Bohemya Krallığı'nın tüm toprakları kademeli olarak Habsburg monarşisine entegre edilmiştir. Yaklaşık yüz yıl sonra, Protestan Bohemya İsyanı Otuz Yıl Savaşları'na yol açmıştır. Beyaz Dağ Savaşı'ndan sonra Habsburglar yönetimlerini pekiştirdiler. 1806'da Kutsal Roma İmparatorluğu'nun dağılmasıyla birlikte, taç toprakları Avusturya İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. 
19. yüzyıl boyunca Çek toprakları önemli ölçüde sanayileşme geçirdi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Avusturya-Macaristan'ın çöküşünün ardından, bölgenin büyük bir kısmı 1918'de Birinci Çekoslovak Cumhuriyeti'nin bir parçası oldu. Çekoslovakya, savaşlar arası dönemin tamamı boyunca parlamenter demokrasi olarak kalan Orta ve Doğu Avrupa'daki tek ülkeydi. 1938 Münih Anlaşması'ndan sonra Nazi Almanyası sistematik olarak Çek topraklarının kontrolünü ele geçirdi. Çekoslovakya 1945'te yeniden kuruldu ve üç yıl sonra, 1948'deki darbeyle Doğu Bloku komünist devleti oldu. Hükûmeti ve ekonomiyi liberalleştirme girişimleri, 1968'deki Prag Baharı sırasında Sovyet liderliğindeki işgalle bastırıldı. Kasım 1989'da Kadife Devrim, ülkedeki komünist yönetimi sona erdirdi ve demokrasiyi yeniden tesis etti. 31 Aralık 1992'de Çekoslovakya barışçıl bir şekilde dağıldı ve kurucu devletleri Çek Cumhuriyeti ve Slovakya bağımsız devletleri oldu. 
Çek Cumhuriyeti, gelişmiş, yüksek gelirli sosyal piyasa ekonomisine sahip, üniter parlamenter bir cumhuriyet ve gelişmiş bir ülkedir. Avrupa sosyal modeline, evrensel sağlık hizmetine ve ücretsiz üniversite eğitimine sahip bir refah devletidir. İnsan Gelişme Endeksi'nde 32. sırada yer almaktadır. Çek Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği, OECD, AGİT, Avrupa Konseyi ve Vişegrad Grubu üyesidir.

Ülkenin kısa adı, 3 Temmuz 2016'da alınan bir kararla resmen "Çekya" oldu. Prag yönetimi ülkenin yeni adının İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça ve Çince karşılıklarını başta Birleşmiş Milletler olmak üzere tüm uluslararası kuruluşlara bildirdi. "Çek Cumhuriyeti" ise devletin resmî adı olarak hâlâ kullanılmaktadır.

Günümüzdeki Çeklerin ataları 5. yüzyılda Karadeniz ve Karpat dağlarından kalkarak Orta Avrupa'ya göç etmiş Slavlardır. 8. yüzyılda bölgede Büyük Moravya Prensliği kurulmuştu. 874 yılında Çek kökenli I. Bořivoj, Hristiyanlığı kabul ederek Büyük Moravya Prensliği'nden bağımsızlığını ilân etti ve böylece ilk Bohemya devleti ortaya çıktı. I. Bořivoj'un kurduğu Přemysl Hanedanı, Bohemya'yı Orta Çağ'ın sonuna kadar yönetti. 1002'de resmen Kutsal Roma İmparatorluğu'na bağlı bir devlet olarak tanındı ve 1198'de I. Otakar'a kral unvanı verilmesiyle bir krallık haline geldi. Orta Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biri olan Bohemya, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun bir parçasıydı.
Mezhep kavgalarından dolayı çıkan 15. yüzyıldaki Hussit Savaşları ve 17. yüzyıldaki Otuz Yıl Savaşları Bohemya halkına büyük zararlar verdi. 16. yüzyıldan itibaren bölge Habsburglar'ın yönetimi altına girdi. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu zayıfladıkça Bohemya, önce Avusturya İmparatorluğu sonra da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun bir parçası haline geldi.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sonunda yıkılınca 1918 yılında; Slovakya, Bohemya, Moravya, Silezya ve Karpat Rutenya birleşerek Çekoslovakya adında bir ülke haline geldi.
II. Dünya Savaşı başladıktan sonra Slovakya, Nazi Almanyası'yla anlaşarak Çekoslovakya'dan ayrıldı. 9 Mayıs 1945 tarihinde, Sovyetler Birliği ve Amerikan birlikleri ülkeye girerek ülkedeki Alman işgaline son verdiler. Çekoslovakya tekrar birleşti. 1948 yılında yönetim, komünistlerin eline geçti. Bu tarihten sonra Çekoslovakya, 41 yıl boyunca Doğu Bloku'nda yer aldı.

5 Ocak 1968 tarihinde iktidara gelen Alexander Dubček, siyasi bir liberalleşme dönemi başlattı. Ancak Prag Baharı adı verilen bu dönem, aynı yılın 20 Ağustos'unda Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı müttefiklerinin (Romanya hariç) ülkeyi işgal etmesi ile sona erdi. Kasım 1989'da Çekoslovakya Kadife Devrimi adı verilen kansız bir devrimle kapitalizme dönüş yaptı. Çekoslovakya, 1 Ocak 1993 tarihinde barışçı bir biçimde Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olmak üzere iki ülkeye ayrıldı. Her iki ülkede geniş çaplı ekonomik reformlar yapıldı. Çek Cumhuriyeti; 12 Mart 1999 tarihinde NATO'ya, 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği'ne katıldı. Çek Cumhuriyeti, 21 Aralık 2007 tarihi itibarıyla Avrupa vize birliğine dahil edilmiştir.

2000 yılından beri Çek Cumhuriyeti, 13 vilâyet (Çekçe: kraje, tekil kraj) ve başkent Prag'dan oluşmaktadır. Her vilâyet, kendi meclisine (krajské zastupitelstvo) ve vâlisine (hejtman) sahiptir. Prag'da ise meclis ve başkanlık güçleri, şehir konseyi ve belediye başkanı tarafından yürütülür.

a Başkent.b Devlet dairesi yeri.
Çek Cumhuriyeti, çok partili parlamenter sistem ile idâre edilmektedir. Temsilciler meclisinde 200, senatoda 81 vekil bulunmaktadır.
1993'ten 2012'ye kadar cumhurbaşkanı 5 yıllığına meclis tarafından seçiliyor ve en fazla iki dönem görev yapabiliyordu. 2013 yılında ise cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilmiştir. Miloš Zeman doğrudan seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
Hükûmet, temsilciler meclisine karşı sorumludur. Ülkede %5 seçim barajı uygulanmaktadır. Temsilciler meclisi üyeleri dört yıllık bir dönem için seçilmektedir. 14 idari seçim bölgesi bulunmaktadır.

Çek Silahlı Kuvvetleri, Çek Kara Kuvvetleri, Çek Hava Kuvvetleri ve özel destek birimlerinden oluşur. Silahlı kuvvetler, Savunma Bakanlığı tarafından yönetilmektedir. Çek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı, silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır. 2004 yılında ordu tamamen profesyonel bir kuruma dönüştü ve zorunlu askerlik kaldırıldı. Çek Cumhuriyeti, 12 Mart 1999 tarihinden beri NATO üyesidir. Ülke GSYİH'sinin %1,8'ini askerî harcamalara ayırmaktadır.

2017 yılı itibarıyla, Çekya'da kişi başına düşen SAGP bakımından GSYİH, 35.223 ABD doları (İsrail, İtalya veya Slovenya'ya benzer şekilde) ve nominal değerde 20.152 ABD dolarıdır. Kasım 2018 itibarıyla Çekya'daki işsizlik oranı Avrupa Birliği içinde %1,9 oranıyla en düşüktü ve Çekya, yoksulluk bakımından OECD üyeleri arasında Danimarka'dan sonra ikinci en düşük orana sahipti. Çekya; hem Ekonomik Özgürlük Endeksi'nde (Norveç'in ardından) hem de Küresel Yenilikçilik Endeksi'nde (Avustralya'nın ardından) 24. sırada, Küresel Rekabet Raporu'nda 29. sırada, İş Yapılma Kolaylığı Endeksi'nde 30. ve Küresel Ticaret Etkinleştirme Raporu'nda (Kanada'nın ardından) 25. sırada yer almaktadır. Hem dış satımda hem de dış alımda, en büyük ticaret ortağı Almanya başta olmak üzere genel olarak ticaret ortakları Avrupa Birliği'nin üyeleridir.
Çekya, çeşitlendirilmiş bir ekonomi görünümü sergileyerek 2016 'Ekonomik Bileşim Endeksi'nde 10. sırada yer almıştır. Ülkede ekonominin %60'lık dilimini hizmetler, %37,5'lik dilimini endüstri ve %2,5'lik dilimini de tarım iş kolu oluşturmaktadır. Başlıca endüstri girdisi; yüksek teknoloji mühendisliği, elektronik, otomotiv ve makine yapımı, çelik üretimi, ulaşım ekipmanları üretimi, kimyasal ürün üretimi ve ilaç üretiminden sağlanmaktadır. Başlıca servisler; Araştırma ve Geliştirme, ICT ve Yazılım Geliştirme, Nanoteknoloji ve diğerleri arasında da Biyoteknoloji gibi Yaşam Bilimleri dallarından oluşmaktadır. Başlıca tarım ürünleri tahıllar, bitkisel yağlar ve şerbetçi otudur. En büyük Çek şirketleri; Skoda Auto, RWE Supply Trading ve Unipetrol'dur.
Çekya'da şirketler için kurumlar vergisi oranı %19 ve kişisel gelir vergisi oranı %15-23 arasında değişmektedir.

Çek Cumhuriyeti 51°'nin kuzeyinde bulunan küçük bir bölge dışında 48° ile 51° K enlemlerinde ve 12° ile 19° D boylamlarında yer almaktadır.
Ülkedeki yeryüzü şekilleri bölgesine göre değişmektedir. Batıdaki Bohemya'da genelde yüksek olmayan dağlar tarafından çevrelenen nehir havzaları, tepeler ve platolar bulunur. Ülkenin doğusundaki Moravya ise dağlıktır.

Çek Cumhuriyeti nüfusunun %94,2'si Çekler'den oluşur. Küçük azınlık olarak Slovaklar (%1,9) ve Almanlar (%0,4) vardır. Ayrıca ülkede bir miktar Polonyalı da yaşar. Nüfusun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşar. Nüfusun en yoğun olduğu yerler başkent Prag ile Pilsen, Brno ve Ostrava'dır. Çek İstatistik Ofisi'ne göre, 2021 yılı itibarıyla ülke genelinde toplam 4000 kişiden fazla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşamaktadır.

Çek Cumhuriyeti AB'de Estonya'dan sonra en büyük ateist nüfusu barındıran ülkedir. Nüfusun %60'ının dinî inancı yoktur. Günümüzde kullanılmayan bazı kilise ve manastırlar konser salonu, müze olarak hizmet vermektedir.
2021 nüfus sayımına göre nüfusun % 9.3'ü Katoliktir. Bu oran 1921'de % 82.1 Katolik, % 9 Protestan şeklindeydi. Ülkede Ortodoks bir azınlık da yaşar.

Çekya tarihi
Çekya'da LGBT hakları

Social values, Science and Technology13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

İnsan Hakları Komisyonu (İngilizce: The Commissioner for Human Rights), Strazburg merkezli Avrupa Konseyi tarafından, 46 üye ülkede insan hakları bilincini ve saygısını teşvik etmek amacıyla 1999 yılında kurulan bağımsız ve tarafsız bir yargı dışı kurumdur. Bu kurumun faaliyetleri birbiriyle yakından ilişkili üç önemli alana odaklanmaktadır:

ülke ziyaretleri ve ulusal yetkililer ve sivil toplum ile diyalog;
sistematik insan hakları çalışmaları üzerine tematik çalışmalar ve tavsiyeler;
farkındalık yaratma faaliyetleri.
Mevcut Komiser, 1 Nisan 2018'de altı yıllık görevine başlayan Dunja Mijatović'tir (bunu takiben Álvaro Gil-Robles, Thomas Hammarberg ve Nils Muižnieks).
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından seçilen Komiser, üye ülkelerle sürekli diyalog kurmayı, insan hakları konularında sürekli farkındalık yaratmayı ve ulusal insan hakları yapılarının gelişimini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Komiser, insan hakları durumunun değerlendirilmesi için her üye ülkeye ziyaretler yapar ve hükûmetlere raporlar, görüşler ve öneriler yayınlar.
Komiser ayrıca, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve ihtisas ofislerinin yanı sıra önde gelen insan hakları STK'ları, üniversiteler ve düşünce kuruluşları da dahil olmak üzere çok çeşitli ortaklarla işbirliği yapmaktadır.

Komiserin görevi, Avrupa Konseyi'nin (7 Mayıs 1999'da kabul edilen) kararına (99) dayanmaktadır. Aşağıdaki noktaları içerir:

insan haklarının etkin bir şekilde gözetilmesini sağlamak ve üye ülkelere Avrupa Konseyi insan hakları standartlarının uygulanmasında yardımcı olmak;
Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde eğitim ve insan hakları bilincinin teşvik edilmesi;
insan hakları ile ilgili yasa ve uygulamadaki olası eksiklikleri tespit etmek;
ulusal ombudsman kurumlarının ve diğer insan hakları yapılarının faaliyetlerini kolaylaştırmak; ve
bölge genelinde insan haklarının korunması ile ilgili tavsiye ve bilgi sağlamak.}}
Üye devletler "Komiserin misyonu bağlamında Komiserin seyahat dahil temaslarını kolaylaştırmak ve Komiserin talep ettiği zamanında bilgi sağlamakla yükümlüdür". Komiser "bağımsız ve tarafsız olarak görev yapar." Komiser, "Komiserliğin işlevleri ile ilgili herhangi bir bilgi üzerinde" hareket edebilir.
Komiser, "Avrupa Konseyi üye Devletlerinin hükümetleriyle doğrudan temasa geçebilir". Komiser ayrıca "öneriler, görüşler ve raporlar verebilir".
Komiser, "sözlü ve kullanılan oylar bakımından" tüm üyelerin topraklarındaki tutuklama ve tüm yasal işlemlerden "dokunulmazlığa sahiptir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 36. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde "üçüncü yasama meclisi müdahalesine" izin vererek, "Bir yasama meclisi veya Büyük yasama meclisi önündeki her durumda, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri'nin yazılı olarak yorumlar ve duruşmalara katılmalıdır.

Komiser, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Bakanlar Komitesi tarafından hazırlanan üç aday listesinden seçilir ve yenilenemez altı yıllık bir görev süresine hizmet eder. (99) 50 sayılı Karara göre:
Adaylar, insan hakları alanında uzmanlığı tanınan yüksek ahlaki bir karaktere, Avrupa Konseyi'nin değerlerine kamuya bağlılık kaydına ve Komiserin görevini etkin bir şekilde yerine getirmek için gerekli kişisel otoriteye sahip seçkin kişilikler olacaktır. Görev süresi boyunca Komiser, tam zamanlı bir görevin taleplerine aykırı herhangi bir faaliyette bulunamaz.

Ülke ziyaretleri ve ulusal yetkililer ve sivil toplum ile diyalog
Komiser, insan hakları durumunu izlemek ve değerlendirmek için tüm üye ülkelere ziyaretler gerçekleştirir. Bu ziyaretler sırasında hükûmet, parlamento, yargı, sivil toplum ve ulusal insan hakları yapılarının en yüksek temsilcileriyle bir araya gelir. Ayrıca, insan hakları endişeleri olan sıradan insanlarla konuşur ve hapishaneler, psikiyatri hastaneleri, sığınmacılar merkezleri, okullar, yetimhaneler ve Romanlar, LGBT halkı ve diğer azınlık grubu dahil olmak üzere savunmasız grupların bulunduğu yerleşim yerleri gibi insan hakları ile ilgili yerleri ziyaret eder.
Ziyaretlerin ardından, insan hakları durumunun bir değerlendirmesini ve hukuk ve uygulamadaki eksikliklerin nasıl giderileceğine dair tavsiyeler içeren ilgili ülkenin makamlarına bir rapor veya mektup gönderilebilir. Komiser ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin duruşmalarına yazılı bilgi sunarak veya duruşmalarına katılarak üçüncü taraf olarak müdahale etme hakkına sahiptir.

Avrupa'da insan hakları
Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu
Birleşmiş Milletler özel raportörü

İnsan Hakları Komiseri üyesi Web sitesi
Komiserin İnsan Hakları Yorumu27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da İnsan Hakları Komiseri çalışmaları hakkında video
Facebook'ta Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri

1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri, Hollanda'nın Lahey şehrinde düzenlenen iki uluslararası barış konferansında müzakere edilen uluslararası antlaşmalar ve bildirgeler bütünüdür. Cenevre Sözleşmeleri ile birlikte, seküler uluslararası hukukta savaş hukuku ve savaş suçlarına ilişkin ilk resmî düzenlemeler arasında yer alırlar. Bu sözleşmeler, savaşın yürütülmesine ilişkin yöntem ve araçları sınırlamayı amaçlamıştır. Üçüncü bir Lahey Barış Konferansı 1914 yılı için planlandı, daha sonra 1915'e ertelendi. Ancak I. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle bu konferans gerçekleştirilemedi.

1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri, savaşın yürütülmesini düzenleyen ilk çok taraflı antlaşmalar olup büyük ölçüde, Amerikan İç Savaşı sırasında 24 Nisan 1863'te ABD Başkanı Abraham Lincoln tarafından imzalanarak Birlik Kuvvetleri için yayımlanan Lieber Kanunu'na dayanmaktadır. Lieber Kanunu, sıkıyönetim dönemlerinde uyulacak davranış kurallarını belirlemiş; sivillerin ve sivil mülkiyetin korunmasını, ihlallerin cezalandırılmasını ve savaşın insani sınırlar içinde yürütülmesini amaçlamıştır. Metin, firariler, savaş esirleri, rehineler ve yağmalama; partizanlar ve casuslar; ateşkesler ve esir değişimi; eski isyancı birliklerin şartlı tahliyesi ve ateşkes koşulları gibi konuları kapsamaktadır. Ayrıca insan hayatına saygıyı esas almış; düşman topraklarında askerlerin veya sivillerin suikast ve öldürülmesini yasaklamış ve hükûmete karşı iç savaş halinde olan kişilerin hukuki statüsünü tanımlamıştır.

Birinci Lahey Konferansı, 24 Ağustos 1898'de Rus Çarı II. Nikolay'ın önerisiyle ortaya çıktı. Nikolay ve dışişleri bakanı Kont Mikhail Nikolayeviç Muravyov, konferansın başlatılmasında önemli rol oynadılar. Konferans, 18 Mayıs 1899'da, Çar'ın doğum gününde başladı. Konferansın antlaşmaları, deklarasyonları ve nihai kararı o yılın 29 Temmuz'unda imzalandı ve 4 Eylül 1900'de yürürlüğe girdi. 1899 Lahey Sözleşmesi olarak adlandırılan bu antlaşma, üç ana antlaşma ve üç ek deklarasyondan oluşuyordu:

(I) Uluslararası Anlaşmazlıkların Barışçıl Çözümüne İlişkin Sözleşme: Bu sözleşme, günümüze kadar varlığını sürdüren Daimi Hakemlik Mahkemesi'nin kurulmasını da içeriyordu. Bu bölüm, tüm büyük güçler ve birçok küçük güç tarafından onaylandı – toplamda 26 imzacı ülke. Osmanlı İmparatorluğu 1907'de onaylayan tek ülke olmak üzere, tüm imzacı ülkeler 1904 yılına kadar sözleşmeyi onayladı.
(II) Kara Savaşları Hukuku ve Gelenekleri Sözleşmesi: Bu hacimli sözleşme, imzacı ülkeler arasında kara savaşlarında uygulanacak yasaları içermektedir. Savaş esirlerinin muamelesini belirler, yaralıların muamelesine ilişkin 1864 Cenevre Sözleşmesi hükümlerini içerir ve zehirli maddelerin kullanımını, teslim olan düşman savaşçılarının öldürülmesini, bir kasaba veya yerin yağmalanmasını ve savunmasız kasaba veya yerleşim yerlerinin saldırıya uğramasını veya bombalanmasını yasaklar. İşgal altındaki bölgelerin sakinleri, kendi ülkelerine karşı askeri hizmete zorlanamaz ve toplu cezalandırma yasaktır.
(III) 22 Ağustos 1864 tarihli Cenevre Sözleşmesi İlkelerinin Deniz Savaşına Uyarlanmasına İlişkin Sözleşme: Bu sözleşme, işaretli hastane gemilerinin korunmasını sağlar ve bu gemilerin tüm savaşan tarafların yaralı ve kazazedelerini tedavi etmesini şart koşar. Bu sözleşme de tüm büyük güçler tarafından onaylanmıştır.

1907 yılında düzenlenen İkinci Lahey Konferansı, 1899 Sözleşmesi'nden sadece birkaç önemli ilerleme içeren sözleşmelerle sonuçlandı. Ancak, büyük güçlerin bu toplantısı, 20. yüzyılın sonlarında uluslararası işbirliği girişimlerinin habercisi oldu.
İkinci Barış Konferansı, 1904 yılında ABD Başkanı Theodore Roosevelt'in önerisiyle planlandı, ancak Rusya ile Japonya arasındaki savaş nedeniyle ertelendi. Konferans, 15 Haziran-18 Ekim 1907 tarihleri arasında Lahey'de gerçekleştirildi. Toplantının temel amacı, 1899 Lahey Sözleşmesi'nin bazı hükümlerini değiştirmek, kapsamını genişletmek ve yeni konular eklemekti. Özellikle 1907 Konferansı, önceki düzenlemelere kıyasla deniz savaşına ilişkin hukuki kurallara daha fazla odaklandı.
İngiltere, silahlanmanın sınırlandırılmasını sağlamaya çalıştı; ancak bu girişimler, Alman filosunun büyümesini durdurmaya yönelik bir hamle olarak algılayan ve Almanya'nın öncülük ettiği diğer güçler tarafından engellendi. Dünyanın en büyük donanmasına sahip olan İngiltere için deniz kuvvetlerinin genişlemesine getirilecek sınırlamalar, mevcut deniz üstünlüğünü koruma anlamına geliyordu. Almanya ise zorunlu tahkim önerilerini reddetti. Buna karşın konferans, gönüllü tahkim mekanizmasını genişletti ve borçların tahsili, savaşın yürütülmesine ilişkin kurallar ile tarafsız devletlerin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen çeşitli sözleşmeler kabul etti.

1899 Lahey Konvansiyonu, Hollanda Dışişleri Bakanlığı (resmî arşiv) (İngilizce)
1907 Lahey Konvansiyonu, Hollanda Dışişleri Bakanlığı (resmî arşiv) (İngilizce)

Abdulla Shahid (Maldivce: ޢަބްދުﷲ ޝާހިދު); d. 26 Mayıs  1962), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanıdır. Shahid, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı olan ilk Maldivli politikacıdır. 2018'den beri Maldivler Dışişleri Bakanı olarak görev yapmaktadır.

Shahid, 1984'te Dışişleri Bakanlığı'na katıldı, ardından 1987'de Canberra College of Advanced Education'da siyaset bilimi alanında lisans derecesini aldı.
1990 yılında, 1994 yılına kadar Başkan Maumoon Abdul Gayoom'un danışma kurulu üyesiydi. Bu arada 1991 yılında Tufts Üniversitesi Fletcher Hukuk ve Diplomasi Okulu'ndan uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans derecesi aldı.

7 Haziran 2021'de Shahid, yüzde 75 ezici çoğunlukla, 143 lehte, 48 aleyhte oyla ve çekimser ya da geçersiz oyla, 76. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı seçildi.

Abiy Ahmed Ali (Amharca: አብይ አህመድ አሊ, Oromca: Abiyyi Ahimad Alii; d. 1976, Beshasha), Etiyopyalı siyasetçi. Abiy, Etiyopya'da 2 Nisan 2018 tarihinden bu yana başbakanlık makamında bulunmaktadır.
Ülkesi ile komşu ülke Eritre arasındaki sınır çatışmasını çözmedeki etkinliği nedeniyle 2019 yılında Nobel Barış Ödülü'nü almaya hak kazandı.
2008-2010 arasında Bilgi Ağı Güvenliği Ajansı başkanlığını yürüten Abiy, 2015 ile 2016 yılları arasında hükûmette yer alarak Bilim ve Teknoloji Bakanlığı görevini üstlenmiştir. Abiy, 27 Mart 2018 tarihinden bu yana da Etiyopya Halk Devrimci Demokratik Cephesi'nin liderliğini yürütmektedir.
Ülke genelinde yaşanan huzursuzluk ve gösteriler sonucu 11 Mart 2018 tarihinde istifa eden dönemin başbakanı Hailemariam Desalegn'nin ardından 2 Nisan 2018 tarihinde başbakanlık makamına getirilmiştir.

Adolfo Pérez Esquivel (d. 26 Kasım 1931), İspanyol kökenli, Arjantinli insan hakları savunucusu, toplum organizatörü, pasifist, ressam ve heykeltıraş. Esquivel 1980 yılında Nobel Barış Ödülünü almaya hak kazanmıştır.

Pérez Esquivel, Galiçya Poio'dan Arjantin'e göç eden İspanyol bir balıkçının çocuğu olarak Buenos Aires'te dünyaya geldi. Kendisi henüz üç yaşındayken annesi öldü. Yoksul bir aileden olmasına rağmen Esquivel, Manuel Belgrano Güzel Sanatlar Okulunda resim ve heykeltıraşlık eğitimi aldı. Bu eğitimin ardından La Plata Ulusal Üniversitesi'nde eğitimini tamamladı. Mimari bir akademisyen olarak 25 yıl boyunca profesörlük yaptı. İlk ve Orta öğretim ile Üniversitelerde eğitim verdi. Yaptığı çok sayıda heykel medyada yer aldı. Pérez Esquivel, 1960'larda halkı esas alan Latin Amerika Hristiyan pasifist gruplar ile çalışmaya başladı.
1974 yılında Latin Amerika tabanlı şiddet içermeyen yollarla yoksulların kurtuluşunu teşvik eden toplulukların genel koordinatörlük görevi için öğretmenliği bıraktı. Arjantin'de 1976 yılında General Jorge Rafael Videla'nın sistematik baskı ile iktidara gelmesinin ardından Pérez Esquivel, insan haklarını savunmak ve kurbanların ailelerini desteklemek için halk tabanlı kuruluşların oluşumunu, aralarındaki iş birliğini ve finansman için gerekli kaynakların bulunmasını sağladı.
Bu yıllarda kurduğu El Servicio de Paz y Justicia ("Hizmet, Barış ve Adalet Vakfı" ya da kısaltılmış adıyla SERPAJ) STK'sı bu bağlamda gelişti ve uluslararası bir kampanya ile askeri rejim tarafından uygulanan zulüm ve kirli savaşın kınanmasını teşvik ederek, insan haklarının savunulmasında bir araç olarak kamuya hizmet etti. SERPAJ kurulduğu tarihten itibaren Uluslararası Uzlaşma Bursu (IFOR) üyesi olup, tüm bu sürede Esquivel'ın çalışmalarını desteklemiştir.
Pérez Esquivel, 1975 yılında Brezilya Askeri Polisi tarafından gözaltına alındı. Latin Amerika ve Kuzey Amerika piskoposları ile birlikte, 1976 yılında Ekvador'da hapse atıldı. 1977 yılında Arjantin Federal Polisi tarafından Buenos Aires'te tekrar gözaltına alınan Pérez Esquivel, 14 ay süresince mahkemeye çıkartılmadan işkence görerek tutuldu.
Pérez Esquivel, insan hakları savunma çabalarından dolayı 1980 yılında Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.

Albert Arnold Gore Jr. (Albert A. Gore, Jr. veya kısaca Al Gore) (d. 31 Mart 1948, Washington, DC), Amerikalı siyaset adamı, iş insanı, belgesel film yapımcısı ve Nobel Barış Ödülü sahibi.
1993-2001 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin başkan yardımcılığını yaptı ve 2000 yılındaki ABD başkanlık seçimleri'nde Demokratik Parti'yi başkan adayı olarak temsil etti. Seçimi kaybettikten sonra siyasetten çekilen Al Gore çabalarını Küresel ısınma konusunda yoğunlaştırdı. Bu konuda yaptığı Uygunsuz Gerçek adındaki belgesel film 2007 yılında Akademi Ödülüne hak kazandı. Bu filmin yanı sıra Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde bu konuda verdiği konferanslar ve diğer çalışmalar sayesinde 2007 yılında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneliyle birlikte Nobel Barış Ödülüne uygun görüldü.

Al Gore 1948 yılında siyasetçi bir ailede doğdu. Aynı adlı babası, Albert Gore, Sr. uzun bir süre ABD Senatosu'nda Tennessee eyaletini temsil etmiştir. Al Göre, 1976 yılında Temsilciler Meclisi'ne seçildi. 1984 yılına kadar görev yaptıktan sonra senatör oldu. Göre, 1988 yılında Demokratik Parti'nin başkan adayı olmak istedi fakat başarısızlığa uğradı. Tekrar 1992 yılında başkanlık seçimlerine Bill Clinton'un yanında başkan yardımcısı adayı olarak katıldı ve bu sefer seçimi kazanarak başkan yardımcısı oldu.
1993 ve 2001 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin başkan yardımcılığı yaptı. 2000 yılında Bill Clinton'un 8 yıllık başkanlık döneminin dolmasından sonra Demokratik Parti tarafından başkan adayı olarak gösterildi. Seçimlerde Cumhuriyetçi Parti adayı George W. Bush'tan daha fazla sayıda oy olmasına rağmen ABD'nin yerel çoğunluk aslına dayalı seçim sisteminin sonucu olarak çok küçük bir farkla seçimi kaybetti. Seçim sonuçlarının geçerlilik tartışması uzun bir süre Amerikan ve dünya kamuoyunu meşgul etti fakat sonunda Al Gore'un yenilgiyi kabul etmesiyle seçim sonuçları kesinleşti. 2004 ABD başkanlık seçimleri ve 2008 ABD başkanlık seçimlerinde adı sık sık aday olarak geçmesine karşılık adaylığını koymadı.

Seçimlerdeki yenilgisinden sonra, Gore özellikle ekolojik konular hakkında konferanslar vermeye başladı. Bu konuşmaları, 2006'da vizyona giren An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek) adlı belgeseli için temel oluşturdular. Küresel ısınma ve insanlığın bu süreçteki olumsuz etkileri, belgeselin ana fikrini oluşturuyor. Film, Amerika'da büyük sükse yaparak, Fahrenheit 9/11 ile March of the Penguins'in ardından, sinemada en fazla izlenen üçüncü belgesel oldu ve 2007 yılında En İyi Belgesel Film Akademi Ödülünü kazandı. Ayrıca bu konuda dünyanın birçok ülkelerinde konferanslar verdi. Al Gore 12 Haziran 2007 Dünya Doğayı Koruma Vakfı WWF Türkiye ve Garanti Bankası'nın davetlisi olarak Türkiye'yi de ziyaret etti. 13 Haziran 2007 günü Çırağan Sarayı'nda Küresel ısınma konusunda bir konferans verdi.

Al Gore, 2003'ten beri Apple Inc. şirketinde Yönetim Kurulu üyeliği yapmaktadır.

Al Gore 12 Ekim 2007 tarihinde Norveç Nobel Komitesi tarafından 2007 Nobel Barış Ödülü'nü Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli ile paylaşmaya uygun görüldü. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından kutlanan Al Gore ödülünün tamamını ABD'deki İklim Koruma Birliği adlı bir örgüte bağışlayacağını açıkladı.

TED'de Al Gore 

Al Gore Resmi sitesi26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Charles Albert Gobat (d. 21 Mayıs 1843 - ö. 16 Mart 1914), İsviçreli yazar, eğitim yöneticisi ve 1902 yılında Élie Ducommun ile birlikte Nobel Barış Ödülü alan siyasetçi. Ödülü alma sebebi Ducommun ile birlikte Uluslararası Barış Bürosu'na liderlik etmesinden dolayıdır.
Gobat, 21 Mayıs 1843'te İsviçre'nin Tramelan kasabasında doğmuştur. Babası protestan bir papazdır. Amcası ise Kudüs'te piskoposluk yapmış bir misyoner olan Samuel Gobat'tır.
Eğitimini Heidelberg, Basel, Bern ve Paris üniversitelerinde almıştır. Hukuk üzerine doktorasını 1867 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde yapmıştır.
1910'da da o sıralarda yöneticisi olduğu Uluslararası Barış Bürosu, Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmüştür.
16 Mart 1914'te(71 yaşındayken) İsviçre'nin Bern şehrinde bir barış konferansında konuşma yapacağı sırada çökmüş, olaydan bir saat sonra da hayata gözlerini yummuştur.
Kurucularından biri olduğu ve bir dönem yöneticilik yaptığı Uluslararası Barış Bürosu dünyanın en eski barış kuruluşudur ve hâlen hizmet vermektedir.

Albert John Lutuli, Luthuli olarak da yazılır. (1898 - 21 Temmuz 1967), Zulu kabile şefi ve Afrika Ulusal Kongresi (ANC) başkanıdır (1952-1960). Irk ayrımına karşı yürüttüğü barışçıl mücadele nedeniyle 1960'ta Nobel Barış Ödülü'nü alarak bu ödülü kazanan ilk Afrikalı olmuştur.

Misyonerlere çevirmenlik yapan, Zululand (bugün Natal) kökenli John Bunyan Lutuli'nin oğluydu. Babasının ölümü üzerine 10 yaşındayken Güney Afrika'ya gitti ve Groutville kabilesinin şefi olan amcasının evinde Zulu geleneklerini öğrendi. Annesinin çamaşırcılıktan kazandığı para ve elde ettiği burs sayesinde öğrenim gördü. Durban yakınlarındaki Adams'ta bulunan bir öğretmen okulunu bitirerek bu okulun ilk üç siyah öğretmeninden biri oldu. 1927'de bir kabile şefinin torunu olan Nokukhanya Bhengu adlı öğretmenle evlendi.
1936'da öğretmenlikten ayrılarak 5 bin kişilik Groutville kabilesinin şefliğine seçildi. Açlık ve yoksulluk gibi önemli sorunlarla karşı karşıya kaldığı bu dönemde siyasi etkinliklerden uzak durarak Natal Afrika Öğretmenler Birliği ve Güney Afrika Futbol Birliği'nin sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Zulu Dili ve Kültürü Derneği'ni kurdu ve Hristiyan Konseyi Yönetim Kuruluna, Avrupalı ve Afrikalılar Ortak Konseyi'ne ve Durban'daki Irklar Arası İlişkiler Kurumuna üye oldu.
1945'te ANC'ye katıldı. Ertesi yıl, üyeleri kabile şeflerinden ve aydınlardan oluşan, danışma kurulu niteliğindeki Yerliler Temsil Kuruluna seçildi. Tam bu sırada ordu birlikleri ve polis, siyah maden işçilerinin bir grevini bastırmak için şiddet kullanarak sekiz işçinin ölümüne, yaklaşık bin işçinin de yaralanmasına yol açtı. Lutuli, kurulun bu olaydan sonra tepkisiz kalmasını protesto eden halkın yanında yer aldı.1948'de Misyonerlikler Kongregasyon Kurulunun davetlisi olarak ABD'ye gitti. Burada yaptığı konuşmalarda Hristiyanlığın Afrika'da ırk ayrımı nedeniyle büyük bir sınavla karşı karşıya bulunduğunu öne sürdü. Ülkesine döndüğünde, ırk ayrımı politikasını savunan ve Afrikanerlerce desteklenen Ulusal Parti'nin (NP) kısa süre önce iktidarı ele geçirmiş olduğunu gördü. Siyahlar üzerindeki baskının yoğunlaştığı bu dönemde ANC'nin Natal bölgesi başkanı seçildi.
1912'de kurulan ve o zamana değin dilekçeler vererek ve kitlesel gösteriler düzenleyerek sürekli bir mücadele yürüten ANC, 1952'de Güney Afrika Hint Kongresi'yle birlikte, ırk ayrımını destekleyen yasalara karşı ülke çapında bir kampanya düzenledi. Bu kampanya sırasında Lutuli'nin Natal'da siyasi önderliği üstlenmesi üzerine, yönetim onun ya ANC'den ya da kabile şefliğinden ayrılmasını istedi. Lutuli, özgürlüğün ancak bir bedel ödenerek kazanılacağını belirterek yönetimin isteğine uymayı reddetti. Yönetim tarafından şeflikten uzaklaştırıldıysa da kabilesince şef olarak görülmeye devam etti ve ünü daha da yayıldı. Aynı yıl (1952) ANC'nin genel sekreterliğine seçilen Lutuli, sonraki yıllarda yoğun baskılar görmesine karşın düzenlenen çeşitli toplantılara katıldı, birçok kenti dolaşarak kitle toplantılarında konuşmalar yaptı.
Aralık 1956'da 155 arkadaşıyla birlikte vatana ihanet suçuyla tutuklandı. Ama vatan haini olduğu, komünist bir darbe planladığı ve şiddete başvurduğu gibi iddiaların kanıtlanamaması üzerine uzun bir yargılamanın ardından 1957'de serbest bırakıldı. Bu yıllarda sürdürdüğü kararlı mücadele ve gösterdiği cesaretle dış dünyada adını duyurarak Nobel Ödülü'ne aday gösterildi.1957'de işe gitmeme çağrısına beyazların dışında çok sayıda kişi uydu. Daha sonra düzenlediği kitle toplantılarına beyazlar da katılmaya başladı.1959'da düşmanlık duygularını kışkırttığı gerekçesiyle köyünün dışına çıkması ve beş yıl süreyle toplantılara katılması yasaklandı.
Lutuli, 1960'ta polisin Sharpville'de pasaport yasalarını protesto etmek amacıyla gösteri düzenleyen siyahlara ateş açması üzerine, halkı ulusal yas tutmaya çağırarak pasaportunu yaktı. Bu yüzden hapis cezası aldıysa da cezaevine giremeyecek kadar hasta olduğu için cezası para cezasına çevrildi. Bu olaylar nedeniyle ANC ve bu örgütten ayrılanlarca kurulan Panafrika Kongresi yasadışı ilan edildi.
Aralık 1961'de kısa süre için Groutville'den ayrılmasına izin verilen Lutuli, Nobel Ödülü'nü almak üzere karısıyla birlikte Oslo'ya gitti. Ödül töreninde yaptığı konuşmada ağır baskılara karşın halkının ırkçılığı reddedişini ve barışçıl tutumunu övdü ama uzun mücadelelere karşın özgürlükten hâlâ ne kadar uzak olduklarını anlattı. Ülkesine döndükten sonra, yaşamının sonuna değin köyünde gözetim altında tutulan ve yalnızca polisin izin verdiği ziyaretçilerle görüşebilen Lutuli bu dönemde Let My People Go (1962) başlığıyla yayımlanan hayat öyküsünü yazdı.
21 Temmuz 1967'de küçük çiftliğinin yakınındaki bir demiryolu köprüsünden geçerken bir trenin çarpması sonucu öldü.

Albert Schweitzer (d. 14 Ocak 1875; Kaysersberg, Alman İmparatorluğu - ö. 4 Eylül 1965; Lambaréné, Gabon), 1952 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, protestan teologu, hayvansever ve anti-nükleer aktivistti. Schweitzer, iki doktorasına rağmen tıp doktoru olmaya karar verdi; Afrika'da doktorluk yapma amacıyla 30 yaşından sonra tıp tahsili yaptı; Gabon'da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Geliştirdiği "yaşama saygı felsefesi" ile günümüzdeki çevreci ve hayvansever hareketlerin öncüsü kabul edilir.

Albert Schweitzer, o dönemlerde Almanya'nın günümüzde ise Fransa'nın bir parçası olan Alsace'da (Alsas), bir papazın oğlu olarak dünyaya geldi. Schweitzer, Jean-Paul Sartre'in annesinin kuzenidir. Küçük yaştan itibaren orga karşı büyük tutkusu ve yeteneği vardı, Avrupa'nın en iyi orgcuları tarafından eğitildi; zamanla org yapımı konusunda dünyanın en iyi uzmanlarından birisi oldu.
1893'te Strasbourg Üniversitesi'nde felsefe öğrenimine başladı ve 1899'da doktorasını tamamladı. Aynı yıl Strasbug'daki St. Nicholas Kilisesi'nde din görevlisi olarak atandı. Ertesi yıl teolojide doktorasını tamamladı ve çeşitli dini okullarda yöneticilik yaptı. 29 yaşına geldiğinde biri teoloji alanında, bir başkası Kant hakkında ve bir diğeri Bach'ın yaşam öyküsü hakkında olmak üzere üç kitap yazarak müzik, din ve felsefe alanlarında değerli katkılarda bulunmuştu; ayrıca org yapımı hakkında da eserler verdi.
Hep insanlığa doğrudan hizmet etmek için büyük bir istek duyan Schweitzer, 1904'te tesadüfen Paris Misyoner Topluluğu'nun yayınladığı bir dergide Fransız kolonisi Gabon'da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilân üzerine yaptığı araştırma onu, "beyaz adamın" "siyah adama" yaptığı kötülükler ve haksızlıklar üzerine düşünmeye sevk etti. Uzun süredir kendini adayacağı bir insanlık hizmeti arıyordu. Yetimhane kurma ve benzeri girişimleri bürokratik engeller yüzünden gerçekleşememişti. Misyoner çalışmalara hiçbir zaman ilgi duymamıştı; Afrikalılara vaaz vermeye niyeti yoktu ancak doktorluk yaparak beyaz adamın onlara verdiği zararı telafi etmeye çalışabilirdi. Afrika, o yıllarda kara kıta olarak anılıyordu; Avrupa'dan Afrika'ya gitme yürekliliğini gösteren araştırmacı ve misyonerlerin çoğu orada hastalanarak yaşamını yitiriyordu. Buna rağmen Avrupa'daki konforlu yaşamını terkederek Afrika'da doktorluk yapmaya karar verdi. 1905'te dostlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarda tıp eğitimi almaya başlayacağını ve istikametinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu değişikliğin nedenini ise artık elleriyle çalışmayı arzulaması, yıllardır kelimelerle uğraşmaktan ve sevgi dininden bahsetmekten bıkmışlığı, artık onu uygulamaya geçirmek isteği olarak açıklıyordu. Çevresi onun bu düşüncelerine olumsuz tepki verdi. Kendisini anlayan ve destek olan tek kişi o yıllarda yakın bir arkadaşı olan Helen Bresslau idi.
Tüm itirazlara ve tepkilere rağmen Schweitzer 30 yaşında tıp eğitimine başladı; 38 yaşında eğitimini tamamladı. Ne var ki tüm hayatını Paris Misyoner Topluluğu'nun ilânındaki ihtiyaca cevap vermek üzere yeniden düzenlediyse de göreve talip olduğunda geri çevrildi. Geri çevrilmesinin nedeni, onu bu göreve almanın Misyoner Topluluğu aracılığı ile Afrika'ya gitmek isteyecek ve yerlilerin kafasını karıştıracak başka liberaller ve radikal kişilere örnek olmasından duydukları kaygı idi. Topluluk, bu gerekçe ile ona maddî destek olmayı reddetti. Bu tavır, Schweitzer'i yıldırmadı. Bu sefer ücret karşılığı bu göreve talip olan bir doktor olarak değil de, kendi kaynakları ile profesyonel hizmetlerini sunan bir doktor olarak yeniden başvurmayı planladı. 1912'de Schweitzer ile evlenen, hemşire olarak kendini yetiştiren Helen Bresslau, gönüllü olarak ona eşlik edecek; hastane kurmak için gelir sağlama kampanyasını sürdürecek ve ilk 2 yıl tüm masrafları üstlenecekti. Yardımcı olabilecek arkadaşlarının listesini yaptılar. Eğer para toplayabilirlerse, topluluk kendilerine hiçbir masraf getirmeyecek projeleri için onları reddedemeyecekti. Sekiz yıl seyahat hazırlığı ile geçti. Üniversitedeki görevini bıraktı. Uzun dönemli konser anlaşmalarını iptal etti. Küçük bir arkadaş grubunun desteği ile hazırlıklarını sürdürdü. Sonunda, çalışmalarının kesinlikle topluluğun misyonuna zarar vermeyeceğini kabul ettirebildi. 1913'te Gabon'daki Lambaréné'de bir hastane kurmak üzere eşi ile beraber yola çıktı.
Çift, sağlık hizmetleri vermeye bir tavuk kümesinde başladı, zamanla yeni binalar yaptı. Hastane yüzlerce hastaya hizmet verir hâle geldi. Lambaréné'e gelişlerinden 1 yıl sonra I. Dünya Savaşı başladı. Almanya vatandaşı olarak bu Fransız kolonisinde düşman kabul edilmekteydiler. Savaş esiri olarak Fransa'ya götürüldüler. Götürüldükleri yer ülkenin güneyinde, bir zamanlar akıl hastanesi olarak kullanılan ve ressam Van Gogh'un da intiharından önce 4 yıl kaldığı bir mekandı.
Schweıtzer ve eşi 1918'de Alsace'a dönebildiler ve 1919'un başında kızları Rhena doğdu. Alsace'da Schweitzer'in annesi, birlikte büyüdüğü pek çok genç ölmüş, her yer yakılıp yıkılmuştı. Karı-koca Schwetzer'in ikisinin de sağlığı bozuktu; bir zamanlar yıldız öğretim üyesi ve öğrenci olduğu Strausbourg Üniversitesi'nde Schweitzer'i hatırlayan yoktu ve maddî açıdan zor durumdaydılar. Ne var ki İsveç'te Uppsala Üniversitesi'nde onu hatırlayan birisi çıktı ve 1920'de ders vermek için ailesi ile birlikte İsveç'e gelmek üzere bir davet aldı. Orada, 1915'te geliştirdiği yaşama saygı felsefesini hakkında ilk defa resmi konuşma yaptı. "İnsanın ahlakı insanla bitmemeli, evrene yayılmalıdır; bir parçası olduğu büyük hayat zincirinin yeniden farkına varmalıdır. Tüm varlığın bir değeri olduğunu anlamalıdır. Hayat, bencil veya düşüncesizce hareketler nedeniyle yok edilemeyeceği gibi daha yüce bir değer veya amaç için de feda edilemez."
İsveç'te Afrika deneyimlerini anlatan bir konuşma turu yapmak teklifi alması üzerine borçlarını ödeyebildi ve bu konuda bir kitap yazarak Afrika'ya yeniden dönecek parayı kazandı. Fakat 1924'te Afrika'ya döndüğünde sağlık durumu iyi olmayan eşi ile kızı ona eşlik edemediler, ancak sık yazışmalarla ilişkilerini sürdürebildiler. Çocukluğunda babasını pek az görebilen Rhena, büyüyüp kendi çocukları olduğunda onlarla birlikte Afrika'ya gitti ve hastanenin laboratuvarında babası ile birlikte çalıştı. Rhena, babasının ölümünden sonra da hastanenin yönetimini üstlendi. Hastanede gönüllü çalışan Amerikalı doktor David Miller ile evlendi ve 1997'de ölümüne kadar Georgia kırsalında onunla yaşadı.
Dr. Schweitzer'in ünü yıllar içinde artmıştı ve pek çok gazeteci ve meraklı onun çalışmalarını görmek için Lambaréné'e gitmişlerdi. Ziyaretçilere herkesin kendi Lambaéné'sini bulması gerektiğini söylediği rivayet edilir. Dr. Schweitzer, 1953 yılında 1952 Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Ödülü aldıktan sonra, ömrünü politikadan uzakta geçirmeye çalıştıysa da nükleer silahlanma ile Hiroşima ve Nagazaki'nin bombalanma olaylarından duyduğu rahatsızlık onu bu konuyu araştırmaya ve arkadaşlarının da teşviki ile 1957 Bilinç Deklarasyonu adlı dünyaca ilgi gören deklarasyonunu yayınlamaya yöneltti. 1958'de ise "Barış mı yoksa Atom Savaşı mı?" adlı bir kitap yazdı.
Dr. Schweitzer, 1965'te 90 yaşında öldüğünde hastanenin bahçesine gömüldü. Öldüğünde hastanesi 72 binalı 600 yataklı 6 doktor ve 35 hemşireli bir hastane olmuştu.

Yaşama Saygı, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla (fillerden yerdeki otlara kadar) paylaştığımız bir şeydir. Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.

Nobel Barış Ödülü (1952)
Sonning Ödülü (1959)

Schewitzer.org
https://www.youtube.com/watch?v=AtEmDJXmpNo 25 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Albert Schweitzer - Kimlik - Sat7 Türk
Albertschweitzer.info 17 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ales Viktaravich Bialiatski (Belarusça:  Алесь Віктаравіч Бяляцкі) (25 Eylül 1962) Belaruslu demokrasi yanlısı aktivist ve düşünce mahkûmu. 1980'lerin başından itibaren Belarus'un bağımsızlığı ve demokratikleşmesi için faaliyetlerde bulunmuştur. Viasna İnsan Hakları Merkezi ve Belarus Halk Cephesinin kurucu üyelerinden olan Bialiatski aynı zamanda ülkesinin muhalefetinin Koordinasyon Konseyinin üyesidir. The New York Times tarafından "Doğu Avrupa'daki insan haklarının bir ayağı olarak nitelendirilmiştir.
Bialiatski'nin Belarus'ta insan haklarını savunması ona çok sayıda uluslararası ödül kazandırdı. Václav Havel İnsan Hakları Ödülü 2013 yılında ilk olarak Bialiatski'ye verildi. 2020 yılında yaygın olarak "Alternatif Nobel Ödülü" olarak bilinen Right Livelihood Award (Doğru Yaşam Ödülü)'nü kazandı. 2022 yılında ise Nobel Barış Ödülüne layık görüldü.

Alfonso García Robles (20 Mart 1911, Zamora de Hidalgo - 2 Eylül 1991), nükleer silahsızlanmayı savunan Meksikalı diplomattır. 1982 Nobel Barış Ödülü'nü İsveçli diplomat Alva Myrdal ile paylaşmıştır.

1939'da Meksika Dışişleri Bakanlığı'na girdi ve Birleşmiş Milletler'in kurulma kararının alındığı 1945 San Francisco Konferansı'na Meksika temsilcisi olarak katıldı.Ardından birkaç yıl BM'de çalıştı.1950'lerin sonunda Meksika Dışişleri Bakanlığı'nın Avrupa, Asya ve Afrika'dan sorumlu bölümünün yöneticisi olarak deniz hukuku konferanslarında önemli bir rol oynadı.
Meksika'nın Brasilia büyükelçisi olarak görev yaptığı dönemde Latin Amerika'dan nükleer silahların temizlenmesi sorunu ile karşı karşıya kalan Garcia, 1962'deki Küba Füze Krizi'nin ardından Meksika hükûmetini silahsızlanma politikasını desteklemeye ikna etti.Bu yoldaki çabaları Tlatelolco Antlaşması'yla (1967) sonuçlandı; antlaşmada imzası olan 22 ülke nükleer silahları kendi topraklarına sokmama kararı aldılar.Garcia bu antlaşmadan bir yıl sonra, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması taslağının hazırlanmasına yardımcı oldu.1977'de Cenevre'deki Silahsızlanma Konferansı'na daimi temsilci olarak atandı.Ertesi yılki, BM Genel Kurulunun silahsızlanma konulu özel oturumunda Meksika heyetine başkanlık etti.

Alfred Hermann Fried (d. 11 Kasım 1864 - ö. 5 Mayıs 1921), Avusturyalı Yahudi pasifist, yayıncı, gazeteci ve Alman Barış Hareketi'nin kurucularındandır. 1911 yılında Tobias Asser ile birlikte Nobel Barış Ödülü kazanmıştır.

Fried Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'da doğdu. 15 yaşında okulu bıraktı ve bir kitapçıda çalışmaya başladı. 1883 yılında Berlin'e taşındı ve burada 1887 yılında kendi kitapçı dükkânını açtı. 1889 yılında Bertha von Suttner tarafından Die Waffen nieder! (Kollarınızı İndirin) kitabının yayımlanmasını takiben, von Suttner ile birlikte 1892 yılında aynı isimli bir dergi çıkarmaya başladılar.  Die Waffen nieder! ve onun halefi olan Die Friedenswarte ( Barış Beklentisi) dergilerinde pasifist felsefesini dile getirdi.
1892'de Alman Barış Derneği kurucularından oldu (Deutsche Friedensgesellschaft). Fried Dünya barışı için modern bir örgüt fikrinin babalarından biriydi. Düşünceleri, Milletler Cemiyeti ve II. Dünya Savaşı sonrasında yerine gelen Birleşmiş Milletler tarafından benimsenmiştir.
Fried, Esperanto-hareketinin önemli bir üyesiydi. 1903 yılında Lehrbuch der Internationalen Hilfssprache Esperanto (Uluslararası Esperanto Dili Ders Kitabı) kitabını yayımladı. 1911 yılında Tobias Asser ile birlikte Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. I. Dünya Savaşı sırasında İsviçre'de yaşamış ve 1921 yılında Viyana'da ölmüştür.

Das Abrüstungs-Problem: Eine Untersuchung. Berlin, Gutman, 1904.
Abschied von Wien – eLibrary Austria Project (elib Austria etxt in German)
The German Emperor and the Peace of the World, with a Preface by Norman Angell. London, Hodder & Stoughton, 1912.
Die Grundlagen des revolutionären Pacifismus. Tübingen, Mohr, 1908. Translated into French by Jean Lagorgette as Les Bases du pacifisme: Le Pacifisme réformiste et le pacifisme «révolutionnaire». Paris, Pedone, 1909.
Handbuch der Friedensbewegung. (Handbook of the Peace Movement) Wien, Oesterreichische Friedensgesellschaft, 1905. 2nd ed., Leipzig, Verlag der «Friedens-Warte», 1911.
«Intellectual Starvation in Germany and Austria», in Nation, 110 (March 20, 1920) 367–368.
International Cooperation. Newcastle upon Tyne, Richardson [1918].
Das internationale Leben der Gegenwart. Leipzig, Teubner, 1908.
«The League of Nations: An Ethical Institution», in Living Age, 306 (August 21, 1920) 440–443.
Mein Kriegstagebuch. (My War Journal) 4 Bde. Zürih, Rascher, 1918–1920.
Pan-Amerika. Zürih, Orell-Füssli, 1910.
The Restoration of Europe, transl. by Lewis Stiles Gannett. New York, Macmillan, 1916.
Der Weltprotest gegen den versailler Frieden. Leipzig, Verlag der Neue Geist, 1920.
Die zweite Haager Konferenz: Ihre Arbeiten, ihre Ergebnisse, und ihre Bedeutung. Leipzig, Nachfolger [1908].

Wörterbuch Esperanto-Deutsch und Deutsch-Esperanto
Lehrbuch der internationalen Hilfssprache “Esperanto” mit Wörterbuch in Esperanto-Deutsch und Deutsch-Esperanto, Berlin-Schönberg: Esperanto-Verlag, 1903 pr. Pass & Garleb, Berlin 18x12cm II, 120p.
2nd edition: Stuttgart: Franckhsche Verlagshandlung, 1905 18x12cm 91, 5p.
3rd edition: Stuttgart: Franckhsche Verlagshandlung, 1905 18x12cm 91p.

Roger Chickering: Imperial Germany and A World Without War : The Peace Movement and German Society, 1892–1914. Princeton University Press, Princeton 1975, ISBN 0-691-10036-5.
Walter Göhring: Verdrängt und Vergessen – Friedensnobelpreisträger. Alfred Hermann Fried. Kremayr & Scheriau, Wien 2006, ISBN 978-3-218-00768-9
Bernhard Kupfer: Lexikon der Nobelpreisträger. Patmos, Düsseldorf 2001, ISBN 3-491-72451-1
Petra Schönemann-Behrens: „Organisiert die Welt“. Leben und Werk des Friedensnobelpreisträgers Alfred Hermann Fried (1864–1921). Dissertation, Universität Bremen 2004.
Bernhard Tuider: Alfred Hermann Fried. Pazifist im Ersten Weltkrieg – Illusion und Vision. VDM, Saarbrücken 2010, ISBN 978-3-639-25061-9
About Alfred Hermann Fried 1 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alfred Hermann Fried (November 11, 1864 – May 5, 1921)(25 Ekim 2009 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi 2009-10-25)
Nobel biography 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alparslan Türkeş (doğum adı: Ali Arslan; 25 Kasım 1917, Lefkoşa - 4 Nisan 1997, Ankara), Türk asker ve siyasetçi. Muvazzaf askerken 27 Mayıs Darbesi'nde aktif rol alan Türkeş, askerlik görevi sonrası başbakan yardımcısı, Milliyetçi Hareket Partisinin kurucusu ve ilk genel başkanı olarak görev yapmıştır. MHP Genel Başkanlığı görevini 1969-1981/1993-1997 yılları arasında sürdürmüştür. Mart 1975 - Haziran 1977 ve Temmuz 1977 - Ocak 1978 tarihleri arasında Süleyman Demirel tarafından kurulan hükûmetlerde başbakan yardımcısı olarak yer almıştır. 1965, 1969, 1973, 1977 ve 1991 Türkiye genel seçimlerinde milletvekili olarak Meclise girmiştir.
Türkeş, milliyetçi çevreleri bir araya getirmek için 1963 yılında Türkiye Huzur ve Yükseliş Derneğini kurmuştur. 1965'te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine (CKMP) katılarak fiilen siyasi hayata atılmış ve aynı yıl partinin genel başkanı olmuştur. İlk defa 1965 Türkiye genel seçimlerinde CKMP'nin Ankara milletvekili olarak Meclise girmiştir. 1966 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde cumhurbaşkanı adayı olmuştur fakat seçilememiştir. 1975'ten sonra Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükûmetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulunmuştur.
12 Eylül Darbesi'nden sonra 1985 yılına kadar 4,5 yıl tutuklu kalmıştır. 1987 Türkiye anayasa değişikliği referandumunda siyasal yasağı kalkmıştır. Aynı yıl Milliyetçi Çalışma Partisine girmiştir ve yapılan kongrede genel başkan seçilmiştir ve partisi 1991 Türkiye genel seçimlerinde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile seçim ittifakı yapmıştır. 1992 yılında 12 Eylül Darbesi ile kapatılmış olan partilerin eski adlarını alması hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişiklikle MÇP'nin ismi de 1993 yılında MHP olarak değiştirilmiştir. 1995 Türkiye genel seçimlerinde parlamento dışı kalan Türkeş, 4 Nisan 1997 tarihinde ölmüştür.

Alparslan Türkeş, 25 Kasım 1917 öğle vaktinde Koyunoğlu ailesinden Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ile Fatma Zehra Hanım'ın çocuğu olarak, Lefkoşa'da Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade Sokağı 13 numaralı evde dünyaya geldi. Günümüzde TİKA tarafından bu ev restore edilerek 2019 yılında müze hâline getirilmiştir. Ev günümüzde müze olarak hizmet veren Lüzinyan Evi'nin bitişiğindedir.
Büyükleri Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesinin Köşkerli köyünden arsa meselesi yüzünden Sultan Abdülaziz tarafından 1860'larda Kıbrıs'a sürgün ettirilmiştir. Babası Ahmet Hamdi Bey, Gazimağusa'nın yakınlarındaki Tuzla kentinden, annesi Fatma Zehra Hanım ise Larnaka şehrindendi. Bununla birlikte Hrant Dink, Türkeş'in Ermeni kökenli olduğunu ve Kıbrıslı Müslüman bir çift tarafından evlat edinilen Sivaslı bir yetim olduğunu iddia etmiştir.

Alparslan Türkeş'in doğum adı Ali Arslan'dır.
Bazı kaynaklar; Türkeş'in doğum adının Hüseyin Feyzullah olduğunu, bu adın da Küçük Hüseyin Efendi ile Feyzullah Efendi'den geldiğini iddia etmiştir. Bu iddia ilk kez 1960'lı yıllarda Kim ve Akis dergileri tarafından dile getirilmiş, Türkeş ise 1934 tarihli nüfus cüzdanını göstererek bu iddiaya karşı çıkmıştır.

Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş, konuyla ilgili şu sözleri sarf etmiştir:Bu iddia 20-25 yıldır sol cenahtan rahmetli babamın Kıbrıslılığına yönelik bir itham olarak gündeme geldi. Ben babama ve kendime pasaport çıkartmak için Kıbrıs'a gittiğimde nüfus kayıtlarına baktım. Böyle bir şeye rastlamadım. Benim gördüğüm kayıtlarda Alparslan olarak yer alıyor. O yıllarda Alparslan ismi Kıbrıs'ta pek kullanılmıyor. Bu nedenle Ali Arslan olarak bir ara kullanılmış aile etrafında. [...] Babamın Lefkoşe'de doğduğu yıllarda çocuklara iki isim veriliyor, birisi babanın ismi olur hep. Bu durumda Alparslan Ahmet Hamdi olması lazımdı. Hem babama bu iki zatın ismi verilmiş olsaydı, neden değiştirsinler ki, bu zatlara saygısızlık olmaz mı?

1933'te ailesiyle birlikte Lefkoşa'dan ayrılarak Limasol'dan kalkan İtalya bandıralı "Viyana" gemisiyle İstanbul'a geldi. Aynı yıl, Lefkoşa doğumlu İzmit milletvekili Hüseyin Sırrı Bellioğlu'nun tavsiyesiyle Kuleli Askerî Lisesi'ne geçici olarak kaydoldu ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçince asli kaydı gerçekleşti. 1936'da Kuleli Askerî Lisesi'nden mezun olup 1938'de Kara Harp Okulu'nu bitirdi. 1939'da piyade asteğmeni olarak atış okuluna girerek buradan teğmen rütbesiyle mezun oldu (P.938-348). Aynı yıl Kars'a tayin edildi ve Karslı bir arkadaşıyla görev yerini becayiş ederek Isparta'ya gitti. Burada Refik Yurtsever'in ablasının kızı Muzaffer Hanım ile 5 Eylül 1939'da nişanlandı ve 14 Ocak 1940'ta evlendi. Isparta'da bir yıl kaldıktan sonra Gelibolu'daki 58. Piyade Alayı 5. Bölük Komutanlığı'na tayin edildi ve Balıkesir, Bandırma, Edincik, Erdek ve Marmara Adasında görev aldı.

1944 yılında Nihal Atsız hakkında başlatılan, gözaltına alınan 23 kişinin tutuklanmasıyla devam eden ve Irkçılık-Turancılık Davası'na dönüşen süreçte, Atsız'ın evinde yapılan aramada Türkeş'in Atsız'a yazdığı mektupların bulunması üzerine Türkeş, Erdek'te üsteğmen olarak görev yaptığı sırada gözaltına alındı ve tutuklanarak İstanbul, Tophane'deki Merkez Kumandanlığı Cezaevi'ne gönderildi. 29 Ekim 1944'teki ilk duruşmada, "Türk milliyetçisiyim, fakat iddia edildiği gibi ırkçı değilim," diyerek beraatini istedi.
Dava 29 Mart 1945'te sonuçlandı ve Türkeş 9 ay 10 gün hapis cezası aldı; fakat Askeri Yargıtayın "1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafsızlığını yitirmiştir," diyerek davanın 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde görülmesine karar vermesi üzerine serbest bırakıldı. İlk karar Askeri Temyiz Mahkemesi tarafından bozuldu, yargılama 26 Ağustos 1946'da yeniden başladı ve mahkeme 31 Mart 1947'de açıkladığı kararla, "ırkçılığın anayasa suçu teşkil etmediğine" hükmederek davadaki sanıkların tamamı hakkında beraat kararı verdi.

Beraatinden sonra orduya dönen Türkeş, 1948 yılında, ABD'ye eğitime gönderilecek subaylar için açılacak sınava katıldı ve sınavı kazanan 16 kişiden biri oldu. Önce Kansas eyaletindeki Amerikan Harp Akademisi'nde, sonra Georgia eyaletindeki Amerikan Piyade Okulu'nda iki yıl boyunca "gerilla harbi" eğitimi gören Türkeş, bu dönemden bahsederken "Amerikalılar II. Dünya Savaşı'nın galibi olarak çok gururluydular, bizi de Marshall Planı çerçevesinde Sovyetler'e karşı güçlendirmek için eğitiyorlardı." ifadelerini kullanmıştır.

ABD'de aldığı eğitimden sonra Türkiye'ye dönen Türkeş, Çankırı Gerilla Okulu'na yüzbaşı rütbesiyle atandı ve burada iki buçuk yıl boyunca "gerilla hocası" olarak görev yaptı. Harp Akademisi sınavını kazanınca İstanbul'a gitti ve anılan okuldan binbaşı rütbesiyle mezun oldu (94. sınıf, Sıra No. 39).
1955 yılında dış görevler sınavına girerek Pentagon'da göreve başladı, ABD'nin başkenti Washington, DC'de bulunan NATO Daimi Komitesi'nde bulunan Türk genelkurmayı temsil heyetinde görev yaptı ve 1958 yılına kadar ABD'de kaldı.
Aynı sırada uluslararası ekonomi eğitimi gördü. 1959'da Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderildi ve buradaki eğitiminden sonra albaylığa yükseldi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO şube müdürü olarak atandı.

Türkeş, 27 Mayıs 1960 günü Demokrat Parti iktidarına karşı gerçekleştirilen askerî darbenin öncesinde, 1958 yılında Elazığ'da albay rütbesiyle görev yaptığı birliğinden Ankara'ya atandı ve Albay Talat Aydemir'in önerisiyle Millî Birlik Komitesi'ne (MBK) alınarak, darbeyi planlayıp yürütecek olan 38 kişilik MBK içinde yer aldı.
Kendi beyanına göre, 27 Mayıs Darbesi'nin fiili lideri kendisidir. Türkeş, darbe hakkında yaptığı açıklamada “27 Mayıs ihtilalinin fiilen lideri benim. General olmamama rağmen fiilen liderliğini ben yaptım” demiştir.
Darbe bildirisini 27 Mayıs 1960 sabahı radyodan okuyan kişi oldu ve bundan sonra adı sıkça duyulmaya başlandı. Darbe sonrasında kurulan askeri yönetimde Başbakanlık Müsteşarlığı yaptı; yardımcılığına ise, sonradan Adalet Partisi Balıkesir Senatörü seçilecek Hikmet Aslanoğlu ve CKMP Genel Sekreteri olacak Fuat Uluç getirildi.
Bu dönemde Millî Birlik Komitesi içindeki görüş ayrılığı sonucu 13 Kasım 1960'ta MBK Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel bir bildiri yayımlayarak MBK'nin çalışmalarının ülkenin yüksek çıkarlarını tehlikeye düşürecek bir duruma geldiğini, bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri ile MBK üyelerinin talepleri üzerine MBK'yi feshettiğini açıkladı. Yeni oluşturulan MBK'de ise Alparslan Türkeş'in de içinde bulunduğu ve "Ondörtler" olarak adlandırılan ve ülkenin köklü yapısal sorunları çözülmeden kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddeden 14 subaya yer verilmedi. MBK üyesi Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun inisiyatifiyle gerçekleşen bu operasyonla söz konusu kişiler Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de emekli edilerek çeşitli görevlerle yurt dışına sürgüne gönderildiler. Alparslan Türkeş de bu operasyon sonucu Yeni Delhi büyükelçilik müşaviri olarak Hindistan'a gönderildi. Karar Türkeş'e 13 Kasım 1960 sabahı kapısına gelen askerler tarafından verildi ve Türkeş, aynı askerler tarafından Mürted Hava Üssü'ne götürülerek 19 Kasım 1960 gününe kadar bu üste tutuldu.
İrfan Ülkü, bu dönemde Cemal Madanoğlu'nun Türkeş'i kurşuna dizdirmek istediğini, fakat CIA İstasyon Şefi olarak Türkiye'de görev yapan Ruzi Nazar'ın, ABD Büyükelçisi aracılığıyla Cemal Gürsel'le görüşerek, "Böyle bir şey yaparsanız ya da yapılmasına göz yumarsanız, Amerikan Hükûmeti bunu hiç hoş karşılamayacak, bu cinayet iki ülke ilişkilerine gölge düşürecektir." dediğini, yan odaya geçen Gürsel'in birkaç dakika içinde dönerek "Mesele hallolmuştur," dediğini, böylelikle Türkeş'in idam edilmekten kurtulduğunu belirtir.
Hindistan'da sürgündeyken Türkeş, Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel'e, Yüksek Adalet Divanı'nda yargılanan Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin doğru olmayacağını vurgulayan ve Millî Yol dergisinde yayınlanan mektubu gönderdi.
25 ay kadar sonra, 23 Şubat 1963'te Gümülcine'den yurda döndüğünde burada kalabalık bir "milliyetçi topluluk" tarafından karşılandı.

Gökhan Evliyaoğlu'nun Adalet Partisi'ne katılma yolundaki teklifini reddeden Türkeş, milliyetçi çevreleri bir araya getirmek için 1963 Mayıs ayında Huzur ve Yükse

Alva Reimer Myrdal (d. 31 Ocak 1902, Uppsala - ö. 1 Şubat 1986, Ersta), İsveçli diplomat ve siyasetçi.
1949-1950 yıllarında Birleşmiş Milletler Sosyal Refah Bölümü müdürü olarak görev yaptı.. 1951'de Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Sosyal Bilimler Bölümünün başkanlığına getirildi. 1955-1961 yılları arasında Hindistan, Birmanya ve Seylan'da ilk olarak orta elçi, devamında büyükelçi sıfatıyla görevlendirildi. 1961'de, silahsızlanma konusunda İsveç Dışişleri Bakanı danışmanlığına getirildi. 1962'de İsveç Sosyal Demokrat Partisi'nden milletvekili olarak seçildi ve Cenevre Silahsızlanma Konferansı'nda İsveç heyetinin başkanlığını yaptı. 1966'da atandığı silahsızlanma ve kilise işlerinden sorumlu devlet bakanlığı görevine 1977'ye dek devam etti.
Silahsızlanma konusunda yazılı çalışmaları olan ve konferanslar veren Myrdal, Meksikalı Alfonso García Robles ile 1982 Nobel Barış Ödülü'nü paylaştı. 1970'te Batı Almanya Barış Ödülü'ne eşi Gunnar Myrdal ile birlikte, 1980'de Albert Einstein Barış Ödülü'ne, 1981'de de Cavaharlal Nehru Ödülü'ne layık görüldü. Myrdal ayrıca The Game of Disarmament: How the United States and Russia Run the Arms Race kitabının yazarıdır.

Biyografi-Nobelprize.org 26 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Amerikan Dostluk Hizmet Komitesi (İngilizcesi American Friends Service Committee (AFSC)) Quakerler'in'in tüm dünyada ve ABD'de barış ve sosyal adalet için çalışan örgütlenmelerinden biridir. AFSC I. Dünya Savaşı'nın kurbanlarına yardım amacıyla ABD'deki Quakerler'in ortak çalışmasıyla 1917'de kuruldu. Kuruluşun üyeleri inançları dolayısıyla askerlik hizmeti yapmayı reddederler ve zafer kazanan ile kaybeden arasında bir ayrım yapmazlar. AFSC bu yüzden ilaç temini, yiyecek ve elbise dağıtımı gibi konular üzerinde çalışmalar yapar.
Kuruluş 1947 yılında İngiltere'deki Quaker kuruluşu olan Quaker Peace and Social Witness ile birlikte Nobel Barış ödülüne layık görüldü.

Religious Society of Friends
Quaker Peace and Social Witness

AFSC resmi web sitesi4 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amina J. Mohammed (d. 27 Haziran 1961, Liverpool), Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve eski Nijerya Çevre Bakanı.

Amina Jane Muhammed, 27 Haziran 1961'de İngiltere'nin Liverpool kentinde Hausa-Fulani Nijeryalı bir veteriner-memur ile İngiliz hemşirenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Nijerya'nın Kaduna Eyaleti'nde eğitimini tamamlayan Mohammed'in altı çocuğu bulunmaktadır.

Amina Muhammed, Post-2015 kalkınma sürecinde BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un özel danışman olarak görev yaptı.
Bu görevden önce Muhammed, Kalkınma Politikaları Çözüm Merkezi'nin kuruculuğunu ve Columbia Üniversitesi'ndeki Kalkınma Pratiği bölümünde Yardımcı Profesör olarak görev yapmıştır. Daha önceleri Nijerya Cumhurbaşkanı'nın Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedeflerinde özel asistanlığını yaptı. 2005 yılında Nijerya'nın borç yardım fonları için Binyıl Kalkınma Hedefleri için görevlendirildi. 2002-2005 yılları arasında Muhammed BM Binyıl Projesinin cinsiyet eşitliği ve eğitim alanlarını koordine etti.

Andrey Dmitriyeviç Saharov (Rusça; Андре́й Дми́триевич Са́харов; d. 21 Mayıs 1921 - ö. 14 Aralık 1989), önde gelen insan hakları savunucularından SSCB'li nükleer fizikçi. SSCB'de reformların yapılmasını ve komünist olmayan ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasını desteklemiş, 1975'te Nobel Barış Ödülü'nü kazanmış, ama yönetimin baskısıyla karşılaşarak 1986'ya değin ülke içinde sürgünde yaşamıştır.

Babası gibi fizik öğrenimi gören Saharov, doktora çalışmasını 1947'de tamamladı ve 32 yaşında SSCB Bilimler Akademisi tam üyeliğine seçildi. Bu dönemde İgor Tamm ile birlikte SSCB'nin ilk hidrojen bombasının yapım çalışmalarını gerçekleştirdi ve denetimli çekirdek kaynaşmasının (füzyon) kuramsal temellerini attı.
Saharov, 1961'de Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikita Kruşçev'in 100 megatonluk bir hidrojen bombasının atmosferde denenmesi yolundaki planına, deney sonucu oluşacak radyoaktif serpintinin yaygın hastalıklara yol açabileceği kaygısıyla karşı çıktı. Üç yıl sonra, Stalin dönemi biyologlarından Trofim Lisenko'nun egemen öğretilerine karşı bir muhalefet grubu oluşturmayı başardı. 1968'de batı ülkelerinde yayımlanan İlerleme, Birlikte Yaşama ve Düşünce Özgürlüğü adlı yapıtında nükleer silahların azaltılması gerektiğini savundu ve komünist ve kapitalist sistemlerin sonunda demokratik sosyalizm temelinde birleşeceğini öne sürdü. 1971'de insan hakları savunucusu Yelena Bonner ile evlendi.
Saharov'un etkinlikleri ve daha sonraki yazıları, Sovyet yönetiminin tepkisini çekti. Yönetimi, ülke içinde çeşitli baskılar uygulamak, ülke dışında da düşmanca bir politika izlemekle suçlaması üzerine resmi sansürün hedefi haline geldi. 1979 yılında SSCB'nin Afganistan'a girmesi halinde bu müdahalenin Sovyetler'in sonu olacağını söylemesiyle tepki çekti. 1980'de kapalı şehir Gorki'ye (bugünkü Nijni Novgorod) sürüldü. 1984'te Sovyet aleyhtarı etkinliklerde bulunmakla suçlanan karısı da aynı şehre sürüldü. Sovyet yönetiminin kendisine verdiği nişanları geri almasına karşın Saharov, Bilimler Akademisi üyesi olarak kaldı.
1986'da Mihail Gorbaçov'un sürgün cezasını kaldırması üzerine Moskova'ya döndü. Nisan 1989'da Halk Temsilcileri Meclisine seçilen ve itibarı iade edilen Saharov, yıllarca uğruna mücadele ettiği pek çok amacın Gorbaçov döneminde gerçekleştiğine ve resmi politika haline geldiğine tanık oldu.

Karşı değerlendirme.26 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ang San Su Çi (Birmanca: အောင်ဆန်းစုကြည်) (d. 19 Haziran 1945, Yangon) Myanmarlı şiddetsiz direniş savunucusu aktivist, Ulusal Demokrasi Birliği partisinin lideri, tanınmış düşünce mahkûmu ve 2016'dan 2021'e kadar dışişleri bakanı ve hükûmet başdanışmanı (bir başbakana eş değer). Aynı zamanda diplomatlık, eğitim bakanlığı, enerji bakanlığı görevlerinde bulundu.
Budist olan Su Çi, Myanmar askerî diktatörlüğüne karşı gösterdiği barışçıl ve şiddetsiz mücadeleyle 1990 yılında Rafto ve Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü'nü, 1991 yılında da Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. 1990 genel seçimlerinin sonuçlarına göre ülkenin başbakanı olmaya hak kazanan Su Çi, askerî cunta tarafından gözaltında tutulduğu için bu görevi üstlenemedi.
15 yıl ev hapis dönemi yaşamıştır. Bu dönemde Nobel Barış Ödülü'nü almaya oğulları gitmiş ve eşinin cenazesine de katılamamıştır. Dünya′nın pek çok yerinden serbest bırakılması için baskılar yapılmış, hakkında kitaplar yazılmış, filmler yapılmış ve sonunda 2010 yılında serbest kalmıştır. 2011 yılında Chatham House Ödülü'nü kazanmıştır.
2014 yılı itibarıyla, Forbes tarafından dünyanın 61. en güçlü kadını olarak listede yer almıştır. Myanmar ordusunun Rohingya Müslümanlarına işkence, taciz ve tecavüz yaptığı iddialarını reddetmiştir.
U2, All That You Can't Leave Behind albümündeki Walk On adlı şarkısını Ang San Su Çi'ye adamıştır.
Eyalet danışmanlığına yükselen Aung San Su Çi, Arakan eyaletindeki Rohingya halkına yapılan soykırım karşısında Myanmar'ın eylemsizliği ve Myanmar ordusunun katliamlar yaptığını kabul etmemesi üzerine birçok ülkeden, kuruluştan ve figürden eleştiriler aldı. Liderliği altındaki Myanmar'da, gazetecilerin yargılanmasından dolayı da eleştiriler aldı. Ang San Su Çi 2019'da Uluslararası Adalet Divanı'na çıktı ve burada Rohingya'ya karşı soykırım iddialarına karşı Myanmar ordusunu savundu.
1 Şubat 2021'de Ang San Su Çi, Kasım 2020 Myanmar genel seçim sonuçlarının hileli olduğunu ilan ettikten sonra 2021 Myanmar darbesi sırasında ordu tarafından tutuklandı. Kendisine karşı birçok suçlamada bulunuldu ve 6 Aralık 2021'de iki suçlamadan dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Birleşmiş Milletler, çoğu Avrupa ülkesi ve Amerika Birleşik Devletleri tutuklamaları, takipleri ve cezaları siyasi amaçlı olduğu gerekçesiyle kınadı. Askerî darbe ülke çapında protestolara yol açtı. Sonraki gün Ang San Su Çi'ye verilen 4 yıllık hapis cezası iki yıla indirildi.
15 Ağustos 2022'de, Aung San Suu Kyi'nin mahkeme işlemlerini takip eden kaynaklar, onun dört yolsuzluk suçundan suçlu bulunmasının ardından altı yıl daha hapis cezasına çarptırıldığını ve toplam cezasını 17 yıl hapis cezasına çevirdiğini söyledi. Eylül 2022'de, seçim hilesi ve devletin sırlarını ihlal etmekten suçlu bulundu ve her iki mahkûmiyetten de toplam altı yıl hapis cezasına çarptırıldı ve toplam cezasını 23 yıla çıkardı. 12 Ekim 2022'de iki kez daha yolsuzluk suçundan hüküm giydi ve aynı anda çekilmek üzere iki kez üçer yıl hapis cezasına çarptırıldı. 30 Aralık 2022'de yargılamaları, başka bir mahkûmiyet ve yolsuzluktan yedi yıl hapis cezası ile sona erdi. Aung San Suu Kyi'nin nihai cezası 33 yıl hapis cezasına yükseldi.

Su Çi, 19 Haziran 1945'te Britanya İmparatorluğu yönetimindeki Myanmar'da, Yangon şehrinde ailesinin 3. çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, Myanmar'ın bağımsızlık hareketine öncülük eden ulu önderi Ang San'dır. Ancak babası rakipleri tarafından 1947'de suikasta uğrayıp öldürülünce Su Çi, annesi Kin Çi'nin yanında iki erkek kardeşi ile beraber büyütülmeye başladı. Kardeşlerinden biri, henüz sekiz yaşındayken evin avlusundaki bir süs havuzuna düşüp boğularak öldü.

Annesi 1960'ta Hindistan Büyükelçisi olarak görevlendirilince Su Çi de annesiyle birlikte Delhi'ye taşındı. 1960 yılında öğrenime başladığı Lady Shri Ram Üniversitesinden 1964'te mezun oldu. Ardından yüksek lisans yapmak için Oxford'daki Aziz Hugh's Üniversitesine gitti ve orada felsefe, politika ve ekonomi alanlarında dereceyle mezun oldu. Mezun olduktan sonra bir zamanlar popüler bir pop şarkıcısı olan Ma Than E ile New York'ta yaşamaya başladı. Burada üç yıl yaşadı ve BM'de bütçe üzerine görevlerde bulundu. Su Çi, bütçeyle ilgili yazılarını tarihçi akademisyen Michael Aris'e gönderiyordu. Zamanla aralarındaki iş ilişkisi, arkadaşlığa dönüştü ve böylelikle Su Çi ve Aris 1972'de evlendiler. Ertesi yıl ilk erkek çocukları Alexander Aris, 1977'de ise Kim Aris dünyaya geldi.
1985-1987 yılları arasında Su Çi, Londra Üniversitesinde felsefe alanında uzman öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1990 yılında üniversitenin ‘Onursal Üyesi’ seçildi. Daha sonra Hindistan'ın Şimla eyaletindeki bir üniversitede iki yıl boyunca dersler verdi.
1988'de Su Çi, hasta olan annesinin yanında bulunmak amacıyla Myanmar'a geri döndü. Ancak daha sonra siyasete atıldı ve demokrasi yanlısı harekete öncülük etmeye başladı. Ertesi yıl hükûmet, Su Çi'ye ev hapsi cezası verdi. 1990'da Su Çi'nin öncülük ettiği NLD partisi %59 oy alarak ezici çoğunlukla 1990 genel seçimlerinde kazandı, ancak ülkenin diktatör yönetimi seçimleri tanımadı.
Ev hapsinde olduğu için Su Çi'yi sık sık yabancı diplomatlar ve insan hakları aktivistleri ziyaret ediyordu. Böylelikle hükûmet, Su Çi'yi ‘Batılı emperyalizmin piyonu’ olmakla suçladı; üstelik bir İngiliz vatandaşıyla evli olması da hükûmet için olumsuz bir durum olarak görülüyordu.
1995'in Noelinde eşi ve çocukları ile son kez görüştü. Daha sonra ailesinin vizeleri diktatör yönetim tarafından iptal edildiğinden bir daha Myanmar'a giremediler. Ailesinin Su Çi ile görüşebilmesi için BM Genel Sekreteri Kofi Annan ve Papa II. Ioannes Paulus çağrıda bulundu, ancak bu girişimler sonuç vermedi.
Michael Aris'e 1997'de metastaz evresinde prostat kanseri teşhisi kondu. 27 Mart 1999'de Aris öldü.
Ev hapsi sürerken 2 Mayıs 2008'de meydana gelen Nargis kasırgası yüzünden Su Çi'nin evinin çatısı ağır zarar gördü.

20 Temmuz 1989: Sıkıyönetim uyarınca Yangon'da üç yıl boyunca yargılama yapılmaksızın ev hapsinde tutuldu. 10 Temmuz 1995'te ev hapsi sona erdi.
23 Eylül 2000: Yeniden ev hapsine yerleştirildi. 19 ay sonra, 6 Mayıs 2002'de serbest bırakıldı.
30 Mayıs 2003: Depayin katliamı sonrasında ev hapsine resmî olarak geri gönderilmeden önce üç aydan fazla gizli olarak tutuklu hayat sürdü.
25 Mayıs 2007: BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Myanmar diktatörü Than Shwe'ye doğrudan itirazda bulunmasına rağmen, tutukluluğu bir yıl uzadı.
24 Ekim 2007: Ev hapsinin 12'nci yılında, dünya çapında 12 şehirde dayanışma gösterileri düzenlendi.
27 Mayıs 2008: Ev yasağı, hem uluslararası hukuka hem de Myanmar yasalarına aykırı olmasına rağmen bir yıl süreyle uzatıldı.
13 Kasım 2010: Ev hapsi sona erdi.

19 Ağustos 2007'de akaryakıt fiyatlarındaki ani yükselişin ardından Safran Devrimi adlı protestolar baş gösterdi. 22 Eylül 2007'de hâlen ev hapsinde olmasına rağmen Su Çi, Yangon'daki evinin önünde protesto yürüyüşü yapmakta olan Budist keşişleri destekleyici kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra Su Çi, Insein Cezaevi'ne gönderildi.

3 Mayıs 2009'da, John Yettaw adlı bir Amerikalı, Inya Gölü'nden yüzerek Su Çi'n1win ev hapsinde tutulduğu konuta izinsizce girmeyi başardı ve burada iki gün kaldıktan sonra 3. gün tutuklandı. Amerikalı yüzücünün, evinde 2 gün saklanmasına izin vermesinden dolayı Su Çi, ev hapsi şartlarını ihlal ettiği iddiasıyla 13 Mayıs'ta tekrar tutuklandı. Amerikalı yüzücü ise daha sonra çıkarıldığı mahkemede, Su Çi'ye yaklaşan bir suikast girişimini bildirmek için ilahi bir mesaj aldığını, bu nedenle harekete geçtiğini iddia etmiştir.
Su Çi'nin tutuklanması ve ardından yapılan duruşma, Birleşmiş Milletler, ABD, Britanya, Tayland, Güney Afrika, Japonya ve Myanmar'ın da üyesi olduğu Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği tarafından kınanmıştır.
Dava, 11 Ağustos 2009 tarihinde Su Çi'nin üç yıl boyunca ağır işlerle hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. Bu ağır ceza, askerî cunta tarafından hafifletildi ve cezası 18 ay fazladan ev hapsine dönüştürüldü. 14 Ağustos'ta Amerikalı Senatör Jim Webb, cunta lideri General Tan Shwe ve Su Çi'yi ziyaret etti ve John Yettaw'ın ülkeden sınır dışı edilmesi şartıyla hapisten çıkartılmasını talep etti ve askerî cunta bunu kabul etti. 18 Ağustos'ta ABD Başkanı Barack Obama, ülkenin askerî liderinden Su Çi'nin de dâhil olduğu tüm siyasi tutukluları serbest bırakmasını istedi.

Myanmar devleti aleyhine Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) geçen yıl aralık ayında başlayan davada ülkesini bizzat savunan Nobel Barış Ödülü sahibi Ang San Su Çi ise Arakanlı Müslümanlara "soykırım" yapıldığı iddialarını reddetmişti.
Güney Asya ülkesinin lideri, Müslüman Rohingya halkına uygulanan baskıdan devletin sorumlu olduğuna dair raporları reddederek, şiddetin nedeninin "ayrılıkçı grupların ayaklanmasının yol açtığı çatışma" olduğunu ileri sürmüştü.
Ang San'ın Lahey savunmasını eleştiren Arakanlı yetkililer "adaletin kanıtlarla tesis edilebileceğini" söylerken, Save the Children kuruluşu da Myanmar liderinin "BM'nin topladığı tüm delilleri ve hayatta kalanların şahitliklerini hiçe saydığını" belirtmişti. BM, Myanmar Ang San Su Çi hükûmetinin Arakanlı Müslümanlara karşı şiddet eylemlerinin "soykırım niyetiyle" yapıldığının yeni delillerle pekiştiğini açıkladı. Raporda, Misyon'un, Arakanlı Müslümanlara karşı soykırım eylemlerinin tekrarlanma riskinin ciddi boyutlarda olduğu sonucuna makul gerekçeler ışığında vardığının altı çizildi.

Freedom from Fear (1991)
Myanmar'dan Mektuplar (1991)

Myanmar
Arakan Soykırımı
Arakan İsyanı

Aristide Briand (d. 28 Mart 1862, Nantes - ö. 7 Mart 1932, Paris), Üçüncü Fransız Cumhuriyeti döneminde Fransa başbakanı olarak on bir dönem görev yaptı ve 1926'da Nobel Barış Ödülü'nü kazanan bir Fransız devlet adamıydı.

Küçük bir burjuva ailesinde, Loire-Atlantique'deki Nantes şehrinde dünyaya geldi. 1877'de Jules Verne ile yakın bir arkadaşlık kurduğu Nantes Lycée'ye katıldı. Hukuk okudu ve kısa süre sonra kendisini en gelişmiş hareketlerle ilişkilendirerek, Syndicalist dergisi Le Peuple'de yazılar yazdı ve bir süre Lanterne'yi yöneterek siyasete girdi.

Aynı zamanda sendikaların kurulması için harekete geçti ve 1894'te Nantes'teki emekçiler kongresinde Jules Guesde'nin taraftarlarına karşı işçi sendikası fikrinin kabulünü sağladı. O tarihten itibaren Briand, Fransız Sosyalist Partisinin liderlerinden biriydi. 1902'de birkaç başarısız girişimden sonra milletvekili seçildi. Gericili Milletvekillerini kontrol etmek için Sol'un Blok olarak bilinen birliğine güçlü bir taraf olduğunu ilan etti.
Briand, Milletvekilleri Odası'nda kariyerinin başlangıcından itibaren, kilise ve devletin ayrılması sorunuyla meşguldü. 1905 tarihli ayrılma yasasının hazırlanmasıyla görevli komisyonun muhabirliği görevine atandı ve raporu bir anda önümüzdeki liderlerden biri olarak işaretledi. Projesiyle ancak hafif değişiklikler yaparak ve taraftarlarının desteğini aldığı partileri bölmeden sürdürmeyi başardı.
Ayrılma yasasının başlıca yazarıydı, fakat hazırlanmakla yetinmediyse de uygulamayı diledi. Maurice Rouvier bakanlığı, Briand'ın sorumlu olmadığı yasanın bir maddesi olan kilise mülkünün stoklarının alınması sırasında rahatsızlıklara izin verdi. Jaurès'e karşı, Sosyalistlerin reformların her alanında radikallerle aktif olarak iş birliği yapması ve ideallerinin eksiksiz şekilde yerine getirilmesini beklemede uzak durmamaları gerektiğini savundu. Kendisi ateistti.
1887 yılının Temmuz ayında Le Trait d'Union'daki köşkte bir mason oldu, ancak meclis tekrarlanan taleplerine rağmen adını kaydetmedi. Köşkü 6 Eylül 1889'da kendisine "değersiz" ilan etti. 1895 yılında o, 1893 yılında kurulan loca Les Chevaliers du Travail'e katıldı.

Atlantik Bildirisi, 9 Ağustos 1941 tarihinde Müttefikler, II. Dünya Savaşı sırasında, savaşın yürütülmesini sağlamak ve zafere ulaşabilmek için alınacak önlemleri saptamak maksadıyla, çeşitli toplantılar yapmış olup, bu toplantılardan ilki, Başkan Franklin D. Roosevelt ile Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill arasında olmuştur.
9 Ağustos 1941 tarihinde yapılan toplantı sonucunda; iki devlet topraklarını genişletmek istemediklerini, bütün uluslara sınırları içinde güvenle yaşamak olanaklarını sağlayacak bir barışın yapılmasını arzuladıklarını bir bildiri ile açıkladılar. Atlantik Bildirisi olarak tanınan bu belge, liderlerce kabul edildi ve 14 Ağustos 1941'de ortak bir bildiri yayınlandı.

Savaştan sonra toprak kazanılmayacak.
Halkların onayı alınmadan toprak değişikliği yapılmayacak.
Milletler kendi geleceklerini kendileri tayin edebilecek. (self-determinasyon)
Uluslararası mecrada iş birliği gerçekleştirilip, geliştirilecek.
Temel ham maddelerden eşit biçimde faydalanılacak.
İnsanlar korkudan ve açlıktan kurtarılacak.
Açık denizlerde ticaret serbestliği mümkün olabilecek.
Mihver devletler silahtan arındırılıp savaştan sonra da topyekûn silahsızlanmaya gidilecek.

II. Dünya Savaşı konferansları

BM Kadın Birimi (ing. UN Women) olarak da bilinen Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlenmesi Birimi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadınların güçlenmesi için çalışan bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur.
BM Kadın Birimi, Ocak 2011'de faaliyete başlamıştır   BM Kadın Birimi, Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun bir üyesidir  ve BM Genel Sekreterliği çatısı altında faaliyet göstermektedir.

Toplumsal cinsiyet ve özellikle kadın konusunun BM'de kurumsal bir mantıkla yürütülmesi amacıyla kurulan BM Kadın Birimi, bu alanda faaliyet gösteren dört organın birleştirilmesiyle oluşmuştur. Bu organlar şunlardır: Kadınların İlerlemesi Birimi (Division for the Advancement of Women-DAW), Kadınların İlerlemesi İçin Uluslararası Araştırma ve Eğrim Enstitüsü (International Research and Training Institute for the Advancement of Women-INSTRAW), Toplumsal Cinsiyet İşleri ve Kadınların İlerlemesi Özel Danışmanı Ofisi (Office of the Special Adviser on Gender Issues and Advancement of Women-OSAGI) ve Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu (United Nations Development Fund for Women- UNIFEM).

14 Eylül 2010'da, Şili'nin eski Cumhurbaşkanı Michelle Bachelet BM Kadın Birimi'nin başına atandı. 11 Mart 2011'de Kanadalı John Hendra ve Hint Lakshmi Puri, BM Genel Sekreter Yardımcısı düzeyinde ilk İcra Direktör Yardımcıları olarak göreve başladılar.

64/289 sayılı Karar madde 69 gereği, BM Kadın Birimi, BM Genel Sekreterliği altında faaliyet gösterecektir. Birim başkan ve başkan yardımcıları, dört yılda bir üye devletlerin tavsiyesi üzerine Genel Sekreter tarafından atanacaktır.
Kuruluş, normatif ve operasyonel politika rehberliği sağlamaktan sorumlu çok katmanlı bir hükûmetler arası yönetişim yapısı tarafından yönetilmektedir. Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey ve Kadının Statüsü Komisyonu (CSW), Kurumun kılavuz ilkelerini belirleyen yönetişim yapısını oluşturur. BM Kadın Biriminin hükûmetler-arası yönetim yapısı, Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey ve örgütün Yürütme Kurulundan oluşur. Yürütme Kurulu, Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından üç yıllık bir dönem için seçilen ve aşağıda dağılımı verilen kırk bir üyeden oluşur:

Afrika Devletleri Grubundan 10 kişi
Asya Devletleri Grubundan 10 kişi
Doğu Avrupa Devletleri Grubundan 4 kişi
Latin Amerika ve Karayip Devletleri Grubundan 6 kişi
Batı Avrupa Devletler Grubundan 5 kişi
Katkıda bulunan ülkelerden 6 kişi. Bu 6 kişiden 4'ü BM Kadın Birimine gönüllü olarak katkı sağlayan ilk on kuruluş tarafından seçilecektir. Kalan iki sandalye ise, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) üyesi olmayan iki gelişmekte olan ülkeye tahsis edilecektir.

2020 Yürütme Kurulu üyelerinin ülkelere göre dağılımı şu şekildedir:

Afrika: Angola, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Gana, Kenya, Madagaskar, Fas, Nijerya ve Sierra Leone.
Asya Pasifik: Bangladeş, Çin, Hindistan, Japonya, Kazakistan, Lübnan, Moğolistan, Nepal, Kore Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan.
Doğu Avrupa: Gürcistan, Macaristan, Litvanya ve Rusya.
Latin Amerika ve Karayipler: Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombiya, Küba ve Meksika.
Batı Avrupa ve diğer Devletler: Belçika, Kanada, Almanya, Yeni Zelanda, İsviçre.
Katkıda bulunan ülkeler: Finlandiya, Senegal, İsveç, Türkiye, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri.

BM Kadın Biriminin yetki ve görevleri, Kadınların İlerlemesi Birimi (Division for the Advancement of Women-DAW), Kadınların İlerlemesi İçin Uluslararası Araştırma ve Eğrim Enstitüsü (International Research and Training Institute for the Advancement of Women-INSTRAW), Toplumsal Cinsiyet İşleri ve Kadınların İlerlemesi Özel Danışmanı Ofisi (Office of the Special Adviser on Gender Issues and Advancement of Women-OSAGI) ve Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu (United Nations Development Fund for Women- UNIFEM) organlarının görev ve yetkilerinin birleşiminden oluşur. Buna ek olarak, BM Kadın Birimi toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlendirilmesi konusunda hesap verebilirlik ilkesinin uygulanmasını sağlamalı ve koordine etmelidir. BM Kadın Biriminin amacı, bünyesinde birleştirilen organların amaçlarını değiştirmek değil "geliştirmek, artırmaktır ve bu alanda uzmanlık sağlamak" olarak belirtilmektedir.
BM Kadın Biriminin ana tematik çalışma alanları şunları içerir:

Kadınların siyasi katılımının ve liderlik pozisyonunun yaygınlaştırılması 
Ekonomik alanda kadının güçlenmesi 
Kadına yönelik şiddetin sona erdirilmesi 
İnsani yardım olanaklarının artırılması 
Barış ve güvenlik 
Yönetim ve ulusal planlama 
Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi 
HIV ve AIDS 
BM Kadın Birimi, Dünya Kadınlar Günü etkinliklerini  ve Kadının Statüsü Komisyonu'nu koordine eden öncü kurumlardan biridir.
2015 yılında, Dördüncü Dünya Kadın Konferansı'nın 20. yıldönümü ve Komisyon'un 59. oturumunun odak noktası olan Pekin Bildirisi ve Eylem Platformunun  kabul edilmesi gibi bir dizi önemli dönüm noktaları yaşandı.

BM Kadın Birimi şu yetkilere sahiptir:

Kadının Statüsü Komisyonu gibi hükûmetlerarası organları politika, küresel standartlar ve norm oluşturma konusunda desteklemek
BM üye devletlerinin yukarıdaki standartları uygulamalarına yardımcı olmak, bunu talep eden ülkelere uygun teknik ve mali destek sağlamak ve sivil toplum üyeleriyle etkili işbirlikleri kurmak
Üye devletlerin, cinsiyet eşitliği konusundaki taahhütlerine yönelik BM önünde sorumluluklarını takip etmek  (gözetim sistemi de dahil)

Kadın hakları
BM Kadın İyi Niyet Elçisi
Birleşmiş Milletler:
Birleşmiş Milletler'de (BM) cinsiyet eşitliği için özel önlemler
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)
Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesine İlişkin Bildiri
Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Bildirge
Kadının Güçlenmesi Prensipleri 26 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (WEPs)
EGM: kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetin önlenmesi
Kadınlara ve Kız Çocuklarına Yönelik Şiddeti Sonlandırmak İçin Küresel Uygulama Planı
HeForShe
Kadının Statüsü STK Komitesi, New York (NGO CSW / NY)
Birleşmiş Milletler Kadın Kalkınma Fonu (UNIFEM)
Kadınların İlerlemesi için Birleşmiş Milletler Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü (INSTRAW)
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı 1325 (UNSRC 1325)
Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Sözleşme (İstanbul Sözleşmesi)
Cinsiyet Eşitliği Mimarisi Reformu (GEAR)
Unstereotype Alliance

Resmi internet sitesi 18 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genel Kurul Kararı 64/289 12 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi (BMKİS, İngilizce: UN Global Compact), tüm dünyada sürdürülebilir, ortak bir küresel kalkınma kültürünü yaymak üzere; şirketleri sürdürülebilir ve sosyal sorumluluklarına uygun uygulamalar geliştirmeye teşvik eden, bağlayıcılığı olmayan bir Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmesi ve bu sözleşmenin imzacılarını kapsayan bir oluşumdur.
2021 itibarıyla sözleşmenin 160'ın üzerinde ülkede 9.500'ün üzerinde şirket ve 3.000'in üzerinde şirket-dışı imzacısı vardır. Dünyadaki en yaygın gönüllü sorumluluk projesi kabul edilir. Küresel İlkeler Sözleşmesi'nin öncülüğünü Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) yapar.

Küresel  İlkeler Sözleşmesi'nde şirketlerin insan hakları, yolsuzlukla mücadele, çevre ve işçi hakları alanlarında benimsemeyi ve iş stratejileri, uygulamaları ve kültürlerinin bir parçası haline getirmeyi taahhüt ettikleri on temel ilke belirtilir. Sözleşmeyi imzalamış olmak, imzalayan kurumları sözleşmedeki ilkelere uygun etkinlikleri disiplin altına almaya, bunlara ilişkin ölçümler yapmaya, her yıl kendilerini geliştirecek yeni hedefler belirlemeye ve tüm bunları kamuoyuna sunmaya teşvik eder, sözleşmenin ilkelerine aykırı olabilecek davranışlardan daha büyük bir dikkatle kaçınmalarını sağlar.
Özel sektör kuruluşlarının yanı sıra  sivil toplum kuruluşları, iş dünyası kuruluşları, akademik kurumlar ve belediyeler de  sözleşmenin imzacısı olabilir. Şirket olmayan imzacı kuruluşların da örgütlenmelerini on ilke doğrultusunda şekillendirip gelişmeleri raporlamaları beklenir.
Küresel İlkeler Sözleşmesi'ni imzalamanın tek zorunluluğu, her sene kurumun bu ilkeleri yerine getirmek adına yaptıklarını kamuoyuna açık bir rapor ile duyurmasıdır. Bu gerekliliği yerine getirmeyenler Küresel İlkeler Sözleşmesi üye listesinden çıkarılır.
Şirketler, sözleşmenin imzacısı olmak dışında yıllık brüt satışlarına veya gelirine göre belirlenen miktarda yıllık parasal katkı yaparak Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi Ağı'nda "katılımcı üye"  statüsünde yer alabilirler.

"Küresel Sözleşme" adı verilen oluşum ilk olarak 1995 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde Kopenhag'da gerçekleştirilen "Toplumsal Kalkınma Dünya Zirvesi" ile gündeme geldi. Bu zirvede yoksulluğun önlenmesi insanlığın etik, sosyal, politik ve ekonomik bir zorunluluğu olarak kabul edilirken bu zorunluluğun serbest piyasa ideolojisinin bir parçası olduğuna vurgu yapılmıştı. Küresel Sözleşme, bu tespitin bir sonucu olarak doğdu.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan 31 Ocak 1999 tarihinde Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşma sırasında sermaye liderlerini küresel piyasaya insanî bir yüz vermek için çalışmaya davet etti ve Annan'ın daveti 26 Temmuz 2000 tarihinde BM merkezinde yapılan bir toplantıyla resmî bir nitelik kazandı. Küresel İlkeler Sözleşmesi'nin 10 ilkesi insan hakları, işçi hakları, çevre ve yolsuzlukla mücadele alanında evrensel olarak kabul görmüş beyannamelerden alınmıştır. Başlangıçta 50 şirketle yola çıkan bu girişimin ilk üyeleri arasında  Shell, Nike, Rio Tinto gibi firmalar bulunur. Girişim, 2021 yılı itibarıyla 60'ın üzerinde ülkede 9.500'ün üzerinde şirket ve 3.000'in üzerinde şirket-dışı üyeye ulaştı.

Küresel İlkeler Sözleşmesi, imzacı özel sektör kuruluşlarının uymayı taahhüt ettikleri on temel evrensel ilkeyi içerir. Sözleşmenin tarafları bu ilkeleri iş stratejilerinin, operasyonlarının ve kültürünün bir parçası haline gelmesi için çalışırlar. İmzacı şirketlerin, bu ilkelere kendilerinin uymalarının yanı sıra, zaman içinde çözüm ortaklarından da bu ilkelere uymalarını beklemeleri istenir. On temel ilke insan hakları, işçi hakları, çevre ve yolsuzlukla mücadele olmak üzere dört başlık altında gruplanır.

İnsan Hakları
İlke 1- İşletmeler uluslararası geçerliliğe sahip insan haklarına destek olmalı ve saygı göstermelidir.
İlke 2- işletmeler insan hakları suçlarına ortak olmamak için gerekli tüm tedbirleri almalıdır.
İşgücü
İlke 3- İşletmeler sendika ve toplu iş sözleşmesi özgürlüğüne;
İlke 4- zorla çalıştırma ve angaryanın her türünün ortadan kaldırılmasına;
İlke 5- çocuk istihdamının tamamen ortadan kaldırılmasına ve
İlke 6- işe alma ve meslek konusundaki ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına azami önem vermelidir.
Çevre
İlke 7- İşletmeler çevresel zorluklarla ilgili olarak temkinli yaklaşımı desteklemeli;
İlke 8- çevresel sorumluluğu artıracak her türlü faaliyete ve oluşuma destek vermeli; ve
İlke 9- çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesini ve yaygınlaşmasını teşvik etmelidir.
Yolsuzlukla Mücadele
İlke 10- İşletmeler rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla savaşmalıdır.

Üyelik
On ilkeyi benimsediğine inanan kurumlar, Küresel İlkeler Sözleşmesine üye olmak için BM Genel Sekreteri'ne hitaben şirketin en üst düzey yöneticisinin imzasıyla bir mektup gönderirler. bu ilkeleri şirket karar defterine işlenmeli ve her yıl Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi ofisine bir mektup yazarak, bu ilkeleri yaşama geçirmek adına şirketin yaptığı uygulamaları paylaşmalıdır.
İmzacı olarak değil, katılımcı üye olarak etkinlikte bulunmak isteyen işletmeler, yıllık brüt gelirine göre belirlenen bir yıllık parasal katkı yapması yaparlar. Ülkesindeki veya bölgesindeki Global Compact Yerel ağın etkinliklerine katılabilir ve dijital araçlara erişirler.

Yönetim
2005 yılında girişimin çok paydaşlı yapısına uygun olarak bir yönetim şekli  belirlenmiştir. Girişimin yönetiminden  BM Genel Sekreteri'nin başkanlığını yaptığı ve onun tarafından atanmış üyelerden oluşan Küresel İlkeler Sözleşmesi Yönetim Kurulu ve Genel Müdür sorumludur. 2020 yılında Sanda Ojiambo genel müdür olarak atanmıştır.

Üye şirketlerin ve şirket-dışı kuruluşların sürdürülebilirlik alanında gelişimi için faaliyetler, yetmişin üzerinde ülkede yerel ağlar yoluyla gerçekleşir.

Global Compact Almanya, 2000 yılında oluşmuş bir yerel ağdır. 705 üyesi bulunur. Üyelerin iki yılda bir seçimle belirlediği bir yönetim kurulu bulunur. Çoğu çevrimiçi olarak da sunulan etkinlikler düzenler.

Global Compact Almanya, 2014 yılında oluşmuş bir yerel ağdır. 816 üyesi bulunur. Toplumsal cinsiyet eşitliği konularında etkinliklere yoğunlaşır.

Global Compact Türkiye, 2013 yılında TÜSİAD ve TİSK ortaklığında bir platform olarak kurulmuştur. Global Compact Türkiye'nin sekretaryası TÜSİAD tarafından yürütülmektedir.  330 üyesi bulunur.

Kofi Annan'ın ifadesiyle "şirketlere insani bir yüz kazandırmak "amacıyla  meydana gelmiş olan BM Küresel İlkeler Sözleşmesi'nin aslında bir tür ahlaki maske olduğu iddia ederek bu girişim eleştirilmektedir. Küresel Sözleşme'nin kapitalist sisteme yöneltilmiş ve yöneltilecek olan itirazları eritip şirketlere daha rahat hareket edecekleri bir alan açtığı iddia edilmiştir.
BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, şirketlerin uyacakları standartları belirlerken bu standartlara uyum hususunda şirketlere yönelik bir denetim mekanizması getirmemektedir. Oluşum, bu denetim  mekanizması eksikliği nedeniyle de eleştirilmiştir.
Şirketİzleme (CorpWatch), Nike-İzleme (NikeWatch) ve Küresel Takas (Global Exchange) gibi eleştirel ve muhalif kuruluşlar BMKİS internet sitesinin şirketler için eleştirel yorumlara ve sorulara tabi kılınmadan masrafsızca reklamlarını yapabilecekleri serbest bir forum işlevi gördüğünü vurgulamıştır.

Yönetim Kurulu üyeleri 18 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bertha Felicitas Freifrau Sophie von Suttner (Barones Bertha von Suttner, Gräfin (Kontes) Kinsky von Wchinitz und Tettau; d. 9 Haziran 1843 - ö. 21 Haziran 1914) Avusturyalı yazar, radikal pasifist ve Nobel Barış Ödülü alan ilk kadın.

Suttner Prag doğumludur. Babası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Mareşali olan Suttner'in annesi Sophie von Körner zengin bir aileden gelmedir. Bir kardeşi vardır 10 Aralık 1902 tarihinde yazar Arthur Gundaccar Freiherr von Suttner ile nişanlanmıştır. Ailesinin bu evliliğe karşı çıkması sonucunda 12 Haziran 1876 tarihinde Arthur evlenmış ve bir hafta Viyana'da kalmıştır.
Suttner ilk romanı Silahları Bırakın'ın yayınlanması ile barış hareketinin önde gelen isimlerinden olmuştur. 1891 yılında Avusturyalı bir pasifist organizasyon kurmuştur. Aynı zamanda gazetecilik yapmıştır.

Bertha von Suttner son zamanlarda değeri yüksek bir koleksiyon için kullanılmıştır. Ters basılan pulu dahil birçok ünlü ismin yer aldığı koleksiyonda oda vardır. Ayrıca Avusturya'daki 2 euro üzerinde resmi vardır.

Nobel Entry5 Eylül 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
More Info from Nobel Winners17 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Another biography on Bertha von Suttner
2005 — the Bertha von Suttner Year6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bertha von Suttner çalışmaları – Gutenberg Projesi
Bertha von Suttner (1910). Memoirs of Bertha Von Suttner. Ginn & co. 7 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mart 2012. 
Online text of "Lay down Your Arms", archive.org
"Baroness Bertha von Suttner; Author of "Lay Down Your Arms" and Winner of the Nobel Peace Prize". New York Times Review of Books. 5 Şubat 1911. ss. BR61. 9 Kasım 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mart 2012.  (PDF of full review of Memoirs)9 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Betty Williams (d. 22 Mayıs 1943, Belfast, Kuzey İrlanda -  ö. 17 Mart 2020, Belfast, Kuzey İrlanda), Kuzey İrlandalı barış gönüllüsü. Mairead Corrigan ile birlikte kurucularından olduğu; Kuzey İrlanda'daki sorunların barışçıl bir şekilde çözümünü teşvik amacıyla kurulan bir örgüt olan Barış İnsanları Topluluğunda yaptığı çalışmalardan dolayı1976 yılında Nobel Barış Ödülü kazanmıştır. Williams, Küresel Çocuk Vakfı ve Dünya Çocuklara Merhamet Merkezi'nin başkanıdır.
2006 yılında Williams, Nobel Barış Ödülü Sahipleri Mairead Corrigan Maguire, Şirin Ebadi, Wangari Maathai, Jody Williams ve Rigoberta Menchu Tum ile birlikte Nobel Kadın Girişimi kurucularından birisi olmuştur. Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika'yı temsil eden altı kadın adalet, eşitlik ve barış için birleşik bir güç oluşturmak için yaşadıkları deneyimleri bir araya getirmeye karar verdi. Bu amaçla doğan Nobel Kadın Girişimi'nin hedefi Dünyada kadın haklarına desteği güçlendirmek için çalışmalar yapan Williams 17 Mart 2020'de Belfast'taki evinde uykusunda 76 yaşında ölmüştür.

Nobel Committee information on 1976 Peace Laureates3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://lectures.syr.edu/betty-jody-williams28 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - brief bio
Peace People in NI - a socialist position
Irish Nobel Prize winners4 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilim ve Dünya İlişkileri üzerine Pugwash Konferansı silahlı çatışmaları azaltmak ve uluslararası güvenliği tehdit eden unsurlara çözümler üretebilmek için bilim insanlarını ve kamuoyunun önemli isimlerini bir araya getiren uluslararası bir kuruluş. 1955 yılında Russell-Einstein Manifestosu'nun yayınlanmasının ardından, 1957 yılında nükleer silah karşıtı bilim insanı Joseph Rotblat ve Bertrand Russell tarafından Kanada'nın Pugwash adlı köyünde kuruldu.

9 Temmuz 1955'te kitle imha silahlarının (sonraları sadece nükleer silahlar olarak algılanmaya başlandı) tehlikelerine dikkat çekmek için yayınlanan Russell-Einstein Manifestosu ile bilim insanları bir konferansa davet edildi. Bir sanayici ve hayırsever olan Cyrus Eaton kendi doğduğu köy olan Kanada'nın Pugwash köyünde 13 Temmuz'da bu konferansa ev sahipliği yapmayı ve finanse etmeyi teklif etti. Hindistan başbakanı Cevahirlal Nehru'nun da aynı yönde bir daveti olunca, Eaton'un daveti kabul edilmedi. Ne yazık ki Süveyş Krizi dolayısıyla Hindistan toplantısı ertelenmek zorunda kaldı. Bu arada Yunan armatör Aristotle Onassis toplantıyı Monako'da finanse etmeyi önerdi, ancak bu teklif de reddedildi ve Eaton'un ilk yaptığı teklif kabul edildi.
İlk konferans daha sonra "Düşünürler Kulübesi" (Thinker's Lodge) adı ile bilinen kulübede 1957 yılında yapıldı. Konferansa o zamanki farklı kamplarda yer alan 22 bilim insanı katıldı. Bunlar:

ABD'den 7 bilim insanı (David F. Cavers, Paul Doty, Hermann J. Muller, Eugene Rabinowitch, Walter Selove, Leó Szilárd, Victor F. Weisskopf)
Sovyetler Birliği'nden 3 bilim insanı (Alexander M. Kuzin (Александр М. Кузин), Dmitri V. Skobeltzyn, Alexander V. Topchiev (Александр В. Топчиев))
Japonya'dan 3 bilim insanı (Iwao Ogawa, Shinichiro Tomonaga, Hideki Yukawa)
Birleşik Krallık'tan 2 bilim insanı (Cecil F. Powell, Joseph Rotblat)
Kanada'dan 2 bilim insanı (Brock Chisholm, John S. Foster)
Avustralya Mark Oliphant), Avusturya (Hans Thirring), Çin (Chou Pei-Yuan) ve Fransa (Antoine M. B. Lacassagne) ve Polonya'dan (Marian Danysz) birer bilim insanı.

Konferans soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği'nin bir cephe örgütü olmakla suçlandı. Konferansın Sovyetler Birliği'ni eleştirmede daha zayıf davrandığı, buna karşın ABD ve Batı ülkelerine karşı suçlamalara yoğunlaştığı söylendi. 1980 yılında ABD Temsilciler Meclisinin istihbarat komitesi konferanstaki bazı Sovyet delegelerinin Sovyet propagandasını güçlendirmek için görevlendirilmiş olduğuna dair bir rapor hazırladı. 1998 yılında yapılan Bertrand Russell Barış Konferansında Joseph Rotblat, "konferansa katılan bazı Sovyet delegelerin parti çizgisini orada ifade etmek için gönderildiklerinin açık olduğunu, ancak büyük çoğunluğun dahi bilim insanları olduğunu ve bir bilim insanı gibi davrandıklarını" söyledi.
1995 yılında, Hiroşima ve Nagasaki'nin bombalanmasından 50, Russell-Einstein manifestosunun açıklanmasından 40 yıl sonra, Pugwash konferansına ve Joseph Rotblat'a Nobel Barış Ödülü verildi. Rotblat, Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmada Manifesto'nun temel sözlerinden birini alıntıladı: İnsanlığınızı hatırlayın

Joseph Rotblat 1957 -1973
Bernard Feld 1973-1978
Martin Kaplan 1978-1989
Francesco Calogero 1989-1997
George Rathjens 1997-2002
Paolo Cotta-Ramusino  2002-

Bertrand Russell: 1950 yılında Nobel Ödülü aldı. Konferansın kurucularından ve başlarda doğal önderlerinden.
John Cockcroft: 1951'de fizik dalında Nobel ödülü aldı. 1967'de konferansa başkan seçildi, fakat 10 gün sonra aniden öldü.
Lord Florey: 1945'te Tıp alanında Nobel Ödülü aldı. O da, başkanlığa seçilmesinden birkaç hafta sonra öldü. Bunun üzerine konferans, her yıl konferansın yapıldığı ülkeden seçilecek yıllık dönüşümlü bir başkanlık sistemini benimsedi.
Francis Perrin (1968) nükleer zincirleme reaksiyonlar ve nükleer enerji üretimi üzerine çalışmalarıyla tanınan Fransız fizikçi
Mikhail Millionshchikov 10 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1969) Daha sonraları Rusya Parlamento'sunun sözcülüğünü yapacak olan seçkin Rus fizikçi
Eugene Rabinowitch (1970) Amerikalı biyofizikçi. Manhattan projesinde çalıştı  Leo Szilard ile birlikte Franck Report'un yazarlarından. 1970 yılında konferans, 5 yıllık süre için başkan seçme şeklinde düşünülen yürütme biçimine geri döndü.
Hannes Alfvén (1970-1975) 1970 yılında Fizik dalında Nobel ödülü aldı.
Dorothy Crowfoot Hodgkin (1976 - 1988) Protein kristallografisi bilim dalının kurucusu ve 1964 yılı Nobel Kimya Ödülü sahibi.
Joseph Rotblat (1988-1997) Fizikçi ve konferansın kurucularından. 1995 Nobel Barış Ödülü sahibi.
Michael Atiyah (1997-2002) Matematikçi, K-teorisi ile 1966'da Fields madalyasına layık görüldü.
M. S. Swaminathan (2002-2007) Zirai bilimci ve yeşil devrimin öncülerinden. Dünya Gıda Ödülü ve UNESCO Gandhi Ödülü sahibi
Jayantha Dhanapala (2002-) Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Silahsızlanma ve Uluslararası Güvenlik Sekreteri (1998-2003), Sri Lanka'nın eski ABD büyükelçisi (1995-1997)

Birleşmiş Milletler Anıt Mezarlığı, Güney Kore'nin Busan kentinde bulunan ve Birleşmiş Milletler tarafından yaptırılmış olan şehitliktir. Kore Savaşı'nda ölmüş BM Çok Uluslu Gücü'nün askerleri için yaptırılmıştır. Şehitlik içerisinde Türk askerlerinin yattığı kısıma "Busan Türk Şehitliği" adı verilmiştir.
14,4 hektarlık bir alanda kurulu olan Kore Savaşı Mezarlığı 18 Ocak 1951'de inşa edilmiştir.

Kore Savaşı Mezarlığı'nda 462 Türk şehit, 36 Amerikalı, 117 Hollandalı, 34 Yeni Zelandalı, 281 Avustralyalı, 378 Kanadalı, 44 Fransız, 1 Norveçli, 36 Güney Koreli, 11 Güney Afrikalı, 885 İngiliz ve 15 milliyeti bilinmeyen şehit askerler yatmaktadır. Savaş Mezarlığı'nda, her askerin adını ve milletini belirten yazılı bir taş bulunmaktadır.

Kore Savaşı, Haziran 1950'de Kuzey Kore Halk Ordusu'nun güneyi saldırmasıyla başladı. Çatışmalar ilerledikçe, Birleşmiş Milletler güçleri tarafından Taejon (9 Temmuz 1950), Kwan-ui (Kwan-ni), Kumchon ve Sindong yakınlarında savaşta ölenler için geçici askeri mezarlıklar kuruldu. Kuzey Kore güçleri Busan'a doğru ilerlediğinde, bu mezarlıklar terk edilmek zorunda kaldı.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü savaşların yıkımına maruz kalmış coğrafyalarda barışın ve huzurun  kalıcı olarak yerleşmesini sağlamak için çalışan Birleşmiş Milletler kuruluşu bir yapılanmadır. Çeşitli ülkelerin askerî birlikleri, polisleri ve sivil personelinden oluşan Birleşmiş Milletler Barış Gücünün  amacı ateşkes anlaşmalarının tatbikini sağlamak ve denetlemektir. Barış gücü, insanların emniyetinin sağlanması, ihtilaflı taraflar arasında itimat artırıcı önlemler alınması, idarede gücün paylaşılması, seçimlerin yapılmasına katkıda bulunulması, yasaların uygulanmasının sağlanması, ekonomik ve sosyal gelişme gibi değişik alanlarda hizmet vermektedir.
Birleşmiş Milletler Antlaşması ülkeler arası barış ve güvenliğin himayesi görevini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne vermiştir.
1988 yılında Birleşmiş Milletler Barış Gücü Nobel Ödülünü almaya layık görülmüştür.

Birleşmiş Milletlerin Afrika Birliği ile gerçekleştirdiği ilk ve en geniş kapsamlı barışı koruma misyonudur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1769 sayılı kararı ile kurulmuştur.

Sudan'da 2005 yılının Mart ayında başlamıştır. Bu operasyonda 799 uluslararası sivil memur; 2,234 mahalli memur; 592 askeri gözlemci; 8,734 asker; 680 polis; 185 BM gönüllü memuru; toplam 13,224 kişi görev yapmaktadır. Bu Operasyonun maliyeti 1,079.53 Amerikan Dolarıdır. Bu operasyonda 16 barış gücü askeri ölmüştür.

Burundi'de 2004 yılının Haziran ayında başlamış 2006 yılının Aralık ayında sona ermiştir. Bu operasyonda 242 uluslararası sivil memur; 308 mahalli memur; 98 BM gönüllü memuru; toplam 648 kişi görev yapmıştır. Bu Operasyonun maliyeti 128.54 milyon ABD dolarıdır. Burundi de  operasyonda 24 barış gücü askeri ölmüştür.

Fildişi Sahili'inde 2004 yılının Haziran ayında başlamıştır. Bu operasyonda 358 uluslararası sivil memur; 526 mahalli memur; 190 askeri gözlemci; 7,847 asker; 992 polis; 209 BM gönüllü memuru; toplam 10,122 kişi görev yapmaktadır. Operasyona 472.89 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır. Şimdiye kadar 27  barış gücü mensubu ölmüştür.

Liberya'da, Eylül 2003 tarihinde başlamıştır. 504 uluslararası sivil memur; 941 mahalli memur; 188 askeri gözlemci; 13,613 asker; 1,097 polis; 263 BM gönüllü memuru; toplam 16,606 kişi görev yapmaktadır. Temmuz 2006 - Haziran 2007 tarihleri arasında 714.88 milyon ABD doları bütçe ayrılmış günümüze kadar 87 görevli ölmüştür.

Kongo Cumhuriyeti'nde, Kasım 1999 yılında başlamıştır. 919 uluslararası sivil memur; 2,092 mahalli memur; 734 askeri gözlemci; 16,487 asker; 1,075 polis; 665 BM gönüllü memuru; toplam 21,972 kişi görev yapmaktadır. 1,094.25 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve başladığından bu yana 98 barış gücü mensubu ölmüştür.

Etyopya ve Eritre'de, Temmuz 2000 tarihinde başlamıştır. 149 uluslararası sivil memur; 194 mahalli memur; 222 askeri gözlemci; 65 BM gönüllü memuru; toplam 2,693 kişi görev yapmaktadır  137.39 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 17 barış gücü mensubu ölmüştür.

Batı Sahra, Nisan 1991 tarihinde başlamıştır. 101 uluslararası sivil memur; 31 asker; 138 mahalli memur; 183 askeri gözlemci; 4 polis; 22 BM gönüllü memuru; toplam 479 kişi görev yapmaktadır. 45.94 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 14 barış gücü mensubu ölmüştür.

Haiti'de, Haziran 2004 tarihinde başlamıştır. 432 uluslararası sivil memur; 642 mahalli memur; 6,684 asker; 1,692 polis; 191 BM gönüllü memuru; toplam 9,641 kişi görev yapmaktadır. 489.21 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 13 barış gücü mensubu ölmüştür.

Doğu Timor'da, Ağustos 2006 tarihinde başlamıştır. 129 uluslararası sivil memur; 320 mahalli memur; 1,099 polis; 32 askeri gözlemci; 100 BM gönüllü memuru; toplam 1,680 kişi görev yapmaktadır. 170.22 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 1 barış gücü mensubu ölmüştür.

Pakistan ve Hindistan'da, Ocak 1949 yılında başlamıştır. 23 uluslararası sivil memur; 49 mahalli memur; 41 askeri gözlemci; toplam 113 kişi görev yapmaktadır. 2006 senesinde görev süresi uzatılmıştır, bütçesi $7.9 milyon ABD dolarıdır ve kurulduğundan bu yana 11 barış gücü mensubu ölmüştür.

Kıbrıs'ta, Mart 1964 tarihinde başlamıştır. 37 uluslararası sivil memur; 853 asker; 64 polis; 104 mahalli memur; toplam 1,058 kişi görev yapmaktadır. 46.27 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 176 barış gücü mensubu ölmüştür.

Gürcistan'da, Ağustos 1993 tarihinde başlamıştır. 98 uluslararası sivil memur; 181 mahalli memur; 127 askeri gözlemci; 12 polis; 1 BM gönüllü memuru; toplam 419 kişi görev yapmaktadır.33.38 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 11 barış gücü mensubu ölmüştür.

Kosova'da, Haziran 1999 tarihinde başlamıştır. 506 uluslararası sivil memur; 2,040 mahalli memur; 37 askeri gözlemci; 1960 polis; 152 BM gönüllü memuru; toplam 4,695 kişi görev yapmaktadır. 217.96 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 46 barış gücü mensubu ölmüştür.

Golan Tepeleri'de, Haziran 1974 tarihinde başlamıştır. 39 uluslararası sivil memur; 1,048 asker; 107 mahalli memur; toplam 1,194 kişi görev yapmaktadır. 39.86 milyon ABD doları bütçe ayrılmıştır ve kurulduğundan bu yana 42 barış gücü mensubu ölmüştür.

Barış Operasyonları Departmanı (DPO) (Fransızca: Département des opérations de maintien de la paix), BM barışı koruma operasyonlarının planlanması, hazırlanması, yönetimi ve yönlendirilmesinden sorumlu Birleşmiş Milletler departmanıdır. Daha önce Barışı Koruma Operasyonları Dairesi (DPKO) olarak bilinen birim 1 Ocak 2019'da BM'nin barış ve güvenlik aygıtının yeniden yapılandırılmasının bir parçası olarak kuruldu. DPO; uyuma, farklı kaynakları ve bilgileri bütünleştirmeye ve insan haklarını geliştirmeye daha fazla önem vererek, öncülünün temel işlev ve sorumluluklarını sürdürmektedir.
Yıllık kabaca 6,5 milyar ABD doları bütçesiyle, BM'nin kendi düzenli bütçesini aşan ve harcama bakımından en büyük BM kuruluşudur. Mart 2020 itibarıyla 13 barışı koruma görevinde görev yapan 81.370 personeli denetlemiştir.

Barışı Koruma Operasyonlarından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürütenlerin kronolojik listesi aşağıdadır:

DPO, 2010 yılı itibarıyla Afrika, Karayipler, Orta Doğu, Amerika, Avrupa ve Asya'da 16 farklı misyona liderlik etmektedir. Bu görevlerde 100.000'in üzerinde üniformalı ve sivil personel görev yapmaktadır. Temmuz 2006'dan Haziran 2007'ye kadar olan dönem için toplam onaylanmış yıllık giderler 5 milyar ABD dolarının üzerindedir

Birleşmiş Milletler Arşivlerindeki Barışı Koruma Operasyonları Dairesi (DPKO), Genel Sekreter Yardımcısı Ofisi (OUSG) 19 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kayıtları
Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Operasyonları Dairesi Resmi Web Sitesi 21 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Birleşmiş Milletler Hukukun Üstünlüğü: Barışı Koruma Operasyonları Dairesi 23 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., hukukun üstünlüğüne ilişkin çalışmaları Barışı Koruma Operasyonları Dairesi yürütür.
SPIA - Uluslararası Barış Askerleri Derneği 17 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi (İngilizce: United Nations Office at Geneva, UNOG; Fransızca: Office des Nations unies à Genève), Birleşmiş Milletlerin dört ana merkezinden en büyük ikincisidir (birinci New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezidir). 1929 ile 1938 yılları arasında İsviçre'nin Cenevre şehrinde Milletler Cemiyeti için inşa edilen ve 1950'lerin başından 1960'ların sonuna kadar büyütülen Milletler Sarayı binasında yer alır.
Birleşmiş Milletler yöneticiliğinin yanında, pek çok program ve fon için Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), İnsani İşler Koordinasyonu Merkezi (OCHA) ve Avrupa Ekonomik Komisyonu (ECE) gibi merkezlere de ev sahipliği yapar.
Normalde merkez mekanları İsviçre Federal Konseyi tarafından sağlanan Birleşmiş Milletler ve uzmanlaşmış kurum, program ve fonlarının, Palais des Nations dışında diğer merkezleri ya da işlevlerinin olma olasılığı vardır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul Binası, Birleşmiş Milletlerin temsil organı olan Genel Kurul'un ve onun toplantı salonlarını içeren genel merkez içindeki binadır. Amerika Birleşik Devletlerin New York eyaletindeki Manhattan'da bulunan yapı mimari tarz olarak modern tarzda tasarlanmıştır.
Bina yaklaşık olarak 380 x 160 ft (116 x 49 m) boyutlarında olup 35 kat içermektedir. Wallace Harrison liderliğindeki bir grup mimar tarafından tasarlana bina Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunmasına rağmen, bölgenin Birleşmiş Milletler'in yetki alanı altındadır, böylece çevresel düzenlemelerden muaftır. Genel Kurul binası batı ve doğuda içbükey duvarlara sahip olmakta ve çatı olarak ise kubbeli içbükey bir çatısı bulunmaktadır.
Binanın kuzeyinde gazeteciler ve vatandaşlar için bir lobi, güneyinde ise delegeler için bir lobi bulunmaktadır. Binanın merkez kısmında ise, 1.800 oturma kapasitesine sahip olan, 165 ft (50 m) uzunluğunda, 115 ft (35 m) genişliğinde ve 75 ft (23 m) yüksekliğinde olan Genel Kurul için bir toplantı salonu bulunmaktadır. Binanın bodrum katında çeşitli mağazalar ve konferans salonları, zemin katında meditasyon odası, İkinci katında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu başkanının ofisleri bulunmaktadır. Binada ayrıca delegeler için bir bekleme salonu mevcuttur.
Birleşmiş Milletler genel merkezinin tasarım süreci resmi olarak Şubat 1947'de başladı. Bina, genel merkezdeki sekreterlik binası ve konferans binalarından sonra inşa edilen genel merkezdeki üçüncü binadır. Genel Kurul Binası'nın çelik konstrüksiyon inşaatına Şubat 1950'de başlandı ve bina 10 Ekim 1952'de tamamlandı ve açıldı. Daha sonra Birleşmiş Milletlerin genişlemesi üzerine önce toplantı salonu 1960 yıllarında birkaç kez düzen değişikliklerine gitti ve ardından 1978'de tadilat nedeniyle 1979'a kadar kapatıldı. 1980'lerde bozulmaya başladı ve BM yetkilileri 1990'ların sonlarında binayı yenilemeyi düşündü ancak proje birkaç yıl ertelendi. Genel Kurul Binası, 2008 yılında başlayan geniş kapsamlı proje kapsamında Genel Kurul Binası, 2013-2014 yılları arasında yenilenmiştir.

Genel Kurul Binası, Birleşmiş Milletler genel merkezinin bir parçasıdır.New York eyaletinin Manhattan bölgesindeki Turtle Bay semtinde bulunan bina, Batıda Birinci Cadde, güneyde 42. Cadde, doğuda Doğu Nehri ve kuzeyde 48. Cadde arasında kalmaktadır. Fiziksel olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde olmasına rağmen, temelde arazi Birleşmiş Milletler'in yetkisi altındadır. Ancak bölge Birleşmiş Milletler tarafından yönetilen bir bölge olmamakla birlikte Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan anlaşma sonucu Yerel, eyalet ve federal yasaların çoğu genel merkez binasında geçerlidir. Binanın yasal alanı New York Simgesel Yapılarını Koruma Komisyonu'nun yetki alanına girmektedir.
Birleşmiş Milletler genel merkezi içinde olmasından kaynaklı Konferans Binasına direkt olarak bağlıdır. Birleşmiş Milletler Sekreterlik Binası ve Dag Hammarskjöld Kütüphanesi'ne ise dolaylı olarak bağlanmaktadır. Japon Barış Çanı binanın hemen güneyinde bulunmakta ve yan tarafında ise çınar ağaçlarından oluşan bir koru bulunmaktadır. Ayrıca binanın batı kısmında Birinci Cadde boyunca BM'nin, üye devletlerin ve gözlemci devletlerin bayrakları bulunmaktadır.

Genel Kurul Binası, planlama direktörü Wallace K. Harrison ve onun altında çalışan on mimardan oluşan bir ekip tarafından Modern tarzda tasarlandı. Birleşmiş Milletler Tasarım Kurulunda Sovyetler Birliği'nden ND Bassov, Belçika'dan Gaston Brunfaut, Kanada'dan Ernest Cormier, Fransa'dan Le Corbusier, Çin'den Liang Seu-cheng, İsveç'ten Sven Markelius, Brezilya'dan Oscar Niemeyer, Birleşik Krallık'tan Howard Robertson, Avustralya'dan GA Soilleux, Uruguay'dan Julio Vilamajó oluşturuyordu. Ayrıca U.S. Steel şirketinden David Fine, Sekreterlik Binasının inşaatını denetledi.

Genel kurul binası toplam beş kattan oluşmaktadır. Ayrıca Birinci Cadde'ye bakan çift katlı acil çıkış rampası bulunmaktadır. Yüzey üzerinde dört yüzey altında bir katı bulunmaktadır. Binanın batı ve doğu cepheleri içe doğru kıvrılmaktadır ve yaklaşık 380 ft (120 m) genişliktedir. Ayrıca binanın tasarım olarak çatısı içe doğru kıvrılmış şekildedir. Daha dar olan kuzey ve güney yükseltileri düzdür. Binanın malzemesinde 340 m3 Portland bulunmaktadır.

Binanın ilk katı vatandaş ve basın mensupları için ayrılmıştır. İkinci kat delegeler ve Genel Kurul Başkanı ve ofislerine ayrılmıştır. Üçüncü kat ise yine vatandaş ve basın mensupları için hizmet vermektedir. Gazeteciler ve halk tarafından kullanılan geçitler, delegelerin kullandığı geçitlerden fiziksel olarak ayrılmıştı. BM'nin uluslararası karakterine uygun olması için binanın iç kısmı dünyanın dört bir yanından mobilyalar, sanat eserleri ve diğer aksesuarlarla dekore edilmiştir. Örneğin Hindistan ve Ekvador hükûmetleri kilim ve halı bağışlarken,  Tayland hükûmeti koltuk bağışında bulundu.

Binanın kuzey lobisi gazetecilerin ve halkın girişi için tasarlandı. Lobinin yüksekliği 75 ft (23 m) olup tepesinde yaklaşık 4 ft (1,2 m) çapında dairesel bir tavan penceresi bulunmaktadır. Ayrıca lobinin ortasında Yunanistan tarafından bağışlanan Yunan tanrısı Poseidon'un heykeli bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu
Genel Merkezi
Sekreterlik Binası
Dag Hammarskjöld Kütüphanesi

Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin vekilidir. Ofis, Genel Sekreter'in birçok idari sorumluluğunu üstlenmek, sekretarya işlerini yönetmeye yardımcı olmak, etkinlik ve programların tutarlılığını sağlamak için oluşturulmuştur. Genel Sekreter Yardımcılığı, 1997 yılı sonunda resmi olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kuruldu.

Genel Sekreter tarafından Genel Sekreter Yardımcılığına devredilen sorumluluklar arasında şunlar bulunur: 

Sekreteryanın resmi işlerinde Genel Sekretere yardım etmek;
Genel Sekreterin yokluğunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği görevini üstlenmek ve Genel Sekreter tarafından kararlaştırılacak pozisyona göre hareket etmek;
Genel Sekretere, faaliyet ve programlarında kurumlar arası bağlantıları sağlamak ve Birleşmiş Milletlerin ekonomik ve sosyal alanlarda liderliğini ve profili yükseltmek için Genel Sekretere destek olmak. Birleşmiş Milletlerin kalkınma politikası ve kalkınma yardımı için öncü bir merkez olarak güçlenmesini sağlamak;
Konferans, resmî görev veya tören ve diğer etkinliklerde Genel Sekreteri temsil etmek;
BM Genel Sekreter Yardımcısı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın gözlemcisidir.

BM Genel Sekreterliği9 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Birleşmiş Milletler Günü, 24 Ekim 1945 gününün Birleşmiş Milletler'in resmi olarak başlangıç olarak kabul ettiği anma ve kutlama günüdür.
1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın yıldönümü olan 24 Ekim tarihinin "Birleşmiş Milletler'in amaçlarını ve başarılarını dünya halklarına duyurmaya ve onların desteğini almaya adanacağını" ilan etti.
1971'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Birleşmiş Milletler Günü'nün uluslararası bir bayram veya uluslararası bir tatil olacağını ilan eden başka bir kararı (2782 sayılı Birleşmiş Milletler Kararı) kabul etti ve bunun Birleşmiş Milletler üye devletleri tarafından resmî tatil olarak kutlanmasını tavsiye etti.

"Birleşmiş Milletler Günü" olarak adlandırılan ilk olay Dünya Savaşı Müttefikler dayanışma günü, diğeri de Birleşmiş Milletler Bildirgesinden altı ay sonra 14 Haziran 1942 tarihinde ve ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt tarafından başlatılan ve Askerî törenlerle "ABD Bayrağı Günü" olarak belirlenen anma ve kutlama günüydü. New York'ta, Londra'da, Sovyetler Birliği ve Çin hükûmetleri tarafından da geçit törenleri gerçekleştirildi.
1942–1944 yılları arasında II. Dünya Savaşı boyunca bu gösteriler gerçekleştirildi. Ancak Birleşmiş Milletler'in kuruluşundan önce, uluslararası bağlantılı bir düzenleme yapılmıyordu.

BM Günü geleneksel olarak tüm dünyada kuruluşun başarıları ve hedefleri hakkında toplantılar, tartışmalar ve sergilerle kutlanmaktadır. 1971 yılında Genel Kurul, üye devletlerin resmî tatil olarak kutlamalarını da tavsiye etmiştir.
Hindistan'daki ve diğer dünya ülkelerindeki çeşitli uluslararası okullar, (etkinlik mutlaka 24 Ekim'de kutlanmasa da) Birleşmiş Milletler Günü'nde öğrenci topluluklarının kültürel çeşitliliğini de kutlamaya başladılar. Kutlamalar genellikle akşamları kültürel performansların bir gösterisini ve dünyanın her yerinden yiyeceklerin bulunduğu bir yemek fuarını içermektedir.
Amerika Birleşik Devletleri başkanı, 1948'den beri her yıl Birleşmiş Milletler Günü için bir bildiri yayınlamaktadır.
Kosova'da Birleşmiş Milletler Günü, Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu tarafından yönetilmekte olduğundan, resmî bir çalışma günü değildir.
Filipinler'de, yerel okul çocukları geleneksel olarak üye devletlerin ulusal kostümlerini giyerler ve yarıyıl tatilinden önceki son okul günü olan BM Günü'nde bir program düzenlerler. Öğrencilere, bireysel veya sınıf olarak, temsil etmek ve çalışmak üzere birer ülke atanır; öğrenciler kendilerine verilen ülkenin bayrağını işler ve günlük eğitim aktiviteleri kapsamında kültürel sunumlar ve yemekler hazırlar.

1951 yılındaki Birleşmiş Milletler Günü için Birleşmiş Milletler Posta İdaresi, New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Amerikan doları cinsinden basılan ilk BM pullarını yayınladı.

Birleşmiş Milletler'in Dünya Kalkınma Bilgi Günü de 1972'den beri 24 Ekim'de düzenlenmeye başlandı.
İnsanlık, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi'nin büyük vaadini yerine getirmeye yönelik küresel bir taahhütle sürdürülebilirlik çağına girdi ve bu da yine 24 Ekim tarihinde dünya çapında kutlanmaktadır. Birçok kurum, sınavlar ve konuşmalar yaparak bunu kutlar. Kenya, Tanzanya ve Hindistan'daki Da Potta Şirketler Grubu bunu çeşitli tartışma programlarıyla kutlamaktadır.

Avrupa Günü

UN Day 28 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) Reformu beş temel konuyu kapsamaktadır: üyelik kategorileri, beş daimi üyenin sahip olduğu veto sorunu, bölgesel temsil, genişletilmiş bir Konseyin büyüklüğü ve çalışma yöntemleri ve Güvenlik Konseyi-Genel Kurul ilişkisi. Üye Devletler, bölgesel gruplar ve diğer Üye Devlet çıkar grupları, bu tartışmalı konuda nasıl ilerleneceği konusunda farklı pozisyonlar ve öneriler geliştirmiştir.
Güvenlik Konseyinde yapılacak herhangi bir reform, BM üye ülkelerinin en az üçte ikisinin Genel Kurul'da oy kullanmasını gerektirir ve Üye Devletlerin üçte ikisi tarafından onaylanmalıdır. BMGK'nin veto hakkı olan daimi üyelerinin de onay vermesi gerekir.

Güvenlik Konseyi'nin yapısı 1945 yılında belirlendi. O zamandan beri jeopolitik gerçekler büyük ölçüde değişti, ancak Konsey çok az değişti. II. Dünya Savaşı'nın galipleri, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nı ulusal çıkarları doğrultusunda şekillendirdiler ve kendilerine daimi üyelik ve buna bağlı veto gücü atadılar. Güvenlik Konseyi'nde yapılacak herhangi bir reform, Antlaşma'da değişiklik yapılmasını gerektirecektir. Antlaşma'nın 108. Maddesi:
Antlaşma'da yapılacak herhangi bir değişikliğin Birleşmiş Milletler'in bütün üyelerini etkileyecek şekilde yürürlüğe girebilmesi için Genel Kurul'un üyelerin üçte ikilik çoğunlukla oy vermesi ve Birleşmiş Milletler üye ülkelerin kendi anayasal süreçleri ile değişikliği üçte iki çoğunluk ile onaylaması gerekmektedir, buna Güvenlik Konseyi'nin tüm daimi üyeleri de dahildir.
Birleşmiş Milletler üyeliğinin genişlemesi ve yeni üyeler arasında artan özgüven ve buna paralel giden sömürgecilikten uzaklaşma süreçleri sayesinde eski yapılar ve prosedürler sorgulanmaya başlandı. Güvenlik Konseyi'ndeki sandalye sayısı ile üye devletlerin toplam sayısı arasındaki dengesizlik belirginleşti ve Güvenlik Konseyi'nin tek önemli reformu 1965'te gerçekleşti: buna daimi olmayan üyeliğin altıdan ona çıkartılması dahildir. Butros Butros-Gali'nin Genel Sekreter olarak seçilmesiyle 1992 yılında, reform tartışmalarını BM Güvenlik Konseyi'nin seçimden sonraki ilk zirvesinde yeniden başladı ve ardından "Barış İçin Bir Ajanda" yayınlandı. Butros-Gali'nin amacı yapıyı yenilemek ve bu BM'nin bu parçasının değişen dünyaya göre çağ dışı kalmış prosedürlerini düzeltmekti. Yirmi birinci yüzyılda, BM Güvenlik Konseyi'nin yapısı ile dünyanın gerçekleri arasındaki uyumsuzluk daha da belirginleşti. Öyle ki, birçok siyasetçi, diplomat ve bilim insanı en kısa sürede Konsey'in kuruluş zamanların gerçekleri yerine günümüzün gerçeklerin yansıtacak şekilde reforme edilmesine talep etti. Örneğin, diplomasi uzmanı Hint akademisyen Rejaul Karim Laskar, "BM'nin devam eden varlığı ve önemi için, yirmi birinci yüzyıl dünyasının güç denkleminin gerçekliğini olabildiğince temsil etmesinin sağlanması" gerektiğini savunuyor.
1992 yılına gelindiğinde, Japonya ve Almanya, Birleşmiş Milletler'e finansal katkı açısından ikinci ve üçüncü sıraya çıktılar ve daimi bir yer talep etmeye başladılar. Ayrıca kendi bölge gruplarında en güçlü ülkeler olarak Brezilya (yüzölçümü bakımından beşinci büyük ülke) ve Hindistan (nüfus bakımından ikinci büyük ülke) ve bölgelerindeki kilit oyuncular kendilerine bir kalıcı koltuk istediler. Dört ülkeden oluşan bu grup daha sonra G4 olarak bilinen bir çıkar grubu oluşturdu.
Öte yandan, bölgesel rakipleri G4'ün veto gücüyle kalıcı üye olmasına karşı çıktılar. Kalıcı olmayan koltuk kategorisinin bölgesel olarak seçilecek üyelerle genişletilmesini desteklediler. İtalya, Pakistan, Meksika ve Mısır, önce "Kahve Kulübü", sonra "Uzlaşma için Birlik" olarak bilinen bir grup kurdu.
Eşzamanlı olarak, Afrika Grubu, tarihsel adaletsizliklere dayanarak ve Konsey'in gündeminin büyük bir kısmı bu kıtada yoğunlaştığı için kendilerine iki daimi koltuk talep etmeye başladı. Bu iki koltuk, Afrika grubu tarafından seçilen Afrika ülkeleri arasında dönecek olan kalıcı Afrika koltukları olacaktı.
Veto hakkı bulunan mevcut Güvenlik Konseyi daimi üyeleri reformla ilgili tutumlarını isteksizce açıkladılar. ABD, Japonya ve Hindistan'ın kalıcı üyeliğini ve az sayıda daimi olmayan üyeye eklenmesini destekledi. Birleşik Krallık ve Fransa, esasen daimi ve daimi olmayan üyelerin sayısının arttırılması ve Almanya, Brezilya, Hindistan ve Japonya'nın daimi üye statüsüne alınmasıyla birlikte G4 pozisyonunu ve Konsey'e daha fazla Afrika ülkesinin katılmasını destekledi. Çin, Hindistan'a destek vererek gelişmekte olan ülkelerin daha güçlü temsil edilmesini destekledi. Rusya da Hindistan'ın Güvenlik Konseyi'nde kalıcı bir yer edinme adaylığını da destekledi.

Güvenlik Konseyi Reformu Genel Kurul Görev Gücü, hükûmetler arası müzakerelerle uzlaşmaya varılmasını tavsiye ettiği (Güvenlik Konseyi'nde eşit temsil ve Konsey üye sayısının arttırılması üstüne) bir rapor sundu.
reformlar arası hükûmetler arası müzakerelere girmek için uzlaşmacı bir çözüm öneren bir rapor (Güvenlik Konseyi'nin adil temsil edilmesi ve Güvenlik Konseyi üyeliğinin artırılması konusunda) sunmuştur.
Rapor, bir "zaman çizelgesi perspektifi" önermek için mevcut geçici / aracı yaklaşımlar üzerine kuruludur. "Zaman çizelgesi perspektifi", Üye Devletlerin kısa vadeli hükûmetler arası müzakerelere dahil edilecek olan pazarlık maddelerini belirlenerek başlanmasını tavsiye eder. "Zaman çizelgesi perspektifi" için çok önemli olan, zorunlu bir gözden geçirme konferansının planlanmasıdır - yakın vadede elde edilen reformlardaki değişiklikleri tartışmak ve şu anda üzerinde anlaşmaya varılamayan pazarlıkların gözden geçirilmesi için bir forum.

Asya'nın yetersiz seviyede temsil edilmesi BM'nin meşruiyetine gölge düşürüyor. Bu durum dünyanın en dinamik ve en yüksek nüfusa sahip bölgesi gittikçe daha büyük bir küresel rol üstlendikçe derinleşecek. Bu sorunu çözmenin bir yolu Asya'ya ayrılmış en azından dört yeni koltuğu eklemektir: Hindistan için daimi bir koltuk, Japonya ve Güney Kore'nin paylaşacağı bir koltuk (bir veya iki yıllık dönemlerle dönüşümlü olacak), ASEAN ülkeleri (grup tek bir yapı olarak temsil edilecek) bir koltuk ve diğer Asya ülkelerinin dönüşümlü olarak geçeceği dördüncü bir koltuk.
-Jeffrey Sachs, Columbia Üniversitesi

21 Mart 2005 tarihinde, o zamanki BM Genel Sekreteri Kofi Annan BM'yi "Büyük Özgürlük İçinde" olarak adlandırılan bir planla konseyi 24 üyeye genişletme konusunda fikir birliğine varmaya çağırdı. Uygulama için iki alternatif sundu, ancak hangi teklifi tercih ettiğini belirtmedi.
Annan tarafından sunulan iki seçenek Plan A ve Plan B olarak bilinir:

Plan A kapsamında altı yeni daimi üye ve bunun üstüne üç yeni daimi olmayan üye alımıyla konseydeki koltuk saysının toplamda 24'e çıkartılacak.
Plan B kapsamında yeni bir üyelik sınıfına sahip sekiz yeni koltuk açılacak, bu yeni üyeler dört yıl boyunca çalışacak ve üyelik durumu değiştirilebilecek ve buna ek olarak bir yeni daimi olmayan üye eklenerek toplam üye sayısı yine 24 olacak.
Her halükarda, Annan çabuk karar verilmesini tercih ediyordu, "Bu önemli konu çok uzun süredir tartışılıyor. Üye ülkelerin bu konuda karar vermeyi kabul etmeleri gerektiğine inanıyorum - tercihen konsensüsle, ancak her durumda zirveden önce - Üst Düzey Panel raporunda sunulan seçeneklerden birini ya da diğerini seçmeliler".
Annan'ın bahsettiği zirve Eylül 2005'te düzenlenen Millennium+5 Zirvesi, Annan'ın raporunu, 2000 Milenyum Deklarasyonu'nun uygulanmasını ve BM reformuyla ilgili diğer konuların tartışıldığı üst düzey bir genel kurul toplantısıdır.

26 Temmuz 2005 günü, beş BM üyesi ülke, İtalya, Arjantin, Kanada, Kolombiya ve Pakistan, İtalya'nın liderlik ettiği, pek çok ülkenin katıldığı Uzlaşma için Birlik denilen bir grup adına Genel Kurul'a başka bir proje önerdi. Buna göre beş daimi üye değişmeyecek ve daimi olmayan üye sayısını 20'ye çıkartılacaktı.
Mayıs 2011'de 120 BM üyesi devlet, Roma'da Uzlaşma için Birlik toplantısına katıldı.

Yirmi yıldır tartışılan BM Güvenlik Konseyi reformu çoktan çözülmeliydi ve gereken büyüme dünyanın ne kadar değiştiği göz önüne alındığında gerçekleşmeliydi.
-Ban Ki-mun

Önerilen değişikliklerden biri daha fazla daimi üye olmasıdır. Genellikle bunun için adı geçen adaylar Brezilya, Almanya, Hindistan ve Japonya'dır. Bu ülkeler, birbirlerini daimi üyelik için karşılıklı olarak destekleyen G4 ülkeleri grubunu oluşturur. İngiltere, Fransa ve Rusya, G4 ülkelerinin BM Güvenlik Konseyi'ne üye olmalarını destekliyor. Böyle bir reforma temelde G4 ülkelerinin bölgesel ve ekonomik rakiplerince kurulmuş Uzlaşma için Birlik grubu karşı çıkıyor.Pakistan (Hindistan'a karşı), İtalya ve İspanya (Almanya'ya karşı, Meksika, Kolombiya ve Arjantin (Brezilya'ya karşı ve Güney Kore (Japonya'ya karşı) tarafından yönetilen gruba Türkiye ve Endonezya gibi başka ülkeler de gruba dahil. 1992'den bu yana, İtalya ve grubun diğer üyeleri bunun yerine yarı daimi üyelik veya geçici üyelik sayısının artırılmasını önerdi.
Daimi üyelik için önde gelen adayların çoğu Güvenlik Konseyi'ne kendi kıta grupları tarafından düzenli olarak seçilir: iki yıllık dönem için Japonya on bir defa, Brezilya on defa ve Almanya üç defa seçildi. Hindistan konseye sonuncusu, 1991-92 yılından sonra 20 yıllık bir aranın ardından, 2010 yılında olmak üzere toplam yedi kez seçildi.
2017 yılında, G4 ülkelerinin daimi BMGK üyeliği karşılığında geçici olarak veto hakkından vazgeçmeye istekli oldukları bildirildi. 2013 yılı itibarıyla G4 ile birlikte Güvenlik Konseyi'nin şimdiki P5 üyeleri, dünyanın en büyük on büyük savunma bütçesinden sekizini oluşturuyor. Ayrıca, nominal GSYİH ve Satınalma Gücü Paritesi GSYİH'si ile en büyük 10 ekonomiden 9'unu oluşturmaktadırlar. 

 Brezilya nüfus, GSYİH ve yüzölçümü açılarından Latin Amerika'nın en büyük ülkesidir. Dünyanın en kalabalık beşinci, en yüksek GSYİH'ye sahip yedinci, savunmaya en çok para ayıran on birinci ülkedir. Yüzölçümü, nüfus ve GSYİH açısından küresel olarak ilk ona giren beş ülkeden biridir (diğerleri Çin, Rusya, ABD ve G4 üyesi Hindistan). Ayrıca Güney Amerika insanların yaşadığı ama Güvenlik Konseyi'nde daimi ü

Birleşmiş Milletler Nairobi Ofisi (UNON, Swahili: Ofisi ya Umoja wa Mataifa Nairobi) Kenya'nın başkenti Nairobi'de bulunan, çok sayıda farklı BM kuruluşunun bulunduğu dört büyük Birleşmiş Milletler ofis sahasından birisidir. 1996 yılında kurulmuştur ve BM'nin Afrika'daki resmi merkezidir.
Nairobi'deki Birleşmiş Milletler Ofisi ayrıca iki programın küresel genel merkezliğine ev sahipliği yapmaktadır: Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat).
Kasım 2004'te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, İkinci Sudan İç Savaşı'nın bir aşamasını oluşturan güney ve batı Sudan'daki silahlı çatışmaları tartışmak için Nairobi'de bir toplantı yapmıştır. Toplantı o zamanki ABD Büyükelçisi John Danforth'un ısrarı üzerine yapılmıştır.

Merkezi Nairobi'de:

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP veya BM Çevre)
Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (BM-Habitat)
Nairobi'deki bulunan programlar:

Gıda ve Tarım Örgütü
Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu
Uluslararası Çalışma Örgütü
Uluslararası Denizcilik Kurumu
Uluslararası Para Fonu
HIV/AIDS Ortak Birleşmiş Milletler Programı
Birleşmiş Milletler Bölgesel Kalkınma Merkezi, Afrika Ofisi
BM Kadınları
Birleşmiş milletler geliştirme programı
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu
Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu
Birleşmiş Milletler Ortak Hava Hizmetleri
Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi
Birleşmiş Milletler Proje Hizmetleri Ofisi
Birleşmiş Milletler Somali Siyasi Ofisi
Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu
Dünya Bankası
Dünya Yemek programı
Dünya Sağlık Örgütü
UNON ayrıca Doğu Afrika'dan gelen ortaokul ve üniversite öğrencileri için yıllık Doğu Afrika Modeli Birleşmiş Milletler Konferansı'na ev sahipliği yapmaktadır.

UNON, Birleşmiş Milletler Sisteminde Genel Sekreter Yardımcısı rütbesinde bulunan bir Genel Direktör tarafından yönetilmektedir. Genel Müdür, Genel Sekreter tarafından atanır. Mevcut Genel Direktör, Sierra Leone'den Zainab Bangura'dır.

Klaus Töpfer, Almanya, 1998–2006
Anna Tibaijuka, Tanzanya, 2006–2009
Achim Steiner, Brezilya, 2010–2011
Sahle-Work Zewde, Etiyopya, 2011–2018
Hanna Tetteh, Gana, 2018–2019
Maimunah Mohd Sharif, Malezya, 2019–2020
Zainab Bangura, Sierra Leone, 2020-günümüz

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi, New York
Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi
Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi

Nairobi'deki Birleşmiş Milletler Ofisi 25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler San Francisco Konferansı (İngilizce: The United Nations Conference on International Organization (UNCIO)), 25 Nisan 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler'in kurulmasıyla sonuçlanan konferanstır.
Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 50 müttefik devlet, 25 Nisan 1945 tarihinde San Francisco'da bir araya gelerek 111 maddeden oluşan Birleşmiş Milletler Antlaşması'na son şeklini verdiler. Antlaşma, 25 Haziran 1945 tarihinde oy birliği ile kabul edildi ve ertesi gün imzalandı. 24 Ekim 1945 tarihinde Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin yanı sıra imza sahibi öteki devletlerin çoğunluğunun da onaylamasıyla antlaşma yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler kuruldu.
Türkiye, antlaşmayı Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü'yle birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onayladı. 4801 Sayılı Onay Kanunu 24 Ağustos 1945 gün ve 6902 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlandı.

II. Dünya Savaşı konferansları

The United States and the Founding of the United Nations, August 1941 – October 194515 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sound recordings of the United Nations Conference on International Organization (1945 : San Francisco, Calif.) Proceedings, 1945 15 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
President Truman's Address To Opening Session Of United Nations Conference On International Organization At San Francisco19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
V. K. Wellington Koo's speech 'The Conference and China' to the Commonwealth Club of California
East and West from Political and External Affairs by F.L.W. Wood (Official history of New Zealand in World War II) 16 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
San Francisco Conference 2 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Sekreterlik Binası, Birleşmiş Milletlerin yürütme organı olan Birleşmiş Milletler Sekreterliği ve onun alt sekreterliklerini içeren genel merkez içindeki binadır. Amerika Birleşik Devletlerin New York eyaletindeki Manhattan'da bulunan gökdelen mimari tarz olarak Uluslararası üslupta tasarlanmıştır.
Bina yaklaşık olarak 154 m (505 ft) yüksekliğinde olup 39 kat içermektedir. Wallace Harrison liderliğindeki bir grup mimar tarafından tasarlana bina Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunmasına rağmen, bölgenin Birleşmiş Milletler'in yetki alanı altındadır, böylece çevresel düzenlemelerden muaftır. Sekreterlik Binası, 72 x 287 ft (22 x 87 m) boyutlarında dikdörtgen bir levha olarak tasarlanmıştır. Ayrıca Sekreterlik Binası 889.000 ft2 (82.600 m2) alana sahiptir.
Binanın alt katları basın ofisleri, personel odaları ve diğer şeyler için hizmet verdirmektedir. Binanın üst katlarında ise Sekreterlik ofisleri yer almaktadır. Bina içinde çeşitli sanat eserleri bulunmaktadır. Ayrıca binanın Cam giydirmeye tarzında tasarlanması Cam giydirme cephesi tarzına öncülük etmiştir.
Birleşmiş Milletler genel merkezinin tasarım süreci resmi olarak Şubat 1947'de başladı ve Sekreterlik Binasının temel atma töreni 14 Eylül 1948'de gerçekleşti. Personel binaya 21 Ağustos 1950'de taşınmaya başladı ve Haziran 1951'de tamamlandı. On yıl sonra, Sekreterlik Binası aşırı kalabalıktı ve BM'nin yakınlarda ek ofis alanı inşa etmesine yol açtı. Bina, finansman eksikliği nedeniyle 1980'lerde bozulmaya başladı ve modern New York Eyalet bina kurallarına uymaması nedeniyle daha da kötüleşti. BM yetkilileri 1990'ların sonlarında binayı yenilemeyi düşündü ancak proje birkaç yıl ertelendi. Sekreterlik Binası 2010 yılından itibaren yenilenmiş ve Temmuz'dan Aralık 2012'ye kadar aşamalı olarak yeniden açılmıştır.

Sekreterlik Binası Birleşmiş Milletler genel merkezinin bir parçasıdır. New York eyaletinin Manhattan bölgesindeki Turtle Bay semtinde bulunan bina, Batıda Birinci Cadde, güneyde 42. Cadde, doğuda Doğu Nehri ve kuzeyde 48. Cadde arasında kalmaktadır. Fiziksel olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde olmasına rağmen, temelde arazi Birleşmiş Milletler'in yetkisi altındadır. Ancak bölge Birleşmiş Milletler tarafından yönetilen bir bölge olmamakla birlikte Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan anlaşma sonucu Yerel, eyalet ve federal yasaların çoğu genel merkez ve sekreterlik binasında geçerlidir.
Birleşmiş Milletler genel merkezi içinde olmasından kaynaklı Konferans Binasına ve Dag Hammarskjöld Kütüphanesine direkt olarak bağlıdır. Birleşmiş Milletler Genel Kurul Binasına ise Konferans Binası üzerinden bağlanılabilmektedir. Binanın giriş ve batısında, çeşme bulunan dairesel bir havuz ve Genel Sekreter Dag Hammarskjöld anısına yapılmış bir heykel bulunmaktadır. Ayrıca binanın batı kısmında Birinci Cadde boyunca BM'nin, üye devletlerin ve gözlemci devletlerin bayrakları bulunmaktadır.

Sekreterlik Binası, planlama direktörü Wallace K. Harrison ve onun altında çalışan on mimardan oluşan bir ekip tarafından Uluslararası Stilde tasarlandı. Birleşmiş Milletler Tasarım Kurulunda Sovyetler Birliği'nden ND Bassov, Belçika'dan Gaston Brunfaut, Kanada'dan Ernest Cormier, Fransa'dan Le Corbusier, Çin'den Liang Seu-cheng, İsveç'ten Sven Markelius, Brezilya'dan Oscar Niemeyer, Birleşik Krallık'tan Howard Robertson, Avustralya'dan GA Soilleux, Uruguay'dan Julio Vilamajó oluşturuyordu ayrıca iç mimar olarak ise Abel Sorenson Kuruldaki iç mimar görevi gördü. Ayrıca U.S. Steel şirketinden David Fine, Sekreterlik Binasının inşaatını denetledi. Bina ayrıca Birleşmiş Milletlerin finans ve çeviri gibi günlük görevler de dahil olmak üzere BM'nin idari işlevlerini barındırıyor. Binanın Üç bodrum katı ve 39 yer üstü katı bulunmaktadır. Bina tamamlandığında, yüksekliğinin 544 ft (166 m) olduğu açıklandı.

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi
Birleşmiş Milletler Genel Kurul Binası
Dag Hammarskjöld Kütüphanesi

Birleşmiş Milletler Silahsızlanma İşleri Ofisi (UNODA) (Fransızca: Bureau des affaires du désarmement), Ocak 1998'de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, Temmuz 1997'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na sunduğu reform planı çerçevesinde kurulan Birleşmiş Milletler Sekreterliği'ne bağlı bir ofistir.
UNODA'nın amacı, nükleer silahsızlanma ve yayılmanın önlenmesini teşvik etmek ve diğer kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) konusunda silahsızlanma rejimlerinin güçlendirilmesidir. Ayrıca, günümüzdeki çatışmalarda sıklıkla kullanılan kara mayınları ve hafif silahlar gibi konvansiyonel silahlar alanında da silahsızlanma çabalarını desteklemektedir.
UNODA, 1 Mayıs 2017'den bu yana görevde olan Japonya'dan Izumi Nakamitsu başkanlığında yönetilmektedir.

1961 tarihli 1653 sayılı "Nükleer ve termonükleer silahların kullanımının yasaklanması" kararı ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, nükleer silah kullanımının "savaşın bile ötesine geçeceği ve insanlığa ve medeniyete ayırım gözetmeksizin acı ve yıkım getireceği"ni belirtmiştir.
Birleşmiş Milletler Silahsızlanma İşleri Ofisi (UNODA) ilk olarak 1982'de Genel Kurul'un ikinci özel oturumunun (SSOD II) tavsiyesi üzerine bir departman olarak kurulmuştur. 1992 yılında Birleşmiş Milletler Siyasi İşler Departmanı'na bağlı olarak Silahsızlanma İşleri Merkezi adını aldı. 1997 sonunda ise Silahsızlanma İşleri Departmanı olarak yeniden yapılandırıldı. 2007 yılında Genel Sekreter Ban Ki-moon, Brezilya'dan Sérgio de Queiroz Duarte'yi Yüksek Temsilci olarak atadı ve departman Birleşmiş Milletler Silahsızlanma İşleri Ofisi (UNODA) olarak anılmaya başlandı.

UNODA, silahsızlanma konusundaki normların oluşturulmasına Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Genel Kurul Birinci Komitesi gibi organlar aracılığıyla destek sağlar. Ayrıca, askeri konularda diyalog, şeffaflık ve güven inşasını içeren önleyici silahsızlanma tedbirlerini teşvik eder ve bölgesel silahsızlanma çabalarını destekler.
UNODA, çatışma sonrası silahsızlanma önlemlerinin uygulanmasına da katkıda bulunur. Eski savaşçıların silahsızlandırılması ve sivil topluma entegrasyonuna yardımcı olur.

Birleşmiş Milletler Silahsızlanma İşleri Ofisi beş ana birimden oluşur: Cenevre'deki Silahsızlanma Konferansı Sekreterliği ve Destek Birimi, Kitle İmha Silahları Birimi (WMD), Konvansiyonel Silahlar Birimi, Bilgi ve Tanıtım Birimi ve Bölgesel Silahsızlanma Birimi. Ayrıca, bu bölgesel birim üç bölgesel merkezi yönetir:

Afrika Barış ve Silahsızlanma Bölgesel Merkezi (UNREC)
Asya ve Pasifik Barış ve Silahsızlanma Bölgesel Merkezi (UNRCPD)
Latin Amerika ve Karayipler Barış, Silahsızlanma ve Kalkınma Bölgesel Merkezi (UNLIREC)

Cenevre merkezli olan bu birim, uluslararası topluluğun çok taraflı silahsızlanma müzakere forumu olan Silahsızlanma Konferansı'na örgütsel ve içeriksel destek sağlar.

WMD Birimi, nükleer, kimyasal ve biyolojik silahların silahsızlandırılması konularında içeriksel destek sağlar ve ilgili çok taraflı silahsızlanma ve yayılmanın önlenmesi çabalarını destekler.

Konvansiyonel Silahlar Birimi, küçük silahların denetimi, güven inşa tedbirleri ve pratik silahsızlanma önlemleri gibi konvansiyonel alandaki çalışmalarını yürütür. Küçük silahlar konusunda BM içi koordinasyon mekanizmasına başkanlık eder.

Bu birim, Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Yıllığı gibi yayınlar üretir ve çeşitli özel etkinlikler düzenler.

Bu birim, üye devletlere, bölgesel ve alt bölgesel kuruluşlara silahsızlanma ve ilgili güvenlik konularında danışmanlık sağlar.

Birleşmiş Milletler Silahsızlanma İşleri Ofisi
Afrika Barış ve Silahsızlanma Bölgesel Merkezi
Asya ve Pasifik Barış ve Silahsızlanma Bölgesel Merkezi
Latin Amerika ve Karayipler Barış, Silahsızlanma ve Kalkınma Bölgesel Merkezi
BM Küçük Silahlar Programı
Küçük Silahlar Koordinasyon Eylemi (CASA)

Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu (UNCITRAL) (Fransızca: Commission des Nations Unies pour le droit commercial international (CNUDCI)), uluslararası ticaret ve yatırımı kolaylaştırmaktan sorumlu BM Genel Kurulunun (UNGA) bir yan kuruluşudur.
UNGA tarafından 1966'da kurulan UNCITRAL'in resmî görevi, anlaşmazlığın çözümünden, malların satın alınmasına ve satışına kadar ticaretin temel alanlarını ele alan sözleşmeler, model yasalar ve diğer araçlar yoluyla " uluslararası ticaret hukukunun aşamalı olarak uyumlu hale getirilmesi ve birleştirilmesini teşvik etmek"tir.
UNCITRAL, çalışmalarını merkezlerinin bulunduğu New York City ve Viyana'da dönüşümlü olarak düzenlenen yıllık oturumlarda yürütmektedir.

UNCITRAL'in orijinal üyeliği 29 devletten oluşuyordu, 1973'te 36'ya ve 2004'te 60'a çıkarıldı. UNCITRAL'e üye devletler, farklı coğrafi bölgelerin yanı sıra farklı yasal gelenekleri ve ekonomik gelişme düzeylerini temsil etmektedir. Devletler 12 Afrika, 15 Asya, 18 Avrupa, 6 Latin Amerika ve Karayip ve 1 Okyanusya devletini içerir. Komisyon üyesi Devletler, Genel Kurul tarafından seçilir. Üyelik, dünyanın çeşitli coğrafi bölgelerini ve başlıca ekonomik ve yasal sistemlerini temsil edecek şekilde yapılandırılmıştır. Komisyon üyeleri altı yıllık bir süre için seçilirler ve üyelerin yarısının süresi her üç yılda bir sona erer. Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu aşağıdaki üye Devletlerden oluşacaktır:

 Cezayir (2016)
 Burundi (2022)
 Fildişi Sahili (2019)
 Kenya (2022)
 Lesoto (2022)
 Liberya (2019)
 Moritanya (2019)
 Mauritius (2022)
 Namibya (2019)
 Nijerya (2022)
 Sierra Leone (2022)
 Somali (2017)
 Uganda (2022)
 Tanzanya (2062)
 Zambiya (2019)

 Hindistan (2022)
 Çin (2019)
 Endonezya (2019)
 İran (2022)
 İsrail (2022)
 Kuveyt (2019)
 Lübnan (2022)
 Japonya (2019)
 Malezya (2019)
 Pakistan (2022)
 Filipinler (2022)
 Singapur (2019)
 Kore Cumhuriyeti (2019)
 Sri Lanka (2022)
 Tayland (2022)

 Ermenistan (2019)
 Avusturya (2022)
 Belarus (2022)
 Bulgaristan (2019)
 Çek Cumhuriyeti (2022)
 Danimarka (2019)
 Fransa (2013)
 Almanya (2013)
 Yunanistan (2013)
 Macaristan (2019)
 İtalya (2016)
 Litvanya (2019)
 Polonya (2012)
 Romanya (2016)
 Rusya (2013)
 İspanya (2016)
  İsviçre (2019)
 Birleşik Krallık (2019)
 Türkiye (2022)

 Kanada (2019)
 Dominik Cumhuriyeti (2025)
 Honduras (2019)
 Meksika (2019)
 Amerika Birleşik Devletleri (2022)

 Avustralya (2022)

 Arjantin (2016)
 Brezilya (2022)
 Şili (2022)
 Kolombiya (2022)
 Ekvador (2022)
 Peru (2025)
 Venezuela (2022)

UNCITRAL sözleşmeleri:

Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve İcrası Hakkındaki New York Sözleşmesi (1958)
Uluslararası Mal Satışında Zamanaşımına İlişkin Sözleşme (1974)
Malların Deniz Yoluyla Taşınmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (1978)
Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Sözleşmeler Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması (1980)
Birleşmiş Milletler Uluslararası Kambiyo Senetleri ve Uluslararası Senetler Sözleşmesi (1988)
Uluslararası Ticarette Taşıma Terminali İşletmecilerinin Sorumluluğuna İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (1991)
Bağımsız Garantiler ve Teminat Akreditiflerine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (1995)
Uluslararası Ticarette Alacakların Temlikine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (2001)
Uluslararası Sözleşmelerde Elektronik İletişimin Kullanımına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (2005)
Birleşmiş Milletler Malların Tamamen veya Kısmen Deniz Yoluyla Uluslararası Taşınmasına İlişkin Sözleşmeler Sözleşmesi (2008)
Antlaşmaya Dayalı Yatırımcı-Devlet Tahkiminde Şeffaflığa İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (2015)
Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu (2018)
Gemilerin Yargı Yoluyla Satışının Uluslararası Etkilerine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (2022)

Model yasalar, ulusal yasalarının bir parçası olarak yürürlüğe girmeleri için Devletlere önerilen yasama metinleridir. Model yasalar genellikle UNCITRAL tarafından yıllık oturumunda nihai hale getirilir ve uyarlanırken, konvansiyonlar ise bir diplomatik konferansın toplanmasını gerektirir.

Uluslararası Ticari Tahkime İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (1985) (metin 28 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. )
Uluslararası Kredi Transferlerine İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (1992)
Mal, İnşaat ve Hizmet Alımlarına İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (1994)
UNCITRAL Elektronik Ticarete İlişkin Model Kanun (1996)
Sınır Ötesi İflasa İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (1997)
Elektronik İmzalara İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (2001)
UNCITRAL Uluslararası Ticari Uzlaşmaya İlişkin Model Kanun (2002) (metin 25 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Özel Finansmanlı Altyapı Projelerine İlişkin Model Mevzuat Hükümleri (2003)
UNCITRAL Kamu Alımlarına İlişkin Model Kanun (1 Temmuz 2011'de kabul edildi ve 1994 tarihli Mal, İnşaat ve Hizmet Alımlarına İlişkin Model Kanunun yerini aldı) 
UNCITRAL Teminatlı İşlemlere İlişkin Model Kanun (2016)
UNCITRAL Elektronik Aktarılabilir Kayıtlara İlişkin Model Kanun (2017)
İflasa İlişkin Kararların Tanınmasına ve Tenfizine İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (2018)
UNCITRAL Kamu-Özel İşbirliğine İlişkin Model Mevzuat Hükümleri (2020)
Kimlik Yönetimi ve Güven Hizmetlerinin Kullanımına ve Sınır Ötesi Tanınmasına İlişkin UNCITRAL Model Kanunu (2022)
UNCITRAL ayrıca şunları hazırladı:

UNCITRAL Tahkim Kuralları (1976) (metin 18 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. )—revize edilen kurallar 15 Ağustos 2010'da yürürlüğe girecektir; ön sürüm, 12 Temmuz 2010
UNCITRAL Uzlaşma Kuralları (1980)
UNCITRAL Tahkim Kuralları (1982)
UNCITRAL Tahkim İşlemlerinin Düzenlenmesine İlişkin Notlar (1996)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Altıncı Komitesi (Hukuk)
Birleşmiş Milletler Hukuk İşleri Ofisi

UNCITRAL 13 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmi web sitesi
UNCITRAL'daki yenilikler neler? 29 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Blog
BM Tahkim, Tanıma ve Tenfiz 21 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Uzay İşleri Ofisi (İngilizce: United Nations Office for Outer Space Affairs (UNOOSA)), dış uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı için uluslararası iş birliği sağlanmasından sorumlu Birleşmiş Milletler dairesidir. Bu daire, dış uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı için uluslararası iş birliğiyle özel olarak ilgilenen Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Komitesi'nin (COPUOS) sekreterliği olarak görev yapmasının yanı sıra Birleşmiş Milletler Sekreterliği'nin uluslararası uzay hukuku kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmektedir. Merkezi Avusturya'nın başkenti Viyana'daki Birleşmiş Milletler binasında bulunmaktadır.
UNOOSA aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Afet Yönetimi ve Olağanüstü Halde Müdahale Amaçlı Uzay Kaynaklı Bilgi Platformu'nu (UN-SPIDER) yönetmektedir.

Birleşmiş Milletler Sekreterliği
Uzay hukuku
Birleşmiş Milletler Dış Uzayın Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Komitesi
Uzay ajansları listesi

Resmî site

Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi (İngilizce: United Nations Office at Vienna, UNOV), Birleşmiş Milletler'in dört ana ofisinden biridir. Ofis kompleksi Avusturya'nın başkenti Viyana'da bulunan Viyana Uluslararası Merkezi'nde (VIC) bulunmaktadır.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı
Birleşmiş Milletler Endüstriyel Gelişme Örgütü
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi
Birleşmiş Milletler Uzay İşleri Ofisi
Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması'nın Hazırlık Komisyonu
Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Avusturya Ofisi
Uluslararası Tuna Nehri Koruma Komisyonu

Pazartesi ile cuma günleri arasında Viyana Uluslararası Merkezi'nde Türkçe dahil rehberli turlar sunulmaktadır.

Resmî web sitesi 7 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (İngilizce: United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees in the Near East) ya da kısa adıyla UNRWA, 1948'de İsrail'in kurulmasından sonra çıkan Arap-İsrail savaşları sırasında evlerini ve geçim kaynaklarını yitiren Filistinlilere yardım amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1949'da oluşturulan özel kuruluş. Yardım kapsamına girenlerin sayısı başlangıçta 500 bin dolayındaydı; 1980'lerin ortalarında bu sayı tahminen 2.100.000'e ulaşmıştı. Bunlar arasında ilk mültecilerin çocukları, mülteci olmayan yoksullar, ölen mültecilerin yardım karnelerini kullanan başka kişiler de vardı.
Yardımdan yararlananların bazıları yarım günlük işler bulmuş ya da kampların dışına taşınmıştır. Ama UNRWA, genellikle UNESCO ile işbirliği içinde, mülteciler için kamplar, okul ve sağlık klinkileri açmayı, meslek eğitimi vermeyi, yiyecek ve giyecek dağıtmayı sürdürmektedir. Örgüt BM üyesi ülkelerin gönüllü yardımlarıyla desteklenmektedir. Daha önce kurulan Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Örgütü gibi UNRWA da önceleri geçici bir kurum olarak tasarlanmıştı. Ancak Ortadoğu'daki mülteci sorunu, toplumsal ve ekonomik olduğu kadar siyasal çözümleri de gerektirdiği için, ayrıca sorun 1967 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra derinleştiğinden, UNRWA'nın çalışma süresi birçok kez uzatılmıştır.

Genel komiserler
 Philippe Lazzarini (2020-)
 Pierre Krähenbühl (2014-2019)
 Filippo Grandi (2010-2014)
 Karen Koning AbuZayd (2005-2010)
 Peter Hansen (1996-2005)
 İlter Türkmen (1991-1996)
 Giorgio Giacomelli (1985-1991)
 Olof Rydbeck (1979-1985)
 Thomas McElhiney (1977-1979)
 John Rennie (1971-1977)
 Laurence Michelmore (1964-1971)
Direktörler
 John Davis (1959-1963)
 Henry Labouisse (1954-1958)
 John Blandford Jr. (1951-1953)
 Howard Kennedy (1950-1951)

Resmî site

Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi (bazen "BM büyükelçisi" olarak da adlandırılır) bir ülkenin Birleşmiş Milletler nezdindeki diplomatik misyonunun başıdır.
Bunlar arasında en yüksek profilli BM daimi temsilcileri New York'taki genel merkeze atananlardır. Ancak üye devletler Cenevre, Viyana ve Nairobi'deki diğer BM ofislerine de daimi temsilciler atamaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere birçok ülke BM daimi temsilcilerini "BM büyükelçileri" olarak adlandırmaktadır. Daimi temsilci, büyükelçi (veya misyon başkanı veya yüksek komiser) ile eşdeğer diplomatik rütbeye sahip olmasına rağmen, bir devlet başkanına (bir ülkenin büyükelçisi gibi) veya bir hükümet başkanına (bir yüksek komiser gibi) değil, uluslararası bir kuruluşa akredite edilirler.

Bazı diplomatlar Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi gibi BM konseylerinde temsilci olarak görev yapmaktadırlar.

UNESCO'da daimi temsilciler yerine örgütün diplomatik misyonlarına başkanlık eden daimi delegeler bulunmaktadır. Bununla birlikte, belirli bir tematik alan için UNESCO iyi niyet elçisi olarak hareket eden birçok ünlü gibi UNESCO İyi Niyet Elçileri de vardır. BMMYK'nin de benzer BMMYK İyi Niyet Elçileri vardır.
BM daimi temsilcisi, UNESCO iyi niyet elçisi pozisyonundan ayırt etmek için bazen BM büyükelçisi veya nadiren BM daimi elçisi olarak adlandırılır. Ancak yine de "büyükelçi" terimi daha yaygın olarak başka bir ulusla bazı işleri yürütmek üzere görevlendirilen her bir ulusun hükûmet yetkilisini tanımlamak için kullanılır.

Birleşmiş Milletler üyesi devletler
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi

Birleşmiş Milletler seyahat belgesi (İngilizce: United Nations laissez-passer), Birleşmiş Milletler tarafından sağlanan BM yetkilileri ve görevlilerine tahsis edilen diplomatik seyahat belgesidir.
Belge iki ayrıca türe ayrılmıştır. Mavi kapaklı Birleşmiş Milletler seyahat belgesi ve Kırmızı kapaklı Birleşmiş Milletler seyahat belgesidir. Mavi belge normal düzey yetkililere verilirken Kırmızı belge Üst düzey yetkililere verilmektedir.

Birleşmiş Milletler seyahat belgesi Türkiye Cumhuriyetinde 2014 tarihinden sonra bakanlar kurulu kararı ile kullanımına izin verildi. Belge ülkede son 180 gün içinde 90 günü geçmemek kaydıyla vizesiz ülke içi seyahat imkanı sunmaktadır. Mavi renkli belgeye sahip olan BM Yetkilileri görevlerini Dışişleri Bakanlığına belirtmeleri halinde seyahat belgesinin haklarından yararlanabilmektedir.

e-UNLP veya e-BMSB (Elektronik Birleşmiş Milletler seyahat belgesi) belgesi 3 Eylül 2012 tarihinden itibaren geçerli olan ve fiziki belgelerin yerine kullanıma koyulan uluslararası standartlara tamamen uyumlu biyo-çip teknolojisine sahip elektronik belgedir. Cenevre'deki BM Ofisi tarafından alınan karar ile kullanıma koyulan statü 2012 tarihinden itibaren yapılan bütün Birleşmiş Milletler seyahat belgesi başvurularında tahsis edilmiştir.

Avrupa Birliği seyahat belgesi
Interpol Seyahat Belgesi

Birleşmiş Milletler Üniversitesi (BMU), 1973 yılında Birleşmiş Milletler'in bilimsel araştırma merkezi ve akademi olarak kurulmuştur. Merkezi, Japonya'nın başkenti Tokyo'da olup Birleşmiş Milletler Enstitüsü olarak diploma vermektedir. 2010 yılından beri, BMU, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından akademik derece vermeye yetkili kılınmıştır. Üniversite ayrıca BM ile uluslararası akademik, politik ve özel sektör toplulukları arasında köprü olmuştur.

Üniversitenin yönetiminin başında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği'nden rütbeli rektör bulunmaktadır.
Bugüne kadar BMU'nde altı rektör görev almış olup, Mart 2013'ten bugüne Dr. David M. Malone üniversitenin rektörlüğü görevindedir.
Birleşmiş Milletler Üniversitesi rektörleri listesi:

BMÜ konseyi, üniversitenin yönetim kadrosuna ek olarak, BM genel sekreteri ile UNESCO genel direktörü tarafından görevlendirilmiş 24 üyeden oluşur.

Birleşmiş Milletler Üniversitesi için çalışmalar genel sekreter U-Thant tarafından 1969'da başlatıldı. Üniversite 1973 yılında kuruldu ve BM ile Japonya arasında imzalanan resmi anlaşma ile birlikte 1976'da, resmi olarak aktivitelerine başladı.

Yıllar boyunca BM araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla birçok BMÜ enstitüsü kuruldu. Bunlardan en önemlisi 2007'de, Bonn'da (Almanya) kurulan UNU-VİE'dir. UNU-VİE, kendini global problemlere, bilgi tabanlı sürdürülebilir çözümler geliştirmeye adamıştır ve bu nedenle, uluslararası bilim-politika iletişimlerinin devam ettirilebilmesi için aktif organizatörlük yapmaktadır.

Aralık 2009'da, BM Genel Sekreterliği, BMÜ'ye Konsey tarafından belirlenen şartlar çerçevesinde; doktora ve master derecesi, diploma, sertifika ve çeşitli akademik belgeler verme hakkı tanıdı.
2013'te ise, UNU-ISP akreditasyon için Japon akreditasyon kurumu olan NIAD-UE'ye başvurdu.

Üniversitenin beş kıta üzerine yayılmış birçok kampüsü bulunmaktadır. Merkezi ise Japonya'nın başkenti Tokyo'da BMU Merkezi'dir.
Yerleşkeler:

Akra
Barselona
Bonn
Brugge
Caracas
Dresden
Hamilton
Helsinki
Kuala Lumpur
Maastricht
Makau
Reykjavik
Tokyo

Birleşmiş Milletler Üniversitesi'nin akademik çalışmaları küresel araştırma ve eğitim enstitüleri ile programları tarafından yürütülmektedir.

Birleşmiş Milletler Üniversitesi Karşılaştırmalı Bölgesel Bütünleşme Çalışmaları Enstitüsü - Brugge, Belçika
UNU Institute for Environment and Human Security ; Bonn, Almanya
UNU Institute for Integrated Management of Material Fluxes and of Resources (UNU-FLORES) ; Dresden, Almanya
UNU Institute of Advanced Studies ; Yokohama, Japonya (UNU –ISP ile birleştirilecektir.) 
UNU International Institute for Global Health ; Kuala Lumpur, Malezya 
UNU Institute on Computing and Society (UNU-CS) ; Macao, Çin
UNU Institute for Natural Resources in Africa ; Accra, Gana 
UNU Institute for Sustainability and Peace (UNU-ISP) ; Tokyo, Japonya 
UNU Maastricht Economic and Social Research and Training Institute on Innovation and Technology ; Maastricht, Hollanda
UNU Institute for Water, Environment and Health (UNU-INWEH) ; Hamilton, Kanada 

UNU Programme for Biotechnology in Latin America and the Caribbean (UNU-BIOLAC) ; Caracas, Venezuela 
UNU Food and Nutrition Programme for Human and Social Developmen (UNU-FNP) ; Ithaca, ABD 
UNU Fisheries Training Programme (UNU-FTP) ; Reykjavik, İzlanda 
UNU Geothermal Training Programme (UNU-GTP) ; Reykjavik, İzlanda 
UNU Land Restoration Training Programme (UNU-LRT) ; Reykjavik, İzlanda 

UNU Video Portal
UNU YouTube channel 9 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UNU Vimeo channel 7 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

United Nations University2 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United Nations University Vice-Rectorate in Europe (UNU-ViE) 4 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United Nations University Office in Paris (UNU-OP)
United Nations University Office in New York (UNU-ONY)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi (BMİHK) Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 15 Mart 2006 tarihinde 60/251 sayılı kararıyla 
kurumsal statü kazanmıştır.
BMİHK (İngilizce: UNHRC), daha önce 60 yıl boyunca görev yapmış olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun işlevlerini üstlenmiştir. O komisyon hazırlanmış olan özel prosedürler Konsey için de geçerlidir.

İnsan hakları ile ilgili sivil toplum kuruluşları ve devlet kurumları için bir forum görevi gören Konsey, BM üyesi ülkeler tarafından seçilen 47 ülke temsilcisinden oluşmaktadır. Üç yıl için seçilen her bir üyenin en fazla iki dönem üst üste seçilme hakkı vardır.
Üyelerde coğrafi dağılım dengesini gözetmek için hangi bölgeden kaç devletin seçileceği belirlenmiştir. Buna göre üye sayıların coğrafyasal dağılımı aşağıdaki tabloda gösterildiği gibidir:

Evrensel Periyodik İnceleme (EPİ) (Universal Periodic Review (UPR) kuruluş kararında (60/251) Öngörülen, insan haklarının desteklemeye ve korumaya yönelik bir mekanizmadır.

2006-2012 yılları arasında Konsey Başkanı 2 yılda bir seçilirken, 2013-2016 arasında ise her yıl seçilmiştir. 2017 yılının Başkan'ı El Salvador'dan Joaquín Alexander Maza Martelli'dir.

Konsey'in almış olduğu 5/1 sayılı karar uyarınca 18 kişilik bir Danışma Komitesi (İngilizce: Advisory Committee) kurulmuştur
Danışma Komitesi, birincisi Şubat ayı için bir hafta, diğeri Ağustos ayında bir hafta olmak üzere yılda iki kez toplanır. Şubat ayının seçilme nedeni, Konsey'in dönem toplantısı Mart ayında yapması ve ona bir hazırlık olması amacıyladır.

Konsey'in çalışma alanıyla ilgili gerekli araştırmalar için yönlendirmesiyle çalışır.
Ayrıca daha ileri araştırmalar için önerilerde bulunabilir.
Komitenin Konseyin aldığı kararlara katılma ve karar alma yetkisi yoktur.
İlgili alanlarda uzmanlıkları olan Konsey üyeleri, coğrafi dağılım dengesine dikkat edilerek seçilir. Bu amaçla üyelerin beşi Afrika devletleri vatandaşlarından, yine beşi Asya, ikisi Doğu Avrupa, üçü Latin Amerika ve Karayipler'den, son üçü ise Batı Avrupa ve Diğer Devletler'den seçilir.
Üyeliklerin süresi üç yıl olup, seçimin yapıldığı yılın 1 Ekim'inden itibaren başlar ve üyelerin yeniden seçilme hakkı vardır. Mart 2017 itibarıyla Danışma Komitesi Üyeleri, vatandaşı oldukları devletler ve üyeliklerinin son bulduğu yıllar şöyledir:

İbrahim Abdülaziz Alşeddi (Suudi Arabistan, 2018)
Muhammed Bennani (Fas, 2017)
Laurence Boisson de Chazournes (Fransa, 2017)
Lazhari Bouzid (Cezayir, 2019)
Mario Luis Coriolano (Arjantin, 2018)
Karla Hananía de Varela (El Salvador, 2019)
Mikhail Lebedev (Rusya Federasyonu, 2019)
Xinsheng Liu (Çin, 2019)
Kaoru Obata (Japonya, 2019)
Obiora Chinedu Okafor (Nijerya, 2017)
Mona Omar (Mısır, 2019)
Katharina Pabel (Avusturya, 2018)
Anantonia Reyes Prado (Guatemala, 2017)
Changrok Soh (Rgüney Kore, 2017)
Ahmer Bilal Sûfi (Pakistan, 2017)
Imeru Tamrat Yigezu (Etiyopya, 2018)
Jean Ziegler (İsviçre, 2019)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (İngilizce: Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights, kısaca OHCHR), uluslararası hukuk çerçevesinde garantilenen ve 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde beyan edilen insan haklarının desteklenmesi ve korunması için çalışan bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur. Komiserlik, 1993 İnsan Hakları Dünya Konferansı sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Aralık 1993'te kurulmuştur.
Komiserlik, Birleşmiş Milletler sistemi genelinde insan hakları faaliyetlerini koordine eden ve Cenevre merkezli İnsan Hakları Konseyini denetleyen İnsan Hakları Yüksek Komiseri tarafından yönetilmektedir. Şimdiki Yüksek Komiser, dört yıllık görev süresi 17 Ekim 2022'de başlayan Volker Türk'dür.
Komiserliğin 2008 yılı itibarıyla 120 milyon Amerikan doları değerinde bir bütçesi ve Cenevre merkezli 1.000 çalışanı vardır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği resmî sitesi 14 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat) insan yerleşimleri ve sürdürülebilir kentsel gelişimle ilgili çalışmalar yapan Birleşmiş Milletler örgütüdür. 1976'da Kanada'nın Vancouver kentinde düzenlenen Habitat I toplantısında alınan karar sonucu 1978'de kurulmuştur. Merkezi Kenya'nın başkenti Nairobi'de bulunan örgüt, toplumsal ve çevresel yönden sürdürülebilir olan ve herkese uygun barınma olanakları sağlayan kentler kurulmasını amaç edinmiştir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu üyelerinden biridir.
Örgütün başkanlığını Ocak 2018'den bu yana Maimunah Mohd Sharif yürütmektedir.

Birleşmiş Milletler her yıl ekim ayının ilk pazartesi gününü "Dünya Habitat Günü" olarak kutlamaktadır.

Mevcut barınma gereksinimlerine fiziksel ve yenilikçi çözümler üreten projeler oluşturmayı hedefleyen "Dünya Habitat Ödülleri" 1985'ten bu yana her yıl dağıtılmaktadır. Ödül, Building and Social Housing Foundation ile yapılan iş birliğinin ürünüdür.

Carl von Ossietzky (d. 3 Ekim 1889, Hamburg - ö. 4 Mayıs 1938, Berlin), Alman yayıncı, yazar ve pasifist. 1935 Nobel Barış Ödülü sahibi.

1908'de 19 yaşındayken, Alman Barış Derneği'ne üye olur. Çeşitli dergilere savaş ve militarizm karşıtı yazılar yazar. 1914'te askeri mahkemelerin yetki sahasını sorgulayan bir yazısından ötürü, "orduya hakaret" suçlamasıyla para cezasına çarptırılır. Askere alınır, 1916-1918 arasında Garp Cephesindedir. Döndükten sonra savaşın sürdürülmesine ve yüceltilmesine karşı yazılar yazar. Kasım 1918'deki kısa süren devrimde Hamburg İşçi ve Asker Şûrâsı'nda çalışır. Aynı yıl Berlin'e taşınıp Alman Barış Derneği'nin Genel Sekreteri olur.

Weimar Cumhuriyeti döneminde Ossietzky'nin temel davası, bu yeni devletin demokratik-anayasal bir yurttaşlık bilinciyle temellendirilmesidir. Hümanist ve sol-liberal tutumuyla, komünistlere mesafeli, gelişen ırkçı-milliyetçi harekete ise taban tabana zıttır. Özellikle Almanya'nın yeniden silahlanma girişimlerine ve halkın kaybedilen I. Dünya Savaşı'nın öcünü almak üzere ajite edilmesine, kararlılıkla karşı çıkar. "Savaş - Bir Daha Asla!" kampanyasının öncülerindendir. Anti-militarist yazılarından ötürü defalarca yargılanır, cezalar alır. Bir dizi sol-liberal eğilimli derginin yöneticiliğini yapar. 1927'de yayın yönetmenliğini üstlendiği, yazar Kurt Tucholsky'nin de katkıda bulunduğu Weltbühne (Dünya Sahnesi), o dönemin Almanya'sının en saygın dergilerinden biridir. Bu arada 1931'de, Alman ordusunun uluslararası anlaşmalara aykırı olarak gizlice yürüttüğü silahlanma politikasını açığa çıkartan yazısından ötürü, "casusluk" ve "askeri sırları açıklama" suçlamalarıyla 18 ay hapse mahkûm olur. 1932 sonunda genel aftan yararlanarak tahliye edilir. 1933 başında Nazilerin iktidara gelmesiyle yurt dışına kaçmayı düşünürken, gizli polis (Gestapo) tarafından tutuklanır. İşkence görür. Nisan ayında toplama kampına gönderilir. Toplama kampının ağır koşullarında 1936'da verem olur. Berlin'deki bir hastaneye sevkedilir, polis gözetimi altında tedavisine başlanır. 

Tam o sırada, 23 Kasım 1936'da Oslo'da, Carl von Ossietzky'nin, 1935 Nobel Barış Ödülüne layık görüldüğü açıklanır. Bu ödül zaten önceki yıl için öngörülmüş fakat Almanya hükûmetinin baskısı nedeniyle verilememiştir.
Nazilerin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in günlüklerinde şöyle yazar: 
25 Kasım 1936: "Dün: Allak bullak bir gün. Ossietzky Nobel Barış Ödülünü aldı. Küstah bir provokasyon! Harika bir plan kuruyorum aslında: Onun bizden yana olduğunu reklam etmek. Ama olmaz, zira çok önceden vatana ihanetten ceza almıştı. Mutlaka bir şeyler yapmalıyız. Führer kafa yoruyor bunun üzerine fakat bir türlü bir neticeye varamıyor." (Ralf Georg Reuth'un yayına hazırladığı 5 ciltlik 'Tagebücher'in 1935-1939 dönemini kapsayan 3. cildinden aktarılmıştır. Piper Verlag, Münih 2003).
Nazi subaylarından Hermann Göring, Nobelli mahpusla bizzat görüşerek ödülü reddetmesi için telkinde bulunur. Ossietzky'nin cevabı şöyledir: "Uzun süre düşündükten sonra, bana layık görülen Nobel Barış Ödülünü kabul etmeye karar verdim. Gizli Devlet Polisi temsilcileri tarafından bana bildirilen, bunu yapmakla kendimi Alman millî cemaatinden dışlamış olacağım yönündeki görüşe iştirak edemiyorum. Nobel Barış Ödülü iç siyasi mücadelelerle ilgili değil, halkların, milletlerin birbirini anlamasıyla ilgilidir."
Ossietzky'nin ödül beratını ve para armağanını almasına izin verilir ama törene katılmaktan alıkonur. Oslo'daki tören, gıyabında yapılır.

Goebbels'in, 27 Kasım 1936 tarihinde Hitler'le yaptıkları değerlendirmeye dair notu: "Ossietzky vakası hâlâ gündemde. Führer bir Millî Ödül koymayı ve Nobel'i tamamen reddetmeyi planlıyor. Çünkü bu yapılan bilinçli, küstahça bir provokasyon. (...) Ossietzky vakasında da karar: Ossietzky alabilir, gelecekte bütün Almanlara Nobel ödülü almak yasak olacak. Führer, sanat ve bilim alanında her yıl bunu hak eden Almanlara verilmesi için 100 biner bin Mark'tan toplam 300 bin mark'lık bir ödül tesis edecek."
Nitekim, 30 Ocak 1937'de Hitler "Sanat ve Bilim Millî Ödülü" başlıklı bir tamim yayımlar. Goebbels'in 31 Ocak 1937 tarihli notunda şöyle denir: 
"Sanat ve bilim dalında her yıl 300 bin mark tutarında Millî Ödül. Tatbikata dair direktifleri alıyorum. Nobel Ödülü Almanlara yasaklanıyor. Peşinden millete güçlü bir beyanat. Hepimiz derinden heyecanlanıyoruz. Kimse gözyaşlarından utanmıyor."
Böylece, Almanlara Nobel yasağı getirilmiştir. "Alternatif" Millî Ödüllerin ilki, Nasyonal Sosyalist Parti'nin 1937 Kongresinde, dünyaca ünlü cerrah Sauerbach, mimar Troost ve Nazilerin ırkçı ideologlarından Alfred Rosenberg'e verilir. Ossietzky, verem tedavisi esnasında da sona ermeyen polis gözetimi ve kötü muamele altında, 4 Mayıs 1938'de ölür.
Carl von Ossietzky'nin adına konmuş insan hakları madalyası, 1963'ten beri saygın bir uluslararası ödüldür. 1983'te Hamburg Devlet Kütüphanesi'nin adı Carl von Ossietzky Kütüphanesi olarak değiştirildi. 1991'de Oldenburg Üniversitesi'ne, Carl von Ossietzky Üniversitesi adı verildi. Berlin'de mütevazı ama etkileyici bir anıt mezarı bulunuyor. Bugün Almanya'da hemen her şehirde, Carl von Ossietzky'nin adını taşıyan bir ilkokul veya lise görülebilir.

1935 Nobel Barış Ödülü resmi sitesi7 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charles Gates Dawes (d. 27 Ağustos 1865 - ö. 23 Nisan 1951) Amerikalı bankacı ve devlet adamı. Amerika Birleşik Devletleri'nin 30. başkan yardımcısıdır (1925-1929). I. Dünya Savaşı savaş tazminatı için üzerinde çalıştığı Dawes Planı sayesinde Nobel Barış Ödülü kazanmıştır. I. Dünya Savaşında hizmet etmeden önce 1898-1901 yılları arasında Hazine denetçisi (Maliye Müfettişi) olarak görev yaptı. Bugünkü Yönetim ve Bütçe bürosunun ilk müdürü oldu ve daha sonraki hayatında ABD'nin Birleşik Krallık Büyükelçisi olarak görev yaptı.
Dawes 24 Ocak 1889'da Caro Blymer ile evlendi ve bu evlilikten 4 çocuğu oldu.

Dawes 27 Ağustos 1865'te Marietta, Ohio da dünyaya geldi. Amerikan İç Savaşı'nda General olan Rufus Dawes ve Mary Beman Gates çiftinin oğludur. Amerika Bağımsızlık Savaşı figürü olan William Dawes'in de büyük büyük torunudur. Dawes 1884'te Marietta College'den ve 1886'da Cincinnati Hukuk Okulundan mezun oldu. Dawes, Nebraska barosuna kabul edildi ve 1887'den 1894'e kadar tecrübe kazanmak için Lincoln, Nebraska'da çalıştı.

Dawes bankacılıkta ki işine devam etti. City National Bank and Trust Co. yönetim kurulu başkanı olarak yaklaşık iki yıl görev yaptı. 23 Nisan 1951'de ölen Dawes Rosehill Cemetery, Chicago'ya defnedildi.

Biyografi 7 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Charles Gates Biyografi 15 Eylül 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cordell Hull (d. 2 Ekim 1871 - ö. 23 Temmuz 1955). Tennesseeli Amerikalı politikacı. Amerika Birleşik Devletlerinde yaptığı uzun dönemli bakanlık görevi ile bilinmektedir (Secretary of the State - Dışişleri Bakanlığı). Bu açıdan bir rekor sahibidir. Franklin Delano Roosevelt döneminde yaptığı görev 11 yıl sürmüştür. 1945 yılında Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulmasında yaptığı katkılar nedeni ile Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştür. Başkan Roosvelt tarafından "Birleşmiş Milletlerin babası" olarak tanıtılmış ve değerlendirilmiştir.
Tennessee'de bir ahşap evde doğmuştur. 19 yaşında bulunduğu bölgede Demokrat Parti'nin başkanlığına seçilmiştir.
1891 yılında Cumberland Üniversitesi Hukuk fakültesinden mezun olmuştur. İspanyol-Amerikan savaşı esnasında Küba'da Tennessee'li gönüllü askerî birlikte yüzbaşı olarak bulunmuştur.
11 dönem Amerika Temsilciler Meclisinde görev yapmıştır (1907-1921 ve 1923-1931). 1933 yılında Başkan Roosvelt tarafından bakanlığa getirilmiştir. 1944 yılında sağlık problemleri nedeni ile bu görevden ayrılmıştır.
1955 yılında Washington D.C de ölen Hull'un adına düzenlenmiş bir müze Byrdstown, Tennessee'de bulunmaktadır.

İyi Komşuluk Politikası

The Cordell Hull Vakfı, sivil toplum kuruluşu, uluslararası barış ve iş birliği amaçlı.23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Cordell Hull Enstitüsü, Uluslararası ekonomi ve iş birliği için think-tank kuruluşu.28 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Cordell Hull Müzesi, Byrdstown, Tennessee, Hull'un hayatı ve çalışmaları üzerine.

Dag Hjalmar Agne Carl Hammarskjöld (29 Temmuz 1905, Jönköping - 18 Eylül 1961, Rodezya), İsveçli iktisatçı ve devlet adamıdır. Birleşmiş Milletler'in ikinci genel sekreteri (1953-1961). BM'nin saygınlığını ve etkisini artırmış, ölümünden sonra Nobel Barış Ödülü (1961) verilmiştir.

İsveç başbakanı (1914-1917) ve Nobel Vakfı başkanı (1929-1947) Hjalmar Hammarskjöld'ün oğlu olan Dag Hammarskjöld, Uppsala ve Stockholm üniversitelerinde hukuk ve iktisat öğrenimi gördü. 1933-1936 arasında Stockholm Üniversitesi'nde siyasal iktisat dersleri verdi. Ardından Maliye bakanlığında daimi müsteşar olarak devlet hizmetine girdi, daha sonra da İsveç Merkez Bankası yönetim kurulu başkanı oldu. 1947'den sonra Dışişleri Bakanlığı'nda görev yaptı. 1951'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulundaki İsveç delegasyonunun başkan yardımcılığına, 1952'de de başkanlığına getirildi. Norveçli Trygve Lie'nin BM genel sekreterliğinden istifa etmesinden beş ay sonra, 10 Nisan 1953'te beş yıl süreyle bu göreve seçildi. Eylül 1957'de yapılan seçimle beş yıllık bir dönem için yeniden aynı göreve getirildi.
Genel sekreterliğinin ilk yıllarında ağırlıklı olarak Ortadoğu'da İsrail ile Arap devletleri arasındaki savaş ve savaş tehlikesi konularıyla ilgilendi. 1957 Nobel Barış Ödülü'nün sahibi, Kanadalı devlet adamı Lester Pearson'la birlikte, 1956'da patlak veren Süveyş Krizi'nin çözülmesi için yürütülen çalışmalara katıldı. Ayrıca 1958'de Lübnan ve Ürdün'de baş gösteren bunalımın çözümünde önemli rol oynadı. 1959 yılında eğer ölürse tüm arşivinin İsveç Millî Kütüphanesi'ne bırakılmasını vasiyet etti.
Belçika Kongosu'nun 30 Haziran 1960'ta bağımsızlığını kazanmasından kısa bir süre sonra başlayan ve bütün ülkeyi saran karışıklıkları durdurmak amacıyla bölgeye BM'ye bağlı birlikler gönderdi. Sovyetler Birliği Eylül 1960'ta Hammarskjöld'ün bu kararını şiddetle eleştirerek genel sekreterlikten istifa etmesini ve bu görevin Batılı, sosyalist ve tarafsız ülkelerin temsilcilerinden oluşan üç kişilik bir kurula (Troyka) devredilmesini istedi.

Hammarskjöld Kongo'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Katanga eyaleti başkanı Moise Tshombe'yle ülkede barış sağlanması için görüşmelerde bulunmak üzere Kongo'ya giderken meydana gelen bir uçak kazasında öldü. Olaydan yıllar sonra ortaya çıkan belgelere göre yaşananların kaza değil suikast olduğuna dair ihtimali artırdığı belirtilmektedir.
1998'de CIA ve MI6'ın Belçika'nın madencilik çıkarlarına Güney Afrikalı bir paramiliter örgüt aracılığıyla dahil olduğunu öne süren belgeler ortaya çıktı. Bilgiler, Güney Afrika Komünist Partisi lideri Chris Hani'nin 1993 yılında öldürülmesiyle ilgili olarak Güney Afrika Gizli Servisi ve Güney Afrika Hakikat ve uzlaşma komisyonu'na devrettiği bir dosyada yer alıyordu. Bu belgeler, Hammarskjöld'ü "ortadan kaldırmaya" yönelik iddia edilen bir komployu içeriyordu. CIA direktörü Allen Dulles'ın "Dag baş belası hale geliyor ve kaldırılması gerekiyor" şeklindeki sözde bir açıklamasını içeriyordu.
2014 yılında, gizliliği kaldırılan belgelerde Amerika'nın Kongo büyükelçisinin Washington D.C.'ye, uçağın küçük Katanga Hava Kuvvetleri komutanı Belçikalı paralı asker pilot Jan van Risseghem tarafından vurulmuş olabileceğine dair uyarıda bulunan bir telgraf gönderdiğini ortaya çıkardı.
2015 yılında Bağımsız Uzmanlar Komisyonu tarafından hazırlanan bir araştırma raporu da şüpheleri yoğunlaştırıldı. Haleflerinden BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun da 24 Ağustos 2016 tarihinde bu rapora eklediği bir bilgi notuyla Hammarskjöld'ün öldüğü uçak kazasının tam olarak araştırılmasının BM'nin resmi yükümlülüğü olduğunu ve yeni soruşturmanın BM'nin Genel Kurul veya kendisinin seçimiyle belirlenecek seçkin kişiler tarafından yürütülebileceğini belirtti.

Dag Hammarskjöld Kütüphanesi, New York'ta Manhattan'ın Turtle Bay/East Midtown semtinde bulunan Birleşmiş Milletler genel merkezinin arazisinde yer alan bir kütüphanedir. Sekretarya ve Konferans binalarına zemin kotu ve yer altı koridorları ile bağlanmaktadır. Adını Birleşmiş Milletler'in ikinci Genel Sekreteri Dag Hammarskjöld'den almıştır. Kütüphane 1946'da kurulmuş olup mevcut kütüphane binası 1961 yılında tamamlanmıştır.
Kütüphane, BM Sekreterliği personelinin yanı sıra BM daimi misyonlarının üyelerine de araştırma hizmetleri sunmaktadır. Ayrıca, kütüphane Birleşmiş Milletler belge ve yayınlarının ana deposudur ve ihtisas kuruluşlarının ve Birleşmiş Milletlere bağlı diğer kuruluşların seçilmiş materyal koleksiyonunu ve ayrıca organizasyonun faaliyet programlarıyla ilgili kitap, süreli yayın ve diğer materyal koleksiyonunu barındırır. Ayrıca BM materyallerinden oluşan bir dijital kütüphane, önde gelen BM organlarının işlemlerine ve belgelerine dair bir indeks ve ayrıca BM ile ilgili materyal ve bilgileri bulmak için araştırma kılavuzları sağlar. Kütüphane ayrıca işbirliği bilgi kaynağı satın alımını destekleyerek dünya çapındaki BM kütüphaneleri ağını da destekler.

Dag Hammarskjold Kütüphanesi Ana Sayfası 15 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kitaplar ve makaleler için Dag Hammarskjöld Library Kataloğu 6 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BM Dijital Kütüphanesi 26 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Daimi Hakemlik Mahkemesi, (Fransızca: Cour permanente d'arbitrage, İngilizce: The Permanent Court of Arbitration (PCA)), Birleşmiş Milletler bünyesinde olmayan, hükûmetler arası kurulmuş bir tahkim mahkemesidir.
Merkezi Lahey, Hollanda'da bulunan Peace Palace (Barış Sarayı) binasındadır. Geleneksel anlamda bir adli mahkemeden farklı olarak, devletlerin, devlet kurumlarının, uluslararası kuruluşların, özel tarafların ve bunların çeşitli kombinasyonlarını içeren uluslararası tahkim süreçlerine idari destek sağlamaktadır. Tahkim davaları, kara ve deniz sınırları, egemenlik, insan hakları, uluslararası yatırım ve uluslararası ve/veya bölgesel ticareti içeren hukuki konuları kapsamaktadır. Daimi Hakemlik Mahkemesi, birbirinden ayrı iki adet çok taraflı sözleşmeden oluşmaktadır. 123 ülke sözleşmeyi imzalayarak sözleşmeye taraf olmuştur. Daimi Hakemlik Mahkemesi, bir Birleşmiş Milletler kuruluşu değildir ancak 1993'ten bu yana Birleşmiş Milletler gözlemcisidir.

Daimi Hakemlik Mahkemesi sitesi

William David Trimble (15 Ekim 1944 - 25 Temmuz 2022), Kuzey İrlandalı politikacı.
Ulster Birlik Partisi (UUP) nin liderliğini yapmış ve Kuzey İrlandanın ilk başbakanı olmuştur. Hayırlı Cuma Anlaşması müzakerelerinde önemli bir rol oynadı. 1998 yılında Kuzey İrlanda'da barış çözümüne katkıları nedeniyle Nobel Barış Ödülünü Sosyal Demokrat İşçi Partisi lideri John Hume ile paylaşmıştır.
6 Temmuz 2006'da Lordlar Kamarası üyeliğine seçilmiş ve Baron unvanını almıştır. 17 Nisan 2007 tarihinde UUP'den ayrılarak Muhafazakâr Parti'ye geçmiştir.
25 Temmuz 2022 tarihinde 77 yaşında öldü.

Lord Trimble'ın resmi sitesi
Guardian Politics Ask Aristotle - David Trimble 14 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TheyWorkForYou.com - David Trimble MP25 Aralık 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Peace Prize for 1998 - David Trimble konuşma metni
BBC News - The Search for Peace: David Trimble 8 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Denis Mukwege (/mʊkˈweɪɡi/; d. 1 Mart 1955), Kongolu jinekolog ve pentekostal papazdır. Silahlı isyancılar tarafından tecavüze uğrayan kadınların tedavisinde uzmanlaştığı Bukavu'daki Panzi Hastanesi'ni kurmuş ve çalışmaktadır.
Mukwege ve Iraklı Yezidi insan hakları aktivisti Nadia Murad, "cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasına son verme çabaları"ndan dolayı birlikte Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.
Mukwege, İkinci Kongo Savaşı'ndan beri tecavüze uğrayan binlerce kadına tedavi etti, bazıları bir kereden fazla, 17 saatlik çalışma günlerinde günde on operasyon gerçekleştirdi. The Globe and Mail'e göre Mukwege "muhtemelen tecavüz yaralanmalarını onarma konusunda dünyanın önde gelen uzmanıdır". 2013 yılında "savaş zamanı cinsel şiddetten kurtulan kadınları iyileştiren ve kök nedenleri hakkında konuşan cesur çalışmaları”ndan dolayı Doğru Geçim Ödülü aldı.

Mukwege, Belçika'daki eğitiminden döndükten sonra, Lemera Hastanesinde çalışmaya devam etti. Birinci Kongo Savaşı başladıktan sonra, şiddet olayları nedeniyle Bukavu'ya döndü ve 1999 yılında Panzi Hastanesi'ni kurdu. Yapısı esas olarak İsveç Hristiyan yardım kuruluşları ve İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı tarafından finanse edildi. İsveç Pentekostal Misyonu kalkınma işbirliği örgütü PMU'dan destek almaya devam etti.
Kuruluşundan bu yana, Panzi Hastanesi 82.000'den fazla karmaşık jinekolojik hasarı ve travması olan hastayı tedavi etmiştir. Tahmini yaralanmaların %60'ı cinsel şiddetten kaynaklanmıştır. O zamandaki hastaların çoğu çatışma bölgelerinden geliyordu. Mukwege hastalarının hastaneye bazen çıplak, genellikle korkunç durumda nasıl geldiğini anlattı. 1990'ların sonlarında farklı silahlı gruplar arasındaki çatışmalarda genital hasarın bir savaş silahı olarak kullanıldığını gözlemlediğinde, Mukwege kendini kadına yönelik cinsel şiddet mağdurlarına yardım etmek için rekonstrüktif cerrahiye adadı. Alman Tıbbi Misyon Enstitüsü (DIFAEM) Mukwege'in fon ve ilaçlarla çalışmasını destekliyor.

 Wikimedia Commons'ta Denis Mukwege ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Desmond Mpilo Tutu (d. 7 Ekim 1931, Kleksdorp, Güney Afrika Cumhuriyeti - ö. 26 Aralık 2021) Cape Town, Güney Afrika Cumhuriyeti), apartheid karşıtı ve insan hakları aktivisti olarak yaptığı çalışmalarla tanınan Güney Afrika Anglikan Kilisesi başpiskoposu ve ilahiyatçı. 1984 yılında Nobel Barış Ödülünü kazandı. 1985'ten 1986'ya kadar Johannesburg Piskoposu ve ardından 1986'dan 1996'ya kadar Cape Town Başpiskoposu olup her iki durumda da bu mevkiye gelen ilk Siyah Afrikalı oldu. İlahiyat alanında Siyah ilahiyat kaynaklı fikirleri Afrika ilahiyatı ile birleştirmeye çalıştı.

Desmond Mpilo Tutu, Güney Afrika'nın Klerksdorp kentinde fakir bir ailede Xhosa ve Motswana karışımı bir ailede doğdu. Yetişkinliğe girerken öğretmenlik eğitimi aldı ve 1955'te Nomalizo Leah Shenxane ile evlendi, daha sonra çiftin dört çocuğu oldu.
1960 yılında bir Anglikan rahibi olarak atandı ve 1962'de King's College London'da ilahiyat okumak için Birleşik Krallık'a taşındı. 1966'da Afrika'ya döndü ve Güney Afrika'daki Federal İlahiyat Fakültesinde ve ardından Botsvana, Lesoto ve Svaziland Üniversitesinde ders verdi. 1972'de Londra'da bulunan fakat Afrika kıtasında düzenli geziler yapmayı gerektiren bir görev olan Afrika İlahiyat Eğitim Fonu müdürü oldu. 1975'te Güney Afrika'ya döndüğünde, önce Johannesburg'daki St Mary's Katedrali dekanı ve ardından Lesoto Piskoposu olarak görev yaptı. 1978'den 1985'e kadar Güney Afrika Kiliseler Birliği genel sekreteriydi.
Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığı ve beyaz azınlık yönetimine dayalı apartheid rejiminin en önde gelen muhaliflerinden biri oldu. Ulusal Parti hükûmetini apartheid rejiminin yarattığı öfkenin ırksal şiddete yol açacağı konusunda uyarmasına rağmen, bir aktivist olarak genel oy hakkı için şiddetsiz protestoların ve dış ekonomik baskının önemini vurguladı.
1985'te Johannesburg Piskoposu ve 1986'da Güney Afrika Anglikan Kilisesi hiyerarşisindeki en üst düzey görev olan Cape Town Başpiskoposu oldu. Bu görevdeyken fikir birliği sağlayan bir liderlik modeline önem verdi ve kadın rahiplerin gelişimini teşvik etti. Ayrıca 1986'da Tüm Afrika Kiliseler Birliği başkanı oldu ve bu da kıtada daha çok seyahat etmesini getirdi.
Cumhurbaşkanı F. W. de Klerk Afrika Ulusal Kongresi (ANC) liderlerinden, apartheid karşıtı eylemci Nelson Mandela'yı 1990'da hapishaneden serbest bıraktıktan ve Tutu ile Mandela apartheid rejimine son verilerek çok ırklı demokrasiye geçilmesi için müzakerelere öncülük ettikten sonra, Tutu rakip Siyah gruplar arasında arabulucu olarak da yardımcı oldu. 1994 genel seçiminden sonra Mandela'nın başkanlığında bir koalisyon hükûmeti kurulduğunda, cumhurbaşkanı Mandela, Tutu'yu gerek apartheid yanlısı gerekse apartheid karşıtı gruplar tarafından geçmişte işlenen insan hakları ihlallerini araştırmak için Hakikat ve Barışma Komisyonu başkanı olarak atadı. Apartheid rejiminin son bulmasının ardından Tutu, eşcinsel hakları için de kampanya yürüttü ve aralarında İsrail-Filistin çatışması, Irak Savaşı gibi çok çeşitli konularda barıştan ve insan haklarından yana tutum aldı ve Güney Afrika cumhurbaşkanları Thabo Mbeki ve Jacob Zuma'ya da eleştiriler yöneltti. 2010 yılında kamu hayatından çekildi.
Desmond Tutu 1970'lerde öne çıktığında apartheid rejimini destekleyen Beyaz muhafazakarlar onu hor görürken, birçok Beyaz liberal de onu fazla radikal olarak buluyordu; öte yandan birçok Siyah radikal ise onu aşırı ılımlı olmakla ve Beyazların iyi niyetini güçlendirmeye odaklanmakla suçluyor, Marksist-Leninistler de onun komünizme karşı olmasını eleştiriyorlardı.
Desmond Tutu, Güney Afrika'nın Siyah çoğunluğu arasında çok popüler bir kişiydi ve uluslararası planda apartheid karşıtı aktivizminden dolayı çok övgü ve Nobel Barış Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül aldı. Ayrıca konuşmaları ve vaazlarının derlenmesinden oluşan birkaç kitabı yayınlandı.

Dmitri Andreyeviç Muratov (Rusça: Дмитрий Андреевич Муратов; d. 29 Ekim 1961), Rus gazeteci, Novaya Gazeta gazetesinin kurucusu ve genel yayın yönetmenidir. 2021 Nobel Barış Ödülü'nü, "demokrasinin ve kalıcı barışın ön koşulu olan ifade özgürlüğünü koruma çabaları" nedeniyle Maria Ressa ile birlikte aldı.
Muratov, demokrasi yanlısı Novaya Gazeta gazetesini 1993 yılında elliden fazla gazeteciyle birlikte kurdu. 1995'ten 2017'ye kadar gazetenin genel yayın yönetmenliğini yaptı ve 2019'da tekrar bu görevi üstlendi.  Gazete, yolsuzluklar ve insan hakları ihlalleri gibi hassas konularda yaptığı haberlerle tanınmaktadır. Genel yayın yönetmeni olarak Anna Politkovskaya'nın Putin yönetimini mercek altına alan makalelerini yayımladı. Gazetecileri Koruma Komitesi'ne göre Muratov, "bugün Rusya'da ulusal etkiye sahip tek gerçek eleştirel gazetenin" yaratılmasına yardımcı oldu. Gazetesi ayrıca Çeçenya ve genel olarak Kuzey Kafkasya'daki çalkantılı durumlara ışık tutmada da etkili olmuştur.

Muratov 30 Ekim 1961'de Sovyetler Birliği'nin Kuybişev kentinde doğdu. Samara Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde öğrenim gördü. Öğrenciliği sırasında gazeteciliğe başladı. Bir süre  Sovyet ordusunda görev yaptıktan sonra 1987 yılında Voljski Komsomolets gazetesinde muhabirliğe başladı. 1993'te elliden fazla arkadaşı ile birlikte gazeteden ayrılarak Muhalif Novaya Gazeta gazetesinin kurdu. Gazete, yayımladığı araştırmacı gazetecilik çalışmalarıyla, Çeçenistan'daki savaş sırasında özel haberleriyle tanındı. Muratov, ilk Çeçen savaşında bölgede muhabirlik yaptı.
Muratov, 2007 yılında Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) tarafından  Uluslararası Basın Özgürlüğü Ödülü ile, 2010 yılında  Fransa'nın en yüksek nişanı olan Légion d'honneur ile ödüllendirildi.  2021 Nobel Barış Ödülü "demokrasi ve basın özgürlüğünün giderek zor şartlarla karşı karşıya kaldığı dünyada bir ideal için mücadele eden tüm gazetecileri temsil ettikerli için" Filipinli gazeteci Maria Ressa ile birlikte Muratov'a verilmiştir.
Eylül 2023 yılında Putin tarafından ''yabancı ajan'' ilan edildi.

Dominique Pire (tam adı: Georges Charles Clement Ghislain Pire, d. 10 Şubat 1910 - ö. 30 Ocak 1969), II. Dünya Savaşı sonrası sığınmacılara yardım çalışmalarıyla 1958 yılında Nobel Barış Ödülü'ne layık görülen, Belçikalı Dominikan rahibidir.

Pire, Belçika'daki Dinant şehrinde doğdu. Georges Pire ve Berthe Ravet (Pire) çiftinin dört çocuğundan en büyük çocuğuydu. Pire ailesi, 1914'te I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle. Alman askerlerinin ilerleyişinden dolayı Belçika'dan Fransa'ya kaçtılar. 1918'de ateşkes sonrası aile Dinant'a geri döndüler.

Pire, Bellevue Koleji'nde felsefe okudu ve on sekiz yaşında Huy'daki La Sarte Dominikan Manastırı'na girdi. Dominique adını kabul etti. Daha Sonra Roma'daki Papalık Uluslararası Enstitüsü'nde ilahiyat ve sosyal bilimler okudu. 1936 yılında teoloji doktorasını L’Apatheia ou insensibilité irréalisable et destructrice başlıklı tezi ile yaptı.

Pire, kendini yoksul ailelerin onuruna uygun yaşamasına yardımcı olmaya adadı. II. Dünya Savaşı sırasında Belçika direnişi için papaz olarak görev yaptı ve aktif bir şekilde müttefik  pilotlarını ülke dışına çıkarmaya yardım etti. Savaştan sonra bu hizmetlerinden ötürü birçok madalya aldı.
1949 yılında, savaş sonrası sığınmacılarla ilişkin konuları incelemeye başladı. Onlara yardım için bir örgüt kurdu. 1950'lerde sığınmacılara yardım etmek için Avusturya ve Almanya'da köyler yaptırttı. Bir Dominikan rahibi olmasına rağmen, sosyal adalet için çalışmalarla, kişisel inançlarını karıştırmayı reddetti. Bu karar hiçbir zaman onun dini üstleri tarafında anlaşılamadı.
Barış Ödülü'nü kazandıktan sonra, küresel anlayışı yüceltmek için Barış Üniversitesi'nin kuruluşunda yardımcı oldu. Pire, yoksulluğun giderilmeden barışın olamayacağına inanıyordu. Bunun için gelişmekte olan ülkelerde kırsal nüfusun uzun süreli kalkanmasına adamış bir sivil toplum örgütü olan Barış Adaları'nı kurdu. Projeye, Bangladeş ve Hindistan'da başladı.
Ameliyat sonrası komplikasyonlar nedeniyle, 30 Ocak 1969 tarihinde Louvain Katolik Hastanesi'nde öldü.
Ölümünden 30 yıl sonra, kurduğu 4 organizasyon hala etkin. 2008'de Oxford Üniversitesi'nde onun çalışmaları onuruna Las Casas Enstitüsü kuruldu.

Service d'Entraide Familiale: Zor durumda olan kişilerin sosyalleştirilmelerine yönelik çalışmalar.
Aide aux Personnes Déplacées: Sığınmacılara yardıma yönelik çalışmalar.
Université de Paix: Aile ve iş yerindeki çatışmaların önlenmesi konusundaki çalışmalar.
Iles de Paix: Burkina Faso, Benin, Mali, Gine-Bissau, Ekvador, Bolivya ve Peru nüfusu ile uzun vadeli kalkınma projeleri yürütmektedir.

Dünya Barış Günü veya Uluslararası Barış Günü (İngilizce: International Day of Peace), her yıl 21 Eylül tarihinde kutlanan uluslararası bir bayramdır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981'deki 57. birleşiminde, Genel Kurulun açılış günü olan her eylülün üçüncü salı gününü “Uluslararası Barış Günü” ilan etmiştir. Yıllar sonra Genel Kurulun 7 Eylül 2001 tarih ve A/RES/55/282 sayılı kararı ile 21 Eylül Barış Günü olarak kabul edilmiştir.
Birleşmiş Milletler, Barış Günü'nde, dünya çapında çatışmaların önlenmesi ve barışın tesisi yolunda bilinçlenmeyi amaçlıyor. Her 21 Eylül'de, Birleşmiş Milletler Merkezindeki “Barış Çanı” çalınıyor. Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılan bu çan, dünyanın tüm kıtalarından çocukların bağışladıkları bozuk paralarla üretildi. Çanın üzerine “Yaşasın Tam Dünya Barışı” yazısı kazındı.
Birleşmiş Millet tarafından bir Dünya Barış Günü kabul edilinceye dek, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyesi ülkeler, barış içinde bir dünya mücadelesi görevini hatırlatmak amacıyla Almanya'nın 1939 yılında Polonya'yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı'nı başlattığı tarih olan 1 Eylül'ü “Dünya Barış Günü” olarak ilan edip kutlamıştır.

BM Sitesi8 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GK A/RES/36/67 sayılı kararı
GK A/RES/55/282 sayılı kararı7 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Day of Peace4 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO (World Intellectual Property Organization)), Birleşmiş Milletler'in özelleşmiş 17 örgütünden birisidir. WIPO, "Dünyada fikrî mülkiyet haklarının korunmasını ve yaratıcı etkinliği teşvik etmek amacıyla" 1967 yılında kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler Enformasyon Merkezi tarafından Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü olarak Türkçeleştirilen WIPO (World Intellectual Property Organization), 1883 yılında düzenlenen Paris Fuarı'nda endüstriyel mülkiyet haklarını korumak için 14 ülkenin katılımıyla oluşturuldu. Başlangıçta marka tescili, patentler ve endüstriyel tasarımları içeren anlaşmalar, 1886 yılında sanat eserlerini ve telif hakkı yasalarını da kapsadı. 1960 yılında WIPO ismini alan örgüt, 1974 yılında Birleşmiş Milletler'in tüm üyelerinin tanıdığı bir organizasyona dönüşmüştür.

Uluslararası anlamda fikri mülkiyet haklarını korumaya ve düzenlemeye yönelik çalışmalarda bulunan WIPO, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelere bu anlamda finansal ve bilimsel destekte bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler'in tüm üyelerine açılan anlaşmalarla, ulusların kendi içinde fikrî mülkiyet hukukunu belirginleştirmeye yönelik çalışmalarda bulunmaktadır.

Bugün 24 anlaşma düzenlemiş olan örgüt, 193 üye ülkeye sahiptir. Fikrî mülkiyet ekseninde akademik çalışmalar yapan WIPO, bireysel anlamda da insanların yaratılarını hukuksal bir düzleme oturtup fikrî mülkiyete saygıyı güçlendirmeye yönelik bilinçlendirme misyonunu sürdürmektedir.

WIPO web sitesi1 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Üye devletler listesi15 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Gıda Programı (World Food Programme, WFP), Birleşmiş Milletler'in gıda yardım programı ve açlıkla mücadele ile gıda güvenliği alanında dünyanın en büyük insani yardım kuruluşudur. WFP'ye göre 2019 yılında 88 ülkeden 97 milyon insana yardım ulaştırıldı. WFP'nin amacı savaş, doğal afet, kıtlık ve benzeri acil durumlarda insanlara gıda desteği yapmak. Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun bir üyesi ve yürütme kurulunun parçasıdır. WFP için 2030 yılında kadar Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında da olan açlığa son vermek öncelikli hedeftir. WFP 2020 yılında yaptığı çalışmalarla Nobel Barış Ödülünü kazandı.

WFP, 1960 yılında gerçekleşen Gıda ve Tarım Örgütü konferansından sonra ABD Food For Peace programının direktörü George McGovern'ın önerisiyle kuruldu. WFP ilk çalışmalarını 1963 yılında deneysel amaçlarla gerçekleştirdi ve Sudan'daki Wadi Halfa'da halka gıda yardımı yaptı. 1965 yılından itibaren Dünya Gıda Programı kalıcı olarak çalışmaya devam etti.

WFP çalışmalarını hükûmetler, şirketler ve özel bağışçılardan elde ettiği kaynaklarla finanse ediyor. 2018 yılındaki toplam finansmanı 7,2 milyar ABD dolarıydı ve bunun en büyük bağışçıları ABD (2,5 milyar dolar) ve AB (1,1 milyar dolar) idi.

Dünya Gıda Programı2 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dünya Posta Birliği (Union postale universelle, Universal Postal Union - UPU), Dünya çapında posta sistemine ek olarak, posta politikaları konusunda üye ülkeler arasında koordinasyonu sağlayan Birleşmiş Milletler ajansıdır. DPB Kongresi, İdare Konseyi (CA), Posta İşletme Konseyi (POC) ve Uluslararası Büro (IB) olmak üzere dört kuruldan oluşur. Fransızca UPU'nun resmi dilidir. İngilizce 1994 yılında çalışma dili olarak eklenmiştir.

UPU, 9 Ekim 1874'te 22 ülke tarafından imzalanan ve Bern Anlaşması olarak da bilinen Genel Posta Birliği Anlaşması ile kuruldu. Anlaşma, 1 Ocak 1875'te (Fransa 1 Ocak 1976'da) yürürlüğe girdi. 1878'de Birliğin adı, bugünkü adı olan "Dünya Posta Birliği" ile değiştirildi. UPU, Birleşmiş Milletlerin 1 Temmuz 1948'den beri İhtisas Birimleri'nden biridir. DPB Anayasası (Genel Tüzüğü, Anlaşmayı ve Ayrıntılı Kuralları içerir) her üye ülkenin yetkili makamlarınca onaylanmış bir diplomatik anlaşmadır.
Dünya Posta Birliği Anlaşması'nı kabul eden ülkeler mektup ve diğer posta çeşitlerinin değişiminde tek bir posta sınırı olarak hareket ederler. Ulaşım özgürlüğü bu sınırlar içerisinde garanti altına alınır. Anayasa'ya göre Birliğin amaçları; posta hizmetlerinin gelişmesini ve örgütlenmesini sağlamak, insanlar arasındaki iletişimin geliştirilmesine etkin posta hizmetleri ile katkıda bulunmak; sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda uluslararası iş birliğine katkıda bulunmak, üye ülkelerin talebi üzerine teknik yardımda bulunmaktır.
UPU, 1963 yılından beri; sonradan BM ile Birleşmiş Milletler Kalkınma programını kurmak üzere birleşen, Birleşmiş Milletler Genişletilmiş Teknik Yardım Programına (UNDP) katılmaktadır. 1989 UPU Washington Kongresi, UPU yardımlarının BM Kalkınma Stratejisi Genel Çerçevesi'nde birleştirilmesi için tavsiye kararı almıştır. Uygulamada UPU'nun kendi kaynakları ile yaptığı yardımlar UPU ve alıcı ülkelerle yapılan kalkınma anlaşmaları ile birlikte çok yıllı entegre projelere bağış şeklinde olmaktadır. UPU'nun yardımları tüm posta sektörlerini kapsayan teknik iş birliği sorunlarıyla ilgilidir. UPU teknik yardım faaliyetlerinin ana finansman kaynağı UNDP'dir.

Dünya Posta Kongresi (olağan olarak 5 yılda bir toplanır), UPU'nun en yetkili karar mercidir. Kongre tüm üye ülkeleri temsilcilerinden oluşmaktadır.
Yıllık olarak toplanan İdare Konsey (CA), 1947 Paris Kongresi tarafından kurulan Yürütme Konseyi'nin yerine, 1994 Seul Kongresi tarafından kurulmuştur. Konsey, Kongre tarafından seçilen 41 üyeden oluşmaktadır. Konsey, Kongrelerin devamını sağlamaktan, kısmen Kongrelerde alınan kararların Kongreler toplana kadar geçen sürede uygunluğunu denetlemekten, çeşitli hükûmetlerin posta politikaları konusundaki sorunlarını, uluslararası gelişmeleri de hesaba katarak değerlendirmekten, zorunlu hizmetlerde genel ilke ve politikaların uygulanmasını ve geliştirilmesini idare etmek, Kongreler arasında stratejik plan değişikliklerini onaylamak, teknik iş birliğinin hükûmetlerarası yönünden, hizmetlerin kalitesini (politika ve ilke olarak) yükseltmekten, dağıtım hizmetleri endüstrisini bir bütün olarak etkileyen uluslararası teknik standartlar anlaşmalarından, bütçeyi onaylanmaktan, Kongreler arasında anlaşmalardaki hükümleri değiştiren tekliflerin onaylanmasını takip etmekten, Uluslararası Büro'nun faaliyetlerinin kontrol edilmesinden, uluslararası ajanslarla ve diğer organlarla yapılan anlaşmalarla ilgili kararlar almaktan sorumludur. İdari Konsey şu bölümlerden oluşmaktadır:

Komite 1 - Genel Konular ve Birliğin Yapısı
Komite 2 - Finansman
Komite 3 - İnsan Kaynakları
Komite 4 - Hizmetler ve Standartlar (politika ve ilke konuları)
Komite 5 - Teknik İşbirliği
Komite 6 - Seül Posta Stratejisi
Posta İşlemleri Konseyi (POC) 1994 Seül Kongresinde, 1957 Ottawa Kongresi nde kurulan Posta İncelemeleri Danışma Konseyi'nin (CCPS) yerine kurulmuştur. POC tüm CCPS faaliyetlerinden de sorumlu olacaktır. Kongre tarafından seçilen 40 üyeden oluşmaktadır. Tüm üye ülkelerdeki posta idarelerini ilgilendiren önemli işlemsel, teknik, ticari, ekonomik ve teknik iş birliği sorunları ile ilgilenmektedir. POC temelde aşağıdaki konularla ilgilenmektedir:

Komite 1 - Mektup Postası
Komite 2 - Koli Postası
Komite 3 - Finansal Posta Hizmetleri
Komite 4 - Acele Posta Servislerinin Gelişimi
Komite 5 - Servis Kalitesi
Komite 6 - Pazarlama
Komite 7 - Telematik Gelişmeler
Komite 8 - Modernizasyon
Komite 9 - Posta Gelişimi ve Seul Posta Stratejisi
Uluslararası Büro, sekreterlik olarak hizmet vermekte ve Birliğin organlarına (Kongre, CA ve POC) idari destek sağlamaktadır.

UPU resmi web sitesi30 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eisaku Satō (佐藤 栄作, Satō Eisaku) (27 Mart 1901 – 3 Haziran 1975), Japonya'nın 61, 62 ve 63. başbakanı olan Japon siyasetçidir. İlk kez 9 Kasım 1964 tarihinde başbakan seçilmiştir. 17 Şubat 1967 ve 14 Ocak 1970 tarihlerinde yeniden seçilmiş ve 7 Temmuz 1972 tarihine kadar görevde kalmıştır. Japon tarihinde Şinzo Abe'den sonra en uzun süreyle başbakanlık görevi yapmış olan siyasetçidir.

27 Mart 1901 tarihinde Tabuse, Yamaguchi Prefecture 'da doğmuştur. Tokyo Üniversitesi'nde hukuk eğitimi almış ve Demiryolları Bakanlığı'nda kamu görevlisi olarak çalışmıştır. 1948 yılında Ulaştırma Bakan yardımcısı şeklinde adlandırılmaktaydı.
1949 yılında Liberal Parti'den Japon Ulusal Diyeti'ne (parlamento) girdi. Shigeru Yoshida'nın ve 1952 yılında da İnşaat Bakanının baş kabine sekreteri olarak, Japon siyasetinde kademeli olarak yükseldi. Liberal Parti, Demokratik Parti ile birleşerek Liberal Demokratik Parti adını aldıktan sonra, Sato Nobusuke Kishi ve Hayato İkeda'nın hükûmetlerinde Maliye Bakanı olarak görev yaptı. İkeda, sağlığının bozulması nedeniyle istifa edince, Sato başbakan olarak göreve başladı. Sato'nun  hükûmeti, önceki hükûmetlerin birçoğundan daha uzun ömürlü oldu ve 1960'ların sonunda Sato'nun tüm Japon hükûmeti üzerinde tam bir denetime sahip olduğu görülüyordu. Büyüyen ekonomi, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'in çıkarlarını dengeleyen bir dış politika yürütmesi Sato'yu sevilen bir başbakan yapmıştı.
Üç dönem başbakanlık yaptıktan sonra, Sato dördüncü dönem için aday olmamaya karar verdi. İzleyen Diet seçimlerinde Sato'nun halefi, Takeo Fukuda, Sato grubunun desteğini aldığı halde; daha popüler olan Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanı, Kakuei Tanaka, Sato grubunun hakimiyetine son vererek, seçimleri kazandı.

Sato, 1974 yılında Nobel Barış Ödülü'nü Sean MacBride ile paylaştı. Ödül, Japonya'nın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nı (NPT) imzalaması ve barışçıl bir dünya gücü olarak ortaya çıkması nedeniyle verilmişti. Sato ertesi yıl Tokyo'da öldü.

1974 Barış Ödülü üzerine Nobel Komitesi'nin verdiği bilgi3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Britannica'da "Sato, Eisaku" maddesi

Eliezer Wiesel, (d. 30 Eylül 1928 - ö. 2 Temmuz 2016), Aşkenaz Yahudisi Amerikalı edebiyatçı ve Nobel Barış Ödülü sahibi.
Romanya'da dört çocuklu bir Yahudi ailenin üçüncü çocuğu olarak doğdu. 19 Nisan 1944'te Naziler tarafından ailesiyle beraber Auschwitz-Birkenau toplama kampına gönderildi. Sol koluna dövmeyle A-7713 numarası işlendi. Annesi ve en küçük kardeşinin burada öldürüldüğü sanılıyor. 1944 yılının sonunda babası ile beraber Buchenwald Toplama Kampına nakledildi. Burada Mel Mermelstein ile aynı hücreyi paylaştı. Babası 28 Ocak 1945'te açlık ve hastalıktan öldü. O tarihe kadar babası ile beraber kalmayı başardı. Kamplarda çalıştırılarak geçirdiği bir yılın ardından, 11 Nisan 1945'te Buchenwald kampının Amerikan Ordusu tarafından ele geçirilmesiyle, özgürlüğüne kavuştu.

Savaştan sonra bir Fransız yetimhanesine yerleştirildi ve hayatta kalmayı başaran iki kızkardeşiyle bir araya geldi. 1948'de Sorbonne Üniversitesi'nde felsefe öğrenimine başladı. Hayatını gazetecilik yaparak kazandı.
1952 yılında François Mauriac'la tanışana kadar, savaş sırasında yaşadıklarıyla ilgili yazmayı reddetti. Daha sonra yakın arkadaşı olan Mauriac, onu yazmaya ikna etti. Bunun üzerine ilk kitabı Gece'yi yazdı ve 1958 yılında yayımlattı.
Yahudi Soykırımı'ndan kurtulmuş olan Avusturya doğumlu yazar Marion Esther Rose ile evlendi. 1972'de oğulları Shlomo Elisha doğdu.
Amerika Birleşik Devletleri'de yaşadığı yıllarda 40'tan fazla kitap yazdı ve birçok edebi ödül aldı. 1986 yılında şiddete ve ırkçılığa karşı duruşuyla Nobel Barış Ödülü aldı.

Gece, Gözlem Gazetecilik Basın Yayın
Gündüz, Gözlem Gazetecilik Basın Yayın
Sürgünler Çağı, Doğan Kitapçılık
Şafak Vakti, E Yayınları
Bugünün Yahudisi, Cep Kitapları
İki Sesten Anılar, Can Yayınları

Elihu Root (Clinton, New York (eyalet), 15 Şubat 1845 - New York, 7 Şubat 1937) bir Amerikalı hukukçu ve devlet adamı. 1912'de Nobel Barış Ödülü'nü aldı, 1864 yılında matematik profesörü oldu Hamilton Koleji'nden mezun oldu.

Nobel Biography 3 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elihu Root 14 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
About Elihu Root 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
State Department Biography 15 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cathedral Building: An Index of National Character, by Elihu Root 6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 1922
CFR Website - Continuing the Inquiry: The Council on Foreign Relations from 1921 to 1996 21 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. History of the Council by Peter Grose, a Council member.

Hewes, James E., Jr. From Root to McNamara: Army Organization and Administration, 1900-1963 (1975)
Jessup, Phillip C. Elihu Root (1938), the standard biography
Leopold, Richard W. Elihu Root and the Conservative Tradition (1954)
The National Cyclopædia of American Biography. (1939) Vol. XXVI. New York: James T. White & Co. pp. 1–5.

Muhammed Enver Sedat (25 Aralık 1918 – 6 Ekim 1981), Mısırlı asker, siyasetçi ve Mısır'ın üçüncü devlet başkanıdır.

Mısır Kralı Faruk'a karşı 23 Temmuz 1952'de yapılan darbeye katılarak siyaset alanında kendini tanıtan, 1960-1969 yılları arasında meclis başkanlığı yaptıktan sonra 5 Kasım 1970'te başkan Cemal Abdünnasır'ın ölümü üzerine, onun yerine geçmiştir.

25 Aralık 1918 tarihinde Mısır'ın Manûfiye iline bağlı Mit Ebul Kûm köyünde, 13 kardeşten biri olarak fakir bir Nübyeli ailesinde dünyaya geldi. İsmi babası tarafından Jön Türk Devrimi sonrası İmparatorluğun dönem topraklarındaki halklarca "Özgürlük Kahramanı" olarak anılan Enver Paşa anısına verildi. Kardeşlerinden Atıf Sedat daha sonra bir pilot oldu ve 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında öldü. Babası Enver Muhammed El Sedat, Yukarı Mısırlıydı ve annesi Sit El Berain ise baba tarafından Sudanlıydı. Annesi "yeterince Mısırlı" görünmediği iddiasıyla bazıları onu "Nasır'ın kara kedisi" olarak tanımladı.

1938 yılında Kahire'deki Kraliyet Askerî Akademisi'nden mezun oldu ve Sinyal Kolordusu'na atandı. Orduya asteğmen olarak girdi ve Sudan'a gönderildi (Mısır ve Sudan o tarihte birleşik bir ülke idi). Orada, Cemal Abdünnasır ile bir araya geldi ve diğer birkaç genç subayla birlikte, Mısır ve Sudan'ı İngiliz egemenliğinden ve kraliyet çürümesinden kurtarmak için gizli Hür Subaylar örgütünü kurdular. II. Dünya Savaşı sırasında işgalci İngiliz kuvvetleri atmak amacıyla Mihver Devletleri'nden yardım alma çabası gösterdiği gerekçesiyle İngilizler tarafından hapse atıldı. Müslüman Kardeşler, Faşist Genç Mısır, saray yanlısı Mısır Demir Muhafızları ve Hür Subaylar adlı gizli askerî grup da dâhil olmak üzere birçok siyasi harekette aktif olarak yer aldı.
Mensubu olduğu Hür Subaylar ile birlikte 23 Temmuz 1952 tarihinde Kral Faruk'u deviren askerî darbeye katıldı. Radyo ağları üzerinden Mısır halkına devrimi haberi vermekle görevlendirildi.

Darbeden sonra, kısa bir süre Muhammed Necib'in başkanlığının ardından başa geçen Cemal Abdünnasır'ın yardımcısı oldu.
Cemal Abdünnasır'ın başkanlığı döneminde 1954 yılında Devlet Bakanı olarak atandı. Yeni kurulan El-Cumhuriyye gazetesinin editörlüğüne de atandı. 1959'da Arap Ulusal Birliği Sekreterliği görevine başladı. 1960-1969 yılları arasında Mısır Meclis Başkanlığı görevini yürüttü. 1964 yılında Başkanlık Konseyi Üyesi olarak atandı. Aralık 1969'da tekrar başkan yardımcılığı görevine getirildi.
Cemal Abdünnasır 1970 yılında ölünce, Mısır Devlet Başkanı oldu.
1973 yılında meydana gelen Yom Kippur Savaşı'ndan sonra 1975 yılında Sovyetler Birliği ile ilişkileri kesti. İsrail'le, Kudüs'ü ziyaret ettiği 19 Kasım 1977 tarihinden itibaren iyi ilişkiler geliştirdi. 17 Eylül 1978 tarihinde ABD'nin ara buluculuğunda İsrail'le masaya oturarak, Camp David Sözleşmesini imzaladı. Bu anlaşmayla Mısır İsrail'i tanıdı. İsrail de Altı Gün Savaşı'nda ele geçirdiği Sina Yarımadası Mısır'a geri verdi. Barış çabalarının sonucu olarak, Menahem Begin ile birlikte 1978 yılı Nobel Barış Ödülünü aldı.

1981 yılında, Mısır'ın bağımsızlığının kutlandığı tören sırasında silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Resmî geçit töreni sırasında askerî konvoy içinde bulunan Halid el-İslâmbûlî tarafından önce el bombaları atılmak suretiyle, Sedat'a, üst düzey komutanlara ve diğer seçkin yöneticilere saldırılmış, daha sonra ise otomatik silahlarla platformun önüne gelinerek platformda bulunanlar taranmıştır. Bu saldırı sırasında Enver Sedat'a 72 kurşun isabet etmiştir. Sedat'ı öldüren yüzbaşı Halid el-İslâmbûlî, 1982 yılında idam edilmiştir. Enver Sedat'ın mezarı Kahire'de, öldürüldüğü tören alanının hemen karşısındaki Meçhul Asker anıtının altındadır.

Enver Sedat'ın ikinci eşi Cihan Sedat, 9 Temmuz 2021 günü 87 yaşında hastanede gördüğü tedavi sırasında öldü. Enver Sedat'ın, Cihan Sedat ile olan evliliğinden Nuha, Lubna ve Nana isminde üç kızı, Cemal isminde bir oğlu vardır.

Resmî internet sitesi

Frederik Willem de Klerk (18 Mart 1936 – 11 Kasım 2021), Güney Afrikalı siyasetçi. De Klerk, 1989 Eylül'ünden 1994 Mayıs'ına kadar görev yapmış olan Aparthayd dönemi Güney Afrika Cumhuriyeti'nin son devlet başkanıdır. De Klerk 1989 Şubat'ından 1997 Eylül'üne kadar Ulusal Parti'nin (sonradan Yeni Ulusal Parti adını aldı) başkanıydı. De Klerk Güney Afrika'daki ırkçı ayrım politikası aparthaydn sonunu hazırlaması ve Güney Afrika'nın çok ırklı bir demokrasiye dönüşümünü desteklemesi ile tanınır. Aparthaydın sona erdirilmesindeki rolünden ötürü 1993'te Nelson Mandela ile birlikte Nobel Barış ödülünü almıştır. Uzlaştırıcı tavırları nedeniyle 1993 yılında Yasser Arafat ve Yitzhak Rabin ile beraber Time Yılın Kişisi seçilmiştir.
Nelson Mandela'nın başkanlığı döneminde 1996'ya kadar Güney Afrika'nın başkan yardımcılarından biriydi. Bu pozisyonda yer almış en son beyaz kendi olmuştur. 1997'de politikayı bırakmıştır.
11 Kasım 2021 tarihinde FW de Klerk Vakfı tarafından yapılan açıklamada, de Klerk'in evinde öldüğü duyuruldu. 85 yaşında ölen de Klerk'in bir müddettir mücadele ettiği mezotelyoma kanserine bağlı sebeplerden öldüğü açıklandı.

Frank Billings Kellogg (d. 22 Aralık 1856, Potsdam, St. Lawrence County, New York - ö. 21 Aralık 1937, St. Paul, Minnesota, ABD), Amerikalı avukat, siyasetçi ve devlet adamı, Amerika Birleşik Devletleri dışişleri bakanı (1925-1929). En önemli başarısı, ulusal politikanın bir aracı olarak savaşı yasaklamayı çok taraflı bir antlaşma niteliğindeki Kellogg-Briand Paktı'nın imzalanmasını sağlamak olmuştur. Bu başarısından dolayı 1929 Nobel Barış Ödülü'nü almıştır.
Antitröst yasasıyla ilgili davalarda ABD yönetimini temsil eden avukat olarak ün kazandı. 1917-23 arasında Senato üyeliğine seçildi. 1923-25 arasında Londra büyükelçiliği görevinde bulundu.
Calvin Coolidge'in (1927-29) başkanlığı sırasında dışişleri bakanı oldu. Genellikle Avrupa'yla ilgili sorunlarda içine kapanma siyasetinden yana olmakla birlikte, Cenevre'de deniz gücünü sınırlandırmayı amaçlayan uluslararası bir konferansın düzenlenmesine katkıda bulundu. 1927'de toplanan konferans başarısızlıkla sonuçlandı.
1928'de Fransız dışişleri bakanı Aristide Briand, ABD ile Fransa arasında savaşın bir ulusal politika aracı olarak kullanılmasını yasaklayan iki taraflı bir antlaşma imzalanması önerisinde bulundu. Kellogg yalnızca iki ülkeyi kapsayacak bir antlaşmadan kaygı duyarak öneriyi yanıtlamayı aylarca geciktirdi. Sonunda, ABD'deki savaşın yasaklanması akımı yandaşlarının eylemlerinin de etkisiyle harekete geçerek, antlaşmanın yalnızca ABD ve Fransa'yı değil, aralarında bütün önemli devletlerin yer aldığı 62 ülkeyi kapsayacak biçimde genişleterek imzalanmasını sağladı (1928).
Kellogg, 1930-35 arasında Milletlerarası Daimi Adalet Divanı'nda (sonradan Uluslararası Adalet Divanı) görev aldı.

Ardenler (Fransızca: Ardennes) yoğun ormanlarla kaplı, tepelik ve büyük bir kısmı Belçika ile Lüksemburg sınırları içinde kalan, bir kısmı da Fransa sınırları içine giren bölge. Fransa'daki Champagne-Ardenne bölgesine ve Ardennes iline ismini vermiştir.

Ardenler'in büyük bir bölümü yoğun ormanlarla, zaman zaman 650 m.yi bulan ortalama 350–500 m. yüksekliğinde tepelerle kaplıdır. Bölgenin tipik özellikleri arasında hızlı akan ırmakların oyduğu keskin yamaçlı vadilerdir ve en dikkat çekeni Meuse vadisidir. Bölgenin başlıca şehirleri Liège ve Namur Meuse vadisindedir. Ardenler genel olarak çok seyrek bir nüfusa sahiptir.
Almanya'daki Eifel dağ sırası Ardenler'dekilerle birleşir. Eifel ve Arden, iki ayrı silsile gibi görünseler de aslında aynı jeolojik oluşuma sahiptirler.

Bölge adını antik çağdaki "Arduenna Silva" adlı ormandan almaktadır. Bu geniş orman Romalılar zamanında Belçika'daki Sambre nehrinden Almanya'daki Ren nehrine kadar uzanmaktaydı. Günümüzdeki Ardenler bölgesi ise çok daha küçük bir alanı kaplamaktadır.
Ardenler'in çok önemli stratejik konumu, yüzyıllar boyunca Avrupalı güçlerin savaş alanı olmasına neden olmuştur. Erken modern çağda, bölge sürekli olarak el değiştirmiş ve değişik zamanlarda Belçika Ardenler bölgesinin bir kısmı veya tamamı Fransa, Almanya, İspanyol Hollandası ve Hollanda Birleşik Krallığı topraklarına katılmıştır. 20. yüzyılda, çetin arazi koşulları ve dar haberleşme hatları nedeniyle geniş çaplı askerî operasyonlar için uygun olmadığı düşünülmekteydi. Ancak hem I. Dünya Savaşı'nda hem de II. Dünya Savaşı'nda Almanlar risk alarak başarılı bir şekilde Ardenler'i hızla aşarak, Fransa'nın görece savunma gücü daha zayıf olan bölgelerine saldırmışlardır. Ardenler bölgesi dünya savaşları sırasında üç önemli çarpışmaya sahne olmuştur: I. Dünya Savaşı'nda Ardenler Çarpışması ve II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla Fransa Savaşı ile Müttefiklerin Ardenler Taarruzu. Bölgenin kentlerinin çoğu iki dünya savaşı sırasında oldukça kötü şekilde zarar görmüştür.

Ardenler'in engebeli arazisi tarım olanağını oldukça kısıtlar. Açık alanlardaki tarım ile süt hayvancılığı tarım ekonomisinin ana geçim kaynağıdır. Bölge kereste ve cevher yönünden oldukça zengindir ve Liège ile Namur endüstri merkezidirler. Yoğun ormanlarda oldukça önemli av hayvanı bulunmaktadır. Bölgenin güzel manzaraları ve avcılık, bisiklet, yürüyüş ve kano gibi doğa sporlarının yapılabilmesi Belçika'da önemli bir turizm bölgesi olmasını sağlamıştır.

Başpiskopos ya da Başepiskopos sözcüğü, Yunanca episkopos sözcüğünden gelir. Episkopos, epi (yukarıdan) ve -skopos (bakmak) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve "yukarıdan izleyen, gözeten" anlamlarına gelir.

Başpiskopos, Ortodoks Kiliseleri'nde Kilise'nin ve "Sen Sinod"'un başıdır. Ülkesindeki diğer piskoposlar ve metropolitler tarafından seçilir ve sinoda başkanlık yapar. Bazı ülkelerin başpiskoposları patrik sıfatını da kullanırlar (İstanbul, İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Patrikleri vs.)
Antakya Ortodoks Kilisesi ve Slav Ortodoks Kiliseleri'nde Başpiskoposluk makamı Metropolit'ten daha aşağıdayken diğer ortodoks kiliselerinde tam tersidir.

Katolik kiliselerinde ise bu ünvan daha geniş bir yönetim çevresine sahip piskoposlara verilir. Roma başpiskoposu Papa olarak adlandırılır ve Katolik Kilisesi'ndeki en yüksek makamın sahibidir. Katolik başpiskoposlar da piskoposlar gibi evlenemezler, cinsel ilişkide bulunamazlar ve bekar yaşamak zorundadırlar.

Birleşik Krallık'taki Canterbury başpiskoposu Anglikan toplumunun sembolik lideridir.

Piskopos
Metropolit

Calais, Fransa'nın kuzeyinde, Pas-de-Calais ilinde (département) deniz limanı ve sanayi merkezi kent.
Dover Boğazı kıyısında yer alır; İngiltere'ye en kestirme denizyolunun karşı noktasını oluşturan Dover'a 34 km uzaklıktadır. Günümüzde kanalların ve liman havuzlarının çevrelediği bir bölgede kuruludur.

Önceleri bir balıkçı köyüyken, Flandre kontunun 997'de bayındırlık çalışmalarıyla gelişti. Boulogne kontunca 1224'te surlarla çevrildi. Crécy Çarpışması'nın ardından İngiliz kuvvetlerinin 1346'daki kuşatmasının yaklaşık bir yıl karşı koydu. Sonunda kentte başgösteren açlık üzerine düştü. Calais'i kurtarmak için teslim olan altı kentlinin ünlü öyküsü, daha sonra Auguste Rodin'in yaptığı heykel grubuyla anıtlaştırıldı. Guise 2. dükü François de Lorraine 1558'de kenti geri aldı.Calaisis olarak bilinen çevredeki topraklar Pays Reconquis (Yeniden Fethedilen Bölge) olarak anılmaya başladı. Kısa süreli İspanyol işgalinin (1596-1598) ardından Vervins Antlaşması'yla Fransa'ya geri verilen Calais, Napolyon'un 1805'te İngiltere'ye saldırma hazırlıkları sırasında bir yığınak noktası olarak kullanıldı. II. Dünya Savaşı sırasında Fransa'ya giren Alman kuvvetlerinin Manş Denizini tutmak için yöneldiği başlıca hedefler arasında yer aldı. Eylül 1944'te kurtarılmasından önceki üç ay boyunca İngiltere'yi hedef alan Alman V-1 füzeleri buradan fırlatıldı.
Çarpışmalarda 1560'tan kalma içkaleyi çevreleyen eski kent yıkıldı ve güneye düşen Saint-Pierce sanayi bölgesi büyük hasar gördü.Yeniden inşa edilen kentin 13. yüzyıldan kalma saat kulesi hala ayaktadır.

Önemli bir transit limanı olan Calais, aynı zamanda Manş Denizini geçen Fransız yolcu ve kargo gemilerinin başlıca kalkış ve varış noktasıdır. Kentin dantel ve işleme sanayileri çok eski bir geçmişe dayanır; bu alandaki ürünler dünyanın birçok yerine ihraç edilir. Yakın dönemde kentin gelişmesinde gıda, kimya ve makine sanayi önemli rol oynamıştır.

Calais, Manş Denizi ile Kuzey Denizi arasındaki sınırı belirleyen ve Manş Tüneli'nin karşı ucunda, Dover'dan 40 kilometre (25 mil) bulunan Pas de Calais içinde yer almaktadır. Açık bir günde Dover'ın Beyaz kayalıkları kanal boyunca izlenebilir. Fransa ve İngiltere arasında önemli bir liman ve biniş noktası olmasının yanı sıra, birçok büyük demiryolu ve kara yolu ağının merkezinde yer alır ve kara yoluyla Arras, Lens, Béthune ve St. Omer'e bağlanır. Dunkirk yaklaşık 37 km (23 mil) doğuda yer almaktadır. Calais, Fransa'nın başkenti Paris'in 236 km (147 mil) kuzeyinde veya arabayla yaklaşık 295 km (183 mil) yer almaktadır. Calais komünü kuzeyde İngiliz kanalı, batıda Sangatte ve Coquelles, güneyde Coulogne ve doğuda Marck ile sınırlanmıştır. Şehrin ana bölgesi, eski şehir surları içindeki Eski Şehir bölgesi ve bir bulvarla birbirine bağlanan St. Pierre'in daha genç banliyöleri olarak bölünmüştür.
Calais, kuzey Fransa sahilinin uçurumlarla çevrili bir bölümü olan Côte d'Opale'nin (Opal Sahili) bir parçasıdır ve İngiliz sahilindeki beyaz kayalıklara paraleldir ve aynı jeolojik oluşumun bir parçasıdır. Cape Blanc Nez ve Cape Gris Nez gibi doğal kayalıkları ve geniş kumul alanıyla tanınır. Aralarında besteci Henri Dutilleux, yazarlar Victor Hugo ve Charles Dickens ve ressamlar J. M. W. Turner, Carolus-Duran, Maurice Boitel ve Eugène Boudin'in de bulunduğu pek çok sanatçı, manzaralarından ilham almıştır. Işığının ayırt edici niteliğini tanımlamak için 1911'de bu bölgeye adını veren ressam Édouard Lévêque idir.
Calais ılıman bir okyanus iklimine sahiptir (Köppen iklim sınıflandırması). Sıcaklık aralıkları ılımlıdır ve kışlar kararsız hava ile serindir. Yılda ortalama 700 ila 800 mm (28 ila 31 inç) yağmur yağar.

Resmi internet sitesi (fransızca) 7 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liman ve şehir hakkında bilgi (fransızca)
Port of Calais

Chaumont aşağıdaki anlamlara gelebilir:

Chaumont-Gistoux

Chaumont-Porcien
Chaumont, Cher
Chaumont-le-Bois
Arrondissement of Chaumont
Chaumont, Haute-Marne
Chaumont-Semoutiers Air Base
Chaumont-la-Ville
Chaumont, Haute-Savoie
Chaumont-sur-Loire
Château de Chaumont
Chaumont-sur-Tharonne
Chaumont-d'Anjou
Chaumont-devant-Damvillers
Chaumont-sur-Aire
Chaumont-en-Vexin
Chaumont, Orne
Chaumont-le-Bourg
Chaumont, Yonne

Chaumont, Torino ilindeki bir belediye olan Chiomonte'nin Fransızca adı

Chaumont (Neuchâtel)

Chaumont, Kentucky
Chaumont, New York

Antoine-Martin Chaumont de La Galaizière
Jacques Chaumont
Lambert Chaumont
Madeleine Chaumont
Seigneurs of Chaumont
Charles II d'Amboise, Seigneur de Chaumont

12281 Chaumont
Chaumont Antlaşması
USS Chaumont, hastane gemisi USS Samaritan (AH-10)'ın eski adı

Fransa Muharebesi (Fransızca: Bataille de France; 10 Mayıs – 25 Haziran 1940), bilinen diğer adıyla Fransa'nın Düşüşü veya Fransa Seferi,Batı Seferi (Almanca: Westfeldzug), Fransa Seferi (Almanca: Frankreichfeldzug, Fransızca: campagne de France). II. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusunun Fransa ve Benelüks ülkelerini istilası ile sonuçlanan askerî harekâttır. Kod adları Benelüks ve Kuzey Fransa'ya yönelik saldırı için Fall Gelb (Sarı Durum), tüm Fransa'ya yönelik saldırı için ise Fall Rot (Kırmızı Durum) olarak belirlenmiştir. Alman ordusunun Belçika topraklarına yönelik saldırısıyla 10 Mayıs 1940 tarihinde başlamış; daha önce Polonya seferinde de uygulanan yıldırım savaşı (blitzkrieg) taktiği sayesinde kısa sürede başarılı olmuş ve 22 Haziran 1940 tarihinde Fransa ile Almanya arasında imzalanan ateşkes antlaşmasıyla Almanya'nın kesin zaferiyle sonuçlanmıştır.

I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın Fransa'yı istila planı olan Schlieffen Planı, asıl saldırı gücünün Fransa'nın kuzeyinden geniş bir yay çizerek Belçika ve Hollanda topraklarından ilerlemesini ve Fransız ordusunu kuşatmasını öngörüyordu. Müttefikler, II. Dünya Savaşı'nda da Almanya'nın benzer bir strateji izleyeceğini varsayarak savunma düzenlerini buna göre kurmuşlardı. Fransız ordularının önemli bir bölümü ve İngiliz Seferi Kuvvetleri (BEF), Fransa'nın kuzeyinde, Maginot Hattı'nın sona erdiği nokta ile Manş Denizi arasında konuşlandırılmıştı.
Maginot Hattı, Fransa-Lüksemburg sınırında keskin bir dönüş yaparak Belçika sınırlarının kesişim noktasında sona ermekteydi. Bu hattın kuzeyinde kalan Ardenler (Ardennes) bölgesi, ormanlık ve engebeli coğrafyası nedeniyle askerî çevrelerce piyade ve zırhlı birliklerin hızlı ilerleyişi için uygun olmayan bir arazi olarak değerlendiriliyordu.
Daha sonraları "Manstein Planı" veya "Sedan Planı" olarak anılacak olan yeni Alman stratejisi, General Erich von Manstein tarafından geliştirildi. Von Manstein, müttefiklerin beklediği kuzey taarruzunun aksine, ana zırhlı birliklerin Güney Belçika ve Lüksemburg üzerinden Ardenler'i geçerek doğrudan batıya, Sedan yönüne saldırmasını önerdi. Bu plan, Maginot Hattı'nı tamamen devre dışı bırakmayı ve Müttefik kuvvetlerini ikiye bölmeyi hedefliyordu. General Heinz Guderian'ın da zırhlı birlik taktikleriyle desteklediği bu öneri, başlangıçta Alman Üst Komutanlığı tarafından riskli bulunsa da Adolf Hitler tarafından benimsendi. Mechelen Olayı olarak bilinen bir uçak kazası sonucunda orijinal saldırı planlarının Müttefiklerin eline geçmesi, Alman komuta kademesini bu yeni ve radikal planı uygulamaya mecbur bıraktı.
Müttefiklerin, Belçika üzerinden gelecek bir Alman saldırısına karşı hazırladıkları "D Planı"na göre, iki Fransız ordusu ile İngiliz kuvvetleri Belçika'daki ana savunma hattını tutmak üzere kuzeye intikal edecekti. Alman stratejisi, sağ kanattan Belçika'ya bir aldatmaca taarruzu düzenleyerek Müttefik birliklerini kuzeye çekmek, asıl vurucu zırhlı güçleri ise Ardenler üzerinden hızla Fransa'nın içlerine sevk etmek üzerine kuruldu.
Müttefik orduları, sayısal olarak Alman ordusundan üstün durumdaydı ve Fransız tankları zırh koruması bakımından dönemin Alman tanklarından daha güçlüydü. Ancak Fransız tanklarının haberleşme sistemleri yetersizdi ve ordunun zırhlı savaş doktrini, tankları piyade destek unsuru olarak görmeye devam ediyordu. Alman ordusu ise tankları bağımsız zırhlı tümenler (panzer tümenleri) hâlinde kullanarak telsiz haberleşmesi sayesinde sahada yüksek manevra kabiliyeti ve koordinasyon elde etmişti. Alman ordusunun belirgin üstünlük sağladığı bir diğer alan ise hava kuvvetleriydi (Luftwaffe).
Savaş planı 24 Şubat 1940'ta resmî olarak kabul edildi. Sağ kanattaki B Ordular Grubu Mareşal Fedor von Bock komutasında Hollanda ve Kuzey Belçika'ya saldırırken, asıl yarmayı gerçekleştirecek olan A Ordular Grubu Mareşal Gerd von Rundstedt komutasında Ardenler bölgesinden taarruz edecekti. General Paul Ludwig Ewald von Kleist komutasındaki panzer grubu, bu saldırının ana vurucu gücünü oluşturuyordu.

10 Mayıs 1940 sabahı Alman hava indirme birliklerinin Lahey ve Rotterdam'daki stratejik hedeflere paraşütçü indirmesiyle askerî harekât başladı. Aynı anda Alman kara birlikleri Hollanda sınırını geçti. Yaklaşık 4.000 Alman paraşütçüsü, düşmanı yanıltmak amacıyla bırakılan maket paraşütçülerle de desteklenerek kilit öneme sahip köprüleri Müttefikler tarafından imha edilmeden ele geçirmeyi başardı. Ele geçirilen köprüler sayesinde General Georg von Küchler komutasındaki 18. Ordu hızla ilerleme imkânı buldu.
Almanların kuzeyden saldırması üzerine, Müttefik komuta kademesi önceden planladığı gibi en seçkin birliklerini hızla Belçika ovalarına doğru kuzeye kaydırdı. Bu sırada, harekâtın asıl vurucu gücünü oluşturan Guderian'ın zırhlı birlikleri, Ardenler'i geçerek 12 Mayıs'ta Sedan kentine ulaştı. Bölgeyi savunan Fransız ihtiyat tümenleri, ağır Alman hava bombardımanı ve yoğun tank taarruzu karşısında tutunamadı. 13 Mayıs'ta Alman istihkâm birlikleri şişme botlarla Maas Nehri'ni geçerek zırhlı araçlar için duba köprüler inşa etti.
14 Mayıs'ta Kuzey'de Hollanda teslim oldu. Hükûmet üyeleri ve kraliçe İngiltere'ye sığındı. Aynı gün Ardenler'de iki Alman zırhlı tümeni Maas Nehri'ni tamamen geçerek Kuzey Fransa düzlüklerine çıkmayı başardı. Erwin Rommel komutasındaki 7. Panzer Tümeni, hızla yaptığı ileri manevralar sonucunda zaman zaman Alman telsiz menzilinin dahi dışına çıktı. Bu ani ve öngörülemeyen hareketleri nedeniyle bu tümen, "Hayalet Tümen" olarak anılmaya başlandı. Rommel'in birlikleri Alman tanklarının yanı sıra Çekoslovakya'nın işgali sonrasında envantere katılan Panzer 38(t) tanklarını da kullanmaktaydı.Nazi War Machines: Secrets Uncovered
17 Mayıs'ta Alman Üst Komutanlığı zırhlı birliklerin fazlasıyla ileri çıktığını düşünerek harekâtı durdurma emri verdi. Guderian, bu karara şiddetle itiraz etse de Mareşal Rundstedt'in araya girmesiyle görevinde kaldı ve kısıtlı "kuvvetli keşif" yetkisiyle ilerleyişini sürdürdü. Müttefik savunmasının çökmesi, askerlerin ve sivil mültecilerin yolları doldurmasına, bu durum da Müttefiklerin lojistik ve intikal hatlarının felç olmasına yol açtı.
21 Mayıs'ta Alman ordusu kuzeye dönerek Müttefik birliklerinin Manş Denizi ile olan bağlantısını kesmeye başladı. Boulogne ve Pas-de-Calais art arda düştü. 22 Mayıs itibarıyla Guderian'ın öncü birlikleri Dunkerque limanına 16 kilometre kadar yaklaşmıştı. Böylece Müttefik kuvvetleri tamamen kuşatılmış oldu. Ancak tam bu sırada Hitler, zırhlı birliklerin ilerleyişini durdurma emri verdi. Luftwaffe komutanı Hermann Göring, kuşatılan birliklerin kara kuvvetlerine ihtiyaç duyulmadan yalnızca hava saldırılarıyla imha edilebileceğine Hitler'i ikna etmişti.
Bu duraklama emri, Müttefiklere kuvvetlerini tahliye etmek için kritik bir zaman kazandırdı. İngiliz kuvvetleri komutanı General Gort'un kararıyla 25 Mayıs'ta birliklerin deniz yoluyla tahliyesine başlandı. "Dinamo Operasyonu" adı verilen bu kurtarma harekâtı kapsamında askerî gemilerin yanı sıra sivil balıkçı tekneleri, yatlar ve küçük botlardan oluşan yaklaşık 900 tekne kullanıldı. 27 Mayıs'ta Belçika ordusu teslim oldu. Alman hava saldırıları (Stuka pike bombardımanları) altında devam eden tahliye sürecinde yaklaşık 230 tekne battı ancak 2 Haziran'a kadar 225.000 İngiliz ve 120.000 Fransız askeri olmak üzere toplam 345.000 asker İngiltere'ye tahliye edildi.Liddell Hart, İkinci Dünya Savaşı Tarihi Direnmeye devam eden artçı Fransız birlikleri ise 4 Haziran'da teslim oldu. Geride yüzlerce tank, top ve ağır askerî teçhizat bırakıldı.

Fransa Seferi'nin Fall Rot (Kırmızı Durum) kod adlı ikinci aşaması, 5 Haziran 1940'ta Alman kuvvetlerinin güneye doğru başlattığı taarruzla açıldı. Saldırı üç ana koldan ilerlemekteydi: Fransa'nın batısı, Paris'in doğusu ve Maginot Hattı'nın arkasından İsviçre sınırına doğru. General Maxime Weygand, Somme ve Aisne nehirlerinin gerisinde "Weygand Hattı" olarak bilinen bir savunma düzeni kurarak direnmeye çalışsa da Müttefiklerin kullanabileceği ihtiyat gücü tükenmişti.
Almanlar, 7 Haziran'da Fransız savunma hattını tamamen yardı ve 9 Haziran'da Seine Nehri'ni aştı. Cephedeki ağır kayıplar üzerine General Weygand, Fransız hükûmetine mütareke talebinde bulunulmasını önerdi. Paris'in savaşta hasar görmemesi için "açık şehir" ilan edilerek boşaltılmasının ardından Alman kuvvetleri 14 Haziran 1940'ta başkente direnişle karşılaşmadan girdi.
16 Haziran'da Başbakan Paul Reynaud'nun istifa etmesinin ardından yeni hükûmeti kuran I. Dünya Savaşı kahramanı Mareşal Philippe Pétain, aynı gün Almanya'dan ateşkes talep etti. Hitler, Fransa'nın I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinin rövanşını sembolik olarak almak amacıyla ateşkes görüşmelerinin Compiègne Ormanı'nda, 11 Kasım 1918 ateşkesinin imzalandığı Şark Ekspresi'ne ait 2419 numaralı vagonda yapılmasını şart koştu. Fransızlar vagonu müzeden çıkararak belirtilen alana getirdiler ve 22 Haziran 1940 tarihinde ateşkes antlaşması (Fransa Antlaşması) imzalandı. Antlaşmanın ardından bu tarihî vagon Berlin'e götürüldü; savaşın sonlarına doğru 1945 yılında Alman SS birlikleri tarafından tahrip edildi.
Ateşkes 25 Haziran 1940 günü saat 01:35'te yürürlüğe girdi. Antlaşma koşullarına göre; Fransa'nın kuzeyi ve Manş Denizi kıyılarını kapsayan toprakların %60'lık bölümü Almanya tarafından işgal edilecek, güneyde kalan topraklarda ise işbirlikçi Vichy Fransası hükûmeti kurulacaktı. Fransız silahlı kuvvetleri terhis edilecek ve askerî mühimmatlar Almanlara teslim edilecekti. Fransız donanması ise Almanya ve İtalya'nın gözetiminde tarafsız limanlarda silahsızlandırılmış olarak tutulacaktı.

Gegen Briten und Franzosen, Niemand bleibt zu Haus! 24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Battlefield: 'Fall of France' 24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fransa'nın teslim töreni 24 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hitler'in 23 Haziran 1940 tarihli Paris ziyareti 24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta F

Fransız Güney ve Antarktika Toprakları (Fransızca: Terres Australes et Antarctiques Françaises, TAAF), Hint Okyanusu'nun güneyindeki Saint Paul ve Amsterdam Adaları, Kerguelen, Crozet, Hint Okyanusu'ndaki dağılmış adalar ile Antarktika'daki Adélie Toprakları olmak üzere beş ayrı bölümden oluşan Fransız Denizaşırı Toprakları bütünü.
1955'e kadar Madagaskar'a bağlı kalan bu topraklar, bu tarihten sonra özel statülü bir Fransız toprağına dönüştürüldü. 2004'e kadar Paris'te oturan üst düzeyde bir yöneticiye bağlı olan topraklar, hâlen Reunion Adası'ndan yönetilmektedir. Adélie Toprakları hariç toplam yüzölçümü 7819 km²'dir. Madagaskar, Bassas da India, Avrupa, Glorioso ve Juan de Nova adaları üzerinde hak iddia etmektedir.
UNESCO, 5 Temmuz 2019 tarihinde, Crozet Adaları, Kerguelen Adaları ve Saint-Paul Adası ve Amsterdam Adası'nı, el değmemiş vahşi doğası, biyolojik çeşitliliği ve devasa kuş kolonileri nedeniyle "Fransız Güney ve Antarktika Toprakları ve Denizleri" adı altında Dünya Mirası olarak listelemiştir.

Fransız Polinezyası (Fransızca: Polynésie française; Tahitice: Pōrīnetia Farāni), Polinezya ada öbeğinde, Büyük Okyanus'ta bulunan ve Fransa'ya bağlı bir Fransa Denizaşırı Bölgeler Topluluğu üyesi bölge. Adanın başkenti Papeete'dir.

Fransız Polinezyası, Polinezya genelinde 118 ada ve mercandan oluşmaktadır. Bu adalar içerisinde en önemlisi ve nüfus yoğunluğunun fazla olduğu ada Sosyete Adaları'dır. Fransız Polinezyası'nın başkenti Papeete'de bu adada bulunmaktadır.
21 Şubat 2007 tarihine kadar Fransız Polinezyası'na bağlı bir ada konumunda olan Clipperton Adası, söz konusu tarihte direkt Fransa hükûmetine bağlanarak, devletin özel mülkü konumuna getirilmiştir. Büyük Okyanus'un tam orta yerinde denize dağılmış hâldeki 118 küçük ve volkanik adaların ve atolün en büyüğü ve en ünlüsü Tahiti'dir. Tahiti'yi oluşturan sönmüş Orohena Yanardağı'nın yüksekliği 2237 m'yi bulur. 1960 ve 1970'li yıllarda yürütülen nükleer denemeler nedeniyle çevre adalardan Fransiz Polinezyası'na göçler yüzünden nüfus 259,800'ü bulmuştur. Kültür incisi üretimi yanında, turizm ve askerî birliklere hizmete yönelik ekonomisiyle ülkenin ulusal geliri kişi başına yıllık 17,500$'ı geçmektedir.

Bağlı takımadalar

Ülkedeki ilk bağımsızlık hareketleri, 1950'lerde şeçimle işbaşına gelen Pouvaana a Oopa 1960'ta Fransızlarca tutkulanması ve 1971'de serbest bırakıldığında adaların temsilcisi olarak Fransız Senatosu'na seçilmesiyle şekillendi. 1977'de kabul edilen yeni anayasayla yerel yönetimin yetkileri arttırıldı.

I. Clovis (466; Tournai, Roma İmparatorluğu – 27 Kasım 511; Paris, Frank Krallığı), Frankların ilk kralı.
Clovis, Tournai Bölgesinin efendisi kral I.Chideric'in oğludur. Basena adlı annesi Thuringia'lıydı. İlk yıllarına dair çok bir bilgimiz olmasa da çok erken yaşlarda bir savaşçı eğitimi aldığını varsayabiliriz.
Diğerlerinin yanı sıra bir Frank lideri olan Clovis'in tüm Galya çapında bir imparatorluk kurması öngörülemezdi. Franklar başlangıçta Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde, Ren deltasının batısında; Batı Almanya'da kurulmuş bir savaşçı birliğiydi.
Yaklaşık 450'den itibaren Salyan olarak bilinen Batı Franklar, güneye doğru göç etmeye başladılar ve yavaş yavaş Ren ve Somme arasındaki bölgeyi işgal ettiler. Clovis de Salyan Franklarındandır.
481 veya 482'de babasının ölümü üzerine, yönetici Merovenj ailesine mensup olan Clovis, onun yerine Salyan Franklarını bir araya getiren "Tournai Krallığı"nın başına geçti. Yalnızca birkaç bağımsız kabile kaldı.

Clovis'in babası Childeric, Vizigotlara ve Alamannilere karşı Romalıların yanında savaşmıştı. Tahmin edilebileceği gibi Clovis de saltanatının ilk yıllarında bu iyi istihbarat politikasını sürdürse de, bu durum 486 yılında Clovis'in emrindeki Frank kabilelerinin Somme ve Loire arasındaki bölgeye saldırması ile sona erdi. Soissons'da kazandığı zafer onun Seine nehrine ulaşmasını sağladı.
Aslında bu savaş için Clovis'in yeterli ordusu yoktu. Bunun için diğer Frank kabilelerin desteğini almak istedi. Bunun için diğer Frank kabilelerin lideri olan Ragnacar ve Chararic'ten yardım istedi. Ragnacar ve Chararic, Clovis'in yakın akrabalarıydı. Ragnacar bu isteği geri çevirmemiş, Clovis'e yardım etmiş ancak Chararic, Clovis'in yardım isteğini geri çevirmiştir. Bunun sebebi ise savaşın kazanılamayacağını düşünmesidir.
486'da Soissons şehri yakınlarında Clovis, Syagrius'un ordusunu yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Syagrius dönemin Vizigot kralı II. Alarik'in yanına sığınmış ve ülkesi için yardım istemiştir ancak Franklarla savaşmak istemeyen Alarik, Syagrius'u Clovis'e teslim etmiştir.Clovis ise Syagrius'u idam ettirerek tüm Soissons topraklarını ele geçirmiştir

Clovis sonraki yıllarını iki göreve adadı: Silahlarla edilen toprak gücünü korumak ve gücünü diğer Frank (barbar) liderlere karşı sağlamlaştırmak.
491'de Salyan gücünü tehdit eden Thüringen Germenlerine karşı bir zafer kazandı ve daha sonra Thüringen Germenlerini Frank etkisi ve kontrolü altında tuttu.
M.S. 493 civarında, kız kardeşi Audofleda'nın, Ostrogot kralı Theodoric ile evlenmesi sonucunda Ostrogotlar ile ittifak kurmuştur. Kendisi de aynı yıllarda Burgondiya prensesi olan Aziz Clothilde ile evlendi. Clothilde katı bir Hristiyandır ve kocası Clovis'in de Hristiyan olmasını istemiştir. Clothilde, Clovis'e 6 tane çocuk vermiştir. (İngomer, Klodomer, I.Childebert, I.Clothar, Clotilde, I.Theuderic)

Alamannilerle yapılan Tolbiac Savaşı, Avrupa tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. Clovis bu savaşla beraber Hristiyanlığı kabul etmiştir. 496 yılında Alamannilerin istilası üzerine bazı Salyan halklar ve Riparians Regulileri (krallar) onların tarafına geçti. Clovis düşmanları ile güçlü Tolbiac Kalesi'nin yakınında karşılaştı. Çatışmalar sırasında Franklar ağır kayıp verdi. Clovis üç binden fazla Frenk arkadaşı ile birlikte bu sırada Hristiyanlığa geçmiştir. Hatta bu konu hakkında bazı söylentiler mevcuttur; Clovis Frankların zor durumu üzerine eşi Clothilde'nin hep bahsettiği İsa'ya dua etmiş ve savaş Frankların lehine geçmiştir. Franklar Pipuarian Franklarının yardımı ile Alamannileri az farkla yendi. Artık Hristiyan olan Clovis, esirleri Chararic ve oğlunu bir manastıra kapattı.

500-501' de Burgondiya kralı Gundobad'dı. Kardeşi Godegisel, Gundobad'ı indirmek için plan yapmaya başladı. Kayınbiraderine -Clovis-  kardeşini mağlup etmesi durumunda toprak ve yıllık haraç sözü verdi. Amacı krallığa yönelik bu siyasi tehdidi bastırmak ve yıllık haraç almak olan Clovis, bu teklifi kabul etmiş ve Burgondiya topraklarına girmiştir. Gundobad'da Clovis'e karşı harekete geçmiş ve üç ordu Dijon şehri yakınlarında karşılaşmıştır. Gundobad'ın güçleri Godegisel ve Clovis'in ordularına karşı yenik düşmüş ve Vizigot topraklarında saklanmıştır. Gundobad'ı takip eden Clovis'in ordusu, Gundobad'ın ordusu ile karşılaşır ancak Gundobad, Clovis'i kuşatmayı çekmesi konusunda ikna eder ve ona yıllık vergi ödemeye razı olur.

"Frankların Tarihi" adlı kitabın yazarı Tourslu Gregory'nin aktardığına göre bir Pagan olan Clovis, Alamannilere karşı yaptığı savaştan sonra Hristiyan olmaya yemin etmiştir. Bu karar sonucunda Pagan askerler Clovis'e tepki olarak ordudan ayrılmış ve bir Pagan Frank kabile şefi olan Ragnacar'ın saflarına geçmişlerdir. Beklediği gibi Hristiyanların da desteğini aldı ki ondan sonra gelecek hükümdarlar yükselen Hristiyanlık ile halkın ve Papa'nın büyük oranda yardımını almıştır.

Seçilen gün mesihin doğum günüdür. 25 Aralık 496'da Reims Katedralinde Aziz Remigius tarafından vaftiz edilmiştir. Fakat bazı kaynaklar onun 498 veya 499'da vaftiz edildiğine inanıyor.
Clovis saflığını simgelemesi amacıyla beyaz kıyafetler giymiş ve kendini suya atmıştır. Frank halkının yeni inançlarına bağlılığının kanıtı olarak üç bin askeri de vaftiz ettirdi. Hristiyanlığa geçmesinin ona faydalarından birisi artık Arius'cu hükümdarların yönetimi altında bulunan Gallo-Roma halklarının desteğini alabilecek olmasıdır. Kilisenin güçlü yöneticilerinin desteğini almaktan da çekinmeyecektir.

Euric'ten sonra Vizigot yönetiminde II. Alarik bulunmaktadır. Franklar ile Vizigotlar, Loire Nehri boyunda komşudurlar. II. Alarik; Ostrogot kralını Teoderik'i de yanına alarak 490 yılında uzun sürecek küçük çaplı çatışmalar başlatmıştı. 502 yılında bir anlaşma imzalanacak ancak bu anlaşma Franklar tarafından bozulacak ve Vouillé Muharebesi'nde Vizigotlar ağır bir yenilgi alacaklardır. Ayrıca kralları II. Alarik'i de savaş alanında kaybedeceklerdir. Bu savaşla birlikte Vizigotlar Akitanya'yı ebediyen kaybedeceklerdir. Clovis'i cesaretlendiren etken Vizigot topraklarında yaşayan Hristiyanların kendisini bir kurtuluş olarak görmesiydi. Halk desteğini de yanına alan Clovis'i artık Vizigot seferinden alıkoyan hiçbir şey yoktur.

Krallığın ilk yıllarını genellikle savaşlara ayıran Clovis, iktidarının son yıllarını Frank topraklarında hüküm süren diğer Frank krallarının elinden yönetimi almak ve Frankların tek hakimi, kralı olmak için harcadı. Diğer Frank kralları (Chararic, Sigobert, Ragnacar) Frank topraklarının kuzeydoğusunda hüküm sürerken Clovis Soissons kenti yakınlarında bulunmaktadır. Diğer kralların kendi otoritesine zarar vereceğini bilen Clovis bu kralları yok etmek için planlar yapmaya başladı.

Sigobert'in babasının adı Childebert'ti. Muhtemelen Alamannilere karşı yapılan savaşta bir bacağından yaralanmıştı. Tourslu Gregory'e göre Sigobert Clovis'e iki kere yardım etmesine rağmen, Clovis'in kışkırtması üzerine oğlu Chlodoric tarafından öldürüldü. Clovis; Chlodoric'e babasını öldürmesi için toprak, emrine ordu ve yüklü miktarda para teklif etmiştir. Chlodoric bu vaatler üzerine babası Sigebert'i öldürmüş ancak Clovis'in emrine gönderdiği ordu tarafından öldürülmüştür. Clovis daha sonra Sigobert halkının huzuruna çıktı ve oğlu Chlodoric'in Sigebert'i öldürmesinden duyduğu dehşeti dile getirerek onlara Chlodoric'in Sigobert'i öldürmek için suikastçiler gönderdiğini ancak kendi sonuyla da karşılaştığını söyledi. Clovis daha sonra Sigobert'in tebaasına onları korumak için yemin etti ve onların kralı oldu.

Müttefiki Sigobert'in oğlu Chlodoric tarafından öldürülmesinin ardından Chlodoric'in de ölümünü ayarladıktan sonra Clovis, Chararic'e karşı çıktı. Chararic Soissons savaşında müttefiki Clovis'e yardım etmek yerine kenarda durmus ve savaşı kimin kazanacağını beklemiştir. Bunun bir daha yaşanmaması için Clovis, Chararic ve oğlunu bir tuzağa düşürüp yakalamış, mahzene kapatmış ve onları tıraş ettirmiştir. Clovis Chararic'in hapisten kaçıp kendisini öldüreceği haberini alınca Chararic'i öldürttü.

Clovis, Ragnacar'ı en sonra bırakmıştı. Ragnacar bu kralların arasında Clovis'ten sonra en güçlüsüydü. Güçlü olmasının sebebi, Hristiyan olan Clovis'in ordusundaki Pagan askerlerin Clovis'e tepki amaçlı büyük bir Pagan temsilcisi olan Ragnacar'ın ordusuna geçmiş olmasıdır. Aslında Ragnacar Clovis'in akrabasıydı ve Soissons ile yapılan savaşta Clovis'i desteklemişti. Buna rağmen Ragnacar, Clovis için en büyük tehditti.
Clovis Ragnacar'ın gücünü azaltmak için öncelikle Ragnacar'ın emrindeki kabile şeflerine değerli eşyalar gönderip kendisine katılmasını istemiştir. Clovis'in galibiyetini daha olası gören gören kabile şefleri, Clovis'e katılmıştır. Bu durum Ragnacar'ı zayıf düşürmüş ve Clovis ile yaptığı bir dizi savaşlarda hem mağlup edilmiş hem de öldürülmüştür.

Clovis'ten önce Roma İmparatorluğu adına savaşan savaşçılar olan Franklar, onun döneminde büyük bir Krallık olmuş ve uzun süre tarih sahnesinde var olmuşlardır.

I. Marne Muharebesi, I. Dünya Savaşı'nın 6-12 Eylül 1914 tarihleri arasında meydana gelen bir muharebesiydi. Komutan Helmuth von Moltke'nin komutası altında Alman Ordusu'nun, Fransız-İngiliz Ordusu'na yenilgisiyle sonuçlandı. Muharebe etkili olarak savaşı başlatan ve Paris'in varoşlarına uzanmış olan Alman taarruzu bitirdi. I. Marne Muharebesi esnasında İtilaf Devletleri Kuvvetleri'nin karşı taarruzu, hızlı bir Alman zaferinin imkânsız olduğunu ve Batı Cephesi siper savaşının 4 yıl boyunca devam edeceğini garanti etti.
I. Dünya Savaşı ilk ayında, Fransa ve Belçika'da Alman Kuvvetleri tarafından kazanılan zaferlerin bir dizisiyle sonuçlanmıştı. Bu arada sadece Belçika'yı fethetmiş olan iki ana Alman ordusu, Fransa boyunca ilerlemeye devam etti. O, Paris'in hem Fransız ordu olarak alınacak olduğu gördü ve İngiliz seferi kuvvetleri Marne nehrine doğru geri çekildi.

Kardinal, Hristiyan Katolik Kilisesi'nin ruhban sınıfının Papa'dan sonra en yüksek mevkiye sahip din adamı. Kardinal olacak din adamları mevcut Papa tarafından aday gösterilirler. Bir sonraki Papa'yı kendi aralarından seçerler.
Kardinal kelimesi Latince cardo/cardin (menteşe) kelimesinden türemiştir. Kilisenin temel dayanağı anlamında bu isim verilmiştir.
Kardinallik kurumu tamamen kilise hukukuna dayanır. Kökü belli değildir. İlk zamanlarda gerek Roma'da, gerek Roma dışında papaz kardinallik veya diyakoz kardinallik kilisenin önemli kişilerine (majores romange ecclesiae) verilen isimdi. 7. yüzyıldan itibaren papalar Roma çevresine dağılmış bulunan küçük piskoposları törenlerde ve yönetimde kendilerine yardımcı olmaları için Roma'ya çağırmaya başladılar. Bu piskoposlara 8. yüzyılda kardinal unvanı verildi. Kısaca, eskiden kardinallik Roma'da papanın en önemli yardımcılarına ve danışmanlarına verilen unvandı. 1059'da papa Nicolaus II, kardinallere papanın seçiminde önemli fakat tekelci olmayan bir rol verdi. 1179'da toplanan Üçüncü Laterano meclisinde papayı seçme hakkı kardinallerin tekeline verildi (2/3 çoğunlukla).
Zaman zaman din alanından çıkarak politik konularda da görüş beyan etmektedirler. İtalyan Kardinal Gaicomo Biffi İtalyan hükûmetinin İtalya'nın "ulusal kimliğini" korumak için Müslüman göçmenlerin sayısını dengelemek amaçlı Katolik göçmenlere de destek vermesi gerektiğini söylemiş ve tartışmalara yol açmıştır.

Kilise yasası kardinallerin görevlerini şöyle tanımlar:

Kardinaller, papanın senatosunu meydana getirir.
Katolik kilisesinin yönetiminde onun başlıca danışman ve yardımcılarıdır.
Bir sonraki Papa'yı bir konklav sırasında kendi aralarından seçerler.

Marne Nehri, (Okunuşu:Marn) Fransa'nın kuzeydoğusunda  Paris'in doğu-güneydoğusu'nda sağ sahilden Alfortville/Charenton-le-Pont mevkiinde  48°48′57″K 2°24′40″D Sen Nehri'ne katılan bir akarsu. Toplam uzunluğu 514 km.dir. Marne Nehri havzasının büyüklüğü 12,800 km² 'dir.
Marne Nehri kaynağı Langres platosundadır. Nehir önce genellikle kuzey yönünde Saint-Dizier ve Châlons-en-Champagne kentleri arasından akıp sonra batı yönüne dönüp Paris'in hemen altında Charenton-le-Pont mevkiinde Sen Nehri'ne katılır. Champange bölgesinde nehrinin suyunun bir kısmı yapay Lac du Der-Chantecoq Gölü'ne aktarılmaktadır ve böylece nehir debisi kontrol edilerek daha alt bölgelerinde sel tehlikesi önlenmiş olmaktadır.
Marne Nehri Fransa'nın Haute-Marne, Marne, Seine-et-Marne ve Val-de-Marne illerine ismini vermiştir.
Marne I. Dünya Savaşı sırasında nehir sahillerinde ve civarında yapılan iki gayet büyük zayiat ortaya çıkaran modern müharebe ile ismini dünyaya duyurmuştur. I. Marne Muharebesi savaşın başında 1916'de Fransız-İngiliz ordularının Alman ordularının ilerlemesini durdurması ile bir savaş dönüm noktası olmuştur. İkinci Marne Muharebesi ise 1918'de Yüz Gün Taarruzu içinde yapılmıştır.
19. ve 20. yüzyıllarda Marne nehri ve civarı birçok güzel sanatkar ressama ilham sağlamıştır ve onların eserlerine konu olmuştur. Bu ressamlar arasında şunlar sayılabilir:

Camille Corot
Paul Cézanne
Camille Pissarro
Henri Rousseau, "Le Douanier Rousseau"
Raoul Dufy
Albert Marquet
André Dünoyer de Ségonzac
Pierre Emmanuel Damöye
Maurice Boitel
Daniel du Janerand.

I. Marne Muharebesi

Fransiz suyolları Marne Nehri rehberi. (Fransızca)

101 Dalmaçyalı (Özgün adı: One Hundred and One Dalmatians), Walt Disney tarafından üretilen ve Britanyalı yazar Dodie Smith'in Yüz Bir Dalmaçyalı romanından uyarlanan 1961 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Film 25 Ocak 1961 tarihinde Buena Vista Distribution tarafından dağıtılmıştır ve Walt Disney Animasyon Klasikleri'nin 17. filmidir. Hikâye, Dalmaçyalı Pongo ve Perdita'nin kaçırılan yavruları üzerinedir. 21 Ocak 2003 yılında Disney stüdyosu filmin devam – 101 Dalmaçyalı II: Patch'in Londra Macerası çizgi filmini sunmuştur.

Rod Taylor - Pongo
Cate Bauer - Perdita
Ben Wright - Roger
Bill Lee - Roger (şan)
Lisa Davis - Anita
Martha Wentworth - Nanny, Lucy, Queenie
Betty Lou Gerson - Cruella de Vil, Bayan Birdwell
J. Pat O'Malley - Jasper, Colonel
Frederick Worlock - Horace, Müfettiş Craven
George Pelling - Danny
Junius Matthews - Teriyer
David Frankham - Çavuş Tibbs
Thurl Ravenscroft - Kaptan
Mickey Maga - Patch
Barbara Beaird - Rolly
Mimi Gibson - Lucky
Sandra Abbott - Penny
Mary Wickes - Freckles
Barbara Luddy - Rover
Rickie Sorensen - Spotty
Tom Conway - Yarışma programı sunucusu, Kömür ocaği
Tudor Owen - Towser
Queenie Leonard - Princess
Marjorie Bennett - Duchess
Sylvia Marriott - 4. inek
Ramsay Hill - Labrador, Televizyon spikeri
Paul Wexler - Makinist
Basil Ruysdael - Kamyon şoförü
Neville Phillips - Papaz
Lucille Bliss - Reklam şarkıcısı
Jeanne Bruns - Radyo şarkıcısı
Paul Frees - Dirty Dawson
Dal Mckennon, Clarence Nash ve Max Smith - Hayvan sesleri
Bob Stevens, Don Barclay, Lisa Daniels ve Helene Stanley - diğer roller

IMDb'de 101 Dalmaçyalı

6 Süper Kahraman (İngilizce özgün adıyla: Big Hero 6), 2014 yılı ABD yapımı, aksiyon-macera türündeki animasyon film. Don Hall ve Chris Williams tarafından yönetilen film, 87. Akademi Ödülleri' nde En İyi Animasyon Film ödülüne layık görülmüştür. Ayrıca bu Animasyon Film yapılırken Autodesk Maya kullanılmıştır.

Hiro Hamada adlı bir çocuğun bir savaş robotu yapıp Yama ile dövüş yapmasıyla ile başlar. Abisi Tadashi Hamada'nın motosikleti ile kaçarlar. Tadashi, Hiro'yu kendi okuduğu üniversiteye götürür ve arkadaşları ile tanıştırır. İsimleri; Go Go, Ballı Limon, Fred ve Wasabi'dir. Ayrıca abisinin yaptığı Baymax adlı sağlık robotu ile tanışır. Hiro, üniversiteyi çok beğenip katılmak ister. Abisine yaşının yetip yetmeyeceğini sorar. Abisi ona yaşının önemli olmadığını, öğrenci seçme yarışmasında insanları etkileyebilecek şeyler yaparsa kazanabileceğini söyler. Hiro, çok çalışıp mikrobotlarını tasarlar. Bunu sunar ve üniversiteye kabul edilir. Bir süre sonra çıkan yangın yüzünden abisi Tadashi, profesör Callaghan'ı kurtarmak için içeri girer ve o anda patlama olur. Tadashi hayatını kaybeder. Hiro, Baymax ve abisinin arkadaşı olan Fred'in malikanesine giderler ve birilerinin gizlice mikroçip ürettiğini görürler. Baymax'e zırh yapıp geri dönerler ve mikroçipleri yöneten kişinin profesör Callaghan olduğunu öğrenip arkadaşları ile profesör Callaghan'dan intikam alırlar.

IMDb'de 6 Süper Kahraman 
Rotten Tomatoes'ta 6 Süper Kahraman
Metacritic'te 6 Süper Kahraman
SinemaTürk'te 6 Süper Kahraman 
Sinemalar.com'da 6 Süper Kahraman 
Beyazperde.com'da 6 Süper Kahraman

Ajanlar İş Başında, Blue Sky Studios tarafından üretilen ve 20th Century Fox tarafından dağıtılan bir 2019 Amerikan bilgisayar animasyonlu casus komedi filmi . 2009 animasyonlu kısa Güvercin: İmkansız Lucas Martell'e dayanan film, Brad Copeland ve Lloyd Taylor'un senaryosundan Troy Quane ve Nick Bruno (özellik yönetmenlik ilk çıkışlarında) ve Cindy Davis'in bir hikâyesinden yönetiliyor. Rashida Jones, Ben Mendelsohn, Reba McEntire, Rachel Brosnahan, Karen Gillan, DJ Khaled ve Masi Oka'nın yanında Will Smith ve Tom Holland'ın seslerini destekleyici rollerde oynuyor. Arsa, akıllı bir genç bilim insanı (Hollanda) tarafından yanlışlıkla bir güvercin haline dönüştürülen gizli bir ajanı (Smith) izler; bu durumda ikisi intikam peşinde koşan bir sibernetik teröristi durdurmak ve aracıyı insan formuna geri döndürmek için birlikte çalışmalıdır.

Resmî site
IMDb'de Ajanlar İş Başında 
Rotten Tomatoes'ta Ajanlar İş Başında
Box Office Mojo'da Spies in Disguise

Alaaddin (İngilizce: Aladdin), 1992 tarihli, Disney yapımı, Binbir Gece Masalları'ndan Alaaddin'in sihirli lambası masalından uyarlanan bir animasyon filmidir. Yönetmenliğini John Musker ve Ron Clements yapmıştır. Senaryosunda Ted Elliot ve Terry Rossio ikilisi de görev almıştır. Aynı zamanda film, Disney animasyon klasiklerinden sayılmaktadır.
1994'te Alaaddin: Cafer'in Dönüşü adlı bir devam filmi televizyon için çekilmiş, ertesi yıl çizgi dizisi yayınlanmış, en sonunda 1996'da Alaaddin ve Hırsızlar Kralı adlı televizyon filmiyle seri sona ermiştir. 2019 yılı Disney yapımı Aladdin filmi, bu filmin (Alaaddin, 1992) canlı çekim uyarlaması olarak vizyona girmiştir.

Hikâye Ürdün Nehri kıyısındaki Agrabah şehrinde bir tüccarın anlatımıyla başlar. Kötü kalpli büyücü vezir Cafer ve onun sinir bozucu papağanı İago, esrarengiz Mucizeler Mağarası'na girebilmeye ve oradaki sihirli lambayı almaya layık olan tek kişinin Agrabah sokaklarında yaşayan, herkesin "sokak faresi" diye alay ettiği, iyi yürekli, hırsız, sokak çocuğu Alaaddin olduğunu öğrenir. Alaaddin, pazarda kılık değiştirerek gezen prenses Yasemin'le tanışır ve ona aşık olur. Yasalar gereği sadece bir prensle evlenebilecek olan prensesi kazanmak için Cafer ile Mucizeler Mağarası'na gelmeyi kabul eder. Yaramaz maymunu Abu'yla birlikte girdiği mağarada Alaaddin önce uçan bir halı bulur sonra da sihirli lambanın gücünü keşfeder. Lambayı ovması ile hayatı değişen Alaaddin'in şimdi çılgın ve şekilden şekle giren bir cini vardır. Cin ona üç dilek hakkı verir, ama kendisi de on bin yıldır esir olduğu lambadan özgür kalmak istemektedir. Cin ile bir anlaşma yapan Alaaddin, ilk iki dileğinden sonra son dileğini onu serbest bırakmak için kullanmayı kabul eder ve ilk dileğini bir prens olmak için kullanır. Cin'in de yardımıyla Alaaddin artık bir prenstir. Ama onu tanıyan ve tuzak kuran Cafer ve İago da kendi hain amaçları için lambanın peşindedirler. Şimdi Alaaddin'in onları yenmesi, güzel prensesin kalbini kazanması, cini serbest bırakması ve en sonunda görünüşte değil, yüreğinde prens olduğunu kanıtlaması gerekmektedir.

IMDb'de Aladdin

Alice, Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında (Alice's Adventures in Wonderland, 1865) ile devam kitabı Aynanın İçinden (Through the Looking-Glass, 1871) adlı çocuk romanlarında yer alan kurgusal bir karakteri ve romanların protagonistidir. Victoria devrinin ortalarında yaşayan bir çocuk olan Alice, ilk romanda bir tavşan deliğinden Harikalar Diyarı'na düşmesiyle istemeden de olsa kendini bir yeraltı macerasında bulurken devam romanında bir ayna ile alternatif bir dünyaya adım atar.
Caroll, arkadaşı Robinson Duckworth ile birlikte Isis'te kürek çekerken Liddell kız kardeşleri eğlendirmek için anlattığı hikâyelerde Alice karakterini ortaya çıkardı ve daha sonraki kürek gezilerinde de karakteri anlatmaya devam etti. Karakter ile Alice Liddell arasında isim benzerliği olmasına rağmen araştırmacılar, karakterin Liddell'e dayandığı konusunda hemfikir değillerdir. Carroll tarafından "sevecen ve nazik", "herkese karşı kibar", "güvenilir" ve "çılgınca meraklı" olarak nitelendirilen Alice için bazı eleştirmenler kişiliğinde daha olumsuz yönler bulsa da karakter zeki, iyi huylu ve otoriterden kuşkulanan olarak görülmüştür. Karakterin fiziksel özellikleri, Alice Harikalar Diyarında'nın ilk taslağı olan Alice's Adventures Under Ground'dan (lit. Alice'in Yeraltındaki Maceraları) itibaren politik karikatürist John Tenniel'in iki Alice kitabındaki çizimleriyle değişti.
Alice, kültürel bir simge olarak tanımlanmaktadır. On dokuzuncu yüzyıldaki genel çocuk protagonistlerden farklı olarak nitelendirilmekte ve iki Alice romanı, çeşitli devam çalışmalarına, parodilere ve mizaç olarak Alice'e benzeyen protagonistlerin taklitlerine ilham kaynağı olmaktadır. Çeşitli eleştirel yaklaşımlarla yorumlanmış ve Walt Disney'in yapımcılığındaki animasyon filmi (1951) gibi çeşitli uyarlamalarla yeniden şekillenmiştir.

Alice, Victoria devrinin ortalarında yaşayan kurgusal bir çocuktur. 4 Mayıs'ta yaşananları konu alan Alice Harikalar Diyarında'da (Alice's Adventures in Wonderland, 1865) karakterin, yaygın olarak yedi yaşında olduğu varsayılmaktadır. 4 Aralık'ta yaşananları ele alan devam romanında ise Alice, yaşının 7,5 olduğunu belirtmektedir. İki Alice kitabının metninde yazar Lewis Carroll, kahramanının fiziksel görünümüne pek değinmemiştir. Kurgusal hayatının ayrıntıları iki kitabın metninden keşfedilebilir. Alice'in bir ablası, Dinah adından bir kedisi, yaşlı bir dadısı ile sabah dokuzdan başlayarak derslerini veren bir mürebbiyesi vardır. Ayrıca arka plandaki hikâyelerine göre bir noktada gündüz okuluna gitmiştir. Alice; üst sınıf, orta sınıf veya burjuvazinin bir parçasına ait olarak çeşitli şekillerde karakterize edilmiştir.
Carroll, "Alice on the Stage" (Sahnedeki Alice, Nisan 1887) çalışmasında karakterin kişiliği "sevecen ve nazik", "herkese saygılı", "güvenilir" ve "her şeyin yeni ve adil olduğu ve 'günah ve keder'in yalnızca birer kelime olduğu -hiçbir şeyi simgelemeyen boş sözler- sadece çocukluğun mutlu saatlerinde yaşanılan 'hayat'ın hevesli keyfiyle çılgınca meraklı" biri olarak tanımlanmıştır. Eleştirmenler ise karakteri "masum", "yaratıcı", içebakışçı, genellikle iyi huylu, otorite figürlerini eleştiren ve zeki olarak nitelemiştir. Diğerleri Alice'te daha az olumlu özellik görerek Alice'in Harikalar Diyarı'ndaki hayvanlarla olan sohbetinde sıklıkla şefkatsiz davrandığını, Kertenkele Bill'i havaya fırlatarak karaktere şiddet uyguladığını, duyarsızlığı ve kaba cevaplarıyla yetiştiği sınıfı yansıttığını yazmışlardır.
Alice karakterinin Alice Liddell olarak tanımlanabileceği tartışmalı bir durumdur. Kimi eleştirmenler karakteri Liddell olarak tanımlamakta ya da karakterden esinlenildiğini yazmaktadır. Diğer eleştirmenler ise Carroll'un, protagonisti ile Liddell'i ayrı olarak değerlendirdiğini iddia etmektedir. Carroll'a göre karakteri gerçek bir çocuğa dayanmıyordu ve tamamen kurgusaldı.

Alice ilk defa Alice Harikalar Diyarında'nın ilk taslağı olan Alice's Adventures Under Ground'da göründü. Under Ground, 4 Temmuz 1862'de öğleden sonra, Carroll ve arkadaşı Robinson Duckworth ile birlikte Isis'te kürek çekerken ve sonraki kürek gezilerinde Liddell kız kardeşlere anlatılan hikâyelerle ortaya çıkmıştı. On yaşındaki Alice Liddell'in isteği üzerine Carroll, hikâyeleri Alice's Adventures Under Ground (Alice'in Yeraltındaki Maceraları) adıyla yazdı ve Şubat 1864'te çalışmasını bitirdi. Under Ground, toplam otuz yedi illüstrasyon içermektedir ve bunların yirmi yedi tanesinde Alice betimlenmiştir. Yazarın çizimlerindeki Alice'in fiziksel özellikleri Alice Liddell'inkine az da olsa benzemektedir ve Alice'in kız kardeşi Edith'in yazarın modeli olabileceği ileri sürülmüştür. Liddell kız kardeşlerinin giymiş olabileceği ısmarlama kıyafetlerin aksine Caroll, kahramanını bir tunik giymiş bir hâlde tasvir etmiştir. Yazarın çizimlerinde Ön Raffaeloculuk akımı ressamları Dante Gabriel Rossetti ile Arthur Hughes etkisi vardı ve Hughes'ın Girl with the Liliacs (1863) resmini Under Ground'da görsel olarak alıntı yapmıştı. El yazısıyla yazılmış olan Alice's Adventures Under Ground çalışmasını Kasım 1864'te Alice Liddell'e verdi.
John Tenniel, Alice Harikalar Diyarında'yı 138 İngiliz sterlini karşılığında resimledi ve bu ücret, Carroll'un her yıl kazandığı meblağın kabaca dörtte biriydi ve Carroll, illüstratörün ücretini cebinden ödedi. Tenniel, Nisan 1864'te Carroll için illüstratör olarak çalıştığı dönemde Punch adlı hiciv dergisinde çalışan bir illüstratördü. Tenniel, illüstrasyonlarının çoğunu Under Ground'dakilere dayandırdı ve Carroll, Tenniel'in çalışmalarını denetledi ve önerileri arasında Alice'in uzun, açık renkli saçları olması yer aldı. Alice'in kıyafetleri, Victoria döneminin ortalarında orta sınıfa ait bir kızın evde giyebileceği tipik kıyafetlerdir. Tenniel tarafından yaratılmış ve şimdi karakterle ilişkili bir ayrıntı olan önlük, "eylem için belirli bir hazırlığa ve tören eksikliğine işaret etmektedir." Tenniel'in Alice tasvirinin kökeni, 1860'ta başlayan dört yıllık bir dönemde, Punch'ta yer alan en az sekiz karikatürdeki karakterle benzer fiziksel özelliklerine dayanmaktadır. 1860 tarihli bir karikatürdeki bu karakter, şu an Alice ile ilişkilendirilen kıyafetler giymekteydi: "uzun etek, soluk çoraplar, düz ayakkabılar ve açık saçlara takılmış bir saç bandı." Karikatürlerdeki karakter, orta sınıftan hoş bir kızın bir arketipi olarak göründü ve Alice'in benzeri olarak tanımlanmıştır: "pasifist ve müdahaleci olmayan, sabırlı ve nazik, başkalarının saldırganlığına yavaş geri dönüş yapan."

Devam romanı olan Aynanın İçinden (Through the Looking-Glass, 1871) çizimleri için Tenniel'in ücreti 290 İngiliz sterline yükseldi ve Carroll, illüstratörün ücretini yine cebinden ödedi. Tenniel, Alice'in kıyafetlerini bu romanda hafiften değiştirerek düz çorap yerine yatay çizgili çoraplar ve daha süslü fiyonklu bir önlük kullandı. Başlangıçta, Alice, bir kraliçe olarak Kızıl ve Beyaz Kraliçelerinkine benzer bir "krinolin destekli satranç-vari etek" giyiyordu fakat tasarım, Carroll tarafından reddedildi. Alice, tren vagonunda ve kraliçeyken tarlatan kumaşlı polonez tarzlı elbise giymiştir. Ön Raffaeloculuk akımı ressamı John Millais'in "My First Sermon" (1863) ile Victoria dönemi ressamı Augustus Leopold Egg'in "The Travelling Companions" (1862) adlı çalışmalarında karakterin giydiği kıyafetlerle Alice'in tren vagonundayken giydiği kıyafetler arasında benzerlikler mevcuttur. Carroll, Tenniel'in Alice illüstrasyonları için bir model kullanmayı reddetmesinden dolayı mutsuz olduğunu ifade etmiş ve bunun sonucunda karakterin başı ile ayaklarının orantısız olduğunu yazmıştır.
Şubat 1881'de Carroll, Alice Harikalar Diyarında'nın renklileştirilmiş ve büyütülmüş illüstrasyonlarla basitleştirilmiş bir baskısı olan The Nursery "Alice"in meydana getirilme olasılığı konusunda yayımcısıyla temasa geçti. Tenniel, Alice Harikalar Diyarında'dan yirmi çizimi renklendirdi ve ilaveten bu çizimlerde bazı değişiklikler yapmasıyla Alice, mavi çoraplarla sarı bir elbise giymiş sarışın biri olarak resmedildi. Elbisesi, arkasında yer alan bir yay ile pileli hâle getirildi ve saçlarına bir bandaj takıldı. Edmund Evans, illüstrasyonları renkli baskılar üretmek için ahşap bloklar kullanan bir işlem olan chromexylography ile renkli olarak bastırdı.

Yaz mevsiminde geçen Alice Harikalar Diyarında, Alice ile ablasının nehir kıyısında oturmasıyla başlar. Beyaz Tavşan'ı takip etmesiyle Alice, bir delikten Harikalar Diyarı'na düşer. Birçok karakterle tanışan ve boyu defalarca değişen Alice sonunda Yürek Oğlanı için yapılan mahkemede kendini tanık olarak bulur. Alice, Kral ile Kraliçe'nin kendisinden mahkemeyi terk etmesi emredilince onlarla tartışır ve en nihâyetinde "Bir deste iskambil kâğıdından başka bir şey değilsiniz ki siz!" diyerek suçlamada bulunur. Bunu der demez bütün deste havalanıp Alice'in üstüne dökülmeye başlar. Alice, yarı korku yarı kızgınlıkla, bir çığlık atarak iskambilleri savurmaya çalıştığı sırada, bir de bakar ki başı ablasının dizinde, ırmak kıyısında yatmaktadır ve her şeyin bir rüya olduğunu anlar.
Sonbaharda geçen Aynanın İçinden, Alice'in evde kedisi Dinah'ın yavrularıyla oynamasıyla başlar. Bir ayna aracılığıyla satranç taşlarının canlı olduğu alternatif bir dünyaya geçiş yapar. Çeşitli karakterlerle karşılaşır ve sonunda bir kraliçe olur. Taç giyme törenini kutlayan bir partiye katılır fakat parti hızla karmakarışık bir hâle gelir. Kızıl Kraliçe'yi yakaladığı ve sarsmaya başladığı sırada Alice, evde kedi yavrularından birini tutmuş bir hâlde uyanır. Roman, düşü Alice mi yoksa Kızıl Kral mı gördü ikilemiyle sona erer.

Alice, kültürel bir simge olarak kabul edilmektedir. Alice kitapları basılmaya devam etmekte olup ilk kitap yüz dile çevrilmiştir. Alice Harikalar Diyarında, popülerliğini korumaya devam ettirmekte ve en iyi çocuk kitapları hakkındaki araştırmalara konu olmaktadır. Alice, 2015'te yapılan çocuk edebiyatında en çok sevilen yirmi karakter konulu bir İngiliz anketinde yer aldı. Ayrıca Tenniel'in illüstrasyonlarında çizilen saç bandına adı

Alice Harikalar Diyarında (İngilizce özgün adı: Alice's Adventures in Wonderland), Lewis Carroll takma adını kullanan Charles Lutwidge Dodgson'ın 1865 yılında yayımlanan fantezi türündeki romanıdır.
Dünya çocuk edebiyatının en tanınmış klasiklerinden birisi olarak kabul edilir. Alice adında bir kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek girdiği fantastik bir dünyada yaşadıklarını konu eder.

Roman, Alice adında bir kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek girdiği fantastik bir dünyada başından geçen hikâyeleri anlatır. Bu hikâyeler yoluyla yetişkinlerin dünyasının, saf, temiz bir çocuğun gözünden ne kadar saçma göründüğünü gözler önüne sermektedir.
Hikâyenin başında yedi yaşındaki Alice, terbiyeli bir küçük hanımefendidir ve büyüklerin sözcüsü konumundadır. Beyaz bir tavşanın peşinden giderek tavşan deliğinden geçtikten sonra girdiği düşler ülkesinde despot kraliçeye meydan okuyup yetişkin otoritesine karşı gelir. Okulda öğrenilenlerin gerekliliğini sorgular.

Alice Harikalar Diyarında, dünya çocuk edebiyatının en tanınmış klasiklerinden birisi olarak kabul edilir. Ancak yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden fantezi, roman, oyun ya da epik şiir olarak de değerlendirilmiştir. Viktorya döneminin politik ve dini çekişmelerini hicveden bir alegori, bir sembolizm olarak da görülmüştür.
Bir matematikçi olan ve çalıştığı okulun dekanı Henry Lidell ile arkadaş olan Dodgson'un, 1862'de bir piknikte Henry Lidell'in kızı Alice'e anlattığı öyküyü küçük kızın ısrarı üzerine kaleme aldığı ve eserin böylece ortaya çıktığı düşünülür. Ancak yazar, "küçük kahraman" diye adlandırdığı ilham kaynağının gerçek bir çocuk olduğunu ısrarla reddetmiştir. Öykü, 1865'te kitap olarak yayımlandı ve olağanüstü başarı kazandı. Yazar, Kraliçe Viktorya’nın takdirini kazanan ve kendisini üne kavuşturan bu eserin devamı olarak 1872’de Aynanın İçinden adlı romanı yazmıştır.
Türkçede otuzdan fazla değişik baskısı bulunur.

1864 tarihli ilk el yazması Alice's Adventures under Ground (Alice'in Yeraltı Maceraları) adını taşır. Dodgson, arkadaşları tarafından el yazmasını yayınlamaya teşvik edildiğinde, hikâyede bazı değişiklikler yaptı ve Liddell çocuklarının eğlencesi için yapılmış aile referanslarından bazılarını kaldırdı. Dodgson, Domuz ve Biber, Çılgın Bir Çay Partisi adlı iki yeni bölüm ekledi ve çizimleri oluşturmak için bir sanatçı aradı. John Tenniel’in Alice'in “gözyaşı havuzunda” yüzmesi gibi bazı örnekler Dodgson'un kendi çizimlerine dayanırken, Şapkacı, Mart Tavşanı gibi yeni karakterlerin bazıları da Tenniel'in kendi yaratımına dayanıyordu. Hikâye, 1865 yılında Alice’s Adventures in Wonderland adlı yeni başlık altında yayınlandı.

Alice Harikalar Ülkesinde, 1903'te Cecil Hepworth tarafından sessiz film olarak çekilmiştir. Bu, eserin ilk film uyarlamasıdır. 1910, 1915,1931, 1933, 1949, 1951 (Disney filmi), 1966 (animasyon), 1985,1988, 1995, 1999, 2005 (hint filmi), 2010 (yönetmen Tim Burton) yıllarında yapılmış film uyarlamaları vardır.
2007 yılında Koreli besteci Unsuk Chin, Alice Harikalar Diyarında ve Aynanın İçinden romanlarından uyarlanan liberettoyu opera olarak bestelemiş ve eser ilk defa Münih Opera Festivali'nde seslendirilmiştir.
Üç perdelik bale olarak uyarlanmış, Ulusal Kanada Balesi tarafından ilk gösterimi 28 Şubat 2011'de gerçekleştirilmiştir.
Eser Türkiye'de 2019'da Alice Müzikali adıyla sahneye uyarlandı.

Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçeleriyle 1931'de Çin'in Hunan eyaletinde yasaklanmıştır. Daha sonra "aynı nedenlerden" ötürü Amerika'da da birkaç okulda kütüphanelerden kaldırılmıştır.

İngiliz kütüphanesinden Alice's Adventures in Wonderland23 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. orijinal el yazmasını inceleyebilirsiniz.
Sunay Akın romanın yazılış öyküsünü anlatıyor30 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yapıtın, Cumhuriyet Gazetesi Dünya Klasikleri Dizisi'nde yayımlanan baskısının çevrimiçi okunabileceği bağlantı1 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Kitabın farklı kapak tasarımları3 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika Birleşik Devletleri sineması, Amerikan sineması veya genellikle kullanılan ismiyle Hollywood, 20. yüzyılın başlarından bu yana dünya çapında sinema üzerinde derin bir etkisi olan ABD menşeli sinema sektörüdür. Bu sektörün geçmişi dört ana döneme ayrılmaktadır: Sessiz film dönemi, klasik Hollywood sineması, Yeni Hollywood ve çağdaş dönem. Fransız Lumière Kardeşler modern sinemanın kurucusu olarak kabul edilmelerine rağmen, hızla gelişen bu sektörde Amerikan sineması en baskın güç hâline gelmiştir. 1920'lerden bu yana, Amerikan film endüstrisi her yıl herhangi başka bir ülkeden daha fazla hasılat elde etmektedir.

1990'larda ABD sinemasında teknolojik gelişmeler oldu. Aksiyon sineması ve bağımsız sinema yükselişe geçti. Kara film yeniden doğdu. Korku filmi türünde değişmeler yaşandı. Bilimkurguda cyberpunk türü doğdu.
Bağımsız sinemanın yükselişindeki en önemli pay Steven Soderbergh'in Seks Yalanları adlı filmine aitti. Film, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye, En İyi Erkek Oyuncu ve FIPRESCI ödüllerini kazandı. Yalnızca 1 milyon dolarlık bütçe ile çevrilen film, bütçesinin 10 katı kadar hasılat yaptı. Seks Yalanları'nın kazandığı başarının ardından birçok yapımcı, bağımsız filmler çekebilecek yönetmenler aramaya başladı. Miramax şirketi bağımsız filmlere kucak açtı. Büyük stüdyolar da kendi bünyelerinde küçük bütçeli bağımsız filmler finanse edebilecek bölümler kurdu. Örneğin 20th Century Fox 1994 yılında Fox Searchlight'ı kurdu. Jim Jarmusch, Abel Ferrera, Alan Rudolph ve Soderberg gibi bağımsız isimler birçok genç yönetmene de ilham kaynağı oldu. Peter Jackson Heavenly Creatures adlı filmi çekti. Bryan Singer da eleştirel ve finansal açıdan büyük bir başarı sağlayan Olağan Şüpheliler filmini yönetti. Robert Rodriguez de kendi ülkesi Meksika'da Gitarım ve Silahım adlı çok küçük bütçeli filmi çekti. Rodriguez bütçeyi denkleştirebilmek için ilaç denekliği bile yaptı. 1992 yılında çektiği Rezervuar Köpekleri filmiyle başarı kazanan Quentin Tarantino, 1994 yılında da senaryosunu Roger Avary ile birlikte yazdığı Ucuz Roman filmini yönetti. Film dünya genelinde yaklaşık 300 milyon dolar kazanırken, En İyi Film dalında Akademi Ödülü adayı oldu ve En İyi Senaryo ödülünü kazandı. Jackson, Singer, Rodriguez ve Tarantino zaman ilerledikçe daha ticari filmlere yöneldi.
Gus Van Sant, Hal Hartley ve Todd Haynes gibi isimler her zaman bağımsız yönetmenler olarak kaldı. Van Sant, Benim Güzel Idaho'm filmiyle, Hartley de Simple Man ile kayıp kuşağın sancılarına dikkat çekti. 1994 yılında çektiği 25.000 dolar bütçeye sahip olan Tezgahtarlar filmiyle üne kavuşan Kevin Smith, Chasing Amy ile romantik komedi türünün kalıplarını yıkmaya çalıştı. Paul Thomas Anderson da bir grup pornocunun hikâyesini anlattığı Ateşli Geceler filmini çekti. İki yıl sonra da çok karakterli bir film olan Manolya filmini yönetti ve Akademi Ödülü'ne aday oldu.
Darren Aronofsky de 1998 yılında Pi adlı filmi sadece 60.000 dolar bütçe ile çekti. İki yıl sonra da Huber Selby Jr.'ın kitabından uyarladığı Bir Rüya İçin Ağıt filmi ile tanınırlığını artırdı.

History of Hollywood's Aerial Cinematography
Photo exhibit of filmmaking in Florida, presented by the State Archives of Florida
Rottentomatoes.com22 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – A large collection of movie reviews and previews from hundreds of critics
Early American Cinema 19 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Articles on early cinema and celebrities
Hollywood actress news updates 23 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Actress pics, reviews of movies..
Hollywood New Movies 2 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – download Hollywood Movies..
The Best American Indian Movies 30 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Animasyon (canlandırma), birden çok resmin arka arkaya hızlı bir şekilde gösterilmesiyle elde edilen hareketli görüntüdür. İlk animasyonlar birkaç kâğıda istenen resimlerin çizilmesi, kâğıtların hızlıca geçirilmesi veya bir çemberin içine konup döndürülmesi ile yapılıyordu. Animasyon yapan kişilere animatör denir.
Geleneksel animasyonda görüntüler, fotoğraflanacak ve filmde sergilenecek şeffaf selüloit levhalar üzerine elle çizilir veya boyanır. Günümüzde çoğu animasyon, bilgisayar üretimli imgeleme (CGI) ile  yapılır.  Bilgisayar animasyonu çok detaylı 3B animasyon ve 2B bilgisayar animasyonuna ayrılır. Bunlar stilistik nedenlerle, düşük bant genişliği veya daha hızlı gerçek zamanlı bilgisayar grafikleri için kullanılabilir. Diğer yaygın animasyon yöntemleri, kuklalar veya kil animasyonu gibi iki ve üç boyutlu nesnelere bir stop motion tekniği uygular.
Günümüzde bilgisayar teknolojisi hem vektör hem de piksel tabanlı animasyonlar yapılmasına olanak sağlamaktadır. 2D animasyon tekniğinde saniyede 12 kare çizilir. Kısıtlı (limited) animasyon tekniğinde ise daha az kare çizilir. Bir animasyon filminin hazırlık sürecinde, klasik film yapım süreçlerine ek olarak karakter tasarımları, storyboard, pilot ses kayıtları ve en son layout yapılmaktadır. Profesyonel hedefleri olan bir animasyon filmine bu aşamalar tamamlanmadan başlanamaz. Animasyon film yapımı teknolojinin gelişmesine birebir bağımlıdır. Gelişen teknoloji, bilgisayarlarda daha az zamanda daha kaliteli içerik oluşturmayı mümkün kılmaktadır. Animasyon filmleri 3D, 2D, stop motion, cut-out (kâğıt kuklalar) gibi sık kullanılan tekniklere kategorize edilebilir.

3D Animasyon, bilgisayar teknolojisi kullanılarak, özel yazılımlar ile 3 boyutlu vektörler kullanılarak oluşturulan görüntülerdir. Bu işlemleri yapan kişilere genel olarak animatör denmektedir. Süreç içerisinde, animatör ilk olarak 3 boyutlu vektörel çizgiler kullanarak bir 3 boyutlu model oluşturur. Bu işlem bir heykeltıraşın heykel yapmasına benzemektedir ve modelleme olarak adlandırılmaktadır. Daha sonra bu modele renk bilgisi işlenir ki buna dokulandırma denmektedir. Bir sonraki aşama hareketlendirilecek olan nesneye düzenek kurulmasıdır. Canlılarla  ilgili 3D animasyonların yapımında genel olarak bu aşamada sanal bir iskelet sistemi oluşturulur. Bu yapı vektörlerin animatörün istediği biçimde yeniden konumlandırılmasını sağlamaktadır. Bu sayede sanal 3 boyutlu nesnelere hareket verilir. Ortaya çıkan 3 boyutlu vektörel yapının gerçek hayat ile benzerliğini sağlamak amacı ile sanal kamera ve ışıklar oluşturulur. Bu aşamadan sonra bilgisayar yazılımı vektörel bilgileri, matematik algoritmaları ile yorumlayarak 2 boyutlu piksellerden oluşan resimler oluşturur. Gelişen teknoloji ile birlikte 3 boyutlu canlandırmalarda doğada taklidi zor olan durumlar için yeni yazılımlar geliştirilmiştir. Örnek olarak günümüzde yanan bir cismin üzerindeki ateş FumeFX, Phoenix gibi özel yazılımlar ile fizik kurallarına uygun bir biçimde simüle edilebilmektedir.
Günümüzde 3D Animasyon, medikal sunumlardan, mimari görselleştirmeye, bilgisayar oyunlarından, sinema filmlerine birçok alanda kullanılmaktadır. Bazı uzun metrajlı filmler tamamen 3D animasyon olarak hazırlanmaktadır. Toy Story (1995) bunların ilkidir.
3 Boyutlu animasyonların hazırlanmasında kullanılan yazılımlardan bazıları 3ds Max, Cinema 4D, Houdini, Maya, Blender ve Lightwave'dir.

Günümüzde 2 boyutlu animasyonların çoğu bilgisayar üzerinde yapılmaktadır. Bilgisayar ile yapılan 2D animasyonlar, geleneksel 2D animasyonlar ile benzerlikler taşır ancak birçok yönden (aldığı zaman, çalışma koşulları, bütçe gibi) geleneksel animasyondan üstün görülmüştür.

Sınırlı animasyon
Karakter animasyonu
Yaratık animasyonu
Mimari animasyon
CSS animasyonu
Doğrudan manipülasyon animasyonu
Film üzerine çizilmiş animasyon
Grafik animasyon
Mimari animasyon
İnsansı animasyon
Orijinal video animasyonu
Orijinal net animasyonu
Mürekkep yıkama animasyonu
Beyaz tahta animasyonu
SVG animasyonu
Katmanlı animasyon
İskelet animasyonu
Siluet animasyonu
Kum animasyonu
Lastik hortum animasyonu
PowerPoint animasyonu
Écran d'epingles
Fotoanimasyon
Cam üzerine boyama animasyonu
Nesne animasyonu
Model animasyonu
Go motion
2 boyutlu bilgisayar grafikleri
3 boyutlu bilgisayar grafikleri
Bağımsız animasyon
Eğitici animasyon
Yetişkin animasyonu

Türk animasyon tarihi
Animasyon filmleri listesi
İstanbul Animasyon Festivali
Türk animasyon sinema filmleri listesi
Animasyon ve canlı çekimin bir arada olduğu filmler listesi
Animasyon durum komedisi
Animasyonlu haritacılık
En çok izlenen animasyon filmler (Türkiye)
Animasyon stüdyosu
Grafik tasarım
İllustrasyon
Çizgi film fiziği
Hikaye çizimi
Resimli taslak
Canlı çekim
Bilgisayar animasyonu
Üç boyutlu film
Stereogram
3 boyutlu bilgisayar grafikleri
Çizgi film
Çizgi dizi
Anime
Videografi
Yapay zekâ

Arabalar (İngilizce: Cars), Pixar yapımı, dağıtımı Walt Disney tarafından gerçekleştirilen, 2006'da yayımlanan Amerikan komedi-macera ve animasyon filmidir.

Piston Kupa'sını almayı hedefleyen çaylak bir yarışçı olan Şimşek McQueen, son yarışta liderliği 3 yarışçı ile paylaşmıştır. Bu yarışçılar Kral lakaplı Strip Weathers ve Chick Hicks'dir. Son bir yarış için California'ya doğru yola çıkan Şimşek McQueen, yolda onu taşıyan araçtan düşer ve kaybolur. Onu taşıyan aracı ararken yolu Radyatör kasabasına düşer. Porsche marka bir araba olan Sally'ye aşık olur ve art arda 3 tane Piston Kupası almış yarışçı Hudson Hornet (Doc) ile tanışır. Kasaba'da yaşayan Çekici Mater ile dostluk kurar. Burada geçirdiği sürede hayatı değişir.
California'ya tam vaktinde yetişen Şimşek McQueen, geride bıraktığı anılar yüzünden yarışa odaklanamaz. Yarışın kendisi için bittiğini düşünürken Radyatör kasabasındaki arkadaşları ona yardıma gelir ve Pit lideri Hudson Hornet (Doc) olur. Tam yarışı kazanıcakken Kral (Strip Weathers) bir kaza geçirir. Ona yardım etmek isteyen Şimşek McQueen, Kral'ın yarışını bitirebilmesini sağlar ve bu yüzden yarışı kaybeder. Bundan dolayı saygı gören Şimşek McQueen, mutlu olur ve Radyatör kasabasına geri döner ve yarış üssünü buraya kurar.

Owen Wilson: Lightning McQueen
Larry the Cable Guy: Mater
Bonnie Hunt: Sally
Richard Petty: Strip "The King" Weathers
Paul Newman: Doc Hudson Hornet
Michael Keaton: Chick Hicks
George Carlin: Fillmore
Paul Dooley: Sarge
Tony Shalhoub: Luigi
Guido Quaroni: Guido
Michael Wallis: Şerif
Jenifer Lewis: Flo
Cheech Marin: Ramone
John Ratzenberger: Mack
Katherine Helmond: Lizzie
Bob Costas: Bob Cutlass
Darrell Waltrip: Darrell Cartrip
Dale Earnhardt Jr: Dale Earnhardt Jr
Michael Schumacher: Michael Schumacher Ferrari

Yekta Kopan: Şimşek McQueen
Erhan Abir: Doc Hudson Hornet
Berna Başer: Sally
Osman Gidişoğlu: Çekici Mater
Hakan Vanlı: Strip "Kral" Weathers
Faruk Akgören: Şerif
Ali Ekber Diribaş: Chick Hicks
Ali Düşenkalkar: Ramone
Munis Düşenkalkar: Flo
Sezai Aydın: Luigi
Erdal Tosun: Fillmore
Ahmet Eres: Sarge
Nüvit Candaner: Mack
Rüçhan Çalışkur: Lizzie
Murat Kosova: Bob Cutlass
Atilla Şendil: Darrell Cartrip
Murat Ergür: Dale Earnhardt Jr
İsmail Yıldız: Michael Schumacher Ferrari

IMDb'de Arabalar

Arabalar 2, Pixar'ın yapımlığında bir bilgisayar animasyonu aksiyon macera komedi 3-D filmidir ve 2006 yapımlı Arabalar filminin devamıdır. Dağıtımını Walt Disney Pictures şirketi yapmıştır. Ratatuy filminin yönetmeni Brad Lewis ve filmin yapımcısı John Lasseter görevi devraldı. Filmde Şimşek McQueen ve Mater, yarış için Japonya, İtalya ve İngiltere'ye gitmektedir.

Şimşek McQueen, yeni pit ekibi ve yeni ekip şefi Mater ile üç farklı ülkede yapılan yarışlara katılır. Bu ülkeler: Japonya, İtalya ve Birleşik Krallık'tır. Mater, Finn McRoket adındaki bir İngiliz gizli ajana yardım eder ve kendini casuslar dünyasında bulur.

Şimşek McQueen: Hikâyenin ana kahramanı yarışlarda Amerika'yı temsil ediyor. Japonya yarışını Mater yüzünden kaybetti ama İtalya yarışını kazanmıştır fakat Birleşik Krallık yarışında Mater'a bağlanıp yarış dışı kaldı.
Mater: Şimşek McQueen'nin en yakın arkadaşı yarışlara McQueen pit şefi olarak gitmiştir. Japonya yarışında McQueen'in kaybetmesine sebep olmuştur.
Finn McMissile/McRocket: Ana Karakterlerden Birisidir. Finn İngiltereli Bir Gizli Ajandır.
Holley Shiftwell: Finn'in Görevlerine Yardımcı olan bir İngiliz Büro Ajanıdır. Tokyo'da Görev Yapmaktadır
Francesco Bernoulli: İtalyan yarışçıdır.1 Numarayı Taşımaktadır. Başarılı bir kariyere sahiptir. Bir Formula aracıdır. Ekip şefi Giuseppe Motoresi'dir Japonya yarışını kazandı ama kendi evindeki yarışı kaybetti ve Birleşik Krallık yarışında Mater'ın roket motoruyla hızlandığını ve Holley Shiftwell'i görünce garaja girip yarış dışı kaldı.
Lewis Hamilton: Grenada asıllı İngiliz yarış arabasıdır. 2 Numarayı Taşımaktadır. Jeff Gorvette İle yakın Arkadaştır. Ekip şefi Bruce Boxmann'dır, Japonya'da 6.cı, İtalya'da 4.cü ve kendi evindeki yarışında 8.ci oldu.
Max Schnell: Almanyalı yarışçıdır. 4 numarayı taşımaktadır. Ekip şefi Otto Bonn'dur, Japonya'da yarış dışı, İtalya'da 7.ci ve Birleşik Krallık'ta 4.cü oldu.
Miguel Camino: İspanyol yarışçıdır.5 Numarayı taşımaktadır. Ekip Şefi Pietro Cartalina'dır. Japonya'da yarış dışı, İtalya'da 8.ci ve Birleşik Krallık'ta 3.cü oldu.
Raoul ÇaRoule: Fransız Yarışçıdır. Toprak pistte çok iyidir. 6 Numarayı taşımaktadır. Ekip Şefi Bruno Motoreau'dur Japonya'da 8.ci, İtalya'da 6.cı ve Birleşik Krallık'ta 7.ci oldu.
Shu Todoroki: Japonyalı yarışçıdır.7 numarayı taşımaktadır.Ekip Şefi Mach Matsuo'dur, kendi evinde 4.cü, İtalya'da yarış dışı ve Birleşik Krallık'ta 2.ci oldu.
Carla Veloso: Brezilyalı yarışçıdır. Arabalar 2 filminde yarışmış tek kadın yarışçıdır.8 Numarayı taşımaktadır. Ekip Şefi Cruz Besouro'dur. Japonya'da 3.cü oldu fakat İtalya'da yarış dışı kaldı ama Birleşik Krallık yarışını kazandı.
Nigel Gearsley: İngiltereli bir yarışçıdır.9 Numarayı taşımaktadır Modeli Aston Martin DBR9 dur. Ekip Şefi Austin Littleton'dur. Japonya'da 5.ci, İtalya'da yarış dışı ve kendi evinde 5.ci oldu.
Rip Clutchgoneski: Yeni Rerandiyalı Yarışçıdır. 10 numarayı Taşımaktadır Modeli Caparo T1'Dir. Ekip Şefi Brian Gearlooski'dir. Japonya'da yarış dışı, İtalya'da 5.ci ve Birleşik Krallık'ta 6.cı oldu.
Jeff Gorvette: Amerikalı bir Yarışçıdır.24 Numarayı Taşımaktadır.Modeli The Corvette C6R'dir. Lewis Hamilton İle Yakın Arkadaştır. Ekip Şefi John Lassetire'dir. Japonya'da 7.ci, İtalya'da 3.cü ve Birleşik Krallık'ta 9.cu oldu.
Mack: Şimşek McQueen'in taşıyıcı tırıdır.
Fillmore: Bir Volkswagen minibüsüdür. Radyatör Kasabasında yaşar ve Orada bir Organik Yakıt Dükkânı Olan Fillmore's Taste İn'in sahibidir.
Sarge: Sarge Bir 1941 Willy Military Jeepdir. İkinci Dünya Savaşı'nda bulunmuştur. Radyatör Kasabası'nda yaşar ve burada Sarge's Surplus Hut (İhtiyaç  Fazlası dükkânının sahibidir.
Sheriff: Radyatör Kasabasının Yerel Şerifidir. 1949 Mercury Police Cruiser Modelindedir.
Luigi: Radyatör Kasabasında yaşamaktadır."Luigi's Casa Della Tires" İsimli Lastik dükkânının sahibidir ve Büyük bir Ferrari Hayranıdır. En yakın Arkadaşı Guido'dur.
Guido: Luigi'nin Ortağıdır. Lastik Dükkânında Luigi ile birlikte çalışırlar. Guido aynı Luigi gibi bir Ferrari hayranıdır. Lightning McQueen'in Pitçisidir.
Lizzie: Radyatör Kasabasında yaşayan En yaşlı sakindir. Bir Hediyelik Eşya dükkânı sahibidir.
Red: Kasabanın İtfaiye aracıdır. Red Çok alıngan ve utangaçtır.
Flo: Radyatör Kasabasında V8 Cafe isimli bir Cafe'si vardır. Kasaba sakinleri genelde burada görülürler. Flo eski bir dansçıdır.
Ramone: Modifiye Tutkunu bir Chevrolet'tir Filmde genelde farklı renklerde görülür Flo ile evlidir. Radyatör Kasabasında Yaşar ve bir Boya Atölyesi Sahibidir.
Otis: Mater'ın arkadaşıdır. Hurda bir araçtır.
Brent Mustangburger: Arabalar 2'de yarışların baş sunucusudur. Modeli 1964 Ford Mustang'dır. Otomobil Tarihinin en tanınmış seslerinden birisidir.
Darrell Cartrip: Eski Bir Yarışçı ve Piston Kupası sahibidir. Emekli Olduktan sonra spikerlik yapmaya başlamıştır.
David Hobbscap: Arabalar 2'deki sunuculardan birisidir. Modeli Jaguar E-Type'Dir.
Sir Miles Axlerod: Planları daha sonra ortaya çıkmasına rağmen, alternatif yakıtın kötü görünmesini isteyen bir suç dehası. Aynı zamanda Mater'in baş düşmanıdır.
Acer: Proffesör Z ye yardım eder. Grem'in hep yanındadır.1970'lerdeki Pacerlardan örnek alarak yapılmıştır.
Proffesör Z: Tam adı Proffesör Zündap'tır Lemonların zekisi ve 2.lideridir.
Grem: Proffesör Z ye yardım eder. Bütün görevlerini Acer'la birlikte yapar:1970'lerdeki Gremlinlerden örnek alınarak yapılmıştır.

Owen Wilson,Yekta Kopan Şimşek McQueen
Larry the Cable Guy,Osman Gidişoğlu Mater 
Michael Caine,Ali Gül  Finn McMissile 
Emily Mortimer,Gülen Karaman Holley Shiftwell 
John Turturro,Cem Yılmaz Francesco Bernoulli
John Ratzenberger,Mack
Bonnie Hunt,Berna Başer  Sally
Cheech Marin, Ramone
Katherine Helmond, Lizzie
Paul Dooley,Sarge
Lloyd Sherr,Fillmore
Guido Quaroni,Guido
Michael Wallis,Haldun Boysan Sheriff
Jennifer Lewis,Flo
Tony Shalhoub,Sezai Aydın Luigi
Jeff Garlin,Aziz GüngörOtis
Thomas Kretschmann,Ufuk Bigay Profesör Zündapp 
Joe Mantegna,Sefa Zengin    Grem 
Peter Jacobson, Acer 
Jason Isaacs, Siddeley 

IMDb'de Arabalar 2 
AllMovie'de Arabalar 2

Arabalar 3 (İngilizce: Cars 3), Pixar'ın yapımcılığında Walt Disney Pictures tarafından yayınlanan bir bilgisayar animasyonu 3-D filmidir ve 2006 yapımlı Arabalar ve 2011 yapımlı Arabalar 2 filmlerinin devamı olan 16 Haziran 2017 tarihinde vizyona giren üçüncü Arabalar filmidir.

Yeni jenerasyon üstün teknoloji ile üretilmiş yarışçılar tarafından gafil avlanan efsane Şimşek McQueen, talihsiz bir kaza sonucu sevdiği spordan ayrılmak zorunda kalır. Tekrar oyuna dönebilmek için, hevesli ve genç yarış teknisyeni, Cruz Ramirez'in yardımlarından ve Hudson Hornet'in yaşlı tamircisi Smokey'den ve birkaç sürpriz geri dönüşten ilham alır. #95'in henüz zamanının geçmediğini kanıtlamak için çalışacak ve Piston Kupası'nı tekrar almaya çalışacaktır.

Owen Wilson, Şimşek McQueen, Route 66'daki Radyatör Kasabası'nda yaşayan efsane yarışçı.
Cristela Alonzo, Cruz Ramirez, McQueen'in antrenörü ve yarış teknisyeni.
Armie Hammer, Jackson Storm, McQueen'in yeni rakibi yüksek teknolojili yarışçı.
Larry the Cable Guy, Mater McQueen'in ayrılmaz dostu, Radyatör Kasabası'nda yaşayan çekici.
Bonnie Hunt, Sally Carrera McQueen'in sevgilisi, Radyatör Kasabası'nda avukat ve otel işletmecisi.
Cheech Marin, Ramone McQueen'in dostlarından, Radyatör Kasabası'nda boya ve tamir işleri ustası.
Michael Wallis, Sheriff McQueen'in dostlarından, Radyatör Kasabası'nın şerifi.
Paul Dooley, Sarge McQueen'in dostlarından, emekli asker, Radyatör Kasabası'nda askeri malzeme satıcısı.

Şimşek McQueen - Yekta Kopan
Cruz Ramirez - Burçin Artut
Jackson Storm - Ali Seyitoğlu
Smokey - Sinan Divrik
Mater - Ender Yiğit
Sterling - Bora Sivri
Sally - Berna Başer
Luigi - Sezai Aydın

17 Ağustos 2013 tarihinde filmeki şerif karakterini seslendiren Michael Wallis radyo dinleyicilerine 'Arabalar 3'ün gelmekte olduğunu "Route 66" otoyolu yanında "Route 99" otoyolunun da filmde yer alacağını söyledi. 18 Mart 2014 tarihinde Disney CEO Bob Iger, Pixar'ın Arabalar 3 projesine başladığını söyledi. Ekim 2014'te, Pixar'ın yaratıcı ekip şeflerinden John Lasseter, Tokyo Uluslararası Film Festival'inde filmde Hayao Miyazaki'nin filmi The Castle of Cagliostro 'ya bir övgü olarak eski bir Citroën 2CV arabanın yer alacağını açıkladı. Yapım 2014 yazında başladı. 2015 São Paulo Disney Expo'ya göre film 2018'de gösterilecekti. 20 Temmuz 2015 tarihinde Autoweek dergisine röportaj veren Lasseter filmin gösterim tarihinin 2018 veya 2019 yazı olabileceğini söyledi. 8 Ekim 2015 tarihinde, filmin 16 Haziran 2017 tarihinde gösterime gireceği açıklandı.
21 Kasım 2016 tarihinde ilk fragman yayınlandı.

Resmî site
IMDb'de Arabalar 3

Aristokediler (Özgün adı: The Aristocats), Walt Disney Productions tarafından üretilen 1970 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Film 11 Aralık 1970 yılında Buena Vista Distribution tarafından dağıtılmıştır ve Walt Disney Animasyon Klasiklerinin 20. filmidir.
4 Nisan 2000 tarihinde "Aristokediler" DVD formatında satışa sunulmuştur. 21 Ağustos 2012 tarihinde "Aristokediler" Blu-ray formatında satışa sunulmuştur.

Eva Gabor – Düşes
Robbie Lester - Düşes (şan)
Phil Harris – Thomas O'Malley
Gary Dubin – Toulouse
Liz English – Marie
Dean Clark – Berlioz
Roddy Maude-Roxby – Edgar
Scatman Crothers – Scat Cat
Sterling Holloway – Roquefort
Paul Winchell – Shun Gon
Lord Tim Hudson – Hit Cat
Vito Scotti – Peppo
Thurl Ravenscroft – Billy Boss
Pat Buttram – Napolyon
George Lindsey – Lafayet
Hermione Baddeley – Madame Adelaide Bonfamille
Charles Lane – Georges Hautecourt
Nancy Kulp – Frou-Frou
Ruth Buzzi – Frou–Frou (şan)
Monica Evans – Abigail Gabble
Carole Shelley – Amelia Gabble
Bill Thompson – Waldo Amca
Peter Renaday - Sütçü/Aşçi/Kamyon şöforleri

Özden Ayyıldız – Düşes
Ercan Demirel – Thomas O'Malley
Tibet Töre – Toulouse
Meriç Balkan – Marie
Tibet Çelik – Berlioz
Sungun Babacan – Edgar
Ender Yiğit – Scat Cat
Ahmet Eres – Roquefort
Osman Gidişoğlu – Napolyon, Lafayet

IMDb'de Aristokediler

Aslan Kral (Özgün adı: The Lion King) Jon Favreau tarafından yönetilen ve üretilen, Jeff Nathanson tarafından yazılan ve Walt Disney Pictures ve Fairview Entertainment tarafından üretilen 2019 Amerikan müzikal drama filmi. Disney'in aynı adı taşıyan geleneksel animasyonlu 1994 filminin fotogerçekçi bilgisayar animasyonlu versiyonudur.
Filmde 3D animasyon tekniği kullanılmıştır. Aslan Kral, vizyona girdiği ilk hafta sonu 185 milyon dolar gişe yaparak ABD'de tüm zamanların Temmuz ayı rekorunu kırmıştır.

Afrika'nın Gurur Toprakları'nda, Gurur Kayası'ndaki hayvanlar krallığına bir aslan sürüsü hükmediyor. Kral Mufasa ve Kraliçe Sarabi, yeni doğan oğulları Simba'yı, krallığın şamanı ve danışmanı Mandrill'in yanında toplayıcı hayvanlara sunar.
Mufasa, Simba'ya Gurur Toprakları'nı gösterir ve ona krallığın sorumluluklarını ve tüm canlıları birbirine bağlayan "yaşam çemberi"ni açıklar. Mufasa'nın küçük erkek kardeşi Scar, tahta göz diker ve kral olabilmek için Mufasa ve Simba'dan kurtulmak için planlar yapar. Bir gün, Simba ve en iyi arkadaşı Nala, acımasız Shenzi tarafından yönetilen bir benekli sırtlan klanı tarafından kovalandıkları bir fil mezarlığını keşfederler. Mufasa olayı binbaşısı Kartal Zazu'dan duyar ve yavruları kurtarır. Simba'ya itaat etmediği ve kendisini ve Nala'yı tehlikeye attığı için üzülse de, Mufasa onu affeder ve geçmişin büyük krallarının onları bir gün Simba'yı izleyeceği gece gökyüzünden izlediklerini açıklar. Bu arada, her şeyi planlayan Scar, sırtlanları ziyaret eder ve Gurur Topraklarında avlanma hakları karşılığında Mufasa'yı devirmesine yardım etmeye ikna eder.
Scar, erkek kardeşi ve yeğeni için bir tuzak kurar, Simba'yı bir vadiye çeker ve sırtlanların büyük bir antilop sürüsünü onu ezecek bir izdihama sürükler. Onu kurtarmak için acele edeceğini bilerek Mufasa'ya Simba'nın tehlikesini bildirir. Mufasa, Simba'yı kurtarır ama sonunda vadinin kenarında tehlikeli bir şekilde asılı kalır. Scar, Mufasa'ya yardım etmeyi reddeder, bunun yerine onu ölüme gönderir. Daha sonra Simba'yı trajedinin kendi hatası olduğunu düşünmesi için kandırır ve ona Gurur Toprakları'nı terk etmesini ve asla geri dönmemesini söyler. Sırtlanlara onu öldürmelerini emreder ama Simba kaçar. Scar, izdihamın Mufasa ve Simba'yı öldürdüğünü gururla anlatır ve yeni kral olarak öne çıkarak sırtlanların Gurur Topraklarında yaşamasına izin verir.
İki dışlanmış, Timon ve Pumbaa, bir çöl faresi ve yaban domuzu, bir çölde çöken Simba'yı kurtarır. Simba, iki yeni arkadaşı ve diğer hayvanlarla birlikte vahada büyür ve "hakuna matata" (Svahili dilinde "endişe yok") sloganı altında kaygısız bir hayat yaşar.
Yetişkin bir Simba, Timon ve Pumbaa'yı, Nala olduğu ortaya çıkan aç bir dişi aslandan kurtarır. O ve Simba yeniden bir araya gelir ve aşık olurlar ve onu eve dönmeye çağırır ve ona Gurur Toprakları'nın Scar'ın saltanatı altında kuraklık çeken bir çorak araziye dönüştüğünü söyler. Babasının ölümüne neden olduğu iddia edilen suçluluk duygusuyla, Simba reddeder ve fırtınalar koparır. Daha sonra, Mufasa'nın ruhunun Simba'da yaşadığını söyleyen Rafiki ile karşılaşır. Simba, gece gökyüzünde Mufasa'nın hayaletini ziyaret eder ve ona kral olarak hak ettiği yeri alması gerektiğini söyler. Geçmişinden çok uzun süredir kaçtığını fark eden Simba, Gurur Toprakları'na geri dönmeye karar verir.
Arkadaşlarının yardımıyla Simba, Pride Rock'ta sırtlanların yanından gizlice geçer ve Sarabi ile savaşmak üzere olan Scar ile yüzleşir. Scar, Simba'yı Mufasa'nın ölümündeki rolüyle alay eder ve onu Mufasa'yı öldürdüğünü açıkladığı kayanın kenarına kadar destekler. Öfkelenen Simba, gururun geri kalanına gerçeği söyler. Scar kendini savunmaya çalışır, ancak Mufasa'nın son anına dair bilgisi (daha önce vadiye çok geç geldiğini iddia etmesine rağmen) Mufasa'nın ölümündeki rolünü ortaya çıkarır. Timon, Pumbaa, Rafiki, Zazu ve dişi aslanlar sırtlanları savuştururken Scar, kaçmaya çalışırken Pride Rock'ın tepesine yakın bir çıkıntıda köşeye sıkışır. Scar merhamet diler ve suçlarını sırtlanlara yüklemeye çalışır; Simba hayatını bağışlar ama ona Gurur Topraklarını sonsuza dek terk etmesini emreder. Scar reddeder ve yeğenine saldırır, ancak Simba kısa bir kavgadan sonra onu uçurumdan atar. Scar düşüşten kurtulur, ancak onlara ihanet etme girişimini duyan sırtlanlar tarafından saldırıya uğrar ve hırpalanır. Daha sonra Simba krallığı devralır ve Nala'yı kraliçesi yapar.
Gurur Toprakları her zamanki durumuna geri döndürüldüğünde Rafiki, Simba ve Nala'nın yeni doğan yavrusunu toplanmış hayvanlara sunar ve yaşam döngüsünü sürdürür.

IMDb'de Aslan Kral 
AllMovie'de Aslan Kral
SinemaTürk'te Aslan Kral 
Beyazperde.com'da Aslan Kral
Sinemalar.com'da Aslan Kral

Atlantis: Kayıp İmparatorluk, 2001 yılı ABD yapımı sinema filmidir.
Yönetmenliğini Gary Trousdale ile Kirk Wise'ın üstlendiği “Atlantis: Kayıp İmparatorluk”ta, olağanüstü ve gizemli bir ülkeye yapılan heyecan verici bir yolculuk, cesur bir anlatım tekniğiyle sergileniyor.
Seslendirme kadrosunda Michael J. Fox, James Garner ve Leonard Nimoy’un görev yaptığı filmde, eski bir sırrı çözmek için araştırma gezisine çıkan bir maceracılar grubuna genç ve deneyimsiz bir gencin katılışından sonra gelişen olaylar dizisini konu alıyor.

"Atlantis adası talihsiz tek bir gecede denizin sularına gömülerek kayboldu." Platon (M.Ö. 360)
Bundan binlerce yıl öncesinde Atlantis, ihtişamın zirvesini yaşayan çok güçlü bir uygarlıktı. Ancak kral ve çevresindekiler, ellerindeki bu yüksek gücü dünyaya hükmetme amacıyla kullanmaya kalkıştılar. Sonunda çok büyük bir savaş çıktı ve koskoca bir uygarlık yok oldu. Dev bir gelgit dalgasıyla okyanusun derinliklerine gömülen koskoca bir uygarlık sanki hiç var olmamış gibi kayıplara karıştı. 1914 yılında harita ve dilbilim uzmanı Milo James Thatch, kayıp kıta Atlantis'in yerini bildiği konusunda müzedeki meslektaşlarını ikna etmeye çalışmaktadır. Büyükbabası Thaddeus Thatch, ona esrarengiz bir günlükten söz etmiş ve "Çobanın günlüğü" adını taşıyan bu antik kitabın içinde kıtanın yerine ilişkin anahtar bilginin var olduğunu anlatmıştır. Ancak Thatch'ın çevresindeki insanlar, tıpkı bir zamanlar büyükbabasına olduğu gibi ona da aklını kaçırmış gözüyle bakmaktadırlar.

IMDb'de Atlantis: Kayıp İmparatorluk 
Big Cartoon DataBase'de Atlantis: Kayıp İmparatorluk

Ayı Kardeş Walt Disney Feature Animation tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanan 2003 Amerikan animasyon komedi-drama filmidir. 44. Disney animasyon uzun metrajlı filmidir. Filmde, Kenai adlı bir Eskimo çocuğu, en büyük kardeşi Sitka'nın öldürülmesiyle kışkırttığı kavgadan intikam almak için bir ayının peşine düşer. Ayıyı takip eder ve onu öldürür, ancak bu gereksiz ölümle öfkelenen Ruhlar, Kenai'yi ceza olarak ayıya dönüştürür. Kenai'nin yeniden insan olabilmesi için Kuzey ışıklarının dünyaya değdiği bir dağa gitmesi gerekir. Kenai'ye bir ayı yavrusu eşlik eder ve başkasının gözlerinden görmeyi, başkasının kalbinden hissetmeyi öğrenir ve kardeşliğin gerçek anlamını keşfeder.

IMDb'de Ayı Kardeş 
AllMovie'de Ayı Kardeş
Big Cartoon DataBase'de Ayı Kardeş
Rotten Tomatoes'ta Ayı Kardeş
Metacritic'te Ayı Kardeş
Box Office Mojo'da Ayı Kardeş

Bir Böceğin Yaşamı, 1998 yılı yapımı bilgisayar animasyonu film. Yaratıcıları Pixar ekibidir.

A Bug's Life (video oyunu)

Flik:Filmin Ana Karakteridir.Flik, zeki, sezgisel, yaratıcı ve cesur bir karıncadır. Karınca kolonisinin iyi niyetli bir böceği olmasına ve kolonisinin yaşam tarzında bir farklılık yaratmak istemesine rağmen, bu süreçte işleri daha da kötüleştirme eğilimindedir.Prenses atta'ya aşıktır.
The Queen:Kraliçe, iyi bir mizah anlayışı olan çok nazik, şefkatli bir bireydir. Kızı Atta, kraliçe olma konusunda çok stresli olsa ve her ayrıntıyla ilgilenirken, Kraliçe daha rahat ve çok ciddi olmayan durumlardan şaka yapabilir.
Princess Dot:Dot, Karınca Kolonisi Kraliçesi'nin küçük kızı ve bir prensestir. Ablası Atta, tahtın varisidir. Dot, filmin başlangıcında Flik'in tek arkadaşı ve destekçisidir.
Princess Atta:Prenses Atta, karınca kolonisinin kraliçesinin en büyük kızı ve Ant Adası tahtının varisi olan taç prenses karıncadır.Flik'e aşıktır.
Hopper:Filmin ana düşmanıdır.Karıncaları kendisine yiyecek toplamaları için kullanan kötü niyetli bir çekirgedir ve diğer çekirgelerin lideridir.Filmin sonunda bir anne kuşun onu yavrularına yedirmesi ile ölmüştür.
Molt:Hopper'ın erkek kardeşi ve eski bir düşmandır.Filmin sonunda sirke katılmıştır.
Heimlich:Şişman bir tırtıldır.Sirk böceklerindendir.Filmin son sahnesinde bir kelebek olmuştur ancak kanatları vücuduna oranla çok küçük olduğundan kendi başına uçamamıştır.
P.T Flea:Bir piredir.İnsanların kullandığı yiyecek ambalajlarından yapılmış böcek şehrindeki sirkin müdürüdür.
Dim:Bir gergedan böceğidir.Sirk böceklerindendir.Ayrıca filmde görülmüş en büyük böcektir.
Tuck&Roll:İkiz tesbih böcekleridir.Onlar flint'in çağırdığı sirk böceklerindendir.
Francis:Bir uğur böceğidir.Sirk böceklerindendir.Sürekli bir kız ile karıştırılır.
Rosie:Bir karadul örümceğidir.Oda sirk böceklerinden biridir.
Gypsy:Bir çingene güvesidir.Sirk böceklerindendir.
Slim:Bir değnek çekirgesidir, sirk böceklerindendir, çizgi filmde görülmüş en uzun böcektir.
Manny:Bir peygamber devesidir.Gypsy'nin kocasıdır.Sirk böceklerindendir.

Flik:Dave Foley
The Queen:Phyllis Diller
Princess Dot:Hayden Panettiere
Princes Atta:Julia-Louis Dreyfus
Hopper:Kevin Spacey
Heimlich:Joe Ranft
P.T Flea:John Ratzenberger
Dim:Brad Garrett
Tuck&Roll:Michael McShane
Francis:Denis Leary
Rosie:Bonnie Hunt
Gypsy:Madeline Kahn
Slim:David Hyde Pierce

Information at Pixar's site21 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Bir Böceğin Yaşamı 
AllMovie'de Bir Böceğin Yaşamı
Rotten Tomatoes'ta Bir Böceğin Yaşamı
Metacritic'te Bir Böceğin Yaşamı
Box Office Mojo'da Bir Böceğin Yaşamı

Coco, Pixar Animation Studios tarafından yapımı gerçekleştirilen ve Walt Disney Pictures tarafından piyasaya sürülen 2017 çıkışlı Amerikan 3D bilgisayar animasyonu müzikal fantastik filmdir. Lee Unkrich'in orijinal bir fikrine dayanan film, Unkrich ile Adrian Molina tarafından yönetildi. Filmin hikâyesinde yanlışlıkla ölüler ülkesine götürülen Miguel Rivera adlı 12 yaşındaki bir çocuk ele alınmaktadır ve burada ölü olarak bulunan ve müzisyen olan büyük-büyük babasının canlı olarak yaşadığı aileye geri dönmesi istemektedir.
Filmin konsepti, Ölüler Günü adlı Meksika tatiline dayanmaktadır. Film; Unkrich, Jason Katz, Aldrich ve Molina'nın bir hikâyesinden Molina ve Matthew Aldrich tarafından yazıldı. Pixar, 2016 yılında animasyonu geliştirmeye başladı; Unkrich ve filmin ekibinden bazıları ilham için Meksika'yı ziyaret etti. Pixar'ın daha önceki animasyon çalışmalarında da yer almış olan Michael Giacchino, filmin müziğini besteledi. Anthony Gonzalez, Gael García Bernal, Benjamin Bratt, Alanna Ubach, Renée Victor, Ana Ofelia Murguía, ve Edward James Olmos animasyonun oyunca kadrosunda yer aldı. 175-200 milyon dolarlık bir maliyetle dokuz basamaklı bir bütçeye sahip ve oyuncu kadrosu tamamı Latinlerden oluşan ilk filmdir.
Coco, 20 Ekim 2017'de Morelia, Meksika'daki Morelia Uluslararası Film Festivali'nde ilk defa gösterildi. Meksika'da Día de los Muertos'tan önceki hafta sonunda sinemalarda yayımlandı ve ülkedeki tüm zamanların en yüksek hasılat yapmış filmi oldu. 22 Kasım 2017'de Amerika'da gösterildi ve dünya çapında 554 milyon doları aşan hasılat elde etti. Film; animasyon, seslendirme, müzik, şarkılar, duygusal öykü ve Meksika kültürüne olan saygı açısından olumlu eleştiriler aldı. Ayrıca birçok ödüle layık görüldü, National Board of Review tarafından 2017 yılının en iyi animasyon filmi seçildi ve Critics 'Choice Film Ödülü ve En İyi Animasyon Filmi dalında Annie Ödülü'ne aday gösterildi. Ayrıca 75. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Uzun Metrajlı Animasyon Film ve En İyi Orijinal Şarkı ("Beni Hatırla") dallarında aday gösterildi.

Meksika'daki Santa Cecilia'da Imelda Rivera, müzisyen biriyle evlenmiştir. Imelda'nın kocası onu ve kızı Coco'yu terk etmiş ve müzik kariyerine devam etmiştir. Imelda, evde müziği yasaklamıştır ve ayakkabıcılık işine girmiştir. Günümüzde ise büyük büyük torunu Miguel, yaşlı olan Coco ve ailesiyle yaşamaktadır. Miguel, Imelda''nın jenerasyonunda popüler bir oyuncu ve şarkıcı olan Ernesto de la Cruz gibi biri olmayı hayal etmektedir. Günün birinde Miguel, Imelda'nın bir fotoğrafına yanlışlıkla zarar verir ve fotoğrafta Imelda'nın kocasının (yüzü yırtılmıştır) Ernesto'nun ünlü gitarını elinde tuttuğunu fark eder.
Miguel, Ernesto'nun soyundan geldiğini söyleyerek büyükannesi Elena ile tartışır ve Ölüler Günü için yetenekli bir gösteri yapmak üzere ayrılır. Ernesto'nun mozolesine girer ve gitarını şovda çalmak için çalar; ancak köy meydanındaki herkes için görünmez olur. Bununla birlikte, Xoloitzcuintli köpeği Dante ve ölüm için Ölüler Diyarı'nı ziyaret eden iskelet halindeki ölü yakınları tarafından görülür hale gelmiştir. Orada onu beklerken Miguel'in Imelda'nın fotoğrafını kaldırdığı için Imelda'nın kendilerini ziyaret edemeyeceğini fark ederler. Miguel, lanetlendiğini fark eder ve gün doğmadan önce Yaşayanların Ülkesine geri dönmesi gerektiğini ya da ölülerden biri olacağını anlar. Ernesto'nun gitarını çalmakla aldığı laneti geriye döndürmesi için Aztek kadife çiçeğinin taçyaprağını kullanarak ailesinden bir üyenin kendisini kutsaması gerekmektedir. Imelda, Miguel'i kutsayacağını ancak Yaşayanların Diyarı'na geri döndüğünde müzikle ilgisini kesmesi şartını sunar fakat Miguel teklifi redderek Ernesto'dan kutsanma isteme girişiminde bulunur.
Miguel, bir zamanlar Ernesto ile çalan talihsiz bir iskelet olan Héctor ile tanışır ve Héctor, Miguel'in Ernesto'ya ulaşmasında ona yardım edeceğini belirtir. Héctor, Miguel'den Yaşayanlar Diyarı'na geri döndüğünde kızının kendisini unutmadan önce fotoğrafını kızına ulaştırmasını böylece kızını ziyaret edebileceğini belirtir. Héctor, Miguel'i akrabalarına geri getirmeye çalışır fakat ikisi arasındaki eski dostluğun Héctor'un ölümünden önce bozulduğunu öğrendiğinde Miguel, kaçarak Ernesto'nun konağına sızar. Ernesto, Miguel'i torunu olarak hoş karşılar ancak Héctor onlarla yüzleşir ve Miguel'i fotoğrafını almaya zorlar. Héctor daha sonra Ernesto'nun kendisini zehirleyerek öldürdüğünü ve yazdığı şarkıyı çaldığını öğrenir. Ernesto, Héctor'un fotoğrafını çalar ve hem onu hem Miguel'i cenote çukuruna atar.
Miguel, Héctor'un kendi büyük büyük dedesi olduğunu ve onu hâlâ hatırlayan tek canlı kişinin kızı Coco olduğunu fark eder. Dante'nin yardımıyla Ölü Riveras ailesi onları bulup kurtarır. Miguel, Héctor'un karısı ve kızına dönmesinin ölümüne neden olduğunu anlar ve Imelda ile Héctor barışır. Ernesto'nun gün doğumu konserine sızarak Héctor'un fotoğrafını geri almaya çalışırlar. Ernesto önceki hayatında olduğu gibi düşen bir kilise çanı altında kalır ve fotoğraf suya düşerek yok olur.
Gün doğumuyla Héctor, unutma ve ortadan yok olma eşiğindedir. Imelda, Miguel'i şartsız bir şekilde kutsar ve böylece Yaşayanlar Diyarı'na geri dönebilecektir. Miguel, döndüğünde Héctor'un yaşarken kızı Coco için yazdığı bir şarkıyı çalar. Şarkı Coco'nun Héctor'la ilgili anılarını kıvılcımlar ve canlandırır. Coco, Miguel'e Héctor'un yüzünü gösteren fotoğrafın yırtık kalan parçasını verir. Elena Miguel'le barışarak onu ve müziği aileye geri kabul eder.

The Walt Disney Company, eğlence sektöründe, dünyanın en büyük medya şirketlerinden birisidir.
16 Ekim 1923 tarihinde Walt ve Roy Oliver Disney kardeşler tarafından kurulan animasyon stüdyosu, büyüyerek Hollywood stüdyoları haline geldi. Bugün, The Walt Disney Company, American Broadcasting Company (ABC) ve ESPN (Entertainment and Sports Programming Network) gibi iki dev kuruluşun da sahibi olup, Burbank, Kaliforniya'yı merkez seçerek yerleşmiş dev bir kuruluştur.
İlk beş yıl yaratılan çeşitli çizgi karakterlerle pek bir yere varılamadıysa da 1928'de Walt Disney'in ürettiği Mickey Mouse (Miki fare), büyük yankı uyandırdı. The Walt Disney Company'nin tanınırlığı bir anda arttı. Miki Fare'yi, kız arkadaşı Mini Fare izledi, ardından Pluto, Goofy ve Donald Duck geldi. Yaratılan her karakter beğeni topladı.
Şirket, milyon dolarlık dev yatırım projeleriyle masal kahramanlarını da animasyon haline getirmeye başladı: Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Pinokyo, Define Adası ve Davy Crockett'le devam eden seriler, The Walt Disney Company'i giderek büyüyen dev bir endüstri haline getirdi. 
Walt Disney, 1955'te California'da, Los Angeles'ın güneyindeki Anaheim'da ilk Disneyland eğlence parkını açtı. Ardından Florida eyaletinin Orlando kentinde ikinci eğlence parkının açılışını yaptı. Paris ve Tokyo'da da parklar açtı. Sayısı altıya ulaşan bu eğlence parkları dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler tarafından ilgi gördü. Walt Disney 1966 yılında akciğer kanseri nedeniyle yaşamını yitirdikten sonra da The Walt Disney Company büyümeye devam etti. The Walt Disney Company'nin yıllık geliri 25 milyar dolara çıktı. 1996 yılında The Walt Disney Company, American Broadcasting Company'yi satın aldı. 2017 yılında da 21st Century Fox'un büyük bölümünü satın aldı.

Walt Disney

The Walt Disney Company web sitesi22 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Disney+ (Disney Plus), Walt Disney Company'nin Media and Entertainment Distribution bölümü tarafından işletilen, Amerika merkezli, ücretli abonelik modeliyle çalışan bir over-the-top seç-izle video servisidir. Dizüstü bilgisayar ve websitesinden, akıllı telefondan ve tabletten, televizyondan ve oyun konsolundan ve hayatın tüm içeriklerini, filmleri ve dizilerini izleyicilerine sunmaktadır.
Servis, çoğunlukla yapımını Walt Disney Studios ve Walt Disney Television'ın üstlendiği film ve televizyon dizilerini içerir. Serviste Disney, Pixar, Marvel, Star Wars, National Geographic ve bazı bölgelerde Star markalarına özel bölümler bulunur. Orijinal Disney+ yapımı filmler ve diziler de servis üzerinden dağıtılır.
Servis Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Hollanda'da 12 Kasım 2019'da faaliyete başladı ve sürekli olarak genişlemesini sürdürerek Haziran 2022'de Türkiye'de de kullanıma açıldı.
2025'te platformun ABD kolunda Cartoon Network ve Warner Bros. Discovery ile yapılan anlaşma çerçevesinde, Cartoon Network'ün popüler animasyonlarından The Amazing World Off Gumball'un ilk 6 sezonu Disney+'ta tekrar yayınlanmıştır. Ayrıca yine yapılan anlaşma çerçevesinde dizinin 7. Sezonu "The Wonderfully Weird World Off Gumball"un ilk 20 bölümü Hulu ve Disney+'ta yayınlanmıştır.

2016 yılı Ağustos ayında Disney, BAMTech'teki (MLB Advanced Media'nın ayrışmasıyla oluşturulmuş olan gerçek zamanlı teknoloji firması) azınlık hissesini gelecekte çoğunluk hissesini satın alma seçeneğiyle birlikte 1 milyar dolar karşılığında satın almıştır. Satın alımın gerçekleşmesinin ardından ESPN mevcut televizyon hizmetlerini desteklemek maksadıyla "araştırmalara dayalı "OTT" projesi" (ESPN+) için yapmak istediği planları açıkladı. 8 Ağustos 2017 tarihinde ise Disney BAMTech'teki seçeneğini kullanarak hisselerin %75'ini 1,58 milyar dolar karşılığında satın aldı. Satın alım ile birlikte şirket ayrıca diğer planlarını açıkladı. Diğer planları arasında şirketin 2019 yılında Netflix ile mevcut olan anlaşmasını bitirmesinin ardından hizmete girecek olan Disney markası ile eğlence medyanın birleştiği, doğrudan tüketiciye sunulan hizmetin bulunduğunu belirtti.
2017 yılı Aralık ayında Disney, 21st Century Fox'un başlıca eğlence varlılarını satın alma niyetini açıkladı. Disney'in gerçek zamanlı veri akışına yönelik içeriğini güçlendirmesini amaçlayan bu satın alma 20 Mart 2019 tarihinde gerçekleşti.
2018 yılı Ocak ayında eski Apple ve Samsung yöneticisi Kevin Swint'in kuruluşa kıdemli başkan yardımcısı/genel müdür olarak atandığı açıklandı. 2018 yılı Haziran ayında Disney stüdyoları pazarlama şefi Ricky Strauss'un yeni oluşuma içerik ve pazarlama başkanı olarak seçildiği açıklandı. 2019 yılı Ocak ayında Fox Television Group Baş İşletme Görevlisi Joe Earley'in oluşumun pazarlama ve operasyonlardan sorumlu başkan yardımcılığına seçildiği açıklandı. 2019 yılı Haziran ayında ise Matt Brodlie uluslararası içerik geliştirme başkan yardımcısı olarak seçildi.
8 Kasım 2018 tarihinde Disney CEO'su Bob Iger yeni oluşturulacak hizmetin adının Disney+ olacağını ve kuruluşu 2019 yılı sonlarında faaliyete geçirmeyi planladıklarını açıkladı. Bununla birlikte o tarihte yapılan açıklamada kuruluşun Eylül ayında tanıtımının yapılmasının planlandığı bildirilse de, 11 Nisan 2019'da Disney+'ın başlama tarihinin (Amerika Birleşik Devletleri için) 12 Kasım 2019 olacağı açıklandı. Yine aynı açıklamada; Disney'in önümüzdeki iki yıl boyunca dünya çapında yayılmayı planladığı, bunun için yapılan planlamada; 2019 yılının sonunda ve 2020 yılının başlarında Batı Avrupa ve Asya-Pasifik ülkelerinin hedeflendiği, 2020 yılı sonuna kadar ise Doğu Avrupa ve Latin Amerika'nın planlamada yer aldığı ancak uluslararası başlama tarilerinin Disney'in mevcut içeriğinin gerçek zamanlı veri akışlarının haklarının devralınması ya da sona erdirilmesi doğrultusunda planlandığı belirtildi.

Video servisi hizmeti Disney'in eğlence stüdyoları olan Walt Disney Pictures, Walt Disney Animation Studios, Disneytoon Studios, Disneynature, Pixar, Blue Sky Studios, Saban Entertainment, Marvel Studios, Lucasfilm, 20th Century Studios, 20th Television Animation, ABC Signature, Freeform, FX Networks, Hollywood Pictures, Searchlight Pictures, Touchstone Pictures ve National Geographic'den gelen içeriklerden oluşacaktır. Ayrıca ESPN+ ve Disney'in 20th Century Fox alımının ardından hakim hisselerini aldığı Hulu'dan da içerikler barındıracaktır.
Aile dostu Disney+ içerikleri Disney, Pixar, Marvel, Star Wars ve National Geograhic olarak 5 ayrı başlıkta sıralanmaktadır. Yetişkinlere yönelik eğlence için Star olarak 6. bir başlık yer alır. Bu hizmet ABD'de Hulu ve ESPN, Latin Amerika'da Star+ olarak ayrı bir video akış hizmeti olarak sunulur. Türkiye ve Yunanistan'da yerli Star markası ile karıştırılmamak için Star başlığı yerine Daha Fazla Eğlence kategorisi bulunur.
Platformda Marvel Sinematik Evreni 4. Evre filmleriyle paralel gideceği açıklanan WandaVision, The Falcon and the Winter Soldier, Loki, Hawkeye ve What If...? adında beş Marvel dizisinin yayınlanacağı duyurulmuştur. 23 Ağustos 2019 tarihinde Marvel; Ms. Marvel, Moon Knight ve She-Hulk adında üç dizinin daha Disney+ platformunda yayınlanacağını açıkladı.
Bunlara ek olarak Zagtoon'dan Mucize: Uğur Böceği ile Kara Kedi, Pijamaskeliler, BBC Studios'dan Bluey, Aardman Animations'dan Tavuklar Firarda gibi Disney stüdyoları dışında kalan üçüncü taraf içeriklere de ulaşabilmek mümkündür. Üçüncü taraf içerikler bölgeden bölgeye değişkenlik gösterebilir.

Disney+, 12 Eylül 2019'da Hollanda'da ücretsiz deneme olarak piyasaya sürüldü. Daha sonra resmi olarak Hollanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da 12 Kasım 2019'da saat 03:00 EST (UTC–5)'ten yayımlanmaya. Disney+, 19 Kasım 2019'da Avustralya, Yeni Zelanda ve Porto Riko'da ve 24 Mart 2020'de Avusturya, Birleşik Krallık, İspanya, İtalya, Almanya, İrlanda ve İsviçre'de lanse edildi. İngiltere ve İrlanda'da Disney+, DisneyLife'ın yerini aldı. İspanya'da ise, Disney+ programlarını yayınlayan akış hizmetinin yanı sıra doğrusal bir Disney+ TV kanalı yayına başladı. Yalnızca bölgedeki yayın ortakları olan Movistar+'da mevcut.
Aralık 2019'da, Canal+ Disney+'ın Fransa'daki münhasır distribütörü olacağı açıklandı. Fransa'daki lansman, Fransız hükûmetinin iletişim ağlarına ek yük getiren COVID-19 salgını nedeniyle ağ kapasitesini koruma talebi üzerine 24 Mart'tan 7 Nisan'a ertelendi.
Şubat 2020'de Iger, 29 Mart 2020'de mevcut hizmeti Hotstar aracılığıyla Hindistan'da Disney+ başlatmayı planladığını duyurdu ve ücretli katmanlarını ortak markalı bir hizmet olarak yeniden adlandırdı. Hotstar, Fox satın alımı sırasında Disney tarafından satın alındı ve ülkedeki en yaygın yayın hizmeti oldu. Ancak, COVID-19 salgını nedeniyle Hindistan Premier Ligi'nin yeniden planlanması nedeniyle ertelendi. Ertelemenin ardından 3 Nisan 2020'de Hindistan'da yayın hayatına başladı.
Nisan 2020'de, Disney+ orijinal içeriğinin Disney ile Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki 17 ülkede 9 Nisan'dan itibaren ödemeli TV ve yayın operatörü OSN için lisanslanacağı duyuruldu. "Disney+'ı yakın gelecekte bölgede bağımsız bir hizmet olarak başlatma planları" olmadığını belirti. 12 Ağustos'ta Disney, Orta Doğu'da 2022'nin ortalarında piyasaya sürüleceğini duyurdu.
Hizmet, Disney'in NTT Docomo ile mevcut ortaklığının bir parçası olarak 11 Haziran 2020'de Japonya'da başlatıldı ve bölgedeki mevcut Disney Deluxe hizmetinin yerini aldı. Disney+, 5 Eylül 2020'de Hotstar aracılığıyla Endonezya'da kullanıma sunuldu; 15 Eylül 2020'de Portekiz, Belçika, Finlandiya, İzlanda, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Danimarka ve Grönland; ve 17 Kasım 2020'de Latin Amerika ve Karayipler'de yayımlanmaya başlandı.
10 Aralık 2020'de Disney, hizmetin 23 Şubat 2021'de Singapur'a genişleyeceğini duyurdu, ve 2021'de Orta ve Doğu Avrupa, Güney Kore ve Hong Kong'a yayımlanmaya başlancak. Aynı gün, Disney+ markalı portal aracılığıyla Kanada, Avrupa, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Malezya'da genel eğlence içeriği sunmaya başlayacağı da açıklandı Star seçkin uluslararası pazarlarda (markasını Disney'in Asya'daki ödemeli televizyon işletmelerinden alıyor). Hulu'ya benzer şekilde Star, Disney'in ana franchise'larının (ABC dahil, FX ve Freeform programları dışında Walt Disney Television ve 20th Century Studios kütüphanelerindeki film ve diziler.) yayımlanmaya başlanacak.
25 Şubat 2021'de Disney+'ın 2021 yılında Hotstar aracılığıyla Malezya, Filipinler ve Tayland'da piyasaya sürüleceği bildirildi. Daha sonra 1 Haziran 2021'de Malezya'da, ve 30 Haziran 2021'de Tayland'da lansman yapılacağı açıklandı. 14 Haziran 2022'de Türkiye'de de kullanıma açıldı.

Disney, Cumhuriyetin 100. yılına özel olarak başrolünde Aras Bulut İynemli'nin bulunduğu Atatürk dizisinin 29 Ekim 2023 tarihinde yayınlayacağını açıklamıştı. Diziye karşı Ermeni lobisi tarafından boykot başlatıldı ve dizi hakkında küresel pazarda yayınlanmayacağı iddiası ortaya atıldı. Disney Plus, diziyi dijital ortamda yayınlamaktan vazgeçti ve Disney Türkiye Genel Müdürü Cenk Soner, bu iddiayı doğruladı. Buna gerekçe olarak, Atatürk'ün hikâyesini çok daha geniş kitlelere ulaştırmak istediklerini gösterdi. Diziyi FOX'ta ve sinemalarda film şeklinde 2 bölüm olarak yayınlayacaklarını açıkladı. Bunun üzerine bir başka platform olan D Smart GO, Galatasaray ve Zalgiris arasında yapılan maçın alt bandında Mustafa Kemal Atatürk'ün Geldikleri gibi giderler... sözünü ve "Biz buradayız!" yazısını paylaşarak gönderme yaptı. Bu karar, sosyal medyadaki Türk kullanıcılar tarafından Disney'in boykot edilmesine sebep oldu ve siyasiler tarafından da karara tepki gösterildi. Haberlerin ardından RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, Disney Plus  hakkında inceleme başlattıklarını açıkladı. TBMM Dijital Mecralar Komisyonu Başkanı ve AK Parti Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman, Disney Plus hakkında lisans iptali, bant daraltma ve reklam yasağı gibi kararları verebileceklerini, Disney Plus Türkiye yetkililerini çağırıp iptal gerekçelerini komisy

Walt Disney Animasyon Stüdyoları merkezi Burbank, California'da bulunan bir Amerikan animasyon stüdyosudur. Stüdyonun filmleri genellikle "Disney Klasikleri" olarak adlandırılır.
1937'de ilk filmleri olan Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler gösterime girdi. Bu filmle beraber günümüze kadar 59 animasyon film yaptılar.

Walt Disney Animation Studios tarafından yapılan filmlerin listesi.

Disney tarafından dağıtılan Studio Ghibli filmleri

Aşağıda Disney tarafından ABD'de gösterime giren Studio Ghibli filmlerinin bir listesi bulunmaktadır.

Disney tarafından dağıtılan Miramax filmleri

Şablon:Inc-film
Aşağıdakiler, stüdyonun yayınlandığı tarihte Disney'in bir yan kuruluşu olduğu sırada Miramax Films tarafından yayınlanan filmlerin bir listesidir.

Notes

Pixar filmlerinin listesi
Dağıtım markaları

Genel notlar
Sürüm notları

Stüdyo/Üretim Notları

Studio Ghibli filmlerinin orijinal çıkış tarihleri

Walt Disney Animasyon Stüdyoları Tarihi
Big Cartoon DataBase'de Walt Disney Studios: Feature Films

Elio, Walt Disney Pictures ve Pixar Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Studios Motion Pictures tarafından dağıtılan, yakında çıkacak bir Amerikan animasyon bilimkurgu macera filmidir. Filmin başrollerinde Yonas Kibreab, America Ferrera, Jameela Jamil ve Brad Garrett yer alıyor.
Elio, 20 Haziran 2025'te Amerika Birleşik Devletleri'nde sinemalarda vizyona girdi.

Yonas Kibreab -  Elio Solis
America Ferrera - Binbaşı Olga Solis
Jameela Jamil - Büyükelçi Questa
Brad Garrett - Büyükelçi Grigon

Elio'nun 13 Haziran 2025'te Walt Disney Studios Motion Pictures tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde sinemalarda gösterime girmesi planlanıyor. Başlangıçta 1 Mart 2024'te sinemalarda gösterime girmesi planlanmıştı, ancak devam eden 2023 SAG-AFTRA grevi nedeniyle film daha sonra şimdiki tarihine ertelendi.

Resmî site
IMDb'de Elio

Fantasia, Walt Disney Productions tarafından üretilen ve aslen RKO Radio Pictures tarafından yayınlanan, Joe Grant ve Dick Huemer'in hikâye yönetmenliği ve Walt Disney ve Ben Sharpsteen'in prodüksiyon denetimi ile yapılan 1940 yapımı bir Amerikan animasyon filmidir. Üçüncü Disney animasyon uzun metrajlı filmi, yedi tanesi Philadelphia Orkestrası tarafından gerçekleştirilen Leopold Stokowski tarafından yönetilen klasik müzik parçalarına ayarlanmış sekiz animasyonlu bölümden oluşuyor. Müzik eleştirmeni ve besteci Deems Taylor filmin Seremoni lideri olarak hareket eder.
Fantasia ilk olarak 1940-1941 yılları arasında ABD genelinde 13 şehirde sınırlı olarak gösterildi; ilki 13 Kasım 1940'ta New York'taki Broadway Tiyatrosu'nda başladı. Eleştirmenler tarafından beğenilse de, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa pazarına dağıtımını kesmesi, filmin yüksek üretim maliyetleri ve Fantastik ekipman inşa etme ve roadshow sunumları için tiyatro kiralama masrafları nedeniyle kar elde edemedi. 1942'den bu yana, film RKO Radio Pictures ve Buena Vista Distribution tarafından birçok kez yeniden yayınlandı ve orijinal görüntüleri ve sesleri her sürümde silindi, değiştirildi veya geri yüklendi. Enflasyona göre ayarlandığında, Fantasia ABD'de tüm zamanların en yüksek hasılat yapan 24. filmidir.
Fantasia, video oyunları, Disneyland cazibe merkezleri ve canlı bir konser dizisi içerecek şekilde büyüdü. Walt'un yeğeni Roy E. Disney'in ortak yapımcılığını üstlendiği Fantasia 2000'in devamı 1999'da yayınlandı. Fantasia yıllar içinde ün kazandı ve büyük beğeni topladı; 1998'de Amerikan Film Enstitüsü, 100 Yıl serisinde filmi 58. en büyük Amerikan filmi olarak sıraladı. ve en iyi 10 listesinde beşinci en büyük animasyon filmi olarak gösterdi. 1990 Yılında Fantasia, Kongre Kütüphanesi tarafından Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Film Kayıt Defteri'nde "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" olarak korunması için seçildi.

IMDb'de Fantasia 
TCM Movie Database'de Fantasia
AllMovie'de Fantasia
Rotten Tomatoes'ta Fantasia
Box Office Mojo'da Fantasia
Daniel Eagan'ın Amerika'nın Film Mirası'nda Fantasia denemesi: Ulusal Film Kayıt Defteri'ndeki Dönüm Noktası Filmlerine Yetkili Rehber, A&C Black, 20100826429777, sayfa 323-324

Fantasia 2000, Walt Disney yapımı otuz yedinci Fantasia animasyon/müzikal filmidir. Birçok animasyon içerikli sahnelerden oluşan filmin ilk filmi Fantasia, 1940 yılında çekilmiştir. Film için James Levine ve Chicago Simfoni Orkestrasının yanı sıra birçok insan çalıştı. Aynı zamanda filmde birçok Disney karakterini, örneğin Mickey Mouse ve Donald Duck'ı görebiliriz. Tahmini olarak 80 milyon dolarlık bütçeyle çekilen film, yeterli ilgi görmüştür. 60 yıl önce çekilen Fantasia ilgi o kadar büyük oldu ki, o zamanlar neredeyse Disney müzikal dünyasında çığır açmışdı. Bu yeni film için ise ressamlar, animasyoncular, bir birinden ünlü sunucular, yönetmenler, besteciler ve daha birçok yönetmen birlikte çalışmıştır.

Fantasia 2000  VHS ve DVD olarak 2000 yılında piyasaya sürüldü, 60th Anniversary Edition of Fantasia ile birlikte. Aynı zamanda içinde The Fantasia Anthology diye bir bonusda yer almaktadır.

Yaratıcı ve yönetmen:Pixote Hunt
Hikâye:Kevin Yasuda
Sunucu:Deems Taylor (arşiv)

Yönetmen:Hendel Butoy
Hikâye:James Fujii
Sanat yönetmeni:William Perkins ve Dean Gordon
Sunucular:Steve Martin ve Itzhak Perlman

Senarist ve yönetmen:Eric Goldberg
Sanat yönetmeni:Susan McKinsey Goldberg
Yaratıcı: Al Hirschfeld
Sunucu Quincy Jones
Yer alan piyanist: Ralph Grierson

Yönetmen:Hendel Butoy
Hans Christian Andersen'ın "The Steadfast Tin Soldier"dan uyarlanmıştır.
Hikâye James Capobianco and Ron Meurin
Sanat yönetmeni:Michael Humphries
Ilk defa:Bette Midler
Yer alan piyanist:  Yefim Bronfman

Yazan, yöneten ve animasoncu Eric Goldberg
Sanat yönetmenliği: Susan McKinsey Goldberg
Sunucu: James Earl Jones

Orijinal 1940 Fantasiadan
Yönetmen:James Algar
Sanat:Tom Codrick, Charles Phillipi ve Zack Schwartz
Hikâye: Dick Huemer, Joe Grant, Perce Pearce, James Capobianco ve Carl Fallberg
Mickey Mouse yaratıcısı: Fred Moore
Anathar karakteri bulan, Preston Blair
Anahtar efektleri animasyonu Ugo D'Orsi

Yönetmen: Francis Glebas
Sanat Yönetmeni: Daniel Cooper
Genesis kitabından "Noah's Ark"dan uyarlanmıştır.
Hikâyeciler: Robert Gibbs, Terry Naughton, Todd Kurosawa, Pat Ventura, Don Dougherty ve Stevie Wermers
Eklenilmiş animasyon: Mickey Mouse (başlangıçtan) Andreas Deja tarafından

Yazan yöneten Paul ve Gaëtan Brizzi
Sanat yönetmeni: Carl Jones

Yönetmen: Don Hahn
Sanat Yönetmeni: Pixote Hunt
Hikâye: Kirk Hanson
Senaryo Don Hahn, Irene Mecchi ve David Reynolds
Rol alan: James Levine ve Chicago Simfoni Orkestrası

IMDb'de Fantasia 2000 
Big Cartoon DataBase'de Fantasia 2000

Frankenweenie, Tim Burton tarafından yönetilen ve 2012 yılında vizyona giren 3 boyutlu fantastik, korku ve komedi türlerindeki stop-motion animasyon filmi. Burton'ın 1984 yılı aynı adlı kısa filminin yeniden yapım versiyonudur. Seslendirme kadrosu daha önce Burton'ın filmlerinde yer almış dört oyuncuyu içerir: Winona Ryder (Beterböcek ve Makas Eller); Catherine O'Hara (Beterböcek ve Noel Gecesi Kabusu); Martin Short (Çılgın Marslılar); ve Martin Landau (Ed Wood ve Hayalet Süvari).
Frankenweenie, siyah-beyaz olmakla beraber Tim Burton'ın yapımcılığını yaptığı dördüncü stop-motion filmidir. Filmde Frankenstein, Van Helsing, Dracula ve Godzilla gibi birçok esere sayısız gönderme yapılmıştır. Film aynı zamanda IMAX 3D formatında yayınlanan ilk stop-motion ve ilk siyah-beyaz film olma özelliğini taşımaktadır. 5 Ekim 2012 tarihinde gösterime giren film eleştirmenlerden olumlu yorumlar aldı ve gişede başarılı oldu. En İyi Animasyon Filmi Saturn Ödülü'nü kazanan film, aynı kategoride bir Akademi; bir Altın Küre; bir BAFTA ve bir Annie Ödülü adaylığı elde etmiştir.

Victor adındaki bir oğlan, çok sevdiği Sparky adındaki köpeğini kaybeder ve bilime başvurarak onu hayata geri döndürür. Yeni Sparky'si gün yüzüne çıkınca, bu buluşunun öteki insanlar üzerindeki etkisini hesaplayamadığını fark eder. Böylece çevresindeki herkes yeniden hayata dönme ihtimalinin peşinden koşmaya başlar.

Charlie Tahan rolü Victor Frankenstein, en iyi arkadaşı ve aynı zamanda köpeği olan Sparky'i hayata döndüren genç bilim insanı.
Martin Short rolü Edward Frankenstein, Victor'ın babası / Nassor, Toshiaki'nin partneri ve Victor'ın eski düşmanı / Bay Bergermeister, New Holland'ın huysuz belediye başkanı
Catherine O'Hara rolü Susan Frankenstein, Victor'ın annesi / Beden Öğretmeni / Garip Kız
Martin Landau rolü Bay Rzykruski, Victor'ın fen öğretmeni. Karakter, Burton'ın çocukluk ikonu Vincent Price'tan esinlenerek yaratılmıştır.
Winona Ryder rolü Elsa van Helsing, Victor'ın kibar yan komşusu ve sınıf arkadaşlarından birisi.
Frank Welker rolü Sparky / Deniz Yaratıkları
Dee Bradley Baker rolü Persephone / Bay Whiskers / Shelly / Colossus
Atticus Shaffer rolü Edgar "E" Gore, Victor'ın sınıf arkadaşlarından birisi olan kambur bir çocuk (Igor karakterinden esinlenerek yaratılmıştır).
Robert Capron as Bob, Victor'ın sınıfındaki obez bir çocuk.
Conchata Ferrell as Bob'un annesi
James Hiroyuki Liao rolü Toshiaki, Victor'ın eski düşmanı ve sınıf arkadaşlarından birisi.
Tom Kenny rolü Yangın Şefi / Asker / Kalabalık İçindeki Adam
Christopher Lee rolü Dracula

Resmî site
IMDb'de Frankenweenie 
AllMovie'de Frankenweenie
Box Office Mojo'da Frankenweenie
Rotten Tomatoes'ta Frankenweenie
Metacritic'te Frankenweenie

Güzel ve Çirkin (Özgün adı: Beauty and the Beast), Walt Disney Feature Animation tarafından üretilen 1991 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Olan filmin dağıtımını Walt Disney Pictures yapmıştır. Film, Fransız romancı Jeanne-Marie Le Prince de Beaumont'un, güzel, genç bir kız ile canavara dönüşmüş bir prensi konu alan masalına dayanır. Ayrıca, filmdeki çeşitli öğeler, 1946 yapımı Güzel ile Hayvan filminden ilham alınarak kullanılmıştır.
Walt Disney Animasyon Klasiklerinin 30. filmidir olan Güzel ve Çirkin, ayrıca, Akademi Ödülü tarihinde En İyi Film Oscar 'ına aday gösterilen iki animasyon filminden ilkidir. (İkinci film 2009 yılı yine bir Disney/Pixar yapımı Yukarı Bak'tır).
Filmin senaryosunu Linda Woolverton, yönetmenliğini Gary Trousdale ve Kirk Wise, yapımcılığını Don Hahn yapmıştır. Filmin müziklerini yine Disney yapımı Küçük Deniz Kızı'nın da müziklerini yapan Alan Menken ve Howard Ashman bestelemiştir. Güzel ve Çirkin gösterime girdiğinde büyük bir başarı kazanmış ve dünya çapında 377 milyon dolar gişe hasılatı elde etmesinin yanı sıra En İyi Müzikal veya Komedi Film dahil olmak üzere üç Altın Küre ve iki Akademi Ödülü kazanmıştır.
2002 yılında, Güzel ve Çirkin "kültürel, tarihî ya da estetik açıdan önemli" olduğu gerekçesiyle ABD Ulusal Film Arşivi'ne seçilmiştir.

Soğuk bir kış fırtınalı gece bir prens kaleye çirkin eski dilenci kadını bombus. Gecenin koruma prens sorar, ama ödeme olarak sunduğu tek şey bir gül olduğunu. Bencil ve kalpsiz prens sanıyor beri hayır diyor o kadar iğrenç olduğunu. Yaşlı kadın onu uyarır ve güzellik iç ziyade dış olduğunu söylüyor. Prens tekrar ona o güçlü bir büyücü olduğunu ortaya koymaktadır koruma vermeyi reddediyor ve korkunç canavar haline bencil prens dönüştüren zaman Prince, ev şeyler kullarına ve karanlık, yasaklı sitenin kale, (onun kötülük ve nefret yansıtan) görünüşe göre yargılamak değil öğrenmelidir. trol kadının son petal düşer gül önce Canavar başka bir kişiye sevgi ve onu onu geri aşk olsun öğrenebilirsiniz eğer büyü sadece başka türlü o sonsuza kadar bir canavar kalmaya mahkûmdur, kaldırılabilir.
Yıllar geçtikçe kasvetli kale Beast gizleme gitmek ve hiç kimse böyle bir iğrenç canavar sevmek mümkün olacak giderek inanmaktadır.
Başlığında "Güzellik" Belle adında bir genç, güzel bir kız. O o kitap okumanın bu kadar düşkün olduğu için biraz garip olarak kabul edilir, ancak kaba ve kibirli Gaston tarafından kur gereken Provence, küçük bir köyde, babasıyla Maurice ile yaşıyor. O evlilik teklif, o kibarca ama sıkıca diyor.
Belle babası Maurice orijinal mucit. Onun buluşu satmak için pazara giderken o kurtlar tarafından zulüm gördü ve atından atılan ederken ormanda kaybolan sürmek. O ormanda körü körüne kaçar ve o yavaşça girer karanlık kale, soğuk ve yorgun yanılmak. Canavar ona kale kalmak keşfeder, o bir zindan onu kilitler.
Babasının atı geri binici olmadan gelip ona bakmak için dışarı baş zaman belle üzgün alır. Atın yardımıyla Beast kale babasını bulur ve babasını kurtarmak için Beast esir olarak onun yerini almaya sunuyor. Belle büyüyü bozmak olabilir anlar Beast, onunla birlikte gider. O mest gül tutan batı kanadında, dışında kalede her yerde onu izin verir. Belle ihtiyacı varsa bir şey onun üzerine kulu kadar uyuyor. büyülü ev eşyaları Lumiere, saat ve ev kafasını Cogsworth, Bayan çaydanlık şamdan. Potts ve oğlu Chip Belle sıcak çay fincanı karşılama, onu eğlendirmek ve fantastik bir Fransız akşam yemeği sunmaktadır.
Köyde Belle onun saçma evlilik teklifini reddetti Gaston sonra köylüleri teşvik eder. Sonra Maurice acele ve Beast Belle kurtarmak için yardım ister. Kimse onu inanıyor, ama onlar o deli olduğunu düşünüyorum ve Gaston o akıl hastanesinde babasını almaya tehdit ederek onunla evlenmek Belle zorlayabilir anlar. Maurice Gaston planını bilmeden, Belle aramak için yola çıkar.
Kale huzursuz ve keşif için bir doyumsuz iştahı vardır Belle yasak West Wing içine sızar. Orada o yıpranmış mobilya, kırık aynalar, bir garip tanıdık mavi gözlü bir adam ve büyülü gül kesilmiş portre bulur. Canavar ona gelir ve öfkeli olur. O kale kaçar ve öfkeli kurt bir kaz sürüsü karşılar. Son dakikada, Beast ve kurt uzak sürücüler. Minnettar Belle hayatını kurtarmak için teşekkür olarak onun yaraları dikkat çekmek için kaleye geri döner. Canavar yumuşatmak ve onun için bir şeyler yapmak istiyorum başlar. Lumières o belle kitaplar ile bir bütün oda verir yardım ile, o çok memnun olur. Zamanla, iki arkadaş. Ev şeyler mutluyuz ve Belle Beast aşık ve onları tekrar insanlara dönüşmesi olsun umuyoruz. Onların ilişkisi şık bir akşam yemeği ve dans zirveye ulaşır.
O babasını görebilirsiniz eğer belle sorar ve sihirli bir aynaya, o Maurice hasta ve ormanda kaybolan görür. Belle ile aşık ve bu onun için ne kadar önemli olduğunu anlıyor olan Beast, onu da gitmesine izin ona büyük üzüntü getiriyor olsa da, babasını kurtarmak için gidelim. Hane şeyler bevikna haline, ancak küçük çip Belle takip etmek uzakta fişleri.
Belle Maurice bulur ve geri bir kalabalık akıl hastanesine onu getirmek için toplanmıştı köye götürür. Gaston onu evlenmek kabul ederse ona yardım etmek sunuyor, ama hâlâ reddediyor. Gaston dahil kalabalığın kendisi bazı uzak onu almak için hazırlanırken bir canavar hakkında saçma ve başıboş konuşmak Maurice suçluyor. Canavarın varlığı hakkında babasının iddiaları kanıtlamak için gerçek Belle sihirli ayna ve Beast bir resmini gösterir olduğunu. Onlar Canavar gerçek ama Belle o çok nazik olduğunu açıklamaya çalışır anladıkları zaman köylüler korkuyorlar ve onun arkadaşı olduğunu. Gaston tehlikeli ve onlar Beast kale fırtına ve öldürmek için bir araya iddia ederek onları kenarları. Canavar Gaston kendi bodrum onları kilitler uyarı gelen Belle ve Maurice önlemek için.
Canavar kale büyülü şeyler Gaston tarafından kalabalık liderliğindeki görünüyor zaman kale savunmak için hızla kendilerini hazırlamak bir dövme koç ile onlara karşı yürüyen gel. Köylüler kale kapıları açtığınızda bir şiddetli bir savaş patlak verdi. büyülü nesneler saldıran ve Beast yatak odası kadar gider ve onun arkasında bir ok vurur Gaston hariç tüm köylüler uzak kovalıyor. O acımasızca o karşı savaşmak için Beast çağırır kale çatı çıkıntıya onu zorlayarak, Beast saldıran, ama onların keder ve Canavar yaşamak ve mücadele durdurmak için iradesini kaybetmiştir umutsuzluk devam ediyor. Gaston çıkıntıya bir kaya kulübü alır ve onu öldürmeye hazırız. Belle and Maurice kaleye bodrum ve aceleyle kaçmayı başardı. Beast Belle kendisine iade ettiğini gördüğünde, o ve Gaston fırtına sırasında kalenin çatı arasında bir öfkeli savaş için geri mücadele gücü döndü, ve. Canavar daha fazla zarar ama sonunda Gaston hayatı için dua disarm. Canavar o Gaston ama onu bırakmak emir tutumlu, başkasının hayatını alamaz gerçekleştirmektedir. Belle balkonda kadar atlar ve Beast ona ulaşmak için orada bir gülümseme ile tırmanıyor. O nazikçe saçlarını okşuyor ve o o geri geldi ne kadar mutlu gösteriyor. Gaston arka Beast saplar, ancak böylece onun dengesini kaybeder ve derin uçuruma aşağı yüksek tavan düşecek.
Belle o kötü her şeyin iyi olacağını canavarı yaralı sakinleştirmeye çalışır, ama o ağır yaralı olduğunu bilir. Sadece o fısıltılar ölecek şu anda o son yaprağı gül düşer hemen önce, onu seviyor ki ağlıyor Belle boğulmuş. Onun piercing mavi gözleri dışında güzel ama tanınmaz - Canavar geri onun insan formuna dönüştürülür. Belle ve laneti öpüşme prens kırıldığında, kale yine güzel olur ve büyülü şeyler insanları dönecektir.
son sahne Maurice de dahil olmak üzere ve kale şimdi insan görevlileri birçok misafir bakan balo salonunda Belle ve Prens gibi mutlu dans gösterir. Herkes mutlu ve sonsuza dek mutlu yaşamak. Chip, ancak, endişeli ve o Bayan Potts ve Maurice iyi gülmek neden dolapta uyumaya varsa annesini sorar.

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'in başarısından sonra Walt Disney, animasyon filmlere uyarlamak üzere başka öykülerin arayışına girdi.
Güzel ve Çirkin hikâyesini filme uyarlamak için 1930'larda ve 1950'lerde çeşitli denemeler yapıldıysa da, hikâye takımı için zorluklar barındırdığı için projeden vazgeçildi.
Yıllar sonra, Don Hahn'ın yapımcılığında Victoria devri Fransa'sında geçen bir Güzel ve Çirkin filmi için çalışmalara başlandı. O zamana kadar sadece resimli taslaklarla çalışılan animasyon filmler arasında Güzel ve Çirkin, dönemin Disney CEO'su Michael Eisner'in isteği ile bir senaristi olan ilk animasyon film oldu.
Film müziklerini yapan Alan Menken ve Howard Ashman, senaryonun oluşturulma aşamasında yönetmenler, yapımcı ve senariste katıldılar. Hikâyede sadece iki ana karakter olması sebebiyle, senaryoya "sıcaklık ve komedi katmak" amacıyla büyülenmiş şato hizmetkarları ve "gerçek bir düşman olması" amacıyla Gaston karakteri eklendi. Senaryodaki bu eklemeler 1946 yapımı Güzel ile Hayvan filminin Gaston'a benzer Avenant karakteri ve şatonun sonradan canlanan öğeleri ile benzeşmektedir.

Güzel ve Çirkin'in yapımı önceki bir versiyonun yapımında harcanan zaman sebebiyle 4 yıl yerine 2 yıl içinde tamamlanmak zorundaydı. Filmin büyük bir kısmı Glendale, California'daki animasyon stüdyolarında çekildi. Disney-MGM Stüdyoları eğlence parkı'nda çalışan küçük bir grup ise çeşitli sahnelerde, özellikle "Be Our Guest" sekansında animasyon takımına destek oldu.
Güzel ve Çirkin bir dijital tarama, çizim, boyama ve kompozisyon sistemi olan CAPS'i (Computer Animation Production System) kullanan ikinci film oldu. Pixar tarafından geliştirilen sistem daha geniş renk aralıklarıyla çalışılmasını, yumuşak gölgelendirmeyi ve bunun gibi elektrostatik baskı nedeniyle yitirilen efektlerin uygulanmasını sağlamıştır. CAPS aynı zamanda karakter veya arka plan katmanlarının Z aksı üzerinde yerleşimleri gibi multiplan efektleri oluşturulmasını ve el çizimleriyle bilgisayar tarafından oluşturulan görüntülerin kolayca birleştirilmesini de mümkün kılmıştır. Güzel ve Çirkin' de CAPS, bu efektleri oluşturmak için dans sahnesinde kullanılmıştır.

Filmin yapım aşamasından önce, Alan Menken ve Howard Ashman müzikleri bestelemeye başlamışlardı. Operet 

Işıkyılı, Pixar Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanan bir Amerikan bilgisayar animasyonlu bilimkurgu aksiyon filmidir.
Işıkyılı 17 Haziran 2022'de Amerika Birleşik Devletleri'nde sinemalarda gösterime girmiştir. Türkiye'de ise henüz resmî olarak yayınlanmamıştır.

Chris Evans - Buzz Işıkyılı
Keke Palmer – Izzy Hawthorne
Peter Sohn
Taika Waititi – Mo Morrison
Dale Soules – Darby Steel
James Brolin – Buzz Işıkyılı / Zurg
Uzo Aduba – Alisha Hawthorne
Mary McDonald-Lewis – I.V.A.N.
Isiah Whitlock Jr. – Komutan Commander Cal Burnside
Angus MacLane – ERIC, DERIC
Bill Hader – Benny Featheringhamstan / The Rookie

Filmin fragmanı resmi olarak 27 Ekim 2021'de yayınlandı.

Işıkyılı'nin 17 Haziran 2022'de Amerika Birleşik Devletleri'nde vizyona girmesi planlanıyor.

Resmî site
IMDb'de Işıkyılı

Karlar Ülkesi (İngilizce özgün adı: Frozen, "Dondurulmuş"), Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından dağıtımı yapılan, 19 Kasım 2013 tarihinde El Capitan Theatre'da gösterime girmiş ABD yapımı 3D bilgisayar animasyonu müzikal-fantezi filmidir. 27 Kasım 2013'te ise diğer tiyatrolar ve sinemalarda gösterime girmiştir.
Walt Disney Animation Studios'un filmleri serisinde 53. animasyon filmidir. İngilizce seslendirmeler Kristen Bell, Idina Menzel, Jonathan Groff, Josh Gad ve Santino Fontana tarafından yapılmıştır. Filmde karlar kraliçesi Elsa'nın kız kardeşi Anna, cesur dağ adamı Kristoff ve onun tüm işlerine yerine getiren ren geyiği Sven'in, iş birliği yaparak kar kraliçesi Elsa'yı bulmak ve buz büyüsünü yok etmek amacıyla yaptıkları yolculuk anlatılmaktadır. Şarkıcı Demi Lovato, bu film için Let It Go şarkısını seslendirmiştir.
Karlar Ülkesi, En İyi Animasyon Filmi ve Let It Go şarkısıyla En İyi Orijinal Şarkı dâhil olmak üzere sayısız ödül kazanmıştır.
Seri, Disney'in animasyon olarak ürettiği en iyi sinema filmi olarak kabul edilmiştir ve eleştirmenler tarafından da oldukça olumlu yorumlar almıştır. Film dünya çapında $1,2 milyar hasılat yapmış, bunun $400 milyon kadarını ABD ve Kanada'dan elde etmiş, $247 milyon kadarını ise Japonya'dan elde etmiştir. Böylelikle Japonya'da en çok hasılat yapan 3. film olmuştur. Ayrıca tüm zamanların en çok hasılat yapan animasyonu ve tüm zamanların en çok hasılat yapan 5. sinema filmi olmuştur. Film Oyuncak Hikâyesi 3'ten sonra $1 milyar üstü hasılat elde eden ikinci animasyon filmi olmuştur.
Ocak 2015'e kadar film, Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok satan Blu-ray Disk oldu. Filmin 2015'te kısa bir animasyonu çıktı ardından 2017'de başka bir kısa filmi daha yapıldı. Uzun metrajlı bir devam filmi olan Karlar Ülkesi II Kasım 2019'da yayımlandı.

Arendelle Prensesi olan Elsa, buz ve karı kontrol edebileceği sihirli güçlere sahiptir ve genellikle bu gücünü küçük kız kardeşi Anna ile oynamak için kullanır. Ancak bir gün Elsa yanlışlıkla Anna'yı sihriyle yaralar, anne ve babası iki kardeşi de Grand Pabbie liderliğindeki bir trol kolonisine götürür. Grand Pabbie Anna'yı iyileştirir fakat anılarını değiştirir, bu yüzden Anna, Elsa'nın sihirli güçleri olduğunu unutur. Grand Pabbie, Elsa'yı güçlerini kontrol etmeyi öğrenmesi gerektiği ve korkunun onun en büyük düşmanı olacağı konusunda uyarır. Kral ve Kraliçe, her iki kız kardeşi de saray içinde izole eder ve saray kapılarını kapatır. Elsa, Anna'yı giderek artan güçlerinden korumak için onunla olan tüm temasını keser. Bu şekilde yıllar geçer ve kız kardeşler büyürler, Kral ve Kraliçe denize açıldıklarında fırtına ortasında kalırlar ve ölürler.
Elsa 21. yaş gününün ardından Arendelle'in kraliçesi olarak taç giyecektir. Ama Elsa buna sevinmek yerine halkın güçlerini öğrenmeleri ve kendisinden korkmaları ihtimalini düşünerek endişelenir. Ve sonunda saray kapıları yıllar sonra ilk kez halka ve ziyarete gelenlere açılır. Ziyaretçilerin arasında, Anna'nın ilk görüşte âşık olduğu, Güney Adaları'nın yakışıklı Prensi Hans ve entrikacı Weselton Dükü de vardır. Elsa'nın taç giyme töreni olaysız gerçekleşir, ancak Elsa Anna'dan hâlâ uzak durmaktadır. Anna ve Hans, taç giyme şenlikleri sırasında romantik bir bağ kurarlar ve Anna düşünmeden Hans'a evlenme teklifi eder, evlenmek için Elsa'nın onayını istediklerinde Elsa buna karşı çıkar. Canı yanmış ve kafası karışmış olan Anna, Elsa'ya neden yıllardır kendisini dışladığını açıklaması için yalvarır. Bu duygusal gerginlik, Elsa'nın güçlerini kontrol edememesine neden olur. Weselton Dükü tarafından canavar olarak damgalanan Elsa, Kuzey Dağı'na kaçar ve yalnız bir hayat yaşamak için kendine buzdan bir saray inşa eder. Bu süreçte, büyüsü istemeden Arendelle'i sonsuz bir kışa sokar.
Anna, Elsa'yı bulmak ve sonsuz kışı sona erdirmek için dışarı çıkar, krallığı Hans'a emanet eder. Wandering Oaken'ın dükkânından malzeme alır ancak dışarıda kaybolduğunu fark eder. Kristoff ve ren geyiği Sven ile tanışır ve onları kendisini dağlara götürmeleri için ikna eder. Kurtların saldırısı, Kristoff'un kızağının yok olmasına neden olur. Anna'nın atı korktuğu için onsuz Arendelle'e döndüğünde Hans, Elsa'yı öldürmek için gizli emirleri olan Dük'ün yardımcılarıyla birlikte Anna ve Elsa'yı bulmaya koyulur. O sırada Kristoff ve yolda tanıştığı kardan adam Olaf yardımıyla buzdan saraya ulaşan Anna, Elsa'yı bulur. Anna, Arendelle'e ne olduğunu söyleyince dehşete düşen Elsa, sihrini nasıl geri alacağını bilmediğini itiraf eder. Bu korkusu, güçlerinin bir kez daha ortaya çıkmasına neden olur ve yanlışlıkla Anna'nın kalbini dondurarak onu ciddi bir şekilde yaralar. Anna'yı güvende tutmak için çaresiz kalan Elsa, onları kovalaması için Marshmallow adında dev bir kar canavarı yaratır. Elsa'nın büyüsünün Anna üzerindeki etkilerini fark eden Kristoff, kendisini evlat edinen ailesi olan trollere götürür. Grand Pabbie, ancak gerçek aşkın Anna'yı iyileştirebileceğini söyler.
Kristoff, Anna'nın ölmemesi için onu Hans'ın yanına, saraya hızla götürmeye çalışır. Bu sırada Hans ve adamları Elsa'nın sarayına ulaşır, Marshmallow'u uçuruma düşürerek Elsa'yı yakalarlar. Anna, Hans'ın yanına gitmeyi başarır ancak Hans, onu öpmez ve aslında her iki kız kardeşi de ortadan kaldırarak Arendelle'in tahtını ele geçirmeyi planladığını gülerek Anna'ya anlatır, onu ölmesi için bir odaya kilitler ve ardından herkesi Elsa'nın onu öldürdüğüne inandırır ayrıca krallığın başına geçmek için ölmeden önce evlendikleri yalanını söyler. Kraliçenin idamını emreder ama Elsa tutulduğu yerden kaçar.
Anna'nın imdadına kardan adam arkadaşı Olaf yetişir ve aslında Kristoff'un kendisine âşık olduğunu anlamasını sağlar, Kristoff'u bulmak için dışarıdaki kar fırtınasına girerler. Hans, Anna'yı öldürdüğünü iddia ederek Elsa'yı öldürmek ister, Elsa karşı gelmeyi bırakıp teslim olunca fırtına aniden durur. Anna, Hans'ın Elsa'yı öldürmek üzere olduğunu görür, Elsa'nın önüne atlar ve tam bu sırada vücudu donar bu yüzden Hans'ın kılıcı kırılır. Yıkılan Elsa, donmuş olan kız kardeşine sarılarak ağlar ve bu gerçek aşk eylemini oluşturan şey olur. Sevginin, sihrini kontrol etmenin anahtarı olduğunu anlayan Elsa kışı bitirir. Hans, ihaneti ve suikast girişimi nedeniyle tutuklanıp krallıktan sürgün edilirken, Weselton Dükü'nün Arendelle ile ticari bağlantıları kesilir. Anna, Kristoff'a yeni bir kızak bir de öpücük verir. Kız kardeşler tekrar bir araya gelir ve Elsa bir daha asla sarayın kapılarını kapatmayacağına söz verir.
Post-credits sahnesinde, Marshmallow, düştüğü yerden çıkarak kurtulduktan sonra, Elsa'nın attığı tacını bulur ve onu başının üstüne yerleştirir.

Resmî site
IMDb'de Karlar Ülkesi 
Big Cartoon DataBase'de Frozen
Box Office Mojo'da Frozen
Metacritic'te Frozen
Rotten Tomatoes'ta Frozen
Walt Disney Animation Studios'da Frozen12 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Türkçe) Sinemalar.com profili ve fragman 16 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karlar Ülkesi 2 veya stilize hali Karlar Ülkesi II, Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen Amerikan animasyonlu bir müzikal fantezi filmi. Stüdyo tarafından üretilen 58. film ve Karlar Ülkesi'nin (2013) devamıdır. Chris Buck ve Jennifer Lee tarafından yönetildi, hikâyeyi Buck, Marc Smith, Kristen Anderson-Lopez ve Robert Lopez ile birlikte tasarladı. Yapımcılığını Peter Del Vecho'nun üstlendiği filmin başrollerini Kristen Bell, Idina Menzel, Josh Gad ve Jonathan Groff paylaşıyor. İlk filmden üç yıl sonra geçen Frozen II, Anna ve Elsa, Kristoff, onun ren geyiği Sven ve kardan adam Olaf'ın Elsa'nın büyülü gücünün kökenini çözmek için büyülü bir ormana yolculuklarını konu alıyor.

Resmi web sitesi 8 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Karlar Ülkesi 2 
Rotten Tomatoes şirketinde Frozen II 25 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Metacritik'te Dondurulmuş II 27 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mojo Gişede Dondurulmuş II8 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Walt Disney Animasyon Stüdyoları'nda Frozen II 25 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kathryn Beaumont (d. 27 Haziran 1938), İngliz aktris, şarkıcı, dublaj sanatçısı ve eğitimci. 

Beaumont, 27 Haziran 1938'de Londra, İngiltere'de doğdu. Güney Karolina Üniversitesi'nden mezun oldu. 1944'te başladığı oyunculuk ve seslendirme kariyerini 2010 yılına kadar sürdürdü. En çok Disney prodüksiyonu; Alice karakteri olarak Alis Harikalar Diyarında (1951) ve Wendy Darling olarak Peter Pan (1953) vb. animasyon yapımlara sesiyle hayat verdi. İsmi 1998'de Disney Efsaneleri arasına eklendi.
Beaumont'un 2005 yılında Alice ve Wendy Darling karakterlerinin seslendirmesini bırakmasıyla bu görevi Amerikalı oyuncu Hynden Walch üstlendi.

1981'de evlendiği eşi Allan Levine'den iki çocuk sahibidir.

1951: Alice in Wonderland
1953: Peter Pan

1951: The Walt Disney Christmas Show

1982: Disney's Halloween Treat
1986: Disney Sing-Along-Songs: Zip-a-Dee-Doo-Dah
1988: Disney Sing-Along-Songs: You Can Fly
1989: Disney Sing Along Songs: 101 Notes of Fun
1992: The Music of Disney: A Legacy in Song

IMDb'de Kathryn Beaumont 
TCM Movie Database'de Kathryn Beaumont
Official website 17 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kathryn Beaumont at the Disney Legends Website 13 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kayıp Balık Dori, Pixar tarafından yapılmış ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanmış bir Amerikan 3 boyutlu animasyon filmidir. 2003 tarihli Pixar filmi Kayıp Balık Nemo'nun devamı niteliğindedir; Dori, Nemo, Marlin ve Balıkçı Teknesi çalışanları bu filmde de mevcuttur. İlk filmde olduğu gibi, Andrew Stanton senaryosunu yazıp bu filmi yönetmiştir. Angus MacLane ise yardımcı yönetmen olmuştur. Film Amerika Birleşik Devletleri'nde 17 Haziran 2016 tarihinde yayınlanmıştır.

Kayıp Balık Dori'de unutkan karakter Dory, tekrar ailesiyle birlikte olmak için büyük bir maceraya çıkmıştır. Film Nemo'nun babasını bulduğu Kaliforniya kentinden 1 yıl sonrasında gelişen olayları konu almaktadır.

Ellen DeGeneres Dory
Hayden Rolence, Nemo
Ed O'Neill, Hank
Albert Brooks Marlin
Diane Keaton Jenny
Eugene Levy Charlie
Ty Burrell  Bailey,
Willem Dafoe Gill
Vicki Lewis Deb (& Flo)
Kaitlin Olson, Destiny 
Dominic West, Rudde 
Idris Elba, Fluke 
Ayrıca, balıkçı teknesinin geri gelecek olduğunu, ilk filminden çoğu karakterin bu filmde de olacağını ve yeni karakterlerin ekleneceğini bildirdiler. 

2012'nin Temmuz'unda Andrew Stanton yeni bir film çıkaracağını, bu filmin Kayıp Balık Nemo'nun devamı olacağını söyledi. Victoria Strouse filmin 2016'da çıkmasını planladığını rapor etti.

IMDb'de Kayıp Balık Dory 4 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kayıp Balık Nemo (İngilizce özgün adı: Finding Nemo), Pixar tarafından yapılmış ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanmış Amerikan 3 boyutlu animasyon filmidir.
ABD'de 30 Mayıs 2003'te gösterime giren "Kayıp Balık Nemo", ilk üç günde 70 milyon dolar hasılat yaparak, o zamana dek bir canlandırma filmi için en iyi açılış rekorunu kırmıştı. Kasım 2003'te ABD ve Kanada'da piyasaya verilen DVD'si de 28 milyon kopya satarak bir başka rekor getirdi. Ünlü animasyon stüdyosu Pixar'ın 5. filmi olan "Kayıp Balık Nemo", 2004'te En İyi Canlandırma (animasyon) Filmi Oscar'ını da kazanmıştır.

Bir palyaço balığı olan Marlin, belki de karısının zamansız ölümü nedeniyle küçük oğlu Nemo için fazla kaygılanmaktadır. Ancak Nemo'nun da kendi başına hareket etmesi gerektiği zamanlar gelir çatar. Deniz altı dünyasının okuluna gidip, eğitim görmek zorundadır. Nemo bu okula giderken Marlin'in korktuğu başına gelir ve oğlu arkadaşları ile oynadıkları tehlikeli bir oyun sırasında gözünün önünde kaybolur.
Film Marlin'in oğlunu bulmak için harcadığı çabaları ve Nemo'nun da geri dönmek için verdiği büyük mücadeleyi anlatıyor. Filmde, çok güçlü bilgisayarların yardımıyla gerçek ve sayısal görüntüler kaynaştırılarak, insanlar gibi davranan ve konuşan tüm deniz altı canlıları inandırıcı bir şekilde canlandırılmış. "Kayıp Balık Nemo", Pixar'ın "Oyuncak Hikayesi" (Toy Story, 1995 ve 1999) ve Sevimli Canavarlar'dan (Monsters, Inc., 2001) sonra canlandırma sineması tarihinde başarılı bir adım sayılan üçüncü filmleri oldu.

Nemo: Alexander Gould, Burak Urans
Dory: Ellen DeGeneres, Tilbe Saran
Marlin: Albert Brooks, Naşit Özcan
Crush: Andrew Stanton, Altuğ Yücel
Bruce: Barry Humphries, Kerem Atabeyoğlu
Squirt
Mr. Ray: Bob Peterson, Boğaçhan Sözmen
Coral
Gil
Bubbles
Darla
Nigel
Anchor

Kült film (İngilizce: Cult film) sadık, tutkulu ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terimdir. Kült kelimesi (İngilizce: Cult, Fransızca: Culte, Almanca: Kult) batı dillerine tapınma anlamındaki Latince cultus kelimesinden girmiştir ve Türkçede de batı dillerindeki gibi tutku, ilahlaştırma derecesinde aşırı saygı anlamlarını taşır.
Kült filmler ilk gösterime verildiklerinde önemli bir ticari başarı gösterememiş, aynı zamanda eleştirmenlerden de övgüler alamamış genelde düşük bütçeli bağımsız filmlerdir. Bu filmler başlarda çoğunluğu oluşturan ortalama sinema seyircisinin dikkatini çekmemiş de olsa zaman içinde kendilerine has, az sayıda ama tutkulu, hatta saplantılı bir seyirci kitlesi oluşturmuşlardır. Bu filmlerin fanatik hayranları (veya müritleri) kült film olarak kabul ettikleri bir filmi defalarca seyrederler, repliklerini ezberlerler, filmle ilgili en ince ayrıntıları öğrenirler, filmin değişik versiyonlarını biriktirirler, hatta filmle ilgili efemera malzemelerinin koleksiyonlarını yaparlar.
Kült filmlerin her zaman küçük bir hayran kitlesi olması gerekmez. Bunun istisnaları da çoktur. Örneğin Taksi Şoförü (Taxi Driver) (1976), Ucuz Roman (Pulp Fiction) (1994) veya Dövüş Kulübü (Fight Club) (1999) gibi filmler çok geniş seyirci kitlesine ulaşmış popüler kült filmlere örnek olarak verilebilir.
Kült kavramı subjektiftir. Birisi için kült olan film bir başkası için olmayabilir. Ayrıca kült bir filmin iyi bir film olması da gerekmez. Hiçbir sinemasal değeri olmayan bir filmin kendine özel bir hayran kitlesi oluşmuş olabilir. Buna örnek olarak Dünyayı Kurtaran Adam adlı Türk bilimkurgu filmi verilebilir. Klasik filmler arasında birçok kült film olabildiği gibi (Örnek: M - Bir Şehir Katilini Arıyor), her klasik film de bir kült film değildir.
Korku ve bilimkurgu gibi bazı film türlerinin içinden kült film çıkma eğilimi daha fazla olduğu gibi kült filmler kendinden sonra gelen filmlere ilham kaynağı olurlar ve birçok filmde kült olarak kabul görmüş bu filme göndermeler yapılır. Korku ve bilimkurgu türlerinden daha çok kült film olmakla birlikte, The Sound of Music gibi müzikallerden Johnny Guitar gibi westernlere, Shaft gibi şiddet-istismar filmlerinden Çılgınlar Okulu (Animal House) gibi gençlik filmlerine hatta Gates of Heaven gibi belgesellerden Deep Throat gibi porno klasiklerine kadar sinemanın hemen hemen her türünden kült filme rastlamak mümkündür.
Bazı filmlerin kült olmasında müziği etkiliyken (örnek: The Blues Brothers), bazı filmlerde de bir fetiş obje (Kirli Adam'ın ünlü tabancası veya Ölüm Noktası (Vanishing Point) filmindeki dayanıklı araba gibi) veya kişi (Big Lebowski filminin Jeffrey "the Dude" Lebowski karakteri) o filmi kült mertebesine çıkaran etkenler arasındadır.
Bazı yönetmenlerin kült statüsünde sayılan filmleri daha fazla olduğu için o yönetmenlere kült yönetmenler gözüyle bakıldığı da olur. David Lynch, Quentin Tarantino, Stanley Kubrick, Tim Burton ve Coen Kardeşler gibi.

Korku sineması, bir tür olarak, sinemanın kendisi kadar eski sayılır. Sinema tarihinin ilk korku filmi olarak kabul edilen, Georges Melies'in Le Manoir du Diable (Şeytanın Şatosu) adlı filmi 1896'da gösterildi. Tüm film toplam iki dakika sürmüştür. İlk korku filmi olmasının dışında; şeytan ve vampir kavramlarını bir arada kullanılması açısından da önemli bir filmdir. Bir diğer deyişle bu film, aynı zamanda sinema tarihinin ilk vampir filmidir. Sinema öncesinde, 19. yüzyılda edebiyat, yeni bir tür olarak korkuyu zaten yaratmıştır. 1910 yılında Edison'ın yapım firması korku edebiyatının verimli olduğunu fark etmiş ve Mary Shelley'in ünlü romanı Frankenstein'ı sinemaya uyarlamıştır.
1900'lerin ilk çeyreğinde, Alman film yapımcıları, ilk korku temalı film türünü yaratmışlardır. Yönetmen Paul Wegener, eski bir Yahudi halk masalından esinlenme Der Golem adlı filmi 1913'te çekmiştir. Aynı filmi 1920 yılında yeniden çeker ve daha büyük bir başarı elde eder.
Friedrich Wilhelm Murnau imzasını taşıyan Nosferatu, Eine Symphonie des Granuens (Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi, 1922) ise dönemin başyapıtı olarak kabul edilir. Nosferatu çoğu kaynakta Bram Stoker'ın Dracula adlı romanının beyazperdedeki ilk versiyonu olarak kabul edilir.
İngiliz asıllı yönetmen James Whale, Amerikan korku sinemasının en önemli kurucularından biri olarak kabul edilir. 1931 yılında Waterloo Bridge (Waterloo Köprüsü) adıyla tiyatro oyununun film versiyonunu çekmiştir. Böylece Hollywood'a giriş yapmıştır. Universal'ın o dönemki patronu Carl Laemmle ile sözleşme yapmıştır. İlk önce, çoğu yönetmenin şans tanımadığı Frankestein filmi çekilmeye başlar. Film çekimi yaklaşık üç ay sürmüştür ve beklenmedik bir başarı elde etmiştir. James Whale, 1932'de bu kez The Old Dark House (Eski Karanlık Ev) adlı ikinci korku filmini çekmiştir. Bir taşra korku klasiği olarak adlandırılan bu film, psikolojik fantezi türünün ve korku filmlerinin sık kullanacağı karanlık ev temasının öncüsü bir yapımdır. James Whale, artık korku filmi yapmaktan vazgeçmek istediği dönemlerde, Frankenstein'in devam filmini çekme teklifleri almıştır. Son kez korku filmi çekmek adına teklifleri kabul etmiştir. Böylece 1935 yılında Bride of the Frankenstein (Frankenstein'ın Gelini) filmi çekilmiştir ve başarı yakalayarak Amerikan gotik korku filmlerinin en iyisi olarak nitelendirilmiştir.
Tod Browning'in yönettiği 1931 yapımı Dracula, Hollywood'da çekilen ilk önemli vampir filmi olarak gösterilir. Film, Bram Stoker'ın ünlü romanından uyarlanmıştır ancak romandan yola çıkarak yazılmış olan Hamilton Deane ve John L. Balderston'un tiyatro oyununa dayanmaktadır.
Korku sinemasının altın çağı olarak değerlendirilen otuzlu yıllarda Dracula'nın devam filmleri çekilmiştir. 1936 yapımı, Lambert Hillyer'in yönettiği Dracula's Daughter (Dracula'nın Kızı) filmi çekilmiştir. Gloria Holden'ın canlandırdığı Kontes Marya Zaleska, sinema tarihinin ilk lezbiyen vampiri olarak değerlendirilir. Ardından 1943 yılında Robert Siodmak'ın yönettiği Son of Dracula (Dracula'nın oğlu) serinin üçüncü filmi olmuştur.
Phantom of the Opera (Operadaki hayalet), ilk kez 1925 yılında sessiz film olarak çekilmiştir. Fransız yazar Goston Laroux'un romanından uyarlanma bir filmdir. Hayalet rolünü Lon Chaney oynamıştır. Yönetmenliğini Rupert Julian, dağıtımını Universal şirketi üstlenmiştir. Hayalet karakterinin makyajı uzun yıllar konuşulmuştur ve film, gotik korku sinemasının en başarılı ilk örneklerinden biri olmuştur.
Tod Browning'in yönetmenliğini üstlendiği 1932 yapımı Freaks (ucubeler) filmi çekilmiştir. Sinema tarihinin en aykırı filmlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Filmde ucubeleri canlandıran oyuncuların çoğu gerçek hayatta da fiziksel engellidir.

Le Manoir Du Diable (Şeytanın Şatosu 1896)
Frankenstein (1910)
The Cabinet of Dr. Caligari (Doktor Caligari'nin kliniği 1920)
Der Golem (1920)
Haxan: Witchcraft Through the Ages (Cadılar: Çağlar Boyu Cadılık 1922)
Nosferatu - Eine Symphonie Des Grauens (Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi 1922)
The Hunchback of Notre Dame (Notre Dame'ın Kamburu 1923)
The Phantom Of The Opera (Operadaki hayalet 1925)
The Cat And The Canary (Kedi Ve Kanarya 1927)
Dracula (1931)
Frankenstein (1931)
Dr. Jekyll And Mr. Hyde (1932)
Freaks (ucubeler 1932)
Island Of Lost Souls (Kayıp Ruhlar Adası 1932)
The Mummy (Mumya 1932)
The Old Dark House (Eski Karanlık Ev 1932)
The Ghoul (Hortlak 1933)
The Invisible Man (Görünmez Adam 1933)
King Kong (1933)
The Black Cat (Kara Kedi 1934)
Bride Of Frankenstein (Frankenstein'in Gelini 1935)
Mad Love (Çılgın Aşk 1935)
The Hunchback Of Notre Dame (Notre Dame'in Kamburu 1939)
The Wolf Man (Kurt Adam 1941)
Cat People (Kedi Kız 1942)
I Walked With A Zombie (Bir Zombiyle Yürüdüm 1943)
Phantom Of The Opera (Operadaki Hayalet 1943)
The Seventh Victim (Yedinci Kurban 1943)
The Lodger (Kiracı 1944)
The Uninvited (Davetsiz 1944)
The Body Snatcher (Ceset Yiyiciler 1945)
Dead Of Night (Gecenin Ölüsü 1945)
The Picture Of Dorian Gray (Dorian Gray'in Portresi 1945)

"Türk Sineması" adlı sinema sitesinin yaptığı bir ankete göre Türk sinemasındaki kült filmler şöyle sıralanmıştır:

Battal Gazi
Dünyayı Kurtaran Adam
Turist Ömer Uzay Yolunda
Malkoçoğlu
Tarkan
Drakula İstanbul'da
Killing İstanbul'da
Süpermenler
Gora

Kült filmler listesi

Kült film listeleri(İngilizce)
Bir kült film sitesi(İngilizce)
BBC.co.uk'de "Bir filmi kült yapan nedir?" 10 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Kült film afişleri 12 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
filmsite.org'da kült filmler 10 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yolların ya da geçitlerin çokluğu, karışıklığı yüzünden içinden kolay kolay çıkılamayan yerlere labirent veya dolambaç denir.
Labirent ile maze farklıdır. Maze bilmece iken ‘Labirent’ tek girişi, gidilen tek yolu ve tek varışı olan, o varıştan geri dönülen bir çizim anlamına gelir. Bu noktada labirent bir çok gelenekte karşılaşılan kutsal bir semboldür. 

Yunan mitolojisinde, bu çeşit yerlerden ilkinin, mimar Dedalus tarafından Girit kralı Minos için yapıldığını anlatan bir hikâye vardır. Girit kralı Minos bir labirentte insan vücutlu, boğa başlı bir yaratık olan Minotor'u hapsetmişti. Bir gün Minos'un kızı Ariadne'nin sevgilisi Theseus, Minotor'u öldürmek üzere Girit'e geldi. Ariadne ona, labirente girmeden önce, çıkarken yolunu kolay bulabilmesi için bir yumak verdi. Theseus, labirente girerken bu yumağın ipliklerini yere salıverecek, çıkarken de iplikleri toplayarak aynı yoldan geçip dışarı çıkabilecekti. Böylece Theseus Minotor'u öldürdükten sonra, yumak sayesinde yolunu bulup labirentten çıkmayı başardı.
Son yıllarda Girit'te yapılan kazılarda, Knossos yakınlarında bir dağda, bu hikâyede anlatılan labirente benzeyen bir yapı kalıntılarına rastlanmıştır. Son kazılarda Mısır'da da böyle bir labirentin kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.

İngiltere'de evlerin bahçelerini, labirent biçiminde şaşırtıcı yollara bölmek bir zamanlar moda olmuştu. Bu yolların kenarları yeşillikle örtülürdü. İngiltere'nin labirent bahçelerinden en ünlüsü, bugün Londra yakınlarındaki Hampton Court'dadır.

Lunaparklardaki labirentler ise eğlence amaçlı olarak yapılır.

Bazı dergilerde labirentin karışık, şaşırtıcı yollarına benzeyen bilmeceler ve bulmacalar yayınlanır. Psikoloji bilginleri bu çeşit bilmecelerin zihni geliştirmeye, zekayı işletmeye faydalı olduğunu ileri sürerler.

Bazı psikoloji bilginleri de hayvanların tepkileri üzerinde inceleme yapabilmek için labirentlere başvururlar. Labirent psikolojik anlamda bilinçdışının sembolüdür. Efe Elmas "Labirent" kitabında şöyle dile getirmektedir:
"Karl Kerenyi, labirent ile ilgili araştırmalarını Jung'a yollar ve onun incelemesini ister. Jung mektubunda şöyle yazar: "Labirent aslında psikolojide çoğunlukla yeraltı dünyasına iniş fantezisi biçiminde karşılaşılan primordial bir imgedir." Labirent imgesi bilinçdışında yeraltına doğru iniş demektir. Daha da derinde kollektif bilinçdışına iniş anlamındadır." (Labirent, s.100)

Labirent Mitosu

Charles Lutwidge Dodgson (27 Ocak 1832 - 14 Ocak 1898) ya da daha çok tanındığı takma adıyla Lewis Carroll, İngiliz çocuk edebiyatı yazarı. Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Aynanın İçinden adlı kitaplarıyla tanınır. Kelime oyunları, mantık ve fantezideki yeteneği sayesinde ün kazanmıştır. Jabberwocky ve The Hunting of the Snark adlı şiirleri absürt edebiyat örneklerindendir. Dodgson aynı zamanda matematikçi, fotoğrafçı, mucit ve Anglikan papazıdır.
Kuzey Amerika, Japonya, İngiltere ve Yeni Zelanda başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde, Carroll'ın eserlerinin zevkle okunması ve daha da yaygınlaştırılması ve hayatının araştırılmasına adanmış kuruluşlar vardır.

İlk gençlik döneminde Dodgson evde eğitim gördü. Aile arşivlerinde saklanmış "okuma listeleri" Dodgson'un değerli bir zekaya sahip olduğuna tanıklık etmektedir: Yedi yaşındayken bir Hristiyan alegorisi olan Çarmıh Yolcusu'nu okuyordu. Aynı zamanda kardeşlerinin birçoğunda da görülen ve onun sosyal hayatını etkileyen bir kekemelikten muzdaripti. On iki yaşındayken Richmond yakınlarındaki Richmond Gramer Okulu'na gönderildi.
1846 yılında genç Dodgson Rugby School'a gönderildi. Orada çok da mutlu olmadığı, oradan ayrıldıktan birkaç yıl sonra yazdığı aşağıdaki paragrafta açıkça görülebilir:

 Diyemem ki... herhangi bir dünyevi düşünce beni bu üç yılı yeniden yaşamaya ikna edebilir ... Dürüstçe diyebilirim ki ... eğer gecenin zorluklarına karşı güvende olsaydım, günlük yaşamın sıkıntılarına katlanmak görece kolay olurdu.
Ancak Dodgson eğitiminde başarılı olmakta hiç zorlanmadı. O dönemde matematik hocası olan R. B. Mayor onun hakkında "Rugby'e geldiğimden beri daha çok gelecek vadeden bir çocuk görmemiştim" demiştir.
1849 yılında Rugby'den ayrıldı ve 1850 yılının Mayıs ayında babasının eski okulu olan Christ Church'ün bir üyesi olarak Oxford'a kayıt oldu. Üniversitede yurt odalarının boşalmasını bekledikten sonra Ocak 1851'de bir eve yerleşti. Eve geri dön çağrısı geldiğinde yalnızca iki gündür Oxford'daydı. Annesi belki menenjit ya da bir beyin felcinden ötürü "beyin iltihaplanması" nedeniyle kırk yedi yaşında hayatını kaybetmişti.
Akademik kariyerinin ilk dönemlerinde büyük ümit vadetmek ve karşı konulamaz bir dikkat dağınıklığına sahip olmak arasında devinim gösterdi. Her zaman çok fazla çalışmıyordu; ancak çok yetenekliydi ve başarmak onun için kolaydı. 1852'de Matematik sınavlarında onur derecesine sahip oldu ve çok kısa zaman sonra babasının eski bir arkadaşı Canon Edward Bouverie Pusey onu öğrenci bursuna aday gösterdi. 1854'te son bitirme sınavlarında matematikte yine onur öğrencisi olarak lisanslı eğitimini tamamladı. Christ Church'de kaldı. Bir yandan çalışıp bir yandan ders verdi. Ancak bir sonraki yıl çok önemli bir bursu kaçırdı. Çalışmaya yeterince kendini adayamadığı için olduğunu kendisi de itiraf etti. Buna rağmen matematikteki yeteneği sayesinde 1855'te Christ Church'de matematik dersi verme şansını elde etti. Dodgson bundan sonraki yirmi altı yıl boyunca bu görevi sürdürdü. Başlangıçtaki mutsuzluğuna rağmen Dodgson ölümüne kadar Christ Church'te kaldı ve birçok görev aldı.

Charles Dodgson yaklaşık olarak 1.80m boyunda, ince uzun, kıvırcık kahverengi saçlı ve duruma göre değişen gri ya da mavi gözlü bir gençti. Daha ileriki yaşlarında vücut yapısının asimetrik olduğu ve biraz garip ve fazla dik bir duruşunun olduğu söylenir; ancak bu orta yaşlarında geçirdiği diz sakatlanmasının bir sonucu olabilir. Çok küçük bir çocukken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu bir kulağı duyma yeteneğini kaybetmiştir. On yedi yaşında çok ağır geçirdiği boğmaca büyük ihtimalle hayatının daha sonraki yıllarındaki kronik göğüs hastalıklarının sebebidir. Başka bir sorun ise kendinin "tereddüt" olarak tanımladığı çocukluğunda edindiği ve tüm yaşamı boyunca onun felaketi olan kekemeliktir.
Kekelemesinin Dodgson'un davranış biçimine etkisi daima çok güçlü olmuştur. Dodgson'un yalnızca yetişkinlerin arasında kekelediği, çocuklarla konuşurken çok akıcı ve özgür biçimde kendini ifade edebildiğine dair bir inanış vardır ancak bu inanışı destekleyecek kesin bir kanıt yoktur. Onunla tanışıklığı olan birçok çocuk kekelemesini hatırlarken, yetişkinlerin çoğu bunu fark etmemiştir. Görünen o ki, tanıştığı insanlardan ziyade Dodgson kekelemesinin üzerinde durmaktadır. Dodgson'un kendisini "Alice Harikalar Diyarında"daki Dodo olarak karikatürize ettiği ve soyadını söylerken yaşadığı zorluktan dolayı karakteri kendiyle özdeşleştirdiği söylenir; ancak buna dair birinci elden bir kanıt yoktur.
Dodgson'un kekemeliği her ne kadar onu rahatsız etse de, diğer kişisel özelliklerini kullanarak toplum içerisinde bir yer almasına engel olmamıştır. İnsanların kendilerini eğlendirdikleri, topluluğu eğlendirmek için şarkı söylemenin veya ezberden parça okumanın moda olduğu bir dönemde, genç Dodgson'ın çok donanımlı ve çekici bir şovmen olduğu, oldukça iyi şarkı söylediği ve bunu seyirci önünde yapmaktan hiç çekinmediği, taklitte ve hikâye anlatmakta usta olduğu söylenir.

Erken dönemde verdiği eserlerden, büyük başarı yakalayan "Alice" kitaplarını yazdığı döneme kadar geçen sürede Dodgson Ön-Raffaelocu Kardeşler arasına katıldı. İlk olarak 1857'de John Ruskin ile tanıştı ve arkadaş oldu. Dante Gabriel Rossetti ve ailesiye yakın bir arkadaşlık bağı geliştirdi ve aynı zamanda başta William Holman Hunt, John Everett Millais ve Arthur Hughes olmak üzere birçok sanatçıyla tanıştı. Aynı zamanda peri masalı yazarı George MacDonald'ı iyi tanırdı. Hatta küçük MacDonald çocuklarının hikâyeye karşı duydukları heyecan, Dodgson'u "Alice"'i yayımlamaya iten neden oldu.

Genellikle Dodgson politik, dini ve kişisel konularda tutucu olarak nitelendirilir. Martin Gardner Dodgson'ı bir muhafazakâr olarak nitelendirirken, "Lordlar kamarasına huşu içinde baktığını ve aşağı tabakadan olan kimselere karşı bir züppe" olduğunu belirtiyor. The Revd W. Tuckwell, Oxford Hatıralarında (1900) ondan "hoşgörüsüz, çekingen, titiz, matematik saplantılı, saygınlığına çok düşkün, politikada çok tutucu, ilahiyatçı, Alice'in yaşadığı yer nasıl karelere bölünmüşse, kendininki de aynı öyle" diye bahsediyor. Ancak Dodgson'un bu değerlendirmelerle ters düşen şekilde başka din ve felsefelere karşı bir merakı olduğu görülüyor. Örneğin; Britanyalı Psişik Araştırma Derneği'nin kurucu üyesi olması bunlardan biri.
'Carroll Myth' taraftarları bu etkenlerin Gardner sendromu olasılığını yeniden gündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Belki de Dodgson'un gerçek görünüşü inanılandan daha bozuk olabilir. ('Carroll Myth' için aşağıya bakın).
Dodgson çeşitli felsefi konular üzerine bazı araştırmalar yazmıştır. 1895'te "Kaplumbağa Aşil'e Ne Dedi?" (What the Tortoise Said to Achilles) makalesinde yarattığı tümdengelim mantığı üzerine kurulu gerileme argümanı, Mind felsefe dergisinin ilk sayılarından birinde yayımlanmıştır. 1995'te, yüz yıl sonra bu makale aynı dergide daha sonraki yıllarda yayımlanan Simon Blackburn'un Practical Tortoise Raising makalesi ile birlikte yeniden basılmıştır.

Küçük yaşlarından itibaren Dodgson şiir ve kısa hikâyeler yazdı. Bunları aile dergisi Mischmasch'de yayımlandı ve sonradan birçok dergiye göndererek, makul bir başarı elde etti. 1854 ve 1856 yılları arasında eserleri The Comic Times ve The Train ve daha küçük dergiler olan Whitby Gazette ve Oxford Critic gibi ulusal yayınlarda yer aldı. Yazınlarının çoğu komik, bazen hicivliydi; ancak standart ve zorlamaydı.
1855'te kendi yazınları hakkında şunları yazdı; "Şu ana kadar gerçekten yayımlanmaya değer bir şey yazmış olduğumu düşünmüyorum (buna Whitby Gazette ya daOxonian Advertiserı dahil etmiyorum); ancak bir gün bunu yapacağıma dair umutsuz değilim". 1850'den sonraki yıllarda kardeşlerini eğlendirmek için yazdığı kukla oyunlarından yalnızca biri La Guida di Bragia günümüze kalmayı başarmıştır.
1856'da ünlü olduğu ismiyle ilk eserini yayımladı. Romantik bir şiir olan "Solitude", The Train dergisinde yazarı "Lewis Carroll" olarak yer aldı. Bu takma isim gerçek ismi üzerinde bir kelime oyunuydu; Lewis, Ludovicus isminin ingilizleştirilmiş haliydi ve Lutwidge isminin Latincesiydi, Carroll ise Latin ismi Carolus ile benzeyen ve Charles'ın türetilmiş olduğu isimdi.

Yine 1856 yılında Christ Church'e gelen yeni dekan Henry Liddell beraberinde genç ailesini de getirdi. Kimse bu ailenin ilerideki yıllarda Dodgson'un yazın kariyerine bu kadar etkisi olacağını tahmin edemezdi. Dodgson Liddell'in eşi Lorina ve çocukları ile ve özellikle de üç kız kardeş olan Lorina, Edith ve Alice Liddell ile yakın arkadaşlıklar kurdu. Uzun yıllar boyunca yarattığı "Alice" karakterinin Alice Liddell'in yansıması olduğu düşünüldü. Buna dair en görünür kanıt "Aynanın İçinden"in sonundaki akrostik şiirde adının bulunması ve iki kitabın da gizlenmiş yerlerinde üstükapalı olarak ona atıfta bulunmuş olmasıdır. Ancak Dodgson hayatının ileriki yıllarında "küçük eroin" diye adlandırdığı ilham kaynağının gerçek bir çocuk olduğunu defalarca reddettiyse de, eserlerini tanıdığı küçük kızlara ithaf etti ve isimlerini akrostik şiirlerinin başına ekledi. Gertrude Chataway'in ismi aynı bu şekilde Köpan Avı'nın başında bulunmaktadır ancak bugüne kadar kimse şiirde anlatılan karakterlerden birini bile onunla örtüştürmemiştir.
Her ne kadar bu konuda yeterli bilgi bulunmasa da (Dodgson'un 1858–1862 yılları arasındaki günlükleri kayıptır), 1850'lerin sonuna kadar Dodgson'un Liddell ailesi ile olan arkadaşlığının hayatında önemli bir yer ettiğine kesin gözüyle bakılıyor ve hatta ailenin çocuklarını (önce oğulları Harry, daha sonra üç kızkardeş) sık sık bir yetişkin eşliğinde Nuneham Courtenay ya da Godstow yakınlarında sandalla gezmeye çıkartmayı adet edinmiş olduğu biliniyor. İşte Dodgson, ilk ve en büyük ticari başarısı olacak olan kitabının taslağını, 4 Temmuz 1862'de, bu gezilerden birinde yaratmıştır. Hikâyenin kaleme alınmasının Alice Liddell'in ısrarının sonucu olduğu söylenir. Dodgson sonunda Kasım 1864'te hikâyeyi kendi çizimleri ve elyazısı ile "Alice'in Yeraltındaki Maceraları (Alice

Lilo ve Stiç (Özgün adı: Lilo & Stitch), Walt Disney Feature Animation tarafından üretilen 2002 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Film 21 Haziran 2002 yılında Buena Vista Pictures tarafından dağıtılmıştır ve Walt Disney Animasyon Klasiklerinin 42. filmidir.
3 Aralık 2002 tarihinde "Lilo ve Stiç" DVD formatında satışa sunulmuştur. 11 Haziran 2013 tarihinde "Lilo ve Stiç" Blu-ray formatında satışa sunulmuştur.
Lilo ve Stitch'in, aslında kaos ve yıkıma yol açmak için tasarlanmış bir uzaylı deneyi olan bir şeyi sahiplenen Lilo (Daveigh Chase) adlı genç bir Hawaiili kızın hikâyesini anlatır. Bilimkurgu lazer savaşları, silah sesleri, karakterlerin yakalanıp rehin tutulması ve patlamalar sizi bekliyor. Lilo ve kız kardeşi Nani (Tia Carrere), yas tutan ve ebeveynlerinden ayrı bir hayata uyum sağlamaya çalışan yetim çocuklardır; ancak ebeveynlerinin bir araba kazasında ölümünün yalnızca bir kez dile getirildiği görülür. Film başladığında kusursuz olmaktan uzak olan hem kötü adamlar hem de kahramanlar önemli hayat dersleri öğreniyorlar. Karakterler şefkat, cesaret ve azim gösteriyor ve film 2025'te canlı aksiyon filmine dönüştürüldü.

IMDb'de Lilo ve Stiç

Lizzie McGuire, Disney Pictures  adlı şirketin yayınladığı, başrolünü Hilary Duff'ın oynadığı bir komedi filmi. Filmde, lise öğrencisi Lizzie McGuire (Hilary Duff)'ın  okul gezisiyle Roma'ya gitmesi ve burada başından geçen komik olaylar anlatılmaktadır. Film, yapımcılığını yine Disney'in yaptığı ve filmle aynı ismi taşıyan dizinin; dünya çapında çok sevilmesi üzerine çekilmiştir.
Film, çıktığında genellikle olumlu eleştiriler almış ve gösterime girdiği 2002 Ekim ayında ABD box office listelerinde ikinci sıraya kadar yükselmiştir. Filmin çekimleri  2002 yılının yaz aylarında bitmiştir.

Lizzie McGuire, orta okuldan aksilikler dolu bir mezuniyet töreni sonrasında mezun olur. Çok sakar bir kız olduğundan dolayı törende yaptığı konuşma sonrasında ayağı kayıp düşer ve tüm tören yerini perdelere takılmasından dolayı mahveder. Bunun sonrasında okul gezisi için okul arkadaşları ile ve okuldan bir öğretmen ile Roma'ya gider. Roma'da kafilenin en arkasıdan yakın arkadaşı ile giderken Pauolo isimli genç bir İtalyan şarkıcı ile tanışır. Paulo Lizzie'ye onun İtalyan bir şarkıcı olan Isabella'ya çok  benzediğini söyler. Ardından bir  müzik yarışmasında Isabella'nın yerine geçip onunla birlikte şarkı söylemesini ister. Lizzie, bu teklifi önce reddetse de sonra istmeyerek de olsa kabul eder. İkili provalar yapar. Şov günü gelir ve her şey hazırdır.
Şovun başladığı sırada sesler ile ilgili olan kabinde operatörün yanında gerçek Isabella belirir. Isabella, Paulo ve Lizzie'nin Colleseum'da korkunç bir kalabalığın önünde şova başlamasını izler. Şarkı söyleme sırası Lizzie'ye geldiğinde onun yerine şarkıyı Isabella söyler. Ardından Isabella yavaşça sahneye çıkar. Seyirci tabii ki iki tane isabella gördüğü için şaşkındır. Sonra sıra yeniden Paulo'ya geldiğinde Isabella operatörden Paulo'nun playback yapmaması için sesini kapattırır. Ardından Paulo şarkıyı söyleyemez ve izleyiciler tarafından protesto edilir. Isabella Lizzie'yi seyirciye tanıştırır ve canlı performansı için onu seyirciyle baş başa bırakır. Lizzie, performansına biraz çekingen başlar fakat muhteşem bir performans sunar. Seyircilerin arasında arkadaşları va ailesi de vardır ve herkes onu şaşkınlıkla alkışlar. Ardından otele basın mensupları gelir Lizzie va ailesi ile röportaj yaparlar. Filmin sonunda da otelin Roma manzaralı çatısında Lizzie en yakın arkadaşı Dave'i öper ve film biter.

Fimin İnternet Sitesi 15 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Lizzie McGuire 
Rotten Tomatoes'ta The Lizzie McGuire Movie
Review: The Lizzie McGuire Movie - Disney Family 25 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Manhattan'da Sihir, Kevin Lima tarafından yönetilen ve Bill Kelly tarafından yazılan 2007 Amerikan canlı-aksiyon/animasyon müzikal fantastik romantik komedi filmidir. Filmde, Amy Adams, Patrick Dempsey, James Marsden, Idina Menzel, Timothy Spall ve Susan Sarandon gibi isimler rol alırken, anlatıcılığı Julie Andrews üstlenmiştir. Film animasyon dünyasından New York şehrinin canlı aksiyon dünyasına sürülecek olan arketipik bir Disney prensesine odaklanıyor.
The Walt Disney Company tarafından yapılan film, Walt Disney Pictures tarafından dağıtılmıştır. Filmde yer alan animasyonlar 11 dakika sürmektedir.
Manhattan'da Sihir 20 Ekim 2007'de Londra Film Festivali'nde gösterime girdi ve 21 Kasım 2007'de Amerika Birleşik Devletleri'nde gösterime girdi. Eleştirel olarak iyi karşılandı. Gişede dünya çapında 340 milyon dolardan fazla kazandı. Türkiye'de 21 Aralık 2007'de gösterime girmiştir.
Film, Saturn Ödülleri'nde 3 ödül kazandı; En İyi Fantastik Film ödülü, Amy Adams En İyi Kadın Oyuncu ve Alan Menken En İyi Müzik. Enchanted ayrıca 65. Altın Küre Ödülleri'nde iki aday ve 80. Akademi Ödülleri'nde üç En İyi Orijinal Şarkı adaylığı aldı.
Disney, Buena Vista Pictures Distribution markasını kullanmayı bıraktıktan sonra Walt Disney Studios Motion Pictures tarafından dağıtılan ilk filmdir.
The Walt Disney Company, Disenchanted filmini geliştirdiğini ve bu filmin devamı olarak 24 Kasım 2022 tarihinde Disney+'da yayınlanacağını duyurmuştur.

Andalasia'nın animasyonlu masal krallığında, yozlaşmış ve acımasız kraliçe ve kara büyücü Narissa, üvey oğlu Prens Edward'ın gerçek aşkını bulup evlendiğinde kaybedeceği tahtı korumak için planlar yapar. Edward'ın dikkatini trol avlayarak oyalaması için sadık hizmetkarı Nathaniel'den yardım ister. Genç bir kız olan Giselle, bir prensle tanışıp "sonsuza kadar mutlu" bir hayat yaşamanın hayalini kurar. O, onun sincap arkadaşı Pip ve ormandaki hayvanlar, rüyasında gördüğü gerçek aşkının ev yapımı bir heykelini yapmak için birlikte çalışırlar. Edward, Giselle'in şarkı söylediğini duyar ve onu bulmak için yola çıkar. Nathaniel, Giselle'den kurtulmak için yakalanan bir trolü serbest bırakır, ancak Edward onu kurtarır. O ve Edward anında birbirlerine çekilirler ve ertesi gün evlenmeyi planlarlar.
Yaşlı bir cadı kılığına giren Narissa, düğüne giderken Giselle'i yakalar ve onu bir kuyuya iter, burada Giselle sihirli bir şekilde kendisinin canlı aksiyon versiyonuna dönüştürülür ve kendini gerçek hayatın New York Manhattan'nın da, Times Square meydanında bulur. Korkmuş ve kafası karışmış olan Giselle, kaybolur ve evsiz kalır. Bu arada, bekar bir baba ve boşanma avukatı olan Robert, kız arkadaşı Nancy'ye evlenme teklif etmeye hazırlanıyordur. Robert ve küçük kızı Morgan eve dönerken Giselle ile karşılaşırlar ve Robert, Giselle'in bir prenses olduğuna inanan Morgan'ın ısrarı üzerine isteksizce Giselle'in geceyi dairelerinde geçirmesine izin verir.
Pip ve Edward, kendilerinin canlı aksiyon versiyonlarına dönüştükleri gerçek dünyada bir kurtarma görevine başlarlar. Gerçek bir sincap olan Pip, artık konuşma yeteneğine sahip değil ve sadece gıcırtılarla iletişim kurabilir. Narissa, Nathaniel'i Edward'ı takip etmesi ve engellemesi için gönderir. Narissa, Nathaniel'e görünür ve ona üç zehirli elma verir; bu elmalardan birini yiyen saat on ikiyi vurana kadar uyur, sonra ölür. Bu arada, Giselle kuşları, böcekleri ve haşaratları çağırdıktan sonra Robert'ın dairesini temizlemek için işe koyulur. Nancy, Morgan'ı okula götürmek için gelir. Giselle ile tanışır ve gördüğü şeyler yüzünden Robert'ın sadakatsiz olduğunu varsayarak ayrılır. Robert başlangıçta üzgündür, ancak şehirde savunmasız olduğunu bilerek günü Giselle ile geçirir. Giselle, Robert'a Nancy ile olan ilişkisi hakkında sorular sorar ve Nancy'ye çiçekler ve Woolworth Binası'ndaki bir kostüm balosuna davetiye göndererek ikilinin uzlaşmasına yardımcı olur.
Edward, Giselle'i Robert'ın dairesinde bulur. Edward, Giselle'i Andalasia'ya götürmek ve onunla evlenmek için can atarken Giselle, önce bir randevuya çıkmalarını ve birbirlerini daha iyi tanımalarını önerir. Giselle, Robert ve Nancy'nin de katıldığı o geceki balodan sonra Andalasia'ya dönmeye söz verir. Nathaniel Giselle'i zehirlemeyi iki kez başaramayınca Narissa gerçek dünyaya gelip Giselle'i öldürmeye karar verir. Baloda, Robert ve Giselle birbirleriyle romantik bir şekilde dans ederler. Giselle ve Edward daha sonra oradan ayrılmaya hazırlanırlar, ancak Giselle, Robert'ı geride bırakacağından bunalıma girer. Narissa yaşlı cadı olarak ortaya çıkar ve son zehirli elmayı Giselle'e vererek onun acı dolu anılarını sileceğine söz verir. Giselle bir ısırık alır, bilincini kaybeder ve sadece birkaç dakika yaşayabileceği bir uykuya dalar.
Narissa, Giselle'in baygın bedeniyle kaçmaya çalışır, ancak Edward ile yüzleşir. Nathaniel, Narissa'nın onu hiç umursamadığını görünce planını ortaya çıkarır. Robert, gerçek aşkın öpücüğünün elmanın lanetini kırmaya yetecek kadar güçlü tek güç olduğunun farkındadır. Edward'ın öpücüğü Giselle'i uyandırmaz ve bu yüzden o ve Nancy Robert'ın öpmesini ister. Robert onu öptüğünde uyanır. Sinirlenen Narissa bir ejderhaya dönüşür ve Robert'ı rehin alır. Giselle, Edward'ın kılıcını alır ve ejderha Robert'ı ölümüne düşürmeyi planlarken Narissa'yı binanın tepesine kadar takip eder. Pip, Giselle'i desteklemek için gelir ve Narissa'nın ağırlığıyla aşağıdaki sokaklara düşmesine ve toza dönüşmesine neden olarak Narissa'yı yenmesine yardımcı olur. Robert da neredeyse düşecekken Giselle onu yakalamayı başarır ve başka bir öpücük paylaşırlar.
Edward ve Nancy'nin Andalasia'da birbirlerine aşık olduklarını ve evlendiklerini, bundan böyle kral ve kraliçe olduklarını, New York'ta kalan Nathaniel ve Andalasia'ya dönen Pip'in ise her biri kendi hikâyelerine dayanan başarılı otobiyografiler yazarken, Giselle çok popüler bir moda tasarımı işine başlar ve New York'ta Robert ve Morgan ile mutlu bir aile kurar. Herkes sonunda yeni ve mutlu bir hayat kurmuştur.

Resmi site 12 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Manhattan'da Sihir

Mary Poppins, 1964 ABD yapımı fantastik müzikal filmdir. Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de özgün adı ile gösterime sunulmuştur.
Film, Avustralyalı yazar P. L. Travers'ın 1935 yılından itibaren yayımlanmaya başladığı aynı adlı bir dizi çocuk kitabından uyarlanmıştır. Senaryosunu Bill Walsh ve Don DaGradi'nin birlikte uyarlayıp yazdıkları filmi Robert Stevenson yönetmiş, başlıca rollerinde Julie Andrews, Dick Van Dyke, Karen Dotrice, Matthew Garber, David Tomlinson, Glynis Johns, Hermione Baddeley ve Ed Wynn oynamışlardır. Filmin, çevrildiği yıllarda dillerden düşmeyen ödüllü şarkılarını Robert B. Sherman ve Irwin Kostal yazmışlardır. Bunlardan en bilineni filmde birkaç kez tekrarlanan, aynı zamanda Oscar ödülü de verilmiş olan, "Chim Chim Cher-ee" adlı şarkıdır.
İngiltere doğumlu olan ama 1940'larda ABD'ye yerleşen yönetmen Robert Stevenson (1905-1986), Walt Disney Stüdyoları'nın gedikli yönetmeniydi. Bu şirket için 1960'larda ve 1970'lerde 19 film yönetmişti. "Mary Poppins" bu filmlerin en önemlisiydi. "Mary Poppins", The Sound of Music, Goldfinger ve My Fair Lady gibi filmleri geride bırakarak 1964 yılının en çok iş yapan filmi oldu.
Filmin konusu 1910 yılında Londra'da geçer (oysa uyarlandığı kitaplar 1930'larda geçer). Sihirli güçlere sahip bir dadının, Banks ailesinin küçük çocuklarına bakma görevini üstlenmesiyle birlikte onlara bambaşka bir dünyanın kapılarını aralaması danslar ve müzik eşliğinde ve bir renk cümbüşü içinde anlatılır. Filmde Bert (Dick Van Dyke) süper dadının yanındaki çocuklara döner ve şöye der: "Parka mı götürecek? Mary Poppins mi? Bunu diğer dadılar yapar. Mary Poppins'le olduğunuzda hiç hayal etmediğiniz yerlere gidersiniz."
Bu fantastik film 13 dalda birden aday gösterildiği Oscar ödüllerinden, "en iyi aktris", "en iyi müzik", "en iyi şarkı", "en iyi kurgu" ve "en iyi görsel efekt" dallarında olmak üzere 5 tanesini aldı. "Mary Poppins" e aralarında BAFTA, Altın Küre, Grammy ve Laurel ödüllerinin de bulunduğu tam 12 ödül verildi, bir 12'sine de aday gösterildi.

Filmin konusu 1910 yılında Londra'da Edward devri sırasında geçer. On parmağında on marifet olan Cockney delikanlısı Bert (Dick Van Dyke), parkın girişinde toplanan kalabalığa vücuduna bağladığı çok sayıda enstrümanla bir "tek kişilik bando" konseri vermektedir. Birden havada bir tuhaflık sezer, en iyi dostu Mary Poppins (Julie Andrews)'in "dördüncü boyutu" aşarak yeryüzüne gelmek üzere olduğunu hissetmiştir.
Bu esnada babaları bankada çalışan Banks ailesinin evinde bir hareketlilik göze çarpar. Evin iki küçük çocuğu ile başa çıkamayan son dadı sinirlenmiş ve işi bırakmak üzeredir. Ciddi ve meşgul bir adam olan Bay Banks (David Tomlinson) çocuklarıyla pek ilgilenmemektedir. Bayan Banks (Glynis Johns) ise bütün zamanını kadın hakları gösterilerine katılmakla geçirmektedir. Yeni bir dadı için gazeteye ilan verirler ama tuhaf bir şekilde ilan için gelen dadı adayları aniden çıkan bir rüzgara kapılarak sürüklenip giderlerken çocukların özel ilanını alan büyülü dadı Mary Poppins gökyüzünden Banksların evine iniverir ve aileye kendisini yeni dadı olarak kabul ettirmesi uzun sürmez.
Mary Poppins'in bazı sihirli yetenekleri vardır, örneğin bir parmak şıklatarak dağınık bir odayı toplayabilir, havada uçabilir, küçük çantasından kocaman ev eşyaları çıkartır vb. Bu sihir yetenekleriyle çocukları hemen etkisi altına alan Poppins, Bert ve çocukları da yanına alarak hep birlikte Bert'in kaldırıma çizmiş olduğu manzara resimlerinin içine dalarlar ve bambaşka dünyalara doğru büyülü bir yolculuğa çıkarlar. Animasyon karakterlerin de dahil olduğu bu gezintide müzik ve danslar eşliğinde rengarenk bir dünyada eğlenirler. Gerçek dünyaya döndüklerinde babaları bu hikâyelere inanmaz, zaten çok da fazla ilgilenmez.
Bay Banks çocuklarına tasarruf alışkanlığı aşılayabilmek için onları çalıştığı bankaya götürür, koridorda karşılaştıkları bankanın sahibi çok yaşlı Bay Dawes (bu rolü de Dick Van Dyke oynuyor) çocukların elindeki birkaç penny'ye göz diker ve onları hesap açtırmaya zorlar, oysa çocuklar o parayla kuşlara yem atmak istemektedirler. İtiş kakış sırasında çocukların "paramı geri ver" diye haykırması bankadaki müşteriler arasında yanlış anlaşılır ve kargaşa çıkar. Bankanın kötü durumda 
olduğunu sanan müşteriler paralarını çekmeye kalkışınca banka iflasın eşiğine gelir, baba Banks işinden kovulur. Mr. Banks patronu yaşlı bankere Mary Poppins'ten öğrendiği (ve daha önce bir türlü telaffuz edemediği) her kapıyı açan sihirli sözcüğü, yani "Supercalifragilisticexpialidocious!"u istemeden de olsa söyleyiverince banker yumuşar ve Banks'in anlattığı bir fıkraya deliler gibi gülmeye başlar.
Artık işsiz olan Bay Banks çocuklarıyla daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Ertesi gün parkta onlarla birlikte uçurtma uçururken yaşlı bankerin çocukları gelirler ve babalarının gülmekten "sahiden" öldüğünü söylerler. Aksi bir adam olan babalarının gülerek mutlu ölmesinden memnun olmuşlardır. Bay Banks'i yeniden işe alırlar.
Mary Poppins'in artık burada işi bitmiştir, geldiği gibi uçarak gider.

Meri Poppins, Do Svidaniya (1983), Мэри Поппинс, до свидания (Mary Poppins, Hoşçakal), Sovyetler Birliği'nde Mosfilm stüdyoları, Sovyet  Televizyonları için filmin yeni bir versiyonunu çekti. Yönetmenliğini Leonid Kvinikhidze'nin yaptığı bu film de bir müzikaldi.
Mary Poppins Müzikali, P. L. Travers'in kitapları ve 1964 tarihli filme dayanan bir sahne uyarlaması, 2004 yılında sahneye kondu ve müzikal ilk kez Londra'da The West End tiyatrolarında perdelerini açtı. 2006'da Broadway'de de sahnelenen müzikal hala birçok ülkede gösterilerini sürdürmektedir.

Avustralyalı yazar P. L. Travers'ın 1935 yılından itibaren İngiltere ve ABD'de yayımlanmaya başladığı aynı adlı çocuk kitapları dizisi 1988 yılına kadar çıkmaya devam etmiştir. Toplamda 8 kitap yayımlanmıştır. 1975 yılında Türkiye'de bu kitaplardan ikisi, Bozkurt Matbaası tarafından Gökten İnen Melek ve Gökten İnen Meleğin Dönüşü adlarıyla ve İnci Çal'ın Türkçe çevirisiyle yayımlanmıştır. 2003 yılında ise Sosyal Yayınlar, Ferhat Özgür Kale'nin çevirisiyle Mary Poppins adıyla bir P. L. Travers kitabı yayımlamıştır. (ISBN 975-7384-68-2)

Bütün şarkılar Robert B. Sherman ve Richard M. Sherman tarafından yazılıp bestelenmiştir.

2004 yılında Amerikan Film Enstitüsü (AFI), "Supercalifragilisticexpialidocious" adlı şarkıya "100 Yılın... 100 Şarkısı" listesinde 36. sırada yer verdi.
Bu şarkının adı bestecileri tarafından uydurulmuş bir kelime olmakla birlikte bugün İngilizcenin önemli bir sözlüğü olan Oxford Sözlüğü'nde yer almaktadır. Kelime harikulâde, fantasik anlamına gelmektedir.
Filmin aldığı 5 Oscar ödülünden biri de "Chim Chim Cher-ee" adlı şarkı için Richard M. Sherman ve Robert B. Sherman 'a verilmişti.

IMDb'de Mary Poppins 
allmovie.com'da "Mary Poppins" 6 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Masum Sanık Roger Rabbit (Özgün adı: Who Framed Roger Rabbit), Robert Zemeckis'in yönetmenliğini, Steven Spielberg'in yapımcılığını yaptığı 1988 yapımı bir fantezi komedi filmi. Gary K. Wolf'un Who Censored Roger Rabbit? adlı kitabından uyarlanmıştır. Animasyon tekniği ve canlı hareket kombinasyonu ile çekilen filmin başrollerinde Bob Hoskins, Charles Fleischer, Christopher Lloyd, Kathleen Turner ve Joanna Cassidy oynamıştır.

Dağıtımcılığını Touchstone Pictures yaptı.
Bob Hoskins'in canlandırdığı Eddie Valiant rolü için ilk seçim Harrison Ford'tu. Ama para konusunda anlaşılamadı.
Eddie Valiant rolü için Sylvester Stallone, Robert Redford ve Ed Harris de düşünülmüştü.
Christopher Lloyd'un karakteri Yargıç Doom'u canlandırması için Christopher Lee ve Roddy McDowell'ın da adı geçmişti.
Kathleen Turner'un canlandırdığı Jessica Rabbit'i, şarkı söylediği sahnelerde Amy Irving seslendirdi.
Masum Sanık Roger Rabbit, Mickey Mouse ve Bugs Bunny'nin ilk ve son kez birlikte görüldüğü sahneyi de içerir.
Roger Rabbit'i Charles Fleischer selendirdi.
Filmi yönetmesi için ilk başta Terry Gilliam düşünülmüştü.
Animasyon sekanslarını Richard Williams yönetti.
İlk hafta sonunda 11,226,239$ kazandı.
Kuzey Amerika'da 156.45 milyon$, diğer ülkelerde de 173.35 milyon$ kazanan film toplamda 329.8 milyon$ elde etti ve tüm zamanların en çok kazanan yirminci filmi oldu.
Yağmur Adam'dan sonra yılın en çok kazanan ikinci filmi oldu.
En İyi Ses Kurgusu, Görsel Efekt ve Film Kurgusu dallarında Akademi Ödülü kazandı. Sanat Yönetimi, Görüntü Yönetimi ve Ses dallarında ise aday oldu.

Mike Bonifer (Haziran 1989). The Art of Who Framed Roger Rabbit. First Glance Books. ISBN 0962258806. 
Martin Noble (Kasım 1988). Who Framed Roger Rabbit. Novelization of the film. Virgin Books. ISBN 0352323892. 
Gary Wolf (Temmuz 1991). Who P-P-P-Plugged Roger Rabbit?. Spin-off from the film and Wolf's Who Censored Roger Rabbit?. Villard. ISBN 978-0679400943. 
Bob Foster (1989). Roger Rabbit: The Resurrection of Doom. Comic book sequel between Who Framed Roger Rabbit and the theatrical short Tummy Trouble. Marvel Comics. ISBN 0871355930. 

IMDb'de Masum Sanık Roger Rabbit 
Rotten Tomatoes'ta Masum Sanık Roger Rabbit
Metacritic'te Masum Sanık Roger Rabbit
Box Office Mojo'da Masum Sanık Roger Rabbit
AllMovie'de Masum Sanık Roger Rabbit
Ken P (1 Ocak 2003). "An Interview with Don Hahn". IGN. 24 Eylül 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ocak 2009. 
Ken P (31 Mart 2003). "An Interview with Andreas Deja". IGN. 13 Nisan 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ocak 2009. 
Wade Sampson (17 Aralık 2008). "The Roger Rabbit That Never Was". Mouse Planet. 
Andrew, Farago, Bill Desowitz (30 Aralık 2008). "Roger Rabbit Turns 20". Animation World Network. 17 Aralık 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Ocak 2009. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link)

Mufasa: Aslan Kral (İngilizce: Mufasa: The Lion King), Barry Jenkins tarafından yönetilen, Jeff Nathanson tarafından yazılan ve yapımcılığını Walt Disney Pictures ile Pastel Productions'ın üstlendiği Amerikan müzikal drama filmidir. Orijinal film Aslan Kral'ın benzer şekilde oluşturulan 2019 yeniden yapımının canlı aksiyon tarzı, fotogerçekçi, bilgisayar tarafından oluşturulan görüntülerin öncüsü olması amaçlanıyor. Seth Rogen, Billy Eichner ve John Kani yeniden yapımdaki karakter rollerini yeniden canlandırıyor ve onlara sırasıyla Kral Mufasa ve Scar'ın genç versiyonlarını seslendiren Aaron Pierre ve Kelvin Harrison Jr. da eşlik ediyor.
The Lion King'in öncesini konu alan filmin geliştirildiği Eylül 2020'de teyit edilmiş, Jenkins yönetmenlik koltuğuna oturmuş ve Nathanson da senaryo taslağını tamamlamıştı. Pierre ve Harrison Jr. Ağustos 2021'de seslendirme kadrosu olarak duyuruldu. Filmin resmi adı Eylül 2022'de 2022 D23 Expo duyurusunda açıklandığında resmen duyurulmuş oldu. Filmin prodüksiyonu 2023 SAG-AFTRA grevi nedeniyle Temmuz 2023'te yavaşladı.
Mufasa: The Lion King Walt Disney Studios Motion Pictures tarafından 20 Aralık 2024'te sinemalarda gösterime sunuldu.

IMDb'de Mufasa: Aslan Kral

Mulan, Walt Disney Feature Animation tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından dağıtılan 1998 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Komedi, Dram, Macera ve Romantizm ögeleri içeren yapıtın Kuzey Amerika galası, 19 Haziran 1998 tarihinde yapılmıştır. Walt Disney Animasyon Klasiklerin'nin 36. filmidir. Tony Bancroft ve Barry Cook yönetmiş, baş karakterlerini Ming-Na, Eddie Murphy, BD Wong, Miguel Ferrer, Harvey Fierstein, Beth Fowler, George Takei ve Pat Morita seslendirmiştir.
Uluslararası eleştirmen ve izleyicilerden büyük oranda beğeni toplayan film, "Mulan'ın Balladı" adlı, kökeni 6. yüzyıla dayanan bir Çin efsanesinin günümüz animasyonuna uyarlamasıdır ve orijinal destanda olduğu gibi, ailesinin onurunu kurtarmak amacıyla, tanınmış bir savaş gazisi olan babasının yerine erkek kılığına girip, Hun ordularına karşı savaşan Hua Mulan adlı bir genç kızın hikâyesini anlatır.
Hikâyenin devamı niteliğinde olan Mulan II, 1 Şubat 2005 tarihinde gösterime girmiştir.

Mulan, diğer genç kızlardan çok farklı bir kızdır. Çin'de o dönemde kadınlar kocalarının varlığı altında yaşamak zorundadırlar. Kişisel özgürlükleri pek yoktur. Eşlerinin özgürlüğü onların özgürlüğüdür. Mulan bu anlayışa karşıdır ve kendi özgürlüğüne çok düşkündür. Mulan, ailesinin ısrarıyla bir gün kendisine eş bulmak için kasaba çöpçatanın huzuruna çıkar ancak başarısız olunca ailesinin onurunu lekeler. Tam bu sırada Çin'de Hun baskınlarının haberleri yayınlanır. Kasabadaki diğer tüm erkekler gibi, Mulan'ın savaş gazisi babası da savaşa çağrılır, ancak çok yaşlı olduğu için Mulan bunu kabullenemez ve savaşa babasının yerine gitme kararı alır. Ailesinden gizlice evden kaçar ve kendisini ataerkil bir topluma kabul ettirebileceği tek yol olarak, erkek kılğında, orduya girer. Zorlu geçen bu dönemde Mulan, kendisine Ping adlı yeni bir kimlik oluşturarak, kendisini hızla geliştirir, kendisini diğer askerlere kabul ettirir ve savaş kabiliyeti, zekası ve cesaretiyle yıldızı giderek parlar. Ancak, gerçek kimliğinin ortaya çıkmasıyla yeniden zor duruma düşen ve dostları tarafından terkedilen Mulan, buna aldırış etmeden Çin'i koruma görevine devam eder ve sonunda  Hunları geri püskürtmeyi başarır. O dönemde Çin ve Hun Savaşlarında Hunlar birçok zaman saldıran taraf olmuştur Çinliler ise korumaya geçmiştir ve Çinlilerin Saldırdıkları savaş çok nadirdir.O zamanki Hunları sadece geri çekilmeye zorlamıştır ve bu sayede Çin İmparatoru'nu ve Çin İmparatorluğu'nu kurtararak, ulusal kahraman olarak köyüne döner. Eve döndüğünde, kızı evden kaçtığından beri pişmanlık ve özlem duymuş babasınca kucaklanarak karşılanır ve kendisine, hiçbir kahramanlık yapmamış olsa dahi, ailesi için her zaman için bir gurur kaynağı olacağı hatırlatılır. O sırada, gerçek kimliği ortaya çıktığından beri Mulan'a ilgi duymuş ve büyük başarısının ardından Mulan'ın peşinden gelmiş olan Yüzbaşı Shang, bahçenin kapısında belirir ve Mulan'a olan ilgisini dile getirmek ister, ancak utangaçlığı nedeniyle ne söyleyeceğini bilemez. Bunu sezen Mulan, yüzbaşını, kendi yemeğe davet eder ve film, Mulan ve Shang'ın gelecekte evlenecekleri imasıyla sona erer.

Ming-Na Wen : Mulan (şarkılar Lea Salonga performansı)
Eddie Murphy : Mushu
BD Wong : Yüzbaşı Li Shang (şarkıları Donny Osmond seslendirdi)
Miguel Ferrer : Shan Yu
June Foray : Grandmother Fa (şarkıları Marni Nixon seslendirdi)
Harvey Fierstein : Yao
Gedde Watanabe : Ling (şarkıları Matthew Wilder seslendirdi)
Jerry Tondo : Chien-Po
James Hong : Chi-Fu
Soon-Tek Oh : Fa Zhou
Pat Morita : Çin İmparatoru
George Takei : Birinci Ata
Miriam Margolyes : Çöpçatan
Freda Foh Shen : Fa Li
James Shigeta : General Li
Frank Welker : Cri-Kee ve Khan (Mulan'ın atı)
Chris Sanders : Küçük Kardeş (Mulan'ın köpeği)
Mary Kay Bergman : çeşitli atalar
Kelly Chen, Coco Lee ve Xu Qing Mulan'ı Kantonca, Tayvan Madarini ve Anakara standard Çince versiyonlarında seslendirdiler, Jackie Chan ise Li shang'ı her üç Çin versiyonunda seslendirdi ve "I'll Make a Man Out of You" promosyon müzik videosunun çeşitli versiyonlarında yer aldı. Mandarin versiyonunda Mushu'nun seslendirmesini Tayvanlı komedyen Jacky Wu gerçekleştirmiştir.

Mulan, Türkiye'de, filmdeki Hun karakterlerin tasvirinin, kökenleri Hunlara dayanan Türklere hakaret olarak görülmesi nedeniyle fazla ilgi görmemiş ve dönem hükûmetince filmin gösterimden kaldırılması istenmiştir. Buna rağmen film daha sonra DVD ve VCD formatında yayınlanmış ve satışa çıkarılmıştır.

IMDb'de Mulan

Tim Burton's "The Nightmare Before Christmas" (Türkçe: Noel Gecesi Kabusu), 1993 yapımı bir müzikal animasyon filmdir. Animasyon olmakla birlikte stop motion tekniğiyle yapılmış olan bu film özellikle gotik havasıyla dikkat çeker. Yönetmeni Henry Selick'tir. Senaryosu Tim Burton, Michael McDowell ve Caroline Thompson tarafından yazılmıştır. Müzikler Danny Elfman tarafından yapılmıştır.
2006 yılında Amerika'da tekrar vizyona girmiştir ama bu sefer film 3 boyut teknolojisini kullanmıştır.
Daha sonra bu film kitap haline getirilmiştir. Kitapta filmden kareler ve satırlar bulunmaktadır.
Film hem kritik hem de finansal başarı elde etti ve animasyonu (özellikle stop-motion sanat formunun yeniliği), karakterleri, şarkıları ve puanıyla övgü topladı. İlk çıkışından bu yana dünya çapında 91,5 milyon dolar hasılat elde etti ve bir kült takipçisi kazandı. Bir animasyon filmi için bir ilk olan En İyi Görsel Efekt Akademi Ödülü'ne aday gösterildi. Film o zamandan beri Walt Disney Pictures tarafından yeniden yayınlandı ve 2006'dan 2010'a kadar her yıl Disney Digital 3-D olarak yeniden yayınlandı.

Halloween Town, çeşitli canavarlar ve tatille ilişkili varlıklar tarafından doldurulan bir fantezi dünyasıdır. Vatandaşlar tarafından "Kabak Kralı" olarak saygı duyulan Jack Skellington, yıllık Cadılar Bayramı kutlamalarını organize etmede onlara öncülük ediyor. Ancak bu yıl, Jack aynı yıllık rutinden bıktı ve yeni bir şey istiyor. Ertesi sabah ormanda dolaşırken diğer tatil temalı dünyalara açılan kapıları içeren altı ağaçla karşılaşır ve Noel Kasabası'na giden birine rastlar. Alışılmadık tatilden korkan Jack, arkadaşlarına ve komşularına bulgularını göstermek için eve döner, ancak Noel fikrinden habersiz, her şeyi Cadılar Bayramı fikirleriyle karşılaştırırlar. Bununla birlikte, bir Noel Kasabası karakteriyle ilgilidirler: hükümdarı, Noel Baba veya Jack'in yanlışlıkla ona dediği gibi "Kumlu Pençeler". Jack, Noel'i daha fazla incelemek ve onu mantıklı bir şekilde açıklamanın bir yolunu bulmak için kendini evinde tutar. Çalışma ve deneyler hiçbir şey elde edemedikten sonra, Jack nihayetinde Noel'in anlaşılmasından ziyade iyileştirilmesi gerektiğine karar verir ve Cadılar Bayramı Kasabasının bu yıl Noel'i devralacağını duyurur.
Jack, sakinlere ilahiler söylemek, hediyeler yapmak ve iskelet ren geyiği tarafından çekilen bir kızak inşa etmek de dahil olmak üzere Noel temalı birçok iş verir. Jack'i gizlice seven yerel çılgın bilim insanı Doktor Finklestein'ın kadınsı yaratımı olan Sally, çabalarının felaketle sonuçlanacağını detaylandıran bir vizyon yaşar, ancak Jack bunu reddeder ve ona Noel Baba kostümü yapma görevini verir. Ayrıca Noel Baba'yı kaçırmak ve onu Cadılar Bayramı Kasabasına getirmek için yaramaz şeker mi şaka mı üçlüsü Lock, Shock ve Barrel'ı görevlendirir. Jack, Noel Baba'ya bu yıl Noel'i onun yerinde idare edeceğini söyler ve üçlüye Noel Baba'yı güvende tutmasını emreder, ancak onun isteklerine karşı, Noel Baba'yı Jack'in uzun zamandır rakibi olan kumar ve kumar tutkusu olan öcü Oogie Boogie'ye teslim ederler. Noel Baba'nın hayatı tehlikede olan bir oyun oynamayı planlıyor. Sally, hem onu hem de Jack'i olası kaderlerinden kurtarmak için Noel Baba'yı kurtarmaya çalışır, ancak o da yakalanır.
Jack gerçek dünyada hediyelerini teslim etmek için yola çıkar, ancak bunun yerine yetkililerle iletişime geçen ve koruma için evlerini ve konutlarını kilitlemeleri talimatını alan halkı korkuturlar. Jack'in varsayılan yanlışları hakkında söylenti yayıldığında, sonunda askerî güçler tarafından vurularak bir mezarlığa düşmesine neden olur. Cadılar Bayramı Kasabası ne yazık ki onun öldüğüne inanırken, Jack aslında hayatta kaldı. Sebep olduğu felaketten yakınırken, yine de bu deneyimden keyif aldığını ve Cadılar Bayramı sevgisini yeniden alevlendirdiğini fark eder, ancak kısa süre sonra karışıklığı düzeltmek için hızlı hareket etmesi gerektiğini anlar. Jack eve döner ve Oogie'nin inine sızar, Oogie ile yüzleşmeden önce Noel Baba ve Sally'yi kurtarır ve kumaş formunu bir arada tutan bir ipliği çözerek onu yenerek içindeki tüm böceklerin dışarı çıkmasına ve onu bir hiçe düşürmesine neden olur. Jack yaptıklarından dolayı Noel Baba'dan özür diler ve neden olduğu sorun için Jack'e öfkeli olmasına ve Sally'nin uyarılarını görmezden gelmesine rağmen Noel'i hala kurtarabileceğine dair onu temin eder. Noel Baba, Jack'in hediyelerini gerçek olanlarla değiştirirken, Cadılar Bayramı Kasabası'nın tamamı Jack'in hayatta kalmasını ve geri dönüşünü kutluyor. Noel Baba daha sonra kasabaya bir kar yağışı getirerek Jack'e aralarında hiçbir sert duygunun olmadığını gösterir, bu da Jack'in asıl hayalini bir şekilde yerine getirir ve sakinlerinin nihayet Noel'in gerçek anlamını anlamalarına neden olur. Sonrasında Jack ve Sally birbirlerine aşklarını ilan ederler.

Filmin kahramanı Jack Skellington, "Kabak Kralı" unvanına sahip bir iskelet. Büyüleyici kişiliği ve memnun etmeyi amaçlaması nedeniyle Halloween Town sakinleri arasında popülerdir. Çekingen olmasına rağmen, iyi niyetli. Cadılar Bayramı'ndan o sorumlu. Yıllarca aynı rutini tekrarladıktan sonra, kendi tatili için ilhamının azaldığını hissediyor. Christmas Town ona yeni fikirler ve ilham veriyor. Ayrıca The Nightmare Before Christmas: Oogie's Revenge'de de yer almaktadır.
O, tüm görünüşlerde Chris Sarandon tarafından seslendirilmektedir ve filmdeki şarkı söyleme sesi Danny Elfman tarafından sağlanmıştır. Film, İngilizce konuşulmayan ülkelerde "çocuklar için fazla karanlık ve korkutucu" olduğu düşünüldüğünden, yetişkinlere yönelik bir ürün olarak piyasaya sürüldüğünden, Disney Character Voices International sadece filmin dublajını yaptığı birkaç dilde yaptı. yetişkin filmleri ve çocuk filmleri genellikle dublajlıdır, diğer ülkelerde ise yalnızca altyazılı olarak yayınlanmıştır. Birkaç versiyon sadece konuşulan satırları seslendirdi ve şarkıları İngilizce bıraktı.

Sally, Jack Skellington'ın sevgilisidir. Jack'e Noel ve Cadılar Bayramı'nın karıştırılmaması gerektiğini söyleyen çok güzel, sevgi dolu, sevecen ve utangaç bir bez bebek. Aslen Doktor Finkelstein tarafından bir araya getirildi. Jack'in Noel planı hakkında şüpheleri olan tek kişi Sally'dir. Yaratıcısı onu sürekli hapiste tutmaya çalışsa da, genellikle onu ölümcül itüzümü kaydırarak kaçmayı başarır ve kaçabilmesi için uykuya dalmasına neden olur. Derme çatma görünümüne rağmen, Sally doğru olanı iyi hisseden kararlı bir bireydir. Fiona Apple, The Nightmare Before Christmas: Original Motion Picture Soundtrack'in 2006 özel baskısında "Sally's Song" için vokal sağlarken, Amy Lee, Nightmare Revisited'da "Sally's Song" için vokaller sağlar. Ayrıca Tim Burton'ın The Nightmare Before Christmas: Oogie'nin İntikamı'nda da yer almaktadır.
Sally, sökülebilir uzuvları sonbahar yapraklarıyla doldurulmuş, bez bebek tipi bir karakterdir. Sık sık ayrılıyor, kendini tekrar dikmesini gerektiriyor ve bu amaçla bir dizi dikiş iğnesi ve ipliği taşıyor. Cadılar Bayramı Kasabası'nın yerleşik çılgın bilim adamı Doktor Finklestein tarafından bir arkadaş olarak yaratıldı. Finklestein, Sally'yi dış dünyanın heyecanından koruma bahanesiyle kilit altında tutmakta ısrar ettiğinden, ilişkileri oldukça gergindir. Ancak Sally huzursuz ve meraklıdır.
Onu Jack Skellington'a çeken şey, bu huzursuzluk ya da daha spesifik olarak, hayatında daha iyi bir şey için duyduğu bu arzudur. Filmin başında, Cadılar Bayramı Kasabası'nın diğer sakinleri gibi Jack'i idolleştirir ve ona hayranlık duyar; ancak, yaşamlarında daha fazla bir şeye duyulan arzuyla bağlantılı olduklarını çabucak keşfeder ve ona karşı hisleri yoğunlaşır. İkisi birbirlerine "arkadaş" olarak atıfta bulunurlar, ancak Jack, Sally'nin Sally'nin ona olan gerçek duygularından habersiz gibi görünse de, filmin sonuna kadar tatlı eylemleri dışında onları kendisine bildirmekten çekinir.
Filmin albümünde, yıllar sonra Sandy Claws'ın Halloween Town'a döndüğü ve Jack'in artık dört ya da beş iskelet çocuğu olduğunu gördüğünden bahsediliyor. Filmin ve dizinin pek çok hayranı, filmin sonu göz önüne alındığında, Jack ve Sally'nin sonunda evlendiklerini ve kendilerine ait bir aileleri olduğunu varsayıyor.
Bryan Theiss, "Sally, gerçek dünyadaki karakterlerle daha gerçek bir düzeyde ilişki kurabileceğimiz, belirli bir düzeyde ilişki kurabileceğimiz nadir fantastik karakterlerden biri" diyor.
Sally'nin sesi film boyunca Catherine O'Hara ve video oyunu yan ürünlerinde Kath Soucie tarafından çalındı.

IMDb'de Noel Gecesi Kabusu 
2007 3-D release Resmi site 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Notre Dame'in Kamburu Walt Disney Feature Animation tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanan bir 1996 Amerikan animasyon müzikal drama filmidir. 34. Disney animasyon uzun metrajlı filmi ve Disney Rönesansı sırasında üretilen yedinci film, Victor Hugo'nun 1831 tarihli aynı adlı romanına dayanıyor. Olay örgüsü, Notre Dame'ın deforme olmuş çanı Quasimodo ve topluma kabul görme mücadelesine odaklanıyor. Gary Trousdale ve Kirk Wise'ın yönettiği filmin seslendirme kadrosunda son rolünde Tom Hulce, Demi Moore, Tony Jay, Kevin Kline, Paul Kandel, Jason Alexander, Charles Kimbrough, David Ogden Stiers ve Mary Wickes yer alıyor.

IMDb'de 0116583 
Big Cartoon DataBase'de Notre Dame'ın Kamburu (film, 1996)
AllMovie'de Notre Dame'ın Kamburu (film, 1996)
Rotten Tomatoes'ta Notre Dame'ın Kamburu (film, 1996)

Ormanın Kitabı (Özgün adı: The Jungle Book), Walt Disney Productions tarafından üretilen 1967 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Film 18 Ekim 1967 yılında Buena Vista Distribution tarafından dağıtılmıştır ve Walt Disney Animasyon Klasiklerinin 19. filmidir. Bu üretim sırasında ölen Walt Disney tarafından üretilen en son film oldu. Filmin ilk sürümünde ABD'de $73 milyondan fazla hasılat elde edilmiştir.
5 Şubat 2003 yılında Disney stüdyosu filmin devamı olan Ormanın Kitabı 2 çizgi filmini sunmuştur. 2 Ekim 2007 tarihinde Ormanın Kitabı DVD formatında satışa sunulmuştur, 11 Şubat 2014 tarihinde de Blu-ray formatında satışa sunmuştur. 2016'da yine Disney tarafından yoğun bir şekilde bilgisayar grafikleri kullanarak canlı çekim film haline getirilmiştir. Mowgli rolünü Orman Çocuğu üstlenirken, hayvan karakterlerin seslendirmesinde Bill Murray,İdris Elba,Scarlett Johansson,Lupita Nyong'o gibi isimler yer almıştır
Animasyon, Rudyard Kipling'in "The Jungle Book" adlı romanından uyarlanmıştır.

IMDb'de Orman Çocuğu

Ormanın Kitabı 2 (Özgün adı: The Jungle Book 2), DisneyToon Studios tarafından üretilen 2003 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Ormanın Kitabı devam filmidir. Steve Trenbirth'ün yönetmenliğinde çekilmiştir.

Mowgli, şimdi bir orman kasabasında, kendisini evlat edinen bir aile birlikte yaşamaktadır. Ormandaki maceralarını ve iyi arkadaşları Ayı Baloo ve Panter Bagheera'yı çok özlemektedir. Ancak kasabalılar ormanın, çocuklar için çok tehlikeli olduğuna inandıkları için Mowgli'ye de oraya gitmesi için izin vermezler. Mowgli, yalnızlıktan ve mutsuzluktan bıkıp bir gün evden kaçarak ormana gider. Ancak kendisinden sonra ormanda hiçbir şeyin değişmediğini farkına varır. Ondan intikam almak ve ailesine zarar vermekle tehdit eden biri vardır: Kaplan ShereKhan. Mowgli onunla savaşmak zorundadır.

Resmî site
IMDb'de Ormanın Kitabı 2 
Rotten Tomatoes'ta The Jungle Book 2
Metacritic'te The Jungle Book 2

Oyunbozan Ralph (Özgün adı: Wreck-It Ralph), Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen 2012 yapımı Amerikan animasyon filmidir.

John C. Reilly, Engin Alkan - Wreck-It Ralph, Fix-It Felix, Jr. oyununun kötü karakteri
Sarah Silverman, Aysun Topar - Vanellope von Schweetz, Sugar Rush yarışçısı
Jack McBrayer, Harun Can - Fix-It Felix, Jr., Fix-It Felix, Jr. oyununun kahramanı
Jane Lynch, Özden Ayyıldız - Sergeant Tamora Jean Calhoun, Hero's Dutynin lideri
Alan Tudyk, Sait Seçkin - King Candy, Sugar Rushın kural koyan kişisi/Turbo,TurboTimeın eski yarışçısı.
Mindy Kaling, Damla Babacan - Taffyta Muttonfudge, Sugar Rush yarışçısı
Joe Lo Truglio, İsmail Yıldız - Markowski, Hero's Dutynin sarhoş askeri
Ed O'Neill, Uğur Taşdemir - Mr. Litwak, Litwak's Family Fun Center & Arcade'in sahibi
Dennis Haysbert - General Hologram, Hero's Dutydeki general
Adam Carolla, Erdem Ergüney - Wynnchel, éclair Sugar Rushın polis karakolundaki üyesi
Horatio Sanz, Bora Severcan - Duncan, doughnut Sugar Rushın polis karakolundaki üyesi
Rich Moore, İsmail Yıldız - Ekşi Bill, King Candy'ın ekşi top uşağı

Resmî site
IMDb'de Oyunbozan Ralph 
Big Cartoon DataBase'de Oyunbozan Ralph
Box Office Mojo'da Oyunbozan Ralph
Rotten Tomatoes'ta Oyunbozan Ralph
Wreck-It Ralph27 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Walt Disney Animation Studios

Oyuncak Hikâyesi (İngilizce: Toy Story), 1995 Pixar yapımı bir animasyon filmidir. İlk uzun metrajlı 3D bilgisayar animasyonu olarak bilinmektedir.

Buzz Işıkyılı adlı yeni çıkan oyuncak, Andy'e hediye edilir. Oyuncağı çok seven Andy, eski gözdesi Şerif Woody'e olan ilgisini yitirir. Bir gün Buzz yanlışlıkla pencereden aşağı uçunca, herkes Woody'nin onu öldürdüğüne inanır. Woody, kendisini kurtarabilmek için Buzz'ın arkasından giderek onu geri getirmeye karar verir. Fakat ikiliyi dış dünyada büyük tehlikelerle dolu maceralar beklemektedir.
"Oyuncak Hikâyesi", 2005 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Film, En İyi Orijinal Senaryo (ödüle aday gösterilen ilk animasyon filmi), "You've Got a Friend in Me" şarkısı için En İyi Orijinal Şarkı ve En İyi Orijinal Müzik dallarında olmak üzere üç Akademi Ödülü adaylığı aldı ve ayrıca yarışma dışı Özel Başarı Akademi Ödülü ile onurlandırıldı.
Toy Story'nin başarısı, Toy Story 2 (1999) ile başlayan dört devam filmi, Lightyear (2022) adlı bir yan film ve çok sayıda kısa filmden oluşan bir multimedya serisine yol açtı. Film, 2009'da ikinci filmle birlikte çift gösterim olarak 3D yeniden gösterimi ve 2025'te 30. yıl dönümü yeniden gösterimi de dahil olmak üzere birçok kez sinemalarda yeniden gösterime girdi.

IMDb'de Oyuncak Hikâyesi

Oyuncak Hikâyesi 2 (Özgün adı: Toy Story 2), Oyuncak Hikâyesi adlı animasyon film serisinin ikinci filmidir.
Pixar stüdyosu tarafından üretilen film, 24 Kasım 1999'da ABD'de gösterime girmiştir.
Bir devam filmi olarak, serinin ilk filmi Oyuncak Hikâyesi'nin başarısının gerisinde kalmayan Oyuncak Hikâyesi 2, Pixar'ın başarılı yapımlarından biridir.

Andy, bir oyun sırasında yanlışlıkla Woody'nin kolunu yırtar. Daha sonra Andy'nin tatil için bir kovboy kampına gitmesi sonucu oyuncakları kendi başına kalırlar. Dahası Andy'nin, kolu yırtıldığı için Woody'i kampa götürmemiş olması Woody'nin hayli moralini bozmuştur. Bu sırada Andy'nin annesi evin önüne bir bit pazarı kurup evdeki bazı eşyaları satmaya başlar. Satılacaklar arasında Woody'nin dostlarından ancak bozuk bir oyuncak olan Wheezy de vardır. Woody, onu bit pazarından kurtarmak için riskli bir işe girişir ve Wheezy'i kurtarır. Ancak o sırada paradan başka bir şey düşünmeyen AL McWhiggin adlı koleksiyoncu, Woody'yi kaçırır. Al, aynı zamanda şehrin önemli oyuncak mağazalarından Al'ın Oyuncak Çiftliği'nin (Al's Toy Barn) de sahibidir. Kaçırılan Woody geçmişine ilişkin bazı gerçeklerle yüz yüze gelerek eski ve yeni arkadaşları arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Bu sırada Woody'nin arkadaşları, Buzz'ın önderliğinde Woody'i kurtarmak için yola çıkmıştır.

Tom Hanks .... Woody
Tim Allen .... Buzz Lightyear
Joan Cusack .... Jessie
Kelsey Grammer .... Stinky Pete the Prospector
Don Rickles .... Mr. Potato Head
Wallace Shawn .... Rex
Jim Varney .... Slinky Dog
John Ratzenberger .... Hamm
Wayne Knight ..... Al McWhiggin
Annie Potts .... Bo Peep
Estelle Harris .... Mrs. Potato Head
John Morris .... Andy
Joe Ranft .... Wheezy
Robert Goulet .... Wheezy'nin sesi
R. Lee Ermey .... Sarge
Jodi Benson .... Tour Guide Barbie
Andrew Stanton .... İmparator Zurg
Laurie Metcalf .... Andy'nin Annesi
Jonathan Harris .... Geri
Jeff Pidgeon .... Küçük Yeşil Adam
Andi Peters .... Luggage Handler 1
Dave Foley .... Flik (eski görüntülerde)

Oyuncak Hikâyesi 3 (Özgün adı: Toy Story 3), 2010 yılı ABD yapımı 3D animasyon komedi-drama, macera filmi. Oyuncak Hikâyesi serisinin üçüncü filmi. Lee Unkrich tarafından yönetildi.
Oyuncak Hikâyesi 3 bir 2010 Amerikalı animasyon komedi-dram tarafından üretilen film Pixar animasyon Stüdyoları için Walt Disney Resimleri. Bu üçüncü taksit Oyuncak Hikâyesi dizi [2] ve devamı Oyuncak Hikâyesi 2 (1999). Yönetmenliğini Lee Unkrich, ilk iki filmin editörü ve ortak yönetmeni Oyuncak Hikâyesi 2tarafından üretilen Darla K. andersonve yazan Michael Arndt, Unkrich ise hikâyeyi sırasıyla John Lasseter ve Andrew Stanton ile birlikte yazdı. ilk ikisinin yönetmeni ve ortak yazarı filmler. Filmin topluluk ses kadrosunda Tom Hanks, Tim Allen, Joan Cusack, Don Rickles, Wallace Shawn, John Ratzenberger, Estelle Harris, Jeff Pidgeon, Jodi Benson, John Morris, Laurie Metcalf ve R. Lee Ermey (Çavuş'un 2018'deki ölümünden önceki son performansında) rollerini yeniden canlandırıyor önceki filmlerden. İlk iki filmde Slinky Dog'u seslendiren Jim Varney, üçüncü filmin gösterime girmesinden 10 yıl önce 2000 yılında öldü, bu yüzden Slinky'nin rolü Blake Clark'a geçti. Geri dönen oyuncu kadrosuna, bu filmde tanıtılan yeni karakterleri seslendiren Ned Beatty, Michael Keaton, Whoopi Goldberg, Timothy Dalton, Kristen Schaal, Bonnie Hunt ve Jeff Garlin katıldı. Oyuncak Hikâyesi 3'te, şimdi 17 yaşında olan Andy Davis (Morris) üniversiteye gidiyor. Woody (Hanks), Buzz Lightyear (Allen) ve diğer oyuncaklar yanlışlıkla Andy'nin annesi (Metcalf) tarafından bir kreş olan Sunnyside Kreşine bağışlanır ve oyuncaklar sadakatlerinin nerede olduğuna karar vermelidir.
2004 Yılında, Walt Disney Company'nin CEO'su Michael Eisner ve Pixar CEO'su Steve Jobs arasındaki anlaşmazlıkların ardından Disney, 2008'in başlarında geçici tiyatro çıkış tarihi olan yeni Circle Seven Animasyon stüdyosu biriminde Oyuncak Hikâyesi 3 yapmayı planladı. Senaryo birden çok versiyonda geliştirildi; Ancak Disney, 2006'nın başlarında Pixar'ı satın aldıktan sonra, Circle Seven'in kapanması sonucu filmin Circle Seven versiyonu iptal edildi. Yapım daha sonra yeni bir senaryonun geliştirildiği Pixar'a aktarıldı. Randy Newman, filmin müzik notasını bestelemek için geri döndü. 200 milyon dolarlık bütçesiyle Toy Story 3, tüm zamanların en pahalı filmlerinden biri.
Oyuncak Hikâyesi 3'ün prömiyeri 12 Haziran 2010'da İtalya'daki Taormina Film Festivali'nde yapıldı ve 18 Haziran'da Amerika Birleşik Devletleri'nde gösterime girdi. Dolby Surround 7.1 sesiyle sinemalarda gösterime giren ilk filmdi.[3] Selefleri gibi, Oyuncak Hikâyesi 3 piyasaya sürüldükten sonra eleştirmenlerin vokal performanslarını, senaryosunu, duygusal derinliğini, animasyonunu ve Newman'ın müzik notasını övmesiyle eleştirel beğeni topladı. Film dünya çapında 1.067 milyar dolar kazandı ve tiyatro gösterisini 2010'un en yüksek hasılat yapan filmi olarak tamamladı. Aynı zamanda gişede 1 milyar dolara ulaşan ilk animasyon filmi ve 2013'te Frozen'ın gösterime girmesine kadar tüm zamanların en yüksek hasılat yapan animasyon filmi ve 2018'de Incredibles 2'nin gösterime girmesine kadar Pixar'ın en yüksek hasılat yapan filmi oldu.[4] [5] Ulusal İnceleme Kurulu ve Amerikan Film Enstitüsü, Toy Story 3'ü 2010'un en iyi on filminden biri seçti. Toy Story 3, sayısız ödülü arasında 83. Akademi Ödülleri'nde beş ödüle aday gösterildi ve en iyi Animasyon Filmi ve en iyi orijinal Şarkı ödülünü kazandı. Bu adaylıklardan biri En iyi Film'di, böylece onu bu ödüle aday gösterilen üçüncü ve şu anda en son animasyon filmi yaptı. Bir devam filmi, Oyuncak Hikâyesi 4, 2019'da piyasaya sürüldü.

Şimdi 17 yaşında olan Andy Davis üniversiteye gidiyor ve oyuncakları yıllardır oynanmıyor. Sadece Woody'yi almayı planlıyor; Buzz Lightyear, Jessie ve kalan oyuncaklar tavan arasında saklanmak üzere bir torbaya konur. Andy'nin annesi yanlışlıkla çöp toplamak için çantayı kaldırıma götürür. Oyuncaklar kaçar ve Andy'nin onları atmak istediğine inanarak, Barbie ile Sunnyside Kreşine giden bir bağış kutusuna tırmanır. Woody onları takip eder ve diğerlerini hataya ikna edemez.
Andy'nin oyuncakları Sunnyside'daki diğer oyuncaklar tarafından karşılanır ve Barbie'nin aşık olduğu Lots-O '-Huggin' Bear ("Lotso"), Big Baby ve Ken tarafından görünüşte mükemmel oyun ortamını gezdirilir. Andy'ye dönmeye çalışan Woody hariç tüm oyuncaklar kalmayı seçer. Woody, Sunnyside'ın çocuklarından biri olan Bonnie tarafından bulunur ve onu eve götürür ve diğer oyuncaklarıyla birlikte onunla oynar. Woody, Lotso'nun Sunnyside'ı demir yumrukla kontrol eden bir tiran olduğunu öğrenir. Oyuncak palyaço Chuckles, Woody'ye kendisinin, Lotso ve Big Baby'nin bir zamanlar Daisy adında bir kıza ait olduğunu, ancak bir yolculuk sırasında kaybolduğunu söyler. Evine geri döndüler ve Lotso'nun aynı oyuncakla değiştirildiğini gördüler ve Lotso'nun öfkelenmesine neden oldular.
Bu arada, Sunnyside bebekleri kabaca Andy'nin oyuncaklarıyla oynuyor. Buzz, Lotso'dan onları daha büyük çocukların odasına taşımasını ister, ancak yakalanır. Lotso, kendisini ve uşaklarını güvende tutmak için küçük çocukların dikkatini dağıtmak için yeni oyuncaklar gönderdiğini ve bu süreçte oyuncakların kırılıp kırılmadığını umursamadığını ortaya koyuyor. Buzz'da umut vadettiğini görünce, onu orijinal space ranger kişiliğine sıfırlar ve hafızasını siler. Bu sırada Bayan Patates Kafa, Andy'nin odasında kaybettiği bir gözle Andy'nin oyuncakları aradığını görür ve oyuncakları Woody'nin doğruyu söylediğine ikna eder. Ayrılmadan önce Andy'nin oyuncakları Lotso'nun çetesi tarafından hapsedilir.
Woody, Sunnyside'a döner ve arkadaşlarıyla barışır. O akşam, oyuncaklar bir kaçış planı hazırlar ve yanlışlıkla Buzz'ı ispanyolca moduna sıfırlar. Buzz hemen Woody ile ittifak kurar ve Jessie'ye aşık olur. Oyuncaklar yakındaki çöp kutusuna ulaşır ancak Lotso ve çetesi tarafından yakalanır. Bir çöp kamyonu yaklaşırken Woody, Lotso hakkında öğrendiklerini ortaya çıkarır. Lotso, oyuncakların atılması gerektiğine inandığını kabul ederek öfkeli Büyük bir Bebeğin Lotso'yu çöp kutusuna atmasına neden olur. Lotso, kamyon çöpleri topladığı anda Woody'yi çöp kutusuna çeker. Woody'nin arkadaşları onu kurtarmaya çalışırken kamyonun arkasına düşer ve düşen bir televizyon Buzz'a çarparak hafızasını ve normal kişiliğini geri kazandırır.
Oyuncaklar, kendilerini bir yakma fırınına giden bir konveyör bandında buldukları yerel bir çöp sahasına getirilir. Woody ve Buzz, Lotso'nun acil durdurma düğmesine ulaşmasına yardım eder, ancak Lotso onları terk eder. Oyuncaklar yaklaşmakta olan kaderlerini kabul ettikçe, Uzaylılar onları çöp sahasının endüstriyel pençesiyle kurtarır. Lotso kaçar, ancak bir çöp kamyonu sürücüsü onu bulur ve kamyonunun radyatör ızgarasına bağlar. Woody ve arkadaşları, Andy'nin evine yetişkin bir Sid Phillips tarafından sürülen başka bir çöp kamyonuna binerler.
Woody, Andy'ye bir not bırakır ve notun annesinden olduğunu düşünerek oyuncakları Bonnie'ye bağışlar. Andy oyuncakları Bonnie'ye ayrı ayrı tanıtır ve bağış kutusunun altında Woody'yi bulduğunda şaşırır. Bonnie onu tanır ve başlangıçta tereddütlü olsa da Andy, Woody'yi ona teslim eder. Andy ayrılmadan önce Bonnie ile oynar; Woody ona sessiz bir veda eder ve oyuncaklar yeni hayatlarına Bonnie ile başlar.
Daha sonra Woody ve diğer oyuncaklar, Barbie, Ken ve Big Baby'nin Sunnyside'daki oyuncakların hayatlarını iyileştirdiğini öğrenir.

toy story
Movie's teaser trailer30 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Oyuncak Hikâyesi 3 
Oyuncak Hikâyesi 3 Eleştirisi

Oyuncak Hikâyesi 5, Pixar Animasyon Stüdyoları tarafından Walt Disney Pictures için üretilen bir Amerikan, Belçika, Kanada ve Japon animasyon, komedi, macera ve dram filmidir. Pixar'ın Oyuncak Hikâyesi serisinin beşinci bölümü ve Oyuncak Hikâyesi 4'ün (2019) devamı olan film Andrew Stanton tarafından yazılıp yönetildi. Tom Hanks, Tim Allen ve Joan Cusack, Blake Clark, Jeff Pidgeon, John Ratzenberger, Annie Potts, Bonnie Hunt, Keanu Reeves, Ally Maki, Kristen Schaal, Wallace Shawn ve Tony Hale ilk dört ana filmdeki Woody, Buzz Işıkyılı, Jessie, Köpek Slinky, Uzaylılar, Hamm, Bo Peep, Dolly, Duke Caboom, Giggle McDimples, Trixie, Rex ve Forky rollerini yeniden canlandırdı ve Shelby Rabara, Craig Robinson, Ernie Hudson, Greta Lee, Melissa Villasenor, Matty Matheson, Mykal-Michelle Harris, Conan O'Brien, Tyla, Jerome Ranft ve Bad Bunny de kadroya katıldı. Kadroya katılanlar sırasıyla Snappy, Atlas, Asker Carl, Lilypad, Knifey, Doktor Fıstık Kabuğu, Blaze Manoukian, Smarty Pants, Şişme Flamingo, Bahçe Cücesi ve Güneş Gözlüklü Pizza rollerini canlandırdı. Jeff Bergman, Anna Vocino, Scarlett Spears, Alan Cumming ve John Hopkins ise sırasıyla Bay Patates Kafa, Bayan Patates Kafa, Bonnie Anderson, Kötü Bullseye ve Bay Pricklepants rollerini canlandırdı. Lori Alan, Jay Hernandez ve Krys Marshall sırasıyla Bonnie'nin annesini, Bonnie'nin babasını ve Blaze'in annesini canlandırdı. Filmin Birleşik Krallık ve İrlanda versiyonunda Jordan North ve Siân Welby sırasıyla Bahçe Cücesi ve Şişme Flamingo karakterlerini canlandırdı. Filmin Avustralya ve Yeni Zelanda versiyonunda Bahçe Cücesi karakterini Fisher canlandırdı. Film, oyuncakların teknolojiyle mücadelesini anlatmaktadır. Serinin bestecisi Randy Newman, filmin müziklerini bestelemek için geri döndü ve bu, Pixar ile onuncu iş birliği oldu. Taylor Swift de film müziğine "I Knew It, I Knew You" adlı single'ıyla katkıda bulundu. Oyuncak Hikâyesi 5'in dünya prömiyeri 9 Haziran 2026'da Los Angeles'ta yapıldı. Oyuncak Hikâyesi 5'in Türkiye'deki ön gösterimi ise 16 Haziran 2026'da Kanyon AVM Paribu Cineverse'te yapıldı. Film, eleştirmenlerden olumlu yorumlar aldı. 250 milyon dolarlık bütçesiyle Oyuncak Hikâyesi 5, şimdiye kadar yapılmış en pahalı animasyon filmlerinden biri oldu. Filmin Türkiye, Birleşik Krallık, İrlanda, Romanya, Bulgaristan, Norveç ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde 19 Haziran 2026'da sinemalarda gösterime girmiştir. Film, dünya genelinde 958 milyon dolar hasılat elde etti ve serinin en büyük açılışını yapan film oldu. Film, Süper Mario Galaksi Filmi ve Michael'dan sonra 2026 yılının en çok hasılat elde eden üçüncü filmi oldu. Film, Türkiye'de toplam 766.101 kişi tarafından izlenmiştir.
Allen, Şubat 2019'da beşinci bir ana Oyuncak Hikâyesi filmi çekme isteğini dile getirmişti ve Hanks Mayıs ayında Oyuncak Hikâyesi 4'ün serinin son filmi olacağını söylese de, beşinci bir ana film olasılığı göz ardı edilmemişti. Beşinci bir ana filmin geliştirme çalışmaları Şubat 2023'te doğrulandı ve Hanks ile Allen'ın geri döneceği açıklandı. Stanton'ın yönetmen olarak atanacağı Haziran 2024'te duyuruldu ve iki ay sonra da senaryosunu yazacağı doğrulandı. Bu, 2018'in sonlarında Pixar'dan ayrılan ortak yaratıcı John Lasseter'ın hiçbir katkısının olmadığı serinin ilk ana filmi olmuştur.

Yüksek Teknolojili Buzz Işıkyılı oyuncaklarıyla dolu bir kargo gemisi ıssız bir adaya zorunlu iniş yapar. Demo modunda kalan gemi kazazedeleri adadan kaçarak Kuzey Yıldızı'nı takip edip "Yıldız Komutanlığı"na geri dönerler. 
Sekiz yaşındaki Bonnie, kendi yaşıtlarıyla sosyalleşmesine yardımcı olması umuduyla ailesinden Lilypad "Lily" adında kurbağa temalı bir tablet alır. Bonnie kısa sürede Lily'e bağımlı hale gelir ve oyuncaklarını ihmal etmeye başlar. Bonnie'nin en sevdiği ve oyuncaklarının yeni lideri olan Jessie, Lily'e Bonnie'nin gerçek bir arkadaşa ihtiyacı olduğunu anlatır ve Lily de bu sorunu çözmek için sosyal medyada Bonnie'nin sınıf arkadaşı Chelsea'ye arkadaşlık isteği gönderir.
Bonnie'nin sevgisini kaybetmekten korkan Jessie, tavsiye almak için telsizle Woody ile iletişime geçer. Bo Peep'in terk edilmiş oyuncaklara yuva bulmasına yardım etmek için ayrılan Woody, Jessie'nin yardıma ihtiyacı olduğuna inanarak Bonnie'ye geri dönmeye karar verir. Chelsea, Bonnie'yi pijama partisine davet ettiğinde, Jessie ve Bullseye bavuluna gizlice girerken Bonnie de Lily'yi yanına alır. Başlangıçta onları ağırlamaktan mutlu olsa da, Chelsea, arkadaşları Heidi ve Kara ile birlikte Bonnie'yi hala oyuncaklarla oynadığı için sorgulayınca, Bonnie babasından Jessie ve Bullseye'ı eve götürmesini ister. Jessie ve Bullseye kaçarlar ancak yaşlı bir çift tarafından bulunurlar. Jessie'nin pantolonunun altına yazılmış eski bir adresi gören çift, ikisini de asıl sahibi Emily'nin çiftlik evine götürür.
Jessie, orada unutulmuş oyuncakların bulunduğu bir kulübeye girer; bu oyuncaklar arasında Smarty Pants adında bir tuvalet eğitimi aleti de vardır. Bullseye'ı ararken eve girdiklerinde Jessie, GPS alıcısı Atlas ve kamera Snappy ile tanışır. Ona, Blaze adında genç bir kız ve ailesinden oluşan Manoukian ailesinin artık çiftlik evinde yaşadığını söylerler. Hayal gücü yüksek Blaze ile keyifli bir oyun zamanı geçirdikten sonra Jessie, Blaze'i Bonnie ile tanıştırmaya ve arkadaş olmalarına yardım etmeye karar verir.
Woody, Bonnie'nin oyuncaklarıyla yeniden bir araya gelir ve Jessie'nin nerede olduğu konusunda Lily ile yüzleşirler. Oyuncakların Bonnie'nin sosyal hayatını engellediğine inanan Lily, Woody ve Buzz kaçarken Bonnie'nin babasını oyuncakları depoya koymaya ikna eder. Çiftlik evinde Jessie, Blaze'in adına Bonnie'ye kendi fotoğrafını göndermek için oyuncak cihazlarıyla çalışır. Lily'nin zayıf noktasının konuşma tanıma işlevi olduğunu keşfeden Woody ve Buzz, Lily'nin adını söyler ve Jessie'yi geri alabilmesi için fotoğrafı Bonnie'ye göstermeye zorlarlar. Bonnie ve annesi Manoukian'lara giderken gizlice arabalarına binerler. Ancak vardıklarında, Chelsea ve arkadaşlarının cansız bez bebeklere olan "çocuksu" bağlılığıyla ilgili alaylarının incitici siber zorbalığa dönüştüğü bir grup sohbetindeki mesajları okuduktan sonra Bonnie, Blaze'in Jessie ve Bullseye'ı geri verme teklifini reddeder.
Morali bozulan Jessie, Emily'nin eskiden onunla oynadığı bir ağaca doğru somurtarak gider. Orada, 20. yüzyılın sonlarına ait eşyalarla dolu, gömülü bir yemek kutusu ve yetişkin Emily ile Jessie'nin adını taşıyan kızının fotoğraflarını bulur. Yıllar boyunca Emily'nin hayatında hala bir etkisi olduğunu fark eden Jessie, Bonnie'ye olan inancını yeniden kazanır. Bu sırada Woody ve Buzz, yakına inmiş olan Buzz üniteleriyle karşılaşır ve onlara oyuncak olarak gerçek amaçlarını anlamalarına yardımcı olurlar. Onların yardımıyla, cihaz oyuncaklarıyla birlikte Jessie, Bonnie'ye zarar verdiği için suçluluk duyarak bir bağış kamyonuna binen Lily'i bulur. Jessie ve diğerleri kamyona yetişir ve Lily'i Bonnie'nin Blaze ile arkadaş olmasına yardım etmeye ikna ederler. Buzz, Jessie'ye olan aşkını itiraf eder ve öpüşürler.
Oyuncaklar ve cihazlar Bonnie ve Blaze arasında yeni bir buluşma ayarlıyor. Bir süre tereddüt ettikten sonra, oyuncaklara olan sevgileri sayesinde birbirlerine bağlanıyorlar. Birlikte oynuyorlar ve Jessie ile Buzz'ı evlendirme oyunu oynuyorlar; Woody ise Bo ile birlikte ayrılmadan önce onları mutlulukla izliyor. Buzz ünitelerinin her biri daha sonra bir okul bahçesindeki çeşitli çocuklar tarafından sahipleniliyor.

Jessie - Berna Diribaş
Woody - Ali Ekber Diribaş 
Buzz Işıkyılı/Yüksek Teknolojili Buzz Işıkyılı Ordusu - Kerem Atabeyoğlu 
Atlas - Mutlu Albayram
Smarty Pants - Fatih Özkul
Lilypad - Özge Çeçen
Snappy - Ecem Erkek
Robot - Mösyö Taha (Taha Şahin)
Kaplumbağa Kum Havuzu - Ezgi Zorba (Ezgi'nin Kanalı)
Davulcu Tavşan - Anıl Çelikkaya
Bahçe Cücesi - Melih Ceylan
Şişme Flamingo - Özüm Yıldızeli
Kötü Bullseye - Emre Uzunboy
Nerf Rocket - Tuğba Yılmaz Karakaş (Tuvba)
Güneş Gözlüklü Pizza - Ceyhun Kaan Karakaş
Doktor Fıstık Kabuğu - Arda Söyledir
Blaze Manoukian - Kumsal Kaynar
Blaze'in Annesi - Ece Bozçalı
Blaze'in Babası - Oğuz Özoğul
Bonnie Anderson - Mira Divrik
Bonnie'nin Annesi - Burcu Başaran
Bonnie'nin Babası - Ziya Kürküt
Bay Patates Kafa - Ümit Belen
Bayan Patates Kafa - Ayşen Sezerel
Buttercup - Aziz Güngör
Duke Caboom - Fatih Özacun
Asker Carl - Fatih Özacun
Bo Peep - Zeynep Özden Ayyıldız
Köpek Slinky - Faruk Akgören
Rex - Engin Alkan
Dolly - Burcu Güneştutar
Bay Pricklepants - Volkan Severcan
Hamm - Mazlum Kiper
Trixie - Aysun Topar
Forky - Harun Can
Karen Beverly - Özge Öztürk Ünal
Emily - Azra Ayorak
Jordan İkiz A - Ekin Ayça Gümüş
Jordan İkiz B - Altan Atabeyoğlu
Cap'n - Sefa Zengin
Transformer - Emre Deveci
Zebra Peluş - Deniz Utku Karataş
Chelsea - Öykü Seyhan
Yaşlı Adam - Melih Ceylan
Yaşlı Kadın - Şebnem Ünaldı
GPS'li Akıllı Telefon - Funda Başak
Kamp Anne - Sezin Ateş
Kamp Baba - Nusret Küçük
Öğretmen - Atlas Apaydın

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (Özgün adı: Snow White and the Seven Dwarfs), Pamuk Prenses masalından uyarlanmış 1937 yapımı Amerikan animasyon filmidir. Walt Disney'in yaptığı bu ilk uzun animasyon, aynı zamanda sinema tarihi ile Amerika'nın sesli ve renkli ilk uzun animasyon filmidir.
Bu film Amerikan Film Enstitüsü'nün yaptığı tüm zamanların en iyi 100 Amerikan filmi listesindeki 49. sıra ile yalnızca iki animasyondan biridir.

Kötü kraliçe büyülü aynasına sorar: "Ayna, ayna, söyle bana, benden daha güzeli var mı bu dünyada?" Ayna Pamuk Prenses yanıtını verir. Kraliçe bu yanıttan sonra avcıya Pamuk Prenses'i öldürmesi için emir verir. Ancak avcı Prenses'e kıyamaz ve onu ormana bırakır. Pamuk Prenses, ormanda kaybolur ve yedi küçük cücenin eviyle karşılaşır. Prenses, cücelerin evini temizler ve onlarla kalmak için izin ister. Kraliçe prensesin sağ olduğunu öğrenince cücelerin evine kılık değiştirerek gider ve prensesi bulur. Ona zehirli elma verir. Prenses elmayı ısırdıktan sonra bayılır ve derin uykuya dalar. Cüceler bu durumu görünce onu camdan bir tabutta tutarlar. Yoldan geçen prens bu tabutu görür ve prensesi öper. Bu öpücükten sonra prenses uyanır ve prensle evlenirler.

Adriana Caseloti - Pamuk Prenses: Büyük Kral'ın kızı ancak onun Kötü Kraliçe üvey annesi ona sarayda hizmetçilik yaptırmaktadır.
Lucille La Verne - Kötü Kraliçe: Pamuk Prenses'in kötü üvey annesi her zaman herkesten güzel olma ister.
Harry Stockwell - Yakışıklı Prens: Pamuk Prenses'i cam tabutta görünce âşık olan prenstir.
Roy Atwell - Doktor: Yedi cücelerin önderi. Büyük olasılıkla da en yaşlısı.
Pinto Colvig - Huysuz: Sürekli huysuzluk çıkaran cücedir.
Otis Harlan - Mutlu: En mutlu ve sevinçli cücedir.
Pinto Colvig - Uykucu: Yaptığı işten hemen yorulan bir cücedir.
Scotty Mattraw - Utangaç: En utangaç, sessiz ve şirin cücedir.
Billy Gilbert - Meraklı: En meraklı, her şeyi öğrenmek isteyen cücedir.
Eddie Collins - Salak: En beceriksiz cücedir.
Stuart Buchanan - Avcı Humbert: İyi yürekli avcıdır. Kötü Kraliçe ondan Pamuk Prenses'i öldürmesini istese de onu öldüremez.

IMDb'de Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler

Peter Pan, Disney yapımı 1953 tarihli, James Matthew Barrie'nin Peter Pan romanı oyunundan uyarlanan çizgi film. Clyde Geronimi, Hamilton Luske ve Wilfred Jackson'ın yönetmenliğinde çekilmiştir.

Bobby Driscoll : Peter Pan
Margaret Kerry : Tinker Bell (Model)
Hans Conried : Kaptan Hook/Mr.Darling
Kathryn Beaumont : Wendy Darling:
Paul Collins : John Darling
Tommy Luske : Michael Darling
Bill Thompson : Mr.Smee/Korsanlar
Heather Angel :Mrs.Darling
Robert Ellis : Cubby
Jeffrey Silver : Nibs
Johnny McGovern : İkizler
Stuffy Singer : Slightly
Candy Candido : Kızılderili şefi
June Foray : Squaw (Kaplan Lily'nin annesi)
Mellomen : Kızılderililer/Korsanlar (Şarkı)
Tony Conyway : Anlatıcı

2002'de Peter Pan varolmayan ülke'de adlı devam filmi çekilmiş, 2010'da Jake ve Varolmayan Ülke'nin Korsanları adlı okul öncesi programı çekilmiş ve Peri Tinker Bell'in maceralarını anlatan film serisi çekilmiştir.

Peter Pan Varolmayan Ülkede (İngilizce orijinal adı: Peter Pan: Return to Neverland/Peter Pan Olmaya Ülke'ye Dönüş) 2002 tarihli, Disney yapımı, 1953 tarihli filmin devamı olarak çekilen animasyon filmi.

Hikâye II. Dünya Savaşı sırasında geçmektedir. Bu dönemde Wendy'yi büyümüş ve çocuk sahibi olmuş genç bir anne olarak görüyoruz.
Wendy çocuklarını büyümeyi reddeden Peter Pan'ın hikâyeleriyle büyütmektedir. Ancak Wendy'nin kızı Jane Peter Pan'a ve Varolmayan Ülke'nin uydurma ve anlamsız olduğunu düşünmektedir. Ta ki onu yanlışlıkla Wendy zanneden Kaptan Hook ve mürettebatı onu Peter Pan'ı yakalamak için yeni bir tuzakta kullanmak üzere kaçırıp, Varolmayan Ülke'ye getirene dek. Bu tuzaktan Peter Pan ve Tinkerbell tarafından kurtarılan Jane evine dönmenin yollarını aramaktadır. Jane uçmayı bir türlü beceremediğini gören Kaptan Hook, Peter'i yakalamasına yardım etmesi karşılığında onu evine geri götürme teklifi yapar. Şimdi Jane Peter Pan ve Kayıp Çocukları kurtarmak Jane ve'in elindedir.

RKO Pictures Inc., veya RKO Radio Pictures ve daha sonra RKO Teleradyo Pictures, bir Amerikan film yapım ve dağıtım şirketidir. Hollywood'un Altın Çağı'ndaki Büyük Beş stüdyodan biriydi.
Kuruluş yılları Hollywood'unun son büyük yapımevi RKO (Radio Keith Orpheum) adını taşır. 1910'da kurulan bir dağıtım firmasının, birçok kez ad ve ortak değiştirerek, sonunda 1928 yılında RKO'ya dönüşmesiyle ortaya çıkan bu yapımevi, 1930'dan başlayarak yirmi yıl süreyle en verimli dönemini yaşadı. Özellikle Orson Welles'in Citizen Kane (Yurttaş Kane, 1941) ve The Magnificent Ambersons (Muhteşem Ambersonlar, 1942) gibi iki başyapıtını sinema tarihine armağan eden ve seçkin filmlerin yanı sıra sıradan filmler de üreten RKO, 1948'de hisselerin çoğunu satın alan Howard Hughes'ün yönetimine girdi ve 1950'lerin sonuna doğru piyasadan çekildi.

IMDb'de RKO Radio Pictures
IMDb'de RKO Pictures

Ralph ve İnternet, Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından dağıtılan 2018 Amerikan 3D bilgisayar animasyonlu bir komedi filmi. Bu, Disney'in 57. uzun metrajlı animasyon filmi olmasını sağlayan 2012 filmi Wreck-It Ralph'ın devamı niteliğindedir. Filmin yönetmeni Rich Moore ve Phil Johnston (senaryoyu Pamela Ribon ve ilk yönetmenlik denemesiyle yazan) yönetti ve yapımcılığını John Lasseter, Chris Williams ve Jennifer Lee üstlendi.  John C. Reilly, Sarah Silverman, Jack McBrayer, Roger Craig Smith, Jane Lynch ve Ed O'Neill'in (ilk filmden rollerini tekrarlayarak) ses çalışmasını içeriyor ve Alan Tudyk yeni bir karakter seslendirmeye geri dönüyor ve oyuncu kadrosuna Gal Gadot, Taraji P. Henson ve Alfred Molina dahil yeni eklemeler yapıldı.

Resmî site
IMDb'de Ralph ve İnternet

Karmakarışık, (İngilizce: Tangled) Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanan bir 2010 Amerikan 3D bilgisayar animasyonlu müzikal macera fantezi komedi filmi.
Grimm Kardeşler tarafından yayınlanan Alman peri masalı Rapunzel'e dayanan, Disney'in 50. uzun metrajlı animasyon filmidir. Filmin yönetmenliğini Nathan Greno ve Byron Howard yaptı, yapımcılığını Roy Conli yaptı ve senaryosunu Dan Fogelman yazdı. Filmin İngilizce seslendirmesinde Mandy Moore, Zachary Levi ve Donna Murphy'nin seslendirmeleri yer alıyor. Karmakarışık, yıllardır yaşadığı kulesinden ayrılmak isteyen, sihirli uzun sarı saçlı, genç bir prenses olan Rapunzel'in hikâyesini anlatıyor. Filmin ana konusu Rapunzel'in annesinin isteklerine karşı gelerek kendisini hiç görmediği dünyaya çıkarması için bir davetsiz misafirin yardımını kabul etmesidir.
Filmin yayınlanmasından önce, filmin cinsiyetten bağımsız olarak pazarlanması için adı Rapunzel yerine Tangled olarak değiştirildi. Karmakarışık, altı yıllık yapımını 260 milyon dolar olarak tahmin edilen bir maliyetle geçirdi; bu, eğer doğruysa, onu şimdiye kadar yapılmış en pahalı animasyon filmi ve tüm zamanların en pahalı filmlerinden biri yapacaktı. Filmde, bir resim izlenimi yaratmak için fotogerçekçi olmayan işlemeyi kullanılırken, bilgisayar tarafından oluşturulan görüntü (CGI) ve geleneksel animasyon özelliklerini bir araya getirerek benzersiz bir sanatsal stil kullanıldı. Daha önceki Disney animasyon filmlerinde çalışmış olan besteci Alan Menken, Karmakarışık'ın müziklerini yapmak için geri döndü ve ayrıca filmin şarkılarını Glenn Slater ile birlikte yazdı.
Film, 14 Kasım 2010'da Los Angeles'taki El Capitan Tiyatrosu'nda vizyona girdi, 24 Kasım'da genel olarak vizyona girdi. Film, dünya çapında 592 milyon dolar hasılat elde etti, 200 milyon doları Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da kazanıldı, 2010'un en çok hasılat yapan sekizinci filmi oldu ve eleştirmenler tarafından animasyonu, yazımı, karakterleri ve müzikleri beğenildi. Film, 83. Akademi Ödülleri'nde En İyi Orijinal Şarkı da dahil olmak üzere birçok ödüle aday gösterildi. Film, 29 Mart 2011'de Blu-ray ve DVD formatında yayınlandı; Kısa bir film olan Rapunzel: Karmakarışık Bir Düğün 2012'de yayınlandı ve 2017'de bir televizyon dizisi yapıldı.

Uzun zaman önce, gökyüzünden bir damla büyülü güneş ışığı düşer ve iyileştirici güçleri olan bir çiçek açar. Gothel Ana adlı yaşlı bir dilenci kadın bunu keşfettikten sonra çiçeği saklar ve yakındaki Corona krallığından kraliyet askerleri hamile ve hasta Kraliçelerini kurtarmak için onu bulup sökene kadar yüzyıllar boyunca genç kalmak için kullanır. Birkaç gün sonra Kraliçe, uzun altın saçlı bir bebek prenses doğurur. Bir akşam kral ve kraliçe uyurken, Gothel saçın çiçekle aynı güçlere sahip olduğunu keşfeder, ancak saç kesildiğinde kahverengiye döner ve güçsüzleşir. Bu yüzden kadın kızı kaçırır, adını Rapunzel koyar ve genç kalmak için saçlarını kullanarak onu ormandaki gizli bir kulede büyütür.
Her yıl, Rapunzel'in doğum gününde, kral ve kraliçe, onları görüp eve dönmelerini umarak binlerce feneri gökyüzüne doğru serbest bırakır. Rapunzel uzaktaki ışıklara takıntılı hale gelir ve 18. yaş gününün arifesinde Gothel'den onları daha yakından görmek için izin ister. Gothel, dış dünyanın çok tehlikeli olduğunu ve Rapunzel'in içinde hayatta kalamayacak kadar zayıf ve genç olduğunu iddia ederek reddeder. Daha sonra yakışıklı hırsız Flynn Rider, Rapunzel'in yıllardır saklanan tacını saraydan çalar, ortakları Stabbington Kardeşleri terk eder ve kuleye sığınır. Rapunzel onu bayıltır ve bir dolaba gizler. Onu Gothel'e göstermeyi kendi başının çaresine bakabileceğinin kanıtı olarak görür ama Gothel konuyu açmasına bile izin vermez, bu yüzden Rapunzel Gothel'i yeni boyalar alması için üç günlük bir yolculuğa gönderir.
Rapunzel, tacı kendisine ait olduğunu fark etmeden gizler ve Flynn'e onu ancak fenerleri görmeye götürdüğünde geri alabileceğini söyler. Tehditkar haydutların aranan Flynn'i yakalamaya çalıştığı Snuggly Duckling barında dururlar. Rapunzel kısa sürede onları daha yumuşak yanlarını ortaya çıkarmaya ikna eder ve dans ederler, Kraliyet muhafızları geldiğinde, haydutlar onun ve Flynn'in kaçmasına yardım eder. Bu arada Gothel şüphelenir ve kuleye döner daha sonra tacı bulur. Rapunzel'i bulmak için yola çıkar ve Stabbington kardeşlerle ittifak kurar.
Muhafızlardan kaçarken Flynn ve Rapunzel hızla içine su dolan bir mağarada mahsur kalırlar. Öleceklerini düşünen Flynn, gerçek adını (Eugene Fitzherbert) açıklar, bu sırada Rapunzel sihirli saçlarını kullanarak dışarı çıkabileceklerini akıl eder. Parlayan saçları sayesinde gizlenmiş bir çıkışı bulurlar ve kaçıp ormana sığınırlar. O gece Gothel, Eugene yokken Rapunzel'i yakalar, ona tacı verir ve onu Eugene'in sadakatini test etmek için kullanmasını söyler.
Ertesi sabah, Maximus adında bir saray atı Eugene'in izini sürer ve onu tutuklamaya çalışır. Rapunzel, doğum gününün şerefine bir ateşkes talep eder, Maximus isteksizce kabul eder, krallığa giderken onlara katılır ve "kayıp prenses" onuruna bir festivale katılırlar. Günü kasaba halkıyla kutlayarak geçirirler, sonra fenerlerin gökyüzüns bırakılmasını izlemek için göle giderler. Rüyasını gerçekleştiren Rapunzel, Eugene'e tacı geri verir. Aşklarını itiraf ederler, öpüşmek üzereyken Eugene, Stabbington kardeşleri görür ve geri çekilir. Eugene uzaklaşır ve kardeşlere tacı teklif eder, ancak kardeşler kraliyet muhafızları onu tutuklasın ve Rapunzel onu terk ettiğini düşünsün diye onu bir gemiye bağlarlar. Daha sonra Rapunzel'i yakalamaya çalışırlar, ancak Gothel önceden planladığı gibi Rapunzel'i kurtarır ve eve götürür.
Eugene saray muhafızları tarafından yakalanır, idam edilmek için götürülürken Maximus ve bar haydutlarının yardımıyla kaçar. Bu arada Rapunzel, bilinçaltında krallığın içindeki resimleri tüm hayatı boyunca sanat eserlerine dahil ettiğini fark eder; Sonunda "kayıp prenses" olduğunu anlayınca Gothel ile yüzleşir. Eugene, Rapunzel'in saçına tırmanarak kuleye gelir, ama sonra onun bağlı ve ağzı kapalı olduğunu görür. Gothel onu ölümcül bir şekilde bıçaklar ve Rapunzel'i bir saklanma yerine sürüklemeye çalışır. Rapunzel, Gothel'in Eugene'i iyileştirmesine izin verirse, mücadele etmeyi bırakıp isteyerek sonsuza kadar kulede yaşamayı teklif eder. Bunun Rapunzel'in yaşlanacağı ve Gothel'in pençelerinde öleceği anlamına geldiğini anlayan Eugene, Rapunzel onu iyileştirmeden önce onun saçını keser. Gothel hızla yaşlanmaya başlar ve ayağı kayıp kuleden düşerken toza dönüşür.
Rapunzel, Eugene'in başında ağlarken hala güneş enerjisinin bir kısmını taşıyan gözyaşlarından biri Eugene'nin hayatını kurtarır. Eugene, Rapunzel'i gerçek ailesiyle bir araya getirir, suçları için tamamen affedilir. Sonunda Rapunzel ve Eugene evlenirler.

Film müzikleri Glenn Slater tarafından yazılmış ve 8 kez Akademi Ödülü kazanan besteci Alan Menken tarafından bestelenmiştir. Menken'in, Kahraman İnekler'e (2004) kadar birkaç Disney Animasyon filmi için çalışmasından sonra, animasyon filmler geri dönüşünü işaret etti. Birkaç Pixar çalışanının Disney'den sorumlu olması ve hassasiyetlerin değişmesi nedeniyle, Menken bunu en büyük yaratıcı zorluğu olarak görse de, "müzikal-tiyatro hikaye anlatımını Pixar tarzı hikaye anlatımıyla birleştirmenin bir yolunu bulmak öncelikliydi" dedi. Menken, yeni şarkıları yapmak için Orta Çağ müziğini 1960'ların folk rock'ıyla harmanlamaya çalıştığını ve müziğin iki buçuk yıllık bir sürede kaydedildiğini söyledi.
Birkaç şarkı yazıldı, ancak sonunda filmden çıkarıldı; "When Will My Life Begin?" isimli şarkı "What More Could I Ever Need?" şarkısının yerini aldı. Menken, açılış şarkısının beş veya altı farklı versiyonun son hali olduğunu söyledi. Başka bir yerde Menken, Gothel'in Rapunzel'e anaç bir şekilde söylediği, ancak daha sonra filmde Flynn Rider tarafından romantik bir şekilde tekrarlandığı "You Are My Forever" adlı bir aşk şarkısı olduğunu bildirdi. Ama görünüşe göre bu fikir, "Mother Knows Best" ve "I See the Light" adlı iki şarkıyla değiştirildi. Grace Potter and the Nocturnals'dan Grace Potter'ın yazıp seslendirdiği "Something That I Want" şarkısı kapanış jeneriğinde kullanıldı. Şarkının "Algo quiero querer" başlıklı Latin Amerika İspanyolca versiyonu Kolombiyalı pop şarkıcısı Fanny Lú tarafından kaydedildi.
Film müziği, 10 Kasım 2010'da Walt Disney Records'ta yayınlandı ve Billboard 200'de 44 numara, Soundtrack listesinde 7 ve Kid Albums listesinde 3 numaraya kadar yükseldi. Dört yıl sonra, 21 Mart 2014'te Songs from Tangled adlı bir çift LP resim diski yayınlandı.

Tangled Ever After, 2012'de yayınlanan kısa bir devam filmidir. Konu, Rapunzel ve Eugene'nin düğünü etrafında döner. Pascal ve Maximus alyansları kaybeder ve peşlerine düşerek yol boyunca büyük maddi hasara neden olur.

Tangled: The Musical adlı kısaltılmış bir sahne uyarlaması Alan Menken ve Glenn Slater tarafından yazılan üç yeni şarkıyı içeren Disney Cruise Line'ın Disney Magic'inde Kasım 2015'te prömiyer yaptı.

Aralık 2014'te Karmakarışık'ın yapımcısı Roy Conli, yapım ekibinin filmin uzun metrajlı bir devam filmi için "ağır bir şekilde zorlandığını" açıkladı, ancak yazarlar ve yönetmenler filmi geliştirmek için bir araya geldiklerinde fark ettiler, "Rapunzel'in saçı kesildi. Ve bitti!"  Conli, Lasseter yönetimindeki Disney Animation'da, bir devam filmi çekmeye hazır olup olmadıklarına (pazarlama veya satış değil) karar verenin her zaman film yapımcıları olduğunu açıkladı. Ocak 2015'te Conli, yine benzer bir açıklama yaptı ve yönetmenler Greno ve Howard'ın nihayetinde hikâyeyi sürdürmekle "gerçekten ilgilenmediklerini" belirtti.
Mayıs 2020'de Screen Rant'tan Hannah Shaw-Williams, filmin başarısının bir devam filmine yol açıp açmayacağını sordu (Kısa film olan Tangled Ever After dışında), aktif olarak geliştirildiğine dair bir haber olmadığını belirterek, Disney'in "Rapunzel hakkında bir canlı aksiyon filmi geliştirilmesi" ve olası bir filmin sinemalara ulaşmasının birkaç yıl

Ratatouille (Fransızca: /ʁatatuj/, Ratatuy) Pixar tarafından yapılan ve Walt Disney Pictures tarafından dağıtılan, 2007 yılı, bilgisayar animasyon filmidir. Brad Bird'in 2005'te Jan Pinkava'den aldığı Ratatouille filmi, Pixar'ın sekizinci filmidir. ABD'de 29 Haziran 2007'de gösterime girdi ve hem olumlu eleştiriler aldı, hem de gişede başarı kazandı. Ratatouille en iyi Animasyon dalında Oscar Ödülü kazandı  ve En İyi Özgün Senaryo da dahil olmak üzere birçok başka film için aday gösterildi. Ayrıca BAFTA Ödülü de kazandı. Filmin adı bir Fransız yemeği olan Ratatouille'den gelmektedir.
Ratatouille, 22 Haziran 2007'de Los Angeles, Kaliforniya'daki Kodak Tiyatrosu'nda 29 Haziran 2007'de Amerika Birleşik Devletleri'nde genel gösterimi ile prömiyer yaptı. Film 620,7 milyon dolar hasılat elde etti ve senaryosu, animasyonu, ses performansları ve Michael Giacchino'nun müzikleri ile büyük beğeni topladı.
Ratatouille daha sonra BBC tarafından yapılan 2016 yılında uluslararası eleştirmenler arasında yapılan bir ankette 21. yüzyılın en büyük 100 filminden biri seçildi.

Remy, idolü meşhur Auguste Gusteau gibi şef olmayı hayal eden, alışılmadık derecede keskin tat ve koku alma duyusuna sahip, oldukça zeki ve idealist genç bir faredir ancak, kardeşi Emile ve babası ve Django klanının lideri de dahil olmak üzere fare kolonisinin geri kalanı, yiyeceklere sadece geçim derdi için ilgi duymaktadırlar. Bir gün yaşlı bir kadın olan Mabel'in evinde malzeme için yiyecek toplarken, Remy yanlışlıkla kadını varlığından haberdar eder ve koloniyi ortaya çıkararak evden kaçmak zorunda kalırlar ve Remy klandan ayrılır. Kendini kanalizasyona atar ve Gusteau'nun kendi yaratıcı yorumuyla cesaretlendirilerek, sonunda kendisini Paris'teki Gusteau's Restaurant'ın mutfağının üstünde bulur. Restoranın yeni sahibi Chef Skinner, mutfaktaki garip başarıların ardındaki sırrı çözmeye çalışarak gerilimi artırır. Ünlü eleştirmen Anton Ego'nun restorana geleceği haberi, herkes üzerinde büyük bir baskı yaratır. Remy, ailesi ile hayalleri arasında kalır ve kendi kimliğini kabul ettirme mücadelesi verir.
Remy, Alfredo Linguini adlı genç bir çöpçünün döktüğü çorbayı iyileştirmeye çalıştığını gözlemler fakat, Linguini'nin istemeden çorbayı mahvettiğini fark eder ve hatalarını düzeltir. Linguini onu çorbayı düzeltirken yakalar ama onu Gusteau'nun eski şef aşçısı ve restoranın yeni sahibi Skinner'a açıklayamaz.
Skinner, çorbayı kurcaladığı için Linguini'ye kızar, ancak bu sırada çorba yanlışlıkla müşteriye servis edilir ve çorbanın başarılı olduğu görülür, personelin tek kadın şefi olan Colette Tatou, Skinner'ı Linguini'yi sorumlu tutmaya ikna eder. Skinner, bu arada fare Remy'nin kaçmaya çalıştığını fark eder ve Linguini'ye fareyi öldürmesini emreder, ancak Linguini bunun yerine Remy'yi tutmaya karar verir. Linguini'ye çorbayı çoğaltma emri verilir, Remy ona yardım eder. Çorbayı deneyen Skinner, Linguini'yi korumaya karar verir. Linguini'nin dairesine döndüklerinde, ikisi iletişim kurmayı ve bir plan yapmayı öğrenir: Remy, restoranda Linguini'nin şapkasının altına saklanır ve hareketlerini bir kukla gibi saçını çekerek yönlendirir. Skinner, Colette'e Linguini'ye aşçılığı öğretmesini emreder ve bu da ona mutfağın içinde ve iç işleyişinde rehberlik eder.
Remy bir gün, Skinner'ın Linguini'nin Gusteau'nun gayri meşru oğlu ve restoranın gerçek sahibi olduğunu keşfetmesine tanık olur ve Paris çevresinde uzun bir kovalamacanın ardından, Skinner'ı atlatarak Linguini'ye kanıtlar sunar. Restoran, Remy'nin tarifleri popüler hale geldikçe büyür, ancak Linguini ve Colette duygusal bir ilişki geliştirdikçe Remy kendini dışlanmış hissetmeye başlar. Emile ve fare klanı ile yeniden bir araya gelir ancak Remy, Django tarafından insanlara olan hayranlığı nedeniyle reddedilir.
Bu arada, restoranla ilgili olumsuz eleştirisinden dolaylı olarak Gusteau'nun ölümüne yol açan bir yemek eleştirmeni olan Anton Ego, yükselen başarısını öğrendikten sonra restoranda yemek yiyeceğini duyurur. Remy, Linguini ile bir tartışmanın ardından klanının intikam için restoranın yiyecek depolarına baskın yapmasına öncülük eder, ancak Linguini onları kovar. Remy, yeteneklerini bir dizi dondurulmuş gıda ürünü oluşturmak için kullanmayı planlayan Skinner tarafından ele geçirilir, ancak Django ve Emile tarafından hemen kurtarılır. Linguini, Remy'den özür diler ve çalışanlarına gerçeği açıklar, yemek yapmayı bilmediğini, tüm o lezzetli yemekleri kafasında şapkanın içindeki fare Remy'nin yaptığını açıklar ancak Colette'de dahil tüm çalışanlar hayal kırıklığına ve dolayısıyla ihanete uğramış hissederek işi bırakırlar ve restoranı terk edip gideler. Ancak Colette, Gusteau'nun "Herkes yemek yapabilir" sloganını hatırladıktan sonra geri döner.
Remy'nin kararlılığından etkilenen Django ve klan, Linguini masalardaki müşteriler ile ilgilenirken, Remy'nin yönlendirmesi altında yardım etmeyi ve yemek yapmayı teklif eder. Skinner ve bir sağlık müfettişi buna müdahale etmeye çalışır, ancak elleri, kolları ve ağızları bağlanılarak depoya atılırlar. Remy, Ego'ya küçükken annesinin yemeklerini hatırlatan ratatouille isimli bir yemeği sunar. Yemeğin tadını çok beğenen Ego, şefle tanışmak ister. Bu yüzden Linguini ve Colette, Remy'yi tanıtmadan önce diğer yemek yiyen müşterilerin gitmesini beklerler. Ego yemeği bir farenin yaptığını öğrenmesiyle şaşkına döner ve şimdi Gusteau'nun ünlü sloganını nasıl anladığını ve Remy'yi "Fransa'nın en iyi şefinden başka bir şey değil" olarak adlandırdığını söyleyerek olumlu bir eleştiri yazar.
Olumlu incelemeye rağmen, Skinner ve sağlık müfettişinin gitmesine izin vermek zorunda kalırlar ve farelerin varlığı nedeniyle restoran kapatılır, bu da Ego'nun bir eleştirmen olarak işini ve güvenilirliğini kaybetmesine neden olur. Ancak, kısa süre sonra kendine küçük bir işletme yatırımcısı olarak yeni bir iş bulur ve popüler bir yeni bistro olan La Ratatouille'e fon sağlar ve Remy, Linguini ve Colette tarafından yönetilen fare kolonisi, bistronun çatı katındaki yeni evlerine yerleşir.

Patton Oswalt,Toprak Sergen, Remy
Lou Romano,Emrah Özertem, Alfredo Linguini
Brad Garrett,Ercan Demirel, Chef August Gusteau
Janeane Garofalo,Berrak Kuş, Collette Tatou
Ian Holm,Nüvit Candaner, Chef Skinner
Peter O'Toole,Erhan Abir, Anton Ego
[³]

[³]https://www.seslendirmekadrolari.com/2014/09/ratatuy.html?m=1

Ratatouille resmi site6 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Ratatuy

Raya ve Son Ejderha (Orijinal ad: Raya and the Last Dragon) (/ˈraɪ.ə/ RYE-ə), 2021 yılında yayımlanan, Walt Disney Animation Studios yapımı bir bilgisayar animasyonlu fantazi aksiyon filmidir. Stüdyonun elli dokuzuncu filmi olan Raya ve Son Ejderha, Don Hall ve Carlos López Estrada tarafından yönetildi ve geleneksel Güneydoğu Asya kültürlerine dayanmakta. Kelly Marie Tran, Awkwafina, Izaac Wang, Gemma Chan, Daniel Dae Kim, Benedict Wong ve Sandra Oh'ın yer aldığı film, Qui Nguyen ve Adele Lim tarafından yazıldı. Film, babasını geri getirmek ve Druun olarak bilinen kötü ruhları Kumandra ülkesinden kovmak için ejderha mücevherini restore etme umudu ile efsanevi son ejderhayı arayan bir savaşçı prensesi anlatıyor.
Walt Disney Studios Motion Pictures filmi ilk olarak 25 Kasım 2020'de yayımlamak istese de, gecikmeli olarak 5 Mart 2021'de Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sinemalarda 2D, RealD 3D, Dolby Cinema, IMAX, 4DX ve ScreenX seçenekleri ile yayımladı. Ayrıca COVID-19 pandemisinin Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sinema salonları üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle film, Premier Access ile Disney+'ta eşzamanlı olarak piyasaya sürüldü. Temmuz 2021'de premium erişimin sona ermesinden kısa bir süre sonra film, Netflix'in Lucifer dizisinin beşinci sezonunun ardından en çok izlenen ikinci akış oldu. Film dünya çapında 130 milyon doların üzerinde hasılat elde etti ve eleştirmenlerden animasyon ve seslendirmeyi öven olumlu eleştiriler aldı.

Kelly Marie Tran - Raya, Ejderha Mücevherinin Muhafızı olmak için eğitim alan, Kalbin vahşi ve cesur savaşçı prensesi. Kumandra'ya barışı geri getirmek için son ejderhayı aramaya başlar.
Awkwafina - Sisu, var olan son ejderha. Aptal ve biraz güvensiz bir kişiliğe sahip, ama aynı zamanda cesur, kibar ve bilge.
Izaac Wang - Boun, Kuyruk'tan olan ve ailesini Druun'a kaptıran 10 yaşında karizmatik bir girişimci.
Gemma Chan - Namaari, Raya'nın rakibi olan Diş'in savaşçı prensesi.
Jona Xiao - Genç Namaari.
Daniel Dae Kim - Şef Benja, Raya'nın babası ve Kalbin lideri.
Benedict Wong - Tong, ailesini ve diğer köylüleri Druun'a kaptıran Kuyruk'dan zorlu, uzun, iyi kalpli savaşçı.
Sandra Oh - Virana, Namaari'nin annesi ve Diş'in lideri.
Thalia Tran - Küçük Noi, annesini Druun'a kaptıran, Pençe'den bebek bir dolandırıcı.
Lucille Soong - Dang Hu, Pençe'nin lider.
Alan Tudyk - Tuk Tuk, armadillo ve tespih böceğinin bir karışımı olan, Raya'nın en iyi arkadaşı.
Filmde Dichen Lachman, hem Diş'in generali Atitaya hem de bir Sırt savaşçısını seslendirdi. Patti Harrison, Kuyruğun şefi olarak rol aldı. Jonathan Edgar Park bir çiçekçi olan Chai'yı, Sung Kang, Pençe'nin eski şefi Dang Hai'yi, Sierra Katow hem bir Pençe tüccarını hem de bir Diş subayını, Sırt'ın şefini Ross Butler, Wahn'ı François Chau, Gordon Ip ve Paul Yen ise Pençe tüccarlarını seslendirdi.

Raya ve Son Ejderha, Güneydoğu Asya kültürlerinin bir kombinasyonunu canlandırmakta. Raya'nın şapkası Filipinler'in geleneksel başlığıyla aynıyken, dövüş teknikleri Malezya ve Endonezya savaş geleneklerine dayanıyor. Ayrıca Raya'nın kostüm tasarımı, saç modeli ve ekipmanı da dövüş yeteneğine ve geleneksel Güneydoğu Asya kıyafetlerine dayanmakta. Raya'nın duygusal gelişimini göstermek için kullanılan su, filmin konusunun ana unsurlarından biridir. Düzgün renkli su kütleleri, Raya'nın çevresindekilere yakın hissettiği anları temsil ederken, güvensizlik ise, gölgeleri ve silüetleri dramatize eden, daha yüksek kontrast ile tasvir edilen su kütleleriyle temsil edilir.
Filmin prodüksiyonu, Disney Animation'ın baş yaratıcı sorumlusu olan yönetici yapımcı Jennifer Lee tarafından denetlendi. Kelsey Hurley, yardımcı teknik denetçiler Gabriela Hernandez ve Shweta Viswanathan'ın yardımıyla tamamı kadınlardan oluşan bir liderlik ekibini denetledi. Bu ekip teknik kaynakların akışını yönetti. Yapımda Autodesk Maya, Houdini ve Nuke gibi düzenleme ve işleme yazılımları, Python ve C++ gibi programlama dilleri kullanıldı.

James Newton Howard Raya ve Son Ejderha için, Dinosaur, Atlantis: Kayıp İmparatorluk ve Define Gezegeni'nden sonra, dördüncü kez bir Walt Disney Animation Studios animasyon filminin müziklerini besteledi. Bütün parça 26 Şubat 2021'de yayımlandı. Jhené Aiko, bitiş jeneriği için "Lead the Way" adlı bir şarkı yazdı ve söyledi.
2 Mart 2021'de Disney Studios Filipinler, Filipinli şarkıcı KZ Tandingan'ın Disney'in ilk Filipince şarkısı olan "Gabay"ı (Rehber) söyleyeceğini duyurdu. "Lead the Way"in Filipince versiyonu olan şarkı, filmin müziklerinin bir parçası olarak eklendi. Disney Filipinler stüdyo pazarlama başkanı Allie Benedicto, şarkının "hikayelerimizi yerel olarak alakalı bir şekilde anlatmak için yerel yaratıcı yeteneklerle çalışma taahhüdümüzü [gösterdiğini]" ifade etti. Bir basın açıklamasında Tandingan, bir Disney filminde şarkı söylemenin yanı sıra kendi ana dilinde şarkı söylediği için minnettar ve gururlu olduğunu söyledi. Şarkının içerdiği, kendini zayıf ve yalnız hissettiğinde dünyayı değiştirmek için bir araya gelme, güven ve birlik olma mesajlarını beğendini belirtti.

Raya ve Son Ejderha ilk olarak 25 Kasım 2020'de Amerika Birleşik Devletleri'nde piyasaya sürülmesi planlanmıştı. Ancak COVID-19 salgını nedeniyle filmin vizyona girmesi 12 Mart 2021'e ertelendi. 10 Aralık 2020'de Disney'in Yatırımcı Günü sunumu kapsamında, filmin sinemaya çıkış tarihinin bir hafta kadar uzatıldığı, filmin aynı gün Disney+ üzerinde Premier Access ile eş zamanlı olarak gösterime gireceği duyuruldu.

Resmî site
Disney+'ta Raya ve Son Ejderha 9 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Raya ve Son Ejderha

Robin Hood  1973'te Walt Disney Pictures'ın çektiği Robin Hood'un maceralarını anlatan çizgi film. Karakterler insan yerine hayvanlardan oluşmaktadır. Yönetmen Wolfgang Reitherman tarafından çekilmiştir. Robin Hood ve Leydi Marian Tilki,Küçük John Ayı,Keşiş Tuck Porsuk,Dale'li Allan horoz,Nothingham Şerifi Kurt,Kral Richard ve Prens John Aslan olarak yer almışlardır. Seslendirmede Peter Ustinov Kral Richard ve Prens John'u, Terry Thomas Prens John'un yardımcısı yılan  Sir Tıss'ı seslendirmiştir.

Brian Bedford : Robin Hood (Tilki)
Monica Evans : Leydi Marian (Tilki)
Phil Harris : Küçük John (Ayı)
Roger Miller :Dale'li Alan (Horoz)
Andy Devine : KeşişTuck (Porsuk)
Peter Ustinov : Prens John ve Kral Richard (Aslan)
Terry-Thomas : Sir Tıss (Yılan)
Carole Shelley : Leydi Kluck (Tavuk)
Pat Buttram : Nothingham Şerifi (Kurt)
George Lindsey ve  Ken Curtis : Şerif'in okçuları Tetik ve Çatlak (Akbaba)
John Fiedler  ve Barbara Luddy : Keşiş Tuck 'ın zangoçu ve karısı (Kilise fareleri)
Billy Whitaker, Dana Laurita  ve Dori Whitaker: Skippy, Sis ve Tagalong kardeşler (Tavşanlar)
Richie Sanders: Skippy'nin arkadaşı Toby (Kaplumbağa)
Barbara Luddy: Anne Tavşan
Candy Candido: Muhafız komutanı (Timsah)
J. Pat O'Malley: Demirci  Otto (Köpek)

Monsters, Inc. 2001 yılı yapımı bilgisayar 3D animasyonlu film. Yaratıcıları Oyuncak Hikâyesi animasyon filminin de yaratıcı ekibidir.

James P. Sullivan (Sulley) ve onun çalışkan yardımcısı aynı zamanda en iyi dostu Mike Wazowski Canavarya'nın en büyük çığlık işleme fabrikası olan Canavarlar Şirketi'nde çalışmaktadırlar. Sulley de bu şirketin en iyi öcüsüdür ve şirkette oldukça sevilen, sayılan bir simadır. Canavarlar dünyasının ana enerji kaynağı, Sulley gibi öcülerin insanoğlu çocuklarının yatak odalarının dolaplarına açılan kapılardan içeri girip korkutarak elde ettikleri çığlıklarıdır. Ancak bu zorlu bir iştir çünkü canavarlar, çocukların tehlikeli ve zehirli olduklarına inanırlar. Bir gün küçük bir kız çocuğu dünyalarına yanlışlıkla girdiğinde, korkudan ne yapacaklarını şaşırırlar. Sulley ve Mike, küçük kızı evine geri göndermek için ellerinden gelenin en iyisini yaparlar. Ancak bu süre boyunca canavarca entrikalar ve korkunç komik talihsizliklerle karşılaşırlar.

John Goodman:James P."Sulley" Sullivan
Billy Crystal:Mike Wazowski
Steve Buscemi:Randall Boggs
Mary Gibbs:Boo
James Coburn:Henry J.Waternoose
Jennifer Tilly: Celia
Bob Peterson:Roz

Monsters, Inc. at Pixar.com
IMDb'de Sevimli Canavarlar 
AllMovie'de Monsters, Inc.
Rotten Tomatoes'ta Monsters, Inc.
Metacritic'te Monsters, Inc.
Box Office Mojo'da Monsters, Inc.

Sevimli Canavarlar Üniversitesi, Walt Disney Pictures için Pixar Animation Studios tarafından üretilen 2013 3D bilgisayar animasyonlu bir komedi filmi . Yönetmenliğini ilk filminde Dan Scanlon yönetti ve yapımcılığını John Lasseter, Pete Docter, Andrew Stanton ve Lee Unkrich ile birlikte Kori Rae yaptı. Filmin müziği Randy Newman tarafından bestelenen film Disney ile Pixar'ın yedinci işbirliğiydi. John Goodman, Billy Crystal, Steve Buscemi, Bob Peterson ve John Ratzenberger, rollerini sırasıyla James P. Sullivan, Mike Wazowski, Randall Boggs, Roz ve Abominable Snowman olarak yeniden canlandırdı. İlk filmde Bayan Flint'i seslendiren Bonnie Hunt, Mike'ın ilkokul öğretmeni Bayan Karen Graves'i seslendiriyor.

Sevimli Canavarlar filminin bir önbölümü olan bu film başta birbirlerine rakip olan ancak aralarındaki ilişki sıkı bir dostluğa evirilen Mike Wazowski ve James P. "Sulley" Sullivan'ın üniversite yıllarını anlatır. Çocukken Canavarlar Şirketine yapılan bir okul gezisinden çok etkilenen Mike, o zamandan beri şirkette bir öcü olarak çalışmanın hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Ama her canavarın hayali olan bu şirkette çalışmadan önce canavarlar dünyasının en iyi üniversitelerinden biri olan Canavarlar Üniversitesinin Korku Fakültesi'ni bitirmesi gerekmektedir. Ancak bu hiç de kolay değildir. Çünkü Mike, çok zeki ve çalışkan olmasına rağmen korkunçluğa dair hiçbir emare göstermemektedir. Dolayısıyla işin teorik kısmı Mike için oldukça kolayken pratik kısmında oldukça zordur. Mike bu sırada  Randall Boggs ile ve James P. Sullivan ile tanışacaktır. Mike'ın Randall'la olan ilişkisi arkadaşlıktan rekabete evrilirken Sullivan'la olan ilişkisi de rekabetten sıkı bir dostluğa dönüşecektir. Mike gelecek hayallerine doğru ilerlerken üniversite hayatı ve arkadaşlık ilişkileri yavaş yavaş şekillenecektir.

Resmî site
Box Office Mojo'da Monsters University
IMDb'de Sevimli Canavarlar Üniversitesi 
TCM Movie Database'de Monsters University
Resmi Üniversite web sitesi13 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Soul , Pixar Animation Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Pictures tarafından yayınlanan 2020 Amerikan bilgisayar animasyonlu fantastik komedi-drama filmidir. Pete Docter'ın yönettiği ve Kemp Powers'ın ortak yönetmenliğini üstlendiği filmde Jamie Foxx, Tina Fey, Graham Norton, Rachel House, Alice Braga, Richard Ayoade, Phylicia Rashad, Donnell Rawlings, Questlove ve Angela Bassett'in sesleri yer alıyor. Hikâye, bir caz müzisyeni olarak büyük çıkışından hemen önce, yanlışlıkla ayrılan ruhunu ve bedenini yeniden birleştirmeye çalışan Joe Gardner adlı bir ortaokul müzik öğretmenini anlatıyor. Soul, bir Afrikalı-Amerikalı kahramanın yer aldığı ilk Pixar filmidir.
Docter, insan kişiliklerinin kökenleri ve determinizm kavramı üzerine düşüncelerinden yola çıkarak filmi 2016 yılında geliştirmeye başladı. Senaryoyu Mike Jones ve Powers ile birlikte yazdı. Filmin yapımcıları, Herbie Hancock ve Terri Lyne Carrington da dahil olmak üzere çeşitli caz müzisyenlerine danıştılar ve müzisyen Jon Batiste'nin seanslarını referans alarak müzikal sekanslarını canlandırdılar. Batiste'nin orijinal caz bestelerinin yanı sıra, müzisyenler Trent Reznor ve Atticus Ross da filmin müziklerini besteledi.
Soul, 11 Ekim 2020'de Londra Film Festivali'nde galasını yaptı. 20 Kasım 2020'de teatral olarak yayınlanması planlandı, ancak devam eden COVID-19 pandemisine cevap olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde iptal edildi. Bunun yerine, film 25 Aralık 2020 tarihinde Disney +'da yayınlanmak üzere gösterime girdi, ama yine de Sinemalarda yayın hizmeti olmadan ülkelerde gösterime girdi. Pixar'ın geniş bir sinema gösterimi verilmeyen ve ilk Disney + Original olarak faturalandırılan ilk uzun metrajlı filmi oldu. Film eleştirmenlerden son derece olumlu eleştiriler aldı ve animasyonu, hikâyesi, ses oyunculuğu ve müzik notasıyla övgü aldı. Film 78. Altın Küre Ödüllerinde En İyi Animasyon Filmi ve En İyi Orijinal Müzik Ödülü'nü kazandı. Ayrıca 93. Akademi Ödülleri ve 74. İngiliz Akademi Film Ödülleri'nde En İyi Animasyon dahil üç kategoride aday gösterildi.

Resmî site
IMDb'de Soul 
Disney+'da Soul 23 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Senaryo Arşivlendi

Tarzan, Walt Disney Pictures için Walt Disney Animation Studios tarafından üretilen 1999 yılı Amerikan yapımı animasyon macera filmi. Disney Rönesans döneminde onuncu ve son çıkan 37. Disney animasyon filmi, Edgar Rice Burroughs'un Maymun Tarzan hikâyesine dayanıyor ve hikâyenin ilk animasyonlu büyük sinema filmi versiyonudur.

1860'ların ortalarında, bir İngiliz çift ve bebek oğulları, Kongo kıyıları açıklarında gemi kazasına uğrar. Çift bir ağaç ev inşa eder, ancak vahşi bir leopar olan Sabor tarafından öldürülürler. Kısa süre önce bebeği Sabor tarafından öldürülen  dişi goril Kala, insan yavrusunu bulur ve eşi Kerchak'ın onaylamamasına rağmen onu kendi çocuğu gibi büyütmek için ormana götürür. Kala, ona Tarzan adını verir.

Tony Goldwyn - Tarzan
Alex D. Linz - genç Tarzan
Minnie Driver - Jane Porter
Glenn Close - Kala
Lance Henriksen - Kerchak
Brian Blessed - William Clayton
Nigel Hawthorne - Profesör Archimedes Q. Porter
Rosie O'Donnell - Terk
Wayne Knight - Tantor

Resmî site
IMDb'de Tarzan 
Box Office Mojo'da Tarzan
Rotten Tomatoes'ta Tarzan
MobyGames'te Disney's Tarzan
MobyGames'te Disney's Tarzan (Game Boy Color)
MobyGames'te Disney's Tarzan Untamed
MobyGames'te Disney's Tarzan: Return to the Jungle

Ters Yüz (Özgün adı: Inside Out), yönetmenliğini Pete Docter'ın yaptığı 2015 yapımı Pixar Animasyon Stüdyoları tarafından üretilmiş 3 boyutlu bilgisayar animasyonu komedi-drama filmi. Eleştirmenler tarafından da beğenilen film 73. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Animasyon Film ödülünü aldı. Ayrıca 88. Akademi Ödülleri'nde En İyi Animasyon Film ödülünü kazandı ve En İyi Özgün Senaryo dalında aday gösterildi.
Mayıs ayında Cannes Film Festivali'nde gerçekleştirilen galanın ardından 19 Haziran 2015 tarihinde vizyona girdi. Film, Cannes Film Festivali'ndeki açılışından sonra 8 dakika ayakta alkışlandı. Dünya çapında $857 milyondan fazla hasılat elde ederek 2015'in en çok hasılat yapan yedinci filmi, 2015'in en çok hasılat yapan ikinci animasyon filmi, en çok hasılat yapan dördüncü Pixar filmi, Disney tarafından yayınlanmış en çok hasılat yapan dokuzuncu film, tüm zamanların en çok hasılat yapan on üçüncü animasyon filmi ve tüm zamanların en çok hasılat yapan 51. filmi olmuştur. Pixar Animasyon Stüdyoları'nın 15. uzun metrajlı filmi ve Pixar'ın 2012 yapımı Cesur adlı animasyon filminden sonraki kadın başrolün oynandığı ilk filmidir.

Minnesota'da kırsal kesimde ailesiyle beraber yaşayan Riley hayatından çok mutludur. Riley'in zihninde Neşe, Üzüntü, Korku, Öfke ve Tiksinti olmak üzere beş temel duygu yaşamaktadır. Riley'in zihnindeki bu duyguların yaptıkları yönlendirmeler onun hayatını oldukça etkilemektedir. Ayrıca Riley'in zihninde Riley'in hayatındaki önemli zamanları temsil eden küçük yuvarlak şekilde olan ve sadece sarı renkte neşeli hatıraların geldiği ''çekirdek hatıralar'' vardır. Her çekirdek hatıra Riley'in zihninde ''Hokey Adası'', ''Şaklabanlık Adası'', ''Arkadaşlık Adası'', ''Dürüstlük Adası'', ''Aile Adası'' gibi kişilik adalarına gitmekte ve Riley'in kişiliklerini güçlendirmektedir.
Riley 11 yaşına geldiğinde ailesiyle beraber San Francisco'ya taşınırlar. Evin eşyaları henüz gelmemiş Riley'de evi beğenmemiştir. Ayrıca babasının işinden dolayı sık sık kendisinden uzak kalması onu mutsuz etmeye başlamıştır. Riley bu halleri yaşarken Neşe durumu hep düzeltmeye çalışmakta ve Üzüntü'nün Riley'in duygularını etkilemesine izin vermemektedir. Diğer duygulardan uzak kalan Üzüntü neredeyse çekirdek hatıralardan birine dokunacaktır fakat Neşe buna izin vermez. Üzüntü kendisinin berbat biri olduğunu düşünmeye başlar.
Riley evdeki ilk gecesinde korku içinde uyur. Sabah olduğunda Riley yeni okuluna gitmeye başlar. Neşe diğer duygulara Riley'i mutlu etmesi için görev verir fakat Üzüntü'ye vermez. Riley okuldaki ilk dersinde öğretmenin isteğiyle kendisini sınıfa tanıtmaya başlar. Eskiden hokey oynadığı zamanları anlatır ve zihninde Hokey Adasına gitmek üzere bir çekirdek hatıra belirir. Her şeyi mutlu olarak anlatan Riley, Üzüntü'nün çekirdek hatıraya dokunmasıyla bir anda hüzünlenir ve gözyaşı dökmeye başlar. O esnada Neşe ve diğerleri Üzüntü'nün rengi maviye dönen çekirdek hatırayı olduğu yerden almaya çalışmaktadır. Aynı anda Üzüntü Riley'in zihnindeki kumanda merkezine dokunmaya başlar ve kişilik adalarına gitmek üzere mavi renkte üzüntülü bir çekirdek hatıra belirir. Neşe mavi renkteki çekirdek hatıranın kişilik adalarına gitmesine izin vermez. Hatırayı alır Riley'nin zihninde uzun süreli hafızalar alanına göndermeye çalışır. Üzüntü buna izin vermez ve diğer çekirdek hatıralar da düşer. Neşe onları toplarken Neşe ve Üzüntü Duygu Uyandırma Borusundan uzun süreli hafızalar alanına sürüklenirler.
Sadece Korku, Öfke ve Tiksinti duygularıyla baş başa kalan Riley akşam yemeğinde ailesiyle tartışmaya başlar. Neşe ve Üzüntü ise Hatıra Çöplüğünün üstündeki dar bir köprünün üstünde geri dönmeye çalışırlar. Çekirdek hatıraların gitmesiyle kişilik adaları da çökmüştür. Neşe ve Üzüntü köprünün kırılmaya başlamasıyla geri dönerler.
Tekrar uzun süreli hafıza alanına dönen ikili orada Riley'in hayali arkadaşı Bing Bong ile tanışırlar. Riley'de minikler hokey ligine kayıt olur. Fakat Riley'in Hokey Adası çöktüğünden hokeyde eskisi gibi başarılı olamaz ve hokeyi bırakır. Artık hayatı iyice karamsar olan Riley tek başına Minnesota'ya gitme kararı alır. Neşe ve Üzüntü ise Bing Bong'la geri dönmeye çalışır. Riley'in zihninde gezerken Duygu Uyandırma Borusu'nu bulurlar. Neşe boruyla geri döner fakat Üzüntü'nün geri dönmesine izin vermez.
Riley'in ailesini terk etmesiyle birlikte Aile Adası'da çöküntüye uğramıştır ve yıkılmaya başlamıştır. Bu yüzden Boru'da kırılır ve Neşe Hatıra Çöplüğüne düşer Bing Bon'da arkasından düşer ve orada mahsur kalırlar. Daha sonra yük vagonuna binip oradan çıkarlar. Fakat Bing Bong orada kalır.
Neşe Üzüntü'yü alıp geri dönmeyi başarır. Üzüntü Riley'in kumanda merkezine dokunarak onu otobüsten indirir. Riley akşam vakti evine döner. Ailesi endişelenmiştir, onlara sarılıp ağlar. Üzüntü Neşe'nin elini kumanda merkezine yönlendirir ve bir çekirdek hatıra meydana gelir. Bu çekirdek Aile Adası'nı düzeltir. Ertesi gün Riley hokey maçında gösterdiği başarıyla tekrar mutlu olmaya başlar.

Yönetmen Pete Docter çocukken, babası Carl Nielsen'in çalışmalarından etkilendiğinde ailesiyle birlikte Danimarka'ya taşındı. Kız kardeşleri yeni bir çevreye uyum sağlayabilecek rahat bir zamana sahipken, Docter yaşıtları tarafından sürekli yargılandığını hissediyordu. Diğer çocuklar sporla ilgilenirken, Docter yalnızca çizim ve animasyonu kendine hobi edindi. Onun sosyal korkuları liseye başlamasıyla son erdi.
2009 yılının sonlarına doğru Docter, ergenlik çağı öncesi benzer utangaçlıkları sergileyen kızı Elie'yi fark etti. Kızı için ''O daha fazla sessiz ve çekingen olmaya başladı ve açıkçası bu benim kendi güvensizlik ve korkularımı tetikledi'' dedi. Docter, duygular oluştuğunda insan zihninde neler olduğunu hayal etti. Yapımcı Jonas Rivera'nın yanı sıra ikinci yönetmen Ronnie del Carmen ile birlikte zihin hakkında bilgi araştırması yapmaya başladılar. Duyguları inceleyen tanınmış psikolog Paul Ekman'a ve Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de psikoloji profesörü olan Dacher Keltner'e danıştılar. Ekman kariyerinin başında altı çekirdek duygu - öfke, korku, üzüntü, tiksinti, sevinç ve şaşırma hakkında tespitleri vardı. Yazarlar film için 27 farklı duygu düşünmüşlerdi fakat daha az karışık hale getirmek için duyguları 5 ile kısıtladılar. Şaşırma, güven, onur çıkarılan duygulardan bazıları. Docter şaşırma ve korkuyu birbirine çok benzer bularak karakterleri oluşturmak için duyguları beş tane olarak belirledi. Keltner'da üzüntünün ilişkileri güçlendiren bir duygu olduğunun üzerinde durdu. Pixar, Docter'ın 2009 yapımı Yukarı Bak filminden daha gelişmiş başka bir hikâye oluşturması için Docter'a imkân verdi. Ters Yüz, Apple'ın kurucularından biri ve eski CEO'su olan Steve Jobs'un ölümünden sonraki ilk Pixar filmidir.

Docter filmin konu çizgisini geliştirmeye yardımcı olmaları için bir hikâye ekibini işe aldı. Animasyon işletmeciliği her ne kadar erkek egemenliğinde bir iş olsa da, daha farklı bir giriş denemek için hikâye ekibinin yarısı kadınlardan oluştu. Riley'in hokey oynaması fikri Del Carmen'den geldi, ikinci yönetmen sporun Minnesota'da çok önemli olduğunu söyledi. Film için ilk fikirler bulunmuştu, ana kişilik Riley derin bir bunalımın içine düşecekti: Sonra Docter bunun uygunsuz olacağını düşündü, Riley filmin sonunda bunalıma girse de bundan vazgeçti.
Filmin ilk resimli taslağı iki üç yıl arasında bir sürede bitti, Pixar tüm filmlerin gelişimini denetlemesi için küçük bir topluluk oluşturdu. Diğer sinema yapımcıları tarafından yapılan çoklu gösterim ve önerilerden sonra filmin üretimine geçildi. Bu süreç üç ayda değerlendirildi. Filmin üretimine geçilmeden önce filmin kurgusunu belirleyen isim Kevin Nolting filme tahmini 7 sürüm bulmuştu. Yapım tasarımcısı Ralph Eggleston filmin üzerinde beş buçuk yıl çalıştı. Hikâye ekibi kişilikler arasında zıtlık oluşturmak için mümkün olduğunca çalıştı. Onlar Neşe'yi' ''mutlu duyguları'' geniş bir yelpazede gösterildiği gibi yazmak için en karmaşık kişilik olarak buldular. En erken fikir Neşe'nin gençlik üzerine çok uzun süre tutulduğuydu. Riley için ''toplumsal fırtına'' hakkında düzenlemeler yapıldı.
Riley'in zihni ve kişisel sıkıntılarının mimarisinde başarı elde etmek için Docter'ın çalışmaları dört yıl sürdü. ''Kişilik adaları'' kavramının doğrudan Riley'in zihninde olayları ve hayatını etkilemesi filmin duygusal çıkarlarının gelişmesinde yardımcı oldu. Kişilikler, bir çiftçinin mahsulünü yetiştirmesi gibi ''Fikir Alanları'' yerlerine düştü. Bu film için doğru ahengi bulmak zordu; örneğin Neşe'nin Riley'i içeriden doğası ve hissettiği olumsuzluklara göre yönlendirip ona yardım etmesi seyirciler için şaşırılır bir şey olmayabilirdi.
Filmin ilk sürümünde Neşe ve Korku'nun birlikte kaybolması komik bir seçim gibi duruyordu. Temmuz 2012'de diğer Pixar film yapımcılarının değerlendirme taraması için bir tasarım belirlendi. Docter gitgide bu hikâyenin işe yaramayacağını hissetmeye başladı. Bu kovulabilmesi korkularına neden oldu. Bir Pazar günü evine doğru uzun bir yürüyüş yaparken başarısız olduğunu, önceki başarılarının ''şans eseri'' olduğunu ve genel anlamda filmden istifa etmesi gerektiğini düşünmeye başladı. Pixar'dan ayrılırsa çalışma arkadaşlarının hepsini çok özleyeceğinin sonucuna vardı. Yakın zamanda bir kanıya vardı: Duygular insanları bir araya getirmeyi ifade ediyordu ve duygular hayattaki en önemli şeylerdi. Sonra Korku ile Üzüntü'nün yer değiştirmesi gerektiğine karar verdi ve bunun çok önemli bir yenilenme olduğunu hissetti. O gece tasarısında yaptığı değişikliği açıklamak için Rivera ve Del Carmen ile bir araya geldi ve onlardan olumlu tepkiler aldı. Tasarısında yapacağı düzenlemeyi üstlerine bildirdi. Bu ''korkutucu anlara'' rağmen film yapımını sürdürdü.
Sonuç olarak filmin özgün hikâyesi Pete Docter ve Ronnie Del Carmen tarafından yazıldı ve senaristliğini Pete Docter, Bu LeFauve ve Josh Cooley yaptı. Ayrıca Neşe'yi seslendiren Amy Poehler, Korku'yu seslendiren Bill Hader ve Docter'ın 2009 yapımı Yukarı Bak filminin ortak yönetmeni ve ortak senaristi Bob Peterson'da 

Ters Yüz 2, Pixar Animation Studios tarafından üretilen ve Inside Out (2015) filminin devamı olarak Walt Disney Studios Motion Pictures tarafından dağıtılan, 14 Haziran 2024 tarihinde vizyona giren, Amerikan animasyon filmidir.
Ters Yüz 2 filmi 14 Haziran 2024'te vizyona girdi.
Ünlü animasyon stüdyosu Pixar'ın en çok kazanan filmi olan Ters Yüz 2 filmi 2024 yılına dünya çapında bir milyar dolar hasılat sınırını geçen ilk filmdir.

Amy Poehler - Neşe
Phyllis Smith - Hüzün
Lewis Black - Öfke
Tony Hale - Korku
Liza Lapira - Tiksinti
Maya Hawke - Kaygı
Ayo Edebiri - Gıpta
Adèle Exarchopoulos - Bıkkınlık
Paul Walter Hauser - Utanç

Ters Yüz 2'nin ilk gösterimi 10 Haziran 2024'te Los Angeles'te yapılmış, 14 Haziran'da ise  Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede gösterime girmiştir.

IMDb'de Ters Yüz 2

Tilki ve Avcı Köpeği (Özgün adı: The Fox and the Hound), Walt Disney Productions tarafından üretilen 1981 yapımı Amerikan animasyon filmi. Film 10 Temmuz 1981 yılında Buena Vista Distribution tarafından dağıtılmıştır ve Walt Disney Animasyon Klasiklerinin 24. filmidir. Daniel P. Mannix'in aynı adlı romanından uyarlanmıştır.
Film hikâyesini anlatır iki ihtimal arkadaşlar, adlı tilki bir kırmızı Tod ve adlı köpeği bir tazı Copper, onların dostluk mücadele eden korumak için onların gelişmekte olan içgüdüleri rağmen ve onları zorlu çevreleyen toplumsal baskılara düşman olmak. Alan film 12 milyon dolarlık bütçesi ile gösterime girdiği anda en pahalı animasyon filmiydi. 1981'de gösterim sırasında, dünya çapında toplam 39 milyondan 900 bin USD hasılat elde etmiştir. Yönetmeni Ted Berman, Richard Rich ve Art Stevens. Şarkılarını yazanlar Richard Johnston, Richard Rich, Jim Stafford ve Jeffrey Patch ile orijinal patrisyon Buddy Baker. Kurt Russell, Mickey Rooney, Pearl Bailey, Pat Buttram, Sandy Duncan, Richard Bakalyan, Paul Winchell, Jack Albertson, Jeanette Nolan, Keith Coogan ve Corey Feldman filmde rol almaktadır.
2 Mayıs 2000 tarihinde "Tilki ve Avcı Köpeği" DVD formatında satışa sunulmuştur. 12 Aralık 2006 yılında Disney stüdyosu filmin devam – Tilki ve Avcı Köpeği 2 çizgi filmini sunulmuştur. 9 Ağustos 2011 tarihinde "Tilki ve Avcı Köpeği" Blu-ray formatında satışa sunulmuştur.

IMDb'de Tilki ve Avcı Köpeği

Havari Andreas (Yunanca: Ἀνδρέας); Andreas ya da Doğu Ortodoks geleneğinde İlk Çağrılan (Πρωτόκλητος, Prōtoklētos) olarak da bilinir, İsa'nın on iki havarisinden biridir. Doğu Ortodokslarda Konstantinopolis ekümenik patriğinin Andreas'ın havari halefi olduğu kabul edilir.

Yeni Ahit, Andreas'ın Simon Peter'in kardeşi olduğunu ve aynı şekilde bir Yuhanna veya Yonah'ın oğlu olduğunu belirtir. MS 5 ilâ 10 yılları arasında Celile Denizi'nin Beytsayda köyünde doğdu. Andreas'ın ilk çarpıcı özelliği onun adıdır, beklendiği gibi İbranice değil, ailesinde göz ardı edilemeyecek belirli bir kültürel açıklığın göstergesi olan Yunancaydı. Yunan dili ve kültürünün olduğu Celile'de Yunanca isimler yaygındı.

Matta İncili'nde (Matta 4: 18–22) ve Markos İncili'nde (Markos 1: 16-20) Simon Peter ve Andreas'ın, birlikte İsa'nın öğrencileri olmaya çağrıldıkları anlatılır. Bu anlatılar İsa'nın Celile Denizi kıyısında yürüdüğünü, Simon ve Andreas'ı gözlemlediğini ve onları öğrencilik yapmaya çağırdığını belirtiyor. Luka İncili'ndeki paralel olayda (Luka 5: 1-11), İsa başlangıçta yalnızca Simon'un olarak tanımlanan bir tekneyi kıyıdaki topluluğa vaaz etmek için bir platform ve daha sonra şimdiye kadar semeresiz olduğu kanıtlanmış bir gecede büyük bir balık elde etmenin bir aracı olarak kullandı. Anlatı, Simon'un teknedeki tek balıkçı olmadığını (diğer teknedeki ortaklarına işaret ettiklerini gösteriyor. (Luka 5: 7)) Ama Andreas'ın bir sonraki bölüme (Luka 6:14) kadar olmadığını söylüyor. Ancak genel olarak Andreas'ın söz konusu gece Simon'la balık tuttuğu anlaşılmaktadır. Kutsal Kitap'taki Ek Açıklamalarında Matthew Poole, 'Luka'nın Andreas'ın orada olmadığını reddettiğini' vurgular.
Aksine, Yuhanna İncili (Yuhanna 1: 35–42), Andreas bir zamanlar İsa'yı Mesih olarak tanıdı ve onu erkek kardeşiyle tanıştırmak için çabaladı. Bundan sonra, iki kardeş İsa'nın öğrencileri oldu. Son kıyamet çağrısından önce daha yakın bir arkadaşlık kurdular ve daha sonra İsa'yı takip etmek için her şeyi bıraktılar.

Eusebius, Kilise Tarihi adlı kitabında (4. yüzyıl) Origenes'in (y. 185 - y. 253) Andreas'ın İskitya'da vaaz verdiğini söylediğini aktarır. 12. yüzyıla ait İlk Tarihçe'ye göre, Andrew, Kırım'daki Chersonesos'a gitmeden önce Karadeniz'in kuzey kıyısındaki İskit ve Yunan kolonilerini ziyaret etti. Nestor'a atfedilen efsaneye göre, András, Kiev'e ulaştı ve bu şehrin çok sayıda kilisesi olan büyük bir Hristiyan şehri olacağı kehanetinde bulundu. Daha sonra Novgorod'un şu anda bulunduğu Slovenya topraklarına gitti ve Roma'ya ulaşmadan önce yerli halkı gözlemledi. Böylece Ukrayna, Romanya ve Rusya'nın koruyucu azizi olmuş oldu.
Romalı Hipolit'e göre, Andreas Trakya'da vaaz vermiştir ve Bizantion'daki varlığı apokrif Andreas'ın İşleri'nde belirtilmektedir. Geleneksel anlatıma göre MS 38 yılında Bizans (sonradan Konstantinopolis) piskoposluğunu kurdu ve Aziz Stakhis'i piskopos olarak atadı. Bu piskoposluk, 451 yılında Anatolios döneminde Konstantinopolis Patrikliği'nin merkezi oldu. Andreas, Stakis ile birlikte Patrikhane'nin koruyucu azizi olarak tanınmaktadır.  Seleucia'lı Basileios (5. yüzyıl) da Havari Andreas'ın Trakya, İskitya ve Ahaya'daki vaazlarını bildiği anlaşılıyor.

Andreas'ın MS 60'ta Ahaya'daki Patras şehrinde çarmıha gerilerek şehit edildiği söyleniyor. Tourslu Gregory tarafından bilinen Andreas'ın İşleri gibi ilk metinler, Andreas'ı çivilenmemiş, İsa'nın çarmıha gerildiği söylenen türden bir Latin haçına bağlı olarak tanımlar; yine de Andreas'ın şu anda yaygın olarak "Aziz Andreas Haçı" olarak bilinen X şeklinde haç üzerinde çarmıha gerildiği düşünülüyor.

Apokrif, Hristiyanlıkta "gizli" anlamına gelen Grekçe ἀπόκρυφος (apókruphos) sözcüğünden türetilmiştir ve kutsal metinlerin resmi kanonuna dahil edilmeyen antik yazıları tanımlamak için kullanılır. Bu metinler, genel olarak MÖ 200 ile MS 100 yılları arasında yazıldığı düşünülen Yahudi ve Hristiyan kaynaklı eserlerden oluşur. Apokrif metinlerin tarihi, çeşitli mezheplerin bu kitaplara karşı farklı yaklaşımlar sergilemesi nedeniyle karmaşık bir yapıya sahiptir.

Katolik, Doğu Ortodoks ve Oryantal Ortodoks kiliseleri, apokrif metinlerin bir kısmını veya tamamını kutsal metinlerin bir parçası olarak kabul eder. Katolik Kilisesi, bu kitapları "deuterokanonik" (ikinci derecede kanonik) olarak adlandırır. Ancak, Protestan kiliseleri bu kitapları genellikle kanonik kabul etmez ve İncil'in ayrı bir bölümünde "Apokrifa" olarak değerlendirir. Bu nedenle, Protestan İncillerinde Apokrifa başlığı altında on dört kitap bulunur; bu kitaplar eğitsel ve ahlaki değer taşısa da kanonik kabul edilmez.

Apokrif terimi ilk kez 5. yüzyılda, tarihselliği veya ortodoksluğu şüpheli, sahte yazılar için kullanılmıştır. Apokrif kitapların ayrı bir bölüm olarak ilk kez yer aldığı İncil ise Martin Luther'in 1534 tarihli Almanca çevirisidir. Luther, bu metinleri kanonik olmamakla birlikte "tarihi bilgi ve ahlaki değer kazandırmak amacıyla okunabilir" olarak nitelendirmiştir. 17. yüzyılda ise, Protestan kiliseleri arasında Apokrifa'nın kanondan tamamen çıkarılması görüşü hâkim hale gelmiştir. Örneğin, 1647 tarihli Westminster İtirafnamesi'nde Apokrifa, diğer insan yazılarından ayrıcalıklı görülmemiştir. Bu yaklaşım, İngiliz ve Yabancı İncil Derneği'nin 19. yüzyılda Apokrifa'yı İncil baskılarında yayınlamama kararı ile devam etmiştir.

Günümüzde bazı İngilizce incil baskıları, Apokrifa içeren ayrı bölümler bulundurmaktadır. Anglikan topluluğu, Apokrifa'yı "ahlaki eğitim için" faydalı görse de, bu metinleri doktrinin oluşturulması için kullanmaz. Ortak Dua Kitabı'ndaki bazı okuma parçaları Apokrifa'dan alınır. Bunun yanında, Metodist ve Moravyalı kiliseler de dâhil olmak üzere bazı Protestan mezhepleri, ayin takvimlerinde Apokrifa'dan okumalara yer vermektedir.

4. yüzyıl sonlarında Jerome tarafından yapılan Latince Vulgate çevirisi, Eski Ahit'in bazı kitaplarını kanonik kabul etmemiş ve apokrif olarak sınıflandırmıştır. Jerome'un Apokrifa'ya ilişkin yaklaşımı, bu metinlerin tarihsel ve ahlaki olarak değer taşıdığı ancak kanonik olmadıkları yönündedir. Jerome, eserlerinde Süleyman'ın Bilgeliği ve Sirach'ın Oğlu İsa'nın Kitabı gibi metinleri kanonik olarak kabul etmemiştir.

1455 tarihli Gutenberg İncili  ve Luther İncili gibi ilk incil baskılarında Apokrifa, Eski Ahit ve Yeni Ahit arasında ayrı bir bölüm olarak yer almıştır. 16. yüzyıldaki Protestan reformları sırasında İngiltere'de basılan Kral James İncili, Apokrifa'yı ayrı bir bölüm olarak bulunduran önemli bir İncil çevirisidir. Bu metinler arasında 1 ve 2 Esdras, Tobit, Judith, Bilgelik, Sirach, Baruch, Makabiler ve Daniel'e yapılan eklemeler yer alır. Ancak, 1647'de Westminster İtirafnamesi ile birlikte İngiltere'deki Püriten akımı, Apokrifa'nın kanondan tamamen çıkarılmasını savunmuştur. 19. yüzyıldan itibaren birçok modern İncil baskısı Apokrifa bölümlerini içermemeye başlamıştır.

Doğu Ortodoks Kilisesi, Eski Ahit'in Yunanca Septuagint çevirisini kutsal kitap olarak kabul eder ve burada yer alan apokrif metinlere "Anagignoskomena" (okunan şeyler) adını verir. Ortodoks geleneğinde bu kitaplar, ayrı bir bölümde yer almayıp Eski Ahit'in bir parçası olarak kabul edilir. Anagignoskomena'ya dâhil edilen metinler arasında Tobit, Judith, Süleyman'ın Hikmeti, Sirach, Baruch, Yeremya Mektubu, Daniel ve Ester'e yapılan eklemeler ile Makabiler kitapları bulunur.
Apokrif metinler, Hristiyanlıkta farklı mezhepler tarafından farklı şekillerde kabul edilmiştir. Katolik ve Ortodoks kiliseleri bu metinlerin çoğunu kanonik kabul ederken, Protestan kiliseleri Apokrifa'yı kutsal yazılar olarak değil, yalnızca ahlaki ve eğitsel değeri olan metinler olarak değerlendirir. Tarih boyunca Apokrifa'nın İncil baskılarındaki konumu değişmiş olsa da, bu metinler günümüzde tarihsel ve dini açıdan hâlâ önem taşımaktadır.

Eski Ahidin apokrifleri 3 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aristarhus (Grekçe: Ἀρίσταρχος), Yeni Ahit'in birkaç bölümünde adı geçen Selanikli bir Hristiyan, Pavlus'un yardımcısı.
Pavlus ile çıktığı yolculuklardan birinde Efes'te iken Makedonyalı Gayus ile birlikte Yahudiler tarafından başlatılan kargaşada tiyatroya götürülmüş ve belediye yazmanının dindirici konuşması sonunda linçten zorla kurtulmuştur. Bu olaydan sonra Yunanistan'da misyon faaliyetlerini sürdürmüş, daha sonra Sopater, Secundus, Derbeli Gayus, Timoteos, Tihikos ve Trofimos ile birlikte deniz yolundan gelerek Asya eyaletindeki Alexandria Troas'ta Pavlus ile yeniden buluşmuştur. Nihayet, Pavlus'un son kez Kudüs'e dönüşü sonrası Caesarea Maritima'da onun ile birlikte Edremit'e gitmek üzere yola çıkan gemiye binmiştir. Aristarhus'un buradan doğrudan Pavlus ile birlikte Roma'ya gidip gitmediği bilinmemektedir.
Aristarhus, Yeni Ahit'te Pavlus'un "hapishane arkadaşı" ve "emektaşı" olarak da tanımlanmıştır.

Baba, Hristiyanların Tanrı'ya verdikleri özel bir isimdir. Hristiyanlıktaki Oğul (İsa) ve Kutsal Ruh ile beraber Üçlü Birlik'i oluşturur.
Tıpkı bir babanın bakmakla yükümlü olduğu çocukları ile ilgilenmesi gibi Tanrı da insanlığa olan sonsuz sevgisi nedeniyle Baba olarak bilinir ve babamız ve yaratıcımız olarak bizimle bir ilişki kurabilmesi için çocuklarına karşılık verir. İnsan, dua yoluyla O'nunla bir ilişki kurabilir.
"Baba" kelimesinin kendisi eril bir terim olsa da Tanrı bizim anlayışımızın ötesinde bir varlık olduğundan herhangi bir biyolojik insan cinsiyeti olmayan tıpkı bir ruh biçimine sahip olduğu anlaşılmaktadır. 239 sayılı Katolik Kilisesi İlmihali, özellikle "Tanrı ne erkek ne de kadındır: O Tanrı'dır" der. İncil'de Tanrı hiçbir zaman doğrudan "Anne" olarak adlandırılmasa da, Yeşaya Kitabında Tanrı'nın annelik niteliklerine sahip olduğunun gösterildiği birçok ayette bulunmaktadır örneğin: Yeşaya 42:14, Yeşaya 49:14–15 veya Yeşaya 66:12–13 ayetleri gibi.

Barabbas veya İsa Barabbas (kelimenin tam anlamıyla "babasının oğlu" veya "İsa, babasının oğlu"), Hristiyan anlatıda İsa'nın Tutkusu'nda adı geçen bir figürdür. Kudüs'te Fısıh Bayramı'nda Pontius Pilatus tarafından serbest bırakılan bir isyancıdır.
Barabbas'ın işlediği suçun cezası çarmıha gerilmekti. Fakat dört kanonik İncil'e ve kanonik olmayan Petrus İncili'ne göre Kudüs'te Fısıh Bayramı'nda uygulanan bir gelenek gereğince Yahudiye valisi Pilatus, idamlık bir mahkûmun cezasını halkın seçimi doğrultusunda affetmek durumundaydı. Bazı kaynaklarda "Yahudiler" ve "çoğunluk" olarak adlandırılan kalabalığa (ochlos), Barabbas'ı ya da İsa'yı serbest bırakma seçeneği verildi. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın anlatımlarına ve Petrus İncili'ne göre kalabalık Barabbas'ın salıverilmesini ve Nasıralı İsa'nın çarmıha gerilmesini seçti. Sadece Matta İncili'nde bulunan bir kısımda, kalabalığın "O'nun kanının sorumluluğu bizim ve çocuklarımızın üzerinde olsun" sözleri geçmektedir.
Barabbas'ın hikâyesi, toplumsal olarak özel anlamlar taşımaktadır. Geçmişte, İsa'nın çarmıha gerilişinde Yahudileri suçlamak ve antisemitizmi meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Yahudi deicide ("Yahudilerin Tanrı'yı Katletmeleri") olarak bilinen bu yorumlama, Papa XVI. Benedictus tarafından reddedilmiştir.

Ferdinand Walsin Esterhazy

Barnabas ya da Barnaba (Grekçe: Βαρνάβας; Süryanice: ܒܪܢܒܐ), doğum adı Yosif (Grekçe: Ἰωσήφ, İosif) veya Yose (Grekçe: Ἰωσής, İosis), Hristiyanlığın erken döneminde Nasıralı İsa'nın havarileri arasında yer almayan elçilerinden biriydi. Elçilerin İşleri'ne göre, Kıbrıs'taki Yahudi diaspora cemaatinden geliyordu ve Levililerin kâhin İsrail kabilesine mensuptu. Antakya'daki Hristiyan cemaatinin kurucu figürlerinden ve liderlerinden biridir ve mektuplarında (1. Korintliler, Galatyalılar) kendisinden birkaç kez bahseden Tarsuslu Pavlus'un öğretmeni olarak kabul edilir. Barnabas, Elçiler Çağı'nda Pavlus'la birlikte Hristiyan misyonerlik anlayışının gelişmesi için temel teşkil eden misyonerlik yolculuklarına çıkmış ve Elçiler Konsili'nin katılımcılarından biri olmuştur.
Apokrif Barnabas'ın İşleri'ne göre Barnabas, ulusal aziz olarak kabul edildiği Kıbrıs'ta vefat etmiştir. Bu gelenekte ölüm yılı olarak 61 yılı kabul edilir ve yer olarak da Mağusa yakınlarındaki Salamis gösterilir. Diğer efsanelere göre Roma'da da vaaz vermiş, Milano'nun ilk piskoposu olmuş ve Romalı Klement'i vaftiz etmiştir.

Kanonik incillerden başka Barnabas'a atfedilen ve muhtemelen 16. yüzyılın son çeyreğinde bir Müslüman tarafından yazılmış düzmece ve uydurma bir incil bulunmaktadır.

Barnabas, MS 45 yılında Pavlus ile giriştiği Hristiyanlığı yayma çabalarından dolayı kendi vatandaşları olan Yahudiler tarafından öldürülür ve cesedi denize atılmak üzerine bir bataklığa saklanır. Barnabas'ın olayı gören öğrencileri ise cesedi kaçırıp, Salamis'in batısında bir yeraltı mağarasına gömmüştür. Barbanabas'ın göğsüne de Matta'nın yazdığı incilin kopyası koyulmuştur. Cesedin yeri uzun yıllar gizli kalmıştır. Olaydan 432 yıl sonra piskopos Anthemios mezarı rüyasında gördüğünü söyler ve mezarın yerini bulur. Matta İncili dolayısıyla da bulunan mezarın Barnabas'a ait olduğu teşhis edilir. Bu keşif sonrasında piskopos Anthemios, İmparator Zeno'yu bilgilendirmiştir. İmparator Zeno, cesedin bulunduğu yere Barnabas'ın adına bir manastır yapılması için bağış yapmıştır. Böylelikle MS 477'de Barnabas Manastırı inşa edilmiştir.

Ashab-ı Karye
Milano Başpiskoposları listesi

Büyük Babil veya diğer isimlendirmesi ile Babil Fahişesi,  Kitâb-ı Mukaddes'in Vahiy Kitabı'nda bahsi geçen sembolik bir kadın figürü ve aynı zamanda şer yeridir. Büyük Babil'in tam unvanı Vahiy Kitabı 17:5'te şu şekilde açıklanmaktadır: 

Alnına şu gizemli ad yazılmıştı:
Büyük Babil,
Dünya fahişelerinin

ve iğrençliklerinin anası
Fahişe, Sahte Mesih ve Vahiy Kitabı'nda bahsi geçen Canavar (Grekçe: Θηρίον, Thērion) ile ilişkilendirilir. Kitapta geçen ve normalde "fahişe" anlamına gelen Grekçe pornē kökü, aynı zamanda mecazi olarak "kadın putperest" olarak da çevrilebilmektedir. Hristiyan eskatolojisinde, Büyük Babil ve canavarın neyi sembolize ettiği üzerine birçok spekülasyon vardır.Büyük Babil bazen tarihi mekanlara ve olaylara dayandırılarak yorumlanmış olup, bu bakış açısından genellikle Erken Hrıstiyanlık döneminde pagan olan ve Hristiyanlığı kısıtlamış Roma İmparatorluğu ile bağdaşlaştırılmıştır. Ayrıca Kitâb-ı Mukaddes'te yer alan pek çok kısımda Babil ve Roma'nın eş anlamlı kullanımı görülmektedir. Vahiy 17'nin devam eden bölümlerinde 7 tepeden bahsedilmesi de Roma'nın kastedildiği fikrine destek olmaktadır. Ancak bazıları "Büyük Babil" terimi ile 7 tepesi bulunan bir diğer şehir olan Kudüs'e atıfta bulunulduğunu savunmakta olup, bölgedeki dinden çıkmayla ilişkili olduğuna değinirler.
Katolik Kilisesi Büyük Babil ile Kudüs'ü, birbirleri ile devamlı bir çatışma halinde olan iki farklı "ruhani" medeniyet olarak ele almıştır. Bu görüşe göre Büyük Babil maddi dünyaya olan aşkı, Kudüs ise Tanrı'ya olan aşkı simgelemektedir.
Reformasyon'dan sonra kurulmuş yeni Hristiyan mezhepleri Büyük Babil'i Katolik Kilisesi ile bağdaşlaştırmıştır. Yedinci Gün Adventist Kilisesi de benzer bir tutum izlemektedir, ancak Katoliklik dışında yer alan diğer Protestan mezheplerinin çoğunu da Büyük Babil ile ilişkilendirmiştir. Yehova'nın Şahitleri Babil Fahişesi'ni "Tanrı’nın reddettiği sahte dinlerin tümü" olarak tanımlamıştır.

Sahte Mesih
Sahte peygamber
Deccal
Canavar (Vahiy)
Günah adamı
Hristiyan eskatolojisi

 Wikimedia Commons'ta Büyük Babil ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Canavar (Koini Grekçesi: Θηρίον, Thērion) Vahiy Kitabında anlatılan üç canavardan birini ifade ediyor olabilir.
Vahiy 12-13 bu üç canavarı şu şekilde tanımlıyor:

Ejderha (daha sonra metinde Şeytan olduğu ortaya çıktı)
Deniz canavarı (genellikle Sahte Mesih olarak yorumlanır)
Yeryüzü canavarı (daha sonra metinde Sahte peygamber olduğu ortaya çıkar)
Ancak pek çok insanın bu canavarların anlamı konusunda farklı inançları vardır.

Vahiy 13: 1–10'da, deniz canavarı "denizden" yükselir ve ejderha tarafından yetki ve güç verilir. Vahiy 13'ün 2. bölümünde Tanrı'nın halkına zulmeder. Alım satım yapmak isteyen herkesin alnında veya sağ elinde onun adını veya numarasını taşıması gerekir (Vahiy 13:16-17). Tanrı'ya karşı küfürlü sözler söyler, dünyayı 42 ay boyunca yönetir (Vahiy 13:5-7) ve Daniel 7'deki üç hayvan olan leopar, aslan ve ayıya benzediği anlatılır. Başından aldığı ölümcül yara mucizevi bir şekilde iyileşir ve dünya nüfusunu şaşkına çevirip birçok kişinin ona tapmasına neden olur.
Vahiy 13:11–18'de, daha sonra sahte peygamber olarak anılacak olan yeryüzü canavarı "yeryüzünden çıkar", Deniz Canavarı'nın tüm yetkisini kullanır, yeryüzündeki herkesi Deniz Canavarı'na tapınmaya zorlar ve insanları işaretler ve harikalar aracılığıyla Deniz Canavarı'nın bir suretini yapmaya ikna eder.
Deniz Canavarı ve Sahte Peygamber, Tanrı'ya karşı mücadelelerinde Ejderha ile ittifak kurarak "azizleri" ve "canavarın [denizin] suretine tapmayanları" zulüm altına alır ve üç kirli ruh aracılığıyla yeryüzü krallarını Armageddon savaşı için toplanmaya ikna ederler. Bu iki canavar en sonunda Mesih tarafından yenilir ve Vahiy 19 :18–20'de sözü edilen ateş gölüne atılırken, ejderha Şeytan 1.000 yıl boyunca dipsiz kuyuya hapsedilir. Bin yıllık saltanattan sonra dipsiz kuyudan serbest bırakıldıktan sonra, Şeytan ulusları son bir kez aldatır ve en sonunda Şeytan'ın yenilmesi ve ateş gölüne atılmasıyla sonuçlanır.

Sahte Mesih
Günah adamı
Deccal
Sahte peygamber
Dâbbetü'l-arz
Ateş gölü
Milenyumculuk

 Wikimedia Commons'ta Canavar (Vahiy) ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dismas; Tövbekar Hırsız, İyi Hırsız veya Günahkar Hırsız olarak da bilinen, Yeni Ahit'te İsa ile birlikte çarmıha gerildiği söylenen iki hırsızdan biridir.
Günümüzde birçok yerde, Dismas'a ait heykel mevcuttur, kendisinin zalim bir korsan olduğu bilinmektedir. İsa çarmıha gerildiğinde onun sol tarafındaki çarmıhta yer alan Dismas, günahları için af dilediği zaman, İsa ona seslenerek cennette onunla birlikte olacağını söylemiştir. Çarmıha gerilen iki hırsızdan birinin Dismas olduğu bilinmekle birlikte, İsa'nın sağ tarafında yer alan Gestus hakkında çok fazla bilgi yoktur.

İsa'yla birlikte, biri sağında öbürü de solunda olmak üzere iki haydut da çarmıha gerilmiştir (Matta 27:38, Markos 15-27-28,32) ve ayrıca yaşananlar Luka İncili'nde şöyle aktarılmıştır:

39 Çarmıha asılan suçlulardan biri, “Sen Mesih değil misin? Haydi, kendini de bizi de kurtar!” diye küfretti.
40 Ne var ki, öbür suçlu onu azarladı. “Sende Tanrı korkusu da mı yok?” diye karşılık verdi. “Sen de aynı cezayı çekiyorsun. 41 Nitekim biz haklı olarak cezalandırılıyor, yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. Oysa bu adam hiçbir kötülük yapmadı.” 42 Sonra, “Ey İsa, kendi egemenliğine girdiğinde beni an” dedi.

43 İsa ona, “Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın” dedi.

Ekümenik konsil ya da genel konsil, Hristiyan inanç esaslarını tespit ve tahkim etmek, âyinlerin icrâsı konusunda kararlar almak ve Hristiyanlık ahlak ve disiplininin esaslarını teyit ve tahkim etmek üzere bütün dünyadan (ekümen) kilise liderleri ve ilahiyat otoritelerinin toplandığı ve katılımcıların kabullerinin bütün dünyadaki Hristiyan kiliselerinin kabulü anlamına geldiği toplantılardır.
Ekümenik sözcüğü, “ikamet edilen dünyâ” anlamında Yunanca kökenli bir sözcüktür (οἰκουμένη). Hristiyanlığın ilk asırlarında bu sözcük, Roma İmparatorluğu'na kinaye olarak kullanılırdı. Kalkedon Hristiyanlığını oluşturan hem doğu hem de batı kiliseleri tarafından tanınan ilk yedi ekümenik konsil, Roma İmparatorları tarafından toplanmış ve bu konsillerin kararlarını Roma İmparatorluğu'nun sınırları dahilinde de uygulamıştır.
Üçüncü Ekümenik Konsil (431) ile birlikte, ciddi boyuttaki ayrılıklar, bazı kiliselerin konsillere katılmamasına yol açtı ve böylece daha önceleri tek bir kilise olarak görülen Hristiyan kilisesinin bölünmüş hâle geldiğini ortaya çıkardı. Bundan sonraki konsillere bazı mezhepler katılmadı ya da katıldıklarında konsilleri onaylamadılar. Doğu Kilisesi olarak bilinen Nestoryan Kilisesi'nin piskoposları sadece ilk iki ekümenik konsile (325, 381) katıldılar. Oryantal Ortodoksluk olarak bilinecek olan kiliselerin piskoposları, sadece ilk dört ekümenik konsile (325, 381, 431, 451)  katıldılar. Ancak dördüncü konsil olan Kadıköy Konsili'nin kararlarını reddettiler ve sonraki ekümenik konsillere de katılmadılar.
Günümüzde Hristiyan mezheplerinin arasında, konsillerin ekümenikliğini ve geçerli otorite olup olmadığını kabul noktasında çok çeşitlilik vardır. Kristoloji ve diğer konulardaki ayrılıklar, bazı mezheplerin, diğerlerinin kabul ettiği kimi konsilleri reddetmesi sonucunu doğurmuştur.

Diğer kiliseler tarafından Nestûrîlik olmakla nitelendirilen Doğu Kilisesi, sadece ilk iki konsili kabûl etmektedir. Oryantal Ortodoks Kiliseler, ilk üç konsili; Ortodoks Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi ilk yedi konsili ekümenik kabul eder. Ortodokslar, daha sonraki konsilleri ve sinodları ekümenik kabul etmezler, ancak Katolik Kilisesi ekümenik olarak vasıflandırdığı konsiller düzenlemeye devam etmektedir. Katolikler, toplam yirmi bir konsili ekümenik kabul ederler. Anglikanlar ilk dört konsili ekümenik saymaktadırlar.

Katolik Kilisesi tarafından kabul edilen konsillerin isimleri ve tarihleri şöyledir:

Ekümeniklik, günümüzde genellikle, daha büyük bir dinî birliği ya da dinlerarası iş birliğini sağlama amacını güden girişimleri ifade eder.
En geniş anlamıyla, dinî birlik veya dinî iş birliğinden maksat, üç İbrahimî din olarak İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin ortak manevî değerlerine vurguda bulunan dünya kapsamında bir dini birliktir. Daha çok bilinen dar anlamıyla ekümeniklik, bu üç dinin herhangi birinin mezhepleri arasında iş birliği anlamına gelir.
Kavram, Grekçe οἰκουμένη (oikoumene) kelimesinden gelir, anlamı "yerleşilmiş dünya" yahut "meskun dünya"dır ve bununla Roma İmparatorluğu kastedilirdi. Günümüzde bu kavramla, birbirinden tarihsel, doktrinel ve uygulama açısından ayrılan Hristiyan mezhepleri ve Hristiyan kiliseleri kastedilir. Bu anlamıyla ele alındığında ekümeniklik Hristiyan birliğini sağlama gayesini ifade eder ve bu anlam şu idealle ifade edilir: Sadece tek çeşit Hristiyan Kilisesi kurumu olmalıdır.

Hristiyan ekümenikliği, en dar anlamıyla, Hristiyanlığın farklı mezhepleri ve/veya grupları arasında birleşmeyi sağlama veya iş birliği kurma çabasıdır. Hristiyan ekümenikliği, dinlerarası çoğulculuktan farklıdır. Ekümeniklik, dinî çoğulculuk olarak da bilinen bu geniş anlamıyla, herhangi bir dinin içinde gerçekleşen ekümeniklikten farklıdır. Dinlerarası hareket olan ekümeniklik, dünya dinleri arasında karşılıklı saygı, hoşgörü ve iş birliğini sağlamak için uğraşır. Çeşitli dinî akımların temsilcileri arasındaki karşılıklı ilişki olarak ekümeniklik, herhangi bir örgütsel birlik oluşturmaktan ziyade, farklı inançların temsilcileri arasında daha iyi ilişkilerin oluşturulması gayesidir. Bu ekümenizm, Hristiyanlığın mezhepleri arasında ve/veya Hristiyan gruplarla diğer dinlerin mensupları arasında daha iyi ilişkilerin kurulması, hoşgörü ve dayanışmanın sağlanması için çaba gösterme amacını taşır.
Bazı Katoliklere göre, ekümenizmin amacı, kendisini Hristiyan olarak tanımlayan bütün toplulukları Katolik Kilisesi çatısı altında, tek somut bir birlik hâline getirmektir.

Bazı Protestanlara göre, manevî birlik, yani kilisenin temel konulara dair öğretileri üzerine bir birliğin sağlanması yeterlidir. Luteryan din adamı Edmund Şlink’e göre, Hristiyan ekümenizminde en önemli husus, insanların farklı kilise örgütlerine değil, öncelikle İsa üzerine yoğunlaşması. Şlik’in kitabı Ökumenische Dogmatik’te (1983) kendisi bu konudaki görüşünü şöyle ifade eder, 
Modern ekümenik harekete kesin bir şekilde karşı çıkan ise, sadece tek bir gerçek Kilise olduğunu ve bunun da kendileri olduğunu belirten geleneksel Ortodoks kilisesidir. Buna ilaveten, "kardeş kilise" veya "iki akciğer" gibi teorileri ise Ortodoksluk reddetmektedir, zira bu dinî akıma göre Kilise bölünmezdir ve o kilise Ortodoksluktur. Amerikan Ortodoks Kilisesi'nden Peder John Boylan, 1980'lerde, bir anti-ekümenik harekete önderlik etmiştir.

Hristiyan aleminin önemli bir kısmı için en önemli gayelerden birisi, Hristiyanlığın çeşitli mezheplerinin tarihsel ayrılıklarının üstesinden gelinerek yeni bir birliğin sağlanmasıdır. Bununla birlikte, ekümeniklik kavramı için farklı yorumlamalar yapılmıştır, Protestanlar ekümenikliği, temel itikadî konulardaki öğretilere dair bir uzlaşma, çeşitli gruplar arasında karşılıklı güvene dayalı bir örgütsel birlik olarak görürken, Katolikler ve Ortodokslar, Hristiyan aleminin birliği hususunda, İsa'nın Bedeni mecazında olduğu gibi çok daha somut bir yaklaşım içerisindedirler. Bu kilise meselesi, bazı ilahiyat konularıyla alâkalıdır (Örn; Evharistya) tek cemaatten önce tam dogmatik uyuşma aranmaktadır. Ekümenikliğin nihaî hedefi tek Kilise kurumunda birleşmektir ancak Kilise nedir? sorusuna dahi Hristiyanlar farklı cevaplar vermektedir. Sorunlara rağmen, Hristiyan toplumunu oluşturan mezheplerce birlik arzusu dile getirilmektedir.
Katolik ve Hristiyan kiliseleri için yakınlaşma girişimi iki resmi dönemi kapsar; sevgi diyaloğu ve hakikat diyaloğu. Birinci dönem, 1054 yılındaki karşılıklı aforoz'un 1965 yılındaki karşılıklı ilgasını, aynı yıl -ortak bir aziz olan- Kutsanmış Sabbas’ın kutsal emanetlerinin Mar Saba’ya geri getirilişini ve ikinci binyılda ilk kez bir papanın bir Ortodoks ülkesini ziyaret edişini kapsar (Papa II. Jean Paul’ün 1999’da Romanya Ortodoks Kilisesi patriği Teoctist’i ziyareti). İkinci dönem ise dogma konusunda fiilî ilahiyat toplantılarını kapsıyor ve hâlen devam etmektedir.
Hristiyan ekümenikliği, Hristiyan alemini oluşturan üç büyük topluma göre tanımlanabilir: Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık. Bu üç ana akımın karmaşık yanlarını anlaşılır kıldığı ölçüde bu ayrım işe yarar bir model olarak görülebilir.

Katolik Kilisesi, iki husus saklı kalmak kaydıyla birbirinden uzaklaşmış çeşitli Hristiyanların birliği için çabalamayı daima üstün bir amaç olarak görmüştür: Kutsal metinleri ve kutsal geleneklerin öğretimini yanlış yorumlamamak ve onlara olan imanı zedeleyecek yanlış bir birleşmeye yol açmamak.
İkinci Vatikan Konseyi’nden önce, ana gerginlik yukarıda belirtilen ikinci görüş üzerineydi, Katolik Kilisesi’nin bu konudaki görüşü 1917 Kilise Hukuku Kanunu’nun 1258 no.lu kuralında geçmektedir. 1983 Kilise Hukuku Kanunu, hiçbir uyum kuralı içermez. Bu kanun, Katolik rahiplerinin Katolik Kilisesi’ne tam bağlı olmayan herhangi bir Hristiyanla Ekmek ve Şarap Ayini’ni kutlamasını yasaklamıştır (kural 908), mecburi şartlarda ve zorunlu durumlarda, diğer ayinlere iştiraki ise caiz görmüştür. Ekümeniklikle İlgili Normların ve Kuralların Uygulanmasına Dair Dini Hükümler’in 102 no.lu kuralına göre: "Hristiyanlar, şu anki ayrılıklarından kaynaklanan farklılıkları belli bir noktaya kadar hoşgörülmek üzere, ortak manevî mirasın bir sonucu olarak sahip oldukları ortak değerleri paylaşmak ve ortak etkinlikler düzenlemek ve ortak kaynak paylaşımında bulunmak hususunda teşvik edilebilir." 1983'teki bu değişikliğin sebebi olarak gördüğü Konsey'i toplantıya çağıran Papa XXIII. Jean, Konsey'in gayesinin, Papalıktan ayrılan gruplara, "İsa’nın yüce Baba’sına yaptığı coşkulu duasında dilediği birliği" arayıp gerçekleştirme amacına matuf nezaketli bir davet olarak Kilise kurumunun bizatihi kendisini yenilemesi için uğraşmak olduğunu belirtmiştir. Ekümenikliğe dair Katolikliğin bakış açısı, Konsey'in 21 Kasım 1964 tarihli kararnamesi, Unitatis Redintegratio’dan ve Papa II. Jean Paul’ün 25 Mayıs 1995 tarihli genelgesi Ut Unum Sint’ten alıntılanmış aşağıdaki metinlerde belirtilmektedir.

Bazı Ortodoks kiliseleri Katolik Kilisesi’nden kendilerine dönenleri genellikle vaftiz ederken, zaten daha önce vaftiz edilmiş olanların tekrar vaftiz edilmesini gerekli görmemektedir, Katolik Kilisesi daima Ortodoks Kiliseleri ve Oriental Ortodoks Kiliseleri tarafından yönetilen ayinlerin meşruiyetini kabul etmiştir.
Aynı şekilde, Katolik Kilisesi hiçbir zaman Ortodoks Kilisesi veya bu kiliseye mensup olanlar için "heterodoks" veya "kafir" terimlerini kullanmamıştır. Hatta, "hizip" terimi bile Katolik Kilisesi'nin görüşüne göre–Kilise Hukuku Kanunu'nun 751 no.lu kuralında tanımlandığı ("Yüce Papalık kurumuna itaatten veya Papa’ya bağlı Kilise’nin mensuplarından oluşan cemaatten çıkma") anlamıyla, bugünkü Ortodoks Kilisesi'ne bağlı bireylerin durumunu tanımlamak için kullanılmaz.

Oriental Ortodoksluk ve Ortodoksluk aynı tek cemaatin yerel kiliselerden oluşan iki ayrı grubudur. Her ikisi de kendisini –sırasıyla 5. yüzyılda ve 11. yüzyılda (3. ve 7. ekümenik konseylerden sonra) Batı’dan ayrılan- özgün Ortodoksluk olarak kabul eder. Bu yerel kiliselerden bazıları son zamanlarda birbirleriyle ve bazı Batı kiliseleriyle –tek cemaat olmamakla birlikte- ilahiyat görüşmeleri yapmaktadır. Ortodoks Kilisesi, 19. yüzyılın sonlarında Dünya Hristiyan Öğrenciler Federasyonu’nda Ortodoks öğrencilerin yer almasından bugüne dinlerarası diyalogda yer almaktadır ve bazı Ortodoks patrikler, cemaatlerini Dünya Kiliseler Konseyi’nin kurucu üyesi olarak tescil ettirmiştir. Yine de Ortodokslar, Hristiyanlık inancını dogmatiklik karşıtı, geleneksellik karşıtı, kırpılmış, indirgenmiş bir Hristiyanlığa dönüştürecek herhangi bir Hristiyanlık reformu içinde yer almaya istekli değillerdir. Ortodoks Kilisesi’ne göre Hristiyanlık demek Kilise kurumu demektir ve Kilise kurumu da Ortodoksluktur, ne eksik ne fazla. Bu yüzden, Ortodoks ekümenikliği kendisini "Şeytan’la bile diyaloğa açık" kabul etmişse de, Ortodokslar ekümenik faaliyetlerdeki konumlarını "hakikate şahitlik etmek" olarak, ideallerini ise heterodoksları (Ortodoks olmayanları) tekrar Ortodoksluğa döndürmek olarak belirlemişlerdir.
Ortodoks Kilisesi'nin Ortodoks olmayanlara karşı tutumunu gözlemlemenin bir yolu, diğer inançlara mensup kişileri kendi dinlerine kabul ederken hangi usulle aldıklarını izlemektir. -Budistler veya ateistler gibi- Hristiyan olmayanlardan Ortodoks Hristiyan olmak isteyenleri kabul ederken vaftiz ve krismasyon törenlerinden geçirirler. Protestanlar ve Katolikler kimi zaman sadece krismasyon töreni ile kabul edilirler, bu durumda daha önceden teslisli vaftiz olmuş olmaları aranır. Protestanlar ve Katolikler -"diğer inanan" anlamında- "heterodoks" olarak adlandırılırlar, bu kavram "kafir"den farklıdır, Kilise kurumunu kasten reddetmedikleri anlamını ima eder. Bununla birlikte, bu tür politikalar her bir kilise tarafından ayrı ayrı belirlenebiliyor ve daha gelenekçi Ortodoks cemaatler Ortodoksluğa dönen her kişiyi vaftiz ve krismasyon töreninden geçiriyor.
Ekümenikliğe ve dinlerarası diyalog konusuna nasıl yaklaşılması gerektiğine dair var olan onca anlaşmazlığa karşın, Ortodoks Hristiyanların içinde her türlü dinlerarası diyaloğa –ister Hristiyan mezhepleri arasında olsun ister Hristiyanlık dışındaki dinlerle olsun- öfkeli bir şekilde karşı çıkan çok geniş bir kitle vardır. Onlara göre ekümeniklik ve dinlerarası diyalog Ortodoks Kilisesi geleneği için zararlıdır, Ortodoksluğun bir çeşit zayıflaması demektir.

Anglikan Cemaati’nin mensupları çoğunlukla ekümenik faaliyetleri benimsemiştir ve Dünya Kiliseler Konseyi ve NCCC gibi kuruluşlarda etkin görev almaktadır. Anglikanlardan o

Elimas (/ ˈ ɛ l ɪ m ə s / ; Eski Yunanca : Ἐλύμας ) ya da  Bar-Jesus (Eski Yunanca : Βαριησοῦς, Aramice : Bar-Shuma, Latince : Bariesu ) Kıbrıs adasında yaşayan ve “büyücü, sahte peygamber” olarak bilinen Bar-Jesus adlı bir Yahudi'nin mesleki adı veya unvanı.

MS birinci yüzyılda Kıbrıs'ın Baf kentinde yaşayan Bar-Jesus, "büyücü" veya "sahte peygamber" olarak tanınıyordu. "Elimas" adı, büyücülükle ilişkilendirilen mesleki bir unvandı. Bar-Jesus, Roma valisi Sergius Paulus'un sarayında etkili bir büyücü ve danışman olarak görev yapıyordu. Kehanet kültünün bir temsilcisi olarak Hristiyanlığa karşı çıkıyor ve Pavlus ile Barnabas'ın vaazlarını engellemeye çalışıyordu. Vali Sergius Paulus, Tanrı'nın sözünü dinlemek isteyince, Elimas ona karşı çıkarak iman etmesini önlemeye çalıştı. Bunun üzerine Pavlus, Elimas'a "Ey her türlü hile ve her türlü kötülükle dolu adam, ey İblis oğlu, ey her doğrunun düşmanı, Tanrı’nın doğru yollarını çarpıtmaktan vazgeçmeyecek misin? Öyleyse bak! Tanrı’nın eli senin üzerinde olacak ve bir süre güneş ışığını görmeyecek, kör olacaksın.” Anında kör olan Bar-Jesus'un bu cezası, valinin Hristiyanlığı kabul etmesine yol açtı.

“Elymas” ismi, İbranice “Bar-Jesus” adının Yunanca karşılığı değildi; daha ziyade, Arapça “büyücü” anlamına gelen 'alīm "bilgili" veya "bilge" kelimesinin harf çevirisiydi. Bu unvan, başlangıçta Babil büyücülüğünün Pers rahiplerine verilen bir isimdi. O dönemde Yahudilerin büyücülük ve sihirbazlıkla uğraşmaları ve Yunan toplumunda yaşarken Yunanca bir isim almaları yaygın bir durumdu.
Bar-Jesus ismi, Aramice'de " Yeşu'nun Oğlu " veya "İsa'nın Oğlu" anlamına gelir.

Elçilerin İşleri (Koini Grekçesi: Πράξεις Ἀποστόλων, Prákseis Apostólōn; Latince: Actūs Apostolōrum), Resullerin İşleri ya da Havarilerin İşleri, Yuhanna İncili'nden sonra gelir. İsa'nın öğretilerinin Yeruşalim'den (Kudüs) Anadolu'ya, oradan da Roma'ya yayılışını anlatır. Bu nedenle, Grekçe Kutsal Yazılarda yer alan mektuplar ile İnciller arasında bir köprü kurmaktadır.
Cemaatin nasıl kurulduğunu anlatarak Hristiyanlığın tarihini aktarmaya devam eder. Aynı zamanda iyi haberin önce Yahudilere, sonra da diğer milletlerden insanlara nasıl geniş çapta duyurulduğunu anlatır. Kitabın ilk 12 bölümünde çoğunlukla Petrus'un, kalan 16 bölümünde de Pavlus'un yaptıklarını okuruz. Pavlus'a birçok yolculuğunda eşlik eden Luka onun yakın arkadaşlarından biriydi.
İsa'nın, diriltilişinden sonra öğrencilerine görünmesiyle başlar ve MS 33'ten yaklaşık 61'e dek, 28 yıl boyunca yaşanan önemli olayları aktarır.

Luka İncili ve Elçilerin İşleri kitabı Teofilos'a hitaben yazılmıştır. Luka, incilinin son kısmında anlattığı olayları Elçiler kitabının giriş ayetlerinde tekrarlayarak birbiriyle bağlantılı iki kayıt oluşturmuştur. Elçilerin İşleri kitabı şöyle başlar: „Ey Teofilos, yazdığım ilk kayıtta, İsa’nın yaptığı ve öğrettiği her şeyi en başından kaleme aldım.“ (Elçilerin İşleri 1:1)
Dolayısıyla her iki kitabın da aynı yazara ait olduğu açıktır. Elçilerin İşleri kitabındaki "biz" ve "bize" zamirleri dolaylı olarak Luka'ya dayanır (Elçilerin İşleri 16:10-17; 20:5 - 21:18; 27:1 - 28:16). Pavlus'un ikinci vaizlik turunda onunla birlikte Troas'a ziyaret etti ve oradan Filipi'ye gittiler. Luka muhtemelen, Pavlus üçüncü yolculuğu esnasında Filipi'ye döndüğü zamana kadar orada kaldı. Ondan sonra elçi Pavlus ile birlikte Yahudiye'ye döndü (Elçilerin İşleri 21:7, 8, 15).
Pavlus'un Sezariye'de iki yıldaki tutukluğu sırada Luka orada büyük ihtimalle incilini yazdı (M.S. 56-58). Yaklaşık M.S. 58'de davasını halletmek için Roma'ya yolculuk ettiğinde Pavlus'a eşlik etti. (Elçilerin İşleri 27:1; 28:16). Roma'da en az iki yıl kaldılar. Oradayken Luka Elçilerin İşleri kitabını bitirdi.
Luka, Pavlus'un Kolese'deki Hristiyanlara yazdığı mektubundaki selamlara katıldı ve Pavlus onu "sevgili hekim Luka" olarak niteledi (Koloseliler 4:14). Ayrıca aynı zamanda Filimon'a yazılmış olan mektup da Luka selamlarını ekledi (Filimon 24). Elçi Pavlus'un "sadece Luka benimle kaldı" sözünden Luka'nın Pavlus'un şehitliğine kadar onun yanında kaldığını anlaşılır (2. Timoteos 4:11).

Eski devirlerden beri Luka İncili ile Elçilerin İşleri kitabının aynı yazarın kaleminden çıktığı kabul edilmektedir. İlk olarak Hierapolisli Papias (M.S. 60-163) Luka'yı yazar olarak tanıtır. Muratori Fragmanında da Luka aynı ad taşıyan İncili'nin ve Elçiler İşleri kitabının yazarı olarak geçer.
Grekçe Kutsal Yazıların eldeki en eski papirüs el yazmaları arasında bu kitabın bazı kısımları da bulunur. Bunlardan üçüncü ya da dördüncü yüzyıla ait 1571 numaralı Michigan (
  
    
      
        
          
            
              P
            
          
          
            38
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathfrak {P}}^{38}}
  
) el yazmasıyla üçüncü yüzyıla ait 1 numaralı Chester Beatty (
  
    
      
        
          
            
              P
            
          
          
            45
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathfrak {P}}^{45}}
  
) el yazması özellikle dikkat çeker. Her iki el yazması da Elçiler kitabının Kutsal Yazıları oluşturan diğer kitaplarla birlikte elden ele dolaştığını, dolayısıyla da çok erken bir tarihte Kutsal Metinler listesine dahil olduğunu gösterir. Luka'nın, incilinde göze çarpan titizliğini Elçiler kitabında da görürüz. Arkeolog Sir William M. Ramsay Elçiler kitabının yazarını “birinci sınıf bir tarihçi” olarak niteler ve bu sözünü şöyle açıklar: “Büyük bir tarihçinin ilk ve en önemli özelliği doğru bilgiler vermesidir. Söyledikleri güvenilir olmalıdır.”

Pavlus, Porcius Festus Romalı vali olarak Antonius Feliks'in yerini aldığı zaman Sezar'a başvurdu (Elçilerin İşleri 24:27). Bu olay M.S. 58'de olduğu düşünülür. A New Standard Bible Dictionary şunu yazar: „58 yılı onun [Festus'un] göreve başlaması söz konusudur.“ Bu yıl Encyclopædia Britannica'da da desteklenir: "İki kanıtın karşılaştırması, Feliks'in geri çağrılması ve Festus'un  gelişinin 58 yılına düştüğü tahminine yol açar. Aziz Pavlus 56'da tutuklandıysa, Festus'un gelişinden sonra 58'da Sezarda temyiz ettiyse, gelecek yılın ilk yarısında Roma'ya geldiyse ve orada 2 yıl hapishanede kaldıysa, Elçilerin İşlerinde anlatılan zaman 61 yılının başlangıcında sona ermiş olmalı." (Elçilerin İşleri 27:1-28:1, 11-16, 30)
Luka'nın Elçiler kitabını Roma'da Pavlus'un yanındayken, muhtemelen orada kaldığı iki yılın sonuna doğru, M.S. 61 yılı civarında tamamladığı anlaşılıyor. Luka o yıla dek yaşananları anlattığından kaydını daha önce tamamlamış olamaz. Öte yandan Pavlus'un Sezar'a yaptığı başvurunun sonucunu belirtmemesi kitabı o yıl bitmeden tamamladığını gösterir.

Dinbilimcilerin baskın görüşüne göre Elçilerin İşleri kitabı M.S. 90 civarında yazıldı. Onlar, Yeruşalim'in yıkılışı (M.S. 70) raporunda geçmediği halde yazar Luka'nın bu olaydan haberdar olduğunu tahmin ederler. Elçilerin İşleri kitabında imparator Domitian'ın hükûmet süresinde (M.S. 81-96) Yahudilere yapılan zulme değinmediği için en geç M.S. 90'da yazıldığı düşünülür.
Başka uzmanlar Luka raporunu M.S. 62-65 yıllarında yazıldığına inanıp şu sebepleri ileri sürerler:
• M.S. 70'ten önce olup bitmiş olan birçok önemli olaylar Elçilerin İşleri'nde söz edilmiyor: İsa'nın kardeşi olan Yakup'un ölümü (M.S. 62), İmparator Neron'un hükûmet zamanında Hristiyanlara yapılan zulüm (M.S. 64), Pavlus'un ölümü, Yahudilerin Roma'ya karşı olan ayaklanması (M.S. 66) ve nihayet Yeruşalim'in yıkılışı (M.S. 70).
• Elçilerin İşleri kitabının dörtte biri elçi Pavlus'un davasını içerir. Fakat Luka'nın raporu Luka ve Pavlus'un iki yıl (M.S. 59-60) Roma'da bekledikleri halde davasının sonucunu anlatmadan sona ermektedir.

Kartaca Konsili'nden önce (M.S. 397) hazırlanmış dördüncü yüzyıla ait listelerden birçoğu Grekçe Kutsal Metinlerin günümüzde kabul edilen dizisiyle tamamen uyuşur.
El yazmalarına gelince yazarlar ilk önce papirüs kullandılar. Papirüs, aynı adı taşıyan bir su bitkisinden yapılır. Yazıcılar yaklaşık M.S. 4. yüzyıldan itibaren el yazmalarında papirüs yerine genellikle dana, kuzu ya da keçi derisinden yapılan ve daha dayanıklı bir malzeme olan vellum (bir parşömen türü) kullanılmaya başladılar. Bu vellumlardan günümüze dek ulaşan bazıları çok önemli Kutsal Kitap el yazmalarını içerir.

Elçilerin İşleri kitabı Kutsal Kitap'ın erken kanon dizilerinde geçer:

Elçilerin İşleri kitabının bazı ayetleri eski Papirüs El Yazmalarında bulunur.

Elçilerin İşleri kitabı bazı meşhur Vellum ve Deri El Yazmalarında bulunur.

Kutsal Kitap'ın bölümlere ve ayetlere bölünmesi orijinal yazarlara geri dönmez, fakat yüzyıllar sonra yararlılık nedenleriyle tanıtıldı. Masoretler, İbrani Kutsal Yazılarını ayetlere ayırdı. Daha sonra M.S. 13. yüzyılda bölümler eklendi. 1553'te, Robert Estienne'in Fransızca Kutsal Kitap'ı nihayet mevcut bölüm ve ayet bölümüyle birlikte ilk tam Kutsal Kitap olarak basıldı.

Bölüm 1: Teofilos'a giriş sözleri (1-5); dünyanın en uzak yerlerine dek şahitler (6-8); İsa göğe gidiyor (9-11); öğrenciler toplanıyor (12-14); Mattias Yahuda'nın yerine elçi oluyor (15-26).
Bölüm 2: Pentekost günündeki olaylar (1-13); Petrus bir konuşma veriyor (14-36); dinleyicilerin tepkisi, üç bin vaftiz ediliyor (37-41); ilk Hristiyanlar arasındaki bağlılık (42-47).
Bölüm 3: Petrus sakat olan bir dilenciyi iyileştiriyor (1-10); Petrus Süleyman'ın Sıra Sütunları'nda bir konuşma veriyor (11-26): Musa gibi bir peygamber (22).
Bölüm 4: Petrus ve Yuhanna tutuklanıyor, inananların sayısı beş bine yükseliyor (1-4); Sanhedrin'in önünde sorgulama (5-22); cesaret kazanmak için dua ediyorlar (23-31); öğrenciler sahip olduklarını paylaşıyor (32-37).
Bölüm 5: Hananya ve Safira (1-11); elçiler mucizeler yapıyor (12-16); elçiler tutuklanıyor ve bir melek onları dişarıya çıkarıyor (17-21a); bir daha Sanhedrin'in önünde (21b-32); Gamaliel'in öğüdü (33-40); evden eve giderek şahitlik ediyorlar (41, 42).
Bölüm 6: Elçilere yardım etmek amacıyla yedi adam seçiliyor (1-7); İstefanos'un aleyhine dava açılıyor (8-15).
Bölüm 7: İstefanos'un Sanhedrin'in önündeki konuşması (1-53): ataların zamanı (2-6), Musa'nın zamanı (17-43), Tanrı tapınaklarda oturmaz (44-50); İstefanos taşlanıyor (54-60).
Bölüm 8: Saul öğrencilere zulmediyor (1-3); Filipus'un Samiriye'deki başarılı hizmeti (4-13); Petrus ve Yuhanna Samiriye'ye gönderiliyor (14-17); Simon para karşılığında kutsal ruhu almak istiyor (18-25); Etyopyalı saray görevlisi (26-40).
Bölüm 9: Saul Şam'a gidip kör oluyor (1-9); Hananya Saul'a gönderiliyor (10-19a); Saul Şam'da İsa'yla ilgili şahitlik ediyor (19b-25); Saul Yeruşalim'e gidiyor (26-31); Petrus Eneas'ı iyileştiriyor (32-35); Tabita diriltiliyor (36-43).
Bölüm 10: Kornelius'un görüntüsü (1-8); Petrus'un murdar hayvanlarla ilgili görüntüsü (9-16); Petrus Kornelius'a gidiyor (17-33); Petrus Yahudi olmayanlara şahitlik ediyor (34-43): „Tanrı taraf tutmuyor“ (34, 35); Milletlerden olanlar vaftiz ediliyor (44-48).
Bölüm 11: Petrus elçilere yaşadığı olayları anlatıyor (1-18); Barnabas ve Saul Antakya'da (19-26): öğrenciler ilk defa Hristiyanlar adlandırılır (26); Agabos bir kıtlığı önceden bildiriyor (27-30).
Bölüm 12: Yakup kılıçla öldürülüp Petrus tutuklanıyor (1-5); Petrus bir mucize ile serbest bırakılıyor (6-19); Herodes bir melekten cezandırılıyor (20-25).
Bölüm 13: Barnabas ve Saul gönderiliyor (1-3); Kıbrıs'taki hizmet (4-12); Pavlus Pisidya Antakya'sında bir konuşma veriyor (13-41); Pavlus Tanrısal yönlendirmesiyle milletlere gitmek için tayın ediliyor (42-52).
Bölüm 14: Konya'daki artış ve direnme (1-7); Listra'da Barnabs ve Pavlus ilahlar olarak sayılıyor (8-18); Pavlus taşınmasında sağ kalıyor (19, 20); cemaatler kuvvetleniyor (21-23); A

Eski Katolik Kilisesi, Eski Katolikler, Eski Katolik kiliseleri veya Eski Katolik hareketi terimleri, "bölünmemiş kilisenin doktrin ve geleneklerine tam bir sadakatle bağlı olduklarına inanan ancak Birinci Vatikan Konsili'nden sonra Roma Piskoposluğu'ndan ayrılan Batılı Hristiyan gruplarından herhangi birini" ifade eder.
Eski Katolik ifadesi, 1850'lerden itibaren, esas olarak papalık otoritesi ve Papanın yanılmazlığıyla ilgili belirli doktrinler nedeniyle Roma Katolik Kilisesi'nden ayrılan komünyonlar tarafından kullanılmıştır. Bu gruplardan bazıları, özellikle Hollanda'da, terimden çok önce zaten var olmuştu. Eski Katolik Kilisesi, Geleneksel Katoliklikten ayrı ve farklıdır.
Şu anda iki grup Eski Katolik kilisesi bulunmaktadır: Utrecht Birliği (UU, Üniteryen Üniversalizm ile karıştırılmamalıdır) ve Scranton Birliği (ABD). Her iki grup da Kutsal Makam ile tam bir birlik içinde değildir. Utrecht Birliği'nin üye kiliseleri, Anglikan Birliği'nin yanı sıra İsveç Evanjelik Lutheran Kilisesi ve Filipin Bağımsız Kilisesi ile ve birçok UU kilisesi Dünya Kiliseler Konseyi'nin üyesidir.
Her iki grup da başlangıçlarını Utrecht Makamı üyelerinin papalık otoritesine itaat etmeyi reddettikleri ve aforoz edildikleri 18. yüzyıla dayandırmaktadır. Birinci Vatikan Konsili (1870) tarafından tanımlandığı şekliyle papalık yanılmazlığı konusundaki Roma Katolik dogmasına katılmayan sonraki Katolikler, bundan sonra piskopossuz kaldılar ve Utrecht Makamı ile birleşerek Eski Katolik Kiliseleri Utrecht Birliği'ni oluşturdular. Günümüzde Utrecht Birliği kiliseleri başlıca Almanya, İsviçre, Hollanda, Avusturya, Polonya ve Çekya'da bulunmaktadır.
2008'de Polonya Ulusal Katolik Kilisesi Scranton Birliği'ni kurdu ve Utrecht Birliği'nden ayrıldı. Bu, eski Birliğin kadınları rahip ilan etme ve eşcinsel evlilikleri kutsama kararına karşı bir protesto olarak yapıldı. İskandinav Katolik Kilisesi daha sonra Scranton Birliği'ne de katıldı.

Eski Katolik teolojisi, Efkaristiya'yı Hristiyan Kilisesi'nin çekirdeği olarak görür; bu bakış açısından kilise, inananların bir topluluğudur. Herkes, Tanrı'nın sevgisinin en yüksek ifadesi olarak İsa Mesih'in fedakarlığı etrafında birbirleriyle birlik içindedir. Bu nedenle, Efkaristiya'nın kutlanması, Mesih'in günah üzerindeki zaferinin deneyimi olarak anlaşılır. Günahın yenilgisi, bölünmüş olanı bir araya getirmekten oluşur.
1871 Münih Katolik Kongresi Bildirgesi'ne ve sonraki tüm meclislere aktif katkıda bulunanlardan biri de Prag'da dogmatik profesörü olan Johann Friedrich von Schulte'ydi. Von Schulte kongrenin sonuçlarını şu şekilde özetledi:

Kadim Katolik inancına bağlılık;
Katoliklerin haklarının korunması;
Yeni Roma Katolik dogmalarının reddi;
Kilise'nin o zamanki yerleşik vicdanıyla uyuşmayan her türlü inanç dogmasını reddederek, eski Kilise'nin anayasalarına bağlı kalmak;
Kilise'nin, laiklerin anayasal katılımıyla reform edilmesi;
Hristiyan mezheplerinin birleşmesi için yolun hazırlanması;
Din adamlarının eğitimi ve konumunun reformu;
Ultramontanizmin saldırılarına karşı Devlete bağlılık;
İsa Cemiyeti'nin reddi;
Kilise'nin gerçek mülküne ilişkin iddia
1889 Utrecht Bildirgesi, Utrecht Birliği'nin Vincent of Lérins'in Commonitory'deki şu alıntıya: "her yerde, her zaman, herkes tarafından inanılan inancımızı sürdürmek için mümkün olan her türlü özen gösterilmelidir; çünkü bu gerçekten de Katolik olan şeydir ". UB, boşanmış olanların kilisede yeni bir dini evlilik yapmalarına ve Eski Katolikler, 1877'ye kadar Latince ayini yavaş yavaş yerel dille değiştirmiştir. 1989'da Utrecht Birliği kürtaja karşı çıktı, ancak "alışıl[ma]dık istisnalar bir rahiple istişare edilerek yapılmalıdır".

Eski Katoliklik, hem piskoposların zaman içinde kesintisiz el koymalarını (tarihi piskoposluk) hem de kilise topluluğunun tüm yaşamının yıllar ve çağlar boyunca söz ve ayinle devam etmesini kastettiği apostolik verasete değer verir. Eski Katolikler, apostolik verasetin, tüm Kilise'nin dahil olduğu inancın devredilmesi olduğunu düşünür. Bu süreçte, veraset makamının özel bir sorumluluğu ve görevi vardır ve İsa Mesih'in ve havarilerinin misyonunun zaman içinde devam etmesini önemser.
Ex opere operato ilkesine göre, Roma ile birlik içinde olmayan piskoposlar tarafından yapılan belirli takdisler Kutsal Makam tarafından hala geçerli olarak kabul ediliyor ve Utrecht Birliği kiliselerindeki Eski Katolik piskoposların takdis edilmeleri ve takdisleri, kadınların rahip olarak daha yakın zamanda takdis edilmesine kadar Kutsal Makam tarafından hiçbir zaman resmen sorgulanmadı.

Utrecht Birliği, kiliselerin yeniden birleşmesinin bölünmemiş Kilise tarafından alınan inanç kararlarının yeniden gerçekleştirilmesi temelinde olması gerektiğini düşünmektedir. Bu şekilde, iddia ettiklerine göre, Kilise'nin orijinal birliği yeniden görünür hale getirilebilir. Bu ilkelere uyarak, Utrechts Birliği kiliselerinin daha sonraki piskoposları ve ilahiyatçıları Rus Ortodoks, Lutheran ve Anglikan temsilcileriyle temas halinde kaldılar.
Çok taraflı ekümenik harekete eski Katolik katılımı resmen, Hollanda ve İsviçre'den iki piskoposun Lozan İnanç ve Düzen (F&O) konferansına (1927) katılmasıyla başladı. Ekümenizmin bu tarafı, hiçbir F&O konferansını kaçırmamış olan Eski Katolikler için her zaman büyük bir ilgi alanı olmuştur. Eski Katolikler ayrıca WCC'nin ve ulusal kilise konseylerinin diğer faaliyetlerine de katılırlar. EKK, en başından beri ekümenik harekete aktif katılımla bu çalışmaya olan inancını göstermektedir.

2016 yılı itibarıyla, Eski Katolik kilisesinin 115,000 üyesi bulunmaktadır.

Katolik Kilisesi

Özel

Genel

 Bu madde  bu kaynaktan gelen kamu malı içermektedir: Neale, John M (1858). History of the so-called Jansenist church of Holland; with a sketch of its earlier annals, and some account of the Brothers of the common life. Oxford; London: John Henry and James Parker. hdl:2027/mdp.39015067974389. OCLC 600855086. 

Episcopi Vagantes and the Anglican Church. Henry R.T. Brandreth. London: Society for Promoting Christian Knowledge, 1947.
Episcopi vagantes in church history. A.J. Macdonald. London: Society for Promoting Christian Knowledge, 1945.
The Old Catholic Church: A History and Chronology (The Autocephalous Orthodox Churches, No. 3). Karl Pruter. Highlandville, Missouri: St. Willibrord's Press, 1996.
The Old Catholic Sourcebook (Garland Reference Library of Social Science). Karl Pruter and J. Gordon Melton. New York: Garland Publishers, 1983.
The Old Catholic Churches and Anglican Orders. C.B. Moss. The Christian East, January, 1926.
The Old Catholic Movement. C.B. Moss. London: Society for Promoting Christian Knowledge, 1964.
"La Sainte Trinité dans la théologie de Dominique Varlet, aux origines du vieux-catholicisme". Serge A. Thériault. Internationale Kirchliche Zeitschrift, Jahr 73, Heft 4 (Okt.-Dez. 1983), s. 234-245.

Evanjelist Yuhanna veya Müjdeci Yuhanna (Grekçe: Ἰωάννης, romanize:  Iōánnēs; Aramice: ͚͘͘͢͢͝ ; Ge'ezce: ዮሐንስ; Arapça: يوحنا الإنجيلي; Latince: Ioannes; İbranice: יוחנן) (y. M.S. 6 - y. M.S. 100), geleneksel olarak Yuhanna İncili'nin yazarına verilen isimdir. Hıristiyanlar onu geleneksel olarak Havari Yuhanna, Patmoslu Yuhanna ve Rahip Yuhanna ile özdeşleştirmişlerdir, ancak bunlardan kaçının aslında aynı kişi olduğu konusunda bir fikir birliği yoktur.

Yuhanna
Yuhanna İncili
Patmoslu Yuhanna
Rahip Yuhanna
Vahiy Kitabı
Luka
Evanjelist Markos
Matta (havari)

"Saint John the Apostle." Encyclopædia Britannica Online.
St. John the Evangelist at the Christian Iconography web site
Caxton's translations of the Golden Legend's two chapters on St. John: Of St. John the Evangelist and The History of St. John Port Latin

Evanjelizm ya da evanjelizasyon, Hristiyanlıkta İncil'in, yani İsa Mesih'in mesajı ve öğretilerinin başkalarına aktarılması eylemidir. Bu faaliyet genellikle diğer kişileri Hristiyanlığa davet etmek veya din değiştirmelerini sağlamak amacıyla yürütülür. Evanjelizm; bireysel sohbetler, vaaz verme, çeşitli medya araçlarının kullanımı gibi farklı biçimlerde gerçekleştirilebilir ve özellikle misyonerlik faaliyetleriyle yakından ilişkilidir. Evanjelizm konusunda uzmanlaşmış Hristiyanlar genellikle "evanjelist" olarak adlandırılır; bu kişiler kendi yerel topluluklarında faaliyet gösterebildikleri gibi misyoner olarak başka bölgelerde de görev yapabilir. Bununla birlikte bazı Hristiyan gelenekleri bu kişileri her iki durumda da misyoner olarak tanımlar. Bazı mezheplerde evanjelistler, geniş topluluklara hitap eden vaizler veya kilise yönetiminde görev alan kişiler olarak liderlik konumunda kabul edilir.

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik incilin her birine "Evanjel" denir. Yunanca "iyi haber" ya da "genel olarak kabul edilen gerçek" anlamına gelen evangelion dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, incil yazarlarına "Dört Evanjelist" denmiştir.

Evanjelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes'e dönmek veya yönelmek anlamına gelir.
Evanjelist ve Evanjelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evanjelist sözcüğü en basit anlamıyla "Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi" anlamına gelir. Evanjelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi'nin muhafazakâr kesimini nitelemek için kullanılır. Evanjelikler, ABD'yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler'in devamıdır. Evanjelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evanjelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası'nda Evanjelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.

Evanjelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm'in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika'nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.
Amerika Birleşik Devletleri'nde 1820'lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evanjelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby'nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evanjelizm Amerika'daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.
Darby'nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve tanrının insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C. I. Scofield tarafından yazılan "Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi" ile 1880 ve 1890'lı yıllarda Darby'nin "Tanrı, tanrının krallığını temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir." ve "İsrail Kitab-ı Mukaddes'in kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır." öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.
Lutherci Protestanlık ile başlayan, püritenizmle olgunlaşan, Jimmy Carter, Ronald Reagan ve baba Bush'un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evanjelizm, 11 Eylül'den sonra oğul Bush ile küresel emperyalizmi yönlendiren esas güç hâline gelmiştir.

Oxford İngilizce Sözlük, evangelism, Evangelicalism
Mustafa Karaca, Evanjelizm ve Vahabilik, NK Yayıncılık, 2005. ISBN 975-9146-13-4

Ferisi Yahudileri veya Ferisiler İkinci Tapınak dönemi'nde (y.MÖ 515 - MS 70) İsrailoğulları içinde doğan bir Yahudi toplumsal hareketi, düşünce okulu ve siyasi grubudur. MS 70'te İkinci Tapınak'ın yıkılması ile birlikte Ferisilerin inançları Rabbani Yahudiliğin akîdelerinin, ibadetlerinin ve ibadetlerde okunan metinlerinin kökenini oluşturdu.
Ferisiler ve Sadukiler arasındaki ayrılığın kökeni İsrailoğullarının Mısır'daki ikameti kadar eskiye giden temellere dayanan ve İsrailoğulları toplumu içinde süregelen toplumsal ve dinî çatışmaların bir parçasıydı, bu çatışma ve uyuşmazlık Romalıların Filistin'i fethetmesiyle daha da alevlendi. Başka bir çatışma Yunanlaşmayı savunan Yahudilerle, Yunanlaşma karşıtı olan İsrailoğulları arasında yaşanıyordu. Başka bir uyumsuzluk, İkinci Tapınak ve onunla ilgili ibâdetlere ağırlık verilmesini savunanlarla, Musevî dinî hukukuna ağırlık verilmesini savunanlar arasında yaşanıyordu. Diğer bir sorun ise Sadukilerin sadece yazılı Tanah'ın Tevrat bölümünün geçerliliğini savunmalarına karşılık, Ferisi Yahudilerinin Tevrat ile birlikte Ketuvim, Nevi'im ve -bugün Talmud, Mişna ve Gemara olarak bilinen- Yahudi sözlü hukukunun da dinî hukukun geçerli bir parçası olmasını savunmalarından kaynaklanıyordu. Sadukilerle, Ferisilerin ayrıldıkları hususlardan birisi de diriliş inancıydı. Sadukiler, mevcut kaynaklara göre, ölülerin dirileceğine inanmıyordu.
Kendisi de bir Ferisi Yahudisi olan Josephus (y. MS 37-100), Ferisilerin -Sadukilere nazaran- bütün halkın desteğini ve hayır duasını alan bir topluluk olduğunu ve daha seçkin bir topluluk olan Sadukilerin ise o kadar popüler olmadığını savunur. Ferisi Yahudileri, kutsal metinleri tevil etme işinde kendilerini Musevî dinî hukukunun yetkilendirdiğini savunurken, Sadukiler ise Süleyman zamanında ilk kez başrahiplik makamına atanan ataları Sadok zamanından beri geçerli olan başrahiplik geleneğine dair kuralları kendi savlarının dayanağı olarak öne sürüyorlardı.
Yahudilerin tarihsel kaynakları ve kendi metinleri dışında, ataları olan Ferisi Yahudilerine başlıca atıflar Yeni Ahit'te geçer. Yeni Ahit'e göre Ferisiler, Zekeriya oğlu Yahya ve Meryem oğlu İsa ile çatışma hâlindeydiler. Bazı araştırmacılar tarafından Hristiyanlığın ikinci kurucusu olarak kabûl edilen Tarsuslu Pavlus da bir Ferisi Yahudisi idi.

Ferisi isminin kökeni Antik Yunanca Fariseos’tur (Φαρισαῖος). Yunanca kelimenin kökeni olarak uzmanların baskın görüşü Aramice Parişa [ פְּרִישָׁא ] (çoğ. Parişayya [ פְּרִישַׁיָּא ]) kelimesidir, "ayrılanlar" anlamına gelir. Aramice kelime, İbranice'deki Paruş [פָּרוּשׁ] (çoğ. paruşim [פְּרוּשִׁים]) ile aynı kökenden gelir. Paruş, paraş [פָּרַשׁ] fiilinin edilgen isim fiil hâlidir. Yunanca Fariseos'un Aramice Parişa'dan geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, bilinen tek etimolojik açıklama olduğundan kabûl edilen baskın görüştür.
Kayıp İsa kitabının yazarı S. Koray Er, Ferisi ismi ile ilgili başka bir köken önermektedir. Ferisilerin ve Sadukilerin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmemektedir. Er'in teorisine göre, Ferisilerin ortaya çıkışı Farsların (Perslerin) ülkeyi işgâli (Ahameniş İmparatorluğu) döneminde, onların âhiret inancından etkilenmeleriyle meydana geldi. Sadukiler ise (Yunan) Helen kültürünün etkisi altındaydılar ve ölümden sonra dirilişe inanmıyorlardı. Farsların etkisi altında oldukları için Ferisiler bu adla anılır oldular.

Ferisiler ve inançları hakkındaki en eski tarihsel kayıtlar dört kanonik incil ve Elçilerin İşleri kitabıdır. Bu kitaplarda, onların Tevrat'ı yorumlama şekilleri ve eskatolojik görüşleri tasvir edilmektedir. Ferisilerin, daha sonraki bir döneme ait tarih kaydında zikredilişleri, Josephus'un (MS 37-100) eserinde görülmektedir. Josephus, kendi devrindeki İsrailoğullarını dört düşünce okulu ya da dört mezhep olarak kategorize etmektedir. Mezheplerden birisi Essenilerdir. Esseniler, politika ile uğraşmayan bir topluluktur. Diğer bir mezhep olan Saddukiler, Ferisilerin baş muhalifi olan bir topluluktur. Josephus dördüncü bir düşünce okulunun daha var olduğunu belirtmektedir. Bu devirde İsrailoğulları içinde zuhur etmiş olan diğer topluluklar, Erken Hristiyanlar ve Mısır'da Terapevte'dir.
Bir ikinci kanon kitabı olan 2. Makkabiler, İsrailoğullarının, Seleukos imparatoru IV. Antiokhos Epifanis'e karşı ayaklanmalarını ve MÖ 161'de Seleukos generali Nikanor'u mağlup etmelerini anlatmaktadır. Kitabın Ferisiler tarafından kaleme alındığına dair bir kayıt yoktur. Bununla birlikte, kitapta anlatılan bazı ameller ve inançlar, Ferisilerin mezhebinde ve inançlarında yer almaktadır. Bunlar ölüler için dua etmek, Hesap Günü inancı, azizlerin aracı olabildikleri inancı, şehitlerin faziletleridir.
Yehuda haNasi, MS 200 civarında, Ferisi tevillerinin dînî otorite niteliğindeki kanunlaştırması olan Mişna'yı derledi. Mişna'da geçen dînî otoritelerin çoğu MS 70'deki İkinci Süleyman Mabedi'nin yıkılışından sonra yaşamışlardır. Bu yüzden, Mişna, Ferisi Yahudiliğin Rabbani Yahudiliğe dönüşümü dönemini yansıtır. Mişna, Yahudiler için çok önemlidir. Zira, İkinci Mabed'in yıkılışı üzerine yok olma tehlikesi altına giren Ferisi sözlü geleneğinin, tek bir kanunî metin içinde derlenmiş ve gelecek kuşaklara aktarılmış hâlidir. Louis Jacobs'a göre, Rabbani Yahudilik kaynaklarında, ayırt edilebilir şekilde, Tapınak'ın MS 70'te yıkılışından önceki döneme ait Ferisilere ve öğretilerine dair doğrudan tanıklık içeren bir anlatı yer almamaktadır.

Filipus (Yunanca:Φίλιππος, Philippos), Yeni Ahit'e göre  İsa'nın on iki havarisinden biridir. Sonraki Hristiyan geleneksel anlatımları Filipus'u Kartaca, Yunanistan, Suriye ve Anadolu'da vaaz veren bir havari olarak tanımlar.
Roma Ayini'nde, Filipus Bayramı, Küçük Yakup Bayramı ile birlikte, geleneksel olarak Roma'da onlara adanmış kilisenin (günümüzde Oniki Havariler Kilisesi olarak bilinir) açılışının yıldönümü olan 1 Mayıs'ta kutlanır. 1960'taki kısa süreli takvim reformunda 11 Mayıs'a alınmış, ancak 1969'dan beri 3 Mayıs'a atanmıştır. Doğu Ortodoks Kilisesi, Filipus Bayramı'nı 14 Kasım'da kutlar.

Filipus'un hayatı hakkında daha fazla bilgi elimizde olmasa da, İsa'nın havarileri arasında önemli bir rol oynadığı ve İsa'nın öğretilerini yaymak için büyük bir azimle çalıştığı bilinmektedir.
Filipus, İsa'nın havarilerinden biriydi ve İncil'de adı geçen birkaç havariden biridir. Filipus, Betsaida'da doğmuştu ve Petrus, Andreas ve Yehezkiel'in kardeşi olan Natanael ile birlikte İsa'nın havarileri arasına katıldı.
Filipus, İsa'nın mucizelerini ve öğretilerini takip etti ve birçok kez İsa'nın öğrencileri arasında öne çıktı. İncil'de, Filipus'un başlıca sözleri arasında, İsa'ya "Rab, bize Babayı göstermen yeter" (Yuhanna 14:8) dediği anlatılır.
Filipus, İsa'nın öğretilerini yaymak için görevlendirildi. İkinci sınıf ama tutucu olmayan Samiriyeli Yahudiler'e müjde'yi duyurmakta önderlik etti.

Filipus, İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra da İsa'nın öğretilerini yaymaya devam etti. Eusebius'a göre, Filipus, Frigya'da misyonerlik faaliyetleri yürütürken, Hierapolis kentinde şehit edildi.

Türkiye'de Hristiyan erkek çocuklarına verilen bir isim olmakla birlikte, Filip şeklinde de kullanılır. Tahminen MS 80 yılında Hierapolis kentinde çarmıha gerilerek idam edilmiştir. Mezarı 25 Temmuz 2011 günü Hierapolis (Pamukkale) antik kentinde, Şehitlik Tepesi'nde bulunmuştur.

Filipus genellikle Latin haçı sembolüyle ilişkilendirilir. Philip'e atfedilen diğer semboller şunlardır: iki somun ekmekli haç (Yuhanna 6:7'de Rabbe verdiği cevaptan dolayı), ekmekle dolu bir sepet, ataerkil haçlı bir mızrak ve bir marangoz kareli haç.

Makedonyalı Gayus, Yeni Ahit'te bahsi geçen Pavlus’un yol arkadaşı bir Romalı.

Elçilerin İşleri 19,29'da aktarıldığına göre Gayus Pavlus'un yol arkadaşıdır. Efes'te iken Aristarhus ile birlikte linç edilmekten son anda kurtulmuştur.
Elçilerin İşleri 20, 4'te aktarıldığına göre Gayus Derbe'de yaşamakta ve Pavlus'u Alexandria Troas'ta bekleyen yedi yoldaştan biridir.
1. Korintliler 1,14'te aktarıldığına göre Pavlus hiç kimse onun adına vaftiz edildiğini söylemesin ve Hristiyan cemaati Pavlusçular adı altında dağılmasın diye Gayus, Krispus ve İstefanas'ın ailesi dışında kimseyi vaftiz etmemiştir.
Gayus, Romalılara Mektup'unun son bölümünde (16, 23) Pavlus’a ve bütün inançlılar topluluğuna konukseverlik eden birisi olarak tanımlanmaktadır. Büyük ihtimalle Gayus'un Korint'te konukseverliğini sergilediği bir evi vardı.
Son olarak 3. Yuhanna mektubunun muhatabı olan Efesli Gayus'un, yukarıda bahsi geçtiği yerler listenen Gayus ile aynı kişi olması muhtemeldir.

Hananya ve Safira, Yeni Ahit'te Elçilerin İşleri kitabında (5:1-11) İsa'nın ölümü sonrası Yeruşalim'de oluşmaya başlayan ilk topluluğun parçası olarak bahsedilen bir karı kocadır.

Konu Kudüs'te ilk Hristiyanların bir cemiyet oluşturmaya başladığı bir ortamda anlatılır. Cemiyetin üyesi olan herkes birbirini desteklemektedir. Öyle ki, “Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için “Bu benimdir” demiyor, her şeylerini ortak kabul ediyorlardı.” (Elçilerin İşleri 4:32) Bu cemiyete bağlı bireyler olan Hananya ve karısı Safira, cemiyete bağış yapma zorunlulukları olmamasına rağmen sahip oldukları bir mülkü satıp, ellerine geçen paranın kendi aralarında anlaşarak yarısını cemiyete bağışlamaya karar verirler. Durumdan bir şekilde haberdar olan Petrus bunun üzerine “Hananya, nasıl oldu da Şeytan’a uydun, Kutsal Ruh’a yalan söyleyip mülkün parasının bir kısmını kendine sakladın?” (Elçilerin İşleri 5:3) “Mülk satılmadan önce sana ait değil miydi? Sen onu sattıktan sonra da parayı dilediğin gibi kullanamaz mıydın? Neden yüreğinde böyle bir düzen kurdun? Sen insanlara değil, Tanrı’ya yalan söylemiş oldun.” (Elçilerin İşleri 5:4) sözlerini sarf eder. Bu sözleri duyan Hananya aniden can vererek yere yıkılır ve diğerleri tarafından gömülür. Olanlardan habersiz olan Hananya'nın karısı Safira, kocasıyla ağız birliği yaptığı üzere Petrus'la konuşur. Bunun üzerine Petrus “Rab’bin Ruhu’nu sınamak için nasıl oldu da sözbirliği ettiniz? İşte, kocanı gömenlerin ayak sesleri kapıda, seni de dışarı taşıyacaklar.” (Elçilerin İşleri 4:9) der ve Safira da aniden Petrus'un ayakları dibine yıkılarak son nefesini verir. Tüm bu anlatının sonunda, cemiyet üyelerini bir korkunun sardığı bilgisi verilir.

Elçilerin İşleri kitabından ilk Hristiyanlar arasında kabul gören bir mal ortaklığı olduğu düşünülmektedir. Herkes kendi malından feragat edip topluluğa bağışlarken, Hananya ve Safira gizli olarak anlaşıp mallarını bağışlamak istememiştir. Petrus'un 5:4'te sarf ettiği “Mülk satılmadan önce sana ait değil miydi? Sen onu sattıktan sonra da parayı dilediğin gibi kullanamaz mıydın?” sözleri bağış sürecinin hiçbir zorlama dahilinde olmadığını göstermektedir. Buna göre Hananya ve Safira'nın suçu sattıkları mallarının yarısını kendileri için ayırmaları değil, yeni oluşmaya başlayan cemiyete yönelik bilinçli ve istekli bir biçimde yalan söyleyerek onları kandırmak istemelerindedir. Bu nedenle aynı bapta Petrus (5:4) “Sen insanlara değil, Tanrı’ya yalan söylemiş oldun.” sözlerini sarf etmektedir.

Hanna (İbranice: חַנָּה, Grekçe: Ἄννα) ya da  Peygamber Hanna Luka İncili'nde adı geçen bir kadındır. Bu İncil'e göre, Kudüs Tapınağı'nda İsa hakkında kâhinlik eden Aşer kabilesi'nden yaşlı bir kadındır. Luka 2:36–38'de İsa'nın Tapınak'ta takdimi sırasında görünür.
Hanna'dan bahseden pasaj şöyledir:

 Luka 2:3638 Hanna adında bir peygamber de mabetteydi. Aşer aşiretinden Panuel’in kızıydı. Çok yaşlıydı. Evlendikten yedi yıl sonra dul kalmıştı. Şimdi seksen dört yaşındaydı; mabetten hiç ayrılmazdı. Gece gündüz oruç tutup dua ederek Allah’a ibadet ederdi. Hanna, Yusuf’la Meryem’in yanına geldi. Allah’a şükretti. Bebek İsa’yı işaret ederek Kudüs’ün kurtuluşunu umutla bekleyen herkesle konuştu.

 Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Anna". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company.

Havari (Yunanca: Απόστολος, Apostolos; Elçi), Hıristiyan teolojisi ve kilise biliminde, Yeni Ahit'e göre havariler, özellikle de On İki Havari, İsa'nın öğüt ve inançlarını yayma işiyle görevlendirdiği mürit ve öğrencilerinden her biri. Havari sözcüğü ile çoğunlukla "İsa'nın 12 Havarisi" kastedilmekle birlikte, kavram İsa'nın Hristiyanlığı yaymaya çalışan bazı diğer öğrencileri için de kullanılır.

Türkçeye Arapçadan geçen havari (Arapça: حَوْرٌ ḥawārī) sözcüğü, Arapçaya da Kilise Habeşçesinden geçmiş olup aslen "yolcu, elçi, haberci" anlamlarına gelir. Arapça "hwr" ve öncesinde İbranice ve Aramice kökenli "xwr" (beyaz olma) kavramıyla alakası yoktur. Sözcüğün bazı Batılı dillerdeki karşılıkları da Yunanca "apostolos" (elçi) kavramından gelir.

 Petrus (Simun) (Yunanca: Πέτρος, Petros): Orijinal metinlerdeki adı "Simon" veya "Simeon"dur. Havari Andreas'ın kardeşi, Celileli bir balıkçıdır. Kilisesini üzerine inşa edeceği kayaya ithafen "Petrus" adı İsa tarafından verilmiştir. İsa tarafından kendisine diğer havarilerin önderliği mevkii layık görülmüştür (Matta 16:18, Yuhanna 21:15-16). Roma'da öldürülmüştür. Roma Katolik Kilisesi'nin ilk piskoposu kabul edilir. 29 Haziran Aziz Petrus Günü'dür.
İsa, Romalılar ve kendisinin Mesih olduğuna inanmayan Yahudiler tarafından çarmıha gerilmek üzere yakalandığında Petrus onun bir havarisi olduğunu üç defa inkâr etmiştir. İnkâr edeceği İsa tarafından Son Yemek'te kendisine bildirilmiştir ancak Petrus buna inanmamıştır. Dört İncil'de de bu olay aynı şekilde anlatılır.
Andreas (Yunanca: Ανδρέας, Andreas): Simun'un kardeşi, Celileli balıkçı. X şeklindeki çarmıhta ölmüştür. İskoçya ve Rusya'nın baş azizidir. 30 Kasım Aziz Andreas Günü'dür.
Büyük Yakup (Yunanca: Ιάκωβος, Yakovos): Zebedi'nin oğlu, Yuhanna'nın kardeşi. Herod Agrippa tarafından öldürülmüştür. 25 Temmuz Aziz Yakup Günü olarak kutlanır.
Yuhanna (Yunanca: Ιωάννης, Yoannis): Zebedi'nin oğlu Büyük Yakup'un kardeşi. Yeni Ahit'in dördüncü İncili olan Yuhanna İncili'ni yazdığı kabul edilir. 27 Aralık Aziz Yuhanna Günü'dür.
Filipus (Yunanca: Φίλιππος, Filipos): 1 Mayıs, Aziz Filipus Günü'dür. Sezar'a karşı gelmesinden dolayı, Bugün Türkiye'de bulunan Hierrapolis (Pamukkale) kentinde Roma askerlerince öldürülmüştür. Naaşı Pamukkale'de bulunmaktadır.
Bartalmay (Yunanca: Βαρθολομαίος, Vartolomeos): Ermenistan'da canlı canlı derisinin yüzüldüğü söylenir. Bu nedenle dericilerin azizidir. 24 Ağustos Aziz Bartalmay Günü'dür.
Tomas (Yunanca: Θωμάς, Tomas): "Şüpheci Tomas" veya "İkiz" olarak da bilinir. İsa'nın yaralarına dokunana kadar dirildiğine inanmayacağını söylemiştir. 21 Aralık Aziz Tomas Günü'dür.
Matta (Yunanca: Ματθαίος, Matheos): Vergi memurudur. Geleneksel olarak Yeni Ahit'in birinci İncili olan Matta İncili'nin yazarı kabul edilir. 21 Eylül, Aziz Matta Günü'dür.
Küçük Yakup (Yunanca: Ιάκωβος ο Μικρός, Yakovos o Mikros): Alfay'ın oğlu. Doğu kilisesinde 10 Ekim, Batı Kilisesi'nde 1 Mayıs Aziz Yakup Günü'dür.
Yahuda (Taday) (Yunanca: Ιούδας, Yudas): Yakup'un kardeşidir. Pers topraklarında Simon ile birlikte öldürülmüştür. 28 Ekim Simun'la birlikte Azizler Günü olarak kutlanır.
Simun (Yurtsever): (Yunanca: Σίμων ο Κανανίτης, Simon o Kananitis), Pers topraklarında Yahuda (Taday) ile birlikte öldürülmüştür. 28 Ekim Taday'la birlikte Azizler Günü olarak kutlanır.
Yahuda (Yunanca: Ιούδας Ισκαριώτης, Yudas İskariotis): Hristiyanlarca 30 gümüş dinar için İsa'ya ihanet ederek yakalattığına inanılır. Vicdan azabından intihar etmiştir. 2006 yılında National Geographic Society tarafından yaklaşık 1800 yıl önce yazılmış "Yahuda'nın Müjdesi"ne ulaşılmıştır. Yahuda'nın Müjdesi, İskariot (Katil) olarak adlandırılmış Yahuda'nın İsa'yı Romalılara ve Yahudilere ispiyonlamasının arkasında başka güdüler olabileceği ve suçsuz olabileceği tartışmalarını gündeme getirmiştir.
Mattiya: (Yunanca: Ματθίας, Mathias), Yahuda'nın yerine seçilmiştir. Doğu kilisesinde 9 Ağustos, Batı Kilisesinde 14 Mayıs Aziz Mattiya Günü'dür.

Havarilerden Kur'an'da Âl-i İmrân, Mâide ve Saff surelerinde bahsedilmektedir.

İsa onların inkarlarını sezince, "Allah yolunda yardımcılarım kim?" dedi. Havariler, "Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah'a iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız" dediler. (3, 52)
Hani bir de, "Bana ve Peygamberime iman edin" diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da "İman ettik. Bizim Müslüman olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi. (5, 111)
Hani havariler de, "Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. İsa da, "Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının" demişti. (5, 112)
Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nasıl ki Meryem oğlu İsa da havarilere, "Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?" demişti. Havariler de, "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" demişlerdi. Bunun üzerine İsrailoğullarından bir kesim inanmış, bir kesim de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler. (61, 14)

Tam Metin Türkçe Çeviri Yehuda'nın Müjdesi

TDK Güncel Türkçe Sözlük, havarî
Oxford Ansiklopedik İngilizce Sözlük

Havariler Çağı, Hristiyanlık tarihinde geleneksel olarak M.S. 33 yılında Kudüs'te İsa'nın dirilişiyle On İki Havari'ye verdiği Büyük Görev'den M.S. 100 yılında Anadolu'da Yuhanna olduğu düşünülen son havarinin ölümüne kadar geçen süreye verilen ad. Geleneksel olarak havarilerin Kudüs'ten dağıldığına ve Havari Makamları'nı kurduklarına inanılır. Hristiyan geleneğinde İsa'nın havarilerinin çağına büyük önem verilir. Havariler Çağı ile ilgili en önemli birinci kaynak Elçilerin İşleri'dir ancak bu kaynağın tarihsel doğruluğu kimileri tarafından sorgulanmaktadır.

Brown, Schuyler. The Origins of Christianity: A Historical Introduction to the New Testament. Oxford University Press (1993). ISBN 0-19-826207-8.
Dunn, James D.G. Unity and Diversity in the New Testament: An Inquiry into the Character of Earliest Christianity. SCM Press (2006). ISBN 0-334-02998-8.
Ehrman, Bart D. Misquoting Jesus: The Story Behind Who Changed the Bible and Why. HarperCollins (2005). ISBN 0-06-073817-0.
Keck, Leander E. Paul and His Letters. Fortress Press (1988). ISBN 0-8006-2340-1.
McGrath, Alister E. Christianity: An Introduction. Blackwell Publishing (2006). ISBN 1-4051-0899-1.
Pelikan, Jaroslav Jan. The Christian Tradition: The Emergence of the Catholic Tradition (100–600). University of Chicago Press (1975). ISBN 0-226-65371-4.
Tabor, James D. "Ancient Judaism: Nazarenes and Ebionites" 10 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The Jewish Roman World of Jesus. Department of Religious Studies; University of North Carolina at Charlotte (1998).
Taylor, Joan E. Christians and the Holy Places: The Myth of Jewish-Christian Origins. Oxford University Press (1993). ISBN 0-19-814785-6.
Thiede, Carsten Peter. The Dead Sea Scrolls and the Jewish Origins of Christianity. Palgrabe Macmillan (2003). ISBN 1-4039-6143-3.
Volp, Ulrich. Idealisierung der Urkirche (ecclesia primitiva). European History Online (2011), retrieved: 1 March 2013.
White, L. Michael. From Jesus to Christianity. HarperCollins (2004). ISBN 0-06-052655-6.
Wylen, Stephen M. The Jews in the Time of Jesus: An Introduction. Paulist Press (1995). ISBN 0-8091-3610-4.

Agrippa I, aynı zamanda "Büyük" olarak da adlandırılır (d. MÖ 10 - ö. 44), Hirodes'in torunu ve IV. Aristobulus ve Berenice'nin oğlu olan Yahudi Kralı.  Asıl adı Marcus Julius Agrippa dır ve İncil'in Resullerin İşleri adlı bölümünde kendisinden "Herod (Agrippa)" (Ἡρώδης Ἀγρίππας) diye bahsedilir. Josephusa göre döneminde "Büyük Agrippa" olarak tanınırdı.

Josephus'un aktardığı bilgilere göre Agrippa babasının öldürülmesinin ardından dedesi Büyük Hirodes tarafından başkent Roma'ya gönderildi. İmparator Tiberius, oğlu Drusus ve geleceğin imparatoru Claudius'la birlikte onun eğitimiyle yakından ilgilendi ancak Drusus'un ölümü üzerine aşırı müsrifliği yüzünden borç içinde yüzen Agrippa Roma'dan kaçarak Idumea'daki Malatha kalesine sığınmak zorunda kaldı. Söylenenlere göre orada bir suikaste maruz kaldı.
Kısa süren bir inzivanın ardından karısı Cypros ve kız kardeşi Herodias'ın arabuluculuğu sayesinde kız kardeşinin kocası ve aynı zamanda amcası olan Celile ve Parea Tetrark'ı Hirodes Antipa tarafından yüklü miktarda borç verilerek ve Taberiye kentine yerleşmesine izin verildi. Yıllık az miktarda geliri olan bir memuriyet olan aedile olarak atandı ancak  Antipa ile yaşadığı bir anlaşmazlık yüzünden Suriye prokonsül'ü Flaccus'un yanına kaçtı. Etkinliğinden yaralanmak isteyen Şam'lılardan rüşvet aldığının ortaya çıkarılmasının ardından gıyabında mahkûm edilince bir kez daha kaçmak zorunda kaldı. Sezar'ın hazinesinden çaldığı yüklü miktarda para ile İtalya'ya kaçarken yakalanıp hapse atıldıysa da kaçmayı başardı ve İskenderiyede kendisi için para tedarik eden karısı ile buluştu. Buradan ayrılarak gemi ile İtalyaya geçti ve Puteolide karaya çıktı. Gelişi Tiberius tarafından memnuniyetle karşılandı ve torununun eğitiminin sorumluluğu Agrippa'ya verildi. Caligula ile de yakın bir dostluk kurdu. Tiberius'un ölmesi ve onun yerine Caligulanın geçmesini istediğini söylediği bir konuşması azatlı kölesi  Eutyches tarafından İmparatora iletilince hapse atıldı.

Tiberius'un ölümü ve arkadaşı Caligula'nın tahta çıkışının ardından Agrippa serbest bırakıldı ve önce Batanaea ve Trachonitis valisi hemen ardından da kral unvanıyla Lysanias tetrarkı yapıldı. Ayrıca İmparator Caligula tarafından kendisine hapishanede taktığı zincirlerin demir olanıyla aynı ağırlıkta altın bir zincir hediye edildi.
Caligula'nın 41 yılında öldürülmesinden sonra Agrippa'nın öğütleri Claudius'un tahta geçmesinin güvenliğini sağladı ve bu zahmetine karşılık Agrippaya Yahudiye ve Samarya dominyon olarak verildi. Böylece Agrippa Doğunun en güçlü prensi haline geldi.
Berytus şehrine bir tiyatro ve amfitiyatro, hamamlar ve portikolar inşa ettirdi. Aynı imar faaliyetlerinden Sebaste, Heliopolis ve Caesarea kentleride nasibini aldı. Claudius'un şüphelenmesi üzerine başlamış olduğu Kudüs'ün surlarının güçlendirilmesi planından vazgeçti. Dostluğu, bir kısmı Taberiye kentinde yaşamaya bile başlayan, komşu krallar tarafından takdir görürken bunlardan bazıları İmparator Claudius'u rahatsız etti.

Yahudiye'ye dönen Agrippa'nın yönetimi Yahudiler arasında menuniyetle karşılandı. Yahudulik için göstermiş olduğu gayretlerin kayıtları tarihçi Josephus ve Yahudi din adamları rabbiler tarafından tutulmuştur. Belki de bu sebeple 40 yılında İskenderiye'den geçişi Yahudulik karşıtı bir ayaklanmalara sebep olmuştur. İmparator Caligula'nın ölümünden hemen önce 41 yılında Kudüs'teki tapınağa bir heykelini diktirmek istemesi üzerine hayatı ya da en azından özgürlüğü pahasına İmparatorla Yahudiler arasında arabuluculuk yapmıştır.
Agrippa 44 yılındaki Hamursuz Bayramından sonra Caesarea kentine gitmiş ve burada İmparator Claudius adına oyunlar düzenlemiştir. Sevincinin tam ortaya yerinde Garippa başının üzerine tünemiş bir Baykuş gördü. Tiberius tarafından hapse atıldığında başına benzer bir durum gelmiş ve kendisine aynı durumun tekrar etmesi durumunda beş gün içerisinde öleceği kehaneti söylenmişti. Birden büyük bir acıyla karşı karşıya kalmış, arkadaşlarını kendisine dalkavukluk yaptığı için azarlamış ve yakında gerçekleşecek ölümünü kabullenmişti. Kalbi sıkışmış ve karnı ağrımaya başlamış ve beş gün sonra da ölmüştür. Bu anlatı Resullerin işleri 12. bölümde bahsedilen ve kurtlar tarafından yenildiği hikâyesi ile benzerlik gösterir.

Yeni Ahit, Resullerin işleri 12'de anlatılanlara göre 44 yılındaki Hamursuz Bayramında Zebedee oğlu James Agrippanın emriyle tutuklanmış ve başı kesilerek öldürülme cezasına mahkûm edilmişti. Agrippa ayrıca Petrus'u da hapse attırmış ancak Tanrı bir melek göndermiş ve melekte onu serbest bırakmıştı. Bu Hamursuz Bayramı'ndan sonra Agrippa barış görüşmeleri için kendisini bekleyen Tyre ve Sidon sakinleri ile görüşmek üzere Caesarea'ya gitmişti.
Agrippa onları bir stadyumda kabul etmiş ve bir tahtın üzerinden "bir ölümlünün değil de bir tanrının sesi" ile hitab etmiştir (bu kısmı Josephus'un anlatısıyla benzerlik gösterir). Ancak "Tanrının meleği onu cezalandırmış" ve kısa bir süre sonra 44 yılında "kurtlar tarafından yenerek" ölmüştür.

Yohanan Aharoni & Michael Avi-Yonah, "MacMillan İncil Atlası", Gözden geçirilmiş baskı, s. 156 (1968 & 1977, Carta Ltd.),(İngilizce).

Jewish Encyclopedia: Agrippa I. 28 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,(İngilizce)
Agrippa I 6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Mahlon H. Smith'e ait tarihi kaynak kitabında ilgili madde, (İngilizce)
Sergey E. Rysev. Herod ve Agrippa 19 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce)

Herod Archelaus (d. MÖ 23 - ö. MS 18), Roma İmparatorluğu tarafından Yahudiye Eyaleti'ne atanan Yahudi Kral Hirodes'in oğlu ve bu eyalette Ethnarch ünvanı ile bilinen vali.

Babası Hirodes'in ölümü ile birlikte MS 4 tarihinde Herod Archelaus, Caesar Divi Filius Augustus'tan bu makama atanacağını düşünerek kendini Yahudiye'nin kralı ilan etti. Ancak Augustus onu öncelikle Ethnarch olarak atayacağını ve bu görevini başarı ile yürütmesi karşılığında ona kral ünvanı vereceğini belirtmiştir. Ancak o görevini despotça kullanarak MS 6'da mahkeme tarafından görevinden alındı ve tüm servetine el konularak Galatya'ya sürüldü ve hayatının sonuna kadar burada yaşadı.

Almanca Wikipedia'nın ilgili maddesi 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Almanca Wikipedia'nın kaynağı ise bir Romalı olan Josephus'un kitabı olan Antiquitates 17, sayfa 342–345

Hirodes (İbranice: הוֹרְדוֹס; Yunanca: ἡρῴdης; d. MÖ 74/MÖ 73 – ö. MÖ 4 Kudüs), aynı zamanda I. Hirodes veya Büyük Hirodes adıyla bilinen ve Roma İmparatorluğu tarafından Yahudiye eyaletine atanan Yahudi Kralı.
Hayat hikâyesinin detaylarına en iyi MS 1. yüzyıl Yahudi tarihçisi Josephus'un çalışmalarında rastlanır. Birçok insan için, Hirodes hakkında en iyi bilinen şey Matta İncili bölüm 2'de, Yeramya 31:15'ten nakille anlatılan Masumların Katli hikâyesidir. 

 Hirodes, özellikle Kudüs'teki ikinci tapınak olan ve bazen Hirodes Tapınağı olarak adlandırılan tapınağın genişletilmesiyle tanınır.
7 Mayıs 2007'de, Kudüs'teki İbrani Üniversitesi arkeologlarından Prof. Ehud Netzer'in başkanlığındaki bir arkeolog grubu, bu tapınağı bulduğunu iddia etmiştir.

Kral Hirodes, peygamber İshak'ın büyük oğlu Esav'ın soyundan, varlıklı ve zengin bir Edomlu aileden gelir. İdumea, Eski Ahit'te Edom olarak geçen bir güney Yahudiye yerleşimiydi. Makkabilerde geçen Yuhanna Hirkanus, İdumea'yı MÖ 140–130 arasında fethettiğinde, tüm İdumealılardan Yahudi kanunlarını kabul etmelerini ya da topraklarını terk etmelerini istedi. Bu yüzden İdumealıların birçoğu Yahudiliği kabul etti.
Kral Hirodes kendisini bir Yahudi olarak tanımlıyordu ve çağdaşlarının dikkatini çekiyordu. Her ne kadar bu iman içten olsa da, Hirodes soyundan gelenlerin kültüründe Helenistik etki oldukça fazlaydı, bu da dindar Yahudilerin gözüne itici görünmelerine neden oluyordu.
Yuhanna Hirkanus zamanında din değiştiren İdumealılardan olan İdumealı Antipater'in ikinci oğlu ve Hirodes hanedanının kurucusudur. Hirodes'un annesi Cypros, Nabata'daki Petra şehrinden bir prensesti. Roma'da, sırtı tıpkı Pompey ve Cassius gibi sıvazlanan ailenin reisi ve Hirodes'in babası, MÖ 47 yılında Yahudiye eyaletine İmparatorluk vekili, ardından Hirodes henüz 25 yaşında babası tarafından Galile (modern El-Halil) valisi olarak atandı.
Babasının MÖ 43 yılında -iddialara göre bir vergi tahsildarı tarafından- zehirlenmesi üzerine katili idam ettirdi. Bir sefer dönüşünün ardından, eskiden Yahudiye'nin yöneticisi unvanına sahip Hasmonean hanedanı mensubu genç prenses Mariamne (bazen Mariamme olarak telaffuz edilir) ile söz kesti. İlk karısı Doris ve Antipater isimli üç yaşındaki oğlunu kovdu ve ardından Mariamne (I. Mariamne olarak da bilinir) ile evlendi.
MÖ 40'ta Antigonus ve Partlar Yahudiye'yi işgal etti. Hirodes Kudüs'ten kaçarak ilk kez Roma'ya gitti. Roma Senatosu tarafından "Yahudilerin Kralı" olarak seçildiyse de, Hirodes'un Yahudiye'nin tamamını ele geçirmesi MÖ 37 yılına kadar sürdü. 34 yıl saltanat sürdü.

MÖ 39–MÖ 37 Antigonos'a karşı savaş. Kudüs'ün fethi ve Antigonos'a karşı zafer, ardından Antigonos'un Marcus Antonius tarafından idamı.
MÖ 36 Hirodes, 17 yaşındaki üvey kardeşi Yahudiyeli III. Aristobulus'u Yahudilerin onu kral seçecekleri korkusuyla yüksek rahip olarak atadı.
MÖ 35 Aristobulus bir partide boğuldu. Tarihçiler, Hirodes'in onu öldürdüğüne dair delillerin yetersiz olduğunu iddia ederler.
MÖ 32 Nabata'ya karşı savaşa başladı, bir yıl sonra zafer kazanıldı.
MÖ 31 Yahudiye'de yıkıcı bir deprem. Octavianus'un Markus Antonius'u bozguna uğratması üzerine Hirodes sonradan Augustus adını alacak olan Octavianus'a sadâkatlarını bildirdi.
MÖ 30 Hirodes'e Rodos adasında Octavianus tarafından büyük alâka gösterildi ve Yahudiye Krallığı tekrar onaylandı.

MÖ 29 Josephus, Hirodes'in karısı I. Mariamne'ye büyük bir tutkuyla bağlı olduğunu ve onu kıskandığını yazar. Mariamne, Hirodes'un kendisini öldürmeyi planladığını öğrenince onunla birlikte uyumayı bıraktı. Hirodes ona iftira ederek zina etme suçundan mahkemeye çıkarttı. Hirodes'in kız kardeşi I. Salome, ona karşı yalancı şahitlik yaptı.
I. Mariamne'nin annesi Aleksandra duruşmaya katıldı ve öz kızını suçladı. Tarihçiler annenin Hirodes'in cinayet listesinde sıradaki isim olduğunu, hayatını kurtarmanın tek yolunun bu olduğunu söyler. Aktarılanlara göre henüz 25 yaşında olan ve yedi yıl içinde beş çocuk doğuran Mariamne, idam sırasından oldukça sakin ve durgundu.
Aleksandra parayla elde ettiği güç yardımıyla Hirodes'in akıl sağlığının krallığa devam etmesine izin vermediğini öne sürerek kendisini kraliçe ilan ettirdi. Josephus'a göre bu stratejik bir hataydı; Hirodes onu mahkemeye bile çıkarmadan idam ettirdi.
MÖ 28'de Hirodes, komplo iddiasıyla üvey kardeşi Kostobar'ı (Salome'nin kocası ve Berenis'in babası) idam ettirdi. Hirodes'in Kudüs'te inşa ettirdiği tiyatro ve amfitiyatro'da büyük bir festival yapıldı.
MÖ 27 Hirodes'e suikast girişimi. Hirodes, Gaius Julius Caesar Octavianus (Augustus) onuruna Samiriye'yi yeniden inşa ettirdi ve adını Sebaste olarak değiştirdi.
MÖ 25 Büyük bir kuraklığın ardından açlık ve salgınlar başladı. Hirodes, Mısır'dan tahıl ithal etti ve örnek bir yardım programı başlattı. Vergilerin üçte birinden feragat etti.
MÖ 23 Hirodes, Kudüs'te yeni bir saray ve Yahudiye'daki Hirodian'da bir kale inşa ettirdi. Hirodes üçüncü evliliğini yüksek rahip Simon'un kızı II. Mariamne ile yaptı.
MÖ 22 Caesarea Maritima'nın imarına başladı ve limanını inşa etti. Romalılardan Trachonitis, Batanaea ve Auranitis bölgelerinin yönetimini elde etti.
Yaklaşık MÖ 20 de İkinci Tapınak da genişletme başladı.. (Bkz. Hirodes Tapınağı)

Yaklaşık MÖ 18, Hirodes, ikinci kez Roma'ya gitti.
MÖ 14 Hirodes, Anadolu ve Kirene 'deki Yahudileri destekledi. Judaea'daki ekonomik başarısından dolayı vergileri dörtte bir oranında düşürdü. Oğullarıyla tartıştı.
MÖ 13 Hirodes, ilk karısı Doris'ten olan oğlu Antipater'i birinci varisi yaptı.
MÖ 12 I. Mariamne'den olan oğullarından Aleksandros ve Aristobulos'un hayatı için tehlike arz ettiklerinden şüphelenmesi üzerine, güvende olmak için onları Aquileia'ya aldı ancak Augustus her üçünü de barıştırabildi. Hirodes Olimpiyat oyunları'nı mali olarak destekledi ve geleceğini güvenceye aldı. Hirodes vasiyetini, Aleksander ve Aristobulos'un da kraliyet varisi olarak yetişeceği ancak Antipater'in öncelikli olacağı şekilde iyileştirdi.
MÖ 10 civarı, genişletilmiş Kudüs Tapınağı'nın açılışı yapıldı. Nebatalilerle savaşıldı.

MÖ 9 Sezariye Maritima'nın açılışı için büyük bir merasim yapıldı. Nebatilere karşı yapılan savaşın kötü gitmesi nedeniyle Augustus'un gözünden düştü. Hirodes, tekrar Aleksander'ın kendisini ölüreceğinden şüphelendi.
MÖ 8 Hirodes, I. Mariamne'den olan çocuklarını vatana ihanetle suçladı. Augustus'un krallığını oğullarına aktarabilme izni vermesi üzerine onunla barıştı.
MÖ 7 I. Mariamne'nin oğulları suçlu bulunarak idam edildi. Mahkeme, daha önce bir Roma mahkemesinin bulunduğu Beyrut'taydı.
Şimdi veraset değişmişti ve Antipater tahtın öncelikli varisi olmuştu. Tahta çıkış sıralamasında ikinci sıraya II. Mariamne'den olan Hirodes Filip dahil edildi.
MÖ 6 Hirodes, Mesih'in doğuşunu haber veren ve bir bakıma saltanatının sonunu hazırlayan Ferisilere karşı savaştı.
MÖ 5 Antipater, Hirodes'i öldürmeyi planladığı suçlamasıyla mahkemeye çıkarıldı. Hüküm öncelikle Roma İmparatoru tarafından onaylanmalıydı. Hirodes, dördüncü karısı Maltas'tan olan oğlu Hirodes Antipas'ı varisi olarak seçti. Hirodes ciddi biçimde hastaydı.
MÖ 4 Genç Tevrat öğrencileri, Kudüs Tapınağı'nın ana girişindeki altın kartalı Ferisi öğretmenleri Roma'nın sembolü olduğunu söylediği için parçaladılar. Hirodes onları tutuklattı, mahkemeye çıkarttı, hükmü verdirdi ve idam ettirdi. İmparator Augustus, Antipater'in ölüm cezasını onayladı. Hirodes kendi oğlunu idam ettirdi.
Tek varisini idam ettirdiği için Hirodes, vasiyetini tekrar değiştirdi: Archelaus (Maltas ile olan evliliğinden) tüm krallığın kralı olacak, Antipas (Maltas'tan olma) ve Filip (Kudüs'lü Kleopatra'dan olma) El-Halil ve Peraea, Gaulanitis (Golan), Trachonitis (İbranice: Argob), Batanaea (şimdi Ard-el-Bathanyeh) ve Panias üzerinde tetrark (dörtlü yönetim yöneticisi) olarak hüküm sürecekti. Augustus'un bu vasiyeti onaylamaması nedeniyle hiçbiri kral unvanı alamadı ama belirlenen toprakları aldılar.

Josephus'un Yahudilerin Geçmişi adlı eseri kaynak alınarak Hirodes'in MÖ 4 yılının Mart sonu ya da Nisan başında öldüğü öne sürülür. Josephus, Hirodes'in kral olmasından 37 yıl, Antigonus'un ölümünden ise 34 yıl sonra öldüğünü söyler. Buna göre MÖ 4 yılında ölmüş olmalıdır. Bu tarih, kraliyeti bölüşen üç oğlunun MÖ 4'ten itibaren hüküm sürmeye başlamalarıyla desteklenir. Josephus, otuz yedi yıllık saltanattan sonra I. Hirodes Filip'in ölümünden bahseder ki, bu İmparator Tiberius'un 20. yılında olmuştur; Hirodes'in ölümünün MÖ 4 yılında olduğunu gösterir. Ayrıca Josephus, Hirodes'in bir Ay tutulmasından sonra öldüğünü söyler  ki MÖ 4'te bir parçalı ay tutulması olmuştur.
Josephus'un yılları hesaplama yöntemindeki tutarsızlıklar nedeniyle, bu tarihin hatalı olduğunu, ölümün MÖ 5'te gerçekleşmesinin daha muhtemel olduğunu söyleyenler de vardır. Bu yıl içinde iki tam ay tutulması oldu. Daha ileri tarihler de ortaya atışmıştır ancak MÖ 1 yılına kadar başka ay tutulması yoktur, oysa bu tarihte Hirodes'in oğulları onun ardından 3 yıldan beri hüküm sürmektedirler.
Josephus, Hirodes'in hastalığının sonlarına doğru çok acı çektiğini söyler. Josephus'un tanımlamalarından, bazı tıp uzmanları Hirodes'in kronik böbrek yetmezliğine bağlı Fournier Kangreni'nden öldüğünü düşünür.

Hirodes, Kudüs'ün on iki kilometre güneyindeki Hirodium'da bir mezara defnedildi. Mayıs 2007'de mezarın bulunduğu bildirildi.

Yüksek olasılıkla Hirodes'in özellikle yaptığı son evliliklerinden daha fazla oğlu vardı. O dönemde Romalıların kadınları önemsiz bularak saymamaları nedeniyle daha fazla kızı da olabilir.

Aleksandros + Aleksandra
           |
      ———————————————————————————————————
     |                                   |
Yahudiyeli III. Aristobulus         Mariamne, kızı
(ö. MÖ 35)                          Kral Hirodes e.
(son Hasmonean ferdi,
Yüksek rahip olarak atandı, suda boğuldu)
Edomlu Antipater + Cypros, Petra'daki Nebatilerden Arap prensesi
                       |
                       |
                       |
                Kral Hirodes
              (MÖ 74-MÖ 4)

Kral Hirodes + 

Hirodes Antipa (Antipatros'un kısaltması) (d. MÖ 20'den önce – ö. MS 39'dan sonra) (Triumvirlik Dönemi) Galilee ve Perea'yı yönetmiş antik lider. Günümüzde daha çok Vaftizci Yahya ve Nasıralı İsa'nın öldürülmesine neden olan olaylardaki rolü hakkında Yeni Ahit'te anlatılan hikâyelerden ve bu hikâyeler hakkında günümüz medyasında gösterilen filmlerden tanınır.
MÖ 4 yılında babası Büyük Hirodes tarafından dörde bölünen krallıktan kendi payına düşen toprakları Roma İmparatorluğu'na bağlı bir Müvekkil devlet olarak yönetmeye başladı. Sepphoris ve Betharamphtha'daki projelerin inşaasından ve Celile Denizi'nin batı kıyısında bulunan başkent Taberiye'nin imarından sorumluydu. Patronu İmparator Tiberius'un onuruna isimledirilen şehir, sonradan Rabbinik öğretinin merkezi haline gelecekti.
Antipa, daha önce kardeşi ile evlenmiş olan Herodias'la evlenebilmek için Nabatea kralı Aretas IV'ın kızı olan ilk karısından boşandı. Yeni Ahit'e göre, Antipa'nın Yahya Peygamberi tutuklatarak ölüme mahkûm etmesinin nedeni onun bu evliliği lanetlemiş olmasıdır. Luka İncili, Nasıralı İsa'nın mahkeme için Pontius Pilate'nin huzuruna getirildiğinde, Antipa'ya ait topraklarda faaliyet gösterdiği için Pilate tarafından ona teslim edildiğini belirtir. Bu olayların kanuni dayanağı ve Antipa'nın mahkeme ile ilgisinin tarihi gerçekliği, bilimsel bir tartışma olagelmiştir. Vaftizci Yahya ile olan çatışmalarına ek olarak, tetrark'ın boşanması Aretas ile Perea ve Nabatea'nın sınırları hakkında var olan eski bir anlaşmazlığı da su yüzüne çıkardı. Anlaşmazlığın yol açtığı savaş Antipa için bir yıkımdı; Tiberius tarafından bir Roma karşı-saldırısı emri verildiyse de, İmparatorun 37 yılında ölmesi üzerine saldırı durduruldu. 39 yılında yeğeni Agrippa I tarafından yeni Roma imparatoru Caligula'ya karşı bir komplo kurmakla suçlanan Antipa, Galya'ya sürgüne gönderildi. Sürgününde kendisine Herodias eşlik etti ve bilinmeyen bir tarihte orada öldü.

Antipa, Yahudiye ve Malthace'nin  Samaria kökenli kralı olan Büyük Hirodes'in oğludur. Kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte muhtemelen MÖ 20 yılından öncedir. Antipa, öz kardeşi Archelaus ve üvey kardeşi Philip ile birlikte Roma'da eğitim görmüştür.
Antipa, vâris olarak  babası Hirodes'in ilk tercihi değildir. Bu onur ilk olarak Hirodes'in Hasmonaean prensesi Mariamme'den olan çocukları Aristobulus ve Alexander'a verilmişti. Her ikisinin de idam edilmeleri (MÖ 7 civarı) ve Hirodes'in en büyük oğlu Antipater'in babasını zehirlemeye çalışmaktan mahkûm edilmesi üzerine (MÖ 5), artık yaşı ilerlemiş olan kral vasiyetini en genç oğlu Antipa'yı varisi yapacak şekilde gözden geçirmek durumundan kaldı. MÖ 4 yılında ölüm döşeğinde yatmakta olan Hirodes vasiyetini yeniden değiştirdi. Vasiyetin son haline göre, Antipa'nın büyük kardeşi Archelaus Yahudiye, İdumea ve Samarya bölgelerinin kralı olurken, Antipa tetrark olarak Celile ve Perea'nın yönetimine getiriliyordu. Philip ise Gaulanitis (Golan Tepeleri), Batanaea (güney Suriye), Trachonitis ve Auranitis (Hauran) bölgelerinin tetrark'ı oldu.
Yahudiye'nin Roma'ya bağımlı bir krallık olması nedeniyle Hirodes'in veraset planlarının Augustus tarafından onaylanması gerekiyordu. Her üç varis de iddialarına destek bulmak amacıyla Roma'ya gitti. Antipa tüm krallığın kendisine miras bırakıldığı vasiyeti savunurken diğerleri Hirodes'in bölünmeyi sağlayan son vasiyetini ortaya sürdüler. Yahudiye'nin doğrudan Roma'ya bağlanmasını isteyen ancak yine de kral olarak Antipa'yı diğer kardeşlerine tercih eden Roma'da yerleşik Hirodes hanedanı üyelerine rağmen, Augustus Yahudiye topraklarının Hirodes'in son vasiyetinde öngördüğü şekilde bölünmesini büyük ölçüde onayladı. Ayrıca Archelaus kendisi için öngörülen ve kraldan daha alt bir seviye olan "Aile reisi" (ethnarch) unvanıyla hoşnut edildi.

Archelaus, Augustus tarafından yetersiz bulunup 6 yılında bir prefect'le yer değiştirildiği halde, Antipa Celile ve Perea'yı 42 yıl boyunca yönetmeye devam etti. Hükmettiği topraklar Decapolis bölgesi tarafından Celilenin kuzeyinde ve Parea'nın güneyinde ikiye ayrılmıştı (haritaya bkz.). Antipa görevi üstlendiğinde her iki bölgeninde istikrarına yönelik tehlikeler ortaya çıkmıştı. Antipa Roma'da Augustusla sorunları halletmeye uğraştığı sırada, Hezekiah oğlu  Celileli Yahuda önderliğindeki bir grup Celiledeki Sepphoris sarayına saldırmış, para ve silahları gaspederek bölgeyi altüst etmişlerdi. Suriye'nin Romalı valisi Quinctilius Varus tarafından emredilen bir karşı saldırı sonucu Sepphoris kenti yakıldı ve sakinleri köle olarak satıldı. Bu arada Perea, Romalılar ve Yahudilerle uzun ve gergin ilişkilere sahip Nabatea Krallığı ile de sınır komşusuydu.
Antipas'ın çözümünün bir parçası, kurucu olarak babasının bir ayak izlerini takip etmekti. Sepphoris'i yeniden kurup tahkim etti ve aynı zamanda Parea'daki Betharamphtha'ya bir sur ilave etti. Betharamphtha şehrinin adı önce Augustus'un karısı Livia'ya atfen Livias, ardından  da Augustus'un kızı Yaşlı Julia'ya istinaden Julias olarak değiştirildi. Ancak Tetrark'ın en dikkat çekici imar faaliyeti Celile denizi kıyılarından kurulan ve adını Augustus'un 14 yılındaki ölümünden sonra Roma tahtına çıkan Tiberius'tan alan Taberiye şehridir. Şehrin sakinleri, hemen yakındaki Emmaus'un sıcak kaynak sularında yıkanabiliyorlardı ve ayrıca Birinci Yahudi-Roma savaşı ile birlikte şehrin kendine ait stadyum'u, kraliyet sarayı ve ibadet için bir mabedi vardı. Şehir adını hemen yakınlardaki göle verdi ve zaman içerisinde Rabbinik Yahudilik için öğreti merkezi haline geldi. Ancak dindar Yahudilerin bir mezarlığın üzerine yapıldığını öne sürerek bu şehirde yaşamayı reddetmeleri üzerine, Antipa şehrin sakinlerini zorla yerleştirilen göçmenler, fakir insanlar ve azatlı kölelerden oluşturdu.
Diğer taraftan Antipa Yahudi gelenekleri konusunda çok hassastı ve bu sebeple sikkeleri üzerinde figür bulunmuyordu. 26 - 36 yılları arasında Roma İmparatorluğunun Yahudiye valisi Pontius Pilate, Kudüsdeki kraliyet sarayına motifli adak kalkanları yerleştirerek gelenekleri çiğneyince, Antipa ve kardeşleri rica ederek bunları kaldırtmıştı.

Antipa, saltanatının başında Nabatea Kralı IV. Aretas'ın kızıyla evliydi. Ancak, üvey kardeşi Hirodesle (Büyük Hirodes ve II. Mariamne'nin oğlu) Roma'da bulunduğu sırada mihmandarının karısı Herodias'a (Büyük Hirodes ve I. Mariamne'nin torunu) aşık oldu. Antipa ve Herodias evlenebilmek için eşlerinden boşanmaya karar verdiler. Olayın açığa çıkması üzerine, Aretas'ın kızı beraberinde kendisine eşlik eden Nabatea'lı korumalar olduğu halde babasının bulunduğu Machaerus kalesine gitti. Antipa ve Aretas arasındaki ilişkiler bozulmuş ve savaş için hazırlıklar başlamıştı.
Antipa'nın kendi topraklarında ilgilenmesi gereken daha acil sorunları vardı çünkü Vaftizci Yahya – Luka İncili'ne göre MS 28/29 yıllarında – Antipa'nın Perea'daki topraklarının batısında vaizler vermeye ve Ürdün Nehrinde vaftiz yapmaya başlamıştı. Yeni Ahit İncilleri, Yahya peygamberin Antipa'nın evliliğinin Yahudi kanunlarına uygun olmadığını söyleyerek tetrark'a saldırdığını belirtirken, Tarihçi Josephus  Yahya peygamberin halk üzerindeki etkisinin Antipa'yı isyan çıkabileceği endişesine sevk ettiğini söyler. Yahya peygamber Machaerus'a hapsedilmiş ve sonra da idam edilmiştir. Matta ve Markos İncilleri, Hirodes'in Yahya peygamberin ölüm emrini vermek konusunda gönülsüz olduğunu ancak Herodias'ın kızının (metinlerde isimsizdir ancak geleneksel olarak Salome olarak çağrılır) dans etmesini sağlayabilmek için ne isterse vereceğini söylediğini, Salomenin de Yahya peygamberin başını istediğini aktarır.
Yahya'nın vaftiz ettikleri arasında, Celilelede kendi vaazlarını vermeye başlayan Nasıralı İsa'da vardı. Matta ve Markos İncillerine göre, İsa onu Vaftizci Yahya'nın yeniden dirildiği korkusuna sevk etmişti. İnciller aradından sadece Luka İncili, bir grup Ferisinin İsa'yı, Antipa'nın onu öldürmeyi planladığı konusunda uyardığından bahseder. Bunun üzerine İsa tetrark'ı "tilki" olmakla itham etmiş ve kendisinin yani İsa'nın böyle bir tuzağın kurbanı olmayacağını çünkü "bir peygamberin Kudüs'ün dışında ölmesinin düşünülemeyeceğini" söylemiştir. Luka aynı zamanda tetrark'ı İsa'nın duruşmasında rolü olduğuna inanır. Luka'ya göre, Pilate, İsa'nın Celileli olduğunu öğrenmesi üzerine, onu yargılama hakkının sahibi olan ve o sırada Kudüs'te bulunan Hirodes'e göndermişti. Başlangıçta, belki kendisine bir mucize gösterir umuduyla İsa'yı görmekten memnun olan Antipa, İsa'nın soruları karşısında sessiz kalmasına sinirlenmiş ve onunla alay ederek Pilate'ye geri göndermiştir. Luka, bu olayların aralarında önceden var olan husumete rağmen Pilate ve Hirodes arasında ilişkinin düzelmesine yardımcı olduğunu belirtir.
Antipa'nın bu duruşmayla olan ilgisi tartışmalıdır. Theodor Mommsen, Roma İmparatorluğu döneminde normal yasal prosedürün, sanığın kendi eyaletinin mahkemeleri tarafından yargılanması şeklinde olduğunu kanıt gösterir. A. N. Sherwin-White ilgili yasal belgeleri yeniden incelemiş ve duruşmaların genellikle suçlamanın yapıldığı yerde yapıldığı sonucunu çıkarmıştır ancak özel nedenlerden dolayı bağlı bulunduğu eyalete yollanmış olması olasılık dahilindedir. Eğer Pilate için İsa'yı Antipa'ya göndermek bir gereklilik değilidiyse, bu tetrark'a yapılan bir nezaket gösterisi olabilirdi ve böylece Yahudi otoritelerinin kendisiyle muhatap olması gerekliliğini bertaraf etmiş oluyordu. İsa geri gönderildiğinde, bu durum Pilate tarafından Antipa'nın onu suçlayacak bir şey bulmakta başarısız olduğu, dolayısı ile de kendi görüşü olan ve İsa'nın cezası ölüm olan bir suçu bulunmadığına destek olarak değerlendirildi, böylece ona İsa'nın idam edilmesinin sorumluluğundan kaçma şansı verdi.
Bazı tarihçiler, İsa'nın Hirodes Antipa tarafından yapılan duruşmasının gerçek dışı olduğuna inanır. Robin Lane Fox,örnek olarak, Hikâyenin Mezmurlar 2'de bahsedilen ve "dünyanın krallarının" İsa'nın kutsal yağla ovulmuş olması fikrine muhalefet ettikleri hikâyesinden türetildiğini, aynı zamanda da otoritelerin İsa'nun suçlu olduğ

Hristiyan apolojetiği (Antik Yunanca: ἀπολογία, "sözlü savunma, savunma konuşması") Hristiyan teolojisinin Hristiyanlığı akılcı temellerle savunan bir dalıdır.
Hristiyan apolojetiği, yüzyıllar boyunca pek çok biçim almıştır. Erken kilise döneminde Aziz Pavlus ile başlayıp Origenes, Augustinus, Justin Martyr ve Tertullianus gibi Patristik yazarlarla devam etmiş, ardından Skolastisizm döneminde Thomas Aquinas, Dons Scotus, Ockhamlı William ve Canterburyli Anselmus gibi yazarlarla sürmüştür.
Blaise Pascal, 17. yüzyılda aktif bir Hristiyan apolojistiydi. Modern dönemde ise Hristiyanlık, John Henry Newman, G. K. Chesterton ve C. S. Lewis gibi pek çok yazarın yanı sıra G. E. M. Anscombe'nin çabalarıyla sunulmuştur.

Edgar J. Goodspeed'e göre, MS birinci yüzyılda Yahudi apolojetik unsurları, Süleyman'ın Bilgeliği, Filon'un Contemplatif Yaşam Üzerine gibi eserlerde ve daha açık bir şekilde Josephus'un Apion'a Karşı adlı eserinde görülebilir.

Hristiyan apolojetiği ilk olarak Yeni Ahit'te ortaya çıkar (örneğin, Elçilerin İşleri 17:22-31'de Pavlus'un Mars Tepesi'ndeki vaazı). Subapostolik çağda Hristiyanlık, Greko-Romen dünyasında Yahudilikle ve çeşitli diğer dinler ve mezheplerle rekabet hâlindeydi. Hristiyan apolojetiği ilk olarak Petrus'un Vaazı'nda görülebilir ancak ilk açık apolojetik eser Atinalı Quadratus'tan (yaklaşık MS 125) gelir. Quadratus bu eserde İmparator Hadrian'a imanın bir savunmasını yazar. Günümüze bu eserden sadece Eusebios tarafından alıntılanan bir fragman ulaşmıştır:Fakat Kurtarıcımızın işleri her zaman mevcuttu, çünkü onlar gerçekti: iyileştirilenler ve ölümden diriltilenler, sadece iyileştirildiklerinde ve diriltildiklerinde değil, aynı zamanda her zaman mevcut olanlar; ve sadece Kurtarıcı yeryüzündeyken değil, ölümden sonra da olukça uzun bir süre hayattaydılar, öyle ki bazıları bizim günümüze kadar yaşadı. (Kilise Tarihi iv. 3. 2)Hristiyanlığa yönelik ilk kapsamlı saldırılardan biri, Yunan filozof Celsus'tan geldi; Celsus, Hristiyanları toplumun faydasız üyeleri olarak eleştiren bir polemik olan Gerçek Söz'ü (yaklaşık MS 175) yazdı. Buna karşılık kilise babası Origenes, Celsus'un eleştirilerini sistematik olarak ele alan ve Hristiyanlığa akademik bir saygınlık kazandırmaya yardımcı olan apologetik eseri Contra Celsum'u yayımladı. Origenes bu eserde Platoncu bir filozof perspektifinden yazar ve Platon'un öğretilerinden kapsamlı bir şekilde yararlanır. Contra Celsum, modern akademisyenler tarafından erken Hristiyan apolojetiğinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.
Bu dönemin diğer apolojistleri arasında Atinalı Aristides, Diognetus'a Mektup'un yazarı, Pellalı Aristo, Tatianus, Justin Martyr, Sardisli Melito, Atinalı Athenagoras, Antakyalı Teofilos, İrinaios, Romalı Hipolit, Tertullianus, Minucius Felix, Kartacalı Siprianus ve Pettaulu Victorinus bulunmaktadır.

Canterburyli Anselmus, Proslogion adlı eserinde ontolojik argümanı ortaya koymuştur. Thomas Aquinas, Summa Theologica'da Tanrı'nın varlığına dair beş yol sunmuştur. Aquinas ayrıca ontolojik argümana yönelik önemli eleştirilerde bulunmuş, bu da argümanın René Descartes tarafından Meditasyonlar adlı eserinde yeniden canlandırılıncaya kadar popülaritesini yitirmesine neden olmuştur. Blaise Pascal, Düşünceler (Pensées) adlı eserinde apolojetik yaklaşımın ana hatlarını çizmiştir: "İnsanlar dini küçümserler, ondan nefret ederler ve doğru olmasından korkarlar. Bunu düzeltmek için, dinin akla aykırı olmadığını göstererek başlamalıyız; saygıya değer olduğunu göstermeliyiz; sonra iyi insanların onun doğru olmasını umut etmelerini sağlamak için onu sevilir kılmalıyız; son olarak, onun doğru olduğunu kanıtlamalıyız."

Hristiyan apolojetiği modern zamanlarda çok çeşitli biçimlerde devam etmektedir. Katolikler arasında Piskopos Robert Barron, G. K. Chesterton, Ronald Knox, Taylor Marshall, Arnold Lunn, Karl Keating, Michael Voris, Peter Kreeft, Frank Sheed, Dr. Schott Hahn ve Patrick Madrid bulunmaktadır. Rus Ortodoks Seraphim Rose, belki de en tanınmış modern, İngilizce konuşan Doğu Ortodoks apolojistidir. Evanjelikler arasında, Anglikan C. S. Lewis (günümüzde Lewis'in üçlemi olarak bilinen argümanı popülerleştirmiştir) yer almaktadır. 19. yüzyıl Protestan apolojistleri arasında, Saatçi analojisini popülerleştiren William Paley de vardı.
Diğerleri arasında William Lane Craig, Douglas Groothuis, Josh McDowell, Hugo Anthony Meynell, Timothy J. Keller, Francis Collins, Vishal Mangalwadi, Richard Bauckham, Craig Evans, Darrell Bock, Frank Turek, John F. MacArthur, R.C. Sproul, Michael R. Licona, Ravi Zacharias, Alister McGrath ve John Lennox bulunmaktadır.

Hristiyan evrenselciliği, evrensel uzlaşma doktrini etrafında odaklanan bir Hristiyan ilahiyatı okuludur; bu doktrin, tüm insanların nihayetinde kurtulacağı ve Tanrı ile doğru bir ilişkiye geri döneceği görüşünü savunur. "Hristiyan evrenselciliği" ve "Mesih aracılığıyla evrensel uzlaşmaya inanç veya umut" eş anlamlı olarak anlaşılabilir.

Hristiyan evrenselciliği terimi, 14 Eylül 1785'te ilk Evrenselci Kiliselerden birini kuran Adams Streeter'ın soyundan gelen Russell Streeter tarafından 1820'lerde Christian Intelligencer 'da kullanıldı. Bazı Hristiyan evrenselcileri, Erken Hristiyanlıkta (6. yüzyıldan önce) bunun Hristiyanlığın en yaygın yorumu olduğunu iddia ediyor.
Resmî bir Hristiyan mezhebi olarak Hristiyan evrenselciliği, 18. yüzyılın sonlarında Amerika Evrenselci Kilisesi ile ortaya çıkmıştır. Hristiyan evrenselcileri birleştiren tek bir mezhep yoktur, ancak birkaç mezhep Hristiyan evrenselciliğinin bazı ilkelerini öğretir veya bunlara açıktır. Bunun yerine, üyelikleri 1961 yılında Amerikan Üniteryen Derneği ile birleşerek Üniteryen Evrenselci Derneği'ne dönüşmüştür.

Apokatastasis
Cehennem problemi
Kurtuluş (Hristiyanlık)
Antakya Kateşistik Okulu
Nusaybin Okulu
Edessa Okulu

Bell, Rob ‘’Love Wins: A Book About Heaven, Hell, and the Fate of Every Person Who Ever Lived.’’ 2011, New York City, Harper-one, ISBN 9780062049643
Bressler, Ann Lee (2001). The Universalist Movement in America, 1770–1880. New York: Oxford University Press. 
Burnfield, David "Patristic Universalism" An Alternative to the Traditional View of Divine Judgment Paperback – January 28, 2016
Ezekiel Stone Wiggins Universalism unfounded being a complete analysis and refutation of the system Published 1867 in Nepean, Ontario Universalism unfounded
Cassara, Ernest, (Ed.) (1971). Universalism in America: A Documentary History of a Liberal Faith. Skinner House Books. 
Smith, Graeme (2004) Oxford 1937: the Universal Christian Council for Life and Work Conference. Frankfurt am Main: Peter Lang ISBN 3631522320

Recommended Authors and Books about Universal Ultimate Reconciliation – A new hub for Christian Universalist authors and resources.
The Christian Universalist Association – Ecumenical organization teaching Christian universalism and providing ministerial ordination for pastors and chaplains who believe in it.
The Catholic Universalist Church – Apostolic, Sacramental Church in the Liberal Catholic tradition that primarily preaches the gospel of Universal Reconciliation.
Christianity as the Universal Religion, Chapter Eight in Stephen Palmquist, Kant's Critical Religion (Aldershot: Ashgate, 2000) – Demonstrates that the 18th century philosopher, Immanuel Kant, regarded the Christian religion as the only "natural religion" that has the potential to be spread to all human beings.(403 Forbidden)
Evangelical Universalism – A website with articles, books, and other materials promoting the biblical doctrine of Evangelical Universalism.
Eclectic Orthodoxy – A blog with resources and discussions centering on Universal Reconciliation from an Eastern Orthodox standpoint.
Evangelical Universalist Forum – Evangelical Universalism Discussion Forum
Patristic Universalism, Questions and Answers website  www.patristicuniversalism.com
A Case for Christian Universalism – A website devoted to supporting Christian Universalism biblically.
The Sanctuary Downtown Church – Peter Hiett as Pastor / a Church that celebrates God's relentless love.
Tentmaker Ministries – A large website full of articles, online books, and other resources promoting Christian Universalism.
Universalism and the Bible – Keith DeRose, Professor of Philosophy at Yale University, defends universalism on biblical grounds.

Hristiyan teolojisi, Hristiyanlık dini açısından teoloji veya Hristiyanlığın teolojik olarak incelenmesi diye tanımlanabilir. Hristiyan teolojisi, Hristiyanlık ile ilgili her türlü teolojik olgunun incelenmesini içerir.
Hristiyan teolojisinin çeşitli alt dalları vardır:

Angeloloji veya Melek bilimi - yaratılmış ruhani varlıkları inceleyen dal, bu varlıklara başta melekler olmak üzere cinler ve şeytan da dahildir.
Bibliyoloji veya Kutsal Kitap bilimi - Kutsal Kitap'ı ve yazılmasındaki ilhamı inceleyen dal.
Kristoloji veya İsa bilimi - İsa'yı inceleyen dal. Bu dal İsa'nın hayatının yanında, özellikle İsa'nın Hristiyanlıktaki ilahi (Tanrısal) yanı ve Mesih olgusu ile ilgilenir.
Eskatoloji veya Kıyamet bilimi - Son şeyler, zamanın/dünyanın/insanlığın sonu olacak olay/ana ilişkin konular özellikle bu anı belirleyen çeşitli olgu ve olayları inceleyen teoloji dalı.
Hamartiyoloji veya Günah bilimi - Günahı inceleyen dal.
Pnömatoloji - Hristiyan teolojisinde Kutsal Ruh ile ilgilenen dal.
Soteryoloji veya Kurtuluş bilimi - Kurtuluşu inceleyen dal.

Kristoloji İsa Mesih'in kimliği ve yaptıklarını inceleyen teoloji dalıdır. Kristoloji çalışmasına başlamanın üç yolu vardır. İlki Yukarıdan Kristolojidir ve Mesih'in tanrısallığından yola çıkar. İkincisi aşağıdan Kristolojidir ve tarihteki Mesih'ten yola çıkar. Üçüncüsü geriden Kristolojidir ve Eski Anlaşma'daki Mesih'le ilgili yazılardan yola çıkar.
Geriden Kristoloji'de kullanılan Eski Anlaşma metinlerinden ilki Yaratılış 3:15 ayetidir. Burada müjde ilk defa dile getirilir ve bu ayet İlkmüjde olarak da bilinir. Tanrı kadından doğan bir adamın kötülüğün başını ezeceği müjdesini verir. Diğer Eski Anlaşma pasajları arasında Yaratılış 12:1-3; Yaratılış 49:10 Yasa'nın Tekrarı 18:15; 2. Samuel 7:1-29; Mezmurlar'da birçok ayet; Yeşaya 7:14; Yeşaya 9:6-7; Yeşaya 52:13-53:12; Daniel 7:13-14; Mika 5:2 ayetleri sayılabilir.
Yukarıdan Kristolojiye başlarken Yuhanna 1:1-18; Filipililer 2:5-11; Koloseliler 1:15-23; Koloseliler 2:9,10 ve İbraniler 1:1-4 ayetleri hayati önem taşır. Yuhanna 1: 1-18'de İsa Tanrı'nın Sözü (Logos) olarak betimlenir. Logos kelimesi hem Grekler hem Yahudiler hem de Helenistik Yahudiler için ciddi anlamlar taşıyan bir kelimedir. Grekler Logos'u tanrısal bilgelik anlamında kullanır.Yahudiler için Tanrı'nı düşüncesi, bilgeliğin kişileşmiş halidir. Helenistik Yahudiler için Logos yaratılışı mümkün kılandır. Yuhanna Mesih'İn Tanrı'nın görünümü olduğunu söyler. Eksiksiz ve tam olarak insan, aynı zamanda eksiksiz ve tam olarak Tanrı olduğunu belirtir. Filipililer 2:5-11 İsa'nın Tanrı olduğunu, ama alçakgönüllü bir biçimde insan biçimini aldığını söyler. Koloseliler 1:15-23 ayetlerinde İsa'nın Tanrılığı güçlü bir biçimde dile getirilir. İsa'nın Tanrılığı, sonsuz varlığı ve evreni onun yarattığı vurgulanır. Koloseliler 2:9'da İsa'nın tam olarak Tanrı olduğu, Tanrı'nın tüm doluluğuyla onda bedensel olarak varolduğu yazılır. İbraniler 1:1-4'te İsa'nın tanrısallığı ve Tanrı'nın Oğlu olarak üstünlüğü belirtilir, o sadece bir peygamber değildir. Bu ayetlere göre evrenin yaratıcısı ve yaratılışı ayakta tutan İsa'dır. Günah nedeniyle düşen evrenin Tanrısal  Kurtarıcısıdır. Tanrısal karakteriyle görünmez Tanrı'nın görünümüdür.
İsa hem Eski Anlaşma'da hem Yeni Anlaşma'da Tanrı olarak resmedilir. Filipililer 2:5-11'deki biçim (form) kelimesi farklı anlaşılmalara yol açabilir. Günümüzde form deyince genellikle görünüş anlaşılır. Ancak bunun nedeni materialist bir dünya görüşüne sahip oluşumuzdur. Örneğin Epikür felsefesinde ve özellikle Ocham'ın nominalizminde evrensel kavramlar yoktur, sadece bireyler gerçektir. Böylece metafizik kavramlar yok sayılarak sadece fiziksel bireyleri içeren bir dünya görüşü ortaya koyulur. (örneğin masa kavramı yoktur, sadece tek tek masalar vardır. Bu yüzden masa kavramının bilgisine ulaşılamaz, sadece tek tek masalar incelenebilir.) Ancak varlığı sadece maddeden ibaret saymak tek alternatif değildir. Örneğin Aristo gerçekliğin formlar olduğunu söyler (masa kavramı). Tek tek şeyler (mutfağımdaki masa) sadece bu genel formlara katıldıkları sürece gerçekliğe kavuşurlar. Şeylerin özü formlardır. Bu yüzden bu ayetteki form görünüş olarak değil, öz olarak anlaşılmalıdır.

Teoloji
Ekmek ve şarabın dönüşümü

Hristiyan terörizmi, Hristiyan motivasyonlarını veya hedeflerini savunan gruplar veya kişiler tarafından terör eylemlerinin içerilmesini ifade eder.

Erken modern dönem İngiltere'sinde  Reform döneminden ve Protestan devlet kiliselerinin tanınmasından kaynaklanan dini çatışmalar yaşandı. 1605 Barut Komplosu, bir grup İngiliz Katolik tarafından, Kral I. James'e suikast düzenlenmesi ve Westminster Sarayı'nı havaya uçurmak için Guy Fawkes tarafından yapılan başarısız bir girişimdi. Vahabph D. Agai'ye göre, "Modern terörizmin başlangıcı İngiltere'ye ve 1605 Barut Komplosuna'na kadar gidebilir." Modern dinsel terör anlayışı 17. yüzyılda henüz kullanılmaya başlanmasa da, David C. Rapoport ve Lindsay Clutterbuck, Komplo'da patlayıcı madde kullanılmasıyla 19. yüzyılın anarşist terörizminin erken habercisi olduğuna dikkat çekmiştir. Peter Steinfels de bu Komployu dini terörün dikkate değer bir örneği olarak nitelendiriyor.

Yad Vashem ve Stanley G. Payne tarafından anti-semitik ve faşist olarak nitelendirilen Demir Muhafızlar'ı ve Lăncieri gibi Romanya'daki Ortodoks Hristiyan etkili akımlar Bükreş katliamlarında ve 1930'lar boyunca siyasi cinayetlerde yer almıştır.

1861-1865 Amerikan İç Savaşı'ndan sonra, eski Konfederasyon ve Demokrat Parti üyeleri, Protestan liderliğindeki Ku Klux Klan (KKK) örgütünü örgütledi ve kundaklama, dayak atma, mülkün imha edilmesi, linç, cinayet, tecavüzlere  başladılar; ayrıca haç yakma gibi yöntemler aracılığıyla yıldırmaya çalışma. Afrikalı Amerikalılar, Yahudiler, Katolikler ve diğer sosyal veya etnik azınlıkları hedef aldılar.
Katolik karşıtı olarak, Klan üyeleri, Protestan Hristiyanlıkta "dini temel"in inançlarını baz alarak açıkça Protestan bir Hristiyan terörist ideolojisine sahiplerdi. KKK'nın amaçları, erken bir tarihten itibaren "Amerika'daki Protestan Hristiyan değerlerini mümkün olduğunca yeniden tesis etme" niyetini içeriyordu ve İsa'nın "ilk Klansman (KKK üyelerine verilen sıfat)" olduğuna inandılar. Her ne kadar KKK üyeleri Hristiyan ahlakını desteklemek için yemin ediyorlarsa da, neredeyse her Hristiyan mezhebi KKK'yi resmen kınadı. Hristiyanlık içinde Klan düşmanlığını Katoliklere karşı yöneltti. Modern Klan örgütleri, Birleşik Devletler'de yerli terör eylemleriyle ilişkili kalmıştır.

Ilaga Güney Filipinler'de bulunan İslam karşıtı Katolik aşırılıkçı bir gruptur. Grup çoğunlukla Visayaslardan (çoğunlukla Ilonggo) oluşur ve şiddet kullanan bir Katolik hükümdarlığı benimsemektedir. Grup, en kanlı eylemini, cami içinde 70-100 Moro sivili öldüren 19 Haziran 1971'de gerçekleştirdi.

Amerikan Din Akademisinin eski başkanı Mark Juergensmeyer, sömürge sonrası Batı tarzı milliyetçilik modellerine olan güveninin çökmesine  ve küreselleşmenin yükselişine  bağlı olarak Soğuk Savaş sonrasında dinsel milliyetçiliğin küresel bir artış kaydettiğini savundu. Terörizm uzmanı David C. Rapoport'a göre, "din dalgası" ya da döngüsü, 1979'dan günümüze uzanıyor. Rapoport'a göre, bu dalga en belirgin olarak İslami terörü içeriyor ancak aynı zamanda İslami terörizmden etkilenmiş olan Hristiyanlar ve diğer dini terörist gruplar da var.

Anti balaka grupları, Orta Afrika Cumhuriyeti karışıklığındaki hemen hemen tüm camileri yıktı. 2014'te Uluslararası Af Örgütü, Anti Balaka tarafından Müslüman sivillere karşı işlenen ve binlerce Müslüman'ı ülkeden kaçmaya zorlayan bir takım katliamları bildirdi.
Anti balaka grupları medyada sıklıkla Hristiyan milisler olarak tanımlanırken, bu durum kilise liderleri tarafından reddedildi. Tony Blair İnanç Vakfı, anti-balaka gruplarında animistlerin varlığına işaret etti. Bununla birlikte, Anti Balaka gruplarının birçoğunun Müslümanları zorla Hristiyan yaptığı yönünde haberler var.
20 Ocak 2014'te, Bangui belediye başkanı Catherine Samba-Panza ikinci tur oylamada geçici cumhurbaşkanı olarak seçildi. Samba-Panza'nın seçimi BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından memnuniyetle karşılandı. Samba-Panza tarafsız ve klan çatışmalarından uzak durdu. Başkanlığa gelişi genelde anti-balaka tarafından kabul edildi. Seçim sonrasında Samba-Panza parlamentoda anti-balakayı silahlarını bırakmaya çağıran bir konuşma yaptı.
Ertesi gün Müslüman eski Sağlık Bakanı Dr. Joseph Kalite'nin Merkez Cami'nin dışında linç edildikten birkaç gün sonra Bangui'de Müslüman karşıtı şiddet devam etti ve saldırıya uğrayanlardan en az dokuz kişi öldü. ICRC, 20 Ocak tarihi itibarıyla, 48 saat içinde yaklaşık 50 ceset gömdüğünü bildirdi. Ayrıca bir çete, Müslüman olduklarını iddia eden iki kişiyi öldürdükten sonra vücutlarını sokaklarda sürükleyip yaktı.
Mayıs 2014'te, başkent Bangui'de yaklaşık 160.000 kişinin yer aldığı yaklaşık 600.000 kişinin yerinden edilmiş olduğu bildirildi. Bangui'nin Müslüman nüfusu 138.000'den 900'e düşmüştü. Ulusal sağlık sistemi çöktü ve 4.6 milyon toplam nüfusun yarısından fazlasının hemen yardıma ihtiyacı olduğu söylendi. Aralık 2013'ten Mayıs 2014'e kadar, 100.000 kişi komşu Kamerun, Çad ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne kaçtı ve bu ülkelerdeki CAR mültecilerin sayısını yaklaşık 350.000'e yükseldi. Uluslararası Af Örgütü, anti-balaka militanlarını "tarihi oranlarda Müslüman göçüne" yol açmakla suçladı.

Tripura Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLFT), Tripura, Kuzeydoğu Hindistan'dan ayrılmayı isteyen ve Hindistan'da yasaklanmış bir terörist örgüt olan  isyancı gruptur. Grup'un faaliyetleri, Hristiyan inançlarından kaynaklanan terörist şiddetle uğraşan Hristiyan teröristler olarak tanımlanmıştır. NLFT amaçları doğrultusunda Tripura'daki tüm kabile halkının Hristiyanlığa zorla döndürülmesini içerir. NLFT, 2002'de bir terör örgütü olarak listelenmiştir. 2000 yılında NLFT bir tapınağa girdi ve yaygın olarak Shanti Kali olarak bilinen popüler bir Hindu vaizini öldürdü.

Nagaland Milliyetçi Sosyalist Konseyi (NSCN), aynı zamanda Kuzey Hindistan'da faaliyet gösteren bir Hristiyan Naga milliyetçi militan grubudur. Örgütün ana amacı, Naga halkının yaşadığı tüm alanları birleştiren egemen bir Hristiyan devlet olan "Nagalim" kurmaktır kuzeydoğu Hindistan ve Burma'da. Örgütün sloganı "Mesih'in Nagaland'i"dir. Manifestosu, ekonomik kalkınma için Sosyalizm ilkesine ve Baptist Hristiyan dini bakış açısına dayanıyor. NSCN lideri T. Muivah, 3 Ağustos 2015'te Hindistan Hükümeti ile barış anlaşması imzaladı. Bununla birlikte, NSCN, Batı Güney Doğu Asya Birleşmiş Milletler Kurtuluş Cephesi adlı bir milis örgütünün yanı sıra diğer Kuzeydoğu Hint terörist gruplarıyla bir araya geldi ve kısa bir süre sonra Hindistan hükümeti ile barış görüşmelerinden koptu.

Maruni Hristiyan milisleri, Lübnan'ın 1975-1990 iç savaşında Karantina ve Tel Al-Zaatar katliamlarını Filistinliler ve Lübnanlı Müslümanlara uyguladı. Silahsız olan Filistinli mültecileri tecavüz ve cinayet için hedef alan 1982 Sabra ve Şatila katliamı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından soykırım olarak kabul edildi.

Bir gerilla ordusu olan Rab'bin Direniş Ordusu, 2005 yılında Uganda hükümetine karşı silahlı isyana başladı. Örgüt, çocuk askerleri kullanmak ve insanlığa karşı çok sayıda suç; Katliam, mağduriyet, işkence, tecavüz ve zorla çalıştırılan çocuk emekçileri askerler, hamallar ve seks köleleri olarak kullanmak gibi şeylerle suçlandı.

1981'den sonra, Tanrı Ordusu gibi grup üyeleri kürtaj kliniklerine ve ABD genelindeki doktorlara saldırmaya başladı. Bir dizi saldırı Bruce Hoffman tarafından Mesih'in Kuzuları da dahil olmak üzere Hristiyan Kimliği (Christian Identity) ve Hristiyan Vatanseverlik (Christian Patriotism) hareketleriyle bağlantılı birey ve gruplara atfedildi. Endişeli Hristiyanlar adlı bir grup, 1999 yılı sonunda Kudüs'teki kutsal bölgelere saldırmayı planladıklarından şüphelenerek İsrail'den sürüldü; Ölümlerinin "onları cennete götüreceği" inancındaydılar.
Eric Robert Rudolph, bir kürtaj kliniğine ve lezbiyen bir gece kulübüne yapılan saldırıların yanı sıra, 1996'da Centennial Olimpiyat Parkı bombardımanı gibi saldırılar gerçekleştirdi. Syracuse Üniversitesi'nden profesör olan Michael Barkun, Rudolph'un bir Hristiyan teröristin tanımına uyacağını düşünüyor. Idaho Eyalet Üniversitesi'nden profesör James A. Aho, dini düşüncelerin Rudolph'a yalnızca kısmen ilham verdiğini savunuyor.
Terörizm araştırmacısı Aref M. Al-Karhattar, Sözleşme Ahlakı, Kılıç ve Rahip Kolu (CSA), Savunma Hareketi, Montana Hürriyeti ve bazı Hristiyan milis "gruplarını" Aşırı sağcı terörizm ile dini (Hristiyan) bir bileşeni olduğunu söyledi.
1996'da Charles Barbee, Robert Berry ve Jay Merelle adlı üç erkek iki banka soygunu ve bombardımanı ile suçlandı. Adamlar, Tanrı'nın şiddet içeren saldırılar düzenlemelerini istedikleri ve bu tür saldırıların Aryan ırkının üstünlüğünü hızlandıracağına inanan anti-Semitik Hristiyan Kimlik teorisyenleriydi.
2011'de ABD Dışişleri Bakanlığı analisti Daryl Johnson, Hutaree Hristiyan milis hareketinin 11 Eylül saldırılarından sonra ABD'deki tüm İslami terör sanıklarının birleşik silahlarına kıyasla daha fazla silah bulundurduğunu söyledi.
63 yaşında bir makine mühendisi olan Robert Doggart, 2015 yılında, Delaware County, New York'ta bir Müslüman yerleşim bölgesine saldırmak için silah toplama amacında olduğunu bildirdikten sonra, dini mülklere zarar vermek veya imha etmek amacıyla  sivil hak ihlalinde bulunma talebiyle suçlandı. Birkaç özel milis grubu üyesi olan Doggart, bir telefon görüşmesiyle FBI kaynağına, Delaware eyaletindeki yerleşime götürmeyi planladığı "500 mermi mühimmat" ile bir M4 karabina aldığını, ayrıca bir tabanca, molotofkokteylleri ilettiğini bildirdi.

Hristiyan Kimliği, gevşek biçimde bağlı olan küresel bir gruptur ve ırk ayrımı yapılmış bir teolojiye adanmış bireyler olup Kuzey Avrupa beyazlarının İsrail'in kayıp kabilelerinin doğrudan torunları olduklarını ve onları Tanrı'nın seçilmiş halkı haline getirdiğini iddia etmektedirler. Aryan Ulusları (Aryan Nations), Aryan Cumhuriyet Ordusu (Aryan Republican Army), Tanrı Ordusu (God's Army), Phineas Ruhbanlığı (Phineas Priesthood), Kılıç ve Rahip Kolu gibi gruplarla ilişkilendirilmiştir. 2002 Soweto bombalamaları da dahil olmak üzere dünyanın birçok 

Hristiyanlık eleştirisinin, Hristiyanlığın Roma'da ortaya çıkışına kadar uzanan geniş bir tarihi vardır. Hristiyanlık eleştirmenleri, Haçlı Seferleri ve Modern Terörizmin yanı sıra Hristiyan İnançları ve eylemlerine de meydan okumuşlardır. Argümanlar arasında Hristiyanlığın; Yolsuzluk, Batıl İnanç, Politeizm, Homofobi ve Önyargı ile ilişkili olduğu ve Kadın Haklarını Suiistimal eden-Mezhepçi bir yapıda olduğu iddiaları bulunmaktadır.
Hristiyanlığın ilk dönemlerinde, Neo-Platoncu Filozof Porfirios "Hristiyanlığa Karşı" adlı eleştirisiyle ortaya çıktı ve onunla beraber Celsus ve İmparator Julianus'ta Hristiyanlığa karşı eleştirilerini yöneltti. Porfirios, Hristiyanlığın daha gerçekleşmemiş sahne kehanetlerin üzerine kurulduğunu savunmaktadır. Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nda kabulünden sonra muhalif dini görüşler hükûmetçe ve kilisece yavaşça bastırılmıştır. Ancak Hristiyanlık diğer Semavi Dinlerden olan Yahudilik ve İslâm'ın teolojik eleştirileriyle yüz yüze gelmiştir. Özellikle Orta Çağ'ın en önemli düşünürlerinden birisi olan Musa Bin Meymun'un Hristiyanlığın putperestlikle ilişkili olduğu teziyle karşı karşıya kalmışlardır.
Bunlardan binyıl sonra Martin Luther öncülüğündeki Protestan Reformu, Avrupa Hristiyanlığının kökten bölünmesine ve hem içten hem de dıştan Hristiyanlık inancına karşı olan sesleri uyandırmada öncülük etti. 18. Yüzyılda Voltaire ve J.J Rousseau gibi Deist Filozoflar, Hristiyanlığı vahye dayanan bir din olarak eleştirmişlerdir. Aydınlanma Çağı ile birlikte Hristiyanlık; Voltaire, David Hume, Thomas Paine ve Paul Henri Thiry d'Holbach gibi yazarlarca eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin esas noktası İncil'in tarihsel gerçekliklere uygunluğu meselesi ve Hristiyan otoritelerinin yozlaşmasıdır. Immanuel Kant gibi düşünürler, Tanrının varlığına dair geleneksel argümanları sundular ve Hristiyanlığı özgün temeller üzerinde savunduklarını iddia ettiler.

Hristiyan mezhepleri, üçe ayrılmaktadır. Bunlar; Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık olarak bilinirler.
Kiliselerin farklılıkları tarihi, imani ve amelidir. Kilise, topluluk demektir. Klerkler, yani ruhbanlar veya din adamlarına ilkin presbiter denildi, sonra episcopi. Kendilerini adayanlar anlamında diyakos rahipler ortaya çıktı. Kilise başkanına episkopos, piskopos denir. Katolik Kilisesinde Papa, bütün piskoposların başıdır. Katolik, evrensel kilise demektir. Roma İmparatorluğu'nun idam araçlarından olan ve İsa'nın insanlık adına kendini kurban ettiğine inanılan haç, kurtuluşun simgesidir. (Mormonlar ve Yehova'nın Şahitleri haçı bir simge olarak benimsemez.)
Hristiyanlıkta ilk ayrılmalar monofizit-diofizit tartışmasındandır. İsa tek mi çift mi doğalıydı? İsa Tanrı'dır diyenler, İsa hem Tanrı hem insandır diyenler. İlk ayrılan Nesturiliktir.
Teslis, üçleme demektir. Bir üç, üç birdir, üçün her biri birdir. Yani, Baba-Oğul-Kutsal Ruh. Bir cevherde üç kişilik.
Genel sınıflamalar nesnelliğe aykırı olabileceğinden her birinin kendi linkine bakmak suretiyle kimliği öğrenilebilir:

Katolik Kilisesi (Güney Avrupa, İrlanda, Polonya, Afrika, Güney Amerika)
Ortodoksluk (Doğu Avrupa, Yunanistan, Rusya)
Oryantal Ortodoksluk
Nasturiler
Protestanlık (Afrika, Kuzey Avrupa, ABD)
Yehova'nın Şahitleri
Mormonluk

Anabaptizm (Amiş, Hutterit, Mennonit)
Lutheranizm
Kalvinizm (Reformizm) iki farklı şekilde örgütlenebilir Presbiteryenizm, Kongregasyonizm
Anglikanizm (Episkopalizm)
Baptizm
Metodizm
Adventizm
Pentikostalizm (Karizmatik)
Tartışmalı, bazen yeni dini hareket ya da din olarak sınıflandırılır:

Mormonizm
Yehova'nın Şahitleri
Hristiyan Bilim
Üniteryenizm

Religious Order
List of Christian Denominataons

Hristiyanlık tarihi, İsa ile havarilerinden bu yana Hristiyanlık dininin tarihidir. Hristiyanlık, İsa'nın yaşamıyla öğretilerine bağlı tek tanrılı bir dindir.
Hristiyanlık bir Yahudi mezhebi olarak başladı ancak kısa zamanda Greko-Romen dünyasında yayıldı. Erken dönemdeki Hristiyanlara eziyetlere karşın Roma İmparatorluğu'nda resmî din oldu. Orta Çağ'da Kuzey Avrupa ile Rusya'da yayıldı. Coğrafi keşifler sırasında Hristiyanlık tüm dünyaya yayıldı ve dünyanın en büyük dini oldu.
Hristiyanlıktaki bölünmeler ile teolojik anlaşmazlıklar sonuç olarak dini 3 ana mezhebe ayırdı. Bunlar Roma Katolik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi ile Protestan kiliselerdir.
İlk Hristiyanlar etnik olarak Yahudi ya da sonradan Yahudi olanlardan oluşuyordu.

İsa, o dönemlerde Roma İmparatorluğu'nda dünyaya geldi. Hristiyanlık ile bütünleşmiş bir kişilik olan İsa birçok dinde kutsal kabul edilen bir isimdir. Hristiyanlığa göre İsa, Tanrı'nın enkarnasyonudur ve insanların günahlarına kefaret olarak gönderilmiştir.

Roma İmparatorluğu ilk başlarda Hristiyanlık konusunda Yahudilerin iç meselesi olduğunu ve karışmaması gerektiğini düşünüyordu. İsa'nın sonrasında Havariler, Hristiyanlık dinini yaymaya devam etti. Roma döneminde ilk defa Papalık makamının temeli atıldı ve Petrus ilk Papa oldu. Hristiyanlık dinin ilk yayıldığı yerler Anadolu, Mısır ve Yunanistan oldu. İmparator Neron döneminde artık Hristiyanlık Roma'ya kadar ulaşmıştı. Havariler, İncili yazıya geçirdiler. Hristiyanlar uzun süre boyunca Roma tarafından baskı ve zulüm gördüler. İlk zulümler Nero döneminde başladı. İmparator Konstantin döneminde Milano fermanı ile Hristiyanlık rahat bırakıldı. Toplanan İznik konsili ile Hristiyanlık dini hakkındaki birçok soru ve soruna yanıt arandı.

Batı Roma İmparatorluğu çöktükten sonra Cermen kabileleri kendi devletlerini kurdular. Avrupa, Kavimler göçü sonucunda çok çalkantılı bir dönem geçirdi. Bizans İmparatoru Jüstinyen döneminde İtalya alınarak Roma güvenlik altına alındı. Her ne kadar etnik yapı değişse de misyonerlik hareketleri sonucunda yeni Avrupa ulusları da Hristiyanlık dinini benimsedi. Özellikle Franklar Batı kilisesini korumaya çalıştılar. Farklar sonucunda Katolik ve Doğu Ortodoks kiliseleri arasında farklar ortaya çıktı. 7. Yüzyılda ortaya çıkan İslam hızla yayılarak Kuzey Afrika ve İber Yarımadası'nı Hristiyanlardan aldılar. Orta Çağ'da bilim, felsefe, sanat ve daha birçok konu Avrupa'daki Katolikler için Papa'nın kontrolünde idi ayrıca Papa İmparatorlardan daha üstündü. Ortodokslar için ise Patrik ve İmparator beraber hareket ediyor. 11. yüzyıldan itibaren Müslümanların elinden Kudüs'ü almak için Haçlı seferleri başladı. Kudüs ilk başlarda alınsa da sonradan kaybedildi. Sonraları Papalık, Fransa'ya taşındı ardından Hizipçilik dönemi yaşandı sonunda yeniden tek bir Papa seçildi. 1453 yılında İstanbul Müslümanlar tarafından alınınca Doğu Ortodoks Kilisesi bir İslam devletinin kontrolüne girdi.

16. yüzyıldan itibaren Protestan Reformu başladı. Rönesans ve Aydınlanma çağı kilisenin etkisini azalttı. Bunlar olurken coğrafi keşifler ile başlayan misyonerlik hareketleri ile Hristiyanlık hızla yayıldı. 19. Yüzyılda İtalya tarafından Papalık yıkılsa da 20. yüzyılda yeniden Vatikan adı ile kuruldu.

Hristiyanlıkta Tanrı, her şeyi yaratan ve koruyan ebedi ve yüce varlıktır. Hristiyanlar, hem aşkın (maddi evrenden tamamen bağımsız ve ayrı) hem de içkin (maddi evrene dahil olan) bir tek tanrılı Tanrı anlayışına inanırlar. Üç kişiden oluşan bir Üçlü Birlik içinde var olan tek bir Tanrı'ya inanırlar: Tanrı Baba, Tanrı'nın Oğlu ve Tanrı Kutsal Ruh. Tanrı'nın aşkınlığı, içkinliği, dünyadaki rolü ve insanlığa olan sevgisi hakkındaki Hristiyan öğretileri, Tanrı'nın yaratılmış evrenle aynı cevhere sahip olduğu inancını reddeder (panteizm ret), ancak Tanrı'nın Oğlu'nun hipostatik birleşme ile insan doğasını üstlendiğini ve böylece "Enkarnasyon" adı verilen benzersiz bir olayda insan olduğunu kabul eder.
Erken dönem Hristiyanların Tanrı anlayışı, Pavlus'un mektupları ve erken dönem Hristiyan inanç bildirgeleri aracılığıyla ifade edilmiştir. Bu metinler, tek bir Tanrı'yı ve İsa'nın tanrısallığını ilan ediyordu. Yahudi-Hristiyan Ebiyonitler gibi bazı erken dönem Hristiyan mezhepleri İsa'nın tanrılaştırılmasına karşı çıksa da, İsa'nın Tanrı ile özdeş olduğu fikri Yahudi olmayan Hristiyanların çoğunluğu tarafından kabul edildi. Bu durum, erken Hristiyanlık ile Yahudiliğin ayrışmasının bir boyutunu oluşturdu; zira Yahudi olmayan Hristiyanların Tanrı anlayışı, dönemin geleneksel Yahudi öğretilerinden gitgide uzaklaştı.
Hristiyan teolojisinde, Tanrı'nın nitelikleri ve doğası en erken dönemlerden beri tartışılagelmiştir. İrinaios, 2. yüzyılda şöyle yazmıştır: "Büyüklüğü hiçbir şeyden yoksun değildir, her şeyi kapsar." 8. yüzyılda Şamlı Yuhanna, günümüzde bile yaygın kabul gören on sekiz niteliği sıralamıştır. Zamanla Hristiyan teologlar, bu nitelikleri sistematik listeler halinde derlemiş; bazıları İncil'deki ifadelere (örneğin, "Göklerdeki Baba" ifadesini kullanan Rabbin Duası gibi), diğerleri ise teolojik akıl yürütmeye dayanarak çeşitli açıklamalar geliştirmiştir. Sinoptik İnciller'de sıkça geçen "Tanrı'nın Krallığı" ifadesi, akademisyenler arasında İsa'nın öğretilerinin temel unsurlarından biri olduğu konusunda neredeyse fikir birliği olsa da, bu kavramın tam olarak nasıl yorumlanması gerektiği konusunda akademik uzlaşı oldukça zayıftır.
Yeni Ahit'te, şekli olarak bir Teslis doktrini bulunmasa da, "sürekli olarak Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan... öyle bir şekilde bahseder ki, Tanrı'nın Teslisçi bir anlayışla kavranmasını zorunlu kılar". Yaklaşık 200 MS'de, Tertullianus, İsa'nın tanrısal doğasını açıkça onaylayan bir Teslis doktrini formüle etti. Bu kavram, daha sonra 325 MS'deki Birinci İznik Konsili'nde genişletildi ve kesin bir şekil 381'deki Ekümenik Konsil tarafından ortaya kondu. Teslis doktrini, Tanrı Oğul, Tanrı Baba ve Tanrı Kutsal Ruh'un tek bir cevherin farklı hipostazları (Kişiler) olduğunu savunur ve geleneksel olarak üç tanrıcılık olarak kabul edilmez. Teslisçilik, sonrasında İznik Hristiyanlığı aracılığıyla resmî teolojik doktrin olarak benimsendi ve modern Hristiyanların Tanrı anlayışının temel taşlarından birini oluşturur. Bununla birlikte, bazı Hristiyan mezhepleri Tanrı hakkında Teslisçi olmayan görüşlere sahiptir.

Hristiyanlıkta İsa, birçok ana akım Hristiyan mezhebinde Üçlü Birlik'teki ikinci figür olan Oğul Tanrı'dır. Bununla birlikte, İsa'nın Tanrı'dan farklı bir kişilik olduğuna ve Tanrı'ya bağımlı olduğuna inanan mezhepler de vardır. Hristiyanlığın her biçiminde, İsa'nın "Eski Ahit" olarak adlandırılan Tanah'ta kehanet edilen Yahudi mesih olduğuna inanılmaktadır. Çarmıha gerilişi ve ardından dirilişi sayesinde Tanrı'nın insanlara kurtuluş ve sonsuz yaşam sunduğuna,  ve İsa'nın, insanlığı Tanrı ile barışın günahını telafi etmek için öldüğüne inanılmaktadır.
Bu öğretiler İsa'nın Tanrı'nın Kuzusu olarak, Tanrı'nın iradesine tam itaatin bir işareti olarak onun fiilinin bir aracı ve hizmetkârı olarak Golgota'da çarmıha gerilmiş acı çekmeyi seçtiğini vurgulamaktadır. İsa'nın bu itaati, Âdem'in itaatsizliğinin aksine onu itaatkâr bir ahlâk mümessili olarak konumlandırır.
Günümüzde İsa'nın doğası hakkında teolojik tartışmalar olsa da, teslisçi Hristiyanlar İsa'nın kişisel Logos, Tanrı'nın vücut bulmuş hali, Oğul Tanrı ve "gerçek Tanrı ve gerçek insan" olduğuna inanırlar—hem tamamen tanrısal hem de tamamen insan. Bununla birlikte, Mesih'te Kardeşler (Kristadelfianlar) İsa'nın diğer her bakımdan büsbütün insan olduğuna, ölümlü bir insan olarak acılar ve denenmelerle karşılaştığına, sınanmalardan geçtiğine, ancak günah işlemediğine inanır. Yeni Ahit'e göre İsa, Tanrı'nın sağ tarafında oturmak üzere göğe yükselmiştir. Kıyamet için dünyaya geri dönecek ve gelecek Dünya'da Kudüs merkezli Tanrı'nın Krallığı'nı kuracaktır.

Hristiyan dünyâsında, İsa'nın yaşamına dair ana kaynaklar Yeni Ahit'teki dört kanonik incildir. Genel kabule göre bunlar İsa'nın ölümünden birkaç on yıl sonra yazılmışlardır. Annesi Meryem'in, İbrahim'in oğlu İshak'ın soyundan ve 12 İsrailoğlu kolu içinde Levioğullarının soyundan geldiği kabul edilir. Bunun sebebi, Luka'ya göre Meryem'in akrabası ve Vaftizci Yahya'nın annesi Elişeba'nın, Harun'un soyundan olmasıdır (Harun, Eski Ahit'e göre Levioğullarındandır). Thomas Aquinas, Meryem'in baba tarafından Yakup oğlu Yahuda'nın soyundan, anne tarafından ise Levioğullarından olduğu ihtimalini önermektedir. İsa, aynı zamanda Davud'un soyundan gelmektedir.
Luka'da İsa'nın Roma imparatoru Augustus zamanında Beytüllahim'de dünyaya geldiği yazmaktadır. Matta'da ise sadece Kral Hirodes ve Beytüllahim zikredilmektedir. Yeni Antlaşma, Meryem'in nişanlısı olarak andığı Marangoz Yusuf'un Davud'a kadar çıkan iki farklı soyağacını içermektedir. İki soyağacı arasında sayısal tutarsızlık ve kişi farklılıkları vardır.

Hristiyanlığa göre Tanrı'ın bir meleği Meryem isimli genç bir bakireye, bir oğul doğuracağını söyler. Çocuğun adı da İsa olacaktır. İsa, "Tanrı, kurtuluştur" demektir. İsa Mesih'in biyolojik babası yoktur, sadece annesi vardır. Tanrı kendi gücü ve sözüyle, Meryem'in hamile kalmasını sağlamıştır.

Çocukluk ve delikanlılık dönemine ilişkin kanonik kaynaklar çok az bilgi sunmaktadır. İsa 30 yaşına kadar marangozluk yapar.

Vaftizci Yahya, Şeria Irmağı kıyılarında vaazlar verir ve kendisinden sonra zuhur edecek olup kendisinden daha üstün olan birini haber verirdi. Bu nedenle Yahya, çoğunlukla “İsa'nın müjdecisi" olarak nitelenir. İsa, bir gün Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilmek üzere onun yanına gitti ve onun tarafından Şeria Irmağı'nda vaftiz edildi.

Vaftizinin üzerinden çok geçmeden İsa, izleyicilerinden küçük bir grupla birlikte dolaşarak vaaz vermeye başladı. Vaizliğinin ilk döneminde, Celile'deki Kefernahum kentinde yaşadı ve çevredeki kasaba ve köylere geziler yaptı. İncillere göre bu dönemde çeşitli mucizeler gerçekleştirerek dinsel gücünü kanıtladı. Yeni Ahit'te ölülerin diriltilmesi, şeytan kovma, hastaların iyileştirilmesi, rüzgârların ve dalgaların durdurulması gibi birçok mucizeden söz edilir. İsa çoğunlukla, özlü sözler ve benzetmeler içeren öğütlerle iletmek istediği mesajı insanlara ulaştırırdı.
İsa bir Şabat (Cumartesi) günü, eli sakat bir adamı iyileştirdi. Öğrencileriyle birlikte Tapınak'a girip sadece kâhinlerin yemesine izin verilen ekmekten yedi ve öğrencilerine yedirdi. İsa'nın böylece yasak olarak kabul edilen bazı fiilleri işlemesi, Ferisileri öfkelendirdi ve onu öldürmeye karar verdiler. Şabat günü insanları iyileştirmeye devam etti ve Ferisileri de yargılayan sözlerini sürdürdü. İsa, birçok mucize göstermeye devam etti. Bir keresinde, beş bin civarında kişiyi birkaç ekmekle doyurdu. Su üstünde yürüdü ve bir havarisine de aynı mucizeyi temin etti. Gittiği yerlerde hastaları iyileştiriyordu. Zaman geçtikçe Ferisilerin daha fazla muhalefetini kazandı. Talebelerini, Ferisilerin ve Saddukilerin öğretisinden uzak durmaları konusunda uyardı.
İsa, talebelerine, çocuklara değer vermelerini ve çocuk gibi alçakgönüllü olmalarını buyurdu. Tanrı'nın, tek bir çocuğun bile yanlış yola sürüklenmesini arzulamadığını haber verdi. Eğer müminlerden birisi günah işlerse, bunu yapmaya devam etmesine mâni olunması gerektiğini, bunun için çabalamalarını emretti. Onlara, son derece affedici olmalarını, eğer onlar kardeş müminlere nasıl davranırlarsa, Tanrı'nın da onlara öyle davranacağını hatırlattı. Boşanma konusunda, kişinin eşinin cinsel ahlaksızlık yapması durumu dışında, boşanmayı yasakladı. Kendisinden iyilik tavsiyesi isteyen bir adama, adam öldürmemesini, zina etmemesini, hırsızlık yapmamasını, yalan yere tanıklık etmemesini, annesine babasına saygı göstermesini ve komşusunu kendisi gibi sevmesini tavsiye etti. Daha sonra öğrencilerine, onun uğruna evlerini, kardeşlerini, anne ya da babasını, çocuklarını ya da topraklarını bırakmış olan herkesin, bunların yüz katını elde edeceğini ve sonsuz yaşamı miras alacağını müjdeledi. Bir gün, onlara, kim daha üstün olmak istiyorsa diğerlerinin hizmetkârı olmasını, birinci olmak isteyenin diğerlerinin kulu olmasını emretti.
İsa, bir gün birisinin eşeği ve sıpasını ödünç aldı. Sıpaya binerek tapınağa girdi ve oradaki bütün satıcıları, tacirleri oradan kovdu. Bunun sebebini, tapınağın sadece dua için olduğuyla açıkladı. Tapınakta ders verdiği bir gün Yahudi önderleri onu menetmek istediler, ancak o, onlara rest çekip devam etti. Ardından, sert sözlerle Yahudi din adamlarını eleştirdi ve onlara öğütler verdi. Onlara, Yahya'ya onlardan önce iman eden vergi görevlileri ve fahişelerin, onlardan daha çok göksel egemenliğe yakın olduğunu söyledi. Yahudi din adamlarına, Tanrı'nın egemenliğinin onların elinden alınıp, başka bir millete verileceğini haber verdi. Ferisiler, onu tutuklamak istediler fakat halkın  tepkisinden korktukları için yapamadılar. Ancak, onu yok etme amacından vazgeçmediler, ona bir tuzak kurmaya kara verdiler.
Bir gün, on iki havarisini tebliğ için "kaybolmuş koyunlar" olarak nitelediği, her yerdeki İsrailoğullarına ulaşmakla görevlendirdi. Onları yolcu etmeden önce onlara çeşitli tavsiyelerde bulundu. Kendilerine tebliğden ötürü eziyet edecek olanlardan korkmamalarını, yılan gibi akıllı ve güvercin gibi saf olmalarını, neyi nasıl söyleyecekleri konusunda kaygılanmamalarını, hastaları iyileştirip ölüleri diriltmelerini, cinleri kovmalarını ve bütün bunları karşılıksız yapmalarını tavsiye etti.
İsa, Yahudi din bilginlerini sert dille eleştirirdi. Bir gün yine onları birçok yönden eleştirdi. Onları, insanlara nasihat edip kendileri amelleri uygulamamaları, gösteriş düşkünü olmaları, kendileri için "Rabbi" unvanını kullanmaları, altını ve kurbanlık sunuyu Tapınak'tan daha değerli görmeleri, adaleti ve merhameti göz ardı etmeleri husûsunda kınadı.

İsa, yaşamının son yılında Yahudilerin Hamursuz Bayramı için Kudüs'e gitti. O sırada kent, yüzlerce yıl önce Mısır'da yaşayan Yahudilerin kölelikten kurtulmalarını kutlamaya gelen hacılarla dolup taşıyordu. İsa ve havarileri, Son Akşam Yemeği'nde, Çarmıh'tan önce son kez birlikte yediler. İsa ekmekle şarabı aldı, kutsadı ve havarilerine, bunların, kendisinin bedeni ve kanı olduğunu söyledi. Bu olay ve İsa'nın bu sözleri, Ekmek Şarap Ayini'nin kökenini oluşturmaktadır.
Kanonik İncillere göre İsa, Yahuda İskaryot'un kendisine ihanet edeceğini onlara haber verdi. Gnostik Yehuda İncili ise Yehuda'nın İsa'ya ihanet etmesini, İsa'nın Çarmıh'a gerilmesi gerektiği için yaptığını öğretmektedir. Bu öğretiye göre, İsa'nın insani bedeninden soyunması ve bunun gerçekleşmesi için de öldürülmesi gerekiyordu. Bu incile göre, İsa'nın Yehuda'ya bir kırgınlığı yoktur. Yehuda'ya, gelecek nesillerin kendisine lanet edeceği kötü haberini bildirmiştir. Matta İncili'nde ise İsa, kendisini ele verecek olanı kınamaktadır.

Yemekten sonra İsa ve havarileri Kudüs'ün doğu yakasındaki Zeytindağı'na ve oradan da tepenin yamaçlarındaki Getsemani Bahçesi'ne gittiler. Bu bahçede, Yahuda'nın yol gösterdiği görevliler İsa'yı tutukladı. İsa aynı gece yargılanmak üzere Yahudi önderlerin karşısına çıkarıldı. Hristiyanlık inancına göre sorgusu sırasında "Tanrı'nın oğlu musun?" sorusuna olumlu yanıt verince, Yahudi önderler günah işlediği gerekçesiyle onu ölüme mahkûm ettiler.
Verilen bu idam kararı, Romalı Vali Pontius Pilatus'un onayı olmaksızın uygulanamazdı. Pilatus, aslında İsa'nın suçluluğuna inanmıyordu ama Yahudi önderlerin ve onların izleyicilerinin bu istekte direnmeleri üzerine İsa'yı çarmıha gerdirme cezasına çarptırdı. O dönemde Romalılar, suçluları haç biçiminde bir kalasa çivileyerek idam ederlerdi. İsa, cuma günü Pilatus'un askerlerince başına dikenden bir taç giydirilerek çarmıha gerildi. O günün akşamında ölüsü çarmıhtan indirildi ve izleyicilerinden Aramatyalı Yusuf'a ait bir mezara kondu. Mezarın girişi büyük bir taşla örtüldü. Daha sonra gelişen olaylar Hristiyanlığın Kutsal Kitap'ında şöyle anlatılır: "Cumartesi günü erken saatlerde bir grup kadın mezarı ziyarete gittiğinde taşın yerinden kaldırıldığını ve cesedin orada olmadığını gördü." Kısa bir süre sonra İsa'nın, önce Meryem'e ve ardından havarilerine göründüğüne ilişkin söylentiler çabucak yayıldı. İsa'nın dirilişi Hristiyanlığın en önemli inançlarından biridir. Bu inanç, havarilerine ve izleyicilerine yeni bir güç vermiş ve Hristiyanlığın yayılması için yaptıkları çalışmalar

Hristiyanlık, Batı toplumunun tarihi ve oluşumuyla karmaşık bir biçimde iç içe geçmiştir. Kilise, uzun tarihi boyunca  eğitim ve tıbbî bakım gibi önemli bir sosyal hizmet kaynağı olmuştur; sanat, kültür ve felsefe için ilham kaynağı; siyaset ve din alanında etkili bir oyuncuydu. Çeşitli şekillerde ve çeşitli alanlarda ahlâksızlık ve erdeme karşı Batılıların tutumlarını etkilemeye çalıştı. Paskalya ve Noel gibi bayramlar resmî tatildir; Miladi Takvim uluslararası alanda sivil takvim olarak kabul edilmiştir ve takvim İsa'nın doğum tarihiyle başlar.
Kilisenin kültürel etkisi büyük olmuştur. Kilise âlimleri, Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünün ardından Batı Avrupa'da okuryazarlığı korudular. Orta Çağ boyunca Kilise yükseldi ve Avrupa'da birleştirici güç olarak Roma İmparatorluğu'nun yerini aldı. Orta Çağ katedralleri, Batı uygarlığının ürettiği en ikonik mimari eserler arasında yer almaya devam etmektedir. Avrupa'nın birçok üniversitesi de o dönemde kilise tarafından kurulmuştur. Pek çok tarihçi, üniversitelerin ve katedral okullarının, manastırların teşvik ettiği öğrenmeye olan ilginin bir devamı olduğunu belirtmektedir. Üniversite, genellikle kökeni Katedral okullarına dayanan ve Orta Çağ Hristiyan ortamına sahip bir kurum olarak kabul edilir. Reform, Batı'daki dinî birliğe son verdi ancak Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Rafael gibi Katolik sanatçılar tarafından yaratılan Rönesans eserleri, şimdiye kadar yapılmış en ünlü sanat eserleri arasında yer almaya devam etmektedir. Benzer şekilde, Pachelbel, Vivaldi, Bach, Handel, Mozart, Haydn, Beethoven, Mendelssohn, Liszt ve Verdi gibi sanatçıların bestelediği kutsal Hristiyan müziği, Batı kanonunun en beğenilen klasik müzikleri arasındadır.

Kalvenizm ya da Kalvinizm, Jean Calvin'in 16. yüzyıl başlarında ortaya attığı görüşlere dayanarak kurulan bir Hristiyanlık mezhebidir. Bu dinsel inanç sistemi, ilk kez Cenevre'de, daha sonra Hollanda, İskoçya, Almanya ve Fransa'da kurulan yeni kiliselerde örgütlendi. Bu mezhep Fransa'da Nantes Fermanı ile kabul edildi.
Kalvincilik, toplumsal kurumları; gelenekçi din anlayışına göre değil de, Hristiyanlığın başlangıcındaki özüne göre düzenlemeyi savundu. Bu amaçla bilimsel gelişmelere koşut bir eğitim-öğretim uygulamaya çalışarak yeni bir teknoloji oluşturdu.
Protestan Kalvinizm mezhebine göre dürüstlük ve çalışkanlık birinci sırada yer alır. Bu, o dönem örneğin Hollanda'da yükselen ekonomiyi de destekleyen bir inanç şekliydi. Calvin'e göre çalışkan, dürüst olan, dünya nimetlerinden uzak durarak ibadet edenler rahipler kadar Tanrı'nın selametine hak kazanmış, küçük seçilmişler grubunun üyeleriydi. Günah olansa lüks yaşam, süslü elbiseler ve mücevher kullanmak; dans etmek, sarhoş olmak ve tembellikti. Kalvinizm inancına göre insanlar kurtuluş için seçilmiş ve seçilmemiş olarak doğuyorlardı. İnanca göre bu durumu değiştirmeleri mümkün değildi. İnsanlar lanetlenmiş veya kutsanmış olduklarını iş yaşamındaki başarılarına göre anlıyorlardı. Yani kişinin Tanrısal ve ruhsal durumu olumlu ve devamlı büyüme halindeyse o kişi kutsanmıştı. Tam tersi ruhsal hayatı olumsuz gidiyorsa o kişi lanetlenmiş sayılırdı. Kalvin, Hristiyanların yalnızca fakir olabileceğine inanmazdı. Özellikle bazı insanlar fakirliğin bir Hristiyanlık simgesi olduğunu düşünüp bahane ederek çalışmaktan kaçınırlardı. Bu nedenle Kalvin, tembel ve çalışmak istemeyen kişilerin lanetlenmiş olduklarını söylerdi. Çünkü tembellik bir günahtır. Kalvinizm inancı Protestanlığın olduğu gibi Kapitalizmin de başlangıcını oluşturmuş.

Yücel, Melissa M.E "17. yy Hollanda resminde sembol kullanımı" yüksek lisans tezi (Artist modern dergisi Ocak 2008)

Kanonik sözcüğü, Yunanca kanon (kanun, kural) kökünden türemiş bir sıfat. "genel olarak kabul edilen" veya "otoritelerce doğrulanmış" anlamlarında kullanılır. Teolojiden matematiğe kadar çok geniş bir kullanım alanı vardır.

Bu kavram başlıca Roma Katolik Kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesi ve Anglikan Kilisesi tarafından olmak üzere, ekümenik konsiller tarafından kabul edilen kilise kanun ve kurallarından (kanon) bahsederken kullanılır. Ayrıca dini belge ve kitapların dini otoritelerce orijinal kabul edildiğini belirtir.
Hristiyanlıkta kanonik kabul edilen inciller, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna incilleridir.

Kanonik sözcüğü, edebiyat ve sanat vasıtasıyla yaratılmış "hayali evren"in karakterlerinden ve kavramlarından bahsederken kullanılır. Bu karakterler ve kavramlar, ilgili eserlerin hayranları tarafından gerçekmiş gibi kabul edilmiş ve hayali evrenin bir öğesi haline gelmişlerdir. Kanonik sözcüğü bu karakterlerin ve kavramların orijinalliğini simgelerken, "kanonik olmayan" tabiriyle, uyarlama ve yan ürünlerdeki öğeler kastedilir. Örneğin "Yıldız Savaşları" serisinin bir fanatiği, sonradan üretilen film ve karakterlerin kanonik olmadığını düşünebilir.

Matematikte kanonik tabiri yaklaşık olarak yüzyıldır kullanılmaktadır. Bir kavramın "doğallığını" ve "benzerinin olmayışını" belirtmek veya önemsiz bir ayrıntının "koordinatlardan bağımsız" olduğunu belirtmek amacıyla kullanılır. Matematikte bir durum veya kavram için kanonik tabirini kullanmak, "konvansiyonel seçim" tabirini kullanmaktan daha fazla vurgu yapar.

Bilgisayar biliminde bazı alanlarda kullanılan bu tabir matematikten geçmiştir. "Bir şeyin olağan veya standart durumu" anlamında kullanılır. Örneğin, "bir dosya sisteminin organize edilmesinin kanonik yolu hiyerarşi oluşturmaktır", denebilir.

Kanonik terimi teorik fiziğin birçok alanında yaygın olarak kullanılır. Açısal moment, enerji ve zaman gibi birbirini tamamlayan çiftlerde kanonik değişken adı verilen değişkenler, rastgele seçilmiş değişkenlere tercih edilirler. Kanonik teriminin fizikteki kullanımı daha önce bahsi geçen matematikteki kullanımına benzer.

Apokrif

Kilise Babaları, Hristiyanlıkta yazıları din konusunda kural olarak kabul edilen kişilere verilen isim. Bu isim resmen verilmiş bir unvan olmayıp, daha çok kullanıla kullanıla literatüre yerleşen bir tanımlamadır.
Bir Kilise Babası, Kilise'nin dört gereğini yerine getiren bir kimsedir: erken Kilise dönemine – 8. yüzyıl öncesi – ait olmak, ermiş bir yaşam sürmüş olmak, doktrinsel hatalardan tamamen arınmış ve Hristiyan öğretisinin bir savunusu veya bir örneği olması gereken bir eser yazmış olmak, Kilise'nin örtük veya doğrudan onayına sahip olmak.

Havarisel Babalar
Kilise Doktoru
Çöl Babaları
İman savunucu Babaları (Apolojetler)

https://www.youtube.com/watch?v=5zz3Eyf2QG0&t=697s - Kilise Babaları 1 - Sat7 Türk (Kilise Babaları kim? - Havarisel Babalar - İoannis Hrisostomos /Altın Ağızlı Yuhanna)
https://www.youtube.com/watch?v=ksOXZDpc0wY 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Kilise Babaları 2 - Sat7 Türk (Polikarp - İrinaios (Lyonlu İreneus) - Nazianzlu Gregorius - Augustinus - Tertullianus - Aydınlatıcı Gregorius)
https://www.youtube.com/watch?v=1cDEV62Xtm0 19 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Kilise Babaları 3 - Sat7 Türk (Sardesli Melito - Antakyalı Teofilos - Tatianus - Antakyalı Lukianos- Efrem)

Kitâb-ı Mukaddes, Mukaddes Kitap veya Kutsal Kitap, Hristiyanlık ile Yahudiliğin merkezinde yer alan ve İslam gibi diğer İbrahimi dinlerde de saygı gören dinî metinler bütünüdür. Özgün hâli Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi (bazı bölümleri Kitâb-ı Mukaddes Aramicesi) ve Koini Grekçesi ile yazılmış olan bu eser, çeşitli formlardaki metinlerin bir araya getirilmesinden oluşan bir derleme niteliği taşır. İçeriğindeki metinler arasın dinî buyruklar, anlatılar, şiirler, mektuplar, kehanetler ve diğer edebi türler yer almaktadır. Belirli bir dinî gelenek veya topluluk tarafından Kutsal Kitap'ın resmî bir parçası olarak kabul edilen metinler bütününe Kutsal Kitap kanonu adı verilir. İnananlar tarafından genel olarak ilahi ilhamın bir ürünü olarak kabul edilmekle birlikte, bu kavramın algılanış biçimi ve metnin yorumlanması inanç grupları arasında farklılık göstermektedir.
Dinî metinler ve kutsal yazılar, farklı dinî topluluklar tarafından çeşitli resmî derlemeler hâlinde bir araya getirilmiştir. Kutsal Kitap'ın ilk beş kitabını içeren en eski derleme, İbranicede Tora (Türkçede Tevrat da denebilir) ve Yunancada ise Pentateukos ('beş kitap' anlamına gelir) olarak adlandırılır. İkinci en eski bölüm, anlatısal tarih metinleri ve kehanetlerin bir derlemesi olan Nevi'im'dir. Üçüncü derleme olan Ketuvim ise mezmurlar, özdeyişler ve tarihsel anlatılar içermektedir. Tanah (İbranice: תָּנָ״ךְ, romanize: Tanaḵ) İbrani Kutsal Kitabı için kullanılan alternatif bir terimdir. Masoretik Metin, Tanah'ın İbranice ve Aramice olarak ele alınmış Orta Çağ versiyonu olup, modern Rabbinik Yahudilik tarafından İbrani Kutsal Kitabı'nın otorite kabul edilen temel metni sayılmaktadır. Septuaginta ise Tanah'ın MÖ üçüncü ve ikinci yüzyıllara ait Koini Grekçesi çevirisidir ve büyük ölçüde İbrani Kutsal Kitabı ile örtüşmektedir.
Hristiyanlık, Septuaginta'yı Eski Ahit'in temeli olarak benimseyerek, İkinci Tapınak Yahudiliğinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Erken Dönem Kilisesi; ilahi yazımla yazıldığına inandığı, otorite kabul edilen dinî metinleri kaleme alma ve derleme yönündeki Yahudi geleneğini sürdürmüştür. İsa'nın hayatı ile öğretilerini konu alan anlatılar olan İnciller, Pavlus'un mektupları ve diğer metinlerle birlikte kısa sürede bir araya gelerek Yeni Ahit'i oluşturmuştur. Kutsal Kitap'ın en eski bölümlerinin tarihi yaklaşık MÖ 1200 yıllarına kadar uzanırken, Yeni Ahit büyük ölçüde MS 4. yüzyıla gelindiğinde son şeklini almıştır.
Tahmini olarak beş milyarı aşan toplam satış rakamıyla Hristiyan Kutsal Kitabı, tüm zamanların en çok satan yayınıdır. Kutsal Kitap, hem Batı kültürü ve tarihi hem de dünya genelindeki diğer kültürler üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Metin, Kutsal Kitap eleştirisi (akademik metin analizi) yöntemleriyle incelenmesi de kültürü ve tarihi dolaylı yoldan etkilemiştir.
2021'in başından itibaren Kutsal Kitap'ın veya bazı bölümlerinin çevrildiği toplam 3.435 dil vardır: 704 dilde Kutsal Kitap'ın tam çevirisi, 1.571 dilde Yeni Ahit'in tam çevirisi ve 1.160 dilde kısmi olacak şekilde çeviriler mevcuttur.

Bibel / Bible adları
Dünyanın çeşitli yerlerinde Kutsal Kitap için yaygın olarak Yunanca "biblia" sözcüğünden türetilen bir isim kullanılır (örneğin: 'Bibel' [Almanca], 'Bible' [İngilizce], 'Biblia' [İspanyolca], 'Biblija' [Hırvatça] ve 'Bibbia' [İtalyanca]).
“Küçük kitaplar” anlamına gelen biblia, papirüs bitkisinin iç kısmı için kullanılan "biblos"tan gelir. Eski çağlarda papirüs bitkisi yazı yazmak için “kâğıt” üretiminde kullanılırdı. Mısır'dan ithal edilen papirüs, bir Fenike limanı olan Gebal üzerinden geldiği ve Yunanlar da Gebal kentine 'Byblos' dedikleri için bu adı almıştır. Zamanla, papirüs üzerine yazılan çeşitli belgeler için genel olarak biblia ifadesi kullanılmaya başlandı. Böylece, 'biblia' sözcüğü her tür yazı, tomar, kitap, belge, hatta küçük kitaplardan oluşan koleksiyonlar için kullanılır oldu.
İlginç olarak, günümüzde bu sözcük Kutsal Yazıların neredeyse hiçbir dildeki çevirisinde geçmez. Ancak, M.Ö. ikinci yüzyılda İbrani Kutsal Yazılarındaki kitapların bütününe Yunancada ta biblia deniyordu. Daniel 9:2'de şöyle yazar: “Ben Daniel, kitaplardan ... fark ettim.” Septuagint çevirisinde bu ayette, biblos sözcüğünün çoğulu ve yönelme hali olan biblois geçer.
Elçi Pavlus'te şöyle yazdı: „Gelirken, Troas’ta Karpos’un yanında bıraktığım kaftanı, tomarları [Yunanca: biblia], özellikle de parşömenleri getir.“ (2. Timoteos 4:13) Yeni Ahit'te farklı gramer yapılarıyla 40'tan fazla kez geçen biblion ve biblos sözcükleri, genellikle “tomar(lar)” ya da “kitap(lar)” olarak tercüme edilmiştir.
Hristiyanlar Biblia kelimesini daha sonra Latincede tekil bir sözcük olarak kullanmaya başladı ve bu dilden başka dillere geçti.
"Testament" ve Ahit / Antlaşma
Bu kavramlar 2. Korintoslular 3:14'te bulunan Yunanca bir ifadenin tercümesidir.

"Fakat onların fikirleri körleşmişti; çünkü Mesih'te ortadan kaldırılmış olan aynı peçe, Eski Anlaşmanın okunmasında bugüne dek kaldırılmamış olarak duruyor." (2. Korintoslular 3:14; Kitabı Mukaddes, 2004)
"İsrailoğulları'nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar." (2. Korintoslular 3:14; Kutsal Kitap, 2001)
"But their minds were blinded: for until this day remaineth the same vail untaken away in the reading of the old testament; which vail is done away in Christ." (2. Korintoslular 3:14; King James Version, 1769)
"Aber ihr Sinn wurde verstockt. Denn bis zum heutigen Tag liegt diese Decke über der Verlesung des alten Testaments und wird nicht aufgedeckt, weil sie nur in Christus beseitigt wird." (2. Korintoslular 3:14; Luther tercümesi, 1975)
2. Korintoslular 3:14'teki Yunanca ifade "diathḗké"dir. Tertullianus M.S. 200 civarında ilk olarak Yunanca diathḗké Latince "testamentum" ile çevirdi. Bugün Avrupa'daki dillerde kullanılan „Testament“ (=vasiyetname) kavramı Latince testamentum ve Yunanca διαϑήκης (diathḗké) sözcüğünün hatalı bir tercümesidir.
Latince "testamentum" sözcüğünün anlamı hakkında Essays in Biblical Greek eserinde şunu okuyabiliriz: "Umumi Latincenin filolojisi tanınmadığı için eskiden testamentum kelimesinin testament (vasiyetname) ya da son istek anlamına geldiği düşünüldü; halbuki yalnız ahit anlamına gelir."
2. Korintoslular 3:14'teki diathḗké sözcüğü aslında ahit yani antlaşma demektir.
Temel bir eser olan Theologische Realenzyklopädie 2. Korintoslular 3:14 hakkında; eski "diathḗké"de okumanın, gelecek ayette belirtildiği gibi Musa'yı okumakla bir olduğunu yazar. Devamen, eski "diathḗké" Musa'nın kanununu, olsa olsa Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) kastettiğini anlatır.
Yunanca "diathḗké" sözcüğü kesinlikle İbranicede yazılan 39 (Başlangıç'tan Malaki'ye kadar) kitabı kastetmez. Pavlus, 2. Korintoslular 3:14'teki sözleriyle bu 39 kitabın küçük bir kısmına değinir. O, Musa'dan Pentatök içinde kaydedilen Kanun Ahdinden (Kanun Antlaşmasından) söz etti. Kanun Ahdi Sina Dağında Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan bir antlaşmadır. Tanrı'nın bu ahitte dile getirdiği iradesi havra (Yunanca: synagōgē) ibadetlerinde okundu. Pavlus, Eski Ahdin İsa tarafından yerine getirildiğini ve böylece inananların zihinlerinden simgesel bir peçe kaldırıldığını açıkladı. Bu, "diathḗké"nin asıl anlamıyla uyum içindedir.
Hristiyanlık-Yahudilik karşıtlığında, ahit kelimesinden önce kullanılan 'eski' niteliği eskimiş, iptal edilmiş ve geçerli olmayan olarak yorumlandı. Bu yorum Yahudiliğin değerden düşürülmesine hizmet etti. Fakat İsa Mesih ve takipçileri Kutsal Kitabın bir kısmının güncelliğini kaybettiğini ya da eski olduğunu ima etmektense, bu kayıtlardan “Kutsal Yazılar” olarak söz ettiler (Matta 21:42; Romalılar 1:2). Onlar o zamanki Yahudilik gibi aynı ya da benzeyen kavramlar kullandılar.
O nedenle Eski Ahit'ten yani Eski Antlaşma'dan İbrani Kutsal Kitabı ya da İbrani Kitâb-ı Mukaddesi olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmının büyük bir bölümünün orijinal hali İbranice yazılmıştır. Benzer şekilde Yeni Ahit yani Yeni Antlaşma denilen kısımdan da Grekçe Kutsal Yazılar ya da Grekçe Kutsal Kitap olarak söz etmek daha uygundur; çünkü Kutsal Kitap'ın bu kısmını yazmak üzere Grekçe kullanıldı.

İslam dininden etkilenmiş olan dillerde Kur'an'dan önceki üç kutsal kitap Tevrat, Zebur ve İncil olarak adlandırılmaktadır.

Bir görüşe göre Tevrat adı İbranice torah kelimesinden Arapçaya geçmiştir  ve Musa'nın beş kitabı için kullanılır. Fakat gelenekte Tevrat denilince İbranice (ve Aramice) yazılmış olan tüm 39 kitabı da kapsayan İbrani Kitâb-ı Mukaddesi anlaşılır. Bu iki farklı anlayışın sebebi, Kur'an'da Tevrat'ın hangi peygambere verildiğinin açıkça belirtilmemesidir. Ayetlerde Musa'ya Kitap'ın verildiği, Tevrat'ın bir hidayet ve nur olarak İsrailoğullarının elinde olduğu ve peygamberlerin onunla hükmettikleri belirtilmekte ama Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğuna dair açık bir ifade bulunmamaktadır.
Bununla birlikte Kur'an bilginleri 'Musa'ya verilen kitabın Tevrat olduğu'nda fikir birliği etmişlerdir. Onlardan hiçbiri İncil'in İsa, Zebur'un Davud'la birlikte zikredilmesine rağmen Tevrat'ın Musa ile zikredilmemesinin üzerinde durmamışlardır.
İslam inancında Zebur'un Tevrat'tan ayrı bir kitap olduğu kabul edilir. Çünkü Kur'an'da Tevrat, Zebur ve İncil'in isimleri ayrı ayrı zikredilmektedir. Fakat Zebur Kutsal Kitap içinde Tevrat'tan ayrı bir kitap değil Tevrat'ın 39 bölümünden biridir. Orada Mezmurlar adıyla geçer (İbranice: Mizmor, çoğulu: Mizmorim [ilahi şarkı], Arapça: Mezmur/mizmar, çoğulu: Mezamir [çalgı, kaval], Yunanca: Psalmoi [arp eşliğinde söylenen şarkı]). Bazı dil bilimcilere göre zebûr kelimesinin kökeni yazmak anlamındaki zebr masdarıdır (Lisânü'l- Arab, Tâcü'l-ʿarûs).
Zeccac'a göre ise Zebur kelimesinin kökü menetmek anlamına gelen zebrdir. İşte Davud'a verilen Zebur da içinde kötülüklerden sakındıran nasihatler ve vaazlar bulunduğu için bu isimle anılmıştır.

İncil adı Yunanca euaggélion kelimesinden türemiştir ve "iyi haber" anlamına gelir. İsa'nı

Kitâb-ı Mukaddes kanonu, belirli bir Yahudi veya Hristiyan dini topluluğunun Eski Ahit ve Yeni Ahit'ten oluşan Kitâb-ı Mukaddes'in bir parçası olarak kabul ettiği kutsal metinler (aynı zamanda "kutsal kitaplar" olarak da adlandırılır) kümesidir.
Katolik Kilisesi şu anda 73 kitabı Kitâb-ı Mukaddes'in bir parçası olarak kabul etmektedir: 46'sı Eski Ahit, 27'si Yeni Ahit. Protestan kiliseleri ise 66 kitabı Kitâb-ı Mukaddes'in bir parçası olarak kabul etmektedir: 39'u Eski Ahit, 27'si Yeni Ahit.
Ayrıca Kitab-ı Mukaddes'in ilhamını anlama biçimleri hem de "kanonik" kabul edilen kitapların gerçek listeleri açısından önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla, farklı kanonlar vardır:

Yahudilik kanonu.
Sâmirî kanonu.
Katolik Kilisesi kanonu.
Doğu Ortodoks Kilisesi kanonu.
Protestanlık kanonu.
Kıptî Ortodoks Kilisesi kanonu.
Süryani Ortodoks Kilisesi konunu.
Ermeni Apostolik Kilisesi kanonu.

Batı dillerinde "canon" olarak geçen kanon kelimesi, 'kural' veya 'ölçü çubuğu' anlamına gelen Grekçe: κανών romanize: kanōn kelimesinden gelir. Kelime, 14. yüzyıldan beri "Hristiyan Kilisesi tarafından gerçek ve ilham edilmiş olarak kabul edilen Kitab-ı Mukaddes kitaplarının koleksiyonu veya listesi" anlamında kullanılmaktadır.

Çeşitli Kitab-ı Mukaddes kanonları, ilgili inanç ve mezheplerin dini otoriteleri arasındaki tartışma ve mutabakat yoluyla geliştirilmiştir. Yahudi-Hristiyan kutsal yazıları gibi bazı kitaplar, çeşitli kanonlardan tamamen hariç tutulmuştur; ancak tartışmalı kitapların çoğu, birçok kişi tarafından apokrif veya deuterokanonik olarak kabul edilirken, bazı mezhepler bunları tamamen kanonik olarak kabul edebilir. Eski Ahit ile Yeni Ahit kanonları arasında farklılıklar vardır, ancak el yazmalarının çoğu ortaktır.
Farklı dini gruplar, Kitab-ı Mukaddes kanonlarına farklı kitapları, farklı sıralarda dahil eder ve bazen kitapları böler veya birleştirir. Yahudi Tanah'ı (bazen İbrani Kitâb-ı Mukaddesi olarak da adlandırılır) üç bölüme ayrılmış 24 kitap içerir: Tevrat'ın beş kitabı ('öğreti'); Nevi'im'in sekiz kitabı ('peygamberler'); ve Ketuvim'in on bir kitabı ('yazılar'). Çoğunlukla Kitâb-ı Mukaddes İbranicesi ile, Kitâb-ı Mukaddes Aramicesi bölümleriyle oluşturulmuştur. Eski Ahit'e çok benzeyen ancak ek metinler içeren Septuaginta (Koine Yunancası), en azından bazı ayin bağlamlarında Hristiyan Yunanca Eski Ahit olarak kullanılır. Hristiyan İncillerinin ilk bölümü, en azından İbrani Kitâb-ı Mukkadesi'nin 24 kitabını içeren ve farklı şekilde sıralanmış 39 (Protestan) veya 46 (Katolik [deuterokanonik eserler dahil]) kitaba bölünmüş Eski Ahit'tir. İkinci kısım, neredeyse her zaman 27 kitaptan oluşan Yeni Ahit'tir: dört kanonik İncil, Elçilerin İşleri, 21 Mektup ve Vahiy Kitabı. Katolik Kilisesi ve Doğu Hristiyan kiliseleri, belirli deuterokanonik kitap ve pasajların Eski Ahit kanonunun bir parçası olduğunu savunur. Doğu Ortodoks, Oryantal Ortodoks ve Doğu Süryani Kilisesi'nin kabul edilen kitap listelerinde farklılıklar olabilir.
Bazı Hristiyan gruplarının, kutsal yazı olarak kabul edilen ancak Kitâb-ı Mukaddes'in bir parçası olmayan başka kanonik kitapları (açık kanon) vardır.

Bu tabloda yetmiş dört kitap ve eklemeler listelenmiştir. Tablonun altındaki notlara bakınız.

Yahudi apokrif kitaplarının birçoğu farklı Hristiyan toplulukları tarafından farklı şekillerde kabul edilmiş olsa da, hiçbir gelenek tarafından benimsenmeyenler burada hariç tutulmuştur.
Bazı kitapların sırası kanonlara göre değişir. Bava Batra 14b'deki Talmud, Nevi'im ve Ketuvim kitaplarının kendi sırasını verir. Bu sıra, Mişneh Torah Hilchot Sefer Tora 7:15'te de belirtilmiştir. Tevrat kitaplarının sırası, Yahudilik, Samirilik ve Hristiyanlığın tüm mezheplerinde evrenseldir.
Tablo, Yeni Amerikan Ahiti Gözden Geçirilmiş Baskı, Gözden Geçirilmiş Standart Sürüm ve İngilizce Standart Sürüm gibi Kitab-ı Mukaddes'in modern baskılarında bulunan yazım biçimlerini ve adları kullanır. Hem 1609-1610 Douay Eski Ahit'teki (ve 1582 Rheims Yeni Ahit'teki) hem de Piskopos Challoner'ın 1749 revizyonundaki (şu anda birçok Katolik tarafından kullanılan ve İngilizcedeki geleneksel Katolik yazım biçimlerinin kaynağı olan baskı) ve Septuaginta'daki yazım biçimleri ve adlar, İbranice Masoretik metinden türetilen modern baskılarda kullanılan yazım biçimlerinden ve adlardan farklıdır.
Kral James Versiyonu, Yeni Ahit'te bu kitaplardan bazılarını geleneksel yazımlarıyla anar; örneğin "Esaias" (Yeşaya için). Ekümenizm ruhuna uygun olarak, daha yeni Katolik çeviriler (örneğin, Yeni Amerikan İncili, Kudüs İncili ve Katolikler tarafından kullanılan ekümenik çeviriler, örneğin Gözden Geçirilmiş Standart Versiyon Katolik Baskısı), protokanoniklerde Protestan İncilleriyle aynı "standartlaştırılmış" (Kral James Versiyonu) yazım ve adları kullanır (örneğin, 1. Tarihler, Douay 1 Paralipomenon'a karşı, 1-2. Samuel ve 1-2. Krallar, 1-4. Krallar yerine).

Bu tabloda elli iki kitap listelenmiştir. Tablonun altındaki notlara bakınız.

Kanonik
Kitâb-ı Mukaddes
Apokrif
Kitâb-ı Mukaddes'in eleştirisi
Barnabas İncili
Basilides İncili
Tomas İncili
İslam'da kutsal kitaplar

Özel

Genel

Beckwith, R. T. (1986). The Old Testament Canon of the New Testament Church and Its Background in Early Judaism. Eerdmans Publishing Company. ISBN 978-0-8028-3617-5. 
Davis, L. D. (1983). The First Seven Ecumenical Councils (325-787): Their History and Theology. Liturgical Press. ISBN 978-0-8146-5616-7. 
Ferguson, Everett (1999). Encyclopedia of Early Christianity. 
Fox, Robin Lane (1992). The Unauthorized Version: Truth and Fiction in the Bible. Penguin Books. 
Gamble, Harry Y. (2002). The New Testament Canon: Its Making and Meaning. Wipf & Stock Publishers. ISBN 1-57910-909-8. 
Jurgens, W. A. (1970). Faith of the Early Fathers. Collegeville, Minn.: Liturgical Press. 
Lightfoot, Joseph; Harmer, John; Holmes, Michael, (Ed.) (1992). The Apostolic Fathers. Barker Book House. ISBN 978-0-8010-5676-5. 
McDonald, L. M.; Sanders, J. A. (2002). "Introduction". The Canon Debate. Hendrickson Publishers. 
Metzger, Bruce M. (13 Mart 1997). The Canon of the New Testament: Its Origin, Development, and Significance. Oxford University Press. ISBN 0-19-826954-4. 
Nersessian, V. (2001). "The Armenian Canon of the New Testament". The Bible in the Armenian Tradition. Los Angeles, CA: J. Paul Getty Museum. ISBN 978-0-89236-640-8. 
Rüger, Hans Peter (July 1989). "The Extent of the Old Testament Canon1". The Bible Translator. 40 (3): 301-308. doi:10.1177/026009358904000301. 
Sundberg, Albert (1964). The Old Testament of the Early Church. Harvard Press. 

Armstrong, Karen (2007) The Bible: A Biography. Books that Changed the World Series. Atlantic Monthly Press. 0-87113-969-3
Barnstone, Willis (ed.) (1984). The Other Bible: Ancient Alternative Scriptures. HarperCollins. 978-0-7394-8434-0.
Childs, Brevard S. (1984). The New Testament as Canon: An Introduction. SCM Press. 0-334-02212-6.
Gallagher, Edmon L.; Meade, John D. (2017). The biblical canon lists from early Christianity: texts and analysis. Oxford, United Kingdom: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-879249-9. OCLC 987346634. 
Schneemelcher Wilhelm (ed). Hennecke Edgard, New Testament Apocrypha, 2 vol. Original title: Neutestamentliche Apokryphen
McDonald, Lee Martin (2009). Forgotten Scriptures. The Selection and Rejection of Early Religious Writings. Westminster John Knox Press. 978-0-664-23357-0.
McDonald, Lee Martin (2000). Early Christianity and Its Sacred Literature. Hendrickson Publishers. 1-56563-266-4.
McDonald, Lee Martin (2007). The Biblical Canon: Its Origin, Transmission, and Authority. 3rd ed. Hendrickson Publishers. 978-1-56563-925-6.
Pentiuc, Eugen J., (Ed.) (2022). The Oxford Handbook of the Bible in Orthodox Christianity (İngilizce). Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780190948658.001.0001. ISBN 978-0-19-094868-9  – OUP Academic vasıtasıyla. 
Souter, Alexander (1954). The Text and Canon of the New Testament. 2nd ed. Studies in Theology, No. 25. London: Duckworth.
Stonehouse, Ned Bernhard (1929). The Apocalypse in the Ancient Church: A Study in the History of the New Testament Canon. Oosterbaan & Le Cointre.
Taussig, Hal (2013). A New New Testament: A Bible for the 21st Century Combining Traditional and Newly Discovered Texts. Houghton Mifflin Harcourt.
Wall, Robert W.; Lemcio, Eugene E. (1992). The New Testament as Canon: A Reader in Canonical Criticism. JSOT Press. 1-85075-374-1.
Westcott, Brooke Foss. (1875). A General Survey of the History of the Canon of the New Testament. 4th ed. London: Macmillan.

 Wikimedia Commons'ta Kitâb-ı Mukaddes kanonu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
The Canon of Scripture – contains multiple links and articles
Cross Wire Bible Society 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Old Testament Reading Room and New Testament Reading Room – Online resources referenced by Tyndale Seminary
Comparison Chart of the Books in Various Canons
Catholic Encyclopedia: Canon of the New Testament
Jewish Encyclopedia: Bible Canon
Table of Tanakh Books – includes Latin, English, Hebrew and abbreviated names (from Tel Aviv University).
The Bible in the Armenian Church (an essay, with full official canon at the end)
H. Schumacher, The Canon of the New Testament (London 1923), pp. 84–94.
Dale B. Martin, Introduction to New Testament History and Literature" course materials, Open Yale course, Yale University, 15 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi7 Ocak 2016 
WELS Topical Q&A: Canon – 66 Books in the Bible, by Wisconsin Evangelical Lutheran Synod (Confessional Lutheran perspective)

Kristoloji, Hristoloji veya Mesih bilimi, Hristiyan teolojisinin İsa incelemelerini temel alan bir disiplinidir. Farklı Hristiyan mezhepleri İsa'nın tanrı mı insan mı yoksa her ikisi birden mi olduğu konusunda, Yahudi halkını özgürlüğe ulaştıracak mesih olarak ve insanlığı günahtan kurtaracak kurtarıcı olarak rolünün ne olacağı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. İsa'nın tanrı mı insan mı olduğu ya da insani ve tanrısal kişilikleri arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi sorular erken Hristiyanlık döneminde, özellikle de ilk yedi ekümenik konsil tarafından tartışılmıştır.

Kristoloji ikiye ayrılır: Yukarıdan Kristoloji (yüksek Kristoloji) direkt olarak İsa'nın tanrısallığından yola çıkar. Aşağıdan Kristoloji (düşük Kristoloji) ise İsa'nın tarihte yaşadıkları ve yaptıklarından yola çıkarak onun tanrısallığına gitmeye çalışır. İncil akademisyeni Prof. Dr. Bart D. Ehrman'a göre “yüksek Kristoloji” İsa'yı bir tanrı olarak görürken, “düşük Kristoloji” İsa'yı bir insan olarak görür. 381 yılında toplanan Birinci Konstantinopolis Konsili ile kanonize edilen dört büyük incilden Matta, Markos ve Luka İncilleri İsa'yı insan olarak gösterirken, Yuhanna İncili İsa'yı tanrı olarak kabul eder.
Kristoloji için yapılan bir diğer sınıflandırma da şu şekildedir: “Ontolojik Kristoloji” İsa Mesih'in ontolojik yapısını ve onun ne olduğunu araştırır. “Fonksiyonel Kristoloji” İsa'nın yaptıklarını ve davranışlarını inceler. “Kurtuluşsal Kristoloji” ise İsa'nın kurtuluşu nasıl sağladığı yönüyle ilgilenir.
Prof. Dr. Bart D. Ehrman'a göre Kristoloji tarihinin dönüm noktası Hristiyanların İsa’nın dirilişi hikâyesine inanmaya başlamasıyla olmuştur. İsa'nın takipçileri onun dirilişi hikâyesine inanmaya başlamadan önce İsa'yı insan olarak görürken bu hikâyeye inanılmaya başlanmasından sonra İsa, Hristiyanlar tarafından bir tanrı olarak görülmeye başlanmıştır. İncil akademisyeni Prof. Dr. Larry Weir Hurtado da tıpkı Ehrman gibi İsa'nın tanrı olduğu düşüncesinin İsa'nın ölümünden sonra ortaya çıktığını belirtir.

Temel bir Kristoloji öğretisi, İsa Mesih'in kişiliğinin hem insani hem de ilahi olduğudur. İsa Mesih'in insan ve ilahi doğaları görünüşte (prosopik) bir ikilik oluşturur, çünkü bunlar tek bir kişide bir arada bulunur (hipostaz). Yeni Ahit'te İsa'nın kişiliğinin hem ilahi hem de insan olarak ikili doğası hakkında doğrudan bir tartışma yoktur ve Hristiyanlığın ilk günlerinden beri, ilahiyatçılar İsa'nın doğasının anlaşılmasına yönelik çeşitli yaklaşımları tartışmışlardır, bu da zaman zaman ekümenik konsillere ve mezhepsel bölünmelere yol açmıştır.
İsa'nın doğasını tartışan ve belli çevrelerde yaygın kabul gören temel görüşler şu şekildedir:
Monofizitizm (3.-8. yüzyıllar arası): Bu görüşe göre, ilahilik ve insanlık İsa'nın tarihi enkarnasyondaki birleşmeştir ve budan dolayı, İsa Mesih'in yalnızca tek bir doğası vardır. Monofizitizm, Kalkedon Konsili (451) tarafından sapkın bir görüş olarak kınanmıştır.
Miafizitizm (Oryantal Ortodoksluk): Buna göre, İsa Mesih'in kişiliğinde, ilahi doğa ve insan doğası bileşik bir doğada (“physis”) birleşmiştir.
Diofizitizm (Doğu Ortodoks Kilisesi, Katolik Kilisesi, Doğu Süryani Kilisesi, Lüteryen Kilisesi, Anglikanizm ve Reform Kiliseleri): Bu anlayışa göre, İsa Mesih enkarnasyondan (insan olarak dünyaya geldikten sonra) sonra biri ilahi diğeri insan olmak üzere iki doğaya sahip olmuştur. Kalkedon Konsili bu görüşü sahiplenmiştir.
Monarşianizm (Evlat Edinmecilik ve Modalizm de dahil): Teslis doktrininin aksine, Tanrı'nın bir olduğuna inanır. Bu görüş Patristik (kilise babaları) dönemde sapkın olarak kınanmıştır ancak bugün bazı Teslis-dışı Hristiyan gruplar tarafından doğru olarak kabul edilir. Örneğin: Tekçi Pentekostalizm (Oneness Pentecostalism).
Genel olarak sapkın şeklinde kınanmış fakat belli bir kesim üzerinde etkili olmuş Kristolojik görüşler ise şu şekildedir:
Doketizm (3.-4. yüzyıllar), İsa'nın insan formunun bir gerçeklik olmadığını, sadece bir hayalden, görünümden ibaret olduğunu iddia etmiştir.
Ariusçuluk (4. yüzyıl), Tanrı'nın Oğlu İsa'nın ilahi doğasını, çeşitli sebeplerden dolayı (örneğin zaman içinde bir başlangıcı olması nedeniyle), Baba Tanrı'dan ayrı ve aşağı olarak görmüştür. 357 yılında Roma İmparatorluğu'nun desteğiyle Sirmium’da (bugünkü Sırbistan) toplanan başpiskoposlar konseyi Aryanizm’in doğruluğunu onaylamıştır. Bu konseyde kabul edilen İkinci Sirmium İnancı’na göre Tanrı Baba ve İsa iki farklı kişiliktir ve Baba, Oğul’dan (İsa’dan) üstündür.
Nestûrîlik (5. yüzyıl), İsa Mesih'in iki doğasını (insani ve ilahi) birbirinden neredeyse tamamen ayrı olarak görmüştür.
Monotelitizm (7. yüzyıl), İsa Mesih'in yalnızca tek bir iradeye sahip olduğuna inanmıştır.
Çoğunlukla 4. ve 5. yüzyıllarda çeşitli kilise konseyleri, bu tartışmaların çoğunu çözerek, Teslis doktrinini Hristiyanlığın hemen hemen tüm kollarında anaakım görüş haline getirmiştir. Bunların arasında, yalnızca diofizit doktrini doğru ve sapkın olmayan, Hristiyan anaakımına ait olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Hristiyan teolojisinde kefaret (atonement), insanların sadece İsa Mesih'in kurban olarak çektiği acı ve ölümü sayesinde Tanrı ile uzlaştırılabildiği yöntemdir. Kefaret, genel olarak günahın ve özellikle de İsa'nın çektiği acı, ölüm ve dirilişi aracılığıyla asli günahın bağışlanması veya affedilmesidir. Bu sayede, Tanrı ile onun yarattıkları arasında uzlaşma sağlanır. Gustaf Aulèn'in (1879–1978) Christus Victor (1931) adlı eserinin yaratmış olduğu etki nedeniyle, kefaretin çeşitli teorileri veya paradigmaları genellikle “klasik paradigma,” “nesnel paradigma” ve “öznel paradigma” olarak üç kategoride gruplandırılır:

Klasik paradigma:
Kefaretin Fidye Teorisi: İsa Mesih'in ölümünün, genellikle Şeytan'a veya ölümün kendisine ödendiği söylenen, bazı görüşlere göre Baba Tanrı'ya ödenen, miras alınan aslî günahın bir sonucu olarak insanlığın ruhlarındaki esaret ve borcun telafisi olan bir fidye olduğunu öğreten bir teoridir. Buna göre İsa Mesih bir fidye kurbanı olarak kabul edilir. Gustaf Aulén fidye teorisini yeniden yorumlamış ve buna Christus Victor doktrini adını vermiştir. Aulén' göre Mesih'in ölümü, orijinal fidye teorisi doktrininin aksine, Şeytan'a yapılan bir ödeme değildir, bunun yerine, insanlığı egemenlikleri altında tutan kötülüğün güçlerini yenmesini sağlamıştır.

Nesnel paradigma:
Kefaretin Tatmin Teorisi: Canterbury'li Anselm (1033/4–1109) tarafından geliştirilen kefaretin tatmin teorisi, İsa Mesih'in, onun sonsuz erdemi nedeniyle insanlığın günahına karşı Tanrı'nın haklı öfkesini tatmin etmek için diğer insanların yerine çarmıha gerildiğini öğretir.
Cezai İkame: Bu teori, “adli teori” ve “vekaleten cezalandırma” olarak da adlandırılır ve Anselm'in tatmin teorisinin, bu doktrini reforme edenler tarafından geliştirilen bir versiyonudur. Günahı Tanrı'nın onuruna bir hakaret olarak değerlendirmek yerine, günahı Tanrı'nın ahlaki yasasını çiğnemek olarak görür. Cezai ikame, günahkâr insanı Tanrı'nın gazabına tabi olarak görür ve İsa'nın kurtarıcı işinin özü, günahkarın yerine ikame edilmesi ve insanların yerine lâneti taşımasıdır.

Öznel paradigma:
Ahlaki Örnek Teorisi: Bu teori, “vekaleten tatmin” fikrini reddeden Faustus Socinus (1539-1604) tarafından De Jesu Christo servatore (1578) adlı eserinde geliştirilmiştir. Socinus'a göre, İsa'nın ölümü insanlığa Tanrı'ya kendini feda etme konusunda mükemmel bir örnek sunmaktadır.

Kurtuluş, Hristiyanlıkta, ruhun günahtan ve ölümden kurtulmasıdır. Kurtuluş, insanın günahkâr tabiatından arınması ve ruhun ebedi hayata kavuşması vaadini içerir. Bu gerçekleştiği takdirde, insan kendisini yoldan çıkaran cismani arzuların etkisinden kurtulup tam hidayete ve Tanrı'yla uyuma erişir.
Hristiyan mezheplerinin birbirlerinden farklılaşmasının sebeplerinden birisi, kurtuluşun nasıl olacağı ile ilgili görüş farklılıklarıdır. Roma Katolikliği ve Protestanlık arasında olduğu gibi, Protestanlığın kendi içinde de, husûsiyetle Kalvinizm ve Arminyanizm arasında bu farklılaşma ortaya çıkmıştır. Kırılma noktaları arasında yoksunluk, kader, kefâret ve günahlardan aklanma vardır.

Hristiyan inancına göre, insanın genel anlamdaki günahtan ve aslî günahtan kurtulmasının yolu İsa'nın yaşamı, ölümü ve dirilişi yoluyladır. Buna kefâret de denmektedir. Hristiyan soteryolojisi, ayrıcalıklı kurtuluş anlayışından evrensel uzlaşı anlayışına kadar bir yelpazeye dağılmış durumdadır. Günümüzde Hristiyan âleminde kurtuluşa nasıl ulaşılacağı konusunda birçok farklı görüş olmakla birlikte, çoğunluğun görüşü kurtuluşun, Tanrı’nın oğlu İsa Mesih'in Çarmıh'ta ölmesi yoluyla mümkün olduğu yönündedir. İnsanlar ebedi hayata ve huzura, sevgi dolu bir kişi, İsa yoluyla kavuşabilmektedir. İsa, kendisini insanlar için feda ettiği için “Kurtarıcı” (Sotir) olarak biliniyor. İsa, ilk kuşağın son kuşak, son kuşağın ilk kuşak olacağını vadederek, sadece birinci kuşağa değil herkese ümit sunmuştur. 

Hristiyan inancının temelinde İsa Mesih yoluyla kurtulmanın ümidi ve gerçekliği vardır. Hristiyan inancı, Nasıralı İsa’da tecellî etmiş olan Kurtuluş Tanrısı’na iman etmektir. Hristiyan geleneği kurtuluşu, günahlardan ve kısıtlılıktan kurtarılmış eskatolojik ve aşkın bir hayatta müselles Tanrı ile birlik olma olarak görür. Belki de bu Hristiyanlığın tartışılamaz kısmıdır. Tartışmaya konu olan kısım dünyadaki amellerimizle kurtuluş arasındaki ilişkiye dairdir. —Anselm Kyongsuk Min

Kutsal Kâse ya da Mukaddes Kâse, İsa'nın Son Akşam Yemeği'nde kullandığı iddia edilen, mucizevi güçleri olduğuna inanılan kap. Aramatyalı Yusuf'un, çarmıha gerilen İsa'nın damlayan kanını Kutsal Kâseye koyduğuna inanılır.
Kutsal Kâse'den ilk kez, 12.-13. yüzyıllarda yazılmaya başlanmış olan Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri efsanelerinde bahsedilir. Graal efsanelerinin ilham kaynağı, muhtemelen Kelt mitolojisidir. Kelt Mitolojisinde bolluk kaynağı boynuzlara, hastaları iyileştiren ve ölüleri dirilten kazanlara vs. sıkça rastlanır. En yaygın örneklerinden bazıları Dagda'nın sonsuz gençlik ve Bran'ın ölümsüzlük kazanlarıdır.

Orta Çağ Latincesinde gradalis sözcüğü 'tabak' anlamına gelir. Graal sözcüğünün 'geniş ağızlı veya kenarları alçak kap' anlamına geldiği konusunda kanıtlar olmasına rağmen kelimenin kökeni kesin olarak bilinmemektedir.

Bu nesneyi Hristiyanlıkla özdeşleştiren ve ona gizemli, kutsal bir anlam yükleyen ilk hikâye, 12. yüzyıl sonlarında Chrétien de Troyes tarafından yazılmış ancak tamamlanmamış olan Le Conte du Graal ya da Perceval isimli hikâyedir. Bu hikâye köyden gelme, saf bir şövalye olan Perceval'den bahseder. Perceval'in masumiyeti sürekli vurgulanır. Bu öyküde dini olaylar, olağanüstü detaylarla süslenir.
13. yüzyıl başlarında Robert de Borron'un şiiri Joseph d'Arimathie (Aramatyalı Yusuf) veya Roman de l'estoire dou Graal efsaneyi biraz daha Hristiyanlaştırdı. Aynı şekilde Wolfram von Eschenbach epik şiiri Parzival'de efsaneye çok daha yoğun ve gizemli bir anlam yükledi. Wolfram versiyonunda bahsedilen nesne kase değil Cennetten düşen değerli bir taştı.
Robert de Borron'un eserlerinin nesir versiyonları, Graal efsanesini biraz daha Artur efsaneleri ile kaynaştırdı. 13. yüzyılda Alman destanı Diu Krône'de ise Graal kahramanı Sör Gawain'di. Lancelot efsanesinin bir kısmını oluşturan The Queste del Saint Graal öyküsü yeni bir kahramanı, Sör Galahad'ı yarattı. Bu eser Graal ile ilgili öyküler arasında en önemli yere sahip olanıdır ve 15. yüzyılda Sör Thomas Malory'nin nesiri Le Morte Darthur ile İngilizce konuşan coğrafyaya yayılmıştır.
Robert de Borron'un şiiri Graal'ın ilk zamanlarından bahsediyordu. Hikâye, Graal ile İsa tarafından Son Yemek'te kullanılan ve aynı zamanda Aramatyalı Yusuf tarafından İsa'nın çarmıhtan damlayan kanlarının toplandığı kupa arasında bir ilişki kurdu. The Queste del Saint Graal yeni bir kahramanı, Sör Galahad'ı yaratırken, "Graal'ı aramak" Tanrı ile gizemli bir birleşmenin arayışının öyküsü haline geldi. Kutsal Kaseye doğrudan bakabilen ve insan dilinin izah edemeyeceği gizemleri görebilen tek kişi Galahad idi. Bu çalışma açıkça Clairvauxlu Aziz Bernard'ın öğretilerinden esinlenmişti. Bernard'ın öğretileri insanın mükemmelliğe ulaşmak için çıktığı gizemli yolculuğu anlatıyordu. Borron'un eseri Galahad'ın Lancelot'un oğlu olduğunu iddia ediyor, böylece öyküye yeni bir boyut katıyordu. Lancelot ile Guinevere arasındaki insanî aşkı, Galahad'ın ilahî aşkı ile karşılaştırıyordu. Finalde Graal'ın kaybolması, Tanrı'nın inayetinin (Latince: gratia) geri gelmemek üzere kaybolmasına benzetiliyordu.

Antakya kadehi
Aramatyalı Yusuf

"Kutsal Kâse." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc.
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları
"Grail." Oxford Dictionary of English 2e, Oxford University Press, 2003.
Kutsal Kase Ayasofya'da mı? 26 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kutsal Ruh, Yahudilikte Tanrı'nın evren veya yaratıkları üzerindeki ilahi gücü, kalitesi ve etkisine atıfta bulunur. İznik Hristiyanlığı'nda Kutsal Ruh, Üçlü Birliğin üçüncü kişisidir. İslam'da Kutsal Ruh, ilahi eylemin veya iletişimin bir aracısı olarak hareket eder.

Yunanca Pneuma sözcüğü ruh anlamına gelir ve Yeni Ahit'te yaklaşık 400 kere kullanılır. Bu sözcük Yunancada bazen rüzgâr veya can anlamında da kullanılır ve Yeni Ahit'teki kullanımlarından en az 90'ı Kutsal Ruh'u kasteder. Bu sözcük Eski Ahit'te Kutsal Ruh anlamında 3 kez kullanılmıştır. İbranicede "רוח הקודש" (Ruah hakodeş) olarak bilinir.
Birçok Hristiyan perspektifine göre Kutsal Ruh; Tanrı'nın kendisi, Tanrı'nın bir yansıması ya da Tanrı'nın bir tezahürüdür. Kutsal Ruh, Tanrı'nın kendi varlığını insanda hissettirmesidir. Hristiyanlığa göre insanın kendi içinde hissettiği iman gücü, inanç ve Tanrı'yla konuşma vb. duygular Kutsal Ruh'un tezahürleridir.
İncil'deki ayetlere göre Kutsal Ruh Tanrı'nın Ruhudur; Tanrı kendi Ruhunu İsa'ya iman edenlerin içine göndererek İnsanlarla barışır. İnsanlar artık bu dünyada iken görmedikleri Tanrıyı içlerinde olan kutsal Ruh vasıtası ile tanırlar ve Onun Ruhunun gücüyle kutsal olarak yaşayabilirler. İsa dünyadayken kendisine iman edenlere Babadan çıkan (Tanrıdan) Gerçeğin Ruhu içinize gelince sizi her gerçeğe yönlendirecektir demiştir.

Hristiyan kiliselerinin çoğunluğuna göre Üçlü Birlik inancının üçüncü benliğidir. Teslis Tanrıdır ve Tanrı kendini Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak tanıtmaktadır. Yeni Ahit kaynaklı iki sembol ikonalarda Kutsal Ruh'u tasvir eder: Kanatlarını açmış bir güvercin sembolü ve ateşten diller. Her bir sembol İncillerdeki ayetlerden gelmektedir. Güvercin sembolü İsa Mesih'in Ürdün nehrinde Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilmesi sırasında göklerin açılıp Tanrı'nın ruhunun güvercin biçiminde indiği ve Baba'nın göklerden gelen sesinin İsa Mesih'in onun hoşnut olduğu sevgili oğlu olduğunu bildirdiğini yazan Matta, Markos ve Luka İncillerindeki ayetlerde geçmektedir. İkinci sembol olan ateşten diller ise Elçilerin İşleri kitabında İsa'nın dirilişinden 50 gün sonra İsa tarafından gönderileceği müjdelenen Kutsal Ruh'un Pentikost günü Hristiyan inancını yaymaları için imanlılar topluluğunun üzerine ateşten diller biçiminde indiğini bildiren ayetlerde geçmektedir. "Tanrı'nın tezahürü" (Theofani) olarak adlandırılan Kutsal Ruh, İsa'nın takipçilerine İsa Mesih'in müjdesinin dünyaya duyurulması için ruhani hediyeler ve güç vererek onlara rehberlik eden Tanrı'nın benliğidir ve imanı sağlayan kuvvetin kendisi de Kutsal Ruh'dan gelmektedir.

Kur'an'da ve hadislerde de geçen Ruhu'l-Kudüs ifadesinin Kutsal Ruh olduğu iddia edilir. (Kudüs kelimesi "kutsal" demektir.) Bununla birlikte Kur'an'ın modern çevirilerinde Ruhu'l-Kudüs Cebrail anlamında kullanılır.

İbranice'deki ruh ha-kodeş ibáresi Yahudiliğin kutsal kitabı Tanah'ta ve diğer Yahudilik metinlerinde Yehova'nın Rúhu anlamında kullanılır (İbranicedeki orijinal ibáre: רוח הקודש). Tanımlama edatı olan "ha" kullanılmadan sadece ruh kodeşka (senin kutsal rúhun) şeklinde de kullanıldığı görülür. Yahudilikte "Kutsal Rúh" kavramıyla genellikle peygamberliğin ve hikmetin iláhí yönü kastedilir. Metinde kastedilen anlama göre kimi yerlerde Allah'ın iláhí kudretinin, sıfatlarının, fiillerinin yarattığı varlıklardaki yansıması anlamında da kullanılmaktadır.

Paraklit

12 Yıllık Esaret, David Wilson'ın 1853 tarihli aynı adlı köle anlatısından uyarlanmış 2013 İngiliz-Amerikan yapımı tarihsel epik dram filmidir. Film New York Eyaletinde özgür bir siyahi olarak doğmuş olan ve 1841 yılında Washington DC'de kaçırılıp köle olarak satılan Solomon Northup'un 12 yıl boyunca köle olarak geçirdiği yaşamı anlatmaktadır. Film Northup'un 1853 yılında aynı isimle yazdığı Twelve Years a Slave isimli anılarına dayanılarak sinemaya uyarlanmıştır. Anılarını yayınlamadan önce Northup 12 yıl boyunca, Louisiana eyaletinde tarlalarda köle olarak çalışmıştır. Northup'un anılarının ilk bilimsel baskısı, 1968 yılında Sue Eakin ve Joseph Logsdon'un eş editörlüğünde gerekli izinler alınmasının ardından redakte edilerek, doğruluğu kanıtlandıktan sonra basılmıştır.
Film Steve McQueen'in yönettiği üçüncü uzun metrajlı filmdir. Filmin başrolünde Chiwetel Ejiofor rol almış ve Solomon'u canlandırmıştır. Ayrıca filmin yapımcısı Brad Pitt'tir.

Film 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Film ödülünü kazanmıştır.
Film 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü kazanmıştır.
Lupita Nyong'o filmle 2014 Oscar ödüllerinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazanmıştır.

Resmî site 
IMDb'de 12 Yıllık Esaret 
History vs. Hollywood'da 12 Years a Slave10 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Box Office Mojo'da 12 Years a Slave
Rotten Tomatoes'ta 12 Years a Slave
Metacritic'te 12 Years a Slave
Kitabın indirilebilir bir kopyası
Sinemalar.com profili ve fragman3 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1917, Sam Mendes tarafından yönetilen ve yapımcılığı üstlenilen, 2019 yapımı bir İngiliz savaş filmidir. Mendes, filmi Krysty Wilson-Cairns ile birlikte yazdı. Film, Mendes'in baba tarafından dedesi Alfred'in I. Dünya Savaşı sırasındaki hizmetine dair anlattığı hikâyelerden kısmen ilham almıştır. Film, Almanların Hindenburg Hattı'na çekilmesi ve Alberich Operasyonu sırasında geçmektedir ve iki İngiliz askeri Will Schofield (George MacKay) ve Tom Blake'in (Dean-Charles Chapman) umutsuz bir saldırıyı iptal ettirmek için önemli bir mesajı iletme görevlerini takip eder. Mark Strong, Andrew Scott, Richard Madden, Claire Duburcq, Colin Firth ve Benedict Cumberbatch de yardımcı rollerde yer almaktadır.
Proje Haziran 2018'de duyuruldu ve MacKay ile Chapman Ekim ayında, diğer oyuncular ise Mart ayında kadroya katıldı. Çekimler, Nisan'dan Haziran 2019'a kadar Birleşik Krallık'ta gerçekleşti ve görüntü yönetmeni Roger Deakins ile editör Lee Smith, filmin tamamının iki sürekli çekim olarak görünmesini sağlamak için uzun çekimler kullandı.
1917, 4 Aralık 2019'da Birleşik Krallık'ta prömiyerini yaptı ve 25 Aralık'ta Universal Pictures tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde, 10 Ocak 2020'de ise Entertainment One tarafından Birleşik Krallık'ta sinemalarda gösterime girdi. Film, eleştirel ve gişe başarısı elde ederek dünya çapında 384 milyon dolar hasılat yaptı. 92. Akademi Ödülleri'nde on dalda aday gösterildi ve üç ödül kazandı, ayrıca birçok başka ödül aldı.

6 Nisan 1917'de havadan yapılan keşifler, Batı Cephesi'nin kuzey Fransa'daki bir kesiminden geri çekilen Alman ordusunun geri çekilmediğini, İngilizleri topçu ateşiyle ezmek için bekledikleri yeni Hindenburg Hattı'na doğru stratejik bir geri çekilme gerçekleştirdiğini gözlemlemiştir. Telefon hatlarının kesik olduğu İngiliz siperlerinde, iki genç İngiliz onbaşı, Somme gazisi William Schofield ve Tom Blake, General Erinmore tarafından Devonshire Alayı 2. Taburu'ndan Albay Mackenzie'ye, ertesi sabah Blake'in teğmen kardeşi Joseph de dahil olmak üzere 1.600 askerin hayatını tehlikeye atacak planlı bir saldırıyı iptal eden bir mesaj iletmekle görevlendirilir.
Schofield ve Blake terk edilmiş Alman siperlerine ulaşmak için kimsenin olmadığı bir bölgeden geçerler, ancak Schofield yolda sol elinden yaralanır. Bir yeraltı kışlasında, Almanlar tarafından yerleştirilmiş bir tuzak teli keşfederler, bu da bir fare tarafından tetiklenir; patlama neredeyse Schofield'ı öldürür, ancak Blake onu kurtarır ve ikisi kaçar. Terk edilmiş bir çiftlik evine varırlar ve burada bir Alman uçağı Müttefik uçaklarıyla girdiği it dalaşında düşürülür. Schofield ve Blake yanmış pilotu enkazdan kurtarır. Blake, Schofield'ı pilota su getirmesi için ikna eder. Schofield arkasını döndüğünde pilot Blake'i bıçaklar. Schofield pilotu vurarak öldürür ve pilot ölürken Blake'i teselli ederek görevi tamamlayacağına ve Blake'in annesine mektup yazacağına söz verir. Blake'in yüzüklerini, künyesini ve Erinmore'un mektubunu alarak oradan geçen bir İngiliz birliği tarafından yakalanır.
Écoust-Saint-Mein yakınlarındaki yıkılmış bir kanal köprüsü İngiliz kamyonlarının geçmesini engeller ve Schofield onlarla ayrılmayı seçer. Tek başına karşıya geçmek için köprüden geriye kalanları kullanır ve bir keskin nişancının ateşi altında kalır. Karşılıklı atışlarda Schofield keskin nişancıyı yaralar ve ilerler, bunun üzerine kendisi ve keskin nişancı aynı anda birbirlerini vurur; keskin nişancı öldürülürken Schofield miğferinden vurulur ve bayılır. Gece uyanır ve kasabanın işaret fişekleriyle aydınlatılmış yıkıntıları arasında ilerler. Bir Alman askerinden kaçtıktan sonra, bir bebekle saklanan Fransız bir kadın bulur. Kadın onun yaralarını tedavi eder ve Schofield ona konserve yiyeceklerini ve çiftlikten aldığı sütü verir. Kadının yalvarmalarına rağmen Schofield, yakındaki bir saatin sesini duyduktan ve zamanın tükenmekte olduğunu anladıktan sonra oradan ayrılır. Alman askerleriyle karşılaşır, birini boğarak öldürür ve bir nehre atlayarak takipten kurtulur. Kiraz çiçekleri dökülürken nehir onu taşır. Nehir kıyısına ulaşmadan önce bir şelalenin üzerinden sürüklenir. Ormanda, saldırının son dalgasında yer alan 2. Devonların D Bölüğünü bulur. Bölük cepheye doğru ilerlemeye başladığında, Schofield Albay Mackenzie'ye ulaşmaya çalışır.
Siperlerin Mackenzie'ye zamanında yetişemeyeceği kadar kalabalık olduğunu fark eden Schofield, piyadeler hücuma geçtiği sırada "tepeye" çıkar ve açık savaş alanında İngiliz siper hattına paralel olarak koşmaya başlar. Mesajı okuyan ve isteksizce saldırıyı iptal eden Mackenzie ile buluşmak için zorla içeri girer. Schofield Blake'in kardeşini arar ve onu bulur, ilk dalganın arasındadır ve kanlar içindedir ama zarar görmemiştir. Schofield Joseph'e görevi ve Tom'un ölümü hakkında bilgi verir, Tom'un yüzüklerini ve künyesini verir. Joseph kardeşi için çok üzgündür ama çabaları için Schofield'a teşekkür eder. Schofield annelerine Tom'un kahramanlıkları hakkında yazmak için izin ister, Joseph de kabul eder. Yorgun düşen Schofield yakındaki bir ağacın altına oturur ve karısı ile çocuklarının fotoğraflarına bakar.

Erbaşı Schofield - George MacKay
Erbaşı Thomas Blake - Dean-Charles Chapman
Yüzbaşı Smith - Mark Strong
Teğmen Leslie - Andrew Scott
Teğmen Joseph Blake - Richard Madden
Lauri - Claire Duburcq
General Erinmore - Colin Firth
Albay Mackenzie - Benedict Cumberbatch
Çavuş Sanders - Daniel Mays
Binbaşı Hepburn - Adrian Scarborough
Teğmen Richards - Jamie Parker
Teğmen Hutton - Michael Jibson
Albay Collins - Richard McCabe
Er Bullen - Chris Walley
Sepoy Jondalar - Nabhaan Rizwan
Er Cornelius - Michael Cornelius

Ön Yapım 18 Haziran 2018'de Amblin Partners ve New Republic Pictures'ın projeyi satın aldığı duyuruldu, Sam Mendes'in yönetmenlik yapacağı ve Krysty Wilson-Cairns ile birlikte senaryoyu yazacağı açıklandı. Tom Holland'ın Eylül 2018'de filmde başrol için çaba gösterdiği ancak nihayetinde yer almadığı, çünkü Nisan 2019'da Chaos Walking filmi için yeniden çekimler yapma zorunluluğu olduğu bildirildi. Ekim 2018'de Roger Deakins'in görüntü yönetmeni olarak Mendes ile yeniden bir araya geleceği belirlendi. George MacKay ve Dean-Charles Chapman aynı ay başroller için görüşmelere başladı. Thomas Newman, Mart 2019'da müziği bestelemek üzere işe alındı. Aynı ay içinde Benedict Cumberbatch, Colin Firth, Mark Strong, Richard Madden, Andrew Scott, Daniel Mays, Adrian Scarborough, Jamie Parker, Nabhaan Rizwan ve Claire Duburcq yardımcı rollerde kadroya katıldı.

IMDb'de 1917 
Beyazperde.com'da 1917

Aaron Spelling (22 Nisan 1923 - 23 Haziran 2006), Amerikalı sinema ve TV dizileri yapımcısıdır.
Kariyerine daha üniversitedeyken oyun yazarı olarak başlamıştır. Mezun olup Dallas'ta birkaç oyun yönettikten sonra Hollywood'a taşınmıştır. Biraz senaryo, oyun yazarlığı daha, biraz aktörlük ve yönetmenlik derken Four Star Productions'ta yapımcılığa başladı. 1962'de giriştiği yapımcılık görevinde ilk büyük başarısını 1968-1973 yılları arasında gösterilen ve 6 Emmy ödülü alan, yıllar sonra filme uyarlanan The Mod Squad'la kazandı. 1972'de Leonard Goldberg'le ortak olarak kendi şirketini kurdu ve üretime devam etti. 1976-77 yılları onun için verimli yıllardı, The Rookies, Starsky & Hutch ve Charlie'nin Melekleri gibi birçok hit dizisi bu yıllarda yayınlandı.
Forbes dergisi Spelling'i 2009 yılında dünyada en çok kazanan 11. ünlü olarak gösterdi.

1980'lerde Spelling artık bir TV kralıydı. Hayal Adası, Tehlike Çemberi, Aşk Gemisi, Prime time'de yayınlanan Hanedan ve T.J. Hooker'la ününe ün kattı. 1984 yılında ABC televizyonunda 7 dizisi birden yayınlanıyordu ve bazı eleştirmenler ABC için Aaron'un yayın kanalı diyordu. Spelling'in ABC ile olan ilişkisi 1988'de bitti, ama ünlü yapımcı yoluna devam etti.

Hatta öyle bir devam etti ki 1990'lar onun en parlak yılları oldu. Spelling 90'larda da İkiz Tepeler, Gençlerin sevgilisi olan Evimiz Hollywood'da ve Melrose Place dizilerini ekrana getirdi. Evimiz Hollywood'da dizisinde kızı Tori de Donna karakteriyle başrollerden birindeydi. Tori daha sonra birkaç filmde de rol aldı. Spelling Models Incorporated, 7th Heaven, oğlu Randy'yi üne kavuşturan Sunset Beach gibi dizileriyle 90'lara veda etti. Charmed dizisiyle Alyssa Milano'yu üne kavuşturarak 90'lı yılların sonunu getiren Spelling'in en son yapımı, 2005 yılında yayınlanan Wanted oldu. Türk televizyonlarında heyecanla takip edilen birçok diziye imza atmış olan Spelling, 23 Haziran 2006'da Çene kanserinden kurtulmayarak hayata veda etti.

Aaron Spelling, Guinness Rekorlar Kitabı'nda da yer aldı. Guinness'e göre Spelling 5000 saati aşan programlarıyla Tüm zamanların en üretken yapımcısı'ydı. Spelling'in üretkenliği kadar bilinen bir özelliği yapımlarının şörhetler yaratması oldu. Spelling ayrıca sinema filmlerinin yapımcılığı da yapmıştır.

IMDb'de  Aaron Spelling 
"Spelling's final print interview". The Sydney Morning Herald (İngilizce). Eylül 2004. 30 Ocak 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Temmuz 2012.

Adam Douglas Driver (d. 19 Kasım 1983), Amerikalı oyuncudur. Star Wars: Güç Uyanıyor filminde Kylo Ren (doğum ismi Ben Solo) isimli kurgusal karakteri canlandırarak tanınmıştır.

Adam Driver ilk sahneye çıkışını Broadway'de gösterime sunulan "Bayan Warren'in Mesleği (2010)" adlı oyunda gerçekleştirdi. Broadway'e geri dönüşünü "Adam ve Çocuk (2011)" ile yaptı. Ve yine 2011 içerisinde ilk filmi olan J. Edgar gösterime girdi. Driver çeşitli filmlerde yardımcı oyunucu olarak da kendini gösterdi. 2012'de Girls dizisine başladı, "Franches Ha" ve "Lincoln" adlı filmlerde oyuncu olarak oynadı. 2013'te "The F Word" başta olmak üzere değişik yapımlara katkıda bulundu. 2014'te "While We're Young" dizisinde oyunculuk yaptı ve "Hungry Hearts" filmiyle "Volpi Cup" ödülünü kazandı. Son dönem Star Wars filmlerinde Kylo Ren karakterini canlandırdı.

Adeel Akhtar (d. 18 Eylül 1980), İngiliz aktör.

Akhtar, 18 Eylül 1980'de Pakistanlı bir baba ve Kenyalı annenin oğlu olarak Londra, İngiltere'de doğdu. Cheltenham Koleji'nde başladığı eğitimini Oxford Brookes Üniversitesi ve Yeni Okul'da tamamladı. Pace Üniversitesi Aktör Stüdyo Oyunculuk Okulu'nda oyunculuk eğitimi gördü.
2006 yılında oyunculuğa başladı. En çok yönetmenliğini Chris Morris'in üstlendiği cihatçı terörist Faysal rolünde yer aldığı Four Lions adlı filmle akıllarda kalmıştır. Yer aldığı diğer bazı yapımlar arasında; The Angelos Epithemiou Show, The Dictator, Pan, Capital, River, Murdered by My Father, The Big Sick, The Night Manager, Back to Life ve Ali & Ava sayılabilir. 2017'de "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Murdered by My Father adlı yapımdaki oyunculuğu ile BAFTA Ödülü'nü kazandı. Ayrıca Kanal 4 yapımı Utopia ve 2021 yapımı Ali & Ava filmindeki oyunculukları ile "En İyi Yardımcı" ve "En İyi Çıkış Yapan Oyuncu" kategorilerinden BAFTA Ödülü'ne iki kez aday gösterildi.
Sonbahar 2016'dan bu yana Half Moon Tiyatrosu'nda sahne almaktadır.

2008: The Colonel rolü: Zero (Absolute Tiyatrosu)
2008: In My Name rolü: Zaeem (Old Red Lion Tiyatrosu & Trafalgar Stüdyosu)
2009: Wuthering Heights rolü: Yusuf (Tamasha Theatre Topluluğu)
2010: Satyagraha (Topluluk) (Improbable tiyatrosu)
2011–2012: Hamlet rolü: Guildenstern ve Francisco (Young Vic Tiyatrosu)

Greenstreet, Rosanna (19 Mayıs 2018). "Adeel Akhtar: 'My wife says I'm a tired, older version of Riz Ahmed'". The Guardian (İngilizce). 28 Mayıs 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Mayıs 2022. 

Adeel Akhtar 28 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the British Film Institute
IMDb'de Adeel Akhtar 
Adeel Akhtar 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on Stages of Half Moon 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adrien Nicholas Brody (d. 14 Nisan 1973), Amerikalı oyuncu ve yapımcıdır. Direktör Roman Polanski'nin filmi The Pianist (2002)'de oynadıktan sonra yirmi dokuz yaşında En İyi Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü kazandı ve bu ödül onu, kategoride kazanan en genç oyuncu yaptı. Brody, César En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü alan ikinci erkek Amerikalı aktördür (Christopher Lambert'den sonra).
Brody'nin rol aldığı diğer başarılı filmler ise The Thin Red Line (1998), The Village (2004), King Kong (2005) ve Predators (2010). Anderson'ın dört filmi, The Darjeeling Limited (2007), Fantastic Mr. Fox (2009), The Grand Budapest Hotel (2014) ve The French Dispatch (2020) filmlerinde rol alan Wes Anderson'ın sıkça ortak çalışanıdır.
2017 yılında BBC tarihi draması Peaky Blinders'ın dördüncü serisinde yer aldı.

Brody, fotoğrafçı Sylvia Plachy ve emekli tarih profesörü & ressam Elliot Brody'ın oğlu olarak New York'da dünyaya geldi. Adrien Brody'nin babası bay Elliot Brondy, Polonya’dan göçmüş Yahudiler idi. Annesi ise Budapeşte, Macaristan'da doğdu ve Katolik bir Macar aristokrat baba ile Çekya Yahudisi bir annenin kızı. Brody ise ne Yahudilik dini ile ne de Katolikle “güçlü bir bağlantısı olmadan” yetiştirildi.

Adrien Brody resmi sitesi
Imdb Adrien Brody sayfası 8 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alfredo James Pacino (/pəˈtʃiːnoʊ/ pə-CHEE-noh; İtalyanca telaffuz: [paˈtʃiːno]; d. 25 Nisan 1940), Amerikalı oyuncu. Pacino, bir Akademi Ödülü, iki Tony Ödülü ve iki Primetime Emmy Ödülü de dâhil olmak üzere birçok ödül alarak Oyunculuğun Üçlü Tacı'nı elde etti. Ayrıca dört Altın Küre Ödülü, bir Britanya Akademisi Film Ödülü, iki Ekran Oyuncuları Derneği Ödülü aldı ve 2001 yılında Cecil B. DeMille Ödülü, 2007 yılında AFI Yaşam Başarı Ödülü, 2011 yılında Ulusal Sanat Madalyası ve 2016 yılında Kennedy Center Onur Ödülü ile onurlandırıldı.
Bir metot oyuncusu olan Pacino, Charlie Laughton ve Lee Strasberg'den ders aldığı HB Studio ve Actors Studio'da eğitim gördü. Pacino, Kadın Kokusu (1992) filmindeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü aldı. Oscar'a aday gösterilen diğer rolleri arasında Baba (1972), Serpico (1973), Baba II (1974), Köpeklerin Günü (1975), ...Ve Herkes İçin Adalet (1979), Dick Tracy (1990), Glengarry Glen Ross (1992) ve The Irishman (2019) bulunmaktadır. Diğer önemli rolleri arasında Esrar Bitti (1971), Korkuluk (1973), Devriye (1980), Yaralı Yüz (1983), Baba III (1990), Carlito'nun Yolu (1993), Büyük Hesaplaşma (1995), Köstebek (1997), Şeytanın Avukatı (1997), The Insider (1999), Kazanma Hırsı (1999), Uykusuz (2002), Ocean's Thirteen (2007), Bir Zamanlar... Hollywood'da (2019) ve Gucci Ailesi (2021) yer almaktadır.
Al Pacino, HBO için Angels in America (2003) ve Jack Kevorkian biyografisi Doktor Ölüm (2010) dâhil olmak üzere birçok televizyon yapımında rol aldı ve her biri için bir Mini Dizi veya Filmde En İyi Başrol Oyuncusu dalında Primetime Emmy Ödülü kazandı. Pacino, Amazon Prime Video dizisi Hunters'da (2020-23) rol aldı. Ayrıca sahnede de kapsamlı bir kariyere sahiptir. Does a Tiger Wear a Necktie? (1969) oyunuyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve The Basic Training of Pavlo Hummel (1977) oyunuyla En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanarak iki kez Tony Ödülü kazandı.

Alfredo James Pacino, Sicilya asıllı Amerikalı İtalyan ebeveynler Rose Gerardi ve Salvatore Pacino'nun tek çocuğu olarak, 25 Nisan 1940'ta Manhattan, New York'taki East Harlem semtinde doğdu. Babası San Fratello'dan göç etti.  Anne ve babası, o iki yaşındayken boşandı.  Annesi onu Güney Bronx'a götürdü ve ailesi Kate ve James Gerardi ile birlikte yaşamaya başladılar. Onlar da gençken Corleone'den göç etmişlerdi.  Pacino'nun babası, Covina, Kaliforniya'da sigorta satıcısı ve restoran işletmecisi olarak çalışmak üzere Kaliforniya'ya taşındı.
Pacino, gençlik yıllarında arkadaşları arasında “Sonny” olarak bilinirdi. Beyzbol oyuncusu olma hevesi vardı ve lakabı da “Aktör”dü.  Herman Ridder Ortaokulu'na gitti, ancak kısa süre sonra İngilizce dışındaki derslerinin çoğunu bıraktı. Daha sonra seçmelerle kabul edildikten sonra Sahne Sanatları Lisesi'ne devam etti. Annesi onun bu kararına karşı çıktı ve bir tartışmadan sonra evi terk etti. Oyunculuk çalışmalarını finanse etmek için kurye, komi, hademe ve posta memuru olarak düşük ücretli işlerde çalıştı ve bir keresinde Commentary dergisinin posta odasında çalıştı.
Pacino, dokuz yaşında sigara ve içki içmeye başladı ve 13 yaşında gelişigüzel esrar kullandı, ancak ağır uyuşturuculardan uzak durdu.  En yakın iki arkadaşı 19 ve 30 yaşlarında uyuşturucu bağımlılığından öldü. Güney Bronx'ta büyüyen Pacino, zaman zaman kavgalara karıştı ve okulda bir tür baş belası olarak görüldü.  New York'un yeraltı tiyatrosunda bodrum oyunlarında rol aldı, ancak gençliğinde Actors Studio tarafından reddedildi. Daha sonra Pacino, akıl hocası ve en iyi arkadaşı olan oyunculuk öğretmeni Charlie Laughton ile tanıştığı HB Studio'ya katıldı.  Bu dönemde genellikle işsiz ya da evsizdi ve bazen sokakta, tiyatrolarda ya da bir arkadaşının evinde uyuyordu.
1962 yılında Pacino'nun annesi 43 yaşında öldü.  Ertesi yıl anne tarafından büyükbabası da öldü. Pacino bu dönemleri hayatının en dip noktası olarak adlandırdı ve bir röportajda “22 yaşındaydım ve hayatımdaki en etkili iki insan ölmüştü, bu da benim dibe vurmama neden oldu.” dedi. HB Studio'da geçirdiği dört yılın ardından Pacino, Actors Studio'nun seçmelerine başarıyla katıldı.  Actors Studio, Manhattan'ın Hell's Kitchen semtinde profesyonel oyuncular, tiyatro yönetmenleri ve oyun yazarlarından oluşan bir üyelik organizasyonudur. Sonradan Baba II ve ...Ve Herkes İçin Adalet filmlerinde birlikte rol alacağı oyuncu koçu Lee Strasberg'den “metot oyunculuğu” eğitimi aldı.

1967 yılında Pacino, Boston'daki Charles Playhouse'da bir sezon geçirerek Clifford Odets'in Awake and Sing! adlı oyununda sahne aldı. Haftada 125 Amerikan doları kazanarak, ilk büyük maaşını bu dönemde kazandı. Ayrıca Jean-Claude Van Itallie'nin America Hurrah adlı oyununda da rol aldı. Bu oyun sırasında oyuncu Jill Clayburgh ile tanıştı. Beş yıl süren bir ilişki yaşadılar ve birlikte New York'a taşındılar. 1968'de Pacino, Astor Place Tiyatrosu'nda sahnelenen Israel Horovitz'in The Indian Wants the Bronx adlı oyununda Murph adında bir sokak serserisini canlandırdı. Oyun, ilk kez 17 Ocak 1968'de sahnelendi ve 177 gösterim yapıldı; Clayburgh'un rol aldığı Horovitz'in It's Called the Sugar Plum adlı oyunuyla birlikte sahnelendi. Pacino, bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Obie Ödülü'nü kazandı; John Cazale, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü, Horovitz ise En İyi Yeni Oyun ödülünü aldı. Martin Bregman, oyunu izledikten sonra Pacino'nun menajeri oldu ve bu ortaklık ilerleyen yıllarda çok verimli hale geldi.
Pacino, The Indian Wants the Bronx oyununu İtalya’ya götürerek Spoleto’daki Festival dei Due Mondi’de sahneledi. Bu, Pacino’nun İtalya’ya yaptığı ilk yolculuktu. Pacino ve Clayburgh, ABC televizyon dizisi NYPD’nin "Deadly Circle of Violence" adlı bölümünde rol aldılar. Bölüm, 12 Kasım 1968’de yayınlandı. O dönemde Clayburgh, Search for Tomorrow adlı pembe dizide Grace Bolton karakterini canlandırıyordu. Çiftin mali durumuna yardımcı olmak için Clayburgh'un babası her ay onlara para gönderiyordu.
25 Şubat 1969'da Pacino, Don Petersen'in Bir Kaplan Kravat Takar mı? adlı oyunuyla Broadway'deki ilk çıkışını Belasco Tiyatrosu'nda yaptı. Huntington Hartford tarafından yapımcılığı üstlenilen oyun, 29 Mart 1969'da, 39 gösterimden sonra kapandı. Ancak Pacino, eleştirmenlerden övgüler aldı ve 20 Nisan 1969'da Tony Ödülü'nü kazandı. Pacino, 1970'lerde sahne performanslarına devam ederek Pavlo Hummel'in Temel Eğitimi oyunundaki performansıyla ikinci Tony Ödülü'nü kazandı ve III. Richard oyununda başrolü üstlendi. 1980'lerde de sahnede büyük başarı elde etti ve David Mamet'in American Buffalo adlı oyunundaki performansıyla Drama Desk Ödülü’ne aday gösterildi. 1990'dan itibaren Pacino’nun sahne çalışmaları arasında Eugene O'Neill’in Hughie, Oscar Wilde'ın Salome ve 2005’te Lyle Kessler'in Orphans adlı oyunlarının yeniden sahnelenmesi yer aldı. Pacino, The Actors Studio'da eğitim alırken oyunculuğu keyifli buldu ve bu alanda yeteneği olduğunu fark etti. Ancak kariyerinin başlarındaki işleri maddi açıdan tatmin edici değildi. Sahnedeki başarısının ardından, 1969’da Patty Duke’un başrolünde olduğu bağımsız film Ben, Natalie'de kısa bir rol alarak sinema kariyerine başladı. Pacino, 1970 yılında Creative Management Associates (CMA) adlı yetenek ajansıyla anlaştı. Pacino, ilk uzun metrajlı filmini Esrar Bitti'de (1971) bir eroin bağımlısını canlandırarak yaptı.

Francis Ford Coppola, Pacino'yu 1972 yapımı, gişe rekorları kıran mafya filmi Baba’da Michael Corleone rolüne seçti. Jack Nicholson, Robert Redford, Warren Beatty ve o dönemde pek tanınmayan Robert De Niro gibi isimler de rol için düşünülse de, Coppola stüdyo yöneticilerinin daha ünlü birini istemesine rağmen Pacino'da karar kıldı. Pacino’nun performansı ona En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü adaylığı kazandırdı ve Halliwell’s Film Rehberi tarafından "yoğun" ve "sıkı bir şekilde kontrol altında" olarak tanımlanan erken dönem oyunculuk tarzının öne çıkan bir örneği olarak değerlendirildi. Ancak Pacino, yardımcı oyuncu kategorisinde aday gösterilmesine tepki olarak Akademi Ödülleri törenine katılmadı, çünkü rol arkadaşı ve En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Marlon Brando'dan daha fazla ekran süresine sahip olduğunu belirtti. Pacino, 1973'te Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan Korkuluk filminde Gene Hackman'la birlikte rol aldı. Aynı yıl içinde Pacino, New Yorklu polis memuru Frank Serpico’nun meslektaşları arasındaki yolsuzluğu ortaya çıkarmak için gizli göreve girişini konu alan gerçek bir hikâyeye dayanan Serpico filmiyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü’ne aday gösterildi. 1974’te Pacino, Michael Corleone rolünü Baba II filminde yeniden canlandırdı. Film, En İyi Film Akademi Ödülü'nü kazanan ilk devam filmi oldu ve Pacino, Corleone rolüyle bu kez başrol kategorisinde olmak üzere üçüncü kez Akademi Ödülü'ne aday gösterildi. Newsweek, Pacino’nun Baba II’deki performansını "büyük olasılıkla sinema tarihindeki en etkileyici kalp katılaşması portresi" olarak tanımladı.

1975'te Pacino, banka soyguncusu John Wojtowicz'in gerçek hikâyesine dayanan Köpeklerin Günü filmiyle büyük bir başarı daha elde etti. Filmin yönetmenliğini, birkaç yıl önce Serpico'da da birlikte çalıştığı Sidney Lumet üstlendi. Pacino, bu filmle bir kez daha En İyi Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü'ne aday gösterildi. 1977'de Sydney Pollack'ın yönettiği Bobby Deerfield filminde bir yarış pilotunu canlandırdı ve bu rolüyle En İyi Erkek Film Oyuncusu - Dram dalında Altın Küre adaylığı kazandı. Bir sonraki filmi, bir mahkeme draması olan ...Ve Herkes İçin Adalet oldu. Pacino, geniş oyunculuk yelpazesi nedeniyle eleştirmenler tarafından övgüyle karşılandı ve dördüncü kez En İyi Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü'ne aday gösterildi. Ancak ödülü, o yıl Kramer Kramer'e Karşı filmindeki rolüyle kazanan Dustin Hoffman'a kaptırdı. 1970'ler boyunca Pacino, toplam beş Akademi Ödülü adaylığı aldı; bunlardan dördü Serpico, Baba II, Köpeklerin Günü ve ...Ve Herkes İçin Adalet filmleriyle En İyi Erkek Oyuncu kategorisindeydi.
Pacino'nun kariyeri 1980'lerin başında düşüşe geçti; N

Alan Sidney Patrick Rickman (21 Şubat 1946 - 14 Ocak 2016), İngiliz aktör ve yönetmendir. Royal Academy of Dramatic Art'ta eğitim aldı. Royal Shakespeare Company'nin bir üyesiydi, modern ve klasik tiyatro yapımlarında oynadı.
İlk büyük televizyon rolü 1982'de geldi ancak şansının dönmesi 1985 yılında Les Liaisons Dangereuses'un sahne yapımında üstlendiği Vicomte de Valmont rolü ile oldu, Tony ödülüne aday gösterildi. Rickman, Zor Ölüm filminde Hans Gruber ve Harry Potter filminde Severus Snape rolünde sergilediği performans ile daha fazla dikkat çekti.
Rickman'ın diğer film rolleri arasında, Nottingham Şerifi rolü ile BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandığı Robin Hood: Hırsızlar Prensi filmi, Jamie rolünde Ruhum Seninle, P.L. O'Hara rolünde Müthiş Serüven, Colonel Brandon rolünde Altın Küre kazanan Aşk ve Yaşam filmi, Altın Küre, Emmy Ödülü ve SAG Ödülü'nü kazandığı Rasputin filminin isim karakteri, Alexander Dane rolünde Galaksi Savaşçıları, Harry rolünde Aşk Her Yerde, Dr. Alfred Blalock rolünde oynadığı, Emmy kazanan film Tanrı'yı Oynayanlar ve Stephen Sondheim'ın müzikalinin uyarlaması olan Sweeney Todd: Fleet Sokağı'nın Şeytani Berberi filminde Yargıç Turpin rolünde oynadı.
Rickman, 14 Ocak 2016 tarihinde 69 yaşında pankreas kanserinden öldü. Eye in the Sky filminde Korgeneral Frank Benson rolü ve Alis Harikalar Diyarında: Aynanın İçinden filminde tırtıl Absolem seslendirmesi onun son rolleri oldu.

Rickman, 21 Şubat 1946'da işçi sınıfı bir ailenin, Margaret Doreen Roseve ve Bernard William Rickman'ın oğlu olarak Hammersmith, Batı Londra'da doğdu. Rickman'ın annesi bir ev hanımıydı. Babası fabrika işçisiydi. Ataları İngiliz, İrlandalı ve Gallerli; Babası Katolik, annesi Metodist idi. Rickman'ın David ve Michael isminde iki erkek kardeşi ve Sheila isminde kız kardeşi vardı.
Rickman sekiz yaşındayken babası akciğer kanserinden öldü, annesi onu ve üç kardeşini postanede çalışarak yetiştirmek için mücadele etti. 1960'ta annesi tekrar evlendi ancak Rickman'ın üvey babasından üç yıl sonra boşandı. Rima Horton ile tanışmadan önce, ilk aşkının on yaşındayken "spor gününde" Amanda adındaki kız olduğunu belirtti. Çocukken, hat sanatında ve suluboyada mükemmeldi. Rickman, Acton'daki Montessori eğitim yöntemini takip eden okul Derwentwater Primary School'a katıldı. Daha sonra doğrudan burs sistemi aracılığıyla Londra'daki Latymer Upper School'da tiyatroya dahil oldu. Latymer'den ayrıldıktan sonra, Chelsea College of Art and Design ve ardından Royal College of Art'a katıldı. Bu eğitim, Rickman'ın oyunculuktan daha istikrarlı bir meslek olarak gördüğü Royal College of Arts'ın kendi bünyesindeki ARK ve the Notting Hill Herald dergileri için grafik tasarımcısı olarak çalışmasına imkân verdi. "Drama okulu 18'inde yapılacak en mantıklı şey değildi."
Mezuniyetten sonra Rickman ve birkaç arkadaşı Graphiti adlı bir grafik tasarım stüdyosu açtı ancak başarılı üç iş yılının ardından profesyonelce oyunculuk yapmaya devam edeceğine karar verdi. Royal Academy of Dramatic Art (RADA) seçmelerine katılmak için yazdı. 1972'den 1974'e kadar katıldı. Oradayken, Sir Nigel Hawthorne ve Sir Ralph Richardson için kostümcü olarak çalışarak kendini destekledi.

RADA'dan mezun olduktan sonra Rickman, İngiliz repertuvarı ve tecrübeli tiyatro grupları ile birlikte Çehov'un The Seagull'ı ve The Royal Court Theatre'daki, Snoo Wilson - The Grass Widow oyunları da dahil olmak üzere geniş çapta çalıştı ve Edinburgh Uluslararası Festivalinde üç kez yer aldı.
1978'de diğer oyunların yanı sıra Court Drama Group ile birlikte Romeo ve Juliet ve Köprüden Görünüş'te oynadı. Royal Shakespeare Company (RSC) ile çalışırken, Size Nasıl Geliyorsa'nın oyuncularından biri oldu. Trollope'un ilk iki Barchester romanının BBC uyarlaması Barchester Chronicles'ta (1982) Obadiah Slope olarak yer aldı. 1985 yılında Royal Shakespeare Company'de Howard Davies'in yönettiği Christopher Hampton'ın Les Liaisons Dangereuses uyarlamasında kendine Vicomte de Valmont rolü verilmişti. Sonrasında 1987'de Broadway'e transfer oldu. Rickman performansından dolayı hem Tony Ödülleri hem de Drama Desk Ödülleri adaylığı aldı.
Rickman çok çeşitli roller oynamıştır. Colonel Brandon Aşk ve Yaşam ve Jamie Ruhum Seninle karakterlerini romantik yollarla oynadı. Hollywood'un büyük bütçeli filmlerinde Alman Suçlusu Hans Gruber olarak Zor Ölüm (1988) filminde, Tom Selleck'in muhalifi olarak Avustralyalı Elliot Marston rolünde Quigley Down Under filminde ve Robin Hood: Hırsızlar Prensi filminde Nottingham Şerifi olarak çok sayıda kötü adam rolünde oynadı; ve ara sırada HBO yapımı Tanrı'yı Oynayanlar'daki Dr.Alfred Blalock gibi televizyon rolü oynadı. Rasputin'deki deli keşiş rolüyle Altın küre ve Emmy ödülünü kazandı.
Zor Ölüm'ün yapmak istediği türden bir film olmadığını düşündüğünden rolü neredeyse almadığını açıklasa da, Hans Gruber rolü ona AFI'nın 100 Yılı... 100 Kahraman ve Kötü Adam listesinde bir yer kazandırdı. Robin Hood: Hırsızlar Prensi filminde Nottingham Şerifi olarak sergilediği performans, filmlerde bir kötülüğü canlandıran en iyi aktörlerden biri olarak övgü aldı.
Harry Potter serisinde (2001-2011) iksir ustası olan Severus Snape'i canlandırması karanlıktı, ancak karakterin güdüsü kestirilebilir değildi. Kariyeri boyunca Rickman, Galaksi Savaşçıları, Aşk Her Yerde gibi filmlerde komedi rolleri de oynamıştır.

Tanrı'yı Oynayanlar filmindeki performansıyla Emmy için aday gösterildi. Ayrıca Sigourney Weaver ve Carrie-Anne Moss ile birlikte bağımsız Kar Pastası filminde ve Tom Tykwer'ın yönettiği Koku: Bir Katilin Hikayesi filminde rol aldı. Harry Potter'ın yanı sıra Helena Bonham Carter ve Timothy Spall birlikte çalıştığı, eleştirmenlerce beğenilen Tim Burton filmi Sweeney Todd: Fleet Sokağı'nın Şeytani Berberi'nde Yargıç Turpin olarak göründü. Burton'un filmi Alice Harikalar Diyarında tırtıl Absolem'i seslendirdi.
Rickman, Noël Coward'ın romantik komedisi Private Lives'ta sahne aldı. Howard Davies'in yönettiği Tony Ödüllü Les Liaisons Dangereuses prodüksyonunda Lindsay Duncan ile bir araya geldi. Antonius ve Kleopatra oyununda Helen Mirren ile birlikte sahne aldı.
Rickman, 1995 yılında The Winter Guest'i Londra'daki Almeida Tiyatrosu'nda yönetti ve 1997 yapımı Emma Thompson'nın gerçek hayattaki annesi Phyllida Law ile birlikte oynadığı aynı isimdeki filmi yönetti. Katharine Viner ile My Name Is Rachel Corrie adlı oyunu derledi ve Royal Court Theatre'da yapılan prömiyeri yönetti. Tiyatroseverlerin Seçimi En iyi Yönetmen Ödülünü kazandı.
2009'da Rickman, University College Dublin Edebiyat ve Tarih Kurumu tarafından James Joyce Ödülü'ne layık görüldü. Ekim ve Kasım 2010'da Rickman, Henrik Ibsen tarafından yazılan John Gabriel Borkman oyununu Abbey Tiyatrosu'nda Lindsay Duncan ve Fiona Shaw ile birlikte oynadı. İndependent İrlanda, Rickman'ın performansının nefes kesici olduğunu yazdı.

Rickman, Harry Potter serisinde Severus Snape olarak göründü. Serinin genelinde Snape tasviri genel olarak eleştirmenlerin beğenisini kazandı. Kenneth Turan, Los Angeles Times'ta "Rickman, her zaman olduğu gibi, en kalıcı etkiyi yapar" dedi. Peter Travers, Rolling Stone dergisinde Rickman için "Sonunda bize Snape'in maskelediği o yüce kalbe bir bakış açısı verdi." dedi.
Medya kapsamında Rickman'ın performansı, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterilmeye layık görüldü. Snape rolünden dolayı ilk ödül adaylıkları, 2011 Kadın Film Gazetecileri Birliği Ödülleri, 2011 Saturn Ödülleri, 2011 Scream Ödülleri, 2011 St. Louis Film Eleştirmenleri Birliği Ödüllleri'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinde geldi.
Kasım 2011'de Rickman, Theresa Rebeck'in John Golden Theatre'daki Seminar oyununun açılışında sahne aldı. Rickman oyundan Nisan ayında ayrıldı, Broadway.com İzleyici Seçimi Bir Oyundaki En Beğenilen Aktör Ödülünü kazandı ve Drama League Award'a aday gösterildi.
Rickman, 1966 yılındaki Harika Hırsız filminin yeniden uyarlaması olan, Michael Hoffman'ın yönettiği 2012 yapımı Gambit filminde Colin Firth ve Cameron Diaz ile birlikte oynadı.
2013'te CBGB East Village punk-rock kulübünün kurucusu olan Hilly Kristal rolünü CBGB filminde Rupert Grint ile birlikte oynadı.

Rickman, 1995 yılında Empire tarafından film tarihinin en seksi 100 yıldızından (34.) biri seçildi ve Ekim 1997'de "Tüm Zamanların En Büyük 100 Film Yıldızları" listesinde 59. sırada yer aldı. 2009 ve 2010'da Rickman, her iki yılda Empire tarafından bir kez daha en seksi yıldızlar listesinde seçilen 50 aktör arasından 8. oldu. Rickman, 1993 yılında Royal Academy of Dramatic Art (RADA) konseyine seçildi; daha sonra RADA'nın başkan yardımcısı, Sanatsal Danışmanı, Eğitim komitesi ve Geliştirme Kurulu üyesi oldu.
Rickman, Empire dergisinin 50 yaş üstü En Büyük Yaşayan Film Yıldızları listesinde 19. seçildi. Broadway'in Tony Ödülüne En İyi Erkek Oyuncu (oyun) dalında iki kez aday gösterildi. The Guardian, Rickman'a Akademi Ödülleri'ne hiç aday olmamış en iyi aktörler listesinde yer verdi.
İki dilbilimci ve ses mühendisi 50 ses örneğine dayanarak, mükemmel erkek sesini Rickman ve Jeremy Irons'ın kombinasyonu olarak buldu.
Rickman, Adam Leonard'ın bestelediği "Not Alan Rickman" adlı bir şarkı da dahil olmak üzere birçok müzik çalışmalarında yer aldı. Rickman, When Love Speaks (2002) albümünde Shakespeare'in sonelerini anlatan birçok sanatçıdan biriydi.

Rickman, 1965 yılında 19 yaşındayken, 18 yaşında olan Rima Horton ile tanıştı ve kız arkadaşı oldu daha sonra İşçi Partisinden Kensington ve Chelsea Londra Belediye Meclisi Konseyi (1986-2006) üyesi ve civarındaki Kingston Üniversitesi'nde ekonomi öğretim görevlisi oldu. 2015 yılında Rickman, 2012 yılında New York'ta yapılan özel bir davetle evlenmiş olduklarını doğruladı. 1977'den Rickman'ın öldüğü 2016 yılına kadar birlikte yaşadılar. İkisinin hiç çocuğu yoktu.
Rickman Saving Faces araştırma vakfının aktif bir koruyucusuydu ve dünyanın her yerindeki performans sanatçıları arasındaki yoksullukla savaşmak için çalışan bir hayır kurumu olan International Performers' Aid T

Albert Finney, Jr (9 Mayıs 1936 - 7 Şubat 2019), 5 kez Oscar'a aday gösterilmiş, Emmy ödülü sahibi İngiliz oyuncu.
Salford, Lancashire, İngiltere'de Alice and Albert Finney'nin oğlu olarak dünyaya gelen Finney, Royal Academy of Dramatic Art'ta eğitim aldı. Finney, 1963'te Henry Fielding'in romanından, Tony Richardson tarafından uyarlanan Tom Jones filminde baş karakter olarak rol aldı. Filmdeki Tom Jones rolüyle Oscar'a aday gösterilen oyuncu, Venedik Film Festivali'nde En İyi Aktör Ödülü'nü (Volpi Cup) kazandı. 1964'te John Osborne'un Luther adlı oyunundaki Martin Luther rolüyle ve 1968'de Peter Nichols'ın A Day in the Death of Joe Egg adlı oyunundaki performansıyla, En İyi Erkek Oyuncu dalında Tony Ödülleri'ne aday gösterildi.
Oyuncu 1984'te The Dresser filmiyle Berlin Film Festivali'nde En İyi Aktör Ödülü'nü almıştır. Tom Jones, Murder On The Orient Express, The Dresser ve Under the Volcano filmleri ile En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne, Erin Brokovich adlı filmi ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterildi.
Jane Wenham (1957-1961), Anouk Aimée (1970-1978) ve Katherine Attson (1989-1991) ile evli kalmıştır. Oyuncu Albert Finney 7 Şubat 2019'da 82 yaşında ölmüştür.

IMDb'de Albert Finney 
IBDB'de Albert Finney

Albert Romolo Broccoli (5 Nisan 1909 - 27 Haziran 1996), takma adı " Cubby " olan Amerikalı film yapımcısıdır. Kariyeri boyunca 40 sinema filmi yaptı. Filmlerin çoğu Birleşik Krallık'ta yapıldı ve çoğunlukla Pinewood Stüdyolarında çekildi. Danjaq, LLC ve Eon Productions'ın kurucu ortağı olan Broccoli, birçok filminin yapımcısı olarak dikkat çekti. O ve Harry Saltzman, düşük bütçeli yapımlardan başlayıp, büyük bütçeli ve yüksek hasılat yapan filmler ile geliştiler. Günümüzde Broccoli'nin mirasçıları yeni Bond filmlerinin yapımcılıklarını üstlenmeye devam etmektedirler.

Broccoli, İtalya'nın Calabria bölgesinden gelen göçmenler Giovanni Broccoli ve Kristina Vence adlı iki çocuğundan en küçüğü olarak New York City'nin Queens ilçesinde dünyaya geldi. Bir ağabeyi vardı. Takma adını, kuzeni gangster Pat DiCicco'nun, benzer adlı bir çizgi film karakterinden sonra ona "Kabibble" demeye başlamasından sonra aldı. Bu, sonunda "Kubbie" olarak kısaltıldı ve Broccoli tarafından "Cubby" olarak benimsendi. Aile daha sonra New York eyletinde Long Island'daki Smithtown'da akrabaları DiCiccos'un yakınında bir çiftlik satın aldı.
Aile Florida'ya taşındı ve babası Giovanni'nin ölümü üzerine, büyükannesiyle birlikte New York City'deki Astoria, Queens'e taşındı. Tabut yapımcılığı da dahil olmak üzere birçok işte çalışan Broccoli, daha sonra film endüstrisine dâhil oldu. Jane Russell'ın başrol oynadığı Howard Hughes'un The Outlaw (1941) filminde en alt seviyede işe başladı. Burada, ömür boyu arkadaşlık yapacağı Howard Hughes ile ilk kez tanıştı; Hughes, yönetmen Howard Hawks'un kovulmasının ardından filmin yapımını yönetiyordu. ABD İkinci Dünya Savaşı'na girdiğinde Broccoli hızla yönetmen yardımcısı seviyesine yükseldi.

1937'de Broccoli'nin komedyen ve Three Stooges'un yaratıcısı Ted Healy ile Trocadero gece kulübünün önünde bir tartışmaya karıştığı iddia edilmektedir. Bir kaynağa ɡöre, aktör Wallace Beery, Broccoli ve film yapımcısı Pat DiCicco'nun Healy'yi çok kötü kötü dövdüğünü ve bu yüzden Healy'nin komaya girip öldüğünü iddia etti.
Healy'nin kavga sonucu mu yoksa bilinen alkolizmi nedeniyle mi öldüğü konusunda bilinmezlik hâlen sürmektedir. Yetkililerin Healy'nin ölümünü araştırmaya ilgisizliği nedeniyle, Healy'nin cesedi mumyalanana kadar otopsi yapılmadı. Otopsinin ardından Los Angeles bölge adli tabibi, Healy'nin akut ve kronik alkolizme bağlı akut toksik nefritten öldüğünü bildirdi. Polis, raporda şahsın ölümünün fiziksel saldırıdan kaynaklandığına dair bir belirti olmaması nedeniyle soruşturmayı kapattı.

1950'lerin başında Broccoli bir kez daha Londra'ya taşındı; burada İngiliz hükûmeti, İngiliz oyuncular ve ekiplerle Birleşik Krallık'ta yapılan film yapımlarına sübvansiyon sağladı. Broccoli, Irving Allen ile birlikte Columbia Pictures için verimli ve başarılı bir film serisine imza atan Warwick Films'i kurdu.
Broccoli, Ian Fleming'in James Bond karakterini uzun metrajlı filmlere taşımakla ilgilenmeye başladığında, hakların uzun zamandır sinemaya girmek isteyen ve sadece birkaç tiyatro oyunu ve film yapan Kanadalı yapımcı Harry Saltzman'a ait olduğunu ɡördü. İkili ortak arkadaşları senarist Wolf Mankowitz tarafından tanıştırıldı fakat Saltzman James Bond'un hakları satmayı reddetti ancak Broccoli ile ortak olmayı ve filmlerin ortak yapımcılığını üstlenmeyi kabul etti, bu da yapım şirketi EON Productions'ın ve onun ana şirketinin (holding) kurulmasını sağladı.
Saltzman ve Broccoli, 1962'de ilk Bond filmi Dr. No'nun yapımcılığını üstlendi. İkinci filmi Rusya'dan Sevgilerle büyük bir başarı elde etti ve o andan itibaren filmlerin bütçesi, aksiyonu ve tutkusu arttı. Daha büyük oyuncu kadrosu, daha zor aksiyon sahneleri, özel efektler ve egzotik mekanlara olan bağımlılığın devam etmesiyle, James Bond film serisi çekilmeye başlandı. Bununla birlikte, 1960'ların ortalarına gelindiğinde Broccoli neredeyse tüm enerjisinin tamamını Bond serisine vermişti.
1966'da Broccoli, diğer yapımcılarla birlikte bir sonraki James Bond filmi İnsan İki Kere Yaşar'ı çekmek için yer araştırırken Japonya'daydı. BOAC 911 sefer sayılı uçağına bir bilet ayırmıştı ve o gün bir ninja gösterisini izleyebilmek için uçak biletini iptal etti. 911 sefer sayılı uçak hava türbülansı nedeniyle düştü ve uçaktaki herkes öldü.

Broccoli, 1996 yılında 87 yaşındayken Beverly Hills'teki evinde kalp yetmezliğinden öldü. O yılın başlarında üçlü kalp bypass'ı geçirmişti. Beverly Hills'teki Good Shepherd Kilisesi'ndeki cenaze töreninin ardından Los Angeles'taki Forest Lawn - Hollywood Hills Mezarlığı'nın açık hava bölümünde süslü bir lahit içine defnedildi.
Broccoli'nin, EON tarafından üretilen her James Bond filminin açılış jeneriğinde karakterin yaratıcısı Ian Fleming'in adını taşıması gerektiği yönündeki ısrarını dikkate alarak (filmin, baş karakter dışında hiçbir Fleming romanıyla gerçek bir bağlantısı bulunmasa bile), Hayatta kalan ailesi, sonraki tüm Bond filmlerinin Broccoli'nin adını taşımasına karar verdi. Bu nedenle Tomorrow Never Dies'tan bu yana tüm Bond filmleri "Albert R. Broccoli'nin EON Productions sunar" dizesiyle açılmaktadır.

Doktor Hayır (1962)
Rusya'dan Sevgilerle (1963)
Altın Parmak (1964)
Sadece İki Kez Yaşarsın (1967)
Majestelerinin Gizli Servisi Üzerine (1969)
Elmaslar Sonsuza Kadardır (1971)
Yaşa ve Ölmesine İzin Ver (1973)
Altın Silahlı Adam (1974)

Thunderball (1965) (yapımcılığını Kevin McClory üstlendi)

Kırmızı Bere (1953)
Aşağıda Ateş (1957)
Oscar Wilde'ın Duruşmaları (1960)
Caz Gemisi (1960)
Bana Bwana'yı Ara (1963)
Chitty Chitty Bang Bang (1968)
Beni Seven Casus (1977)
Ay Avcısı (1979)
Sadece Senin Gözlerin İçin (1981)
Ahtapot (1983)

Bir Öldürmeye Bakış (1985)
Yaşayan Gün Işıkları (1987)
Öldürme Lisansı (1989)

GoldenEye (1995) (sunucu olarak gösterildi)

Aşağıda Ateş (1957) - Uyuşturucu kaçakçısı
Moonraker (1979) - Eşi Dana Broccoli ile Venedik'te turist

Ian Fleming
James Bond

IMDb'de Albert R. Broccoli 
British Film Institute'ne bağlı Screenonline'da Albert R. Broccoli 
Find a Grave'de Albert R. Broccoli

Alec Guinness  (d. 2 Nisan 1914 - ö. 5 Ağustos 2000), İngiliz tiyatro ve sinema oyuncusu.
Bir reklam ajansında metin yazarı olarak çalışmaya başladı. Daha sonra oyunculuk dersleri alarak ilk kez 1934'te Londra'daki King's Theatre'da figüran olarak sahneye çıktı. Üç yıl sonra John Gielgud'ın tiyatro kumpanyasına katılarak Richard II (1937), The School for Scandal (1937), Üç Kızkardeş (1937) ve Venedik Taciri (1938) gibi klasiklerde rol aldı. 1938'de Londra'daki Old Vic Tiyatrosu'nda, modern giysilerle oynanan popüler Hamlet uyarlamasında başrole çıktı. 1948'de aynı tiyatroda sahnelenen (Twelfth Night) adlı oyunun yardımcılığını üstlendi. New York'ta ilk kez II. Dünya Savaşı'nda görev aldığı İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri'nden izinliyken sahneye çıktı; Flare Path (1942-1943) adlı bu oyundan yıllar sonra aynı kentte The Cocktail Party ve Dylan'da oynadı.
Guinness sinema oyunculuğuna, Charles Dickens'ın romanından uyarlanan Büyük Umutlar (1946) adlı filmde Pip'in arkadaşı Herbert Pocket rolüyle başladı. 1948'de oynadığı Oliver Twist'ten sonra Ealing Stüdyoları için bir dizi komedi filmi çevirdi.
Diğer ünlü filmleri arasında En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ünü kazandığı Kwai Köprüsü (1957), Prens Faysal'ı oynadığı Lawrence of Arabia (1962), yaşlı şövalye Obi-Wan Kenobi'yi canlandırdığı film serisi olan Star Wars (1977), Emperor (1980), Return of the jedi (1983), ayrıca Charles Dickens'dan uyarlanan Little Dorrit (1988) sayılabilir. Guinness'e, oynadığı unutulmaz roller için 1980'de özel bir Oscar ödülü verildi.
Guinness ayrıca Charles Dickens'ın Büyük Ümitler ve Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler adlı romanlarını tiyatroya uyarlamış, The Horse's Mouth (1958) adlı filmin senaryosunu yazmış ve Jonathan Swift rolünü oynadığı Yahoo (1976) adlı oyunun yazımına katılmıştır.Hitler: The Last Ten Days'te (1973) Adolf Hitler'in son 10 gününü canlandırdı. 1960'ta sir unvanı almıştır.

Guinness 5 Ağustos 2000 gecesi West Sussex Midhurst kasabasında öldü. Hampshire, Petersfield Mezarlığı'na gömüldü.

IMDb'de  Alec Guinness

Alfred David Lunt (12 Ağustos 1892 - 3 Ağustos 1977), 1920'lerden 1960'a kadar Broadway ve West End tiyatrolarındaki yapımlarda başrol oynadığı eşi Lynn Fontanne ile uzun sahne ortaklığıyla tanınan Amerikalı bir aktör ve yönetmendi. . Evlendikten sonra neredeyse her zaman birlikte göründüler. "Lunt’lar" olarak tanındılar ve Atlantik'in her iki tarafında sevildiler.
The Taming of the Shrew, The Seagull ve Pygmalion ve Friedrich Dürrenmatt'ın kara komedisi gibi klasiklerde yer alsalar da Lunt çifti en iyi Noël Coward, SN Behrman, Terence Rattigan ve diğerlerinin hafif komedilerindeki performanslarıyla ve romantik Robert E. Sherwood gibi yazarların oyunları ile tanınıyordu. Lunt, çiftin bazı yapımlarını yönetti. Nadiren kamera karşısında rol almalarına rağmen, Luntlar’ın her biri bir Emmy Ödülü aldı ve bir Akademi Ödülü'ne aday gösterildi.
Luntlar 1960 yılında sahneden emekli oldu ve Genesee Depot, Wisconsin'deki evlerinde yaşadılar. Lunt 1977'de ve Fontanne 1983'te öldü.

Luntlar, kamera için oynamayı sevmedi ve birlikte sadece üç film yaptı. Biri, her ikisinin de Akademi Ödülleri'ne aday gösterildikleri Muhafız (1931) idi. Sahne Kapısı Kantininde (1943) göründüler ki, burada kendilerini oynadıkları kısa rolleri vardı. İkisi 1950'lerde ve 1960'larda dört televizyon yapımında rol aldı ve hem Lunt hem de Fontanne 1965'te The Magnificent Yankee için Emmy Ödülleri kazandı.

Eylül 1964'te Lunt ve Fontanne, Beyaz Saray töreninde Başkan Lyndon Johnson tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası sunuldu.  Her iki Lunt da American Theatre Hall of Fame üyesiydi. 1947'de Lunt, Sahnede İyi Konuşma için Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi Madalyası ile ödüllendirildi. Carroll Koleji, Dartmouth Koleji, Beloit Koleji, Emerson Koleji, New York Üniversitesi, Yale ve Wisconsin Üniversitesi'nden fahri dereceler aldı.

IMDb'de Alfred Lunt 
Alfred Lunt ve Lynn Fontanne Kağıtları, Wisconsin Film ve Tiyatro Araştırmaları Merkezi'nde .
Find a Grave'de Alfred Lunt
On Baca 17 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amy Beth Schumer (1 Haziran 1981) Amerikalı stand-up komedyeni ve oyuncudur. 2004'te Gotham Comedy Club'da stand-up komedi kariyerine başlamış ve 2007'de NBC'nin reality yarışması Last Comic Standing'in beşinci sezonuna yarışmacı olarak katılmıştır. 2013'ten beri Comedy Central'ın skeç komedisi dizisi Inside Amy Schumer'ın yaratıcısı, ortak yapımcısı ve başrolüdür. Bu dizi Schumer'a bir Peabody Ödülü kazandırmış ve 2015'te birini kazandığı beş Primetime Emmy Ödülü adaylığı getirmiştir.
Schumer'ın sinemaya girişi, senaristliğini yaptığı ve başrol oyuncusu olduğu Aşk Kazası adlı 2015 filmi ile olmuştur. Bu film Schumer'a En İyi Özgün Senaryo Writers Guild of America Ödülü ve En İyi Kadın Oyuncu Altın Küre Ödülü - Müzikal veya Komedi Filmi adaylıkları getirmiştir. 2016'da yayımladığı The Girl with the Lower Back Tattoo adlı anılarından oluşan kitap, The New York Times Kurgu Olmayan En Çok Satanlar listesinde iki hafta zirvede kalmıştır. Aynı yıl Amy Schumer: Live at the Apollo için En İyi Komedi Albümü ve The Girl with the Lower Back Tattoo için En İyi Spoken Word Albümü Grammy ödüllerine aday gösterilmiştir. 2018'de komedi filmi Acayip Güzelim'de başrol oynamış ve aynı yıl Schumer'ın ilk Broadway oyunu olan Meteor Shower, Schumer'a En İyi Kadın Oyuncu Tony Ödülü adaylığı getirmiştir.
Schumer 2018'de şef Chris Fischer ile evlenmiş ve 2019'da bir erkek çocukları olmuştur.

Schumer 1 Haziran 1981'de Upper East Side, Manhattan, New York, New York'ta, Sandra Jane (doğum soyadı Jones) ve bir bebek mobilyası şirketi sahibi Gordon David Schumer çiftinin kızı olarak doğmuştur. Sonradan annesiyle birlikte Long Island'a taşınmıştır ve burada Rockville Centre'daki South Side High School okuluna gitmiştir. Kim Caramele adında komedi yazarı ve yapımcısı olan bir küçük kız kardeşi ve Jason Stein adında müzisyen bir üvey erkek kardeşi vardır.
Schumer'ın babasının ailesi Ukrayna Yahudisiydi. Amy Schumer, ABD senatörü Chuck Schumer'ın ikinci dereceden kuzenidir. Protestan ve New England kökenleri olan annesi evliliğinden önce Yahudi olmuştur. Schumer Yahudi olarak yetiştirilmiş ve çocukluğunda antisemitizmle karşılaşmıştır. Annesinin soyu aynı zamanda 17. yüzyılda Massachusetts'teki İngiliz kolonisindeki Püritenlere kadar uzanır. 2017'de Finding Your Roots'a konuk olarak katılan Schumer, 1704'te büyük dedesi Thomas Tarbell'ın ailesinden üç çocuğun Groton, Massachusetts'te bir Fransız-Abenaki baskınında yakalanıp Montreal'e götürüldüğünü öğrenmiştir. Çocuklardan bir kız, Fransız-Kanadalı bir aile tarafından fidyeyle serbest bırakılmış ve bir Fransız Katolik manastırına katılmış; iki erkek çocuk ise Kahnawake'deki Mohavk aileleri tarafından evlat edinilmiştir.
Schumer'ın erken yaşamı, babasının Manhattan'daki mobilya şirketinin başarısı sayesinde varlık içinde geçmiştir. Schumer dokuz yaşındayken babasının şirketi iflas etmiş ve Schumer dokuz veya on iki yaşındayken babasına multipl skleroz tanısı konulmuştur. Bir süre sonra da anne ve babası boşanmıştır. Annesiyle birlikte Long Island'a taşınan Schumer, burada gittiği okulun 1999'daki mezuniyet töreninde "Sınıfın Soytarısı" ve "Öğretmenlerin Kabusu" seçilmiştir. Rockville Centre'da annesinin de çalıştığı bir Reformist sinagog olan Nassau County Merkez Sinagogu'nun İbrani okuluna katılmıştır.
Schumer lise eğitiminden sonra Baltimore, Maryland yakınlarına taşınmış, burada Towson Üniversitesinde eğitim görmüş ve 2003'te bir tiyatro diplomasıyla mezun olmuştur. Üniversiteden sonra New York'a geri dönen Schumer iki sene William Esper Studio'da okumuş, barmenlik ve garsonluk yapmıştır.

2003'te Towson Üniversitesinden mezun olup New York'a taşınan Schumer, off-off-Broadway kara komedisi Keeping Abreast'te göğüs kanseri tanısı konulan genç bir kadını canlandırdı. 1 Haziran 2004'te Gotham Comedy Club'da stand-up komedi kariyerine başladı. 2007'de Comedy Central için Live at Gotham bölümünü kaydeden Schumer, bu bölümü "kariyerinde büyük bir şans" olarak düşünmüş olduğunu dile getirdi.

Önceki bir sezonun seçmelerinde başarısız olan Schumer, NBC reality yetenek programı Last Comic Standing'in beşinci sezonunda finallere çıkmayı başardı ve dördüncü oldu. Schumer, Nisan 2011'de yarışma hakkında "Last Comic çok eğlenceliydi. Orada güzel bir zaman geçirdim çünkü üzerimde hiçbir baskı yoktu; yaklaşık iki yıldır stand-up yapıyordum. İyi bir performans sergilemem gerekmiyordu. Bu yüzden kademe atladığım her bir sefer benim için mutlu bir sürprizdi. Programda dürüst oldum ve işime de yaradı." şeklinde konuşmuştur.
Schumer 2008'de Comedy Central reality programı Reality Bites Back'de başrol oyunculuğu yaptı. 2009'da Butterfinger'ın reklam kampanyasında yer aldı. Schumer, 2007 ve 2012 yılları arasında Fox News'un gece programı Red Eye w/ Greg Gutfeld'in devamlı konukları arasındaydı. Schumer'ın ilk Comedy Central Presents özel programı 2 Nisan 2010'da yayınlandı. 2011'de, daha sonradan adı Hoppus on Music olarak değişecek A Different Spin with Mark Hoppus'un sunuculuğunu yaptı. Ayrıca Cosmopolitan dergisi için de yazarlık yaptı.
3 Mart 2011'de WTF with Marc Maron podcastinin 154'üncü bölümünde yer alan Schumer, bu bölümde erken yaşamını detaylı bir şekilde paylaşmıştır. Schumer ayrıca NBC'nin komedi dizisi 30 Rock, Adult Swim'in sahte belgeseli Delocated ve HBO dizileri Curb Your Enthusiasm ile Girls'te yer aldı.
2012'de; bağımsız komedi Price Check, komedi-drama İlk ve Son Aşkım ve bağımsız komedi Sleepwalk with Me'de oyunculuk yaptı. Ayrıca Schumer Eylül 2011'de The Comedy Central Roast of Charlie Sheen'de ve Ağustos 2012'de The Comedy Central Roast of Roseanne Barr'da yer aldı.

Schumer 2011'de stand-up komedi albümü Cutting'i yayımladı. Schumer'ın stand-up komedisi özel programı Mostly Sex Stuff Comedy Central'da 18 Ağustos 2012'de gösterime girdi ve olumlu eleştiriler aldı. Şubat 2012'de Schumer şunları dile getirdi: "Gözlemsel komediyi sevmiyorum. Ben hiç kimsenin konuşmadığı şeyleri ele almayı seviyorum, mesela kendin hakkında en karanlık ve en ciddi şeyler. Ben hayat, seks ve kişisel hikayeler gibi herkesin bağ kurabileceği ve bazılarının bağ kuramayacağı şeyler hakkında konuşuyorum."
Schumer Haziran 2012'de Comedy Central'ın skeç komedi dizisi Inside Amy Schumer üzerinde çalışmaya başladı ve program 30 Nisan 2013'te gösterime girdi. Inside Amy Schumer'ın 2014'te bir sezonu daha yapıldı. Programın Behind Amy Schumer isimli sahne arkası mini dizisi 2012'de gösterime girdi. Üçüncü sezonu 21 Nisan 2015'te gösterime girdi ve aynı gün Comedy Central dördüncü sezonunu sipariş etti.
2014'te Back Door Tour ile programının ikinci sezonunun tanıtımını yaptı. Gösterinin kapanışı, Schumer'ın favori canlı performans sanatçısı olarak gösterdiği Bridget Everett tarafından yapıldı. Ayrıca 2014'te Jerry Seinfeld'in internet dizisi Comedians in Cars Getting Coffee'nin bir bölümüne konuk oldu.
11 Nisan 2015'te MTV Film Ödülleri'ni sundu. Schumer sinemadaki ilk başrolünü, 17 Temmuz 2015'te Bill Hader ile paylaştığı Aşk Kazası filminde oynadı.
Ağustos 2015'te Jennifer Lawrence; Schumer, Schumer'ın kız kardeşi Kim ve kendisinin senaryolarını yazıp Schumer'la kendisinin başrol oynayacağı bir film planladıklarını söylemiştir. Schumer, aynı zamanda Madonna'nın Eylül 2015'teki Rebel Heart Tour'unun üç New York konserinin açılış gösterisini yapmıştır.
17 Ekim 2015'te Schumer'ın özel komedi programı Amy Schumer: Live at the Apollo HBO'da gösterime girdi. Program 2016'da üç Primetime Emmy ödülüne aday gösterildi. Ayrıca En İyi Komedi Albümü Grammy Ödülü adaylığı da aldı.
Schumer ilk dünya turuna 26 Ağustos 2016'da Dublin'de başladı. Ayrıca o yıl The Girl with the Lower Back Tattoo isimli bir anı kitabı yazdı. The New York Times Kurgu Olmayan En İyi Satanlar listesinde iki hafta zirvede kaldı ve En İyi Spoken Word Albümü Grammy Ödülü adayı oldu.
Schumer 2017'de, Steve Martin'in yazdığı komedi oyunu Meteor Shower ile Broadway'e giriş yaptı. Oyun, 1993'te bir akşamı birlikte geçiren iki çifti konu almaktaydı. Oyundaki performansı Schumer'a En İyi Kadın Oyuncu Tony Ödülü adaylığı getirdi. 2018'de komedi filmi Acayip Güzelim'de başrol oynadı.
21 Haziran 2018'de Schumer, Rachel Feinstein, Bridget Everett ve Keith Robinson'un sunduğu Spotify orijinal podcasti Amy Schumer Presents: 3 Girls, 1 Keith yayınlandı.

Wendy Liebman, Carol Burnett, Lucille Ball, ve Joan Rivers; Schumer'ın esinlendiği komedyenlerden bazılarıdır. Ayrıca oyuncu ve yapımcı Goldie Hawn'ı "kahramanlarından biri" olarak göstermiştir.

2015'te Schumer, Time dergisinin en etkili 100 insan listesinde yer aldı. 2015'te ayrıca Barbara Walters' 10 Most Fascinating People listesine girdi.
Schumer, komediyi kullanarak çeşitli toplumsal sorunları ele aldığı için olumlu eleştiriler almıştır. Haziran 2015'te The Guardian'dan Monica Heisey, Schumer'dan "ırkçılıkta şoke edici büyüklükte bir kör nokta" olarak bahsetmiştir. Schumer Twitter'dan "Saygısız bir aptal rolüne girer ve çıkarım. Buna ırkları konu alan aptal espriler yapmak da dahil... 'Irkçılık için bir kör nokta' veya 'tembelce' diyebilirsin, fakat hatalısın. Bu bir şaka... Ben ırkçı değilim." şeklinde cevap vermiştir.
2015 yılı boyunca Inside Amy Schumer'dan alınan bazı kesitler viral olmuş; seks, feminizm ve tecavüz kültürü hakkında bazı düşünce yazılarının yazılmasına neden olmuştur.
Louisiana'da bir sinema salonunda Aşk Kazası'nın gösterimi esnasında gerçekleşen silahlı bir saldırıdan sonra Schumer, daha katı silah kontrolü yasaları getirilmesi gerektiği ve akıl sağlığı için gereken parasal desteğin sağlanması gerektiğini belirtmiştir.
Kasım 2015'te Schumer, Pirelli Takvimi'nin 2016 baskısı için fotoğrafçı Annie Leibovitz'e çıplak poz verdi. Schumer fotoğrafı "Güzel, iğrenç, güçlü, zayıf, şişman, tatlı, çirkin, seksi, kusursuz, kadın. Teşekkürler." yazısıyla tweet'lemiştir.
Ocak 2016'da Schumer, Tammy Pescatelli, Kathleen Madigan, Wendy Liebman ve Patrice O'Neal'dan espriler çalmakla suçlanmıştır. Schumer iddiaları reddetmiştir. Marc Maron ve Dave Rubin gibi komedyenler ise Schumer'a destek vermiştir. Pescatel

Andre Keith Braugher (d. 1 Temmuz 1962 - ö. 11 Aralık 2023), Amerikalı oyuncu. En çok Homicide: Life on the Street adlı televizyon dizisinde ve Homicide: The Film televizyon filminde oynadığı Frank Pembleton ile Brooklyn Nine-Nine dizisinde oynadığı Raymond Holt karakteri ile tanınmaktadır. Braugher, iki tane Altın Küre ödülüne ve on tane Primetime Emmy Ödülüne aday gösterilmiştir. Primetime Emmy Ödülü adaylıklarından iki ödül almıştır.

Andre Keith Braugher, 1 Temmuz 1962'de Şikago' da doğmuştur. 1984 yılında Stanford Üniversitesi tiyatro bölümünden mezun olmuştur. 1988 yılında ise Juilliard Okulu'nun Drama Bölümünden mezun olmuştur.

Braugher, TV dizisi House'ta Dr. Darryl Nolan olarak tekrar eden bir role sahip olmuştur. Ayrıca, TNT dizisi Man of a Certain Age dizisinde rol almıştır. Bu dizideki rolü ile Primetime Emmy ödüllerinde iki kere En İyi Yardımcı Aktör adaylığı almıştır. Superman/Batman: Apocalypse animasyon filminde "Darkseid" isimli karakteri seslendirmiştir. 2006 yılından 2010 yılına kadar NBC'de Olimpik Oyunları'nın girişini seslendirmiştir.
Law & Order: Special Victims Unit dizisinde Avukat Bayard Denniz olarak tekrar eden bir rolü vardır. Animasyon dizisi BoJack Horseman'de Woodchuck Coodchuck-Berkowitz'i seslendirmiştir. Şu anda Altın Küre ödülü kazanmış Brooklyn Nine-Nine dizisinde Kaptan Raymond Holt rolünü oynamaya devam etmektedir. Bu rolü ile üç kere Primetime Emmy Ödüllerinde komedi türünde en iyi yardımcı oyuncu ödülüne aday gösterilmiştir.

1991 yılında Braugher, Homicide dizisinde eşini oynayan aktris Ami Brabson ile evlenmiştir. Üç erkek çocukları vardır.
Braugher, birkaç ay önce teşhis konulan akciğer kanserinden 11 Aralık 2023'te 61 yaşında öldü. Daha önce sigara içiyordu ama 2010'da bırakmıştı.
Ölümünün ardından rol arkadaşlarının çoğu onun sıcaklığına, nezaketine ve oyuncu olarak yeteneğine şükranlarını dile getirdi.

IMDb'de Andre Braugher 2 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andrew Russell Garfield (d. 20 Ağustos 1983, Los Angeles), İngiliz asıllı Amerikalı oyuncudur.
The Amazing Spider-Man film serisinde Peter Parker/Spider-Man rolünü canlandırmıştır.

Garfield, 1983 yılında Los Angeles'ta doğmuştur. Annesi İngiliz, babası ise bir Amerikalıdır. Üç yaşındayken ailesi İngiltere'ye taşındılar. Annesi ve babası küçük bir ev tasarım şirketinde çalıştılar, ardından babası Guildford Şehir Yüzme Kulübünde baş antrenör oldu, annesi ise ana okulu öğretmeni olarak çalıştı. Garfield, ilk yıllarada iyi bir jimnastikçi oldu, ardından Central School of Speech and Drama okulunda oyunculuk okudu.

Garfield, 12 yaşında tiyatro dersleri almaya başladı okulda ise Genç Tiyatrocular Grubuna katılarak oyunlar oynamaya başladı. 2004 yılında Manchester, Royal Exchange Tiyatrosunda Romeo ve Juliet oyununda Romeo rolünü oynadı ve 2006 Evening Standard Tiyatro Ödülleri olağanüstü Yeni başlayanlar ödülünü kazandı. 
2005 yılında ilk kez Channel 4 ün gençlik draması olan Sugar Rush'da ekranlarda gözüktü. İzleyicinin dikkatini çeken Garfield, 2007 yılında 2 bölüm Doctor Who'da Frank rolünü oynadı. İlk baş rolünü oynadığı film olan İsimsiz Çocuk ile BAFTA 'En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. The Other Boleyn Girl filminde de ufak bir rol aldı.
Garfield, Aralık 2009 Vogue sayısında modellik yaptı. Aynı yıl Terry Gilliam'ın filmi olan The Imaginarium of Doctor Parnassus'ta Anton rolünü oynadı. 2010 yılında ise Never Let Me Go filminde Carey Mulligan ve Keira Knightley ile baş rolü paylaştı. Andrew Garfield, David Fincher'ın dikkatini çekmiş olacak ki 2010 yılında en büyük sosyal paylaşım sitesi olan Facebook'un kuruluş hikâyesinin anlatıldığı ve Brenda Song, Justin Timberlake ve Jesse Eisenberg'ün oynadığı Sosyal Ağ filminde Eduardo Saverin karakteri ile 2 BAFTA adayı oldu. 12 Eylül 2010 tarihinde, 2010 MTV Video Müzik Ödülleri'ni Jesse Eisenberg ve Justin Timberlake ile birlikte sundular.
Yeni Örümcek Adam serisi için Peter Parker rolüne seçildi. Marc Webb'in yönettiği ve Emma Stone ile baş rolünü oynadığı İnanılmaz Örümcek Adam 6 Temmuz 2012'de sinemalara girdi.Ardından İnanılmaz Örümcek Adam 2 filmi çıktı. Fakat Sony İnanılmaz Örümcek Adam 2'nin sinemada isteneni elde edemediğini söyledikten sonra Örümcek Adam'ın sinema haklarını Marvel'a verdi ve yeni çıkacak Örümcek Adam serisinde Andrew Garfield'ın olmayacağı açıklandı.
2021 yılı Aralık ayında vizyona giren başrolünü Tom Holland'ın oynayıp çoklu evrenler konusunun işlendiği Örümcek Adam: Eve Dönüş Yok filminde 7 yıl sonra tekrar kostümü giymiş ve farklı bir evrende ki Peter Parker/Örümcek Adam olarak 2002 yılında ilk üçleme olarak çekilen Spider-Man serisindeki başrol Tobey Maguire ile beraber geri dönmüştür. Filmde farklı evrenlerden 3 Peter Parker/Örümcek Adam vardı.

IMDb'de Andrew Garfield

Angela Brigid Lansbury (16 Ekim 1925, Londra - 11 Ekim 2022, Los Angeles), 3 kez Oscar'a aday gösterilmiş, Tony ödülü sahibi İngiliz oyuncudur. Murder, She Wrote (Cinayet Dosyası) dizisinde canlandırdığı Jessica Fletcher karakteri ile tanınır.
Stephen Sondheim'ın Sweeney Todd müzikalinde Mrs. Lovett rolünü üstlenmiştir. Bu rolü ile En İyi Aktris dalında Tony Ödülü kazanmıştır.
Murder, She Wrote dizisi ile 12 kez Emmy'e aday gösterilmiş, hiç kazanmamıştır. 1985, 1987, 1990 ve 1992 yıllarıda 4 kez Altın Küre kazanmıştır. (En İyi Kadın Oyuncu - Drama (TV)) 1946 yılında The Picture of Dorian Gray, 1963 yılında ise The Manchurian Candidate filmleriyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Sinema kazanmıştır. 1945'te Gaslight, 1946'da The Picture of Dorian Gray, 1963'te The Manchurian Candidate ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiştir.
1945-46 yılları arasında Richard Cromwell, 1949-2003 yılları arasında Peter Shaw ile evli kalmıştır.
Lansbury, 11 Ekim 2022'de Los Angeles, Kaliforniya'daki aile evinde uykusunda doğal nedenlerden 97. yaş gününe beş gün kala 96 yaşında ölmüştür.

IMDb'de Angela Lansbury 
IBDB'de Angela Lansbury

Sir Philip Anthony Hopkins  (d. 31 Aralık 1937), Galli oyuncu, yönetmen, yapımcı, besteci ve ressamdır. İngiltere'nin en tanınmış ve üretken aktörlerinden biri olan Hopkins, ekran ve sahnedeki performanslarıyla tanınmaktadır. Hopkins, iki Akademi Ödülü, dört BAFTA Ödülü, iki Primetime Emmy Ödülü ve bir Laurence Olivier Ödülü dâhil olmak üzere çok sayıda ödül aldı. Ayrıca 2005 yılında Cecil B. DeMille Ödülü'nü ve 2008 yılında yaşam boyu başarı için BAFTA Akademi Bağlılık Ödülü'nü aldı. Tiyatroya yaptığı hizmetlerden ötürü 1993 yılında Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye ilan edildi.
Hopkins, 1957 yılında Galler Kraliyet Müzik ve Drama Koleji'nden mezun olduktan sonra Londra'daki Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi'nde eğitim aldı. Daha sonra Laurence Olivier tarafından fark edildi ve 1965 yılında Kraliyet Ulusal Tiyatrosu'na katılması için davet edildi. Burada oynadığı yapımlar arasında Kral Lear, Coriolanus, Macbeth ve Antonius ve Kleopatra vardı. 1985 yılında David Hare'in Pravda oyunundaki performansıyla beğeni topladı ve Laurence Olivier Ödülü'nü aldı. Son sahne oyununa 1989 yılında West End'de çıktı.
Hopkins'in ilk film rolleri arasında Kış Aslanı (1968), Uzaktaki Köprü (1977) ve Fil Adam (1980) yer almaktadır. Kuzuların Sessizliği (1991) filmindeki Hannibal Lecter ve Baba (2020) filmindeki demans hastası seksenlik bir adamı canlandırarak En İyi Erkek Oyuncu dalında iki Akademi Ödülü kazandı ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazanan en yaşlı kişi oldu. Akademi Ödülleri'nde aday gösterilen diğer filmleri arasında Günden Kalanlar (1993), Nixon (1995), Amistad (1997) ve The Two Popes (2019) yer almaktadır. Diğer önemli filmleri arasında 84 Charing Cross Road (1987), Howards End (1992), Bram Stoker'dan Dracula (1992), Gölge Topraklarda (1993), İhtiras Rüzgarları (1994), Maskeli Kahraman Zorro (1998) ve Marvel Sinematik Evreni'nin Thor filmleri (2011-2017) vardır.
Televizyon yapımlarında da rol alan Hopkins, Savaş ve Barış (1972) dizisindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Britanya Akademisi Televizyon Ödülü'nü aldı. The Lindbergh Kidnapping Case (1976) ve The Bunker (1981) ile Drama Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu dalında iki Primetime Emmy Ödülü kazandı. Diğer önemli projeleri arasında BBC filmi The Dresser (2015), PBS'in Kral Lear (2018) ve HBO dizisi Westworld (2016-2018) bulunmaktadır.

Hopkins, 31 Aralık 1937'de Margam, Port Talbot, Galler'de, Annie Muriel ve fırıncı Richard Arthur Hopkins'in oğlu olarak doğdu. Okul günleri verimsizdi; okul yerine kendisini sanata vermesi hâlinde daha başarılı olacağını düşünüyor, piyano çalmak ve resim yapmak istiyordu. 1949'da ailesi ona disiplin aşılamak için Pontypool, Galler'de Jones West Monmouth Erkek Okulu'na katılmasında ısrar etti. Beş dönem orada kaldıktan sonra Galler Vale of Glamorgan'da Cowbridge Grammar School'da eğitim gördü.
Hopkins 15 yaşındayken sadece ismen tanıştığı Galli vatandaşı Richard Burton (kendisi de Port Talbot doğumlu) tarafından teşvik edilmiştir. Alelacele kaydolduğu Galler'in Cardiff şehrinde bulunan Galler Kraliyet Müzik ve Tiyatro Okulu'ndan 1957 yılında mezun olmuştur. İki yıl boyunca İngiliz ordusunda vatandaşlık görevini yerine getirdikten sonra daha önce eğitim için bulunduğu (Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi) Londra'ya taşınmıştır.

Hopkins ilk profesyonel oyununu 1960 yılında Swansea Little Theatre'ın yapımcılığını üstlendiği Have A Cigarette oyununda sergiledi.
1965'te, repertuvarda birkaç yılın ardından, Laurence Olivier tarafından fark edildi ve Londra'da bulunan Kraliyet Ulusal Tiyatrosu'na katılmaya davet edildi. Hopkins burada Olivier'ın yardımcı oyuncusu oldu ve Olivier'ın apandisinin patladığı dönem Strindberg'in The Dance of Death adlı oyununun ağustos yayını boyunca onun yerini doldurdu. Laurence Olivier daha sonra bundan, anılarını topladığı meşhur "Bir Oyuncunun İtirafları" adlı kitabında, "O, Anthony Hopkins adında, şirketin olağanüstü umudu olan, yeni genç bir oyuncu benim yardımcı oyuncumdu ve bir farenin dişleri arasındaki bir kedi gibi Edgar'ın parçasıyla ilerledi." diyerek bahsetmiştir.
Hopkins ülkesinde başarılı olmasına rağmen her gece aynı rolleri tekrarlamaktan yorulmuş ve filmlerde oynamak istemiştir. Televizyona ilk çıkışını A Flea in Her Ear adlı oyunun BBC yayını ile yapmıştır. 1968 yılında The Lion in Winter filminde Kral I. Richard rolünde oynamasına rağmen tiyatroda devam etmiş (Özellikle David Hare'in Pravda adlı oyununda Lambert Le Roux rolü ve Howard Brenton yönetmenliğindeki Antonius ve Kleopatra oyununda Judi Dench'e karşı Antonius rolünün yanı sıra Peter Shaffer'in Broadway yapımı Equus'da oynamıştır.) ve uzaklardan kademeli olarak ilerleyerek bir sinema ve televizyon oyuncusu hâline gelmiştir. Hopkins 1970 yılında BBC'nin televizyon filmi The Great Inimitable Mr.Dickens'da Charles Dickens'ı, 1972 yılındaysa BBC'nin kısa dizisi The War and Peace'de Pierre Bezukhov'u canlandırdı. Hopkins, 1972 yılında Young Winston filminde, birinci dünya savaşı sırasında Britanya kralı olan David Lloyd George'u ve 1977 yılında Richard Attenborough'un ikinci dünya savaşı filmi olan A Bridge Too Far'da Britanya Ordusu yarbayı John Frost'u oynadı.
Hopkins 1980 yılında, The Elephant Man filminde, John Hurt tarafından canlandırılan, yüzü ve vücudu ağır deforme olmuş bir 19. yüzyıl Londra adamı Joseph Merrick'e bakan İngiliz doktor Sir Frederick Treves'i oynadı. O yıl aynı zamanda A Change of Seasons adlı filmde Shirley MacLaine'e karşı oynadı ve ünlü sözünü söyledi, "şu ana kadar birlikte çalıştığım en iğrenç aktris". O 1984 yılında, Kraliyet donanma gemisi HMS Bounty'de çıkan isyandan uyarlanan The Bounty filminde kaptan William Bligh olarak Mel Gibson'a karşı oynadı. Hopkins, 1992 yılında Francis Ford Coppola'nın yönettiği Bram Stoker's Dracula adlı filmde Abraham Van Helsing karakterini canlandırdı.
Hopkins, 1950'lerin savaş sonrası Britanyasında geçen ve eleştirmenlerce övülen 1993 yapımı The Remains of the Day filminde Emma Thompson'a karşı oynamıştır. Hopkins bu filmdeki performansıyla en iyi erkek oyuncu akademi ödülüne aday olurken, film de tüm zamanların en iyi İngiliz filmlerinden sayılmıştır. Hopkins 1993 yılında İngiliz yapımı biyografik bir film olan Shadowlans'de Oxford öğretim üyesi C.S. Lewis'i canlandırmış ve en iyi erkek oyuncu BAFTA ödülü almıştır. Doksanlı yıllarda ise Bart the Bear ile iki filmde çalışma şansı yakalamıştır: Legends of the Fall (1990) ve The Edge (1997). Antrenör Lynn Seus'a göre, "Tony Hopkins Bart ile birlikte kesinlikle göz alıcıydı... O tanınan ve saygı duyulan adam gibi bir oyuncu. O saatler boyunca yalnızca Bart'a bakar ve ona hayran olurdu. Ve işte bu nedenle o, Bart ile birlikte birçok sahneye sahip."
Hopkins 1998 yılında Britanya'nın en çok para ödenen oyuncusuydu, oynadığı The Mask of Zorro ve Meet Joe Black filmlerinin yanı sıra 15 milyon pound karşılığında Dr. Hannibal Lecter rolünü yeniden canlandırmayı kabul etti. Hopkins 2000 yılında Dr.Seuss'un hikâyesinden uyarlanan "How The Grinch Stole Christmas" filminde anlatıcı oldu. 2003 yılında ise ABD'de Hollywood Bulvarı olarak da bilinen Hollywood Şöhret Kaldırımından bir yıldız aldı. 

Hopkins, Burt Munro rolüyle 2005'teki The World's Fastest Indian filminde Burt Munro'yu canlandırdı, bu rol onun favorisiydi. Ayrıca Hopkins, Munro'nun oynadığı en kolay rol olduğunu iddia etti çünkü her ikisi de gerçek hayatta benzer görünümlere sahip adamlardı. Hopkins 2006 yılında Cecil B. DeMille ödüllerinin ömür boyu başarı altın küresinin alıcısıydı. 2008 yılında ise Britanya Film Akademisinin verdiği en yüksek ödül olan BAFTA Akademi Bağlılık Ödülü'nü aldı.
24 Şubat 2010'da Hopkins'in, The Rite filminin kadrosunda olduğu açıklandı, film 28 Ocak 2011'de yayınlandı. O, bu filmde şeytan kovmanın geleneksel olmayan yöntemlerinde uzman bir rahibi oynadı. Hopkins filmden sonra kendisinin inancı hakkında yöneltilen sorulara filmden alıntı yaparak şöyle dedi; "Ben şahsen neye inandığımı bilmiyorum". Fakat bunun yanında söylendiğine göre kendisine bu konuda bir yol çizmiş, "Bilmiyorum, eğer bir gün inanırsam Tanrı'ya ya da Noel Baba'ya ya da Tinkerbell'e onunla teşhis etmek içindir bu, onun düzendeki karakterini." Diğer taraftan aynı zamandaki öteki kaynaklarda onun Tanrı'ya inandığı ve yıllardır bunu yaptığı söylenir.
Hopkins, 21 Eylül 2011'de Peter R. de Vries'ın kitabından uyarlanan Bay Heineken'in kaçırılmasını anlatan aynı adlı filmde Heineken'in sahibi Freddy Heineken rolündeydi. Ayrıca aynı yıl Marvel Comic'in Thor adlı çizgi romanından uyarlanan filmde tanrıların tanrısı veya Asgard'ın kralı olan Odin'i canlandırdı. Hopkins, Sacha Gervasi'nin yönettiği biyografik bir film olan Hitchcock'da, Psiko filminin yapımı sırasında kendi kariyerini izleyen Alfred Hitchcock'u canlandırdı. Film 23 Kasım 2012'de yayınlandı. 2013 yılındaysa Thor: Dark World adlı filmde yine Odin rolündeydi. 2014 yılına gelindiğinde Darren Aronofsky'nin Nuh filminde Methuselah (çok yaşlı adam)'ı canlandırdı.

Hopkins roller için yaptığı hazırlıklarıyla ünlüdür. Röportajlarında da belirttiği gibi, bir kere kendisini role adadığında, rolünün doğal sesini bulup, düşünmeden yapabilene kadar, gerektiği gibi birçok kez (bazen 200'den fazla) o rolü dener. Rol için yapılan bu sıkı çalışmalar onu yapaylıktan kurtarır ve neredeyse rolün gündelik bir hâle getirilmesini sağlar. Bu, özenli bir doğaçlamaya fırsat tanırken, senaryodan yola çıkan yönetmenle ya da filmde aşırı sayıda pay talep eden diğer oyuncularla nadiren de olsa bir anlaşmazlık meydana getirir. Hopkins belirtilen sahneyi bitirdikten sonra, basitçe rolünü terk eder ve daha sonra onları hatırlamaz. O, üzerinden yıllar geçse bile filmlerden repliklerini hatırlayan diğerlerine benzemez. Daha önce beş kere Hopkins'e yönetmenlik yapan Richard Attenborough, birçok sahneyi paylaşan iki yıldızın, Hopkins ve Debra Winger'ın farklı yaklaşımlarını birleştiren 93 yapımlı Shadowlands'in çekimleri boyunca, uzun zaman kendini Hopkins'in yerinde buldu. Çünkü yeni bir rolün doğallığını tercih eden ve p

Anthony Minghella (d. 6 Ocak 1954 - ö. 18 Mart 2008) Akademi Ödülü sahibi İngiliz yönetmen, yapımcı ve senarist. 1996 yılında En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'nü kazanmış, 1999'da The Talented Mr. Ripley ile En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü'ne ve 2003'te Cold Mountain BAFTA En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü'ne aday gösterilmiştir. Carolyn Choa ile evliydi.

Whale Music (New End Theatre, Hampstead, Haziran 1981); BBC Radyo 4, 10 Mayıs 2008
Two Planks And A Passion (Greenwich Theatre, Kasım 1984)
A Little Like Drowning (Hampstead Theatre, Temmuz 1984)
Made In Bangkok (Aldwych Theatre. 18 Mart 1986, yönetmen Michael Blakemore)
Hang Up (radyo oyunu, BBC Radyo 4, 1987)
Cigarettes and Chocolate (60 dk. radyo oyunu, BBC Radyo 4, 1988)
Eyes Down Looking (Beckett'in 100. Doğumgünü anısına, radyo oyunu, BBC Radyo 3, 1 Nisan 2006)

1984 Plays and Players: Critics Award - En Çok Umut Vadeden Oyun Yazarı A Little Like Drowning
1986 Plays and Players: Critics Award - En İyi Yeni Oyun Made in Bangkok ile
1988 Giles Cooper Award radyo oyunu Cigarettes and Chocolate ile
1992 BAFTA Film Award - En İyi Özgün Senaryo Truly, Madly, Deeply (1990)
1997 Akademi Ödülü - En İyi Yönetmen The English Patient (1996)
1997 BAFTA Film Award - En İyi Film The English Patient (1996) (Saul Zaentz ile paylaştı)
1997 Broadcast Film Critics Association Awards - En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo The English Patient (1996)
1997 Directors Guild of America Award -  Sinema Filmi için Üstün Başarı Ödülü The English Patient (1996)
1999 National Board of Review Award - En İyi Yönetmen The Talented Mr. Ripley (1999)
2003 National Board of Review Award - En İyi Uyarlama Senaryo Cold Mountain (2003)
2006 Olivier Award, Best New Opera Production ENO prodüksiyonu Madama Butterfly ile

IMDb'de Anthony Minghella

Sir Antony Sher  (14 Haziran 1949, Cape Town - 2 Aralık 2021, Londra, İngiltere), Güney Afrika doğumlu İngiliz aktör, senarist, oyun yazarı ve tiyatro yönetmenidir.

Sher, 14 Haziran 1949'da Cape Town, Güney Afrika'da doğdu. Webber Douglas Oyunculuk Akademisi'nde eğitim gördü. 1968'de başladığı oyunculuk kariyerini 2021 yılındaki ölümüne kadar sürdürdü. Başarılı oyunculuk kariyeriyle Drama Desk Ödülü ile iki defa  Laurence Olivier Ödülü'nün sahibi oldu. Kraliyet Şekspir Tiyatro Topluluğu bünyesinde sahne çalışmaları yaptı.
2017 yılında İngiliz veliaht prensi Charles'ın en favori oyuncusu olarak gösterildi. 
2015'te evlendiği partneri yönetmen Gregory Doran ile yaşamını İngiltere'de sürdürdü.

Eylül 2021'de ileri derece kemik kanseri teşhisi konan Sher, kansere bağlı nedenlerden 2 Aralık 2021'de Londra, İngiltere'de 72 yaşında öldü.

1981: Mark Gertler: Fragments of a Biography
1985: Shadey
1989: Erik the Viking
1993: Genghis Cohn
1995: The Young Poisoner's Handbook
1996: Alive and Kicking
1996: Mr. Toad's Wild Ride
1997: Mrs Brown
1998: Shakespeare in Love
2004: Churchill: The Hollywood Years
2007: South Africa: Murder Most Foul
2010: The Wolfman
2014: Royal Shakespeare Company: Henry IV Part I
2014: Royal Shakespeare Company: Henry IV Part II

1973: 2nd House
1978: Pickersgill People
1995: Gaytime TV

1979: Collision Course
1999: Horatio Hornblower: The Wrong War
2003: Home
2007: Primo
2007: Murder Most Foul
2012: Falls the Shadow: The Life and Times of Athol Fugard

2005: Primo
2007: Behind the Director's Son's Cut

IMDb'de Anthony Sher

José Antonio Domínguez Bandera veya bilinen adıyla Antonio Banderas (İspanyolca telaffuz: [anˈtonjo βanˈdeɾas]; d. 10 Ağustos 1960), İspanyol oyuncu, yönetmen ve yapımcıdır. Farklı filmlerde yaptığı çalışmalarla tanınan oyuncu, Cannes Film Festivali Ödülü ve Goya Ödülü de dâhil olmak üzere çok sayıda ödül kazandı. Ayrıca bir Akademi Ödülü, iki Primetime Emmy Ödülü, beş Altın Küre Ödülü ve bir Tony Ödülü'ne aday gösterildi.
Banderas, oyunculuk kariyerine Málaga'daki küçük bir tiyatroda başladı. Burada yeteneğiyle dikkat çeken genç oyuncu, ünlü yönetmen Pedro Almodóvar'ın ilgisini çekti. Almodóvar, ona 1982 yapımı screwball komedisi İhtiras Labirenti filminde ilk sinema rolünü verdi. Bu yapımdan sonra ikili uzun yıllar birlikte çalışmaya devam etti ve Matador (1986), Tutku Kanunu (1987), Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar (1988), Bağla Beni (1989), İçinde Yaşadığım Deri (2011) ve Acı ve Zafer (2019) gibi birçok önemli projeye imza attılar. Özellikle Acı ve Zafer filmi, Banderas'ın kariyerindeki en büyük başarılardan biri oldu. Bu filmdeki performansıyla Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü ve Goya En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü adayı oldu.
1992 yılında müzikal drama Mambo Kralları (1992) ile ilk Amerikan filmini çeken Banderas, ardından Philadelphia (1993), Vampirle Görüşme (1994), Suikast Çemberi (1995) ve Evita (1996) filmlerinde rol aldı. Banderas, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde birçok popüler film serisinde başroller üstlendi. Desperado (1995) ve Bir Zamanlar Meksika'da (2003) filmlerinde efsanevi silahşor El Mariachi karakterini canlandırdı. Maskeli Kahraman Zorro (1998) ve devam filmi Zorro Efsanesi (2005) ile maskeli kahraman Zorro’ya hayat verdi. Ayrıca, Spy Kids serisinde (2001-2003) aile babası ve gizli ajan Gregorio Cortez rolünü üstlendi. Animasyon dünyasında da kendine sağlam bir yer edinen Banderas, Şrek serisinde Çizmeli Kedi’yi seslendirerek karakteri ikonik hale getirdi. Sadece oyunculukla sınırlı kalmayan Banderas, yönetmenlik alanında da kendini gösterdi. İlk yönetmenlik deneyimini 1999 yılında Alabama'da Bir Çılgın adlı komedi filmiyle gerçekleştirdi, ardından 2006’da Summer Rain filmini yönetti.

10 Ağustos 1960 günü dünyaya gelen Banderas'ın çocukluğu, faşist Franco'nun baskıcı rejiminin en yoğun hissedildiği yıllara rastladı. Oldukça cana yakın bir çocuk olan Antonio, gelecekte büyük bir insan olmanın hayallerini kurdu. İlk zamanlar iyi bir futbolcu olmayı planlayan Banderas, ciddi bir sakatlık geçirmesi üzerine bu sevdasından erken yaşta vazgeçmek zorunda kaldı. 
Oyunculuğa olan yatkınlığını, Milos Forman'ın beğeni toplayan filmi "Hair" (1979) ile keşfeden oyuncu, ailesinin bütün itirazlarına rağmen daha 10 yaşındayken sahneye çıkmaya başladı. Arkadaşlarıyla birlikte kurduğu tiyatro topluluğuyla birlikte İspanya'yı dolaşarak sokak gösterileri yaptı. 1981 yılında Madrid'e geçtikten kısa bir süre sonra kendini ispatlama fırsatı yakalayan oyuncu, İspanya Ulusal Tiyatrosu'na girmeye hak kazandı.
Tiyatro yıllarında ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almadovar ile tanışan oyuncu, bu yetenekli ve hırçın yönetmenle birlikte sinemaya adım attı. Almadovar'ın zekasına ve sinemaya bakışına hayran kalan oyuncu, İspanya'da yeni bir film endüstrisi kurmaya çalışan yönetmene yardımcı olmaya karar verdi. 1982 yılında yönetmenin "Labyrinth of Passion" adlı seks komedisinde rol alan Banderas, "Women on the Verge of a Nervous Breakdown" ve "Law of Desire" gibi filmlerde Almadovar ile çalışma fırsatı buldu.

1983 yılında film endüstrisine ilk adımını atan Banderas, 1990 yılında Almadovar'ın "Tie Me Up! Tie Me Down!" adlı filminde bir porno yıldızını kaçıran ve kendisine âşık olana kadar onu yatakta bağlı tutan karizmatik bir akıl hastasını canlandırdı. Bu filmin ardından rotasını Hollywood'a çeviren oyuncu, Arne Glimcher'in Pulitzer ödüllü bir romandan uyarladığı "The Mambo Kings" adlı filmde rol aldı. Henüz çok genç ve tecrübesiz olan Banderas, bu filmde oynayabilmek için Berlitz Okulu'nda eğitim alarak İngilizcesini düzeltti.
1993 yılında başrollerinde Tom Hanks ve Denzel Washington'ın yer aldığı "Philedelphia" adlı filmde AIDS'e yakalanan sevgilisine moral vermeye çalışan bir eşcinseli canlandırdı. Daha önce Almadovar'ın "Law of Desire" gibi filmlerinde eşcinsel karakterleri canlandıran Banderas, Jonathan Demme'nin bu filminde hiç zorlanmadı. Karmaşık karakterleri oynamaktan büyük zevk alan oyuncu, sırasıyla Jeremy Irons, Meryl Streep ve Glenn Close gibi oyuncuların yer aldığı "The House of the Spirits" (1993), Neil Jordan'ın "Interview With the Vampire", Salma Hayek'li "Desperado" (1995) adlı filmlerle üne kavuştu. Sylvester Stallone ile birlikte oynadığı "Assasins"(1995) adlı filmde acımasız profesyonel bir katili canlandıran oyuncu, oynadığı her rolü başarıyla ekrana yansıttı.
1995 yılında "Two Much" adlı filmde birlikte rol aldığı Melanie Griffith'e âşık olan oyuncu, sekiz yıllık eşi Ana Leza'dan boşandı ve bir yıl sonra Griffith ile evlendi. Kariyerindeki tek müzikal film olan "Evita"da Madonna ile birlikte oynayan oyuncu, 1998 yılında Catherine Zeta-Jones ile birlikte "The Mask of Zorro" adlı ticari filmde oynadı. 1999 yılında, Michael Crichton'ın X. yüzyılda insan yiyen canavarları konu alan "Eaters of the Dead" adlı romanından uyarlanan "The 13th Warrior" adlı filmde başrol oynadı.

Aynı yıl ilk yönetmenlik denemesine imza atan oyuncu, Griffith'in başrol oynadığı "Crazy in Alabama"yi çekti. Bu filmin ardından Woody Harrelson ile birlikte Rod Shelton'ın "Play it to the Bone" adlı boks konulu filminde oynadı. 2000 yılı içerisinde, kızıl gerdanlı İncil müjdecisi ile seri cinayetler işleyen bir katilin maceralarını konu alan “The White River Kid” adlı filmde başrol oynayan oyuncu, aynı yıl, başka bir dünyada akıl dolu bir yaşamın sürdüğüne dair izler bulan bir dil bilimciyi canlandırdığı "The Sparrow" adlı filmde rol aldı.
Yakışıklı oyuncu Banderas çocuk filmi olan ve ilk filmi 2001'de çekilen Spy Kids serisinde rol aldı ardından birçok filmde rol aldı ama çocukları unutmadı ve Shrek animasyon filminde Çizmeli Kedi rolünü seslendirdi ve büyük beğeni topladı bir kez daha. Banderas'ın rol aldığı ve yayımlanan en son film ise Annemin Yeni Sevgilisi oldu ve bu filmde gizli bir ajan rolünü üstlendi. Hâlen Pedro Almodovar'ın yeni filmi La Piel que Habito'nun (İçinde Yaşadığım Deri) çekimlerine devam etmektedir.

IMDb'de Antonio Banderas 
IBDB'de Antonio Banderas
(Türkçe) Sinemalar.com profili 15 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Armand Anthony Assante, Jr. (d. 4 Ekim 1949, New York), Altın Küre Ödülüne 4 kere aday gösterilmiş Amerikalı oyuncudur.

The Lords of Flatbush (1974)
Paradise Alley (1978)
Prophecy (1979)
Little Darlings (1980)
Private Benjamin (1980)
I, the Jury (1982)
Rage of Angels 1983
Unfaithfully Yours (1984)
Belizaire the Cajun (1986)
The Penitent (1987)
Napoleon and Josephine: A Love Story (1987) (televizyon)
Jack the Ripper (1988)
Q&A (1990)
The Marrying Man (1991)
The Mambo Kings (1992)
1492: Conquest of Paradise (1992)
Hoffa (1992)
Fatal Instinct (1992)
Trial by Jury (1994)
Blind Justice (1994) (televizyon)
Kidnapped (1995) (televizyon)
Judge Dredd (1995)
Striptease (1996)
Gotti (1996) (televizyon)
The Odyssey (1997) (televizyon)
The Hunley (1999) (televizyon)
The Road to El Dorado (2000) (voice)
Looking For An Echo (1999)
On the Beach (2000) (televizyon)
Last Run (2001)
Tough Luck (2003)
Dot.Kill (2005)
Two for the Money (2005)
California Dreamin' (Endless) (2006)
Funny Money (2006)
Souls Midnight (2006)
American Gangster (2007)
Confessions of a Pit Fighter (2007)
When Nietzsche Wept (2007)
Chicago Overcoat (2008)
La Linea (2008)
Killer By Nature (2008)
Shark Swarm (2008) (televizyon)
The Bleeding (2009)
Chuck (2010)(2 Bölüm)

IMDb'de Armand Assante 
Assante unofficial site
Assante unofficial site
MailSpaces group

Size Nasıl Geliyorsa ya da Nasıl Hoşunuza Giderse  veya Beğendiğiniz Gibi, (İngilizce özgün adı: As You Like It), William Shakespeare'in beş perdelik komedisidir. 1598-1600 yılları arasında yazılmış ve sahnelenmiştir. İlk olarak 1623'te  Birinci Folio'da yayımlanmıştır. Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "As You Like It". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.   Paul Czinner ve Laurence Olivier tarafından 1936'da filme çekilen oyunun farklı film uyarlamaları bulunmaktadır. Yazarın ünlü repliği "Dünya bir sahnedir ve biz de oyuncuları" bu oyunda geçmektedir.

Yaşlı Dük - Dük Frederick'in ağabeyi ve makamının hak sahibi. Arden ormanında sürgündedir.
Dük Frederick - Yaşlı Dük'ün kardeşi, abisinin makamına el koyar.
Oliver -  Sör Roland de Boys'un büyük oğlu ve vârisi.
James de Boys - Sör Roland de Boys'un ortanca oğlu. Sadece oyunun sonunda sahneye çıkar.
Orlando - Sör Roland de Boys'un en küçük oğlu.
Rosalind - Yaşlı Dük'ün kızı, "Ganymede" adıyla erkek kılığına girer.
Celia - Dük Frederick'in kızı, "Aliena" adlı bir kızın kılığına girer.
Touchstone - Saray soytarısı. Audrey'e aşık olur.
Amiens - Bir lord.
Jaques - Melankolik ve melodramatik bir lord.
Sör Oliver Martext - Kırsalın papaz yardımcısı.
Corin ve Silvius - Çobanlar; Silvius Phoebe'ye aşık olur.
William - Kırsal halktan biri.
Hymen - Evlilik tanrısı.
Le Beau - Dük Frederick'in yanındaki lordlardan biri.
Charles - Sarayın güreşçisi.
Adam - Sir Roland de Boys'un eski bir hizmetkarı.
Dennis - Oliver'in bir hizmetkarı.
Phoebe - Çoban, "Ganymede"'e aşık olur.
Audrey - Kırsaldan bir kadın.

Dük Frederick ağabeyinin makamını ele geçirir ve onu sürer. Her ne kadar ilk başlarda abisinin kızı Rosalind'in, kendi kızı Celia ile birlikte kalmasına izin verse de, bir süre sonra güvensizliğinden dolayı onu da sürer. Celia ise kuzeninden ayrılmak istemediği için onunla birlikte ayrılır. Yolda korunabilmek için kılık değiştiren Rosalind ve Celia'nın amaçları Rosalind'in babasını bulmaktır. Yolda bir çiftlik satın alır ve buraya yerleşirler.
Ayrıca Orlando'nun hikâyesi de Rosalind'in hikâyesine paralel olarak gelişir. Babası öldükten sonra bütün varlığı ve makamı en büyük erkek çocuk olan Oliver'a kalır. Oliver ise elinden geldiği kadar kardeşi Orlando'yu arka planda tutar ve ona hiçbir olanak sağlamaz. Artık dayanamayan Orlando kendini kanıtlamak için Dük Frederick'in yenilmez güreşçisi Charles'ı alaşağı eder. Böylece güreşi izlemekte olan Rosalind ve Celia'yı etkiler. Rosalind ve Orlando birbirlerine aşık olurlar. Dük Frederick Orlando'nun babasını sevmediğinden onu dükalığından kovar. Abisi Oliver'in da canına kastettiği Orlando, Ona destek olan Adam ile birlikte yola çıkar.
İki aşığın yolu Arden ormanında kesişecektir, fakat Rosalind erkek kılığındadır. Bir süre bu durumu saklayan Rosalind oyunun sonunda araya, artık değişmiş olan Oliver'ın da girmesiyle, kendi kimliğiyle ortaya çıkar ve aşıklar birleşir. Bu arada Oliver da Celia'ya âşık olmuştur. Rosalind'in babasıyla da karşılaşmasıyla her şey yoluna girer. Çünkü bir rahipten çok etkilenen Dük Frederick her şeyini kovduğu ağabeyine bırakıp manastıra kapanır.
Bunlara ek olarak ufak paralel hikâyelerin de bulunduğu oyun toplu bir mutlu sonla biter. Yani herkes "nasıl diliyorsa öyle" sonlanır. Yalnız, özellikle Oliver ile Dük Frederick'teki değişimlerin geçiştirilmiş olması oyunu bir bakıma Shakespeare'in diğer oyunları arasında zayıf kalmasına neden olmuştur.

Beğendiğiniz Gibi. Çev. Orhan Burian. Ankara: Maarif Vekâleti, 1943.
Nasıl hoşunuza giderse. Çev. Halide Edib Adıvar ve Vahit Turhan. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1943.
Size Nasıl Geliyorsa. Çev. Bülent Bozkurt. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1996.

[1] 21 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wikisource'da Size Nasıl Geliyorsa oyununun tam metni (İngilizce).

Austin Robert Butler (d. 17 Ağustos 1991), Amerikalı bir aktördür. Kariyerine tv dizilerinde başlayan Butler, önce Disney Channel ve Nickelodeon'da rol aldı ve daha sonra The CW'nin Life Unexpected (2010–2011) ve Switched at Birth (2011–2012) programlarında tekrar eden bölümler de dahil olmak üzere gençlik dramalarında rol aldı. The Carrie Diaries (2013–2014) ve The Shannara Chronicles (2016–2017) filmlerinde başrol oynadığı için tanındı.
Butler, Broadway'deki ilk çıkışını 2018'de The Iceman Cometh'in yeniden canlanmasında yaptı ve Quentin Tarantino'nun Once Upon a Time in Hollywood (2019) filminde Tex Watson'ı canlandırdı. 2022'de müzikal biyografik Elvis'te eleştirmenlerce beğenilen Elvis Presley rolüyle daha geniş bir tanınma elde etti ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre Ödülü kazandı.

Butler müzik yapmaktan ve kaydetmekten hoşlanıyor. On üç yaşında gitar ve on altı yaşında piyano çalmayı kendi kendine öğrendi.
2011'den 2019'a kadar aktris Vanessa Hudgens ile ilişki içindeydi. Butler, 2021'in sonlarından beri model Kaia Gerber ile ilişki içindedir.
2014 yılında Butler'ın annesi onikiparmak kanserinden öldü.

Avengers: Endgame, Marvel Comics'in İntikamcılar adlı süper kahraman grubundan uyarlanan ve Marvel Studios tarafından yapımı üstlenilen ABD süper kahraman filmi. 2018 yapımı Avengers: Sonsuzluk Savaşı filminin devamı niteliğinde olup yirmi ikinci Marvel Sinematik Evreni filmidir. Filmde İntikamcılar ekibinden hayatta kalan kahramanlar Avengers: Sonsuzluk Savaşı filminde yaşanılanları tersine çevirmeye çalışıyor ve baş düşman Thanos'a karşı savaşıyorlar.

İntikamcılar, Sonsuzluk Taşları'nın peşine düşerler ve taşların Thanos tarafından yok edildiğini öğrendiklerinde Thor Thanos'u öldürür. Dünya, Sonsuzluk Savaşı'nda evrenin yarısının yok edilmesinin ardından tekrar normale dönmeye çalıştığı bir dönemdedir ve savaşı kaybeden İntikamcılar ekibi dağılmış durumdadır. 5 yıl sonra Scott Lang kuantum boyutundan kurtularak İntikamcılar'a zamanda yolculuğun kuantum dünyasında mümkün olduğu teorisini anlatır. Tony Stark ve Bruce Banner bir zaman makinesi inşa eder ve İntikamcılar zamanda geriye giderek taşları alırlar ve Thanos'un gerçeklikten sildiği herkesi geri getirirler. Ancak geçmişten gelen Thanos bunun üzerine İntikamcılar'a saldırır ve İntikamcılar; Galaksinin Koruyucuları, Ravengers, Asgard ve Wakanda orduları ile birlikte Thanos'un ordularıyla savaşırlar. Filmin sonunda Thanos, sonsuzluk eldivenini ele geçirir ancak Iron Man sonsuzluk taşlarını çalarak evren için kendini feda eder. En sonda Steve Rogers sonsuzluk taşlarını ait olduğu zaman dilimlerine geri götürür.
Film, ABD'de 26 Nisan 2019'da vizyona girdi. 21 Temmuz tarihiyle elde ettiği 2,79 milyar dolar hasılatla tüm zamanların en yüksek ikinci hasılatını yapan film oldu.

Robert Downey Jr. - Tony Stark / Demir Adam
Josh Brolin - Thanos
Mark Ruffalo - Bruce Banner / Hulk
Tom Hiddleston - Loki
Chris Evans - Steve Rogers
Chris Hemsworth - Thor
Jeremy Renner - Clint Barton / Hawkeye
Chris Pratt - Peter Quill / Star-Lord
Elizabeth Olsen - Wanda Maximoff / Scarlet Witch
Benedict Cumberbatch - Stephen Strange
Evangeline Lilly - Hope van Dyne / Wasp
Karen Gillan - Nebula
Anthony Mackie - Sam Wilson / Falcon
Tom Holland - Peter Parker / Örümcek Adam
Zoe Saldana - Gamora
Dave Bautista - Drax the Destroyer
Paul Bettany - Vision
Scarlett Johansson - Natasha Romanoff / Black Widow
Jon Favreau - Harold "Happy" Hogan
Gwyneth Paltrow - Virginia "Pepper" Potts
Sebastian Stan - Bucky Barnes / Kış Askeri
Don Cheadle - James "Rhodey" Rhodes / War Machine
Pom Klementieff - Mantis
Paul Rudd - Scott Lang / Ant-Man
Brie Larson - Carol Danvers / Captain Marvel
Rene Russo - Frigga
Tilda Swinton - Ancient One
Tessa Thompson - Valkür
Taika Waititi - Korg
Benedict Wong - Wong
Hiroyuki Sanada

Film, ABD ve Birleşik Krallık'ta 26 Nisan 2019'da vizyona girdi.

IMDb'de Avengers: Endgame 
Box Office Mojo'da Avengers: Endgame
Rotten Tomatoes'ta Avengers: Endgame
Metacritic'te Avengers: Endgame

Avengers: Sonsuzluk Savaşı (İngilizce: Avengers: Infinity War), Marvel Comics'in aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlanmış, on dokuzuncu Marvel Sinematik Evreni süper kahraman filmi.
Marvel'ın en karizmatik süper kahramanları yeni maceralarında bir kez daha bir araya geliyor. Güçlü ekip bu kez korkunç titan Thanos'a karşı savaşacaklar. Avengers serisinin sonsuzluk savaşı temalı Infinity War hikâyesi, 27 Nisan 2018'de vizyona girmiştir.

Sonsuzluk taşlarının peşine düşen Thanos, şu zamana kadar dünyanın uğradığı en büyük tehdidi oluşturmuştur. Steve Rogers ve Tony Stark arasında geçen olayda ikiye bölünen süper kahramanlar, bu tehdit karşısında yeniden bir araya gelerek güçlerini birleştirmeye karar verir. Dünyanın kaderi artık bu savaşın sonucuna bağlıdır.

Ekim 2014'te Marvel Studios filmi Avengers: Sonsuzluk Savaşı Bölüm 1 ve Avengers: Sonsuzluk Savaşı Bölüm 2 iki bölüm şeklinde açıkladı. Nisan 2015'te filmin yönetmenleri Kaptan Amerika: Kış Askeri'nden de bilinen Joe Russo ve Anthony Russo kardeşler olduğu açıklandı. Daha sonra yönetmenler iki filminin senaryosunun birbirinden farklı olacağını açıkladı. Mayıs 2015'te filmin senaristleri Christopher Markus ve Stephen McFeely oldu.
Ocak 2016 tarihinde Russo kardeşler filmin altmış yedi karakter kapasitesinde olduğunu açıkladı. Bu açıklamayla Marvel Sinematik Evreni'nin dizi karakterlerinin filmde görüneceği şeklinde yorumlanmıştır fakat yapımcı Kevin Feige bunu doğrulamadı.
Nisan 2016'da Chris Pratt, Peter Quill/ Star-Lord rolü için, Elizabeth Olsen, Kızıl Cadı rolü için kadroya katıldı. Aynı ay Benedict Cumberbatch, Doktor Strange rolüyle filmde olacağı açıklanmıştır.Samuel L. Jackson Nick Fury karakteriyle geri döndü.
Mayıs 2016'da yönetmenler filmin isminin yanlış anlaşıldığını bu yanlışlığı gidermek için filmlerin ikiye bölündüğünü açıklamışlardır. İlk filminin isminin Avengers: Sonsuzluk Savaşı olduğu duyurulmuştur. Devam filmi 26 Nisan 2019 tarihinde vizyona girdi.

Robert Downey Jr. - Tony Stark/Demir Adam
Chris Hemsworth - Thor
Mark Ruffalo - Bruce Banner/Hulk
Chris Evans - Steve Rogers/Kaptan Amerika
Scarlett Johansson - Natasha Romanoff/Black Widow
Benedict Cumberbatch - Dr. Stephen Strange
Don Cheadle - James "Rhodey" Rhodes/War Machine
Josh Brolin - Thanos
Tom Holland - Peter Parker/Örümcek Adam
Chadwick Boseman - T'Challa/Kara Panter
Peter Dinklage - Eitri
Paul Bettany - Vision
Elizabeth Olsen - Wanda Maximoff / Scarlet Witch
Jeremy Renner - Clint Barton / Hawkeye
Chris Pratt - Peter Quill / Star-Lord
Sebastian Stan - Bucky Barnes / Winter Soldier
Tom Hiddleston - Loki
Idris Elba - Heimdall

Aziz Ismail Ansari (d. 23 Şubat 1983), Hint asıllı Amerikalı oyuncu, komedyen ve sinemacıdır. NBC'de yayınlanan Parks and Recreation (2009-2015) dizisinde canlandırdığı Tom Haverford rolüyle ve Netflix'te yayınlanan Master of None (2015-) dizisinin yapımcısı ve yıldızı olarak tanınır. Master of None dizindeki performansıyla iki Emmy ve bir Altın Küre Ödülü'ne değer görüldü.
Haziran 2015'te ilk kitabı Modern Romance: An Investigation yayımlandı.

2014 Variety Komedinin Gücü Ödülü
2016 Eleştirmenlerin Seçimi Televizyon Ödülleri En İyi Komedi Dizisi (Master of None)
2016 Peabody Ödülü (Master of None)
2016 Primetime Emmy Ödülleri Komedi Dizisi için Üstün Yazarlık (Master of None)
2017 Primetime Emmy Ödülleri Komedi Dizisi için Üstün Yazarlık (Master of None)
2017 Altın Küre Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu - Müzikal veya Komedi (televizyon) (Master of None)

Britanya Film ve Televizyon Sanatları Akademisi veya kısa adıyla BAFTA, Birleşik Krallık'ta film, televizyon ve video oyunları sanatlarını destekleyen, geliştiren ve tanıtan bağımsız bir ticaret birliği ve hayır kurumudur. Yıllık ödül törenlerine ek olarak BAFTA, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde atölye çalışmaları, ustalık sınıfları, burslar, konferanslar ve mentorluk programları aracılığıyla yeteneklere erişim sunan uluslararası bir öğrenim etkinlikleri ve girişimleri programına da sahiptir.
1947'de Britanya Film Akademisi olarak, David Lean, Alexander Korda, Carol Reed, Charles Laughton, Roger Manvell gibi isimler tarafından kurulmuştur. 1958'de Televizyon Yapımcıları ve Yönetmenleri Loncası ile birleşerek Film ve Televizyon Kulübü olmuştur. 1976'da ise şimdiki adını almıştır.
BAFTA'nın ana ofisi Piccadilly, Londra'dadır ama İngiltere'nin kuzeyinde, İskoçya'da, Galler'de, New York'ta ve Los Angeles, Kaliforniya'da da ofisleri bulunmaktadır.
Akademi'nin ödülü Amerikalı heykeltıraş Mitzi Cunliffe tarafından tasarlanmış tiyatro maskesi şeklindedir ve 1955 yılında Televizyon Yapımcıları Loncası tarafından ısmarlanmıştır.
1989'dan bu yana Los Angeles ofisi, BAFTA/LA, her yıl kendi ödülleri olan Britanya Ödüllerini vermektedir.

BAFTA En İyi Film Ödülü
BAFTA En İyi Yönetmen Ödülü
BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Özgün Senaryo Ödülü
BAFTA En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü
BAFTA Video Oyunu Ödülleri

Genç oyunculara verilen BAFTA jürisinin adayları açıkladığı, kazananı ise halkın seçtiği bir ödüldür.

 Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi
 Rusya Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi
 Alman Film Akademisi
 André Delvaux Akademisi
 Fransa Sinema Sanatları ve Teknikleri Akademisi
 İspanya Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi
 İtalyan Sinema Akademisi
 Polonya Film Akademisi
 Çekya Film ve Televizyon Akademisi
 Kanada Sinema ve Televizyon Akademisi
 Avustralya Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi
 Uluslararası Hindistan Film Akademisi Ödülleri
 Danimarka Film Eleştirmenleri Ulusal Derneği
 Meksika Sinematografik Sanatlar ve Bilimler Akademisi
 Japon Akademi Ödülü Birliği
 İsveç Film Enstitüsü

BAFTA resmi sitesi31 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce kaynak
BAFTA/LA Britanya Ödülleri sitesi15 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce kaynak
BAFTA Galler sitesi İngilizce kaynak
BAFTA İskoçya sitesi 17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce kaynak
IMDB: BAFTA 11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İngilizce kaynak

Lloyd Vernet "Beau" Bridges III (9 Aralık 1941) Amerikalı oyuncudur. Daha çok Max Payne filmi ve Yıldız Geçidi SG-1 televizyon dizisi ile bilinir. İki Altın Küre ödülünün sahibi olmuştur. oyuncu Lloyd Bridges'in oğludur.

Bridges Los Angeles'ta doğdu. oyuncu Lloyd Bridges ve kolejde tanıştığı sevgilisi Dorothy Bridges'ın (evlilik öncesi soyadı;Simpson) oğludur. Ondan daha genç bir erkek kardeşi vardır. Kardeşi oskar ödüllü Jeff'dir. Ve Lucinda isminde genç bir kız kardeşi vardır. Abisi Garrett 3 Ağustos 1948'de ani bebek ölümü sendromundan ölmüştür. Bridges kardeşi Jeff ile çok sıkı ilişkilere sahiptir. Bridges gençlik yıllarında, babası işlerinden dolayı yoğun olduğu zamanlarda, Jeff'e bir nevi babalıkta yapmıştı. O ve kardeşleri Los Angeles'taki Holmby Hills'te yetiştiler. 1989'daki İki Erkek Bir Kadın filminde birbirlerine rakip olan iki karakteri kardeşi ile birlikte canlandırdılar. 2024 yılında The Neon Highway filminde rol aldı.

Bridges, Julie Landfield ile 1964 yılında evlenmiştir. Ama daha sonra 1984 yılında ayrıldılar. Bu evlilikten iki çocukları oldu: 

Casey Bridges (1969, evlat edinilmiş)
Jordan Bridges (1973)
1984 senesinde ilk eşinden ayrıldıktan sonra şimdiki eşi Wendy Treece Bridges ile evlendi. Çiftin üç çocuğu oldu:

Dylan Bridges (1984)
Emily Bridges (1986)
Ezekiel (Zeke) Jeffrey Bridges (1993)

Sir Ben Kingsley (doğum adı Krishna Pandit Bhanji; d. 31 Aralık 1943), İngiliz oyuncudur. Beş onyıla yayılan kariyeri boyunca bir Akademi Ödülü, bir Britanya Akademisi Sinema Ödülü, bir Grammy Ödülü ve iki Altın Küre Ödülü de dahil olmak üzere çeşitli ödüller almıştır. Kingsley 2002 yılında İngiliz film endüstrisine hizmetlerinden dolayı Knight Bachelor olarak atandı. 2010 yılında Hollywood Walk of Fame'de bir yıldızla ödüllendirildi. 2013 yılında sinema sektörüne dünya çapındaki katkılarından ötürü Britannia Ödülü'nü aldı.
İngiliz bir anne ve Jamnagar kökenli Hint Gucarat bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Kingsley, tiyatro kariyerine 1967'de Royal Shakespeare Company'ye katılarak başladı ve sonraki 15 yılını çoğunlukla sahnede görünerek geçirdi. Başrollerini oynadığı yapımlar arasında Size Nasıl Geliyorsa (1967'de Aldwych Theatre'da kumpanya için West End'deki ilk oyunu), Kuru Gürültü, III. Richard, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası (Peter Brook'un 1970 RSC yapımı dahil), Hamlet ve Windsor'un Şen Kadınları sayılabilir.
Kingsley sinemada, Richard Attenborough'un Gandhi (1982) filmindeki Mahatma Gandi rolüyle tanınır ve bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü ve BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır. Ayrıca Steven Spielberg'in Schindler'in Listesi (1993) filminde Itzhak Stern rolüyle yer aldı ve BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'ne aday gösterildi. Sonraki rolleri arasında Onikinci Gece (1996), Seksi Hayvan (2000), Sisler Evi (2003), Thunderbirds (2004), Şanslı Slevin (2006), Zindan Adası (2010), Pers Prensi: Zamanın Kumları (2010), Hugo (2011), Diktatör (2012) ve Uzay Oyunları (2013) bulunmaktadır. Kingsley, Marvel Sinematik Evreni'nde Trevor Slattery karakterini canlandırdı ve Iron Man 3 (2013), Shang-Chi ve On Halka Efsanesi (2021) ve yakında çıkacak olan Disney+ dizisi Wonder Man'de yer aldı. Kingsley ayrıca Kutu Cüceleri: Yaratıklar Aramızda (2014) filminde antagonistik Archibald Snatcher'ı ve Disney'in Orman Çocuğu (2016) filminin canlı aksiyon uyarlamasında Bagheera'yı seslendirdi.

Kingsley, Scarborough, Yorkshire'de doğmuştu ve Pendlebury'de büyüdü. Salford Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Daha sonra Lancashire'da şimdiki Ben Kingsley Tiyatrosu'na ev sahibi olan Pendleton Koleji'nden eğitim aldı. Babası Harji Bhanjisi Kenya asıllı Hint bir tıp doktoruydu, annesi Anna Lyna Mary kısmen Yahudi bir model ve aktristti.

Kingsley'in, dört çocuğu var. Thomas ve Jasmine Bhanji, aktris Angela Morant'la, Edmund ve Ferdinand Kingsley, tiyatro yöneticisi ve oyuncu Alison Sutcliffe'yle olan evliliklerinden oldu. Kısa bir süre önce Alman asıllı Alexandra Christmann ile boşandı. İngiltere Spelsbury'de yaşıyor.

Interview, 9/27/05, Cinema Confidential 11 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview, 9/22/05, Dark Horizons
Interview, 7/28/04, IGN Films 26 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview, 12/03, About.com
Interview, 4/02, About.com
Interview, 6/01, PopMatters 24 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview, 1/02/01, The Guardian UK 13 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview, 1996, Performance 12 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Benjamin Edward Stiller (d. 30 Kasım 1965, New York), Emmy Ödülü sahibi Amerikalı komedyen, oyuncu, senarist, film yapımcısı ve yönetmeni.
Babası aktör Jerry Stiller ve annesi Anne Meara. Babası Yahudi idi, annesi ise İrlandalı Katolik, ancak evliliklerinden sonra annesi de Yahudiliğe döndü.  Filmleri dünya çapında 2,6 milyar gişe getirmiştir. Babası daha Ben altı yaşında iken onu kendi rol aldığı filmlerin setlerine götürmüş ve Ben'i aktörlükle tanıştırmıştır. Lisede aktörlük dersleri alan Ben sonradan şansını denemiş ve başarılı olmuştur.  Birçok dizi ve filmde rol almış, 1990-1993 yılları arası The Ben Stiller Show adıyla kendi şovunu yapmıştır. Ayrıca Tropik Fırtına: Al Bakalım, The Cable Guy, Zoolander ve Reality Bites gibi filmlerde yönetmenlik de yapmıştır. Öncelikle ünlü talk-show programı Saturday Night Live'da oynadığı skeçlerle tanınmıştır. Ayrıca 'Aramızdaki Sarışın', 'Çatı Katı' ve Zor Baba gibi kaliteli filmlere de imza atmıştır.

IMDb'de Ben Stiller

Benjamin "Ben" Whishaw (d. 14 Ekim 1980), İngiliz tiyatro ve sinema oyuncusu. Whishaw, tiyatroda sergilediği Hamlet performansı ve Perfume: The Story of a Murderer filmindeki Jean-Baptiste Grenouille karakteri ile bilinmektedir.
Annesi İngiliz, babası ise Alman ve Rus kökenlidir.  Ailenin orijinal soyadı Whishaw değil Stellmacher idi. Whishaw'un büyük babası Jean Vladimir Stellmacher, II. Dünya Savaşı'nda İngiliz casusluğu yaptığı için adını John Whishaw olarak değiştirdi. Büyük babası 1922 yılında İstanbul'da doğmuştur. Büyük babasının annesi Rus babası ile Almandır.
Bedfordshire kentinde büyüyen aktör, ikiz kardeşi James ile birlikte Bancroft Oyuncuları Gençlik Tiyatrosuna katıldı. 2000 yılında Kraliyet Dramatik Sanat Akademisinden mezun olmuştur. Burada John Gielgud'dan bizzat dersler almıştır. Birçok başarılı tiyatro oyunundan sonra 2004 yılında Trevor Nunn'ın Hamlet oyununda Hamlet rolüne seçildi, bu rolü oynayan en genç oyuncu oldu.
Televizyon dizilerinde ve sinemada da rol alan oyuncu, Perfume: The Story of a Murderer filminde Jean-Baptiste Grenouille rolünde sergilediği performansla beğeni topladı. Filmin yönetmeni Tom Tykwer "Ben Whishaw, çağımızın en yetenekli oyuncularından biri olduğunu, siz istesenizde istemesenizde kanıtlayacaktır. Bu çocukta insanı ürkütecek kadar yetenek var." diyerek oyuncuya övgüsünü belirtmiştir.
2013'te yönetmenliğini Dexter Fletcher'ın yapacağı Freddie Mercury hayatını konu alan filmde Freddie'yi Whishaw'ın canlandıracağı ve yapımcının Graham King olacağı açıklandı. Film yapım aşamasına girdi. Lakin  Flectcher zamanla King ile sorunlar yaşadı. Ve projeden ayrıldı. Whishaw ise filmin iyi ilerlemediğini ve senaryo sorunları olduğunu ileri sürdü. Yedi ay sonra o da projeden çekildi. Brian May'in yaşanılanları yatıştırma çabaları da sonuçsuz kaldı. Bir süre sonra Freddie'yi Rami Malek'in canlandıracağı açıklandı.
Cinsel yönelimi hakkında net bir açıklama yapmayan Whishaw, Avustralyalı besteci Mark Bradshaw ile 2012'den beri birliktelik yaşamaktadır.

IMDb'de  Ben Whishaw 
Ben Whishaw comprehensive profile
Ben Whishaw at RADA 17 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hamilton Hodell, agent

Betty White (d. 17 Ocak 1922, ö. 31 Aralık 2021), Betty Marion White Ludden olarak tanınan Amerikalı oyuncu, komedyen, şarkıcı ve yazardır.

Betty White Illinois'de doğdu. Ortaokulu Los Angeles, liseyi Kaliforniya'da tamamlayıp 1939'da mezun oldu. Televizyon kariyerine başlamadan önce mankenlik yapan Betty White, 1953'te Life with Elizabeth isimli sitcom ile televizyon kariyerine de başlamış oldu. Bu ilk çalışması Betty White'a ilk Emmy adaylığını da getirdi. Daha sonra Date with the Angels isimli bir başka sitcom'da Vicki Angel olarak rol aldı. 1954 yılında kısa süren The Betty White Show isimli kendi talk show'unu da yapan sanatçı, aralarında Golden Girls, Ugly Betty, Malcolm in the Middle gibi pek çok başarılı dizide rol aldı. Çok sayıda ödül, adaylık ve onur odülü alan sanatçının rol aldığı 16 film bulunmaktadır.

White, yaşlılığa bağlı nedenlerden 31 Aralık 2021'de Los Angeles, Kaliforniya'da 99 yaşında öldü.
ABD Başkanı Joe Biden, ölümü üzerine bir bildiri yayımladı ve onu "sevimli bir hanımefendi" ve "çok özlenecek bir kültürel ikon" olarak nitelendirdi. Ryan Reynolds, Sandra Bullock, Ellen DeGeneres, Seth Meyers, Conan O'Brien, Bob Iger, Paul Feig, Andy Cohen ve Kathy Griffin de dâhil olmak üzere diğer birçok ünlü de taziyelerini iletti. Betty White, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan Kadın Gönüllü Hizmetlerinde orduda hizmet ettiği için Amerika Birleşik Devletleri Ordusu da taziyelerini iletti.

1999: Lake Placid
1999: Gaia Symphony II
2009: The Proposal
2009: Love N' Dancing
2011: Betty White: Champion for Animals

1949: Hollywood on Television
1952: The Eddie Albert Show
1952: Life with Elizabeth
1954: The Betty White Show
1955: Make the Connection
1956: The Price Is Right
1957: Date with the Angels
1958: The Betty White Show
1961: Password All-Stars
1962: The Match Game
1962: Your First Impression
1963: You Don't Say
1966: Chain Letter
1969: Liar's Club
1970: Mary Tyler Moore
1971: The Pet Set
1973: Match Game
1974: Dinah!
1975: Match Game PM
1976: Cos
1976: Liar's Club
1977: The Betty White Show
1977: The Keane Brothers Show
1979: Whew!
1979: Password Plus
1983: Go
1983: Just Men!
1984: Super Password
1984: Body Language
1984: Trivia Trap
1985: The Golden Girls
1989: 3rd Degree!
1992: The Golden Palace
1992: Vicki!
1993: Intimate Portrait
1995: Maybe This Time
1999: Ladies Man
2008: Pioneers of Television
2008: Million Dollar Password
2010: Hot in Cleveland
2012: Betty White's Off Their Rockers
2012: Big Cat Week
2014: Fireside Chat with Esther
2016: To Tell the Truth
2017: Little Big Shots: Forever Young

1965: 76th Annual Tournament of Roses Parade
1967: 78th Annual Tournament of Roses Parade
1977: The John Davidson Christmas Special
1978: Snavely
1979: The Best Place to Be
1981: Stephanie
1982: Eunice
1990: The Finish Line
1991: Chance of a Lifetime
1995: Great Love Songs
1996: A Weekend in the Country
2002: The Mary Tyler Moore Reunion
2003: Stealing Christmas
2003: The Golden Girls: Their Greatest Moments
2004: SPCALA Telethon
2005: Annie's Point
2006: The Real Match Game Story: Behind the Blanks
2011: The Lost Valentine
2012: Love Betty White
2013: Betty White Goes Wild
2018: Betty White: First Lady of Television

1998: Dennis the Menace Strikes Again!
2007: Sea Tales
2010: You Again Cast Fight

IMDb'de Betty White

Bilinmeze Doğru: Star Trek 2013 yapımı J. J. Abrams'ın yönetmenliğini yaptığı bilimkurgu aksiyon filmidir. 2009 yapımı Star Trek'in devam filmidir. Gene Roddenberry'nin aynı isimli romanından Roberto Orci, Alex Kurtzman ve Damon Lindelof tarafından senaryoya uyarlanmıştır. Lindelof, Orci, Kurtzman ve Abrams aynı zamanda Bryan Burk'le beraber filmin yapımcılığını da üstlenmişlerdir. Başrollerinde ilk filmde de yer alan James T. Kirk rolünde Chris Pine, Zachary Quinto,John Cho, Zoe Saldana, Simon Pegg, Karl Urban, Anton Yelchin, Leonard Nimoy ve Bruce Greenwood yer alıyor. Aynı zamanda Benedict Cumberbatch, Peter Weller ve Alice Eve gibi yeni isimlerde kadroya katılmıştır.

IMDb'de Uzay Yolu: Bilinmeze Doğru 
Rotten Tomatoes'ta Bilinmeze Doğru: Star Trek
Metacritic'te Bilinmeze Doğru: Star Trek
SinemaTürk'te Uzay Yolu: Bilinmeze Doğru 
Sinemalar.com'da Uzay Yolu: Bilinmeze Doğru 
Beyazperde.com'da Bilinmeze Doğru: Star Trek

William James "Bill" Murray, (d. 21 Eylül 1950), Emmy ve Altın Küre ödüllü Amerikalı komedyen ve oyuncu.
Üniversitenin ardından Saturday Night Live kadrosuna dâhil olmayı başardıktan sonra sinema filmlerinde görünmeye başladı. Genelde komedi filmlerinde rol alan oyuncu, Stripes, Groundhog Day, Caddyshack, Ghostbusters, Rushmore gibi filmlerde karşımıza çıktı. Kendisi aynı zamanda ünlü Garfield karakterinin sinema uyarlamasında Garfield'ı seslendirmiştir. Lost in Translation filmiyle Akademi Ödülü'ne aday gösterilerek ciddi rollerde de iyi olduğunu kanıtladı.

Dokuz kardeşten beşincisi olan Bill, Amerika'nın Chicago kentinde doğmuş ve büyümüştür. Kardeşleriyle beraber İrlanda Katolik kültürüyle büyümüştür. Kendisinden başka üç kardeşi daha aktörlükle meşguldürler. Ailenin büyüklüğü nedeniyle yoksulluk içinde büyüdüler. Küçüklüğünde edebiyata merak salmış ve Amerikan klasiklerini okumuştur. Gençlik yıllarında, Dutch Masters isimli rock grubunun liderliğini yapmıştır. Ayrıca lise tiyatrosunda ve topluluk tiyatrosunda rol almıştır. Üniversitede tıp eğitimine başlamasına rağmen bir süre sonra bırakmak zorunda kaldı. 2007 yılında Regis Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verildi. Oyunculuk dışında, kardeşiyle beraber bir şeker dükkânı işleten Bill, oyunculuk dışındaki zamanını buna harcamaktadır. Diğer oyunculara göre çok mütevazı bir hayat yaşayan Bill, kendine bir temsilci bile almamıştır ve cep telefonu bile kullanmaz. Los Angeles ve Massachusetts'te evleri vardır. Ayrıca Murray radikal liberaldir ve liberal partileri destekler.

Tarzoon: Shame of the Jungle (1975) (1979 İngilizce dublaj)
Next Stop, Greenwich Village (1976)
All You Need is Cash (1978) (cameo)
Meatballs (1979)
Mr. Mike's Mondo Video (1979)
Where the Buffalo Roam (1980)
The Missing Link (1980) (İngilizce dublaj)
Caddyshack (1980)
Loose Shoes (1980)
Stripes (1981)
Tootsie (1982)
Ghostbusters (1984)
Nothing Lasts Forever (1984)
The Razor's Edge (1984)
Little Shop of Horrors (1986)
She's Having a Baby (1988) (Cameo)
Scrooged (1988)
Ghostbusters II (1989)
Quick Change (1990)
Steve Martin's Best Show Ever (1990)
What About Bob? (1991)
Groundhog Day (1993)
Mad Dog and Glory (1993)
Ed Wood (1994)
Kingpin (1996)
Larger than Life (1996)
Space Jam (1996) (Cameo)
The Man Who Knew Too Little (1997)
Wild Things (1998)
Rushmore (1998)
Cradle Will Rock (1999)
Scout's Honor (1999) (Kısa film)
Hamlet (2000)
Michael Jordan to the Max (2000) (belgesel)
Charlie's Angels (2000)
Speaking of Sex (2001)
Osmosis Jones (2001)
The Royal Tenenbaums (2001)
Lost in Translation (2003)
Coffee and Cigarettes (2003)
This Old Cub (2004) (belgesel)
Garfield (2004) (ses)
The Life Aquatic with Steve Zissou (2004)
Broken Flowers (2005)
The Lost City (2005)
Garfield: A Tail of Two Kitties (2006) (ses)
Buy the Ticket, Take the Ride: Hunter S. Thompson on Film (2006) (belgesel)
FCU with Bill Murray (2007) (Youtube)
The Darjeeling Limited (2007)
City of Ember (2008)
Zombieland (2009)
Get Low (2010)
Passion Play (2011)
Moonrise Kingdom (2012)
A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III (2012-yapım aşamasında)
Hyde Park on Hudson (2012)
Benim Komşum Bir Melek (2014)
Hayalet Avcıları: Ürperti (2024)

IMDb'de  Bill Murray 
Bill Murray on Funny or Die!
Track Bill Murray at the NNDB - Tracking the world 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Murray Bros. Caddyshack Restaurant
Interview with Wes Anderson (director)
Streaming audio interview from 1988 (18 minutes)
St. Paul Saints Ownership
USA Today Article detailing Murray's house party crashing 22 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maxim Rated Top SNL performer 11 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

William Francis Nighy (/naɪ/; d. 12 Aralık 1949), İngiliz oyuncudur. Nighy, Aşk Her Yerde (2003) filmindeki Billy Mack rolüyle tanınmıştır. Sinemadaki diğer önemli rolleri arasında Karayip Korsanları film serisindeki Davy Jones ve Karanlıklar Ülkesi film serisindeki Viktor yer almaktadır. Still Crazy (1998), Zombilerin Şafağı (2004), Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi (2005), Arka Bahçe (2005), Skandal (2006), Sıkı Aynasızlar (2007), Operasyon Valkyrie (2008), Rock'n Roll Teknesi (2009), Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 1 (2010), Hediye Operasyonu (2011) filminde Grandsanta'yı seslendirmesi, Hayatımın Tatili (2012) ve Zamanda Aşk (2013) filmlerindeki rolleriyle de bilinmektedir. BBC One dizisi State of Play ve TV filmleri The Girl in the Café, Gideon's Daughter ve Page Eight'teki performansları da beğeni topladı ve bu filmlerle Altın Küre adaylığı elde etti ve Gideon's Daughter ile bir ödül kazandı.
Nighy, 2015 yılında Broadway'de Carey Mulligan ile birlikte Skylight'ın çok ses getiren yeniden canlandırmasında rol aldı ve En İyi Erkek Oyuncu Tony Ödülü'ne aday gösterildi.
Haziran 2004'te Akademi Ödülleri'ni dağıtan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi'ne (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) katılmak için davet almıştır.
Annesi oyuncu Diana Quick olan 1984 doğumlu kendisi de oyuncu olan Mary Nighy adında bir kızı vardır.

The Milk Train Doesn't Stop Here Anymore Yazar: Tennessee Williams – Watermill Theatre, Newbury
Landscape ve Silence, Yazar: Harold Pinter – Gateway Theatre, Chester
Entertaining Mr Sloane Yazar: Joe Orton – Gateway Theatre, Chester
Rosencrantz & Guildenstern Are Dead, Yazar: Tom Stoppard – Arts Theatre, Cambridge
The Immoralist, Yazar: André Gide – Hampstead Theatre
Speak Now, Yazar: Olwen Wymark – Traverse Theatre, Edinburgh (1971)
Freedom of the City, Yazar: Brian Friel – Everyman Theatre, Liverpool
Under New Management, Yazar: Chris Bond – Everyman Theatre, Liverpool
Occupy! – Liverpool Everyman Theatre (1976)
Illuminatus!, Ken Campbell/Chris Langham – NT Cottesloe (The theatre's first production, 1977)
Comings and Goings, Yazar: Mike Stott – Hampstead Theatre Club (1978)
The Warp, Yazar: Neil Oram/ Ken Campbell – ICA (1979)
Illuminations, Yazar: Arthur Rimbaud – Lyric Hammersmith (1980)
A Map of the World, Yazar: David Hare – NT Lyttelton (1983)
Pravda, Yazar: David Hare/ Howard Brenton – NT Olivier (1985)
King Lear, Yazar: William Shakespeare – NT Olivier (1986)
Mean Tears, Yazar: Peter Gill – NT Cottesloe (1987)
Betrayal, Yazar: Harold Pinter – Almeida Theatre, London (1991)
Arcadia, Yazar: Tom Stoppard – NT Lyttelton (1993)
The Seagull, Yazar: Anton Chekhov/ad. Pam Gems – NT Olivier (1994)
Skylight, Yazar: David Hare – NT production at Vaudeville Theatre, London (1995)/ UK tour (1997)
A Kind of Alaska, Yazar: Harold Pinter – Donmar Warehouse (1998)
Blue/Orange, Yazar: Joe Penhall – NT Cottesloe (2000), Duchess Theatre (2001)
The Vertical Hour, Yazar: David Hare, Broadway production at the Music Box Theater, NY (2006)
Valkyrie, Yazar: Christopher McQuarrie (2008)

IMDb'de  Bill Nighy 
Bill Nighy: A Life in Pictures Interview at BAFTA8 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Silk Sound Books 22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Billy Bob Thornton (d. 4 Ağustos 1955), Amerikalı oyuncu. İlk çıkışını 1992 yapımı gerilim filmi One False Move'un senaristliğini ve başrolünü üstlendikten sonra yaptı ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında Akademi Ödülü kazandığı ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü'ne aday gösterildiği bağımsız dram filmi Sling Blade'i (1996) yazıp yönettikten ve başrolünde oynadıktan sonra uluslararası alanda dikkatleri üzerine çekti. Sling Blade'in ardından 1990'larda Oliver Stone'un neo-noir filmi Kaybedenler (1997), politik drama Primary Colors (1998), o yılın en yüksek hasılatlı filmi olan bilimkurgu felaket filmi Armageddon (1998) ve kendisine üçüncü Oscar adaylığını kazandıran suç draması Basit Bir Plan (1998) gibi birçok önemli filmde rol aldı.
2000'li yıllarda Thornton, Kesişen Yollar (2001), Orada Olmayan Adam (2001) ve Friday Night Lights (2004) adlı dramalarda; Bandits (2001), Dayanılmaz Zulüm (2003) ve Yeni Yıl Soygunu (2003) adlı komedilerde ve Kartal Göz (2008) ve Faster (2010) adlı aksiyon filmlerinde başrol oynayarak daha fazla başarı elde etti. Thornton 2014 yılında antoloji dizisi Fargo'nun ilk sezonunda Lorne Malvo rolüyle Emmy Ödülleri'nde Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Başrol Erkek Oyuncusu dalında aday gösterildi ve 72. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü - Mini Dizi veya Televizyon Filmi ödülünü kazandı. 2016'da Amazon orijinal dizisi Goliath'ta rol aldı ve bu dizi ona Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu Ödülü - Drama (TV) dalında Altın Küre Ödülü kazandırdı.
Thornton, genellikle Güney Amerika Birleşik Devletleri'nde geçen ve çoğunlukla Tom Epperson ile birlikte yazdığı A Family Thing (1996) ve Üçüncü Göz (2000) de dahil olmak üzere çeşitli filmler yazdı. Sling Blade'den sonra, aralarında Babalar Takımı (2001), All the Pretty Horses (2000) ve Jayne Mansfield's Car'ın (2012) da bulunduğu birkaç film daha yönetti.
Thornton, Academy of Science Fiction, Fantasy and Horror Films'ten Başkanlık Ödülü, National Board of Review'dan Özel Başarı Ödülü ve Hollywood Walk of Fame'de bir yıldız aldı. Ayrıca bir Emmy Ödülü, dört Altın Küre ve üç Ekran Oyuncuları Derneği Ödülü'ne aday gösterildi. Film çalışmalarının yanı sıra Thornton kariyerine şarkıcı-söz yazarı olarak başladı. Dört solo albüm yayınladı ve blues rock grubu The Boxmasters'ın vokalistidir.
Thornton, şöhret kültürüne karşı duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirmiş ve hayatını gözlerden uzak tutmayı tercih etmiştir. Medyanın ilgisi bazı durumlarda kaçınılmaz olmuştur, Angelina Jolie ile olan evliliği de bunun önemli bir örneğidir.

Robert William Hoskins (26 Ekim 1942 - 29 Nisan 2014), İngiliz oyuncudur.
Pennies from Heaven (1978), The Long Good Friday (1980), Mona Lisa (1986), Masum Sanık Roger Rabbit (1988), Mermaids (1990) ve Süper Mario Kardeşler (1993) gibi film ve televizyon dizilerinde başrol oynadı ve Brazil (1985), Kanca (1991), Nixon (1995), Kapıdaki Düşman (2001), Mrs Henderson Presents (2005), Yeni Yıl Şarkısı (2009), Kadının Fendi (2010) ve Pamuk Prenses ve Avcı (2012) filmlerinde yardımcı performanslar sergiledi. Ayrıca iki uzun metrajlı film yönetti: The Raggedy Rawney (1988) ve Rainbow (1996).
Hoskins, Mona Lisa filmindeki rolüyle Cannes Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü, BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü ve En İyi Erkek Film Oyuncusu Altın Küre Ödülü - Dram Ödülü'nü aldı. Aynı rolle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne de aday gösterildi. 2009 yılında BBC One dizisi The Street'teki rolüyle Uluslararası Emmy Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandı. Bir önceki yıl teşhis edilen Parkinson hastalığı nedeniyle 2012'de oyunculuktan emekli oldu ve 29 Nisan 2014'te 71 yaşında zatürreden öldü.

Bob Hoskins 29 Nisan 2014 tarihinde zatürre nedeniyle Londra'da 71 yaşında öldü. Cenazesi Highgate Mezarlığı'nda defnedildi.

IMDb'de  Bob Hoskins

Boleyn Kızı, Philippa Gregory'nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 2007 yapımı filmdir. Oyuncular arasında Scarlett Johansson, Natalie Portman ve Eric Bana yer almaktadır.
İskoçya'nın Son Kralı’nın senaryo yazarı Peter Morgan tarafından kaleme alınan Boleyn Kızı, bir entrika, şehvet, iktidar oyunları, aşk ve ihanet hikâyesidir. Film aynı zamanda, ailelerinin kör hırsı yüzünden yakışıklı ve tutkulu kral 8. Henry'nin aşkı için rekabet eden iki güzel kız kardeşin, Anne ve Mary Boleyn'in hikâyesini anlatıyor. Her iki kadın da kralın yatağını paylaşacak, fakat yalnızca biri, kısa ve fırtınalı bir saltanat için tahta çıkacaktır; bu saltanat da celladın kılıcıyla trajik bir biçimde son bulacaktır.

Mary Boleyn, on dört yaşında, masum bir kız olarak kraliyet sarayına geldiğinde VIII. Henry'nin gözlerini kamaştırır. Gördüğü ilgiyle tüm varlığı altüst olan Mary, hem altın prensine âşık olur, hem de gayriresmî kraliçe olarak her geçen gün artan rolüne. Ancak öyle bir an gelir ki, kralın kendisine olan ilgisi gittikçe sönmeye başladığında, ihtiraslı planlar yapmakta olan ailesinin piyonuna dönüştüğünü fark eder ve en yakın arkadaşından kız kardeşi Anne Boleyn'den uzaklaşmaya başlar ve rekabet etmeye zorlanır. İşler iyice çığrından çıktığında ailesine ve kralına başkaldırması gerektiğinin farkına varır ve kaderinin iplerini kendi eline alır.

Film ilk kez 15 Şubat 2008'de Berlin Film Festivali'nde gösterilmiştir.

Natalie Portman - Anne Boleyn
Scarlett Johansson - Mary Boleyn
Eric Bana - Henry VIII
Jim Sturgess - George Boleyn
Mark Rylance - Thomas Boleyn
Kristin Scott Thomas - Elizabeth Boleyn
Juno Temple - Jane Parker
Eddie Redmayne - William Stafford
Benedict Cumberbatch - William Carey
Ana Torrent - Aragonlu Catherine
Bill Wallis - Thomas Cranmer

IMDb'de Boleyn Kızı

William Bradley Pitt (d. 18 Aralık 1963; Shawnee, Oklahoma, ABD), Amerikalı oyuncu ve film yapımcısıdır. Yapım şirketi Plan B Entertainment ile yapımcı olarak bir Akademi Ödülü ve Primetime Emmy Ödülü'nün yanı sıra oyunculuğuyla iki Altın Küre Ödülü ve bir Akademi Ödülü de dâhil olmak üzere birçok ödül almaya hak kazanmıştır.
Missouri Üniversitesinin gazetecilik bölümünden mezun olmasına kısa bir süre kala, uzun süredir aklında olan oyunculuk kariyerini başlatmak için ailesine Pasadena'daki bir Güzel Sanatlar Akademisi'ne devam edeceğini söyleyerek Hollywood'a gitti. Bir süre çeşitli tanıtımlarda tavuk kostümü giyip limuzin şoförlüğü gibi işler yaptıktan sonra Dallas ve Another World gibi dizilerde küçük rollerde oynamaya başlamıştır.
1989'da Cutting Class isimli düşük bütçeli bir yapımda rol alarak ilgi çekti. Bundan iki yıl sonra People Magazin'in kendisine “Dünyanın En Seksi Adamı” unvanını layık görmesine neden olacak olan, Thelma & Louise'deki on beş dakikalık rolü geldi. Büyük bütçeli prodüksiyonlardaki ilk başrol performansını "A River Runs Through It" (1992) ve "Legends of the Fall" (1994) adlı drama filmleri ile "Interview with the Vampires" (1994) adlı korku filmi ile gösterdi. Suç gerilim filmi "Seven"da (1995) ve bilimkurgu filmi "12 Maymun"da (1995) eleştirmenlerce beğenilen performanslar sergiledi, 12 Maymun filmi ona En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre Ödülü ve Akademi Ödülü adaylığı kazandırdı.
Pitt, Fight Club (1999) adlı kült film ve soygun filmi Ocean's Eleven (2001) ile devam serisi, Ocean's Twelve (2004) ve Ocean's Thirteen (2007) filmlerinde rol aldı. En büyük gişe başarıları, Ocean's Eleven (2001), Troy (2004), Mr. & Mrs. Smith (2005), World War Z (2013) ve Once Upon a Time in Hollywood (2019) ile oldu. "Bir Zamanlar Hollywood'da" filmindeki oyunculuğu ona ikinci Altın Küre Ödülünü ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülünü kazandırdı. Pitt'in Oscar adayı olan diğer performanslarının yer aldığı filmler The Curious Case of Benjamin Button (2008) ve Moneyball (2011) idi. Her ikisi de En İyi Film dalında Akademi Ödülü'nü kazanan The Departed (2006) ve 12 Yıllık Esaret'in (2013) yapımcılığını üstlendi. Ayrıca En İyi Film dalında aday gösterilen The Tree of Life (2011), Moneyball (2011) ve The Big Short (2015) filmlerinin de yapımcısıdır.
Halk tarafından bilinen birisi olarak Pitt, Amerikan eğlence endüstrisindeki en etkili ve güçlü kişilerden biri olarak gösteriliyor. Birkaç yıl boyunca çeşitli medya kuruluşları tarafından dünyanın en çekici adamı olarak gösterildi ve özel hayatı büyük bir magazin konusu oldu. 2000'den 2005'e kadar aktris Jennifer Aniston ile evliydi; 2014'te aktris Angelina Jolie ile evlendi; 2019'da yasal olarak ayrıldılar. Pitt ve Jolie'nin birlikte altı çocuğu var, bunlardan biri Afrika, ikisi Asya'dan evlat edinilmiş çocuklar iken diğer üçü biyolojik çocuklarıdır.

William Bradley Pitt, 18 Aralık 1963 tarihinde Oklahoma'da dünyaya gelmiştir. Ebeveynleri; okulda danışman olan annesi Jane Etta ile kamyon şirketi işleten babası William Alvin Pitt'tir. Ailesi ile birlikte Springfield, Missouri'ye taşınmıştır. Burada erkek kardeşi Douglas Pitt ve kız kardeşi Julie Neal ile birlikte yaşamıştır. Muhafazakâr bir ailede büyüyen ve Güneyli Baptist olarak yetişen Brad Pitt, agnostisizm ile ateizm arasında gidip geldiğini belirtmiştir. Liseyi, Kickapoo High School'da okumuş ve burada golf, yüzme ve tenis takımlarına katılmıştır. 1982'de Missouri Üniversitesi'nde gazetecilik bölümüne başlamıştır. Mezun olmasına iki hafta kala okulu bırakıp oyuncu olmak için Los Angeles'a gitmiş burada çeşitli işlerde çalışmış ve oyunculuk dersleri almıştır.

Pitt, Los Angeles'ta yerleşmeye çalışırken, oyunculuk koçu Roy London'dan dersler aldı. Pitt'in oyunculuk kariyeri 1987'de No Way Out (1987), No Man's Land (1987) ve Less Than Zero (1987) filmlerinde adının jenerikte geçmediği küçük rollerle başladı. 1987 yılının Mayıs ayında, televizyondaki ilk çıkışı NBC pembe dizisi Another World'de iki bölümlük bir rolle geldi. Aynı yılın Kasım ayında Pitt, CBS sitcomu Trial and Error ve ABC sitcomu Growing Pains'te konuk oyuncu olarak yer aldı. Aralık 1987 ile Şubat 1988 arasında CBS primetime dizisi Dallas'ın dört bölümünde Charlie Wade'in (Shalane McCall) erkek arkadaşı Randy olarak rol aldı. 1988'de Pitt, Fox polis draması 21 Jump Street'e konuk oyuncu olarak katıldı. Aynı yıl Yugoslavya – ABD Ortak yapımı The Dark Side of the Sun (1988) ile Pitt ilk başrolünü oynadı. Film, Hırvat Bağımsızlık Savaşı'nın başlamasıyla rafa kaldırıldı ve 1997'ye kadar gösterime girmedi. Pitt, 1989'da iki sinema filminde yer aldı: Birincisi Happy Together'da bir yardımcı rol; ikincisi, Pitt'in sinemalara ulaşan ilk filmi olan korku filmi Cutting Class'da öne çıkan bir rol. Head of the Class, Freddy's Nightmares, Thirtysomething ve (ikinci kez) Growing Pains adlı televizyon dizilerinde konuk oyuncu olarak yer aldı.
Pitt, 1990'da NBC televizyon filmi Too Young to Die? 'da evden kaçmış genç bir kızdan yararlanan uyuşturucu bağımlısı Billy Canton olarak rol aldı. Entertainment Weekly'nin televizyon eleştirmeni Ken Tucker rolü hakkında: "Pitt, gerçekten korkutucuydu," dedi. Aynı yıl, Pitt kısa ömürlü Fox draması Glory Days'in altı bölümünde rol aldı ve HBO televizyon filmi The Image'da destekleyici bir rol oynadı. Sonra 1991 yapımı Across the Tracks filminde; Pitt, suçlu bir erkek kardeşi olan liseli atlet Joe Maloney'i canlandırdı. Filmlerdeki küçük rolleri ve televizyonda sık sık konuk oyuncu olarak göründükten sonra Pitt, Ridley Scott'ın 1991 tarihli yol filmi Thelma & Louise'deki yardımcı rolüyle daha geniş bir beğeni topladı. Thelma ile arkadaş olan küçük çaplı bir suçlu olan J. D.'yi canlandırdı. Filmde Geena Davis ile olan aşk sahnesi, Pitt'i bir seks sembolü olarak tanımlayan olay olarak gösterildi. Thelma & Louise'den sonra Pitt, 1991 yapımı, gelecek vadeden bir rock yıldızı hakkında düşük bütçeli bir film olan Johnny Suede'de ve 1992'de canlı aksiyon/animasyon fantastik filmi Cool World'de rol aldı, ancak ikisi de kariyerini ilerletmedi; filmler kötü eleştiriler aldı ve düşük gişe performansı gösterdi.
Pitt, Robert Redford'un yönettiği 1992 yılındaki biyografik film A River Runs Through It'te Paul Maclean rolünü üstlendi. Onun karakteri canlandırması People Dergisinde Janet Mock tarafından kariyerin başlangıç performansı olarak tanımlandı, bu da Pitt'in "kovboy şapkalı yapılı çocuktan" daha fazlası olabileceğini kanıtladı. Filmi yaparken baskı altında hissettiğini itiraf etti ve bunun "en zayıf performanslarından biri olduğunu düşündüğünü, en çok dikkat çeken rolünün Paul olmasını o dönem çok tuhaf bulduğunu söyledi." Pitt, çok yetenekli bir oyuncu kadrosuyla çalışmaktan fayda gördüğüne inanıyordu, Redford'la çalışmayı üstün bir oyuncuyla tenis oynamakla karşılaştırdı ve "senden daha iyi biriyle oynadığın zaman oyunun daha iyi olur" dedi. 1993'te Pitt, Juliette Lewis ile Kalifornia aldı yol filmi için yeniden bir araya geldi. Rolling Stone'dan Peter Travers tarafından "olağanüstü, tümüyle çocuksu bir çekicilik ve ardından saf tehdit yayan biri" olarak tanımlanan performansta, Lewis'in karakterinin erkek arkadaşı olan seri katil Early Grayce'i canlandırdı. Pitt ayrıca kült hiti True Romance'da Floyd adlı karakterle kısa süreli performasıyla dikkat çekti ve aksiyon filminde çok ihtiyaç duyulan komedi unsurunu gösterdi.

1994, Pitt'in kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Anne Rice'ın 1976 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan Vampirle Röportaj: Vampir Günlükleri adlı korku filminde vampir Louis de Pointe du Lac rolünde oynadı. Rol arkadaşları Tom Cruise, Kirsten Dunst, Christian Slater ve Antonio Banderas idi. 1995'te iki MTV Film Ödülü kazanmasına rağmen performansı kötü karşılandı. Interview with the Vampire'ın yayınlanmasının ardından Pitt, Jim Harrison'ın yirminci yüzyılın ilk kırk yılında Batı Amerika'da geçen aynı adlı romanından uyarlanan Legends of the Fall'da (1994) rol aldı. Cornish göçmenlerinden Albay William Ludlow'un (Anthony Hopkins) oğlu Tristan Ludlow'u canlandıran Pitt, En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ilk Altın Küre Ödülü adaylığını kazandı. Filmin resepsiyonu karışık olmasına rağmen birçok film eleştirmeni Pitt'in performansını övdü.
1995 yılında Pitt, Morgan Freeman ve Gwyneth Paltrow ile birlikte polisiye gerilim filmi Seven'da bir seri katilin peşindeki dedektifi canlandırdı. Filmle beraber "güzel çocuk" olayından kurtulma ve kusurları olan birini oynama" niyetini ifade etti. Performansı eleştirmenlerce iyi karşılandı. Seven, uluslararası gişede 327 milyon dolar kazandı. Seven'ın başarısının ardından Pitt, Terry Gilliam'ın 1995 yılındaki bilimkurgu filmi 12 Monkeys'de Jeffrey Goines rolünü üstlendi. Film ağırlıklı olarak olumlu eleştiriler aldı, özellikle Pitt övgü aldı. The New York Times'tan Janet Maslin, Twelve Monkeys'i "şiddetli ve rahatsız edici" olarak nitelendirdi ve Pitt'in "şaşırtıcı derecede çılgın performansı" na dikkat çekerek "Jeffrey'i filmde daha sonra önemli hale gelen garip bir cazibe ile heyecanlandırıcı bir şekilde canlandırdığı" sonucuna vardı. Filmle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre Ödülü kazandı ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ilk Akademi Ödülü adaylığını aldı.
Ertesi yıl, Lorenzo Carcaterra'nın aynı adlı romanına dayanan Sleepers'da (1996) rol aldı. 1997 yapımı The Devil's Own filminde Pitt, Harrison Ford karşısında İrlanda Cumhuriyet Ordusu teröristi Rory Devany rolünü oynadı, bu rol için İrlandalı aksanı öğrenmesi gerekiyordu. The Devil's Own, dünya çapında 140 milyon dolar hasılat elde etti. Aynı yılın ilerleyen günlerinde Jean-Jacques Annaud'un Seven Years in Tibet filminde Avusturyalı dağcı Heinrich Harrer rolünü üstlendi. Pitt, rol arkadaşı David Thewlis ile Kaliforniya ve Avrupa Alpleri'nde kaya tırmanışı da dahil olmak üzere önemli dağ tırmanışı ve trekking uygulamaları gerektiren rol için aylarca eğitim aldı. Pitt, 1998'in fantastik romantik filmi Meet Joe Black'de başrolü oynadı. İnsan olmanın nasıl bir şey olduğunu öğ

Bradley Charles Cooper (d. 5 Ocak 1975), Amerikalı oyuncu, yönetmen ve film yapımcısıdır. Britanya Akademisi Film Ödülü ve üç Grammy Ödülü sahibidir. Ayrıca on iki Akademi Ödülü, altı Altın Küre ve bir Tony Ödülü'ne aday gösterildi. Forbes Celebrity 100 listesine üç kez girdi ve 2015'te Time dergisinin en etkili 100 kişisi arasında yer aldı. Filmleri dünya genelinde 13 milyar dolar gişe hasılatı elde etti ve dört kez dünyanın en yüksek ücretli aktörleri arasında gösterildi.
Cooper, televizyon ve sinema kariyerine 1999 yılında Sex and the City dizisinde konuk oyuncu olarak başladı. 2000 yılında Actors Studio'da Güzel Sanatlar Yüksek Lisansı (MFA) programına kaydoldu. Kısa bir süre sonra, komedi filmi Wet Hot American Summer (2001) ile sinema dünyasına adım attı Alias (2001-2006) adlı televizyon dizisindeki Will Tippin rolüyle tanındı. Dizideki rolü küçülünce kariyerine dair şüpheler yaşadı, ancak Davetsiz Çapkınlar (2005) filmindeki yardımcı rolle yeniden dikkat çekti. Asıl çıkışını, büyük beğeni toplayan Felekten Bir Gece (2009) filmiyle yaptı ve bu yapımın 2011 ve 2013'teki devam filmleriyle ününü pekiştirdi. Ardından Limit Yok (2011) ve Babadan Oğula (2012) filmlerinde başrol üstlenerek kariyerinde ilerledi. Cooper, 2011 yılında People dergisi tarafından “Yaşayan En Seksi Erkek” seçildi.
Cooper, kariyerinde asıl yükselişi Umut Işığım (2012), Düzenbaz (2013) ve yapımcılığını da üstlendiği Keskin Nişancı (2014) ile yakaladı. 2014'te Broadway'de yeniden sahnelenen Fil Adam'da Joseph Merrick'i canlandırdı ve aynı yıl Marvel Sinematik Evreni'nde Rocket karakterini seslendirmeye başladı. Müzikal romantik film Bir Yıldız Doğuyor (2018) onun için dönüm noktası oldu; yapımcılığını, senaryosunu, yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği bu film sayesinde büyük başarı elde etti. Filmin müzikleri, özellikle “Shallow” adlı parça, listelerde zirveye çıktı ve Cooper bu çalışmayla BAFTA ve iki Grammy kazandı. Daha sonra Joker (2019) ve Kabus Sokağı (2021) filmlerinde yapımcı olarak yer aldı. 2023'te ise biyografik drama Maestro'nun senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendi ve Leonard Bernstein rolünü canlandırdı.

Cooper Pensilvanya, Philadelphia'da doğdu; Jenkintown'da büyüdü. Annesi Gloria İtalyalı-Amerikalı, finans şirketi Merill Lynch'de çalışan babası Charles J. Cooper (2011'de 71 yaşında öldü) İrlandalı-Amerikalıdır. Holly isminde bir kız kardeşi vardır. Katolik olarak yetiştirilmiştir. Cooper, Germantown Akademi'ye devam ederken aynı zamanda Philadelphia Daily News'de çalıştı. 1993'te Germantown Akademi'yi bitirdi. Bir yıllığına Villanova Üniversitesi'ne gittikten sonra Georgetown Üniversitesi'ne geçiş yaptı ve 1997 yılında başarıyla mezun oldu. Cooper, Georgetown Üniversitesi'nde öğrenimine devam ederken 6 aylığına öğrenci değişimiyle Fransa'ya gitti. (Cooper akıcı olarak Fransızca konuşabilmektedir.) 2000 yılında New York'taki The New School'un güzel sanatlar bölümünde oyunculuk eğitimi aldı.

Cooper oyunculuk serüvenine 1999 yılında Sex And The City dizisiyle başladı. Büyük başarı yakaladığı Alias dizisinde oynamadan önce ise 2001 yılında Yaz Kampında Curcuna filminde oynadı. 2002 yılında Çarpışma isimli psikolojik gerilim filmini çekti fakat film sinemalarda yayınlanmadı, sadece DVD ve Blu-Ray olarak piyasaya sunuldu.
Cooper 2005 yılında Fox'ta yayınlanan  Kitchen Confidential dizisinin başrolü  Anthony Bourdain'i canladırdı. Dizi olumlu eleştiriler almasına rağmen 13 bölümden sonra düşük reytingler sebebiyle yayından kaldırıldı.
Nip/Tuck dizisinin 2007-2009 yılları arasındaki 5. sezonunun 6 bölümünde Aidan Stone karakterini canlandırdı. Aynı yıl Jim Carrey'nin başrolünde olduğu Bay Evet filminde yer aldı.
2009 yılında Felekten Bir Gece filminde oynadı. Filmin bütçesi 35 milyonken gişede 467 milyon hasılat yaptı. Cooper, performansıyla 13. Hollywood Film Festivali'nde ödül kazandı ve MTV Film Ödülleri'nde ilk kez aday gösterildi (En İyi Komedi Performansı). Felekten Bir Gece'den sonra elde ettiği büyük başarı ve üne rağmen Cooper, Shave dergisine "Aslında her şey aynı. Yani tabii ki birçok kapı açıldı ama bu demek değildir ki bir pazartesi sabahı arkama yaslanıp bir sigara yakıp tekliflerin gelmesini bekleyeceğim." demiştir.
2010 yılında Garry Marshall'ın yönettiği Sevgililer Günü adlı filmde Ashton Kutcher, Jessica Alba, Jessica Biel, Anne Hathaway, Julia Roberts ve Jennifer Garner ile birlikte rol aldı. Film büyük bir başarı elde etti. Yıl ortasında vizyona giren efsane dizi A Takımı'nın beyazperde uyarlamasında Templeton "Faceman" Peck'i canlandırdı.
2011 yılında Alan Glynn'ın 2001'de yayımlanan The Dark Field kitabından uyarlanan Limit Yok filminde Robert De Niro'yla başroldeydi. Yine aynı yıl Felekten Bir Gece filminin devamı olan Felekten Bir Gece Daha'da yer aldı. Eylül 2011'de GQ İngiltere, Cooper'a "Yılın Uluslararası Erkeği" ödülünü verdi. Kasım 2011'de ise People dergisi Cooper'ı yaşayan en seksi erkek seçti.
2012 yılında Brian Klugman'ın yönettiği Çalıntı Hayat filminde yer aldı. Aynı yıl içerisinde Matthew Quick'in romanından uyarlanan Umut Işığım filminde Robert De Niro ve Jennifer Lawrence ile başrolleri paylaştı; konusu doksanlı yıllarda geçen başrollerini Ryan Gosling ve Eva Mendes'in paylaştığı Babadan Oğula filminde bir polis memurunu oynadı.
2014'te Cooper'ın Umut Işığım filmindeki rol arkadaşı Jennifer Lawrence ile Ron Rash'ın dönem romanı Serena'nın beyazperde uyarlamasında yer aldı.

Cooper, 2006 yılında oyuncu Jennifer Esposito ile evlendi. Mayıs 2007'de Esposito kendisine boşanma davası açtı ve Kasım ayında çift boşandı.
Eylül 2010'da Cooper ve Renee Zellweger, bir yılı aşkın bir süredir birlikte olduklarını açıkladılar. Mart 2011'de People dergisi çiftin ilişkilerini sonlandırdığını duyurdu.
Cooper 2011'de  Çalıntı Hayat filminin setinde tanıştığı Zoe Saldana'yla birliktelik yaşadı. Çift 2013'te bu birlikteliğe son verdiklerini açıkladı.
En son Nisan 2015'ten itibaren birliktelik yaşayadığı Irina Shayk'dan Cooper, 2019 yılında ayrılmıştır.

Beyazperde'de Bradley Cooper 12 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Bradley Cooper

Brendan Gleeson (d. 29 Mart 1955), İrlandalı aktör. Cesur Yürek, New York Çeteleri, In Bruges, 28 Gün Sonra, Truva, Harry Potter serisi, The Guard ve Michael Collins'i canlandırdığı The Treaty TV yapımı, yer aldığı yapımlardandır. Winston Churchill'i canlandırdığı Into the Storm filmi ile 2009 yılında Mini dizi ya da Filmlerde En İyi Erkek Oyuncu Emmy Ödülü kazandı. 

Pat ve Frank Gleeson'un oğlu olarak Dublin'de doğdu. Gleeson kendisini meraklı bir okur olarak tanımlamaktadır. Oyunculuk eğitiminden sonra İrlanda'ya döndü ve kuzey Dublin ilinde 2004 yılında kapanan Catholic Belcamp College ortaokulunda İrlandaca ve İngilizce öğretmeni olarak çalıştı. Öğretmenlik yaparken aynı zamanda profesyonel ve yarı-profesyonel alanlarda oyunculuk kariyerini de sürdürüyordu, 1991 yılında oyunculuk kariyerine ağırlık verebilmek için öğretmenliği bıraktı. 
Gleeson keman çalıyor ve İrlanda mitolojisi ile ilgileniyor.

34 yaşındayken oyunculuk kariyeri başladı. Michael Collins'i canlandırdığı The Treaty TV dizi ile toplum içinde tanındı; 1992 yılında Jacob Ödülü kazandı. Cesur Yürek, I Went Down, Özgürlüğün Bedeli, New York Çeteleri, Soğuk Dağ, 28 Gün Sonra, Truva, Cennetin Krallığı, Lake Placid, Yapay Zeka, Mission: Impossible II ve Köy gibi birçok filmde rol aldı. John Boorman'ın yönetmenliğini yaptığı The General isimli filmdeki Martin Cahill rolü ile eleştirmenlerin beğenisini topladı.

Brian Denis Cox (d. 1 Haziran 1946), İskoç aktör. Royal Shakespeare Company oyuncusudur, burada Kral Lear canlandırmasıyla ün kazanmıştır. Truva filmindeki Agamemnon ve Deadwood dizisindeki Jack Langrishe karakteri gibi çok sayıdaki Hollywood eserinde yer almıştır.

İskoçya'nın Dundee kentinde dünyaya gelen Cox beş kardeşin en küçüğüdür. Ailesinin ataları İskoçya'ya İrlanda'dan göçenlere dayanmaktadır. Annesi Mary Ann Guillerline jüt dokuma fabrikalarında işçi olarak, babası Charles McArdle Campbell Cox ise kasap dükkânı sahibi olarak çalışmıştır. Babası o daha 8 yaşındayken öldüğü, annesi de sık sık rahatsızlandığı için Cox daha çok ablaları tarafından yetiştirilmiştir. Küçük yaşta sanata olan merakı ortaya çıkan Cox 14 yaşında Dundee Repertory Theatre adlı tiyatroya gidip gelmeye başlamıştır.

Londra'daki London Academy of Music and Dramatic Art kurumunda aldığı eğitimin ardından 1965 yılında Edinburgh'daki Lyceum şirketine katılır. Sonrasında 1966 yılından itibaren iki yıl boyunca Birmingham Rep'de rol alır. Londra'daki ilk rolünü 1967 yılında Vaudeville Theatre'da yapar. Televizyondaki ilk rolü 1967'deki The Prisoner dizisinde alır. 1978 yılında BBC 2 drama serisi II. Henry rolüyle çıkış yakalar. Sinemadaki ilk rolü ise 1971 yılıdaki Troçki rolü olur.
Çok başarılı bir Shakespeare uygulayıcısı aktör olan Cox 1980 ve 90'lı yıllarda bu tür rollerde oynar. 1983 yılında Kral Lear'da Laurence Olivier ile birlikte sahne alır. 1986 yılında sonradan Anthony Hopkins'in canlandıracağı Hannibal Lecter karakterini canlandırır. 1993 yılında Sharpe dizisinin iki bölümünde rol alır. Dizide Lord Wellington'un emrinde çalışan ajan Binbaşı Hogan'ı canlandırır.
En bilinen performansları arasında Rob Roy, Cesur Yürek ve Truva sayılabilir. Filmlerde çok çeşitli rollerde oynasa da genellikle kötü karakterleri canlandırır.
Cox video oyunu alanında da çalışmıştır. Killzone serisinde acımasız Scolar Visari karakterini canlandırır. Seslendirme yaptığı radyo eserleri arasında dedektiflik programı olan McLevy (1999-2010) en bilinen canlandırmalarındandır. Ayrıca Sir Walter Scott'un İvanhoe adlı eserini sesli kitap olarak seslendirmiştir.

Brian Cox'un, ilk eşi Caroline Burt ile olan evliliğinden iki çocuğu olmuştur. Bunlardan Alan Cox babası gibi aktör olmuştur. Aktris Nicole Ansari ile 2002 yılında ikinci evliliğini yapan Brian Cox'un bu evlilikten iki oğlu olmuştur. Çift New York'ta yaşasa da Edinburgh'da da evleri vardır.
Cox diyabet hastasıdır ve bu rahatsızlığa karşı farkındalık yaratmak amacıyla Dundee'de bir araştırma kurumunu desteklemektedir. Cox, İskoç gençleri için tiyatro eğitimi veren Scottish Youth Theatre kurumunu desteklemektedir.
Cox 31 Aralık 2002 tarihinde yeni yıl onur listesine dâhil edilmiş ve Britanya İmparatorluğu Nişanı (Commander CBE) ile onurlandırılmıştır.
11 Şubat 2010 tarihinde Dundee Üniversitesi öğrencileri tarafından onursal rektörlüğe seçilmiştir. Kendisi ayrıca Edinburgh'daki Napier Üniversitesinden fahri doktora ünvanı almıştır.

Cox 2007 yılındaki İskoçya parlamento seçimlerinde İşçi Partisi'ni desteklemiştir. 2012 yılı 25 Mayıs gününde yaptığı açıklamayla İskoç bağımsızlık hareketi olan Yes Scotland kampanyasına destek vermiş, İskoçya için en iyi yolun bağımsız, demokratik sosyalizm olduğunu belirtmiştir.

IMDb'de Brian Cox

Brian Mannion Dennehy (9 Temmuz 1938; Bridgeport, Connecticut - 15 Nisan 2020, New Haven, Connecticut, ABD), Amerikalı oyuncu, film yapımcısı, yönetmeni ve senaristtir.

9 Temmuz 1938'de Bridgeport, Connecticut'da doğan  Dennehy rol aldığı; First Blood, A Real American Hero ve To Catch a Killer gibi aksiyon-polisiye tarzında filmlerle bilinir. 1977'den 2020'de ölümüne kadar sürdürdüğü kariyerinde genellikle kanun adamı rollerinde yer almıştır.

Dennehy 15 Nisan 2020'de New Haven, Connecticut'ta tedavi gördüğü bir hastanede sepsise bağlı kalp krizi nedeniyle 81 yaşında ölmüştür.

1982: First Blood
1983: Gorky Park
1983: Never Cry Wolf
1984: The River Rat
1985: Silverado
1985: Cocoon
1986: F/X
1986: The Check Is in the Mail...
1986: Legal Eagles
1987: The Belly of an Architect
1987: Best Seller
1988: Miles from Home
1988: Return to Snowy River
1989: Seven Minutes
1989: Indio
1990: The Last of the Finest
1990: Presumed Innocent
1991: F/X2
1991: Zebras: Patterns in the Grass
1992: Gladiator
1995: The Stars Fell on Henrietta
1995: Tommy Boy
1999: Out of the Cold
1999: Silicon Towers
2002: Code Yellow: Hospital at Ground Zero
2003: Connecticut: Seasons of Light - Cradle of American Impressionism
2006: Everyone's Hero
2007: Ratatouille
2007: Welcome to Paradise
2007: War Eagle, Arkansas
2007: Trumbo
2008: Cat City
2009: Love and Valor: The Intimate Civil War Letters
2009: Lost Road of the Popes: Via Papale
2010: Meet Monica Velour
2010: Alleged
2012: Twelfth Night
2015: Knight of Cups
2018: The League
Long Day Journey
The Adventures of Buddy Thunder
Life Support

1979: Big Shamus, Little Shamus
1982: Star of the Family
1994: Birdland
1998: Gunfighters of the West
2000: Arrest & Trial
2001: The Fighting Fitzgeralds
2013: The Blacklist
2018: Jig Harbor

1977: Handle with Care
1978: A Real American Hero
1979: Dummy
1979: The Jericho Mile
1980: The Seduction of Miss Leona
1982: The Making of 'First Blood'
1983: The Making of 'Gorky Park'
1983: The Making of 'Never Cry Wolf'
1986: Acceptable Risks
1988: The Lion of Africa
1988: A Father's Revenge
1989: Day One
1989: Perfect Witness
1989: Pride and Extreme Prejudice
1990: A Killing in a Small Town
1990: Rising Son
1991: In Broad Daylight
1992: The Burden of Proof
1992: Deadly Matrimony
1992: The Diamond Fleece
1992: Teamster Boss: The Jackie Presser Story
1992: To Catch a Killer
1993: Final Appeal
1993: Foreign Affairs
1993: Jack Reed: Badge of Honor
1993: Prophet of Evil: The Ervil LeBaron Story
1994: Jack Reed: A Search for Justice
1994: Leave of Absence
1995: Shadow of a Doubt
1995: Jack Reed: One of Our Own
1996: Jack Reed: A Killer Among Us
1996: Jack Reed: Death and Vengeance
1996: Undue Influence
1997: Indefensible: The Truth About Edward Brannigan
1998: Thanks of a Grateful Nation
1999: NetForce
2000: Death of a Salesman
2000: Fail Safe
2001: Three Blind Mice
2002: A Season on the Brink
2002: Founding Brothers
2003: Behind the Camera: The Unauthorized Story of 'Three's Company'
2003: Columbia: A Celebration
2003: American Valor
2004: Uncle Sam Wants You
2005: The Exonerated
2005: Our Fathers
2007: Marco Polo
2008: 8:Ivy League Football and America
2008: The Immortal Beaver
2008: Andrew Jackson: Good, Evil and the Presidency
2008: Death or Canada
2010: Nolan Knows Best
2013: The Challenger Disaster
2015: The Ultimate Legacy

1993: Canceled Lives: Letters from the Inside
2000: Dish Dogs
2004: Joyce to the World
2005: 'Tommy Boy': Behind the Laughter
2010: Carrie Underwood: Temporary Home
2011: The Men of The Next Three Days

IMDb'de  Brian Dennehy

Bruno Ganz (22 Mart 1941, Zürih, İsviçre - 16 Şubat 2019), İsviçreli ünlü sinema oyuncusudur. Çöküş (2004) filminde Adolf Hitler'i oynayarak büyük bir performans ve başarı gösterdi.
Bruno Ganz İtalyan asıllı İsviçreli bir fabrika işçisinin ve İtalyan annenin oğlu olarak kuzey Zürih'te doğdu. Liseden mezun olmadan önce bir aktör olmaya karar verdi. 19 yaşındayken ilk kez bir filmde rol aldı. Bruno Ganz tiyatroya 1961 yılında giriş yaptı ve sağlam bir genç aktör olarak orada iyi bir ün kazandı. 1970'li yılların başında Almanya'nın ünlü tiyatrolarından Berlin'deki Schaubühne'nin kuruluşunda rol oynadı.
2 Mart 2006'da Avusturya, Viyana'da Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer kendisine Bilim ve Sanat Madalyası verdi. Bruno Ganz 2010 yılında Iris Berben ile birlikte Alman Film Akademisi Başkanı olarak seçildi. Aralarında Avrupa Film Ödülleri, Federal liyakat nişanı ve Altın Kamera ödülünün de bulunduğu birçok ödülle layık görüldü.
Bruno Ganz'ın İtalyan gazeteci Tiziano Terzani'nin hayatını anlatan bir filmde oynayacağı açıklandı. Film 2010 yılında vizyona girdi.
Ganz, Berlin Filarmoni Orkestrası ile Luigi Nono's Il Canto Sospeso bir kayıt da dahil olmak üzere, klasik müzik eserleri konuşmacı olarak görev yaptı.
Almanca tiyatronun "en önemli oyuncu"suna verilen ve aktörden aktöre geçen Iffland Yüzüğü (Iffland-Ring) 1996'da Ganz'a geçmişti.
1998 yılında başrol oynadığı film ; Sonsuzluk ve Bir Gün (Yunanca: Μια αιωνιότητα και μια μέρα, Mia aioniotita kai mia mera, İngilizce: Eternity and a Day), 1998 Yunanistan yapımı Theo Angelopoulos filmi. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan bir yazarın (Bruno Ganz) hastaneye yatmadan önceki son gününü anlatır. 1998'de Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazandı.
Kanser teşhisi konan aktör 2018 yazında Salzburg 'daki festival programını sağlık gerekçesiyle iptal etmişti. Kariyeri boyunca birçok kez ölüm döşeğindeki hasta rollerini canlandıran aktör, Alman Die Zeit gazetesine daha önce verdiği bir mülakatta "Ölüm döşeğindeki birini canlandırırken, bunun insanı kendi ölümüne hazırlayamayacağını fark ediyorsunuz" demişti.

Bruno Ganz'ın tek oğlu (ismi Daniel, d. 1972) vardır. Ganz 1965'te evlendiği eşi Sabine ile ayrılmıştır. Venedik ve Berlin'de yaşamaktaydı.

Şubat 2018'de Salzburg'daki doktorlar Ganz'ın bağırsak kanseri olduğunu tespit etti ve hemen kemoterapiye başladı.
Ganz, 16 Şubat 2019'da İsviçre'nin Wädenswil kentindeki Au köyündeki evinde, 78. doğum gününden bir ay önce, 77 yaşında vefat etti. Eşi, tiyatro fotoğrafçısı Ruth Walz ve oğlu Daniel de yanındaydı.

Schindler's List (1993) filmi için Oskar Schindler rolünü geri çevirmişti.
Salzburg Tiyatro Festivali'nde "Der Cahil der Wahnsinnige und" filmindeki rolü için "Theater heute" dergisi tarafından 1973 yılında "Yılın Erkek Oyuncu" seçildi.
Ganz ayrıca Almanya Liyakat Nişanı ile onurlandırıldı ve Fransız Légion d'honneur şövalyesi yapıldı.

Der Herr mit der schwarzen Melone (The Man in the Black Derby), 1960
Chikita, 1961
Sommergäste (Summer Guests), 1976
Lumière (Lumiere), 1976
Die Marquise von O... (The Marquise of O...), 1976
Die Wildente (Wild Duck), 1976
Der Amerikanische Freund (The American Friend), 1977
Die Linkshändige Frau (The Left-Handed Woman), 1977
The Boys from Brazil, 1978
Nosferatu: Phantom der Nacht (Nosferatu the Vampyre), 1979
Retour à la bien-aimée (Return to the Beloved), 1979
5% de risques, 1980
Der Erfinder (The Inventor), 1980
La Dame aux camélias (Lady of the Camelias), 1980
Die Fälschung (Circle of Deceit), 1981
Krieg und Frieden (War and Peace), 1983
Der Himmel über Berlin (Wings of Desire), (Berlin Üzerindeki Gökyüzü) 1987
Strapless, 1989
Erfolg (Success), 1991
La Domenica specialmente (Especially on Sunday), 1991
The Last Days of Chez Nous, 1992
Brandnacht (Night on Fire), 1992
In weiter Ferne, so nah! (Faraway, So Close!), 1993
L'Absence (The Absence), 1994
Saint-Ex, 1997
Mia aioniotita kai mia mera (Eternity and a Day) 1998
Pane e tulipani (Bread and Tulips), 2000
Johann Wolfgang von Goethe: Faust, 2001 TV
Epsteins Nacht (Epstein's Night), 2002
Behind Me - Bruno Ganz, 2002
Luther, 2003
The Manchurian Candidate, 2004
Çöküş, 2004
Have No Fear: The Life of Pope John Paul II (2005)
Baruto no Gakuen (バルトの楽園), 2006
Vitus, 2007
Youth Without Youth, 2007
Okuyucu, 2008
Bir Terör Filmi, 2008
Dust of Time (Η Σκόνη του Χρόνου), 2009
Satte Farben vor Schwarz (Colours in the Dark), 2010
Das Ende ist mein Anfang (The End Is My Beginning), 2010
Kimliksiz, 2011
Night Train to Lisbon (2013)
Michael Kohlhaas (2013)
The Counselor, 2013
In Order of Disappearance, 2014
Amnesia, 2015
Remember, 2015
Heidi, 2015
Un Juif pour l'exemple, 2016
Der Trafikant, 2018
Radegund, 2018
The House That Jack Built, 2018

IMDb'de  Bruno Ganz

Bryan Lee Cranston (d. 7 Mart 1956), Amerikalı oyuncu ve film yapımcısı. En çok AMC suç drama dizisi Breaking Bad'de (2008-2013) Walter White ve Fox durum komedisi Malcolm in the Middle'da (2000-2006) Hal karakterlerini canlandırmasıyla tanınır.
Cranston'ın Breaking Bad'deki performansı ona dört kez (2008, 2009, 2010 ve 2014) Drama Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu Primetime Emmy Ödülü kazandırdı. 2011'de dizinin yapımcısı olduktan sonra da iki kez En İyi Drama Dizisi Primetime Emmy Ödülü kazandı. Breaking Bad ayrıca Cranston'a biri ödül olmak üzere beş Altın Küre adaylığı ve dördü ödül olmak üzere dokuz Ekran Oyuncuları Derneği Ödülü adaylığı getirdi. Daha önce Malcolm in the Middle'daki rolüyle Komedi Dizilerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Emmy Ödülü dalında üç kez aday gösterildi. Cranston, suç draması dizisi Sneaky Pete'in (2015-2019) ortak geliştiriciliğini yaptı ve zaman zaman rol aldı ve Malcolm in the Middle, Breaking Bad, Modern Family ve The Office'in bölümlerinde yönetmen olarak görev yaptı.
2014 yılında Cranston, All the Way adlı Broadway oyununda canlandırdığı Başkan Lyndon B. Johnson rolüyle Oyun Dalında En İyi Erkek Oyuncu Tony Ödülü'nü kazandı ve bu rolü HBO'nun 2016 yapımı aynı adlı televizyon filminde yeniden üstlendi. 2018'de Londra'daki Royal National Theatre'daki Network oyununda canlandırdığı Howard Beale karakteriyle En İyi Erkek Oyuncu Laurence Olivier Ödülü'nü aldı ve daha sonra Broadway'de aynı roldeki performansıyla Oyun Dalında En İyi Erkek Oyuncu Tony Ödülü'nü ikinci kez kazandı. Trumbo (2015) filminde canlandırdığı Dalton Trumbo rolüyle, hepsi de En İyi Erkek Oyuncu dalında olmak üzere Akademi Ödülü, BAFTA Ödülü, Ekran Oyuncuları Derneği Ödülü ve Altın Küre Ödülü'ne aday gösterildi.
Cranston; Er Ryan'ı Kurtarmak (1998), Küçük Gün Işığım (2006), Sürücü (2011), Operasyon: Argo (2012), Godzilla (2014) ve Olacak İş Değil (2017) gibi diğer birçok filmde rol aldı. Ayrıca Madagaskar 3: Avrupa'nın En Çok Arananları (2012), Kung Fu Panda 3 (2016) ve Köpek Adası (2018) animasyon filmlerinde seslendirme sanatçılığı yaptı.

Bryan Lee Cranston, bir radyo aktrisinin ve eski bir boksör ve oyuncunun oğlu olarak 7 Mart 1956'da Hollywood, Kaliforniya'da doğdu. Kısmen Los Angeles'taki büyükannesi ve büyükbabası tarafından büyütüldü. Cranston'un babası oyuncu olmadan önce birçok iş yaptı, ancak bu ailesini geçindirmeye yetmedi. Cranston, Canoga Park Lisesinden mezun oldu. Lisenin kimya kulübü üyesiydi. 30 Temmuz 2020 tarihinde Coronavirüsü atlattığını duyurdu.

IMDb'de Bryan Cranston 
Bryan Cranston discusses Breaking Bad at AMCtv.com, Wayback Machine sitesinde (2012-02-14 tarihinde arşivlendi)

Burt Lancaster (d. 2 Kasım 1913, New York – ö. 20 Ekim 1994, Los Angeles), Oscar ödüllü Amerikalı sinema oyuncusu ve yapımcı.

2 Kasım 1913'te New York şehrinde İrlandalı bir ailede 'Burton Stephen Lancaster' adıyla dünyaya geldi. DeWitt Clinton Lisesi'nden 1930 senesinde mezun oldu. Spor bursuyla New York Üniversitesi'ne girdi. Çocukluğundan beri jimnastiğe meraklı olan Lancaster, arkadaşı Nick Cravat ile sirklerde cambazlık yaparak geçimini sağlamaya başladı. 1939 yılında elinden sakatlanınca cambazlığı bırakmak zorunda kaldı.
II. Dünya Savaşı sırasında askere alındı. İtalya ve Avusturya'da görev yaptı. Askerlik hizmetinden sonra 32 yaşında New York'a döndü. Mesleği olmadığı için zor zamanlar geçirdi.

Burt Lancaster, sahneye ilk defa 1945 yılında The Sound of the Hunting adındaki bir Broadway oyununda çıktı. Düzgün fiziği Warner Bros. şirketi yapımcılarından Hal Wallis'in dikkatini çekti. 1946'da Robert Siodmak'ın yönettiği Katiller (The Killers) adlı filmiyle sinema oyunculuğuna başladı.
1947'de Jules Dassin'in Kaba Güç (Brute Force) filmiyle ün kazandı. Çok yönlü bir oyuncu olan Lancaster, değişik türde birçok filmde rol aldı; Alkatraz Kuşçusu, The Swimmer, The Island of Dr. Moreau, The Professionnals en bilinen filmleri arasında gösterilebilir. Özellikle Birdman of Alcatraz (Alkatraz Kuşcusu) filmindeki oyunculuğu ile unutulmaz sinema oyuncuları arasına girdi. 1960 yılında rol aldığı Elmer Gantry filmi ile "En iyi erkek oyuncu Oscar Ödülü" kazandı. Bu filmin dışında 1953 yılı filmi olan "From Here to Eternity" ve 1981 yılı filmi olan Atlantic City ile Oscar adayı oldu.

Sanatçı 1980 yılından titbaren sağlık sorunları yaşamaya başladı. 30 Kasım 1990 tarihinde felç geçirdi ve konuşma yetisini kaybetti. 20 Ekim 1994 tarihinde 04:50'de Los Angeles Century City'deki apartman dairesinde üçüncü kalp krizinde öldü.
Cenazesi yakılmış ve külleri Westwood Memorial Park'ta bir meşe ağacının altına gömülmüştür. Vasiyeti üzerine cenazesinde hiçbir dini merasim yapılmamıştır.

IMDB Sayfası3 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyazperde.com sayfası25 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Caleb Casey McGuire Affleck-Boldt (d. 12 Ağustos 1975), Amerikalı oyuncu, yönetmen ve senaristtir. Kariyeri boyunca Akademi Ödülü, Britanya Akademisi Film Ödülü (BAFTA) ve Altın Küre Ödülü dâhil olmak üzere birçok ödül kazandı. Oyuncu Ben Affleck'in kardeşi olan Casey Affleck, kariyerine çocuk oyuncu olarak 1988 yapımı PBS televizyon filmi Lemon Sky ile başladı. Daha sonra Gus Van Sant'ın To Die For (1995), Can Dostum (1997) ve Gerry (2002) filmlerinde, ayrıca Steven Soderbergh'in Ocean's film serisinde (2001-2007) rol aldı. İlk başrolünü ise Steve Buscemi'nin bağımsız komedi-drama filmi Yalnız Jim'de (2006) üstlendi.
Affleck'in çıkışı, 2007 yılında Western türündeki Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı filminde Robert Ford karakterini canlandırmasıyla gerçekleşti; bu performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterildi. Aynı yıl ağabeyinin yönettiği suç draması Kızımı Kurtarın'da başrol oynadı. 2010'da sahte belgesel türündeki I'm Still Here filmini yönetti. Sonraki yıllarda Kule Soygunu (2011), ParaNorman (2012) ve Yıldızlararası (2014) yapımlarında rol aldı; ayrıca Ölümsüz Aşk (2013) filminde canlandırdığı kanun kaçağı karakteriyle eleştirmenlerden övgü topladı.
2016 yılında Affleck, drama filmi Yaşamın Kıyısında filminde başrol oynadı. Yas tutan bir hademeyi canlandırdığı performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazandı. Daha sonra A Ghost Story (2017) ve The Old Man & the Gun (2018) adlı drama filmlerinde rol aldı. 2023 yapımı biyografik gerilim filmi Oppenheimer'de Boris Pash karakterini canlandırdı. Film, Affleck'in kariyerindeki en yüksek hasılat elde eden yapım oldu.

2010 yılında, eski meslektaşlarından ikisi Affleck'e karşı dava açtı. "Hala Buradayım" filminin yapımcılarından Amanda White, "cinsel taciz" ve "sözlü sözleşmenin ihlali" de dâhil olmak üzere birçok şikâyetle Affleck'e 2 milyon dolarlık dava açtı. Affleck'in Spacehog gitaristi Antony Langdon'a kendisini varlığında göstermesi için talimat verdiğini, ilerleyen yaş ve doğurganlık hakkında "uygunsuz bir şekilde" konuştuğunu iddia ederek, iş yerinde sayısız "davetsiz ve istenmeyen cinsel ilerlemeyi" detaylandırdı. White, Affleck'in misilleme sırasında ücreti de dâhil olmak üzere üretim sözleşmesinin şartlarına uymayı reddettiğini iddia etti.
Filmin görüntü yönetmeni Magdalena Gorka, Affleck'e "duygusal sıkıntıların kasıtlı olarak ihlali" ve "sözlü sözleşmenin ihlali" de dâhil olmak üzere birçok şikâyetle dava açtı.
Affleck iddiaları reddetti ve iddiacılara karşı çıkmakla tehdit etti; avukatı her iki iddiayı da "toplam kurgu" ve "tamamen uydurma" olarak nitelendirdi.
Affleck, 2016 yılında The New York Times ile konuşurken iddiaları ele aldı; "Herkesin memnuniyetine göre ayarlandı. Yaralandım ve üzüldüm - eminim ki hepsi vardı - ama ben bittim. Bu talihsiz bir durumdu." Karşılaştığı eleştirilere cevap veren Affleck, "Bu konuda yapabileceğim gerçekten hiçbir şey yok." Affleck, 2018 töreninde En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını sunmaktan da men edildi.

To Die For (1995)
Race the Sun (1996)
Chasing Amy (1997)
Good Will Hunting (1997)
200 Cigarettes (1999)
American Pie (1999)
Drowning Mona (2000)
Committed (2000)
Hamlet (2000)
Ocean's Eleven (2001)
American Pie 2 (2001)
Soul Survivors (2001)
Gerry (2002)
Ocean's Twelve (2004)
Lonesome Jim (2005)
The Last Kiss (2006)
Tales from Earthsea (anime) (2006)
Ocean's Thirteen (2007)
The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007)
Gone Baby Gone (2007)
The Killer Inside Me, Lou Ford (2010)
Manchester by the Sea (2016)
Oppenheimer (2023)

CaseyAffleck.com
IMDb'de Casey Affleck

Catherine Élise Blanchett (d. 14 Mayıs 1969), iki kez Oscar, üç kez BAFTA ve üç kez Altın Küre kazanmış Avustralyalı-Amerikalı oyuncu. Elizabeth ve Elizabeth: Altın Çağ filmlerinde canlandırdığı İngiltere kraliçesi I. Elizabeth ve Peter Jackson'ın Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde canlandırdığı elf kraliçesi Galadriel rolleriyle bilinir. Ayrıca Katharine Hepburn'ü canlandırdığı Martin Scorsese'nin The Aviator (Göklerin Hakimi) filmiyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazanmıştır. 2007 yılında Jude Quinn'i canlandırdığı I'm Not There filmi ile 64. Venedik Film Festivali'nde Volpi Kupasını almıştır. (Volpi Cup) Bu filmle Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilen oyuncu karşı cinsi oynayıp Oscar'a aday olmuş 2. oyuncudur. 2013 yılında Woody Allen yapımı Blue Jasmine filminde Jasmine adlı karakteri canlandırarak En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazanmıştır. Peter Jackson yönetmenliğinde çekilen The Hobbit: An Unexpected Journey'de yine elf kraliçesi Galadriel'i canlandırmıştır. 77. Venedik Uluslararası Film Festivali'nin jüri başkanlığını da üstlenmiştir.

Cate Blanchett 1969 yılında Melbourne, Avustralya'da Amerikalı asker bir babadan ve Avustralyalı bir anneden doğdu. Blanchett henüz 10 yaşında iken babası Robert Blanchett kalp krizinden öldü. Kardeşi Bob bilgisayar mühendisi, kız kardeşi Genevieve Blanchett ise sahne ve kostüm tasarımcısıdır.
Blanchett 1997 yılında senaryo yazarı Andrew Upton ile evlendi. 2 çocukları vardır. Kasım 2007'de 3. çocuğuna hamile olduğu ve Nisan 2008'de doğması beklendiği açıklandı.

1993'te ilk önemli tiyatro deneyimi olan ve Geoffrey Rush'ın da yer aldığı David Mamet'ın Oleanna oyununda Carol karakterini, 1994-1995 yılları arasında ise Rush ve Richard Roxburgh ile başrolde olduğu Neil Armfield'ın yönettiği Company B yapımı Hamlet oyununda Ophelia'yı canlandırmıştır.
Blanchett'ın sinemada ilk önemli rolü Bruce Beresford'un yönettiği, başrollerinde Glenn Close ve Frances McDormand'ın yer aldığı Paradise Road filmidir. 1998'de Ralph Fiennes ile başrolleri paylaştığı Oscar and Lucinda filminde Lucinda Leplastrier rolüyle Avustralya Film Enstitüsünün (Australian Film Institute) En İyi Kadın Oyuncu ödülüne aday gösterilmiştir. 1997'de ise Enstitü Thank God He Met Lizzie filmiyle ona En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü vermiştir.
En bilinen rollerinden biri 1998 yılında Elizabeth filminde canlandırdığı I. Elizabeth'tir. Bu film ona ilk Oscar adaylığını getirmiş, ancak o sene ödülü Shakespeare in Love filmi ile Gwyneth Paltrow almıştır. Blanchett yine de bu rolü ile En İyi Kadın Oyuncu dalındaki BAFTA ve Altın Küre ödüllerini kazanmayı başarmıştır.
Ertesi yıl The Talented Mr. Ripley filmi ile BAFTA En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü'ne aday gösterilmiştir. 2000 yılında Üçüncü Göz (The Gift), 2001 yılında Bandits filmlerinde yer almış, Bandits ile En İyi Kadın Oyuncu - Müzikal/Komedi dalında Altın Küre'ye, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Screen Actors Guild Awards'a aday gösterilmiştir. Peter Jackson yönetmenliğinde sinemaya uyarlanan Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde elf kraliçesi Galadriel'i canlandırmış, film tüm zamanların en çok gelir getiren üçlemesi olmuş, serinin üçüncü filmi En İyi Film Oscar'ı dâhil olmak üzere 11 Akademi Ödülü kazanmıştır. 2003 yılında Veronica Guerin filminde Veronica Guerin'i canlandırmış ve En İyi Kadın Oyuncu-Drama dalında tekrar Altın Küre'ye aday olmuştur.
2005 yılında Katharine Hepburn'ü canlandırdığı, bir Martin Scorsese filmi olan The Aviator ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü'nü almayı başardı. Blanchett daha önce Oscar almış bir aktör ya da aktrisi canlandırarak Akademi Ödülü'nü almayı başarmış ilk kişidir. 2006 yılında Babel filminde Brad Pitt ile birlikte rol almıştır. Aynı sene Judi Dench ile birlikte rol aldığı Notes on a Scandal filmi ile Yardımcı Kadın Oyuncu dalında tekrar Oscar ödülüne aday gösterilmiştir.
2007 yılında Bob Dylan'ın 6 farklı oyuncu tarafından canlandırıldığı I'm Not There filmi ile birlikte Venedik Film Festivali'nde En İyi Aktris ödülünü aldı (Volpi Cup). Bob Dylan'ı canlandıran oyunculardan biri olan Blanchett bu film ile Yardımcı Kadın Oyuncu dalında bir Altın Küre kazanmıştır. Aynı yıl Elizabeth: The Golden Age filminde tekrar I. Elizabeth'i canlandıran oyuncu 65. Altın Küre Ödülleri'ne, 2008 BAFTA Ödülleri'ne ve Screen Actors Guild Awards 2008'e iki farklı kategoride; En İyi Kadın Oyuncu (Elizabeth: The Golden Age) ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (I'm Not There) ile aday olmayı başarmıştır. Oscar'a da iki farklı filmle aday gösterilen oyuncu Oscar tarihinde aynı yılda başrol ve yardımcı rol kategorilerinin ikisine birden aday olma başarısını gösteren 11. oyuncu olmuştur. Bunu başarabilen diğer oyuncular Fay Bainter, Teresa Wright, Barry Fitzgerald (aynı filmdeki aynı rolleri ile) Sigourney Weaver, Jessica Lange, Al Pacino, Emma Thompson, Holly Hunter, Julianne Moore ve Jamie Foxx'dur. Blanchett aynı zamanda daha önce Oscar'a aday gösterildiği rolünü (1998'de Elizabeth filminde I. Elizabeth) tekrarlayarak (2007 yılında Elizabeth: Altın Çağ) tekrar Oscar'a aday gösterilmeyi başaran 5 oyuncudan biridir. Bunu başarabilen diğer oyuncular ise Bing Crosby (Going My Way ve The Bells of St. Mary's), Paul Newman (The Hustler ve The Color of Money), Peter O'Toole (Henry II rolüyle Becket ve The Lion in Winter) ve Al Pacino'dur (Michael Corleone rolüyle The Godfather ve The Godfather: Part II) I'm Not There filmiyle Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilen oyuncu karşı cinsi oynayıp Oscar'a aday olmuş 2. oyuncudur. (İlk oyuncu ise 1983'te Linda Hunt) 
2008 yılında gösterime giren Indiana Jones serisinin 4. filmi Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull'da Rus ajan Irina Spalko'yu canlandıran oyuncu ayrıca David Fincher'ın yönettiği The Curious Case Of Benjamin Button filminde Brad Pitt ile başrolü paylaşmıştır.
2014 yılında verilen 86. Akademi Ödülleri'nde En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazanmıştır.

Oyunculuk çalışmaları nedeniyle sayısız ödüller alan Blanchett, iki Akademi Ödülü, üç BAFTA Ödülü, üç Eleştirmenlerin Seçimi Film Ödülü, dört Altın Küre Ödülü, üç Bağımsız Ruh Ödülü, üç Ekran Aktörleri Derneği Ödülü, dört Helpmann Ödülü, altı Avustralya Akademisi ödülü sahibidir. Aviator'daki Katharine Hepburn performansıyla, Akademi Ödülü sahibi bir aktrisi canlandırdığı için Akademi Ödülü kazanan tek oyuncu oldu. Blanchett, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kazandıktan sonra En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan dört kadın oyuncudan biridir.

IMDb'de Cate Blanchett

Chadwick Aaron Boseman (d. 29 Kasım 1976 - ö. 28 Ağustos 2020), Amerikalı oyuncudur.

Boseman Güney Carolina'da, her ikisi de Afrikalı Amerikalı olan Carolyn Leroy Boseman'ın çocuğu olarak doğup büyüdü. Boseman'a göre, yaptırdığı DNA testinde atalarının Sierra Leone'den Krio Nijerya'dan Yoruba ve Sierra Leone'den Limba insanları olduğunu göstermiştir. Annesi bir hemşireydi ve babası bir tekstil fabrikasında çalışarak döşemecilik işini yönetiyordu. Boseman 1995 yılında T. L. Hanna Lisesi'nden mezun oldu. İlk yılında ilk oyunu Crossroads'u yazdı ve bir sınıf arkadaşı vurularak öldürüldükten sonra okulda bu oyununu sahneledi.
Boseman, Washington'daki Howard Üniversitesi'ne gitti ve 2000 yılında yönetmenlik dalında Güzel Sanatlar Lisansı ile mezun oldu. Öğretmenlerinden biri akıl hocası olan Phylicia Rashad'dı. Boseman ve bazı sınıf arkadaşlarının kabul edildikleri Londra'daki İngiliz Amerikan Drama Akademisi Oxford Yaz Ortası Programına katılabilmeleri için fon toplamaya yardımcı oldu.
Boseman yazmak ve yönetmek istedi ve başlangıçta aktörlerle nasıl ilişki kuracağını öğrenmek için oyunculuk eğitimi almaya başladı. ABD'ye döndükten sonra New York'un Dijital Film Akademisi'nden mezun oldu.
Kariyerinin başlangıcında Brooklyn'de yaşadı. Boseman, New York Harlem'deki Siyah Kültür Araştırma Merkezi'nde bulunan Schomburg Junior Scholars Programında drama eğitmeni olarak çalıştı. 2008 yılında oyunculuk kariyeri için Los Angeles'a taşındı.

Boseman bir Hristiyan olarak yetiştirildi ve vaftiz edildi. Boseman bir kilise korosu ve gençlik grubunun bir parçasıydı ve eski papazı hala inancını koruduğunu söyledi. Boseman, Marvel Sinematik Evreni'nde karakter olarak kullanılmadan önce Kara Panter olmak için dua ettiğini belirtti.
Boseman bir vejetaryendi.

Dört yıl boyunca kalın bağırsak kanseri tedavisi gören Boseman, hastalığını medyaya açıklamadı. Tedavi süresince çalışmaya devam etti ve birkaç filmin çekimlerini tamamladı.
Boseman, 28 Ağustos 2020'de kolon kanserine bağlı komplikasyonlar nedeniyle evinde eşi ve ailesiyle birlikteyken öldü.

Facebook'ta Chadwick Boseman
Instagram'da Chadwick Boseman
IMDb'de Chadwick Boseman 
Borrelli, Christopher (11 Nisan 2013). "Robinson actor swings for the fences". Chicago Tribune. 9 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Nisan 2020.

Charles Laughton (1 Temmuz 1899 - 15 Aralık 1962), İngiliz  tiyatro ve sinema oyuncusu. Laughton, Londra'da Kraliyet Dramatik Sanat Akademisi'nde eğitim gördü ve ilk olarak 1926'da profesyonel olarak sahneye çıktı. 1927'de, ölümüne kadar birlikte yaşadığı ve çalıştığı gelecekteki eşi Elsa Lanchester ile bir oyunda rol aldı.
Old Vic'de Shakespeare oyunlarında çok çeşitli klasik ve modern bölümlerde rol aldı ve önemli bir etki yarattı. Film kariyeri onu Broadway'e ve sonra Hollywood'a götürdü. Bununla birlikte Alexander Korda ile işbirliği yaptı ve dönemin tanınmış İngiliz filmlerinde yer aldı. Bunlardan biri filme adını veren karakter canlandırdığı VIII. Henry’nin Özel Hayatı filmiydi ve bu filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülünü kazandı. Kariyerinde canavarlardan, uyumsuzlara ve krallara kadar her türlü rolde yer aldı. Laughton'ın en büyük film hitleri arasında The Barretts of Wimpole Street, Mutiny on the Bounty, Ruggles of Red Gap, Jamaica Inn, The Hunchback of Notre Dame, The Big Clock ve Witness for the Prosecution vardı. Daniel Day-Lewis, Laughton'ı ilham kaynaklarından biri olarak göstererek şunları söyledi: "Muhtemelen o dönemden gelen en büyük sinema oyuncusuydu. Oldukça dikkat çekici bir şeye sahipti. Oyuncu olarak cömertliği; kendini bu işle besledi. Bir oyuncu olarak gözlerinizi ondan alamazsınız.” 
Kariyerinin sonraki dönemlerinde tiyatro alanında sahne yönetmenliği yaptı. The Caine Mutiny Court-Martial'de ve George Bernard Shaw'ın Don Juan in Hell bu oyunlardır. Başlangıçta hayal kırıklığı yaratmasına rağmen bugün bir film klasiği olarak kabul edilen gerilim filmi The Night of the Hunter'ı da yönetti.

IMDb'de Charles Laughton 
TCM Movie Database'de Charles Laughton
IBDB'de Charles Laughton 
British Film Institute'ne bağlı Screenonline'da Charles Laughton

Christian Charles Philip Bale (d. 30 Ocak 1974), İngiliz sinema oyuncusudur. Çok yönlülüğü ve metot oyunculuğu ile bilinen Bale, bir Akademi Ödülü ve iki Altın Küre Ödülü de dâhil olmak üzere pek çok ödülün sahibidir.
Bale ilk olarak Steven Spielberg'in yönettiği Güneşin İmparatorluğu filminde canlandırdığı, II. Dünya Savaşı'nda ailesini kaybederek Japonya'da yalnız kalan İngiliz çocuğu rolü ile sinemaya başladı. 1990'da Robert Louis Stevenson'ın Define Adası romanının uyarlaması Define Adası 'nda Jim Hawkins rolünü başarıyla canlandırdı. Bret Easton Ellis'in romanından uyarlanan Amerikan Sapığı filmi ile daha 29 Aralık 2000'de, Winona Ryder'ın asistanı Sandra Blazic ile evlendi. Entertainment Weekly internet üzerinden yürüttüğü "Son 10 Yıl İçerisindeki En Güçlü 8 Kült Figür" listesine girdi.
2007 yılında IMDb'de yapılan oylamada 40 yaşın altındaki en iyi aktör seçilmiştir. Bir röportajında Galler doğumlu olduğunu ama Galli olmadığını, İngiliz olduğunu belirtmiştir. Babası pilot annesi ise sirk performanıdır. Dört kardeşin en küçüğüdür ve İngiltere'yi 1976 yılında terk etmiştir. Çocukluk yıllarında bir keresinde en iyi çocuk aktör seçilmiştir. 1992 yılında ilk müzikalinde oynadı, bu büyük bir Disney müzikaliydi. Bu müzikal filmlerin dans sahneleri için 10 hafta boyunca dans ve askerî sanat dersleri almıştı. 2004 senesinde başrolünü oynadığı Makinist filmi için 28 kilo vermiş, ertesi sene gişe rekorları kıran Batman filmindeki rolü için verdiği kilonun yaklaşık iki katını almış ve film sektöründe bunu başararak Guiness Rekorlar Kitabına girmiştir. Oynadığı The Fighter filmiyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ını alarak ilk Oscar'ını kazanmıştır.

Bale, Güney Afrika doğumlu pilot David Bale ve İngiliz sirk palyaçosu Jenny James'in oğlu olarak Galler'de dünyaya geldi. Dört kardeşin en küçüğüydü. 1976'da Galler'den ayrıldıktan sonra İngiltere, Portekiz, ABD gibi ülkeleri gezdi. 1990'larda Güney Kaliforniya'da bir kolejde okudu.

Beyazperde'de Christian Bale21 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Christian Bale 
AllMovie'de Christian Bale
Kütüphanelerdeki Christian Bale tarafından oluşturulan veya hakkındaki eserler (WorldCat katalogu)
Curlie'de Christian Bale (DMOZ tabanlı)

Christoph Waltz (d. 4 Ekim 1956, Viyana), Avusturyalı oyuncu.

Waltz Avusturya'nın Viyana kentinde, dekor tasarımcısı Johannes Waltz ve Elisabeth Urbancic çiftinin çocuğu olarak doğdu. Büyükannesi ve büyükbabası da aktördü.
Waltz, Viyana'da Max Reinhardt Seminar'da ve New York'ta Lee Strasberg Theatre and Film Institute'ta oyunculuk eğitimi aldı. Zürih'te Schauspielhaus Zürich'te, Viyana'da Burgtheater'de ve Salzburg Festivali'nde tiyatro oyunculuğu yaptı. Birçok televizyon yapımında rol aldı. 2000'de, bir televizyon yapımı olan Wenn man sich traut isimli film ile yönetmenliğe başladı. Quentin Tarantino'nun 2009 yapımı savaş filmi Soysuzlar Çetesi'nde SS Albayı Hans Landa rolünü oynadı. Bu rolle 2009 Cannes Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandı. Tarantino, Waltz'ın filmdeki performansına ilişkin olarak şöyle dedi: "Sanırım Landa yazdığım ve yazacağım en iyi karakterlerden biri ve Christoph bu rolü tam olması gerektiği gibi oynadı. Christoph kadar iyi birini bulamamış olsaydım, Soysuzlar Çetesi'ni çekmeyebilirdim."
Waltz İtalyanca, Almanca, Fransızca ve İngilizce bilmekte, kendisi Los Angeles ve Berlin'de yaşamaktadır. Dört çocuğundan biri İsrail'de hahamlık yapmaktadır. 2010 Oscar Ödüllerinde Inglourious Basterds'taki Performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'nü almıştır. Waltz, 2013 yılında ise Zincirsiz filminde oynadığı Zincirsiz rolüyle Oscar, Altın Küre ve BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini ikinci kez almıştır.

Waltz, bir kızı olduğu ikinci eşi Alman kostüm tasarımcısı Judith Holste ile evlendi. Zamanlarını Berlin, Viyana ve Los Angeles arasında paylaştırıyorlar.
Waltz'ın ana dili Almancadır ve aynı zamanda hem İngilizce hem de Fransızcayı akıcı bir şekilde konuşmaktadır. Bu dillerin üçünü de Soysuzlar Çetesi ve Zincirsiz filmlerinde konuştu ve Inglourious Basterds'taki karakteri İtalyanca da konuşsa da Waltz, Adam Carolla Podcast'te İtalyanca bilmediğini söyledi.
Waltz, doğumundan sonra Almanya vatandaşı olması için başvuran Alman bir babanın çocuğu olarak Viyana'da doğdu. 2010 yılında Avusturya vatandaşlığı aldı, dolayısıyla hem Avusturya hem de Almanya vatandaşlığına sahip olmasına rağmen, daha önce Avusturya'daki ulusal seçimlerde oy kullanamamasına rağmen Alman pasaportunu "yasal, vatandaşlık hukuku yasağı" olarak görüyor. Kendisini Viyanalı hissedip hissetmediği sorulduğunda, "Viyana'da doğdum, Viyana'da büyüdüm, Viyana'da okudum, Viyana'da mezun oldum, Viyana'da okudum, Viyana'da oyunculuğa başladım - ve birkaç Viyana bağlantısı daha olacaktı. Daha ne kadar Avusturyalı istiyorsun?"

Waltz Alman yapımı filmlerin yanı sıra ortak yapım filmlerde ve Hollywood filmlerinde oynadı. Rol aldığı bazı filmler:

IMDb'de  Christoph Waltz

Christopher Plummer (d. 13 Aralık 1929; Toronto, Ontario - ö. 5 Şubat 2021; Connecticut), Kanadalı film, tiyatro ve dizi oyuncusudur.
Onun anne tarafından büyük dede Kanada Başbakanı Sir John Abbott'du. Ailesi kendi doğduktan kısa bir süre sonra boşandı. Montreal dışında, Québec, Senneville'de Abbott ailesinde evde büyüdü. Bir piyanist olarak çalıştı ancak erken yaşta tiyatro için yüksek okulda oyunculuk eğitimine başladı. Plummer Ottawa Kanada Repertuvar Tiyatrosu (CRT) ile deneyim kazanmak için trenle seyahat ettikten sonra oyunculuğa başladı. Plummer klasik repertuvar'da büyük rollerde oynamıştır.
Plummer üç kez evlendi. Tony ödüllü aktris Tammy Grimes ile yaptığı ilk evliliği 1956 yılında oldu ve dört yıl sürmüştür. Kızı Amanda Plummer ile (1957 doğumlu) ilk ve gençlik yıllarında hiçbir temas yoktu ama sonra alkışlanan bir oyuncu oldu. Kızı ile hayatta iken dostça bir ilişkisini sürdürdü. Plummer 1967 yılında boşanana kadar 4 Mayıs 1962'de gazeteci Patricia Lewis ile evliydi. O ve üçüncü eşi İngiliz dansçı ve oyuncu Elaine Regina Taylor, 1970 yılından 2021'deki ölümüne kadar evli kaldı.

5 Şubat 2021'de Plummer 91 yaşında Connecticut, Weston'daki evinde düşme komplikasyonları nedeniyle öldü. Ailesi, Plummer'ın "yanında eşi Elaine Taylor ile Connecticut'taki evinde huzur içinde öldüğünü" duyuran bir bildiri yayınladı.

IMDb'de  Christopher Plummer 
Christopher Plummer at the Kanada Film Ansiklopedisi
Confessions of Captain Von Trapp: Christopher Plummer ile Söyleşi

Cillian Murphy (d. 25 Mayıs 1976), İrlandalı oyuncu. Oppenheimer'daki başrolüyle Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödülü kazandı.
Annesi Fransızca öğretmeni, babası müfettiştir. 1996 yılında Cork'ta hukuk eğitimi almaya başlamış ancak bir yıl okuduktan sonra başarısız olduğunu düşünüp oyunculuğa yönelme kararı vermiştir. Kendisine asıl ün kazandıran, Breakfast on Pluto filminde cinsel kimliği konusunda sorun yaşayan homoseksüel bir bireyi canlandırmasıdır. 2006'da Ken Loach'ın filminde Altın Palmiye kazanmıştır. Christopher Nolan'ın gözde oyuncularındandır. Nolan'ın 6 filminde oynamıştır. 2017 yılında Çek direnişçi Jozef Gabcik'i canlandırmıştır.
Günümüzde 6. sezonu onaylanan Peaky Blinders adlı Amerikan yapımı dizide başrolleri Paul Anderson, Helen McCrory ile paylaşan Murphy dizi çekimlerindedir.

Cillian Murphy, Douglas, County Cork, İrlanda'da doğdu. Babası Brendan, İrlanda Eğitim Bakanlığın'da çalışırken annesinden Fransızca eğitimi aldı. Dedesi, teyzeleri ve amcaları da öğretmendi. Bir erkek ve iki küçük kız kardeşi ile beraber Ballintemple'da büyüdü. Şarkı yazmaya ve söylemeye 10 yaşında başladı.
Bir katolik olarak yetiştirildi ve özel Presentation Brothers College ortaokuluna gitti. Burada derslerde başarılı olmasına karşın çoğu zaman başını belaya soktu, bazen ceza aldı; 4. yılında yaramazlık yapmanın uğraşmaya değmeyecek bir iş olduğuna karar verdi. Okul müfredatının önemli bir parçası olan sporlara ilgisizdi. Sanatsal alanların okulda göz ardı edildiğini fark etti.
Murphy, yirmili yaşlarının başında, kardeşi Páidi ile birlikte çeşitli gruplarda şarkı söyleyip piyano çalan bir müzisyen olarak kariyerine devam etti; Beatles'a takıntılı çift, 1969'da başka bir idol olan Frank Zappa'nın "çılgın şarkı sözleri ve sonsuz gitar soloları konusunda uzmanlaştığı" bir şarkısının ardından gruplarına "Bay Greengenes" adını verdi. Acid Jazz Records tarafından beş albümlük bir albüm anlaşması teklif edildi ancak sözleşmeyi imzalamadılar; bu, Páidi'nin hâlâ ortaokulda olmasına ve Murphy'nin bestelerinin haklarının plak şirketine devredilmesinin içerdiği küçük tazminattan kaynaklanıyordu. Murphy daha sonra şunu itiraf etti: "Geçmişe baktığımda imzalamadığımıza çok sevindim çünkü hayatınızı ve müziğinizi bir plak şirketine ve kaptırıyorsunuz."
1996'da University College Cork'ta (UCC) hukuk okumaya başladı ancak ilk yıl sınavlarında, kendi ifadesiyle, "bunu yapmak için hiçbir hırsı olmadığı" için başarısız oldu. Yalnızca grubuyla meşgul değildi, aynı zamanda UCC'ye başladıktan birkaç gün sonra, yapmak istediği şeyin bu olmadığını bildiğini söyledi. Corcadorca'nın Kiernan'ın yönettiği Otomatik Portakal'ın sahne prodüksiyonunu gördükten sonra oyunculuk ilgisini çekmeye başlamıştı. İlk büyük rolü, İrlandalı-Amerikalı komedyen Des Bishop'un da rol aldığı UCC Drama Society'nin Observe the Sons of Ulster Marching Towards the Somme adlı amatör yapımında oldu. Murphy ayrıca Cork Opera House'da oynanan Little Shop of Horrors'ın UCC Drama prodüksiyonunda başrol oynadı. Murphy'ye göre, asıl motivasyonu oyunculuk kariyerine başlamak değil, parti yapmak ve kadınlarla tanışmaktı.

Murphy, Corcadorca Theatre Company'de seçmelere katılana kadar Pat Kiernan'a baskı yaptı ve 1996 yılının Eylül ayında, Enda Walsh'un Disco Pigs filminde uçucu bir Cork genci rolünü oynayarak sahnede profesyonel oyunculuğa başladı. Disco Pigs iki yıl boyunca Avrupa, Kanada ve Avustralya'da turneye çıktı ve Murphy hem üniversiteyi hem de grubunu terk etti.
Shakespeare'in Much Ado About Nothing (1998), The Country Boy ve Juno ve Paycock (her ikisi de 1999) dahil olmak üzere birçok başka tiyatro yapımında rol aldı. On the Edge (2001) gibi bağımsız filmlerde ve Filleann an Feall (2000) ve Watchmen (2001) gibi kısa filmlerde rol almaya başladı. Ayrıca Disco Pigs'in (2001) film uyarlamasında rolünü tekrarladı ve The Way We Live Now'ın BBC televizyon mini dizi uyarlamasında rol aldı. Bu dönemde Cork'tan birkaç yıllığına Dublin'e, ardından 2001'de Londra'ya taşındı.

Murphy, Kasım 2006'dan Şubat 2007'ye kadar Londra'nın West End'deki New Ambassadors Tiyatrosu'nda Neve Campbell'la birlikte oynadığı sahneye geri döndü ve John Kolvenbach'ın Love Song adlı oyununun başrolünü oynadı. Variety dergisi performansını, "sahnede ekrandaki kadar etkileyici" diye değerlendirdi.
Yine Danny Boyle tarafından yönetilen, Sunshine (2007) bilimkurgu filminde rol aldı. Paul Soter'in romantik komedi filmi Watching the Detectives (2007)'de Lucy Liu'yla birlikte rol aldı. Bu bağımsız filmin prömiyeri 2007 Tribeca Film Festivali'nde yapıldı ve doğrudan DVD olarak yayınlandı. Murphy, saykodelik radikal yeraltı dergisi Oz'un editörü Richard Neville olarak 2007'de çekilen Hippie Hippie Shake filminde rol aldı, ancak proje çok gecikti, sonunda 2011'de rafa kaldırıldı.
Murphy, Şair Dylan Thomas'ı içeren bir aşk dörtgenini konu alan The Edge of Love'da Keira Knightley ile birlikte başrol oynamadan önce, Nolan'ın The Dark Knight (2008) filminin devamı olan Batman Begins'in  Korkuluğu'nda yer aldı. The Irish Post Office, son zamanlarda İrlanda'da üretilen filmlerin yaratıcılığına saygı duruşunda bulunan bir dizi pul yayınladı; bunlardan biri Murphy'nin de yer aldığı Arpa'yı Sallayan Rüzgar filmi idi. 2009'da Murphy, Broken Social Scene'den Kevin Drew tarafından yönetilen The Water'da rock şarkıcısı Feist ve aktör David Fox ile birlikte rol aldı. Murphy, Broken Social Scene hayranı rolüne ve "herhangi bir oyuncu için en zor sınav" olarak gördüğü sessiz bir film yapma olasılığına ilgi duydu. Murphy ayrıca bir suç draması olan Perrier's Bounty'de, Brendan Gleeson'un canlandırdığı bir gangsterden kaçan küçük bir suçluyu canlandırdı.
2010 yılında, Druid Theatre Company'nin 35. doğum gününü kutlayan bir sahne şovu olan Galway'den Broadway'e ile tiyatroya dönüş yaptı. Elliot Page, Susan Sarandon ve Bill Pullman'ın başrollerini paylaştığı, psikolojik gerilim filmi Peacock'ta (2010), insanları kendisinin de kendi karısı olduğuna inandıran bölünmüş kişiliğe sahip bir adamı canlandırdı. The Washington Times'tan Christian Toto, filmden "Cillian Murphy'nin dikkat çekici bir başrol oynadığı, cömertçe sergilenen bir psikolojik drama" olarak bahsetti ve Murphy'nin bu tip rollerde oynamaya yabancı olmasa da, filmdeki çalışmasının "cinsiyete dayalı performanslar için yeni bir standart" olduğunu yazdı. Murphy daha sonra Christopher Nolan'ın Inception filminde (2010), DiCaprio'nun karakteri Cobb tarafından işini feshetmeye ikna etmesi için zihnine sızan girişimci Robert Fischer'ı canlandırdı. O yıl Murphy, Tron: Legacy filminde orijinal Tron muhalifi Ed Dillinger'ın (David Warner) oğlu olan programcı Edward Dillinger Jr. rolünü canlandırdı.

Murphy, 2011 yılında, Murphy'nin daha önce Disco Pigs'de birlikte çalıştığı Enda Walsh'un yazıp yönettiği monodrama Misterman sahnesinde oynadı. Prodüksiyon ilk olarak Galway'de sahnelendi ve New York, Brooklyn'deki St. Ann's Warehouse'a götürüldü. Performansı büyük beğeni toplayarak Irish Times Tiyatro Ödülü ve Drama Desk Ödülü kazandı. International Herald Tribune'den Sarah Lyall, Murphy'nin karakteri Thomas Magill'i "sempatik ve hiç de hoş olmayan karmaşık bir karışım - derinden yaralanmış, ancak tehlikeli, çarpık ahlaki kurallara sahip" olarak tanımladı ve onun kötü bir şekilde taklit etme yeteneğini övdü. Lyall, Murphy'nin "tek kişilik yoğun şovda büyük ekrandan küçük sahneye kadar ürkütücü ama büyüleyici karakterler yaratma ve yaşama konusundaki alışılmadık yeteneğini" kaydetti ve güçlü performansıyla ayakta alkışlandığını söyledi. Sınırlı bir gösterime sahip olan İngiliz korku filmi Retreat (2011)'de başrolü oynadı. Ayrıca Justin Timberlake ve Amanda Seyfried'in oynadığı bilimkurgu filmi In Time'da (2011) yer aldı.

Murphy, Robert De Niro ve Sigourney Weaver ile Red Lights'ta (2012) rol aldı. Doğaüstü araştırmacısı olan Weaver karakterinin asistanı Tom Buckley'i canlandırdı. Murphy, De Niro ile çalışmanın kariyerindeki en korkutucu anlardan biri olduğunu söyler. Murphy, The Dark Knight Rises'te (2012) üçüncü kez Korkuluk rolünü canlandırmaya devam etti ve İngiliz bağımsız filmi Broken'daki (2012) performansı ona En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığı dalında İngiliz Bağımsız Film Ödülü kazandırdı.
Murphy 2013'ten itibaren, Birinci Dünya Savaşı sonrası Birmingham'da bir suç çetesini konu alan BBC televizyon dizisi Peaky Blinders'ta Tommy Shelby adlı başrolü oynadı. Ekim 2014'te ikinci bir dizisi BBC'de yayınlanmaya başladı. 25 Ağustos'ta 5. sezonun ilk bölümü BBC One'da yayınlandı. 2013'te Murphy, Money'nin single'ı Hold Me Forever için bir müzik videosu ile ilk yönetmenlik denemesini yaptı. Video İngiliz Ulusal Balesi'nden dansçıları ile Londra'daki The Old Vic Theatre'da çekildi.
2014 yılında Aloft dizisinde Jennifer Connelly ve Wally Pfister'ın Transcendence filminde Johnny Depp ve Rebecca Hall ile birlikte rol aldı. Dizi çoğunlukla olumsuz eleştirmen yorumları aldı. Aynı yıl Murphy, Ballyturk oyununda Enda Walsh ile yeniden bir araya geldi. Ron Howard'ın yönettiği ve başrolünde Chris Hemsworth'un rol aldığı 2015 yapımı In the Heart of the Sea filminde rol aldı. 2015 yılında Paul Hartnoll'un 8:58 albümünden "8:58" ve "The Clock" şarkılarına katkıda bulundu. Murphy, Anthropoid'de (2016), Anthropoid Operasyonu'nda yer alan Çekoslovak asker Jozef Gabčík'i canlandırdı.
Murphy, Christopher Nolan'ın savaş filmi Dunkirk'te batmakta olan bir gemiden kurtarılmış, şok etkisi altındaki bir subayı canlandırdı. Murphy, isimsiz olan ve kısaca Titreyen asker olarak anılan karakteri canlandırdı. Bu karakter, binlerce asker tarafından deneyimlenmiş olan ve askerlerde savaşın bıraktığı duygusal ve psikolojik bedelin başarıyla canlandırıldığı bir örnek oluşturmaktadır.
Ekim 2021'de Christopher Nolan'ın yeni biyografik drama filmi Oppenheimer'ın oyuncu kadrosuna teorik fizikçi Julius Robert Oppenheimer' ı canlandırmak için katıldı. Filmin oyunucu kadrosuna Emily Blunt, Robert Downey Jr., Florence Pugh gibi ünlü isimlerin eklenmesi ile Şubat 2022'nin sonlarında çekimlere başlandı. Oppenheimer, 21 T

Claire Elizabeth Foy (d. 16 Nisan 1984), İngiliz aktris. Liverpool John Moores Üniversitesi ve Oxford Drama Okulu'nda oyunculuk eğitimi gördü ve 2008'de doğaüstü komedi dizisi Being Human'ın pilotunda ekranlara giriş yaptı. Kraliyet Ulusal Tiyatrosu'nda profesyonel sahneye çıktıktan sonra BBC One mini dizisi Little Dorrit'tede (2008) başrol oynadı ve ilk film denemesini Amerikan tarihî fantezi draması Cadı Sezonu'nda (2011) yaptı. The Promise (2011) ve Crossbones (2014) adlı televizyon dizisinin başrollüğünden sonra Foy, kötü talihli kraliçe Anne Boleyn'i canlandırdığı mini dizi Wolf Halldaki (2015) performansıyla övgü topladı.
Foy, Altın Küre ve Primetime Emmy kazandığı Netflix dizisi The Crown'un (2016-2017) ilk iki sezonunda genç II. Elizabeth'i canlandırdığı performansı ile uluslararası bir ün kazandı. 2018'de Steven Soderbergh'in psikolojik gerilim filmi Unsane'de rol aldı ve Damien Chazelle'nin biyografisi İlk Adam'da astronot Neil Armstrong'un eşi Janet Charon'u canlandırdı. Ardından, BAFTA ve Altın Küre'ye aday gösterildi.

Clinton Eastwood Jr (d. 31 Mayıs 1930, San Francisco), Amerikalı sinema oyuncusu, yönetmen, yapımcı, besteci.

Clint Eastwood, 31 Mayıs 1930'da çelik işçisi babanın oğlu olarak dünyaya geldi. 1950'li yıllarda B sınıfı filmlerde haftalık 75 dolarlık bir ücretle yan karakterleri oynadı. Bazı stüdyolar, adem elmasının çok çıkık olduğu gerekçesiyle kendisine rol vermediler. Eastwood, oyunculuk konusundaki kararlılığını koruyarak ve oynadığı filmlerden arta kalan zamanlarında yüzme havuzları için çukur kazarak hayatını devam ettirdi. İlk çıkışını, 1959-1966 yılları arasında yayınlanan Rawhide adlı televizyon dizisindeki Rowdy Yates karakterini canlandırarak yaptı.
Ancak Eastwood'un asıl çıkışı, 1964 yapımı Bir Avuç Dolar ve takiben 1965 yapımı Birkaç Dolar İçin filmi ile olmuştur. 1966 senesinde, aynı serinin son filmi İyi, Kötü ve Çirkin ile Eastwood, artık dünya çapında tanınan bir oyuncu haline geldi. 1971 yılında Play Misty For Me ve The Beguiled filmleri ile büyük bir başarı yakaladı. Yine 1971 yapımı Dirty Harry isimli filmde, kendi yöntemleri ile suçluları yakalayan müfettiş Harry Callahan rolü ile, o güne dek canlandırılmamış olan "kendi başına buyruk" polis karakteri imgesini geliştirdi.
1980'li yıllarda, iyi yapımlarda oynamış olmasına rağmen, önceki yıllar kadar büyük çıkışlar yapamadı. Ama 1990'ların başında, gerek yönettiği, gerekse oynadığı filmlerle sinema dünyasına yeni sürprizler kazandırdı. 1992'de yönettiği ve oynadığı Unforgiven adlı film ile en iyi yönetmen Oscar'ını kazandı ve en iyi oyuncu ödülüne aday gösterildi.
Eastwood bugüne kadar, 60'tan fazla film ve TV yapımında oynamış, 30 film yönetmiş, 25 filmin yapımcılığını üstlenmiş, 10 filmin müziklerini bestelemiş ve soundtrack'lerine imza atmıştır.
Maggie Johnson ve Dina Eastwood (ikinci eşi) ile iki evilik yaptı ve yedi çocuğu var.

ClintEastwood.net (İngilizce)

Beyazperde'de Clint Eastwood
IMDb'de Clint Eastwood 
Clint Eastwood la légende (Fransızca)
Senses of Cinema: Great Directors Critical Database 25 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Clint Eastwood röportaj (İngilizce)
100 Clint Eastwood Resmi 7 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinemalar.com'da Clint Eastwood (Türkçe)

Colin James Farrell (d. 31 Mayıs 1976, Dublin), İrlandalı oyuncudur.
2000 yılına kadar televizyon şovlarında ve filmlerinde küçük roller alan Colin Farrell, 2000'li yıllarda vizyona giren Azınlık Raporu, Büyük İskender, Kanun Namına ve Telefon Kulübesi filmleriyle geniş bir hayran kitlesine sahip olmuştur. Oyuncu özel hayatıyla da birçok kere gündeme gelmiştir.
Kanun Namına filmi için filmin uyarlandığı orijinal dizisi Kanun Namına'da Dedektif Çavuş James "Sonny" Crockett / Yer Altı Dünyasına Sızdığı Sahte Kimliğiyle James "Sonny" Burnett rolü ile efsaneleşen, günümüzün genç erkek ve erkek modasının temellerini atan Don Johnson tarafından kendi rolünü dizinin filminde canlandırması için dizinin de yönetici yapımcısı ve yönetmeni olan Michael Mann'e önerilmiştir.
Don Johnson kendisinin idolüdür.

İrlandalı eski Futbolcu Eamon Farrell'in oğludur.
2003'te Dünya'nın en seksi 5.adamı seçildi.
İrlanda vatandaşıdır.
En büyük idolü Al Pacino
Ablası aktris Claudine Farrell onun kişisel asistanıdır.
İngiliz aktris Amelia Warner ile evlidir.Bir oğlu var.
Tigerland filmindeki Roland Bozz rolüyle tanındı.
Lakabı Bad Boy'dur.
Küçükken babası gibi futbolcu olmak istiyordu.90'lı yılların başlarına kadar Castleknock Celtic'te kaleci olarak futbol oynadı.
2001 yılında American Outlaws^deJesse James karakterini canlandırdıktan sonra Hollywood'a transfer oldu.
12 yaşından beri kronik uykusuzluk sorunu var.
En sevdiği kitap 'Nietzsche Ağladığında'
Temmuz 2001'de Amelia Warner'la evlendikten sonra aynı yıl kasım ayında boşandı.
Boşanmanın ardından Kanadalı Kim Bordenave ile birlikte yaşamaya başladı. Çiftin 10 Eylül 2003 doğumlu James (Colin'in ikinci adı)isminde bir oğulları var.
1.78 m boyundadır.

Beyazperde'de Colin Farrell 5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Colin Farrell 
Colin Farrell Resmi Web Sitesi
Colin Farrell Türkiye Fan Sitesi

Unofficial Colin Farrell Message Board on yuku.com
Colin Farrell Community Page 1 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on Celebuzz

Colin Andrew Firth  (d. 10 Eylül 1960, Hampshire), İngiliz Şövalyelik Nişanı sahibi, Akademi Ödüllü İngiliz televizyon, sinema ve tiyatro oyuncusu.

BBC'de yayınlanan Jane Austen uyarlaması olan 1995 yapımı Pride and Prejudice dizisindeki Mr. Darcy rolüyle tanındı. 2010 yılında, A Single Man (Tek Başına Bir Adam) filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında Akademi Ödülü adayı oldu. Bu performansı aktöre BAFTA ödüllerinde en iyi erkek oyuncu ödülü kazandırdı. 2011 senesinde, 83. Oscar Ödülleri'nde Zoraki Kral (The King's Speech) filmindeki VI. George rolü ile en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Oyuncu, aynı rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü ve BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü de kazandı.
Firth'ün oynadığı diğer önemli filmler arasında İngiliz Hasta, Aşık Shakespeare, Bridget Jones'un Günlüğü, Bridget Jones: Mantığın Sırrı, Mamma Mia! ve Aşk Her Yerde gelir. 2011 yılında Hollywood Bulvarı'nda bir yıldız sahibi olmuştur.

Firth 1989'da Valmont filmindeki yardımcı rolüyle tanınan Meg Tilly ile bir ilişki kurdu. 1990 yılında bir oğulları oldu. Aile, British Columbia, Kanada'nın Alt Anakarasına taşındı. Firth'ün oyunculuk kariyeri 1994'te Meg'le ayrılana kadar yavaşladı ve tekrar İngiltere'ye döndü. 1997'de Firth İtalyan yapımcı asistanı Livia Giuggioli ile evlendi. İki erkek çocuğu daha oldu. Aile şimdi hem Chiswick, Londra, hem de Umbria, İtalya'da yaşıyor. Livia'nın bir İtalyan gazeteciyle ilişkisi olduğunu ve çiftin kısa süre önce ayrıldığını açıkladıktan yaklaşık iki yıl sonra 2019'da resmî olarak ayrıldılar.
Firth, 19 Ekim 2007 tarihinde Winchester Üniversitesinden fahri doktora unvanı aldı. 13 Ocak 2011 tarihinde Hollywood Walk of Fame'de 2.429. yıldızın adına "Colin Firth" ismi verildi. Nisan 2011'de Time dergisi, Firth'ü Dünyanın En Etkili 100 Kişisi listesine dâhil etti.

IMDb'de Colin Firth 
British Film Institute'ne bağlı Screenonline'da Colin Firth

Courtney Bernard Vance (d. 12 Mart 1960) bir Amerikalı oyuncudur. NBC/USA yapımları ve Law & Order ile Law & Order: Criminal Intent dizilerinde Ron Carver rolüyle tanınmıştır. Son olarak ABC dizisi FlashForward'da rol almıştır.

1983: First Affair (televizyon): Male Student
1987: Hamburger Hill: Doc Johnson
1990: The Hunt for Red October: Sonarman 2. Class Ronald Jones
1992: Nonesense and Lullabyes: Poems (vidéo)
1992: Arizona Rider (Beyond the Law): Conroy Price
1992: Nonesense and Lullabyes: Nursery Rhymes (vidéo)
1992: In the Line of Duty: Street War (televizyon): Justice Butler
1993: The Emperor's New Clothes: Journalist
1993: The Adventures of Huck Finn : Jim
1993: Percy & Thunder (televizyon): Thunder
1994: Race to Freedom: The Underground Railroad (televizyon): Thomas
1994: Holy Matrimony: Cooper
1995: The Piano Lesson (televizyon): Lymon
1995: Panther(film) : Bobby Seale
1995: Sakıncalı Düşünceler : George Grandey
1995: The Tuskegee Airmen (televizyon): Lt. Glenn
1995: The Last Supper: Luke
1995: The Affair (televizyon): Travis Holloway
1996: The Boys Next Door (televizyon): Lucien P. Singer
1996: The Preacher's Wife: Reverend Henry Biggs
1997: 12 Angry Men) (televizyon): Foreman
1998: Blind Faith: John Williams
1998: Embuscade (Ambushed): Jerry Robinson
1998: Naked City: Justice with a Bullet (televizyon): Officer James Halloran
1998: Naked City: A Killer Christmas (televizyon): Officer James Halloran
1999: Cookie's Fortune: Otis Tucker
1999: Love and Action in Chicago (vidéo): Eddie Jones
2000: Parting the Waters (feuilleton televizyon): Martin Luther King
2000: Uzay Kovboyları: Roger Hines
2002: D-Tox: Jones
2002: Whitewash: The Clarence Brandley Story (televizyon): Clarence Brandley
2001 - 2006; Law & Order: Criminal Intent (televizyon): substitut Ron Carver
2008: Urgences (15. sezon, televizyon): Russell Banfield (Angela Bassett)

Vance Angela Bassett ile evlidir. İlk çocukları ikizler, erkek Slater Josiah ve kız Bronwyn Golden'dir (d. 27 Ocak 2006). Bassett ile birlikte Friends: A Love Story adında bir kitap yazmışlardır. Ayrıca Epcot'taki The American Adventure yıllık Yılbaşı kutlamasına katılmışlardır.
Vance New York'taki The Actors Center'ın yönetim kadrosunda yer almaktadır. Vance Boys & Girls Clubs of America'ın önemli destekçilerindendir.

IMDb'de  Courtney B. Vance 
Courtney B. Vance'ın eşi Angela Bassett ile Sidewalks Entertainment 'a verdikleri röportaj

Danny Boyle (d. 20 Ekim 1956, Lancashire), Altın Küre Ödüllü İngiliz film yönetmeni ve yapımcısı.
İrlandalı Katolik bir ailenin çocuğu olarak İngiltere'de dünyaya geldi. Bolton'daki Thornleigh Salesian College'den sonra eğitimine Bangor'daki University of Wales'te devam etti.
1980 yılında Kuzey İrlanda'da BBC'nin prodüktörü olarak çalışmaya başladı. O dönemde BBC’de çok büyük ilgi gören Mr. Wroe’s Virgins dizisinden de sorumluydu.
1982’de tiyatroda çalışmaya başlamasıyla show dünyasındaki kariyeri start aldı. Joint Stock Theatre Company ve sonrasında Royal Court Theatre’da çalıştığı 1982- 1987 yılları arasında sanat yönetmenliği ve vekil yönetmenlik yaptı. Bu dönemde Time Out ödülünü de kazanan Howard Brenton’ın oyunu Victory and The Genius and Edward Bond’s Saved’in de içinde olduğu birçok projede görev aldı. Boyle aynı zamanda Royal Shakespeare Company için beş prodüksiyon hazırladı.
1994 yılında ilk uzun metrajlı filmi Mezarını Derin Kaz'ı çekti. Bu ironik ve gerilimli İngiliz filmi, başarılı oldu ve Boyle’un adını dünyada duyurdu.
Danny Boyle, 1996 yılında Irvine Welsh’in aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı, geniş yankılar uyandıran ikinci filmi “Trainspotting”i çekti.”Trainspotting”, “Four Weddings and A Funeral” dan sonra İngiliz sinemasının son dönemde en sevdiği ikinci film oldu. Ayrıca Ewan McGregor ve Robert Carlyle gibi iki ünlü ismi dünya çapında yıldız yaptı.
2000 yılında Alex Garland’ın kült romanı The Beach’i sinemaya uyarlayan yönetmen, 2002’de ünlü yazarın bir diğer romanı 28 Days Later’ı filme almak için kamera arkasına geçti. The Beach ve 28 Days Later filmleri arasındaki 2 yılda BBC için TV filmleri çekti.
2004’te Alexander Nathan Etel’in başrolünde oynadığı Millions vizyona girdi. 24 hour Party People’ın senaryo yazarı Frank Cottrell Boyce’la çalışan Boyle, filminde, İngiltere’nin Euroya geçeceği günden önceki birkac günde bir ailenin başına gelen olayları, evin çocuğunun gözünden ele aldı.
Filmlerinin görsel bir show haline gelmesinde yönetmenin İskoçya’daki mekanları kullanmasının büyük etkisi vardır. Daha çok İskoçyalı aktörlerle çalışan Boyle, filmlerinde elektronik müziğin en başarılı örneklerini kullandı ve ekranda görünecek ilk sahneyi filmin ortasındaki görüntülerden seçti.
Kamera açıları ve ses efektlerini, titiz bir montajlama tekniğiyle birleştiren Danny Boyle, filmleriyle fanatik bir hayran kitlesi oluşturdu ve hayal gücünü sürekli olarak kışkırtan çarpıcı motifler kullandı.
Yapımı 2004'te tamamlanan ancak 2007’de sinema izleyicisiyle buluşan gerilim ve bilimkurgu türündeki Sunshine’dır. Danny Boyle Galler’in Trainspotting’e cevabı olarak tanıtılan “Twin Town” filmine de yapımcı olarak katılmıştır.
127 saat filminde dağcı Aron Ralston'ın gerçekten başından geçen hikâyesini filme uyarladı. Trance filminde ise radikal bir karar alıp daha önce hiç çalışmadığı oyuncularla çalıştı: James McAvoy, Vincent Cassel, Rosario Dawson, Danny Sapani.

Shallow Grave (Mezarını Derin Kaz) (1994)
Trainspotting (1996)
Olağanüstü bir hayat (1997)
The Beach (Kumsal) (2000)
28 Gün Sonra (2002)
Milyonlar (2004)
Gün Işığı (2007)
Milyoner (2008)
127 Saat (2010)
Trance (Trans) (2013)

IMDb'de  Danny Boyle 
Slumdog Millionaire hakkında röportaj 2 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on MyNorthwest.com
Podcast with Danny Boyle on Intent.com
Slumdog Millionaire

Darren Everett Criss (d. 5 Şubat 1987), Amerikalı oyuncu ve şarkıcı. A Very Potter Musical adlı oyununda canlandırdığı Harry Potter karakteri ile ilk büyük adımlarını atmıştır. Glee dizisinde Blaine Anderson ve The Assasination of Gianni Versace:American Crime Story dizisinde Andrew Cunanan'ı canlandırmasıyla bilinir. Bu rolleriyle pek çok ödüle aday gösterilmiş, Emmy ve Golden Globe gibi prestijli ödüller kazanmıştır.
Criss, Michigan Üniversitesi'ndeki öğrencilerin oluşturduğu tiyatro grubu Team Starkid'in bir parçasıdır ve kurucu üyelerindendir. Grubun en ünlü müzikali olan A Very Potter Musical'de Harry Potter'ı canlandıran Darren, müzikalde birçok şarkıyı da A.J. Holmes ile birlikte yazmıştır. Daha sonra Glee dizisinin 2. sezonunun 6. bölümü "Never Been Kissed" adlı bölümle diziye katılmıştır. Dizideki ilk şarkısı Katy Perry'nin "Teenage Dream" isimli şarkısıdır. Şarkı ilk haftasında iTunesdan 214,000 indirmeye ulaşmış ve bir haftada orijinalini geçmiştir. Criss Ocak 2012'de ilk kez Broadway'de How to Succeed in Business Without Really Trying isimli oyunda yer almıştır ve bu müzikalde başrol oynamıştır. Katy Perry'nin Last Friday Night (T.G.I.F) şarkısının klibinde oynamıştır.
Glee dizisindeki canlandırdığı Blaine karakteri, Klaine çiftinin bir parçası olmuş ve dizinin en sevilen çifti haline gelmiştir. Ryan Murphy ile pek çok projede yer almıştır. İkilinin birlikte son projesi 1 Mayıs 2020'de yayınlanacak Hollywood adlı dizisidir.
Pek çok iş yerine sahip olmasına rağmen (örneğin bazı Glee yıldızlarıyla açtığı başarılı piyano barı) şarkıcı ve aktör olmaktan büyük bir zevk aldığını söylemiştir. İtalya ve Amerika'da evlere sahiptir.
Cold Case dizisinin bir bölümünde konuk oyuncu olarak yer almıştır.

Sir David John White  (d. 2 Şubat 1940), profesyonel olarak bilinen sahne adıyla David Jason, İngiliz oyuncudur. En çok BBC sitcomu Only Fools and Horses'taki Derek "Del Boy" Trotter, A Touch of Frost'taki Dedektif Müfettiş Jack Frost, Open All Hours ve Still Open All Hours'taki Granville ve The Darling Buds of May'deki Pop Larkin rollerinin yanı sıra The Wind in the Willows'taki Bay Toad, 1989 yapımı BFG ve Danger Mouse ile Count Duckula'nın baş karakterlerini seslendirmesiyle tanınmaktadır. Del Boy rolünde en son 2014 yılında göründü ve Frost rolünü 2010 yılında bıraktı. Okul öncesi odaklı Pip Ahoy! dizisinde Pip'in amcası Kaptan Skipper'ı seslendirmektedir.
Eylül 2006'da Jason, ITV'nin 50. yıldönümü kutlamalarının bir parçası olarak TV'nin En Büyük 50 Yıldızını bulmak için yapılan ankette birinci oldu. Oyunculuk ve komediye hizmetlerinden dolayı 2005 yılında şövalye ilan edildi. Jason dört İngiliz Akademisi Televizyon Ödülü (BAFTA) (1988, 1991, 1997, 2003), dört İngiliz Komedi Ödülü (1990, 1992, 1997, 2001) ve yedi Ulusal Televizyon Ödülü (1996 iki kez, 1997, 2001 iki kez, 2002 ve 2011) kazanmıştır.

1967–1969: Do Not Adjust Your Set
1974: Edgar Briggs
1976–1985: Open All Hours -  Granville
1981–2003: Only Fools and Horses
1992–2010: A Touch of Frost
2006: Hogfather
2008: The Color of Magic

IMDb'de  David Jason 
TV Greats biography of David Jason – From website Television Heaven
Interview by BBC "David Jason collects knighthood", with video 27 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
David Jason Quits as Frost 29 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David William Kelly (11 Temmuz 1929 - 12/13 Şubat 2012), İrlandalı aktör. 2012 yılındaki ölümüne kadar 1950'lerden itibaren çeşitli film ve televizyon şovlarında oynadı. İrlanda'da Strumpet City'deki Rashers Tierney rolüyle bilinir. İngiltere'de ise Me Mammy'deki rolü Cousin Edna, Fawlty Towers'daki rolü Mr. O'Reilly ile bilinir. Amerika Birleşik Devletleri'nde Charlie and the Chocolate Factory filmindeki Büyükbaba Joe rolüyle bilinir. Ayrıca Waking Ned filmindeki Michael O'Sullivan rolüyle bilinir. 
Kelly 11 Temmuz 1929 tarihinde Dublin'de doğdu. The Abbey School of Acting'e gitti. 1961 yılından ölümüne kadar Laurie Morton ile evli kalmıştır.
Onun iki çocuğu vardır: David Kelly, Jr. ve Miriam Kelly. Kelly'nin ölümü, 12 veya 13 Şubat 2012 tarihinde olmuştur. Kısa bir hastalık yüzünden ölmüştür. Öldüğünde 82 yaşındaydı. Naaşı Mount Jerome Cemetery & Crematorium'a gömülmüştür.

The Wrong Man (1956) - Polis (adı geçmiyor)
Dublin Nightmare (1958) - Müşteri (adı geçmiyor)
Girl with Green Eyes (1964) - Biletçi
Young Cassidy (1965) - O'Brien
Ulysses (1967) - Garrett Deasy
Me Mammy (1968–71) - Kuzen Enda
The Italian Job (1969) - Vicar (cenaze sahnesi)
Quackser Fortune Has a Cousin in the Bronx (1970) - Tom Maguire
Tales From the Lazy Acre (1972) - Ölü adam
Never Mind the Quality, Feel the Width (1973) - Sean O'Riordan
Fawlty Towers (1975) - O'Reilly (bölüm "The Builders")
Philadelphia, Here I Come (1975) - Canon O'Byrne
A Portrait of the Artist as a Young Man (1977) – Çalışma dekanı
Robin's Nest (1977–1981) - Albert Riddle
Cowboys (1980–1981) - Wobbly Ron
Strumpet City (1980) - Rashers Tierney
Whoops Apocalypse (1982) - Abdab
The Hunchback of Notre Dame (1982) - Tavernkeeper
The Jigsaw Man (1983) - Cameron
Red Monarch (1983) - Sergo
Glenroe (1983) - Sylvie Dolan
Anne Devlin (1984) - Dr. Trevor
Pirates (1986) - Cerrah
Into the West (1992) - Büyükbaba Reilly
The Run of the Country (1995) - Baba Gaynor
Upwardly Mobile (1995–1997) - Barmen
The Matchmaker  (1997) - O'Connor
Ballykissangel (1998) - Bay O'Reilly
Waking Ned Devine (1998) - Michael O'Sullivan
Greenfingers (2000) - Fergus Wilks
Rough for Theatre I (2000) - A
Mean Machine (2001) - Doc
The Calcium Kid (2003) - Paddy O'Flannagan
Agent Cody Banks 2: Destination London (2004) - Trival
Laws of Attraction (2004) - Priest/Michael
Charlie and the Chocolate Factory (2005) - Büyükbaba Joe
The Kovak Box (2006) - Frank Kovak
Stardust (2007) - Gardiyan

IMDb'de  David Kelly 
AllMovie'de David Kelly

David Niven (1 Mart 1910 - 29 Temmuz 1983), ödüllü İngiliz sinema oyuncusu.

1 Mart 1910 tarihinde İngiltere'nin başkenti Londra'da dünyaya geldi. Doğduğunda verilen adı James David Graham Niven idi. Orduda yüzbaşı olan Babası 1915 yılında Gelibolu'da öldüğünde 5 yaşındaydı. Fransız asıllı bir Galli olan annesi yeniden evlendi. Üvey babası kendisiyle ilgilenmiyordu. Ölen babasının şöhreti ona "Kraliyet Askeri Akademisi"nin kapılarını araladı. Teğmen rütbesi ile Malta'da görevli iken yüksek sosyeteden hatırlı kişilerle tanışma fırsatını buldu. Doğal çekiciliği, zarif tavırları ve yakışıklılığı önemli bağlantılar kurmasına yardımcı oldu. Terhis olduktan sonra çok çeşitli işlere girip çıktı. Bunların arasında odunculuk, Kübalı devrimcilere silah eğitmenliği gibi tuhaf işler bile vardı.
Askeri Akademideki amatör tiyatro kolu çalışmaları dışında önceden hiçbir oyunculuk deneyimi hatta hevesi yoktu. 1935 yılında Hollywood'da figüranlık yaparken yapımcı Samuel Goldwyn'in dikkatini çekti ve ilk konuşmalı rolünü bir Goldwyn filmi olan Without Regret'te oynadı. 1930'lar boyunca Hollywood filmlerinde yan rollerde oynayan Niven II. Dünya Savaşı başlayınca yine İngiliz ordusunda yarbay rütbesi ile görev aldı. (Buradayken emir eri Peter Ustinov'du).
Savaştan sonra bir süre daha önemli rollere geçemedi. 1956 yılında "Seksen Günde Devr-i Âlem" (Around the World in 80 Days) filminde ilk önemli rolü olan Phileas Fogg'u canlandırdı. 1958  yılında  Ayrı Masalar (Separate Tables) filminde canlandırdığı gözden düşmüş yaşlı İngiliz subayı rolü kendisine En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü getirdi. 1960'lı yıllarda tekrar televizyona döndü. 1970'lerin başında ise 3 kitap yazdı. İlki bir roman, diğer ikisi ise otobiyografi kitaplarıydı. Diğer ünlülerin aksine bu kitapları yazarken gölge yazar kullanmadı.
1982 yılında ölümcül bir nörolojik hastalık olan Amyotrophic Lateral Sclerosis'e yakalandı ancak hâlâ çalışmayı sürdürdü. 1983'te "Pembe Panter'in Laneti" (Curse of the Pink Panther)'ni çekerken konuşması o kadar peltekleşmişti ki, onun repliklerini dublajla bir başkası konuştu. Yapay hayat destek ünitelerinin kullanılmasını kabul etmeyen Niven 29 Temmuz 1983'te İsviçre'deki evinde hayata veda etti. 73 yaşındaydı.

1971, The Moon's a Balloon, Roman. Yazan: David Niven, Yayınevi: Hamish Hamilton, ISBN 0-340-15817-4
1975, Bring on the Empty Horses, Otobiyografi. Yazan: David Niven, Yayınevi: Hamish Hamilton, ISBN 0-241-89273-2
1981, Go Slowly, Come Back Quickly, Otobiyografi. Yazan: David Niven, Yayınevi: Hamish Hamilton, ISBN 0-241-10690-7
1975, The Other Side of the Moon, Yazan: Sheridan Morley, Yayınevi: Weidenfeld and Nicolson, ISBN 0-340-39643-1

IMDb'de David Niven 7 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allmovie'de David Niven 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
david-niven.co.uk 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
reelclassics.com'da David Niven 28 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
britmovie.co.uk'de David Niven

David Wheeler (d. 20 Mart 1963), daha çok bilinen adıyla David Thewlis (/ˈθjuːlɪs/), İngiliz oyuncu, yönetmen, senarist ve yazardır.
Thewlis, Cannes Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandığı Çıplak (1993) filmindeki rolüyle dikkatleri üzerine çekti. Ticari açıdan en başarılı rolleri Harry Potter serisindeki Remus Lupin (2004-2011) ve Wonder Woman'daki (2017) Sir Patrick Morgan / Ares olmuştur. Diğer film rolleri arasında Total Eclipse (1995), James and the Giant Peach (1996), Ejder Yürek (1996), Tibet'te Yedi Yıl (1997), Cennetin Krallığı (2005), Çizgili Pijamalı Çocuk (2008), Savaş Atı (2011), Her Şeyin Teorisi  (2014), Anomalisa (2015), I'm Thinking of Ending Things (2020) ve Enola Holmes 2 (2022) bulunmaktadır. Avatar 3 (2024) filminde yer alacaktır.
Thewlis'in televizyondaki en önemli rolleri arasında Dinotopia (2002) adlı mini dizide Cyrus Crabb, Fargo'nun üçüncü sezonunda V. M. Varga (2017), Big Mouth (2017-günümüz) ve Human Resources (2022-günümüz) adlı animasyon sitcomlarda Utanç Büyücüsü'nü seslendirmesi ve Landscapers (2021) adlı mini dizide Christopher Edwards yer almaktadır. Fargo'daki performansı ona birer Emmy, Altın Küre ve Eleştirmenlerin Seçimi Ödülü adaylığı getirdi. En son Neil Gaiman yapımı Netflix draması The Sandman'de (2022) John Dee rolünü üstlendi.

Harry Potter filmlerindeki oyuncuların listesi

IMDb'de  David Thewlis

Denholm Mitchell Elliott (d. 31 Mayıs 1922, Kensington, Büyük Londra - ö. 6 Ekim 1992, Santa Eulària des Riu, Ibiza), dört BAFTA sahibi (1981, 1984, 1985 ve 1986) İngiliz oyuncudur. 1988 yılında İngiliz Şövalyelik Nişanı kazandı.

Layman Elliott ve Nina'nın çocuğu olarak Londra'da doğdu. II. Dünya Savaşı boyunca Royal Air Force'a hizmet etti. Savaş sonrası ilk filmi olan Dear Mr. Prohack (1949) yer aldı. Daha sonraki çalışmalarında aktör olarak birçok projede yer aldı.
Trading Places, A Private Function ve Defence of the Realm filmleriyle 1980'li yıllarda üç BAFTA ödülü kazandı. 1987 yılında Manzaralı Oda filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday oldu. Indiana Jones: Kutsal Hazine Avcıları ve Indiana Jones: Son Macera filmlerindeki rolleri ile daha çok tanınmaya başlandı.
70 yaşındayken AIDS hastalığında öldü. İkinci eşi Susan Robinson, Denholm Elliott Project adlı bir dernek kurdu.

Denzel Washington (d. 28 Aralık 1954), Amerikalı oyuncudur.
28 Aralık 1954'te rahip bir babanın ve güzellik uzmanı bir annenin ortanca çocuğu olarak New York'ta dünyaya geldi. Liseyi bitirdikten sonra Fordham Üniversitesi'nin Gazetecilik Bölümü'ne devam etti. İlk oyunculuk deneyimlerini okul sıralarında rol aldığı öğrenci dramlarında edindi. Mezun olduktan sonra San Francisco'ya taşındı. Amerikan Tiyatro Konservatuvarı'na kaydını yaptırdı. Fakat bir yıl sonra oyuncu olarak iş aramak amacıyla konservatuvar öğrenimini yarıda bıraktı. Oyunculuk yeteneği vardı. Ama o yeteneğine cinsel çekiciliğini de katarak televizyon dizilerinde küçük roller kapmayı başardı.
Kariyerine TV dizilerinde oynayarak devam eden Washington, NBC'nin ünlü TV dizisi "St. Elsewhere" de Dr. Chadler karakterini tam altı yıl boyunca canlandırdı. İlk sinema deneyimi 1981 yılında başlayan oyuncu, George Segal'ın " Carbon Copy " si ile adını gerçek anlamda duyurdu. 1987 yılında Özgürlük Çığlığı filmindeki performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülüne aday olmuştur. 1989 yılında "Glory" de canlandırdığı kaçak köle Tripp ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan Washington, önünde açılan yeni sayfalarla bugünlere geldi. 90'larda Julia Roberts'ın da yer aldığı "Pelican Brief" (Pelikan Dosyası), Tom Hanks'e Oscar kazandıran "Philadelphia", "Crimson Tide", "Peacher's Wife" ve "Courage Under Fire" gibi önemli filmlerde rol aldı. Bütün bunlara ek olarak yönetmenlikte de şansını deneyen ünlü oyuncu 1999'da "Finding Fizh" i çekti.
Denzel Washington 2000 yılında çekilen "Remember the Titans" (Unutulmaz Titanlar) filminde takım koçu Herman Boone rolüyle kamera karşısına geçti, oyuncun bu filmden bir yıl sonra rol aldığı "Training Day" ona bir kez daha Oscar ödülü getirdi. Gizli Polis soruşturmasının ahlaki yönden çelişkili dünyasında kurgulanmış olan aksiyon filminde Alonzo Harris rolüyle kamera karşısına geçen Washington, bu rolle 2002 yılının "En İyi Erkek Oyuncusu" seçildi.
Oyuncun 2002 yılı çalışmaları arasında yönetmenliğini Nick Cassavetes'in yaptığı "John Q" yer almaktadır. Aynı yıl senaryosunu Antwone Fisher'ın hazırladığı "Antwone Fisher" filminde hem oynayan hem de yöneten Washington, 2004 senesinde "The Manchurian Candidate" filminde Körfez Savaşı'na katılan bilinçaltı kontrol edilen bir askeri canlandırdı.
2006 yılında Dejavu filmine Duog Carlin rolünde ATF teşkilatında çalışmaktadır. Önemli bir ajan olduğunun kendi de farkındadır. New Orleans'ta meydana gelen bir vapur patlamasının soruşturması ona verilmiştir.
2007 yılında başrolünü Russell Crowe ile paylaştığı gerçek bir hikâyeden esinlenilerek yazılan Amerikan Gangsteri filmindeki performansıyla Oscara aday gösterildi.
2012 yılında Uçuş filmindeki performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında 4. kez Oscar adayı gösterildi fakat kazanamadı. Yine bu filmindeki performansıyla Altın Küre Ödüllerine ve MTV Film Ödüllerine de aday gösterildi.
2010 yılında Tanrının Kitabı, 2014 yılında Adalet ve 2016 yılında çekilen Fences filmlerinde oyunculuğun yanı sıra yapımcılıkta yapmıştır.
2002 yılında çekilen Antwone Fisher, 2007'de Muhteşem Münazaracılar ve 2016'daki Fences filminde de oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik de yapmıştır.

Nussbaum, Emily (2019). I like to watch: arguing my way through the TV revolution (1 bas.). New York. ISBN 978-0525508960. 

IMDb'de Denzel Washington 
People.com'da Denzel Washington (İngilizce)

Sir Derek George Jacobi  (/ˈdʒækəbi/; d. 22 Ekim 1938), İngiliz oyuncu ve film yönetmenidir.
Sahnedeki kendini hissettiren gücü ile Jacobi başarılı bir tiyatro kariyeri elde etti ve Hamlet, Vanya Dayı, ve Kral Oedipus gibi oyunlarda rol aldı. "Much Ado About Nothing"'deki performansı ile Tony Ödülü'ne layık görüldü. Çeşitli tiyatro oyunlarında Edward II, Octavius Caesar, III. Richard, ve Cyrano de Bergerac gibi karakterleri oynadı.
Royal National Theatre'ın kurucu üyelerinden olan ve birkaç prestijli tiyatro ödülü kazanan Jacobi, başarılı bir televizyon kariyeri de elde etmiş ve eleştirmenlerce övülmüş bir Robert Graves adaptasyonu olan "I, Claudius"'da oynamıştır. Jacobi bu rolü ile bir BAFTA kazanmıştır. Aynı zamanda Jacobi, başarılı Orta Çağ dizisi "Brother Cadfael"'de başrolü oynamış, ve "The Gathering Storm"'da Stanley Baldwin rolünü üslenmiştir. Her ne kadar öncelikli olarak bir tiyatro oyuncusu olsa da, Jacobi Henry V (1989), Dead Again (1991), Gladiator (2000), Gosford Park (2001), The Golden Compass (2007), The King's Speech (2010), My Week with Marilyn (2011) ve vizyona girecek Hippie Hippie Shake gibi filmlerde de oynamıştır. Laurence Olivier gibi biri Danimarka ve diğeri Britanya olmak üzere iki şövalyelik unvanı tutmaktadır.

IMDb'de  Derek Jacobi

Dick Van Dyke (d. 13 Aralık 1925), Amerikalı oyuncu, şarkıcı, dansçı ve komedyendir. Yetmiş yıldır çalıştığı sinema, televizyon dallarında ödül almıştır.
Van Dyke, radyo ve televizyonda, gece kulüplerinde ve sahnede şovmen olarak başladı. 1961'de Chita Rivera ile birlikte çalışmaya başlamıştır. Müzikalde En İyi Erkek Oyuncu dalında Tony Ödülü kazandı. Carl Reiner daha sonra onu CBS televizyonunda The Dick Van Dyke Show (1961–1966) programını yaptı. Bye Bye Birdie (1963), Mary Poppins (1964) ve Chitty Chitty Bang Bang (1968) sinema filmlerinde ve komedi-drama The Comic'te (1969) rol almıştır. Columbo (1974) ve The Carol Burnett Show (1977) televizyon programlarında konuk oyuncu olarak yer aldı. The New Dick Van Dyke Show (1971–74), Diagnosis: Murder (1993–2001) ve Murder 101 (2006–) filmlerinde rol aldı. 08). Van Dyke ayrıca Dick Tracy (1990), Curious George (2006), Müzede Bir Gece (2006), Night at the Museum: Secret of the Tomb (2014) ve Mary Poppins Returns (2018) filmlerinde de yer aldı.
Van Dyke beş Primetime Emmy, bir Tony ve bir Grammy Ödülü sahibidir. 1995'te Television Hall of Fame'e girmiştir. 2013'te Screen Actors Guild'in en yüksek onuru olan SAG Yaşam Başarı Ödülü'nü aldı. 7021 Hollywood Bulvarı'ndaki Hollywood Walk of Fame'de bir yıldızı var ve aynı zamanda Disney Legend olarak da tanındı.2021'de Van Dyke, Kennedy Center Honors ile onurlandırıldı.

Discovery Channel, John Hendricks tarafından 17 Haziran 1985'te Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulan belgesel kanalı. Yayınlarında genellikle popüler bilim, teknoloji ve tarih üzerine yoğunlaşmıştır.

John Hendricks tarafından 17 Haziran 1985'te ABD'de kurulmuştur. Yayınlarında genellikle popüler bilim, teknoloji ve tarih üzerine yoğunlaşmıştır.

Alaska's Great Race
American Chopper
Bone Detectives
Bear Grylls:Born Survivor
Chop Shop
Crime Museum UK
Culinary Asia
Deadlist Catch
Dirty Jobs 4
Fight Quest
Future Weapons
HotRod Shine
Jack the Ripper
London Ink
Man vs. Wild
Meerkat Manor
My Shocking Story
MythBusters
Overhaulin
Planet in Peril
Raging Nature
Roma
Shark Week
Smash Lab
Storm Chasers
Survivorman
The Big Experiment
The Garage
Time Warp
Treasure Quest
Ways to Save the Planet
Whale Wars
West Coast Garage
Wheeler Dealers
World War 2
Zero Hour

Discovery Channel (Türkiye)

Discovery Channel resmî sitesi

Dizi ya da dizi film, televizyonda belirli bir periyoda göre, haftada bir ve bazen günde bir parçalar hâlinde yayınlanan TV filmlerine verilen addır. Haftanın her günü yayınlanan dizilere günlük dizi denir. Haftada 1 gün yayınlanan dizilere ise haftalık dizi denir. Dizinin bir kerede yayınlanan kısmına bölüm adı verilir.
Dizilerin bir yılın sonbahar ya da yaz döneminde başlayan ve gelecek senenin baharında biten bölümlerine ise sezon denmektedir. Dizilerin 20, 30, 45, 60, 90 ve 120 dakika gibi süreleri vardır. Haftalık dizi sezonlarında bölüm sayısı 20-40'tır ancak bazı dizilerin birkaç bölümden oluşan sezonları olabileceği gibi haftalık dizilerin 60-80 bölümden oluşan sezonları da olabilir. Ama günlük dizi sezonlarında bölüm sayısı 200-300'dür. Yılın başından başlayan ve yılın sonuna kadar süren sezonlar da olabilir. 160 bölümlük sezon vardır. Diziler aksiyon, dram, komedi, gerilim, bilimkurgu, hiciv ve animasyon gibi türlerden oluşur. Bazı diziler ünlü bir romandan yola çıkılarak yapılır. Televizyon tarihinde ün yapmış ve uzun yayın başarıları ile tanınmış programlar da vardır.

Kore draması
Dizi sorumlusu

Doctor Strange, Steve Ditko tarafından 1963'te tasarlanmış bir kurgusal karakter.
Doctor Stephen Vincent Strange Ama çoğu kişi onu Doctor Strange olarak biliyor. İlk olarak Strange Tales #110'da görülmüştür. Steve Ditko tarafından yaratılmıştır ve ayrıca Stan Lee Tarafından düzenlenmiştir. Marvel Comics'in  mistik karakteridir.

Doctor Strange önceden egoist ve kendini beğenmiş ama iyi bir cerrahtır. Daha sonra geçirdiği bir trafik kazasında arabası ile birlikte bir denize düşer ve ellerini kaybeder. Daha sonra ellerini kullanamayan Doctor Strange ellerini onarmak için çok iyi tedaviler denemesine rağmen bunların hiçbiri sonuç vermez. En sonunda ellerini onarmak için Tibet'de kamar-taj adlı bir tapınağa gitmeye karar verir. Orada mistik ve dövüş sanatlarını öğrenmeye başlar. Onun kostümünde iki  önemli obje bulunmaktadır. Yükselme Pelerini ve Agomotto'nun gözü. Bunlara sahip iken çok güçlüdür. Sanctum sanctorum yani En kutsal yer Doctor Strange'in aradığı bir mansiyondur. Doctor Strange'in Marvel stüdyoları tarafından çekilen ve başrolünde Benedict Cumberbatch'in oynadiğı uyarlama filmi 4 Kasım 2016 tarihinde vizyona girmiştir. 

Doctor Strange 11 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Marvel.com
Doctor Strange: Sanctum Sanctorum 30 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Lesser Book of the Vishanti by Catherine Yronwode
Doctor Strange at Don Markstein's Toonopedia. 4 Nisan 2016 tarihinde WebCite sitesinde arşivlendi from the original on April 4, 2016.
Doctor Strange at Superhero Database 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Doktor Strange: Çoklu Evren Çılgınlığında (özgün ad: Doctor Strange in the Multiverse of Madness), Marvel Comics karakteri Doctor Strange'e dayanan, 6 Mayıs 2022'de vizyona girmiş Amerikan süper kahraman filmi. Marvel Studios tarafından üretilen ve Walt Disney Studios Motion Pictures tarafından dağıtılan, Doctor Strange'in (2016) devamı olması amaçlanmıştır ve Marvel Sinematik Evreni'nin (MCU) 28. filmidir.

America Chavez ve Dr. Stephen Strange'in bir versiyonu, Vishanti'nin Kitabını ararken evrenler arasındaki boşlukta bir iblis tarafından kovalanırlar. Strange öldürülür ve Chavez yanlışlıkla kendisini ve Strange'i Dünya'ya taşıyan bir portal oluşturur bu evrenin (616) Strange versiyonu, Ulu Büyücü Wong'un yardımıyla bir ahtapot iblisinden Chavez'i kurtarır. Chavez, iblislerin onu avladığını çünkü çoklu evrende seyahat etme gücüne sahip olduğunu açıklar.
İblisler üzerindeki büyücülük rünlerini tanıyan Strange, yardım için Wanda Maximoff'a danışır, ancak saldırılardan sorumlu olduğunu fark eder. Kara Kitap'ı edindiğinden ve Scarlet Witch olduğundan beri Maximoff, çoklu evrenleri Chavez'in gücüyle kontrol etmenin, Westview'da geçirdiği süre boyunca yarattığı çocuklar olan Billy ve Tommy ile yeniden bir araya gelmesine izin vereceğine inanır. Strange, Chavez'i teslim etmeyi reddettiğinde Maximoff, Kamar-Taj'a saldırır ve birçok büyücüyü öldürür. Chavez yanlışlıkla kendini ve Strange'i çoklu evrenden Dünya-838'e taşır. Maximoff, Kara Kitap'ı "rüyagezerlik" için kullanır ve kendi Billy ve Tommy ile yaşayan Dünya-838 Wanda'nın kontrolünü ele geçirir. Hayatta kalan bir büyücü, Kara Kitap'ı yok etmek ve rüyagezerliğini kırmak için kendini feda eder. Maximoff daha sonra Wong'u, onu Kara Kitap'ım gücünün kaynağı olan Wundagore Dağı'na götürmeye zorlar. Yardım ararken Strange ve Chavez, Dünya-838'in Büyücü Karl Mordo tarafından tutuklanır ve Mordo, Kaptan Peggy Carter, Kral Blackagar Boltagon, Kaptan Maria Rambeau, Doktor Reed Richards ve Profesör Charles Xavier'den oluşan gizli bir toplum olan İlluminati'nin önüne getirilir. Thanos'u yenmek için evrenlerinin Kara Kitap'ını pervasız bir şekilde kullanarak, Dünya-838'in Strange'inin evreni yok eden bir "istilayı" tetiklediğini ve zorlukla önlediğini açıklarlar. Daha fazla zarar vermesini önlemek için onu öldürmeye karar vermişlerdir ve Mordo, Dünya-616'nın Strange'inin de benzer şekilde tehlikeli olduğuna inanır. Yargılamadan önce Maximoff, Wundagore Dağı'ndaki gücü kullanarak rüyagezerliğini yeniden kurar ve Dünya-838 muadilinin bedenine ulaşır. Mordo hariç tüm İlluminati'yi öldürür. Strange ve Chavez, İlluminati ile çalışan bir bilim insanı olan, Strange'in eski nişanlısı Christine Palmer'ın Dünya-838 muadilinin yardımıyla kaçarlar. Strange, Chavez ve Palmer, Kara Kitap'ın antitezi olan Vishanti'nin Kitabını bulmak için evrenler arasındaki boşluğa girerler, ancak Maximoff ortaya çıkar ve diğerlerini istila ile yıkılmış bir evrene göndermek için güçlerini kullanarak Chavez'in zihnini ele geçirir. Dünya-616'da Maximoff, Chavez'in güçlerini almak için büyüye başlar. Strange, evreninin Kara Kitap'ıyla bozguna uğrayan yıkılmış evrenin Strange'ini yener ve daha sonra bu Kara Kitap'ı, daha önce Chavez'le birlikte olan alternatif Strange'i rüyagezerlik için kullanır. Wong'un yardımıyla Strange, Chavez'i Maximoff'tan kurtarır ve sonra Chavez'i yeteneklerini kullanmaya teşvik eder; Chavez, Maximoff'u Dünya-838'e taşır; burada Billy ve Tommy'nin gerçek anneleri için ağlarken korkudan kaçtığını görür. Maximoff, güçlerini Wundagore Dağı'nı yıkmak için kullanır ve Kara Kitap'ın tüm (Darkhold) kopyalarını çoklu evren boyunca yok eder ve görünüşte, bu süreçte kendini feda eder. Christine Palmer Dünya-838'e dönmeden önce, Strange ona evreninin Palmer'ı hala sevdiğini ama gerçek bir ilişkiye sahip olmaktan çok korktuğunu söyler. Bir süre sonra, Maximoff'un Kamar-Taj'a verdiği hasar, hayatta kalan büyücüler Chavez'in katıldığı eğitime devam ettikçe onarılır. Strange'de, Kara Kitap'ı kullanmanın bir sonucu olarak üçüncü bir göz ortaya çıkar. Kredi ortası sahnesinin ilerleyen saatlerinde, New York sokaklarında yürümeye devam ederken, 616 Strange, onu çoklu evrende bir istila yarattığı için suçlayan Clea ile karşı karşıya kalır. Müdahalesi nedeniyle, Clea hatalarını düzeltmek için yardımını ister ve gözyaşları Karanlık Boyuta bir portal açar. Strange'in üçüncü gözü belirir ve Clea'yı başka birçok yönlü macera için takip eder.

Benedict Cumberbatch - Dr. Stephen Strange
Elizabeth Olsen - Wanda Maximoff / Scarlet Witch
Benedict Wong - Wong
Rachel McAdams - Christine Palmer
Chiwetel Ejiofor - Karl Mordo
Xochitl Gomez - America Chavez
John Krasinski - Mr. Fantastic
Patrick Stewart — Charles Xavier
Hayley Atwell — Captain Carter
Lashana Lynch — Captain Marvel / Maria Rambeau
Anson Mount — Black Bolt
Yenifer Molina — Gargantos
Michael Stuhlbarg — Nicodemus West
Jett Klyne — Thomas Maximoff
Julian Hilliard — Billy Maximoff
Adam Hugill — Rintrah
Mark Brighton — Daniel Drumm
Topo Wresniwiro — Hamir

Resmî site  at Marvel.com
IMDb'de Doktor Strange: Çoklu Evren Çılgınlığında

Doktor Strange, Marvel Comics'in aynı adlı çizgi roman karakterinden uyarlanmış, 2016 yılı bilimkurgu, aksiyon, macera türlerindeki süper kahraman filmi. Scott Derrickson tarafından yönetilen filmin senaryosu Derrickson ve C. Robert Cargill tarafından yazıldı. Marvel Sinematik Evreni'nin on dördüncü filmi olma özelliğini taşıyan yapımın başrollerinde Benedict Cumberbatch, Chiwetel Ejiofor, Rachel McAdams, Benedict Wong, Michael Stuhlbarg, Benjamin Bratt, Scott Adkins, Mads Mikkelsen ve Tilda Swinton yer almaktadır.
Doktor Strange dünya galasını 13 Ekim 2016'da Hong Kong'da gerçekleştirdi, 4 Kasım 2016 tarihinde ABD başta olmak üzere birçok ülkede 3D ve IMAX 3D platformlarında yayınlandı. Film dünya çapında 677 milyon dolardan fazla hasılat elde etti, eleştirmenlerden olumlu yorumlar aldı ve özellikle görsel efektleri, oyuncu kadrosunun performansı ve müzikleri beğenildi.

Doktor Stephen Strange işinde oldukça başarılı olan bir beyin cerrahıdır fakat korkunç bir trafik kazasından sonra ellerini düzgün kullanamaz hale gelir. Çaresiz duruma düşen Strange, Jonathan Pangborn adındaki belinden aşağısı felçli bir hastanın mucizevi bir şekilde iyileştiğini öğrenir ve Pangborn, Strange'i Himalayalar'da bulunan Kamar-Taj'a yönlendirir. Burada Kadim Kişi (Ancient One) ve onun öğrencileri ile tanışan Strange'i hiç tahmin etmediği bir macera beklemektedir.

89. Akademi Ödülleri

En İyi Görsel Efekt (Stephane Ceretti, Richard Bluff, Vincent Cirelli ve Paul Corbould) - Adaylık
70. BAFTA Ödülleri

En İyi Yapım Tasarımı (John Bush ve Charles Wood) - Adaylık
En İyi Saç ve Makyaj Tasarımı (Jeremy Woodhead) - Adaylık
En İyi Görsel Efekt (Richard Bluff, Stephane Ceretti, Paul Corbould ve Jonathan Fawkner) - Adaylık

Resmî site
IMDb'de Doktor Strange

Dominic Gerard Francis Eagleton West (15 Ekim 1969) İngiliz aktör, yönetmen ve müzisyendir. En çok HBO'nun The Wire (2002–2008) filmindeki Jimmy McNulty rolüyle ve Showtime'ın The Affair'deki (2014–2019) Noah Solloway rolüyle tanınmaktadır. Netflix draması The Crown'da (2022–2023) Galler Prensi Charles'ı oynadı.
İlk filminde, Ian McKellen'in Richard III (1995) uyarlamasında Richmond Kontu Henry'yi canlandırdı. O zamandan beri Chicago (2002), Mona Lisa Gülüşü (2003), 300 Spartalı (2007), Punisher: War Zone (2008), John Carter: İki Dünya Arasında (2012), Pride (2014), Testament of Youth (2014), Para Tuzağı (2016), Genius (2016), The Square (2017), Tomb Raider (2018), Colette (2018) ve Downton Abbey: A New Era (2022) adlı filmlerde rol aldı.

Dominic Gerard Francis Eagleton West  15 Ekim 1969'da  Sheffield, West Riding of Yorkshire'da doğdu. İrlanda kökenli bir ailede doğan yedi kardeşin (beş kız ve iki erkek) altıncısıdır; anne tarafından büyükanne ve büyükbabası İrlanda'da doğmuşken, babaannesi İrlandalı-Amerikalı idi. Annesi Pauline Mary (doğumdaki soyadı Cleary) bir oyuncuydu ve babası Thomas George Eagleton West'in bir plastik fabrikası vardı. Amerikalı politikacı Thomas Eagleton'ın ilk kuzenidir. West, Eton Kolejine ɡitti ve ardından Arjantin'de dört ay sığır çobanı olarak çalışmasının ardından, Dublin'deki Trinity Kolejinde İngiliz edebiyatı okudu ve Guildhall Müzik ve Drama Okulu'ndan mezun oldu.

1999'da West ve kız arkadaşı Polly Astor'un Martha adında bir kızı oldu. West daha sonra, üniversitede çıktığı Catherine FitzGerald ile yeniden bir araya ɡeldi. İkili, 26 Haziran 2010'da evlendi ve Dora, Senan, Francis ve Christabel adlı dört çocukları oldu.

Ağustos 2014'te West, The Guardian'a İskoçya'nın bağımsızlık referandumunda Birleşik Krallık'ın bir parçası olarak kalması için oy kullanacağını umduklarını ifade eden bir mektubu imzalayan 200 tanınmış kişiden biriydi.

Donald Frank Cheadle (d. 29 Kasım 1964), Amerikalı oyuncu, yazar, yapımcı ve yönetmen. Hamburger Hill (1987) filmi ile çıkışı yakaladı. 1990'larda yükselişine devam etti ve Devil in a Blue Dress (1995), Rosewood (1997) ve Boogie Nights (1997) filmlerinde performans gösterdi. Yönetmen Steven Soderbergh ile iş birliği yaptı ve Out of Sight (1998), Traffic (2000) ve Ocean's Eleven (2001) isimli filmlerde görev aldı. Diğer filmleri: The Rat Pack (1998), Things Behind the Sun (2001), Swordfish (2001), Crash (2004), Ocean's Twelve (2004), Ocean's Thirteen (2007), Reign Over Me (2007), Talk to Me (2007), Traitor (2008) ve The Guard'dır. Cheadle caz müzisyeni Miles Davis'in hayatından uyarlanan Miles Ahead isimli filmde senaryoyu ortaklaşa yazmış, başrol oynamış ve aynı zamanda filmi yönetmiştir. Şu anda Marvel Cinematic Universe'te Lt. James 'Rhodey' Rhodes / War Machine isimli süper kahramanı canlandırmaktadır ve Iron Man 2 (2010), Iron Man 3 (2013), Yenilmezler: Ultron Çağı (2015) ve Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı (2016) isimli filmlerde görünmüştür.
2004'te Hotel Rwanda isimli soykırım drama filminde Ruandalı otel müdürü Paul Rusesabagina rolüyle eleştirmenlerden olumlu yanıt almış ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiştir. 2013'te Showtime'da House of Lies isimli sitcom'da Marty Kaan olarak başrol oynamış ve En İyi Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü'nü kazanmıştır.
Cheadle Darfur, Sudan'daki soykırımın bitmesi için mücadele vermiştir ve John Prendergast'ın Not On Our Watch: The Mission to End Genocide in Darfur and Beyond isimli kitabında yardımcı yazarlık yapmıştır. George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, David Pressman ve Jerry Weintraub ile birlikte toplu ölüm ve soykırımlara küresel boyutta dikkat çekmek amacıyla Not On Our Watch Project isimli kuruluşu ortak olarak kurmuştur. 2010'da Birleşmiş Milletler Çevre Programı'na iyi niyet elçisi olarak atanmıştır.

Moving Violations (1985)
Hamburger Hill (1987)
Colors (1988)
Roadside Prophets (1992)
The Meteor Man (1993)
Lush Life (1993) (TV filmi)
Things to Do in Denver When You're Dead (1995)
Devil in a Blue Dress (1995)
Rebound: The Legend of Earl 'The Goat' Manigault (1996) (TV filmi)
Volcano (1997)
Rosewood (1997)
Boogie Nights (1997)
Out of Sight (1998)
The Rat Pack (1998)
Bulworth (1998)
A Lesson Before Dying (1999) (TV filmi)
Traffic (2000)
Mission to Mars (2000)
Fail-Safe (2000) (TV filmi)
The Family Man (2000)
Things Behind the Sun (2001)
Manic (2001)
Swordfish (2001)
Rush Hour 2 (2001) (ismi geçmiyor)
Ocean's Eleven (2001) (ismi geçmiyor)
Abby Singer (2003) (cameo)
The United States of Leland (2003)
Ocean's Twelve (2004)
The Cookout (2004)
After the Sunset (2004)
The Assassination of Richard Nixon (2004)
Hotel Rwanda (2004)
Crash (2005)
Reign Over Me (2007)
Talk to Me (2007)
Ocean's Thirteen (2007)
Toussaint (2008)
Traitor (2008)
Iron Man 2 (2010)
Flight (2012)
Iron Man 3 (2013)
Yenilmezler: Ultron Çağı (2015)
Miles Ahead (2015)
Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı (2016)
Kevin Hart: What Now? (2016)

Fame 2 bölüm (1986)
L.A. Law (1986)
Hill Street Blues (1987)
The Bronx Zoo (1987)
Night Court (1988)
Hooperman (1988)
Booker (1989)
China Beach (1990)
The Fresh Prince of Bel-Air (1990)
Hangin' With Mr. Cooper 2 bölüm (1992)
The Golden Palace (1992-1993)
Picket Fences (1993-1995)
The Simpsons "Faith Off" bölümü (2000)
The Bernie Mac Show (2002)
ER 4 bölüm (2002)
MAD TV 2 bölüm (2002-2003)
The Colbert Report 1 bölüm (2006)
The Henry Rollins Show 1 bölüm (2007)
House of Lies başrol (2011–16)
30 Rock 1 bölüm (2012)
Years of Living Dangerously (2014, 2016)
Thursday Night Football (2014–)

"DNA", Kendrick Lamar (2017)
"1-800-273-8255", Logic (2017)

Donald Pleasence (d. 5 Ekim 1919, İngiltere - ö. 2 Şubat 1995, Fransa), Şövalyelik Nişanı (OBE) sahibi İngiliz aktör.
Uzun meslek yaşantısı süresince 200'ün üzerinde filmde, çoğunlukla psikopat kötü adamları canlandırdı. Adeta üzerine yapışmış olan bu kötü adam rollerinden en çok bilinenleri James Bond ve Cadılar Bayramı (Halloween) film serilerinde canlandırdığı karakterlerdir.
İngiliz Şövalyelik Nişanı'nı II. Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde bombardıman uçağı telsizcisi olarak gösterdiği yararlıklardan dolayı almıştır. 1944 yılında çıktıkları bombalama görevlerinden biri sırasında uçağı vurularak düşürülmüş, Donald Pleasence Almanlara esir düşmüştü. Esir tutulduğu kampta tiyatro oyunlarında rol almayı sürdürmüştü.
2 Şubat 1995 tarihinde Fransa'da geçirdiği bir kalp kapağı değişimi ameliyatının sonrasında ameliyatın komplikasyonları nedeniyle öldü. Öldüğünde 75 yaşındaydı. Cenazesi yakılmıştır.

IMDb'de  Donald Pleasence 
Allmovie.com'da "Donald Pleasence" 6 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amaretto (İtalyanca'da 'biraz bitter' anlamına gelir), İtalya'nın Saronno komününe dayanan tatlı bir likördür. Markaya bağlı olarak, kayısı çekirdeği, acı badem, şeftali çekirdeği veya bademden yapılabilir. Bu malzemelerin tümü, liköre badem benzeri aromasını veren doğal bir bileşen olan benzaldehitin kaynağıdır. Genellikle hacimce %21 ila %28 alkol içerir.
İçecek olarak servis edildiğinde, amaretto sade içilebildiği gibi, çeşitli kokteyllerin yapımında veya kahveye aroma vermek için de kullanılabilir. Ayrıca, İtalyan mutfağı ve diğer mutfaklarda özellikle şekerlemelerde ve tatlı hamur işlerinde yaygın olarak kullanılır.

Amaretto ismi, İtalyanca “bitter” anlamına gelen amaro kelimesinin küçültme hâli olarak ortaya çıkmıştır. Bu, likörün çekirdek özünden gelen belirgin tadına gönderme yapar. Ancak, amarettonun acılığı genellikle hafiftir ve ve son üründeki tatlandırıcılar (ve bazen tatlı bademler) aromayı güçlendirir. Dolayısıyla likörün adı, tadının "biraz bitter" olarak tanımlanması olarak yorumlanabilir.
Amaretto, otlar, kökler, çiçekler, ağaç kabukları ve/veya narenciye kabuklarından yapılan bir tür acı İtalyan likörü olan amarodan farklıdır.

İtalyan mutfağında bademin yerleşik bir bileşen hâline gelişinin bilinen tarihçesine rağmen, iki büyük marka tarafından popülerleştirilen yeni köken hikâyeleri ortaya çıkmıştır. Bu hikâyelerin tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da, Saronno kültüründe duygusal bir yere sahiptir:1525 yılında Saronno’daki bir kilise, Leonardo da Vinci’nin öğrencilerinden olan Bernardino Luini’den kutsal mekanını fresklerle süslemesini ister. Kilise Meryem Ana’ya adanmış olduğu için Luini, Madonna figürü için bir model ararken ilhamını dul ve genç bir han işletmecisinden alır. Kadın, sanatçının modeli ve—hikayenin birçok versiyonuna göre—sevgilisi olur. Kadın, minnettarlığını ve duygularını göstermek için kayısı çekirdeklerini brendide demleyerek hazırladığı içeceği Luini’ye hediye eder.

DeKuyper – Hollanda
Disaronno – İtalya
Lazzaroni – İtalya
Bols – Hollanda
Luxardo – İtalya

Dondurma da dahil olmak üzere tatlılara sıklıkla eklenir ve bademle birlikte tatlıların lezzetini artırarak çikolatanın da tadını tamamlar. Popüler bir İtalyan pastası olan tiramisu, genellikle gerçek amaretto veya alkolsüz amaretto ile tatlandırılır.
Tavuk gibi et yemekleri.
Krep hamurunun lezzetini zenginleştirmek için birkaç shot amaretto eklenebilir.
Genellikle balık ve sebzelerin badem soslarına eklenir.
Sıklıkla kremaya eklenir.
Amarettolu çikolata trüfleri yapılır.

Ana malzemesi amaretto olan kokteyller:

Amaretto piña colada – amaretto, hafif rom, hindistan cevizi sütü ve ananas suyu
Amaretto sour – amaretto, limon suyu, yumurta akı, şeker veya şeker şurubu ve süslemek için portakal dilimi ve kirazlar 
French Connection – amaretto ve konyak
Godfather – amaretto ve İskoç viskisi
IBA Tiki - rom karışımı, amaretto, Frangelico, maraschino likörü, çarkıfelek meyvesi püresi, ananas suyu ve lime suyu
Nutcracker Martini – amaretto, koyu çikolata likörü, votka ve İrlanda kremalı likörü
Snickerdoodle Cookie Martini – amaretto, tarçın likörü ve tarçın votkası
Toasted Almond – amaretto, kahve likörü ve süt veya krema. Bazı versiyonlarda votka eklenir

Amaretto, orgeat şurubunun bulunmadığı yerlerde bazen onun yerine kullanılır veya daha az tatlı bir tat vermek için kullanılır.

Amaro (İtalyanca "acı"), Sicilya kökenli bir alkollü içecek sınıfıdır. Genellikle yemeklerden sonra dijestif olarak içilir. Geleneksel olarak şekerli ama acı ve bazen de şurup tadındadır. Bitkiler, çiçekler, bitki kökleri, doğal şaraplardan yapılan ve damıtılarak sertleştirilen bir içkidir. Alkol oranı %16 ile %40 arasındadır.
Aşağıda bazı Amaro türleri verilmiştir.

Amaro Mediterraneo Beltion
Amaretto di Saronno
Amaro 18 Isolabella
Amaro Abruzzese
Amaro Averna
Amaro Borsci
Amaro Braulio
Amaro Camatti
Amaro Campano
Amaro Ciociaro
Amaro Cora
Amaro Florio
Amaro del Carabiniere
Amaro di Udine
Amaro Erbes
Amaro Gambarotta
Amaro Giuliani
Amaro Gransasso
Amaro Lucano
Amaro Montenegro
Amaro Mottarone
Amaro Penna
Amaro Ramazzotti
Amaro San Giuseppe
Amaro Santa Maria al Monte
Amaro Savoia
Amaro Sibilla
Angostura
Becherovka
Bénéfort
China Martini
Cynar
Diesus Amaro del Frate
Duca di Gualdo
Fernet Branca
Ferro China Bisleri
Jägermeister
Liquore Amaro Nardini
Monasterium
Petrus (Amaro)
Piccolo amaro svedese
Radis
Unicum
Vecchio Amaro del Capo
San Simone

Jägermeister

Amarula, Güney Afrika'dan gelen bir kremalı likördür. Şeker, krema ve yerel olarak fil ağacı veya evlilik ağacı olarak da adlandırılan Afrika marula ağacının (Sclerocarya birrea) meyvesinden yapılır. Hacimce %17 ABV (34 proof) alkol içeriğine sahiptir. Uluslararası içki derecelendirme yarışmalarında bir miktar başarı elde etmiş ve 2009 San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda altın madalya kazanmıştır. Hafif meyveli karamel tadındadır.

Amarula ilk olarak Eylül 1989'da Güney Afrika'daki Southern Liqueur Company (şu anki ticari marka sahipleri ve Distell Group Limited'in tamamen sahip olduğu yan kuruluşu) tarafından likör olarak pazarlandı; Amarula içkisi ise 1983'te piyasaya sürüldü.

Amarula Kremalı Likör %17 ABV
Amarula Etiyopya Kahve Kremalı Likörü %15,5 ABV
Ahududu, Çikolata ve Afrika Baobab Kremalı Likör %15,5 ABV (2019'da piyasaya sürüldü)
Amarula Vanilya Baharatlı Krema Likörü %15,5 ABV
Amarula Vegan Likörü %15,5 ABV
Khanyisa Sınırlı Sayıda Üretilen %15,5 ABV - Gelirler, kaçak avcıların tuzağı sonucu acımasızca yaralanan yetim albino fil yavrusu Khanyisa'nın rehabilitasyonuna gidecek.

Afrika çalı filleri marula ağacının meyvesini yemeyi severler. Marula ağacının fillerle olan ilişkisi nedeniyle, damıtıcı onları sembolü haline getirmiş ve fil koruma çabalarını destekleyerek, Durban'daki Natal Üniversitesi'ndeki Amarula Fil Araştırma Programı'na ortak fon sağlıyor. Pazarlama çabaları için fil temalı koleksiyonluk ürünler üretiyor.
Marka, filleri korumak ve popülasyonu muhafaza etmek için fil araştırmalarını destekliyor. 2002 yılında, Güney Afrika, Durban'daki KwaZulu-Natal Üniversitesi'nde profesör olan Rob Slotow'un yönetimi altında Amarula Fil Araştırma Programı (AERP) başlatıldı. Bu, öncelikle fillerin yaşam biçimini, hareket aralığını ve davranışlarını araştırarak fillerin yaşam alanlarını korumayı ve vahşi doğada geleceklerini güvence altına almayı amaçlıyor.

Amarula Ahududu, Çikolata ve Afrika Baobab Kremalı Likör (Master - Liqueur Masters 2022)
Amarula Kremalı Likör (2022 En İyi Güney Afrika Kreması - Dünya Likörü Ödülleri)
Amarula Etiyopya Kahve Kremalı Likörü (Bronz Ödül 2022 En İyi Güney Afrika Kreması - Dünya Likörü Ödülleri)
Amarula Vanilya Baharatlı Krema Likörü (Bronz Ödülü 2022 En İyi Güney Afrika Kreması - Dünya Likörü Ödülleri)
Amarula Vegan Likörü (2022 En İyi Güney Afrika Kreması - Dünya Likörü Ödülleri Gümüş Ödülü)

Amarula, Güney Afrika dışında özellikle Brezilya'da başarılı olmuştur.

Springbokkie
Likör
Likörler listesi
Kremalı likör

Resmi web sitesi

Anason (Pimpinella anisum), maydanozgiller familyasından 50–60 cm uzunluğunda bir yıllık otsu bitki türü. Anavatanı Doğu Akdeniz'dir.

Gövde dik, silindir biçiminde, içi boş, çok dallı, tüylü ve üstü çizgilidir. Alt yaprakları uzun saplı, oval veya kalp biçimindedir. Çiçekler bileşik şemsiyelerde toplanmışlardır. Meyveleri armut şeklinde küçük, üzeri tüylü, yeşilimsi sarı renklidir.

Anason, anason bitkisinin tohumlarından elde edilir. Rakı gibi alkollü içkilere çeşni katmak için kullanılır. Anasonun tatlımsı tadı ve özgün kokusu içinde bulunan "anethol" denilen yağdan gelir. Anethol alkolde çözünür, ama su oranı arttıkça çökelir. Bu nedenle anasonlu içkiler suyla karıştırıldığında beyaz olur. Anason, tatlılarda da kullanılan bir baharattır. Ayrıca kedi köpek mamalarına tat vermek için de kullanılır.

Angostura Bitters Trinidad ve Tobago'da House of Angostura tarafından üretilen, censiyan, çeşitli ot ve baharatlardan oluşan yoğun bir aromatik bitterdir. Genellikle içecekleri, daha nadiren de yiyecekleri tatlandırmak için kullanılır. İlk olarak Angostura adlı kasabada (günümüzde Ciudad Bolívar, Venezuela) üretildiğinden bu adı almıştır; angostura ağacı kabuğu içermez. Şişesi, belirgin şekilde büyük etiketi ve sarı kapağıyla tanınır. "Angostura" kelimesi İspanyolca’da "daralma" anlamına gelir ve kasabanın Orinoco Nehri’nin ilk daraldığı noktada bulunmasından gelir.
"Angostura Bitters" veya "Angobitter" adıyla başka markalar (örneğin Riemerschmid, Hemmeter) tarafından da benzer bitterler üretilmektedir. Ancak, House of Angostura’nın ürününden farklı olarak, muhtemelen isimlerindeki "angostura" kelimesini haklı çıkarmak amacıyla bu marka bitterler angostura kabuğu da içerir.

Tarif, Venezuela'da Simón Bolívar'ın ordusunda görev yapan Alman cerrah Johann Gottlieb Benjamin Siegert tarafından tonik olarak geliştirilmiştir. Siegert, 1824'te bunu satmaya başlamış ve 1830'da üretimi için bir damıtma tesisi kurmuştur. Siegert, Angostura kasabasında (sonradan Ciudad Bolívar olarak yeniden adlandırılan) bulunuyordu ve muhtemelen yerli Kızılderili halkın botanik bilgisinden de yararlanarak yerel olarak bulunabilen malzemeleri kullanıyordu. Ürün 1853'ten itibaren yurtdışına satılmaya başlamıştır. 1875'te üretim Ciudad Bolivar'dan Trinidad'daki Port of Spain'e taşınmış ve orada kalmıştır.

Angostura, 1873 Viyana Dünya Fuarı'nda madalya kazandı. Madalya, büyük boy etikette hâlâ yer alırken, arka yüzünde ise Avusturya İmparatoru I. Franz Joseph'in profilden görünüşü yer almaktadır.
Tam formül, ticari sır olarak saklanmaktadır. Tüm tarifi yalnızca tek bir kişi bilmekte ve aile içinde aktarılmaktadır.
Angostura, 2007'den beri parlak çiçeksi notalara ve taze portakal kabuğuna sahip bir portakal bitteri olan Angostura Orange'ı da üretmektedir. Angostura Orange, Angostura Bitters'in barlar ve tüketiciler için vazgeçilmez bir ürün haline gelmesinin aksine portakal bitterleri pazarında hakimiyet kuramamıştır.
2009 yılında Angostura Bitters'da bir kıtlık yaşanmıştır. Şirket, temel sorunun şişe kıtlığı olduğunu bildirse de ürünün geri çağrıldığı veya bitter üretiminin durdurulduğu yönünde asılsız söylentiler ortaya çıktı. Bitterlerin kıtlığı, özellikle kokteyl endüstrisinde birçok haber makalesinin ve blog yazısının konusu olmuştur.

Angostura Bitters son derece yoğundur ve alışılmışın dışında bir tat olabilir. Hacimce %44,7 alkol içerir. Bitterler normalde seyreltilmeden tüketilmez, bunun yerine tatlandırıcı olarak birkaç damla gibi küçük miktarlarda kullanılır.

Angostura acısının iyileştirici özelliklere sahip olduğu iddia edilmektedir. Angostura markalı acıların, zehirli özelliklere sahip olduğuna dair yanlış bir inanış vardır çünkü bu madde, zehirli olmamasına rağmen ilaç olarak kullanımı sırasında sıklıkla vicdansız satıcılar tarafından, daha ucuz ve zehirli Strychnos nux-vomica veya copalchi kabuğuyla doldurulan angostura kabuğuyla ilişkilendirilir.

Angostura Bitters birçok kokteylin temel malzemesidir. Başlangıçta Simón Bolívar'ın ordusundaki askerlerin mide rahatsızlıklarını gidermek için kullanılan bu içecek daha sonra sodaya eklenerek popüler hale gelmiş ve genellikle cinle birlikte servis edilmiştir. Pink gin formundaki karışım, votka, bitter ve limonatadan oluşan long vodka gibi birçok kokteylde de kullanılır. ABD'de, viski kokteyllerinde kullanımıyla tanınır: viski, bitter, şeker ve su ile yapılan old fashioned ve genellikle çavdar viskisi ve tatlı vermut ile yapılan Manhattan gibi. Pisco sour kokteylinde hem aroma, hem de dekorasyon amaçlı olarak köpüğün üzerine birkaç damla serpilir. Şampanya kokteylinde bir şeker küpüne birkaç damla bitter eklenir.
Trinidad sour, Angostura Bitters'ın yalnızca bir tatlandırıcıdan ziyade içeceğin temel içkisini oluşturması bakımından sıra dışı bir kokteyldir. Tarif, ek olarak orgeat şurubu, çavdar viskisi ve taze limon suyu da içermektedir.
Hong Kong'da Angostura Bitters, yerel Gunner kokteylinin içinde yer alır. Klasik tarifte olmasa da, barmenler bazen mojito kokteyline birkaç damla Angostura Bitters serperek daha fazla lezzet katıyorlar. Bitterler aynı zamanda meşrubatlarda da kullanılabilir; Avustralya ve Yeni Zelanda barlarında servis edilen yaygın bir içecek olan lemon, lime and bitters gibi. Malavi ve diğer pek çok ülkede bitter, kırılmış buz, zencefilli gazoz ve Sprite karışımına eklenerek rock shandy yapılır.
Dünyadaki en büyük Angostura Bitters tedarikçisi, Wisconsin eyaletinin Door County bölgesindeki Door Yarımadası'nın kuzeydoğu ucundaki Washington Adası'nda bulunan Nelsen's Hall Bitters Pub'dır. Pub, ABD'deki içki yasağı döneminde ilaç lisansıyla "tıbbi amaçlı mide toniği" olarak bitter shot'ları satmaya başlamıştır. Wisconsin'in en eski sürekli faaliyet gösteren pub'ı haline gelmesini sağlayan bu uygulama, Yasaklama'nın kaldırılmasından sonra da gelenek olarak devam etmiştir. 2018 yılı itibarıyla, pub bir Bitters Kulübü'ne ev sahipliği yapmakta, yiyecek menüsü öğelerine bitterleri dahil etmekte ve yılda 10.000'den fazla shot satmaktadır.

Anisette veya Anis, çoğu Akdeniz ülkesinde tüketilen anason aromalı bir likördür. Renksizdir ve şeker içerdiği için sek anason aromalı içkilerden (örneğin pelin otu) daha tatlıdır. En geleneksel anason stili, anasonun damıtılması yoluyla üretilendir ve etikette damıtılmış kelimesinin bulunmasıyla basit maserasyonla üretilenlerden farklıdır.
Likör, güçlü aroması nedeniyle sıklıkla suyla karıştırılır veya buz küplerinin üzerine dökülür.

Anisette veya kısaca Anis kelimesi anasonun Latince adı olan "Pimpinella anisum" kelimesinden gelmektedir.

Pastis, benzer şekilde hazırlanan ve bazen anasonla karıştırılan benzer tada sahip bir likördür. Hem anason hem de meyan kökü özlerinin bir kombinasyonunu kullanır. Sambuca, esasen minimum (350g/L) yüksek şeker içeriği gerektiren İtalyan kökenli bir anisette'tir.

Akdeniz Havzası'nda anason bazlı veya meyan bazlı içkiler şunlardır:

İspanya: Anís del Mono ("maymunun anisetti'si") 1870'ten beri üretilmektedir. Bir parşömen ve bir şişe tutan bir maymunun yer aldığı etiket, Ramon Casas i Carbó tarafından tasarlanmıştır. Malcolm Lowry'nin Yanardağın Altında (Under the Volcano) adlı eserinde tercih edilen anisette'dir. Ernest Hemingway'in Güneş de Doğar (The Sun Also Rises) adlı romanında ve "Hills Like White Elephants" adlı kısa öyküsünde karakterler Anís del Toro - "Bull's Anasette" içer ve tartışırlar. Başka bir tür olan Aguardiente de Ojén, yurtdışında ün kazanmış ve özellikle Mardi Gras şenlikleri sırasında Louisiana, New Orleans'ta popülerdir.
Fransa: Marie Brizard tarafından 1755'ten beri üretilen Anisette (likördür) ve Paul Ricard tarafından 1932'den beri üretilen Pastis.(Likör değil, anason aromalı damıtılmış içkidir.)
Yunanistan: Uzo (Likör değil, anason aromalı damıtılmış içkidir.)
Malta: Anason ve otlarla yapılan Anisetta (Żambur).
İtalya: Sambuca (likördür)
Portekiz: Licor Aniz Escarchado (kristalize)
Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan ve Arnavutluk: Rakı (Likör değil, anason aromalı damıtılmış içkidir.)
Lübnan, Suriye, Filistin, İsrail, Ürdün ve Mısır: Arak (Likör değil, anason aromalı damıtılmış içkidir.)
Cezayir: Anisette Cristal

Dünyanın diğer bölgelerinden gelen anason aromalı alkoller arasında Kolombiya ve Meksika'dan gelen Aguardiente de yer almaktadır.

Anason likörü, genellikle damıtılmış şeker kamışı şerbetinden yapılan anason aromalı bir likör olan yerel anisado'ya dönüşen İspanyollar tarafından Filipinler'e de tanıtıldı. Şekerli Filipin anisado'sunun dikkat çekici bir çeşidi, anisado Mallorca veya kısaca Mallorca olarak bilinir. Bunlar genellikle Filipin mutfağında malzeme olarak kullanılır.

Arak
Rakı
Sambuca
Uzo
Pastis
Aguardiente

"Aperitif", "Aperitiv", "Aperatif", "Aperitivo", "Digestiv", "Digestif", "Dijestif", "Digestivo" buraya yönlendirir.

Aperitif (veya aperatif) ve dijestif (veya digestif), genellikle alkollü olan ve normalde sırasıyla yemekten önce ve yemekten sonra servis edilen içeceklerdir.

Aperatif, (Fransızca: Aperitif, İtalyanca: Aperitivo) genellikle iştahı açmak için yemekten önce servis edilen alkollü bir içecektir ve genellikle tatlı olmaktan ziyade sektir. Aperatif için yaygın tercihler vermut, şampanya, pastis, cin, uzo, fino, amontillado veya diğer sek şeri stilleridir (ancak genellikle çok tatlı ve zengin olan Cream veya Oloroso karışımlı şeri değildir).
Bir aperatif, kraker, peynir, pâté, kiş veya zeytin gibi bir meze veya ara sıcak ile servis edilebilir.

Apéritif, "açmak" anlamına gelen Latince "aperire" fiilinden türemiş bir Fransızca kelimedir. Apéritif için Fransızca argo kelime apéro'dur. Aperol adını apéro'dan almıştır. Aperatif içecekler “Pre Dinner” adıyla da anılır.

Aperatifler en azından beşinci yüzyıldan beri var olmuştur; bu, Philokalya'daki "Cinsel organları disiplin altına almak isteyen kişiler, 'aperatif' adı verilen yapay karışımları içmekten kaçınmalıdırlar; muhtemelen bunlar, mideye, ardından gelecek olan büyük öğün için bir yol açtığı içindir." cümlede geçmektedir.
1796'da Torino damıtıcısı Antonio Carpano modern vermutu icat etti.
Aperatifler 19. yüzyıl İtalya'sında yaygınlaştı ve modern vermutun yaratıldığı Torino, Roma, Cenova, Floransa, Milano ve Venedik'teki şık kafelerde servis edilmeye başlandı.
1846'da kimyager Joseph Dubonnet tarafından sıtmayla savaşan kininin verilmesinin bir yolu olarak yaratılan Dubonnet adlı bir aperatif Fransa'da tanıtıldı. İlaç acı bir içecekti, bu yüzden kininin keskin tadını maskelemek için otlar ve baharatlardan oluşan bir formül geliştirdi ve o kadar iyi işe yaradı ki tarif o zamandan beri iyi korundu. Fransız Yabancı Lejyonu askerleri sivrisinek istilasına uğramış Kuzey Afrika'da bunu kullandı. Dubonnet'in karısı bu içeceğe o kadar düşkündü ki tüm arkadaşlarına denetti ve popülerliği yayıldı.
Aperatifler Avrupa'da çok popüler hale geldi ve bu ilgi Atlantik'i aşarak yayıldı; 1900'e gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri'nde de yaygın olarak servis edilir hale geldi.
İspanya'da ve Latin Amerika'nın bazı ülkelerinde aperitifler yüzyıllardır tapasların temel unsuru olmuştur. Aperitifle birlikte meze yeme geleneği 1970'lerde Atlantik'i geçerek ters yönde yayılmış ve ABD'de "happy hour" (bir restoran veya barın indirimli içki sattığı saatler) sırasında içki satın alımıyla birlikte önemli miktarda yiyecek sunulması alışkanlığı İtalya'da da daha fazla yiyecek içeren bir aperitivo bölümünün geliştirilmesine yol açmıştır.

Her zaman aperitif olarak servis edilen tek bir alkollü içecek yoktur. Güçlendirilmiş şarap, likör ve sek şampanya muhtemelen en yaygın tercihlerdir. Yemekten önce servis edildiği için, genel bir kılavuz olarak vurgu genellikle tatlıdan ziyade sek üzerinedir.

Fransa'da aperatifler bölgeden bölgeye değişir: pastis Fransa'nın güneyinde, Calvados brendisi Normandiya bölgesinde, Crémant d'Alsace doğu bölgesinde popülerdir. Şampanya veya konyak da servis edilebilir. Blanc-cassis olarak da adlandırılan Kir, bir ölçü crème de cassis (siyah frenk üzümü likörü) ve bourgogne aligoté gibi beyaz şarapla yapılan yaygın ve çok popüler bir aperatif kokteylidir. "Kir Royal" kelimesi beyaz şarap yerine bir Şampanya tercih edildiğinde kullanılır. Beaujolais nouveau gibi basit bir kadeh kırmızı şarap da pâté eşliğinde aperatif olarak sunulabilir.
İtalya'da aperitivo olarak vermut veya şarap servis edilebilir (aperitivo denir). Martini, Aperol Spritz ve sodalı Campari de tercih edilen popüler aperitivo içecekleridir.
Doğu Akdeniz'de arak, mezelerin yanında servis edilir.
Britanya ve İrlanda'da şeri ve sek Madeira geleneksel aperitiflerdir.
Türkiye'de rakı, çeşitli mezelerle ve çerezlerle aperitif olarak tüketilir.

Dijestif, bir yemekten sonra servis edilen alkollü bir içecektir, ancak bunu destekleyecek güçlü bir kanıt yoktur. Kahve ikramından sonra servis edildiğinde pousse-café olarak adlandırılabilir. Dijestif içecekleri genellikle saf olarak alınır.
Yaygın dijestif içecekleri şunlardır:

Brendi (konyak, Armagnac, Ararat)
Çaça
Eau de vie (meyve brendileri, schnapps, Calvados)
Posa brendisi (grappa)
Tsikoudia
Orujo
Güçlendirilmiş şaraplar (tatlı şeri (genellikle cream veya oloroso şeri), vermut, port, Madeira ve ratafia)
Acı veya tatlı likörler (Drambuie, Amaretto, Bénédictine, Amari (Fernet gibi), bitkisel likör, Sambuca, Chartreuse, Galliano, Grand Marnier, Jägermeister, Irish Mist, Kahlúa, limoncello, Herbs de Mayorca, Beirão, pelinkovac, Unicum, Underberg, Fernet-Branca, Mirto, Jeppson's Malört)
Damıtılmış içkiler (Uzo, Rakı, Şnaps, Tekila veya Akuavit)
Likörlü kokteyller (Black Russian, Rusty Nail vb.)
Bitter dijestifler genellikle sindirime yardımcı olma amacıyla karminatif otlar içerir.
Birçok ülkede insanlar öğle ve akşam yemeklerinde alkollü içecekler tüketmektedir. Çalışmalar, alkol içmeden önce yiyecek yendiğinde alkol emiliminin azaldığını ve alkolün kandan atılma hızının arttığını bulmuştur. Daha hızlı alkol atılımının mekanizması, yiyecek türüyle ilişkili görünmemektedir. Mekanizma muhtemelen yiyecek kaynaklıdır ve bu da alkol metabolize eden enzimleri ve karaciğer kan akışını artırır.

Aromatik bitter
Meze
Nightcap
Happy Hour

Aperol (İtalyanca: [ˈaːperol]), diğer malzemelerin yanı sıra gentiana, ravent ve kınakına ile birlikte 16 farklı bileşen ile yapılan İtalyan bitter aperatifidir. Açık turuncu bir renge sahiptir. Adı, 'apéritif' anlamına gelen bir Fransız argo kelimesi olan apero'dan gelir.
Düşük alkol oranı ve aperatif olması sebebiyle bir dönem "Aperol zayıflatır" sloganıyla reklamı yapılmıştır.
Aperol üretiminde kullanılan otların ve köklerin çoğu Kuzey İtalya'nın Piedmont bölgesinden gelmektedir ve tarif ilk olarak 1919'da yaratıldığından beri değişmeden kalmıştır. Aperol herhangi bir yaşlanma sürecinden geçmez ve harmanlandıktan hemen sonra şişelenmeye hazırdır.
Tadı ve kokusu Campari'ye çok benzemesine rağmen, Aperol'ün alkol içeriği %11'dir; Campari'ninkinin yarısından daha azdır. Aynı şeker içeriğine sahiptirler ve Aperol daha az acı bir tada sahiptir. Campari ayrıca çok daha koyu renklidir.
Sadece %11 alkol oranına sahip bir aperatif yapma fikri devrim niteliğindeydi ve belki de zamanından biraz önce ortaya çıkmıştı, çünkü bu fikir İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygınlaşıp büyük bir başarıya ulaştı.

Aperol üreten Barbieri Şirketi, 1891 yılında Giuseppe Barbieri tarafından İtalya'nın Padua kentinde, geniş bir yelpazede likör üretmek ve pazarlamak için kuruldu.
Aperol, yedi yıllık bir deneyden sonra ilk olarak 1919'da Luigi ve Silvio Barbieri tarafından memleketlerinde düzenlenen uluslararası ziyaretçileri çeken büyük bir sergi olan Padua Uluslararası Fuarı için özel olarak yaratıldı.
Silvio Barbieri, Fransa'ya yaptığı son seyahatte öğrendiği ve yeni acı-tatlı likörleri için uygun bulduğu 'Aperol' ismini, Fransızca'da aperitif anlamına gelen 'Apéro' kelimesinden esinlenerek koymuştur.
Aperol, II. Dünya Savaşı'ndan sonraya kadar yaygın olarak popüler olmadı.
1950'lerde Aperol Spritz kokteylini bu kadar popüler yapan ünlü tarif doğdu. Bu aynı zamanda ilk Aperol TV reklamı olan “Il Carosello”nun dönemidir.
1980 ve 1990 yıllarında uluslararası pazarlara arz edilmeye başlandı.
1991'de Barbieri Şirketi İrlanda'nın C&C International tarafından satın alındı, ancak görev süreleri kısa sürdü ve 2003'te Campari Group, Barbieri'yi ve onunla birlikte Aperol'ü satın aldı. Gruppo Campari, Aperol'ü üretmeye devam etti.
Günümüzde Aperol 3,4 milyondan fazla İtalyan tarafından beğeniliyor ve Avrupa ve Kuzey Amerika'da yaygın olarak bulunabiliyor. 2011'de Gruppo Campari, Aperol'ü yeniden paketledi ve imza kokteyli olan popüler Aperol Spritz'in uluslararası markalaşmasını artırdı.
2019 yılında Aperol'ün 100. yılı kutlandı.
Almanya'da satılan Aperol, "Alman konteyner depozito mevzuatı" düzenlemelerinden kaçınmak için bir süredir %15 alkol oranına sahipti; ancak 2021'den bu yana %11 alkol oranıyla satılmaya başlanmıştır.

Spritz, bir aperatif kokteyli olup genellikle Aperol kullanılarak yapılır. Sonuç Aperol spritz olarak bilinir. Başka bir çeşidi ise Aperol sour'dur. Aşağıda Aperol ile yapılan kokteyllerin listesi verilmiştir:

Nisan 2010'dan bu yana Aperol, Grand Prix motosiklet yarışı olan MotoGP'nin resmi sponsorudur.
Aperol, Ocak 2014'ten 2016/2017 sezonunun sonuna kadar Manchester United FC ile kulübün resmi küresel içki ortağı olarak ortaklık kurdu.

Aperol'ün ortalama tadım notları aşağıdaki gibidir:
Görünüm: Berrak, soluk turuncu-kırmızı.
Burun: Hafif alkollü, canlı portakal ve karmaşık bitkisel notalara sahip, bir tutam vanilya ile tamamlanır.
Damak: Bitkisel notalarla yoğun turunçgil, hoş acı-tatlı.
Doku: Kadifemsi ve yuvarlak.
Bitiş: Kalıcı bitkisel ve tatlı-acı notalar.

Campari
Likör
Likörler listesi
Aromatik bitter
Cinzano
Cynar
Fernet
Select
Spaghett

Sawa, Dale Berning (30 August 2024). "'It's the meaning of happiness': How the Aperol spritz took over the summer". The Guardian.

 Wikimedia Commons'ta Aperol ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Resmi web sitesi

Atholl brose (Athol brose, Athole brose), brose (pişmemiş yulaf ezmesi lapası), bal, viski ve bazen kremanın (özellikle bayramlarda) karıştırılmasıyla elde edilen bir İskoç içeceğidir. Atholl brose, benzer malzemeler kullanan tatlı cranachan'a da alternatif bir isim haline gelmiştir.
Efsaneye göre, 1475'te bölgede terör estiren Atholl devinden kurtulmak isteyen Avcı Dougal, devin yokluğunda mağarasına girmiş, mağarada yulaf lapası, bal, viski bulmuş, bunları mağara içinde bulunan kuyuya doldurmuştur. Dev geldiğinde kuyudaki içkiyi bulmuş ve içmiştir. Atholl brose içen dev sarhoş olmuş ve uykuya dalmıştır. Dev uyuyunca ortaya çıkan Dougal uyuyan devi öldürmüş ve yöre halkını devden kurtarmıştır.
Akşam yemeği sonrası ikram olarak mükemmel olan Atholl Brose, genellikle Hogmanay ve Burns Supper kutlamaları sırasında servis edilir.
2023 yılında, bir zamanlar genç Kraliçe Victoria'nın yudumlamış olabileceği düşünülen ve var olan en eski İskoç viskisi olduğu değerlendirilen şişeler Perthshire'daki bir kalede saklı bulundu.
Yaklaşık 200 yıl önce damıtıldığı sanılan 40 şişe, Blair Atholl'daki Blair Kalesi'nin mahzeninde bulundu.
O dönemin gazeteleri, Kraliçe Victoria'nın yerel bir içki olan ballı viski Atholl brose'dan hoşlandığını yazıyordu. Bu sebeple bulunan şişelerin Atholl brose için alınmış viski şişeleri olabileceği değerlendirilmektedir.

Cranachan
Viski

Baileys Irish Cream (tescilli marka kesme işareti içermemektedir) İrlanda viskisi tabanlı, kremalı kakao likörüdür. R. J. Bailey & Co. tarafından İrlanda, Dublin'de üretilmekte olup, hacmen %17 alkol içermektedir.
Baileys, "Uluslararası Damıtıcı ve Şarap Tüccarları" (İngilizce: International Distillers and Vintners) ve bir yeni ürün geliştirme firması olan I&D mensubu bir topluluk tarafından yaratılmıştır.
Baileys'in arkasındaki esas isimler, Tom Jago ve David Gluckman, halen Jago's Cream Liqueur gibi başarılı içecekler yaratmaktadır. Baileys İrlanda viskisinin, krema ve kahve aromaları ile harmanlanmasıyla üretilmektedir. İçkinin badem ve fındık aromasıyla, zengin, pürüzsüz ve 
tatlı bir tadı vardır.
Baileys'in isim hakkı günümüzde Diageo firmasına aittir.
26 Kasım 1974'te piyasaya sürülen Baileys'in, ilk kremalı likör olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiaya karşı çıkanların sayısı çoktur, ama içki piyasaya çıkar çıkmaz birçok taklidinin yapıldığı da bir gerçektir.
2003'te, Bailey & Co., Baileys Glide adlı daha az tatlı ve hacmen %4 alkol içeren bir ürünü, sıkılıkla içki tüketen kişiler pazarını hedefleyerek, piyasaya sürdü.
2005'te, orijinalindeki gibi hacmen %17 alkol içeren çikolata aromalı Baileys çeşidi piyasaya sürüldü.
2006'da, krem karamel aromalı Baileys çeşidi piyasaya sürüldü.
2025 yılında, Baileys Original Irish Cream ve Belçika çikolatasını içeren Baileys Chocolate ürünü piyasa sürülmüştür. Ürün 2 altın madalya ile ödüllendirilmiştir.

Irish cream
Kremalı likör
Likörler listesi
Diageo

Adams Beverage Group, Beverage Dynamics (Ocak/Şubat 2006), s. 42
Baileys resmi internet sitesi8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Jago's A Cream Liqueur

Becherovka Becherovka genellikle soğuk servis edilir. Ve genelde aperitife destek olarak kullanılır. Aynı zamanda tonik ile de servis edilir, bu karışım beton (BEcherovka+TONic) ismiyle bilinir. Bazı Doğu Bloku ülkelerinde artrit hastalığının ev tedavisi için kullanılır.

Becherovka'nın ticari amaçlı üretimi 1807 senesinde başladı.
1998'den 2003'e kadar bir Slovak versiyonu da satıldı. Bu versiyon Zdeněk Hoffmann tarafından Domažlice(eski ismi Taus), Bohemia'da üretildi. Hoffmann, Alfred Becher'ın tarifi dedesine üretim sırrının savaştan sağ çıkamayacağı için endişelendiğinden 1939'da verdiğini iddia eder. Hofföamm bunu mahkemede kanıtlama olanağına sahip değildi. Ve 2007 senesinde Domažlice bölge mahkemesinden ceza aldı.
Bugün sadece üretim sürecine giren iki insan gizli tarifi bilmektedir.Bu ikiliden sadece biri Drogikamr odasına izinlidir.Bu odada içeceğin kreasyonunun oluşumunda kullanılan birçok bitki özü ve baharat ile karışımın hazırlandığı odadır. Bazı bitki özleri çevreden satın alınır ve bazıları da Karlovy Vary çevresinde yetişir.

Limet
Fernet
Fernet Stock
Jägermeister
Unicum

Becherovka resmi internet sitesi 27 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Becherovka likörleri bilgi 7 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sale of Johann Becher OHG
Radyo Prague 2005 on Hedda Baier-Becher 17 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bellini, İtalyan beyaz şarabı Prosecco ve şeftali püresi veya şeftali nektarının karışımıyla yapılan bir kokteyl çeşididir. İtalya'nın Venedik şehrinde ortaya çıkmıştır.

Bellini, İtalya'nın Venedik kentindeki Harry's Bar'ın kurucusu Giuseppe Cipriani tarafından 1934 ile 1948 yılları arasındaki bir tarihte icat edildi. Kokteylin eşsiz pembe rengi, 15. yüzyıl Venedik ressamı Giovanni Bellini'nin tablolarından birinde yer alan bir azizin giydiği tören elbisesinin rengini anımsattığı için kokteyle Bellini ismini verdi.
Kokteyl; Ernest Hemingway, Sinclair Lewis ve Orson Welles gibi ünlü isimlerin sıklıkla ziyaret ettiği Harry's Bar'da mevsimsel bir spesiyal olarak servis edilmeye başladı. Daha sonra, barın New York'taki muadilinde de popülerlik kazandı. Fransız bir girişimcinin hem New York'a hem de Venedik'e gemilerle taze beyaz şeftali püresi taşımacılığı yaptığı bir iş kurmasından sonra kokteyl tüm mevsimlerde servis edilen popüler bir içecek haline geldi.
Bellini, UBB Resmi Kokteylleri arasında yer almaktadır. UBB ayrıca şeftali püresinin eşit miktarda mandalina suyuyla değiştirilmesiyle yapılan Puccini kokteylini, çilek püresinin kullanıldığı Rossini kokteylini ve nar suyuyla yapılan Tintoretto kokteylini de alternatif Bellini tarifleri olarak tanımlamaktadır.

Bellini'nin ana malzemeleri, püre haline getirilmiş beyaz şeftali ve İtalya'ya özgü bir köpüklü şarap olan Prosecco'dan oluşur. Taze şeftalileri şarapta marine etmek bir İtalyan geleneğidir. Orijinal tarifte, içeceğe pembe bir parıltı vermek için biraz ahududu veya vişne suyu kullanılmaktaydı. Hem beyaz şeftali hem de Prosecco'nun kolay ulaşılabilir olmaması gibi nedenlerle yıllar içinde kokteylin çeşitli varyasyonları ortaya çıkmıştır.
California'da kokteyl için kaliteli beyaz şeftaliler üretilir ve sarı şeftali veya şeftali nektarı, özellikle şeftali mevsiminin dışında olunan zamanlarda kokteylin tadının çok yumuşak olmaması için, beyaz şeftali yerine kullanılabilir. Bazen şeftali püresi yerine başka meyveler ve hatta aromalı likörler  de kullanılır.
Prosecco yerine farklı çeşit köpüklü şarapların kullanılması da yaygın bir yöntemdir. Kokteylin alkolsüz bir versiyonu için, şarap yerine meyve suyu veya soda kullanılır.

Küba kökenli Adalor kokteyli, çatalla ezilmiş ve üzerine şampanya eklenmiş taze şeftaliyle yapılan bir kokteyl türüdür. 1927 yılında Küba'da yayınlanan bir içki rehberi kitabında paylaşılmıştır. 1930 yılında Club De Cantineros isimli Kübalı bir barmenlik topluluğunun yayınladığı Manual Oficial kitabında da "Adalor cup" isminde benzer bir içecek tarifi bulunmaktadır.

İtalyan mutfağı
Kokteyller listesi

Bénédictine (Fransızca telaffuzu: [benediktin]), Fransa'da üretilen bir bitkisel likördür. 19. yüzyılda şarap tüccarı Alexandre Le Grand tarafından geliştirilmiştir ve yirmi yedi çiçek, meyve, ot, kök ve baharatla tatlandırılmıştır.
Daha sek bir versiyonu olan B&B, Benedictine'i brendi ile harmanlayarak 1930'larda geliştirildi.

Hikâye 1510 yılında Fécamp Manastırı'nda başlar; efsaneye göre Benediktin rahibi Dom Bernardo Vincelli, gizli bir iksir yaratır ve bu iksir o kadar büyük bir başarıya ulaşır ki, Fécamp'taki Benediktin rahipleri Fransız Devrimi'ne kadar bu iksiri üretmeye devam ederler; bu dönemde ünlü iksirin tarifi kaybolur.
1863'te Alexandre Le Grand, yerel bir kimyagerin yardımıyla, anne tarafından büyükbabasının mali savcı olarak görev yaptığı dini bir vakıftan edindiği eski tıbbi tariflerden bir bitkisel likör tarifi geliştirdi. Le Grand, bunu pazarlamak için, bunun Normandiya'daki Fécamp Benedictine Manastırı'ndaki rahipler tarafından geliştirildiği ve Fransız Devrimi sırasında manastırın yıkımına kadar onlar tarafından üretildiği hikâyesini uydurdu. Le Grand, ayırt edici bir şekle ve etikete sahip bir şişe kullanarak "Bénédictine" ticari adı altında üretime başladı. Efsaneyi güçlendirmek için Le Grand, Benedictine Tarikatı'nın çalışmalarını adamak için belgelerin başında kullanılan "Deo optimo maximo" ("en iyi, en büyük Tanrı'ya") için etikete "DOM" kısaltmasını koydu.
1982'de likör üretiminin sadece %15'i Fransa'da satılırken, ürünün %45'i Amerika Birleşik Devletleri'ne gidiyordu. Doğu Lancashire Alayı'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan dönen askerlerinin Fransa'da görevliyken içkiye alışması sonucunda, İngiltere'nin Burnley kentindeki insanlar "Bene 'n' 'ot" olarak bilinen sıcak suyla birlikte Bénédictine içiyor ve Burnley Madenciler Kulübü'nün en büyük tek müşteri olduğu söyleniyor. Fécamp'taki manastır bir iyileşme hastanesi olarak kullanılıyordu.
1986'da Martini & Rossi grubu Bénédictine'in kontrolünü ele geçirdi. 1992'de ise Bacardi tarafından 1,4 milyar dolara satın alındı.
2010 yılına gelindiğinde, üretimin yaklaşık %75'i ihraç edilmişti. Bu, Fransa'daki popülaritesinde önemli bir artışa işaret ediyordu. Benedictine'in en büyük tüketicileri Amerika Birleşik Devletleri, Malezya ve Singapur'dur.

Tarif, sıkı bir şekilde korunan bir ticari sırdır ve herhangi bir anda yalnızca üç kişi tarafından bilindiği iddia edilmektedir. O kadar çok kişi bunu yeniden üretmeye çalışmıştır ki şirket, Fécamp'taki arazisinde bir "Sahteler Salonu" (Salle des Contrefaçons) bulundurmaktadır. Şişe ve etiket taklit edilmiştir, Bénédictine ismi de öyle. Şirket, fikri mülkiyetini ihlal ettiğini düşündüğü kişileri dava etmektedir.
Üretim süreci, daha sonra harmanlanan birkaç damıtmayı içerir. Benediktin'in tarifi ticari bir sırdır. Yine de, 27 ot ve baharat içerdiği bilinmektedir ve bunlardan aşağıdaki 21'i kamuoyu tarafından bilinmektedir: melek otu, mercanköşk, ardıç, mür, safran, muskat, köknar kozalağı, aloe, arnika, melisa, çay, kekik, kişniş, karanfil, limon, vanilya, portakal kabuğu, bal, kırmızı meyveler, tarçın ve hindistan cevizi.

Aynı şirket, 1930'larda, Bénédictine'i brendi ile harmanlayarak, daha sek (daha az tatlı) likörlere doğru bir tat değişimine yanıt olarak geliştirilen "B&B" (veya Bénédictine ve Brandy) de üretiyor. Başlangıçta, her iki ürün de hacimce %43 alkol oranı (86 proof) idi, ancak şimdi %40 alkol oranı (80 proof) oldular.
Şirket 1977'de Café Bénédictine adlı %30 alkollü (60 proof) bir kahve likörü piyasaya sürdü, bu bir Bénédictine ve kahve aromalı bir likör karışımıydı, ancak üretimi durduruldu. Şirket ayrıca benzersiz siyah bir şişede gelen ve yalnızca Fransa, Normandiya, Fécamp'taki Palais de la Bénédictine mağazasında bulunan Bénédictine Single Cask'ı da üretiyor.

Le Palais Bénédictine'de tadım odası, çay odası ve alışveriş noktası bulunmaktadır. Kış bahçesinde Bénédictine ve kokteyllerini tatma imkanınız bulunmaktadır. Alışveriş noktasında çikolata ve kekler gibi atıştırmalık ürünler de satılmaktadır.

Kräuterlikör
Likör
Likörler listesi

Harold J. Grossman and Harriet Lembeck, Grossman's Guide to Wines, Beers and Spirits (6th edition). Charles Scribner's Sons, New York, 1977, pp. 377–8. 0-684-15033-6
Jean Pierre Lantaz, Bénédictine, d'un alambic à cinq continents, éditions Bertout 1991.
Stéphane Nappez, Le palais Bénédictine, éditions PTC 2005

Resmi web sitesi
Palais Bénédictine resmi web sitesi

Cadbury, Londra, Birleşik Krallık merkezli, Mondelēz International'a bağlı olarak faaliyet gösteren şekerleme üretisici şirket ve aynı ada sahip markadır. 1824 yılında, John Cadbury tarafından Birmingham'da kurulmuştur. Şirket daha önceleri, Cadbury's veya sonrasındaki dönemde Cadbury Schweppes adlarına sahipti.
Cadbury, eski adıyla Cadbury's ve Cadbury Schweppes, 2010'dan beri Mondelez International'a (başlangıçta Kraft Foods) ait bir İngiliz çok uluslu şekerleme şirketidir. Mars'tan sonra dünyanın en büyük ikinci şekerleme markasıdır.  Cadbury'nin uluslararası merkezi Greater London'dadır ve dünya çapında 50'den fazla ülkede faaliyet göstermektedir. Sütlü Sütlü çikolatası, Krem Yumurta ve Gül seçim kutusu ve diğer birçok şekerleme ürünü ile tanınır. En tanınmış İngiliz markalarından biri olan The Daily Telegraph, 2013 yılında Cadbury'yi İngiltere'nin en başarılı ihracatları arasında gösterdi.
Cadbury, 1824 yılında İngiltere'nin Birmingham kentinde çay, kahve ve çikolata satan bir Quaker olan John Cadbury (1801-1889) tarafından kuruldu. Cadbury, kardeşi Benjamin ile işi geliştirdi, ardından oğulları Richard ve George izledi. George, şirket çalışanlarına daha iyi yaşam koşulları sağlamak için tasarlanmış örnek bir köy olan Bournville malikanesini geliştirdi. 1905 yılında George Jr tarafından tanıtılan Dairy Milk çikolata, tarifte rakip ürünlere göre daha yüksek oranda süt kullandı. 1914 yılına gelindiğinde, şirketin en çok satan ürünüydü. Cadbury ailesinin birbirini takip eden üyeleri, çikolata ürünleriyle yenilikler yaptı. Cadbury, Rowntree's ve Fry's, 19. ve 20. yüzyılların çoğunda üç büyük İngiliz şekerleme üreticisiydi.
Cadbury, 1854'te Kraliçe Victoria'dan ilk kraliyet emrini aldı. 1955'ten 2022'ye kadar II. Elizabeth'ten kraliyet emri çıkardı.  Cadbury, 1919'da J. S. Fry & Sons ve 1969'da Schweppes ile birleşti ve 2008 yılına kadar Cadbury Schweppes olarak biliniyordu; Schweppes markasının hak sahipliği 2006'dan beri çeşitli ülkeler arasında farklılık gösteriyordu. 1992 yılında, şirketin 24 yıldır başkanlığını yapan Sir Adrian Cadbury, dünya çapında kurumsal yönetim reformu için bir temel teşkil eden en iyi uygulama kodu olan Cadbury Raporu'nu hazırladı.  Cadbury, endeksin 1984'teki başlangıcından 2010'da Kraft Foods Inc. tarafından satın alınana kadar Londra Menkul Kıymetler Borsası'ndaki FTSE 100'ün değişmez bir bileşeniydi. []

Resmî site (İngilizce)

Chambord, bir tür Fransız ahududu likörüdür. Vanilya, konyak, ahududu ve bazı baharatların karıştırılmasıyla yapılır.

Efsaneye göre Chambord, 17. yüzyılda Kral XIV. Louis'in Chambord Şatosu'nu ziyareti sırasında kral için üretilen bir ahududu likörü ilham alınarak üretilmiştir. O yıllarda şık yemeklerde konyak ve likör tüketilmesi oldukça yaygındı.
Bir marka olarak Chambord ilk kez 1982 yılında üretilmiştir.
Chambord markası 2006 yılında Brown–Forman şirketine satılmıştır.

Chambord üretimi Loire Valley'de gerçekleşmektedir. Yapımında kırmızı ahududu, siyah ahududu, vanilya, narenciye kabuğu, bal ve konyak kullanılmaktadır.
Tüm meyveler haftalar süren bir periyotta bazı Fransız içkilerinde demlendirilir. Bu sürede meyveler ilginç bir tat ve aromaya kavuşur.
İlk demlemenin ardından meyveler ikinci grup içkilerde gene haftalarca bekletilir. Bu ikinci demleme işi bitince meyveler preslenerek suları çıkartılır. Ardından meyvelerin bekletildiği içki ile meyvelerin preslenmesiyle çıkan meyve suyu birbirine karıştırılır. Son olarak bu karışım özel bir konyakla harmanlanır ve narenciye kabuğu, bal ve bir takım baharatlar eklenerek işlem tamamlanır. Likör %16,5 alkol içerir.

Chambord ile yapılan pek çok kokteyl vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Chambord resmi website 11 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cin, ilk olarak 1600'lü yılların ortalarında Hollanda'da Dr. Franciscus Sylvius de la Boe tarafından üretilen içki türüdür. Cin adını ana aroması olan Felemenkçe "genever (ardıç)" kelimesinden türetilen  ardıç meyvesinden almıştır. Cin temelde tahıllar, ardıç meyvesi, anason, kişniş, melekotu ve kökü, meyankökü, tarçın, rezene, turunç kabukları vb. bitkilerin birlikte damıtılması sonucu oluşan renksiz, pürüzsüz, yoğun aromalı bir içkidir.
Cin, Avrupa'daki keşişler ve simyacılar tarafından başlangıçta tıbbi amaçlarla üretilen bir içki olarak ortaya çıkmıştır. Modern cin ise Flandre ve Hollanda'da, üzüm ve tahıl distilatlarından elde edilen aqua vitae (yaşam suyu) üretimini geliştirmek amacıyla değiştirilmiş ve zamanla içki endüstrisinde ticari bir ürün haline gelmiştir.

Cin kelimesi, Fransızca genièvre ve Felemenkçe jenever sözcükleriyle bağlantılı olan, eski İngilizce genever kelimesinin kısaltılmış halidir. Tüm bu kelimeler ise sonunda, Latincede ardıç (juniper) anlamına gelen juniperus kelimesinden türemiştir.

Cin, damıtma ve tatlandırma tekniklerinde üç temel stile geniş bir şekilde ayrılabilir.

Kapta damıtılmış cin, en eski cin tarzını temsil eder ve geleneksel olarak, arpa veya diğer tahıllardan fermente edilmiş bir tahıl püresinin (malt şarabı) damıtılmasıyla üretilir. İlk cin tekrar olarak daha fazla botanikle yeniden damıtılarak çift cin üretilebilir. Saksı imbiklerinin kullanılması nedeniyle, distilatın alkol içeriği nispeten düşüktür; tek damıtılmış çırçır için yaklaşık %68 ABV veya çift çırçır için yaklaşık %76 ABV olabilir.
Sütun damıtılmış cin, Coffey damıtmanın icadından sonra gelişti. İlk önce fermente edilmiş bir mayşeden yüksek dayanıklı (örneğin %96 ABV) nötr alkolün damıtılmasıyla üretilir veya geri akışlı bir damıtma cihazı kullanılarak yıkanır. Tahıl, şeker pancarı, üzüm, patates, şeker kamışı, sade şeker veya tarımsal kökenli herhangi bir başka malzemeden elde edilebilir.
Bileşik cin genellikle nötr alkollü içeceklerin esanslar, diğer doğal tatlandırıcılar ve doğal botanik bileşenlerle tatlandırılmasıyla yapılır.

Archie Rose Distilling Co.
Aviation American Gin
Beefeater
BOLS Damrak
The Botanist
Blackwood's
Bombay Sapphire
Boodles British Gin
Booth's Gin
Broker's Gin
Catoctin Creek Distilling Company
Citadelle
Cork Dry Gin
Walter Gilbey
Gilbey's cin
Gilpin's Westmorland Extra Dry Gin
Ginebra San Miguel
Gordon's Gin
Hendrick's Gin
Konig's Westphalian Gin
Leopold Bros.
Masons Gin
J&W Nicholson & Co
Plymouth Gin
Pickering's Gin
Sacred Microdistillery
Seagram
Sipsmith
Smeets
Steinhäger
St. George Spirits
Taaka
Tanqueray
Uganda Waragi
Vok Beverages
Whitley Neill Gin

Jenever
Peket

Likörler listesi

Cointreau, (Telaffuzu: Kuantro) Fransa'nın Saint-Barthélemy-d'Anjou kentinde üretilen portakal aromalı triple sec likörü markasıdır. Aperatif ve digestif olarak tüketilir ve birçok bilinen kokteylin bir bileşenidir. Başlangıçta Curaçao Blanco Triple Sec olarak adlandırıldı. Turuncu şişesine rağmen Cointreau renksizdir. Cointreau ayrıca, House of Rémy Martin'den %70 Cointreau ve %30 konyak karışımı olan Cointreau Noir'ı da üretmektedir.

Cointreau Damıtımevi, 1849 yılında bir şekerlemeci olan Adolphe Cointreau ve kardeşi Édouard-Jean Cointreau tarafından kuruldu. İlk başarıları vişne likörü Guignolet ile oldu.
Meyve uzmanlığından yararlanan firma ürün yelpazesini birçok meyveyi içerecek şekilde genişletti: Çilek, erik, vişne ve diğerleri. 1856 yılında ihracata başlayabilmek için damıtım evi Maine nehri'nin kıyısındaki Anger's rue Moliere taşındı. 1857 yılında Laval sergisinde ilk ödüllerini aldılar.
1885 yılında tatlı ve acı portakal kabuklarını şeker pancarından elde edilen saf alkolle harmanladıklarında başarıya ulaştılar. Aynu yıl ilk Cointreau şişeleri satıldı. Aynı yıl Angers Ticaret Mahkemesinde marka ve dört köşeli şişesi tescil edildi. 1889 yılında Paris'teki Dünya Fuarı'na bakır imbiklerinden biri ile katıldı. Likörün kalitesi nedeniyle altın madalya ile ödüllendirildi. 1893 yılındaki Chicago Dünya Fuarı'nda kazandığı madalyalar, onun Amerikan pazarında yerini sağlamlaştırdı.
1898 yılında Lumiere Kardeşler'in ekibinden bir operatör tarafından dünyanın ilk reklam filmi Cointreau için çekildi.
1890 yılında Paris Dünya Fuarı'nda birçok madalya kazandı.1902 yılında Hanoi Fuarı'na katılarak Asya pazarlarına giriş yaptı. 1903 yılında Cointreau reklam arabası Fransa'da yollara çıktı. 1906 Milano Uluslararası Fuarı'nda yarışma dışı ödül aldı.
1923 yılında Eduard Cointreau vefat etti. Yönetimi, oğulları Louis ve Andre aldı. Eduard'ın dul eşi firmada görev almaya devam etti. Aynı yıl üretim modernize edildi.
1949 yılında firma yüz yaşını kutladı. Bu amaçla Angers sokaklarında savaş arabası gezdirildi.
1972 yılında Saint-Barthelemy d'Anjou damıtım evi açıldı.
1988 yılında New York'ta Toby Cecchini tarafından Cointreau kullanılarak ilk Cosmopolitan kokteyli yapıldı.

1989 yılında Cointreau, konyak üreticisi Remy Martin ile birleşerek Remy Cointreau'yu kurdular. 2011 yılında San Fransisko Dünya İçki Yarışması'nda Cointreau Noir ile altın, Cointreau Blood Orange Liqueur ile bronz madalya kazandı.2022 yılında şişe tasarımı yenilendi. 2022 yılında International Spirit Challenge (ISC) yarışmasında likör kategorisinde altın madalya kazandı. 2022 yılında ayrıca, 4. Bartender Spirits Ödülleri'nde gümüş madalya kazandı.

Her yıl 150'den fazla ülkede tahmini 13 milyon şişe satılıyor. Üretimin yüzde doksanı ihraç ediliyor. Cointreau & Cie SA, 1990 yılına kadar aile şirketiydi ve ardından Rémy Martin ile birleşerek şu anda halka açık bir şirket olan Rémy Cointreau'yu oluşturdu.
Üretim yöntemleri ve tarif bir aile sırrıdır, ancak tesiste halka açık turlar düzenlenmektedir. Üretim sürecinin kopyalanmasını önlemek için birçok alanda fotoğraf çekimi kısıtlanmıştır.

Ürün portföyü:

Cointreau L'unique
Cointreau Noir
Cointreau Cocktail Twists
Cointreau Citrus Series
Sınırlı sayıda üretimler:

Cointreau Orange Limited Edition (2018)
Cointreau Orange Selective Edition (2018)
Coinreau Golden Age (2017)
Cointreau Sparkle (2016)
Cointreau By Laetitia Casta (2016)

Cointreau, sade (veya genellikle buzlu) olarak tüketilmesinin yanı sıra birçok popüler kokteylde kullanılır. Margarita, Corpse Reviver #2 ve Cosmopolitan için resmi IBA tarifleri arasında Cointreau bulunur. Portakal kabuklarından çıkarılan yağ sebebiyle, suyla karıştırıldığında, Cointreau rakı gibi beyazlar.

1980'lerde Avirex, şimdiki adıyla Cockpit USA, ceketin arkasında "Cointreau Original Margarita" burun sanatı bulunan sınırlı sayıda üretilen bir A-2 deri uçuş ceketi çıkardı. 2008'in başlarında, burlesque şovmeni Dita Von Teese, Cointreau'nun "Be Cointreauversial" reklam ve pazarlama kampanyasının yeni yüzü oldu.

Grand Marnier
Likör
Kokteyl

Crème Yvette, Creme d'Yvette veya Creme de Yvette olarak da bilinir, böğürtlen, kırmızı ahududu, yabani çilek ve frenk üzümü, bal, portakal kabuğu ve vanilya ile parma menekşesi yapraklarından yapılan tescilli bir likördür. Bir zamanlar, Connecticut'taki Sheffield Company tarafından daha önce üretilen markayı satın alan Philadelphia, Pennsylvania'daki Charles Jacquin et Cie tarafından üretiliyordu. Üretimi 1969'da durdurulduktan sonra bulmak neredeyse imkansız hale geldi. Ancak likör, St-Germain mürver çiçeği likörünün yaratıcısı Rob Cooper tarafından 2009'da yeniden canlandırıldı.
Martha Stewart'ın Living dergisinin Mart 2010 sayısına göre, "100 yıllık bir menekşe likörü olan Creme Yvette yeniden piyasaya sürüldü. Taze meyveler, vanilya, baharatlar ve menekşe yapraklarının harmanlandığı mor likör, köpüklü şarapla karıştırıldığında gerçekten canlanan, sade bir tatlılığa sahip."
Creme Yvette'i gerektiren içeceklerin çoğu creme de violette kullanılarak yapılabilir.

Crème Yvette'in tarihi 19. yüzyılın sonlarında başlar. İlk olarak ABD'de yaklaşık 1890'da Connecticut'taki Sheffield Company tarafından üretildi ve satıldı. Daha sonra 1900'de ABD'nin en eski likör şirketi olan Charles Jacquin et Cie. tarafından satın alındı ve bu noktada Crème Yvette tüm dünyada satılmaya başlandı.
St-Germain likörü de üreten Cooper Spirits Company, yaklaşık bir asır sonra yeniden piyasaya sürmüş ve kokteyllerin altın çağının ikonik içkisini canlandırmıştır. Günümüzde Crème Yvette, Bordeaux, Fransa'da elle üretilmektedir.

Crème Yvette, Provence'tan kurutulmuş menekşe yapraklarıyla harmanlanmış dört meyvenin (böğürtlen, frambuaz, frenk üzümü ve dağ çileği) tamamen doğal bir karışımıdır. Crème Yvette infüzyonu için yalnızca en iyi meyveler ve menekşeler seçilir. Vinimatik bir maserasyon süreci kullanılır; vinimatik presleme işlemi, meyve ve botanik karışımından yoğun, zengin bir tat çıkarmak için pnömatik bir pres ile yapılır. Son dokunuş olarak, bir tutam bal ve portakal kabuğu eklenir.

Crème Yvette likörü aşağıdaki kokteyllerin hazırlanmasında kullanılır:

Aviation
Pousse Café
Stratosphere
Perpetual
Lone Heart
Submarine Kiss
Yvette Cocktail
Defender
Blue Moon
Dewey Cocktail

Birincil tadım notaları yoğun, zengin meyve notaları olup, bunlara ince bir botanik üst tonun derinliği ve inceliği eşlik eder.

Krem likör
Crème de violette
Likör

Crème de cassis, kan renginde, tatlı, siyah frenk üzümü (Ribes nigrum) esaslı bir krem likördür ve bir aperitif olan kirin  yapımında kullanılır. İçeceğin günümüzdeki hali, önceki yüzyılların ratafia de cassisin yerine geçerek, ilk defa Fransa'nın Burgonya bölgesinde 1841 yılında yapıldı. Votka veya rom gibi saf alkolün içinde ezilmiş frenk üzümlerine sonrasında şeker eklenmesiyle elde edilir. Crème de cassis Burgonya bölgesi kaynaklı bir içecek olmakla beraber, Fransa'nın diğer şehirlerinde ve Lüksemburg ile Québec'te de yapılır.
Crème de cassis'nin kalitesi içindeki meyvenin çeşidine ve üretim sürecine bağlıdır. Likörlerin üzerinde "Crème de Cassis de Dijon" markası olması, Dijon komününden gelen garantili meyveler olduğunu gösterir. Bir sendika 1997'den beri "Crème de Cassis de Bourgogne" için hem meyvenin kökeni ve çeşidini hem de üretim sürecinde kullanılan meyve sayısını garantileyen bir coğrafi işaret "Appellation d'Origine Contrôlée" elde etmeye çalışıyor.
Yıllık olarak, büyük çoğunluğu Fransa'da tüketilen neredeyse 16 milyon litre crème de cassis üretiliyor.
Bu likörün şampanyaya katılmasıyla elde edilen karışıma "kir royal", sek beyaz şaraba katılmasıyla elde edilen karışıma ise sadece "kir" adı veriliyor.
Agatha Christie kitaplarının meşhur karakteri detektif Hercule Poirot'nun en sevdiği içki crème de cassisdir.

Kir
Kir royal
Krem likör

Crème de banane (Fransızca telaffuzu: [kʁɛm də banan]), genellikle %17-25 ABV'de şişelenen tatlı, muz aromalı bir krem likördür. Çoğunlukla alkollü içeceklerde kullanılır ancak aynı zamanda yemek pişirmede de kullanılır; çeşitli kokteyllerin ve tatlıların bir bileşenidir.
Taze muzları sıkmak neredeyse imkansızdır ve ezildiğinde bebek maması benzeri bir doku oluşturur, bu nedenle taze muz kullanan çoğu kokteyl karıştırılma eğilimindedir. Ancak, aşırı olgunlaşmış muzların bile bir kokteyle verdiği tat hayal kırıklığı yaratma eğilimindedir, bu nedenle taze muz kullanıldığında bile zengin tropikal muz aromasını güçlendirmek için muz aromalı şeker şurubu veya muz likörü eklemek yaygındır.
Çoğu muz likörü üreticisi, her biri çökmekte olan tatlı ile daha sek, daha alkollü likörler arasında bir yerde bir lezzet ölçeğine uyan bir muz likörü yapar. Bazılarının temiz bir şekilde hazırlanmış olgun muz aroması vardır, diğerlerinin ise bazen hafif baharatlı, taze kavrulmuş ve ezilmiş muz aroması vardır. Diğer üreticiler, daha alışılmış kanarya sarısı yerine yeşil renkli muz likörleriyle kendilerini ayırırlar. Muz likörlerinin ayrıca vanilya ve ot ve baharat özleriyle hafifçe çeşnilendirilmesi yaygındır.

Crème de bananane, dondurulmuş tatlılarda şurup olarak kullanılabilir. Bazı fırınlanmış yemeklerde güçlü bir muz aroması elde etmek için eklenebilir.

Marie Brizard, Lucas Bols ve DeKuyper gibi şirketler bu likörü üretiyor. Nötr tada sahip, infüzyon veya maserasyon yoluyla tatlandırılmış, yıllandırılmamış üzüm brendisine dayanıyor.
Crème de banane likörü üreten bazı markalara aşağıda yer verilmiştir:

Crème de violette içeren bazı kokteyllere aşağıda yer verilmiştir:

Likör
Likörler listesi
Krem likör

Crème de cerise (Vişne likörü), maserasyona uğratılmış veya infüzyon yoluyla elde edilmiş siyah ve ekşi vişnelerin bir karışımından yapılan tatlı bir Fransız krem likördür. Çok şekerlidir (litre başına 250 gramdan fazla) ve alkol oranı nispeten düşüktür (%18 ABV).
Vişne brendisi geleneksel olarak vişne likörlerinin en büyük kategorisidir. Bu likörlerin çoğu aslında vişnelerin brendi yerine, nötr içkide (votka) marine edilmesiyle yapıldığı için kafa karıştırıcı bir terimdir. Bazıları brendi de içerebilir, ancak çoğu pazarda bu yasal bir gereklilik değildir. Vişne brendi likörleri ayrıca tarçın ve karanfil gibi baharatlarla tatlandırılır. Bazı vişne likörleri ayrıca bitmiş liköre belirgin bir badem notası eklemek için ezilmiş vişne çekirdekleri içerir. Vişneleri damıtırken, bakırın sülfatları gidererek daha pürüzsüz bir damıtık üretmeye yardımcı olmasının yanı sıra vişneler damıtıldığında oluşan siyanürü de gidermeye yardımcı olması nedeniyle paslanmaz çelik damıtma cihazları yerine bakır damıtma cihazları kullanmak önemlidir.

Geleneksel Türk Vişne Likörü 10.06.2011 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Bazı Crème de Cerise markaları şunlardır:

Crème de cerise içeren kokteyllere aşağıda yer verilmiştir:

Likör
Likörler listesi
Krem likör

Crème de menthe (Fransızca'da "nane kreması" anlamına gelen [kʁɛm də mɑ̃t] olarak telaffuz edilir) tatlı, nane aromalı krem likördür. Ticari olarak renksiz (beyaz olarak adlandırılır) ve yeşil (nane yapraklarıyla veya yapraklar yerine özütten yapılırsa eklenen renklendiriciyle renklendirilir) versiyonları mevcuttur. Her iki çeşidin de benzer bir aroması vardır ve rengin önemli olduğu durumlar haricinde tariflerde birbirinin yerine kullanılabilir. Genellikle Korsika nanesi veya bahçe nanesi ile yapılır ve son ürünü oluşturmak için filtrelenip tatlandırılmadan önce birkaç hafta tahıl alkolünde bekletilir. Genellikle hacimce %25 alkol oranı içerir.
Crème de menthe, Grasshopper ve Stinger gibi çeşitli kokteyllerin bir bileşenidir. Ayrıca sindirimi kolaylaştırıcı olarak servis edilir ve yemeklerde tatlandırıcı olarak kullanılır (bkz. Naneli çikolata). Ayrıca Springbokkie olarak bilinen popüler Güney Afrika shot'ının da birincil bileşenidir.

Rus besteci ve şef Sergei Rachmaninoff, her ne kadar içki içmeyen biri olsa da, Paganini Teması Üzerine Rapsodisi'nin yirmi dördüncü varyasyonunda teknik olarak zorlayıcı piyano partisyonunu çalmadan önce bir bardak crème de menthe'nin sinirlerini yatıştırdığını fark etti. Yirmi dördüncüye "Crème de Menthe Varyasyonu" adını verdi.

Menta, nane yağı gibi doğal malzemelerden hazırlanan tatlı bir nane likörüdür. Bulgaristan'da yaz aylarında popüler olan ferahlatıcı bir içecektir. Mastika ile birleştirildiği geleneksel "Bulut" (Bulgarca - Облак) olarak bazı kokteyllerin bir bileşenidir. Nane yapraklarının damıtılmasından elde edilen tatlı bir nane likörüdür (tipik olarak %15-25 ABV) ve yeşil veya beyaz (berrak) sıvı şişeleri olarak satın alınabilir.

Springbokkie
Kokteyl
Kokteyller listesi
Likör
Likörler listesi
Bulgar mutfağı
Naneli çikolata
Krem likör

Crème de mûre, Fransız usulü bir böğürtlen aromalı krem likördür. İçecek geleneksel olarak böğürtlenlerin nötr içkide infüzyon edilmesiyle yapılırken, eklemeler genellikle taze böğürtlen suyu, limon veya misket limonu suyu ve bir tatlandırıcı içerir.
Likör koyu mor ve kıvamlı olmalı, aromalar ve tatlar taze böğürtlen ve böğürtlen reçelini anımsatmalıdır. Bu aromatik likör aperatif olarak tüketilebilir, ancak karışık içeceklerde ve kokteyllerde de iyi sonuç verir.
Yenilebilir bir meyve olan böğürtlen, Avrupa'nın her yerinde ve dünyanın birçok bölgesinde kendiliğinden yetişir, ancak Meksika dünyanın önde gelen üreticisidir. Naturopatide ve bazen tentür olarak kullanılan böğürtlen, yiyecek, reçel, jöle veya tatlılarda yaygın olarak kullanılır. İçecek, likör veya şurup üretiminde kullanımı, 1696 gibi erken bir tarihte Londra Farmakopesi'nde belirtilmiştir.

Crème de mûre likörü üreten bazı markalara aşağıda yer verilmiştir:

Crème de mûre ile yapılan kokteyllere aşağıda yer verilmiştir:

Likör
Likörler listesi
Krem likör

Crème de noyaux (telaffuzu [kʁɛm də nwajo], Crème de noyau olarak da bilinir), kayısı, şeftali veya kiraz çekirdeklerinin (veya bu meyve çekirdeklerinin bir kombinasyonunun) nötr alkolde demlenmesi, ardından demlenen karışımın damıtılması ve şekerle tatlandırılmasıyla yapılan krem likördür. Bazı Crème de noyaux'lar geleneksel olarak Dactylopius coccus ile elde edilen kırmızı bir renge sahiptir, ancak günümüzde çoğunlukla diğer doğal renklendiricilerle birlikte kullanılmaktadır. Crème de noyaux'lar bazen şişelenmeden önce meşe fıçılarda olgunlaştırılır.
Hem Bols hem de Hiram Walker, likörün yapay olarak renklendirilmiş kırmızı versiyonlarını üretir (ikisi de Pembe Sincap kokteyllerine pembe tonunu verir) ve Fransa'dan gelen Noyau de Poissy, hem berrak (blanc) hem de fıçıda olgunlaştırılmış kehribar (ambre) versiyonlarında mevcuttur.
Noyau, Fransızcada çekirdek, tohum veya öz anlamına gelir ve bu likörlerin meyve çekirdeği damıtıklarıyla tatlandırıldığını ifade eder. Meyve çekirdekleri bu likörlere badem benzeri bir tat verir ve bu da, kuruyemiş içermemelerine rağmen, amaretto gibi, sıklıkla badem veya yemiş likörü olarak sınıflandırılmalarına yol açar.
Kayısı, acı badem, elma, şeftali ve erik çekirdeklerinin hepsinde amigdalin bulunur ve yutulması halinde siyanür zehirlenmesine yol açabilir. Bu nedenle, crème de noyaux'nun temelini oluşturan çekirdeklerin damıtılması ve işlenmesinde büyük dikkat gerekmektedir.
Diğer Fransız krem likörlerinde olduğu gibi, "krem" terimi bunların süt bazlı "krem" likörleri olduğunu göstermez. Crème, likörün yoğunluğunu ve kalitesini ifade eder, "crème de la crème" deyiminde olduğu gibi ve AB'de adında crème geçen likörlerin litre başına en az 250 gram şeker içermesi gerekir.
Crème de noyaux kullanılarak yapılan en bilinen kokteyl olan Pink Squirrel'ın, adından da anlaşılacağı gibi, kırmızı renkli crème de noyau kullanılması nedeniyle açık pembe bir ton olduğu, en bilinen geleneksel Fransız crème de noyau markalarından biri olan Noyau de Poissy'nin ise renksiz (blanc) olduğu belirtilmelidir. Ancak aynı üretici Pagès Védrenne, kırmızı tonlu bir başka Crème de Noyau olan Noyau du Vernon'u da üretiyor.
Tempus Fugit Spirits, 2013 yılında kayısı ve kiraz çekirdeklerinden damıtılan 19. yüzyıl tarzı crème de noyaux'nun modern yorumunu piyasaya sürdü. Orijinal tarifte kırmızı Dactylopius coccus kullanılarak renklendiriliyor.
Tempus Fugit'in Crème de Noyaux'sunun piyasaya sürülmesiyle birlikte, daha önce neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bu likör türünün bulunabilirliği büyük ölçüde arttı. Eğer bulamazsanız, crème de noyau'nun aroması amaretto ve bir miktar nar suyu/şurubu ile de yakalanabilir.

Tarihsel olarak, crème de noyaux zehirli olan eser miktarda hidrojen siyanür içerirdi. Kimyasal normalde tehlikeli bir yoğunlukta bulunmasa da, mahzende onlarca yıl bırakılan 19. yüzyıl Noyaux şişelerinde bazen tüm siyanür yüzeye çıkar ve ilk bardağı içen kişi için ölümcül sonuçlar doğururdu. Dorothy Sayers, eski Crème de Noyaux'nun bu özelliğini "Bitter Almonds" adlı kısa öyküsünde kullanmıştır (In the Teeth of the Evidence, 1939'da toplanmıştır).

Noyau de Poissy, tariflere göre kaliteli şarap brendisi eşliğinde, bitkilerle zenginleştirilmiş ve hafifçe tatlandırılmış, süper ince bir alkolde infüzyon edilmiş veya damıtılmış kayısı çekirdeğinden yapılan bir likördür. Bu nedenle 2 Noyau de Poissy likörü vardır:

The Silver Goblet; %25 alkol oranına sahip, kehribar renklidir ve tatlı badem kokusunu, hafif bir Armagnac notasıyla hoş bir şekilde taşır;
The Seal of Saint Louis, %40 alkol oranına sahip, şeffaf bir içki olup, franjipan ve portakal çiçeği notaları ile tatlı bademin zarif, güçlü ve çok etkileyici bir kokusunu ifade eder.
Şunu da eklemek gerekir:

Le Noyau de Vernon, kiraz çekirdekleri ve bademlerin kirsch brendisiyle karıştırılmasıyla elde edilen infüzyon. Bu içkinin adını taşıyan bir damıtımevi, 19. yüzyılda Vernon şehrinde yaratılmış, 1980'lerde ortadan kaybolmuş ve üretimi Vedrenne şirketi tarafından devam ettirilmiştir.

Crème de noyaux likörü üreten bazı markalara aşağıda yer verilmiştir:

Noyau de Vernon Liqueur
Tempus Fugit Crème de noyaux
Noyau De Poissy Blanc

Fairbank kokteylinde, Pink Squirrel kokteylinde ve Old Etonian adlı bir kokteylde bir bileşendir.

Likör
Likörler listesi
Krem likör
Badem yemekleri listesi

Crème de violette veya liqueur de violette, doğal ve/veya yapay menekşe çiçeği aroması ve renklendirmesi ile brendi bazlı, nötr bir içki bazlı veya ikisinin bir kombinasyonu olan bir krem likör için kullanılan genel terimdir. Tat profili ve aroması belirgin şekilde çiçeksi ve tatlıdır ve 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar popüler olan menekşe şekerlerini anımsatır. Bilinen üretimi, sek vermut ile veya tek başına bir kordial olarak servis edildiği 19. yüzyılın başlarına dayanır.
Crème de violette ABD'de onlarca yıl boyunca neredeyse hiç bulunmadıktan sonra, Haus Alpenz, 2007 ortalarında Alpler'den Kraliçe Charlotte ve March menekşe çiçeklerinden yapılan Rothman & Winter Crème de Violette'i ithal etmeye başladı. O zamandan beri, Avrupa'dan The Bitter Truth gibi başka crème de violette markaları da ABD pazarına girdi.
Crème de violette, Parfait d'Amour likörlerinin ve Amerikan çeşidi Creme Yvette'in öncüsüdür; ikisi de belirgin vanilya ve/veya turunçgil aromalarıyla belirgin şekilde farklıdır. Crème de violette bulunmadığında, içecekteki menekşe rengini taklit etmek için Parfait Amour veya creme Yvette kullanmak mümkündür; ancak tat profili oldukça farklıdır.
Aviation kokteylinin temel bir bileşeni olarak kabul edilir.
Crème de violette'in nadirliği, 1965 yılında The Avengers'ın "Two's A Crowd" başlıklı bir bölümünde bir olay örgüsü öğesi olarak ortaya çıktı.

Crème de violette likörü üreten bazı markalara aşağıda yer verilmiştir:

Crème de violette içeren kokteyllere aşağıda yer verilmiştir:

Likör
Likörler listesi
Krem likör

Curaçao (Telaffuzu: Kurasao), Karayiplerde bulunan Curaçao adasında yetişen bir tür acı portakalın (laraha) kurutulmuş kabuğunun infüzyonu ile hazırlanmış likördür.
Curaçao çok sayıda farklı formda satılsa da en yaygın olanları turuncu renkli "sek curaçao" ve parlak mavi renkli "mavi curaçao"'dur.

İlk curaçao likörünü kimin ve ne zaman geliştirdiği bilinmemektedir. Hollanda Batı Hint Adaları Şirketi, Curaçao adasını 1634'te ele geçirdi. 1575'te Amsterdam'da kurulan Bols damıtımevi, damıtılmış içecekleri için gereken baharatlara erişimini garanti altına almak için hem Batı hem de Doğu Hindistan Şirketleri'nde hisselere sahipti. On dokuzuncu yüzyılın başlarında yaşamış Fransız mutfak tarihçisi Alexandre Grimod de la Reynière'e göre, Curaçao Flandre'de ortaya çıkmıştır ve Hollanda eyaletlerine yakınlığı sebebiyle, damıtıcılara gerekli kabuklara kolay erişim sağlamıştır (çünkü Curaçao o zamanlar bir Hollanda kolonisiydi).

Curaçao likörü geleneksel olarak Curaçao'da yetişen acı bir portakal olan laraha'nın (Citrus × aurantium subsp. currassuviencis) kurutulmuş kabuklarıyla yapılır. İspanyol kâşifler laraha'nın atası olan acı Sevilla portakalını 1527'de adaya getirmişlerdi. Laraha'nın acı eti tatsız olsa da kabukları hoş bir aromaya sahiptir.

Bols şirketi, Lucas Bols'un (1652–1719) olgunlaşmamış acı portakalların kabuklarından aromatik bir yağ çıkarılabileceğinin keşfinden sonra laraha bazlı bir likör geliştirdiğini söylüyor. Bols daha sonra bu yağı Amsterdam'a göndererek günümüzün curaçao'suna benzer bir likör üretti. Lucas Bols ürünlerine "simyasal gizem öğesi" ekleme eğilimindeydi, bu da mavi bir renklendiricinin uygun olmayan eklenmesini açıklıyor. 1912'de Bols, mavi curaçao'yu "Crème de Ciel" ("gökyüzünün kreması") olarak sattı, büyük ihtimalle 1907 yapımı "Miss Hook of Holland" müzikaline bir göndermeydi.
Curaçao'da kurulan bir şirket olan Senior & Co, likörünü her zaman Curaçao'daki laraha kabuklarından üreten tek şirkettir. Senior ve Chumaceiro ailesi, likörlerini 1896'da eczanelerinde küçük miktarlarda satmaya başladı. 1947'de Willemstad'daki landhuis ("kır malikanesi") Chobolobo'yu satın aldılar ve o zamandan beri damıtımevi burada bulunuyor. Şirket, yerel laraha meyvesini kullanan tek şirket olduğunu belirtiyor ve buna Genuine Curaçao Liqueur (Gerçek Curaçao Likörü) etiketini takıyor.

Likör, William Thackeray'in 1847-1848 tarihli Vanity Fair adlı eserinde "curaçoa" yazımı altında birkaç kez ahlaksız genç adamların içtiği bir içecek olarak anılır. Örneğin, Lady Jane Southdown kardeşine "Albany'deki odasına gizlice bir ziyarette bulunur; ve onu -Ah o yaramaz sevgili terk edilmiş herif!- önünde bir şişe curaçoa ile puro içerken bulur."

Likörü yapmak için Senior and Co, laraha'yı birkaç gün boyunca alkol ve suda bekletir, ardından kabuğu çıkarılır ve bir çuvala yerleştirilir. Baharatlar eklenir ve çuval, %96 saflıkta ve koşer alkol (şeker kamışından elde edilir) içeren ısıtılmış 120 yıllık bir bakır imbikte üç gün boyunca asılır. Bir gün soğutulduktan sonra su eklenir ve karışım üç gün boyunca damıtılır. Likörün, değişen derecelerde acılık içeren portakal benzeri bir tadı vardır. Doğal olarak renksizdir, ancak renklendirici, çoğunlukla mavi (E133 parlak mavi) veya turuncu, kokteyllere ve diğer karışık içeceklere egzotik bir görünüm kazandırmak için eklenir.
Diğer bazı likörler de kahve, çikolata, rom ve kuru üzüm gibi farklı tatlar eklenerek curaçao olarak satılır. Bir konyak ve sek Curaçao markası olan Pierre Ferrand, 1800'lerin tekniklerini kullanarak daha az tatlı bir "Ancienne Méthod" curaçao üretmiştir.

Likör
Likörler listesi
Koktey
Kokteyller listesi
Triple sec

Drambuie /dræmˈbuːi/ İskoç viskisi, funda balı, otlar ve baharatlardan yapılan altın renkli, %40 ABV likördür. Marka 100 yıl boyunca MacKinnon ailesine aitti ve 2014 yılında William Grant & Sons tarafından satın alındı.

Drambuie ismi muhtemelen İskoç Galcesi'ndeki dram buidheach yani 'tatmin eden içecek' ifadesinden türemiştir; bu, içeceğin orijinal üreticilerinin iddiasıdır.

1746'daki Culloden Muharebesi'nden sonra Prens Charles Edward Stuart, Skye adasına kaçtı. Orada, MacKinnon klanından Kaptan John MacKinnon tarafından kendisine sığınma hakkı verildi. Aile efsanesine göre, kaptanla kaldıktan sonra prens onu bu değerli içecek tarifiyle ödüllendirdi. Olayların bu versiyonu, içeceğin satışlarını artırmak için uydurulmuş bir hikâye olduğuna inanan tarihçiler tarafından tartışılıyor.
Efsaneye göre, o zamanlar bilinen bir adı olmayan tarif, 19. yüzyılın sonlarında Clan MacKinnon tarafından John Ross'a verildi. Oğlu ve yerel bir iş adamı olan James Ross, Skye adasındaki Broadford kasabasında bulunan Broadford Oteli'ni işletiyordu. John'un 1879'daki ölümünden sonra, otelde tarifle deneyler yapmaya başlayan oydu.

Drambuie, İskoç viskisi, funda balı, otlar ve baharatlardan yapılan, %40 ABV'lik tatlı, altın renkli bir likördür.
1880'lerde, Ross, orijinal brendi bazını, başlangıçta arkadaşları için ve daha sonra otel müşterileri için, İskoç viskisi ile değiştirerek tarifi geliştirdi ve iyileştirdi. Ross, karışıma 'Drambuie' adını verdi ve daha uzaklara satarak sonunda Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki pazarlara ulaştı. İçecek daha iyi tanındıkça, Ross 1893'te adı bir ticari marka olarak tescil ettirdi.
Ross öldüğünde, dul eşi Eleanor, çocuklarının eğitimini karşılamak için tarifi, tesadüfen başka bir MacKinnon ailesine satmak zorunda kaldı. Malcolm MacKinnon (Calum olarak bilinir), iksiri yapmaya devam etmek için Eleanor Ross ile çalıştı ve tarif karışımıyla deneyler yaptı. 1912'de Macbeth & Son, Calum MacKinnon'ın işverenleri, iksir tarifini Ross ailesinden satın aldı ancak şirket kısa sürede finansal sorunlarla karşılaştı. 1914'te MacKinnon'ın nişanlısı Gina Russell Davidson, onu başarısız olan işi satın almaya ve Drambuie Liquor Company'yi kurmaya teşvik etti. Çift 1915'te evlendi ve Gina MacKinnon, Drambuie iksiri tarifinin tek koruyucusu oldu ve malzemeleri toplama ve iksiri mutfağında karıştırma sorumluluğunu üstlendi. Şirket genişledi ve Callum MacKinnon'ın 1945'teki ölümünün ardından Gina MacKinnon şirketin başkanı oldu ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri'ne ihracat yaparak işi büyüttü.
İkinci MacKinnon ailesi, şirketin satıldığı 2014 yılına kadar içeceği üretmeye devam etti.

Drambuie ilk olarak 1910 yılında Edinburgh'daki Union Street'te ticari olarak üretildi. Başlangıçta yalnızca on iki kasa satıldı. 1916 yılında Drambuie, Lordlar Kamarası'nın mahzenlerinde izin verilen ilk likör oldu ve Drambuie, dünya çapında İngiliz Ordusu subaylarının yemekhanelerine gönderilmeye başlandı.
Yaklaşık 1940'ta şirket, likörün bir araya getirildiği (viski içkisinin tatlandırılması ve tatlandırılması işlemi) Dublin Street Lane'deki bağlı tesislere taşındı. Şişeleme tesisi aynı hattaydı, şirket ofisi ise York Place'teydi. Yakındaki Broughton Market'te kısa bir süre kaldıktan sonra, 1955'te operasyon Leith'teki Easter Road'un eteğindeki tesislere taşındı. Daha fazla genişleme, 1959'da Kirkliston'un batı ucunda özel olarak inşa edilmiş tesislere taşınmasına yol açtı. Bu tesisler 2001'de boşaltıldı ve ardından üretim ilk etapta Broxburn'deki Glenmorangie şişeleme tesisine ve 2010'da Morrison Bowmore Distillers'a ihale edildi.
2007'den bu yana, popülerlik ve satışlardaki düşüşün ardından markanın itibarını güçlendirmek için çalışmalar yapılıyor.

Drambuie, 2009 yılında lüks bir malt viski likörü olan The Royal Legacy of 1745'i piyasaya sürdü. Hacimce %40 alkol oranına sahip içki, Ekim 2009'da Fransa'nın Cannes kentinde düzenlenen TFWA'da En İyi Seyahat Perakende İçeceği Lansmanı kategorisinde Drinks International Travel Retail Ödülü'nü kazandı.
Drambuie'nin Edinburgh'da şişelenmesinin yüzüncü yılını kutlamak için üreticiler yeni bir şişe stili piyasaya sürdüler ve 2010 yılında televizyon ve basılı reklam kampanyasına giriştiler. Şeffaf olan yeni şişe, likörün renginin görülmesini sağlıyor. Marka adının arkasında, boynunda da görünen, birbirine geçen yeni bir "DD" Drambuie simgesi bulunuyor.
Drambuie, Eylül 2014'te Glenfiddich'in üreticisi William Grant & Sons'a yaklaşık 100 milyon £' luk bir bedel karşılığında satıldı.
2010-2019 yılları arasında Glasgow Springburn Bond'daki Morrison Bowmore Distillers tesisinde sözleşme kapsamında üretildi ve daha sonra üretim William Grant and Sons şişeleme tesisine devredildi.

Drambuie'nin son ödülleri arasında şunlar yer alıyor:

2021 IWSC'de Altın madalya, 95 puan
2020 ISC'de Çift Altın
2019 ISC'de Altın Madalya
Drambuie, Wine Enthusiast'ın 2008 içki derecelendirme yarışmasında mümkün olan en yüksek puanı, "96-100" aldı.

Drambuie, birçok kokteylin temel bileşenidir:

Rusty Nail, Donald Sutherland, Bent Nail ve diğer varyasyonları
Royal Rob Roy
Whisky Zipper
Knucklebuster
Widowmaker
Old Nick
Dundee

Glayva
Likör
Likörler listesi
William Grant & Sons

Resmi web sitesi

Falernum (fə-LUR-nəm) Karayipler'den bir şurup likörü veya alkolsüz bir şuruptur. En çok tropikal içeceklerde kullanımıyla bilinir. Zencefil, limon ve badem aromaları ve sıklıkla karanfil veya yenibahar içerir. Orgeat şurubunun daha baharatlı bir versiyonu olarak düşünülebilir.
Form alkollü (şurup likörü) veya alkolsüz (şurup) olabilir. Alkollü versiyonlar genellikle daha düşük derecelidir (≈%15 ABV), rom eklenir ve kokteylleri, tipik olarak tropikal veya tiki içecekleri karıştırmak için karanfil, zencefil veya yenibahar aromalı yönleri vurgulanır.  Ayrıca buzlu olarak da içilir.
Şeker içeriğine bağlı olarak, kıvamı genellikle yoğundur ve bu nedenle bazen dilde bıraktığı his nedeniyle "kadife falernum" olarak anılır. Markalar değişir. Rengi beyazdan açık kehribara kadar değişebilir ve berrak veya yarı saydam olabilir.

Falernum, Barbados çevresindeki bölgelerde punch olarak yapıldığı 18. yüzyıla kadar uzanıyor olabilir. İsmin kökeni ve en eski versiyonların bademlerin demlenmesini içerip içermediği konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Aynı referanslar ayrıca daha eski versiyonların pelin otu gibi acı maddeler içerdiğini de iddia etmektedir. Acı maddelerin tarihsel olarak dahil edilmesi, The New York Times'da çıkan 1982 tarihli bir makale tarafından doğrulanmış gibi görünmektedir.
O dönemde Charles Dickens Jr.'ın sahibi olduğu All the Year Round adlı edebiyat dergisinde, ismi açıklanmayan bir yazar 1892'de falernum hakkında "rom ve limon suyundan oluşan ilginç bir likör" olarak tanımladı.
Bar kılavuzlarında bilinen en eski referans 1930'lar gibi görünüyor. Bir üretici, tarifinin 1890'a dayandığını ve 1923 gibi erken bir tarihte ödüller kazandığını iddia ediyor.

Falernum kullanan içecekler şunları içerir:

Better and Better
Captain's Blood Cocktail
Chartreuse swizzle
Corn 'n Oil (Barbados)
Frosty Dawn
Key Cocktail
Mai Tai (not Trader Vic's)
Port Antonio Cocktail
Puka Punch
Royal Bermuda Cocktail
Rum Collins (some variations)
Bermuda Rum Swizzle
Saturn Cocktail
White Lion
Zombie (Don the Beachcomber's)
Trader Sam's Uh-Oa!
Tourist n' Sugar
Three Dots and a Dash

Fassionola şurubu
Orgeat şurubu

Fireball Cinnamon Whisky, Sazerac Company tarafından üretilen bir likördür. Kanada viski bazının tarçın aroması ve tatlandırıcılarla karışımıdır ve hacimce %33 alkol oranı (66 ABD proof) ile şişelenir.
Ürün, 1980'lerin ortasında Kanada'da Seagram tarafından Dr. McGillicuddy's aroması olarak geliştirildi.
2018 itibarıyla Fireball, Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok satan viski markaları arasında yer alıyor. Fireball, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'ya ek olarak artık diğer ülkelerde de mevcuttur.

Fireball, başlangıçta Seagram tarafından1980'lerin ortalarında geliştirilen aromalı şnaps serisinin bir parçasıydı. Üreticinin hikâyesi, kısmen, bunun bir Kanadalı barmenin Arktik bir patlamadan ısınma çabalarının ürünü olduğudur. Sazerac Company, marka haklarını ve formülü 1989'da Seagram'dan satın aldı. "Dr. McGillicuddy's Firewater Whisky" olarak pazarlandı. Daha sonra, 2007'de ürün "Fireball Cinnamon Whisky" olarak yeniden markalandı.
Bloomberg Business Week'in Nisan 2014 tarihli bir makalesinde "Ayrıca on yıllardır en başarılı içki markalarından biri. Chicago merkezli bir pazar araştırma şirketi olan IRI'ye göre, Fireball 2011'de ABD'deki benzin istasyonlarında, marketlerde ve süpermarketlerde yalnızca 1,9 milyon dolarlık satış yaptı. 2013'te satışlar 61 milyon dolara fırlayarak Jameson Irish viskisini ve Patrón tekilasını geçti."
2012 ve 2013'te ürün, sosyal medyayı kullanarak, barmenler yetiştirerek, kulaktan kulağa yayılarak ve nispeten küçük bir reklam bütçesiyle şirketin elde ettiği popülerlikte bir artış yaşadı. Yeniden canlanmasının başlarında (2011 sonu/2012 başı) satışlardaki keskin artışın, Des Moines, Iowa Country barı olan Beer Can Alley'in tabandan gelen çabasına atfedilebileceği söyleniyor. Bu süre zarfında kuruluşta birkaç ulusal country müzik grubu sahne aldı ve birçok popüler şarkıda birden fazla göndermeye ilham kaynağı oldu.
2013 yılında Jose Cuervo tekilasının yerini alarak en popüler on içkiden biri haline geldi. 2016 yılında Bloomberg, 2015 yılında tahmini en az 150 milyon dolarlık satışla markanın popülerlikte Jägermeister'ı geride bırakarak Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok satan likör haline geldiğini bildirdi.
Markanın etiketi, Black Magic romu, Wheatley Vodka ve diğer bazı markaların etiketlerini de tasarlayan Ross Sutherland tarafından tasarlandı.
Marka, 2023 yılında Babalar Günü promosyonu kapsamında 618 şişe Dragon Reserve adlı ilk fıçıda olgunlaştırılmış viskisini piyasaya sürdü.

Fireball genellikle "shot" olarak veya buzlu olarak (on the rocks) tüketilir. Sazerac web sitesi "tarçın aromasının genellikle shot için kullanıldığını ancak karışık bir içeceğe karakter katabileceğini" söylüyor.
Ancak, Fireball'u bir bileşen olarak kullanan çeşitli kokteyller vardır ve şirket resmi web sitesi ve sosyal medya kanalları aracılığıyla bu tür kokteyllerin çeşitliliğini teşvik etmiştir. Bunlar arasında "Cinna-Rita", "Fire Nut Ball", "Hot Cherry Fizz", "Red Apple Spice" ve "Ring-of-Fire" bulunur. Bir diğeri ise "Fire Starter Coffee" adı verilen İrlanda kahvesi karışımıdır. "Angry Balls" karışımı, Angry Orchard cider ve Fireball'un birleşimidir.
Fireball ile yapılan diğer karışımlar şunlardır:

The Hotter Toddy (çay, bal ve limonla)
Ciderball (sert elma şarabı ile)
The Drunken Dessert (sıcak çikolata ile)
The Ultimate French Toast Shot (Butterscotch likörü ve Baileys Irish Cream ile)
The Cinnamon Toast Crunch (RumChata ile)
The F-Bomb (Red Bull ile birlikte)
Dr. Fire (Dr. Pepper ile birlikte)
Firestarter (Monster)
Son enerji içeceği bomb shot Jägerbomb'a benzetilebilir.

Los Angeles Uluslararası Şarap ve İçki Yarışması: Bronz Madalya (2010)
San Francisco Dünya İçki Yarışması: Altın Madalya (2010)
Uluslararası İçki İncelemesi: Gümüş Madalya, "Sınıfının En İyisi" (2009)
Uluslararası Şarap ve İçki Yarışması: Bronz Madalya (2007)

2014 yılında Finlandiya ve İsveç, Fireball'un 1 g/kg'lık AB sınırlamalarını aşan miktarda propilen glikol içerdiğini bildirdi. AB'nin bir parçası olmamasına rağmen Norveç de ürünü geri çağırmaya karar verdi. Şirket, ürünün "içilmesinin tamamen güvenli" olduğunu ve Kuzey Amerika ile Avrupa pazarları arasındaki düzenlemelerdeki farkla ilgili "küçük bir tarifle ilgili uyumluluk sorunu" olduğunu söyleyerek yanıt verdi. Geri çağrılan partiler uyumlu bir ürünle değiştirildi ve AB uyumlu formülasyon için satışların yeniden başlamasına izin verildi.
2018 itibarıyla Fireball, ürünlerinin hiçbirinde propilen glikol kullanmıyor.

2012'nin başlarında, Sazerac Company, SinFire Cinnamon Whisky ürününün ticari adı ve pazarlamasının kafa karıştırıcı olduğu iddiasıyla Hood River Distillers'a dava açtı. Dava 2013'te çözüldü ve SinFire Tarçın Viskisi varlığını sürdürdü.
2015 yılında Sazerac Company, Brown-Forman'ın Jack Daniel's bölümünün, tarçın aromalı bir Tennessee viskisi olan Tennessee Fire'ı pazarlarken Fireball ticari markasını ihlal ettiğine dair şikayette bulunarak dava açtı. Dava aynı yılın ilerleyen zamanlarında düşürüldü.
Ocak 2023'te Sazerac Company, malt bazlı olan viski olmayan "Fireball Cinnamon" ürünleriyle ilgili dolandırıcılık ve yanlış beyan nedeniyle bir tüketici tarafından dava edildi. Ürünlerinin bu versiyonları içki olarak nitelendirilmiyor ve bu nedenle yalnızca bira ve şarap satışına izin veren mağazalarda satılabiliyor. Davaya göre, "Fireball Cinnamon" ambalajı ve görünümü, tüketicileri şaşırtmak için amiral gemisi viski ürünüyle neredeyse aynı. Illinois Kuzey Bölgesi Amerika Birleşik Devletleri Bölge Mahkemesi'nde açılan dava şu anda devam ediyor.

Likör
Likörler listesi
Viski
Sazerac Company

Resmi web sitesi

Frangelico (İtalyanca: [franˈdʒɛliko]), İtalya'nın Canale kentinde üretilen karamel ile renklendirilmiş fındık ve bitkisel aromalı bir likör markasıdır. Hacimce %20 alkol (ABV) veya 40 proof'tur. Daha önce %24 ABV veya 48 proof'tu. Barbaro ailesi tarafından üretildiğinde %28 ABV veya 56 proof'ta şişelenmiştir. Marka 1978'de yaratılmıştır.
Üreticiye göre, likörün adı İtalya'nın Piedmont bölgesinde yaşayan ve "likörler için benzersiz tarifler yaratan" Fra Angelico adlı bir keşişin efsanesine dayanmaktadır. Şişenin kendisi bir Fransisken rahibinin giysisine daha çok benzemektedir.
Marka, daha önce William Grant ve C&C Group'a ait olduktan sonra 2010 yılında Gruppo Campari tarafından satın alındı.

Efsaneye göre Frangelico'nun kökenleri 300 yıldan daha öncesine, Kuzey İtalya'nın Piedmont bölgesinin tepelerinde yaşayan Hristiyan rahiplerin varlığına dayanır. İyi yiyecek ve içeceklerdeki becerileri, özellikle yabani fındık ve diğer malzemelerin kullanımıyla Frangelico'nun bugün dayandığı likör tarifleri gibi içki tarifleri yaratmak için damıtma sanatını içerir. Frangelico'nun adı da aynı yerel efsanenin bir parçasıdır. 18. yüzyılda muhteşem Piedmont tepelerinde yaşadığına inanılan bir keşiş olan "Fra' Angelico"'nun kısaltmasıdır.

İtalyan fındıkları hasat edilir, kabukları soyulur, kavrulur ve ezilir. Daha sonra alkol ve su karışımında demlenir. Fındık infüzyonu damıtılarak doğal fındık distilatı elde edilir. Fındık distilatı, kakao çekirdeği, vanilya meyvesi, kavrulmuş kahve ve diğer tatlandırıcı preparatlardan elde edilen ekstrakt ve distilatlarla karıştırılarak Frangelico konsantresi oluşturulur. Konsantre, gerekli şişeleme gücünü elde etmek için saf alkol, şeker ve su ile harmanlanır. Daha sonra, karışımın bir araya gelmesi ve olgunlaşması için 6-8 hafta boyunca fıçılarda bekletilir.

Frangelico şeker, alkol, fındık damıtığı, doğal ve yapay aromalar ve karamel içerir.
30 mililitrelik (1,1 İngiliz fl oz; 1,0 ABD fl oz) bir Frangelico porsiyonu yaklaşık 11 gram (0,39 oz) şeker içerir ve bu da Frangelico'nun ağırlıkça yaklaşık %40 şeker içerdiği anlamına gelir.

Önerilen kullanım şunları içerir: 'buz üzerine dökün... taze limon sıkarak buz üzerine dökün... soda ile karıştırın veya soğutun ve bir shot olarak tadını çıkarın. Ayrıca kokteyllerde de bir bileşendir.

Hazelnut Espresso Martini
Chocolate Cake Shot
Kentucky Nut Frappe
Hazelnut Affogato
Frangeli-Cocoa
Hazelnut Old Fashioned

Sanatçı Jeff Koons, 1986'da kültürde alkolün rolüne dayanan Luxury & Degradation resim ve heykel serisinde iki Frangelico reklamını, "Bu Gece Evde Kal" ve "Sessiz Bir Masa Bul", yeniden üretti. Koons'a göre, serideki daha düşük gelir seviyelerine karşılık gelen diğer eserlerin aksine, Frangelico reklamlarını "45.000 dolar ve üzeri bir geliri tanımlamak" için kullandı.

Frangelico'nun ortalama tadım notlları aşağıdaki gibidir:

Görünüş: Berrak, soluk altın renginde
Burun: Yoğun fındık dokusu
Damak: Zengin doku, vanilya ve bitter çikolata ipuçlarıyla belirgin fındık aroması
Bitiş: Pürüzsüz uzun bitiş.

Likör
Likörler listesi
Amaretto
Fra Angelico

Resmi web sitesi

Godiva Chocolatier, seçkin bir Belçika çikolatası ve çikolata ürünleri üreticisidir. Godiva 1926 yılında Pierre Draps tarafından kurulmuştur. 2007'de Ülker grubunun da sahibi Yıldız Holding tarafından  850 milyon dolara satın alındı. Şu anda Amerika, Avrupa ve Asya'da toplam 84 ülkede 450'den fazla butik mağazaya sahip olan marka 10.000'in üzerinde toptancıya da ürün vermektedir.

Godiva'nın kökeni 1926 yılında Brüksel'de Joseph Draps tarafından kurulan çikolata toptancılığına dayanır.
Joseph, II. Dünya Savaşı sonrasında şirketi devraldıktan sonra, Brüksel'de kendi satış dükkânına şimdiki ismi olan Lady Godiva adını vermiştir. Lady Godiva ismi, efsanevi İngiliz leydisinden gelmiştir. Lady Godiva'nın eşi halktan ağır vergiler istemiştir. Lady Godiva da vergileri hafifletmesini istemiştir. Bunun üzerine eşi Lady Godiva'nın çıplak olarak atın üzerinde şehrin sokaklarında dolaşmasını, dolaşır iken halktan kimse ona bakmazsa vergileri hafifleteceğini söylemiştir. Lady Godiva atın üzerinde çırılçıplak şehrin sokaklarında dolaşmış ve çok sevdiği halkından kimse ona bakmamıştır.
Belçika dışındaki ilk mağaza 1958 yılında Paris'te açıldı. 1966 yılında ise ürünler ABD'de pazar bulmaya başladı ve lüks mağazalara girdi. Yagudaev ailesinin sahip olduğu ve Campbell ile ortak olan Pepperidge Farm şirketinin ilgisini çeken marka, iki yıl sonra Reading, Pennsylvania'da üretime başladı.
Godiva 1966 yılında ABD'de Campbell Soup Company'nin bir yan kuruluşu olmuştur.
Godiva 1988'de dünya çapında 100 milyon USD, 2007'de ise 500 milyon USD'lik satış cirolarına ulaşmıştır.
Ağustos 2007'de Campbell Godiva'nın elden çıkarılabileceği yönünde bir stratejik karar aşamasında olduklarını açıkladı. 20 Kasım 2007 tarihinde ise 850 milyon USD'ye Türkiye'den Ülker Grubu'na satıldığını açıkladı. 

Ülker tarafından 2007'de 850 milyon dolara satın alındıktan sonra 20 Şubat 2008'de Brüksel'in en meşhur meydanı Grand Place'da bulunan ilk satış yeri Godiva'nın yeni tasarımına göre düzenlendi. "Kendi Başına" denilen bir yönetimle Ülker fazla bir etki etmeksizin sadece beş yönetici atayarak ve kurumun teknik altyapısını güçlendirerek etkinliklerine devam etmesini sağlamıştır. Bu yöntemle kurumun ana alıcı topluluğu aynı kalmış ve kurum aynı çizgide gelişmeye devam etmektedir.

Seçkin bir çikolata ve çikolata ürünleri üreticisi olan  Godiva'nın, çikolata dışında çikolatalı trüf, kahve, kakao, bisküvi, meyve kaplaması ve karışık ürünlerden oluşan zengin hediye paketleri de üretip satmaktadır. Godiva, ayrıca Gold Ballotin markası ile küçük çok şık ambalajlı bir markaya da sahiptir. Sezonluk özel ürün ve ambalajları ile bu konuda lider bir marka olan Godiva, dondurma, likör vb. ürünlere de sahiptir. Önemli girişimlerinden biri ise, Coca-Cola ile yapmış olduğu "Godiva Belgian Blends." markalı çikolata/kahve karışımlı içecektir.

Godiva's Resmi websitesi
Godiva Liqueur websitesi
Ülker Resmi websitesi12 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Grand Marnier (Fransızca telaffuzu: Gran Marniye), Fransız bir likör markasıdır. Markanın en bilinen ürünü, 1880'de Alexandre Marnier-Lapostolle tarafından yaratılan portakal aromalı bir likör olan Grand Marnier Cordon Rouge'dur. Konyak brendisi, damıtılmış acı portakal esansı ve şeker karışımından yapılır ve %40 alkol içerir (İngiltere'de 70 proof, ABD'de 80 proof). Genellikle sek veya digestif olarak tüketilir ve karışık içeceklerde ve tatlılarda kullanılabilir. İkincisinin popüler örnekleri arasında Crêpes Suzette ve Crêpes au Grand Marnier bulunur.
Cordon Rouge'un yanı sıra Grand Marnier serisinde benzer şekilde kullanılabilen başka likörler de bulunmaktadır.

Resmi web sitesine göre, Grand Marnier'in ilk damıtımevi 1827'de Jean Baptiste Lapostolle tarafından Neauphle-le-Château köyünde inşa edildi. Torunu Julia, 1876'da Louis-Alexandre Marnier ile evlendi ve dört yıl sonra Marnier'ler Haiti acı portakalı içeren bir imza konyak çıkardı.
İsviçreli otelci César Ritz'in (1850–1918) Marnier-Lapostolle için "Grand Marnier" adını bulduğu ve bunun karşılığında Lapostolle'un kendisine Hôtel Ritz Paris'i satın alıp kurmasında yardım ettiği bildirilmektedir. Abartılı Belle Époque döneminde Grand Marnier, Ritz Hotel'in yanı sıra Savoy Hotel'de de servis edilmiştir. Marka, tanınmış likör serilerinin yıldönümü edisyonlarını piyasaya sürmüş ve 1980'lerde Amerika Birleşik Devletleri'nde popüler hale gelmiştir.
15 Mart 2016'da Campari Grubu, Grand Marnier'in sahibi olan Société des Produits Marnier Lapostolle SA için dostça bir devralma teklifinde bulunduğunu duyurdu.

Cordon Rouge (Kırmızı Kurdele), 1880'de Alexandre Marnier-Lapostolle tarafından yaratılan portakal aromalı bir konyak likörü ve orijinal Grand Marnier likörüdür. Sek olarak tüketilir ve ayrıca karışık içeceklerde ve tatlılarda kullanılır.

Doğal Vişne – Grand Marnier Cordon Rouge'un vahşi tropikal Haiti ve Dominik portakalları ve Avrupa Griotte vişneleri ile karışımı.
Ahududu Şeftali – Güney Fransa'daki Ardèche'den gelen Avrupa ahududuları ve nadir kırmızı şeftalilerin Grand Marnier Cordon Rouge ile birleştirilmesiyle elde edilen bir karışımdır.

Cordon Jaune (Sarı Kurdele), konyak yerine nötr tahıl alkoluyla yapılan triple sec Curaçao benzeri bir likördü. Şirket Campari tarafından devralındıktan sonra üretim 1 Ocak 2017'de durduruldu.

Cuvée du Centenaire (Yüzüncü Yıl Sürümü) ilk olarak 1927'de 100. yıl dönümünü anmak için sınırlı sayıda piyasaya sürüldü. 25 yıla kadar eski kaliteli konyaklarla yapılır ve sade olarak tüketilir.

Cuvée Spéciale Cent Cinquantenaire (Özel Yüzellinci Yıl Sürümü), markanın 150. yıl dönümünü onurlandırmak için 1977'de yaratıldı ve şu anda Grand Marnier'in en pahalı çeşididir. El boyaması Art Nouveau dekorasyonlarına sahip buzlu cam şişelerde 50 yıla kadar eski konyaklarla yapılır. 2005'te "Bulması zor, telaffuzu imkansız ve aşırı pahalı" sloganıyla pazarlandı.

Cuvée Louis-Alexandre Marnier-Lapostolle, Grand Marnier'in kurucusu Louis-Alexandre Marnier Lapostolle'a özel bir saygı duruşudur. %82 Konyak ve %18 portakal liköründen üretilen bu içki, bitişte Konyak, çam ve Earl Grey çayının ısıtan aromalarıyla birleşen zengin bir yoğunluğa sahip masere narenciye aromasına sahiptir.

Grand Marnier genellikle sek olarak veya sindirime yardımcı bir içecek olarak tüketilir.

Grand Marnier karışık içeceklerde kullanılabilir. Nötr alkolden yapılan portakal aromalı likörler olan Cointreau veya triple sec'e alternatif olarak kullanılabilir. Bunların bazı örnekleri arasında Cosmopolitan, Margarita, Sangria, Sidecar ve B-52 bulunur.

Grand Marnier, Krep Suzette, Grand Marnier sufle ve Crème brûlée gibi alevli yemeklerinin hazırlanmasında kullanılır. Ayrıca "Canard à l'orange" kızarmış ördek yemeğinin sosunda da kullanılabilir. Ayrıca likörlü kremalı çörekler ve Bûche de Noël (Yule log) olarak bilinen Fransız Noel tatlısı gibi çeşitli hamur işlerinin bir bileşenidir. Tatlılık ve turunçgiller, kızılcıkların acılığına tezat oluşturabileceğinden, kızılcık sosu tariflerinde sıklıkla kullanılır. Bazı meyveli kek tariflerinde brendi yerine kullanılabilir. Ayrıca vanilyalı dondurmanın üzerine gezdirilebilir.

2001 yılında, Grand Marnier'in Cordon Rouge'u San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda Altın Madalya kazandı. Ayrıca Spirit Journal Guide'da F. Paul Pacult'un Kindred Spirits'inden 4 Yıldızlı tavsiye ödülüne layık görüldü.
Cuvée du Centenaire:

F. Paul Pacult'un Kindred Spirits, Spirit Journal Guide'ından 5 yıldızlı öneri
2001 San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda Çift Altın Madalya
2007 San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda Altın Madalya
Cuvée Spéciale Cent Cinquantenaire:

Robb Raporunda "En İyinin En İyisi" Ruhlar
F. Paul Pacult'un Kindred Spirits, Spirit Journal Guide'ından 5 yıldızlı öneri
Salon des Arts Ménagers 1983'te Altın Madalya – Brüksel
2001 San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda "En İyi Likör"
2007 San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda Çift Altın Madalya

Cointreau
Sek
Curaçao (likör)
Likör
Kokteyl

Jack Daniel's bir Tennessee viskisi markasıdır. 1956'dan beri Brown–Forman'a ait olan Jack Daniel Distillery tarafından Lynchburg, Tennessee'de üretilmektedir.
Kare şişelerde paketlenen Jack Daniel's "Black Label" Tennessee viskisi 2017'de 12,9 milyon kasa sattı. Tennessee Honey, Tennessee Apple, Gentleman Jack, Tennessee Fire ve içime hazır (RTD) ürünler gibi diğer marka çeşitleri, Jack Daniel's marka ailesinin tamamı için toplamı 16,1 milyon eşdeğer kasaya çıkardı.

Jack Daniel's markasının resmi web sitesi, kurucusu Jasper Newton "Jack" Daniel'in 1850'de doğduğunu öne sürüyor (mezar taşında bu tarih yazıyor), ancak kesin doğum tarihinin bilinmediğini söylüyor. Şirketin web sitesinde doğum gününün Eylül ayında kutlanmasının gelenek olduğu belirtiliyor. Tennessee eyalet kütüphanesi web sitesine göre 2013'te kayıtlarda doğum tarihi 5 Eylül 1846 olarak gösteriliyor. Annesinin 1847'de ölmesi nedeniyle 1850 doğum tarihinin imkansız olduğu belirtiliyor. 2004 biyografisi Blood & Whiskey: The Life and Times of Jack Daniel'da yazar Peter Krass, araştırmasının Daniel'in Ocak 1849'da doğduğunu gösterdiğini söyledi (Jack'in kız kardeşinin günlüğüne, nüfus sayımı kayıtlarına ve Jack'in annesinin ölüm tarihine dayanarak).
Jack, annesi Lucinda (Cook) Daniel ve babası Calaway Daniel'in 10 çocuğundan en küçüğüydü. Lucinda'nın ölümünden sonra babası yeniden evlendi ve üç çocuğu daha oldu. Calaway Daniel'in babası Joseph "Job" Daniel, İskoç eşi eski Elizabeth Calaway ile birlikte Galler'den Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmişti. Jack Daniel'in ataları arasında İngiliz ve İrlandalı İskoçlar da vardı.
Jack üvey annesiyle geçinemiyordu. Daniel'in babası İç Savaş'ta öldükten sonra, çocuk Felix Waggoner adlı bir aile dostu tarafından yasal olarak evlat edinildi, ancak kısa süre sonra Dan Call adlı başka bir yerel çiftçi tarafından evlat edinildi.

Daniel, gençliğinde yerel bir din adamı ve kaçak içki damıtıcısı olan Dan Call tarafından işe alındı. Damıtma işini Call ve onun Usta Damıtıcısı, köleleştirilmiş bir Afro-Amerikan olan Nathan "Nearest" Green'den öğrenmeye başladı. Green'in, viskiyi şeker akçaağacı kömüründen filtreleyen bir damıtma işlemi olan Lincoln County İşlemi konusunda uzmanlaştığı biliniyordu. Bu işlem, bourbon ile günümüzde bilinen Tennessee Viskisi arasındaki ayrımı yarattı. Green'in çırağıyken Daniel, Lincoln County İşlemi konusunda eğitim aldı. Green, azat olduktan sonra da Call ile çalışmaya devam etti. 1875'te, babasının mirasından bir pay aldıktan sonra (kardeşleriyle uzun bir anlaşmazlığın ardından), Daniel Call ile yasal olarak kayıtlı bir damıtma işi kurdu. Call dini sebeplerden dolayı istifa ettiğinde, kısa bir süre sonra damıtımevini devraldı. Ürün üzerindeki marka etiketinde "Est. & Reg. in 1866" yazıyor, ancak biyografi yazarı resmî kayıt belgelerine atıfta bulunarak, işletmenin 1875'e kadar kurulmadığını iddia etti.
Daniel, 1884'te damıtımevini devraldıktan sonra, damıtımevinin şu anda bulunduğu araziyi satın aldı. 1880'lere gelindiğinde, Jack Daniel's Moore County'de faaliyet gösteren 15 damıtımevinden biriydi ve Tom Eaton's damıtımevi'nin ardından en üretken ikinci damıtımeviydi. 1897'de, adalet ve dürüstlük duygusunu iletmek amacıyla kare şeklinde şişeler kullanmaya başladı.
Daniel'in biyografi yazarına göre, "Old No. 7" marka adının kökeni, Daniel'in damıtımevine hükûmet kaydı için atanan numaraydı. Federal hükümet bölgeyi yeniden çizdiğinde kayıt numarasını değiştirmek zorunda kaldı ve 4. bölgedeki 7 numara yerine 5. bölgedeki 16 numara oldu. Ancak, marka itibarı zaten yerleşmiş olduğundan, orijinal numarasını marka adı olarak kullanmaya devam etti. 1967 tarihli Jack Daniel's Legacy kitabında tamamen farklı bir açıklama yapılır ve ismin 1887'de Tullahoma'da yedi mağazadan oluşan bir zincir kuran bir tüccar arkadaşını ziyaret ettikten sonra seçildiği belirtilir.
Jack Daniel's, 1904 St. Louis Dünya Fuarı'nda en iyi viski dalında altın madalya aldıktan sonra popülerlik kazandı. Ancak, Tennessee'de ölçülülük hareketi güçlenmeye başlayınca yerel itibarı zarar görmeye başladı.
Jack Daniel hiç evlenmedi ve bilinen bir çocuğu yoktu. Yeğenlerini himayesine aldı - bunlardan biri Lemuel "Lem" Motlow'du (1869–1947). Daniel'in kız kardeşi Finetta'nın oğlu olan Lem, sayılarla ilgili yetenekliydi. Kısa süre sonra damıtımevinin muhasebesinden sorumlu oldu.

Sağlığının bozulması üzerine Jack Daniel, 1907'de damıtımevini Lem Motlow ve bir diğer yeğenine verdi. Motlow kısa süre sonra ortağının hisselerini satın aldı ve damıtımevini yaklaşık 40 yıl boyunca işletti.

Tennessee, 1910'da eyalet çapında bir yasaklama yasası çıkardı ve Jack Daniel's'ın eyalet içinde yasal olarak damıtılmasını fiilen yasakladı. Motlow, sonunda Tennessee Yüksek Mahkemesi'ne ulaşan bir test davasında yasaya itiraz etti. Mahkeme yasayı anayasaya uygun olarak onayladı.
Daniel 1911'de kan zehirlenmesinden öldü. Sıkça anlatılan bir hikâyeye göre enfeksiyon Daniel'in sabahın erken saatlerinde işyerinde kasayı açamadığı için öfkeyle kasayı tekmeleyerek yaraladığı ayak parmaklarından birinde başladı (kombinasyonu hatırlamakta her zaman zorluk çektiği söylenirdi). Ancak Daniel'in modern biyografi yazarı bu açıklamanın doğru olmadığını ileri sürdü.
Tennessee'deki yasak nedeniyle şirket damıtma operasyonlarını St Louis, Missouri ve Birmingham, Alabama'ya kaydırdı. Bu lokasyonlardaki üretimin hiçbiri kalite sorunları nedeniyle satılamadı. Alabama operasyonu, o eyaletteki benzer bir eyalet çapındaki yasaklama yasasının ardından durduruldu ve St. Louis operasyonu, 1920'de On Sekizinci Değişiklik'in kabul edilmesinin ardından ülke çapındaki yasağın başlamasıyla düştü.

1933'te Yirmi Birinci Değişiklik'in kabulü federal düzeydeki yasağı kaldırırken, eyalet yasaklama yasaları (Tennessee'ninki de dahil) yürürlükte kaldı ve böylece Lynchburg damıtımevinin yeniden açılması engellendi. Tennessee eyalet senatörü olan Motlow, bu yasaların kaldırılması için çabalara öncülük etti ve bu da üretimin 1938'de yeniden başlamasına olanak tanıdı. Ulusal yürürlükten kaldırma ile Tennessee eyaletindeki yürürlükten kaldırma arasındaki beş yıllık boşluk, 2008'de yasağın sona ermesinin 75. yıldönümü için bir şişe ve damıtımevinin yeniden açılmasının 70. yıldönümü için ikinci şişe olmak üzere iki şişeden oluşan bir hediye paketiyle anıldı.
Jack Daniel's damıtımevi, ABD hükûmetinin II. Dünya Savaşı nedeniyle viski üretimini yasaklamasıyla 1942'den 1946'ya kadar faaliyetlerini durdurdu. Motlow, kaliteli mısır tekrar bulunabildiğinde 1947'de Jack Daniel's üretimini yeniden başlattı. Motlow aynı yıl öldü ve damıtımevini ölümünden sonra çocukları Robert, Reagor, Dan, Conner ve Mary'ye bıraktı.
Şirket daha sonra "Jack Daniel Distillery, Lem Motlow, Prop., Inc." olarak birleştirildi ve bu da şirketin gelenek odaklı pazarlamasında Motlow'u dahil etmeye devam etmesini sağladı. Aynı şekilde, şirket reklamları Lynchburg'un 1960'lardaki 361 nüfus rakamını kullanmaya devam ediyor, ancak şehir o zamandan beri Moore County ile birleşik şehir-county yönetimi oluşturdu. 2010 nüfus sayımına göre resmi nüfusu 6.000'den fazladır.
Şirket 1956 yılında Brown-Forman Corporation'a satıldı.
Jack Daniel's Damıtımevi 1972 yılında National Register of Historic Places (Ulusal Tarihi Yerler Sicili)'ne eklendi.
2012'de bir Galli olan Mark Evans, Daniel'in viskisinin orijinal tarifini 1853'te büyük büyük büyükannesi tarafından yazılmış bir kitapta keşfettiğini iddia etti. Evans, büyük büyük büyükannesinin kayınbiraderi John "Jack the lad" Daniels'ın tarifi Tennessee'ye götürdüğünü söyledi.

1987'ye kadar, Jack Daniel's black label tarihsel olarak 90 ABD proof'unda (hacimce %45 alkol) üretiliyordu. Alt uçtaki yeşil etiket ürünü 80 proof'tu. Ancak, 1987'den başlayarak, diğer etiket varyasyonlarının proof'u da düşürüldü. Bu, black label'ın başlangıçta 86 proof'a düşürülmesiyle başladı. Hem siyah hem de yeşil etiket çeşitleri aynı bileşenlerden yapılır; fark, partilerden hangisinin "premium" black label altında satılacağına karar veren profesyonel tadımcılar tarafından belirlenir, geri kalanı "standart" green label olarak satılır.
2002 yılında, genel olarak temin edilebilen tüm Jack Daniel's ürünleri 80 proof'a düşürüldüğünde daha fazla seyreltme başladı; böylece üretim maliyetleri ve tüketim vergileri daha da düşürüldü. Herhangi bir duyuru, tanıtım veya logo ya da ambalaj değişikliği yapılmadan yapılan alkol içeriğindeki bu azalma Modern Drunkard Magazine tarafından fark edildi ve kınandı ve dergi değişikliğe katılmayan içiciler için bir imza kampanyası başlattı. Şirket, tüketicilerin daha düşük proof'lu ürünleri tercih ettiğine inandığını ve değişikliğin markanın satışlarına zarar vermediğini söyledi. İmza kampanyası bir miktar tanıtım topladı ve 13.000'den fazla imza topladı; ancak şirket kararında ısrarcıydı. Birkaç yıl sonra, Advertising Age 2005'te değişikliği "neredeyse hiç kimsenin fark etmediğini" söyledi ve markanın satışlarının seyreltme başladığından beri aslında arttığını doğruladı.
Jack Daniel's ayrıca zaman zaman daha yüksek alkollü özel sürümler ve birinci sınıf marka çeşitleri üretti. Jack Daniel's'ın o zamana kadar şişelediği en yüksek alkollü içecek olan 96 proof tek seferlik sınırlı üretimi, 1996 Tennessee Bicentennial için dekoratif bir bicentennial şişesinde satışa sunuldu. Damıtımevi, 94 proof "Jack Daniel's Single Barrel"ı Şubat 1997'de piyasaya sürdü. Silver Select Single Barrel, daha önce şirketin 100 proof viskisi olan en yüksek alkollü viskisiydi, ancak yalnızca gümrüksüz mağazalarda mevcuttur. Şimdi, 125 ila 140 proof arasında değişen 'Fıçı sertliğinde tek fıçı' sürümleri var.

Jack Daniel's Black Label Tennessee Whiskey, dünyanın en çok satan viskisidir ve Brown–Forman Corporation'ın amiral gemisi ürünü olmaya devam etmektedir. Ürün 2017'de 12,9 milyon kasa satış yaptı. Jack Daniel's markasının temel net satışları %3 (bildirilen bazda -%1) oranında büyüdü. Tennessee Honey, Gentleman Jack ve Tennessee Fire gibi diğer marka çeşitleri satışlara 2,9 milyon kasa daha ekledi. İçime 

Jim Beam, Suntory Global Spirits tarafından Kentucky, Clermont'taki Jim Beam Damıtımevi'nde üretilen bir Amerikan burbon viski markasıdır. Dünyanın en çok satan burbon markalarından biridir. 1795'ten beri (Yasaklama nedeniyle kesintiye uğramıştır), Beam ailesinin yedi nesli, markayı üreten şirket için viski üretimiyle uğraşmıştır. Marka adı, Yasaklama'nın sona ermesinden sonra işi yeniden kuran James B. Beam'in onuruna 1943'te "Jim Beam" olarak değiştirildi. Daha önce Beam ailesi tarafından üretilen ve daha sonra Fortune Brands holding şirketine ait olan marka, 2014'te Suntory Holdings tarafından satın alınmıştır.

18. yüzyılın sonlarında, soyadlarının yazımını "Beam" olarak değiştiren Böhm ailesinin üyeleri Almanya'dan göç etti ve Kentucky'ye yerleşti. Johannes "Jacob" Beam (1760–1834), viskiyi burbon haline gelen tarzda üretmeye başlayan bir çiftçiydi. Jacob Beam ilk mısır viskisi fıçılarını 1795 civarında sattı, o zamanlar Old Jake Beam Sour Mash adını taşıyordu. Beam'in oğlu David Beam (1802–1854), 1820'de 18 yaşındayken babasının sorumluluklarını üstlendi ve Sanayi Devrimi sırasında ailenin burbonunun dağıtımını genişletti. David M. Beam (1833–1913), eyaletleri birbirine bağlayan büyüyen demiryolu ağından yararlanmak için 1854'te damıtımevini Nelson County'ye taşıdı.1880'e kadar müşteriler viski doldurmak için kendi şişelerini damıtımevine getirirlerdi. 1880'de şirket ürünü şişelemeye ve ülke çapında "Old Tub" marka adı altında satmaya başladı. James Beauregard Beam (1864–1947) Yasaklama öncesi ve sonrasında aile işini yönetti ve 1933–1934'te Clermont, Kentucky'de, Bardstown'daki evinin yakınında damıtımevini yeniden inşa etti.

1943'te markanın adı James Beauregard Beam'den sonra "Old Tub"dan "Jim Beam"e değiştirildi ve bazı şişe etiketlerinde James B. Beam imzasıyla "None Genuine Without My Signature" ifadesi yer alıyor. 1945'te şirket, Chicago'lu bir içki tüccarı olan Harry Blum tarafından satın alındı. Beam şirketi 1968'de American Brands tarafından satın alındı. T. Jeremiah Beam (1899–1977) 1913'te Clear Springs damıtımevinde çalışmaya başladı, daha sonra baş damıtıcı oldu ve yeni Clermont tesisindeki operasyonları denetledi. Jeremiah Beam sonunda tam mülkiyeti elde etti ve 1954'te Boston, Kentucky yakınlarında ikinci bir damıtımevi açtı. Jeremiah daha sonra işletmeyi genişletmek için çocukluk arkadaşı Jimberlain Joseph Quinn ile bir araya geldi.
Booker Noe (Frederick Booker Noe II, 1929–2004), Jim Beam'in torunu, 40 yıldan uzun bir süre Jim Beam Damıtımevi'nde Baş Damıtıcı olarak çalıştı. BU süre içerisinde Baş Damıtıcı Jerry Dalton ile yakın bir şekilde ilişkide kaldı. 1987'de Booker, şirketin ilk fıçı sertliğindeki burbonu olan ve kendi adını taşıyan Booker's'ı tanıttı ve bu, şirketin "Küçük Parti Burbon Koleksiyonu"nun ilkiydi. Fred Noe (Frederick Booker Noe III, 1957–) 2007'de yedinci nesil Beam ailesi damıtıcısı oldu ve halihazırda tanıtım amaçlı düzenli olarak seyahat etmektedir.
1987'de Jim Beam, Old Crow, Bourbon de Luxe, Old Taylor, Old Grand-Dad ve Sunny Brook gibi markaları satın alarak National Distillers'ın sahibi oldu. Old Taylor daha sonra Sazerac Company'ye satıldı. Jim Beam, 2011'de dağılan eskiden Fortune Brands olarak bilinen holding şirketinin bir parçasıydı. Kalan şirketin diğer bölümleri aynı gün NYSE'de Fortune Brands Home & Security adıyla bir halka arz olarak ayrıldı ve holding şirketinin içki bölümü 4 Ekim 2011'de Beam, Inc. olarak yeniden adlandırıldı. 2014'te Beam Inc., bir Japon gıda ve içecek grubu olan Suntory Holdings Ltd. tarafından satın alındı. Birleşik şirket, Mayıs 2024'e kadar Beam Suntory olarak biliniyordu ve ardından Suntory Global Spirits olarak yeniden markalandı.
4 Ağustos 2003'te çıkan bir yangın Kentucky, Bardstown'daki eski bir Jim Beam deposunu yok etti. Depoda 15.000 varil (795.000 ABD galonu veya 3.010.000 L) burbon vardı. Alevler yapıdan 100 fitten fazla yükseldi. Depodan yanan burbon yakındaki bir dereye döküldü. Derede ve nehirde yaklaşık 19.000 balık burbondan öldü. 3 Temmuz 2019'da başka bir depo alev aldı ve yaklaşık 45.000 varil (2.385.000 ABD galonu veya 9.030.000 L) burbonu yok etti. Yangın, burbonun Kentucky Nehri ve Glenns Deresi'ne dökülmesine yol açtı. 2003 yangınından ders çıkarılarak, ekosisteme akmasını azaltmak için suyun kullanılmamasına ve suyun kendi kendine yanmasına izin verilmesine karar verildi. Kentucky Enerji ve Çevre Bakanlığı (KEEC), resmi Facebook sayfasından alkol bulutunun Owenton ve Carrollton arasında 23 mil (37 km) mesafeye ulaştığını belirten bir açıklama yayınladı. KEEC, yerel ve federal kurumlarla birlikte, ek balık ölümlerini önlemek için sudaki oksijen seviyelerini artırmak amacıyla havalandırma kullandı.
2017 yılında White Coffee Corp, Jim Beam ile ortaklık kurdu ve burbon aromalı kahvelerden oluşan bir seri yaratıldı.

Freddie Noe (1988–present)
Fred Noe (1957–present)
Jerry Dalton (1998–2007)
Fred Booker Noe II (1929–2004)
T. Jeremiah Beam (1899–1977)
James B. Beam (1864–1947)
David M. Beam (1833–1913)
David Beam (1802–1854)
Jacob Beam (1760–1834)

James B. Beam Distilling Co. in Clermont, KY
Jim Beam Booker Noe Plant in Boston, KY
Jim Beam Old Grand Dad Plant in Frankfort, KY
Fred B Noe Distillery in Clermont, KY

Burbon viski damıtıcıları üretim için hükûmet standartlarına uymalıdır. Yasaya göre (Federal Düzenlemeler Kanunu'nun 27. Maddesi), herhangi bir "düz" bourbon: Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilmiş; en az %51 mısır tahıl karışımından yapılmış; 160 proof'tan (%80 ABV) yüksek olmayan bir oranda damıtılmış; herhangi bir katkı maddesinden arındırılmış (olgunlaştırma ve şişeleme için proof'u azaltmak amacıyla su hariç); yeni, kömürleşmiş meşe fıçılarda yıllandırılmış; 125 proof'tan (ABV %62,5) yüksek olmayan bir oranda yaşlandırma fıçılarına konulmuş, en az 2 yıl yıllandırılmış ve en az 80 proof'ta (ABV %40) şişelenmiş olmalıdır.
Jim Beam, Central Kentucky'de bulunan kireç taşı katmanı tarafından doğal olarak filtrelenen suyla başlar. Yasaklama döneminin sonundan beri kullanılan bir maya türü, daha sonra fermantasyon sürecinde kullanılan "dona mayası" olarak bilinen şeyi oluşturmak için tahıllarla birlikte bir tanka eklenir. Çekiç değirmenleri, daha kolay pişirme için mısır, çavdar ve arpa maltı karışımını öğütür. Karışım daha sonra su ve set back (eski püre) eklendiği büyük bir püre pişiriciye taşınır. "Set back", önceki damıtmadan gelen eski pürenin bir kısmıdır - ekşi püre sürecinin temel adımı, partiden partiye tutarlılığı sağlar. Damıtımevi, her biri ürün hattına bağlı olarak kullanılan iki farklı püreye dayalı iki farklı viski üretir.
Pişiriciden, püre 16–21 °C'ye (60–70 °F) soğutulduğu ve tekrar maya eklendiği fermantasyon tankına gider. Maya, püredeki şekerler tarafından beslenir ve ısı, karbondioksit ve alkol üretir. "Damıtma birası" veya "yıkama" olarak adlandırılan, elde edilen sıvı (katıları gidermek için filtrelendikten sonra) bir bira gibi görünür, kokar ve tadı vardır (ve esasen öyledir). Yıkama, 200 °F'nin (93 °C) üzerine ısıtıldığı bir kolon damıtma kabına pompalanır ve alkolün buhara dönüşmesine neden olur.
Yaklaşık 125 proof'taki yüksek alkol, her biri yaklaşık 53 ABD galonu (200 L) sıvı tutan yeni kömürleşmiş Amerikan meşe fıçılarına taşınır. Fıçıları, dokuz yıla kadar olgunlaştırılacakları yakındaki tepe mahzene taşımadan önce kapatmak için bir "tıpa" kullanılır. Mevsimler değiştikçe, hava değişimleri fıçı malzemesini genleştirir ve daraltır, burbonun fıçıya sızmasına ve kömürleşmiş meşeden gelen karamelize şekerlerin burbona tat ve renk vermesine olanak tanır. Burbonun önemli bir kısmı ("meleklerin payı" olarak bilinir) buharlaşma yoluyla fıçıdan kaçar veya fıçıdaki odunda sıkışıp kalır. Jim Beam en az dört yıl, yani hükûmetin "düz" bir burbon için gerektirdiği sürenin iki katı kadar yıllandırılır. En az dört yıl yıllandırma, damıtımevinin şişede yasal olarak bir yaş beyanından vazgeçmesini de sağlar.

Jim Beam ürün gamı aşağıdaki gibidir: 

Jim Beam Kentucky Straight Bourbon Viski – Jim Beam'in amiral gemisi burbonu, dört yıl boyunca yeni kömürleşmiş meşe fıçılarda olgunlaştırılıp hacimce %40 alkol oranıyla (80 proof) şişelenmiştir.
Jim Beam Black – Yedi yıl olgunlaştırılan ve hacimce %45 alkol oranıyla şişelenen (90 proof) Jim Beam.
Jim Beam Devil's Cut – Orijinal Jim Beam, fıçı sertliğinde burbonla harmanlanmıştır. Hacimce %45 alkol oranıyla şişelenmiştir (90 proof).
Jim Beam Double Oak – Jim Beam burbonu iki ayrı fıçıda olgunlaştırılmıştır. Hacimce %43 alkol oranıyla şişelenmiştir (86 proof).
Jim Beam Tek Fıçı – Tek fıçıda olgunlaştırılan ve hacimce %47,5 alkol oranıyla şişelenen burbon (95 proof).
Jim Beam Sunshine Blend – Orijinal Jim Beam ve burbonun kahverengi pirinçle yapılan ve dört yıl dinlendirilen bir karışımı. Hacimce %40 alkol oranıyla şişelenmiştir (80 proof).
Jim Beam Winter Reserve – Jim Beam altı yıl olgunlaştırılıp iki farklı fıçıda tamamlanmıştır. Hacimce %43 alkol oranıyla şişelenmiştir (86 proof).

Jim Beam Rye – Hacimce %40 alkol oranına sahip (80 proof) çavdar viskisi.

Jim Beam'in "Küçük Parti Burbon Koleksiyonu", Beam isminin etiketlerde ve pazarlama materyallerinde göründüğü ancak daha az belirgin olduğu birkaç burbondan oluşuyor.

Booker's: 6+ yıl dinlendirilmiş, 120–129.2 proof (ABV %60–64.60)
Baker's: 7 yıl dinlendirilmiş, 107 derece alkol oranı (ABV'nin %53,5'i)
Basil Hayden's: 6 ila 8 yıl dinlendirilmiş, %80 alkol oranına sahip (ABV'nin %40'ı); Old Grand-Dad'in "yüksek çavdarlı" püre tarifini kullanır.
Knob Creek: 9 yıl yıllandırılmış, 100 proof (%50 ABV), 9 yıllık, 120 proof (%60 ABV) tek fıçılı bira ve 100 proof (%50 ABV) çavdar viskisi.
Bu ürünlerin birkaçı uluslararası içki derecelendirme yarışmalarında oldukça iyi performans gösterdi. Örneğin, Jim Beam'in Black etiketi 2009 San Francisco Dünya İçki Yarışması'nda çift altın madalya kazandı. Jim Beam Black ayrıca 2013 Uluslararası Şarap ve İçki Yarışması'nda Altın Üstün madalya kazandı.

Jim Beam, dünyanın en çok satan burbon markalarından biridir. Amerika Birleşik Devletleri dışında, Beam Gl

Jägermeister, Alman yapımı geleneksel Kräuterlikör olarak adlandırılan bir likör türüdür. 56 çeşit bitki ve baharattan elde edilen bir karışım olan içki, hazmı kolaylaştırıcı etkisi ve mide rahatsızlıklarını gidermesi ile ün almıştır. Kokteyl içkisi olarak da kullanılmaktadır. %35 alkol oranı ve koyu kahverengi bir renge sahiptir.
Bitkiler ve baharatlar 2-3 gün boyunca suda ıslatılır. Daha sonra bu karışım süzülür ve 1 yıla yakın bir süre meşe fıçılarda bekletilir. Sürenin sonunda tekrar süzülen içki şeker, karamel, alkol ve su ile karıştırılır.
İlk üretimi 1935 yılında yapılmıştır. İçkinin üretimi, Mast-Jägermeister AG şirketi tarafından Wolfenbüttel, Braunschweig, Almanya'da gerçekleştirilmektedir. İçkinin içeriğinde geyik ve dağ keçisi kanı olduğu ise bir şehir efsanesidir.

Wilhelm Mast, Almanya'nın Wolfenbüttel şehrinde sirke üreticisi ve şarap tüccarıydı. Oğlu Curt Mast (1897-1970), alkollü içecek ve likör üretimine tutkuyla bağlıydı ve küçük yaşlarda bile babasına işinde yardımcı olmaya daima hevesliydi. Curt, 1934 yılında, 37 yaşındayken babasının işini devraldıktan sonra "Jägermeister "in formülünü geliştirdi.
Curt tutkulu bir avcıydı. Jägermeister ismi Almanca'da "Usta Avcı", "Av Ustası" veya "Avlanma ustası" anlamına gelmektedir. Avcılık ve av hayvanları ile ilgili konulardan sorumlu yüksek rütbeli bir memurun unvanıdır. "Jägermeister" terimi yüzyıllar boyunca bir mesleki unvan olarak var olmuştur. 1934 yılında, yeni Reichsjagdgesetz (Reich Avcılık Kanunu) bu terimi yeniden tanımlayarak, Alman kamu hizmetindeki kıdemli ormancılara ve av bekçilerine uygulamıştır. Hermann Göring, yeni av yasası yürürlüğe girdiğinde Reichsjägermeister (Reich av ustası) olarak atanmıştır. Dolayısıyla, Jägermeister 1935 yılında piyasaya sürüldüğü zaman, ismi Almanlar için zaten tanıdıktı ve bazen bu ürüne "Göring-Schnaps" deniyordu.
Jägermeister, özellikle bir Amerikan likör ithalat şirketini yöneten Sidney Frank 'ın (1919-2006) çalışmaları sayesinde uluslararası alanda daha fazla dikkat çekmiştir. Frank, 1980'lerden itibaren içkiyi gençlik ve öğrenci pazarında, partilere yönelik bir içki olarak tanıtmıştır. Bu, içkinin kendi Alman pazarındaki geleneksel muhafazakar marka konumundan oldukça farklı bir konuma karşılık gelmektedir. New York Magazine'in aktardığına göre, bir pazar araştırma şirketi kendisini "adı telaffuz edilemeyen... yaşlı, mavi yakalı Almanlar tarafından yemek sonrası sindirim amacıyla keyifle içilen içkiyi... 'parti' ile eşanlamlı bir likör" yaptığı için "bir promosyon dehası" olarak tanımlıyordu. Mast-Jägermeister şirketi 2015 yılında Sidney Frank İthalat şirketini satın aldı.

Kahlúa (İspanyolca: [kaˈlu.a]), Pernod Ricard'a ait Allied Domecq PLC şirketi tarafından Meksika'nın Veracruz eyaletindeki Veracruz kentinde üretilen bir kahve likörü markasıdır. İçecek rom, şeker ve Veracruz'da yetişen Arabica kahvesi içerir. IWSR Liqueurs and Specialties 2019 raporuna göre dünyanın en çok satan kahve likörüdür.

Kahlúa, Orta Amerika halklarından Aztec ve Pipillerin konuştuğu dil olan Nahuatl dilinde "Acolhua halkının evi" anlamına gelmektedir. Ancak Kahlua kelimesinin eski Arap argo dilindeki "kahwa" kelimesiyle yakından ilişkili olduğuna da inanılmaktadır. Bu yüzden, kısa boyunlu şişesindeki kahve aromalı likörün sarı etiketi, 1960'lara kadar oturan bir Meksikalı yerine oturan bir Arap'ı tasvir ediyordu.

Kahlúa, Señor Blanco, Montalvo Lara ve Alvarez Kardeşler tarafından 1936 yılında Meksika'da kuruldu. Nahuatl dilinde "Acolhua halkının evi" anlamına gelen Kahlúa adı verildi. Kahlúa, José Junco Blanco'ya satıldı ve Blanco, Kahlúa'yı ABD'ye ihraç etmeye başladı ve bu da ona "Bay Kahlua" lakabını kazandırdı.
1948 yılında (Bazı kaynaklara göre 1949) Brüksel'de bir otel barında bir barmen, Black Russian adında özel bir kokteyl yarattı ve içeriğinde Kahlúa likörünü kullandı.
Kahlúa, 1960'larda Los Angeles'lı girişimci Jules Berman tarafından ABD dağıtım haklarının satın alınmasının ardından satışlarda büyük ilerlemeler kaydetmeye başladı. Berman, markayı dergi reklamlarında agresif bir şekilde tanıtmak için Kolomb öncesi sanat koleksiyonundan antikalar kullandı.
Maria del Pilar Gutierrez Sesma, 1967 yılında Genel Müdür ve Operasyon Müdürü olarak atandı ve Kahlúa'nın kadın egemenliğini başlattı; Kahlúa'daki tüm yönetici ekibi kadınlardan oluşuyordu.
1983 yılında, Espresso Martini, ünlü bir top modelin (bazen Naomi Campbell veya Kate Moss olduğu iddia edilir) sıra dışı isteği üzerine ("beni uyandıracak, sonra da mahvedecek bir şey" dediği rivayet olunur) Londra'lı bir barmen tarafından yaratıldı.
Şirket 1994 yılında Allied Lyons ile birleşerek Allied Domecq adını aldı.
1990'ların sonlarında, başkahramanın (Jeff Bridges) Kahlúa, votka ve krema ile yapılan White Russian kokteylinden oluşan içecek tükettiği kült film klasiği The Big Lebowski'nin yayınlanmasıyla satışları bir kez daha ivme kazandı.

2002'de, daha pahalı, üst düzey bir ürün olan "Kahlúa Especial", daha önce yalnızca gümrüksüz pazarlarda sunulduktan sonra Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya'da satışa sunuldu. Meksika'nın Veracruz kentinde yetiştirilen Arabica kahve çekirdekleriyle yapılan "Kahlúa Especial" % 35 ABV (70 proof) alkol içeriğine sahiptir, daha düşük bir viskoziteye sahiptir ve normal versiyondan daha az tatlıdır.
Aynı yıl Allied Domecq, 1.6 milyon Euro yatırım yaparak Türkiye pazarına girdi.
2004'ten beri Kahlúa'nın alkol içeriği %20,0'dır; daha önceki versiyonlarda %26,5'ti.
Allied Domecq 2005 yılında kısmen Pernod Ricard tarafından satın alındı, Mart 2008'de İsveçli Vin & Sprit ile birleşmesinden bu yana dünyanın en büyük içki dağıtımcısı oldu.
2010 yılında nane ve mokka aromalarına sahip "Kahlua Mint Mocha" ürünü piyasaya sürüldü.

2014 yılında Kahlúa Productions'ın klasik kokteyl "The White Russian"ı onurlandıran kısa filmi yayınlandı. 2015 yılında tuzlu karamel aromalı "Kahlua Salty & Sweet Taste" adlı ürünü piyasaya sürüldü.2016 yılında acı biber ve çikolata aromalı "Kahlua Chili Chocolate" adlı ürünü piyasaya sürüldü.
Yine aynı yıl Meksika'nın Veracruz kentinde "Coffee for Good" programının lansmanı yapıldı. Projenin genel amacı, katılımcı köylerde hasat edilen kahvenin yüzde 100'ünün elde edilmesiydi. Küresel salgının zararlı etkisine rağmen bu hedefe ulaşıldı. Ancak elde edilen tek şey bu olmayıp, proje başladığından beri 74 çiftçi eğitildi, 214 kuru tuvalet, 161 su deposu  inşa edildi, 213.500'den fazla kahve ağacı dikildi ve yaklaşık 70 kadın liderlik rolleri üstlendi.
2017 yılında vanilya aromalı "Kahlua Vanilla" adlı ürün piyasaya sürüldü. 2018 yılında "Kahlua Espresso Martini" RTD ürünü piyasaya sürüldü. 2020 yılında narenciye aromalı "Kahlua Blonde Roast Style" ürünü piyasaya sürüldü.
Kahlúa, 2021 yılında Birleşik Krallık pazarı için yeni bir şişe tasarımı tanıttı. Ayrıca, "bilinçli içme ve daha düşük alkollü seçeneklere yönelik 'gelişen' tüketici eğilimlerini ele almak için" alkol içeriğini %16'ya düşürdü. Amerika Birleşik Devletleri pazarı için Kahlúa, daha geleneksel şişe tasarımını ve alkol içeriğini koruyor.
Kahlúa, 2023'te dünyanın en çok satan dördüncü likör markası oldu. Hacim satışlarındaki %3,3'lük büyüme nedeniyle Likör Marka Şampiyonu seçildi.
2024 yılında Kahlua yeni etiketi tanıtıldı ve Birleşik Krallık, Türkiye ve Kanada gibi bazı pazarlarda ABV seviyesi %20'den %16'ya düşürüldü. Bu, daha düşük ABV ürünlerine yönelik artan tüketici talebi sebebiyle yapılmıştır. Yeni şişe orijinal tat profilini ve dokusunu korumaktadır.
2024 yılı Ekim ayında, Grammy Ödülü sahibi Cardi B, Kahlúa ile markanın en son ürünü "Kahlúa Chocolate Sips" için işbirliğine gitti. Smooth Chocolate ve White Chocolate çeşitlerinde mevcut olan bu ürün, Kahlúa'nın neredeyse sadece Bailey's tarafından domine edilen popüler krema likörü kategorisine ilk girişimi. Kahlúa, son lansmanına biraz canlılık katmak için 2022'de piyasaya sürülen votka içerikli çırpılmış krema markası Cardi B's Whipshots'tan yardım aldı.
2024 Kasım ayında Absolut Vodka ve Kahlúa, Espresso Martini kokteyli için işbirliğine gitti. Bu kapsamda Amerikalı şarkıcı Sabrina Carpenter'ın Short n' Sweet albümünün Kuzey Amerika turunun resmi sponsoru oldu ve Absolut & Kahlúa Short n' Sweet Espresso Martini'yi tanıttı. Sınırlı sayıda üretilen Absolut & Kahlúa Short n' Sweet Espresso Martini Kokteyl Seti, evde Espresso Martini kokteyli hazırlamak için gereken her şeye sahip.
2024 yılı Aralık ayında Noel içkilerini renklendirecek içilebilir bir süs olan sınırlı sayıda üretilen "Espressohoho Martini Bauble"'ı piyasaya sürdü. Yeniden doldurulabilen ve tekrar kullanılabilen bu bauble, yılbaşı ağacının Espresso Martini ile dekore edilmesini sağlar. Ürünün lansmanı; Veracruz doğumlu oyuncu, hayırsever ve Espresso Martini tutkunu Selma Hayek tarafından yapıldı.

Kahlúa; Meksiko'da bulunan Casa de Domecq tesisinde üretilmektedir. Kahlúa'da kullanılan Arabica kahvesinin tamamı yalnızca Veracruz çiftçilik toplulukları tarafından, gölgelik plantasyonlarında yetiştirilir ve elle toplanır.
Veracruz'da hasat edilen kahve çekirdekleri 1.100 kg'lık çuvallarda kamyonlarla Mexico City'de bulunan Casa de Domecq'e getirilir. "Tesis 2" adı verilen ayrı bir binada Kahlúa'nın tüm hammaddeleri işlenir. Her biri 180 litre olan 70.000 adetlik stok seviyelerine bağlı olarak haftanın iki veya üç günü üretim yapılır. Tesis 2'de kavurma, öğütme, demleme gibi tüm işlemler gerçekleştirilir. Üretimin tamamında 18 kişi görev alır. Her yıl 180.000 kasa üretim yapılmaktadır.
Veracruz'dan gelen kahve çekirdekleri, partilere ayrılır ve standart kavurma işlemine göre çok daha düşük ısılarda kavurma işlemi gerçekleştirilir. Bu da oldukça uzun bir kavurma süreci demektir. Bu yolla şekerlerin daha az gelişmesi, yüksek asitlik oranı ve daha az gövdeli bir kahve aroması elde edilmesini sağlar. Bu durum likör üretiminde kullanılacağı için mantıklıdır. Kavurmada farklılık oluşmaması için koyulaşan kahve çekirdekleri bir renk skalası ile kontrol edilir.
Kavurma işlemi bittikten sonra "Tamizador" adı verilen eleme ünitesine aktarılır. Düzenli olarak üniteden numuneler alınır. Bu yolla çekirdeklerin tam standart boyutta olmasına dikkat edilir. Eleme işlemi bittikten sonra, 12-48 saat boyunca elenmiş çekirdekler dinlendirilir. Bu dinlenme süresi kahve kavurma işlemi için bir standart işlemdir ve fazla karbondioksitin salınmasını kolaylaştırırken, aynı zamanda çekirdek içindeki tatların dengelenmesini sağlar. Bir sonraki adım devasa bir metal kazanda demleme işlemidir. Demleme işlemi yavaş yavaş oda sıcaklığında filtrelenmiş su katılarak soğuk demleme şeklinde yapılmaktadır. Demleme süresi tamamlandığında kahve sıvısı "Separador de Cafe" adı verilen bir santrifüj filtresinden geçirilmesi ile telvesinden ayrılır. Elde edilen kahve konsantresi Kahlúa'nın tüm çeşitlerinde kullanılır.
Kahlúa tesislerindeki ekip, Veracruz arazisinde yetişen vanilyaları hasat eder ve kendi vanilya aromalarını üretir. İşlem, ticari sır olarak saklansa da vanilya çekirdeklerinin nötr alkolde infüzyon edilmesi işlemi olduğu düşünülmektedir.
Elde edilen vanilya özütü, kahve konsantresiyle harmanlanır. Elde edilen hammade, Veracruz şeker kamışı romundan yapılan alkole katılır. Bu işlemin ayrıntıları bir endüstri sırrı olarak saklanmaktadır. Renk için bir miktar karamel katılmaktadır. Elde edilen tüm karışım daha sonra filtrelenir ve yaklaşık % 40 ABV'de Tesis 2'nin hemen yanında bulunan 110.000 litrelik çelik tanklarda saklanır. Sıvı tanklarda 48 saat olgunlaştıktan sonra tekrar filtrelenir. Ardından daha fazla rom ve vanilya özütü eklenerek tekrar karıştırılır ve filtre edilmiş su eklenerek % 20 alkol oranına düşürülür. % 20 alkol oranına ulaşmış Kahlúa aynı tesiste şişelenir.

Kahlúa, kokteyl yapmak veya sade veya buzlu içmek için kullanılır. Bazı insanlar tatlı yaparken ve/veya dondurma, kek ve cheesecake'lerin üst malzemesi olarak kullanır.
Çeşitli şekillerde, çoğunlukla süt, krema, kahve ve kakaonun farklı kombinasyonlarıyla karıştırılır.
Kahlúa kahve çekirdeklerinden yapıldığı için kafein içerir. Şirkete göre, "Kahlúa yaklaşık 100 ppm kafein içerir, bu da ürünün litresi başına yaklaşık 100 mg demektir. Yani, standart bir 1,5 oz [45 ml] Kahlúa içeceği için yaklaşık 5 mg kafein olacaktır. Sadece perspektife koymak gerekirse, 8 oz [240 ml] demlenmiş bir kahve yaklaşık 200 mg'a kadar kafein içerebilir."  

Kahlúa, birçok önemli kokteylin temel malzemesidir:

Alfonso Xiii
Espresso Martini
Kahlúa Milk
White Russian
Black Russian
Mind Eraser
B-52
Baby Guinness
Kahlúa Sour
Moose Milk
Mudslide
Spanish coffee
Dirty Mothe
Frozen Mudslide
Teuila Espresso martini
Vodka Espresso
Colorado Bulldog

Kahlúa Coffee Liqueur
Kahlúa Mint Mocha
Kahl

Kremalı likör, içeriğinde süt kreması ve genel olarak lezzetli bir alkollü içecek bulunan bir likördür.
Dikkat çeken kremalı likörler şunlardır:

Amarula, Güney Afrika'da fermente edilmiş marula meyvesinden damıtılmış içki ile yapılır.
Irish cream, İrlanda viskisi ile yapılır.
Cruzan Rum, Rom ve diğer içeriklerle yapılır.
Dooley's, Tofi ve votka ile yapılır.
MC Kelly Cream, Almanya'da viski kullanılarak yapılır.
Heather Cream, İskoç viskisi ile yapılır.
Voodoo Cream Liqueur, Viski ile yapılan Hint kremalı likörüdür.
RumChata, Rom ve horchata karışımıdır.

Kremalı likör buz veya herhangi bir karışım eklenerek veya eklenmeden tüketilebilir. Buzlu olarak veya kokteyl malzemesi olarak da tüketilebilir.
ABD'de İrlanda Araba Bombası olarak bilinen kokteyl, 1970'lerde Baileys Irish Cream'i servis etmenin bir yolu olarak icat edildi.

Bazı kremalı likör markalarına aşağıda yer verilmiştir:

Kremalı likör içeren kokteyllere aşağıda yer verilmiştir:

Likör
Likörler listesi
Irish cream

Krupnik (Lehçe, Belarusça) veya Krupnikas (Litvanyaca), Litvanya, Belarus ve Polonya'da popüler olan, tahıl bazlı alkol (genellikle votka) ve bal bazlı, liköre benzer geleneksel bir tatlı alkollü içecektir. Polonya'da alkollü içeceklerin nalewka kategorisinde gruplandırılır. Krupnik'in seri üretilen versiyonları %40-50 ABV (80-100 proof) alkol içerir, ancak geleneksel versiyonlar baz olarak %80-100 tahıl alkolü kullanır. Tatlılık katmak için kullanılan ana bileşen, genellikle yonca balı ve 50'ye kadar farklı ottur. Birçok sürümü vardır ve bazı tarifler nesilden nesile aktarılmıştır; üreticiler genellikle kendi tariflerini kullanırlar.
Bazen, lezzet için baharatlı çeşniler ve otlar eklenir. Balın markası ve baharatların oranı, krupnik'in nihai tadını belirleyen temel faktörlerdir. Bal ve baharatların bir karışımı, votka bazına eklenmeden önce seyreltilir, kaynatılır ve süzülür. Sıcak, oda sıcaklığında veya soğuk olarak servis edilebilir. Daha fazla ot ve daha az bal içeren belirli bir krupnik türü Karaylar tarafından demlenir.
"Krupnik" aynı zamanda Belvédère şirketinin ürettiği krupnik, votka ve çeşitli nalewka gibi bir dizi alkollü içeceğin de marka adıdır. 2014 yılında Krupnik votkası satış hacmine göre dünyanın en popüler sekizinci votka markasıydı.
Tüm Slav ülkelerinde popüler olan Medovukha (Rusya) veya bir çeşit bal şarabı olan Miód pitny'nin (Polonya) uzak bir akrabasıdır.
Polonya'da 24 Aralık tarihinde Noel arefesi akşam yemeği olan Wigilia'da servis edilen tek alkollü içecektir.

Krupnik ilk kez anıldığı 16. ve 17. yüzyılların başına dayanan bir içecektir. Krupnik o zamanlar bal, botanikler ve baharatlara dayalı bir içki olarak adlandırılıyordu. Diğer birçok likör gibi Krupnik'in de manastır kökenli olduğu düşünülüyor ve 16. yüzyılda (1593) Benediktin rahipleri tarafından Polonya-Litvanya Birliği'ndeki Litvanya Büyük Dükalığı'nda Nieśwież'deki bir manastırda ilaç olarak yaratıldığı söyleniyor; günümüzde ise Belarus'un Minsk Bölgesi'ndeki Niaśviž şehridir. Manastırda üretilen likör, kısa sürede Polonyalı szlachta evlerin sofralarında yerini aldı. Sayısız szlachta günlüğünde günümüze kadar korunan çok sayıda tarif bulunmaktadır.
Belarus'ta Krupnik misafirperverliğin bir simgesidir ve geleneksel olarak misafirlere ritüelistik bir şekilde yapılır ve servis edilir. Misafirler çağırdığında, Krupnik geleneksel olarak evin hanımı tarafından, misafirlerin önünde büyük bir toprak kapta bal, baharatlar ve yüksek alkollü nötr içki (votka) karıştırılarak yapılırdı. Daha sonra karışım yakılır ve çekici baharat kokuları yayarak yanmasına izin verilirdi. Ev sahibi tarafından talimat verildiğinde, ev sahipleri ve misafirler aynı anda alevi söndürür ve ısıtılmış içecek hemen küçük fincanlara veya bardaklara servis edilirdi.

Krupnik'in en bilinen markası, Avrupa'nın en eski damıtımevlerinden biri olan Polonya'nın Starogard Gdański kentindeki Destylarnia Sobieski'de üretilmektedir.
Çoğu bitkisel likör gibi krupnik'in de tıbbi özellikleri olduğuna inanılır. Hatta II. Dünya Savaşı'nda Polonyalı askerler tarafından dezenfektan olarak bile kullanılmıştır.

Belvedere Vodka
Votka
Likör
Medovukha
Bal şarabı

Recidemia'da krupnik tarifi

Kräuterlikör (Almanca: [ˈkʀɔɪtɐlikøːɐ]) (bitkisel likör veya baharatlı likör) otlar veya baharatlarla tatlandırılan ve geleneksel olarak sindirim amaçlı sade içilen, İtalyan Amaro (bitter) konseptine çok yakın likör türüdür.
Kräuterlikör tariflerinin tarihi, Bingenli Hildegard gibi ortaçağ yazarlarına kadar uzanır. Alkol ve bitter maddelerin karışımları, safra ve mide asidi salgısını artırmak için ilaç olarak kullanılırdı. Günümüzde Kräuterlikör, farklı kokteyllerin ve uzun içeceklerin bir bileşeni olarak da servis edilir. Tüm çeşitleri kokteyllere ve uzun içeceklere dahil edilebilse de, geleneksel olarak iyi soğutulmuş ve saf olarak, tercihen dijestif olarak tüketilirler. 
Kräuterlikörler geleneksel olarak %35 ABV alkol oranına sahiptir. 

Yaygın olarak satılan likör markaları Riga Black Balsam (Letonya), Aromatique, Fläminger Jagd, HirschRudel, Ilkenhof, Jägermeister, Jagdtraum, Killepitsch, Kraterfeuer, Kuemmerling, Schierker Feuerstein, Schwartzhog, Wurzelpeter ve Underberg (Almanya), Altvater, Engelszeller (Avusturya), Becherovka (Çek Cumhuriyeti), Unicum (Macaristan), ayrıca Bénédictine ve Chartreuse (Fransa). İtalya'da Amaro ("bitter") likörler arasında; Cynar ve Ramazzotti, Türkiye'de Hare 41 bulunur.

Kräuterlikörler ile yapılan bazı kokteyllere aşağıda yer verilmiştir:

Black Apple Old Fashioned
Black Forest Sour
Death Flip
Fireside Pumpkin
German Vacation
Muertito Vivo
That Party Last Night

Aromatik bitter
Likör
Likörler listesi
Şnaps
Jägermeister
Amaro

Kınakına (Cinchona officinalis), Amazon Yağmur Ormanlarının doğal bir ağacıdır. Kinin elde edilmesinde kullanılır. Bu madde sıtmanın tedavisi ve sıtmadan korunmada özellikle kullanılan bir ateş düşürücüdür. Bu ağaçtan ayrıca cinchonine, cinchonidine ve quinidine elde edilmektedir.

Diğer isimleri : Kontestozu, Quinaquina, Cinchona, Quinquina
Botanik bilgi : Kökboyasıgiller familyasından, 5–20 m boylanabilen bir bitkidir.Yaprakları eliptik veya yumurta şeklinde kenarları bütündür. Yaprakların üstü koyu yeşil ve tüysüz, alt yüzeyi tüylü ve eski yaprakları esmer veya kırmızı bir renk alır. Çiçekleri dalların uç kısmında topluca bir arada bulunur.
Yetiştirildiği yerler : Anayurdu Peru ve Bolivya olan ve sanayii bitkisi olarak Cava, Güney Hindistan, Kolombiya, Seylan, Guatemala, Kamerun ve Kongo gibi tropikal ülkelerde yetiştirilir.
Bilinen bileşimi : Kabuğundan “Kinin / Quinine, Chininum” çıkarılır. Kınakınanın terkibinde kinin, kinidin, kinşonin, kinşonidin, sinşol, kupreol gibi maddeler vardır. Gövde ve kök kabukları (Cortex Chinae) kullanılır. Tadı acıdır.
Faydaları :
İştahsızlık, sindirim bozukluklarından;şişkinlik ve hazımsızlığa karşı kullanılır.
Dermansızlık ve halsizlik gibi durumlarda vücudu kuvvetlendirici ve dinçleştirici özelliği vardır.
Ateş düşürür.
Nevralji, sıtma, grip, bulaşıcı hastalıklarda da fayda sağlar.
Kalp ağrıları, kalp çarpıntısı gibi hallerde kullanılır.
Kullanım Şekli - Çay : Kınakına kabuğu ince kıyılarak 1 g demliğe konur ve üzerine 300-500 ml kaynar su ilave edilir ve 15-20 dk. demlenmesi beklendikten sonra süzülerek içilir. Günde toplam olarak en fazla 3 g kınakına kabuğu veya tozundan çay yapılabilir. Yani 3 defa 1 g alabilir, zira fazlası zararlıdır.
Kınakınanın çayı pek içilmemekte zirâ dozajın aşılması hâlinde (günde 3 g) zehirlenme söz konusu olabilir. Bu nedenle genellikle tentürü veya natürel ilacı kullanılır.

Likörler, ilave şekerle hazırlanan ve genellikle meyvelerden, bitkilerden veya kuruyemişlerden elde edilen alkollü içeceklerdir. Likörler, ilave şeker içermeyen eaux-de-vie, meyve brendi ve aromalı likörlerden farklıdır. Çoğu likör hacimce %15 ila %55 alkol arasında değişir.

Elma
Applejack
Kalvados
Kaju elması
Feni
Hurma
Araqi
incir
Boukha
Üzüm
Arak
Armagnac
Brendi
Konyak
Pisco
Zivaniya

Erik
Slivovitz
Țuică
Cibre
Chacha
Orujo
Tsikoudia
Tsipouro
Zivaniya
Çeşitli meyveler
Brandi
Eau de vie
Himbeergeist
Kirschwasser
Marillenschnaps
Nalewka
Oghi
Pálinka
Rakia
Schnaps

Pirinç
Awamori
Cheongju
Cholai
Lao-Lao
Lihing
Rice baijiu
Shōchū
Soju
Sulai

Baijiu (Kaoliang likörü)

Hindistan cevizi ve diğer palmiyeler
Arrack
Lambanog
Malibu
Süt
Arkhi
Şeker kamışı veya pekmez
Aguardiente
Cachaça
Clairin
Desi daru
Guaro
Rom
Seco Herrerano
Sulai
Sura
Tharra
Çeşitli nişastalar
Aguardiente
Aquavit
Bangla
Horilka
Poitín
Shōchū
Vodka
Vanilya
Licor 43
Navan likörü

Badem
Amaretto
Crème de Noyaux
Anason
Absente
Absent
Aguardiente
Anisado
Anisado Mallorca
Anisette
Anyżówka
Chios Mastiha
Hierbas
El Namroud
Herbsaint
Herbs de Majorca
Passione Nera
Pastis Henri Bardouin
Patxaran
Pernod Fils
Ricard
Sambuca
Sassolino
Karaçalı
Patxaran
Vişne
Cherry Bounce
Crème de Cerise
Ginjinha
Guignolet
Vișinată
Wiśniówka
Peter Heering
Maraschino
Şili biberi
Pertsivka
Çikolata
Çikolata likörü
Liqueur Fogg
Sabra
Vana Tallinn
Tarçın
Tentura
Cloudberry
Lakka
Hindistan cevizi
Malibu
Kahve
Kahlúa
Tia Maria
Allen's Coffee Brandy
Ammazzacaffè
Barraquito
Café Rica
Kahlúa
Kamora
Toussaint Coffee Liqueur
Krema
Kremalı likör
İrlanda kremi
Amarula
Baileys Irish Cream
Brady's Irish Cream
Coole Swan Irish Cream Liqueur
DeKuyper
Dooley's
Heather Cream
Kerrygold Irish Cream Liqueur
Ponche kreması
RumChata
Saint Brendan's
Sangster's
Sheridan's
Vana Tallinn
Vermeer Dutch Chocolate Cream Liqueur
Voodoo Cream Liqueur
Yumurta
Advocaat
Eggnog
Fındık
Frangelico
Crème de Noyaux
Nocello
Nocino
Ot
Aquavit
Bénédictine
Brennivín
Crème de menthe
Metaxa
Unicum
Amaro
Alomo Bitters
Amaro Montenegro
Amaro Sibilla
Amaro
Ukrainian Balsam
Becherovka
Blutwurz
Carmelite Water
Crème de menthe
Şartröz
Fernet-Branca
Drambuie
Domaine de Canton
Galliano
Génépi
Goldschläger
Goldwasser
Gran Classico Bitter
Herbs de Majorca
Hierbas
Indian Brandy
Jägermeister
Krasnaya Polyana Balsam
Kräuterlikör
Kümmel
Mama Juana
Mechitharine
Menta
Pelinkovac
Riga Black Balsam
Stellina
Strega
Tubi 60
Underberg
Zwack
Sitrus
Aurum
Cedratine
Hideous
Kitron
Limon likörü
Pallini Limoncello
Villa Massa Limoncello
Limoncello

Bal
Bärenjäger
Drambuie
Glayva
Irish Mist
Krupnik
Bénédictine
Mama Juana
Ron miel
Tej
Xtabentún
Yukon Jack
Portakal
Cointreau
Controy
Curaçao
Grand Marnier
Hesperidina
Triple sec
Yıldız anason
Pastis
Sassolino
şeker kamışı/pekmez
Charanda
Çeşitli meyveler
Campari
Cedratine
Crème de banane
Crème de Cassis
Damson Gin
Forbidden Fruit
Hpnotiq
Lichido
Limoncello
Maesil-ju
Midori
PAMA
Passoã
Pisang Ambon
Pucker
Rhythm
Umeshu
X-Rated Fusion
Schnapps
Sloe gin
Ceviz
Nocino
Dut ve ahududu
Chambord
Crème de Cassis
Hideous
Murtado
Patxaran
Sloe gin
XUXU

Amerikan likörleri
Arrow
Hpnotiq
Southern Comfort
Sweet Revenge
Beyaz Rusya likörleri
Krupnik
Krambambula
İngiliz likörleri
Damson gin
Sloe gin
Pimm's
İskoç likörleri
Cock o' the North
Drambuie
Glayva
Heather Cream
Hollanda likörleri
Advocaat
Curaçao
Parfait d'Amour
Schrobbelèr
Tip van Bootz
Fransa likörleri
Bénédictine
Carmelite Water
Şartröz
Chambord
Cointreau
Crème de Cassis
Crème de cerise
Crème de Noyaux
Crème de violette
Domaine de Canton
Eau créole
Garluche
Get 27
Guignolet
Izarra
Lichido
Navan likörü
Nuvo
Parfait d'Amour
Passoã
Pastis
Pastis Henri Bardouin
Ricqlès
Stellina
Triple sec
X-Rated Fusion
Floc de Gascogne
Vin de liqueur
Pineau des Charentes
Pommeau
Ratafia
St-Germain
Almanya likörleri
Andalö
Apfelkorn
Bärenfang
Dooley's
Goldwasser
Jägermeister
Killepitsch
Kuemmerling
Lauterbacher Tropfen
Ratzeputz
Schierker Feuerstein
Wurzelpeter
Yunan likörleri
Kitron
Tentura
İrlanda likörleri
Baileys Irish Cream
Brady's Irish Cream
Carolans
Celtic Honey
Coole Swan Irish Cream Liqueur
Irish Mist
Kerrygold Irish Cream Liqueur
Sheridan's

İtaliya likörleri
Alchermes
Amaretto
Amaro
Amaro Averna
Amaro Lucano
Amaro Montenegro
Amaro Sibilla
Anisette
Aperol
Aurum
Bargnolino
Braulio
Campari
Castello Mio Sambuca
Centerbe
Cynar
Disaronno
Fernet
Fernet-Branca
Frangelico
Galliano
Gozio Amaretto
Limoncello
Maraschino
Mirto
Nespolino
Nocello
Nocino
Pallini Limoncello
Passione Nera
Ramazzotti
Rosolio
Sambuca
Sassolino
Strega
Tuaca
Vespetrò
Villa Massa Limoncello
Zucca
Japon likörleri
Habushu
Midori
Returner
Umeshu
Polonya likörleri
Goldwasser
Krambambula
Krupnik
Nalewka
Polmos Łańcut
Wiśniówka
Portekiz likörleri
Amarguinha
Bitter Almond Liqueur
Ginjinha
Licor Beirão
İspanya likörleri
Anisette
Asiático
Cantueso
Herbero
Licor 43
Manzana verde
Orujo
Patxaran

Viski markaları listesi
Votkalar listesi
Kokteyller listesi
Tekilalar listesi
Mocktail

Lillet, Bordeaux yakınlarındaki Podensac'ta üretilen şarap bazlı bir aperitiftir. %85 şarap, %15 meyve likörü ve kınakınadan oluşmaktadır. Kullanılan şaraplar, Fransız şarabı, ağırlıklı olarak Bordeaux şarabıdır. Meyve likörleri, tatlı portakal (Fas, İspanya) ve acı portakal (Haiti, Peru) gibi meyve kabuklarının alkolde birkaç hafta soğuk demleme infüzyonu ile elde edilir. Meşe fıçılarda geleneksel yöntemle yıllandırılır. Marka, Pernod Ricard grubuna aittir.

Kina Lillet (1887–1986): Meyve likörleriyle karıştırılmış beyaz şaraptan yapılan ve kininle tatlandırılmış bir likör. Adındaki "Kina" kininin ana bileşeninden türetilmiştir: kınakına ağacının kabuğu.
Lillet Dry (1920–?): İngiliz pazarı için yaratılmış daha sek bir ürün.
Lillet Rouge (1962–present): İlk olarak Lillet'i ABD'ye ithal eden ilk kişilerden biri olan Amerikalı şarap tüccarı ve ithalatçısı Michael Dreyfus tarafından önerilen kırmızı şarap bazlı bir ürün.
Lillet Blanc (1986–present): Beyaz şarap bazlı versiyonun daha tatlı bir çeşidi, kinin içeriği azaltılmıştır. Kina Lillet'in yerini almıştır.
Lillet Rosé (2011–present): Pembe (roze) şarap bazlı ürün.

1872'de şarap ve içki damıtıcısı ve tüccarı olan Paul ve Raymond Lillet kardeşler, Fransa'nın Bordeaux kentinin güneyindeki Podensac'ta "La Maison Lillet" adında şirketlerini kurdular. Bordeaux'da aperitif yapma fikri, XVI. Louis'in saltanatının başlarında Brezilya'yı terk eden bir doktor olan Peder Kermann'dan geldi. Peder, Fransa'ya döndü ve Bordeaux'ya yerleşti; burada kinin gibi otlar kullanarak likörler ve fortifiye şaraplar yarattı.
O dönemde Bordeaux, Avrupa şarap ticareti için en önemli yerlerden biri haline geldi. Ayrıca Karayip adalarından ithal edilen ürünler için Fransa'nın ana limanıydı.
19. yüzyılın sonunda, Louis Pasteur'ün (1822–1895) yaptığı keşifler sonucunda insanlarda hastalık korkusu oluştu. Yine de, Pasteur'e göre "Şarap" "haklı olarak tüm içeceklerin en sağlıklısı ve en hijyenik olanı olarak kabul edilebilirdi". Sonuç olarak, kinin yüksek ateşle mücadele etmek ve sıtma semptomlarını hafifletmek için kullanıldığından tonikli şaraplar (kinin içeren) çok popüler hale gelmiştir.
1887'de Pierre ve Raymond Lillet, Kina Lillet'i yarattı. Başlangıçta, diğer tüm aperitifler kırmızıyken "beyaz" olan Lillet, belirli bir coğrafi konumun en ünlülerinden biri olan Bordeaux bölgesinden gelen tek aperatifti.
1920'lerde Lillet ihracatı Avrupa ve Afrika'da büyük ölçüde arttı. Marka, reklam kampanyaları sayesinde Fransa'da da ünlendi.  Aynı zamanda Lillet, New York'taki yüksek sosyetede başarısının nedenlerinden biri olan transatlantik gemilerde servis edildi. Amerikalı barmenler bunu moda kokteyller yapmak için kullandı.
1962'de, Raymond'un torunu Pierre Lillet, Amerika'nın kırmızı şaraplara olan artan ilgisinden yararlanmak amacıyla Amerikan pazarı için Lillet Rouge'u yarattı.
1970'lerin başlarında, Maison Lillet marka adından "Kina"yı kaldırarak sadece Lillet adını verdi. "Kina", birçok aperatifin kinin içeriğini vurgulamak için kullandığı genel bir terim haline gelmişti ve artık o zamanlar için geçerli değildi. Lillet, ailenin adıydı ve markanın tek adı oldu.
Lillet tarifinin kalitesini ve sürdürülebilirliğini artırmak için, 1985 yılında Lillet, Bordeaux Üniversitesi Önoloji Enstitüsü ile yakın çalışma sonucunda modern önoloji uygulanarak yeniden formüle edildi. Hem kinin acılığı, hem de buna bağlı tatlılık azaltıldı.
2011 yılında mahzen ustası Jean Bernard Blancheton yönetiminde rosé Lillet versiyonu piyasaya sürüldü.

Lillet öncelikle şarap bazlı bir aperitiftir. Buzdolabında saklanabilir ve 6 ile 8  °C arasında soğuk olarak servis edilebilir. Fransızlar genellikle onu bir dilim portakal, limon veya buzla servis ederler.
Amerika Birleşik Devletleri'nde kokteyllerde oldukça iyi bilinir ve beğenilir. Örneğin, aşağıdaki içerikten oluşan Lillet mojito vardır:

1 hacim Lillet blanc,
3 dal nane yaprağı,
şeker kamışı,
limon veya limon suyu.
Diğer kokteyller de profesyonel barmenler arasında ünlüdür: "20. Yüzyıl" veya "Eski Etonian" gibi. Tarifler birçok kokteyl web sitesi tarafından kullanılmaktadır.
Tüm Lillet bazlı kokteyller arasında en iyi bilineni Vesper'dir:  Casino Royale ve Quantum of Solace'de James Bond, "Vesper" adını verdiği ve virgül kapanışıyla başlayan bir kokteyl olan "Kina Lillet Martini" yi icat eder ve sipariş eder. Filmin dayandığı roman olan Casino Royale (1953)'da  Fleming tarafından yazılan tarifi barmene şöyle söyler: “3 doz Gordon cin, 1 doz votka, 1/2 Kina Lillet”.
Lillet'nin resmi internet sitesinde 14 farklı tarif bulunmaktadır.

Likör
Likörler listesi

Resmi internet sitesi

Limon likörü, limon, nötr alkol ve şekerden yapılan bir likördür. Açık ila parlak limon sarısı renktedir; yoğun limon aromalıdır; berrak, bulanık veya opaktır; tatlı veya tatlı-ekşidir. Limon kabuğu rendesi kullanılır, su eklenebilir ve likör ekşi değildir. Limon kremalı likör yapmak için süt veya krema eklenebilir. Limon suyu, limon likörünün tadını değiştirmek ve stabilitesini etkilemek için kullanılmaz.

Limon likörü üretmek için şeker, su, limon kabuğu rendesi, nötr alkol ve olgunlaşması için zamana ihtiyaç vardır. Limon kabuğu rendesi, limon yağını (esansiyel bir yağ) çıkarmak için yüksek alkollü nötr içkilere batırılır. Daha sonra ekstraksiyon basit şurupla seyreltilir.

Farklı tatlar üretmek için farklı limon çeşitleri kullanılır. Kullanılan limon çeşidi genellikle bölgeye göre belirlenir. Farklı tatlar vermek için çeşitli alkoller kullanılabilir. Daha yüksek alkollü içkiler limon aromasının çıkarılmasını en üst düzeye çıkarırken, daha koyu alkollü içkiler aromanın karmaşıklığını artırır. İtalya'da birçok ticari limon likörü markası çeşitli stillerde üretilir.

İtalya'da, özellikle Campania'da limon likörü kahveye eşlikçi (ammazzacaffè) olarak tüketilir.

Likör
Kitron, limondan yapılan bir Yunan likörü
Limoncello, İtalyan limon likörü
Limon Damlası, bir kokteyl
Likörler listesi

Özel

Genel

Herb Society of America'nın Otlarla Yetiştirme ve Yemek Pişirme Rehberi - Katherine K. Schlosser - Google Books
Macera Rehberi Napoli, Sorrento, Amalfi Sahili - Marina Carter - Google Books

 Wikimedia Commons'ta Limon likörü ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Limoncello veya Limonçello (İtalyanca: [limonˈtʃɛlːo]), çoğunlukla güney İtalya'da, özellikle Napoli Körfezi, Amalfi Sahili ve Sicilya çevresinde üretilen bir İtalyan limon likörüdür. İtalya'daki en popüler ikinci likördür ve geleneksel olarak akşam yemeğinden sonra sindirime yardımcı olarak soğuk olarak servis edilir. Ayrıca, çeşitli tarifleri çevrimiçi ve basılı olarak bulunabilen popüler bir ev yapımı likördür.
Limoncello, limon kabuğu rendesinden yapılır ve genellikle hafif bulanık bir görünüme sahiptir; bu, asılı küçük uçucu yağ damlacıklarından kaynaklanır.

Limoncello'nun kesin kökeni tartışmalıdır. Sanayi ticaret grubu Federazione Italiana Industriali Produttori Esportatori ed Importatori di Vini, Acquaviti, Liquori, Sciroppi, Aceti ed affini, limoncello'nun 1900'lerin başında Isola Azzurra'da küçük bir misafirhanede yaşayan Maria Antonia Farace'nin büyükannesi tarafından yaratıldığını söylüyor. ABD kaynakları bunun ya yaklaşık 100 yıl önce Sicilya'da icat edildiğini ya da ilk olarak birkaç köy ve adanın kökeninin burası olduğunu iddia ettiği Amalfi Sahili'nde yapıldığını söylüyor. Gazeteci Kristen Tillotson bunun ya 1900 civarında Azzurra'dan bir narenciye bahçesi bekçisi tarafından ya da çok daha önce rahipler veya balıkçılar tarafından icat edilmiş olabileceğini bildiriyor.

Limoncello esas olarak Güney İtalya'da, özellikle Napoli Körfezi, Amalfi Sahili ve Sicilya çevresinde üretilmektedir.
Geleneksel olarak limoncello, Sorrento veya Sfusato limonları olarak da bilinen Femminello St. Teresa limonlarının kabuğundan yapılır. Limon kabuğu rendesi veya öz kısmı çıkarılmış kabuklar, yağı çıkana kadar rektifiye edilmiş ispirtoya batırılır. Elde edilen sarı sıvı daha sonra basit şurupla karıştırılır. Şeker-su oranını ve sıcaklığı değiştirmek berraklığı, viskoziteyi ve lezzeti etkiler. İçecekte asılı kalan küçük (yaklaşık 100 nanometre) uçucu yağ damlacıklarının varlığından kaynaklanan hafif bulanık bir görünüme sahiptir. Opak limoncello, şeker şurubunun ve ekstrakte edilmiş limon yağlarının kendiliğinden emülsifikasyonunun (başka bir deyişle uzo etkisi) sonucudur.
Ticari üretim 2003 yılında yaklaşık 15 milyon litreydi.

Limoncello, Campari'den sonra İtalya'da en çok tüketilen ikinci likördür.

Limoncello geleneksel olarak akşam yemeğinden veya kahveden sonra sindirime yardımcı bir içecek olarak soğuk olarak servis edilir.
Ayrıca Prosecco & Limonata veya Soda suyu ile karıştırılarak spritz olarak da servis edilebilir. Limoncello Amalfi Sahili'nden geldiği için bazen Amalfi spritz olarak da bilinir.

Alkol içeriği, özellikle ev yapımı çeşitler arasında büyük ölçüde değişebilir, ancak tipik alkol içeriği hacimce yaklaşık % 30 ABV'dir.

Limoncello'nun birçok çeşidi de mevcuttur. Bunlar arasında arancello (portakal aromalı), agrumello (karışık narenciye aromalı), pistachiocello (antep fıstığı aromalı), meloncello (kavun aromalı) ve fragoncello (çilek aromalı) bulunur. Basit şurup yerine süt kullanılarak yapılan ve crema di limoncello olarak bilinen bir çeşidi de mevcuttur ve genellikle hacimce yaklaşık %17 alkol oranıyla daha düşük alkollüdür.

Likör
Limon likörü

 Wikimedia Commons'ta Limoncello ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Malibu, beyaz romla yapılan ve hacimce % 21 (42 proof) alkol oranına sahip hindistan cevizi aromalı bir rom likörüdür. 2005'ten beri Malibu markası, yerel yasalarca izin verildiği yerlerde buna "aromalı rom" adını veren Pernod Ricard'ın mülkiyetindedir. Palmiye ağaçlarının ve arka plandaki gün batımının resmedildiği ünlü beyaz şişesiyle tanınan Malibu  150'den fazla ülkede satılmaktadır.
Hindistan cevizi romu alt kategorisini başlatan ürün olarak Malibu, Amerika Birleşik Devletleri'nde 6, Birleşik Krallık'ta 26. en popüler içkidir.

Malibu'da kullanılan rom 17. yüzyılın ortalarından beri yüksek kaliteli romuyla tanınan Barbados adasında 1893'ten beri üretilmektedir. Twelve Island Shipping Company, markayı başlangıçta Küçük Antiller'in 12 adasında dağıtmış, ardından hızla dünyanın geri kalanını kapsayacak şekilde genişlemiştir. Çok kısa bir sürede marka uluslararası alanda güçlü bir üne kavuşmuştur.

Ürün 1978'de International Distillers & Vintners'dan Peter Fleck, Tom Jago tarafından yaratıldı ve başlangıçta Curaçao'dan rom ve hindistan cevizi aromasıyla yapıldı. Başlangıçta ürün, barmenlerin Piña colada yapmasını kolaylaştırmak için kullanıldı. Ürün popülerlik kazandığında, üretim daha sonra rom'un West Indies Rum Distillery Ltd. tarafından yapıldığı Barbados'a taşındı ve kullanılan malzemelerin kalitesi iyileştirildi.
Marka, 2002 yılında Diageo tarafından Allied Domecq'e 560 milyon £ (800 milyon $) karşılığında satıldı. 2005 yılında Fransız şirketi Pernod Ricard, Allied Domecq'i 14 milyar $ karşılığında satın aldı. Anlaşma, Pernod Ricard'ın Malibu romu da dahil olmak üzere bir dizi alkollü içecek markasını satın alması anlamına geliyordu. Malibu daha sonra 2005 yılında The Absolut Company marka yelpazesine entegre edildi.
Marka, özellikle pandemi döneminde yükselişini sürdürerek 2020'de %14,3 büyüme kaydederek 4,4 milyon kasaya ulaştı.
Malibu, Ekim 2021'de rom bazlı kokteyllerden oluşan bir aluminyum kutu (Can) yelpazesiyle hazır içim (RTD: Ready To Drink) sektörüne girdi.

Barbados adasında üretilen Malibu, lezzetini Karayip romunun, doğal Hindistan cevizi aromalarının ve şeker kamışının rafine karışımına borçludur.
Malibu'nun üretimi geleneksel yöntemleri, gelişmiş teknolojilerle birleştirir. İşlem pekmez çıkarma ile başlar: şeker kamışı suyu, rafine edilmemiş esmer şeker oluşturmak için ısıtılır ve pekmez bu işlemden elde edilen şuruplu kısımdır. Daha sonra fermantasyonu kolaylaştırmak için bu şuruba su ve maya karışımı eklenir.
Bunu, West Indies Rum Distillery Ltd. rom damıtımevinde özel olarak tasarlanmış yüksek fıçılarda gerçekleştirilen üç ardışık damıtma aşaması izler. Meşe fıçılara aktarılan bu şekilde elde edilen yumuşak ve açık beyaz rom, en bilinen hindistan cevizi aromalı rom üretmek için hindistan cevizi ile harmanlanır.
Üretimde kullanılan Hindistan cevizinin bir kısmı, dünyanın en büyük ikinci hindistan cevizi üreticisi Filipinler'deki yerel çiftçi topluluklarından temin ediliyor.

Pernod Ricard'a göre Malibu'nun ana pazarları ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve Kanada'dır. Geçmiş reklam kampanyaları onu "ciddi anlamda rahat" olarak nitelendirdi ve genellikle Karayipli insanların hayatı ciddiye aldığını gösterdi. Malibu'nun reklamlarının Karayip odaklı olması, adını aldığı kasabanın Karayipler bölgesinde değil Kaliforniya'da olması gerçeğiyle biraz çelişiyor.
2014'ten bu yana reklam kampanyası, Malibu'nun insanları "şimdiye kadarki en iyi yazlarını" geçirmeye teşvik etme fikrine doğru kaydı YouTube kampanyası ve TV reklamlarıyla "yaz sen ile yılın geri kalanındaki sen" arasındaki farkı gösterdi. Malibu, 2016'da bir ticaret web sitesi ve #Malibu etiketiyle bir internet kampanyası başlattı.
Malibu, 2022 yılında "Ne Tadı Güzelse Onu Yap" ile küresel marka konumlandırmasını başlattı.

Malibu romunun orijinal versiyonu hindistan cevizi aromalıdır. Dünya çapındaki pazarda muz, ananas, çarkıfelek meyvesi, ada kavunu ve mango gibi çeşitli tropikal meyvelerle aromalandırılmış birçok farklı Malibu rom versiyonu bulunmaktadır. Ek olarak, Malibu Fresh olarak bilinen naneli bir karışım, Malibu Red olarak bilinen tekila ile karıştırılmış bir versiyon  bulunmaktadır.
Ürün gamı:

Malibu Original
Malibu Strawberry (Çilek)
Malibu Watermelon (Karpuz)
Malibu Pineapple (Ananas)
Malibu Mango (Mango)
Malibu Passion Fruit (Çarkıfelek)
Malibu Black % 35 ABV
Malibu Peach (Şeftali)
Malibu Watermelon Mojito Can
Malibu Pineapple Can
Malibu Cola Can
Malibu Peach Rum Punch Can
Malibu Strawberry Daiquiri Can
Malibu Watermelon Fizz Can
Malibu Pina Colada Can
Malibu Pear Can
Malibu Pineapple Bay Breeze Can
Malibu Lime & Coconut Splash Can
Malibu Watermelon Splash Can
Malibu Passion Fruit & Coconut Splash Can
Malibu Pineapple & Coconut Splash Can
Malibu Strawberry & Coconut Splash Can
Malibu Strawberry Daiquiri Ready To Serve
Malibu Rum Punch Ready To Serve
Malibu Pineapple Bay Breeze Ready To Serve

Malibu, 2003, 2004 ve 2005'te Impact dergisinin "En Ateşli Marka" ödülünü, 2006'da Adam's Growth Brand ödülünü, 2007, 2014'te San Fransisco World Spirit Awards de içeren birçok ödül aldı. Malibu, 2008'de uluslararası içki yarışmalarında sekiz madalya aldı.
Pandemi, tüketicilerin evde kalmaya ve bar deneyimini yeniden yaratmaya zorlanmasıyla ev yapımı kokteyllere olan talebin artmasına yardımcı oldu. Bu nedenle likörlere olan ilgi arttı ve tüketiciler ev barlarını farklı malzemelerle doldurdu.
Kategorinin parlayan yıldızlarından biri de Pernod Ricard'ın rom likörü Malibu oldu ve 2021 Likör Marka Şampiyonu unvanını kazandı.

Malibu Hindistan cevizi romu, tüketiciler tarafından 5 üzerinden 3.5 puan alırken, eleştirmenlerce 100 üzerinden 88 ortalama puan almıştır.

Pernod Ricard
Rom (içki)
Likör
Likörler listesi
Piña colada

Resmi web sitesi

Maraschino (İtalyanca: [maraˈskiːno]) Maraska vişnelerinin damıtılmasından elde edilen bir likördür. Hırvatistan'ın Dalmaçya kıyılarının bazı kısımlarında yabani olarak yetişen Maraska vişne ağacının (Prunus cerasus var. marasca) küçük, hafif ekşi meyvesi, liköre eşsiz aromasını verir. Geleneksel olarak elle dokunmuş hasır şişelerde satılır.

1759'da Venedikli bir tüccar olan Francesco Drioli, o zamanlar Venedik Cumhuriyeti'nin bir parçası olan Hırvatistan'ın Zadar kentinde maraschino'nun endüstriyel ölçekte üretimini başlattı. Drioli, grappa damıtımını ev geleneğinden resmi bir endüstriye dönüştüren Veneto bölgesindeki diğer iş insanlarıyla aynı Venedik girişimci ruhunu gösterdi: her iki durumda da işletmeler bölgesel Damıtımcılar Loncası'nın (Arte dell'acqua di vita) koyduğu kurallara ve kısıtlamalara sıkı sıkıya uyuyordu.
Francesco Drioli, Giuseppe Carceniga'nın Marasca vişnelerinin damıtılması için daha önceki yenilikçi tekniklerini geliştirdi ve mükemmelleştirdi ve 1759'da Fabbrica di Maraschino Francesco Drioli'yi (Francesco Drioli Maraschino Fabrikası) kurdu. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde maraschino'su çoktan yaygın bir üne kavuşmuştu ve Avrupa'daki, özellikle İngiltere'deki büyük pazarları ele geçirmişti. 17 Haziran 1779 tarihli London Morning Post ve Daily Advertiser'daki ilk reklamda, Johnson & Justerini firması "soylulara ve asilzadelere" "Zara'dan ... en mükemmel lezzette büyük miktarda maraschino ithal ettiklerini" bildirdi ve 1804'te Avusturya İmparatoru fabrikaya İmparatorluk armasını kullanma hakkı veren İmparatorluk Regia Privilegiata unvanını verdi. Likör, Avrupa'nın dört bir yanından seçkin kişiler, yöneticiler ve mahkemeler tarafından aranıyordu ve Francesco Drioli fabrikası, Avusturya, Büyük Britanya ve İtalya'nın kraliyet hanedanlarından gelen kraliyet armasını kullanma hakkını veren Kraliyet Yetki Belgeleri'ne sahipti. İngiliz savaş gemileri, İngiliz kraliyet ailesi için maraschino sevkiyatlarını almak üzere Korfu ve Malta'daki üslerden gönderiliyordu. Aslında 1877'de York Dükü (geleceğin V. George'u) ve Edinburgh Dükü fabrikayı ziyaret etti ve Salghetti-Drioli aile evinde "büyük bir memnuniyetle seçkin bir büfe" kabul etti ve "daha fazla kasa rosolio ve birkaç kavanoz maraschino kirazı" satın aldı (Il Dalmata, a. XXII, no.77, 28 Eylül 1877). Ancak Drioli Maraschino, başlangıçtan itibaren sahteciliğe maruz kaldı ve bu durum fabrikanın 1980'de kapanmasından sonra bile devam etti ve sahiplerini tekrar tekrar yasal işlem yapmaya zorladı. Nicolò Tommaseo, Via Facti adlı eserinde Drioli Maraschino'nun İtalya'da... ve tutte cinque le parti del mondo'da (İtalya'da... ve dünyanın beş yerinde) ne kadar yaygın olduğunu belirtti ve şöyle yazdı: "in tutte bevuto e in tutte falsificato ..." (her yerde içiliyor ve her yerde sahtesi yapılıyor/kopyalanıyor).

Kare yeşilimsi şişeler Murano cam fabrikaları tarafından tedarik edildi ve 19. yüzyılın başlarında hasır kapak (bir "fiyasko" olarak bilinir) tanıtıldı. Bu, uzun deniz yolculuklarında şişeleri taşımak için tipik bir Venedik yöntemiydi ve yıllar içinde markayı tanımlayacaktı. Veneto'da İtalyan egemenliğinin yeniden kurulmasının ardından, Giuseppe'nin oğlu Francesco Salghetti-Drioli, Zadar'da bir cam fabrikasının kurulmasında etkili oldu, Murano'dan yetenekli işçiler getirdi ve ilk başkanı oldu.
Maraschino'nun ünü büyüdükçe, Zadar'ın adı da büyüdü ve bu da diğer fabrikaların ortaya çıkmasına ve yerleşmesine, özellikle Girolamo Luxardo (1821) ve Romano Vlahov'un (1861) fabrikalarının kurulmasına yol açtı. Birlikte, kurucusu Francesco Drioli olan l'industria del maraschino di Zara'yı (Zadar'ın maraschino endüstrisi) kurdular.
İkinci Dünya Savaşı, Tito partizanlarının İtalyan toplumuna karşı zulmü (Pietro ve Nicolò Luxardo da dahil olmak üzere Luxardo ailesinden bazıları partizanlar tarafından öldürüldü), Zadar'ın bombalanması ve Yugoslav egemenliğine geçişi, bir dönemin sonunu işaret etti. Savaş sonrası dönemde, en önemli üç damıtımevinin sahipleri Vittorio Salghetti-Drioli, Giorgio Luxardo ve Romano Vlahov, İtalya'ya sığındı ve sırasıyla Venedik yakınlarındaki Mira, Padova yakınlarındaki Torreglia ve Bologna'da işlerini yeniden kurdular. 1946'da Vittorio üretime yeniden başlamıştı ve kısa sürede şirketin geleneksel pazarlarını, özellikle İngilizce ve İngilizce konuşulan bölgeleri yeniden ele geçirdi. Fabrikasının uzun süredir devam eden ve prestijli geleneğini, böylesine kökten değişmiş bir savaş sonrası dönemin gerektirdiği modernizasyon talepleriyle ustaca uzlaştırdı. Zadar'ın tarihi maraschino endüstrisinin kurucu ailesinin Dalmaçya kolunun altıncı ve son varisi olan Vittorio Salghetti-Drioli'nin ölümü, yalnızca ailenin bu kolunun yok olmasına değil, aynı zamanda en eski İtalyan likör şirketi olan Francesco Drioli fabrikasının 200 yıllık tarihinin de sonunu getirdi. 1974'teki ölümünden sonra, mirasçıları Società Finanziaria Europea ile birlikte Distillerie Venete Mira Spa'yı (DI. VE. MI) kurdular. Şirket bu yeni gruba devredilirken fabrikanın, markaların ve tariflerin mülkiyeti korundu ve ikincisinin kullanımı yetkilendirildi. Yönetim Kurulu 1980'de üretimi durdurmaya karar verdi ve şirket tasfiye edildi.
18. yüzyılın ikinci yarısından 1943'e kadar olan Salghetti-Drioli arşivi, Zadar maraschinosunun tarihine tanıklık ediyor. Vicenza'da aile tarafından korunan bölüm, 1991'de Kültür Mirası Bakanlığı tarafından "büyük tarihi ilgi" olarak belirlendi ve Prof. Georgetta Bonfiglio-Dosio tarafından kataloglandı. Savaştan ve Zadar'ın Yugoslavya'ya geçmesinden sonra el konulan Zadar'da kalan bölüm, Zadar Devlet Arşivleri'nde (Drzavni Arhiv u Zadru) Tvornica F. Drioli Fonu'nda saklanıyor ve arşivci Marijan Maroja tarafından kataloglandı. Arşivin tamamı yalnızca fabrikanın tarihini, yedi nesil girişimci boyunca gelişimini ve Zadar tarihine yaptıkları önemli katkıları belgelemekle kalmıyor, aynı zamanda Adriyatik çevresindeki bölgeyi sarsan tarihi olaylara da ışık tutuyor. Arşiv, tarihçiler ve arşivciler için 1797'de Venedik Cumhuriyeti'nin yıkılışından 1947'de Zadar'ın Yugoslavya egemenliğine geçişine kadar Avusturya, Fransa ve İtalya egemenliğinin çeşitli dönemlerini kapsayan benzersiz bir kaynak sunuyor. Maraschino endüstrisi Zadar şehrinin tarihinde önemli bir rol oynamıştı ve savaşın ardından üretim faaliyetleri yeniden başlatıldı. Tarihi fabrikalardan müsadere edilen varlıklar, kullanılabilir tüm ekipmanlar dahil olmak üzere, sonunda eski Luxardo tesislerinde bulunan ve şu anda "Maraska Şirketi Zadar" olarak faaliyet gösteren Maraska adlı yeni bir fabrikanın kurulmasına yol açan tek bir işletmede birleştirildi. Bu şirket geleneksel işletmeyi sürdürerek likör ve şurup yelpazesini genişletti ve Hırvatistan'ın en önemli likör üreticisi haline geldi.

Maraschino hazırlamak için öncelikle maraska kirazlarının alkollü infüzyonu yapılır, bazen kırılmış çekirdekler ve/veya yapraklar da kullanılır; infüzyon hazır olduğunda her şey damıtılır ve olgunlaşmaya bırakılır. Son olarak damıtılan içkiye şeker şurubu, su ve diğer özel malzemeler eklenerek likör haline getirilir ve alkol oranı yaklaşık %30'lara düşürülür.

Yemek pişirmede maraschino genellikle tatlıların hazırlanmasında veya meyve salatalarının veya dondurmaların lezzetini artırmak için kullanılır. Aşağıda verildiği gibi birçok kokteylin hazırlanmasında da kullanılır.

Maraschino, kokteyllerde çok özel ve dikkat çekici bir malzemedir. Yasaklanmadan önce birçok tarifte Maraschino kullanılırdı; en çok kullanılan ve en önemli malzemelerden biriydi. Son birkaç yılda, el yapımı kokteyl hareketinin büyümesi Maraschino'nun eski statüsüne kavuşmasına yardımcı oldu.

Randal Kleiser'in ünlü filmi Grease'de (1978), Marty Maraschino karakteri (Dinah Manoff), filmin çekildiği 70'li yıllarda ve filmin geçtiği dönem olan 50'li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde vişnenin ne kadar yaygın olarak bilindiğini vurgulamak için isminin "vişneye benzediğini" söyler, daha doğrusu Maraschino vişnesine.

Luxardo
Maraska
Maraschino vişnesi
Likör

Antonio Teja, Kurucusu Döneminde Francesco Drioli Maraschino Fabrikası (1759-1808), Zadar Rosoli Sanayii Çerçevesindeki Önemi, Cenova, SAIGA, 1938.
Antonio Teja, Tvornica Maraskina Francesco Drioli, 17. yüzyılın ikinci yarısında (1759-1808), Zadar üretim grubunun üyesi olan genç bir adam . Hırvat tarihi Trigonum Orbis doo'nun kurucusu ve yöneticisi Igor Županić, Grada Zadra ve Zadarske Županije'yi anlatıyor.
Simeone Ferrari - Cupilli, Zara çevresinde bulunan bazı endüstriyel ve tıbbi bitkiler, tip. Spiridione Artale, 1884, Marasca alt başlığı, s. 24–26.
Didi Salghetti - Drioli, Francesco Drioli ve Zara'daki maraschino endüstrisi, La Rivista dalmatica, cilt 2, s. 3 LX, 2, 1989, sayfalar. 89 – 102.
Rita Tolomeo, İtalyanların Biyografik Sözlüğü , Drioli Francesco'nun alt maddesi, İtalyan Ansiklopedisi Enstitüsü, cilt 1, s. 217. XLI, Roma 1992, s. 700–701.
Rita Tolomeo, Dalmaçya'da bir işleme şirketi: Salghetti-Drioli ailesinin arşivi (1759-1943), Dalmaçya Ulusal Tarih Derneği'nin tutanakları ve anıları, cilt XVI-NSV, 1993, ss. 103–123.
Francesco Semi - Vanni Tacconi, Istria ve Dalmaçya, İnsanlar ve Zamanlar, II, Dalmaçya, alt sesli Francesco Drioli, Giuseppe Salghetti - Drioli ve Giuseppina Bassan, Udine, Del Bianco 1992, sırasıyla ss. 335–339, 344-345.
Giorgetta Bonfiglio - Dosio, Zara'daki Francesco Drioli Maraschino Fabrikası (1759-1943). Arşiv Envanteri . Giorgetta Bonfiglio'nun sunumu - Dosio, Francesca (Didi) Salghetti-Drioli, Rita Tolomeo. (Veneto'da işletme tarihi için kaynaklar ve araçlar ), Cittadella, Biblos, 1996, ISBN 88-86214-58-8 .
Rita Tolomeo, Venedik Cumhuriyeti'nin düşüşünden Viyana Kongresi'ne kadar iki Adriyatik kıyısı arasındaki ticari ilişkiler: Homo Adriaticus Uluslararası Konferansı Bildirileri'nde Salghetti - Drioli Arşivi'ndeki araştırmaların ilk sonuçları; yüzyıllar boyunca kültürel kimlik ve öz bilim, Ancona, Diabasis, 1998, ss. Türkçe: 465–478 ISBN 88-8103-059-4 .
Rita Tolomeo - Giorgetta Bonfiglio - Dosio, Modern çağda ticari mektup: evrim ve uzmanlaşma (D

Nane, ballıbabagiller (Lamiaceae) familyasının Mentha cinsini oluşturan bütün Dünya'da görülebilen 25-30 türün ortak adı. Genellikle temmuz ve ağustos ayları arasında açarlar ve bu bitki uçucu yağ bakımından zengin nane kokulu yapraklar üretir.
Türler arasındaki kesin ayrım belirsizdir; 13 ila 24 tür olduğu tahmin edilmektedir. Melezleşme, bazı tür aralıkları çakıştığı doğal olarak oluşur. Birçok melez ve kültivar bilinmektedir.
Cinsin Avrupa, Afrika, Asya, Avustralya ve Kuzey Amerika'da alt kozmopolit bir dağılımı vardır.
Mentha cinsini oluşturan türler geniş bir dağılıma sahiptir ve birçok ortamda bulunabilir. Çoğu, ıslak ortamlarda ve nemli topraklarda en iyi şekilde büyür. Nane 10–120 cm (4-48 inç) boyunda büyür ve belirsiz bir alana yayılabilir. Kontrolsüz yayılma eğilimleri nedeniyle, bazı naneler istilacı olarak kabul edilir.

M. alaica –
M. aquatica –
M. arvensis –
M. atrolilacina –
M. australis –
M. canadensis –
M. × carinthiaca –
M. cervina –
M. cunninghamii –
M. dahurica –
M. × dalmatica –
M. darvasica –
M. diemenica –
M. × dumetorum –
M. gattefossei –
M. × gayeri –
M. × gracilis –
M. grandiflora –
M. japonica –
M. × kuemmerlei –
M. laxiflora –
M. × locyana –
M. longifolia –
M. micrantha –
M. pamiroalaica –
M. × piperita –
M. pulegium –
M. × pyramidalis –
M. requienii –
M. × rotundifolia –
M. royleana –
M. satureioides –
M. spicata –
M. suaveolens –
M. × suavis –
M. × verticillata –
M. × villosa –
M. × villosa-nervata –
M. × wirtgeniana

 Vikitür'de Mentha ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

New Orleans, ABD'nin Louisiana eyaletinde, Mississippi Nehri kıyısında yer alan birleşik bir şehir-bölgedir. 2020 nüfus sayımına göre 383.997 nüfusuyla New Orleans, Louisiana'nın en kalabalık şehri, Atlanta'dan sonra Güney'in en kalabalık ikinci şehri ve Güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık on ikinci şehridir; yaklaşık 1 milyon sakiniyle New Orleans metropol alanı, Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık 59. metropol alanıdır. New Orleans, daha geniş Körfez Kıyısı bölgesi için önemli bir liman ve ticaret merkezi görevi görmektedir. Şehir, Orleans Bölgesi ile aynı sınırlara sahiptir.
New Orleans, kendine özgü müziği, Creole mutfağı, eşsiz lehçeleri ve özellikle Mardi Gras olmak üzere yıllık kutlamaları ve festivalleriyle ünlüdür. Şehrin tarihi kalbi, Fransız ve İspanyol Creole mimarisi ve Bourbon Caddesi boyunca canlı gece hayatıyla bilinen Fransız Mahallesi'dir. Şehir, büyük ölçüde kültürlerarası ve çok dilli mirası nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri'nin "en ilginç" şehri olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, New Orleans, film endüstrisindeki ve pop kültüründeki önemli rolü nedeniyle giderek "Güney Hollywood" olarak da bilinmektedir.
1718 yılında Fransız kolonistler tarafından kurulan New Orleans, 1803'teki Louisiana Satın Alımı ile Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçası olmadan önce Fransız Louisianası'nın bölgesel başkentiydi. 1840 yılında New Orleans, Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü en kalabalık şehriydi ve Antebellum döneminden II. Dünya Savaşı sonrasına kadar Amerikan Güneyi'nin en büyük şehriydi. Şehir, yüksek yağış miktarı, alçak rakımı, zayıf doğal drenajı ve birden fazla su kütlesine yakınlığı nedeniyle tarihsel olarak sel baskınlarına karşı çok savunmasız olmuştur. Eyalet ve federal yetkililer, şehri korumak amacıyla karmaşık bir set ve drenaj pompası sistemi kurmuştur. 2005 Ağustos sonlarında New Orleans, şehrin %80'inden fazlasını sular altında bırakan, 1800'den fazla insanın ölümüne ve binlerce sakinin yerinden edilmesine neden olan Katrina Kasırgası'ndan ciddi şekilde etkilendi ve nüfusunda %50'den fazla bir düşüş yaşandı. Katrina'dan bu yana, büyük çaplı yeniden geliştirme çalışmaları şehrin nüfusunda bir toparlanmaya yol açtı. Kent soylulaştırması ve bunun sonucunda ortaya çıkan yerinden edilme konusunda endişeler dile getirildi. New Orleans'taki şiddet suç oranları, diğer birçok ABD şehrine göre daha yüksek kalmaya devam ediyor, ancak 2025 ortalarına gelindiğinde, kök nedenlerini ele almaya ve yerel ceza adalet sistemini reforme etmeye yönelik uzun süreli bir odaklanma, şiddet suçlarının oranını 1970'lerin başından bu yana en düşük seviyelerine indirdi.

New Orleans'ın Kardeş şehirleri:

 Juan-les-Pins, Fransa
 Maracaibo, Venezuela
 Matsue, Japonya
 Mérida, Meksika
 Innsbruck, Avusturya
 Pointe Noire, Kongo
 San Miguel de Tucuman, Arjantin
 Tegucigalpa, Honduras
 Karakas, Venezuela
 Holdfast Bay, Avustralya

New Orleans'taki en yüksek binalar listesi
New Orleans Baltacısı

Nocino, İtalya'nın Emilia-Romagna bölgesinden koyu kahverengi bir likördür. Olgunlaşmamış yeşil cevizlerden yapılır. Cevizler ve likör, seramik veya ahşap aletler kullanılarak (oksidasyonu önlemek için) işlenir ve alkollü bir tabana yerleştirilir. Nötr alkolde bekletildikten sonra cevizler çıkarılır ve alkol basit şurupla karıştırılır. Nocino'nun aromatik ama acı-tatlı bir tadı vardır. Ev yapımı olabilir; köyler ve hatta bireysel aileler genellikle tarçın, ardıç meyveleri, limon veya portakal kabuğu rendesi, vanilya çubukları, kahve çekirdekleri veya karanfil gibi farklı eklemeler içeren kendi (çoğunlukla gizli) tariflerine sahiptir. Baharatlar, cevizlerin aromasını bastırmamak için hafifçe eklenir. Klasik bir taban votkadan oluşur. Nocino ayrıca şişelenmiş formda ticari olarak da mevcuttur. Ticari olarak temin edilebilen nocino, hacimce genellikle % 40 alkol veya % 80 derecedir.

Romalı tarihçilere göre, nocino aslında Büyük Britanya'da doğmuştur. En eski kayıtlar Pict'lerle ilgilidir ve Romalılar da bu insanların 24 Haziran'da çok özel bir içecek içtikleri ve goblinler, elfler ve tanrıçalarla konuşabildiklerini söyledikleri garip geleneklerini kaydetmişlerdir. Romalılar Hristiyanlığı İmparatorluğun resmi dini yaptıklarında (MS 313'te), bu kadim ritüellerin hayatta kalabilmesi için İncil geleneğine "tercüme edilmesi" gerekiyordu. Böylece, geleneğe göre yaz gündönümünde doğan Vaftizci Yahya ile ilişkilendirildiler. 

Nocino'ya yapılan atıflar genellikle onun antik veya Ortaçağ kökenlerini selamlasa da, mevcut belgeler eksiktir. Conrad Gessner, 1552 tarihli Euonymus'un Hazinesi adlı kitabında bu gözleme olası bir istisna sağlamıştır. Peter Morwen'in Gessner'in Latince metninin çevirisinde, "Yaz gündönümünde (Aziz John's Tide) olgunlaşmamış cevizlerin suyu, haricen kullanıldığında yaralara ve sıcak yaz günlerine ve şarbon salgınına iyi gelir. Ayrıca iki veya üç kez içildiğinde, serinletir ve salgına karşı koyar." denmektedir. Gessner'in bu tıbbi içecek kavramı, nocino'nun önemli bileşenlerini içerir. "Su" muhtemelen bir damıtmaya atıfta bulunur. Olgunlaşmamış cevizler yaz gündönümününde (Aziz John's Tide'da) (24 Haziran) toplanmalıdır.
Nicholas Culpeper, "Yarı olgunlaşmadan alınan ve şekerle saklanan genç yeşil cevizler, zayıf midelere sahip olanlar için iyi bir fayda sağlar." diye yazmıştır. Ayrıca, aynı yaştaki kabuğun damıtılmasından elde edilen bir veya iki ons sıvının "ateş düşürmek ve veba enfeksiyonuna karşı koymak " için kullanıldığından da bahseder.
Bu içecek veya iksir Kelt Fransa'sına ulaştı ve günümüze kadar likör veya Brou De Noix adı verilen benzer bir içecek birçok Fransız bölgesinde yapılıyor. Bir noktada, yeşil cevizleri demleme uygulaması Nocino veya Piedmont durumunda Ratafià Di Noci (ceviz ratafià) olarak bilindiği İtalyan yarımadasına geldi.
Orta Çağ boyunca, İtalyan manastırları Nocino'yu tıbbi özellikleri ve ayrıca alkollü bir tedavi olarak kullandılar.
Ordine del Nocino Modenese, İtalya'nın Emilia-Romagna eyaletindeki Modena iline bağlı Spilamberto'nun bir derneğidir ve 1978'den beri geleneksel Modena Nocino'sunu tanıtır.
Ancak küresel ısınma olgunlaşma sürecini etkilemeye başladı ve bazı bölgelerde cevizler 24 Haziran'da Nocino için fazlasıyla olgunlaşmış durumda. Cevizleri hasat etmek için ideal zaman cevizlerin henüz sertleşmediği zamandır. Yerel sıcaklığa bağlı olarak cevizlerin daha erken, örneğin 24 Haziran yerine 14 veya 15 Haziran'da hasat edilmesi gerekebilir.

Nocino ayrıca Yeni Zelanda'da NewZino tarafından NutZino Ceviz Likörü adı altında ve Avustralya'da Victoria, Timboon'daki Timboon Railway Shed Distillery ve Tazmanya, Hobart'taki Osare-Liquori della Tasmania tarafından üretilmektedir. Bir avuç zanaat damıtıcısı Amerika Birleşik Devletleri'nde likörü üretmeye başlamıştır, özellikle Michigan, Grand Rapids'teki Long Road Distillers ve Ohio, Columbus'taki Watershed Distillery. Kanada'da, zanaat damıtıcısı  The Woods Spirit Co. hem geleneksel, hem de fıçıda olgunlaştırılmış Nocino üretmektedir.
Ceviz likörü ayrıca Romanya ve Moldova'da Pomul Regal ve Nucata.life tarafından üretilir ve burada Nucată olarak adlandırılır ve hem eğlence amaçlı hem de sindirime yardımcı olarak kullanılır. Cevizlerin yanı sıra, tarifte anason, karabiber, limon kabuğu, portakal kabuğu, hindistan cevizi veya vanilya çubukları gibi çeşitli ek tat kombinasyonları da bulunur. Ceviz likörü yaparken, Rumenler bazen Haziran ayında cevizler her iki kullanım için de uygun olduğundan, daha yumuşak cevizlerin bir kısmını ayırıp ceviz reçeli de yaparlar. Romanya'da, ceviz likörü bazen sonbaharda da 15-18 cevizin yeşil kabuklarından yapılır.
Slovenya'da ceviz likörü Orehovec olarak bilinir ve kahve ile tatlandırılır, Hırvatistan'da ise Orahovac olarak bilinir ve portakal, limon ve vanilya ile tatlandırılır. Sırbistan'da ise Orahovača olarak adlandırılır, köylerdeki evlerde yaygın olarak yapılır ve sağlık açısından çok iyi olduğu düşünülür.

Likör
Likörler listesi
Nocello

Nocino tarifi

Kernevekçe (Kernevekçe: Kernewek veya Kernowek), Güneybatı İngiltere'de Cornwall kontluğunda konuşulan bir Kelt dilidir. Dil %80 oranla Fransa'da konuşulan Bretonca ile ortak kelime hazinesine sahiptir. Bu oran Galce ile %75'tir. Cornwall kontluğunda yaklaşık 3.500 kişinin bu dili konuştuğu tahmin edilmektedir. Dil düzenleyici kurumları; Kesva an Taves Kernewek (KK), Agan Tavas (UC, UCR) ve Cussel an Tavas Kernuak (RLC)'dır.

Ferdinand, Siarl (2013). Brief History of the Cornish language, its Revival and its Current Situation. ''E-Keltoi'', Vol. 2, 2 Dec. pp. 199–227 8 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cornwall County Council web sitesi1 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kornischer Text von "Bewnans Ke" (pdf)
Vocabularium Cornicum
Radyo an Gernewegva (podcast) 25 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Llanito veya Yanito (telaffuzu [jaˈnito]) İngilizceden ve Ligurian gibi diğer dillerden sözcüklerle yoğun bir şekilde bağlanmış bir Endülüs İspanyolcası biçimidir; Britanya Denizaşırı Toprağı olan Cebelitarık'ta konuşulmaktadır. Yaygın olarak Endülüs İspanyolcası ile İngiliz İngilizcesi arasındaki büyük miktarda dil değişimi ve diğer Akdeniz dilleri ile lehçelerinden İngilizcelerin ve alıntıların kullanılmasıyla belirginleşir.
Llanito, "küçük düzlük" anlamına gelen İspanyolca bir kelimedir. Cebelitarıklılar da kendilerine Llanitos derler.

Campo de Gibraltar'ı çevreleyen Endülüs İspanyolcası, Llanito'nun ana bileşenidir, ancak aynı zamanda İngiliz İngilizcesinden de büyük ölçüde etkilenmiştir. Bununla birlikte, 500'den fazla Ceneviz (Ligurya) Orta Çağ lehçesiyle (ek olarak bazı İbranice kökenli) diğer birçok dilin kelime ve ifadelerini ödünç alır. Diğer ana dil bileşenleri Malta ve Portekizcedir . Genellikle İspanyolcadan İngilizceye kod geçişini de içerir. Bazı Llanito kelimeleri, komşu İspanyol kasabası La Línea de la Concepción'da da yaygın olarak kullanılmaktadır (La Línea'dan uzun yıllar Cebelitarık'ta çalışan insanların akını nedeniyle).
Ya sadece İngilizce ya da sadece İspanyolca konuşan bazı yabancılar için Llanito kulağa anlaşılmaz gelebilir, çünkü konuşmacılar cümlenin ortasında dil değiştiriyor gibi görünebilir, ancak her iki dilde iki dilli olan kişiler için bu kulağa ilginç ve benzersiz gelebilir. Dilin bir özelliği de İngilizce kelimelerin Endülüs tadıyla telaffuz edilmesidir. Örneğin, pastırma beki olarak telaffuz edilir; kek, keki (her ne kadar bu sözler bugün yaygın olmasa da); ve yulaf lapasına kuecaro (Quaker Oats markasının hispanikleştirmesi) denir. Cebelitarıkların çoğu, özellikle yüksek eğitimli olanlar, Endülüs veya normatif telaffuzlarla standart İspanyolca ve İngiliz İngilizcesi türünün standart İngilizcesini de konuşmaktadır.
İtalyan bilim adamı Giulio Vignoli'ye göre Llanito, 19. yüzyılın ilk on yıllarında, Cenevizce kelimelerle doluydu, daha sonra esas olarak İspanyolca kelimeler ve bazı İngilizce kelimelerle ikame edildi.
Llanito, Cebelitarık'ta uzun süredir devam eden Yahudi nüfusu nedeniyle önemli bir Yahudi etkisine sahiptir. Onlar kelimeleri ve ifadeleri tanıtıldı Haketia, tarafından konuşulan bir ölçüde tükenmiş Yahudi-İspanyol dilinin Sefarad Kuzey toplulukları Fas gibi Tetuan'a ve Tangiers'e ve İspanyol exclaves ait Ceuta ve Melilla Kuzey Afrika'da.
Llanito nadiren yazılsa da, bir Llanito sözlüğü olan Diccionario Yanito, 1978'de Manuel Cavilla tarafından yayınlandı ve 2001'de Tito Vallejo The Yanito Sözlüğünü yayımladı . Yer Adları ve Yanito Anekdotları Dahil .

Llanito büyük ölçüde Campo de Gibraltar'da konuşulan günlük İspanyolcaya dayanmasına rağmen, İngilizceye kod geçişinin ötesinde onu benzersiz kılan çok sayıda unsur vardır. Bunlar aşağıdaki gibidir.

Echegarai : Bekçi veya Muhafız. Bask soyadı Echegaray tarafından etkilenen İngilizceden "Check Gate" .
Focona : İspanya ile Cebelitarık sınırı. İngilizceden "Dört Köşe" .

Te llamo pa 'trás : İspanyolcaya İngilizcenin edebi çevirisi "I'll call you back" deyimi. Standart İspanyolcada, normalde "Aramanıza geri döneceğim" (Te devuelvo la llamada "," Te devolveré la llamada ") derdi.
Llanito'daki "Liquirba" kelimesi "Liquorice Bar" dan kaynaklanan İspanyolcada "Regaliz" anlamına gelir.

Bana tenekeyi verme : İspanyolca "No me des la lata" ifadesinin, "beni kızdırmayı bırak" anlamına gelen basit çevirisi.
Ne cachonfinger! : Bu, İngiliz İngilizcesinde "piss-take" anlamına gelen İspanyolca "cachondeo" kelimesine dayanan komik bir ifadedir. "Deo" kelimesinin sonu, "dedo" (parmak) kelimesinin konuşma İspanyolcasında nasıl telaffuz edildiğidir, dolayısıyla cachonfinger .

¿Tú quién te crees que eres? ¿El hijo del Melbil? Kelimenin tam anlamıyla, "Kim olduğunu sanıyorsun? Melbil oğlu? " "Melbil", Lord Melville'in yanlış bir telaffuzu.

Birçok Llanito terimi, ortaya çıkan lehçenin Linense olarak bilindiği sınırdaki La Línea de la Concepción kentinin Endülüs İspanyol lehçesine tanıtıldı. Bununla birlikte, Cebelitarık dilbilimci Tito Vallejo'ya göre, İspanya'da yaygın olarak kullanılan birkaç kelime Llanito kökenli olabilir, özellikle "havalı" veya "parlak" anlamına gelen "chachi" (Winston Churchill'den) ve "napia", Lord Napier'den "büyük burun" anlamına gelir. . Churchill, Cebelitarık'ta oldukça rağbet gören Birleşik Krallık'tan yapılan yabancı ithalatlarla ilişkilendirildi ve Vallejo'ya göre Lord Napier'in özellikle büyük bir burnu vardı.
Bununla birlikte, dilbilimciler ayrıca, bu dil İspanyol argosunun önemli bir kısmının kaynağı olduğu için, chachi'nin "gerçek" anlamına gelen Caló teriminin chachipén'in bir kısaltması olmasını önermektedir.

Gibraltar Broadcasting Corporation ayrıca Llanito'da Talk About Town da dahil olmak üzere bazı programlar yayınladı – üç sunumcunun bir sokak tabelasını değiştirme ihtiyacından önemli siyasi meselelere kadar yerel meseleleri tartıştığı bir tartışma dizisi.
Pepe's Pot, Llanito'nun da kullanıldığı bir aşçılık programı / programıydı.

Bir belgesel film, People of the Rock: The Llanitos of Gibraltar  (2011) Llanito'nun konuşma özelliklerini, tarihini ve kültürünü tartışır. Önemli röportajlar arasında Pepe Palmero (GBC'nin Pepe's Pot'undan), Kaiane Aldorino (Miss World 2009) ve Tito Vallejo (The Llanito Dictionary'nin yazarı) bulunmaktadır.

Cebelitarık'ın resmi demonimi Cebelitarıklıdır . Bununla birlikte, Cebelitarık halkı Llanitos (kadın: Llanitas) olarak da anılabilir . Bu terim, La Línea, San Roque, Algeciras ve Campo de Gibraltar'ın geri kalan komşu kasabalarında ve Cebelitarık'ta yaygın olarak kullanılmaktadır. İngilizce konuşurken, Cebelitarık halkı Gibraltarians kendileri başvurmak için kelime kullanma eğiliminde ancak söz edildiğinde İspanyolca onların resmi Demonym, Gibraltareños kelimesine Llanitos yerine İspanyol adını kullanmayı tercih eder.
Kesilmiş Llanis terimi aynı zamanda Cebelitarık halkı tarafından da kullanılmaktadır ve burada her yıl bölgenin her yerinde duyulabilir ve yıllık Cebelitarık Ulusal Günü sırasında şarkılar söylenebilir.

Llanito teriminin etimolojisi belirsizdir. İspanyolcada Llanito, "küçük düzlük" anlamına gelir ve "düzlüklerin insanları" olarak yorumlanır. Cebelitarık'la önemli sosyal ve ekonomik bağları olan La Línea sakinlerinin, La Línea The Rock'ı çevreleyen ova ve bataklık arazide yer aldığından, aslında Llanitos olarak anılan ilk kişiler olduğu düşünülmektedir.
Sözcüğün kökeni için bir başka teori de, Cenevizce argoda "g" ile "j" olarak telaffuz edilen Gianni : "gianito" adının küçültülmüş hali olmasıdır. 18. yüzyılın sonlarında Cebelitarık'ın erkek sivil nüfusunun% 34'ü Cenova'dan geldi ve Gianni ortak bir İtalyan adıydı. Bu güne kadar Cebelitarık soyadlarının yaklaşık% 20'si İtalyan kökenli.

Diglossia
Cebelitarık Dilleri
Birleşik Krallık Dilleri
Spanglish

Llanito alfabe ve telaffuz 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Omniglot de
Cebelitarık deyişlerinin ve sokak tabelalarının aranabilir bir veritabanı
Günlük Panorama (gazete) tarafından abartılı kod değiştirme Llanito'nun haftalık komik başyazısı 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Andalunglish': İspanyolların Gibraltar'dan ödünç aldıkları İngilizce kelimeler 4 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 31 Ekim 2016, Nick Lyne, El País . Campo de Gibraltar'da kullanılan İngilizceler koleksiyonuyla ilgili makale.

"Online Llanito dictionary". 21 Aralık 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Diccionario Yanito (İspanyolca), MedSUN (Mediterranean SUN Publishing Co Ltd) - Gibraltar, 1978

Napolyon Savaşları, Fransız Devrim Savaşları'nın ardından Napolyon önderliğindeki Fransa ile Avrupa'nın diğer güçlü devletlerinin oluşturduğu koalisyon arasında gerçekleşen savaş dönemi. Başlangıç tarihinin hangi yıl olduğuna dair tarihçiler ve araştırmacılar arasında fikir birliği yoktur. 1800-1815 yılları arasında, yaklaşık 15 yıl sürmüştür.
Napolyon Savaşları, Fransız Devrimi'nin ardından, monarşiye karşı fikirlerin ve siyasal etkinliklerin Avrupa'nın bütününe yayılmasını engellemeye çalışan Fransa dışındaki devletlerin oluşturduğu Koalisyon güçleriyle Fransız Devrim Orduları arasında Napolyon'un siyasi ve askeri liderliği altında sürmüş çatışmalardır.

Fransız Devrimi'nin hemen ardından yeniden şekillenen Fransız ordusunun yapısal özellikleri, 18. yüzyılın diğer Avrupa ordularının yapısal özelliklerinden çok belirgin farklılıklar göstermiştir. Bu yapısal farklılıklar özellikle Napolyon Savaşları sırasında Fransız ordularının elde ettikleri başarılarda büyük ölçüde pay sahibidir. Kuşkusuz ki Napolyon'un parlak askeri becerisinin de etkisi büyük olmuştur.
Bu farklı yapısal özellikleri şu başlıklar altından irdelemek olanaklıdır:

18. yüzyıl ordularını oluşturan askerler, serflerden oluşan, zorla silah altına alınmış, ölmemek için öldürmek zorunda kalan insanlardır. Bir sorumluluk ya da bir ideal uğruna değil, zorunlu oldukları için savaşırlar. Bu askerlerden oluşan birlikler, dağılma eğilimi gösterirler. Yanaşık düzen savaşa sürülmeleri ve sıkı bir disiplin altında tutulmaları gerekir. Bu ise, birliklerin hareket yeteneğini ciddi biçimde sınırlayacaktır.
Oysa Fransız ordusundaki askerler, her ne kadar “zorunlu askerlik” dolayısıyla silah altına alınmış olsalar da, özgür yurttaşlardır. Bu insanlar, ulus devletinin yurttaşlarıdır, yurttaş-ordunun askerleridir. Bir ulus devletin yurttaşı olmanın sorumluluğuyla, bir ideal uğruna savaşırlar. Sıkı bir disiplin altına rahatlıkla girebilirler, eğilimleri bu yöndedir.
Askerlerin bu eğilimleri, komutanların birliklerini sevk ve idare tarzını kökten değiştirmektedir. Onlara çok daha geniş bir alanda inisiyatif kullanma olanağı vermektedir. Napolyon ordularının başarılarının nedenlerinden biri de Napolyon'un generallerinin geniş inisiyatifleri olmasıdır.

Fransız Devrimi öncesinde, tüm Avrupa monarşilerinde olduğu gibi Fransız ordusundaki subaylar da aristokrat ailelerin tekelindeydi. Ancak ihtilal sırasında aristokrasi tasfiye edildiği için halktan insanların subay atanması zorunlu olmuştur. Bunun sonucunda Fransız Devrim Ordusu'nun subay kadrosu, genç, yeteneğe göre terfi eden, dinamik unsurlardan oluşmuştur.
Fransız Devrim Ordusu, düzenlemelerle tümenler halinde yapılandırılmıştır. Tüm askeri sınıfları bünyesinde barındıran, bağımsız, herhangi bir operasyonu ya da manevrayı bağımsız olarak gerçekleştirebilecek birimler olan tümenler, kolordular düzeyinde birleştirilmişti.
Özellikle Napolyon orduları, Napolyon'un izlediği yöntem gereği, ağırlıklı olarak “yerinde ikmal” ilkesiyle hareket eden ordulardır. Napolyon, ordularının ikmal meselesini, uzun ikmal kollarına değil, istila edilen topraklardaki kaynaklara dayandırmıştır. Bu tutum, orduların manevralarını, ikmal olanaklarının sınırlayıcı baskısından kurtarmış, daha hızlı manevra yapabilir hale getirmiştir.
Lakin bu durum sadece Avrupa’nın verimli ve yoğun nüfus barındıran bölgelerinde başarılı olmuştur. Yerinde ikmal olanaklarının son derece kısıtlı olduğu Mısır, İspanya ve Rusya’da ise geri tepmiştir. Özellikle Rusya’da durum daha da vahim bir hal almıştır. Rus ordusu, II. Dünya Savaşı’nda da uygulanan yakıp yıkma taktiğini uygulamış, çekilirken Napolyon ordularının kullanabileceği her şeyi ya beraberinde götürmüş ya da yerinde imha etmiştir.
Napolyon ordularında hızlı manevra ve yürüyüş hızı konusunda etkin olan bir başka unsur da subay kadrosunun asillerden oluşmamasıdır. Asiller, kendilerine son derece rahat bir ortam sağlayacak tüm ağırlıklarıyla birlikte hareket ederler. Ağırlıklarını taşıyan atlı arabalar, ordunun hızını düşürür. Özellikle zor arazi ve yol koşullarında bu durum daha da belirgin bir etki yaratır. Askerler yol kenarında bekler, öncelik tanınan aristokrat subayların ağırlıklarıyla yüklü arabalar yolu kullanır. Oysa Fransız ordularında öncelik piyadenindir, asker yoldan yürür, subay yolun dışından atının üstünde yolculuk eder.
Sonuç olarak 18. yüzyıl Avrupa ordularında standart yürüyüş hızı dakikada 70 adımken, Napolyon ordularında bu hız dakikada 120 adımdır.
1776 yılında Topçu Genel Müfettişi olan Gribeauval, Fransız Devrimi Ordusu’nun topçu unsurlarında önemli düzenlemeler yapmıştır. Orduda kullanılan top çapları standartlaştırılmış, ilave olarak havanların kullanılmasına geçilmiş ve top arabalarında yapılan geliştirmelerle topçu bataryalarına hareketlilik kazandırılmıştır. Bu düzenlemelerle Fransız Devrimi Ordusu, yüksek atış gücüne sahip ve hareketli topçu bataryalarıyla savaş alanına hakim olabilmiştir.

Hemen hemen bütün tarihçiler ve araştırmacılar, I. Napolyon’un askeri alanda belirgin bir teorisi olmadığı görüşünde birleşirler. Napolyon’un askeri başarıları, sağlam bir askeri teorik yaklaşım çerçevesinde hazırlanmış planlara değil, savaş alanındaki hareket tarzına bağlanır.
Her şeyden önce Napolyon hep saldırı savaşları vermiştir. Teorik olarak bir saldırı için, bir temel plan ve alternatif planlar hazırlanması gerekir. Ancak, Napolyon’un savaş planları yoktur. Napolyon, kolordularını birbirleriyle bağlantıları kopmayacak ölçüde araziye yayarak ilerler. Böylece rakibini, onu karşılayabilmek için yayılmaya zorlar. Bu yayılma, önceden planlanmış savaş düzeninin o anda değiştirilmesini gerektirdiği için düzensiz olmak zorundadır. Napolyon, savaş alanını rahatlıkla gözleyebileceği bir noktadadır ve düşmanının yayılmasını izler. Belirli bir anda, belirli bir bölge civarındaki birliklerini hızla, belirli bir bölgeye yönelik olarak taarruza kaldırır. Bu nokta, düşmanın kritik “bağlantı noktası”dır. Eğer bu bağlantı noktasına yönelen taarruz başarılı olursa, düşman cephesi yarılmış olur. Eğer başarısız olursa, zaten yaygın durumdaki kolorduları ona, alternatif bir plan için esneklik sağlar.
Bütün bunlar, birliklerini zaafa uğratmayacak biçimde yaymasına ve savaş alanını çok iyi izlemesine bağlıdır. O anın koşullarına uygun olarak birliklerini toplayıp bir “sıklet merkezi” oluşturması bu sayede olur.

I. Koalisyon, 1792 yılında 1. Fransa Cumhuriyeti’ne karşı Büyük Britanya, Avusturya Arşidüklüğü, Prusya Krallığı, Sicilya ve Piemonte tarafından oluşturulan ilk koalisyondur.
1796 yılında, Alpler Ordusu'nun başkomutanlığına atanan Napolyon, yetersiz donatılmış ve her türlü ikmal malzemesi açısından ihmal edilmiş olan bu orduyu kısa süre içinde savaşabilecek bir duruma getirdi. Aslında Napolyon’un İtalya Seferi için emrine verilmiş olan ordu, bu çapta bir harekat için yetersiz bir askeri güçtür. Emrindeki üst rütbeli subaylar, kendisi gibi Fransız Devrimi sonrasında hızla terfi etmiş, ama deneyimsiz subaylardır. Hızlı terfi etmelerinde, savaş alanlarında gösterdikleri beceri ve yeteneğin payı büyüktür, ama bu çapta birliklere komuta etmeleri yeni bir deneyim olacaktır. İtalya Seferi’nde Napolyon’un kurmayları, daha sonraki muharebelerde de birlikte çarpışacağı subayları olacaktı.
Öte yandan İtalya Seferi için Napolyon’un emrine verilen ordu, 30 bin askerli bir orduydu. Oysa karşısında 70 bin askerli Piemonte ve 50 bin askerli Avusturya ordusu vardı.
Napolyon, 12 Nisan 1796 tarihinde Alpler'i aşarak Kuzey İtalya'ya saldırıya geçti. Avusturya ve Piemonte ordularını art arda yenilgiye uğrattıktan sonra Ocak 1797'de İtalya'daki Avusturya askeri varlığını püskürterek Viyana üzerine yürüdü. Napolyon, Kuzey İtalya’da, ikmal merkezlerine aşırı derecede bağımlı, hızlı hareket yeteneği gösteremeyen, dağınık Koalisyon kuvvetleri karşısında, hızlı manevralarıyla, “yerinde ikmal” prensibiyle, topçu bataryalarıyla savaş alanına hakim olabilmesiyle parlak başarılar sağladı.
Avusturya'nın ateşkes istemesi üzerine, 18 Nisan 1797 tarihli "Leoben Ateşkes Anlaşması" imzalanıp askeri çarpışmalar sona erdirilmiştir. Modern İtalya'nın Udine şehri yakınındaki Campoformido köyünde barış görüşmelerine başlanmıştır. Ancak görüşmeler uzamış, Campo Formio Antlaşması olarak anılan antlaşma 17 Ekim 1797 tarihinde imzalanmıştır. Bu antlaşma, I. Koalisyon'un da sonu olmuştur. Fransa'ya ise sadece Kuzey İtalya'da değil, antlaşma koşulları gereği Hollanda'da da toprak sağlamıştır. Özellikle Kuzey İtalya'daki kazanımlar önemlidir. Venedik kontrolündeki Ege adaları ve Venedik donanması Napolyon'a geçti.
Napolyon, İtalya Seferi'nde, “yerinde ikmal” prensibini izleyerek Direktuvar yönetimine fazlaca bir yük olmadığı gibi, bölgeden topladığı ağır vergilerle de önemli ölçüde bir mali kaynak yaratmıştır. Böylece hem askeri hem de politik olarak sivrilmesini sağlamıştır.

1 Temmuz 1798'de, İskenderiye limanında Mısır topraklarına çıkan Fransız Ordusu, Piramitler Muharebesi'nde Murad Bey komutasındaki Osmanlı Ordusu'nu yenilgiye uğrattı.
Nelson komutasındaki İngiliz donanması, 1 Ağustos 1798 tarihinde Fransız donanmasını Nil'nin Abukir koyuna vardı. Aynı tarihte gerçekleşen Nil Muharebesi'nde İngiliz donanması parlak bir zafer kazanmış, Fransız donanmasını imha etmiştir.
Napolyon, Nil Muharebesi'nin ardından Kahire'ye ilerledi. Napolyon'un Fransa ile tek bağlantısı olan donanmanın bu şekilde imha edilmesi, onu zor duruma düşürmüştü. Ordusunu Filistin yönünde yürüterek, Akka Kalesi doğru yürümeye başladı. 18 Mart 1799 tarihinde buraya gelen Fransız Ordusu, Cezzar Ahmed Paşa karşısında ağır bir yenilgi aldı. 21 Mayıs tarihinde kuşatmayı kaldırıp Kahire'ye çekildi (Akka Savunması). Kısa bir süre sonra da ordusunu Mısır'da bırakarak Fransa'ya döndü.

II. Koalisyon, Birleşik Krallık, Rus İmparatorluğu, Osmanlı, Napoli, Portekiz ve Avusturya Arşidüklüğü ittifakıyla oluşturulmuştur. Başlarda başarılı sonuçlar elde ettilerse de ortak bir strateji izleyemediler ve koalisyon başarılı olamadı.
9 Kasım 1799 tarihinde Birinci Konsül olan Napolyon, Kuzey 

1971'de kurulan Statistics Canada (StatCan; Fransızca: Statistique Canada), Kanada Hükûmeti'nin Kanada'yı, nüfusu, kaynakları, ekonomisi, toplumu ve kültürünü daha iyi anlamaya yardımcı olmak için istatistik üretmekle görevli bir kurumdur. Merkezi Ottawa'dadır.
Ajans, 19 Eylül 2016'da bu rolü üstlenen şu anda Kanada'nın baş istatistikçisi Anil Arora tarafından yönetiliyor.  StatCan, şu anda François-Philippe Champagne olan İnovasyon, Bilim ve Sanayi Bakanı aracılığıyla Parlamentoya karşı sorumludur.
Statistics Canada, Kanada için ulusal istatistik kurumu olarak hareket etmektedir ve Statistics Canada, federal hükûmetin yanı sıra tüm eyaletler için istatistikler üretmektedir. Kanada yaşamının hemen hemen tüm yönleriyle ilgili yaklaşık 350 aktif anket yürütmenin yanı sıra, İstatistik Yasası, İstatistik Yasası'nın her beş yılda bir ülke çapında bir nüfus sayımı ve her on yılda bir tarım sayımı yapma görevi olduğunu şart koşmaktadır.
1991  ve 1993  "İyi İstatistikler" anketlerinde olduğu gibi The Economist  tarafından düzenli olarak dünyanın en iyi istatistik organizasyonu olarak kabul edilmiştir. Kamu Politikası Forumu ve diğerleri de ajansın başarılarını takdir etti.

Victoria Dönemi, Kraliçe Victoria'nın 20 Haziran 1837 ile 22 Ocak 1901'deki ölümüne dek sürecek saltanatını içeren dönemdir. Bu dönem, Georg Dönemi'nin ardılı ve Edward Dönemi'nin öncülüğüdür. Dönemin ikinci yarısı, kısmen kıtadaki Belle Époque dönemiyle örtüşmektedir.
II. Elizabeth'ten sonra Britanya tarihinde en uzun hüküm süren kişi olan Kraliçe Victoria'nın 64 yıllık iktidarı, 19. yüzyılın büyük değişimlerine tanıklık etmiştir.
Victoria devri deyimi, genellikle Kraliçe Victoria'nın (sıklıkla en büyük ve en sevilen Britanya hükümdarı olarak kabul edilir) hüküm sürdüğü 1837 ile 1901 yılları arası için kullanılır, ancak birçok tarihçiye göre 1832 Reform Hareketi bu kültürel devrin asıl başlangıcıdır. Sanayi devrimiyle birlikte gündeme gelen emek sömürüsü ve işçi hakları, örgün eğitim kurumları, köleliğin kaldırılması gibi önemli tarihsel dönüşümler bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Mîna Urgan, kavramsal olarak çelişki ve çatışmalarla dolu olan Victoria dönemini yine çelişki ve çatışmalarla dolu anahtar kelimeler aracılığıyla vermektedir ki bunları aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür:

Ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük,
Toplumsal durumlardan ve bireysel koşullardan aptalcasına memnunluk,
Cinsel konularda yapay çekingenlik ve sevgisiz evliliklerin kutsal bulunması,
Dar kafalılık ve dinsel yobazlığa karşın Hristiyanlığın dibini oyan bilimsel araştırma ve gelişmeler,
Para ve madde severlik ve alt sınıfların ve parasızların saygın bulunmaması,
Plansız gelişen sanayileşme ve haksızlıklarla dolu çalışma şartları ve adaletsiz ekonomik düzen,
Sanata duyulan düşmanlık ve edebiyatın salt eğlence aracı olarak algılanması.

Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nın 1814-1919 dönemindeki siyasi ve diplomatik tarihi bir dizi önemli olay ve değişikliğe sahne olmuştur. 1832 yılında, İngiltere ve Galler'de imtiyaz hakkını genişletmenin yanı sıra birçok ilçe sandalyesini kaldıran ve yenilerini yaratan Reform Yasası kabul edildi. Victoria 1837'de Birleşik Krallık Kraliçesi oldu ve hükûmeti başlangıçta Whig başbakanı Lord Melbourne tarafından yönetildi. Ancak Whig başbakan yardımcılarının Tory başbakan yardımcılarıyla değiştirilmesi konusunda çıkan anlaşmazlıklar, Sir Robert Peel başkanlığında yeni bir bakanlığın kurulmasına yol açtı. 1839 yılı, Qing hanedanına karşı Birinci Afyon Savaşı'nın ve Birinci İngiliz-Afgan Savaşı'nın başlangıcı oldu. Hollandalı Boerler de Natal, Transvaal ve Orange Free State'i kurmak için "Büyük Yürüyüş "lerini gerçekleştirdiler ve bunlar sırasıyla 1852 ve 1854 yıllarında İngiltere tarafından bağımsız olarak tanındı. Kraliçe Victoria'nın 1840 yılında Prens Albert ile evlenmesi, Avrupa çapında birçok kraliyet ittifakının kurulmasına neden oldu. Avustralya kolonizasyonunun odak noktası suçluların taşınmasından gönüllü göçe kaydı ve Yeni Zelanda 1839'da bir İngiliz kolonisi haline geldi. 1842'deki Nanking Antlaşması Birinci Afyon Savaşı'nı sona erdirdi ve İngiltere'ye Hong Kong Adası'nın kontrolünü verdi. İrlanda'da 1845 yılında yaşanan Büyük Kıtlık, kitlesel açlık ve ölümlere neden olarak büyük çaplı göçlere yol açtı. 1853'te İngiltere, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileyen statüsünden faydalanmamasını sağlamak için Kırım Savaşı'nda Fransa'nın yanında Rusya'ya karşı savaştı. Bu çatışma, dönemin Büyük Güçleri arasında göreceli bir barış dönemi olan Pax Britannica'da nadir görülen bir kırılmaya işaret ediyordu. Savaş 1856 yılında Rusya'nın Kırım'da askeri varlık bulundurmasını yasaklayan Paris Antlaşması ile sona erdi. 1856'da Çin'de yaşanan İkinci Afyon Savaşı, Britanya'nın Qing hanedanını yenmesine sahne oldu.

Viktorya döneminde orta sınıfın yükselişinin toplum ve kültür üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Sanayileşme orta sınıf nüfusunun artmasına yol açmış, bu da kültürel normları, değerleri ve ahlakı etkilemiştir. Bu yeni orta sınıf, mahremiyet ve saygınlık arzusu ile karakterize edildi ve bu değerler evlerinin ve yaşam tarzlarının merkezi haline geldi. Ayrıca, bu dönemde üç büyük güç iş başındaydı: orta sınıfın yükselişi, Evanjelik Hristiyanlığın etkisi ve ahlaki sorumluluğa yaptığı vurgu ve sosyal sorunları ele almak için bilimsel rasyonalite ve verimliliği kullanmaya çalışan felsefi faydacıların fikirleri. Bu güçler birleşerek toplumda güçlü bir reform gücü yaratmıştır.
Viktorya döneminde çekirdek aileye büyük değer veriliyor ve ev, acımasız dünyadan bir sığınak olarak görülüyordu. Evliliğin kolaylık veya paradan ziyade romantik aşk ve arkadaşlığa dayalı olması fikri daha popüler hale geldi. Erkekler evin geçimini sağlarken, kadınların ev hayatına odaklanmaları ve aileye bakmaları bekleniyordu. Bununla birlikte, çocukların refahı konusunda artan endişeler vardı ve yüzyılın sonunda, kadınlar için sadece evde olmanın ötesinde daha fazla özgürlük ve hak talepleri vardı.
19. yüzyıl boyunca yayıncılık endüstrisi Sanayi Devrimi'nin getirdiği değişikliklere uyum sağladı. Elektrik enerjisinin, demiryolu taşımacılığının ve telgrafın kullanılmaya başlanması, insanlar bilgi, kişisel gelişim ve eğlence arayışına girdikçe kitap ve süreli yayın satışlarının artmasını sağladı. Büyüyen orta sınıfın talebini karşılamak için yayıncılar süreli yayınlarda serileştirme yöntemini kullanmaya ve sanatçılara kaliteli illüstrasyonlar yaptırmaya başladı. Bu da fiyatların düşmesini ve satışların artmasını sağladı. Ticari yayıncıların potansiyeli fark etmesi ve çocuklara geniş bir yelpazede okuma materyalleri sağlamak için yazarlarla anlaşmalar imzalamasıyla çocuk edebiyatı pazarı da genişledi. Buna Grimm Kardeşler ve Alice'in Harikalar Diyarında Maceraları gibi klasiklerin yanı sıra gerçekçi yazılar ve hayvan masalları da dahildi. Romanın popülaritesi de bu dönemde artmıştır. 1830'lar ve 1840'larda "İngiltere'nin Durumu Sorunu "nu ele alan sosyal roman ve 19. yüzyılın sonlarında Gotik kurgu yeniden canlanmıştır. Ayrıca, William Shakespeare'in eserlerinin popülaritesi de bu dönemde artmıştır.

19. yüzyıl boyunca Büyük Britanya'nın öncülüğünde önemli bir teknolojik gelişme ve sanayileşme yaşanmıştır. Sanayi Devrimi olarak bilinen bu dönemde elektrikli telgraf, buharlı gemi, daire testere, bisiklet, buharla çalışan lokomotif, elektrikli ampul, daktilo, hesap makinesi, lastik tekerlek, çamaşır makinesi, içten yanmalı motor, plastik ve dinamit gibi yeni teknolojiler icat edilmiştir. Başta demiryolu sistemi olmak üzere iletişim ve ulaşım alanındaki ilerlemeler Büyük Britanya'nın dünyanın önde gelen sanayi ve ticaret ülkesi olmasına katkıda bulunmuştur. Tarihçiler tarafından "Altın Yıllar" olarak bilinen bu dönem, tekstil ve makine gibi alanlarda refah ve sanayileşme ve İngiliz tüccarlara kâr getiren bir ihracat ağı ile ekonomik büyümede önemli bir artışa tanık oldu. Toplumda kırsaldan kente doğru bir değişime yol açtı ve yeni düzene karşı muhalefet kayboldu.

Altick, Richard Daniel. Victorian People and Ideas: A Companion for the Modern Reader of Victorian Literature. W.W. Norton & Company: 1974. ISBN 0-393-09376-X.
Burton, Antoinette (editor). Politics and Empire in Victorian Britain: A Reader. Palgrave Macmillan: 2001. ISBN 0-312-29335-6.
Flanders, Judith. Inside the Victorian Home: A Portrait of Domestic Life in Victorian England. W.W. Norton & Company: 2004. ISBN 0-393-05209-5.
Mitchell, Sally. Daily Life in Victorian England. Greenwood Press: 1996. ISBN 0-313-29467-4.
Wilson, A. N. The Victorians. Arrow Books: 2002. ISBN 0-09-945186-7

http://www.victorianweb.org/29 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.victorianlondon.org/10 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.victorian-music.com14 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İrlandaca (Gaelige), Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt dilleri koluna ait bir dil. İrlanda'nın, Birleşik Krallık'a bağlı Kuzey İrlanda'nın ve Avrupa Birliği'nin resmî dilidir. İrlandaca, Batı Avrupa'da halk dili kullanılarak yazılmış en eski edebiyata sahiptir.
İrlanda'da halkın %36'sı İrlandaca konuşabildiğini belirtmiştir. Buna rağmen İrlandaca, ülkenin batı kıyısındaki Gaeltacht bölgelerinde yoğunlaşır. Nüfusun yalnızca %1.8'i bu dili günlük yaşamında kullanır. Galway, Kerry, Cork, Donegal, Waterford'un bir bölümü, ayrıca Mayo ve Meath'te Ulster, Connacht ve Munster olmak üzere üç ana lehçe şeklinde anadil olarak konuşulur; diğer yerlerde ise daha çok ikinci dil olarak yer alır.

Tarihteki ilk ve en eski İrlandaca yazıları M.S. 4. yüzyıllarda çıktığı tahmin edilen Oghamlardır ve çoğunlukla Büyük Britanya'nın batı kesimlerinde bulunmuştur. M.S. 5-6. yüzyıl arasında Latin alfabesine geçilmeye başlanarak Eski İrlandaca adı altında oluşmaya başlamış 10. yüzyıla kadar bu ad altında devam etmiştir.
M.S. 10. yüzyılı içerisinde Orta İrlandacaya dönüşümüyle İrlanda, İskoçya ve Man Adası'nda konuşulmaya başlanmıştır. Ulster Döngüsü de dahil olmak üzere birçoğu İrlanda edebiyatı eseri Orta İrlandaca yazılmıştır. M.S 12 yüzyıl içerisinde modern İrlandacaya, İskoççaya ve Man diline dönüşmeye başlamıştır.

"Learning Irish?31 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.," BBC

İskoçça (Scots, Lallans), İskoçya, Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti'nin Donegal bölgesinde konuşulan bir Batı Cermen dilidir. 2011 itibarıyla İskoçya'da yaklaşık 1,5 milyon kişi İskoçça konuştuğunu belirtmiştir. Kuzey İrlanda'da ise 30 bin kişi tarafından kullanılmaktadır. İskoçya ve Kuzey İrlanda'da azınlık dili olarak tanınmakla birlikte resmî statüye sahip değildir. Modern Standart İngilizce ile İskoçça, Orta İngilizcenin farklı lehçelerinden evrilmiş olup, kardeş dil olarak sınıflandırılmaktadır.
Neyin dil, neyin lehçe olduğuna dair kesin bir kriter olmadığından ötürü İskoççanın İngilizceden farklı bir dil olup olmadığı tartışmalıdır.

Scots Dilinin Sözlüğü20 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İskoçça sözlüğü14 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lehçe haritası31 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scots'lar için SAMPA 11 Ağustos 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İskoç kelimeleri- resimlendirilmiş20 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scots-online6 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scots Dili Cemiyeti25 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ScotsGate
Scots Dili Merkezi14 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Words Without Borders Peter Constantine: Scots: The Auld an Nobill Tung14 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İskoçça veya İskoç Galcesi (Gàidhlig), Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt dilleri koluna ait dildir. Birleşik Krallık'a bağlı İskoçya'nın İngilizce yanında bir resmî dilidir.
İskoç dili bugün İç ve Dış Hebridler'de, Highlands bölgesinde, Glasgow şehrinde ve Kanada'nın Nova Scotia eyaletindeki Cape Breton adasında konuşulmaktadır. Bugün İskoç dilini bilen herkes İngilizce de bilmektedir.
İskoç dili, İrlandaca ve Man dilinin yakın bir akrabasıdır. Bunun sebebi, 4. yüzyıldan itibaren İrlanda'nın kuzeyinden Skotların İskoçya'ya göç etmesi ve orada bundan sonraki yüzyıllarda gittikçe yayılan bir krallığı kurmasıdır.
2001 nüfus sayımına göre 58.652 kişi İskoç dilini anadili olarak konuşmaktadır. Bu, İskoçya'nın nüfusunun yaklaşık %1,5'idir.

İskoç alfabesi 18 harften oluşur.

A, B, C, D, E, F, G, H, I, L, M, N, O, P, R, S, T, U

1929 Wall Street İflası (İngilizce: Wall Street Crash of 1929), Büyük İflas (İngilizce: Great Crash) veya 1929 Borsa Çöküşü (İngilizce: Stock Market Crash of 1929), 1929 yılının sonbaharında meydana gelen Amerikan borsasının çöküşüdür. Etkilerinin uzunluğu ve kapsamı göz önüne alındığından ABD tarihinin en yıkıcı borsa çöküşüdür. Çöküş, tüm sanayileşmiş Batı ülkelerine etki ederek 12 yıllık Büyük Depresyon döneminin başlangıcını sinyal vermiştir. Bu ekonomik bunalım, ABD'de II. Dünya Savaşı seferberliğinin başlangıcı olan 1941'in sonuna kadar sürmüştür.
Çoğu akademisyen 1929 Wall Street İflasını boom and bustun (ani artış ve çöküş) yeni teorilerinin bir parçasının tarihi gelişimi olarak görür.

Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden ve çöküşe yol açan on yıl olan "Kükreyen Yirmiler", bir zenginlik ve aşırılık dönemiydi. Savaş sonrası iyimserliği temel alan kırsal Amerikalılar, Amerika'nın sanayi sektörünün sürekli büyüyen genişlemesinde daha müreffeh bir yaşam bulma umuduyla on yıl boyunca çok sayıda şehirlere göç etti.
Akademisyenler, Federal Rezerv kararlarının neden olduğu para arzındaki düşüşlerin üretim üzerinde ciddi bir daraltıcı etkiye sahip olduğuna inanır. Spekülasyonun doğasında olan riske rağmen, borsanın sonsuza kadar yükselmeye devam edeceğine yaygın olarak inanılıyordu. 25 Mart 1929'da Federal Reserve'ün aşırı spekülasyon konusunda uyarmasının ardından, yatırımcıların hızlı bir şekilde hisse senedi satmaya başlamasıyla küçük bir çöküş meydana geldi ve piyasanın sallantılı temeli ortaya çıktı. İki gün sonra bankacı Charles E. Mitchell, şirketi National City Bank'ın piyasadaki düşüşü durdurmak için 25 milyon dolar kredi sağlayacağını duyurdu. Mitchell'in hamlesi mali krize geçici bir duraklama getirdi ve çağrı parası yüzde 20'den yüzde 8'e düştü. Ancak Amerikan ekonomisi kaygı verici sorun işaretleri gösterdi. Çelik üretimi azaldı, inşaat yavaşladı, otomobil satışları düştü ve tüketiciler kolay kredi nedeniyle büyük borçlar biriktiriyordu.
Tüm ekonomik uyarı işaretlerine ve Mart ve Mayıs 1929'daki piyasa kırılmalarına rağmen, hisse senetleri Haziran ayında yeniden yükselişe geçti ve kazanımlar Eylül 1929'un başlarına kadar neredeyse hiç azalmadan devam etti (Dow Jones ortalaması Haziran ve Eylül arasında %20'den fazla artış gösterdi). Piyasa, Dow Jones Endüstriyel Ortalamasının değerinin on kat arttığı ve 3 Eylül 1929'da 381,17'ye ulaştığı dokuz yıllık bir dönemdeydi. Çöküşten kısa bir süre önce, ekonomist Irving Fisher'ın şu meşhur sözü vardı: "Hisse senedi fiyatları kalıcı olarak yüksek bir platoya benzeyen bir seviyeye ulaştı." Büyük boğa piyasasının iyimserliği ve finansal kazanımları, finans uzmanı Roger Babson'un 8 Eylül'de iyi duyurulan "bir çöküşün yaklaştığını ve müthiş olabileceğini" öngören tahmininin ardından sarsıldı. Eylül ayının ilk düşüşü bu nedenle basında "Babson Break" olarak adlandırıldı. Bu, Büyük Çöküşün başlangıcıydı ancak Ekim ayındaki ciddi çöküş aşamasına kadar birçok yatırımcı Eylül ayındaki "Babson Kırılımını" "sağlıklı bir düzeltme" ve satın alma fırsatı olarak değerlendirdi.
20 Eylül 1929'da, önde gelen İngiliz yatırımcı Clarence Hatry ve birçok ortağı dolandırıcılık ve sahtecilik nedeniyle hapse atıldı ve bu da şirketlerinin askıya alınmasına yol açtı. Bu, Londra Menkul Kıymetler Borsası üzerinde çok az etki yaratsa da, Amerikalıların kendi şirketlerine olan güvenini zayıflatmış olabilir.  Çöküşten önceki günlerde piyasa ciddi anlamda istikrarsızdı. Satış dönemleri ve yüksek hacimler, fiyatların kısa süreli yükselişi ve toparlanma dönemleriyle serpiştirildi.

Saudi Aramco (Arapça: أرامكو السعودية, Aramko es-Saudiyye) veya resmi adıyla Saudi Arabian Oil Company, Suudi Arabistan'nın ulusal petrol ve doğalgaz şirketidir. Şirket ilk olarak Kral Abdülaziz İbn-i el-Suud ve ABD Başkanı Franklin Roosevelt tarafından ortak olarak kuruldu. Saudi Aramco'nun değeri 2.42 trilyon ile 10 trilyon dolar arasında olduğu tahmin edilmekte olup bu rakamlar ile Apple'ı da geride bırakarak dünyanın en değerli şirketi olmuştur. Şirketin merkezi Zahran'da yer almaktadır.
Saudi Aramco 260 milyardan fazla varil ile dünyanın en büyük kanıtlanmış ham petrol rezervlerine ve en büyük günlük üretim seviyesine sahiptir. Şirket Suudi Arabistan'daki tüm enerji kaynaklarını yönetmektedir. 2015 Forbes raporuna göre, Saudi Aramco dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz şirketidir. Saudi Aramco, dünyanın en büyük kıyı petrol sahası Gavar ile dünyanın en büyük açık deniz petrol sahası olan Sefaniye sahalarını işletmektedir. Saudi Aramco şirketi, 11 Ekim 2016 Salı günü Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak ve Suudi Arabistan Enerji Bakanı Al-Falih'in katılımıyla 18 Türk şirketi ile anlaşma imzaladı.

Saudi Aramco'nun kökeni, I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan petrol sıkıntısına ve 1920'de imzalanan San Remo Petrol Anlaşması uyarınca Birleşik Krallık ve Fransa'nın Amerikan şirketlerini Mezopotamya'dan dışlamasına dayanır. ABD yönetimi, Ticaret Bakanı Herbert C. Hoover'ın 1921 yılında başlattığı "Açık Kapı Politikası"na halk desteği sağlamıştı.
Yurt dışından yeni petrol kaynakları arayan ABD'li şirketler arasında Standard Oil of California (SoCal) da yer aldı.
Suudi Arabistan hükûmeti, Irak Petrol Şirketi'nin rakip teklifine tercih olarak SoCal'a bir imtiyaz verdi. İmtiyaz, SoCal'ın Suudi Arabistan'da petrol aramasına izin verdi. SoCal, bu imtiyazı tamamen kendisine ait bir yan kuruluş olan California-Arabian Standard Oil'e (CASOC) devretti. 1936'da, şirketin petrol bulmada hiçbir başarısı olmaması üzerine, Texas Şirketi (Texaco) imtiyazın %50 hissesini satın aldı. Dört yıl süren sonuçsuz araştırmaların ardından ilk başarı, 1938'de Zahran'daki yedinci sondaj sahasıyla geldi; bu kuyuya Dammam No. 7 adı verildi.

Resmî site

Bretton Woods, Küçük bir ABD eyaleti olan New Hampshire'deki bir Carroll kasabasının bir bölgesi. 1944 yılında burada yapılan Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı ardından imzalanan Bretton Woods Anlaşması ve adı bu anlaşma ile ortaya çıkan Bretton Woods sistemi ile ünlenmiştir. Anlaşma buradaki, 1905 yılında kurulmuş olan Mount Washington Oteli'nde imzalanmıştır.

Uluslararası ticaretin yeniden başlaması ve dünya savaşları döneminin paramparça ettiği uluslararası para sisteminin (UPS) hızlı bir şekilde yeniden oluşturulması düsüncesi taşıyan konferanstır. İngiliz John Maynard Keynes ve Amerikan Harry White karşıt iki görüşü temsil eden taraflar idi.
Keynes'e göre UPS'yi gerçek bir uluslararası para üzerine kurmak gerekiyordu. "Bankor" adlı bu kaydı para, uluslarüstü bir banka tarafından uluslararası mübadelenin büyümesine bağlı olarak basılacak ve değişken bir orana bağlı olarak altına göre tanımlanacaktı.
Aynı yıl, II. Dünya Savaşı sürerken 44 ülke yeni bir para sistemine geçmiştir. Ünlü ekonomist White'ın görüşünü temel alan bu sistem (White- Plan), uluslararası para birimlerinin Amerikan Doları’na endekslenmesidir. Amerikan Doları’nın altınla konvertibilitesi sağlanmış, bu görevi de Amerikan Merkez Bankası üstlenmiştir.
Böylelikle Amerikan Doları ve diğer para değerleri arasında sabit bir döviz kuru ilişkisi oluşmuştur.
Daha sonra ise Uluslararası Para Fonu (IMF) ve de Dünya Bankası kurulmuştur. IMF’nin görevi uluslararası para sisteminin istikrarını desteklemek, finans düzeni ve belirlenmiş döviz kurlarını kontrol altında tutmaktır. IMF’ nin Özel Çekme Hakları (SDR), da bu görevin yerine getirilmesinden sorumludur.
Amerikan Doları, Bretton Woods sisteminin temelini teşkil ettiği için, doların değeri tüm para sistemlerinin değeri için büyük bir önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında dünya çapındaki ekonomik büyüme her şeyden önce Amerikan sermaye ihracatını yaratmıştır. Doların değeri bu yüzden yükselmiştir. Vietnam Savaşı' nın başlamasıyla da Amerika'nın para arzı ansızın artmış, bunun sonucunda da doların değeri düşmüştür. Amerika'da altın standardı oluşturulamamış, böylece de Bretton Woods sistemi çökmüştür.

Stellantis North America ya da eski adıyla Chrysler Anonim Şirketi, 1925'te Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulan, daha sonraki yıllarda da Dodge markasını satın alarak 1930'lu yıllarda Amerika'nın en geniş hizmet ağına sahip markası haline gelen Detroit, Michigan merkezli otomotiv firmasıdır.
1980'li yıllarda Mitsubishi markası ile ortak üretimler yapmış ve iflasın eşiğinden Voyager-Grand modeli ile dönmüştür. Chrysler, Dodge, Plymouth ve Jeep markaları adı altında üretim yapmıştır. Dodge, Jeep ve Chrysler, 2000 Haziran'ında Daimler-Benz'in satın almasıyla Daimler Chrysler otomotiv grubunun parçası haline gelmişlerdir. Bu ortaklığın ilk ürünü de 2002 yılında 3 milyon km test edilerek piyasaya çıkartılan, Amerika'daki adıyla Liberty, Avrupa'daki adıyla Cherokee'dir. Firma 2007 yılında zarar ettiği için yüzde 80.1 hissesi 7.41 milyar dolara Cerberus Capital Management şirketine satılmıştır.
2008 yılında başlayan ve 2009'un ilk aylarında devam eden küresel mali kriz sonucu 20 Ocak 2009 tarihinde Fiat Chrysler'in %35'ini aldığını ve anlaşma gereği bu hisse oranını %55'e çıkarma imkânının olduğunu duyurarak Chrysler'i maddi sıkıntıdan bir nebze kurtarmıştır. 21 Ocak 2014 tarihinde ise Fiat, Chrysler'in %100'ünü satın almıştır.
Günümüzde dünyanın en büyük otomotiv üreticilerinden biri olan Stellantis grubunun bir markası olup, daha çok ABD'de üretilmekte ve satılmaktadır.

300M
300c Hemi 5.7
300c SRT8 6.1
300c 3.0 d
PT Cruiser
PT Cruiser Cabrio
Grand Voyager / Voyager
Crossfire Coupe
Crossfire Roadster
Sebring Sedan
Sebring Cabrio
Stratus
Town & Country
Aspen
Pacifica

Chrysler6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Datsun Avrupa ve ABD'de satış yapan bir marka iken zamanının Japon Hükûmetinin politikaları sonucu geride kalmış ve ismini Nissan olarak değiştirmiş otomotiv firması.

1910 yılında Kenjiro Den (田 健次郎, Den Kenjirō), Rokuro Aoyama (青山 禄朗, Aoyama Rokurō), Meitaro Takeuchi (竹内 明太郎, Takeuchi Meitarō) adlı 3 ortak tarafından Kaishinsha Motorcar Works (快進自動車工場, Kaishin Jidōsha Kōjō) şirketi kurulur. Üç ortağın soyisimlerinin ilk harfinden oluşan ilk araç DAT 1914 yılında üretilir.

1925 yılında şirket DAT Motorcar Co. ismini alır.

1926 yılında Jitsuyo Jidosha company ile birleşerek Osaka merkezli DAT Manufacturing Co. Ltd. şirketi kurulur.Şirket 1932 yılına kadar bu çatı altında otomobil üretir. Şirket 1930 yılında Birleşik Krallık'a ait Austin ile yaptığı ortaklık ile otomobil ve motor dizaynlarının geliştirilmesinde iş birliğine gider.Austin 7'yi 1930 yılında üretmeye başlar. 1931 yılında DAT'ın oğlu anlamına gelen ilk DATSON üretilir. Ancak Japoncada SON kelimesi kayıp anlamına geldiğinden SON, SUN takısı ile değiştirilir.

1933 yılında şirket Jidosha-Seizo co. adını alır ve Yokohama'ya taşınır.

1934 yılında Jidosha-Seizo co. ve Nihon Sangyo Co.ltd. şirketleri birleşerek Ni-san adını alır. 1 Haziran 1934'te şirketin adı Nissan Motor Co. Ltd. olur.
Datsun 2013 yılından itibaren Hindistan ve Rusya gibi ülkelerde Nissan'ın küçük ve ucuz arabaları olarak tekrar piyasaya sürülmüştür.

Edward Richard George Heath, (d. 9 Temmuz 1916 - ö. 17 Temmuz 2005) İngiliz siyasetçi ve 1970 ve 1974 arası Birleşik Krallık Başbakanı.

Marangoz ve hizmetçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Oxford Üniversitesi'nde Gramer eğitimi aldı ve öğrenci siyaseti lideri oldu. İkinci Dünya Savaşı'nda subay olarak hizmet verdi.

Kısa süreliğine hükûmetin sekterliği anlamına gelen kamu hizmetinde çalıştı sonrasında istifa ederek Bexley seçim bölgesinden 1950 seçimlerinde milletvekili oldu.1965 yılında Muhafazakar Parti lideri oldu. 1966 yılındaki genel seçimlerini kaybetti ama bir sonraki seçim olan 1970 seçimlerinde başbakan oldu.1973 yılında Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'ne üye olma yolunda çalışmalarda başarılı oldu.Yaklaşık iki yıl sonra, Birleşik Krallık'ta yapılan ilk ulusal referandumda çalışma İngiliz halkı tarafından onaylandı.

Seçimi kaybını yaşayan Heath, partisinin yeni ideolojik yönünü eleştirdi. Yenilgisine rağmen muhafazakâr üyelerince hâlâ popülerdi. Thatcher ile ilişkisi zayıf oldu ve bu nedenle ABD Büyükelçiliği, NATO genel sekreterliği görevlerini reddetti. 1992 yılında en uzun süre milletvekilliği nedeniyle Avam Kamarasının babası unvanı verildi. 23 Nisan 1992 tarihinde Dizbağı nişanı alarak İngiliz soylusu oldu ve isminin başına Sör unvanını aldı.

Heath 87 yaşındayken Salzburg kentinde tatildeyken Akciğer embolisi geçirdi ve asla tam olarak iyileşemedi. Hayatının son iki yılında çok az sayıda halka göründü.
Edward Heath 17 Temmuz 2005 tarihinde zatürreden öldü. Cenazesine 1500 kişi katıldı BBC'de canlı yayınlandı. Ölümünün ardından Westminster Abbey'de anma töreni düzenlendi.

Faysal bin Abdülaziz Âl-i Suud (Arapça: فيصل بن عبدالعزيز آل سعود; 14 Nisan 1906 – 25 Mart 1975), Suudi Arabistanlı devlet adamı ve diplomat olup 2 Kasım 1964'ten 1975'teki suikastına kadar Suudi Arabistan kralı olarak görev yapmıştır. Tahta çıkmadan önce 9 Kasım 1953'ten 2 Kasım 1964'e kadar Suudi Arabistan veliaht prensi olarak görev yapmış ve 1964'te kısa bir süre üvey kardeşi Kral Suud'un naipliğini üstlenmiştir. Faysal, modern Suudi Arabistan'ın kurucusu olan Kral Abdülaziz'in üçüncü oğluydu.
Faysal'ın doğumu sırasında babası Necid Emiri olarak hüküm sürmekteydi ve annesi birçok önde gelen Suudi dini lider yetiştirmiş olan Alü'ş-Şeyh ailesindendi. Faysal, babasının hükümdarlığı sırasında etkili bir kraliyet mensubu olarak öne çıktı. 1926'dan 1932'ye kadar Hicaz valisi olarak görev yaptı. 1930'dan itibaren Suudi dışişleri bakanı, 1954'ten ölümüne kadar da 1960-1962 yılları arası hariç başbakan olarak görev yaptı. Babası 1953 yılında öldükten ve üvey kardeşi Suud kral olduktan sonra Faysal veliaht prens oldu. Görevi sırasında Suudi Arabistan'da köleliği yasakladı. Kraliyet ailesinin diğer üyelerinin ve anne tarafından kuzeni olan Suudi Arabistan baş müftüsü Muhammed bin İbrahim El eş-Şeyh'in yardımıyla 1964 yılında Kral Suud'u kendi lehine tahttan çekilmeye ikna etti.
Faysal hükümdarlığı boyunca modernleşme ve reform politikası uyguladı. Başlıca dış politika temaları Pan-İslamizm, antikomünizm ve Filistincilik'ti. İslami din görevlilerinin gücünü sınırlamaya çalıştı. İsrail'in Batı'dan aldığı desteği protesto ederek 1973 Petrol Krizi'ne neden olan petrol ambargosuna öncülük etti. Faysal, Krallığın bürokrasisini başarılı bir şekilde istikrara kavuşturdu. Reformları bazı tartışmalara yol açsa da hükümdarlığı Suudi Arabistanlılar arasında önemli bir popülariteye sahipti. Yeğeni Faysal bin Müsaid el-Suud tarafından 1975 yılında öldürülmesinin ardından yerine üvey kardeşi Halid geçti.

Faysal bin Abdülaziz 14 Nisan 1906 tarihinde Riyad'da doğdu. O zamanlar Necid emiri olan Abdülaziz bin Abdülrahman'ın üçüncü, Riyad'da doğan ilk oğluydu. Annesi, Abdülaziz'in 1902 yılında Riyad'ı ele geçirdikten sonra evlendiği Tarfa bint Abdullah Âl-İ Şeyh'ti. Tarfa, dini lider Muhammed bin Abdülvehhâb'ın soyundan geliyordu. Faysal'ın anne tarafından dedesi Abdullah bin Abdüllatif Âl-İ Şeyh, Abdülaziz'in başlıca dini hocalarından ve danışmanlarından biriydi. Faysal'ın, babası Abdülaziz'in üvey kardeşi Muhammed bin Abdurrahman'ın oğlu olan kuzeni Halid bin Muhammed ile evlenen Noura adında bir ablası vardı.
Annesi Tarfa bint Abdullah 1906 yılında Faysal altı aylıkken öldü. Daha sonra torunlarını eğiten anne tarafından dedesi Abdullah bin Abdüllatif ve Haya bint Abdurrahman El Mükbel'in yanında yaşamaya başladı. Faysal, dedesinin gözetimi altında Kur'an, İslam hukuku ve doktrinleri üzerine eğitim çalışmalarını dokuz yaşında tamamladı. Ayrıca ata binmeyi ve siyasetin temellerini de babasından öğrendi. Babası onu askeri ve siyasi açıdan etkiledi ve Faysal genç yaşta babasını uluslararası toplantılarda temsil etmek üzere seçildi.
Helen Chapin Metz'e göre Faysal ve onun kuşağının çoğu, cesaretin son derece önemsendiği ve pekiştirildiği bir ortamda yetişti. 1916'dan itibaren, daha sonra çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş olan Hafız Vehbe tarafından eğitildi.

Abdülaziz'in en büyük oğullarından biri olan Faysal'a çok sayıda sorumluluk verildi. 1919'da İngiliz hükûmeti Abdülaziz'i Londra'ya davet etti. Abdülaziz gidemedi ama büyük oğlu Türki'yi temsilcisi olarak atadı. Ancak Prens Türki ziyaretten önce İspanyol gribi nedeniyle hayatını kaybetti. Akabinde Faysal, İngiltere'yi ziyaret eden ilk Suudi Arabistan kraliyet mensubu olarak Londra'ya gönderildi. Ziyareti beş ay sürdü ve birçok İngiliz yetkiliyle bir araya geldi. Aynı dönemde Fransa'yı da ziyaret etmiş ve bu ülkeye resmi ziyarette bulunan ilk Suudi Arabistan kraliyet mensubu olmuştur.
Abdülaziz, Arabistan üzerindeki otoritesini pekiştirmek için oğlu Faysal'a birçok askeri görev verdi. Hail'in ele geçirilmesinden ve 1922'de Asir'in ilk kez kontrol altına alınmasından sonra Faysal yaklaşık altı bin askerle bu vilayetlere gönderildi. Faysal aynı yılın sonunda Asir üzerinde tam kontrol sağladı.

Prens Faysal, babasının bölgeyi ele geçirmesinin ardından 9 Şubat 1926'da Hicaz valisi olarak atandı. Görev süresi boyunca sık sık yerel liderlerle istişarelerde bulundu. Aralık 1931'de Vekiller Meclisi'nin anayasasının ilan edilmesinin ardından dört üyeli meclisin başkanı ve dışişleri bakanı oldu. Krallığı döneminde bile, 1960-1962 yılları hariç ölümüne kadar Suudi dış politikasını bakan sıfatıyla yönetmeye devam edecekti.
Faysal bu dönemde Mayıs 1932'de İran, 1932'de Polonya ve 1933'te Rusya dahil olmak üzere birçok ülkeyi ziyaret etti. 8-23 Haziran 1932 tarihleri arasında İstanbul ve Ankara'yı ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile görüştü. Faysal, 23 Eylül 1932'de Mekke'deki El Hamidiye Sarayı'nda Hicaz ve Necid Krallığı'nın adını Suudi Arabistan Krallığı olarak değiştiren kraliyet kararnamesini okuyarak babası adına Suudi Arabistan'ın kuruluşunu resmen ilan etti. Faysal, 1934 yılında Suudi-Yemen Savaşı sırasında Suudi zaferiyle sonuçlanan bir sefere komuta etti. Üvey kardeşi Halid ile birlikte Başkan Franklin D. Roosevelt'in daveti üzerine Ekim 1943'te ABD'yi ziyaret etti. Bu ziyaret, Suudi Arabistan ile ABD arasındaki ilk temaslardan biridir.
Kral Abdülaziz ömrünün sonuna yaklaşırken, Faysal'ın geniş bilgi birikimi ve tecrübesi nedeniyle, yaşayan en büyük oğlu Veliaht Prens Suud yerine olası bir halef olarak Faysal'ı tercih etti. Faysal'ın çocukluğundan beri Abdülaziz, onu oğulları arasında en zekisi olarak görmüş ve sık sık ona savaş ve diplomasi alanlarında sorumluluklar vermişti. Ayrıca Faysal'ın sade bir bedevi yaşam tarzını benimsediği bilinmekteydi. Abdülaziz bir keresinde yerine kimin geçeceğini tartışırken "Keşke üç Faysal'ım olsaydı" demiştir. Ancak Abdülaziz, istikrarın azalacağı endişesiyle oğlu Suud'un veliaht prensliğini devam ettirme kararı aldı.

Kral Abdülaziz 9 Kasım 1953'te öldü. Prens Faysal, ölümü sırasında babasının yanı başındaydı. Faysal'ın büyük üvey kardeşi Suud kral oldu. Faysal daha sonra veliaht prens olarak atandı. 16 Ağustos 1954'te başbakan oldu.
Suud, başkent Riyad'ın yakınlarında devasa bir kraliyet konutunun inşasını da içeren bir harcama programına başladı. Ayrıca Cemal Abdünnâsır'ın 1952'de monarşiyi devirdiği komşu ülke Mısır'ın baskısıyla da karşı karşıya kaldı. Nasır, Mısır'a iltica eden Prens Talal bin Abdülaziz liderliğindeki bir grup muhalif prensi kendi tarafına çekmeyi başardı. Suud'un mali politikalarının devleti çöküşün eşiğine getirmesi ve dış ilişkileri beceriksizce idare etmesinden korkan kraliyet ailesinin kıdemli üyeleri ve ulema, Suud'a Faysal'ı 1958'de başbakanlığa ataması ve Faysal'a geniş yürütme yetkileri vermesi için baskı yaptı.
Çok geçmeden Suud ve Faysal arasında bir iktidar mücadelesi başladı. 18 Aralık 1960'ta Faysal, Suud'un mali reformlarını engellediğini ileri sürerek protesto amacıyla başbakanlıktan istifa etti. Suud yürütme yetkilerini Faysal'dan geri aldı ve Prens Talal'ın Mısır'dan dönmesini sağlayarak Temmuz 1958'de onu maliye bakanı olarak atadı. Ancak 1962'de Faysal, kraliyet ailesi içinde yeterli desteği toplayarak kendisini ikinci kez başbakan olarak atadı. Yaşanan bu olaydan bir aydan az bir süre önce Faysal, 4 Ekim 1962'de Washington'da ABD Başkanı John F. Kennedy ile gizli bir görüşme yaptı. Aynı yıl Faysal, Suudi Arabistan'ın ekonomik, mali, siyasi ve hukuki ilkeleri uygulayarak sanayileşmiş bir ulus olma yolunun ana hatlarını çizen On Maddelik Programı açıkladı. Bunlar arasında öne çıkanlar şunlardı:

İslam şeriatından türetilen temel bir yönetim sisteminin oluşturulması ve yönetim sisteminin ve Suudi Arabistan Bakanlar Kurulunun geliştirilmesi.
Krallığın çeşitli bölgelerinde yerel yönetim yöntemini netleştirerek vilayetler için bir yapı kurulması.
Yüksek Yargı Konseyi'nin kontrolü altında yargının bağımsızlığı için bir sistem kurulması ve Adalet Bakanlığı'nın kurulması.
Fetva vermek üzere yirmi hukukçudan oluşan bir Yüksek Konsey kurulması.
Ücretsiz tedavi, ücretsiz eğitim ve birçok gıda maddesinin gümrük vergisinden muaf tutulması yoluyla Suudi halkının sosyal refah seviyesinin iyileştirilmesi. Ayrıca, bir sosyal güvenlik sistemi ve işçileri işsizlikten koruyacak bir sistem kuruldu.
Ekonomik iyileşme için bir program oluşturulması, Krallığın mali durumunun güçlendirilmesi, vatandaşların yaşam standartlarını yükseltmek için bir program geliştirilmesi, Krallığın bazı bölgelerini ve şehirlerini birbirine bağlayan bir karayolu ağı oluşturulması, içme ve tarım için su kaynakları sağlanması, hafif ve ağır millî sanayilerin korunmasının sağlanması.
Kadın haklarının geliştirilmesinin yanı sıra kız çocuklarının eğitimini geliştirmeye devam edilmesi.
Suudi Arabistan'da kölelerin özgürleştirilmesi ve köleliğin tamamen ortadan kaldırılması.
Faysal, 1958 yılında Ekonomik Kalkınma Komitesi'ni kurdu. 1961 yılında Medine İslam Üniversitesi'nin kurulmasına öncülük etti. 1962 yılında, Suudi kraliyet ailesinin o zamandan beri bir milyar dolardan fazla bağış yaptığı bildirilen dünya çapında bir hayır kurumu olan Dünya İslam Birliği'nin kurulmasına yardımcı oldu. 1963 yılında ülkenin ilk televizyon kanalı olan Es-Suudiyye'yi kurduttu, ancak gerçek yayınlar iki yıl sonra başlayacaktı.

Bu dönemde Kral Suud ile mücadele arka planda devam etti. Kraliyet prensleri toplanarak Faysal'dan kontrolü devralmasını istedi. Suud, ülkeyi ciddi bir borç batağına sürüklemiş ve Birleşik Arap Cumhuriyeti başkanı Cemal Abdünnâsır'a yönelik suikast planına karışarak kraliyet ailesini utandırmıştı.
Faysal, Suudi Arabistan'ın siyasi ve ekonomik koşulları kötüleşirken, Suud'un 1963 başlarında sağlık sorunları nedeniyle ülkeden uzak kalmasından yararlanarak kendine daha fazla güç topladı. Suud'a sadık birçok kişiyi görevlerinden aldı ve 1962'de Ulusal Muhafızlar'ın komutasını verdiği üvey kardeşi Prens Abdullah gibi kendisiyle aynı düşü

Henry Alfred Kissinger (27 Mayıs 1923 - 29 Kasım 2023), Alman Yahudisi kökenli Amerikalı diplomat, siyaset bilimci ve politikacı.
Babası Louis Kissinger (1887-1982) bir öğretmendi. Annesi Paula (Stern) Kissinger (1901-1998) bir evkadınıydı. Walter Kissinger adında bir kardeşi vardı. Soyadı olan Kissinger onun büyük-büyük-büyükbabası Meyer Lob tarafından 1817 yılında kabul edilmiştir. Bir genç olarak, zamanında ülkenin en iyi takımlarından biri olan Greuther Fürth'ün genç takımında oynadı. 1938 yılında Nazi zulmünden kaçan ailesi New York'a taşındı. Kissinger, orada Yahudi göçmen topluluğunun bir parçası olarak üst Manhattan Washington Heights bölümünde liseye gitti. George Washington Yüksek Okulu'ndan sonraki ilk yıl, gece okuluna başladı ve tam zamanlı olarak bir tıraş fırçası fabrikasında çalıştı. Lise sonrasında, Kissinger muhasebe eğitimi için New York City Kolejine girdi.
Harvard Üniversitesi öğretim üyesi olduktan sonra 1969 - 1975 yılları arasında ABD başkanının ulusal güvenlik danışmanı, 1973 - 1977 yıllarında ise ABD'nin 56. dışişleri bakanı olarak görev yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki yumuşama politikasını geliştirmiş, bunun sonucunda 1972 yılında SALT I antlaşması imzalanmıştır. Aynı yıl Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasında ilk resmî ilişkileri kurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nin 1969 - 1970 yılarında Kamboçya'yı bombalamasını desteklemesine karşın, Vietnam sorununu çözüme götürmedeki üstün katkılarından dolayı 1973 yılında Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmüştür. Mekik Diplomasisi yöntemiyle 1979 yılında İsrail ile Mısır arasında da diplomatik ilişki kurulmasına katkıda bulunmuştur.
Dünya tarihindeki en büyük diplomatlar arasında kabul edilmektedir.
Henry Kissinger Emekli olduktan sonra birçok kitap yazarak anılarını, görüşlerini ve diplomasi tecrübelerini kamuoyu ile paylaştı.
29 Kasım 2023 tarihinde, Connecticut'taki evinde 100 yaşındayken kalp yetmezliğinden öldü. Öldüğü sırada, Richard Nixon yönetiminde görev yapan, yaşayan son eski ABD Kabine üyesiydi. Ölümü danışmanlık firması Kissinger Associates tarafından duyuruldu. Kissinger Associates, cenazenin özel olacağını duyurdu; Arlington Ulusal Mezarlığı'na gömüldü.

Kitaplar
Diplomasi (1994)
Çin (2011)
Dünya Düzeni (2014)

Genel
itzing: The Nemesis of Stability. Henry A. Kissinger’s Ambivalent Relationship with Germany. WVT, Trier 2007, ISBN 978-3-88476-942-3
Robert D. Schulzinger: Henry Kissinger. Doctor of diplomacy. Columbia Univ. Pr., New York 1989, ISBN 0-231-06952-9

Honda, 1948 yılında Soichiro Honda tarafından Japonya'da kurulmuş Japon otomotiv firması. Başlangıçta motosiklet üretimi yapan firma zamanla otomobil, su motoru, (gemi, tekne, yat vb.) robot, güç ekipmanları (jeneratör, çim biçme aleti vs.) motor (herhangi bir işte kullanılacak akaryakıtlı motorlar) ve uçak üreten bir firma hâline gelmiştir. Dünyanın bir numaralı motor üreticisi olan Honda, Japon otomotiv sektörünün gelişmesinde ciddi katkılar sağlamıştır. Üretimi ile geniş kitlelere hitap eden firmanın dünyada çok sayıda alıcı kitlesi vardır. Özellikle Amerika, Kanada, Hong Kong, Güney Amerika ve Asya ülkelerinin genelinde Japonya'nın ilk temsilcisi olarak dayanıklılık ve teknolojisi ile satış rekorları kırmıştır.
Merkezi Tokyo'da olan Honda, dünya çapında pek çok ülkede üretim ve satış yapmaktadır. Geçmişten günümüze motor sporlarındaki başarılarıyla da ön plana çıkan Honda, başlarda Amerika ve Kanada'da üretimine başladığı Acura markası ile de ciddi başarılar yakalamıştır.
Motosiklet sektöründe de yine geniş bir ürün yelpazesine sahip olan firma 1959'dan bu yana dünyanın en büyük motosiklet üreticisidir.
Ayrıca dünyada ilk kez Hava yastıklı (Airbag) motosikleti üreten firmadır.

Honda Motor Co. 1946'da Soichiro Honda tarafından Hamamatsu'da kurulmuş ve kısa sürede motosiklet üretimiyle büyümüştür. 1947'de ilk motorunu geliştirip 1949'da Dream D-type modelini piyasaya sundu. 1950'lerde Tokyo'ya taşınarak uluslararası pazara açıldı ve özellikle 1959'da Isle of Man TT yarışlarındaki başarısıyla adını duyurdu. 1960'larda Suzuka fabrikasının kurulmasıyla üretim kapasitesini artıran Honda, 1963'te ilk otomobilleri S500 ve T360 ile otomotiv sektörüne giriş yaptı ve aynı dönemde Formula 1'e katılarak motor sporlarında da varlık göstermeye başladı.
1970'lerden itibaren Civic ve Accord gibi modellerle küresel başarı yakalayan şirket, 1980'lerde ABD başta olmak üzere birçok ülkede üretim tesisleri kurarak uluslararası bir dev haline geldi. VTEC motor teknolojisi ve NSX gibi performans modelleriyle mühendislik gücünü pekiştiren Honda, 1990'lardan sonra Avrupa ve Asya'da üretimini genişletti. Türkiye’de ise 1997’de Gebze fabrikasını açan şirket, burada Civic ve City gibi modeller üretmiş, 2000'li yıllarda da üretim faaliyetlerini sürdürerek global otomotiv pazarındaki güçlü konumunu korumuştur.

Honda araba modelleri listesi
Honda motosiklet modelleri listesi

Honda Resmi Sitesi11 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamulaştırma, devletleştirme ya da istimlak, devletin kamu yararını gözeterek özel mülkiyete ait taşınmaz malları bedelini ödeyerek mülkiyetine geçirme işlemidir. Kamulaştırmanın temel dayanağı, kamu yararının gözetilmesidir. Devlet, toplumun genel çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla özel mülkiyeti kamulaştırabilir. Devlet, ekonomik ve sosyal düzeni sağlama, toplumsal refahı artırma ve kamu hizmetlerini geliştirme gibi sorumluluklarını yerine getirebilmek için kamulaştırma yetkisini kullanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 46. maddesine göre; 

Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.
Kamulaştırma işlemi, tek yanlı bir işlemdir ve karşı tarafın kabulüne gerek yoktur. Kamulaştırma işlemleri, hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilir ve bireylerin haklarını koruyacak şekilde dengelenir. Kamulaştırma bedelinin adil olması ve hak sahiplerine zamanında ödenmesi bu dengeyi sağlar. Kamulaştırma işleminin iptali için idari yargıda dava açılabilir.

Günümüz Kara Avrupası hukuk düzeninin temelini oluşturan Roma hukukunda kamulaştırma kavramı, modern anlamıyla yer almamaktadır. Roma hukukunda devletin, sahipsiz mal üzerinde zilyetlik kurarak mülkiyet elde etme hakkı vardı ve özellikle kamu yararına kullanılan alanlar için gerekli olan araziler, devlet tarafından zilyetlik edinilerek kamu hizmetine tahsis edilirdi. Ayrıca devletin, özel mülkiyeti cezai sebeplerle el koyarak kamu malı haline getirme hakkı vardı. Bu durum genellikle suç işleyen kişiler için uygulanırdı. Ancak modern kamulaştırmadan farklı olarak, genellikle cezai nitelik taşımakta ve kamu yararından ziyade cezai tedbir amacı güderdi.
Roma hukuku, mülkiyet hakkını koruyan ve düzenleyen kapsamlı bir sistemdi. Ancak, modern anlamda kamulaştırma kavramı, özellikle kamu yararını gözeten, karşılık olarak bedel ödenmesini gerektiren ve hukuki bir süreçle gerçekleştirilen bir işlem olarak Roma hukukunda doğrudan yer almamaktaydı. Modern kamulaştırma kavramı, esas olarak feodal dönemin ardından gelişen ve ulus devletlerin kamu yararı için özel mülkiyete müdahalesini mümkün kılan hukuki düzenlemelerle ortaya çıktı.

İslam hukukunda kamulaştırma, modern anlamda tam olarak yer almamakla birlikte, kamu yararına yönelik mülkiyetin düzenlenmesi ve devletin ihtiyaçları doğrultusunda özel mülkiyete müdahale etme uygulamaları mevcuttu. İslam hukukunda devletin veya toplumun genel yararını gözeterek bir mülkün kullanım hakkını düzenleme yetkisi vardı. Bu uygulama, mülk sahibinin mülkiyet hakkını korurken, mülkün toplum yararına kullanılmasını sağladı.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde uygulanan ve istimval adı verilen uygulamayla devlet, kamu hizmetleri veya askeri ihtiyaçlar gibi kamu yararına yönelik olarak özel mülkiyete geçici olarak el koyardı. Bu uygulama, İslam hukukunun genel ilkeleri doğrultusunda şekillenmiş ve kamulaştırmaya benzer niteliktedir.
Maslahah ilkesi, ihtikar yasağı, şeriat mahkemeleri ve kadı yetkileri gibi unsurlar, İslam hukukunda kamulaştırma benzeri müdahalelerin gerçekleştirilmesine olanak tanıdı. Bu düzenlemeler, devletin ve toplumun ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde karşılamayı hedeflemekte ve mülk sahiplerinin haklarını koruyarak kamu yararını gözetti.

Sovyetler Birliği'nde kamulaştırma, sosyalist ekonominin temel taşlarından biriydi ve Ekim Devrimi'nden (1917) sonra kapsamlı bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bolşevik hükûmeti, büyük toprak sahiplerinin mülklerine el koyarak, bu toprakları kolektif çiftlikler (kolhoz) ve devlet çiftlikleri (sovhoz) olarak yeniden düzenledi. 1921 ile 1928 yılları arasında uygulanan Yeni Ekonomik Politika (NEP), sınırlı bir özel mülkiyete izin verdi. Ancak bu dönem kısa sürdü ve ardından tüm mülkiyet tekrar devletleştirildi.
Çin Halk Cumhuriyeti'nde de benzer bir durum söz konusudur. Çin'in 1982 Anayasası, özel mülkiyetin devlet tarafından kamu yararı için kamulaştırılabileceğini ve uygun tazminatın ödenmesi gerektiğini belirtir. Mao Zedong döneminde sanayi ve tarımda kapsamlı kamulaştırmalar yapıldı. Özel mülkiyet neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı.

Kamulaştırılan mal, kamu yararına yönelik kullanılmazsa veya üzerinde hiçbir işlem yapılmazsa, mal sahibinin geri alma hakkı vardır.
Kamulaştırma Kanunu'nun 23. maddesine göre;

Kamulaştırma bedelini kesinleşmesinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idarece; kamulaştırma ve devir amacına uygun hiçbir işlem veya tesisat yapılmaz veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa, mal sahibi veya mirasçıları kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek yasal faiziyle ödeyerek, taşınmaz malını geri alabilir.Kamulaştırmadan önceki mal sahibinin bu hakkını kullanabilmesi için, beş yılın dolmasının ardından bir yıl içinde dava açması gerekir. Aynı kamulaştırma amacı doğrultusunda, birden fazla taşınmaz kamulaştırılmışsa, eski malikin geri alma hakkının doğması için gereken şartların her bir taşınmaz için gerçekleşmiş olması gerekir.

Kamu malı
Kamu yararı
Kamu hizmeti
Özel mülkiyet
İdare hukuku

Mazda Motor Corporation (Japonca: マツダ株式会社, Hepburn: Matsuda Kabushiki-gaisha), 1920 yılında Fuchū, Hiroshima Prefektörlüğü, Japonya'da kurulan çok uluslu Japon otomobil üreticisidir.
2015 yılında, Mazda 1.5 milyon araba üretip satmıştır, bunun büyük çoğunluğu (neredeyse 1 milyonu) şirketin Japonya montaj hattında, geri kalanı ise diğer ülkelerdeki montaj hatlarında üretilmiştir.
2015 yılında dünya çapındaki en büyük 15. otomobil üreticisiydi.

Şirketin web sitesi, adının "Batı Asya'daki ilk medeniyetlerin bir tanrısı, bilgelik, zekilik ve uyum tanrısı Ahura Mazda'dan geldiğini belirtmektedir. Ahura Mazda, Perslerin Zerdüştlük Tanrısı'dır. Şirketin web sitesi şirket adının aynı zamanda kurucusu olan Jujiro Matsuda'dan geldiğini belirtmektedir.

Mazda Motor Corporation, Hiroşima, Japonya temelli bir Japon otomobil markası. Mazda, hayatına 1920 yılında Japonya'da kurulan mantar üreten bir fabrika olan Toyo Cork Kogyo Co. Ltd olarak başladı. Toyo Cork Cogyo 1927 yılında Toyo Kogyo Co. Ltd adını aldı. Toyo Kogyo, 1931 yılında Mazda-Go'nun tanıtılması ile makine takımları üretiminden araç üretimine geçti. Toyo Kogyo, II. Dünya Savaşı esnasında Japon ordusu için silah üretti. Bu silahların en ünlüsü 30 – 35 serisi Tip 99 tüfekti. Şirket, resmi olarak Mazda adını 1984 yılında aldı; ancak, en başından bu yana satılan tüm araçlar bu adı taşıyordu. Mazda R360 modeli 1960 yılında piyasaya sürüldü; bunu 1962 yılında Mazda Carol takip etti.

Mazda, kendisini diğer Japon araç üreticisi şirketlerden farklılaştırmak için 1960'lardan itibaren Wankel döner motorunun geliştirilmesine yönelik büyük bir mühendislik çabası sarf etti. 1967 yılında Cosmo Sport'un sınırlı sayıda üretimi ile başlayan ve günümüzün RX-8 modeli ile devam eden Mazda, Wankel tipi motorlarının tek üreticisi haline geldi.
(NSU ve Citroën bu motorun tasarımını 1970'lerde bıraktı ve General Motors'un prototip Corvette çabaları hiçbir zaman üretim aşamasına ulaşamadı. Görünen o ki, bu dikkati kendine çekme çabası işe yaradı; çünkü Mazda hızlı bir şekilde araçlarını ihraç etmeye başladı. Hem pistonlu hem de döner motorlu modelleri dünyaya yayıldı. Döner motorlu modeller, aynı gücü üretebilmek için daha ağır olan V6 veya V8 motorlarına ihtiyaç duyan pistonlu modeller ile karşılaştırıldığında sağladıkları iyi güç seviyeleri ve hafiflikleri sayesinde hızlı bir şekilde popüler hale geldiler. R100 ve ünlü RX serisi (RX-2, RX-3 ve R-X4) şirketin ihracat çabalarının başını çekti. 1959 yılında Kanada'da Mazda araçları görülmüş olmasına rağmen, Mazda Kanada'daki (MazdaCanada) resmi çalışmalarını 1968 yılında başlattı. 1970 yılında, Mazda resmi olarak Amerikan pazarına girdi (Mazda Kuzey Amerika Operasyonları); burada oldukça başarılı oldu ve Kuzey Amerikalı müşterileri için özel olarak Mazda Rotary Pickup'ı yarattı (konvansiyonel pistonlu B-Serisi modelini temel alıyordu). Günümüzde, Mazda, Wankel motorlu pikap kamyonet üretmiş olan tek araç üreticisidir. Ek olarak, döner motorlu otobüs (Mazda Parkway, sadece Japonya'da satılmıştır) veya station wagon (ABD pazarı için RX-3 ve RX-4 serisi içerisinde) sunan tek markadır.
Mazda'nın döner motorda elde ettiği başarı, 1973 petrol krizine kadar devam etti. Amerikan alıcılar (ve diğer ülkelerdeki alıcılar da) hızlı bir şekilde daha iyi yakıt verimliliğine sahip araçlara yöneldiler; nispeten daha fazla yakıt tüketen döner motorlu modeller gözden düşmeye başladı. Hâlihazırda büyük bir borcun altında olan Toyo Kogyo iflasın eşiğindeydi ve Sumitomo Bank’ın müdahalesi ile kurtuldu. Akıllı bir şekilde davranan şirket, pistonlu motorlara sırtını tamamen dönmemişti; 1970'li yıllar boyuncu dört silindirli modeller üretmeye devam etti. Özellikle, küçük boyutlu olan Familia serisi Mazda’nın 1973 yılı sonrasında dünya çapındaki satışları açısından çok önemli hale geldi; aynı şekilde daha büyük olan Capella serisi de büyük bir öneme sahipti.

Mazda çabalarını yeniden odaklandırdı ve döner motoru yaygın olarak kullanılan bir motor yerine spor araç sürücüleri için bir seçenek haline getirdi. 1978 yılında hafif RX-7 ile başlayan ve modern RX-8 ile devam eden Mazda, bu eşsiz motora olan bağlılığını sürdürdü. Bu odak değişimi aynı zamanda, “jinba ittai” konseptinden ilham alan diğer hafif spor aracı Mazda Roadster'ın (dünyada daha çok MX-5 veya Miata adları ile tanınmaktadır) geliştirilmesine de önayak oldu. 1989 yılında dünyanın beğenisine sunulan Roadster, 1970'lerin sonundaki düşüşünden sonra küçük spor araç konseptini canlandırması ile büyük takdir kazandı.

1979'dan 2010 yılına kadar, Mazda, 1979'da hisselerin %7'sine sahip olan ve 1996 yılına kadar hisse oranı %33.3'e çıkan Ford Motor Company ile bir ortaklığa sahipti. Alan Mulally'nin idaresi altında, Ford, 2008 yılından 2010 yılına kadar kademeli olarak hisselerini elden çıkardı. Ford, şu anda Mazda hisselerinin %3'üne sahiptir; bu durum, üretim ve geliştirme bağlantılarını oldukça azaltmıştır.

Mazda'nın 1960'lı yıllarda yaşadığı mali sıkıntılar, yeni bir şirketin, yani Ford Motor Company'nin yatırımı ile sonuçlanmıştır. 1979 yılında %7'lik finansal hisse ile başlayan Ford, Mazda ile yeni bir ortaklığa girdi ve bu ortaklık çok sayıda ortak projeye yol açtı. 1980'li yıllarda, Ford finansal hisselerin yüzde 20'lik kısmını elde etti. Bunlara, otomotiv dünyasının tüm alanlarındaki büyük ve küçük tüm girişimler dahildi; en fazla olarak da pikap kamyonetler (1972 yılında Kuzey Amerika'da Ford Courier'ın bir çeşidini doğuran Mazda B-Serisi gibi) ve küçük araçlar buna dahildir. Örneğin, Mazda'nın Familia platformu Laser ve Escort gibi Ford modelleri için kullanıldı. Capella platformu ise, Ford'un Telstar sedan ve Probe sport modellerinde kendine yer buldu. 2002 yılında, Ford hisselerin yüzde 5'ini daha elde etti.
Probe modeli, yaygın 626 sedan (Capella'nın Kuzey Amerika versiyonu) ve ona eşlik eden Mazda MX-6 ile birlikte Flat Rock, Michigan'da bulunan yeni bir Mazda fabrikasında üretildi. (Bu fabrika günümüzde Ford – Mazda ortak girişimi olan AutoAlliance International olarak bilinmektedir.) Ayrıca, Ford ihtiyaç olduğunda Mazda'ya kapasitesinin bir kısmını ödünç verdi: Avrupa'da ve Güney Afrika'da satılan ve Ford Fiesta'nın bir versiyonu olan Mazda 121 belli bir süreliğine Avrupa ve Güney Afrika'daki fabrikalarda üretildi. Mazda geçmişte, büyük oranla Autorama bayii grubu üzerinden Ford'un bazı araçlarını Japonya'da satmaya da çalıştı.
Ayrıca, Mazda, 1991 yılından 1994 yılına kadar iki kapılı Mazda Navajo olarak satılan 1991 Explorer'ın geliştirilmesinde Ford'a yardımcı oldu. İşe bakın ki, Ford kısa süre içerisinde Amerika Birleşik Devletleri'nde (başından bu yana 4 kapılı veya 2 kapılı olarak sunulmaktadır) en çok satan spor arazi aracı olurken ve bu unvanını on yıldan uzun bir süre sürdürürken, Mazda'nın versiyonu başarısız oldu. Mazda, 1994'te başlayıp 2010'a kadar devam eden Kuzey Amerika pazarına yönelik olan B-Serisi kamyonetleri için Ford'un Ranger pikaplarını temel olarak kullandı; Mazda, Chicken Tax (Tavuk Vergisi) ile ilişkili masraflardan dolayı B-Serisi kamyonet ithalatını durdurdu.

Alternatif motor teknolojisi ile birlikte uzun süreli cazibesini takip eden Mazda, otomotivde kullanım için ilk Miller çevrimli motorunu 1995 yılında Millenia lüks sedan modelinde tanıttı. Millenia'nın (ve Miller tipi V6 motorunun) 2002 yılında üretimine son verilmesine rağmen, şirket, 2008 yılında piyasaya sürülen Demio modeli ile daha küçük bir Miller çevrimli dört silindirli motoru tanıttı. Wankel teknolojisindeki liderliğinde olduğu gibi, Mazda (şimdiye kadar) otomotiv dünyasında tek Miller çevrimli motor kullanan tek araç üreticisidir.

1990'lı yıllarda Mazda'da devam eden finansal sıkıntılar (bu sıkıntılar kısmen 1997 Asya mali krizinden kaynaklanıyordu) Ford'un Mayıs 1996'da hissesini yüzde 33.4'e yükseltmesine ve çoğunluk hissesine sahip olmasına neden oldu. Haziran 1996'da, Henry Wallace Başkan seçildi ve Mazda'yı yeniden yapılandırmaya ve yeni bir stratejik yön belirlemeye başladı. Şu anki Mazda markalarının tasarımı da dahil olmak üzere, marka için yeni bir yön belirledi; Ford ile birlikte bir sinerji oluşturmak için yeni bir ürün planı oluşturdu ve yeni ürünlerin gelişimini hızlandırmak için Mazda'nın dijital inovasyon programını başlattı. Aynı zamanda, yurtdışı dağıtımlarının, rasyonalize edilmiş bayilerin ve üretim tesislerinin kontrolünü eline almaya ve Mazda'nın operasyonlarında en çok ihtiyaç duyulan verimlilikleri ve maliyet azaltımlarını yönlendirmeye başladı. İlk başlarda gerçekleştirdiği işlerin çoğu, Mazda'yı tekrar kâra geçirdi ve gelecekte elde edilecek başarılar için temelleri attı. Wallace'ın yerine 1997'nin Kasım ayında Jamer Miller geçti ve onu da 1999 yılının Aralık ayında Mazda'nın yeni ürün gamının genişletmesi ve 2000'li yılların başında şirketin toparlanmasına liderlik etmesi ile anılan Ford yöneticisi Mark Fields takip etti. 1990'lı yıllarda Ford'un artan etkisi, Henry Wallace'nin bir Japon araç şirketinin yurt dışında doğan ilk başkanı olması ile birlikte, Mazda'nın tarihte bir başka ayırt edici özelliğe daha sahip olmasını sağladı.

2008 yılının sonunda dünyada yaşanan finansal krizin ortasında, varlık tabanını düzene sokmanın bir yolu olarak Ford'un Mazda'daki hissesini satmayı düşündüğüne dair haberler çıktı. BusinessWeek, Ford ve Mazda arasındaki işbirliğinin çok başarılı olduğunu ve Mazda'nın geliştirme mâliyetleri bakımından yılda neredeyse 90 milyon dolar tasarruf ettiğini ve Ford'un tasarrufunun bunun birkaç katı olduğunu ve Mazda'daki hisselerini satmasının çok umutsuz bir önlem olacağını açıkladı. 18 Kasım 2008 tarihinde, Ford Mazda'daki %20 hissesini satacağını, sahip olduğu hissesini %13.4'e indireceğini ve şirketin kontrolünü bırakacağını açıkladı.
Bir sonraki gün, Mazda, anlaşmanın bir parçası olarak %6.8'lik hisseyi Ford'dan geri satın alacağını duyurdu. Ayrıca, Hisakazu Imaki'nin başkanlığı bırakacağı ve yerini Takashi Yamanouchi alacağı bildirildi. 18 Kasım 2010 tarihinde, Ford hissesini %3 daha azalttı ve gelişen pazarlarda büyüme sağlamak için daha fa

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü ya da kısaca OPEC, (İngilizce: Organization of Petroleum Exporting Countries) net petrol ihraç eden ve bilinen dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini ellerinde bulunduran 13 ülkenin oluşturduğu konfederasyondur. Küresel ham petrol piyasası üzerinde daha fazla kontrole sahip olmak için 2016 yılının sonlarında OPEC+ adlı daha büyük bir grup kuruldu.

İlk olarak ham petrol fiyatlarındaki düşüşü durdurmak gayesiyle Venezuela'nın teklifiyle, Bağdat'ta 10 Eylül 1960 tarihinde başlayan kongreye, Venezuela, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Kuveyt katıldı. Kongre sonunda, İngilizce "Organization of Petroleum Exporting Countries" terkibinin baş harflerinden meydana gelen “OPEC” diye meşhur olan Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı, 14 Eylül 1960'ta kuruldu.
Daha sonra sırasıyla Katar, Libya, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Ekvador ve Gabon da Teşkilat'a katıldılar. OPEC'in başlangıçta Cenevre'de olan merkezi 1965'te Viyana'ya taşındı. Teşkilatın takip edeceği politikalar üye ülkelerin temsilcilerinin katıldığı, yılda en az iki defa toplanan konferanslarda tespit edilir. Kararlar oy birliğiyle alınır. Üye ülkeler tarafından tayin edilen yönetim kurulunun başkanı konferanslar sırasında seçilir. Viyana'da bir idare ve araştırma sekreterliği vardır.
Dünya petrol üretiminin denetimini elinde tutan ve dünya petrol üretiminin yaklaşık yarısını sağlayan OPEC ülkeleri ham petrol rezervlerinin üçte ikisine ve doğal gaz rezervlerinin de üçte birine sahip bulunmaktadır. Bu sebeple dünya petrol piyasasında zaman zaman etkili olmaktadır. 1973 sonbaharında Viyana'da toplanan 35. konferansta alınan kararla petrol fiyatlarının yüzde 70 oranında arttırılmasıyla OPEC'in kararları dünya petrol piyasasında önemli rol oynamaya başladı. Teşkilat içinde ağırlığı elinde tutan Ortadoğu ülkeleri, birbirini takip eden fiyat artışlarını Ekim 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda İsrail' i destekleyen batılı devletlere karşı siyasi silah olarak kullandılar. Bu maksatla petrol fiyatları Aralık 1973'te Tahran’ da toplanan konferansta yüzde 130 oranında arttırıldı ve ABD ile Hollanda’ ya petrol sevkiyatı bir müddet için durduruldu. Daha sonraki senelerde yapılan fiyat artışları petrolün varil fiyatının 30 ABD dolarına yükselmesine sebep oldu. Bu fiyat artışları OPEC üyesi ülkelerin bütçe gelirlerinde büyük artışlar sağladı. Üye ülkeler bu gelirlerin bir kısmını kalkınma projelerine harcarken, önemli bir bölümüyle de sanayileşmiş ülkelerde özellikle de ABD'de büyük yatırımlara giriştiler. ABD bankalarına yatırılan petrodolarların büyük bölümü bu bankalarca gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere verilen borçların finansmanında kullanıldı. Ayrıca Avrupa para piyasasına bir miktar para aktarılarak gelişmekte olan ülkelere yardım gayesiyle OPEC Milletlerarası Kalkınma Fonu kuruldu.
OPEC'in 1980'den itibaren dünya petrol fiyatları üzerindeki etkisi azalmaya başladı. Batılı sanayileşmiş ülkeler başta kömür ve nükleer enerji olmak üzere farklı enerji kaynaklarına yöneldiler. Kendi ülkelerinde petrol arama ve çıkarma çalışmalarına ağırlık verdiler. Petrol ihtiyaçlarını da Meksika, SSCB gibi OPEC dışındaki petrol ihracatçısı ülkelerden karşılamaya başladılar. Enerji talebini kısmaya yönelik tasarruf politikaları uyguladılar. Bu çabaların neticesinde Batılı ülkelerin OPEC ülkelerinde üretilen petrole olan bağımlılığı azaldı ve OPEC 1982'de petrol fiyatlarını düşürmek ve üretimi kısmak zorunda kaldı. Batılı ülkelerin petrol talebinin azalması, teşkilatın iç çekişmeler ve 1980'de başlayan İran-Irak savaşı sebebiyle zaten zayıflamış olan iç bütünlüğünü daha da sarstı. Suudi Arabistan teşkilat içindeki etkisi bugün büyük ölçüde azalmış olmakla birlikte OPEC'in en fazla petrol ihraç eden üyesi olarak uzun yıllar petrol fiyatlarının tespitinde belirleyici rol oynamıştır.
Organizasyon şimdi on iki üye devlete sahiptir. Bunlar aşağıdaki listede giriş tarihlerine göre sıralıdır.

 Angola (10 Ocak 2007)
 Libya (Aralık 1962)
 Nijerya (Temmuz 1971)
 Cezayir (1969)

 İran (Eylül 1960)
 Irak (Eylül 1960) (1998'den beri OPEC üretim kotalarını kabul etmemekte)
 Kuveyt (Eylül 1960)
 Katar (Aralık 1961)
 Suudi Arabistan (Eylül 1960)

 Venezuela (Eylül 1960)
 Ekvador (Kasım 2007)

 Endonezya (Aralık 1962) Üyeliği görüşme altında çünkü Endonezya OPEC tarafından artık net petrol ihracatçısı olarak kabul edilmemekte.

 Gabon (bütün üyelik 1975'ten 1995'e kadar)
 Birleşik Arap Emirlikleri (bütün üyelik Kasım 1967’den Mayıs 2026’ya kadar)

 Bolivya,  Meksika,  Sudan ve  Suriye OPEC'e katılmaya davet edildiler.
 Sudan ve  Ekvador halihazırda üyelik arıyorlar.
9-14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat'ta toplanan bir konferans sonucunda resmen kurulmuştur. Kurucu üyeleri; Suudi Arabistan, İran, Kuveyt, Irak ve Venezuela'dır. Kuruluşa, sonradan Katar (1961), Libya (1962), Endonezya (1962), Ekvador (1963-1993), Birleşik Arap Emirlikleri (1967), Cezayir (1969), Nijerya (1971), Gabon (1975-1995) ve Angola (2007) katılmışlardır.
Kurucu üyelerin yeni üyelerin kuruluşa kabul edilmesinde sahip oldukları veto hakkından başka ayrıcalıkları yoktur. Net petrol ihracatçısı olan ve petrol konusundaki çıkarları OPEC üyeleriyle aynı doğrultuda olan ülkeler kuruluşa katılabilirler.
OPEC bir kartel değil, bağımsız petrol üreten ülkeler arasında işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan bir kuruluştur. Öte yandan petrol fiyatlarını ve üretim miktarlarını belirlemesi açısından kartel özelliği göstermektedir. Ancak uygulamada Örgüt'ün aldığı kararlara uyulmasını fiilen sağlayacak bir mekanizma yoktur. Bu sebeple örgüt üyelerinin çoğu kez örgütün aldığı kararlara uymadıkları gözlemlenmiştir.

Benzin
OECD
Oligopol piyasası
Uluslararası örgütler listesi

OPEC resmi sitesi
OPEC Analysis23 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
The Concise Encyclopedia of Economics19 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OPEC Timeline 19 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Opel Automobile GmbH veya kısaca Opel (Almanca telaffuz: [ˈoːpl̩]), Alman otomobil üreticisidir. Opel 1929'dan 2017'ye kadar, Amerikan otomobil üreticisi General Motors'a aitti. General Motors'dan ayrılan Opel, 2017'de Group PSA bünyesine geçti. 16 Ocak 2021'de Groupe PSA ve Fiat Chrysler Automobiles'ın birleşimi ile meydana gelen Stellantis otomotiv şirketine katıldı. Opel araçları Birleşik Krallık'ta Vauxhall markası altında satılmaktadır. Bazı Opel araçları, Avustralya'da Holden markası altında, Kuzey Amerika ve Çin'de ise Buick markası altında üretilmektedir.
Opel, 1862 yılında Rüsselsheim'da Adam Opel tarafından bir dikiş makinesi üreticisi olarak kuruldu. Şirket 1886'da bisiklet üretimine başladı ve 1899'da ilk otomobilini üretti. General Motors, 1929'da borsaya kote olduktan sonra Opel'in çoğunluk hissesini aldı ve ardından 1931 yılında şirketin tüm kontrolünü ele aldı. Böylece marka üzerinde 90 yıl sürecek kontrolü başlamış oldu.
Groupe PSA ve Fiat Chrysler Automobiles birleşimi ile oluşan Stellantis Avrupa'nın en değerli otomobil şirketi olarak, bu unvanı Volkswagen'in elinden aldı.
Opel merkezi Almanya'nın Hessen eyaletine bağlı Rüsselsheim şehrindedir. Şirket, Opel markalı binek araç, hafif ticari araç ve araç parçalarını tasarlar, üretir ve dağıtır. İngiliz kardeş markası Vauxhall ile birlikte dünya çapında 60'ın üzerinde ülkede hizmet vermektedirler.

Şirket, 21 Ocak  1862'de Almanya'nın Hessen eyaletine bağlı Rüsselsheim şehrinde Adam Opel tarafından kuruldu. Başlangıçta Opel yalnızca dikiş makineleri üretiyordu. 1888'de üretim yeri, bir inek ahırından Rüsselsheim'daki daha geniş bir binaya taşındı. Adam Opel, 1886'da yeni bir ürün piyasaya sürdü. Opel "penny farthings" olarak da bilinen yüksek tekerlekli bisikletleri satmaya başladı. Bunun yanında Opel'in iki oğlu yüksek tekerlekli bisiklet yarışlarına katıldı ve bu bisikletlerin ulaşımdaki el verişliliğini gösterdi. Yüksek tekerlekli bisiklet üretimi kısa sürede dikiş makinelerinin üretimini geçti. Şirket, Adam Opel'in 1895'teki ölümü sırasında her iki pazarda da liderdi.
İlk arabalar 1899 yılında Opel'in en büyük iki oğlunun, Saksonya-Anhalt eyaletine bağlı Dessau'daki bir mahkemede çilingir olan ve bir süredir otomobil tasarımları üzerinde çalışan Friedrich Lutzmann ile kurdukları ortaklıktan sonra başladı. Bu otomobiller çok başarılı olmadı ve iki yıl sonra ortaklık sona erdi. Bunu takiben Opel'in oğulları 1901'de Fransız Automobiles Darracq France şirketi ile Opel Darracq markası altında araçlar üretmek için bir lisans anlaşması imzaladı. Bu arabalar, iki silindirli motorlarla çalışan Darracq şasisine monte edilen Opel gövdelerinden oluşuyordu.
Şirket kendi tasarım otomobillerini ilk olarak 1902 Hamburg Otomobil Fuarı'nda sergiledi ve bu otomobiller 1906 yılında üretilmeye başlandı.
1909 yılında, Doktorwagen ("Doktor Arabası") olarak bilinen Opel 4/8 PS modeli üretildi. Bu model günümüzün lüks modellerinin yaklaşık yarısı kadar fiyata sadece 3,950 marka satılıyordu. 1911 yılında şirketin fabrikası yangın yüzünden tahrip oldu ve onun yerine daha modern ve güncel bir fabrika inşa edildi.

1920'lerin başlarında Opel seri araba üretim çizgisinde kendi araçlarını üreten  ilk Alman otomobil markası oldu. 1924 yılında Laubfrosch adında iki koltuklu yeni bir model üretildi. Laubfrosch özellikle yeşil renkte bitirildi. Bu araç 4,500 marka satıldı fakat 1930'larda bu fiyat 1,900 marka kadar indi. Adam Opel, motorlu taşımacılığın sadece zenginler için değil, aynı zamanda tüm sınıflardaki insanların seyahat etmeleri için güvenilir bir yol hâline gelmesine yol açtı
1928 yılında Opel, Almanya'da % 37,5 pazar payına sahipti ve aynı zamanda ülkenin en büyük otomobil ihracatçısıydı. Aynı yıl Opel'in ilk sekiz silindirli aracı Regent önerildi. RAK 1 VE RAK 2 roket itişli araçlar beklenenden fazla ilgi gördü.
1929 yılının Mart ayında, Opel'in modern üretim tesislerinden etkilenen General Motors (GM), şirketin %80'ini satın aldı. 1931 yılında ise geri kalan kısmınıda satın alarak Opel'in tamamına sahip oldu. Opel ailesi ticari faaliyetten 33.3 milyon dolar kazandı. Daha sonra, 1935 yılında Brandenburg'da "Blitz" hafif kamyonların üretimi için ikinci bir fabrika inşa edildi.
Ayrıca Opel bir yılda 100,000 den fazla araç üreten ilk Alman otomobil markası oldu. Bu unvana Opel P4 modeli ile ulaşıldı. Satış fiyatı 1,650 mark olan bu araç, 23 hp (17 kW) güç üretebilen 1.1 L dört silindirli motora sahipti ve en yüksek hızı 85 km\s (53 mph) idi.
Ayrıca Opel, 1934 yılında Citroën Traction Avant'ı yakından takip eden, kendinden destekli ("unibody") ilk  demir  gövdeli otomobilin seri üretimine başladı. Bu, otomotiv tarihindeki en önemli yeniliklerden biriydi. 1935'te üretilmeye başlanan arabayı Olympia olarak adlandırdılar. Düşük ağırlığı ve aerodinamik yapısıyla performans ve yakıt tüketiminde gelişme sağlandı. Opel bu teknolojinin patentini aldı.
1930'lar Opel için on yıl sürecek bir büyümeyi beraberinde getirdi ve 1937'de 130.267 otomobil üretildi. Opel'in Rüsselsheim fabrikası, dünya çapında yedinci sırada yer alırken, üretim açısından Avrupa'nın en iyi otomobil fabrikası oldu.
1939 oldukça başarılı bir sunumla Kapitan tanıtıldı. 2.5 L altı silindir motor, tamamı demir gövde, bağımsız süspansiyon, hidrolik elektrik emiciler, sıcak su ısıtıcısı ve merkezi hız göstergesine sahipti. 1940'larda II. Dünya Savaşı'nın yoğunlaşmasıyla birlikte otomotiv sektörü geçici durgunluğa uğradı ve 25.374 adet Kapitan hükûmetin emriyle fabrikada bırakıldı.

Rüsselsheim'daki yönetim binaları II. Dünya Savaşı'yla birlikte 1945'te Rüsselsheim'da neredeyse hiç araç üretmedi. Çatışmalar patlak vermeden önce Adam Opel AG Avrupa'nın en büyük motorlu taşıt üreticisi olarak adını duyurdu. Bürokrasi zorluklarına rağmen  1930'larda Almanya'daki ekonomik atmosfer Opel ve diğer otomobil şirketleri için faydalı oldu. Fakat Opel açısından, endüstriyel makinelerdeki genişleme ve büyüme, askeri amaçlar tarafından yönetilmedi.
Savaş esnasında Amerika'da GM'nin Opel ile ilişkisi tartışma konusuydu. Alfred P. Sloan'ın anı yazısına göre, savaş başladığında Almanya'nın birçok yabancı sermayeli sanayi varlığını devletleştirdiği gibi, GM'nin Opel ile ilişkisi koptu ve savaşın geri kalanı için bu şekilde kaldı. Diğer yazarlarda 1940 Haziran'ından sonra bile, Opel ve Amerika arasındaki resmî bağlantıların kırılmadığını ve Amerikalıların parasal kazanımlarının savaş boyunca sürdüğünü iddia ettiler.
1930'larda, Rüsselsheim fabrikasında Almanya'nın savaş hazırlıklarında hiçbir zaman önemli bir rol verilmedi. Ford'un Köln'deki fabrikası, daha önceki yabancı ortaklıklara göre, tank üretimi gibi büyük bir görev için yeterince güvenilir olarak görülmedi. Başlangıçta, savaşın Almanya'nın lehine sonuçlanacağı ve kısa süreceği düşünülüyordu. Otomobil fabrikaları kaynakları korumak için kapatıldı, ancak başka hizmetler için kullanılmadı.
1942'de savaşın bir süre daha devam edeceği anlaşıldı. Araba ve kamyon fabrikalarının savaş çalışmalarına mütevazı bir şekilde geçtiği daha net hale geldiğinde, Opel uçak parçaları ve tankların üretimini üstlendi. Sadece Brandenburg fabrikasında kamyon üretimi tam hızla ilerliyordu. 1938'in sonundan itibaren, büyük Opel Blitz kamyonları Opel Admiral'de kullanılan aynı temeldeki 3.6 L motor ile güçlendirilmişti. Savaş döneminin artan taleplerini karşılamak için, 3 kısa ton (2.7 ton) Opel tasarımı kamyon, Mannheim'daki eski Benz fabrikasında Daimler-Benz lisansı altında üretildi.
Çok yönlü küçük Alman askeri araçlarından biri olan Kettenkrad, bir traktör ve motosiklet karışımı olup, 1.4 L Olympia dört silindirli motorla güçlendirildi. NSU tarafından üretilen araç yumuşak dönüşler için motosiklet tekeri gibi ön tekerlek ve direksiyona sahipti. Kettenkrad, anti-tank ile çeşitli savaşlarda asker ve işaretçi taşıdı. NSU, mayın ve ormanlarda kullanılmak üzere savaştan sonra da üretilmeye devam edildi. Daha önce atların gerçekleştirdiği fakat yulaf kıtlığı olması nedeniyle, motorlu taşıtlara nazaran daha az yakıta ihtiyaç duyan Kettenkrad, çeşitli işlerde işe yarayabilecek az sayıdaki araçtan biriydi.
Savaş ilerledikçe, askeri yetkililer hava soğutmalı motorların geliştirilmesine daha fazla önem verdiler; hava soğutmalı motor, yanlış kullanımdan kaynaklanan hasarlara karşı daha fazla dirençliydi. Bu talebi karşılamak için Opel mühendisleri olası 3.6 L kamyon motorunun soğutma sistemini değiştirerek geliştirdiler. "Hava-Yağ Soğutma" olarak adlandırıldı ve motor yağını kullanarak sıcaklık silindir çark dolaylarındaki gömleklerden alındı. Baş taraf direkt havayla soğutuldu, burada üç ayrı alüminyum yüzgeçli başlıklar bulunuyordu ve her biri iki silindire hizmet ediyordu. 74-oktan yakıtı ile 3.000 rpm'de 72 hp (54 kW; 73 PS) güç üreten bu ilginç motordan sadece üç örnek üretildi.
Diğer özel işler Rüsselsheim fabrikasında yürütüldü. Bunlardan bir tanesi ünlü Junkers Jumo uçak motorunun süperkompresörleri için ara soğutucular inşa edildi. Bu hayati yapıyı çok ince alüminyum tabakalardan imal etmek için özel yöntemler geliştirildi. Almanya'nın düşmanları doğal olarak çeşitli Opel tesislerini not aldı ve 1944 Ağustos'undan itibaren hava yoluyla onlara saldırmaya başladı. Müttefik bombardıman uçaklarının saldırıları sonucu hem Rüsselsheim hem de Brandenburg'daki yıkım ağırdı. Adam Opel AG'de durum, hiçbir zaman 1945'in ilk aylarındaki kadar iç karartıcı olmadı.
Opel dönüşüme ve yeniden yapılanmaya girmişti. Şirketin personelinin çabalarının ötesinde, fabrikalarda ve diğer tesislerde çok az şey çalışıyordu. Daha önce kullanılan araç gereçlerin çoğu artık yoktu. Brandenburg  kamyon fabrikası savaş sonrası Almanya'nın Rus bölgesine girdi. Fakat burada uzun kalamadı. Pencere çerçeveleri ve banyo armatürlerine kadar tüm makine ve ekipmanlar sökülerek Ural Dağları yakınındaki bir yere nakledildi.
Opel, otomobil ve kamyon üretim hattını kaybetti. Savaş tazminatı olarak Müttefik Kuvvetler'in planları kapsamında, Müttefik askeri hükûmetinden Kadett için aletler, jigler, kalıplar, demirbaşlar ve çizimler talep ett

Peugeot, Fransız otomobil, bisiklet ve motosiklet markası, günümüzde Stellantis'in bir parçasıdır. 1810 yılında el aletleri ile üretime başlamıştır. 1890 yılından bu yana da otomobil üreticisidir. Türkiye'deki ticari faaliyetlerini TOFAŞ şirketi üzerinden yürütmektedir.

Fransız aslanı Peugeot geçmişten günümüze Le Mans 24 Saat, Dünya Ralli Şampiyonası, Paris Dakar Rallisi ve Formula 1 gibi pek çok motor sporları organizasyonunda yer almıştır. Her ne kadar geçmişte Le Mans 24 Saat, Paris Dakar Rallisi ve Dünya Ralli Şampiyonası'nda özellikle Ari Vatanen, Timo Salonen, Juha Kankkunen, Stephane Peterhansel, Carlos Sainz ve Marcus Grönholm ile birlikte üst üste başarılar elde etmesine rağmen 1994 Formula 1 sezonu ve 2000 Formula 1 sezonu arasında McLaren, Jordan Grand Prix ve Prost Grand Prix'nin motor üreticisi olarak yer aldığı Formula 1'de istenilen başarıları bir türlü yakalayamamıştır. Ancak daha sonrasında Asiatech motor şirketi 2001 Formula 1 sezonu'ndan itibaren önce Arrows ve sonrasında da 2002 Formula 1 sezonu'nda Minardi takımları için bir önceki sezonda yer almış olan Peugeot Formula 1 motorlarının üretim haklarını satın alarak onları modifiye etti ve kendi ismi ve logosu altında motor tedarikçiliği yaptı.

104, 106 (1993) 107 (Ocak 2005)
201, 202, 203, 204, 205, 206 (Eylül 1998), 207 (Mart 2006), 208 (Mart 2012)
301, 302, 304, 305, 306, 307 (2000/2001), 308 (Eylül 2007) 309
401, 402, 403, 404, 405, 406 (1995), 407 (2003/2004), 408
504, 505, 508
601, 604, 605, 607 (Ekim 1999), 608
802, 806, 807
905, 907, 908
1007
2008
4007, 4008
3008 2016 yılı yeni kasası ile yenilendi, SUV olarak geliştirildi.
5008

607 Feline (2000)
307 SW (Nisan-Mayıs 2002)
Quark
907 RC
908 RC
307 cc Hybrid HDi.
4002
Peugeot 20Cup
BB1

 Wikimedia Commons'ta Peugeot ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
http://www.peugeot.com7 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.peugeot.com.tr 3 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Augusto José Ramón Pinochet Ugarte (25 Kasım 1915 - 10 Aralık 2006), 1973 yılından 1990 yılına kadar Şili'yi dikta rejimi ile yöneten general. 1973'ten 1998'e kadar Şili ordusunun başkomutanı ve 1973'ten 1981'e kadar Şili Cunta Hükûmeti'nin başkanı.
11 Eylül 1973 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) destekli bir askeri darbeyle sosyalist Salvador Allende'nin Unidad Popular hükûmetini devirmiş ve ülkedeki sivil yönetimi kuruluşunun 48. yıldönümüne bir hafta kala sona erdirerek iktidara gelmiştir.
Pinochet dönemi çok sayıda insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kabul edilmesine karşın Pinochet taraftarlarına göre, Pinochet sayesinde ülkede büyük bir ekonomik kalkınma sağlanmıştır. 10 Aralık 2006'da, ev hapsinde tutulurken 91 yaşında kalp krizi geçirerek ölmüştür.

1915'te Valparaíso'da dünyaya geldi. Baba tarafı 18. yüzyılda Şili'ye göç etmiş Fransız Breton asıllı bir ailedir. Annesi Avelina Ugarte Martínez ise Bask asıllıdır. 1933'te girdiği Santiago'daki askeri akademiyi 1936'da bitirdi. Bir Şili heyetiyle ABD'de kaldıktan sonra 1970'te tümgeneral oldu.

1973'ün Ağustos ayında, darbeden 18 gün önce, bakan olan general Carlos Prats'ın yerine Salvador Allende tarafından Şili silahlı kuvvetler başkomutanlığına getirildi. Bunun üzerine askerî cuntanın başına geçti ve 11 Eylül 1973'te Başkan Allende'yi devirdi. Allende darbe sırasında askerlerin başkanlık sarayına düzenledikleri saldırı sırasında yaşamını kaybetti (Allende'nin ölüm nedeni kesinlik kazanamamıştır).
Yönetimi ele geçiren başında Pinochet'nin bulunduğu dört kişilik cunta bütün siyasi partilerin etkinliği durdurdu. Sosyalist muhalefete karşı acımasız ve kanlı bir kıyıma girişildi; darbenin ilk üç yılı içinde yaklaşık 130 bin kişi tutuklanırken, Pinochet'nin iktidarda kaldığı 17 yıllık dönemde yaklaşık 2.279 kişi siyasi nedenlerle öldürüldü, 1.000'den fazla insan "kayboldu", 30.000 civarında kişi işkence gördü ve sayısı birkaç bini bulan kişi sürgün edildi.
Mart 1974'te anayasayı yürürlükten kaldıran cunta, belirsiz bir süre iktidarda kalacağını açıkladı. Haziran 1974'te cuntanın öteki üyelerini birer danışman konumuna indirerek bütün iktidarı kendi elinde topladı. Aralıkta da devlet başkanlığını üstlendi. Bir geçiş döneminin ardından 1970 öncesindeki statükoya dönüleceğini düşünerek darbeye destek veren ılımlı ve liberal çevrelerin beklentisi boşa çıkarıldı. Bu arada muhalefete yönelttiği sert baskı uygulamaları uluslararası kamuoyunda yoğun tepkilere yol açtı. Allende yönetiminin son savunma bakanı olan Orlando Letelier ise büyük olasılıkla onun emriyle Eylül 1976'da Washington'da öldürüldü. 
Pinochet, Allende hükûmetinin ekonomi politikalarına son vererek ekonomik alanda liberal bir çizgi izlemeye başladı. 1975 yılının ortalarından itibaren Pinochet kimi zaman “neo-liberal” kimi zaman “serbest piyasacı” olarak adlandırılan iktisadî reformları uygulamaya koydu. Bu amaçla, “Chicago’lu çocuklar” olarak bilinen ve Chicago Üniversitesi'nde Milton Friedman'ın fikirlerinin etkisi altında yetişmiş iktisatçılara danıştı. Ülke ekonomisini uluslararası rekabete açtı. Serbest girişime ve hür teşebbüse dayalı yeni ekonomik politikaların uygulandığı bu dönemde, çalışanların yanı sıra orta sınıfın ve alt kesimin yaşam düzeyi hızla iyileşmeye yüz tuttu. Kişi başına düşen milli gelir süratle yükseldi. Ağır dış borç yükünden kurtulan Şili, dünya ekonomi tarihi için örnek oluşturacak şekilde  enflasyonu sıfıra yaklaştırdı ve işsizlik sorununu çok büyük ölçüde çözdü. Ekonomik ultra-liberalizmin uygulandığı Pinochet dönemi, başka yönleri yanında siyasi liberalizm ve demokrasinin ekonomik liberalizmin doğal bir parçası ve uzantısı olduğu tezinin doğrulanması olarak da dünya literatürüne girdi.
Yeni anayasanın 1980'de, askeri rejimin sıkı denetimi altında düzenlenen halkoylamasında onaylanarak Mart 1981'de yürürlüğe girmesinin ardından da sekiz yıllık bir dönem için devlet başkanlığını üstlendi. Ayrıca ikinci kez seçilebilme hakkını saklı tuttu.
Pinochet yönetimine karşı zamanla güçlenen muhalefet, özellikle 1982-83 yıllarındaki ekonomik gerilemenin ardından açık eylemler düzenlemeye başladı. Demokrasiye daha kısa sürede dönmek istemiyle gerçekleştirilen bir dizi kitle gösterisi Pinochet'nin konumunu sarstı. Pinochet gittikçe genişleyen protesto eylemleri ve 1984'teki gerilla saldırılarının ardından sıkıyönetim ilan etti. Eylül 1986'daki bir suikast girişiminden ise yara almadan kurtuldu. Ocak 1987'de sıkıyönetimi kaldırarak siyasi partilerin kurulmasına izin verdi. Bir dönem daha iktidarda kalabilmek için halkoylamasına başvurduysa da seçmenlerin yüzde 54,6'sının hayır oyu vermesinin ardından iktidarı 1990'da sivillere devredeceğini duyurdu. 14 Aralık 1989'da yapılan seçimleri 17 siyasi partinin oluşturduğu Demokratik İttifak'ın adayı Hristiyan Demokrat Patricio Aylwin, oyların yüzde 56'sını elde ederek kazandı. Pinochet, Alywin'in göreve başladığı 11 Mart 1990'da değin görevi sürdürdü. Genelkurmay başkanlığını ise 1998 yılına kadar sürdürdü. Ayrıca anayasaya yeni bir madde ekleterek, kendisine "hayat boyu senatör" olma hakkını tanıdı.

1991 başında, Pinochet döneminde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla silahlı kuvvetler hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma sonuçları bazı yolsuzluklara Pinochet'nin aile üyelerinin de karıştığını gösteriyordu. Aynı yıl, Pinochet dönemindeki insan hakları ihlallerini soruşturmak için kurulan komisyon Başkan Aylwin'e kapsamlı bir reform sundu.
Ekim 1998'de bel fıtığı tedavisi için bulunduğu Londra'da, iktidarda olduğu dönemde İspanyol vatandaşlarının öldürülmesinden sorumlu tutularak, İspanya'nın suç duyurusunda bulunması üzerine tutuklandı. İspanya ayrıca Pinochet'nin iadesi için İngiliz hükûmetine resmen başvuruda bulundu. Yaklaşık 16 ay Londra'da ev hapsinde tutulduktan sonra Mart 2000'de, Britanya İçişleri Bakanı Jack Straw'un Pinochet'nin sağlık durumunun yargılanmaya elverişli olmadığı yolundaki raporu temel alarak ülkesine dönmesine izin vermesiyle Şili'ye döndü.
10 Aralık 2006'da Şili saatiyle 14:15'te askerî hastanede yaşamını kaybetti. Şili hükûmetinin Pinochet için devlet töreni yapılmayacağına karar vermesi nedeniyle yalnızca askeri tören düzenlendi. Hükûmet ayrıca ulusal yas ilan edilmesi yönündeki talepleri de reddetti. Naaşı vasiyeti üzerine yakılarak ailesine teslim edildi. Ailesi, saldırı ihtimali nedeniyle kendisi için mezar yaptırmadı. Silahlı kuvvetler de küllerinin herhangi bir askeri tesiste bulundurulmasına izin vermedi.

Pinochet yargılanmadan öldü - soL28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski Şili Diktatörü Pinochet öldü - Prensa Latina Türkçe27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resimlerle Pinochet (BBC)12 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Renault S.A. ya da kısaca Renault, 1899 yılında kurulmuş Fransız çok uluslu otomobil üreticisidir. Günümüzde otomobil ve hafif ticari araç üretirken, geçmişte kamyon, traktör, tank, otobüs, uçak, uçak motoru ve demiryolu araçları üretimi de gerçekleştirmiştir.
Merkezi Paris yakınlarındaki Boulogne-Billancourt'ta bulunan Renault Grubu, kendi adıyla anılan Renault markasının yanı sıra Alpine, Romanya menşeli Dacia ve Mobilize yan kuruluşlarından oluşmaktadır. 1999'dan bu yana Renault-Nissan-Mitsubishi Ortakılığı'nın da bir parçasıdır. Şirketin yüzde 15'lik hissesi Fransız devleti ve Nissan'a aittir.
Renault'un RCI Banque (otomotiv finansmanı), Renault Retail Group (otomotiv dağıtımı) ve Motrio (otomotiv parçaları) gibi başka alt kuruluşları da bulunmaktadır. Şirketin Horse Powertrain, Oyak-Renault (Türkiye), Renault Nissan Automotive India (Hindistan) ve Renault Korea (Güney Kore) gibi çeşitli ortak girişimleri bulunmaktadır. Renault Trucks, eski adıyla Renault Véhicules Industriels 2001'den beri Volvo bünyesindedir. Renault Agriculture ise 2008 yılında Alman tarım ekipmanı üreticisi Claas tarafından tamamen satın alınmıştır.
Renault, özellikle ralliler, Formula 1 ve Formula E'deki etkinliği ile motor sporlarında tanınır. Şirketin otomobil gövdeleri için matematiksel eğri modelleme konusundaki erken çalışmaları, bilgisayar grafikleri tarihine önemli katkılarda bulunmuştur.

Renault Austral
Renault Captur
Renault Duster
Renault Kadjar
Renault Koleos
Renault Rafale
Renault Symbioz
Renault Arkana

Renault Kangoo
Renault Trafic
Renault Master
Renault Wac Track
Renault 921-4
Renault Express

 Wikimedia Commons'ta Renault ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Richard Milhous Nixon (9 Ocak 1913 - 22 Nisan 1994), 1969'dan 1974'e kadar 37. Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak görev yapan Amerikalı siyasetçi ve avukat. Cumhuriyetçi Parti üyesi olan Nixon, daha önce Kaliforniya temsilcisi ve senatörü olarak ve 1953 ile 1961 yılları arasında Başkan Dwight D. Eisenhower'ın başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Başkanlık döneminde ABD'nin Vietnam Savaşı'na katılımının azaltılması, Sovyetler Birliği ve Çin ile yumuşama, Apollo 11'in Ay'a inişi ve Çevre Koruma Ajansı ile İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresi'nin kurulması gerçekleşti. Nixon'ın ikinci dönemi, Watergate skandalının bir sonucu olarak görevinden istifa eden tek ABD başkanı olmasıyla erken sona erdi.
Nixon, Güney Kaliforniya'nın Yorba Linda kentinde fakir bir Kuveykır ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Duke Hukuk Fakültesi'nden 1937 yılında mezun oldu, Kaliforniya'da avukatlık yaptı ve daha sonra eşi Pat ile birlikte federal hükûmet için çalışmak üzere 1942 yılında Washington, D.C.'ye taşındı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Deniz Kuvvetleri'nde aktif görev yaptıktan sonra 1946 yılında Temsilciler Meclisi'ne seçildi. Alger Hiss davasındaki çalışmaları, önde gelen bir anti-komünist olarak ün kazanmasını sağladı. 1950 yılında Senato'ya seçildi. Nixon, 1952 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı olan Eisenhower'ın ikinci adamıydı ve sekiz yıl boyunca başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1960 başkanlık seçimlerini John F. Kennedy'ye karşı kıl payı kaybetti. 1962'de Kaliforniya valiliği yarışını kaybetmesinin ardından siyasetten emekli olduğunu açıkladı. Ancak 1968'de başkanlık için bir kez daha aday oldu ve Demokratların görevdeki başkan yardımcısı Hubert Humphrey'i yendi.
Kuzey Vietnamlıları müzakere masasına oturtmak isteyen Nixon, Kamboçya'da askeri operasyonlar ve hava bombardımanı emri verdi. Amerika'nın Vietnam'daki savaşa katılımını 1973'te ve askerlik hizmetini de aynı yıl sona erdirdi. 1972'de Çin'e yaptığı ziyaret sonunda iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasını sağladı ve ardından Sovyetler Birliği ile Anti-Balistik Füze Antlaşması'nı imzaladı. Ülke içinde Nixon, Kontrollü Maddeler Yasası'nı savundu ve uyuşturucuya karşı savaşı başlattı. Nixon'ın ilk dönemi Amerikan çevre hareketinin doruk noktasında gerçekleşti ve birçok ilerici çevre politikası değişikliğini yürürlüğe koydu; yönetimi Çevre Koruma Ajansı'nı kurdu ve Tehlike Altındaki Türler Yasası ve Temiz Hava Yasaları gibi yasaları kabul etti. Oy verme yaşını 21'den 18'e indiren Yirmi Altıncı Değişikliği uygulamaya koydu ve Güney okullarının ayrıştırılmasını sağladı. Nixon döneminde Amerikan yerlileri ile ilişkiler gelişti, Amerikan yerlilerinin kendi kaderlerini tayin etme hakkı arttı ve yönetimi fesih politikasını iptal etti. Nixon, 90 gün boyunca ücret ve fiyat kontrolleri uyguladı, kansere karşı savaş başlattı ve Uzay Yarışı'nın sonunu işaret eden Apollo 11'in Ay'a inişine başkanlık etti. Amerikan tarihinin en büyük ezici zaferlerinden birinde George McGovern'ı mağlup ettiği 1972'de yeniden seçildi.
İkinci döneminde Nixon, İsrail'in Yom Kippur Savaşı'ndaki kayıplarını telafi etmek için bir hava ikmali emri verdi ve bu çatışma ülke içinde petrol krizine yol açtı. 1973'ten itibaren Nixon yönetiminin Watergate skandalına karıştığının ortaya çıkması Kongre'deki ve ülkedeki desteğini erozyona uğrattı. Skandal, yönetim yetkililerinin emriyle Demokratik Ulusal Komite ofisine girilmesiyle başladı ve Nixon yönetiminin kendisinin de haberdar olduğu örtbas çabalarına rağmen büyüdü. Nixon, 9 Ağustos 1974'te, neredeyse kesin olarak görevden azledilme ve görevden alınmayla karşı karşıya kalınca istifa etti. Daha sonra, halefi Gerald Ford tarafından tartışmalı bir şekilde affedildi. Yaklaşık 20 yıllık emeklilik döneminde Nixon, dokuz kitap yazdı ve birçok dış geziye katılarak imajını yaşlı bir devlet adamı ve dış ilişkiler konusunda önde gelen bir uzman olarak düzeltti. 18 Nisan 1994'te felç geçirdi ve dört gün sonra öldü. Başkanlık dönemindeki başarıları ile görevden ayrılışındaki koşullar karşılaştırıldığında, görevde olduğu döneme ilişkin sıralamaların karmaşık olduğu ortaya çıkmıştır.

Yorba Linda, Kaliforniya'da dünyaya gelen Nixon, ailesinin beş çocuğundan ikincisiydi. Durham'daki Duke Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördükten sonra Whittier'da avukatlık yapmaya başladı. II. Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen sonra, kısa bir süre için Washington'daki Fiyat Denetim Dairesi'nde çalıştı. Ağustos 1942'de donanmaya katıldı ve Pasifik Cephesi'nde görev yaptı. Terhis olduktan sonra Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olarak katıldığı 1947 seçimlerini kazanarak Temsilciler Meclisi'ne California temsilcisi olarak girdi ve bu görevini 1950'ye değin sürdürdü.
Aşırı bir anti-komünist olan Nixon, çok geçmeden McCarthyciliğe varan "cadı avı" akımına katıldı ve New Deal Amerikası ile liberalizmin simgesi Alger Hiss'in mahkûm edilmesini sağlayarak en önemli başarılarından birini kazandı (1948). 1950-52 arasında California Senatörlüğü yaptı. Cumhuriyetçi Parti'nin sağ kanadının gözde adamı durumuna gelen Nixon, bu kanadın baskısıyla başkan adayı Dwight D. Eisenhower ile aynı listeye girmeyi başardı. Eisenhower'ın başkan seçildiği 1952 seçimlerinin sonunda başkan yardımcısı oldu. 1953-61 arasında yürüttüğü başkan yardımcılığı görevi, Demokratik Parti adayı John F. Kennedy karşısında kıl payı yitirdiği 1960 başkanlık seçimlerinden sonra Nixon'a bir devlet adamı kimliği kazandırdı. 1960 başkanlık seçimlerinde yenilgiye uğraması ve 1962'deki Kaliforniya valilik seçimlerini kaybetmesi üzerine siyasetten çekildiğini açıklayarak avukatlık yapmak üzere New York'a yerleşti.

1968'de Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olarak başkanlık seçimlerine katılarak yeniden siyasete atıldı. Demokratik rakibi Hubert H. Humphrey'yi yenilgiye uğratarak başkan seçildi. ABD Başkanı olduğunda, ülke Vietnam Savaşı'na gömülmüş bulunuyordu ve kentlerdeki gettolarda yaşayan siyahların çıkardıkları ayaklanmalardan daha yeni çıkmıştı. Bir bakıma, yurttaşlarının barış ve asgari toplumsal uzlaşma isteğini temsil ediyordu. Nitekim Kasım 1972'de George McGovern karşısında hiç zorlanmadan yeniden başkanlığa seçildi.

Ocak 1969'da göreve başladıktan hemen sonra yabancı ülkelerdeki ABD birliklerinin sayısını azaltıp, bunun yerine küçük devletlere yapılan ekonomik ve askeri yardımları arttırmayı öngören Nixon Doktrini'ni açıkladı. 1969 Temmuz ayında ilan ettiği ve kendi adıyla anılacak bu doktrine göre ABD gelecekte Vietnam gibi bağlantılara girmeyecek ve yerel savaşlara savaşçı askerlerle katılmaktansa ekonomik ve askeri yardım verecekti.
Dış politikada Henry Kissinger'dan destek gördü. Dört yıl daha Vietnamlı Komünistlerle savaştıktan, milyonlarca ton bomba yağdırdıktan ve Kamboçya'yı istilayı kararlaştırdıktan sonra, Nixon Doktrini uyarınca bir süre sonra Vietnam'daki ABD askerlerini geri çekmeye başlayarak ülkesini Çinhindi batağından çıkarmayı başardı. Paris antlaşmaları Ocak 1973'te imzalandı.
Antikomünist kişiliğine rağmen, Sovyetler Birliği ile tatminkâr ilişkiler sürdürdü, aynı zamanda bu ülkeyi ziyaret eden ilk ABD başkanı oldu. Mayıs 1972'de yapılan bu ziyaretin sonunda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında nükleer silahların üretiminin sınırlandırılmasını öngören bir antlaşma imzalandı.
Şubat 1972'de Pekin'i ziyaret ederek 21 yıl aradan sonra Çin ile ABD arasındaki diplomatik ilişkileri yeniden başlattı.
Kendinden önceki Başkan Lyndon B. Johnson'un ihmal ettiği Batı Avrupa ile ilişkilere her zaman önem verdi. 1973 yılında Yom Kippur Savaşı patlak verdiğinde, Kissinger'ın giriştiği görüşmeler çatışmaların durmasına, sonra da İsrail ve Mısır arasında görüşmelerin başlamasına olanak verdi.

İç politikada aynı başarıyı gösteremedi. Karşı karşıya kaldığı en önemli sorun enflasyon oldu. Ağustos 1971'de enflasyonu denetim altına almak amacıyla uygulamaya koyacağı yeni ekonomik politikaları açıkladı. Fiyat ve ücretlerin sıkı bir biçimde denetlenmesini öngören bu politikaların yanı sıra Amerikan dolarının altına çevrilebilirliğini (konvertibiletisini) durdurmak zorunda kaldı. ABD Doları'nın iki kez devalüe edilmesi ve devlet harcamalarının kısılmaya çalışılmasına rağmen, enflasyon denetim altına alınamadı ve bütçe açıkları ABD tarihindeki en yüksek düzeye ulaştı.
Bu iktisadi güçlükler (özellikle de artan enflasyon) ve ülkede gelişen toplumsal çalkantı karşısında muhafazakâr güçlere ve artık sokakta karışıklık istemeyen, siyahlara ve öbür etnik azınlıklara geçmişteki haksızlıklar yüzünden ödün verilmesine yanaşmayan ve "yoksulluğa karşı" mücadeleye karşı çıkan "sessiz çoğunluk"a dayandı.
18 Aralık 1971 tarihinde imzaladığı Alaska Yerli Talepleri Çözümleme Yasası da dönemindeki en önemli ekonomik ve toplumsal olaylardan biridir.

1972'de rakibi Senatör George S. McGovern'ı yenilgiye uğratarak yeniden başkan seçilen Nixon'ın ikinci başkanlık döneminin en önemli olayı Watergate Skandalı oldu. Başkanın Yeniden Seçilmesi Komitesi (CRP) tarafından kiralanmış beş kişinin Demokratik Partinin Watergate adlı binadaki genel merkezinde yakalanmasıyla başlayan bu skandal olayların araştırılması sırasında büyüdü. Olayı meydana çıkaran Washington Post, Cumhuriyetçi Partiyi, Ocak 1973'ten itibaren de Başkanın çevresini ve bizzat kendisini suçlamaya başladı.
Suçlamalar karşısında Nixon, hem Senato ile işbirliği yapmayı, hem ilk zamanlarda olayla ilgili görüşmeleri kaydettiği teyp bantlarını adalete teslim etmeyi reddetti. Bunun üzerine Kongre, bir Impeachment (yargı yoluyla görevden alma) davası açmayı kararlaştırdı. Nisan 1974'te, Nixon'ın nihayet izin vermesi üzerine kayıtların yayımlanması, kendi sonunu getirdi. Başkanın yakın çalışma arkadaşlarından bazıları da olayla ilgili suçlu bulunup mahkûm olunca, Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu, Temmuz 1974'te Nixon'ın yargılanmasına karar verdi.
Mahkeme üyelerinin çoğunun kendisine karşı oy kullanacağını anlayan Nixon, 4 Ağustos'ta Watergate olayının gizlenmesi için çaba gösterdiği ve olaydan sonraki birkaç günde içinde, FBI'nin (Federal Soruşturma Bürosu) olayı ara

Rodezya (İngilizce: Rhodesia, resmî adı (1970'ten sonra): Rodezya Cumhuriyeti), 1965-1979 yıllarında Afrika'nın güneyinde, günümüzde Zimbabve adı verilen ülkede varlığını sürdürmüş tanınmayan devlet.
Britanya'nın dekolonizasyon standartlarını adil bulmayınca kendi bağımsızlığını ilan etmiş bir Güney Afrika ülkesidir. Birleşmiş Milletler hiçbir zaman Rodezya'yı tanımamıştır. Diğer post-koloni Afrika ülkelerinin aksine siyah çoğunluğun yönetimi ilkesi ile değil, beyaz azınlığın yönetimi ilkesi ile kurulmuştur. Ancak ileriki yıllarda siyah çoğunluğa da eşit haklar ve mecliste temsil edilme hakkı verilmiştir.
Varlığının tamamında ZAPU ve ZANU adında devrimci komünist gruplarla savaş halinde olmuştur (Rodezya İç Savaşı).
1979 yılında Lancaster Anlaşması ile varlığına resmi olarak son verilip, yerine Robert Mugabe başında olmak üzere Zimbabve kurulmuştur.

Salvador Guillermo Allende Gossens (İspanyolca telaffuz: /salβaˈðoɾ ɣiˈʝeɾmo aˈʝende ˈɣosens/; 26 Haziran 1908 - 11 Eylül 1973), 1970'ten 1973'teki ölümüne kadar 28. Şili cumhurbaşkanı olarak görev yapan Şilili sosyalist bir siyasetçiydi. Demokrasiye bağlı bir sosyalist olarak, Latin Amerika'da liberal demokratik bir sistemde seçimle iş başına gelen ilk Marksist devlet başkanı kabul edilmektedir.
Allende'nin Şili siyasetindeki kariyeri yaklaşık kırk yıl sürdü ve bu süre boyunca senatör, milletvekili ve bakan gibi görevlerde bulundu. Kuruluşuna katkı sağladığı Şili Sosyalist Partisi'nin ömür boyu üyesi olarak 1952, 1958 ve 1964 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına aday oldu ancak başarılı olamadı. 1970 seçimlerinde ise Halk Birliği koalisyonunun adayı olarak yarıştı ve üçlü bir seçimde çoğunluk sağlanamayınca Kongre'nin ikinci tur oylamasıyla cumhurbaşkanı seçildi. Görev süresince “Şili'nin Sosyalizme Giden Yolu” adını verdiği politikayı izledi. Ancak koalisyon hükûmeti, kendi içinde uzlaşmaktan uzaktı. Allende, demokrasiyi savunarak Sosyalist Parti'nin ılımlı kanadını temsil ederken, partinin radikal kanadı daha sert bir dönüşüm hedefliyordu. Öte yandan Şili Komünist Partisi, Hristiyan Demokratlarla iş birliği arayan kademeli ve temkinli bir yaklaşımı benimsedi; bu tutum, İtalyan Komünist Partisi'nin geliştirdiği “Tarihsel Uzlaşma” üzerinde de etkili oldu.
Başkanlık döneminde Allende, büyük sanayi kuruluşlarını kamulaştırmaya, eğitimi yaygınlaştırmaya ve işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik politikalar izledi. Ancak Kongre'de çoğunluğu elinde tutan sağ partiler ve yargıyla sık sık çatışma yaşadı. 11 Eylül 1973'te ordu, CIA'nın desteğiyle bir darbe düzenleyerek Allende'yi devirdi. Darbe günü askerler, La Moneda Sarayı'nı kuşattığında Allende, istifa etmeyeceğini ilan eden son konuşmasını yaptı. Aynı gün ilerleyen saatlerde ofisinde intihar etti; ancak ölümünün kesin koşulları günümüzde hâlâ tartışmalıdır.

Burjuva bir ailenin oğlu olan Allende, liseyi bitirdikten sonra doğduğu kent olan Valparaíso'da tıp eğitimi gördü. Solcu politik gruplarda çalışarak kısa zamanda öğrenci liderliğine yükseldi. Diktatör Carlos İbanez'e karşı mücadelesinden dolayı tutuklandı ve 1932'de tıp diplomasını aldıktan sonra üniversiteden uzaklaştırıldı. Bir yıl sonra tanınmış birkaç solcuyla birlikte Komünist Parti'nin Marksist alternatifi olarak gördüğü Partido Socialista'yı (Sosyalist Parti) kurdu.

1937'den başlayarak Milletvekili olan Allende, devletin çeşitli sağlık kurumlarında çalıştı ve Valparaíso Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı. Halk Cephesi Hükûmeti'nin Başkanı olan Pedro Aguirre Cerda, Allende'yi 1939'da Sağlık Bakanlığı'na atadı. Allende'nin sosyal düzeyi düşük olanlara karşı özel bir ilgi göstermesi, Yoksulların Başkanı olarak adlandırılmasını sağladı. 1943'te Sosyalist Parti Genel Sekreterliği'ne seçildi ve bunun ardından sağlık alanında çeşitli kamusal ve siyasal görevler üstlendi. Bunun yanı sıra ülkesinin sosyal yasalarının çıkarılması yönünde etkin bir rol oynadı.

Allende, toplumun alt tabakalarına ilişkin sosyal çalışmalarından dolayı kazandığı popülerliği 1952'deki Başkan seçimlerinde kullanmak istedi. Birkaç solcu partiyi birleştirerek Frente del Pueblo'yu (Halk Cephesi) kurdu ve bu partinin adayı oldu. Ne var ki ancak 60.000 oy alabildi. Bu başarısızlığın sonucu olarak, sonraki yıllarda giderek daha çok partiyi Halk Cephesine katmaya çalıştı.
4 Eylül 1970'te Sosyalistler, Komünistler, Liberaller ve Hristiyan Demokratlar'dan ayrılmış olanların birleşmesiyle kurduğu Unidad Popular'ın (Halk Birliği) adayı oldu. 1952, 1958, 1964'ten sonraki bu dördüncü girişiminde, 1967'den beri Senato Başkanı olan Allende, mutlak çoğunluğu (oyların % 36,3'ü) kazandı. Altı hafta sonra hedefine ulaşarak Başkanlık Sarayı'na taşındı. Hükûmet'teki Hristiyan Demokrat Partisi'nin oylarını; demokratik hukuk devleti, ayrıca parti, toplantı ve basın özgürlüğünden yana tavrıyla toplayabildi.

Allende, Şili'yi sosyalist bir topluma yani "İşçi Sınıfının Cumhuriyeti"ne dönüştürmek istedi. Mallara el koyarak ve mülkü dağıtarak büyük sosyal farklılıklara karşı savaştı. 15 yaşından küçük çocuklara, gebe ve emziren annelere parasız olarak günde yarım litre süt dağıttı. En düşük gelirleri üçte iki oranında yükseltti, buna karşılık devlet memurlarının ücretlerine bir üst sınır koydu.
Yabancı işletmeleri devletleştirmesi, birinci derecede, hemen hemen tümüyle Amerikalılara ait olan bakır madenlerine yönelikti. 1970 Kasım'ında Küba ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması, ABD ile ayrıca bir sürtüşme nedeni oldu.

Allende'nin sosyal ve politik girişimlerinin başlangıçtaki başarılarına karşın önemli ekonomik sorunlar ortaya çıktı. Bir yıl önce devletleştirmeyi oy birliğiyle kabul etmiş olan muhafazakâr muhalefet, ABD'nin baskısıyla 1972 Şubat'ında danışma koşulunu koydu ve Allende, bundan sonraki devletleştirme işlemlerinde Parlamento'nun iznini almak zorunda kaldığından politikasını sürdüremedi.
1973'ün ortasından sonra, sağdan ve soldan gelen terör, iç politikadaki dengeyi bozdu. Ayrıca zırhlı bir birliğin darbe girişimi, Allende'nin 1972 güzünde Hükûmet'e ortak ettiği ordunun da artık onu tam olarak desteklemediğini kanıtladı. 1973 Haziran'ının sonunda Parlamento'nun çoğunluğu Allende'nin rejimini yasa dışı ilan etti ve kendisini anayasayı birkaç kez ihlal etmekle suçladı.

1973 Ağustos'unun sonunda Allende tarafından Şili Silahlı Kuvvetleri'nin Başkomutanlığı'na getirilen General Augusto Pinochet, ülkenin karışık durumundan yararlanarak 11 Eylül 1973 tarihinde bir darbe girişiminde bulundu. Bunu yaparken CIA'in yoğun desteğini gördü. Bu durum, Latin Amerika devletlerinde serbest seçimlerle iktidara gelen Marksist bir Devlet Başkanına yapılan tek antikomünist darbedir.

1970'te Şili devlet Başkanı Seçilen Salvador Allende, sosyalist politikalarıyla Washington'un tepkisini çekti. CIA, Allende'yi devirmek için bir süren gizli bir operasyon başlattı. Milyonlarca dolar, muhalif medya kuruluşlarına ve siyasi partilere aktarıldı. Ekonomiyi sarsmak için grevleri organize eden sendikalara ödeme yapıldı. 11 Eylül 1973'te ordu, Allende'yi devirmeye yönelik bir darbe gerçekleştirdi. Aynı gün, Allende başkanlık sarayında ölü bulundu. Resmi açıklamalar onun intihar ettiğini söylese de, ölümüne dair şüpheler yıllarca tartışıldı.
Başkanlık Sarayı'na yapılan saldırılar sırasında teslim olması çağrısı yapıldı fakat o, askerlere teslim olmayı reddetti ve intihar etti. Kısa bir süre sonra darbeciler, Allende'nin intihar ettiğini duyurdu. Resmi duyuruda, General Augusto Pinochet'in askerleri Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı sarınca otomatik tüfek ile intihar ettiği ilan edildi. Ölümünden önce, Fidel Castro'nun kendisine hediye ettiği ve elinde tuttuğu AK-47 marka silah birkaç kez fotoğraflanmıştı. Allende, bu silahla ölü bulundu. 2004'teki Guzmán belgeseline göre, Allende bir tabanca ve bir tüfekle kendini vurmuştur. Ölümünden sonra Pinochet anayasayı geçersiz kılarak askeri bir diktatörlük kurdu.

2011'de Şili mahkemesi Allende'nin ölümüyle ilgili soruşturma başlattı. Devam eden cezai soruşturma, Mayıs 2011'de Allende'nin cesedinin mezardan çıkarılması ve uluslararası uzmanlardan oluşan bir ekip tarafından otopsi yapılması yönünde bir mahkeme kararına yol açtı. Otopsinin sonuçları resmi olarak Temmuz 2011 ortasında açıklandı. Uzmanlardan oluşan ekip, eski cumhurbaşkanının kendisini AK-47 saldırı tüfeğiyle vurduğu sonucuna vardı.

Aralık 2011'de soruşturmadan sorumlu yargıç, uzmanların bulgularını doğruladı ve Allende'nin ölümünün intihar olduğuna karar verdi. Allende'nin ölümünün 39. yıldönümü olan 11 Eylül 2012'de, Şili temyiz mahkemesi oybirliğiyle ilk derece mahkemesinin kararını onadı ve davayı resmen kapattı. The Guardian, ceset üzerinde yapılan bilimsel otopsinin "Salvador Allende'nin, sosyalist hükümetini deviren 1973 darbesi sırasında intihar ettiğini" doğruladığını bildirdi. Şöyle devam etti: İngiliz balistik uzmanı David Prayer, Allende'nin bacaklarının arasında ve çenesinin altında tutulan ve otomatik olarak ateş etmeye ayarlanmış bir saldırı tüfeğinden iki el ateş edilmesi sonucu öldüğünü söyledi. Kurşunlar başının üstünden patladı ve onu anında öldürdü. Adli tıp ekibinin vardığı sonuç oybirliğiyle alındı. İspanyol uzman Francisco Etxeberria, Allende'nin intihar ettiğine dair "kesinlikle hiçbir şüphemiz yok" dedi.
Allende'nin kızı ve Şili Senatosu üyesi Isabel Allende Bussi, BBC'ye şunları söyledi: "Raporun sonuçları zaten inandığımız şeylerle tutarlı. Aşırı koşullarla karşı karşıya kaldığında aşağılanmak yerine kendi canına kıyma kararını verdi." 2011 Şili adli soruşturmasının ortaya çıkardığı kesin ve oybirliğiyle elde edilen sonuçlar, Allende'nin Şili Silahlı Kuvvetleri tarafından öldürülmüş olabileceğine dair onlarca yıldır devam eden rahatsız edici şüpheleri gidermiş gibi görünüyor. İntihar teorisinin kamuoyu tarafından kabulü geçtiğimiz on yılın büyük bölümünde zaten artıyordu. İfade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaların giderek aşındığı cunta sonrası Şili'de, bağımsız ve görünüşte güvenilir tanıklar hikâyelerini haber medyasına ve insan hakları araştırmacılarına anlatmaya başladı. Bu tanıkların aktardığı gerçeklerin kümülatif ağırlığı, Allende'nin ölümüyle ilgili daha önce doğrulanmamış birçok ayrıntı için yeterli desteği sağladı.

İstanbul, Ataşehir'de Mustafa Kemal Atatürk ile yan yana bir heykeli vardır.

1973 Şili Darbesi
Cybersyn Projesi
Barış içinde bir arada yaşama

O naaş Salvador Allende'ya ait CNN Türk (27.05.2011)

Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalesi veya Sovyet-Afgan Savaşı, Sovyet kontrolündeki Afganistan Demokratik Cumhuriyeti'nde (DRA) 1979'dan 1989'a kadar süren uzun süreli bir silahlı çatışmaydı. Savaş, Soğuk Savaş'ın büyük bir çatışmasıydı, çünkü DRA, Sovyetler Birliği ve müttefik paramiliter gruplar arasında Afgan mücahitlere ve onların müttefik yabancı savaşçılarına karşı yoğun çatışmalar yaşandı. Mücahitler çeşitli ülke ve kuruluşlar tarafından desteklenirken, desteklerinin çoğunluğu Pakistan, ABD (Siklon Operasyonu kapsamında), İngiltere, Çin, İran ve Basra Körfezi'ndeki Arap ülkelerinden geldi. Yabancı güçlerin katılımı, savaşı ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir vekalet savaşı haline getirdi. Çatışmalar 1980'ler boyunca çoğunlukla Afgan kırsalında gerçekleşti. Savaş yaklaşık 3.000.000 Afgan'ın ölümüyle sonuçlandı, milyonlarcası da mülteci olarak ülkeden kaçtı. Ülke dışında yerinden edilen Afganların çoğu Pakistan ve İran'a sığındı. Afganistan'ın 1979 nüfus sayımına göre 13,5 milyonluk eski nüfusunun yaklaşık %6,5 ila %11,5'inin çatışma sırasında öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Sovyet-Afgan Savaşı, Afganistan genelinde büyük yıkıma neden oldu ve bilim adamları tarafından Sovyetler Birliği'nin dağılmasına ve Soğuk Savaş'ın resmen sona ermesine katkıda bulunan önemli bir faktör olarak gösterildi.
Savaş, Leonid Brejnev liderliğindeki Sovyetlerin, Fırtına-333 Harekâtı sonrasında kurulan Sovyet yanlısı yerel hükûmeti desteklemek için Afganistan'ı işgal etmesiyle başladı. Buna cevaben uluslararası toplum tarafından Sovyetler Birliği'ne çok sayıda yaptırım ve ambargo uygulandı. Sovyet birlikleri Afganistan'ın büyük şehirlerini ve tüm ana iletişim arterlerini işgal ederken, mücahitler ülkenin tartışmasız Sovyet kontrolüne tabi olmayan - neredeyse tamamı kırsal kesimdeki engebeli, dağlık araziyi kapsayan - %80'inde küçük gruplar halinde gerilla savaşı yürüttü. Sovyetler, Afganistan'a milyonlarca kara mayını döşemenin yanı sıra, hem Afgan direnişine hem de sivillere karşı sert bir şekilde mücadele etmek için hava güçlerini kullandı. Mücahitlere güvenli bir sığınak sağladığı için köyleri yerle bir etti, hayati önem taşıyan sulama hendeklerini yok etti ve diğer yakıp yıkma taktiklerini uyguladı.
Sovyet hükûmeti başlangıçta Afganistan'ın kasabalarını ve yol ağlarını hızla güvence altına almayı, Afganistan Halk Demokratik Partisi (PDPA) hükûmetini istikrara kavuşturmayı ve tüm askerî güçlerini altı aydan bir yıla kadar bir süre içinde geri çekmeyi planlamıştı. Ancak Afgan gerillalarının şiddetli direnişiyle karşılaştılar ve engebeli dağlık arazide büyük operasyonel zorluklar yaşadılar. 1980'lerin ortalarına gelindiğinde Afganistan'daki Sovyet askeri varlığı yaklaşık 115.000 birliğe yükseldi ve ülke çapındaki çatışmalar yoğunlaştı. Savaş çabalarının karmaşıklığı, askeri, ekonomik ve politik kaynaklar giderek tükendikçe Sovyetler Birliği'ne giderek yüksek bir maliyet getirdi. 1987 ortalarında reformcu Sovyet lideri Mihail Gorbaçov, Sovyet ordusunun Afganistan'dan tamamen çekilmeye başlayacağını duyurdu. Çekilmenin son dalgası 15 Mayıs 1988'de başladı ve 15 Şubat 1989'da Afganistan'ı işgal eden son Sovyet askerî birliği Özbek SSC'ye geçti. Devam eden dış Sovyet desteğiyle, ADPA hükûmeti mücahitlere karşı tek başına bir savaş çabası sürdürdü ve çatışma Afgan İç Savaşı'na dönüştü. Ancak Aralık 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Cumhuriyet'e verilen tüm destek çekildi ve bu durum 1992'de Vatan Partisi'nin İzole Cumhuriyeti'nin mücahitlerin elinde devrilmesine ve yeni bir Afgan İç Savaşı'nın başlamasına yol açtı.

Afgan mücahitleri öncelikle Pakistan, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan  ve Birleşik Krallık tarafından destekleniyordu ve bu da bunu Soğuk Savaş'ın bir vekalet savaşı haline getiriyordu. Mücahidleri destekleyen ülkeler arasında en büyük maddi desteği ABD ve Suudi Arabistan verdi. Bununla birlikte, Müslüman dünyasındaki özellikle Basra Körfezindeki özel bağışçılar ve dini hayır kurumları, Afgan isyancılar için herhangi bir yabancı hükûmetten çok daha fazla fon topladı.   Jason Burke şunu anlatıyor: "Afgan cihadı için harcanan paranın yüzde 25 kadar küçük bir kısmı aslında doğrudan devletler tarafından sağlandı."  Suudi Arabistan savaş çabalarına yoğun bir şekilde dahil oldu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin katkılarını kamu fonlarından dolar bazında eşleştirdi. Suudi Arabistan ayrıca Afgan mücahitleri için özel bağışlarla muazzam miktarda para topladı, bu paranın en yoğun olduğu dönemde ayda yaklaşık 20 milyon doları buluyordu. Mücahidleri destekleyen diğer ülkeler ise Mısır, Çin ve İsrail'di.  İran ise sadece Şii Mücahidleri yani Farsça konuşan Şii Hazaraları sınırlı bir şekilde destekledi. Bu gruplardan biri de Afgan Şiilerinin siyasi birliği olan Tahran Sekizlisi'ydi.  Bunlar ağırlıklı olarak İslam Devrim Muhafızları tarafından sağlanıyordu, ancak İran'ın Hazaralara verdiği destek yine de birleşik bir Mücahid cephesi kurma çabalarını boşa çıkardı.
Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalesinde Çin-Sovyet ayrılığı nedeniyle Çin Halk Kurtuluş Ordusu birlikleri Afgan mücahitlerini desteklemiştir. Bu destek doğrultusunda mücahitlerin Pakistan'da yer alan eğitim kampları Çin sınırları içerisine taşındı, Çinli askeri danışmanlar bu kamplarda mücahitlere askerî eğitim vermiş ve bununla birlikte yüzlerce uçaksavar füzesi, roketatar ve makineli tüfek desteği sağlanmıştır.
Savaş nedeniyle ülkenin savaş öncesi nüfusunun tam üçte biri olan 5,5 milyon Afgan mülteci durumuna düştü ve ülkeden Pakistan ya da İran'a kaçtı. Başka bir tahmine göre 6,2 milyon mülteci var. 1981 yılının sonuna gelindiğinde BM Mülteciler Yüksek Komisyonu, Afganların dünyadaki en büyük mülteci grubunu temsil ettiğini bildirdi.  
Savaşın mirası Afganistan'a silah, uyuşturucu ve terörizm kültürünü getirdi. Geleneksel güç yapısı da güçlü Mücahid milislerin lehine değiştirildi. Militarizasyon, ülkedeki toplumu dönüştürdü, ağır silahlı polisin, özel korumaların ve açık silahlı sivil savunma gruplarının hem savaş sırasında hem de sonrasındaki on yıllar boyunca Afganistan'da norm haline gelmesine yol açtı. Savaş aynı zamanda ülkedeki etnik güç dengesini de değiştirdi. Peştunlar, Durrani İmparatorluğu'nun 1747'deki modern kuruluşundan bu yana tarihsel olarak siyasi olarak egemen olsa da, iyi organize olmuş Mücahit yanlısı veya hükûmet yanlısı grupların çoğu Tacikler, Özbekler ve Hazaralardan oluşuyordu. Peştunların siyasi açıdan giderek parçalanması nedeniyle devlet üzerindeki nüfuzları sorgulanmaya başlandı.

Bilim adamları Rafael Reuveny ve Aseem Prakash'a göre savaş, Kızıl Ordu'nun yenilmez imajını zayıflatarak, Sovyet meşruiyetini baltalayarak ve yeni siyasi katılım biçimleri yaratarak Sovyetler Birliği'nin çöküşüne katkıda bulundu. Öte yandan, Sovyetler Birliği'nin maliyetleri diğer taahhütlerle karşılaştırıldığında çok büyük değildi. CIA, 1987'de maliyetlerin yıllık Sovyet askeri harcamalarının yaklaşık yüzde 2,5'u kadar olduğunu tahmin ediyordu. Tarihçi Sergey Radchenko'ya göre Afganistan savaşının SSCB'yi iflas ettirdiğine dair hiçbir kanıt yok. Sovyetler Birliği 1984 ile 1987 arasında yaklaşık 7,5 milyar dolar harcadı, ancak bu rakam yaklaşık 128 milyar dolarlık yıllık askeri bütçeyle karşılaştırıldığında ihmal edilebilir düzeydeydi. Geri çekilme kararı bir dizi siyasi faktöre dayanılarak verildi. Tarihçiler Stephen Kotkin ve Vladislav Zubok'un Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ilgili çalışmaları, çöküşün esas olarak iç nedenlerini tespit ediyor ve Afganistan savaşından sadece laf arasında bahsediyor.
Savaş, Sovyetler Birliği'nde parti ile ordu arasında bir bölünme yarattı, burada Sovyet ordusunu SSCB'nin denizaşırı çıkarlarını korumak için kullanmanın etkinliği artık şüpheye düşürüldü. Rus olmayan cumhuriyetlerde bağımsızlıkla ilgilenenler ordunun yenilgisi karşısında cesaretlendi. Bazı Rus liderler, Sovyet karşıtı direnişi askeri olarak bastırma yeteneğinden 1968'de Çekoslovakya'da, 1956'da Macaristan'da ve 1953'te Doğu Almanya'da olduğu gibi şüphe etmeye başladı. Savaş, "Sovyet olmayanların Afganlara karşı yürüttüğü bir Sovyet savaşı" olarak görüldüğünden, Sovyetler Birliği dışında Sovyetler Birliği'nin ulusötesi bir siyasi birlik olarak meşruiyetinin altını oydu. Savaş, savaş gazilerinin yeni sivil örgütleri biçiminde, komünist partinin siyasi hegemonyasını zayıflatan yeni siyasi katılım biçimleri yarattı. Aynı zamanda basın ve medyada Glasnost döneminde devam eden dönüşümü de başlattı.

Savaş, Sovyet Ordusunun geri çekilmesiyle sona ermedi. Sovyetler Birliği, Kabil yetkilileri arasında paniğe yol açacağı yönündeki uyarılarla kışın ortasında Afganistan'ı terk etti. Afgan mücahitleri taşra kasaba ve şehirlerine ve gerekirse gerekirse Kabil'e saldırmaya hazırdı. Genel Sekreter Muhammed Necibullah'ın hükûmeti, halk desteği, bölge veya uluslararası tanınma elde edemese de 1992 yılına kadar iktidarda kalmayı başardı. İronik bir şekilde, üst düzey subaylarının ayrılmasıyla morali bozulana kadar Afgan Ordusu, doğrudan Sovyet vesayeti altında asla ulaşamadığı bir performans düzeyine ulaşmıştı. Kabil, Mücahidlerin siyasi ve askeri zayıflıklarını açığa çıkaran bir çıkmaza ulaşmıştı. Ancak neredeyse üç yıl boyunca Necibullah hükûmeti kendisini Mücahidlerin saldırılarına karşı başarıyla savunurken, hükûmet içindeki gruplar da muhalifleriyle bağlantılar geliştirdi.
Sovyet lideri Mihail Gorbaçov, 1989'da Afganistan lideri Muhammed Necibullah ile işbirliği içinde, ateşkes ve barış müzakereleriyle sonuçlanacak şekilde sırasıyla hükûmete ve gerillalara Sovyet ve Amerikan yardımının ortaklaşa kesilmesi için bir barış planı önerdi. Necibullah, siyasi bir çözüme ulaşmak için Amerikan işbirliğini aradı. Ancak George HW Bush'un yeni seçilen yönetimi, savaşı savaş yoluyla kazanmayı umarak planı reddetti. Sovyetlerin çekilmesinden hemen sonra Mücahidler, Pakistan'ın Servisler Arası İstihbaratından (ISI) Hamid Gül'ün kışkırttığı bir planla doğudaki Celalabad şehrine saldırdı. Hem Amerikalılar hem de Pakistanlılar, Celalabad'ın hız

Soğuk Savaş (İngilizce: Cold War, Rusça: Холодная война), ABD liderliğindeki Batı Bloku ile Sovyetler Birliği önderliğindeki Doğu Bloku arasında Truman Doktrini'nin ilanıyla başlayıp (1947) SSCB'nin dağılmasına (1991) kadar süregiden uluslararası siyasi ve askeri gerginlik dönemidir. 
Soğuk Savaş dönemi, Amerika liderliğinde olan batı dünyası ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin önderliğindeki komünist blok arasındaki bu gerginlik, dünya üzerinde geniş bir alana nüfuz ederek, geniş kesimleri etkilemiştir. Soğuk Savaş döneminde NATO, "Batı İttifakı" olarak da biliniyordu. Batı Bloku, NATO üyesi ülkeler ile NATO üyesi olmayan ancak ABD ile müttefik olan kapitalist ve antikomünist ülkelerden oluşmaktaydı. Doğu Bloku ise, Varşova Paktı'na üye olan komünist ve bu pakta üye olmayan diğer komünist ülkelerden oluşuyordu. Bu iki karşıt blokun yanı sıra hiçbir bloku desteklemeyen Bağlantısızlar Hareketi isimli üçüncü bir blok daha vardı. Çin ve Yugoslavya hem Doğu Bloku ülkeleri, hem de Bağlantısızlar Hareketi ülkeleriydi. Bu iki komünist ülkenin her iki blokta da olmasının nedeni Sovyetler Birliği ile olan görüş farklılıklarıydı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler'in saldırganlığına karşı birlikte hareket eden üç ülke Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık birbirlerinden birçok açıdan farklı ülkelerdi. Sovyetler Birliği 1926'dan itibaren Joseph Stalin'in kararları ile yönetilen merkeziyetçi bir ülkeydi. Birleşik Krallık'ta anayasal monarşi bulunmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeyse kuvvetler ayrılığı bulunuyordu ve bir karar alınırken birçok aktör yönetime dâhil oluyordu.
Bir yandan Birleşik Krallık ile Sovyetler Birliği arasında tarihi anlaşmazlıklar bulunurken; Amerika Birleşik Devletleri de Sovyetler Birliği'nin komünizmin öncüsü olmasından rahatsızdı. Stalin'in İkinci Dünya Savaşı öncesi Adolf Hitler ile saldırmazlık anlaşması yapması da ülkeler arasında güven problemleri yaratmıştı. Buna karşın hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Birleşik Krallık, Hitler'in Sovyetler Birliği olmaksızın yenilemeyeceğinin farkındaydı. Hitler'in Sovyetler Birliği'ni Barbarossa Harekâtı ile istila etmeye kalkışmasının ardından Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, Hitler'i bir "şeytan" olarak nitelendirdi ve Birleşik Krallık'ın Sovyetler Birliği'ne destek vereceğini açıkladı. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Eski Bakanı Cordell Hull, Hitler'in saldırganlığı karşısında ülkesinin Sovyetler Birliği'ne her türlü desteği vereceğini duyurdu.
İkinci Dünya Savaşı sürerken, 9 Ağustos 1941'de, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill Newfoundland açıklarında bir araya geldi. Savaş döneminde ilk kez buluşan ikili bu görüşmede Atlantik Bildirisi metninde uzlaştı. Woodrow Wilson'ın On Dört Maddesi'ne benzeyen bu bildiri, iki ülkenin savaşı nasıl sürdüreceğini açıklamaktaydı. Bildiride başarısız olan Milletler Cemiyeti yerine yeni ve etkili bir uluslararası kuruluşun oluşturulması gerektiği vurgulanmıştı. Bildiri Roosevelt ve Churchill tarafından imzalanırken, Stalin bildiriyi imzalamayı reddetti.
Farklılıklara rağmen bu üç ülke birlikte hareket etti. İlk olarak 1941'de İngiliz-Sovyet orduları İran'da bulunan Alman yanlısı Rıza Pehlevi'yi devirdi ve İran'ı ele geçirdi. İran'ın ele geçirilmesi sonrası Hazar Denizi üstünden Sovyetler Birliği'ne çeşitli yardımlar gitmeye başladı. Amerikan istihbaratıyla İngiliz istihbaratı enigmanın çözülmesi sonrası sahip oldukları önemli bilgileri Sovyetler Birliği ile paylaşmaya başladı. Atlantik Bildirisi'ne imza atmayan Stalin, gelişen ilişkiler üstüne 1 Ocak 1942'de duyurulan ve ilk hâli yirmiden fazla ülke tarafından desteklenen Birleşmiş Milletler Bildirisi'ne desteğini açıkladı.
İlişkiler ilerlerken Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık, "Önce Avrupa" politikası gütmeye başladı. Amerikan ordusunun Sovyetler Birliği'ne yapacağı çeşitli yardımlar ertelendi ve tam tersine Churchill'in ikna çabaları sonucunda Kuzey Afrika'daki İngiliz birliklere Amerikan ordusunun destek vermesi kararlaştırıldı. Stalin bu karardan hoşnut olmadı. Bununla birlikte Stalingrad Muharebesi sürerken Amerikan ve İngiliz destekleri azalmaya başlamıştı. Bu durum Stalin'in "Batılılar Nazi ve Sovyet ordularının birbirlerini imha etmesini bekliyor, sonunda da onların istediği şartlarda bir barış dayatılacak" şeklinde düşünmesine neden olmuştu. Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin Kuzey Afrika'daki kesin zaferi sonrası İngiliz Hava Kuvvetleri tarafından Berlin bombalanmaya başlandı. Roosevelt Almanya ile uzlaşma olmayacağını açıklayarak koşulsuz şartsız teslimiyet istedi. Almanya'da muhalefetin yükselmeye başladığı dönemde gelişen bu olaylar Hitler'in gücünü tekrar yükseltti ve Alman ordusunun Sovyetler Birliği'ne karşı savaşını sürdürmesinde, Sovyet kayıplarının artmasında önemli rol oynadı. Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ın Sovyetler Birliği'nden daha bağımsız hareket etmeleri, "Önce Avrupa" diyerek Sovyetler Birliği'ni Nazi Almanyası'na karşı yalnız bırakmaları Soğuk Savaş'ın temelini oluşturdu.

II. Dünya Savaşı'nın ardından birçok ülkede halk demokrasileri kurularak sosyalist düzene geçilmesi ve sosyalist hareketlerin birçok ülkede yayılması, ABD tarafından tepkiyle karşılandı. 5 Mart 1946'da, eski İngiliz Başbakanı ve Batı'nın önde gelen siyasetçilerinden Winston Churchill, Amerika'nın Fulton (Missouri), kasabasında, Başkan Harry S. Truman'ın yanında Sovyetler Birliği'ne karşı bir siyasal savaş ilan eden ve Demir Perde ifadesine yer veren ünlü konuşmasını yaptı. Churchill, Anglo-Sakson ülkelerindeki yöneticileri, sosyalizme karşı güç birliği oluşturmaya çağırdı. Bu konuşma, uluslararası arenada Batı Bloku için bir eylem planı oldu. Böylece bir silahlanma yarışı başlatılarak SSCB ve bağlaşıkları çerçevesinde Amerikan üslerinin ve askeri blokların kurulmasına yönelik, Soğuk Savaş dönemi açıldı. ABD, SSCB ve öteki sosyalist ülkelere karşı çevreleme stratejisi izledi. 1947 Mart ayında, ABD Başkanı Truman, SSCB'nin tehdidi altında olduğu ileri sürülen ülkelere ekonomik ve askeri yardıma dayalı doktrini ilan etti. Bir ay sonra Moskova'da toplanan müttefikler arası konferans başarısızlıkla sonuçlandı ve taraflar faşist işgalinden kurtardıkları topraklar üzerinde ayrı ayrı varlıklarını sürdürmeye devam etti.
Mayıs ayında İtalya ve Fransa hükûmetlerinde yer alan komünist partisi üyesi bakanlar, görevlerinden ayrılmak zorunda bırakıldı. 1947 Mayısını belirleyen asıl olay, Marshall Planı'nın açıklanması oldu. Çin'de Çan Kay Şek'in konumlarını savunmaları olanaksız hâle gelişi karşısında ABD, Truman Doktrini'yle öngörülen yardımı, Almanya'nın da içlerinde bulunduğu Avrupa ülkelerine yöneltmeyi, böylece ekonomik yardım sağlama umuduyla Doğu Avrupa'daki halk demokrasili ülkeleri de kendine çekmeyi hedefledi, lakin Doğu Avrupa ülkeleri Temmuz 1947'de Marshall Planı'nı reddetti. Aynı yılın Ekim ayında SSCB ve sosyalist ülkelerin dış siyasetini eşgüdümlü kılmaya yönelik olarak Kominform kuruldu. 1948 Şubatında Çekoslovakya'da halk demokrasisinin yerleşmesi karşısında, Batılı ülkeler Almanya'nın kendi işgalleri altında tuttukları kesiminde bir oldubitti yaratmaya yöneldiler. Bu gelişme üzerine ilan edilen Berlin Ablukası (Haziran 1948 - Mayıs 1949) Soğuk Savaş'ın tırmanışında önemli bir dönemeç oldu. 1949 Nisanı'nda ABD ve müttefiklerinin NATO'nun kuruluşunu ilan etmelerinin ardından Mayıs-Kasım arasında Almanya'da iki ayrı devlet kuruldu. Bu süreçte Eylül 1949'da SSCB'nin de ilk atom bombasını yaptığını açıklaması ABD'nin bu alandaki tekel durumuna son verdi. Soğuk Savaş'ın doruklarından biri, kuşkusuz 1950'de başlayan Kore Savaşı oldu; o kadar ki BM'nin Güney Kore'yi desteklemesi üzerine, bir dünya savaşının patlak vermesi tehlikesi doğdu.
1953'te Stalin'in ölümünün ardından Temmuz'da Kore'de yapılan ateşkes ile Soğuk Savaş'a göreceli bir yumuşamanın geldiğini görmekteyiz. Mayıs 1955'te Varşova Paktı'nın kurulmasının ardından Temmuz'da Cenevre'de yüz yüze gelen ABD ve SSCB temsilcileri, dünya çapında silahsızlanma konusunda herhangi bir somut sonuç alamadılarsa da, bir bakıma böylesi bir konferansın toplanması bile, gerginliğin azaltılması yolunda önemli bir adım oldu. 1957'den başlayarak Soğuk Savaş'ın varlık nedeni gitgide azaldı. Bu bağlamda 1958'de Cenevre'de nükleer denemeleri durdurma yönünde yapılan görüşmeleri, 1959'da Eisenhower - Kruşçev görüşmesi izledi. 1960'la birlikte SSCB'nin yoğunlaştırdığı barış içinde yan yana yaşama siyaseti, dünya ölçüsünde geniş yankılar uyandırdı. 1962 Küba bunalımını izleyen dönemde 1963'te ABD ile SSCB arasında nükleer denemeleri durdurmaya ilişkin Moskova Antlaşması imzalandı. 1950'li yıllara damgasını vuran Soğuk Savaş, güç gösterileri, siyasal tehdit ve şantajlar, yıkıcı ve bölücü etkinlikler, psikolojik savaş yöntemleri, kışkırtıcı propaganda vb. yöntemlerde kendini ortaya koydu. Moskova Antlaşması'yla açılan Soğuk Savaş'tan yumuşamaya doğru yönelim, 1975 Helsinki Nihai Senedi'in imzalanmasıyla siyasal düzeyde önemli bir başarıya ulaştı. Fakat 1980 sonrasında ABD tarafından başlatılan yumuşamaya son verip Soğuk Savaş'ı tırmandırma siyaseti, değişik olaylar bahane edilerek, yeniden uluslararası siyasette etkili oldu. 1985 sonlarında gerçekleşen Gorbaçov - Reagan zirvesi bu gelişimi engelleme yönünde atılan önemli bir adım oldu.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu ve Batı bloklarının zaman zaman savaş çıkarma tehditleri bütün dünyada gerginlik yaratmıştır. Bu dönemde, insanlarda nükleer kıyamet paranoyası doğmuş, dünya devletleri ise bu iki bloktan birinin yanında yer almaya çalışmışlardır. Gerginlik hiçbir zaman taraflar arasında sıcak savaşa dönüşmemiş olsa da taraflar her anlamda birbirlerini yıpratmaya çalışmışlardır. Genel kabule göre, Berlin Duvarı'nın yıkılışı komünizmin çöküşüne zemin hazırlamış, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile de Soğuk Savaş bitmiştir. Soğuk Savaş sürecinde her iki tarafın potansiyelleri;
Doğu Bloku O

Toyota Motor Corporation, değişen alanlarda üretim yapan ve büyük bir model yelpazesine sahip olan, 2016 verilerine göre dünyanın en büyük otomotiv şirketidir. Yakın zamanda Ford'u geçerek dünyanın en büyük otomobil firması olan Toyota'nın 2007 yılında dünya üzerinde en çok otomobil üreten firma olan; ancak büyük bir ekonomik kriz içindeki General Motors'u tahtından edeceği düşünülmektedir. 2007 ilk çeyrek dünya satış rakamlarına göre General Motors'u geçmiş ve en çok satılan otomobil markası olmuştur. 2008 yılı itibarıyla dünyanın en büyük otomobil üreticisidir. 77 yıldır bu unvana sahip olan General Motors'tan bu unvanı ele geçirmeyi başarmıştır.
2014 yılı itibarıyla, 10 milyon 230 bin satış rakamıyla, dünyanın en büyük otomobil şirketi olmuştur.
2003 takvim yılında Toyota, Lexus, Daihatsu ve Hino modellerinin yıllık toplam satışları 6,78 milyon adede ulaşmıştır. Japonya'da 12 fabrikası, 11 bağlı kuruluşu ve 26 ülkede 46 üretim tesisi 316.121 çalışanı ile Lexus ve Toyota marka araçlar üreten şirketin ürünleri, 140'tan fazla ülkede müşterilere ulaştırılmaktadır. Toyota'nın otomotiv işlerindeki gelirleri, toplam satışlarının %90'ını kapsamaktadır. 2007 yılı cirosu 239,4 Milyar $ (23,94 Trilyon Yen) dir. Toyota'nın telekomünikasyondan prefabrik evlere ve lüks yatlara kadar değişik alanlarda üretim yapan şirketleri de bulunmaktadır.
Küresel Toyota satışları yıllar içerisinde gelişim göstermektedir. 1937 yılındaki kuruluşundan beri Toyota'nın ürün yelpazesi, dünyanın ilk seri üretilen hibrit aracı Prius 'u ve pazara hazır ilk hidrojenli aracı Toyota FCHV 'yi kapsayacak kadar genişlemiştir.
Toyota'nın 1951 yılından beri aralıksız ürettiği "Toyota Land Cruiser" modeli sadece yüksek satış rakamlarına ulaşmakla kalmamış, arazi kabiliyeti ve kalitesi sayesinde sınıfında bir efsane haline gelmiştir. Ayrıca Corolla modeli, 1966 yılından günümüze, 42 Milyon'a yakın satış adediyle, dünyanın en çok satan modelidir.

Japonya dışında, dünyanın birçok yerinde üretim hacmine göre dünyanın en büyük otomotiv üreticileri arasında Toyota fabrikaları vardır. Şirket Arjantin, Belçika, Brezilya, Kanada, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Endonezya, Meksika, Filipinler, Polonya, Rusya, Güney Afrika, Tayland, Türkiye, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Venezuela'da araç montajı yapmaktadır.
Ayrıca şirketin Çin, Fransa, Hindistan, Malezya, Pakistan, Tayvan, Amerika Birleşik Devletleri ve Vietnam'da ortak girişim, lisanslı veya sözleşmeli fabrikaları vardır.

Toyota geçmişten günümüze Toyota Gazoo Racing çatısı altında WRC, Le Mans 24 Saat, NASCAR, Formula E ve Formula 1 gibi motor sporları organizasyonlarında yarışmıştır.

Toyota Yaris
Toyota Yaris Cross
Toyota Corolla
Toyota Camry
Toyota Corolla Cross
Toyota C-HR
Toyota GR Yaris
Toyota GR Corolla
Toyota Supra
Toyota RAV4
Toyota Land Cruiser Prado
Toyota Land Cruiser
Toyota Proace
Toyota Proace City
Toyota Hilux

Toyota Tundra
Toyota Tacoma
Toyota 4Runner
Toyota Highlander
Toyota Kluger
Toyota Fortuner
Toyota Avanza
Toyota Aurion
Toyota Avalon
Toyota FJ Cruiser
Toyota Camry Solara
Toyota Probox
Toyota Vitz
Toyota Vios
Toyota Century

Toyota MR2 (2026'da yeniden satışa sunulacak)
Toyota Celica (2026'da yeniden satışa sunulacak)

Toyota AE86
Toyota Auris
Toyota Avensis
Toyota Aygo
Toyota Carina
Toyota Corona
Toyota Corolla Verso
Toyota iQ
Toyota GT86
Toyota Starlet
Toyota Tercel
Toyota Urban Cruiser
Toyota Verso

Toyotasa
Toyota Türkiye

X'te Toyota
Facebook'ta Toyota
Instagram'da Toyota

TMC Resmi Web Sitesi16 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Toyota Türkiye Resmi Web Sitesi 26 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Volkswagen, merkezi Almanya'nın Aşağı Saksonya eyaletindeki Wolfsburg şehrinde bulunan bir otomobil üreticisidir. 1937 yılında Alman Emek Cephesi tarafından kurulan şirket II. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiliz Ordu subayı Ivan Hirst tarafından yeniden faaliyete geçirilmiş, aradan geçen 81 yıl içinde bugünkü küresel marka konumuna ulaşmıştır. Şirket özellikle Volkswagen Beetle modeliyle tanınırken, Volkswagen Group'un amiral gemisi markasıdır. Volkswagen Group 2016 ve 2017 yıllarında küresel satışlara göre dünyanın en büyük otomobil üreticisi olmuştur.
“Volkswagen” adı ise Almanca "Volk" (halk) ve "Wagen" (araba) kelimelerinden türemiş olup “halkın arabası” anlamına gelir. Daha doğrudan bir ifadeyle “halk arabası” şeklinde çevrilebilmektedir.

Volkswagen aslen Alman Emek Cephesi (Deutsche Arbeitsfront) tarafından 1937 yılında kuruldu. 1940'tan sonra Alman savaş gücünü artırmak için harekete geçirilen Volkswagenwerk (Wolfsburg), kara ve hava taşıtlarının, özellikle uzun menzilli V-1 ve V-2 güdümlü füzelerin yapımı için sanayi gücünü ordunun emrine verdi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Volkswagen'in denetimini, Milli İktisat Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Federal Almanya Cumhuriyeti, Aşağı Saksonya Hükûmeti, fabrika yönetici ve personeli temsilcilerinden kurulu on beş kişilik bir kurul üzerine aldı. Volkswagen "biz teknoloji üretiriz, diğerleri uygular" sloganını doğrularcasına dünyanın ilk hava soğutmalı motor sistemini üretti. Bunun nedeni su soğutmalı motorların II. Dünya Savaşı sırasında Rusya'nın sert iklimine dayanamayıp zarar görmesinden kaynaklanır. 1948'de Heinz Nordhoff (Berlin-Charlottenburg Politeknik okulu mühendisi, doğ. 1899) tarafından yeniden teşkilatlandırılan Volkswagenwerk, 1950'den sonra başlangıçtaki üretim kapasitesine ulaştı. 1953'te Batı Almanya'nın en çok otomobil üreten fabrikası haline geldi. Volkswagen, Adolf Hitler'in Alman halkını otomobil sahibi yapmak için yaptığı en geniş kapsamlı proje olarak kabul ediliyor.

Volkswagen, 1980'li yıllarda dünya çapında genişleme hedefine ulaşmak için çalışmalara hız verdi. Uluslararası alanda faaliyete girişmeden önce kendi ürün çeşitlerini tamamen modernleştiren şirket, yeniden Avrupa'nın 1 numaralı markası olma yolunda kararlı adımlarla ilerledi. Markanın en başarılı modeli olan Golf'ün yanı sıra Polo ve onun sedan versiyonu Derby, sportif coupé modeli Scirocco, orta sınıf otomobili Passat ve Eylül 1981'de, Passat'ın sedan versiyonu olarak tanıtılan Santana modeli bulunuyordu. Efsanevi Beetle'ın üretimi, Meksika'da ve yeni yapılan bir anlaşmayla Mısır'da devam etmekteydi. Bu modelin toplam üretim sayısı, 15 Mayıs 1981 günü 20 milyon adede ulaştı. Sıra, en çok talep gören modelin, yani Golf'ün yenilenmesine gelmişti ve ikinci nesil Golf, birinci nesil gibi büyük bir ilgiyle karşılandı. Benzinli ve dizel motorların yanı sıra yeni Golf'ün bir de çevre kirlenmesini önleyen katalitik egzoz sistemli motor seçeneği vardı. Çevreye duyarlı emisyon sistemi, zamanla yaygınlaşıp tüm modelleri kapsayacaktı.
Genç bireyler arasında çok popüler olan "GTI" modeline yüksek performanslı 16 supaplı bir motor, Mayıs 1985'te ilave edildi. Bu modelin uluslararası otomobil sporundaki başarıları kısa zamanda gündeme gelmeye başlamıştı ve 1986'da Grup A Dünya Ralli Şampiyonu oldu.
23 Mart 1987 günü üretim bandından inen beyaz bir Golf CL modeliyle Volkswagen, hiçbir markanın kıramadığı bir rekora imza attı: Bu modelle Volkswagen, dünya çapında ürettiği 50 milyonuncu otomobilini üretim bandından indirdi. Ve böylece Golf, sadece Almanya'nın değil, artık bütün Avrupa'nın en çok beğenilen otomobili olmuştu. Bir yıl sonra, yani 8 Haziran 1988'de, Golf'ün toplam üretim adedi 10 milyona ulaştı. 4 Temmuz 1989'da ise emektar Wolfsburg fabrikasından 25 milyonuncu adet, üretim bandından indi. Bütün bu rekorlar birbiri ardına devam ederken, otomobil pazarındaki yerini sağlamlaştıran Volkswagen, kendini 1990'lı yılların getireceği daha da çetin bir rekabete hazırlıyordu.

1990'lı yıllar, Volkswagen için diğer otomobil markalarına kıyasla yenilikçi bir dönem olmuştur. Bu dönemde Japonya ve Güney Kore merkezli otomobil üreticilerinin Avrupa, Amerika ve diğer küresel pazarlara agresif bir şekilde giriş yapması, Volkswagen'in daha stratejik adımlar atmasını zorunlu kılmıştır. Şirket, 1990'lı yılların başında Golf MK2 modeli ile önemli bir popülarite kazanmış ve yüksek kar marjları elde etmiştir. Aynı dönemde, D segmentine hitap eden Passat modeli de geliştirilmeye devam etmiş ve ürün yelpazesinde önemli bir yer tutmuştur. On yılın sonuna gelindiğinde Volkswagen, milenyum çağına yönelik olarak yenilenmiş Golf ve Passat modellerini tanıtmış ve bu modellerin satışına 2000 yılı öncesinde başlamıştır. Ayrıca şirket, B segmenti otomobillere yönelmiş; Polo modeliyle bu pazardaki payını artırmayı hedeflemiş ve bu doğrultuda önemli başarılar elde etmiştir.

1980'li yıllarla birlikte Volkswagen, geleceğin otomotiv teknolojilerine yön verecek yeni model tasarımlarını hayata geçirmeye yönelik stratejik bir hamle başlatmıştır. Şirketin araştırma ve geliştirme faaliyetleri kapsamında yürütülen bu çalışmalar için 9.000 metrekarelik ofis ve laboratuvar alanı ile 6.000 metrekarelik atölye ve deney sahası ayrılmıştır. Bu birimlerde; artırılmış konfor, yüksek hızda güvenlik ve çevre kirliliği gibi konular detaylı biçimde ele alınmıştır. Bu doğrultuda geliştirilen ilk konsept araç, AUTO 2000 projesi olmuştur. Ardından, hız testlerinde kullanılan IRVW II modelini takiben, çarpıcı tasarımıyla öne çıkan IRVW 4-Futura konsept aracı geliştirilmiştir. Bu modelin taşıdığı özellikler arasında martı kanadı gibi açılan geniş yan kapılar, ABS fren sisteminin yanı sıra otomatik park etme sistemi de vardır. Bu nedenle de hem ön, hem de arka lastikleri yön değiştirebiliyordu.
İlk otomobilleri, Hitler'in her Alman ailesini bir otomobil sahibi yapma düşüncesi doğrultusunda, Porsche firması tarafından tasarlanıp üretilmeye başlanan, oldukça ekonomik ve kullanışlı olan, Türkiye'de "kaplumbağa" ya da "tosbağa" olarak bilinen (İngilizcede Beetle, yani böcek) modeliyle Volkswagen'in ünü tüm dünyaya yayıldı. Tüm dünyada 20 milyondan fazla üretilmiş olan bu modelin üretimi 2003 yılına kadar devam etti. Aynı modelin günümüze uyarlanmış yeni versiyonu olan New Beetle ise 1999 yılında piyasaya sürüldü. Volkswagen, bugün birçok modeliyle dünya pazarında söz sahibi olan önemli bir otomobil firmasıdır.
Şu sıralar, TSI kodlu yeni motorunu Polo, Golf,Jetta, Scirocco modellerine monte edip satışa sürmektedir. Bu motor, 1.4 litre hacme sahip olup 160 beygir (170 beygir ve 140 beygir güç üreten sürümleri üretimden kaldırılıp, 125 beygir ve 150 beygirlik modeller ile değiştirilmiştir.) güç üretebilmektedir.

Volkswagen'i 1980'li yıllara hazırlayan Toni Schmücker, 1981'in sonuna doğru şirketin idaresini Dr. Carl Hahn'a bıraktı. Otomotiv dünyasının globalleşme sürecine girdiği bu dönemde Dr. Hahn'ın liderliğinde birçok gelişmelere imza atıldı. Bunlardan en önemlisi Çin'de Volkswagen Santana modelinin üretimine başlamak olmuştu. Bakir sayılan bu pazarda Volkswagen, bugün hâlen güçlü pozisyonda öncülüğünü devam ettirmektedir. Hahn döneminin ikinci büyük anlaşması ise İspanyol Seat markası ile yapıldı. Önceleri teknik işbirliği ile başlayan ilişkiler, sonraları FIAT'ın çekilmesiyle tam bir devir teslimle sonuçlandı. Volkswagen yönetimi altında SEAT'ta gelişmeler hızla ilerledi. Diğer taraftan Güney Amerika ülkelerine araç temin etmek için % 51 Volkswagen hissesiyle güçlü bir kuruluş olan AUTOLATINA kuruldu. Ünlü Berlin Duvarı henüz yıkılmamıştı ama Volkswagen yetkilileri Almanya'nın doğu kesimindeki otomotiv kuruluşlarıyla görüşmeleri başlatmışlardı. Dünya, yeni bir dönemin eşiğindeydi ve Volkswagen yönetimi de bunun bilinciyle gelişmeleri izliyordu.

     Latin Amerika'ya özel araçlar        Çin'e özel araçlar        Avrupa pazarında satılmayan araçlar

Volkswagen Derby

Volkswagen Türkiye resmî web sitesi 30 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Volvo, tır, otobüs, otomobil, iş makinesi, deniz motoru ve endüstriyel motor üreten firma. Volvo Cars ise 1999'da İsveçli Volvo Group tarafından Ford Motor Company'ye, ardından 2010 yılında Çinli Geely'ye satılan ve sadece binek araba ve SUV üreten bir otomobil markasıdır. Bunun dışında Volvo Group, uçak endüstrisinden finans sektörüne kadar geniş bir alanda faaliyet gösteren bir holdingdir. Şu an Holdingin Volvo Cars, Mack, Mack Defense, Renault Trucks, Arquus, ACMAT, Panhard, Renault Trucks Defense, UD Trucks vE Commercial Vehicles, Volvo Buses, Nova Bus, Prevost Car, Volvo Trucks, Volvo Defense, Volvo Construction Equipment, Blaw-Knox, SDLG, Terex Trucks, Volvo Financial Services, Volvo Penta kuruluşları ve Volvo müzesi vardır.
1927 yılında İsveç, Göteborg'da SKF markasının bilya üreticisi olarak kuruldu. Deniz motorları üreten bölüm ise Volvo Penta olarak adlandırılmaktadır. Bunun dışında Mack tırları da Volvo Group'a bağlıdır. Volvo Cars Ford'a geçtikten sonra kendine ünlü Alman otomotiv devleri Audi, BMW ve Mercedes'i rakip olarak seçmiştir. 2010 yılında Volvo'nun yeni sahibi Geely, Çin fabrikasında üretilen Wisco isimli çelik kullanılarak üretilen Volvoları 2017 tarihinden itibaren Avrupa'ya getirdiğini ve artık Avrupa'da ve tüm dünyada Çin malı Volvo tedarik edileceğini belirtilmiştir.

Volvo Group'un tarihi 1927'ye kadar uzanmaktadır. Bu tarihte ilk Volvo arabası İsveç, Göteborg'daki fabrikadan çıkmıştır. O yıl ancak 297 araba üretilmişti. "Serie 1" adıyla tanınan ilk Volvo kamyonu Ocak 1928'de fabrikadan çıktı ve çok kısa sürede ülke dışında da dikkatleri üzerine çekti. 1930'da Volvo 639 binek araç sattı. Bu tarihten başlayarak Avrupa'ya kamyon ihracatına da başladı. Arabalarının uluslararası pazara çıkması ise ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra oldu.
Volvo'nun denizcilik tarihi de neredeyse kamyonları kadar geriye gider. 1907'de kurulmuş olan Pentaverken, 1935'te Volvo tarafından satın alındı. Ne var ki şirket 1929 gibi erken bir tarihte ilk deniz motorları, U-21'i piyasaya çıkardı. U-21'in üretimi 1962'ye dek sürdü.
Şirketin ilk otobüsü, B1, 1934'te piyasaya çıktı. Şirket 1940'lardan başlayarak da uçak motorları üretimine başladı.
28 Ocak 1999'da Volvo Group, araba bölümü olan Volvo Car Corporation'ı Ford Motor Company'ye 6,55 milyar dolara sattı. İsveç'te kalan Volvo bu tarihten başlayarak ticari araçlar üretmeye ağırlık verdi. 2 Ocak 2001'de Renault Véhicules Industriels (buna Mack Truck da dâhildi) Volvo'ya satıldı. Bunun sonucunda, Renault Volvo'nun %20 hissesine sahip oldu ve şirketin en büyük hisse sahibi oldu.
2006'da Volvo yine Japon Nissan'ın kamyon üretimini yapan Nissan Diesel'in %13 hissesini satın aldı ve şirketin en büyük hisse sahibi oldu. 2007'de de Nissan Diesel'in tamamını satın aldı.

Volvo araçları çok uzun süredir sağlamlıkları ve güvenilirlikleriyle pazarlanmıştır. Devletlerin araç güvenliğine öncelik vermeye başlamalarından çok önce Volvo araç güvenliğini artırmak için adımlar atmıştı.
1944'te lamine cam PV model'inde kullanılmaya başlandı. 1958'de Volvo mühendisi Nils Bohlin bugün bütün araçlarda kullanılan 3-noktalı emniyet kemerini icat etti ve patentini aldı. 1959'da, henüz çoğu arabada emniyet kemeri bulunmazken 3-noktalı emniyet kemeri bütün Volvo araçlarında standart hâle gelmişti. Volvo, 1956'da Amazon modeliyle içi keçe ya da daha başka yumuşak bir maddeyle doldurulmuş ön panel (gösterge paneli) kullanmaya başladı. Buna ek olarak arkaya dönük ilk araba çocuk koltuğunu üretti (1964).
1986'da bugün çoğu arabada standart hâle gelmiş, arabanın arka camının üstüne yerleştirilen stop lambasını kullanmaya başladı. 1991'de Yandan Darbe Koruma Sistemini (SIPS - Side Impact Protection System) geliştirdi. SIPS sayesinde yandan gelen bir darbede oluşan enerji kapıdan uzaklaştırılıp güvenlik kafesine aktarılmaktadır.

1944 Güvenlik kafesi
1944 Lamine edilmiş ön cam
1954 Ön camdan buzlanmayı engelleyici
1956 Cam silecekleri
1957 Önde 2 noktalı emniyet kemeri
1958 Arkada 2 noktalı emniyet kemeri
1959 Önde 3 noktalı emniyet kemeri
1960 Doldurulmuş ön panel
1964 İlk arkaya dönük duran çocuk koltuğu denendi
1966 Ön ve arkada ezilme bölgeleri
1966 Güvenli kapı kilitleri
1967 Arka koltuğa emniyet kemeri
1969 Etkileşimli çarklı emniyet kemeri
1971 Emniyet kemeri hatırlatıcısı
1972 Arka koltuğa 3-noktalı emniyet kemeri
1972 Arkaya dönük duran çocuk koltuğu kullanılmaya başlandı
1972 Arka kapılara çocuk emniyet kilidi
1974 Çok-basamaklı darbe emici direksiyon
1974 Ampul sensörü
1975 Ana silindirli basamaklı fren sistemi
1978 Çocuk güvenlik artırıcı minder
1982 "Anti–sualtı" koruma
1986 Arka orta koltuğa üç noktalı emniyet kemeri
1990 Arka orta koltuğa dâhilî çocuk güvenlik minderi
1991 SIPS – Yan Darbe Koruma Sistemi
1991 Yüksekliği ayarlanabilir otomatik emniyet kemeri
1992 Station modellerde güçlendirilmiş arka koltuklar
1995 Arka dış koltuklarda dâhilî çocuk koruma minderi
1997 ROPS – Ters Dönme Koruma Sistemi (C70)
1998 WHIPS – Omurga Koruma Sistemi
1998 IC – Hava Perdeleri
2001 SCC – Volvo Güvenlik Konsept Arabası
2002 RSC – Ters Dönme Sabitleme Kontrolü
2003 Yeni Ön Yapı (Volvo Intelligent Vehicle Architecture (VIVA)) (S40, V50)
2003 Arka koltuk emniyet kemeri hatırlatıcısı (S40 ve V50)
2003 IDIS – Akıllı Sürücü Bilgi Sistemi (S40 ve V50)
2003 Volvo'nun Trafik Kaza Araştırma Timi'nin Bangkok'ta açılışı
2004 BLIS – Kör Nokta Bilgilendirme Sistemi (S40 ve V50)
2005 DMIC (Kapılara Monte Edilmiş Hava Perdeleri) (yeni Volvo C70)
2006 PCC - Kişisel Arama İletişimcisi (S80)
2006 CWBS - Fren Destekli Çarpma Uyarısı (S80)
2007 PPB - Power Park Freni (S80)
2007 DAC - Sürücü Dikkati Kontrolü (V70, XC70)
2009 City Safety - Saatte 19 milin altında gidiyorsa, önde bir arabanın belirmesi durumunda arabayı otomatik durduran sistem (XC60)

Volvo'nun simgesi, demirin antik simgesidir. Arabalarda kullanılan çeliğin dayanıklılığını anlatmak için seçilen bu simge, İsveç çeliğinin dayanıklılığına vurgu yapmaktadır. Izgarasını boydan boya geçen diyagonal çelikten çizgi de zamanla Volvo'yu simgeleyen görsel bir öge oldu. Aslında ilk Volvolarda logoyu ızgaraya tutturmak için başka bir yöntem bulunamaması üzerine kullanılan bu diyagonal şerit, zamanla Volvo araçlarının en tanınan özelliği oldu. 1990'lara kadar Volvolar "kutu gibi" olmalarıyla ünlendi. Bu tasarımı yüzünden Volvo'yu seven insanlar olduğu kadar, bu nedenle Volvo almayan insanların da sayısı fazlaydı. Volvo 90'ların ortasından başlayarak arabaların hatlarını daha yuvarlak ve modern yapmaya başladı. 2000'lerde ise yine araba tasarımında köşeler ön plana çıktığında Volvo da bir anlamda eski tarzına geri dönmüş oldu. (Bkz. Volvo V50, Volvo V70)

Volvo ÖV 4, Jakob
Volvo PV (PV444 ve PV544)
Volvo Snabbe
Volvo Trygge
Volvo Sugga (sivil (PV801, PV802, PV810, PV821, PV822 ve PV831) ve askerî (TP21/P2104, P2104))
Volvo Laplander (L-3304, L-3314, L-3314 ve L-3315)
Volvo PV 36 Carioca
Volvo PV51
Volvo PV60
Volvo Duett
Volvo Amazon/Volvo 122
Volvo P1800
Volvo P1900
Volvo 66
Volvo C202
Volvo C3-series (C303, C304 ve C306)

1968'de 140 serisiyle başlayarak Volvo, arabalarına üç haneli sayılar vermeye başladı. İlk numara serinin numarasıydı, ikinci numara silindir sayısı, üçüncü numara da kapı sayısı; başka bir deyişle 164 dendiğinde 1. seriden, 6 silindir motorlu ve 4 kapılı bir arabadan bahsedilmiş oluyordu. Ne var ki bazı istisnalar da vardı; örneğin 780 modeli turbo şarjlı bir I4 motoru ile geliyordu ama 8 silindiri yoktu. Aynı şekilde 760 modeli turbo şarjlı I4 motor kullanıyordu, Volvo 360'ın ise sadece dört silindiri vardı. Bazı 240GLT'lerin V6 motorları vardı. Şirket zamanla numaraların anlamından vazgeçse de, bu döneme denk gelen araçları tanımada bu bilgiden hâlâ yararlanılmaktadır. 

Volvo 140 (Volvo 142, Volvo 144, Volvo 145)
Volvo 164
Volvo 240 (Volvo 242, 244, 245)
Volvo 260 (Volvo 262C, 264, 265)
Volvo 340 (Volvo 343, 345)
Volvo 360
Volvo 440
Volvo 460
Volvo 480
Volvo 740
Volvo 760
Volvo 780
Volvo 850
Volvo 940
Volvo 960

Günümüzde şirket harf ve sayıların bir birleşimini kullanmaktadır. S saloon ya da sedan, C coupé ya da convertible, V ise versatile başka bir deyişle station wagon için kullanılıyor. XC cross country demek oluyor. Sayının büyüklüğü, modelin büyüklüğüne işaret ediyor. Başka bir deyişle bir V50 bir station wagon olduğunu, ama aynı zamanda ("V") V70'ten de daha ufak bir araba olduğunu anlatıyor. Ancak burada da istisnalar var. V40 modeli, V50'den biraz daha büyük olmasına rağmen, V50'den önce üretildiği için sayı daha düşük.
Aslında Volvo daha farklı bir kodlama düşünüyordu. S ve C aynı olacaktı, "F" ise flexibility olacaktı ve bütün station modeller için geçerli olacaktı. Volvo ilk nesil S40 ve V40'ı 1994'te Frankfurt'ta görücüye çıkardığında, S4 ve F4 olarak tanıtıldılar. Ancak Audi S4 adının hakkının kendilerinde olduğu yönünde şikâyette bulundu. Audi de aynı dönemde çıkardığı spor arabaya S4 adını vermişti. Volvo bunun üzerine ikinci bir basamak eklemeye razı oldu, böylelikle modeller S40 ve F40 oldu. Ancak bu kez de şikâyet Ferrari'den geldi, (Ferrari F40). Bunun üzerine Volvo "F"yi "V"ye çevirdi.

Ford Öncesi
Volvo S/V40 (M/Y 1996–2004)
Volvo S/V70 (M/Y 1997–2000)
Volvo C70 (M/Y 1997–2005)
S/V90 (M/Y 1991–1998)
Küçük ve orta boy arabalar (Volvo P1 platformu)
Volvo C30 (M/Y 2007- )
Volvo C70 (M/Y 2005- )
Volvo S40 (M/Y 2004- )
Volvo V50 (M/Y 2004- )
Büyük arabalar (Volvo P2 platform)
Volvo S60 (M/Y 2001-2009)
Volvo S80 (M/Y 1999–2006)
Volvo V70 (M/Y 2000–2007)
Volvo XC70 (M/Y 2001–2007)
Volvo XC90 (M/Y 2003-2014 )
VOLVO XC90 (M/Y 2015-)
Büyük arabalar (Volvo Y2 platformu)
Volvo S80 (M/Y 2007- )
Volvo V70 (M/Y 2008- )
Volvo XC60 (M/Y 2009- )
Volvo XC70 (M/Y 2008- )
Volvo XC90 (M/Y 2003-2014 )
VOLVO XC90 (M/Y 2015-)

Volvo Venus Bilo (1933)
Volvo Philip (1952)
Volvo Margarete Rose (1953)
Volvo Elisabeth I (1953)
Volvo VESC (1972)
Volvo 1800 ESC (1972)
Volvo EC (1977)
Volvo City Taxi (1977)
Volvo Tundra (1979)
Volvo VCC (1980)
Volvo LCP2000 (1983)
Volvo ECC (1992)
Volvo SCC (2001)
Volvo YCC (2004)
Volvo T6 (2005)
Volvo XC60 (2006

Fuel oil ya da yağ yakıt, ham petrolün damıtılmasından meydana gelir. Çeşitli fraksiyonları vardır. Fraksiyonlar; Heavy Fuel Oil (HFO), Marine Gas Oil (MGO), Residual Fuel Oil (RFO) ve Light Fuel Oil (LFO) olarak ayrılır. Koyu renkte, az akışkan bir petrol ürünüdür. Elektrik, ısı ya da buhar sistemlerinde kullanılabilen fuel oil, her türlü endüstriyel fabrika, tesis ve binalarda tercih edilmektedir. Kolay pompalanır, yanar ve tasarruf sağlar. Havayı kömüre göre daha az kirletir.

Gemi yakıtı olarak kullanılan fuel oil ana makine, jeneratör ve kazanda yakılmaktadır. Yakılmadan önce ısıtılıp, arıtılması ve filtre edilmesi gerekmektedir. Kullanılan yakıtlar ISO 8217 standartlarına göre sınıflandırılır.

Fuel oil, bir tür patlayıcı olan ANFO'nun üretiminde kullanılır ve ANFO'nun %5,7'sini oluşturur. 

İçerdiği kükürt oranına göre bölgesel kısıtlamalar veya ilave önlemler ile gemide kullanımı düzenlenmiştir.

Agnostik ateizm ya da diğer tanımıyla ateist agnostisizm, hem ateizmi ve hem de agnostisizmi içine alan bir felsefi görüştür.
Agnostik ateistler, herhangi bir tanrıya ve tanrısallığa inanmadıkları için hem ateist, aynı zamanda kesin olarak herhangi bir tanrının var olup olmadığını bildiklerini iddia etmedikleri için de agnostiktir. Agnostik ateist bir kişi, bir veya daha fazla tanrının var olduğuna inanan ama hakkında mutlak bilgi sahibi olduğunu iddia etmeyen bir agnostik teist kişinin zıddı olabilir.

Bertrand Russell bu konuda göksel çaydanlık örneğini gösterir. Russell, böyle bir çaydanlığın var olmayacağını bilmenin gerçekte mümkün olmadığı halde çoğu insanların böyle bir çaydanlığa inanmadıkları argümanını kullanmıştır. Bu nedenle, çaydanlığa saygılı bir bakış açısına sahip olan birisinin görüşü bu durumda Russell'in deyimiyle agnostik bir "ateapoist", yani çaydanlığa inanmayan bir agnostik olacaktır. Çünkü bu durumda hem göksel bir çaydanlığın varlığına inanmamakta hem de aynı zamanda böyle bir çaydanlığın olup olmadığına dair kesin bir bilgi de iddia etmemektedir.
Richard Dawkins ise Tanrı Yanılgısı adlı kitabında benzer bir noktaya değinir: "Bahçenin içinde yaşayan periler hakkında ne kadar agnostik isem ancak o ölçüde agnostiğim".
Yazar Philip Pullman gibi dindar olmayan ve kendilerini hem agnostik hem de ateist olarak tanımlayan kişiler ise kendilerini şöyle ifade etmektedir: "Bu suretle, ateist ve agnostik kelimeleri arasında sıkışıp kalmış bulunmaktayım. Her ne olursa olsun Tanrıya inanmak için herhangi bir kanıtım yok. Fakat bildiğim her şeyi bilmediklerimle karşılaştırdığımda bildiklerimin çok az olduğunu bilmekteyim".

Agnostik teizm
Zayıf agnostisizm
İgnostisizm

Agnostik teizm, tanrı veya tanrısal varlıklara inanan ama tanrının olup olmadığına dair bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını, tanrının varlığının bilinemez olduğunu savunan bir felsefi görüştür. Agnostik teizm, agnostisizm ve teizmi belli özellikleriyle birleştirdiği için bu ismi almıştır. Akıl ve mantığın tanrısal bilgiye ulaşmakta yetersiz kaldığını savunarak deizmden ayrılır.
Bu düşünce "bilmek" ve "inanmak" kavramlarının arasındaki farka vurgu yapar. "Bir insanın tanrının varlığını bilemeyiz demesi ama var olduğuna inanması" manasına gelmektedir. Agnostisizm esasen tanrının varlığına dair bilinmezcilik üzerine kurulu olup bir şeye inanmayı veya inanmamayı katı olarak reddetmediği için agnostisizm bazı teistik inanışlarla uyumlu olabilir.
Agnostik teizm, monoteist veya politeist değildir. Tek tanrının veya çok tanrının var olduğu yorumundan kaçınır. En azından bir yaratıcı olduğunu inanılır ama bunun tekil mi yoksa çoğul mu olduğu konusunda genellikle agnostik bakış açısı bulunmaktadır.

Teist sözcüğü agnostik teizm içerisinde kapsayıcı bir tanım olarak "yaratıcıya inanan" olarak ele alınır. Agnostik teizm farklı biçimde "agnostik deizm" olarak da isimlendirilebilmektedir. Deizm esasen Aydınlanma Çağı veya Akıl Çağı olarak da tarif edilen ve insan aklının yüceltildiği bir dönemin filozoflarının etkisinde ortaya çıkan felsefi düşüncedir. Deizm, akıl ve gözlem tanrının varlığını anlamak da yeterlidir derken, agnostisizm insan aklını yüceltmeye gitmeden tanrının varlığının veya yokluğunun bilinemez olduğunu savunan öğretidir. Agnostisizmin ve deizmin felsefi öğretileri, insan aklının tanrının varlığını kavrayıp kavrayamaması konusunda çelişir. Teizm ise daha kapsayıcı bir tanım olarak felsefi derinliklere girmeden sadece tanrıya inanan olarak bir tanımla agnostik teizm isimlendirmesine gidilir.

Agnostik teistlerin çoğu dinleri kabul etmemelerine rağmen yaratıcının var olduğu inancında oldukları için bu düşünce deizm ile karıştırılabilmektedir. Agnostik teizm ile deizm kıyaslandığında agnostik teizm net yorumlarda bulunmaya karşı daha çekingen bir pozisyondadır.

Deizm esasen akıl, mantık veya doğa ile birlikte evrene dair gözlemlerle tanrının varlığına dair delilleri fark ederek tanrının varlığına ulaşabileceğimizi söyler. Deizme göre insanın aklı ve mantığı doğru gözlemlerle doğru mantık yürütüldüğünde buna yeterlidir.
Agnostik teizm ise akıl, mantık veya gözlemlerin tanrıyı bulma konusunda hiçbir işe yaramayacağını ve insanın aklının mantığının tanrıyı kavrama konusunda yetersiz olduğu görüşündedir. Agnostik teizme göre tanrı vardır ancak bunu hiçbir akıl yürütme veya gözlem yoluyla bilemeyeceğimiz fikrindedir.

İlk deist düşünürler tanrının Dünya'nın işleyişine müdahale etmediği görüşüne sahiptirler ve günümüz deizm felsefesinde de Tanrı'nın Dünya'nın işleyişine müdahale etmediği veya canlılara karışmadığı fikri baskındır.
Agnostik teizm ise tanrının Dünya'nın işleyişine müdahale edip etmediğine dair yorumda bulunmaz ve bunun bilinemeyeceği görüşündedir. Müdahale etme ihtimali ile müdahale etmeme ihtimalini eşit görür. Agnostik teist düşünce tanrının Dünya'ya müdahale ettiği fikrine karşı deist felsefenin aksine yorumda bulunmadığı için de bu düşünceye agnostik deizm değil agnostik teizm isimlendirmesi yapılmıştır.

Agnostik ateizm
Zayıf agnostisizm
Teizm
Deizm
İgnostisizm

Apateizm (Grekçe: ἀπάθεια, romanize: apatheía ve Grekçe: θεός, romanize: théos kelimelerinin birleşimi) ya da tanrıumursamazlık, tanrının veya tanrıların varlığı veya yokluğu konusunda ilgisiz, kayıtsız kalma durumudur. Bir apateist, tanrının veya tanrıların var olduğu veya olmadığı yönündeki iddiaları kabul etmek veya reddetmekle ilgilenmez. Bir inanç, iddia veya bir inanç sisteminden ziyade bir tutum olarak nitelendirilir.
Tarihsel süreçte, apati (ilgisizlik) kavramının ifade ettiği anlama en yakın düşünce Diderot'un Voltaire'e yazdığı mektupta görülür: "Baldıran otunu maydanozla karıştırmamak çok önemlidir ama Tanrı'ya inanıp inanmamak hiç de öyle değil." Ancak her ne olursa olsun, bugünkü yaygın şekliyle apateist bir düşünceye rastlamak nadirdir.
Felsefeci Trevor Hedberg, apateizmi "din felsefesinde keşfedilmemiş bölge" olarak nitelendirdi. Siyaset teorisyeni ve anayasa hukuku uzmanı Adam Scott Kunz, apateizmi, "(1) tanrının varlığı sorununa, (2) o tanrıya bağlılığın metafizik veya pratik değerine ve/veya (3) o tanrının doğal dünyayla etkileşimine karşı, hem kamusal hem özel alanda, felsefi bir kayıtsızlık tutumu" olarak tanımladı.
Trevor Hedberg ve Jordan Huzarevich, pratik apateizm ve entelektüel apateizm olmak üzere apateizmi ikiye ayırır. Pratik apateizm, Tanrı'ya, metafizik, doğaüstü veya aşkın bir varlığa inanca karşı kayıtsızlığı, ilgisizliği ifade eder; bu soruların cevaplarının pratik önem taşımadığına inanır. Entelektüel apateizmde ise bu sorulara kafa yormak için kayda değer entelektüel nedenlerin olmadığına inanılır. Bir yönüyle birincisi pasif apateizmi ifade ederken ikincisi aktif apateizmi ifade eder. Her iki tanımlama açısından da apateizm, neye inanıldığıyla değil, nasıl inanıldığıyla ilgilidir. Bu bakımdan, düşünce tarihinde Tanrı'nın varlığının kabul edildiği teizm, reddedildiği ateizm ve Tanrı'nın varlığının bilinemeyeceğini ifade eden agnostisizm kavramlarından farklıdır. Apateizm, felsefi çalışmalarda nadiren bahsedilen ve neredeyse hiç detaylı bir şekilde açıklanmayan bir konudur.
Apateizm terimi teolog Robert Nash tarafından 2001 yılında ilk kez kullanıldı. Amerikalı gazeteci Jonathan Rauch, "Let it Be" (2003) adlı makalesinde Tanrı'ya inanmamasa da bu durumun kendisi için önemli olmadığını ve aslında apateist olduğunu dile getirdi. Rauch'un bu makalesi, daha önce var olan "apateist" terimini daha popüler hâle getirdi. Terim, teoloji çevrelerinde sıkça tartışılır oldu.

Apateizm sözcüğü, Grekçe: ἀπάθεια, romanize: apatheía ve Grekçe: θεός, romanize: théos sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Apatheía sözcüğü, Eski Yunanca "πάθος" (páthos - duygu, his) kelimesinden türetilmiş olup "a(n)-" ön eki ve "-ia" eki ile türetilerek, Grekçe "ἀπάθεια" (apatheía - duyumsamazlık) hâlini almıştır. Bu terim, duygulara karşı kayıtsızlık, ilgisizlik veya duyumsamazlık durumunu ifade etmek amacıyla kullanılır. Eski Yunanca théos sözcüğü "tanrı" anlamına gelir. Théos sözcüğünün "-ism" eklenerek türetilmesiyle Fransızca: théisme ("tanrıcılık" veya "müesses dinlerden bağımsız tanrı inancı"), İngilizce: theism sözcüğü ortaya çıkmıştır. Apateizm kelimesi, apati (İng. apathy) ve teizm (İng. theism) sözcüklerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır.
Apati terimi, ifade ettiği anlam bakımından düşünce tarihinde oldukça eski köklere sahiptir; duygusal bir tepkisi veya duyarlılığı olmayan bir kişinin karakterini tanımlayan bir terimidir. Stoacılar, bu terimi bireylerin olaylara ve kendi kontrolü dışındaki şeylere kayıtsızlık durumunu ifade etmek için kullanmış olsalar da, günümüzdeki anlamıyla yaygın olarak 16. yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanmıştır. Antik Çağ Yunan felsefesinde Megara, Stoa ve Kuşkucu okullarda bilgeliğin niteliği sayılmıştır. Epikür, yakın anlamlı Grekçe: ἀταραξία, romanize: ataraxia (sükûnet, dinginlik) terimiy­le, en üstün mutluluğu dile getirmiştir.
Stoacılık felsefesinde, apatheia, haz ve acıya karşı kayıtsızlık anlamına gelir ve bu durum değerli bir hâl olarak kabul edilir. Bu, bilge kişinin kendini eğitme idealine yönelik bir çaba olarak ortaya çıkar, duygulanımlardan bağımsızlık, usa uygun olmayan duygular karşısında özgür olma ve böylece sarsılmaz bir içsel dinginliğe ulaşma arzusunu temsil eder, duyumsamazlık ideal durum kabul edilir. Stoacılarla birlikte Epikürcü felsefeciler arasında apatheia terimi sıkça "haz ve acıya karşı kayıtsızlık, gündelik yaşamdan koparak hayatın gerçek amaçları üzerinde düşünmenin sonucu oluşan ruh dinginliği, kişinin kendisi ve evrenle tam olarak barışmasını" ifade etmek için kullanıldı. Antik Yunan kuşkucularında bu terim; hiçbir şeye değer vermeme, hiçbir şeyden şöyle ya da böyle etkilenmeme, tam bir duygusuzluğa karşılık gelen iradesizlik ve cansızlık durumunu ifade eden bir anlam taşımaktaydı.

Apateizm terimi, tanrı kavramına karşı ilgisizliği belirtir. Apateizm, varoluşsal soruları nasıl yanıtladığımıza ilişkin ilgisizlik, kayıtsızlık hâli olarak tanımlandığı gibi kişinin hem kendi hem de diğerlerinin inancına karşı duymuş olduğu ilgisizlik olarak da görülebilir. İlgisizlik ve kayıtsız kalma durumu, sadece teizmin iddia ettiği tanrı tasavvuruna değil aynı zamanda ateizmin iddialarına yönelik kayıtsızlığı da ifade eder.
Apateizm açısından, Tanrı'nın varlığı veya yokluğu konusundaki teorik ya da pratik kanıtların hiçbir önemi yoktur. Tanrı'nın varlığı veya yokluğu, genellikle tartışma konusu bile yapılmaz, hatta tartışmaya değer bulunmaz. Tanrı'ya karşı entelektüel bir çıkarım veya felsefi öncüllere dayalı bir redden ziyade duygusal ve psikolojik açıdan kayıtsız kalma, ilgilenmeme durumudur. Rauch, "Çoğu agnostik apateisttir, ancak birçok apateist agnostik değildir. Apateistlerin inançlı olmaları tamamen mümkündür." demektedir.
Apateizm ile agnostisizm kavramları benzerlik arz etse de, agnostisizm; Tanrı'nın varlığının veya yokluğunun, ilke olarak ya da uygulamada bilinemeyeceğini öne sürer. Bu bağlamda, teist, ateist ve agnostik bireylerin ortak kaygısı, Tanrı'nın var olup olmadığı gibi varoluşsal sorulardır. Apateist ise, bu konularla hiç ilgilenmez. Tüm bu sorulara karşı kayıtsızlığı ifade eder.
Pratikte, apateist olmak teizmi terk etmeyi gerektirmese de apateizm; muhtemelen ateistlere ve agnostiklere daha cazip görünebilir. Zira ateistler veya agnostikler yaşamlarını teistlerin yaptığı gibi dinî inançlar etrafında yapılandırmazlar. Ancak, biri hem ateist veya agnostik olup hem de apateizme karşı çıkabilir.
Bir apateist, teoride, tanrı konusuna kayıtsız kalsa da, pratikte tanrısız bir yaşam sürdüğü için fiili olarak bir ateist olarak nitelendirilebilir. Ayrıca, fiili durumda pratik ateist düşünceye daha yakındır. Çünkü pratik ateizm, kişinin tanrı kavramına karşı kayıtsız olması gerektiğini söyler; Tanrı hakkındaki iddiaları reddetmez veya kabul etmez. Bu yönüyle apateizm, pratik ateizmle yakından ilişkilidir. Ancak apateizm, Tanrı sorununu önemsiz görürken, pratik ateizm böyle bir kayıtsızlık sergilemez. Pratik ateizm Tanrı iddiasını ele almadığı için bir kişi hem teist hem de pratik ateist olabilir. Ancak, pratikte bir apateistin teist olması tartışma konusudur.
Trevor Hedberg ve Jordan Huzarevich, pratik apateizm ve entelektüel apateizm olmak üzere apateizmi ikiye ayırmıştır. Pratik apateizm, varoluşsal sorulara karşı kayıtsızlığı, ilgisizliği ifade ederken entelektüel apateizmde bu sorulara kafa yormak için kayda değer entelektüel nedenlerin olmadığına inanılır.

Fransa'da "kayıtsızlık" (indifférence) ve "din" (religion) terimlerinin birlikteliği Fransız Katolik rahip Robert de Lamennais'in 1817'den 1823'e kadar dört cilt hâlinde yayımlanan Essai sur l'indifférence en matière de religion (Din Meselelerinde Kayıtsızlık Üzerine Deneme) çalışmasıyla popüler hâle geldi. Metin, Avrupa'da geniş yankı uyandırdı. Lamennais, laikliği ve toleransı kınayarak Katolik Kilisesi'nin Fransız Devrimi öncesi otoritesinin tesis edilmesini istedi. Düşünce özgürlüğünün; Martin Luther tarafından dine, Descartes ve Leibniz tarafından felsefe ve bilime, Rousseau ve Aydınlanma filozofları tarafından ise siyasete getirilmesinin, pratik ateizm ve manevi ölüme yol açtığını iddia etti. Lamennais, Voltaire'e ve Aydınlanma felsefesine, özellikle de Voltaire'e mektup yazan Diderot'un gösterdiği kayıtsızlığa yönelik sert bir eleştiriye girişti. Diderot, Voltaire'e şöyle yazmıştı:Baldıran otunu maydanozla karıştırmamak çok önemlidir ama Tanrı'ya inanıp inanmamak hiç de öyle değil: "Dünya, dedi Montaigne, filozofların oynaması için bırakılmış küçük bir toptur", ben de aynısını Tanrı için söylüyorum.Geçmişten bu yana, -apateizmle ilişkilendirilen- pratik ateizm; bazı kişiler tarafından ahlaksızlık, bilinçli cahillik veya sorumsuzluk olarak değerlendirildi. Ayrıca, apateist olduğu çıkarımında bulunulan insanların, "tanrı, etik değerler, sosyal sorumluluklar gibi faktörleri yokmuş gibi davrandıkları, hedonizmi benimsedikleri" iddia edildi. Fransız Katolik filozof Étienne Borne (1907-1993)'a göre, "Pratik ateizm Tanrı'nın varlığının reddi değil, tümüyle tanrısız yaşamaktır; ahlak yasalarının mutlak geçerliliğinin reddi değil, bu yasalara isyan eden kötü ahlaktır." 21. yüzyılda apateizme daha olumlu bakılmaya başlandı. Gazeteci Jonathan Rauch, bu konuda şöyle yazmaktadır:İnanıyorum ki, apateizmin artışının büyük bir medeni atılımdan aşağı kalır yanı yoktur. Din, 11 Eylül saldırılarından da acı bir şekilde hatırlanacağı üzere, toplumsal güçlerin en bölücüsü ve istikrarsızı olma vasfındadır. Dinî çoşkunun pençesinde olmak insan türünün, ya da pek çok insanın, doğal hâlidir; insanların bir çoğu buna meyilli görünüyor. Bu yüzdendir ki, apateizm, tıpkı uzun bir günün ardından yumuşak bir koltuğa uzanıvermem gibi, tembelce yatmak olarak anlaşılmamalıdır. Tam aksine, dinî zihniyeti terbiye etmek amacıyla istikrarlı bir kültürel çabanın mahsulü olmasının yanında, aynı zamanda, manevi tutuklulara gem vurmak amacıyla istikrarlı bir kişisel çabadır. Bu bir sapma değildir. Bu bir başarıdır.

Apateizm, genellikle varoluşsal güvenlik koşullarına bağlı olarak ortaya çıkar. Yani ins

Daniel Quinn (11 Ekim 1935; Omaha, Nebraska, ABD - 17 Şubat 2018), çevreci olarak kabul edilen ve 1991'de Turner Tomorrow Fellowship Award'ı kazanan Ishmael romanıyla tanınan yazar.
Öte yandan Quinn, kendisini "çevreci" olarak tanımlamaz ve bu terimin sahte bir ikilem yarattığına dikkat çeker. Zira bu terim, çevre kavramının yaşayan organizmalardan, özellikle de insan yaşamından ayrı olduğunu çağrıştırır. Quinn kendi felsefesini new tribalism olarak tanımlar.

(1988) Dreamer
(1992) Ishmael
(1996) The Story of B
(1996) Providence: The Story of a 50 Year Vision Quest (otobiyografi)
(1997) My Ishmael
(1997) A Newcomer's Guide to the Afterlife (Tom Whalen'la birlikte)
(1999) An Animist Testament (Quinn'in The Tales of Adam ile The Book of the Damned'ı okuduğu audio kaset)
(2000) Beyond Civilization
(2001) The Man Who Grew Young (çizgi roman)
(2001) After Dachau
(2002) The Holy
(2005) Tales of Adam
(2006) Work, Work, Work
(2007) If They Give You Lined Paper, Write Sideways

Resmî site
The Friends of Ishmael Society 26 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dogonlar, Mali'nin orta plato bölgesinde, Batı Afrika'da, Nijer kıvrımının güneyinde, Bandiagara şehrinin yakınında ve Burkina Faso'da yaşayan etnik bir grup. Nüfusları 400.000 ile 800.000 arasındadır. Nijer-Kongo dil ailesinin bağımsız bir kolu olduğu düşünülen Dogon dillerini konuşurlar, yani diğer dillerle yakından ilişkili değildirler.
Dogonlar dini gelenekleri, maske dansları, ahşap heykelleri ve mimarileri ile bilinir. Yirminci yüzyıldan beri, Dogonların sosyal organizasyonu, maddi kültürü ve inançlarında önemli değişiklikler olmuştur. Bunun nedeni Dogonların yaşadığı bölgelerin, Mali'nin başlıca turistik yerlerinden biri olmasından kaynaklanır.

Dogon kabilesi Batı Afrika'da Mali'de yaşamaktadır. Mali'nin merkezi yayla bölgesinin sınır boyunca Burkina Faso'ya yayılan etnik grubu. Mali'nin %4'ünü oluşturmaktadırlar.

Dogonlar'ın, Mali'ye nereden ve nasıl geldikleri büyük bir gizem. Sözlü gelenekler ve teorilerden öteye kökenleri hakkındaki bilgiler elde edilememiştir. Dogonların kökeni sözlü kültüre göre Nijer nehrinin ötesi ya da Bandigara yamacının güneybatısında yer alan Mande'ye dayanmaktadır. Bir teoriye göre ise Dogonlar, Mısırlıların torunu olup Libya'dan gelmiştir. Dogonların, Mali'ye göçmesinin nedeninin köle tacirleri ve İslam fetihleri olduğu düşünülüyor. Köle tacirleri Dogonları gördükleri yerde yakalıyordu. Müslümanlar, İslam'ı yaymak için çabalıyordu. Dogonlar, Fransa sömürgesinde kaldı. 1960 yılından itibaren Mali kontrolündedirler.

Dogon sanatı öncelikle heykeldir. Dogon sanatı dini değerler, idealler ve özgürlükler etrafında döner (Laude, 19). Dogon heykelleri halka açık olarak gösterilmez ve genellikle ailelerin evlerinde, tapınaklarda veya Hogon ile birlikte tutulur (Laude, 20). Gizliliğin önemi, parçaların ardındaki sembolik anlamdan ve bunların yapıldığı süreçten kaynaklanmaktadır.
Dogon heykelinde bulunan temalar, yükseltilmiş kolları olan figürler, üst üste binen sakallı figürler, atlılar, karyalitli tabureler, çocuklu kadınlar, yüzlerini kaplayan figürler, inci darı taşlama kadınlar, başlarında kap taşıyan kadınlar, başlıklar taşıyan eşekler, müzisyenler, köpekler, dörtayak şekilli oluklar veya banklar, belden bükülen figürler, ayna görüntüleri, apron figürleri ve ayakta duran figürlerdir (Laude, 46-52).
Diğer temas ve kökenlerin belirtileri Dogon sanatında belirgindir. Dogon halkı Bandiagara kayalıklarının ilk sakinleri değildi. Tellem sanatından etkilenme, doğrusal tasarımları nedeniyle Dogon sanatında belirgindir (Laude, 24).

Köyler eğimli bir arazi boyunca ve bir su kaynağının yakınında inşa edilmiştir. Ortalama olarak, bir köyde 'ginna' veya yöneticinin evi etrafında düzenlenmiş yaklaşık 44 ev bulunur. Her köy, eril soy boyunca izlenen bir ana soydan (bazen, tek bir köy oluşturuyor) oluşur. Evler birbirine çok yakın inşa edilir, çoğu zaman duvarları ve zeminleri paylaşır.
Dogon köyleri farklı binalara sahiptir:
Erkek ambarı: İnci darı ve diğer tahıllar için saklama yeridir. Bina sivri çatılıdır ve farelerden iyi korunmaktadır. Doldurulmuş erkek ambarlarının miktarı, guinna'nin büyüklüğü ve zenginliği için bir göstergedir.
Kadın ambarı: Kadın eşyaları için depolama yeridir ve kocasının erişimi yoktur. Sivri çatılı binadır. Bir Erkek ambarı gibi görünür ancak farelere karşı daha az korunur. Burada kıyafet, mücevher, para ve yiyecek gibi kişisel eşyalarını saklanır. Kadının bir dereceye kadar ekonomik bağımsızlığı vardır ve kazançları ile ilgili mallar ve kişisel ilgili şeyler ambarda saklanır. Örneğin pamuk veya çömlek saklanılabilir. Kadın ambarı sayısı, guinna'da yaşayan kadın sayısının bir göstergesidir.
Tógu nà: Sadece erkekler için bir binadır. Burada kuru mevsim sıcağında günün büyük bir bölümünde dinlenirler, Togu na'da işleri tartışır ve önemli kararlar almaktadırlar. Bir Togu na'nın çatısı 8 kat darı sapı ile yapılır. Birinin dik duramayacağı düşük tavanlı bir binadır. Bu, tartışmalar ısındığında şiddetten kaçınmaya yardımcı olur.
Punulu (adet gören kadınlar için bir ev): Bu ev köyün dışında, kadınlar tarafından inşa edilmiştir ve diğer köy binalarından daha düşük kalitededir. Adet gören kadınlar kirli olarak kabul edilir ve beş gün boyunca bu evde yaşamak için aile evlerinden ayrılmak zorundadır. Evdeki mutfak eşyaları sadece burada kullanılmak üzere bulunur. Kadınlar yanlarında en küçük çocuklarını getirirler. Bu ev, akşamları kadınlar için bir buluşma yeridir. Bu kulübenin, sadece adet dönemlerinde olan ve dolayısıyla hamile olmayan kadınların olabileceğini bilen tarlalarda çalışan erkekler tarafından kolayca görülebilmesi nedeniyle bir çeşit üreme sembolizmi olduğu düşünülmektedir.

Dogonlar, Nijer-Kongo dil ailesinin bağımsız bir kolu olduğu düşünülen Dogon dillerini konuşurlar. Etnik olarak Dogon olan kişi ise Bangimece adlı dili konuşurlar. Bu dil Dogon dilleri ile ilişkili olmayıp, Dogon dillerinden önce konuşulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Çoğu dilbilimci bu dili İzole dil olarak kabul etmekle birlikte, Nil-Sahra dilleriyle ilişkili olduğu yönünde savlar bulunmaktadır.

Dogonlar hakkında en fazla araştırma yapmış ve Dogon kültürünü Batı'ya tanıtmış etnolog Marcel Griaule'dür. Totemleri bulunan ve inisiyatik bir örgütlenmesi olan bu halk, geleneklerini sözlü aktarım yoluyla sürdürmüştür. Dogonların geleneksel astronomi bilgileri, özellikle Sirius sistemi hakkındaki bilgileri Griaule tarafından 1930'lar ile 1950'ler arasında incelenmiştir. Grialu, Dogonların Sirus'a (Dogonca sigu tolo) eşlik eden iki farklı yıldızın var olduğunu bildiklerini kaydetmiştir. Grialu, ayrıca halkın Jüpiter'in uyduları ve Satürn'ün halkaları hakkında bilgisi olduğunu da iddia etmiştir.
Bu iddialar sonraki yıllarda eleştirilmiştir. Antropolog Wouter van Beek, Dogonların sigu tolo diye bir yıldızı bildiklerini, ama bunu Grialu'nun iddia ettiğinin aksine Sirus yerine farklı gök cisimleri olarak bildiklerini bildirmiştir. Tüm Dogonlar ayrıca bu yıldızı ve ismi Grialu'dan öğrendiklerini söylemiştir. Ridpath, Grialu'nun ilk ziyaretinden önce Dogonların çoktan Batılılar ile etkileşime geçtiğini belirtmiş ve bu bilgilerin bu vasıtayla öğrenilmiş olabileceğine değinmiştir.

Nommo'nun gemisi
Sirius
Dogon Kabilesi Hakkında yazı 6 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edward Burnett Tylor (d. 2 Ekim 1832 – ö. 2 Ocak 1917), Britanyalı antropolog. Antropolojinin kurucusudur.
Antropolojik kültür yaklaşımlarında sosyal antropolojinin kurucusu kabul edilen Edward Burnett Tylor'ın etkili olduğu görülmektedir. Onun kültüre bütüncül yaklaşımı ve “bilgiyi, inancı, sanatı, ahlakı, hukuku, adetleri ve bireyin toplumun bir üyesi olarak kazandığı diğer tüm yeti ve alışkanlıklarını içeren karmaşık bütün” şeklindeki tanımı zamanla eleştirilere konu olsa da büyük oranda sonraki yaklaşımları da etkilemiştir. Evrimci kuram içinde yer alan, istatistik kullanımını antropolojiye kazandıran ve ünlü kültür tanımı ile antropolojik yaklaşımlara esin kaynağı olan Tylor (Testart, 2011: 854), din, inanç, akrabalık, evlilik alanlarında çığır açıcı çalışmalar yapmıştır.
Tylor, animizm kavramını ortak kullanıma yeniden eklemiştir. Animizmi dinlerin gelişiminin ilk aşaması olarak görüyordu.

https://www.britannica.com/biography/Edward-Taylor 13 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batı ezoterizmi, batınilik ya da içrekçilik, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstat tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Çoğunlukla ezoterik yani ezoterizm ile ilgili veya ezoterizme dair şeklinde kullanılır.
Ezoterik/içrek (içe yönelik anlam/ileti), asıl olarak belirli kişilerin içselliği ile sınırlandırılmış felsefî öğretilerdir. Bu öğretiler herkes tarafından bilinen egzoterik/dışrak (dışa dönük anlam/ileti) öğretiler değil, tam tersine belirli kişilerin aşamalardan geçerek bilmeye hak kazandığı öğretilerdir. Diğer anlamı ise içsel, tinsel farkındalığa sebep olan, Mistisizm ile eşanlamlı kabul edilen önemli ve kesin bilgilerdir. Ayrıca Ezoterizm geniş, farklı öğreti ve pratik yelpazesine sahip olan bir akımdır.

Grekçe "iç, içsel" anlamındaki "esoterikos" sözcüğünden ya da "görüyorum, içsel olan, gizli olan" anlamlarına gelen "eisotheo" sözcüğünden türetilmiştir. Karşıt anlamlısı "dışrak"tır.

Ezoterizme göre, ezoterik bilgiler, yani hakikatler ve sırlar, herkese açıklanmamalı, ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış, layık olmuş kişilere belirli bir zaman içerisinde derece derece açıklanmalıdır. Kimseye, değerini ve anlamını anlayamayacağı böyle bilgilerin verilmemesi gerektiği gibi, kimseye kaldıramayacağı, taşıyamayacağı bilgi de verilmemelidir. Çünkü taşıyamayacağı bilgi, kişiye bir yarar vermeyeceği gibi, zararlı da olabilir. Bu bilgiler belirli semboller ve alegoriler vasıtasıyla aktarılır.Yüksek bilgiler insanlara anlayış düzeylerine göre ve anlayış düzeylerinin ilerlemesine göre derece derece açılan bir sembolizme bürünmüş şekilde verilir. Bu durum kutsal metinlerde de geçerlidir.

Ezoterizm, sık sık, yanlışlıkla mistisizm ile karıştırılarak dinsel alana sokulmaktadır. Fakat ezoterizm, René Guénon'un belirttiği gibi, ne bir dindir, ne de bir dinin iç kısmıdır. Kaynağını herhangi bir dinden de almaz. Guenon'a göre, buna karşı gösterilebilecek tek istisna, yalnızca, temel dayanak noktalarını İslâmîyet'ten almış olmakla birlikte, mistisizmle karıştırılmaması gereken İslâmî ezoterizmdir. İslâmî ezoterizmde "bâtınî" terimi kullanılır. Yahudi ezoterizmine Kabbala denir. Budizm dininin ezoterik yorumuna ise Vajrayana denir. Bunun dışında Hristiyanlıkta da tarihte ezoterik yorumlar görülmüştür. Bunların arasında Behmenizm, Katharizm gibi mezhepler zikredilebilir.

“Ezoterik” sıfatının kullanımı antik çağlara kadar uzanmaktadır. Bu kavrama ilk olarak M.S. 2. yüzyılda Samasota von Lukian tarafından yazılan Aristoteles felsefesinin ezoterik ve egzoterik olarak ele alındığı hicivsel eserlerde rastlanılmıştır. Alexandria von Clemens de bu bağlamda ilk olarak “gizli tutma” kavramını kullanmıştır. Çok benzer bir anlayışla Romalı Hippolyt ile Chalkis'li İmablichos, Pisagor öğrencilerinin arasında egzoterik ile ezoterik olanları birbirinden ayırarak ezoterik olanların daha dar bir çemberde, seçici bir kurul içinde olduğunu ve belirli öğretileri ayrıcalıklı olarak dinlediklerini belirtmiştir. Yine Antik Çağlarda kullanılan bir başka anlamı da Platon felsefesini ve mistiğini anlamaya yönelik olan içsel bilgidir. Ezoterik kavramı, benzer ya da farklı anlamlarla ilerleyen zamanlarda da yazarlar tarafından kullanılmaya devam edilmiştir.
Ezoterizm kavramının geçmişi ise bu durumun aksine çok da eskilere dayanmamaktadır. Bu kavramda ilk olarak 1828 yılında Jacques Matter'ın Antik Çağ Gnostisizmi (tanrıyı kabul etme, bilme) üzerine yazdığı eserinde karşılaşılmıştır. Diğer yazarların da bu yeni türeyen sözcüğü kabul edip kullanmaya başlamalarının ardından Ezoterizm, 1852 yılında ilk olarak Fransızca bir sözlükte “içrek bilgi” (gizli bilgi) anlamına gelen sözcük olarak yerini almıştır. Daha sonra Eliphas Lévi'nin büyü konulu etkin kitapları dolayısıyla sözcük, anlamından çoğu kez uzaklaşmıştır. Bu eserlerde Okültizm (kara büyücülük, müphemcilik) sözcüğüne de ilk defa yer verilmiştir. O zamandan bu yana çoğu akım ya da yazarlar, sözcük hakkında kendi tanımlarını kendilerine özgü biçimde yapmışlardır.
Günümüzde Ezoterizm daha farklı olarak algılanmaktadır. Bilinmeyen, sır olarak kalmamalı; herkesin öğrenebileceği, öğrenme gereği duyacağı içrek bilgiler olarak algılanmalıdır.
Günümüzde bu kavramın başka bir genel karşılığı ise; asıl olan, kendine özgü kesin bilgiler ve bu bilgilere ulaşmayı sağlayan farklı yollardır.
Ezoterizm ve ezoterik kavramlarının bilimde iki farklı temel kullanımı vardır. Bu kavramı din bilimi alışılagelmiş tipolojide tanımlar ve belli yollarla dinsel formda karakterize eder. Genellikle, Ezoterizm kavramıyla bağlantılı olan içrek bilgi kavramı din biliminde yer almaktadır. Bir başka, bununla yakın bağıntılı ve Mircea Eliade, Henry Corbin ve Carl Gustav Jung tarafından temsil edilen bir geleneğe göre ise “ezoterik” dinin daha derini “içrek sırlarına” işaret eder, bu nedenle de aynı dinin örneğin sosyal kurumları veya resmi dogmaları gibi “egzoterik” boyutlarından ayrışma görülür. Her iki yaklaşım da her dönemin ve bölgenin çeşitli dinlerinde uygulanabilmektedir. Bu akım veya yönelimlerden ayrı tutulması gereken bir durum ise, özellikle batı kültüründe, belli benzerlikler gösteren ve tarihsel anlamda birbiriyle bağlı belli başlı akımları ezoterik olarak özetlemeye yarayan toplumbilimsel yönelimlerde söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda son zamanlarda ortaya çıkan batı Ezoterizm'inden de bahsedilebilir. Ezoterizm tarihi çağlara göre de ayrılmıştır. Bazı yazarlar; Yeniçağ, Orta Çağ ve eski Antik Yunan çağı olarak Ezoterizm felsefesini gruplandırmışlardır. Bu gruplandırılan tanım ve kullanım alanları tamamen aynı olmasa da özde birbiriyle bağlantılıdır. Bunun yeniçağdaki bir örneğini Rönesans içindeki “hermetizm” (kapalılık) akımında görmekteyiz; bir başka tanımla “gizemli/müphem felsefe” diye bilinen bu yönelimde çok geniş anlamıyla Neo-Platoncu bir bağlam söz konusu olmaktadır, içinde ise Simyacılık, Paracelsusculuk, Gül Haçı tarikatçılığı, Hristiyan Kabala ve teosofi geleneği, İlüminata (Işık) tarikatçılığı ve 19. ile 20. yüzyılın New-Age Hareketine kadar sayısız müphemci/gizemci akımı vardır. Daha eski çağların dâhil edilmesi durumunda ise antik Gnostizm ve Hermetizm, Yeni Platoncu metin okumaları ve değişik gizemci “bilimler”in yanı sıra büyücü akımlar da sayılması gerekmektedir. Bunların hepsi, Rönesans döneminde iç içe geçip birbiriyle bir sentez oluşturmuştur. Bu açıdan bakılınca, teolojik bazdaki iki ilkesel yaklaşıma dair önlerde vurgulanan ayrım önemsizleşir, çünkü hem gizli tutma hem de toplumbilimsel araştırmalardaki “içrek yol”un boyutu ezoterik durumlarda görünebilir de, eksik olabilir de..

Önsöz: “Ezoterizm Tarihi”, konuyla alakalı net, kesin bir tanımlama olmadığından ve farklı tanım kullanımları olduğundan problem teşkil etmektedir.

Bugünkü Ezoterizm görüşlerinin oluşmasına yardımcı olan ilk kanıt, Antik ve Yunan dönemi öncesinden bu yana süre gelmiş sosyal yapı ve öğretilerdir. Bu öğreti ve sosyal yapının çıkış noktası, kurucusu Pisagor'un olduğu dini felsefi okullar (M.Ö. 570–510) ve Pisagor taraftarlarının Kroton'da (bugünkü Güney İtalya'nın Calabria bölgesindedir) kurduğu tarikattır. Pisagor, diğer çağdaşları gibi (orfik ve farklı mistik kültler) ruh göçü inanışına bağlı olarak ruhun ölümsüzlüğüne inanmıştır. Pisagor, bedenin ruh için geçici bir yer olduğunu ve daha sonra bu tutsaklıktan kurtulup özgür olacağını savunur. Manevi yönden kusursuz bir hayat şartıyla ruh bedensel varoluştan kurtulur. Daha sonra bu inanışa göre; yeniden doğma daha yüksek bir mevki ile devam eder. Bu yeniden doğum dizisinden sonra bedensel dünyadan tamamen uzaklaşılır. Bu inanış, Homeros görüşlerine karşılık tam bir zıtlık oluşturur. Iliada'da belirtilen düşüncelere göre, ruh göçünün kabul edilir olduğunu; fakat ruhun her bedende farklı karakteristik özellikler gösterdiğini savunulur. Empedokles ve Platon gibi diğer önemli filozoflar da ruh göçüne (reenkarnasyon) inananlardandır.
Ezoterizm akımının diğer ana konusu ise daha önce Pisagor'un da ele aldığı tüm varoluş prensiplerinin yükselen değerlere sahip olduğu ile ilgilidir. Dünyanın çok sayıda karakterler armonisiyle düzenlenmiş “tek” (bütün) olduğuna inanılır. Ruh bir şekilde tüm evrenle genel, matematiksel ve ifade edilebilir bir uyum içerisindedir. Dünyanın ahenk içerisinde oluşu, Pisagor'un da ele aldığı gibi, gezegenlerin farklı hareketlerle oluşturduğu müzikal uyumdan kaynaklanmaktadır. Bu durumun asıl sebebi budur. Ayrıca, adalet ve ikilik gibi tinsel nitelikler ahlâki bakış açısıyla alakalıdır.
Platon, ruhun ölümsüzlüğünü tartışmacı bir şekilde kanıtlamaya çalışmıştır (Phaidon diyalogu). Bunun üzerine prensipte bedenden ayrı olarak ele alınan ruh, akıl aracılığıyla tanımlanmıştır. Ruhun asıl yeri, öldükten sonra geri döneceği saf ve ebedi düşünceler ve zihinsel varlıklar dünyasıdır. Pisagor'un da belirttiği gibi beden, ruhun bir dizi dönüşüm yaptığı ve saf bir yaşam sürmesi koşuluğuyla kurtulabileceği hapishanesidir. Ruh, bu kurtuluş sayesinde gerçek ruhsal varoluşuna geçebilmektedir. Bedensiz olarak ruh, ait olduğu sonsuz varlıksallıkları da doğrudan algılayabilir, görebilir, ancak bu bilgi bedende karanlık ve bulanık olarak durur, buna bağlı olarak da ancak kendi içine dönük ussal etkinliğin devamında bir anımsama veya hatırlama (Mnemosyne) olarak belirir. Platon, canlıların yanı sıra gezegenlerin ve hatta yıldızların da bir ruhu olduğunu ve onların da yaşadıklarını iddia eder.
Ezoterizm, Platon felsefesinde içe giden yol anlamına gelmektedir. Platon'un da görüşlerine paralel olan Ezoterizm öğretileri aracısız ve kolay kavranabilir niteliktedir.
Platon bir öğretici olarak önemli olan noktaların ipuçlarını verir ve kişi bu öğretiler ışığında kendi ezoterik bilgilerine ulaşır.
Platon'un ruh üzerine verdiği bilgiler, milattan sonraki zamanlarda ortaya çıkan Neoplatonizm (Yeni Platonculuk) akımına yol gösterici olmuştur. Neoplatonizm akımının Roma'daki en önemli öncüsü Plotin'dir (M.S. 205–270) ve antik çağ 

Hristiyan deizmi, Hıristiyanlıktan ayrılan dini bir bakış açısıdır. İsa'nın ahlaki öğretilerine inanan fakat ilahiliğine inanmayan bir deist anlamına gelir. Corbett ve Corbett (1999), John Adams ve Thomas Jefferson'ı, Hristiyan deist örneği olarak gösterir.
İngilizce baskıda Hristiyan deizm terimi ilk olarak 1738'de Thomas Morgan tarafından yazılan bir kitapta olmak üzere, 1800'e kadar on kez ortaya çıkmıştır.
Hristiyan deizm, Hristiyanlığın yanı sıra deizmden de etkilenmiştir.

Deizm, 17. yüzyıl Avrupa'sının bilimsel devrimi sırasında ortaya çıkan ve 18. yüzyıl Aydınlanması sırasında güçlü bir etki yaratmaya başlayan, Tanrı'nın doğal dünya ile olan ilişkisi hakkında hümanist bir teolojik görüştür (çok çeşitli bakış açılarını kapsamaktadır).
Deistler ateizmi reddeder, ve 17. ve 18. yüzyıllarda bir dizi farklı deist türü vardı.
Deizm, Tanrı'nın doğal dünyanın işleyişine hiçbir şekilde müdahale etmediğini ve her şeyi yarattığında yapılandırdığı doğa yasalarına göre yürümesine izin verdiğini savunur. Deistlere göre, insanlar Tanrı'yı yalnızca akıl ve doğanın gözlemi yoluyla tanıyabilir, ancak vahiy veya doğaüstü tezahürlerle (mucizeler gibi) değil.

ChristianDeism.com3 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ChristianDeistFellowship.com9 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Christian-Deist.Blogspot.com23 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Spiritual Deism From The Source

Klasik teizm veya klasik tanrıcılık; Tanrı'nın diğer tüm varlıkların kaynağı ve kökeni olan tekil Mutlak Varlık, Mutlak Benlik ve Nihai Kişi olarak nitelendirildiği teizm biçimidir.
Klasik teizmin merkezi anlayışı ilahi sadeliktir; bu anlayışa göre Tanrı farklı öğelerin birleşiminden oluşmaz, mutlaktır ve tekildir. Tanrı'nın özü ve varoluşu arasında fark yoktur. Varlıklardan farklı olarak Tanrı potansiyel içermez, saf varoluşsal gerçekliktir; ve Tanrı hariç tüm varoluş Tanrı'nın mutlak tekilliğinin sınırsız varoluşunun kısıtlı bir halidir. Tüm varoluş zamandan bağımsız bir şekilde Tanrı'dan yayılmaktadır ve O'na dayanmaktadır, zira Tanrı tüm varoluşun zamandan bağımsız mutlak kaynağı ve koşuludur.

Klasik teizm Tanrı'nın tüm varoluşa hem içkin hem de aşkın olduğunu ileri sürer. Klasik teizme göre Tanrı tekildir; değişmezlik, aşılmazlık ve zamanı aşkınlık gibi niteliklere sahiptir. Klasik teizmde "yaratılan" varlıkların (Bilinçli veya bilinçsiz, Tanrı'nın kendisi hariç tüm varlıkların) varoluşları için Nihai Varlık ve Mutlak Benlik olan Tanrı'ya her an koşullu ve muhtaç olduğu kabul edilir. Tanrı, varlığı için hiçbir koşula gereksinim duymayan Nihai Varlık'tır; tekil olmakla birlikte var olan veya var olma potansiyeli olan her şeye sahiptir ve diğer tüm varlıklar Tanrı'da bulunan mutlak varoluşsal mevcudiyetten kaynaklanır, dolayısıyla Tanrı tüm varlıkların Nihai Kaynağı ve Kökeni'dir.

Klasik teizm anlayışında Tanrı, tüm varoluşun zamandan bağımsız mutlak kaynağı ve koşulsuz koşulu olarak tasavvur edilmiştir. Bu bağlamda bir Hindu mezhebi olan Vaişnavizm'de Vişnu ve Krişna suretleriyle anılan Tanrı, sarva-kāraṇa-kāraṇam ("Tüm nedenlerin Nedeni") olarak nitelenmiş; Aristoteles tarafından kullanılan ho ou kinoúmenon kineî ("Hareket ettirilmeden hareket eden") ifadesi ise tüm evrenin hareketinin Tanrı'ya dayanması örneği ile Tanrı'yı klasik teistik bağlamda nitelemiştir. Klasik teizm'de Tanrı yalnızca maddi varlıkların değil; bilincin, kişiliğin ve benliğin de kaynağı olan Tekil Varlık olduğu için kendisi de bilinçlidir, benliktir ve Mutlak Benlik'tir.
Bu nedenle Hinduizm'de Tanrı, Paramātman ("Mutlak Benlik, Nihai Kişi") kavramıyla ifade edilmiştir. Vaişnava gurusu Prabhupada; Tanrı'yı "Tüm ruhların Ezeli ve Ebedi Babası" olarak nitelemiş, bu nedenle Tanrı'dan filizlenen sonsuz farklı ruhun her birinin temelde kardeş olduğunu ve her birinin Tanrı'nın evladı olduğunu savunmuştur.

Örneğin bir bardağın bütün halinde var olması bardağı oluşturan moleküllerin bir bütün halinde var olmasına dayanmaktadır, moleküllerin bir bütün halinde var olması ise o molekülleri oluşturan atomların bütünlüğüne dayanmaktadır. Bu bağlamda bütünlüğün nihai koşulu olan mutlak bir kaynak hariç hiçbir varoluş bütünlüğü kendi kendine bütün halinde var olmamaktadır, zira her birinin bütünsel varlığı kendini bütün eden bir üst kaynağa koşulludur.
Kendi kendine bütün olan ve diğer tüm bütünlüklere varoluş aktaran bir kaynağın var olması zorunlu durumdur; zira kaynaksız kaynak veya nedensiz neden hariç bütün olan tüm varlıklar bütünlüğün nedeni değildir, dolayısıyla bütünlük halinin varlığından yalnızca kendi kendine bütün olan nihai bir kaynak sorumlu olabilir. Bu kaynak mutlak tekilliğe sahip olmak zorundadır, zira eğer sadelik ve tekilliğe sahip olmasaydı kendisi de farklı varlıkların bütünü olduğundan bütünlüğün kaynağı olmazdı.
Tüm üst koşullar alt koşulların zamandan bağımsız kaynağı ve koşuludur, zira bardağın bütünlüğü her an moleküllerin bütünlüğüne dayanmaktadır ve bardak moleküllerin bütünlüğü olmadan bir saniye bile var olamaz. Zamandan bağımsız olan hiyerarşi bağlamında varlığın ezeli ve ebedi olması bu varlığın koşul ve kaynağa sahip olduğunu etkilemez, zira bardak ezeli olsaydı dahi ezelden beri moleküllerin bütünlüğüne dayanıyor olurdu.
Bu örneğin amacı, klasik teizmde Tanrı'nın tıpkı bütünlükte olduğu gibi tüm varoluş hallerinin zamandan bağımsız kaynağı, kökeni ve nedensiz nedeni olan Mutlak Tekil Varlık olduğunu açıklamaktır.

İslam dininin Batınî anlayışı olan Tasavvuf geleneğinde Tanrı Mutlak Gerçeklik'e işaret eden "el-Hakk" ismiyle nitelendirilmiştir. Bu anlayışa göre tüm kısıtlı ve sınırlı varoluşlar kısıtsız ve sınırsız varoluş olan Tanrı'nın sınırlı bir yansımasıdır.
Fârâbî ve İbn Sina gibi İslam alimleri, "sudûr" adı altında Mutlak Bir olan Tanrı'nın tüm varoluşun kaynağı olduğu ve her şeyin O'ndan yayıldığını savunmuştur. İbn Sina'nın Tanrı'ya dair yorumu sıkı bir şekilde Klasik teizm'e dayanmaktadır; Tanrı'yı ilahi sadeliği, ebedi doğası, mutlak varoluşu ve değişmeyen özü aracılığıyla diğer varlıklardan tamamen farklı "Mutlak Varlık" olarak tasvir etmektedir.

Hinduizm'de Tanrı, Tekil Mutlak Varlık ("Parabrahman") ve Mutlak Benlik ("Paramātman") kavramlarıyla nitelendirilmiştir. Hinduizmin merkezi metinlerinden Rigveda, Yajurveda ve Bhagavad Gita'da İşvara'nın, Yüce Tanrı'nın; Mutlak Varlık ve Mutlak Benlik olduğu, tüm varoluşun O'ndan filizlendiği bildirilmiştir.
İşvara, Yüce Tanrı; Yajurveda ve Bhagavad Gita'da Vişnu (Sanskrit: विष्णु "Her şeyi Kuşatan") ve Krişna (Sanskrit: कृष्ण) isimleriyle anılmıştır.
Hinduizmde Vedantik ve Bhaktik gelenekler Klasik teizm olarak nitelendirilebilir.
Bhagavad Gita'ya göre Tanrı her şeyin kaynağıdır ve tüm varoluş O'ndan yayılır.

Klasik teizm, günümüzdeki büyük dinlerden Hinduizm'de Ramanuja, Hristiyanlık'ta Thomas Aquinas, İslam'da İbni Sina gibi alimler; Antik Yunan felsefecileri arasında Platon, Sokrates, Aristoteles; Antik Mısır alimi Hermes Trismegistus gibi öne çıkan filozoflar başta olmak üzere;
Filon, Plotinos, Proklos, Atinalı Athenagoras, İskenderiyeli Klement, Basil, Augustinus, Boethius, İskenderiyeli Kiril, Aziz John, Sözde Dionisius, Kindi, Farabi, Anselmus, Musa bin Meymūn, İbn Rüşd, Gottfried Leibniz gibi düşünürlerce temsil edilmiştir.

David Bentley Hart ve Edward Feser, günümüzde klasik teizmi savunan başlıca filozoflardandır.

Antik Yunan kökenli Platonizm anlayışı, İslam dininin ezoterik anlayışı olan Tasavvuf veya Sûfîlik geleneği ve Dharmik anlayışlar olan Vaişnavizm ve Vişiştadvaita gelenekleri öne çıkan Klasik teistik anlayışlardan kabul edilmektedir.
Klasik teistik gelenekler genel olarak Tanrı'ya özveri ve bağlılık anlayışına sahiptir. Bu anlayış; Hinduizm'de "bhakti", Tasavvuf'ta "ishq", Yahudi mistisizminde "devekut", Sikhizm'de "pyaar" olarak geçmektedir.
Antik Mısır'da ortaya çıkan Hermetizm'in kutsal kitabı olan Hermetika ile Vaişnavizm'e göre Tanrı'nın vahyi olarak inen Bhagavad Gita; Klasik teizme uyan varoluşsal kaynak Mutlak Şahıs ve Mutlak Varlık olan Tanrı anlayışının yanı sıra reenkarnasyon ve nirvana anlayışlarına da sahiptir.

"Govinda olarak bilinen Krişna, Yüce Yönetici'dir. O'nun sonsuz, neşe kaynağı, ruhani bir bedeni vardır. O her şeyin kökenidir. O'nun kökeni yoktur, çünkü O, bütün nedenlerin ilk nedenidir." — Çaitanya Caritamrta, Madhya 21.35
"Ben her şeyin kaynağıyım; Benden yayılır her şey. Bunu idrak eden ve hisle dolan zeki adananlar kendilerini Bana adarlar." — Krişna, Bhagavad Gita 10.8
"O, Her şeyin köküdür, kaynağıdır." — Hermes Trismegistus, Hermetika

"Varlıklar başlangıçta tezahür etmemiş hâldedirler, ortada tezahür ederler ve şüphesiz ki sonda yine tezahür etmiyor olacaklardır ey Bhārata. Bunda seni hüzne boğan ne Arjuna?"
— Krişna, Bhagavad Gita 2.28
"Hayatın başlangıcı değildir doğum; bireysel bir farkındalık başlar sadece. Ölüm bir yok oluş değildir, sona ermesidir bu farkındalığın sadece." — Hermes Trismegistus, Hermetika

"Kendilerine hâkim olan bilgeler günahları tükenmiş vaziyette Brahman’daki nirvāṇaya ulaşırlar. İkilikleri kesilmiş bir şekilde tüm varlıklardaki iyilikten keyif alırlar."— Krişna, Bhagavad Gita 5.25
"Kişi benliğini yükseltmeli, onu alçaltmamalıdır. Öyle kikişinin dostu da, düşmanı da kendisidir. Benlik, kendisini fetheden kişi için dosttur; ama aynı benlik, benlik-olmayanın husumeti nedeniyle düşman gibi davranabilir."— Krişna, Bhagavad Gita 6.5-6
"...Çünkü ruhun ilk adımı mücadele etmektir nefsiyle, bir iç savaş çıkararak. Uzun bir birlik davasıdır o, ikilik karşısında." — Hermes Trismegistus, Hermetika

Mistisizm, halk arasında Tanrı ya da Mutlak ile bir olmak olarak bilinir, ancak dini ya da manevi bir anlam verilen her türlü vecdi ya da değişmiş bilinç durumunu ifade edebilir.
Gizemcilik ya da mistisizm, dinsel esrimelerle ilgili ülkülemlerin, erdemlerin, ayinlerin ve efsanelerin uygulanmasının birlikte yapıldığı fikir akımı. Mistisizmin anlamı önemli ölçüde daraltılmıştır: Aynı zamanda nihai veya gizli gerçeklerdeki içgörüye, çeşitli uygulamalar ve deneyimlerle desteklenen insan dönüşümüne de atıfta bulunabilir.
Mistisizm, tarihin farklı aralıklarında farklı anlamlara sahip olmuştur ve Antik Yunanlara kadar uzanmaktadır.
"Kapatmak" veya "gizlemek" anlamına gelen Yunanca μύω mú sözcüğünden türetilen mistisizm, erken ve Orta Çağ Hristiyanlığının İncil, ayin, ruhanî ve tefekkür boyutlarına çokça atıfta bulunmuştur. Erken-modern dönem boyunca mistisizmin tanımı, "olağanüstü akıl ve deneyim durumları" ile ilgili geniş bir inanç ve ideoloji yelpazesini içerecek şekilde büyüdü.

Mistisizm ve çağdaş çözümlemeli felsefe mistisizmin deneyimsel ve bütüncül olması ve mistik deneyimin genellikle ifade edilemezliği, çağdaş felsefenin ise çözümlemeli, sözel ve indirgemeci oluşu nedeniyle birbirleriyle karşıtlık oluşturur. Ancak mistisizm ile felsefe arasındaki bu ayrım çağdaş dünyaya özgüdür. Tarihin büyük bölümünde mistik ve felsefi düşünce birbirleriyle yakından ilişkili olmuştur. Platon ve Pisagor ve bir ölçüde de Sokrat'ın öğretilerinde açık mistik unsurlar bulunmaktadır; pek çok büyük Hristiyan mistik aynı zamanda döneminlerinin önde gelen filozoflarıdır ve Buda'nın sutraları ve Şankara'nın 'Ayrım Mücevheri'nde mistik fikirler yüksek bir çözümlemeli yaklaşımla değerlendirilmiştir. Mistisizm ve çağdaş felsefe arasındaki uçurum temelde çağdaş felsefedeki doğal bilimlerden etkilenen belirli bilimci okulların etkisinden kaynaklanmaktadır.
Mistik düşünce ikiye ayrılır: panteizm ve panenteizm. İlki evreni tanrı olarak görür ya da tanrıyı evren olarak görür. İkincisi ise evreni tanrıda görür. İlkinde kişisel bir tanrıya yer yokken ikincisi evreni tanrının bir parçası olarak görür. İlki yaşamın akışına ve değişime özel bir önem vererek doğayla bütünleşmeyi savunurken ikincisi doğayı tanrının bir eseri olarak kavrar. Mistisizm ikisinde de farklı kavrayış ve algılamalar doğurur. İki sistemin birleşimi olarak görülebilecek süreç teolojisi ise evrenin tanrıyla beraber devindiğini savunmaktadır.

Mistisizmin kaynağı, dinlerin ve güzel sanatların ilham aldıkları kaynaktır. Yani, görünen dünyanın ötesindeki görünmeyenin bilincidir. Bu durumun temel rolü, insana eşyanın içine ait bilgisine ilahi bilgiyi de katarak insanı yeniden ezeliyete kavuşturmadır.
Mistik, ezelî olanın içinde geçici olanı, geçici olanın içinde de ezelî olanı kavrar.

Dini deneyim
Kendini gerçekleştirme
Perennializm
Ruhsal kriz
Dini dışlayıcılık
Karşılaştırmalı mistisizm
Gnostisizm
Hermetizm
Hint mistisizmi
İsihazm
Kabala
Taoizm
Tasavvuf
Vedanta
Zen

Özel

Genel
Geoffrey Parrinder, Mysticism in the World's Religions, Oxford University Press, New York, 1976, s.8
Mistik Yürek, Hazret İnayet Han, 2003
Philosphy, Psycohology, Mysticism, Hazrat Inayat Khan, International Headquarters Sufi Movement, 1979
Sufi Mysticism, Hazrat Inayat Khan, International Headquarters Sufi Movement, 1979
Mistisizm Nedir?, Cavit Sunar, İstanbul 1979, Kılıç Kitabevi, 116 s.

Peyami Safa: Mistisizm 6 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Negatif ateizm veya zayıf ateizm, bir kişinin tanrıların var olduğuna inanmadığı ancak kesin olarak var olmadıklarını açıkça iddia etmediği bir bir ateizm türüdür. Pozitif ateizm veya güçlü ateizm ise hiçbir tanrının var olmadığını ileri süren ateizm türüdür.
"Negatif ateizm" ve "pozitif ateizm" terimleri 1976 yılında Antony Flew tarafından kullanılmış ve 1990'dan bu yana George H. Smith'in ve Michael Martin'in yazılarında yer almaktadır.

Tanrı kavramının esnekliği nedeniyle, bir kişinin belirli Tanrı anlayışları açısından pozitif/güçlü ateist olması, diğer bazı Tanrı anlayışları açısından ise negatif/zayıf ateist kalması mümkündür. Örneğin, klasik teizmin Tanrısı genellikle her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her yerde hazır ve nazır olan, insanlarla ve insan meseleleriyle ilgilenen kişisel bir yüce varlık olarak kabul edilir. Bir kimse böyle bir tanrı için pozitif ateist olabilirken, böyle bir tanrıya olan inancı reddedip onun yanlış olduğunu açıkça iddia etmeden deistik Tanrı anlayışına göre negatif ateist olabilir.
Pozitif ve negatif ateizm, filozof George H. Smith tarafından sıklıkla kapalı ve açık ateizmin daha az bilinen kategorileriyle eşanlamlı olarak kullanılır ve aynı zamanda bir bireyin tanrıların var olmadığına dair belirli bir görüşe sahip olup olmadığıyla da ilgilidir. "Pozitif " ateistler, herhangi bir tanrının varlığının yanlış olduğunu açıkça iddia ederler. "Negatif" ateistler, herhangi bir tanrının var olduğuna inanmadıklarını iddia ederler, ancak hiçbir tanrının var olmadığının doğru olduğunu açıkça iddia etmezler. Herhangi bir tanrının varlığına inanmayan ancak böyle bir inançsızlığı iddia etmeyenler de kapalı ateistler arasında sayılmaktadır. Dolayısıyla "kapalı" ateistler arasında şunlar yer almaktadır; tanrıların adını hiç duymamış çocuklar ve yetişkinler; tanrıları duymuş ama bu fikir üzerinde hiçbir zaman ciddi bir düşünmemiş insanlar ve tanrılara olan inancı askıya alan, ancak bu inancı reddetmeyen agnostikler. Tüm örtülü ateistler negatif/zayıf kategorizasyonuna dahil edilir.
Negatif ateizm sınıflandırmasına göre agnostikler ateisttir. Ancak bu sınıflandırmanın geçerliliği tartışmalıdır ve Richard Dawkins gibi önde gelen birkaç ateist bundan kaçınmaktadır. Dawkins, Tanrı Yanılgısı kitabında, Tanrı'nın var olma ihtimali "çok yüksek" ile "çok düşük" arasında olan kişileri "agnostik" olarak tanımlıyor ve "güçlü ateist" terimini, Tanrı'nın olmadığını bildiğini iddia edenler için kullanıyor. Kendisini "de facto ateist" olarak sınıflandırıyor ancak bu ölçekte "güçlü bir ateist" değil. Filozof Anthony Kenny, negatif ateizm içinde, "Tanrı vardır" iddiasını belirsiz bulan agnostikler ile tanrılarla ilgili tüm konuşmaların anlamsız olduğunu düşünen teolojik nonkognitivistler arasında ayrım yapar.

Jacques Maritain negatif/pozitif ifadelerini 1949 gibi erken bir tarihte kullanmıştı, ancak farklı bir anlamla ve katı bir Katolik savunucusu bağlamındaydı.
Daha çok Gora takma adıyla tanınan Goparaju Ramachandra Rao (1902–1975), Hint bir sosyal reformcu, kast karşıtı aktivist ve ateistti. 1972 tarihli Pozitif Ateizm adlı kitabında ateizmi bir yaşam biçimi olarak ele alan, "pozitif ateizm" adını verdiği bir felsefe önerdi.
Benzer şekilde, Austin Ateist Topluluğu (ACA), pozitif ateizm terimini, ateizme olumlu bir yüz kazandırmak ve özellikle ibadethanelerde dindar insanlar tarafından tasvir edilen yanlış ve olumsuz ateizm imajını ortadan kaldırmak için kullanmaktadır. Positive Atheism Magazine "ateizmi pozitif, sağlıklı bir bakış açısı olarak hayata herhangi bir teistik yaklaşımdan çok daha sağlıklı görüyor."
Agnostikler her zaman yalnızca kapalı ateistler değildir. Örneğin, ana teması ateizm olan His Dark Materials fantastik üçlemesinin İngiliz yazarı Philip Pullman bir açık ateisttir ama aynı zamanda kendisini teknik olarak agnostik olarak da tanımlamaktadır.

Antiteizm
İgnostisizm
Tanrısızlık

Çağdaş paganizm, modern paganizm veya neopaganizm, modern çağ öncesi Avrupa'daki pagan inanışları başta olmak üzere tarihi pagan inanışlarının devamı olduğunu ya da bu inanışlardan türediklerini iddia eden çağdaş dini hareketlere verilen genel ad. Kendi içlerinde birçok benzerlik barındırmalarına rağmen çağdaş Pagan inanışları tek bir inanç, ibadet şekli ya da kutsal metin etrafında toplanmayıp çeşitlilik gösterirler.
Çağdaş Paganizm, tarihsel pratik ile günümüzdeki anlayış arasında sentezlenmiştir ve Hristiyanlık öncesi folklorik ve etnografik kaynaklardan etkilenmiştir. Bugün bu kaynakların neopaganlarca kullanımı çeşitlilik gösterir. Birçoğu bu dini tamamıyla modern bir anlayışla yorumlarken, bir bölümü de bu dinleri tarihi ve folklörik kaynaklarda gördükleri şekilde canlandırma eğilimi gösterir. Genel olarak politeizm, animizm ve panteizm Pagan teolojisinin ortak unsurlarıdır. Paganların birçok kutlama gününün arasında en yaygın olanları mevsimsel festivaller ve yıl döngüsüdür.

Pagan kelimesi günümüzde de genel bir ad olup, sistemleştirilen öğretiler farklı isimler alıp, birer din oluşturmaktadır. Genel olarak çağdaş paganlar birçok tanrı ve tanrıçanın varlığına inanır. Ayrıca çok sayıda ‘daha alt seviyede’ varlıklara da inanırlar. Bazıları bir yüce varlıka inansa da, ona insani nitelikler yüklemez. Bu yüce varlık Zeus, Jüpiter veya İslam öncesi çok tanrılı Arap dinlerindeki gibi bir tanrıdansa, Tao veya güç gibi kavramlara daha yakındır. Böyle bir varlığa inananlar olsa da neopaganizm genel olarak çok tanrılı bir inanıştır ve gezegenle bağlantılı tanrı ve tanrıçalara odaklanır. Neopaganlar kadınların ve erkeklerin eşit derecede kutsal olduklarına inanır. Tanrıları ve tanrıçaları arasında da cinsiyete dayalı bir ayrım yoktur. Feminen ve maskülen davranışlar, değerler ve roller, onu uygulayan beden hangi toplumsal cinsiyette olursa olsun aynı öneme sahiptir. Azınlıkta kalsalar da, bazı neopaganlar, günümüz dünyasındaki aşırı maskülen kültürü dengelemek için feminen enerjilere daha fazla önem verilmesi gerektiğini düşünüp, sadece tanrıçalara tapar.

Paganların sayısı hakkında kesin bir figürden bahsetmek oldukça zordur. Gizlilik ve işkence korkusuna bağlı olarak, sadece sınırlı sayıdaki insan dinini açıkça belirtebilmektedir. Paganizmin merkez dışındaki doğası ve bir cemaate mensup olmadan tek başına ibadet eden insanlar hala bir sorundur. Bunlara karşın bu konudaki veriler için bir çoğalma söz konusudur. Batı dünyasından gelen istatistikler Paganları dünya çapında bir milyonun üzerinde hesaplamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde özellikle Türkçüler arasında Tengricilik hareketleri görülmüştür. Çoğunluğu belirli bir sistem ve öğreti bütünlüğü taşımayan bu gruplar, genellikle temsili ve kültürel gösteri tarzında ibadetler gerçekleştiren Deist Türk milliyetçilerinden oluşur.

Fetişizm
Putperestlik
Paganizm
Politeizm

Pagan Federasyonu 22 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

New Age ya da Yeni Çağcılık, 1970'lerin başında Batı toplumunda hızla yayılmaya başlayan, çeşitli manevi ve dini inançları kapsayan bir akımdır. Oldukça eklektik ve sistematik olmayan yapısı nedeniyle kesin bir tanım yapmak zordur. Akademisyenlerin çoğu New Age'i bir dini hareket olarak değerlendirir. Ancak takipçileri, bunu genellikle bir din değil, zihin, beden ve ruhun uyumuna dayalı bir manevi yaklaşım olarak görür. Bilim insanları bu akımı "New Age hareketi" olarak adlandırırken, bazıları bu tanıma karşı çıkar ve onu bir hareketten ziyade bir kültürel ortam veya "zamanın ruhu" olarak yorumlar.
Batı ezoterizminin bir biçimi olan New Age, Emanuel Swedenborg ve Franz Mesmer'in çalışmalarıyla şekillenen 18. ve 19. yüzyıl okültizmi ile Spiritüalizm ve Teozofi gibi ezoterik akımlardan büyük ölçüde etkilendi. Ayrıca, 1950'lerin UFO dinleri, 1960'ların karşı kültürü ve İnsan Potansiyeli Hareketi gibi 20. yüzyıl ortası akımları da bu hareketin gelişiminde rol oynadı. Kökeni konusunda fikir birliği olmasa da, New Age 1970'lerde belirgin bir hareket haline geldi ve başlangıçta Birleşik Krallık'ta yoğunlaştı. 1980'ler ve 1990'larda özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde hızla yayıldı. 21. yüzyılın başlarında ise "New Age" terimi, bu çevrelerde giderek daha az kullanılmaya başlandı ve bazı akademisyenler, hareketin toplumsal bir fenomen olarak sona erdiğini öne sürdü.
Eklektik yapısına rağmen, New Age'in birkaç ana yönelimi vardır. Teolojik olarak, New Age genellikle insanları da kapsayan bütünsel bir tanrısallık anlayışını benimser. Bu yaklaşım, bireyin kendi manevi otoritesine güçlü bir vurgu yapılmasına yol açar. Hareketin içinde, melekler gibi insanlarla iletişim kurabildiğine inanılan yarı-ilahi varlıklara yönelik ortak bir inanç da bulunur. New Age düşüncesinde tarih, genellikle ruhsal çağlara ayrılır. Bu bakış açısına göre, geçmişte hem teknolojik hem de ruhsal açıdan ileri bir çağ yaşanmıştır; ancak bu dönem, zamanla şiddetin ve manevi yozlaşmanın arttığı çağlara dönüşmüştür. Bu durumun, adını da buradan alan "Kova Çağı"nın yükselişiyle düzeleceğine inanılır. Ayrıca New Age, alternatif tıp uygulamalarına dayalı şifa yöntemlerine güçlü bir vurgu yapar ve bilimi ruhsallıkla birleştirmeye çalışır.
New Age takipçilerinin bağlılık düzeyleri oldukça farklıydı. Kimileri yalnızca bazı New Age fikirlerini ve uygulamalarını benimserken, kimileri hareketi tamamen benimseyip yaşamlarını ona adadı. New Age, hem Hristiyan çevrelerden hem de modern Pagan ve Yerli topluluklardan eleştiriler aldı. 1990'lardan itibaren ise din bilimleri alanındaki akademisyenler tarafından bilimsel inceleme konusu haline geldi.

New Age fenomeni, kapsamı konusunda akademisyenler arasında büyük fikir ayrılıkları bulunduğu için tanımlaması zor bir kavramdır. Akademisyenler Steven J. Sutcliffe ve Ingvild Sælid Gilhus, bu kavramın "din araştırmalarında en tartışmalı kategoriler arasında" yer aldığını öne sürdüler.
Din bilimci Paul Heelas, New Age'i inançların, uygulamaların ve yaşam tarzlarının eklektik bir karışımı olarak tanımladı ve bunu insan ve gezegen durumuyla ilgilenen, dönüşüm için benzer ortak dili kullanan tekil bir fenomen olarak nitelendirdi. Din tarihçisi Olav Hammer, 1970'lerin sonlarından itibaren ortaya çıkan ve tarihsel bağlar, ortak söylem ve aile havasıyla birleşen farklı çağdaş popüler uygulamalar ve inançlar için ortak bir payda olarak gördü ve New Age'i "akışkan ve belirsiz bir kült ortam" olarak tanımladı. Din sosyoloğu Michael York ise New Age'i, bireysel ve kolektif olarak insan potansiyelinin gelişimine dayanan büyük ve evrensel bir değişimi bekleyen çeşitli gruplar ve kimlikleri kapsayan genel bir terim olarak ifade etti.
Din bilimci Wouter Hanegraaff, New Age'in "uygun görünen her şeye ayrım gözetmeksizin yapıştırılan bir etiket" olduğunu ve farklı insanlar için farklı anlamlar taşıdığını belirtti. Bu nedenle, New Age'i "birleşik bir ideoloji veya dünya görüşü" olarak görmeye karşı çıktı; ancak bunun "az çok birleşik bir hareket" olarak kabul edilebileceğini söyledi. Diğer akademisyenler, New Age'in tek bir hareket olamayacak kadar çeşitli olduğunu öne sürdü. Din bilimci George D. Chryssides ise bunu "karşı kültürel bir Zeitgeist" olarak adlandırdı.

New Age düşüncesi 19. ve 20. yüzyıldaki Amerika dinî, felsefi ve psikolojik hareket ve gruplardan olduğu kadar Doğu mistisizmi ve Batı ezoterik geleneğinden de çeşitli ögelerin eklektik bir karışımıdır. New Thought, Spiritüalizm, Transandantalizm gibi Amerika kökenli spiritüel akımlar, hümanist psikoloji gibi psikolojik akımlar, Hinduizm, Sufizm, İngilizce: The Human Potential Movement (İnsan Potansiyeli Hareketi), Zen Budizmi gibi tarihî spiritüel yollar, İngilizce: Christian Science (Hristiyan Bilimi) gibi Hristiyan şifa toplulukları teori ve pratik düzeyinde New Age düşüncesinin gelişimine katkıda bulunmuştur.

New Age literatüründe bilimsel terminoloji, 19. ve 20. yüzyılda ortaya çıkan dinî, spiritüel, felsefi akımlardan ve Doğu spiritüel geleneklerinden alınan terimler, benlik merkezli (İngilizce: self-spirituality) bir felsefi temelde yeniden yorumlanarak kullanılmaktadır.
Bu terminolojide Tanrı, Tanrıça, İçsel Çocuk (İngilizce: Inner Child), Mutlak Güç (İngilizce: Absolute Power) Yüksek Benlik (İngilizce: High Spirituality) gibi ifadelerle insanın iç potansiyeli ve enerjileri gösterilmektedir.
New Age, özellikle şifa (İngilizce: healing) üzerinde durur. İnsanın içinde onun fiziksel ve psikolojik sorunlarının üstesinden gelmesini sağlayan kozmik bir güç vardır. Aynı güç Evren'de çeşitli güç merkezlerinden de enerji hatları olarak yayılmaktadır. İnsanlar, bilinçlerindeki gelişmeyle içlerindeki bu gücün farkına varacaklar, böylelikle herhangi bir dışsal otoriteye (dinî kurum, hiyerarşi, rehber vs.) ihtiyaç duymadan bu güçlerini kullanacaklardır. Astrolojik olarak Dünya'nın Kova Burcu Çağı'na (İngilizce: Age of Aquarian) girmesiyle dünya genelinde ortaya çıkacak spiritüel uyanış, bu güçlerin daha etkin bir şekilde kullanıldığı, daha spiritüel, huzur dolu bir dünyanın habercisi olacaktır.

New Age içinde farklı Dünya dinlerinin mistik geleneklerinden, kabile inançlarından alınma veya bilimsel kökenli, yeni pratikler bulunmaktadır.

Biyoenerji
Geribildirim (İngilizce: biofeedback)
Kanal olma (İngilizce: channeling)
Meditasyon
Nefes Egzersizleri
Reiki
Sûfî dansları ve zikirler
Yoga

Ana akım dergiler genellikle New Age'e daha az sempatik yaklaştı. Sosyolog Paul Ray ve psikolog Sherry Anderson, 2000 yılında yayımladıkları The Cultural Creatives kitabında medyanın New Age fikirlerine karşı gösterdiği "saldırma hevesini" ele aldı ve 1996'da Time dergisinde yayımlanan Lance Morrow makalesini örnek gösterdi. Yaklaşık 10 yıl önce Time dergisinde New Age kültürünü eleştiren uzun bir kapak haberi yayımlandı. Kapakta “Om... Shirley MacLaine, şifacılar, medyumlar, uzay yolcuları ve bolca kristallerin başrolde olduğu YENİ ÇAĞ” başlığı ve ünlü bir aktrisin vesikalık fotoğrafı yer alıyordu. Eski Saturday Evening Post editörü Otto Friedrich tarafından yazılan makalenin alt başlığı “Ülkeyi Kasıp Kavuran Garip Bir Maneviyat ve Batıl İnanç Karışımı” idi. 1988'de The New Republic, gazeteci Richard Blow'un New Age kültürü ve politikasını eleştirdiği dört sayfalık makaleyi “Moronic Convergence” (Aptalca Yakınsama) başlığıyla yayımladı. Bazı New Age takipçileri ve sempatizanları eleştirilere yanıt verdi. Örneğin, sempatizanlar Ray ve Anderson'ın eleştirilerinin çoğunun idealist ve ruhani değişim hareketini “klişeleştirme” ve popülaritesini azaltma girişimi olduğunu belirtti. New Age teorisyeni David Spangler ise kristaller, talk-show kanalları ve diğer kolayca ticarileştirilebilen fenomenlerden uzak durarak, New Age'e gerçek bir sosyal dönüşüm vizyonu olarak bağlılığını vurgulamaya çalıştı.

Başlangıçta New Age akımına akademik ilgi çok azdı. İlk akademik çalışmalar, Robert Ellwood gibi yeni dinî hareketler uzmanları tarafından yapıldı. Bu araştırmalar genellikle yetersizdi; birçok akademisyen New Age'i önemsiz bir kültürel moda olarak görüyordu. ABD'deki anti-kült hareketinden etkilenen araştırmaların çoğu, New Age gruplarına karşı olumsuz ve eleştirel bir tutum sergiledi. Bu fenomenle ilgili "ilk gerçek akademik çalışma", 1992'de James R. Lewis ve J. Gordon Melton tarafından derlenen bir kitap oldu. O tarihten itibaren yayımlanan akademik çalışmaların sayısı giderek arttı.
1994 yılında Christoph Bochinger, Almanya'daki New Age hareketiyle ilgili araştırması New Age und moderne Religion'ı yayımladı. Bunu 1995'te Michael York'un sosyolojik araştırması ve Richard Kyle'ın ABD odaklı çalışması izledi. 1996'da Paul Heelas, Britanya'daki hareketle ilgili sosyolojik bir araştırma yayımladı ve hareketin iş dünyasıyla ilişkisini tartışan ilk kişi oldu. Aynı yıl Wouter Hanegraaff, New Age metinlerinin tarihsel analizini içeren New Age Religion and Western Culture adlı eserini yayımladı; Hammer daha sonra bunu “New Age konusunda standart referans eseri” olarak tanımladı. Bu erken dönem çalışmaların çoğu, uygulayıcıların etnografik analizinden ziyade New Age yayınlarının metinsel analizine dayanıyordu.

Ana akım Hristiyanlık, New Age düşüncelerini genellikle reddetmektedir. Hristiyan eleştirmenler, New Age akımının insanı Tanrı'nın önüne koyduğunu sıkça vurgular. New Age'e yönelik eleştirilerin büyük kısmı Hristiyanlar, özellikle de köktendinci kesim tarafından yazıldı. ABD'de 1980'lerde New Age, Evanjelik Hristiyan grupların başlıca endişe konularından biri hâline geldi. Bu yaklaşım daha sonra İngiliz Evanjelik çevrelerine de yayıldı. Aynı dönemde Constance Cumbey, Dave Hunt, Gary North ve Douglas Groothuis gibi Evanjelik yazarlar, New Age'i eleştiren kitaplar kaleme aldı. Bu eserlerin bir kısmı, New Age'in kökeni ve amaçları hakkında komplo teorileri yaydı. Bu tür yayınların en etkililerinden biri, Frank E. Peretti'nin 1986'da yayımlanan This Present Darkness adlı romanıydı. Bir milyondan fazla satan bu kitap, New Age'i Hristiyanlığı devirmeyi amaçlayan bir komplonun parçası olarak betimledi ve onu 

Nonteizm, çoğu zaman dinsizlik anlamına gelen bir kelime olarak kullanmışsa da sadece ateistleri, agnostikleri ve agnostik ateistleri tanımlar. Anlamı en azından 'teist' olmamak yani bir tanrının var olup insanlara müdahale ettiğine inanmamak demektir. Tanrı'nın varlığı fikrini kesinlikle reddettiği için ateizm, Tanrı'nın var olup olmadığının bilinemeyeceğini öne sürdüğü için agnostisizm nonteisttir. Tanrı'nın varlığını kabul eden ancak dünyaya doğrudan veya dinler ve peygamberler aracılığı ile müdahale ettiğini reddeden deizm, bir tanrının var olduğu fikrini içerdiği için nonteist değildir, buna karşın 1998 tarihli Baker Encyclopedia of Christian Apologetics'te nonteizm sınıfında olduğuna yer verildi.
Budizm, bir tanrının var olduğunu reddetse de reenkarnasyon ve Buda'nın olağanüstü işler yapabilen bir şaman olduğu inancı sebebiyle nonteist değildir. Nonteizm bunları reddeder. 2011 yılı itibarıyla dünyada yaklaşık olarak 1.1 milyar (1.100.000.000) insan nonteisttir. 2015 yılından itibaren bu sayı 1.5 milyar (1.500.000.000) olmuştur. Nonteistler, Hristiyanlar ve Müslümanlardan sonraki en büyük topluluktur.

Nonteistler listesi
Ateizm
Agnostik ateizm
Agnostisizm
Seküler hümanizm
Maddecilik

https://web.archive.org/web/20090424040148/http://nontheism.org/
http://www.time.com/time/nation/article/0,8599,404175,00.html 19 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://aeu.org/ 10 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paganizm, kökenleri dünyanın kadim doğa dinlerine uzanan spiritüel bir yaşam tarzıdır. Temelde kökleri Avrupa'nın eski inanç biçimi ve bu dinlerinin genel adıdır. Bu dinlere mensup kişilere ise pagan denir.
20. yüzyıldan itibaren paganizm terimi (ya da neopaganizm), İbrahimî dinler öncesi eski pagan dinlerinin canlandırılmasıyla yeniden gündeme gelmiştir. Pagan terimi çok geniş kapsamlı olduğundan ve tanımları muğlak olduğundan çoğu kez bu başlık altında incelenebilecek bir din tanımlanırken politeizm, şamanizm, animizm, panteizm ve panenteizm gibi daha belirli isimler tercih edilir.

Baştan vurgulanması gereken önemli kısım; 20. yüzyıla kadar insanların dinî pratiklerini tanımlarken kendilerini pagan olarak adlandırmadıklarıdır. Bugün genel olarak anlaşıldığı üzere Pagan kavramı erken dönem Hristiyan Kilisesi tarafından oluşturulmuştur. Pagan kavramı, Hristiyanların kendilerini tanımlama sürecinin merkezinde yer alan antitezlerden biri olarak Hristiyanların başkalarına uyguladıkları bir etiketti. Hâl böyle olunca da tarih boyunca genellikle aşağılayıcı, küçültücü bir anlamda kullanılmıştır.
Sözcük, Latince paganus yani kırsal sözcüğünden türemiştir. Özellikle köylü erken dönemlerden beri Hristiyanlık, kırsal kesimlerden ziyade şehirlerde yayılmıştı. Böylece kısa bir süre içinde Hristiyan olmayan kişi ile köylü neredeyse eş anlamlı hâle geldi ve modern anlamına yakın olarak kullanılan pagan terimi ortaya çıktı.
Pagan sözcüğünün kullanımı birçok Batı dilinde çok eski zamanlardan beri var olsa da, paganizm sözcüğünün kullanımı henüz yenidir. Örneğin İngilizcede pagan sözcüğüne 14. yüzyılda rastlanırken, paganizm sözcüğüne 17. yüzyıldan önce rastlanmamıştır.

Isaac Bonewits tarafından yapılmış pagan tasnifi:

Paleo-Paganizm: "Neopaganizm" teriminin karşıtı olan bir retronim, diğer kültürler tarafından müdahaleye maruz kalmamış pagan kültürlerini tanımlamakta kullanılmaktadır. Bu terim Hinduizm, Şinto, göç öncesi Cermen paganizmi, Kelt politeizmi, Yunan ve Roma dinleri.
Mezo-Paganizm: Monoteistik, düalistik veya teistik olmayan dünya görüşleri, inanç veya öğretilerden etkilenmiş olsa da dinî uygulamalar açısından bağımsızlığını korumuş pagan kültürlerini tanımlar. Buna Amerikan yerlileri, Avustralya Aborijinleri, Farmasonluk, Teosofi ve Sihizm vb. dâhildir.
Neopaganizm: Modern insanlar tarafından çoğunlukla doğa ile (insanlık ve yaşam arasında) yeniden sıkı bir bağ kurmak temelinden yola çıkan, doğal, Hristiyanlık öncesi veya diğer doğa temelli ruhani öğreti ve inançların yeniden canlandırılmaya çalışılması. Bu tanıma Slavianstvo, Neo-Druidizm ve Vika dâhildir.

Putperestlik
Politeizm
Neopaganizm

^Oxford English Dictionary, 2, 1989

Pandeizm, panteizmin deistik formudur veya deizmin panteistik formudur.
Deizm (yaradancılık), 17. ve 18. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde belirginleşmiş bir felsefi akımdır.
Panteizm ya da tümtanrıcılık (doğatanrıcılık-kamutanrıcılık) ise evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefî görüştür. Panteizm'de, her şey tanrının bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrıdır. Panteizme göre Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her şey Tanrı'dır. Pandeizm hakkında en kapsamlı kitap 1910 yılında Max Bernhard Weinstein tarafından yazılmıştır.
Deistler genelde doğaüstü olayları (kehanet veyahut da mucizeler), yaradanın dinlerle olan bağını, kutsal metinleri ve ortaya çıkmış tüm dinleri reddederler. Bunun yerine; deistler doğru dini inanışların insan mantığında ve doğal Dünya'nın kanunlarında görmeyi tercih ederler. Bu doğrultuda da; var olan tek bir tanrının ya da üstün varlığı kabul ederler. Ancak pandeistler, evrenden ayrı bir olgunun varlığını kabul etmezler. Tanrı evrenle bir bütündür.
Farklı yazarlar, İtalyan teolog Giordano Bruno'yu bir tür Pandeist olarak tanımlamıştır.

Peri, birçok farklı kültürün efsane, folklor ve mitolojisinde bulunan bir ruh veya doğaüstü yaratıktır. Genellikle insan görünümünde, çoğunlukla çok küçük olduğu ve uçmak, büyü yapmak, geleceği görmek veya etkilemek gibi doğaüstü güçlere sahip olduğu düşünülmüş ve böyle tasvir edilmiştir. Popüler kültürde çoğunlukla genç ve güzel kadınlar olarak tasvir edilseler de, eskiden bitkin yaşlı kadınlar veya yaramaz yaşlı erkekler olarak tasvir edilirlerdi. Farsça kökenli bir kelimedir. Farsça anlamı büyü yapan, büyüleyen kadındır ve kelimenin kökeni Farsça kanat anlamındaki "par" dır.
Peri, eski Türk inanışında "melek"tir ve aslı "Perişte" dir ve diğer Türk dillerinde günümüzde de bu şekilde kullanılmaktadır, Türkçeye "peri" şeklinde girmiştir. Türk mitolojisindeki peri kavramı, Dede Korkutun Tepegöz hikâyesi ve esin perileri olan Ak Kızlar inancında kendini göstermektedir.

Tinker Bell

 Wikimedia Commons'ta peri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Post-teizm, bir tanrıya olan inancın insan gelişiminin önceki bir aşamasına ait olduğu ve bu nedenle teizm ve ateizm ayrımının geçerliliğini yitirdiğine yönelik inançtır. Bu inanç tanrısızlığın bir çeşididir. Terim liberal Hristiyanlıkta ve Hristiyanlık sonrası dönemde görünmektedir.

Frank Hugh Foster, 1918'deki bir konferansta modern kültürün, insanlığın daha önce Tanrı'ya yansıtılan faillik ve yaratıcılık güçlerini ele geçirdiği "teistik sonrası bir aşamaya" ulaştığını söylemiştir.
Denys Turner, Karl Marx'ın teizme karşı ateizmi seçmediğini ancak The Essence of Christian'daki ikili Feuerbachçı seçimi tamamen reddettiğini savunur. Bu, post-teist olmakla birlikte aynı zamanda zorunlu olarak post-ateist olan bir konumdur. Bir noktada Marx, "'ateizm' etiketinin daha az önemsiz olması gerektiğini" savundu ve "din kendi içinde içeriksizdir, varlığını cennete değil dünyaya borçludur ve çarpık gerçekliğin ortadan kaldırılmasıyla, teorisi olan, kendi kendine çökecektir" cümlesinde ısrar eder.
İlgili fikirler, Friedrich Nietzsche'nin "Tanrı öldü" beyanını ve Paul Tillich veya Pema Chödrön'ün transteizmini de içerir.

Karl Marx
Friedrich Nietzsche
Sigmund Freud

İlgisizlik
Hümanizm
Postmodern Hristiyanlık
Samkhya
Transteizm
Evrenselcilik
Erdemli pagan

HJ Adriannse, "Teizmden Sonra" içinde: HA Krop, Arie L. Molendijk, Hent de Vries (editörler.) Post-Teizm: Yahudi-Hıristiyan Geleneğini Yeniden Çerçevelemek 22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (2000),978-90-429-0853-6 .
Christoph Schwöbel, "Post-Teizmden Sonra" içinde: S. Andersen (ed.) Geleneksel Teizm ve Modern Alternatifleri (1994), 161–196.
Vincent Brümmer, "Aydınlanma Projesi ve Tanrı'nın İnsan İmgesi" içinde: Hans-Georg Ziebertz (ed.), Tanrı'nın İnsan İmgesi, BRILL, 2001, 55–72.

Post-kolonyalizm ve Post-teizm, Christopher Bradley (2007)
Marksist İnternet Arşivinde "Ateizm" ile ilgili yazı: Marksizm Ansiklopedisi 30 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Post-Ateizm: Apofatik Teolojiden "Minimal Din"e, Mikhail Epstein Toplum, cilt 3). New York, Oxford: Berghahn Books, 1999, 528 pp. 345–393.

Ruh, can ya da tin; din ve felsefede, insan varlığının fiziksel olmayan yönü ya da özü olarak tanımlanır ve genellikle bireysellikle eşanlamlı olarak ele alınır. Teolojide ruh kişinin tanrısallığa ortak olan kısmı olarak tanımlanır ve genellikle bedenin ölümünden sonra kişinin varlığını sürdüren kısmı olarak ele alınır.
Birçok kültür insan yaşamının ya da varlığının vücutla ilgili olmayan kaynağını ruh ile özdeş tutmuş ve birçok kültür tüm canlıları ruhlara dayandırmıştır. Tarih-öncesi halklarda bile vücut ile onu canlı kılan arasında bir ayrım yapıldığı görülmektedir. Birçok dini ve felsefi akımda, her canlının bir ögesi olan, var olması için fiziksel maddeye gereksinim duymayan, madde-dışı, algılanamaz, belirtileriyle kendini gösteren, aşkın, yaşama yeteneğine sahip, değişen ve gelişen, erekli bir öncül (kaynak) ya da bir güç olarak tanımlanan ruh, birçok dini ve felsefi akımda da sonsuz, yetenekler sahibi, insan davranışlarının motoru, hata (günah) ile sevap işleme yetisine sahip bir varlık ya da varlığın saklı yüzü olarak kabul edilir.
Bununla birlikte ruh kavramının kültürden kültüre, dinden dine, felsefeden felsefeye geniş ölçüde çeşitlilik gösterdiği görülmektedir. Çeşitli dinler ve filozoflar, ruhun doğası (yapısı), beden ile ilişkisi, kökeni ve ölümlü olup olmayışı konularındaki farklı görüşleriyle bir sürü teori ortaya koymuşlardır. Birçok dini ve felsefi gelenekte ruhun her canlı oluşumun içteki özünü içeren, kendine özgü bir varlık olduğu ve insanın temel ögesinin -beyninden veya organizmasının herhangi bir kısmından çok- ruh olduğu kabul edilir. Buna karşılık diğer bazı din ve felsefelerde ise ruhun beden ile kendisi arasında aracılık görevi görecek maddi bir elemanı bulunduğu kabul edilir. Ruh ile can kavramları arasında kimi kültür, din ve felsefelerde bir ayrım yapılmamış, kimilerinde ise bir ayrım yapılmış olmasına ve bu kavramları belirten iki ayrı ya da birkaç terim olmasına rağmen, söz konusu terimler, sık sık aynı kavramı belirtmek üzerine birbirlerinin yerine kullanılagelmişlerdir.
Ruhlar genellikle ölümsüz olarak kabul edilirler. Birçok inanışa göre ruh, enkarne olmadan (ete bürünme, doğma) önce de vardı. Maddeciliğin reddettiği ruh, Jean-Paul Sartre gibi bazı çağdaş yazar ve filozoflara göre “özden önce gelen varoluş”tur. Ölüm olayında bedenin hareket özelliklerini yitirmesi ruhun beden üzerindeki egemenliğini, açıkçası bedeni etkilemeyi bırakması olarak açıklanır. Ruh kavramı ölümden sonra yaşam kavramlarıyla yakından ilişkili olmakla birlikte, bu konudaki görüşler son derece çeşitlilik göstermektedir, özellikle bedenin ölümünden sonra ne olup bittiği konusunda. Halihazırda bilimsel araştırma, genel kabule göre, konusu olan fiziksel evrenin dışında kaldığından, ruhun var olduğunu ya da var olmadığını ortaya koyamamaktadır. Psikoloji ekollerinin de ruh konusundaki görüş ve yöntemleri birbirinden farklı olup çeşitlilik göstermektedir.

Bazı eski uygarlıklarda ruh kavramı konusunda benzerlikler ve ruh ile ilgili ortak bir anlayış bulunmaktadır. Bu ortak anlayış ruhun ya da “canın ölümsüzlüğü” olarak adlandırılabilir. Farklı uygarlıklarda rastlanan söz konusu benzerlikler, bu anlayışın toplumların birbirleriyle etkileşimleri yoluyla birbirlerine geçip yayıldığı fikrini doğurmaktadır. Fakat ana kaynağın yeri hakkındaki görüşler farklıdır.

Mezopotamyalılar'ın ölmüşlerinin mezarlarına yiyecek ve çeşitli eşyalar bıraktıkları bilinmektedir. Babil dininin öte-âlemi ve doğaüstü varlıklarını ilgilendiren kısmı tümüyle Sümerler'den alınmıştır. Sümer mitolojisine göre, “ölüler ülkesi”ne gidip dönebilen tek kişi Enkidu olmuştur. Böylece Enkidu yeniden yaşayanların dünyasına döndüğünde, yeryüzünde yaşayanlara ölüm ve “ölüler ülkesi” hakkında çeşitli aydınlatıcı bilgiler vermiştir. Mezopotamyalılar ölülerin ruhlarından kötü olanların yaşayanlara musallat olduğu ve onlara zarar verdikleri inancına sahiptiler. Ölülerin ruhları görülebilir ve işitilebilirdi. Bunun yanı sıra hami varlık adıyla bilinen yardımcı-koruyucu ruhlar da vardı. Babil'de her insanın bir koruyucu meleği ya da koruyucu ruhu bulunduğuna inanılırdı.

Herodotos gibi kimi eski Yunan yazarlar eski Mısırlılar'ın ölümden sonraki yaşama ve ruh göçüne inandıklarını yazmışlardır. Eski Mısır geleneğine göre, ölen kimseyi bir yargılanma beklerdi. Bu yargılanmaya eski Yunancada psikostazi (psychostasis) ya da psikostasya (psychostasia) adı verilmiştir. Terim psykhe (yaşamsal unsur, nefes) ve statis (tartılma) sözcüklerinden türetilmiştir. Ölüm olayı ile bedenini terk edenlerin yargılanması olan psikostazide, kimileri ölümden sonraki vicdani hesaplaşma olgusunun sembolik öğelerle anlatımını görürler. Bu yargılanma sahnesinin betimlenmesine Mısır Ölüler Kitabı'nda ve birçok eski Mısır belge ve yazıtında karşılaşılır. Eski Mısır metinlerine göre, her ölü için söz konusu olacak “tartılma”, tanrıça Maat'ın "gerçeklik salonu" denilen salonunda gerçekleşir. Bu tartılma ve yargılanma sahnesi Mısır resimlerinde, bir terazinin gözünde ölünün vicdanı temsil eden kalbi, diğer kefesinde bir tüyün bulunduğu terazi ile simgelenir. Yeraltı âleminin sorumlusu ve "Ra'nın gözü" sayılan Maat'ın hiyeroglifi “gerçeklik, adalet ve doğruluğu” simgeleyen tüydür. Tanrı Tot ise sonuçları kaydetmektedir. Yürek suçlarla ağırlaşmamış olduğu takdirde tüyden hafif gelecekti. Bazı psikostazi simgelerinde yüreğin sınavdan başarıyla geçememesi durumunda başarısız ölüyü yutmak üzere terazinin yanıbaşında bekleyen Ammemet (Ammait, Ammit) adlı "ölü yiyici" bir yaratığın betimlenmiş olduğu görülür.
Eski Mısır geleneğinde ölüm olayı ile bedenlerini terk eden ruhların çeşitli ölüm-ötesi halleri ve öte-âlem anlamı Amenti (Amentet) terimiyle belirtilirdi. Mısırlılar, ölenin sonraki yaşamı için, ölü bedenin iyi korunması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu nedenle kimi cesetleri mumyalamış ve firavunlarının ölü bedenlerini özenle saklamışlardır.
Eski Mısırlıların geleneğinde kişinin ruhsal varlığı çeşitli kısımlar halinde ele alınmış ve çeşitli terimlerle belirtilmiştir. Bu terimlerin ifade ettikleri anlamlardan bazıları hakkında ejiptologlar arasında tam anlamıyla bir düşünce birliği oluşmamıştır. Eski Mısır geleneğinde insan varlığının çeşitli kısımlarını belirten terimlerden bazıları ve belirttikleri anlamlar şunlardır:

Ha (bazen çoğulu haw): Jat olarak da yazılır. Kişinin fiziksel beden (etten) kısmıdır. Daha çok memelilerin vücudu için kullanılan bir terimdir.
Ib: Ab olarak da yazılır. Ruhsal varlığın düşünce ve coşkularla ilgili unsurudur, kalp sembolüyle simgelenir.

Ka: Yaşamın ölümsüz ve evrensel öğesinin bir parçasıdır. Geleneklerdeki “evrensel yaşam gücü” kavramına, Teozofi'deki esîrî -astral beden kavramına ve Deneysel Spiritüalizm'deki perispri kavramına yakın bir anlam içerir. Kişi geliştikçe ka'sı da gelişir. Kişinin ölüm olayında bedenini terk eden kısımdır. Resimlerde insan başlı bir kuş olarak, hiyeroglif yazıda ise bir anlam belirtecek şekilde iki açık kol biçiminde belirtilir.
Ba: Batı'daki “can” (İng. soul) kavramına yakın bir anlam içerir. Aynı zamanda kişiyi kendisi kılan öğedir, yani bireysel kişiliktir. Bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüren bu unsur, kimi zaman insan başlı şahinle, kimi zaman düz gagalı tepesiz (sorguçsuz) bir kuş olarak betimlenir.
Ren: Kişinin adını gösteren kısım ya da öğedir.
Sheut: Shuyt ya da khaibit olarak da yazılır. Kişinin kesinlikle var olan “gölge”sidir. Siyaha boyanmış küçük bir insan figürüyle betimlenir.
Aj: Işığa bağlı olan öğedir. Tepeli ibis kuşuyla betimlenir.
Sekem: Sekhem olarak da yazılır. Kişide Tanrısal Yeti'nin ve Tanrısal Güç'ün oluşmasıdır. İnisiyasyonla ve büyük çabalar sonucunda elde edilebilir. Ancak tanrıların gücünü yeryüzünde elde etmiş olanlara verilir.

Khu: Akh, akhu, ikhu ya da sahu olarak da yazılır. Ölen kişinin ka ve ba'sının birleşimidir. Varlığın eski biçimine dönüşü söz konusudur. Ka, khu ve ba bir bütündür. Khu ölümden sonra kasının içine geri döner. Evrende düzeni sağlayan khudur.
Sekhu: Khat olarak da yazılır. Kişinin fiziksel kalıntılarını belirtir.

Bünyesinde gerek Orta-Asya, gerekse Mezopotamya'dan alınmış kültürel öğeleri barındırmış antik İran'da bölgenin geleneklerine damgasını vurmuş en önemli dini öğreti MÖ 7. yüzyılda ortaya çıkan Zerdüştlük olmuştur. Antik İran geleneklerinde insan varlığı şu öğelerden oluşuyordu:

Tanū: Fiziksel beden.
Ahu: Canlandırıcı güç.
Vyāna: Yaşam soluğu.
Manah: Bilinç ya da ruh.
Ruvan (Avestan urvan): Can.
Fravarti (Avestan fravaşi): Koruyucu ruh ya da koruyucu melek. Bu, kişinin bir öğesi olmaktan çok, kişiye yaşamı boyunca yardımcı olan hami varlıktı.
Dianā (Avestan daēnā): Ruhsal duble.
Ölüm sonrası yargılanmanın önem taşıdığı Zerdüştlük inancında kişinin dünya yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulan ruvan'dı; dolayısıyla gelecek yaşamında ödül veya ceza ile karşılaşacak olan da ruhsal varlığın bu öğesiydi. Zerdüştlüğün kutsal metinlerinde şöyle denir: “Adil kişinin canı ölümsüzlük içinde hep sevinçli olacak, fakat yalancı canı kesinlikle işkence görecek. Ahura Mazda (Bilge Tanrı) bu yasaları kendi egemen yetkisiyle takdir etmiştir.” Zerdüştcülük öncesi dönemde de İran'daki eski kabileler, ölmüşlerine ilgi gösterir, onlara büyük olasılıkla yeraltı dünyasında kullanmaları için çeşitli objeler sunarlardı.

Eski Yunan geleneğinde İlyada'nın yazıldığı zamanlarda, psykhe Latince'deki anima gibi, “soluk” anlamına geliyordu. Ruh kavramı da phrenes sözcüğüyle belirtiliyordu. Yunanlar zamanla ruh dedikleri olgunun farklı kısımları, farklı prensipleri ve farklı güç ya da yetileri olduğunu düşünerek bunlar arasında ayrım yapmaya ve ruhun bu içsel olan özelliklerinin farklı adlarla adlandırmaya başladılar. Pisagor'un öğretisinde psişe (psykhe) "yaşamsal güç"e ve duyumsal duyarlılığa, nous ise bilinçsel (entelektüel) yeteneğe karşılık geliyordu. Platon'un öğretisinde de bu anlayışa paralellik görülür. Aristo ise bir ayrım yaparak, nous'u aktif bilincin pasif bilinci olarak kabul etmiştir ki, bu kavram sonradan yapılan yorumlarda Logos'a ya da Tanrı'ya özdeş kabul edilmiştir

Satanizm, Şeytan'ı temel alan bir grup ideolojik ve felsefi inançtır. Teistik satanizm ve ateistik satanizm, satanizmde iki önemli en büyük akımdır. Satanizmin çağdaş dini uygulamaları, birkaç tarihsel emsali olmasına rağmen, 1966 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde Anton LaVey tarafından ateist Şeytan Kilisesi'nin kurulmasıyla başlamıştır. Halka açık uygulamalardan önce Satanizm, bir öz kimlikten ziyade çeşitli Hristiyan grupların ideolojik rakiplerine yönelik bir suçlama olarak varlığını sürdürmekteydi. Satanizm ve Şeytan kavramı aynı zamanda sanatçılar ve şovmenler tarafından sembolik ifade için de kullanılmıştır.
Hristiyanlık tarihinin büyük bir bölümünde çeşitli grupların Satanizm uyguladığına dair suçlamalar yapılmıştır. Orta Çağ boyunca Katolik Kilisesi'ne bağlı Engizisyon, Tapınak Şövalyeleri ve Katarlar gibi çeşitli sapkın Hristiyan mezhep ve grupların gizli Satanik ayinler gerçekleştirdiğini iddia etmiştir. Bunu izleyen Erken Modern dönemde, yaygın bir Satanik cadı komplosuna olan inanç, Avrupa ve Kuzey Amerika kolonilerinde cadı olduğu iddia edilen kişilerin toplu olarak yargılanmasıyla sonuçlanmıştır. Şeytani komploların aktif olduğu ve Protestanlık (ve tersine, Protestanların Papa'nın Deccal olduğu iddiası) ve Fransız Devrimi gibi olayların arkasında olduğu suçlamaları on sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar Hristiyan âleminde yapılmaya devam etmiştir. Büyük bir Şeytani komplo fikri, 1890'larda Fransa'da Masonluğun ritüellerinde Şeytan, Lucifer ve Baphomet'e taptığını iddia eden etkili Taxil aldatmacasıyla yeni boyutlara ulaştı. 1980'lerde ve 1990'larda Satanik ayin istismarı histerisi, Satanist grupların ayinlerinde çocukları düzenli olarak cinsel istismara uğrattıkları ve öldürdükleri korkusuyla Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta yayıldı. Bu vakaların sonucunda, Satanizmle suçlanan kişilerin gerçekten Satanik bir dinin uygulayıcıları olduklarına ya da kendilerine yöneltilen suçlamalardan suçlu olduklarına dair hiçbir doğrulayıcı kanıt yoktur.
19. yüzyıldan bu yana kendilerini Satanist olarak tanımlayan veya Satanik ikonografi kullanan çeşitli küçük dini gruplar ortaya çıkmıştır. 1960'lardan sonra ortaya çıkan Satanist gruplar çok çeşitlidir, ancak iki ana eğilim teistik Satanizm ve ateistik Satanizm'dir. Teistik Satanistler Şeytan'a doğaüstü bir ilah olarak hürmet eder ve onu her şeye kadir olarak değil bir ata olarak görürler. Buna karşılık ateist Satanistler Şeytan'ı belirli insani özelliklerin bir sembolü olarak görürler.
Çağdaş dini Satanizm ağırlıklı olarak bir Amerikan fenomenidir, fikirler küreselleşme ve internetin etkileriyle başka yerlere de yayılmıştır. İnternet diğer Satanistler hakkında farkındalık yaratır ve aynı zamanda Satanist tartışmalar için ana savaş alanıdır. Satanizm Orta ve Doğu Avrupa'ya 1990'larda, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte ve en belirgin şekilde ağırlıklı olarak Roma Katolik ülkeleri olan Polonya ve Litvanya'da ulaşmaya başlamıştır.

Din çalışmaları akademisyenleri Asbjørn Dyrendal, James R. Lewis ve Jesper Aa. Petersen, Satanizm teriminin "insanların hoşlanmadıkları kişilere karşı kullandıkları bir tanımlama olarak geçmişe sahip olduğunu; 'ötekileştirme' için kullanılan bir terim olduğunu" belirtmiştir. Satanizm kavramı Hristiyanlığın bir icadıdır, çünkü Hristiyan mitolojisinden türeyen bir karakter olan Şeytan figürüne dayanmaktadır.
Başka bir yerde Petersen, "Başkalarının yaptığı bir şey olarak Satanizm'in, kendini tanımlama olarak Satanizm'den çok farklı olduğunu" belirtmiştir. Eugene Gallagher, yaygın olarak kullanıldığı şekliyle Satanizm'in genellikle "tanımlayıcı değil, polemikçi bir terim" olduğunu belirtmiştir.
1994 yılında İtalyan sosyolog Massimo Introvigne Satanizm'in "1) İncil'de Şeytan veya Lucifer adıyla tanımlanan karaktere tapınma, 2) en azından asgari bir örgütlenme ve hiyerarşiye sahip organize gruplar tarafından. 3) ritüel veya ayin uygulamaları yoluyla [...] her Satanist grubun Şeytan'ı kişisel veya kişisel olmayan, gerçek veya sembolik olarak nasıl algıladığı önemli değildir" şeklinde tanımlanmasını önermiştir.

"Şeytan" kelimesi aslında özel bir isim değil, "düşman" anlamına gelen sıradan bir isimdir. Bu bağlamda, Eski Ahit'te birkaç noktada karşımıza çıkar. Örneğin, Samuel Kitabı'nda Davut Filistinlilerin şeytanı ("hasmı") olarak sunulurken, Sayılar Kitabı'nda Yehova'nın Balam'a şeytan ("karşı çıkmak") için bir melek göndermesiyle bu terim fiil olarak karşımıza çıkar. Yeni Ahit'in yazılmasından önce, Yahudi toplulukları arasında Şeytan'ın Yehova'ya isyan eden ve takipçileriyle birlikte cennetten kovulan bir meleğin adı olduğu fikri gelişmiştir; bu anlatı Enoch Kitabı gibi çağdaş metinlere dahil edilecektir. Bu Şeytan daha sonra Yeni Ahit'in bazı bölümlerinde yer almış ve burada insanları günah işlemeye teşvik eden bir figür olarak sunulmuştur; Matta ve Luka kitaplarında Nasıralı İsa çölde oruç tutarken onu ayartmaya çalışmıştır.
"Satanizm" kelimesi Fransızcadan satanisme kelimesinden geçmiştir. "Satanizm" ve "Satanist" terimlerinin İngilizce ve Fransızca dillerinde ilk olarak on altıncı yüzyılda, Hristiyan gruplar tarafından diğer rakip Hristiyan gruplara saldırmak için kullanıldığı kaydedilmiştir. 1565 tarihli bir Roma Katolik risalesinde yazar Protestanların "sapkınlıklarını, küfürlerini ve sathanizmlerini [sic]" kınamaktadır. 1559 tarihli bir Anglikan eserinde Anabaptistler ve diğer Protestan mezhepler "Satanist sürüsü" olarak kınanmaktadır. Bu şekilde kullanıldığında, "Satanizm" terimi insanların gerçek anlamda Şeytan'a taptığını iddia etmek için kullanılmamış, daha ziyade suçlanan kişinin gerçek Hristiyanlıktan saptığı ve dolayısıyla Şeytan'ın iradesine hizmet ettiği iddia edilmiştir. On dokuzuncu yüzyıl boyunca "Satanizm" terimi, genel olarak ahlaksız bir yaşam tarzı sürdürdüğü düşünülen kişileri tanımlamak için kullanılmaya başlanmış ve ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında İngilizcede Şeytan'a bilinçli ve kasıtlı olarak saygı gösterdiğine inanılan kişilere uygulanmaya başlanmıştır. Bu son anlam İsveç dilinde daha önce ortaya çıkmıştı; Lutherci Piskopos Laurentius Paulinus Gothus 1615-1630 yılları arasında yazdığı Ethica Christiana adlı eserinde şeytana tapan büyücüleri Sathanister olarak tanımlamıştı.

Tarihsel ve antropolojik araştırmalar, neredeyse tüm toplumların kendisini toplum içinde gizleyebilen uğursuz ve insan karşıtı bir güç fikri geliştirdiğini göstermektedir. Bu genellikle, toplumlarının normlarını tersine çeviren ve örneğin ensest, cinayet ve yamyamlık yaparak toplumlarına zarar vermeye çalışan bir grup birey olan cadılara olan inancı içerir. Cadılık iddialarının farklı nedenleri olabilir ve bir toplum içinde farklı işlevlere hizmet edebilir. Örneğin, sosyal normları desteklemeye, bireyler arasındaki mevcut çatışmalarda gerilimi artırmaya veya çeşitli sosyal sorunlar için belirli bireyleri günah keçisi ilan etmeye hizmet edebilirler.
Satanizm fikrine katkıda bulunan bir başka faktör de, kozmik ölçekte faaliyet gösteren bir talihsizlik ve kötülük ajanı olduğu kavramıdır; bu genellikle dünyayı açıkça iyilik güçleri ve kötülük güçleri olarak ikiye ayıran güçlü bir etik düalizm biçimiyle ilişkilendirilir. Bilinen bu türden en eski varlık, Pers dini Zerdüştlükte ortaya çıkan bir figür olan Angra Mainyu'dur. Bu kavram Yahudilik ve erken dönem Hristiyanlık tarafından da benimsenmiş ve kısa süre sonra Yahudi düşüncesinde marjinalleşmesine rağmen, erken dönem Hristiyan kozmos anlayışında giderek önem kazanmıştır. Erken dönem Hristiyan Şeytan fikri çok gelişmemiş olsa da, folklor, sanat, teolojik incelemeler ve ahlak masallarının yaratılmasıyla giderek adapte olmuş ve genişlemiş, böylece karaktere bir dizi İncil dışı çağrışım sağlamıştır.

Hristiyanlık Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrupa'da yayıldıkça, "pagan" olarak kabul ettiği çeşitli diğer dinlerle temasa geçirmiştir. Hristiyan teologlar bu "paganlar" tarafından saygı gösterilen tanrı ve tanrıçaların gerçek ilahlar değil, aslında şeytanlar olduğunu iddia etmişlerdir. Bununla birlikte, "paganların" kasıtlı olarak şeytana taptıklarına inanmamışlar, bunun yerine sadece yanlış yönlendirildiklerini iddia etmişlerdir. Hristiyan ikonografisinde, Şeytan ve şeytanlara klasik mitolojiden tanrı Pan, faunlar ve satirler gibi figürlerin fiziksel özellikleri verilmiştir.
Roma Katolik Kilisesi tarafından sapkın olarak görülen Hristiyan gruplara farklı muamele edilmiş, teologlar bu grupların kasıtlı olarak Şeytan'a taptıklarını ileri sürmüşlerdir. Buna, bu kişilerin ensest cinsel ilişkiye girdikleri, bebekleri öldürdükleri ve yamyamlık yaptıkları iddiaları eşlik etmiştir ki bu suçlamaların hepsi daha önce Roma İmparatorluğu'ndaki Hristiyanların kendilerine yöneltilmiştir.
Batı Hristiyanlığı içerisinde bu tür bir suçlamanın yapıldığına dair kayıtlara geçen ilk örnek 1022 yılında Toulouse'de, iki din adamının bir şeytana saygı gösterdikleri iddiasıyla yargılandıkları zaman gerçekleşmiştir. Orta Çağ boyunca bu suçlama Pavlikanlar, Bogomiller, Katharlar, Waldensianlar ve Hussitler de dâhil olmak üzere çok çeşitli Hristiyan sapkın gruplara uygulanacaktır. Tapınak Şövalyeleri Baphomet olarak bilinen bir puta tapmakla suçlanmış, Lucifer toplantılarında bir kedi şeklinde görünmüştür. Bu Hristiyan grupların yanı sıra, Avrupa'nın Yahudi toplumu hakkında da bu iddialarda bulunulmuştur. On üçüncü yüzyılda, Lucardis adında bir kadın tarafından yönetilen ve Şeytan'ın Cennette hüküm sürdüğünü görmeyi uman bir grup "Luciferians "a da atıfta bulunulmuştur. Bu gruba yapılan atıflar on dördüncü yüzyıla kadar devam etmiş olsa da, iddiaları inceleyen tarihçiler bu Luciferians'ın muhtemelen hayali bir icat olduğu konusunda hemfikirdir.
Hristiyan düşüncesinde, bazı kişilerin Şeytan'la anlaşma yapabileceği fikri gelişmiştir. Bu fikir, tanrı ve tanrıçalarla yapılan anlaşmaların Hristiyanlık öncesi çeşitli inanç sistemlerinde rol oynadığını veya bu tür anlaşmaların Hristiyan azizler kültünün bir parçası olarak da yapıldığını gözlemledikten sonra ortaya çıkmış olabilir. Bir başka ola

Spiritüalizm, öte âlemcilik ya da tinselcilik terimi Latince “ruh” anlamına gelen “spiritus” sözcüğünün sıfatı “spiritualis” sözcüğünden türetilmiş olup ruhçuluk anlamında kullanılmaktadır. Türkçede  tinselcilik olarak da adlandırılmaktadır. Günümüzde dinsel, mistik ve felsefi alanlarda pek çok akım, ekol ve gruplar kendilerine spiritüalist adını vermekteyse de aralarında ilke, görüş ve kavram bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Aralarındaki temel ortak nokta, ruh denilen manevi bir unsurun varlığını kabul etmeleridir. Fakat bunlardan bir kısmı, ruhun orijinal ve kendine özgü olduğunu kabul etmez, bir kısmı ruhun sürekli gelişim içinde olduğuna karşıdır, bir kısmı ise ruhun sürekli olarak tekrar bedenlendiğini kabul eder. Bu yüzden kimi ansiklopedilerde spiritüalizm denen ruhçuluk iki kısımda ele alınır:

Felsefi spiritüalizm: Antik çağdan beri pek çok filozof ruh denilen bir cevherin varlığını savunmakla birlikte, bunlardan bazıları ruhların kendilerine özgü orijinal cevherler olduklarını kabul etmemişlerdir.
Deneysel spiritüalizm: Platon ve Pisagor gibi filozofların döneminden 19. yüzyıla dek sistemsiz bir şekilde dalgalanan, reenkarnasyonu kabul eden ruhçuluğun, Fransa'da Allan Kardec tarafından kurulan ilk sistemli biçimidir. Fransa gibi kimi Avrupa ülkelerinde Spiritizm adıyla da bilinir. Latin Amerika ülkelerinde ise kurucusuna ithafen, Kardesizm adını almıştır.
Konu hakkında yeterince bilgili olmayanlar spiritüalist sözcüğünün kullanıldığı her akım, ekol ve grubun reenkarnasyonu kabul ettiğini sanmaktadırlar. Oysa bu, ruhun varlığını kabul edenlerce kullanılan çok genel bir terimdir. Örneğin ABD'de adında spiritüalist sözcüğü bulunan, sayıları yüzü aşkın Hristiyan kurum, kuruluş, örgüt ve tarikat bulunmakta olup, reenkarnasyon ilkesini kabul etmezler.
Kimileri ise ruhçuluğu maddeciliğin karşıtı olarak ele alır. Bu, felsefi alanda bazı spiritüalist akımlar için geçerli olmakla birlikte, tüm spiritüalist görüşler için geçerli değildir. Örneğin neo-spiritüalizm, ruh ve maddenin ayrılığını değil, birliğini savunur ve materyalist görüşten tümüyle kopuk ruhçuluğu eleştirir.

Spiritüalizm geniş anlamda tinselcilik (ruhçuluk) anlamında olup, ruhani tüm konuları kapsar; dar anlamda da dini bir kavram olmaktadır. Spiritüalizm'in dini anlamı öteki dünya veya sonsuzluk gibi manevi kavramlarla bağdaştırılabilir.
Spiritüalizm'in sadece kesin sınırları ve temel anlayışı diğer manevi düşünce alanlarından farklıdır. Fakat çoğu sözcüklerde (özellikle İngilizce sözcüklerde) anlayış olarak birbirlerinden farklı olmalarına rağmen dindarlık ve spiritüalizm (tinselcilik) eşanlamlı olarak verilir.
Spiritüalizm anlamı bazı yerlerde ruhçuluk, ruhaniyet, ruhani oluş olarak geçer. Materyalizm‘in (maddecilik) karşıt anlamı olarak verildiği yerler de vardır.
Spiritüalizm büyük dinlerde de yer yer geçmektedir. Bu bağlamda tinselcilik; takva tanrıya giden bir yol olarak da ele alınabilir.
Kimi psikologlar spiritüalizm'i, varoluşun en önemli ayrıcalıklarını bilmek, özellikle kişinin kendi varlığının kendi gücünün farkındalığını yaşamak olarak tanımlar.
Yani kısaca spiritüalizm, bir insanın, dinsel öğeleri manevi biçimde yaşaması demek değildir. İnsan materyalizmden kopuk yaşamaya da bilir. Spiritüalizm kişinin benliğini aşan sanal gerçeklik ve maksimum derecede önemliliği savunur. 
Kimi kitaplarda da spiritüalizm, maddesel olmayan, madde ötesi ruhsal, fakat anlaşılır gerçekliktir. Tanrı varlık en büyük güç ya da uyanış, anlayış tanıma gibi konuları ele alır. Bu inanışta sorgulayıcı tutum, inanarak kabul etme, bilinçli olarak edimlerde bulunma savunulmaktadır.
Spiritüalizm aşağıdaki 7 maddeyle açıklanabilir:

Dua, tanrıya inanma, anlama
Tanıma, bilme, anlama
Maneviyat, inanç
Hissetme, geniş düşünme, hoşgörü
Dünyayı ve kendini bilerek dış çevreyi doğru algılama
Derin saygı ve düşünceli olma
Soğukkanlılık ve meditasyon
Birçok felsefeci yukarıdaki özelliklere sahip olunarak insanın kendi hayatının önemini, mantığını kavrayabildiğini iddia eder. Hangi tanrıya (Allah, Tao, Brahman, Praina) inanılırsa inanılsın eğer bir kişi bu özelliklere sahipse içindeki maneviyatı yakalayacağına inanılır. Spiritüalizm, aracı olmadan belli bir gruba dahil olunmadan etnik olan yaşam tarzını sürdürülebilir olduğunu savunur.
Din psikologları spiritüalizmin ana düşüncesinin maneviyata yönelme olarak da tanımlar. Onlara göre spiritüalizm bencillikten tamamen uzak, materyalist olmayan bir düşüncenin merkezinde olmaktır.
Transpersonel psikologlar da Spiritüalizm'i, tek bir gerçeğin olduğunu algılama ve ruhsal gerçekliği bilme olarak tanımlar.

Spiritüalizm son zamanlarda kişiye özgü olarak ele alınır. Çünkü maneviyatta yaşayan her bir kişi hayat ya da deneyim açısından farklı boyutta ve şekildedir. Böylece dinler ve mezhepler farklı manevi etkileşimler yaratır. Bu da dini boyutta ve dini gerçeklerde farklı deneyim, tasvir ve adlandırmaya sebebiyet verir. Örneğin tanrı (İslam dininde Allah), Tao, Brahman, Maha-Atman, Shunyata, Kutsal ruh Pneuma, Prajna, Maha-Puruşa, Sugmad aslında tek bir gerçeklik, tek bir inanıştır.
Şimdilerde büyük din grupları ve mezhepler farklı bir şekilde manevi akımlar ortaya çıkarmaktadır. Manevi inanışlar ve farklı dinler birbirlerinden etkilenerek birbirlerini kabul ederek adaptasyon sağlayarak farklı din grupları yaratabilir. Buna örnek olarak Hristiyan dininin ve Zen inanışının ortaya çıkması gösterilebilir.Bu da farklı dinlerin ortak noktada birleşmelerinin imkânsız olmayacağını göstermektedir.

İslam: Dua, namaz, abdest, Hac görevi, oruç tutma, zekât.
Hristiyanlık: Bedensel ve ruhsal ibadet, meditasyon, İncil'den bölümler anlatan dramalar.
Budizm, Hinduizm, Taoizm, Jainizm: Esas olarak insanı güzelliğe, gerçekliğe, mutluluğa, empatiye yönelten manevi davranışlar, meditasyon, konsantrasyon, yoga.

Ezoterizm
Mistisizm
Okültizm
Parapsikoloji
Teozofi
Senkretizm
Tinsel
Metafizik
Reiki

Spiritüal fakat dindar değil
Spiritizm
Neo-spiritüalizm
Aura (teozofik)
Dezenkarnasyon

Spiritüalist bülten (türkçe) 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ruhçuluk Nedir, Mehmet Ali Usta
Encyclopedia of Mystical& Paranormal Experience, Rosemary Ellen Guiley
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları

Tabiiyetçilik, Hristiyanlık teolojisinde; Oğul yani Mesih’in Baba Tanrı tarafından yaratıldığından ötürü ona bağlı ve astı olduğu, Baba Tanrı’nın ise Mesih’te olmayan yaratılmamışlık ve aşkınlık sıfatlarına sahip olduğu düşüncesine yatkınlık anlamına gelmektedir.

Tabiiyetçilik, İznik-öncesi Kristoloji'nin karakteristik bir parçasıdır (Üçlü-Birlik fikrinde uzlaşı Birinci İznik Konsili'nde 325 yılında sağlanmıştır). Tabiiyetçilik fikrine, Origenes, Iustinus, Kayserili Eusebios, Romalı Hipolit gibi birçok Kilise Babası'nda rastlanılabilir. Örneğin Origenes, en yüce olan Yaratıcı Tanrı ve yaratılış arasındaki arabulucu olan Logos şeklinde, Üçlü-Birliği bir hiyerarşi olarak görmekteydi. 4. yüzyılda Arius’da aşırı tabiiyetçilik ile suçlanmaktaydı.

Tabiiyetçilik farklı seviyelerinde, Tanrı’nın birliğinin inkârına götürmektedir. Hristiyanlıkta daima bir tabiiyetçilik riski bulunmaktadır. Eğer Tanrı, Baba olarak resmedilir ve Logos Tanrı’nın kendisi yerine esin ve kefaret için bir vekil olarak görülür ise bu tabiiyetçiliğin göstergesi olarak kabul edilebilir.

Kapadokyalı Kilise Babaları’nın (Kayserili Basil, Nissa’lı Gregorius ve Nenizili Gregorius) bu konuda aldıkları rol, tabiiyetçiliğin onlar için ne olduğunu ve reddini anlamamız için elzemdir. Kendilerinin bu fikri reddetmelerini takiben 381 yılındaki Birinci Konstantinopolis Konsili’nde de tabiiyetçilik kınanmıştır.

Tanrının cinsiyeti, tanrının gerçek veya alegorik bir yönü olarak görülebilir.
Çok tanrılı dinlerde, tanrıların genellikle birbirleriyle ve hatta insanlarla cinsel olarak etkileşime girmelerini sağlayan cinsiyetleri vardır.
Semavi dinlerde, RABbin, Baba Tanrının ve Allah'ın çoğu yorumunda fiziksel bir bedene sahip olmadığına inanılan tek bir Tanrı'ya tapınılır. Sıklıkla cinsiyete dayalı zamirlerle anılsa da birçok İbrahimi mezhep, "ilahi cinsiyeti", cinsel çağrışım olmaksızın Tanrı kavramıyla daha iyi ilişki kurmak için bir benzetme olarak kullanır. Üçlü Birlik kavramına sahip Hristiyan geleneklerinde, İsa'nın erkek olan Oğul Tanrı olarak adlandırılan fiziksel bir tezahür olduğuna inanılır. Mormonizm'de Baba Tanrı erkektir ve dişi olan Cennetteki Anne ile evlidir.

İbrani ve Hristiyan İncil'inde, Tanrı genellikle erkek terimleriyle tanımlanır, Yaratılış 1 :26-27, Mezmurlar 123 :2-3, ve Luka 15 :8-10; Tesniye 32 :18'de bir anne, İşaya 66:13, İşaya 49:15, İşaya 42:14, Mezmur 131 :2; ve Matta 23:37 ve Luka 13:34, da bir anne tavuk olarak bahsedilmiştir ancak hiçbir zaman doğrudan dişi olarak bahsedilmemiştir.

Yahudilikte Tanrı'nın cinsiyeti Tanah'ta eril imgeler ve gramer biçimleriyle anılsa da geleneksel Yahudi felsefesi cinsiyet kavramını Tanrı'ya atfetmez. Zaman zaman, Yahudi agadik edebiyatı ve Yahudi mistisizmi Tanrı'yı cinsiyetli olarak ele alır. Bazı modern Yahudi düşünürlerin Tanrı'yı cinsiyet ikilisinin dışında görmesi ile birlikte Tanrı'nın cinsiyetlendirilme biçimleri de zaman içinde değişmiştir. Guillaume Postel (16. yüzyıl), Michelangelo Lanci (19. yüzyıl) ve Mark Sameth (21. yüzyıl), Tanrı'nın kişisel adı olan YHWH'nin dört harfinin eski İsrail rahiplerinin tersten okuyacakları bir kriptogram olduğunu teorize eder. Huhi, "heshe", çift cinsiyetli bir tanrı anlamına gelir.

Çoğu Hıristiyan grupTeslis, Baba Tanrı'nın, Oğul Tanrı'nın ve Kutsal Ruh Tanrı'nın farklı kişiler olduğuna ancak tek bir varlığın tamamen Tanrı olduğuna inanarak Tanrı'yı Üçlü Birlik (teslis) olarak tasavvur ederler.
Bir insan olarak enkarne olan Oğul Tanrı (İsa Mesih) erildir. Klasik batı felsefesi, Tanrı'nın bir bedene sahip olmasının imkansız olacağından Tanrı'nın gerçek bir cinsiyetten yoksun olduğuna inanır. Bununla birlikte Klasik batı felsefesi Tanrı'nın (çoğu bağlamda) analoji yoluyla eril olarak anılması gerektiğini belirtir. Bunun nedeni dünyanın ve vahyin yaratıcısı olarak Tanrı'nın dünya ile ilişkisidir. Diğerleri Tanrı'yı ne erkek ne de dişi olarak yorumlarlar.
Katolik Kilisesi İlmihali, Kitap 239, Tanrı'nın "Baba" olarak adlandırıldığını insana olan sevgisinin de annelik olarak tasvir edilebileceğini belirtir. Bununla birlikte, Tanrı nihayetinde insanın cinsiyet kavramını aşar ve "ne erkek ne de kadındır: O Tanrı'dır."

İslam, Tanrı'nın (Allah'ın) herhangi bir karşılaştırmanın ötesinde olduğunu ve dolayısıyla Tanrı'nın herhangi bir cinsiyet niteliğinin ötesinde olduğunu öğretir. Arapçada yalnızca cinsiyete dayalı zamirler ("erkek o" ve "kadın o") bulunur ancak cinsiyet ayrımı gözetmeyen zamirler ("nötral o") yoktur ve "erkek o" genellikle öznenin cinsiyetinin belirsiz olduğu durumlarda kullanılır. Bu nedenle herhangi bir cinsiyet özelliği olmamasına rağmen, Allah tipik olarak "erkek o" olarak anılır.

Hinduizmde, Tanrı'yı ve cinsiyeti kavramsallaştırmaya yönelik çeşitli yaklaşımlar vardır. Pek çok Hindu, cinsiyetsiz olan kişisel olmayan Mutlak'a (Brahman) odaklanır. Diğer Hindu gelenekleri cinsiyet henoteizmini beslerken, yani her iki cinsiyette de diğer Tanrıların varlığını inkâr etmeden, Tanrı'yı androjinos (hem kadın hem de erkek) veya erkek veya dişi olarak tasavvur eder.

Ardhanarişvara
Feminizm
Cinsiyet ve din
İncil çevirisinde cinsiyet
Tanrıça
Tanrıça hareketi
" Tanrı Bir Kızdır " (2002)
" Tanrı Kadındır " (2018)
Radha Krişna
Gökyüzü baba
İbranice Tanrıça
İlahiyat

Berke, Matthew. 1996. " Yahudilikte Tanrı ve Cinsiyet 24 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ." İlk Şeyler 64:33–38.
Dorff, Elliot N. 1984. Erkek ve Dişi Tanrı Onları Yarattı: Ayrımla Eşitlik . Üniversite Belgeleri. Los Angeles: Yahudilik Üniversitesi . pp. 13–23.
Eller, Vernard . 1982. Kenan Dili ve Feminizmin Dilbilgisi . 4 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Grand Rapids, MI: William B. Eerdmans Yayıncılık Şirketi .
Harlow, Jules. 1997. "Feminist Dilbilim ve Yahudi Liturjisi." Muhafazakar Yahudilik 49:3–25.
Johnson, Elizabeth. 1984. " Tanrı'nın Anlaşılmazlığı ve Tanrı'nın Erkek ve Dişi İmgesi ." Teolojik Çalışmalar 45:441–65.
Platinga, Alvin Carl . 2000. "Tanrının Varlığına İlişkin Argümanlar." Routledge Felsefe Ansiklopedisi . Londra: Routledge .
Samet, Mark. 2020. Annemiz Olan Babamız: Tanrı'nın (Açık) Gizli Tuhaf Tarihi | Din Gönderileri 6 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Swinburne, Richard G. 1995. "Tanrı." The Oxford Companion to Philosophy'de, editörlüğünü T. Honderich yaptı. Oxford: Oxford Üniversitesi Yayınları .

Anne olarak Tanrı (Hıristiyan görüşü) 5 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ruh ve Gelin 28 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yahudilikte Tanrı ve Cinsiyet 9 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mouser, William E. " Tanrı Eril midir? 26 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived ". Uluslararası Cinsiyet Çalışmaları Konseyi 1 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2007.

Tanrı'nın varlığıyla ilgili argümanlar filozoflar, teologlar ve diğer düşünürler tarafından öne sürülmüştür. Felsefi terminolojide, Tanrı'nın varlığı problemi, tanrı ontolojisinin bilgi kuramı ile ilgilidir. Bilgi kuramı, epistemoloji, bilgiye olan yaklaşımı, doğru bilgiye nasıl ulaşılacağını inceler. Ontolojiyse, varlık/yokluk konuları üzerindeki argümanlardan oluşur. Yani, tanrı ontolojisinin bilgi kuramı, Tanrı'nın var olup olmadığı konusunda nasıl akıl yürüteceğimiz üzerinedir.
Tanrı'nın varlığı konusunu tartışmak, birçok felsefi problemi beraberinde getirir. Temel bir problem, evrensel olarak kabul gören bir Tanrı tanımının yapılamamasıdır. Bazı Tanrı tanımlamaları o şekildedir ki, tanıma uyan bir şeylerin varlığı kesindir, öte yandan, bazı tanımlar özçelişkilidir. Tanrının varlığını destekleyen argümanlar genellikle metafiziksel, ampirik, tümevarımsal ve öznel şekildedir. Tanrı'nın varlığının karşısında olan argümanlarsa genel olarak ampirik, tümdengelimsel ve tümevarımsal yöntemleri kullanır. Tanrının varlığı problemine bakış açıları temel olarak üç grupta toplanabilir: "Tanrı vardır." önermesini destekleyici, "Tanrı yoktur." önermesini destekleyici ve "Bu problem bilinemez." önermesini destekleyici nitelikteki argümanlar.

Tanrı'nın varlığıyla ilgili herhangi bir argümanı değerlendirmek için izlenecek en temel yollardan biri, tanrının karakteristik özelliklerine bakmaktır; yani öncelikle sormalıyız: Tanrı nedir?
Bu probleme, Ludwig Wittgenstein'ın çalışmalarını takip ederek, "Tanrı" sözcüğünün nerelerde kullanıldığından yola çıkarak yaklaşabiliriz, fakat tanrı hakkında evrensel bir nosyon edinmek için bu yaklaşımın önemli bir problemi vardır ki değişik dillerde ya da aynı dilin değişik dönemlerinde dahi "tanrı" sözcüğünün birçok farklı ve konuyla alakası olmayan kullanımları mevcuttur.
Bugün Batı'da "tanrı" kelimesi genellikle monoteistik konsepte uygun olarak her şeyden üstün ve hiçbir şeye benzemeyen bir varlığı karşılamak için kullanılıyor. Klasik teizme göre tanrı, âlim-i mutlak, kâdir-i mutlak gibi her türlü mükemmellik ve üstünlükle birlikte anılır. Tabii ki bu tanım, yapılabilecek tek mümkün tanım değildir. Diğer felsefî yaklaşımlar, "ilk neden", "her şeyin nedeni" ve "her şeyin yaratıcısı" gibi tek bir özelliği ön plana çıkarmışlar ve tanımlamayı bu şekilde yapmışlardır.
Hindular "Brahman" a yani kainatı zatından ve zatının içinde vareden, varettikleri ile hem aynı hem de ayrı olan, hem her şey hem de hiçbir şey olan, ikincisi olmayan bir ve tek, akılla kavranamayacak mutlak gerçeğe inanır. Brahman'ın tüm niteliklerin ötesindeki, sıfata bürünmemiş ve tezahür etmemiş haline "nirguna (sıfatı olmayan) brahman" denir. Brahman'ın mutlak bilgi ve güç gibi tüm niteliklerin sahibi, sıfata bürünmüş ve tezahür etmiş haline "saguna brahman" denir; saguna, sıfatlı demektir.
Politeistik dinler, "tanrı" kelimesini, değişik güç ve yeteneklerde olan, birden fazla oluşumu belirtmek için kullanır. Söz gelimi, Homeros ve Ovidius efsanelerinde çizilen tanrıların portresi, birbirleriyle tartışan, hile ve muziplik yapan, kavga eden ve savaşan tanrıları anlatır. Bu efsanelerden yola çıkarak, hiçbir tanrının kâdir-i mutlak ve hüsn-ü mutlak olmadığı söylenebilir.

Felsefenin alt dallarından biri olan epistemolojinin ilgi alanı, bilginin kavranılabilirliği, doğası ve kaynağıdır.
Bilgi, doğruluğunun sınanması ve anlaşılması açısından, 1) A posteriori bilgi (deneyime dayanan, deneyimlenmiş),
2) A priori bilgi (deneyimlenmemiş, iç gözleme, aksiyomlara dayanan ya da doğruluğu kendinden menkul olan) bilgi olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Doğaüstü varlıkların bilgisi apriori önermelere dayanmaktadır.
Tanrının varlığını destekleyici argümanlara karşı çıkışlar sadece tanrı tanımındaki konsept farklılıklarından dolayı değildir, delil, gerçeklik, bilgi kavramlarındaki anlaşmazlıklar da bu konuda önemli rol oynar. Tanrı var mıdır? sorusuna verilen değişik cevaplar genellikle, bir şeyin doğruluğu/yanlışlığı konusunda neye göre, hangi kriterlerle hüküm verileceği problemini temel alır. Bu doğruluk/yanlışlık belirleme konseptleri arasında, "Bir şeyin doğruluğunu mantık belirler.", "Doğruluğun belirleyicisi deneyimdir." ve "Deneyimler ve mantık, her ikisi de doğruluğu belirlemede gereklidir." şeklinde özetlenebilecek fikirler vardır..

"Tanrı var mıdır?" sorusuyla birlikte beliren bir "sorun", tanrıya karşı geleneksel tutumun tanrıya yüklediği doğaüstü güçlerden kaynaklanır. Doğaüstü varlıklar, kendi amaçları doğrultusunda, isterlerse, Baucis ve Philemon hikâyesinde olduğu gibi, kendilerini gizleyebilirler.
Din savunucuları, tanrının doğaüstü özelliklere sahip olmasını, ampirik olarak varlığının kanıtlanamamasını açıklamak için kullanırlar. Karl Popper'in bilim felsefesine göre, tanrının var olduğu iddiası yanlışlanamaz olduğundan dolayı, bilimsel araştırmanın konusu dahilinde olamaz ve bilimsel açıdan ele alınamaz.
Görüşleri, bilim topluluklarınca itibar görmese de, akıllı tasarım yandaşları, tanrının kanıtlanmasında ampirik dayanakların da olduğunu savunurlar. Bu görüşün karşı argümanlarından bir tanesi, akıllı tasarımın, sürekli küçülen bilinmezlik havuzuna güvenerek "boşlukların tanrısı"nı dayanak kabul ediyor olmasıdır.
Rudolph Carnap ve A. J. Ayer gibi mantıksal pozitivistler, tanrıyla ilgili herhangi bir önermeyi anlamsız, saçma bulurlar. Mantıksal pozitivistlere göre, dinsel ya da diğer aşkın deneyimler, mantıksal bir değere sahip olamazlar ve söz konusu önermeler hakkında yapılan, aslında, anlamsızca bir kıyastan başka bir şey değildir.
Eckhart'ın adlandırmasıyla tanrı her şeyin üstünden süzülen bir hiçliktir.

Bütün varlıkların yaratıcısı olan bir tanrının var olduğuna inanmaktır. Bu yaklaşıma göre tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Teizm dar anlamda tek bir tanrıya inanmak anlamına gelen monoteizme eşitlenir. Monoteizm tek bir tanrıya inanmak, politeizm ise birden fazla tanrıya inanma anlayışıdır. Tanrının varlığını kabul eden diğer inanışlar deizm, panteizm ve pan-enteizmdir. Teizmi bu inançlardan ayıran nokta, tanrının insanlara din gönderdiğine inanılmasıdır. Bu sebeple teizmde tanrı dışında peygamber, kutsal kitap, vahiy, melek, cin, şeytan, ibâdet, sevap, günâh, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem ve kader gibi kavramların hepsi yer alır.

Ontolojik savın temelinde tanrı “kendisinden daha mükemmeli tasarlanamayan” varlıktır, düşüncesi vardır. Bu sav tanrının var oluşunun en yüksek varlık olarak tanrı tanımından zorunlu olarak çıktığını kabul eder.

Kozmolojik sav, evrenin varlığından tanrının varlığına gitmeye çalışan savdır. Bu savın temelinde nedensellik ilkesi yatar. Kendisinin nedeni olmayan varlık tanrıdır. Nedenler zincirini başlatan varlıktır.

Bu sav doğal dünyaya baktığımızda her şeyin kendi işlevini yerine getirecek şekilde en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş ve ayarlanmış olduğunu göreceğimizi belirtir. Bu da düzenleyen tanrının varlığının savıdır.

Deizm, iki temel önermeye dayanır. Tanrı vardır, ama bu evrene hiçbir müdahalesi olmayan bir varlıktır.İnsan akla ve bilime güvenmelidir. Evreni akıl ve bilimin ilkelerine göre açıklayabilir. Aristoteles, J. Locke, J. J. Rousseau, Voltaire temsilcileridir.

Panteizm, tanrı-evren ikiliğini reddeder. Tanrının her şeyi içerdiğini, dolayısıyla doğanın ve insanın bağımsız varlıklar olmadığını öne süren bir yaklaşımdır. Tanrı ve evren bir bütündür. Spinoza, Giordano Bruno temsilcileridir.

Panteizmde olduğu gibi evrenin kendisinin tanrı olduğunu, panteizmden farklı olarak ilk devindirici olan tanrının evren ve tüm varlıkları özünden yarattığı ve evrene aşkın, evrenin bilincinde mutlak ve değişmez bir varlık olarak egemen olduğu inancıdır. Panteizmde her şey tanrıdır. Panenteizmde ise, her şey tanrıdan sudûr etmiştir. Ruhun tek amacı, oluştuğu tanrıya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül'den geçmektir.

“Tanrı vardır” önermesine bilimsel ve felsefi veriler ile sorguladıktan sonra katılmayan görüşler ateizm kavramı ile açıklanır. Pozitif-Ateistler Tanrı vardır önermesine katılmazken, şu kanıtları kullanırlar:

Tanrı olsaydı kötülük olmaz ya da kendisi buna müdahale ederdi. Evrende bir kötülük mevcutsa tanrının varlığından söz edilemez.

Madde olduğuna göre madde olmayan bir tanrının varlığından söz edilemez. (Maddenin varlığı sonsuz olduğu kabul edilen tanrı için sınırlandırıcı ve engelleyicidir.)

"Hayata düzen veren tanrı değil toplumun kendisidir" savını kabul ederek tanrıyı reddeden anlayıştır.

Bizim Tanrı'ya ilişkin bir bilgiye sahip olamayacağımızı, dolayısıyla var olduğunun da var olmadığının da kanıtlanamayacağını savunan öğretinin adıdır. Agnostisizmde tanrı kavramı kabul edilmemesine rağmen bir karşı çıkma durumu da söz konusu değildir.

Kambriyen patlaması
Gödel'in ontolojik kanıtı
Pascal'ın Kumarı
Tanrısal olasılık yelpazesi

Tanrıça, dişi ya da dişil ilah anlamlarına gelebilir. Soyut bir ilahi varlıktır. Birçok kültürde tanrıçalardan bahsedilir. Bazen tek başına, ama çoğunlukla bir panteonun üyesi olarak tanrıça inanışı özellikle paganizmde yaygındır.
Tanrı veya tanrıçada görülen tanrıya bir cinsiyet verme girişimi ve inancı din veya inancın doğduğu kültür ve topluluğun matriarki (anaerkillik) veya patriarki (ataerkillik) yapılarından herhangi birine daha yakın olduğu yönünde ipuçları sağlayabilir. Birçok modern matriarklar ve panteistler tarafından tanrıça anlayışı Tanrı'nın (yani İbrahimi Tanrı'nın) bir versiyonu veya benzeri olarak savunmaktadırlar.
Zaman zaman tanrısallıktaki veya tanrılardaki dişil-eril ilişkiler monizmde farklı bir köken bulabilir; burada daha tanımlı ve kesin bir monoteizm - politeizm karşı kavramlarından farklı olarak Tanrıça ve Tanrı, bir tek aşkın monadın cinsiyetleri olarak görülür.
Her kültürde, özellikle de antik politeistik mitoloji ve inançlarda tanrıçalar çeşitli benzer özellikleri paylaşsalar da, farklı şekil, rol ve adetlerle ortaya çıkmıştırlar. Aşağıda bazı din ve mitolojilerdeki belli başlı tanrıça isimlerini bulabilirsiniz, bu tanrıçaların her biri hakkında daha fazla bilgi için her tanrıçanın kendi maddesine göz atmanız, genel olarak bir kültür, din veya mitolojideki tanrıçalar hakkında bilgi almak içinse o kültür, din veya mitolojinin maddesine göz atmanız gerekir.

Bu konuda daha fazla bilgi için: Mısır dini
İsis
Bastet
Sekhmet
Hathor
Nefthys
Wadjet

Bu konuda daha fazla bilgi için: Mezopotamya mitolojisi
Ninhursag
Tiamat
İştar
Lilith

Bu konuda daha fazla bilgi için: Arap mitolojisi
El-Uzzâ
El-Lât
El-Menât

Hinduizm birçok farklı tanrı tanrıçayı şekilsiz, sonsuz ve kişiliksiz tek bir kaynağın, Brahman'ın, yansımaları veya temsilleri olarak gören Advaita geleneği ve çift Tanrı halinde Lakşmi-Vişnu, Radha-Krişna, Devi-Şiva gibi gören Dvaita geleneğini içinde barındıran çok kompleks ve inançsal anlamda heterojenik bir dindir. Barındırdığı farklı tanrı tanrıçalar nedeniyle yine kendi içinde farklı inanç sistemleri oluşmuştur. Şaktalar, Tanrıça tapınanları, bu Tanrı'yı Devi, ana tanrıça ile eş tutarlar. Bir Tanrı'nın eril Tanrı (Şaktiman) ve dişil enerji (Şakti) gibi yönlerle kabul edilmesi mevcuttur. Hint mitolojisinde her tanrının kendisini eşitleyen bir dişi eşi olması da bunun en önemli göstergelerindendir.

Sakthi
Lakşmi
Kali

Bu konuda daha fazla bilgi için: Antik Yunan dini ve Antik Roma'da din
Potnia Theron
Demeter
Kybele

Bu konuda daha fazla bilgi için: Kelt paganizmi
Dea Matrona
Sulis, Verbeia
Brigid
Agrona, Mórrígan

Bu konuda daha fazla bilgi için: Cermen paganizmi
Freya
Frigg
Fulla
Gná
Gullveig
Hel
Hlín
Iðunn
Nanna
Nerthus
Norns
Skaði
Sol

Türk-Moğol mitolojisine göre bazı tanrıçalar 

Ak Ana: Deniz Tanrıçası
Umay: Bereket ve doğum Tanrıçası
Ayzıt: Güzellik Tanrıçası
Gün Ana: Güneşin kişileştirilmiş ve tanrılaştırılmış hali.
Satılay: Fesat Tanrıçası.

Sadece bir ilahı tanıyan ve kabul eden monoteistik kültürler genellikle bu ilahı erkek olarak tanımlarlar ki buna olan vurgu dillerin gramerinde eril kurallara dahil olmasıyla belirgindir. Bununla beraber, çeşitli monoteistik dinlerde tapılan bir ilahın herhangi bir cinsiyeti olmaması tartışması vardır ve bu monoteistik dinlerin çoğunluğunda cinsiyetin başlı başına insani bir olgu olduğu ve ilahi kavramlara (Tanrı dahil) uygulanamayacağı görüşü hakimdir. Ayrıca bazı monoteistik dinlerde inanılan tek İlah'ın cinsiyeti olmadığı dinin amentüsünde yani esaslarında belirtilmiştir. Öte yandan, neredeyse bütün monoteistik dinlerde ilahlığın dişil bir yönünü vurgulayan çeşitli mistik gruplar ve ezoterik akımlar çıkmıştır. Örnek olarak erken dönem Hristiyanlık zamanında çıkan Collyridianlar verilebilir, bunlar Meryem'i Tanrıça olarak görmekteydi.

Vika (Wicca) geleneğinde Büyük Tanrıça'ya Boynuzlu Tanrı ile birlikte büyük bir saygı gösterilirken, Dianik Wicca bağlıları sadece Tanrıça ve tanrıçaları anar ve kutsar. Vika mitolojisi Avrupa mitolojisinin tarihsel anlamda tanımlama ve çıkarımlarını temel alır. Diğer neopagan gruplar da antik paganist inançları tarihsel anlamda doğru bir biçimde bugüne aktarma arayışı içindedirler. Ayrıca bugün bazı neopaganlar Ana (Arz) Tanrıça ile ekolojik meseleler arasında ilgi kurmuşlardır.

Birkaç antik Avrupa pagan mitolojisinde tanrıça veya yarı-tanrıçalar üçlü gruplar halinde yer almaktadır; bunlara Yunan Erinyes ve Moirae, İskandinav Norns ve Keltler'deki Brighid ile yine Brighid olarak anılan diğer iki kız kardeşi dahildir. "Bakire", "Anne" veya "Kocakarı" üçlemesi olan üç tanrıça veya tanrıça üçlemesi özellikle Robert Graves tarafından popülerleştirilmiş bir kavram veya inançtır. Her ne kadar fikri belirgin tarihsel bulgular ve delillere dayanmasa da şiirsel ilhamı ve farklı bulgulara üç tanrıça temelinden yaklaşması sonucu elde ettiği çeşitli sonuçlar belirli bir kesim tarafından kabul görmüştür. Bu üçlemenin farklı biçim ve varyasyonları aslında neredeyse her pagan dinde bulunmaktadır fakat herhangi bir benzeşim söz konusu değildir ve bilimsel olarak bir açıklama getirilmemiştir. Üç tanrıça tapımının sembolik açıdan da farklı bir önemi vardır.

Tanrıça akımları, feminizm bazlı düşünsel ve inançsal bir akımdır. Özellikle Batı'da ortaya çıkmış ve gelişmiş olan bu akımlarda genellikle tanrıçalara veya daha sıklıkla belirli Bir Tanrıça'ya yani Ulu Tanrıça'ya tapım veya inanç mevcuttur. İkinci form monoteistik bir yapı gösterir. Yine de dini feminizm olarak da anılan tanrıça akımlarının dini statüsü tartışmalıdır, zira bu akımlar çoğu zaman belirli bir dini yapıdan veya tanımdan uzaktırlar ve daha çok birer öğreti biçimindedirler; nitekim bu akımların bağlılarının çoğu akımları birer dinden çok mistik veya dogmatik yanlar barındıran birer hayat görüşü veya öğreti olarak tanımlamaktadırlar.

Tanrı (eril)
Tanrıça hareketi
Mitoloji
Paganizm
Politeizm
Panteizm

Teozofi (Yunanca: θεός, tanrı + σοφία, usluluk, bilgi, bilgelik), "tanrı" ve "bilgi" sözcükleri birleştirilerek türetilmiştir. Günümüzde teozofi denildiğinde, öncelikle, kaynağını esas olarak Hint mistisizminin insan ile evren ve Tanrı arasındaki ilişkileri açıklayan felsefî denebilecek Hint teozofisinden almış olmakla birlikte Batı teozofisi akla gelir. Batı teozofisi bir yandan okült gelenek, diğer yandan Doğu gelenekleri üzerine kurulmuş, ezoterik bilgilerden yararlanan felsefî bir sistemdir.

Teozofi kurumu üç ilkesini şöyle açıklar:

İnsanlığın evrensel birliği için ırk, renk, inanç ve cinsiyet ayrımı yapmamak.
Din kuralları, felsefe ve bilim sınırlarının ötesinde çalışabilmek.
Doğanın keşfedilmemiş yönlerini ve insanın bilinmeyen yönlerini araştırmak.

Batı teozofisinin kurucusu, daha doğrusu teozofiyi Batı'da kurumsallaştıran kişi Helena Petrovna Blavatsky'dir. Teozofi Cemiyeti'ne üye olan ünlü isimlerden bazıları Thomas Alva Edison, talyum elementini keşfeden William Crookes, sonradan antropozofiyi kuran Rudolf Steiner'dir. Batı Teozofisi'nin günümüzdeki sözcüleri birbirlerinden farklı görüşleri dile getirmekteyseler de Batı teozofisi esas olarak iki kola ayrılmış durumdadır: Bu iki teozofik sistemden biri Annie Besant tarafından, diğeri C.W. Leadbeater tarafından belirlenmiştir. Her ikisinde de ruhun gelişimi ilke edinilmekle birlikte monoteist dinlerdeki tek tanrı inancı yoktur. Daha doğrusu, “varlık birliği” görüşü kabul edilir.

Batı teozofisi gibi “varlık birliği” görüşüne sahip olan Hint teozofisi, Batı teozofisine kıyasla daha karmaşık ve anlaşılması güç bir felsefeye sahiptir. Hint teozofisinde Batı teozofisinde rastlandığı biçimde belirgin bir ruh ve madde ikilemi yoktur. Hint teozofisine göre dünyada yaşayan bir insan, üçü semavi, dördü dünyevi olmak üzere 7 unsurdan oluşur. Atma ya da atman (tasavvuftaki zat), manas (nefs) ve buddhi'den (sezginin kaynağı olan ruhani unsur) oluşan semavi ya da “yüksek trinite” gelişmek, mükemmel hale gelmek için dünyaya iner. Varlık dünyaya indiğinde bu semavi ya da yüksek trinite, linga-sharira (süptil beden), prana (hayati unsur), kama (hayvansal nefis) ve sthula sharira'dan (fiziksel beden) oluşan "dünyevi dörtlü"yle birleşir. Ölümsüz “yüksek trinite” dünyada pek çok yaşam geçirdikten sonra sonunda devachan adlı cennete gider ki, orası onun zaten asli vatanıdır. Kısaca, Hint teozofisine göre “yüksek trinite” hem insandır, hem ruhtur, hem Tanrı'dır.

Teosofi de denilen Teozofi, bir başka tanımlamayla, tüm din ve inançların "İlahi"yi bulmak, ulaşmak için olduğunu öngören ve böylece her din ve inancın hakikatın bir bölümüne sahip olduğunu ileri süren düşünceler bütünüdür. Günlük kullanımda ve teozofi anlayışı dışında ise genelde mistizm ve meditasyon temellerinde kurulmuş, hakikatin böyle elde edilebileceğine inanan felsefelere verilen isimdir.
Teosofi, tutarlı bir düşünce sistemi olarak, Helena Petrovna Blavatsky'nin çalışmalarından geliştirilmiştir. Henry Steel Olcott, William Quan Judge ve diğerleriyle birlikte Blavatsky, 1875'te Teosofi Derneği'ni kurmuştur.

H. P.Blavatsky (Madam Blavatsky)
Alice Bailey
Annie Besant
C.W. Leadbeater
S. Olcott
William Q. Judge
Rudolf Steiner
William Crookes
Thomas Alva Edison
William Butler Yeats

Teosofi Cemiyeti
Hint felsefesi
Vedanta
Perennial felsefe
Ezoterizm
Mistisizm
Meditasyon

Helena Petrovna Blavatsky, Teosofi Nedir?, çev.Kübra Kavasçinay, Ganzer Kitap, 2021.
H.P.Blavatsky, Teosofinin Anahtarı, Mitra Yayınları, 2020.
H.P.Blavatsky, Gizli Öğreti 1,Mitral Yayınları, 2017.
H.P.Blavatsky, Gizli Öğreti 2,Mitra Yayınları, 2019.
H.P.Blavatsky, Gizli Öğreti 3,Mitra Yayınları, 2021.
H.P.Blavatsky, Peçesiz İsis-1, çev.Rüya S. Uğurlu, Mitra Yayınları, 2016
H.P.Blavatsky, Peçesiz İsis-2, Mitra Yayınları, 2020.
H.P.Blavatsky, Okült Araştırmalar, Mavi Kalem Yayınları, 2020.
Helena Petrovna Blavatsky, Doğada ve İnsanda Akıl, Mitra Yayınları, 2021.
Helena Petrovna Blavatsky, Sessizliğin Sesi, Çev.Doğa Tunca, Dorlion Yayınevi.
H.P.Blavatsky, Kabus Öyküleri, Çev.Umut Hoşafçı, Mitra Yayınları, 2009.
(Derleme) Kaynakları ve Doğasıyla Teosofi: Teosofistlerden Seçme Yazılar, Ganzer Kitap, 2023.

Ali Gül, Helena Petrovna Blavatsky ve Modern Teosofi, İz Yayıncılık, 2016.
Ali Gül, Modern Okültizmde Bir Köşe Taşı: Helena Petrovna Blavatsky, AUID 9 (Aralık 2017): s.287-323
Ali Gül, "Teosofi Kavramı ve Teosofi Düşüncesinin Tarihi Gelişimi", Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 21 Sayı: 70 (Bahar 2017), s.1-20
Ali Rafet Özkan, “Teosofi ve Yeni Çağ Hareketi”, Dinler Tarihi Araştırmaları, [Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (I, 1996, Ankara)], Ankara: Dinler Tarihi Derneği Yayınları, 1998, s. 193-222.
Ali Gül, Senkretik Bir Oluşum Olarak Teosofi Cemiyeti ve XX.Yüzyıl Kültürel Yapıları Üzerindeki Etkisi (Doktora Tezi), İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, (Doktora Tezi), 2015.
Ali Gül, Doğu Öğretilerinin Batıya Aktarılmasında Teosofi Cemiyeti'nin Etkisi, Dini Araştırmalar Dergisi, 2016, s.9-32
Jorge Angel Livraga, ‚Gizemli Bir Kişilik; Helena Petrovna Blavatsky‛, Helena Petrovna Blavatsky, Sessizliğin Sesi: “Tibet’in Kadim Bilgelik Kitabı”, çev. Yeni Yüksektepe Çeviri Grubu (Ankara: Yeni Yüksektepe Kültür Derneği, Aralık 2007) içinde, s.13-14.
Antoine Faivre, Giz ve Işık, Çev. Birol Biçer, İstanbul: Dedalus Kitap, 2012.

^ Concise Oxford English Dictionary, theosophy - Origin.

Theosophy.com20 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A.B.D.'ndeki Teozofi Kurumu18 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Blavatsky'nin Biyografisi
Annie Besant Teozofisi

Teslis, Kutsal Üçleme ya da Üçlü Birlik, tek olan Tanrı'nın Kutsal Kitap'ta kendisini bildirdiği her biri eşit yücelikte, özünde tek, ezeli ve ebedi olan üç benliğini konu edinen ve Hristiyan kiliselerinin çoğunluğu tarafından inanılan ana akım Hristiyan dininin merkezindeki inanç esasıdır. Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh üç farklı benlik (hipostaz) olarak aynı özü paylaşmaktadırlar (Homoousia). Tek öz Tanrı'nın birliğini üç benlik ise Tanrı'nın kimliğini anlatmaktadır ve benliklerin hem birbirinden farklılıklarını hem de özde çözülmez birliklerini ifade eder. Böylece tüm yaratım ve lütuf süreci Tanrı'nın üç ilahi benliğinin ortak eylemi olarak görülür. Her benlik, Üçlü Birlik'te kendilerine özgü nitelikleri tezahür ettirir ve böylece her şeyin "Baba'dan çıkıp gelmiş" "Oğul aracılığıyla" ve "Kutsal Ruh'un gücüyle" gerçekleştiğini iddia eder.
Bu doktrine Teslisçilik veya Üçlü Birlikçilik denir ve inananları Teslisçiler, inanmayanlar ise Teslis Karşıtı veya Üçlü Birlikçi Olmayanlar olarak adlandırılır. Teslis inancına dayalı olmayan Hristiyan görüşler arasında Üniteryencilik, Binitarianizm ve Modalizm yer alır.
Teslisçi Hristiyan teolojisine göre bu üçleme birbirinden ayrılmaz ve Tanrı'nın özünde tek ve aynı olan üç farklı hipostazı olarak görülür. Bu açıdan monoteist teoloji çizgisindedir. Diğer tek tanrılı İbrahimî dinlerden Yahudilik ve İslam ise Teslis inancını reddeder.

Teslis, Baba Tanrı, İsa ve Kutsal Ruh'un isminin aynı yerde geçmesinden çok daha fazlasıdır ve çok spesifik bir doktrindir. Teslis doktrini “Tanrısallığın üç ayrı kişiden oluştuğunu belirtir: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Bunların hepsi aynı kişi değildir. Üç kişidirler. Dahası, bu üç kişinin her biri tam anlamıyla Tanrı'dır. Aslında hepsi birbirine eşittir (hiçbiri diğerinden "üstün" değildir) ve "aynı özden" oluşmuşlardır. Ve üçü birlikte tek Tanrı'dır. Doktrin budur. Bu üçü birdir.”

Hristiyanlığa göre evren ve insan bir tesadüf sonucu değil Baba Tanrı'nın yaratması sonucu var olmuştur. Yaratılış kitabında Tanrı'nın her şeyi yarattığı yazmaktadır (Eski Ahit, Yaratılış 1) (Yeni Ahit, Yuhanna 1). Buna göre, Tanrı hem görünen hem de görünmeyen dünyayı yaratmıştır. Görünen dünya, doğayı, hayvanları, insanları ve görünmeyen dünya iyi ve kötü ruhları içerir. Ancak Tanrı'nın yaratma işi altı günde bitmemiştir ve insanları kullanarak sürekli yeni şeyler yaratmaktadır. Ayrıca, kainattaki her şeyin varlığını kendi gücüyle sürdürmektedir.

Oğul (Logos-Söz) İsa Mesih, Hristiyan inancının temelindeki şahıstır. Teslis inancına göre İsa ezelden beri Babası Tanrı'yla birlikte olup özbeöz Tanrı'dır. Dünyaya gelişi ve hizmeti yüzlerce sene önce Eski Antlaşmada peygamberler aracılığıyla birçok ayrıntılarıyla bildirilmiştir. (Luka 24:25-27) Tanrı'nın Oğlu olan İsa Mesih insan bedenine bürünerek bakire Meryem'den doğup Beytüllahim kasabasında dünyaya geldi. (Luka 1:26-38) Yeryüzünde yaşarken İsa tam Tanrı ve tam insan olarak birçok mucizelerle ve günahsız hayatını sergileyerek, vadedilen Mesih olduğunu ispatladı. (Yuhanna 14:6-11) Özellikle bu iddiasından dolayı İsrail'in ileri gelenleri onu çarmıha mahkûm ettiler. (Matta 26:62-68) Dolayısıyla İsa Mesih günahsız ve suçsuz olduğu halde çarmıha gerildi, öldü ve gömüldü. Fakat üç gün sonra ölüm ve günah üzerindeki zaferini ispatlayarak Baba Tanrı onu ölümden diriltti. (1. Korintliler 15:3-8). Dirildikten 40 gün sonra Tanrı'nın yanına alındı. İncil'in öğretilerine göre İsa Mesih sadece bir âlim ya da peygamber değildi, O dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı kuzusudur. (Yuhanna 1:29) O çarmıhta dünyanın bütün günah yükünü üstlenerek kendisini insanlığın yerine feda etti. (Romalılar 5:6-8) İncil öğretisine göre İsa Mesih dünyanın tek kurtarıcısıdır ve onun dışında kurtuluş mümkün değildir. (1. Timoteos 2:5-6, Elçilerin İşleri 4:12) Hristiyanlık inancına göre İsa Mesih göğe yükseldikten sonra Tanrı'nın huzurunda diridir ve yakında kendisine inananları kurtarmak üzere dünyaya dönecektir. (Vahiy 19:11-16) Ve sonra kendisinin tahtta oturup bütün insanları yargılayacağına inanılmaktadır. (Vahiy 20:11-15)

Baba'nın, İsa'nın havarilerine vahyedilen gerçekleri anlamalarını ve onlara tanıklık etmelerini sağlamak için gönderdiği Kutsal Ruh (Yuhanna 16) teslisin üçüncü kişisidir. Tanrı'nın Kutsal Ruh'u, Hristiyan olan insanın ruhsal olarak yeniden doğmasını sağlar ve sonsuz kurtuluşunun güvencesi olarak onu mühürler (Yuhanna 3:3-8; Efesliler 1:13-14). Kutsal Ruh her bir Hristiyanın içinde yaşar (Yuhanna 14:16; Romalılar 8:9), onu Tanrı'yla beraberlik içinde kutsal bir yaşam sürmesi için her yönden güçlendirir (Galatyalılar 5:22-23) ve ruhsal armağanlarla donatarak Hristiyan topluluğunda ruhsal bir hizmet görmesi için yeterli kılar (1. Korintliler 12:4-7,11).

Teslis inancının Kitab-ı Mukaddes'ten çıkarım yapılarak savunulup savunulamayacağı konusu tartışmalıdır.Örneğin Alman Cizvit Katolik rahibi Karl Rahner “Yeni Ahit'in hiçbir yerinde, 'Tanrı'nın, tartışmasız bir şekilde, Teslis Tanrısı'na atıfta bulunduğu ve üç kişi olarak var olduğunu söylediği bir metin yoktur” diyerek teslis inancının Kitab-ı Mukaddes'te olmadığını dile getirmektedir.
İlahiyatçı Prof. Dr. Sir Anthony F. Buzzard ve Charles F. Hunting'e göre Kitab-ı Mukaddes teslis inancını değil, tekçi tektanrıcılık (unitary monotheism) fikrini temel almaktadır. Buna göre tek tanrı tek bir birey ve İsa'nın babası olan Baba Tanrı'dır. Teslis inancı ise sadece Yeni Ahit'teki bazı belirli ayetlerin cımbızla seçilerek onlardan çıkarım yapılmasına dayanır. Birçok akademisyen teslisin Kitab-ı Mukaddes'te yer almadığını kabul etmektedir ve teslis Hristiyanlığa daha sonradan ilave edilmiş bir doktrindir. Ne ne Eski Ahit ne de Yeni Ahit Teslis doktrininin doğruluğunu gösteren önemli bir kanıt sunmaz.
Ancak teslisçi Hristiyanlar, Eski Ahit'in birçok ayetinde Teslis'in anlatıldığını iddia ederler. Bu ayetler arasında Yeşaya 9 pasajının Hristiyanlar tarafından İsa'nın Tanrılığı'nın bir kanıtı olduğuna inanılmaktadır. Yeşaya 9 pasajında Mesih anlatılmakta ve Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba ve Esenlik Önderi olarak tanımlanmaktadır. Bazı Hristiyanlar tarafından bu pasaj Mesih'in yeryüzünde teslisi temsil ettiği yönünde yorumlanmaktadır. Çünkü Harika Öğütçü Kutsal Ruh'un (Yuhanna 14:26), Teslis Tanrı'nın, Baba Baba Tanrı'nın ve Esenlik Önderi Oğul Tanrı'nın sıfatıdır. Eski Ahit'te İsa'nın Tanrılığı'nın desteklendiğinin iddia edildiği bir ayet şudur :

“Gece görümlerimde insanoğluna benzer birinin göğün bulutlarıyla geldiğini gördüm. Eskiden beri var Olan'ın yanına doğru ilerledi, O'nun önüne getirildi. Ona egemenlik, yücelik ve krallık verildi. Bütün halklar, uluslar ve her dilden insan ona tapındı. Egemenliği hiç bitmeyecek sonsuz bir egemenlik, krallığı hiç yıkılmayacak bir krallıktır. (Daniel 7:13)
Bu pasajda İsa'nın Tanrılığı teslisçi Hristiyanlara göre şu şekilde izah edilmektedir: Hem "Eskiden Beri Var Olan" (Baba Tanrı) hem de "İnsanoğlu"nun (İsa, Matta 16:13) sonsuz egemenliğe sahip olması Eski Ahit'teki Mezmurlar 145:13 pasajında Tanrı'nın sonsuz egemenliğe sahip olduğundan bahsedilmesi ile örtüşmektedir.

 
Bazı teslisçiler ise "Rab Sodom ve Gomora'nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı" ayetinde cennetteki Tanrı'nın dünyada İbrâhim'e görünen Tanrı'dan özde aynı hususiyeten (hipostaz) farklı olduğunu iddia eder.
Hristiyanlar ayrıca Eski Ahit'te geçen Rabbin sözü (Zebur 33:6), Rabbin Ruhu (Yeşeya 61:1), Bilgelik (Süleyman'ın Özdeyişler 9:1) ve ayrıca İbrahim'e görünen 3 adam gibi anlatılarda Teslis'in anlatıldığını iddia ederler. Bununla birlikte, bu kavramları doğrudan daha sonraki Teslis öğretisi ile ilişkilendirmenin Eski Ahit'in niyetinin ve ruhunun ötesine geçeceği konusunda teslisçi Hristiyan alimleri genellikle hemfikirdir.
Bazı Kilise Babaları, Eski Ahit'in peygamberlerine ve azizlerine gizemin bir bilgisinin verildiğini ve Yaratılış 16:7, Yaratılış 21:17, Yaratılış 31:11 ve Çıkış 3:2 ayetlerindeki ilahi haberci ve İncil'in şiirsel kitapları olarak adlandırılan bölümlerinde geçen Bilgeliği Oğul ile, "Tanrı'nın Ruhu"nu Kutsal ruh ile eşleştirdiklerine inanmaktadırlar. Nenizili Gregorios gibi diğer Kilise Babaları, Söylev kitabında vahyin kademeli olduğunu, Baba'nın Eski Ahit'te açıkça ilan edildiğini, ancak Oğul'un yalnızca belirsiz bir şekilde ilan edildiğini iddia ettiler çünkü "Baba'nın Tanrılığı henüz kabul edilmediğinden açıkça Oğul'u ilan etmek güvenli değildi".
Yaratılış 18–19, Hristiyanlar tarafından Teslis metni olarak yorumlanır. Ayetler üç adam tarafından ziyaret edilen İbrahim'e Tanrı'nın göründüğünü anlatır. Yaratılış 19 Lut'u Sodom'da iki meleğin ziyaret ettiğini anlatır. Bir yanda İbrahim ile diğer yanda Rab/üç adam/iki melek arasındaki etkileşim, tek bir Tanrı'ya Üçlü Birlik şeklinde inananlar için ilgi çekici bir metindir. Aziz Iustinus ve Jean Calvin de benzer şekilde bunu, İbrahim'in iki melek eşliğindeki Tanrı tarafından ziyaret edildiği şeklinde yorumladılar. Iustinus, İbrahim'i ziyaret eden Tanrı'nın, göklerde kalan Tanrı'dan ayırt edilebilir olduğunu ancak yine de (tek tanrılı) Tanrı olarak tanımlandığını varsaydı. Iustinus, İbrahim'i ziyaret eden Tanrı'yı Üçlübirlik'in ikinci benliği olan İsa olarak yorumladı.
Augustinus ise farklı bir yorumla İbrahim'i ziyaret eden üç kişinin, Teslis inancının üç benliği olduğuna karar verdi. Ancak Iustinus'un okumasında olduğu gibi, ziyaretçilerin eşit olmadığına dair hiçbir belirti görmedi. Sonra Yaratılış 19'da, ziyaretçilerden ikisine Lut tekil olarak hitap etti: "Lut onlara, 'Aman, efendim' dedi" (Yaratılış 19:18). Augustinus, bu ayeti birden fazla sayıda kişiye rağmen, tek bir öze sahip oldukları için Lut'un onlara tek olarak hitap edebileceği şeklinde yorumlar.
Teslisçi Hristiyan görüşüne göre aşağıdaki pasajlar Üçlü Birlik'ten üstü kapalı olarak bahsetmektedir:

Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. (Yaratılış 1:2)
Tanrı, “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki 

Totem, bazı ilkel klan ve kabilelerden, onların atası sayılan hayvan veya bitkiye verilen isimdir. Bu totemleri kutsal sayan dini/felsefi görüşe ise Totemizm denmektedir. Bu sözcük kabile dilinde nişan veya âlamet anlamına gelir. Ayrıca totem Panama, Brezilya ve Orta Afrika da kullanılan bir kısaltmadır. Totemizm klan dinidir. Émile Durkheim'e göre ise Totemizm ilkel bir dindir. Totemizm, dünyanın birçok ülkesinde Kuzey Amerika ve Avustralya'da görülür. İnançlarına göre totem olan hayvana ne zarar verebilir, ne de öldürebilir. Totem de buna karşılık insanı korur. Avustralya'da totem olan hayvan için yıllık törenler yapılır. Bu törenlerde o hayvanın çoğalmasını kolaylaştırma amacı güdülür. Totem olan hayvanın etini yemek yasak olduğu halde, bu törenlerde bu yasak uygulanmaz. Bazı araştırmacılar Antik Mısır, Yunan, İtalyan ve Galya halkının dinlerinde de totemizm izlerinin bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Birçok yerde klan fertlerinin, totemlerine benzemek için totemlerinin resmini vücutlarına nakşederek merasimlerde totemin derisini giydikleri de görülmüştür. Konuya diğer bir açıdan bakılırsa totemin tabu olduğu görülür. Totem olan hayvanı öldürmek yasak olduğu gibi, totem olan ağacın gövdesinde oturmak hatta odununu kırmak da yasaktır. Bazı dinler tarihi araştırmacılarına göre Animizm'den doğmuştur. Halk edebiyatında, masallarda ve Tevrat'taki hayvanların konuşması ile İncillerde güvercine önemli bir yer verilmesini Totemizm kalıntısı olarak sayanlar da vardır.

Totemizm, zannedildiği gibi hayvana tapmaktan ibaret değildir. Klan üyeleri de totemler kadar mukaddestir.
Totemizm, Naturizm ve Animizm'e göre daha gelişmiş bir sistem olamamakla beraber iptidai insanların dini inanışlarını açıklamak için ortaya atılmış bir teoriden başka bir şey değildir.
Totemizm, metafizik idealinden mahrumdur.
Totemizm'in insanlığın iptidai dini olduğu görüşünü iddia eden E. Durkheim'e birçok sosyolog itiraz etmiştir. İtiraz edenlerin başında P.W. Schimidt gelmektedir.

Animizm
Paganizm

Transandantalizm (Deneyüstücülük), on dokuzuncu yüzyıl başlarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nin New England bölgesinde edebiyat, din, kültür ve felsefe alanında ortaya çıkan yeni fikirler toplamıdır. Bazen transandantal kelimesinin diğer kullanımlarından farkını ortaya koymak için "Amerikan Transandantalizmi" olarak da adlandırılır. Amerikan Transandantalizmi döneminin kültür ve toplumunun genel durumuna özellikle de Harvard'daki entelektüalizme karşı bir protesto olarak ortaya çıkmıştır. Temel inançları arasında, aşkın ideal spiritüel durumun; fiziksel ve empirik olduğu ve kurumlaşmış dinlerin doktrinleriyle değil yalnızca bireyin bağımsızca kendi içine dönmesi  yoluyla idrak edilebileceği bulunmaktadır. Transandantalistler var olan toplumsal kurumların bireyin kendi içindeki iyiliği fark etmesi ve ona dönmesine mâni olduğuna inanmışlar, bu yüzden bireyin kendini keşfine önem vermişlerdir.
Önde gelen Transandantalistler; Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Bronson Alcott, Orestes Brownson, William Ellery Channing, Frederick Henry Hedge, Theodore Parker ve George Putnam'dır.
Bu akım dünyanın ve Tanrı'nın birliğine olan temel bir inanca dayanıyordu. Her bireyin ruhunun dünyayla aynı olduğu, dünyanın birebir bir mikrokozmozu olduğu düşünülüyordu. Kendine güven ve bireycilik doktrini, bireysel ruhun Tanrı ile kendini özdeşleştirmesine olan inançla gelişti.

Wikipedia-Transcendentalism 27 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The web of American transcendentalism 13 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A Lecture from Emerson16 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Vitalizm veya dirimselcilik, ilke olarak hem ruhtan hem de organizmadan ayrı bir hayatı kabul eden fizyolojik öğreti. Bu görüş, bütün uzvi aksiyonları kapsar.
Dirimselcilik bir yandan animizme ve özellikle ruh ile beden arasında aracı bir güç kabul ettiği için Van Helmont'un animizmine, öte yandan da, tekçiliğe veya biyolojik monizme bağlanır. Zira hayati kuvvet, ne mutlaka akla uygun ne de mutlaka ölümsüzdür; böylece tabiatın diğer güçleri ile aynı değerde sayılabilir, ilk dirimselciler Pythagoras ve Aristoteles olmuştur. Ama bu görüş, en mükemmel ifadesini, Montpellier okulunda ve özellikle, Barthez'de buldu.
Barthez'e göre, hayati olaylar, canlıların dışında, benzerine rastlanmayan bir gücün sonuçlarıdır. Bu fikirler, Bichat, Cuvier, Johannes Müller gibi birçok fizyolojist tarafından kabul edilmiştir. Hattâ bugün bile, bu fikirleri tutanlar vardır.
Legallois tarafından soğancığın rolünün keşfi, ayrıca eski hekimlerin pek sevdikleri hayati sacayağı, yani hayatın üç kaynağı kavramı hayat merkezleri konusunda bir kesinliğe varılmasına yol açtı, böylece hayata nesnel bir varlık verilmiş olduğu sanıldı. Fakat, çok geçmeden, özellikle Bichat'nın etkisiyle, hayatın tek bir merkezde bulunduğu varsayımı önemini kaybetti, öyle ki, dirimselcilik, Rostan'ın örgencilik nazariyesiyle aynı şey oldu. Bu görüş de, daha sonraki buluşların etkisiyle yeni dirimselcilik görüşüne yol açtı. Yeni dirimselcilikten bugün yalnız yön fikri kalmıştır.

Yahudi ateizmi veya Mûsevî ateizmi, etnik olarak Yahudi, ancak fikir ve dünya görüşü olarak ateist olmaktır. Yahudilik etnik olduğu kadar dinî noktaları da kapsadığı için, doğal olarak Ateist Yahudilik çelişkilere yol açmaktadır.
Halaha'nın anasoyluluğa yaptığı vurgudan dolayı, dini muhafazakâr Ortodoks Yahudi otoriteleri bile Yahudi bir anneden doğmuş ateistleri tamamen Yahudi kabul etti. 2011'deki bir araştırma Amerikan Yahudilerinin yarısının Tanrı'nın varlığı hakkında şüpheleri olduğunu gösterdi, diğer Amerikalı dini gruplarında ise bu oran %10-15 arasında.

Kendi Yahudiliklerini etnik ve seküler Yahudi kültürüne dayandırmak yerine birçok ateist Yahudi bu seviyedeki sembolik tanımlamayı bile reddeder. Seküler Yahudilik için durumlar Yahudi tarihini ve halkını, Yahudi edebiyatını (dinsiz Yahudi yazarları içerecek şekilde. Örneğin, Philip Roth ve Amos Oz), Yahudi yiyeceklerini tüketimi, Yahudi mizahının kullanımını ve Yahudi dillerine bağlılığı içerecek şekildedir. İsraillilerin yüksek çoğunluğu kendilerini seküler olarak tanımlar ve Yahudi dininin uygulanmasını reddeder. Yahudi kökenlere sahip bazı inançsızlar kendilerini Yahudi olarak tanımlamak yerine sadece ateist olarak tanımlamayı tercih ederler, bazıları ise Yahudiliğin dini inançtan bağımsız bir şekilde kültür ve geleneğinin kucaklanabileceğini iddia ederler, yine de Yahudi kültürü Tanrı etrafında oluşur.

Tarihteki birçok tanınan Yahudi tanrılara inanmayı reddetti. Bazıları ise geleneksel Tanrı'yı reddedip dini dili kullanmaya devam ettiler. 1656'da 17. yüzyılın Yahudi filozofu Baruch Spinoza, Tanrı'ya panteist bakışının ilerlemesi nedeniyle Amsterdam Sefarad Sinagog'u tarafından aforoz edildi, bazı gözlemcilere göre, bu modern ateizme döşenen taşlarla uyumluydu. Spinoza'yla bağlantılı bir şekilde, Albert Einstein, Tanrı'nın varlığını reddetmesine rağmen teist bir dil kullandı ve katı bir şekilde Yahudi olarak tanımlandı. Astrofizikçi Carl Sagan Yahudi bir ailede doğdu ve bir dinsizdi.
Karl Marx etnik olarak Yahudi bir ailede doğdu ancak Lüteryen bir şekilde yetişti ve tarihteki en kayda değer ve etkili ateist düşünürlerden biri oldu; diyalektik ve tarihi materyalizmi geliştirdi ve bunlar kapitalizm eleştirilerinin ve bilimsel sosyalizm alanındaki teorilerinin temeli oldu. Marx, Moses Hess de dahil olmak üzere diğer önemli Yahudi düşünürleri üzerinde büyük bir etkiye sahip oldu . En çok atıf alan din üzerine sözünde şunu belirtti: "Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor".
Sigmund Freud Bir Yanılsamanın Geleceği’nde dinden kaçındığını yazdı, aynı zamanda oğlunun Yahudi olarak yetişmesi için onu bir Yahudi okuluna gönderdi ve şöyle savundu “Eğer oğlunun Yahudi olarak büyümesine izin vermezsen onu başka bir şey ile değiştirilemeyecek bir enerji kaynağından yoksun bırakırsın".

Yeni Ateizm (militan ateizm veya köktenci ateizm olarak da bilinir), bazı yirmi birinci yüzyıl ateistleri tarafından ileri sürülen bir akımdır. Bu modern ateizm ve laiklik akımı, din eleştirmenleri olarak da bilinen, batıl inanç, din ve usdışılıkçılık gibi görüşlerin anlayışla karşılanmaması gerektiğini; tam tersine, özellikle de bunların etkilerinin devlet, eğitim ve politikada hissedildiği her dönemde bunlarla mücadele edilmesi, bunların eleştirilmesi ve yalanlarının açığa çıkarılması gerektiğini düşünen bir grup yazar ve düşünür tarafından savunulmaktadır. "Yeni Ateizm" terimi, Gary Wolf tarafından 2006 yılında Wired dergisinde yayımlanan bir makalede ilk defa kullanılmıştır.
Yeni Ateizm sıklıkla laik hümanizm ve antiteizm gibi akımlardan temel alır ve bunların temel ilkeleri ile örtüşür. Özellikle de çocukların endoktrinasyonu (telkini) ve doğaüstü iddialar üzerine kurulu ideolojilerin yayılması konusundaki eleştirileri bakımından bu akımlarla benzerlikleri görülebilir.

İnançlı bir Hristiyan ve Charles Darwin'in evrim teorisinin ilk destekçilerinden olan Harvard botanikçisi Asa Gray, 1868 yılında daha "materyalist" olan İngiltere'deki Darwincileri "İngiliz-materyalist-pozitivist düşünce çizgisinde" olmakla eleştirdi. Darwin'in destekçisi Thomas Huxley, açık bir şüpheciydi ve kendisinin biyografisini yazan Janet Browne şöyle tarif ediyordu:
Huxley, mucizeler ve ruhun varlığına karşı saldırı halindeydi. Birkaç ay sonra, "ne dindar ne de dinsiz olan, bilgi çerçevesinde mantıklı bir şekilde her şeyi sorgulamakta özgür, saf mantık felsefecisi birey" olarak tanımlanabilecek kendi pozisyonunu tarif etmek için "agnostik" sözcüğünü icat edecekti [...] Bu terim ona uydu [...] ve diğer özgür düşünceli, mantıkçı şüphecilerin dikkatini çekti. Bu sayede 19. yüzyılın son birkaç on yılındaki bilimsel rasyonalizmin özellikle aktif bir parçası haline geldi. [...] Huxley'in elinde agnostisizm, diğer herhangi bir şey gibi bir doktrin haline geldi - şüphecilik dinine dönüştü. Huxley, agnostisizmi bir mezhep olarak kullandı; öyle ki bu düşünce onu piskopos ve başpiskoposlardan bile daha üst bir ahlaki düzleme yerleştiriyordu. Buna rağmen elimizdeki tüm kanıtlar, Huxley'in düpedüz ateizmi kabullenmeyi reddedişinde içten ve dürüst olduğunu gösteriyor. Bir "yalancı" olmayı reddetti. Ona göre, ruhani alanı didik didik sorgulamak, kör bir şekilde inanmaktan veya inanmamaktan daha üst düzey bir çabayı gerektiriyordu. Charles Kingsley'e 1860 yılında şöyle demişti: "Derin bir din algısı, teolojinin tamamen var olmamasıyla uyumludur." Spectator  dergisi ona "Papa Huxley" adını takmıştı. Bu isim, ona yapışıp kaldı.  —Janet Browne

Sam Harris tarafından yazılan ve 2004 yılında yayınlandıktan sonra ABD'de çok satanlar listesine giren, dilimize İnancın Sonu: İnanç ve Mantığın Kafa Kafaya Çarpışması olarak çevrilen kitap, bundan sonraki birkaç yılda çok sayıda popüler ateist yazarın kitabına öncülük etti. Harris'i motive eden 11 Eylül saldırıları, İslam'ın doğrudan eleştiri oklarına maruz kalmasına neden olsa da, Harris kitabında Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerini de doğrudan eleştirdi. Bundan iki yıl sonra Harris, Hristiyan Bir Topluma Mektup başlıklı bir kitap yazarak, Hristiyanlık'ı doğrudan ve sert bir şekilde eleştirdi. Ayrıca, 2006 yılında yayınlanan Tüm Kötülüklerin Anası? başlıklı belgeseli sonrasında Tanrı Yanılgısı isimli meşhur kitabını yayınlayan Richard Dawkins, 51 hafta boyunca New York Times'ın en çok satanlar listesinde yer aldı.
2010 yılında "Neden Yeni Atizme İnanmıyorum" başlıklı bir köşe yazısı yazan Tom Flynn, "Yeni Ateizm" akımının ne yeni ne de bir akım olduğunu ileri sürdü. Yeni olan şeyin, büyük yayınevlerinin ateist içerikli metinleri yayınlaması, bunların milyonlarca kişi tarafından okunması ve hatta bu kitapların çok satanlar listesine girmesi olduğunu belirtti.

30 Eylül 2007'de önde gelen dört ateist (Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Daniel Dennett), Hitchens'ın Washington, D.C.'deki evinde, iki saatlik ve moderatörsüz, özel bir tartışma için bir araya geldiler. Tartışma kaydedildi ve "Mahşerin Dört Atlısı" başlığıyla yayınlandı. 2010 yılında Christopher Hitchens vs Dinesh D'Souza arasında yaşanan "Tanrı Tartışması"nda bu dört adama "Kıyamet-Dışının Dört Atlısı" dendi. Bu kinaye, İncil'in Vahiy Kitabı'nda sözü edilen Mahşerin Dört Atlısı anlatısından gelmektedir. Bu dörtlü, onları aşağılama amacıyla "Evanjelist Ateistler" olarak da anılmaktadır.
Sam Harris, en çok satanlar listesine giren İnancın Sonu, Hristiyan Bir Topluma Mektup, Ahlakî Düzlem ve Uyanış: Dinsiz Bir Ruhaniyetin El Kitabı gibi kitapların yanı sıra, ilk etapta e-kitap olarak basılan Özgür İrade ve Yalan Söyleme Sanatı gibi eserlerin yazarıdır. Harris, Mantık Projesi'nin eş kurucularındandır.
Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı isimli kitabın yazarıdır. Bu kitabın içeriği, yazımından önce Kanal 4'te Tüm Kötülüklerin Anası? başlığıyla belgesel olarak yayınlanmıştır. Dawkins, Richard Dawkins Mantık ve Bilim Vakfı'nın kurucusudur. Şöyle yazıyor: "Bu arada ben, mahşerin dört atlısı etiketine karşı çıkmıyorum. Sadece 'yeni ateist' lafından pek heyecan duymuyorum: Bu tanım bana, bizim önceki ateistlerden tam olarak ne açıdan ayrıldığımız konusunda net gelmiyor."
Christopher Hitchens, Tanrı Harika Değildir kitabının yazarıdır ve Dış Politika ile Prospect Dergisi tarafından "En İyi 100 Kamu Entelektüeli"nden biri olarak seçilmiştir. Ayrıca Hitchens, Amerikan Seküler Koalisyonu danışma kurulunda görev almıştır. 2010 yılında Hitch-22 başlığıyla anılarını yayınlamıştır. "Hitch-22" ismi, Hitchens'ın yakın arkadaşı Salman Rüşdi tarafından ona verilen bir lakaptır. Hitchens, dostu Rüşdi'yi Şeytanî Ayetler tartışması boyunca yılmaksızın desteklemiştir. Bu anıların yayınlanmasından kısa bir süre sonra Hitchens'a yemek borusu kanseri teşhisi konulmuştur. Hastalık, Aralık 2011'de ölümüne sebep olmuştur. Ölümü öncesinde Hitchens, bir dizi denemesini ve makalesini Tartışmalı başlıklı kitabında yayınlamıştır. Ölümü sonrasındaysa Ölümlülük başlığıyla bunun kısa bir versiyonu yayınlanmıştır. Bu yayınlar ve kamuya açık olarak verdiği sayısız sunum, Hitchens'a hastalığı sırasında bile yılmaz bir ateizm savunusu platformu vermiştir. Hatta bu konuşmalarında özellikle de ölüm döşeğindeki insanlara dair kültürden bahsetmiş, ölüme yakın insanları dine döndürme çabalarını eleştirmiş ve bu girişimleri "zevksizlik" olarak değerlendirmiştir.
Daniel Dennett, Darwin'in Tehlikeli Fikri, Büyüyü Bozmak gibi birçok kitabın yazarıdır. Ayrıca Ruhban Sınıfı Projesi'nin açık bir destekçisidir. Bu proje, ABD'de bulunup da artık Tanrı'ya inanmayan, bu nedenle cemiyetlerinden dışlanan din insanlarına destek olma amacıyla kurulmuştur.
"Mahşerin Dört Atlısı" videosu, internetten ücretsiz olarak iki bölümde izlenebilir: Bölüm 1 11 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Bölüm 2 11 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Hitchens'ın ölümünden sonra Ayaan Hirsi Ali (kendisi, Hitchens'ın katılması beklenen 2012 Uluslararası Ateist Kongresi'ne katılmıştı), "artı bir atlı-kadın" olarak anılmaya başlandı. Çünkü aslen Ali de 2007'deki "atlılar" toplantısına davet edilmiş; ancak son anda iptal etmek zorunda kalmıştı. Hirsi Ali, Mogadişu, Somali'de doğdu ve 1992'de Hollanda'ya kaçtı. Kaçma nedeni, görücü usulü evlilikti. Sonrasında Hollanda politikasıyla ilgilenmeye başladı, dini reddetti ve İslami ideolojiye karşı güçlü bir ses haline geldi. Özellikle de kadınlarla ilgili çalışmalar yürüttü. Bu alandaki çalışmalarının sonucunda Kafir ve Kafesteki Bakire kitaplarını yazdı. Hirsi Ali, sonradan Teslimiyet adlı filmin yapımında görev aldı. Bu film nedeniyle arkadaşı Theo Van Gogh öldürüldü ve cesedinin göğsüne Hirsi Ali için bir ölüm tehdidi mesajı iğnelenerek bırakıldı. Bu nedenle Hirsi Ali Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti ve orada saklanmaya başladı. Şu anda da orada yaşamakta ve İslam'ın en güçlü eleştirmenlerinden biri olarak yaşamına devam etmektedir. Ayrıca kadınlara İslamî doktrin altında ve İslamî toplum yaşantısında nasıl davranıldığı konusundaki çalışmalarını sürdürmektedir. Bunun yanı sıra güçlü bir ifade özgürlüğü ve rencide (hakaret) etme özgürlüğü savunucusudur.
"Mahşerin Dört Atlısı" tartışmasız bir şekilde ateizmin en önde gelen savunucuları olsa da, birçok diğer güncel ve önemli ateist de bu akımı desteklemektedir. Bunlar arasında bulunan bazıları: Lawrence M. Krauss (fizikçi, kozmolog ve Hiç Yoktan Bir Evren'in yazarı), Jerry Coyne (biyolog ve Evrim Neden Gerçektir? kitabının ve onun tamamlayıcısı olan, içeriğinde özellikle polemiklere ve dinî meselelere yer verdiği blogun yazarı,), Steven Pinker (bilişsel bilim insanı, dilbilimci, psikolog ve yazar), Aron Ra (Amerikan Ateistler Birliği'nin başkanı), Michel Onfray (filozof ve Ateist Manifesto: Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam'a Karşı Dava başlıklı kitabın yazarı), Rebecca Goldstein (bilim filozofu ve Tanrı'nın Varlığı'na Dair 36 Kanıt: Bir Kurgu başlıklı kitabın yazarı), A. C. Grayling ("Yeni Ateizm'in Beşinci Atlısı" olarak bilinen filozof), Dan Barker (eski bakan ve ateist aktivist, Dinlerden Özgürlük Vakfı'nın kurucusu), John W. Bush (eski bakan ve çeşitli din felsefesi kitaplarının yazarı), Greta Christina (Ateistler Neden Bu Kadar Öfkeli? kitabının yazarı), James Randi (paranormal iddiaları çürütmekle uğraşan eski bir illüzyonist), Michael Shermer (meşhur kuşkucu ve Neden İnsanlar Tuhaf Şeylere İnanır? başlıklı kitabın yazarı), David Silverman (Amerikalı Ateistler'in başkanı ve Tanrı'yla Mücadele: Dindar Bir Dünyada Ateist Manifesto başlıklı kitabın yazarı), İbn Warraq (Neden Bir Müslüman Değilim? başlıklı kitabın yazarı), Matt Dillahunty (Austin temelli internet ve kablolu TV yayını Ateist Deneyimi'nin sunucusu) ve Bill Maher (yazar ve 2008'de yayınlanan Religulous başlıklı belgeselin başrol oyuncusu).

Birçok çağdaş ateistin yazı dili bilimsel bir dile dayanmaktadır. Bilimin din ile ilgisiz olduğunu, hatta "Tanrı" konseptiyle baş edemeyeceğini savunan, kendilerin

Üniteryenizm (İngilizce: Unitarianism) Hristiyanlıktaki teslis inanışının aksine İsa'nın ve Kutsal Ruh'un tanrılığını reddeden Hristiyan teolojisi hareketidir.
Üniteryen Hristiyanlar İsa'nın, Meryem'in karnında Kutsal Ruh aracılığıyla oluştuğundan “Tanrı’nın oğlu” olduğunu kabul eder. Bununla birlikte, Tanrı'nın kendisi olarak kabul etmezler. Üniteryen Hristiyanlıkta ilk günah ve mukadderat gibi soteryolojik doktrinler de dahil olmak üzere birçok geleneksel Hristiyan doktrini reddedilir. J. Gordon Melton tarafından hazırlanan Amerikan Dinler Ansiklopedisi'nde "liberal" kiliseler arasında sınıflandırılmıştır.
Üniteryen hareketi, her ne kadar başlangıçta "Üniteryen" olarak adlandırılmasa da, 16. yüzyılın ortalarında Polonya, Litvanya ve Transilvanya bölgesinde neredeyse aynı anda başlamıştır. Taraftarları arasında İtalyanlar önemli bir yer tutmaktaydı. İngiltere'de ise ilk Üniteryen Kilisesi hâlen bugünkü İngiliz Üniteryen Merkezi'nin bulunduğu Essex Street, Londra'da 1774 yılında kurulmuştur.

Allen, Joseph Henry (1882). Our Liberal Movement in Theology. Boston. 
Allen, Joseph Henry (1897). Sequel to Our Liberal Movement. Boston. 
Buzzard, Anthony F.; Hunting, Charles F. (1998). The Doctrine of the Trinity: Christianity's Self-Inflicted Wound. Lanham, Maryland: International Scholars Publications. ISBN 1573093092. 24 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Chadwick, John White (1894). Old and New Unitarian Belief. Boston. 
Cooke, George Willis (1902). Unitarianism in America: A History of its Origin and Development. Boston: American Unitarian Association. 24 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Emerton, Ephraim (1911). Unitarian Thought. New York: Macmillan Co. 24 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Hewett, Austin Phillip (1955). An Unfettered Faith: The Religion of a Unitarian (PDF). Londra: Lindsey Press. 29 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). 
Hill, Andrew M. (1994). The Unitarian Path. Londra: Lindsey Press. ISBN 0853190461. 
Howe, Charles A. (1997). For Faith and Freedom: A Short History of Unitarianism in Europe. Boston: Skinner House Books. ISBN 1558963596. 
Lloyd, Walter (1899). The Story of Protestant Dissent and English Unitarianism. Londra: Philip Green. 
Navas, Patrick (2007). Divine Truth or Human Tradition: A Reconsideration of the Roman Catholic-Protestant Doctrine of the Trinity in Light of the Hebrew and Christian Scriptures. Bloomington, Indiana. ISBN 1425948324. 
Rowe, Mortimer (1959). The Story of Essex Hall (PDF). Londra: Lindsey Press. 12 Nisan 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). 
Smith, Matthew F. (2005). "Unitarians".  Bowden, John (Ed.). Christianity: The Complete Guide. Londra: Continuum. ISBN 0826459374. 
Tuggy, Dale. "Unitarianism (Supplement to 'Trinity')". Stanford Encyclopedia of Philosophy. 
Wilbur, Earl Morse (1925). Our Unitarian Heritage (PDF). Berkeley, California: Starr King School for the Ministry. 17 Mart 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). 
Wilbur, Earl Morse (1945). A History of Unitarianism: Socinianism and Its Antecedents. Harvard University Press. 24 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Unitarian Ministries International
Unitarianism3 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at BBC Religions
American Unitarian Conference23 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
American Unitarian Reform
General Assembly of Unitarian and Free Christian Churches (UK)23 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biblical Unitarians10 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Free Christian Church of Unitarians and Universalists

Üçtanrıcılık (Yunanca τριθεΐα, "üç tanrısallık"), teslis karşıtı Hristiyan öğretisi. Teslisin birliği de tektanrıcılık da reddedilir. Üç ayrı tanrıyı öne süren herhangi bir gerçek düşünce ekolünden daha çok "olası bir sapmayı" temsil eder. Her bir hipostazın veya kutsal kişinin (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) bir bütün olarak Üçleme'nin birliği yerine her birinin bireyselliğini vurgulayanlara uygulanan "düşmanca bir etiketten biraz daha fazlasıydı". Suçlama özellikle MS 3. ve 7. yüzyıllar arasında popülerdi.
Hıristiyanlık tarihinde, çeşitli teologlar üçtanrıcılığa girmekle suçlanmıştır. En eskileri arasında monofizitler Yahya en-Nahvi ve Eugenios ve Tarsoslu Konon gibi takipçileri vardı. Teslisin üç ilahi varlığın eştözlü ortak doğasının bir soyutlama olduğunu öğrettiler. Amaçları, Aristoteles ile Hristiyanlık arasında uzlaşma çabasıydı. Patrik Petrus Calinicus'unsavunduğu bu görüş 616'da İskenderiye'de üçtanrıcılık olarak mahkûm oldu. 680-81'de Üçüncü Konstantinopolis Konsilinde yine üçtanrıcılık olarak kınandı.
Geç Antik dönemde, bazı aykırı hareketler Ortodoksluğu üçtanrıcılıkla eşdeğer görerek eleştirdi. Sabellyalılar, Monarşistler ve Makedonistler rakiplerini üçtanrıcı olarak nitelendirdi. Yahudiler ve Müslümanlar sık sık Üçlü Birlikçiliği sadece giydirilmiş üçtanrıcılık olarak eleştirdiler (bkz. İslam'da teslis). Ortodokslar tarafından üçtanrıcılıkla suçlanan gruplar arasında Anomeistler ve Nasturiler yer almaktadır.
Orta Çağ'da, skolastik Roscelinus üçtanrıcılıkla suçlandı. Üç tanrısal kişinin ayrı ayrı var olduğunu gören aşırı bir nominalistti. 1092'de veya yaklaşık Soissons sinodunda üçtanrıcı olarak mahkûm edildi. Realist skolastik Gilbert de la Porrée, üç tanrısal varlık ile Tanrı'nın özünü ayırt ederek (üçlüden ziyade dörtçülük yaparak) ters yönde hata yaptı ve üçtanrıcılıkla suçlandı. 1148'de Reims Konseyi'nde kınandı. Gilbert'in fikirleri Fiore'den Joachim'i etkiledi ve Dördüncü Lateran Konseyi (1215), teslisin sayısal birliğini teyit ederek konuyu açıklığa kavuşturmaya çalıştı.
Modernitede, Avusturyalı Katolik Anton Günther, Hegelci panteizmi çürütme çabasıyla, üç tanrısal kişiyi, yalnızca ortak kökenleriyle birbirine bağlanmış üç mutlak ve farklı gerçeklik olarak ilan etti.

İkiliksizlik veya Nondüalizm şeylerin birbirinden farklı görünmekle birlikte ayrı olmadıklarını savunan görüştür. İkiliksizlik inanç, durum, teori, pratik veya bir felsefeye atıfla kullanılır. Kavramın "Monizm" veya nitelikli monizm ile bağlantısı vardır.

İkiliksizlik veya İngilizcedeki karşılığı ile "Nondualism" Advaita teriminin batı dillerindeki karşılığı olarak  türetilmiştir. Terim ilk olarak Hint kutsal metni Upanişadların İngilizcedeki çevirilerinde kullanılmıştır.

İkiliksizlik kavramını izah ederken kullanılan bazı metaforlar:

Indra'nın Ağı, Avatamsaka Sutra
Kör adam ve fil (Mevlana'nın Mesnevi adlı eserinde de geçmektedir)
Tutulma
Hermafrodit, e.g. Ardhanārīśvara
Ayna ve Yansıma
Kutsal izdivaç
Evlilik
Cinsel birleşme, hatta  orgazm
Deniz-ve-dalga, Awakening of Mahayana Faith
Güneş ve ışınları, Lankavatara Sutra
Bir lamba ve ışığı, Platform Sutra

Byron Katie, Mitchell Stephen (2007) "A Thousand Names for Joy: Living in Harmony with the Way Things Are". New York: Harmony Books. ISBN 978-0-307-33923-2
Castaneda, Carlos (1987). The Power of Silence. New York: Simon and Schuster. ISBN 0-671-50067-8.
Downing, Jerry N. (2000) Between Conviction and Uncertainty ISBN 0-79144-627-1
Godman, David (Ed.) (1985). Be As You Are: The Teachings of Sri Ramana Maharshi. London: Arkana. ISBN 0-14-019062-7.
Hawkins, David R. (October 2006). Discovery of the Presence of God: Devotional Nonduality. Sedona, Arizona: Veritas Publishing. ISBN 0-9715007-6-2 (Softcover); ISBN 0-9715007-7-0 (Hardcover)
Jeon, Arthur (2004) City Dharma: Keeping Your Cool in the Chaos ISBN 1-40004-908-3
Katz, Jerry (Ed.) (2007). One: Essential Writings on Nonduality. Boulder, CO: Sentient Publications. ISBN 1591810531.
Kent, John (1990) Richard Rose's Psychology of the Observer: The Path to Reality Through the Self PhD Thesis 28 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Klein, Anne Carolyn (1995). Meeting the Great Bliss Queen: Buddhists, Feminists, and the Art of the Self. Boston, Beacon Press. ISBN 0-8070-7306-7.
Kongtrül, Jamgön (1992). Cloudless Sky: The Mahamudra Path of The Tibetan Buddhist Kagyü School. Boston: Shambhala Publications. ISBN 0-87773-694-4.
Lama, Dalai (2000). Dzogchen: The Heart Essence of the Great Perfection. Ithaca: Snow Lion Publications. ISBN 1-55939-157-X.
Madhukar (2006) The Simplest Way. Editions India. ISBN 81-89658-04-2.
Norbu, Namkhai (1993). The Crystal and the Way of Light: Sutra, Tantra and Dzogchen. London: Arkana. ISBN 0-14-019314-6.
Schucman, Helen (1992) "A Course In Miracles". Foundation for Inner Peace, pg. 1. ISBN 0-9606388-9-X.
Tolle, Eckhart (2004) "The Power of Now: A Guide to Spiritual Enlightenment" ISBN 978-1577314806
Trungpa, Chögyam (1987). Cutting Through Spiritual Materialism. Boston: Shambhala Publications. ISBN 0-87773-050-4.
Watson, Burton (Trans.) (1968). The Complete Works of Chuang Tzu. New York: Columbia University Press. ISBN 0-231-03147-5.
Lumiere, Lynn-Marie and Lumiere-Wins, John (2000). "The Awakening West: Conversations with Today's New Western Spiritual Leaders" (Paperback)
Waite, Dennis (2004) "The Book of One: The Spiritual Path of Advaita" (Paperback)

Advaita Vedanta
Neo-Advaita
Monizm
Vahdet-i Vücud
Perennial felsefe

"Neo-Advaita or Pseudo-Advaita and Real Advaita-Nonduality by Timothy Conway" a commentary by Ravi dated Wednesday 09/7/2008 26 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İlahi varlık, ilahi ya da kutsal kabul edilen doğaüstü varlıklardır. Dinler, taptıkları tanrı sayısına göre sınıflandırılabilir. Politeist dinler birden çok ilahi varlığı kabul ederken, monoteist dinler yalnızca bir tane ilahi varlığı kabul eder (genellikle "tanrı" olarak anılır). Henoteist dinler, diğer tanrıları inkâr etmeden yalnızca bir ilahi varlığı kabul eder ve diğer inançları aynı ilahi ilkenin farklı yönleri olarak görür. Nonteist dinler, herhangi bir yaratıcıyı reddeder ancak bir panteonu kabul edebilir.
Tek tanrılı dinlerin çoğu geleneksel olarak tanrılarını her şeye gücü yeten, her yerde hazır bulunan, her şeyi bilen ve ebedi olarak kabul etseler de, bu niteliklerin hiçbiri bir "ilahi varlık" tanımı için gerekli değildir ve çeşitli kültürler, kendi ilahi varlıklarını farklı şekilde tasavvur etmişlerdir. Monoteist dinler tipik olarak Tanrı'ya eril terimlerle atıfta bulunurken, diğer dinler tanrılarına erkek, kadın, hermafrodit veya cinsiyetsiz gibi çeşitli şekillerde atıfta bulunabilir.
Tarihsel olarak, antik Mezopotamyalılar, Mısırlılar, Yunanlar, Romalılar ve Cermen halkları da dahil olmak üzere birçok eski kültür, doğal afetleri çeşitli şekillerde kasıtlı nedenler ya da sonuçlar olarak kişileştirdi. Bazı Avesta ve Veda tanrıları, etik kavramlar olarak görülüyordu. Hint dinlerinde tanrıların, her canlının vücudunun tapınağında duyu organları ve zihin olarak tezahür ettiği düşünülüyordu. Bazen tanrılar, etik bir yaşam yoluyla liyakat kazanan insanlar için yeniden doğduktan sonra bir varoluş biçimi (Saṃsāra) olarak tasavvur edildi.

Eon (Gnostisizm)
İlahi varlıklar listesi
Kurgusal tanrıların listesi
Tanrılaştırma

İlahi varlıklar listesi dünya çapında çeşitli dini akımların, kültürlerin ve mitolojilerin konusu olan ilahi varlıklar hakkında bilgi vermek amacıyla oluşmuştur. Liste alfabetik sıraya göre dizilmektedir.

Jeebo
Jengu
Mami Wata
Waaq

Eostre, ilk bahar tanrıçası
Fríge, İskandinav mitolojisinde yer alan Frigg'in karşılığı.
Ingui Fréa, İskandinav mitolojisinde yer alan Frey'in karşılığı.
Seaxnéat, Sakson ırkının kurucusu.
Thor, İskandinav mitolojisinde aynı isimle yer alan tanrı.
Tiw, İskandinav mitolojisinde yer alan Tyr'in karşılığı.
Wéland, İskandinav mitolojisinde yer alan Volundr'ın karşılığı.
Wóden, İskandinav mitolojisinde yer alan Odin'in karşılığı.

Brekyirihunuade
Kwaku Ananse

Anansi
Asase Ya
Bia
Nyame

Altjira
Anjea
Bagadjimbiri
Baiame
Bamapana
Banaitja
Bobbi-Bobbi
Bunjil
Daramulum
Dilga
Djanggawul
Eingana
Galeru
Gnowee
Julana
Julunggul
Karora
Kidili
Kunapipi
Mangar-kunjer-kunja
Numakulla
Pundjel
Ulanji
Walo
Wawalag
Wuriupranili
Yurlungur

Ayya Vaikundar - (bakınız: Ayyavazhi Teslisi)
Sivan
Nathan
Thirumal
Arumukan

(Listenin devamını Aztek mitolojisi maddesinde görebilirsiniz)

Chalchiuhtlicue - göllerin ve derelerin tanrıçası
Cinteotl - darının (mısır) tanrısı
Coyolxauhqui - ay tanrıçası
Ehecatl - rüzgar tanrısı
Huehueteotl - aile ocağı tanrısı, hayat ateşi
Huitzilopochtli - güneş, ateş ve savaş
Ilamatecuhtli- toprak, ölüm ve samanyolu tanrıçası
Itztlacoliuhqui-Ixquimilli - sert taşın tanrısı
Mayahuel - maguey tanrıçası
Mictlantecuhtli - ölüm tanrısı
Ometeotl - cennet tanrısı/tanrıçası
Quetzalcoatl - hayat nefesi tanrısı
Tepeyollotl - deprem tanrısı
Tezcatlipoca - kargaşa tanrısı
Tlahuizcalpantecuhtli - şafak tanrısı
Tlaloc - yağmur ve şimşek tanrısı
Toci - yeryüzü tanrıçası
Tonacatecuhtli - yiyecek tanrısı
Xipe Totec - ilk bahar tanrısı
Xochipilli - çiçek tanrısı
Xochiquetzal - sevgi/aşk tanrıçası

Tanrı ve belirdiği peygamberleri:
İbrahim
Báb
Bahá'u'lláh
Buddha
İsa
Krişna
Musa
Muhammed
Zerdüşt

Ukapirmas - dünyayı yaratan baş tanrı (İngilizleşmiş adı: Ockpirm)
Perkūns / Perkuno - şimşek tanrısı (İngilizleşmiş adı: Perkuno)
Pikuls - Hristiyanlık döneminde şeytan olarak kötülenen bir tanrı (İngilizleşmiş adı: Pickollo)
Kaūks - bir ilahi varlık
Swāikstiks, Suaixtix - bir ilahi varlık (İngilizleşmiş adı: Swaixtix)
Dēiwas - bir tanrı

Achamán
Guayota
Magec
Chaxiraxi

Godchecker 5 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

El yıkama ya da el hijyeni: bir yıkama yöntemidir. Sabun ile birlikte su veya başka bir sıvı kullanarak ya da sıvı kullanmadan; ellerden toprağın, kirin ve mikroorganizmaların temizlenmesi işlemi.
"Tıbbi el hijyeni", ilaç ve tıbbi bakım idaresi ile ilgili hijyen uygulamalarına ilişkin bir terimdir, hastalıkların oluşmasını ve yayılmasını önler veya en aza indirir. El yıkamadaki temel amaç bakteriler ve virüsler gibi hastalık etkenlerini ve kimyasal maddeler gibi kişisel zararlıları temizlemektir. Tıp alanında ve gıda işi yapan kişiler için özellikle önemlidir, ama aynı zamanda genel halk sağlığı için de oldukça önemli bir uygulamadır.
İnsanlar gözlerine, ağızlarına ve burunlarına dokunmadan önce ellerini yıkamazlar ise solunum ve sindirim sistemi hastalıklarına yakalanabilirler, enfeksiyon kapabilirler. CDC (Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri): "Patojenlerden korunmanın en etkili yollarından birinin el yıkamak" olduğunu belirtmiştir. Genel bir kural olarak el yıkamak, kızamık, suçiçeği, grip ve tüberküloz gibi damlacık yoluyla ve hava yoluyla bulaşan hastalıklara karşı insanları korur. Doğrudan fiziksel temas ile (örneğin: gastroenteritin birçok formları gibi) ve fekal-oral yollardan bulaşan hastalıklara (örneğin: İmpetigo) karşı en iyi korumayı sağlar.

Sadece su kullanarak yapılan sembolik el yıkama, Bahailik, Hinduizm ve Yahudiliğin tevilah ve netilat yadayim kolları gibi birçok dinde ritüellerin bir parçasıdır. Bunlara benzer lavabo uygulamaları Hristiyanlıkta, İslamda (Abdest) ve Şinto dininde (Misogi) de mevcuttur.

El yıkamanın, sağlığa faydalarından bazıları aşağıdaki gibidir:

Gribin yayılmasını en aza indirir.
İshal korunmaya yardım eder.
Solunum yolu enfeksiyonlarının önlenmesinde rol oynar.
Bebek ölümlerini engellemek için önlem almada rol oynar.
Gelişmiş el yıkama uygulamalarının beş yaşının altındaki çocuklarda boy büyümesinde küçük iyileştirmelere neden olduğu gözlenmiştir.
Gelişmekte olan ülkelerde, solunum yolu hastalıkları ve ishalli hastalıklar ile ilgili çocuk ölüm oranları sabunla el yıkama gibi basit davranış değişiklikleri ile azaltılabilir. El yıkama, basit bir eylem olmasına rağmen neredeyse %50 oranında bu hastalıklardan ölüm oranını azaltabilir.
Evde, okulda ve toplu yerlerde sergilenen bu otonom davranış, dünya çapında, ishal ve akut solunum yolu enfeksiyonlarını engellemenin etkili ve en ucuz tek yoludur. Zatürre, büyük bir solunum yolu enfeksiyonudur ve yılda yaklaşık 1,8 milyon çocuğun hayatını alarak, beş yaş altındaki çocuk ölümlerinin bir numaralı nedenidir. İshal ve zatürre birlikte yılda yaklaşık 3.5 milyon çocuğun ölmesine neden olmaktadır. UNICEF'e, göre yemeklerden önce ve tuvaletten sonra sabunla el yıkama alışkanlığı tek bir aşı veya tıbbi müdahaleden daha hayat kurtarıcıdır, bu alışkanlık, ishal ölümlerinin neredeyse yarısını ve akut solunum yolu enfeksiyonları ölümlerinin dörtte birini engellemektedir. El yıkama genellikle su, sanitasyon ve hijyen gibi diğer sanitasyon müdahalelerine entegre edilmiştir.
El yıkamanın küçük bir yan etkisi, sık sık el yıkanması sonucu ciltte kuruluğun oluşmasıdır. Aşırı el yıkama, yaygın obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) belirtisi olarak görülmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde günün belli saatlerinde, okul çocukları için el yıkama oyunu oynamak gibi uygulamalar çocukların bu konudaki davranışlarını geliştirmek için bir seçenektir. Filipinlerde Filipin Eğitim Birimi tarafından uygulanan "Temel Sağlık Programı" çocukların sağlık davranışlarını geliştirme eğitimine bir örnektir. Bu ulusal programın özünde yılda iki kez haşaratların öldürülmesi, sabun ile günlük el yıkama ve florür ile diş fırçalama uygulamaları vardır. Bu Endonezyada da başarıyla uygulanmıştır.

Su ile beraber sabun veya deterjan ile el yıkamak deriden mikropların uzaklaşmasını kolaylaştırır. Sabun ve deterjanın ana etkisi, çözünmedeki engelleri azaltarak çözünürlüğü artırmaktır. Tek başına su verimli bir deri temizleyici değildir çünkü organik toprak parçaları, yağlar ve proteinler su içinde çözülmezler. Sadece suyla temizlik ancak suyun yeteri kadar tazyikli akmasıyla sağlanabilir. Ayrıca sabun ve deterjanlar zarflı virüslerin zarf yapısını bozarak bu virüsleri etkisiz hale getirebilmektedir.

Katı sabun tekrar tekrar kullanılabildiği için üzerinde bakteri ve pislikleri tutabilmektedir. Kirli sabundan kişiler arası bakteri geçişi ile ilgili az sayıdaki çalışmalarda, bakterilerin köpük ile kayıp temizlendiği için bu şekilde geçişlerinin sanılandan daha az olduğu öne sürülmüştür.

Antibakteriyel sabunlar sağlık açısından bilinçli toplumlarda yoğun bir şekilde tanıtılmaktadırlar. Bu güne kadar, antiseptik ve dezenfektan kullanımının doğada antibiyotik direncine neden olduğu ile ilgili bir kanıt bulunamamıştır. Bununla beraber, antibakteriyel sabunlar geniş bir dirençli suşlar listesi bulunan triclosan gibi ortak etken maddelere sahiptirler. Bu nedenle pazarlanan antibakteriyel sabunlar antibiyotik direncine neden olmasalar bile, bakteriler bu sabunların etken maddelerine dirençli olduğu için söylenildiği kadar etkili olmayabilirler.
Oregon Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu'nun yaptığı kapsamlı bir analizde düz sabunların hastalıkların önlenmesi ve ellerden bakterilerin giderilmesi konusunda triklosan içeren tüketici sınıfı anti-bakteriyel sabunlar kadar etkili olduğunu göstermiştir.

El yıkamak için kullanılan sıcak su bakterileri öldürecek kadar sıcak değildir. Bakteriler vücut sıcaklığında (37 C) çok daha fazla gelişme gösterirler. Ilık sabunlu su soğuk olanına göre doğal yağların, toprağın ve bakterinin ellerden temizlenmesi konusunda daha iyidir ancak yaygın inanışın aksine bilimsel çalışmalar, tek başına sıcak su kullanarak el yıkamanın eleden mikrobiyal yükü azaltmak üzerinde hiçbir etkiye sahip olmadığını göstermiştir.

El antiseptikleri ve el temizleyiciler, su bazlı olmayan el hijyeni ajanlarıdır. 1990'ların sonu ve 21. yüzyılın başlarında, alkollü, su bazlı olmayan el hijyeni ajanları (aynı zamanda alkol bazlı el losyonları, antiseptik el losyonları olarak da bilinir) ile elleri ovalamak popülerlik kazanmaya başladı. Formüllerde en çok izopropil alkol ya da etanol ile birlikte kıvam arttırıcı olarak karbomer ve nemlendirici olarak gliserin kullanılmaktadır. Kullanım kolaylığı ve alkolün eli kurutmasını önlemek için köpük şeklinde satılanlar da mevcuttur.
Kolonyalar ve en az %60 ve %95 alkol ihtiva eden el temizleyicileri etkili mikrop öldürücülerdir. Alkol ile ovmak bakterileri ve birden fazla ilaca dirençli bakterileri (MRSA ve VRE), verem ve bazı virüsleri (HIV, herpes, RSV, rhinovirus, vaccinia, influenza, ve hepatit virüsleri de dahil) ve mantarları öldürür. %70 alkol içeren preparatlarla 30 saniye elleri ovlamak bakterilerin %99.97'sini öldürür ve 1 dakika ovalama ile de bakterilerin %99.9'undan %99.999'una kadarını öldürür.
El antiseptikleri bakterilere karşı oldukça etkilidirler ve bazı virüslere karşı daha az etkilidirler. Alkol bazlı el dezenfektanları bulaşıcı gastroenteritin en sık nedeni olan norovirus veya norwalk tipi virüslere karşı neredeyse tamamen etkisizdirler.

CDC özellikle gözle görülür kirlenme olmuşsa yıkadıktan sonra ellerin el antiseptikleri ile ovulmasını tavsiye etmektedir.

Su içermeyen ajanlar etkinliklerine rağmen ellerden organik maddeleri temzileyemezler ancak basitçe dezenfekte ederler. Bu nedenle su ve sabun kadar etkili olmazlar çünkü patojenler hala elde kalır.
Alkol içermeyen el temizleyicilerin etkinlikleri formülleriyle ve içindeki maddelerle doğru orantılıdır, bu temzileyicilerin etkinlikleri alkol ve alkol losyonlarından daha az olmuştur. Son zamanlarda, benzalkonyum klorür formülasyonlarının uygulamalarının kalıcı ve kümülatif antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğu görülmüştür, alkolün aksine sonraki kullanımlarında etkinliklerinin azaldığı ve gelişen yan etkilerin de olduğu görülmüştür.

Düşük gelirli toplumlarda eller sabun ve su yerine külle temizleme yoluna gidilir. Kül veya toprak sudan daha fazla etkili olabilir ancak sabunlu sudan daha etkili değildir. Kül veya toprakta hastalık etkenleri mevcut ise, salgını azaltmak yerine arttırabilir. Külde de sabunda olduğu gibi dezenfektam maddesi vardır (alkaline). DSÖ sabun bulunmadığında sabuna alternatif olarak kül kullanılmasını önermiştir.

Mümkünse ılık su ve sabun kullanılmalı ve tırnaklarla birlikte eller iyice yıkanmalıdır. Bununla birlikte, kül sabunun yerini alabilir ve soğuk su da kullanılabilir.
Öncelikle eller ılık su ile yıkanır, Bileklere ve kollara kirlenmiş su gelmemesi için eller bileklerin ve kolların altında tutulmalıdır. Ilık su derinin yağını soymadan gözeneklerini açar ve mikroorganizmaları temizler. Sıvı sabun tek seferde tamamen eli kapsayacak şekilde beş mililitre kullanılmalıdır ve sabunlu eller akan su dışında en az 20 saniye ovalanmalıdır. En çok unutulan bölgeler başparmaklar, bilekler, parmak araları ve tırnak aralarıdır. Yapay tırnaklar ve kırık tırnaklar mikroorganizmalar için bir yuva oluşturur.
Sonra iyice durulamak gerekir, mikroorganizmalar bilekten parmaklara doğru kayıp düşerler.
Suyu kapatmak için kâğıt havlu kullanılmalıdır. Eller ve kollar kâğıt havluyla kurulanmalı ve kapının kolu da kâğıt havluyla açılıp kapatılmalıdır.
Nemlendirici losyonlar cildin nemini koruma konusunda yardımcı olabilirler; Cilt kuruluğu cilt hasarına yol açabilir ve enfeksiyon ihtimalini arttırabilir.

Musluk suyun ve sabunun bulunmadığı düşük bütçeli bölgelerde el yıkamak için çeşitli düzenekler (tippy tap) kurulmakta veya kül kullanılarak el temizliği yapılmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerde ve kırsal bölgelerde kurulmuş musluk düzenekleri mevcuttur. Bir musluk düzeneği (tippy-tap) basit bir teknikle bir bidon iple asılır, ayakla kontrol edilen düzenekte, genelde eller kalıp sabun ile yıkanır.

Elleri yıkadıktan sonra kurutmak el temizliğinin önemli bir parçasıdır ancak kamuya açık tuvaletlerde bunun ne şekilde yapılacağı konusunda çeşitli tartışmalar vardır. Sayıları gittikçe artan araştırmalar, tek kullanımlık kâğıt havluları

FDA (açılımı: U.S. Food and Drug Administration, Türkçe: Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi), Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Bakanlığına bağlı; gıda, gıda takviyeleri, ilaç, biyolojik medikal ürünler, kan ürünleri, medikal araçlar, radyasyon yayan aletler, veteriner aletleri ve kozmetiklerden sorumlu bürodur.
FDA dünya çapında ağırlığı olan bir kurum olup aşağıdaki alt bölümlere ayrılır: 

Center for Food Safety and Applied Nutrition (CFSAN) - Gıda Güvenliği ve Beslenme Merkezi
Center for Drug Evaluation and Research (CDER) - İlaç Değerlendirme ve Araştırma Merkezi
Center for Biologics Evaluation and Research (CBER) - Biyolojik Ürünler Değerlendirme ve Araştırma Merkezi
Center for Devices and Radiological Health (CDRH) - Araçlar ve Radyolojik Sağlık Merkezi
Center for Veterinary Medicine (CVM) - Veterinerlik Merkezi
National Center for Toxicological Research (NCTR) - Ulusal Toksikoloji Araştırma Merkezi
Office of Criminal Investigations (OCI) - Suç Araştırmaları Ofisi
Office of Regulatory Affairs (ORA) - Kanuni Düzenlemeler Ofisi
The Office of FDA Commissioner (OC) - FDA Müdürlüğü

FDA merkez tesisleri şu anda Montgomery County ve Prince George's County, Maryland'de bulunmaktadır.

FDA Resmi sayfası 15 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. FDA CDER Resmi sayfası 28 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CBER — Biologics Değerlendirme ve Araştırma 25 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eski FDA müdürleri 23 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fekal-oral yol (oral-fekal yol veya orofekal yol olarak da adlandırılır), dışkı partiküllerindeki patojenlerin bir kişiden başka bir kişinin ağzına geçtiği belirli bir hastalık bulaşma yolunu tanımlar. Fekal-oral yolla hastalık bulaşmasının başlıca nedenleri arasında yeterli sanitasyonun olmaması (açık dışkılamaya yol açması) ve kötü hijyen uygulamaları yer almaktadır. Toprak veya su kütleleri fekal materyal ile kirlenirse, insanlar su kaynaklı hastalıklar veya topraktan bulaşan hastalıklarla enfekte olabilir. Gıdaların dışkı ile kirlenmesi de fekal-oral bulaşmanın bir başka şeklidir. Bir bebeğin bezini değiştirdikten veya anal hijyen sağladıktan sonra ellerin düzgün bir şekilde yıkanması gıda kaynaklı hastalıkların yayılmasını önleyebilir.
Fekal-oral yoldaki ortak faktörler beş adettir: parmaklar, sinekler, tarlalar, sıvılar ve gıda. Fekal-oral yolla bulaşan hastalıklar arasında tifo, kolera, çocuk felci, hepatit ve başta ishale neden olanlar olmak üzere diğer birçok enfeksiyon yer almaktadır.

Fekal-oral bulaşma genellikle bir bulaşma yolu olarak tartışılsa da aslında patojenin giriş ve çıkış portallarının bir özelliğidir ve diğer bulaşma yollarının birçoğunda faaliyet gösterebilir. Fekal-oral bulaşma öncelikle kontamine gıda veya su yoluyla dolaylı bir temas yolu olarak kabul edilir. Bununla birlikte, anal seks gibi dışkı veya kontamine vücut parçaları ile doğrudan temas yoluyla da gerçekleşebilir. Ayrıca, kontamine tuvaletlerden gelen tuvalet dumanı yoluyla damlacık veya hava yoluyla bulaşma yoluyla da gerçekleşebilir.

Günümüzde kullanılan "F-diyagramının" temelleri 1958 yılında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yayınlanan bir yayında atılmıştır. Bu yayında, insan dışkısı odak noktasından hareketle hastalıkların bulaşma yolları ve bulaşma önündeki engeller açıklanmıştır.
Modern görünümlü F-diyagramları elde etmek için tarih boyunca değişiklikler yapılmıştır. Bu diyagramlar birçok sanitasyon yayınında kullanılmaktadır. Fekal-oral bulaşma yollarının su, eller, eklembacaklılar ve toprak yoluyla gerçekleştiği gösterilecek şekilde düzenlenmişlerdir. Hatırlamayı kolaylaştırmak için, bu yolların her biri için İngilizcesinde "F" harfiyle başlayan kelimeler kullanılır: sıvılar (İngilizce: fluid), parmaklar (İngilizce: fingers), sinekler (İngilizce: flies), gıda (İngilizce: food), tarlalar (İngilizce: fields), fomitler (nesneler ve ev yüzeyleri).
Sadece insan dışkısına odaklanmak yerine, diğer hayvanların dışkıları (İngilizce: feces) da F-diyagramına dahil edilmelidir.
Sanitasyon ve hijyen bariyerleri doğru bir şekilde yerleştirildiğinde bir enfeksiyonun eller, su ve gıda yoluyla bulaşmasını önler. F-diyagramı, uygun sanitasyonun (özellikle tuvaletler, hijyen, el yıkama) fekal-oral yollarla hastalıkların bulaşmasını durdurmak için nasıl etkili bir bariyer görevi görebileceğini göstermek için kullanılabilir.

Bulaşma süreci basit olabilir veya birden fazla adım içerebilir. Fekal-oral bulaşma yollarına bazı örnekler şunlardır:

dışkı ile temas etmiş (örneğin çukur tuvaletlerden kaynaklanan yer altı suyu kirliliği nedeniyle) ve içmeden önce uygun şekilde arıtılmamış su;
dışkı ile kirlenmiş birinin elini sıkmak, bir çocuğun bezini değiştirmek, bahçede çalışmak veya evcil hayvanlarla uğraşmak.
dışkı varlığında hazırlanmış yiyecekler;
toprak yeme (jeofaji)
karasinekler gibi hastalık vektörleri, açık dışkılama gibi yetersiz dışkı bertarafından kaynaklanan kontaminasyonu yayar;
tuvaleti kullandıktan veya çocuk bezini değiştirdikten sonra ellerin yetersiz yıkanması veya hiç yıkanmaması;
dışkı ile temas etmiş herhangi bir şeyin temizlenmemesi veya yetersiz temizlenmesi;
anilingus, koprofili veya A2M gibi dışkı ile oral teması içerebilecek cinsel uygulamalar.
Çocuklarda veya koprofaji adı verilen zihinsel bir bozuklukta dışkı yemek

İnsanların davranışlarını değiştirmeye ve açık dışkılamayı durdurmaya yönelik yaklaşımlardan biri de toplum liderliğindeki toplam sanitasyon yaklaşımıdır. Bu süreçte, sineklerin yiyeceklerden taze insan dışkısına ve oradan da geri döndükleri "canlı gösteriler" kullanılır. Bu, köylüleri harekete geçirmek için "tetikleyici" olabilir.

Aşağıdaki liste fekal-oral yolla geçebilen başlıca hastalıkları göstermektedir. Bunlar, hastalığın bulaşmasında rol oynayan patojen türüne göre gruplandırılmıştır.

Vibrio cholerae (kolera)
Clostridium difficile (psödomembranöz enterokoli)
Shigella (şigelloz / basilli dizanteri)
Salmonella typhii (tifo)
Vibrio parahaemolyticus
Escherichia coli
Campylobacter

Hepatit A
Hepatit E
Enterovirüsler
Norovirüs akut gastroenterit
Poliovirüs (çocuk felci)
İnsan koronavirüslerinin çoğu dışkı yoluyla bulaşmasa da (aksine kedi koronavirüsü bulaşmaktadır), SARS-CoV-2'nin dışkı örneklerinde bulunduğuna dair raporlar da mevcuttur.
Rotavirüs (rotaviral gastroenterit)
Adenovirüs gastroenteriti

Entameba histolytica  (amipli / amipli dizanteri)
Giardia (giardiyaz)
Cryptosporidium (kriptosporidiyoz)
Toxoplasma gondii (toksoplazmoz)

Eucestoda
Topraktan bulaşan helmintler

Su kaynaklı hastalıklar, patojen mikroorganizmaların neden olduğu ve en yaygın olarak kontamine tatlı sularda bulaşan hastalıklardır. Bu, fekal-oral bulaşmanın özel bir türüdür.
İhmal edilen tropikal hastalıklar arasında fekal-oral yolla bulaşan birçok hastalık da bulunmaktadır.

Temel çoğalma sayısı

Gelişmekte olan ülkeler sınıflandırması, iktisadi ve hukuki parametreler açısından, gelişmiş ülkelere kıyasla bir kademe geride yer alan ülkeleri sınıflandırmak adına kullanılan ve dünyanın birçok ülkesini kapsayan bir sınıflandırmadır.
Gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelere kıyasla daha düşük bir yaşam standardı, insani gelişim endeksi ve tam olarak gelişememiş bir sanayi altyapısı mevcuttur. Gelişmekte olan ülkeler sınıflandırmasında yer alan ülkeler, ithalat ve ihracat hacimlerini zamanla artıran devletlerdir.
Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda sanayileşme oranı yükselmektedir. Bu ülkelerde sanayiyi geliştirmek adına atılan adımlardan dolayı köyden kente göç oranı oldukça fazladır ve artmaya da devam etmektedir. Eğitim sisteminde yapılan yenilikler ve sağlık alanındaki gelişmeler bu ülkelerde kendisini gösterir. Gelişmekte olan ülkelerde siyasi ve hukuki kurumlarda gelişmeler yaşanır. Şehirlerde hastane, okul, adliye gibi kamu kuruluşlarında kırsal bölgelere kıyasla daha fazla gelişmiş bir sosyal hizmet verilmektedir. İnşaat sektörlerinde hızlı büyümeler yaşanabilir. Ayrıca bu ülkelerde doğum oranlarında azalma ve ortalama yaşam süresinde artış gözlemlenir. Hızlı bir kentleşme ve ulaşım alanındaki gelişmeler de bu ülkelerde yoğun bir şekilde yaşanmaktadır.
Ülkenin sağlık ve eğitim durumu, teknolojik gelişimi, ulaşımı, hukuku gibi birçok faktör; ülkenin gelişmiş, gelişmekte ya da gelişmemiş bir ülke olmasını belirlemekte etkili olmaktadır. En önemli etken ise kişi başına düşen milli gelir miktarıdır. Bu miktarlar ülkede yaşayan vatandaşların ortalama gelir düzeyini de belirlemektedir.
İktisatçı, Doç. Dr. Fikret Başkaya tarafından yazılan "Avrupa Merkezcilik Resmî İdeoloji, Bilim ve Sosyalizm" eserinde Gelişme İktisadı ve İnsani Gelişme Endeksi'ni eleştirmiştir.

Az gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı fazlayken ölüm yaşı düşüktür. Gelişmekte olan ülkelerde ise doğum oranı azalırken yaşam süresi artar.

Gelişmekte olan ülkeler, ürettikleri teknoloji sayesinde, değerli ürünleri alıp satmaya eğilim gösterirler. Örneğin uçak, uydu, tıbbi cihazlar, ilaçlar gibi katma değeri yüksek düzeyde olan ürünlerin alışverişini yaparlar. Tarımsal verilerine bakıldığında, genel olarak tarım ürünü üretimi bu ülkelerde yüksektir. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomisi tarıma dayalı olduğundan yurt dışına tarım ürünlerini ve ham madde kaynaklarını satmaya eğilim gösterirler; bu eğilimin nedeni ülkenin gelişimine katkı ve ekonomik açıdan ilerlemesini sağlamaktır.

Bir ülkenin gelişmişliğini gösteren en önemli özelliklerinden birisi de insani gelişme endeksidir. İnsani gelişme endeksi ekonomik gelir düzeyinin yanında sağlık ve bilgi düzeyini de temel ilke olarak görür. Bu endeks; ülkelerin vatandaşlarının hayat beklentilerinin, eğitim düzeylerinin, ülkenin kişi başına düşen milli gelirinin ortalama olarak hesaplanması ve buna göre ülkelerin sıralanması ile oluşturulur.

G20 ülkeleri şu şekildedir; Almanya, Türkiye, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Suudi Arabistan ve Avrupa Birliği Komisyonu oluşturmaktadırlar.

Uluslararası ticarette az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere çeşitli kolaylıklar sağlanması yoluyla bu ülkelerin kalkınmasının teşvik edilmesi önemlidir. Bunun için uluslararası anlaşmalarda gelişmekte olan ülkelere yönelik özel ve lehte çeşitli ayrıcalıklı muamele yolu görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin yaşam standartlarının yükseltilmesi, ekonomik büyümelerinin teşvik edilmesi, bu ülkelerin özel ihtiyaçlarının dikkate alınması ve desteklenmesi modern uluslararası hukukun önemli prensipleri arasında olmuştur. Dünya Ticaret Anlaşması'nın (DTÖ) giriş kısmı da gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarının dikkate alınmasının altını çizilmektedir. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarının daha fazla gözetilmesi, uluslararası ticarette ve yatırımlarda adaletin daha fazla sağlanması, bu ülkelerin kendi kaynaklarının idaresinde özgür olmaları, “yeni uluslararası ekonomik düzenin” itici güçleri arasında olmuştur. Bu amaçla, bu ülkelere yönelik doğrudan yardımlara ilave olarak uluslararası ticarette;

Gümrük tarifelerinde tercihli muameleleri
Doğal kaynaklar için yeterli fiyatın sağlanması
Belli bazı anlaşma yükümlülüklerinden geçici veya sürekli istisnalar
Teknoloji transferi
Özellikle en az gelişmiş ülkelerin borçlarının silinmesi gibi ülke ihtiyaçlarına göre özel muameleler yapılmaktadır.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler birçok yönleriyle birbirlerinden ayrılmaktadır. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kendi içlerinde de birbirlerinden farklılıklar gösterebilir. Farklılıklar gösterdiği gibi aynı ülke içinde de hem gelişmiş olarak hem de gelişmekte olan kısım kısım bölgeler bulunmaktadırlar.
Bir ülkenin gelişmekte olduğunun birden çok göstergesi olabilir, işsizlik oranın ve kişi başına düşen milli gelirler bu faktörlerin başında gelmektedir.
Birleşmiş Milletler'e göre gelişmişlik seviyesine göre temel ölçüt olarak görülen kısım kişi başına düşen millî gelirleridir. Bu açıdan bakıldığında kişi başına düşen millî gelirin 1.000 ile 10.000 Dolar arasında olan ülkeler gelişmekte olan ülkeler diye sınıflandırılır. 10.000 doların üzerinde olan ülkeler ise gelişmiş ülkeler olarak bilmekteyiz. Aralarındaki farklar ne kadar birbirine yakın olsa da gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bazı özelliklerini de sınıflandırmak mümkündür. Bu farklar kültürü ve doğayı sorgulama biçimi gibi sadece sosyolojik farklar değil aynı zamanda nesnel farklardır. Bu özelliklere de bakıldığında bir ülkenin gelişmişlik düzeyi hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür.

Dört Asya Kaplanı ve yeni Avro Bölgesi Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere aşağıdaki ülkeler 90'lı yıllara kadar gelişmekte olan ülkeler ve bölgeler olarak kabul edilmişlerdir ve günümüzde IMF tarafından gelişmiş ekonomiler (gelişmiş ülkeler ve bölgeler) olarak listelenmiştir. Parantez içindeki zaman, gelişmiş ekonomiler olarak listelendikleri zamandır.

 Hong Kong (1997'den beri)
 İsrail (1997'den beri)
 Singapur (1997'den beri)
 Güney Kore (1997'den beri)
 Tayvan (1997'den beri)
 Kıbrıs Cumhuriyeti (2001'den beri)
 Slovenya (2007'den beri)
 Malta (2008'den beri)
 Çekya (2009'dan beri) 2006'dan beri Dünya Bankası)
 Slovakya (2009'dan beri)
 Estonya (2011'den beri)
 Letonya (2014'ten beri)
 Litvanya (2015'ten beri)
Üç ekonomi, gelişmiş ekonomiler olarak listelenmeden önce veri eksikliğine sahiptir. Veri eksikliğinden dolayı, gelişmiş ekonomiler olarak listelenmeden önce gelişmiş ekonomiler mi yoksa gelişmekte olan ekonomiler mi olduklarını değerlendirmek zordur.

 San Marino (2012'den beri)
 Makao (2016'dan beri)
 Porto Riko (2016'dan beri)

On ülke "yeni sanayileşmiş ülke" sınıflandırmasına dahildir. Ekonomileri henüz gelişmiş bir ülkenin statüsüne ulaşmış, ancak makroekonomik anlamda gelişmekte olan muadillerini geride bırakmış ülkelerdir:

 Brezilya
 Çin
 Hindistan
 Endonezya
 Malezya
 Meksika
 Filipinler
 Güney Afrika
 Tayland
 Türkiye

Beş ülke "gelişmekte olan pazarlar" gruplarına aittir ve birlikte BRICS ülkeleri olarak adlandırılır:

 Brezilya (2006'dan beri)
 Rusya (2006'dan beri)
 Hindistan (2006'dan beri)
 Çin (2006'dan beri)
 Güney Afrika (2006'dan beri)

Göreceli risk veya rölatif risk, bir risk etkenine sahip olanların, olmayanlara göre hastalık geliştirme (veya bir olayın meydana gelmesi) oranıdır. Göreceli risk, maruz kalan grup ile maruz kalmayan grubun bir olayı geliştirme ihtimalinin oranı alınarak hesaplanır.

  
    
      
        R
        R
        =
        
          
            
              p
              
                
                  e
                  x
                  p
                  o
                  s
                  e
                  d
                
              
            
            
              p
              
                
                  n
                  o
                  n
                  −
                  e
                  x
                  p
                  o
                  s
                  e
                  d
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle RR={\frac {p_{\mathrm {exposed} }}{p_{\mathrm {non-exposed} }}}}
  

Örneğin; akciğer kanseri geliştirme ihtimali, sigara içenler arasında %20 iken sigara içmeyenlerde %1'dir. Bu durumda sigara içiciliğinin, akciğer kanseri ile ilişki göreceli riski 20 olarak hesaplanır. Yani sigara içenlerin akciğer kanseri geliştirme olasılığı, içmeyenlerin 20 katıdır.

Göreceli olasılıklar oranı
Tehlike oranı

Güvenli seks, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların (CYBE), özellikle HIV'in bulaşma veya kapma riskini azaltmak için çeşitli yöntemler veya gereçleri (prezervatif gibi) kullanan cinsel aktivitedir. "Güvenli seks", güvenli seks uygulamalarından bazılarının CYBE risklerini tamamen ortadan kaldırmadığını göstermek için bazen daha güvenli seks veya korunmalı seks olarak da adlandırılır. Aynı zamanda, gebeliği önlemeyi amaçlayan ve bazen CYBE risklerini azaltabilen veya ve azaltamayan yöntemleri tanımlamak için kullanılır.
"Güvenli seks" kavramı 1980'lerde küresel AIDS salgınına ve muhtemelen ABD'deki AIDS krizi özelinde bir yanıt olarak ortaya çıktı. Güvenli seksi teşvik etmek, cinsel eğitim ve CYBE önlemenin, özellikle yeni HIV enfeksiyonlarını azaltmanın temel amaçlarından biridir. Güvenli seks, CYBE bulaşma riskini azaltmayı amaçlayan bir zarar azaltma stratejisi olarak kabul edilir.
Bazı güvenli seks uygulamaları (prezervatif gibi) doğum kontrolü (kontrasepsiyon) olarak da kullanılabilmekle birlikte kontrasepsiyonların çoğu cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı koruma sağlamaz. Benzer şekilde, partner seçimi ve düşük riskli seks davranışı gibi bazı güvenli seks uygulamaları  etkili bir doğum kontrol şekli olmayabilir.

Sifiliz ve belsoğukluğu gibi CYBE'lerden kaçınmak için stratejiler yüzyıllardır var olmasına ve "güvenli seks" terimi 1930'ların başında mevcut olmasına rağmen, CYBE riskinin azaltılmasına atıfta bulunmak için terimin kullanımı ABD'de 1980'lerin ortalarına kadar uzanmaktadır. Güvenli seks kavramı HIV/AIDS krizine yanıt olarak ortaya çıkmıştır.
HIV virüsünün izole edilmesinden ve adlandırılmasından bir yıl önce, Sisters of Perpetual Indulgence'ın San Francisco bölümü, şehrin eşcinsel erkek nüfusu arasında yaygın görülen CYBE endişesi ile Play Fair! adlı küçük bir broşür yayınladı. Özellikle daha sonra ileri HIV hastalığının (veya AIDS) semptomları olarak anlaşılacak olan hastalıkları Kaposi sarkomu ve pnömokist pnömonisi olarak adlandırdı. Yayımlanan broşür; kaçınma, prezervatifler, kişisel hijyen, kişisel kayganlaştırıcıların kullanımı ile CYBE testi ve tedavisi dahil olmak üzere bir dizi güvenli seks uygulamalarını savundu. Kişisel ve sosyal sorumluluğu vurgularken gündelik, seks-pozitif bir yaklaşım benimsedi. Mayıs 1983'te — aynı ayda Fransa'da HIV izole edildi ve adlandırıldı — New York merkezli HIV/AIDS aktivistleri Richard Berkowitz ve Michael Callen How to Have Sex in an Epidemic: One Approach kitapçığında benzer tavsiyeler yayınladılar. Her iki yayında da "güvenli seks" terimi kullanılmadı, ancak her ikisinde de artık CYBE (HIV dahil) risklerini azaltmak için standart tavsiyeler olan öneriler yer aldı. 

Güvenli seks, CYBE riskinin azaltılmasının bir biçimi olarak 1984 gibi erken bir tarihte The Intelligencer adlı Britanya yayınında yer almıştı: "Hedef, güvenli seks ve AIDS eğitimi ile ilgili mesajlarla yaklaşık 50 milyon kişiye ulaşmaktır.".
Güvenli seks bireyler tarafından hem hamilelik hem de HIV/AIDS veya diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı korunmaya atıfta bulunmak için kullanılmasına rağmen, terim HIV/AIDS salgınına yanıt olarak doğmuştur. Güvenli seks teriminin 1984 yılında profesyonel literatürde, HIV/AIDS'in eşcinsel ve biseksüel erkekler üzerindeki psikolojik etkisi üzerine bir makale içeriğinde kullanıldığına inanılmaktadır.

Bir yıl sonra, aynı terim The New York Times'taki bir makalede ortaya çıktı. Bu makale çoğu uzmanın AIDS hastalarına güvenli seks yapmalarını önerdiğini vurgulamıştır. Kavram; cinsel partnerlerin sayısını sınırlamak, profilâktik kullanmak, vücut sıvısı değişiminden kaçınmak ve yüksek riskli cinsel davranışların inhibisyonunu azaltan uyuşturucuların kullanımına direnmeyi içermekteydi. Ayrıca, 1985 yılında, ilk güvenli seks kuralları 'Cinsel Sorumluluklar Koalisyonu' tarafından oluşturulmuştur.  Bu yönergelere göre güvenli seks, anal veya oral seks yaparken de prezervatif kullanılarak uygulanmıştır.
Güvenli seks terimi öncelikle erkekler arasındaki cinsel aktiviteye atıfla kullanılmasına rağmen, kavram 1986'da genel nüfusa yayılmıştır. Üniversite öğrencileri arasında güvenli seks uygulamalarını teşvik etmek amacıyla çeşitli programlar geliştirilmiştir. Bu programlar, prezervatif kullanımını teşvik etmeye, partnerin cinsel geçmişi hakkında daha iyi bir bilgiye ve cinsel partnerlerin sayısını sınırlamaya odaklanmıştır. Bu konuyla ilgili ilk kitap aynı yıl yayımlanmıştır. Kitabın adı "Safe Sex in the Age of AIDS" idi, 88 sayfadan oluşmaktaydı ve cinsel yaşama dair hem olumlu hem de olumsuz yaklaşımlar anlatılmaktaydı. Cinsel davranış ya güvenli olabilir (öpüşme, sarılma, masaj, vücuttan vücuda sürtünme, karşılıklı mastürbasyon, teşhircilik, telefonda seks ve ayrı seks oyuncaklarının kullanımı), muhtemelen güvenli olabilir (prezervatif kullanımı), güvensiz olabilir.
1997'de bu konunun uzmanları prezervatiflerin en erişilebilir güvenli seks yöntemi (kaçınmanın yanı sıra) olarak kullanılmasını teşvik etmişlerdi ve prezervatif içeren TV reklamları için çağrıda bulunmuşlardı. Aynı yılda, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Katolik Kilisesi, prezervatiflerin listelendiği kendi "daha güvenli seks" kurallarını yayınladı; ancak iki yıl sonra Vatikan iffet ve heteroseksüel evliliği baskısında bulundu ve Amerikan Katolik piskoposlarının kurallarına saldırdı.
Kaliforniyalı uzmanlar tarafından 2006 yılında yapılan bir çalışma, güvenli seksin en yaygın tanımlarının prezervatif kullanımı (görüşülen deneklerin %68'i), kaçınma (görüşülen deneklerin %31.1'i), tek eşlilik (görüşülen deneklerin %28.4'ü) ve güvenli partner (görüşülen kişilerin %18.7'si) olduğunu göstermiştir.
Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'nde daha güvenli seks terimi, çeşitli cinsel aktivitelerde cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların bulaşma riskinin bir süreklilik olduğunu yansıtan sağlık çalışanlarınca daha fazla kullanım kazanmıştır. Güvenli seks terimi hâlâ Birleşik Krallık, Avustralya ve Yeni Zelanda'da yaygın olarak kullanılmaktadır.
"Daha güvenli seks" teriminin herhangi bir türde cinsel etkinliğin belirli derecede risk taşıdığını bireylere belirgin hale getirebileceğinden daha agresif bir terim olduğu düşünülmektedir.
Güvenli aşk terimi, özellikle Fransız Sidaction tarafından, bir prezervatif cebi ve tasarımında kırmızı kurdele sembolünü içeren, hayırseverlik amacıyla satılan erkek külotlarının tanıtımında kullanılmıştır.

Cinsel sağlık eğitimcileri ve halk sağlığı kurumları tarafından çeşitli güvenli seks uygulamaları sıklıkla önerilmektedir. Bu uygulamaların birçoğu CYBE bulaşma veya kapma riskini azaltabilir (ancak tamamen ortadan kaldırmaz).

Cinsel partnerlerin cilt veya vücut sıvılarıyla doğrudan temas etmeyen, cinsel yolla bulaşan riskler taşımayan ve bu nedenle güvenli seks biçimleri olan telefonda seks, siber seks ve seksting gibi cinsel faaliyetlerdir.

Penis penetrasyonunun olmadığı, "nüfuz edici olmayan seks", "penetran olmayan seks" veya "dış ilişki" olarak adlandırılan bir dizi cinsel eylem, CYBE risklerini önemli ölçüde azaltabilir. Penetran olmayan seks, öpüşme, karşılıklı mastürbasyon, sürtünme veya okşama gibi uygulamaları içermektedir. Batı Avustralya Sağlık Bakanlığı'na göre, bu cinsel uygulama hamileliği ve çoğu CYBE'yi önleyebilmektedir. Bununla birlikte, nüfuz edici olmayan seks, herpes ve insan papilloma virüsü gibi deriye temas yoluyla bulaşabilecek enfeksiyonlara karşı koruma sağlamayabilir. Karşılıklı veya eşli mastürbasyon, özellikle seks partnerleri ile vücut sıvılarının paylaşılması veya cilt teması söz konusu ise bazı CYBE riskileri taşıyabilir, ancak riskler diğer birçok cinsel aktiviteye göre önemli ölçüde düşüktür.

Prezervatif, lastik örtü ve tıbbî eldivenler gibi bariyerler, vücut sıvılarıyla bulaşmayı (kan, vajinal sıvı, meni, rektal mukus gibi) ve CYBElerin diğer bulaşma yollarını (cilt, saç ve paylaşılan nesneler gibi) önleyebilir. 

Haricî prezervatifler cinsel penetrasyon veya stimülasyon sırasında penisi, elleri, parmakları veya diğer vücut kısımlarını örtmek için kullanılabilir. Sıklıkla lateksten üretilirler ve ayrıca poliüretan ve poliizopren dahil sentetik malzemelerden de yapılabilirler.
dâhilî prezervatifler (kadın prezervatifleri olarak da bilinir) cinsel penetrasyondan önce vajinaya veya anüse yerleştirilir. Bu prezervatifler poliüretan veya nitrilden üretilir. Haricî ve dâhilî prezervatifler aynı anda kullanılırsa, cinsel aktivite sırasında malzemeler arasındaki sürtünme nedeniyle yırtılabilirler.
lastik örtü (esasında diş hekimliğinde kullanılır) oral sekse girerken korunmak için kullanılan bir lateks tabakasıdır. Genellikle cunnilingus sırasında ağız ve vulva arasında veya anal-oral seks sırasında ağız ve anüs arasında bir bariyer olarak kullanılır.
Tıbbî eldivenler, lateks, vinil, nitril veya poliüretandan üretilirler ve oral seks sırasında geçici bir lastik örtü olarak kullanılabilir veya penetrasyon veya mastürbasyon gibi cinsel uyarılma sırasında elleri, parmakları veya diğer vücut kısımlarını örtebilir.
Prezervatifler, lastik örtüler ve eldivenler, cinsel uyarılma veya penetrasyon sırasında dildo gibi seks oyuncaklarını örtmek için de kullanılabilir. Bir seks oyuncağı birden fazla vücut açıklığı veya partnerde kullanılacaksa, yüzeyini sarmak için bir prezervatif, lastik örtü veya eldiven kullanılabilir ve oyuncak çıkarıldıktan sonra değiştirilebilir.
Yağ bazlı kayganlaştırma, lateks prezervatiflerinin, lastik örtülerin veya eldivenlerin yapısını bozarak CYBE koruması için etkinliklerini azaltabilir.
Haricî prezervatif kullanımı cinsel aktivite sırasında CYBE risklerini azaltabilirken %100 etkili değildir. Bir çalışma, prezervatiflerin HIV bulaşmasını %85 ila %95 oranında azaltabileceğini ortaya sunarken bu çalışma %95'in üzerindeki bir etkiliği kayma, yırtılma ve yanlış kullanım nedeniyle olası görmemiştir. Ayrıca, "Uygulamada, tutarsız kullanım prezervatiflerin genel etkinliğini %60-70'e kadar düşürebilir" denmektedir. s. 40.

Temas öncesi profilâksi, HIV enfeksiyonunu önlemek için HIV olmayanlar tarafından reçeteli ilâçların kull

Gıda işleme, tarımsal veya hayvani besin hammaddelerinin gıdaya ya da daha evvel tüketilebilir gıda haline getirilmiş maddelerin başka bir gıda maddesine dönüştürülmesidir. Gıda işleme; tahılın öğütülmesinden un yapımına, evde yemek pişirmekten hazır yemek yapmak için kullanılan karmaşık sanayi yöntemlerine kadar gıda işlemesinin pek çok şeklini kapsar. Gıda işlemesiyle hasat edilmiş ekinler ya da kesilmiş hayvansal ürünlerden pazarlanabilir ve görece uzun raf ömrüne sahip yiyecekler yapılır. Hayvan yemi üretiminde de benzer yöntemler uygulanır. Birincil gıda işleme çoğu gıdaları yenilebilir yapmak için gereklidir. İkincil işleme malzemeleri ekmek gibi bilinen gıdalara dönüştürür. Üçüncül gıda işleme, çok şeker ve tuz içerdiği, çok az lifli olduğu, beslenme ihtiyaçları açısından sağlıksız olduğu, beslenmeyi ve obeziteyi artırdığı için eleştirilir.

Birincil gıda işleme, ham buğday taneleri gibi tarımsal ürünleri ya da çiftlik hayvanlarını sonunda yiyeceğe çevirir. Bu grup kurutma, harmanlama, ayıklama, tahıl öğütme, kabuklu yemişler, kasaplık hayvanlardan et gibi antik süreçlerce üretilen malzemelerdir. Ayrıca bu konu etin kesilmesini, dondurulmasını, kemiğin sıyrılmasını, tütsülenmeyi, bitkisel yağların çıkarılmasını ve filtrenmesini, konserve yapımını, gıdanın ışınlanmasını, yumurtanın mumlanmasını ve bunların yanı sıra homojenize ve sütün pastorizasyonu yoluyla gıdanın korunmasını kapsar.
Üretilen gıdalar bu kadar çok yaygın kullanılırken birincil gıda işlemesinde kirlenme ve gıda bozulma problemleri önemli halk sağlığı tehditlerine yol açabilir. Ancak, gıda bozulmazdan önce çoğu işleme şekli iyileştirilmiş gıda güvenliği ve daha uzun raf ömrü sağlar.  Ticari gıdanın işlemesinde zarar riskini azaltmak için HACCP : tehlike analizi ve kritik kontrol noktaları (hazard analysis and critical control points) ve FMEA: hata modu ve etkileri analizi (failure mode and effects analysis) gibi kontrol sistemleri kullanılır.

İkincil gıda işleme kullanıma hazır malzemelerden günlük gıda yapım sürecidir. Evde, küçük bir semt fırınına ya da büyük bir fabrikada yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın ekmeğin fırınlanması ikincil gıda işleme örneğidir. Fermente balık, şarap yapımı, bira ve diğer alkollü ürünler ikincil gıda işlemenin geleneksel şekilleridir. Sosis ve sucuklar zaten etin kıyılarak birincil işlemden geçtiği ikincil gıda işlemenin yaygın şeklidir. İnsanlığın bildiği ikincil gıda işleme yöntemlerinin çoğunluğu yaygın olarak ahçılık yöntemleri olarak anılır.

Üçüncül gıda işleme yaygın olarak işlenmiş gıda denilen ticari üretimdir. Bunlar hemen yemeye hazır olan ya da ısıtılıp-sunulan TV akşam yemekleri ve yeniden-ısıtılan uçakta verilen yemeklerdir.

Gıda işlemenin yararları toksin ortadan kaldırma, koruma, pazarlamanın, dağıtım vazifelerinin kolaylaşması ve artan gıda tutarlılığıdır. Ayrıca, birçok gıdanın yıllık kullanılabilirliğini arttırır, hassas bozulabilir gıdaların uzun mesafelere taşınmasını sağlar, bozulma ve patojenik mikroorganizmaları yok ederek birçok gıda türünü yemeyi güvenli hale getirir. Modern gıda işleme teknikleri olmadan modern süpermarketler ve uzun yolculuklar mümkün olmayacaktır. işlenmiş gıdalar kaynaktan müşteriye uzun mesafeli nakliye için daha uygundur ve erken bozulmaya taze gıdalardan daha az duyarlıdır. İlk piyasaya çıktıklarında, bazı işlenmiş gıdalar yiyecek kıtlıklarını hafifletmeye yardım etti ve kitlelere birçok yeni yiyecek sunabildiğinden, nüfusun genel beslenmesini geliştirdi.
İşleme, gıda kaynaklı hastalık oranını da azaltabilir. Taze mahsul ve çiğ et gibi taze malzemelerin ciddi hastalıklara neden olabilen patojenik mikroorganizmaları (örneğin Salmonella) barındırması daha olasıdır.
Çok çeşitli modern diyet, gıda işleme nedeniyle sadece gerçekten geniş bir ölçekte mümkündür. Daha egzotik yiyeceklerin taşınması ve çok ağır işçiliğin ortadan kaldırılması, modern yiyiciye ataları tarafından düşünülemeyen çok çeşitli yiyeceklere kolay erişim sağlar.
İşleme eylemi genellikle yemeğin tadını önemli ölçüde artırabilir.
Toplu gıda üretimi, genel olarak ham maddelerden yapılan yemeklerin bireysel üretiminden çok daha ucuzdur. Bu nedenle, işlenmiş gıda ürünleri üreticileri ve tedarikçileri için büyük bir kar potansiyeli mevcuttur. Bireyler hazır yemek'de fayda görebilirler ancak evde yemek yapımına kıyasla işlenmiş gıdaların kullanımında nadiren doğrudan finansal maliyet avantajı görürler.
İşlenmiş gıdalar insanları "doğal" işlenmemiş gıdaların hazırlanması ve pişirilmesinde geçen uzun süreden kurtardı. Serbest zamandaki artış, insanlara yaşam tarzında daha önce izin verilenden çok daha fazla seçenek sunar. Birçok ailede yetişkinler evden uzakta çalışır ve bu nedenle taze içeriklere dayalı yemeklerin hazırlanması için az zaman vardır. Gıda sanayi birçok farklı ihtiyacı karşılayan ürünler sunar: ör. mikrodalga fırında birkaç dakikada ısıtılabilen tam hazırlanmış hazır yemekler. Modern gıda işleme, alerjisi olan insanlar, şeker hastaları ve bazı yaygın gıda elementlerini tüketemeyen insanlar için de yaşam kalitesini artırır. Gıda işleme ayrıca vitaminler gibi ekstra besinler de ekleyebilir.

Yiyeceklerin işlenmesi besin yoğunluğunu azaltabilir. Kaybedilen besin miktarı, gıda ve işleme yöntemine bağlıdır. Örneğin, yüksek sıcaklık C vitaminini yok eder. Bu nedenle, konserve meyveler taze alternatiflerinden daha az C vitamini içerir. USDA 2004 yılında gıdalar, besin hazırlama seviyeleri ve beslenmeyle ilgili bir tablo yaptı. Bağırsakta zengin bir mikrobik ortamın insan sağlığına önemini vurgulayan yeni araştırmalar, bol miktarda gıda işlemenin (gıdaların fermantasyonu değil) bu çevreyi tehlikeye attığını göstermektedir. 728/5000 Bazı gıda katkı maddeleri kullanmak başka bir güvenlik sorunudur. Herhangi bir katkı maddesinin sağlık riskleri kişiden kişiye değişir; örneğin şekerin katkı maddesi olarak kullanılması şeker hastalarını tehlikeye sokar. Avrupa Birliği 'de, sadece Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) onaylı gıda katkı maddelerine (örn. Tatlandırıcılar, koruyucular, stabilizatörler) gıda ürünlerinde kullanılmak üzere belirli seviyelerde izin verilir. Onaylı katkı maddeleri, AB'de konuşulan tüm farklı diller için malzemeler listesine dahil edilen gıda katkı maddeleri hakkındaki iletişimi basitleştiren bir E numarası (Avrupa için E) alır. Kimyasal katkı maddelerinin etkileri öğrenildikçe, işlenmiş gıdaları daha güvenli hale getirmek için yasalarda ve düzenleyici uygulamalarda değişiklikler yapılır. Gıda işleme tipik olarak üretim sürecinde ekstrüzyon, büyük karıştırma, öğütme, doğrama ve emülsifiye etme ekipmanını kullanan mekanik bir işlemdir. Bu işlemler bir dizi kirlenme riski taşır. Bu tür kirleticiler, önceki bir işlemden, hayvan veya insan vücut sıvılarından, mikroorganizmalar, metalik olmayan ve metalik parçacıklardan malzeme üzerine bırakılır. Bu kirleticilerin daha fazla işlenmesi, aşağı yönde ekipman arızasına ve tüketici tarafından yutulma riskine neden olacaktır. Örnek: karıştırma kabı veya öğütücü kullanılırken zamanla gıda ile temas eden metal parçalar bozulabilir ve kırılma eğilimi gösterir. Bu tür bir arıza, küçük ve büyük metal kirleticileri ürün akışına sokacaktır. Bu metal parçalarının daha fazla işlenmesi, aşağı yönde ekipman arızasına ve tüketici tarafından yutulma riskine yol açar. Gıda üreticileri, herhangi bir metal parçasını otomatik olarak tespit etmek ve yakalamak için endüstriyel metal dedektörleri kullanmaktadır. Büyük gıda işlemcileri, hem işleme makinelerine verilen hasarı hem de tüketici sağlığı riskini azaltmak için işleme akışı içinde birçok metal dedektörü kullanacaktır. Gıda işlemenin, yiyeceklerin daha uzun süre dayanması ve ürünlerin daha uygun hale getirilmesi gibi bazı faydaları vardır. Bununla birlikte, ağır işlenmiş gıdaların de dezavantajları vardır. Bütün gıdalar ve sossuz dondurulmuş sebzeler gibi sadece asgari düzeyde işlenmiş olanlar daha sağlıklı olma eğilimindedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, çok yüksek oranda işlenmiş gıda içeren yağ, şeker ve tuz bakımından zengin sağlıksız bir diyet, kanser, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı riskini artırabilir.

Diyetteki sodyumun ana kaynaklarından biri işlenmiş gıdalardır. Bozulmayı önlemek, lezzetlendirmek ve bu gıdaların dokusunu geliştirmek için sodyum eklenir. Amerikalılar, günde ortalama 3.436 miligram sodyum tüketmektedir; bu, sağlıklı insanlar için önerilen 2.300 miligram sınırından daha yüksek ve kalp hastalığı riski artmış olanlar için günde 1.500 miligram sınırının iki katından fazladır.

Doğal olarak bulunan şekerleri sınırlamanız gerekmese de, taze meyve gibi işlenmemiş gıdalar, birçok işlenmiş gıdada bulunan çok fazla şeker yemek kalp hastalığı, obezite, boşluklar ve Tip 2 diyabet riskinizi artırabilir. Amerikan Kalp Birliği, kadınlara ek şekeri 100 kaloriden fazlasını veya 25 gram ile sınırlandırmayı ve erkeklere ek şekeri günde 155 kalori veya yaklaşık 38,75 gram ile sınırlamayı önerir. Halen Amerikalılar her gün ek şekerlerden ortalama 355 kalori tüketmektedir.

Gıdaların işlenmesi genellikle besin kayıplarını içerir, bu da bu besinler takviye veya zenginleştirme yoluyla geri eklenmezse ihtiyaçlarınızı karşılamayı zorlaştırabilir. Örneğin, işleme sırasında yüksek sıcaklık kullanılması C vitamini kayıplarına neden olabilir. Diğer bir örnek, tam tahıllardan daha az lif, vitamin ve mineral içeren rafine tahıllardır. Aralık 2007'de "The American Journal of Clinical Nutrition" de yayınlanan bir araştırmaya göre, işlenmiş gıdalarda bulunanlar gibi tam tahıllar yerine rafine tahıllar yemek, yüksek kolesterol, diyabet ve obezite riskinizi artırabilir.

Bazı ticari pişmiş ürünler, tatlılar, margarin, dondurulmuş pizza, mikrodalgada patlamış mısır ve kahve kreması dahil olmak üzere işlenenmiş tabi tutulmuş gıdalar bazen trans yağlar içerir. Bu en sağlıksız yağ türüdür ve yüksek kolesterol, kalp hastalığı ve inme riskinizi artırabilir. Amerikalılar için 2010 Diyet Kılavuzları, trans yağ alımınızı mümkün olduğunca düşük tutmanızı önerir.

2010 yılında "Gıda ve Beslenme Araştırmaları"nda yayın

HACCP, gıda işletmelerinde, sağlıklı gıda üretimi için gerekli olan hijyen şartlarının (personel hijyeni, ekipman hijyeni, hammadde hijyeni, ortam hijyeni, vb.) belirlenerek bu şartların sağlanması, üretim ve servis aşamasında tüketici açısından sağlık riski oluşturabilecek nedenlerin belirlenmesi ve bu nedenlerin ortadan kaldırılması temeline dayanan bir ürün güvenilirliği sistemidir. HACCP, İngilizce Hazard Analysis and Critical Control Point - Tehlike Analizleri ve Kritik Kontrol Noktaları ifadesinin kısaltmasıdır. Sistem, ürün güvenliğini etkileyen tehlikelerin önceden belirlenmesi ve kontrol altına alınmasını sağlayan sistematik bir yaklaşımdır.

HACCP, ilk olarak 1960'larda ABD'de Pillsbury firması tarafından ABD Ordusu ve NASA için 'sıfır hatalı' ürün üretimi amacına yönelik olarak geliştirilmiştir. Daha sonra 1970'lerden başlayarak da FDA (Food and Drug Administration-ABD Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından resmi denetimlerde referans olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Önce sadece ABD'de uygulanan HACCP sistemi başta Avrupa Ekonomik Topluluğu olmak üzere diğer ülkelerin de dikkatini çekmiş ve 14 Haziran 1993 tarihli 93/43/EEC "Gıda Maddelerinin Hijyeni" Direktifi ile Avrupa Ekonomik Topluluğu içindeki bütün gıda üretimlerinde HACCP uygulamaları zorunlu hale gelmiştir.
Türkiye'de, 9 Haziran 1998 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan "Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmelik"de HACCP sisteminin uygulama gerekliliği belirtilmiştir ve yine aynı yönetmelikte 15 Kasım 2002 tarihinden geçerli olmak üzere; başta et, süt ve su ürünleri işleyen işletmeler olmak üzere, gıda üreten diğer işletmelerin de kademeli olarak HACCP sistemini uygulamaları zorunlu hale getirilmiştir.
Tehlike analizi ve kritik kontrol noktaları yönetim sistem (HACCP) belgesi olarak diğer zorunlu olmayan gıda güvenlik yönetim sistemi belgeleri kapsamında verilmektedir ve kamu ihalelerinde de istenilen belgelerden biridir.Tarim Bakanlığı işletmelerde Kendi şartlarındaki HACCP i zorunlu tutarken belge vermemektedir.

HACCP genel olarak kabul görmüş aşağıdaki 7 temel ilkeden oluşmaktadır:
1. Tehlike analizi ve ayrıntılı akım şemalarının oluşturulması,
2. Karar Ağacı kullanılarak Kritik Kontrol Noktalarının belirlenmesi,
3. Her bir Kritik kontrol noktasındaki Hedef Düzey ve Toleransların belirlenmesi
4. Kritik kontrol noktalarını kontrol altında tutacak uygun izleme yöntemlerinin oluşturulması,
5. Kritik Kontrol Noktalarının izlenmesi sırasında bulunan Uygunsuzluklara ve sapmalara karşı uygulanacak “Düzeltici Faaliyetlerin” belirlenmesi
6. HACCP çalışmalarının etkinliğini kanıtlayacak Doğrulama Prosedürlerinin belirlenmesi
7. Bu prensip ve uygulamalara yönelik Dokümantasyon Yapısının oluşturulması

Doğrudan kalite artırımına değil, dolaylı olarak ürün güvenliğini sağlamak suretiyle kalite artırımına yönelik bir avantaj sağlar.
Ürünün standart kalitede üretilmesine bağlı olarak satışların ve kârlılığın doğrudan artmasını sağlar.
Kontrol yerine önleyici yaklaşımın uygulanması sağlar.
İşletmeler kritik kontrol noktalarını ve buralardaki kritik limitleri belirler ve kayıtlarını tutarlar. Bu sayede işletme çalışmaları ile ilgili bilgilere kolaylıkla ulaşılmış olur. Klasik kontrol yöntemlerinden hem daha hızlı hem daha güvenilirdir. İyileştirmeler için fırsatlar sunar.
Uluslararası düzeyde tanınan bir sistem olması nedeniyle ürünlerin ihracında kolaylığı sağlar.
Çalışanlarda gıda güvenliği bilincinin oluşması sürecini hızlandırır.

Her HACCP uygulaması, uygulama yapılan işletmeye özeldir. Ancak buna rağmen ürün bazında sistemin uygulanmasına yol gösterebilecek kılavuzlar hazırlanabilir.
HACCP sisteminin uygulanması iyi eğitilmiş, gerekli teknik bilgi ve beceriye sahip personel gerektirir.
HACCP sistemi gereği olan sorunlara anında çözüm üretmek her zaman mümkün olmayabilir.
HACCP uygulaması için yasal kuruluşlardan ve endüstri kolundan yeterli destek ve yönlendirme, müşteriden yeterli talep gelmeyebilir.
İşletmenin tesisleri ve iç yapısı bir HACCP uygulaması için uygun olmayabilir.
İletişim eksikliği nedeniyle HACCP uygulamasında zorluklarla karşılaşılabilir.

Bir işletmede HACCP sisteminin kurulmasından sonra bir sertifikalandırma gereği duyulursa, sistemle ilgili bilgiler, prosedürler ve referanslar gibi tüm bilgileri içerecek bir HACCP el kitabı hazırlanması gerekebilir. Bir HACCP el kitabı şunları içermelidir:

Kapak: HACCP planı tanıtım sayfası
Organizasyon şeması
Gıda güvenliği politikası
gıda güvenliği hedefleri
Sertifikalandırılacak HACCP sistemlinin kapsamı
Görev, yetki ve sorumluluklar
HACCP takımı
Ürün bilgileri
Süreçle ilgili bilgiler
Tehlike analizleri ve risk incelemesi
Kalite kontrol noktaları, dikkat noktaları, kritik limitler, izleme sistemi, kayıt ve düzeltici faaliyetler
Doğrulama sistemi
Kullanılan diğer sistemlere (SSOP, ISO 9000 vs.) ve bunlar içindeki HACCP ile ilgili prosedürlere atıflar
Ekler

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (İngilizce: Centers for Disease Control and Prevention, CDC) Amerika Birleşik Devletleri Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na bağlı, kamu sağlığı ve kamu güvenliğinin sağlanması konusunda çalışan bir birimidir. Merkezi Georgia eyaletinde bulunan ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri sağlık konusundaki ilerleme ve gelişmeye özellikle enformasyon sağlayarak destek verir ve devletin diğer sağlık daire ve organlarıyla iş birliği içinde bulunur.
ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri'nin başlıca merkezleri, enstitüleri ve kurumları şunlardır:

Doğum Kusurları ve Gelişim Yetersizlikleri Ulusal Merkezi
Kronik Hastalık ve Sağlığı Geliştirme Ulusal Merkezi
Çevre Sağlığı Ulusal Merkezi
Sağlık İstatistikleri Ulusal Merkezi
Cinsel (Yolla Bulaşan) Hastalıklar Ulusal Merkezi
Bulaşıcı Hastalıklar Ulusal Merkezi
Yaralanmalar ve Kontrolü Ulusal Merkezi
Bağışıklık Ulusal Programı
Mesleki Güvenlik ve Sağlık Ulusal Enstitüsü
Epidemiyoloji Programı Kurumu
Kamu Sağlığı Uygulama Programı Kurumu

Hastalık yapıcı mikrop teorisi, birçok hastalık için şu anda kabul edilen bilimsel teoridir. Patojen veya "mikrop" olarak bilinen mikroorganizmaların hastalığa neden olabileceğini belirtir. Büyütülmeden görülemeyecek kadar küçük olan bu organizmalar insanları, diğer hayvanları ve diğer canlı konakları istila eder. Konakları içinde büyümeleri ve çoğalmaları hastalığa neden olabilir. "Mikrop" sadece bir bakteriyi değil, protistler veya mantarlar gibi herhangi bir mikroorganizma türünü ve hatta virüsler, prionlar veya viroidler gibi hastalığa neden olabilen canlı olmayan patojenleri ifade eder. Patojenlerin neden olduğu hastalıklara bulaşıcı hastalıklar denir. Bir patojen bir hastalığın temel nedeni olsa bile, çevresel ve kalıtsal faktörler genellikle hastalığın şiddetini ve potansiyel bir konakçı bireyin patojene maruz kaldığında enfekte olup olmayacağını etkiler. Patojenler, hem insanlarda hem de hayvanlarda bir bireyden diğerine geçebilen hastalık taşıyıcı ajanlardır. Bulaşıcı hastalıklara patojen mikroorganizmalar (virüsler, bakteriler ve mantarlar) ve parazitler gibi biyolojik ajanlar neden olmaktadır.
Mikrop teorisinin temel formları 1546 yılında Girolamo Fracastoro tarafından ortaya atılmış ve 1762 yılında Marcus von Plenciz tarafından genişletilmiştir. Ancak bu görüşler, Galen'in miazma teorisinin bilim adamları ve doktorlar arasında baskın olmaya devam ettiği Avrupa'da küçümsendi.
19. yüzyılın başlarında çiçek aşısı Avrupa'da yaygındı, ancak doktorlar nasıl çalıştığını veya prensibin diğer hastalıklara nasıl uygulanacağını bilmiyorlardı. 1850'lerin sonlarında Louis Pasteur'ün çalışmalarıyla bir geçiş dönemi başladı. Bu çalışma daha sonra 1880'lerde Robert Koch tarafından genişletildi. O on yılın sonunda, miazma teorisi mikrop teorisiyle rekabet etmekte zorlanıyordu. Virüsler ilk olarak 1890'larda keşfedildi. Sonunda, mikrop teorisinin hızla birçok hastalığa neden olan gerçek organizmaların tanımlanmasına yol açtığı bir bakteriyoloji "altın çağı" başladı.

Miazma teorisi, 19. yüzyılın sonlarına doğru mikrop teorisi yaygınlaşmadan önce hastalık bulaşmasına ilişkin baskın teoriydi; artık bilim camiası tarafından hastalıklar için doğru bir açıklama olarak kabul edilmemektedir. Kolera, klamidya enfeksiyonu veya Kara Ölüm gibi hastalıklara, çürüyen organik maddelerden yayılan zararlı bir "kötü hava" biçimi olan "miazma"nın (μίασμα, Eski Yunanca: "kirlilik") neden olduğunu savunuyordu. Miazma, çürümüş maddelerden (miazmata) gelen parçacıklarla dolu ve kötü kokusuyla tanımlanabilen zehirli bir buhar veya sis olarak kabul ediliyordu. Teori, hastalıkların kirli su, kirli hava ve kötü hijyenik koşullar gibi çevresel faktörlerin ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Teoriye göre bu tür enfeksiyonlar bireyler arasında geçmiyor, ancak bu tür buharlara yol açan bir bölgede bulunanları etkiliyordu.

Kanva gibi eski Hint Rishileri Atharvaveda'da Krimi adı verilen küçük yaratıkları ve bunların zararlı etkilerini anlatmışlardır.

Antik Çağ'da Yunan tarihçi Thukididis (yaklaşık MÖ 460 - yaklaşık MÖ 400), Atina'daki veba salgınını anlatırken hastalıkların enfekte olmuş bir kişiden diğerlerine yayılabileceğini yazan ilk kişidir.
Doğrudan temas yoluyla yayılmayan bulaşıcı hastalıkların yayılmasına ilişkin bir teori, bunların havada bulunan ve dağılabilen spor benzeri "tohumlar" (Latince: semina) yoluyla yayıldığıydı. Romalı şair Lucretius (MÖ 99 - MÖ 55), De rerum natura (Şeylerin Doğası Üzerine, MÖ 56) adlı şiirinde, dünyanın çeşitli "tohumlar" içerdiğini ve bunlardan bazılarının solunması veya yutulması halinde insanı hasta edebileceğini belirtmiştir.
Romalı devlet adamı Marcus Terentius Varro (MÖ 116-27), Rerum rusticarum libri III (Tarım Üzerine Üç Kitap, MÖ 36) adlı eserinde şöyle yazmıştır: "Bataklıkların çevresinde de önlemler alınmalıdır... çünkü orada gözle görülemeyen, havada yüzen, ağız ve burun yoluyla vücuda giren ve ciddi hastalıklara neden olan bazı küçük canlılar yetişir."
Yunan hekim Galen (MS 129 - yaklaşık 200/216) İlk Nedenler Üzerine (MS 175 civarı) adlı eserinde bazı hastalarda "ateş tohumları" bulunabileceğini belirtmiştir.  Galen, Farklı Ateş Türleri Üzerine (MS 175 civarı) adlı eserinde, vebaların havada bulunan "bazı veba tohumları" tarafından yayıldığını öne sürmüştür  Ve Epidemikler (MS 176-178) adlı eserinde Galen, hastalıkların ateşten iyileşme sırasında nüksedebileceğini, çünkü vücutlarında gizlenen bazı "hastalık tohumlarının", hastalar bir hekimin tedavi rejimini takip etmezlerse hastalığın tekrarlamasına neden olacağını açıklamıştır.

Bulaşma teorisinin temel bir biçimi, daha sonra 16. yüzyıla kadar Avrupa'daki en yetkili tıp ders kitabı haline gelen El-Kanun fi't-Tıb'da (1025) İranlı hekim İbn Sina tarafından önerildiği Orta Çağ İslam dünyasındaki tıbba dayanmaktadır. El-Kanun'un IV. kitabında İbn Sina salgın hastalıkları tartışmış, klasik miazma teorisinin ana hatlarını çizmiş ve bunu kendi erken dönem bulaşma teorisiyle harmanlamaya çalışmıştır. İnsanların nefes yoluyla başkalarına hastalık bulaştırabileceğinden bahsetmiş, tüberküloz bulaşıcılığına dikkat çekmiş ve hastalığın su ve kir yoluyla bulaşmasını tartışmıştır.
Görünmez bulaşıcılık kavramı daha sonra Eyyubi Sultanlığı'ndaki bazı İslam âlimleri tarafından tartışılmış ve bu âlimler tarafından necaset ("saf olmayan maddeler") olarak adlandırılmıştır. Fıkıh alimi İbnü'l-Hac el-Abdari (yaklaşık 1250-1336), İslami beslenme ve hijyen konularını tartışırken bulaşıcı hastalıkların su, yiyecek ve giysileri kirletebileceği ve su kaynaklarından yayılabileceği konusunda uyarılarda bulunmuş ve bulaşıcı hastalıkların görünmeyen parçacıklar olduğunu ima etmiş olabilir.
Orta Çağ'ın başlarında, Sevilalı Isidor (yaklaşık 560-636) Şeylerin Doğası Üzerine (yaklaşık MS 613) adlı eserinde "veba taşıyan tohumlardan" (pestifera semina) bahsetmiştir.  Daha sonra 1345 yılında İtalya'nın Bologna kentinde yaşayan Tommaso del Garbo (y. 1305-1370) Commentaria non-parum utilia in libros Galeni (Galen'in kitapları üzerine faydalı yorumlar) adlı eserinde Galen'in "veba tohumlarından" bahsetmiştir.
1546 yılında İtalyan doktor Girolamo Fracastoro, bulaşıcı hastalıkların doğası, başlıca patojenlerin sınıflandırılması ve bu durumların önlenmesi ve tedavisine ilişkin teorileri kapsayan üç kitaptan oluşan De Contagione et Contagiosis Morbis (Bulaşma ve Bulaşıcı Hastalıklar Üzerine) adlı eserini yayınladı. Fracastoro, enfekte bir konakçı ile doğrudan temas, fomitlerle dolaylı temas veya havadaki partiküller yoluyla yayılan "hastalık tohumlarını" suçlamıştır.

1668 yılında İtalyan doktor Francesco Redi, canlıların cansız maddelerden meydana geldiği teori olan kendiliğinden oluşumu reddeden deneysel kanıtlar yayınladı. Kurtçukların sadece üstü açık çürüyen etlerden ortaya çıktığını gözlemledi. Et, gazlı bezle örtülü kavanozlarda bırakıldığında, kurtçuklar bunun yerine gazlı bezin yüzeyinde ortaya çıkıyordu; bu durum daha sonra çürüyen etin kokusunun ağdan geçerek yumurta bırakan sinekleri çektiği şeklinde anlaşıldı.
Mikroorganizmaların ilk kez 1670'lerde mikrobiyolojinin öncülerinden olan ve "Mikrobiyolojinin Babası" olarak kabul edilen Anton van Leeuwenhoek tarafından doğrudan gözlemlendiği söylenmektedir. Leeuwenhoek'un bakterileri (1674), maya hücrelerini, bir damla suyun içindeki canlıları (algler gibi) ve kılcal damarlardaki kan hücrelerinin dolaşımını ilk gören ve tanımlayan kişi olduğu söylenir. "Bakteri" kelimesi henüz yoktu, bu yüzden bu mikroskobik canlı organizmalara "küçük hayvanlar" anlamına gelen "animalcules" adını verdi. Bu "çok küçük hayvancıkları" yağmur suyu, gölet ve kuyu suyu ile insan ağzı ve bağırsağı gibi farklı kaynaklardan izole etmeyi başardı. Ancak Alman Cizvit rahip ve bilgin Athanasius Kircher bu tür mikroorganizmaları daha önce gözlemlemiş olabilir. Kircher'in 1646'da yazdığı kitaplardan birinde Latince "Mikroskopla incelenen doğadaki şeylerin harika yapısı hakkında" şeklinde bir bölüm yer almakta ve "sirke ve sütün sayısız solucanla dolu olduğuna kim inanır" denmektedir.
Kircher çürüyen bedenlerde, ette, sütte ve salgılarda bulunan görünmez organizmaları "solucan" olarak tanımlamıştır. Mikroskopla yaptığı çalışmalar onu, hastalık ve kokuşmanın (çürüme) görünmez canlı cisimlerin varlığından kaynaklandığına dair, muhtemelen ilk kez kendisinin sahip olduğu bir inanca götürmüştür. 1646'da Kircher (ya da genellikle yazıldığı şekliyle "Kirchner"), "ateşli hastaların kanında bir dizi şeyin keşfedilebileceğini" yazmıştır. Roma 1656 yılında hıyarcıklı veba salgınına yakalandığında, Kircher vebalıların kanını mikroskop altında incelemiştir. Kanda "küçük solucanlar" ya da "hayvancıklar" bulunduğunu fark etti ve hastalığın mikroorganizmalardan kaynaklandığı sonucuna vardı. Scrutinium Physico-Medicum (Roma 1658) adlı eserinde ana hatlarını çizdiği mikrop teorisini icat ederek bulaşıcı hastalığı mikroskobik bir patojene bağlayan ilk kişi oldu.
Kircher'in hastalığa mikroorganizmaların neden olduğu sonucuna varması doğruydu, ancak mikroskop altında gördüklerinin veba etkeninin kendisi değil de kırmızı veya beyaz kan hücreleri olması muhtemeldi. Kircher ayrıca hastalığın yayılmasını önlemek için izolasyon, karantina, enfekte kişilerin giydiği kıyafetlerin yakılması ve mikropların solunmasını önlemek için yüz maskesi takılması gibi hijyenik önlemler de önermiştir. Canlı varlıkların kana girdiğini ve kanda var olduğunu ilk öne süren Kircher olmuştur.
1700 yılında doktor Nicolas Andry, çiçek hastalığı ve diğer hastalıklardan "solucan" adını verdiği mikroorganizmaların sorumlu olduğunu ileri sürdü.
1720'de Richard Bradley, vebanın ve "tüm salgın hastalıkların" sadece mikroskoplar yardımıyla görülebilen canlılar olan "zehirli böceklerden" kaynaklandığını teorileştirdi.
1762 yılında Avusturyalı doktor Marcus Antonius von Plenciz (1705-1786) Opera medico-physica başlıklı bir kitap yayınladı. Kitapta, toprak ve havadaki belirli hayvancıkların belirli hastalıklara yol açtığını belirten bir bulaşma teorisinin ana hatları çiziliyordu. Von Plenciz, hem salgın hem de bulaşıcı o

Helal (Arapça: حلال), Dini terim. Meşru, yasal veya uygun anlamındadır. Haram teriminin zıt anlamındadır. Çoğu zaman Mübah ile eş anlamlı olarak da kullanılır.
Helal ayrıca en az iki şahit huzurunda tarafların kabullerini sözlü olarak beyan ettiği ve mehir (boşanma tazminatı) miktarının kararlaştırıldığı bir tören ile evlenilmiş eş anlamında da kullanılır.

Fıkıhçılar Şeriatta esas olanın ibaha (helal olma) olduğu, haram ve yasak olma durumunun istisna olduğunu ve adına nass denilen şer'i kaynaklarca bu haram ve yasak oluşun açıkça belirtilmiş olması gerektiğini ifade ederler. Ayrıca bu kaynaklar şer'i delil olma açısından geçerli bir kaynak olmalı ve kendi içerisinde çelişki barındırmamalıdır.

Maide 3 ve Maide 5'te helal ile ilgili ifadeler vardır.

Ayetlerin tercüme edilmesinde başvurulan kapsam genişletme eğilimindeki mealler. (Kur'an mealleri)
Herhangi bir davranış veya eylemin veya yiyeceğin haram sayılması veya sayılmamasının gerekçeleri inananlar açısından son derece önemlidir. Haram hükmüne varmada kullanılan dini kaynaklar nelerdir? Bu kaynaklar bütün anlayışlarda aynı ve ortak bir anlayışı mı temsil ediyor, yoksa farklı anlayışlara göre bir anlam ifade etmeyen kaynaklardan mı oluşmaktadır? Örneğin hadisler ya da kıyas yoluyla haram olduğuna hükmedilen yiyecek ve içecekler.
Yorumlar ile ayetlerin kapsamlarının genişletilmesi; örneğin şarabı haram kılan ayetten yola çıkarak içerisinde eser miktarda alkol bulunan her türlü yiyecek ve içeceğin haram sayılması veya aklı giderdiği gerekçesi ile her türlü uyuşturucu maddenin haram sayılması mümkün müdür? Ya da ayetlerin sebepleri kapsamında insan sağlığına ve nesline zarar verdiği gerekçesi ile her türlü sağlığa zararlı yiyecek ve içeceğin bu kapsama alınması? Bu kapsamda sarhoş etmeyecek derecede alkol içeren içeceklerin durumu tartışmalı olabilir. Türkiye'de bazı kesimlerin haram sayma eğiliminde oldukları bu türden biralar için Arap ülkeleri ve İran'da "helal bira" deyimi kullanılmaktadır.
Günümüzde evrensel bir boyuta ulaşan ve farklı kültürlerin doğal davranışı olan tüketim alışkanlıkları nasıl karşılanacaktır; Örneğin köpek, maymun, köpek balığı, kaplan eti, hint domuzu, kapibara, yılan vs.
Kendilerini Kur'an Müslümanı olarak görenler Kur'an'daki haram ve helaller dışında başka hiçbir hükmü kabullenmezler. Kur'an'ın yanında hadisleri de kabul edenler ile yalnızca Kur'an'ı kabul edenler arasında tartışmalar ve ihtilaflar yaşanmaktadır.

Bir ürünün "helal" olması için gerekli şartları taşıdığını ifade eden ve tüm dünya Müslümanları tarafından kabul görmüş bir "helal" sertifikasyonu yoktur. Bu tür sertifikasyon yapan bağımlı ya da bağımsız birçok kurum ve kuruluş olsa da, Yahudilerin kaşer (Kosher) kurumu gibi bir sistemi mevcut değildir. Türkiye'de TSE tarafından helal sertifikası verilmektedir. Ayrıca bu konudaki çalışmalar, Gimdes 4 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve Dünya Helal Birliği adlı kuruluşlar tarafından da yapılmaktadır. 31 Mart 2013 tarihi itibarıyla İİT İslam İşbirliği Teşkilatına bağlı SMIIC İslam ülkeleri Standartlar ve Metroloji Enstitüsü çalışmakta olup, merkezi İstanbul'dadır. SMIIC-1 SMIIC-2 standartları yayımlanmıştır. Enstitünün 20 daimi 13 gözlemci ülkesi mevcuttur. Türkiye'de TSE ve Dünya Helal Birliği (World Halal Union) 23 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. SMIIC standardını kabul edip buna göre HELAL SERTİFİKASI vermektedirler. Helal AKREDİTASYON henüz tamamlanmamıştır. SMIIC çatısı altında olmayan İslam ülkeleri de vardır.

Helal gıda, Müslüman gıda tüketicilerinin hassasiyetleri doğrultusunda inançlarına uygun İslami gıda şartlarının yerine getirilmesiyle oluşan sonuçtur. Helal girdi olmadan helal gıda sonucu elde edilemez. Helal gıda üretimi İslami esaslara dayanan süreçler toplamının neticesinde ortaya çıkan bir neticedir.

Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin; eğer O'na kulluk ediyorsanız. (2:172)
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır. (2:168)
Allah'ın size verdiği helâl ve temiz rızıklardan yiyin ve iman etmiş olduğunuz Allah'ın yasaklarından sakının. (5:88)
Allah'ın size verdiği helâl ve güzel rızıktan yiyip için ve eğer yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'nun nimetine de şükredin. (16:114)
Ey peygamberler! Tertemiz nimetlerden yiyip için, güzel işler yapın. Kuşkusuz ben yaptıklarınızı eksiksiz bilmekteyim. (23:51)

Moscow Halal Expo - helal ürünler için 2010 yılından beri düzenlenen uluslararası bir sergidir. Sergiyi düzenleyen firma - Alif Consult, yöneticisi - Kirill Skogorev, yönetici ortağı - Madina Kalimullina. Bu sergi, HoReCa ve perakende satış sektörlerinde helal ürünlerin konumunu güçlendirmek, ekolojik ve kaliteli ürünlerin Rusya'nın pazarındaki payını artırmak, helal sektörüne yatırım çekmek, ihracat yükseltmek ve uluslararası helal ürün ticaretinin hacmini artırmak için yapılıyor.
Sergi, Rusya Müftüler Kurumu, Moskova hükûmeti, Rusya'nın Ticaret ve Sanayi Odası'nın himayesi altında ve Rus ve yabancı örgütlerin desteği ile yer alıyor.
Serginin ortakları: Thomson Reuters, Salaam Gateway, Al Baraka Banking Group.  
Temel tematik sektörler: Helal et ve et ürünleri, helal kümes hayvanlarının eti, eko- ve biyo-ürünler, özel et ürünleri, kahve, çay, içecekler, konserve ürünler, süt ürünleri, HoReCa için ürünler vs. [1]

Helal gıda sertifikası İslami esaslara dayanan altyapısını tümüyle İslam dininin inanç ve şartlarından alan tamamen İslam kökenli bir kavramdır. 'Halal' arapça bir kelime olup Türkçede “Helal” olarak karşılık bulmuştur. Bu nedenle tüm İslami coğrafyalar da helal gıda sertifikası alan firmalar ürünlerini daha kolay pazarlama imkânı bulmaktadır. Helal sertifikası alabilmek için gereken koşular TSE tarafından yayınlanmış ve din işleri yüksek kurulundan bir yetkilinin de kontrolü dahilinde TSE tarafından da verilmektedir. TSE' den helal gıda sertifikası almak için bizzat TSE' ye başvuruda bulunarak helal sertifikasının nasıl alınacağı öğrenilebilmektedir. Türkiye'de helal gıda sertifikasını devlet düzeyinde vermekte olan tek devlet onaylı helal kurumu TSE'dir.
Helal gıda sertifikası almak isteyen fakat nasıl alınacağı konusunda şüpheleri olanlara devlet tarafından verilen tek helal sertifikasının nasıl alınacağı açıklandıktan sonra diğer helal sertifikası veren firmaların helal gıda sertifikası verdikleri konusuna da değinmek gerekmektedir. Helal gıda sertifikası almak isteyen firmalara farklı alternatif çözümlerde sunulmaktadır. Türkiye'de özel sektörde çeşitli birlikler ve dernekler altında faaliyet göstermekte olan firmalardan da helal sertifikası almak mümkündür. Helal gıda sertifikası alınabilecek çeşitli helal kurumlarının tek ortak özelliği helal sertifikasını dünyaya sertifika düzeyinde ilk kazandıran ülke Malezya tarafından akredite edilmiş olmalarıdır.
Peki, neden Malezya helal gıda sertifikası almak isteyen işletmeler için seçenek olmaktadır? Bunun ilk sebebi yukarıdaki paragrafın sonunda açıkça ifade ettiğimiz üzere Malezya'nın helal sertifikasını veren ilk ülke olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Malezya'nın şeriatla yönetiliyor olması helal sertifikası alma konusunda daha rahat davranabilmesinden ötürüdür. Bu rahatlık helal şartları, denetimi, kontrolü ve helal gıda yönetmeliklerinin tek devlet kuruluşu altından onay alabiliyor olmasından kaynaklı olup, ayrıca kaynaklarının da Müslümanlar için daha önemli olan Kur'an ve Hadisler doğrultusunda oluşturulmuş olmasıdır. Din ve devlet işlerinin birlikte yönetildiği Malezya bu açıdan daha avantajlı konumda bulunmakla birlikte, son yıllar da Singapur gibi çeşitli İslam ülkeleri de dünya helal belgelendirme pazarında söz sahibi olabilmek adına helal kurumları oluşturmaya başlamışlardır. Türkiye'de faaliyet gösterip yurt dışında bulunan üstte açıkladığı üzere devlete bağlı yabancı helal sertifikasyon kuruluşlarından yetki alarak helal sertifikası alımı sağlayan firmalar bulunmaktadır. Böylece bu firmaların nasıl helal gıda sertifikası verdikleri de gayet açık bir şekilde açıklanmıştır. Ayrıca Malezya helal konusunda çok aktif çalışmalar yürütmesi ve ilk olması sebebiyle şu an için dünya da en çok tercih edilen helal sertifikası kurumlarına sahiptir.
Helal gıda sertifikası nasıl alınır sorusuna yukarıda verdiğimiz iki seçenekli tercihten sonra üçüncü bir nasıl helal sertifikası alınır yöntemi daha bulunmaktadır. Türkiye'de belgelendirme yapmakta olan firmalar veya farklı isimler altında kurulmuş helal birlikleri, helal gıda denetçilerine sahip özel şirketler, İlahiyat Fakültelerin de anlaştıkları bir fetva kurulu ile birlikte hareket ederek helal belgelendirme yapmakta olan firmalarda bulunmaktadır.
Üç farklı helal gıda sertifikası alma yolları olmakla birlikte tüm dünya da Müslümanlarca kabul edilip yayınlanmış ortak bir helal standardı henüz bulunmamaktadır. Helal şartlarının standart olabilmesi için İslam ülkelerinin tamamı veya çoğunun ortak karşılıklı şekilde üzerinde uzlaşıp imza altına alınarak istişare ile geliştirilmiş ve yayınlanmış uluslararası standart yayımlanması gerekmektedir.

Gimdes 4 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Helal Birliği 23 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Helal Gıda Sertifikası 26 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haram

Hipotez testi, bir hipotezin doğruluğunun istatistiksel bir güvenilirlik aralığında saptanması için kullanılan yöntem.
Hipotez testleri bir örneklem ortalaması ile bu örneklemin çekilmiş olduğu düşünülen ortalama değer etrafındaki farkın anlamlı olup olmadığını (yani önemli bir fark olup olmadığını) saptayan testlerdir.
Eğer iki ana kütlenin ortalamaları arasındaki fark sınanıyorsa bunlardan çekilen örneklemlerin ortalamaları üzerinde hipotez testleri yapılarak farkın doğru olup olmadığı anlaşılabilir.

Örneğe alınan birimler birbirlerinden bağımsız olarak seçilmiş olmalıdırlar.
Ana kütle normal dağılıma sahip olmalıdır.
İki ana kütle söz konusu ise bunların varyansları eşit olmalıdır.

Hipotezlerin oluşturulması nasıl yapacağım?
Anlam düzeyinin (α- alfa) belirlenmesi.
Örnekleme dağılımının belirlenmesi.
Ret alanının ve kritik değerin belirlenmesi.
Karşılaştırmalar, sonuç ve yorum.

Null, Yokluk Hipotezi, İstatistiksel Hipotez => :Örneklemden elde edilen ortalama ile anakütleye ait ortalamanın farkı "sıfır","0" sayılabilir. Yani anakütle üzerinde yapılan deformasyonların anakütle aritmetik ortalamasını değiştirmeyeceği görüşünü savunur. Bu görüş savunulurken istatistiksel anlamlılık denilen (%99 %97 veya %95) yanılgı payı göz önüne alınır. Zaten yapılan işlemlerden sonra farkın çok küçük de olsa sıfırdan farklı olduğu görülür

Alternatif, Araştırma Hipotezi.:Yani yapılan deformasyonun anakütle aritmetik ortalamasını değiştireceği öngürüsüdür.

"Ho doğrudur": Hipotez testi sonunda biz doğru olduğunu buluyoruz. Yani "reddedemiyoruz" diyoruz. Reddettiğimizde yapacağımız hatayı biliriz ama kabul ettiğimizde yapacağımız hatayı bilemeyeceğimiz için yorumlarken "reddedemiyoruz" diyoruz. ((1-α) güven katsayısı ile bu çıkardığımız sonuç doğrudur.)
"Ho doğru" olmasına karşın hipotez testi sonunda biz onun yanlış olduğunu zannedip Ho'ı reddediyoruz. (I. tür hata veya α hata)
"H0 hatalı veya yanlıştır": Biz onu doğru reddedemedik. Hata! (II. tür hata veya β hata)
"H0 hatalı veya yanlıştır": Biz onun yanlış olduğunu bulduk; H0'ı reddettik. ((1-β) veya testin gücü ile bu çıkardığımız sonuç doğrudur.
"Güç", bir hipotez testinin isabetliliği için önemli bir kriterdir ve her zaman maksimize edilmek istenir. Güç'ün 1 çıkması o testin ideal olduğunu gösterir ama pratikte "Güç = 1" olan testlere çok nadir rastlanır.
I. Tür - α ve II. Tür - β tipi hatalar bilinçli olarak yapılan hatalardır. Burada bu hataların bilinçli yapılmasının sebebi olaylara bir de tersinden bakma gereksiniminden dolayıdır.
Özetle:

α: Hatalı karar, Ho doğru, biz onu yanlış diye reddediyoruz. (I. Tip Hata)
β: Hatalı karar, Ho yanlış, biz onu doğru diye kabul ediyoruz.
(1-α) : Doğru bir Ho hipotezini kabul etmemiz olasılığı olup buna testin güvenilirlik düzeyi denir.
(1-β) : Yanlış bir H0 hipotezini reddetmemiz olasılığı olup buna testin gücü denir.
Hipotez testi yaparken, α ve β hatalarını en aza indirmek için örneklemdeki birim sayısını olabildiğince fazlalaştırmak gerekir. α hatası yapma olasılığı azalırsa β hatası yapma olasılığı artar. İki hatanın olasılığından biri azalırken diğeri artar. Aynı testte hem α hem de β hatası beraber yapılamaz. Hatasız bir test yapmak mümkün değildir. %1,0 doğru karar verilemez. Normal dağılım asimtotik olup x-ekseni ile kesişmediği için çok küçük de olsa bir risk söz konusudur.

Burada araştırma sorunu tek bir anakütle parametresi (anakütle ortalaması) hakkındadır. Bu anakütle ortalama değeri tam olarak bilinmemekte ve belirlenen bir hipotez değerde 
  
    
      
        
          μ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu _{0}}
  
 (Mü sıfır diye okunur) olduğu varsayılmaktadır. Hipotez testi anakütle ortalamasına verilen değer hakkındadır. "Sıfır hipotez" değeri bu parametre için belirtilen değerde olduğudur ve yani 

Ho : μ = μo
alternatif hipotez ise

Ho : μ <> μo
Bir anakütleden "basit olasılık örnekleme yöntemi" kullanarak "n" örneklem büyüklüğü olan bir örneklem ele geçirilir; istenilen değerler ölçülür ve 
  
    
      
        
          
            
              x
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {x}}}
  
 (x bar diye okunur) değerindeki örneklem ortalaması bulunur. Hipotez testi yönteminde araştırma hedefi bu örneklemin söz konusu anakütleden çekilmiş olup olamayacağını ya da kaynağı olan anakütleden çekilmiş olabilmesinin olasılığının ne olabileceğini ortaya koymaktır.

Bir alçı dolum makinesi μo=20 kg ortalama ağırlıklı alçı dolumu yaparken arıza yapar. Tamirci getirip tamir ettirilir. Acaba yine μo=20kglık dolum yapabilecek midir?
Deneme yapıp görmek gerekir.
40 torba basit örneklem yöntemine göre seçilip bu 40 alçı torbası ağırlıkları şöyle ölçülmüştür:

  
    
      
        
          X
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{1}}
  
 = 19,8 kg, 
  
    
      
        
          X
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{2}}
  
 = 20,5 kg, 
  
    
      
        
          X
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{3}}
  
 = 21,2 kg, 
  
    
      
        
          X
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{4}}
  
 = 18,9 kg, ..., 
  
    
      
        
          X
          
            40
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{40}}
  
 = 20,8 kg
Örneklem istatistikleri şöyle hesaplanmıştır:
n = 40 torba
Örneklem ortalaması: 
  
    
      
        
          
            
              x
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {x}}}
  
 = 21,4 kg
Örneklem standart sapması: σ = 3,2 kg

  
    
      
        
          σ
          
            
              
                x
                ¯
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \sigma _{\bar {x}}}
  
 = 
  
    
      
        3
        ,
        2
        
          /
        
        
          
            4
          
        
        0
        =
        0
        ,
        506
      
    
    {\displaystyle 3,2/{\sqrt {4}}0=0,506}
  

  
    
      
        
          
            
              x
              ¯
            
          
        
        ∓
        
          σ
          
            
              
                x
                ¯
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {x}}\mp \sigma _{\bar {x}}}
  
 -> 21,4±0,506 kg
Buradan sonra hipotez testleri sürecine geçilir.

Ho: Elimizdeki örneklem anakütle ortalaması "Mo = 20kg" olan bir anakütleden çekilmiş bir rassal örneklem olup, örneklem ortalaması X- değeri anakütle ortalamasına eşit olarak kabul edilebilir. Aradaki 1,4 kg lık fark ise tesadüfe bağlanabilecek, önemli olmayan, anlam taşımayan çok küçük bir farktır. Dolayısıyla X- = Mo yazabiliriz. Yani elimizdeki örneklemin ait olduğu anakütle ortalamasını M ile gösteririz.
H1: Bu örneklem "Mo = 20kg" olan bir anakütleden çekilmiş bir rassal örneklem olamaz. Aradaki 1,4 kg lık fark tesadüfe bağlı değil, ayarlamanın yapılmamış olması nedeni ile gerçekleşmiştir. Bu kadarlık farkın tesadüfen ortaya çıkmış olması olasılığı çok küçüktür. Dolayısıyla dolum ayarı iyi olmadığı için istenenden daha hafif ya da daha ağır dolumlarla karşılaşmamız olasıdır. Bu örneklemin çekilmiş olduğu anakütle 20 kg olamaz. Örneklemimiz kendine ait başka bir anakütleden çekilmiş olmalıdır.

Hatasız bir test yapamayacağımız için her testte bir miktar yanılma riskimiz vardır. Bunu 0,05; 0,01; 0,005; 0,0001;... gibi bir düzey olarak benimseyebiliriz. Yanılma payımız küçüldükçe, teste olan güven düzeyimiz yükselir. O nedenle istatistikçiler olabildiğince az yanılma ile test yapmak isterler. Yine de α =0,05 ve α=0,01 düzeyleri en çok kullanılanlardır.

α=0,05 olsun. Testin güven düzeyi = 1 - α = 0,95 olur.

Elimizdeki veriler tartma yoluyla elde edilmiş sürekli, nitelik, nicel bir değişkene aittir. Bu tip veriler genelde normal dağılım gösterirler. Yani örneklemimiz "normal dağılım" lı bir anakütleden çekilmiştir. Anakütle sonsuz büyüklüktedir. Seçim iadesiz seçimdir ve tamamen rassal bir süreçle yapılmıştır. Yani torbaların ağırlıkları birbirini etkilememiştir. n>30 olduğu için büyük bir örneklem ile çalışıyoruz. Aynı anakütleden n=40 birimli pek çok sayıda örneklem çekmiş olsak, bunların X- ortalama dağılımı bir normal dağılım olur. Bu ortalamaların ortalaması anakütle ortalamasını verir. "kg" biriminden kurtulmak için X- ortalama değerlerini standardize edersek, verilerimiz z değerlerine dönüşür ve dağılımımız bir standart normal dağılım olan z dağılımı na dönüşür.

Kritik değerin saptanması
Ret alanı demek; normal dağılım eğrisi altında seçtiğimiz güven alanı (Ho'ın kabul alanı) dışında kalan Ho'ın reddedilmesini sağlayan küçük alanlardır. Ret alanı çift yönlü olabilir. (eksi taraf, artı taraf) veya tek taraflı olabilir. (Yani ya sol tarafta ya da sağ tarafta) Bunun anlaşılması için H1 hipotezine bakarız.

Elimizdeki örnekleme ait zh değeri örneklemin bir istatistiğidir. Bu istatistik yardımıyla hipotez testini sonuçlandıracağız. O nedenle, zh değerine Test İstatistiği adını veriyoruz.

  
    
      
        
          z
          
            h
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  x
                  ¯
                
              
              −
              
                μ
                
                  0
                
              
            
            
              σ
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle z_{h}={\frac {{\overline {x}}-\mu _{0}}{\frac {\sigma }{\sqrt {n}}}}}
  

= (21,4-20)/0,51 = 2,74

Bir hipotez testinde; zh < zα ise; Ho kabul edilir. Bu elimizdeki X-in, M ye yakın kabul edilebilecek bir konumda (Ho'ın kabul alanında) bulunduğunu gösterir.
Eğer zh > zα ise; Ho reddedil

John Snow (15 Mart 1813 – 16 Haziran 1858) İngiliz doktor ve anestezi ve tıbbi hijyenin geliştirilmesinde liderdir. Modern epidemiyolojinin kurucularından biri olarak kabul edilir, bunun kısmen sebebi 1854'te Londra'nın Soho kolera salgınının kaynağını bulma konusundaki çalışmalarında bir su pompasının tutamağını kaldırarak hastalığı kısıtlamasıdır. Snow'un bulguları, diğer şehirlerde benzer değişikliklere ve dünya çapında genel halk sağlığında önemli bir iyileşmeye yol açan Londra'nın su ve atık sistemlerindeki temel değişikliklerin yanı sıra anestezinin benimsenmesine ilham vermiştir.

Hempel, Sandra (2006). The Medical Detective: John Snow, Cholera, and the Mystery of the Broad Street Pump. Granta Books. 1862078424
Johnson, Steven (2006). The Ghost Map: The Story of London's Most Terrifying Epidemic – and How it Changed Science, Cities and the Modern World. Riverhead Books. 1-59448-925-4
Körner, T. W. (1996). The Pleasures of Counting, chapter 1. Cambridge University Press. 0-521-56823-4
Morris, Robert D. (2007). The Blue Death. Harper Collins. 0-06-073089-7
Shapin, Steven (6 Kasım 2006) [Electronic version]. "[1] 8 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". The New Yorker. Retrieved 10 Kasım 2006
Tufte, Edward (1997). Visual Explanations, chapter 2. Graphics Press. 0-9613921-2-6
Vinten-Johansen, Peter; Brody, Howard; Paneth, Nigel; Rachman, Stephen; Rip, Michael (2003). Cholera, Chloroform, and the Science of Medicine: A Life of John Snow (İngilizce). Oxford University Press. ISBN 9780199747887. 21 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2022. 

"On the Mode of Communication of Cholera" by John Snow, M.D. (1st ed., 1849) 21 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"On the Mode of Communication of Cholera" by John Snow, M.D. ("2nd edition, much enlarged", includes cholera map opposite p. 45)
Short narrative film about John Snow 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UCLA site devoted to the life of John Snow 1 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Myth and reality regarding the Broad Street pump 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John Snow Society 14 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Source for Snow's letter to the Editor of the Medical Times and Gazette 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John Snow'un Board Street Kolera Salgını Haritasının etkileşimli versiyonları
umapper
arcgis 25 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
John Snow’s cholera analysis data in modern GIS formats
PredictionX: John Snow and the Cholera Epidemic of 1854 (a Harvard/edX MOOC) 13 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The John Snow Archive and Research Companion 30 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Joseph Lister (5 Nisan 1827 - 10 Şubat 1912), İngiliz doktordur. Lister modern tıp ve cerrahideki en büyük ilerlemelerden biri olan antiseptikleri keşfeden ve antisepsi'yi kuranlardandır. 5 Nisan 1827'de Essex, Upton'da doğdu.Babası Joseph Jackson Lister olağanüstü bir buluş ile mikroskobu mükemmelleştirdiği için Kraliyet Cemiyeti'ne üye olarak seçilmişti.Ailesi İngiliz Quakerler mezhebinden olduğu için her okula gidemiyordu.Hususi tahsil görmüş, pek ciddi ve sıkı bir eğitim almış, tuhaf kıyafetli bi delikanlı idi.Son derece disiplinli yetiştirildiği halde ailesine karşı derin saygı besliyordu.Öyle ki babası onun en yakın arkadaşı ve dostu idi.Bütün hayatı boyunca babasına mektuplar yazmış, ona yaptığı deneyleri ve araştırmaları anlatmıştır.Oğlunun büyük başarılarından gururlanan ve onu son derece çok seven babası da hala o ciddi ve resmi edasını muhafaza eder, çocukken davrandığı gibi çatık kaşlı ve asık suratlı halini hiç bozmazdı.
Bu delikanlı 1848'de üniversite hastanesine girdiği zaman, ileride büyük bir adam olacağını gösteren hiçbir hali yoktu.Ortaboylu, narin yapılı, parlak siyah saçlı idi.Biraz iri olan başı, geniş alnı ona akıllı bir insan hali veriyordu.Şakaklarına uzanan sakalları, Quakerlere mahsus siyah uzun paltosu onu öne çıkarıyor, pek tuhaf gösteriyordu.Bununla beraber çok samimi bir hali de vardı.Aldığı terbiye icabı pek ciddi görünse de aslında şen bir adamdı.Açık havada jimnastik yapar ve yüzmeyi çok severdi.
1852'de Londra Üniversitesinden lisans eğitimi aldıktan sonra 1853'te cerrah James Syme'nin yanında çalışmak üzere Edinburgh'a gitti ve Kraliyet Hastahanesine asistan cerrah olarak girdi.Orada kendilerine "Doktor" ünvanı verilmiş olsa da bir öğrenciden farkları da yoktu.Ufak tefek yaramazlıkları da olmuyor değildi.Bir defasında arkadaşları ile birlikte yalancı bir hekimin tabelasını sökerek hastane önünde yaktılar.1861'de cerrahide antiseptik ilkelerini ortaya koydu ve 8 verimli yılını geçirdiği Glasgow cerrahi kürsüsü direktörlüğünü devraldı. 1877'de ise Londra Kraliyet Üniversite Hastanesine tayin edildi.
Lister 1893'te Kraliyet Üniversite Hastanesinden emekliye ayrıldı. İngiliz Koruyucu Tıp Enstitüsünü kurdu. Bu daha sonraları Lister Enstitüsü adını aldı. 1897'de hastalarından Kraliçe Viktorya, onu Baron unvanıyla Lordlar Kamarasına üye yaptı. Kendisi bu unvanı alan ilk tıp mensubu idi. Lister, 10 Şubat 1912'de Walner şehrinde öldü.

1865'te Pasteur Mikrobik hastalıklar Kuramı'nı yayımladı.Lister bu kuramı okuyunca hastaların cerrahi işlemden sonra ölmesinin bakterilerle ilgili olabileceğini düşündü ve yarayla temas eden her şeyin asit fenikle temizlendiği ilk ameliyatını yaptı. Antisepsi denilen bu yöntem yaranın etrafındaki bütün bakterileri yok ediyordu ve yaranın hastalık kapma riski azalıyordu. Bu gelişme sayesinde genel cerrahi yaşam kurtarır hale geldi.
Lister, Edinburgh ve Glasgow'daki ilk yıllarında iltihap, cerahatın meydana gelmesi ve iyileşmekte olan yaralarda kan pıhtılaşmasının mekanizmasını keşfetti. O sıralarda Louis Pasteur, mikroorganizmaları göstermiş ve bunların kokuşma ve fermentasyonda amil olduklarını bulmuştu. Lister, bu mikroorganizmaların aynı zamanda yara infeksiyonlarına da sebep olduğunu ileri sürdü ve dolayısıyla yaralar, bu tesirlerden uzak tutulursa aynı zamanda infeksiyonlardan da uzak tutulacaktı. Pasteur'ün mikroorganizmaları ısı ve filtrasyon ile öldürmesi, cerrahlar açısından pratik olmadığından Lister, bu işi karbonik asit çözeltileriyle yaptı ve cerrahi infeksiyonların sayısında şaşırtıcı bir azalma görüldü. Listerin antiseptik cerrahi düşüncesi, bütün dünyada taraftar kazandı ve günümüze kadar önemli gelişmeler gösterdi.

Kritik kontrol noktası (CCP): standart uygulama işlemlerinde (SOP), çalışmalardan veya müşterilerden kaynaklanan hata noktaları. Bu noktaların tayini ile birlikte alınan önlemler, gıda işleme adımlarıda ve prosedürlerinde uygulanabilir ve gıda güvenlik tehlikelerini önleyebilir, ortadan kaldırabilir ya da kabul edilebilir (kritik) seviyelere indirebilir. Gıda güvenliği yöneticilerinin tayin ettiği en bilinen kritik kontrol noktası pişirmedir.

Amerika Birleşik Devletlerinde FDA gıdaların pişirilmesinde asgari iç sıcaklılarını tayin etmiştir. Sıcaklık değerleri yerel olarak değişiklik gösterebilir ancak FDA'nın belirlediği değerlerin altında olamazlar. Sıcaklıklar büyük et parçalarının veya kapların ortasından bir prob termometre ile ölçülmelidir, kemikler ve kapların kenarlarından ölçülmemelidirler. 
Tayin edilen asgari sıcaklıklar söyledir:
156 dakika boyunca 165 °F (74 °C)

Kümes hayvanları (Bütün veya parça tavuk, hindi ya da ördek)
Dondurulmuş etler, balık, kümes hayvanları ve makarna135°F (57 °C) altında bir sıcaklıkta ısıtılmış olan önceden pişirilmiş gıdalar, bunlar buzdolabında veya en az 2 saat ılıtılmış olması şartıyla
Mikrodalga fırında pişirilmiş, kümes hayvanları, et, balık veya yumurta gibi potansiyel tehlikeli gıdalar.
15 dakika boyunca 155 °F (68 °C) 

Öğütülmüş etler (kıyma gibi)
Katkılı etler (çeşnili rostolar ya da salamura jambonlar)
Öğütülmüş ya da kıyılmış balık
Yemeden önce bir süre muhafaza edilecek yumurtalar
15 dakika boyunca 145 °F (63 °C) 

Sığır, domuz, dana ve kuzu gibi hayvanların biftekleri ve pirzolaları
Balık
Anında servis edilecek yumurtalar
4 dakika boyunca 145 °F (63 °C)

Rostolar (daha fazla zamanda daha az ısıyla da pisirilebilirler)
15 dakika boyunca 135 °F (57 °C)

Belirli bir süreden önce yenecek pişirilmiş meyve ve sebzeler
Belirli bir süreden önce yenecek ticari olarak işlenmiş hazır yiyecekler
In addition, hot food must be held at a minimum internal of 135 °F (57 °C) if it is not immediately consumed. The temperature must be checked every 4 hours or else labeled with a discard time. Although monitored hot food can be held indefinitely in this way without a food safety concern, the nutritional value, flavor, and quality can suffer over long periods.

Sebze ve meyveler, hasat sonrasında kötü uygulamalar nedeniyle Escherichia coli O157:H7, Salmonella enteritidis ve Listeria monocytogenes bakterileriyle mikrobiyolojik kirlenmelere neden olabilirler. Patojenleri azaltmak veya ortadan kaldırmak için çeşitli yöntemler vardır, bunlardan birkaçı şunlardır:

Uygun hasat ve hasat sonrası uygun işleme,,
Işın vererek mikropların etkisizleştirme
Gıda sınıfı kimyasalları kullanarak meyvelerin ve sebzelerin sanitasyonu, 

HACCP

ICS 67 Food technology 24 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızamık, kızamık virüsünün neden olduğu oldukça bulaşıcı bir hastalıktır. Belirtiler genellikle enfekte bir kişiye maruz kaldıktan 10-12 gün sonra gelişir ve 7-10 gün sürer. İlk belirtiler genellikle 40 °C'den yüksek ateş, öksürük, burun akıntısı ve iltihaplı gözlerdir. Semptomların başlamasından iki veya üç gün sonra ağız içinde Koplik lekeleri olarak bilinen küçük beyaz lekeler oluşabilir. Genellikle yüzde başlayan ve daha sonra vücudun geri kalanına yayılan kırmızı, düz bir döküntü tipik olarak semptomların başlamasından üç ile beş gün sonra başlar. Yaygın komplikasyonlar arasında ishal (vakaların %8'inde), orta kulak enfeksiyonu (%7) ve zatürre (%6) yer alır. Bunlar kısmen kızamığın neden olduğu bağışıklık sisteminin baskılanmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Daha az yaygın olarak nöbetler, körlük veya beyin iltihabı meydana gelebilir. Diğer isimler arasında morbilli, rubeola, kırmızı kızamık ve İngiliz kızamığı bulunmaktadır. Alman kızamığı olarak da bilinen kızamıkçık ve roseola, birbiriyle ilgisi olmayan virüslerin neden olduğu farklı hastalıklardır.
Kızamık, enfekte kişilerin öksürük ve hapşırıkları yoluyla bir kişiden diğerine kolayca yayılan hava yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Ayrıca ağız veya burun salgılarıyla doğrudan temas yoluyla da yayılabilir. Son derece bulaşıcıdır: bağışıklığı olmayan ve enfekte bir kişiyle yaşam alanını paylaşan her on kişiden dokuzu enfekte olur. Dahası, kızamığın üreme sayısı tahminleri, sıklıkla atıfta bulunulan 12 ile 18 aralığının ötesinde değişiklik göstermektedir. NIH 2017 tarihli bir makaleden şu alıntıyı yapmaktadır: "2017'de yapılan bir inceleme, 3,7 - 203,3 arasında uygulanabilir kızamık R0 değerleri belirlemiştir". İnsanlar döküntülerin başlamasından dört gün öncesinden, döküntülerin başlamasından dört gün sonrasına kadar başkalarına bulaştırıcıdır. Genellikle bir çocukluk hastalığı olarak görülse de her yaştan insanı etkileyebilir. Çoğu insan hastalığa bir kereden fazla yakalanmaz. Şüpheli vakalarda kızamık virüsü testi yapılması halk sağlığı çalışmaları için önemlidir. Kızamığın diğer hayvanlarda görülüp görülmediği bilinmemektedir.
Bir kişi enfekte olduğunda, destekleyici bakım sonuçları iyileştirebilse de spesifik bir tedavi mevcut değildir. Bu bakım oral rehidrasyon solüsyonu (hafif tatlı ve tuzlu sıvılar), sağlıklı yiyecekler ve ateşi kontrol etmek için ilaçları içerebilir. Kulak enfeksiyonları veya zatürre gibi ikincil bakteriyel enfeksiyonlar ortaya çıkarsa antibiyotik reçete edilmelidir. Çocuklar için A vitamini takviyesi de önerilmektedir. ABD'de 1985 ve 1992 yılları arasında bildirilen vakalar arasında ölüm, vakaların sadece %0,2'sinde meydana gelmiştir, ancak yetersiz beslenen kişilerde bu oran %10'a kadar çıkabilmektedir. Enfeksiyondan ölenlerin çoğu beş yaşından küçüktür.
Kızamık aşısı hastalığı önlemede etkilidir, son derece güvenlidir ve genellikle diğer aşılarla birlikte uygulanır. Aşılama, 2000 ile 2017 yılları arasında kızamıktan kaynaklanan ölümlerde %80'lik bir azalma sağlamıştır. 2017 yılı itibarıyla dünya genelinde çocukların yaklaşık %85'i ilk dozlarını almıştır. Kızamık, başta Afrika ve Asya'nın gelişmekte olan bölgelerinde olmak üzere yılda yaklaşık 20 milyon insanı etkilemektedir. Aşıyla önlenebilir hastalıklar arasında önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. 1980 yılında 2,6 milyon kişi, 1990 yılında ise 545.000 kişi kızamık nedeniyle hayatını kaybetmiştir. 2014 yılına gelindiğinde ise küresel aşılama programları kızamıktan ölenlerin sayısını 73.000'e düşürmüştür. Bu eğilimlere rağmen, bağışıklamadaki azalma nedeniyle hastalık ve ölüm oranları 2017'den 2019'a kadar artmıştır.

Belirtiler tipik olarak maruziyetten 10-14 gün sonra başlar. Klasik semptomlar arasında dört günlük ateş, öksürük, rinit (soğuk algınlığı, ateş, hapşırma), konjonktivit (kırmızı gözler) ve makülopapüler döküntü birlikte yer alır. Ateş yaygındır ve tipik olarak yaklaşık bir hafta sürer; kızamıkta görülen ateş genellikle 40 °C'ye kadar yükselir.
Ağız içinde görülen Koplik lekeleri kızamık için tanı koydurucudur, ancak geçicidir ve bu nedenle nadiren görülür. Koplik lekeleri, genellikle azı dişlerinin karşısındaki yanakların iç kısmında görülen küçük beyaz lekelerdir. "Kırmızımsı bir zemin üzerinde tuz taneleri" gibi görünürler. Bir kişi maksimum bulaşıcılığa ulaşmadan önce bu lekelerin tanınması hastalığın yayılmasını azaltmaya yardımcı olabilir.
Karakteristik kızamık döküntüsü klasik olarak ateşin başlamasından birkaç gün sonra başlayan genel bir kırmızı makülopapüler döküntü olarak tanımlanır. Kulakların arkasında başlar ve birkaç saat sonra vücudun büyük kısmını kaplamadan önce baş ve boyuna yayılır ve genellikle kaşıntıya neden olur. Kızamık döküntüsü ilk belirtilerden iki ile dört gün sonra ortaya çıkar ve sekiz güne kadar sürer. Döküntünün kaybolmadan önce kırmızıdan koyu kahverengiye renk değiştirerek "lekelendiği" söylenir. Kızamık genellikle yaklaşık üç hafta sonra iyileşir.

Kızamık aşısı olmuş ancak koruyucu bağışıklığı tam olmayan kişilerde bir tür modifiye kızamık görülebilir. Modifiye kızamık, uzun bir kuluçka dönemi, daha hafif ve daha az karakteristik semptomlar (kısa süreli seyrek ve ayrı döküntüler) ile karakterizedir.

Kızamık komplikasyonları nispeten yaygındır ve ishal gibi hafif komplikasyonlardan zatürre (doğrudan viral zatürre veya ikincil bakteriyel zatürre), laringotrakeobronşit (krup) (doğrudan viral laringotrakeobronşit veya ikincil bakteriyel bronşit), orta kulak iltihabı, akut beyin iltihabı, kornea ülseri (kornea skarına yol açar) ve 15 ayın altındaki aşılanmamış 600 bebekten yaklaşık 1'inde ve daha nadiren daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde ilerleyici ve sonunda ölümcül olan subakut sklerozan panensefalit gibi ciddi komplikasyonlara kadar çeşitlilik gösterir.
Ayrıca kızamık bağışıklık sistemini haftalar ya da aylar boyunca baskılayabilir ve bu durum orta kulak iltihabı ve bakteriyel zatürre gibi bakteriyel süperenfeksiyonlara katkıda bulunabilir. İyileşmeden iki ay sonra diğer bakteri ve virüslere karşı antikor sayısında %11-73 oranında azalma görülür.
1920'lerde kızamık zatürresi nedeniyle ölüm oranı %30 civarındaydı. Komplikasyon riski yüksek olan kişiler bebekler ve 5 yaşından küçük çocuklar, 20 yaşından büyük yetişkinler, hamile kadınlar, lösemi, HIV enfeksiyonu veya doğuştan gelen bağışıklık yetmezliği gibi bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler ve yetersiz beslenen veya A vitamini eksikliği olan kişilerdir. Komplikasyonlar genellikle yetişkinlerde daha şiddetlidir. 1987 ve 2000 yılları arasında, Amerika Birleşik Devletleri'nde kızamığa bağlı ölüm oranı her 1000 vakada üç ölüm veya %0,3'tür. Yetersiz beslenme oranlarının yüksek olduğu ve sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu az gelişmiş ülkelerde ölüm oranları %28'e kadar çıkmıştır. Bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde (örneğin AIDS'li kişiler) ölüm oranı yaklaşık %30'dur.
Önceden sağlıklı olan çocuklarda bile kızamık hastaneye yatmayı gerektiren ciddi hastalıklara neden olabilir. Her 1000 kızamık vakasından biri, genellikle kalıcı beyin hasarıyla sonuçlanan akut ensefalite ilerler. Kızamık hastalığına yakalanan her 1000 çocuktan bir ile üçü solunum ve nörolojik komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybedecektir.

Kızamığa, Paramyxoviridae ailesi içindeki Morbillivirus cinsinin tek sarmallı, negatif anlamlı, zarflı bir RNA virüsü olan kızamık virüsü neden olur.
Virüs son derece bulaşıcıdır ve öksürme ve hapşırma yoluyla yakın kişisel temas veya salgılarla doğrudan temas yoluyla yayılır. Kızamık bilinen en bulaşıcı virüstür. Hava sahasında veya yakındaki yüzeylerde iki saate kadar enfektif kalır. Kızamık o kadar bulaşıcıdır ki eğer bir kişide varsa bu kişiyle yakın teması olan bağışık olmayan kişilerin (örneğin ev halkı) %90'ı da enfekte olacaktır. İnsanlar virüsün tek doğal konakçılarıdır ve dağ gorillerinin hastalığa duyarlı olduğuna inanılmasına rağmen başka hiçbir hayvan rezervuarının varlığı bilinmemektedir. Kızamık virüsü enfeksiyonu için risk faktörleri arasında HIV/AIDS'in neden olduğu bağışıklık yetmezliği, organ veya kök hücre nakli için alkilleyici ajanlar veya kortikosteroid tedavisinin alınmasını takiben bağışıklık sisteminin baskılanması; kızamığın yaygın olarak görüldüğü bölgelere seyahat veya böyle bir bölgeden gelen yolcularla temas ve rutin aşılama yaşından önce pasif, kalıtsal antikorların kaybı yer almaktadır.

Kızamık virüsü mukozaya girdiğinde, trakea veya bronşlardaki epitel hücrelerini enfekte eder. Kızamık virüsü, yüzeyinde hemaglutinin (H proteini) adı verilen bir protein kullanarak konakçı hücre üzerindeki bir hedef reseptöre bağlanır. Bu reseptör, tüm çekirdekli insan hücrelerinde ifade edilen CD46, B veya T hücreleri gibi bağışıklık hücrelerinde ve antijen sunan hücrelerde bulunan CD150, diğer adıyla sinyal lenfosit aktivasyon molekülü veya SLAM veya hücresel bir yapışma molekülü olan nektin-4 olabilir. Bağlandıktan sonra, füzyon veya F proteini virüsün membranla kaynaşmasına ve nihayetinde hücrenin içine girmesine yardımcı olur.
Virüs tek sarmallı negatif anlamlı bir RNA virüsü olduğundan, genomunu pozitif anlamlı bir mRNA sarmalına dönüştürmek için kullanılan RNA'ya bağımlı RNA polimeraz (RdRp) enzimini içerir.
Bir hücreye girdikten sonra, viral proteinlere çevrilmeye, hücrenin lipid zarfına sarılmaya ve yeni yapılmış bir virüs olarak hücreden dışarı gönderilmeye hazırdır. Birkaç gün içinde kızamık virüsü yerel dokulara yayılır, dendritik hücreler ve alveolar makrofajlar tarafından alınır ve akciğerlerdeki yerel dokulardan yerel lenf düğümlerine taşınır. Buradan yayılmaya devam eder, sonunda kana karışır ve daha fazla akciğer dokusunun yanı sıra bağırsaklar ve beyin gibi diğer organlara da yayılır. Enfekte dendritik hücrelerin kızamık virüsü tarafından işlevsel olarak bozulmasının, kızamığa bağlı immünosupresyona katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

Tipik olarak klinik tanı, kızamık virüsüne maruz kaldıktan yaklaşık 10 gün sonra ateş ve halsizliğin başlamasıyla başlar ve ardından 4 gün içinde şiddeti artan öksürük, rinit ve konjonktivit ortaya 

Margaret Higgins Sanger (Margaret Louise Higgins, Margaret Sanger Slee olarak da bilinir; 14 Eylül 1883; Corning, New York - 6 Eylül 1966; Tucson, Arizona, ABD), Amerikalı doğum kontrolü savunucusu, cinsel eğitimci, yazar, hemşire ve Amerikan Doğum Kontrolü Birliği'nin (American Birth Control League) kurucusu.
Margaret Sanger, New York şehrinin yoksul bölgelerinde hemşire olarak çalışırken, daha fazla çocuk sahibi olmak istemeyen birçok anneyle karşılaşmıştır. Bu deneyimler, kadınlara çocuk sahibi olma zamanlarını seçme gücünü verme kararlılığını doğurmuştur. Doğum kontrolünü teşvik etme isteği, Malthusçu kaygılar ve aşırı nüfusun olumsuz etkileri ile şekillenmiştir. Ayrıca, öjenik hareketin  bir destekçisi olan Sanger, doğum kontrolünün "uygunsuz" olarak nitelendirilen bireylerin sayısını azaltabileceğine inanıyordu. Ülke genelinde onlarca doğum kontrol kliniği kurarak yüz binlerce hastaya üreme sağlığı hizmetleri sunmuştur. Ancak Sanger, kürtaj karşıtı bir tutuma sahipti ve yaşamı boyunca kliniklerinde kürtaj hizmeti sunulmamıştır.
Doğum kontrolünü teşvik etmek için konuşmalar yapmış, kitaplar yazmış ve dergiler yayımlamıştır. Sanger, müstehcenlik yasalarına aykırı olarak doğum kontrolüyle ilgili materyal dağıtarak sık sık tutuklanmayı göze almıştır. Her tutuklanma olayında, doğum kontrolünü engelleyen yasaların kaldırılmasını sağlayacak olumlu bir yasal karar elde etmeyi umuyordu. Bu çabalarının bir sonucu olarak, doktorların doğum kontrol yöntemlerini reçete edebilmesini mümkün kılan ve Griswold v. Connecticut davasıyla çiftlerin reçetesiz doğum kontrol yöntemlerine erişimini ülke çapında yasallaştıran önemli yasal zaferlere imza atmıştır.

Mary Mallon ya da Tifolu Mary (23 Eylül 1869 – 11 Kasım 1938, New York), İrlanda'dan ABD'ye göç etmiş bir kadındır ve ilk sağlıklı tifo mikrobu konakçısı olarak bilinmektedir.
Amerika'ya göçmen taşıyan gemilerle gelip, konakçısı olduğu tifo hastalığını pek çok kişiye yaymış bir aşçı kadındır. Hastalık taşımasına rağmen bu kendisini etkilememekte (subklinik enfeksiyon), ancak etrafındaki insanlara bulaşıp onları öldürmekteydi. Hayatı boyunca 53 kişiye hastalık bulaştırdığı tahmin edilmektedir. 3 kişinin ölümüne neden olmuştur.
İlk olarak 1907 yılında 3 yıllığına, sonra da 1925'ten ölene kadar hastanede karantina altına alınmıştır.
Birçok roman ve öyküye konu olmuştur. Tıp alanında bir inceleme konusu olmuş, hakkında birçok makale yazılmıştır.

Mallon hayatının geri kalanını karantinada geçirdi. Ölümünden altı yıl önce felç oldu. 69 yaşında 11 Kasım 1938 günü pnömoni yüzünden öldü. Otopsisinde safra kesesi içinde canlı tifo bakterileri bulundu. Vücudu yakıldı ve külleri Bronx'da Aziz Raymond Mezarlığı'na gömüldü.

Subklinik enfeksiyon
Asemptomatik hastalıklar
Asemptomatik taşıyıcı

Opereysin.com 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tifolu Mary
A more detailed profile of Typhoid Mary 20 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PBS NOVA site: "The Most Dangerous Woman in America" 19 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.snopes.com about Typhoid Mary
Photo of Mary Mallon's grave 8 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa şüpheciliği veya Avrupa Birliği şüpheciliği, Avrupa Birliği'ne ve Avrupa bütünleşmesine yönelik eleştirel bir siyasi tutumu ifade eder. Bu tutum, Avrupa Birliği'nin bazı kurum ve politikalarına karşı çıkıp reform talep eden yaklaşımlardan (yumuşak Avrupa şüpheciliği), Avrupa Birliği üyeliğine tamamen karşı olan ve Birliği reform edilemez gören yaklaşımlara (sert Avrupa şüpheciliği) kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Avrupa şüpheciliğinin karşıtı ise Avrupa yanlısı tutum ya da Pro-Avrupacılık olarak adlandırılır.
Avrupa şüpheciliğinin başlıca nedenleri arasında, Avrupa bütünleşmesinin ulusal egemenliği ve ulus devleti zayıflattığına dair inançlar yer alır. Ayrıca Avrupa Birliği'nin elitist olduğu, demokratik meşruiyet ve şeffaflıktan yoksun bulunduğu, aşırı bürokratik ve savurgan olduğu yönündeki eleştiriler de bu tutumu besler. Yüksek düzeyde göçü teşvik ettiği düşüncesi, büyük şirket elitlerinin çıkarlarına hizmet eden neoliberal bir yapı olarak görülmesi, kemer sıkma politikalarından sorumlu tutulması ve özelleştirmeyi teşvik ettiği algısı da Avrupa şüpheciliğinin diğer önemli gerekçeleri arasındadır.
Avrupa şüpheciliği, hem sol hem de sağ siyasi yelpazede yer alan gruplarda görülür ve sıklıkla popülist partilerde öne çıkar. Her iki kesim de Avrupa Birliği'ni benzer gerekçelerle eleştirse de, Avrupa şüphecisi sol popülistler daha çok Avrupa borç krizi ve Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı gibi ekonomik konulara odaklanır. Buna karşılık Avrupa şüphecisi sağ popülistler, milliyetçilik ve göç gibi konulara, özellikle 2015 Avrupa göç krizi bağlamında, daha fazla vurgu yapar. 2000'li yıllardan itibaren radikal sağ partilerin yükselişi ise Avrupa şüpheciliğindeki artışla yakından ilişkilidir.
Avrobarametre anketleri, AB vatandaşlarının Avrupa Birliği'ne ve kurumlarına duyduğu güvenin 2007 ile 2015 yılları arasında belirgin biçimde azaldığını göstermektedir. Bu dönemde güven düzeyi sürekli olarak %50'nin altında kaldı. 2009'da yapılan bir ankete göre AB üyeliğine destek en düşük Birleşik Krallık, Letonya ve Macaristan'da görüldü. 2016’ya gelindiğinde ise AB'ye en olumsuz bakan ülkeler Birleşik Krallık, Yunanistan, Fransa ve İspanya oldu. Aynı yıl Birleşik Krallık'ta yapılan Avrupa Birliği üyeliği referandumunda seçmenlerin %51,9'u AB'den ayrılma yönünde oy kullandı; bu karar 31 Ocak 2020'de yürürlüğe girdi.

Pro-Avrupacılık

Baskın parti sistemi, tek baskın parti sistemi veya hâkim parti sistemi; bir ülke içinde, bir siyasi partinin diğer tüm partilerden baskın ve geniş yetkiye sahip olmasına verilen isimdir. Bu sistem günümüzde birçok ülkede bulunmaktadır.

Hâkim parti sistemi, çok partili rejimlere özgü bir uygulamadır. Kesin bir zaman sınırlaması olmasa da bir ülkede bir siyasi parti yaklaşık olarak on yıl ve üzeri iktidarda kalırsa o ülkede baskın parti rejimi vardır denilebilmektedir.
Sistemin işleyişi içerisinde birden çok parti yasal olarak vardır ve kısmen de olsa eşit (veya denk) şartlar altında faaliyet gösterirler. Yani gerçekte çok partili ve çoğulcu bir uygulama vardır. Ancak içlerinden birisi, topladığı oy ve parlamentoda sağladığı çoğunluk bakımından diğerlerine oranla çok daha güçlü ve üstündür. Bu durum bir süreklilik gösterdiğinde ortaya bir “hâkim (baskın/dominant) parti” çıkar. Küçük partiler de muhalefet görevlerini serbestçe yerine getirirler (hegemonyacı sistemin aksine). Fakat baskın partinin gücü nedeniyle iktidar uzun bir süre boyunca değiştirmez. Örneğin Hindistan Ulusal Kongre Partisi.
Bazı hâkim partiler halkın oylarıyla, zorlama veya şiddet olmadan demokratik yollarla iktidarda kalırlar (Örneğin bazı Asya ülkeleri ve çok nadiren birkaç Avrupa ülkesi). Ancak diğer taraftan, bazı ülkelerdeki hâkim partiler, otoriter bir tutum sergileyerek iktidarda kalırlar (Örneğin bazı Asya ve pek çok  Afrika ülkesi). Otoriter baskın partiler, hâkimiyetini devam ettirmek için değişik yöntemler kullanabilirler. Örneğin devlet imkânlarını parti etkinliği için kullanmak, devlet fonlarını partiye aktarmak, muhalifleri dışlamak, muhaliflere yönelik denetimleri artırmak hatta daha riskli olan seçimlere şaibe karıştırmak gibi. Ancak bu durum her baskın partinin otoriter olacağı anlamına gelmediği gibi ulusal bütünleşme, ulusal bağımsızlık gibi koşullarda veya kalkınma, çağdaşlaşma gibi değerlerle bir araya gelen ve halkın desteğini alan örnekler çok fazladır. En ilginç örneklerden birisi, küçük bir ada devleti olan Samoa'daki 1982'den beri iktidarda olan İnsan Hakları Koruma Partisi'dir.

2025 itibarıyla güncellenmiştir (Kıtalara göre düzenlemiştir.).

 Angola: Angola Halk Kurtuluş Hareketi 11 Kasım 1975'ten beri iktidardadır.
 Botsvana: Botsvana Demokrat Partisi 3 Mart 1965'ten beri iktidardadır.
 Burkina Faso: Demokrasi ve İlerleme için Kongre 15 Ekim 1987 yılından beri iktidardadır.
 Kamerun: Kamerun Demokratik Halk Hareketi 6 Kasım 1982 yılından beri iktidardadır.
 Çad: Yurtsever Kurtuluş Hareketi 2 Aralık 1990 beri iktidardadır.
 Ekvator Ginesi: Ekvator Ginesi Demokratik Parti 3 Ağustos 1979 yılından bu yana iktidardadır.
 Etiyopya: Etiyopya Halkın Devrimci Demokratik Cephesi 28 Mayıs 1991'den beri iktidardadır.
 Mozambik: Mozambik Kurtuluş Cephesi 25 Haziran 1975'ten beri iktidardadır.
 Namibya: Güneybatı Afrika Halk Örgütü 21 Mart 1990'dan beri iktidardır.
 Nijerya: Demokratik Halk Partisi 29 Mayıs 1999'dan beri iktidardır.
 Ruanda: Ruanda Vatansever Cephesi 19 Temmuz 1994'ten beri iktidardır.
 Seyşeller: Halk Partisi 5 Haziran 1977'den beri iktidardır.
 Güney Afrika: Afrika Ulusal Kongresi 10 Mayıs 1994'ten beri iktidardır.
 Güney Sudan: Sudan Halk Kurtuluş Hareketi 9 Temmuz 2011'den beri iktidar
 Uganda: Ulusal Direniş Hareketi 29 Ocak 1986'dan beri iktidardır.
 Zimbabve: Zimbabve Afrika Ulusal Birliği - Vatansever Cephe 17 Nisan 1980'den beri iktidardır.

 Kamboçya: Kamboçya Halk Partisi 1981 yılından beri iktidardır.
 Azerbaycan: Yeni Azerbaycan Partisi 1993 yılından bu yana iktidardadır.
 Kazakistan: Nur Otan partisi 2007 yılından beri iktidardır.
 Singapur: Halk Hareket Partisi 1959 yılından beri iktidardır.
 Türkmenistan: Türkmenistan Demokratik Partisi 1991 yılından beri iktidar.
 Tacikistan: Tacikistan Halk Demokratik Partisi 1994 yılından beri iktidardır.
 Rusya: Birleşik Rusya 2003 yılından bu yana iktidardır.
 Yemen: Genel Halk Kongresi 1990'dan bu yana iktidardır.
 Japonya: Liberal Demokrat Parti (Japonya) 1958 yılından beri (1993-1996 ve 2009-2012 arası dışında) iktidardadır.

 Almanya: Hristiyan Sosyal Birliği Bavyera'da 1957'den beri iktidardadır.
 Karadağ: Karadağ Sosyalist Demokrat Partisi
 Türkiye: Adalet ve Kalkınma Partisi 3 Kasım 2002'den beri iktidardadır.

 Samoa: İnsan Haklarının Korunması Partisi 1982 yılından bu yana iktidardır.

Parti Sistemleri ve Türkiye'deki Uygulamalar, Murat Yanık, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Mair, Peter, ed. The West European Party System (Oxford University Press, 1990)
DUVERGER, Maurice, Siyasal Partiler, Çev. Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, ikinci Basım, Ankara 1974
Klaus Detterbeck: Parteien und Parteiensystem, Konstanz 2011
Giovanni Sartori: Parties and Party Systems. A Framework for Analysis, Cambridge 1976, S. 119–216.
Doorenspleet, Renske; Nijzink, Lia (2014). Party Systems and Democracy in Africa. Basingstoke: Palgrave Macmillan. p. 174. ISBN 978-1-137-01170-1.

İNSAN HAKLARININ İKTİDARDA OLDUĞU ÜLKE, Batı Samoa / NAZIM ALPMAN11 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Politikada, bir başbakanlık seçiminde siyasi bir partinin lideri olan bir baş adaydır. Parlamento sistemlerinde, genellikle parti adayı olarak başbakanlık pozisyonuna aday gösterilir. Açık liste seçim sistemlerinde ise parti seçim listesindeki ilk adaydır. Baş aday, ancak zorunlu olarak parti başkanı veya siyasi lider olabilir.

Hollanda'da açık liste orantılı temsil sistemini kullanan seçimlerde, Temsilciler Meclisi için baş adaylar neredeyse her zaman partilerin siyasi liderleridir. Seçildiklerinde, baş aday genellikle Temsilciler Meclisinde parti grubunun lideri olur. Koalisyon oluşturulduğunda, hükûmet partilerinin baş adayları kabinede üst düzey görevlere atanabilir ve bu da milletvekilliklerini boşaltmalarını gerektirir. Geleneksel olarak, hükûmet koalisyonunun en büyük partisinin baş adayı başbakan olur.

Bu terim aynı zamanda ilçe, belediye, su kurulu ve ada konseyi seçimlerinde, Avrupa Parlamentosu ve Senato seçimlerinde de kullanılır. Bu seçimlerde, ulusal partilerin baş adayları genellikle parti liderlerinden farklı olurlar. Ayrıca, onlar Kraliyet komiseri, belediye başkanı veya vali adayları da değillerdir.

Belçika'da, Temsilciler Meclisi seçimleri 2012-2014 anayasa reformundan bu yana sadece il seçim listelerini içermektedir. Bu durumda genellikle her partinin altı baş adayı bulunmaktadır. Genel olarak, bunlardan biri parti lideridir. Devlet reformundan önce, bazı parti liderleri Senato listesinde baş aday olarak aday olmuşlardır.

Bu sayfa, dünyanın dört bir yanından siyasi partileri kendi bölgelerine göre listeleyen çeşitli sayfalara giden bir dizindir. Buradan bağlantı verilen tüm sayfalar, söz konusu bölgedeki ülkelerin/yargı alanlarının alt sayfalarını listeleyen ve her ülkede hangi parti sisteminin baskın olduğunu gösteren bir tablo içermektedir.
Siyasi parti, belirli bir ideolojiye bağlı olan veya genellikle seçimlere katılarak iktidara katılmak amacıyla çok özel konular etrafında oluşturulmuş siyasi bir örgüttür. Bireysel partiler, her ulusun sayfası altında ayrı maddelerde uygun şekilde listelenmiştir.

Ülkelere göre Afrika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Doğu Afrika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Orta Afrika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Kuzey Afrika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Güney Afrika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Batı Afrika'daki siyasi partiler listesi

Ülkelere göre Karayipler'deki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Orta Amerika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Kuzey Amerika'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Güney Amerika'daki siyasi partiler listesi

Ülkelere göre Orta Asya'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Doğu Asya'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Güney Asya'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Güneydoğu Asya'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Batı Asya'daki siyasi partiler listesi

Doğu Avrupa'daki siyasi partiler listesi
Kuzey Avrupa'daki siyasi partiler listesi
Güney Avrupa'daki siyasi partiler listesi
Batı Avrupa'daki siyasi partiler listesi

Avustralya'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Melanezya'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Mikronezya'daki siyasi partiler listesi
Yeni Zelanda'daki siyasi partiler listesi
Ülkelere göre Polinezya'daki siyasi partiler listesi

Demokrasi türleri
Günümüzdeki devlet ve hükûmet başkanları listesi

İnternetteki siyasi kaynaklar 15 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dünyanın Sol Partileri - Her ülkedeki sol eğilimli partiler (büyük ve küçük) için ayrıntılı kaynak (İngilizce)

Bölgeselcilik, bir veya daha fazla ulus altı bölgedeki insanların siyasi gücünü, etkisini veya kendi kaderini tayin hakkını artırmayı amaçlayan siyasi bir ideolojidir. Bir veya daha fazla bölgeye veya belirli bir bölgenin, bölge grubunun veya başka bir alt ulusal varlığın ulusal, normatif veya ekonomik çıkarlarına dayalı bir siyasi veya sosyal sistemin geliştirilmesine ve milliyetçiliğe benzer şekilde homojen bir nüfusa sahip ayrı bir bölgeye bağlılığa odaklanmaktadır. Daha spesifik olarak bölgecilik, üniter devletler içinde bölgesel özerklik talep eden hareketler, bölgesel kalkınma politikaları da dahil olmak üzere politikalarının uygulanması için merkezi hükûmetin bölgesel bazda örgütlenmesi ve siyasi ademi merkeziyetçilik ve bölgesel özerklik olmak üzere üç farklı unsuru ifade etmektedir.

Smith-Peter, Susan (2018). Imagining Russian Regions: Subnational Identity and Civil Society in Nineteenth-Century Russia. Leiden: Brill. 9789004353497
Smith-Peter, Susan (2018) "The Six Waves of Russian Regionalism in European Context, 1830-2000," in Russia's Regional Identities: The Power of the Provinces, ed. Edith W. Clowes, Gisela Erbsloh and Ani Kokobobo. New York: Routledge, 15-43.

Caucus (Türkçe "kokus" okunur), özellikle ABD ve Kanada'da da bir siyasi partinin üyeleri veya bir siyasi hareketin destekçilerinin müzakere toplantısıdır. Genel anlamıyla, belli bir siyasi temayül ve siyasi fikir birliği tarafından yapılan bir toplantı veya kongredir. Bu terim, zaman içinde farklı ülke ve kurumlarda farklı anlamlar kazanmıştır.

Caucus terimini kökeni tartışmalıdır, ama İngiltere'nin Kuzey Amerika'daki sömürgelerinde ortaya çıktığı konusunda fikir birliği oluşmuştur.

Bazı kaynaklara göre Amerikan yerli kabilesi Algonkinlerin dilinde Ka-kava-as'u, "yol gösteren" anlamına gelir. Jamestown'lu John Smith'in 1624'te yayımladığı The General History of Virginia, New England and the Summer Isles (Virjinya, Yeni İngiltere ve Yaz Adaları'nın Genel Tarihi) adlı eserde bahsi geçen bu terim, daha sonra New York'taki Demokratik Parti teşkilatı içinde yayılmıştır.
Başka kaynaklar, bu terimin Latince kadeh anlamına gelen caucus'tan geldiğini öne sürer.
Daha muhtemel sayılan bir diğer kaynak, "Caulker's Club" da geçen, "caulker" (macuncu) kelimesinin iyelik hâlinden türemiş olduğudur. Bu deyim fonetik olarak değişime uğrayıp Caucus Club (\ˈkȯ-kəs ˈkləb\) olmuştur. Caulker's Club (macuncular kulübü) ABD'de tanınan ilk işçi sendikası idi, Boston limanındaki işçilerin haklarını korumayı amaçlıyor ve Samuel Adams tarafında idare ediliyordu. Samuel Adams, ABD'nin kurucu babalarından biri ve ABD'nin ikinci başkanı John Adams'ın kardeşidir. Bu işçi yönetim teşkilatı, şeffaf sayılmasa da etkili idi.
Terimin kaynağı ne olduğu kesin  bilinmese de, 1760'lı yıllarda kullanımı yayılmış, 1850'den sonra fiil olarak da kullanılır hâle gelmiştir. 1760'larda ABD Başkan adaylarını parti kurultayında seçecek yerel parti delegelerinin caucus'larda tespit edildiğinden bahsedilirken bu toplantıların sigara dumanı dolu odalarda, kapalı kapılar arkasında gerçekleştiği belirtilirdi.

Orijinal anlamıyla caucus, politik bir değişiklik elde etmek için yapılan bir toplantı idi. Günümüz İngilizcesinde hem isim (bu tip bir toplantı) hem fiil (toplanıp siyasi müzakere etmek) olarak kullanılır; birbiriyle ilişkili ama farklı birkaç anlamı vardır. Bir anlamıyla caucus, bir siyasi partinin veya onun bir alt grubunun üyelerinin toplantısıdır, amaç, grup politikasını belirlemek, çeşitli mevkilere aday göstermek, üyelerin faaliyetlerini koordine etmektir. Bazı eyaletlerde, ABD başkanlık seçimi için parti adaylarının belirlenmesi amacıyla yapılan yerel kongreler Caucus olarak adlandırılır.

Caucus teriminin bir diğer anlamı, birbirine yakın görüşlere veya ortak etnik kökene sahip siyasetçileri bir araya getiren topluluktur, bu topluluk çoğu zaman beraber oy vermek, siyasi baskı yapmak, bir fikre destek olmayı amaçlar. En üst düzeyde, ABD Kongresi'nde ve ayrıca çoğu eyalet yasama organında, Demokratik ve Cumhuriyetçi Parti  üyeleri birer caucus olarak örgütlenirler (bazen caucus yerine "conference" adı altında da örgütlendikleri olur). Bazen bir yasam organında daha küçük caucus'lar da olabilir, bunların bazıları birden çok partinin ve hatta iki meclisin üyelerini dahi kapsayabilir. Kongredeki caucus'lardan en iyi bilineni Kongre Siyah Caucus'udur (Congressional Black Caucus), bu topluluk Afroamerikan Kongre üyelerinden oluşur. Bir diğer önemli örnek, Kongre Hispanik Caucus'udur (Congressional Hispanic Caucus), bu topluluğun üyeleri ABD'deki Hispaniklerin sesini duyurmayı ve onların çıkarlarını korumayı amaçlar. Buna karşın, Kongre İnternet Caucus'u, İnternet'in gelişmesi ve ilerlemesini amaçlıyan yasama üyelerinden oluşur, bunun üyeler her iki partiden de olabilirler. Başka caucus'lar belli bir siyasi amaç etrafında örgütlenmiş eğilimler veya politik faksiyonlardır (örneğin Out of Iraq Caucus, Temsilciler Meclisi'ndeki Demokratik Parti Caucus'u içinde oluşmuştu, ABD'nin Irak'tan çekilmesi amacını güdüyordu). Bu tür caucus'lar, Avrupa'daki siyasi "platform" kavramından farklı olarak, tek bir amaç etrafında toplanırlar.

Caucus, bazı Amerikan sol görüşlü gruplar (Amerika Sosyalist Partisi) durumunda, grup içinde açık şekilde teşkilatlanmış bir siyasi eğilim veya fraksiyonu anlamına da gelir.

ABD başkanlık seçimleri dört yılda bir kasım ayında yapılır. Partilerin Başkan adayları, eyaletlerde ocak ila haziran ayları arasında yapılan önseçimler (İngilizce "primary election") sonucunda belirlenir. Bu önseçimlerin biçimi eyaletten eyalete fark eder, bazılarında caucus, bazılarında primary yöntemi kullanılır. İlk önseçim ocak ayında Iowa'da yapılır ve her iki partinin bu eyalet için aday adayı, caucus yöntemi ile belirlenir. Caucus'larda parti üyeleri grup tartışmaları ile birbirine ikna etmeye çalışır ve nihayet el kaldırma yoluyla seçimlerini belirtirler. Buna karşın diğer eyaletlerin çoğundaki önseçim (primary), oy pusulasıyla ve gizli oylamayla yapılır. Iowa caucus'ları ön seçimlerin ilki olduğu için Başkan aday adayları için büyük öneme sahiptir.

Kanada, Yeni Zelanda ve Avustralya'da da Caucus terimi kullanılır.
Avustralya'da bu terim sadece Avustralya İşçi Partisi tarafından kullanılır, bu partiye çoğu zaman "Labor Caucus" olarak değinilir. Bu kelime Avustralya'ya Amerika doğumlu İşçi Partisi üyesi King O'Malley tarafından 1901 yılı civarında getirilmiştir. Yeni Zelanda politik söylemine de yaklaşık aynı zamanda girmiştir. Yeni Zelanda'da caucus terimi tüm partiler tarafından kullanılır ama Avustralya'da sadece Emek Partisi tarafından kullanılır; Avustralya'nın diğer partileri, Birleşik Krallık'ın tüm partileri ve İrlanda'daki partilerde kullanılan terim "parlamenter parti"dir.
Kanada ve Yeni Zelanda'da Caucus terimi, bir partinin üyeleri topunu kastetmek için kullanılır, ABD'de olduğu gibi bir milletvekillerinin düzenli toplantılarından biri anlamına gelmez. Kanada'da, caucus, parlamento'daki bir partinin tüm üyelerini (senatörler ve eylate yasama organlarının üyeleri de) kastetmek için kullanılır. By üyeler, toplantılarına başkanlık yapacak bir "caucus chair" (caucus başkanı) seçerler. Bu kişi parti muhalefetteyden parti için önemli bir role sahiptir, parti iktidardayken de, kabine ile kıdemsiz parlamento üyeleri arasında önemli bir bağlantı kişisidir.
Britanya'daki Westminster sisteminde, parti caucus'u çok güçlü olabilir. Caucus, partinin parlamento liderini seçebilir veya görevden alabilir. Caucus, ayrıca parti politikası, parlamenter taktik ve parti kurallarına uymayan temsilcilere karşı alınacak disiplin eylemlerini belirler. Bazı durumlarda, parti iktidarda olduğu zaman, caucus, parlamento üyelerini Kabine'ye atama gücüne sahip olabilir. Örneğin, Avustralya İşçi Partisi ve Yeni Zelanda İşçi Partisi'nde bu şekilde çalışır.

İsviçre'nin bazı Frankofon kantonlarda, örneğin Cenevre'de, bir partiden veya siyasi bir gruptan seçilenlerin toplantısına caucus denir. Caucus, yasama organının bir sonraki toplantısında bu grubun ortak görüşünü belirlemeyi amaçlar.

Demokratik sosyalizm, sosyalist piyasa ekonomisi içinde ekonomik demokrasi, işyeri demokrasisi ve işçilerin öz yönetimine veya alternatif bir merkeziyetçi planlı sosyalist ekonomi biçimine özel bir vurgu yaparak, siyasi demokrasiyi ve bir tür sosyal sermayeli ekonomiyi destekleyen solcu bir siyaset felsefesidir. Demokratik sosyalistler, kapitalizmin doğası gereği özgürlük, eşitlik ve dayanışma değerleriyle bağdaşmadığını ve bu ideallerin ancak sosyalist bir toplumun gerçekleştirilmesiyle elde edilebileceğini savunur. Çoğu demokratik sosyalist, sosyalizme kademeli bir geçiş arayışında olsa da, demokratik sosyalizm, sosyalizmi kurmanın aracı olarak devrimci veya reformist siyaseti destekleyebilir. Demokratik sosyalizm, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği'nde ve diğer ülkelerde tek parti devletine doğru gerilemeye karşı çıkan sosyalistler tarafından popülerleştirildi.
Demokratik sosyalizm, çoğu sosyalistin sosyalizm kavramıyla anladığı şeydir; çok geniş (tek partili Marksist-Leninist devleti reddeden sosyalistler) veya daha sınırlı bir kavram (savaş sonrası sosyal demokrasi) olabilir. Geniş bir hareket olarak liberteryen sosyalizm, piyasa sosyalizmi, reformist sosyalizm ve devrimci sosyalizm biçimlerinin yanı sıra etik sosyalizm, liberal sosyalizm, sosyal demokrasi ve hepsi demokrasiye bağlılığı paylaşan bazı devlet sosyalizmi ve ütopik sosyalizm biçimlerini içerir.
Demokratik sosyalizm, muhaliflerin genellikle pratikte otoriter ve antidemokratik olarak algıladıkları Marksizm-Leninizm ile tezatlık oluşturur. Demokratik sosyalistler, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği ve diğer Marksist–Leninist devletlerde oluşan idari komuta sistemini yönetim biçimi olarak reddederek Stalinist siyasal sisteme ve Sovyet tipi ekonomik planlama sistemine karşı çıkarlar. Demokratik sosyalizm, demokratik sosyalistlerin ekonominin kapitalizmden sosyalizme sistemik dönüşümüne kararlı olmaları temelinde Üçüncü Yol sosyal demokrasisinden de ayrılır.
Sosyalizmi uzun vadeli bir hedef olarak görmekle birlikte, bazı ılımlı demokratik sosyalistler, kapitalizmin aşırılıklarını dizginlemekle daha fazla ilgilenirler ve günümüzde onu insancıllaştırmak için ilerici reformları desteklerken, diğer demokratik sosyalistler ise, toplumsal eşitsizlikleri gidermeye ve kapitalizmin ekonomik çelişkilerini bastırmaya yönelik ekonomik müdahalecilik ve benzeri politika reformlarının çelişkileri daha da şiddetlendirerek başka bir yerde farklı bir kisveyle ortaya çıkmalarına neden olacağına inanmaktadır. Bu demokratik sosyalistler, kapitalizmle ilgili temel sorunların sistemin doğasından olduğuna ve ancak özel mülkiyetin yerine üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin geçirilmesi yoluyla kapitalist üretim biçiminin sosyalist üretim biçimiyle değiştirilmesiyle çözülebileceğine ve demokrasiyi endüstriyel demokrasi biçiminde ekonomik alana yayılması gerektiğine inanırlar. Demokratik sosyalizmin temel eleştirisi, demokrasi ve sosyalizmin uyumluluğuna odaklanmıştır. Birçok akademisyen ve siyasi yorumcu, otoriter sosyalizm ile demokratik sosyalizmi siyasi bir ideoloji olarak ayırt etme eğilimindedir; birincisi Sovyet Blokunu, ikincisi ise İngiltere, Fransa ve İsveç gibi ülkelerde demokratik olarak seçilen Batı Bloku ülkelerindeki demokratik sosyalist partileri temsil etmektedir. Ne var ki, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, neoliberal bir konsensüsün, gelişmiş kapitalist dünyadaki sosyal demokrat konsensüsün yerini almasıyla bu ülkelerin çoğu sosyalizmden uzaklaşmıştır.

Demokratik sosyalizm, liberal demokratik siyasal yönetim sisteminin yanında üretim araçlarının sosyal ve kolektif olarak sahiplenildiği ya da kontrol edildiği sosyalist bir ekonomiye sahip olmak olarak tanımlanır. Demokratik sosyalistler, kendini tanımlayan sosyalist devletlerin ve Marksizm-Leninizm'in çoğunu reddederler. İngiliz İşçi Partisi politikacısı Peter Hain, demokratik sosyalizmi liberteryen sosyalizmle birlikte, otoriter sosyalizm ve devlet sosyalizminin aksine (Amerikalı sosyalist aktivist Hal Draper tarafından popülerleştirilen kavramı kullanarak) aşağıdan gelen bir anti-otoriter sosyalizm biçimi olarak sınıflandırır. Peter Hain için bu otoriter ve demokratik ayrım, reformistler ve devrimciler arasındakinden daha önemlidir. Demokratik sosyalizmde, sosyalizmi karakterize eden bir bütün olarak nüfusun ve özellikle de işçilerin ekonominin öz yönetimine aktif katılımıdır, devlet tarafından koordine edilen merkezîleşmiş ekonomik planlama ve millileştirme ise kendi içinde sosyalizmi temsil etmemektedir. Benzer, daha karmaşık bir argüman Nicos Poulantzas tarafından yapılmıştır. Draper'a göre, devrimci-demokratik sosyalizm aşağıdan bir sosyalizmdir ve The Two Souls of Socialism'de şunları yazar: "İkinci Enternasyonal'de aşağıdan-devrimci-demokratik bir sosyalizmin önde gelen sözcüsü, inancını ve umudunu özgür bir işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesine o kadar vurgulu bir şekilde koyan Rosa Luxemburg'du ki, mit yapıcılar onun için bir teori icat ettiler: Kendiliğindenlik." Benzer şekilde, Eugene V. Debs hakkında şunları yazdı: "Debsci sosyalizm' halkın kalbinden muazzam bir tepki uyandırdı, ancak Debs'in devrimci-demokratik sosyalizmin bir tribünü olarak ardılı yoktu."
Bazı Marksist sosyalistler Karl Marx'ın demokrasiye olan inancını vurgulamakta ve kendilerine demokratik sosyalist demektedirler. Büyük Britanya Sosyalist Partisi ve Dünya Sosyalist Hareketi, klasik formülasyonunda sosyalizmi, "toplumun çıkarına ve çıkarına zenginlik üretme ve dağıtma araç ve araçlarının ortak mülkiyetine ve demokratik kontrolüne dayanan bir toplum sistemi" olarak tanımlamaktadır." Buna ek olarak, sosyalist bir toplumun özellikleri olarak sınıfsızlığı, devletsizliği ve ücretli emeğin kaldırılmasını, ayni hesaplamaya dayalı devletsiz, mülksüz, para sonrası bir ekonomi olarak nitelendirmeyi, üreticilerin özgür birlikteliğini, işyeri demokrasisini ve değiş tokuş için değil, kullanılmak üzere üretilen mal ve hizmetlere ücretsiz erişimi içerir. Bu özellikler genellikle komünist bir toplumu tanımlamak için ayrılmış olsa da, komünizme ve sosyalizme birbirinin yerine atıfta bulunan Marx, Friedrich Engels ve diğerlerinin kullanımıyla tutarlıdır.

Demokratik sosyalist bir tanım olarak siyasetbilimci Lyman Tower Sargent şöyle diyor:Demokratik sosyalizm şu şekilde tanımlanabilir:
Mülkiyetin çoğu, çoğu büyük endüstri, kamu hizmeti ve ulaşım sistemi de dahil olmak üzere, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet tarafından tutulur.
Özel mülk birikimine bir sınır getirilmesi
Devletin ekonomiyi düzenlemesi
Kamu tarafından finanse edilen kapsamlı yardım ve emeklilik programları
Sosyal maliyetler ve hizmetlerin sağlanması, verimlilik ölçütü olarak salt mali hususlara eklenmiştir.
Kamuya açık mülk, üretken mülk ve önemli altyapı ile sınırlıdır; kişisel mülklere, evlere ve küçük işletmelere yayılmaz. Ve pratikte pek çok demokratik sosyalist ülkede, pek çok büyük şirkete yayılmamıştır.Diğer bir örnek ise demokratik sosyalizmi ademi merkeziyetçi bir sosyal sermayeli ekonomi olarak tanımlayan ve merkezîleşmiş, Sovyet tipi ekonomik planlamayı reddeden örgütle birlikte Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA):Sosyal mülkiyet, işçilere ait kooperatifler veya işçiler ve tüketici temsilcileri tarafından yönetilen kamuya ait işletmeler gibi birçok biçim alabilir. Demokratik sosyalistler mümkün olduğunca ademi merkeziyetçilikten yana. Enerji ve çelik gibi endüstrilerdeki büyük sermaye yoğunlaşmaları, bir tür devlet mülkiyeti gerektirebilirken, birçok tüketim malları endüstrisi, en iyi şekilde kooperatif olarak işletilebilir. Demokratik sosyalistler uzun zamandır bütün ekonominin merkezî olarak planlanması gerektiği inancını reddetmişlerdir. Demokratik planlamanın toplu taşıma, konut ve enerji gibi büyük sosyal yatırımları şekillendirebileceğine inanmakla birlikte, birçok tüketim malına olan talebi belirlemek için piyasa mekanizmalarına ihtiyaç vardır.DSA, "sadece bürokratik elitlerinin onları 'sosyalist' olarak adlandırdığı için öyle yapmadığını; rejimlerini de 'demokratik' olarak adlandırdıklarını" öne sürerek, kendi kendini sosyalist olarak tanımlayan devletleri eleştirdi. DSA, nihayetinde sosyalizmi tesis etmeye kararlı olmakla birlikte, siyasi faaliyetlerinin büyük bölümünü kapitalizm içindeki reformlara odaklıyor ve şöyle diyor: "Yarın kapitalizme derhal bir son verme ihtimalimiz olmadığı için, DSA bugün şirketlerin gücünü zayıflatacak ve emekçilerin gücünü artıracak reformlar için mücadele ediyor."
Özgürlükçü sosyalizmle özdeşleşen İngiliz İşçi Partisi siyasetçisi Peter Hain şu tanımı veriyor:Demokratik sosyalizm, bireysel özgürlüğü destekleyen ve kim olduklarına ya da gelirlerinin ne olduğuna bakılmaksızın herkesin güçlenmesi için gerekli koşulları sağlayan aktif, demokratik olarak hesap verebilir bir devlet anlamına gelmelidir. Artan demokrasi ve sosyal adalete ulaşmak için ademi merkeziyetçilik ve yetkilendirme ile tamamlanmalıdır. Bugün demokratik sosyalizmin görevi, kontrol, mülkiyet ve karar alma süreçlerinin azami ademi merkeziyetçiliği yoluyla demokrasi ve özgürlük konusundaki yüksek zemini yeniden tesis etmektir. Çünkü sosyalizm ancak yoğun taleple halktan geliyorsa başarılabilir. Sosyalist hükümetin görevi, zorlayıcı değil kolaylaştırıcı olmalıdır. Misyonu, özünde çoğulcu bir demokrasi nosyonu ile gücü toplamak yerine dağıtmaktır.Bir diğer önde gelen solcu İşçi Partisi siyasetçisi Tony Benn, demokratik sosyalizmi "açık, özgürlükçü, çoğulcu, insancıl ve demokratik" bir sosyalizm olarak tanımladı; "Muhaliflerimiz ve İngiltere'deki kitle iletişim araçlarını kontrol eden küçük bir grup insan tarafından kasıtlı olarak sunulan sert, merkezîleşmiş, diktatör ve mekanistik imgelerle ortak hiçbir şey yok"
Demokratik sosyalizm, her zaman böyle olmasa da, kapitalizmi aşmayı ve değiştirmeyi amaçlayan bir ideolojinin aksine, bazen kapitalizm içindeki politikaları temsil eder. Birmingham Üniversitesi'nde Demokratik Sosyalizm ve Sosyal Politika alanında bir okuyucu olan Robert M. Page, İşçi Partisi Başbakanı Clement Attlee ve hükûmetinin (mali yeniden

Dönüşümlü hükûmet, parlamenter bir devlette hükûmetin oluşum şekillerinden biridir. Bu, görev süresi boyunca başbakanlık görevini yürüten kişinin (aynı siyasi blok içinde veya büyük koalisyonun bir parçası olarak) değişeceği veya "dönüşeceği" bir hükûmettir. İsrail ve Türkiye bu tür bir yönetim düzenlemesi konusunda şimdiye kadar en fazla deneyime sahip olan ülkedir.
Genellikle, bu değişim, anayasa geleneği tarafından yönlendirilir ve ilk görevlinin taktiksel istifasıyla ikinci görevliye yeni bir hükûmet kurma fırsatı verilir. İsrail, 1984 yılında dönüşüm mekanizmasını kurduktan sonra, bunu 2020 yılında yasalaştırmıştır.
2021 yılı itibarıyla, dönüşümlü hükûmetler İrlanda, İsrail, Malezya, Kuzey Makedonya, Romanya ve Türkiye'de oluşturulmuştur. Başarılı dönüşümler yalnızca İsrail'de (ilk olarak Şimon Peres ve İzak Şamir arasındaki dönüşüm ve ikinci olarak Yair Lapid'in 1 Temmuz 2022'de İsrail Başbakanı olarak göreve gelmesiyle gerçekleşen koalisyon hükûmeti anlaşmasının yerine getirilmesi) ve İrlanda'da (Leo Varadkar'ın Aralık 2022'de Başbakan olarak geri dönmesiyle) gerçekleşmiştir; diğer durumlarda ise dönüşüm henüz gerçekleşememiş veya hükûmet gerçekleşmeden çökmüştür.

2005 Alman federal seçiminden sonra, CDU ve SPD arasında bir dönüşümlü hükûmet düşünülmüştür. Buna göre, o dönemde görevde olan SPD Şansölye Gerhard Schröder, 2007'ye kadar görevine devam edecek ve ardından CDU'nun lideri Angela Merkel, kalan iki yıl için onun yerine geçecekti. CDU bunu reddetmiş ve dönüşümsüz bir büyük koalisyonu tercih etmiş, Merkel ise tüm dönem boyunca Şansölye olarak görev yapmıştır.

2020 İrlanda genel seçiminden sonra Fianna Fáil, Fine Gael ve Yeşil Parti koalisyonu, dönüşümlü hükûmet temelinde 27 Haziran 2020'de kuruldu. Fianna Fáil'den Micheál Martin, Fine Gael'den Leo Varadkar'ın Aralık 2022'ye kadar yardımcısı (Tánaiste) olarak görev yapacağı bir anlaşma ile Taoiseach oldu. Dönüşüm 17 Aralık 2022'de gerçekleşti ve Varadkar ikinci kesintisiz döneminde Başbakan olarak yemin ederken, Martin Tánaiste rolünü üstlendi.

Ciucă Kabinesi, Romanya'da iktidara gelen ilk dönüşümlü hükûmettir ve üyeleri PSD, PNL ve UDMR'den oluşmaktadır. Nicolae Ciucă PNL'den 2023'e kadar Başbakanlık görevini üstlenecektir. Ardından, 2024 Romanya yasama seçimlerine kadar görev PSD'ye ait olacaktır.

53. Türkiye hükümeti, Doğru Yol Partisi (DYP) ve Anavatan Partisi (ANAP) arasında dönüşümlü başbakanlık olarak planlanan bir dönüşümlü hükûmet olacaktı, başbakanlık görevi her yıl iki parti arasında değişecekti. Güvenoyu, anayasal çoğunluk olan milletvekili çoğunluğu elde edilemediği için Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek hükûmet düşürüldü.54. Türkiye hükümeti, Refah Partisi (RP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) arasında planlanan bir dönüşümlü hükûmet olacaktı. İlk olarak RP'den Necmettin Erbakan başbakan olarak çıkarılmış ve DYP'den Tansu Çiller başbakan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Dönüşüm 1997 yılında gerçekleşecekti. Erbakan, dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak için başbakanlık görevinden istifa ettiğinde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Tansu Çiller yerine Anavatan Partisi'nden Mesut Yılmaz'a hükûmeti kurma görevini verdi.

Gensoru, bir parlamento grubunun ilgili hükûmete resmi bir talebidir. Soru önergesiyle karşılaştırıldığında genellikle ayrı bir prosedür içerir. Birçok parlamentoda, her milletvekilinin hükûmet üyesine soru sorma hakkı vardır (belirli bir dönemde sınırlı sayıda olabilir). İlgili bakan veya sekreter, hükûmet politikasını savunmak ve yanıtlamakla yükümlüdür. Gensoru, böylece parlamentonun hükûmetin faaliyetlerini denetlemesine olanak tanır. Bu anlamda, güvensizlik oyu teklifine daha yakındır. "Gensoru"nun İngilizcede "parlamentodan soru sorma" anlamı, 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanmaktadır.
Bazı ülkelerde, örneğin Türkiye (1923-2017), Finlandiya, Slovenya ve Litvanya'da, gensoru güvensizlik oyu teklifiyle neredeyse eş anlamlıdır çünkü otomatik olarak bir güven oylamasıyla ilişkilendirilir ve açıkça amacı hükûmetin veya bir bakanın sahip olduğu güveni belirlemektir. Finlandiya'da hükûmet, gensoru oturumunda 15 gün içinde cevap vermek zorundadır. Gensorunun cevabını aldıktan sonra parlamento konuyu tartışır ve hükûmetin veya belirli bir bakanın Meclis'in güvenini alıp almadığı konusunda oy kullanır. Türkiye'de 2017 anayasa değişikliklerinden önce üye tam sayısının salt çoğunluğu ile ilgili bakan gensoruya tabi tutulabilirdi. 12 Ocak 2017'de anayasa değişiklikleri kapsamında mecliste yapılan gizli bir oturum ile kaldırılmıştır.

Siyasi denetim
Meclis araştırması
Meclis soruşturması

Bir grup başkanı, çeşitli ülkelerde kullanılan bir siyasi ünvan veya tanımlayıcı terimdir ve bir yasama organında bir parlamento grubunu veya meclis grubunu yöneten kişiyi belirtmek için kullanılır, bu ulusal veya alt ulusal bir yasama organı olabilir. Çoğu parlamenter demokraside, parlamento lideri parti üyesi milletvekilinin en kıdemli üyesidir.
Bir parti lideri, parlamento lideriyle aynı kişi olabilir veya bu roller ayrı kişilere verilebilir.

Birçok ülkede, siyasi bir partinin lideri (yani, örgütsel lider) ve parlamento grubunun lideri ayrı pozisyonlardır ve genellikle aynı kişi tarafından tutulmalarına rağmen, bu her zaman veya otomatik olarak böyle değildir. Eğer parti lideri hükûmet üyesi ise, ilgili parlamento organının dışında farklı bir siyasi görevi varsa veya hiçbir siyasi görevi yoksa, parlamento lideri pozisyonu genellikle farklı bir kişi tarafından tutulur.
İngilizcede lider, "parlamento başkanı", "grup lideri" veya sadece "parlamento lideri" gibi çeşitli isimlerle anılabilir.

Avustralya ve Yeni Zelanda siyasetinde "lider" olarak adlandırılan parti figürü genellikle parlamento içinde parti işlerini yöneten bir milletvekilidir. Parti tüzükleri genellikle parlamento liderini ve örgütsel lideri (genellikle parlamento dışında olan) ayırır ve ikincisi genellikle "federal başkan" veya "parti başkanı" olarak adlandırılır. İki rol, organizasyonel olarak ayrıdır, ancak yakın işbirliği beklenir.

Kanada siyasetinde, bir parlamento lideri, parlamento grubunu, olabileceği gibi Temsilciler Meclisi veya eyalet meclisi gibi bir yasama organında yönetmek için seçilir. Parti lideri, yasama organında bir koltuğa sahip olmadığında, liderlik yarışmasını izleyen veya izleyen bir geçiş dönemi sırasında geçici yasama lideri olarak görev yapar.

Avrupa Parlamentosu'nun yedi siyasi grubunun her birinin kendi grup lideri bulunmaktadır. Avrupa Parlamentosu'ndaki gruplar genellikle çok geniş kapsamlıdır, bu yüzden grup liderinin pozisyonu birleştirici niteliktedir - önemli oylar öncesinde benzer görüşlere sahip Avrupa Parlamentosu üyelerini bir araya getirmeye yardımcı olabilirler. Gruplar, Avrupa siyasi partisinden ayrı bir şekilde örgütlenmiştir ve genellikle birden fazla parti tek bir grup olarak ittifak yapar, bu nedenle parti ve parlamento lideri arasındaki ayrım genellikle sıkıdır.

Alman siyasetinde, büyük partilerin liderleri genellikle ulusal parlamento üyeleri olmaktan ziyade çeşitli eyaletlerin hükûmet başkanları olmuştur. Bu nedenle, federal parlamentoda (Almanya'da ayrıca 16 eyalet parlamentosu bulunmaktadır) parlamento lideri genellikle farklı bir kişi tarafından görev edinilir. Parlamento lideri, kendi partisini temsil eden milletvekillerinin çalışmalarını koordine etme konusunda en üst sorumluluğa sahiptir. Parti lideri ulusal parlamento üyesi olsa bile, parlamento lideri farklı bir kişi olabilir. Örneğin, CDU muhalefetteyken Angela Merkel parti lideri iken Friedrich Merz parlamento lideri olarak görev yapmıştır. Eğer parti lideri şansölye veya hükûmet üyesi ise, başka bir kişi parlamento lideri olur.

Hollanda parlamentosunun her iki meclisinde de, parlamento liderleri resmi olarak meclis grubundaki meslektaşları tarafından seçilir.
Temsilciler Meclisinde, muhalefet partilerinin liderleri aynı zamanda kendi partilerinin parlamento lideridir. Koalisyon partilerinin liderleri ise kabine girmeyi tercih edebilir, eğer partileri koalisyonun en büyüğü ise başbakan olarak hizmet ederler, aksi takdirde Başbakan Yardımcısı olarak görev yaparlar. Aksi durumda parlamento lideri olarak kalırlar.
Senatoda, parlamento liderleri asla parti liderleri değillerdir.

İngiliz siyasetinde, bir partinin lideri genellikle parlamento lideriyle aynı kişidir. Lider parti bürokrasisini tam olarak kontrol etmeyebilir. Lider, milletvekillerinden (MP'ler) kendi aralarından seçilebilir veya parti konferansında daha geniş parti üyeliği tarafından seçilebilir, ancak seçildikten sonra parlamento partisinin desteğini sürdürmelidir. Benzer şekilde, başbakanlık pozisyonu, parlamentoda en büyük siyasi partinin (iki büyük partinin durumunda parti lideri) parlamento liderine verilebilir ve beklenir ki çoğunluğu elde edip sürdürebilecektir.
Daha küçük partilerde, parti liderinden ayrı olan ulusal parlamentodaki (Westminster'da) parlamento liderleri bulunabilir. Parti lideri, yerel yönetim (alt milli) parlamentosunda veya meclisinde görev yapabilir. İskoç milliyetçisi SNP'nin parti lideri olan Humza Yousaf, İskoçya'nın başbakanı olarak görev yapmakta ve Westminster'da bulunmamaktadır. SNP'nin Westminster parlamentosundaki parlamenter grubu SNP milletvekili Stephen Flynn tarafından yönetilmektedir.

Çoğunluk lideri
Azınlık lideri
TBMM

Gölge kabine veya gölge hükûmet, İngiliz Westminster yönetim sisteminde Ana Muhalefet partisinin Liderinin önderliğinde söz konusu partinin üst düzey sözcülerinden oluşan (veya diğer muhalefet partileri için de kullanılır) ve her biri iktidar partisinin yönetimdeki bakanlarının birine alternatif (gölge) oluşturan, kendileri iktidar olursa iktidar partisinin belli bir konuda yaptığı uygulamadan farklı olarak ne şekilde davranacaklarını belirten üyeler topluluğudur.
Gölge Hükûmetin üyeleri genellikle partileri iktidar olduğunda daha önce gölgesi oldukları bakanın işgal ettiği makamı alırlar. (Fakat her zaman böyle olması şart değildir.) Mevcut Hükûmetin yürütme ile ilgili uygulamalarına yönelik eleştiri ve bunlara alternatif politika önerileri üretmek Gölge Kabinelerin sorumluluğundadır.
Birleşik Krallık ve Kanada'da Ana Muhalefet Partisi ve bunun gölge kabinesi genellikle Majestelerinin Sadık Muhalefeti olarak adlandırılır. "Sadık" sıfatı bilinçli olarak kullanılmaktadır, zira söz konusu parti muhalefet görevini Majestelerinin Hükûmetine Karşı yürütürken, Majestelerinin Hükümdarlık hakkını veya söz konusu hükûmetin meşruiyetini sorgulamaz. Fakat Westminster sisteminin uygulandığı diğer ülkelerde (örneğin Avustralya ve Yeni Zelanda'da), Muhalefet basitçe "Parlamenter Muhalefet" olarak adlandırılmaktadır.
Bazı Parlamenter Partiler, örneğin İngiliz ve Avustralya İşçi Partileri, Gölge Kabinelerinin üyelerini ve liderini parti içi bir seçim ile belirler ve Gölge Bakanlara ilgilenecekleri konuları içeren dosyalar tahsis eder. Diğer bazı parlamenter partilerde, liderlik ve Gölge Kabine basitçe parti liderince belirlenir.
Gölge Kabine'nin en önemli yararları; Hükûmet Politikalarına karşı tıpkı futbolda olduğu gibi adam adama markaj yapılması, her bir politikanın ciddi bir eleştiri ve geliştirme sürecine tabi tutulması, muhalefet partisi iktidar olunca kimin bakan olacağının belli olması nedeniyle Bakan belirleme mesaisine gerek bulunmaması ve belki de en önemlisi, Bakan olan kişinin Bakanlığının ne olduğunu, ne iş yaptığını, önceki dönem politikalarının neler olduğunu, kendisinin neler yapacağını aşağı yukarı daha ilk günden biliyor olmasıdır.

Birleşik Krallık, Kanada, Yeni Zelanda ve Avustralya'da, ana muhalefet partisi ve özellikle gölge kabinesi, "Majestelerinin Sadık Muhalefeti" olarak adlandırılmaktadır. Bu terim, İngiltere Kraliçesi veya Kralı'na olan sadakati vurgulayarak, hükûmete karşı gelen önemli bir muhalefet rolünü ifade etmektedir. Bu ülkelerdeki politik sistemin bir parçası olan Majestelerinin Sadık Muhalefeti, mevcut iktidarı denetleme, eleştiri yapma ve alternatif politikalar sunma görevini üstlenmektedir. Görevleri arasında hükûmetin politikalarını sorgulamak, yasa tasarılarını incelemek ve halkın çıkarlarını temsil etmek yer almaktadır. "Sadık" sıfatı kullanılmaktadır çünkü muhalefetin rolü, Hükûmete karşı çıkmak olmasına rağmen, egemenin taht hakkını ve dolayısıyla hükûmetin meşruiyetini sorgulamamaktadır. Bununla birlikte, Westminster sistemini kullanan diğer ülkelerde, muhalefet sadece "parlamento muhalefeti" olarak bilinir.
Bazı parlamento partileri, özellikle Avustralya İşçi Partisi, gölge kabine üyelerini parti içi bir oylama ile seçer ve Muhalefet Lideri daha sonra gölge bakanlara portföyleri dağıtır. Diğer parlamento partilerinde, Gölge Kabine'nin üyeliği ve kompozisyonu genellikle sadece Muhalefet Lideri tarafından belirlenir.
İlgili bir terim olan gölge bütçe, genellikle gölge kabine tarafından hazırlanır (ve yayınlandığında genellikle gölge maliye bakanı veya benzeri tarafından sunulur) ve hükûmet tarafından sunulan gerçek bütçeye alternatif olarak gösterilir. Bir seçim yılında hazırlanıp yayınlandığında, muhalefet partisinin gölge bütçesi genellikle parti manifestosunun önemli bir parçasını oluşturacak ve muhalefet partisi sonrasında hükûmeti oluşturursa (özellikle mutlak çoğunluğu kazanırsa), büyük ölçüde, hatta tamamen uygulanacaktır.

Birçok yargı alanında, hükûmetin ya da resmi muhalefetin üyesi olmayan üçüncü partiler, kendi sözcülerinden oluşan parlamento ön sıraları oluşturabilirler. Ancak, partilerin konuşma hakkına ilişkin parlamento içtüzükleri genellikle, bu hakkın sadece bir partinin veya grubun, partinin kaydedilmiş bir asgari üye sayısına sahip olması durumunda verilebileceğini belirtir. Örneğin, İrlanda'da teknik gruplar sıkça üçüncü partiler ve bağımsız milletvekilleri tarafından Dáil Éireann'da oluşturulur; bu, üyelerin hükûmet ya da muhalefetin ön sıralarında konuşma hakkına sahip olan daha büyük partilere karşı konuşma hakkını artırmayı amaçlar.
Hükûmet kabinesiyle neredeyse aynı büyüklükte olan muhalefet parlamento partileri genellikle seçilmiş tüm üyelerini kendi gölge kabinesine veya buna eşdeğer bir yapıya atarlar; bu tür düzenlemelerde resmi muhalefet partilerine kıyasla üçüncü partilerin daha fazla kullanma eğiliminde olduğu görülür. Eğer parlamento partisi hükûmet kabinesinden sadece biraz daha büyükse, liderlikleri, gölge kabinesinden dışarıda bırakılan küçük bir azınlık milletvekiline utanç verici bir şekilde davranma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Öte yandan, Westminster sistemine bağlı yeni hükûmetler, göreve başladıklarında bakanlık sayısını ve/veya kompozisyonunu değiştirebilirler. Bu nedenle, söz konusu sorun ortaya çıktığında bir çözüm, hükûmette yer alacakları gerçekten amaçladığı henüz mevcut olmayan kabine görevlerine karşılık gelen adlandırılmış gölge "bakanlıkları" oluşturmaktır. Bir muhalefet partisi, gölge bakanlıklarını da gerçek kabine görevlerine uyumlu hale getirmek veya başka şekilde ortadan kaldırmak amacıyla bu süreci tersine çevirebilir.

Parlamentoda gölge kabine veya ön sıralar uygulaması Almanya'da yaygın olmasa da, parti liderleri sıkça uzman ve danışmanlardan oluşan bir "uzman ekip" veya CDU/CSU ve SPD'de "yetenek ekibi" (Kompetenzteam) veya Birlik 90/Yeşiiler'de "üst düzey ekip" (Spitzenteam) adı verilen bir danışma kurulu oluşturmuşlardır.
Fransa'da gölge kabine oluşturmak zorunlu veya yaygın olmasa da, birkaç gölge kabine oluşturulmuştur.
Macaristan'da ise en güçlü muhalefet partisi Demokratik Koalisyon liderliğinde Klára Dobrev tarafından 2022 yılında ilk kez bir gölge kabine kurulmuştur.

Kartel partisi veya kartel siyasi partisi, politik sistemin içerisindeki konumunu korumak için devletin kaynaklarını kullanan bir partidir ve bir kartel gibi işler. Richard Katz ve Peter Mair, "Batı Avrupa'daki partiler, parti faaliyetlerine katılım ve ilgi düzeylerinin azalmasına uyum sağlamak için sadece devlet tarafından sağlanan kaynaklara yönelmekle kalmayıp bunu ortaklaşmacı bir şekilde yapmaktadırlar" şeklinde ifade etmektedirler.

Kartel parti kavramı, 1992 yılında, rekabet yerine partiler arası işbirliği veya işbirliği desenlerine dikkat çekmek ve devletin parti gelişimi üzerindeki etkisini vurgulamak amacıyla önerilmiştir. Tanımsal olarak, kartel parti, ileri demokratik rejimlerde ortaya çıkan ve parti ile devletin iç içe geçtiği ve partiler arası işbirliği deseniyle karakterize olan bir parti türüdür. Kartel partinin gelişimiyle birlikte, siyasetin hedefleri özreferansiyel, profesyonel ve teknokratik hale gelir ve kalan az sayıdaki parti arası rekabet, politikanın etkili ve verimli yönetimine odaklanır. Kartel partiler tarafından yürütülen seçim kampanyaları sermaye yoğunluğuna, profesyonelleşmeye ve merkezileşmeye dayanır ve mali destek ve diğer avantajlar için devlete güçlü bir şekilde bağımlıdır. Parti içerisinde, parti üyeleri ve üye olmayanlar arasındaki ayrım belirsizleşir, çünkü önseçimler, elektronik anketler vb. aracılığıyla partiler tüm destekçilerini, üye olsun olmasın, parti faaliyetlerine ve karar alma süreçlerine katılmaya davet eder. Özellikle kartel partilerin ortaya çıkmasıyla birlikte, siyaset giderek politik olmaktan çıkmaktadır.

Kartel parti, geniş bir insan kitlesi tarafından önemsenen konular etrafında örgütlenen siyasi partilerin geleneksel görüşüyle karşılaştırılır. Kitle partileri genellikle belirli politika ihtiyaçları olan belirli gruplarla ilişkilendirilir ve seçimlerde yarışarak seçmenlerinin ihtiyaçlarını ilerletmeyi amaçlarlar. Kitle partileri genellikle hükûmetten az formal destek alırken, finansmanları ve örgütlenmeleri büyük ölçüde sivil toplum tarafından sağlanır. Batı Avrupa'da, 19. ve 20. yüzyılın başlarında sosyalist partilerin büyümesi, genellikle kitlesel partilerin gelişimiyle ilişkilendirilir. Bu partiler, evrensel oy hakkı ve işçi reformu gibi konuları ilerletmek için çalışma sınıfı topluluklarında ortaya çıkmışlardır.

Kitle partileri birçok ülkede 20. yüzyılın sonlarında politik partilerin politika fikirlerinin giderek ılımlılaşması ve geleneksel grup kimliklerinin çözülmesi nedeniyle gerilemiştir. Birçok demokraside parti üyeliği azalmıştır ve bu da seçmenlerin partilere maddi ve kişisel olarak yatırım yapma konusundaki azalmaya yol açmıştır.

Halk desteğindeki düşüşü telafi etmek için partiler, daha büyük ve daha pahalı siyasi kampanyalara yönelmiştir. Partiler, büyük miktarda kamu hibeleri ve dış politik katkılara dayanan giderek daha pahalı bir kampanya şekline yönelmiştir.

İktidar
Baskın parti sistemi
Partizan olmayan demokrasi

Kitle siyaseti, kitlevi siyasi partilerin ortaya çıkması üzerine dayanan bir siyasi düzendir. Bu düzende, geniş halk kitlelerinin siyasi katılımı ve etkisi artmıştır. Kütle politikası, 19. ve 20. yüzyıllarda özellikle demokratik ülkelerde yaygın hale gelmiştir. Bu dönemde, toplumun farklı kesimlerini temsil eden büyük ölçekli siyasi partiler ortaya çıkmıştır. Bu partiler, geniş halk tabanına sahip olup, halkın çeşitli ihtiyaçlarını ve taleplerini ilerletmek amacıyla seçimlere katılmıştır. Kitle siyaseti, demokratik siyasi süreçlerde geniş kitlelerin politik katılımını ve temsilini teşvik ederek, demokratik yönetimlerin oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Kitle siyasetinin ortaya çıkması genellikle Batı'daki Sanayi Devrimi ile çakışan kitle toplumu yükselişiyle ilişkilendirilir. Bununla birlikte, Protestan Reformasyonu'ndaki geniş halk katılımı sebebiyle, onun ilk kitlevi siyasi hareket olarak adlandırıldığı ve "daha sonradan daha seküler bir niteliğe sahip diğer ideolojilerin" onun yerini aldığı ifade edilmiştir.
Kitle siyaseti, özünde kitlelerin siyasi sürece dahil edilmesidir. Bu kitle hareketlerinin ilki, İrlanda'da Daniel O'Connell liderliğindeki Katolik Hürriyeti için yapılan hareket olabilir. Avrupa'da 1880 ile 1914 yılları arasında önemli bir yükseliş yaşandı ve bu dönemde oy hakkı tüm insanlara genişletildi ve bazı ülkelerde kadınlara bile oy hakkı tanındı. Kitle tabanlı siyasi partiler, sosyal, ekonomik ve siyasi reformlar için sofistike araçlar olarak ortaya çıktı.

Girişimci parti veya kişi partisi, çoğunlukla kendi çıkarlarını ilerletmek amacıyla o kişi tarafından oluşturulan, karizmatik bir siyasi girişimciye odaklanan bir siyasi parti türüdür.

Kişi partisi, siyaset bilimci Mauro Calise'nin deyimiyle "kendisinin oluşturduğu parti üzerinde tam kontrolü sağlayan bir bireysel liderin en aşırı durumu" olarak kabul edilebilir. Kişi partisi, iç parti demokrasisine dayanmak yerine bir şirketin yukarıdan aşağıya kurumsal yapılanmasının model alındığı bir yapıya sahiptir. Parti yapısı, daha eski seçkin parti türüne benzerken, politik girişimcinin parti varlıklarının tam kontrolünü daha da güçlü bir şekilde sürdürdüğü oligarşik bir formdadır. Girişimci, parti platformunun ve kampanyalarının tüm yönlerini kontrol eder, seçimlerde adayları seçmede en üst düzeyde rol oynar, parti kaynaklarını yönetir ve parti içindeki diğer politikacılara parti disiplinini uygular.
Girişimci partileri diğer partilerden ayıran bir özellik, parti organizasyonunun seçim dönemleri dışında ya hareketsiz ya da sınırlı olması ve üyelerin partiye daha fazla dahil olmalarının aktif bir şekilde engellenmesidir, bu nedenle girişimci partilerin taban kapasitesi eksiktir. Girişimci partilerde, parti lideri dışında yalnızca bir üye veya politikacılar dışında çok az üye olabilir. Freedom Party başlangıçta aşırı sağın sızmasından korktuğu için üye kabul etmemişti; daha sonra ise yardımcı lider Martin Bosma, parti üyeliği yapısının parti liderliği ile seçmenler arasındaki doğrudan hesap verebilirlikle çatıştığını söyledi. Tamamen üyesiz bir kişi partisinde, gönüllüler, bağışçılar ve görevliler parti operasyonlarına resmi bir söz hakkı olmaksızın zaman, para ve itibarlarını (parti tartışmalıysa) yatırır.

Başkanlık sistemleri gibi daha monokratik yönetim sistemleri, kişisel partilerin oluşumunu teşvik etme eğilimindedir, çünkü siyasetin kişiselleşmesi gücün merkezileşmesini destekler. Girişimci partiler genellikle kısa ömürlü olup, kurucularının ötesine geçmezler, ancak girişimci, karizmasını kullanarak kitle üyeliği partisi oluşturmakta başarılı ise, varlıklarını sürdürebilirler. Taban hareketliliğinin eksikliği nedeniyle, lider-odaklı partiler, karizmatik liderden daha uzak olan yerel ve bölgesel siyasette daha az başarılı olabilir, ANO 2011 ve Forza Italia gibi örneklerde olduğu gibi.
Girişimci partiler genellikle aşırı sağcı, milliyetçi ve/veya popülist niteliktedir. Bununla birlikte, başka bir eğilim ise sıkı bir ideolojiye sahip olmamak ve yerine kamuoyu yoklamalarını yakından takip ederek parti görüşü konusunda belirsiz veya çelişkili olmaktır. Tatiana Kostadinova ve Barry Levitt, kişisel bir partide "lider ile diğer siyasetçiler arasındaki etkileşimlerin, örneğin örgütsel kurallar, ideolojik yakınlıklar veya programatik taahhütler yerine, çoğunlukla liderin sadakate dayalı olduğunu" savunmaktadır. Kişi partileri yeni kurulan demokrasilerde ve yüksek seçim dalgalanması olan durumlarda ortaya çıkma eğilimindedir. Ayrıca, geleneksel partilere olan siyasi katılım ve üyelikteki düşüşler sonucunda da ortaya çıkabilirler. Orta Avrupa'da, girişimci partiler, devlet güçlerinin özel çıkarlar için kullanıldığı bir tür devlet ele geçirme olarak ortaya çıkmıştır. Girişimci partiler özellikle Latin Amerika'da yaygındır.

Almanya Federal Cumhuriyeti Temel Kanunu, siyasi partilerin iç örgütlenmelerinde "demokratik prensiplere uygun olmalarını" gerektirir. Nazi Partisi'nin 1952 yılında yasaklanması durumunda, Federal Anayasa Mahkemesi'nin kararında şu ifadelere yer verilmiştir: "Eğer bir parti, iç örgütlenmesi demokratik prensiplere uygun değilse, genellikle parti, kendi örgütlenmesinde uyguladığı yapısal prensipleri devlete dayatmayı amaçlamaktadır." Portekiz, İspanya, Arjantin ve Türkiye anayasaları benzer hükümler içermektedir. İsrailli hukukçu Yigal Mersel, demokratik olmayan şekilde örgütlenen partilerin istenmeyen olduğunu savunmaktadır çünkü "Demokratik olmayan bir yapıya sahip olan partilerde demokratik olmayan hedeflere yönelme olasılığı daha yüksektir."

Hayamin Hahadash, Yamina (Naftali Bennett )
Kachol Lavan, İsrail Dayanıklılık Partisi, Hamachane Hamamlachti (Benny Gantz )
Yesh Atid (Yair Lapid )
Yisrael Beiteinu (Avigdor Lieberman )
Kulanu (Moşe Kahlon )
Hatnua (Tzipi Livni )

Thai Rak Thai Partisi (Thaksin Shinawatra)

Hak ve Eşitlik Partisi (Osman Pamukoğlu)
Genç Parti (Cem Uzan)
Memleket Partisi (Muharrem İnce)

Sam Matekane liderliğindeki Refah Devrimi

Jörg Haider liderliğindeki Avusturya Özgürlük Partisi

ANO 2011 (Andrej Babiš )

Finliler Partisi

Ulusal Ralli (Marine Le Pen)

Fidesz (Viktor Orbán)

Forza Italia (Silvio Berlusconi)

Özgürlük Partisi (Geert Wilders)

Sırbistan Hareketinin Gücü

Sıradan İnsanlar ve Bağımsız Kişilikler (Igor Matovič)

Demokratik Merkez Birliği (Adolfo Suárez)

Cambio 90 (Alberto Fujimori)

Trumpizm

Koalisyon hükûmeti, parlamenter sistemde birden çok siyasi partiden oluşan hükûmet biçimidir.
Geleneksel olarak tek parti iktidarları veya iki partili sistemlere göre daha istikrarsız oldukları kabul edilir. Koalisyon kurma süreci siyasetçilerin güç mücadelesine yersiz ağırlık verdiği için de eleştirilir. Bununla beraber, istikrarsızlığın siyasi kaos olarak algılanmaması gerektiği, koalisyonların farklı siyasi görüşler arasında uzlaşma sağladığı, merkezci politikalarla hem halk iradesinin yansıtıldığı, hem de devlette devamlılığın sağlandığı savunulur. Dördüncü Fransız Cumhuriyeti örneğindeki gibi çok sayıda koalisyonun kaotik bir siyasi ortam oluşturduğu durumlar bulunur. İsviçre, Hollanda, İsveç örneklerindeyse koalisyon hükûmetlerinin uzun sürdüğü ve istikrar sağladığı görülür.
Minimum kazanan koalisyon, parlamentoda çoğunluk sağlamak için gereken minimum sandalye sayısına toplamda ancak sahip olan partilerin koalisyonuna verilen addır. Büyük koalisyonlar, genelde karşıt görüşten olan en büyük partilerin bir araya gelmesiyle oluşur ve genelde kriz zamanlarında görülür; bununla beraber Almanya'da Angela Merkel şansölyeliğinde büyük koalisyonlar kurulmuştur. Aşırı büyük koalisyonlardaysa birbirine yakın görüşte ve çoğunluğu sağlamak için gerekli asgari sandalye sayısının çok üstünde toplam sandalyeye sahip çok sayıda siyasi parti bir araya gelir. Merkez sağ ve merkez sol partilerle koalisyon kurabileceklerinden koalisyon kurma süreçlerinde merkez partiler avantaj taşır. Eğer parlamentodaki partiler güçlüyse ve siyaset profili ideolojik olarak birbirine yakın daha küçük partilerden oluşmuyorsa kurulan koalisyonlar daha istikrarsız olur.

Türkiye'de koalisyon hükûmetleri
Azınlık hükûmeti
Çoğunluk hükûmeti
Siyasi ittifak

Kökten dincilik (radikal dincilik, dinî fundamentalizm veya aşırı dincilik), genellikle dinî esaslı aslî kaidelere geri dönme talebiyle kendini belli eden ve bu kaidelere katı bir biçimde bağlı olan, diğer görüşlere karşı toleranssız ve laiklik karşıtı dinî hareket veya bakış açısı. Kökten dincilik, genellikle dinî tabiattaki bir dizi kurala sıkı sıkıya bağlı, çağdaş, sosyal ve siyâsî yaşam ile ilgili üzerinde uzlaşılmış prensiplere karşı tepkisi olan inancı belirtir.
Kökten dincilik terimi Kitab-ı Mukaddes'in sözcüğü sözcüğüne okunup savunulması, hayata uygulanması için başlatılan Protestan harekete denilmekteyken zamanla genişleyerek bütün dinî hareketlerdeki ideolojik öze vurgu yapan bir karaktere bürünmüştür. Dinin temel prensiplerine sıkı sıkıya bağlı, bu prensiplere dönmeyi savunan, modernizm ve sekülerizm karşıtı dinî akımları tanımlamak için kullanılır. Dinî metinleri genelde kelime anlamlarıyla anlarlar ve yeni yorumlara karşı çıkarlar. Bu kavram sıklıkla radikalizmle (köktencilikle) karıştırılmaktadır.

Fundamentalism kelimesi, Latince temel anlamına gelen fundamentum kökünden türemiştir. Bu kavram ilk olarak 20. yüzyılın başlarında Amerika'da Evanjelik Protestanlar tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra The Fundamentals (esaslar) adlı kitapçık serisi yayımlamaya başlayan Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes'in modern yorumları yerine esasını, gerçek anlamını ön plana çıkarmaya çalışmışlardır. Zaman içerisinde değişime uğrayan bu kavram, dinî metinlerin doğru okunmasından çok, dinî-kültürel hareketlerin bir türü olarak görülmeye başlanmıştır.
Köktendinciliğin yükseldiği dönem ise 20. yüzyılın son çeyreğidir. Dünyanın birçok kesiminde dinî hareketlerin güç kazandığı yıllarda köktendincilik gelişerek siyasi bir şekil almıştır. Bu yükseliş dünyanın farklı yerlerinde farklı nedenlerle oluşmuş olsa da genel olarak üç neden üzerinde durulmaktadır.
20. yüzyılda sekülerizmin benimsendiği ülkelerde dinin toplum üzerindeki etkinliği azalmış, bununla birlikte toplumun bazı kesimlerinde dini öğretilerden uzaklaşma görülmeye başlanmıştır. Köktendincilik toplumda, bu yozlaşmaya karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır. dini öğretilerin çöküntüsünün giderilebilmesi için dinin etkinliğinin artması gerektiği savunulmaya başlanmıştır.
İkinci neden sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası dönemdir. Sömürgeci devletlerin sömürge ülkelerde kendi kültürlerini yaymaya çalışmaları ve yerli kültürleri baskı altına almaları hatta onları aşağılamaları sömürge sonrası dönemde, Batılı kültürlere olan bağlılığının azalmasına ve Batılı fikirlere karşı toplumda büyük bir direnç oluşmasına neden olmuştur. Ayrıca 70'lerden sonra sosyalizmin zayıflamasıyla birlikte emperyalizm karşıtlığı da köktendincilik ile birlikte yükselmeye başlamıştır.
Üçüncü neden olarak küreselleşme gösterilmektedir. Küreselleşmenin milliyetçiliğin gücünü zayıflatmasından sonra din, toplumda birleştirici unsur olarak görülmüştür ve bu durum köktendinciliğin yükselmesine neden olmuştur.

Köktendinciliğin en önemli karakteristik özelliği din ve siyaset arasındaki ayrımı reddetmesidir. Ancak 20. yüzyılda dinin siyaset üzerindeki etkisi liberal kültürün yayılması ve sekülerizmin gelişmesiyle birlikte iyice sınırlandırılmıştır. Sekülerizm dini yok etmeyi amaçlamamıştır; fakat dine uygun bir alan ve görev vermeye, sonuç olarak dini siyasetten uzaklaştırmaya çalışmıştır. Kamu ve özel ayrımını keskin bir şekilde savunan liberalizm ise bireysel özgürlüğü garanti altına almaya çalışırken bir anlamda dini de özelleştirmiştir. Oysa köktendincilik kamusal – özel ayrımını reddetmektedir. Toplumda birleştirici unsur olarak dini yerleştirir ve bireylere bir aitlik duygusu kazandırmayı amaçlar. Öyle ki kişi toplumdan ayrı tutulduğu zaman bir eksiklik hissetmelidir. Dini kişisel bir mesele haline getirmek toplumsal yozlaşmayı beraberinde getirir. Bireylerin toplumun yararını gözetmeden hareket etmeye başlamasına neden olur ve bu da hırs, suç ve ahlaksızlığa yol açar. Yeni bir dünya için mevcut yapılar, dinî ilkeler üzerine inşa edilen; hukuk, siyaset, toplum, kültür ve ekonomiyi barındıran kapsamlı bir sistem ile yer değiştirmelidir.
Köktendincilik genel anlamıyla temel ve kurucu olarak görülen bazı fikir ve değerlere bağlılığı anlatır. Bu temel ve kurucu fikirler sürekli ve değişmez bir yapıya sahiptir. Bu durum köktendinci fikirlerin kaynağını, kutsal sayılan bazı metinlerden almasının bir sonucudur. Ancak köktendinciliği dinî yazıtlarla bir tutmak ya da bunlardan ibaret olduğunu düşünmek doğru olmaz. Çünkü ahlakî ve siyasi bir program olarak kullanabilmek için kutsal metinlerin temellerine inmek gerekir. Böylece daha açıklayıcı ilkeler elde edilmiş olur. Bunun yanında harfiyen kitaba göre yaşamak yerine metinleri daha eylemci bir bakış açısıyla, yani uygulamaya yönelik şekilde okumayı seçmişlerdir. Ancak bu durumun, sürekli ve değişmez olması gereken fikirler üzerinde yorum farkına neden olmaması için köktendinciler metni kimin yorumladığına son derece önem vermektedir. Bu kişi derin inanca, ahlakî temizliğe sahip ve mücadelenin içinde bulunmuş bir eylemci olmalıdır. Metinlerin olduğu gibi alınması yerine uygun şekilde yorumlanması sayesinde köktendinciliğin siyasi eylemcilik ve insanları harekete geçirme kabiliyeti de büyük ölçüde artmıştır.
Köktendinciliğin insanları harekete geçirme kabiliyeti psikolojik ve sosyal düzeydeki işlevlerinden ileri gelmektedir. Psikolojik açıdan bakıldığında köktendincilik belirsiz bir dünyada insanlara kesinlikler sunabilmektedir. Dinî olarak en derin sorunlara basit ve mutlak çözümler sunar. Ancak bu kesinlik köktendinciliğin karmaşık sorunlara yanıt bulmakta zorlanmasına da neden olmaktadır. Sosyal açıdan bakıldığında ise ekonomik olarak yeterli düzeye ulaşamamış insanların köktendinciliğe daha çok ilgi duydukları görülmektedir. Sosyal adalet ve sosyal düzen ümidi sunması bakımından köktendincilik, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra sosyalizmin yerini almıştır.
Köktendinciliğin en belirgin özelliğinin modern dünyaya kesin olarak sırt çevirmesi olduğu düşünülür. Köktendincilerin, toplumdaki çürümüşlüğün ancak eskinin maneviyat dolu "altın çağ"ına dönmekle giderilebileceğini düşündükleri doğrudur. Ancak buradan onların modernizme tamamen karşı oldukları ya da gerici oldukları sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü köktendinciler sadece belirli açılardan keskin biçimde modernizme karşıdırlar. Buna en açık örnek sekülerizm ve bireyciliğe olan karşı duruştur. Ancak modern teknolojiden, kitle iletişim araçlarından da yaygın biçimde yararlandıkları görülür. Genel olarak modernizmi din sınırları içinde ele alırlar ve modernizmin dine aykırı olmayan yönlerini onaylarlar.
Köktendincilik özünde şiddet içeren bir hareket değildir; ancak köktendincilerin kimi zaman şiddet içeren siyasî eylem tarzı benimsedikleri görülmektedir. Çünkü din adına hareket ederler ve bu yolda atılan her adımın tanrının memnuniyetine neden olacağını düşünürler. Bu durum köktendincilere çok yüksek bir motivasyon sağlar ve şiddet içeren eylemlerden kaçınmazlar. Amaç dünyada tanrı iradesini hakim kılmaktır. Bu nedenle kendilerine karşı olanları sadece görüş ayrılığı olan insanlar değil, tanrının dünyadaki amaçlarını engellemeye çalışan kafirler olarak görürler.

Köktendincilik ile muhafazakârlık birbirlerine yakın görünseler de ikisi arasında açık farklar bulunur. Örneğin muhafazakârlık daha mütevazı, daha dengeli iken köktendincilikte daha uç fikirlere ya da keskin çıkışlara rastlamak mümkündür. Muhafazakârlık mevcut olanı korumaya daha yatkındır ve devamlılığı savunur; ancak köktendincilik açık biçimde devrimci bir yapıya sahiptir. Muhafazakârlar eliti koruma ve hiyerarşiyi savunma eğilimindedirler; ama köktendinciler biraz daha eşitlikçidirler.

Köktendinci Hristiyanlık (İngilzce: Fundamentalist Christianity) Amerika'da Evanjelik-Protestan gruplarda 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan "temel" Hristiyan inançlarına (kelime anlamıyla anladıkları Kitab-ı Mukaddes'in mutlak hatasızlığı, İsa'nın bakire Meryem'den doğumu, İsa'nın insanlığın günahlarının bağışlanması için çarmıha gerilmesi, İsa'nın yeniden doğuşu vs.) dönmeyi savunan dinî akımları tanımlamak için kullanılır.
Fundamentalizm veya köktendincilik, Kitab-ı Mukaddes'in sözcüğüne okunup savunulması, hayata uygulanması için başlatılan Protestan harekete verilen bu tanımlama genişleyerek bütün dinî hareketlerdeki ideolojik öze vurgu yapan bir karaktere büründü. Kavram sıklıkla radikalizm=köktencilikle karıştırıldı.
Amerikan Hristiyan Fundamentalizmi devrim sonrası hareketlerden, binyılcılığa, evrim ve kürtaj karşıtlığına dayanır. Terimin dayanağı, kutsal metinleri bir araya getiren The Fundamentals kitabıdır. Buradaki inanış Kitabı mukaddes mutlaktır, Mesih gelecektir. Armageddon savaşı çıkacaktır. Amerikan fundamentalizmi de çeşitlidir. Evanjelikler, Metodistler, Baptistler.
Muhafazakarlık gibi, fundamentalizm de tek bir ideoloji değildir, hemen her türlü hareketin fundamentalizmi bulunabilir. 'Fundamentalizm'e kısaca yaratılışın kökenini araştırmak denilebilir.

İslam bir dinin adıdır, dolayısıyla aktörlere endeksli bir tanım olarak müslüman köktenciliği kavramını öne çıkarmak gerekir. köktendincilik veya Radikal İslam, İslami kavramların uç derecede muhafazakâr yorumu için kullanılmaktadır. İslami köktendincilikte Kur'an'ın ve hadislerin yoruma yer bırakmadan, tam anlamıyla kelimesi kelimesine uygulanması esastır. İslami köktendincilik sadece İslamın bireysel uygulamalarıyla ilgili olabileceği gibi, cemaatler veya daha büyük sosyal gruplar seviyesinde de olabilir. İslami köktendincilik, çoğunlukla Müslüman ülkelerde yer alan çok sayıda dinî hareket ve politik partiyi tanımlamakta kullanılmaktadır. El-Kaide ve Hizbullah gibi bazı radikal İslamcı gruplar ise çok sayıda ülke tarafından terörist olarak tanımlanmaktadır. İslami köktendincilik terimi zaman zaman İslamî kuralların Batı ülkelerinde devletin seküler kanunlarının üstünde tutulması isteklerini kapsayacak şekilde de kullanılır.

Köktendinci şiddet, yaptığı yıkıcı eylemler

Liderlik seçimi, çeşitli ülkelerde siyasi bir parti üyelerinin partinin liderini belirlemek için yaptığı bir siyasi yarışmadır.
Genel olarak, herhangi bir siyasi parti, liderlik seçiminin nasıl ve ne zaman yapılacağına ilişkin kendi kurallarını belirleyebilir. Örneğin, Birleşik Krallık'ta:
Liderlik seçimleri genellikle mevcut liderin ölümü veya istifası nedeniyle gerçekleşir, ancak bir parti liderini görevden almanın ve böylece bir seçim yarışını başlatmanın resmi ve gayri resmi yöntemleri de bulunmaktadır. Ancak, ana partilerin liderlerini nasıl seçtikleri konusunda ortak bir prosedür bulunmamaktadır.
Liderlik seçimi, parti kuralları tarafından belirlenen aralıklarda gerekebilir veya mevcut liderliğe olan güvensizliği ifade eden oy verenlerin belirli bir oranının talebi üzerine düzenlenebilir. Örneğin, İngiltere Muhafazakar Partisi'nde "Muhafazakar milletvekillerinin mevcut liderlerine olan güvensizlik oyuyla liderlik seçimi tetiklenebilir".
Dar anlamıyla, liderlik seçimi tamamen iç işleridir. Bir parti iç seçimi, bir başkan, vali, başbakan veya bir yasama organının üyesi gibi harici görevler için adaylarını seçmek amacıyla düzenlenir ve bunlara birincil seçim denir.
Liderlik seçimleri, başkanlık sistemlerinde büyük öneme sahiptir. Başbakan gibi başkanlık sisteminin başlıca yürütme organı, parlamentonun çoğunluğundan gücünü alır ve parti içindeki liderler parlamentoda önemli pozisyonlarda bulunur, hatta bazen bakan olarak görev yaparlar - lider parti hükûmet partisi ise Başbakan, diğer bir koalisyon ortağı ise başka bir bakanlık görevinde. Bu nedenle, çoğu parlamento sistemi, Başbakanlık önseçimleri düzenlememekte, sadece iç liderlerini başbakan adayı olarak seçmektedir.
Ancak, liderlik seçimleri, bir parti liderinin federal bir seçimde başbakan veya başbakan/premier/başbakanın adayı olması durumunda, birincil seçimlerle benzerlik gösterir. Bu nedenle, liderlik seçimi genellikle bir partinin gerçekten başbakan veya başbakan/premier/başbakan adayı için yapılan bir seçim olarak kabul edilir, birincil seçim de bir partinin başkanlık adayı için yapılan bir seçim olarak kabul edilir.
Çok sayıda partiden oluşan bir seçim ittifakı, her birinin ayrı lideri ve organları olan bir seçim ittifakı, 2021 Macaristan muhalefet birincil seçiminde olduğu gibi, birlikte bir Başbakanlık önseçimi de düzenleyebilir veya bir parti, liderini korumak isteyebilir, ancak Başbakanlık adayını başka biri olarak seçebilir, Portekiz Sosyalist Partisi'nin 2014'te yaptığı gibi.
Başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde, başkan (Cumhurbaşkanı) yalnızca belirli durumlarda ve özel bir prosedürle (genellikle bir yasama üstün çoğunluğu, anayasa mahkemesi tarafından yapılan bir soruşturma veya her ikisiyle birlikte) başlatılabilen bir azil prosedürü ile görevden alınabilir ve görevden alınma hızlı bir seçim veya başkan yardımcısı tarafından otomatik olarak göreve devam etme anlamına gelir. Sonuç olarak, liderlik seçimleri çoğunlukla arka planda kalan olaylardır, çünkü yönetim partisinin politikaları parti içindeki lider tarafından değil, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenir. Bununla birlikte, bazı sistemlerde bir kişinin hem Cumhurbaşkanı hem de yönetim partisinin lideri olarak aynı anda görev yapmasına veya hatta bunu zorunlu kılmasına izin verilir (Tayvan Demokratik İlerici Partisi gibi).
Ancak, bu, parlamento durumuna tamamen benzemez, çünkü başkanlık sistemlerindeki siyasi partilerin çoğunluk ve azınlık liderleri (bir başbakan gibi) ülkelerinin başyürütme organı değillerdir, ancak ülkelerinin yasama organının görevlileridir ve bunlar da başbakanın altında bir konumda olan bir politik partinin grup lideri (ki bu da benzer şekilde bir başbakanın altında bulunan bir gönderme lideri görevi) olarak kabul edilir.

Meclis soruşturması, başkanlık sisteminde başkanın cezai sorumluluğuna yol açabilecek bir yasama meclisi soruşturmasıdır.

2017 referandumu ile kabul edilen Anayasa değişiklikleri ile Cumhurbaşkanı'nın cezai sorumluluğunun, vatana ihanetle sınırlandırılmasına son verildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi salt çoğunluğunun vereceği önergeyle Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları veya bakanlar hakkında görevleriyle ilgili suç işledikleri iddiasıyla soruşturma açılması talep edilir ve Meclisin beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verilir. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı, seçimlerin yenilenmesi kararı alamaz. Meclisteki siyasi partilerin güçleri oranında gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak 15 kişilik bir komisyon tarafından yapılacak soruşturma sonunda, Meclis üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla “Yüce Divan”da yargılanmalarına karar verebilir.  Yüce Divan'ın seçilmeye engel bir suçtan mahkûm ettiği Cumhurbaşkanının görevi sona erer. Cumhurbaşkanının görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da aynı cezai sorumluluğu taşımaktadır.

2017 referandumu ile kabul edilen Anayasa değişikliklerinden önce Cumhurbaşkanı, vatana ihanet haricinde herhangi bir suç dolayısıyla suçlanmaktan muaftı. Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanan kararlarından dolayı tüm sorumluluk, Başbakan ve ilgili bakana aitken, Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler, verdiği emirler ve aldığı kararlar hakkında da sorumluluğunun bulunmamaktaydı. Cumhurbaşkanını vatana ihanetle suçlamak, Meclis'in en az üçte birinin teklifi ve en az dörtte üçünün vereceği kararla mümkündü. Anayasa Mahkemesi tarafından “Yüce Divan” sıfatı ile vatana ihanetle suçlanmasına karar verilen Cumhurbaşkanını yargılama yetkisine sahipti ve mahkumiyet kararı ile Cumhurbaşkanı sıfatı son bulmaktaydı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, hükûmeti bir siyasi parti grubu adına veya en az yirmi milletvekilinin imzasıyla verilen gensoru önergesi ve salt çoğunluğun güvensizlik oyuyla düşürebilmekteydi. Ayrıca, Meclis'in en az onda birinin vereceği önerge ile Başbakan veya bakanlar hakkında soruşturma açılabilir ve salt çoğunluğunun kararıyla Anayasa Mahkemesi tarafından “Yüce Divan” sıfatı ile yargılanmasına karar verilirdi.

1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra günümüze kadar toplam 115 adet Meclis Soruşturması Önergesi verilmiştir. 1982'den günümüze geçen toplam 8 yasama döneminde de Meclis Soruşturması müessesesine başvurulmuştur.

ABD Başkanı, yardımcısı, bakanları veya herhangi bir federal memur hakkında soruşturma yetkisi Temsilciler Meclisi'ne aittir. Temsilciler Meclisi tarafından suçlandırılan kişiyi yargılama yetkisi ise Senato'ya aittir. Başkanın yargılanması söz konusu olduğunda Senatoya Yüksek Mahkeme başyargıcı başkanlık eder. Senato mahkûmiyet kararını ancak hazır bulunan üyelerinin üçte ikisinin oyuyla karar verebilir. Hakkında mahkûmiyet kararı verilen kişinin görevi sona erer.
Soruşturma, siyasi değil cezai niteliktedir. Başkanın siyasi sorumluluğu değil, cezai sorumluluğu tahrik edilir. Dolayısıyla suç işlememiş bir başkanın siyasi nedenlerle soruşturma usulüyle görevden alınması mümkün değildir. Bu bakımdan soruşturma parlamenter sistemlerdeki gensoru (güvensizlik oylaması) değil, bir meclis soruşturmasıdır.

ABD tarihindeki 4 büyük soruşturma olayı:

Andrew Johnson (1868) - Başkan Andrew Johnson Tenure of Office Act'a aykırı olarak savaş sekreteri Edwin Stanton'u Ağustos 1867'de görevden aldı. Bunun üzerine Temsilciler Meclisi Şubat 1868'de Johnson'u meclis soruşturması ile 47'ye karşı 126 oyla suçlandırdı. Johnson, Senato tarafından Mart-Mayıs 1868'de yargılandı. Gerekenden bir fazla oyla beraat etti.
Richard Nixon (1975) - Temsilciler Meclisi 1974'te Judiciary Committee'sini Başkan Richard Nixon'un Watergate skandalı'ndaki sorumluluğunun araştırılması amacıyla görevlendirdi. Ağustos 1974'te Nixon, soruşturma usulüyle görevden alınabileceğini düşünerek istifa etmiştir. Bu şekilde soruşturma yöntemi sonuçsuz kalmıştır.
Bill Clinton (1998) - Başkan Bill Clinton 17 Ocak 1998 tarihindeki yeminli ifadesinde, Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky ile cinsel ilişkisi olduğu iddiasını inkâr etmiş; ancak Ağustos 1998'de bunun doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. 19 Aralık 1998'de Temsilciler Meclisi Başkan Clinton'un suçlandırılmasına karar vermiştir. Başkanın Senato önündeki yargılaması 7 Ocak 1999'da başlamış, Başkan 50 evet, 50 hayır oyu ile beraat etmiştir (Mahkûmiyet için 2/3 çoğunluk gerekiyordu).
Donald Trump (2020)
Donald Trump (2021)

Merkez Yürütme Kurulu ya da kusaca MYK, bir siyasi partinin en üst yönetim organıdır. MYK, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 16. maddesine uygun olarak parti tüzüğünde belirtilen şekilde kurulur.
Türkiye'deki tüm siyasi partilerin merkez yürütme kurulu vardır, Siyasi Partiler Kanunu'nun 16. maddesine aykırı olmamak şartıyla, büyüklükleri ve işleyişleri farklılık gösterebilir.
Merkez karar ve yönetim kurulu, bir karar organı iken, merkez yürütme kurulu merkezi bir yürütme organıdır.
MYK kısaltması, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından da kullanılmaktadır.

Parti tüzüğünü uygulamak,
Parti programını uygulamak,
Kongre kararlarını uygulamak,
MKYK tarafından alınmış kararları uygulamak,
Yukarıdaki kararların uygulanması sonucu partinin parti program hedeflerine ulaşmasını sağlamaktır.

Merkez Yürütme Kurulu, partiler tarafından gerçekleştirilen büyük kongrelerinde seçilir. Büyük kongrede "çarşaf liste" veya "blok liste" içinde adaylar belirlenir ve seçimler yapılır. Seçimler sonucu kazanan üyeler bir sonraki kongreye kadar görevlerini yapar. Görev süreci bitmeden üye istifa edebilir.

Merkez yürütme kurulu, üye sayısı en az 15 olmalıdır. Üye sayıları partiden partiye farklılık gösterebilir. Merkez yürütme kurulu, göreve getirildiği kongreden bir sonraki kongreye kadar görev yapar.
Parti genel başkanı, merkez yürütme kurulunun başkanlığını yapar. Kurulun çalışma esasları, üyelerin görevleri ve yetkileri partinin tüzüğünde belirtilmelidir.
MYK, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda ve partinin iç tüzüklerinde belirtildiği şekilde, siyasi partilerin tüzükler, genelgeler, Siyasi Partiler Kanunu, kanunlar ve anayasaya uygun olarak parti politikalarını yürütme ve parti içinde disiplin ve düzeni sağlama  görevlerini yerine getirir. Bu görevlerinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Anayasa Mahkemesi'ne karşı sorumludurlar.
MYK, mücbir sebepler dolayısıyla kongrenin toplanamadığı hallerde bütün kararları alabilir. Ancak parti tüzüğünün ve parti programının değiştirilmesi ve partinin resmen kapatılması konularında karar alamaz.
Merkezi yürütme kurulu, haftalık toplantılar yapar. Acil durumlarda, genel başkan tarafından daha erken tarihlerde toplantıya çağrılabilirler.

Merkez yürütme kurulu üyesi olmak için bakan veya milletvekili olma zorunluluğu yoktur, partiye üye olmak yeterlidir. Merkez yürütme kurulu aşağıdaki üyelerden oluşur:

Genel başkan
Genel başkan vekili
Genel başkan yardımcıları
Genel sekreter
Merkez yürütme kurulu toplantılarına yukarıdaki üyeler dışında meclis grup başkan vekilleri, kadın kolları başkanı ve gençlik kolları başkanı katılabilir.
Kurulun başkanlığını parti genel başkanı yapar. Merkez yürütme kurulu üyeleri, genel başkan tarafından veya üyelerin önerisi ve oylarıyla görevlerinden alınabilir. Yerine alınacak üye genel başkan tarafından veya yapılacak oylamayla seçilir.

Merkez Yürütme Kurulları, sadece siyasi partilerde değil, sivil toplum kuruluşları, gençlik kolları, sendikalar, birlikler ve dernekler gibi yapılanmalarda da bulunabilir. Bu tür kuruluşlardaki MYK'lar Siyasi Partiler Kanunu'na tabi değillerdir.

Siyasi parti
Sivil toplum kuruluşu
MKYK
Parti kongresi
Parti programı
Parti tüzüğü

ÖzelGenel
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 22 Nisan 1983, mevzuat.gov.tr. Erişim tarihi: 24 Şubat 2025

2820 sayılı Siyasal Partiler Kanunu tam metni

Merkez sağ, siyasi spektrumun sağında yer alırken merkeze daha yakındır. Merkez sağ partiler genellikle liberal demokrasiyi, kapitalizmi, piyasa ekonomisini, özel mülkiyet haklarını ve az ölçekte bir refah devletini destekler. Merkez sağ oluşumlar muhafazakârlığı ve ekonomik liberalizmi desteklerken sosyalizm ve komünizme karşı çıkarlar.
Batı dünyasında, 1780'lerden 1880'lere kadar sosyal sınıf yapısı ve ekonomi konusunda bir değişim yaşandı. Bu değişimde soyluluk ve merkantilizmden uzaklaşılıp, sermayeye dayalı bir yapı olan kapitalizme doğru bir yönelim gerçekleşti. Bu genel ekonomik yönelim kapitalizmi etkileyerek, Birleşik Krallık'ın Muhafazakar Partisi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Cumhuriyetçi Partisi gibi merkez-sağ hareketleri etkiledi. Bu partiler, kapitalizmi destekleyici bir tutum benimseyerek bu değişime yanıt verdiler.
Uluslararası Demokrat Birliği, Birleşik Krallık Muhafazakar Partisi, Kanada Muhafazakar Partisi, Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi Partisi, Avustralya Liberal Partisi, Yeni Zelanda Ulusal Partisi ve Hristiyan demokrat partiler de dahil olmak üzere merkez-sağ (ve bazı daha sağ kanatlı) siyasi partilerin birliğidir. Bu birlik, insan haklarına ve ekonomik kalkınmaya olan bağlılığını beyan etmektedir.
Merkez sağ olarak nitelendirilen ideolojiler arasında liberal muhafazakarlık, liberalizmin bazı varyasyonları ve Hristiyan demokrasi gibi akımlar bulunur. Modern merkez-sağın ekonomik yönleri, genellikle serbest piyasaları, sınırlı devlet harcamalarını ve neoliberalizmle yoğun bir şekilde ilişkilendirilen diğer politikaları desteklemektedir. Merkez sağ, evrensel olarak toplumsal olarak muhafazakar ya da kültürel olarak liberal değildir ve genellikle her iki inanca da sivil özgürlüklerin ve gelenekçilik unsurlarının desteklenmesini ekler.
Merkez-sağ düşüncenin tarihsel örnekleri arasında Birleşik Krallık'ta "One Nation" muhafazakarlığı, Kanada'da "Red Tory"ler ve Amerika Birleşik Devletleri'nde "Rockefeller Cumhuriyetçileri" bulunur. Amerika Birleşik Devletleri'nde Yeni Demokratlar da dengeleyici bütçeler, serbest ticaret, düzenlemelerin kaldırılması ve sosyal yardım reformu dahil olmak üzere merkez-sağ politikaların birkaç yönünü benimsemiştir. Bu ideolojik gruplar, aşırı sağ politikalar ve sağ popülizm ile karşıtlık gösterir. Ayrıca, kültürel liberalizm ve yeşil muhafazakarlık konusunda sağ kanat varyasyonlarından daha destekleyici olma eğilimindedirler.
2019 yılına ait bir çalışmaya göre, 21 Batı demokrasisinde merkez-sağ partilerinin 2018'de yaklaşık olarak %27 oylama payı vardı. Bu, 1960'ta %37 olan bir düşüşü temsil etmektedir.

Merkez-sağın (özellikle Britanya'da) önemli ilham kaynağı Edmund Burke'ün gelenekselci muhafazakarlığıdır. Burke'nin gelenekselci muhafazakarlığı, Joseph de Maistre tarafından Fransa'da geliştirilen kıtasal muhafazakarlıktan daha ılımlıydı. De Maistre, Fransız Devrimi'ni deneyimledikten sonra (Burke'un aksine) devrimden hemen önce var olan mevcut düzene tamamen karşı çıktı ve geriye dönük bir karşı-devrim arayışına girdi. Bu karşı-devrim modern toplumu tamamen ortadan kaldıracak ve onu sadece dini temelli bir topluma geri döndürecekti. Burke, Fransız Devrimi'ni kınamışken, Amerikan Devrimi'ni desteklemiş ve onu muhafazakâr bir devrim olarak görmüştür. Burke, Amerikalıların, İngilizlerin İhtişamlı Devrimi sırasında yaptığı gibi, her iki durumda da bir hükümdarın görev sınırlarını aştığı gerekçesiyle ayaklandığını iddia etmiştir. Burke, Amerikan Devrimi'nin haklı olduğunu savunmuş, çünkü Kral George III'ün Amerikan kolonilerine onayları olmadan vergi koymasıyla geleneksel haklarını aştığını belirtmiştir. Burke, Fransız Devrimi'ne karşı çıkmış, anti-geleneksel tutumunu ve İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi gibi soyut fikirleri reddetmiştir. Burke, evrimselci devlet anlayışına karşı çıkarak, "kuaförlerin" bile siyasetçi olabilmesine olanak tanıdığına dikkat çekmiştir.
In Britain, the traditionalist conservative movement was represented in the British Conservative Party. İngiltere'nin Muhafazakâr Başbakanı Benjamin Disraeli, serbest piyasa ekonomisinin sağladığı yardım eksikliği nedeniyle çalışan sınıfı etkileyen sosyal sorunları ele almayı amaçladı ve "bir ulus" kavramını benimsedi. Disraeli'ye göre, alt sınıflara yönelik yardım eksikliği, kontrolsüz özel girişimin bir sonucu olarak İngiliz toplumunu zenginler ve yoksullar olarak ikiye bölmüştü, bunu kırmayı hedeflediğini iddia etti. Disraeli, diğer partilerin üst sınıfı veya alt sınıfı temsil ettiğini belirtirken, birleşik bir İngiliz ulusu desteklediğini söyledi. Disraeli, serbest ticarete karşı düşmanca bir tutum sergiledi ve aristokratik babacılığı tercih etti, ayrıca sömürgecilik propagandası yapmaktan da hoşlandı. Ancak, İngiltere'de sosyalist hareketin yeniden canlanmasıyla İşçi Partisi'nin yükselişi ve Liberal Parti'nin çöküşüyle birlikte, Muhafazakâr Parti, kapitalizmin destekçisi ve sosyalizmin karşıtı bir hale dönüştü, serbest piyasa ekonomisini destekleme çabaları gelenekçi muhafazakârlık prensipleri içinde teşvik edildi.
Fransız Devrimi'ne yanıt olarak Fransa'da ortaya çıkan bir diğer merkez-sağ hareket, Hristiyan demokrasi hareketinin başlangıcı oldu. Orta derecede muhafazakâr Katolikler, Fransız Devrimi'nin demokratik unsurlarını kabul ettiler. İlk Hristiyan demokrat parti 1919'da Luigi Sturzo tarafından İtalya'da kuruldu, ancak İtalyan Faşist rejimi tarafından baskılandı ve Fransa'ya sürgüne gönderildi. Fransa'da Sturzo, Avrupa'da bir ortak pazarın ve Avrupa entegrasyonunun savaşın önlenmesine destek veren uluslararası bir hareket kurdu. Gruba katılanlar arasında gelecekteki Alman Şansölye Konrad Adenauer, Alcide de Gasperi ve Robert Schuman da vardı.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da, merkez sağ Hristiyan demokrat partiler güçlü siyasi hareketler olarak ortaya çıktı, Avrupa'daki geleneksel Katolik hareketlerinin gücü ise azaldı. Hristiyan demokrat hareketler, Avusturya, Benelüks ülkeleri, Almanya ve İtalya'da önemli hareketler haline geldi.
Neoliberalizm, Milton Friedman tarafından ortaya atılan bir ekonomik teori olarak ortaya çıktı ve ekonomideki devlet müdahalesini sosyalizm ve kolektivizmle ilişkilendirerek kınadı. Neoliberalizm, Keynesyen ekonomiyi reddetti ve Büyük Buhran'ı gözlemleyerek işsizliği hafifletmeye çok fazla vurgu yapmayı savundu; gerçek sorunun enflasyonla ilgili olduğunu tespit etti ve enflasyonla mücadele etmek için para politikasını savundu.
Neoliberal ekonomi, İngiltere'deki Muhafazakâr Başbakan Margaret Thatcher tarafından benimsendi ve Amerikan muhafazakârlığındaki gelişmelere daha yakın bir serbest piyasa muhafazakârlığı olarak uyarlandı, bu arada geleneksel muhafazakârlık İngiliz Muhafazakâr Parti içinde daha az etkili hale geldi. Ancak, İngiliz Muhafazakâr Parti hâlâ geniş bir geleneksel muhafazakâr tabana sahiptir, özellikle muhafazakâr Cornerstone Grubu. Thatcher açıkça merkez-sağ politikaları destekledi ve 1980'lerin sonunda ve 1990'ların başında Marksist-Leninist rejimlerin sona ermesinden sonra Doğu Avrupa'ya yayılmasını destekledi. Doğu Avrupa'da komünizmin çökmesinden sonra, neoliberalizmi destekleyen birçok merkez-sağ siyasi parti de dahil olmak üzere çeşitli merkez-sağ siyasi partiler ortaya çıkmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Başkan Ronald Reagan (1981-1989), Chicago ekonomi okulu ve monetarizm gibi Milton Friedman'ın ekonomi teorilerinden kaynaklanan birçok politikayı benimsemiştir. Sosyal muhafazakarlar ve Hristiyan Sağı'nın yükselişi, Reagan Koalisyonu'nun oluşumuna büyük katkı sağlarken, Başkan aynı zamanda merkez-sağ ekonomik neoliberal grupların da desteğini almıştır. Friedman'ın neoliberal teorilerini kullanarak, Reagan yönetimi marjinal gelir vergisini %70'ten %28'e düşürmüş ve hükûmet harcamalarının büyüme hızını 1982'de %10'dan 1987'de %1'e yavaşlatarak, enflasyonu %13,5'ten %4,1'e, sivil işsizliği ise işgücünün %7,6'sından %5,5'ine kadar düşürmüştür.

Merkez sol, siyasi yelpazenin solunda yer almakla birlikte merkeze yakın konumlanan ideolojileri kapsar. Bu kapsamda en sık ilişkilendirilen akımlar arasında sosyal demokrasi, sosyal liberalizm, ilerlemecilik ve yeşil siyaset bulunur. Merkez sol siyaset, genellikle refah kapitalizmi, sosyal adalet, liberal enternasyonalizm ve çok kültürlülük gibi fikirleri savunur. Ekonomik alanda demokratik kapitalist sistem içinde karma ekonomiyi benimser; müdahaleci devlet politikaları, aşamalı vergilendirme ve sendikal hakların korunması bu yaklaşımın temel unsurları arasındadır. Kapitalizmi bütünüyle reddeden ya da devrimci dönüşümü savunan aşırı sol siyasetle belirgin bir karşıtlık içerisindedir.
Merkez sol, 18. ve 19. yüzyıllarda Fransa'daki sol-sağ siyasi yelpazenin gelişimi içinde şekillendi. Bu dönemde merkez sol, monarşiden parlamentoya yetki devrini savunan veya ılımlı cumhuriyetçiliği benimseyen akımları kapsıyordu. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde erken dönem ilerlemecilik ve sol liberalizm öne çıktı. Aynı dönemde sosyal demokrasi, komünizmle ilişkilendirilen devrimci sosyalizmden ayrılarak reformist sosyalist bir çizgi benimsedi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ekonomik genişleme döneminde sosyal demokrasi, Batı Avrupa'da baskın ideoloji haline geldi ve sömürgecilikten kurtulan Afrika ülkelerine de yayıldı.
Merkez sol ekonomi, 1973-1975 resesyonunun ardından etkisini yitirerek yerini neoliberal politikalara bıraktı. 1990'larda Avrupa'da sosyal demokrasinin merkezci bir yorumu olarak Üçüncü Yol siyaseti öne çıktı ve aynı dönemde merkez sol, pembe dalga süreciyle birlikte Latin Amerika'da da etkisini artırdı. 21. yüzyılda ise merkez sol siyaset, Dijital Devrim'in yarattığı dönüşümler, gelişmiş ülkelerde alt sınıfların orta sınıfa entegrasyonu ve popülist hareketlere artan destek gibi dinamikler karşısında zorluklarla karşı karşıya kaldı.

Merkez sol ideolojiler arasında sosyal demokrasi, sosyal liberalizm, ilerlemecilik ve yeşil siyaset öne çıkar. Bu siyasi çizgi genellikle özgürlükçü unsurları bünyesinde barındırır ve belirli ölçülerde devlet müdahalesini destekler. Ancak merkez sol ile aşırı sol ya da merkezci siyaset arasındaki sınırlar keskin biçimde tanımlanmış değildir; bağlama, dönemin koşullarına ve ülkelere göre farklılık gösterebilir. Merkez sol ideolojiler, çoğunlukla istikrarlı ve kurumsallaşmış siyasi sistemlerde, farklı görüşlerin karşılıklı etkileşim içinde tartışılmasına olanak tanıyan ortamlarda yaygınlık kazanır.

Sosyal demokrasi, kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasını değil, reformlarla dönüştürülmesini savunan sosyalizmin reformist bir dalıdır. Temel amacı, toplumsal eşitliği korumak için kapitalizmi düzenlemek ve kamu yararına yönelik reformları hayata geçirmektir. Marksizmin işçi sınıfı ile devrimci ittifak anlayışını reddeder; bunun yerine, daha kapsayıcı bir toplumsal uzlaşmayı benimser. Sosyal demokrasi, özgürlüğü bireysel bir kavramdan çok eşitliğe dayalı kolektif bir değer olarak tanımlar. Demokratikleşme, refah devleti, kamusal eğitim ve Keynesyen ekonomi anlayışı, sosyal demokrat politikaların başlıca bileşenleri arasında yer alır.
Sosyal demokrasi, neredeyse tüm büyük demokrasilerin siyasetini etkilemiş olmakla birlikte, tarihsel olarak en büyük başarısını 1945 ile 1973 yılları arasında Avrupa'da gösterdi ve kıtada baskın ideoloji haline geldi. Özellikle İsveç, sosyal demokrasiyle en yakından ilişkilendirilen ülke olarak öne çıkar; sosyal demokrat bir parti tarafından yönetilen ilk devlet olması ve İsveç sosyal demokratlarının 1970'lerde ideolojinin birçok ülkede etkisini yitirmesinden sonra dahi güçlü konumlarını koruması bu bağlamda dikkat çekicidir. Sosyal demokrasi, aynı zamanda sömürgecilikten kurtuluş sürecinin ardından birçok Afrika ülkesinde de etkili bir siyasi ideoloji olarak benimsendi.

Sosyal liberalizm veya sol liberalizm, sosyal demokrasiyle önemli ölçüde örtüşen bir liberalizm akımıdır. Kapitalizmin topluma sağladığı faydaları kabul ederken, ekonomik eşitsizlikleri azaltmak amacıyla devletin düzenleyici rolünü savunur. Üst sınıfın bilinçli olarak toplumun geri kalanını sömürmeyi amaçladığı düşüncesini reddeder; bunun yerine sosyal adaletsizlikleri, serbest piyasa ekonomisinin kasıtsız sonuçları olarak görür. Sol liberalizm, çoğu liberal ülkede benimsenen liberal kapitalizmi ve karma ekonomi modelini destekler. Ayrıca siyasi çoğulculuğa, demokratik süreçlere ve güçlü sosyal kurumların varlığına özel önem atfeder.
Sosyal liberalizm, 20. yüzyılın ortalarında Birleşik Krallık'ta “yeni liberalizm” biçiminde gelişim gösterdi. Merkez sol ideolojilerin “liberal” olarak tanımlanması en yaygın biçimde Amerika Birleşik Devletleri'nde görülür. Buna karşılık, bireyci geleneklerin veya liberal demokratik kurumların güçlü şekilde yerleşmediği Afrika ve Asya gibi bölgelerde sosyal liberalizm görece daha sınırlı bir etkiye sahip oldu.

İlerlemecilik ya da ilericilik, devrimci ya da muhafazakâr siyasete karşı çıkarak toplumu kademeli biçimde iyileştirmeyi amaçlayan sürekli sosyal reformları savunan bir siyasi yaklaşımdır. Çoğunlukla sosyal liberalizm ve sosyal demokrasi gibi merkez sol ideolojilerle ilişkilendirilmekle birlikte, zaman zaman komünist ve merkezci ideolojiler de ilerici siyasetin bir parçası oldu. Hareketin içinde hangi reformların öncelikli olması gerektiği ve bunların nasıl uygulanacağı konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, yeniden dağıtım politikaları ilericiliğin ortak paydası olarak öne çıkar. İlerlemecilik, 19. yüzyılda Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde belirgin bir siyasi hareket olarak ortaya çıktı.

Yeşil siyaset, ekoloji, sürdürülebilirlik ve şiddetsizlik ilkelerine dayanan bir ideolojik harekettir. Geleneksel siyaset anlayışı ve örgütlenme biçimlerine karşı çıkarak, modern sanayileşmeye ve kurumlara sosyal adalet perspektifinden eleştiri yöneltir. Hareketin kapsamı, yalnızca çevreci partilerle sınırlı dar bir tanımdan, Yeni Sol veya sol liberal fikirlerden beslenen daha geniş siyasi oluşumlara kadar değişebilir. Çevreciliğin yanı sıra yeşil siyaset; silahsızlanma, nükleer enerjiden çıkış, ademi merkeziyetçi demokrasi, feminizm ve göçmen haklarının desteklenmesi gibi unsurları da içerir.
Yeşil siyaset, 1970'lerde sosyal demokrasi ve Marksizm gibi çeşitli sol ideolojilerden türedi. İlk olarak Avustralya ve Yeni Zelanda'da ortaya çıkan hareket, Soğuk Savaş dönemi ve çevresel sorunlara tepki olarak Almanya'da ilk kez belirgin bir etki kazandı. Yeşil partilerin ulusal hükümetlerdeki varlığı ağırlıklı olarak Batı Avrupa, Avustralya ve Yeni Zelanda ile sınırlı kaldı; Doğu Avrupa'da ise komünizm sonrası dönemde kısa süreli bir etki gösterdi. En başarılı yeşil siyasi partiler, Belçika, Finlandiya, Fransa ve Almanya'da görüldü ve bu ülkelerde ulusal parti sistemine entegre oldu.

Akademisyenler "merkez sol" teriminin kökeni konusunda hemfikir olmamakla birlikte, birçoğu bu terimin Fransa'da Bourbon Restorasyonu ile Temmuz Monarşisi arasında ortaya çıktığına inanmaktadır. Merkez sol hareketler 1860'lardan itibaren İspanya ve İtalya'da da ortaya çıkmıştır. İtalya'da merkez sol, liberal Camillo Benso ile ilerici Urbano Rattazzi arasında bir koalisyon olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde merkez sol pozisyonlar tipik olarak sosyal demokrasi, demokratik sosyalizm ve bazı liberal ya da Hristiyan demokrat ideolojilerle ilişkilendirilmektedir. Sosyalizmin yükselişi Liberallerin laissez-faire politikalarından uzaklaşarak daha müdahaleci politikalara yönelmesine neden olmuş, bu da temsili bir merkez sol ideoloji olarak Yeni Liberalizm veya sosyal liberalizmin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Şu anda Avrupa'daki merkez sol partiler sosyal demokrat Avrupa Sosyalistler Partisi ve ekolojist Avrupa Yeşiller Partisi altında birleşmiş durumdadır.

Sosyal demokrasi
Sosyal liberalizm
Solculuk
Aşırı sol
Radikalizm
Merkezcilik

Muhafazakâr demokrasi, Türkiye'deki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının kendi siyasi ideolojisini ve politik pozisyonunu tanımlama şeklidir.

Millî Görüş hareketinden ayrıldığını ve Millî Görüş kimliğini terk ettiğini açıklayan Ak Parti'nin kurucuları kendilerine yeni kimlik olarak "muhafazakâr demokrat" tanımını benimsedi. İlk olarak 2002 Türkiye genel seçimleri öncesinde AK Parti çizgisini muhafazakâr demokrat olarak açıklayarak seçimlere girdi. Muhafazakâr demokrasi tanımı, Millî Görüş'ün çizgisinden farklı olarak Batı ile daha uyumlu ve iyi geçinen, liberal ekonomik değerleri benimseyen, içine kapanmayan ve daha çok dış dünyaya açılan, din dayatması yapmayan ama kendi içinde muhafazakâr çizgisini sürdüren, toplumun farklı hayat şekillere karşı daha hoşgörülü bir yaklaşımı ifade ediyordu. Ekonomik yaklaşım olarak eskiye kıyasla farklardan birisi; Millî Görüş, faize dini ve sosyal gerekçelerle karşı çıkarken, muhafazakâr demokrat çizgi ise faizi bir dünya gerçeği olarak ele aldı.
Eski İslamcı hareketlerden bir modernist kırılma partisi olarak kurulması, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin muhafazakâr demokrat ideolojisini İslami demokrasinin ılımlılığını ve daha laik ve demokratik değerleri desteklemesi olarak tarif edilmiştir.
Geniş anlamda "muhafazakâr demokrasi" terimi demokrasi ile İslam'ın uyumluluğunu ve hükûmet içinde bir Batı odaklı dış politika, neoliberal ekonomi ve laikliği vurgulamaktadır.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin seçim başarıları ve Yeni Osmanlıcı dış politikası ile Türkiye'nin bölgesel etkisini genişletmeyi hedefleme çalışmaları partinin muhafazakâr demokrat ideallerinin Fas'ta Adalet ve Kalkınma Partisi ve Tunus'ta Nahda Hareketi gibi diğer ülkelere de yansımasına yol açmıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi
Erdoğanizm
Türkiye'de muhafazakârlık
Türk modeli
İslami demokrasi

Muhalefet veya opozisyon, bir veya daha fazla siyasi parti veya diğer örgütlü gruplardan oluşur ve bir şehir, bölge, devlet, ülke veya diğer siyasi birimde siyasi kontrolü elinde tutan hükûmete, partiye veya gruba, öncelikle ideolojik olarak karşı çıkar. Karşıtlık derecesi siyasi koşullara göre değişir. Örneğin, otoriter ve demokratik sistemlerde, karşıtlık sırasıyla baskılanabilir veya istenen bir durum olabilir. Bir muhalefetin üyeleri genellikle diğer partilere karşı antagonistik roller üstlenir.
Muhalefet politikalarına odaklanan akademik çalışmalar, 20. yüzyılın ortalarına kadar popüler veya sofistike hale gelmedi. Son çalışmalar, ekonomi ve yaşam kalitesiyle ilgili halkın hoşnutsuzluğunun, siyasi muhalefetin harekete geçmesi ve değişim talep etmesi için kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Bilim insanları, siyasi muhalefetin siyasi istikrarsızlık ve ekonomik krizlerden faydalanıp faydalanamayacağı konusunda tartışmış, bazıları ise tam tersini sonuçlandırmıştır. Ürdün'deki vaka çalışmaları, siyasi muhalefetin istikrarsızlıktan faydalanabileceği konusunda yaygın düşünceyle uyumlu bir şekilde hareket ederken, Fas'taki vaka çalışmaları istikrarsızlığa yanıt olarak muhalefetin harekete geçmediğini göstermektedir. Ürdün vaka çalışmasında, bilim insanları siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın artmasıyla muhalefetin iktidardakilere meydan okumada artış gösterdiğine atıfta bulunurken, Fas'taki muhalefet istikrarsızlık üzerine harekete geçmemiştir.
Ayrıca, Güney Asya'da muhalefet politikaları üzerine yapılan araştırmalar, araştırmacılara demokratik gerileme sonrası yenilenme olasılıkları ve siyasi şiddet olasılıkları konusunda bilgi sağlamıştır. Çeşitli Güney Asya ülkelerinde saldırgan ve güçlü rejimler olmasına rağmen, muhalefet hala güçlü bir karşı taraf oluşturmaktadır. Örneğin, Nepal'de muhalefet üyeleri görevlere gelmiş ve Sri Lanka, daha önce seçim yapılmayan bölgelerde seçimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu durumlarda, muhalefet varlığı olumlu demokratik değişimlere neden olmuştur.

Sosyal medya dünyadaki toplum ve kültürün daha büyük bir parçası haline geldikçe, çevrimiçi siyasi muhalefet de artmaktadır. Genel olarak çevrimiçi iletişim, daha net siyasi muhalefetin yayılmasını artırmıştır. Sansür, seçici sansür, kutuplaşma ve yankı odaları gibi çeşitli faktörler, siyasi muhalefetin kendini nasıl sunduğunu değiştirmiştir. Birçok Amerikalı, Sosyal Medya sitelerinin politik görüşleri sansürlediğine inanmaktadır, özellikle mevcut durumu çelişen görüşlerde.

İktidar
Demokrasi
Seçim barajı
Ana muhalefet partisi lideri

Müesses nizam veya kurulu düzen, sosyolojide ve siyaset biliminde bir toplumu, bir örgütü veya bir kurumu kontrol eden ve egemen sosyal grup olan elit grubu tanımlar. Güç pratiğinde "müesses nizam" genellikle kendini seçen, kapalı bir elit grubu ifade eder ve belirli kurumlarda köklü bir şekilde yerleşiktir - bu nedenle, nispeten küçük bir sosyal sınıf tüm sosyo-politik kontrolü sağlayabilir.
1955 yılında gazeteci Henry Fairlie günümüzdeki anlamında "müesses nizam" terimini sosyal olarak tanınmış ve siyasi olarak önemli kişiler ağı anlamında gündeme getirdi:

'Müesses nizam' terimiyle sadece resmi güç merkezlerini kastetmiyorum - ki onlar kesinlikle bunun bir parçasıdır - ancak gücün kullanıldığı resmi ve sosyal ilişkilerin tüm matrisini kastediyorum. İngiltere'de (daha spesifik olarak, İngiltere'de) gücün kullanımı, onun toplumsal olarak kullanıldığı kabul edilmediği sürece anlaşılamaz.
Sonuç olarak, müesses nizam terimi Londra basınının yaygın kullanımı haline geldi. Oxford English Dictionary, Fairlie'nin köşe yazısını İngilizcede "established church" olarak tanımlanan resmi İngiliz Kilisesi gibi terimlerin kullanımını ortaya çıkaran kaynak olarak gösteriyor. Ayrıca, sosyoloji jargonunda bir dışlanan kişi, düzenin üyesi olmayan kişidir.

Avustralya'da müesses nizam terimi genellikle hem ana siyasi partilere hem de bu partilerin arkasındaki güçlere atıfta bulunmak için kullanılır. Amir Abedi 2004 yılında yayımlanan Anti-political Establishment Parties: A Comparative Analysis adlı kitabında İşçi Partisi ve koalisyon partilerini (Liberal Parti ve Ulusal/Ülke Partisi) "düzen partileri" olarak adlandırır.

Orijinal Kanada Kurumu, Britanya ve Amerikan modellerinin bir karışımı olarak başladı ve siyasi atamalar ile iş yeteneğini birleştirdi. Fransızca konuşan Kanada'da, Katolik Kilisesinin yerel liderleri büyük bir rol oynadı. Family Compact, Anglofon Kanada'da tanımlanabilir ilk Kanada Kurumu olarak ortaya çıktı.
Gazeteci Peter C. Newman, 1975 yılında yayımlanan The Canadian Establishment adlı kitabında modern Kanada Kurumunu tanımlamıştır. Kitap, o dönemde Kanada'da yaşayan en zengin kişi ve aileleri kataloglamıştır. Newman, belirlediği özel kişilerin çoğunun özellikle medya ve toplu taşıma sektöründe önde gelen iş liderleri olduğunu bildirir. Newman'a göre, bu eski ailelerin birçoğu 21. yüzyıla kadar önemlerini korumuşlardır.
Anglo-Amerikan gazeteci Peter Brimelow'a göre, Newman'ın kurumu, yeni bir sınıf tarafından gölgelendi. The Patriot Game adlı kitabı, "Kanada milliyetçiliğini teşvik etmek üzerine kurulu siyasi, bürokratik ve akademik kuruluşa saldırıyor. Federal Liberal Parti'yi bu modern Kanada kimliğinin yaratıcısı olarak tanımlıyor ve bunun artık Kanada'nın ulusal siyasi ve kültürel elitinde yaygın bir hastalık olduğunu iddia ediyor."

Terim aynı zamanda Hong Kong'un siyasetinde de kullanılır, burada siyasi partiler, toplum grupları, ticaret odaları, sendikalar ve Çin Komünist Partisi ve Hong Kong Hükûmeti'ne işbirlikçi ve sadık olan bireyler genellikle kendilerini "pro-Pekin" veya "kurum yanlısı" olarak adlandırır (çoğunlukla kendileri tarafından). Terim ilk kez 2004 yılında ortaya çıktı.

Birleşik Krallık'ta, "düzen" olarak kabul edilen birçok köklü grup bulunmaktadır: bunlar kraliyet ailesi, soyluluk ünvanı, toprak sahibi asilzadeler, Eton Koleji ve Harrow Okulu gibi prestijli devlet okulları, özel danışma kurulu, üst düzey devlet memurları, avukatlar, akademisyenler, İngiliz Anglikan Kilisesi papazları, finansçılar, sanayiciler, silahlı kuvvetler ve diğer meslek gruplarıdır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, "düzen" terimi genellikle Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti gibi iki partili siyasi sistemle ilişkilendirilir. Bu partiler genellikle işçi karşıtı politikalara, federal politikalara destek ve şirket çıkarlarının korunmasına yönelik benzerlikleriyle bilinir. Bu terim, "düzen" kelimesinin 1955 yılında kullanılmaya başlamasına atıfta bulunur ve şirketler, siyasetçiler, devlet kurumları ve bazı sosyal gruplar arasındaki karmaşık güç ve ilişkiler ağını ifade eder.
"Düzen" aynı zamanda Amerikan toplumunda, kültüründe ve siyasetinde çoğu zaman hakim olan, eğitim, oy hakkı ve arazi sahipliği gibi konularda avantajlara sahip olan Beyaz-Anglo Sakson Protestanlar (WASP'lar) olarak adlandırılan bir grupla ilişkilendirilir. 1950'lerde, Yeni Sol, WASP'ların Amerikan toplumundaki hakimiyetini eleştirmiştir. Bazı önde gelen Amerikan aileleri yıllar boyunca orantısız bir şekilde zenginlik elde etmiş ve siyasi alanda orantısız bir güç kullanmışlardır. Uzmanlar, C. Wright Mills'in "elitler" olarak adlandırdığı ve dış politika gibi politika alanlarında liderlik topluluklarından bahseder.  Bu ailelerin birçoğu genellikle Boston, New York City, Philadelphia ve Rhode Island'daki Newport gibi daha eski Doğu Yakası şehirleriyle bağlantıları vardır. Bu türden birbirine bağlı elit ailelerin bir grubu ise Boston Brahminleri'dir. Doğu Yakası'nın bürokratik kesimi, çoğunlukla Ivy League üniversiteleriyle ve New England ve Kuzeydoğu'daki hazırlık okullarıyla ilişkilidir. Güney Amerika Birleşik Devletleri'nde ise Virginia'nın İlk Aileleri, bir Düzen örneğidir.
Geleneksel olarak, WASP (Beyaz-Anglikan-Protestan) ve Protestan kökenli aileler, Anglikan (Episkopal), Presbiteryen, Birleşik Metodist, Kongregasyonalist ve diğer anaakım Protestant mezhepleriyle ilişkilendirilmiştir. Pew Araştırma Merkezi'ne göre, Episkopal Kilise, "genellikle Amerikan düzeniyle en yakından ilişkilendirilen dini kurum olarak görülmüş ve politika ve iş dünyasında ülkenin en önemli liderlerini yetiştirmiştir." 

Çok partili dönemde Türkiye siyasetinde "müesses nizam" terimi sıklıkla Atatürkçüler, askerler, yargı kademesi ile ilişkilendirilmiştir. Günümüzde ise, bu terimin 2002 yılından bu yana değişen siyasi dinamikler sonrasında Adalet ve Kalkınma Partisi yanlısı olduğu söylenen sermaye (beşli çete tartışmaları), hükûmet yanlısı medya ve bürokrasi için kullanıldığı da görülmektedir.
2023 yılında gazeteci Nagehan Alçı "müesses nizam" terimini yeniden gündeme getirerek, "Müesses nizamın şu an en çok nefret ettiği ve karşısında koyduğu isim Ekrem İmamoğlu... Ekrem İmamoğlu'nun yargı sürecinin Yargıtayda onanmasını ve siyasi yasak getirilme olasılığını kuvvetli görüyorum. Bu tabi son derece tartışmalı bir şey olur ama böyle bir şey öngörüyorum." ifadelerini kullandı.

Burch, Philip H. Jr. (1983). "The American establishment: Its historical development and major economic components". Research in Political Economy. 6: 83-156. 
Campbell, Fergus. The Irish Establishment 1879–1914 (2009)
Dogan, Mattéi, Elite configurations at the apex of power (2003)
Hennessy, Peter. The great and the good: an inquiry into the British establishment (Policy Studies Institute, 1986)
Jones, Owen. The Establishment – and how they get away with it (Penguin, 2015)
Kauppi, N. and Madsen, M.R., eds. Transnational Power Elites: The New Professionals of Governance, Law and Security (Routledge, 2013). online 23 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Page, E.C. People Who Run Europe (1997).
Rovere, Richard. The American establishment and other reports, opinions, and speculations (1962), a famous spoof; it is online 23 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Silk, Leonard Solomon and Mark Silk. American Establishment (1980)
Valentine, C. The British Establishment, 1760-1784: An Eighteenth-Century Biographical Dictionary (University of Oklahoma Press, 1970)
Wodak, Ruth. "The “Establishment”, the “Élites”, and the “People”." Journal of Language and Politics 16.4 (2017): 551-565. online 4 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Parlamento grubu, bir parlamento veya belediye meclisi gibi yasama organında aynı siyasi partinin veya siyasi partilerin birleşiminden oluşan bir gruptur.
Parlamento grupları genellikle bir parlamento lideri seçebilir; bu liderler genellikle önemli siyasi aktörlerdir. Parlamento grupları, üyelerinin oylarını kontrol etmek için genellikle parti disiplininden yararlanırlar.
Bazı parlamento sistemlerinde, kendi adlarında parlamento grupları oluşturacak kadar sayıca yeterli olmayan daha küçük siyasi partilere, farklı ideolojilere sahip diğer partilerle (veya bağımsız siyasetçilerle) birleşme imkanı tanınarak, resmi olarak tanınan gruplara verilen haklardan veya ayrıcalıklardan yararlanma imkanı sağlanır. Teknik bir grup, farklı ideolojilere sahip üyelerin bulunduğu bir parlamento grubuna benzerdir.

Parlamento grupları, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi ve Kanada Parlamentosu'ndaki "caucus"lara karşılık gelir. Bir parlamento grubu bazen parti örgütünün ayrı bir kanadı olarak da adlandırılır. Argentina'da (bloque ve interbloque), Avustralya'da (party room); Avusturya'da (Club); Belçika'da (fractie/fraction/Fraktion); Brezilya ve Portekiz'de ("grupo parlamentar" veya gayri resmi olarak "bancadas"); Almanya'da (Fraktion); İtalya'da (gruppo), Finlandiya'da (eduskuntaryhmä/riksdagsgrupp); Hollanda'da (fractie); Polonya'da (frakcja), İsviçre'de (fraction/Fraktion/frazione); ve Romanya'da (grup parlamentar) farklı ülkelerde benzer terimler kullanılır.

Genel olarak, parlamento grupları daha geniş parti örgütlerinden bir miktar bağımsızlık gösterir. Sadece seçilmemiş parti yetkililerinden veya parti üyelerini temsil eden küçük bir seçmen grubundan talimat almak, seçilmiş milletvekilleri için genellikle uygunsuz olarak kabul edilir. Her durumda, hükûmetin gereklilikleri, yasama organının diğer üyeleriyle işbirliği yapma ihtiyacı ve genel olarak seçmen desteğini koruma arzusu, daha geniş partinin isteklerine kesin bir şekilde uymayı engeller. Parlamentonun parti ile ilişkisinin tam olarak nasıl olduğu ülkeden ülkeye ve partiye göre değişir. Örneğin, bazı partilerde, parlamento ve örgütsel liderlik aynı kişi veya kişiler tarafından yürütülür, olsalar da; diğer partiler ise iki makam arasında keskin bir ayrım yapar. Yine de neredeyse tüm durumlarda, parlamento lideri partiye dair halka açık yüzü olup, resmi bir görevi olsa da, örgütsel kanatta önemli bir etkiye sahiptir.

Bir parlamento grubu genellikle bir parlamento grup lideri veya başkanı tarafından yönetilir, ancak bazı parlamento gruplarının birden fazla eş lideri olabilir. Eğer parlamento grubu yasama organında temsil ediliyorsa, lider neredeyse her zaman mevcut üyeler arasından seçilir; eğer lider henüz yasama organında bir koltuğa sahip değilse, bir parlamento grubu üyesi genellikle lider için yer açmak amacıyla istifa etmek zorunda kalabilir. Parti şu anda yasama organında temsil edilmiyorsa, lider genellikle genel seçimlerde en kazanılabilir koltuk için parti adayı olarak sunulur. Bazı partilerde lider, sadece parlamento grubu üyeleri tarafından seçilirken diğerlerinde daha geniş parti üyelerinin bir kısmı veya tamamı seçimde yer alır. Parlamento gruplarının genellikle bir veya daha fazla başkanı (whip) bulunur, kırbaçların görevi parti disiplinini uygulayarak liderliği desteklemektir.

TBMM'de grubu bulunan siyasi partiler

Political groups of the European Parliament30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Parti değiştirme, genellikle seçilmiş bir görevde bulunan bir parti üyesinin siyasi parti üyeliğindeki değişiklik anlamına gelir.
Parti değişikliği Türkiye, Brezilya, İtalya, Romanya, Ukrayna, Hindistan, Malezya ve Filipinler'de oldukça yaygın olarak görülür.

İtalya'da parti değiştirme, diğer Batı Avrupa parlamenter demokrasilerine kıyasla daha yaygındır. 1996-2001 yasama döneminde İtalyan Temsilciler Meclisi üyelerinin neredeyse %25'i en az bir kez parti değiştirmiştir. Siyaset Dergisi'nde 2004 yılında yayımlanan bir makalede, İtalya'da parti değiştirmenin "muhtemelen, politika hedefleri hakkında az bilgi sağlayan parti etiketleri tarafından motive edildiği ve seçmen ihtiyaçlarını karşılama çabasında aynı partiden olanları birbirine karşı koymaktadır" şeklinde öne sürülmüştür.

Parti değişikliği Türkiye'de alışılmadık bir durum değildir, ancak Kubilay Uygun, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki (1995-1999) dönemi boyunca tekrarlayan parti değiştirmesiyle tanınır. Kendisi partisinden yedi kez istifa etmiş ve dört farklı partiye hizmet etmiş, son olarak bağımsız olarak görev yapmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nde (örneğin Cumhuriyetçi Parti'den Demokratik Parti'ye veya tam tersi) parti değiştirme nispeten nadirdir. 1947 ile 1997 arasındaki dönemde yalnızca 20 Temsilciler Meclisi ve Senato üyesi parti değiştirdi. Hem seçilmiş yetkililer hem de vatandaşlar arasında parti değiştirmenin yoğun olduğu dönemler vardır.
1994 seçimlerinden sonra, beş Temsilciler Meclisi üyesi Demokrat Partili ve iki Senato üyesi Demokrat Partili Cumhuriyetçi Parti'ye geçti. Başka bir dikkate değer geçiş, 2001 yılında Vermont Senatörü Jim Jeffords'un Cumhuriyetçi Parti'den bağımsız bir siyasetçi olmak için ayrılmasıyla gerçekleşti, bu da Senatoyu Demokrat Parti'nin çoğunluğuna geçirdi. Başka bir dikkate değer örnek ise Nisan 2009'da Pennsylvania'dan Cumhuriyetçi bir senatör olan Arlen Specter'ın Demokrat Parti'ye geçmesiydi. Bu, Demokratlara Senatoda 3/5 çoğunluk sağladı ve Bütçe Dostu Sağlık Bakımı Yasasının Senatodan geçmesini sağladı.

Parti disiplini, ilgili parti grubunun üyelerinin göreli bir uyum içinde olmasını sağlamak amacıyla tasarlanmış politik normlar, kurallar ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sapmalara yönelik sonuçları içeren bir sistemdir. Özellikle siyasi partilerde (genellikle fraksiyon veya parlamento partileri olarak adlandırılır), parti disiplininin temel amacı, tüm parlamento üyelerinin parti çizgisini korumasını ve parlamento üyelerinin çoğunluğu (veya parti liderliği) tarafından kabul edilen politikalara destek vermesini sağlamaktır.

Parti disiplinini sağlamak için genellikle siyasi partiler parti disiplinini korumak ve parti üyelerinin yasama organında partiyi desteklemesini sağlamak için bir parti disiplini görevlisi atar. Liberal demokrasilerde parti disiplini, parti liderlerinin yasama organındaki milletvekillerinin üzerinde sahip oldukları kontrolü ifade eder. Parti disiplini, siyasi güce sahip olan tüm hükûmet sistemleri için önemlidir, çünkü genellikle hükûmetin pratik işlevselliği ile meşru siyasi sürecin verimli işleyişi açısından belirleyici bir faktör olabilir.
Formal ve gayri resmi ortamlarda parti disiplinini ihlal etmek çeşitli sonuçlara yol açabilir. Parti disiplinini ihlal eden üyelerin cezalandırılması genellikle olaya özel olarak değişmekle birlikte, üyeler parti içindeki statülerinin düşürülmesinden parti üyeliğinden ihraç edilmeye kadar çeşitli durumlarda bulunabilirler. Bu durum, parlamento üyelerinin inançlarını, parti liderliği tarafından yapılan politika veya kararlarla çelişirse, esneklik göstermeleri için büyük bir baskı yaratır.
Parti disiplinini sıkı bir şekilde korumak ve parti değiştirme gibi davranışları caydırmak amacıyla, partiler genellikle sadık üyelere çeşitli teşvikler sunar. Bu teşvikler de olaya özel olarak büyük ölçüde değişir; örnekler arasında maddi teşvikler ve parti içinde yükselme yer alır. Bununla birlikte, parti üyelerine vicdanî oy veya serbest oy verilmesine izin verilen durumlar da vardır, bu durumlarda parti disiplini geçersiz kılınır ve ilgili üyeler kendi tercihlerine göre oy kullanma özgürlüğüne sahiptir.
Bu paylaşılan ideoloji, parti uyumunun temel bir önemli parçasıdır ve parti disiplini gibi yöntemlerle bu paylaşılan ideolojinin pekiştirilmesi, hükûmette iktidar partisinin varlığı için hayati öneme sahiptir.

"Çin Komünist Partisi'ne katılmak, Parti programını benimsemek, Parti tüzüğünün hükümlerine uymak, bir Parti üyesinin görevlerini yerine getirmek, Parti kararlarını uygulamak, Parti disiplinini sıkı bir şekilde gözetmek, Parti sırlarını korumak, Parti'ye sadık olmak, çalışmak, tüm hayatım boyunca komünizm için mücadele etmek, her zaman Parti ve halk için her şeyi feda etmeye hazır olmak ve Parti'yi asla ihanet etmemek benim irademdir."
— Çin Komünist Partisi kabul yemini
Parti disiplini, genellikle bir ülkenin hükûmet sisteminin türüne bağlı olarak büyük ölçüde değişkenlik gösterir.
Terim, Çin gibi Marksist-Leninist siyasi sistemlerde biraz farklı bir anlama sahiptir. Bu durumda parti disiplini, Çin Komünist Partisi'nin üyelerine yolsuzluk gibi eylemler veya partiyle anlaşmazlık durumunda uygulayabileceği gerçek idari yaptırımlar olarak kabul edilir.
Daha sıkı parti disiplini örnekleri arasında Fransız İşçi Enternasyonali Bölümü ve Fransız Komünist Partisi yer alır, bu partiler parti üyeliğini ve iyi durumu sürdürebilmek için neredeyse mutlak bir uyumu talep etmektedir.
Parti disiplini, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi Westminster parlamento sistemini kullanan ülkelerde giderek daha güçlü olma eğilimindedir. Örneğin, Avustralya İşçi Partisi, kongre kararlarına mutlak bir dayanışma gerektirir. Yürekten vicdanlara ilişkin son derece nadir örnekler dışında, kongre kararına karşı oy kullanmak, üyenin karşı tarafına geçmesini engellemek için iç tartışmaların başarısız olması durumunda parti üyeliğinden tamamen atılmasına neden olur. Avustralya Liberal Partisi gibi böyle bir gerekliliği olmayan partilerde bile disiplin güçlü kalır ve partiye karşı ayrılıklar çok nadirdir.
Hindistan'da, oylama konusunda parti disiplini o kadar güçlüdür ki, yasama organının hükûmete karşı oy kullanması, geleneksel olarak hükûmetin "çökmesine" neden olur. Bu nedenle, üyelerin parti isteklerine karşı oy vermeleri nadirdir. Bu tür hükûmetlerde parti liderleri genellikle parti disiplinini ihlal eden üyeleri parti üyeliğinden çıkarma yetkisine sahiptir.
Birleşik Krallık içinde, İskoç Parlamentosu karma üye oranlı oy sistemini kullanır ve bu nedenle parti disiplini genellikle yüksektir. Bu özellikle seçmendan bağımsız temsil etmeyen listeye dahil olan milletvekilleri için geçerlidir; (parti hattı dışında oy kullanmazlarsa) sert disiplin riskiyle karşı karşıya kalırlar. Ancak araştırmalar, orantılı oy sistemlerinin, seçim bölgelerindeki temsilcilerin kendi bölgeleriyle daha fazla etkileşimde bulunmalarına neden olduğunu göstermektedir, buna karşılık bölgesel (listeye dahil) milletvekillerinin genellikle daha çok yasa yapma sürecinde zaman harcadığı görülmektedir.

Zayıf parti disiplini genellikle popülist partilerden çok, tanınmış ve seçkin partilerde daha sık görülür. Üçüncü Fransız Cumhuriyeti (1871-1940) döneminde merkezci Radikal-Sosyalist Parti ve sağcı partilerin hepsi neredeyse hiç parti disiplinine sahip değildi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, modern Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti, Westminster sisteme kıyasla nispeten zayıf parti disiplinine sahiptir. Bu durum, federal Terörizme Karşı Adalet Yasası'nın oylamasında açıkça görülmektedir. Bu oylamada, Başkan Barack Obama'nın vetosunu geçersiz kılmak için oy kullanan tek senatör, emekli olan Demokrat azınlık lideri Harry Reid'di. Aynı şekilde, Cumhuriyetçilerin Obamacare'i iptal etme girişimleri ve 117. Kongre'de belirleyici bir oy gücüne sahip olan Joe Manchin ve Kyrsten Sinema gibi senatörlerin etkisi de buna örnek olarak gösterilebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde bu daha gevşek parti disiplini, federal başkanlık cumhuriyeti hükûmetinin yapısıyla da ilişkilidir. Bu yapı, seçilmiş temsilcilerin Westminster sistemiyle kıyaslandığında daha fazla özerklik kullanmasına imkan tanır.
Brexit süreciyle birlikte Birleşik Krallık'ta parti disiplini, Theresa May liderliğindeki hükûmet döneminde ve dar çoğunlukla gerçekleşen lider-parti arasındaki ayrılıklar nedeniyle bir ölçüde zayıfladı. Brexit karşıtı gruplar arasında bölünmeler yaşandı. 2019'dan sonra ise Boris Johnson liderliğindeki hükûmet döneminde parti disiplini zayıflamıştır (ancak Johnson'ın büyük çoğunluğu bulunması, milletvekillerinin muhalefetini azaltmıştır). Bir bağımsız değerlendirme, Kanada Temsilciler Meclisindeki milletvekillerinin 2015-2019 yılları arasında %99.6 oranında parti kararına uyduğunu bulmuştur. Kanada milletvekilleri, yasa koyucu meclis içinde ve dışında yapacakları açıklamalarda parti hattına sadık kalmak konusunda yoğun baskı altındadır.
İtalya'da, parti disiplini veya grup disiplini, parlamento gruplarının tüzükleri tarafından gerektirilmektedir. Bu grup disiplini, yıllar boyunca güçlüden zayıfa değişen, hükûmetin politik dönemine bağlı olarak bir sarkacın hareketine benzer bir şekilde kaydedilmiştir.
Avustralya'da seçim yasaları, bazen çok düşük oy sayılarıyla seçilen küçük partilerin adaylarının seçilmesine neden olabilir. Bu küçük partilerde disiplin genellikle yok denecek kadar azdır ve seçilen üyenin bağımsız olarak görev yapmasına yol açar. Bu duruma bir örnek, Jacqui Lambie'dir. Lambie, 2013 yılında Palmer United Party'den federal senatoya seçilmiş, ancak sadece dört ay sonra kendi adıyla bir partiyi başlatmak için istifa etmiştir. Bir yasal sorun nedeniyle 2017 yılında İngiliz vatandaşlığı nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı. Avustralya yasaları, yerine aynı partiden birinin geçmesini gerektirir ve böylece Steven Martin onun yerine geçebildi.

21. yüzyılda, anında iletişimin yükselişi nedeniyle parti disiplini giderek daha önemli hale gelmiştir. Dijital medyanın yükselişi ve küresel aşırı politik kutuplaşma, partilerin sadece katı parti disiplini değil, hatta daha katı bir mesaj disiplini sürdürmelerini gerektirmiştir; bu da güçlü bir uyum hissi sunmak için giderek daha önemli hale gelmiştir. Katı parti disiplini, siyasi partilerin tüm parti grubu üzerinde kontrol sağlamalarını ve partinin gündemini her şeyin üzerinde tutmalarını sağlar.

Parti değiştirme

Parti kongresi, genellikle bir siyasi partinin genel toplantısını ifade eder. Kongreye parti üyeliğini temsil eden belirli delegeleler katılır. Çoğu siyasi partide parti kongresi, örgütün en üst karar organıdır ve parti liderlerini veya liderlik organlarını seçme veya aday gösterme, parti politikasını belirleme ve parti platformunu ve gündemini belirleme göreviyle yükümlüdür.
Bu terimlerin tanımları, kullanıldıkları ülke ve duruma bağlı olarak büyük ölçüde değişiklik gösterir. Kongre veya grup toplantısı terimi, tüm parti üyelerinin organizasyonunu da ifade edebilir. Siyasi konvansiyon terimi, devlet düzeyindeki uluslararası ikili veya çok taraflı toplantılara da atıfta bulunabilir.

Parti konferanslarında, genellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere belirli görevleri yerine getiren farklı ofisler veya organlar olabilir:

Genel Başkanlık — Partiye liderlik etmek için organın üyeleri arasından seçilir.
Genel Sekreterlik — Konferans tutanaklarının tutulmasından sorumludur.
Parti komisyonları — Mevcut parti politikasının gözden geçirilmesi ve sürdürülmesinden ve tüm konferansa sunulmak üzere tekliflerin hazırlanmasından sorumludur.

Kanada'da, yıllık veya iki yılda bir düzenlenen kongrelerin yanı sıra, partiler genellikle yeni liderlerini seçmek için özel kongreler düzenler; bu genellikle liderlik kongresi olarak bilinir. Bir partinin yeni lideri genellikle o partinin fiili olarak Başbakan adayı olarak görülür (çünkü parti lideri genellikle partileri çoğunluk hükûmetine seçilirse Başbakan olarak görev yapar).

Komünist partiler bir Merkez Komitesi seçmek için bir kongre toplarlar ve Merkez Komite de bir Politbüro kurar.
Belirli bir konuyu tartışmak veya bir etkinlik planlamak için ara sıra bir Komünist konferans da toplanabilir, ancak bu tür resmi yetkileri yoktur.

Birleşik Krallık'ta siyasi konferanslar (genellikle parti kongresi veya parti konferansı olarak adlandırılır) genellikle her yıl Eylül ve Ekim aylarının üç haftası boyunca, İngiltere Alt Meclisi tatile olduğunda düzenlenir. Ülke çapında üç büyük partinin, Muhafazakâr Parti Konferansı, İşçi Partisi Konferansı ve Liberal Demokrat Konferansı, bu süre zarfında gerçekleştirilir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, siyasi bir kongre genellikle bir başkan adayı belirleme kongresini ifade eder, ancak aynı zamanda adayların belirlendiği eyalet, ilçe veya kongresel bölge aday belirleme kongrelerini de ifade edebilir. Bu kongrelerde daha büyük bölgesel veya ulusal kongrelere delegeler seçilir, parti platformu kabul edilir. Günümüzde ulusal düzeydeki en büyük kongreler Demokratik Ulusal Kongre ve Cumhuriyetçi Ulusal Kongre'dir ve genellikle dört yılda bir başkan ve başkan yardımcısı adaylarını belirlemek için düzenlenir. Bu kongrelere çoğunlukla ön seçimlerde seçilen delegeler katılır.

Almanya'da (hem eyalet hem de federal düzeyde) parti konferansları, Parteitag ("parti diyeti") adıyla bilinir ve sadece kamu seçimlerinde adayları belirlemek için değil, aynı zamanda düzenli olarak (en azından yılda bir kez) siyasi kararlar almak, parti yetkililerini seçmek veya tüzüklerini değiştirmek amacıyla bir araya gelir. Genel olarak, Almanya'da parti örgütleri ve temsilcileri (parti lideri olarak adlandırılan başkan ve diğer yönetim kurulu üyeleri gibi) ABD veya İngiltere'deki gibi siyasette daha belirgin bir rol oynar. Orada partiler, çoğunlukla üyeleri ve liderleri tarafından parlamentoda veya (uygulanabilir durumda) hükûmette temsil edilir.

Siyasi parti
Parti lideri

Siyasal sistemde, bir parti lideri, siyasi partisinin ya yasama organına ya da seçmenlere karşı resmi temsilcisidir. Ülkeye bağlı olarak, siyasi bir partinin "lideri" olarak halk arasında bahsedilen kişi, resmi olarak parti başkanı, genel sekreter veya en yüksek siyasi makam olabilir.
Parti lideri genellikle partinin genel kamuoyuyla ilişkilerini yönetmek ve siyasi rakiplere karşı yarışta liderlik etmekle sorumludur, bir parti sözcüsünün rolüne benzer şekilde. Bu nedenle, seçmenlere parti programlarını geliştirmekte ve iletmekte öncülük edecek bir rol üstlenir.
Birçok temsilî demokraside, parti liderleri yüksek siyasi makamlar için doğrudan rekabet ederler. Bu nedenle, bu tür devletlerde (özellikle Westminster sisteminde) parti liderinin genel kurula seçimlere katılmak ve seçildiği takdirde aynı zamanda parti grubunun başkanı olarak hizmet etmek için seçimlere girmesi tipiktir. Parlamenter sistemi kullanan birçok ülkede, parti lideri eğer genel seçimlerden sonra parlamentoda çoğunluk sandalyelerini elde ederse, koalisyon hükûmetinin öncü partisi ise veya (bazı durumlarda) azınlık parlamentosunda en büyük parti ise, parti lideri genellikle başbakan olarak hizmet eder. Bu nedenle, parlamenter sistem kullanan birçok ülkenin siyasetinde, bir siyasi parti lideri, medya ve genel kamu tarafından başbakan adayı olarak kabul edilir.
Bir siyasi partinin başı veya lideri, parti anayasal belgesine tabidir ve meclis genel kurul üyesi olmak zorunda değildir, bu nedenle parti meclis grubu liderinden farklıdır.
Parti liderliği, başkanlık sistemi ve yarı başkanlık sistemlerinde çok daha zordur. Bu sistemlerde, başkanlık makamı, özel bir azil süreciyle (genellikle yasama üstünlüğünü gerektiren, anayasa mahkemesi tarafından bir soruşturma veya her ikisiyle ilgili) yalnızca uzaklaştırılabilir ve uzaklaştırma ya erken seçime veya başkan yardımcısının otomatik olarak göreve devralmasına yol açar. Bu nedenle, parti içindeki de jure lider ya arka planda kalmaktadır (örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin başkanları gibi, kendi siyasi partilerinin baş yöneticileri olarak daha fazla hizmet etmektedir) veya liderlik, partiye ait olan mevcut bir başkan yardımcısına otomatik olarak verilir (örneğin, Tayvan'da Demokratik İlerici Parti). Westminster modeli kullanan ülkelerde ise, hükûmette yer almayan en büyük siyasi parti lideri muhalefet lideri olarak görev yapar.

Kanada'da, tüm büyük siyasi partilerin liderleri, liderlik seçimlerinin tamamlanmasının ardından düzenlenen parti liderlik kongrelerinde seçilir. Bu sürece bazen istisnalar olur, örneğin Milletvekilleri eski partilerini terk ederek yeni bir parti kurduğunda; buna örnek olarak Jean-François Fortin'in 2014 yılında Blok Québécois'den ayrılarak Demokrasi İçin Güç partisini kurması ve Maxime Bernier'in 2018 yılında Muhafazakar Parti'den ayrılarak Kanada Halk Partisi'ni kurması verilebilir.

Komünist partilerin liderleri genellikle genel sekreter unvanını taşır (örneğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri). Bu görevi alan kişi genellikle Çin'in en üst lideri olarak kabul edilir. 15 Kasım 2012 tarihinde Xi Jinping, 18. Komünist Parti ulusal kongresinde Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri olarak seçildi.

Almanya'da, parti örgütleri ve temsilcileri (örneğin parti lideri olan başkan ve diğer yönetim kurulu üyeleri), diğer birçok ülkede olduğundan çok daha önemli bir rol oynar. Diğer ülkelerde partiler genellikle üyeleri ve hükûmetteki liderleri tarafından temsil edilirken, Almanya'da parti liderleri genellikle önemli kamu görevlerine sahip olsalar da (hükûmet bakanı veya parlamento lideri gibi), bu roller açık bir şekilde ayrılmıştır, hatta yasalarla belirlenmiştir. Bu nedenle, Alman bir partinin liderleri bazen milletvekili dahi olmayabilir, örneğin şu anda hükûmette olan Sosyal Demokratların başkanları olan Saskia Esken ve Norbert Walter-Borjans gibi. Bu durum bazen parti liderliği, parlamento grubu ve hükûmet üyeleri arasında açık ayrışmalara yol açar.

Hollanda'da, parti liderleri Hollanda'daki siyasi partilerin en üst düzey politikacılarıdır. Liderler partiye dışarıdan "sembolik figür" ve parti temsilcisi olarak hareket ederler. Parti içinde ise siyasi uzlaşmayı sağlamakla sorumludurlar. Seçim zamanında lider her zaman parti listesinin en üst adayı olan "Lijsttrekker"dir. Seçim dönemi dışında liderler genellikle partilerinin Temsilciler Meclisindeki Parlamento lideri olarak hizmet ederler, bazı parti liderleri ise bakan olarak kabinede görev yapmayı tercih ederler.
Üçüncü Rutte kabinesinde, kabinede yalnızca Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi (VVD) lideri olan Başbakan Mark Rutte parti lideriydi. Koalisyonun diğer partilerinin liderleri olan Hristiyan Demokratik Çağrı (CDA) lideri Sybrand van Haersma Buma, Demokratlar 66 (D66) lideri Alexander Pechtold ve Hristiyan Birlik (CU) lideri Gert-Jan Segers ise Temsilciler Meclisindeki Parlamento liderleri olarak kalmayı tercih etti.

Güney Kore'de, çoğu siyasi partinin temsilcileri parti üyelerinin seçimleriyle belirlenir. Kore Demokratik Partisi'nin temsilcisi Mayıs 2021'de seçilen Song Young-gil'dir ve muhafazakar muhalefet partisi PPP'nin temsilcisi ise Haziran 2021'de seçilen genç ve ünlü siyasetçi Lee Jun-seok'tur. Kore Demokratik Partisi'nin başkanlık seçiminde ise parti üyeleri yerine kamuoyu yoklamalarıyla seçim yapılır. Ancak PPP için kamuoyu yoklaması ve parti üyesi anketi %50-%50 oranında hesaplanır.

Tayvan'daki başlıca siyasi partiler, Demokratik İlerleme Partisi ve Kuomintang'dır.
Demokratik İlerleme Partisi'nin tüzüğü, Devlet Başkanının hükûmet döneminde seçim yapmaksızın doğrudan Parti Başkanı olarak görev yapabileceğini ve muhalefet döneminde Parti Başkanının parti üyeleri tarafından seçileceğini belirtmektedir. Kuomintang'ın Parti anayasası ise parti başkanının doğrudan parti üyeleri tarafından seçileceğini öngörmektedir.
Demokratik İlerleme Partisi'nin şu anki başkanı Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen'dir. Kuomintang'ın şu anki başkanı ise eski Başbakan Yardımcısı Eric Chu'dur.

Türkiye'de parti başkanları, fiilen parti liderleri olarak kabul edilir. Tüm büyük siyasi partilerin liderleri, adaylık başvurularının tamamlanmasının ardından, ilgili siyasi parti liderlik kongrelerinde seçilir. Bu süreçte Milletvekilleri eski partilerinden ayrılıp yeni bir parti kurduklarında istisnalar oluşabilir. Bir partinin eş başkanı olmak da mümkündür. Parti lideri, partinin en önemli siyasetçisi olarak kabul edilir ve genellikle hükûmet başkanı olmak üzere aday gösterilir. Ancak parti lideri seçimler için farklı bir aday da önerebilir. Parti lideri (başkan), parti genel sekreteriyle aynı kişi olamaz.

Parti liderinin seçim yöntemi partiye göre değişir, ancak genellikle parti üyelerinin tamamının veya bir kısmının dahil olduğu bir seçimi içerir. Bazı partilerde, yalnızca parlamento üyeleri veya belirli parti görevlileri oy kullanabilir; diğerlerinde ise, örneğin İngiliz İşçi Partisi'nde, tüm üyeler oy kullanma hakkına sahip olmasına rağmen, bazı seçmenler diğerlerine göre daha büyük bir oy payına sahip olabilir (benzer bir kavram için Süperdelege'ye bakınız). Eğer sadece bir aday ortaya çıkarsa, "oy birliğiyle seçildiği" veya genel üyeler tarafından "onaylandığı" söylenir (bazen "tayin edilmiş" terimi gayri resmi veya medya tartışmalarında kullanılır).
Birleşik Krallık'ın Başbakanı olan Rishi Sunak, 25 Ekim 2022 tarihinde göreve gelmiştir; 24 Ekim 2022 tarihinden bu yana Muhafazakâr Parti'nin parti lideri olarak hizmet vermektedir.

Eğer seçilirlerse, Amerika Birleşik Devletleri hükûmetinin yürütme organında siyasi partilerin parti liderleri bulunur. Başkan, seçildikten sonra kendi siyasi partisinin fiili lideri haline gelir ve aynı şekilde Başkan Yardımcısı da ikinci en yüksek yürütme görevlisi ve Senato Başkanı olarak liderlik rolüne sahiptir. Bununla birlikte, büyük partiler genellikle ayrı liderlik rollerine sahip olan Ulusal Komite olarak adlandırılan bir yönetim organına sahiptir.
Amerika Birleşik Devletleri Kongresi olarak da bilinen yasama organı, üst meclis olan Senato ve alt meclis olan Temsilciler Meclisinden oluşur ve her birinde parti tarafından seçilen liderler bulunur. Temsilciler Meclisi'ndeki en fazla temsil edilen parti lideri (bazen iktidar partisi olarak adlandırılır) çoğunluk lideri olarak bilinir, karşıt parti lideri ise en fazla üyeye sahip olan azınlık lideri olarak adlandırılır.
1913'ten bu yana Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'ndaki parti liderleri, kendi siyasi partilerinin kongrelerince seçilmiştir. Demokrat Parti tarafında Senato Başkanı Kamala Harris, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu Geçici Başkanı Patty Murray, Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer ve Senato Çoğunluk Yardımcısı Dick Durbin yer almaktadır. Cumhuriyetçi Parti tarafında ise Senato Azınlık Lideri Mitch McConnell ve Senato Azınlık Yardımcısı John Thune bulunmaktadır.
Temsilciler Meclisinin parti liderleri, kendi partilerinin Meclis içinde gizli oyla seçtikleri şekilde belirlenir. Cumhuriyetçi Parti'nin Temsilciler Meclisindeki temsilcisi Meclis Başkanı Kevin McCarthy iken, Demokrat Parti'nin temsilcisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries'dir. Temsilciler Meclisinde en güçlü yetkili, Meclis tarafından seçilen Meclis Başkanı'dır.

Parti sekreterliği
Parti sandalyesi

Parti sözcüsü, siyasi partinin liderleri tarafından belirli alanlardaki parti pozisyonunu iletmekle görevlendirilen herhangi bir siyasi parti üyesidir (partinin bölgesel düzeyinde). Parti sözcüleri genellikle parlamenter sistemlere sahip ülkelerde ön plana çıkar. Parti sözcüleri, aynı alanda yardımcı veya yardımcı sözcüler tarafından da görevlerinde desteklenebilir.
Kanada'da, hükûmet dışı parti sözcüleri sırasıyla parti eleştirmeni ve yardımcı parti eleştirmeni olarak bilinir.

Bir iktidar partisinin sözcüleri, genellikle hükûmet kabinesindeki bakanlık rolleriyle örtüşürken, önde gelen muhalefet partisinin sözcüleri (genellikle Westminster sistemine sahip parlamentolarda "Resmi Muhalefet" olarak adlandırılır) gölgeli kabinedeki gölge bakanlık rolleriyle örtüşür; her ikisi de genellikle "ön sıra" olarak adlandırılır. Bir koalisyon hükûmetine veya resmi muhalefet gölge kabinesine dahil olsun ya da olmasın, küçük bir parlamento/legislatif partisinin kendine ait sözcüleri ve ilgili görev alanları olabilir, ancak genellikle parlamento tartışmalarında hükûmet veya resmi muhalefetin kabinesine kıyasla daha az nezaketle değerlendirilirler; örneğin, İrlanda'da en az 7 seçilmiş üyesi olan tüm parlamento partilerinin kendi ön sıraları bulunurken, 7'den az seçilmiş üyeye sahip olanlar konuşma hakları elde etmek için diğer bağımsız milletvekilleriyle teknik bir grup oluşturmak zorundadır.

Parlamentoda temsil edilmeyen partiler veya çok az seçilmiş parlamenter üyesi olan partiler (yani, meclis grubu kurmak için yeterli sayıda vekile sahip olmayanlar), genellikle kendi parlamento dışı sözcülerine ve ilgili görev alanlarına sahip olabilirler, parlamentoda konuşma haklarına sahip olmamalarına rağmen (veya bazen parlamentoda yer almaktan kaçınan ekstra-parlamento muhalefeti gibi). Bu tür sözcüler, parti adına medya kuruluşlarına veya diğer kuruluşlara konuşma eğilimindedir.

Siyasette, "çizgi", "parti çizgisi" veya "takip edilecek politikalar" bir siyasi partinin veya toplumsal hareketin belirli bir ajandası ve parti bağlılığına özgü ideolojik unsurlar için kullanılan bir deyimdir. "Parti çizgisini takip etmek" deyimi, bir kişinin siyasi partisinin ajandasına uygun bir şekilde konuşan bir kişiyi tanımlar. Benzer şekilde, parti çizgisinde oy kullanma, her siyasi partiden çoğu veya tüm yasama organının, o partinin politikalarına uygun olarak oy verdiği bir oylamayı ifade eder. Birçok ülkede, bir disiplin amiri bunu sağlamaya çalışır. Marksist-Leninist demokratik merkeziyetçilik kavramı, bir komünist partinin pozisyonlarına katı bir şekilde bağlı kalma ve savunma anlamına gelir; bu genel olarak parti çizgisi veya politik çizgi olarak bilinir.
Amerikalı eğitimci Herbert Kohl, 1940'ların sonu ve 1950'lerin başında New York'taki tartışmalar hakkında yazarken, "siyasi doğruluk" ifadesi, parti çizgisine olan sadakatinin merhametten üstün geldiği ve kötü politikalara yol açan birine alaycı bir şekilde atıfta bulunmak için kullanılırdı. Bu ifade, Sosyalistler tarafından Komünistlere karşı kullanılırdı ve eşitlikçi ahlaki fikirlere inanan Sosyalistleri, ahlaki içeriklerinden bağımsız olarak parti pozisyonlarını savunan dogmatik Komünistlerden ayırmayı amaçlıyordu.
Geniş anlamıyla kullanıldığında, "parti çizgisi" ifadesi ayrıca siyasi partiyle ilgisi olmayan dini gruplar, işyerleri veya sosyal ağ gibi parti dışı örgütleri de ifade edebilir. Bu örgütlerde, yarı resmi bir kurumsal politika veya duruş olabilir.

Manifesto
Parti programı

Bir meclis oturumu (seçmen kurulu, parlamento veya yasama organı gibi) içerisinde parti politikasını zıt olarak belirlemeye yönelik olarak yapılan oylama, bir siyasi partinin üyelerinin büyük çoğunluğunun aynı şekilde oy kullanması durumudur (genellikle diğer siyasi partilerin üyelerinin tam tersi şekilde oy kullanmasıyla karşıtlık oluşturur).
Kaynaklar parti çizgisi oylamasının tanımı konusunda farklılık gösterir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde Kongre Tutanakları şöyle belirtmiştir: "Parti çizgisi oylaması, çoğunluğu oluşturan Cumhuriyetçilerin bir yönde oy kullanması ve çoğunluğu oluşturan Demokratların ise karşı yönde oy kullanması şeklinde gerçekleşir. 2. İki parti arasında yapılan bir oylama ise hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların çoğunluğunun aynı şekilde oy kullanmasıdır." Başka bir kaynak ise bu olayı araştırma amaçlarıyla sınıflandırmak için "çoğunluk partisinin oylarının %90'ının, azınlık partisinin oylarının %90'ına karşı oy kullandığı" şeklinde tanımlamıştır. Parti-hattı oylamaları, iktidarı paylaşımın partilerin hedeflerini gerçekleştirmek için birlik içinde hareket etmelerini gerektiren derecesini yansıttığı şeklinde de belirtilir.

Bir parti çizgisi oylamasının ortaya çıkması, çoğunluk kuralının sunduğu teşviklere bağlıdır. İki partinin neredeyse eşit güce sahip olduğu bir mecliste, birkaç kişinin partiden ayrılması (dar) çoğunluk partisi için çok maliyetli olacak ve parti-hattı oylamaları galip gelebilir. Buna karşılık, bir partinin önemli bir çoğunluğu varsa, bazı pozisyon almayı içeren ayrılıklar izin verilebilir.

110. Kongre için ABD Senatosu parti çizgisi oylaması (İngilizce)
110. Kongre için ABD Meclisi parti çizgisi oylaması (İngilizce)

Partisiz demokrasi genel ve periyodik seçimlerin siyasi partilere gerek duymadan yapılmasını sağlayan bir temsili hükûmet veya kuruluş sistemidir. Bazen başkalarının kararlarına zarar vermemek veya tartışmalı bir atmosfer yaratmamak için seçim toplantıları ve hatta adaylar hakkında konuşmak bile zararlı olabilir.
Birçok ülkede, partili seçimlerde başbakan ve parlamento seçilmiş olsa bile, devlet başkanı partili değildir. Bu tür devlet başkanlarının partili siyaset konusunda tarafsız kalmaları beklenir. Bazı parlamento veya yarı başkanlık ülkelerinde, bazı başkanlar partili değildir veya partiler arası destek alırlar.
Partili olmayan sistemler de jure olabilir, bu da siyasi partilerin hükûmetin belirli düzeylerinde seçimlere katılmasının tamamen yasaklandığı veya yasal olarak engellendiği veya böyle bir yasa yoksa ve henüz siyasi parti yoksa fiilen engellendiği anlamına gelir. Ulusal düzeyde, fiili olarak partili olmayan sistemler çoğunlukla Niue, Tuvalu ve Palau'daki gibi çok küçük nüfusları temsil eder. Umman ve Kuveyt dahil olmak üzere birçok Basra Körfezi ülkesi de jure tarafsızdır. Bu ülkelerdeki yasama meclisleri, yürütme organı tarafından önerilen yasalar hakkında yorum yapabildikleri, ancak yasaları kendi başlarına oluşturamadıkları için genellikle yalnızca danışmanlık kapasitesine sahiptir. Partili olmayan ulusal hükûmetler bazen tek partili devletlere benzer, ancak ikinci türdeki hükûmetler, tüm yetkililerin üyesi olması gereken tek bir siyasi partiyi açıkça tanır.
Siyasi partiler üzerinde yasal kısıtlamalar olmadıkça, partili olmayan hükûmetlerdeki hizipler siyasi partilere dönüşebilir. Amerika Birleşik Devletleri başlangıçta siyasi partileri onaylamadı, ancak bunlar bağımsızlıktan kısa süre sonra gelişti.

Partili olmayan bir sistem, tek partili bir sistemdeki yönetim hizbinin, üyeliğin üye olmayanlar için mevcut olmayan faydalar sağlayabileceği bir taraf olarak kendisini tanımlaması bakımından tek partili bir sistemden farklıdır. Tek partili bir hükûmet genellikle hükûmet yetkililerinin partiye üye olmalarını gerektirir, hükûmetin kilit bir kurumu olarak karmaşık bir parti hiyerarşisine sahiptir, vatandaşları partizan bir ideolojiyi kabul etmeye zorlar ve diğer tüm partileri yasadışı ilan ederek hükûmet üzerindeki kontrolünü güçlendirebilir. Partili olmayan bir hükûmetin üyeleri birçok farklı ideolojiyi temsil edebilir. Parlamento Üyeleri parti adayı olarak seçilmese de Çin veya Küba gibi çeşitli komünist uluslar tek partili ülkelerdir.
Doğrudan demokrasinin partizan olmadığı düşünülebilir, çünkü vatandaşlar temsilcileri seçmek yerine yasaları kendileri seçer. Ancak, gruplara üye olmayanların sahip olmadığı haklar veya ayrıcalıklar verilirse, doğrudan demokrasi partizan olabilir.

Çok az sayıda ulusal hükûmet tamamen tarafsızdır, ancak ulusal düzeydeki partili olmayan siyasi sistemler, özellikle küçük nüfusa sahip ülkelerde görülebilir. Birçok ulusal hükûmetin, yasama organları partili olsa bile partili olmayan ofisleri vardır. Anayasal monarşilerin devlet başkanı olarak partili olmayan hükümdarlar vardır. Parlamenter cumhuriyetler genellikle partili olmayan, figür başı başkanlara sahiptir.
Partili olmayan hükûmetler, küçük nüfusa sahip ülkelerde çok daha muhtemeldir. Örneğin Nauru'nun siyasi partisi yoktur; Parlamentosu, bireylerin ittifakları aracılığıyla iktidar koalisyonları ve muhalefet blokları oluşturan tamamen bağımsız parlamento üyelerinden veya milletvekillerinden oluşur.
Niue'de, partiler hiçbir zaman önemli bir rol oynamadı. Şu anda hiçbir siyasi parti yok ve bu nedenle seçim adayları bağımsız olarak yarışıyor. Bugüne kadar var olan tek parti olan Niue Halk Partisi 2003 yılında dağıldı.
Siyasi partilerin bulunmadığı Tuvalu'da milletvekillerinin ada seçmenleriyle yakın ilişkileri var ve kabinede ada temsilini dengelemeye yönelik çaba gösteriliyor.
Partili olmayan diğer ada ülkeleri Pitcairn, Mikronezya ve Palau'dur. Bu ulusların küçük, oldukça dağınık bir nüfusu vardır.

Ware, Alan. Vatandaşlar, Partiler ve Devlet. Princeton: Princeton University Press, 1987.

Popülizm veya halk çıkarcılığı, toplumdaki seçkin bir tabaka tarafından halkın çıkarlarının bastırıldığını ve engellediğini varsayan ve devlet organlarının bu seçkin tabakanın etkisinden çıkarılıp halkın yararına ve toplum olarak gelişmesi için kullanılması gerektiğini söyleyen siyasî bir felsefe veya söylem biçimi. Popülist söylem "sokaktaki insan"ın ekonomik ve sosyal çıkarlarını vurgulayarak, önyargılarını ve duygusal kırılmalarını kullanarak başarıya ulaşmayı amaçlar. Popülist söylem, belirli bir ideolojiye bağlı değildir. Nitekim, son yıllarda hem sol hem de sağ görüşlü liderlerin popülizme başvurduğu gözlemlenmiştir.
Popülizmin karşıtı seçkinciliktir.
Popülist hareketlerin liderleri çoğunlukla büyük şirketlerin gücüne karşı koyacaklarını, “yozlaşmış” seçkinleri temizleyeceklerini ve “önceliği halka” vereceklerini söylerler. Popülizm genelde rejim karşıtı siyaseti içerdiği gibi özellikle sağ eğilimlerde milliyetçilik, jingoizm, ırkçılık veya köktendincilik ile birleşebilir. Popülistlerin çoğu ya ülkenin belli bir yöresine ya da toplumun belli bir sınıfına (emekçi sınıf, orta direk veya köylüler/çiftçiler gibi) hitap eder. Kullandıkları söylem sıklıkla ikilik yaratma üzerinedir ve halkın çoğunluğunu temsil ettiklerini söylerler.

Popülizm ilk olarak 19. yüzyılda "tarımsal popülizm" şeklinde kendini göstermiştir. ABD'de People's Movement (1890'lar, Halkın Hareketi), Rusya'da Narodnik (1860'lar, Halkçılar) ve Kanada'da Sosyal Kredi Hareketi (1930'lar) çiftçilerin çıkarlarını devlete karşı savunmuşlardır. I. Dünya Savaşı'nı takiben bazı Doğu Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan Yeşil İsyan da tarımsal popülizm örneğidir.
1930'lardan itibaren ırkçılık ve yabancı karşıtlığı üzerine kurulu bir sağ popülizm Avrupa'da yükselmiştir. Önceki örneklerinin aksine, İtalya ve Almanya'da ortaya çıkan popülizm çiftçi ya da işçi sınıfı yerine orta sınıfa hitap etmiştir. Faşizme evrilen bu milliyetçi popülizm hareketleri iktidara geldikten sonra halkın taleplerine cevap verme kaygısı duymamıştır.
20. yüzyılın ortalarında Latin Amerika'da yükselen popülizm ise, elit ve askeri vesayete dayalı devlete karşı dar gelirli sınıfa seslenmiştir. Oligarşiye karşı anti-emperyalist bir söylem kullanan bu sol popülizm, Brezilya'da Vargas, Meksika'da Cardenas ve Kolombiya'da Liberal Parti tarafından uygulanmıştır.

Popülizm genel olarak sürer durumun radikal olarak eleştirilmesiyle kendini gösterir ama sağ eğilimli ya da sol eğilimli bir hareket olarak güçlü bir politik kimliği yoktur. Popülizm solcu, sağcı, hatta merkez eğilimli görünümler almıştır. Yakın geçmişte ABD'deki muhafazakâr politikacılar popülist bir söylem içine girmişlerdir, Amerikan halkına “güçlü avukat lobisine”, “liberal seçkinlere” ve “Hollywood seçkin tabakasına” karşı direnmelerini söylemişlerdir. Yine yakın geçmişte Amerikan “sol kanat” politikacıları giderek artan bir şekilde popülist söylemlere girmiştir. Normalin aksine, Amerikan liberalizmi büyük şirketlere karşı gelen bir politika izlemektedir ve bu şirketlerin kârı insanın önüne koyduğunu ve şirketin gereksinimine göre hükûmetin işleyişine müdahale edildiğini savunmaktadır. 2004 yılı başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti adayı John Edwards’ın kullandığı “iki Amerika” deyimi oy verenlere yönelik popülist girişime bir örnektir.
Popülistler bazı politikacılar tarafından toplumda oldukça demokratik ve olumlu bir güç olarak görülmesine karşın, siyasetbilimdeki bazı önemli çalışmalarda popülist kitlesel hareketlerin gerçekçi olmadığını ve siyaset sahnesini kararsız bir ortama sürüklediği belirtilmektedir. Margaret Canovan bu iki karşıt görüşünde hatalı olduğunu savunmakta ve dünya çapında çağdaş popülizmi “tarımsal” ve “siyasal” olarak iki ana bölüme ve 7 alt sınıfa ayırmaktadır:

Tarımsal popülizm
Ticarî ürün yetiştiren ve köktenci ekonomik istekleri olan çiftçilerin hareketi, 19. yy. sonlarındaki “US People’s Party” gibi oluşumlar.
Geçim koşulları içim köylü hareketleri, I. Dünya Savaşı’nın sonrasında Doğu Avrupa’daki Doğu Avrupa Yeşil Ayaklanma milisleri gibi oluşumlar.
Ağır şartlarda çalışan çiftçi ve köylülerin koşullarını hüzünlü bir şekilde romantikleştiren entelektüellerin kurduğu köktenci tarımsal hareketler, Rus “narodniki” gibi.
Siyasal popülizm
Popülist demokrasi, halk oylamaları gibi reformlarla siyasi katılımcılığın artırılmasını savunmak gibi.
Politikacıların birleşik bir cephe kurmak ve çoğunluğu yakalamak için ideolojik olmayan “halka yönelik” söylemlerle yaptığı popülizm.
Gerici popülizm, George Wallace'ın beyazların büyüyen tepkisini kullanması gibi.
Popülist diktatörlük, Arjantin'de Juan Perón tarafından kurulduğu gibi.

Sağ popülizm
Sol popülizm
Argumentum ad populum
Elitizm
Hakikat sonrası siyaset
Kişi kültü
Otokrasi
Oklokrasi
Populares
Refah devleti

Pro-Avrupacılık veya Avrupa Birliği yanlılığı, Avrupa bütünleşmesini ve Avrupa Birliği'ne (AB) üyeliği destekleyen siyasi bir pozisyondur. Pro-Avrupacılar özellikle Avrupa Birliği'nin ve politikalarının güncel ve gelecek dönemleri bağlamında ileri entegrasyonu savunurlar.

Birçok pro-Avrupacı bugünün çok kutuplu dünyasında birliğin gücünün özel olarak bir önem ifade ettiğine inanırlar. Bölünmüş bir Avrupa bölgeye ekonomi, kültür, siyaset, sosyal, bilimsel, diplomatik ve askeri alanlarda birçok dezavantaj getireceğinden birleşik ve bağımsız bir Avrupa'nın önemini vurgularlar. Ana görüş, göreceli küçük ve ayrı ayrı Avrupa ülkelerinin dünyadaki mevcut ve yükselen süper güçler karşısındaki aşağıya doğru çekilen konumlarıdır. Bölünmüş Avrupa ülkelerinin tek başlarına sınırlı jeopolitik etkiye sahip olacaklarına ve kendi çıkarlarını etkili biçimde savunamayacaklarını savunmaktadırlar. Diğer yandan birleşik bir Avrupa'nın, görüş ve çıkarlarının dünya sahnesinde dikkate alınacağı, ABD nüfusundan ve ekonomisinden daha büyük ve ABD'ye uygun bir partner ya da rakip olacağını savunurlar.
Pro-Avrupacı argümanlar sıklıkla AB'nin üye devletlerin yararına çalıştığını söyler. Pro-Avrupacılar, Avrupa Ekonomik Alanı içerisinde serbest hareket hakkı, iş hakları, tüketici dostu standartlar gibi birçok hakkın AB'nin AB vatandaşlarına sağladığı haklardan olduğunu savunurlar. Maliyet/ fayda gibi değerlendirmeler onları harekete geçiren tek argümanlar değildir. Onlar insanlar topluluğuna ait olduklarını ve bu topluluğun ortak tahvile sahip olduğunu da savunurlar.
Pro-Avrupacılar AB'nin tüm hareketlerinden tatmin olmamalarına rağmen bu hareketlerinin çözümünün hareketleri yok etmek değil şeffaflık, birlik ve demokrasi altında geliştirmek olduğunu savunurlar.

 EU: Alliance of Liberals and Democrats for Europe Party, European Free Alliance, European Green Party, European People's Party, Party of European Socialists, Volt Europa

 Austria: Austrian People's Party, Social Democratic Party of Austria, The Greens – The Green Alternative, NEOS – The New Austria, Volt Austria
 Belgium: Reformist Mouvement, Open Flemish Liberals and Democrats, Socialist Party, Vooruit, Christian Democratic and Flemish, Les Engagés, Ecolo, Green, Democratic Federalist Independent, Volt Belgium
 Bulgaria: We Continue the Change, Yes, Bulgaria!, Union of Democratic Forces, Citizens for European Development of Bulgaria, Democrats for a Strong Bulgaria, Bulgarian Socialist Party (factions), Volt Bulgaria, Republicans for Bulgaria, Stand Up.BG, United People's Party, Bulgaria for Citizens Movement, Movement 21, There Is Such a People
 Croatia: Croatian Democratic Union, Social Democratic Party of Croatia, Croatian Peasant Party, Croatian People's Party – Liberal Democrats, Civic Liberal Alliance, Istrian Democratic Assembly, People's Party – Reformists, Croatian Social Liberal Party, Centre
 Cyprus: Democratic Rally, Democratic Party, Movement for Social Democracy, Democratic Alignment, New Wave – The Other Cyprus
 Czech Republic: TOP 09, Mayors and Independents, KDU-ČSL, Czech Pirate Party, Social Democracy, Green Party, Volt Czech Republic
 Denmark: Danish Social Liberal Party, Social Democrats, Venstre, Conservative People's Party, Moderates, Volt Denmark
 Estonia: Estonian Reform Party, Estonia 200, Estonian Social Democratic Party, Estonian Greens, Isamaa
 Finland: Centre Party, National Coalition Party, Social Democratic Party of Finland, Green League, Swedish People's Party of Finland
 France: Renaissance, Democratic Movement, The Republicans, Socialist Party, Public Place, Radical Party of the Left, Europe Ecology – The Greens, The New Democrats, Génération.s, Radical Party, Union of Democrats and Independents, New Deal, Agir, En Commun, Horizons, Territories of Progress, Progressive Federation, Centrist Alliance, The Centrists, Ecologist Party, Democratic European Force, Volt France
 Germany: Christian Democratic Union, Social Democratic Party of Germany, Alliance 90/The Greens, Free Democratic Party, Christian Social Union in Bavaria, Die PARTEI, Volt Germany
 Greece: New Democracy, Syriza, PASOK – Movement for Change, Union of Centrists, Movement of Democratic Socialists, Volt Greece
 Hungary: Democratic Coalition, Jobbik, Hungarian Socialist Party, Momentum Movement, Dialogue – The Greens' Party, LMP – Hungary's Green Party, Hungarian Liberal Party, New Start
 Ireland: Fine Gael, Fianna Fáil, Labour Party, Social Democrats, Green Party, Volt Ireland
 Italy: Democratic Party, Forza Italia, Italia Viva, Italian Left, More Europe, Volt Italy, Civic Commitment, Action, Italian Socialist Party, Social Democrats, Italian Republican Party, Solidary Democracy, Green Europe, Italian Radicals, Possible, Us of the Centre, Europeanists, Centrists for Europe, Moderates, Article One, European Republicans Movement, Forza Europa, Liberal Democratic Alliance for Italy, Alliance of the Centre (Italy), èViva, Sicilian Socialist Party, Team K
 Latvia: Unity, For Latvia's Development, Movement For!, The Conservatives, The Progressives
 Lithuania: Homeland Union, Liberals' Movement, Lithuanian Farmers and Greens Union, Social Democratic Party of Lithuania, Freedom Party, Labour Party, Lithuanian Green Party
 Luxembourg: Christian Social People's Party, Luxembourg Socialist Workers' Party, Democratic Party, The Greens, Volt Luxembourg
 Malta: Nationalist Party, Labour Party (factions), AD+PD, Volt Malta
 Netherlands: Democrats 66, People's Party for Freedom and Democracy, Labour Party, Christian Democratic Appeal, GroenLinks, DENK, Volt Netherlands
 Poland: Civic Platform, Poland 2050, .Modern, Polish People's Party, New Left, Senin Hareketin, Yeşiller, Polish Initiative, Union of European Democrats, Polish Socialist Party
 Portugal: Social Democratic Party, Socialist Party, People–Animals–Nature Party, LIVRE, Liberal Initiative, Volt Portugal
 Romania: Save Romania Union, National Liberal Party, People's Movement Party, Renewing Romania's European Project, PRO Romania, Green Party, NOW Party, Volt Romania
 Slovakia: Progressive Slovakia, Ordinary People and Independent Personalities, Christian Democratic Movement, Democrats, For the People, Voice – Social Democracy, Alliance
 Slovenia: Freedom Movement, Social Democrats, New Slovenia, Democratic Party of Pensioners of Slovenia, Slovenian People's Party
 Spain: People's Party, Spanish Socialist Workers' Party, Citizens, Volt Spain
 Sweden: Swedish Social Democratic Party, Moderate Party, Centre Party, Liberals, Christian Democrats, Volt Sweden

 Albania: Democratic Party of Albania, Socialist Party of Albania, Freedom Party of Albania, Libra Party, Social Democratic Party of Albania, Republican Party of Albania, Unity for Human Rights Party, Alliance for Equality and European Justice, Volt Albania
 Armenia: Armenian Democratic Liberal Party, Armenian National Movement Party, Bright Armenia, Civil Contract, Conservative Party, European Party of Armenia, For The Republic Party, Free Democrats, Heritage, Liberal Democratic Union of Armenia, National Progress Party of Armenia, People's Party of Armenia, Union for National Self-Determination, Republic Party, Rule of Law, Sasna Tsrer Pan-Armenian Party, Sovereign Armenia Party
 Belarus: Belarusian Christian Democracy, BPF Party, United Democratic Forces of Belarus, Party of Freedom and Progress, United Civic Party of Belarus, Belarusian Social Democratic Party (Assembly), Belarusian Social Democratic Assembly
 Bosnia and Herzegovina: Party of Democratic Action, Croatian Democratic Union of Bosnia and Herzegovina, Social Democratic Party of Bosnia and Herzegovina, Democratic Front, People and Justice, Party of Democratic Progress, Our Party, People's European Union, For New Generations, Union for a Better Future, Independent Bloc
 Georgia: Georgian Dream, United National Movement, For Georgia, Lelo, European Georgia, Girchi - More Freedom, Girchi, Strategy Aghmashenebeli, Republican Party of Georgia, Georgian Labour Party, For the People, European Socialists, Free Democrats, Solidarity Alliance of Georgia
 Iceland: Social Democratic Alliance, Reform Party
 Kosovo: Alliance for the Future of Kosovo, Democratic League of Kosovo, Partia e Fortë
 Moldova: Party of Action and Solidarity, National Alternative Movement, Liberal Party, Democratic Party, Liberal Democratic Party, European People's Party, Pro Moldova, People's Party of the Republic of Moldova
 Montenegro: Europe Now!, Democratic Party of Socialists of Montenegro, Social Democratic Party of Montenegro, DEMOS, United Reform Action, Democratic Montenegro, Socialist People's Party, Liberal Party, Social Democrats, Bosniak Party, Civis, We won't give up Montenegro
 North Macedonia: Social Democratic Union, BESA, New Social Democratic Party, Democratic Union for Integration, Alliance for Albanians, Liberal Democratic Party, VMRO-NP
 Norway: Conservative Party, Labour Party (factions), Liberal Party
 Russia: Yabloko, People's Freedom Party, Green Alternative, Russia of the Future, Democratic Party of Russia
 San Marino: Civic 10, Euro-Populars for San Marino, Future Republic, Party of Democrats, Party of Socialists and Democrats, Sammarineses for Freedom, Socialist Party, Union for the Republic
 Serbia: Democratic Party, Social Democratic Party, Liberal Democratic Party, Movement of Free Citizens, People's Party, New Party, Serbian Progressive Party, Social Democratic Party of Serbia, Party of Freedom and Justice, Together for Serbia, Serbia 21, Civic Democratic Forum, Party of Modern Serbia, Movement for Reversal
 Switzerland: Social Democratic Party of Switzerland (factions), Green Party of Switzerland (factions), Green Liberal Party of Switzerland, Volt Switzerland
 Türkiye: Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi, Demokrat Parti, Demokratik Sol Parti, Gelecek Partisi, İYİ Parti, Liberal Demokrat Parti
 Ukraine: Servant of the People, Fatherland, European Solidarity, Voice, Self Reliance, Ukrainian People's Party, Ou

Resmi parti statüsü, resmi olarak Kanada Parlamentosu ve eyalet yasama organlarında kullanılan Westminster uygulamasına atıfta bulunan ve siyasi partilerin parlamento grubunu tanımanın bir yöntemi olarak kullanılan bir terimdir. Resmi belgelerde bunun bazen "tanınmış parti" olarak adlandırıldığı görülmektedir.
Bu uygulama, belirli kriterleri karşılayan siyasi partilerin parlamento içinde ayrıcalıklı bir statüye sahip olmasını sağlamaktadır. Bu kriterler genellikle seçim sonuçlarına dayanmakta ve partiye, belirli sayıda seçilmiş milletvekiline veya belirli bir oy yüzdesine ulaşma gerekliliği getirmektedir. Resmi parti statüsüne sahip olan siyasi partilere, çeşitli avantajlar ve haklar tanınabilir, örneğin daha fazla finansal destek, daha fazla konuşma süresi veya daha geniş katılım imkanları gibi.
Resmi parti statüsü, siyasi partilerin parlamentoda etkin bir şekilde temsil edilmesini ve demokratik süreçlere katılımlarını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu statü, parlamentoda daha fazla ağırlığı olan ve politika oluşturma süreçlerine daha aktif bir şekilde katılan partilerin tanınmasını ve desteklenmesini sağlamaktadır.

Geleneksel olarak Westminster tarzı parlamentolarda, başkanın dışında tanınmış bir statüye sahip olan tek hükûmet dışı üye, Muhalefet Lideri'dir. Bu, muhalefet milletvekilleri arasında en geniş destek alan üye olur ve parlamento tartışmalarında hükûmete sorular yönelten kişi olur. Ayrıca, eğer önceki hükûmet parlamentonun güvenini kaybederse, Kral veya Vali tarafından hükûmet kurma girişiminde bulunması için çağrılan kişi olarak da geleneksel olarak tanımlanır. 20. yüzyılda siyasi partiler daha da şekillenmeye başladıkça, bazı Westminster tarzı parlamentolarda (özellikle Kanada'da, ancak başka yerlerde de) muhalefet siyasi parti gruplarının ayrı bir rolü olduğu kabul edilmeye başlandı. Bu gruplar, parlamento tartışmaları sırasında kendi sorularını sorma fırsatlarına ve parlamento binalarında kendi bütçelerine ve ofislere sahip olma imkanına sahip olurlar.
Parlamentoda tanınma, parti gruplarının belirli parlamento ayrıcalıklarına sahip olmasını sağlar. Genellikle resmi parti statüsü, belirli bir sayıda sandalye kazanmaya bağlıdır (yani seçilen Milletvekili veya Meclis Üyesi sayısı). Tanınma türü ve bunu elde etmek için gereken eşik değişkenlik gösterir. Ancak en çok aranan ayrıcalıklar, parti araştırma ofislerine fon sağlanması ve Soru Saati sırasında soru sorma hakkıdır.

Sağcılık ya da sağ siyaset, toplumsal düzenin, geleneklerin, hiyerarşinin ve otoritenin önemini vurgulayan, belirli toplumsal tabakalaşmaları kaçınılmaz, doğal ya da arzu edilir gören siyasi ideolojiler bütünüdür. Bu yaklaşım genellikle muhafazakârlık, doğal hukuk, mülkiyet, din ve gelenek gibi unsurları temel alır. Değişime karşı temkinli bir duruş sergileyen bu siyasi çizgi; toplumsal hiyerarşi ve eşitsizliği, geleneksel farklılıkların doğal bir sonucu ya da piyasa rekabetinin bir ürünü olarak değerlendirerek mevcut kurumların sürekliliğini savunur.
Bu terim, ilk olarak Fransız Devrimi sırasında Fransız Ulusal Meclisi'ndeki oturma düzenine atıfla ortaya çıktı. Meclis başkanının sağ tarafında oturanlar; Ancien Régime ve Bourbon monarşisine sadık kalan, kralın veto yetkisini savunan ve kilisenin otoritesini korumak isteyen muhafazakâr temsilcilerdi. Bu üyeler, devrimin getirdiği radikal değişimlere karşı çıkarak toplumsal düzenin geleneklere bağlı kalarak sürdürülmesini talep ediyorlardı. Solda oturanlar ise kralın mutlakiyetçi otoritesine açıkça karşı çıkan, monarşinin yetkilerinin kısıtlanmasını, laikliği, köklü sosyal değişimleri ve halkın egemenliğini savunan radikal temsilcilerdi. Meclis yapısındaki bu fiziksel bölünme, zamanla statükoyu savunan görüşleri tanımlayan evrensel bir kavram haline geldi ve modern siyasi yelpazenin temel sınıflandırmalarından biri olan sağ-sol ayrımını oluşturdu.
Modern siyasette sağcılık; ekonomik ve toplumsal yaklaşımlarına göre geniş bir spektruma yayılır. Sosyal muhafazakârlık ve mali muhafazakârlık gibi akımların yanı sıra, laissez-faire ekonomi politikaları ve neoliberal yaklaşımlar da sağ ideolojilerle ilişkilendirilir. Liberal muhafazakârlık gibi akımlar merkez sağda kabul edilirken; milliyetçilik, dindarlık ve sağ popülizm gibi yaklaşımlar sağ kanadın ana unsurlarını oluşturur. Ekonomik alanda genellikle özel mülkiyeti ve serbest piyasayı savunan bu çizgi; kültürel alanda ise ulusal güvenlik, sosyal disiplin ve geleneksel değerlerin korunmasını ön plana çıkarır.

Sağcılığın siyasal yelpazesi merkez sağdan aşırı sağa kadar uzanır. 19. yüzyılın sonlarında Fransız siyasal yelpazesi; parlamenter monarşistleri, Orléanistleri ve Bonapartistleri merkez sağda değerlendirirken; Ultraroyalistleri ve Legitimistleri ise aşırı sağda değerlendirmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Fransa'sındaki Gaullistler; eğitim ve altyapı çalışmalarına, buna ilaveten kapsamlı iktisadi düzenlemelere hatırı sayılır ölçüde sosyal harcama yapılmasını desteklemişlerdir ancak sosyal demokrasiye özgü varlığın yeniden tahsisi ölçüsüne sınırlama getirmişlerdir.

İlk sosyalist hareketler, o dönem Avrupa kıtasının çoğunda uygulanan geleneksel monarşilerle karşıt görüşte olmuşlardır. Avrupa monarşilerinin pek çoğu, komünist görüşlerin kamusal alanda ifade edilmesini yasa dışı ilan etmiştir. Karl Marx, Komünist Manifesto'da bu durumdan; "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor" şeklinde bahsederek monarşist yönetimdeki hükümdarların tahtları için endişe ettiklerini ileri sürmüştür. I. Dünya Savaşı öncesi Avrupa'sında en büyük üç monarşist ülke: Rus İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda komünizme destek verilmesi yasa dışıydı. Pek çok monarşist (parlamenter monarşistler hariç), varlık ve siyasal güç konusundaki eşitsizliği, kutsal tabii düzenin bir sonucu olarak görmüştür. Ancak I. Dünya Savaşı sonrasında çoğu Avrupa ülkesinde, Kralın Kutsal Hakları gözden düşmüş ve bunun yerine liberal ve milliyetçi hareketler gelmiştir. Avrupa'daki krallar ve hükümdarlar göstermelik yönetici veya kukla başkan hâline gelmiş; seçimle gelmiş hükûmetler gerçek gücü elinde tutmuştur. En muhafazakâr Avrupa monarşilerinden biri olan Rusya İmparatorluğu, Ekim Devrimi sonucu Sovyetler Birliği olarak yeniden kurulmuştur. Rusların bu devrimi, 1917-1922 yıllarında diğer Avrupa devletlerinde başlayan bir dizi devrimi etkilemiştir. Bu devrimlerin pek çoğu, 1918-1919 Alman Devrimi'nde olduğu gibi milliyetçi ve monarşist askerî  birlikler tarafından engellenmiştir.
1920'ler ve 1930'lar, geleneksel sağcılığın sönüşünü görmüştür. Anti-sosyalizm düşüncesi ise artık, bir yandan yükselişteki faşist hareketler, diğer yandan ABD ilhamlı liberal muhafazakârlar tarafından benimsenmiştir. Komünist gruplar ve siyasi partiler, 1920'lerde Çin Cumhuriyeti'nde olduğu gibi dünya çapında görünmeye başlandığında, sömürge yetkilileri veya yerel milliyetçi hareketler onların rakibi olmuştur.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, sosyalizm ve komünizm küresel bir fenomen hâline gelmiştir. Ayrıca, anti-komünizm; hem ABD'nin hem de NATO müttefiklerinin yurt içi ve yurt dışı siyasal ilişkilerinin temel taşlarından biri olmuştur. Savaş sonrası muhafazakârlık, monarşist ve aristokrat köklerini tamamen terk ederek; yurtseverlik, din ve milliyetçiliğe odaklanmıştır. Komünistler de iç ve dış faaliyetlerinde kapitalizm karşıtı tavırlar alarak Wall Street'i, kitleleri baskı altına alan bir fenomen olarak nitelendirmiştir. ABD dış ilişkilerinde antikomünizmi en yüksek öncelik olarak ele almıştır ve Amerikalı pek çok muhafazakâr, yurtlarında komünist etki olarak gördükleri şeylerle mücadele etmişlerdir. Bunun sonucu olarak "McCarthycilik" kavramı altında kümelenen birtakım iç siyaset prensipleri kabul edilmiştir. Soğuk Savaş boyunca; Asya, Afrika ve Latin Amerika'da bulunan muhafazakâr hükûmetler siyasal ve iktisadi destek için ABD'ye yönelmişlerdir.

Çoğunluk dinini hükûmetin desteklemesi, sağcılığın başlangıcından beridir bu hareketin büyük bir parçası olmuştur. Orijinal Fransız sağcılığı, Katolik Kilisesi'nin gücünü desteklemiştir ve solun antiklerikal birliğince teklif edilen laikleşme önerisine karşı çıkmıştır. Fransız Devrimi sonrası Katolik Kilisesi üyeleri gibi sağcı görüşlere sahip dinî şahıslar; dinle bağlantılı toplumsal tabakalaşmayı ve dinî geleneklerin otoritesini geri getirmeyi veya yeniden yaratmayı talep etmişlerdir. Joseph de Maistre, dinle ilgisi olmayan meselelerde Papa'nın dolaylı otoritesinin lehine görüşler bildirmiştir. Maistre'ye göre; sadece, tüm Avrupalı toplumların, özellikle Katolik Avrupa monarşilerinin geleneklerini ve uygulamalarını içeren bir Hristiyan anayasası üzerine kurulan hükûmetler, Fransız Devrimi'ndeki gibi akılcı siyasal programların uygulanmasını takiben oluşacak kargaşa ve kan dökülmesinden sakınabilir.
ABD'de Cumhuriyetçi Parti, Avrupa'da ise Hristiyan demokrat partiler tarafından desteklenen Hristiyan sağ, Batı'daki başlıca siyasi güçlerden biridir. Bu görüşe sahip parti mensupları, dini değerleri tasdik eden ve yasa dışı göçlere karşı çıkan kanunları desteklerler. Hindu milliyetçiliği, Hindistan'daki sağcılığın bir bölümü olmuştur. Muhafazakâr popülizmin bir türü olan bu hareketi, sadece dominant konumlarına yapılacak tecavüzden korkan ayrıcalıklı gruplar değil, aynı zamanda; kültürel onur, düzen ve milli gücün çoğunlukçu retoriği tarafından tanınma arayışı içinde olan "avam" ve yoksul gruplar da desteklemektedir. Ayrıca Büyük Birlik Partisi, Mücahit Ruhban Birliği/Militan Ruhban Birliği ve İran'daki İslami Mühendisler Derneği gibi pek çok İslamcı grup, sağcılıkla bağlantılıdır.
Günümüzde, sosyal ve dinî anlamda pek çok muhafazakâr, özellikle evrim veya küresel ısınma tartışması gibi konularda bilimsel organizasyonlara karşıt bir konumda yer almaktadır. Avrupa'da bu durum özellikle Türkiye'de göze çarpmaktadır.

Sağın tanımı tek tip değildir ve farklı toplumlara, tarihsel dönemlere, siyasi sistemlere ve ideolojilere göre değişir. Liberal demokrasilerde siyasi sağ genellikle sosyalizme ve sosyal demokrasiye karşıdır ve muhafazakar, Hristiyan demokrat, klasik liberal ve milliyetçi partilerin yanı sıra aşırı sağcı faşist grupları da içerir.
Akademisyenler Noël O'Sullivan ve Roger Eatwell sağı beş kategoriye ayırmaktadır: gerici, ılımlı, radikal, aşırı ve yeni. Chip Berlet'e göre bu "düşünce tarzları" Fransız Devrimi'nden sonra ortaya çıkan liberalizm ve sosyalizm gibi sol ideolojilere verilen yanıtlardır.

Gerici sağ geçmişe bakar ve aristokratik, dini ve otoriter eğilimlere sahiptir.
Edmund Burke tarafından örneklendirilen ılımlı sağ ise kademeli değişimi kabul eder ve hukukun üstünlüğü ve kapitalizm de dahil olmak üzere liberalizmin bazı yönlerini destekler. Bununla birlikte, radikal laissez-faire ve bireyciliği topluma zararlı olarak görürler ve milliyetçilik ile sosyal refah politikalarını desteklerler.
Radikal sağ, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra geliştirilen bir terimdir ve McCarthycilik, John Birch Topluluğu, Thatcherizm ve Cumhuriyetçi Parti gibi grup ve ideolojilere uygulanmıştır. Ancak Eatwell, bu sınıflandırmanın demokratik hareketleri tanımlamak için de kullanılmış olması nedeniyle önemli sorunları olduğunu belirtmektedir. Bu kategori sağ kanat popülizmi ve çeşitli alt türlerini kapsamaktadır.
Aşırı sağın dört özelliği vardır: demokrasi karşıtlığı, aşırı milliyetçilik, ırkçılık ve güçlü devlet.
Yeni Sağ ise küçük devlet, serbest piyasa ve bireysel inisiyatifi savunan liberal muhafazakarlardan oluşmaktadır.
Bazı yazarlar merkez sağ ve aşırı sağ arasında ayrım yapmaktadır. Merkez sağ partiler tipik olarak liberal demokrasiyi, kapitalizmi, piyasa ekonomisini (tekelleri kontrol etmek için hükûmet düzenlemeleri ile birlikte), özel mülkiyet haklarını ve sınırlı bir refah devletini destekler. Muhafazakarlık ve ekonomik liberalizm ile aynı çizgide yer alırlar ve sosyalizm ile komünizme karşı çıkarlar.
Öte yandan aşırı sağ, baskın etnik grubu veya dini destekleyen ve diğerlerine karşı ayrımcılık yapan mutlak bir hükûmetten yanadır. İspanya'da Francisco Franco, İtalya'da Benito Mussolini, Nazi Almanya'sında Adolf Hitler ve Şili'de Augusto Pinochet aşırı sağ ile ilişkilendirilen önemli figürlerdir.

İdeoloji
Status quo
Yapısal işlevselcilik

Sekreter, bir organizasyonda belirli bir otorite, güç veya öneme sahip bir kişiyi ifade etmek için sıklıkla kullanılan bir unvandır. Sekreterler önemli etkinlikleri duyurur ve organizasyonla iletişim kurar. Terim, Latince "ayırt etmek" veya "ayrı tutmak" anlamına gelen secernere kelimesinden türetilmiştir. "Set apart" anlamına gelen sıfat kullanımıyla (secretum), zamanla bir şeyin gizli veya mahrem olduğu anlamını kazanmıştır, İngilizce "secret" kelimesi gibi. Bir secretarius, genellikle güçlü bir kişi (kral, papa, vb.) için işleri gizlice denetleyen bir kişiydi.
Çoğu komünist ve sosyalist siyasi partinin liderinin resmi unvanı "Merkez Komite Genel Sekreteri" veya "Merkez Komite Birinci Sekreteri"dir. Bir komünist parti iktidarda olduğunda, genel sekreter genellikle ülkenin fiili lideridir (ancak bazen bu lider aynı zamanda devlet düzeyindeki pozisyonları da elinde tutarak, devletin de jure liderliğini temsil etmek amacıyla başkanlık veya başbakanlık gibi güçleri tekeline alabilir), örneğin Çin, Kuzey Kore, Vietnam, Laos ve Küba gibi ülkelerde olduğu gibi.
İngiltere'de, secretarius terimi "13. yüzyılın başından itibaren gizli bir kâtip, bir elçi veya kralın konseyinin bir üyesi" anlamlarında kullanılmıştır. 14. yüzyılda bu unvan, kralın mühür hâkimiyle güçlü bir şekilde ilişkilendirildi. Rönesans'tan 19. yüzyılın sonlarına kadar, güçlülerin günlük yazışmaları ve faaliyetlerine dahil olan erkekler, sekreter unvanını almışlardır. Zamanla, birçok unvan gibi, terim daha fazla ve çeşitli işlevlere uygulanmış, bu da genel sekreter veya mali sekreter gibi kullanımıyla ilişkilendirilen yetkiyi belirten bileşik unvanlara yol açmıştır.
Bazı ülkelerde, Amerika Birleşik Devletleri gibi, sekreter terimi kabine düzeyindeki bir görevlinin unvanını belirtmek için kullanılır. Genel sekreter (veya Norman dili kullanımına göre sekreter-general), birinci sekreter ve icra sekreteri gibi yüksek yetkiye sahip olan sekreterleri belirtmek için kullanılan birçok popüler varyasyon bulunmaktadır.
Bir kulüp veya dernekte, sekreter genellikle başkan/başkanlık ve başkan yardımcısı/ikinci başkanın ardından kuruluşun üçüncü kişisi olarak kabul edilir. Daha küçük örgütlerde, sekreter genellikle toplantı tutanaklarını alır, üyeleri toplantılardan haberdar eder, dernek ile ilgili çeşitli kişilerle iletişime geçer, kuruluşun günlük faaliyetlerini yönetir ve iş düzenini oluşturur. Bir sivil toplum kuruluşu veya uluslararası olmayan hükûmet kuruluşunun sekreteri, bazen başkan yardımcısı/ikinci başkanlık göreviyle birleştirilebilir.

Genel sekreter, çeşitli kuruluşlarda, sendikalar, komünist ve sosyalist partiler ve uluslararası olmayan hükûmet dışı kuruluşlar gibi, yetki sahibi bakanlık pozisyonunun bir unvanı olarak karşımıza çıkar. Örnekler şunları içerir:

Sendikalar Kongresi Genel Sekreteri
Yeni Güney Galler İşçi Partisi Genel Sekreteri
Ulusal Kiliseler Konseyi ve Dünya Kiliseler Konseyi gibi bazı kilise kuruluşları
İngiliz İşçi Partisi Genel Sekreteri
Genel sekreter veya birinci sekreter, çoğu Komünist siyasi partinin liderlerinin resmi unvanıdır. Bir Komünist partinin tek parti rejimi altında iktidarda olduğu durumlarda, genel sekreter genellikle ülkenin fiili lideridir. Örnekler şunları içerir:

Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri
Vietnam Komünist Partisi Genel Sekreteri
Küba Komünist Partisi Genel Sekreteri
Lao Halkın Devrimci Partisi Genel Sekreteri
Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri
Kampuchea Komünist Partisi Genel Sekreteri
Moğol Halk Partisi Genel Sekreteri
Kore İşçi Partisi Genel Sekreteri
Yugoslavya Komünist Birliği Genel Sekreteri
Doğu Almanya Sosyalist Birlik Partisi Genel Sekreteri
Çekoslovakya Komünist Partisi Genel Sekreteri
Arnavutluk Emek Partisi Genel Sekreteri
Romanya Komünist Partisi Genel Sekreteri
Macar Sosyalist İşçi Partisi Genel Sekreteri
Polonya Birleşik İşçi Partisi Genel Sekreteri
Bulgar Komünist Partisi Genel Sekreteri

Örnekler şunları içerir:

Birinci sekreter, birçok kuruluşta baş subay veya liderin unvanıdır ve aynı zamanda modern bir diplomatik rütbedir . Örnekler şunları içerir:

Ulusal Tüketici Ligi gibi bazı tüketici örgütleri
Bazı siyasi partiler, özellikle Komünist veya Sosyalist Partiler
İşçi Partisi ve Komünist Parti örgütlerinde:
Ermenistan Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Azerbaycan Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Çin Komünist Partisi Birinci Sekreteri — bkz. Parti Sekreterliği
Çin Komünist Partisi Birinci Sekreteri — bkz . Parti Komitesi Sekreteri
Çin Komünist Gençlik Birliği Birinci Sekreteri
Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Çekoslovakya Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Fransız Sosyalist Partisi Birinci Sekreteri
Gürcistan Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Litvanya Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Polonya Birleşik İşçi Partisi Birinci Sekreteri
Rusya Federasyonu Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Moskova Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Tacikistan Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Ukrayna Komünist Partisi Birinci Sekreteri
Vietnam İşçi Partisi Birinci Sekreteri
Birinci Dışişleri Bakanı, Birleşik Krallık'ta bir kabine pozisyonu
Galler Birinci Sekreteri, şimdi Galler Birinci Bakanı
Amirallik Birinci Sekreteri - bkz. Deniz Kuvvetleri Sekreteri
Bazı sendikalar, özellikle Birleşik Krallık'ta
Makedonya ve Trakya Genel Sekreterliği, Yunanistan'ın Makedonya ve Trakya bölgeleri için bir devlet kurumu

Örnekler şunları içerir:

İcra Sekreteri (Bağımsız Devletler Topluluğu)
Yönetici Sekreteri (Filipinler)
Bütünsel Kalkınmadan Sorumlu İcra Sekreteri, Amerikan Devletleri Örgütü
Dışişleri Bakanlığı İcra Sekreteri, Amerika Birleşik Devletleri

Birçok kuruluşta sekreter unvanı sayman unvanıyla birleştirilir.

Müsteşar

Serbest oylama, bir yasama organında, yasama organının üyelerinin kişisel vicdanlarına göre oy kullanmalarına izin veren bir tür oy kullanma şeklidir. Bu oylama türü, siyasi partilerinin belirlediği resmi çizgi yerine, kendi inançlarına ve vicdanlarına göre oy kullanma özgürlüğü sağlar. Özellikle Westminster sistemi içindeki parlamento sistemlerinde, bu oylama şekli, azınlık hükûmetinin oluşumu için gerekli olan güven ve kaynak sağlama sürecinde yer alan bağımsız üyelerin varlığını göstermek için de kullanılabilir. Serbest oylamalar, Kanada ve bazı İngiliz yasama organlarında bulunurken, vicdan oylamaları Avustralya ve Yeni Zelanda yasama organlarında kullanılmaktadır.
Westminster sistemi altında, bir siyasi partiye üye olan milletvekillerinin genellikle önemli yasama çalışmalarında parti hattına uygun oy kullanmaları gereklidir; aksi takdirde parti tarafından kınama veya parti üyeliğinden çıkarma gibi yaptırımlarla karşılaşabilirler. Bu parti disiplinini koruma görevi genellikle parti whip adı verilen belirli bir parti üyesine düşer. Ancak, serbest oylama durumunda parti resmi bir parti çizgisi belirlemeyi reddeder ve üyeler istedikleri gibi oy kullanabilirler. Parti disiplininin daha az önemli olduğu ve partiye karşı oy kullanmanın daha yaygın olduğu ülkelerde, vicdan oylamalarının önemi genellikle daha azdır.
Birçok ülkede, serbest oylama oldukça nadirdir ve genellikle çok tartışmalı konular veya bir parti üyelerinin fikir ayrılığına sahip olduğu konularla ilgilidir; bu da partilerin resmi politikaları oluşturmasını zorlaştırır. Genellikle serbest oylamalar, idari veya mali konular yerine dini, ahlaki veya etik konularla ilgilidir. Alkol yasağı, kürtaj, homoseksüellik yasası reformu ve fuhuşun yasallığı gibi konular genellikle serbest oylamalara tabi tutulur.
Bazen bir oylama bazı partiler için serbest, diğerleri için ise serbest olmayabilir. Örneğin, Kanada Başbakanı Stephen Harper'ın liderliğindeki Muhafazakar hükûmet, Kanada'nın aynı cinsiyet evlilik yasalarını yeniden tartışmaya açma önerisinde bulunduğunda, Muhafazakarlar ve muhalefet partisi Liberal Parti, üyeleri için serbest oylama yapacaklarını açıklarken, Blok Québécois ve Yeni Demokratlar, oylamaya karşı parti disiplinini korudular.

Serbest oylamalar, Avustralya Parlamentosu ve Eyalet Parlamentolarında cumhuriyet olma, kürtaj, ötanazi, eşcinsellik, cinsiyet ayrımcılığı, fuhuş ve yardımcı üreme gibi biyoetik konular ile kök hücre araştırmaları gibi diğer konularda yapılmıştır.

İngiltere Temsilciler Meclisi'nde, ölüm cezasının yeniden getirilmesi konusunda her birkaç yılda bir vicdan oylaması yapılmaktaydı. Ölüm cezası 1964 yılında kaldırılmıştı (tek istisna, vatana ihanet suçuna ilişkin olarak 1998 yılında İnsan Hakları Yasası ile kaldırıldı). Bu oylamalar her zaman reddedildi ve bu uygulama şu anda terk edilmiştir. İngiltere'de kürtajla ilgili yasalar ise her zaman serbest oylamaya tabi olmuştur.
Tony Blair hükûmeti tarafından önerilen köpeklerle avlanmaya yönelik yasaklar, 2001 yılından itibaren Parlamento'da birkaç serbest oylama konusu oldu. Her seferinde Temsilciler Meclisi yasağı destekledi, ancak Lordlar Kamarası tarafından reddedildi. 2004 yılında, Lordlar ve yasağa karşı çıkan diğer muhalifleri memnun etmeye çalışan hükûmet, sadece avlanmanın kısıtlanması ve lisanslanması önerdi, ancak köpeklerle avlanmayı karşı olan milletvekilleri (çoğunlukla İşçi Partisi milletvekilleri) tam bir yasağın yürürlüğe konulmasını sağlamak için bir düzeltme önergesi geçirdi. Düzeltme önergesi oylamasından saniyeler sonra, hükûmet baskılara boyun eğerek yasağı 1911 ve 1949 Parlamento Yasaları uyarınca Lordlar Kamarası'ndan geçirmeyi kabul etti. Yasa, Kasım 2004'te kabul edildi.
Bir serbest oylama ile alınan diğer kararlar arasında kalıcı yaz saati uygulamasının terk edilmesi ve televizyon kameralarının Parlamento'ya getirilmesi yer alır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, partiler bireysel yasama organlarının oylamaları üzerinde nispeten az kontrol sağlar. Bununla birlikte, partilerin whip'leri, büyük oylamalarda parti birliğini sağlamak için çeşitli teşvikler veya engeller sunar. En aşırı bir örnek olarak, Demokrat James Traficant, 2001 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi Başkanı olarak Cumhuriyetçi Dennis Hastert'e oy verdiğinde kıdemli üyeliğinden el çektirildi ve komite görevlerinden alındı.

Parti değiştirme
Westminster sistemi
Kırbaç (siyaset)
Parti disiplini

Seçkin parti, özellikle parlamento üyeleri olmak üzere toplumsal seçkinlerden oluşan bir siyasi partidir. Bu parti üyeleri, prensip ve hedefler ruhunda siyasi olarak işbirliği yapmayı kabul ederler.
Seçkin partiler, bireysel politikacıların geniş halk desteği olmaksızın siyasi duruşlarını sağlayabildikleri durumlarda, özellikle toplumun elit üyelerinden oluşan bir siyasi parti olarak ortaya çıkar. Seçkin bir parti, genellikle parlamenter içinde oluşur ve siyasi gücü, bireysel üyelerinin gücünden türetilir. Seçkin partilerin pratikte ekstra-parlamento yapısı neredeyse yoktur ve genellikle kitle partilerinden daha esnektirler. Bağımsız, güçlü bireylerin merkezi rolü, yapının genellikle gevşek olduğunu ve politikalarının bireysel üyeler arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle içten içe tartışmalı olabileceğini gösterir.

Kapitalizm
Seçkinler
Pütokrasi

Seçim, birinin kamu görevini yerine getirmesi için bir veya birden fazla birey seçtiği resmi bir grup karar alma sürecidir.

Toplu bir iradenin birden fazla aday arasında tercihte bulunması. Tayin etme, atama işleminin zıddı. Milletvekili, herhangi bir meclis veya encümen üyelerinin, dernek yöneticilerinin vs. seçimi. Demokratik ülkelerde çeşitli seçim sistemleri, değişik usullerle uygulanmaktadır. Seçim, yasama, yürütme ve yargı organlarının üyelerinin seçiminde de kullanılır.
Seçimler, temsilci demokrasinin 17. yüzyıldan bu yana işlediği yaygın mekanizmasıdır. Seçimler, genellikle yasama organlarını ve yürütmeyi nadir olarak yargı sistemi için işler. Bölgesel ve yerel yönetimler seçimle seçilebilir. Bu süreç, kulüplerden gönüllü dernek ve şirketlere kadar birçok özel ve ticari organizasyonda da kullanılır.
Temsilci demokrasilerde temsilcilerin seçimi için seçimlerin küresel olarak kullanımı, demokrasinin klasik örneği olan Atina'daki uygulama ile karşıtlık gösterir. Antik Atina'da seçimler, oligarşik bir kurum olarak kabul edilirken, çoğu siyasi makam, kura yoluyla belirlenirdi. Bu süreç, makam sahiplerinin kurayla seçildiği "kura yöntemi" veya "paylaştırma" olarak bilinir.
Seçim reformu, adil seçim sistemlerini olmayan yerlere getirme veya mevcut sistemlerin adil veya etkiliğini artırma sürecini tanımlar. Seçim sonuçlarını ve diğer istatistikleri inceleme (özellikle gelecekteki sonuçları tahmin etmeye yönelik olarak) psefologidir. Seçim, seçme veya seçilme gerçeğidir.
Türkiye'de seçim siyasi bakımdan, 1876 Birinci Meşrutiyet Anayasasıyla ilk defa uygulandı. Buna göre, her il bir seçim çevresi ve seçimler gizli olacaktı. Muvakkat Talimat adlı geçici bir talimatla (5 Kasım 1876'da) ilk Milletvekili Genel Seçimi 1877 yılında yapılmıştır. Seçim kanunu hazırlanıncaya kadar Muvakkat Talimatla seçimler olacaktı. Servet ilkesine göre, aday olabilmek için Türkiye'de az-çok bir emlak sahibi olmak gerekiyordu. İstanbul ve çevresi dışında kalan yerlerin milletvekillerini, o yerlerin idare meclisi üyeleri gizli oyla seçtiler. İstanbul ve çevresi ise 20 seçim çevresine ayrıldı. Eşraf ve erkandan birer seçim kurulu kuruldu. Seçim çevresi halkından 25 yaşını bitiren, emlak sahipleri iki vekil seçti. 40 kişi olan bu vekillerse İstanbul Milletvekillerini seçtiler. Birinci Meşrutiyetin tek seçimi bu oldu.

Seçimler, antik Yunan ve antik Roma gibi tarihin eski dönemlerinden itibaren kullanıldı ve Orta Çağ boyunca Kutsal Roma İmparatoru ve papa gibi yöneticileri seçmek için kullanıldı.
Hindistan'ın Veda döneminde, bir gaṇa (bir kabile örgütlenmesi) krallığı (raja) gaṇa üyeleri tarafından seçilirdi. Raja her zaman Kshatriya varnasına (savaşçı sınıfı) aitti ve genellikle önceki raja'nın oğluydu. Ancak, gaṇa üyeleri seçimlerde son söz sahibiydi. Sangam Dönemi boyunca insanlar temsilcilerini seçmek için oylarını kullanarak seçim yaparlardı ve oy kutuları (genellikle bir kap) ip ile bağlanır ve mühürlenirdi. Seçimden sonra oylar çıkarılır ve sayılırdı. Orta Çağ döneminde Bengal'da Pala Kralı Gopala bir grup feodal şef tarafından seçilirdi. Bu tür seçimler, bölgenin çağdaş toplumlarında oldukça yaygındı. Chola İmparatorluğu döneminde, yaklaşık olarak MS 920'de Uthiramerur'da köy komitesi üyelerini seçmek için palmiye yaprakları kullanıldı. Aday isimlerinin yazılı olduğu yapraklar, bir çamur kabına konulurdu. Komite üyelerini seçmek için, pozisyonların sayısı kadar yaprak çekmesi için genç bir erkek çocuğa rica edilirdi. Bu yönteme Kudavolai sistemi denirdi.
Tüm vatandaşların hem oy kullanma hem de kamu görevine aday olma hakkına sahip olduğu, çoğunluk oyuyla halkın kamusal görevlilere seçildiği ilk kaydedilmiş halk seçimleri, MÖ 754 yılında Sparta vilayeti Ephorlar tarafından gerçekleştirildi. Bu seçimler, Sparta Anayasası'nın yönetimi altında yapılmıştır. Atina'da ki demokratik seçimler, tüm vatandaşların kamu görevinde bulunabilme hakkına sahip olduğu bir düzenlemeye Cleisthenes'in reformlarıyla, 247 yıl sonra, MÖ 574 yılında Solon'un Anayasası öncesinde getirilmedi. Solon Anayasası'na göre, Atinalı tüm vatandaşlar halk meclislerinde yasa ve politika konularında oy kullanma hakkına ve jüri üyeliğine sahipti, ancak sadece en yüksek üç sınıf vatandaş seçimlerde oy kullanabiliyordu. Aynı şekilde, en düşük dört sınıf Atinalı vatandaş (doğum yerine zenginlik ve mülklerinin boyutuna göre belirlenen) Solon'un reformlarıyla kamu görevinde bulunma hakkına sahip değildi. Bu nedenle, Ephorların seçimi, Atina'daki Solon reformlarından yaklaşık 180 yıl önce gerçekleşti.

Seçmenlik konuları, özellikle azınlık grupları için seçmenlik konuları, seçim tarihini etkilemiştir. Erkekler, Kuzey Amerika, Avrupa'da ve Osmanlı'da egemen kültürel grup olarak genellikle seçmenleri domine etti ve birçok ülkede hâlâ bu şekilde devam etmektedir. Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri ve Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkelerdeki ilk dönem seçimler, genellikle toprak sahibi veya üst sınıf erkekler tarafından domine edilmiştir. Bununla birlikte, 1920 yılına gelindiğinde ise tüm Batı Avrupa, Türkiye ve Kuzey Amerika demokrasilerinde evrensel erkek seçme hakkı sağlanmıştır ve birçok ülke kadınların seçme hakkını düşünmeye başlamıştır. Yasal olarak yetişkin erkekler için evrensel seçme hakkı olmasına rağmen, bazen adil seçime erişimi engellemek için siyasi engeller örülmüştür.

Seçimler çeşitli siyasi, kurumsal ve kurumsal ortamlarda düzenlenir. Birçok ülke, hükûmetlerinde görev yapmak üzere insanları seçmek için seçimler düzenler, ancak diğer türden organizasyonlar da seçimler düzenler. Örneğin, birçok şirket, yönetim kurulu seçmek için hissedarlar arasında seçimler düzenler ve bu seçimler genellikle şirket yasası tarafından zorunlu kılınır. Birçok yerde, hükûmete yapılan bir seçim genellikle zaten bir siyasi parti içinde bir ön seçimi kazanmış kişiler arasında bir yarışma olarak gerçekleşir. Şirketler ve diğer organizasyonlar içindeki seçimler genellikle hükûmet seçimlerine benzer yöntemler ve kurallar kullanır.
Cumhuriyet dönemi Türkiye'de, millî iradeyi, dürüst bir şekilde yansıtabilecek ve çok partili hayata yol açabilecek ilk seçim kanunu, 16 Şubat 1950 tarihli ve 5545 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanunu'dur. Bu kanuna göre, 14 Mayıs 1950'deki seçimle tek parti iktidarından, çoğulcu demokrasiye geçildi. 1954 ve 1957 seçimleri de aynı şekilde ve çoğunluk sistemine göre yapıldı. 1961 Anayasası, seçme ve seçilme hakkı ve bunların teminat altına alınması için temel ilkeleri koydu. Türkiye tarihinde ilk defa seçimlerin, serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy (gizli oy), açık tasnif ve döküm esasına göre yapılacağı garanti altına alınmış olundu.

Kimlerin oy kullanabileceği meselesi, seçimlerde merkezi bir konudur. Seçmenler genellikle tüm nüfusu içermez; örneğin birçok ülke reşit yaşın altındakilerin oy kullanmasını yasaklar. Tüm yargı alanları, oy kullanmak için bir asgari yaş gerektirir.
Avustralya'da, yerli halk olan Aborjinler oy kullanma hakkını ancak 1962 yılında aldı ve 2010 yılında federal hükûmet, 3 yıl veya daha uzun süre hapis cezası alan mahkûmların oy kullanma haklarını kaldırdı (bunların büyük bir bölümü Aborjin Avustralyalılardı).
Suffrage genellikle ülkenin vatandaşlarına aittir, ancak daha fazla sınırlamalar da getirilebilir.
Ancak, Avrupa Birliği'nde, rastgele bir kişi belediye seçimlerinde oy kullanabilir; belediyede yaşayıp AB vatandaşı olması yeterlidir; ikamet ettiği ülkenin vatandaşlığı gerekli değildir.

Bazı ülkelerde oy kullanmak yasalarla zorunlu tutulmaktadır. Uygun seçmenler, oy kullanmama durumunda para cezası gibi yaptırımlara tabi tutulabilir. Batı Avustralya'da, ilk kez oy kullanmama suçu işleyenler için verilen ceza 20.00 dolar para cezasıdır; suçlu önceden oy kullanmayı reddetmişse ceza 50.00 dolara yükselir.
Türkiye'de ise 1908'de İntihab-ı Mebusan seçim kanunu çıktı. Buna göre, iki dereceli, servet ve çoğunluk esası getirildi. İlk defa siyasi partiler bu seçimde mücadeleye girdi. İstiklal Savaşı sırasında ilki, (23 Nisan 1920 toplantısı için) 19 Mart 1920'de; ikincisi ise 1923'te yapılan iki seçim vardır. Servet esası kalkmış ve seçmen yaşı 18'e inmişti. 1927, 1931, 1935, 1939, 1943, 1946, 1950, 1954 ve 1957 genel seçimleri yapıldı. İlk dördü İntihab-ı Mebusan Kanununa göredir. 5 Aralık 1934'te 2598 sayılı kanunla kadınlara da seçme ve seçilme hakkı verildi. Seçmen yaşı 22 oldu. Günümüze oy kullanma yaşı 18 olarak belirlenmiştir.

Tarihsel olarak, seçilebilir seçmen sayısı, yani seçmen kitlesi, ayrıcalıklı erkek grupları veya aristokratlar ve bir şehrin erkekleri gibi toplulukların veya toplumların boyutu kadar küçüktü.
Kent dışındaki burjuva vatandaş haklarına sahip insan sayısının artmasıyla, vatandaş teriminin genişlemesiyle, seçmen kitlesi binlerin ötesinde sayılara ulaştı. Yüz binlerce seçmenden oluşan seçimler, Roma Cumhuriyeti'nin son on yılında ortaya çıktı; Roma dışındaki vatandaşlara 90 MÖ Lex Julia ile oy hakkı verilerek 910,000 seçmenli bir seçmen kitlesi oluşturuldu ve 70 MÖ'de tahmini maksimum %10 oy katılımıyla gerçekleşti, bu boyut olarak yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk seçimleriyle karşılaştırılabilir. Aynı zamanda Büyük Britanya Krallığı, 1780 yılında yaklaşık 214,000 seçmeni vardı, nüfusun yalnızca %3'ü.

Temsilci demokrasi, siyasi makamlar için aday gösterme sürecini yönetmek için bir prosedür gerektirir. Birçok durumda, makam için aday gösterme, organize siyasi partilerde önseçim süreçleri aracılığıyla gerçekleşir.
Partisiz sistemler, aday gösterme konusunda partizan sistemlerden farklı olma eğilimindedir. Bir tür partisiz demokrasi olan doğrudan demokraside, uygun olan herhangi bir kişi aday gösterilebilir. Seçimler antik Atina, Roma'da ve papaların ile Kutsal Roma imparatorlarının seçimlerinde kullanılsa da, çağdaş dünyadaki seçimlerin kökenleri, 17. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika'da temsilci hükûmetin kademeli olarak ortaya çıkmasına dayanır. Bazı sistemlerde hiçbir aday gösterme yapılmazken, seçmenlerin, yargı yetkisindeki kişileri belirli bir yaş gereksinimi gibi bazı istisnal

Siyasi parti sistemi, demokrasinin bir parçasıdır. Halk içinden doğan ve halkın destekledği toplumsal hareketlerin, siyasi faaliyet göstermesine verilen isimdir. Siyasi parti sistemi, bir ülkede siyasi partilern bulunmasını ve seçimler yoluyla ülkenin idare edilmesini şart koşar.
Parti sistemlerinin sınıflandırılmasında yaygın bir kabulle genellikle partilerin sayısı ölçüt olarak alınmış ve bir ülkedeki parti sayısına göre, tek parti, iki parti ve çok parti sistemleri olarak ayrıma tabi tutulmuşlardır. Ancak bu klasik ayrımın tek başına yeterli olmadığı yönünde itiralarda mevcuttur. Siyasi parti sistemleri demokrasinin olduğu her ülkede uygulanmaktadır.

Hakim ve Hegemonyacı sistemler farklı kaynaklarda yer değiştirmiş olarak sınıflandırılabilmektedir. Çünkü şeklen yapılan ayrım ile öze bakılarak yapılan ayrım arasında bir tercih söz konusudur.
Toplumsal, iktisadi, siyasal ve kültürel etkenlere bağlı olarak partilerin sayısı, gücü, iktidar süresi, üye sayısı ve aralarındaki ilişkiler ülkeye değişir. Bu nedenle de her ülkenin kendisine özgü parti sistemi vardır.

Yarışmacı/rekabetçi olmayan sistemlerdir. Partiler arasında rekabet ve iktidarın el değiştirmesi söz konusu değildir. Çünkü iktidar daima tek partinin elinde bulunmaktadır. Kendi içerisinde hukuki duruma göre üçe ayrılır.

Gerçek Tek Partili Sistemler: Hukuken ve fiilen sadece bir parti bulunmaktadır. Bu partinin dışında başka partilerin kurulması kesin olarak izin verilmez. Başka partiler yasaklanmıştır. Geçici bir sistem değil, tek parti uygulmasının daimi olması öngörülür. Tam anlamıyla tekelci ve her türlü rekabeti reddeden bir sistemdir. Bunlar da otoriter veya totaliter olabilirler. Otoriter tek partiler genellikle ulusal entegrasyonu ve bütünleşmeyi, iktisadi kalkınmayı gerçekleştirme veya çağdaşlaşma gibi belirli hedeﬂere yönelirler. İdeolojik yönleri baskın değildir. Buna karşın Totaliter tek partiler ise kapsayıcı bir ideolojiye dayanırlar. Parti, ideolojinin gereklerine göre yeni bir toplum modeli oluştrumayı amaçlar. Bu amaca ulaşabilmek için de, sosyal yaşamı tümüyle kontrol altında bulundurma hakkını kendinde görür. Her tür ekonomik, sosyal ve siyasal faaliyete müdahale eder. Komünist ve Faşist tek partiler Totaliter Tek Partilerin en bilinen örnekleridir ve bu ülkelerde başka partilerin kurulmasına izin verilmediği gibi toplum tek bir ideolojiye bağlanmaya çalışılır.
Hegemonyacı Tek Partili Sistemler: Görünüşte birden çok parti vardır fakat bu şekli bir uygulamadan ileri gitmez. Çünkü eşit şartlar altında bir iktidar yarışı bulunmaz. Mutlak üstünlüğü bulunan parti dışında başka partilerin varlığına izin verilir. Fakat bunlar asla gerçek anlamda muhalefet partileri değildir. O yüzden diğer partiler “uydu partiler” (peyk partiler) olarak nitelenirler. Bu küçük uydu partilerin asıl egemen güç olan hegemonyaci parti karşısında rekabet etmeleri ve iktidarın el değiştirmesi mümkün değildir. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti'nde asal güç durumundaki Çin Komünist Partisi'nin dışında başka partilerin kurulumasına izin verilmiştir. Ancak bunlar çoğulcu/demokratik sistemlerdeki muhalefet partilerinden farklıdırlar. Çünkü buradaki uydu partiler iktidar partisinin karşısında onun muhalifi değil, destekleyicisi olarak yanındadırlar. Bu nedenle görünüşte çok partili gerçekte ise tek partili sistem vardır.
Geçici Tek Partili Sistemler: Amaç çok partili hayata geçmektir. Tek partili işleyişin geçici bir süreliğine olması öngörülür. Bilinen en net örneği Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kuruluş yıllarındaki tek partili dönemdir. Gerçekten de bu dönemdeki amacın çok partili sisteme geçiş olduğu yapılan (başarısız da olsa) değişik denemelerden açıkça anlaşılmaktadır.

İki partili sistemler gerçekte çok partili sistemin özelleşmiş bir türüdür, hatta İki partili sistemi çok partili sistemden ayırmak bazı hallerde çok zordur. Gerçekten de böyle bir uygulamada bir ülkede yalnızca iki partinin zorunlu varlığı anlaşılmaz. Bu durum yasal bir zorlamanın sonucu değildir. O ülkedeki mevcut partiler içerisinde, güçlü ve baskın bir biçimde iki büyük partinin siyasal yaşama egemen olmasıdır. İki büyük parti dışında, diğer partilerin iktidara gelebilme yetenek ve güçleri çok uzun bir zaman boyunca kaybolmuştur. Bu yapıdaki önemli bir ölçüt tartışması ise iki büyük partiden başka küçük partilerin meclise girebilmeleri ancak uzun yıllar boyunca hükûmete koalisyonla bile olsa gelme imkânı bulamamaları hâlinde sistemin İki Partili olarak kabul edilip edilmeyeceği üzerinedir. İki parti sistemi de kendi içinde ikiye ayrılabilir.

Saf iki partili sistem: Belirleyici özelliği, iki büyük partiden birinin, parlamentoda salt (mutlak) çoğunluğu sağlayarak, tek başına hükûmeti kurabilmesidir. Seçim mücadelesi, seçmenler açısından iki eğilim arasındaki bir tercih sorununa dönüşmüştür. Böyle bir sistemde üç tip seçmen bulunur. a) İki büyük partinin sadık ve her ne olursa olsun görüşü değişmeyen seçmenleri b) Kararsız seçmenler c) Sistemin işleyişi ile ilgisi bulunmayan ve oy kullanmayan seçmenler. Ayrıca var olan küçük partilere oy veren ama toplamdaki oranı hiçbir etkiye sahip olmayan seçmenler de dördüncü olarak ele alınabilir. Bu sisteminin belirleyici özelliği, büyük partilerden birinin koalisyon yapmak zorunda kalmadan iktidara gelmesidir. Bu nedenle, partilerin yaklaşımları ve programları itidalli (orta yolda, ılımlı) ve gerçekçi olmaktadır. Partiler daha çok kararsız seçmenin oylarını almaya ve bazen de sandığa gitmeyen kitleyi ikna etmeye çalışırlar. En tipik örneği, Amerika Birleşik Devletleri'dir. Ülkede Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti olmak üzere iki baskın parti bulunur. Buradaki çift parti sisteminde iktidardaki parti başarısızlık hâlinde seçmen tarafından açıkça sorumlu görülür. Amerikan siyasal tarihinde birçok kere “üçüncü parti” girişimleri olmuştur ve sistemde buna engel yasal bir durum yoktur. Ancak bunların hepsi ya başarısızlığa uğramış ya da yerel nitelikte küçük partiler olarak kalmışlardır. Oy kullanmayan seçmen kitlesinin büyüklüğü ise dikkat çekici hususlardan biridir. Diğer örnek olan İngiltere'de ise Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi arasında iktidar el değiştirir ancak 2010 yılında Liberal Demokratlar ile Muhafazakâr Parti koalisyon kurarak Destekli İki Parti Sistemine doğru kayma gerçekleşmiştir.
Destekli iki partili sistem: Siyasal yaşama hakim olan iki büyük partinin yanında, bir üçüncü partinin de zorunlu olarak ortaya çıktığı durumlarda görülür. Burada aslında iki partili değil üç partili bir yapı vardır. "İki-buçukluk Sistemi" olarak da bilinir. İki büyük partinin herhangi biri tek başına hükûmeti kuracak çoğunluğu sağlayamadığında bu büyük partilerden birinin üçüncü küçük partiyle anlaşmasıyla hükûmet kurulur. Yani küçük partinin desteğine ihtiyaç vardır. Örneğin Almanya'da küçük parti (buçukluk) konumundaki Özgür Demokratik Parti (Almanca: "Freie Demokratische Partei" - FDP) oyların ve parlamentodaki sandalye sayısının çok az bir kısmını alabilmesine karşın 1945'ten itibaren 53 yıl boyunca iki baskın partiden birisiyle her defasında koalisyon kurarak sürekli hükûmet içinde yer almayı başarmıştır. Yani asıl partiler iktidardan düşerken FDP hep hükûmet içinde kalmıştır. Ancak ilk kez 2013 yılında FDP Parlamento dışında kalmıştır.

İkiden çok partinin siyasal yaşamda etkin ve etkili olması, ancak hiçbirinin  iktidarı sürekli olarak elinde tutamıyor oluşudur. Hükûmet farklı partiler arasında belirli bir bağıntı olmaksızın ya tek başına ya da koalisyonlarla el değiştirir. Bir ülkedeki çok partili siyasal yaşamın varlığı ideolojik, toplumsal, dinsel ve tarihsel nedenlere bağlıdır. Kendi içinde üç gruba ayırmak mümkündür.

Ilımlı Çok Parti Sistemi: Ülkedeki var olan partiler arasında, ideolojik ayrılıklar çok derin değildir. Ayrıca mevcut rejime karşı (sistem içi muhaliflik değil, doğrudan rejim karşıtı) olan muhalif eğilimler de aşırı değildirler veya var olanlar da çok güçsüzdürler. Hollanda, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde, partiler iki eğilimde gruplaşırlar ve iktidarın kullanılması ve el değiştirmesi bu iki eğilim arasında gerçekleşir. Bu durum bir bakıma iki partili sistemi andırır. Hükûmetlerin değişmesi, bir partiler bloku yerine öteki partiler blokunun geçmesi ile gerçekleşir. İki kutuplu parti sistemi adı da verilir. İdeolojik olarak iki kutba ayrılan birden fazla parti işbirliği hâlinde koalisyonlarla iş başına gelir. Örneğin sol partilerin fraksiyon farklılıklarına rağmen bir araya gelmesi ve karşılarında ise merkez sağ partilerin birlikte hareket etmesi gibi. Böylesine bir işbirliği sisteminin varlığını uzun süre devam ettirmesi her zaman için risk altındadır.
Aşırı Çok Parti Sistemi: Çok farklı ve birbirleri ile uyuşmayacak hatta çatışacak kadar geniş bir görüş aralığında partiler vardır. Aşırı uçlardaki eğilimler kutuplaşmaya yol açmaktadır. Ve kutupların sayısı da birden fazla olabilmektedir. Partiler arasında rejimin temel sorunları üzerindeki uzlaşma çok zayıftır. Sık sık hükûmet krizlerine rastlanır.
Baskın (Hakim) Parti Sistemi: Birden çok parti yasal olarak vardır ve az çok eşit şartlar altında faaliyet gösterirler. Yani gerçekte çok partili ve çoğulcu bir uygulama vardır. Ancak içlerinden birisi, topladığı oy ve parlamentoda sağladığı çoğunluk bakımından diğerlerine oranla çok daha güçlü ve üstündür. Bu durum bir süreklilik gösterdiğinde ortaya bir “hakim (baskın/dominant) parti” çıkar. Küçük partiler de muhalefet görevlerini serbestçe yerine getirirler (hegemonyacı sistemin aksine). Fakat baskın partinin gücü nedeniyle iktidar uzun bir süre boyunca değiştirmez. Örneğin; Hindistan Ulusal Kongre Partisi.

Tek parti sistemi
İki partili sistem
Çok partili sistem
Baskın parti sistemi
Türkiye'de tek partili dönem
Öncü parti

Parti Sistemleri ve Türkiye'deki Uygulamalar, Murat Yanık, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Ahmet Taner Kışlalı - Tek Partili Rejimler [1]
Mair, Peter, ed. The West European Party System (Oxford University Press, 1990)
DUVERGER, Maurice, Siyasal Partiler, Çev. Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, ikinci Basım, Ankara 1974


Siyasi yelpaze, siyasi pozisyon veya politik spektrum, farklı siyasi pozisyonları birbirine göre tanımlamak ve sınıflandırmak amacıyla kullanılan bir sistemdir. Bu pozisyonlar, bağımsız siyasi boyutları temsil eden bir veya daha fazla geometrik eksende yer alır. "Siyasi pusula" ve "siyasi harita" ifadeleri, özellikle popüler iki boyutlu modellerine atıfta bulunmak üzere, siyasi yelpazeyi ifade etmek için kullanılan terimlerdir.
İlk kullanılan spektrumlar, özellikle Fransız Devrimi (1789–1799) sonrasında Fransız parlamentosundaki oturma düzenlerine atıfta bulunarak, sosyal, siyasi ve ekonomik hiyerarşiyi ölçmek için sol-sağ bir sınıflandırma içerir. Bu düzenlemelerde radikaller solda, aristokratlar ise sağda yer almaktadır. Uluslararası düzeyde genellikle komünizm ve sosyalizm sol olarak kabul edilirken, muhafazakârlık ve gericilik genellikle sağ olarak kabul edilir. Liberalizm, farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabilir, bazen sol (sosyal liberalizm) ve sağ (muhafazakâr liberalizm ya da klasik liberalizm) olarak kabul edilebilir. Orta bir görüşe sahip olanlar genellikle merkezciler olarak sınıflandırılır. Geleneksel sol-sağ spektrumu tarafından reddedilen siyaset genellikle senkretik siyaset olarak bilinir. Bu siyasi yaklaşım, iki eksenli bir spektrumda mantıklı bir konuma sahip olan pozisyonları, sanki rastgele birleştirilmiş gibi gösterdiği için eleştirilmiştir. Çünkü bu pozisyonlar, bir eksenli sol-sağ spektrumunda rastgele birleştirilmiş gibi görünmektedir.
Bazı siyaset bilimciler, tek bir sol-sağ ekseninin çok basit ve mevcut siyasi inançlardaki çeşitliliği tanımlamak için yetersiz olduğunu belirtmiş ve bu sorunu telafi etmek için başka eksenleri içermişlerdir. Tanımlayıcı kelimeler kutup noktalarında değişebilirken, yaygın ikieksenli spektrumların eksenleri genellikle ekonomik konular (sol-sağ boyutta) ve sosyo-kültürel konular (otorite-özgürlük boyutlarında) arasında bölünmüştür.

"Sağ" ve "sol" terimleri, kökenleriyle Fransız Devrimi'nin ilk dönemlerine dayanan politik bağlantılara atıfta bulunur ve Fransa'nın çeşitli yasama organlarındaki oturma düzenlerine işaret eder. Meclisin kürsüsünde Başkan'ın koltuğundan görüldüğü gibi, aristokrasi sağda, halk ise solda oturur. Bu nedenle, sağcı siyaset ve solcu siyaset terimleri ortaya çıkmıştır.
İdeolojik spektrumda başlangıçta belirleyici nokta, "Ancien Régime" (eski düzen) olarak bilinen dönemdi. "Sağ", bu nedenle aristokratik veya monarşist çıkarlara ve kiliseye destek olduğunu ima ederken, "Sol", cumhuriyetçilik, laiklik ve sivil özgürlüklerin desteklediği anlamına gelmekteydi. Devrimin başlangıcında siyasi temsil oldukça dar olduğundan, orijinal "Sol" genellikle burjuvazinin, kapitalist sınıfın çıkarlarını temsil ediyordu, ancak François-Noël Babeuf gibi önemli istisnalar da bulunmaktaydı. Laissez-faire ekonomik politikalara ve serbest ticarete destek, sol tarafta oturan politikacılar tarafından ifade ediliyordu çünkü bu politikalar aristokrasinin çıkarlarına tersti, ancak parlamento dışındaki siyasette bu görüşler genellikle "Sağ" olarak nitelendiriliyordu.
Bu görünür çelişkinin nedeni, parlamento koltuklarının solunda yer alanların, parlamento dışındaki (örneğin Fransız Devrimi'nde sans-culottes'lar gibi) genellikle çalışan sınıfı, fakir köylüleri ve işsizleri temsil etmeleridir. Solcuların Fransız Devrimi'ndeki siyasi çıkarları, aristokrasiye karşı muhalefetle bağlantılıydı ve bu nedenle kapitalistlerle ortak hareket etmek durumunda kaldılar; ancak bu durum, solcuları politik olarak temsil edenlerin laissez-faire politikalarıyla ekonomik çıkarlarının örtüştüğü anlamına gelmiyordu.
Kapitalist görüşler yayıldıkça, aristokrasi çökmeye başladı ve kapitalistler tarafından yerleri dolduruldu. Kapitalizmin getirdiği ticari boyutun genişlemesiyle birlikte çalışan sınıfın büyüklüğü arttı ve bu, özellikle sendikacı, sosyalist, anarşist ve komünist politikalar aracılığıyla ifade bulmaya başladı. Bu nedenle, ilk solcuların teksil ettiği kapitalist ekonomik politikalar sağcı siyasete kaydırıldı. Bu evrim, dönemin politikacılarını büyük ölçüde laissez-faire ekonomi politikalarından uzaklaştırmıştır, ancak bu farklı ülkelerde farklı derecelerde gerçekleşmiştir: özellikle daha otoriter, sosyalist ve iç karışıklıklar yaşayan rejimlerde, örneğin Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti rejimleri gibi. Bu nedenle, Amerikan siyasi jargonunda Avrupa terminolojisinden farklı olarak "Sol" kelimesi "liberalizm"i ifade edebilir ve Demokrat Parti ile ilişkilendirilebilirken, Fransa gibi ülkelerde bu pozisyonlar nispeten daha sağcı olarak kabul edilebilir veya genel olarak merkezci olarak değerlendirilebilir ve "sol" terimi genellikle "sosyalist" veya "sosyal demokrat" pozisyonlara daha çok atıfta bulunma eğilimindedir.

Neredeyse bir asır boyunca sosyal bilimciler, siyasi çeşitliliğin en iyi şekilde nasıl tanımlanacağı sorusunun cevabını aradılar.

1950 yılında Leonard W. Ferguson, politik değerleri on farklı ölçüm kullanarak analiz etti; bu ölçümler doğum kontrolü, ölüm cezası, sansür, komünizm, evrim, hukuk, vatanseverlik, teizm, suçluların muamelesi ve savaşa karşı tutumları ölçüyordu. Elde ettiği sonuçları faktör analizine tabi tutarak üç faktörü tanımlayabildi. Bu faktörleri sırasıyla, "dinseverlik," "insancıl düşünce" ve "milliyetçilik" olarak adlandırdı. Dinseverliği, Tanrı'ya inanç ve evrim ile doğum kontrolüne karşı olumsuz tutumlar olarak tanımladı; insancıl düşünceyi, savaşa, idam cezasına ve suçlulara sert muameleye karşı tutumlarla ilişkilendirdi; ve milliyetçiliği, sansür, hukuk, vatanseverlik ve komünizm konularındaki görüşlerdeki varyasyonu tanımladı.
Bu sistem, tamamen teorik temellere dayalı bir politik model tasarlamak ve test etmek yerine, Ferguson'ın araştırması keşifsel bir yöntemle elde edilmiştir. Bu yöntemin bir sonucu olarak, Ferguson'ın üç faktörünün yorumlanmasında dikkatli olunmalıdır, çünkü faktör analizi, nesnel bir gerçek faktör olup olmadığına bakılmaksızın soyut bir faktör üretecektir. Milliyetçilik faktörünün tekrarı tutarsız olmasına rağmen, dinseverlik ve insancıl düşünce bulguları, Ferguson ve diğerleri tarafından bir dizi tekrarlamaya sahiptir.

Kısa bir süre sonra, Hans Eysenck Birleşik Krallık'ta siyasi tutumları araştırmaya başladı. Eysenck, nasyonal sosyalistler ile komünistler arasında, sol-sağ eksende zıt pozisyonlarına rağmen temelde benzer bir şeyler olduğuna inanıyordu. Hans Eysenck'in 1956 tarihli "Sense and Nonsense in Psychology" kitabında açıkladığı gibi, Eysenck, gazetelerde ve siyasi broşürlerde bulunan siyasi ifadelerin bir listesini derledi ve katılımcılardan her biriyle ilgili ifadelerle anlaşma veya anlaşmama derecelerini değerlendirmelerini istedi. Ferguson tarafından kullanılan faktör analizi sürecine aynı değer anketini sunarak, Eysenck iki faktör çıkardı ve bunları "Radikalizm" (R-faktörü) ve "Duyarlılık" (T-faktörü) olarak adlandırdı.
Bu tür bir analiz, gerçek bir dünya olgusuna karşılık gelsin ya da gelmesin bir faktör üretir ve bu nedenle yorumlamada dikkatli olunmalıdır. Eysenck'in R-faktörü klasik "sol-sağ" boyutu olarak kolayca tanımlanabilirken, T-faktörü (R-faktörüne dik çizilen bir faktörü temsil eden) daha az sezgiseldir. Yüksek puan alanlar, barışçı, ırksal eşitlikçi, dini eğitim müfredatını ve kürtaj kısıtlamalarını desteklerken, düşük puan alanlar, militarizme, sert cezalara, kolay boşanma yasalarına ve duygusal evliliğe daha olumlu tutumlar sergiledi.
Sosyal bilimci Bojan Todosijevic'e göre, radikalizm, evrim teorisine, grevler, refah devleti, karışık evliliklere, öğrenci protestolarına, hukuk reformuna, kadın özgürlüğüne, Birleşmiş Milletler'e, nudist kamplara, pop müziğe, modern sanata, göçe, özel mülkiyetin kaldırılmasına ve vatanseverliğin reddine olumlu bakmayı içeriyordu. Konservatizm, beyaz üstünlüğüne, dayak cezasına, idam cezasına, antisemitizme, mülkiyetin kamulaştırılmasına karşı olumlu bakmayı içeriyordu. Duyarlılık, ahlaki eğitime, doğuştan gelen vicdana, Kutsal Kitap gerçeklerine, iffete, özdenetim, barışçılığa, ayrımcılığa karşı olmaya, idam cezasına karşı olmaya ve suçlulara sert muameleye olumlu bakmayı içeriyordu. Sertlik, zorunlu sterilizasyona, ötanaziye, kolay boşanma yasalarına, ırkçılığa, antisemitizme, zorunlu askeri eğitime, eş değiştirme pratiğine, rahat yaşama tarzına, idam cezasına ve suçlulara sert muameleye olumlu bakmayı içeriyordu.
Yöntem, konum ve teori farklılıklarına rağmen, Eysenck ve Ferguson tarafından elde edilen sonuçlar örtüşüyordu. Eysenck'in iki faktörünü basitçe 45 derece döndürmek, Amerika'da Ferguson tarafından tanımlanan dinseleme ve humanizm faktörlerini ortaya çıkarır.
Eysenck'ın R ve T boyutları, Almanya ve İsveç, Fransa ve Japonya'daki değerlerin faktör analizleri aracılığıyla belirlenmiştir.
Eysenck'ın 1956'daki çalışmasında belirttiği ilginç bir sonuç, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ta bulunan politik çeşitliliğin çoğunun sol-sağ ekseni tarafından kapsandığı, Fransa'da T-eksinin daha büyük olduğu ve Orta Doğu'da bulunan tek boyutun T-eksi olduğuydu: "Orta Doğu Arapları arasında, sert/düşünceli boyutun farklı tutumlar arasındaki gözlemlenen ilişkilerde hâlâ net bir şekilde ifade edildiği bulunmuş olmasına rağmen, radikal-muhafazakar sürekliğe karşılık gelen hiçbir şey bulunmamaktadır."

Eysenck'ın siyasi görüşleri, araştırmasıyla ilişkilidir: Eysenck, sol ve sağın otoriter istismarları olarak algıladığı şeylere karşı açıkça bir karşıt olarak tanımlanmış ve bu nedenle T ekseninin, Nazizm ile komünizm arasındaki ortak otoriter zihniyeti bulduğuna inanmıştır. Eysenck'e göre, her iki ideolojinin üyeleri de sert düşünceliydi. Eysenck'ın tezi için merkezi bir iddia, düşünceli ideolojilerin demokratik ve insan özgürlüklerine dost olduğu, sert düşünceli ideolojilerin ise saldırgan ve otoriter olduğu yönündeydi; bu iddia politik eleştirilere açık bir iddiadır. Bu bağlamda, Eysenck Nazizm ve komünist gruplar üzerine çalışmalar yapmış ve her iki gruptaki üyelerin kontrol gruplarından daha "baskın" ve daha "saldırgan" olduğunu iddia etmiş

Solculuk ya da sol siyaset, toplumsal eşitliği ve eşitlikçilik ilkesini savunan ve genellikle toplumsal hiyerarşilere karşı çıkan siyasi ideolojiler bütünüdür. Bu yaklaşım, toplumda dezavantajlı görülen kesimlere yönelik bir hassasiyet içerir; var olan eşitsizliklerin haksız olduğu düşüncesine dayanır ve bu eşitsizliklerin azaltılması ya da ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Genellikle değişim ve ilerlemeyi odağına alan bu siyasi çizgi; sosyal reformlardan, toplumun yapısını kökten değiştirmeyi amaçlayan radikal dönüşümlere kadar geniş bir yelpazedeki yöntemleri içerebilir.
Solculuk ve sağcılık, ilk olarak Fransız Devrimi sırasında Fransız Ulusal Meclisi'ndeki oturma düzenine atıfla ortaya çıktı. Solda oturanlar, Ancien Régime ve Bourbon monarşisinin mutlakiyetçi otoritesine açıkça karşı çıkan, monarşinin yetkilerinin kısıtlanmasını, laikliği, köklü sosyal değişimleri ve halkın egemenliğini savunan radikal temsilcilerdi. Sağda oturanlar ise krala sadık, mevcut düzenin ve geleneklerin korunmasını isteyen muhafazakâr üyelerden oluşuyordu. Günümüzde "sol" terimi, genellikle klasik liberalizmin solunda yer alan; sosyal adaleti, gelir dağılımında eşitliği ve ekonomik hayatta demokratikleşmeyi savunan geniş bir ideolojik yelpazeyi tanımlamak için kullanılır.
Modern siyasette sosyal liberalizm ve sosyal demokrasi gibi akımlar merkez sol olarak kabul edilirken, daha eleştirel ve kapitalizm karşıtı yaklaşımlar solun çekirdeğini oluşturur; bunlar arasında sosyalizm, anarşizm, komünizm, Marksizm, Leninizm ve sendikalizm yer alır. Ayrıca sol siyaset kavramı yalnızca ekonomik ideolojilerle sınırlı değildir; sivil haklar hareketi, feminist hareket, LGBTQ hakları hareketi, çevre hareketi ve savaş karşıtı hareket gibi kültürel olarak ilerici toplumsal hareketleri de kapsayan geniş bir çerçevede kullanılır.

Sol anlayışı farklı ülkelerde ve oluşumlarda farklı anlamlara gelebilir. Birçok solcu grubun çok az ve ortak hiçbir noktaya sahip olmadığı bilinmelidir. Mesela Birleşik Krallık'taki İşçi Partisi -Birleşik Krallık'ta sol bu partiyle özdeşleşmiştir- çoğunlukla küresel kapitalizmi savunmaktadır ve dünyadaki  en kapitalist ekonomilerden birini meydana getirmiştir. Diğer bir uç örnek ise Zimbabve'de sol ile özdeşleştirilen Zimbabve Afrika Ulusal Birliği-Vatanseverler Cephesi'dir; dünyadaki en sosyalist ekonomilerden birini gerçekleştirmiştir.
Zimbabve, Küba veya Kuzey Kore gibi ülkelerdeki sol, marksizm-Leninizm veya komünizm amacı taşıyan sosyalizmin farklı biçimleriyle eşleştirilebilir; bunlar Stalinizm, Maoizm ve Afrika sosyalizmi içerebilir. Bu ülkelerde sol, bazıları çok fazla veya çok az oranda dile getirilmiş teoriler veya uygulamalar da dahil olmak üzere devlet veya toplum sahipliğinde çeşitli ekonomik ve siyasal uygulamalara ve mal ile hizmetlerin üretim ve dağıtım kanallarının yönetimine inanmaktadır.
Fransa, Hindistan veya Brezilya gibi ülkelerde sol, demokratik sosyalist veya sosyal demokrat politikalar için mücadele etmektedir. Modern sosyal demokrasi hem sosyalist hem de kapitalist uygulamalar içeren demokratik bir refah devletinin oluşumunu savunmaktadır. Sosyal demokratlar kapitalist piyasa sistemi içinde gördükleri haksızlıkları ortadan kaldıracak veya iyileştirecek program ve yapıların yaratılmasını ve devleti düzenleyerek kapitalizmi demokratik yöntemlerle değiştirmeyi amaçlamaktadır.
Çevrecilik, feminizm, küreselleşme karşıtlığı, işçi sendikaları gücü ve birçok başka ideoloji bu ülkelerde bazen sol ile eşleştirilmektedir. Japonya, Danimarka, Şili veya ABD gibi ülkelerde sol çoğunlukla açıkça serbest pazar kapitalist politikaları takip etmekte ve değişen farklı devlet harcamaları uygulamaktadır.
Sol, Türkiye, Hindistan ve Orta Doğu'da görüleceği üzere genellikle sekülerdir. Fakat "özgür teoloji" ile sosyal adalete odaklanmış bazı Katolik ülkelerde ve kimi Protestan toplumlarda "Hristiyan sosyalizm" düşüncesi hakimdir. ABD'de, dini ve sol-kanat kimi zaman beraber çalışır, örneğin ABD İnsan Hakları Hareketi solcu olmakla beraber dini sebeplerle kürtaja karşı çıkar.
Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu, Katalonya ve Suriye Kürdistanı gibi oluşumlarda sol, anarşist komünizm, sendikalizm veya sosyalizm ile anarşizmin farklı biçimleri için mücadele vermektedir. Anarşistler belli bir devlet otoritesi ve sahipliğin nedeni olan mülk sisteminin ortadan kaldırılmasının daha iyi bir toplum için tek yol olduğunu savunurlar.
Sol görüşün milliyetçiliğe karşı olmayan varyasyonları da vardır. Marksizmin enternasyonalist doktrinine karşın ulusalcı-milliyetçi fikirlerin benimsendiği ve temelinde "millet" kavramının bulunduğu sol görüşler tarih boyunca görülmüştür ve günümüzde de bulunmaktadır. Venezuela'da hâlen uygulanmakta olan Bolivarcılık örnek verilebilir. Milliyetçiliğin ve solculuğun birbirini tamamlayan iki unsur olduğunu belirten bir Türkçü olan Mirsaid Sultangaliyev'in ulusal komünizm doktrini vardır.

Sol siyaset kavramının kökeni Fransız İhtilali dönemine dayanır. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi olan halkçılar genellikle başkan koltuğunun solunda oturmaktaydılar. Değişimlere karşı çıkmakta olan zenginler, burjuva kişiler ise sağda otururlardı. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hâlâ devam etmektedir.

Politikadaki sol kavramının dindeki sol kavramı ile alakası yoktur. Batı okültizminde ilk kez Helena Blavatsky (1831 - 1891) tarafından "ahlaksız" dinleri tanımlamak amacıyla kullanılmıştır. Dinlerde kötü, pis, ahlaksız kabul edilen şeyler sol taraf ile özdeşleştirilmiştir. Latince kökenli sinister (kötü) kelimesinin diğer anlamları, "sol" ve "şanssız"dır. Yine İbranicede "smowl" (sol) kelimesi aynı zamanda "karanlık" anlamına gelir.

Sol kavramının dinlerdeki bu anlamı politikaya da ister istemez etki etmiş, bilinçli veya bilinçsiz olarak sol kavramı zaman zaman "din dışı olma" ile özdeşleştirilmiştir.

18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar "Eski Sol" sosyal sınıflar arası farklılıkların bir toplumun doğasını belirlediğini iddia etmiştir.
Modern sosyalist hareket ise büyük oranda 19. yüzyıl sonundaki işçi sınıfı hareketinden kaynaklandı. Bu süreçte, sosyalizm terimi, kapitalizm ve özel mülkiyet karşıtı konumda Avrupalı toplum eleştirmenleri tarafından ilk kez kullanıldı. Modern sosyalist hareketin kurulması ve bir bütün haline gelmesine yardım eden Karl Marx, sosyalizmin sınıf mücadelesi ve proleter devrim ile gerçekleşebileceğini yazmıştır. Marksizmin sosyalizmin birçok yorumu üzerinde devam eden bir etkisi vardır.
Marx ve Engels'in fikirleri taraftar buldukça özellikle Orta Avrupa'da, sosyalistler uluslararası yapıda bir birlik kurma arayışına girdiler. 1889'da, 1789 Fransız Devrimi'nin 100. yılında, yaklaşık 300 işçi ve sosyalist örgütünü temsilen 20 ülkeden 384 delege ile İkinci Enternasyonal kuruldu. Bu yapı "Sosyalist Enternasyonal" olarak tanımlandı ve Engels 1893'teki Üçüncü Kongre'de Onursal Başkan olarak seçildi.
1914'te I. Dünya Savaşı başladığında birçok Avrupalı sosyalist lider kendi hükûmetlerinin savaş hedeflerini destekledi. Birleşik Krallık, Fransa, Belçika ve Almanya'daki sosyal demokrat partiler enternasyonalizm ve dayanışma için verdikleri sözlere rağmen devletlerinin savaş zamanı askeri ve ekonomik planlarına destek verdi.
Lenin ise savaşı emperyalist bir çatışma olarak tanımladı ve dünya çapında bir proleter devrim için bu şansı kullanma çağrısı yaptı. İkinci Enternasyonal savaş sırasında dağılırken, Lenin, Troçki, Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg gibi Marksistlerden oluşan küçük bir grup Eylül 1915'te İsviçre'de Zimmerwald Konferansı'nda bir araya geldi.

1917 Ekim Devrimi, bir tarafta büyük "K" harfiyle tanımlanan Komünistlerle diğer tarafta anarko-komünistler ve sosyal demokratlar gibi diğer komünist ve sosyalist eğilimler arasında kalıcı ideolojik ayrıma neden olmuştur. Sovyetler Birliği'ndeki Sol Muhalefet, sadece Sri Lanka'da çoğunluğu elde edebilmiş olan Troçkizme neden olmuş ve o da izole edilmiş ve pro-Moskova kanat partiden tasfiye edilmiştir.
1922'de Komünist Enternasyonal dördüncü kongresinde, kendi kapitalist sınıflarının savaş için çabalarını destekleyerek işçi sınıfını aldattıkları için eleştirdikleri liderlerine dönük olarak yaptıkları eleştiri saklı kalmak üzere, komünistlerin sosyal demokratlarla işbirliği yapmasını öneren Birleşik Cephe politikası doğrultusunda bir karar aldı. Onlar açısından, öncelikle sosyal demokratların devrimden kaynaklanan konumsuzluğunu ve daha sonra, Komünist Partilerin genişleyen otoriterliğini gösteriyordu. Ancak bu durum Büyük Britanya Komünist Partisi'nin İşçi Partisi'ne katılmasıyla tersine dönmüş oldu.

1960'larda Yeni Sol görüşü ırkçılık karşıtlığı, feminizm, çevrecilik ve LGBT hakları üzerine inşa edilen Yeni Toplumsal Hareketleri de içine alan kültürel politikalarda eşitlikçi bir yaklaşımı içerecek şekilde daraltıldı. Eski Sol yapılar tarafından "kimlik politikaları" olarak adlandırılan bu dönüş, yeni muhafazakarlığın, neoliberalizmin ve yeşillerin kurucu unsurları arasında solcu ögeler olarak yer aldığı için ve esas sorun olarak toplumun sınıf yapısına odaklanmak üzere diğer başarısızlıklarla beraber kısmen sorumlu tutularak eleştirilmişti.
20.yüzyılın son çeyreği içerisinde artan ev sorunu ve tüketim malzemeleri kıtlığı, örgütlenme ve konuşma ile ilgili en temel insan haklarının eksikliği ile beraber yaşandığı Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku'nda büyük krizler süreci yaşanınca her geçen gün daha çok sayıda komünist partilerinden kopmaya başladı. 1989 ve 1991 yılları arasında Komünist parti iktidarlarının Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da hızlı çöküşü ile sosyalizmin Sovyet biçimi küresel bir siyasal güç olarak ortadan kayboldu.

Sosyalist sol, Çin, Küba, Angola ve Zimbabve gibi bazı ülkelerde hâlâ iktidardadır.
Merkez sol, liberal demokrasilerde popülist politikaların sol yorumunu yapmaktadır. Bunlar liberal demokrasiyi, temsili demokrasiyi ve vergi kesintileriyle denetlenen sosyal adalet harcamalarını, ekonominin etkin bir şekilde düzenlenmesini ve bazı kamu iktisadi teşekküllerini müdafa etmekle beraber öze

Sosyal demokrasi, sosyalizm içinde siyasi ve ekonomik demokrasiyi ve sosyalizme ulaşmaya yönelik kademeli, reformist ve demokratik bir yaklaşımı destekleyen sosyal, ekonomik ve siyasi bir felsefedir. Modern uygulamada sosyal demokrasi, genellikle kapitalist ekonomilerde uygulamaya konan ve devletin ekonomiyi refah kapitalizmi, ekonomik müdahale, kısmî kamu mülkiyeti, güçlü bir refah devleti ve toplumsal eşitliği destekleyen politikalarla düzenlediği bir sistem halini aldı.
Sosyal demokrasi, temsilî ve katılımcı demokrasiye bağlılığı savunmaktadır. Ortak amaçları arasında eşitsizliğin azaltılması, dezavantajlı gruplara yönelik baskının ortadan kaldırılması, yoksulluğun ortadan kaldırılması ve çocuk bakımı, eğitim, yaşlı bakımı, sağlık hizmetleri ve işçi tazminatı gibi evrensel olarak erişilebilir kamu hizmetlerinin desteklenmesi yer almaktadır. Ekonomik olarak, gelirin yeniden dağılımını ve ekonominin kamu yararına düzenlenmesini desteklemektedir. Sosyal demokrasinin sendikalar ve daha geniş emek hareketiyle güçlü ve uzun süreli bir bağı vardır. Ortak karar alma, işçiler için toplu pazarlık hakları ve mülkiyetin çalışanlara ve diğer paydaşlara genişletilmesi de dâhil olmak üzere, ekonomik alanda daha fazla demokratik karar almayı teşvik edecek tedbirleri desteklemektedir.
Sosyal demokrasinin tarihi, 19. yüzyıl işçi hareketine kadar uzanmaktadır. Başlangıçta farklı eğilimlerdeki sosyalistler için kullanılan bu terim, Ekim Devrimi'nden sonra otoriter ve merkeziyetçi Sovyet sosyalizm modeline karşı çıkan reformist sosyalistleri ifade eder hale geldi. Savaş sonrası dönemde sosyal demokratlar, özel mülkiyetin baskın olduğu karma ekonomileri benimsedi ve kapitalizmin niteliksel olarak farklı bir sosyalist ekonomik sistemle değiştirilmesi yerine düzenlenmesini teşvik etti. O zamandan beri sosyal demokrasi, Keynesyen ekonomi, İskandinav modeli ve refah devletleri ile ilişkilendirilmektedir.
Sosyal demokrasi, Batılı ya da modern sosyalizmin en yaygın biçimi olarak tanımlanmaktadır. Sosyal demokratlar arasında sosyalizme yönelik tutumlar farklılık göstermektedir: bazıları sosyalizmi uzun vadeli bir hedef olarak görmektedir; sosyal demokrasi, sosyalizme ulaşmaya yönelik kademeli, reformist ve demokratik bir yaklaşımı destekleyen siyasi ve ekonomik bir demokrasidir. Diğerleri ise sosyalizmi kapitalizm içindeki reformlara rehberlik edecek etik bir ideal olarak görmektedir. Sosyal demokrasinin, demokratik sosyalizmden ayırt edilebilmesinin bir yolu, sosyal demokrasinin, kapitalizmin sosyal refah programları aracılığıyla eşitsizlikleri gidermek için düzenlendiği ve iyi düzenlenmiş bir piyasaya güçlü bir vurgu yaparak özel mülkiyeti desteklediği karma bir piyasa ekonomisini savunarak bir denge kurmayı amaçlamasıdır. Buna karşılık demokratik sosyalizm özel mülkiyetin kaldırılmasına daha fazla vurgu yapar. Bununla birlikte, ayrım net olmamakta ve iki terim de yaygın olarak eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Sosyal demokrasi bir üçüncü yoldur, eski solla yeni sağ arasında refah devletine yakın, sanayileşmeci bir Batı Avrupa siyasal akımıdır. Genel oy, özgürlükler ve hakların savunulması amacıyla İkinci Enternasyonal'de güçlü bir akım olmuştur. Alman Konfederasyonu'nda SPD'nin (1863) ortaya çıkışı, İskandinav ülkelerindeki hareketler, Avusturya demokrasisi bu akıma yön vermiştir.
Büyük Britanya'da Fabianizm'in etkisi ve İşçi Partisi'nin yapısı ihtilalci olmayan revizyonist hareketleri ortaya çıkardı. Demokratikleşme sayesinde sosyal hareket gerçekleşecekti, Bernstein devrimin olacağına inanmıyordu. Hiçbir telos yoktu, proletarya devrimi yoktu. Kautsky, Bebel demokrasiyi amaç edindiler. İkinci Enternasyonal'den kopanlar, Rosa Luxemburg ve Spartakistler devrimci hareket içinde kalmaya devam ettiler. Sosyal demokratlar giderek Marksizm'den koptular. 1929 ekonomik krizinden sonra Keynesçilik ve plancılık kuramları sosyal demokrasiyi daha çok etkiledi.
İskandinav sosyal demokratları üretim araçlarının mülkiyeti yerine üretilen eşyanın adil bölüşümünü savunmaya başladı. 60'lardan 80'lere kadar sosyal demokrat iktidarlar Avrupa'da hükûmet oldu. Ancak, refah devleti politikalarının sona ermesiyle Yeni Sağ'ın yükselişine karşı yeni kuramlar üretildi. İktisadi kuramlar öne çıktı ve Friedmancılık tesirinde kalan sağ iktidarlara, Reagan ve Thatcher'a karşı Tony Blair'in küreselciliği, ulus aşırıcılığı işçi sınıfından rağbet gördü.
İsveç, 2007'ye kadar sosyal demokrasinin kalesi olarak gözüküyordu. Ancak neoliberal akım orada da etkili oldu ve İsveç'teki bütün sosyal eşitlik kuralları, liberallerin müdahalesi ile yerlerini serbest bir ekonomiye bıraktı.

Sosyal demokrasinin ortaya çıkış süreci, Ferdinand Lassalle tarafından kurulan Alman İşçileri Genel Birliği (General German Workers' Association veya kısaca ADAV)’nin yükselişe geçtiği 1860’lara kadar gitmektedir.
Birinci Enternasyonal olarak da bilinecek olan Uluslararası Emekçiler Birliği (International Working Men’s Association)’nin çeşitli işçi örgütlerinin bir araya gelmesiyle 28 Eylül 1864’te Londra’da kuruldu. Böylece değişik duruşlardaki sosyalistler bir araya geldiler. 32 kişilik geçici Genel Konseyinin Başkanlığına Karl Marx’ın seçildiği Birinci Enternasyonal kuruluşundan itibaren Marksizim, Prodhonculuk, Blanqui’cilik, Bakuninci anarşizm gibi akımların arasındaki çekişmeleri yaşadı. Sosyalizmde devletin rolü ve merkezilik gibi konularda buna karşı çıkan Mikhail Bakunin ve merkeziyetçi sosyalizmi savunan Marks arasındaki mücadele sonunda Bakuninciler 1872 tarihli Lahey Kongresinde Birinci Enternasyonal’den ayrıldılar.
Birinci Enternasyonal'in bir diğer çekişmeli konusu reformizmin rolü oldu.
Lasalle bir Marksist olmamakla birlikte Marx ve Engels’in teorilerinden etkilenmiş ve sınıf çatışmasının varlığını ve önemini kabul etmişti. Bununla birlikte Lasalle, Marks ve Engels’in Komünist Manifestosunda belirttikleri sınıf çatışmasını daha ılımlı bir biçimde öne sürmüştü.
Marx’ın devletin proteler sınıf hakimiyetine ulaşılmasında bir enstrüman olarak rolünü olumsuz olarak değerlendiren bakışına karşı Lasalle devleti kabul etmekteydi. Lasalle, devleti işçilerin kendi faydalarını ilerletebilecekleri ve hatta işçilerin yönetimindeki kooperatifler tabanında bir ekonomiye dönüşümün içinde değerlendirdi. Lasalle’in stratejisi öncelikli olarak seçimlere dayalı ve reformist bir metot olarak çalışan sınıfın kendisi için mücadele verecek bir politik partiye gereksinimi olduğu yönündeydi.
ADAV'ın parti gazetesi  "Sosyal Demokrat" (Der Sozial-Demokrat) olarak adlandırıldı. Marx ve Engels bu adlandırmaya hazzetmeyen bir tavırla yaklaştılar. Engels bir keresinde şöyle yazdı: "Ama ne başlık: Sosyal Demokrat!  Neden daha basitçe Proleteryan değil? " Marx da Sosyal Demokrat'ın kötü bir isimlendirme olduğu konusunda Engels'le aynı fikirdeydi.
Liberal kapitalistlerin sosyalist politikalara karşı çıkmaları üzerine Lassalle, ihtilaflı bir biçimde Otto von Bismarck gibi aristokratik toprak sahipleri olan tutucu junker'lerle burjuvazi karşıtı tutumları nedeniyle taktiksel bir ittifaka girdi. Lassalle'nin, sırası geldiğinde aynı biçimde yaklaşım göstermeyeceği varsayılan Bismarck ile yakın bir politika içinde bulunması nedeniyle ADAV içinde bulunan Liebknecht gibi Marksist politikacılar bu yakınlaşmaya karşı çıktılar. Liebknecht'in Die Sozial-Demokrat'taki editörlük görevinden istifa etmesi ve 1865'te ADAV'dan ayrılmasının ardından Marksist August Bebel ile birlikte Sosyal Demokrat Emekçiler Partisi (SDAP)'ni kurması ile partide bölünme yaşandı. SDAP; Küçük burjuva Almanya Sakson Partisi (SVP), ADAV'dan ayrılanlar ve Alman İşçileri Birliği Ligi (League of German Workers Associations veya kısaca VDA) tarafından oluşturuldu.
SDAP resmi olarak Marksist bir parti olmasa da Marksistlerin ve Marks ve Engels'in yönlendirmekte olduğu bir işçi sınıfı partisi oldu. Parti Birinci Enternasyonal'de Marx'ın uyarladıklarının bir benzeri olan duruş aldı. Prusya yönetimine karşı yüksek bir düşmanlık gösteren SDAP ile reformist ve daha çok işbirliği yaklaşımı gösteren ADAV arasında yoğun bir rekabet ve hatta birbirine karşı düşmanlığa varan karşıtlıklar yaşandı. 1870'te başlayan Fransa-Prusya Savaşı'ında bu rekabet, SDAP'nin Bismarc'ın bütün emperyalist politikalarını reddetme söylemi içinde bu savaşa karşı tavır alması ve ADAV'ın ise onu desteklemesiyle en yüksek noktasına ulaştı.

Fransa-Prusya Savaşı 'nın sonuçlarından birisi olarak Fransa'da Paris Komününü kuran işçi sınıfı devrimcileriyle birlikte hareket eden devrimci ordu güçlerinin birlikte gerçekleştirdiği (Üçüncü Fransa Cumhuriyetini kuran) devrim yapıldı. Paris Komünü, militan bir retorikle yönetimi destekleyen işçi sınıfının yanı sıra sınıf gözetmeksizin Fransa vatandaşlarının desteğini aldı. İşçi sınıfının militan söylemine karşın Paris'in orta sınıf burjuvazisi, esnaf ve tacirleri de Paris Komününü desteklediler. Komün, merkez komitesinde yer alan yeni-Proudhoncular ve yeni-Jakobenlerin varlığına karşın özel mülkiyetin karşısında olmadığını ancak özel mülkiyetin daha geniş bir dağılımını amaçladığını deklare etti Komitenin politik bileşenleri yirmi beş neo jakoben, on beş yeni Proudhoncu ve proto sendikalist, dokuz veya on Blanquist, çeşitli radikal cumhuriyetçiler ve Marx'dan etkilenmiş birkaç enternasyonalisti içermekteydi.
Paris Komününün 1871'de çökmesinin sonucu olarak Marx 1871 tarihli Fransa Sivil Savaşı adlı kitabında Komün'ün içindeki burjuva unsuruna karşın bunu proletarya diktatörlüğünün uygulama alanında bürokrasiyi de içinde bulunduran burjuva devleti aygıtlarından ayrıştırılmışçasına sahip olduğu geniş toplumsal desteği ile en mükemmel modeli olarak tarif etti.
İngiltere'de sendikaların 1871 yılında 1871 Sendika Yasası ile yasallaşmasının ardından İngiliz sendikacıları çalışma koşullarının parlamenter yapı içinde iyileştirilebileceğini düşünmeye başladılar.
1872 tarihli Hague Kongresi'nin ardından Marx yönünü sosyalizmin değişik ülkelerdeki değişik organizasyonlar vasıtasıyla şiddetli bir devrim ile başarabileceği tezine doğru yöneltti.
Almanya sosya

Sosyal liberalizm, bireysel özgürlük ve sosyal adalet arasında denge kurmayı amaçlayan politik bir ideolojidir. Sosyal liberalizm, bireysel özgürlükleri, sosyal adaleti ve eşitliği temel bir öncelik olarak görür. Herkesin temel ihtiyaçlara erişebildiği ve bireylerin başarılı olmak için eşit fırsatlara sahip olabildiği demokratik bir toplumu savunur. Sosyal liberalizm, daha adil ve eşitlikçi bir dünya yaratmak için özgürlük ve eşitliği dengeleyen bir çerçeve sunmaktadır. Klasik liberalizmden sonra ortaya çıkan sosyal liberalizm, klasik liberalizm gibi bireyci ekonomiyi, sivil ve siyasi hak ile özgürlüklerin genişlemesi bakımıyla uyuşur ancak bunlara ek olarak hükûmetin meşru rolünün yoksulluk, sağlık ve eğitim gibi ekonomik ve sosyal konuları olduğunu da içeren sosyal piyasayı temel alır. Sosyal liberalizmde toplumun iyiliği bireyin özgürlüğü ile uyumlu görülür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal liberal fikirler dünyanın birçok ülkesinde benimsenmiştir. Sosyal liberal düşünceler ile partiler merkez veya merkez sol olarak kabul edilir. Bununla birlikte, ülkelere göre farklı isimlendirmeler sosyal liberalizmi tarif etmektedir. Birleşik Krallık'ta yeni liberalizm, ABD'de modern liberalizm, Almanya'da sol liberalizm ve İspanyolca konuşulan ülkelerde ilerici liberalizm olarak adlandırılır.
Sosyal liberalizmin temel ilkelerinden biri bireysel özgürlüklerin önemidir. Sosyal liberaller, bireylerin, eylemleri başkalarına zarar veya hasar vermediği sürece, hayatlarını istedikleri gibi yaşama hakkına sahip olmaları gerektiğine inanırlar. Bu durum ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve toplanma özgürlüğünü içerir. Sosyal liberaller ayrıca gizlilik hakkını çoğunlukla destekler ve hükümetin/devletin özel hayata müdahalesine karşı çıkarlar.
Sosyal adalet, sosyal liberalizmin bir diğer temel ilkesidir. Sosyal liberaller, bireylerin geçmişlerine veya sosyal durumlarına bakılmaksızın eşit fırsatlara sahip olmaları gerektiğine inanmaktadırlar. Bu; eğitime, sağlık hizmetlerine ve diğer temel ihtiyaçlara erişimi de içermektedir. Bazı sosyal liberaller ayrıca eşitsizliği azaltmak ve herkesin başarıya ulaşmak için adil bir şansa sahip olmasını sağlamak amacıyla servet ve kaynakların yeniden dağıtımını savunurlar.
Sosyal liberaller; ırk, cinsiyet veya cinsel yönelimden bağımsız olarak tüm bireylerin eşit olduğuna inanmaktadırlar. LGBTQ+ topluluğu, farklı etnik kökenlere sahip insanlar veya topluluklar ve kadınlar da dahil olmak üzere, ötekileştirilmiş veya dışlanmış tüm gruplar için eşit insan hakları ve haklarını korumalarını desteklerler. Sosyal liberaller ayrıca her türlü ayrımcılığa karşı çıkarlar ve çeşitliliğin farklılığın toplumsal bir güç yarattığına inanırlar.
Modern/sosyal liberaller refah anlayışını, fırsat eşitliği temelinde savunmuşlardır. Birey ve gruplar, mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyorlarsa, devletin bu zararları azaltmak ya da ortadan kaldırmak için üstlenmesi gereken sosyal sorumlulukları vardır. Yurttaşlar, konut edinme, eğitim ve çalışma hakkı gibi çeşitli refah ve sosyal haklara sahiptir. Sosyal liberallere göre devletin ekonominin yönetiminden, en azından regüle edilmesinden sorumlu olması gerekmektedir. Sosyal liberal bir hükûmetten, hükûmet müdahalesini kullanarak yoksulluk, refah, altyapı, sağlık, eğitim ve iklim gibi ekonomik ve sosyal sorunları ele alması ve aynı zamanda bireyin haklarını ve özerkliğini vurgulaması beklenir.
Terim, politik ve ekonomik fikirleri birkaç asır boyunca Büyük Bunalıma dek egemenliğini korumuş klasik liberalizmden farklılaşmayı belirtme amacıyla kullanılır. 20. yüzyılın sonuna doğru sosyal liberalizme karşı tepki, parasalcı ekonomi politikaları ve devlet hizmetlerinin sunumunun azalmasına yol açan, sıklıkla neoliberalizm adıyla anılan ekol tarafından gösterildi. Bununla birlikte bu tepki klasik liberalizme dönüşle sonuçlanmadı. Hükûmetler sosyal hizmetleri sunmaya devam etti ve ekonomi politikası üzerindeki kontrolünü korudu.

19. yüzyılın sonuna doğru klasik liberalizmin ilkeleri ekonomik büyümede düşüşler, artan yoksulluk bilinci, modern sanayi kentleri içindeki işsizlik ve örgütlü emeğin ajitasyonu sonucunda sorgulanmaya başlandı. Sanayileşme ve laissez faire kapitalizminin yarattığı değişikliklere karşı önemli bir politik tepki sosyal denge hakkında kaygılanan muhafazakârlar tarafından gelmesine rağmen sonradan sosyalizm, değişim ve reform için daha önemli bir güce dönüştü. Charles Dickens, Thomas Carlyle ve Matthew Arnold gibi kimi Viktorya dönemi yazarları sosyal adaletsizliğin erken etkili eleştirmenleri oldu.
John Stuart Mill, klasik liberalizmin elementlerini sonunda yeni liberalizm adıyla tanınacak şeyle kombinleyerek liberal düşünceye katkı sağladı. Yeni liberaller bu zor koşullarla yüzleşmek için liberalizmin eksi dilini uyarlamaya çalıştı, onlar mevcut sorunların sadece devletin daha geniş ve müdahaleci anlayışı ile çözülebileceğine inanıyordu.
İngiliz filozof T. H. Green'in 19. yüzyılın sonuna doğru yaptığı çalışmalar doğrultusunda liberalizmi yeniden formüllemeye çalıştı. Green klasik liberalizm tarafından savunulan denetimsiz kar arayışının, yeni adaletsizlik ve yoksulluk formları oluşturduğunu düşünüyordu. Green'e göre bireyler salt bireysel değil, sosyal sorumluluklar da taşımaktaydı. Negatif özgürlük sadece birey üzerindeki dışsal sınırlamaları kaldırır ve bu da bireye tercih özgürlüğü sağlar, kârını azamileştirme misyonuyla devinen iş dünyası düşünüldüğünde negatif özgürlük, mümkün olan en düşük ücretle emeğin satın alınması becerisini haklılaştırdığından dolayı ekonomik özgürlük sömürüye yol açabilir. Green iş sözleşmelerinin eşit veya özgür bireyler arasında yapılmadığını savunur. İşçilerin tek alternatifleri sefalet veya açlıktan ölmek olduğu için işi kabul etmek zorundayken işverenler çok sayıdaki işçi arasından işlerine yarayan işçileri seçme ayrıcalığını deneyimler. Bundan dolayı ona göre piyasadaki tercih özgürlüğü bireysel özgürlük için yeterli bir kavramlaştırma değildir.
Green'den sonra gelen L. T. Hobhouse ve John A. Hobson, sosyal ve siyasal felsefeleri bakımından Green'in görüşlerini izlemledi. Yeni liberaller klasik liberalizm ve laissez-faire anlayışına karşı devletin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşama müdahalesi lehine tavır sergiledi. Onlar bireysel özgürlüğü sadece olumlu sosyal ve ekonomik koşulların varlığı ile mümkün olabileceğini düşünüyordu. Yoksulluk, sefalet ve cehalet içinde yaşayan birçok insan özgürlük ve bireysel gelişmeyi olanaksız kılmaktaydı. Yeni liberaller bu koşulların sadece güçlü, refah odaklı ve müdahaleci devlet tarafından koordine edilen kolektif eylem yoluyla iyileştirilebileceğini düşünüyordu. En önemli endişeleriyse bireysel özgürlükle devlet müdahalesinin bağdaştırılmasıydı. Hobhouse'a göre, işbirliği ve organizasyon düşüncesinden hareket eden sosyalizm ile bireysellik düşüncesini esas alan liberalizm karşıt olmaktan çok birbirini tamamlayan idealleri temsil ediyordu. Hobson da sınırlı bir kolektivist uygulamanın zamanla refahı artıracağını ve böylece devlet müdahalesine ihtiyacı azaltacağını düşünüyordu. 20. yüzyıl düşünürlerinden Berlin pozitif özgürlük anlayışının kapsayıcı bir siyasi ilke hâline getirilmesi durumunda totaliter bir potansiyel taşıdığına da dikkat çeker.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı'da egemen siyasi paradigma olan sosyal liberalizmin temelleri böyle atıldı. Avrupa'da, 1970 sonlarına kadar hâkim olan "sosyal demokrat uzlaşma"nın özünde yatan Marksist etkinin dışındaki en önemli fikir sosyal liberalizmdir. Sosyal liberalizm, Marksist olmayan çağdaş İngiliz solunda da en az Fabianizm kadar etkili olmuştur.

20. yüzyıl boyunca liberal partiler ve hükûmetler genellikle sosyal refah davasını kuvvetle savunmuşlardır. İngiltere'de refah devletinin ilk yapıtaşları, 1.Dünya Savaşından önce, 1906 seçimleri sonrası "Liberal refah reformları" adı altında liberal hükûmet tarafından atılmıştı. Bu hükûmet, yaşlılık aylığı ve sınırlı da olsa bir sağlık ve işsizlik sigortası sistemini uygulamaya koymuştu. İngiliz refah devleti uygulamaları, modern liberallerden William Beveridge tarafından kaleme alının 1942 Beveridge Raporuna göre 2.Dünya Savaşından sonra daha da genişletilmiştir. Bu uygulama, tüm yurttaşlara kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmayı taahhüt ediyordu.

Bir Alman ekonomist olan Alexander Rüstow, ilk olarak ekonomik sosyal liberalizmin Alman varyantını buldu. 1932'de Sosyal Politika Derneği'nde konuşurken bu sosyal liberalizm varyantına neoliberalizm adını koydu, ancak bu terim şimdi Rüstow tarafından bulunandan farklı bir anlam taşıyor. Rüstow, sosyalizme ve Alman İmparatorluğu'nda geliştirilen klasik liberal ekonomiye bir alternatif istiyordu. 1938'de Rüstow, liberalizmin nasıl yenilenebileceğini belirlemek için Ludwig Mises, Friedrich Hayek ve Wilhelm Röpke gibi çeşitli ekonomik düşünürlerle bir araya geldi. Rüstow, serbest piyasaları zorlamak için güçlü bir devleti ve piyasa başarısızlıklarını düzeltmek için devlet müdahalesini savundu.
2.Dünya Savaşı'ndan sonra, Rüstow'un şimdi genellikle ordoliberalizm veya sosyal piyasa ekonomisi olarak adlandırılan neoliberalizmi, Ekonomi Bakanı ve daha sonra Şansölye olan Ludwig Erhard yönetimindeki Batı Alman hükûmeti tarafından benimsendi. Fiyat kontrolleri kaldırıldı ve serbest piyasalar getirildi. Bu politikalar Almanya'nın savaş sonrası ekonomik toparlanmasıyla ilişkilendirilirken, Bismarck döneminde kurulan refah devleti giderek daha maliyetli hale geldi.

ABD'deki liberal refahçı anlayış 1930'larda F. D. Roosevelt'in yönetimi altında geliştirilmiştir. Roosevelt'in Yeni Düzen politikası çerçevesinde işsizlik, yaşlılar, çocuklar, dullar ve körler için kamusal yardım uygulamaya konmuştur, bunlar refah devletinin bir çeşit göstergesiydi. Onun politikaları ölümünden sonra da devam etmiştir. 1960'larda John Kennedy'nin yeni sınır siyasaları ve Lyndon Johnson'un Büyük Toplum programı çerçevesinde en üst düzeye ulaşmıştır.

Kemalist ekonomi modeli, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1923 İzm

"Tabela partisi", Türkiye'de belli bir seçmen kitlesi olmayan veya seçimlere girme yeterliliğini sağlayamayan ancak resmî olarak faaliyet gösteren siyasi partiler için kullanılan terimdir.
Türkiye'deki siyasi parti sayısının çokluğu nedeniyle birçok parti arka planda kalarak neredeyse hiç destek alamamış ve "tabela partisi" olarak adlandırılmıştır. Bu da, siyasi partiler yasasının ve seçim barajının %7 gibi diğer ülkelere göre çok yüksek olmasının eleştiri konusu olmasına neden olmuştur. Bazı siyasi partiler ise önceleri ülke siyasetinde ön planda iken, daha sonraları bu desteği kaybederek "tabela partisi" konumuna düşmüştür. Örneğin Demokratik Sol Parti, 1999 genel seçimlerinde oyların %22,18'ini alarak birinci parti konumundayken bir sonraki seçimde oylarının neredeyse tamamını kaybederek meclis dışında kalmıştır. 1965 ve 1969 genel seçimlerini kazanarak iktidar olan Adalet Partisi, 1981'de kapandıktan 14 yıl sonra 11 Nisan 1995'te yeniden açılmış, resmî olarak faaliyet göstermesine karşın hiçbir seçime katılamayarak "tabela partisi" olarak kalmış ve 26 Kasım 2009'da siyasi parti kriterlerini karşılayamadığı için kapanmıştır. 2015 yılında yeniden açılan Adalet Partisi, 2023 genel seçimlerine katılma hakkı kazansa da henüz kayda değer bir başarı elde edememiştir.
"Tabela partisi" terimi, siyasi partiler tarafından küçümseme ve aşağılama amaçlı da kullanılmaktadır.

Türkiye'deki siyasi partiler listesi

Tek parti rejimi, devlet yönetimiyle özdeşleşen bir siyasi partinin tek başına yasama meclisi ve hükûmeti oluşturduğu rejimlere verilen addır. Mutlak hakim tek parti dışındaki tüm partiler ya yasa dışıdır ya da tek parti rejiminde partiler bulunuyorsa da; bu partiler seçimlere yalnızca sınırlı ve kontrollü katılım hakkına sahiptir. Ülkede başka siyasi partilerin kurulmasının yasak olmadığı, mecliste yürütme ve yasamada farklı partilerin koltuk sahibi olabildiği ancak devletin tek partiyle yönetildiği de facto durumlara ise tek parti yönetimi denir.

Parti-devlet bütünleşmesine dayanan tek parti rejimi, modern diktatörlüklere özgü bir yönetim biçimidir. Eski diktatörler genellikle muhaliflerini susturmak ve halkı siyaset alanının dışına itmekle yetinmişlerdir. 20. yüzyıl popülist diktatörleri ise, iktidarı "halktan alma" efsanesini korumaya gayret etmişler, siyasi uyarı ve propaganda işlevlerini en küçük toplum birimine kadar örgütlemeyi hedeflemişler, plebisitler veya benzeri oylama yöntemleriyle "halkın onayını" almaya büyük önem vermişlerdir. Halkı uyarmak ve yönlendirmek görevini üstlenen Parti, bundan ötürü olağanüstü önem kazanarak bazen devletin asli kurumlarının (ordu, polis ve bürokrasinin) dahi önüne geçmiştir.
Tek partili sistemler kendi içerisinde hukuki durumlarına göre üçe ayrılırlar.

Gerçek (Reel) Tek Partili Sistemler: Hukuken ve fiilen sadece bir parti siyasi yaşama egemen bulunmaktadır. Bu partinin dışında başka partilerin kurulmasına kesin asla izin verilmez. Başka partiler yasaklanmıştır ve kurulmaları halinde illegal olarak görülürler. Geçici bir sistem değil, tek parti uygulamasının daimi olması öngörülür.
Otoriter tek partiler: Genellikle ulusal entegrasyonu ve bütünleşmeyi, iktisadi kalkınmayı gerçekleştirme veya çağdaşlaşma gibi belirli hedeﬂere yönelirler. İdeolojik yönleri baskın değildir. Kimi zamanda bir liderin meşruiyetini ve otoritesini desteklemek amacı güderler. Örneğin bazı Arap ülkelerindeki Baas Partileri gibi.
Totaliter tek partiler: Kapsayıcı bir ideolojiye dayanırlar. Parti, ideolojinin gereklerine göre yeni bir toplum modeli oluşturmayı amaçlar. Bu amaca ulaşabilmek için de, sosyal yaşamı tümüyle kontrol altında bulundurma hakkını kendinde görür. Her tür ekonomik, sosyal ve siyasal faaliyete müdahale eder. Komünist ve faşist tek partiler totaliter tek partilerin en bilinen örnekleridir ve bu ülkelerde başka partilerin kurulmasına izin verilmediği gibi toplum tek bir ideolojiye bağlanmaya çalışılır.
Hegemonyacı Tek Partili Sistemler: Görünüşte birden çok parti vardır fakat bu şekli bir uygulamadan ileri gitmez. Çünkü mutlak üstünlüğü bulunan parti dışında başka partilerin varlığına izin verilse de bunlar asla gerçek anlamda muhalefet partileri değildir. O yüzden diğer partiler “uydu partiler” (peyk partiler) olarak nitelenirler. Bu küçük uydu partilerin asıl egemen güç olan hegemonyacı parti karşısında rekabet etmeleri ve iktidarın el değiştirmesi mümkün değildir. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti'nde asal güç durumundaki Çin Komünist Partisi'nin dışında başka partilerin kurulmasına izin verilmiştir. Ancak bunlar çoğulcu/demokratik sistemlerdeki muhalefet partilerinden farklıdırlar. Çünkü buradaki uydu partiler iktidar partisinin karşısında onun muhalifi değil, destekleyicisi olarak yanındadırlar. Bu nedenle görünüşte çok partili gerçekte ise tek partili sistem vardır. Bazı görüşlere göre gerçek birçoğulcu demokrasiye geçişin ara formudur.
Ayrıca bu sınıflandırmanın dışında sistemin geçici olmasına veya demokratikliğine bakılarak başka alt türler de eklenebilmektedir.

Geçici Tek Partili Sistemler: Ülke içerisinde oluşan bir kriz ortamını hızlı kararlar maksadıyla düzeltmek veya yeni kurulmuş rejimlerde yeni bir sistem oluşturulmadan önceki geçici süreçlerdir.
Baskın Tek Partili Sistemler: Gerçekte çok partili ve çoğulcu bir uygulama vardır ve aslında tek partili bir rejim olarak sınıflandırmak doğru değildir. Çünkü Birden çok parti yasal olarak bulunur ve eşit (vaya dengeli) şartlar altında faaliyet gösterirler. Ancak içlerinden birisi, sürekli olarak topladığı oy ve parlamentoda sağladığı çoğunluk bakımından diğerlerine oranla çok daha güçlü ve üstündür. Örneğin Hindistan Ulusal Kongre Partisi. Sistem demokratik olduğu için diğer (veya küçük) partiler de muhalefet görevlerini serbestçe yerine getirirler (hegemonyacı sistemin aksine).

Baskı ortamında yapılan 1912 seçimlerinden tek parti olarak çıkan ve Haziran 1913'ten sonra meclisteki tekil muhaliflerin çoğunu tasfiye eden İttihat ve Terakki yönetimi (1913-1918), bazı bakımlardan modern tarihin ilk tek parti rejimi sayılabilir. Rusya'da Kasım 1917'deki devrim ile yönetime el koyan ve bir ay sonraki Duma seçimlerinde diğer partileri tasfiye eden Bolşevik Parti yönetimi, genellikle tek parti rejimlerinin dünyadaki ilk örneği olarak kabul edilir. İtalya'da Mussolini önderliğinde 1922'de iktidara gelen Faşist Parti, 1925'te diğer partileri yasaklayarak tek parti rejimini resmîleştirmiştir. Türkiye'de 8 Nisan 1923'te seçilen ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisine sadece bir partinin katılmasına izin verilmiş, Kasım 1924'te kurulan muhalefet partisinin Mart 1925'te kapatılmasıyla tek parti düzeni resmi nitelik kazanmıştır; 1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelişi ile sona ermiştir.

Siyasi partilerin katılmadığı 1908 seçimlerinden sonra, İttihat ve Terakki Fırkasının çeşitli baskı ve zorbalık yöntemleriyle Mecliste mutlak çoğunluğu elde ettiği 1912 seçimleri ("Sopalı Seçim" olarak anılır) Türkiye'de ilk tek partili rejim denemesinin başlangıcıdır.
1913'te İttihat ve Terakki yönetimi belli başlı muhaliflerini idam ve diğerlerini hapsetmek suretiyle siyasi alanda mutlak egemenliğini kurdu. 1919 Kasım ayında yapılan son Mebusan seçimlerinde de, İttihat ve Terakki geleneklerini sürdüren Müdafaa-yı Hukuk teşkilatı, Anadolu illerinden sadece kendi yandaşlarının seçilmesini sağladı. Seçilmeyi başaran muhalif mebuslar, 12 Ocak 1920'de toplanabilen meclisi boykot ettiler.
1920'de toplanan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde nispeten özgür bir tartışma ortamı korundu ve 1922'de birbirine muhalif iki grup oluşabildi. (Bak. Birinci Grup, İkinci Grup).
Nisan 1923'te yapılan İkinci Meclis seçimlerine sadece Birinci Grup üyeleri arasından devlet başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın oluşturduğu tek listenin katılmasına izin verildi. Seçime katılmayı deneyen bağımsız adaylar çeşitli baskılarla çekilmeye zorlandılar. Sonuçta resmi aday listesi dışında iki veya üç bağımsız aday Meclise girebildi. 1923'te Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi'nin kurulmasından sonra, 1927, 1931, 1935, 1939 ve 1943 genel seçimlerine sadece CHP listesi katıldı. CHP'nin 1927 Tüzüğü uyarınca aday listeleri partinin "değişmez genel başkanı" sıfatıyla Cumhurbaşkanı Atatürk—1938'den sonra "Milli Şef" İsmet İnönü—tarafından belirlendi ve ilan edildi.
1930 yılında Atatürk'ün girişimiyle bir muhalif parti (Serbest Fırka) kurma denemesi yapıldıysa da, Serbest Fırka kuruluşundan 3 ay sonra kendini feshetti.
İkinci Dünya Savaşı sonunda, ufukta beliren Sovyetler Birliği tehdidine karşı ABD ve İngiltere'nin diplomatik desteğini kazanmak amacıyla Türkiye tek parti düzenine son verme kararını aldı. 1 Kasım 1945'te İnönü TBMM açış konuşmasında Atatürk'ün de nihai amacının demokrasiye geçmek olduğunu belirterek, '... Tek eksiğimiz hükûmet partisinin karşısında başka parti bulunmamasıdır,' dedi. Aralık ayında CHP'den ayrılan bir grup milletvekili 7 Ocak 1946'de Demokrat Parti'yi kurdular. 1946'nın ilk aylarında birçok yeni parti kuruldu ise de, bunların birçoğu hükûmet tarafından kapatıldı. Örneğin Türkiye Komünist Partisi'yle bağlantılı Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) ve Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) gibi sol partiler açılır açılmaz yasaklandı.
21 Temmuz 1946 seçimlerinde Türkiye'nin ilk çok partili tek dereceli seçimleri yapıldı. Ancak bu seçimde de 1912'de olduğu gibi sandık sonuçları güvenli bir şekilde meclise yansımadı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde ise DP büyük çoğunlukla seçimi kazanarak iktidara geçti.
Türkiye'de 1950 dönemeci, dünyada tek partili bir rejimin savaş veya ihtilal gibi kanlı olaylar olmaksızın serbest seçimlerle sona erdirilmesinin, çok az sayıda, hatta tek örneğidir.

Öncü parti

Özel

Genel
Ahmet Taner Kışlalı - Tek Partili Rejimler
Doğu Perinçek - Siyasi Partilerin Hukuki Rejimleri
Parti Sistemleri ve Türkiye'deki Uygulamalar, Murat Yanık, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Tek sorun siyaseti, siyasi kampanyasını tek bir sorun üzerine kuran siyasi partilerin temel politikası veya düşüncesini ifade eder.
Tek sorun siyasetini takip eden partiler kürtaj, vergi, hayvan hakları, çevre, bireysel silahlanma veya esrarın yasallaşması gibi konuları ele alır. Korsan partiler ve yeşil partiler, tek sorun siyasetini güden partilere örnektir. Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi'nden ayrılan Nigel Farage'ın kurduğu Brexit Partisi, Birleşik Krallık siyasetinde köklü değişim yaratması bakımından bu partilerin en çarpıcı örneklerindendir.
Bu tür partilerin zayıf noktası, büyük çadır partilerinin çıkar gruplarına dayanarak etkili olmasıdır. Tek sorun siyasetini takip eden partiler, bu yönde düşünen kişilerin tamamını kendi bünyesinde toplayamayacağı için çoğunlukla kamuoyu oluşturmaktan ileri gidemez. Ancak mesele edindiği sorunu dile getirmeleri seçimlerin gidişatını etkileyebilir. Bu sorunların büyük partilerin ajandalarına eklenmesini sağlayabilirler.

Ulusal birlik hükûmeti veya millî birlik hükûmeti, genellikle savaş veya diğer ulusal acil durumlar sırasında mecliste yer alan tüm partilerin (veya tüm büyük partilerin) geniş bir koalisyon hükûmetidir. Ulusal birlik hükûmetinde muhalefet yoktur veya muhalefet partileri çok küçük ve ihmal edilebilir niteliktedir.

Amerikan İç Savaşı sırasında, partizan siyaseti aşma umuduyla Abraham Lincoln, ikinci dönemi için Demokratlardan Andrew Johnson ile birlikte yeni kurulan Ulusal Birlik Partisi'nde bir araya geldi. Ulusal Birlik Partisi, üyelerin diğer siyasi partilerle ilişkilerini sürdürmelerine izin verdi.
Amerikan İç Savaşı'ndan bu yana geleneksel anlamda Amerika Birleşik Devletleri'nde "millî birlik" hükûmeti hiç olmamıştır. Ancak ulusal felaketler veya savaşlar sırasında, iki partinin kısa süreli olarak "Başkanın etrafında toplandığı" birkaç örnek olmuştur. Bu örnekler, Pearl Harbor saldırısı, John F. Kennedy suikasti ve 11 Eylül saldırıları gibi, sadece dünya çapında etki yaratmakla kalmamış, aynı zamanda görevdeki başkanın onay derecesinde büyük bir artışa yol açmıştır.

2014 tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında, Ashraf Ghani'nin Afganistan Cumhurbaşkanı ve Abdullah Abdullah'ın Afganistan Başbakanı olarak yeni bir görevle birlikte Ulusal Birlik Hükûmeti (UBH) kuruldu. Bu güç paylaşımı anlaşması, 2019 Afganistan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra dağıldı. Ardından Ghani, Başbakanlık görevini kaldırdı, Abdullah ise Ghani'nin cumhurbaşkanlığını tanımayı reddetti ve Kuzey Afganistan'da yeni bir hükûmetin oluşturulmasını talep etti. Her iki siyasetçi de Taliban'ın Afganistan Savaşı'nı kazanması ve ülkeyi yeniden ele geçirmesiyle iktidardan düştü.

Hırvatistan, Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı'nın patlak vermesinden sonra 1991 yılında Başbakan Franjo Gregurić liderliğinde bir ulusal birlik hükûmeti kurdu. Kabine azınlık partilerinden bakanları içerdi.

Estonya, Estonya Bağımsızlık Savaşı sırasında ve Estonya Komünist Partisi'nin 1924 darbe girişimi öncesinde ulusal birlik hükûmetlerine sahipti.

Yunanistan'daki bir ulusal birlik hükûmetine genellikle ekümenik hükûmet denir:

1926 Alexandros Zaimis yönetiminde
1944, Georgios Papandreu yönetiminde
1974 Konstantinos Karamanlis yönetiminde
1989, Xenophon Zolotas yönetiminde
2011 Lucas Papademos yönetiminde

Macaristan'da ulusal birlik hükûmetlerinin ortaya çıktığı beş dönem vardır:

1917–1918, Birinci Dünya Savaşı sırasında (Móric Esterházy ve Sándor Wekerle kabineleri)
1919–1920, Károly Huszár kabinesi, Macaristan Krallığı'nın restorasyonu
1944–1945, bu arada II. Dünya Savaşı, Ulusal Birlik Hükümeti (Ferenc Szálasi kabinesi)
1944–1947, muhalefet hükûmeti bu arada II. Dünya Savaşı (Béla Miklós) ve Zoltán Tildy ve Ferenc Nagy kabinelerini takip ettikten sonra)
1956, 1956 Macar Devrimi sırasında (Imre Nagy'nin üçüncü kabinesi)

İsrail, tarihi boyunca önemli rakip partilerin bir araya gelerek oluşturduğu birkaç ulusal birlik hükûmetine sahne olmuştur. Bu koalisyonlar, 1967 yılında yaşanan Altı Gün Savaşı döneminde, 1980'lerin sonlarında ve 2020'deki COVID-19 pandemisi sırasında kurulmuştur. 2021'de kurulan 36. hükûmet, İsrail tarihindeki en çeşitli hükûmetlerden biri olarak kaydedilmiştir. Bu hükûmet, sağcı, merkezci, solcu ve bir İslamcı siyasi partiden oluşmuştur.
2023 Ekim ayındaki Hamas saldırılarının ardından İsrail savaş kabinesi kuruldu.

Büyük çadır
Büyük koalisyon
Ulusal Birlik Hükümeti (Macaristan)

Yeni CHP, kısaltımı ile Y-CHP veya uzun adıyla Yeni Cumhuriyet Halk Partisi, Kemal Kılıçdaroğlu'nun Cumhuriyet Halk Partisi'nde yarattığı paradigma değişimini ifade etmek için kullanılan bir kavramsallaştırmadır. Bu paradigma değişimi ile birlikte Deniz Baykal'ın temsil ettiği ulusalcı grup süreç içerisinde tasfiye edilmiş ve Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP; toplumun daha önce ulaşamadığı kesimlerine açılabilme iddiasıyla, giderek ana karakterini oluşturan değerlerinden uzaklaşmış ve daha ılımlı bir laiklik anlayışını benimsemiştir.

Yeni ifadesinin kullanımı; Dünya'da ve Avrupa'da 1990'lı yılların sonu ve 2000'li yılların başında CHP gibi sosyal demokrat olarak nitelendirilen ABD'deki Demokrat Parti ve Birleşik Krallık'ta bulunan İşçi Partisi gibi partilerin Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve solun küresel anlamda gerilemesinden sonra sosyal demokrat kimliklerini koruyarak içsel dönüşüm gerçekleştirmeye başlaması ile kullanıma girmiştir.
Birleşik Krallık İşçi Partisi, bu kimlik değişikliğini Margaret Thatcher'ın "New Right" hareketine karşın Tony Blair liderliğinde "New Labour" hareketi ile gerçekleştirmiştir. Bu hareketlerin kullanmış olduğu "New" kelimesinin doğrudan çevirisi olan "Yeni" ifadesi partiler tarafından yeni bir paradigma anlayışı sahip olduklarını ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.
Birleşik Krallık'ta Yeni İşçi Partisi markası, seçmenlerin güvenini yeniden kazanmak ve seçim vaatlerini yerine getirmemekle anılan ve sendikalar ile devlet arasındaki bağlar nedeniyle eleştirilen geleneksel sol politikalardan bir ayrışma olduğunu göstermek ve partinin modernleşmesini halka anlatmak için geliştirilmiştir.
İşçi Partisi'nin 1983 genel seçimlerinde aldığı ağır yenilginin ardından, partinin yeni lideri Neil Kinnock'un partinin yenilgisine yol açan politikaların gözden geçirilmesi ve eski bir televizyon yapımcısı olan Peter Mandelson tarafından partinin kamuoyundaki imajında iyileştirmeler yapılması çağrısında bulunmasıyla modernleşme çağrıları öne çıktı. Neil Kinnock ve John Smith'in liderliklerinin ardından Tony Blair yönetimindeki parti, Yeni İşçi sloganı altında seçmen kitlesini genişletmeye çalıştı ve 1997 genel seçimlerinde orta sınıfta önemli kazanımlar elde ederek ezici bir zafer kazandı. İşçi Partisi bu geniş desteği 2001 genel seçimlerinde de sürdürdü ve 2005 genel seçimlerinde de İşçi Partisi tarihinde ilk kez üst üste üçüncü kez zafer kazandı.

22 Mayıs 2010 tarihinde Kemal Kılıçdaroğlu yeni parti lideri olarak seçildi. Kılıçdaroğlu CHP'yi geleneksel sosyal demokrat imajına geri döndürdü ve partinin laik-muhafazakar karakterini bir kenara bıraktı. Kılıçdaroğlu, dindar seçmenler ve Kürtler arasında bir köprü kurmak üzerine politika yürüttü. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, beş seçim boyunca milletvekili seçimlerinde %22 ila %26 arasında oy aldı. Parti 2010 anayasa referandumunda "hayır" kampanyasını destekledi. Kılıçdaroğlu liderliğinde girilen 2011'deki ilk seçimde partinin desteği %25'e çıktı, ancak bu oy oranı partinin seçimleri kazanması için yeterli olmadı. Kamuoyundaki seçim analizlerine göre, bu dönemde geliştirilen Y-CHP söylemi seçmen nezdinde olumsuz karşılandı. 

1992 yılında İsmail Cem ile beraber "Yeni Sol" isimli bir kitap yazan Deniz Baykal, 1995'te gerçekleştirilen genel seçime "Dünyada yeni sol, Türkiye'de yeni CHP" sloganıyla girdi.

1995'te SHP ile birleşen CHP, Deniz Baykal liderliğinde 2002 Türkiye genel seçimlerine katılmış ve AK Parti ile birlikte %10 barajını geçen iki partiden biri olmuştur. AK Parti'nin birçok alanda demokratikleşme sözü vermesi ve bu yolda AK Parti'nin Kemalist vesayeti ortadan kaldırmayı amaç edinmesi, Avrupa Birliği üyelik sürecinin başlatması, yeni bir serbest piyasacı ekonomi ile başta Kürtler olmak üzere azınlık politikalarında kapsayıcı bir anlayışı benimsemesi CHP içerisinde partinin demokratikleşmenin gerektiğini savunan grupların oluşmasına neden olmuştur. Geçmiş yıllarda Deniz Baykal'ın demokrasi anlayışına katılmayan ve örnek olarak Kürt sorunu hakkında daha demokratik bir anlayışa sahip olan SHP kurmaylarının CHP'ye katılması bu sürecin temelini oluşturmuştur.
Mart ayında düzenlenen 2004 yerel seçimlerinde CHP'nin kötü bir performans sergilemesinin ardından Deniz Baykal'ın düşüncelerinden ve partiyi yönetim tarzından rahatsız olan ve içlerinde Muharrem İnce ile Kemal Kılıçdaroğlu'nun bulunduğu 30 CHP'li milletvekili  "CHP'nin İktidara Yürüyüşü" adında bir hareket kurmuş ve bildiri yayınlamışlardır. Bu hareket daha sonrasında "30'lar Hareketi" olarak da adlandırılmıştır. Hareket; tüzük değişikliği, söylem birliği ve yapılanmasının ardından seçimli kurultay yapılmasını talep etmiştir. Yedi milletvekilinin bildiriden ve hareketten vazgeçmesi ve kalan milletvekillerinin partiden tasfiye edilmesiyle hareket gücünü yitirmiştir. Kılıçdaroğlu ise bu süreçte yönetimin kara listesine girmemeyi başarmıştır.

Kılıçdaroğlu, 2007'de yeniden milletvekili adayı gösterilmiş ve daha sonrasında Baykal'ın isteği üzerine grup başkanvekili olmuştur. Bu görevi aldıktan sonra daha görünür hale gelen Kılıçdaroğlu bu dönemde AK Parti'nin önemli isimlerinin yolsuzluk iddialarını açıkladığı basın toplantıları gerçekleştirmiştir. Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek yolsuzlukla suçladığı kişiler arasındaydı.
Bu iddialar en sonunda Dişli'nin 12 milyar dolarlık iş yaptığı gerekçesiyle AK Parti'nin MYK ve MKYK'sinden istifa etmesine ve Dengir Mir Mehmet Fırat'ın ortağı olduğu bir şirket aracılığıyla hayali ihracat yaptığı gerekçesiyle hemen olmasa da birkaç ay sonra partideki görevlerinden istifa etmesine neden oldu. Melih Gökçek'i ise Ankara'da doğalgaz sayaçlarının fahiş fiyatla satın aldığı ve bunu Ankaralı'ya fatura ettiğini ilan etti. Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek ile Uğur Dündar'ın yönettiği bir programda ayrı ayrı tartışmıştır. Dengir Mir Mehmet Fırat iddiaları yalanlamış ve kanıtların CHP'ye yakın bir bürokrat tarafından düzenlendiğini söylemiştir. Kılıçdaroğlu buna karşın "Her şeyin belgesi var. İftira atmadım, öyle bir alışkanlığım yok" ifadesinde bulunmuştur. Melih Gökçek ile tartıştığı programda ise sakinliğini koruyarak Gökçek'in sert ve gergin üslubunun dikkat çekmesini sağlamıştır.
Aynı dönemde Almanya'da görülen bir başka yolsuzluk davası olan Deniz Feneri davasında da ismi geçmiştir.

Yolsuzluk iddiaları ile ünlenen Kılıçdaroğlu 2009 yerel seçimlerinde İstanbul'dan aday gösterilmiştir. Seçim propagandası için Beyoğlu'nda gezerken bir vatandaşın ona "Gandi bu, Gandi" diye seslenmesi Kılıçdaroğlu'na ileride çok kullanılacak bir sıfat kazandırdı. Bu olayın üzerine "Memnunum tabii. Mahatma Gandi çok önemli bir siyasi lider. Şiddet kullanmaksızın mücadele verdi ve başarıya ulaştı. Vurdulu, kırdılı, sert tartışmaları bırakmamız lazım” diyerek kazandığı takma adın hoşuna gittiğini belirtmiştir. İstanbul'da seçilemese de 2004'te % 28,9 alabilen CHP'nin oy oranı, % 37'ye çıkmıştır.
Kurultay yaklaştığında parti içi muhalefet cılız durumdaydı ve Baykal rakipsiz gözükmekteydi. Ancak Baykal ile Ankara milletvekili Nesrin Baytok'un bulunduğu müstehcen bir videonun internette yayımlanmasıyla Deniz Baykal 10 Mayıs 2010'da genel başkanlıktan istifa etti. Kılıçdaroğlu en başta aday olmayı reddetse de genel sekreter Önder Sav'ın ikna etmesiyle adaylığını koymuştur. İl başkanlarının destek açıklamalarıyla kurultayda aday olan Kılıçdaroğlu oy birliği ile genel başkan seçilmiştir.

Kurultay sonrasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Baykal döneminde yapılan tüzük değişikliklerinin hayata geçirilmesini istemiş ve bu Önder Sav'ın Kılıçdaroğlu'na bayrak açmasına neden olmuştur. Yapılan değişiklikler partideki güçlü genel sekreterlik dönemini bitirecekti. Üst yönetimin anlaşmaya varamaması sonucunda CHP aynı yılın aralık ayında CHP 15. Olağanüstü Kurultayı'na gitmiş, Sav ve arkadaşları önce MYK dışında bırakılmış, sonrasında parti meclisine de alınmamıştır. Partinin iki önemli adamı arasında gerçekleşen bu iktidar mücadelesi gazetelerde tarafından "CHP ikiye bölündü", "CHP'de kılıçlar çekildi" ve "CHP'de iç savaş" olarak yorumlanmıştır.
Kurultay sonrasında girilen 2011 genel seçimlerinde CHP oy oranını % 20,87'den % 25,98'e çıkarmış ve ana muhalefet partisi olmaya devam etmiştir. Önder Sav'ın partiden tasfiye edilmesini kesinleştiren Temmuz 2012'deki kurultayda yeniden genel başkan seçilen Kılıçdaroğlu koltuğunu garantilemiştir. Bu dönemde yeni yönetim kadrolarını açıklarken ilk defa "Y-CHP" ifadesini kullanmıştır. Bu sözler Baykal ve Sav'a karşı yapılan bir ima olarak nitelendirilse de Kılıçdaroğlu "Biz CHP derken geçmişi unuttuk, yeniden CHP kurduk gibi bir anlayışı reddediyoruz. Böyle bir anlayış yok. Yeni CHP'den kastımız, CHP’nin yeni yönetimidir. Bu yönetim halktan yana yönetimdir, bu yönetim korkulara karşı direnen özgürlükçü bir yönetimdir. Özgürlüğü getiren bir yönetimdir. Hiç kimse ama hiç kimse bizi özgürlüğün ve hukukun dışında bir alana taşımayacaktır." açıklamasında bulunmuştur.
2011 seçimlerinde Kürt sorunu, başörtüsü ve ekonomik meselelerde ana akım görüşten farklı görüşlere sahip milletvekilleri seçilmiştir. Kılıçdaroğlu tarafından yenilik vurgusu yapılsa da partinin teşkilatında ve ana akım fikrinde ulusalcılık ve laik kesim gücünü korumuştur.

Yerel seçimlerde CHP, 17-25 Aralık yolsuzluk skandallarının, Gezi parkı olaylarının, Çözüm Süreci'nin ardından genel politikasını AK Parti'ye karşı yürüttüğü laiklik karşıtlığını bırakarak bu faktörler üzerinden şekillendirmiş ve beyannamesinde "plansız kentleşme, yaşanabilir şehirler, sosyal belediyecilik, şeffaflık" gibi konuları beyannamesinde yer vermiştir. İstanbul'da Mustafa Sarıgül'ün ve Ankara'da MHP kökenli Mansur Yavaş'ın aday gösterilmesi parti içinde tepkilere neden olmuştur. 

CHP grup toplantısında Kılıçdaroğlu'nun konuşmasına başladığı sırada bir grup partilinin belirlenen adaylarla ilgili tepki göstermesi ve bu tepkilerini bağırarak sürdürmeleri üzerine Kılıçdaroğlu, "Parti kültürünü benimsemeyen, genel başkanın sözünü kesen, derhal burayı terk etmelidir. Çıkarın dışarı

Yasama bağışıklığı, parlamento üyelerinin görevlerini daha iyi bir biçimde ve serbestçe yerine getirebilmeleri için tanınan ayrıcalıklardır. Yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı olmak üzere ikiye ayrılır.

Yasama dokunulmazlığı, parlamento üyeleri hakkında, suç işlediklerinden bahisle, parlamentonun izni olmadan, gözaltına alma, tutuklama gibi bazı cezai takibat işlemlerinde bulunulamamasıdır. Amacı, parlamenterlerin keyfi kovuşturma ve cezaya maruz kalmasını önlemektir. Günümüzde her ülke anayasası konuyla ilgili farklı bir sistemi benimsemiş olmakla birlikte, çoğunluğu yasama dokunulmazlığına yer vermiştir. Bunun istisnası, Hollanda ve Yeni Zelanda'dır. Yasama dokunulmazlığının amacı parlamento üyelerinin, parlamento çalışmalarına istedikleri her zaman katılmalarını sağlamaktır.

Yasama dokunulmazlığı görecelidir.
Yasama dokunulmazlığı sürekli değil, geçicidir. Yani sadece parlamento üyeliği sıfatı boyunca devam eder.
Yasama dokunulmazlığı, parlamento kararıyla kaldırılabilir.

Yasama dokunulmazlığı, Fransız kökenlidir. Fransız İhtilali'nden sonra toplanan Kurucu Meclis, 26-27 Haziran 1790 tarihli bir Kararname ile Meclis üyelerinin, Meclisin kararı olmaksızın ve suçüstü hâli hariç, tutuklanamayacağını öngörmüştür.

Bu hukuk sistemine tabii ülkelerde yasama dokunulmazlığı sadece hukuki alandadır, cezai alanda bir ayrıcalığa yer verilmemiştir. Bu ülkelerde yasama dokunulmazlığı mutlaktır ve istisnaları yoktur. Parlamento kararıyla, bir parlamento üyesinin dokunulmazlığı kaldırılamaz. Bu ülkelerde yasama dokunulmazlığı pek de işlevsel değildir. Çünkü kimse borçlarından dolayı tutuklanmamaktadır.

Bu hukuk sistemine tabii ülkelerde yasama dokunulmazlığı cezai alandadır, hukuki alanda bir ayrıcalığa yer verilmemiştir. Bu ülkelerde yasama dokunulmazlığının istisnaları vardır. Örneğin, suçüstü hallerde parlamento üyesi hakkında derhal cezai müeyyidelere başvurulabilir, herhangi bir parlamento kararına ihtiyaç yoktur. Mutlak değildir. Örneğin bazı ülkelerde parlamento üyesi tanık olarak dinlenebilir ve hakkında soruşturma açılabilir.

Parlamento üyelerinin görevlerini yerine getirirken açıkladıkları düşüncelerinden, sözlerinden ve verdikleri oylardan dolayı hukuki ya da cezai takibata uğramamalarını ifade eder. Oy, söz veya düşünce açıklaması dışında kalan fiiller, yasama sorumsuzluğu kapsamında değillerdir. Yasama sorumsuzluğu süreklidir, kaldırılamaz. Yani bir parlâmento üyesinin görevi dolsa bile, yasama sorumsuzluğundan yararlanır. Bu sorumsuzluk sayesinde, parlamento üyeleri düşüncelerini serbestçe açıklayabilecek, hiçbir şeyden çekinmeyeceklerdir. Yasama sorumsuzluğu, parlamento üyesini hem cezai, hem de hukuki müeyyidelere karşı korur.

Yeni Osmanlıcılık veya neo-Osmanlıcılık, Türkiye'de laik milliyetçi cumhuriyeti ve reformlarını itibarsızlaştıran, Osmanlı Hanedanı'nı ve halifelik gibi gelenekçi kurumları yücelten gerici, revizyonist, monarşist, muhafazakâr ve İslamcı bir siyasi ideolojidir. Aynı zamanda, en geniş anlamıyla, Türkiye'nin Osmanlı geçmişini onurlandırmayı savunan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin, modern Türkiye'nin topraklarını kapsayan öncül devlet olan Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındaki bölgelerde daha fazla siyasi angajmanını teşvik eden irredantist ve emperyalist bir ideolojidir.

Terim ilk olarak 1985'te Chatham House'daki bir makalede David Barchard tarafından kullanılmıştır; Barchard, yakın gelecekte yeni Osmanlı fikrinin Türkiye için muhtemel bir hedef olabileceğini öne sürer. Ayrıca, 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı'nın ardından Yunanlar tarafından da kullanıldığı görülmüştür.
Terim son dönemde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs, Yunanistan, Irak, Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ'daki müdahaleci ve yayılmacı dış politikasıyla ilişkilendirildi.

Yeni Osmanlıcılıktan özellikle Türkiye Cumhuriyeti eski Başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun dış politikasına ilişkin bir isim olarak ortaya çıkmıştır. Davutoğlu bu benzetmeye karşı Yeni Osmanlıcılık gibi bir politikası olmadığını ifade etmiştir. Fakat "Stratejik Derinlik" adlı kitabında ise Davutoğlu Yeni Osmanlıcılığı Turgut Özal'ın dış politikası ile bağdaştırır ve ondan diplomatik bir yenilik diye bahseder. Dolayısıyla Davutoğlu bu terimi kendisi de benimsemiştir.

2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesinden sonra bu düşünce tekrar gündeme gelmiş, 2009 yılında Yeni Osmanlıcılığı savunan kişilerden, en son dönem Türk dış politikasının arkasındaki isimlerden biri olan Ahmet Davutoğlu'nun dışişleri bakanlığına getirilmesi artık Türk dış politikasının bu yönde gideceğine dair bir izlenim uyandırmıştır. Ahmet Davutoğlu, İngiltere'nin kurduğu İngiliz Milletler Topluluğunu örnek göstererek, Türkiye'nin de Osmanlı Milletler Topluluğunu kurabileceğini açıklamıştır. 2006 yılında dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ve 2012 yılında dönemin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu'nun gerçekleştirdikleri Cezayir seyahatinde Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika tarafından bu şekilde bir yapılanmanın Türkiye'nin öncülüğünde kurulması Türk yetkililere beyan edilmiştir.
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, Abdullah Gül'e şunları söylemiştir:

Osmanlı Milletler Topluluğu kuralım. İngiltere Commonwealth denen Britanya Milletler Topluluğu’nu eski sömürgeleriyle kurdu. Biz Osmanlıyı hiçbir zaman sömürgeci görmedik. Güçlü olduğu kadar hoşgörülü Osmanlı düzeni günümüzde de uygulanamaz mı? Biz Osmanlının parçasıyız. Osmanlıyı biz Cezayirliler Cezayir’e davet ettik ama gitmesini istemedik.
Hasan Celal Güzel, farklı gazeteler için kaleme aldığı birçok yazısında Türkiye'nin gelecek dış politika perspektifi içerisinde Osmanlı Milletler Topluluğu'nun kurulması gerektiğini yazmıştır.
İlber Ortaylı, Milliyet gazetesinde Yeni Osmanlıcılık konusuyla ilgili bir köşe yazısı kaleme aldı ve bazı ülkelerde Türkiye'nin abartılı şekilde "neo-Osmanlı" diye tanımlanmasının normal olduğunu, ama Türkiye'nin imparatorluk hülyaları kurabilecek durumda olmadığını belirtti. Fethullah Gülen, Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye arasında bir devamlılığın mevcut olduğunu ve Türkiye'nin Osmanlı geçmişini sahiplenmesi gerektiğini savunmuştur.

Türk hükûmetiyle diplomatik gerginlikler yaşayan eski Suriye devlet başkanı Beşşar Esad, Türkiye'nin politikasıyla ilgili olarak "Türkiye'de bazıları hala Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurma rüyasında... Türk liderler bu rüyanın imkansız olduğunu biliyorlar ve bu yüzden dini ajandası olan partileri sömürerek Arap dünyasındaki etkilerini artırmak istiyorlar." şeklinde açıklama yapmıştır.
İddia edilen akımın medyaya da yansıdığı görülmektedir. Ocak 2011'den beri yayın hayatına başlayan ve Sultan Süleyman dönemini anlatan Muhteşem Yüzyıl dizisiyle büyük bütçeli Türk filmi Fetih 1453'ün vizyona girmesinin ardından, İstanbul Doğu Enstitüsü tarihçilerinden Alexandre Toumarkine, 1453 fethinin Türkiye'nin kendini yeniden göstermeye başlamasıyla örtüştüğünü düşünerek, "İçine kapanık bir ülke konumundan, dışa dönük bir ülke konumuna geçen günümüz Türkiyesi'nin güç hayalleri, atağa dayalı diplomasisi, bir zamanlar büyük bir imparatorluk olduğu düşüncesiyle çok uyumlu. İstanbul kuşatmasının bu hikâyesi, İslamcıların millî tarihe getirdikleri yeni yorumla örtüşüyor." yorumunu kaydetmiştir.

İkinci Cumhuriyet
Kemalist tarihyazımı
Post-Kemalizm
Sağ popülizm
Türkiye'deki komplo teorileri
Ulusalcılık

Yeşil siyaset, ekolojik ve çevresel amaçlara önem veren, şiddet karşıtlığı ve toplumsal adaleti savunan, katılımcı demokrasi üzerinde biçimlenmiş bir ideolojidir. Yeşil siyasette doğanın ve barışın korunması ön plandadır. Yeşil siyasetin uluslararası simgesi ayçiçeğidir.
Yeşil siyasetin savunucuları Yeşiller Hareketi'ni başlatarak, özellikle 1980'lerin başından itibaren pek çok ülkede partileşmişlerdir. Yeşil siyaset, adını 1979'da Almanya'da kurulan Yeşiller Partisi'nden alır. Almanya'da etkinlik gösteren bu parti, başarıya ulaşmış ilk Yeşiller partisidir.
Yeşil siyaset, Avrupa'da ve akademik çevrelerde kimi zaman "siyasal ekoloji" olarak da anılır. Ayrıca, Yeşiller olarak adlandırılan, yeşil siyaseti destekleyen kişiler, çeşitli feminist, çevreci, barışçıl vb. hareketlerde de etkin görev alırlar.

Çevrecilik, çevre hareketini desteklemek veya bu harekete katılmaktır. Doğal kaynakları ve ekosistemleri korumak için lobi faaliyeti yapma, çevre eğitimi, çevreci eylemler ve örnekler geliştirmekle merkezi ve yerel yönetimlerdeki karar alma süreçlerini etkileme arayışında olan sosyal bir harekettir. Çevre ile ilişkili konulardan bazıları şunlardır: Kirlilik, türlerin yok olması, katı atıkların azaltılması, geri dönüşüm, küresel ısınma tehdidi ve genetiği değiştirilmiş ürünler.
Çevrenin korunması konusunda mevcut üretim sistemi içerisinde spesifik çalışmalar yürüten çevrecilikten farklı olarak ekolojizm, ahlak tartışmalarından teknolojiye kadar uzanan geniş bir yelpazede düşünceler üretip ve yöntemler öneren felsefi bir akım olarak kabul edilir ve insan merkezli bakış açısı ile çevre sorunlarını reformist yollarla çözmeye yönelen çevreci yaklaşımlardan farklı olarak, çevre merkezli bütüncül bir bakış açısı ile radikal yollardan çözümler arayan daha yeni bir ideolojik harekettir.

İnsan ile doğanın birbirinden büsbütün farklı varlık türleri olarak değil aynı "kutsal" kökene sahip varlık alanları olarak görüldüğü kadim dünyanın tersine batıda rönesans ve reform çağından başlayan sanayi toplumuyla devam eden ve sanayi sonrası toplumlarda da hakim olan ve günümüzde de dünyanın hemen her yerinde ortaya çıkabilen ideoloji ve kanaatler doğa ve insanın birbirinden kopuk varlıkları olduğu ve insanın Bacon'cu anlayışta olduğu gibi doğayı kendi menfaatleri doğrultusunda sömürmeye hakkı olduğu şeklinde gelişmiştir. Çevrecilik adı altında ortaya çıkan hareketler doğanın en fazla yıkım altında olduğu dönemlerde bu yıkımın bir ölçüde de olsa farkına varan kimseler tarafından başlatılmıştır. Bu anlamda "Çevrecilik" Amerika Birleşik Devletleri'nde doğmuş ve çeşitli dönemler geçirmiştir. Bu dönemleri kaynak muhafazası, moral ve estetik doğa koruma ve modern çevrecilik şeklindeki üç başlık altında inceleyebiliriz.

Amerika Birleşik Devletleri'nde George Perkins Marsh'ın 1864'te yayınladığı "Man and Nature" (İnsan ve Doğa) kitabının da etkisiyle 1873 yılında ABD'de kurulan ulusal orman alanlarıyla başlamıştır. Theodore Roosevelt ve Gifford Pinchot Faydacı Muhafaza (Utilitarian Conservation) kavramına dayalı 1905'te kurulan yeni Orman Hizmetleri için Marsh'ın esin kaynağı olmuştur. Bu anlayışta insanların faydası için doğal kaynakların kullanımı ve geliştirilmesi amaçlanmıştır.

Pinchot ile doğa anlayışları uyuşmayan Sierra Club'ün başkanı John Muir Digerkam Muhafaza (Altruistic Conservation) kavramını kamuoyuna taşımıştır. Bu anlayışta doğa, bize olan faydası düşünülmeksizin bizatihi var olmayı hak etmektedir. Muir Yosemite ve King's Canyon ulusal parklarının kurulması için mücadele etmiştir. Öğrencisi Stephen Maher 1916'da yeni kurulan National Park Service'nin başkanı olmuştur.

Rachel Carson'un tarım alanlarında kullanılan ve insanlar ve doğal yaşam için tehdit oluşturan toksik maddelere kamuoyunun dikkatini çektiği "Silent Spring" kitabı modern çevreciliğin başlangıcı kabul edilmektedir. Carson'un kitabı ekoloji ve kimya gibi bilimlerden de yararlanarak küresel sorunlara yol açabilecek çevre kirliliğinin insanlığı ilgilendiren en önemli konular arasına alınması gerektiğini öne süren ilk eserlerden biridir. Carson'un başlattığı hareket "Çevrecilik" (environmentalism) olarak adlandırılmıştır.
1960-70 arasında çevreci gündemde nüfus artışı, nükleer silahlar, geri dönüşüm, hava/su kirliliği, doğal hayatın korunması gibi konular bulunmaktadır. 1970 yılında da ilk ulusal Dünya Günü ilan edilmiştir.

Michael Shellenberger ve Ted Nordhaus tarafından 2004 yılında kaleme alınan "The Death of Environmentalism" (Çevreciliğin Ölümü) adlı denemeye göre Amerikalı çevreciliği Kuzey Amerika ve Avrupa'daki hava, su ve geniş vahşi yaşamın korunmasında önemli başarılar göstermesine karşın kültürel ve politik değişime yönelik hayati bir güç oluşturamadı. Yazarlara göre 21. yüzyılda insan türünün karşı karşıya kaldığı ekolojik krizler 1960'larda ve 1970'lerdeki çevre hareketinin problemlerinden niteliksel olarak farklılık göstermektedir. Küresel ısınma ve yaşam alanlarının tahribi (habitat destruction) daha küresel ve daha komplekstir ve ekonomi, kültür ve siyasi hayatın daha derinden dönüşmesini gerektirmektedir. Shellenberger ve Nordhaus Amerikalı çevreciliğinin günümüzde, yalnızca mevcut büyük ekolojik krizler için gereken zemini yitirmediğini aynı zamanda Birleşik Devletler başkanı tarafından desteklenen dini ve ekonomik fundamentalistlerin dayanışması karşısında 30-40 yıl öncesi çevreciliğin temel koruma anlayışını bile gittikçe savunamaz duruma düştüğünü iddia etmektedirler. Bu iddialara Sierra Club'dan Carl Pope'dan Michael Gelobter'e çeşitli çevre liderlerinden çok sayıda yanıt gelmiştir. Bir örneği için bkz. Grist.org.

Bazı kimseler (Michael Crichton örneğin) çevreciliği cennet, ilahi inayetten uzaklaşma, kurtuluş ve hüküm günü gibi kavramları içeren bir Din ile aynı karakteristiklere sahip olarak görmektedir. Bazı çevreci gruplar duygusal taktikler ve bilimsel kanıtlar kullanmak yerine toplumu yanlış yönlendirmekle suçlanmaktadır. Çevrecilik kimilerince küreselleşme ve şirketleşme karşıtılığını kimilerince de çevresel amaçlarda başarıya ulaşmayı engelleyen bir idealizimi savunmakla suçlanmaktadır.

Çevre sorunlarına karşı dünyada giderek büyüyen ilgi uluslararası camianın ve kurumların çevre sorunlarına uluslararası, bölgesel ve yerel kamuoylarının dikkatini çekmek ve çözüm yollarının tartışılmasını sağlamak amacıyla bazı anma, kutlama günlerinin tesis edilmesini sağlamıştır; Bu günlerden bazıları;

21 Mart Dünya Ormancılık Günü
22 Mart Dünya Su Günü
22 Nisan Dünya Günü
14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü
15 Mayıs Yeryüzü İklim Günü
22 Mayıs Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü
5 Haziran Dünya Çevre Günü
17 Haziran Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü
4 Ekim Dünya Habitat Günü

Çevre
Doğa
ÇEKÜD
TEMA
Greenpeace
İslami çevrecilik

BİR GÖL HAVZASI ÖLÜMDEN NASIL KURTULDU ?25 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., HAYTAP, 8 Ocak 2010
Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yayınlanan "Kızılderili Şef Seattle'ın Beyaz Saraya Mektubu"25 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,HAYTAP, erişim 25 Aralık 2012

The History of Environmentalism

Çok partili sistem, oy hakkı bulunanların birçok parti arasında seçim yapabildiği bir sistemdir. Çok partili sistemler demokratik ve çoğulcu modellerdir. Dünya geneli demokratik birliklere sahip neoeratik hükûmetlerin çoğunda işlemektedir. Bu sistemin ilk olarak Yunanistan'daki şehir devletlerinde görüldüğü biliniyor. Neoeratik olarak bazı monarşik yönetime sahip siyasi organizmalarda da görülüyor. Ve hatta bazı dikta rejimlerinde dahi kısmi bir şekilde ve neopolitik olarak görülüyor.

Belirleyici özelliği ikiden çok partinin siyasal yaşamda etkin ve etkili olması, ancak hiçbirinin  iktidarı sürekli olarak elinde tutamıyor oluşudur. Hükûmet farklı partiler arasında belirli bir bağıntı olmaksızın ya tek başına ya da koalisyonlarla el değiştirir. Toplum yapısının çok parçalı, çok uluslu, çok kültürlü olduğu ülkelerde kurumlaşmış bir sistemdir.

Çok partili hayat demokrasinin bir gereği olarak görülür. Günümüzde çoğulcu demokrasilerde insanlar özgür düşünceleri doğrultusunda ülke yönetiminde söz sahibi olabilecek partiler kurabilmektedirler. Ülke yönetimi tek bir siyasi düşünce ve grubun elinde olmadığı için denetim olanağı artar. Eleştirel ve alternatif farklı siyasi partiler tek bir ideolojinin hegomanyasına engel olur. Farklı fikirlere söz hakkı verir ve böylece toplumsal gelişimi arttırır. İnsanlar yönetimde farklı düşünceleri görüp değerlendirerek kendi iradeleriyle seçme hakkına sahip olurlar. Oylar diğer partilere gitmesin diye farklı düşünceleri kendi partisinde barındırmaya çalışan partiler daha kapsayıcı hale gelir. Partiler arası rekabet gelişimi ve çağın gereklerini takip etmeyi hızlandırır. Bu sistemde toplumdaki birçok düşünce grubu mecliste temsil şansı bulabilir.

Kimi örneklerde bir parti çoğunluğu sağlayamaz ve koalisyonlar sağlanarak iktidar oluşturulur. Ancak istikrarı yakalamak da bu nedenle zorlaşabilir. Aşırı fikir çatışmaları hızlı karar almayı engeller.

Ilımlı Çok Parti Sistemi: Ülkedeki var olan partiler arasında, ideolojik ayrılıklar çok derin değildir. Ayrıca mevcut rejime karşı (sistem içi muhaliflik değil, doğrudan rejim karşıtı) olan muhalif eğilimler de aşırı değildirler veya var olanlar da çok güçsüzdürler. Hollanda, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde, partiler iki eğilimde gruplaşırlar ve iktidarın kullanılması ve el değiştirmesi bu iki eğilim arasında gerçekleşir. Bu durum bir bakıma iki partili sistemi andırır. Hükûmetlerin değişmesi, bir partiler bloku yerine öteki partiler blokunun geçmesi ile gerçekleşir. İki kutuplu parti sistemi adı da verilir. İdeolojik olarak iki kutba ayrılan birden fazla parti iş birliği halinde koalisyonlarla iş başına gelir. Örneğin sol partilerin fraksiyon farklılıklarına rağmen bir araya gelmesi ve karşılarında ise merkez sağ partilerin birlikte hareket etmesi gibi. Böylesine bir iş birliği sisteminin varlığını uzun süre devam ettirmesi her zaman için risk altındadır.
Aşırı Çok Parti Sistemi: Çok farklı ve birbirleri ile uyuşmayacak hatta çatışacak kadar geniş bir görüş aralığında partiler vardır. Aşırı uçlardaki eğilimler kutuplaşmaya yol açmaktadır. Ve kutupların sayısı da birden fazla olabilmektedir. Partiler arasında rejimin temel sorunları üzerindeki uzlaşma çok zayıftır. Sıs sık hükûmet krizlerine rastlanır.

Türkiye, Brezilya, Danimarka, Finlandiya, Hindistan, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, İrlanda, İsrail, İtalya, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Pakistan, Portekiz, Romanya, Sırbistan, Güney Afrika, Güney Kore, İspanya, Sri Lanka, İsveç ve Filipinler kendi demokrasilerinde etkin birçok partili sistem kullanan ulusların örnekleridir. Bu ülkelerde, genellikle tek parti tek başına bir meclis çoğunluğunu elde edemez. Bunun yerine, birden fazla siyasi parti güç blokları halinde koalisyonları oluştururlar.

Parti Sistemleri ve Türkiye'deki Uygulamalar, Murat Yanık, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
DUVERGER, Maurice, Siyasal Partiler, Çev. Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, ikinci Basım, Ankara 1974
TİMUR, Taner, Türkiye'de Çok Partili Hayata Geçiş, iletişim Yayınları, İstanbul 1991
Giovanni Sartori: Parties and Party Systems. A Framework for Analysis, Cambridge 1976, S. 119–216.

Oydaşmacı demokrasi
Baskın parti sistemi

Cumhuriyet döneminde çok partili hayata geçişte rol oynayan dinamikler, Yrd.Doç.Dr. Mustafa Çufalı, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri16 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çoğunluk hükûmeti, bir parlamenter sistemde meclisteki veya yasama organındaki koltukların mutlak çoğunluğunu elinde bulunduran partinin kurduğu hükûmettir. Bu durum, yasamada en çok koltuğa sahip olan partinin kurduğu azınlık hükûmetinin zıttıdır.
Çoğunluk hükûmetinin yasa tasarılarının geçmesine kesin gözüyle bakılır ve bu hükûmet nadiren mecliste engellenme korkusu yaşar. Bunun aksine bir azınlık hükûmeti yasa geçirebilmek için sürekli diğer partilerin onayını almak amacıyla pazarlık görüşmeleri yapar ve güvensizlik oylamalarından kaçınır.
"Çoğunluk hükûmeti" ifadesi ayrıca, iki ya da daha fazla partinin bir araya gelerek çoğunluklu koalisyon hükûmeti kurmasını tanımlamak için de kullanılabilir. Böyle bir seçim koalisyonu örneği Avustralya'da yaşanmış, Liberal ve Ulusal Parti yıllarca sürecek koalisyonlar için seçim ittifakı yapmışlardır.
Bir diğer örnek Birleşik Krallık'taki 2010-2015 arasında süren Muhafazakâr ve Liberal Demokrat Parti'nin ittifakıdır. Muhafazakârlar 2010 seçimlerinde en çok sandalye kazanan parti olmuş ancak mutlak çoğunluğu sağlayamamıştır. Lakin Liberal Demokratlarla birlikte Avam Kamarası'nda mutlak çoğunluk sağlanabilmiştir. Bu II. Dünya Savaşı'ndan beri Birleşik Krallık'ta kurulan ilk gerçek koalisyon hükûmetidir.

Koalisyon hükûmeti
Asılı parlamento
Azınlık hükûmeti

Çoğunluk lideri, yasama organında çoğunluk olan partiye mensup bir pozisyondur. Başkanlık sistemi kullanan bazı ülkelerde yaygın olarak kullanılır.

Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nde, Temsilciler Meclisi Çoğunluk Lideri ve Senato Çoğunluk Lideri'nin rolleri biraz farklılık gösterir. Eyalet düzeyinde ise, bir eyalet yasama meclisinin çoğunluk lideri genellikle federal muadiliyle benzer bir rol üstlenir.

Senatoda, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı resmi olarak Senato Başkanıdır ve Başkan Yardımcısı yokluğunda, Senato Başkanı olarak görev yapar. Ancak gerçekte, Başkan Yardımcısı nadiren Senatoya girer, hele hele odanın doğrudan başkanlık etmesi beklenmiyorsa ve Geçici Başkan törensel bir role dönüşmüş, herhangi bir liderlik yeteneğinden yoksun kalmıştır.
Bu nedenle, çoğunluk lideri, özellikle modern zamanlarda, Senatonun de facto lideri olarak kabul edilir ve bu doğrultuda Senato kurallarına göre, o günkü Başkanlık Eden Üye, çoğunluk liderine, Senato kürsüsünde konuşma hakkı tanımada öncelik verir ve hangi yasaların oylanacağına karar verir. Çoğunluk lideri, kendi partisinin Senatodaki baş sözcüsü olarak kabul edilir.
Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nda, mevcut Çoğunluk Lideri olan Chuck Schumer, görevine 20 Ocak 2021 tarihinde başlamıştır.

Temsilciler Meclisi'nde Çoğunluk Lideri'nin varlığı ve gücü genellikle oturuma bağlıdır. Bazı oturumlarda, Çoğunluk Lideri, Meclis lideri ve yasama parti lideri olarak Sözcüden öncelik alır, ya zorla (genellikle Sözcüsü popüler olmadığında meydana gelir) ya da Sözcü gönüllü olarak gücünü Çoğunluk Liderine devreder. Çoğu oturumda, Sözcüsü Meclis lideri ve parti lideri olarak öncelik alırken, Çoğunluk Lideri önemsiz ve büyük ölçüde güçsüzdür, sadece bir gün Sözcüsü olabilecekleri gerçeği dışında. Ancak, tabii ki, Çoğunluk Lideri (ve Sözcü ile Azınlık Lideri) Meclis üyeleri arasında, konuşma süresi sınırlaması olmayan ve başkan tarafından kesintiye uğramayacak tek üyelerdir.
Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi'nde şu anda Çoğunluk Lideri görevini yürüten kişi, 3 Ocak 2023 tarihinde göreve başlayan Steve Scalise'dir.

Ana muhalefet partisi lideri

Birçok parlamento ve benzeri kurulda, koltuklar genellikle banklar veya sıralar halinde düzenlenir ve her siyasi parti veya grup bir arada yer alır. Her grup için sözcüler genellikle grubun önünde oturur ve bu durumda ön sırada oturanlara ön sıra üyesi denir ve ön sıra üyeleri olarak adlandırılır. Onların arkasında oturanlara ise arka sıra üyesi denir. Bağımsız ve azınlık partileri ise yan tarafta veya iki taraf arasındaki banklarda oturur ve bağımsız üyeler olarak adlandırılır.

Britanya Avamlar Meclisi'nde, hükûmet ön sırasına geleneksel olarak Hazine sırası denir (HM Hazinesi en eski hükûmet departmanıdır). Başkan tarafından görüldüğünde hükûmet ön sırası sağ tarafta yer alır (genellikle Temsilciler Meclisi Başkanı veya Lord Konuşmacı tarafından) ve hükûmet bakanları tarafından işgal edilir. Muhalefet ön sırası ise gölgeli bakanlar tarafından işgal edilir ve en kıdemli olanları Gölge Kabine'yi oluşturur.

Kanada Temsilciler Meclisi'nde (ve eyalet meclislerinde) sıradan milletvekillerine "arka sıra milletvekilleri" denir, ancak hükûmet tarafındaki ön sıralar kabine bakanları için ayrılmıştır. Hükûmet partisinin ön sıradaki üyelerine "ön sıra milletvekilleri" değil, kabine bakanları denir. Bazı "ön sıra milletvekilleri" aslında ikinci sıranın ortasında otururlar, böylece Soru Saati sırasında (ve böylece televizyon ekranında) parti liderinin doğrudan arkasında görülebilirler.
Aynı düzenleme her eyalet meclisi ve Yukon'un bölgesel meclisi için de geçerlidir. Nunavut ve Kuzeybatı Toprakları'nda ise tarafsız bir yapıya sahip olan uzlaşı hükûmeti olduğundan, bakanlar normal üyeler arasında otururlar.

Dáil Éireann, İrlanda Oireachtas'ının alt meclisi olan bir ön sıra, belirli konularda parti kökenli konuşma yetkisine sahip olan herhangi bir parti üyesi grubunu ifade eder. İrlanda Hükûmeti üyeleri olan Teachtaí Dála (TD'ler), hükûmet ön sırasını oluştururken, hükûmete karşı açıkça muhalefet eden parti üyeleri ise muhalefet ön sırasını oluştururlar.

Avustralya Parlamentosu da bakanları ve gölge bakanları içeren bir ön sıraya sahiptir.
Daha yakın zamanlarda, gazeteciler bakanları gündelik olarak ön sıradaki milletvekilleri olarak adlandırmışlardır.

Yeni Zelanda, Westminster geleneğini takip ederek, ön sıraların veya Yeni Zelanda Temsilciler Meclisi'ndeki ön koltukların hükûmet ve muhalefet liderleri için ayrıldığı bir düzene sahiptir. Hükûmet bakanları, konuşmacının sağında otururken, muhalefet liderleri konuşmacının solunda otururlar (konuşmacının koltuğundan bakıldığında). Bu nedenle, "ön sıra" terimi Yeni Zelanda'da da kullanılmaktadır, ancak genellikle hükûmetin ön sıralarındakilerden ziyade Resmi Muhalefet'in en önemli liderleri ve sözcülerini ifade etmek için kullanılır.

Arka sıra

BBC News'ten Frontbench 26 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tanımı

İdeoloji, özellikle tamamen epistemik olmayan nedenlerle bir kişi veya grup tarafından benimsenen inanç veya felsefeler kümesidir. bu durumda "pratik unsurların teorik unsurlar kadar önemli olduğu" anlamına gelir. Daha önceden genellikle ekonomik, siyasi veya dini teorilere ve politikalara uygulanan terim, Karl Marx ve Friedrich Engels'e kadar uzanan bir geleneğe sahipti. Ancak daha yakın zamanlarda yapılan kullanımlarda terim genellikle ek olarak kullanılmaktadır.
Terim, Antoine Destutt de Tracy tarafından ortaya atılmıştır. Tracy, Fransız Aydınlanma dönemi aristokratı ve filozofu olarak, 1796 yılında terimi "fikirler bilimi" olarak kavramsallaştırdı ve halkın irrasyonel dürtülerine karşı rasyonel bir fikir sistemi geliştirmeyi amaçladı. Siyaset biliminde, terim betimsel anlamda siyasi inanç sistemlerine atıfta bulunmak için kullanılır.

İdeoloji terimi ve onunla ilişkilendirilen fikir sistemi, Antoine Destutt de Tracy tarafından 1796 yılında kullanılmaya başlandı. Tracy, Terör Dönemi'nde yargılanma sürecindeyken hapishanede Locke ve Condillac'ın eserlerini okurken bu terimi ortaya çıkardı. Ahlak ve siyaset bilimleri için güvenilir bir temel oluşturmayı umarak, Tracy "fikirler bilimi" için bir terim tasarladı ve bunu iki şeye dayandırdı:

insanların maddi dünya ile etkileşimleri sırasında deneyimledikleri duyumlar; ve
bu duyumlar nedeniyle zihinlerinde oluşan fikirler.
Condillac, ideolojiyi bireysel özgürlüğü, mülkiyeti, serbest piyasaları ve devlet gücünün anayasal sınırlarını savunan liberal bir felsefe olarak kavramıştır. Aralarında ideolojinin en genel terim olduğunu savunur çünkü 'fikirler bilimi' aynı zamanda fikirlerin ifade ve çıkarımını da içerir. Maximilien Robespierre'ün devrildiği darbe, Tracy'nin çalışmalarına devam etmesine olanak sağlamıştır. Tracy, devrimin terör dönemine (Napolyon rejimi sırasında) tepki olarak, kendisini neredeyse yok eden irrasyonel kalabalık dürtülerine karşı rasyonel bir fikir sistemi geliştirmeye çalışarak tepki vermiştir.
Yaklaşık orijinal anlamına yakın bir sonraki kaynak, Hippolyte Taine'in Eski Rejim üzerine çalışması olan Contemporary France'ın Kökenleri I'dir. Taine, ideolojiyi daha çok Sokratik yöntemle felsefe öğretmeye benzetirken, genel okuyucunun zaten sahip olduğu kelime dağarcığını aşmadan ve pratik bilimin gerektirdiği gözlem örnekleri olmadan yapılan öğretimi tarif eder. Taine, ideolojiyi sadece Destutt De Tracy ile değil, aynı zamanda onun çevresiyle ilişkilendirir ve onun öncülerinden biri olarak Condillac'ı da içerir.
Napoleon Bonaparte, ideoloji terimini hakaret anlamında kullanmaya başladı ve genellikle liberal rakiplerine Tracy'nin Institutional adlı eserinde karşı olarak kullandı. Karl Mannheim'ın ideoloji teriminin anlamında meydana gelen değişikliklerin tarihsel yeniden yapılandırmasına göre, kelimenin modern anlamı Napolyon'un rakiplerini "ideologlar" olarak nitelendirmesiyle ortaya çıktı. Tracy'nin başlıca eseri olan The Elements of Ideology kısa sürede Avrupa'nın ana dillerine çevrildi.
Tracy'den sonraki yüzyılda, ideoloji terimi olumlu ve olumsuz çağrışımlar arasında gidip geldi. Bu sonraki nesilde, Napolyon sonrası hükûmetler geriye dönük bir tutum benimseyince, İtalyan, İspanyol ve Rus düşünürler etkilendi. Bu düşünürler kendilerini "liberal" olarak tanımlamaya başlamışlardı ve 1820'lerin başında İspanya'daki Karlist isyancılar, Fransa ve İtalya'daki Carbonari cemiyetleri ve Rusya'daki Dekabristler de dahil olmak üzere devrimci faaliyetleri yeniden ateşlemeye çalıştılar. Karl Marx, ideoloji teriminin Napolyon'un olumsuz anlamını benimsedi ve yazılarında bu terimi kullanarak Tracy'yi bir "soğukkanlı burjuva doktriner" olarak tanımladı.
Terim, zamanla olumsuz anlamını yitirmiş ve farklı siyasi görüşlerin ve toplumsal grupların farklı bakış açılarının analizinde tarafsız bir terim haline gelmiştir. Marx, terimi sınıf mücadelesi ve hâkimiyet bağlamında konumlandırırken diğerleri onun kurumsal işleyiş ve toplumsal bütünleşmenin vazgeçilmez bir parçası olduğunu düşünmekteydi.

Politik, sosyal, epistemolojik ve etik gibi birçok farklı türde ideoloji vardır.
Son zamanlarda yapılan analizler, ideolojinin gerçeklikle ilgili bazı temel varsayımlara dayanan bir 'uyumlu düşünce sistemi' olduğunu öne sürmektedir. Bu sistem aracılığıyla, düşünceler insanların sübjektif sürekli seçimleri üzerinden tutarlı ve tekrarlanan kalıplar haline gelir. Bu fikirler, daha ileri düşüncelerin geliştiği tohum işlevi görür. Bir ideolojiye olan inanç, pasif kabulden tutkulu savunmaya kadar geniş bir yelpazede olabilir. En son analizlere göre, ideolojiler zorunlu olarak doğru veya yanlış değildir.
Manfred Steger ve Paul James'in tanımları gibi, düzenlenme sorununu ve koşullu gerçeklik iddialarını vurgulayan tanımlar:

İdeolojiler, normatif yüklü fikir ve kavramların düzenli kümeleridir ve güç ilişkilerinin belirli temsillerini içerir. Bu kavramsal haritalar, insanların siyasi evrenin karmaşıklığına yönelik yol bulmalarına yardımcı olur ve toplumsal gerçeklik iddialarını taşır.
İdeolojinin kendisi (belirli ideolojilerden ziyade) kavramsal çalışmalar, George Walford ve Harold Walsby'nin "sistematik ideoloji" adı altında yaptığı çalışmalarda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalarda, ideoloji ile sosyal sistemler arasındaki ilişkileri keşfetmeye çalışılmıştır.
David W. Minar, "ideoloji" kelimesinin altı farklı şekilde kullanıldığını açıklar:

Genellikle normatif niteliklere sahip olan belirli fikirlerin bir araya gelmesi olarak.
Bir kümedeki fikirlerin içsel mantıksal yapısı veya formu olarak.
İdeolojilerin insan-toplumsal etkileşimde oynadığı rol olarak.
Bir örgütün yapısında fikirlerin oynadığı rol olarak.
İkna amacıyla kullanılan anlam olarak.
Sosyal etkileşimin odak noktası olarak.
Willard A. Mullins'e göre, bir ideoloji, ütopya ve tarihsel efsane gibi ilişkili (ancak farklı) konularla karşılaştırılmalıdır. Bir ideoloji, dört temel özellikten oluşur:

İdeoloji, bir bir vizyon ve hedefe sahip olmalıdır.
Değerlendirmeleri yönlendirebilme yeteneğine sahip olmalıdır.
Eyleme rehberlik etmelidir.
Mantıksal olarak tutarlı olmalıdır.
Terry Eagleton, ideolojinin bazı tanımlarını şu şekilde açıklamaktadır:

Anlam, işaret ve değerlerin sosyal yaşamda üretilme süreci
Belirli bir sosyal grup veya sınıfa özgü fikirlerin bütünü
Baskın siyasi gücü meşrulaştırmaya yardımcı olan fikirler
Baskın siyasi gücü meşrulaştırmaya yardımcı olan yanlış fikirler
Sistemli şekilde çarpıtılmış iletişim
Bir konum sunan fikirler
Sosyal çıkarlar tarafından motive edilen düşünce biçimleri
Kimlik düşüncesi
Sosyal olarak gerekli bir yanılsama
Söylem ve gücün birleşimi
Bilinçli sosyal aktörlerin dünyalarını anlamlandırdığı ortam
Eylem odaklı inanç sistemleri
Dil ve olgusal gerçeklik arasındaki karışıklık
Sembolik kapanma
Bireylerin bir sosyal yapıya olan ilişkilerini yaşadığı vazgeçilmez ortam
Sosyal yaşamı doğal bir gerçekliğe dönüştüren süreç
Alman filozof Christian Duncker, "ideoloji kavramının eleştirel bir şekilde değerlendirilmesini" talep etti. Eserinde, ideoloji kavramını ve sıkı bir şekilde ilişkili olan epistemoloji ve tarih endişelerini öne çıkarmaya çalıştı ve ideolojiyi, açıkça veya üstü kapalı bir şekilde mutlak gerçeği iddia eden sunumların bir sistemi olarak tanımladı.

Marx'ın analizi, ideolojiyi egemen sınıfın kendi kendini sürdürme aracı olarak bilerek yaydığı yanlışların bir sistem olarak görmektedir.
Marksist toplumun temel ve üstyapı modelinde, temel üretim ilişkilerini ve üretim biçimlerini ifade ederken üstyapı ise egemen ideolojiyi (örneğin, dini, hukuki, siyasi sistemler) ifade eder. Üretimin ekonomik temeli toplumun siyasi üstyapısını belirler. Egemen sınıfın çıkarları üstyapıyı ve haklı çıkarılara hizmet eden ideolojinin doğasını belirler - bu eylemler, egemen sınıfın üretim araçlarını kontrol etmesi nedeniyle mümkün olur. Örneğin, feodal bir üretim biçiminde, dini ideoloji üstyapının en önemli unsuru iken, kapitalist oluşumlarda liberalizm ve sosyal demokrasi gibi ideolojiler hakimdir. Bu nedenle, ideolojinin büyük önemi, bir toplumu haklı çıkartır ve yanıltıcı bilinç yoluyla toplumun yabancılaşmış gruplarını siyasi olarak karmaşık hale getirir.
Bazı açıklamalar sunulmuştur. Antonio Gramsci, kültürel hegemonyayı kullanarak işçi sınıfının çıkarlarının yanlış ideolojik bir kavrayışa sahip olduğunu açıklar. Marx ise "Malî üretimin araçlarına sahip olan sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçları üzerinde de kontrol sahibidir." şeklinde ifade eder.
"İdeolojinin toplumsal çoğaltmanın bir aracı olarak" Marksist formülasyonu, bilgi sosyolojisi açısından kavramsal olarak önemlidir. Karl Mannheim, Daniel Bell ve Jürgen Habermas gibi düşünürler, Mannheim'ın ideoloji kavramını "toplumsal hayatın bir ürünü" olarak tanımlayan "genel" ve "toplumsal" bir ideoloji anlayışına ilerleyen bir yaklaşım geliştirdi. Bu yaklaşım, Marksizm de dahil olmak üzere tüm ideolojilerin toplumsal yaşamdan kaynaklandığını kabul eder. Bu fikir, sosyolog Pierre Bourdieu tarafından geliştirilmiştir. Slavoj Žižek ve Frankfurt Okulu gibi düşünürler ise ideolojinin sadece bilinçli değil, bilinçaltı fikirleri de içerdiği psikanalitik bir perspektifi "genel teori"ye eklemişlerdir.

Fransız Marksist filozof Louis Althusser, ideolojinin "varlık veya düşüncenin gerçek varlık koşullarıyla ilişkili şekli olarak hayal edilen varoluşu" olduğunu ve bir boşluklu söylemden yararlandığını önermiştir. Asla yanlış olmayan bir dizi önerme, yanlış olan diğer bir dizi önermeyi ima eder. Bu şekilde, boşluklu söylemin özü, anlatılmayan (ancak ima edilen) şeydir.
Örneğin, "Herkes hukuk önünde eşittir" ifadesi, mevcut hukuk sistemlerinin teorik temelini oluştururken, tüm insanların eşit değerde veya eşit fırsatlara sahip olabileceğini ima eder. Bu doğru değildir, çünkü özel mülkiyet kavramı ve üretim araçları üzerindeki güç, bazı insanların diğerlerinden daha fazla (çok daha fazla) sahip olmalarına neden olur. Bu güç eşitsizliği, tüm insanların hem pratik değer hem de gelecekteki fırsatları eşit şekilde paylaştığı iddiasıyla çelişir; örneğin, zengi

İki partili sistem oy hakkı bulunanların iki büyük parti arasında seçim yaptığı ve kazananın mecliste çoğunluğu sağlayarak iktidara geldiği bir sistemdir. ABD, Jamaika ve Malta örneklerinde katı biçimde iki partili sistem görülür, bu sistemde iki parti dışında üçüncü bir partinin ülkedeki siyasi sisteme etkisi neredeyse hiç olmaz. Birleşik Krallık gibi ülkelerde ise siyasete yön veren iki dominant parti görülür, üçüncü veya dördüncü partiler ülkenin siyasi sistemine az da olsa etki edebilir ve dominant iki partinin kazanmasında veya kaybetmesinde etkili olabilirler.

İki partili sistemler çoğunlukçu demokrasi modelleridir. İki partili sistemler gerçekte çok partili sistemin özelleşmiş bir türüdür, hatta İki partili sistemi çok partili sistemden ayırmak bazı hallerde çok zordur. Gerçekten de böyle bir uygulamada bir ülkede yalnızca iki partinin zorunlu varlığı anlaşılmaz. Bu durum yasal bir zorlamanın sonucu değildir. O ülkedeki mevcut partiler içerisinde, güçlü ve baskın bir biçimde iki büyük partinin siyasal yaşama egemen olmasıdır. Bu sisteminin belirleyici özelliği, büyük partilerden birinin koalisyon yapmak zorunda kalmadan iktidara gelmesidir.
Seçim mücadelesi, seçmenler açısından iki eğilim arasındaki bir tercih sorununa dönüşmüştür. Böyle bir sistemde üç tip seçmen bulunur. a) İki büyük partinin sadık ve her ne olursa olsun görüşü değişmeyen seçmenleri b) Kararsız seçmenler c) Sistemin işleyişi ile ilgisi bulunmayan ve oy kullanmayan seçmenler. Ayrıca var olan küçük partilere oy veren ama toplamdaki oranı hiçbir etkiye sahip olmayan seçmenler de dördüncü olarak ele alınabilir. Partiler daha çok kararsız seçmenin oylarını almaya ve bazen de sandığa gitmeyen kitleyi ikna etmeye çalışırlar. Oy kullanmayan seçmen kitlesinin büyüklüğü ise dikkat çekici hususlardan biridir.

İki partili sistemde iki büyük parti dışında, diğer partilerin iktidara gelebilme yetenek ve güçleri çok uzun bir zaman boyunca kaybolmuştur. İktidar genellikle iki parti arasın­da el değiştirmekte ve bir parti her zaman parlamentoda çoğunluğu temsil ettiğinden siyasal istikrara imkân vermektedir. Bir diğer yararı partilerin çoğunluk oyuna sahip olabilmek için genellikle merkeze yakın, ılımlı politikalar izlemek zorunda kalmasıdır.  Bu nedenle, partilerin yaklaşımları ve programları itidalli (orta yolda, ılımlı) ve gerçekçi olmaktadır.Bu sistemin dezavantajı ise ülkede bulunan çeşitli siyasal eğilimlerin temsil şanslarının olmayışıdır.

Bu yapıdaki önemli bir ölçüt tartışması ise iki büyük partiden başka küçük partilerin meclise girebilmeleri ancak uzun yıllar boyunca hükûmete koalisyonla bile olsa gelme imkânı bulamamaları hâlinde sistemin İki Partili olarak kabul edilip edilmeyeceği üzerinedir. Ayrıca üçüncü ve hatta dördüncü ama küçük partilerin bulunması durumunda ise sistem biraz daha değişebilmektedir. İki parti sistemi kendi içinde ikiye ayrılabilir.

Saf iki partili sistem: Belirleyici özelliği, iki büyük partiden birinin, parlamentoda salt (mutlak) çoğunluğu sağlayarak, tek başına hükûmeti kurabilmesidir.
Destekli iki partili sistem: Siyasal yaşama hakim olan iki büyük partinin yanında, bir üçüncü partinin de zorunlu olarak ortaya çıktığı durumlarda görülür. Burada aslında iki partili değil üç partili bir yapı vardır. "İki-buçukluk Sistemi" olarak da bilinir. İki büyük partinin herhangi biri tek başına hükûmeti kuracak çoğunluğu sağlayamadığında bu büyük partilerden birinin üçüncü küçük partiyle anlaşmasıyla hükûmet kurulur. Yani küçük partinin desteğine ihtiyaç vardır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti olmak üzere iki baskın parti bulunur. Buradaki çift parti sisteminde iktidardaki parti başarısızlık hâlinde seçmen tarafından açıkça sorumlu görülür. Amerikan siyasal tarihinde birçok kere “üçüncü parti” girişimleri olmuştur ve sistemde buna engel yasal bir durum yoktur. Ancak bunların hepsi ya başarısızlığa uğramış ya da yerel nitelikte küçük partiler olarak kalmışlardır.
Birleşik Krallık'ta Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi arasında iktidar el değiştirir ancak 2010 yılında Liberal Demokrat Parti ile Muhafazakâr Parti koalisyon kurarak Destekli İki Parti Sistemine doğru kayma gerçekleşmiştir.
Almanya'da küçük parti (buçukluk) konumundaki Hür Demokrat Parti (Almanca: "Freie Demokratische Partei" - FDP) oyların ve parlamentodaki sandalye sayısının çok az bir kısmını alabilmesine karşın 1945'ten itibaren 53 yıl boyunca iki baskın partiden birisiyle her defasında koalisyon kurarak sürekli hükûmet içinde yer almayı başarmıştır. Yani asıl partiler iktidardan düşerken FDP hep hükûmet içinde kalmıştır. Ancak ilk kez 2013 yılında FDP Parlamento dışında kalmıştır.

Çok partili sistem
Siyasi parti sistemi

The Two Party System, Boundless Publishing, Two-party systems are prominent in various countries, such as the U.S., and contain both advantages and disadvantages, Accessed August 12, 2013 [1]
Parti Sistemleri ve Türkiye'deki Uygulamalar, Murat Yanık, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
DUVERGER, Maurice, Siyasal Partiler, Çev. Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, ikinci Basım, Ankara 1974
Kirchner, Emil; Broughton, David (1988). "The FDP in the Federal Republic of Germany". In Kirchner, Emil. Liberal Parties in Western Europe. Cambridge: Cambridge University Press. pp. 62–93. ISBN 978-0-521-32394-9

Birleşik Krallık'ta Seçim Sistemi 28 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ABD: İki Partili Siyasal Sistemin Tarihi Üzerine 10 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sosyal bilim ve siyasette, İktidar, etkilerin sosyal üretimidir ve bu etkiler aktörlerin kapasitelerini, eylemlerini, inançlarını veya davranışlarını belirler. İktidar, sadece bir aktörün diğerine karşı zorlama yoluyla (zorlama) tehdit veya kullanımını ifade etmez, aynı zamanda kurumlar gibi yaygın araçlar aracılığıyla da kullanılabilir. İktidar, aynı zamanda aktörleri birbirine bağlı olarak düzenleyen yapısal biçimler olabilir (örneğin, bir efendi ve kölesi, ev sahibi ve akrabaları, işveren ve çalışanları, ebeveyn ve çocuk, siyasi temsilci ve seçmenleri arasında ayrım yapmak gibi) ve söylemsel biçimler alabilir, çünkü mevkiler bazı davranış ve gruplara diğerlerine göre meşruluk sağlayabilir.
Otorite terimi genellikle sosyal yapı tarafından meşru görülen veya toplumsal olarak kabul edilen güç için kullanılır. İktidar kötü veya adaletsiz olarak görülebilir; ancak güç aynı zamanda iyi olarak da görülebilir ve insanî hedeflerin gerçekleştirilmesi için miras alınan veya verilen bir şey olarak kabul edilebilir; bu da başkalarına yardım etmek, hareket ettirmek ve onları güçlendirmek anlamına gelebilir.
Akademisyenler yumuşak iktidar ve sert iktidar arasında ayrım yapmışlardır.

Klasik bir çalışmada (1959), sosyal psikologlar John R. P. French ve Bertram Raven, güç oyunlarının belirli bir ilişkide nasıl işlediğini (veya işlemediğini) analiz etmek için bir güç kaynakları şeması geliştirdiler.
French ve Raven'a göre, güç, etkiden şu şekilde ayırt edilmelidir: güç, A-B adlı belirli bir ilişkide geçerli olan durumdur ve A'nın B üzerindeki belirli bir etki girişimi, A'nın B'de istediği değişikliği daha olası hale getirir. Bu şekilde düşünüldüğünde, güç temel olarak göreceli bir kavramdır - A ve B'nin ilişkilerine uyguladıkları özel anlayışlara bağlıdır ve B'nin A'da bir kaliteyi tanımasını gerektirir ki bu da B'yi A'nın niyet ettiği şekilde değişime motive eder. A, istenen sonucu elde etmek için ilişkiye uygun olan 'temel' veya güç kombinasyonundan yararlanmalıdır. Yanlış güç kaynağından yararlanmak istenmeyen etkilere, hatta A'nın kendi gücünün azalmasına neden olabilir.
French ve Raven, bu tür niteliklerin beş önemli kategorisi olduğunu iddia etmektedir, ancak diğer küçük kategorileri de dışlamamaktadır. Daha sonra, özellikle Gareth Morgan'ın 1986 tarihli Images of Organization adlı kitabında, ilave güç kaynakları öne sürülmüştür.

Ayrıca "pozisyonel iktidar" olarak da adlandırılan meşru iktidar, bir kişinin bir organizasyon içindeki görev ve konumunun nispi olarak sahip olduğu güçtür. Meşru iktidar, pozisyonun sahibine devredilen resmi otoritedir. Genellikle bir üniforma, unvan veya etkileyici bir fiziksel ofis gibi çeşitli güç özellikleriyle birlikte gelir.
Basit bir ifadeyle, iktidar yukarı veya aşağı doğru ifade edilebilir. Aşağı doğru güçte, bir şirketin üst yönetimi, örgütsel hedeflere ulaşmak için astları üzerinde etki yapar. Bir şirket yukarı doğru güç sergilediğinde, astlar lider veya liderlerin kararlarını etkiler.

Referans iktidarı, bireylerin diğerlerini etkileme ve sadakat oluşturma yeteneği veya gücüdür. Bu, iktidar sahibinin karizması ve kişilerarası becerilerine dayanır. Bir kişi belirli kişisel özelliklerinden dolayı hayranlık uyandırabilir ve bu hayranlık kişilerarası etki için fırsat yaratır. Burada iktidar altındaki kişi, bu kişisel niteliklerle özdeşleşmek istemekte ve kabul edilen bir takipçi olmaktan memnuniyet duymaktadır. Milliyetçilik ve vatanseverlik, bir tür soyut referans iktidarına katkıda bulunur. Örneğin, askerler ülkenin onurunu korumak için savaşır. Bu, en az belirgin olan iktidar türüdür, ancak en etkilisidir. Reklamcılar uzun zamandır ürün tanıtımları için spor figürlerinin referans iktidarını kullanmaktadır. Spor yıldızının karizmatik çekiciliği, bireyin spor alanının dışında gerçek bir güvenilirliği olmasa da, tanıtımın kabul edilmesine yol açtığı söylenir. Bir kişinin hoş ama dürüstlük ve dürüstlük eksikliğine sahip olması durumunda, kişi güce yükselerek, grubun pozisyonunun maliyetine kişisel avantaj elde etme durumuna yerleştiğinde, istismar mümkündür. Referans iktidarı tek başına istikrarsızdır ve uzun ömürlülük ve saygı isteyen bir lider için yeterli değildir. Bununla birlikte, diğer iktidar kaynaklarıyla birleştirildiğinde, bir kişinin büyük başarı elde etmesine yardımcı olabilir.

Uzman iktidarı, bireyin sahip olduğu beceri veya uzmanlık alanından kaynaklanan iktidardır ve organizasyonun bu beceri ve uzmanlığa olan ihtiyacına dayanır. Diğerlerinin aksine, bu tür iktidar genellikle belirli bir alana özgüdür ve uzmana eğitimli ve yetkin olduğu alana sınırlıdır. Bir kişi, bir durumu anlamalarına, çözüm önerileri sunmalarına, sağlam bir değerlendirme yapmalarına ve genellikle diğerlerinden daha başarılı olmalarına olanak sağlayan bilgi ve becerilere sahip olduğunda, insanlar genellikle onları dinlemeye meyillidir. Bireyler uzmanlık gösterdiklerinde, insanlar onlara güvenmeye ve söylediklerine saygı duymaya eğilimlidir. Konu uzmanları olarak, fikirleri daha değerli olacak ve diğerleri onları o alanda liderlik için takip edecektir.

Ödül iktidarı, iktidar sahibinin değerli maddi ödüller verebilme yeteneğine dayanır; bu, bireyin başkalarına faydalar, izinler, istenen hediyeler, terfi veya maaş artışı gibi bir tür ödül verebilme derecesini ifade eder. Bu iktidar açıktır, ancak kötüye kullanılırsa etkisiz olabilir. Ödül iktidarını kötüye kullanan kişiler zorlayıcı olabilir veya "işleri çok hızlı ilerletmek" gerekçesiyle uyarılabilirler. Başkalarının bir şeyi yapmak için ödüllendirileceğini beklemeleri durumunda, bunu yapma olasılıkları yüksektir. Bu iktidar temeline dayanan bir sorun, ödül verenin ödüller üzerinde gereken kontrolü sahip olmayabileceğidir. Gözetmenler nadiren maaş artışları üzerinde tam kontrol sahibidir ve yöneticiler genellikle tüm eylemleri tek başlarına kontrol edemezler: hatta bir şirket CEO'su bile bazı eylemler için yönetim kurulundan izin almak zorundadır. Bir birey kullanılabilir ödüllerin tükenmesi durumunda veya ödüllerin diğerlerine yeterince değerli gelmemesi durumunda iktidarı zayıflar. Ödüllerin kullanımında karşılaşılan sorunlardan biri, aynı motivasyonel etkiyi sağlamak için genellikle her seferinde daha büyük olmaları gerekmeleridir: hatta ödüller sık sık verilirse, insanlar ödül tarafından doyuma ulaşabilir ve etkinliğini kaybedebilir.
İptal kültürü açısından, kontrolsüz adaletsizlik ve iktidar kötüye kullanımını uzlaştırmak için kullanılan toplu dışlama "yukarı yönlü iktidar" olarak adlandırılır. İnterneti bu süreçlere karşı denetlemek için oluşturulan politikalar, çatışmaların, kötüye kullanımların ve zararların ele alınması için adil bir süreç yaratma yolunu temsil eden "aşağı yönlü iktidar" olarak bilinir.

Zorlayıcı iktidar, negatif etkilerin uygulanmasıdır. Bu, bir kişiyi düşürmek veya diğer ödülleri alıkoymak yeteneğini içerir. Değerli ödüllere duyulan istek veya bunların alıkonulma korkusu, iktidar altındaki kişilerin itaatini sağlar. Zorlayıcı iktidar, genellikle en açık fakat en etkisiz iktidar biçimi olarak görülür çünkü bu durum, bunu deneyimleyen insanlarda hoşnutsuzluk ve direniş oluşturur. Tehditler ve cezalar, zorlama iktidarının yaygın kullanılan araçlarıdır. Birinin işten çıkarılacağını, düşürüleceğini, ayrıcalıklarının reddedileceğini veya istenmeyen görevler verileceğini ima etmek veya tehdit etmek - bunlar, zorlayıcı iktidarın kullanılmasının özellikleridir. Bir örgütsel ortamda zorlayıcı iktidarın yaygın kullanımı nadiren uygun olup, yalnızca bu tür iktidar biçimlerine dayanmak, çok soğuk, yoksul bir liderlik tarzına yol açar. Bu, moda endüstrisinde sıkça görülen bir iktidar türüdür ve meşru iktidar ile birleştiğinde, endüstriye özgü literatürde "yapısal egemenliğin ve sömürünün cazibesi" olarak adlandırılır.

Laura K. Guerrero ve Peter A. Andersen'in "Yakın Karşılaşmalar: İlişkilerde İletişim" adlı kitabına göre,

İktidar Algısı: İktidar, bazı insanların nesnel olarak güce sahip olabileceği halde, hala diğerlerini etkilemede zorluk yaşayabileceği bir algıdır. İnsanlar, iktidar ipuçlarını kullanıp güçlü ve etkin bir şekilde davrandıklarında, diğer insanlar tarafından güçlü olarak algılanma eğilimindedir. Bazı insanlar, açıkça güçlü davranmasalar bile etkili olabilirler.
İlişkisel Bir Kavram Olarak İktidar: İktidar ilişkilerde var olur. Buradaki sorun genellikle bir kişinin ortağıyla karşılaştırıldığında ne kadar göreceli bir iktidara sahip olduğudur. Yakın ve tatmin edici ilişkilerdeki ortaklar genellikle farklı zamanlarda çeşitli alanlarda birbirlerini etkilerler.
Kaynak Temelli İktidar: İktidar genellikle kaynaklar üzerindeki bir mücadeleyi temsil eder. Kaynaklar ne kadar nadir ve değerliyse, iktidar mücadeleleri o kadar yoğun ve uzun sürer. Kıtlık hipotezi, insanların sahip oldukları kaynaklar nadir veya talep gören kaynaklarsa en fazla iktidara sahip olduklarını gösterir. Ancak, nadir kaynaklar sadece ilişkiler içinde değerlendiriliyorsa iktidara yol açar.
Bağımlılık İktidarı: İlişkide kaybedecek daha azı olan kişi daha fazla iktidara sahiptir. Bağımlılık iktidarı, ilişkilerine veya partnerlerine bağımlı olanların daha az güçlü olduklarını gösterir, özellikle eğer partnerlerinin taahhütleri olmadığını ve onları terk edebileceğini biliyorlarsa. Bağımlılık teorisi'ne göre, alternatiflerin kalitesi, insanların mevcut ilişkilerinin dışında sahip olabilecekleri ilişki türleri ve fırsatları ifade eder. En az ilgi ilkesi, partnerler arasındaki olumlu duyguların yoğunluğunda fark varsa, en olumlu duyguları hisseden partnerin iktidar açısından dezavantajlı olduğunu öne sürer. İlişkiye olan ilgi ile ilişkisel iktidar derecesi arasında ters bir ilişki vardır.
İktidarın Yetkilendirici veya Engelleme Niteliği: İktidar, yetkilendirici veya engelleyici olabilir. Araştırmalar, insanların, sindirici davranışlardan ziyade sosyal beceriyi yansıtan dominant davranışlar sergilediklerinde başkaları üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Kişisel iktidar, başkaları tarafından baskı ve aşırı etki a

Aden Kolonisi (Arapça: مستعمرة عدن‎ 'Musta‘marat ‘Adan') 1937'den 1963'e kadar bir Britanya Kraliyet kolonisi (Taç kolonisi) idi. Koloninin yeri, şu anki çağdaş Yemen'in güneyine denk gelmektedir. Koloni, Aden Limanı ve yakın çevresinden oluşmaktadır (yaklaşık 192 km²).
1937'den önce Aden Kolonisi Britanya Hindistanı'na bağlı olarak yönetilmiştir (başlangıçta Mumbai Başkanlığına bağlı Aden Yerleşimi olarak, daha sonra ise Aden Başkomiserliği Vilayeti olarak). 1935 tarihli Hindistan Hükümet Yasası uyarınca bölge Britanya Hindistanı'ndan ayrılmış ve Birleşik Krallık'ın ayrı bir kolonisi olarak kurulmuştur. Lakin bu yasa 1 Nisan 1937'de yürürlüğe girebilmiştir.
Koloni 18 Ocak 1963'te Yeni Güney Arabistan Federasyonu bünyesinde Aden Devleti (Arapça: ولاية عدن‎ Wilāyat ʿAdan, İngilizce: State of Yemen) olarak yeniden kurulmuştur. Federasyon da 30 Kasım 1967'de Güney Yemen Halk Cumhuriyeti'ne dönüşmüş ve bölgede İngiliz yönetiminin sona erdiğini göstermiştir.

Colonial Reports. Aden Report: 1953&1954, HM Stationery Office 1956.
Paul Dresch. A History of Modern Yemen. Cambridge, UK: Cambridge University Press, 2000.
R.J. Gavin. Aden Under British Rule: 1839–1967. London: C. Hurst & Company, 1975.
Gillian King. Imperial Outpost:-Aden: Its Place in British Foreign Policy. Chatham House Essay Series, 1964.
H. J. Liebensy. Administration and Legal Development in Arabia. Middle East Journal, 1955.
Tom Little. South Arabia: Arena of Conflict. London: Pall Mall Press, 1968.
Elizabeth Monroe. Kuwayt and Aden: A Contrast in British Policies. Middle East Journal, 1964.
E. H. Rawlings. The Importance of Aden. Contemporary Review, 195, 1959.
Jonathan Walker. Aden Insurgency: The Savage War in South Arabia 1962–67, Spellmount 2004,
D. C. Watt. Labour Relations and Trade Unionism in Aden: 1952–60. Middle East Journal, 1962.

Altın Sahili, Afrika kıtasında Britanya Batı Afrikası'nın bir parçası olarak 1821 ile 1957 yılları arasında var olan Büyük Britanya kolonisiydi. Sömürge bölgesi, 1957'de elde ettiği bağımsızlık sonrası Gana adını almıştır.
Sahile ilk gelen Avrupalılar 1471'de Portekizliler oldu. Gelenler bu topraklarda bulunan altın madenlerinin sahibi olan çeşitli Afrika krallıklarını ele geçirdi. 1482'de Portekizliler, Altın Sahili'ndeki ilk Avrupalı eser olan Elmina Kalesini inşa ettiler. Burada köle, altın, bıçak, boncuk, ayna, rom ve silah ticareti yapıyorlardı.

McLaughlin, James L. and David Owusu-Ansah. "Historical Setting" (and subchapters). In A Country Study: Ghana13 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi (La Verle Berry, editor). Kongre Kütüphanesi Federal Research Division (November 1994). This article incorporates text from this source, which is in the public domain. [1]10 Temmuz 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Quartey, Seth. Missionary Practices on the Gold Coast, 1832-1895: Discourse, Gaze and Gender in the Basel Mission in Pre-Colonial West Africa. Cambria Press, Youngstown, New York, 2007

Anglosfer, Birleşik Krallık ile ortak kültürel ve tarihi bağları paylaşan ve yakın siyasi, diplomatik ve askeri işbirliğini sürdüren bir grup İngilizce konuşan ülkedir. Farklı kaynaklarda yer alan uluslar farklılık gösterse de, Anglosfer genellikle İngilizcenin resmi bir dil olduğu tüm ülkeleri kapsadığı düşünülmez ve genellikle Anglofon ile eşanlamlı olarak kabul edilmez ancak yaygın olarak dahil edilen ulusların hepsi bir zamanlar İngiliz İmparatorluğu'nun bir parçasıydı.
Tanım genellikle Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Birleşik Krallık, Kanada ve Yeni Zelanda'yı kapsamaktadır. Terim ayrıca İrlanda ile Bahamalar, Barbados ve Jamaika gibi Karayip ülkelerini de kapsayabilir.

Conservative Friends of the Anglosphere
James C. Bennett (2002) An Anglosphere Primer, presented to the Foreign Policy Research Institute
BBC Radio 4: Archive on 4: Return of the Anglosphere 9 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aravaklar, Güney Amerika ve Karayipler'in yerli halklarını kapsamış bir grup. Çeşitli dönemlerde "Aravak" terimi özellikle Güney Amerikalı Lokono ile Karayipler'de yer alan Büyük Antiller ve kuzey Küçük Antiller içinde yaşamış Taino halklarını tanımlamak için kullanılmıştır. Bütün bu gruplar birbirleriyle akraba Aravak dillerini konuşmaktaydı.

Aravak terimi başlangıçta Avrupalılar tarafından kendilerini Aravak olarak tanımlayan Güney Amerikalı Arhuaco veya Lokono gruplarını kapsamıştır. Karayipler'deki Aravak dilleri  konuşmacıları tarihsel olarak "akrabalar" anlamına gelen Taíno olarak bilinmekteydi. İspanyollar bazı adalıların bu terimi, gruplarını komşu Karib halkından ayırmak için kullandıklarını varsaymıştır. 1871'de etnolog Daniel Garrison Brinton, anakaradaki Aravaklar ile kültürel ve dilsel benzerlikleri nedeniyle Karayiplerde yaşayan halkı "Ada Aravakları" olarak adlandırmayı önermiştir. Sonraki akademisyenler bu konvansiyonu "Aravaklar" olarak kısaltmış, bu durum ada ve anakara grupları arasında karışıklık yaratmıştır. 20. yüzyılda Irving Rouse gibi akademisyenler, farklı kültürlerini ve dillerini vurgulamak için Karayipler'deki grubu tanımlamak için "Taíno" terimini kullanmaya başlamıştır.

Aravakan dilleri Orinoco Nehri vadisinde ortaya çıkmış olabilir. Daha sonra geniş bir alana yayılan diller, Avrupalılarla temas anında Güney Amerika'nın en geniş dil ailesini oluşturmuştur. Lokonolar olarak da bilinen ve kendilerini  Aravak olarak tanımlayan grup, günümüzde Guyana, Surinam, Grenada, Jamaika ve Trinidad ve Tobago ülkelerine yer alan kıyı bölgelerine yerleşmiştir.
Florida Üniversitesi'nde Orta Amazon Projesi'nin (Central Amazon Project) kurulmasına yardımcı olmuş antropolog Michael Heckenberger ve ekibi, bölgede kompleks bir kültürün göstergesi olan; ayrıntılı seramik işleri, halkalı köyler, yükseltilmiş tarlalar, büyük höyükler ve bölgesel ticaret ağlarına ilişkin kanıtlar bulmuştur. Ayrıca terra preta ismi verilen, toprağa odun kömürü eklenmesiyle elde edilen ve verimliliğinin artıran çeşitli teknikler kullanarak toprağı değiştirdiklerine dair kanıtlar vardır. Heckenberger'e göre, çanak çömlek ve diğer kültürel özellikler, bu insanların  Aravakan dil ailesine ait dilleri konuştuğunu göstermektedir.
Bir noktada, Aravakan dilleri konuşan Taíno kültürü Karayipler'de ortaya çıkmıştır. Taínoların atalarının adalara gelişi iki farklı model ile açıklanmaktadır."Circum-Caribbean" modeli halkın kökenlerini, Kolombiya Andları'nda yaşayan Arhuaco halkı ile ilişkilendirir, Amazon modeli ise halkın kökenlerinin, Aravakan dillerinin geliştiği Amazon Havzası'nda yer aldığını desteklemektedir.

Taíno halkı, Avrupalılarla ilk karşılaşan Yerli Amerikalılar arasındaydı. Christopher Columbus, 1492'de ilk yolculuğunda birden fazla ada ve şefliği ziyaret etmiş ve bunu 1493'te Hispanyola'da yer alan ve Amerika'daki ilk kalıcı İspanyol yerleşimi olan La Navidad'ın kurulması izlemiştir. İspanyollar ve Taino arasındaki ilişkiler ilerleyen dönemlerde kötü bir hal almıştır. Alt kademe Taino şeflerinden bazıları kaşiflere doğaüstü bir köken vermiş, Tainolar kaşiflerin insan eti tüketen yeraltı dünyasıyla ilişkili efsanevi varlıklar olduğuna inanmıştır. Bu nedenle Tainolar, La Navidad'ı yakıp 39 adamı öldürmüştür. Hem Aravak hem de Karib ve Tupinamba gibi diğer Amerikan Yerlisi gruplar arasında, insanların savaş ganimeti olarak alınması ve savaş esirlerinin ritüelistik yamyamlığa tabi tutulması hakkında kanıtlar vardır.
La Isabella'nın kurulması ve adadaki altın yataklarının keşfiyle, Hispanyola'daki İspanyol yerleşimci nüfusu önemli ölçüde büyümeye başladı, İspanyollardan geçmiş hastalıklar ile  çatışmaların yaşanması her yıl onbinlerce Taíno'nun ölümüne  yol açtı. 1504 yılına gelindiğinde, İspanyollar Hispanyola'daki Taíno şefliklerinin sonuncusunu devirdi ve adadaki koloni otoritesini sağlam bir şekilde kurdular. Sonraki on yıl boyunca İspanyol kolonicileri, Hispanyola'daki Taino halkını kölelik, katliam veya hastalıklara maruz bıraktı. Avrupa ile ilk temas zamanında Hispaniola'nın nüfusunun bir milyon ile birkaç yüz bin arasında olduğu tahmin edilmektedir, ancak 1514 civarında nüfus 35.000 kadar düşmüştür. 1509'da İspanyollar Porto Riko'yu başarılı bir şekilde fethedip yaklaşık 30.000 Taínoyu kontrolleri altına almıştır. 1530'da Porto Riko'da 1148 Taíno hayatta kalmıştır.
Taíno etkisi, Karayip kültürlerinin dinlerinde, dillerinde ve müziğinde görüldüğü üzere günümüzde bile hayatta kalmıştır. Lokono ve diğer Güney Amerika grupları sömürgeleştirmeye daha uzun süre direnmiş ve 16. yüzyıl boyunca tam İspanyol otoritesi altına girmemişlerdir. 17. yüzyılın başlarında, İngilizler ve Hollandalılarla ittifak yapmış komşu Kalinalara (Karibler) karşı İspanyollarla ittifak kurdular. Lokonolar, Avrupa devletleri ile ticaretten 19. yüzyılın başlarına kadar fayda sağlamış, ancak daha sonra plantasyon ekonomisinin sonun gelmesi gibi bölgede meydana gelen ekonomik ve sosyal değişimler yüzünden zarar görmüştür. Lokono nüfusu, 20. yüzyıla kadar azaldı, ancak takip eden yıllarda yeniden artış gösterdi.

Antiller'deki Aravakların çoğu İspanyol fethinden sonra öldü veya İspanyollar ile evlendi. Güney Amerika'da ise Aravakan dilleri konuşan gruplar, güneybatı Brezilya'dan kuzeydeki Guianas'a kadar geniş bir alanda yaşamaya devam etmektedir. Gruplar, çoğunlukla Amazon'un kuzeyindeki tropikal ormanlık alanlarda bulunurlar. Tüm Amazon yerli halklarında olduğu gibi Avrupalılar ile temas, bu gruplar arasında kültür değişikliğine ve nüfus kaybına yol açmıştır.
1492 ve sonrasında Porto Riko, Bahamalar, Küba ve Hispanyola'ya (bugün Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) gelen İspanyollar, ilk seferlerinde yanlarında kadın getirmedi. Taíno kadınlarıyla ilişki yaşayan kaşiflerin ve erken kolonicilerin çoğu mestizo veya melez çocuklara sahipti. Nesiller boyunca, çok sayıda melez kişi hala kendilerini Taíno veya Lokono olarak tanımlamaktadır.
21. yüzyılda, bu halkların torunları olan yaklaşık 10.000 Lokono, esas olarak Venezuela, Guyana, Surinam ve Fransız Guyanası'nda yer alan kıyı bölgelerinde yaşamaktadır. Güney Amerika'daki birçok yerli grubun aksine, Lokono nüfusu artış içerisindedir.

Ateşkes Devletleri (Umman Ateşkesi, Umman Kıyısı Ateşkes Devletleri, Ateşkes Kıyısı ve Ateşkes Şeyhlikleri olarak da bilinir.) Basra Körfezi'nde bulunan, 1971'de sona eren bir grup şeyhliğe verilen isimdir.
1820'den 1971'de Birleşik Arap Emirlikleri'nin kuruluşuna kadar Büyük Britanya himayesiydiler.

Antlaşma kapsamında İngiliz himayesine giren şeyhlikler:

Abu Dabi (1820–1971)
Acman (1820–1971)
Dubai (1820–1971)
Şarika (1820–1971)
Ümm el Kayveyn (1820–1971)
Ras el Hayme (1822–1971)
Dibba (1871–1951)
Hamriyah (1875–1922)
Füceyre (1902–1971)
Kalba (1903–1952)
Heera (1915–1942)
1853 tarihli Denizlerde Kalıcı Ateşkes Antlaşması ile Basra Körfezi kıyısında bulunan şeyhlikler, 1880'de Bahreyn'in de katıldığı bir süreçte 1892 tarihli Münhasırlık Antlaşması (Exclusivity Agreements)'na kadar Birleşik Krallık ile daimi müttefik oldular ve Büyük Britanya himayesine girdiler. 1892 tarihli antlaşma ile emirlikler dış ilişkiler bakımından Britanya kontrolüne girdi. Paul Balfour'a göre bu antlaşma ile ortaya çıkan yeni durum; resmî himayeden daha eksik bir durum ancak emirliklerin Britanya çıkarları doğrultusunda dış saldırılardan korunmasına yönelik bir karşılıklı değişiklik hali doğuran bir antlaşmaydı. Hindistan para birimi Rupi, davalüe edildiği 1969'a kadar Katar, Bahreyn ve Umman gibi Basra Körfezi ülkelerinde olduğu gibi Ateşkes Devletleri'nin de facto para birimi olarak kaldı, 1969'da bu emirlikler kendi para birimlerini açıkladılar. 1952'de kalan yedi emirlik arasında işbirliğini teşvik etmek üzere Ateşkes Devletleri Konseyi kuruldu.

16.yüzyılda paylaşılmış bir yeni dünya çıkmaya başladı. İspanya Amerika'ya Portekiz ise Hint Okyanusu'na, Hindistan'a, Arabistan Yarımadası'na, Basra Körfezi'ne ve Kızıldeniz'e yerleşme, buralara hakim olma çabası içine girdi. İspanya ve Portekiz, Osmanlı Devleti'nin doğuya yayılma politikasına hem batıya yayılarak hem de doğuya yayılarak cevap verdi. Bir anlamda 16. yüzyıla İspanya ve Portekiz'in terazileme (dengeleme) politikaları damgasını vurdu. Mekke Şerifi II. Berakat o sıralarda 13-14 yaşlarında olan oğlu Ebu Numey'i Kahire'ye göndererek I. Selim'e bağlılığını bildirdi. Osmanlı'nın Basra bölgesiyle ilgisi 1546'da Ayas Paşa komutasında sevk edilen kuvvetlerin Basra şehrini hâkimiyet altına almasıyla başlamıştır. Daha sonra burası bir beylerbeyilik haline getirildi. Osmanlılar'ın Bağdat'ı alması üzerine bölgedeki Arap şeyhleri sırasıyla bağlılıklarını arzettiler. Katîf ve Bahreyn de elçiler göndererek padişaha boyun eğdiklerini bildirdiler; daha sonra da Lahsâ aynı şekilde savaş yapmaksızın bağlılığını bildirdi.
Basra'nın 1538'de şeklen, 1546'da fiilen Osmanlı Devleti'nin egemenliğine girmesinin ardından, Türk ordusu 1551'de Katif ve çevresini de fethederek Katar yarımadasına kadar olan toprakları Osmanlı Devleti'ne kattı. 1552'de Hürmüz Kuşatması'nın, 1559'da Bahreyn Kuşatması'nın başarısızlığa uğramasıyla bölgedeki Osmanlı ilerleyişi de limitlerine ulaştı. 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla Osmanlı bölgeyle yeniden ilgilenmeye başladı. Mithat Paşa'nın Bağdat Valiliği sırasında bölgeye yapılan sefer sonucunda Lahsa tekrar Türk egemenliğine girdi. Balkan Savaşları sırasında Suud Devleti'nin Katif ve diğer yerleşim yerlerini ele geçirmesiyle bölgedeki Osmanlı egemenliği tamamen sona erdi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Basra Körfezi'nde Basra, Amara, Müntefik Sancağı ve Necid Sancakları oluşturuldu.

Bölge 16. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğinde bulundu. Ardından (İngilizlerin bakış açısı ve kaynaklarına göre) bölgede yerleşen Avrupa ve Umman devriye gemilerinin diğer gemilere yönelik yaptığı tacizler nedeniyle İngiltere tarafından Korsan Kıyısı olarak adlandırıldı. Hâlen Şarika emirliğini yürüten yerel Kavasim bakış açısına göre (İngilizlerin öne sürdüğü) korsanlık konusu bir bahane idi. Gerçekte ise Britanya İmparatorluğu, Basra Körfezinde daha ileri bir teşkilatlanma kurmak ve yakın bölgeden gelen istilalara karşı değil ancak diğer Avrupa ülkeleri özellikle de Fransa ve Rusya'nın bölgedeki etkisini kırmak istiyordu. Bu bakış açısı Şarika emiri Şeyh Sultan bin Muhammed el Kasimi'nin 1986 tarihli kitabı 'Körfezde Arap Korsanlığı Miti' 28 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adlı kitabında etraflıca ele alınmıştır.
Britanya İmparatorluğu, Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Ras el Hayme civarında Britanya Hindistanı ticaret yolları ve çıkarlarını korumak üzere 1819'da Körfez kıyısı boyunca bulunan diğer ülke karargâh ve limanlarına yönelik bir dizi sefer yaptı. Ertesi yıl, kıyıda bulunan tüm şeyhlerle birlikte 1820 tarihli Denizlerde Genel Barış Antlaşması adı verilen bir antlaşma imzalandı. Britanya Hindistanı İngiltere Kraliyeti tarafından istila girişimi olarak tanımlanan nedenlerden ötürü 1835'e kadar aralıklı olarak devam eden bir dizi çatışma yaşandı. 1853'te İngiltere ile Ateşkes Şeyhlikleri adı verilen şeyhler arasında Denizlerde Kalıcı Barış Antlaşması adı verilen bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma İngiltere tarafından dayatılmıştı ve şeyhler tarafından bölgede İngiliz yerleşimi için dayatıldığı söylendi.

Başta Fransa ve Rusya'nın geldiği diğer Avrupalı ülkelerin emellerine yönelik olarak İngiltere 1892'de Ateşkes Şeyhlikleri ile daha önce yapmış olduğu antlaşmaların benzeri olarak daha yakın bağlar geliştirdi. 1892'de şeyhler, İngiltere dışında başka herhangi bir ülke ile İngiltere'nin rızası olmaksızın herhangi bir dış ilişki kurmamayı kabul ettiler. Buna karşılık olarak İngiltere de bu kıyıyı denizden veya karadan gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı korumayı taahhüt etti.

1968'de İngiltere Ateşkes Kıyısı adını verdiği bölgeden çekileceğini açıkladı. Bunun üzerine şeyhlikler Katar ve Bahreyn ile bir federasyon oluşturmayı denediler ancak bu uygulamaya geçirilemedi. İngiltere hükûmeti 1 Aralık 1971'de bölgedeki himayesini belirten antlaşmayı kaldırdığını açıkladı ve böylece bölgedeki yedi şeyhliğin bağımsızlığının önünü açtı. Ertesi gün Abu Dabi, Acman, Füceyre, Şarika ve Ümm el Kayveyn emirlikleri Birleşik Arap Emirliklerini kurdular. Ras el Hayme emirliği ise 11 Şubat 1972'de Birleşik Arap Emirliklerine katıldı.

Auckland Adaları (İngilizce: Auckland Islands, Maorice: Motu Maha), Büyük Okyanus'un güneyinde, idarî bakımdan Yeni Zelanda'ya bağlı olan takımada. Güney Adası'nın 467 km güneyinde yer alır.
Volkanik altı ada ile boyut bakımından daha küçük adalardan oluşan takımadanın toplam yüzölçümü 606 km²'dir. Serin, rutubetli ve rüzgârlı bir iklim görülür. Topraklarının çoğu verimsizdir. Alçak kesimleri bodur ağaçlarla kaplıdır. Adalarda yaşayan hayvanlar arasında çeşitli kuş türleri, yabani sığır, ayıbalığı, denizaslanı ve denizfili sayılabilir. Grubun en büyük adası Auckland (298 km²)'ın deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 600 m'dir. Carnley Harbour ile Port Ross'un bulunduğu doğu kıyıları sarptır.
Balina avcısı Abraham Bristow'un 1806'da keşfettiği adalara, sonradan Hindistan genel valisi Auckland kontunun adı verildi. Balina avcıları için kurulan istasyon, 1852'de kaldırıldı. 1890'larda adalara sığır ve koyun getirildi, ama bu girişim çok başarılı olamadı. Auckland Adalarında, özellikle yelkovankuşları ve penguenlerden oluşan geniş kuş sürüleri yaşar. Yeni Zelanda kraliyet toprakları sorumlusunun yönetimindeki adalarda yerleşim yoktur.

Auckland Islands / Motu Maha Marine Reserve

Basutoland, Afrika kıtasının güneyinde Büyük Britanya'nın 1868 yılından itibaren himaye bölgesi olarak bulunduğu, 1884 yılından itibaren de direkt olarak Kraliyete bağlı koloni bölgesi olarak ilan ettiği ülke. Günümüzde aynı sınırlar içerisinde Lesotho bulunmaktadır.
1830'lu yıllardan itibaren Boer halklarının Birleşik Krallık'ın Afrika'nın güneyini Cape Kolonisi olarak ilhak etmesi neticesinde yeni bir yurt arayışı içerisine girmesi ile başlayan ve kuzeye ilerleyişlerini içeren Büyük Göç esnasında, Vaal nehrinin geçilmesi ile karşı karşıya geldikleri Bantu toplulukları ile mücadeleye girmişlerdir. Yeni kurulan Boer Cumhuriyetleri'nden biri olan Özgür Orange Devleti'ne bağlı birliklerin Bantu şefi olan ve Bantuların önderi anlamına gelen morena unvanına sahip Moshoeshoe'nun hakimiyeti altındaki toprakların iç kısımlarına girmesi sonucunda Moshoeshoe Britanya'dan yardım ve koruma talep etmiş, bu talep neticesinde 1843 yılında Moshoeshoe ile Britanya Cape Kolonisi yönetim arasında koruma anlaşması imzalanmıştır. Ancak bu anlaşma Britanya'nın diğer Boer Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerinde sorun oluşturduğu gerekçesiyle 1859 yılında iptal edilmiştir. 1865 yılında gerçekleştirilen yeni bir saldırıda batı bölgelerinde kalan verimli topraklara sahip yüksek yaylara sahip alanlarının Özgür Oranje Devleti himayesi altına girmesini engelleyemeyen Moshoeshoe, tüm egemenliklerini yitirmek üzere oldukları bir durumda, bölgenin hakimiyetini tamamen Boerlere vermek istemeyen Britanya yardımı ile topraklarını korumayı başarmıştır. Bu yardım sonrası 1868 yılında Büyük Britanya bölgeyi Basutoland adı ile Britanya kolonisi olarak ilan etmiştir. Her ne kadar Britanya kolonisi olsa da Moshoeshoe diplomasi zaferi elde ederek bölgesini özerk bir konumda tutmayı başarmıştır. Moshoeshoe'nin ölümünden bir yıl sonra, 1870 yılında Basutoland özerkliğini kaybederek Cape Kolonisi'nin bir bölgesi haline getirilmiştir.
Yeni liderleri I.Letsie önderliğinde Cape Kolonisi parlamentosunda temsilci hakkı tanınmayan Basotho halkı Britanyalılara karşı ayaklanmıştır. Yaşanan bu gelişmeler üzerine Basotholularda bulunan ateşli silahlara el konulmuş ve kullanımına yasak getirilmiştir. 1879 yılında topluluk lideri Moorosi'nin başlattığı ayaklanma ile 1880 ile 1881 yılları arasında gerçekleştirilen Basotho Silah Savaşı (İng: Basuto Gun War) Britanya Cape Kolonisi için finansal açıdan sıkıntılar yaratmış, yaşanan bu durumlar neticesinde Basotholand 1884 yılı itibarıyla direkt olarak kraliyete bağlanarak kraliyet kolonisi haline getirilmiştir.
1910 yılında Güney Afrika Birliği'nin kurulması ile bu birliğe dahil olmayı tıpkı Bechuanaland (günümüzde Botsvana) ve Esvatini gibi kabul etmeyen Basutoland, ilerleyen yıllarda kentleşme ve daha iyi eğitim hizmetleri nedeniyle kraliyet sarayının etkisinin azalmasına neden olmuştur. II.Dünya Savaşı sırasında birkaç bin Basutoland askerlerinin müttefikler ordusunda yer alması ve bunun sonucunda artan bağımsızlık talepleri Basotho Congress Party (BCP) ve Basotho National Party (BNP) gibi bağımsızlık hareketlerinin oluşmasına neden olmuştur. 1959 yılında atılan ilk koloni anayasası imzası sonrası 1960 yılında II.Moshoeshoe'nun taç giyme yılında gerçekleştirilen ilk özgür seçimler gerçekleştirilmiştir. 1965 yılında gerçekleştirilen ve BNP'nin zafer ile ayrılıp Sekhonyana Nehemia Maseribane'nin başbakan olarak seçildiği bağımsız ve özgür seçimlerden kısa bir süre sonra Maseribane'nin görevden ayrılması ile bu makama Leabua Jonathan gelmiştir. Gerçekleştirilen seçimlerden bir yıl sonra Jonathan önderliğindeki BNP ülkeyi Lesotho ile bağımsızlığına kavuşturmuştur. Ülkenin yönetim şekli olarak parlamenter monarşi belirlenmiş ve bağımsız ülkenin ilk başbakanı Jonathan olmuştur.
Ülkenin bağımsızlığına kavuşması neticesinde Basutoland koloni bölgesinin varlığı da resmen sona erdirilmiştir.

Basutoland hakkında bilgiler 18 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batı Hint Adaları Federasyonu, 1958-1962 yılları arasında Karayiplerdeki Britanya Denizaşırı Topraklarına dâhil adalarda hüküm sürmüş kısa ömürlü politik birliktir. Federasyon, Trinidad ve Tobago, Barbados, Jamaika, Rüzgâraltı ve Rüzgârüstü adalarının bir araya gelmesiyle oluşturulmuştu. Başkenti bugün Trinidad ve Tobago'nun da başkenti olan Port of Spain kentiydi. Federasyon fikrinde asıl amaç adaların tek bir ülke halinde Britanya'dan bağımsızlığını ilan etmesiydi ancak bağımsızlık ilanından önce iç politik çekişmeler nedeniyle bu birliktelik çöktü. Neticede federasyon toprakları, hâlen Britanya Denizaşırı Toprakları bünyesinde olan Anguilla, Montserrat, Cayman Adaları ve Turks ve Caicos Adaları haricinde, Antigua ve Barbuda, Barbados, Dominika, Grenada, Jamaika, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Trinidad ve Tobago olmak üzere Birleşik Krallık'tan ayrılarak dokuz ayrı bağımsız ülke haline gelmiştir.

Federasyon, Birleşik Krallık tarafından Karayiplerdeki topraklarında kurulmuş politik birlikti. Hedeflenen 1962'de federasyonun bağımsız hale gelmesiydi ancak henüz emekleme dönemindeki problemler nedeniyle varlığını sürdüremedi. Federasyonun en büyük nüfusa sahip ve müreffeh üyesi olan Jamaika, gelişmemiş diğer üyelerin ekonomik yükünün kendi omzuna yükleneceği korkusuyla 1961 yılında federasyondan ayrılmayı oyladı. Jamaika'yı Trinidad ve Tobago izledi ve Federasyon, 1962 Mayısında feshedildi. Bu fesihin ardından aynı yıl Jamaika ile Trinidad ve Tobago İngiliz Milletler Cemiyeti'ne üye bağımsız devletler haline geldiler. Barbados'un 1966 yılındaki bağımsızlığı onları izledi. 1967'de Antigua (bugün Antigua ve Barbuda), Dominika, Greneda, Saint Lucia ve Saint Vincent (bugün Saint Vincent ve Grenadinler)'in üyesi olduğu yeni bir politik birlik olan Batı Hint Adaları Birleşik Devleti kuruldu. Birliğin üyeleri iç işlerinde tamamen bağımsız olup, gönüllü olarak Britanya'ya bağlı idiler. Takip eden yirmi yıl içerisinde üyelerin tamamı birer birer bağımsızlıklarını kazandılar. Bağımsızlığını kazanan son üye, 1983'teki bağımsızlık ilanıyla Saint Kitts ve Nevis oldu.

Federasyon, aşağıda sıralanan iç işlerinde bağımsız 10 eyaletten oluşmaktaydı. 

Antigua ve Barbuda
Barbados
Cayman Adaları
Dominika
Greneda
Jamaika
Montserrat
Saint Christopher-Nevis-Anguilla
Saint Lucia
Saint Vincent ve Grenadinler
Trinidad ve Tobago
Turks ve Caicos Adaları

Federal hükûmet, Britanya'nın atadığı Genel Vali tarafından yönetiliyordu. Bünyesinde, Temsilciler Meclisinden, meclis üyeleri tarafından seçilen bir Başbakan, üyeleri Başbakan tarafından seçilen ve onu da kapsayan 10 üyeli bir Kabine, Genel Valinin başkanlık ettiği; Başbakan, Kabine üyeleri ve yana sıra 3 senato üyesinden ve 3 memurdan oluşan Divan (senatör ve memurlar Genel Vali tarafından seçilirdi), üyeleri federasyona bağlı topraklardan seçilen 45 üyeli Temsilciler Meclisi ve üyelerini Başbakanla müzakere ettikten sonra Genel Vali'nin seçtiği 19 üyeli bir Senato bulunuyordu. Federasyonun Genel Valisi Lord Hailes, Başbakanı ise Barbados Başbakanı Grantley Herbert Adams'dı.

Bir başhakim ve ilk önce üç daha sonra beş hakimden oluşan bir yüce mahkeme vardı. 1919'da kurulan Batı Hint Adaları Temyiz Mahkemesi'nin ardılı idi ve yetki alanı aynı topraklar(Barbados, Britanya Guyanası, Britanya Virgin Adalarını da içeren Rüzgâraltı Adaları, Trinidad ve Tobago, Rüzgârüstü Adaları) ve ilaveten Jamaika ve ona bağlı topraklardı.

Bechuanaland, Afrika kıtasının güneyinde 30 Eylül 1966 tarihine kadar Birleşik Krallık himayesinde bulunan, bu tarihten itibaren de günümüzde de var olan Botsvana devletinin kurulduğu bölge.
Birleşik Krallık emperyalist güçlerinin kıtanın güneyinde ilerlemesi ve Boerlerin kurduğu Boer Cumhuriyetleri'nin bölgede art ardına kurdukları devletler ile sıkıntılı bir süreç yaşayan Batsvana halkı için bu durum bir tehdit oluşturmuş, bunun neticesinde güçlerini ve bölgelerini birleştirerek varlıklarını koruma yolunu seçmişlerdir.
Birleşik Krallık hükûmeti, Batsvana halkının birleşerek oluşturduğu bölgeyi 30 Eylül 1885 tarihinde himayesi altına aldığını açıklamıştır. Bu karar neticesinde yerel halk Boerlerin baskınlarına karşı İngiliz himayesini elde etmiştir. Britanya hükûmetinin himaye altına alma kararının arka planında bölgede son dönemde yaşanan siyasi değişimler ve başta altın olmak üzere bölgede bulunan zengin yeraltı madenleri yatmaktaydı.
Bölgede, 30 Eylül 1966 tarihinde Botsvana devletinin kurulması ile İngiliz hakimiyeti ve himayesi sona ermiştir.

Botsvana

Bechuanaland hakkında bilgi 21 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

()

I. İngiliz-Afgan Savaşı diğer adıyla Auckland'ın Budalalığı, 1839-1842 yılları arasında Britanya İmparatorluğu (Doğu Hindistan Şirketi) ile Afganistan Emirliği arasında yaşanan ilk savaştır. Bu savaş Birleşik Krallık ile Rus İmparatorluğu arasındaki Büyük Oyun'un ilk çekişmesidir.

Afganistan'ı Orta Asya'nın, dolayısıyla kıtasal hâkimiyetin anahtarı sayan strateji görüşleri 19. yüzyılın sonlarına dayanır. Ancak Britanyalılar daha önceleri de, imparatorluklarının incisi olan Hindistan'ı korumak için Afganistan'ı elde tutmak gerektiğine inanıyorlardı. Bu amacı gerçekleştirmeleri için Afganistan'ı ele geçirmeleri gerekiyordu. İki yüzyıldır süregelen bu oyunun ilk perdesi, Britanyalıların Orta Asya'da ilerleyen Rusya karşısında endişeye düşmesiyle açılmıştı. Rusya'nın egemenlik alanlarındaki petrol kaynaklarını ele geçirmek ve Rusya'yı zayıflatmak için harekete geçecek olan ‘Birleşik Krallık’ bugün Büyük Oyun olarak adlandırılan bu stratejiyi, 200 yıl önce başlatmıştı. 1838'de Lord Auckland'ın ‘Simla Manifestosu’ olarak adlandırılan bildirisi, imparatorluğun selameti için Afganistan'da Birleşik Krallık yanlısı bir yönetimin şart olduğunu ileri sürüyordu. Bu nedenle, bazıları Birinci Afgan Savaşı'nı “Auckland’ın budalalığı” olarak adlandırmışlardır. Ruslar bir yandan Kafkasya'da ilerlerken diğer yandan da Orta Asya'da yeni işgallere girişerek, Afganistan sınırına yaklaşmışlardı. Ayrıca, Rus danışmanların desteklediği bir İran ordusu Herat'ı kuşatmıştı. Bunun uzaması sonucunda, özellikle de Britanya Hindistanı'nın bu gelişmelerden telaşlanması üzerine Britanyalılar İranlıları çekilmeye zorlayan sert bir tutum aldılar. Bu arada Britanyalılar memnun olmadıkları Dost Muhammed Han'ı düşürüp yerine eski yönetici Şuca Han'ı (Şuca ül-Mülk) geçirmek istiyorlardı.

1838'de İngilizler Afganistan'a girerek burada konuşlanma kararı aldılar. Ama nasıl bir direnişle karşılaşacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Doğu Hindistan Şirketi'nin yönetimindeki Britanyalı sömürge ordusunun her subayı, en az 10 hizmetçi bulunduruyor, 16 bin 500 kişilik toplam karma Britanyalı-Hint ordusunu, 38 bin kişilik bir hizmetçiler ve kamp takipçileri topluluğu izliyordu. Balan Geçidi'ni aşan Britanyalılar Kandehar'ı aldıktan sonra Kâbil'e girdiler; önce kuzeye kaçıp sonra dönen Dost Muhammed Han'ı da, Hindistan'a, sürgüne gönderdiler. Britanyalılara karşı taciz saldırılarına başlayan Afganları ise, Britanyalıların yaşlı komutanı Elphinstone'un pasif tutumu, iyiden iyiye cesaretlendirdi. Kasım 1840'ta büyük çatışmalar başladı. Kuşatılan Britanyalılar 6 Ocak 1842 tarihinde, geri çekilmekten başka çare bulamadılar. Kış aylarında, Afganların direnişi sonucunda, İngiliz kuvvetleri Gandarmak Geçidi'nde neredeyse tümüyle imha edildi. Britanyalılar bu yenilgi karşısında toparlanıp takviye aldıktan sonra, 1842 yazında iki koldan ilerleyip tekrar Kâbil'i ele geçirdiler ve sağ bırakılmış birkaç rehine ile esiri kurtardılar; ama yeniden Afgan direnişiyle karşılaştılar ve burada tutunamayacaklarını anlayıp geri çekildiler. Bu sırada Afganlar da esir tuttukları İngiliz yanlısı Şuca Han'ı öldürdüler.

Birinci İngiliz-Afgan Savaşı Britanyalıların Afganistan'da barınamayacaklarını gösterdi; ama Britanyalılar Afganistan'ın içişlerine karışmaya devam ettiler. Savaş sonucunda Dost Muhammed Han yeniden tahta çıktı ancak İngiliz tavsiyelerini kabul etmek zorunda kaldı. Rusya'ya karşı destek arayışı bunda önemli rol oynamıştır. Afganistan'daki yenilgi, Britanyalıların yenilmez olmadıklarını gösterdi ve 1857'de başlayacak olan Büyük Hint İsyanı'nın ateşleyen nedenlerden birisi oldu.

Boiling Lake (Kelime anlamıyla Kaynayan Göl), Dominika adasında yer alan bir Dünya Mirası olan Morne Trois Pitons Ulusal Parkı'nda bulunan sular altındaki bir fümeroldür . Dominika'nın başkenti Roseau'nun 10,5 km doğusunda bulunan göl, genellikle bir buhar bulutu ile sarılmış köpüren grimsi mavi su ile doludur. Kaynayan Göl yaklaşık 200 61 metre ila 76 metre boyutlarındadır ve Yeni Zelanda'daki Rotorua yakınlarındaki Waimangu Vadisi'nde bulunan Frying Pan Lake'ten sonra dünyanın en büyük ikinci sıcak gölüdür.

Gölün ilk kaydedilen görüntüsü, 1870'te, o sırada Dominika'da çalışan iki İngiliz olan Edmund Watt ve Henry Alfred Alford Nicholls tarafından elde edildi. 1875'te, bir hükûmet botanikçisi olan Henry Prestoe ve Nicholls, bu doğal fenomeni araştırmak için görevlendirildi. Su sıcaklığını ölçtüler ve kıyı şeridinde 82-92 °C olduğunu gördüler, ancak gölün aktif olarak kaynadığı merkezdeki sıcaklığı ölçemediler. Derinliğin 59 metreden daha büyük olduğunu kaydettiler.
Periyodik olarak, gölün seviyesi ve aktivitesinde dalgalanmalar meydana gelmektedir. 1870'lerde göl daha derindi; 1880'de yakınlardaki bir yeraltı suyu patlamasından sonra göl kayboldu ve bir sıcak su ve buhar kaynağı oluşturdu. Başka bir freatik patlama, Aralık 2004'ten Nisan 2005'e kadar göl seviyesini yaklaşık 10 metre düşürdü; daha sonra göl seviyesi tekrar yükseldi ve gölü sadece bir günde yeniden doldurdu.

Kaplıca
Kaplıcalar listesi

The Boiling Lake and Trail Fotoğrafları29 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaynayan Göl yolu ve yürüyüşü5 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaşif George Kourounis'in Kaynayan Göl ipi geçişi13 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resimler
Kaynayan Göl Fotoğraf Galerisi

Boğazlar Yerleşimleri (İngilizce: Straits Settlements), Güneydoğu Asya'da bulunan bir grup Britanya topraklarıydı. Başlangıçta 1826 yılında Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından kontrol edilen topraklar kapsamında kurulan Boğazlar Anlaşmaları 1 Nisan 1867'de doğrudan İngiliz kontrolü altına girerek 1 Nisan 1867'de Kraliyet kolonisi haline geldi. Koloni, 1946'da II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra Güneydoğu Asya'nın yeniden yapılandırılması kapsamında lağvedildi.

Straits Settlements Blue Book, 1906 (Singapore, 1907)
Straits Directory, 1908 (Singapore, 1908)
Journal of the Straits branch of the Royal Asiatic Society (Singapore)
Sir Frederick Weld and Sir William Maxwell, severally, on the Straits Settlements in the Journal of the Royal Colonial Institute (London, 1884 and 1892)
Henry Norman, The Far East (London, 1894)
Alleyne Ireland, The Far Eastern Tropics (London, 1904); Sir Frank Swettenham, British Malaya (London, 1906)
The Life of Sir Stamford Raffles (London, 1856, 1898)

WorldsStatesmen Singapore, listing the chief administrators16 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Britanya-Mısır Sudanı (Arapça: السودان الإنجليزي المصري‎‎ as-Sūdān al-Inglīzī al-Maṣrī), Afrika kıtasının kuzeyinde Büyük Britanya ve Mısır kondominyumu olarak iki ülke tarafından 1899 ile 1956 yılları arasında yönetilen ve günümüzde Sudan ve Güney Sudan'ın bulunduğu bölge. 1914 ile 1922 yılları arasında Mısır, Britanya himaye bölgesi olarak ilan edildiği için Britanya-Mısır Sudanı bu süreçte de facto olarak Britanya koloni bölgesi olarak yönetilmiştir.
1821 yılında Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altına giren Sudan toprakları, söz konusu yılda Func Devleti'nin bölgeden sürülmesi ile elde edilmiştir. Bu süreçten sonra bölge yönetiminin faaliyetlerinden rahatsızlık duyan Muhammed Ahmed el-Mehdi 1881 yılında başlattığı Mehdi ayaklanması ile yönetime karşı ayaklanmıştır. 1885 yılında başkent Hartum'u ele geçiren Mehdi, bu bölgelerde varlığını 1898 yılına kadar sürdürmüştür. 1898 yılında Britanya-Mısır orduları Sudan'ın Nil nehri bölgelerini işgalcilerden kurtarmış ancak bölgeyi Mısır'a devretmemiştir. 1882 yılında bu yana Britanya tarafından işgal altında bulunan Mısır bölgeyi oluşturulan  kondominyum yönetimi ile Britanya ile birlikte idare etmek durumunda kalmıştır. Mısır bölgeyi her ne kadar kendi toprakları olarak görse de, Sudan'ın yönetimi için oluşturulan yönetim de Britanyalılar asıl mevkilerde yer alırken Mısırlı yöneticiler daha alt kademelerde görevlendirilmiştir.
1934 yılına kadar bölgenin bir parçası konumunda olan ve Sarra üçgeni olarak adlandırılan kısım söz konusu yıl İtalya'ya verilmiştir. 1899 yılında Fransa ile varılan anlaşmalar neticesinde bölgenin batı sınırları resmi olarak kayıt altına alınmıştır.
1924 yılında Britanya genel valisi Lee Stack'ın Kahire'da suikast sonucu öldürülmesi neticesinde Britanya kondominyum yönetimine fiilen son vermiş ve Mısır birliklerini Sudan'dan çıkarmıştır. Bu süreç 1936 yılında imzalanan Britanya-Mısır Antlaşması'na kadar devam etmiş, söz konusu yıl imzalanan antlaşma kapsamında Britanya Süveyş Kanalı ile Sudan'da askerî varlığını resmîleştirmesi ile birlikte Mısır birlikleri de Sudan'a geri dönmüştür.
II. Dünya Savaşı sırasında bölgeye doğu bölgesinden saldıran İtalya, ilk etapta belli bölgeleri işgal etse de Britanya-Mısır orduları ile o süreçte Britanya tarafından oluşturulan Sudan Defence Force kuvvetlerinin geri saldırıları ile 1941 yılında bölge üzerinde yeniden hakimiyet kurmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi ile birlikte Mısır ve Sudan'da Britanya'ya karşı gösteriler gerçekleştirilmiş, bu süreçte Mısır kralı I. Faruk kendine Mısır ve Sudan kralı unvanını vererek sürecin en tepesindeki kişi olarak bunu yürütmeyi ve bu süreci hızlandırmayı hedeflemiştir. I.Faruk 1951'de kondominyum yönetimini fesh ettiğini bildirmiş, Britanya ise bağımsızlığı hedefleyen yerel Sudan şefleri ile işbirliğine gitme çabası içerisinde olmuştur. 1953 yılında Faruk'un devrilmesi ile birlikte Mısır ve Britanya hükûmetleri kendi aralarında anlaşarak Sudan'ın üç yıl içerisinde bağımsızlığını elde etmesini hedeflemişlerdir.
1956 yılında bölgede Sudan Cumhuriyeti'nin ilan edilmesi ile birlikte Britanya-Mısır Sudanı varlığına son verilmiştir.

Heinrich Loth: Geschichte Afrikas, Teil 2, Akademie-Verlag Berlin 1976
M.W. Daly: Empire on the Nile: The Anglo-Egyptian Sudan, 1898-1934. Cambridge 1986

Britanya Batı Pasifik Bölgeleri (İngilizce: British Western Pacific Territories - BWPT), 1877 ile 1976 yılları arasında Okyanusya'da var olan ve Birleşik Krallık'a bağlı olan sömürge bölgesi. 
1877'de Okyanusya'daki bir dizi Pasifik adasının, Britanya monarşisinin tek bir temsilcisi olan Batı Pasifik Yüksek Komiseri'nin yönetimi altında kurulmasıyla oluşturulmuş bir sömürge bölgesiydi. Fiji ve Solomon Adaları hariç, bu sömürge topraklarının çoğu nispeten küçük adalardı.

1875 tarihli Pasifik Adalıları Koruma Yasası (38 & 39 Vict. c. 51) ve daha sonra 1890 tarihli Yabancı Yargı Yetkisi Yasası (53 & 54 Vict. c. 37), Pasifik'teki Britanya uyrukları üzerinde yargı yetkisi sağladı. 1877'de Batı Pasifik Yüksek Komiseri pozisyonu , Birleşik Krallık Özel Konseyi tarafından 1877 tarihli Batı Pasifik Kararnamesi ile resmîleştirildi. 12. Madde, Fiji Baş Yargıcını Batı Pasifik Baş Yargı Komiseri olarak atadı. Kararname, sömürge varlığını – Britanya Batı Pasifik Bölgeleri – oluşturdu ve sözleşmeli işçilerin istihdamını yönetme yetkisini verdi ve sömürge varlığına, Britanya ve sömürge Avustralya yasalarının yargı yetkisinin ötesinde, Batı Pasifik'teki Britanya uyrukları üzerinde başka yetkiler verdi.
Fiji Valisi, ekvatorun güneyindeki adalardaki kişiler ve eylemler üzerinde yetki sahibiydi. Vali, Yüksek Komiser ve Başkonsolos sıfatıyla, yabancı güçlerin yerel temsilcileriyle diplomatik ilişkiler yürütme, sadece Britanya vatandaşları tarafından yürütülen iş gücünü düzenleme ve tanınmış hükûmetlerin bulunmadığı Pasifik adalarındaki Britanya vatandaşları arasında kanun ve düzeni sağlama yetkisine sahipti. Yüksek Komiser, belirli ada bölgelerini yönetmek üzere yerleşik komiserler atadı. Bir soruşturma komisyonunun ardından, 1893'te revize edilmiş bir Bakanlar Kurulu Kararı yayınlandı ve bu karar, yerleşik komiserlere kontrolleri altındaki adalar üzerinde daha geniş bir özerklik verdi.

 Gilbert ve Ellice Adaları (1892 - 1976) – günümüzde Kiribati (Mikronezya'da) ve Tuvalu (Polinezya'da) olarak bağımsız ülkeler

 Canton ve Enderbury Adaları (1939 - 1976) – günümüzde Kiribati'nin bir parçası
 Cook Adaları (1893 - 1901) – 15 küçük ada, günümüzde kendi kendine yöneten, bağımsız bir ülke olan ancak Yeni Zelanda ile ilişkili devlet statüsünde.
 Line Adaları (1976'ya kadar) – üzerinde yaşam olmayan sekiz atol, günümüzde Kiribati'nin bir parçası
 Niue (Vahşi Ada), "Polinezya Kayası" (1900 to 1901) olarak da bilinir; günümüzde kendi kendine yöneten, bağımsız bir ülke olan ancak Yeni Zelanda ile ilişkili devlet statüsünde.
 Phoenix Adaları (1976'ya kadar) – üzerinde yaşam olmayan sekiz atol, günümüzde Kiribati'nin bir parçası.
 Pitcairn Islands (1898 - 1952) – günümüzde Britanya Denizaşırı Toprakları bölgesi
 Tonga (1900 - 1952) – 1970'ten bu yana bağımsız bir devlet.
 Birlik Adaları (1877 - 1926, resmî olarak 1948'e kadar) – günümüzde Tokelau, Yeni Zelanda'ya bağımlı bir bölge

 Okyanus Adası (Banaba) (1900 to 1976) – günümüzde Kiribati'nin bir parçası.

 Fiji (1877 to 1952) – günümüzde bağımsız
 Britanya Solomon Adaları (1893 - 1976) – günümüzde Solomon Adaları olarak bağımsız
 Yeni Hebridler (1906 to 1976), Anglo-Fransız kondominyum olarak – günümüzde Vanuatu olarak bağımsız

Britanya Guyanası (İngilizce: British Guiana), Amerika kıtasının coğrafi açıdan Güney Amerika'ya dahil edilen bölümünde yer alan eski Büyük Britanya Kraliyet Kolonisi. Söz konusu koloni bölgesi 1966 yılında Guyana ismi ile bağımsızlığını kazanmıştır.
17. yüzyılda ilk olarak Hollanda'dan gelen yerleşimciler tarafından Berbice, Essequibo ve Pomeroon nehirleri kenarında oluşturulan ticari merkezler ile yerli halk ile ticari faaliyetlerde bulunulmuştur.
1814 yılında imzalanan antlaşma kapsamında oluşturulan tüm koloniler Büyük Britanya hakimiyetine girmiştir. 1831 yılından itibaren kolonileşmenin başladığı bölge, 1966 yılına kadar Britanya koloni bölgesi olarak kalmıştır.
Bölge 1966 yılında Guyana ismi ile bağımsızlığını elde etmiştir.

Charles B. Brown: Canoe and Camp Life in British Guiana. London 1876
Britanya Guyanası posta pulları 21 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Britanya Helgolandı ya da Helgoland Taç Kolonisi Napolyon Savaşları esnasında Napolyon'un müttefiki Danimarka-Norveç'in bir parçası olan Helgoland Adası'nın İngiliz Amiral Thomas Macnamara Russell tarafından işgal edilmesiyle oluşturulmuş kolonidir. 1814 Kiel Antlaşması ile Helgoland Britanya'ya kalmıştır. Bundan sonra bölge Taç Kolonisi statüsüne yükseltilmiştir. 1890 Helgoland-Zanzibar Antlaşması ile bölge Almanya'ya bırakılmıştır.

HMS Carrier adlı Kraliyet Donanması gemisinin kaptanı Thomas Macnamara Russell tarafından bölge 11 Eylül 1807'de işgal edilmiştir. Bölge Britanya işgali sonrasında; Napolyon'a karşı kaçakçılık ve casusluk merkezi haline gelmiştir.
Paris Antlaşması ile bölgenin Britanya Toprağı olduğu onaylandıktan sonra ada Donanma üssü olarak kullanılmamıştır. 1826 bölge bir tatil merkezi haline geldi. Ve Avrupalı zenginler için bir turizm merkezine dönüşmüştür. Sonrasında ise 1830 ve 1848 yılındaki Alman Devrimlerini yapanların sığınağı olmuştur. Almanlar, koloninin coğrafi konumu dolayısıyla Kiel Kanalı'na tehdit oluşturduğunu düşünmüşlerdir. Bunun sonucunda 1890 Helgoland-Zanzibar Antlaşması ile bölge Almanya'ya bırakılmıştır.

Britanya Hong Kongu (Çince: 英屬香港; İngilizce: British Hong Kong), 1941 ile 1945 yılları arası Japon işgali altında olduğu dönem haricinde Hong Kong'un 1841 ile 1997 yılları arası Britanya Kraliyet egemenliği altında olduğu dönem. Kraliyet kolonisi olarak kurulup, sonradan 1981 yılında Britanya Denizaşırı Toprağı olarak ilan edildi. Hong Kong Adası, Birinci Afyon Savaşı (1839-42) sonrasında Çin'deki Çing Hanedanı tarafından Britanya'ya devredildi. Kowloon Yarımadası da İkinci Afyon Savaşı (1856-60) sonrasında Britanya'nın Hong Kong kolonisine eklendi. Son olarak, 99 yıllık bir kira sözleşmesi altında Yeni Bölgeler de Britanya'ya verildi. Hong Kong Adası ile Kowloon Yarımadası'nın kalıcı olarak Britanya'ya ait olmasına rağmen Hong Kong topraklarının %90'dan fazlasını oluşturan Yeni Bölgeler, Hong Kong ekonomisi için o kadar çok önemliydi ki Britanya, kira sözleşmesinin sona ermesiyle Hong Kong üzerindeki egemenliği tümüyle Çin'e devretmeye karar verdi. Bu devir süreci, bazı kaynaklarca Britanya İmparatorluğu'nun sonunu işaretler. Hong Kong bugün dahi koloni döneminin etkisini sürdüren özelliklere sahiptir.

 Wikimedia Commons'ta Britanya Hong Kongu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Britanya Kamerunu, Afrika kıtasının batısında Büyük Britanya himayesinde 1922 ile 1961 yılları arasında kurulu olan manda bölgesi. Bölge 1922 ile 1946 yılları arasında manda bölgesi olarak idare edilmiş, 1946 yılından 1961 yılına kadar ise BM vesayet bölgesi olmuştur.

19.yüzyılın son dönemlerinde Almanya günümüzde Kamerun'un kurulu olduğu bölgeleri kendisine ait bir himaye bölgesi olduğu iddiasıyla Afrika Talanı sürecinde sahiplenmiştir.
I. Dünya Savaşı esnasında Büyük Britanya, Fransa ve Belçika orduları tarafından ilhak edilen bölge, Almanya'nın hakimiyetinden çıkmıştır.
1919 yılında gerçekleştirilen Versay Barış Antlaşması çerçevesinde Kamerun resmen Milletler Cemiyeti kontrolüne verilmiş, Milletler Cemiyeti ise bu bölge üzerindeki görevini manda yönetim biçiminde gerçekleştirmesi adına Fransa ve Büyük Britanya'ya devretmiştir. Bölgenin her iki ülkeye verilmesi neticesinde Kamerun ikiye ayrılmış, Fransa bölgenin beşte dördüne sahip olarak büyük çoğunluğu kontrolü altına almıştır. II.Dünya Savaşı'ndan sonra bölge Birleşmiş Milletler tarafından cemiyet manda yönetim sistemi yerine mütevelli manda yönetimi sistemine geçirilmiştir. Bu değişiklik ile BM bölgenin kendi kendini yönetilmesini amaçlamıştır.
Fransa'nın hakimiyeti altında bulunan Kamerun'da BM'nin himaye döneminin bitmesi ile gerçekleştirilen referandum sonuçları neticesinde bölge Doğu Kamerun adı ile 1 Ocak 1960 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Ülkenin beşte birine sahip olan Britanya'nın hakimiyeti altındaki bölgede de buna benzer bir şekilde referandum gerçekleştirilmiş, referandum sonucuna göre bölgenin kuzey kesimleri Nijerya'ya bağlanma arzusunu dile getirmiş, bölgenin güney bölgeleri ise Doğu Kamerun ile Kamerun devletini kurmak adına bu bölge ile birleşmeyi kabul etmişlerdir. 1 Kasım 1961 yılında Britanya bölgesinin de katılımı ile Kamerun devleti resmen kurulmuş ve Britanya Kamerunu'nun varlığına son verilmiştir.

Kamerun'da üniter devlete giden yol (1959-1972)

Britanya Kıbrısı, (İngilizce: British Cyprus) Birleşik Krallık'ın 1878-1960 tarihleri arasında Kıbrıs'ta kurduğu idaredir.
93 Harbi sırasında Rus İmparatorluğu karşısında yenilen Osmanlı İmparatorluğu, Ruslara karşı ödün vermemek amacıyla, Birleşik Krallık'ın isteği üzerine ada 92.799 sterline 4 Haziran 1878 tarihinde imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile kiralandı. Osmanlı mülkiyeti devam ediyor sayılmakla birlikte, yönetim tamamen Birleşik Krallık'a geçti. Adaya ilk Birleşik Krallık bayrağı, 12 Temmuz 1878 günü, Lefkoşa burçlarına çekildi. Birleşik Krallık, adayı "Komiser" diye tabir ettiği yüksek rütbeli yöneticilerle idare etti. 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Birleşik Krallık karşısındaki Almanya'nın yanında savaşa girmesi üzerine Birleşik Krallık adayı ilhak edip adaya vali tayin etti. Türkiye, 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın 21. maddesi gereğince, Birleşik Krallık'a adanın ilhakını tanıdı. 1925 yılında Kıbrıs Crown Colony olarak ilan edildi ve adaya ilk Türkiye Cumhuriyeti konsolosu atandı.
1880 yılında adada 12 hekim ve üç sağlık müfettişi bulunmaktaydı. 1903 yılında hekim sayısı 45'e, 1909'da 67'ye yükseldi. Köylerde sağlık hizmeti vermek amacıyla köy sağlık kuruluşları kuruldu. 1931'e kadar 27 tane açılan bu kuruluşların sayısı 1959'da 13'e düşmüştü.
Adada Birleşik Krallık döneminde tütün endüstrisi de gelişti. Adadaki tütün fabrikalarının sayısı 8'e kadar çıktı. 1949 yılında yedi fabrikada yaklaşık 225 bin okkalık tütün ürünü üretilmekteydi.
Ocak 1950 tarihinde Doğu Ortodoks Kilisesi, Kıbrıs Türk toplumunun boykot ettiği bir referandum düzenledi. Referandumun sonucunda, katılan halkın %90'ı Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleşmesi düşüncesi olan Enosis lehinde oy verdi. 1955'te Kıbrıslı Rumların kurduğu EOKA örgütü Birleşik Krallık kuvvetlerini adadan çıkarmak için silahlı eylemlere başladı. Bu zaman zarfında Kıbrıs Türkleri de silahlanmaya başladı ve Birleşik Krallık adanın tamamını kontrolü altında zorlanıyordu. Daha sonra Taksim isteğinde bulunan Türk yapılanmalar ile Enosis isteyen Rum yapılanmalar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı.
16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs adası Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık'ın "Kuruluş, İttifak ve Garanti" adındaki üç anlaşmayı imzalaması ile bağımsızlığını kazandı. Birleşik Krallık, Ağrotur ve Dikelya adlı adanın %3'üne tekabül gelen askerî üsleri aldı.

Britanya Mauritiusu, 1810 ile 1968 yılları arasında Büyük Britanya Kraliyet kolonisi olarak Büyük Britanya tarafından yönetilen koloni bölgesi.
1715 yılından bu yana Île-de-France adı ile Fransa hakimiyeti altında bulunan ada 3 Aralık 1810 tarihinde Mauritius Seferi olarak adlandırılan sefer ile Britanyalıların eline geçmiş, Britanya 1814 yılından itibaren de adayı kraliyete bağlı bir bölge haline getirilerek Britanya İmparatorluğu'nun bir parçası yapmıştır.
1814 yılında imzalanan Paris Antlaşması kapsamında Mauritius adasını tamamen hakimiyeti altına alan Britanya, adayı kraliyet kolonisi olarak sınıflandırmıştır. 1903 yılında koloninin bir parçası olan Seyşeller'i ayrı bir koloni bölgesi olarak sınıflandırılması ile adalar bölgeden ayrılmıştır.
Koloni bölgesinin bir parçası olan Tromelin Adası'da 1954 yılında her iki ülke arasında varılan anlaşma kapsamında Fransa'ya bırakılmıştır.
Bölge 1968 yılında Mauritius olarak bağımsızlığını elde etmesi sonucunda koloni bölgesinin varlığı sona ermiştir.

Britanya Rodezyası, Afrika kıtasının güneyinde bir kısmın 1889 ile 1923 yılları arasında British South Africa Company(BSAC) tarafından kiralanarak işletilen bölgenin adı.
Cecil Rhodes ve Alfred Beit tarafından kurulan British South Africa Company, Zambeziya ismi ile anılan bölgeyi (günümüzde Zambiya ve Zimbabve) Birleşik Krallık kraliçesi Victoria'nın onayı ile kiralayarak işletmeye başlamıştır.
1889 yılında gerçekleştirilen bu kiralamanın ardından BSAC ilk olarak 1890 yılında Mashonaland'ı ilhak etmek adına Pioneer Column adı verilen harekâtı gerçekleştirmiştir. 1895 yılından itibaren resmî olarak Rodezya olarak adlandırılan bölgenin Zambezi Nehri'nin güneyinde kalan kısmı Güney Rodezya, nehrin kuzeyinde kalan kısımlar ise Kuzeybatı Rodezya ve Kuzeydoğu Rodezya olarak isimlendirilmiştir. Kuzeyde kalan kısımlar 1911 yılında birleştirilerek Kuzey Rodezya olarak adlandırılmıştır. Her iki bölgede ayrı olarak yönetilmiştir. Beyaz göçmenlerin yoğunlukta olduğu ve hızlı bir gelişim gösteren Güney Rodezya'da 1898 yılında yasama meclisi oluşturulmuş, BSAC üyeleri bu mecliste de yer almıştır.
Rodezya bölgesinde özellikle Rhodes'in düşüncesi olan ve Cape-Kahire Planı olarak adlandırılan, kıtanın güneyi ile kuzeyini birbirine demiryolu ile bağlama faaliyetleri kapsamında demiryolu döşenmiş, telgraf hatları çekilmiştir. Bu hat aynı zamanda birçok Birleşik Krallık koloni bölgeleri üzerinden geçtiği için bu koloni bölgeleri birbirine bağlama düşüncesi mevcuttu.
Güney Rodezya'da özellikle beyaz yerleşimcilerin seçimle meclise dahil olması ile bölgenin şirket tarafından yönetilen bir bölge yerine kendi kendine yönetebilen bir bölge olma istekleri ifade edilmeye başlanmıştır. 1922 yılında gerçekleştirilen referandum ile Britanya İmparatorluğu içerisinde Halka sorumlu hükûmet ile Güney Afrika Birliği'ne dahil olabilme ihtimali onayı alınmıştır.
Birleşik Krallık hükûmeti 1923 yılında aldığı karar doğrultusunda BSAC ile kiralık sözleşmesini fesh ederek şirketin bu bölgedeki varlığına son vermiştir. Bu karar neticesinde Güney Rodezya kendi kendine yöneten Britanya kolonisi olmuştur. Kuzey Rodezya ise 1924 yılında Birleşik Krallık'a bağlı koloni bölgesi olarak sınıflandırılarak burada da BSAC'nın varlığı sona erdirilmiştir.

Britanya Rüzgârüstü Adaları, 1833'ten 31 Aralık 1959'a kadar var olan ve Grenada, St Lucia, Saint Vincent, Grenadinler, Barbados (tamamen ayrı bir koloninin statüsüne döndüğü 1885 yılına kadar vali burada ikamet ediyordu), Tobago (Trinidad'a katıldığı 1889 yılına kadar) ve (1940'tan itibaren) daha önce Britanya Rüzgâraltı Adaları'na dâhil olan Dominika adalarından oluşan, Batı Hint Adaları'nın Rüzgârüstü Adaları'ndaki Britanya kolonilerinin idarî bir gruplandırmasıydı.

Hükûmet merkezi 1871'den 1885'e kadar Barbados'ta Bridgetown ve ardından Grenada'da St. George's'du. Adalar tek bir koloni değil, ortak bir baş valiye sahip ayrı kolonilerden oluşan bir konfederasyondu ve her ada kendi kurumlarını elinde tutuyordu. Rüzgârüstü Adaları'nın ne ortak bir yasama organı, yasaları, geliri ne de tarifesi vardı. Bununla birlikte, ortak bir denetim sistemi vardı ve adalar, belirli genel hizmet kurumlarının korunmasında birleşti.

1859'da grup için ilgili ada kolonilerinin baş yargıçlarından oluşan ortak bir temyiz mahkemesi kuruldu. Batı Hindistan Temyiz Mahkemesi Yasası 1919 uyarınca, bu mahkemenin yerini, yalnızca Rüzgârüstü Adaları'ndan değil, aynı zamanda Britanya Rüzgâraltı Adaları, Barbados, Trinidad ve Tobago ve Britanya Guyanası'ndan gelen temyizlerden sorumlu olan Batı Hindistan Temyiz Mahkemesi aldı.
1939'da Rüzgârüstü ve Rüzgâraltı Adaları Yüksek Mahkemesi ve Rüzgârüstü ve Rüzgâraltı Adaları Temyiz Mahkemesi kuruldu ve bunların yerini 1967'de her iki işlevi de yerine getiren Doğu Karayip Yüksek Mahkemesi aldı. Rüzgârüstü ve Rüzgâraltı Adaları Baş Yargıçları

1940–1942 James Henry Jarrett
1943–1950 Sör Clement Malone
1950–1957 Sör Donald Jackson
1958–1963 Sir Cyril George Xavier Henriques
1963–?1967 Frank E. Field

Rüzgârüstü Adaları
Britanya Rüzgâraltı Adaları

Kraliçe ve İngiliz Milletler Topluluğu: İngiliz monarşisinin resmi web sitesi için diğer Karayip krallıkları
ABD Kongre Kütüphanesi – Barbados ve Windward Adaları kolonisi 12 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WorldStatesmen.org 5 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Britanya Seylanı (Seylanca: බ්‍රිතාන්‍ය ලංකාව, Tamilce: பிரித்தானிய இலங்கை), günümüzde Asya kıtasına bağlı bir ada konumunda Sri Lanka'da 1815 ile 1948 yılları arasında kurulu olan Büyük Britanya koloni bölgesi.
1640 yılında itibaren Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin bir kolonisi haline gelen Seylan adası, 1792 ile 1797 yılları arasında Birinci Koalisyon Savaşı neticesinde Fransız Devrimi orduları tarafından işgal edilerek kontrol altına alınmıştır. Bu işgalin ardından mevcutta var olan Birleşik Hollanda Cumhuriyeti'ne bağlı Batavya Cumhuriyeti yerine Fransa'nın Kardeş Cumhuriyetler'inden biri kurulmuştur.
Fransa ile savaş durumunda olan Büyük Britanya Krallığı, Fransa'nın tüm Hollanda kolonilerini işgal etmesinden endişe ederek, Hollanda Doğu Hint Adalarıi Cape Kolonisi ve Seylan adalarını işgal ederek kontrolü altına almıştır. Kamperduin Deniz Savaşı'nda Hollanda deniz birliklerine karşı da üstünlük elde eden Britanya, adaların hakimi olmuştur. Fransızlarından kaçarak Britanya'ya sığınan Hollanda valisi V. Wilhelm adalar üzerindeki tüm hakları Britanya kralı emrine verdiğini beyan etmiştir. Bu beyanın ardından 1803 yılında Britanya kraliyet kolonisi haline gelmiştir. 1810 yılında ortaya çıkan Britanya-Fransa koloni çatışması neticesinde 1812 yılına kadar kısa bir süre yeniden Fransa hakimiyeti altına giren ada, 1813 yılında Kandi Krallığı hariç yeniden Britanya hakimiyeti altına girmiştir. 1815 yılında gerçekleştirilen Viyana Kongresi neticesinde ada fiilen Britanya'ya verilmiştir. Napolyon Bonapart'ın 1814/15 yılındaki mağlubiyeti sonrasında Hollanda her ne kadar Hollanda Doğu Hindistan Adaları'nı geri alsa da Seylan dahil diğer tüm kolonileri kesin olarak Britanya hakimiyetinde kalmıştır.
1815 yılında Kandi Krallığı'nın da ortadan kaldırılması ile tüm ada Britanya hakimiyetine girmiştir. Sri Lanka'nın son kralı Vikrama Rajasinha'da yakalanarak Hindistan'a sürgün edilmiştir. 1840 yılından itibaren kahve plantasyonlarında çalışmak üzere Hindistan'dan Tamil kökenliler adaya getirilmiştir. 1860 yılından itibaren kahve plantasyonları yerine çay plantasyonları oluşturulmuştur.
1911 yılında kısmen de olsa halkın temsil edildiği bir yapı oluşturulmuş, I. Dünya Savaşı sürdüğü bir süreçte ilk ulusal akımlar meydana gelmiştir. Bu süreçte başlayan ve Sinhalalar ile Tamiller arasında yaşanan sorunlar nedeniyle ulusal bir bilinç konusunda ilerleme sağlanamamıştır.
Haziran 1947'de Don Stephan Senanayake önderliğinde Britanya dominyonu olan ada, 4 Şubat 1948 tarihinde İngiliz Milletler Topluluğu içerisinde bağımsızlığını elde etmiştir.

Mills, Lennox A. (1933). Ceylon Under British Rule, 1795–1932. Oxford U.P.
Peebles, Patrick (2006). The History of Sri Lanka. Greenwood.
Peebles, Patrick (2001). The Plantation Tamils of Ceylon. Continuum International.
Wenzlhuemer, Roland (2008). From Coffee to Tea Cultivation in Ceylon, 1880–1900: An Economic and Social History. Leiden: Brill.

Britanya Somalisi ya da Britanya Somalilandı (İngilizce: British Somaliland, İtalyanca: Somalia Britannica) 1884 yılından 1960 yılına kadar Birleşik Krallık'ın Doğu Afrika'da, Somali'nin kuzey bölgesindeki sömürgesidir ve Birleşik Krallık'ın Doğu Afrika'daki tek sömürgesidir. Bugünkü, Somaliland adındaki özerk bölgede kurulmuştur. Fransız Somalisi ve İtalyan Somalisi arasında kurulmuştur.
1940'ta İtalyan Somalisi'nin büyüyüp adını İtalyan Doğu Afrikası olarak tarihe kazıttığı zamanlarda, İtalyan egemenliğine girmiştir. 1941'de tekrar bağımsızlığını kazanmış, ancak 1942'de tekrar İtalyan kontrolüne girmiştir ve 6 ay sonra özerkleşmiştir. 1960'ta bu özerk topraklardaki İngilizlerin sömürgeciliği bitmiştir ve Somaliland kurulmuştur. 1961'de ise bugünkü Federal Somali Cumhuriyeti kurulmuştur.

1888 yılında, Somali sultanlarından sadece Warsangali Sultanı, Mohamoud Ali Shire ve birkaç ilkel kabileyle anlaşabilen İngilizler, bu sebeple küçük bir alanda koloni kurabilmişlerdir. Bu onları, Somali'deki büyük düşmanları olacak İtalya Krallığı karşısında 1 sayı geri düşürmüştür.

İngilizler yerleştikleri bölgenin coğrafyası ve ikliminden dolayı fazla besin ve hammadde olmamasından dolayı hammaddeleri Britanya Hindistanı'ndan alıyordu.
Ayrıca, elde edilen köleler trafik düzenlemesinde ve önemli binaları koruma amacıyla kullanılıyordu.Somalililer İngiliz yönetiminden memnundular.

Ağustos 1940'ta, II. Dünya Savaşı'nın Doğu Afrika Bölümü'nde, Britanya Somalisi'nin büyük bir bölümü İtalya Krallığı tarafından zaptedildi ve Etiyopya tarafındaki savaşlarda başarılı olunca, İtalyan Doğu Afrika'sı kuruldu. İtalya'nın Britanya Somalisi'ni ele geçirmesi, dost ülke Almanya'nın yardımı olmadan başarılan sayılı savaştan birisiydi.

 
Mart 1941'de, Britanya Somalisi'nin, ele geçirilen bölgesi, Britanya ve diğer İngiliz ülkeleri tarafından "Görüntü Operasyonu" içerisinde tekrar alındı. 
Ve son olarak, İtalyan Gerilla Harekâtı'nın son parçaları, 1942 yazında, Britanya Somalisi'ndeki tüm gücü ortadan kaldırıldı ve Britanya Somalisi, İtalya Krallığı topraklarına katıldı.

Britanya Somalisi'nin ve İtalya Krallığı tarafından yönetilen Somali Güven Bölgesi'nin birleşmesi konusunda destek alan bir referandum sayesinde 26 Haziran 1960 yılında Britanya Somalisi tekrar bağımsızlık kazandı ve adı  Somaliland Eyaleti olarak değişti (Hâlâ İngiliz Kontrolünde) Günler sonra, 1 Temmuz 1960'ta bu birleşme gerçekleşti ve Somali Cumhuriyeti kuruldu.

Cape Kolonisi (Hollandaca "Kaapkolonie", İngilizce "Cape Colony", Afrikaanca "Kaapkolonie"), Hollanda'nın Güney Afrika'daki ilk göçmen kolonisi, daha sonra Birleşik Krallık egemenliğine geçmiştir. Merkezi bugünkü Cape Town'du.
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin kontrolü altında Hollandalı denizci Jan van Riebeeck tarafından 1652 yılında Ümit Burnu yakınlığında elverişli bir koy olan Table Koyu'nda kurulmuştur.
Hollanda'nın tüm göçmen kolonileri içinde ve Avrupalıların Afrika'daki göçmen kolonileri arasında en başarılısıydı.
Hollandalılar; kendilerine katılan Almanlar ve Fransız Huguenotlarla beraber burada Afrika'nın beyaz tenli topluluğu olan ve sayıları 3 milyonu bulan Afrikanerleri oluşturmuşlardır. Bu topluluk Hollandaca temelinde gelişen yeni bir dil olan Afrikaanca konuşmaktadır.
Koloninin 1806 yılında Birleşik Krallık'ın egemenliğine geçmesiyle, burada Britanya Adaları'ndan çıkma insanların sayısı artmaya başlamıştır.

1652 yılında kurulan koloniye ilk büyük göçler 1657 yılında başladı. İlk göçmenler Avrupalı beyaz çiftçiler ve Batı Afrika'dan, Asya'dan, Endonezya'da, Seylan'dan ve Madagaskar'dan getirilen kölelerdi.
1691 yılında Simon van der Stel Cape Kolonisi'nin ilk valisi oldu.
1700 yılında gelindiğinde Hollandalılar kıyıdan 50-70 kilometrelik bir yarıçap alanı içinde kalan bölgeyi kontrol ediyor ve bu topraklar üzerinde tahıl, üzüm ve sebze yetiştiriyorlardı.
1713 yılında çiçek salgını nedeniyle Hottentotlardan binlercesi öldü, geride kalanları ise o bölgeden kaçtı.
1730 yılına gelindiğinde yerliler kıyıdan iç bölgelere doğru daha fazla sıkıştırılmış ve beyazların kontrolündeki alanın yarıçapı 400 kilometreye ulaşmış bulunuyordu.
1779-1781 yılları arasında göçmenlerle yerli Xhosa ulusu arasında ilk savaş yaşandı.
1795-1803 yılları arasında koloni Birleşik Krallık tarafından işgal edildi.

Fransa'nın Hollanda'yı işgali üzerine, Fransızların Hollanda kolonileri sayesinde güçlenmesine izin vermek istemeyen Birleşik Krallık Cape Colonisi'ni işgal etti.
Hollanda 1803-1806 yılları arasında koloni üzerindeki egemenliğini tekrar sağladı. Çünkü Cape Kolonisi Hollanda'nın deniz ticaretinde ve Endonezya'nın sömürgeleştirilmesinde önemli bir konuma sahipti.
İlk işgalleri sırasında koloninin stratejik önemini daha iyi kavrayan İngilizler, burayı tekrar ele geçirmeleri gerektiğine karar verdiler. Cape Kolonisi 1806 yılında Napolyon'un saldırılarını bahane eden Birleşik Krallık tarafından tekrar işgal edildi.
Viyana Kongresi'nde (1814) koloni "ebedi olarak kullanılmak için" Birleşik Krallık'a verildi.
İngiliz hakimiyetini protesto eden yaklaşık 15 bin Afrikaner 1835-1845 yılları arasında Cape Kolonisi sınırlarını terk ederek Güney Afrika'nın güneydoğu kıyılarına ve merkez bölgelerine (bu merkez bölge daha sonra Büyük Trek adıyla bilinecektir) göç etti.
Koloninin sınırları Afrika halklarından Buşmanlar, Hottentotlar ve Bantuların topraklarının ilhak edilmesiyle sürekli genişledi.
1894 yılına gelindiğinde kolonin doğu sınırları Umtavun'a dayandı.
1895 yılında Tswana'nın güneyi koloniye birleştirildi.
1899-1902 yıllarında yerlilerle sömürgeciler arasındaki savaşlarda Afrikalıların direnişini kırabilmek için İngilizler tarihlerinde ilk kez olarak esir kampları kurmak zorunda kaldılar.
1910 yılında Güney Afrika Birliği dominyonunun (1961 yılından itibaren Güney Afrika Cumhuriyeti) kurulmasıyla Cape Kolonisi bu dominyonun sınırları içinde kaldı.
Cape eyaleti 1910 yılında Kuzey Cape, Batı Cape, Doğu Cape olmak üzere üç yere bölündü.

Curaçao (Felemenkçe: Curaçao; Papiamento: Kòrsou) ya da resmî adıyla Curaçao Ülkesi (İngilizce: Country of Curaçao), Karayip Denizi'nin güneyinde ve Venezuela'nın kuzeyinde yer alan bir ada ülkesi. Hollanda Krallığı'nı meydana getiren dört ülkeden biridir. Başkenti Willemstad şehridir. Yüzölçümü 444 km2 (171 sq mi) olan adanın nüfusu 2023 yılında 155.826 kişidir.
10 Ekim 2010'dan önce Hollanda Antilleri'nin bir parçası olan ülke günümüzde Hollanda Krallığı'na bağlıdır.

Adanın yerlileri Aravaklar ve Caquetiolar olarak da bilinen kızılderililerdir.  Adayı ilk keşfeden Avrupalı kâşif Alonso de Ojeda olmuştur. Yerli halk İspanyol İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilmiştir. 1634 yılında Seksen Yıl Savaşları sonrasında İspanya Krallığı'ndan bağımsızlığını kazanan Hollanda Cumhuriyeti, Hollanda Batı Hindistan Şirketi adı altında Johann van Walbeeck ve kuvvetleriyle adayı işgal etti. Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları sonrasında, Britanya İmparatorluğu Curaçao'yu iki kez işgal etti. İlk işgal 1800'den 1803'e kadar sürdü ve ikinci işgal 1807'den 1815'e kadar sürdü. Napolyon Savaşları bitince istikrarlı Hollanda yönetimi 1815'te Londra Antlaşması'nın imzalanmasıyla adaya geri döndü. Ada, Hollanda Krallığı kolonisine Curaçao ve Tabi Bölgeler adıyla dahil edildi. 1954 yılında Hollanda Antilleri adıyla yönetilmeye başlayan ada, 2010 yılı itibarıyla doğrudan Hollanda Krallığı'na bağlandı.

Adada (çoğunluğu başkent Willemstad'da olmak üzere) yaklaşık 150 bin kişi yaşar. Halkın çoğunluğu Afrika kökenli olup Arap (Lübnan), Çin, Hint, Avrupa, Kolombiya, Venezuela kökenli kişiler de vardır.

Halkın dili Papiamento olmasına karşın, resmî dil 2007'ye dek yalnızca Felemenkçe iken, o yıl Papiamento da ikinci resmî dil olarak eklenmiştir. 2001 sayımına göre, toplumun %81'i evde Papiamento konuşurken %8'i Felemenkçe, %6'sı İspanyolca, %3'ü İngilizce ve %2'si de öteki dilleri konuşmaktadır.

2001 sayımına göre, Curaçao toplumunun %80,1'i Katolik, %4,6'sı dinsiz, %3,6'sı Protestan, gerisi de öteki dinlerdendir.

Curaçao'nun politikası, sosyo-ekonomik eşitsizliklerin yarattığı gerilimleri, sömürgeciliği ve Atlantik Köle ticaretinin mirası olan ırksal hiyerarşileri yansıtır. Sömürgecilik ve Curaçao ile Hollanda arasındaki süregiden siyasi ilişki siyasetde gerginliklerin olduğu alanlardı. 10 Ekim 2010 tarihinde yapılan referandumun ardından Curaçao, Hollanda Krallığı'nın bir parçası olarak özerk bir ülke oldu. Referandum öncesinde, Venezuela kıyılarındaki Karayipler'deki ada ülkesi Hollanda Antilleri'nin bir parçasıydı. Sint Maarten adası da özerk hale gelirken, daha az nüfuslu Karayip Hollandası olarak adlandırılan Bonaire, Sint Eustatius ve Saba adaları Hollanda tarafından yönetilen belediyelerdir.

Curaçao'da açık deniz petrol platformu Willemstad'ın tarihi bölgesi, 1997'de UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edildi.
Curaçao açık bir ekonomiye sahiptir. Turizm, uluslararası ticaret, nakliye hizmetleri, petrol arıtımı, depolama (petrol ve bunkering) ve uluslararası finansal hizmetler en önemli sektörlerdir. Dünyanın en büyük petrol sahası hizmetleri şirketi olan Schlumberger, Curaçao'da kuruldu. Isla petrol rafinerisinin, Curaçao'nun dünyanın kişi başı CO2 emisyonu açısından en yüksek beş ülkesindeki konumundan sorumlu olduğu iddia ediliyor.
Sint Maarten ile birlikte Curaçao, para birimi olarak Hollanda Antilleri guldeni kullanıyor. Ekonomisi, gelişmiş yaşam standardını destekleyerek, kişi başına düşen GSYİH (PPP) açısından dünyada 46. ve kişi başına düşen nominal GSYİH açısından dünyada 27. sırada yer alan yüksek yaşam standardını desteklemektedir. Curaçao, Dünya Bankası tarafından tanımlanan yüksek gelirli bir ekonomiye sahiptir. Willemstad limanıyla ilgili faaliyetler (Serbest Ticaret Bölgesi gibi) ekonomiye önemli katkı sağlamaktadır. Hükûmet ülke ekonomisini daha çeşitli hale getirme hedefine ulaşmak için, daha fazla yabancı yatırım çekmek için çaba harcamaktadır. "Açık Silahlar" politikası olarak adlandırılan bu politika, bilgi teknolojisi şirketlerine yoğun bir şekilde odaklanmaktadır.

Adada açılan banka hesaplarının kara para aklama yolunda kullanıldığına dair iddialar mevcuttur.

Curaçao ekonomisinde turizm önemli bir rol oynarken diğer Karayip ülkelerine göre turizme daha az bağımlıdır. Çoğu turist Hollanda, doğu Amerika Birleşik Devletleri, Güney Amerika ve diğer Karayip Adaları kökenlidir. 2013 yılında 610.186 kruvaziyer yolcu ile Karayipler'de bir önceki yıla göre % 41.4 artışla lider konumdadır. Hato Uluslararası Havalimanı 2013 yılında 1.772.501 yolcu aldı ve yakın zamanda 2018 yılına kadar havalimanını bölgesel bir merkeze dönüştürmeyi amaçlayan toplam 48 milyon dolarlık sermaye yatırımı açıkladı.
Haziran 2017'de ada, büyük bir çevrimiçi forum olan Cruise Critic tarafından Güney Karayipler'deki En İyi Yolculuk Hedefi seçildi.

2016 yılında bir İşgücü Anketi (LFS) işsizlik oranının % 13,3 olduğunu belirtti. 15-64 yaş arası sakinler için istihdam oranı % 70,4'tür.

Côn Sơn Adası (Côn Lôn olarak da bilinir), Vietnam'da Güney Çin Denizi'nde bulunan bir adadır. Ada, Côn Đảo takımadalarının bir parçasıdır. İdari olarak Ho Chi Minh Kenti'ne bağlıdır.
Marco Polo'nun bu adaya 1294 yılında ayak bastığı ve adaya "Condur" adı verdiği söylenir. 1702 yılında Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından buraya bir yerleşim yeri inşa edilmiştir. Bu yerleşim yeri 1705 yılında tekrar yıkılmıştır.
Côn Lôn, Fransız yönetimi sırasında inşa edilen hapishanesiyle tanınır. Hapishane Vietnam Savaşı sırasında Güney Vietnam tarafından esir Vietkong ve Kuzey Vietnam askerlerinin tutulduğu yerdi.
Adaya Côn Đảo Havalimanı hizmet vermektedir.

The Con Dao Archipelago 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Tiger Cages of Con Son
THEN THE AMERICANS CAME – Mrs. Truong My Hoa

Uluslararası hukukta diplomatik tanıma (veya hukuken tanıma), bir devletin başka bir devlet veya yönetimin, statüsünü veya bir eylemini, kabul ettiği, dahilî ve uluslararası sonuçlar doğuran, tek taraflı bir politik eylemdir. Diplomatik tanıma de facto veya de jure olabilir, genelde tanıyan hükûmetin bir resmî açıklaması yoluyla bu gerçekleşir.

Diplomatik tanımada, devletler ve onların yönetimlerinin tanınması arasındaki farkın altı çizilmelidir. Devletler arasında ikili ilişki sürdürmemeleri, birbirlerini birer devlet olarak tanımamalarını gerektirmez. Bir devlet başka bir devleti resmen tanımakla yükümlü değildir, ama bir devlet olmak için bazı şartları sağlayan herhangi bir varlığa bir devlet olarak muamele etmelidir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nde belirtilen, şiddet kullanma veya şiddet tehdidi yapma yasağı vardır. Bir devlet, bu yasağı ihlal ederek devlet olma kıstasını elde etmiş bir varlığı tanımama sorumluluğunu taşır. Devletler tanıma veya tanımama güçlerini ister açık, ister zımni yolla uygulayabilirler. Bir yönetimin tanınması onun yönettiği devletin de tanınması anlamına gelir ama bunun aksi doğru değildir.
Devletlerin de jure değil de de facto tanınması enderdir. De jure tanıma daha kuvvetlidir, de facto tanıma ise geçicidir ve sadece bir yönetimin bir toprak üzerinde kontrol sahibi olduğunu tanır. Aradaki farkı gösteren bir örnek, Birleşik Krallıkın Sovyetler Birliği'ni de facto olarak 1921'de ama de jure olarak 1924'te tanımasıdır. Bir diğer örnek, 1948'de kurulan İsrail devletidir, bu devlet ABD tarafından derhal de facto tanınmış, üç gün sonra Sovyetler tarafından de jure tanınmıştır.
Bir yönetim normal, anayasal bir yolla değişirse (bir seçim veya referandum yoluyla) onun tanınmasının yenilenmesi gerekli değildir, ama askerî darbe veya devrim yoluyla değişirse, bu gereklidir. Yeni bir yönetimin diğer devletlerce tanınması onun uzun vadeli yaşamı için önemlidir. Örneğin, 1996 ila 2001 arasında süren Afganistan'ın Taliban yönetimi sadece Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından tanınmışken, çok daha sayıda devlet, devrilmiş başkan Burhanuddin Rabbani'nin yönetimini tanımıştı. Hindistan'da bulunan tartışmalı toprak Cemmu ve Keşmir, Pakistan ve Çin tarafından tanınmamakta ama Rusya tarafından tanınmaktadır.
Tanıma, resmi bir açıklamadan başka eylemlerle de ima edilebilir, örneğin bir devlet başkanının ziyareti veya ikili bir anlaşmanın imzalanması gibi. Eğer zımni tanıma yorumu mümkün ise, bir devlet söz konusu eyleminin bir diplomatik tanıma oluşturmadığını açıklama gereğini görebilir, örneğin, ABD'nin 1988'de Filistin Kurtuluş Örgütü ile diyalog başlattığı zamanda olduğu gibi.
ABD'nin Stimson Doktrini, şiddet yoluyla toprak edinimi gibi yasa dışı veya ahlak-dışı durumların tanınmaması doktrinidir. Bu doktrin II. Dünya Savaşı'ndan beri önem kazanmıştır, özellikle Birleşmiş Milletler'de, uluslararası hukuk ile uyum sağlamanın bir aracı haline gelmiştir (örneğin 1965'te Rodezya vakasında). Bir yönetimin diplomatik tanınmasının geri alınması, onunla diplomatik ilişkilerin kesilmesinden daha ciddi bir kınama eylemidir.

Devletler, başka devleri tanımanın yanı sıra, devlet yönetimlerini de tanıyabilirler. Yeni bir yönetim yasa dışı yollarla  iktidara gelirse (örneğin darbe yaparak) veya iktidardaki yönetim seçim hilesi ile iktidarını devam ettirirse, bu durum sorunlu olabilir. Eskiden devletler, hem bir devletin yönetimini hem de o devletin kendisini tanıdıklarını resmen ilan ederlerdi. Ama, diplomatik ilişkilerin sürdürülebilmesi için diplomatik ilişkinin yapılacağı bir yönetimin olması gerekse de, çoğu devlet artık bu usulü uygulamamaktadır.
 ABD gibi ülkeler bir yönetimin tanınması hakkındaki sorulara cevap verirken "Tanıma meselesi gündeme gelmemiştir: yeni yönetim ile ilişkilerimizi sürdürmekteyiz."

Dünyanın bazı jeopolitik varlıkları genel uluslararası tanınmadan yoksundur ama egemen devlet olarak tanınmayı arzu ederler. Bu varlıkların toprakları üzerinde sahip oldukları de facto kontrol derecesi farklılıklar gösterir.
Bu varlıkları çoğu, kendi etnik veya millî kimliği olan ülke bölgesidir ve bir ana devletten ayrılmıştır. Bu varlıklar genelde "bağımsızlığını ilan eden bölge" denir. Bazıları kendi kendini yöneten himayelerdir, orijinal devletlerine zorla geri girmelerine karşı başka bir devletin askerî korumasından yararlanırlar. Bu jeopolitik varlıklar, koruyucu devletleri aracılığıyla gayriresmî diplomatik ilişkilere de girebilirler.
Yukarıda söz konusu olan "kontrol" kelimesi, bulunulan bir alan üzerindeki kontrol demektir, hak iddia edilen bir toprağın işgali değil. Tanınmayan ülkeler, bulundukları topraklar üzerinde ya tam kontrole sahiptirler veya (Batı Sahra örneğinde olduğu gibi) kısmi kontrole sahiptirler. Birinci durumda, o toprakların "resmî" sahipleri, yani de jure yönetimler egemen olduklarını iddia etikleri topraklar üzerinde pek az veya sıfır kontrole sahiptirler, ikinci durumda ise değişen derecelerde kontrole sahiptirler ve bölgede yaşayan insanlara hâlâ gerekli hizmetler sağlıyor olabilirler.

Diplomatik olarak tanınabilen diğer unsurlar, bir toprağın işgal veya ilhakı veya bir ihtilaftaki taraflardan birinin muharrip (İng. belligerence) hakları olabilir. Uluslararası hukukta savaş halinde olan taraflar muharrip olarak tanımlanır, eğer taraflardan biri bir egemen devlet değilse statüsü ya muharrip ya da asi sayılır. Muharrip haklarının tanınması, bir devletin tanınmasını gerektirmez. Muharrip haklarının tanınmasına örnekler arasında şunlar sayılabilir:

Birleşik Krallık'ın, Amerikan İç Savaşı'nın ilk ayında, Amerika Konfedere Devletlerini bir muharrip olarak tanımıştır.
Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Venezuela, Haziran 1979'da Nikaragua iç savaşında Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi'ni bir muharrip olarak tanımıştır.
Fransa ve Meksika, 28 Ağustos 1981'de El Salvador iç savaşında FMLN'yi bir muharrip olarak tanımıştır.

Kabul görme ile devlet oluşum kuramı (İng. Constitutive theory of statehood)
İlan olma ile devlet oluşum kuramı (İng. Declarative theory of statehood)
Uluslararası Standartlar Organizasyonu (ISO)
Jus legationis
Tanınmayan veya kısmen tanınmayan devletler listesi
Mikro ulus
Uluslararası İlişkiler
Diplomat
Ad hoc

Tozun Bahcheli, Barry Bartmann, and Henry Srebrnik; De Facto States: The Quest for Sovereignty , Routledge, (2004) online edition4 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edgars Dunsdorfs. The Baltic Dilemma, The case of the de jure recognition of incorporıl=1975. ISBN 0-8315-0148-0. 
Gerhard von Glahn (1992). Law Among Nations: An Introduction to Public International Law. Macmillan. ISBN 0-02-423175-4. 
ıl=2003 | isbn=0-521-53183-7}}
Stefan Talmon; Recognition of Governments in International Law: With Particular Reference to Governments in Exile Clarendon Press, (1998) online edition4 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gregory Weeks; "Almost Jeffersonian: U.S. Recognition Policy toward Latin America," Presidential Studies Quarterly, Vol. 31, 2001  online edition4 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dominika, 1993 yılından bu yana yatırım programı ile vatandaşlık vermektedir. Dominika, bu yönüyle St Kitts ve Nevis'den sonra böyle bir program başlatan ikinci Karayip ada ülkesidir. Yatırım Amaçlı Dominika Vatandaşlığı Programı olarak da adlandırılan Dominika Ekonomik Vatandaşlık Programı; Dominika Topluluğu Anayasası'nın 101. Bölümü, 1978 Dominika Vatandaşlık Topluluğu Yasası, ve 2014, 2016 ve 2017 yıllarında yayınlanan yönetmelikler çerçevesinde ele alınmıştır. Program kapsamında, bir yatırımcı Ekonomik Çeşitlendirme Fonu'na bir defalık katkı ödenmesi veya 2014 itibarıyla onaylanmış bir projenin - genellikle gayrimenkul geliştirme projesi - satın alınması ve üzerine Dominika vatandaşlığı alabilir.

1978'de Vatandaşlık Yasası, kanunun sekizinci ve dokuzuncu bölümlerinde vatandaşlığa kabul belgesi vererek bu tür bir vatandaşlık edinme konusunu ele aldı.
Şu anda en günceli 2017 yılına ait olmak üzere, Yatırım Amaçlı Dominika Vatandaşlığı programını düzenleyen sırasıyla 2013, 2014, 2016 ve 2017'de yayınlanan dört tane Yatırımla Dominika Vatandaşlığı Yönetmeliği bulunmaktadır.

Yatırım programı, 2014 Yönetmeliği üçüncü bölümü uyarınca kurulmuş olan Dominika Vatandaşlık Yatırım Birimi tarafından Vatandaşlık tarafından yönetilmektedir. Genellikle Vatandaşlığı Yatırım Birimi veya CBIU olarak bilinen Yatırım Birimi, yatırımla vatandaşlık için yapılan tüm başvuruları işler ve her bir başvuru sahibine yönelik durum tespit süreci raporlarını titizlikle işler.
Durum tespiti, bir veya daha fazla bağımsız profesyonel firma tarafından yapılır ve bu amaç için durum tespiti ücreti alınır. Ayrıca, başvuranlar hakkındaki bilgiler Karayipler Topluluğunun (CARICOM) Suç ve Güvenlik Uygulama Ajansı'na (IMPACS) gönderilir ve bu da başvuranları Interpol aracılığı ile kontrol eder.
Birim, bir başvurunun prensipte onaylanıp onaylanmadığını, reddedildiğini veya ertelenip hâlâ işleme tabi olduğunu, başvurunun alınmasından itibaren en geç üç ay içinde belirlemekle yükümlüdür.

Dominika Yatırım Yoluyla Vatandaşlık Programı, Dominika'daki büyük kalkınma çalışmalarının finanse edilmesinden doğrudan sorumludur. 2016-2017 Bütçe Adresinde Başbakan Roosevelt Skerrit, “ "Yatırımla Vatandaşlık Programı neden bu kadar önemli?" sorusunu sorabiliriz. Yanıt açıktır; kalkınma finansmanının azaldığı ve mevcut finansmana erişim kazanma sürecinin daha zor hale geldiği bir çağda, dünyadaki hükümetler kalkınma programları için finansman sağlama konusunda güvenilir yollar ve araçlar bulmalıdır. Bunun alternatifi, yerel vergileri ve / veya sözleşme kredilerini artırmak olacaktır.” demiştir. Bu tür geliştirme programları arasında Roseau Geliştirme Projesi, Douglas Charles Uluslararası Havaalanı'ndaki altyapı çalışmaları ve Ağustos 2015'te Dominika'da yaygın hasara neden olan Erika Tropik Kasırgası'nın ardından yapılan rehabilitasyon çalışmaları yer aldı. Şubat 2016'da yayınlanan Huffington Post ile yapılan bir röportajda, o zamanlar Dominika'nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Vince Henderson, programı fırtına sonrasında bir “yaşam çizgisi” olarak nitelendirdi. Eylül 2017'de olan ve Dominika nüfusunun yüzde 92'sinden fazlasını etkileyen beşinci Maria Kasırgası'nın ardından, Birim Raporuna göre, Yatırımın Vatandaşlığı Programının gelecek yıllarda da olası afetlerin restorasyon çabalarında Dominika'ya destek sağlamaya devam etmesi bekleniyor.

Dominika Ekonomik Vatandaşlık Programı, yıllar boyunca çeşitli övgüler aldı. 30 Haziran 2016'da Rusya Küresel Vatandaş Ödülleri'nde 'En İyi Karayip Vatandaşlığı Programı' unvanını aldı. 1 Şubat 2017'de Arton Capital'in Arton Endeksi, ikamet ve yatırım programlarıyla vatandaşlık da dahil olmak üzere on iki toplam programdan ikincisini Dominika'ya kaydetti. Haziran 2017'de, Financial Times'ın Profesyonel Varlık Yönetimi dergisi, Dominika'nın Yatırımla Vatandaşlık Programı'nı diğer on bir tam gelişmiş ekonomik vatandaşlık programına kıyasla dünyanın en iyisi olarak değerlendiren CBI Endeksini yayınladı

Dominika bayrağı günümüzdeki hâli ile resmî olarak 1988 yılından bu yana kullanılmaktadır.
Bayrak, yeşil zemin üzerine sarı, siyah ve beyaz renklerinin yatay ve dikey olarak oluşturduğu haçtan meydana gelmektedir. Bayrağın tam ortasında yatay ve dikey sarı, siyah ve beyaz renklerin buluştuğu noktada, kırmızı bir daire içerisinde etrafında on adet limon yeşili yıldız bulunan mor renkli bir papağan bulunmaktadır.
Arka planda kullanılan yeşil, ada ülkesinin ormanlık alanlarını temsil etmektedir. Bu yeşil rengi dört eşit parçaya bölen sarı, siyah ve beyaz renklerin oluşturduğu haç ise Hristiyanlık dininde var olan üçlemeye (Teslis) gönderme yapmakta olup, ada ülkesinin Tanrı'ya olan inancını sembolize etmektedir.
Bayrağın ortasındaki kırmızı daire ülkenin sosyal adalet yükümlülüğünü, on yıldız ise, adanın her biri eşit şartlara sahip olan on bölgesini temsil etmektedir. Tam ortada bulunan papağan, ülkenin armasında da var olan ülkenin ulusal simgesidir.
El Salvador ve Nikaragua ile birlikte bayrağında mor renk bulunan üç bağımsız ülkeden biridir.

Dominika arması

Dominika bayrağı ve açıklaması 15 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Falkland Savaşı (İspanyolca: La guerra de las Malvinas, İngilizce: Falklands War/Conflict/Crisis), 2 Nisan 1982'de Arjantin'in Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etmesi ile başlayan savaştır. Altı hafta süren savaşın ardından Arjantin teslim olmuş ve işgal ettiği toprakları terk etmiştir. Arjantin'de iktidardaki Leopoldo Galtieri rejimi savaşın ardından devrilmiştir. Birleşik Krallık'ta ise Margaret Thatcher zaferin etkisiyle 1983 Birleşik Krallık genel seçimlerini ezici çoğunlukla kazanmıştır.

Falkland Adaları üzerindeki egemenlik sorunu 1964'te Birleşmiş Milletler'de Sömürge Sorunları Komisyonu'nun gündemine geldi. Arjantinlilere göre, Malvinas olarak bilinen adalar Arjantin'in bir parçasıydı. Adaların Güney Amerika'ya coğrafi yakınlığı vardı. Arjantin, İspanya'nın halefi olduğunu ileri sürüyordu. Birleşik Krallık, adalar üzerindeki hükümranlığı Arjantin'e devretmeli, yönetimi belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürmeliydi. Birleşik Krallık ise adada yaşayan Birleşik Krallık asıllıların isteklerine aykırı olduğundan, böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. Birleşik Krallık 1833'ten beri adalar üzerinde "işgal ve yönetimi" sürdürdüğünü ve Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 1. maddesine göre Falklandlılar'a self-determinasyon ilkesinin uygulanması gerektiğini ileri sürüyordu. Birleşik Krallık'ya göre Falkland Adaları, Arjantin'in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek, tam tersine başlayacaktı.

Yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince Arjantin, Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etti. Birleşik Krallık, Güney Amerika'ya hemen bir görev kuvveti gönderdi. Birleşik Krallık, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'nda (Avrupa Birliği) büyük diplomatik destek gördü; Arjantin'e ekonomik zorlama tedbirleri uygulandı. 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde Birleşik Krallık birlikleri Güney Georgia Adasını ele geçirince, Falkland Adaları'ndaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri'nin ayrılmasından sonra Birleşik Krallık adalardan çekilmedi ve iki ülke arasındaki sorun kesin bir çözüme bağlanamadı. Savaşın sonucunda, 258 Britanyalı ve 649 Arjantinli ölmüş, adalar Birleşik Krallık kontrolünde kalmaya devam etmiş fakat Arjantin de adalar üzerindeki hak iddiasından vazgeçmemiştir.

Fiji Kolonisi, günümüz Fiji topraklarında 1874'ten 1970'e kadar var olan bir kraliyet kolonisiydi . Londra, 1852'de Fiji Krallığı'nı ilhak etmek için ilk fırsatını reddetti. Ratu Seru Epenisa Cakobau, Tui Viti (Fiji Kralı) unvanını korumasına izin verilmesi şartıyla adaları bırakmayı teklif etmişti. Bu talep, hem Britanya tarafından hem de onu yalnızca eşitler arasında birinci olarak gören birçok kabile şefi arkadaşı için kabul edilemezdi . Amerika Birleşik Devletleri Donanması'na artan borçlar ve tehditler, Cakobau'nun borçlarını ödemek için Avustralya Polinezyası Şirketi ile yaptığı anlaşmanın ardından 1871'de Avrupalı yerleşimcilerin hâkim olduğu bir hükûmetle anayasal bir monarşi kurmasına yol açmıştı. Yeni rejimin çöküşü, onu 1872'de Britanyalıların kabul ettiği başka bir istifa teklifinde bulunmaya itti. 10 Ekim 1874'te Britanya, 10 Ekim 1970'e kadar süren Fiji'yi yönetme sürecine başladı.

Birleşik Krallık Filistin Mandası, Birleşik Krallık'ın Filistin'deki Osmanlı Devleti hakimiyetine son vermesiyle İtilaf Devletleri tarafından kararlaştırılan ve Milletler Cemiyeti tarafından Haziran 1922'de resmen onaylanarak kurulan manda cumhuriyeti.
I. Dünya Savaşı sırasında General Edmund Allenby komutasındaki Mısır Seferî Kuvvetleri, Türk kuvvetlerini yenerek Filistin'i ele geçirdi. Birleşik Krallık, savaş öncesinde bölgenin Arap önderlerinden olan Şerif Hüseyin ile anlaşarak Osmanlı İmparatorluğu'na isyan etmeleri karşılığında bağımsız bir Arap devleti vaadinde bulundu (McMahon-Hüseyin Yazışmaları). Birleşik Krallık ayrıca Sykes-Picot Antlaşması ile bölgeyi Fransa ile paylaşmıştı. Savaş bittikten sonra Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour'un Filistin'de bir Yahudi yurdu kurulması hakkında yayınlamış olduğu deklarasyon işleri daha da karıştırmış, bölgede günümüze kadar devam eden kaos, şiddet ve savaş gibi olayların önünü açmıştır. Savaş bittikten sonra Birleşik Krallık İşgal Yönetimi, Filistin'de Suriye'den ayrı bir yönetim olarak kurdu. İngilizler, bölgenin sürekli kontrolü sağlamak için meşruiyet aradı ve bunu Haziran 1922'de Milletler Cemiyeti'nden verilen bir görev alarak elde etti. Esasen Milletler Cemiyeti'nin manda sistemi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan Arap topraklarını Birleşik Krallık'ın elinde tutması için paravan görevini görmüştü. 1923 yılında bu statünün resmîleşmesiyle birlikte bölgede sivil manda yönetimi kuruldu. İlk Yüksek Komiser Sir Herbert Samuel 20 Haziran 1920'de Filistin'e geldi. 
İngiliz yönetimi altında Araplar ile Yahudiler arasında şiddet olayları da yaşanmıştır. Bu olayların en göze çarpanı 1929 Filistin Olayları olarak tarihe geçmiştir. Filistin mandası 1940 yılında İtalyanlar tarafından bombalanmıştır.
Filistin Mandası 1946 yılına kadar Mavera-i Ürdün Emirliği'ne bağlı bir özerk bölge iken, bu tarihten sonra bağımsızlığını kazanarak Ürdün'den ayrıldı. Ancak Filistin'deki Birleşik Krallık hakimiyeti 1948 yılına kadar devam etti. Bu hakimiyet İsrail'in 1948 yılında kurulması sonucunda Filistin Mandası'nın yıkılması ile son buldu.
İngiliz Mandası döneminde Yahudi ve Arap milliyetçileri arasında ilk çatışmalar başladı. 1936-1939 Arap İsyanı ve 1947-1948 İç Savaşı ile Filistin'de Yahudi varlığı büyümeye devam etti. 1948 yılında İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi, akabinde 1948 Arap-İsrail Savaşı'nın başlamasıyla Ürdün, Batı Şeria'yı, Mısır ise Gazze Şeridi'ni işgal ederek bu bölgelerin İsrail'in eline geçmesini engelledi. Tüm bu olaylardan sonra manda yönetimi 1948'de resmen ve fiilen sona erdi.

1929 Filistin Olayları

Amerika Birleşik Devletleri hukuku, birçok düzeyde kanunlaştırılmış ve kanunlaştırılmamış hukuk biçimini kapsar; bunların en üst yasası, Amerika Birleşik Devletleri federal hükümetinin temellerini ve çeşitli medeni özgürlükleri belirleyen ülkenin Anayasasıdır. Anayasa, Kongre Yasaları, Senato tarafından onaylanan antlaşmalar, yürütme organı tarafından çıkarılan yönetmelikler ve federal yargıdan kaynaklanan içtihatlardan oluşan federal hukukun sınırlarını belirler. Amerika Birleşik Devletleri Hukuku, genel ve kalıcı federal yasal hukukun resmi derlemesi ve kanunlaştırılmasıdır.
Anayasa, bunun yanı sıra buna uygun olarak yapılan federal yasalar ve antlaşmaların, 50 ABD eyaletinde ve bölgelerde çatışan eyalet ve bölge yasalarını geçersiz kıldığını öngörmektedir. Ancak, federal geçersiz kılmanın kapsamı sınırlıdır çünkü federal gücün kapsamı evrensel değildir. Amerikan federalizminin ikili egemen sisteminde (aslında Kızılderili rezervasyonlarının varlığı nedeniyle üçlü), eyaletler, her biri kendi anayasasına sahip tam egemenlerdir; federal egemen ise yalnızca Anayasa'da sayılan sınırlı yüce otoriteye sahiptir. Gerçekten de eyaletler, herhangi bir federal anayasal hakkı ihlal etmedikleri sürece vatandaşlarına federal Anayasa'dan daha geniş haklar tanıyabilirler. Bu nedenle ABD hukuku (özellikle vatandaşların günlük olarak deneyimlediği sözleşme, haksız fiil, mülkiyet, miras, ceza ve aile hukuku gibi "yaşayan hukuk") esas olarak eyalet hukukundan oluşur ve bu hukuk bazen uyumlu hale getirilse de bir eyaletten diğerine büyük ölçüde değişebilir. Federal hukukun yönettiği bölgelerde bile, eyalet hukuku genellikle öncelenmek yerine desteklenir.
Hem federal hem de eyalet düzeyinde, Louisiana'nın hukuk sistemi hariç, Amerika Birleşik Devletleri hukuku büyük ölçüde Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında Britanya Amerikası'nda yürürlükte olan İngiliz hukukunun genel hukuk sisteminden türetilmiştir. Ancak, Amerikan hukuku; hem içerik hem de usul açısından İngiliz atasından büyük ölçüde farklılaşmıştır ve bir dizi medeni hukuk yeniliğini bünyesinde barındırmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Senatosu
Amerika Birleşik Devletleri Kongresi
Amerika Birleşik Devletleri federal hükûmeti
Yürütme erki
İçtihat hukuku
Ulusal hukuk sistemleri listesi

Friedman, Lawrence M. American Law (1984)
Hadden, Sally F. and Brophy, Alfred L. (eds.), A Companion to American Legal History. Malden, MA: Wiley-Blackwell, 2013.
Hall, Kermit L. et al., eds. The Oxford Companion to American Law (2002) excerpt and text search
 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "American Law". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 

Edwards, Laura F. A Legal History of the Civil War and Reconstruction: A Nation of Rights (Cambridge University Press, 2015) 212 pp.
Friedman, Lawrence M. A History of American Law (3rd ed. 2005) 640 pp
Friedman, Lawrence M. American Law in the Twentieth Century (2002)
Hall, Kermit L. The Magic Mirror: Law in American History (1989)
Hall, Kermit L. et al. American Legal History: Cases and Materials (2010); 752 pages
Horwitz, Morton J. The Transformation of American Law, 1780–1860 (1977)
Horwitz, Morton J. The Transformation of American Law, 1870–1960: The Crisis of Legal Orthodoxy (1992)
Hovenkamp, Herbert The Opening of American Law: Neoclassical Legal Thought, 1870–1970 (2015)
Howe, Mark de Wolfe, ed. Readings in American Legal History (2001) 540pp
Johnson, Herbert A. American Legal and Constitutional History: Cases and Materials (2001) 733 pp
Rabban, David M. (2003). "The Historiography of Late Nineteenth-Century American Legal History". Theoretical Inquiries in Law. 4 (2). ss. Article 5. doi:10.2202/1565-3404.1075. 
Schwartz, Bernard. The Law in America. (Evolution of American legal institutions since 1790). (1974).

Gerber, Scott D. (2011). "Bringing Ideas Back In—A Brief Historiography of American Colonial Law". American Journal of Legal History. 51 (2). ss. 359-374. doi:10.1093/ajlh/51.2.359. SSRN 1815230 . 
Hoffer, Peter (1998). Law and People in Colonial America. Rev. Baltimore: Johns Hopkins University Press. ISBN 0-8018-5822-4. 

Abel, Richard L. American Lawyers (1991)
Chroust, Anton-Hermann. The Rise of the Legal Profession in America (2 vols. 1965), to 1860
Drachman, Virginia G. Sisters in Law: Women Lawyers in Modern American History (2001)
Nizer, Louis. My Life in Court (1978) Popular description of a lawyer's practice
Vile, John R. Great American Lawyers: An Encyclopedia (2001)
Vile, John R. Great American Judges: An Encyclopedia (2003)
Wortman, Marlene Stein. Women in American Law: From Colonial Times to the New Deal (1985)

Cardozo, Benjamin N., ed. An Introduction to Law. (1957). (Essays by eight distinguished American judges)
Hart, H. L. A. The Concept of Law. (1961). (Introductory text on the nature of law)
Llewellyn, Karl N. "The Bramble Bush", in Karl N. Llewellyn on Legal Realism. (1986). (Introductory text on the nature of law)
Pound, Roscoe. Social Control Through Law. (Nature of law and its role in society). (1942)

Yasalar ve Hukuki Konular hakkında resmi ABD Hükümeti sayfası
ABD federal mahkemeleri için resmi ABD Hükümeti sayfası
ABD federal yasaları ve ABD eyalet yasalarının metinleri
A.B.D. yasa koleksiyonu Cornell Üniversitesi Hukuki Bilgi Enstitüsü

Ceza Muhakemesi Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinde 4 Aralık 2004'te kabul edilen ve 1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren 5271 sayılı kanundur. 4 Nisan 1929 tarihli ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nu yürürlükten kaldırdı.
Ceza Muhakemesi Kanunu, Türkiye'de ceza muhakemesinin nasıl yapılacağını, bu yargı sürecine katılanların (hakim, savcı, avukat (müdafi), müdahil, şüpheli, sanık, hükümlü, hükümözlü, mağdur, suçtan zarar gören, tanık (bilgi sahibi) ve bilirkişiler ile kolluk kuvvetleri) hak ve yetkileri ile yükümlülüklerini, korumaya ilişkin tedbirleri ve mahkeme kararlarına karşı denetim yollarını soruşturma ve kovuşturma evrelerinde belirleyen geniş anlamlı kurallar bütünüdür.

Ceza Muhakemesi Kanunu 8 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., TBMM internet sitesi.
Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun 23 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Resmî  Gazete internet sitesi.

Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (İngilizce: International Covenant on Civil and Political Rights, kısaca ICCPR), 16 Aralık 1966'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve 23 Mart 1976 itibarıyla yürürlüğe giren çok taraflı bir antlaşmadır. Sözleşme, taraf devletlerin bireylerin yaşama hakkı, din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, seçim hakları ve adil yargılanma hakları dahil, sivil ve siyasal haklarına saygı göstermelerini taahhüt eder. Sözleşmede 3 ek protokol vardır. Bu protokollerden 1. protokol olan seçmeli protokoldür ve bu protokolle bireysel başvuru usulüyle denetim getirilmiştir. 2012 itibarıyla 167 devlet Sözleşmeye taraf olmuştur.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi

Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (Türkçe)
International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights (İngilizce)

Masum, Asya'nın Yaşar Plak etiketli üçüncü albümünün ve bu albümündeki altı numaralı şarkısının adı.

Albümde yer alan "Olmadı Yar"ın orijinali bir Anna Vissi şarkısı olan "Apolyto Keno" 'dur. Bu şarkı Asya'dan sonra Müslüm Gürses ve Duman tarafından da yorumlanmıştır.
Olmadı Yar isimli şarkıyı Asya, TRT Müzik kanalında 2010 Nisan ayında yayınlanan "Saygıyla" isimli programda Müslüm Gürses ile birlikte seslendirmiştir.

"Günaydın" (söz: Mete Özgencil - müzik & düzenleme: Emre Irmak)
"Olmadı Yar" (söz: Nilüfer - müzik: Nikos Karvelas - düzenleme: Sadun Ersönmez)
"Hem Sana Hem Bana" (söz: Mete Özgencil - müzik: Nilüfer - düzenleme: Sadun Ersönmez)
"Pişmanım" (söz & müzik: Suat Suna - düzenleme: İskender Paydaş) 
"Canım" (söz: Şehrazat - müzik & düzenleme: Emre Irmak)
"Masum" (söz: Mete Özgencil - müzik: Gökhan Kırdar - düzenleme: Kıvanç K.) 
"Ben Yokum" (söz: Mete Özgencil - müzik & düzenleme: Sadun Ersönmez)
"Seve Seve" (söz: Mete Özgencil - müzik: Gökhan Kırdar - düzenleme: Sadun Ersönmez)
"Hayat Böyle" (söz: Asya - müzik: Suat Suna, İskender Paydaş - düzenleme: İskender Paydaş)
"Gözlerin Hüzün Yeşili" (söz & müzik: Ümit Sayın - düzenleme: Sadun Ersönmez)

Prodüktör: Nilüfer
Bağlama: Behçet Türkekul (8)
Gitar: Erdem Sökmen (4, 5, 8, 9), Erdinç Şenyaylar (3, 7, 10)
Stüdyo & Mix:  İstanbul Plak Std. Murat Matthew Erdem (2,3,4,7,8,9,10), Erekli X Tunç Serkan Kula (1,5), Erekli X Tunç Kıvanç K. (6)
Perküsyon: Cengiz Ercümer (3)
Yaylılar: İlyas Tetik ve Grubu (5), Şenyaylar Grubu (7)
Keman: İlyas Tetik (4)
Geri Vokaller: Zeynep Önkaya (3), Özkan Uğur (3)
Mastering: Murat Matthew Erdem
Fotoğraf: Fotoğraf Fabrikası / Tamer Yılmaz
Grafik: Sibel&Özgür Arcan
Kapak Tasarım: Mete Özgencil
Baskı: Onur Ofset
Kuaför: Arzu Çevre & Erdem Kramer
Makyaj: Hamiyet Akpınar

Masum 27 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Discogs

Masumiyet karinesi, suçsuzluk ilkesi veya uluslararası hukuk terimi olarak presumption of innocence; suç kesinleşmediği sürece kimsenin hükümlü sıfatıyla değerlendirilemeyeceğini ifade eden, temel hukuk doktrini. Evrensel hukuk kurallarına göre, bir kişinin masum olduğunun kanıtlanmasına gerek yoktur; kişinin suçluluğunun kanıtlanamamış olması yeterlidir. Bunun için masumiyet karinesinin temelini, hukukta hüküm giydirmenin yalnızca iddia edilen suçların kanıtlanmasıyla mümkün olduğu gerçeği oluşturur. Bu da hüküm giymemiş kimsenin suçlu sayılamayacağı veya suçlu olarak lanse edilemeyeceği ilkesini; yani masumiyet karinesini doğurur. Masumiyet karinesi evrensel bir yargı doktrini olup; İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde yer almaktadır. Buna bağlı olarak bu bildiriye taraf olan ülkeler, yasalarında bu doktrine yer vermek durumundadır.
Suçsuzluk ilkesi sanığı korumaktan öteye hukukun devamlılığını sağlama fonksiyonuna da sahiptir. Zira sanığın suçlu olduğu öngörüsüyle birlikte adaletin temeli olan soruşturma ve araştırma ilkeleri anlamsızlaşacaktır. Sanık suçsuzluk ilkesiyle birlikte kendini savunabilecektir. Masumiyet karinesi, sanığın masum olduğunu değil suçsuz olduğunu öne sürer ve yargılama süreci kesinleşinceye kadar hiç kimse haksız yere suçlanmaz.
Masumiyet karinesinin kökleri Eski Roma'ya kadar uzanmaktadır. Ancak bu kavram gerçek değerini, 18. yüzyıl Avrupa'sında bulmuştur. Bu yüzyıla kadar Avrupa'da, özellikle düşünce suçlarının cezalandırılmasında kanıtların ikrar yoluyla elde edilmesi ve yargılama öncesinde işkence yapılmasına duyulan tepki; bu kavramın oluşmasının düşünsel temelini oluşturmuştur. Masumiyet Karinesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesine dayanmakta, aksi ispat edilinceye kadar kişinin masum sayılma hakkını temin etmektedir.

Bu kavram, Türk Ceza Hukuku'nda masumiyet karinesi adıyla anılır. Sözlük anlamı olarak masumiyet suçsuzluk anlamına gelir. Karine ise ipucu anlamı taşır. Buradan hareketle "masumiyet karinesi"nin sözlüksel anlamı suçsuzluk işaretidir. Ancak Osmanlıca bir hukuk terimi olan bu ibarenin yerine günümüzde "masumluk veya suçsuzluk ilkesi" kullanımları da mevcuttur.
Masumiyet karinesi köklerini Eski Roma hukukundan alır. Bu ilke Eski Roma hukukunda Ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat deyişiyle ilkeleştirilmiştir. Daha sonra ise İngiliz örfi hukukunda "bir gerçeğin kanıtlanma yükümlülüğü kişi merkezlidir" biçimiyle kullanılmıştır. Ayrıca, İtalya, Polonya, İspanya ve Fransa ceza hukuku maddelerinde bu kavram Latince özdeyişten türeyen deyimsel türevleriyle yer almıştır.

Masumiyet karinesi, yalnızca bağımsız yargı organlarını değil; idari makamları da kapsar. Ancak kanaate bağlı kararlar veren, bazı özerk hukuklar (spor hukuku gibi) bunun istisnasıdır. Bu ayrılık, yargı organlarının yalnızca suça ceza verebilmesinden kaynaklanır; çünkü şüphelinin masum olup olmadığı araştırılmaz ve kişi suçlu olsa bile suçu delillendirilemedikçe hükümlü olamaz. Kanaate bağlı idari ceza veren kurumlarda ise suçun işlendiğinin alenen görülüyor olması; müeyyide uygulamak için yeterlidir.
Kişinin ifade verip, savcılığa sevk edilmesiyle başlayan yargı sürecinde; şüphelinin tutuklama talebiyle mahkemeye gönderilip tutuklanması; hukuksal olarak kişinin hükümlü olduğu anlamına gelmez. Tutuklama, işlendiği varsayılan suç eylemi üzerinde güçlü şüpheler bulunduğu anlamına gelse de; mahkeme süreci bitip kişi hüküm giyene kadar hukuki olarak kişi masumiyet karinesinin koruması altındadır. Şüpheli suçu işlese dahi, delil yeterliliğinin sağlanamaması veya toplanan delillerin hukuki yollarla elde edilmemesi gibi gerekçelerle, tutukluluk sürecinin sonunda şüphelinin serbest kalabileceği gerçeği; masumiyet karinesinin tutuklama sürecini de kapsamasının nedenidir. Örneğin, İtalya'da işlenen bir cinayette polisin delilleri yanlış topladığı gerekçesiyle; zanlının beraat etme durumu ortaya çıkmıştır.
Kişi yargılama sürecinde hüküm giydirilmeden, kamusal haklarından yararlanma hakkına sahiptir. Onun için kişi tutuklu olsa dahi çalıştığı resmî kurumlar vs. kişinin suçu sabitlenene dek masum olduğu ilkesini gözetmek zorundadır. Bu konuda AİHM'in 10 Şubat 1995'te verdiği kararda: "Sanık için bir güvence olarak kabul edilen masumiyet karinesinin, yalnızca ceza yargılaması sırasında değil; aynı zamanda bütün resmî makamlar düzeyinde de gözetilmesi kabul edilmektedir. Bu nedenle, ceza yargılaması kesin mahkûmiyet hükmü ile sonuçlanmamış kişiye karşı, başka resmî görevlilerin suçlu gözüyle bakıp bu şekilde davranmaları “masumiyet karinesi”nin çiğnenmesi anlamına gelir." ifadelerine yer verilmiştir.

Hukuksal olarak yargılamanın makul bir süresi vardır; yargılamanın bu süre içerisinde tamamlanması ve hükmün verilmesi gerekir. Ancak mahkemenin belirlenen süre içerisinde kararını açıklamaması durumunda, kişiler tutuklu bulunsalar bile üzerlerindeki yaptırım kalkar ve serbest bırakılırlar. Bu durumda hukuki bakımından iki temel sorun doğar. Bunlardan birincisi masumiyet karinesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu durum tutuklu kişilerin eğer suçsuzsa tutukluluk süresi boyunca yaptırıma maruz kalmış olmasını ifade eder. İkinci sorunsa, yargılama bitirilemediğinden kişiler suçlu olsa bile serbest bırakılmalarıdır.
Zaman aşımı sorunu ve suçsuzluk ilkesi arasındaki bağlantı ve bu konuda ortaya çıkan sorunlar güncel olarak hukuksal bir sorun niteliğinde olup; özellikle bazı ülkelerdeki tutuklama süresinin uzunluğunun masumiyet karinesini ihlal edip etmediği konusunda çeşitli tartışmalar yapılmaktadır. Bunun tersi bir durum olarak, kamu vicdanında suçlu olarak görülen kişilerin zaman aşımıyla serbest kalmaları da; çeşitli tartışmaları doğurmuştur.
Kamuoyunun ve basının yakından ilgilendiği davalarda; kamu vicdanının bağımsız yargı organlarından ayrı olarak gelişmesi ve henüz hüküm giymemiş kişilerin toplumda suçlu olarak algılanması da suçsuzluk ilkesinin sorgulandığı durumlardan biridir.

"Kadının beyanı esastır"

Otoriteryanizm veya otoriterlik, siyasi çoğulculuğun reddedildiği, siyasi statükonun ve müesses nizamın korunması için güçlü merkezi otoritenin kullanıldığı ve hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, demokratik oy kullanma hakkı gibi unsurların azaltıldığı bir siyasi sistemdir. Siyasi bilimciler, otoriter hükûmet biçimlerinin çeşitliliklerini tanımlayan birçok tipoloji oluşturmuşlardır. Otoriter rejimler, otokratik veya oligarşik olabilir ve bir parti veya askerî güç üzerine kurulabilir. Demokrasi ile otoriterlik arasında belirsiz bir sınırı olan devletler bazen "karma demokrasiler", "hibrit rejimler" veya "rekabetçi otoriter" devletler olarak nitelendirilmiştir.
Politik bilimci Juan Linz'in etkili bir çalışması olan 1964 tarihli "Bir Otoriter Rejim: İspanya" adlı eserinde, otoriterliği dört niteliğe sahip olarak tanımlamıştır.

Sınırlı siyasi çoğulculuk, yasama organı, siyasi partiler ve çıkar grupları üzerindeki kısıtlamalarla sağlanır.
Duygusal çekiciliklere dayanan siyasi meşruiyet ve rejimi bir gereklilik olarak tanımlayarak "kalkınmamışlık veya isyan gibi kolayca tanınabilir toplumsal sorunlarla mücadele" edilmesi.
En az düzeyde siyasi hareketlilik ve rejim karşıtı faaliyetlerin baskılanması.
Belirsiz ve sıkça değişen, genellikle yürütmenin gücünü genişletmek için kullanılan belirsizleşmiş yürütme yetkileri.
Minimum düzeyde tanımlanmış olan otoriter bir hükûmet, yasama organları için serbest ve rekabetçi doğrudan seçimleri, yürütme organları için serbest ve rekabetçi doğrudan veya dolaylı seçimleri veya her ikisini de içermemektedir. Geniş anlamıyla tanımlandığında, otoriter devletler, din özgürlüğü gibi sivil özgürlüklerden yoksun olan ülkeleri veya hükûmetin ve muhalefetin serbest seçimleri takiben en az bir kez iktidar değiştirdiği ülkeleri içermektedir. Otoriter devletler, otoriter yönetimi pekiştirmek amacıyla yönetilen siyasi partiler, yasama organları ve seçimler gibi adıyla demokratik kurumları içerebilir. Bu seçimler sahte veya rekabetsiz olabilir. Demokratik gerileme bağlamında, bilim insanları otoriter siyasi liderleri belirli taktikler temelinde tanımlama eğilimindedir. Bu taktikler şunları içerebilir: bağımsız kurumları siyasileştirmek, yanlış bilgi yaymak, yürütme gücünü büyütmek, muhalefeti bastırmak, savunmasız topluluklara saldırmak, şiddeti körüklemek ve seçimleri yozlaştırmak. 1946'dan bu yana, uluslararası siyasi sistemdeki otoriter devletlerin payı 1970'lerin ortalarına kadar artmış, ancak o tarihten itibaren 2000 yılına kadar azalmıştır.

Otoriterlik, politik baskı ve silahlı güç kullanımıyla potansiyel veya varsayılan meydan okuyucuların dışlanması yoluyla sağlanan yoğunlaşmış ve merkezileşmiş bir hükûmet gücüne sahip olmayı karakterize eder. Otoriterlik, politik partiler ve kitle örgütleri aracılığıyla insanları rejimin hedefleri etrafında harekete geçirmek için kullanır. Adam Przeworski, "otoriter denge'nin temel olarak yalanlar, korku ve ekonomik refah üzerine oturduğunu" teorileştirmiştir. Ancak, Daniel A. Bell ve Wang Pei, Çin'in COVID-19 deneyimini kullanarak kategorilerin o kadar net olmadığını savundular.
Otoriter rejim ayrıca siyasi gücün gayriresmi ve düzenlenmemiş kullanımını da benimser, liderlik "kendini atamış ve seçilse bile vatandaşların rakipler arasında özgür seçimleriyle görevden alınamaz", sivil özgürlükler keyfi olarak kısıtlanır ve gerçek muhalefete çok az tolerans gösterilir. Sivil toplumu bastırmaya yönelik bir dizi sosyal kontrol mekanizması da bulunurken, siyasi istikrar ordu üzerinde kontrol ve destek sağlanması, rejim tarafından istihdam edilen bürokrasi ve çeşitli sosyalizasyon ve öğretme yöntemleriyle bağlılık oluşturulmasıyla sağlanır.
Otoriterlik, hükümdarın veya hükûmetin (genellikle tek parti rejiminde) veya diğer otoritenin "belirsiz siyasi görev süresi" ile belirginleşir. Otoriter bir sistemden daha demokratik bir yönetim şekline geçiş, demokratikleşme olarak adlandırılır.

Otoriter rejimler sıklıkla anayasalar gibi demokrasilerin "kurumsal örtüsünü" benimser. Otoriter devletlerde anayasalar, "işletme kılavuzu" (hükûmetin nasıl işleyeceğini açıklayan), "rejimin niyetini gösteren" (duyurulan rejim niyetinin sinyali), "gelecekteki rejim planlarının taslağı" (gelecek dönem rejim planlarının taslağı) ve "süsleme" (gerçekte yerine getirilmeyen özgürlükleri belirten hükümler gibi, karışıklık yaratmayı amaçlayan malzemeler) gibi çeşitli rolleri yerine getirebilir. Otoriter anayasalar, rejimleri meşrulaştırmak, güçlendirmek ve sağlamlaştırmak açısından yardımcı olabilir. Başarılı bir şekilde hükûmet eylemlerini koordine eden ve halkın beklentilerini belirleyen otoriter bir anayasa, farklı bir düzenlemeler seti üzerinde yeniden koordinasyonu engelleyerek rejimin iktidarda kalmasını sağlamaya da yardımcı olabilir. Demokratik anayasaların aksine, otoriter anayasalar doğrudan yürütme otoritesine sınırlar koymaz; ancak bazı durumlarda bu tür belgeler, elitlerin kendi mülkiyet haklarını korumak veya otoriterlerin davranışlarını kısıtlamak için bir araç olarak işlev görebilir.
Sovyet Rusya'nın 1918 Anayasası, yeni kurulan Rus Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti'nin (RSFSR) ilk şartnamesi olarak Vladimir Lenin tarafından "devrimci" bir belge olarak tanımlandı. O, bir ulus-devlet tarafından taslaklanan herhangi bir anayasadan farklı olduğunu belirtti. "Hukuk bilimci Mark Tushnet tarafından geliştirilen "otoriter anayasacılık" kavramı bulunmaktadır."  Tushnet, otoriter anayasacı rejimleri, "modern Batı'da tanıdık olan, insan haklarına ve öz yönetim ilkesine dayanan ve çeşitli kurumsal araçlarla uygulanan" liberal anayasacı rejimlerden ve liderlerin gücüne sınırlamalar getirme veya insan hakları fikrini reddeden tam anlamıyla otoriter rejimlerden ayırır. Tushnet, otoriter anayasacı rejimleri şu şekilde tanımlar: (1) otoriter egemen parti devletleri; (2) siyasi muhaliflere keyfi olarak tutuklama yapmamakla birlikte iftira kararları gibi yaptırımlar uygulamak; (3) politikaları hakkında "makul düzeyde açık tartışma ve eleştiriye izin vermek"; (4) sistematik baskı olmaksızın "makul ölçüde özgür ve adil seçimler" düzenlemek, ancak "seçim bölgelerinin belirlenmesi ve parti listelerinin oluşturulması gibi konulara yakından dikkat ederek, kendi lehine ve önemli bir farkla galip geleceğini en iyi şekilde sağlamak"; (5) zaman zaman kamuoyuna duyarlılık göstermek; ve (6) "dissent miktarının istenen seviyeyi aşmamasını sağlamak için mekanizmalar oluşturmak". Tushnet, Singapur'u otoriter anayasacı bir devlet örneği olarak gösterir ve bu kavramı hibrit rejimler kavramıyla ilişkilendirir.

Seymour Lipset, Carles Boix, Susan Stokes, Dietrich Rueschemeyer, Evelyne Stephens ve John Stephens gibi bilim insanları, ekonomik kalkınmanın demokratikleşme olasılığını artırdığını savunmaktadır. Adam Przeworski ve Fernando Limongi ise ekonomik kalkınmanın demokrasilerin otoriterleşme olasılığını azalttığını, ancak gelişmenin demokratikleşmeyi (otoriter bir devleti demokrasiye dönüştürmeyi) sağlayan bir neden olduğuna dair yetersiz kanıt olduğunu savunurlar.
Eva Bellin, belirli koşullar altında burjuvazinin ve işçi sınıfının demokratikleşmeyi daha olası bulduğunu, ancak diğer koşullar altında bu durumun geçerli olmadığını savunmaktadır. Ekonomik gelişme kısa ve orta vadede otoriter rejimlere yönelik halk desteğini artırabilir.
Michael Albertus'a göre, çoğu toprak reformu programı otoriter rejimler tarafından uygulanır ve daha sonra toprak reformunun yararlanıcılarına mülkiyet haklarını vermeyi engellerler. Otoriter rejimler bunu, kırsal nüfus üzerinde baskı aracı elde etmek için yapar.

Otoriter rejimler genellikle demokratik rejimlere benzer siyasi kurumları benimser, ancak bunlar farklı amaçlar için hizmet edebilir. Ekonomik kalkınma ve bireysel özgürlük için temel olan kurumlar, temsil edici meclisler ve rekabetçi siyasi partiler gibi, demokratik rejimlerde bulunur. Çoğu otoriter rejim, bu siyasi yapıları benimser, ancak güçlerini pekiştirmek için bunları kullanır.  Örneğin, otoriter meclisler, liderlerin destek tabanlarını güçlendirebilecekleri, gücü paylaşabilecekleri ve elitleri denetleyebilecekleri platformlardır. Ek olarak, otoriter parti sistemleri, çoğunlukla tekelci otorite yapılarından dolayı son derece istikrarsız ve parti gelişimine uygun olmayan sistemlerdir.
Demokratik ve otoriter sistemler arasındaki en belirgin fark, seçimlerinde ortaya çıkar. Demokratik seçimler genellikle kapsayıcı, rekabetçi ve adil niteliktedir. Çoğu durumda, seçilen lider genel iradeyi temsil etmek üzere atanır. Öte yandan, otoriter seçimler genellikle sahtekarlık ve muhalif partilerin katılımına yönelik aşırı kısıtlamalarla karşı karşıya kalır. Otokratik liderler, zaferlerini sağlamak için siyasi muhalefeti öldürmek ve seçim gözlemcilerine ödeme yapma gibi taktikler kullanırlar. Buna rağmen, son yıllarda seçimlere ve destek partilerine sahip olan otoriter rejimlerin oranı artmıştır. Bu durum, demokrasilerin ve seçim otoritelerinin artan popülaritesi nedeniyle otoriter rejimlerin demokratik rejimleri taklit etmesi, yabancı yardım almayı ummaları ve eleştirilerden kaçınmaları sonucunda gerçekleşmektedir.
2018 yılında yapılan bir çalışmaya göre, çoğu parti yönetimindeki diktatörlükler düzenli olarak halkoylaması yapmaktadır. 1990'lardan önce, bu seçimlerde seçmenlerin tercih edebileceği alternatif parti veya adaylar bulunmamaktaydı. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana, otoriter sistemlerdeki seçimlerin yaklaşık üçte ikisi bazı muhalefete izin vermektedir, ancak seçimler mevcut otoriter rejimi ağırlıklı olarak desteklemek için yapılandırılmaktadır.
Otoriter sistemlerde özgür ve adil seçimlere engel teşkil edebilecek faktörler şunları içerebilir:

Otoriter iktidarın medya üzerindeki kontrolü.
Muhalefetin kampanyasına müdahale.
Seçim manipülasyonu.
Muhalefete yönelik şiddet.
İktidardaki yöneticilere lehte devlet tarafından yapılan büyük ölçekli harcamalar.
Bazı partilere izin verilirken diğerlerine izin verilmemesi.
Muhalefet partilerine yasaklar, sadece bağımsız adaylara izin verilmesi.
İktidardaki pa

Savunma mekanizmaları, Freudyan psikanaliz teorisinde bireyin gerçekleri manipüle, yadsıma ya da çarpıtmak ve böylece sosyal olarak kabul edilebilir bir öz-imajı korumak ve sürdürmek için bilinçsizce geliştirdiği psikolojik stratejilerdir. Genel olarak sağlıklı bireyler hayatları boyunca farklı türde savunmalar kullanır. Ego savunma mekanizmasının sürekli kullanımı bireyin fiziksel ve/veya ruh sağlığını olumsuz etkileyerek patolojik hale gelir. Ego savunma mekanizmalarının amacı zihni/benliği/egoyu endişe ve/veya sosyal müeyyidelerden korumak ve/veya zihne/benliğe/egoya baş edemeyeceği bir durum için sığınma sağlamaktır. Savunma mekanizmaları kabul edilemez dürtüler tarafından oluşturulan tehditleri azaltan bilinçsiz başa çıkma mekanizmalarıdır. Savunma mekanizmaları bazen başa çıkma stratejileri ile karıştırılır. Bu mekanizmaları değerlendirmek için kullanılan bir kaynak da Savunma Biçimleri Testi'dir (DSQ-40).

Bireyler savunma mekanizmalarını bilinçsiz olarak kullanır.
Savunma mekanizmaları sık kullanıldığında anormal bir nitelik kazanır.
Birey savunma mekanizmaları ile tehdit altındaki benliğini korumaya çalışır.
Savunma mekanizmaları hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara sebebiyet verebilir.
Savunma mekanizmalarının sağladığı fayda geçicidir.
Savunma mekanizmaları kesin çözüm üretmezler.

Bilinçaltına itme, unutma, zihinden uzaklaştırma gibi ifadeler için kullanılır. Bireyler kaygı ve acı veren şeylerden uzak durmaya çalıştığında bastırma yöntemini sıklıkla kullanır. Avusturyalı psikolog Freud'a göre bireylerde çocukluktan beri bilinçaltına itilmiş birçok şey vardır. Freud bireylerin davranışlarında bastırılmış duygular ve istekler olduğunu da belirtmektedir. Savunma mekanizmalarından bilinçaltına itmeye örnek olarak: "Bireyin uzun bir süredir birilerine karşı cinsel arzu duyması ve bundan çekinmesi." verilebilir.

Diğer bir tanımla bahane bulma veya nedenselleştirmedir. Bireyin karşılaştığı olaylarda gerçeklerden kaçarak, olayın aslından uzaklaşarak mantıklı nedenler uydurmasıdır. Örnek olarak "kedinin uzanamadığı ciğere pis demesi" atasözü verilebilir.

Başkalarını suçlama ya da kendi suçunu başkalarına atma olarak tanımlanabilir. Örnek olarak düşük alınan bir sınav sonrası öğretmeni suçlamak.

Bireyin bir alandaki başarısızlığını başka bir alanla telafi etmesi. Ödünlemeye neden olan temel etken bireyde olan eksiklik ve yetersizliklerdir. Ödünlemeye örnek olarak: derslerinde başarısız olan birinin ticaret ile uğraşarak iyi bir yerlere gelmesi örneği verilebilir.

Güdüleri ve duyguları çarpıtma denebilir. İkiyüzlü davranma şeklinde olan tanımları da vardır. Ters tepki savunmasında birey asıl tepkisini, duygusunu, düşüncesini göstermez.

Özdeşleşme, başkasına benzeme, özenme şeklinde tanımları mevcuttur. Özdeşim kurmaya şu örnekler verilebilir: Bireylerin başkalarının çeşitli özelliklerini özenerek onlar gibi olmaya çalışması, bireylerin başkalarının başarısıyla sanki kendi başarısıymış gibi övünmesi.

Bireyin kendisini olduğu gibi değil de başka biriymiş gibi düşlemesi. Bu yöntemle birey gerçeklerden ve acılardan kaçmayı hedefler.

Duyarsızlaşmak, problemi yok sayma, önemsememe gibi tanımalar kaçma savunması için kullanılır.

Tepkiyi asıl hedefe ya da asıl kişiye değil de başka bir hedefe ya da başka bir kişiye yöneltmek tanımı yön değiştirme tanımı için kullanılabilir. Örnek olarak: Babasına kızan bir gencin, tepkisini babasına değil de kardeşine göstermesi.

Benlik için tehlikeli olarak algılanan ve bunaltı doğurabilecek bir gerçeği yok saymak, görmemek, değişik derecelerde oldukça yaygın olarak kullanılan ilkel bir savunma biçimidir. Örnek: Sınavdan düşük alan bir öğrencinin çalışmadığını kabul etmemesi inkâr mekanizmasının devreye girdiğini gösterir.

George Vaillant'ın sınıflandırmasında (1977) savunmalar psikoanalitik gelişme kademeleriyle ilişkili sürekli bir dizi oluşturur. Buna göre Vaillant'ın kademeleri:

I. Kademe - patolojik savunmalar (mesela psikotik inkâr, hayali yansıtma)
II. Kademe - olgunlaşmamış savunmalar (mesela fantezi, yansıtma, pasif agresyon (edilgen-saldırgan davranış), dışa vurma/eyleme dökme)
III. Kademe - nörotik savunmalar (mesela düşünselleştirme, karşı-tepki geliştirme, ayrıştırma, yer değiştirme, bastırma)
IV. Kademe - olgun savunmalar (mesela mizah, yüceltme, fedakarlık, öngörü)

Özel

Genel
Kolektif (2006). "Bölüm 7: Savunma Mekanizmaları". Psikanalitik Kurama Giriş (3. bas.). Bağlam Yayınları. ISBN 975-6947-40-3.

Uluslararası hukuk veya devletlerarası hukuk, uluslararası ilişkiler altında bir disiplin olmasının yanı sıra kamu hukukunun bir dalıdır. Bir uluslararası

ilişkiler disiplini olarak uluslararası ilişkilerin hukuksal boyutunu bilimsel bir disiplin içinde inceler ve düzenler. Bir hukuk dalı olarak ise uluslararası hukuk, devletler, uluslararası örgütler arasındaki ilişkileri düzenler. Uluslararası antlaşmaların nasıl yapılacağı, uluslararası antlaşmalarda kullanılan terimlerden anlaşılması gerekenler, devletlerin diplomatik temsilcilerinin sahip olduğu dokunulmazlık, kıta sahanlığı, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge gibi konular uluslararası hukukun inceleme alanı içindedir.
Uluslararası hukuka yazında devletlerarası hukuk da denir. Ancak uluslararası ilişkilere yeni aktörlerin girişi bu dalı salt devletlerarası olmaktan çıkarmıştır. Uluslararası hukuk, hukuk fakültelerinde kamu hukuku bölümünde bir anabilim dalıdır. Ayrıca uluslararası ilişkiler bölümlerinde de uluslararası hukuk anabilim dalı vardır. Uluslararası hukuk, üç farklı alt dala ayrılır:

Uluslararası kamu hukuku (sözleşme hukuku, deniz hukuku, uluslararası ceza hukuku ve uluslararası insancıl hukuk gibi alanları kapsar.)
Uluslararası özel hukuk (kanunlar ihtilafı olarak da bilinir.)
Uluslarüstü hukuk

Diplomatik tanıma

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İngilizce: Universal Declaration of Human Rights ya da kısaca UDHR), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nun Haziran 1948'de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948'de, BM Genel Kurulunun Paris'te yapılan 183. oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir.
Bildirinin imzalanmasında, II. Dünya Savaşı'ndan sonra devletlerin, bireylere tanınan hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması konusunda birleşmesi de etkili olmuştur. Eleanor Roosevelt bu bildiriyi "Bütün insanlık için bir "Magna Carta (Magna Karta)" olarak tanımlamıştır. Bildirinin imzalandığı 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanır.

Devletler, önceleri, baskıya dayanan bir anlayışla yönetilmekteydi. Bu anlayışa son vermek amacıyla 1215 yılında İngiltere Kralı'na kabul ettirilen bildiri olan Magna Carta, insan hakları kavramının ilk belgesi sayılır. İnsan hakları konusunda yayımlanan bir diğer önemli bildiri ise, Amerika'da yayımlanan Bağımsızlık Bildirgesi'dir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi kavramlar, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi'nden sonra yayımlanan "İnsan Hakları Bildirisi"nde gerçek yerini almıştır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra devletler bireylere tanınan hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması konusunda birleştiler. Bunun bir nedeni, insanlara özgürlük tanınmasının, devam etmesi durumunda uygarlıkların sonunu getirebilecek savaşları önleyebileceği düşüncesidir.

Bildiri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunca Haziran 1948'de hazırlandı. Yapılan kimi değişikliklerin ardından, 10 Aralık 1948'de Genel Kurulun Paris'te yapılan oturumunda kabul edildi. Oturumda, 6 sosyalist ülke çekimser kaldı. Bildiri, bu ülkeler ile Suudi Arabistan ve Güney Afrika Birliği dışında kalan ülkelerin oylarıyla kabul edildi.

Bu bildiriyle, yalnızca demokratik anayasalarla tanınan temel, medeni ve siyasi haklar değil; ekonomik, toplumsal, kültürel haklar da genel tanımlarla belirli hale gelmiştir. İlk grup haklar arasında yaşama, özgürlük ve kişi güvenliği gibi haklarla birlikte keyfi tutuklama, hapis ve sürgünden korunma, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde adil ve kamuya açık olarak yargılanma hakkı ile düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri bulunur.
Sosyal güvenlik, çalışma, eğitim, toplumun kültürel yaşamına katılma haklarıyla bilimsel ilerlemenin ürünlerinden yararlanma hakkı ise, bildiriyle getirilen yeniliklerdendir.
Hükûmetler, Bildirge'de belirtilen insan haklarının evrensel ve etkili bir şekilde tanınmasını ve gözetilmesini güvence altına alan ilerici tedbirlere kendilerini ve insanlarını taahhüt ederler. Yasal olarak bağlayıcı olmasa da Bildiri, 1948'den bu yana çoğu ulusal anayasada kabul edilmiştir veya etkilidir. Ayrıca, artan sayıda ulusal yasa, uluslararası yasa ve antlaşmanın yanı sıra büyüyen bir ulusal kurumun da temelini oluşturmuştur.
Bir anlaşma olmasa da Bildirge, tüm üye devletleri bağlayan Birleşmiş Milletler Şartı'nda yer alan "temel özgürlükler" ve "insan hakları" kelimelerinin anlamını tanımlamak amacıyla açıkça kabul edilmiştir. Bu nedenle, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Birleşmiş Milletler'in temel kurucu bir belgesidir. Bildirge hükûmetler, akademisyenler, savunucular ve anayasa mahkemeleri ve tanınmış insan haklarının korunmasına ilişkin ilkelerine itiraz eden kişiler tarafından geniş bir biçimde atıfta bulunulmaya devam etmektedir. Ayrıca bu bildirgede uluslararası hukukta ilk kez, bildirgenin önsözünde "hukukun üstünlüğü" terimi kullanılmıştır.

İnsan Hakları Günü, her yıl 10 Aralık'ta kutlanır. Gün normalde hem üst düzey siyasi konferanslar ve toplantılar hem de insan hakları konularında kültürel etkinlikler ve sergilerle gerçekleştirilir. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren pek çok hükûmet ve sivil toplum kuruluşu, günü anmak için özel etkinlikler de planlamaktadır. Ayrıca geleneksel olarak Nobel Barış Ödülü de her yıl 10 Aralık'ta verilir.

İnsan: Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler. (Madde 1)
İnsan Haklarının Özellikleri: Herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu bildiride açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Bundan başka, ister bağımsız ülke uyruğu olsun, isterse bağımlı, özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke uyruğu olsun, bir kişi hakkında, uyruğu bulunduğu devlet ya da ülkenin siyasal, adli ya da uluslararası durumu bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir. (Madde 2)
Ayrıca bu haklar hiçbir şekilde başkalarına ya da kurumlara aktarılamaz.
İnsan Hakları: En başta yaşam ve özgürlük olmak üzere sağlık, eğitim, yiyecek, barınma ve toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere sağlığına ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine kavuşma; yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma; barışçıl amaçlar için toplanma ve dernek kurma; evlenme, mal ve mülk edinme; çalışma, işini seçme özgürlüğü; din, vicdan, düşünce ve anlatma özgürlüğü hakları İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin temellerini oluşturur.
Maddelerde Kesinlik: Bu bildirinin hiçbir unsuru, içinde açıklanan hak ve özgürlüklerin bir devlet, topluluk ya da bireyce ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir etkinlik ya da girişime hak verir biçimde yorumlanamaz. (Madde 30)

İnsan Hakları Bildirisi kabul edildikten sonra insan haklarını geliştirme, koruma ve uygulama konusunda yeni anlaşmalar yapılmış ve bildiriler yayımlanmıştır. Bunlardan belli başlı olanlar:

Birleşmiş Milletler, Kadınların Siyasi Haklarına İlişkin Sözleşme, 20 Aralık 1952
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi, 20 Kasım 1959
Avrupa Sosyal Şartı, 18 Ekim 1961
Afrika İnsan ve Halklarının Hakları Şartı, 26 Haziran 1981
Birleşmiş Milletler, Yargı Bağımsızlığına Dair Temel Prensipler, 29 Kasım 1985

Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt 11, s. 580.

İnsan hakları evrensel beyannamesi27 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haklarımızın ne kadar farkındayız8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnsan hakları konulu makaleler24 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İnsan haklarını korumak (Hüsnü Öndül)9 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Herkes için kalkınma, güvenlik ve insan haklarına doğru (pdf)

Afganistan ile Çin, tarih boyunca birbiriyle çoğunlukla samimi ilişkiler sürdürmüştür; İpek Yolu'nun sayesinde, bu bölgeler arasındaki ticarî ilişkiler en az Han Hanedanı dönemine dayanır. Günümüzde Afganistan'ın Pekin'de bir büyükelçiliği ve Çin'in Kâbil'de bir büyükelçiliği var. Ayrıca iki ülke arasında kısa bir kara sınırı bulunmaktadır.
Afganistan'ın kuruluşundan beri iki ülke birbiriyle çoğunlukla samimi ilişkiler sürdürmüştür. II. Dünya Savaşı'nda Afganistan, Çin ile beraber Japonya'ya karşı savaştı. Soğuk Savaş'ın başında Çin, Afganistan'ın kalkınmasında katkı bulunmak üzere Afganistan'a ekonomik yardım ve milyonlarca dolar değerinde krediler sağladı. Çin-Sovyet ayrılığı ile Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalesinin (1979) ardından SSCB'nin Afganistan'da Sovyet yanlısı ve Çin karşıtı bir rejim kurmasıyla Çin ile Afganistan arasındaki bu arkadaşlık aksiliğe uğradı, ancak Sovyet kuvvetlerinin Afganistan'dan geri çekilmesi ve SSCB/Rusya-Çin ilişkilerinde varılmış huzurdan beri Afganistan-Çin ilişkileri, 21. yüzyılda büyük oranda gelişmiştir.
Afganistan Savaşı'nı tetikleyen ABD istilâsından beri Afganistan-Çin ilişkilerinin siyasî boyutu çoğunlukla nispeten etkin dışı kalmıştır, ancak ticarî ilişkiler devamlı olarak sürdürülmüştür: Çin, Afganistan'ın en büyük ticaret ortağıdır ve savaş boyunca Afganistan'a milyonlarca dolar değerinde yardım bağışlamıştır. Ayrıca son senelerde Çin'in Afganistan'daki etkisi büyümeye başlamıştır ve Çin, Afganistan'da gitgide daha fazla mekik diplomasisinde bulunmaya başlamıştır.
2021'de Amerika Birleşik Devletleri askerlerinin Afganistan'dan çekilmesiyle bunun sonrasında yer almış Taliban saldırısının ardından Çin Hükûmeti, yeni Taliban hükûmetiyle beraber çalışmaya istekli olduğunu ifade etti. Çin Hükûmeti, başta Türkistan İslâm Partisi olmak üzere Doğu Türkistan bağımsızlığı yanlısı militanların Taliban tarafından desteklenmesi konusunda endişelidir.

Afganistan'ın dış ilişkileri
Çin'in dış ilişkileri

Amharca (አማርኛ, amarəñña, [amarɨɲɲa]), Sami dil ailesinin Etiyo-Sami dilleri grubuna ait olan bir dil. Kuzey ve orta Etiyopya'ya özgün olan Amharaların dili olup anadili olarak yaklaşık 15.000.000 kişi tarafından konuşulur. Toplam 25.000.000 konuşanı vardır. Amharca, Arapçadan sonra dünyanın en çok konuşulan ikinci Sami dilidir. Ge'ez alfabesinden türetilen Amhar alfabesi ile yazılır.
Etiyopya'nın millî resmî dilidir; ayrıca Etiyopya'nın federal yapısını oluşturan birçok bölgede resmî statüye sahiptir. Etiyopya'nın dışında Eritre'de yaşayan yerli Amharalar ve Mısır, İsrail ve İsveç gibi ülkelerde yaşayan Amhara diasporası tarafından konuşulur.

Amharca Vikipedi 21 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Amharca)
Ethnologue'da Amharca 9 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Arnavutluk-Çin ilişkileri, tarihî olarak Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti ile Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasındaki ikili ilişkileri içerirdi; günümüzde ise bu ilişkilerin taraflarını Arnavutluk Cumhuriyeti ile ÇHC devletleri oluşturmaktadır. Pekin'de Arnavutluk, Tiran'da ÇHC büyükelçilikleri bulunmaktadır.
1960'lı yılların başlarında yer almış Çin-Sovyet ayrılığı sırasında düzenlenmiş Bükreş Komünist ve İşçi Partileri Temsilcileri Konferansı'nda Arnavutluk, tümüyle ÇHC'ne destek gösteren tek Doğu Avrupa ülkesi idi. ÇHC Hükûmeti ise 1958 ile 1978 yılları arasında Arnavutluk'a uzun süreli olarak dış yardım sağladı. Lâkin 1978 yılındaki Arnavutluk-Çin ayrılığıyla Arnavutluk SHC ile ÇHC arasındaki ilişkiler kesildi. Bu ikili ilişkiler ancak Arnavutluk Emek Partisi'nin ilk genel sekreteri Enver Hoca'nın ölümünden ve Ramiz Alia'nın yerine seçilmesinden sonra yeniden kuruldu.

23 Kasım 1949 tarihinde iki ülke arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. ÇHC 1954 yılından itibaren Arnavutluk'a ekonomik yardım sağlamaya başladı.
Doğu Bloku kapsamında göreceli olarak zayıf bir konumda bulunan Arnavutluk, SSCB ile Yugoslavya SFC arasında ortaya çıkmış Tito-Stalin ayrılığı sonrasında SSCB tarafına yöneldi, Stalin'in politikalarını destekledi ve SSCB tarafından korundu. Ancak Stalin'in ölümünden sonra SSCB Komünist Partisi genel sekreteri olarak seçilen Kruşçev, Stalin'in politikalarını tamamıyla reddetti ve SSCB'nin Yugoslavya ile ilişkilerini düzeltti. Arnavutluk, kendi çıkarlarını korumak maksadıyla Kruşçev'in yaklaşımına karşı çıktı. Aynı dönemde Çin de Kruşçev'in "yeni Sovyet hükümeti"ni eleştirdi ve Yugoslavya ile ilişkilerini kesti.

1960 yılı 20-25 Haziran tarihleri arasında düzenlenmiş Bükreş Komünist ve İşçi Partileri Temsilcileri Konferansı'nda Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) ve SSCB'ye yönelmiş diğer ülkelerin komünist partileri Çin'e karşı saldırı başlattılar. Çin Komünist Partisi'yle (ÇKP) aynı cephede durmaya karar vermiş Arnavutluk Emek Partisi (AEP) de SSCB'nin eleştirilerine maruz kaldı.
Bükreş Konferansı öncesinde, Haziran ayının başında, ÇKP liderleri, AEP lideriyle buluştukları zaman, ÇKP ile SBKP arasındaki görüş farklılıklarını ve kendi görüşlerini anlattılar. 5-9 Haziran arasında Pekin'de düzenlenmiş 11. Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu (DİSF) Konferansı sırasında SBKP ile ÇKP arasındaki fikir ayrılığı ortaya çıktı. 17 Haziran'da SSCB ile Çin'in DİSF konferans heyetleri birbiriyle görüştüler; Sovyet temsilcileri, Çin Komünist hükümetini ve Arnavutluk'u SBKP ile ÇKP arasındaki farklılıkları açmakla ve uluslararası komünist hareketini bölmekle suçladılar.
20 Haziran'da, Bükreş Konferansı'nda Kruşçev, ÇKP'ni "SSCB'ni yıkma amacıyla Stalin dönemi politikalarını" desteklemek ve "Büyük İleri Atılım gibi iç politika hataları" etmek ile suçlayarak ÇKP politiklarını sert sözlerle eleştirdi. Bulgaristanlı sözcünün SSCB'ye destek gösterme maksadıyla yaptığı konuşmadan sonra, AEP sözcüsü, SBKP ile ÇKP arasındaki anlaşmazlıkların özel tartışmalarla çözülebildiğini ve bunların bu tür konferanslarda tartışılmaması gerektiğini ifade etti. Bunun ardından yer alan tartışmalar boyunca ÇKP'ye desteğini belli etti.
Bundan sonra Arnavutluk, Çin'e daha fazla yönelmeye başladı. 1961'de SSCB, Arnavutluk'a ekonomik ve askerî yardım sağlamak konusunda önceden girmiş olduğu anlaşmaları tek taraflı olarak durdurdu, Arnavutluk'un Varşova Paktı konferanslarına katılımını engelledi ve son olarak Arnavutluk ile ilişkilerini kesti. Bu olaylar, Arnavutluk-Çin ilişkilerinin daha fazla güçlenmesine olanak sağladı; Çin devlet başkanı Zhou Enlai'nin her Arnavutluk ziyaretinde 100 bin Arnavutun katılımıyla gerçekleşen ağırlama törenleri düzenlenirdi, tüm Arnavut liderleri de sık olarak katılırlardı. Arnavut liderlerinin yaptıkları Çin ziyaretlerinde Mao Zedong haricinde tüm Çin liderleri havaalanına gelip Arnavut liderlerini karşılar, bu Arnavut liderlerini karşılamak üzere de Pekin'de milyonlarca Çinli sokakları doldururdu.

İki ülkenin hükûmetleri arasındaki ilişkilerin güçlenmesi sonrasında sağlanan yardımların seviyesi büyük oranda yükseltildi. 1961 yılında, yani Büyük Çin Kıtlığı sırasında, Çin, Arnavutluk'a yüzbinlerce ton tahıl bağışladı; bunun o dönemki döviz değeri 250 milyon Yuan Renminbi (RMB) idi. Bu dönem boyunca Çin'in kendisi tahil eksikliklerine uğraması nedeniyle bu tahılın bir kısmının Kanada'dan satın alınması planlandı. Arnavutluk tarafının isteği üzerine, Çin Komünist hükûmeti tahılın Kanada'dan Arnavutluk'a sevk edilmesini emretti. 1962 yılında, Yedi Bin Kadro Konferansı sonrasında, Wang Jiaxiang, Çin Komünist Merkez Hükûmeti'nin "gerçeklerden gerçeği arayıp elinden geleni yapması" gerektiğini savundu. Buna karşılık olarak Mao Zedong, Wang'ı eleştirdi; Wang sonra da Çin Komünist Partisi Uluslararası İrtibat Departmanı'ndaki müdürlük görevinden ihraç edildi. Geng Biao Çin'in Arnavutluk Büyükelçisi olarak göreve girdiği zaman (1969 civarı), Çin'in Arnavutluk'a sağladığı tüm ekonomik ve askerî yardımların toplam değeri yaklaşık 9 milyar Yuan RMB idi; bu sağlanan yardımın büyük bir kısmı da israflı şekilde kullanıldı. 1969 yılında Arnavutluk'taki üretim dışı inşaat projelerine yapılan yatırım, ülkenin toplam yatırımın %24'ünü oluşturdu, bu da ciddi bir işçi sıkıntısına neden oldu. Çin'in bağışladığı makine ve materyaller üretim haricindeki uygulamalarda kullanıldı (ör. fazla sayıda anıtın dikilmesi için çimento üretmek) ve bunların rastgele şekilde yerleştirilmesi ciddi kayıplara neden oldu. Arnavutluk hatta Çin'in sağladığı makine ve materyalleri büyük oranlarda düşük kaliteli ürünler üretmek için kullandı ve bunları Çin'e geri sattı. Aynı zamanda Çin, Arnavutluk'taki krom ve nikel madenciliği projelerinin yapımında yardımda bulundu, bu madenler de Çin'e o sırada kıt olan krom, nikel ve diğer stratejik malzemeler sağladı, fakat bu madenlerde aşırı üretim de söz konusuydu.

25 Ekim 1966 tarihinde AEP'nin beşinci kongresi düzenlendi. ÇKP, Mao Zedong adı altında "Arnavutluk Emek Partisi Beşinci Kongre İçin Tebrik Telgrafı" (Çince: 《致阿尔巴尼亚劳动党第五次代表大会的贺电》) başlıklı bir telgraf yayınladı. Telgrafta, "Arnavutluk'un kahraman halkı, Avrupa'da sosyalizmin büyük bir feneri olmuştur" diye bir ifade yer aldı. Bundan kısa süre sonra, tebrik telgrafının alakalı içeriği ve paragrafları "Başkan Mao Alıntılar Şarkısı" (Çince: 毛主席语录歌) şeklinde derlendi. Bu, Çin ile Arnavutluk arasında "Biz Gerçek Dostuz" (Çince: 《我们是真正的朋友》) adında bir şarkı olarak söylenirdi.

海内存知己，天涯若比邻，中阿两国远隔千山万水，我们的心是连在一起的。我们之间的革命的战斗的友谊，经历过急风暴雨的考验。
Denizde bir sırdaş var; birbirimizden uzak olsak da yine komşu gibiyiz. Çin ile Arnavutluk'u binlerce dağ ve nehir bölmekte, fakat kalplerimiz birbirlerine bağlıdır. Aramızdaki devrimci savaş dostluğu en şiddetli fırtınaların üstesinden geçmiştir.
Arnavutluk hakkındaki bu deyimler Çin'de yaygın olarak tanınmış oldu.

1969'da Mao Zedong, SSCB'nin Çin'i işgal edeceğinden endişeliydi ve ÇHC'nin ABD ile ilişkilerini iyileştirme teşebbüslerinde bulunmaya başladı. Arnavutluk ise, Çin Başbakanı Zhou Enlai'nın SSCB Bakanlar Konseyi Başkanı Aleksey Kosıgin ile bir toplantıya katılmasına tepki olarak, ÇHC kuruluşunun 20. yıldönümü için ayarlanmış olan kutlamaların katılma standartlarını düşürdü. Bu da Mao Zedong'un memnuniyetsiz olmasına neden oldu. Sonuç itibarıyla, iki ülke arasındaki ilişkiler soğumaya başladı. 1969'da iki ülkenin ortak bir bildiri taslağı üzerindeki tartışmaları boyunca Arnavutluk, Çin'in bu bildiriye Arnavutluk'un "revizyonist" olarak algıladığı unsurlar yerleştirme önerisine karşı çıktı. Sosyalist ülkelerde bir sınıf sorununun var olup olmadığı konusunda iki tarafın farklı görüşleri vardı.
1970'ten başlayarak, ÇKP ile AEP arasındaki ilişkiler giderek durma noktasına ulaştı. 1970'lerin başında Çin, kendisini o zamana kadar uluslararası alanda uğradığı izolasyondan kurtarmaya başladı ve Mao Zedong ile diğer ÇKP liderleri, Çin'in Arnavutluk'a sağladığı yardımları tekrar gözden geçirmeye başladılar. Çin'in Arnavutluk Büyükelçisi Geng Biao, kendi gözleriyle Arnavutluk'un durumunu izledi ve ÇHC Dışişleri Bakanlığı'nın Avrupa İşleri Başkanı Qiao Guanhua'ya yazdığı mektupta Arnavutluk'un Çin yardımını israf etmesi meselesini dile getirdi. Qiao da bu mektubu Mao Zedong'a iletti. Mao Zedong, gerçekleri yansıttığı için Geng Biao'ya övgüde bulundu. Buna rağmen, Çin, Arnavutluk'a dış yardım sağlamaya yine devam etti; 1970'te Arnavutluk, Çin'den 3,2 milyar RMB değerinde yardım talep etti ve en sonunda 1,95 milyar RMB değerinde uzun vadeli, düşük faizli kredi kazandı. Öte yandan, bu dönemde Arnavutluk da kendisini uluslararası izolasyonundan kurtama sürecindeydi. Arnavutluk Fransa, İtalya ve bağımsızlığa yeni kavuşmuş çeşitli Asya ve Afrika ülkeleriyle ticaret görüşmelerine girdi ve ülkenin Yugoslavya ve Yunanistan ile ilişkilerini yeniden kurdu. Arnavutluk sonuçta sahip olduğu ticaret kanallarını çeşitlileştirme, başta Batı Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkeyle diplomatik ve kültürel ilişkilerini geliştirme ve Çin'e olan bağımlılığını aktif şekilde azaltma sürecindeydi. Buna rağmen, Arnavutluk yine Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı'na üye olmayı ve Temmuz 1975'teki Helsinki Nihai Senedi'ne katılmayı reddetti.
Arnavutluk liderliği, Çin'in 1970'lerin başında ABD ile yeniden dostane ilişkiler kurma girişimlerinden hoşnutsuz kaldı. Arnavutluk medyası, ABD devlet başkanı Nixon'ın 1972'deki Çin ziyaretini rapor etmedi. Buna rağmen, Birleşmiş Milletler'de (BM) Arnavutluk, Çin'in BM'deki temsilcilik gücünü Çin Cumhuriyeti'nden alıp Çin Halk Cumhuriyeti'ne veren önemli bir karar taslağını sundu. Ekim 1974'te Arnavutluk, Çin'den kendisine 5 milyar RMB kredi vermesini, kredilerin geri ödenmesinin 1976'dan 1980'e ertelenmesini ve Çin'in kendisine tahıl ve yağ bağışlamasını talep etti. Çin bu dönemde Kültür Devrimi'nin sonunu geçiriyordu ve Arnavutluk'a yalnızca 1 milyar RMB kredi sağlamaya söz verdi. Arnavutluk'ta Çin'i kınamak için bir kampanya başlatıldı ve Arnavutluk, Çin'in ihtiyacı olduğu ham petrol ve asfalt

Avusturya-Çin ilişkileri, Avusturya ile Çin arasında hem tarihî olarak sürdürülmüş hem de günümüzde sürdürülmeye devam eden ikili ilişkileri içerir. Günümüzde bu ilişkilerin taraflarını Avusturya Cumhuriyeti ile Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) devletleri oluşturmaktadır.
Çin'in Viyana'da bir büyükelçiliği, Avusturya'nın ise Pekin'de bir büyükelçiliği ve Çengdu, Guangzhou, Hong Kong ve Şanghay şehirlerinde başkonsoloslukları var.

Avusturya ile Çin arasındaki ticarî ilişkiler 1781 yılına dayanır. 1869 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Çing Hanedanı arasında yapılan bir anlaşmanın neticesinde ilk ülke arasında diplomatik ilişkiler kuruldu, 1871 yılındaysa bunlar resmen yürürlüğe girdi. 1881'de Qing Hanedanı, Avusturya-Macaristan'a imparatorluk bakanları göndermeye başladı. İlki, 5 Nisan 1881'de atanan Li Fengbao idi. Çing Hanedanı'nın Avusturya-Macaristan'a gönderdiği imparatorluk bakanları ilk başta yarı zamanlı olarak bu görevde bulundular, fakat 1902'de bu tam zamanlı ve resmî bir elçilik görevi olarak değiştirildi. Avusturya-Macaristan ise 1896 yılında Pekin'de bir elçilik kurdu. Bu elçiliğin konumu, günümüz Çin Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü'nün bulunduğu yerdir. 1900 yılı Uluslararası Elçiliklerin Kuşatması sırasında Avusturya-Macaristan, çatışmaya katılan ülkelerden biriydi.
6 Ekim 1913 tarihinde Avusturya-Macaristan, Çin Cumhuriyeti'ni tanıdı. Bunun ardından Shen Ruilin, Çin Cumhuriyeti'nin Avusturya-Macaristan'a atadığı ilk ve tek büyükelçi oldu. 1917 yılında Çin, Birinci Dünya Savaşı'nda savaşan İtilaf Devletleri taraftarı oldu ve İttifak devleti olan Avusturya-Macaristan'a savaş ilân etti; dolayısıyla, iki ülke arasındaki ilişkilere son verildi. Savaş sonrasında ise 1920 yılında Birinci Avusturya Cumhuriyeti kuruldu ve Avusturya ile Çin arasında ilişkiler yeniden kuruldu.
1938 yılında Avusturya, Nazi Almanyası tarafından ilhak edildi, böylece Çin Cumhuriyeti ile Avusturya arasındaki ilişkiler tekrar kesilmiş oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu ilişkiler kısa bir süre için yeniden kuruldu, ancak 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Avusturya Pekin'deki büyükelçiliğini kapattı; Çin İç Savaşı'nı kaybetmenin sonucu olarak Tayvan Adası'na çekilmeye zorunda kalmış Çin Cumhuriyeti devleti de ertesi yıl Viyana'daki büyükelçiliğini kapattı. Buna rağmen, Avusturya'nın 28 Mayıs 1971'de en sonunda Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurmasına dek, Avusturya ile anakaradan kovulmuş Çin Cumhuriyeti devleti arasındaki ilişkilere devam edildi.
ÇHC ile Avusturya arasındaki diplomatik ilişkilerin resmen kurulmasından önce, 1964 yılında her iki devlette karşılıklı olarak ticarî temsilciliklerin kurulmasına dair belgeler imzalanmıştı.

28 Mayıs 1971'de ÇHC ile Avusturya Cumhuriyeti arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. Eylül 1971'de iki devlet birbirlerinin ülkelerine diplomat göndermeye başladı.
Çin Halk Cumhuriyeti ile Avusturya arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkiler iyi bir gelişme ivmesi göstermiş ve çeşitli alanlarda işbirliği hızlanmıştır. Eylül 1985'te Avusturya Cumhurbaşkanı Rudolf Kirchschläger, Çin'e devlet ziyaretinde bulunmuş ilk Avusturya devlet başkanı oldu; Nisan 1993'te ise Şansölye Franz Vranitzky, Çin'i ziyaret etmiş ilk hükûmet başkanı oldu. Çin başbakanı Li Peng, Haziran 1994'te Avusturya'yı ziyaret etmiş ilk Çin hükûmet başkanı, Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin ise Mart 1999'da gerçekleştirdiği devlet ziyaretiyle Avusturya'yı ziyaret etmiş ilk Çin devlet başkanı oldu.
20 Eylül 2007'de Avusturya Şansölyesi Alfred Gusenbauer'ın Dalay Lama ile yaptığı buluşma, Avusturya-Çin ilişkilerinin gerginliğe uğramasına sebep oldu. 2 Mayıs 2008'de Gusenbauer, bu ilişkilerin normale dönmesini sağlamak maksadıyla ÇHC'nin Avusturya Büyükelçisi Wu Ken ile buluştu; buluşma sırasında Avusturya'nın Çin ile ilişkilerini geliştirmeyi önemsediğini, "Tek Çin politikası"nı desteklediğini ve Tayvan ve Tibet'in Çin toprağı olduğunu ifade etti. Buna rağmen, 26 Mayıs 2012'de Şansölye Werner Faymann da Dalay Lama ile buluştu ve Avusturya-Çin ilişkilerinin tekrar zarar görmesine neden oldu.
Temmuz 2019, Ekim 2019 ve Ekim 2020'de Avusturya Hükümeti, Çin Hükümeti'nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan Uygurlar ve diğer Türk Müslüman azınlıklara uyguladığı sistematik baskılar konusunda birçok ülke tarafından duyulan endişeleri açıkça ifade eden ortak bildirilerin imzacısı olmuştur. Ekim 2020 bildirisi Hong Kong ulusal güvenlik kanununu da kapsamaktadır.

Çin'in Viyana Büyükelçiliği'ne bağlı bir "Ekonomi ve Ticaret Ofisi" var; Avusturya Ekonomi Odası (WKÖ) ise Çin'in Çengdu, Hong Kong, Pekin ve Şanghay şehirlerinde "Dış Ticaret Merkezleri" (Almanca: AußenwirtschaftsCenter) ve Guangzhou, Şenyang ve Xi'an şehirlerinde "Dış Ticaret Ofisleri" (AußenwirtschaftsBüro) işletmektedir.

1998 yılından bu yana, Çin Ulusal Geleneksel Orkestrası her yıl Viyana'daki Altın Salon'da bir "Yeni Yıl Konseri" düzenlemektedir. Çin Ulusal Senfoni Orkestrası da Avusturya'da performans sergilemeye davet edilmiştir. Viyana Johann Strauss Orkestrası, Viyana Erkek Çocuk Korosu, Viyana Filarmoni Orkestrası ve Viyana Devlet Operası da Çin ziyaretlerinde bulunmuşlardır. 1999'da Çin Merkez Televizyonu ile Avusturya Yayın Kuruluşu, Pekın Saray Müzesi'nin Meridyen Kapısı'nda bine yakın Alman, Avusturyalı, Çinli ve İsviçreli sanatçının katıldığı ve dört ülkenin televizyon kanallarında canlı olarak yayınlanmış ortak bir sahne gösterisi düzenledi.
Kasım 2001'de Çin ile Avusturya, kültür işbirliğine dair ortak bir anlaşma imzaladılar.
Viyana ve Graz üniversitelerinde Konfüçyüs enstitüleri işletilmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Avusturya-Çin ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Avusturya'nın dış ilişkileri
Çin'in dış ilişkileri
Avrupa Birliği-Çin ilişkileri
Çin-Macaristan ilişkileri
Şanghay Uluslararası İmtiyaz Bölgesi
Tientsin Avusturya-Macaristan İmtiyaz Bölgesi

Avusturya'nın Çin Büyükelçiliği (Almanca ve Çince)
Avusturya'nın Çengdu Başkonsolosluğu (Almanca ve Çince)
Avusturya'nın Hong Kong Başkonsolosluğu (Almanca ve Çince)
Avusturya'nın Şanghay Başkonsolosluğu (Almanca ve Çince)
Çin Halk Cumhuriyeti'nin Avusturya Cumhuriyeti Büyükelçiliği (Almanca ve Çince)
Çin'in Avusturya büyükelçiliğine bağlı Ekonomi ve Ticaret Ofisi (Almanca ve Çince)

Azerbaycan-Rusya ilişkileri Azerbaycan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ikili ilişkilerdir.
Şimdi Azerbaycan olan bölge, Kaçar Hanedanı'nın Rus-Pers Savaşı'nın (1804–13) ve yaklaşan Gülistan Antlaşması ve Rus-Fars Savaşı (1826) sonrasında yapılan Türkmençay Antlaşması diğer Kafkasya topraklarının yanı sıra onu terk etmek zorunda kalmasından sonra Rus İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Aras nehrinin kuzeyindeki, günümüz Azerbaycan cumhuriyeti topraklarının Rusya tarafından işgal edilene kadar İran toprağının olduğu bölgeydi. Azerbaycan'ın bağımsızlığı olan Rus imparatorluğunun on yıllarca bir parçası olduktan sonra 1920'de Sovyetler Birliği'ne katıldı. 1991 yılında SSCB'nin dağılmasının ardından iki ülke ilişkileri Ayaz Mutallibov'un dış politikası nedeniyle yakınlaşmaya başladı. Ancak Ermenilerin Hocalı'yı işgalinden sonra Mutallibov istifa etmek zorunda kaldı ve bu da Abulfaz Elçibey'in iktidara gelmesi ile sonuçlandı. Elçibey'in bir yıllık iktidarı sırasında Azerbaycan-Rusya ilişkileri zarar gördü. Elçibey'in siyaseti "Anti-Rus" olarak tanımlandı. Haydar Aliyev 1993'te iktidara geldiğinde Rusya ile daha sıcak ilişkiler kurdu.
Rusya'nın Bakü'de büyükelçiliği, Azerbaycan'ın Moskova'da büyükelçiliği ve Saint Petersburg'da başkonsolosluğu bulunmaktadır. Azerbaycan ayrıca Yekaterinburg'da başka bir başkonsolosluk açacağını açıkladı. Bölgedeki en büyük Rus diasporası olan Azerbaycan'da Rusya'da yarım milyondan fazla Azerinin yanı sıra önemli bir Rus diasporası bulunmaktadır. Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev, Rusya ve Azerbaycan halklarının "en yakın dostluk ve güven bağları" ile bağlı olduğunu belirtti.
İki ülke arasındaki ilişkiler dostane ve yakın olmaya devam ediyor ancak Dağlık Karabağ sorunu, Güney Osetya-Abhazya çatışması ve Hazar Denizi'nin yasal statüsü gibi birçok anlaşmazlık var. Azerbaycan, Çeçenistan meselesinde Rusya'yı destekledi ve Çeçen asi cumhurbaşkanı Aslan Maskhadov'un Bakü'deki temsilcisinin ofisini kapattı. Bazı analistler, Rusya'nın tarafsız olduğunu ve Elçibey'in milliyetçi hükûmeti göreve gelene kadar 1990'ların başında Karabağ ihtilafında Azerbaycan'ı bir şekilde desteklediğini ve bunun da Rusya'nın Ermenistan ile birçok askeri anlaşma imzalamasına neden olduğunu savundu. Bu, 1990'daki Kara Ocak hatırasıyla birlikte, Azerbaycan toplumunda, özellikle milliyetçiler arasında Rusya'ya güvensizliğe yol açsa da, 2007'de yapılan bir ankete göre, Azerilerin yaklaşık % 80'i Rusya ile dostluğu onaylıyor. Gürcistan ile 2008 savaşından sonra bu oran % 52'ye düşmüştür. Azerbaycan'da Rus düşmanlığı hiçbir zaman yaygın olmamıştır ve hükûmet de Azerbaycan'daki etnik Rusların haklarını korumaya güçlü bir şekilde bağlıdır, ancak Ermenilerle evli veya başka bir şekilde bağlantılı Ruslara karşı düşmanlık bulunmaktadır. Azeriler, Rusya'da Çeçen Savaşları sonrasındaki ortak "Kafkas düşmanlığı" nedeniyle sıklıkla ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Bunun ana nedeni, Rusların Azeriler ile diğer Kafkas milletlerini birbirinden ayıramaması olarak değerlendiriliyor.

2009 yılının başında Azerbaycan medyası, Rusya'nın Ermenistan'a 2008 yılı boyunca 800 milyon dolara mal olan kapsamlı silah transferleri yaptığı iddialarını yayınladı. 12 Ocak 2009'da Rusya büyükelçisi Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı'na davet edildi ve bu bilgileri sordu. 21 Ocak 2009'da Rusya Dış İlişkiler Bakanlığı transferleri resmen reddetti. Wikileaks tarafından Aralık 2010'da yayınlanan materyallere göre, Azerbaycan savunma bakanı Safar Abiyev, Ocak 2009'da Moskova'ya yaptığı ziyarette Rus mevkidaşı Sergei Ivanov'un bu bilgiyi resmi olarak reddetmesine rağmen silah transferlerini gayriresmî olarak kabul ettiğini iddia etti.

27 Şubat 2003'te Bakü'de, Rusya ve Azerbaycan arasında askeri-teknik işbirliği konusunda hükûmetler arası bir anlaşma imzalandı ve 4 Aralık 2006'da taraflar, fikrî mülkiyet haklarının karşılıklı olarak korunmasına ilişkin hükûmetler arası bir anlaşma imzaladılar. Her iki ülkenin savunma bakanlıklarının liderleri düzenli olarak misafir ziyaretleri yapmaktadır. 23–25 Ocak 2006 tarihlerinde Rusya Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Sergey İvanov Bakü'yü ziyaret etti. Kasım 2007'de Rusya Savunma Bakanı Anatoli Serdyukov da Azerbaycan'ı ziyaret etti. 29 Temmuz 2008'de Moskova'da Rusya-Azerbaycan Hükûmetlerarası Askeri-Teknik İşbirliği Komisyonu İkinci Toplantısı yapıldı.
25 Ocak 2002'de Rusya Federasyonu ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasında Kabala Radar İstasyonunun (radar istasyonu, "DTV") durumu, ilkeleri ve kullanım koşulları hakkında bir anlaşma imzalandı ve 28 Kasım 2003'te hükûmetler arası bir protokol imzalandı. 20 Haziran 2007'de, Rusya ve Azerbaycan'ın yetkili temsilcilerinin statüsünü ele alan Hükûmetlerarası Protokol imzalandı ve "DTV" radarının statüsü, ilkeleri ve kullanım koşullarına ilişkin Anlaşmayı yürütmek üzere atandı.

8 Haziran 2007'de Heiligendamm'daki G-8 zirvesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kabala radar istasyonunun ABD tarafından geliştirilen füze savunma sisteminin bir parçası olarak kullanılması için bir teklifte bulundu. Öneriyi, bölgede istikrar ve güvenliğe somut bir katkı olarak gören Azerbaycan liderliği destekledi.
Kafkasya'daki genel durum ve uluslararası terörizme karşı mücadelenin ortak hedefleri dikkate alındığında, sınır işbirliği Azerbaycan-Rusya ilişkilerinin önemli bir bileşeni olmaya devam etmektedir. 25 Ocak 2002'de sınır hizmeti temsilcilerinin faaliyetlerine ilişkin hükûmetler arası bir anlaşma imzalandı. İstişarelerde, her iki ülkenin topraklarında sınır hizmetleri bürolarının açılması konusunda bir anlaşma yapıldı.
29–30 Ocak 2008 tarihlerinde Moskova, Azerbaycan ile sınırın sınırlandırılmasına ilişkin XV. Tur görüşmelere ev sahipliği yaptı.

Rusya ve Azerbaycan'ın kolluk kuvvetleri ve yargı makamları da işbirliği yapıyor. Nisan 1996'da imzalanan Rusya İçişleri Bakanlığı ile Azerbaycan İçişleri Bakanlığı arasında sınır bölgelerinde içişlerinde işbirliği anlaşması 2001 yılında yürürlüğe girdi. Ayrıca şu anlaşmalar da vardı: Terörle mücadelede karşılıklı ilişkiler muhtırası (Şubat 2000) ve işbirliği protokolleri, Rusya İçişleri Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında transit malların korunması alanında işbirliği hakkında bir muhtıra (Temmuz 2008).

Rusya ile Azerbaycan arasında ticari ve ekonomik işbirliği artıyor. 2008 yılında iki ülke arasındaki ticaret cirosu yıllık% 39,3 artarak 2.403 milyar ABD doları, ihracat % 42.6 artarak 1.9911 milyar ABD doları, ithalat % 25.4 artarak 411.4 milyon ABD doları olmuştur. 1 Ocak 2007'de Rusya'nın Azerbaycan'a gaz sevkiyatının sona ermesine rağmen, ticaret olumlu bir eğilim sürdürdü.

Kültür ve eğitimde Rusya-Azerbaycan ilişkileri istikrarlı bir şekilde gelişiyor. Aralık 2006'da, iki ülke 2007–2009 için insani yardım alanında bir eyaletler arası işbirliği programı kabul etti.
2005 Rusya'da "Azerbaycan Yılı" ve 2006 Azerbaycan'da "Rusya Yılı" ilan edildi; iki ülke bu iki yıl içinde 110 özel kültürel etkinlik düzenledi.
2008 yılında Bakü'de Moskova Devlet Üniversitesi'nin bir şubesi kuruldu. Azerbaycan üniversitelerinde 15 binin üzerinde öğrenci Rus dili eğitimine katılıyor. Azerbaycan'da 50'den fazla Rusça gazete ve 10 Rus haber ajansı bulunmaktadır.

2010'larda Gabala Radar İstasyonu'nun Rusya'ya kiralanmasının yenilenmesi ve Rusya'nın kendi Krasnodar Bölgesi'ndeki yeni bir istasyonun inşaatı da dahil olmak üzere bir dizi arızadan sonra, Rusya'nın Azeri petrolünün Bakü-Novorossiysk boru hattı üzerinden geçişini durdurma kararı, Azerbaycan tankeri Naphthalene'nin Dağıstan'da kaçak mal taşıma şüphesiyle tutulması ve ilişkileri bozmuştur.
Tartışmalar, Dağlık Karabağ'ın düzenlenmesi, Hazar Denizi hukuk rejimi ve enerji alanında işbirliği konularını içeriyordu. Ek olarak, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) ve Rosneft arasında petrol tedariki için işbirliği ve şartlar konusunda bir anlaşma imzalandı; ortak sınırda Samur Nehri boyunca yeni bir otomobil köprüsü inşa edilmesine yönelik bir anlaşma da vardı. Ziyaret, Ermenistan'ın Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması imzalamayı düşünmesi ışığında Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerini güçlendirdiği şeklinde okunması daha da önem kazandı.

Azerbaycan Büyükelçiliği Moskova, Rusya'da bulunmaktadır. Rusya Büyükelçiliği Azerbaycan'ın Bakü şehrinde bulunmaktadır.

Rusya Federasyonu Bakü Büyükelçiliği

Azerbaycan-Çin ilişkileri, Azerbaycan ile Çin topraklarındaki hem tarihî hem de çağdaş devletler arasındaki ilişkileri içerir. Şi Cinping, iki ülke arasındaki ilişkilerin dostane ve kooperatif şekilde devamlı olarak geliştiğini ifade etmiştir; Çin Dışişleri Bakanlığı'na göre, iki ülke arasındaki "siyasî ilişkiler sabittir; karşılıklı güven seviyesi yüksektir ve pragmatik açıdan [bu ilişkilerin] sonuçları verimlidir;" üstelik Çin, Azerbaycan'ın egemenliğini ve bağımsızlığını desteklemektedir. Azerbaycan tarafı ise "Çin ile bulunduğu işbirliği seviyesini yükseltmeye ve işbirliği alanlarını genişletmeye çok umduğu"nu ve Azerbaycan'ın kapısının Çin'e "sürekli açık" olduğunu ifade etmiştir. Çin, Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanıyan ve Azerbaycan devletiyle ilişkiler kurmuş ilk ülkelerden biridir ve Azerbaycan, kendi Doğu Asya politikasında Çin'i bir öncelik olarak görmektedir.

Azerbaycan ile Çin arasındaki ilişkiler, iki bin yıl öncesine kadar dayanır. Çangan'dan Avrupa'ya kadar giden İpek Yolu, Azerbaycan'ın içinden geçerdi ve Doğu ile Batı arasındaki kültür alışverişinde önemli bir rol oynadı. 12. yüzyıl Azeri şairler, Çin hakkında eserler yazmıştır. Yuan Hanedanı döneminde, Moğol Ordusu her yerde savaştı ve Çin tıbbi yöntemleri Azerbaycan'a yayıldı.
Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan-Çin ilişkileri, Çin-Sovyetler Birliği ilişikilerinin bir parçasıydı. Azerbaycanlı gösteri sanat grupları Çin'e gelip turlar yapardı, ve Sovyetler Birliği, Çin'in petrol sanayisini geliştirmek için Çin'e Azerbaycanlı uzmanlar gönderirdi; ör. Karamay petrol sahası, Çin'de Azerbaycanlı uzmanların çalıştığı yerlerden biridir. 1961 yılı başında Çin-Sovyet Dostluk Derneği heyeti, Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ile görüştü ve iki taraf temaslarda bulundu. Sonra Çin-Sovyet ayrılığı yer aldı ve sonuç itibarıyla Çin-Azerbaycan ilişkileri de duraklandı. Her iki ülke, 2 Nisan 1992 tarihinde ilişkiler kurdu ve Ağustos 1992'de Çin'in Azerbaycan Büyükelçiliği kuruldu.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, kariyeri boyunca birkaç kez Çin'e ziyarete gitmiştir. Ağustos 2008'de Yaz Olimpiyatları açılış törenine, Mayıs 2014'te de Asya'da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı'na katıldı. Mart 2005 ve Aralık 2015'te iki kez Çin'e resmî ziyarete gitti. Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi Başkanı Oktay Esedov da Haziran 2018'de Çin'de resmî ziyarette bulundu. Mayıs 2016'da Politbüro üyesi, ÇKP Merkez Siyaset ve Hukuk Komisyonu üyesi ve Başkan Şi Cinping'in Özel Temsilcisi Meng Jianzhu, Azerbaycan'ı ziyaret etti; bundan bir ay sonra, ÇKP Politbüro Yürütme Komitesi üyesi ve ÇHC Başbakan Yardımcısı Zhang Gaoli de Azerbaycan'a ziyarete geldi.

 Wikimedia Commons'ta Azerbaycan-Çin ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Azerbaycan'ın dış ilişkileri
Çin'in dış ilişkileri

Bangladeş-Çin-Hindistan-Myanmar Bölgesel İşbirliği Forumu (İngilizce kısaltma: BCIM) dört ülke arasında daha fazla ticaret ve yatırım entegrasyonunu hedefleyen bölgesel bir Asya ülkesi organizasyonu.

Bangladeş, Çin, Hindistan ve Myanmar Ekonomik Koridoru (BCIM EC), BCIM içindeki bölgesel alt ekonomik işbirliği sayesinde önemli kazançlar için kavramsallaştırılmış bir girişimdir. Çok modelli koridor, Hindistan ve Çin arasındaki ilk otoyol olacak ve Myanmar ve Bangladeş'ten geçecektir.
Bu avantajlar, mal, hizmet ve enerji için daha fazla pazara erişim, tarife dışı engellerin kaldırılması, daha iyi ticaret kolaylaştırma, altyapı geliştirmeye yatırım, maden, su ve diğer doğal kaynakların ortak keşfi ve geliştirilmesi, değer geliştirme için tahakkuk etmeyi, karşılaştırmalı üstünlükleri rekabetçi avantajlara dönüştürerek insanlarla temas halinde olan insanlarla daha yakın ilişkiler yoluyla karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı tedarik zincirler oluşturmayı öngörmektedir.
Önerilen koridor, Çin'in Yünnan ilinde, Batı Bengal, Myanmar ve Doğu Hindistan'daki bölgedeki karayolu, demiryolu, su ve hava bağlantılarının bir araya gelmesiyle yaklaşık 440 milyon nüfusu kapsayan yaklaşık 1.65 milyon kilometrekare yer kaplayacaktır. Bu birbirine bağlılık, insanların ve malların sınır ötesi akışını kolaylaştıracak, karasal ticaret engellerini en aza indirecek, daha fazla pazara erişim sağlayacak ve çok taraflı ticareti artıracaktır.

BCIM bölgesindeki ekonomik işbirliği kavramı ilk olarak, çok yönlü model bağlantısının ve diğer girişimler ve altyapı kalkınmasının desteklenmesinin, işlem maliyetlerini önemli ölçüde azaltabileceğini, bölgede ticareti ve yatırımı teşvik edebileceğini ve sonuç olarak büyüme ve yoksulluğun azaltılmasını hızlandırabileceğini savunan Rehman Sobhan tarafından geliştirilmiştir.
Sobhan'ın öncü fikirleri nihayetinde "Kunming Girişimi" olarak bilinen 1990'larda platformun gelişmesine yol açacaktı. Girişimin ilk toplantısı 1999 yılında Kunming'de yapıldı. Bangladeş'ten Politika Diyaloğu Merkezi (CPD), Hindistan'dan Politika Araştırma Merkezi (CPR) ve Kunming, Çin'deki Yünnan Sosyal Bilimler Akademisi; Myanmar tarafından bakıldığında ise ülkeyi temsil eden Ticaret Bakanlığı oldu.
Kunming Girişimi, büyük paydaşların BCIM bölgesinde ekonomik büyüme ve ticareti teşvik etme bağlamında sorunları karşılayabilecekleri ve tartışabilecekleri bir platform oluşturma amacı ile ilk olarak BCIM Bölgesel İşbirliği Forumu'na gelişti. Amaç, BCIM ülkeleri arasında daha fazla işbirliğini teşvik edecek özel sektörleri ve projeleri belirlemek; ve BCIM bağlarını derinleştirmek için ilgili kilit oyuncular ve paydaşlar arasındaki işbirliğini ve kurumsal düzenlemeleri güçlendirmekti.
Yıllar boyunca Kunming girişimi, popüler olarak BCIM Forumu olarak bilinen organizasyona geldi. BCIM işbirliğinden tahakkuk eden potansiyel faydalar konusunda farkındalığın arttırılmasında her yıl ardışık BCIM Forumları düzenlenmekteydi. BCIM işbirliği aynı zamanda yukarıda da belirtildiği gibi, en yüksek siyasi düzeyde hükûmetlerarası tartışmalarda yer almaya başladı. Kunming girişiminin ilk vizyonu, çabayı, esasen bir sivil toplumdan (II. Aşama) siyasi bir katılım ve hükûmetler arası mülkiyetin vizyon ve hedeflerinin gerçekleştirilmesinde kilit rol oynayacağı bir hükûmetlerarası girişim oldu.

BCIM'deki son gelişmelerden biri, Çin Başbakanı Li Keqiang ve Hindistan Başbakanı Manmohan Singh'in 2013'teki toplantısında meyve verdi.  Li'nin ziyareti, ilk kez üst düzey yetkililerin ticaret koridorunu tartıştığı ilk tarihe işaret ediyordu. Ayrıca, yılın başlarında, ilk BCIM otomobil ralli, dört ülkede yol bağlantısını vurgulamak için Kalküta ve Kunming arasında Dakka aracılığıyla gerçekleştirildi.
18 Aralık 2013'te dört ülke, bölgedeki fiziksel bağlantıların hızla iyileştirilmesi gerektiğini vurgulayan uzun bir tartışma planı hazırladı. Bölgedeki güneybatı Çin kenti Yünnan ilinin başkenti Kunming'in sınırındaki Myanmar'da Çarşamba ve Perşembe günleri konuşuldu. Bu, BCIM EC'nin dört ülke tarafından resmi olarak onaylandığına işaret ediyordu. Bu sayede koridorun Kunming'den Kalküta'ya geçmesi, Myanmar'daki Mandalay'ın yanı sıra Bangladeş'teki Dakka ve Chittagong'un bağlanması kararlaştırılmıştı.

BCIM ticaret koridorunun ekonomik avantajları; Güneydoğu Asya'da çok sayıda pazara erişim, ulaşım altyapısının iyileştirilmesi ve sanayi bölgelerinin oluşturulması olarak dikkat çekmektedir.
Sanayi bölgelerinin inşası iki yönlü bir avantaja sahip olacaktır. İlki, işleme, üretim ve ticaret lojistiği gibi endüstrilerin transfer transferini hızlandıracak; ikincisi, Çin'de işgücü maliyetleri arttıkça, tekstil ve tarımsal işleme gibi emek yoğun endüstriler sonunda Çin'den kaybolacaktır. Bu endüstrilerin daha düşük işçilik maliyeti olan yeni bölgelere aktarılması gerekecektirtir. Çin'de faaliyet gösteren şirketler, kurulmuş altyapıları, gelişmiş lojistik ve erişim kolaylığı göz önüne alındığında, ticaret koridoru bölgesine öncelik vereceklerdir.
Hindistan'ın izole edilmiş doğu ve kuzey doğu illeri de Çin ve Asya'nın geri kalanıyla olan ticaret ve bağlantıların artmasını sağlayacaktır.

Dört ülkede yukarıda belirtilen kurumlar tarafından rotasyon halinde düzenlenen on bir BCIM Forumunda; bağlantı, ticaret, yatırım, enerji, su yönetimi, turizm ve diğer alanlar gibi alanlarda dört ülke arasında daha yakın işbirliğinin potansiyel faydaları vurgulandı. Dört ülke; ayrıca BCIM bölgesinde eğitim, spor, bilim ve teknoloji alanlarında daha fazla işbirliğini ve değişimi teşvik etmeyi kabul etti.

ASEAN Serbest Ticaret Bölgesi, ASEAN - Çin Serbest Ticaret Bölgesi ve ASEAN - Hindistan Serbest Ticaret Bölgesi arasında bağlantı kurularak, koridor en büyük serbest ticaret alanlarından biri olacaktır. Bangladeş, Çin, Hindistan ve Myanmar bölgedeki karayolu, demiryolu, su ve hava bağlantılarını etkili bir şekilde birleştirecek bir koridor oluşturmayı ummaktadır. Bu, BCIM ülkelerinin dış ticaretini de geliştirecek ve ikili ticareti güçlendirecektir.

BCIM Forum
BCIM İş Konseyi16 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kalüta'daki BCIM Forum Onuncu Toplantısı

Batı karşıtlığı veya Atlantik karşıtlığı, Batı kültürü ve Batı dünyası ile ilişkili kurumlara karşı olumsuz bir tutumdur.

Anti emperyalizm birçok durumda Batı karşıtlığının itici gücü olmaktadır. Dahası Batı karşıtlığı, başta Hollanda, Almanya ve Birleşik Krallık olmak üzere Batı ülkelerinde ortaya çıkabilmektedir. İslam dünyasında ise özellikle Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı bir Batı karşıtlığından söz edilebilir. ABD'ye olan nefret, İsrail'e verdiği destek, Irak'ın işgali ve İran'a karşı yaptırımlarından kaynaklanmaktadır.
Soğuk Savaş'ın ardından Samuel P. Huntington, ekonomi-politik (Liberalizm-Komünizm) çatışmaların yerini kültür çatışmalarının alacağını savunmuştur. Huntington, İslam dünyasının giderek radikalleşeceğini ve bununla birlikte Batılılaşmayı reddeceğini düşünmektedir.

Komünist Çin'de Batı karşıtı tutum Çinli gençler arasında 1990'ların başında gelişmiştir. Batı karşıtlığında bir kırılım noktaları olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin Çin'in Belgrad Büyükelçiliği'ni bombalaması, Olimpiyat meşalesinin taşınması sırasında yaşanan protestolar ve Mart 2008 Tibet gösterileri sayılabilir. Çin'de yapılan araştırmalar halkın ABD'ye karşı herhangi bir önyargııya sahip olmadığını gösterse de Batı'ya karşı Aşağılanma yüzyılı ile başlayan aşağılık kompleksi etkisini korumaktadır. Aşağılık kompleksi Komünist Parti'nin "Yurtsever Eğitim Kampanyası" ile pekiştirilmektedir.

Japonya'da Batı kültürüne karşı eleştiri geleneği söz konusudur.

Hindistan, bir dominyon olduğu sırada gelişen Hindistan Bağımsızlık Hareketi, temelini Batı karşıtlığından almıştır.

Singapur'un eski başbakanı Lee Kuan Yew, Doğu Asya ülkeleri Komünist Çin, Japonya, Kore ve Vietnam gibi "Asya değerleri" üzerine eğilmesi gerekliliğini tartıştı. Asyanın Dört Kaplanı liberal demokrasi gibi toplumsal kurumları kabul etmeden Batı tarzı yaşam biçimini benimsemelidir.

İslamcılar Batı eleştirilerinde Alexis Carrel, Oswald Spengler, Arnold Joseph Toynbee ve Arthur Koestler gibi düşünürlerden yararlanır.
El-Kaide ve Irak ve Şam İslam Devleti gibi radikal dinci gruplar Batı karşıtlığından beslenir ve "kafir" olarak gördükleri Batı ülkelerinde çeşitli terör eylemleri gerçekleştirmektedirler.

Arap dünyasında, Arap Baharı ile gelen sözde özgürleşme hareketleri sosyalizm, laiklik veya milliyetçilik gibi çağdaş Batılı değerleri doğuramamıştır.

Amsterdam'da Fas kökenli öğrencilerin yaklaşık yarısı kendini Hollanda'ya ait hissetmemektedir. bu öğrenciler kendilerini 'Müslüman' olarak tanımlamakta ve Batı karşıtlığını dile getirmektedir. Ancak, kendi ülkelerine dönmeyi de düşünmemektedirler.

Rusya'da Batılılaşma yanlıları ile Slavcılar arasındaki tartışmaların kökeni 19. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Batıcılar, Rusya'yı geri kalmış bir Batı ülkesi olarak görürken ikinci grup bu iddiaları yadsıdı ve Batı'yı bir kötülük simgesi olarak gördü. III. Aleksandr döneminde Batı karşıtlığının en önemli figürü eski bir liberal olan Konstantin Pobedonotsev'di.
Komünist Rusya'da Batı, 'kapitalist dünya' ile aynı anlama sahipti ve 'Batı'nın yozlaştırıcı etkisi' bir klişe haline gelmişti.
Soğuk Savaş'tan sonra Batı karşıtlığını açıkça dillendirilen kesim muhafazakarlar oldu.
Vladimir Jirinovski gibi aşırı milliyetçi kişiler hem komünizm hem de Batı etkisine karşıydılar.
Vladimir Putin'in de küreselcilik ve neoliberalizme karşı çıkışları bulunmaktadır. Rusya'da özellikle milliyetçiler LGBT haklarını Batı özentiliği görüyor ve Rusya'nın bu alanda geri kalması konusunda hükûmet politikalarını destekliyor.

Türkiye'de Batı karşıtlığının uzun bir tarihi vardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Batı karşıtlığı ülkede bir gelenek haline gelmiş, 2003 Irak askerî müdahalesi sonrası ise çoğu kesimde Batı karşıtlığı önemli derecede yükselmiştir. Osmanlı döneminde ülkedeki Batı karşıtlığı genellikle İngiliz karşıtlığı ve Fransız karşıtlığı temelli olsa da günümüzde Batı karşıtlığı çoğunlukla Amerikan karşıtlığı temellidir. 2014'te BBC tarafından yapılan bir ankete göre, Türkiye halkının %30'u Birleşik Krallık'a karşı olumsuz görüşler beslemektedir. Aynı ankete göre Fransa'ya karşı beslenen olumsuz görüşlerin oranı %29, Almanya'ya karşı beslenen olumsuz görüşlerin oranı ise %24'tür. 2017'de yapılan başka bir ankete göre ise Türkiye halkının %67'si Amerikanlara karşı olumsuz görüşlere sahip olduğunu belirtti ve Türk katılımcıların %82'si ülkelerinde Amerikan fikirlerinin ve geleneklerinin yayılmasını onaylamadığını söyledi. Anketin yapıldığı bütün milletler arasında Amerikanlara karşı en olumsuz olan millet Türkler idi.
Amerikan 6. Filo'nun 1967-1969 yılları arasındaki İstanbul'u ziyaretine karşı girişilen eylemler sırasında özellikle Beyoğlu'nda Amerikan askerlerine karşı birçok saldırı gerçekleşti. Amerikan askerlerinin başlarından keplerini kapmak, üstlerine kırmızı boya atmak, üniformalarını jiletlemek ya da kıstırıp hırpalamakla başlayan eylemler askerlerin denize atılmasına kadar vardı.
Mart 2009'da, ABD başkanı Barack Obama'nın Türkiye'ye ziyareti sırasında Amerikan karşıtı protestocular üzerinde "Dünya halklarının düşmanı Amerikan emperyalizminin yeni başkanı Obama, senin de ellerin kanlıdır. Ülkemizden defol." yazılı pankartlar açtılar. Protestocular ayrıca "Obama ülkemizden defol", "Katil ABD işbirlikçi MGK" ve "Yankee go home" gibi diğer Amerikan karşıtı sloganlar kullandılar.
Kasım 2014'te Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi 20 kişilik bir grup, ellerinde Türk bayrakları ile Eminönü’ndeki iskele meydanında bulunan üç Amerikan askerine kırmızı boya atarak başlarına çuval geçirmeye çalıştı. TGB İstanbul İl Başkanı Uğur Aytaç daha sonra olayın 2003'teki Çuval Olayı'na karşılık olarak gerçekleştirildiğini belirtti ve ABD askerlerinin "Türkiye’de rahat gezemeyeceğini" söyledi.
2020 yılında Charlie Hebdo'nun Recep Tayyip Erdoğan karikatürü ve Fransa'nın 2020 Dağlık Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan'a olan yakınlığı sebebiyle Türkiye'de Fransız karşıtlığı gelişmeye başladı.

Amerikan karşıtlığı
Medeniyetler Çatışması
Batı kültürü
Gelenekçi muhafazakârlık
Küreselleşme

Belarus-Rusya ilişkileri, Belarus ve Rusya arasındaki ikili ilişkileri ifade eder. İki ülke bir kara sınırını paylaşıyor ve uluslarüstü Birlik Devletini oluşturuyor. İki ülke arasında ikili anlaşmalar imzalandı. Rusya, Belarus'un en büyük ve en önemli ekonomik ve siyasi ortağıdır. Her ikisi de Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya Gümrük Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Birleşmiş Milletler dahil olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşların üyesidir.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra, yeni kurulan Rus devleti, 8 Aralık 1991'de bölgesel bir örgüt olan Bağımsız Devletler Topluluğu'nu (BDT) kurarak Sovyet sonrası alan üzerinde kontrolü sürdürmeye çalıştı. Ancak Belarus, BDT'deki diğer cumhuriyetler gibi, o zamanlar Batı ile olan bağlarını ve ekonomisini istikrara kavuşturmaya çalışan Rusya'dan uzaklaşmaya başladı.

90'ların başında Rusya, Belarus gibi yakın yurtdışı bir devlete dahil olmasının Batı ile kurmaya çalıştığı ilişkileri riske atacağından endişeliydi. Ancak NATO doğuya doğru genişlemeye başlayınca Rusya kendini zor bir durumda buldu. Bir yandan, bir zamanlar kontrol ettiği büyük jeopolitik bloğun dağılmasıyla karşı karşıyaydı. Öte yandan, Batı'nın eski imparatorluğunun parçalarını toplayarak onu Avrupa çevresinden izole etmeye çalıştığını hissetti. Bu durum, Belarus ile iyi ilişkilerin öneminin artmasına neden oldu.

1990'ların ortalarında ve özellikle Aleksander Lukaşenko'nun Temmuz 1994'te iktidara gelmesiyle Belarus, Rusya ile entegrasyon için ideal bir aday gibi görünüyordu. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, Şubat 1995'te Belarus ile Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşması'nı imzaladıktan sonra, "iki ulusun yüzyıllar boyunca ortak bir tarihi deneyimi paylaştığını" söyledi. Bunun, "iki ülkemizin daha derin entegrasyonuna ilişkin anlaşmanın ve diğer belgelerin imzalanması için temel oluşturduğunu" ilan etti.
Entegrasyon süreci 2 Nisan 1996'da başlatıldı ve tam bir yıl sonra Belarus ve Rusya Birliği kuruldu. Bu sürecin doruk noktası, 8 Aralık 1999'da RF ile Belarus arasında bir Birlik Devleti'nin kurulmasıydı. Belarus ve Rusya arasında, Aralık 1998'de, istihdam, tıbbi bakım ve eğitime erişimi kapsayan Vatandaşların Eşit Haklarına İlişkin Anlaşma imzalandı.

Vladimir Putin göreve geldikten sonra Belarus ile ilişkilerin durumundan duyduğu derin memnuniyetsizliği dile getirdi ve 1999 anlaşmasını eleştirdi, belirlediği politika bu anlaşmaya gerçek bir içerik koymaktı. Önerisi, ya Belarus'un Rusya Federasyonu'na katılacağı ya da Avrupa Birliği'ne benzer bir birlik kuracağı anlamına gelen bir federasyon modelinde birleşmeye devam etmekti. Ancak Belarus reddetti ve statüko devam etti.
Buna rağmen, uluslararası gelişmeler nedeniyle Belarus'un stratejik değeri Rusya için artmaya devam ediyor gibi görünüyordu. Bu faaliyetler arasında ABD'nin 2001'deki 11 Eylül saldırılarından bu yana Sovyet sonrası alanda yaptığı askeri faaliyetler, doğu Avrupa devletlerinin batıya kayması, NATO'nun füze savunma sistemini Polonya veya Çek Cumhuriyeti'ne yerleştirme planları, renkli devrimlerin tüm yükselişi ve daha fazlası yer aldı. Sonuç olarak, siyasi ve ekonomik entegrasyondaki aksaklıklara rağmen, iki devlet arasındaki askeri entegrasyon süreçleri devam etti.
Rusya, Belarus ile tam entegrasyonun maliyetli olacağını anlayınca dış politikasını daha pragmatik bir yöne kaydırdı. Bu politikada iki ana hedef ayırt edilebilirdi. Birincisi, Belarus'un ekonomisine yüklediği ekonomik yükü azaltmak, ikincisi ise Belarus'taki enerji transit altyapısını devralmaktı. Bu iki hedef, iki ülke arasındaki çatışmaların ve gaz savaşlarının çoğunu etkilemiştir.

2014'ten bu yana, ülkede yıllarca Rus nüfuzunu kucaklayan Lukaşenko, Rus-Ukrayna Savaşı'nın başlamasından sonra Belarus kimliğinin yeniden canlandırılması için baskı yaptı: Rusya'nın Kırım'ı ilhakı ve Doğu Ukrayna'ya askeri müdahale üzerine. İlk kez Belarusça (çoğu insanın kullandığı Rusça yerine) bir konuşma yaptı ve “Biz Rus değiliz, biz Belarusluyuz” dedi ve daha sonra Belarusça kullanımını teşvik etti. Ticari anlaşmazlıklar, sınır anlaşmazlığı ve muhalif seslere karşı çok rahat bir resmi tutum, Rusya ile uzun süredir devam eden sıcak ilişkilerin zayıflamasının birer parçası.
14 Eylül 2017'de Belarus ve Rusya ilişkileri, her ikisinin de askeri tatbikatlar yapmasıyla normale döndü.
1995'te Rusya'nın Belarus ile olan sınırı yıkıldı. Ancak, 2014 yılında sınır Belarus tarafından restore edildi. Buna karşılık, Rusya Şubat 2017'de Smolensk bölgesi adına bir sınır bölgesi oluşturdu.
2019'da Lukaşenko, Soçi'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ikili görüşmelerde bulundu ve iki ülkenin "yarın birleşebileceğini, sorun olmadığını" ilan etti. Yıllarca Putin tarafından desteklenen bu fikrin, gözlemciler Putin'in 2024'ten sonra iktidarda kalması için potansiyel bir planı olarak nitelendirdi. Ancak siyaset bilimci Mikhail Vinogradov, "Lukaşenko, Putin'in önünde zayıf görünmeye çalışırken halka sert davranacak" dedi ve Carnegie Moskova Merkezi'nden Artyom Shraibman, "Moskova büyük olasılıkla Belaruslular arasında kendi tabanını bulamayacak." dedi.

Belarus ve Rusya, Sovyetler Birliği'ne üye devletlerdi. Rusya, tarihsel olarak Belarus'u her zaman Rus toprağı olarak görmüştür. Slav dillerinde tercüme edilen "Belaruslu", "Beyaz Rus halkı " anlamına gelir. 24 Ocak 2020'de Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i Belarus'u Rusya'nın bir parçası yapmaya çalışmakla açıkça suçlamasıyla Belarus ve Rusya arasındaki yeni gerilimlerin belirtilerini gösterdi. Bu açıklama, Rusya'nın Belarus için ekonomik sübvansiyonları kesmesine yol açtı.
Temmuz 2020'de Belarus ve Rusya arasındaki ilişki, Minsk'te 33 Rus askerinin tutuklanmasının ardından "gergin" olarak nitelendirildi. Lukaşenko daha sonra Rusya'yı, 9 Ağustos'ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ülkeyi istikrarsızlaştırmak amacıyla Wagner Grubu olarak bilinen özel bir Rus askeri firmasından 200 savaşçıyı Belarus'a gönderme girişimini örtbas etmeye çalışmakla suçladı.
5 Ağustos 2020'de Rusya'nın güvenlik şefi Dmitri Medvedev, Belarus'u anlaşmalı askerleri serbest bırakması konusunda uyardı. Lukaşenko ayrıca Rusya'nın yaklaşmakta olan seçimleri etkilemek için Wagner Grubu'nu kullanma girişimleri konusunda yalan söylediğini iddia etti.
Başkanlık seçimi ve yeni protestoların patlak vermesinin ardından Lukaşenko Ağustos ayının sonunda Belarus'un Rusya ile 1 milyar dolarlık devlet borcunun yeniden finansmanını müzakere edeceğini belirtti. 14 Eylül'de Lukaşenko, Putin'in Beyaz Rusya'ya 1,5 milyar dolar kredi sözü verdiği Soçi'de Putin'i ziyaret etti.
Şubat 2022'de Rus kuvvetlerinin Ukrayna'nın istilasının bir kısmını Belarus topraklarından gerçekleştirmesine izin verildi. Lukaşenko, Belarus birliklerinin gerekirse istilaya katılabileceğini belirtti. Belarus ayrıca Rusya'nın nükleer silahlarını Belarus topraklarına getirebileceğini belirtti.

Rusya, Belarus'un dış ticaretinin yaklaşık %48'ini oluşturuyor. Belarus, Rusya ticaretinin yaklaşık %6'sını oluşturuyor.
2004'ten önce Gazprom, esas olarak iki ülke arasındaki siyasi entegrasyon süreci nedeniyle Belarus'a Rus yerel fiyatlarıyla gaz satıyordu. 2000'lerde ve 1990'ların sonlarında bu süreç aksamaya başladığında, Gazprom Belarus transit ağının kontrolünü ele alarak Rus gazının Belarus topraklarından güvenilir bir şekilde geçişini sağlamak istedi. Gazprom, Belarus şebeke operatörü Beltransgaz'ı satın almaya çalıştı, ancak fiyat konusundaki anlaşmazlıklar, Gazprom'un 1 Ocak 2004'te Belarus'a tedarikini durdurduğu 2004 Rusya-Belarus gaz anlaşmazlığına yol açtı.
Haziran 2004'te yeni bir gaz sözleşmesi imzalandı ve ardından iki ülke arasındaki ilişkiler düzeldi. Ocak 2020'de Rusya, Belarus'a indirimli petrol satışını geçici olarak askıya aldı ve daha sonra bir uzlaşma müzakeresi yaptı. Belarus, buna karşılık olarak petrol ithalatını çeşitlendirdi ve Norveç, Azerbaycan, Suudi Arabistan ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerden petrol aldı. Lukaşenko, Rusya'yı Rusya ve Belarus'un nihai birleşmesini sağlamak için petrolü koz olarak kullanmakla suçladı.

2009 yılında iki ülke arasında ciddi bir diplomatik anlaşmazlık patlak verdi. Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko, Rusya'yı, Belarus'un Abhazya ve Güney Osetya'yı tanıması şartıyla 500 milyon dolar kredi teklif etmekle suçladı, ancak Belarus'un pozisyonunun satılık olmadığını da sözlerine ekledi. Lukaşenko, Belarus vatandaşlarının iki bölgeye seyahat ederken Gürcistan yasalarına uyması gerektiğini ilan etti ve Dışişleri Bakanlığı tüm Belarus vatandaşlarının Gürcistan tarafındaki giriş noktalarını kullanması gerektiğini belirtti. Lukaşenko, Belarus'un Rusya yerine "mutluluğu gezegenin diğer bölgelerinde araması" gerektiğini açıkladı. İki ülke arasındaki yakın askeri işbirliği hakkında yorum yapan Lukaşenko, Belarus'un 10 milyonluk nüfusunu Rusya'nın Batı'ya karşı bir canlı kalkanı olarak nitelendirdi ve bu hizmetin "özgür olmadığını" söyledi.
Temmuz 2009'da Rusya, yeni düzenlemelere uymadıklarını söyleyerek Belarus'tan tüm süt ithalatını yasakladığında sözde Süt Savaşı patlak verdi. Belarus, Rusya'yı yasağı siyasi amaçlarla kullanmakla suçlarken, Rusya yasağın siyasi olduğunu reddetti. Rusya kısa süre sonra yasağı kaldırdı ve Belarus, Rusya'ya süt ürünleri teslimatına yeniden başladı.
Ancak Rusya, Belarus'un yılın başından beri kullandığı gaz tedariki için 231 milyon dolar borçlu olduğunu iddia ettiğinde yeni bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Belarus, Rusya sınırına sınır ve gümrük kontrolü getirmekle tehdit etti ve Moskova'daki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü görüşmelerine katılmayı reddetti. Bir röportajda, Başkan Lukaşenko Rusya ile diplomatik ilişkilerin gerekliliğini sorguladı, çünkü Rusya Belarus'u "abluka ediyor" dedi.

31 Mayıs 2012'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa Birliği'nin Belarus'a yönelik yaptırımlarını eleştirdi ve Putin ve Lukaşenko ortak bir açıklamada şunları söyledi:"Rusya ve Belarus, Birlik Devletinin iç işlerine müdahale girişimlerine karşı koyma çab

Belarus-Çin ilişkileri, Belarus ile Çin arasındaki hem tarihî hem de günümüzdeki ilişkileri kapsar. Günümüzde bu ilişkilerin taraflarını Belarus Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) devletleri oluşturmaktadır. Belarus'un Pekin'de bir büyükelçiliği ve Şanghay, Guangzhou ve Çongçing şehirlerinde başkonsoloslukları vardır. ÇHC'nin Minsk'te işlettiği bir büyükelçiliği vardır.

Belarus ile Çin arasında ilişkilerin kurulmasından önce bile iki ülke arasında temaslar yer almıştı. Ekim Devrimi öncesi Çarlık Rusyası'ndaki günümüz Belarus topraklarında, fabrikalarda çalışan Çinli işçiler vardı. Devrim sonrasında yüzlerce Çinli işçi Bolşevik partizan ordularına katılıp Beyaz Ordu'ya karşı savaştı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Tümgeneral Tang Duo 1944 yılı Minsk Taarruzu'na katıldı ve Minsk şehrinin Nazi kontrolünden kurtarılmasında katkıda bulundu. ÇHC mareşali Zhu De'nın kızı Zhu Min de Minsk'te bulunan bir toplama kampında tutulurken Nazi Ordusu'na karşı direndi. Çin Ordusu tarafında Çin-Japon Savaşı'na katılan Belarus uyruklu Kızıl Ordu askerler de vardı ve bunların arasında bir havacı subay bir Sovyet Kahramanı olarak tanındı.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Belarus ve diğer Sovyet ülkeleri bağımsızlığa kavuştu; Çin de yeni bağımsız olmuş Rusya, Ukrayna ve Belarus ülkelerine bir ziyaretçi delegasyonunu gönderdi. Bu delegasyon Ukrayna ziyaretinden sonra Belarus'u ziyaret etmek istemiş, fakat Belarus Hükûmeti, diğer işlerle meşgul olduğunu ve dolayısıyla Çin delegasyonuna ev sahipliği yapamayacağını belirtti ve delegasyon sonuç olarak Çin'e geri dönmeye zorunda kaldı. ÇHC'nin o dönemki Dışişleri Bakanı Qian Qichen, Çin'in tüm yeni bağımsız eski Sovyet ülkelerini tanıdığını ve bunların her biriyle diplomatik ilişkiler kurmak istediğini duyurdu; buna karşılık olarak Belarus, Çin delegasyonuna ev sahipliği etmeye hazır olduğunu belirtti. Son olarak, Çin Halk Cumhuriyeti ve Beyaz Rusya, diplomatik ilişkiler kurmak için Ocak 1992'de bir bildiri imzaladılar.
Belarus Başbakan Yardımcısı Anatol Tozik 2006 ile 2011 yılları arasında Belarus'un Çin Büyükelçisi olarak çalıştı ve Standart Çince konuşmasını bilir.
10 Mayıs 2015'te ÇHC ve Belarus Cumhuriyeti, boğazlar arası ilişkilerin barışçıl bir şekilde gelişmesine desteklerini ifade eden ve Tayvan'ın bağımsızlığına karşı olduklarını yineleyen ortak bir bildiri imzaladılar. Üstelik Belarus aynı bildiri kapsamında Tayvan'a silah ihraç etmeme sözünü de verdi ki bu, ÇHC'nin diğer ülkelerle imzaladığı ortak bildirilerde genel olarak bahsedilmeyen bir konudur. Ertesi gün, Çin Cumhuriyeti (Tayvan) Dışişleri Bakanlığı iki ülke arasındaki ortak açıklamadan üzüntü duyduğunu dile getirdi.
Eylül 2016'da Çin'e yaptığı devlet ziyareti sırasında Belarus Devlet Başkanı Lukaşenko, Belarus'un "Barış ve Dostluk" Madalyasını Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'e verdi.
COVID-19 salgını sırasında iki ülke birbirine büyük miktarlarda tıbbi malzeme sağladı. Belarus, Çin'e yardım sağlayan ilk ülkelerden biridir. Belarus Cumhuriyeti Bilgi Bakanı Ales Karlyukeviç, Çin ile Belarus arasındaki ilişkiyi "demir" dostluk olarak nitelendirdi.

2012 yılında Çin anakarasının Belarus'a ihracatı 2,24 milyar ABD doları değerindeyken, Belarus'un Çin anakarasına ihracatı 452 milyon ABD doları değerindeydi. Çin'in Belarus'a ihracat ettiği mallar makine, metal ürünleri, kimyasal ürünler vb. içerirken, Belarus Çin'e ağırlıklı olarak kimyasal ürünler ihracat etmektedir.
Minsk'in 15 kilometre dışında bulunan Çin-Belarus Sanayi Parkı, Belarus ile Çin arasındaki en büyük ekonomik işbirliği projesi ve Belarus'un yatırım çekmek amacıyla kurduğu en büyük projedir. Park; endüstriyel, finansal, bilimsel ve diğer ticari faaliyetler için tesislere sahip yerel bir özel ekonomik bölgedir. Yatırımcılara Belarus Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile öngörülen faydalar ve garantiler sağlar ve bağımsız kaynaklardan gelen her türlü sermayeyi karşılar. Bunun dışında, Belarus Hükûmeti'nin Çinli şirketlerle diğer işbirlikleri de mevcuttur, ör. yol genişletme projeleri.

10 Haziran 2018 tarihinde Belarus ve ÇHC, umuma mahsus pasaporta sahip vatandaşlarına birbirlerinin ülkelerine vizesiz seyahat etmelerine izin veren bir anlaşma imzaladılar. 10 Ağustos 2018'de bu anlaşma resmen yürürlüğe girdi. Anlaşmaya göre, Çin pasaportu sahibi Çin vatandaşları vize gerekmeksizin tek seferlik olarak 30 günlüğüne, bir sene içerisinde de toplam 90 günlüğüne Belarus'a girip kalabilirler. Belarus pasaportu sahibi Belarus vatandaşları da aynı şekilde vize gerekmeksizin tek seferlik olarak 30 günlüğüne, bir sene içerisinde de toplam 90 günlüğüne Çin anakarasına girip kalabilirler. Belarus pasaportu sahipleri ayrıca Hong Kong ve Makao özel idarî bölgelerini vize gerekmeksizin 30 günlüğüne seyahat edebilirler.

Ekim 2014 itibarıyla Belarus'un üç tane üniversitesinde Konfüçyüs enstitüleri kurulmuştur: Belarus Devlet Üniversitesi, Minsk Devlet Dil Bilimleri Üniversitesi ve Belarus Ulusal Teknik Üniversitesi. Bu enstitülerin ana araştırma alanları Çin sorunları, Antik Çin kültürü ve Çin-Belarus teknoloji işbirlikleridir. Belarus Ulusal Teknik Üniversitesi'ndeki Konfüçyüs Enstitüsü 2014 yılında kuruldu ve Dünya çapında teknolojiye odaklanan ilk Konfüçyüs Enstitüsü'dür. Belarus Başbakan Yardımcısı Tozik, Konfüçyüs enstitülerinin Çin ve Belarus arasındaki büyük ölçekli işbirliği projeleri için yetenekler sağlayabileceğini söyledi ve yerel Konfüçyüs enstitülerinin geliştirilmesine destek verdi.
2015 yılında Belarus ile Çin, seçkin Belaruslu öğrencilere burs vermeye devam etme ve Belarus'ta Çince öğretiminin gelişimini destekleme sözünü veren bir anlaşmaya vardılar.

 Wikimedia Commons'ta Belarus-Çin ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Belarus'un dış ilişkileri
Çin'in dış ilişkileri

Belarus'un Çin Büyükelçiliği (Belarusça, Çince ve Rusça)
Belarus'un Şanghay Başkonsolosluğu (Belarusça, Çince ve Rusça)
Çin'in Belarus Büyükelçiliği (Çince ve Rusça)

Bosna-Hersek-Çin ilişkileri, Bosna-Hersek ile Çin arasında farklı alanlarda sürdürülen ikili ilişkileri içerir. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 3 Nisan 1995 tarihinde kuruldu. Pekin'de Bosna-Hersek, Saraybosna'da Çin büyükelçilikleri bulunmaktadır.

28 Kasım 2017 tarihinde Bosna-Hersek ile Çin arasında vize muafiyetinin uygulanmasına dair bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma 29 Mayıs 2018'de resmen yürürlüğe girdi. Çin pasaportu sahibi Çin vatandaşları, her 180 günlük dönem boyunca Bosna-Hersek'e vizeden muaf olarak girip 90 günlüğüne kalabiliyorlar. Bosna-Hersek pasaportu sahibi Bosna-Hersek vatandaşları ise Çin anakarasında 90 günlük bir süre için vizeden muaf olarak kalabiliyorlar.
Hong Kong ile Makao özel idarî bölgelerinin vize politikaları Çin anakarasınınkinden farklıdır; Bosna-Hersek pasaportu sahiplerine Hong Kong'da 14 günlük, Makao'da ise 90 günlük vize muafiyeti sunulmaktadır.

Konfüçyüs Enstitüsü'nün Bosna-Hersek'te Saraybosna ve Banja Luka üniversitelerinde şubeleri var. Saraybosna Üniversitesi şubesi Kuzeybatı Pedagoji Üniversitesi ile, Banja Luka Üniversitesi şubesi ise Tientsin Teknoloji ve Eğitim Üniversitesi ile ortaklaşa işletilmektedir.

6 Ekim 2020 tarihinde Bosna-Hersek, Birleşmiş Milletler'de, Çin Hükûmeti'nin Uygurlar ve diğer Türk Müslüman azınlıklara yönelik sistematik zulümlerini ve Hong Kong'da siyasî özgürlüklere uyguladığı kısıtlamaları kınayan ortak bir bildiriyi imzalayan 39 ülkeden biri oldu.

Bosna-Hersek'in dış ilişkileri
Çin'in dış ilişkileri

Bosna-Hersek'in Çin Büyükelçiliği (Boşnakça, Çince ve İngilizce)
Çin Halk Cumhuriyeti'nin Bosna-Hersek Büyükelçiliği (Boşnakça, Çince ve İngilizce)
Çin Halk Cumhuriyeti Bosna-Hersek Büyükelçiliği Ekonomi ve Ticaret Müsteşarlığı (Çince ve Sırpça)

Bulgaristan-Çin ilişkileri, Bulgaristan ile Çin arasında hem tarihî olarak sürdürülmüş hem de günümüzde sürdürülmeye devam eden ikili ilişkileri içerir. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 4 Ekim 1949 tarihinde kuruldu. Bulgaristan'ın Pekin'de bir büyükelçiliği ve Şanghay'da bir başkonsolosluğu, Çin'in ise Sofya'da bir büyükelçiliği var.

Bulgaristan'da Konfüçyüs Enstitüsü'nün Sofya Üniversitesi ve Veliko Turnovo Üniversitesi'nde şubeleri var. Sofya Üniversitesi şubesi Pekin Yabancı Diller Üniversitesi ile, Veliko Turnovo Üniversitesi şubesi ise Çin Yer Bilimleri Üniversitesi (Vuhan) ile ortaklaşa işletilmektedir.

6 Ekim 2020 tarihinde Bulgaristan, Birleşmiş Milletler'de, Çin Hükûmeti'nin Uygurlar ve diğer Türk Müslüman azınlıklara yönelik sistematik zulümlerini ve Hong Kong'da siyasî özgürlüklere uyguladığı kısıtlamaları kınayan ortak bir bildiriyi imzalayan 39 ülkeden biri oldu.

 Wikimedia Commons'ta Bulgaristan-Çin ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bulgaristan'ın dış ilişkileri
Çin'in dış ilişkileri
Avrupa Birliği-Çin ilişkileri

Bulgaristan'ın Çin (Pekin) Büyükelçiliği (Bulgarca, Çince ve İngilizce)
Bulgaristan'ın Şanghay Başkonsolosluğu (Bulgarca, Çince ve İngilizce)
Çin'in Bulgaristan (Sofya) Büyükelçiliği (Bulgarca, Çince ve İngilizce)

Matamela Cyril Ramaphosa (d. 17 Kasım 1952, Soweto), 2018'den beri Güney Afrika Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Güney Afrikalı siyasetçi ve iş insanıdır. Eski bir apartheid karşıtı aktivist ve sendika lideri olan Ramaphosa, aynı zamanda Afrika Ulusal Kongresi'nin başkanıdır.
Ramaphosa, Güney Afrika'nın en büyük ve en güçlü sendikası olan Madenciler Ulusal Sendikası'nın genel sekreteri olarak ulusal çapta tanınmaya başladı. 1991'de Afrika Ulusal Kongresi başkanı Nelson Mandela'nın altında genel sekreter seçildi ve apartheid'in sona ermesini sağlayan müzakerelerde baş müzakereci oldu. 1994'teki ülkenin ilk tam demokratik seçimlerinin ardından Anayasa Meclisi başkanı olarak seçildi ve bazı gözlemciler, Mandela'nın tercih ettiği halefinin Ramaphosa olduğunu inanıyordu. Ancak Ramaphosa, 1996'da siyasetten çekildi ve McDonald's Güney Afrika'nın sahibi, MTN'nin yönetim kurulu başkanı, Lonmin'in yönetim kurulu üyesi ve Shanduka Grubu'nun kurucusu olarak tanınan bir iş insanı olarak tanındı.
Ramaphosa, Aralık 2012'de Afrika Ulusal Kongresi'nin 53. Ulusal Konferansı'nda siyasete geri döndü ve 2014 ile 2018 yılları arasında Başkan Jacob Zuma'nın altında Güney Afrika'nın başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Aynı zamanda Ulusal Planlama Komitesi'nin başkanlığını da üstlendi. 18 Aralık 2017'de partinin 54. Ulusal Konferansı'nda Afrika Ulusal Kongresi başkanı seçildi. İki ay sonra, Zuma'nın 14 Şubat 2018'de istifa etmesinin ardından, Ulusal Meclis tarafından Güney Afrika Cumhurbaşkanı seçildi. 2019 genel seçimlerindeki zaferinin ardından, Mayıs 2019'da cumhurbaşkanı olarak ilk tam dönemine başladı. Cumhurbaşkanlığı döneminde, 2020 ile 2021 yılları arasında Afrika Birliği başkanlığını üstlendi ve Güney Afrika'nın COVID-19 pandemisine karşı müdahalesine öncülük etti.

Ramaphosa, Ağustos 1982'de Güney Afrika'nın en büyük ve en güçlü sendikası olan Ulusal Madenciler Sendikası'nı kurdu ve Aralık ayında sendikanın ilk genel sekreteri olarak ulusal üne kavuştu. Temmuz 1991'de Afrika Ulusal Kongresi (ANC) Genel Sekreteri seçildi. 1991 ile 1997 yılları arasında genel sekreterlik görevini yürüttüğü Afrika Ulusal Kongresi'nde 18 Aralık 2012 tarihinde genel başkan yardımcılığı görevine getirilen Ramaphosa, bu görevi 18 Aralık 2017 tarihine kadar yürütmüştür. 18 Aralık 2017 tarihinde genel başkanlığa aday olan Ramaphosa, oyların çoğunluğunu elde ederek Afrika Ulusal Kongresi'nin yeni genel başkanı olmuştur. Bu görevinin haricinde 26 Mayıs 2014 tarihinde devlet başkan yardımcılığı görevini de üstlenen Ramaphosa, dönemin devlet başkanı Jacob Zuma'nun yolsuzluk iddiaları nedeniyle görevinden istifa etmesi ile 14 Şubat 2018 tarihinde geçici olarak devlet başkanlığı makamına gelmiş, bir günlük geçici görevin ardından 15 Şubat 2018 tarihinde resmî olarak ülkesinin yeni devlet başkanı olarak yemin ederek makamın sahibi olmuştur. 10 Şubat 2020 tarihinde Afrika Birliği Başkanı seçilmiştir.

Marikana katliamı döneminde dönemin ANC önde gelen isimlerinden, sendikacı ve aynı zamanda Lonmin yönetim kurulu üyesi olan Cyril Ramaphosa'nın işçilerin talepleriyle ilgilenmemiş olması dikkat çekicidir. Ramaphosa 15 Şubat 2018 tarihinden bu yana Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevindedir.

Ramaphosa, Güney Afrika Ulusal Madenciler Birliği genel sekreteri olduğu dönemde sendika üyeleri ile birlikte insan hakları ve onuru için verdikleri mücadeleden dolayı 1987 yılında Olof Palme Ödülü'ne layık görüldü. 2009 yılında Amerikan Başarı Akademisi tarafından kendisine Altın Tabak Ödülü verildi.

Ramaphosa biyografi - South African History Online19 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Dmitri Anatolyeviç Medvedev (Rusça: 

1965 yılında fizik profesörü bir baba ile Rus edebiyatı profesörü bir annenin çocuğu olarak Leningrad'da dünyaya geldi. Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesi'nde hukuk eğitimi aldı. 1991-1996 arasında Saint Petersburg Belediyesi'nin yabancı şirketlerle ticari ve gayrimenkul ilişkilerinin yönetimiyle ilgilendi. Bu dönemde Vladimir Putin'in en yakın çalışma arkadaşlarından biri oldu. Gazprom'daki başarısından sonra 2005 yılında Vladimir Putin tarafından 1. başbakan yardımcılığına atandı. 10 Aralık 2007'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in iki dönem devlet başkanlığı yapmasından sonra yine Vladimir Putin liderliğindeki Birleşik Rusya tarafından Rusya Devlet Başkanı adayı olarak gösterildi. 2 Mart 2008 tarihinde %70 oy ile Rusya Devlet Başkanı seçildi. 7 Mayıs 2012'de yeniden Rusya Devlet Başkanı seçilen Vladimir Putin tarafından 8 Mayıs 2012'de Rusya Başbakanı olarak atandı.
Gençlik yıllarında yaşadığı sıkıntıları, büyük maddi sıkıntılar çeken bir ailede büyüdüğünü ve ailesiyle birlikte 40 metrekarelik küçük bir evde 30 yıl yaşadığını bir dergiye açıkladı. Maddi sıkıntılar çektiği dönemde bir kot pantolon veya plak almanın kendisi için zor bir amaç olduğunu belirten Medvedev, öğrencilik yıllarında yazları inşaatlarda; okul döneminde ise çöpçü olarak çalıştığını söyledi. Medvedev, eşiyle 14 yaşlarında okuduğu okulda tanışmıştır.
12 yaşından beri Deep Purple'ın sıkı bir hayranı olan Medvedev, 2011 yılında Deep Purple üyelerini evinde ağırladı. 
Deep Purple'ın yanı sıra Led Zeppelin ve Black Sabbath diğer favori grupları arasındadır.
15 Ocak 2020'de Başbakanlık görevinden istifa etti. Medvedev istifa açıklamasında Rusya Anayasasında köklü değişiklikler yapılacağını, yasama, yürütme ve yargıdan oluşan güç dengesinde değişim yaşanacağını belirtirken, "Rusya hükûmeti olarak devlet başkanına gerekli tüm kararları alma fırsatı vermeliyiz. Bu koşullarda Anayasa'nın 117. maddesine göre Rusya Federasyonu hükûmetinin istifasını verdim." ifadelerini kullandı. Putin, hükûmetin istifasını aynı gün kabul etti. Kremlin'den istifanın kabul edildiğinin duyurulduğu açıklamada, "Rusya Federasyonu Anayasası’nın 83. Maddesinin ‘b’ şıkkı ve 117. Maddesi'nin ikinci bölümü uyarınca, Rusya Federasyonu Hükûmeti'nin istifasının ilan edilmesine karar veriyorum." denildi.
Başbakanlıktan istifasının ardından; Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Medvedev'i aylık 618 bin 713 ruble ₽ (8723 dolar) maaş alacak biçimde Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcılığına atadı.
Medvedev, Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcılığına atandıktan sonra Komsomolskaya Pravda gazetesi ile yaptığı bir röportajda; Devlet Başkanı Putin ile "iyi dostane ilişkileri" sürdürdüğünü söyledi.

Peter Lavelle, "UT’s “Operation Successor 2008” Project: Is Dmitry Medvedev the one?", Untimely Thoughts, 9 Ekim, 2005.
Oksana Yablokova "Medvedev, Ivanov Promoted in Shake-Up" 16 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Moscow Times, 15 Kasım 2005.
Dmitry Medvedev'in profili
J. Bernstein, Dmitrii Medvedev: Compromise In The Kremlin 10 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) A biography by V. Pribylovsky
(Rusça) Medvedev Dmitri 12 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Rusça) Mr. Medvedev's answers on internet conference about national projects.
Rusyayı tartışıyoruz

Durban (Zulu: iTheku) Güney Afrika Cumhuriyeti'nde Hint Okyanusu kıyısında ülkenin ikinci büyük, aynı zamanda eThekwini metropolitan alanının merkezi ve en büyük şehridir. Metropolitan alan nüfusu 3.346.799 (2004) olup, içinde yer aldığı KwaZulu-Natal vilayetinin de en büyük şehridir.
Şehir, büyük bir kültür, ticaret, turizm ve sanayi merkezidir. Durban limanı Afrika kıtası'nın en işlek limanıdır.
Ilıman, astropikal iklimi ve Hint Okyanusu kıyısındaki birbirinden güzel plajları sayesinde şehir uluslararası bir üne sahiptir. Çok sayıda büyük otellerin, birbirinden güzel parkların yer aldığı şehrin sahil bandı bir cazibe merkezi olup, Altın Şerit (İngilizce: Golden Mile) ismiyle de anılmaktadır. Botanik bahçeleri ve uShaka Marine World adı ile de anılan dünyadaki türünün en büyüklerinden biri olarak kabul edilen Akvaryum yine bu şeritte yer almaktadır. Zamanında ülkenin en önemli turizm merkezi olan şehir, 90'lı yıllardan itibaren bu özelliğini Cape Town şehrine kaptırmıştır.
Şehir, son yıllarda yapılan önemli altyapı yatırımları sayesinde önemli bir Kongre merkezi olarak da öne çıkmaktadır. Şehirdeki, The International Convention Centre (ICC) ismiyle bilinen Kongre merkezi, Afrika'nın en önemli, 2005 yılında ise dünyada dördüncü en büyük Kongre merkezi seçilmiştir.

Dışişleri bakanlığı, devletin dış politika ve ilişkilerinden, diplomasi faaliyetlerinden, ikili ve çok taraflı ilişkilerden sorumlu olan hükûmet departmanıdır. Ayrıca, yurtdışında bulunan ülke vatandaşlarına destek sağlamak da görevleri arasındadır. Bu kurum genellikle bir dışişleri bakanı veya dışişleri bakanı tarafından yönetilir (başlık değişebilir, aynı görevlere sahip olan devlet sekreteri gibi). Dışişleri bakanı genellikle hükûmetin başı olan (başbakan veya cumhurbaşkanı gibi) yetkili kişiye rapor verir.

Bazı ülkelerde, Hindistan gibi, dışişleri bakanına "dış ilişkiler bakanı" denir; Brezilya ve eski Sovyetler Birliği'nden türetilen devletler gibi diğerlerinde ise bu pozisyon "dış ilişkiler bakanı" olarak adlandırılır. Amerika Birleşik Devletleri'nde, dış ilişkileri yürüten kabine üyesi "dışişleri bakanı" olarak görev yapar. Diğer yaygın unvanlar arasında "dış ilişkiler bakanı" da yer alabilir. Latin Amerika'nın birçok ülkesinde, dışişleri bakanı günlük konuşmalarda "şansölye" olarak adlandırılır (İspanyolca konuşulan ülkelerde "canciller" ve Portekizce konuşulan Brezilya'da "chanceler" şeklinde).
Diplomatlar ve tarihçiler genellikle dışişleri bakanlığına yerel adresiyle atıfta bulunurlar. Örneğin, Viyana'daki Ballhausplatz, Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu yerdi; Paris'teki Quai d'Orsay, Fransa'nın Avrupa ve Dış İlişkiler Bakanlığı'nın adresiydi; Yeni Delhi'deki South Block, Hindistan'ın Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu yerdi; Lizbon'daki Necessidades Sarayı, Portekiz Dışişleri Bakanlığı'nın merkeziydi; Berlin'deki Wilhelmstraße, Alman Dışişleri Ofisi'nin bulunduğu yerdi; Washington, D.C.'deki Foggy Bottom semti ise Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'nın bulunduğu yerdi. Brezilya'nın Dış İlişkiler Bakanlığı, eski bir adı olan Rio de Janeiro'daki orijinal Itamaraty Sarayı (1899-1970) ve şu anki Brasília'daki Itamaraty Sarayı (1970'ten bu yana) nedeniyle "Itamaraty" olarak da anılır. Endonezyalılar da genellikle Dışişleri Bakanlığı'na "Pejambon" derler, çünkü bakanlığın ana merkezi Jakarta'nın Merkez Jakarata ilçesindeki Pejambon Caddesi üzerindedir. 1917'ye kadar süren Rus İmparatorluğu döneminde ise kullanılan terim St. Petersburg'daki Koro Köprüsü idi. Buna karşılık, İtalyan bakanlığı "Consulta" olarak adlandırılıyordu.

Bir dışişleri bakanının yetkileri hükûmetten hükûmete farklılık gösterir. Klasik parlamenter sistemde, dışişleri bakanı, dış politikayı şekillendirme konusunda önemli bir etkiye sahip olabilir, ancak hükûmet güçlü bir başbakan tarafından domine edildiğinde, dışişleri bakanı politika belirleme konusunda daha sınırlı veya ikincil bir rol oynamakla sınırlı kalabilir. Benzer şekilde, dışişleri bakanına yatırılan siyasi yetkiler, güçlü bir yürütme organına sahip başkanlık sistemlerinde genellikle daha sınırlıdır. İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana, savunma bakanıyla birlikte dışişleri bakanının da savunma ve diplomatik politikayı koordine etmek amacıyla iç kabine (genellikle ulusal güvenlik konseyi olarak bilinir) içinde yer alması yaygın hale gelmiştir. 19. ve 20. yüzyıllarda birçok başbakanın dışişleri bakanlığını üstlenmesi görüldü, ancak bu uygulama, çoğu gelişmiş ülkede artık yaygın değildir.
Bazı ülkelerde, dışişleri bakanı genellikle kabine pozisyonlarının en yüksek profiline sahip kişiler arasındadır. Örneğin, ABD'de dışişleri bakanı, başkanlık sırasında kabine üyeleri arasında ilk sırada yer alır. İngiltere'nin dışişleri bakanı, başbakan, maliye bakanı ve içişleri bakanıyla birlikte "Büyük Devletler Dörtlemesi"ne üyedir.

Dışişleri bakanları, siyasi rollerinin yanı sıra geleneksel olarak birçok diplomatik görevden sorumludur. Bu görevler arasında yabancı dünya liderlerini ağırlamak ve diğer ülkelere devlet ziyaretlerinde bulunmak gibi faaliyetler bulunur. Dışişleri bakanı genellikle herhangi bir kabinedeki en çok seyahat eden üyedir.

Birleşik Krallık'ta, dış politikadan (ayrıca Britanya Denizaşırı Toprakları'ndan) sorumlu bakan Dış, Topluluk ve Kalkınma İşleri Bakanı (Dışişleri Bakanı) olarak bilinir. 1968'e kadar, dış işleri bakanı sadece yabancı (Topluluk dışı) ülkelerle ilişkilerden sorumluyken, Topluluk ülkeleri ve sömürgelerle ilişkileri, Topluluk işleri bakanı tarafından yürütülürdü. Aynı nedenle, Birleşik Krallık dışındaki Topluluk ülkelerinde, Topluluk ülkeleri ve Topluluk dışı ülkelerle ilişkilerden sorumlu bakanlar genellikle eski adıyla dış ilişkiler bakanı olarak görev yapmaktaydı.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, dış politikayla ilgilenen ve kabinedeki en üst düzeydeki bakan olan dışişleri bakanıdır. Görevin adı, birkaç iç işle ilgilidir.
Her ne kadar alt milli düzeyde dışişleri bakanlığı görevi çok nadir olsa da bazen küçük çaplı bir dış ilişkiler pozisyonu bulunabilir. Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana bazı alanlarda dış ilişkilerle ilgilenmiştir (bkz. AB Ticaret Komiseri) ve baş diplomat olarak bir yüksek temsilciye sahiptir. Ancak, onun veya onun görevleri öncelikle AB dış politikasını uygulamak, formüle etmek değildir.

Diplomat
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı

Ermenistan ile Rusya Federasyonu arasındaki ikili ilişkiler 3 Nisan 1992'de kuruldu, ancak Rusya 19. yüzyılın başlarından beri Ermenistan'da önemli bir aktör oldu. İki ülkenin tarihi ilişkisinin kökleri, Kaçar İranı ile Rus İmparatorluğu arasındaki 1826-1828 İran-Rus Savaşı'na dayanır ve ardından Doğu Ermenistan Rusya'ya devredilir. Üstelik Rusya, Ermeniler de dahil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hristiyan tebaaların koruyucusu olarak görülüyordu.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Ermenistan, Rusya'nın Bağımsız Devletler Topluluğu'nu (BDT) güçlendirmeye yönelik yaklaşımını paylaştı. Ermenistan ve Rusya, diğer dört eski Sovyet ülkesinin de üyesi olduğu ve Ermenistan'ın güvenliği için gerekli bulduğu bir örgüt ve askeri bir ittifak olan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü'nün (CSTO) üyeleridir. Hükûmetler arası ilişkileri belirleyen sözleşmeler ve anlaşmalar arasında - 29 Ağustos 1997 tarihli bir dostluk, işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma anlaşması, Rus askerî birliklerinin ve irtibatlarının Ermenistan Cumhuriyeti'ndeki üslerini düzenleyen bir dizi belgedir.
Ermenistan, 2 Ocak 2015 tarihinde Avrasya Ekonomik Birliği'nin tam üyesi oldu.

Şu anda Ermenistan'a ait olan toprakların önemli bir kısmı, 1826-1828 İran-Rus Savaşı'nı takiben Rusya ile İran arasında imzalanan 1828 Türkmençay Antlaşması uyarınca Rus İmparatorluğu'na dahil edilmiştir.
1917 Rus Devrimi'nden sonra Ermenistan, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti olarak kısa ömürlü bir bağımsızlık kazandı. 1920'de, devlet, 1922'de resmen kurulan Sovyetler Birliği'nin kurucu üyesi Transkafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti'ne dahil edildi. 1936'da Transkafkasya devleti dağıldı ve Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de dahil olmak üzere kurucu devletlerini terk etti.
Bugünkü Ermenistan, Ağustos ayında gerçekleşen başarısız darbe nedeniyle Sovyetler Birliği'nin dağılmasının bir sonucu olarak 1991 yılında bağımsız oldu. Ermenistan, o yılın başlarında sendika çapında koruma oylamasını boykot etti.
Sovyetler Birliği'nin halefi olan Rusya Federasyonu'nun, Birinci Dağlık Karabağ Savaşı'nda (1988-1994) Ermenilerin zafer kazanmasında etkili olduğuna inanılıyor. 2013 yılında Azerbaycan başbakan yardımcısı Ali S. Hasanov, "Dağlık Karabağ’da çatışmaya girersek Rus askerlerine karşı koyabilmemiz için çok daha güçlü olmamız gerekiyor, çünkü bu topraklar bizim olacak. Ermenistan topraklarımızı işgal etti mi? Ermenistan'ın gücü bunun için yeterli mi? ”

Ya Rusya önderliğindeki Gümrük Birliği'ne katılma ya da Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması imzalama seçimiyle karşı karşıya kalan Ermenistan, sonunda ilk seçeneği seçti. Ermenistan'ın Gümrük Birliği'ne katılımına ilişkin karar, 3 Eylül 2013 tarihinde Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan tarafından açıklandı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2 Aralık 2013 tarihinde resmi bir ziyaret için Ermenistan'a geldi. İki devletin başkanları Ermenistan'ın Gümrük Birliği'ne katılımını tartıştılar ve güvenlik, ekonomi, enerji ve diğerleri gibi bir dizi kilit alanda işbirliğini artırmaya yönelik 12 anlaşma imzaladılar. Rusya ayrıca Ermenistan için gaz fiyatını 1.000 metreküp başına 270'ten 189 dolara düşürdü ve Ermenistan'daki mevcut Rus askeri üslerini genişletti.
Ermenistan, 2 Ocak 2015 tarihinden itibaren Avrasya Ekonomik Birliği'nin tam üyesi oldu ve bunun üzerine Rusya ile işbirliği ve entegrasyon yeni bir düzeye ulaştı.

12 Ocak 2015'te Gümrü'deki 102. üssünden bir Rus askeri olan Valery Permyakov, gece vakitlerinde yedi kişilik bir Ermeni aileyi öldürdü. Resmi olarak Ermeni Ceza Kanunu'na göre suçlandı, ancak yine de 102. askeri üssünde tutuldu. 15 Ocak'ta Gümrü'de Permyakov'un Ermeni adaletine teslim edilmesini talep eden halk protestoları başladı. Erivan'daki Özgürlük Meydanı'nda da polisle çatışmalar nedeniyle 20 kişinin gözaltına alındığı bir protesto mitingi düzenlendi. Ağustos 2015'te Permyakov, Rus askeri mahkemesi tarafından cinayet hariç bir dizi suçtan mahkûm edildi; Ağustos 2016'da Rusya'nın 102. askeri üssünde duruşmaları düzenleyen Ermeni mahkemesi, Valery Permyakov'u cinayet dahil bir dizi suçlamadan suçlu bulmuş ve ömür boyu hapse mahkûm etmiştir. Mahkemenin kararı Aralık 2016'da Erivan'daki Temyiz Mahkemesi tarafından onaylandı. The court's ruling was upheld in December 2016 by the Appeals Court in Yerevan.

Mayıs 2018'de Nikol Pashinyan'ın Ermenistan başbakanı seçilmesinin ardından ülkeler ve hükûmetler arasındaki ilişkiler gerildi. Paşinyan, Rus siyasetçileri ve medyası tarafından Batı yanlısı olan 2014 Ukrayna devriminden kısa bir süre sonra cumhurbaşkanı seçilen Ukraynalı Petro Poroşenko ile karşılaştırıldı. Eski cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ve CSTO genel sekreteri Yuri Khatchaturov'un tutuklanmalarının yanı sıra Ermenistan'da faaliyet gösteren Rus şirketleriyle ilgili iş anlaşmazlıklarının ardından gerginlikler daha da arttı.
Putin ile Paşinyan arasında devam eden gerginlikler nedeniyle Rusya, Ermenistan'ı desteklemek konusunda 2020 Dağlık Karabağ savaşına açık bir şekilde müdahale etmekte isteksiz olarak tanımlandı. Rusya nihayetinde Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış görüşmeleri yaptı ve 10 Ekim tarihli bir ateşkes anlaşmasıyla sonuçlandı ve her iki taraf da bunu göz ardı etti. Savaş, savaşan tarafların liderleri ve Rusya Devlet Başkanı'nın 9 Kasım 2020'de Moskova'da bir ateşkes anlaşması imzalamasıyla durduruldu.

Ermenistan ve Rusya arasındaki askeri işbirliği, her iki devletin de askeri ittifaka (CSTO) üye olmasına ve Ortak BDT Hava Savunma Sistemine katılmalarına dayanmaktadır. Rusya, Transkafkasya Kuvvetler Grubunun bir parçası olarak, Erivan'ın kuzeyindeki Gümrü'de (eski adıyla Alexandropol), yurtdışındaki askeri üssünün (102. Askeri Üs) varlığı ile ilgili anlaşma 2010 yılında 2044 yılına kadar uzatıldı. Moskova ayrıca Ermenistan'a daha fazla silah ve askeri teçhizat sağlamayı da üstlendi. 8 Aralık 2015'te, Erebuni üssü (102.'nin bir parçası) altı gelişmiş Mi-24P saldırı helikopteri ve Krasnodar bölgesindeki Rus Hava Kuvvetleri üssünden teslim edilen bir Mi-8MT nakliye helikopteri ile takviye edildi.
Ermenistan'daki Rus sınır muhafızları müdürlüğü (yaklaşık 4,500 kişi) ve Ermeni sınır muhafızları, Ermenistan'ın Türkiye ve İran ile olan Sovyet dönemi sınırının korunmasından sorumludur.
Ekim 2013'te, Rusya'nın 102. askeri üssünün başkomutanı Andrey Ruzinsky, Rusya'nın resmi askeri gazetesine verdiği demeçte, "Azerbaycan, Dağlık Karabağ üzerindeki yetkisini zor kullanarak yeniden tesis etmeye karar verirse, [Rusya] askeri üssü, Rusya Federasyonu'nun Toplu Güvenlik Anlaşması Örgütü çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak silahlı çatışmaya katılabilir" dedi.
23 Aralık 2015'te Rus savunma bakanı Sergey Şoygu ve Ermeni mevkiidaşı Seyran Ohanyan, Kafkasya'da bir Ortak Hava Savunma Sistemi oluşturmak için bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın imzalanması, Ermeni bakanın Dağlık Karabağ'ın ayrılık bölgesinde Azerbaycan ile ateşkesin neredeyse artık mevcut olmadığı şeklindeki iddiasının ardından geldi. Haziran 2016'da Ermenistan Ulusal Meclisi, bir Ermenistan-Rusya ortak hava savunma sistemi oluşturma anlaşmasını onaylamak için 8'e karşı 102 oy kullandı.
2016'da Ermenistan'ın Rus devletinden İskender-M balistik füzelerinin bir bölümünü aldığı basına yansıdı (daha önce, 2013'te, Rusya'nın Ermenistan'da açıklanmayan yerlere birkaç İskender füze sistemi konuşlandırdığı ortaya çıktı).  Şubat 2017'de Ermenistan Savunma Bakanı bir Rus medya kuruluşuna verdiği demeçte, Ermenistan'da konuşlandırılan ve Eylül 2016'daki askeri geçit töreninde gösterilen İskender füzelerinin Ermenistan Silahlı Kuvvetleri'ne ait olduğunu ve işlettiğini söyledi.
Kasım 2016'da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya ve Ermenistan'ın ortak askerî güçlerini oluşturmaya yönelik bir hükûmet önerisini onayladı.
İki tarafın lideri, Rusya Kara Kuvvetleri Başkomutanı ile mutabık kalınarak Ermenistan Silahlı Kuvvetleri Yüksek Komutanı tarafından atanacak ortak bir komuta kuracaktı. Ekim 2017'nin başlarında, ilgili ikili anlaşma Ermeni parlamentosu tarafından onaylandı.
Ekim 2017'nin ortalarında, Ermeni kabinesi Rusya ile iç mevzuata uygun olarak silah alımını kolaylaştırmak için 100 milyon dolarlık bir kredi anlaşması imzalanmasına ilişkin bir tasarıyı onayladı.

Ermenistan'ın Moskova'da bir büyükelçiliği, Rostov-na-Donu ve Sankt-Peterburg'da başkonsoloslukları ve Soçi'de bir konsolosluk ofisi bulunmaktadır.
Rusya'nın Erivan'da büyükelçiliği ve Gümrü'de bir başkonsolosluğu var.

Rusya Ermenileri

Ermenistan, Rusya Alrosa ile işbirliği anlaşması imzaladı 6 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Etiyopya-Rusya ilişkileri (Rusça: Российско-эфиопские отношения), resmi olarak 21 Nisan 1943 yılında Sovyetler Birliği'nin Addis Ababa'da büyükelçiliği açmasıyla kuruldu.

İlişkinin tarihi 19. yüzyıla dayanmaktadır. Rusya'nın Afrika Boynuzu'ndaki ilk adımları, günümüz Cibuti'deki sahil kasabası olan Sagallo'da "Yeni Moskova" kurmaya çalışan Aşniov adlı Kazak maceracı tarafından atıldı. Bu kısa ömürlü yerleşim, Şubat 1889'da Fransız yetkililerin 175 Rus yerleşimciyi uzaklaştırmasıyla sona erdi. Aşniov, Rus Çarından destek almamışken, 1889'da bir heyetle İmparator II. Menelik ziyarette bulundu. Mashkov, Etiyopya imparatoruyla silah satışını tartıştı ve Rusya'ya döndüğünde Çar tarafından ödüllendirildi. Mashkov, 1891 başlarında Rus Coğrafya Topluluğu sponsorluğunda ikinci bir Etiyopya ziyareti gerçekleşti. Paul Henze, Mashkov'un ziyaretin "şüphesiz siyasi olduğunu, ancak her iki ülkenin de Ortodoks olması her iki tarafın da olumlu tutumları teşvik ettiğini" belirtiyor.ü
Rusya, Etiyopya ordusunun Adowa Muharebesi'nde kullandığı dağ silahlarını temin etti.

Sovyetler Birliği, İtalya'nın Etiyopya'yı işgalini kabul etmeyen beş ülkeden biriydi. İki ülke arasında resmi diplomatik ilişkiler 21 Nisan 1943'te kuruldu.
.

Etiyopya, uzun süredir ülkenin başında bulunan İmparator Haile Selassie'yi iktidarı Derg adlı bir askeri konseye teslim etmeye zorlayan 1974 ayaklanmasının ardından Sovyetler Birliği ile dostane ilişkiler kurdu. Bir dizi radikal sosyo-ekonomik reformun uygulanmasına rağmen, Moskova birkaç nedenden ötürü yeni rejimi benimsemekte yavaş kaldı. İlk olarak Derg, eski rejimin ABD'den silah satın alma politikasını sürdürdü. İkincisi, Sovyetler Birliği, Etiyopya'nın geleneksel düşmanı olan Somali ile büyüyen ilişkisini tehlikeye atmak konusunda isteksizdi. Üçüncüsü, Sovyet liderliğinin önemli bir kesimi Derg'in devrimci itimatnamesine kuşkuyla bakıyordu çünkü Moskova, üyelerinin önemli bir kısmını Batı yanlısı olduğunu düşünüyordu.
1975'te Derg ideolojik eğitim alması için ilk subay grubunu Sovyetler Birliği'ne gönderdi. Sovyet medyası Derg ve özellikle Mengistu Haile Mariam'nun olumlu tasvirlerini yayınladı. Mengistu'nun rakibi Binbaşı Sisal Habte'nin idam edilmesinden sonra, Sovyet desteği aralık 1976'da 100 milyon dolarlık gizli bir silah anlaşmasıyla başlayarak önemli ölçüde arttı. Mayıs 1977'de Mengistu, "Dostane İlişkiler İlkeleri Bildirisi" imzalamak için Moskova'ya gitti ve yaklaşık 385 milyon dolar değerinde ikinci bir silah anlaşması yaptı.

Mengistu, Siad Barre yönetimindeki sosyalist Somali ile SSCB arasındaki yakın ilişkileri Etiyopya - SSCB ilişkisine tehdit olarak kabul ediyordu. Ancak Somali hükûmeti, Sovyetler Birliği'nin Dört uluslu bir Marksist-Leninist konfederasyon önersini reddedip Ogaden Savaşı'nı başlatmasıyla Etiyopya - SSCB ilişkileri gelişti ve Sovyetler Birliği Etiyopya'nın Ogaden bölgesini ele geçirmek amacıyla Temmuz 1977'de başlattığı saldırıyı destekledi. Somali, bölgenin% 90'ının kontrolünü ele geçirdikten sonra zaferin eşiğinde görünse de, Etiyopyalılar yeni gelen Sovyet silahları ve Güney Yemen tugayının yardımıyla bir karşı saldırı başlatmayı başardılar. Sovyetlerin Etiyopyalılara verdiği desteğe öfkelenen Somali, Sovyetler Birliği ile yaptığı antlaşmayı feshetti ve ülkedeki tüm Sovyet danışmanlarını sınır dışı etti. Sonuç olarak, SSCB Etiyopya'ya muazzam miktarda silah desteği sağladı. Bunun yanında Küba muharebe birlikleri ve Sovyet askeri danışmanları yardımcı oldu. Mart 1978'de Somali kuvvetleri Ogaden'den çıkarıldı.

Ogaden Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği, Etiyopya ile bağlarını güçlendirdi. Moskova Derg'e 11 milyar dolardan fazla askeri yardım sağladı ve bu da Sahra altı Afrika'daki en büyük ordunun kurulmasına yol açtı. Eritreli ve Tigreli ayrılıkçıların devam eden ayaklanmalarının bastırılmasında Sovyet desteği kritikti. SSCB, Etiyopya'da özellikle Asmara'da deniz keşif uçuşları için deniz, hava ve kara üsleri kurdu. Siyasi olarak Sovyetler Birliği, Mengistu'yu Doğu Avrupa ülkelerinin çizgisinde bir rejim geliştirmesi için zorladı. Ekonomik olarak, Sovyetler kamu hizmetleri gibi temel endüstrileri geliştirmek için sınırlı kredi sağladı. Doktorlar ve mühendisler gibi önemli sayıda Sovyet profesyoneli de Etiyopya'ya gitti.

Yeni Komünist Partisi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov iç siyasi ve ekonomik reformları sürdürmek ve Doğu-Batı gerginliği azaltmak için başlattığı reformlara kadar Etiyopya - SSCB ilişkileri nispeten değişmeden kaldı. Doğu-Batı gerginliği azaltmak için başlattığı reformlar kapsamında Gorbaçov, Mart 1986'da 27. Komünist Parti Kongresi'nde Sovyet dış ilişkilerindeki ideolojik bakıştan arındırılması ve "uluslararası krizin ve bölgesel çatışmaların adil siyasi çözümü" çağrısında bulundu. Bu amaçla Sovyetler Birliği Mengistu'ya 1988'de barış anlaşmalarının imzalanmasıyla sonuçlanan Somalili Siad Barre ile yüz yüze görüşmesini kabul etmesi için baskı yaptı. Benzer şekilde Moskova, Mengistu'ya Kasım 1987'de varılan silah anlaşmasının son olacağını belirtti. Sovyet danışmanlarının ısrarlarına rağmen Mengistu, siyasi ve ekonomik reformların uygulanmasına direndi ve Etiyopya medyasında Perestroyka ve Glasnost tartışmalarını yasakladı.
Eritreli ve Tigreli isyancılar rejimi giderek zayıf bir konuma sokuyordu. 1989 ortalarından itibaren Moskova silah teslimatlarını azaltmaya başladı ve Mengistu'ya müzakere yoluyla bir çözüm bulmasını tavsiye etti. Temmuz 1989'da, Sovyet Dışişleri Bakanlığı Afrika Dairesi Başkanı Yuri Yukalov, barış sürecini ilerletmek amacıyla Londra'da Eritreli temsilcilerle bir araya geldi. Eylül 1989'da, Sovyet Savunma Bakan Yardımcısı General V. Varennikov, Mihail Gorbaçov'dan Mengistu'ya Moskova'nın Etiyopya'ya askeri yardımı sonlandırma kararını teyit eden bir mesaj iletti. 1990'ların başlarında Sovyetler Birliği rejimden desteğini tamamen kesmesi ile Etiyopya Halkının Devrimci Demokratik Cephesi 1991'de komünist diktatörlüğü devirip Mengistu'yu Zimbabwe'ye sürgüne zorladı.

Euronews, Avrupa ağırlıklı yayın yapmakta olan çokdilli haber kanalı. Kanal, yayın hayatına 1 Ocak 1993 tarihinde Lyon merkezli olarak başlamıştır. Haberler Avrupa perspektifinden dünya haberlerini yansıtmakta ve on dilde yayın yapmaktadır.
Euronews, dünya çapında 151 ülkede 330 milyon haneye yayın yapmaktadır. Bu hanelerin 179 milyonu kablo, uydu ve karasal yayından kanalı takip eden Avrupalılar'dan oluşmaktadır. Bu rakam CNN International'ın 147 milyon, BBC World News'ın 88 milyon ve CNBC Europe'un 76 milyon Avrupalı'ya yayın yaptığı düşünülürse hatırı sayılır bir izleyici kitlesine tekabül etmektedir. Seyirci sayısı açısından Euronews, Avrupa kıtasının en yüksek seyirci oranına sahip haber kanalıdır.
Euronews'un yayınladığı haberlerin geneli Avrupa Yayın Birliği'ne bağlı ajanslardan derlenen haberlerdir. Haberler televizyonda izleyiciye sunulurken her kanal gibi bir anlatıcı vasıtasıyla sunulur. Bunun yanında "No Comment" programı gibi dünyadan derlenen enteresan görüntüler dış ses kullanılmadan ve yalnızca görüntüden oluşan haberler de sunulmaktadır. No Comment, Euronews'un "bir haber kanalının görevinin, izleyicilerine dünya hakkında kendi görüşlerini oluşturabilmeleri için yeterli bilgiyi sağlaması" gerektiği düşüncesinden hareketle hayata geçirilmiştir.
Kanalda AB ile ilgili yayınlanan haberler Avrupa Komisyonu başta olmak üzere ulusal yayın kuruluşları ile işbirliği içerisinde yayınlanır. Kanal, Avrupa Birliği'nden her yıl 5.000.000€ fon alır.
TRT azalan hisselerini feshetmiş ve Euronews hissedarı olma özelliğini kaybetmiştir. 31 Ocak 2018 tarihinde ise Türkçe yayınına son vermiştir.

Kanalda, Avrupa ve dünyadan haberler 30 dakikalık aralarla yayınlanmaktadır. Haberlerin dışında; başlıca Avrupa gazetelerinin makaleleri, borsa ve pazar verileri, finansal haberler, spor haberleri, sanat ve kültür bilgilendirmeleri, bilimsel gelişmeler, hava durumu, Avrupa siyaseti ve basın eleştirileri kanalda yayınlanan diğer içeriklerdir. Bunların yanında canlı haberler de yayın akışı içerisinde "breaking news" olarak yayınlanmaktadır. Bazı haberler ise "No Comment" adı altında yalnızca görüntü olarak sunulmaktadır.
Euronews; İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Portekizce, Rusça, İspanyolca, Arapça, Farsça, Yunanca, Macarca, Gürcüce ve Arnavutça yayın yapmaktadır. Bunun yanında Romanya'da devlet kanalı TVR2 ile ortak yayın ile hafta içi 09:15'te 30 dakikalık Rumence yayın yapmaktadır.

I. Körfez Savaşı'nı izleyen dönemde savaşın taraflarından birisi olan ABD menşeli yayın kuruluşu CNN'in Avrupa ve dünyadaki tek uluslararası bilgi kaynağı olarak durumu pekiştirmesi ve taraflı yayıncılık anlayışı üzerine Avrupa Yayın Birliği 1992 yılında, Avrupa devletlerinin bakış açısından bilgi sunacak olan Euronews'u kurmaya karar vermiştir. 1 Ocak 1993 tarihinde Lyon merkezli olarak ilk yayınını gerçekleştiren kanal, 1996 yılında Londra'da kurulan ek yayın merkezi ile genişlemeye başlamıştır. Kanalın kurucu 11 yayın kuruluşu şunlardır:

Daha sonraları ise kanalın yayın ağını genişletmek amacıyla şu kanallarla anlaşmalar sağlanmıştır:

TRT, Şubat 2009'da Euronews ile sağladığı anlaşma ile kanalın bir hissedarı haline gelmiş ve kanalın denetim kurulu olan SOCEMIE'ye katılmıştır. TRT bu anlaşma ile satın aldığı %15,70 hisse ile France Télévisions (25.37%), RAI (22.84%) ve RTR (16.94%) kanallarından sonra dördüncü ana hissedar konumuna gelmiştir.
Euronews, Türkçe olarak ilk yayınını ise 30 Ocak 2010 tarihinde saat 19:00'da gerçekleştirmiştir.

Euronews, haberlerinde alışılmadık bir sunum tarzı kullanır. Kanalda muhabir veya sunucu kullanılmaksızın haberler izleyenlere servis edilmektedir. Bu haber tarzı 2004 yılında Gallup Europe tarafından "yavaş", "monoton" ve "sıkıcı" olarak nitelendirilmiştir. Son zamanlarda ise özellikle canlı yayınlarda sunucu ve muhabir kullanılmaktadır.
Kanalın ana haber kaynakları Avrupa Yayın Birliği'ne bağlı APTN ve Reuters'dir. Aynı zamanda Fransız AFP, İtalyan ANSA, Portekizli LUSA, Alman DPA, Türk AA, İspanyol EFE ve Rus TASS ajansları da kanala haber kaynağı oluşturmaktadır.

Euronews, dünya çapında 151 ülkede 330 milyon haneye yayın yapmaktadır. Bu hanelerin 179 milyonu Avrupalılar'dan oluşmaktadır. Aynı zamanda IPTV gibi dijital medya ve multimedya ortamlarında da yayın internet kullanıcılarına ulaştırılmaktadır. Eylül 2006'dan bu yana bir YouTube kanalı ve Aralık 2008'den bu yana bir Dailymotion kanalı bu iş için kullanılmaktadır.
Euronews yaygın olmamakla birlikte karasal yayınla da izleyicilere yayın yapmaktadır. Avrupa'da karasal yayının ulaştırıldığı ülke ve kanallar şunlardır:

Ayrıca, Euronews programlarına podcast olarak da ulaşılabilinmektedir. Bu amaçla Apple'ın bir hizmeti olan iTunes'un resmî internet sitesinde "No Comment" programları ücretsiz olarak indirmeye açılmıştır.

Haber | Komple haber her yarım saatte bir, günde 24 bir günün saatleri.
Piyasalar | Dünya hisse senedi piyasaları, döviz, emtia ve petrol fiyatları haberleri.
En iyi Hikâyeler | Ana haberlere ve iş dünyası haberlerine kısa bir bakış.
The Corner | Avrupa futbol maçlarının sonuçları.
No Comment | Yorumsuz kısa videolar.
Hava Avrupa/Dünya/Havaalanı | Hava durumu tahminleri.
Interview | Önemli kişilerle yapılan röportajlar.
Reporter | Avrupa vatandaşların hayatlarına kısa bir bakış.
Metropolitans | Bir şehirde kentleşme sorunlarının çözümü için yapılan yenilikçi ve etkili çalışmalar.
Le mag | Müzik, moda, seyahat ve kültür hakkında bilgilendirmeler.
Cinema | Gösterime giren son filmler ve kritikleri.
Uzay | Avrupa Uzay Ajansı ile birlikte hazırlanan uzay teknolojisi bilgileri.
Bilim-Teknik | Bilim ve teknoloji çalışmaları hakkında son gelişmeler.
Futuris | Geleceğin teknolojileri ve teoriler.
Küresel Tartışmalar | Euronews'in dünya liderlerini doğrudan sorguladığı bir platform. Programda devlet başkanları, karar vericiler ve önde gelen sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri güncel sorunlarla ilgili görüşlerini ve çözüm önerilerini aktarıyor.

Resmî site
Euronews Türkçe resmî sitesi 29 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Euronews resmî podcast erişimi19 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Finlandiya-Rusya ilişkileri, 18. yüzyılın başlarında İsveç ve Rusya arasındaki savaşlardan ve 19. yüzyılın başlarında Napolyon döneminde Finlandiya Büyük Dükalığı'nın Rusya İmparatorluğu içinde planlı bir şekilde kurulması ve ilhakından, Rusya'nın son çarı 1917'de tahttan indirildikten sonra Rusya ve Finlandiya arasındaki kişisel birliğin dağılmasına ve ardından Bolşevik (Sovyet) Rus hükûmetinin desteğiyle modern Finlandiya'nın doğuşuna kadar yüzyıllar boyunca yürütülmüştür. Finlandiya, Sovyet Rusya'nın küçük çaplı katılımıyla kendi iç savaşını yaşadı, daha sonra SSCB tarafından işgal edildi ve iç siyaseti ondan etkilendi. O zamandan beri ilişkiler hem sıcak hem de soğuk bir şekilde ilerledi. Rusya'nın Helsinki'de büyükelçiliği, Turku'da bir başkonsolosluğu ve Lappeenranta ve Mariehamn'da konsoloslukları bulunmaktadır. Finlandiya'nın Moskova'da bir büyükelçiliği, Saint Petersburg'da bir başkonsolosluğu ve konsolosluğun iki şubesi (Murmansk ve Petrozavodsk'ta) bulunmaktadır.

Finlandiya, yüzyıllar boyunca İsveç İmparatorluğu'nun kurucu bir parçasıydı ve Rus İmparatorluğu ile en erken etkileşimlerini bu imparatorluğun himayesinde yaşadı. Rusya Finlandiya'yı birkaç kez işgal etti: Rusya'nın Finlandiya'yı işgal etmesi ve Rus İmparatorluğu'nun 1809'da Finlandiya'yı imparatorluğunun bir parçası yapmak için İsveç'i yenmesidir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus İmparatorluğu'nun çöküşü ile Finlandiya, SSCB tarafından "Lenin'in ulusların kendi kaderini tayin etme ilkesi doğrultusunda" bağımsızlığını ilan etme fırsatını yakaladı. Finlandiya İç Savaşı ve Ekim Devrimi'nin ardından Ruslar adeta komünistlerle eş tutulmuş ve komünizme resmi düşmanlık nedeniyle dünya savaşları arasındaki dönemde Fin-Sovyet ilişkileri gergin kalmıştır.
Finlandiya, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği'ne karşı iki savaş yaptı: Kış Savaşı ve Devam Savaşı. Finler bu savaşlar sırasında 89.108 ölü veya kayıp zayiat verdiler ancak Sovyetler Birliği'ne de ciddi kayıplar verdirdiler: Kış Savaşı sırasında 126.875 ila 167.976 arasında ölü veya kayıp, Devam Savaşı sırasında 250.000-305.000 arasında ölü veya kayıp verdirdiler. Finlandiya, büyük şehir Vyborg dahil olmak üzere topraklarının %11'ini Sovyetler Birliği'ne devretti, ancak Sovyetlerin Finlandiya'yı SSCB'ye ilhak etmesini engelledi. İkinci Dünya Savaşı'nın bir parçası olarak savaşan tüm kıta Avrupası ülkeleri arasında işgal edilmeyen tek başkentler Helsinki ve Moskova'ydı.
Soğuk savaş döneminde Finlandiya, başka bir savaşı önlemek ve SSCB'yi yatıştırmak için batı ve doğu blokları arasında bir orta yol bulmaya çalıştı ve hatta önceki sonuçlar SSCB için sakıncalıyken yeni seçimler düzenledi.
Baltık devletlerinin Sovyetler Birliği'nden bağımsızlık peşinde koştuğu 1988-91 döneminde, Finlandiya başlangıçta "Baltık bağımsızlık hareketini alenen desteklemekten kaçındı, ancak pratikte işbirliği yaparak destekledi." Ancak, Rusya'daki başarısız 1991 Ağustos Darbesi'nden sonra Finlandiya, Baltık devletlerini tanıdı ve onlarla diplomatik ilişkileri yeniden kurdu.
2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgali başladıktan sonra AB ülkelerinden biri olan Finlandiya, Rusya'ya yaptırımlar uyguladı ve Rusya, tüm AB ülkelerini "dost olmayan ülkeler" listesine ekledi.

Rusya'nın Finlandiya Dışişleri Bakanlığı'ndaki BT ağlarının büyük çapta casusluk yaptığından şüpheleniliyor. Finlandiya ile Avrupa Birliği arasındaki veri trafiğine odaklanan casusluğun dört yıl sürdüğüne inanılıyor. Casusluk 2013 baharında ortaya çıktı ve Ekim 2013 itibarıyla Finlandiya Güvenlik İstihbarat Servisi (Supo) ihlali araştırıyordu.

Finlandiya şu anda Rusya'dan çok sayıda mal ve yakıt gibi temel ihtiyaçları ithal ediyor. Rusya, ahşap ürünler gibi büyük miktarda Fin malları ve iletişim teknolojisi gibi hizmetler ithal ediyor.

Aralık 2021'de Rusya Dışişleri Bakanlığı Finlandiya ve İsveç'e NATO'ya katılmaktan kaçınmaları için baskı yaptı. Rusya, NATO'nun iki ülkeyi askeri ittifaka katılmaya yönelik ısrarlı davetlerinin, İskandinav bölgesinde istikrarı tehdit edecek önemli siyasi ve askeri sonuçları olacağını iddia ediyor. Ayrıca Rusya, Finlandiya'nın NATO'ya dahil edilmesini Rusya'nın ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor, çünkü ülke NATO'ya katılırsa ABD muhtemelen Finlandiya'da askeri teçhizat konuşlandırabilecek.
Ancak 1 Ocak 2022'de Finlandiya cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, Finlandiya hükûmetinin NATO üyeliğine başvurma hakkını saklı tuttuğunu belirterek Finlandiya egemenliğini yeniden ilan etti. Ayrıca Niinistö, Rus taleplerinin "Avrupa güvenlik düzenini" tehdit ettiğini söyledi. Ek olarak, Finlandiya dahil bazı AB üye devletlerinin egemenliğinin ve güvenliğinin korunması için transatlantik işbirliğinin gerekli olduğuna inandığını belirtti. 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı istila etmesinin ardından Finlandiya halkı arasında NATO üyeliğine destek arttı.

Finlandiya Büyükelçiliği Moskova
Rusya Federasyonu Helsinki Büyükelçiliği

Foreign Policy 1970 tarihinde Samuel Huntington ve Warren Demian Manshel adlı iki akademisyen tarafından akademık yazıların yayınlandığı bir dergi olarak yayın hayatına başlamıştır. 1990 yılında genel yayın yönetmeni Moisés Naím tarafından 3 aylık akademik bir dergi konseptini değiştirerek iki aylık bir haber-yorum dergisine dönüşmüştür. Bu dönüşümden sonra 2003, 2007 ve 2009 yıllarında ABD'nin en saygın dergicilik ödüllerinden olan "National Magazine Award for General Excellence" ödülünü almıştır. 29 Eylül 2008 tarihinde The Washington Post gazetesinin de sahibi olan The Washington Post Company, Foreign Policy'yi Carnegie Endowment for International Peace adlı kuruluştan satın aldığını açıklamıştır.
Dergi küresel politika, ekonomi ve entegrasyon konularını işler. Fareed Zakaria, Samantha Power, Francis Fukuyama gibi uluslarararası tanınan kişiler dergide yazı yazarlar.
Foreign Policy' ayrıca yayınladığı yıllık Küreselleşme indeksi ve Başarısız Devletler listesiyle tanınır. Bunun yanı sıra 2005 ve 2008 yılında Dünyanın ilk 100 entelektüeli listesini yayınlamıştır.
2005 Dünyanın ilk 100 entelektüeli listesinde  Noam Chomsky birinci sırayı alırken, 2008 yılı listesinde  Fethullah Gülen 1. sırayı almıştır. Ayrıca 2008 yılı listesinde Orhan Pamuk 4. kişi seçilmiştir.

Foreign Policy3 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Foreign Policy Passport9 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Moisés Naím24 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Goldman Sachs, çok uluslu bir ABD yatırım bankasıdır. Kurumsal müşterilere yatırım bankacılığı, finansal danışmanlık, finansal yönetim vb. finansal servisler sunar. 1869 yılında kurulan şirketin merkezi New York'tadır.
Goldman Sachs, gelir açısından dünyanın en büyük bankalarından biri ve toplam gelir açısından Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük şirketlerinin yer aldığı Fortune 500 listesinde 57. sıradadır.
2005 yılında Goldman Sachs, Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya'nın 2010 yılına kadar ekonomik kalkınma yolunda olacağını ve en yüksek ekonomik büyüme oranına sahip olacağını öngördü, daha sonra tahminin doğru olduğu ortaya çıktı ve bu da bankanın itibarını artırdı. Ayrıca bu bankaya göre bazı ülkeler 2015 ile 2025 yılları arasında en yüksek ekonomik büyüme oranına sahip olabilir ve yatırımcıları ülkelerine çekebilir. Bu ülkelerin bazısı: Meksika, Endonezya, Türkiye, Vietnam, Mısır, Filipinler ve Nijerya.

Wells Fargo
JPMorgan Chase

Gürcistan ve Rusya arasındaki ikili ilişkiler yüzlerce yıl öncesine dayanıyor ve iki ülke ile halkları arasında var olan bazı dini ve tarihi bağlara rağmen karmaşık bir şekilde devam ediyor. Gürcistan ve Rusya arasındaki ilk resmi ittifak, Kartli-Kaheti Krallığı Kralı II. Erekle'nin, Gürcü monarşisinin uzun zamandır var olmayan Ortodoks müttefiki Bizans İmparatorluğu'nun yerine geçecek olan Rusya İmparatorluğu ile Georgievsk Antlaşması'nı imzalamasıyla 1783'te gerçekleşti.
Rusya, Doğu Gürcistan'ı savunma sözü vermesine rağmen 1795 yılında İranlılar bölge üzerinde geleneksel hükümranlıklarını yeniden tesis etmeye çalışırken işgal ettiklerinde hiçbir yardımda bulunmadı. II. Katerina'nın İran'a karşı cezai tedbirler alması ancak gecikmiş bir şekilde, onun ölümü ve İmparatoriçe'nin isteklerine karşı I. Pavel'in tahta çıkması ile kısa kesilmişti. Pavel, annesinin tecrübesinden ve inceliğinden yoksun bir şekilde, Aralık 1800'de Gürcistan'ın Rus İmparatorluğu'na ilhak edilmesine ilişkin, 8 Ocak 1801'de bir kararname ile sonuçlandırılan ve 12 Eylül 1801'de Çar I. Aleksandr tarafından onaylanan bildiriyi imzaladı. Rusya'daki Gürcü büyükelçisi, Rusya Başbakan Yardımcısı Prens Kurakin'e sunulan bir protesto notuyla tepki gösterdi, ancak buna rağmen, Mayıs 1801'de Rus General Carl Heinrich Knorring, krallığın Rus kontrolünü resmen uyguladı ve General Ivan Petrovich Lasarev başkanlığında bir hükûmet kurdu. Böylelikle İran, yüzyıllardır yönettiği Gürcü toprakları üzerindeki kontrolünü resmen kaybetti.
Gürcü soyluları, General Knorring'in Tiflis Sioni Katedrali'ndeki soyluları kuşattığı ve onları Rusya İmparatorluk Tacı'na yemin etmeye zorladığı Nisan 1802'ye kadar bu kararı kabul etmedi. Aynı fikirde olmayanlar geçici olarak tutuklandı. Bunu Gürcistan hükümdarının tahttan indirilmesi ve bu durumu Georgievsk Antlaşması'nın ihlali olarak gören kilisenin başının Sankt-Peterburg'a sürülmesi izledi.
Rusya İmparatorluğu'nun bir parçası olarak bir yüzyıldan fazla zaman geçiren Gürcistan, 1918'de bağımsızlığını yeniden kazandı ve Birinci Cumhuriyet'i kurdu. 1921'de Gürcistan işgal edildi ve 1922'de Sovyetler Birliği'ni kurmak için Bolşevik Rusya tarafından işgal edildi. 1991 yılında ülke bağımsızlığını yeniden kazandığında, Moskova'nın Gürcistan içindeki ayrılıkçı bölgelere verdiği destek, Gürcistan'ın bağımsız enerji politikaları ve son zamanlarda NATO'ya katılma niyetleri nedeniyle ikili Rus-Gürcü bağları bir kez daha gerildi.
29 Ağustos 2008'de Rus-Gürcü Savaşı'nın ardından Dışişleri Bakan Yardımcısı Grigol Vaşadze, Gürcistan'ın Rusya ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı. Ayrıca Rus diplomatların Gürcistan'ı terk etmesi gerektiğini ve hiçbir Gürcü diplomatın Rusya'da kalmayacağını, sadece konsolosluk ilişkilerinin devam edeceğini söyledi. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Andrei Nesterenko, Rusya'nın bu adımdan pişman olduğunu söyledi.

Casusluk tartışması sırasında Rus yetkililer, Gürcistan vatandaşlarını vize ihlali suçlamasıyla Rusya'dan sınır dışı etmeye başladı. Gürcistan hükûmeti ve Freedom House ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi nüfuzlu insan hakları örgütleri, Rus yetkilileri "Gürcistan ve diğer Kafkasya ülkelerinden gelen göçmenlerin kötü muamelelerini hoşgörmek ve teşvik etmekle" ve "Rusya'da yaşayan binlerce Gürcüyü tutuklamak ve sürmek için kasıtlı bir kampanya yürütmekle" suçladı. 27 Mart 2007'de Gürcistan, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin, Gürcistan vatandaşlarının Rusya'dan sınır dışı edilme sırasındaki ihlalleriyle ilgili olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, 2006 yılının sonbaharında bir devletler arası davası açtı.

20 Haziran'da iktidar partisinin Rusya ile ilişkileri ve uygulamaları nedeniyle Gürcistan parlamentosunu çevreleyen protestolar patlak vermeye başladı. Bu protestolar, Rusya Federasyonu Devlet Duması Milletvekili Sergei Gavrilov'un 26. Ortodoks Parlamentolararası Genel Asamblesi'nin oturumuna başkanlık yapmasıyla patladı. Ardından gelen protestolar iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden oldu. Rusya, açık bir tepki olarak, ülkeler arasındaki doğrudan uçuşları durdurdu ve Gürcistan'ın Rusya'ya ana ihracatlarından olan, şarap ve maden suyuna ilişkin kontrolü artırıcı düzenlemeler getirileceği söylendi. Rusya, 8 Temmuz'dan itibaren "yeterli düzeyde havacılık güvenliği sağlama gereği" gerekçesiyle Rusya ile Gürcistan arasında direkt yolcu uçuşlarını yasakladı. Minsk, İstanbul, Bakü ve Erivan üzerinden dolaylı uçuşların yanı sıra iki ülke arasındaki kara sınırı geçişleri de devam ediyor.

Hindistan-Rusya ilişkileri (Hintçe: भारत-रूस सम्बन्ध; Rusça: Российско-индийские отношения), Hindistan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu devletleri arasında sürdürülen ikili ilişkilerdir. Soğuk Savaş boyunca Hindistan ile Sovyetler Birliği (SSCB) arasında güçlü bir stratejik, askerî, ekonomik ve diplomatik ilişki sürdürüldü. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Rusya, SSCB'nin Hindistan ile yakın ilişkilerini miras aldı; bu da iki ülke arasında özel bir ilişkinin paylaşılmasına yol verdi. Hem Rusya hem de Hindistan bu ilişkiyi "özel ve öncelikli bir stratejik ortaklık" olarak nitelendirmektedir.
Hindistan ile Rusya arasındaki stratejik ortaklık geleneksel olarak beş ana bileşene dayanmaktadır: siyaset, güvenlik, sivil nükleer enerji, terörle mücadele işbirliği ve uzay. Hindistan'ın eski Dışişleri Bakanı Ranjan Mathai'nin Rusya'da verdiği bir konuşma sırasında bu beş ana bileşene dikkat çekti. Ancak bunların dışında, iki ülke arasındaki ikili ticaretin 2017'de 9,4 milyar ABD dolarından 2025 yılına kadar 30 milyar ABD doları değerine ulaşması yönünde bir hedefin belirlenmesiyle altıncı, ekonomik bir bileşen son yıllarda önem kazanmıştır. Bu hedefe ulaşmak üzere iki ülke arasında bir serbest ticaret anlaşmasının geliştirilmesi öngörülmektedir.
Hindistan-Rusya Hükûmetlerarası Komisyonu (İngilizce: India-Russia Intergovernmental Commission ya da kısaca IRIGC), iki ülke arasındaki işleri hükûmet seviyesinde yürüten ana kuruluştur. Her iki ülke BM, BRICS, G20 ve ŞİÖ dahil olmak üzere farklı uluslararası örgütlerin üyeleridir. Rusya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Hindistan'a daimî üyeliğin verilmesini desteklediğini belirtmiştir. Buna ek olarak, Rusya, Hindistan'ın kurucu üye olduğu Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı'na gözlemci statüsüyle katılmaya ilgi göstermiştir.
Hindistan, Rus savunma endüstrisinin en büyük ikinci pazarıdır. 2017 yılında Hindistan Silahlı Kuvvetleri donanım ithalatlarının yaklaşık %68'i Rusya'dan geldi; Rusya böylece Hindistan'daki savunma teçhizatının ana tedarikçisidir. Hindistan'ın Moskova'da bir büyükelçiliği ve Sankt-Peterburg ile Vladivostok şehirlerinde başkonsoloslukları var. Rusya'nın ise Yeni Delhi'de bir büyükelçiliği ve Chennai, Goa, Haydarabad, Kalküta, Mumbai ve Thiruvananthapuram şehirlerinde başkonsoloslukları var.
BBC Dünya Servisi'nin 2014 yılında düzenlediği bir ankete göre, Rusların %85'i Hindistan'a olumlu bakarken, sadece %9'u olumsuz bakmaktadır. Moskova merkezli sivil toplum kuruluşu Levada Merkezi'nin 2017 yılında düzenlediği bir anket ise, diğerleri Belarus, Çin, Kazakistan ve Suriye olmak üzere Hindistan'ı Rusların en iyi beş "dost ülke"lerinden biri olarak gösterir.

 Wikimedia Commons'ta Hindistan-Rusya ilişkileri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hindistan'ın dış ilişkileri
Rusya'nın dış ilişkileri

Hu Cintao (Çince: 胡錦濤 / 胡锦涛, pinyin: Hú Jǐntāo, d. 21 Aralık 1942), 2002'den 2012'ye kadar Çin Komünist Partisi genel sekreterliği, 2003'ten 2013'e kadar Çin devlet başkanlığı ve 2004'ten 2012'ye kadar Merkez Askeri Komisyon başkanlığı yapmış Çinli bir politikacıdır. Çin'in altıncı devlet başkanıydı.
15 Kasım 2002'den beri Çin Komünist Partisi Genel Sekreterliği ve 15 Mart 2003'ten beri Başkanlık görevindeydi. Döneminde Çin, Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olmuş, uzaya kendi imkânlarıyla uydu gönderen üçüncü ülke olmuştur. Çin ekonomisi Hu Cintao altında Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmuştur. Tibet bölgesindeki ayaklanmayı sert biçimde bastırtmıştır. Söylemleri daha çok ekonomi ağırlıklıydı. 2012'de ÇKP Genel Sekreterliği görevini ve 2013'te Çin başkanlığı görevini bırakmıştır.
Cintao, bir ateisttir.

Nathan, Andrew J. (Mart 2003). China's new rulers: the secret files. New York: The New York Review of Books. ISBN 9781590170724. 
"Taiwan." Encyclopædia Britannica. 2008. Encyclopædia Britannica Online School Edition. 12 Aug. 2008. APA style: Taiwan. (2008). In Encyclopædia Britannica. Retrieved 12 August 2008, from Encyclopædia Britannica Online School Edition

Hu Jintao22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ChinaVitae.com)
Hu Jintao calls for upholding Marxism (Xinhua)
Hu Jintao's political philosophies and policies by Dr. Robert Lawrence Kuhn
China's leader shows his stripes6 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2005 BBC article arguing Hu more hardline than he initially appeared
Requiem for Reform?11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Zhao Ziyang's vision of political change in China dims as Hu Jintao hardens the Party line (Time Asia)
 Wikimedia Commons'ta Hu Cintao ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Hırvatistan ve Rusya, 25 Mayıs 1992'de diplomatik ilişkiler kurdu. Hırvatistan'ın Moskova'da bir büyükelçiliği ve Kaliningrad, Novosibirsk ve Soçi'de fahri konsoloslukları bulunmaktadır. Rusya'nın Zagreb'de bir büyükelçiliği ve Pula ve Split'te fahri konsoloslukları var.
Coğrafi olarak yakın olmasalar da, Hırvatistan ve Rusya Slav ülkeleridir ve bu nedenle uzak dil mirasını paylaşırlar. Her iki ülke de Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın tam üyesidir. Rusya ile Avrupa Birliği arasında siyasi gerginliğe neden olan Rus-Ukrayna Savaşı'nın ardından 2014 yılından sonra sayılarında ciddi bir düşüş yaşanmasına rağmen Hırvatistan, Rus gezginler arasında popüler bir turizm destinasyonudur.
2016'nın sonunda, Rus uzmanların Rus-Hırvat ilişkilerini çatışan çıkarlar ve ittifaklar nedeniyle "soğuk" olarak değerlendirdikleri ve bu duruma da özellikle Hırvatistan'ın uluslararası ilişkilerde NATO, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile uyum sağlaması neden gösterildi.

Rusya ile modern Hırvatistan topraklarından gelen kişiler arasındaki kültürel ve kişisel bağlar, 1991'de Hırvat bağımsızlığından çok önceye dayanmaktadır. Örneğin Hırvat Katolik misyoner Juraj Križanić'in 1659'da Moskova'ya yaptığı gezi gibi, daha sonra Sibirya'daki Tobolsk'a sürgüne gönderildi ve burada 16 yılını Pan-Slavizmi destekleyen el yazmaları yazarak geçirdi. Hırvat milliyetçisi Haklar Partisi'nin iki kurucusundan biri olan Hırvat milliyetçisi Eugen Kvaternik, diğer ülkelerle birlikte 1857'nin sonunda Rusya'ya gitti ve 1858'in büyük bölümünde Hırvatların Avusturya imparatorluğundan bağımsızlığını kazanması için yardım almayı umarak orada kaldı (Kırım Savaşı'nın ardından Avusturya-Rusya ilişkileri zayıftı), ancak pek bir şey başaramadı.
1914-1917'te, Avusturya-Macaristan Ordusu içindeki Kraliyet Hırvat Vatan Muhafızları'nın çeşitli oluşumlarının yanı sıra Ortak Ordunun Hırvatistan Krallığı-Slavonya'dan alınan alayları, Galiçya ve Bukovina'daki Rus İmparatorluk Ordusuna karşı savaşan Birinci Dünya Savaşı faaliyetlerine katıldı; Ağustos-Eylül 1914'te ve özellikle Haziran 1916'daki Rus taarruzunun ilk aşamasında ağır kayıplar verdiler.
2016'da sosyal bilimciler, etnik Sırpların ve Hırvatların eşitliğinin her açıdan resmen tanındığı 1991 yılına kadar Yugoslavya'nın kurucu cumhuriyeti olan Hırvatistan'daki çoğu insan için, seçimlerde oylamayı belirleme eğiliminde olan baskın siyasi anlatının, İkinci Dünya Savaşı sırasında kendi ailelerinin siyasi ilişkilerinin belirlediği konusunda hemfikirdi: Tito'nun Komünist partizanları ya da ndh'nin Nazi destekli Ustaşa rejiminin destekçileri ile Hırvatistan toplumunda 2013'te AB'ye katılmanın uzlaşmaya dayalı siyasi hedefinin gerçekleştirilmesinden bu yana daha da genişleyen bir bölünme yaşandı. Sosyalist Yugoslavya'da bir dizi önde gelen Hırvat, SSCB ile yakın ilişkilere sahipti ve bu kişilerin 1991'de ortaya çıkan bağımsız Hırvatistan hükûmetindeki etkisi bundan sonra da devam etti.

Hırvat basınında yer alan iddialara göre, Hırvatistan Bağımsızlık Savaşı sırasında Yugoslavya'ya uygulanan BM silah ambargosu ihlal edilerek Rusya'dan Hırvatistan'a önemli miktarda silah teslim edildi. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in 1992'den 1997'ye kadar Moskova'nın 200 kilometre doğusundaki bir askeri üsse havalanan 150 uçakla silah sevkiyatını onayladığı iddia ediliyor. Yılda yüzlerce ton silah taşıyan 150 ila 160 uçuş yapıldı. 2016 yılında, Hırvat Večernji List gazetesi, Hırvatistan Hükûmeti Anayasal Düzeni Koruma Dairesi'nin silahlarla ilgili müzakerelerdeki temsilcisi Marin Tomulić'in, Fransız Hükûmeti'bden her türlü "Rus" silahının bir kataloğunu aldığını belirttiği bir makale yayınladı. 2017 yılında Večernji List, savaş sırasında Hırvatistan'ın ana silah tedarikçisi olan bir şirketin sahibi olan işadamları Zvonko Zubak'ın Rusya'nın Hırvatistan Büyükelçisi Anvar Azimov'un kendisini Rusya Büyükelçiliği'ne çağırdığını ve "tüm silahların envanterinin çıkarılmasını" istediğini iddia ettiği bir makale yayınladı. Večernji List'in gördüğü envanter, iki MiG 21 jeti, Mil Mi-24 dahil birkaç nakliye ve saldırı helikopteri filosu ve S-300 füze sistemi dahil uçaksavar sistemleri dahil olmak üzere 16.000 ton çeşit Rus silahından oluşuyor. Nisan 2017'de, eski Hırvat Cumhurbaşkanı Ivo Josipović, "savaş sırasında Rusya, Hırvatistan'a sadece silahlarla değil, aynı zamanda siyasi olarak da yardım etti" dedi. Nisan 2017'de Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilileri bu tür iddiaları asılsız bularak reddetmiştir.
4 Kasım 1996'da Rusya Devlet Başkanı Yeltsin, Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franjo Tuđman'a Jukov Madalyası verdi.
1990'larda, Rusya'daki ticari başarısını, diğer şeylerin yanı sıra, Rusya'nın istihbarat teşkilatı FSB ile "normal insan temasına" bağlayan Danko Končar gibi bazı Hırvat uyruklular Rusya'da büyük servetler kazandılar.

2000'lerde ve 2010'ların başında, Hırvatistan'ın peş peşe görev yapan cumhurbaşkanları Stjepan Mesić ve Ivo Josipović, Rusya'ya çok sayıda resmi ve ekonomik ziyaret yaptı.
Hırvatistan'ın eski Rusya büyükelçisi Božo Kovačević'e göre, Rusya liderliği 2000'lerin sonunda Hırvat hükûmetini ciddiye almayı bıraktı, çünkü birbirini izleyen Hırvatistan hükûmetlerinin Druzhba Adria boru hattı projesi üzerinde işbirliği sözü verirken bilinçli olarak Rus meslektaşlarını aldattığını fark ettiler. Bunun yerine, güçlü bir nüfuz aracı yaratmak ve Rusya'nın Hırvatistan'ın siyasi düzenini ele geçirmesini sağlamak için Rusya, Hırvat doğal gaz pazarında baskın rolü olan 2017 yılına kadar Gazprom'un ithalatına vekalet eden Prvo Plinarsko Društvo (PPD) gaz ticaret şirketi tarafından üstlenilen ulusal bir petrol ve doğal gaz şirketinin, yani INA d.d.'nin piyasa konumunu zayıflatma yönünde denenmiş ve test edilmiş stratejisine girişti (piyasa konumunu zayıflatma yönünde denenmiş ve test edilmiş stratejisine girişti). Diğer şeylerin yanı sıra, PPD bir kredi vererek, seçimi kazanan Kolinda Grabar-Kitarović'in 2014–15 cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını finanse etti. Denis Kuljiš'e göre Rusya, Hırvatistan hükûmetinin "Brüksel'den emir aldığıi" anlaşıldığından, her zaman Hırvatistan cumhurbaşkanı üzerinde kontrol sağlamaya çalışmıştı. Ek olarak, Rus devlet kontrolündeki petrol şirketi Zarubezhneft, 2010'ların başında, INA'nın petrol arama imtiyazlarını ele geçirmeye çalıştı ve bu amaçla, Hırvat devlet kontrolündeki ham petrol taşımacılığı şirketi JANAF'a ait bir azınlık hissesine sahip Rus-Hırvat şirketi Zarubezhneft Adria'yı kurdu. JANAF'ın peş peşe göreve gelen CEO'ları Ante Markov ve Dragan Kovačević'in Rusya ile yakın bağları olduğu ve Rusya'nın Hırvatistan'daki ticari çıkarları için lobicilik yaptıkları biliniyordu. Hırvat basınına göre, Zoran Milanović'in 2019 başkanlık kampanyasının stratejisi, Dragan Kovačević'in sahibi olduğu JANAF'ın kurumsal kulübünde tasarlandı, ertesi yıl yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı ve bu, ABD'nin Rusya ile hesaplaşması olarak yorumlandı. Hırvat basınında çıkan haberlere göre, 2017 ve 2019 arasındaki dönemde, resmen siyasetin dışındayken Milanović, Moskova'da birçok kez kaldı (Milanović o sırada özel sektördeydi ve EuroAlba Advisory adlı bir danışmanlık firması kurdu). Hırvat siyasi analist Davor Gjenero'nun görüşüne göre 2020'de cumhurbaşkanı olan Milanović, Rusya'nın bölgedeki jeopolitik ajandasına bağlı olarak komşu Bosna-Hersek'in AB ve NATO'ya katılım umutlarını baltalamayı amaçlayan kamuoyu açıklamaları ve dış politika hamleleri yapmaya başladı.

Şubat 2015'te Milanović hükûmeti, Moskova'da düzenlenen önceden planlanmış Rus-Hırvat Ekonomik Forumu'na katıldı ve böylece ABD'nin bunu yapmasına karşı kamuoyu önünde yaptığı uyarıya meydan okudu; Hırvat heyetine ekonomi bakanı Ivan Vrdoljak başkanlık etti. 2016 yılının başında, Rusya'nın Hırvatistan büyükelçisi Anvar Azimov, kendisi tarafından Rusya'daki çeşitli etkinliklere katılmak üzere davet edilen on Hırvat bakandan hiçbirinin Rusya'yı ziyaret etmediğinden dolayı kamuoyu önünde serzenişte bulundu. 2016 yılının sonunda, Rus uzmanların Rus-Hırvat ilişkilerini "soğuk" olarak değerlendirdikleri belirtildi.
Eylül 2016'da Jutarnji list, Hırvatistan'ın casusluk yaptığından şüphelenilen bir Rus diplomatı sınır dışı ettiğini bildirdi. "Rusya'daki durumu iyi bilen eski bir Hırvat diplomat" olarak tanımlanan ismi açıklanmayan bir kaynak, "Rusların çok kırıldığını" bildiğini ve buna bir Hırvat diplomatı sınır dışı ederek karşılık verdiklerini belirtti. Foreign Affairs dergisinde Temmuz 2017'de yayınlanan bir makale, Andrej Plenković hükûmetinden "şu anda Batı'nın Balkanlar'daki Rus yayılmasına karşı en güçlü müttefiki" olarak atıfta bulundu.
Hırvatistan cumhurbaşkanı Kolinda Grabar-Kitarović'in Ekim 2017'de Rusya'ya yaptığı ziyaret, Rus yorumcular tarafından 2009'dan beri resmi düzeyde "yarı donmuş" olan ilişkilerin geçici ısınmasının bir işareti olarak görüldü. Cumhurbaşkanı Grabar-Kitarović, ülkeler arasındaki ekonomik işbirliği beklentilerini vurguladı.
Hırvatistan İçişleri Bakanlığının 2019 başlarında yayınlanan istatistiklerine göre, 2000'den 2017'ye kadar olan dönemde, Hırvat Vatandaşlığı Yasası'nın 12. Maddesinde öngörülen hızlandırılmış prosedürle altmış altı Rus vatandaşına Hırvat vatandaşlığı verildi; bu kişilerden bazılarının Vladimir Putin'in yakın arkadaş çevresinin üyeleri olduğuna inanılıyor.
1 Nisan 2019'da Rus Sberbank, "Fortenova Group'un net varlıklarının yaklaşık yüzde 40'ının" haklarını resmen devraldığını duyurdu. İkincisi, Ivica Todorić ve onun Sberbank ve VTB Bank gibi alacaklıları tarafından kurulan Balkanlar'daki en büyük özel şirket olan Agrokor'un hükûmet tarafından atanan olağanüstü yönetimi arasında üzerinde anlaşmaya varılan borç-özsermaye takas anlaşmasının bir parçası olarak kuruldu. Uzmanlar anlaşmanın Vladimir Putin'e “Hırvat ekonomisi ve eski Yugoslavya'daki en büyük firma üzerinde dolaylı bir kaldıraç” sağladığı yorumunu yaptılar. Hırvatistan Kalkınma İşbirliği Merkezi'nin "Rusya'nın kendisine bir NATO ülkesi satın aldığını" yazdığı değerlendirildi. Sberbank'ın Agrokor'daki temsilcisi, eşi Yelen

Jacob Gedleyihlekisa Zuma (d. 12 Nisan 1942, Nkandla, KwaZulu-Natal), Güney Afrikalı siyasetçi. Zuma, Afrika kıtasının güney ucunda yer alan Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 2009 ile 2018 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulunmuştur. Zuma 22 Nisan 2009 ile 18 Aralık 2017 tarihleri arasında Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) genel başkanlık görevini yürütmüştür.

Babasından hiçbir eğitim almayan Zuma, dul annesi tarafından yetiştirildi. 17 yaşındayken Afrika Ulusal Konseyi'ne (ANC) katıldı. Dönemin apartheid hükûmeti, devleti devirmek amacıyla komplo kuranlardan biri olması nedeniyle onu, ünlü Robben Adası'na sürgüne yolladı. ANC üyelerine yasağın kaldırıldığı 1990 yılında sürgünden dönüp "beyaz ırkçı" hükûmetle ilk müzakereleri yapan siyahi liderlerden biri oldu. Bu adada 10 yıl boyunca Nelson Mandela'yla beraber kaldı. Ekim 2005'te yolsuzlukla suçlanan Zuma, Aralık 2005'te ise tecavüzle suçlandıysa da 2006'da bu davalardan beraat etti. Birçok Zulu gibi çok eşli olan Zuma, Şubat 2010'da 20 çocuğu olduğunu itiraf etti. 7 Eylül 2010'da, Çin'e yaptığı resmi ziyarette 68 yaşındaki Zuma'ya eşlik eden nişanlısı Bongiwe Gloria Ngema'nın hamile olduğu ve yeni yılda bir bebek dünyaya getireceği ve Zuma'nın çocuk sayısının 22'ye çıkacağı açıklandı.
2018 yılında kendisine karşı dile getirilen yolsuzluk iddiaları ve Afrika Ulusal Kongresi'nin kendisine karşı güven oylaması yapacağını açıklamasının ardından 14 Şubat 2018 tarihinde görevinden istifa eden Zuma'nın görevi Cyril Ramaphosa üstlenmiştir.

2018 yılından bu yana Zuma tarafından kurulan Zondo Komisyonu, hükûmetteki yolsuzluk ve dolandırıcılığı araştırdı ve Zuma'nın kendisi Komisyon huzurunda ifade vermeye çağrıldı. Temmuz 2019'da ifadesinin dördüncü gününde geri çekilmesinden bu yana soruşturmaya geri dönmedi. Ayrı bir yasal meselede, 2018'de Güney Afrika Yüksek Mahkemesi, 1990'lardan kalma 5 milyar dolarlık (3 milyar sterlin) silah anlaşmasıyla ilgili olarak Zuma'ya yönelik 2009'daki yolsuzluk suçlamalarını eski haline getirme kararını destekledi. Toplamda 783 yasa dışı ödemeyi kabul eden ve 16 adet yolsuzluk, şantaj, dolandırıcılık ve kara para aklama suçlamasıyla karşı karşıya kalan Zuma, Mayıs 2021'de suçsuz olduğunu iddia etti. 29 Haziran 2021'de, 1994'te beyaz azınlık yönetiminin sona ermesinden bu yana hapis cezası alan ilk Güney Afrika başkanı oldu. Zuma'nın daha önceki bir mahkeme kararına itiraz edip Zondo Komisyonu'na ifade vermesi üzerine Anayasa Mahkemesi, mahkemeye saygısızlıktan 15 ay hapis cezası verdi.

Alec Russell (2009), After Mandela: the Battle for the Soul of South Africa, Hutchinson.

IMDb'de  Jacob Zuma 
ANC biografisi

Javier Gerardo Milei (d. 22 Ekim 1970, Buenos Aires), 2023 yılından bu yana Arjantin Devlet Başkanı olarak görev yapan Arjantinli siyasetçi ve ekonomisttir. Milei ayrıca 2021'den 2023'teki istifasına kadar Özgürlük Gelişimi partisi adına Buenos Aires şehrini temsil eden ulusal bir milletvekili olarak görev yaptı.
Buenos Aires'te doğan Milei, Belgrano Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi aldıktan sonra sırasıyla Sosyal ve Ekonomik Kalkınma Enstitüsü ve özel Torcuato di Tella Üniversitesi'nden iki yüksek lisans derecesi aldı. Milei daha sonra makroekonomi profesörü oldu. 2010'lu yıllarda, Arjantin'deki siyaset kurumunu sert bir şekilde eleştirdiği çeşitli televizyon programlarında uzman olarak yer alarak kamuoyunda öne çıktı.
2021 yasama seçimlerinde Milei, Özgürlük Gelişimi için Buenos Aires şehrini temsil ederek Arjantin Temsilciler Meclisine seçildi. Ulusal bir milletvekili olarak, yasama faaliyetlerini oy verme ile sınırlandırdı ve bunun yerine Arjantin'in siyasi eliti ve yüksek hükûmet harcamaları eğilimi olarak gördüğü şeyi eleştirmeye odaklandı. Milei vergileri artırmama sözü verdi ve ulusal milletvekili maaşını aylık bir çekilişle bağışladı. Görevdeki ekonomi bakanı Sergio Massa'yı 2023 başkanlık seçimlerinin ikinci turunda, devam eden Arjantin para krizinden Kirşnerizm'in ideolojik hakimiyetini sorumlu tutan bir platformda mağlup etti.
Milei, kendine özgü kişisel tarzı ve “¡Viva la libertad, carajo!” sloganı da dahil olmak üzere güçlü medya varlığı ile tanınmaktadır. Siyasi olarak, özellikle minarşist ve anarko-kapitalist ilkelerle uyumlu, laissez-faire ekonomisini destekleyen sağ popülist ve sağ liberteryen olarak tanımlanır. Milei, ülkenin mali ve yapısal politikalarında kapsamlı bir revizyon önerdi. Sosyal konularda kürtaj ve ötanaziye karşı çıkmakta ve sivillerin bireysel silahlara sahip olmasını desteklemektedir. Ayrıca uyuşturucu politikası ve seks işçiliği konusunda seçim özgürlüğünü destekler. Dış politikada ise Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile daha yakın ilişkileri savunur.

Javier Gerardo Milei 22 Ekim 1970 tarihinde Buenos Aires'te doğdu. Villa Devoto mahallesinde büyüdü ve daha sonra Sáenz Peña'ya taşındı. Milei'nin annesi Alicia ev hanımı, babası Norberto ise otobüs şoförüydü. Milei, anne ve babasının kendisini dövdüğünü ve sözlü tacizde bulunduğunu, bunun da on yıl boyunca onlarla konuşmamasına neden olduğunu; küçük kız kardeşi Karina ve anneannesi tarafından desteklendiğini söyledi.
Milei, Cardenal Copello ortaokulu da dahil olmak üzere Katolik okullarına devam etmiştir. Okulda, patlamaları ve agresif söylemleri nedeniyle El Loco ("Çılgın Olan") lakabını aldı. Milei, ergenliğinin sonlarında ve yetişkinliğinin başlarında, çoğunlukla Rolling Stones coverları çalan Everest adlı cover grubunda şarkı söyledi. Ayrıca Arjantin'de hiperenflasyonun yaşandığı 1989 yılına kadar Chacarita Juniors futbol takımında kalecilik yaptı ve ekonomi alanında kariyer yapmaya karar verdi.
Milei, devam eden hiperenflasyonla çelişkili olduğunu düşündüğü ekonomiye giriş ve arz-talep yasası üzerine çalıştı; bir süpermarkette insanların "kendilerini malların üzerine attıklarını" gördüğünü ve bunu anlamak için ekonomiyi daha ayrıntılı incelemeye başladığını söyledi. Milei, özel Belgrano Üniversitesi'nden ekonomi diploması (Lisans) ve Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Enstitüsü ve özel Torcuato di Tella Üniversitesi'nden iki yüksek lisans derecesi almıştır.

Milei, 21 yılı aşkın bir süredir makroekonomi, büyüme ekonomisi, mikroekonomi ve ekonomistler için matematik profesörü olarak görev yapmaktadır. Ekonomik büyüme konusunda uzmandır ve Arjantin üniversitelerinde ve yurtdışında çeşitli ekonomi konularında dersler vermiştir. 50'den fazla akademik makale yazmıştır.
Milei, özel bir emeklilik şirketi olan Máxima AFJP'de baş ekonomist; bir finansal danışmanlık şirketi olan Estudio Broda'da baş ekonomist ve Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi'nde hükûmet danışmanı oldu. Ayrıca HSBC Arjantin'de kıdemli ekonomist olarak görev yapmıştır. Birçok ulusal ve uluslararası kamu kuruluşunda baş ekonomist olarak görev yapmıştır. Milei, 2012 yılından bu yana ulusal bir düşünce kuruluşu olan Fundación Acordar'da Ekonomik Çalışmalar bölümünü yönetmektedir. Aynı zamanda B20 üyesi ve G20'nin danışmanı olan Uluslararası Ticaret Odası'nın Ekonomi Politikası Grubu üyesidir. 15 yıl boyunca özel şirket Corporación América'da Eduardo Eurnekian'ın baş ekonomisti ve mali danışmanı olarak çalışmıştır.
Milei, aralarında El camino del libertario'nun da bulunduğu çeşitli kitapların yazarıdır. Ejes'in 2018 sıralamasına göre 235 röportaj ve 193.347 saniye ile televizyonda en çok röportaj yapılan ekonomist olarak televizyonda kayda değer bir varlığı var. Milei ayrıca Alberdili ekonomist ve işadamı Gustavo Lazzari ile Alberdili avukat Pablo Torres Barthe ve sağ-liberteryen siyaset bilimci María Zaldívar gibi şahsiyetlerin düzenli olarak katıldığı Demoliendo mitos (Mitleri Yıkmak) adlı kendi radyo programını da sundu.

2010'lu yıllarda Milei, Arjantin televizyon programlarında, Buenos Aires hükûmet başkanı Horacio Rodríguez Larreta ile olduğu gibi, ideallerini ve inançlarını ifade ederken ve tartışırken rakiplerine hakaretler, küfürlü dil ve agresif retorikle karakterize edilen tartışmalarda önemli bir şöhret ve kamuya açıklık elde etti. Bu durum birçok yorumcunun onu antipolitik ya da yıkıcı olarak nitelendirmesine yol açmıştır. ABD Senatörü Ted Cruz, Viviana Canosa ve Milei arasında geçen bir röportajı Twitter'da paylaşarak şakayla karışık kendisini 2024 Cumhuriyetçi Parti başkanlık tartışmalarına davet etmeyi teklif etti.
Milei, siyasi kariyeri öncesinde ve sırasında çeşitli tartışmalara karışmıştır. Şubat 2017'de Domingo Cavallo'yu Arjantin'in en iyi ekonomi bakanı olarak atayarak tartışma yarattı; bu seçim Cavallo'nun ülkedeki olumsuz imajı nedeniyle tartışmalı olmaya devam ediyor. Kasım 2017'de, Buenos Aires Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi'ne atıfta bulunarak "Arjantin'in ekonomistlerinin ana üreticisinin Marksist bir endoktrinasyon merkezi" olduğunu ve bunun da "Keynesyen zalimlerin her yerde çoğalmasına" yol açtığını söyleyerek heyecan yarattı. Milei, 26 Haziran 2018 tarihinde, ideolojik görüşlerini totaliter olarak eleştiren gazeteci Teresita Frías'a "eşek" demiştir. Özür dilemeyi reddettiği için Milei cinsiyete dayalı şiddet uygulamakla suçlandı ve yerel bir mahkeme psikolojik muayene yapılmasını zorunlu kıldı. Aile ve Toplumsal Cinsiyet hakimi Carmelo Paz, yasal işlem tehdidi altında, Metan şehri sınırları içinde panelist veya konuşmacı olarak halka açık toplantılara katılmasını yasakladı. 2018 yılında Claudio Rico ve Diego Sucalesca ile birlikte El consultorio de Milei adlı oyunda ilk oyunculuk deneyimini yaşadı. 2019'da Noticias onu Arjantin'in en etkili insanlarından biri olarak seçti. 2020'de Alberto Fernández liderliğindeki hükûmete karşı protestolar lehinde konuştu.

Milei 2020 yılında, kendisini "farklı siyasi partilerden oluşan ve biz Arjantinlilerin 1900'lü yılların başında olduğumuz gibi gelişen bir ülke olmaya geri dönmek için ihtiyaç duyduğumuz ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal kalkışa katkıda bulunan liberal politikaları teşvik etmek için oluşturulan, tüm sosyal koşullardan kadın ve erkekleri bir araya getiren, toplayan ve onlara hitap eden bir hükûmet ittifakı" olarak tanımlayan Avanza Libertad'a (Özgürlük İleri) ittifakına katıldı katıldı. Avanza Libertad, adayları arasında neo-Naziler ve Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci savunucularının yer alması nedeniyle eleştirildi.
Milei'nin 2021 yılında Arjantin Temsilciler Meclisi üyesi olmak için yürüttüğü seçim kampanyası Buenos Aires mahallelerine odaklandı. Mahallelerde gezinerek ve rastgele insanlarla konuşarak ucuz bir kampanya yürüttü. Mayıs 2022'de anketlerde yükselişe geçti. Söylemi, 1998-2002 Arjantin büyük buhranı sırasında doğan ve 2020'lerin ekonomik durgunluğuyla karşı karşıya olan 30 yaş altı seçmenlere cazip geldi. Mart 2023'e gelindiğinde, anketler Arjantinlilerin %17'sinin başkan olması için kendisine oy vereceğini ve siyasi koalisyonunun Arjantin Kongresi'nde üçüncü parlamenter güç olacağını gösteriyordu. Destekçileri arasında bir zamanlar Kirşnerizm'e oy vermiş ancak 2023 itibarıyla ekonomik fikirlerini desteklemeseler bile protesto amacıyla Milei'ye oy verecek olanlar da var.
Temmuz 2021'deki başarılı seçim kampanyası sırasında Milei, herhangi bir vergi artışını veya yeni vergileri desteklememe sözü verdi. Arjantin'deki ön seçimlerde %13,66 oyla üçüncü sırayı alan La Libertad Avanza (Özgürlük Gelişimi) koalisyonunu kurdu. 2021 Arjantin yasama seçimlerinde %17 oyla üçüncü sırayı aldı ve Milei'nin aşırı sağ koalisyonu Arjantin Kongresine girdi. Ülkenin en kalabalık ikinci ve üçüncü bölgeleri olan Cordoba ve Santa Fe'de en iyi performansı gösterdiler; ayrıca Peronistlerin kaleleri olan Kuzey Tucuman, Salta, La Rioja ve San Juan'da ve Kirchnerizmin beşiği olarak kabul edilen Patagonya'daki Santa Cruz'da da iyi performans gösterdiler.
"Kuzulara yol göstermeye değil, aslanları uyandırmaya geldim" sloganıyla yola çıkan Milei, "hiç çalışmamış, işe yaramaz, asalak siyasetçilerden" oluştuğunu söylediği siyasi kastı kınadı. "Bu suçluları kovmak için buradayım" gibi ifadeler kullandı ve siyasi görüşlerini TV, radyo ve YouTube aracılığıyla tanıtmayı da içeren iletişim yöntemleri nedeniyle gençler tarafından özellikle desteklendi. Eylül 2021'de Milei şunları söyledi: "Boktan, aptal, asalak ve işe yaramaz siyasi kasta söyleyeceğim ilk şey, ne yapmayacağımdır. Asla özel mülkiyete karşı çıkmayacağım, asla özgürlüğe karşı çıkmayacağım, asla vergi artırmayacağım, asla yeni vergiler yaratmayacağım." Milei, milletvekili olarak göreve başladıktan sonra kampanya vaatlerinden birini yerine getirerek maaşını her ay rastgele bir kişiye çekilişle vererek "parayı vatandaşlara iade etmeyi" amaçladı. Herkese açık olan bu aylık çekilişi, kirli para olarak gördüğü paradan kurtulmanın bir yolu olarak tanımladı ve şunları söyledi: "Devlet, halktan zorla alınan vergilerle kendin

Holosen yok oluşu, MÖ 10.000'den beri süregelen günümüz Holosen çağındaki yok oluş ve soy tükenmeleri olaylarını tanımlar. Çok sayıda görülen Holosen yok oluşunun genişliği, memeliler, kuşlar, amfibiler, sürüngenler ve eklembacaklılar dahil olmak üzere birçok bitki ve hayvan ailelerini kapsadığı gibi bu yok oluşların büyük bir kısmı yağmur ormanlarında meydana gelmektedir. 1500 ve 2009 yılları arasında meydana gelen 875 farklı soy tükenmesi olayı gözlemlenmiş olup bu yok oluşlar Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği tarafından da belgelenmiştir. Ancak, çoğu yok oluş herhangi bir şekilde belgelenmeden gerçekleşir. Türlerin alan teorisine ve buna dair yapılan üst sınır tahminlerine göre, günümüzde her yıl 140.000 tür yok olmaktadır.
Geniş anlamda Holosen yok oluşu, son Buzul Çağı'ndaki ani bir iklim değişikliği nedeniyle, yaklaşık 11.500 yıl önce başlayan ve megafauna olarak bilinen büyük memelilerin ortadan kalktığı dönemi içerir. Canlı türlerinde, özellikle büyük memelilerde görülen bu yok oluşların genellikle iklim değişiklerinin bir sonucu ya da modern insanın dünyaya yayılarak aşırı çoğalması nedeniyle (veya her ikisi birden) meydana geldikleri kabul edilir, ancak buna dair 2007 yılında kozmik çarpışma hipotezi öne sürülmüşse de bu hipotez genel olarak kabul görmemiştir. Pleistosen-Holosen sınırı yakınlarında meydana gelen bu soy tükenmeleri bazen Kuvaterner yok oluşu veya Buz Çağı yok oluşu olarak da adlandırılır. Ancak, Holosen yok oluşunun 21. yüzyılda da devam ettiği kabul edilir.

Hümanist kapitalizm, insan odaklı bir yaklaşımı, özellikle insanların ve çevrenin güvenlik ve sağlık ihtiyaçlarını, piyasa güçleri ve piyasa temelli bir ekonomi ile birleştirmeyi amaçlayan bir kavramdır. Genellikle modern kapitalizm ve demokratik sosyalizm fikirleri arasında bir orta yol olarak görülür.
Muhammed Yunus, hümanist kapitalizmi, yatırımcıların yatırımlarını geri almaktan memnuniyet duyduğu ancak ek temettü beklemediği, sosyal bilince sahip bir iş dünyası olarak tanımlamaktadır.
Hümanist kapitalizm düşüncesi, günümüz ekonomisinde köklü değişikliklerin yapılması gerektiği fikriyle bağlantılıdır; çünkü bu yaklaşım, kâr amacı gütmeyen ve kâr amacı güden sektörlerin bir karışımını gerektirir. Yatırımcılar, sosyal düzeydeki getiriler için finansal getirilerdeki azalmayı kabul edebilirlerse, hümanist kapitalizm, ekonomik ve sosyal değişimi yönlendirmede başarılı bir güç haline gelecektir. Filantropi, hümanist kapitalizmin temel bir kavramıdır. Hümanist kapitalizm fikri hala gelişmekte olsa da, "sosyal girişimcilerin %72'sinden fazlası para bulmanın bir sorun olduğunu" belirtmektedir ve destek ve fon için hayırseverliğe dayanan sosyal girişimciler için bağış toplama önemli bir sorundur.

Günümüzde, çevrenin ihtiyaçları ile insanların ve toplumun ihtiyaçlarını birleştiren çok sayıda işletme de bulunmaktadır. 1987'de kurulan bir şirket olan SustainAbility, amacını "uzun vadeli değer sağlayan sosyal ve çevresel zorluklara çözümler aramak" olarak tanımlamakta ve "çevresel ayak izi azaltılmış ürün ve hizmetleri yenileme fırsatlarını belirlemeye" yönelik projeler üzerinde çalışmıştır.
JEP Vakfı  ise daha nazik ve yumuşak bir ekonomik yaklaşım yaratmak için hümanist kapitalizm felsefelerini desteklemektedir. "Yeterli Kâr" ilkeleri, şirketler tarafından neyi temsil ettiklerini, müşterilerine ve çalışanlarına nasıl davrandıklarını ve insanlığa nasıl hizmet ettiklerini tanımlamak için kullanılmaktadır.

Willis Harman, "Hümanist Kapitalizm: Başka Bir Alternatif" (Journal of Humanistic Psychology, Cilt 14, No. 1, Winter 1974) başlıklı öncü makalesinde şöyle yazar:

... şirketler, sağlıklı bir toplum ve yaşanabilir bir gezegen yaratma konusunda aktif bir sorumluluk üstlenmelidir. Bunu, kurumsal imajı düzeltmek için bir jest olarak veya ahlaki bir sorumluluk anlayışıyla değil, "iyi işin" makul ve uzun vadedeki tek yorumu bu olduğu için yapmalıdırlar. Sonuçta, iyi iş politikası ile iyi sosyal politika bir ve aynı olmak zorundadır.
Hawaii Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde profesör olan Ira Rohter, hümanist kapitalizmi Hawaii halkına ve çevresine gücü geri vermenin bir yolu olarak desteklemiştir. Rohter, tüm büyümenin sürdürülebilir, kendi kendine yeterli olması ve sadece kâra değil, aynı zamanda insanların ihtiyaçlarına da odaklanması gerektiğini savunmuştur. Hümanist kapitalizmin bir diğer anahtar kavramının ise, Hawaii halkının ve çevresinin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla "iş birliği ve açıklığa" dayalı demokratik bir ekonomi olduğunu eklemiştir.
Liberya Devlet Başkanı William Tolbert, ülkesi için bir ekonomik kalkınma modeli olarak "Hümanist Kapitalizm"i savunmuştur.  Tolbert, kendi "Hümanist Kapitalizm" biçimini serbest girişim, Afrika'nın geleneksel fedakâr yaşam tarzı ve Hristiyan ahlakı ve değerlerinin bir birleşimi olarak tanımlamıştır (son iki bileşeni "Hümanizm" olarak adlandırmıştır). Ocak 1977'de parlamentoya yaptığı yıllık konuşmasında şöyle demiştir: "Hümanist Kapitalizmin öncelikli kaygısı ve merkezi odağı, değeri, kıymeti ve onuru en üstte tutulması gereken ve hiçbir şekilde sömürülmemesi, aksine daima saygı görmesi ve korunması gereken bireyin kendisidir." Zengin insanları (Ameriko-Liberyalı seçkinleri), servetlerinin veya şirket kârlarının bir kısmını Liberya'nın yoksul kitlelerinin yaşam standardını yükselterek onlara yardım edecek projelere yatırmaları konusunda uyarmıştır. Daha geniş bir girişimci orta sınıf yaratarak ülkenin yabancı yatırımcılara olan bağımlılığı azalacak ve Liberya bir tür kendi kendine yeterlilik elde edecekti (ancak kendisi de başarılı bir iş adamı olan Tolbert, serbest ticarete bağlı kalmıştır). Devlet Başkanı Tolbert, Nisan 1980'de başarılı bir darbe gerçekleştiren askerler tarafından öldürülene kadar hümanist kapitalizme bağlı kalmıştır.
Demokrat Parti'nin 2020 ABD başkanlık seçimlerindeki eski adayı Andrew Yang, kampanyasının en önemli noktası olarak "insan merkezli kapitalizmi" savunmuştur. Yang, serbest piyasa kapitalist bir ekonomi içinde evrensel temel gelir ve genişletilmiş bir sosyal güvenlik ağı arzusunu dile getirmiştir.

Jeopark, uluslararası öneme sahip farklı veya aynı türden jeolojik miras örneklerinin bir arada bulunduğu, yönetimi planlanmış, özel doğa koruma bölgeleridir.
Yerkabuğunun oluşumunu açıklayan unsurlar, bilinen bir olayın temsilcileri, ender görülen veya fazlaca büyük olan oluşumlar, jeolojik miras olarak tanımlanır. Fosil yatakları, mineral topluluğu, tektonik yapı, ilginç yerşekilleri, kayaçlar, maden yatakları jeolojik mirasa örnek alanlardır. jeolojik evrimin parçaları olan bu unsurlar yerbilimi eğitimi ile yerkürenin anlaşılması ve öğrenilmesinde önemlidir. Türkiye'de Pamukkale travertenleri ve peribacaları bilinen jelojik miras parçalarıdır.
Jeoparklar; volkan, tsunami ile depremler gibi jeolojik tehlikeler için afete hazırlık ve jeolojik bilinç alanıdır. İklim değişikliği bilgilerinin saklandığı yerlerdir. Jeoparklar, jeolojik ve doğal güzelliklerin korunup, gelecek nesillere aktarıldığı, bu alanlara yapılan jeoturizm ile yerkürenin geçmişinin öğrenildiği alanlardır.
Jeolojik Mirası Koruma Derneği (JEMİRKO) Türkiye'de aşağıdaki jeoparkların kurulmasını teklif etmektedir.

Van Gölü-Nemrut Jeoparkı
Tuz Gölü Jeoparkı
Karapınar  Jeoparkı
Mut Jeoparkı
Narman mutluluk vadisi jeoparkı
Kula Jeoparkı
Pamukkale Traverten Jeoparkı
Kapadokya Jeoparkı

Kula Jeoparkı
Kızılcahamam-Çamlıdere Jeoparkı

Lizbon Prensipleri veya Lizbon İlkeleri, ekolojik ekonomist Robert Costanza tarafından okyanusların sürdürülebilirlik yönetişimi için 1997 yılında oluşturduğu altı temel ilkedir. Bu ilkeler, doğal ve sosyal kaynakların kullanımının idaresi için kılavuzluk yapmaktadır.

Prensip 1: Sorumluluk. Çevresel kaynaklara erişim, bu kaynakları ekolojik olarak sürdürülebilir, ekonomik olarak verimli ve toplumsal olarak adil bir şekilde kullanmaya yönelik müteselsil sorumluluklar getirir. Bireysel ve kurumsal sorumluluklar ile teşvikler, birbirleriyle ve geniş toplumsal ve ekolojik hedeflerle uyumlu hale getirilmelidir.
Prensip 2: Ölçek Eşleştirme. Ekolojik sorunlar nadiren tek bir ölçekle sınırlıdır. Çevresel kaynaklara ilişkin karar alma süreçleri; (i) ekolojik girdiyi en üst düzeye çıkaran kurumsal seviyelere atanmalı, (ii) kurumsal seviyeler arasında ekolojik bilgi akışını sağlamalı, (iii) mülkiyeti ve aktörleri dikkate almalı ve (iv) maliyetleri ve faydaları içselleştirmelidir. Uygun yönetişim ölçekleri, en ilgili bilgiye sahip olan, hızlı ve verimli bir şekilde yanıt verebilen ve ölçek sınırları ötesinde entegrasyon sağlayabilenler olacaktır.
Prensip 3: Tedbir Potansiyel olarak geri döndürülemez çevresel etkiler hakkındaki belirsizlikler karşısında, bu kaynakların kullanımına ilişkin kararlar ihtiyatlı olma yönünde alınmalıdır. İspat yükü, faaliyetleri potansiyel olarak çevreye zarar verenlere kaydırılmalıdır.
Prensip 4: Uyarlanabilir Yönetim. Çevresel kaynak yönetiminde her zaman bir miktar belirsizlik olduğu göz önüne alındığında, karar vericiler uyarlanabilir iyileştirme hedefiyle uygun ekolojik, sosyal ve ekonomik bilgileri sürekli olarak toplamalı ve entegre etmelidir.
Prensip 5: Tam Maliyet Dağılımı. Çevresel kaynakların kullanımına ilişkin alternatif kararların, toplumsal ve ekolojik olanlar da dâhil olmak üzere tüm içsel ve dışsal maliyetleri ve faydaları belirlenmeli ve tahsis edilmelidir. Uygun olduğunda, piyasalar bu tam maliyetleri yansıtacak şekilde düzenlenmelidir.
Prensip 6: Katılım. Tüm paydaşlar, çevresel kaynaklara ilişkin kararların formüle edilmesine ve uygulanmasına dâhil edilmelidir. Paydaşların tam farkındalığı ve katılımı, ilgili sorumlulukları uygun bir şekilde tanımlayan ve atayan, güvenilir ve kabul görmüş kuralların oluşturulmasına katkıda bulunur.

Okyanus enerjisi, denizlerde oluşan dalgalardan, gelgit olaylarından veya deniz rüzgarlarından faydalanarak üretilen enerjidir.

Ay ve güneşin dünyaya göre konumu okyanus gelgit dalgalarının gelişmesine neden olur. Bu olay, yer çekimi kuvvetleri nedeniyle denizlerin ve okyanus suyunun periyodik olarak yükselip alçalmasına yol açar. Gelgit akımı, cihazlar ile elektriğe dönüştürülür. Gelgit akımı cihazları, rüzgar enerjisinde kullanılan türbinlere benzer şekilde çalışır, ancak elektrik üretmek için tutulan enerjiyi sağlamak için suyu kullanır.

Okyanus termal enerjisi, yaklaşık 4 °C'de nispeten sabit olma eğiliminde olan derin okyanus suyunun sıcaklıklarından 20 °C'den daha sıcak olabilen tropik yüzey deniz suyu arasındaki sıcaklık farkından kaynaklanır. Bu soğuk deniz suyunun büyük miktarlarını yüzey, daha sıcak yüzey suları ile enerjinin çıkarılabileceği bir ısı değişim sürecini mümkün kılar. Farklı Okyanus Termal Enerji Dönüşümü teknolojilerinin yardımıyla, yüksek sıcaklığa sahip deniz suyu katmanları ile düşük sıcaklığa sahip deniz suyu arasındaki sıcaklık farkı nedeniyle deniz suyundan enerji elde etmek mümkündür.

Deniz suyu, yağmur suyundan, eriyen kar suyundan ve yeraltı sularından oluşan tatlı nehir sularından  yaklaşık 200 kat daha tuzludur. Deniz suyunun nispeten yüksek tuzluluk oranı, elektrik üretmek için kullanılabilen tatlı nehir suyu ile kimyasal bir basınç potansiyeli oluşturmaktadır.

Dalgalar, okyanus yüzeyinden geçen rüzgarın etkisiyle oluşmaktadır. Geliştirilmekte olan çok sayıda farklı dalga enerjisi dönüştürücü (WEC) kavramı vardır, bunların çoğu modüler olması ve okyanus dalgalarından gelen kinetik ve potansiyel enerjiyi yakalamak ve onu farklı kullanımlar için elektriğe veya pompalama suyuna dönüştürmek için diziler halinde konuşlandırılmak üzere tasarlanmıştır.

Okyanus enerjisi teknolojileri, özellikle dalga enerjisi, için hakim pazar, elektrik üretimidir.  Şebekeye bağlı elektrik üretimi, hizmet ölçeğinde okyanus enerjisi teknolojilerinin geliştirildiği kilit pazardır.

Uzak kıyı ve ada konumlarındaki şebekeden bağımsız topluluklar  elektrik üretimi için yüksek maliyetli petrol ithalatına büyük ölçüde bağımlıdır.  Bu nedenle, okyanus enerjisi hem ekonomik hem de çevresel açıdan çekici bir alternatif olabilir.

Okyanus Termal Enerjisi Dönüşüm teknolojileri, tuz giderimi ve ısıtma/soğutma hizmeti sağlayabilmektedir. Hem temiz enerjinin hem de taze içme suyunun kısıtlı olduğu topluluklarda, bir okyanus enerjisi ve tuzdan arındırma tesisi kritik bir teknoloji ve önemli bir pazar fırsatı olabilir.

Okyanus Isıl Enerji Dönüşümü (OIED), Henüz proje aşamasında olan, yakında gerçekleştirilecek olan yenilenebilir enerji kaynağı.

Özellikle sıcak Ekvator bölgesine kurulacak olan OIED sistemi, okyanusun ısıl farkından yararlanır. Okyanus'un su tabakaları bulunmaktadır. Her tabaka arasında, derinliğe bağlı olarak önemli ölçüde ısı farkı vardır. İşte, OIED bu tabakalardan yararlanmaktadır. OIED'de kullanılan aygıtlar, amonyak gibi kaynama noktaları oldukça düşük olan sıvıların buharlaştırılması için yüzeydeki ılık suları kullanır. Hareket eden buhar, türbinleri çalıştırır. Böylece, elektrik üretilir. Buharı soğutup, yoğuşturmak ve yeniden dolaşıma katmak için de daha derinlerdeki soğuk suları kullanır. Elektrik üretmenin yanı sıra, OIED ile su ısıtma sistemi de kurulabilir. Isıl fark ile, şehirlerde kullanılan temiz suları ısıtarak da büyük bir tasarruf sağlaması düşünülüyor.

OIED, henüz araştırma aşamasında olduğu için daha birçok sorun bulunuyor. Bu sorunlar; OIED teknolojisi için çok büyük masraflar, üretilecek elektriğin ve sıcak suyun iletim sorunu, OIED'in okyanusun dibine kadar ineceği için oluşan mimari sorunlar vs. Bu nedenle, çok yüksek bir teknoloji istemektedir. Özellikle okyanusun kilometrelerce altına, tabanına, kadar temel indirmek mimari açıdan imkânsız görünüyor.
OIED, gelecekte geliştirilecektir. Mimari, ekonomik ve iletim sorunu yeni teknolojik gelişmeler ile ortadan kalkacaktır. OIED'in yapılması halinde, bilim adamlarınca 140-200 megawat(MW) enerji üreteceği düşünülüyor. Bu miktar, bir nükleer reaktör'den 12-15 kat fazla enerji üretmek anlamına geliyor. OIED'in gerçekleştirilmesi halinde, enerji üretiminde bir devrim yaşanacağı düşünülüyor.
Ağustos 2015 itibarıyla ilk OIED tesisi Hawai'de açıldı. Başlangıç olarak 120 evin elektriğini sağlaması beklenen tesisin ileride 120 bin evin ihtiyacını gidermeyi hedefliyor.

TÜBİTAK Popüler Bilim Kitaplığı, Enerji ve Güç, s.33
İngilizce maddesi6 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Enerji ve Güç

Brundtland Raporu olarak da bilinen Ortak Geleceğimiz, Ekim 1987'de Birleşmiş Milletler tarafından Oxford University Press aracılığıyla yayınlandı. Bu yayın, eski Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland'ın Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) Başkanı rolünün tanınması adına düzenlendi.
Hedefleri, sürdürülebilir kalkınma yolu arayışında çok taraflılık ve ulusların karşılıklı dayanışmasıydı. Rapor, resmi siyasi gelişme alanına çevresel kaygıları getiren Stockholm Konferansı'nın ruhunu yeniden yakalamaya çalıştı. Ortak Geleceğimiz çevre konularını sıkı bir şekilde siyasi gündeme yerleştirdi; çevrenin ve kalkınma'nın tek bir mesele olarak tartışılmasını amaçladı.
Belge, dünya çapında kamuya açık oturumlarda düzenlenen “üst düzey hükümet temsilcileri, bilim adamları ve uzmanlar, araştırma enstitüleri, sanayiciler, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve halktan” yazılı sunumları ve uzman ifadelerini kataloglamış, analiz etmiş ve sentezlemiş "900 günlük" uluslararası bir tatbikatın sonucuydu.
Raporda, 'sürdürülebilir gelişme', "gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneklerinden ödün vermeden günümüzün ihtiyaçlarını karşılayan gelişme" olarak tanımlandı.

Brundtland Komisyonu'nun görevi şuydu:

“Kritik çevre ve kalkınma sorunlarını yeniden gözden geçirmek ve bunlarla başa çıkmak için yenilikçi, somut ve gerçekçi eylem önerileri formüle etmek;
çevre ve kalkınma konusunda uluslararası işbirliğini güçlendirmek ve mevcut kalıplardan kopabilecek ve politika ve olayları gerekli değişim yönünde etkileyebilecek yeni işbirliği biçimlerini değerlendirmek ve önermek; ve
bireyler, gönüllü kuruluşlar, işletmeler, enstitüler ve hükümetler tarafında eylemle ilgili anlayış ve bağlılık düzeyini artırmak ”(1987: 347).
"Komisyon, dikkatini nüfus, gıda güvencesi, türlerin ve genetik kaynakların kaybı, enerji, endüstri ve insan yerleşimleri alanlarına odakladı - bunların hepsinin bağlantılı olduğunu ve birbirlerinden ayrı olarak tedavi edilemeyeceğini fark ederek"
Brundtland Komisyon Raporu, yoksulluğun azaltılması, cinsiyet eşitliği ve refahın yeniden dağıtılması şeklindeki insan kaynakları gelişiminin, çevrenin korunmasına yönelik stratejilerin formüle edilmesinde çok önemli olduğunu ve ayrıca sanayileşmiş ve sanayileşen toplumlarda ekonomik büyümenin çevresel sınırlarının var olduğunu kabul etti. Brundtland Raporu, yoksulluğun sürdürülebilirliği azalttığını ve çevresel baskıları hızlandırdığını, ekonomi ile ekoloji arasında bir denge kurulmasına ihtiyaç olduğunu iddia etti.
"Ortak Geleceğimiz"in yayınlanması ve Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu'nun çalışmaları, 1992 Dünya Zirvesi'nin toplanması ve Gündem 21'in ve Rio Deklarasyonu'nun kabul edilmesi ve Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu'nun kurulması için zemin hazırladı.
Sürdürülebilir gelişmenin sıklıkla alıntılanan bir tanımı raporda şu şekilde tanımlanmaktadır:

"Gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneklerinden ödün vermeden günümüzün ihtiyaçlarını karşılayan gelişme."
Ek olarak, sürdürülebilir gelişme kavramına Ortak Geleceğimizin temel katkıları, gezegenin karşı karşıya olduğu birçok krizin, aslında büyük tek bir krizinin unsurları olan birbirine kenetlenen krizler olduğunun ve sürdürülebilir gelişme ile ilgili istişare ve kararlara toplumun tüm sektörlerinin aktif katılımı için yaşamsal ihtiyaç olduğunun kabul edilmesini içerir.

Ortak varlıkların trajedisi veya ortak malların trajedisi, herkesin ortak bir kaynağı kullandığı bir durumda, kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız hareket eden bireysel kullanıcıların, toplu eylemleri yoluyla, paylaşılan kaynağı tüketerek veya bozarak tüm kullanıcıların ortak yararına aykırı davranmasıdır. Kavramın kaynağı, Büyük Britanya ve İrlanda'daki ortak arazi üzerindeki düzensiz otlatmanın etkilerinin varsayımsal bir örneğini kullanan İngiliz iktisatçı William Forster Lloyd tarafından 1833'te yazılan bir denemedendir. Bu kavram, Garrett Hardin tarafından, yüzyıl'dan fazla süre sonra, 1968'de yazılan bir makalenin ardından yaygın olarak "ortak varlıkların trajedisi" olarak tanındı. Modern bir ekonomik bağlamda, "ortak varlıklar", atmosfer, okyanuslar, nehirler, okyanus balık stokları ve hatta bir ofis buzdolabı gibi paylaşılan ve düzenlenmemiş herhangi bir kaynak anlamına gelir.
Hardin ortak malların kullanımındaki en büyük problemi insanların her zaman diğer insanlara veya canlılara üstünlük kurma isteğine bağlamıştır. Hardin ortak malların trajedisi, basit ve etkili bir örnekle anlatmıştır. Örnekte, otlaklardan ve bu otlaklardan yararlanan çobanlardan bahsedilmektedir. Çobanlar, sahip oldukları hayvanları bir merada otlatmaktadır. Bu olayda, her bir hayvan arazi için eksi değer, çoban için ise artı değer olarak kabul edilmektedir. Devam eden süreçte her çobanın ekstra kazanç için hayvanlarını çoğaltmak isteyeceği anlatılmaktadır. Olayların varacağı nokta çobanların ellerindeki hayvanlar ile mevcut otlağın kapasitesinin eşitleneceği ve daha sonra çobanların kazanç için hayvanlarını çoğaltmaya devam edecekleridir. Böylece otlak işlevlerini yerine getiremediği noktada yani otlağın kendini yenileyemediğinde hayvan yetiştirilmesinin sonu gelecek ve bütün sistemin sonun geleceği ileri sürülmüştür.
Terim aynı zamanda çevre biliminde de kullanılmaktadır. "Ortak varlıkların trajedisi", genellikle sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyüme ve çevreyi korumanın birbirine bağlanması ve küresel ısınma tartışmalarıyla bağlantılı olarak bahsedilir. Aynı zamanda ekonomi, evrimsel psikoloji, antropoloji, oyun teorisi, siyaset, vergilendirme ve sosyoloji alanlarındaki davranışları analiz etmek için de kullanılmıştır.
Ortak kaynak sistemlerinin aşırı kullanım (aşırı avlanma gibi) nedeniyle çöktüğü bilinmesine rağmen, ortak bir kaynağa erişimi olan bir topluluğun üyelerinin bu kaynakları çökmeye izin vermeyerek, ihtiyatlı bir şekilde kullanmak için işbirliği veya düzenleme yaptığı birçok örnek mevcuttu ve hala mevcuttur. Elinor Ostrom, yerel toplulukların bunu yukarıdan aşağıya düzenlemeler ya da özelleştirme olmadan nasıl yapabildiklerine dair örnekleri içeren Governing the Commons kitabında tam olarak bu kavramı sergilediği için 2009 Nobel Ekonomi Ödülü'nü aldı.

Su ayak izi, insanlar tarafından tüketime bağlı olarak su kullanım kapsamını gösterir. Bir bireyin, topluluğun veya işletmenin su ayak izi, birey veya topluluk tarafından tüketilen veya işletme tarafından üretilen mal ve hizmetleri üretmek için kullanılan toplam tatlı su hacmi olarak tanımlanır. Su kullanımı, birim zamanda tüketilen (buharlaştırılan) ve/veya kirlenen su hacmi olarak ölçülür. Su ayak izi herhangi bir iyi tanımlı tüketici grubu (örn., Birey, aile, köy, şehir, il, eyalet veya ulus) veya üreticiler (örn. kamu kuruluşu, özel girişim veya ekonomik sektör) için tek bir süreç (pirinç yetiştirme gibi) veya herhangi bir ürün veya hizmet için de hesaplanabilir.
Geleneksel olarak, su kullanımına üretim tarafından şu üç su kullanımı sütunu ölçülerek yaklaşılmıştır: tarım, sanayi ve evsel sektördeki su çekilmesi. Bu değerli veriler sağlasa da, ürünlerin her zaman menşe ülkelerinde tüketilmediği küreselleşmiş bir dünyada su kullanımına sınırlı bir bakış açısıdır. Tarımsal ve endüstriyel ürünlerin uluslararası ticareti, gerçekte küresel bir sanal su veya somutlaşmış su akışı yaratır (somutlaşmış enerji kavramına benzer şekilde).
2002 yılında, su kullanımının geleneksel üretim sektörü temelli göstergelerine ek olarak faydalı bilgiler sağlayabilecek, tüketime dayalı bir su kullanımı göstergesine sahip olmak için su ayak izi kavramı tanıtıldı. 1990'larda tanıtılan ekolojik ayak izi kavramına benzer. Su ayak izi, coğrafi olarak açık bir göstergedir ve yalnızca su kullanımı ve kirlilik hacimlerini değil, aynı zamanda konumları da gösterir. Bu nedenle, ekonomik seçimlerin ve süreçlerin dünya çapında yeterli su kaynaklarının ve diğer ekolojik gerçeklerin mevcudiyetini nasıl etkilediğini (ve bunun tersini) kavrar.

Mavi su ayak izi, yüzey ya da yer altı kaynaklarından (göller, nehirler, sulak alanlar ve akiferler) gelen suyun hacmidir veya buharlaşır (örneğin, sulama bitkilerini sularken) ya da bir ürün içine dahil edilir veya bir cisimden alınıp başka birine geri konulur veya farklı bir zamanda geri döndürülür. Sulu tarım, sanayi ve evsel su kullanımının her biri mavi su ayak izine sahip olabilir.

Yeşil su ayak izi, toprağın kök bölgesinde (yeşil su) depolandıktan sonra ya buharlaşmayla kaybedilen ya da bitkiler tarafından eklenen yağışlardan kaynaklanan su miktarıdır. Özellikle tarım, bahçecilik ve ormancılık ürünleri ile ilgilidir.
Gri su ayak izi, kirleticileri (endüstriyel deşarjlar, madencilik operasyonlarında atık havuzlarından sızıntılar, arıtılmamış belediye atık suları veya tarımsal yüzey akışı veya kentsel yüzey akışı gibi nokta olmayan kaynak kirliliği) seyreltmek için gereken su hacmidir öyle ki kapsamı suyun kararlaştırılmış su kalite standartlarını karşılar. Şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        
          
            L
            
              
                c
                
                  max
                
              
              −
              
                c
                
                  nat
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {L}{c_{\text{max}}-c_{\text{nat}}}}}
  

burada, L, kirletici yükü (kütle akısı olarak), cmax izin verilen maksimum konsantrasyon ve cnat  alıcı su kütlesindeki kirleticinin doğal konsantrasyonudur (her ikisi de kütle/hacim olarak ifade edilir).

Bir sürecin su ayak izi, suyun hacimsel debisi olarak ifade edilir. Bir ürününki, tüm tedarik zincirindeki süreçlerin tüm ayak izinin (toplamının) ürün birimi sayısına bölünmesiyle elde edilir. Tüketiciler, işletmeler ve coğrafi bölge için su ayak izi, zaman başına su hacmi olarak belirtilir, özellikle:

Bir tüketicininki, tüketilen tüm ürünlerin ayak izinin toplamıdır.
Bir topluluğun veya bir ulusunki, tüm üyelerinin sorumlu sakinlerinin toplamıdır.
Bir işletmeninki, üretilen tüm malların ayak izidir.
Coğrafi olarak belirlenmiş bir alanınki, bu alanda üstlenilen tüm süreçlerin ayak izidir. Bir bölgenin sudaki sanal değişimi, sanal suyun brüt ithal Vi,'nin brüt ihracat Ve'den farkı olarak tanımlanan net sanal su ithali Vi, net 'dir. Bundan Ulusal tüketim su ayak izi WFarea,nat, ulusal alanın su ayak izinin ve sudaki sanal değişiminin toplamı olarak ortaya çıkar.

Su ayak izi kavramı 2002 yılında, Hollanda Twente Üniversitesi'nde su yönetimi profesörü ve Su Ayak İzi Ağı'nın kurucu ortağı ve bilimsel direktörü Arjen Hoekstra tarafından UNESCO-IHE Su Enstitüsü'nde çalışırken icat edildi. Tüm tedarik zincirleri boyunca mal ve hizmet üretmek için tüketilen ve kirlenen su miktarını ölçmek için bir ölçü olarak eğitim. Su ayak izi, karbon ayak izi ve arazi ayak izini de içeren bir ekolojik ayak izi göstergeleri ailesinden biridir. Su ayak izi kavramı ayrıca 1990'ların başında Profesör John Allan (2008 Stockholm Su Ödülü Sahibi ) tarafından ortaya atılan sanal su ticareti fikri ile ilgilidir. Su ayak izlerinin nasıl tahmin edileceğine dair en ayrıntılı yayınlar, UNESCO-IHE'den ülkelerin Su ayak izi üzerine bir 2004 raporu, 2008 Suyun Küreselleşmesi  ve 2011 el kitabı Su ayak izi değerlendirme el kitabı: küresel standart . Bu alandaki önde gelen küresel kurumlar arasındaki işbirliği, 2008 yılında Su Ayak İzi Ağı'nın kurulmasına yol açmıştır.

Su Ayak İzi Ağı, artan su kıtlığından ve artan su kirliliği seviyelerinden ve insanlar ve doğa üzerindeki etkilerinden endişelenen hükûmetler, işletmeler ve topluluklar arasında bilgi, araç ve yenilikleri paylaşmak için bir platform görevi gören uluslararası bir öğrenim topluluğudur (Hollanda yasalarına göre kar amacı gütmeyen bir kuruluştur). Ağ, tüm sektörlerden - üreticiler, yatırımcılar, tedarikçiler ve düzenleyiciler - yanı sıra sivil toplum kuruluşları ve akademiden yaklaşık 100 ortaktan oluşur. Misyonunu şu şekilde tanımlamaktadır:Şirketleri, hükümetleri, bireyleri ve küçük ölçekli üreticileri, dünyanın sınırları dahilinde tatlı suyu kullanma ve paylaşma şeklimizi dönüştürmeleri için güçlendiren bilime dayalı, pratik çözümler ve stratejik anlayışlar sağlamak.

Şubat 2011'de Su Ayak İzi Ağı, çevre kuruluşları, şirketler, araştırma kurumları ve BM'nin küresel işbirliği çabasıyla Küresel Su Ayak İzi Standardını başlattı. Temmuz 2014'te Uluslararası Standardizasyon Örgütü büyük şirketler, kamu otoriteleri, sivil toplum kuruluşları, akademik ve araştırma grupları ile küçük ve orta ölçekli işletmeler gibi çeşitli geçmişlere sahip uygulayıcılara su ayak izi değerlendirmesi yapmada pratik rehberlik sağlamak için ISO 14046:2014, Çevre yönetimi — Su ayak izi — İlkeler, gereksinimler ve yönergeler yayınladı. ISO standardı, yaşam döngüsü değerlendirme (LCA) ilkelerine dayanır ve ürün ve şirketlerin farklı türdeki değerlendirmeleri için uygulanabilir.

Yaşam döngüsü değerlendirmesi (LCA), bir ürün, süreç veya hizmetle ilişkili çevresel yönleri ve olası etkileri değerlendirmeye yönelik sistematik, aşamalı bir yaklaşımdır. "Yaşam döngüsü", ürünün üretiminden, kullanımından ve bakımından nihai bertarafına kadar ve ayrıca ürünü üretmek için gerekli hammaddelerin edinilmesi dahil olmak üzere, kullanım ömrü ile bağlantılı ana faaliyetleri ifade eder. Böylece tatlı su tüketiminin çevresel etkilerini değerlendirmek için bir yöntem geliştirildi. Özellikle üç koruma alanına verilen zarara bakar: insan sağlığı, ekosistem kalitesi ve kaynaklar. Su tüketiminin dikkate alınması, bu nedenle bir yaşam döngüsü değerlendirmesinden geçmesi gereken su yoğun ürünler (örneğin tarım ürünleri) söz konusu olduğunda çok önemlidir. Ayrıca, su kullanımının etkisi bulunduğu yere bağlı olduğundan bölgesel değerlendirmeler de aynı derecede gereklidir. Kısaca, LCA, kullanılan su miktarını azaltmaya yardımcı olabilecek belirli ürünlerde, tüketicilerde, şirketlerde, ülkelerde vb. Su kullanımının etkisini belirlediği için önemlidir.

Küresel olarak, her yıl toprağa düşen yağışın 117,000 kilometreküp (28,070 cu mi)), yağmurla beslenen tarım tarafından kullanılır ve yaklaşık yarısı ormanlarda ve diğer doğal veya yarı doğal peyzajlarda buharlaşma ve terlemeye gider. Yeraltı suyu ikmaline ve yüzey akışına giden geri kalan kısım bazen "toplam gerçek yenilenebilir tatlı su kaynakları" olarak adlandırılır. Büyüklüğü 2012'de 52,579 kilometreküp (12,614 cu mi)/yıl idi. Akarsu içinde veya yüzey ve yeraltı suyu kaynaklarından çekildikten sonra kullanılabilecek suyu temsil eder. Bu geri kalanın yaklaşık 3,918 kilometreküp (0,940 cu mi)  2007'de çekildi, bunun 2,722 kilometreküp (0,653 cu mi)   veya yüzde 69'u tarım tarafından kullanıldı ve 734 kilometreküp (176 cu mi)   veya diğer endüstri tarafından yüzde 19'u kullanıldı. Çekilmiş suyun tarımsal kullanımının çoğu, gerçek yenilenebilir tatlı su kaynaklarının yaklaşık yüzde 5.1'ini kullanan sulama içindir. Son yüz yılda dünya su kullanımı hızla artmaktadır (New Scientist makalesindeki grafiğe 11 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bakınız).

Bir ürünün su ayak izi, üretim zincirinin çeşitli aşamalarında toplanan, ürünü üretmek için kullanılan toplam tatlı su hacmidir. Bir ürünün su ayak izi yalnızca kullanılan toplam su hacmini ifade etmez; aynı zamanda suyun nerede ve ne zaman kullanıldığını ifade eder. Su Ayak İzi Ağı, ürünlerin su ayak izine ilişkin küresel bir veri tabanına sahiptir: WaterStat. Dünya çapında su kaynağının yaklaşık % 70'inden fazlası tarım sektöründe kullanılmaktadır.
Çeşitli gıdalardaki yer alan su ayak izleri büyük ölçüde değişir ve varyasyonun çoğu et tüketim seviyeleriyle ilişkili olma eğilimindedir. Aşağıdaki tablo, popüler tarım ürünlerinin tahmini küresel ortalama su ayak izi örneklerini verir.

(Daha fazla ürün su ayak izi için: Su Ayak İzi Ağı Ürün Galerisine 30 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bakın)

Bir işletmenin su ayak izi, 'kurumsal su ayak izi', bir işletmeyi yürütmek ve desteklemek için doğrudan veya dolaylı olarak kullanılan toplam tatlı su hacmi olarak tanımlanır. İşletme çıktılarının kullanımıyla ilişkilendirilecek toplam su kullanımı hacmidir. Bir işletmenin su ayak izi, üretim/imalat veya destek faaliyetleri için 

Dünya üzerindeki mevcut tatlı su kaynaklarının ihtiyaçları karşılayamayacak hale gelmesi üzerine tatlı su kaynaklarını (akarsular) paylaşan devletler arasında yaşanan soruna “su sorunu” denir. Genellikle iki veya daha fazla devletin topraklarından geçen akarsular (bir diğer deyişle sınıraşan sular) üzerinde yaşanır. Dünyada 43 ülkede bulunan yaklaşık 700 milyon insan su kıtlığından muzdaripdir.
Su sorunu özellikle Orta Doğu bölgesinde kendini hissettirmekte; Fırat ve Dicle nehirleri dolayısıyla Türkiye'yi de etkilemektedir. Su sorunu Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşta ele alınmaktadır. Halihazırda, devletler arasında sürtüşmelere neden olan su kıtlığının ileride savaşlara yol açabileceğinden endişe edilmektedir.

Devletlerin ülkelerinde bulunan sınıraşan sular veya su sistemleri ile ilgili hak ve yükümlülüklerini belirleyen kapsamlı kural veya ilkeler henüz tamamen şekillenmiş değildir. Çeşitli sınıraşan sular için kıyıdaş ülkeler arasında varılmış anlaşmalar mevcuttur ancak bu anlaşmalardan hiçbirini başka bir soruna uyarlamak mümkün değildir. Her biri değişik koşul ve durumları yansıtan ve bazen benzer sorunlara dahi farklı çözümler getiren bu anlaşmalar genel kabul görmüş hukuk kurallarının oluşumunu sağlayamamıştır..
Bir hükûmet dışı kuruluş olan Uluslararası Hukuk Derneği (International Law Association) ve BM Uluslararası Hukuk Komisyonu başta olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlar su konusunda uluslararası uyuşmazlıkları giderebilecek ve uzlaşma ortamı yaratabilecek özelliklere sahip bir hukuk kurallarının oluşması için çaba sarf etmektedir.

Su sorununu azaltmak ve bu hususta yaşanan anlaşmazlıkları en aza indirmek için alınabilecek önlemler şunlardır:

Devletlerin su ile ilgili kendi iç politikalarını gözden geçirerek israfı azaltmaları.
Atık suların tasfiye edilerek yeniden kullanıma sokulması.(Bu yöntem halen petrol zengini ülkeler ve İsrail'de uygulanmakta olup  ekonomik nedenler başta olmak üzere çeşitli nedenlerle yaygınlaşamamıştır)
Tarımda ilkel sulama metotlarının israfa neden olması nedeniyle sulamada yüksek teknoloji kullanılması.
Su kaynaklarına uygun tarım ürünü ekimi yapılması.
Devletlerin su sorunu konusundaki anlaşmazlıkları tırmandırmaktan kaçınması.
Tarımsal sulamada damlama ve yağmurlama sulama yapılmalı
Su tasarrufu (deniz)
Sanayide su kullanımı yeniden kullanımlı dönüşümlü olmalıdır.

Water scarcity26 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) (diğer bir deyişle Küresel Amaçlar), Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler tarafından 2030 sonuna kadar ulaşılması amaçlanan hedefleri içeren bir evrensel eylem çağrısıdır.
Tüm dünyada açlık ve yoksulluğa son vermek, iklim değişikliği ile mücadele etmek, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak, nitelikli eğitimi, sorumlu üretim ve tüketimi yaygınlaştırmak gibi 17 ana başlıktan oluşan sosyal, kültürel ve ekolojik meselelerin çözümüne odaklanır. Ocak 2016'da yürürlüğe girmiştir.

Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH); Birleşmiş Milletler tarafından 2000 yılında ilan edilmiş, uluslararası kalkınmaya katkıda bulunmayı amaçlayan hedeflerdi. 193 ülke ve 23 uluslararası şirket bu hedeflerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda yardım etmek için söz vermişti. Binyıl ya da bir diğer ifadeyle Milenyum Kalkınma Hedefleri’nin süresi 2015 itibarıyla tamamlandı.
Binyıl Kalkınma Hedefleri sekiz başlıktan oluşmaktaydı: 

Binyıl Kalkınma Hedefi 1: Aşırı Yoksulluğu ve Açlığı Ortadan Kaldırmak
Binyıl Kalkınma Hedefi 2: Herkes için Evrensel İlköğretim Sağlamak
Binyıl Kalkınma Hedefi 3: Cinsiyet Eşitliğini Teşvik Etmek ve Kadınların Güçlendirilmesini Sağlamak
Binyıl Kalkınma Hedefi 4: Çocuk Ölümlerini Azaltmak
Binyıl Kalkınma Hedefi 5: Anne Sağlığını İyileştirmek
Binyıl Kalkınma Hedefi 6: HIV/AIDS, Sıtma ve Diğer Hastalıklarla Mücadele
Binyıl Kalkınma Hedefi 7: Çevresel Sürdürülebilirliğin Sağlanması
Binyıl Kalkınma Hedefi 8: Küresel Ortaklık

Birleşmiş Milletler üyesi 193 ülke tarafından  yoksulluğu ortadan kaldırmak, dünya gezegenini korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak üzere 2030 sonuna kadar ulaşılması için 17 amaç Ocak 2016'da yürürlüğe girdi.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA), diğer bir deyişle Küresel Amaçlar, Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin ilerlemeleri üzerine inşa edilmekle birlikte iklim değişikliği, ekonomik eşitsizlik, yenilikçilik, sürdürülebilir tüketim, barış ve adalet gibi yeni alanları içermektedir.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nın süresi 2030'da dolacağı için  2020-2030 yılları arası "Eylem Onyılı" olarak adlandırılmaktadır.

"Yoksulluğa Son", yoksulluğun tüm biçimlerini her yerde sona erdirmek küresel hedefini ifade eder. Yoksulluğun her biçiminin ortadan kaldırılması insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük sorun olmaya devam etmektedir. Dünya genelinde 800 milyondan fazla insan günde 1,25 ABD dolarından daha az gelirle geçinmeye çalıştığı; birçoğunun yeterli gıda, temiz içme suyu ve sıhhi koşullara erişimi bulunmadığından hareketle sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, yoksulluğun her biçimi ve boyutunu ortadan kaldırmayı hedefler.
"Yoksulluğa Son" amacı kapsamında 7 hedef bulunmaktadır:

2030'a kadar günlük 1,25 dolardan daha az gelirle yaşayanlar olarak tanımlanan aşırı yoksulluğu her yerde ve herkes için ortadan kaldırılması.
2030'a kadar, ulusal tanımlara göre tüm boyutlarıyla yoksulluk içindeki her yaştan erkek, kadın ve çocuk oranını en az yarıya indirmek.
Ulusal koşullara uygun sosyal koruma sistemleri ve önlemlerini, asgari güvenceleri de içerecek biçimde, herkes için uygulamaya koymak ve 2030 yılına kadar, yoksul ve kırılgan kesimin büyük ölçüde kapsanmasını sağlamak.
2030 yılına kadar, başta yoksul ve kırılgan durumdakiler olmak üzere tüm erkek ve kadınların ekonomik kaynaklar, temel hizmetler, toprak ve diğer mülk türleri üzerinde mülkiyet ve idare, miras, doğal kaynaklar, uygun yeni teknolojiler ve mikrofinansı da kapsayan mali hizmetlere erişimde eşit haklara sahip olmalarını sağlamak.
2030 yılına kadar, yoksul ve kırılgan durumda olanlara dayanıklılık kazandırmak ve iklimle ilgili aşırı olaylara ve diğer ekonomik, sosyal ve çevresel şoklara ve afetlere maruz kalma olasılıklarını ve kırılganlıklarını azaltmak.
Özellikle en az gelişmiş ülkeler olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin yoksulluğu bütün boyutlarıyla sona erdirmek adına programlar ve politikalar uygulayabilmeleri için onlara yeterli ve öngörülebilir araçlar sunmak amacıyla, geliştirilmiş kalkınma iş birliği aracılığıyla, çeşitli kaynaklardan kaynakların yönlendirilmesinin büyük ölçüde sağlanması.
Yoksulluğun ortadan kaldırılmasına yönelik eylemlere yapılan hızlandırılmış yatırımları desteklemek için ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeylerde, yoksulların lehine ve toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı kalkınma stratejilerine dayalı sağlam politika altyapılarının oluşturulması.

Açlığa son, yeryüzünde açlığı bitirmek, gıda güvenliğine ve iyi beslenmeye ulaşmak ve sürdürülebilir tarımı desteklemek hedefini ifade eder. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, 2030 yılına kadar açlık ve yetersiz beslenmenin her biçimini sona erdirmeyi, başta çocuklar olmak üzere tüm insanların yıl boyunca yeterli besine sahip olmasını hedefler. Amaçlar, küçük çiftçilerin desteklenmesi ve arazi, teknoloji ve piyasalara eşit erişimlerini destekleyen sürdürülebilir tarım uygulamalarının teşvik edilmesini kapsar. Aynı zamanda, tarımda verimliliği artırmak için altyapı ve teknolojiye yatırım yapılması alanında uluslararası iş birliğini gerektirir.
"Açlığa Son" amacı kapsamında 11 hedef bulunmaktadır:

Güvenilir ve besleyici gıdaya evrensel erişimin sağlanması
Yetersiz beslenmenin tüm biçimlerinin herkes için ortadan kaldırılması
Küçük ölçekli gıda üreticilerinin verimlilik ve gelirlerinin artırılması
Sürdürülebilir gıda üretim sistemlerinin güvence altına alınması ve dayanıklı tarım uygulamalarının hayata geçirilmesi
Gıda üretiminde genetik çeşitliliğin sürdürülmesi
Gelişmekte olan ülkelerde tarımsal üretim kapasitesinin artırılması için geliştirilmiş uluslararası iş birliği aracılığıyla, kırsal altyapı, tarımsal araştırma ve yayım hizmetleri, teknoloji geliştirme ve bitki ve hayvan gen bankaları alanlarına yatırımın artırılması
Tarımsal ticaret kısıtlamalarının, piyasa sapmalarının ve ihracat teşviklerinin önlenmesi
Gıda emtia piyasalarında istikrarın ve bilgiye zamanında erişimin sağlanması
Özellikle en az gelişmiş ülkeler olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerde tarımsal üretim kapasitesinin artırılması için geliştirilmiş uluslararası iş birliği aracılığıyla, kırsal altyapı, tarımsal araştırma ve yayım hizmetleri, teknoloji geliştirme ve bitki ve hayvan gen bankaları alanlarına yatırımın artırılması
Tarımsal ihracat sübvansiyonlarının her türünün ve eş etkili mali yüklerle birlikte bütün ihracat önlemlerinin paralel olarak ortadan kaldırılması yoluyla, Dünya Ticaret Örgütü'nün Doha Kalkınma Turu'na uygun olarak, dünya tarım piyasalarındaki ticari kısıtlamalar ve aksaklıkların düzeltilmesi ve önlenmesi
Gıda hammadde piyasalarının ve türevlerinin etkin bir biçimde işlemelerini sağlamak için önlemler alınması ve gıda fiyatlarındaki aşırı değişkenliği sınırlandırmaya yardımcı olmak için gıda rezervleriyle ilgili bilgileri de kapsayan piyasa bilgilerine zamanında erişimin kolaylaştırılması

Sağlık ve kaliteli yaşam başlılğı, sağlıklı ve kaliteli yaşamı her yaşta güvence altına almak hedefini ifade eder. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları; AIDS, verem, sıtma ve diğer bulaşıcı hastalık salgınlarını 2030 yılına kadar ortadan kaldırmaya yönelik bir taahhüttür. Bu amaç, herkesin genel sağlık hizmeti, güvenli ve erişilebilir ilaç ve aşıya kavuşmasını sağlayacaktır. Aşı araştırma ve geliştirmelerinin desteklenmesi, bu sürecin vazgeçilmez bir parçasıdır.
"Sağlık ve Kaliteli Yaşam" amacı kapsamında 13 hedef bulunmaktadır:

Anne ölümlerinin azaltılması, 2030 yılına kadar her 100.000 doğumda anne ölüm oranını 70'in altına indirmek
5 yaş altında önlenebilir tüm ölümlerin sona erdirilmesi, 2030 yılına kadar çocuk ölüm oranını 1000 canlı doğumda en az 25'e düşürmek
Bulaşıcı hastalıklarla mücadele, 2030'a kadar AIDS, tüberküloz, sıtma ve ihmal edilen tropikal hastalık salgınlarının sona erdirilmesi ve hepatit, su yoluyla bulaşan hastalıklar ve diğer bulaşıcı hastalıklarla mücadele edilmesi
Bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin azaltılması ve ruh sağlığının desteklenmesi, 2030'a kadar bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklanan erken ölümlerin önlenmesi veya hastalıkların tedavisi yoluyla üçte bir oranında azaltılması ile akıl ve ruh sağlığının geliştirilmesi
Madde bağımlılığının tedavi edilmesi ve önlenmesi, uyuşturucu madde kullanımı ve alkol bağımlılığını da kapsayan madde bağımlılığının önlenmesi ve bağımlılıkların tedavisinin güçlendirilmesi
Trafik kazalarından kaynaklanan yaralanma ve ölümlerin azaltılması, 2020'ye kadar karayolları trafik kazalarından kaynaklanan küresel ölümlerin ve yaralanmaların sayısının yarıya indirilmesi
Cinsel sağlık ve üreme sağlığı, aile planlaması ve eğitimine evrensel erişim, 2030'a kadar cinsel sağlık ve aile planlamasını da kapsayan üreme sağlığı hizmetlerine ve bu konuda bilgi ve eğitime evrensel erişimin sağlanması ve üreme sağlığının ulusal stratejilere ve programlara entegre edilmesi
Evrensel sağlık güvencesine ulaşılması, finansal riskten korunmayı, kaliteli temel sağlık hizmetlerine erişimi ve herkesin güvenli, etkili, kaliteli ve uygun fiyatlı temel ilaçlara ve aşılara erişimini de kapsayan evrensel bir sağlık güvencesi sisteminin oluşturulması
Tehlikeli kimyasallardan ve kirlilikten kaynaklanan ölümlerin ve hastalıkların azaltılması, 2030'a kadar zararlı kimyasallardan ve hava, su ve toprak kirliliğinden kaynaklanan hastalıkların ve ölümlerin sayısının büyük ölçüde azaltılması
Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi'nin bütün ülkelerde, uygun görüldüğü şekilde uygulanmasının güçlendirilmesi
En çok, gelişmekte olan ülkeleri etkileyen bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıklar için aşılar ve ilaçlar geliştirilmesinin desteklenmesi, gelişmekte olan ülkelerin kamu sağlığının korunmasına yönelik esnekliklere ilişkin Fikir Mülkiyeti Haklarının Ticari Niteliklerine İlişkin Anlaşma hükümlerini tamamıyla uygulayabilme hakkını onaylayan Doha Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) ve Kamu Sağlığına İlişkin Deklarasyona uygun olarak, uygun fiyatlı temel ilaçlar ve aşılara erişimin sağlanması ve özellikle herkesin ilaçlara erişiminin sağlanması
Özellikle en az

Sürdürülebilir dağıtım, ürünlerin çevresel, sosyal ve ekonomik etkilerini en aza indirerek, tedarik zinciri boyunca taşınması ve dağıtılması sürecidir. Lojistik ve tedarik zinciri yönetimi içinde, çevresel sürdürülebilirlik ilkelerini benimseyen uygulamaları içerir. Bu, karbon emisyonlarının azaltılması, enerji verimliliğinin artırılması, atık yönetiminin iyileştirilmesi ve sosyal sorumluluk ilkelerinin benimsenmesini kapsar.

Sürdürülebilir dağıtım kavramı, 20. yüzyılın sonlarında, küresel ısınma ve çevresel bozulma konularının artan farkındalığı ile birlikte ortaya çıkmıştır. 1990'larda ve 2000'lerin başında, şirketler çevresel etkilerini azaltma yollarını aramaya başlamış ve sürdürülebilir dağıtım uygulamalarını benimsemeye başlamışlardır.

Yeşil lojistik, lojistik faaliyetlerin çevresel etkilerini en aza indirmeyi hedefleyen bir yaklaşımı ifade eder. Bu, yakıt tüketimini azaltmak için optimize edilmiş rotalar kullanmak, enerji verimli araçlar kullanmak ve alternatif yakıt kaynaklarına yönelmek gibi uygulamaları içerir.

Elektrikli araçlar sürdürülebilir dağıtım için önerilen çözümlerdendir. Birçok lojistik şirketi, dağıtım süreçlerinde elektrikli araçlar kullanarak karbon ayak izini azaltmaktadır. Elektrikli kamyonlar ve teslimat araçları, geleneksel fosil yakıtlı araçlara göre daha çevre dostudur.

Depolama ve dağıtım merkezlerinde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, sürdürülebilir dağıtımın önemli bir bileşenidir. Güneş panelleri ve rüzgar türbinleri gibi yenilenebilir enerji kaynakları, enerji tüketimini ve karbon emisyonlarını azaltmaya yardımcı olur.

Çevre dostu ambalajlama malzemeleri kullanmak, atıkların azaltılmasına ve geri dönüşümün teşvik edilmesine katkı sağlar. Şirketler, biyolojik olarak parçalanabilen, geri dönüştürülebilir ve yeniden kullanılabilir ambalajlama malzemelerine yatırım yapmaktadır.

Sürdürülebilir dağıtım stratejileri genellikle başlangıçta yüksek maliyetler gerektirebilir. Elektrikli araçlar veya yenilenebilir enerji sistemleri gibi yatırımlar, uzun vadede tasarruf sağlasa da, başlangıç maliyetleri bazı işletmeler için engelleyici olabilir.

Gelişmekte olan bölgelerde sürdürülebilir dağıtım uygulamalarını benimsemek, altyapı ve teknolojik yetersizlikler nedeniyle zor olabilir. Elektrikli araç şarj istasyonlarının yetersizliği veya yenilenebilir enerji altyapısının eksikliği gibi faktörler, bu bölgelerde sürdürülebilir dağıtımın uygulanmasını zorlaştırabilir.

Hükûmet politikaları ve düzenlemeler, sürdürülebilir dağıtımın teşvik edilmesinde önemli bir rol oynar. Ancak, bu alandaki yasal çerçevelerin eksikliği veya yetersizliği, sürdürülebilir dağıtımın yaygınlaşmasını engelleyebilir.

Sürdürülebilir gelişme ya da sürdürülebilir kalkınma, doğal sistemlerin, ekonominin ve toplumun dayandığı doğal kaynakları ve ekosistem hizmetlerini sağlama yeteneğini sürdürürken, insani gelişme hedeflerine ulaşmak için örgütlenme ilkesidir. Arzulanan sonuç, yaşam koşullarının ve kaynakların, doğal sistemin bütünlüğünü ve istikrarını baltalamaksızın insan ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmek için kullanıldığı bir toplumsal durumdur. Sürdürülebilir gelişme, gelecek nesillerin yeterliklerinden ödün vermeden günümüzün ihtiyaçlarını karşılayan bir gelişme olarak tanımlanabilir.
Modern sürdürülebilir gelişme kavramı çoğunlukla 1987'den Brundtland Raporu'ndan türetilmiş olsa da, aynı zamanda sürdürülebilir orman yönetimi ve yirminci yüzyıl çevre endişeleriyle ilgili daha önceki fikirlere dayanıyor. Konsept geliştikçe, odağı ekonomik kalkınma, sosyal kalkınma ve gelecek nesiller için çevre korumasına daha fazla yönelmiştir. “Sürdürülebilirlik” teriminin, insanlığın ekosistem dengesi hedefi olarak görülmesi gerektiği ileri sürülmüşken, “sürdürülebilir gelişme” ile ise bizi sürdürülebilirliğin son noktasına götüren bütünsel yaklaşım ve geçici süreçlere atıfta bulunulur. Modern ekonomiler, iddialı ekonomik gelişmeleri ve doğal kaynak ve ekosistemlerini koruma yükümlülüklerini uzlaştırmak için çok uğraşmakta, çünkü ikisi genellikle çelişkili nitelikte olarak görülmektedir. İklim değişikliği taahhüdünde bulunmak ve diğer gelişmeler yerine, bunları pazar fırsatlarına dönüştürmek ve bunlardan yararlanmak daha iyi olacaktır. Bir ekonomide bu tür organize ilke ve uygulamaların getirdiği ekonomik gelişmeye Yönetilebilir Sürdürülebilir Gelişme (MSD) denir.
Sürdürülebilir gelişme kavramı, sürdürülebilir gelişmede neyin sürdürüleceği sorusu da dahil olmak üzere, eleştiriye maruz kalmıştır ve hâlen kalmaktadır. Yenilenemeyen bir kaynağın sürdürülebilir kullanımı diye  bir şeyin olmadığı, çünkü herhangi bir kullanım oranı sonunda dünyanın sonlu stoklarının tükenmesine yol açacağı tartışılmıştır; Bu bakış açısı Endüstri Devrimi'ni sürdürülemez kılıyor.   Ayrıca, kavramın anlamının “koruma yönetiminden" “ekonomik kalkınmaya" fırsatçı bir şekilde esnetildiği iddia edilmiştir. Aynı zamanda Brundtland Raporunun, halkla ilişkiler sloganıyla bağlı, belirsiz ve temelsiz bir kavramla, dünya gelişimi için normal bir strateji olarak bir işletmeden başka bir şeyi desteklemediğini savundu. 

Sürdürülebilirlik, doğal biyotik sistemleri bozmadan veya tehlikeye atmadan, kullanılan kaynakları eşit veya daha değerli kaynaklarla değiştirerek dünya üretkenlik süreçlerini süresiz olarak sürdürmenin uygulaması olarak tanımlanabilir. Sürdürülebilir gelişme, doğal sistemlerin taşıma kapasitesiyle ilgili kaygıyı, insanlığın yaşadığı sosyal, politik ve ekonomik zorluklarla ilişkilendirir. Sürdürülebilirlik bilimi sürdürülebilir gelişme ve çevre bilimi kavramlarının incelenmesidir. Gelecek nesiller tarafından kullanılmak üzere gezegen kaynaklarının yenilenmesi, sürdürülmesi ve iyileştirilmesi konusunda, şimdiki nesillerin sorumluluklarına ekstradan bir vurgulama vardır.
Sürdürülebilir gelişmenin 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'da geliştirilen sürdürülebilir orman yönetimi hakkındaki fikirlerde kökleri vardır. İngiltere'de kereste kaynaklarının tükenmesi konusundaki artan farkındalığa cevap olarak, John Evelyn, 1662 yılında "Sylva" adlı makalesinde, doğal kaynakların yıkıcı aşırı sömürüsünü durdurmak için, tohum ve ağaç ekmenin her toprak sahibinin ulusal bir görevi olarak görülmesi gerektiğini savundu. 1713 yılında Saksonya'dan Elektör Frederick Augustus I'in hizmetinde kıdemli bir madencilik yöneticisi olan Hans Carl von Carlowitz, 400 sayfalık ormancılık çalışması olan Sylvicultura oeconomica'yı yayınladı. Evelyn ve Fransa bakanı Jean-Baptiste Colbert'in fikirlerini temel alan von Carlowitz, sürekli verim için orman yönetimi konseptini geliştirdi. Çalışmaları, Alexander von Humboldt ve Georg Ludwig Hartig dahil olmak üzere diğerlerini etkiledi ve sonunda orman biliminin gelişimine yol açtı. Bu da, orman yönetimine yaklaşımını kaynakların akıllıca kullanılması fikrinin yönlendirdiği ABD Orman Servisi 'nin ilk başkanı Gifford Pinchot ve toprak etiği felsefesi, 1960'larda çevre hareketi'nin gelişiminde etkili olan Aldo Leopold gibi insanları etkiledi.
Rachel Carson'ın Silent Spring adlı eserinin 1962'de yayınlanmasının ardından gelişen çevreci hareket, ekonomik büyüme ve gelişme ile çevresel bozulma arasındaki ilişkiye dikkat çekti. 1966 yılına ait The Economics of the Coming Spaceship Earth adlı etkili çalışmasında Kenneth E. Boulding, iktisadi sistemin sınırlı kaynak havuzları ile ekolojik sisteme uyması gerektiğini belirledi. Çağdaş anlamda sürdürülebilir terimin ilk kullanımlarından biri, 1972'de Büyümenin Sınırları ile ilgili klasik raporunda Roma Kulübü tarafından yapılmıştır. Bu rapor, Massachusetts Institute of Technology'den Dennis ve Donella Meadows liderliğindeki bir grup bilim adamı tarafından yazılmıştır. Arzu edilen "küresel denge halini" tanımlayan yazarlar şöyle yazıyor: "Ani ve kontrolsüz çöküş olmadan sürdürülebilir ve tüm halkının temel maddi gereksinimlerini karşılayabilecek bir dünya sistemini temsil eden bir model çıktısı arıyoruz."
Roma Kulübü raporunun ardından bir MIT araştırma grubu, ABD Kongresi için, sürdürülebilir gelişmeye ilişkin yapılan ilk oturumlar olan, "Gelecek İçin Büyüme ve Uygulaması" konulu on günlük oturumlar hazırladı. William Flynn Martin, David Dodson Gray ve Elizabeth Gray, oturumları John Dingell'in Kongre Başkanlığı altında hazırladılar.

1980'de Doğanın Korunması İçin Uluslararası Birlik, küresel öncelik olarak sürdürülebilir gelişmeye ilk atıflardan birini içeren bir dünya koruma stratejisi yayınladı ve "sürdürülebilir gelişme" terimini tanıttı. İki yıl sonra, Birleşmiş Milletler Doğa için Dünya Şartı, doğayı etkileyen insan davranışının yönlendirilmesi ve yargılanması için beş koruma ilkesini ortaya koydu. 1987'de Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, genellikle Brundtland Raporu adı verilen “Ortak Geleceğimiz” raporunu yayınladı. Raporda, şu anda sürdürülebilir kalkınmanın en yaygın olarak tanınmış tanımlarından biri vardı.Sürdürülebilir gelişme, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme kabiliyetinden ödün vermeden, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan bir gelişmedir. İçinde iki temel kavram içerir:· “İhtiyaçlar” kavramı, özellikle de, öncelik verilmesi gereken dünya fakirlerinin temel ihtiyaçları; ve· Çevrenin şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılama kabiliyeti üzerinde teknoloji ve sosyal organizasyonun getirdiği sınırlamalar fikri.
Brundtland Raporundan bu yana, sürdürülebilir gelişme kavramı, "sosyal olarak kapsayıcı ve çevresel olarak sürdürülebilir ekonomik büyüme" hedefine daha fazla odaklanmak için baştaki nesiller arası çerçevenin ötesinde gelişmiştir. 1992'de BM Çevre ve Kalkınma Konferansı, 21. yüzyılda adil, sürdürülebilir ve barışçıl bir küresel toplumun inşasını özetleyen Dünya Şartı'nı yayınladı. Sürdürülebilir gelişmeye yönelik eylem planı Gündem 21, ülkelerin bu birbirine bağlı boyutları tanıyan kalkınmaya ulaşmalarına yardımcı olmak için bilgi, entegrasyon ve katılımı kilit yapı taşları olarak tanımladı. Sürdürülebilir gelişmede herkesin bir kullanıcı ve bilgi sağlayıcısı olduğunu vurgulamaktadır. Eski sektör merkezli iş yapma yöntemlerinden, sektörler arası koordinasyonu ve çevresel ve sosyal kaygıların tüm gelişim süreçlerine entegrasyonunu içeren yeni yaklaşımlara geçme ihtiyacını vurgulamaktadır.
Birleşmiş Milletler Tüzüğü Binyıl Bildirgesi'nin ilkeleri uyarınca, ekonomik kalkınma, sosyal kalkınma ve çevre koruma dahil olmak üzere sürdürülebilir gelişme ile ilgili ilkeler ve anlaşmalar belirlenmiştir. Genel olarak tanımlanmış şekliyle, sürdürülebilir gelişme, şimdiki ve gelecek nesillerinin refahı için büyüme ve gelişmeye yönelik ve doğal, üretilen ve sosyal sermaye yönetimi için bir sistem yaklaşımıdır. Birleşmiş Milletler tarafından kullanılan sürdürülebilir gelişme terimi, hem toprak kalkınmasıyla ilgili konuları hem de eğitim, halk sağlığı ve yaşam standardı gibi daha geniş insani gelişme konularını içermektedir.
2013 yılında yapılan bir araştırma, sürdürülebilirlik raporlamasının birbirine bağlı dört alanın objektifleri aracılığıyla yeniden gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna vardı: ekoloji, ekonomi, politika ve kültür.

Eylül 2015'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 17 Sürdürülebilir Gelişme Hedefinin oluşturduğu “Sürdürülebilir Gelişme için Evrensel, Bütünleşik ve Dönüştürücü” 2030 Gündemi 20 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'ni resmen kabul etti. Hedefler 2016'dan 2030'a kadar her ülkede uygulanmalı ve gerçekleştirilmelidir.

Sürdürülebilir Gelişme İçin Eğitim (ESD), daha sürdürülebilir ve adaletli bir toplum sağlamak için bilgi, beceri, değerler ve tutumlardaki değişiklikleri teşvik eden eğitim olarak tanımlanmaktadır. ESD, sürdürülebilir gelişmenin ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarına dengeli ve bütünleşik bir yaklaşım kullanarak ihtiyaçları karşılamak için mevcut ve gelecek nesilleri güçlendirmeyi ve donatmayı amaçlamaktadır.

ESD kavramı, gezegen'in karşı karşıya kaldığı büyüyen ve değişen çevresel zorlukları ele alma ihtiyacından doğdu. Bunu yapabilmek için eğitim, öğrenenlerin sürdürülebilir gelişmeye katkıda bulunmaları için güçlendirecek bilgi, beceri, değerleri ve tutumları sağlayacak şekilde değişmelidir. Sürdürülebilir gelişme eğitim içine entegre edilmeli ve eğitim sürdürülebilir gelişmeye entegre edilmelidir. ESD, bu kritik sürdürülebilirlik konularının, öğrencileri değişen dünyayı anlamaya ve yanıt vermeye hazırlamak için yerel ve küresel bağlamlardaki müfredata entegrasyonunu teşvik eder. ESD, eleştirel ve sistemik düşünme, işbirlikçi karar verme ve şimdiki ve gelecek nesiller için sorumluluk alma gibi temel yetkinlikleri içeren öğrenme çıktıları üretmeyi amaçlar. Geleneksel tek yönlü bilgi transferi, öğrencilere sorumlu vatandaşlar olarak harekete geçme konusunda ilham vermek için yeterli olmadığında

Sürdürülebilir mimarlık, binaların çevresi ve insanlarla olan ilişkisidir. Sürdürebilir mimarinin amacı minimum enerji tüketimi olan, çevreye minimum zarar veren binalar üretmektir. Sürdürülebilir mimarlığın en önemli özelliklerinden biri yenilebilir enerji kaynaklarına öncelik vermesi ve bulunduğu alandaki enerjiyi etkin biçimde kullanmasıdır.
Sürdürülebilir mimari, malzeme, enerji, geliştirme alanı ve genel olarak ekosistem kullanımında, binaların çevresel etkilerini en aza indirgemeyi amaçlayan mimaridir. Sürdürülebilir mimari, inşa edilen çevrenin tasarımında enerji ve ekolojik korumaya bilinçli bir yaklaşım kullanır.
Sürdürülebilirlik fikri ya da ekolojik tasarım, halihazırda mevcut kaynakları kullanmamızın kolektif refahımıza zararlı etkileri olmamasını veya uzun vadede diğer uygulamalar için kaynak elde etmeyi imkânsız kılmamasını sağlamaktır.

Enerji verimliliği bir binanın tüm yaşam döngüsü boyunca sürdürülebilir mimarinin en önemli hedefidir. Mimarlar binaların enerji ihtiyacını azaltmak ve kendi enerjilerini yakalama veya üretme yeteneklerini artırmak için birçok farklı pasif ve aktif teknik kullanmaktadır. Yerel çevresel kaynaklardan yararlanma ve gün ışığı, güneş ısısı kazanımları ve havalandırma gibi enerji ile ilgili faktörleri etkilemenin anahtarlarından biri saha analizi kullanımıdır.

Zaman içinde çok sayıda pasif mimari strateji geliştirilmiştir. Bu tür stratejilere örnek olarak, odaların düzenlenmesi veya bir binanın pencerelerinin boyutlandırılması ve yönlendirilmesi ve cephelerin ve sokakların yönlendirilmesi veya kentsel planlama için bina yükseklikleri ve sokak genişlikleri arasındaki oran verilebilir.
Verimli bir ısıtma, havalandırma ve iklimlendirme (HVAC) sisteminin önemli ve uygun maliyetli bir unsuru iyi yalıtımlı bir yapıdır. Daha verimli bir bina ısı üretmek veya dağıtmak için daha az güç gerektirir, ancak kirli iç ortam havasını atmak için daha fazla havalandırma kapasitesi gerektirebilir.
Binalardan su, hava ve kompost akışlarından önemli miktarda enerji boşaltılır. Yerinde enerji geri dönüşüm teknolojileri, atık sıcak su ve atılan havadan enerjiyi etkili bir şekilde geri alabilir ve bu enerjiyi gelen taze soğuk su veya temiz havaya aktarabilir. Kompost yapan binalardan bahçecilik dışındaki kullanımlar için enerjinin geri kazanılması, merkezi anaerobik çürütücüler gerektirir.
HVAC sistemleri motorlarla desteklenir. Bakır, diğer metal iletkenlerle kıyaslandığında, motorların elektriksel enerji verimliliğini arttırmaya yardımcı olarak elektriksel yapı bileşenlerinin sürdürülebilirliğini arttırır.
Saha ve bina oryantasyonunun bir binanın HVAC verimliliği üzerinde bazı önemli etkileri vardır.
Pasif solar bina tasarımı, fotovoltaik hücreler veya güneş enerjili sıcak su panelleri gibi aktif güneş mekanizmaları kullanılmadan binaların güneş enerjisini verimli bir şekilde kullanmasını sağlar. Tipik olarak pasif solar bina tasarımları, ısı etkinliğini koruyan yüksek ısıl kütleye ve ısı kaçışını önlemek için işlev gören güçlü yalıtım malzemelerine sahiptir. Düşük enerjili tasarımlar, yazın güneş ısısından kaçmak ve yapay soğutma ihtiyacını azaltmak için tenteler, güneşlikler veya panjurlar aracılığıyla gölgeleme kullanılmasını gerektirir. Ek olarak, düşük enerjili binalar, ısı kaybını en aza indirmek için tipik olarak çok düşük bir yüzey alanı/hacim oranına sahiptir. Bu, yayılan çok kanatlı bina tasarımlarından (genellikle daha “organik” göründüğü düşünülen) çoğu zaman merkezileşmiş yapılar lehine vazgeçildiği anlamına gelir. Amerikan sömürge dönemi tasarımları gibi geleneksel soğuk iklim binaları, küçük ölçekli bir binada merkezi ısı verimliliği için iyi bir tarihsel model sunmaktadır.
Pencereler, zayıf bir yalıtkan olan camdan ısı kaybını en aza indirirken, ısı üreten ışığın girişini en üst düzeye çıkarmak için yerleştirilmiştir. Kuzey Yarımküre'de, bu, doğrudan güneş almak için çok sayıda güneye bakan pencerelerin kurulmasını ve kuzeye bakan pencerelerin sayısını ciddi şekilde sınırlandırmayı içerir. Gaz dolgulu boşluklara ve düşük emisyonlu (düşük E) kaplamaya sahip çift veya üç camlı yalıtımlı pencereler gibi bazı pencere tipleri, tek camlı pencerelere göre çok daha iyi yalıtım sağlar. Yaz aylarında güneş gölgeleme cihazları ile aşırı güneş enerjisi kazanımlarının önlenmesi, soğutma ihtiyacını azaltmak için önemlidir. Yaprak döken ağaçlar genellikle yaprakları ile yaz aylarında aşırı güneşi engellemek ve yaprakları düştüğünde kışın ışığın geçmesine izin vermek için pencerelerin önüne dikilir. Güneş ışığının kışın içeri girmesine izin vermek (gökyüzünde güneş açısı düşük) ve yazın (gökyüzünde güneş açısı fazla) engellemek için panjurlar veya hafif raflar monte edilir. İğne yapraklı veya yaprak dökmeyen bitkiler genellikle soğuk kuzey rüzgârlarına karşı korunmak için binaların kuzeyine yerleştirilir.
Soğuk iklimlerde, ısıtma sistemleri sürdürülebilir mimari için temel odak noktasıdır çünkü bunlar tipik olarak binalardaki en büyük enerji drenajlarından biridir.
Soğutmanın öncelikli olduğu sıcak iklimlerde pasif solar tasarımları da çok etkili olabilir. Yüksek termal kütleye sahip inşaat malzemeleri gün boyunca gecenin serinliğini korumak için çok değerlidir. Ek olarak, inşaatçılar genellikle yüzey alanını ve ısı kaybını en üst seviyeye çıkarmak için yayılmış tek katlı yapıları tercih eder. Binalar genellikle mevcut rüzgârları, özellikle yakındaki su kütlelerinden gelen serin rüzgârları yakalamak ve yönlendirmek için tasarlanmıştır. Bu değerli stratejilerin birçoğu, güney-batı misyon binaları gibi sıcak bölgelerin geleneksel mimarisi tarafından  bir şekilde kullanılmaktadır.
Dört mevsim iklimlerde, entegre bir enerji sistemi verimi artacaktır: bina iyi yalıtıldığında, doğanın kuvvetleriyle beraber çalışmak üzere konumlandırıldığında, ısı yeniden kazanıldığında (derhal kullanılmak ya da depolanmak üzere), fosil yakıt ya da elektrik gücüyle çalışan ısı tesisi % 100 ya da daha fazla verimli olduğunda ve yenilenebilir enerji kullanıldığında.

Fotovoltaik güneş panelleri gibi aktif güneş cihazları, herhangi bir kullanım için sürdürülebilir elektrik sağlamaya yardımcı olur. Bir güneş panelinin elektrik çıkışı, oryantasyon, verimlilik, enlem ve iklime bağlıdır - güneş enerjisi kazanımı aynı enlemde bile değişmektedir. Ticari olarak temin edilebilen PV panelleri için tipik verimlilik % 4 ila % 28 arasındadır. Bazı fotovoltaik panellerin düşük verimliliği, kurulumlarının geri ödeme süresini önemli ölçüde etkileyebilir. Bu düşük verimlilik, güneş panellerinin uygulanabilir bir enerji alternatifi olmadığı anlamına gelmez. Örneğin Almanya'da, Güneş Panelleri yaygın olarak konut ev inşaatına kurulur.
Çatılar, fotovoltaik panellerin maksimum verimle enerji toplayabilmesi için genelde güneşe doğru açılıdır. Kuzey yarım kürede, esaslı bir güneye bakan bir yönlendirme güneş panelleri için verimi en üst düzeye çıkarır. Eğer esaslı bir güney yönlendirmesi mümkün değilse, güneş panelleri güneyden 30 °'ye kadar açılandığında yeterli enerji üretebilir. Bununla birlikte, daha yüksek enlemlerde, güney dışı oryantasyon için kış enerji verimi önemli ölçüde azalacaktır.
Kışın verimi en üst düzeye çıkarmak için, kolektör yatay enlem açısı +15° olabilir. Yaz aylarında verimliliği en üst düzeye çıkarmak için -15° olmalıdır. Ancak, yıllık maksimum üretim için panelin yatay üzerindeki açısı enlem açısına eşit olmalıdır.

Enerji üretiminde küçük boyutlu rüzgâr türbinlerinin sürdürülebilir yapılarda kullanılması birçok faktörün dikkate alınmasını gerektirir. Maliyetler dikkate alındığında, küçük rüzgâr sistemleri genellikle ürettikleri enerji miktarına göre daha büyük rüzgâr türbinlerinden daha pahalıdır. Küçük rüzgâr türbinleri için, bakım maliyetleri, marjinal rüzgâr enerjisi yakalayabilme kabiliyetine sahip tesislerde belirleyici bir faktör olabilir. Düşük rüzgârlı tesislerde bakım, küçük bir rüzgâr türbininin gelirinin çoğunu tüketebilir. Rüzgâr türbinleri rüzgârlar 8 mil hıza ulaştığında çalışmaya başlar, 32-37 mil hızlarda enerji üretim kapasitesine ulaşır ve 55 mil hızın üzerindeki hızlarda hasarı önlemek için kapanır. Bir rüzgâr türbininin enerji potansiyeli, kanatlarının uzunluğunun karesi ve kanatlarının döndüğü hızın küpü ile orantılıdır. Tek bir bina için güç sağlayabilen rüzgâr türbinleri mevcut olmasına rağmen, bu faktörlerden dolayı, rüzgâr türbinininin verimliliği inşaat sahasındaki rüzgâr koşullarına bağlıdır. Bu nedenlerden dolayı, rüzgâr türbinlerinin az da olsa verimli olması için, düzensiz rüzgâr alan yerlerden ziyade, sabit miktarda rüzgâr aldığı bilinen yerlere (ortalama rüzgâr hızı 15 milden daha fazla) kurulmalıdır. Bir çatıya küçük bir rüzgâr türbini monte edilebilir. Kurulum sorunları daha sonra çatının sağlamlığını, titreşimi ve çatı çıkıntısından kaynaklanan türbülansı içerir. Küçük ölçekli çatı rüzgâr türbinlerinin, normal bir konut için gerekli olan elektriğin % 10'undan % 25'ine kadar olan kısmını üretebileceği bilinmektedir. Konut ölçeğinde kullanım için türbinler genellikle 2 m - 8 m arasındadır ve test edilen rüzgâr hızlarında 900 watt ila 10.000 watt arasında elektrik üretir. Binaya entegre rüzgâr türbini performansı, çatıya monte edilmiş bir türbinin üstüne bir aerofoil kanat eklenmesiyle arttırılabilir.

Güneş enerjili evsel sıcak su sistemleri olarak da adlandırılan güneş enerjili su ısıtıcıları, bir ev için sıcak su üretmenin uygun maliyetli bir yolu olabilir. Herhangi bir iklimde kullanılabilirler ve kullandıkları yakıt-güneş ışığı-bedavadır.
İki tür güneş enerjili su sistemi vardır-aktif ve pasif. Aktif bir güneş kolektör sistemi günde yaklaşık 80 ila 100 galon sıcak su üretebilir. Pasif bir sistem daha düşük kapasiteye sahip olacaktır.
Ayrıca iki tür dolaşım vardır; doğrudan dolaşım sistemleri ve dolaylı dolaşım sistemleri. Doğrudan sirkülasyon sistemleri, kullanım suyunu panellerden geçirir. Dolaylı sirkülasyon, güneş panellerinden glikolü veya başka bir sıvıyı geçirir ve kullanım suyunu ısıtmak için bir ısı eşanjörü kullanır.
En yaygın kullanılan iki kollektör paneli, Düz Pa

Sürdürülebilir moda, moda sektöründe hızlı moda anlayışına karşı gelişmiş, ekolojik bütünlüğü ve toplumsal adaleti savunarak moda ürünlerini ve sistemini değiştirmeyi hedefleyen bir akım. Yalnızca ürünle değil, modanın bağlantılı olduğu toplumsal, kültürel, ekolojik, finansal sistemlerle de ilgilenen bir yaklaşımdır.
Temelleri  çevre hareketiyle birlikte atılan sürdürülebilir moda kavramı, sektörde toplumsal değeri ve refahı önceleyen bir iş modelinin benimsenebileceği inancına dayanır.

Sürdürülebilir modanın temelleri modern çevre hareketiyle birlikte atıldı. Amerikalı biyolog Rachel Carson’ın 1962’de yayımlanan Silent Spring" adlı kitabı, tarımda kullanılan kimyasalların neden olduğu kirliliği ifşa ederek bu konuda önde gelen kaynaklardan biri hâline geldi. 1987'de yayımlanan Brundtland Raporu'nda "sürdürülebilir kalkınma" ifadesinin geçmesiyle birlikte insanlığın çevre üzerindeki etkisi daha kapsamlı araştırmalara konu olmaya başladı, 1990'larla birlikte bu durum modayı da etkilemeye başladı.
Özellikle 1980'lerin sonlarından itibaren çevresel hassasiyetleri çalışmalarına yansıtmaya başlayan Patagonia ve ESPRIT gibi büyük şirketlerin çabaları dikkat çekiciydi. İki şirket de kullandıkları elyafın etkisini araştırmak için ciddi yatırım yaptı. Patagonia böylelikle pamuk, yün, naylon ve polyesterin yaşam döngüsünü hesaplarken ESPRIT ise pamuk yerine daha iyi alternatifler bulmaya yöneldi.

Sürdürülebilir moda hareketini savunanlar, moda sektörünün farklı davranabileceğine, toplumsal değeri ve refahı önceliği kabul edebileceğine inanıyor. Bu doğrultuda da şirketlerin çevresel, toplumsal ve ahlaki açıdan gelişmeyi idari gündemlerine almaları gerektiğini belirtiyorlar.
Sürdürülebilir modanın hedefi, faaliyetleri aracılığıyla gelişmiş ekosistemler ve topluluklar yaratmak olarak tanımlanmıştır. Buna ulaşmak için yerel üretim ve ürünlerin değerini artırmak, malzemelerin yaşam döngüsünü uzatmak, zamansız giysileri daha değerli hâle getirmek, atık miktarını sıfırlamak, üretim ve tüketimin çevrede yarattığı tahribatı azaltmak gibi yöntemlere başvurabiliyor. Bu akım ayrıca insanları bilinçlendirerek çevre dostu tüketimi teşvik etmeyi hedefliyor.

Hızlı moda kavramı 1980 yılında ABD'de ortaya çıkmış, 1900'lerin sonu ve 21. yüzyılın başında tüm dünyaya hızla yayılmış bir iş modelidir.
Tasarımdan mağazaya ürünlerin hızlı üretim sürecine dayalı ve piyasanın ihtiyaçlarına anında cevap veren bir iş modelini ifade etmektedir. Ucuz, düşük kaliteli, birkaç kez kullanılıp atılabilir kıyafetlerle özdeşleştirilen hızlı moda, hazır giyim üretimi, ucuz stilleri halka sunmak için trend replikasyonunu ve düşük kalite malzemeleri kullanır. Her hafta sunulan yeni ürünler ve yılda yaklaşık yirmi yeni koleksiyonun tanıtılması hem üretim hem de tüketimin hızla yayılmasına neden olmuştur. Bu hareket çevre, hazır giyim işçileri ve tüketiciye ekonomik maliyeti bakımından zararlı etkiler doğurmuş; kimi kaynaklara göre moda sektörü petrolden sonra dünyayı en çok kirleten ikinci endüstri haline gelmiştir.
Hızlı moda modelini çoğunlukla Zara, H&M, GAP, Primark ve TopShop gibi tanınmış markalar benimsemiştir. Modada tüketim ve üretim trendleri; kıyafet tüketim hızı ve giysilerin çeşitliliği bakımından 1980'lerden itibaren büyük değişim geçirdi. 1980'lerde üretimin Asya'ya kaymaya başlamasıyla beraber kıyafet fiyatlarında düşüş hızlandı ve zamanla moda endüstrisi dünyanın en büyük üçüncü sektörü hâline geldi. Bu üretim modelini sömürüye dayalı olmakla eleştiren protestolar karşısında markaların Çin'de şartları iyileştirmesi ve ücretlerin yükselmesi sonucu üretim, daha kötü koşulların olduğu ucuz maliyetli Bangladeş, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelere kaymaya başladı.

Yavaş moda modern hayattaki çok hızlı değişen moda akımları, eğilimleri ve hızlı üretime karşı doğmuş bir harekettir.  Terim ilk olarak yazar ve tasarım aktivisti Kate Fletcher tarafından kullanılmıştır. Fletcher yavaş modayı "kalite odaklı" olarak tanımlamıştır. Yavaş moda hareketinin temel felsefesi uzun süreli giyilebilecek, kalitesi yüksek, modası geçmeyecek ürünler üretmektir. Diğer yavaş moda öncüleri bu hareketin daha yavaş üretimi teşvik ettiğini, sürdürülebilirlik ve etiği birleştirdiğini, son olarak da tüketicileri yerel moda tarzları, doğal malzemelerle üretilen ve dayanıklı kıyafetler almaya yönlendirdiğini belirtiyor. Yavaş moda hareketi "yavaş tasarım" hareketini başlatmıştır. Yavaş tasarım, endüstri devrimi öncesinin insan emeğine ve doğal malzemeye dayalı bir tür el sanatı olan tekstil üretimine geri dönüştür. Yavaş moda sadece klasik olanı benimsemek ya da üretim sürecini yavaşlatmak değil; aynı zamanda kâr elde etmenin yanında sosyal sorumluluk, sürdürülebilirlik, şeffaflık ve diğer temel iş uygulamalarını geliştirmek demektir.

Bilinçsiz tüketimin etkisiyle tekstil ürünlerinin kullanım ömrü yıllar içerisinde kısaldı ve bu nedenle dünyada bıraktığı olumsuz ayak izi arttı. Küresel eğilim, tüketicilerin 15 yıl öncesine göre iki kat daha fazla kıyafet aldığını, ancak bu kıyafetleri eski kullanım sürelerinin yarısına karşılık gelecek süreler boyunca kullandığını gösteriyor. Bir moda ürününün ömrünü yalnızca %10, örneğin üç ay uzatmak, çevresel ayak izinde 3 milyon ton daha az CO2 salımı, 600 milyon m³ daha az su tüketimi ve 150.000 ton daha az atık üretimi gibi önemli etkiler sağlayabilir. Diğer yandan bir giysinin giyim süresinin mevcut kullanım süresinin iki katına çıkarılması durumunda, GHG (sera gazı) emisyonunun %44 oranında azalacağı öngörülmektedir. Küresel olarak tüketiciler, giymeye devam edebilecekleri kıyafetleri çöpe atarak her yıl 460 milyar ABD dolarına varan kaynağı boşa harcıyor.
Kaynak yoğun moda sektörünün neden olduğu ayak izi göz önünde bulundurulduğunda giysilerin mümkün olan en uzun ömürlü kullanımına yönelik malzeme ve iş modellerinin geliştirilmesi ihtiyacı doğdu. Al-yap-at doğrusal modelinden döngüsel iş modellerine geçerek ve ürünlerinin, mümkün olan en yüksek değer seviyesinde tutarak kullanımını sağlayan modeller geliştirildi. Döngüsel modeller, bir ürünün ömrünü uzatan ya da atığa dönüşmesini geciktiren, hatta atığa dönüşmesini engelleyen dayanıklılık, uzun ömür ve modülerliğin yanı sıra onarılabilirlik, ileri dönüşüm ve yeniden kullanılabilirliği içerir. Bu modeller, ürünün tasarım aşamasından başlayarak üretim, kullanım ve ömür sonu süreçleri göz önünde bulundurularak planlanmalıdır. Tasarım ve üretim süreçlerinin dışında kalan tüketici kullanımı giysilerin ömrünü belirleyen en önemli aşamalardan biri. Sürdürülebilir tüketici davranışları geliştirilerek ürünlerin bilinçli kullanımı sağlanarak ömürleri uzatılabilir. Tüketicileri bilinçlendirmeye yönelik doğru etiketleme ve bakım talimatları doğrultusunda, daha az yıkama ve kurutma uygulamalarıyla CO2 salımı 2030'a kadar yaklaşık 186 milyon ton azaltılabilir. Tüketicide ömrünü tamamlayan giysiler için kiralama, yeniden satış, onarım ve yenileme gibi döngüsel modellerin uygulanması sera gazı emisyonunun 2030'a kadar yaklaşık 143 milyon ton azaltılmasını sağlayabilir.

Tekstilin dünyayı en çok kirleten sektörler arasında petrol endüstrisinden sonra ikinci sırada yer aldığı düşünülmektedir. Hammaddesi, üretim aşaması, tüketiciye ulaştırılması, kullanılması ve sonraki süreçlerin her biri çevreye büyük zararlar verir. Canlı renkler, baskılar ve kumaş kaplamalar gibi moda ürünlerini çekici kılan unsurların çoğu ise zehirli kimyasallar içeriyor. Polyester içeren çamaşırlar ev tipi çamaşır makinelerinde yıkandıklarında mikrofiberler bırakıyorlar. Bunlar kanalizasyon ve atık su arıtma tesislerinden su yollarına kolayca geçebiliyor. Biyolojik olarak bozulmadıkları için sudaki yaşam için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Deniz ve okyanuslardaki küçük canlılar mikrofiberleri yer ve bu yolla balıklara geçen bu kimyasallar insanların sofralarına kadar gelir. İklim değişikliğini ele alma ihtiyacı daha acil hâle geldikçe, endüstri sektörleri karbon emisyonlarını azaltmak için çalışmaya başlamıştır.
Moda dünyası iklim değişikliğine önemli derecede etkide bulunuyor. Bir McKinsey araştırması bu sektörün  küresel moda endüstrisinin 2018'de yaklaşık 2,1 milyar ton sera gazı emisyonu ürettiğini, bunun da küresel toplamın %4'üne eşit olduğunu göstermiştir. Moda endüstrisinin emisyonlarının yaklaşık %70'i malzeme üretimi, hazırlama ve işleme gibi yukarı yönlü faaliyetlerden gelmekte, kalan %30 satış sonrası perakende operasyonları, kullanım aşaması ve kullanım sonu faaliyetleriyle ilişkilendirilmektedir.
Moda endüstrisi insan sağlığını olumsuz etkilemesinin yanında milyarlarca dolar karşılığında yapılan hayvan katliamına ve yüksek miktarda karbon salımına neden olurken yılda 79 milyar metreküp su tüketiyor. Tüm giysilerimizin boyama ve terbiye işlemlerinde büyük ölçüde temiz su kullanılırken bu miktarın 32 milyon havuzu dolduracağı belirtiliyor. Boyalı kumaş tonu başına 200 tona kadar tatlı su kullanılabilmektedir. Ayrıca sadece 1 kg pamuk üretmek için 20.000 litreye kadar suya ihtiyaç duyulabilmektedir. Bu durum zaten kıt olan bu değerli kaynak üzerinde muazzam bir baskı yaratmakta ve pamuk üretiminin suyu tamamen boşalttığı Aral Denizi'nin çölleşmesi gibi dramatik ekolojik sonuçlara neden olmaktadır.

Şeffaflık, şirketlerin daha güçlü değer zinciri ortaklıkları oluşturmasına olanak sağlar ve tüketicileri daha bilinçli satın alma kararları vermeleri konusunda bilinçlendirir. 2013'te Bangladeş'teki Rana Plaza fabrikası çökerek binlerce hazır giyim işçisinin trajik kaybına sebep olduğunda şeffaflığın önemi tam anlamıyla ortaya çıkmıştır. Rana Plaza olayını takiben İngiltere'de kâr amacı gütmeyen bir bağımsız sosyal kuruluş olan "Moda Devrimi" ortaya çıkmıştır. Hareket tarafından yayınlanan Moda Şeffaflık Endeksi küresel giyim markalarının çalışma koşullarından çevrede bıraktıkları ayak izine kadar tüm işletme fonksiyonlarını değerlendirerek daha şeffaf hâle gelmelerini amaçlamaktadır. Aynı şekilde 2012'de giyim endüstrisinin sürdürülebilir üretimini amaçlayan "Sürdürülebilir Hazır Giyim Koalisyonu" da tüm endüstri kat

Sürdürülebilir sanat, sürdürülebilirliğin ekoloji, sosyal adalet, şiddetsizlik ve taban demokrasisi gibi temel ilkeleriyle uyumlu sanattır. Sürdürülebilir sanat, eserin ve alımlanmasının sosyal, ekonomik, biyofiziksel, tarihi ve kültürel çevreleriyle olan ilişkisinin daha geniş etkisi göz önünde bulundurularak üretilen sanat olarak da anlaşılabilir.

Çağdaş sanat tarihçileri ve küratörler Maja ve Reuben Fowkes'a göre, sürdürülebilir sanatın kökenleri 1960'ların sonu ve 1970'lerin başındaki kavramsal sanata kadar uzanabilir. Ayrıca sürdürülebilirlik kavramının yükselişini 1989'da Soğuk Savaş'ın sona ermesine ve ekolojik ve sosyal sorunların küresel karakterine ilişkin yeni bir farkındalığın ortaya çıkmasına bağlamaktadırlar. Bu yazarlara göre sürdürülebilir sanat, 1960'ların arazi sanatı hareketindeki bazı kilit uygulayıcılara karşı eleştirel bir tutum benimsemektedir; bu uygulayıcılar, peyzajı fırça yerine buldozer kullanan dev bir tuval gibi ele almanın çevresel sonuçları konusunda çok az endişe göstermişlerdir. Modernizmden kaynaklanan 'özerk' ve 'araçsal' sanat arasındaki polemik ayrımını sorguladılar ve ' toplumsal aktörler olarak sanata olduğu kadar sanatçılara da özgür olma ve egemen ideolojik karşıtlara alternatifler sunabilme potansiyelini veren şeyin 'özerklik' olduğunu savundular.

2005 yılından bu yana Almanya'nın Hamburg kenti yakınlarındaki Ihlienworth'da, küratörlüğünü Alman kavramsal sanatçı ve küratör Samuel J. Fleiner'in yaptığı bir Sürdürülebilir Sanat Bienali düzenlenmektedir.
Maja ve Reuben Fowkes tarafından desteklenen 'sürdürülebilir sanat' teriminin yanı sıra, sanat ve sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiler üzerine bir dizi yorum bulunmaktadır: Diğer yazarlar daha geniş kapsamlı 'sürdürülebilirlik sanatı' veya 'sanat ve sürdürülebilirlik' kavramlarını tercih etmektedir. Bazıları ise 'sürdürülebilir sanat' teriminin kullanımını açıkça reddederek bunun yerine 'sürdürülebilirlik hakkında düşünmemiz için bize ilham veren sanatsal çalışmalara' atıfta bulunmaktadır.
Çağdaş sanatın sürdürülebilirlik kavramlarıyla ilişkisine dair profesyonel tartışmalar 2000'li yılların başında, örneğin Alman Politik Kültür Derneği'nin Ocak 2002'de Berlin Sanat Akademisi'nde düzenlediği konferans ve 'Tutzinger Manifestosu' ile Avrupa çapında filizlenmiştir. Sürdürülebilirlik ve Çağdaş Sanat üzerine Uluslararası Sempozyum Mart 2006'da Budapeşte'deki (Macaristan) Orta Avrupa Üniversitesi'nde düzenlendi. Bu, Maja ve Reuben Fowkes tarafından düzenlenen ve çağdaş sanatçıları, filozofları, çevre bilimcileri ve aktivistleri bir araya getirerek ortak bir zeminde buluşmalarını sağlayacak bir dizi uluslararası sempozyumun ilkiydi. Mart-Nisan 2007'de Lüneburg Leuphana Üniversitesi'nde düzenlenen Avrupa Sosyoloji Derneği Sanat Araştırma Ağı, bienal konferansında dikkatini 'sanat ve sürdürülebilirlik' konusundaki son hareketler ve yaklaşımlara odakladı.
Sürdürülebilir sanatın yeni ortaya çıkan alanındaki anahtar metinler arasında Hildegard Kurt ve Bernd Wagner'in yazdığı 'Kultur - Kunst - Nachhaltigkeit' (2002), Maja ve Reuben Fowkes'un yazdığı 'Çağdaş Sanatta Sürdürülebilirliğin İlkeleri'  yer almaktadır. Sacha Kagan'ın 'Sanat ve Sürdürülebilirlik' (2011) adlı eseri de bulunmaktadır. Sanat ve kültürlerin sürdürülebilirlikle ilişkisine dair disiplinler arası analizlerin bir derlemesi Sacha Kagan ve Volker Kirchberg'in editörlüğünü yaptığı 'Sustainability: a new frontier for the arts and cultures' (2008) adlı kitapta yer almaktadır.
Açıkça "sürdürülebilir sanata" adanan sergiler arasında örneğin Kasım 2005'te Chicago'daki Smart Museum'da düzenlenen 'Yeşilin Ötesinde: Sürdürülebilir Sanata Doğru' yer almaktadır  Sürdürülebilirliğin çatışmalı politikalarının ve "ekolojik sürdürülebilirlik" ile "ekonomik sürdürülebilir kalkınma" arasında gidip gelen sürdürülebilirlik teriminin muğlaklığının bir incelemesidir. Güncel sanatın çevre sorunlarını vurgulama, toplumdaki sürdürülemez faktörlere yönelik eleştirileri dile getirme ve sürdürülebilirliğin sağlanması için yaratıcı çözümler sunma konusundaki çok yönlü rolüne ilişkin yakın tarihli bir açıklama için Maja ve Reuben Fowkes'un Enough for All Forever (2012) kitabındaki 'Sanat ve Sürdürülebilirlik' başlıklı denemesine bakabilirsiniz.

Modern sürdürülebilir sanatçılar, sanat pratiklerinde toksik olmayan, sürdürülebilir malzemeler kullanan ve sürdürülebilirlikle ilgili kavramsal fikirleri çalışmalarına entegre eden sanatçıları içermektedir. Washington, DC merkezli cam heykeltıraşları Erwin Timmers  ve Alison Sigethy, en az geri dönüştürülen yapı malzemelerinden yapısal camları kullanıyor.

Arazi sanatı
Sürdürülebilir tasarım

Sürdürülebilir tarım, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeden toplumun mevcut gıda ve tekstil ihtiyaçlarını karşılayacak sürdürülebilir yollarla yapılan tarım anlamına gelir. Ekosistem hizmetleri anlayışına dayanabilir. Tarımın sürdürülebilirliğini artırmanın birçok yöntemi vardır. Sürdürülebilir gıda sistemleri içinde tarım geliştirirken, esnek iş süreci ve tarım uygulamalarının geliştirilmesi önemlidir.
Tarım çok büyük bir çevresel ayak izine sahiptir; çevresel değişikliklere neden olurken aynı zamanda bu değişikliklerden etkilenir. Eğer insan nüfusu artışı gıda üretiminde bir artıştan vazgeçmezse, bu gerekli olacaktır. Sürdürülebilir tarım, tarım sistemlerinin değişen çevre koşullarında büyüyen bir nüfusu beslemesini sağlamak için potansiyel bir çözüm sunmaktadır. Herhangi bir belirli maliyet ve yerde doğal kaynakların sınırlı temini göz önüne alındığında, gerekli kaynaklar için verimsiz veya zararlı tarım nihayetinde mevcut kaynakları veya bunları karşılayabilme ve edinebilme yeteneğini tüketebilir.

1907'de Franklin H. King, "Kırk Yüzyılın Çiftçileri" kitabında sürdürülebilir tarımın avantajlarını tartışmış ve bu tür uygulamaların gelecekte tarım için hayati önem taşıyacağı konusunda uyarmıştır. Söylendiğine göre 'Sürdürülebilir tarım' (sustainable agriculture) ifadesi Avustralyalı agronomist Gordon McClymont tarafından adlandırılmıştır. Terim 1980'lerin sonlarında popüler oldu.
2002 yılında Toronto'daki Uluslararası Bahçe Bitkileri Kongresi'nde Uluslararası Bahçe Bitkileri Bilimi Derneği tarafından düzenlenen bahçecilikte sürdürülebilirlik konulu uluslararası bir sempozyum vardı. 2006'da Seul'de gerçekleşen bir sonraki konferansta ilkeler daha ileri aşamada tartışıldı.

1977 tarihli ABD Ulusal Tarımsal Araştırma, Yayım ve Öğretim Politikası Yasası'nda "sürdürülebilir tarım" terimi sahaya özel bir uygulamaya sahip entegre bir bitki ve hayvan üretimi uygulamaları sistemi olarak tanımlanmaktadır ve uzun vade hedefleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:

insan gıda ve lif ihtiyaçlarını karşılamak
çevresel kalitenin ve tarım ekonomisinin dayandığı doğal kaynak tabanının geliştirilmesi
yenilenemeyen kaynakların ve çiftlikteki kaynakların en verimli şekilde kullanılması ve gerektiğinde doğal biyolojik döngülerin ve kontrollerin entegre edilmesi
çiftlik operasyonlarının ekonomik uygulanabilirliğini sürdürmek
bir bütün olarak çiftçilerin ve toplumun yaşam kalitesini artırmak.
İngiliz bilim adamı Jules Pretty tarımda sürdürülebilirlik ile ilgili birkaç temel ilke belirtti:

Besin öğesi döngüsü, toprak yenilenmesi ve azot fiksasyonu gibi biyolojik ve ekolojik süreçlerin tarım ve gıda üretim uygulamalarına dahil edilmesi.
Özellikle çevreye zararlı olanlar için yenilenemeyen ve sürdürülemeyen girdilerin azaltılmış miktarlarının kullanılması.
Hem araziyi verimli bir şekilde işlemek hem de çiftçilerin kendine güvenini ve kendi kendine yeterliliğini teşvik etmek için çiftçilerin uzmanlığını kullanmak.
Farklı becerilere sahip insanların işbirliği ve dayanışması yoluyla tarımsal ve doğal kaynak problemlerini çözme. Ele alınan sorunlar arasında haşere yönetimi ve sulama yer almaktadır.
“Uzun vadeli ve kısa vadeli ekonomiyi dikkate alır çünkü sürdürülebilirlik sonsuza dek, yani sonsuz yenilenmeyi teşvik etmek için tasarlanmış tarımsal ortamlar olarak tanımlanır”. Kaynakların korunması ihtiyacını çiftçinin geçim kaynakları için çabalama ihtiyacı ile dengeler.
Biyolojik çeşitliliği insan yaşam alanı içinde barındıran uzlaşma ekolojisi olarak kabul edilir.

Tarımla ilgili sürdürülebilirliğin tanımı üzerine tartışmalar var. Tanım iki farklı yaklaşımla karakterize edilebilir: ekoloji merkezci bir yaklaşım ve teknoloji temelli bir yaklaşım. Ekoloji merkezli yaklaşım, insan gelişiminin sıfır veya düşük büyüme düzeylerini vurgular ve tüketim modellerini değiştirme ve kaynak tahsisi ve kullanımı amacıyla organik ve biyodinamik tarım tekniklerine odaklanır. Teknosentrik yaklaşım, korumaya yönelik tarım sistemleri gibi endüstriyel sistemin devlet tarafından yönlendirilmesinin uygulanması gerektiğinden, biyoteknolojinin artan gıda talebini karşılamanın en iyi yolu olduğu argümanına kadar sürdürülebilirliğe çeşitli stratejilerle ulaşılabileceğini savunmaktadır.
Sürdürülebilir tarım konusuna iki farklı lens üzerinden bakılabilir: çok fonksiyonlu tarım ve ekosistem hizmetleri. Her iki yaklaşım da benzerdir, ancak tarımın işlevine farklı bakarlar. Çok işlevli tarım felsefesini kullananlar çiftlik merkezli yaklaşımlara odaklanırlar ve işlevi tarımsal faaliyetin çıktıları olarak tanımlarlar. Çok işlevliliğin temel argümanı, tarımın, gıda ve lif üretiminin yanı sıra diğer işlevleri olan çok işlevli bir girişim olduğudur. Bu işlevler arasında yenilenebilir kaynak yönetimi, peyzajın korunması ve biyolojik çeşitlilik bulunmaktadır. Ekosistem hizmet merkezli yaklaşım, bireylerin ve bir bütün olarak toplumun "ekosistem hizmetleri" olarak adlandırılan ekosistemlerden yararlandığını ortaya koymaktadır. Sürdürülebilir tarımda, ekosistemlerin sağladığı hizmetler arasında tozlaşma, toprak oluşumu ve besin öğesi döngüsü vardır ve bunların hepsi de gıda üretimi için gerekli işlevlerdir.
Ayrıca sürdürülebilir tarımın, agroekoloji olarak adlandırılan, tarıma ekosistem yaklaşımı olarak kabul edildiği iddia edilmektedir.

Çoğu tarım uzmanı, "sürdürülebilirliğin hedefini" gerçekleştirmek için ahlaki bir zorunluluk olduğu konusunda hemfikirdir. Büyük tartışma, hangi sistemin bizi bu hedefe götüreceği ile ilgilidir çünkü sürdürülebilir olmayan bir yöntem büyük ölçekte kullanılırsa, çevre ve insan nüfusu üzerinde büyük bir olumsuz etkisi olacaktır.

Toprak üzerinde uzun süreli hasara neden olabilecek uygulamalar arasında, toprağın aşırı işlenmesi (erozyona yol açar) ve yeterli drenaj olmadan sulama yapılması (tuzlanmaya yol açar) yer alır.

Bir tarım alanı için en önemli faktörler iklim, toprak, besinler ve su kaynaklarıdır. Dördünden, su ve toprak koruma insan müdahalesine en uygun olanlardır.
Çiftçiler mahsul yetiştirip hasat ettiklerinde topraktan bazı besinleri azaltırlar. Zenginleştirme olmadan, toprak besin tükenmesine maruz kalır ve kullanılamaz hale gelir veya verim az olur. Sürdürülebilir tarım, doğalgaz veya mineral cevherleri gibi yenilenemez kaynakların kullanımını veya ihtiyacını en aza indirirken toprağın zenginleştirilmesine bağlıdır.
"Sürekli üretim yapabilen", ancak başka yerlerde çevresel kalite üzerinde olumsuz etkileri olan bir çiftlik sürdürülebilir değildir. Küresel bir görüşün garanti edilebileceği bir durum örneği, bir çiftliğin verimliliğini artırabilecek, ancak yakındaki nehirleri ve kıyı sularını kirletebilecek suni gübre veya çiftlik gübresi uygulamasıdır (ötrofikasyon). Topraktaki besinlerin tükenmesinden dolayı düşük mahsul verimi sorunu da, yağmur ormanı yıkımı ile ilişkili olduğu için diğer uç nokta olarak istenmeyecektir. Asya'da, sürdürülebilir tarım için gereken arazi miktarı yaklaşık 12,5 dönümdür ve buna hayvan yemi, ticari mahsul olarak tahıl ve diğer gıda bitkileri üretimi için gerekli arazide dahildir. Bazı durumlarda, küçük bir su ürünleri yetiştiriciliği bölümü de dahildir (AARI-1996).

Prensipte süresiz olarak mevcut olabilecek olası nitrat kaynakları şunları içerir:

bitkisel atıkların geri dönüşümü ve hayvancılık veya işlenmiş insan gübresi
yerfıstığı veya yonca gibi, rhizobia adı verilen azot fiksasyonu yapan bakterilerle simbiyozlar oluşturan baklagil ve yem bitkileri yetiştirmek
Haber süreci tarafından endüstriyel azot üretimi, şu anda doğal gazdan türetilen hidrojeni kullanır (ancak aynı hidrojen bunun yerine yenilenebilir elektrik kullanılarak sudan elektroliz ile elde edilebilir)
genetik mühendisliği ile baklagil olmayan bitkileri azot fiksasyon simbiyozları oluşturacak şekilde modifiye etmek veya mikrobiyal simbiyotlar olmadan azotu sabitlemek.
Son seçenek 1970'lerde önerildi, fakat ancak yavaş yavaş uygulanabilir hale geliyor. Fosfor ve potasyum gibi diğer besin girdilerinin yerine geçebilecek sürdürülebilir seçenekler daha sınırlıdır.
Diğer seçenekler arasında uzun vadeli ürün rotasyonları, Nil'in sulanması gibi ekili arazileri her yıl sular altında bırakan doğal döngülere dönüş, biyokömürün uzun süreli kullanımı ve zararlılar, kuraklık veya besin eksikliği gibi ideal koşullardan daha azına adapte olmuş mahsul ve hayvanların kullanımı bulunmaktadır. Yüksek seviyede toprak besin maddesi gerektiren ürünler, uygun gübre yönetimi uygulamaları ile daha sürdürülebilir bir şekilde yetiştirilebilir.

Fosfat, gübrede birincil bileşendir. Azottan sonra bitkiler için en önemli ikinci besindir ve genellikle sınırlayıcı bir faktördür. Toprak verimliliğini ve mahsul verimini artırabileceğinden sürdürülebilir tarım için önemlidir. Fosfor; fotosentez, enerji transferi, sinyal iletimi, makromoleküler biyosentez ve solunum dahil olmak üzere tüm önemli metabolik süreçlerde yer alır. Kök ramifikasyonu ve mukavemeti ve tohum oluşumu için gereklidir ve hastalık direncini artırabilir.
Fosfor toprakta hem inorganik hem de organik formlarda bulunur ve toprak biyokütlesinin yaklaşık % 0.05'ini oluşturur. Fosforlu gübreler, tarımsal topraklardaki inorganik fosforun ana girdisidir ve ekili topraklardaki fosforun yaklaşık % 70-80'i inorganiktir. Fosfat içeren kimyasal gübrelerin uzun süreli kullanımı ötrofikasyona neden olur ve topraktaki mikrobiyal yaşamı azaltır, bu nedenle insanlar diğer kaynaklara yönelmişlerdir.
Fosforlu gübreler fosfatlı kayaçlardan üretilmektedir. Bununla birlikte, fosfatlı kayaçlar yenilenebilir olmayan bir kaynaktır ve tarımsal kullanım için madencilik tarafından tüketilmektedir: fosfor üretiminde tepe noktası önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde veya belki de daha erken bir zamanda gerçekleşecektir.

Arazi bozulması ciddi bir küresel sorun haline geliyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'ne göre: "Dünyanın buzla kaplı olmayan kara alanının yaklaşık dörtte biri insan kaynaklı bozulmaya maruz kalıyor. Tarım alanlarından toprak erozyonunun şu anda toprak oluşum oranından 10 ila 20 kat

Çevresel açıdan sürdürülebilir tasarım, fiziksel nesnelerin, yapılı çevrenin ve hizmetlerin ekolojik sürdürülebilirlik ilkelerine uygun olarak tasarlanması felsefesinden doğmuştur ve aynı zamanda bir binada bina sakinlerinin sağlık ve konforunu iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Sürdürülebilir tasarım, çevre, bina sakinlerinin sağlığı ve refahı üzerindeki olumsuz etkileri azaltmayı ve böylece bina performansını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Sürdürülebilirliğin temel hedefleri, yenilenemeyen kaynakların tüketimini azaltmak, atıkları en aza indirmek ve sağlıklı, üretken ortamlar yaratmaktır.

Sürdürülebilir tasarım, "ustaca hassas tasarım yoluyla olumsuz çevresel etkiyi ortadan kaldırmayı" amaçlamaktadır. Sürdürülebilir tasarımın belirtileri, çevreyi en az düzeyde etkilemek ve insanları doğal çevreyle buluşturmak için yenilenebilir kaynaklar ve inovasyon gerektirmektedir.
"İnsanoğlunun bir kirlilik sorunu yok; bir tasarım sorunu var. Eğer insanlar ürünleri, aletleri, mobilyaları, evleri, fabrikaları ve şehirleri en başından itibaren daha akıllıca tasarlayabilselerdi, atık, kirlilik ya da kıtlık açısından düşünmelerine bile gerek kalmazdı. İyi tasarım bolluğa, sonsuz yeniden kullanıma ve zevke olanak tanıyacaktır." - Yazarlar Michael Braungart ve William McDonough tarafından The Upcycle, 2013.
Tasarımla ilgili kararlar her gün her yerde gerçekleşiyor ve " sürdürülebilir gelişmeyi " etkiliyor veya dünyadaki yaşamın gelecek nesillerinin ihtiyaçlarını karşılıyor. Sürdürülebilirlik ve tasarım birbiriyle yakından bağlantılıdır. Basitçe söylemek gerekirse, geleceğimiz tasarlanmaktadır. Burada "tasarım" terimi, ürünlerin ve hizmetlerin yanı sıra iş ve inovasyon stratejilerinin oluşturulmasında uygulanan ve sürdürülebilirlik konusunda bilgi veren uygulamaları ifade etmek için kullanılmaktadır. Sürdürülebilirlik, devamlılık özelliği olarak düşünülebilir; yani sürdürülebilir olan devam ettirilebilir.

Çevresel açıdan sürdürülebilir tasarım, sürdürülebilir tasarımın diğer iki karşılığı olan ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilir tasarımlarla el ele çalıştığında en faydalı hale gelmektedir. Bu üç terim genellikle "üçlü sonuç hattı" başlığı altında bir araya getirilmektedir. Finansal terimlere ek olarak değer, biyosfer ve dünyanın kaynakları olan doğal sermaye, kolektif eylemi mümkün kılan normlar ve ağlar olan sosyal sermaye ve toplum için mevcut olan bilgi, deneyim, fikrî mülkiyet ve emeğin toplamı olan beşeri sermaye ile ilişkili olarak da ölçülebilir.
Bazı ülkelerde sürdürülebilir tasarım terimi eko tasarım, yeşil tasarım veya çevresel tasarım olarak bilinmektedir. Victor Papanek, sosyal tasarımı, sosyal kaliteyi ve ekolojik kaliteyi benimsemiş, fakat tasarımla ilgili bu alanları tek bir kavramda net bir şekilde birleştirmemiştir. Sürdürülebilir tasarım ve sürdürülebilirlik için tasarım, üçlü sonuç olan insan, gezegen ve kâr dahil olmak üzere daha yaygın kavramlar olarak ortaya çıkar. Ecothis gibi savunucular. AB kampanyası, döngüsel bir ekonomi tasarlanırken bu üç hususun da dikkate alınmasını talep ediyor.

Bu felsefenin uygulamaları mikrokozmostan günlük kullanıma yönelik küçük nesnelere, makrokozmostan binalara, şehirlere ve Dünya'nın fiziksel yüzeyine kadar uzanmaktadır. Mimarlık, peyzaj mimarlığı, kentsel tasarım, şehir planlama, mühendislik, grafik tasarım, endüstriyel tasarım, iç tasarım, moda tasarımı ve insan-bilgisayar etkileşimi alanlarında uygulanabilecek bir felsefedir.
Sürdürülebilir tasarım çoğunlukla küresel çevresel krizlere, ekonomik faaliyetlerin ve insan nüfusunun hızlı artışına, doğal kaynakların tükenmesine, ekosistemlerin zarar görmesine ve biyolojik çeşitliliğin kaybına karşı verilen ortak bir yanıttır. Eko mimarlık yazarı Bridgette Meinhold, 2013 yılında "Acil Mimarlık: Değişen Dünya için 40 Sürdürülebilir Konut Çözümü" adlı kitabında bu krizlere yanıt olarak geliştirilen acil ve uzun vadeli sürdürülebilir konut projelerini araştırdı. Öne çıkan projeler yeşil bina, sürdürülebilir tasarım, çevre dostu malzemeler, uygun fiyat, malzemenin yeniden kullanımı ve insani yardım konularına odaklanmaktadır. İnşaat metotları ve malzemeleri yeniden kullanılan gemi konteynerlerini, saman balyası yapısını, kum torbası evleri ve yüzen evleri kapsamaktadır.
Sürdürülebilir tasarımın sınırları giderek daralmaktadır. Zira mal ve hizmetlerdeki büyüme, verimlilikteki kazanımları sürekli olarak geride bırakmaktadır. Sonuç olarak, sürdürülebilir tasarımın net etkisi, hızla artan etkilerin verimliliğini artırmak olmuştur. Bu sorun, tek tek mal ve hizmetlerin sunumunun verimliliğine odaklanan mevcut yaklaşımla çözülememektedir. Temel ikilemler şunlardır: verimlilik iyileştirmelerinin artan karmaşıklığı; eski teknolojiler üzerine inşa edilmiş toplumlarda yeni teknolojileri uygulamanın zorluğu; ürün ve hizmet sağlamanın fiziksel etkilerinin yerel olmayıp ekonomiler arasında dağılmış olması; ve kaynak kullanım ölçeğinin sabitlenmeyip büyümekte olduğu gerçeğidir.

Sürdürülebilir teknolojiler daha az enerji, daha az sınırlı kaynak kullanır, doğal kaynakları tüketmez, çevreyi doğrudan veya dolaylı olarak kirletmez ve kullanım ömürlerinin sonunda yeniden kullanılabilir veya geri dönüştürülebilir. Ayrıca, çevresel ayak izlerini iyileştirmek için analiz edilmesine izin verilen veri veya uyarılar açısından geri bildirim vererek gelişim alanlarının belirlenmesine yardımcı olan teknolojiler de olabilmektedir. Teknolojinin bağlama uygunluğunu vurgulayan, özellikle de gelişmekte olan ülkelerdeki insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran uygun teknoloji ile önemli ölçüde örtüşmektedir. En uygun teknoloji en sürdürülebilir teknoloji olmayabilir; ve sürdürülebilir bir teknolojinin yüksek maliyeti veya bakım gereksinimleri, bu terimin yaygın olarak kullanıldığı şekliyle "uygun teknoloji" olarak uygun olmamasına yol açabilmektedir.
"Teknoloji toplumumuza derinlemesine yerleşmiştir; o olmadan toplum hemen çökebilir. Dahası, teknolojik değişiklikler, karşılaştığımız sorunları çözmek için gerekli olabilecek yaşam tarzı değişikliklerinden daha kolay gerçekleştirilebilir olarak algılanabilmektedir."  Sürdürülebilir teknolojinin tasarımı büyük ölçüde yeni bilgi akışına dayanır. Akıllı ölçüm sistemleri ve akıllı sensörler gibi sürdürülebilir teknolojiler enerji tüketimini azaltır ve su tasarrufuna yardımcı olur. Bu sistemler, sadece basit sürdürülebilir tasarımlara geçiş yapmaktan ziyade daha köklü değişikliklere sahip olan sistemlerdir. Bu tür tasarımlar, gerçek çevresel sürdürülebilirliği sağlamak için sürekli güncellemeler ve evrimler gerektirir, çünkü sürdürülebilirlik kavramı çevreyle olan ilişkimiz açısından sürekli değişmektedir. Sürdürülebilir teknoloji tasarımının büyük bir kısmı, kullanıcılara konforları ve kullanımları için kontrol vermeyi içerir. Örneğin, karartma kontrolleri insanların ışık seviyelerini kendi konforlarına göre ayarlamalarına yardımcı olur. Bölümlere ayrılmış aydınlatma ve aydınlatma kontrolleri, insanların başkalarını etkileme endişesi duymadan aydınlatma ihtiyaçlarını manipüle etmelerine olanak tanıyarak aydınlatma yüklerini azaltır.

Çevresel açıdan sürdürülebilir kalkınma için atılacak öncü adım sürdürülebilir bir tasarım olmalıdır. Tasarım, tanım olarak, bir eylemin, olgunun veya maddi nesnenin arkasında var olan veya var olduğu düşünülen amaç, planlama veya niyet olarak tanımlanmaktadır. Kalkınma, tasarımı kullanarak ve uygulayarak alanların, şehirlerin veya yerlerin ilerlemesine yardımcı olmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilirlik değerlerine bağlı kalan ve ekosistemi ve hizmetlerini tehlikeye atmadan topluma fayda sağlayan bir kalkınmadır. "Kalkınma olmadan tasarım işe yaramayacaktır. Tasarım olmadan kalkınma olanaksızdır." - Florian Popescu, Tasarım ve kalkınma arasındaki uçurum nasıl kapatılır? 
Eko-inovasyon, sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunan ürün ve süreçlerin tasarlanması ve geliştirilmesi, doğrudan veya dolaylı ekolojik iyileştirmeler için bilginin ticari olarak uygulanmasından oluşmaktadır. Çevre dostu teknolojik ilerlemelerden sürdürülebilirliğe yönelik sosyal olarak kabul edilebilir yenilikçi yollara kadar bir dizi ilgili fikri içerir. WIPO GREEN, sürdürülebilir teknoloji inovasyonlarında buluşu ve yeniliği sağlayıcıları ve arayanları birbirine bağlayan teknoloji alışverişi için çevrimiçi küresel pazaryeridir.
Çevresel alanda tasarım inovasyonunu teşvik eden çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler arasında yeşil ürün ve hizmetlere yönelik artan tüketici bilinci ve talebi, yenilenebilir malzemelerin geliştirilmesi ve yeniden keşfedilmesi, sürdürülebilir yenileme, üretim için yeni teknolojiler ve ihtiyaçları haritalandırmak ve iyileştirilmiş verimlilik alanlarını belirlemek için yapay zeka tabanlı araçların artan kullanımı yer almaktadır.
Sektör veya ürün ne olursa olsun, tescilli veya tescilsiz tasarım hakları yenilikçi tasarımları destekleyebilir. Bazı ülkelerde tasarım patentleri olarak bilinen tasarım hakları, pazarlama logoları ve ambalajlardan mobilya ve araçların şekline ve bilgisayar ve akıllı telefonların kullanıcı arayüzlerine kadar her şeyin korunması için yaygın olarak kullanılmaktadır. Tasarım hakları birçok yargı alanında ve bölgesel sistemler aracılığıyla sağlanmaktadır. Koruma aynı zamanda WIPO tarafından yönetilen Tasarımların Uluslararası Tescili için Lahey Sistemi kullanılarak uluslararası düzeyde de elde edilebilir.

Ekoköy
Parlak yeşil çevrecilik
Yapı bilgi modellemesi
Ecosia
Ekosistem hizmetleri
Yeşil kimya
Sürdürülebilir ulaşım
Manzara ekolojisi
LEED

Sürdürülebilir turizm, turizm faaliyetlerinin düzenlenmesinde kaynakların; hâlihazırdaki ve gelecekteki ekonomik, çevresel etkilerin gözetilerek ve turistlerin, sektörün, yerel halkın ihtiyaçlarının hesaba katılarak kullanılmasını ve korunmasını ifade eder.
Turizm faaliyetlerinin düşük gelirli, dezavantajlı bireyler  ve azınlık toplulukları üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin dünyanın dört bir yanında farkındalık ve huzursuzluğun artması ile ortaya çıkmış bir kavramdır. Ayrı veya özel bir turizm bir biçimi değil, her türlü turizmin daha sürdürülebilir olmasını sağlamak için çalışmayı ifade eden bir terimdir.  Ekonomik kalkınma ve çevre korunmayı birbirilerini güçlendiren unsurlar olarak ele alan bir turizm yaklaşımıdır.

Dünyada kitle turizmi olgusunun yaygınlaştığı 1960'lar ve 1970'ler, aynı zamanda çevre sorunları konusunda farkındalık ve duyarlığın da arttığı bir dönemdir. Avrupa Seyahat Komisyonu adlı Brüksel merkezli kuruluş, 1973 yılında çevreye duyarlı bir turizmin gelişmesi için çalışmalar başlattı. Turizmin çevreye etkileri üzerine araştırmalar yapan  İsviçreli akademisyen Jost Krippendorf, "sürdürülebilir turizm" kavramının öncülerinden biri oldu. Krippendordf, 1975'te yayımlanan ‘Die Landschaftsfresser' isimli eserinde kitle turizminin çevre, ekonomi ve sosyal alan üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı ve "yumuşak turizmi" önerdi.
İlk defa 1987 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yayımlanan ve kısaca Brundtland Kararları denilen Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu'nun raporunda tanımlanan sürdürülebilir kalkınma kavramı, turizm sektörünü de etkiledi.  Turizm alanında araştırmalar yapan biliminsanları, ‘‘sürdürülebilir kalkınma" teriminden yola çıkarak, ‘‘sürdürülebilir turizm terimini geliştirdi.
1992'deki Rio Konferansı'nda 182 devlet tarafından çevre sorunlarının tartışılmasının ardından Dünya Turizm Örgütü, Turizm Konseyi ve Yeryüzü Konseyi 1996'da Seyahat ve Turizm için Gündem 21 başlıklı bir rapor hazırladı. Bu raporda kaynak yönetimi ve enerji kullanımını başlıca konulardan biri olarak ele alındı.
Güney Afrika Ulusal Turizm Ajansı, 1996'da sürdürülebilir turizm ile benzer bir kavram olan "sorumlu turizm" terimini ortaya attı. Ajans, hazırladığı raporda yerel halkın iyiliğinin turizminde ana kriter olması gerektiğini belirtti ve turizmin tüm bileşenlerinin üzerlerine düşen sorumluluğa dikkat çekti.
BM, 2030 yılı için belirlenen 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi'ne ulaşmada turizm sektörünün taşıdığı potansiyele dikkat çekmek üzere 2017 yılını "Kalkınma İçin Uluslararası Sürdürülebilir Turizm Yılı” olarak ilan etti.  Turizmi olumlu değişikliklere hız verecek bir unsur haline getirmedeki rolleri konusunda devletler, şirketler ve turistler arasında farkındalık yaratmak amacıyla yıl boyu çalışmalar yapıldı.

Sürdürülebilir turizmin ilkeleri, çeşitli kaynaklarda küçük farklarla ifade edilir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ile Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), sürdürülebilir turizm ilkelerini 12 başlıkta vermiştir. Bu ilkeler şunlardır:

Küresel Sürdürülebilir Turizm Konseyi adlı uluslararası örgüt, seyahat ve turizm sektöründe sürdürülebilir turizmin temel standartlarını belirler; sürdürülebilir turizm sertifikasyon kuruluşları için uluslararası  akreditasyon sağlar.
Türkiye'de Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı tarafından Türk turizm endüstrisince benimsenmesi zorunlu tutulan ilke ve uygulamaları içeren  Türkiye Sürdürülebilir Turizm Endüstri Kriterleri belirlenmiştir. Küresel Sürdürülebilir Turizm Konseyi kritterlerinin tamamı aynen benimsenmiştir.

Ekoturizm
Dünya Turizm Günü

Sürdürülebilir yaşam, bir birey veya toplum tarafından Dünya'nın doğal kaynaklarının kullanımını azaltmaya çalışan bir yaşam tarzını tanımlamaktadır. Uygulayıcıları genellikle ev tasarımlarını, ulaşım yöntemlerini, enerji tüketimlerini ve beslenme biçimlerini değiştirerek ekolojik ayak izlerini azaltmaya çalışmaktadır. Ekolojik yaşamı savunanlar, yaşamlarını sürdürülebilirlikle tutarlı, doğal dengeyi koruyan ve insanlığın Dünya'nın doğal ekolojisiyle simbiyotikilişkisine saygılı bir şekilde sürdürmeyi amaçlamaktadır. Ekolojik yaşamın uygulaması ve genel felsefesi, sürdürülebilir kalkınmanın temel ilkelerini yakından takip etmektedir.
Küçük ölçekli kentsel geçiş kasabaları ve kırsal ekoköyler tarafından örneklenen sürdürülebilir yaşam yaklaşımı, özellikle gıda üretiminde kendi kendine sürdürülebilirliği en üst düzeye çıkaran basit yaşam ilkelerine dayalı, kendine güvenen topluluklar oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu ilkeler, daha geniş bir ölçekte, biyo-bölgesel ekonomi kavramının temelini oluşturmaktadır.

Döngüsel ekonomi
Eko-komünalizm
Tutumluluk
Basit yaşam
Sürdürülebilirlik
Sürdürülebilir mimari
Sürdürülebilir tasarım
Sürdürülebilir kalkınma
Permakültür
Venüs Projesi

Sürdürülebilirlik daimi olma yeteneği olarak adlandırılabilir. 21. yüzyılda genel olarak biyosfer ve uygarlığın bu yeteneğine atfen kullanılır. Aynı zamanda, kaynakların sömürülmesi, yatırımların yönü, teknolojik gelişmenin yönlendirilmesi ve kurumsal değişimin uyum içinde olduğu ve insan ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılayabilme potansiyelinin hem günümüzde hem de gelecek için korunduğu dengeli bir ortamda değişimin sağlanması olarak tanımlanabilir. Bu alanda çalışanların birçoğu için, sürdürülebilirlik birbirine bağlı şu etki alanları ile tanımlanır: çevre, ekonomik ve sosyal; ve bunlar Fritjof Capra'ya göre Sistemsel Düşüncenin prensiplerine dayanmaktadır. Sürdürülebilir gelişmenin alt etki alanları kültürel, teknolojik ve politik olarak kabul edilir. Bazıları için sürdürülebilir gelişme sürdürülebilirlik için ana prensip olmasına karşın diğerleri için bu iki terim paradoksaldır (ör. gelişme doğal olarak sürdürülebilir değildir). Sürdürülebilir gelişme gelecek neslin ihtiyaçlarını karşılama yetisine zarar vermeden günümüzdeki ihtiyaçları karşılayabilen gelişmedir. Sürdürülebilir Gelişme terimi Çevre ve Gelişme Dünya Komisyonu için Brundtland Raporu (1987) tarafından ortaya atılmıştır.
Sürdürülebilirlik, ortak bir idealin arayışıyla karakterize edilen sosyo-ekolojik bir süreç olarak da tanımlanabilir. Bir ideal, tanım itibarıyla belirli bir yer ve zaman için ulaşılabilir değildir. Ancak, ısrarlı ve dinamik bir şekilde yaklaşarak, süreç sürdürülebilir bir sisteme yol açar. 
Ekoloji bilimi, sürdürülebilirliğin, türlerin ve çevresindeki kaynakların dengesi ile sağlandığına inanmaktadır. Bu dengeyi sağlamak için, mevcut kaynaklar doğal yollarla üretimden daha hızlı tüketilmemelidir.
Sürdürülebilirlik kavramının geniş bir alana yayılan modern kullanımının tam olarak tanımlanması zordur. Esasen, sürdürülebilirlik, insanların uzun vadede sadece girdilerine güvenmeye devam edebilecekleri şekilde, doğal ve yenilenebilir kaynaklardan faydalanılması anlamına geliyordu. Sürdürülebilirlik kavramı veya Almanca Nachhaltigkeit, Hans Carl von Carlowitz'e (1645-1714) kadar izlenebilir ve ormancılığa uygulanmıştı.
Sağlıklı ekosistemler ve doğal çevre insanların ve diğer organizmaların hayatta kalması için gereklidir. Olumsuz insan etkisini azaltmanın yolları çevre dostu çevre mühendisi, kimya mühendisliği, çevre kaynakları yönetimi ve çevre korumadır. Yeşil hesaplama, yeşil kimya, yer bilimi, çevre bilimi ve koruma biyolojisi kullanılarak veriler elde edilir. Ekolojik ekonomi insan ekonomileri ve doğal ekosistemleri hedef alan akademik araştırma alanlarını inceler.
Sürdürülebilirliğe doğru ilerlemek aynı zamanda uluslararası ve ulusal hukuk, kentsel planlama ve ulaşım, tedarik zinciri yönetimi, yerel ve bireysel yaşam tarzı ve etik tüketim konularını da ilgilendiren sosyal bir mücadeledir. Daha sürdürülebilir yaşamanın yolları, yaşam koşullarını yeniden düzenlemek (eko-köyler, eko-belediyeler ve sürdürülebilir şehirler), ekonomik sektörleri veya iş uygulamalarını yeniden değerlendirmek (permakültür, yeşil bina, sürdürülebilir tarım), yeni teknolojiler geliştirmek için bilimi kullanmak (yeşil teknolojiler, yenilenebilir enerji ve sürdürülebilir fisyon ve füzyon gücü) veya sistemleri esnek ve geri dönüşümlü bir şekilde tasarlamak ve doğal kaynakları koruyan bireysel yaşam tarzlarını ayarlamak gibi birçok şekil alabilir.
Sürdürülebilirlik terimi insan-ekosistem dengesinin (homoestaz) sağlandığı nihai hedef olarak görülmeli, "sürdürülebilir kalkınma" ise bizi sürdürülebilirliğin son noktasına götüren bütünsel yaklaşım ve zamansal süreçleri ifade eder. (305) "Sürdürülebilirlik" teriminin kullanımındaki artan popülariteye rağmen, insan toplumlarının çevresel sürdürülebilirliği sağlama olasılığı, çevresel bozulma, iklim değişikliği, aşırı tüketim, nüfus artışı ve toplumların kapalı bir sistemde sınırsız ekonomik büyüme peşinde olması ışığında kuşkulu bir durumdaydı ve hala da böyle olmaya devam ediyor.

2005 Dünya Sosyal Gelişme Zirvesi ekonomik gelişim, sosyal gelişim ve çevre koruma gibi sürdürülebilir kalkınma hedeflerini belirledi. Bu görüş, sürdürülebilirliğin üç boyutunun karşılıklı olarak bağımsız olmadığı ve karşılıklı olarak bağlayıcı olabileceğini belirten birbiri içine geçmiş üç elipsin kullanıldığı bir resimde ifade edilmiştir. Aslında, üç boyut birbirine bağımlıdır ve uzun vadede hiçbiri diğerleri olmadan var olamaz. 
Üç boyut, son yıllarda özellikle gıda endüstrisinde sayısız sürdürülebilirlik standartları ve belgelendirme sistemi için ortak bir zemin teşkil etmektedir. Bugün belirgin olarak bu sistemi benimseyen standartlardan bazıları Rainforest Alliance, Fairtrade ve UTZ Certified'dır. Bazı sürdürülebilirlik uzmanları ve uygulayıcıları, sürdürülebilirliğin uzun-vade düşünme prensibini vurgulayacak şekilde, "gelecek nesiller"'i de bir boyut olarak öngörmüşlerdir. Kaynak kullanımını ve finansal sürdürülebilirliği de iki ek sürdürülebilirlik boyutu olarak gören bir görüş de vardır.
Sürdürülebilir gelişme, doğal çevreyi tahrip etmeden veya bozmadan temel insan ihtiyaçlarını karşılamak için yerel ve küresel çabaları dengelemekten oluşur. O zaman soru, bu ihtiyaçlar ve çevre arasındaki ilişkinin nasıl temsil edileceği haline gelir.
2005 yılında yapılan bir araştırma, çevresel adaletin sürdürülebilir gelişme kadar önemli olduğunu belirtti. Çevreci ekonomist Herman Daly, “Ormansız bir kereste fabrikası ne işe yarar?” diye sordu.
Bu açıdan ekonomi, kendisi biyosferin bir alt sistemi olan insan toplumunun bir alt sistemidir ve birindeki kazanç diğerinden bir kayıptır. Bu perspektif iç içe geçmiş “çevre” içinde “toplum” içinde “ekonomi” figürünü vermiştir.
Sürdürülebilirliği basitçe, "insan yaşam kalitesini, buna imkân veren eko sistemlerin taşıma kapasitesini aşmadan geliştirmek" olarak tanımlamak  belirsiz olsa da, sürdürülebilirliğin ölçülebilir sınırları olduğunu düşüncesini akla getirir. Ancak sürdürülebilirlik aynı zamanda bir harekete geçme çağrısı, devam eden bir süreç veya “yolculuk”tur ve dolayısıyla politik bir süreçtir. Bu nedenle bazı tanımlar ortak hedefleri ve değerleri ortaya koyar. Yeryüzü Şartı “doğaya saygı, evrensel insan hakları, ekonomik adalet ve barış kültürü üzerine kurulu sürdürülebilir bir küresel toplumdan” bahseder. Bu, “siyaset” boyutunun da önemini de içeren daha karmaşık bir sürdürülebilirlik figürünü önermiştir.
Bundan da öte, sürdürülebilirlik, şimdi ve gelecekte tüm türler için arzu edilen bir gezegeni sağlamak için, ekolojik esneklik, ekonomik refah, siyasi adalet ve kültürel canlılık arasındaki dengeyi koruyan ve olumsuz etkiyi en aza indiren sorumlu ve proaktif karar verme ve yenilikçilik anlamına geliyor. Özel sürdürülebilirlik türleri, sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir mimari veya ekolojik ekonomi'yi de içerir. Sürdürülebilir gelişmenin anlaşılması önemlidir, ancak net bir hedef olmadan "özgürlük" veya "adalet" gibi odaklanmamış bir terimdir. Aynı zamanda "gelişme sosyolojisine meydan okuyan değerlerin diyalogu" olarak tanımlanmıştır.

Birleşmiş Milletler Binyıl Beyanı ekonomik kalkınma, sosyal gelişme ve çevre koruma dahil olmak üzere sürdürülebilir gelişme ile ilgili ilkeleri ve anlaşmaları tanımlarken, üç boyut kullanmaya devam etti: ekonomi, çevre ve sosyal sürdürülebilirlik. Son zamanlarda, son on yıldaki tartışmalara cevap veren sistematik bir etki alanı modeli kullanarak, Sürdürülebilirlik Halkaları yaklaşımı, ekonomik, ekolojik, politik ve kültürel sürdürülebilirlik olarak dört birbirinden ayrı boyut belirledi. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler, Unesco, Gündem 21 ve özellikle de kültür'ü 'dördüncü' sürdürülebilir gelişme boyutu olarak belirten "Kültür için Gündem 21" le uyum içindedir. Bu model günümüzde Birleşmiş Milletler Şehirler Programı ve Metrololis gibi kurumlar tarafından kullanılmaktadır. Metropolis örneğinde, bu yaklaşım, ekonomi, çevre ve sosyal üçlemesine dördüncü boyut olarak "kültür"ü eklemek anlamına gelmez. Aksine, dört alanın hepsini - ekonomi, ekoloji, politika ve kültür - sosyal bir öğe(ekonomi dahil) olarak kabul edip, ekoloji (insan ve doğal hayatın kesişmesi) ile bildiklerimizin ötesine aşan çevreyi birbirinden ayırmayı içerir.

Başka bir model, insanların tüm ihtiyaçlarını ve özlemlerini yedi değişken ile sağlamaya çalıştıklarını gösteriyor: ekonomi, toplum, meslek grupları, hükûmet, çevre, kültür ve fizyoloji. Küreselden bireysel ölçeğe kadar, yedi değişkenin her biri farklı seviyelerde olabilir. İnsan sürdürülebilirliği, yedi boyutun tümünde sürdürülebilirliğe ulaşılarak sağlanabilir.

Sürdürülebilirliğin ayrılmaz unsurları araştırma ve yenilik faaliyetleridir. Açıklayıcı bir örnek olarak Avrupa çevre araştırma ve yenilik politikası gösterilebilir. Yeşil Ekonomi ve yeşil topluma geçiş ve bunları sürdürülebilir kılmak üzere dönüştürücü bir gündem tanımlamayı ve uygulamayı amaçlamaktadır. Avrupa'daki araştırma ve yenilikçilik, dünya çapındaki katılıma da açık olan Horizon 2020 Programı tarafından finansal olarak desteklenmektedir. İyi tarım uygulamalarının teşvik edilmesi çiftçilerin çevreden tam anlamıyla faydalanmasına imkân verir ve aynı zamanda çevre gelecek nesillere hasarsız aktarılmış olur. Ek olarak, yenilikçi ve sürdürülebilir seyahat ve ulaştırma çözümlerinin başlatılması bu süreçte hayati bir rol oynamalıdır.

"Resilience" ekolojideki bir ekosistemin rahatsızlığı absorbe edebilme ve hala temel yapısını ve yaşayabilirliğini koruma kapasitesidir. "Resilience" düşüncesi, sorumlu devlet erkanı için tanımının belirsizliğini sürdürmesine rağmen, insan kaynaklı sistemler ve doğal ekosistemler arasındaki etkileşimleri sürdürülebilir bir şekilde yönetme ihtiyacından doğmuştur. "Resilience" düşüncesi, gezegensel ekolojik sistemlerin insan varlığının olumsuz etkilerine ne kadar dayanabileceğini ve mevcut ve gelecek nesillerinin ihtiyaç duyduğunu hizmeti ne kadar karşılayabileceği ile ilgilidir. Ayrıca sorumlu devlet erkanının, gelecekteki yaşam kuşaklarının yararı için bu temel kaynakların dayanıklılığını ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla temel g

Sürdürülebilirlik bilimi ilk olarak 1980'lerde ortaya çıktı ve yeni bir akademik disiplin haline geldi. Tarım bilimi veya sağlık bilimine benzer şekilde, ele aldığı pratik problemlerle tanımlanan uygulamalı bir bilimdir. Sürdürülebilirlik bilimi, konusunun temel parçaları olarak sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma ile ilgili konulara odaklanır. "Uyguladığı disiplinlerden ziyade ele aldığı problemlerle tanımlanır" ve "ikisi arasında dinamik bir köprü oluşturarak hem bilgi hem de eylemi ilerletme ihtiyacına hizmet eder".
Alan, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, çevre kirliliği, toprak ve su bozulması gibi gezegenin yaşam destek sistemlerinin bütünlüğünü ve insanlığın geleceğini tehdit eden karmaşık sorunların çözümlerini anlamak ve bunlara katkıda bulunmak için insan, çevre ve mühendislik sistemleri arasındaki etkileşimleri incelemeye odaklanmıştır.
Sürdürülebilirlik bilimi, sürdürülebilir kalkınma ve çevre biliminin birbiriyle ilişkili ancak özdeş olmayan kavramlarından yararlanır. Sürdürülebilirlik bilimi, sürdürülebilirlik için kritik bir çerçeve sunarken, sürdürülebilirlik ölçümü, sürdürülebilir yönetişimine rehberlik etmek için gereken kanıta dayalı nicel verileri sağlar.

Sürdürülebilirlik raporu, ekonomik, çevresel, sosyal ve yönetim performansı hakkında bilgi veren bir organizasyon rapordur.
Sürdürülebilirlik raporlaması sadece toplanan verilerden elde edilen üretimi rapor etmek değildir; bunun yerine, bir kuruluşun sürdürülebilir kalkınmaya olan bağlılığını hem iç hem de dış paydaşlara gösterilebilecek şekilde içselleştirmenin ve iyileştirmenin bir yöntemidir. 

Kurumsal sürdürülebilirlik raporlamasının, çevresel raporlamaya dayanan bir geçmişi vardır. İlk çevresel raporlar 1980'lerin sonunda, kimya endüstrisindeki ciddi imaj problemleri olan şirketler tarafından yayınlandı. İlk rapor yayınlayan diğer bir grup ise çok gelişmiş çevresel yönetim sistemlerine sahip, küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşan bir gruptu. Ek olarak, tütün endüstrisi, etik yatırımların giderek daha popüler hale geldiği bir zamanda yeni yatırımcıları çekmek amacıyla, kurumsal dünyanın geri kalanından çok daha önce bu tür bir raporlamayı benimsedi.
Sürdürülebilirlik ve CSR raporlaması gibi finansal olmayan raporlama, son yirmi yılda genişleyen oldukça yeni bir eğilimdir. Artık birçok şirket yıllık bir sürdürülebilirlik raporu hazırlıyor. Bu raporlar için çok çeşitli derecelendirme ve standartlar mevcuttur. Şirketlerin bu raporları oluşturmayı seçmelerinin çeşitli nedenleri var, ancak özünde raporların "şeffaflık ve hesap verebilirlik damarları" olmaları amaçlanıyor. Genellikle, iç süreçleri iyileştirmeyi, paydaşları dahil etmeyi ve yatırımcıları ikna etmeyi amaçladılar.

Kurumlar, sürdürülebilirlik performanslarını ölçerek, izleyerek ve raporlayarak, toplum, ekonomi ve sürdürülebilir bir gelecek üzerinde olumlu bir etkiye sahip olmalarına yardımcı olabilirler. Sürdürülebilirlik raporlarının kalitesi için kilit faktörler, Global Reporting Initiative (GRI), yönergeleri (ACCA) ödül şemaları veya sıralamalarıdır. GRI Sürdürülebilirlik Raporlama Rehberi, dünya çapındaki tüm kuruluşların sürdürülebilirlik performanslarını değerlendirmelerini ve sonuçları finansal raporlamaya benzer şekilde açıklamalarını sağlamaktadır.

Kurumsal Karne
Karbon muhasebesi
Bağlam Temelli Sürdürülebilirlik
Entegre Raporlama
Islamic Reporting Initiative(İslami Raporlama Girişimi)
Journal of Accountancy
Sürdürülebilirlik muhasebesi
Sürdürülebilirlik ölçümleri ve endeksleri
World Resources Institute (Dünya Kaynakları Enstitüsü)

Schaltegger, S.; Bennett, M. & Burritt, R., eds. (2006). Sustainability Accounting and Reporting. Dordrecht: Springer.

360report Terimler Sözlüğü Sürdürülebilirlik raporlaması ile ilgili terimlerin tanımları
GRI Raporları Listesi 12 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Global Raporlama Girişimi (Global Reporting Initiative - GRI) Raporları Listesi (1999 - şu an). GRI'nin misyonu, kurumlara rehberlik ve destek sağlayarak sürdürülebilirlik raporlama standart uygulamasını gerçekleştirmektir.
Uluslararası Entegre Raporlama Konseyi (The International Integrated Reporting Council - IIRC) 18 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Düzenleyici, yatırımcılar, şirketler, standart belirleyiciler, muhasebe uzmanları ve STK'lardan oluşan küresel bir koalisyon. Koalisyon, kurumsal raporlamanın gelişiminde bir sonraki adım olarak değer yaratma konusunda iletişimi teşvik ediyor.
Finansal Olmayan Raporlama ve CSR Kaynak Merkezi, çevresel / sürdürülebilirlik / sosyal raporlama konusuna odaklanır ve uluslararası alanda 30 kategoride listelenen açıklayıcı bağlantıları sağlar.

Tehlikedeki türler, neslinin tükenme riski çok yüksek olan türlerdir.

Yeleli tembel hayvan (Bradypus torquatus)

Asya fili (Elephas maximus)

Altın sırtlı fil faresi (Rhynchocyon chrysopygus)

Asya yaban eşeği (Equus hemionus)
Grevy zebrası (Equus grevyi)
Hint tapiri (Tapirus indicus)
Dağ tapiri (Tapirus pinchaque)
Baird tapiri (Tapirus bairdii)

Eld geyiği (Cervus eldii)
Anahtar adaları geyiği (Odocoileus virginianus clavium)
And geyiği (Hippocamelus bisulcus)
Büyük eland (Taurotragus derbianus)
Arabistan oriksi (Oryx leucoryx)
Abott duikeri (Cephalophus spadix)
Nil leçvesi (Kobus megaceros)
Cuiver ceylanı (Gazella cuiveri)
Çöl ceylanı (Gazella leptoceros)
Speke ceylanı (Gazella spekei)
Çiru (Pantholops hodgsonii)
Batı Kafkas dağ keçisi (Capra caucasica)
Nübye dağ keçisi (Capra nubiana)
Burma boynuzlu keçi (Capra falconeri)
Arap tarı (Hemitragus jayakari)
Niligri tarı (Hemitragus hylocrius)
Sierra Nevada dağ koyunu (Ovis canadensis sierrae)
Gaur (Bos gaurus)
Banteng (Bos javanicus)
Avrupa bizonu (Bison bonasus)
Asya mandası (Bubalus bubalus)
Anoa (Bubalus depressicornis)
Dağ anoası (Bubalus quarlesi)
Çaku pekarisi (Catagonus wagneri)
Cüce suaygırı (Choeropsis liberiensis)

Kuzey balinası (Balaenoptera borealis)
Mavi balina (Balaenoptera musculus)
Çatal kuyruklu balina (Balaenoptera physalus)
Buzul balinası (Eubalaena glacialis)
Beyaz başlı yunus (Cephalorhyncus hectori)
Ganj ve İndus nehir yunusu (Platanista gangetica)

Balıkçı kedi (Prionailurus viverrinus)
Borneo altın kedisi (Pardofelis badia)
And kedisi (Leopardus jacobitus)
Bengal kaplanı (Panthera tigris tigris)
Çinhindi kaplanı (Panthera tigris corbetti)
Sri Lanka parsı (Panthera pardus kotiya)
İran parsı (Panthera pardus saxicolor)
Kar parsı (Uncia uncia)
Dingo (Canis dingo)
Habeş kurdu (Canis simensis)
Asya yaban köpeği (Cuon alpinus)
Afrika yaban köpeği (Lycaon pictus)
Dev panda (Ailuropoda melanoleuca)
Kızıl panda (Ailurus fulgens)
Guadalupe rakunu (Procyon lotor minor)
Tres Marias rakunu (Procyon lotor insularis)
Avrupa vizonu (Mustela lutreola)
Kara ayaklı gelincik (Mustela nigripes)
Deniz samuru (Enhydra lutris)
Dev susamuru (Pteronura brasiliensis)
Hawaii foku (Monachus schauinslandi)
Hazar foku (Pusa caspica)
Steller denizaslanı (Eumetopias jubatus)

Şempanze (Pan troglodytes)
Bonobo (Pan paniscus)
Batı gorili (Gorilla gorilla)
Orangutan (Pongo pygmaeus)
Siyamang (Symphalangus syndactylus)
Kloss gibonu (Hylobates klossii)
Gümüş gibon (Hylobates moloch)
Hylobates pileatus
Müller gibonu (Hylobates muelleri)
Kara elli gibon (Hylobates agilis)
Ak elli gibon (Hylobates lar)
Hulok gibonu (Hylobates hoolock)
Sarı yanaklı taçlı gibon (Hylobates gabriellae)
Berberi şebeği (Macaca sylvanus)
Trachypithecus vetulus
Kızıl langur (Pygathrix nemaeus)
Altın çimdik burunlu maymunu (Rhinopithecus roxellana)
Yunnan çimdik burunlu maymunu (Rhinopithecus bieti)
Piliocolobus kirkii
Cercopithecus preussi
Kızıl karınlı maymun (Cercopithecus erythrogaster erythrogaster)
Drill (Mandrillus leucophaeus)
Uzun burunlu maymun (Nasalis larvatus)
Aslan kuyruklu şebek (Macaca silenus)
Macaca maura
Kaşmir boz languru (Semnopithecus ajax)
Kızıl geraza (Piliocolobus badius)
Ak karınlı örümcek maymunu (Ateles belzebuth)
Ak yanaklı örümcek maymunu (Ateles marginatus)
Geoffroy örümcek maymunu (Ateles geoffroyi)
Peru örümcek maymunu (Ateles chamek)
Yünlü örümcek maymunu (Brachyteles arachnoides)
Tarsius sangirensis
Alaca tamarin (Saguinus bicolor)
Altın aslan tamarini (Leontopithecus rosalia)
Kızıl tepeli lemur (Varecia rubra)
Sanford kahverengi lemuru (Eulemur sanfordi)
Ak yakalı lemur (Eulemur albocollaris)
Tüylü kulaklı fare lemuru (Allocebus trichotis)
İndri (Indri indri)
Diadem sifakası (Propithecus diadema)
İnce loris (Loris tardigradus)

Yabanarısı yarasası (Craseonycteris thonglongyai)
Rhinolophus imaizumii

Sopa yuvalı fare (Leporillus conditor)
Sopa yuvalı fare (Leporillus apicalis)
Altın hamster (Mesocricetus auratus)
Meksika çayır köpeği (Cynomys mexicanus)
Utah çayır köpeği (Cynomys parvidens)
Çin yediuyuru (Chaetocauda sichuanensis)
Fare benzeri yediuyur (Myomimus personatus)
Fare benzeri yediuyur (Myomimus roachi)
Fare benzeri yediuyur (Myomimus setzeri)
Çöl yediuyuru (Selevinia betpakdalaensis)
Japon yediuyuru (Glirulus japonicus)
Uzun kulaklı araptavşanı (Euchoreutes naso)
Pakarana (Dinomys branickii)
Madagaskar zıplayan sıçanı (Hypogeomys antimena)
Avrupa yer sincabı (Spermophilus citellus)

Amami tavşanı (Pentalagus furnessi)
Yanardağ tavşanı (Romerolagus diazi)
Dikenli tavşan (Caprolagus hispidus)

Podogymnura aureospinula
Podogymnura truei
Potamogale velox
Micropotamogale lamottei
Micropotamogale ruwenzorii
Küba yılandişi (Solenodon cubanus)
Haiti yılandişi (Solenodon paradoxus)
Uropsilus investigator
Uropsilus soricipes
Hylomys hainanensis
Senkaku köstebeği (Nesoscaptor uchidai)
Neamblysomus julianae

Tazmanya canavarı (Sarcophilus harrisii)
Keseli karıncayiyen (Myrmecobius fasciatus)
Keseli köstebek (Notoryctes typhlops)
Keseli köstebek (Notoryctes caurinus)
Fergusson adası çizgili keseli faresi (Dactylopsila tatei)
Keseli sincap (Gymnobelideus leadbeateri)
Goodfellow ağaç kongurusu (Dendrolagus goodfellowi)
Huon ağaç kangurusu (Dendrolagus matschiei)
Lagostrophus fasciatus
Çizgili ince kuyrulu valabi (Onychogalea fraenata)
Uzun ayaklı tavşan kangurusu (Potorous longipes)

Kuzey Adası kivisi (Apteryx mantelli)

Maderia fırtınakuşu (Pterodroma madeira)
Kara başlı fırtınakuşu (Pterodroma hasitata)
Cook fırtınakuşu (Pterodroma cookii)
Chantam fırtınakuşu (Pterodroma axillaris)
Peru fırtına kuşu (Pelecanoides garnotii)
Kral albatros (Diomedea sanfordi)
Sarı burunlu albatros (Thalassarche chlororhynchos)
Sarı burunlu albatros (Thalassarche carteri)
Kara kanatlı albatros (Thalassarche melanophrys)
Kara ayaklı albatros (Phoebastria nigripes)

Taçlı kartal (Harpyhaliaetus coronatus)
Java şahin-kartalı (Spizaetus bartelsi)
Ulu doğan (Falco cherrug)
Mısır akbabası (Neophron percnopterus)

Centrocercus minimus
Edward sülünü (Lophura edwardsi)
Vietnam sülünü (Lophura hatinhensis)
Oreophasis derbianus

Yeni Zelanda ördeği (Anas chlorotis)
Madagaskar ördeği (Anas bernieri)
Meller ördeği (Anas melleri)
Hawaii ördeği (Anas wyvilliana)
Mavi ördek (Hymenolaimus malacorhynchos)
Baer patkası (Aythya baeri)
Dikkuyruk (Oxyura leucocephala)
Çin tarakdişi (Mergus squamatus)
Sibirya kazı (Branta ruficollis)
Cairina scutulata

Kara yüzlü kaşıkgaga (Platalea minor)

Phalacrocorax neglectus
Papasula abbotti

Haykıran turna (Grus americana)
Japon turnası (Grus japonensis)
Küçük florikan (Sypheotides indica)
Maskeli güneşkuşu (Heliopais personatus)
Takahē (Porphyrio hochstetteri)

Galápagos pengueni (Spheniscus mendiculus)
Sarı sürmeli penguen (Megadyptes antipodes)
Tepeli penguen (Eudyptes sclateri)

Pedionomus torquatus
Molukka çulluğu (Scolopax rochussenii)
Gallirallus sylvestris
Prosobonia cancellata
Alaca dalıcımartı (Brachyramphus marmoratus)
Peru sumrusu (Sterna lorata)

Ak alınlı batağan (Podiceps gallardoi)

Blakiston balık baykuşu (Bubo blakistoni)
Otus thilohoffmanni
Seyşel ishak kuşu (Otus insularis)
Sokoke ishak kuşu (Otus ireneae)

Sümbül arası (Anodorhynchus hyacinthinus)
Lear arası (Anodorhynchus leari)
Kākā (Nestor meridionalis)
Lathamus discolor
Loriculus catamene
Loriculus flosculus
Altın omuzlu papağan (Psephotus chrysopterygius)
Sierra Madre papağanı (Rhynchopsitta pachyrhyncha)
Rimatara loriketi (Vini kuhlii)
Carnaby kara kakatusu (Calyptorhynchus latirostris)
Baudin kara kakatusu (Calyptorhynchus baudinii)
Mauritus papağanı (Psittacula eques)

Pembe güvercin (Columba mayeri)
Markiz Adaları has güvercini (Ducula galeata)

Penelopides panini

Kanarya adaları taşkuşu (Saxicola dacotiae)
Pitta gurneyi
Myophonus blighi
Cezayir sıvacıkuşu (Sitta ledanti)
Acrocephalus brevipennis
Kōkako (Callaeas cinerea)
Kızıl iskete (Carduelis cucullata)
Stipiturus mallee
Gould ispinozu (Erythrura gouldiae)
Loxia megaplaga
Grallaria ridgelyi
Mauritius fodisi (Foudia rubra)
Botha toygarı (Spizocorys fringillaris)
San Cristobal alaycıkuşu (Mimus melanotis)

Fiji bantlı iguanası (Brachylophus fasciatus)
Panay varanı (Varanus mabitang)
Sauromalus varius
Iberolacerta cyreni
Uma inornata
Gambelia sila
Anniella geronimensis

Kafkas engereği (Vipera kaznakovi)
Vagner engereği (Vipera wagneri)
İç Anadolu engereği (Vipera albizona)
Bornmueller engereği (Vipera bornmuelleri)

Caretta caretta
Yeşil kaplumbağa (Chelonia mydas)
Geoemyda spengleri
Graptemys oculifera
Pyxidea mouhotii

Kara semenderi (Lyciasalamandra luschani)
Hynobius chinensis
Ranodon sibiricus
Ambystoma altamirani
Ambystoma ordinarium
Parvimolge townsendi

Golyat kurbağası (Conraua goliath)
Altın zehirli ok kurbağası (Phyllobates terribilis)
Nasikabatrachus sahyadrensis
Pelobates varaldii
Boehmantis microtympanum
Callulina kisiwamsitu
Litoria nannotis
Litoria dayi
Hyperolius rubrovermiculatus 
Bolitoglossa franklini

Ejderha balığı (Scleropages formosus)
Maccullochella macquariensis
Macquaria australasica
Gila alabalığı (Oncorhynchus gilae gilae)
Şip balığı (Acipenser nudiventris)
İran mersini (Acipenser persicus)
Rus mersini (Acipenser gueldenstaedtii)
Amur mersini (Acipenser schrenckii)
Sahalin mersini (Acipenser mikadoi)
Yıldızlı mersin balığı (Acipenser stellatus)
Boz mersinbalığı (Scaphirhynchus albus)
Mersin morinası (Huso huso)
Sibirya mersin morinası (Huso dauricus)
Napolyon balığı (Cheilinus undulatus)
Nassau hanisi (Epinephelus striatus)
Fangri (Pagrus pagrus)
Benekli orfoz (Epinephelus marginatus)
Sandelia bainsii
Denizatı (Hippocampus capensis)

Dev çekiçbaş (Sphyrna mokarran)
Şeytan vatozu (Mobula mobular)

Advena charon
Haliotis kamtschatkana
Geomitra moniziana
Necturus alabamensis
Phaeognathus hubrichti
Ambystoma ordinarium
Ambystoma altamirani
Lampsilis altilis
Pachnodus fregatensis

Afrithelphusa monodosa
Globonautes macropus

Ornithoptera alexandrae
Ornithoptera croesus
Ornithoptera meridionalis
Xylotoles costatus
Tinostoma smaragditis
Chlorolestes apricans

Büyük baobab (Adansonia grandidieri)
Mabet ağacı (Ginkgo b

Topluluk destekli tarım (TDT; İngilizce: community-supported agriculture, CSA), tüketicilerin bir çiftliğin veya çiftçi grubunun hasadına abone olarak üretici ile tüketicinin doğrudan buluştuğu bir tarım ve gıda dağıtım modelidir. Bu modelde tüketiciler, tarımın risklerini çiftçiyle paylaşır; karşılığında düzenli aralıklarla taze ürün alır. TDT, alternatif gıda ağlarının önemli bir biçimidir.

1971: Japonya'da teikei (提携, "ortaklık") adıyla kurumsallaşan hareket, TDT'nin öncüsü kabul edilmektedir. Japon Organik Tarım Birliği'nin (JOAA) kuruluşuyla başlamıştır.
1980'ler: ABD'de ilk CSA çiftlikleri kurulmuştur (1986'da Indian Line Farm ve Temple-Wilton Community Farm).
2001: Fransa'da AMAP (Associations pour le maintien d'une agriculture paysanne) modeli kurulmuştur.
2000'ler: Avrupa, Latin Amerika ve Türkiye'de çeşitli biçimlerde yaygınlaşmıştır.

Tüketiciler sezon başında bir çiftliğe abone olur ve önceden ödeme yapar.
Çiftçi, mevsim boyunca düzenli aralıklarla (genellikle haftalık) taze ürün sepetleri hazırlar.
Aboneler, belirli dağıtım noktalarından sepetlerini alır.
Kötü hasat durumunda riskler çiftçi ile abone arasında paylaşılır.

Türkiye'de topluluk destekli tarım uygulaması, 2005 yılında Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği'nin İstanbul ili Silivri ilçesine bağlı Cumhuriyetköy'de başlattığı projeyle hayata geçmiştir. Bu proje, Türkiye'nin ilk TDT girişimi olarak kabul edilmektedir.

Alternatif gıda ağı
Gıda egemenliği
Topluluk bahçesi
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Tüketim kooperatifi

Tüketim karşıtlığı, tüketimciliğe, sürekli olarak maddi malların satın alınması ve tüketilmesine karşı olan sosyopolitik bir ideolojidir. Tüketim karşıtlığı, özellikle çevrenin korunması, sosyal tabakalaşma ve bir toplumun yönetiminde etik konularında kamu refahı pahasına mali ve ekonomik hedefler peşinde koşan ticari şirketlerin özel eylemleriyle ilgilenir. Politikada tüketim karşıtlığı çevre aktivizmi, küreselleşme karşıtı ve hayvan hakları aktivizmiyle örtüşüyor; dahası, tüketim karşıtlığının kavramsal bir varyasyonu, tüketiciliği aşan maddi bir şekilde yaşayan post-tüketimciliktir.
Tüketim karşıtlığı, tüketicilere ve tüketilen hayvanlara uzun vadeli kötü muamelenin neden olduğu sorunlara ve tüketici eğitiminin okul müfredatına dahil edilmesinden kaynaklanan sorunlara yanıt olarak ortaya çıktı; Naomi Klein tarafından yazılan No Logo (2000),Mark Achbar ve Jennifer Abbott tarafından yapılan The Corporation (2003) ve Erik Gandini tarafından yapılan Artı: Being Tüketiciler içine terörize belgeselleri tüketim karşıtlığına verilebilecek örnekleridir; her biri anti-şirket aktivizmini ideolojik olarak erişilebilir bir sivil ve politik eylem biçimi olarak popüler hale getirdi.
Dünya için yıkıcı olan insanlıktan çıkarıcı davranış olan ekonomik materyalizmin eleştirisi, din ve sosyal aktivizmden kaynaklanmaktadır. Dini eleştiri, materyalist tüketimciliğin birey ile Tanrı arasındaki bağlantıya müdahale ettiğini ve dolayısıyla doğası gereği ahlaksız bir yaşam tarzı olduğunu ileri sürer; bu nedenle Alman tarihçi Oswald Spengler (1880–1936), "Amerika'da yaşam yapısal olarak tamamen ekonomiktir ve derinlikten yoksundur." demiştir. Roma Katolik perspektifinden Thomas Aquinas, "Açgözlülük, tıpkı tüm ölümlü günahlar gibi, insanın zamansal şeyler uğruna ebedi olan şeyleri kınaması gibi, Tanrı'ya karşı bir günahtır." dedi; Bu bağlamda, Francis of Assisi, Ammon Hennacy ve Mohandas Gandhi, manevi ilhamın onları basit yaşama doğru yönlendirdiğini söyledi.
Seküler perspektiften bakıldığında, sosyal aktivizm, tüketim materyalizminden suçun (ekonomik eşitsizliğin yoksulluğundan kaynaklanır), endüstriyel kirliliğin ve buna bağlı çevresel bozulmanın ve savaşın türediğini gösterir.
Papa XVI. Benedikt halsizlik ve hazcılıktan doğan toplumsal hoşnutsuzluk hakkında, materyalizm felsefesinin insan varoluşu için varoluş nedeni olmadığını söyledi; aynı şekilde yazar Georges Duhamel, "Amerikan materyalizmi Fransız medeniyetini gölgede bırakma tehdidinde bulunan sıradanlığın bir işaretidir." dedi.

Tüketim karşıtlığı, The Theory of the Leisure Class: An Economic Study of Institutions (1899) adlı kitabında tüketiciliğin medeniyetin beşiğinden çıktığını belirten Thorstein Veblen'den başlayan tüketim eleştirisinden kaynaklanıyordu. Tüketimcilik terimi tüketiciliğin Keynesyen iktisat ile ilişkili ekonomik politikalarını ve tüketicilerin özgür seçiminin bir toplumun ekonomik yapısını dikte etmesi gerektiği inancını ifade eder. (Bkz. producerism)

Çoğu şirket karşıtı aktivist, büyük ticari şirketlerin yükselişinin ulus devletlerin meşru otoritesi ve kamusal alan için bir tehdit oluşturduğuna inanıyor. Şirketlerin insanların mahremiyetini ihlal ettiğini, siyaseti ve hükûmetleri manipüle ettiğini ve tüketicilere yanlış ihtiyaçlar yarattığını düşünüyorlar. Aktivistler, istilacı reklam yazılımları, spam, tele -pazarlama, çocuk hedefli reklamcılık, agresif gerilla pazarlaması, siyasi seçimlerde büyük kurumsal kampanya katkıları, egemen ulus devletlerin (Ken Saro-Wiwa ) politikalarına müdahale, kurumsal yolsuzluk haberleri (örneğin Enron )  gibi  konuları buna kanıt olarak gösteriyorlar.
Tüketim karşıtı olan protestocular, bir firmanın temel sorumluluğunun yalnızca hissedarlara yanıt vermek, insan haklarını ve öteki mevzuları hemen hemen asla dikkate almamak olduğunu belirtiyor. Doğrudan işletmeye hizmet etmeyen hayırsever faaliyetler bir itimat ihlali olarak değerlendirilebileceğinden, yönetimin hissedarlarına karşı birincil sorumluluğu vardır. Bu tür bir mali sorumluluk, oldukça uluslu şirketlerin emeği teksif etmek ve maliyetleri düşürmek için stratejiler izleyeceği anlamına gelir. insan hakları mevzusunda elverişli yasalarla düşük ücretli ekonomiler bulmaya çalışacaklar Örneğin, naturel çevreye, sendikal örgütlenme vb. (mesela bkz. Nike ).
Fransız filozof Bernard Stiegler, modern kapitalizmin üretimden ziyade  tüketim tarafından yönetildiğini ve tüketici davranışını yaratmak için kullanılan reklam tekniklerinin psişik ve kolektif bireyselleşmenin yok edilmesi anlamına geldiğini savundu ve bu savunmasıyla tüketimcilik eleştirisine  önemli bir katkı yaptı. Lipidinal enerjinin tüketici için yapılmış ürünlerin tüketimine yönlendirilmesinin, bağımlılık yaratan bir tüketim döngüsüne sebep olarak  aşırı tüketime, arzunun tükenmesine ve sembolik sefaletin hüküm sürmesine yol açtığını ileri sürüyor.
Etkili bir İngiliz grafiti ustası, ressam, aktivist, film yapımcısı ve çok amaçlı bir provokatör olan Banksy  sanatta, tüketim toplumuyla ilgili hicivli ve kışkırtıcı eserler yarattı (dikkate değer örnekler arasında "Can't beat the feelin" olarak da bilinen "Napalm", Walt Disney Pictures ve McDonald's'a bir saldırı, ve Nike'a yönelik olan  " Death By Swoosh " sayılabilir   ). Gizli çalışan gizemli sokak sanatçısı, sosyal fikirlere meydan okuyor ve sıkı sıkıya bağlanılan önyargıların saçmalıklarını kabul etmeleri  için izleyicileri çevrelerini yeniden düşünmeye teşvik ediyor. Kendi sözleriyle, "Şirketlere hiçbir borcunuz yok. Hiçbir şeyden  az, özellikle onlara nezaket borçlu değilsin. Onlar size borçludurlar. Kendilerini önünüze koymak için dünyayı yeniden düzenlediler. Asla sizden izin istemediler, onların iznini istemeye bile başlama  " 2003'ten sonra Banksy, New Yorker'a e-posta ile yazdı: "Binlerce resmi ücretsiz veriyorum. Dünyadaki yoksulluk hakkında sanat yapmanın ve tüm parayı cebe atmanın  mümkün olduğunu sanmıyorum. " Banksy, sanatta tüketimci bir değişim olduğuna ve ilk kez burjuva sanat dünyasının halka ait olduğuna inanıyor. Web sitesinde 19 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., çalışmalarının yüksek çözünürlüklü görüntülerini ücretsiz olarak indirmek için sunuyor.

Göze çarpan tüketim, mallarla meşgul olmaktır, her şeyden daha fazla, bizi özgürce  ve asilce yaşamaktan alıkoyar.
Tüketimi azaltmadan çevresel kirliliği  azaltmaya çalışmak, ilaç bağımlılığını azaltmadan uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele etmeye benzer.
- Jorge Majfud[11]
En çok da sahip olduklarımızla meşgul olmak bizi özgür ve asil yaşamaktan alıkoyar.
-Bertrand Russell[10]
Birçok kritik bağlamda, göze çarpan tüketim, insanların tükettikleri ürün veya hizmetlerle, özellikle ticari marka isimleriyle, pahalı otomobiller veya mücevherler gibi bariz statü artırıcı çekicilikle güçlü bir şekilde özdeşleşme eğilimini tanımlar. Çoğu insanın inkâr ettiği aşağılayıcı bir terimdir, tüketim için "tüketmeye mecbur oldukları" fikrinden başka daha spesifik bir mazeret veya rasyonalizasyona sahiptirler. Yüksek miktarda tüketiciliğe sahip bir kültüre, tüketim kültürü denir.
Tüketim fikrini benimseyenler için, bu ürünler kendi başlarına değerli  olarak görülmüyor bunun yerine, bu ürünleri ya da benzerlerini tüketen insanları tanımlayabilmek için yardımcı olan sosyal sinyaller olarak görülüyorlar. Yine de, bir ürün veya marka adıyla olan ilişkilerinin, bazen işlevsiz bir modern toplumda eksik olan sağlıklı insan ilişkilerinin yerini alabileceğini kabul edecek kadar ileri gidecek çok az kişi var.
Bu terimden daha  eski olan bariz tüketim terimi 1960'larda Amerika Birleşik Devletleri'ni tanımlıyordu Medya etkisi, ancak kısa süre sonra medyanın etkisi, kültür karmaşası ve bunun doğal sonucu olarak üretkenliği hakkında daha büyük tartışmalarla bağlantılı hale geldi.

Göze çarpan tüketim terimi ve kavramı, ilk olarak 20. yüzyılın başında iktisatçı Thorstein Veblen'in yazısında görülmüştür. Terim görünüşte mantıksız ve kafa karıştırıcı bir ekonomik davranış biçimini tanımlar. Veblen'in  gereksiz olan bu tüketimin bir tür statü olduğunu savunan sert önerisi, 1899 tarihli The Theory of the Leisure Class kitabında aşağıdaki gibi kara mizahi gözlemlerle yapılmıştır:
Arkeologlara göre, birkaç bin yıl öncesine kadar göze çarpan tüketime dair kanıtlar bulundu, bu da bu tür bir davranışın insanlara özgü olduğunu gösteriyor.

Tüketim karşıtları, reklamcılığın, kültürel sistemin değerlerini ve varsayımlarını bilgilendirerek, neyin kabul edilebilir olduğunu  ve sosyal standartları belirleyerek insan yaşamında büyük bir rol oynadığına inanırlar. Reklamların, satın alınan eşyaların mutluluğu sağlamanın anahtarı olarak göründüğü hiper-gerçek bir dünya yarattığını ifade ediyorlar. Tüketim karşıtları, bireylerin, pazarın kapasitesi dışında kalan sosyal değerlerle ilişkili olarak yaşam kalitelerinin iyileştiğine inandıklarını bulan araştırmalara atıfta bulunuyorlar. Bu nedenle reklam, eşyaların anlamlı ilişkiler gibi insan mutluluğunun gerçek kaynakları ile ilişkilendirmek için imgeler ve sloganlar kullanarak toplumsal olanı malzemeyle özdeşleştirmeye çalışır. Bu durumda reklamlar, topluma zarar verir, çünkü tüketicilere giderek daha fazla mülk edinmenin kendilerini gerçekleştirmeye veya eksiksiz ve güvenli bir varlık kavramına yaklaştıracağını söylerler. "Temel mesaj, bu ürünlere sahip olmanın imajımızı geliştireceği ve başkaları nezdinde popülerliğimizi sağlayacağıdır."  Ve reklam, bir ürünün tüketiciyi mutlu edeceğini vadederken, aynı anda reklam, tüketicinin asla gerçekten mutlu olmamasına bağlıdır, çünkü o zaman tüketici artık gereksiz ürünleri tüketme ihtiyacı hissetmeyecektir.
Tüketim karşıtları, tüketimci bir toplumda reklam görüntülerinin tüketiciyi güçsüzleştirdiğini ve nesneleştirdiğini iddia ediyor. Reklamlar sahte bir şekilde bireysel gücü, seçimi ve arzuyu vurgulayarak, kontrolün tüketicide olduğunu ima eder. Tüketim karşıtları, metaların yalnızca kısa vadeli tatmin sağladığına inandıkları için, sürdürülebilir şekilde mutlu bir toplumdan uzaklaşıyorlar. Ayrıca, reklamverenler, reklamların v

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından GEF mali desteğiyle ve ilgili bütün kurum ve kuruluşların yanı sıra çeşitli üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla kısaca UBSEP diye de bilinen Türkiye Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı 2007 yılında hazırlanmış ve 2008 yılında ilgili kurumlara dağıtılmıştır. (Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Sitesi)
Ancak içeriği itibarıyla bütün kurumları bağlıyor olması sebebiyle hukuksal yeterlilik ve etkinlik kazanması için Bakanlar Kurulu onayı alması gerekmektedir ve halen Bakanlar Kuruluna sunulmamıştır ve bu yönde bir girişim başlatıldığı da ilan edilmemiştir.Sözleşmeye taraf birçok ülkenin ulusal stratejileri tamamlanmış ve Bakanlar Kurulu onaylıyla yürürlüğe girmiştir.
UBSEP Türkiye ekosistemlerini, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi tarafından belirlenen ekosistem tiplerine göre 6 tematik alana bölmekte, başka deyişle Türkiye'yi 6 ana ekosistem tipine göre incelemektedir. Bunlar tarım, orman, içsu, kıyı-deniz, dağ, bozkır (step) ekosistemleridir.
UBSEP'te her bir tematik alan ve kesişen konular için tehditler belirlenmiş, bu tehditlerle mücadele etmek için eylemler planlanmıştır. UBSEP'in metodolojisi kısaca konular, tehditler, amaçlar, hedefler ve eylemler şeklinde özetlenebilinir.

Vikikaynak (Wikisource), Wikimedia Vakfı'nın projelerinden biri olan, özgür içerikli metinsel kaynaklardan oluşan çevrimiçi, viki tabanlı bir dijital kütüphanedir. Şiir, ayet, bildiri, yasa ve telif hakkı koruması kalkmış kitaplar gibi kaynak metinlerin katılımcılar tarafından eklendiği özgür bir kütüphanedir. Projenin amacı, birçok dilde ve çeviride her türlü özgür metni barındırmaktır. Başlangıçta yararlı veya önemli tarihsel metinleri depolamak için bir arşiv olarak tasarlanan proje, daha sonra genel içerikli bir kütüphane haline geldi. Proje, resmi olarak 24 Kasım 2003'te Gutenberg Projesi'nin İngilizce adı olan Project Gutenberg'den esinlenerek "Project Sourceberg" adıyla başladı. Ardından aynı yılın ilerleyen zamanlarında Vikikaynak'ın İngilizce karşılığı olan "Wikisource" adını aldı.
Proje, kamu malı veya özgür lisanslı eserler barındırmaktadır. Bunlar profesyonel olarak yayınlanmış eserler veya tarihi kaynak belgelerdir, gösteriş amaçlı ürünler değildir. Doğrulama başlangıçta çevrimdışı olarak veya diğer dijital kütüphanelerin güvenilirliğine güvenilerek yapılıyordu. Günümüzde eserler, projenin metinlerinin güvenilirliğini ve doğruluğunu sağlayan ProofreadPage eklentisi aracılığıyla çevrimiçi taramalarla desteklenmektedir.
Her biri belirli bir dili temsil eden bazı bağımsız Vikikaynaklar, artık yalnızca taramalarla desteklenen çalışmalara izin vermektedir. Vikikaynak koleksiyonunun büyük bir kısmı metinlerden oluştursa da, çizgi romanlar, filmler ve sesli kitap gibi diğer medya türleri de yer almaktadır. Bazı Vikikaynaklar, ilgili Vikikaynak'ın belirli politikalarına tabi olmak üzere, kullanıcı tarafından oluşturulan açıklamalara izin vermektedir. Proje zaman zaman güvenilirlik eksikliği nedeniyle eleştirilere maruz kalsa da Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi gibi kuruluşlar tarafından referans gösterilmektedir.
Vikikaynak 70'ten fazla dilde hizmet vermektedir. 6 Mayıs 2006 tarihinde açılan Türkçe Vikikaynak'ta 27 Temmuz 2025 itibarıyla 478 kişinin yazdığı 19.778 madde bulunmaktadır.

Vikikaynak'ın orijinal konsepti, faydalı veya önemli tarihsel metinlerin depolanmasıydı. Bu metinler birincil kanıt ve orijinal kaynak metinleri sağlayarak Vikipedi maddelerini desteklemeyi ve kendi başına bir arşiv oluşturmayı amaçlıyordu. Koleksiyon, başlangıçta önemli tarihsel ve kültürel materyallere odaklanmıştı ve bu da onu Gutenberg Projesi gibi diğer dijital arşivlerden ayırıyordu.

Proje, planlama aşamasında başlangıçta Sourceberg Projesi (Gutenberg Projesi'nin kelime oyunu) olarak adlandırılıyordu.
2001 yılında, birincil kaynak materyallerinin eklenmesi konusunda Vikipedi'de bir anlaşmazlık çıktı ve bu da bunların dahil edilip edilmeyeceği veya silineceği konusunda değişiklik savaşlarına yol açtı. Gutenberg Projesi bu soruna bir çözüm olarak önerildi. Önerilen projeyi anlatan The Cunctator adlı kullanıcı, "Vikipedi'nin Nupedia için olduğu gibi, Gutenberg Projesi için de aynı şey olacak" diyerek, kısa süre sonra bu ifadeyi "Gutenberg Projesi'nin çabalarını kopyalamak istemiyoruz; aksine, onları tamamlamak istiyoruz. Belki de Gutenberg Projesi, Vikipedi'den bir Gutenberg Projesi dosyasına kolayca bağlantı kurmak ve kullanıcıların Gutenberg Projesi'ne yeni çalışmalarını kolayca göndermelerini sağlamak için bir arayüz olarak kullanılabilir." diyerek açıkladı. İlk yorumlar şüpheciydi; Larry Sanger, projenin gerekliliğini sorgulayarak "Sanırım zor soru şu: Gutenberg Projesi zaten mevcutken neden tekerleği yeniden icat ediyoruz? Gutenberg Projesi'ni tamamlamak istiyoruz; tam olarak nasıl?" diye yazdı, ve Jimmy Wales, "Larry gibi ben de Gutenberg Projesi'ne ne ekleyebileceğimizi görmek için üzerinde düşünmemizi istiyorum. Birincil kaynakların genel olarak herkes tarafından düzenlenebilir olması pek olası görünmüyor; yani Shakespeare, Shakespeare'dir; eserine ilişkin yorumlarımız ise bizim istediğimiz gibi olur." diye ekledi.
Proje, faaliyetlerine ps.wikipedia.org adresinden başladı. Katkıda bulunanlar, "PS" alt alan adının birincil kaynaklar anlamına gelen "Primary Sources" veya Gutenberg Projesi anlamına gelen "Project Sourceberg" anlamına geldiğini anladılar. Ancak bu, Project Sourceberg'in Peştuca Vikipedi'nin alt alan adını işgal etmesine neden oldu (Peştuca dilinin ISO dil kodu "ps"dir).
Gutenberg Projesi, resmi olarak 24 Kasım 2003'te, sources.wikipedia.org adresinde kendi geçici URL'sini aldığında başlatıldı ve ps.wikipedia.org adresinde barındırılan tüm metinler ve tartışmalar bu geçici adrese taşındı. Projenin adı, 6 Aralık 2003'te yapılan bir oylamayla Wikisource olarak değiştirildi. İsim değişikliğine rağmen, proje 23 Temmuz 2004'e kadar kalıcı URL'sine (http://wikisource.org/) taşınmadı.

Vikikaynak başlangıçta "Project Sourceberg" olarak adlandırıldığından, ilk logosu bir buzdağı resmiydi. Bir halef seçmek için yapılan iki oylama kesin sonuç vermedi ve orijinal logo 2006 yılına kadar kaldı. Son olarak, hem yasal hem de resmin lisansının bir Wikimedia Vakfı logosu için uygun olmaması ve fotoğrafın düzgün ölçeklenememesi gibi teknik nedenlerle, orijinal resimden esinlenerek stilize edilmiş bir vektör buzdağının projenin logosu olarak kullanılması zorunlu oldu.
Vikikaynak'ın sloganı olan "Özgür Kütüphane" ifadesinin ilk belirgin kullanımı, projenin çok dilli portalının 27 Ağustos 2005'teki sürümünde Wikipedia portalına dayalı olarak yeniden tasarlandığında gerçekleşti. Wikipedia portalında olduğu gibi, Wikisource sloganı projenin en büyük on dilindeki logonun etrafında yer almaktadır.
İngilizce sürümündeki portalın merkez görsellerine, yani ortadaki buzdağı logosu ve sayfanın üst kısmındaki "Wikisource" başlığına tıklandığında, "Wikisource" ve "The Free Library" terimlerinin 60 dildeki çevirilerinin listesine ulaşılmaktadır.

Vikikaynak için geliştirici ThomasV tarafından, proje tarafından transkripsiyonların daha iyi değerlendirilmesi amacıyla, ProofreadPage adlı bir MediaWiki eklentisi geliştirildi. Bu eklenti, taranmış eserlerin sayfalarını, ilgili sayfaya ait metinle yan yana göstererek metnin daha sonra bağımsız olarak başka bir editör tarafından kontrol edilmesini, doğrulanmasını ve tashih edilmesini sağlar. Bir kitap veya başka bir metin tarandıktan sonra, sayfa dönüşleri ve diğer sorunlar düzeltilmek üzere ham görüntüler görüntü işleme yazılımıyla değiştirilebilir. Rötuşlanan görüntüler daha sonra PDF veya DjVu dosyasına dönüştürülebilir ve Vikikaynak veya Wikimedia Commons'a yüklenebilir. Bu sistem, editörlerin Vikikaynak'daki metinlerin doğruluğunu sağlamalarına yardımcı olur. Tamamlanmış eserlerin orijinal sayfa taramaları, hataların daha sonra düzeltilebilmesi ve okuyucuların metinleri orijinalleriyle karşılaştırabilmesi için tüm kullanıcıların erişimine açıktır.

Projenin sources.wikipedia.org'da resmi olarak başlamasından iki hafta sonra, 1.000'den fazla sayfa oluşturuldu ve bunların yaklaşık 200'ü gerçek madde olarak belirlendi. Vikikaynak 4 Ocak 2004'te 100. kayıtlı kullanıcısına ulaştı. Temmuz 2004 başında madde sayısı 2.400'ü aştı ve 500'den fazla kullanıcı kaydoldu.
30 Nisan 2005'te, 18 yönetici dahil, 2667 kayıtlı kullanıcı ve yaklaşık 19.000 madde vardı. Proje aynı gün 96.000'inci düzenlemesini gerçekleştirdi.
27 Kasım 2005'te İngilizce Vikikaynak varlığının üçüncü ayında 20.000 metin birimine ulaştı ve Nisan ayında (dil alt alanlarına geçişten önce) tüm projenin sahip olduğundan daha fazla metin barındırıyordu.
10 Mayıs 2006'da ilk Vikikaynak Portalı oluşturuldu.
14 Şubat 2008'de, İngilizce Vikikaynak, ressam Francis Bicknell Carpenter'ın kitabı olan Six Months at the White House eserinin 74. Bölümü ile 100.000 metin birimini geçti.
Kasım 2011'de 250.000 metin birimi hedefine ulaşıldı.

Vikipedi:Kardeş projeler

Yapay et veya diğer bilinen adı ile kültürlü et, etin hayvan hücrelerinin in vitro hücre kültürlenmesi yoluyla laboratuvar ortamında üretildiği bir hücresel tarım şeklidir. Yapay et, rejeneratif tıpta öncü olan doku mühendisliği teknikleri kullanılarak üretilmektedir. Jason Matheny, 2000'li yılların başında yapay et üretimi üzerine bir makale yazdıktan sonra bu konsepti popüler hale getirmiştir ve in-vitro et araştırmalarına adanmış dünyanın ilk kar amacı gütmeyen kuruluşu olan New Harvest'ı kurmuştur. Yapay et, İklim değişikliğini hafifletme potansiyelinin yanı sıra yapay et üretiminin çevresel etkilerini, hayvan refahını, gıda güvencesini ve insan sağlığını iyileştirme potansiyeline sahiptir. 

2013 yılında Mark Post, bir hayvanın dokusundan üretilmiş bir hamburger köftesi geliştirdi. O zamandan beri, diğer yapay et prototipleri medyanın dikkatini çekti: SuperMeat, “Tavuk” burgerine tüketici tepkisini test etmek için Tel Aviv'de “The Chicken” adında bir “çiftlikten tabağa” restoran açarken, “dünyanın ilk ticari yapay et satışı” Aralık 2020'de Singapur'daki 1880 adlı restoranda gerçekleşti ve burada ABD'li Eat Just firması tarafından üretilen yapay et satıldı.
Gelişmiş ülkelerde tüketimin büyük bir kısmını oluşturan domuz, sığır ve tavuk gibi yaygın etlere odaklanılırken, Orbillion Bio gibi şirketler geyik, kuzu, bizon ve Wagyu bifteği gibi yüksek kaliteli veya sıra dışı etlere odaklanmıştır. Avant Meats 2021'de yapay et olarak orfozu piyasaya sürerken, diğer şirketler farklı balık türlerini ve diğer deniz ürünlerini takibe almıştır.
Üretim süreci, şirketler ve araştırma kurumları tarafından sürekli olarak geliştirilmektedir. Yapay et uygulamaları etik, sağlık, çevre, kültürel ve ekonomik tartışmalara yol açmıştır. Sivil toplum kuruluşu Good Food Institute tarafından yayınlanan veriler, 2021 yılında yapay et şirketlerinin Avrupa'da 140 milyon dolar gelir elde ettiğini ortaya koymuştur. Yapay et İsrail'de seri olarak üretilmektedir. Yapay et servisi yapan ilk restoran 2021 yılında Singapur'da açılmıştır. Bununla birlikte yapay et henüz yaygın bir durumda değildir. 2025 yılında yapılan bir çalışmada, inek hücrelerinin genetik değişime veya anormal bir dönüşüme uğratılmadan, doğal yöntemlerle laboratuvar ortamında güvenli ve istikrarlı bir şekilde üretilebileceği görüldü.

Yapay etin büyük ölçekli üretimi için büyüme hormonu kullanılması ihtimali bulunmaktadır. Yapay et steril bir ortamda üretildiği için antibiyotik kullanımına gerek yoktur. Günümüzde, antibiyotiklerin yaygın olarak kullanılması, insanlarda antibiyotik direncinin başlıca nedenidir. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre antimikrobiyal direnç, 2050 yılına kadar yılda 10 milyon ölüme yol açacağı öngörülen “küresel halk sağlığı için giderek daha ciddi bir tehdit haline gelmekte ve tüm hükümet sektörleri ve toplum genelinde harekete geçilmesini gerektirmektedir”. Yapay et, insan sağlığına yönelik bu büyük riskin azaltılmasına yardımcı olacak etkili bir çözüm sağlayabilir.
Araştırmacılar, omega-3 yağ asitlerinin yapay et açısından sağlık konusunda bir artıya sahip olduğunu öne sürmüşlerdir. Benzer bir şekilde, geleneksel etin omega-3 yağ asidi içeriği, hayvanların beslenmesinde değişiklik yaparak da artırılabilir. Şu anda İspanya'da, tipik olarak kırmızı et tüketimiyle ilişkilendirilen kolesterolü ve kolon kanseri riskini azaltabilecek daha sağlıklı yağlara sahip yapay eti geliştirmek için araştırmalar yürütülmektedir. Time dergisinin bir sayısında, hücre kültürüyle yapılan işlemin etin bakteri ve hastalıklara maruz kalmasını da azaltacağı öne sürülmüştür.
Sıkı bir şekilde kontrol edilen ve öngörülebilir ortam nedeniyle yapay et üretimi dikey tarımla karşılaştırılmıştır. Bazı yapay et destekçileri, pestisit ve fungusit gibi tehlikeli kimyasallara maruz kalmayı azaltma açısından yapay etin dikey tarımla benzer faydalara sahip olacağını öngörmüştür. Bunun yanı sıra yapay et üretiminin sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin araştırma konusunda da eksiklikler bulunmaktadır.

Yapay et, geleneksel etle aynı kas hücreleri, yağ ve destek hücrelerinin yanı sıra kan damarlarından oluşsa da, bazı tüketiciler yüksek teknolojili üretim sürecini kabul edilemez bulabilmektedir. Yapay et sahte veya “Frankenmeat” olarak tanımlanmıştır. Öte yandan yapay et, organik biyolojik üretimde kullanılmasa da fabrika çiftliklerinde yetiştirilen et ve deniz ürünlerinde yaygın olarak kullanılan yapay hormonlar, antibiyotikler, steroidler, ilaçlar ve GDO'lar olmadan da üretilebilir. Eğer bir yapay et ürünü görünüm, tat, koku, doku veya diğer faktörler açısından farklıysa, geleneksel olarak üretilen etle ticari olarak rekabet edemeyebilir. Kemik ve kardiyovasküler sistem eksikliği, bu parçaların mutfakta kayda değer katkılar sağladığı yemekler için bir dezavantajdır. Kemik ve/veya kan eksikliği, bufalo kanadı gibi birçok geleneksel et hazırlığının bazı insanlar için daha lezzetli olmasını sağlayabilir. Ayrıca, kan ve kemikler gelecekte potansiyel olarak yetiştirilebilir.

Tüketicinin kabulü yapay et açısından oldukça kritiktir. Çin, Hindistan ve ABD'de yapay etin kabulünü inceleyen bir çalışma, “dünyanın en kalabalık üç ülkesinde yapay etin yüksek düzeyde kabul gördüğünü ortaya koymuştur.” Yapay etin tüketici tarafından kabul edilmesine ilişkin çeşitli potansiyel faktörler tespit edilmiştir. Sağlıklılık, güvenlik, besinsel özellikler, sürdürülebilirlik, lezzet ve düşük fiyat, katkıda bulunan faktörlerdir. Yapılan bir çalışmada, yapay etin açıklanması için son derece teknik bir dil kullanılması, kamuoyunun bu kavrama karşı daha olumsuz bir tutum sergilemesine yol açmıştır. Yapılan bir çalışmada, yapay etin üretim yönteminden ziyade nihai ürüne vurgu yapacak şekilde tanımlanmasının kabulü artırmak için etkili bir yol olduğu öne sürülmüştür.
Standartlaştırılmış tanımların kullanılması, yapay etin tüketici tarafından kabulüne ilişkin gelecekteki araştırmaları iyileştirecektir. Mevcut çalışmalar, benzer anket popülasyonlarına rağmen, genellikle büyük ölçüde farklılık gösteren kabul oranları bildirmiştir. BlueNalu'nun CEO'su Lou Cooperhouse, Red to Green Podcast'te “hücre bazlı” ve “hücre kültürlü” terimlerinin, geleneksel etten farklılaştırmak için uygun terimler olduğunu ve aynı zamanda hangi süreçle yapıldığının açık olduğunu paylaşmıştır. Bu açıklamaların etiketlemede nasıl kullanılacağı konusunda da bir sorun bulunmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde yapay etin tüketici için nasıl etiketlenmesi gerektiğini düzenleyen kapsayıcı bir federal mevzuat bulunmamaktadır. Geleneksel et üreticileri yapay et şirketlerinin “et” terimini kullanmasını engellemeye çalışırken, yapay et üreticileri bu kelimenin tüketicinin kabulü için gerekli olduğunu savunmaktadır.
Küresel pazar tarafından kabulü değerlendirilmemiştir. Çalışmalar, tüketicilerin mevcut kabul düzeylerini belirlemeye ve bu değeri artıracak yöntemleri tanımlamaya çalışmaktadır. Yakın zamanda yapılan bir çalışma, tüketicilerin yapay et için belirli bir bedel ödemeye istekli olduğunu bildirmiş olsa da net cevaplar mevcut değildir. Yaşlı nüfusun çok düşük bir yüzdesinin yapay eti kabul ettiği bildirilmiştir. Yeşil yeme davranışı, eğitim durumu ve gıda işi, bu nüfus için en önemli faktörler olarak gösterilmiştir. Ayrıca, yapay etin üretim yöntemleri ile tüketici açısından lezzetini ilişkilendiren çalışmaların eksikliği de söz konusudur.

Singapur, 2020 yılında dünyada yapay etinin satışına onay veren ilk ülke oldu. Singapur Gıda Ajansı, yapay et ürünlerinin onaylanması için sunulacak bilgilere ilişkin özel gereklilikler de dahil olmak üzere, yeni gıdaların güvenlik değerlendirmesine yönelik gereklilikleri hakkında kılavuz niteliğinde bir belge yayınlamıştır.
Mart 2023'te Meloni hükümeti, insan ve hayvan tüketimi için yapay etin üretimini ve ticarileştirilmesini yasaklayan bir yasa tasarısını onaylamıştır. Hükûmetin gıda mirasını korumayı amaçladığını söylediği bu hamle, bilim insanları da dahil olmak üzere, küresel çapta görülen serbestlik ve yasallaştırma eğilimleriyle çeliştiği, yanlış yönlendirildiği ve İtalya'da iklim değişikliğini daha da kötüleştirebileceği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Ekim 2023 itibarıyla İtalyan hükûmetinin yasa tasarısını geri çekmiş olduğu  ve Avrupa Birliği'nin iç pazarında engeller yaratılmasını önlemeyi amaçlayan bir prosedür olan Teknik Düzenleme Bilgi Sistemi bildirimini tasarı için geri çektiği bildirilmiştir. İtalya Tarım Bakanı Francesco Lollobrigida, İtalya'nın Avrupa Birliği'ne sunduğu yapay eti karşıtı yasa tasarısının geri çekilmesinin “bir geri adım olmadığını”, bunun sebebinin hükûmetin Avrupa Komisyonu tarafından reddedilme ihtimalini önlemek istemesi olduğunu ifade etmiştir. Tasarının geri çekilmeyeceğini ve ilerleyeceğini de sözlerine eklemiştir. İtalya, Kasım 2023'te hükûmetin tasarıyı onaylamasıyla yapay etini yasaklayan ilk ülke oldu.
Yasal düzenlemelerin de çözümlenmesi gerekmektedir. Satışa sunulmadan önce Avrupa Birliği, Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve Kanada'da onaylı yeni gıda başvuruları gerekmektedir. Ayrıca Avrupa Birliği, 1 Ocak 2018 itibarıyla yapay ürünü hayvansal ürünlerin ve üretimin onaylanmış bir şirket başvurusu ile güvenliğini kanıtlamasını şart koşmaktadır. Eylül 2020'de Food and Drug Administration  (FDA) ve United States Department of Agriculture (USDA) yapay eti ortaklaşa regüle etme konusunda anlaştı. Anlaşma kapsamında, FDA hücre toplama, hücre bankaları ve hücre büyümesi ve farklılaşmasını denetlerken, USDA insan tüketimine yönelik hücrelerden elde edilen gıda ürünlerinin üretimini ve etiketlenmesini denetlemektedir. Missouri, Güney Karolina, Teksas ve Washington gibi bazı ABD eyaletleri, yapay et ambalajlarında et teriminin kullanımını sınırlayan yasalar çıkarmıştır. Florida ve Alabama'da yapay et üretimi tamamen yasaklandı: Florida'da yasa gereği yapay etin üretimi ve satışı suç teşkil ederken, Alabama'da Ekim 2024'ten itibaren yapay etin üretimi, satışı ve dağıtımı yasak olacaktır. Arizona, Kentucky, Tennessee ve Batı Virginia hükûmetleri de benzer y

Yenilenebilir enerji, güneş ışığı, rüzgar, yağmur, gelgitler, dalgalar ve jeotermal ısı gibi karbon nötr doğal kaynaklardan elde edilebilen ve insan zaman ölçeğinde doğal olarak yenilenen kaynaklardan elde edilebilen enerjiye denir. Bu kaynaklar güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, dalga enerjisi, jeotermal enerji, hidrolik enerjisi, biyokütle enerjisi  olarak sıralanabilir. Bu tür bir enerji kaynağı, yenilenmekte olduklarından çok daha hızlı kullanılan fosil yakıtların tam tersidir.
Yenilenebilir enerji kaynakları, 2015 ve 2016 yıllarında insanların küresel enerji tüketimine % 19,3 ve elektrik üretimine % 24,5 katkıda bulundu. Bu enerji tüketimi % 8,9 geleneksel biyokütleden, % 4,2 ısı enerjisi (modern biyokütle, jeotermal ve güneş ısısı), % 3,9 hidroelektrikten ve kalan % 2,2 ise rüzgar, güneş, jeotermal ve diğer biyokütle türlerinden elde edilen elektriktir.
2024 yılı sonu itibarıyla, dünyada üretilen elektriğin  % 30'dan fazlası yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak üretilmiştir. 2030 yılında bu oranın %45'in üzerine çıkması öngörülüyor. Amerikan Enerji Bakanlığı'nın ön görülerine göre 2014'te 5288 TWh (terawatt.saat) olan yenilenilenebilir enerjiden elektrik üretimi 2040'lara gelindiğinde 10000 TWh'ın üzerinde olacak. 2014 yılında 273 milyar dolar; 2015 yılında 285.9 milyar dolar yenilenebilir güç ve yakıtlarına yatırım yapılmıştır. 2014 yılında 665 GW (gigawatt) olan hidroelektrik dışında yeni kurulan santral kapasitesi, 2015 yılında 785 GW'a çıkmıştır. Hidroelektrikle beraber 1,701 GW olan yeni kurulan kapasitesi 1,849 GW'a çıkmıştır.
Yenilenebilir teknolojilere yapılan dünya çapındaki yatırımlar 2015 yılında 286 milyar ABD Dolarını aştı. Yenilenebilir enerji sistemleri hızla daha verimli ve ucuz hale geliyor ve toplam enerji tüketimindeki payları artıyor. 2019 itibarıyla, dünya çapında yeni kurulan elektrik kapasitesinin üçte ikisinden fazlası yenilenebilirdi.
Dünyadaki en az 30 ülke halihazırda enerji arzlarının yüzde 20'sinden fazlasını sağlayan yenilenebilir enerjiye sahiptir. Ulusal yenilenebilir enerji piyasalarının önümüzdeki on yılda ve sonrasında güçlü bir şekilde büyümeye devam edeceği tahmin edilmektedir. İzlanda ve Norveç, tüm elektriğini halihazırda yenilenebilir enerjiyi kullanarak üretiyor ve diğer birçok ülke gelecekte % 100 yenilenebilir enerjiye ulaşmak için bir hedef belirledi. Dünyadaki en az 47 ülke halihazırda yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin yüzde 50'sinden fazlasına sahip.
Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği teknolojilerinin hızlı yayılması, önemli ölçüde enerji güvenliği, iklim değişikliğini hafifletme ve ekonomik faydalarla sonuçlanmaktadır. Uluslararası kamuoyu araştırmalarında, güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir kaynakların teşviki için güçlü bir destek var. Birçok yenilenebilir enerji projesi büyük ölçekli olsa da, yenilenebilir teknolojiler aynı zamanda enerjinin insani gelişme için genellikle çok önemli olduğu kırsal ve uzak bölgeler ve gelişmekte olan ülkeler için de uygundur.

Güneş enerjisi, ışıyan ışık ve güneşten gelen ısı, güneş enerjisiyle ısıtma, fotovoltaik, konsantre güneş enerjisi (CSP), yoğunlaştırıcı fotovoltaikler (CPV), güneş mimarisi ve yapay fotosentez gibi sürekli gelişen bir dizi teknoloji kullanılarak üretilir. Düzlemsel güneş kollektörleri, fotovoltaik (PV), konsantre güneş enerjisi (CSP), güneş mimarisi, yapay fotosentez teknolojilerinde yararlanılmaktadır.
2015 yılı sonu itibarıyla, dünyada üretilen elektriğin % 1.2'si PV paneller ile üretilmiştir; yenilenebilir enerjideki payı % 5'tir.
2019'un sonunda küresel kurulu güneş enerjisi kapasitesi 586 GW idi.
Bir fotovoltaik sistem, fotoelektrik etkiden yararlanarak ışığı elektriksel doğru akıma (DC) dönüştürür. Solar PV, milyarlarca dolarlık, hızla büyüyen bir endüstri haline geldi, maliyet etkinliğini artırmaya devam ediyor ve CSP ile birlikte tüm yenilenebilir teknolojiler arasında en yüksek potansiyele sahip. Konsantre güneş enerjisi (CSP) sistemleri, geniş bir güneş ışığı alanını küçük bir ışına odaklamak için lensler veya aynalar ve izleme sistemleri kullanır. Ticari yoğunlaştırılmış güneş enerjisi santralleri ilk olarak 1980'lerde geliştirildi. CSP-Stirling, tüm güneş enerjisi teknolojileri arasında açık ara en yüksek verimliliğe sahiptir.
2011 yılında Uluslararası Enerji Ajansı, "Uygun fiyatlı, tükenmez ve temiz güneş enerjisi teknolojilerinin geliştirilmesinin uzun vadede çok büyük faydaları olacağını, yerli, tükenmez ve çoğunlukla ithalattan bağımsız bir kaynağa güvenerek ülkelerin enerji güvenliğini artıracağını, Sürdürülebilirliği artırın, kirliliği azaltın, iklim değişikliğini hafifletme maliyetlerini azaltın ve fosil yakıt fiyatlarını diğerlerinden daha düşük tutun. Bu avantajlar küreseldir. Bu nedenle erken yayılmaya yönelik teşviklerin ek maliyetleri öğrenme yatırımları olarak düşünülmeli; akıllıca harcanmalı ve yaygın olarak paylaşılması gerekiyor ". İtalya dünyadaki en büyük güneş enerjisi oranına sahiptir; 2015 yılında, İtalya'daki elektrik talebinin% 7,7'sini güneş enerjisi sağladı. Bir başka hızlı büyümenin ardından 2017 yılında, güneş enerjisi küresel enerjinin yaklaşık % 2'sini veya 460 TWh'yi üretti.

Güneş yüzeyindeki hava değişiminin atmosfere etki ederek havanın ısınması ve bu ısınma ile ısınan kütlenin genleşmesi ve harekete geçerek yükselmesine sebep olur. Bu yükselen hava kütlesi atmosfer dışına çıkamayacağı için önce dikey sonra ise yatay hareket eder, bu noktada havanın ısınıp kütlesel olarak yer değiştirmesi ile rüzgâr oluşur. Oluşan bu rüzgârın taşıdığı kinetik enerji binlerce yıldır yel değirmenleri ve yelkenli gemilerde kullanılmıştır, rüzgâr türbinleri sayesinde bu enerjiden elektrik elde edilmektedir.
2015 yılı sonu itibarıyla, dünyada üretilen elektriğin % 3.7'si rüzgâr gücü ile üretilmiştir; yenilenebilir enerjideki payı % 15.6'dır.

Jeotermal enerji yerkürenin iç ısısıdır. Dünyanın jeotermal enerjisi, gezegenin orijinal oluşumundan ve minerallerin radyoaktif bozunmasından kaynaklanmaktadır. Gezegenin çekirdeği ile yüzeyi arasındaki sıcaklık farkı olan jeotermal gradyan, çekirdekten yüzeye ısı şeklinde sürekli bir termal enerji iletimi sağlar. Bu ısı merkezdeki sıcak bölgeden yeryüzüne doğru yayılır, magma tabakasındaki sıcaklık ile yer altındaki suların ısınmasını sağlar. Jeotermal kelimesi, Yunanca köklerden yeryüzü anlamına gelen γη (gi) ve sıcak anlamına gelen θερμος (thermos) kelimelerinin birleşimidir. Jeotermal Enerji, ısıtmada ve elektrik üretiminde kullanılır.
2019'un sonunda küresel jeotermal kapasite 14 GW idi.
Jeotermal enerji için kullanılan ısı, Dünya'nın derinliklerinden Dünya'nın çekirdeğine kadar - 4.000 mil (6.400 km) aşağıda olabilir. Çekirdekte, sıcaklıklar 9.000 °F'nin (5.000 °C) üzerine çıkabilir. Isı, çekirdekten çevreleyen kayaya iletilir. Son derece yüksek sıcaklık ve basınç, genellikle magma olarak bilinen bazı kayaların erimesine neden olur. Magma, katı kayadan daha hafif olduğu için yukarı doğru kıvrılır. Bu magma daha sonra kabuktaki kayayı ve suyu bazen 700 °F'ye (371 °C) kadar ısıtır.

Hidrolik güç ya da su gücü (Yunanca:hydro→su) düşen veya hızlı akan suyun enerjisinden elde edilen, faydalı bir amaç için kullanılabilecek güçtür. Antik çağlardan beri hidrolik güç bir yenilenebilir enerji kaynağı olarak birçok türde su değirmeninde, sulamada ve farklı türde mekanik cihazları; buğday değirmenleri, hızarları, dokuma fabrikalarını, liman vinçlerini, cevher ufalayıcılarını, büyük güçlü çekiçleri, asansörleri, endüstriyel merdaneleri ve tamburları çalıştırmak için kullanılmıştır. Basınçlı hava üretmek için düşen suyla çalışan pompalar, kimi zaman başka mekanizmalara belli mesafeden güç vermek için kullanılmıştır. Günümüzde dünyada üretilen elektriğin önemli bir kısmı hidroelektrik santrallerinde üretilmektedir.
2015 yılı sonu itibarıyla, dünyada üretilen elektriğin % 16.6'sı hidrolik güçle üretilmiştir; yenilenebilir enerjideki payı % 70'tir.

Doğa da yaşamını sürdüren hayvan ve bitkilerin atıkları ile üretilen enerji çeşididir. Çiftlik hayvanlarının dışkıları, ölü ağaçlar ile enerji üretilmektedir. Hayvan atıkları ile biyogaz, bitkilerden ise biyodizel de üretilmektedir.
2015 yılı sonu itibarıyla, dünyada üretilen elektriğin % 2'si biyokütle enerjisi ile üretilmiştir; yenilenebilir enerjideki payı % 8.4'tür.

Enerji depolama elektrik enerjisini elektrik güç şebekesine veya ondan bağımsız depolamak için kullanılan metotların bütününe denir. Elektrik enerjisi, üretim tüketimi aştığı zamanlarda depolanır (özellikle rüzgâr gücü, gelgit gücü, güneş gücü gibi yenilenebilir elektrik kaynakları kullanılan devamlı enerji üretemeyen güç santrallerinde)  ve üretim tüketimin altına düştüğü zaman tekrar şebekeye verilir. Bir hidroelektrik santraline su pompalamak güç depolamanın en büyük halidir.

Elektrik ve ulaşım için hatta tek başına birincil enerji kaynağı olarak % 100 yenilenilir enerjiyi kullanmaktaki teşvik küresel ısınma, diğer ekolojik ve ekonomik kaygılar tarafından motive edilmektedir.

Portekiz, 7-11 Mayıs 2016 tarihleri arasında sadece güneş, rüzgâr ve hidroelektrik santrallerinde üretilen enerjiyi kullanarak 4 gün boyunca sıfır emisyon üretti.
Danimarka, 2015'te alışılmışın dışında yüksek rüzgârlı bir günde kendi elektrik ihtiyacının % 140 fazlasını üretti ve Almanya, İsveç ve Norveç'e ciddi miktarda ihraç etti.
Kaynaklar kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılmasında en önemli rolü oynamaktadır.
Enerji dönüşümü ile 42 milyon kişi istihdam edilebilir.

Yenilenebilir enerji, her zamankinden daha fazla finansman alan yenilenebilir enerji projeleri ile küresel olarak en hızlı büyüyen sektör olarak kabul ediliyor. Temiz, sürdürülebilir enerji ihtiyacı arttıkça ve yenilenebilir teknolojiler daha da geliştikçe, daha büyük boyutlarda ve karmaşıklıklarda daha fazla proje geliştiriliyor ve bu da onlarla birlikte yetenekli yenilenebilir enerji mühendisleri için büyük bir talep getiriyor.

Wudongde Hidroelektrik Santrali / Çin
Proje tipi: Hidroelektrik | Maliyet: 15.4 milyar 

Yeryüzü Şartı adaletli, sürdürebilir ve huzurlu bir dünya için başlıca etik prensipleri ayarlayan, küresel dayanışma ve evrensel sorumluluk üzerine kurulmuş beyannamedir. Bu, yirmi birinci yüzyılda insanlığın yüzleştiği kritik sorunlar ve seçimleri tanımlamak için çalışır. Yeryüzü Şartının prensipleri: “Tüm bireyler, organizasyonlar, şirketler, hükümetler ve uluslararası kurumların işine kılavuzluk yapmak ve değerlendirmek için ortak bir standart gibi tasarlanmıştır." şeklinde dile getirilmiştir.

Yeryüzü Şartı 1987 yılında BM'nin Çevre ve Kalkınma üzerine Dünya Komisyonu'nun çevre koruma ve sürdürülebilir kalkınma için, sürdürülebilir kalkınmanın esas prensiplerini sağlayan “yeni şartının" oluşturulması için yapılan bir çağrı olarak başladı. Bu tavsiyeler üzerine, 1992 yılında Rio Yer Şartı Zirvesi'nin (BM'nin “Çevre ve Kalkınma” konferansı) genel sekreteri Maurice F. Strong Zirvenin Yeryüzü Şartını tasarlanmasını ve kabulunu önermiştir. Bu nedenle 1994'te Yeryüzü Şartının başkanı, Uluslararası Yeşil Haçın başkanı Mihail Gorbaçov, yeni Yeryüzü Şartı Girişimi başlatmak için bir araya geldi. Hollanda hükûmeti ilk mali desteği sağladı.
Strong artık herhangi bir örgütlenme işine sorumlu değildir, ama hala tavsiye ve destek veriyor.
Metnin taslak süreci 6 yıl devam eden (1994-2000), sürdürülebilir gelecek için değer ve ilkeler içeren küresel anlaşmanı geliştirmek için Strong ve Gorbaçov tarafından toplanmış, bağımsız Yeryüzü Şartı Komisyonu tarafından yönetilmiş, dünya çapında danışmanlık sürecidir. Komisyon metn temsilcisi olarak hizmet vermeye devam etmektedir.
Yeryüzü Şartının son metni 2000 yılın Mart ayında Paris'te, UNESCO genel merkezinde Yeryüzü Şartı Komisyonu toplantısında onaylandı. Resmi açılış töreni ise 2000 yılın Haziran ayında Hollanda'da, Lahey Barış Sarayında gerçekleşdi. Hollanda Kraliçesi Beatrix törene katıldı. Şartın önsözü ise şöyle açıklandı:

Yeryüzü tarihinin kritik bir anında, insanlığın  geleceğini seçmek zorunda olduğu bir zamanda bulunmaktayız. Dünyanın her tarafı hızla birbirine bağımlı ve hassas bir hale gelirken, gelecek şimdiden büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Olağanüstü bir kültür çeşitliliği ve farklı yaşam şekillerinin tam ortasında, ileriye adımlar atmak için, ortak bir kadere sahip olan tek bir insanoğlu ailesi ve tek bir yeryüzü topluluğu olduğumuzu bilmek zorundayız. Doğaya, evrensel insan haklarına, ekonomik adalete ve barış kültürüne saygı üzerinde kurulmuş sürdürülebilir küresel bir toplum meydana getirmek için bir araya gelmek zorundayız. Bu gaye ile, bizim, yeryüzü halkları olarak; birbirimize, daha geniş bir toplum hayatına ve gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu açıklamamız gerekmektedir.

Yeryüzü Şartını onaylayan organizasyonlar arasında UNESCO, Dünya Korunma Birliği, Uluslararası Yerel Çevre Girişimleri Konseyi  ve ABD belediye konferansı kuruşları da var. Yeryüzü Şartı sürdürülebilir kalkınmaya ve dünya barışının temel unsurlarına mükemmel bir bakış sağladı. Ayrıca okullarda, kolejler, üniversiteler ve yaygın eğitim programlarında eğitim kaynakları gibi kullanıldı. Brezilyanın  Çevre Bakanı Yeryüzü Şartını Brezilya toplumunun her sektörüde tanıtmak için  Uluslararası Yeryüzü Şartı sekreterliğine, Leonardo Boff ve Marcia Miranda tarafından yaratılmış Petropolis Insan Hukuklarının Savunma merkezine resmi bir anlaşma  içine girdi. 2007 yılında Dünya Günü ile alakalı Başkanlık kutlamaları sırasında Meksika Hükûmetinin eğitim ve çevre bakanları Yeryüzü Şartının okul sistemine eğitim aracı olarak kullanılmasını yorumladı. Diğer şehir kuruluşları ve hükûmetleri başlatılan resmi kamu taahhütlerini kullanmak için Avustralya, Tataristan Cumhuriyeti, Rusya, Avustralya'nın kuzeydoğusu ve Calgary (Kanada), Münih (Almanya) şehirler dahil olmak üzere uygulamaya güçlendirildi.

Yeşil altyapı, kentsel ve iklimsel zorlukları doğayla birlikte inşa ederek çözmek için "bileşenler" sağlayan bir ağ anlamına gelmektedir. Bu yaklaşımın ana bileşenleri arasında yağmur suyu yönetimi, iklim adaptasyonu, ısı stresinin azaltılması, biyoçeşitliliğin artırılması, gıda üretimi, daha iyi hava kalitesi, sürdürülebilir enerji üretimi, temiz su ve sağlıklı toprakların yanı sıra rekreasyon yoluyla yaşam kalitesinin artırılması ve kasaba ve şehirlerde ve çevresinde gölge ve barınak sağlanması gibi daha insan odaklı fonksiyonlar yer almaktadır. Yeşil altyapı aynı zamanda çevrenin sosyal, ekonomik ve çevresel sağlığı için ekolojik bir çerçeve sağlamaya da hizmet etmektedir. Son zamanlarda akademisyenler ve aktivistler, mevcut yapıları güçlendirmek yerine sosyal kapsayıcılığı ve eşitliği teşvik eden yeşil altyapı projelerine çağrıda bulunmaktadırlar.
Yeşil altyapı, "Sürdürülebilir ve Dirençli Altyapı" standartları gibi belirli standartlarda tanımlanan bir alt küme olarak kabul edilir. Ancak yeşil altyapı aynı zamanda, yenilenebilir enerji altyapısı ve toplu taşıma sistemleri gibi "düşük karbonlu altyapı"yı da içeren geniş bir kavramdır. Yeşil altyapı, su miktarını ve kalitesini yönetmek için tasarlanan "sürdürülebilir drenaj sistemleri" veya "sürdürülebilir kentsel drenaj sistemleri"nin bir bileşeni olabilir. Aynı zamanda biyoçeşitliliği ve çevreyi iyileştirmek için de katkıda bulunabilir.

Yeşil kuşak
Permakültür
Sürdürülebilir mimari
Sürdürülebilir mühendislik

Yeşil ekonomi, çevresel riskleri ve ekolojik kıtlıkları azaltmayı hedefleyen ve çevreyi bozmadan sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen bir ekonomidir. Ekolojik ekonomi ile yakından ilişkilidir, ancak daha politik olarak uygulamalı bir odağı vardır. 2011 UNEP Yeşil Ekonomi Raporunda, "Yeşil olmak için bir ekonominin sadece verimli değil, aynı zamanda adil olması gerekiyor. Adalet, özellikle düşük karbonlu, kaynakları verimli kullanan ve sosyal açıdan kapsayıcı bir ekonomiye Adil Geçişin sağlanmasında küresel ve ulusal düzeyde eşitlik boyutlarının tanınması anlamına gelir." ifadesi kullanıldı.
Onu önceki ekonomik rejimlerden ayıran nokta, doğal kaynakların ve ekolojik hizmetlerin, ekonomik değere sahip olarak doğrudan değerlemesi ve maliyetlerin ekosistemler aracılığıyla topluma yansıtılan tam maliyet muhasebesi rejimidir. Bir doğal varlığa zarar veren veya onu ihmal eden işletme, güvenilir bir şekilde takip edilir ve işlenen zararlar bu işletmenin borçları olarak kabul edilir.
Yeşil Etiket ve eko-etiket uygulamaları, çevreye duyarlılığın ve sürdürülebilir kalkınmanın tüketiciye dönük göstergeleri olarak ortaya çıktı. Birçok endüstri, küreselleşen ekonomide yeşillendirme uygulamalarını teşvik etmenin bir yolu olarak bu standartları benimsemeye başlıyor. Sürdürülebilirlik standartları olarak da bilinen bu standartlar, satın aldığınız ürünlerin çevreye zarar vermemesini sağlayan özel kurallardır. Bu standartların sayısı son yıllarda giderek artıyor. Bu standartlar genel olarak ormancılık, çiftçilik, madencilik veya balıkçılık gibi ekonomik sektörlere odaklanıp su kaynaklarını ve biyolojik çeşitliliği korumak veya sera gazı emisyonlarını azaltmak gibi çevreyi korumaya yönelik amaçlar güder ve sosyal haklarla işçi haklarını destekler

Karl Burkart yeşil ekonomiyi altı ana sektöre dayalı olarak tanımlar:

Yenilenebilir enerji
Yeşil binalar
Sürdürülebilir ulaşım
Su yönetimi
Atık yönetimi
Arazi yönetimi
Uluslararası Ticaret Odası (ICC), yeşil ekonomiyi "Ekonomik büyüme ve çevresel sorumluluğun, sosyal kalkınmadaki ilerlemeyi desteklerken, karşılıklı olarak pekiştirici bir şekilde birlikte çalıştığı bir ekonomi" olarak tanımlamaktadır.
ICC, 2012 yılında iki yılda bir danışılan uluslararası uzmanların katkılarını içeren Yeşil Ekonomi Yol Haritası'nı yayınladı. Bu yol haritası, "yeşil ekonomi" kavramını netleştirmek için kapsamlı ve çok disiplinli bir çabayı temsil ederek küresel zorluklara çözüm getirmede işletmenin rolünü vurgular. Ayrıca yeşil ekonomiye geçiş için iş dünyası ve endüstri sektöründe işbirliğine dayalı eylemlerle ilgili aşağıdaki 10 koşulu ortaya koymaktadır:

Açık ve rekabetçi pazarlar
Ölçümler, muhasebe ve raporlama
Finans ve yatırım
Farkındalık
Yaşam döngüsü yaklaşımı
Kaynak verimliliği ve ayrıştırma
İstihdam
Eğitim ve beceriler
Yönetim ve ortaklık
Entegre politika ve karar verme

Yeşil tüketim, sürdürülebilir kalkınma veya sürdürülebilir tüketim davranışı ile ilişkilidir. Günümüz ve gelecek nesiller için çevreyi koruyan bir tüketim yaklaşımıdır. Organik ürünlerin kullanımı, temiz ve yenilenebilir enerjinin tercihi, çevre üzerinde sıfır veya neredeyse sıfır etkiye sahip şirketler tarafından üretilen malların seçimi (sıfır atık, sıfır emisyonlu araç, sıfır enerjili bina, vb.) gibi çevre dostu davranışların benimsenmesi yoluyla çevresel sorunları ele alma konusunda tüketicilere sorumluluk veya ortak sorumluluk atfeder.
Batı toplumlarında yeşil tüketim; endüstriyel kirleticilerin, ekonomik büyümenin ve aşırı nüfus artışının neden olduğu etkilerden çevreyi ve insan sağlığını koruma gerekliliğine duyulan farkındalığın artmasıyla 1960'larda ve 1970'lerin başında ortaya çıktı. 1980'lerde ilk Amerikan yeşil markaları ortaya çıkmaya başladı ve Amerikan pazarında patlama yaşadı. 1990'lı yıllarda yeşil ürünlerin üretimi yavaş yavaş arttı ve kârlı bir olgu olarak kaldı. Amerikan halkının yeşil ürünlere olan ilgisi 2000'li yılların başında yeniden artmaya başladı ve pazar büyümeye devam etti.

1973'teki petrol krizinden sonra Batı ülkelerindeki insanlar, fosil yakıtlara alternatif olarak yeşil enerjinin kullanılmasını değerlendirmeye başladı. Krizden sonra yeşil tüketim, çevre reformunun temel noktası olarak görülmeye ve Avrupa Birliği gibi uluslarüstü kuruluşlar tarafından da garanti altına alınmaya başladı. Bazı sosyologlar[kim?] artan küreselleşmenin insanları başkalarıyla ve çevreyle daha fazla bağlantılı hissetmelerine yol açtığını, bunun da özellikle Batılı ülkelerde küresel çevre sorunlarına ilişkin farkındalığın artmasına yol açtığını ileri sürüyor.
Konunun tartışıldığı ve ulusal hükûmetleri yönlendirmek amacıyla önerilerin konuşulduğu ana toplantılar şunlardır: 

Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı;
IUCN 1980 Dünya Koruma Stratejisi;
Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu'nun 1983 ve 1987 Brundtland Raporu;
İtalya 1993 Sürdürülebilir Kalkınma Ulusal Planı;
Aalborg 1994, 1. Avrupa Sürdürülebilir Şehirler Konferansı;
Lizbon 1996, 2. Avrupa Sürdürülebilir Şehirler Konferansı;
Hannover 2000, 3. Sürdürülebilir Şehirler Konferansı;
2001 yılında Avrupa Birliği, VI Çevresel Eylem Planı 2002/2010;
Aalborg +10;
ve 2004'teki Aalborg Taahhütleri.

Yapay et
Eko-kapitalizm
Çevresel vejetaryenlik
Etik tüketim
Yeşil altyapı

Banbury, Catherine; Stinerock, Robert; Subrahmanyan, Saroja (Nisan 2012). "Sustainable consumption: Introspecting across multiple lived cultures". Journal of Business Research. 65 (4): 497-503. doi:10.1016/j.jbusres.2011.02.028. 
Miniero, Giulia; Codini, Anna; Bonera, Michelle; Corvi, Elisabetta; Bertoli, Giuseppe (Eylül 2014). "Being green: from attitude to actual consumption: Being green". International Journal of Consumer Studies. 38 (5): 521-528. doi:10.1111/ijcs.12128. 
Costa Pinto, Diego; Herter, Márcia M.; Rossi, Patricia; Borges, Adilson (Eylül 2014). "Going green for self or for others? Gender and identity salience effects on sustainable consumption: Gender, identities and sustainable consumption". International Journal of Consumer Studies. 38 (5): 540-549. doi:10.1111/ijcs.12114. 
Calef, David; Goble, Robert (1 Mart 2007). "The allure of technology: How France and California promoted electric and hybrid vehicles to reduce urban air pollution". Policy Sciences. 40 (1): 1-34. doi:10.1007/s11077-006-9022-7. hdl:10.1007/s11077-006-9022-7. 
Connolly, John; Prothero, Andrea (Mart 2008). "Green Consumption: Life-politics, risk and contradictions". Journal of Consumer Culture. 8 (1): 117-145. doi:10.1177/1469540507086422. 
Valliyammai c; Uma s; Dhivya Bharathi k; Surya p (2014). "Efficient energy consumption in green cloud". 2014 International Conference on Recent Trends in Information Technology. ss. 1-4. doi:10.1109/ICRTIT.2014.6996212. 
A. Greening, Lorna; Greene, David L.; Difiglio, Carmen (Haziran 2000). "Energy efficiency and consumption — the rebound effect — a survey". Energy Policy. 28 (6–7): 389-401. Bibcode:2000EnPol..28..389A. doi:10.1016/S0301-4215(00)00021-5. 
Elliott, Rebecca (Haziran 2013). "The taste for green: The possibilities and dynamics of status differentiation through 'green' consumption". Poetics. 41 (3): 294-322. doi:10.1016/j.poetic.2013.03.003. 
Ertz, Myriam; Karakas, Fahri; Sarigöllü, Emine (October 2016). "Exploring pro-environmental behaviors of consumers: An analysis of contextual factors, attitude, and behaviors" (PDF). Journal of Business Research. 69 (10): 3971-3980. doi:10.1016/j.jbusres.2016.06.010. 
Farbotko, Carol; Head, Lesley (Aralık 2013). "Gifts, sustainable consumption and giving up green anxieties at Christmas". Geoforum. 50: 88-96. doi:10.1016/j.geoforum.2013.08.004. 
Goworek, Helen (8 Mart 2011). "Social and environmental sustainability in the clothing industry: a case study of a fair trade retailer". Social Responsibility Journal. 7 (1): 74-86. doi:10.1108/17471111111114558. 
Haws, Kelly L.; Winterich, Karen Page; Naylor, Rebecca Walker (Temmuz 2014). "Seeing the world through GREEN-tinted glasses: Green consumption values and responses to environmentally friendly products". Journal of Consumer Psychology. 24 (3): 336-354. doi:10.1016/j.jcps.2013.11.002. 
Heiskanen, Eva; Pantzar, Mika (1 Aralık 1997). "Toward Sustainable Consumption: Two New Perspectives". Journal of Consumer Policy. 20 (4): 409-442. doi:10.1023/A:1006862631698. 
Jim, C. Y. (1 Aralık 2013). "Sustainable urban greening strategies for compact cities in developing and developed economies". Urban Ecosystems. 16 (4): 741-761. Bibcode:2013UrbEc..16..741J. doi:10.1007/s11252-012-0268-x. 
Saxena, Ravindra P.; Khandelwal, Pradeep K. (29 Haziran 2012). "Greening of industries for sustainable growth: An exploratory study on durable, non-durable and services industries". International Journal of Social Economics. 39 (8): 551-586. doi:10.1108/03068291211238437. 
"Green: The Latest Fashion in Building for 2008". Buildings. 
Micheletti, Michele (2003). Political Virtue and Shopping: Individuals, Consumerism, and Collective Action. Springer. doi:10.1057/9781403973764. ISBN 978-1-4039-7376-4. 
Moisander, Johanna; Pesonen, Sinikka (Mayıs 2002). "Narratives of sustainable ways of living: constructing the self and the other as a green consumer". Management Decision. 40 (4): 329-342. doi:10.1108/00251740210426321. 
Spaargaren, G; Mol, A (Ağustos 2008). "Greening global consumption: Redefining politics and authority". Global Environmental Change. 18 (3): 350-359. Bibcode:2008GEC....18..350S. doi:10.1016/j.gloenvcha.2008.04.010. 
Olli, Eero; Grendstad, Gunnar; Wollebaek, Dag (Mart 2001). "Correlates of Environmental Behaviors: Bringing Back Social Context". Environment and Behavior. 33 (2): 181-208. doi:10.1177/0013916501332002. 
Peattie, Ken (21 Kasım 2010). "Green Consumption: Behavior and Norms". Annual Review of Environment and Resources. 35 (1): 195-228. doi:10.1146/annurev-environ-032609-094328. 
"The Greening of Wal-Mart - Jonathan Rowe". Nisan 2011. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
Seyfang, Gill (Mayıs 2007). "Growing sustainable consumption communities: The case of local organic food networks". International Journal of Sociology and Social Policy. 27 (3/4): 120-134. doi:10.1108/01443330710741066. 
Steg, Linda; Vlek, Charles (Eylül 2009). "Encouraging pro-environmental behaviour: An integrative review and research agenda" (PDF). Journal of Environmental Psychology. 29 (3): 309-317. doi:10.1016/j.jenvp.2008.10.004. hdl:11370/7581b727-854c-41c2-a8af-e055e6224240. 
Thongplew, Natapol; van Koppen, C.S.A. (Kris); Spaargaren, Gert (Temmuz 2014). "Companies contributing to the greening of consumption: findings from the dairy and appliance industries in Thailand". Journal of Cleaner Production. 75: 96-105. Bibcode:2014JCPro..75...96T. doi:10.1016/j.jclepro.2014.03.076. 
Barendregt, Bart; Jaffe, Rivke (2014). Green Consumption: The Global Rise of Eco-Chic. Taylor & Francis. doi:10.4324/9781003085508. ISBN 978-0-85785-798-9.

Brohice (Brohice: براهوئی Bráhuí), bir Dravid dilidir. Pakistan'ın Belucistan Eyaleti'nde ve İran, Afganistan ve Türkmenistan'ın çeşitli yerlerindeki Brohiler tarafından konuşulmanın yanı sıra Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde bulunan Brohi gurbetçi toplulukları tarafından da konuşulur. Brohice, Güney Hindistan'ın Dravid dili konuşan en yakın komşu nüfusundan 1.500 km'den fazla bir mesafeyle izole durumdadır. Belucistan Eyaleti'ne bağlı Kalat, Huzdar, Mastung, Ketta, Kaçhi, Nasirabad, Nuşki ve Haran ilçelerinde ağırlıklı olarak Brohice konuşulur.
Sesletim yönünden Tamilce, Beluçça ve Urducaya çok benzeyen Brohice, Arap kökenli Urdu alfabesiyle yazılıp okunur. Az da olsa Peştucadan, Sanskritçeden, Farsçadan ve İngilizceden etkilenmiş eklemeli bir dildir. Brohice; Beluçça, Peştuca, İngilizce ve Urduca ile birlikte Pakistan'a bağlı Belucistan bölgesinin de beş bölgesel dilinden biridir. Ayrıca Hindistan'ın Pencap bölgesindeki Müslüman olan aşiretlerin arasında da konuşulmakta olup dilsel olarak Urducaya ve Afgancaya benzemektedir.

Brohicede uzun ünlüler (/aː eː iː oː uː/), çift ünlüler (/aɪ aʊ/) ve kısa ünlüler (/a u i/) arasında ayrım yapılmaktadır.
Brohicede ünsüzler bir üstdamaksıllaşma kalıbını izlemekle beraber komşu dillerde bulunan soluklaşmadan yoksundur ve (bölgenin diğer dillerinde bulunmayan) ötümsüz dişyuvasıl yansürtünmeli ünsüz [ɬ] gibi birçok sürtünmeli ünsüz içerir.
Ünsüzleri Beluççadakilere çok benzer, ancak Brohicede daha fazla sürtünmeli ve genizsil ünsüz vardır (Elfenbein 1993).

Brohicede miktara dayalı bir vurgu kalıbı izlenir; sözcük vurgusu genellikle ilk uzun ünlü veya çift ünlüde yer alır, ancak sözcüğün içindeki tüm ünlüler kısa ise, sözcüğün ilk hecesi vurgulanır.

b	á	p	í	s	y	ş	v	x	e	z	ź	ģ	f	ú	m	n	l	g	c	t	ŧ	r	ŕ	d	o	đ	h	j	k	a	i	u	ń	ļ

بنٹک (Buntak) - Hoş geldiniz, (Brohice'deki Telaffuz:/bən̩ʈə̯:k) - (Türkçe okunuşu: Bantak),
وکیزینتگرد(Vikizaentgird)- Vikipedi, (Brohice'deki Telaffuz:/βɨkæ:zəntɡi:rd̪/) (Türkçe okunuşu:Vıkezantgird),
براہوی بشاگل (Brahui Başagal)-Brohice, (Brohice'deki Telaffuz:/braχʷæ: bɑ:ʃɑ:gəl/)(Türkçe okunuşu: Brâhê Başagel),
بولان(Bolan)-Belücistan, (Brohice'deki Telaffuz:/bolɑ:n/)(Türkçe okunuşu: Bolân),
لاؤزینک (Laozank)-Edebiyat, (Brohice'deki Telaffuz:/lɑ:vʰzæ:nk/)(Türkçe okunuşu: Lavvzenk),
داغر (Daghar) - Coğrafya(Brohice'deki Telaffuz:/daɣər/)(Türkçe okunuşu: Dakar).

Brohiler
Dravid dilleri

Parkin, Robert (1 Ocak 1989). "Some comments on Brahui kinship terminology". Indo-Iranian Journal. 32 (1): 37-43. doi:10.1007/BF00182435. JSTOR 24654607. 7 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Şubat 2021.

Dogri (डोगरी veya ڈوگری), Hindistan ve Pakistan'ın Cemmu ve Keşmir (özellikle Cemmu), Himaçhal Pradeş ve Kuzey Pencap bölgelerinde yaklaşık beş milyon kişi tarafından konuşulan Hint-Aryan dili. Dogri konuşurlarına Dogra, Dogri konuşulan bölgelere ise Duggar denir. Eskiden bir Pencap lehçesi olarak görülmüşse de, Dogri artık Batı Pahari dil grubunun bir üyesi olarak kabul edilir. Hint-Avrupa dillerinde alışılmadık bir özellik olan tonlamaya sahip Dogri, bu özelliğini diğer Batı Pahari dilleri ve Pencapça ile de paylaşır.
Dogri, hepsi %80'den fazla sözcüksel benzerliğe sahip çeşitli lehçelere sahiptir. Hindistan'da dil statüsü kazanmadan önce Dogri, Pencapça'nın pek çok lehçesinden biri sayılmaktaydı.
Dogri aslen Dogri alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Günümüzde Hindistan'da Devanagari, Pakistan'da ve Keşmir'in Pakistan tarafından yönetilen kısımlarında ise Pers-Arap alfabesinin Nestâlik formunda yazılmaktadır.

Hindistan'daki diller

Maithili (/ˈmaɪtɪli/ ; Maithili [ˈMəi̯tʰɪli]) Hint alt kıtasına özgü bir Hint-Aryan dilidir ve çoğunlukla Hindistan ve Nepal'de konuşulur. Hindistan'da, Bihar ve Jharkhand eyaletlerinde konuşulmaktadır ve 22 tanınmış Hint dilinden biridir .   Nepal'de doğu Terai'de konuşulur ve Nepal'in en yaygın ikinci dilidir. Tirhuta eskiden yazılı Maithili'nin ana alfabesiydi. Daha az yaygın olarak, Kaithi'nin yerel varyantında da yazılmıştır. Bugün Devanagari alfabesinde yazılmıştır.

2003 yılında Maithili, Hindistan'da eğitim, hükûmet ve diğer resmi bağlamlarda kullanılmasına izin veren tanınmış bir Hint dili olarak Hint Anayasasının Sekizinci Çizelgesine dahil edildi.
Maithili dili, UPSC Sınavına isteğe bağlı bir dil olarak dahil edilmiştir.
Mart 2018'de Maithili, Hindistan'ın Jharkhand eyaletinde ikinci resmi dil statüsünü aldı.

Hindistan'da, Maithili ağırlıklı konuşulduğu Bihar ve Jharkhand ilçelerinde Darbhanga, Saharsa, Samastipur, Madhubani, Muzaffarpur, Sitamarhi, begusarai, Munger, Khagaria, Purnia, Katihar, Kishanganj, Sheohar, Bhagalpur, Madhepura, Araria, Supaul, Vaishali, Ranchi, Bokaro, Jamshedpur, Dhanbad ve Deoghar ile Santhal Pargana bölümünün diğer bölgelerinde konuşulur. Darbhanga ve Madhubani, kültürel ve dilsel merkezler oluşturur.
Nepal'de Maithili esas olarak Sarlahi, Mahottari, Dhanusa, Sunsari, Siraha, Morang ve Saptari Bölgelerinde konuşulmaktadır. Janakpur, Maithili'nin önemli bir dil merkezidir.

19. yüzyılda, dilbilimciler Maithili'yi Bihari dillerinin bir lehçesi olarak gördüler ve onu Bihar'da konuşulan diğer dillerle grupladılar. Hoernle, diğerGaudian dilleri  ile karşılaştırıldığında Hintçeden ziyade Bengalce dilleriyle   daha fazla benzerlikler gösterdiğini belirtmiştir. Grierson bunu farklı bir dil olarak kabul etti ve ilk dilbilgisini 1881'de yayınladı
Chatterji, Maithili'yi Magadhi Prakrit ile gruplandırdı.

Hindistan'da resmi statüye sahip diller
Toplam konuşmacılara göre Hint dillerinin listesi

An Introduction to the Maithili dialect of the Bihari language as spoken in North Bihar. Asiatic Society, Calcutta. 1909. 
Maithili Language and Linguistics: Some Background Notes (PDF). University of Cambridge. 17 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 18 Mayıs 2021. 

"Maithili dili." Encyclopædia Britannica. Encyclopædia Britannica Online. Encyclopædia Britannica Inc.
UCLA Dil Materyalleri Projesi : Maithili
Ulusal Çeviri Misyonunun (NTM) Maithili Sayfaları
Videha Ist Maithili 6 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 
Maithili Kitapları 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Udbodhana Regd International e dergi

Nepalce (Devanagari: नेपाली, [neˈpali]), Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-Aryan koluna ait bir Doğu Pahāṛi dili. Dil, Nepal'in resmî dili olup, aynı zamanda Hindistan'daki 22 tanınan dilden biridir. Nepalce Devanagari alfabesi ile yazılır.

Nepalce, Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran dilleri koluna bağlı Hint-Aryan dilleri grubunun bir üyesidir. Glottolog'a göre "Kuzey bölgesi Hint-Aryan dilleri" içerisinde bulunan Doğu Pahari grubunda sınıflandırılmaktadır. Bu grup içerisinde Nepalce dışında Jumli ve Dotyali olmak üzere 2 farklı dil daha bulunmaktadır.
Dil en yakından diğer Kuzey Hint-Aryan dilleri ile ilişkilidir. Bunun yanı sıra dilin konuşulduğu bölgenin güneyinde yer alan Maithili ve Bhojpuri dillerine de yakınlık gösterir. Nepalcenin söz varlığı tarihi açıdan Sanskritden de etkilenmiştir. Hindustânî (Hintçe ve Urdu), Güney Asya'da sahip olduğu sosyokültürel gücü nedeniyle Nepalce'yi etkileyen bir başka dildir. Nepalce, tarihi boyunca temas halinde olduğu Tibet dilleri ile karşılıklı etkileşim yaşamıştır, ancak Nevari ve Tamang gibi diller üzerinde Nepalcenin etkisi çok daha büyük olmaktadır.

Dil, çoğunlukla Nepal'de kullanılır. 2011 nüfus sayımına göre bu ülkedeki halkın yaklaşık %44'ünün ana dilini oluşturmakta olup, toplumun yaklaşık %33'ü ise Nepalceyi ikinci dil olarak kullanmaktadır. Ethnologue'a göre Nepal'de toplamda 12,3 milyon Nepalce konuşur bulunmaktadır. Ülkede devlet kurumları ve mahkemelerce kullanılan dil Nepalcedir ve bu durum 2015 Nepal Anayasası'nın 1 kısmının 7a maddesinde belirtilmektedir. Buna karşın 7b maddesi bölgesel yönetimlere başka diller de seçme özgürlüğü tanımıştır.
Bhutan'daki Nepalli azınlığa Lhotshampa denilmektedir. The World Factbook'a göre 2005'te Bhutan halkının %22'sinin Nepalce konuştuğu tahmin edilmektedir. Bu oran, Bhutan hükûmetince ülkeden sürgün edilen Nepalliler nedeniyle azalmaktadır.

Günümüzde Nepalcenin yazımı için kullanılan sistem, birbirini takip eden her sessiz-sesli çiftinin tek bir birim olarak gösterildiği (abugida) Devanagari yazısı olmaktadır. Bu yazı Brahmi alfabesinden evrilmiş olduğu için Brahmi alfabeleri ailesinin içerisinde sınıflandırılır.

Nepalce yazan yazarların listesi

Nobel Ödülü, 27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 tarihinde Stockholm'de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan derneğin verdiği, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan prestijli bir ödüldür. İlk Nobel Ödülleri 1901 yılında verilmeye başlanmıştır. Nobel Ödülleri her yıl Alfred Nobel'in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık'ta verilir.

Nobel Ödülleri (İsveççe: Nobelpriset, Norveççe: Nobelprisen), İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi tarafından kişiler veya kuruluşlara fizik, kimya, edebiyat, barış ve fizyoloji veya tıp alanlarındaki olağanüstü başarılarına verilmektedir. 1895 yılındaki Alfred Nobel'in vasiyeti doğrultusunda, 1896 yılından bu yana Nobel Vakfı tarafından idare edilmekte ve yürütülmektedir. Ekonomi dalında verilen bir başka ödül ise 1968 yılında Sveriges Riksbank ile Merkez bankasının İsveç ekonomisine yapmış olduğu katkılar nedeniyle verilmeye başlanmıştır.
Her ödül ayrı bir komite tarafından verilir: İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi fizik, kimya, ekonomi alanlarındaki ödülleri; Karolinska Enstitüsü fizyoloji veya tıp alanındaki ödülleri ve Norveç Nobel Komitesi edebiyat alanındaki ödülleri vermektedir. Norveç Parlamentosunca İsveç Akademisinden seçilen beş kişilik bir kurul ise barış alanındaki ödülleri verir. Ödül almayı hak eden kişi veya kurum bir madalya, bir diploma ve yıllar içinde değişen miktarda para ödülü almaktadır. 1901 yılında Nobel Ödülü'nü ilk alanlara 150,782 SEK verildi. Bu ödül Aralık 2007 yılındaki 7,731,004 SEK'e eşitti. 10 Aralık 2008 tarihinde Stockholm'de yapılan Nobel'in ölüm yıl dönümü törenlerinde, ödülü kazananlara 10,000,000 SEK para ödülü verilmiştir.
2011 yılı itibarıyla, 20 kuruluş ve 69 ekonomi alanında ödül kazananlar da dahil olmak üzere toplam 826 kişi ve kuruluşa ödül verilmiştir. Nobel Ödülü'nü almaya hak kazanan dört kişinin ödüllerini almalarına kendi hükûmetleri tarafından izin verilmedi. Almanya Adolf Hitler hükûmeti; Richard Kuhn (Kimya, 1938), Adolf Butenandt (Kimya, 1939) ve Gerhard Domagk (Fizyololji veya Tıp, 1939)'ın ödüllerini almasına izin vermedi. Sovyetler Birliği'nin baskısı doğrultusunda Boris Pasternak (Edebiyat, 1958) ödülü reddetti. Ayrıca Nobel Ödülü almaya hak kazanan Jean-Paul Sartre (Edebiyat, 1964) ve Lê Ðức Thọ (Barış, 1973) ödüllerini almayı reddettiler. Bunlardan Sartre hayatı boyunca tüm resmi ödülleri reddetmiştir. Lê Ðức Thọ ise o yıllarda Vietnam'ın içinde bulunduğu durum nedeniyle ödülü almamıştır.
Uluslararası Kızıl Haç Komitesi bugüne kadar Nobel Barış Ödülünü üç defa almaya hak kazanmıştır. 826 Nobel Ödülü kazanandan 43'ü kadındır. Marie Curie 1903 yılında, fizik alanında Nobel Ödülü'nü kazanan ilk kadın olmuştur. Curie ayrıca 1911 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü almaya da hak kazanmıştır.
Nobel Ödülü dış nedenler, aday olmamasına bağlı olarak verilmediği yıllardaki para ödülleri, ödülü vermeye yetkili temsilciliklerin fonlarına iade edilmektedir. 1940 ve 1942 yılları arasında II. Dünya Savaşı nedeniyle Nobel Ödülleri verilememiştir.

Nobel Ödülü sahipleri listesi
Nobel Edebiyat Ödülü
Nobel Ekonomi Ödülü
Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü
Nobel Fizik Ödülü
Nobel Kimya Ödülü
Nobel Barış Ödülü
Ig Nobel Ödülleri

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin resmî internet sitesi 25 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Vakfı Resmî Web Sitesi5 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Ödülü ve İndirilebilir Veritabanı 13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pencapça (Şahmukhi: پن٘جابی, Gurmukhi: ਪੰਜਾਬੀ; Pencapça telaffuz: [pənˈdʒaːbːi]), ağırlıklı olarak Pencaplılar tarafında Pakistan ve Hindistan'da yer alan Pencap bölgesinde konuşulan bir Hint-Aryan dilidir. Pakistan'daki 80 milyonu aşkın konuşuruyla ülkedeki en yaygın, yaklaşık 31 milyonluk konuşur sayısıyla Hindistan'da ise 11. en yaygın dildir. Toplam ana dil olarak Pencapça konuşan nüfusun 113 milyon kişi olduğu tahmin edilmektedir. Güney Asya dışında Kuzey Amerika, Batı Avrupa (özellikle Birleşik Krallık) ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde de önemli sayıda konuşura sahiptir.
Pencapça Pakistan'da Şahmukhi adı verilen Fars-Arap alfabesi bazlı bir yazı sistemiyle yazılır ve bazen bu hali Batı Pencapça olarak isimlendirilir. Dil, Hindistan'da Gurmukhi alfabesiyle yazılır. Pencapça, Hint-Avrupa dil ailesine mensup çoğu diğer dilin aksine bir tonlamalı dildir.

Rabindranath Tagore (Bengalce: রবীন্দ্রনাথ ঠাকুরsöylenişi , d. 7 Mayıs 1861, Bengal, Kalküta - ö. 7 Ağustos 1941 Bengal, Kalküta), Hint yazar, şair, müzisyen ve ressam. Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk ve tek Hint yazardır. Eserlerinde sürekli olarak sevgiden bahseder. Şiirsel diliyle batıda "mistik" şair olarak adlandırılmıştır.

Atalarının kökü 11. yüzyıla dayanır. Bu soyun kurucusu Kanaj'lı bir Brahman'dı. Babası Maharshi Devendranath Tagore, varlıklı bir din adamıydı. Rabindranath, özel öğretmenlerden ders alarak ortaöğrenimini yaptıktan sonra 17 yaşında Londra'ya gönderildi. Londra'da hukuk okudu. Burada edebiyat kültürünü geliştirdi. En çok etkisinde kaldığı edebiyatçı, yapıtlarında doğaya geniş yer veren İngiliz şair William Wordsworth'tür.
Rabindranath Tagore'un yaşam ve sanat görüşlerinin gelişmesinde en büyük rolü, 19. yüzyılın başlarında Bengalli Raca Rammahun Roy oynamıştır. Onun ve babasının etkileri altında şairin dünya görüşü Hindistan'ın geleneksel kast sınırlarını aşarak panteist bir dünya inanışının yanı sıra, Hindu dininin tekelci ve çok gelenekçi çemberini kıran bir olgunluğa kavuşmuştur. Öğretmeni Roy; Hindistan'da dinin oynadığı büyük rolü bildiği için, her şeyden önce bu alanda reform yapmak zorunluluğu duymuştu. Kendisi Hindu olduğu için Hint dininin bozulmasına üzülüyordu, fakat sosyal gerçekleri görecek kadar ileri görüşlü bir insan olduğundan reform yoluna gitmedi. 1930'da Hindistan'da yeni bir mezhep olan Brahmoizmin temelini attı. Brahmo Samaj adı altında tanınan bu hareket Hinduluk, Müslümanlık ve Hristiyanlığın ortaklaşa değerlerini bir çatı altında toplamaktaydı. Bu yeni din, mucize ve kerameti bir yana iter, her şeye egemen mutlak ve yanılmaz bir kuvvet yerine, bilgelik ve aşkın esin kaynağı olan insan ve dünyayı kavrayan, yücelten bir varlığa inanır. Tanrı, Upanishad'lardan alınan bir cümleyle tamamlanır: "Tektir ve biçimi yoktur, ama binbir amaçla, binbir şekle girer."
Brahmo Samaj'ın belli başlı sosyal ülküleri kardeşlik, ahlaklılık, insanseverlik, kadınlığın yükseltilmesi, kastların kaldırılmasıdır. Bu noktalarda klasik Hinduizmin karşısındadır. Rammahun Roy tarafından kurulan Brahmo Samaj; Rabindranath Tagore'un babası ile Keshup Shandrasen tarafından geliştirildi. Tagore'un bu yeni oluşturulan mezhepten etkilenmesi; 22 yaşında yazmaya başladığı yıllara denk gelir. Bu yıllarda daha sonradan ilinti kuracağı Avrupa kültürüne pek rastlanmaz.
O yıllarda Bengal Hindistan'ın her bakımdan canlı ve ileri bölgesiydi. Din, edebiyat, politika alanlarında yeni görüşler beliriyordu. Kendisinden önce edebiyatta yenilik yapmış olanlar olmasına rağmen, kendisini tutuculuktan kurtaran ilk şair ve yazar olarak bilinir. İlk yazdığı "Sabah Şarkısı" adlı şiiri yüzünden şiddetli eleştirilere maruz kalmıştır. Doğa ve insan sevgisinin yoğun olduğu Kitan Jali'nin ünü dünyaya yayılmıştır. Eserlerinde ince bir lirizmle, mistisizm harmanlanır.
Hindistan'ın İngiliz emperyalizminin boyunduruğundan kurtulması için büyük çabalar sarf etmiş ve bunu ılımlı bir üslupla yapmıştır. Edebiyat alanındaki başkaldırısını yeterli bulmayıp gençliğin milliyetçi bir eğitimle yetiştirilmesi amacıyla 1901'de Kalküta yakınlarındaki Balpur'da Sükûn Barınağı anlamına gelen Santiniketan adını verdiği bir okul kurdu. Bundan başka Bangadorshan adıyla edebiyat dergisinin başyazarı oldu. 1924'te Batı ve Hint geleneklerini kaynaştıran Vishna-Bharati Üniversitesinin oluşumuna yol açtı.

Bengalî dilinde yazdığı yapıtlarının, hemen hemen hepsini kendisi İngilizceye çevirdiği için, dünyanın onu hızlı tanıması kaçınılmaz oldu. 1913'te Romain Rolland'ın çok övdüğü Gora adlı romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Kitapta Gora adlı bir gencin hayatından kesit sunulur. 1915 yılında İngiltere "Sir" unvanını verdi. 1919, Hindistan tarihinde bir dönüm noktasıdır. Amritsar Kıyımı, Gandi'nin ulusal önder olarak belirmesi bu yıl içinde olmuştur. Gandi ve Tagore iki yakın dosttur. 21 Mart 1919'da çıkarılan bir yasayla, yönetimin savaş döneminde kullanabildiği özel yetkileri barış döneminde de elinde tutması sağlanıyordu. Irkçılık temellerine dayanılarak çıkarılmış bir yasaydı. Gandi pasif direnişi gündeme getirdi. Kısa süre sonra, 13 Nisan'da Amritsar'da halktan 400 kişi öldürüldü, 2 bin kişi de yaralandı. Altın Tapınak'a girilip Sihler'in üzerine ateş açıldı. Pencap'ta sıkıyönetim ilan edildi. Tagore bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordu. Genel Vali Lord Chelmsford'a bir mektup yazarak Sir unvanını geri verip, Gandi'ye destek oldu.
67 yaşında resim yapmaya başlamasıyla, kast ve emperyalist sistemlere karşıtlığı ve üstün yeteneğiyle dünyanın sayılı şairleri arasına girmiştir. 7 Ağustos 1941'de doğduğu şehir Kalküta'da ölür.

Mahatma Gandi

Vishva-Bhrarati anlayışı

Sabun, uzun zincirli organik yağ asitlerinin sodyum veya potasyum tuzlarıdır. Genellikle yıkanma, el yıkama, banyo ve diğer kat hizmetleri için kullanılan yüzey aktif maddelerdir. Endüstriyel ortamlarda sabunlar koyulaştırıcılar, bazı yağlayıcı bileşenleri, emülgatörler ve katalizörler olarak kullanılır.
Sabunun temizleyici etkisi, bünyesinde bulunan hidrofobik kısmın yağ/kir parçacıklarını sarabilme yeteneğinden doğar. En bilinen türleri metal sabun, arap sabunu, halep sabunu, bıttım sabunu, tıraş sabunu, Marsilya sabunu, nablus sabunu, vegan sabun, gliserin sabunu, kalıp sabun, Kastilya sabunu, karbolik sabun, antibakteriyel sabun, siyah sabun ve diğer çeşitlerdir.

Sabun; Antik Mısır, Mezopotamya, Antik Yunan ve Roma uygarlıkları tarafından üretilen ve kullanılan bir malzemedir. Sabun kelimesinin kökeni hakkında birbirinden farklı tahminler vardır. Bunlardan biri Almancada gayret anlamına gelen saipo, bir diğeri ise Latincede iç yağ kelimesine karşılık gelen sebumdur. Tarihte sabun yapımından ilk defa MÖ 2500 yıllarında tabletlerde bahsedilmiştir. Yağ ve odun külü karıştırılarak yapılan sabunların suyla köpürtülerek temizlendiklerinden bahseder.
Evlerde kullanılan sabunlar, bitkisel veya hayvansal yağlarından elde edilen yağ asitlerinin tuzlarıdır. Serbest halde bulunan karboksilik asitlerden de çeşitli sabunlar yapılabilir. Sentetik temizleme maddelerinin kullanıldığı 1930 yılından beri aynı manada kullanılan sabun ve deterjan kavramları birbirinden ayrılmıştır.
Sabunun tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Pompei'deki lav örtüsü altında kalan toprakta sabun kalıpları bulunmuştur. Modern sabun imali, 19. yüzyılda Fransız kimyager, Michel Eugène Chevreul'ün sabunun bir yağ asidi tuzu olduğunu göstermesinden sonra gelişmiştir.
Tarihte, sabunlar genellikle sodyum, soda küllerinin ya da potasyum ve tuzlarının ve yağlı asitlerinin kül suyuyla sabunlaşma tepkimesine girmesi sonucu elde edilirlerdi. Temeldeki yağların hidrolizi, gliserol ve rafine sabunu oluşturur.
Sabun, temizleme amacı yanında kozmetik, losyon, krem, sprey, ilaç yapımında kullanılır. Endüstride boya, metal çekme işlerinde, sentetik kauçuk ve plastiklerin birçok türünün imalatında, su geçirmez tekstil üretiminde, metallerin paslanmasını önleyici yardımcı malzeme olarak birçok alanda kullanılmaktadır.
Sabunun en büyük olumsuzluğu sert sularda zor köpürmesidir. Köpürme faaliyeti olmayınca sabun etkisini yitirir. Bunun nedeni ise sert suda bulunan magnezyum ve kalsiyum ile sabunun etkileşmesidir.

Sabun genel olarak bitkisel ya da hayvansal yağlardan üretilir. Üretimde genellikle sıcak presleme ya da ekstraksiyon yöntemiyle elde edilen değersiz yağlar kullanılmaktadır. Sabun üretiminde kullanılan yağların başında bitkisel yağlar gelmektedir. Sabun üretiminde en çok Hindistan cevizi yağı, palm çekirdeği yağı, defne yağı, zeytinyağı, ayçiçek yağı, mısır yağı, soya fasulyesi yağı ve hayvansal iç yağ olan donyağı, domuz yağı ya da kemiklerden elde edilen yağlar kullanılmaktadır.
Üretim esnasında yukarıda bahsi geçen yağların yanı sıra bir baz olan, sodyum hidroksit (NaOH) ya da potasyum hidroksit (KOH) kullanılmaktadır. Yağlar bu bazların içinde kaynatılır ve sabunlaşma işlemi başlatılmış olur. Bu yönteme kimyada sabunlaşma tepkimesi denilir. Eskiden bazlar yerine Soda ya da Potas kullanılmaktaydı ve sabun üretimi genel itibarıyla büyük kazanlarda yapılırdı. Artan nüfus ve paralelinde talebin artmasıysa fabrikasyon üretimine geçilmiştir. Ama hâlâ günümüzde eski yöntemlerle üretim yapan küçük işletmeler bulunmaktadır.
Genel itibarıyla sabun üretimi iki farklı yöntemle de yapılmaktadır. Bunlar kaynatma yöntemi ve soğuk yöntemdir.

Bu yöntemde ilk olarak bir kazana üretilmek istenilen sabun miktarı kadar yağ koyulur. Tabii burada kullanılan yağın cinsi üretilmek istenen sabuna bağlıdır. Eğer üretilmek istenen Zeytinyağlı sabun ise kazana zeytinyağı koyulur. Daha sonra bu yağın üzerine yeterli miktarda bir alkali kimyasal olan sodyum hidroksit ya da potasyum hidroksit dökülür ve kazan ısıtılmaya başlanılır. Isıtma işlemi esnasında en önemli şey karışımın sürekli karıştırılmasıdır. Sabunlaşma işlemi sırasında sabun çözeltiden ayrılır ve ortamın ısısından dolayı yarı sıvı halde çözeltinin yüzeyine çıkar. Burada elde edilen kıvamlı ve henüz sertleşmemiş sabun kalıplara dökülür. Kalıplardaki sertleşen sabun daha sonra kesilerek kullanıma hazır hale getirilir. Bu işlemden sonra yapısında kalmış suyun ve alkali artıkların buharlaşması için birkaç hafta kurutulmaya bırakılır.

Bir başka sabun üretim yöntemi de soğuk yöntemdir. İsminden de anlaşılacağı üzere bu işlem esnasında sabun tamamen oda sıcaklığında yapılmaktadır ve böylelikle kaynatma yönteminde olduğu gibi sabunlaşma işlemi sırasında kaynatmaya gerek kalmamaktadır. Bu işlem de yağın bir kaba dökülmesiyle başlar. Daha sonra yağa yeterli miktarda alkali (sodyum hidroksit ya da potasyum hidroksit) eklenir ve karşımın tamamı emülsifiye oluncaya kadar sürekli karıştırılır. Emülsifikasyonun tamamlanıp tamamlanmadığını karışımın yoğunluğundan anlayabiliriz. Muhallebi kıvamına gelmiş olan çözeltinin emülsifikasyon işlemi tamamlanmış demektir. Eğer kokulu sabun yapılacaksa kalıplara dökme işlemi öncesinde istenilen koku eklenip iyice karıştırılır. Daha sonra henüz koyu kıvamlı sabun, kalıplara dökülüp 12 - 48 saat oda sıcaklığında beklemeye bırakılır ki sabunlaşma işlemi tamamlansın. Bu işlemden sonra kullanma alanlarına göre kesim işlemine geçilir. Yalnız bu yöntemle üretilen sabunun kullanmasından önce yaklaşık 2-5 hafta arısında kurutulmaya bırakılır ki yapısında kalmış olan su ve alkali artıkları buharlaşsın.
Bu yöntem genellikle küçük ölçekli üretimler için, özellikle ev yapımı sabunlar için kullanılan bir yöntemdir.

Sabunlar çeşitli uzunluktaki yağ asitlerinin alkali tuzlarından oluşurlar ve yüzey aktif maddeler grubuna girerler. Eğer tam olarak sınıflandıracak olursak sabunlar, anyonik yüzey aktif maddelerdir. Sabunlar sahip oldukları temizleme özelliğini yapılarında barındırdıkları ve uzun bir zincirden oluşan hidrofobi özelliğine sahip hidrokarbon zincirine ve hidrofili özelliği olan karboksilat grubuna borçludurlar. Sabun suda tam çözülmez bilakis misel denen yapılar oluştururlar. Suda miseller çok küçüktürler ve bu yüzden görünmezler. Temiz suda oluşan misel damlacıklarının iç kısımlarında kutuplaşmamış hidrokarbon zinciri bulunurken dış tarafında suyla temas eden yüzeyinde ise kutuplaşmış kısmı bulunur. Bu yapılarından dolayı misellerin büzüşmesi engellenmiş olur.
Sabunlar suyun yüzey gerilimini indirirler. Çünkü miseller genel itibarıyla su yüzeyine yerleşirler. Miseller bu özelliğiyle suyun daha aktif bir şekilde yüzeylerle etkileşime girmesini sağlanmış olur.
Yağın sökülüp atılması sabunların en büyük temizleme etkisidir. Sabunun uzun zincirli hidrokarbon kısmı küçük damlacıklar halinde hafif bir şekilde çözülür. Kutuplaşmış kısmı ise yağ lekesinin etrafındaki suyu uzaklaştırır. Böylelikle yağ lekesi sabun molekülleri tarafından tamamen sarılır ve temizlenecek yüzeyden ayrılır. İçinde yağ damlacıklarını barındıran bu sabun molekülleri ve yapısında çözülmüş yağı barındıran su yıkama suyuna emülsiyon adı verilir. Daha sonra bu çözelti durulama sırasında suyla beraber akıp gider.
Kullandığımız musluk sularında kalsiyum ve magnezyum iyonlarının konsantrasyonu oldukça yüksek olabilir. Bu da suyun sertlik derecesini artırmakta ve sabunlar üzerinde olumsuz etki olan sabunun kutuplaşmış kısmını bloke ederler. Böylelikle suda çözülmeyen ve yıkamada etki göstermeyen kalsiyum sabunları oluşur. Bu yüzden makinelerde kullanılan temizleyicilerde kalsiyum ve magnezyum tuzlarının yıkama esnasındaki olumsuz etkisini azaltmak için suyun sertlik derecesini düşüren çeşitli maddeler katılmaktadır.

19. yüzyıla kadar sıvı sabun icat edilmedi; 1865'te William Shepphard sabunun sıvı bir çeşidinin patentini aldı.
1898'de B.J. Johnson hurma ve zeytinyağından elde edilen bir sabun geliştirdi; şirketi B.J. Johnson Soap Company aynı yıl "Palmolive" marka sabunu piyasaya sürdü. Bu yeni sabun markası hızla popüler oldu ve o kadar ki B.J. Johnson Soap Company adını Palmolive olarak değiştirdi.
1900'lerin başında diğer şirketler kendi sıvı sabunlarını geliştirmeye başladı. Pine-Sol ve Tide gibi ürünler piyasada göründü ve bu da giysi, zemin ve banyo gibi deri dışındaki şeylerin temizlenmesi sürecini çok daha kolay hale getirdi. Sıvı sabunlar sıvı sabunluk'lardan dağıtılır.
Sıvı sabun ayrıca, çamaşır tahtası kullanmak gibi daha geleneksel veya makine dışı yıkama yöntemlerinde daha iyi sonuç verir.

Temizlik ürünleri listesi
İnsan cesetlerinden yapılmış sabun
Bulaşık temizleyicisi
Sabuni
Diş macunu
Duş jeli
Köpük
Sabun köpüğü
Şampuan

Santalice, Santalca veya Santali dili, genellikle Assam, Bihar, Carkhand, Mizoram, Orissa, Tripura ve Batı Bengal'de konuşulan, Ho ve Mundari dilleri ile ilişkili bir Avusturoasya dili. Bu dil ailesinin Munda grubunda yer alan ve grubun en yaygın olarak konuşulan üyesi Santalice, Hindistan Anayasası uyarınca Hindistan'ın tanınmış bölgesel dillerinden biridir. 7.6 milyon civarında konuşura sahip dil, Hindistan, Bangladeş, Bhutan ve Nepal'e yayılmıştır. Dil ayrıca Vietnamca ve Kmerceden sonra en büyük üçüncü Avustroasya dilidir. Santalice, Santalların milli dilidir.
Santalice, Ol Çiki yazı sisteminin 1925'te Pandit Raghunath Murmu tarafından geliştirilmesine kadar çoğunlukla yazılmak yerine konuşulan bir dildi. Alfabetik olan Ol Çiki, hece bazlı diğer Hint yazı sistemlerinden farklı özellikler gösterir ve modern Hindistan'da Santali yazmak için yaygın olarak kullanılmaktadır.

Hindistan dilleri

Sindhî ya da Sindce, Hint altkıtası'nın batı kesiminde yer alan tarihi Sind bölgesinde yaşayan Sindhiler tarafından konuşulan Hint-Aryan dilidir. Pakistan'ın Sindh eyaletinin resmi dilidir. Hindistan'da Sindhi, merkezi hükûmet tarafından resmi olarak tanınan dillerden biri olmasına rağmen Sindhi Hindistan'daki hiçbir eyaletin resmi dili değildir. Pakistan'ın 2017 nüfus sayımının ilk sonuçlarına göre Sindhi, 30,26 milyon kişinin veya bir başka deyişle ülke nüfusunun %14,57'sinin ana dilidir. Hindistan'ın 2011 verilerine göre 1,68 milyon kişinin ana dilidir.

Sindhi Dİl Kurumu 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sindhi Sözlük 9 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
All about Sindhi language and culture, Wayback Machine sitesinde (31 Ağustos 2015 tarihinde arşivlendi)
Wals.info 14 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Majid Bhurgri tarafından hazırlanan dünyanın ilk Sindhi web sitesinde Sindhi bilgi işlem kaynakları (Arap alfabesiyle yazılmıştır) 7 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TDIL'deki Sindhi bilgi işlem kaynakları (Arap alfabesiyle yazılmıştır) 15 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TDIL'deki Sindhi bilgi işlem kaynakları (Devanagari alfabesiyle yazılmıştır) 30 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mewaram'ın 1910 Sindhi-İngilizce sözlüğü 17 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tamilce (தமிழ், Tamiḻ), ağırlıklı olarak Hindistan ve Sri Lanka'da yaşayan Tamiller tarafından konuşulan bir Dravid dili. 2000 yılı aşkın bir yazılı tarihe sahip dil, yaklaşık 75 milyon insan tarafından konuşulur. Dil, Sri Lanka ve Singapur'da resmî dil konumundadır, ayrıca Hindistan'ın Tamil Nadu eyaleti ve Puduçeri Birlik Toprağı'nın da resmî dildir. Malezya'da, 543 ilkokulda Tamilce eğitim yapılır.

Tamilce, Dravid dil ailesinin Güney Dravid dilleri koluna mensuptur. Bu dil ailesinde de en yakın olduğu dil batıdaki komşusu Malayalamcadır. Malayalamca ve Tamilce birbirlerinden MS 9. yüzyılda farklılaşmaya başlamıştır. İki dil arasındaki farklar, tarih öncesinde batıda bir lehçeleşmeye işaret etse de, Malayalamca ve Tamilcenin dil olarak ayrılması 13. veya 14. yüzyılda meydana gelmiştir.
Tamilcenin kelime dağarcığında komşu dillerden ve Hindustanî, Sanskritçe ve Farsça gibi başka dillerden girmiş pek çok kelime bulunur.

Tamilcenin 2000 yılı aşkın bir yazılı tarihi vardır. Yazılı tarihin ilk evresi Sangam edebiyatı ile karakterize edilen ve MÖ 300 ile MS 300 yıllarını kapsayan dönemdir ve hâlâ yaşayan bir Dravid dilinin en eski yazılı örnekleri bu dönemde oluşturulmuştur.
Eski Tamilce daha sonra Orta Tamilceye evrilmiştir. Bu süreç 8. yüzyılda tamamlanmıştır ve dilde çeşitli sessel ve dilbilgisel değişimler meydana gelmiştir. Aytam (ஃ) adlı fonem fiilen dilden kaybolmuş, aynı zamanda dilde geniş zamanın ilk kullanımları başlanmıştır. 1578 yılında Portekizli misyonerlerin ilk Tamilce dua kitabını basmaları ile Tamilce, basılan ve yayımlanan ilk Hint dili olmuştur.
Orta Tamilce, Modern Tamilceye evrilmiştir. Bu dönemde Avrupa dillerinin de etkisiyle bu dillere özgü noktalama işaretlerinin kullanımı başlamıştır. Ayrıca dilin Sanskritçe elementlerden arındırılması konusunda da çeşitli hareketler baş göstermiştir.

Modern Tamil yazı sistemi, bir Brahmi alfabesi olan Tamil-Brahmi kökenli bir abugidadır. Bu yazı sistemi 12 sesli, 18 sessiz ve bir özel harf bulundurur.

Tamilcede numaralar ile 10, 100 ve 1000 sayıları için özel harfler bulunmaktadır. Ayrıca gün, ay, yıl ve çeşitli kalıplar için de özel kullanımlar bulunur.

Telugu dili veya Teluguca (Telugu: తెలుగు, IPA [t̪elugu]), Dravid dil ailesine bağlı, Hindistan'ın Andhra Pradesh bölgesinde ve Yanam yöresinde ana dil olarak kullanılan, Andhra Pradesh ve Telangana eyaletlerinin resmî dilidir. Ayrıca yer yer Chattisgarh, Karnataka, Maharashtra, Orissa ve Tamil Nadu eyaletlerinde de konuşulmaktadır. Dil, ana dil olarak kullanan insan sayısı bakımından (2001 yılında 71 milyon) Hindistan'da en fazla konuşulan ikinci dil, Dünya'da da en fazla konuşulan 13. dildir. Dilin kendine ait bir alfabesi bulunmakla birlikte Hindistan'daki dört klasik dilden biridir. Telugu alfabesi Brahmi alfabesinin bir formu olarak doğmuştur.
Telugu dili Sanskrit ve Prakrit dillerinden oldukça etkilenmiş olup edebi özellik taşıyan tek Ortagüney Dravid dili olmuştur. Haydarabad bölgesinde Urducadan da etkilenmiştir. Telugu edebiyatının tarihi 11. yüzyıla kadar gitmekte, doğruluğu kanıtlanan yazıtlarla birlikte bu tarih 200 yılına kadar gerilemektedir.

Urduca (اردو [ˈʊɾduː]  ( dinle)) veya Laşkarî dili (لشکری [ˈləʃkəɾiː]), Hindustani dilinin Pakistan'da kullanılan standart biçimine verilen isim. Pakistan'ın iki resmî dilinden biridir. Hindistan'ın bazı bölgelerinde de resmî dilidir. Hintçe ve Urdu Hindustani adlı dilin iki ayrı standart biçimi olarak kabul edilmekle beraber Urduca özellikle Pakistan ve Hindistan'ın kuzeyinde Müslümanların daha yoğun olduğu yerlerde konuşulmakta ve Hintçeye kıyasla daha fazla Farsça aktarma sözcük içermektedir.

Urdu ve Hintçe, Shaureseni olarak bilinen Hint-İran dilleri grubuna ait dilden 6. ila 13. yüzyıl arasında evrilmeye başlamıştır. Günümüzde Urduca kelimelerin %75'i, fiillerin ise %99'u kökensel olarak Sanskritçe veya Prakrit dilinden gelmektedir. Geriye kalan kelimelerin %25'i ise büyük oranda Farsça ve daha az oranda Arapça kökenlidir.
Dile ismini veren "Urdu" kelimesi etimolojik olarak Türk dilleri ailesine üye Çağataycadan geçmiştir ve ordu veya orda kökünden gelmektedir. Buna rağmen dilde Türk dillerinin etkisi en alt düzeyde olup Urducanın Türkçe ile bir akrabalığı bulunmamaktır. Aynı zamanda dilde bulunan Arapça ve Türkçe kökenli sözcüklerin tamamına yakını Farsçadan geçmiştir.
Urdu kelimesi ilk olarak 1780 yılında şair Ghulam Hamadani Mushafi tarafından kullanılmıştır. 13. ve 18. yüzyıllar aralığında Urdu diye bir kelime bulunmamış ve dile Hintçe (Hindavi ve Dehlavi ve Lahori) denilmiştir.
Dil (Hindustani) ülkede 1837 yılına kadar resmî dil olmuş Farsçanın yerine İngilizce ile beraber resmî dil yapılmıştır. Hindustani dilinin Pakistan ve Hindistan'da resmi dil ilan edilmesinde Birleşik Krallık yönetiminin büyük rolü olmuş ve Britanya bu şekilde bölgede bulunan Fars etkilerini azaltmayı hedeflemiştir. Dilin Hindistan ve İslamiyet öncesi Pakistan'ın geleneksel alfabesi olan Devanagari yerine Arap harfleri ile yazılması Kuzey Hindistan'da çeşitli protesto ve isyanlara neden olmuştur. Dilin devanagari alfabesi ile yazılan ve "Hindi" (Hintçe) olarak anılan formu, Urdu'nun yerini Bihar bölgesinde 1881 yılında almıştır. Bu olaylar neticesinde Müslümanlar tarafından Urdu, Hindular tarafından ise Hintçe ayrımı başlamış, Pakistan ve Hindistan'ın birbirlerinden ayrılmaları sonucu ise ayrım daha da şiddetlenmiştir.
İki ülkede de çeşitli 'saflaştırma' denemeleri yapılmıştır. Bu Urdu dilinde Sanskritçe olan kelimelerin dilden atılmaya çalışılması ve yerlerine Farsça ve Arapça kelimelerin kullanılmaya teşvik edilmesi şeklinde baş göstermiştir.

Urdu Arap alfabesi ile yazılır ve 38 harfli özel Urdu harflerini de içeren bir alfabesi vardır.

Batı Hint Adaları, Atlas Okyanusu'nda Amerika kıtasının orta ve güney kesiminin açıklarında bulunan birçok ada gruplarından oluşmaktadır. Antiller'in oluşturduğu ada yayı Karayip Denizi'nin kuzey ve doğu sınırlarını oluşturmaktadır. Batı Hint Adaları'nın en kuzey kısmını Karayipler'e dâhil edilmeyen ve Lucayan Adaları olarak da adlandırılan Bahamalar ve Turks ve Caicos Adaları oluşturmaktadır.

Tarihsel Batı Hint Adaları tanımında yer alan Hindistan ifadesi, Kristof Kolomb'un aslında Hindistan'a (yani Doğu Asya'ya) batı deniz yolunu bulmak istemesinden ve düzenlediği dört ayrı seferde de yeni bir kıta bulduğunun farkına varmamasından kaynaklanmaktadır. Bu adlandırma yanıltıcı olabilmektedir. Batı Hindistan tabiri Hindistan'ın batısı olarak kullanılsa da bu kullanım buraya uymamaktadır. Bu isimlendirme Hindistan'ın batı deniz yolu takip edilerek bulunduğu algısıyla verilmiştir. Bu süreçte Hindistan hep doğu deniz yolu takip edilerek bulunmuş, bunun da Hindistan'a ulaşmanın yeni yolu olarak düşünülmüştü.
Batı Hint Adaları'nın Britanya tarafından sömürgeleştirilen kısmı Britanya Batı Hint Adaları olarak adlandırılmıştır.

Batı Hint Adaları'nı oluşturan bölgeler şu şekildedir:

Eric Matthew Gairy (18 Şubat 1922 - 23 Ağustos 1997), Grenadalı siyasetçi. Gairy, Karayipler'de Küçük Antiller'in bir parçası konumunda olan ve coğrafî açıdan Orta Amerika'ya dâhil edilen Grenada'da farklı dönemlerde başbakanlık görevlerini üstlendi.
Gairy, Grenada'da Grenville yakınlarındaki bir kasabada doğdu. Önce çiftçi, sonra ilkokul öğretmeni olarak çalıştı. 1950'de, Grenada'nın ekici aristokrasisine ve daha sonra Grenada Birleşik İşçi Partisi'ne karşı plantasyon işçilerinin çıkarlarını temsil eden bir sendika olan Grenada El ve Zihin İşçileri Sendikası'nı kurdu.
Gairy, 1954'ten 1960'a ve 1961'den 1962'ye kadar başbakanlık görevlerini yürüten şef bakan olarak görev yaptı. Ancak yolsuzluk nedeniyle 1962'de istifa etmek zorunda kaldı. 1967'de Gairy, özerk Grenada devletinin ilk başbakanı oldu. Başbakanlık görevi devam ettiği bir süreçte ülkesi 1974'te Büyük Britanya'dan bağımsızlığını kazandı.
Kraliçe II. Elizabeth tarafından 1977'de Bachelor Şövalyesi unvanı alan Gairy, iktidarında Büyük Britanya'ya ek olarak Amerika Birleşik Devletleri ile yakın bağlar kurdu. Gairy'nin liderlik tarzı zaman içinde giderek daha fazla paranoyaklaştı ve kitlesel insan hakları ihlallerinin damgasını vurdu. Sendikacılara ve medyaya yönelik saldırılar, destekçilerine ayrıcalık tanınması ve siyasi muhaliflerin, diğerleri arasında “Firavun Faresi Çetesi ” adlı bir grup tarafından bastırılması günün emriydi. Gairy, orduyu ve polisi, Augusto Pinochet yönetimindeki Şili askerî diktatörlüğündeki birlikler tarafından eğitim almasını sağladı.
13 Mart 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler'in UFO'lar ile ilgili düzenlediği bir toplantıya katılmak için gittiği New York'ta bulunduğu bir zamanda muhalefet lideri Maurice Bishop önderliğindeki Yeni Mücevher Hareketi tarafından yapılan ve direnç ile karşılaşılmayan bir darbe ile görevden uzaklaştırıldı.
Gairy, 1983 yılına kadar A.B.D.'de sürgünde kaldı. A.B.D.'nin 1983'te Grenada'ya müdahale ederek Grenada'nın işgali etmesinin ardından ülkesine geri dönen Gairy, 1984 yılında düzenlenen başkanlık seçimlerine katıldı ancak 'değiştim' söylemlerine rağmen başarılı olamadı. Gairy ve partisinin 1990 ve 1995 yılındaki seçimlerde de siyasi gücü yeniden kazanmaya yönelik girişimleri başarısız oldu.
Gairy, 1997'de Grand Anse'de öldü

Sir Eric Gairy, in: Internationales Biographisches Archiv 39/1998 - 14 Eylül 1998, Kaynak: Munzinger-Archiv

Gambiya Kolonisi ve Protektorası, Afrika kıtasının batısında Büyük Britanya'nın 1821 ile 1965 yılları arasında idari olarak yönetiminde bulundurduğu koloni ve himaye bölgesi. Bölge günümüzde Gambiya devletini oluşturmaktadır.
1815-1816 yılları arasında bölgede varlıklarını hissettirmeye başlayan Britanyalılar, ilk olarak James Adası ve Bathurst'ta yerleşim sağlamışlar ve zaman içerisinde bölge üzerinde hakimiyet sağlamışlardır.
Bölgenin Bathurst ve çevresinde yer alan kısımlar koloni bölgesi olarak sınıflandırılmış, 1894 yılından itibaren Gambiya Nehri civarı ile iç kısımlarda kalan kırsal alanlar himaye bölgesi olarak konumlandırılmıştır.
Belli dönemlerde Sierra Leone Kolonisi ve Protektorası'na bağlanan bölge, 1888 yılından itibaren tek başına bir koloni bölgesi olarak değerlendirilmiş ve daimi bir vali atanmıştır.
Bölge konumu gereği Fransa hakimiyetinde bulunan Fransız Senegali ile tamamen çevrili olduğu için sınır çizgileri zaman zaman Fransız ve İngiliz yetkililer arasında anlaşmazlıklara neden olmaktaydı. Ayrıca Britanya hükûmeti bu bölgeyi başta Nijer Nehri'nin üst kısımlarında kalan bölgelere karşılık birçok kez başka bölgeler ile takas yapabilmek adına Fransa hükûmetine teklif etmiştir.
1889 yılında her iki ülkenin de sınır konusunda anlaşmış ve sınırların nehrin kuzey ve güney kıyılarından altı mil açığından başlaması konusunda fikir birliğine varmıştır.
Bölge 1965 yılında Gambiya adı ile başbakan Dawda Jawara önderliğinde İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olarak bağımsızlığını elde etmiştir.

Britishempire.co.uk: Gambiya 4 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Worldstatesmen.org: Gambiya 6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georgia Kolonisi (İngilizce: Colony of Georgia), Amerika'nın Britanya İmparatorluğu  kontrolündeki bölümünde yer alan koloniydi. Güney Kolonileri'nden biri olup daha sonraları Amerika Birleşik Devletleri'ni kuran On Üç Koloni'nin en son kurulmuş olanıydı.
Britanyalı General James Oglethorpe, Savannah Nehri'nin güneyine yerleşerek burada bir Britanya kolonisi kurma girişiminde bulundu. Özel Konsey'in 27 Ocak 1732'de onayladığı Georgia kurumsal sözleşmesi, Kral II. George tarafından 21 Nisan 1732'de onaylandı ve 9 Haziran 1732'de hükümdarlık mührü vurularak resmîleşti. İsmini Kral George'dan alan Georgia Kolonisi'nin kuruluş amacı, borç sebebiyle suçlu bulunan kişiler için bir sığınak oluşturmaktı. 16 Kasım 1732'de İngiltere'den yola çıkan ilk yerleşimciler, 13 Ocak 1733'te Charleston'a vardı ve 12 Şubat'ta Savannah şehrinin temellerini atarak bir yerleşim kurdu. 4 Temmuz 1776'da, diğer on iki koloni ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri adıyla ilan edilen bağımsızlıkla birlikte Britanya'nın kontrolünden çıktı.

Gilbert ve Ellice Adaları (bir koloni olarak GEIC), Büyük Okyanus'nda bulunan ve 1892'den 1976'ya kadar Britanya İmparatorluğu'nun bir parçası konumunda bulunan koloni bölgesidir. Adalar, 1892'den 12 Ocak 1916'ya kadar Britanya himaye bölgesi, 1 Ocak 1976'ya kadar da taç kolonisiydi. Koloninin tarihi esas olarak Banada Adası'ndaki fosfat madenciliği ile şekillenmektedir. Ekim 1975'te bu adalar kanun gereği iki ayrı koloniye bölündü ve kısa bir süre sonra bağımsız uluslar haline geldiler: Ellice Adaları 1978'de Tuvalu oldu ve Gilbert Adaları 1979'da Kiribati'nin bir parçası oldu.

Gilbert Adaları  (bazen Kingsmill Adaları veya King's-Mill Adaları olarak da bilinir  ), Pasifik Okyanusu'nun batısındaki on altı atol ve mercan adalarından oluşan bir zincirdir. Uzak Okyanusya'nın ve geleneksel olarak Okyanusya'nın Mikronezya alt bölgesinin bir parçasıdırlar. Gilbert Adaları, şu anda Kiribati Cumhuriyeti'nin ana parçasıdır ("Kiribati", "Gilberts" in Kiribatice yorumudur  ) Gilbert Adaları'nın atolleri, yaklaşık olarak kuzeyden güneye bir çizgide düzenlenmiştir.
Coğrafi olarak Ekvator, kuzey Gilbert Adaları ile güney Gilbert Adaları arasındaki ayrım çizgisidir. Gilbert Adaları'nın güneyinde, daha önce onlarla siyasi olarak bağlantılı olan Ellice Adaları (şimdiki adı Tuvalu ) bulunmaktadır. Ellice Adaları, Uluslararası Tarih Çizgisinin batısında, 5° ila 10° güney enlemi ve 176° ila 180° boylam arasında yayılmış üç resif adası ve altı gerçek atolden oluşur. Ellice Adaları, Hawaii ile Avustralya'nın ortasındadır ve onlar da Okyanusya'nın Polinezya alt bölgesinde yer alır.

Giyim, vücudun bir kısmını veya tamamını kapsayan her türlü kıyafet ve aksesuar. Giyim kuşamın en önemli ve muhtemelen en eski işlevi, vücudu doğa şartlarından korumasıdır. Hava koşullarından korumasının yanı sıra, spor ve yemek yapmak gibi tehlikeli faaliyetler sırasında deri ile çevre arasında bariyer görevi görerek güvenliği artırır. Ayrıca vücuda hijyenik bir bariyer sağlayarak vücuda toksinlerin ve mikropların girişini sınırlandırır. Giyim kuşamın en önemli işlevlerinden biri de kişinin stilini, zevklerini ve modayı yansıtmasıdır. Her halka ve ülkeye ait ulusal giyimler mevcuttur.
Giyim, sosyal ve kültürel hayatta önemli bir rol oynar. Örneğin bir üniforma, polis veya asker tarafından giyildiğinde devletin otoritesini temsil eder, üniforma aynı zamanda bir grubu, takımı veya politik kişiyi de temsil edebilir. Birçok toplumda giysiler, bir insanın; alçak gönüllülük, din, cinsiyet ve sosyal statü gibi özelliklerini belirtir.

Tarih boyunca, pek çok farklı malzeme kıyafet ve aksesuar yapımında kullanılmıştır. Bu malzemeler, deriden kürke, ketenden ipeğe kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Son araştırmalar insanların 650.000 senedir giyimden faydalanmakta olduğunu göstermektedir.

Giyilmek yerine taşınan (cüzdan vs.), vücudun sadece bir kısmına takılıp kolayca çıkarılabilen (atkı, fular vs.), sadece süs amaçlı takılan (mücevherat vs.) veya sağlık amaçlı kullanılan (gözlük vs.) nesneler kıyafet olarak değil, aksesuar olarak tanımlanır.

Giyimin en önemli özelliklerinden biri de onu giyen kişiyi rahat tutmaktır. Sıcak iklimlerde giyim, güneş yanığı veya rüzgardan korurken, soğuk iklimlerde hipotermiyi önlemesi sebebiyle giyimin önemi çok daha fazladır. Barınaklar genellikle bir insanın giyim ihtiyacını düşürür. Örneğin kış aylarında sıcak bir eve girilirken (özellikle eve giren kişi orada kalıyorsa) palto, bere, eldivenler, ayakkabılar, çoraplar ve öteki yapay katmanlar çıkarılır. Benzer olarak giyim, mevsimlere ve iklimlere göre değişir. Bu yüzden sıcak iklim ve mevsimlerde soğuk olanlarınkine nazaran daha ince ve daha az giysi katmanı kullanılır.
Giyim, doğal ortamda oluşabilecek sıyrıklardan ve kesiklerden insanı korur. Giysiler; yağmur, kar, rüzgâr ve diğer hava koşulları, bunların yanı sıra güneş gibi doğa şartlarından korunmayı sağlar. Giysiler aynı zamanda iş veya spor gibi faaliyetler boyunca risk seviyesini düşürür. Bazı giysiler; böcekler, zararlı kimyasallar, silahlar ve yıpratıcı maddeler gibi belirli tehlikelerden korunma amaçlı giyilir. Diğer taraftan giysiler, bir ortamı onu giyen insandan koruma görevi de görebilir. Örneğin: Hastalarını ve kendisini enfeksiyon riskinden korumak için ameliyat önlüğü giyen doktorlar.
İnsanlar, çevresel tehlikelerden korunmak amacıyla giyim dalında büyük bir yaratıcılık örneği göstermişlerdir. Örneğin: uzay giysileri, havalandırmalı giysiler, zırhlar, dalış kıyafetleri, mayolar, arıcı giysileri, motosiklet giysileri, fosforlu giysiler ve diğer koruyucu giysiler. Koruma amaçlı giysiler modadan uzak olmak zorunda değildir. Emniyet odaklı giysiler aynı zamanda modaya uygun tasarlanabilir.

Çoğu kültürde erkekler ve kadınlar, giyimdeki cinsiyet farkından dolayı farklı türde giysiler giyerler. Bu farklar tarzda, renkte ve dokumada yer alır.
Batılı toplumlarda, etekler, tuvaletler ve topuklu ayakkabılar genellikle kadın giyiminde görünürken, kravatlar ise genellikle erkek giyiminde görünür. Eski zamanlarda pantolon, erkeklere özel bir giyim eşyasıyken, günümüz batı dünyasında her iki cinse de uygundur. Erkek giysileri genellikle daha pratiktir (böylece çeşitli şartlar altında işlevlerini koruyabilecektir) ama kadın giysileri giyim tarzı bakımından daha geniş bir yelpazeye sahiptir. Erkeklerin halka açık yerlerde genellikle göğsü açık dolaşmasına genellikle izin verilir. Bir kadının erkek giysileri giymesi genellikle uygundur ancak tam tersi olağandışı görülür.
Bazı kültürlerde, erkeklerin ve kadınların ne giyeceğini dini kurallar belirler. İslam dininde kadınların tesettürlü ve gösterişsiz giyinmesi gerekir. "Gösterişsiz" giysilerin niteliği Müslüman toplumlar arasında değişir; ancak bu toplumların hepsinde kadın vücudunun, erkeklerinkinden daha fazla örtünmesi gerektiği kabul edilir. Müslüman kadınların kapalılık seviyesi başörtüsünden burkaya kadar değişkenlik gösterir.
Erkekler, özellikle tören gibi durumlarda, toga ve kilt gibi erkek eteği giyebilirler. Bu tür giysiler daha eski zamanlarda erkekler tarafından günlük hayatta da giyilirdi. Kadın giysileri, erkek giysilerine göre, daha cazibeli görünür. Bununla ilgili olarak modern toplumlardaki kadınlar; makyaj, mücevherat ve renkli giysiler gibi cezbeden öğeleri kullanma eğilimindedirler. Ancak daha tutucu ve gelenekçi toplumlardaki kadınlar, erkeklerin bakışlarından korunmak için kapalı ve gösterişsiz giysiler giyerler.

Giyim bazı toplumlarda, sosyal statüyü veya kademeyi gösterir. Örneğin, Antik Roma'da sadece senatörlerin mor şeritli giysi giymesine izin verilirdi. Yerli havaili kabilelerde sadece yüksek rütbeli kabile şeflerinin tüyden pelerin ve palaoa veya oyulmuş balina dişi takmasına izin verilirdi. Eski Hindistan'daki, Travankor Krallığı yönetimi altındaki Kerala'da; kast sistemine göre alt seviyede olan kadınlar, vücutlarının belüstü kısımlarını örtebilmek için vergi ödemek zorundaydılar. Çin'de, cumhuriyet öncesi zamanlarda sadece Çin imparatoru sarı renkte giysi giyebilirdi. Tarihte, insanların neler giyebileceğini belirleyen yazısız ahlak kurallarının birçok örneği vardır. Bu tür yazısız kuralları olmayan modern toplumlarda; sadece zenginlerin veya mevki sahiplerinin alabileceği nadir veya lüks eşyalar sosyal statüyü belirler. Ayrıca, çevre baskısı da giysi tercihini etkiler.

Dinî giyim, meslekî giyimin daha özel bir modeli olarak kabul edilebilir. Bazen sadece dinî bir ritüel sırasında giyilir, bazen de özel dinî bir mevkiyi sembolize etmek amacıyla her gün giyilir. Örneğin Jainistler, dini ritüelleri sırasında dikişsiz kumaş parçaları giyerler. Kumaş parçaları, Jainistlerin görevlerine olan sadakâtlerini temsil eder. Sihistler dinlerinin bir parçası olarak başlarına sarık takarlar. Satanistler ise inançlarının bir parçası olarak siyah giymeyi tercih ederler.
Hinduizm, Sihizm, Budizm ve Jainizm gibi doğu dinlerinde dinî bir giysinin temiz olması büyük önem taşır, çünkü bu giysilerin saflığı ve berraklığı temsil ettiğine inanılır. Giyim, İncil'deki pek çok bölümde göze çarpar. İncil'de giyimle ilgili en çok göze çarpan noktalar: Adem ve Havva'nın hikâyesi (Cinsel organlarını kapatan yapraklar. Ayrıca bu Kur'an'da geçmektedir), Yusuf'un pelerini, Yahuda ve Tamar, Mordeçay ve Ester. Ayrıca sinagogda görev yapan rahiplerin, o rahiplere özel giysileri bulunur. Musevîlikte ağıt yapmak için bu giysilerin üst kısımları parçalanır. Bu parçalama ritüeli, Yakup'un oğlu Yusuf'un öldüğünü duyup yas tutmasına dayanır.

Giyim tarihi
Giyim üretim teknolojisi
Giyim fetişizmi
Giyim bedenleri
Giyim tasarımı
Giyim kodu
İslami giyim

Grenada'nın İşgali (Operation Urgent Fury - Acil Öfke), 1983'te Karayipler'de bulunan Grenada adasının ABD ve birkaç Karayip ülkesi tarafından işgal edilerek, marksist hükûmetin iktidardan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanan askerî harekât. Soğuk Savaş nedeniyle Batı Yarımküresinde yaşanan en büyük uluslararası boyutlu çatışmalardan biridir. Aynı zamanda ABD'nin Vietnam Savaşı'ndan sonra giriştiği ilk büyük askerî harekâttır.

Grenada, yaklaşık 200 yıllık sömürge döneminden sonra Mart 1967'de, Birleşik Krallık'a bağlı özerk bir devlet oldu. Ağustos 1967'de yapılan seçimlerde, sendikacı Eric M. Gairy önderliğindeki Grenada Birleşik İşçi Cephesi (GULP), Grenada Ulusal Partisi (GNP) karşısında çoğunluğu sağlayarak iktidara geldi. Şubat 1974'te Grenada Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti. Bu arada Eric Gairy yönetimine karşı toplumsal ve siyasi muhalefet giderek arttı. GULP, 1976 seçimlerinde, muhalefetteki Yeni JEWEL (Joint Endeavor for Welfare, Education, and Liberation - Refah, Eğitim ve Özgürlük İçin Ortak Çaba) Hareketi (NJM -New Jewel Movement) koalisyonu karşısında parlamentodaki çoğunluğunu yitirdi. 1979'da, Gairy yurt dışındayken NJM kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirdi ve Maurice Bishop, yeni kurulan Devrimci Halk Hükûmeti'nin (PRG) başına geçti.
Sosyalist eğilimli olduğu için batılı devletlerin karşı çıktığı hükûmet, Gairy'nin ardından ekonomiyi büyük ölçüde düzeltti. Buna karşı anayasayı yürürlükten kaldırarak ve diğer siyasi partileri yasaklayarak bir tek parti rejimi kurdu. Dış politikada Küba ve diğer komünist ülkelere yakınlaştı. Bishop yönetimi yeni uluslararası havaalanın inşaatı için Kanada ve Meksika gibi sosyalist olmayan ülkelerden yardım alsa da, Mart 1983'te ABD başkanı Ronald Reagan yeni inşa edilen havaalanı pisti ve yakıt depolarının ticari uçuşlar için haddinden fazla büyük inşa edildiğini, Bishop'un asıl niyetinin adayı bir Sovyet-Küba hava üssüne çevirmek olduğunu ve bunun ABD için büyük bir tehdit oluşturduğunu iddia etti.
13 Ekim 1983'te başbakan yardımcısı Bernard Coard bir darbeyle başbakan Maurice Bishop'u iktidardan uzaklaştırdı. Bishop ev hapsine alındı, Bishop'un tekrar görevine dönmesi için toplu gösteriler yapıldı. Bishop kaçmaya çalışırken öldürüldü. Hudson Austin yönetimindeki ordu ülkenin kontrolünü ele geçirdi ve bir askerî konsey oluşturuldu. Birleşik Krallık valisi ev hapsine alındı ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Grenada'daki hükûmet darbesi, 1981'den beri Grenada'daki sosyalist yönetimi devirme planları yapan Reagan yönetimi için bu yönde bir fırsat oluşturdu. ABD, zaten kendi kontrolü altında bulunan Doğu Karayip Devletleri Örgütü'nden (OECS) Grenada'ya müdahale yönünde bir karar çıkarttırdı. Sağcı ve ABD yanlısı hükûmetlerin işbaşında olduğu Jamaika ve Barbados harekât sırasında ABD'ye yardım edeceklerini açıkladılar.
25 Ekim 1983 sabahı Amerikalı paraşütçüler adaya indirilmeye başladı. Operasyon boyunca toplam 7.000 ABD ve 300 OECS askeri adaya ulaştı. Yaklaşık 1.500 kişilik Grenadalı ve 700 Kübalı (çoğunlukla inşaat işçisi) asker işgal kuvvetlerine karşı koydu. Güçlü direniş karşısında 2 tabur asker daha adaya çıkarıldı. Ancak güçlü direnişe karşı, ABD'nin etkili havagücü - özellikle taarruz helikopterleri ve deniz gücü - işgal kuvvetlerine büyük üstünlük kazandırdı.

Çatışmalar sırasında ABD rakamlarına göre 19 ABD askeri öldü ve 116'sı yararlandı, Grenada tarafında ise 45 asker ve 24 sivil öldü. Farklı kaynaklar ABD askeri kayıplarının 100 dolayında olduğunu ve çoğunluğu solcu ve komünistlerle onların aileleri olmak üzere en az 600 Grenadalı sivilin ABD kuvvetleri tarafından öldürüldüğünü bildirdiler.
Birleşmiş Milletler 38/7 kararıyla Grenada'nın işgalini kınadı.İngiliz Milletler Topluluğu üyesi olan Grenada'ya düzenlenen ABD müdahalesi Birleşik Krallık, Trinidad ve Tobago ve Kanada'nın da tepkisini çekti. Müdahaleden sonra genel vali Paul Scoon yeniden göreve geldi. 1984'te yapılan seçimleri, Herbert A. Blaize önderliğindeki Yeni Ulusal Parti (NNP) kazandı. 1985 ortalarına kadar ABD kuvvetleri adada kaldı.

Operation: Urgent Fury, Grenada
The 1983 Invasion of Grenada, Operation: Urgent Fury 7 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A history of the operation from the US perspective as written by Naval Historians.4 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Grenada arması, Grenada devletinin resmî armasıdır. Arma, ülkenin bağımsızlığını ilan ettiği 1974 yılından beri kullanılmaktadır.
Armanın ortasında altın bir haçla dört parçaya bölünmüş bir kalkan vardır. Bu haçın ortasında Kristof Kolomb'un Santa Maria gemisi yer alır. Kalkanın sol üst ve sağ alt kısımlarında kırmızı bir alan üzerinde bir aslan, sağ üst ve sol alt kısımlarda içinden bir zambak çıkan altın bir hilal bulunur. Kalkanın üzerinde begonvil dallarından oluşan bir çelenkle süslenmiş altın bir miğfer vardır. Çelenk içinde Grenada'nın yedi topluluğunu (altı mahalle ve Güney Grenadinler) temsil eden yedi kırmızı gül vardır. Kalkanın sol tarafında bir mısır sapının önünde duran dokuz şeritli bir armadillo ; sağ tarafta bir muz bitkisinin önünde duran bir Grenada güvercini vardır. En altta merkezde Grand Etang Gölü ile St. Catherine Dağı'nı temsil eden bir çizim vardır. En altta bir şerit üzerinde ülkenin resmî sloganı İngilizce Ever Conscious of God, We Aspire, Build and Advance as One People (Türkçe: Tanrı'nın her zaman bilincinde olarak tek bir halk olarak arzular, inşa eder ve ilerleriz.) yazmaktadır.

Grenada bayrağı

Grenada bayrağı, Grenada'nın ulusal resmi bayrağı.
Etrafı kırmızı renkle çevrilmiş, köşelerinden çapraz olarak bölünmüş bir dikdörtgen içerisinde bulunan ikisi sarı (yukarıda ve aşağıda) ve ikisi yeşil (gönder tarafında ve karşısında) olmak dört adet üçgenden oluşur. Bayrağın üzerinde toplam yedi adet sarı beş köşeli yıldız bulunmaktadır. Bunların üçü bayrağın yukarısındaki kırmızı şeritte, üçü bayrağın alt kısmındaki kırmızı şeritte ve bir tanesi de bayrağın tam ortasına yerleştirilmiş dairenin içerisindedir. Ayrıca, bayrağın gönder kısmında bulunan üçgenin içerisinde küçük Hindistan cevizi sembolü vardır. Bayrak üzerinde bulunan yıldızların her biri ülkedeki yönetim bölgelerini temsil eder.

Grenada arması

Grenada Bayrağı 13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.fotw.info/flags/gd.html 21 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hollywood Bulvarı, Los Angeles, Kaliforniya'da doğu-batı yönünde uzanan önemli bir caddedir. Hollywood, Doğu Hollywood, Little Armenia, Thai Town ve Los Feliz bölgelerinden geçiyor. Batı terminali Hollywood Tepeleri'ndeki Sunset Plaza Drive'da ve doğu terminali Los Feliz'deki Sunset Bulvarı'ndadır. Hollywood Bulvarı Hollywood Şöhret Kaldırımı ve Ovation Hollywood alışveriş ve eğlence kompleksi gibi ilgi çekici yerler de dahil olmak üzere, Hollywood'un merkezindeki turistik bölgelerden geçmesiyle ünlüdür.
Bulvarda gerçekleşen popüler bir etkinlik, caddenin tamamen Noel temasına dönüştürülmesidir. Mağazalar ve büyük mağazalar, mağazalarını ve caddenin tamamını süslü Noel ağaçları ve Noel ışıkları ile aydınlatarak müşterilerin ilgisini çeker. Sokak aslında "Noel Baba Yolu" haline geliyor. Hollywood Noel Geçit Töreninin rotası kısmen Hollywood Bulvarı'nı takip ediyor.

Hollywood Bulvarı üzerindeki yıldızların listesi

Los Angeles County (İspanyolca: Condado de Los Ángeles) veya kısaltmasıyla L. A. County, 2022 yılında tahmin edilen 9.861.224 kişilik nüfusu ile Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık county'sidir. Nüfusu, 40 ayrı ABD eyaletinin nüfusundan daha fazladır. Toplam 4.083 milkare (10.570 km2) alan içerisinde 88 anonim şehir ve birçok anonim olmayan bölgeden oluşan bölge, Kaliforniyalıların dörtte birinden fazlasına ev sahipliği yapmaktadır ve Amerika'daki etnik çeşitliliği en fazla olan bölgelerden biridir. İlçenin idari merkezi olan Los Angeles, 2022 yılında tahmin edilen 3.822.238 sakini ile Amerika Birleşik Devletleri'nin en kalabalık ikinci şehri ve Kaliforniya'nın en kalabalık şehridir. Aynı zamanda Amerikan film ve televizyon endüstrisine ev sahipliği yapmasıyla da bilinmektedir. 20. yüzyılın başlarından bu yana sahip olduğu bu ayrıcalık, bölgeye küresel bir önem kazandırdı.

Los Angeles County, Kaliforniya'nın orijinal county'lerinden biridir ve 1850 yılında eyaletin kuruluşu sırasında oluşturuldu. Bölge başlangıçta şimdiki Kern, San Bernardino, Riverside, Inyo, Tulare, Ventura ve Orange ilçelerinin bazı kısımlarını içeriyordu. 1851 ve 1852 yıllarında Los Angeles County, kıyıdan Nevada eyalet sınırına kadar uzanıyordu. Nüfus arttıkça, 1853'te San Bernardino, 1866'da Kern ve 1889'da Orange ilçelerini oluşturmak üzere bölümler ayrıldı.
1870'lerden önce Los Angeles County, birçoğu bir veya daha fazla eski çiftliğin birleşiminden oluşan ilçelere bölündü. Bunlar; Azusa, El Monte, Los Angeles Şehri, San Fernando Vadisi, Los Nietos, San Jose, San Gabriel, Santa Ana, San Juan, San Pedro, Wilmington ve Tejon'dur. Günümüzde bu bölgeler, farklı bölgelerin birleşimiyle revizyona uğradı ve sınırları değişti.

Bölge, Güney Kaliforniya'nın Enine Sıradağlarının bir parçası olan ve çoğunlukla Angeles Ulusal Ormanı içinde yer alan San Gabriel Dağları tarafından batıdan doğuya bölünmektedir. Los Angeles-San Bernardino bölge sınırındaki San Antonio Dağı, 10.068 feet (3.069 m), Baden-Powell Dağı 9.399 feet (2.865 m), Burnham Dağı 8.997 feet (2.742 m) ve Wilson Dağı 5.710 feet (1.740 m) dahil olmak üzere ilçenin en yüksek zirvelerinin çoğu San Gabriel Dağları'ndadır. San Emigdio Dağları, Tehachapi Dağlarının en güney kısmı ve Sierra Pelona Dağları da dahil olmak üzere ilçenin kuzey, batı ve güneybatı kısımlarında birkaç alçak dağ bulunmaktadır.
Los Angeles County, Pasifik Kıyısı açıklarındaki Kanal Adaları takımadalarının bir parçası olan San Clemente Adası ve Santa Catalina Adası'nı içermektedir.

Los Angeles County Hükûmeti, Kaliforniya Anayasası, Kaliforniya yasaları ve Los Angeles County Tüzüğü kapsamında tanımlanmakta ve yetkilendirilmektedir. Kaliforniya Hükûmeti'nin büyük bir kısmı uygulamada Los Angeles County Hükûmeti gibi yerel yönetimlerin sorumluluğundadır.
Bölge seçmenleri, beş üyeli Los Angeles County Denetim Kurulunu seçmektedir. Kurulun küçük olması, her bir denetçinin 2 milyondan fazla kişiyi temsil ettiği anlamına gelmektedir. Kurul; yasama, yürütme ve yarı-yargısal bir kapasitede çalışmaktadır. Yasama organı, şirketleşmemiş bölgeler için yönetmelikler çıkarabilmektedir. Yürütme organı, bölge departmanlarına ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklarını söyler, yarı yargısal organ olan Kurul ise yerel planlama sürecinde son itiraz merciidir ve çeşitli gündem maddeleri hakkında halka açık oturumlar düzenler.
2020 itibarıyla Denetim Kurulu, yıllık 35,5 milyar dolarlık bir bütçeyi ve 112.000'den fazla çalışanı denetlemektedir. Bölge yönetimi, bir icra kurulu başkanı tarafından günlük olarak yönetilir ve her biri Amerika Birleşik Devletleri'nin herhangi bir yerindeki eşdeğer bölge düzeyindeki (ve hatta birçok eyalet düzeyindeki) departmanlara kıyasla çok büyük olan birçok departman halinde organize edildi.
Los Angeles County Şerif Departmanı, Los Angeles County'nin tüzel kişiliği olmayan bölgelerinin yanı sıra, 42 şehir için kolluk hizmetleri sağlamaktadır.

Los Angeles County şehrinin resmî sitesi27 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Thomas Alva Edison (11 Şubat 1847 - 18 Ekim 1931), 20. yüzyıl yaşamını icatlarıyla büyük bir şekilde etkileyen Amerikalı mucit ve iş adamıdır. Elektrik enerjisi üretimi, kitle iletişimi, ses kaydı, pizza dilimleyici gibi birçok alanda cihazlar geliştirdi. Fonograf, film kamerası, ampulün ilk versiyonları gibi icatları sanayileşmiş modern dünyada büyük etki yarattı. İcat geliştirme sürecine düzenli bilim ve takım çalışması prensiplerini uygulayan ilk mucitlerden biriydi. Birçok araştırmacıyla çalıştı. Dünyanın ilk endüstriyel araştırma laboratuvarını kurdu. ABD'de kendi adına kayıtlı 1.093 patentin yanı sıra başka ülkelerde de bulunan patentleriyle tarihin en verimli mucitlerinden biridir.
Edison iki kez evlendi ve altı çocuğu oldu. 1931'de diyabete bağlı komplikasyonlar nedeniyle öldü.

Thomas Alva Edison, Milan, Ohio'da doğdu. Yedi kardeşin en küçüğüdür. Babası Samuel "The Iron Shovel" Edison, Jr. (1804-1896)(Kanada), annesi de Nancy Matthews Elliott'dur (1810-1871). Kendisinin Hollandalı olduğu düşünülmektedir. 7 yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan'daki Port Huron'a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı; fakat başladıktan yaklaşık 4 ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu. Bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları zor işitmeye başladı. 12 yaşındayken bir trende dergi ve meyve satıyor, bir yandan da trenin yük vagonunu yerleştirdiği küçük bir baskı makinesi ile haftalık bir gazete basıyordu. Ama bir gün içinde kimyasal madde bulunan şeylerden biri kırılıp vagonda yangın çıkınca Edison hem trendeki işinden oldu hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı. Daha sonra telgrafçılık öğrenmeye karar veren Edison 1863-1868 yılları arasında ABD ve Kanada'da birkaç telgrafhanede çalıştı. 1868'de bir atölye kurdu ama yaptığı elektrikli kayıt aygıtının patentini satamayınca bir yıl sonra parasız ve borçlu olarak Boston'dan New York'a gitti.
1880'lerde Fort Myers, Florida'dan bir arsa satın aldı ve daha sonra burada kışları kalmak için kendine küçük bir ev inşa ettirdi. Otomobil endüstrisinin büyük adamı Henry Ford yakın bir zaman sonra Edison'un evinin birkaç yüz metre ötesine taşındı. Bu nedenle Edison ve Ford ölene dek arkadaş kaldılar. 24 Şubat 1886'da Edison ikinci evliliğini 20 yaşındaki Mina Miller ile gerçekleştirdi. Bu evliliğinden de üç çocuk sahibi oldu:

Madeleine Edison, John Eyre Sloane
Charles Edison, (babası öldükten sonra New Jersey yöneticisi oldu.)
Theodore Edison.

1879'da Edison bir elektrik ampulü icat etti. Kömürleştirilmiş iplikten Flamanlarla deneyler yaptıktan sonra karbonlaştırılmış kâğıt flamanda karar kıldı. 1880'de evde güvenle kullanılabilecek ampuller üreterek tanesini 2,5 dolara satmaya başladı. Ancak 1878 yılında bir İngiliz bilim insanı olan Joseph Wilson Swan da bir elektrik ampulü icat etmiştir. Ampul camdı ve içinde kömürleştirilmiş bir flaman bulunuyordu. Swan, ampulün içindeki havayı boşalttı; çünkü havasız ortamda flaman yanıp tükenmiyordu. Bu iki bilim insanı birlikte çalışmaya karar vererek Edison ve Swan Elektrikli Aydınlatma Şirketi'ni kurdular.
1883'te hayatının en büyük icadı olan Edison etkisi denen olayı gerçekleştirdi; yani ısıtılmış bir flamanın moleküler boşlukta elektron yayılmasını buldu. 1883'te bulduğu bu olay sıcak katotlu tüplerin temelini oluşturdu. Daha sonra akkor lambanın üretimini geliştirmeyi başardı. Bu da ampulün halk arasında yaygınlaşmasını sağladı.

New York'ta Pearl Caddesi'ndeki ilk laboratuvarında akkor lambası için pazar aramakla meşgul olan Thomas Edison'a rastladığı zaman Nikola Tesla, gençlik heyecanıyla, kendisinin bulduğu alternatif akım sisteminin açıklamasını yaptı. Edison, "Sen teori üzerinde vaktini harcıyorsun" dedi.
Tesla, Edison'a çalışmalarından ve alternatif akım planından bahseder. Edison alternatif akımla fazla ilgilenmez ve Tesla'ya bir görev verir.
Tesla, Edison tarafından kendisine verilen görevi her ne kadar sevmemiş olsa da Edison'un kendisine 50.000 dolar vereceğini öğrenince görevi birkaç ay içinde tamamlar. Doğru akım santralindeki sorunları çözmüştür. Edison'un kendisine söz verdiği ücreti talep ettiğinde, Edison şaşırmış bir şekilde “Sayın Tesla, Amerikalıların espri anlayışını kavrayamamışsınız hala” der ve herhangi bir ücret ödemez. Tesla derhal istifa eder. Kısa süren birlikte çalışma dönemini, uzun süreli bir rekabet izleyecektir.

Edison'un en önemli keşfi Menlo Park, New Jersey'deki ilk endüstriyel araştırma laboratuvarıydı. Sürekli olarak teknolojik keşifler ve geliştirmeler-iyileştirmeler yapmak gibi özel bir amaç için kurulmuş ilk kurumdu. Edison birçok icadını resmi olarak bu laboratuvarda üretmiş, birçok çalışanı onun direktifleri doğrultusunda bu icatların araştırma ve geliştirmesinde görev almıştır.
Elektrik mühendisi William Joseph Hammer, 1879 Aralık'ında Edison'un laboratuvar asistanı olarak görevine başlamıştır. Telefon, fonograf, elektrikli tren, demir madeni ayıracı, elektrikli aydınlatma ve diğer birçok icatta büyük katkılarda bulunmuştur. Hammer'ı özel kılansa elektrik ampulünün icadındaki ve bu aletin geliştirme ve testleri sırasındaki çalışmalarıdır. Hammer 1880'de Edison'un lamba çalışmalarının şef mühendisi olmuş, bu mevkiideki ilk yılında Francis Robbins Upton'ın genel müdürlüğünü yaptığı fabrika 50.000 ampul üretmiştir. Edison'a göre Hammer elektrik ampulünün bir öncüsüdür. 1000'e yakın patenti bulunmaktadır.

Thomas Edison, 18 Ekim 1931'de saat 03.21'de New Jersey, West Orange, Llewellyn Park, Glenmont'taki evinde diyabet  komplikasyonları nedeniyle öldü. Edison evinin arkasına gömülmüştür. Ölümünün anısına yaşadığı kentte 1 dakikalığına ışıklar söndürülmüştür.

Albion, Michele Wehrwein. (2008). The Florida Life of Thomas Edison. Gainesville: University Press of Florida. 978-0-8130-3259-7. 
Adams, Glen J. (2004). The Search for Thomas Edison's Boyhood Home. 978-1-4116-1361-4. 
Angel, Ernst (1926). Edison. Sein Leben und Erfinden. Berlin: Ernst Angel Verlag. 
Baldwin, Neil (2001). Edison: Inventing the Century. University of Chicago Press. 0-226-03571-9. 
Clark, Ronald William (1977). Edison: The man who made the future. Londra: Macdonald & Janès: Macdonald and Jane's. 0-354-04093-6. 
Conot, Robert (1979). A Streak of Luck. New York: Seaview Books. 0-87223-521-1. 
Essig, Mark (2004). Edison and the Electric Chair. Stroud: Sutton. 0-7509-3680-0. 
Essig, Mark (2003). Edison & the Electric Chair: A Story of Light and Death. New York: Walker & Company. 0-8027-1406-4. 
Jonnes, Jill (2003). Empires of Light: Edison, Tesla, Westinghouse, and the Race to Electrify the World. New York: Random House. 0-375-50739-6. 
Josephson, Matthew (1959). Edison. McGraw Hill. ISBN 0-07-033046-8. 
Pretzer, William S. (ed). (1989). Working at Inventing: Thomas A. Edison and the Menlo Park Experience. Dearborn, Michigan: Henry Ford Museum & Greenfield Village. ISBN 0-933728-33-6. 
Stross, Randall E. (2007). The Wizard of Menlo Park: How Thomas Alva Edison Invented the Modern World. Crown. 1-400-04762-5. 

 Vikisöz'de Thomas Edison ile ilgili sözler mevcuttur.

Thomas Edison çalışmaları – Gutenberg Projesi
1,093 patentin tam listesi (İngilizce)
IMDb'de  Thomas Edison 
IMDb'de Thomas Edison  - Animasyon biyografisi

Universal Pictures, 30 Nisan 1912'de Carl Laemmle, Mark Dintenfass, Charles O. Baumann, Adam Kessel, Pat Powers, William Swanson, David Horsley, Robert H. Cochrane ve Jules Brulatour tarafından kurulan bir film stüdyosudur.

Bruck, Connie. When Hollywood Had a King. New York: Simon & Schuster, 1998.
Drinkwater, John. The Life and Adventures of Carl Laemmle. G. P. Putnam's Sons, 1931, illustrated.
Forest Lawn Hollywood Hills - map Providencial and Water Development
Los Angeles Library Photo Collection "Bird-Eye View of Universal City" 1911
Los Angeles Library Photo Collection "Nestor Studios".
Mordden, Ethan. The Hollywood Studios. New York: Fireside, 1989.
McDougal, Dennis. The Last Mogul: Lew Wasserman, MCA and the Hidden History of Hollywood. New York: Crown Publishers, 1998.
Schatz, Thomas. The Genius of the System. New York: Pantheon Books, 1989.
Sklar, Robert. Movie-Made America. New York: Vintage, 1994.

Universal Studios4 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Universal Pictures1 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Walt Disney Studios, bir Amerikan film ve eğlence stüdyosudur ve The Walt Disney Company'nin Studios Content bölümüdür. Burbank, Kaliforniya'da aynı adı taşıyan stüdyo arsasına dayanan stüdyo, en çok çok yönlü film bölümleriyle tanınır. 1923'te kurulan, dördüncü en eski ve büyük film stüdyolarından biridir.
Walt Disney Studios bölümünün önde gelen film yapım şirketleri var. Bunlara şunlar dahildir: Walt Disney Pictures, Walt Disney Animation Studios, Pixar, Marvel Studios, Lucasfilm, 20th Century Studios ve Searchlight Pictures. Disney Media and Entertainment Distribution, bu stüdyolar tarafından üretilen içeriği hem tiyatro gösterimi hem de şirketin yayın hizmetleri için dağıtır ve pazarlar. 2019'da Disney, küresel gişede 13,2 milyar dolarlık bir endüstri rekoru kırdı. Stüdyo, dünya çapında tüm zamanların en çok hasılat yapan on filminden altısını ve tüm zamanların en yüksek hasılat yapan iki film serisini yayınladı.
Walt Disney Studios, Amerika Sinema Filmleri Derneği (MPA) üyesidir.

Resmî site
Disney Stüdyo Services 25 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Disney Dijital Stüdyo Hizmetleri 23 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Walt Disney Stüdyolarının Tarihi

Warner Bros. Entertainment, Inc. Warner Brothers (Warner Kardeşler) veya kısaca Warner Bros. dünyanın en büyük film yapım ve televizyon yayın şirketlerinden biridir. AT&T'nin WarnerMedia grubunun bir iştiraki konumundadır ve merkezi Burbank, Kaliforniya, ABD'dir. 1923 yılında Harry, Albert, Sam ve Jack Warner tarafından kurulan şirket, Warner Brothers (Warner Kardeşler), kısaca Warner Bros. ismini almıştır. Amerikan film endüstürisinin büyük isimlerinden olan Warner Bros. aynı zamanda Motion Picture Association of America (MPA) üyesidir.
Warner Bros.'un iştiraki olduğu birçok şirket bulunmaktadır. Bunlardan bazıları Warner Bros. Studios, Warner Bros. Pictures, Warner Bros. Television Productions, Warner Bros. Animation, Warner Home Video, DC Comics ve The CW. Şirketin birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de temsilciliği bulunmaktadır. Warner Bros. şirketi Looney Tunes adlı çizgi seri ile büyük başarı kazanmıştır. Looney Tunes'in en meşhur karakterlerinden biri Bugs Bunny adlı konuşan kurnaz tavşan karakteridir. Harry Potter film serisi, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ve Kara Şövalye üçlemesi gibi çeşitli seri filmlerin yapımcısıdır. Aynı zamanda, Cartoon Network, Boomerang ve Cartoonito adlı uluslararası yayın yapan kanallarında asıl sahibidir.

Şirketin adı, kurucu Warner kardeşlerden kaynaklanmaktadır: Harry, Albert, Sam ve Jack Warner. Harry, Albert ve Sam küçük çocuklar olarak Polonyalı Yahudi ebeveynleri ile birlikte Polonya'nın Krasnosielc köyünden Kanada'ya  göç ettiler. Diğer birçok göçmen ailede olduğu gibi, bazı çocuklar yavaş yavaş Yidişçe seslendiren isimlerinin İngilizceye çevrilmiş versiyonlarını edindiler; Szmuel Wonsal, Sam lakaplı Samuel Warner oldu.
En küçük erkek kardeş olan Jack, Ontario, Londra'da doğdu. Üç ağabey, Pensilvanya ve Ohio maden kasabalarında filmleri gösterdikleri bir film projektörü satın alarak sinema işine başladılar. Başlangıçta, Sam ve Albert Warner Life of an American Fireman ve The Great Train Robbery'yi sunmak için 150 $ yatırım yaptı. İlk tiyatroları Cascade'i 1903'te Pennsylvania New Castle'da açtılar.
Orijinal binanın yıkılma tehlikesi olduğunda, modern Warner Bros. mevcut bina sahiplerini aradı ve onu kurtarmak için düzenleme yaptı. Sahipler, ülkenin dört bir yanındaki insanların tarihi önemi nedeniyle onları korumalarını istediklerini belirttiler.
1904'te Warners, film dağıtımı yapmak için Pittsburgh merkezli Duquesne Amusement & Supply Company'yi kurdu. 1912'de Harry Warner, Paul Ashley Chase adında bir denetçi tuttu. Birinci Dünya Savaşı sırasında film çekmeye başlamışlardı. 1918'de Hollywood'daki Sunset Bulvarı'nda ilk Warner Brothers Stüdyosu'nu açtılar. Sam ve Jack resimleri çekerken, Harry ve Albert, denetçileri ve şimdi de denetçi Chase ile birlikte New York'ta finans ve dağıtımla ilgileniyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, eski büyükelçi James W. Gerard'ın popüler bir kitabına dayanan ilk ulusal sendikasyon filmleri, My Four Years in Germany, yayınlandı. 4 Nisan 1923'te, bankeri Motley Flint'in Harry'ye ödünç verdiği paranın yardımıyla Warner Bros. Pictures, Incorporated olarak resmen dahil oldular. (1960'ların sonlarında, Warner Bros. kuruluş tarihi olarak 1905'i talep etti.)
İlk önemli anlaşma, Avery Hopwood'un 1919 Broadway oyunu The Gold Diggers'ın tiyatral impresario David Belasco'dan haklarının satın alınmasıydı. Bununla birlikte, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir Amerikan askeri tarafından Fransa'dan getirilen köpek Rin Tin Tin, itibarlarını sağlamıştır. Rin Tin Tin'in üçüncü filmi Where the North Begins adlı uzun metrajlı filmdi ve Jack köpeği haftada 1000 dolara daha fazla filmde oynaması için imzalayacak kadar başarılıydı. Rin Tin Tin, stüdyonun en iyi yıldızı oldu. Jack ona "Mortgage Lifter" adını taktı ve bu başarı Darryl F. Zanuck'ın kariyerini artırdı. Zanuck sonunda en iyi yapımcı oldu ve 1928 ile 1933 arasında Jack'in sağ kolu ve yönetici yapımcısı olarak görev yaptı ve günlük film prodüksiyonu gibi sorumluluklar üstlendi. Ernst Lubitsch'in baş yönetmen olarak işe alınmasının ardından daha fazla başarı elde edildi; Harry Rapf, Metro-Goldwyn-Mayer'e katılmak için stüdyodan ayrıldı. Lubitsch'in The Marriage Circle adlı filmi, 1924 yılında stüdyonun en başarılı filmi oldu ve o yıl için The New York Times'ın en iyi listesinde yer aldı.
Rin Tin Tin ve Lubitsch'in başarısına rağmen, Warner daha küçük bir stüdyo olarak kaldı. Sam ve Jack, Broadway oyuncusu John Barrymore'a Beau Brummel'de başrolü teklif etmeye karar verdi. Film o kadar başarılıydı ki Harry Barrymore ile uzun vadeli bir sözleşme imzaladı; The Marriage Circle gibi Beau Brummel de Times tarafından yılın en iyi on filminden biri seçildi. 1924'ün sonunda, Warner Bros. muhtemelen Hollywood'un en başarılı bağımsız stüdyosuydu ve burada The Big Three Studios (First National, Paramount Pictures ve Metro-Goldwyn-Mayer) ile yarıştı. Sonuç olarak, Harry Warner - Milwaukee, Wisconsin'de 1.500 bağımsız katılımcının katıldığı bir kongrede konuşurken - film yapımcılarını gazete reklamlarına 500.000 dolar harcamaya ikna edebildi ve Harry bunu böyle şehirlerde tiyatro kurmak için bir fırsat olarak gördü.
Stüdyo zenginleştikçe Wall Street'ten destek aldı ve 1924'te Goldman Sachs büyük bir kredi ayarladı. Bu yeni parayla Warners, ülke çapında dağıtım sistemine sahip öncü Vitagraph Şirketini satın aldı. 1925'te Warners, Los Angeles'ta başarılı bir radyo istasyonu olan KFWB'yi kurarak radyo konusunda da deneyler yaptı.

Warner Bros. senkronize sesli filmlerin öncüsüydü. 1925'te, Sam'in ısrarı üzerine Warner, bu özelliği kendi prodüksiyonlarına eklemeyi kabul etti. Şubat 1926'da stüdyo 333.413 $ net zarar bildirdi.
Uzun bir süre Sam'in ses talebini reddeden Harry, stüdyonun senkronize ses kullanımı yalnızca fon müziği amaçlı olduğu sürece değişmeyi kabul etti. Warners, ses mühendisliği şirketi Western Electric ile bir sözleşme imzaladı ve Vitaphone'u kurdu. 1926'da Vitaphone, başta John Barrymore'un oynadığı Don Juan adlı uzun metrajlı filmde müzik ve efekt parçalarıyla filmler yapmaya başladı. Film sessizdi ama başta çok sayıda Vitaphone şortu vardı. Harry, Don Juan'ın serbest bırakılmasını heyecanlandırmak için Manhattan, New York City'deki büyük Piccadilly Theatre'ı satın aldı ve adını Warners 'Theatre olarak değiştirdi.
Don Juan prömiyerini 6 Ağustos 1926'da New York'taki Warners 'Theatre'da yaptı. Film dağıtımının erken tarihi boyunca, tiyatro sahipleri film gösterilerine katılmak için orkestralar kiraladılar ve film müzikleri sağladılar. Warner Bros. Vitaphone aracılığıyla 1926'da (ülke çapında Don Juan'ın her gösterisinin başında oynanan) sekiz kısa film yaptı. Birçok film yapım şirketi gerekliliği sorguladı. Don Juan, üretim maliyetini karşılamadı ve Lubitsch, MGM için ayrıldı. Nisan 1927'de, Big Five stüdyosu (First National, Paramount, MGM, Universal ve Producers Distributing), Warner'ın ürününü mahvetti ve Western Electric, Warner'ın Vitaphone sözleşmesini, diğer film şirketlerinin sesi test etmesine olanak tanıyan şartlarla yeniledi.
Warner Bros., mali sorunları nedeniyle bir sonraki adımı attı ve Al Jolson'ın oynadığı The Jazz Singer'ı piyasaya sürdü. Çok az sesli diyalog içeren, ancak Jolson'un şarkı söylemesinin ses bölümlerini içeren bu film bir sansasyondu. "Konuşan resimler" çağının ve sessiz çağın alacakaranlığının başlangıcına işaret ediyordu. Ancak Sam, açılıştan önceki gece kardeşlerin galaya katılmasını engelleyerek öldü. Jack, yapımın tek başı oldu. Sam'in muhtemelen Jack'in ilham kaynağı ve en sevdiği erkek kardeşi olduğu için, Sam'in ölümü de Jack'in duygusal durumu üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Jack, ilerleyen yıllarda stüdyoyu sıkı kontrol altında tuttu. Çalışanların işten çıkarılması yaygındı. Jack'in kovduğu kişiler arasında Rin Tin Tin (1929'da) ve Douglas Fairbanks, Jr. (1933'te) vardı; ikincisi, kardeşler 1928'de stüdyoyu satın aldığından beri First National'ın en iyi yıldızı olarak görev yaptı.

Warner'ın otobiyografisine göre, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'na girmesinden önce, Warner Bros. Alman satış şefi Philip Kauffman, 1936'da Berlin'de Naziler tarafından öldürüldü. Harry, Alman karşıtı başarılı film The Life of Emile Zola'nın (1937) yapımcılığını üstlendi. Bundan sonra Harry, Kral II. Philip'i Hitler'e eşdeğer yapan Confessions of a Nazi Spy (1939), The Sea Hawk (1940) dahil olmak üzere daha fazla Alman karşıtı filmin yapımını denetledi, Çavuş York ve Şimdi Ordudasınız (1941). Harry daha sonra savaş filmleri üretmeye odaklanmaya karar verdi. Warners, savaş sırasında film prodüksiyonunu yarı yarıya kesti ve 1941'de B Pictures birimini ortadan kaldırdı. Bryan Foy, Twentieth Century Fox'a katıldı.
Savaş döneminde, stüdyo Casablanca, Now, Voyager, Yankee Doodle Dandy (tümü 1942), This Is the Army ve Mission to Moscow (her ikisi de 1943) yaptı; bu filmlerin sonuncusu birkaç yıl sonra tartışmalı hale geldi. Yankee Doodle Dandy'nin (Los Angeles, New York ve Londra'da) galalarında izleyiciler İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri hükûmetleri için 15,6 milyon dolarlık savaş bonosu satın aldı. Bununla birlikte, 1943'ün ortalarında, izleyiciler savaş filmlerinden bıkmıştı, ancak Warner, para kaybederek onları üretmeye devam etti.

Antonius ve Kleopatra (İngilizce özgün adı: Antony and Cleopatra), ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'nin tanınmış bir oyunudur. İlk temsilinin 1606 veya 1608'de Londra'da yapılmıştır ve ilk basımı 1623'tedir.

Mark Antoni - Romalı general. Jül Sezar'ın MÖ 44'te öldürülmesinden sonra Roma'yı yöneten üçlü (triumvirlik)den biri
Kleopatra - Mısır Kıraliçesi
Oktaviyus Sezar(Oktaviyan) - Jül Sezar'ın MO44de öldürülmesinden sonra Roma'yı yöneten üçlü (triumvirlik)den biri
Marcus Aemilius Lepidus - Jül Sezar'ın MO44de öldürülmesinden sonra Roma'yı yöneten üçlü (triumvirlik)den biri
Sextus Pompeius (Pompey) - Sabık Büyük Pompey'in oğlu.
Domitius Enobarbus - Antoni'nin yardımcısı.
Oktaviya - Oktaviyus'un kız kardeşi.
Ventidius, Eros, Scarus, Dercetas, Demetrius, Philo - Antoni'nin arkadaşları.
Agrippa - Ordu komutanı ve Oktaviyus'un bir danışmanı
Dolabella - Oktavius'un arkadaşı ve görevlisi.
Mecaenas, Proculeius, Thyreus, Gallus, Menas - Oktaviyus'un arkadaşları.
Menecrates, Varrius - Sextus Pompeius'un arkadaşları.
Taurus - Oktaviyus Sezar'ın başkomutanı
Canidius - Antoni'nin başkomutanı
Silius - Ventidius'un ordusunda bir subay
Euphronius - Antoni'den Oktaviyus Sezar'a gönderilen elçi.
Alexas, Hadım Mardiyan, Seleucus, Diomedes - Kleopatra'nin görevlileri.
Charmiyan, Iras - Kleopatra'nin şeref nedimeleri.
Falcı
Soytarı
Subaylar, Askerler, Haberci ulaklar ve diğer Hizmetkarlar

Julius Ceasar'in ölümünden sonra onun katillerine karşı Marcus Antonius, Oktaviyus Caesar ve Aemilius Lepidus iştirakiyle kurulan Üçlü(Triumvirler) grubu değişik bölgelerden Roma'yı idare etmektedir. Doğu bölgesi idarecisi olan Marcus Antonius, Mısır Kraliçesi olan Kleopatra tarafından sanki büyülenmiş ve idarî ve askerî görevlerini unutup zevk ve sefaya dalmıştır. Roma'nın iç sorunları ile ilgilenmemektedir. Karısı Fulvia Batı bölgelerini idarecisi olan Oktaviyus'a karşı isyan etmiş ve sonradan ölmüştü.
Oktaviyus, Antonius'tan İskenderiye'den Roma'ya dönüp Akdeniz'de olan üç azılı korsana (Sekstus Pompey, Menecrates ve Menas'a) karşı savaşa katılmasını ister. İskenderiye'de Kloepatra, Antonius'a bu savaşa iştirak etmemesi için yalvarmaktadır. Fakat Antonius ona olan aşkını tekrar etmekle beraber, onun yalvarmalarını dinlemeyerek sonunda Oktaviyus'un çağrısına uyup İskenderiye'den ayrılır.
Roma'da Agrippa Antonius'un, Oktaviyus'un kızkardeşi olan Oktavya ile evlenmesini ve böylece iki aile arasındaki bağlantıların daha da pekiştirilmesini önermektedir. Fakat Roma'da bulunan Antonius'un yardımcısı Enobarbus, Oktavya'nın Kleopatra'dan sonra hiçbir zaman Antonius'u tatmin edemeyeceğini bilmektedir. Bu oyunun ünlü bir söyleyişinde tezatlı sözcüklerle Kleopatra'nin çekiciliğini şöyle anlatır: "Yaş onu kurutamaz. Ne de alışkanlık bayatlatır/Sonsuz çeşitliği vardır; diğer kadınlar bıkkınlık verirler/Diğerleri iştahları beslerler. Fakat o insanı daha aç yapar/En çok tatmin ettiği zaman."
Bir kâhin Antoni'ye eğer Oktaviyus'la mücadeleye girişirse kaybedeceğini söyler.
Mısır'da Kleopatra Antonius'un yeni evliliğini öğrenir ve bu haberi getiren ulaktan azgınca bir intikam alır. Fakat sonunda kendi saray mensupları onu Oktavya'nin Kraliçe Elizabeth çağı standartlarına göre çok evcil olduğunu (yani kısa boylu, yuvarlak yüzlü, kaşları birbirine yakın ve bozuk saçlı olduğunu) ikna edince biraz sinirleri yatışır.
Triumvirler Pompey ile mütareke yapıp barış konuşmalarına girişirler. Pompey'e Sicilya ve Sardinya adalarının idaresini bırakabileceklerini; ancak karşılığında onun deniz korsanlarını ortadan kaldırmak için desteğini ve kendilerine tribünlerini göndermesi şartlarını teklif ederler. Biraz tereddütten sonra Pompey bu teklifi kabul eder. Pompey'in kadırgasında bu anlaşma iyice sarhoş olunarak kutlanır. Menas, sarhoş olmuş üçlü (triumvir)i hemen öldürmelerini Pompey'e önerir. Fakat Pompey bunun şerefsizlik olacağını söyleyerek reddeder. Fakat sonradan, Oktaviyus ve Lepidus, Pompey'le olan mütareke barışına son verip savaşa devama karar verirler. Antonius bundan hoşlanmaz ve çok kızar.
Antonius Mısır'a, İskenderiye'ye döner. Kendini ve Kleopatra'yı Mısır'ın ve Roma'nın kendi idaresinde bulunan doğu bölgelerinin mutlak hükümdarı olarak ilan eder ve taç giyme merasimi yapar. Oktaviyus'un Pompey'den eline geçirmiş olduğu bölgelerin bir kısmını adilce vermediği için Antonius şikayetçidir. Ayrıca Oktaviyus'un Lepidus'u hapse atıp triumvirlikten çıkartmasına da kızıp karşı çıkar. Oktaviyus Pompey'den alınan bölgelerin daha adil dağılımını uygun bulur. Fakat o da Antonius'un diğer yaptıklarından çok hoşnutsuzdur.

Antonius, Oktaviyus ile savaşa hazırlanmaktadır. Yardımcısı Enobargus Antonius'a savaşın karada olmasını önerir. Karada Antonius daha avantajlıdır; deniz savaşı için Oktaviyus'un güçleri daha hafif ve daha hareketli olup, askerleri deniz savaşında daha tecrübeli ve eğitimlidir. Antonius bunu redder; çünkü Oktaviyus bir deniz savaşı için kendine meydan okumuştur. Kleopatra Antonius'a kendi Mısır donanmasını vererek ona destek sağlar. Fakat savaş devam ederken Kleopatra 60 tane gemisiyle savaştan ayrılıp kaçar; Antonius onu takip eder ve Antonius'un deniz gücü tamamıyla yok edilir. Kleopatra'ya olan aşkı dolayısıyla yaptığı hatadan utanma duyan Antonius, onu bir korkak durumuna düşürdüğü için Kleopatra'ya serzenişlerde bulunur. Ama hâlâ aşkını bütün olanlardan daha üstün tutmaktadır ve Kleopatra'ya Bana bir öpücük ver ve bu bile benim yapmadıklarıma bir karşılık sağlamış olur."
Oktaviyos Kleopatra'ya bir haberci göndererek Antonius'u bırakıp kendi tarafına geçmesini ister. Kleopatra tereddüt eder ve haberciye kur yapmaya başlar. O sırada Antonius girer ve Kleopatra'yı davranışı için çok ciddi şekilde azarlar. Haberciyi kırbaçla dövdürdükten sonra geri gönderir. Sonunda Kleopatra'yı affeder ve onun için bu sefer karada bir başka savaş yapmaya söz verir.
Savaş başlamadan önce Antonius'un askerleri acayip kötü haberler taşıyıcı sesler duyup, bunları tanrı Herkül'ün Antonius'u korumasını bırakma hareketleri olarak yorarlar. Bunu yanında, Antonius'un uzun zamandan beri yardımcılığını yapan Enobarbus, onu terkederek Oktaviyus'un tarafına geçer. Oktaviyos'a kaçarken bütün şahsi eşyalarını geride bırakmıştır. Antonius bu eşyalara el koyacağına, bütün hepsinin Enobarbus'a gönderilmesine emir verir. Enabarbus Antoni'nin cömertliğinden o kadar ezilmiş ve kendi sadakatsizliğine o kadar çok utanmıştır ki kırık bir kalple ölür.
Antonius için karada harp olumlu geçer; fakat Oktaviyus savaşı bir deniz savaşına döndürür. Tekrar Kleopatra'nın donanması savaşı bırakıp kaçınca, Antonius bu deniz savaşında da yenik düşer. Antonius'un donanması teslim olur. Antonius Kleopatra'ya çok kızgındır. Bu pis Mısırlı bana ihanet etti. Bu ihanetinden dolayı Kleopatra'yı öldürmeye karar verir. Kleopatra Antonius'un eski aşkını geri almak için tek çıkar yol olarak, ona haberci gönderip Kleopatra'nın son sözlerinin "Antonius" olduğunu ve kendini öldürdüğünü haber olarak gönderir. Kleopatra kendini kendi anıtında kilitleyip Antonius'un geri dönmesini bekler.

Fakat Kleopatra'nın planı doğru çıkmaz. Antonius, pişman olup Kleopatra'nın ölüsünü görmek için geri döneceğine, kendi hayatının artık hiç değeri kalmadığı nedeni ile intihar etmeye karar verir. Yaverlerinden biri olan Eros'a kılıcını saplayarak kendini öldürmesi için yalvarır. Fakat Eros buna dayanamaz ve kendi kendini öldürür. Antonius, Eros'un cesaret ve sadakatinden çok etkilenmiştir ve aynını kendi yapmak ister. Fakat kendini öldürmeyi başaramaz ve ağır yara alır. Yaralarından dolayı büyük acılar içinde iken Antoni Kleopatra'nin hâlâ sağ olduğunu öğrenir. Acılar içinde Antonius'u sedye ile Kleopatra'nın gizlendiği anıta götürürler ve orada Antonius Kleopatra'nın kolları arasında hayatını kaybeder.
Oktaviyus, teslim olmaya ikna etmek için Kleopatra'yla gidip onunla görüşür. Kleopatra çok kızgın bir tavırla telim olmayı reddeder. Oktaviyus'un zafer şenliklerinde Roma sokaklarında gezdirilip asırlar boyunca bir hain olarak anılmaktan daha kötü bir hayal olmadığına inanmaktadır. "Hızlı hareketli komedi aktörleri/Bizi zaman boyunca mizansene koyacaklar/Bizim İskenderiye'de bugünkü şenlik günümüz gibi/Antonius sarhoş olarak ortaya çıkartılacak/Ve ben Kleopatra kendimi ve büküklüğümü gıcırtılı bir ses çıkartan erkek çocuğu gibi göreceğim/Ben bir fahişe gibi poz vereceğim." Bu söylev gibi konuşma bir çeşit söz oyunu, bir dramatik ince alay olmaktadır, çünkü Shakespeare'in bu oyununun temsilinde Kleopatra'yı gerçekten sesi gıcırdayan bir erkek çocuk aktör oynamaktaydı ve bu oyununda gerçekten Shakespeare Antonius'un sarhoşça şenliklerini temsil etmekteydi.
Kleopatra'ya ihanet edilir ve Romalılara esir düşer. Kleopatra Oktaviyus'un kendine karşı yapmak istediklerini anlamak için onu dener. Kleopatra Oktaviyus'a servetinin bir muhasebesini verirken, hazine görevlisine rol yaparak kendisine ihanet ediyor gibi görünmesini emreder. Bu görevli Oktaviyus'a Kloepatra'nin bu muhasebe hesaplarında servetinin bir kısmını bildirmediğini söyleyince Oktaviyus onun hiç önemi olmadığını bildirir. Bu kayıtsızlıktan Kleopatra Oktaviyus'un, adil davranmaya söz vermesine rağmen, Kleopatra'yı Roma'da zafer alayında bir esir hükümdar olarak arabası arkasında yürütmeye kararlı olduğunu anlar.
Kloepatra kendini öldurmeye karar verir, Bir zehirli engerek yılanının kendini ısırıp vücuduna zehir saçmasını sağlar. Öbür dünyada Antonius ile tekrar birlikte olacağını hayal ederek huzurlu bir sevinçle ölür. Hizmetkâr kızları olan, İras ve Charmiyan da kendilerini öldürürler. Oktaviyus ölüleri bulur. Kendisini iki birbiriyle çelişkili ruhsal duygu arasında bulur. Antonius ve Kleopatra'nın ölümleri kendini ilk Roma İmparatoru olarak ilan etmesine yol açmıştır. Diğer taraftan da onlara büyük bir sempati duymaktadır: "O kadın Antonius'u ile birlikte gömülecek/Dünyada hiçbir mezar bulunur mu bu kadar ünlü bir çifti/İçine alabilecek..." Her ikisi için de bir askerî cenaze töreni yapılmasına emir verir.

1972 : Antoni ve Kleopatra Film - Charlton Heston (Rejisor ve

I. Nikolay, Nikolay Pavloviç (6 Temmuz 1796, Sankt-Peterburg - 2 Mart 1855, Sankt-Petersburg, Rusya), 1825 ile 55 yılları arasındaki Rusya imparatorudur. Klasik otokrat tipinin başlıca temsilcisi ve tutucu politikalarıyla Rusya'nın gelişimini 30 yıl boyunca donduran kişi olarak anılır.

Çar I. Pavel ile Çariçe Maria'nın oğluydu. Bebekken büyükannesi Çariçe II. Katerina'nın ölmesinden sonra Büyük Prens adını taşıyan veliaht babası Çar oldu. Zorba, acımasız bir insan olan babasının 1801'de çıkan bir isyanla öldürülmesinden sonra en büyük ağabeyi I. Aleksandr, Çar oldu. Çar I. Aleksandr, Nikolay'dan 19 yaş büyüktü. Nikolay, 7 yaşına değin bir İskoç'tan ders aldı. 7 yaşından itibaren General Matthew Lamsdorff'tan ders almaya başladı. Nikolay'ın en sevdiği ders askerlikti, iyi bir subay olmak istiyordu. 1814'te Nikolay ve kardeşi Mihail Napolyon Savaşları'nda görev aldılar. 1815'te Prusyalı Prenses Charlotte (Rusçada Aleksandra) ile evlenen Nikolay'ın bu evlilikten geleceğin Çar'ı II. Aleksandr (1818-1881) doğdu. Ağabeyi I. Aleksandr'ın 1825'te ölmesinden sonra yerine öteki ağabeyi Konstantin geçti. Ancak Konstantin, çeşitli nedenlerle tacı kabul etmeyince Nikolay "I. Nikolay" adıyla tahta çıktı (Aralıkçılar İsyanı).

Nikolay Çar olduktan sonra tutucu eğilimlerini gösterdi.Önceki çarın aksine Napolyon Savaşları'ndaki gericilik ortamında yetişmiş olan yeni çar, Rus panslavizmi ve milliyetçiliğine derinden bağlıydı. Ancak tüm bunlara karşın 1826'da yasama ve yeni kurulan jandarma kuvvetleriyle ilgili 2. ve 3. daireler, 1828'de yardım ve eğitim kurumlarını yönetmek için 4. daire, 1836'da köylerin durumunu iyileştirmek için 5. daire (sonraları yerini Devlet Toprakları Bakanlığı'na bırakacaktı) ve 1843'te Transkafkasya için bir yönetim planı oluşturmak için 6. dairenin kurulması gibi yönetsel alanlarda reformlar yapıldı.
1833'te Eğitim bakanı Kont Sergey Uvarov tarafından ilan edilen Resmi Milliyet Öğretisi 3 temele dayanıyordu: Ortodoksluk, Otokrasi ve Milliyet. Otokrasi, Rus devletinin vazgeçilmez yönetici sayılan çarın egemenliğinin mutlak olması ve sürdürülmesi anlamına geliyordu; bu temel dış politikada Viyana Anlaşması'nın (1845) savunulmasını sağladı. Ortodoksluk resmi kilisenin Rusya'daki önemli rolünü, topluma ve insan yaşamına anlam kazandıran ahlak ve ideallerin kaynağı anlamına geliyordu. Milliyet (narodnost) ise, hanedan ve hükûmetin güçlü ve sadık destekçisi sayılan Rus halkını ifade ediyordu.
Otokrasiyi korumada kararlı olan, her türlü yeniliğe kuşkuyla bakan I. Nikolay dönemi yenilikçilerin hayalkırıklığına uğramasına ve tutucuların güçlenip çarın etrafında yer almasına neden oldu. Çar, Rusya'nın çok gereksindiği temel reformları gerçekleştiremedi. Serfliğin artık çağ dışı kaldığı bu çağda hala serfliği kaldırmamakta inat etmesini örnek gösterebiliriz. Serflik, Nikolay'ın ardılı II. Aleksandr döneminde 1861'de kaldırıldı. Nikolay, 1830 ve 1848 Devrimlerinin yol açtığı liberal havadan korkarak, gerici uygulamalara sıkı sıkı sarıldı. Hükümdarlığının son yıllarında bir zamanlar başarıyla sürdürdüğü Rus dış politikası çöktü. 1853'te Osmanlı Devleti'yle patlak veren Kırım Savaşı (1853-56), büyük devletlerin Osmanlıların yanında yer alması yüzünden Rusya'nın yenilgisiyle sonuçlandı.

Resmi kayıtlara göre savaşın kötü gittiği bir an yakalandığı soğuk algınlığının zatürreye dönmesi ve tıbbi tedaviyi reddetmesi sonucu 2 Mart 1855'te öldü. Ancak bazı kaynaklarda ölümünden kısa bir süre önce, "bu yaptığınız ölümden de beter" uyarılarına karşın çok soğuk bir havada yapılan bir geçit törenini üstünde hemen hiçbir şey olmadan izlediği, bunun da bir çeşit intihar olduğu ve intihar ederek öldüğü konusunda bilgiler vardır.

Crankshaw, Edward  (1978), The Shadow of the Winter Palace: the Drift To Revolution 1825–1917. Londra, Penguin  (İngilizce)
Kennan, George F. (1971), The Marquis de Custine and his Russia in 1839, Princeton University Press, ISBN 0-691-05187-9. (İngilizce)

Kurat, Akdes Nimet (6.baskı: 2014), Rusya Tarihi / Başlangıcından 1917'ye Kadar, Ankara:Turk Tarih Kurumu, ISBN 9751605504. Online:[1] 18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Phillips, Walter Alison (1911). "Nicholas I.". Encyclopædia Britannica (11. bas.).  (İngilizce)
YouTube'da Romanovs. Romanovs. Yedinci film. Nicholas I; Alexander II – "The Romanovs" adlı dokumenter film. Yapımcı:StarMedia. Babich-Design (Rusya, 2013)

Moskova Devlet Üniversitesi (MSÜ), resmi adı MV Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi, Rusya'nın Moskova kentinde bulunan bir kamu üniversitesidir. Üniversitede 15 araştırma enstitüsü, 43 fakülte, 300'den fazla bölüm ve altı şube bulunmaktadır. Üniversitenin mezunları arasında Sovyetler Birliği ve diğer hükûmetlerin eski liderleri de yer almaktadır. 2019 itibarıyla üniversitenin 13 Nobel sahibi, altı Fields Madalyası sahibi ve bir Turing Ödülü sahibi mezunu bulunmaktadır.

Moskova Üniversitesi, Çariçe Elizaveta Petrovna'nın emri ile 25 Ocak 1755 tarihinde büyük Rus bilim insanı Mihail Lomonosov'un öncülüğüyle kurulmuştur. Moskova Üniversitesi'nin kuruluş günü Rusya'da Öğrenci Günü olarak kutlanmaktadır.
Üniversitedeki öğrencilerin toplam sayısı Yüksek Lisans öğrencileri dahil şu an mevcut olan rakam 40.000'dir. Zamanla yabancı uyruklu öğrencilerin sayısı da artmaktadır. Şu an 97 ülkeden 3.000 yabancı uyruklu öğrenciye eğitim vermektedir. Profesörler, öğretim ve araştırma üyeleri sayısı 8.500'dür. Üniversitenin çalışanları ve yardımcılarının sayısı ise 15.000'dir.
Moskova Üniversitesi'nin 1755 yılında üç fakültesi vardı: Felsefe, Hukuk ve Tıp. Şu anda ise 27 fakültesi vardır: Mekanik ve Matematik, Ölçümsel Matematik ve Sibernetik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Coğrafya, Ziraat, Temel Tıp, Tarih, Filoloji, Felsefe, Yabancı Diller, İktisat, Gazetecilik, Hukuk, Psikoloji, Sosyoloji, Asya ve Afrika Çalışmaları Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Sosyal Çalışmalar, Özdeksel Bilimler, Pedagoloji, Sanat, Uluslararası İlişkiler, Biomühendislik ve Bioenfermasyon, Süren Eğitim. Uluslararası Eğitim Merkezi.
Geçtiğimiz birkaç yılda nitelikli eğitim dalları Üniversite'de kurulmuş ve hızlı bir gelişim göstermiştir. Rusya'daki eğilime uygun gelişmiş uzmanlar yetiştirmiş ve çalıştırmıştır. Sonuç olarak Üniversite lisansüstü ve doktora öğrencilerine ülkedeki en kapsamlı ve geniş olanakları sunmaktadır. 5,000'den fazla lisansüstü ve doktora öğrencisi bu alanlara kayıt olmuştur. Lisansüstü öğrencilere sunulan yeni alanlar hızla artmaktadır. Ayrıca uzmanlık enstitüleri, çalışma merkezleri ve uluslararası eğitim merkezleri bulunmaktadır. Öğretmenler ve araştırmacılar arasında eğitim kursları da çok popülerdir.
Eğitimin esas doğası bilimsel birlik çalışması, teorik ve uygulama üzerinde oturmaktadır. 500'ün üzerinde bu yolda uzmanlaşmış müfredat bulunmaktadır.

Mekanik ve Matematik Fakültesi
Hesaplamalı Matematik ve Sibernetik Fakültesi
Fizik Fakültesi
Kimya Fakültesi
Biyoloji Fakültesi
Malzeme Bilimi Fakültesi
Toprak Bilimleri Fakültesi
Jeoloji Fakültesi
Coğrafya Fakültesi
Biyomühendislik ve Biyoinformatik Fakültesi
Temel Tıp Fakültesi
Temel Fiziksel ve Kimya Mühendisliği Fakültesi
Biyoteknoloji Fakültesi
Uzay Araştırmaları Fakültesi
Tarih Fakültesi
Filoloji Fakültesi
Felsefe Fakültesi
Ekonomi Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Sosyoloji Fakültesi
Gazetecilik Fakültesi
Psikoloji Fakültesi
Asya ve Afrika Enstitüsü
Siyaset Bilimi Fakültesi
Yabancı Diller ve Bölgesel Çalışmalar Fakültesi
Kamu Yönetimi Fakültesi
Dünya Siyaseti Fakültesi
Küresel Süreçler Fakültesi
Sanat Fakültesi İşletme Yüksek Okulu (fakülte)
Moskova Ekonomi Okulu (fakülte)
Çeviri Yüksek Okulu (Fakülte)
Kamu Yönetimi Yüksek Okulu (fakülte)
Devlet Denetimi Yüksek Okulu (fakülte)
Yüksek Yönetim ve İnovasyon Okulu (fakülte)
Yenilikçi İşletme Yüksek Okulu (Fakülte)
Televizyon Yüksek Okulu (fakülte)
Modern Sosyal Bilimler Yüksek Okulu
Beşeri Bilimler Yüksek Kültür Politikası ve Yönetimi Okulu (Fakülte)
Pedagojik eğitim fakültesi Uzmanlaşmış eğitim ve bilim merkezi (fakülte) -
AN adını taşıyan yatılı okul Kolmogorov

Üniversite şubesi Ulyanovsk Oblastı'ndaki Ulyanovsk şehrinde, kuruluş tarihi - 1988.
Üniversite şubesi Moskova Oblastı'ndaki Puşino şehrinde, kuruluş tarihi - 1997.
Üniversite şubesi Ukrayna'daki Sivastopol şehrinde, kuruluş tarihi - 1999.
Üniversite şubesi Kazakistan'daki Astana şehrinde, kuruluş tarihi - 2000.
Üniversite şubesi Özbekistan'daki Taşkent şehrinde, kuruluş tarihi - 2006.
Üniversite şubesi Azerbaycan'daki Bakü şehrinde, kuruluş tarihi - 2009.
Üniversite şubesi Tacikistan'daki Duşanbe şehrinde, kuruluş tarihi - 2009.

Nikolay Rimski-Korsakov, Rusça: Николай Андреевич Римский-Корсаков (Nikolay Andreyeviç Rimskii-Korsakov) (18 Mart 1844 - 21 Haziran 1908) Rus müzisyen, besteci ve müzik eğitimcisi. Rus beşleri olarak adlandırılan 19. yüzyıl Rus bestecileri grubundandır. Eserlerinde Rus halk müziği ve doğu ezgilerine yer vermesi ve kendine özgü bir orkestrasyon tekniği kullanması ile tanınır. İspanyol Kapriçyosu (1887), Şehrazat Senfonik Süiti (1888), Rus Paskalya Uvertürü en ünlü eserlerindendir.

Sankt-Peterburg'un 199 kilometre uzağındaki küçük Tihvin kasabasında dünyaya geldi. Doğduğunda babası 60, annesi 42, ağabeyi ise 22 yaşındaydı.
Küçük Nikolay, piyano çalmayı Tihvin'de öğrendi. Yeteneğini ve müzik kulağının iyi olduğunu fark eden ailesi, bunun üzerinde pek durmadı. Çünkü Nikolay'ı, ağabeyi gibi, ülke donanmasının başarılı bir denizcisi olarak görmek istiyorlardı. Böylece genç adam, 12 yaşında Sankt Peterburg'daki donanma okuluna girdi. Korsakov, o günden sonra müzikal çalışmalarına hız verdiyse de, geçinebilmek için donanmadaki işini de sürdürdü ve ancak 8 yıl sonra aktif işinden ayrılabildi.
Bestecinin müzikal alandaki çalışmaları, yalnız yaratıcı işleriyle sınırlı değildir. 1871'den yaşamının sonuna kadar Sankt-Peterburg Konservatuvarı'nda profesörlük yaptı. 27 yaşında bu mesleği icra etmeye başlayan Korsakov, donanmanın brass grubunda on yıl çalışmasının yanı sıra; Müzik Okulu'nda 7 yıl müdürlük, Imperial Capella'da ise 10 yıl müdür yardımcılığı yaptı. 1874-1907 tarihleri arasında Sankt-Peterburg, Moskova, Kiev, Brüksel ve Paris'te çok sayıda senfonik konser yönetti. 64 yaşında Lubensk'te yaşamını yitirdi. Mezarı Sankt-Peterburg'taki meşhur Tihvin Mezarlığı'ndadır.

11 senfoni, 15 opera, 3 enstrümantal ve orkestral çalışma, 79 romans eseri, 2 koleksiyon ve çok sayıda piyano çalışması üreten büyük bir bestecidir. Çok bilinen bir eseri de, Binbir Gece Masalları'ndan esinlenilmiş olan Şehrazad'dır.
Armoni Üzerine Yazılar, Orkestrasyonun İlkeleri ve Müzikal Yaşamımın Efsanesi adlı üç de kitap yazmıştır.

Fantazi "The Flight of the Bumblebee" (Yabanarısının Uçuşu): 

Müzik eserleri notaları: IMSLP (International Music Score Library Project - Uluslararası Müzik Notaları Projesi): "Rimski-Korsakov,_Nikolai" kategorisi [1]9 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Koro müziği eserleri notaları: CPDL (Choral Public Domain Library (ChoralWiki)): [2]2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nikolay Rimski-Korsakov'un hayatını ele alan Rus yapımı "Rimskiy-Korsakov (1952)" adlı film için referans: [3]13 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dinyeper'de Mehtaplı Gece (Rusça: Лунная ночь на Днепре), Ukraynalı-Rus ressam Arhip Kuinci tarafından 1880 yılında yapılmış bir tuval üzerine yağlıboya tablodur.

Resim, dolunaylı bir gecede Dinyeper nehrinin kıyılarını göstermektedir. Ufuk çizgisi uç noktada yere öylesine yakın bir şekilde konumlandırılmıştır ki, resmin çok büyük bir kısmı gökyüzü tarafından doldurulmuştur. Ay ışığı nehrin üzerinde yansımaktadır.

Kuinci, 1880 yazında ve sonbaharında resim üzerinde çalışmaya başladı. Boyama işlemine başladıktan sonra, her pazar günü kendisini çalışırken görmek isteyenler için atölyesini iki saat süreyle ziyarete açtı. Halka açık sergisinden önce resim Büyük Dük Konstantin Konstantinoviç tarafından atölyeden satın alındı. Birkaç muhabir ve Kuinci'nin birkaç arkadaşı, eseri görmek için Kuinci resim üzerinde çalışırken stüdyoyu ziyaret etti. Bunlar arasında İvan Turgenyev, Yakov Polonski, İvan Kramskoi ve Dmitri Mendeleyev de bulunmaktaydı.
Resim tamamlandıktan sonra Sankt-Peterburg'daki Sanatçıları Teşvik Derneği'nin salonunda sergisi yapıldı. Kuinci, resimlerinde ışığa özen göstermiş ve "Mehtaplı Gece" ile ekstra önlemler almıştır. Resim galerinin duvarına yerleştirildi, dış ışığı engellemek için penceredeki perdeler indirildi ve resmin özelliklerini vurgulamak için resmin yukarısına yapay bir ışık yerleştirildi.
"Mehtaplı Gece" sergideki tek resimdi ve mütevazı doğasının görünüşü sergiyi daha tuhaf bir hale getiriyordu. Oldukça küçüktü ve sadece bir manzara resmiydi. Bütün bunlara rağmen, salonun dışında tabloyu görmek için uzun bir kuyruk oluştu ve kalabalığın izdiham oluşturmasını engellemek için ziyaretçilerin salona gruplar halinde girmelerine izin verildi. Bazı ziyaretçiler, ay ışığının çok gerçekçi olması nedeniyle tablonun arkadan lamba ile aydınlatıldığına inanmış ve sergi sırasında ışığın kaynağını bulmaya çalışmışlardır.

Kuindzhi Sanat Müzesi, (Ukraynaca: Художній музей імені Куїнджі ) Ukrayna'nın Mariupol şehrinde bulunan bir sanat müzesiydi. Şehirde doğmuş sanatçı Arhip Kuinci'nin yaşamının ve eserlerinin sergilenmesine adanmıştır. Müze, 30 Ekim 2010'da açıldı, ancak oluşması neredeyse bir asır öncesine dayanıyordu.
Müze, 21 Mart 2022'de Mariupol Kuşatması sırasında düzenlenen hava saldırısında yerle bir oldu. Kuinci'nin üç orijinal eseri o sırada müzede değildi, ancak diğer sanatçıların eserleri vardı.

Mariupol'de Arhip Kuinci'ye adanmış bir müzenin kurulması ilk olarak 1914'te önerildi. Kuinchi Sanatçılar Derneği'nden potansiyel bir eser bağışı önerildi, ancak Birinci Dünya Savaşı nedeniyle karar gecikti. 1960'larda bir müze inşa edilmesi için ciddi bir değerlendirme yapıldı, ancak müze için finansman bulunamadı ve onun yerine Kuindzhi Sergi Merkezi açıldı. 1997'de tesisler bağışlandı ve yenileme başladı.
Müze, 30 Ekim 2010'da Mariupol Yerel Kültür Müzesi'nin bir şubesi olarak açıldı. Real School'un kurucusu Valentina Gadzinova'nın eşine düğün hediyesi olarak 1902 yılında inşa edilmiş bir binada yer almaktadır. 2015 yılında müze, adaşının doğumunun 175'inci yılını kutladı. 2019'da Fransa'nın Ukrayna büyükelçisi Isabelle Dumont müzeyi ziyaret ederek çalışmalarını övdü.
Müze, 21 Mart 2022'de Mariupol Kuşatması sırasında düzenlenen hava saldırısında yerle bir oldu. Kuindzhi'nin üç orijinal eseri o sırada müzede değildi, ancak diğer sanatçıların eserleri vardı. Öte yandan İvan Ayvazovski, Mykola Hlushchenko, Tetyana Yablonska, Mykhailo Deregus, Andrii Kotska, Mykola Bendryk, Leonid Gayday gibi diğer sanatçıların tablolarının akıbeti bilinmemektedir.

Koleksiyonda 650 tablo, 960 grafik eser, 150 heykel ve 300'ün üzerinde dekoratif sanat objesi bulunmaktadır.
Kuindzhi'nin üç orijinal eseri ve eserlerinin kopyaları müzede tutuldu. Orijinal eserler, 1960'larda Rus Devlet Müzesi tarafından Mariupol'deki yerel tarih müzesine (daha sonra bir sovyet görevlisinden sonra Zhdanov olarak biliniyordu) bağışlanan Kızıl Batı, Sonbahar - Kırım ve Elbrus eskizleridir. Şu an nerede oldukları bilinmiyor.
Müzede ayrıca Kuindzhi'nin hayatıyla ilgili belgelerin yanı sıra 1841 Ukrayna doğum belgesinin bir kopyası da bulunuyordu.
Victoria Kovalchuk ve İvan Ayvazovski, Vasili Vereşçagin, İvan Şişkin gibi diğer sanatçıların eserleri de müzede yer alıyordu.
Müze, çelişkili kanıtlar nedeniyle tartışma konusu olan Kuinchi'nin doğum tarihi ile ilgili olarak 1841 tarihini destekleyen kanıtlar ortaya koydu.

Arkhip Kuindzhi, Bölüm 1 – 2 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. YouTube'da Sanal Müze Turu
Kuindzhi Sanat Müzesi, Mariupol, açıklama ve fotoğraflar 2 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müze müdürü, meslektaşının ne yaptığını görünce şok oldu 16 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mariupol Kuşatması, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sırasında Rusya ve ayrılıkçı Donetsk Halk Cumhuriyeti güçlerinin Mariupol şehrinde Ukrayna güçleriyle çatıştığı bir kuşatmaydı. Rusya'nın Doğu Ukrayna Taarruzu'nun ve Güney Ukrayna Taarruzu'nun bir parçası olan kuşatma, 24 Şubat 2022'de başladı ve 20 Mayıs 2022'de Rusya'nın Mariupol'da kalan Ukrayna kuvvetlerinin savaşı durdurma emri verildikten sonra teslim olduğunu açıklamasıyla sona erdi.
Mariupol şehri, Ukrayna'nın Donetsk Oblastı'nda bulunur ve Donetsk Halk Cumhuriyeti tarafından talep edilyor. Rus kuvvetleri 2 Mart'ta şehri tamamen kuşattı ve ardından yavaş yavaş şehrin kontrolünü ele geçirdi. 16 Nisan'a kadar, Ukrayna kuvvetlerinin çoğu, devasa ve yüksek oranda savunulabilir bir sanayi kompleksi olan Azovstal Demir ve Çelik Fabrikalarına çekildi.
Kızıl Haç durumu "kıyamet" olarak nitelendirdi ve Ukraynalı yetkililer, Rusya'yı şehirde büyük bir insani kriz yaratmakla suçladı. Şehir yetkilileri 22.000 civarında sivilin öldüğünü rapor etti. Ukraynalı yetkililer ayrıca şehrin en az %95'inin çatışmalar sırasında büyük ölçüde Rus bombardımanları tarafından tahrip edildiğini bildirdi. Birleşmiş Milletler 1348 sivilin ölümünü doğruladığını, ancak gerçek ölü sayısının muhtemelen binlerce daha fazla olduğunu ve şehrin konut binalarının %90'ının hasar gördüğünü veya yıkıldığını söyledi.
Kuşatma 16 Mayıs 2022'de sona erdi; Rusya Savunma Bakanlığı - Azovstal Demir ve Çelik Fabrikalarında kalan Azak Alayı personelinin medyada "tahliyesi" veya "teslimiyeti" olarak adlandırılan olayından sonra - Ukrayna'nın kullanmaktan kaçındığı bir kelime olarak Ukraynalıların "teslim olduğunu" belirtti.
Bazı Batılı raporlar, savaşı Rusya için pirus veya sembolik bir zafer olarak nitelendirirken diğerleri kuşatmanın insani etkisinin Rusya için bir "itibar felaketi" olduğuna dikkat çekti. Ancak şehrin kaybı Ukrayna için de önemli bir yenilgi olarak görülüyor.

Mariupol şehri, Rus kuvvetleri için önemli bir stratejik şehir ve hedef olarak kabul edildi. Şehir, Donetsk Oblastı'nın en büyük şehridir ve ve aynı zamanda Ukrayna'nın en büyük Rusça konuşulan şehirlerinden biriydi. Mariupol, Illich ve Azovstal Demir ve Çelik Fabrikalarına ev sahipliği yapan ve Azak Denizi'ndeki en büyük şehir olan önemli bir sanayi merkeziydi.
Azak Denizi'nin batı kıyısındaki limanının kontrolü, Ukrayna ekonomisi için hayati önem taşımaktadır. Şehir, Rusya için Kırım'a giden bir kara yolunun yanı sıra Rus deniz trafiğinin geçişine izin veriyor. Şehri ele geçirmek, Rusya'ya Azak Denizi üzerinde tam kontrol sağladı.
2014'te Onur Devrimi'nden sonra Mariupol, yeni hükûmete karşı Rusya yanlısı protestolara sahne oldu. Mayıs ayı başlarında Donbas Savaşı'nda sırasında ayrılıkçı ve Rus destekli Donetsk Halk Cumhuriyeti'nin (DHC) milisleri Mariupol için yapılan ilk muharebe ile şehrin kontrolünü ele geçirdi ve Ukrayna birliklerini şehri terk etmeye zorladı. Ancak ertesi ay, Ukrayna kuvvetleri bir taarruzla şehri geri aldı. Ağustos ayında, DHC ve Rus birlikleri, Mariupol'un 45 km doğusunda, Rus-Ukrayna sınırına yakın Novoazovsk kasabasını ele geçirdi. Kasabanın ele geçirilmesi ve güçlerin yenilenmesi ile, Eylül ayında DHC, Mariupol için ikinci muharebede şehri tekrar ele geçirmeye çalıştı. Çatışma doğu eteklerine ulaştı, ancak ayrılıkçılar sonunda püskürtüldü. Ekim ayında, dönemin DHC Başbakanı Aleksandr Zaharçenko şehri geri alma sözü verdi. Mariupol daha sonra Ocak 2015'te ayrım gözetmeksizin roketlerle bombalandı. Mariupol'e olası bir üçüncü saldırıdan korkan Ukrayna kuvvetleri, Şubat ayında, ayrılıkçı güçleri şehir sınırlarından çıkarmak ve DHC bölgesinden uzakta bir tampon bölge yaratmak için Mariupol'un 11 km doğusunda bulunan Şırokıne köyüne sürpriz bir saldırı başlattılar. Sonunda ayrılıkçılar dört ay sonra Şırokıne'den çekildiler. Minsk II ateşkes anlaşması 2015'te imzalandığında çatışma donduruldu.
Mariupol'un geri alınması için en etkili gruplardan biri, tartışmalı Ukraynalı neonazi ve aşırı milliyetçi gönüllü milisleri olan Azak Taburuydu. Eylül 2014'te kadar Azak, Ukrayna Ulusal Muhafızlarına entegre edildi ve Mariupol'u karargahları olarak belirledi. Vladimir Putin'in belirttiği savaş hedeflerinden biri Ukrayna'nın "Nazilerden arındırılması" olduğundan Mariupol, Rus kuvvetleri için önemli bir ideolojik hedefi temsil ediyor.
Kentin belediye başkan yardımcısına göre, kuşatmadan önce yaklaşık 100.000 sakin Mariupol'u terk etti.
Şehrin Ukrayna Kara Kuvvetleri, Ukrayna Deniz Piyadeleri, Ukrayna Ulusal Muhafızları (genel olarak Azak Taburu), Ukrayna Bölgesel Savunma Kuvvetleri ve düzensiz kuvvetler tarafından korunduğu bildiriliyor.

24 Şubat'ta Rus topçusu şehri bombaladı ve bildirildiğine göre 26 kişiyi yaraladı.
25 Şubat sabahı, Rusya Silahlı Kuvvetleri doğudaki DHC topraklarından Mariupol'a doğru ilerlediler. Pavlopil köyü yakınlarında Ukrayna kuvvetleriyle karşılaştılar. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Rus kuvvetlerini yendi; Mariupol Belediye Başkanı Vadim Boyçenko'ya göre, çatışmada 22 Rus tankı imha edildi.
Karadeniz Filosu tarafından sağlanan yeteneklerden yararlanan Rusya Donanmasının, 25 Şubat akşamı Mariupol'un 70 kilometre batısındaki Azak Denizi kıyı şeridine amfibi bir saldırı başlattığı bildirildi. Amerikalı bir savunma yetkilisi, Rusların bu sahil başına potansiyel olarak binlerce deniz piyadesi yerleştirdiğini belirtti.
26 Şubat'ta Rus kuvvetleri Mariupol'u topçularla bombalamaya devam ettiler. Yunanistan hükûmeti Rusların Mariupol'a düzenlediği hava saldırılarında 10 Yunan sivilin öldüğünü, 6'sının Sartana köyünde, 4'ünün Buhas köyünde öldürüldüğünü duyurdu.
27 Şubat sabahı Boyçenko, bir Rus tank birliğinin DHC'den Mariupol'a hızla ilerlediğini iddia etti ancak bu saldırı Ukrayna kuvvetleri tarafından püskürtüldü ve 6 Rus askeri esir alındı. O günün ilerleyen saatlerinde Mariupol'da 6 yaşındaki bir kız çocuğu Rus bombardımanı sonucu öldü. Donetsk Oblastı Valisi Pavlo Kirilenko, Mariupol'daki çatışmaların 27 Şubat gecesi boyunca sürdüğünü belirtti.
28 Şubat günü boyunca şehir, Rus birlikleri tarafından kuşatılmasına ve sürekli bombardımana maruz kalmasına rağmen Ukrayna kontrolünde kaldı. Akşam saatlerinde şehrin büyük bölümünde elektrik, gaz ve internet bağlantısı kesildi. Özgür Avrupa Radyosuna göre, Rus Tümgeneral Andrey Suhovetski o gün Mariupol yakınlarında Ukraynalı bir keskin nişancı tarafından öldürüldü ancak diğer kaynaklar onun kuzeydeki Kiev Taarruzu sırasında öldürüldüğünü iddia etti.

1 Mart'ta DHC Başkanı Denis Puşilin, DHC kuvvetlerinin yakındaki Volnovaha şehrini neredeyse tamamen kuşattığını ve yakında Mariupol'a da aynısını yapacaklarını duyurdu. Rus topçusu daha sonra Mariupol'u bombaladı ve 21'den fazla kişinin yaralanmasına neden oldu.
2 Mart'ta şehir tamamen kuşatıldı ve ardından kuşatma yoğunlaştı. Rus bombardımanı, dışarıda futbol oynayan üç genci yaraladı, bunlardan biri daha sonra aldığı yaralardan ötürü öldü. Boyçenko, şehrin su kesintisi ve büyük kayıplar yaşadığını duyurdu. Rus askerlerinin sivillerin çıkışını engellediğini de söyledi.

Aynı gün Rus topçusu yoğun nüfuslu Mariupol mahallesini hedef aldı ve yaklaşık 15 saat boyunca bombaladı. Sonuç olarak mahalle önemli ölçüde tahrip edildi ve belediye başkan yardımcısı Sergiy Orlov "en az yüzlerce kişinin öldüğünü" bildirdi.
3 Mart sabahı şehir Rus birlikleri tarafından yeniden bombalandı. DHR milislerinin sözcüsü Eduard Basurin, Mariupol'daki Ukrayna güçlerini resmen teslim olmaya veya "hedefli saldırılarla" yüzleşmeye çağırdı. Rusya Savunma Bakanlığı sözcüsü İgor Konaşenkov, DHC güçlerinin kuşatmayı sıkılaştırdığını ve yakınlardaki üç yerleşim yerinin ele geçirildiğini bildirdi.
4 Mart'ta Boyçenko, Rusya'nın "Mariupol sakinlerini yeryüzünden silmek" istediğini ve kaynakların tükenmekte olduğunu belirtti. Belediye başkanı, bir insani tahliye koridoru kurulması ve Ukrayna ordusunun takviye göndermesi için çağrıda bulundu. Ayrıca Rus topçularının şehrin hastanelerini Grad roketleriyle bombaladığını ve şehir sakinlerinin artık ısı, akan su veya elektriğe sahip olmadığını belirtti. O günün ilerleyen saatlerinde, vatandaşların tahliyesine izin vermek için Mariupol bölgesi için geçici bir ateşkes önerildi.
5 Mart'ta Ukrayna hükûmeti 200.000 sivili Mariupol'dan tahliye etme arzusunu açıkladı. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, bu tahliyeye izin vermek için yeni bir ateşkes için garantör olarak hareket edeceğini duyurdu. Kızıl Haç, Mariupol'daki durumu "son derece vahim" olarak nitelendirdi. Üç gün süren bombardımanın ardından 11.00-16.00 saatleri arasında ateşkes ilan edildi. Siviller, Mariupol'dan insani bir koridor boyunca Zaporijya şehrine doğru tahliye edilmeye başlandı. Ancak, siviller tahliye koridoruna girdikçe Rus kuvvetleri şehri bombalamaya devam etti ve tahliyenin çökmesine ve tahliye edilenlerin geri dönmeye zorlanmasına neden oldular.
Ukraynalı yetkililer daha sonra Rus güçlerinin ateşkese uymadığını ve Rus birliklerinin şehri bombalamaya devam etmesi nedeniyle operasyonun ertelenmesini emrettiğini bildirdiler. Rus yetkililer, Ukrayna güçlerini sivillerin Rusya'ya doğru tahliyesine izin vermemekle suçladılar. DHC, Mariupol'dan sadece 17 sivilin tahliye edildiğini bildirdi.
6 Mart'ta Kızıl Haç, Mariupol'dan sivilleri tahliye etmeye yönelik ikinci girişimin başarısız olduğunu duyurdu. Ukraynalı yetkili Anton Heraşçenko, Mariupol'daki siviller için insani bir koridora yönelik ikinci girişimin Rus bombardımanıyla sona erdiğini söyledi. Kızıl Haç ayrıca Mariupol'da "insanların çektiği acıların yıkıcı manzaraları" olduğunu bildirdi. Sabahın ilerleyen saatlerinde Ukraynalı bir milletvekili olan İnna Sovsun, Twitter'da Mariupol'u besleyen yakıt boru hattının Rus güçleri tarafından hasar gördüğünü ve 700.000'den fazla insanı ısısız bıraktığını ve sıcaklık nedeniyle insanların donarak ölebileceğini öne sürdü. Sıcaklık genellikle 0 °C (32 °F) altındadır. Al Jazeera, bombardımanın kentin son işleyen cep telefonu kulesini vurduğunu bildirdi.
7 Mart'ta, ICRC Operasyon Direktörü Dominik Stillhart, şimdiye kadar insani koridor anlaşmal

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, 2014 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı dâhilinde yaşanan anlaşmazlıklar sonrası 24 Şubat 2022 tarihinde Rusya devlet başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'da "özel bir askerî operasyon" ilan etmesiyle başladı. İşgal her iki taraftan on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlandı ve Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşadığı en büyük mülteci krizine neden oldu. Mayıs ayı sonuna kadar tahminî 8 milyon insan ülke içinde yer değiştirdi ve 3 Ekim 2022 itibarıyla 7,6 milyon Ukraynalı da ülkeyi terk etti. İşgalden sonraki beş hafta içinde Rusya, 1917 Ekim Devrimi'nden bu yana en büyük göçünü verdi. İşgal ayrıca küresel çapta gıda kıtlığına neden oldu.
2014 Ukrayna Devrimi'nin ardından Rusya, Kırım'ı ilhak etti ve Rus destekli paramiliterler, Luhansk ve Donetsk oblastlarından oluşan Güneydoğu Ukrayna'nın Donbas bölgesinin bir bölümünü ele geçirerek bölgesel bir savaşa yol açtılar. Mart 2021'de Rusya, Ukrayna sınırı boyunca sayıları 190.000'e kadar varan asker ve teçhizat ile büyük bir askerî yığınak yapmaya başladı. Yapılan askerî yığınaklara rağmen Ukrayna'yı işgal etme veya saldırma planları işgalden bir gün öncesine kadar çeşitli Rus hükûmet yetkilileri tarafından inkâr edildi. 21 Şubat 2022'de Rusya, Donbas'ta tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilan eden Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti'ni tanıma kararı aldı. Ertesi gün Rusya Federasyon Konseyi, oybirliğiyle askerî güç kullanımına onay verdi ve Rus birlikleri her iki bölgeye de girdi.
İşgal, 24 Şubat 2022 Moskova saatiyle 06.00 civarında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in "Ukrayna'nın askerden ve Nazizm'den arındırılması" amacıyla "özel bir askerî operasyon" ilan etmesiyle başladı. Putin konuşmasında irredantizmi destekledi, Ukrayna'nın devlet olma hakkına karşı çıktı ve yanlış bir şekilde Ukrayna'nın etnik Rus azınlığa zulmeden neo-Naziler tarafından yönetildiğini iddia etti. Konuşmadan dakikalar sonra füzeler ve roketler başkent Kiev de dahil olmak üzere birçok Ukrayna şehrini hedef aldı ve bu hava saldırılarını karada farklı cephelerden işgaller takip etti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski sıkıyönetim ve seferberlik ilan etti. Rus saldırıları başlangıçta Belarus'tan Kiev'e doğru kuzey cephesinden, Harkiv'e doğru kuzeydoğu cephesinden, Kırım'dan kuzeye doğru güney cephesinden ve Luhansk ve Donetsk'ten de güneydoğu cephesinden başlatıldı. Rusya'nın Kiev'e doğru ilerleyişi Mart ayında durdu ve Rus birlikleri Nisan ayına kadar kuzey cephesinden geri çekildi. Güney ve güneydoğu cephelerinde Rusya, Mart ayında Herson'u, ardından Mayıs ayında kuşatma sonrasında da Mariupol'u ele geçirdi. 19 Nisan'da Rusya, Donbas bölgesinde yeni bir saldırı başlattı ve Luhansk Oblastı Rus kuvvetleri tarafından 3 Temmuz'a kadar tamamen ele geçirildi. Rus kuvvetleri, cephe hattından uzaktaki hem askerî hem de sivil hedefleri bombalamaya devam etti. Ukrayna kuvvetleri Ağustos ayında güneyde ve Eylül ayında kuzeydoğuda karşı taarruzlar başlattı. Kısa süre sonra Rusya, kısmen işgal altındaki güneydoğu Ukrayna'nın ilhakını duyurdu.
İşgal geniş çapta uluslararası kınama aldı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, işgali kınayan ve Rus güçlerinin tamamen geri çekilmesini talep eden bir kararı kabul etti. Uluslararası Adalet Divanı Rusya'ya askerî operasyonları askıya almasını emretti ve Avrupa Konseyi Rusya'yı üyelikten çıkardı. Birçok ülke Ukrayna'ya insani yardım sağladı ve Rusya ile Rusya'nın müttefiki Belarus'a yaptırım uyguladı. Başta Rusya ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisi bu geniş çaplı yaptırımlardan etkilendi. Dünyanın dört bir yanında işgale karşı protestolar düzenlendi. Rusya'daki protestolar kitlesel tutuklamalarla ve "savaş" ve "işgal" kelimelerinin yasaklanması da dahil olmak üzere arttırılan medya sansürüyle bastırılmaya çalışıldı. İşgale yanıt olarak 1000'den fazla şirket Rusya ve Belarus'tan çekildi. Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2022 işgalindeki savaş suçları da dahil olmak üzere 2013'ten bu yana Ukrayna'da insanlığa karşı işlenen suçların araştırılması için soruşturma başlattı.

1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından yenice kurulan Ukrayna ve Rusya devletleri yakın bağlarını korumaya devam etti. Ukrayna, 1994 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nı imzalamayı ve SSCB'den kalan nükleer silahlardan vazgeçmeyi kabul etti. Buna karşılık Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri Budapeşte Memorandumu'nu imzalayarak Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü koruma konusunda anlaştılar. 1999'da Rusya, "her bir katılımcı Devletin doğasında bulunan, ittifak anlaşmaları da dahil olmak üzere güvenlik düzenlemelerini, geliştikçe seçme veya değiştirme özgürlüğünü yeniden teyit ettiği" Avrupa Güvenlik Şartı'nın imzacılarından biri oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bazı eski Doğu Bloku ülkeleri; 1993 Rusya anayasa krizi, Abhazya Savaşı (1992-1993) ve Birinci Çeçen Savaşı (1994-1996) gibi bazı bölgesel güvenlik tehditleri nedeniyle NATO'ya katıldı. Rus liderler Batılı güçlerin NATO'nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair söz verdiğini iddia etse de bu iddianın varlığı hâlâ bir tartışma konusudur.

17 Temmuz 2013'te bir Rus askeri botu deniz sınırını geçerek barışçıl bir Ukrayna gemisini batırdı ve beş balıkçıdan dördünü öldürdü .
Yevromaydan protestoları ve Şubat 2014'te Rusya yanlısı Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç'in görevden alınmasıyla sonuçlanan Onur Devrimi'nin ardından Ukrayna'nın doğu ve güney bölgelerinde Rus yanlısı protestolar patlak verdi. Rütbe işaretleri olmayan "Yeşil Adamlar" lakaplı Rus askerleri, Ukrayna'nın Kırım topraklarında stratejik mevzileri ve altyapıyı kontrol altına aldı ve Kırım Parlamentosunu ele geçirdi. Rusya, Kırım'ın Rusya'ya katılmasıyla sonuçlanan tartışmalı bir referandum düzenledi. Mart 2014'te Rusya'nın Kırım'ı ilhakını bir sonraki ay Rusya destekli Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti adlı iki ayrılıkçı devletin kurulmasına yol açan Donbas'taki savaş izledi. Rus birlikleri de savaşa dahil oldu. Eylül 2014 ve Şubat 2015'te savaşın durması amacıyla imzalanan Minsk anlaşmalarına rağmen yapılan ateşkesler defalarca başarısız oldu.
Rusya'nın rolü konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı: Normandiya Dörtlüsü üyeleri Fransa, Almanya ve Ukrayna Minsk'i Rusya ile Ukrayna arasında bir anlaşma olarak görürken Rusya, Ukrayna'nın iki ayrılıkçı cumhuriyetle doğrudan müzakere etmesi gerektiğinde ısrar etti. 2021'de Putin, Zelenski'nin üst düzey görüşmeler yapma tekliflerini reddetti ve daha sonra Rus hükûmeti eski devlet başkanı Dmitri Medvedev'in Ukrayna ABD'nin "vasalı" olarak kalmaya devam ederken onlarla ile anlaşmanın anlamsız olduğunu savunan bir makalesini onayladı. Kırım'ın ilhakı, tanınmayan Novorossiya da dahil olmak üzere daha fazla Ukrayna toprağını ilhak etmeyi amaçlayan yeni bir Rus milliyetçiliği dalgasına yol açtı. Analist Vladimir Socor, Putin'in Kırım'ın ilhakından sonra yaptığı 2014 tarihli konuşmasının fiili bir "Büyük Rusya irredantizminin manifestosu" olduğunu savundu. Temmuz 2021'de Putin, "Ruslar ve Ukraynalıların Tarihsel Birliği Üzerine" başlıklı bir makale yayımlayarak Rusların ve Ukraynalıların "tek halk" olduğunu söyledi. Amerikalı tarihçi Timothy D. Snyder, Putin'in fikirlerini emperyalizm olarak nitelendirdi. İngiliz gazeteci Edward Lucas de bunu tarihsel revizyonizm olarak tanımladı. Diğer araştırmacılar ise Rus liderin modern Ukrayna ve Ukrayna'nın tarihi hakkında çarpık bir görüşe sahip olduğuna dikkat çekti.

Çatışma, başlangıçta Mart-Nisan 2021 ve ardından Ekim 2021'den Şubat 2022'ye kadar büyük bir askeri yapı ile başladı. İkinci askeri yığınak sırasında Rusya, ABD ve NATO'ya taleplerde bulunarak, Ukrayna'nın NATO'ya katılmayacağına dair yasal olarak bağlayıcı bir söz ve bir azalma da dahil olmak üzere "güvenlik garantileri" olarak adlandırdığı talepleri içeren iki anlaşma taslağı geliştirdi. Doğu Avrupa'da konuşlanmış NATO birliklerinde ve askeri teçhizatta ve NATO'nun "saldırgan bir çizgi" izlemeye devam etmesi halinde belirsiz bir askeri tepki verme tehdidinde bulundu.

9 Aralık 2021'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya dışındaki Rusça konuşanlara yönelik ayrımcılıktan söz ederek şunları söyledi: "Rusfobisinin soykırıma doğru atılan ilk adım olduğunu söylemeliyim. Donbas'ta neler olduğunu sizler ve ben biliyoruz. Kesinlikle soykırıma çok benziyor." Rusya ayrıca Ukrayna dili yasasını da kınadı. 15 Şubat 2022'de Putin basına şunları söyledi: "Donbas'ta olup bitenler tam anlamıyla bir soykırımdır." Haber kaynakları, Putin'in anadili Rusça olan kişilere karşı soykırım suçlamasına rağmen, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'nin kendisinin anadili Rusça olduğunu belirtti.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, AGİT Ukrayna Özel İzleme Misyonu ve Avrupa Konseyi de dahil olmak üzere tüm uluslararası kuruluşlar, Rusya'nın iddialarını destekleyen hiçbir kanıt bulamadı. Soykırım iddiaları Avrupa Komisyonu tarafından Rus dezenformasyonu olduğu gerekçesiyle reddedildi.
ABD'nin Ukrayna büyükelçiliği Rusya'nın soykırım iddiasını "anlaşılması gereken bir yalan" olarak nitelendirirken ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price Moskova'nın bu tür iddiaları Ukrayna'yı istila etmek için bir bahane olarak öne sürdüğünü söyledi. 18 Şubat'ta Rusya'nın ABD Büyükelçisi Anatoli Antonov, Rusya'nın Donbas'taki soykırımı gerçeğinden şüphe duyan Amerikalı yetkililer hakkındaki bir soruya Büyükelçiliğin Facebook sayfasında bir açıklama yayınlayarak yanıt verdi: "Amerikalılar sadece görmezden gelmeyi tercih etmiyorlar. Rusların Ukrayna'da zorla asimilasyon girişimlerine karşı değil, aynı zamanda onları siyasi ve askeri destekle de şiddetle tasvip ediyor."

Donbas'taki çatışmalar 17 Şubat 2022'de önemli ölçüde arttı. 2022'nin ilk altı haftasında günlük saldırı sayısı iki ila beş arasında değişirken Ukrayna ordusu 17 Şubat'ta 60 saldırı bildirdi. Rus devlet medyası da aynı gün ayrılıkçı mevzilere 20'den fazla topçu saldırısı yapıldığını bildirdi. Örneğin, Ukrayna hükûmeti Rus ayrılıkçıları Stanytsia 

Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesi, Sankt-Peterburg şehrinde 1724 yılında Çar Büyük Petro tarafından kurulmuş Rusya'nın en eski eğitim kurumlarından biridir. Bir "üniversite" olarak 1821-1914 arasında Sankt Peterburg İmparatorluk Üniversitesi, 1914-1918 arasında Petrograd İmparatorluk Üniversitesi, 1918-1924 arasında Petrograd Devlet Üniversitesi, 1924-1991 arasında Leningrad Devlet Üniversitesi adlarını taşıdı. 1991'de Sovyetler Birliği'nin tasfiyesinden sonra şimdiki adını aldı.
Üniversite 1944 yılında Lenin Nişanı'yla, 1969 yılında ise Emekçi Kızıl Bayrak Nişanı'yla mükafatlandırıldı. Mezunlarının arasında yedi Nobel Ödülü sahibi vardır.

Bilişsel Araştırma Enstitüsü
Felsefe Enstitüsü
Gazetecilik ve Kitle İletişimi Yüksekokulu
İlahiyat Enstitüsü
İş Güvenliği Yüksekokulu
İşletme Yüksekokulu
Kimya Enstitüsü
Pedagoji Enstitüsü
Rekabeti Geliştirme ve Antitröst Düzenleme Enstitüsü
Tarih Enstitüsü
Tıp Enstitüsü
Yer Bilimleri Enstitüsü

Biyoloji
Filoloji
Fizik
Hukuk
İktisat
Liberal Sanatlar ve Bilimler
Matematik ve Bilgisayar Bilimleri
Matematik ve Mekanik
Oryantalist
Psikoloji
Sanat
Siyaset Bilimi
Sosyoloji
Uluslararası İlişkiler
Uygulamalı Matematik — Yönetim Süreçleri
Yabancı Diller

D. K. Faddeyev akademik jimnazyum
Beden Eğitimi ve Spor, Ekonomi ve Teknoloji Koleji

Beden Eğitimi ve Spor

Askeri

Rus devrimci ve Sovyetler Birliği'nin kurucusu Vladimir Lenin de mezunlardan biriydi. Rusya Başbakanları Pyotr Stolıpin ve Dmitri Medvedev, Rusya'nın mevcut başkanı ve eski başbakanı Vladimir Putin ve Litvanya'nın eski başkanı Dalia Grybauskaitė de bu üniversiteden mezundur.
Üniversitenin sekiz mezunu Nobel Ödülü sahibidir: Ivan Pavlov (Fizyoloji ve Tıp, 1904), İlya Meçnikov (Fizyoloji ve Tıp, 1908), Nikolay Semyonov (Kimya, 1956), Lev Landau (Fizik, 1962), Aleksandr Prohorov (Fizik, 1964), Wassily Leontief (Ekonomi, 1973), Leonid Kantoroviç (Ekonomi, 1975) ve Joseph Brodsky (Edebiyat, 1987). Mezunlardan Grigori Perelman ve Stanislav Smirnov, Fields Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
Sankt-Peterburg Devlet Üniversitesi'ne bağlı akademisyenler arasında Leonhard Euler, Mihail Lomonosov, kimyager Dmitri Mendeleyev ve matematikçi Aleksandr Aleksandrov bulunmaktadır. Ayrıca fizikçiler Vladimir Fok, Leonid Frankfurt, Lev Pavlovich Rapoport, Elena Besley, Boris Rosing, astrofizikçi Viktor Ambartsumyan, botanikçiler Vladimir Komarov ve Vladimir Sukachev, fizyologlar Ivan Sechenov, Kliment Timiryazev, filozof ve sosyolog Georges Gurvitch ve Pitirim Sorokin, tarihçiler Mahapandit Rahul Sankrityayan, Yevgeny Tarle, Grigor Areşyan ve Boris Grekov, filologlar Aleksandr Blok, Leo Klejn, İvan Turgenyev, Ilia Chavchavadze, Lev Shcherba, Vladimir Propp, Viktor Zhirmunsky, oryantalistler Vasily Struve, Hovsep Orbeli, Boris Piotrovsky, sanatçılar Nicholas Roerich ve Zare Yusupova ve besteci Igor Stravinsky bu üniversiteden mezundur.
Amerikalı romancı Ayn Rand, 1920'den 1924'e kadar üniversiteye devam etmiş ve tarih bölümünden onur derecesiyle mezun olmuştur. Ukraynalı milliyetçi ve yayıncı Dmytro Dontsov, 1900'den sonra bir süre üniversitede hukuk eğitimi almıştır.
Dördüncü Dünya Satranç Şampiyonu Aleksandr Alehin ve 2 kez Sovyet Satranç Şampiyonu Grigory Levenfish ile Olimpiyat şampiyonu boksör Gennadiy Shatkov da bu üniversiteden mezun olmuştur. Matematik ve Mekanik Okulu öğrencisi Joseph Shor, Ostap Bender'in başlıca öğrencisi olarak bilinir.

Greifswald Üniversitesi Almanya
Ching Yun Üniversitesi Tayv
Belarus Ulusal Teknik Üniversitesi (Belarus)

Tretyakov Devlet Galerisi (Tretyakovskaya da denir) (Rusça: Государственная Третьяковская галерея), 1856 yılında Moskova'da tüccar Pavel Tretyakov tarafından kurulan sanat müzesi. Dünyanın en önemli güzel sanatlar koleksiyonlarından bazılarına ev sahipliği yapmaktadır.

Pavel Tretyakov, 1850'lerin ortalarından itibaren kendi koleksiyonu için yapıtlar toplamaya başladı. Bu yapıtlar 1893'te Pavel ve Sergey Tretyakov - Moskova Şehir Galerisi adıyla halkın ziyaretine açıldı. Sergilenen koleksiyonda Rus sanatçılara ait 1276 tablo, 471 çizim ve 10 heykel bulunuyordu.
3 Haziran 1918'de Devrim hükûmeti tarafından galerinin Rusya Federatif Sovyet Cumhuriyeti'nin Mülkü olduğu ilan edildi ve bugünkü adını aldı.
Sovyetler Birliği'nin II. Dünya Savaşı'na girmesiyle birlikte, diğer Sovyet müzeleri olduğu gibi Tretyakov Devlet Galerisi de olası bir boşaltma işlemi için hazırlandı. 1941 yazının ortasında 17 vagonluk bir tren katarı müzenin eserlerini Moskova'dan Novosibirsk'e nakletti. Müze, Sovyet Birliklerinin Berlin'e girişinin üzerinde bir hafta geçmeden 14 Mayıs 1945'te eski yerinde yeniden açıldı.
1985 yılında Devlet Resim Galerisi'yle birleştirilen müze, 1986 - 1995 yılları arasında tadilat nedeniyle ziyaretçi girişine kapatıldı.

Müzede yaklaşık 250 sanatçının yaklaşık 130.000 eseri sergilenmektedir. Bu sanatçıların en bilinenleri arasında Andrey Rublev, İvan Ayvazovski, Viktor Vasnetsov ve İlya Repin, Kazimir Maleviç sayılabilir.

Bolşevik (tablo)
Çölde İsa (tablo)

Resmi internet sitesi (Rusça ve İngilizce) 17 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İvan Konstaninoviç Ayvazovski (Rusça: Иван Константинович Айвазовский / İvan Konstantinoviç Ayvazovskiy; Ermenice: Հովհաննես Այվազովսկի / Hovhannes Ayvazovski, Hovhannes Ayvazyan; 29 Temmuz 1817 - 2 Mayıs 1900), denizcilik sanatı üzerine yoğunlaşan Ermeni asıllı Rus romantik ressam. Ovanes Ayvazyan ismiyle vaftiz edilen İvan, Kırım yarımadasının güneydoğu kıyısında yer alan liman şehri Feodosia'da Ermeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve hayatının çoğunluğunu orada geçirdi.
Sankt-Peterburg'daki İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitim aldıktan sonra 1840'ların başında Avrupa'ya gitti ve kısa bir süre İtalya'da yaşadı. Daha sonra Rusya'ya döndü ve Rusya Deniz Kuvvetleri'nin baş ressamlığına atandı. Ayvazovski'nin Rus İmparatorluğu'nun elit asker ve politikacılarla arası sıkıydı ve sıklıkla askerî manevralara katılırdı. Anton Çehov tarafından popülerleştirilen "Ayvazovski'nin fırçasına layık" sözü Rusya'da güzel bir şeyi anlatmak için kullanılmaya başlandı. 21. yüzyılda da popülerliğini sürdürmeye devam ediyor.
Zamanının en önemli Rus sanatçılarından biri olan Ayvazovski, Rus İmparatorluğu dışında da popülerdi. Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da çok sayıda kişisel sergi açtı. Yaklaşık 60 yıllık kariyeri boyunca 6.000'e yakın resim yapmıştır ve bu onu zamanının en üretken sanatçılarından biri konumuna koymuştur. Eserlerinin büyük çoğunluğunu deniz manzaları, genellikle savaş alanı tasvirleriyle, Ermeni temaları ve portreler oluşturuyor. Ayvazovski'nin eserlerinin çoğu Rusya, Belarus, Ukrayna ve Ermenistan'daki müzelerde ve özel koleksiyonlarda tutuluyor.

İvan Ayvazovski, 17 Temmuz (Yeni Usul: 29) 1817'de Rus İmparatorluğu'nun Kırım yarımadasının Feodosia şehrinde doğdu. Vaftiz edildiği Aziz Sargis Ermeni Apostolik Kilisesi'nin kilise defterinde adı Gevork Ayvazyan oğlu Ovanes (Ermenice: Գէորգ Այվազեանի որդի Յօհաննեսն) olarak geçmekte. İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitimini sürdürürke İvan Gayvazovskiy olarak biliniyordu. c. 1840'tan itibaren İtalya'da  Ayvazovski olarak bilinmeye başladı. 1844 tarihli bir mektubunu isminin İtalyan tarzıyla imzalamıştır: “Giovani Aivazovsky".
Babası, Konstantin, (c. 1765-1840), Galiçya'dan ayrılıp bir süre Eflak ve Makedonya'da yaşadıktan sonra Feodosia'ya yerleşen Ermeni bir tüccardı. İsmi Gevork Ayvazyan'dı ancak daha sonra ismini Konstantin, soyadınıda Gayvazovskiy olarak değiştirmiştir. Ayvazovski'nin annesi Ripsime, bir Feodosya Ermenisiydi. Çiftin iki oğlu ve üç kızı olmak üzere beş çocuğu vardı. İvan'ın ağabeyi Kapriyel, önde gelen bir tarihçi ve Ermeni Apostolik başpiskoposuydu.

Genç Ayvazovski ilköğretim eğitimini Aziz Sarkis Kilisesi'nin okulunda almıştır. Babasının arkadaşı şehir mimarı Jacob Koch'tan bazı temel resim dersleri almıştır. Ayvazovski, 1830'da valinin dikkatini çeken İvan, Taurida Valisi Alexander Kaznacheyev'in ailesiyle birlikte Simferopol'e taşındı ve oradaki Rus lisesinde eğitimine devam etti.

1833'te Ayvazovski, burslu olarak İmparatorluk Sanat Akademisi'ne girmiştir ve akademide Maxim Vorobiev'den peyzaj dersi almıştır. Kendi yaptığı tablosu ile akademideki sergiye katılan İvan gümüş madalya kazanmıştır ve Fransız ressam Philippe Tanneur'ün yanında yardımcı olarak çalışmaya başlamıştır. Eylül 1836'da şiirleri İvan'ı etkileyen Rus şair Aleksandr Puşkin ile tanışmıştır. 1837'de Alexander Sauerweid'in askerî sanat derslerine katılmıştır ve Çar I. Nikola'nın isteği doğrultusunda Finlandiya Körfezi'ne deneme seferi yapacak olan Prens Grandük Konstantin Nikolayeviç'e eşlik etmiştir. Ekim 1837'de akademiden altın madalya ile normalden 2 yıl erken mezun olmuştur. Ayvazovski, 1838'de Kefe'ye geri döndü ve memleketi Kırım'da deniz resimleri yaparak iki yıl geçirdi. 1839'da Rus amiralleri Mikhail Lazarev, Pavel Nahhimov ve Vladimir Kornilov ile tanışacağı Kırım kıyılarındaki askerî tatbikatlara katıldı.

Ayvazovski 1840 yılında İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisi tarafından Avrupa'ya gönderildi.

Ayvazovski, 1860'larda Yunan milliyetçiliğinden ve İtalya'nın birleşmesinden esinlenerek birkaç tablo yarattı. 1868'de bir kez daha İstanbul'u ziyaret etti ve Girit İsyanı sırasında Yunanların Türklere karşı direnişiyle ilgili bir dizi çalışma yaptı. 1868'de Kafkasya'ya gelen Ayvazovski, ilk kez Rusya Ermenistanı'nı ziyaret etti. Kafkasya'da kaldığı süre içinde birkaç dağlık manzara resmi yapan sanatçı, bu resimleri 1869'da Tiflis'te sergiledi. Süveyş Kanalı'nın açılış törenine davet edilmesiyle Mısır'a giden Ayvazovski, Süveyş Kanalı'nı resmeden ilk sanatçı oldu.
1870'te Ayvazovski, Rusya'daki dördüncü en yüksek sivil rütbe olan Gerçek Sivil Meclis Üyesi oldu. 1871'de Feodosya'daki arkeoloji müzesinin yapımına başladı. 1872'de tablolarını sergilemek için Nice ve Floransa'ya gitti. 1874'te, Accademia di Belle Arti di Firenze (Floransa Güzel Sanatlar Akademisi) tarafından Uffizi Galerisi'ne asılması için bir otoportre yapması istendi. Aynı yıl Ayvazovski, Sultan Abdülaziz tarafından İstanbul'a davet edildi ve kendisine Osmaniye Nişanı verildi. 1876'da Floransa Sanat Akademisi'ne üye oldu ve Orest Kiprensky'den sonra Pitti Sarayı'nı (İtalyanca: Palazzo Pitti) resmeden ikinci Rus sanatçı oldu.
Ayvazovski, 1878'de Stuttgart Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'ne fahri üye seçildi. 1879'a kadar kısa bir süre Frankfurt'ta kalarak Hollanda ve Fransa'da geziler düzenledi. Daha sonra Münih'i ziyaret etti ve Amerika'nın keşfiyle ilgili materyal toplamak için Genova ve Venedik'e gitti.
1880'de Ayvazovski, Feodosya'daki evinde bir sanat galerisi açtığında Rus İmparatorluğu'da Ermitaj Müzesi ve Tretyakov Devlet Galerisi'nden sonra üçüncü müzesini açmış oluyordu. Rusya'daki geçirdiği vakitten sonra Ayvazovski, Londra'daki Pall Mall'da İngiliz ressam John Everett Millais ve Galler Prensi VII. Edward’ın katılımıyla 1881'de bir sergi açtı.

Kapriyel Ayvazyan (kardeşi)

İvan İvanoviç Şişkin (Rusça: Ива́н Ива́нович Ши́шкин; 25 Ocak (eski usul: 13 Ocak) 1832  – 20 Mart (eski usul: 8 Mart) 1898) bir Rus manzara (peyzaj) ressamı, gravürcü ve teknik çizimciydi. Gezginler hareketini kurmuş, Sankt Petersurg Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyesi, profesör ve manzara atölyesinin başı olmuştu.

İvan Şişkin, Vyatka Guberniyası'nda (günümüzde Tataristan Cumhuriyeti) Alabuga'da doğdu. Tüccar İvan V. Şişkin'in (1792-1872) oğluydu. Kazan gimnazyum'undan mezun olduktan sonra 1852-1856 yılları arasında Moskova Resim, Heykel ve Mimarlık Okulu'nda okudu. Ardından, 1856-1860 yıllarında Sankt-Peterburg'daki İmparatorluk Sanatlar Akademisi'nde eğitimini sürdürdü, orada S.M. Vorobiev'in öğrencisi oldu. Aldığı dersleri yeterli görmediği için Sankt Petersburg yakınlarındaki ve Valaam adasındaki manzaraların ve hayvanların çizim ve resimlerini yapardı. Bu çalışmalarıyla Akademi'den önce iki küçük gümüş madalya (1858), sonra bir küçük (1859) altın madalya aldı. Nihayet, Valaam'daki iki manzara çalışması ile Akademi'nin en yüksek şeref payesi ve bir altın madalya ile mezun oldu. Ayrıca çalışmalarını Avrupa'da sürdürmesi için imparatorluk bursunu aldı.
Şişkin, Akademi'den verdiği burs ile 1861-1866 yıllarında İsviçre ve Almanya'da yaşadı. Münih'te çeşitli sanatçıların çalışmalarını izledi, Franz Adam ve Benno Adam ile çalıştı, bu arada özellikle hayvan çizimleri konusunda deneyim kazandı. Prag'da Joseph Manes'in yaptığı Slav portrelerinde çok etkilendi. Zürih'te Sir Robert Collier'in atölyesinde kezzap kullanarak metal üzerine gravür yapma tekniğini (ofort) öğrendi. Cenevre'de Dide ve Calama ile tanıştı, sonra Düsseldorf'a taşındı. Düsseldorf'ta yaptığı "Düsseldorf Yakınında Manzara" adlı eserini Sankt Petersburg'a geri yollayınca Akademi'de öğretim üyesi yapıldı.
Şişkin, Sankt Petersburg'a geri dönüşünde İmparatorluk Sanatlar Akademisi'ne üye oldu. 1870'te Kramskoy, Perov, Savrasov, Ghe ile birlikte Gezginler grubunu kurdu. 1870'te Rus Ofortistler Derneğini'nin kurucu üyesi oldu ve hayatı boyunca bu teknik ile yağlı boya eserleri kadar çok sayıda eser üretti. 1873'ten 1898'e kadar İmparatorluk Sanatlar Akademisi'nde resim profesörü oldu. Aynı zamanda Sankt Peterburg'daki En Yüksek Sanat Okulu'nun manzara resim sınıfını yönetti. Sanat Akademisi'ndeki çeşitli sergilere, 1882'de Moskova'da ve 1896'da Nijni Novgorod'daki Tüm Rusya Sergisi'ne, ayrıca 1867 ve 1878'de Paris'teki ve 1873'teViyana'daki Dünya Fuarlarına katıldı. Şişkin'in resim tekniği, doğa üzerindeki analitik çalışmalarına dayalıydı. Orman peyzayları ile meşhur oldu, ayrıca  olağanüstü bir teknik çizimci ve gravürcü idi
İvan Şişkin, Sankt Petersburg'un güneyinde, Vyra'da (günümüzde Leningrad'ın Gatçinsky oblastında) bir daça (villa) sahibiydi. Orada en güzel manzara çalışmalarını yaptı. Eserlerinde, ormanlardaki mevsimlerin, yabani doğanın, hayvanların ve kuşların şiirsel betimlemesi ile ün salmıştır.
1898'de, Sankt Petersburg'da, yeni bir tablosu üzerinde çalışmaktayken aniden öldü.

Şişkin iki kere evlendi, iki eşi ve iki oğlu da erken yaşta öldüler. Şişkin'in birinci karısı Evgenya Şişkin (Vasiiev) (ö. 1874) idi. bu evlilikten üç çocuğu oldu: oğulları Vladimir (1871-1873) ve Constantine (1873-1875) ve kızı Lydia (1869-1931). İkinci karısı Olga Antonivna Lagoda-Şişkina (1850-1881), Şişkin Akademisi'ndeki öğrencilerinden bir manzara ressamıydı. Ondan Xenia adlı bir kızı oldu.

Ф. Булгаков, «Альбом русской живописи. Картины и рисунки И. И. Ш.» (СПб., 1892)
А. Пальчиков, «Перечень печатных листов И. И. Ш.» (СПб., 1885)
Д. Ровинский, «Подробный словарь русских граверов XVI—XIX вв.» (т. II, СПб., 1885).
И. И. Шишкин. "Переписка. Дневник. Современники о художнике". Л., Искусство, 1984. - 478 с., 20 л. илл., портрет. - 50 000 экз.
В. Манин Иван Шишкин. М.: Белый город, 2008, с.47 ISBN 5-7793-1060-2
И. Шувалова. Иван Иванович Шишкин. СПб.: Художники России, 1993
Ф. Мальцева. Мастера русского пейзажа: Вторая половина XIX века. М.: Искусство, 1999

Tanais Galerisi2nde Ivan Şişkin 21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İvan Şişkin. Çam Ormanından Sabah. 21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmin tasviri (İngilizce).
İvan Şişkin. Mendirek ağacı korusu. 21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmin tasviri (İngilizce).
Ivan Shishkin. Çavdar. 21 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmin tasviri (İngilizce).
Çalışmaları 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çalışmaşları (wikiart.org 6 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnsan haklarının bölgesel düzlemde tanınması, korunması ve uygulanmasına ilişkin düzenlenmiş üçüncü belge niteliğinde olan Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı, 27 Haziran 1981 tarihinde Afrika Birliği Organizasyonu tarafından kabul edilmiş olup, 21 Ekim 1986 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi Afrika kıtasında evrensel insan haklarının tanınması ve uygulanması amacıyla imzalanmıştır. Sözleşme Afrika Birliği Organizasyonu bünyesinde imzalandığı için sözleşmeye taraf olan devletler de yine bu organizasyonun üyesi olan Afrikalı ülkelerdir. Afrika Birliği Organizasyonu'nun bugün toplam 53 üyesi bulunmaktadır. Sözleşmeyi ilk etapta 21 Ekim 1986 tarihinde 26 devlet onaylamıştı. 1 Ocak 1987 tarihi itibarıyla sözleşmeyi imzalayan devletlerin sayısı 31'e çıkmıştı. 15 Temmuz 2009 itibarıyla ise toplam 53 Afrikalı devletin bu sözleşmeye taraf olduğu görülmektedir.
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi'nin içeriğine değinecek olursak sözleşme Afrika kıtasında Avrupa ve Amerika kıtasındaki evrensel insan hakları değerlerini temel alarak bölgesel bir insan hakları sistemi oluşturmayı amaçlamaktadır. Sözleşme genel itibarıyla sivil ve siyasal haklar, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, halkların hakları ve bu hakların geliştirilmesi ve uygulanmasına dair temel yükümlülüklerden, görevlerden oluşmaktadır. Sözleşme'nin birinci maddesinde, Organizasyona üye devletlerin, bu sözleşmede yazılı olan hak ve özgürlükleri tanıyacaklarından (recognize) ve söz konusu hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesini sağlamak için gerekli yasama ya da diğer tedbirleri alacaklarından bahsedilmektedir.
Sözleşmede 2. ve 13. maddeler arasında geleneksek kişisel ve siyasal haklar teyit edilmektedir. Örneğin maddelerdeki bazı hükümler şunlardır: Her birey yasa önünde eşittir, insan varlığı dokunulmazdır. Her insan, yaşamına ve kişi bütünlüğüne saygı gösterilmesine hak sahibidir. Hiç kimse bu hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamaz. Her birey görüşlerini, hukuk çerçevesi içinde ifade etmek ve yaymak hakkına sahip olacaktır, her birey, hukuka uygun olarak serbestçe örgütlenme hakkına sahip olacaktır, her vatandaş, yasanın öngördüğü hükümler uyarınca doğrudan ya da özgür olarak seçilmiş temsilcileri aracılığı ile ülkesinin yönetimine özgür olarak katılma hakkına sahip olacaktır. Sözleşmenin 14. ve 18. maddeleri arasında ise mülkiyet hakkı, çalışma hakkı, sağlık hakkı, eğitim hakkı gibi yerleşmiş ekonomik ve toplumsal haklara yer verilmektedir.
Sözleşme hakların içeriğine yönelik o güne kadar hiç söz konusu olmayan bir yenilik getirmiştir.
Bu yenilik sözleşmenin “halkların haklarına” yönelik içerdiği hükümlerdir. Sözleşmenin 19. maddesinde bütün halkların eşit olduğu ve hiçbir şeyin, bir halkın diğeri üstünde tahakküm kurmasını meşru kılmayacağı vurgulanmaktadır. 20. maddede halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi, 21. maddede halkların doğal kaynaklar üzerindeki hakları vurgulanmaktadır. Ayrıca sözleşme 27. ve 29. maddeler arasında kişilerin ailelerine, toplumlarına ve devletlerine karşı ödevlerinin varlığını da bildirmektedir.

Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi'nde öngörülen hak ve yükümlülüklerin güvence altına alınması, Afrika'da insan ve halkların haklarının geliştirilmesi amacıyla Afrika Birliği Örgütü bünyesinde, 11 kişilik Afrika İnsan ve Halklar Hakları Komisyonu kurulmuştur.
Sözleşmenin 30. ve 63. maddeleri arasında bu komisyonu görev ve yetkileri çalışma biçimi düzenlenmiştir. Burada belirtilmesi gerekilen bazı hükümler şunlardır: Komisyonda aynı Devletin birden çok vatandaşı yer almayacaktır. Komisyon üyeleri bu Şarta Taraf Devletlerin aday gösterdikleri kişiler listesinden, Devlet ve Hükûmet Başkanları Meclisi tarafından gizli oy usulüyle seçilecektir. Komisyon üyeleri altı yıllık bir süre için seçileceklerdir ve bunların yeniden seçilebilmeleri mümkündür. Bu komisyon 1998 yılında kabul edilen protokole göre kurulan Afrika insan ve halklar hakları mahkemesine kadar aktif olarak görev yapmıştır.

Komisyon'un görevleri 45. maddede şu şekilde belirtilmiştir:
1. İnsan ve Halkların Haklarını geliştirmek ve özellikle:

İnsan ve halkların hakları alanında Afrika'nın sorunlarına ilişkin belge toplamak, çalışmalar ve araştırmalar yürütmek, insan ve halkların hakları ile ilgili ulusal ve yerel kuruluşları teşvik etmek, seminer, sempozyum ve konferanslar düzenlemek, bilgi yaymak ve gerektiği hallerde, Hükûmetlere görüşlerini sunmak ve tavsiyelerde bulunmak.
Afrika Hükûmetlerinin mevzuatlarına dayanak oluşturabilecek, insan ve halkların hakları ve temel özgürlükleriyle ilintili hukuksal sorunların çözülmesini amaçlayan ilke ve kuralları biçimlendirmek ve düzenlemek.
İnsan ve halkların haklarının geliştirilme ve korunmasıyla ilgili diğer Afrikalı ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmak.
2. İnsan ve halkların haklarının korunmasını bu Şartla belirlenen koşullar altında temin etmek.
3. Bir taraf Devletin, ABÖ'nün (Afrika Birliği Örgütü) bir kuruluşunun ya da ABÖ tarafından tanınan bir Afrika örgütünün istemi üzerine, bu Şartın tüm hükümlerini yorumlamak.
4. Devlet ve Hükûmet Başkanları Meclisi tarafından kendisine verilebilecek diğer işleri görmek.
Sözleşmenin 63. maddesinde, bu sözleşmenin Afrika Birliği Örgütü Üyesi Devletlerin imzalamasına, onaylamasına ve katılımına açık olduğu belirtilmiştir. Sözleşmeyi imzalayan her devlet bu sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak her iki yılda bir, bu sözleşmede tanınan ve güvence altına alınan haklara ve özgürlüklere etkinlik kazandırmak amacıyla yapılan yasama tasarruflarına ya da diğer önlemlere ilişkin bir rapor sunmayı üstlenecektir.
Son olarak sözleşmede yapılacak olan değişikliklere ilişkin 68. maddenin hükümlerine de değinmek gerekmektedir. Bu Sözleşmede değişiklik, bir Taraf Devlet, Afrika Birliği Örgütü Genel Sekreterine, buna yönelik yazılı bir istemde bulunursa, yapılabilir. Devlet ve Hükûmet Başkanları Meclisi, değişiklik taslağını, ancak tüm Taraf Devletler bu konuda, usulünce bilgilendirildikten ve Komisyon değişiklik taslağını götüren Devletin istemi üzerine buna ilişkin görüşünü verdikten sonra değerlendirebilir. Değişiklik, Taraf Devletlerin basit çoğunluğuyla onaylanacaktır. Değişiklik, bunu anayasal usulüne uygun olarak kabul etmiş olan her bir Devlet için, Genel Sekreterin kabul ihbarını almasından üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

Uluslararası mahkemeler, uluslar arasındaki antlaşmalarla veya Birleşmiş Milletler gibi uluslararası bir örgüt tarafından oluşturulur ve ad hoc mahkemeleri ve daimi kurumları içerir, ancak tamamen ulusal otorite altında ortaya çıkan mahkemeleri hariç tutar.

Uluslararası mahkeme, taraflardan birinin devlet veya uluslararası örgüt (veya bunların bir organı) olabileceği davalara bakan ve uluslararası hukuk temelinde bağlayıcı kararlar vermek üzere önceden belirlenmiş usul kurallarını izleyen bağımsız yargıçlardan oluşan uluslararası bir örgüt veya uluslararası örgütün bir organıdır.

Uluslararası mahkemelerin ilk örnekleri arasında İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri yer almaktadır. En önemlileri Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) olmak üzere, bu tür birkaç uluslararası mahkeme halen Hollanda'nın Lahey kentinde bulunmaktadır. Başka yerlerde de, genellikle yargı yetkileri belirli bir ülke, küresel veya bölgesel bir hükümetler arası veya uluslar üstü kuruluş veya Ruanda'daki soykırımla ilgilenen Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi tarihi bir mesele ile sınırlı olan başka uluslararası mahkemeler mevcuttur.

Yargısal yorumlama
Uluslararası kuruluş
Uluslararası Adalet Divanı
Uluslararası Ceza Mahkemesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

İşkence, fiziksel ve/veya ruhsal olarak göz korkutma, caydırma, intikam alma, cezalandırma veya bilgi toplama amacı ile bilinçli şekilde insanlara ağır acı çektirmekte kullanılan her türden faaliyetlerdir.
İtiraf almak amacıyla sorgulama taktiği olarak kullanımı günümüze dek en büyük kullanım alanı olmuştur. İşkence ayrıca bir baskı yöntemi olarak veya tehdit olarak algılanan toplulukları kontrol altına alma aracı olarak hükûmetlerce kullanılır. Tarih boyunca, din değiştirme veya politik yeniden-öğretim (re-education) amacıyla özellikle Orta Çağ Avrupası'nda sık sık kullanılmıştır.
İnsan Hakları Bildirgesi'nde belirtildiği üzere, işkence neredeyse evrensel olarak çok ciddi bir insan hakları ihlali olarak görülmektedir. Üçüncü ve Dördüncü Cenevre Sözleşmelerini imzalayan devletler, silahlı çatışma durumlarında korunan insanlara (düşman siviller ve savaş esirleri) işkence yapmayacağını beyan eder ve Birleşmiş Milletler'in İşkenceye Karşı Sözleşme'sini imzalayanlar hiç kimseye cezalandırmak, itiraf ya da bilgi almak, onlara ya da üçüncü şahıslara baskı yapmak amacıyla kasten acı ve ıstırap çektirmeyeceklerini belirtmektedir. Ancak Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar her üç ülkeden ikisinin ısrarla bu sözleşme ve bildirgelere riayet etmediğini bildirmektedir.

10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni kabul etti. Bu bildirgenin beşinci maddesi şöyle der: "Hiç kimse işkenceye maruz bırakılmamalı, kimseye zalimce, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele edilmemelidir".
O günden beri işkence kullanımının hukukî durumu, en önemli ikisi  İşkenceye Karşı BM Konvansiyonu ve Cenevre Sözleşmeleri olan birkaç uluslararası anlaşma tarafından düzenlenmektedir.

Ana Madde: Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite
Birleşmiş Milletler'in  İşkenceye Karşı Komite'si (İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, The United Nations Convention against Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment, kısaca UNCAT) Haziran 1987 yılında göreve başladı. Konu ile en alakalıları ilk üç madde ile on altıncı maddenin ilk paragrafıdır:

Madde 1: İşkencenin Tanımı
1. Bu sözleşmenin amacı bakımından işkence, bir kimseye karşı, kendisinden itiraf almak veya üçüncü kişi hakkında bilgi edinmek, kendisinin veya üçüncü kişinin yaptığı veya yaptığından kuşkulanılan bir eylem nedeniyle cezalandırmak veya kendisini veya üçüncü kişiyi korkutmak veya zorlamak amacıyla veya ayrımcılığa dayanan herhangi bir sebeple, bir kamu görevlisi veya resmî sıfatla hareket eden bir başka kişi tarafından veya bu görevlinin veya kişinin teşviki veya rızası veya muvafakatiyle işlenen ve işlendiği kimseye fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren herhangi bir edimdir. Kanunî yaptırımlardan kaynaklanan veya yaptırımın doğasında bulunan veya bu yaptırımlarla rastlaşan acı veya ıstırap, işkence sayılmaz.
2. Bu madde, uygulama alanı daha geniş olan hükümlerin bulunduğu veya bulunabileceği uluslararası belge veya ulusal mevzuat hükümlerinin uygulanmasını önlemez.
Madde 2: İşkenceyi Önleme Yükümlülüğü ve İşkenceyi Haklı Gösterme Yasağı
1. Her bir Taraf Devlet, kendi egemenliği altındaki topraklarda işkence edimlerini önlemek için etkili yasal, idarî, yargısal veya diğer tedbirleri alır.
2. Her ne olursa olsun, savaş durumu, savaş tehdidi, iç siyasal huzursuzluk veya diğer olağanüstü hal gibi herhangi bir istisnaî durum, işkenceyi haklı göstermek için ileri sürülemez.
3. Bir amirin veya bir kamu makamının verdiği bir emir, işkenceyi haklı göstermek için ileri sürülemez.
Madde 3: İade Yasağı
1. Hiçbir Taraf Devlet, bir kimsenin diğer bir Devlette işkence tehlikesine maruz kalacağına inanmak için esaslı sebeplerin bulunması halinde, bu kimseyi sınır dışı edemez, geri gönderemez veya iade edemez.
2. Yetkili makamlar bu tür bir sebebin bulunup bulunmadığına karar vermek amacıyla, söz konusu Devlette insan haklarının ağır, açık veya kitlesel bir tarzda ihlalinin bulunup bulunmadığı da dahil, mümkün olduğu kadar her türlü hal ve şartı dikkate alırlar.
Madde 16: İşkenceye Varmayan Eylemler
1. Her bir Taraf Devlet, kendi egemenliği altındaki bir ülkede, birinci maddede tanımlanan işkenceye varmayan diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza edimlerinin bir kamu görevlisi ve resmî sıfatla hareket eden bir diğer kimse tarafından veya bu kimsenin teşvîki veya rızası veya muvafakati ile işlenmesini önlemeyi taahhüt eder. Sözleşmenin özellikle 10, 11, 12 ve 13. maddelerinde yer alan yükümlülükler, işkence sözcüğü yerine diğer zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı bir muamele veya ceza terimleri konarak uygulanır.
Burada üzerinde durulması gereken birkaç nokta bulunuyor:

Madde 1: İşkence "ağır acı veya ıstırap veren herhangi bir fiil" olarak tanımlanmıştır, yani acı ve ıstırabın dereceleri vardır ve belli bir seviyenin altında uygulandığında eylem işkence olarak tanımlanmaz. Uluslararası hukukta bu konu ile ilgili tartışmalar özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarından etkilenmiştir. AİHM ve konu ile daha ayrıntılı bilgi için Diğer Sözleşmeler bölümüne bakınız.
Madde 2: Eğer bir devlet anlaşmayı hiç kuşku duymadan imzalamışsa, o zaman sözleşmeden doğan sorumluluklarını bozmadan işkenceyi kullanmasını makul kılacak "herhangi bir istisnaî durum" da yok demektir. Bununla birlikte, güçlü bir ülkeye uygulanabilecek en güçlü yaptırım, sözleşmeden doğan sorumluluklarını yerine getirmediğini ilan eden açık bir kayıttır [2]. Bazı belirli istisnaî durumlarda bu ülkelerin yönetimleri, kamuya yansıması durumunda makul bir mazeretle reddedebileceklerini düşündüklerinden, bunu kabullenilebilir bir risk olarak değerlendirebilirler; sonuçta "ağır" kelimesinin tanımı yoruma açıktır.
Madde 16: "zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı edimler"in önlenmesi zorunluluğunu içerir; ancak yalnızca "yönetimi altında bulunan tüm topraklarda". Yani bir devletin, kendi yönetiminde olmayan bölgelerde işkence harici zorlayıcı yöntemlerin kullanılmasına  göz yumması yasaklanmamıştır.
Şu an bu sözleşme dünyadaki ülkelerin yarısınca imzalanmış durumdadır.

Dört Cenevre Sözleşmesi, düşman eline düşen kişilere koruma bahşeder. Bu sözleşmeler savaşı geleneksel haliyle, üniformalı insanların yine üniformalı ve kimliği açıkça belirgin düşmanlarla, sınırları açıkça belirli alanlarda çatıştıkları haliyle tasavvur eder. Bu nedenle insanları iki farklı gruba ayırırlar: savaşçılar ve olmayanlar (siviller). Varlıkları hukukî söylemde ima edilen, ancak kendilerine karşı takınılacak tavır sözleşmelerde işlenmeyen bir üçüncü grup daha vardır. Bunlar yasa dışı savaşçılardır; mesela casuslar, paralı askerler ve savaş kanunlarını -örneğin beyaz bayrak sallamasına rağmen düşmana ateş açarak- çiğneyen diğer savaşçılar. Savaşçılara ve sivillere sağlam bir koruma bahşedilirken, yasa dışı savaşçılara daha düşük seviyeli bir koruma sağlanır.
Üçüncü (CSIII) ve Dördüncü (CSIV) Cenevre Sözleşmeleri, çatışma kurbanlarına yönelik muamele ile en ilgili olanlardır. Benzer şekilde ifadelendirilmiş 3. maddelerinde iki sözleşme de belirtir ki, "uluslararası olmayan silahlı çatışmalar"da "silahlarını bırakan silahlı kuvvetler mensupları da dahil olmak üzere, husumette etkin bir şekilde rol almayan kişilere...bütün hallerde insanca muamele edilecektir." ve hiçbir şekilde "kişiye ve yaşama karşı şiddet, özellikle de her tür cinayet, sakatlama, zalimane muamele ve işkence" veya "kişisel onura karşı hakaret, özellikle de aşağılayıcı ve küçümseyici davranış" olmamalıdır.
CSIV bir uluslararası silahlı çatışma içinde bulunan çoğu sivili kapsar ve bunlara genellikle "Korunmuş Kişiler" der (böyle kabul edilmeyenler için hemen bundan sonraki muafiyetler bölümüne bakınız). Madde 32'de korunmuş kişiler, "cinayet, işkence, 
fiziksel cezalandırma, sakatlama, tıbbî ve bilimsel deneylere...ayrıca ister sivillerce ister askerî yetkililerce uygulansın, diğer herhangi bir zulüm aracına" karşı korunma hakkına sahiptirler.
CSIII bir uluslararası silahlı çatışmada esir düşenlere yönelik muameleleri kapsar. Bilhassa madde 17 şunu belirtir: "Savaş esirleri üzerinde, hangi türde olursa olsun onlardan bilgi alabilmek adına ne fiziksel ya da ruhsal işkence, ne de başka herhangi bir baskı aracı kullanılabilir. Konuşmayı reddeden savaş esirleri tehdit, hakaret veya herhangi türden bir sakıncalı muameleye maruz bırakılmamalıdır". CSIII'teki Savaş Esirlerinin durumu hakkında, CSIV'teki "Korunmuş Kişiler"inkinden çok daha az muafiyet durumu vardır. Kişi, bir uluslararası silahlı çatışmada düşman savaşçısı ise otomatikman CSIII'ün korumasına sahip olur ve yasa dışı savaşçı olmadığı sürece bir Savaş Esiri olarak kabul edilir.
Belirtildiği gibi, yasa dışı savaşçılar CS altında daha az korumaya sahiptirler. Yasa dışı savaşçı olup olmadıklarına dair bir şüphe durumunda "bir ehil mahkemece durumlarına karar verilene kadar" bir Savaş Esiri olarak muamele görürler (CSIII madde 5). Dikkat edilmelidir ki ehil mahkeme kavramı tanımlanmamıştır ve tarafsızlığa dair bir gereklilik de şart koşulmamıştır. Eğer mahkeme yasa dışı savaşçı olduklarına hükmederse, CSIV hükmü altındaki bir "Korunmuş Kişi" olarak kabul edilmezler. Yine de buna rağmen CSIV tarafından bahşedilen belli bir korunmaya sahiptirler ve "kendilerine insanca davranılmalı ve bir savaş suçları davası durumunda, mevcut Sözleşmede belirtilen adil ve düzenli bir muhakeme hakkından yoksun bırakılmamalıdırlar" (CSIV madde 5).

Dördüncü Cenevre Sözleşmesi (CSIV) çok önemli bir muafiyet getirmektedir:

"Şayet ihtilâfa dahil bir Taraf kendi toprağında işbu Sözleşme ile himaye gören bir şahsın ferdî olarak devlet emniyetine zarar verecek faaliyette bulunduğundan haklı olarak şüphe etmek için ciddî sebeplere sahip olursa veya bu faaliyette bulunduğu sabit olursa bu şahıs, tatbik edildiği takdirde devletin emniyetine zarar getireceğinden işbu Sözleşme'nin bahşettiği hak ve imtiyazlar üzerinde hiçbir iddiada bulunamaz...Mamafih, bu hallerin her birinde, yukarki bentlerd

Como ili, kuzeybatı İtalya'da Lombardiya bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Como şehridir. İlin alanı 1.288,07 km² olup bu ile bağlı olan 160 komün bulunur. İlin kuruluşu 1786'dadır; ama eski Como ilinin kuzeyi 1927'de Varese iline verilmiştir ve 1992'ye kadar da eski Como ili şimdiki Lecco ilini içinde bulundurmaktaydı.

Como ilinin kuzeyinde ve batısında İsviçre ve bu ülkeye bağlı olan Ticino Kantonu ve Grigioni Kantonu vardır; doğusunda Sondrio ili ve Lecco ili; güneyinde Monza ve Brianza ili ve batısında Varese ili bulunur.
Como iline bağlı olan Campione beldesi tamamen İsviçre'nin Ticino Kantonu ile etrafı çevrilmiş bir "anklav" halindedir.

Como ili nüfusu 599,508 kişi olup nüfus yoğunluğu 455 kişi/km² dir.

Como ilinin 160 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31 Aralık 2007 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiye yakın büyük belediyeler şunlardır:

Lombardiya
Como

Como İli resmi websitesi 26 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Elektrofor, elektrostatik indüksiyon süreci ile elektrostatik yük üretmek için kullanılan basit bir jeneratördür. İlk sürümü 1762'de İsveçli bilim insanı, Johan Carl Wilcke tarafından keşfedildi. Fakat bunu geliştiren ve yaygınlaştıran, 1775 yılında İtalyan bilim insanı Alessandro Volta oldu. Elektrofor kelimesi de onun tarafından kullanıldı.

Elektrofor yalıtıcı kolu ile bir yalıtkan plakası ve bir metal plakadan oluşur. Yalıtkan levha önce kürk veya bezle ovularak sürtünmeyle elektriklenme etkisi ile tahsil edilir. Bu tartışma için, sürtünme tarafından yalıtkan kazançları negatif yük olarak düşünün. Metal levha daha sonra yalıtkan plakası üzerine yerleştirilir. Mikroskobik teması kötü olduğu için, yalıtkan, şarjın önemli bir kısmını aktaramaz. Bunun yerine yüklü yalıtkanın, metal kısmını ayırmasına sebep olur. Bu yük, iki bölgeyi geliştirir. Pozitif yükler, yalıtkanın aşağı doğru bakacağı tarafına çekiliyor. Onu pozitif yüklüyor, negatif yükler yukarı doğru bakacağı tarafına püskürtüldüğü zaman, yalıtkanın negatif yükleniyor. Böylece elektrofor bir elektriksel bütünlük olarak tarafsız kalmış oluyor. Ardından, yukarı bakacağı şekilde negatif yük boşaltılmadan topraklanır. Sonunda metal plaka sadece pozitif yükü taşıyacaktır.

Yalıtkan üzerindeki yük bu süreçte bitmediği için, metal tabaka üzerindeki yük deneyler için kullanılabilir. Örneğin, metal iletkenlere yük akıtmak için kullanılabilir ve yüksüz plaka tekrar başka yükler taşıyabilir. Bu istenilen sıklıkta tekrar edilebilir, Bu nedenle, şarj sınırsız miktarda tek şarjla elde edilebilir. Elektroforun en büyük örneği, 1977 yılında alman bilim insanı Georg Christoph Lichtenberg tarafından inşa edildi. 2 metre uzunluğundaydı. Bu 38 santimlik kıvılcım üretti. Ağaçsı işaretleri oluşturmak için onun deşarjları kullanılır.

Evrende yük muhafaza edilir. Elektrofor, kısaca negatif ve pozitif yük olmak üzere ayrılır. Pozitif veya negatif yük, metal tabaka üzerinde biter ve karşı yük topraklamadan sonra bir başka obje içinde saklanır. Bu ayırma çalışmaları, yüksüz objelerde en yüksek enerji durumu elde edilene kadar sürer. Çalışma, karşıt yüklü reçine tabakadan, metal yüklü olan tabaka yükseltilerek yapılır. Sisteme verilen bu ek enerji yük ayrılması şeklinde potansiyel enerjiye dönüştürülür. Bu nedenle metal plaka yükselterek aslında yalıtkan plakasına göre gerilimini artırır. Böylece elektrofor, aslında Wimschurt makineleri ve Van de Graaf jeneratörüyle aynı prensipte kullanılan, elle çalıştırılan bir elektrostatik jeneratördür.

Maggiore Gölü (İtalyanca: Lago di Maggiore), İtalya'nın kuzeyinde ve İsviçre'nin güneyinde Ön-Alpler bölgesinde bulunan eski buzul göllerinden (Como Gölü ve Lugano Gölü, Garda Gölü ile  birlikte) en batıda bulunan göldür.
Maggiore Gölü 212.5 km² yüzölçümü ve Locarno'dan Arona'ya kadar olan en uzun boyutu 70 km ile ikinci büyük İtalyan gölüdür ve güney İsviçre'deki göllerin en büyüğüdür.
Maggiore Gölü sahilleri kenarlarıdaki korumalı dağlar dolayısıyla hem yaz hem de kış ılıman iklimlidir. Bu nedenle bu sahillerde ılıman Akdeniz iklimi bitkileri ve egzotik iklimler bitkileri yetişebilir. Bu göl sahillerinde Avrupa'da ün yapmış özel bahçeler bulunur. Bunlar arasında İsola Madere, İsola Bella ve İsole di Brissagio adaları bahçeleri; Verbania'daki Villa Taranto bahçesi ve Stresa şehrinin batısındaki dağda Alpinia botonik bahçesi sayılabilir.

Maggiore Gölü 69 km uzunluktadır. Böylece uzunluk bakımından diğer İtalyan göllerini geçer. Genişliği genellikle 3–5 km olup Pallanza'da batıya açılan körfezden ve Stresa'ya genişlik 10 km olur. Fakat yüzölçümü karşılaştırılırsa Garda Gölü daha büyük alanlıdır.
Gölün rakımı denizden 193 m üzerindedir. Ama  gölün maksimum derinliği 372 m olup gölün dibinin büyük bir kısmı deniz altında rakımdadır.
Gölün coğrafi şekli ve sahilleri çok kıvrımlıdır. Bu nedenle gölün büyük bir kısmının görülebileceği bir manzara noktası bulmak imkânsız gibidir. Bu gölün büyüklüğünü hemen bir bakışta anlamayı güçleştirir ama etrafındaki manzara sayısını artırır.
Gölün kuzeyindeki kıyılar Alpler tipine uyarak sarptırlar; orta taraflarında daha yumuşak meyıllı tepeler vardır; ama gölün güneyi Lombardiya düzlüklerine hemen hemen ulaşır.
Golün kuzeyinde gole giren akarsular Ticino Nehri; "Maggia Nehri"; Orta Gölü'nün ayağı olan "Toçe Nehri" ve Lugano Gölü ayağı olan "Tresa Nehri"'dir. Verzasca, Giona ve Cannobibo adlı dereler de gole sullarını akıtırlar. Gölün tek ayağı "Ticcino Nehri" olup bu nehir Pavia şehrinin hemen güney-doğusunda Po Nehri'ne katılır.

Maggiore Gölü Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in Silahlara Veda adlı romanında yer alır. Frederic Henry ve sevgilisi Catherine Barkley İtalyanlardan kaçarken kürekli bir tekneyle bu gölü geçmek zorunda kalırlar.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Curlie'de Maggiore Gölü (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Maggiore Gölü hakkinda bilgiler ve 360° sanal geziler5 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Italyan Goller gemi seferleri - Maggiore Gölü7 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Pavia Üniversitesi (Università degli Studi di Pavia), 1361 yılında Gian Galeazzo Visconti tarafından kurulmuştur. Orta Çağ'dan günümüze kadar devam eden eğitim faaliyetleriyle, Avrupa'nın en eski üniversitelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Üniversite, tarihi boyunca fizik, tıp, hukuk ve felsefe alanlarında birçok ünlü bilim insanına ev sahipliği yapmıştır. Özellikle Alessandro Volta ve Camillo Golgi gibi isimler, Pavia'nın akademik prestijini güçlendirmiştir.

Üniversite, dokuz fakülteye ayrılmış bir yapıya sahiptir ve bu fakülteler şu alanlarda eğitim sunmaktadır: mühendislik, tıp, hukuk, fen bilimleri, beşeri bilimler ve ekonomi. Öğrenciler, lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde farklı programlara katılmak için fırsat bulmaktadırlar. Pavia, özellikle tıp ve biyomedikal araştırmalarında dünya çapında tanınmış bir merkez haline gelmiştir.

Pavia Üniversitesi, sağlık bilimleri, nanoteknoloji, enerji ve çevresel bilimler gibi çeşitli alanda yenilikçi araştırma projeleri geliştirmektedir. Üniversitenin laboratuvarları ve teknolojik imkânları, öğrenciler ve akademisyenler için modern bir çalışma ortamı sunmaktadır. Araştırma faaliyetleri, Avrupa Komisyonu ve diğer uluslararası organizasyonlarla yapılan işbirlikleri sayesinde desteklenmektedir.

Pavia Üniversitesi'nde yaklaşık 21.000 öğrenci öğrenim görmekte olup, akademik kadrosunda 900'den fazla öğretim üyesi bulunmaktadır. Üniversite, uluslararası öğrenciler için çeşitli burs programları ve destek hizmetleri sunmaktadır. Erasmus+ programı kapsamında, öğrenciler farklı ülkelerdeki üniversitelerde ders alarak kültürel deneyim kazanabilirler.

Pavia Üniversitesi, 12 ana fakülteye ayrılmış bir yapıya sahiptir. Her fakülte, farklı disiplinlerde eğitim ve araştırma imkanı sunmaktadır. Aşağıda üniversitenin fakülteleri ve bölümleri listelenmiştir :

Bu fakülte, edebiyat, tarih, felsefe ve dilbilimleri gibi beşeri bilimler alanında eğitim vermektedir. Öğrenciler, İtalyanca, İngilizce, Almanca, Fransızca ve diğer dillerde uzmanlaşabilirler.

Edebiyat
Tarih
Felsefe
Dilbilim ve Uygulamalı Diller

Hukuk Fakültesi, modern hukuk sistemlerini ve yasalarını incelemek için tasarlanmış programlar sunar. Öğrenciler, ticari hukuk, kamu hukuku, uluslararası hukuk ve insan hakları gibi alanlarda uzmanlaşabilirler.

Kamu Hukuku
Ticaret ve Şirket Hukuku
Uluslararası Hukuk
Ceza Hukuku

Mühendislik Fakültesi, mühendislik alanlarındaki yenilikçi eğitimi destekler. Elektrik, makine, bilgisayar ve yapı mühendisliği gibi disiplinlerde uzmanlaşma imkanı sunar.

Elektrik ve Elektronik Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Bilgisayar Mühendisliği
Yapı ve Şehir Planlama

Tıp Fakültesi, Avrupa'nın en prestijli tıp okullarından biridir. Klinik ve temel tıp bilimlerinde uzmanlaşma imkanı sunar.

İç Hastalıkları
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Nöroloji
Patoloji

Fen Bilimleri Fakültesi, matematik, fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerde eğitim verir. Üniversite, bu alanda birçok Nobel Ödülü kazanan bilim adamlarının doğuş yeridir.

Matematik
Fizik
Kimya
Biyoloji

İktisat ve İşletme Fakültesi, finans, ekonomi politikası, işletmecilik ve pazarlama alanlarında eğitim sunar. Öğrenciler, modern ekonomik sistemlerde analiz yapma ve stratejik planlama becerilerini geliştirebilir.

Ekonomi
Finans
İşletme Yönetimi
Pazarlama

Psikoloji Fakültesi, insan davranışını ve zihinsel süreçleri incelemek için tasarlanmış programlar sunar. Klinik psikoloji, eğitsel psikoloji ve organizasyonel psikoloji gibi alanlarda uzmanlaşma imkanı vardır.

Klinik Psikoloji
Eğitim ve Gelişim Psikoloji
Organizasyonel ve Çalışma Psikoloji

Sosyal Bilimler Fakültesi, siyaset bilimi, sosyoloji, antropoloji ve kamu yönetimi gibi alanlarda eğitim verir. Bu fakülte, toplumsal ve politik süreçleri anlamaya yönelik bir yaklaşıma sahiptir.

Siyaset Bilimi
Sosyoloji
Kamu Yönetimi
Uluslararası İlişkiler

Farmasi Fakültesi, ilaçların geliştirilmesi, üretimi ve kullanımı konusunda uzmanlaşmış bir eğitim sunar. Öğrenciler, farmasötik bilimlerde derin bir bilgi edinirler.

Farmasötik Kimya
Farmakoloji
Biyofarmasi
Farmaseytik Teknoloji

Bu fakülte, bilgisayar bilimleri, yazılım mühendisliği ve elektronik sistemlerinde uzmanlaşmanın yollarını açar. Yenilikçi teknolojilere odaklanan bu bölüm, öğrencilerin dijital çağda gerekli becerilerini geliştirmelerine yardımcı olur.

Bilgisayar Mühendisliği
Veri Bilimi
Yapay Zeka
Elektronik ve Haberleşme

Çevre Bilimleri Fakültesi, çevresel sorunları analiz etmek ve sürdürülebilir çözümler geliştirmek amacıyla tasarlanmıştır. Öğrenciler, ekoloji, coğrafya ve çevresel mühendislik gibi disiplinlerde uzmanlaşabilirler.

Ekoloji ve BIODIVERSİTE
Coğrafya ve Planlama
Çevresel Mühendislik

Enerji ve Malzeme Bilimleri Fakültesi, enerji kaynaklarının etkin kullanımı ve yenilenebilir enerji teknolojileri üzerine odaklanır. Ayrıca, malzeme bilimleri alanında araştırmalar da yer alır.

Enerji Mühendisliği
Yenilenebilir Enerji Sistemleri
Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji

Pavia Üniversitesi, İtalya'nın Lombardiya bölgesinde yer almaktadır ve Milano'ya yakınlığıyla ulaşım açısından büyük avantaj sağlar. Şehir, tarihi ve kültürel zenginliği ile bilinmektedir. Pavia'nın kampüsü, geleneksel kolej sistemini benimsemiştir. Bu sistem, öğrencilerin hem konaklama hem de sosyal yaşamlarını desteklemektedir. Kolejler arasında farklı imkânlar sunulan tarihi ve modern yapılar bulunmaktadır.

Pavia Üniversitesi, Avrupa, Amerika ve Asya'daki seçkin üniversitelerle işbirliği yapmaktadır. Erasmus+ programı ve çift diploma programları sayesinde, öğrenciler uluslararası akademik kariyer olanaklarına erişebilmektedir. Üniversitenin ortaklıkları arasında Harvard Üniversitesi, Oxford Üniversitesi ve ETH Zürich gibi prestijli kurumlar bulunur.

Alessandro Volta: Elektrik pilinin mucidi ve ünlü fizikçi.
Camillo Golgi: Sinir sistemi üzerine yaptığı çalışmalarla *Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanmıştır.
Gerolamo Cardano: Matematikçi, hekim ve filozof olup, olasılık teorisinin temellerini atmıştır.
Lazzaro Spallanzani: Mikrobiyoloji ve fizyoloji alanında önemli keşiflere imza atmıştır.

The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge, bilime yönelik olarak alanında uzman bir topluluk olup var olma bakımından muhtemelen en eski topluluktur. 1660'ta oluşturulmuş ve 1662'de resmen kurulmuş olan bilim topluluğudur. İngiltere Kralı II. Charles tarafından açılışı yapılmıştır. Topluluk, bir araştırma ve tartışma mekânı olmasını amaçlayan kurucularla birlikte başlangıçta "Görünmez Kolej"in bir uzantısı idi. Topluluk, İngiliz hükûmetine karşı devlet yardımı alan ilmî bir uzman olarak görev yapmaktadır. Topluluk Birleşik Krallık'ın Bilimler Akademisi olarak görevini yapmakta olup, araştırma derneklerine ve bilimsel kuruluşlara yatırım yapmaktadır.
Topluluk kendi konseyi tarafından yönetilmektedir ki; topluluk başkanı tarafından, bir dizi tüzük ve sabit rütbelere göre başkanlık edilmektedir. Konsey üyeleri ve başkan, kendileri var olan akademi üyelerince seçilen, topluluğun temel yani akademi üyeleri tarafından seçilir. Her yıl atanan 44 yeni üyesiyle birlikte, şu anda FRS (Fellow of Royal Society: Kraliyet Topluluğu'nun Akademi Üyesi) düşük unvanını kullanma imkânı verilen 1314 akademi üyesi vardır.
Royal Society (Londra Kraliyet Bilimler Akademisi) üyeliği tüm dünyaya açıktır.
Yalnızca başlıca iki farklı kategori vardır: 

Fellow (FRS): Herhangi bir ülkenin vatandaşı uye olabilir bu kişiler genellikle, bilimsel çalışmaları olağanüstü nitelikte olan bilim insanlardan seçilir.
Foreign Member (ForMemRS): İngiltere dışından seçkin bilim insanları, yabancı bilim adamları için ayrılmış özel kategoridir.
Yani: Sadece İngiliz Milletler Topluluğu + İrlanda vatandaşları üye olabilir diye bir kural yoktur.
Isaac Newton, Michael Faraday, Robert Hooke gibi ünlü bilim adamları Royal Society'nin başkanlığını üstlenmişlerdir.

Prens Rupert

The Royal Society website7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — RS list of Fellows9 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Citations arranged by year of election19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Royal Society Publishing website
Digital Journal Archive
The Royal Society of London14 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scholarly Societies Project: Royal Society of London
Three lectures presented at the Royal Society by Harry Kroto (Faraday Lecture), Paul Hoffman (Paul Erdos), Paul Davies (Blackholes, Worm Holes and Time Travel).2 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A visualization of the Royal Society's publications from 1665 to 200522 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"NULLIUS IN VERBA"12 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Voltaik pil, devreye devamlı elektrik akımı sağlayan ilk batarya. Alessandro Volta’nın icadıdır. 
1799 yılında Volta, tuzlu suya batırılmış karton tabakalarla birbirinden ayrılmış çinko ve gümüş diskleri üst üste dizerek yaklaşık iki ayak yüksekliğinde bir düzenek oluşturdu. “Voltaik yığın” adı verilen bu icat, dünyanın ilk insan yapımı piliydi ve elektrik enerjisinin sürekli olarak üretilmesini, depolanmasını ve iletilmesini mümkün kıldı. Günümüzde arabalarda ve el fenerlerinde kullanılan pillerden voltaik yığına, hatta elektrikli yılan balığına kadar hepsi aynı temel prensibe dayanır. Volta 1800’de voltaik pili yayınlamıştır. Daha sonra voltaik pilin hızlı keşifler serisini etkin kılındı. Bu keşiflere Willam Nicholson ve Anthony Carlise tarafından yapılan (1800), oksijen ve hidrojenin suyun içindeki elektrolizi ve Humphry Davy tarafından keşfedilen, sodyum (1807), potasyum (1807), kalsiyum (1808), baryum (1808), stronsiyum (1808), magnezyum (1808) kimyasal elementler dâhildir. 19. yüzyıl boyunca, elektrik endüstrisi Volta tarafından geliştirilen pillerle güçlendi. Bu dönem dinamonun gelişmesine(1970) kadar devam etti. Volta, Luigi Galvani’nin 1780'lerdeki 2 metal ve kurbağa bacağı kullanarak yaptığı keşfi geliştirerek, iki metal ve tuzlu su ile ıslatılmış bezden veya kartondan bir devre düzenleyip akım üretmiştir (1794). 1800'lerde volta elektrolit iletkenliğini artırmak için bez ve kartonun yerine bakır ve çinko diskler kullanmıştır.

Volta 20 Mart 1800 de Londra “Royal Society” topluluğuna kendi pilini kullanarak elektrik akımı üretme tekniğini yazdı. Voltaik pili öğrenirken William Nicholson ve Anthony Carlise onu suyun elektrolizinde kullandılar. Humphry Davy ise voltaik pil kullanarak yeni elementler keşfetti. Ayrıca tek bir voltaik pil kullanarak devredeki elektromotor kuvvetini göstermiştir. 1802’de Vasily Petrov voltaik pili kullanarak elektrik yayı etkisini keşfetmiştir. Sir Humphry Davy ve Andrew Crosse ilk kez büyük voltaik pilleri geliştirdiler.

Volta temasta bulunan iki metal arasında elektromotor kuvveti olduğuna inanıyordu. Volta’nın pillerinde ekstradan bir bakır ve bir çinko disk bulunmaktaydı. Akıl hocası Davy’nin çalışmalarını genişletmesiyle 1830’un baslarında, Faraday voltaik hücreleri üzerine çalışmaya başladı. Bu yol onun elektrokimyayı bulmasına yol açmıştır. “elektrot” ve “elektrolit” kelimeleri Volta'nın çalışmalarını tanımlamak için Faraday tarafından kullanılmıştır.

Bir dizi yüksek gerilimli kuru pil 19. Yüzyılın başlarında nemli voltaik pillerinin elektrik kaynaklarını belirlemek amacıyla ve özellikle Volta'nın gerilim etkileşimi hipotezini desteklemek amacıyla icat edildi. Nitekim Volta, büyük bir ihtimalle kaza sonucu, karton diskleri kurumuş bir pili deneyledi. 1802'de ilk yayımlayan Johann Wilhelm Ritter'di. Tanınmamış bir dergide olsa da gelecek on yıl boyunca yeni keşif olarak defalarca duyuruldu.

Bir pilin gücü elektro motor kuvveti ya da EMF olarak volt cinsinden ifade edilir. Volta'nın gerilim etkileşimi kuramı olarak kabul edilen EMF, volta hücresi içeren ve akım taşıyan bir devre üzerinden sürülen ve iki metal arasında etkileşimi gerçekleştiren elektrikten başka bir şey değildir. Volta elektrolitin önemli olduğunu düşünmedi, oysa gerçekleştirmiş olduğu deneylerde tuzlu su kullanmıştı. Ancak kimyagerler, kısa sure sonra, pili içinde gerçekleşen tepkimelerde suyun elektrolizini fark ettiler. Ve bu olay bakır, gümüş elektrotundan hidrojen gazı elde etme evrimine yol açmıştır. Günümüzde kullanılan çinko ve bakır hücrelerin elektrotlarından elde edilen elektrolit aşağıda açıklanmıştır. Hücreler bağlı olduğu devreye elektrik akımı sağladığında, metalik çinkonun yüzeyinden çinko elektrotları çözünmeye başlar.

Zn → Zn2+ + 2e-
Bu tepkime paslanma olarak adlandırılır. Çinko elektrolitlerinken, pozitif yüklü iki hidrojen atomu, bakırın yüzeyinde, çinkodan kopan 2 elektronla birleşerek yüksüz hidrojen molekülünü oluşturur.

2H++ 2e-  → H2
Bu tepkime indirgenme olarak adlandırılır. Böylelikle devrede akım akışı sağlanır.

William Nicholson, (d. 1753, Londra, İngiltere - ö. 21 Mayıs 1815; Londra, İngiltere), İngiliz kimyacı, suyun elektrolizinin mucidi, hidrolik mühendisi, mucit ve bilimsel yayıncı.
Tarak-kesim, törpü-yapım, silindir baskı gibi makineleri yaptı. 1798'de aerometre’yi ve sıvıların yoğunluğunu ölçmeye yarayan hidrometreyi icat etti.
1800’de suyun dekompozisyonu ile voltaik akımı keşfetti. 1800 yılında yaptığı bu buluşta Alessandro Volta’yı örnek olarak elektrik pilindeki kurşun çubukların uçlarına doğru baloncuklar halinde suya hidrojen ve oksijeni bıraktığını keşfetti. Nicholson, bu buluşu ile kimyasal reaksiyon ile elektrik üreten ilk kişi oldu. Bu kendisini o günün şartlarında elektrik konusunda bir numaralı bilim adamı yaptı. Nicholson’un kimya için en önemli mirası suyun elektrolizi hakkında araştırmasıdır. Alessandro Volta’nın ve diğerlerinin ortaya koyduklarını düşünceleri geliştirmiştir. Elektrik akımı uygulamasını sudaki oksijeni ve hidrojeni ayrıştırmıştır.

1781 yılında ilk kitabı "An introduction to Natural Philosophy- Doğal Filozofiye Giriş" iki cilt olarak yayınlandı.
1809'da British Encyclopedia'yı yayınlamıştır.
Middlefex şehrinin su tesisatını hazırladı ve bir baskı makinesi ve kendi adını taşıyan bir areometre buldu.
Sanayi makinelerinde kullanılan yeni bir hidrometre geliştirdi. Bu hidrometre, suya oranla bir sıvının spesifik yerçekimini ölçmeye yarayan bir aletti. Bu sıvının gram olarak kaç kübik santimetre olduğunu ölçmeye yarayan bir alet olarak da
düşünülebilir. Nicholson'un hidrometresi diğer hidrometrelerden kullanım bakımından farklılık göstermekteydi.
En önemli buluşu elektrostatik alanında olmuştur. 18. yüzyılda Galvani statik elektrik yükünü bulmak için kurbağa bacaklarını kullanmıştı. Akım geldiği zaman bacaklar aniden kıpırdamaktaydı. Nicholson, altından yaprakları olan bir elektroskop kullanarak daha gerçekçi deneyler yaptı.
O sıralarda kimyacılar suyun hidrojen ve oksijenden oluştuğunu söyleyebilecek bilgiye sahiplerdi. Ancak her nasılsa kesin bir kanıt elde edememişlerdi. Carlisle ve Nicholson 17 volta pilinden oluşan bir elektrik bataryası kullanarak güçlü akım ile suyu hızla hidrojen ve oksijen gazlarına ayrışmaya başardı. Başka bir deyişle elektroliz oluştu (Elektrik akımı yardımıyla bir sıvı içinde çözünmüş kimyasal bileşiklerin ayrıştırılması işlemine elektroliz denir). Sonuç olarak, Cavendish'in teorisinin tersini ispatlamış oldular. Hidrojen ve oksijen su formunda birleşmiştir. Hidrojen ve oksijen ayrı kaplarda ve hidrojen, oksijenin 2 katı hacimde olmak üzere gaz açığa çıkmıştır. Hidrojen oksijene göre hafif ağırlıktadır fakat geniş hacimde hidrojen geniş oksijen atomundan daha fazla atoma sahiptir. Nicholson ve Carlisle elektrik akımı konusunda gayet başarılı sonuçlar elde etmiştir. Şaşırtıcı sonuçların yanı sıra bu çalışmalar sırasında yeni elementler de bulmuşlardır.
Elektroliz konusundaki Carlisle ve Nicholson'un çalışmaları, 1807 yılında Davy ve 1833 yılında Faraday'ın keşifleri ve 1887 yılında Arrhenius tarafından geliştirilen iyon teorisi, zamanımızın atom fiziğine temel teşkil etmişlerdir.

Keman veya viyolon, yaylı çalgılar ailesinin en küçük ve en yüksek tonda çalan üyesidir. Viyola ve viyolonsel ile aynı aileye mensup olan keman, dört tele sahiptir. Bu teller en pes tondan en tiz tona doğru sol (G), re (D), la (A) ve mi (E) olarak akort edilir.
Kemanın çalınmasını sağlayan yaya arşe adı verilir. Arşe, genellikle yapay veya gerçek at kılından yapılır. Ayrıca ham misina adı verilen sentetik bir madde de arşede kullanılabilir. Kemandan düzgün ve kaliteli bir ses elde etmek için arşeye reçine sürülür. Reçine, bala benzeyen sarı renkli katı bir maddedir. Kemanda perde bulunmaz; çalan kişi, doğru notaları müzik kulağına göre bularak çalar.
Farklı dillerde keman şu şekilde adlandırılır:

Almanca geige, Fransızca violon, İngilizce violin, İtalyanca violinodur. Uzunluğu 60 cm'dir. Yayla çalınan telli bir çalgıdır. Notası, ikinci çizgi Sol açkısı ile yazılır. Orkestralarda, genel olarak (Solo, I, II) üç partisi bulunur. Solo ve eşlik görevi verilir (özellikle bir solo çalgıdır). Hiçbir çalgıda olmayan ses rengiyle, çok zengin bir anlatım gücü vardır.
Keman çalmayı öğrenme süresi kişilerde enstrümanın kendi mekanizması, müzik kulağının olup olmaması ve çalma tekniklerinin farkından dolayı değişiklik gösterir. Keman tutuşu, arşe çekişi notaların öğrenilmesi sonrasında basit notalı şarkılar çalınmaya başlanır.

Orta Doğu'da Bizans, lir adı altında ilkel bir keman çeşidi geliştirmiştir. Günümüzdeki anlamda keman ilk olarak 14. yüzyılda Kuzey İtalya'da ortaya çıktı. Bu dönemden sonra keman Avrupa'da yayıldı. İlk keman yapımcılarının Rebec, Rönesans da Fer tarafından Orta Çağ'da İtalya'da Lira da Braci, Fransa'da Viel adlarıyla kullanılan yaylı çalgıları kemanın atası sayılır. Lavignac, kemanın Oğuz kemençesinden alındığını yazar. Bazı kaynaklarda ise Arapların rebabından geliştirildiği öne sürülmüştür. 16. ve 17. yüzyıldaki keman yapım ustaları Nicolo Amati, Paolo Maggini, Giuseppe Guarneru, Antonio Stradivarius kemana son şeklini vermişlerdir. Keman asıl biçimini korumakla birlikte 19. yüzyılda bazı değişikliklere uğradı. Çağdaş kemanda gövde ve sap daha uzun, köprü daha yüksektir. 

Renk değişmez dolgunlaşır (çalanların sayısı çoğalırsa, duyuluşu yumuşak bir de tahta çalgı eklenir. Yaylı çalgıların duyuluşu egemen kalır. Fakat biraz dolgunlaşmış olur). Keman ile Viyola: Kemanların birleşmesinden çok farklı bir etki yapmaz. Kemanın rengi egemendir. Dolgun ve yumuşak bir renk sağlanır. 

Dolgun bir duyuluş sağlanır. Viyolonselin ses rengi egemendir. Birinci Keman, ikinci Keman, Viyola ve Viyolonsel: Bunların dördünün sesteş olarak çalması, alto ve tenor katında mümkündür. (F) de gayet kuvvetli, (P) de özellikle dolgun ve yumuşak bir renk sağlanır.

Birinci keman ile ikincisi arasında boy farkı, ağırlık farkı ve tel farkı vardır. Bu farklara çok sık rastlanır, özellikle ezgi yüksek soprano seslerinden daha yukarılara çıktığı zaman kullanılır. Çünkü bu katta Mi telinin dolgunluk ve anlatım gücü azalır. Bundan başka, birinci kemanlar ikinci kemanlarla sekizli aşağıdan katlanmazsa, bütün diğer çalgılardan uzakta, yalnız kalır.

Bu biçim duyuluşu zayıflatır ve küçük orkestrada özellikle belli olur. Buna rağmen bazı durumda ezgi çok incelerde iken ve tahta çalgılarla katlayarak kullanılır.

Buna çok sık rastlanır, özellikle görüntü bakımından birbirlerine benzedikleri için, insanlar boyutlarına bakmadan bu keman diyebilirler.

Bu biçim geniş ve uzun ezgilerde kullanılır. Özellikle (eb) de yapılır.

Bu biçim çok az kullanılır ve soluklu çalgılarla katlanmaz kullanılır.

Cremona'da geleneksel keman işçiliği

20. yüzyılın keman konçertant için kompozisyonu hakkında ücretsiz e-kitap (ISBN 978-3-00-047105-6) 28 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kemanın tarihi 20 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Müzik Müzesi 9 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Violin  5 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müzikal enstrüman örnekleri 
Videolar
Keman'ın tarihçesi 20 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Modena (Modena lehçesi: Mòdna), kuzey İtalya'da Emilia-Romagna bölgesinde kendi ismini taşıyan Modena ilinin merkezi olan bir komündür.
1545 yılında Po Nehri ovası ortasında kurulmuş olan, sanat başyapıtlarının kenti Modena, muhteşem katedrali ile tanınmıştır.

Modena "otomobil motorları başkenti" olarak tanınmaktadır. Dünyaca ünlü İtalyan lüks spor otomobil üreticileri Ferrari, Maserati, De Tomaso ve Pagani Modena'da konumlanmışlardır ve diğer bir üretici Lamborghini üretim merkezi ise Bologna ilinde bulunmakta ama Modena'ya çok yakın bulunmaktadır. Ferrari marka otomobilin önemli bir modeli (360 Modena) şehrin ismini taşır ve Ferrari'nin özel bir ün kazanan otomobil rengi "Modena sarısı"dır.
Ayrıca dünyaca ünlü tenor Pavarotti'nin doğduğu yerdir.

Modena, Po Nehri ovasında bulunur. İki tarafında Po Nehri'ne akan "Secchia Çayı" ve "Panaro Çayı" vardır. Şehir merkezini Panaro Çayı'na bağlayan "Naviglio" adlı bir kanal bulunmaktadır.
İtalya yarımadasının bel kemiğini teşkil eden Apeninler şehrin güneyinde 10 km uzakta başlamaktadırlar.
Modena'nin iklimi ılımandır. Yazları çok az yağışlı ama sıcak ve nemli geçmekte ve kışları ise soğuk ve ıslak geçmektedir.

Modena şehri içinde bulunan semtler yerel idare hizmetleri için dört "circoscrizioni" adı verilen semt grubuna ayrılmıştır:

Centro storico (Tarihi merkez, San Cataldo)
Crocetta (San Lazzaro-East Modena, Crocetta)
Buon Pastore (Buon Pastore, Sant'Agnese, San Damaso)
San Faustino (S. Faustino-Saliceta San Giuliano, Madonnina-Quattro Ville)
Modena komününe bağlı olan alt semt/köy yerel idareleri şunlardır:
Albareto, Baggiovara, Ca' Fusara, Cognento, Cittanova, Collegara, Ganaceto, Lesignana, Marzaglia, Navicello, Portile, San Damaso, San Donnino, Tre Olmi, Villanova
Modena komünü etrafında bulunan komşu komünler şunlardır:
Bastiglia, Bomporto, Campogalliano, Carpi, Casalgrande (Revanna ili), Castelfranco Emilia, Castelnuovo Rangone, Formigine, Nonantola, Rubiera (Revanna ili), San Cesario sul Panaro, Soliera, Spilamberto.

Modena yemekleri ve mutfağı ile ünlüdür.
Modena jambonu ve Parma jambonu devamlı rakiptirler.
Modena'nın kaynatılmış mercimek veya beyaz fasulye ve patates püresi veya mısır unundan yapılmış "polenta" ile birlikte sunulan domuz paçasından "zampone" (yağlı ve doyurucu) veya "cotechino Modena" (daha az yağlı) taze sosisleri Avrupa Birliği tescilli olarak İtalya'da geleneksel olarak yeni yılın ilk yemeği olarak yenmektedir.
Modena ayrıca özel ve çoğu özel Avrupa Birliği tescilli "Modena balsamlı sirke" ve "lambrasco" tipi kırmızı şarap üretim merkezidir.

Modena Üniversitesi 1175'te kurulmuştur ve 1686'da Modena Dükü II. Fransesco D'Este tarafından genişletilmiştir. Günümüzde yaklaşık 20.000 öğrencisi bulunup İktisat, Hukuk ve Tıp bilimleri üzerinde geleneksel olarak ünü bulunmaktadır.

Modena, İtalyan ordusunun subaylarını yetiştirmek için kurulmuş "İtalyan Harp Akademisi"'nin bulunduğu şehirdir. Bu kurum kısmen tarihi Barok Düklük Sarayı'nda konumlanmıştır.
"Biblioteca Estense" kütüphanesinde çok sayıda yazma eserler ve eski baskı eserler bulunmaktadır.

Modena şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Linz, Avusturya
 Londrina, Brezilya
 Novi Sad, Sırbistan
 Saint Paul, Minnesota, Amerika Birleşik Devletleri
 Almatı, Kazakistan

Resmî site (İtalyanca)

Napoli (Napolice: Napule), İtalya'nın Campania bölgesinin başkentidir. Şehrin idari sınırları içinde 908.082 nüfusuyla (2025 itibarıyla) Güney İtalya'nın en büyük şehri, Roma ve Milano'dan sonra İtalya'nın üçüncü büyük şehridir. İl düzeyindeki belediyesi ise 2.958.410 sakiniyle İtalya'nın en kalabalık üçüncü metropol şehridir. Avrupa Birliği'nin yedinci en kalabalık metropol alanı olan şehir surlarının sınırlarının ötesine yaklaşık 30 kilometre (20 mil) uzanmaktadır. Napoli ayrıca, NATO'nun Müttefik Ortak Kuvvet Komutanlığı Napoli ve Akdeniz Parlamenter Meclisi'ne ev sahipliği yaparak uluslararası diplomaside de önemli bir rol oynamaktadır.
M.Ö. birinci binyılda Yunanlılar tarafından kurulan Napoli, dünyanın en eski sürekli yerleşim gören kentsel alanlarından biridir. M.Ö. sekizinci yüzyılda, Pizzofalcone tepesinde Parthenope (Antik Yunanca: Παρθενόπη) olarak bilinen bir koloni kuruldu. M.Ö. altıncı yüzyılda Neápolis olarak yeniden kuruldu. Şehir, Magna Graecia'nın önemli bir parçasıydı, Yunan ve Roma toplumunun birleşmesinde büyük rol oynadı ve o zamandan beri özellikle sanatların gelişimi açısından önemli bir uluslararası kültür merkezi olmuştur. Napoli, Napoli Dükalığı'nın (661–1139), daha sonra Napoli Krallığı'nın (1282–1816) ve son olarak da 1861'de İtalya'nın birleşmesine kadar İki Sicilya Krallığı'nın başkenti olarak hizmet verdi. Napoli ayrıca, 17. yüzyılda sanatçı Caravaggio'nun kariyeri ve ilham verdiği sanatsal devrimle başlayan Barok'un başkenti olarak da kabul edilir. Aynı zamanda hümanizm ve Aydınlanma'nın da önemli bir merkeziydi. Şehir, Napoli Okulu aracılığıyla uzun zamandır klasik müzik ve opera için küresel bir referans noktası olmuştur. 1925 ile 1936 yılları arasında Napoli, Faşist rejim tarafından genişletildi ve geliştirildi. II. Dünya Savaşı'nın son yıllarında, yarımadayı işgal eden Müttefiklerin bombardımanından ağır hasar gördü. Napoli'nin Dört Günü (İtalyanca: Quattro giornate di Napoli), II. Dünya Savaşı sırasında 1 Ekim'de Müttefik kuvvetlerinin gelişinden hemen önce, 27 Eylül'den 30 Eylül 1943'e kadar Nazi Alman işgal güçlerine karşı bir ayaklanmaydı. Şehir, savaştan sonra kapsamlı bir yeniden yapılanma çalışmasına tabi tutuldu. 
20. yüzyılın sonlarından bu yana Napoli, Centro direzionale iş bölgesinin inşası ve Roma ve Salerno'ya uzanan Alta Velocità yüksek hızlı tren hattı ile genişletilmiş metro ağı ve banliyö demiryolu hizmetini içeren gelişmiş bir ulaşım ağı sayesinde önemli bir ekonomik büyüme kaydetmiştir. Napoli, Milano ve Roma'dan sonra GSYİH açısından İtalya'nın üçüncü büyük kentsel ekonomisidir. Napoli Limanı, Avrupa'nın en önemli limanlarından biridir. 
Napoli'nin tarihi şehir merkezi UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak belirlenmiştir. Caserta Kraliyet Sarayı ve Pompei ve Herkulaneum'un Roma kalıntıları da dahil olmak üzere çok çeşitli kültürel ve tarihi açıdan önemli yerler yakındadır. Napoli, BBC tarafından "başa çıkılması çok zor bir tarihe sahip İtalyan şehri" olarak tanımlanan, kültürel, sanatsal ve anıtsal kaynak yoğunluğu en yüksek şehirlerden biridir. 
Şehir, Napoli Okulu aracılığıyla uzun zamandır klasik müzik ve opera için küresel bir referans noktası olmuş, operakomik ve modern konservatuvar sisteminin gelişimine katkıda bulunmuştur. Napoli ayrıca, dünya çapında popülerlik kazanan Napoliten müzik (Canzone napoletana) da dahil olmak üzere, kendine özgü bir tiyatro geleneği ve ünlü bir müzik mirasına da sahiptir. Görsel sanatlarda, şehir Napoli Rönesansı ve Barok, Caravaggizm, Posillipo Okulu, Resina Okulu ve Napoli Özgürlüğü (Art Nouveau) gibi özgün sanat akımlarının yanı sıra, Capodimonte porseleni ve Napoli doğum sahnesi ("presepe") gibi uluslararası öneme sahip uygulamalı sanatlara da ev sahipliği yapmıştır. 
Ayrıca, özellikle pizza olmak üzere, küresel kültürel ikonlar haline gelen yiyecekleri içeren kendine özgü mutfak geleneğiyle de geniş çapta tanınmaktadır. Kültürel önemi nedeniyle, Napoli pizzacısının sanatı UNESCO'nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilci Listesi'ne dahil edilmiştir.
Napoli, Avrupa'nın en eski ve en prestijli eğitim kurumlarından bazılarına ev sahipliği yapmaktadır. Şehir, 1224 yılında kurulan ve dünyanın en eski devlet destekli ve laik üniversitesi olarak kabul edilen Napoli Federico II Üniversitesi'ne ve Avrupa'nın Doğu ve Sinoloji çalışmalarına adanmış en eski kurumu olan Napoli "L'Orientale" Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Şehir ayrıca, dünyanın en eski ve en prestijli askeri akademilerinden biri olan Nunziatella Askeri Okulu'na da ev sahipliği yapmaktadır.

Napoli'nin 2,800 yıllık tarihi, Orta Çağ kalelerinden klasik kalıntılara kadar çok sayıda tarihi bina ve anıtın yanı sıra yakınlardaki Caserta Sarayı ve Pompeii ve Herculaneum Roma kalıntıları da dahil olmak üzere çok çeşitli kültürel ve tarihi açıdan önemli yerler bıraktı.
Günümüz Napoli'sinde görülebilen en belirgin mimari formlar Orta Çağ, Rönesans ve Barok stilleridir.
Napoli'nin toplam 448 tarihi kilisesi (toplamda 1000), onu ibadet yeri sayısı bakımından dünyanın en Katolik şehirlerinden biri yapar. 
1995 yılında, Napoli'nin tarihi merkezi UNESCO tarafından ortak insanlık mirası için olağanüstü kültürel veya doğal öneme sahip alanları kataloglamayı ve korumayı amaçlayan Birleşmiş Milletler programında Dünya Mirası Alanı olarak listelenmiştir.

Napoli, çağdaş kentsel dokusu uzun ve hareketli tarihinin unsurlarını koruyan Avrupa'nın en eski şehirlerinden biridir. Neapolis'in antik Yunan kuruluşunun dikdörtgen ızgara düzeni hala fark edilebilir ve gerçekten de Akdeniz'in önde gelen liman şehirlerinden biri olan Napoli Tarihi Merkezi'nin günümüz kentsel dokusunun temel biçimini sağlamaya devam ediyor. Orta Çağ'dan 18. yüzyıla kadar Napoli, antik kalelerinde, 1600 Kraliyet Sarayı gibi kraliyet topluluklarında ve soylu ailelerin sponsor olduğu saraylarda ve kiliselerde ifade edilen sanat ve mimari açısından bir odak noktasıydı..

Şehir Akdeniz sahilinde Napoli Körfezi'nde, güney İtalya'nın batı kıyısında, Roma'nın 250 km güneyindedir; deniz seviyesinden 450 m yüksekliğe kadar yükselir. Eskiden şehrin merkezinden geçen küçük nehirler, o zamandan beri inşaatlarla kapatılmıştır. İki önemli volkanik bölge, doğusunda Vezüv Yanardağı ve batısında Campi Flegrei (Türkçe: Flegrei Ovası) arasındadır. Procida, Capri ve Ischia adalarının tümüne Napoli'den deniz otobüsü ve feribotla ulaşılabilir. Sorrento ve Amalfi Sahili şehrin güneyinde yer alırken, Roma kalıntıları MS 79'da Vezüv'ün patlamasında yok olan Pompeii, Herkulaneum, Oplontis ve Stabiae' da yakınlarda görülebilir. Portus Julius'un Roma donanma tesisinin parçası Pozzuoli ve Baia liman kentleri şehrin batısındadır.
Napoli limanı Akdeniz'in ve Avrupa'nın en büyük limanlarından biri olup yakında bulunan birçok küçük Akdeniz adalarına, Sardinya'ya, Sicilya'ya, Eoliyen adalarına, Korsika'ya ve Tunus'a giden feribotların merkez limanıdır.

Napoli'nin otuz mahallesi (quartieri) aşağıda listelenmiştir. İdari amaçlar için, bu otuz mahalle birlikte on hükûmet topluluk kurulunda gruplandırılmıştır.

Şehir idaresi Comune sınırları içinde nüfusu (2009) 962.638 olup İtalya'da Roma ve Milano'dan sonra üçüncü şehir idare nüfusuna sahiptir. Napoli şehri İtalya'nın en yüksek nüfus yoğunluğu gösteren şehridir. Metropoliten Napoli alanı için nüfus ise 3 ile 5 milyon olarak verilmektedir.
Napoli komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19 ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmî nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Napoli, idari sınırları dahilinde, Milano, Roma ve Torino'dan sonra İtalya'nın en büyük dördüncü ekonomisidir ve satın alma gücüne göre dünyanın en büyük 103. kentsel ekonomisi’dir ve kişi başına 28.749 ABD Doları'na denk gelen 2011 tahmini GSYİH'sı 83,6 milyar ABD Dolarıdır.
Napoli büyük kargo terminali ve Napoli limanı ile Akdeniz'in en büyük ve en işlek limanlarından biridir. Şehir, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana önemli bir ekonomik büyüme yaşadı, ancak işsizlik önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Napoli, ülkenin diğer şehirlerinde de var olan yüksek düzeyde siyasi yolsuzluk ve organize suç ile nitelenir.
Napoli önemli bir ulusal ve uluslararası turizm merkezidir. Napoli, İtalya'nın ve Avrupa'nın en çok turist çeken şehirlerinden biridir. Turistler, 18. yüzyılda Grand Tur sırasında Napoli'yi ziyaret etmeye başladılar.
Son yıllarda, Napoli ilinde geleneksel tarıma dayalı ekonomiden hizmet endüstrileri'ne dayalı ekonomiye geçiş oldu. Hizmet sektörü, Napolililerin çoğunu istihdam eder, ancak bunların yarısından fazlası 20'den az işçi çalıştıran küçük işletmelerdir. Yaklaşık 70 şirketin 200'den fazla çalışanı olan orta ölçekli şirket olduğu ve yaklaşık 15'inin 500'den fazla çalışanı olduğu söylenir.
Napoli şehri ekonomik bakımdan çok büyük gelişme göstermektedir. Napoli şehrinde ve merkezi olduğu Campania eyaletinde, işsizlik 1999'dan beri devamlı düşmektedir. Bunun dışında Napoli şehri politik ve ekonomik bozukluk ve çok gelişmiş karaborsa faaliyetleri merkezi olarak tanınmışlığını korumaktadır. İtalya'nın çok büyük şirketlerinden bazılarının (örneğin MSC) merkezliğini yapmaktadır. 1958'den itibaren "Napoli Center RAI" medya merkezidir. NATO Napoli Müşterek Kuvvet Komutanlığı Lago Patria'da bulunmakta olup operatif seviye merkezdir.
Turizm açısından çok önemlidir. Özellikle Vezüv Yanardağı ve etrafındaki arkeolojik antik şehirler (Pompei, Herkulaneum vb.) ve Kapri Adası başlıca turist çeken yerlerdir. Güneydoğusundaki Amalfi Kıyısı ("Costiera amalfitana") UNESCO Dünya Mirasları listesinde bulunmaktadır.

Napoli, Floransa, Roma, Venedik ve Milano ile İtalya'nın başlıca turistik yerlerinden biridir.
2018'de 3,700.000 ziyaretçi ile, şehir, geçmiş on yılların güçlü turist depresyonundan tamamen çıktı (öncelikle bir sanayi kentinin tek taraflı hedefinden dolayı ve aynı zamanda 1980 Irpinia depremi ve atık krizi yüzünden metropolitan alanı kıyı merkezleri lehine İtalyan medyasının neden olduğu imaja verilen zarardan dolayı). Bununla birlikte, fenomeni yeterince değerlendirmek için, her yıl bü

On iki konçerto grosso (büyük konçerto), Op. 6, Arcangelo Corelli tarafından muhtemelen 1680'lerde yazılmış, ancak 1714'e kadar yayımlanmamış on iki konçertodan oluşan bir koleksiyonudur.
Konçerto Grosso biçiminin en güzel ve ilk örneklerindendir. Küçük bir solist grubu (1. keman, 2. keman ve viyolonsel solo) ve bir ripieno denilen büyük bir yaylı çalgı grubu ve sürekli bas çalgıları için yazılmıştır. Eserlerin yaymlanması - sonraki yıllarda, İtalyan bestecilerin Vivaldi ile ilişkilendirilen ritornello biçimini tercih etmelerinden sonra - Almanya ve İngiltere'de konçerto grosso yazım dalgalarına neden oldu ve 1739'da Georg Frideric Händel, Corelli'yi doğrudan kendi 'Opus 6' on iki konçerto grosso serisi ile onurlandırdı.

İlk sekizi concerti da chiesa (kilise konçertosu), son dördü ise concerti da camera (oda konçertosu) biçimindedir. Aşağıdaki listede eser sırasına göre, tonalitesi, bölümlerin tempo başlıkları belirtilmiş ve ortalama seslendirme süresi her konçertodan sonra belirtilmiştir.

Ortalama seslendirme süresi: 12 dakikadır

Ortalama seslendirme süresi: 10 dakikadır

Ortalama seslendirme süresi: 10 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 10 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 11 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 12 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 9 dakika

Noel arifesi için yazıldığı için Noel Konçertosu olarak da bilinir ve son bölüm bir pastoral'dir. Bestecinin en sık seslendirilen konçerto grossosudur.Ortalama seslendirme süresi: 14 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 9 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 13 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 10 dakika

Ortalama seslendirme süresi: 10 dakika

Trevor Pinnock & The English Concert, Archiv Produktion, 2 CD (25 Ekim, 1990), ASIN: B0000057DA 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pavlo Beznosiuk (conductor and violin), The Avison Ensemble, 2 discs, Linn Records (2012)
I Musici, Etiket: Philips Duo, Sürüm tarihi: 11/11/1997 ASIN: B08CQDJBRQ.

Arcangelo Corelli, Konçerto Grossolar Op. 6, International Music Score Library Project (IMSLP) adresindekii ücretsiz notalar.
More on the Twelve Concerti Grossi23 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ravenna ili, kuzey doğu İtalya'da Emilia-Romagna bölgesinin ili olup merkezi ismini aldığı Ravenna şehridir. İlin nüfusu (31.7.2010 tahmini itibarıyla) 391.275 kişi; alanı 1.858 km² olup bu ile bağlı olan 18 belde bulunur.
Ravenna ili 6. yüzyıldan 751'e kadar Bizans İmparatorluğu'nun İtalya'da bulunan Ravenna Eksarhlığı merkezi olmuştur.

Ravenna ilinin doğusunda Adriyatik Denizi; kuzeyinde Ferrara ili; batısında Bologna ili; güneyinde Toskana Bölgesine bağlı Floransa ili ve Forli-Cesena ili bulunmaktadır.

Ravenna ilinin 18 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.12.2009 itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan yaklaşık 10.000 kişi nüfuslu belediyeler şunlardır.

Emilia-Romagna
Ravenna

Ravenna ili resmi websitesi2 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

1725 (MDCCXXV) bir yıldır.

25 Ocak - Amaro Pargo, Hidalgo (asil) unvanını aldı.

4 Ocak - Petro Aleksandroviç Rumyantsev, Çariçe II. Katerina'nın emrinde 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşına kumandanlık etmiş Rus generali (ö 8 Aralık 1796).
15 Ocak - Pyotr Rumyantsev, Rus generali

15 Şubat - Abraham Clark, Amerikalı politikac

20 Mart - I. Abdülhamit, Osmanlı padişahı (ö. 1789)

2 Nisan - Giacomo Casanova, İtalyan yazar (ö. 1798)
25 Nisan - Philipp Ludwig Statius Müller, Alman zoolog
26 Nisan - Pasquale Paoli, Korsikalı devlet adamı ve yurtsever (ö. 1807).

14 Mayıs - Ludovico Manin,

1 Temmuz - Jean-Baptiste Donatien de Vimeur, Fransız asilzade ve ordu komutanı

21 Ağustos - Jean-Baptiste Greuze, Fransız portre ve tarih ressamı

24 Eylül - Arthur Guinness,
29 Eylül - Robert Clive, İngiliz bir tümgeneral

18 Kasım - Martin Knoller, Avusturyalı - İtalyan bir ressam

23 Aralık - Ahmed Şah Bahadır, beşinci Babür İmparatorluğu hükümdarı

6 Ocak - Chikamatsu Monzaemon, Japon oyun yazarı
28 Ocak – Rus çarı I. Petro

8 Şubat - I. Petro,

Arai Hakuseki (Japonca: 新井白石), Neokonfüçyüsçü filozof (d. 1657)

Acerra, güney İtalya'da Campania Bölgesi'nde, Napoli iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinin 20 km kuzeybatısında bulunan bir kent ve bir komün.

Acerra Campania bölgesinde bulunan en eski kentlerden biridir. Büyük olasılıkla, kent "Aşçı" kavimi tarafından kurulmuş olup ismi Akeru (Latince: Acerrae idi. Antik Roma'nın cumhuriyet döneminde M.Ö. 320'de Romalılar idaresine geçip şehirlilere "Civitas sine suffragio (oylamaya katılma hakkı haricinde vatandaşlık hakları)" verildi.
MÖ 216 da şehri Kartacalı Hanibal tarafından tahrip edildi ama MÖ 211'de eski statüsüyle yeniden yapıldı. Roma Cumhuriyeti ile diğer İtalyan şehirleri arasında yapılan Sosyal Savaş (MÖ 91-MÖ 88) sırasında Romalıların bir üssü görevi yaptı.
MS 826'da Lombardlar bu şehirde bir kale yaptılar ve bu kale sonradan "Napolili Bono" tarafından ele geçirildi ve yıktırıldı. 881'de şehir Arapların hücumuna uğradı ve talan edildi. Daha sonra İtalya'da yerleşen Normanlar tarafından ele geçirilip bir Norman Kontluğu merkezi olup şehirde bir Norman şatosu yapıldı. 11. yüzyılda şehir bir başpiskoposluk merkezi oldu ve 1818-1855 dönemi hariç bu işlevde devam etti. Sonra Napoli Krallığı'na geçti. Bu dönemde şehrin malikane hakları sırayla "Aquino", "Origlia", "Orsini del Balzo" ve en son olarak 1492-1812 arasında "Cardennas" sülalesi elinde bulundu. Şehri Napoli Krallığı'na bağlı iken 18. yüzyıl sonlarında Bourbon Hanedanı idaresindeyken, şehrin etrafının av hayvanları ile dolu olması dolayısıyla, şehirde bir krallık av köşkü yapılmıştır.
Şehir, Napoli Krallığı'nın İtalya Birleştirilmesi savaşları sondan ortadan kaldırılmasıyla İtalya Krallığı idaresine geçti. 1927'ye kadar şehir eski "Terra di Lavaro" adlı bir ile bağlı idi ve bu yıldan sonra Napoli iline bağlandı.

Acerra'nın belediye sınırları içinde nüfusu (1.12.2010 itibarıyla) 56.140 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Acerra'nın nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Accera'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Acerra Katedrali: Antik Romalı Herkül Tapınağı üstünde yapılmıştır. 19. yüzyıl büyük bir renovasyon görmüştür. İçinde 17. yüzyıl Barok stili tablolar bulunur.
Baspiskoposluk Konağı: Katedrale bağlı.
Corpus Domini Kilisesi: 16. yüzyıl.
Annunziata Kilisesi: Yapımı 15. yüzyıl. İçinde 12. yüzyıldan kalma bir istavroz ve 15. yüzyıldan kalma tablolar vardır.
San Pietro Kilisesi: 16-17. yüzyıl
Acerra Dükü Şatosu
Suessula: Arkeolojik kalıntılar alanı.

Acerra komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Afragola, Brusciano, Caivano, Casalnuovo di Napoli, Castello di Cisterna, Maddaloni (CE), Marcianise (CE), Marigliano, Nola, Pomigliano d'Arco, San Felice a Cancello (CE).

Napoli (il)
Campania

Italyanca Wikipedia "Acerra" maddesi9 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Acerra Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Acerra (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Acireale (Sicilya lehçesi:Jaciriali çok kere Jaci veya Acie), İtalya'da Sicilya Özerk Bölgesi'nin, Katanya iline bagli bir kent ve bir komün. Acireale'nin "Şehir (Citta d'Italia)" olma statüsü 30 Kasım 2005 tarihli İtalya Cumhurbaşkanlığı kararına bağlıdır.

Acireale kenti doğu Sicilya'da Etna Yanardağı'nın güney eteklerinde yerleşiktir. Kent İyon Denizi'ne bakan ama 161m rakımı olan bir lava terası şeklindeki bir platoda yerleşiktir. Fakat kentin bazı bağımlı semtleri deniz sahilinde olup bu semtler yazlık turizm merkezleri olup büyük turist kütlesi çekmektedir. Şehir su bakımından çok zengin olup etrafında yemyeşil tarım alanları ve narenciye bahçeleri bulunmaktadır.

Acireale'nin belediye sınırları içinde nüfusu (2009 itibarıyla) 52.914 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Acireale'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Acireale'de görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Villa Belvedere: İyon Denizi'ne bakan büyük bir halk parkı
Katedral ': 17.yy yapımı Barok stilde. Ama Gotik-Lombard mimarı stili giriş .
Katedral Meydanı'
Tarihsel Merkez: Katedral meydanınin güneyinde. Birçok tarihsel Barok mimarî stilde yapılar bulunur. Palazzo Pennisi ve Palazzo Modò 17. yy'dan kalma mimarî stilde binalar.
Ticari merkez: Corso Umberto Sokağı ve Corso İtalia Sokağı.
Sicilya Baroku tipli kiliseler: San Bıagio Kilisesi, "San Pietro Basilikası, Seminario
Acırealle Karnavalı:
Accademia dei Dafnici e değli Zelantı: İtalya'da en eski güzel sanatlar akademisi

Acireale, Sicilya'da karnaval sezonu ile çok ünlüdür ve bu sezonda şehre çok sayıda ziyaretçi ve turist gelir. Bu karnaval sırasında yapılan geçit resimde bulunan çok güzel süslenmiş gösterişli arabalar; güzel tematik kostümler giymiş şehir halkı ve geçit resmine katılan ziyaretçiler şehirde çok ilgi çekici büyük bir bayram havası yaratır.

Acireale komünü şu komünlerle sinir komşusudur:
Aci Castello, Aci Catena, Aci Sant'Antonio, Giarre, Riposto, Santa Venerina, Zafferana Etnea

Katanya (il)
Sicilya
Sicilya Özerk Bölgesi

Acireale Belediyesi resmi websitesi22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Acireale (DMOZ tabanlı)

Afragola (Napoli lehçesi: Afravóla, Afragola lehçesi: Afraóra), güney İtalya'da Campania Bölgesi'nde, Napoli iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezine 15 km uzaklıkta bulunan bir kent ve bir komün. Afragola'nın "Şehir (Citta d'Italia)" olma statüsü 5 Ekim 1935'te İtalya Kralı II. Vittorio Emmanuele tarafından verine berata dayanmaktadır.

Afragola'nın bulunduğu mevkinin Samnitler tarafından yerleşildiği arkeologlar tarafından kazılan bazı MÖ 4 - MÖ 3. yüzyıl mezarlarından; özellikle şehir içinde Cantarillo semtinde 1962'de bulunun içerisi renkli duvar tablolu mezar ve şehrin Sanguineto mezarlığındaki bazı mezarlardan
anlaşılmaktadır.
Afragola şehrinin kuruluşu ise geleneksel olarak 1140'ta Norman Sicilya kralı II. Rugerro'ya atfedilmektedir. Bu kralın askerlerine bu bölgedeki üzerinde tarım yapılmayan toprakları bağışladığı ve bunların şehrin nüvesini teşkil ettiği kabul edilmektedir. Şehrin Belediye Sarayı'nda bu konuyu işleyen 1855 tarihli ressam "Augusto Moriani"nin hazırladığı bir fresko tablo bulunmaktadır. Fakat 19. yy. dan itibaren tarihçiler bunun gerçek olmayan bir mit olduğunu iddia etmişlerdir. Olasılıkla Afragola bu mevkide bulunan (Arcopinto, Cantarello, Casavico, San Salvatore manastırı, Archora) adlı küçük kırsal köysel yerleşkeler ve bu köylerin civarında bulunan kiliseler arasındaki arazilerin nüfusun büyümesi ile birleşip şehirleşmesinden ortaya çıkmıştır.
Afraore veya Afraora ismi verilen bu kent ilk yazılı belgeler 12. yy ilk yarısında görülmektedir. Sonraki belgelerde bu yerleşke Afragone, Afraolla, Fraolla, Afrangola olarak da anılmaktadır. Bazı geleneklere göre şehir ismi İtalyanca fragola (çilek) sözcüğünden şehrin bulunduğu arazide çok yetiştirilen bu bitkiden ortaya çıkmıştır. Diğer bir açıklama ise isim aslının Latince fragom (gürültülü) sözcüğü olduğudur.
Şehrin arazisinin ve üzerindeki binaların kimin sahipliğinde olacağı (Napoli Başpiskoposluğu'na mı yoksa yerel soylu ailelere mi ait olduğu) Orta Çağ'da büyük tartışma ve mücadeleler yaratmıştır. Şehirdeki bazı binaların Napoli Başpiskoposluğuna ait olduğu bilinmektedir. Bazı araziler değişik Orta Çağ asıl arazi sahiplerinin malikanelerine ait olarak üzerlerinde feodal haklar bulunmaktadır. Diğer araziler Krallığın feodal malikanesine ait olduğu bilinmektedir. Diğer taraftan yerel ahali için "Universitas" adı verilen bir cemiyet kuruluşu bulunmakta ve bu kuruluş bir "Syndius" tarafından idare edilmekteydi. 1576'da Krallık malikane haklarını bu "Universitas" satın almıştır, ama Kral şahsen "Snydicus"'a bir üye seçeceği de bu satış anlaşmasında kaydedilmiştir.
1639'da Napoli'de Aragon Krallığı hükümdar naipliği yapan "Medina Dükü" Otuz Yıl Savaşları'nda kullandığı İspanyol ordusunun finansmanı için şehirde Krallığa ait olan evleri satmak zorunda kalmış ve şehir ahalisinin bu evleri satın almak için büyük meblağlar bulmaları gerekmiştir.
1799'da Afragola Fransızlar gayretiyle Napoli Krallığı yerine kurulan Napoli Cumhuriyeti'ne katılmış ve şehir merkezi olan "Piazza Müniçipio"'ya hürriyet bayrağı asılmıştır.
1809da Afragola'da Napoli Krallığı bölgesinde ilk yerel demokratik idare kurulmuş ve "Ceasr Castaldo" adlı kişi seçilen belediye tarafından belediye başkanlığına getirilmiştir.
İki dünya savaşı arasında Faşist hükûmet altında diğer büyük İtalyan şehirleri gibi Afragola da Faşist Parti tarafından tayinle gelen bir belediye başkanı tarafından (Afragola'da 1927-1942 döneminde "Louis Ciarmaella") yönetilmiştir. Afragola'ya Şehir (Citta d'İtalia) unvanı bu dönemde 1935'te verilmiştir.
Günümüzde Afragola şehri birçok tipik güney İtalya şehirsel sorunları ile karşı karşıyadır. Bunların başında Napoli gangsterlerinin de karıştığı çöplük sorunları; yüksek işsizlik ve sosyal ve şahsi suçluluk sorunları gelmektedir.

Afragola İtalya yarımadasının en mümbit topraklarının bulunduğu Campania;nin ortasında, yani (yani günümüzde büyük bir kısmı Caserta ili'ne dahil olan) antik "Campania Felix" veya "Terra Lavoro" adı verilen düzlük ovada kurulmuştur. Napoli Kralı Burbon'lu III. Karlo tarafından başkenti Napoli ile kraliyet sarayı bulunan Caserta'yi birbirine bağlayan "Via Sennitica" ile antik Roma yolu olan "Via Appia" arasında bulunur. En kısa karayoluyla Napoli'ye 15 km, Caserta'ya 16 km uzaklıktadır.
Günümüzde Afragola komünü güneyde Napoli'yi, doğuda Nolla'yı, kuzey ve batıda Caserta ve Aversa'yı içine alan büyük bir kentsel alan içinde ve hemen hemen tam merkezinde bulunmaktadır. Bu kentsel alan 18 komünden oluşmakta ve nüfusu yaklaşık 800.000 kişiye ulaşmaktadır.

Afragola'nın belediye sınırları içinde nüfusu (1.3.2010 itibarıyla) 63.874 kişidir. Fakat şehrin şehirsel varoşlarıyla çok daha büyük olduğu' 18 komünden oluşan büyük şehirsel alanın ortasında bulunduğu ve "Napoli'nin kuzey bölgesi" veya "Campania şehirsel alanı" adı verilen bu şehirsel bölge nüfusunun 800.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Afragola komününün alanı 17.99 km² olup böylece Afragola İtalya içinde en yoğun nüfuslu (1.3.2100 3550,52 itibarıyla kişi/ km² ile) komünlerin başında gelmesine yol açar.
19. yy ve 20.yy da belediye sınırları içindeki Afragola'nın nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Afragola'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Basilica di Sant'Antonio
Piazza del Municipio
Castello
Kiliseler:

Afragola komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Acerra, Caivano, Cardito, Casalnuovo di Napoli, Casoria

Napoli (il)
Campania

Afragola Belediyesi resmi websitesi 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Afragola (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
"Afragolaweb" - Bagimsiz sehir portali 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Alessandria, kuzeybatı İtalya'da, Piyemonte bölgesinde aynı ismi taşıyan Alessandria ili merkezi olan bir komünüdür. Belediye sınırları içindeki nüfus (1 Ocak 2021 itibarıyla) 92.104 kişidir.

Alessandria bir eski köy kalıntısı bulunan bir mevkide, Savoy Hanedanı ve Lombard Ligi arazisine Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Friedrich Barbarossa'nın yaptığı hücumlara karşı korumak için bir etrafı surlarla çevrili bir şehir olarak 1160'ta kurulmuştur. İmparatora karşı olan Papa III. Alexander'a atıfla bu şehre onun adı verilmiştir. 1175-1175 bu yeni korunaklı şehir İmparator'un kuşatmasına karşı durmuş ve imparatorun geri çekilmesine neden olmuştur. 1198'da bir serbest şehir olma beratı almıştır.
1348'de şehir Milano Dükleri idaresine, önce Viscontilere ve sonra da bunu takip eden Sforza hanedanı idaresine geçmiştir.
1707'de şehir tekrar Piyemonte Krallığı Savoy hanedanı eline geçmiştir. Savoylular bu şehrin bulunduğu mevkide çok büyük masrafla modern bir kale yaptırmışlardır: "Cittadella Militare (Askeri Kale)".
14 Haziran 1800'de İtalya'ya Fransız ordusuyla bir sefere çıkan Birinci Konsül Napolyon Bonapart Alessandria civarında Marengo Muharebesi'nde II. Koalisyon güçlerine karşı büyük bir galibiyet kazanmış ve şehir ve kalesi Fransızlar eline geçmiştir. Fransız idaresi altında şehir "Marengo Departmanı" merkezi olmuştur. Fransızlar şehrin kuzeyine günümüzde bile büyük bir askeri kışla ve ordonat merkezi olan bir askeri kale daha yapmışlardır. Ayrıca güneyinde iki kale daha, "Forte Ferrovia" ve "Forte Acqui" kurup şehrinin bir askeri kale olma niteliğini 19. yüzyılda da modernleştirerek korumuştur.
1814'te şehir yine Sardinya Krallığı'na Savoy hanedanına geri verilmiştir. İtalya birliğinin kurulması döneminde şehir liberallerin önde bulunduğu bir yerleşke olmuştur. İtalya birliği kurulduğu zaman birliği sağlayan Sardinya Krallığı'nın eski bir merkezi olduğundan biraz önemini kaybetmiştir. Şehrin bu gerilemesine halkın direnişi İtalya'da bir il merkezine ilk defa sosyalist bir belediye reisinin seçilmesinin 1899'de Alessandria'da gerçekleşmesi ile görülmektedir.
Alessandria İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin İtalya'da karaya çıkıp ilerlemeleri sırasında 1943-1945 arasında Alman işgaline geçmiştir. Bu nedenle şehir taktik hedef olarak görülmüş ve şehir çok ciddi hava bombardımanlarına uğramıştır. Ancak 1945 Nisan sonunda İtalyan partizan direnişi ve müttefik ordularından Brezilya güçleri tarafından Alman işgalinden kurtarılmıştır.
20. yüzyılda şehir için en önemli olay, 6 Kasım 1994'te şehrin seller altında kalıp büyük zarar görmesidir.

Alessandria'nın belediye sınırları içinde nüfusu (1 Ocak 2021 itibarıyla) 92.104 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Alessandria'nın nüfusunun komün sınırları içinde gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

"Palazzo del Municipio (Belediye Sarayı)": 19. yüzyıl. Cephesinin rengi kırmızı olması dolayısıyla Palazzo Rosso diye de anılır. Binanın cephesinde bir saat bulunur.
"Palazzo Ghilini": 1733. Günümüzde İl Hükûmet Konağı. Barok mimari stilinde.
"Palazzo Cuttica di Cassine": Önce bir müzik lisesi; sonra Vivaldi Müzik Konservatuvar binası olmuştu. Şimdi Belediye Müzesi olarak yenileştirilmekte.
"Palazzo Guasco Gallaratı di Bisio": 18. yüzyıl. İl idaresine bağlı çeşitli görevlerde bulunmakta. İl İktisat ve Büyüme İdaresi; İl Kütüphanesi ve Tarih Arşivi, Direniş Tarihi Enstitüsü ve Modern Sanat Galerisi. Kullanılmayan küçük bir tiyatro salonu da bulunmaktadır.
"Palazzo dal Pozzo": 18. yüzyıl Barok mimarı stilinde yapı. Yıllarca şehir Kumar-Gazino olarak görev yapmıştır.
"Arco di trionfo (Zafer Taki)": 1786. Savoylu II. Vittorio Amedeo ve Kraliçesi'nin şehri ziyareti dolayısıyla yapıldı.
"Cittadella Militare (Askeri Kale)": Savoy Hanedanı'nın isteklerine göre 18. yüzyıl savunma kurallarına uygun olarak Tanaro çayının sağında yerleşik yapılmış yıldız şeklinde altı tabyadan ve etraflarındaki hendekten oluşan ve içinde kışlalar bulunan masif bir askeri kale. Askeri kuruluş olduğu için ziyaret etme olanağı çok sınırlı.
"Kale Köprüsü": 2009'da yıktırılan Tanaro'yu Askeri Kale önünde geçen 1891'de yapılmış olan bir köprüydü. Sellere neden olup olmadığı yıllarca tartışılmış ve sonunda yıktırılmıştır.
"Posta Sarayı" Faşist dönemi "brutal-klasik" mimarı yapımlarından. Önünde 38 m uzunlukta bir mozaik bulunmakta.
"Casa Borsalino". 1949-1952 arasında planlanıp yapılan bir modern mimarı eseri.

"Katedral": 1810-1849. Neoklasik mimari stilinde yapı. İçinde bazı dindarlar için çok değerli bir antik ahşap Meryem heykeli bulunmakta. Cephesinin sol yanında kuşatma altında bulunan şehirdeki en son yulafı ineğine yedirerek onu İmparator'a götürüp şehirde zahire stoklarının o kadar çok olduğu için bir ineğe bile yem olduğunu İmparator'a inandırarak şehri kuşatmadan kurtardığı hikâye edilen Gagliaudo heykeli bulunur. Katedralin en kenar sağında geçen yüzyıl birkaç defa yeniden yapılan ve en son 1922 yapımıyla 106 m yükseklikte olan (ve İtalya'nın üçüncü yüksek kilise kulesi olan) çan kulesi bulunmaktadır.
"Santa Maria di Castello": 15. yüzyıl. Biraz dış mahallede Romanesk ve Rönesans mimari stillerinin karışımı. Uzun yıllar ihmal edilip köhneledikten sonra yenileştirilmiştir. Bu yenileştirme ile kilise bodrumunda son yapımından önce aynı mevkide bulunan iki değişik dönemde yapılmış olan kiliselerin temelleri görülebilmektedir.

Astuti, Cabanette, Cantalupo, Casalbagliano, Cascina Grossa, Castelceriolo, Gerlotti, Litta-Parodi, Lobbi, Mandrogne, San Giuliano Nuovo, San Giuliano Vecchio, San Michele, Spinetta Marengo, Valle San Bartolomeo, Valmadonna, Villa del Foro

Alessandria şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Argenteuil, Fransa
 Eriha, Filistin
 Hradec Králové, Çekya
 Karlovac, Hırvatistan
 Rosario, Arjantin
 Alba Iulia, Romanya

Piyemonte
Alessandria (il)

Alessandria Belediyesi resmi websitesi 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Altamura, güney İtalya'da Puglia Bölgesi'nde, Bari iline bağlı ve Bari şehir merkezinin 45 km güneybatısında bulunan bir kent ve bir komün.

Altamura Bari şehrinin 45 km güneybatısında Basilicata bölgesinin sınırında Murga platosu üzerinde kurulmuştur.
Şehrin civarları Karstik vadiler ve mağaralarla doludur. Murga platosu üzerinde şehrin yakınında "Pulo di Altamura" adlı 550m çapında 92m derinliğinde bir çöküntü bulunmaktadır. Belediye sınırları içinde 12.600 hektar büyüklükte olan "Alatamura Alta Murgia Milli Parkı bu çöküntüye de ihtiva etmektedir. Bu tip kireçtaşı mağaraların biri olan ve "Lmalunga Grotosu" ile adlandırılan mağarada 130.000 yıl önce yaşamış ve kireçleşmiş bir iskelet bulunmuş ve bunun Avrupa'da yaşayan ilk insanlardan olduğu kabul edilerek "Alatamura Adamı" adı verilmiştir.

Altamura'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 70.023 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Afragola'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Altamura şehri civarında tarım, zahire, özellikle buğday, üretimi ve büyükbaş hayvancılık önemlidir.
Şehir antik Romalılardan beri çıkardığı ekmek ile ünlüdür. Antik Romalı yazar Horatius şehrin suyunu yermekle beraber ekmeğini övmüştür. Şehirde üretilen özel ekmek günümüzde de diğer İtalyan şehirlerinde satılmaktadır. Bunun yanında ekmek üretmek için eski, yeni ve modern mekanik fırın imalatı Altamura'da önemli bir sanayi kolu olmuştur. Şehirde son dönemlerde diğer imalat sanayileri de gelişmeye başlamıştır.
Turizm, özellikle içsel turizm, Altamura ekonomisnde önemli rol oynamaya başlamıştır. Altamura Katedrali, megaltık dönemden kalma kale ve diğer klasik dönemlerden kalıtılar ve doğal karst vadileri ve mağaraları çok turistik ilgi çekmektedir.

Altamura komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Bitonto, Cassano delle Murge, Gravina in Puglia, Grumo Appula, Matera (MT), Ruvo di Puglia, Santeramo in Colle, Toritto

Bari (il)
Puglia

Altamura Belediyesi resmi websitesi28 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Andria, İtalya'nın güney kesiminde, Puglia yönetim bölgesinde komün ve bir şehirdir. Haziran 2009'a kadar Bari iline bağlı iken, o tarihte yeni bir il olarak resmen kurulan Barletta-Andria-Trani iline bağlanmıştır ve günümüzde Barletta ve Trani şehirleri ile birlikte bu ilin merkezi konumundadır. Andria Puglia bölgesinin (Bari, Taranto ve Foggia'dan sonra) dördüncü büyük beldesidir ve yeni kurulan Barletta-Andria-Trani ilinin en büyük beldesidir.

Andria şehrinin ortaya çıkışı hakkında değişik teoriler ortaya atılmıştır. Günümüzde elimizde bulunan Andria ismini ihtiva eden ilk yazılı resmi belge 915'te bu yerleşkenin Tranı şehrine bağlı bir "casale" olmasıdır. 1046'da Norman Kontu Peter, civarında bulunan diğer yerleşkelere (Barletta, "Çorato" ve "Bisceglie") yaptırdığı gibi, Andria'nın etrafına da surlar inşa ettirmiş ve Andria'ya şehir statüsü tanımıştır.
14. yy. Napoli Krallığı Anju Hanedanı (Angavin)ler idaresi altında, Andria bir Düklük merkezi yapılmıştır. 1350'de şehir, İtalya'ya hücuma geçen bir Macar ordusunun Alman ve Lombard paralı askerleri tarafından kuşatma altına alınmıştır. 1370'te ise Napoli hükümdarı Kraliçe Napolili İ. Giovanna ordusu da şehri kuşatmıştır. 1431'de Andria Dükü olan "Balzolu II. Francesco", şehrin günümüzde dinsel evliya koruyucusu olduğu kabul edilen "Andrialı San Ricardo"'nun kalıntılarını şehir katerdarine gömdürmüştür. Aynı hükümdar günümüzde de 23-30 Nisan'da kurulan Andria Panayırı'nı ilk defa açmıştır. 1487'de şehrin ve krallığın idaresi Aragonlular Hanedanına, ileride Napoli Kralı olacak IV. Frederico'ya geçmiştir. İspanyollar 1552'de ise şehri 100.000 düka altını karşılığında "Fabrizio Carafa"'ya satmışlardır.
Carafa ailesinden olan Dükler Andria'da 1799'a kadar hükûmet sürmüşlerdir. O tarihte İtalya'yı istila eden Napolyon Bonapart'ın Fransız orduları uzun bir kuşatmadan sonra şehri ellerine geçirmişlerdir. Fransızlar Andria'yı, 1814'te Napolyon'un yenilişine kadar, önce kurdukları "Parthenopean Cumhuriyeti"'in bir kısmı olarak; 1806-1808 sonra Joseph Bonaparte ve 1808-1815  arasında Joachim Murat'ın Napoli Krallığı altında, ellerinde bulundurmuşlardır. 1815 Viyana Kongresi kararı ile Napoli'de Bourbon Hanedanı tekrar idareyi ellerine geçirince, Andria bu Napoli Krallığı ve sonradan da Napoli Krallığı ile Sicilya birleştirilince Sicilyateyn Krallığı'na bağlanmıştır. 19. yy. devamınca Andria İtalyan'nın birleştirilmesini isteyenlerin bir merkezi olmuştur. Bu dönemde şehrin etrafında eşkıyalık almış yürümüştür. 1870'te İtalya'nın Birleştirilmesi ile Andria da İtalya Krallığına bağlanmıştır. Fakat bundan sonra da eşkıyalık faaliyetleri devam etmiştir. Büyük asillerin malikanelerinin yasaklanması ve kilisenin arazisinin de istimlak edilmesi dolayısıyla 19. yüzyılda Andria'da orta sınıfın gelişmesine ve tarım ve sanat sektörlerinin önem kazanmasına yol açmıştır. Bu nedenle diğer güney İtalya şehirlerinde olduğunun tersine Andria nüfusu iş bulmak için Andria dışlarına göç etmemiştir.
İtalya'nın Faşistler tarafından idaresi sırasında Andria merkezden gönderilen valiler tarafından idare edilmiştir. Bu idare Andria civarında bulunan büyük çiftlik topraklarının bir kısmını I. Dünya Savaşı'nda İtalyan ordusunda savaşan eski askerlere dağıtmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında 1943'ten sonra İtalya'nın Faşistleri atıp taraf değiştirmesi dolayısıyla Andria müttefik orduları yetişinceye kadar Alman ordusu tarafından işgal altına alınmıştır.
Harpten sonra 1946'da Andria ve civarındaki köylüler ve tarım işçileri tarafından büyük bir isyan çıkmış; şehirdeki zengin sınıflara hücumlar yapılmış ve şehir sokaklarında barikatlar kurulmuştur. Bu isyan merkezi hükûmet ordusu tarafından çok şiddetli bir şekilde bastırılmıştır. Bu önce bir yörel iktisadı kriz yaratıp gençlerin şehirden göç etmelerine yol açtıysa da 1950'li yıllar sonlarında durum sükunet ve istikrara kavuşmuş ve 1960'lı yıllarda Andria ekonomisi gelişmeye başlamıştır.

Andria komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Andria ekonomisi tarım ve hizmet sektörüne dayanır. Üzümcülük ve şarapçılık, zeytin üretimi ve badem üretimi en önemli tarımsal sektör katkılarıdır.
Andria İtalya milli otoyollara ağına yakından geçen A14 otoyolu ile bağlıdır. SP98 numaralı il yolu ile "Corato", "Ruvo di Puglia", "Terlizzi" yoluyla Bari'ye ve "Bitonto" yolu ile Foggia'ya erişilebilir. Barletta şehrine giden yol "SS170dir" numaralı il yoludur.
Andria'ya Bari'ye ve Barletta'ya bir 19. yüzyılda kurulmuş bir hafif raylı tramvay sisteminden 20. yy. elektrikli tren hattına değiştirilen "Ferrovie del Nord Barese (Kuzey Bari Demiryolu)" şirketinin yan hattı ile bağlıdır. Şehre en yakın "FS İtalyan Devlet Demiryolları" istasyonu 10 km uzaklıkta Berlatta'dadır.
Şehre en yakın hava meydanı 45 km uzakta olan Bari Havaalanı'dır.

Puglia
Barletta-Andria-Trani

Andria Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Andriaweb.com adli Andria potali (İtalyanca)
Andria Haritasi, İtalya

Anzio, İtalya'da  Lazio Bölgesi'nde, Roma iline bağlı ve başkent ve il merkezi olan Roma şehrinin merkezinin 57 km güneyinde bulunan bir kent ve bir komün.
Anzio deniz kıyısında olup plajları, bir balıkçı filosu limanı ve "Ponza", "Palmarola" ve "Vetontene" adalarına giden ferilerin ve deniz otobüslerinin kalkış ve geliş merkezidir. Şehir sahilleri  II. Dünya Savaşı'nda Ocak 1944'te Amerikan ordusunun İtalya'da bir çıkartma kıyısı ve "Anzio Savaşı" mevkii olmakla çok tarihsel önemlidir.

Anzio'nun belediye sınırları içinde nüfusu (30.4.2019 itibarıyla) 60.500 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Anzio'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Anzio'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Antik Roma villa kalıntılari: Anzio sahillerinde bir sıra antik Romalı villaları kalıntıları bulunur. Bunlardan en önemlisi İmparator Nero tarafından yaptırılan ve sonraki imparatorlarca kullanılan Domus Neroniana dır.
Anzio çıkartması sahilleri ve çıkartma müzesi: Amerikan ve İngiliz güçlerinin pek başarılı olmayan yakında bulunan Nettuno sahilleri ile birlikte çıkartma bölgesi ve harp ölüleri mezarları ve çıkartma müzesi Anglo-Amerikan asıllı pek çok sayıda turist çekmektedir.
Tor Caldera Kulesi, Süfürlü kaplıcalar ve Doğa Park: Şehrin 8 km kuzeyinde
Anzio sahillerinde çok sayıda plaj ve yaz tatili için sahil tesisleri bulunmaktadır. Bunlar arasında tüm İtalya'da isimleri çok iyi bilinen oteller ve balık lokantaları bulunur. Şehirde 19.yy sonu ve 20. yy başlarında çok ünlü olan bir kumar gazinosu bulunmakta idi ama bu yakınlarda kapatılmıştır ve salonu kültürel etkinler için kullanılmaktadır.
Villalar: Şehrin güneyinde Nettuno kasabasına da uzana birçok villa bulunmaktadır ve bunların çoğu art nouveau mimarı üslubunun güzel örnekleridir.

Anzio komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Aprilia (LT), Ardea, Nettuno

Anzio şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Bad Pyrmont, Almanya
 Baf, Kıbrıs Cumhuriyeti
Anzio şu kentlerle iş birliği ve dostluk bağlantısı kurmuştur:

 Bad Freienwalde, Almanya
 Heemstede, Hollanda.

Roma (il)
Lazio

Anzio Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Anzio (DMOZ tabanlı)(İtalyanca)

Aprilia, güney İtalya'da Lazio Bölgesi'nde, Latina iline bağlı bulunan bir kent ve bir komün. Aprilia yeni bir şehir olup 25 Nisan 1936'da Faşist Parti idaresi tarafından kurulmuştur. Nüfus bakımından Lazio bölgesinde Roma, Latina ve Guidonia Montecelio şehirlerinden sonra dördüncü sırada gelmektedir.

Şehir 20. yüzyıl başlarında İtalya Faşist Parti'nin idaresi altında iken bu partinin önemli bir ekonomik katkısı olan "Pontine Bataklıkları" kurutma projesinin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Bu kurutulan bataklık arazide kurulan dördüncü yerleşkedir. Şehrin ismi diktatör Benito Mussolini tarafından Latince "Venus aprilia" sözcüğünden türetilmiştir. Şehir "2PST Grubu" ismi verilen (Concezio Petrucci, Mario Tüfarolo, Emanuele Filiberto ve Riccardo Paolini Silence adlı) şehir plancılarının tasarımına göre 25 Nisan 1936'da resmen kurulmuştur. Şehir o zaman kurulan "Littoria ili" adlı ile bağlanmıştı. Bu ilin ismi II. Dünya Savaşı'ndan sonra Latina iline değiştirilmiştir.

Aprilia şehri 20. yüzyılda kurutulmuş olan "Pontine Bataklıkları"'nın bulunduğu şimdi çok mümbit bir tarım alanı olan arazide kurulmuştur ve "Alba Tepeleri"'ne çok yakındır. Şehir Latina'nın 27 km kuzeybatısında ve Roma'nın 43 km güneyindedir.

Aprilia'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2019 itibarıyla) 74.977 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Afragola'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Şehir eski bataklık olan şimdi mumbit bir tarım alanı üzerine kurulmuştur. Yeni şehir olarak çok yeni sanayi kurulusu çekmiştir. Belediye sınırları içinde en önemli üretim merkezleri özellikle ilaç sanayi (Pfizer, Abbott Laboratories, IBI-Lorenzini vb) firmalarının fabrikalarıdır.

Aprilia komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Anzio (RM), Ardea (RM), Ariccia (RM), Cisterna di Latina, Lanuvio (RM), Latina, Nettuno (RM), Velletri (RM)

Aprilia su kentlerle ortaklik baglantilari kurmustur:

 Mostardas, Brezilya
 Tulcea, Romanya
 Ben Arus, Tunus
 Buja, İtalya
 Montorio al Vomano, İtalya

Latina (il)
Lazio

Aprilia Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Arezzo (Latince: Arretium), İtalya'nın ortakuzey kesiminde, Toskana yönetim bölgesindeki Arezzo ilinin merkezi olan bir komündür.

Önemli bir Etrüsk merkezi olan şehir, kırmızı çamurdan yapılmış Arezzo kaplarıyla ünlüydü. Asıl gelişmesini Orta Çağ'da gösteren Arezzo, 1384'te Floransa'nın eline geçti. Napolyon Savaşları sırasında kısa bir süre Fransa'nın egemenliği altında kaldıktan sonra, 1861'de İtalya'ya bağlandı. II. Dünya Savaşı esnasında büyük bir yıkıma uğradı.

Floransa'nın güneydoğusunda, üç vadinin ("Chiana Irmağı" vadisi, Arno Nehri vadisi ve "Casetino Irmağı" vadisi") birleştiği yerin yakınlarında kurulmuştur. Arezzo'nun güneyinde bulunan "Chiana Vadisi" etrafında 17. yüzyılda açılan "Canale Maestro della Chiana" kanalına bağlanan akarsularla kurutulan eski bir bataklık olup şimdilerde çok verimli olan bir ova bulunur. "Torrino Cerfone" Deresi vadisini takip eden kolay bir geçitle Yukarı Tiber Nehri vadisine girilir.

Arezzo'nun belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 100.140 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Arezzo'nin nüfusunun komün sınırları içinde gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Piazza Grande Meydanı: Şehrin tarihsel ana pazar meydanıdır. Günümüzde her yıl yapılan Giostra del Saracino müsabakalarının yapılma mevkiidir. Meydan zemini beyaz kireçtaşından ve geometrik çizgiler içeren kırmızı tuğladan yapılmıştır. Bu meydanda şu ilgi çeken yapılar vardır: 

Santa Maria della Piave: 13. yüzyılda Romanesk mimari stiliyle yapılmış bu kilisenin arkası meydan üzerindedir. Bu kilisenin 58 metre yükseklikte, masif kare oturuşlu, üzerinde pencereler bulunan bir çan kulesi vardır. Daha önceki bir yapı üzerinde 12. yüzyılda yapılmış ve 13. yüzyılda yenilenmiştir. 1560'ta ise Giorgio Vasari tarafından yenilenmiştir. Cephesinde değişik tipli sütunlu ve nispeten küçük boyutlu kemerli bir logia bulunur. 1216'da bitirilen ana giriş kapısı büyük bir "İki Melek Arasında Meryem" heykeli ve etrafında çok sayıda aziz heykeli bulunur.
Fraternita dei Laici (Papaz olmayan kilise birliği konağı): Yapımı 14.-15. yüzyıl. Zemin katı Gotik tipi mimari planlıdır. 14. yüzyıl rönesans stili çalışan mimar "Bernardo Rossellino" tasarımına göre inşa edilmiştir.
Vasari Loggia: Meydanın kuzeyinde kemerlerle üstü kapalı bir yaya sokağı halindedir. Cephesi "Manerist" mimari stiline göre Giorgio Vasari tarafından tasarlanmıştır.
Piskoposluk Sarayı: 13. yüzyıl ortasında yeniden yapılmıştır. İçerisinde zengin bir tablo koleksiyonu bulunur.
Gran Duk I. Ferdinando Medici Anıtı: Piskoposluk Sarayı önündedir. 1595'te hazırlanmıştır. Tasarımı Giambologna ve yapımı "Pietro Francavilla" tarafından gerçekleşmiştir.
Palazzo Cofani-Brizzolari Konağı ve Torre Faggiolana Kulesi.
Palazzo del Popolo Meydanı ve kalıntı halinde eski "Palazzo Commule (Belediye Sarayı)

Antik Roma Amfiyatrosu. Yanında bir müze vardır.
Casa-Museo Ivan Bruschi: Ivan Bruschi Evi ve Müzesi ().
Gaio Cilnio Mecenate Arkeoloji müzesi".
Cagdas ve Modern Güzel Sanatlar Şehir Galerisi"
UnoAErre; Mücevherat müzesi

San Donatus Katedrali: Yapımı 13. ile 16. yüzyıl başları. Cephesi bitirilmemişti ve 20. yüzyılda eklenip bitirilmiştir. İçerisinde Orta Çağ'dan kalma vitraylar, 1334 yapımı "Tarlati Şapeli", Papa X. Gregory'nin gotik mimari şekilde anıt mezarı ve çok sayıda dini tablo bulunur.
Basilica di San Francesco di Arezzo (Arezzo'lu San Francesco Bazilikası): Yapımı Toskano stlli gotik mimari usulündedir. Cephesinde yontulmuş taştan yapılmış alt kat bulunup üst kat bitirilmemiştir. İçerisinde en ilgi çeken tablolar Bacci Şapelinde bulunan 1453-1464 döneminde ressam Piero della Francesca tarafından hazırlanmış "Gerçek Istavroz Tarihi" adi bir fresk serisi ve 13. yüzyılda Cimabue tarafından hazırlanmış "Çarmıha Germe" tablosudur. Kilise altındaki mahzen güzel sanatlar sergileri için kullanılmaktadır.
San Domenico Bazilikası: Kuruluşu 1275; yapımın tamamlanması 14. yüzyıl başları. 14. yüzyıldan kalma dini heykeller ve tablolar bulunur.
San Michele Kilisesi: Aslı Romanesk stilli yapılmış; gotik stilinde yenilenmiş ama günümüzde modern cephesi ile de ilgi çeker.
Santa Maria in Gradi Kilisesi: Yapımı 12. -13. yüzyıl ama 16. sonlarında tekrar yapılmıştır. Heykeltıraş Andrea della Robbia tarafından hazırlanmış "terakot" Meryem heykeli bulunur.
San Augustin Kilisesi: Asil yapimi 1257; 15. yüzyıl sonraları ve 18. yüzyıl sonlarında yenilenmiştir. Cephesi ve içerisi Barok mimari stilindedir. 15. yüzyıldan kalma kare planlı bir çan kulesi bulunur.
SS. Flora e Lucilla Manastiri: Asılı Benediktin Keşişleri tarafından 12. yüzyıl yapılmıştır ama Giorgio Vasari tarafından 16. yüzyılda yeniden yapılmıştır. İçerisi Manneist stildedir. 1650 yapımı bir sekiz köşeli çan kulesi bulunur. Tavanında "Andrea Pozzo" tarafından 1706'da bir tablo bir kubbesi varmış hissini vermek üzere hazırlanmıştır.
San Lorenzo Kilisesi: Şehirdeki en eski asıllı kilise. MS 1000'de yapılmış; 13. yüzyılda yenileştirilmiş; 1538'de yenilenmiş ve 1705'te tümüyle yeniden yapılmıştır.

Guido d'Arezzo Concorso Polifónico (Guido d'Arezzo Polifonik Koro Yarismasi): Her yıl Ağustos'un son haftasında yapılan uluslararası çok sesli koro müziği yarışması.
Giostra del Saracino (Arap Atlı-Mızraklı Tek-tek Çatışma): Her yıl yapılan bir etkinlik. Bir tahtadan Arap hükümdarının temsilcisine her şehir semtini temsil eden mızraklı-atlı bir "şövalye"nin hücumu ve bu atlı hücumda doğruluk puanları alma şeklinde yapılan bir yarışma. Hemen hemen tüm kent halkı Orta Çağ giysileri giyerek bu etkinlikten önceki yürüyüş gösterilerine katılıp yarışmayı seyrederler.
Arezzo Wave ve PLAY Arezzo Art Festival: 1986-2006 döneminde şehirde yapılan "Rock Müziği" festivali Avrupa ve Kuzey Amerika'da çok sayıda tanınmış "rock müziği" sanatçısının konserlerine sahne olmuştur. 2007'den itibaren daha geniş kapsamlı "PLAY Arezzo Art Festival" yapılmaktadır ve festival etkinlikleri popüler "rock müziği" konserleri yanında tiyatro, edebiyat gibi alanlarda kültürel etkinlikleri de kapsamaktadır. 2007 ve 2008 festivallerine çağrılan sanatçılar arasında Negrita, Peter Gabriel, Lou Reed, Joan Baez, Ben Harper, Goran Bregovic, Carmen Consoli, Max Gazze ve Peter Brook bulunmaktadır.

Arezzo komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Anghiari, Capolona, Castiglion Fibocchi, Castiglion Fiorentino, Città di Castello (PG), Civitella in Val di Chiana, Cortona, Laterina, Marciano della Chiana, Monte San Savino, Monte Santa Maria Tiberina (PG), Monterchi ve Subbiano.

Arezzo şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Montenars, İtalya
 Saint-Priest, Fransa
 Eger, Macaristan
 Jaén, İspanya
 Norman, Oklahoma, Amerika Birleşik Devletleri
 Oświęcim, Polonya
 Mount Pleasant, Michigan, Amerika Birleşik Devletleri
Arezzo şu kentle dostluk bağlantısı kurmuştur:

 Bedford, Birleşik Krallık

Andrea Cesalpino (1519, Arezzo - 1603, Roma) - Filozof, hekim, doğa bilimci ve botanikçi.
Andrea Sansovino (1460, Arezzo - 1529, Arezzo) - İtalyan heykeltıraş.
Benedetto Accolti (1415, Arezzo - 1466, Arezzo) - Hukukçu ve tarihçi.
Francesco Petrarca (1304, Arezzo - 1374, Arquà Petrarca) - Bilgin, şair ve hümanist.
Francesco Redi (1626, Arezzo - 1697, Pisa) - Hekim, biyolog ve şair.
Giorgio Vasari (1511, Arezzo - 1574, Floransa) - Ressam, mimar ve yazar.
Guido d'Arezzo (990, Arezzo - 1033, Arezzo) Müzik gamını ilk kez düzenleyen Benedikten keşişi.
Pietro Aretino (1492, Arezzo - 1556, Venedik) - Yazar ve oyun yazarı.
Spinello Aretino (1350, Arezzo - 1410, Arezzo) - Ressam.
Dylan ve Cole Sprouse(4 Ağustos 1992, Arezzo) - Oyuncu.

Toskana
Arezzo (il)

Arezzo Belediyesi resmi websitesi23 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Ascoli Piceno (Latince: Asculum; Ascali lehçesi: Asculë), Orta İtalya'nın Marche Bölgesi'nde yer alan aynı isimdeki Ascoli Piceno ili'nin merkezi olan bir şehir ve komündür.

Ascoli Piceno nüfusu (31.3.2016 tahminiyle) 49.342 kişi olup nüfus yoğunluğu 312.2 kişi/km² olur. Nüfusunun 19. ve 20. yüzyıl nüfus sayımlarına göre gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Acquasanta Terme, Ancarano (TE), Appignano del Tronto, Castel di Lama, Castignano, Castorano, Civitella del Tronto (TE), Colli del Tronto, Folignano, Maltignano, Roccafluvione, Rotella, Sant'Egidio alla Vibrata (TE), Valle Castellana (TE), Venarotta

Ascoli Piceno şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Massy, Fransa
 Trier, Almanya

Ascoli Piceno ili
Marche

Belediye resmi websitesi 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asti, İtalya'nın kuzey kesiminde, Piyemonte yönetim bölgesindeki Asti ilinin merkezi olan bir komündür.
Şehir dünya şarap kültüründe çok ünlü olan, "Langhe" ve "Montferrat" bölgeleri arasında bulunan tepelerde bulunmaktadır. Astı ve etrafındaki tepelerde dünyaca ünü olan tatlı şaraplar yapılmaktadır. Özellikle "Muscat Blanc" ve "Muscat Caneli" adlı üzüm çeşitlerinden yapılan tatlı ve yemek bitirildikten sonra içilmesi tavsiye edilen köpüklü şarap, "Astı-Spumate" adı ile, çok ünlüdür.

Asti Torino şehrinin 60 km güney doğusunda "Tanaro Nehri" vadisinde konumlanmıştır. Bu nehir, kolları olan Borbore, Valbrenta ve Versa çayları katıldıktan sonra, belediyenin güney sınırını oluşturur.
Yakındaki bazı belde ve şehirler şöyle gösterilebilir:

Asti'nin belediye sınırları içinde nüfusu (14.1.2011 itibarıyla) 76.534 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Asti'nin nüfusunun komün sınırları içinde gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Asti şehrinin antik çağlardan kalan şehir surlarının bazı kısımları şehrin kuzeyinde bulunmaktadır. 20. yüzyılda yapılan inşaat çalışmaları ise günümüzdeki şehrin ortasında, antik Roma surlarının bir kısmının bulunduğunu ortaya çıkartmıştır.
Şehrin kuzeybatı kesimleri, şehir merkezi ile şehir Katedrali arasında bulunan bölgede, Orta Çağ'dan kalma birçok saray, konak ve zengin tüccar evi bulunmaktadır ve bunlardan pek çoğunda sus olmak üzere kuleler bulunmaktadır. Asti eskiden "100 kuleli şehir" olarak bilinmekteydi ve bu bile hatalıydı çünkü 120 kule olduğu saptanmıştır. Bu kulelerin bazıları günümüze kadar gelmiştir. Bunların en eski Roma İmparatoru Augustus zamanında yapılmış Rossa di San Secondo'dur. Diğer iyi biline kuleler 13. yüzyıldan kalma Comentini Kulesi, sekiz köşeli Torre de Regibüs ve Torre Troyana dır. Diğerleri arasında Solara Kulesi, Natta Kulesi ve sarayı ve Monte Roero Kulesi bulunur.
Şehirde birkaç eski kilise bulunmaktadır. Bunlardan bazılar şunlardır:

Santa Maria Assunta Katedrali: Yapımı 13. yüzyıl. Daha önce aynı mevkide buluna katedralin yerine yapılmıştır. Romenesk-Gotik mimarı stilindedir. Piyemonte bölgesinde buluna en büyük katedrallerden biridir. Can kulesi 1266'da tamamlanmıştır. Cephesinde üç büyük giriş kapısı bulunmakta ve her biri üstünde büyük bir (gül-tipi adı verilen) vitray yuvarlak pencere bulunmaktadır. İçinde ortada büyük bir aralık ve iki de kenarda aralık bulunmaktadır. Buralarda 18. yüzyıldan kalam tablo serileri bulunmaktadır. Sunakta bulunan çok kıymetli gümüş kilise eşyası 15. ve 16. yüzyıldan kalmadır ve bazıları ünlü Gandolfino d'Asti tarafından hazırlanmıştır. Papazlara ait kısımın (prespeteri) tabanı daha önceki katedralden kalma ilgi çekici mozaiktendir.
Collegiata di San Secondo: 13. yüzyıl. Şehrin Orta Çağ'daki merkezi ile "Palazzo Civico (Belediye Sarayı" arasında bulunur. İsmi Asti şehrin patron aziz "Aastili Secondus"'dan gelmiştir. Mahzeni 6. yüzyıldan kalmadır. Cephesoinde üç dikkati çeker Gotik stilde giriş vardır. İçinde Gandolfino d'Asti'nin hazırladığı birkaç parçalı tablo ve diğer tablolara bulunmaktadır.
Santa Maria Nuova: 11. yüzyıl.
San Martino: İlk belgelenmesi 886dadır. Bu eski Gotik yapı 1696'da yıkılmıştır. Günümüzdeki yapı 1736'da Barok stilinde yapılmış olanadır.
Sant'Anastasio: 8. - 12. yuyıl. Bu kilisenin müzesi bazı antik sütun başlıklarını ve heykelleri sergilemektedir.
San Katerin Kilisesi: Barok mimarı stilinde
San Pietro Vaftizhanesi: 12. yüzyıl. Sehirde buluna Orta Çağ'dan kalan en önemli yapıdır. Sekiz köşeli ve geniş kubbeli olarak yapılmıştır.
San Pietro in Consavia: 15. yüzyıl. Dışı çok süslüdür. Bu bina şehir Arkeoloji Müzesidir.

Her Eylül ikinci haftasında Asti'de "Festival Delle Sagre" adlı bir yiyecek ve içecek festivali yapılır. Bu festival döneminde Asti ilinde bulunan beldelerin hemen hepsi Asti'de bulunan "Campo del Palio" büyük meydanında beldelerinin tipik ünlü yiyecek ve içeceklerini gösterirler ve tattırırlar. Bu haftanın sonunda Pazar günü herkes eski geleneksel tarım için hazırlanmış geleneksel kıyafetlerine bürünerek şehirde bir yürüyüş yaparlar ve ikinci bir festival olan "Astı Palio"'ya bu kıyafetleri ile giderler.
"Asti Palio" her Eylül'ün üçüncü haftasında yapılan bir eğersiz at yarışıdır. Yarışmacılar Astı şehrinin eski iki mahallesi ("Rioni" ve "Borghi") temsilcieri ve şehrin yakınlarında bulunan diğer belde temsilcileridir. Bu yarış 13. yüzyıldan beri neredeyse devamlı her yıl yapılmıştır. Rekor olarak 1967'de bu yarıs 100.000 seyirci çekmişti ve 14 mahalle, köy ve belde yarışçı olarak katılmıştı. 1988'den itibaren "Asti Polio" üçgen bir saha olan şehir ortasında bulunan "Campo del Palio" meydanında yapılmaktadır.

Asti komününe bağlı semt/köyler şunlardır:
Bramairate, Bricco Fassio, Bricco Roasio, Ca' dei Coppi, Caniglie, Carretti, Casabianca, Castiglione, Madonna di Viatosto, Mombarone, Mongardino Stazione, Montemarzo, Migliandolo, Poggio d'Asti, Portacomaro Stazione, Quarto, Quarto superiore, Revignano, Rioscone, San Grato di Sessant, San Marzanotto, San Marzanotto Piana, San Vito - Poggio, Santo Spirito, Serravalle, Sessant, Torrazzo, Trincere, Vaglierano Alto, Vaglierano Basso, Valenzani, Valfea, Valgera, Valle Tanaro, Valle Andona, Valmaggiore, Valmairone, Valmanera, Variglie.

Asti komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Azzano d'Asti, Baldichieri d'Asti, Calliano, Castagnole Monferrato, Castell'Alfero, Castello di Annone, Celle Enomondo, Chiusano d'Asti, Cinaglio, Cossombrato, Isola d'Asti, Monale, Mongardino, Montegrosso d'Asti, Portacomaro, Refrancore, Revigliasco d'Asti, Rocca d'Arazzo, San Damiano d'Asti, Settime, Tigliole, Vigliano d'Asti

Asti şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Valence, Fransa
 Biberach an der Riss, Almanya
 Ma'alot-Tarshiha, İsrail

Piyemonte
Asti ili

Asti Belediyesi resmi websitesi 5 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Avellino, Güney İtalya'da Campania bölgesine bağlı kendi ismini taşıyan Avellino ili merkezi olan şehir ve komündür.

Geçmişi antik dönemlere dayanan Avellino Roma İmparatorluğu'nun sınırları içine girmeden önce Antik Hirpini uygarlığının en önemli şehri konumundaydı. M.S. 500'lerde toplu halde Hristiyanlığa geçen Avellino halkı sırasıyla Gotlar, Vandallar ve Lombardlar gibi birçok kavmin yönetimi altına girdi.
Yakın tarihte ise şehir II. Dünya Savaşı sırasında bir süre Alman ordularının konaklama noktalarından biri olmuş ancak Müttefik Kuvvetler'in ısrarlı taarruzları karşısında işgalden kurtarılamadı.

Avellino etrafı dağlarla çevrili bir ova üzerinde konumlanır. Campania Bölge merkezi olan Napoli'nin 42 km kuzeydoğusundadır. Salerno ile Benevento arasındaki yol bağlantılarının önemli bir kavşak noktasıdır.

Avellino'nun nüfusu (31.7.2010 ISAT tahminleri itibarıyla)  56.368 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.854 kişi/km². 19. ve 20. yy/da şehir nüfusunun gelişimi şu gösterimde izlenebilir:

Avellino'nun şu komünlerle sınırları bulunur: Aiello del Sabato, Atripalda, Caposele,Capriglia Irpina, Contrada, Grottolella, Manocalzati, Mercogliano, Monteforte Irpino, Montefredane, Ospedaletto d'Alpinolo, Summonte.

Campania
Avellino ili

Avellino belediye resmi webitesi1 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (İngilizce)
Il Magazine della città di Avellino17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aversa, gūney İtalya'da Campania Bölgesi'nde, Caserta iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinin 15 km kuzeyinde bulunan bir kent ve bir komün. Şehir İtalya'daki önemli tarım ovalarının birinin (Terra Lavoro ortasında bulunur. Şehrin önemli tarım ürünleri "Aversa şarabı" olarak ismi korunmalı kaliteli şarap ve manda sütünden yapılmış "mozzarella" peyniridir. Aversa "Seconda üniversità değli studi di Napoli (İkinci Napoli Üniversitesi) mimarı ve mühendislik fakültesi yerleşkelerinin bulunduğu bir kültür merkezidir.

Aversa antik Romalılar döneminde çiftlikler ve villalarla dolu bir tarım alanı idi. I. Justinianus döneminde Bizanslıların Ostrogotlara karşı Gotlar Savaşı adı verilen İtalya'yı geri alma seferleri sırasında bu mevki yakınlarındaki Atella şehrinin harabeye dönmesi Aversa civarındaki nüfusun artmasına ve bir kasaba-şehir nüvesi kurulmasına neden olmuştu.
1030'da güney İtalya'yı tehdit altında bulduran Araplara bir karşı kuvvet olarak güney İtalyanların kullandıkları Norman asıllı paralı askerlere bir mükafat olarak Napoli Dükü IV. Sergius, Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Konrad'ın onayı ile Alençon'dan gelen Norman komutanı Rainulf Drengot'a Aversa Kontu payesi verdi. Aversa böylece bir kontluk merkezi oldu. O zaman küçük bir kasaba olan Aversa Kont Rainulf'un diğer İtalya idareceilerinin adaletinden kaçanlara çok yumuşak davranıp sığınma hakkı sağlaması dolayısıyla çabucak büyüdü. Ayrıca Normanlar bu kontluğu Güney İtalya'ya ve Sicilya'ya yaptıkları hücumlar için bir üs olarak kullanmaya başladılar ve şehir Normanların sağladıkları yağmanın paraya döndürme merkezi haline geçti.
Normanlar çok geçmeden güney İtalya'yı ve Sicilya'yı ellerine geçirdiler. Bu Norman fatihlerin başında bulunan Robert Guiscard Aversa Kontu iken şehrin surlarını yaptırdı. Aynı dönemde diplomasi kullanarak Papa tarafından Aversa'nın, yakındaki Atella şehri yerine, bir başpiskoposluk oturduğu bir merkezi olmasını sağladı.
Fakat diğer güney İtalya yüksek idarecileri ve Papa, Normanların halka yönelik zalimce davranışlarına ve mal ve mülke karşı talancı-yağmacı tutumlarına karşı çıktılar. Papa ve İtalyan liderlerine karşı Normanların direnişi ve karşı hücumları sırasında Norman liderlerinin başında Aversa Kontu olan I. Richard bulunmaktaydı. Papa Aversa Kontu olan I. Richard'ı ve onun merkez şehri olan Aversa'yı aforoz etti. 1053'te Papa'nın müttefiki İtalyan orduları ile Norman orduları Civitate Muharebesi'nde karşılaştılar ve Normanlar bu muharebede çok büyük bir galibiyet kazanıp Papa'yı bile esir aldılar. Fakat Aversa Kontu Richard Papa'ya bir esir muamelesi göstermedi ve onunla birlikte Roma'ya gidip büyük şerefle karşılandı. Böylece hem aforoz edilmekten kendini ve şehrini kurtarıp hem de Normanlar Katolik kilisesi ve diğer İtalyanlar Normanların güney İtalya'da ve Sicilya'da hükümdar olmaları kabul edilmesine önayak oldu.
Aversa Kontluğu Norman hanedanı zamanla önemin kaybetti. Aversa Napoli Krallarının Anju Henedanı eline geçti. Napoli kralları Aversa'yı bir av merkezi ve tatil ikametgâhı olarak kullanmaya başladılar ve şehrin iç kalesi bu dönemlerde saray merkezi oldu. Özellikle Napoli Krallığı hükümdarlığı yapan Kraliçe İ. Joanna Aversa'da oturmayı tercih etti. Bu dönemde Napoli tahtına göz dikmiş olan Napolili asiller kraliçenin kocası olan Macar I. Andreyi bu kalenin penceresinden bir iple astılar. Bunun üzerine Anju hanedanın başı olan Macar Kralı I. Lajos bir ordu ile İtalya'ya girdi. Aversa'da verdiği bir ziyafette komployu hazırlayan Napolililerden kardeşinin intikamını aldı. Joanna ise Fransa'ya Avignon'a kaçmak zorunda kaldı. Anju hanedanının Aversa'da oturmayı tercihleri dolayısıyla Aversa büyük gelişmeler gösterdi. Örneğin San Dominik Kilisesi, San Nicola Kilisesi, Real Casa dell'Annunziata yetimhanesi ve hastanesi bu dönemden kalmadır.
Şehir Napoli Krallığı Aragonlulara geçince, bazı imtiyazlarını korumakla beraber, önemini kaybetmeye başladı. 1494de tahta Bourbon hanedanından VIII. Karlo geçmesi ile şehir çökmeye başladı. İspanyol kralların gelmesiyle 16. yy başından itibaren veba salgını ile şehrin nüfusu küçülmeye başladı ve 1656daki veba salgınından sonra çok azalan ve bir kasaba durumuna geçen şehir devamlı ekonomik zorluklar içinde yaşamaya başladı. III. Karlo Aversa'da büyüyüp orada kısa müddet yaşadıysa da bu şehrin ekonomik durumuna hiç tesir etmedi.
Fransa'nın İtalya'yı işgali ile Napoliten Cumhuriyetinin ve sonra tekrar gelen Bourbonların idaresi altında yaşadı. Bu dönemden hemen sonra Napoli'de Orta Çağlaradan kalma malikane sisteminin lahvedilmsi ve kilise ve manastırlara ait olan mal ve mülkleri devletleştirilmesi dolayısıyla şehri aillerini ve kilise ve manstır mensuplarını kaybetti.
İtalya'nın birleştirilmesi savaşları sırasında 1860'ta "Valturno Muharebesi"'nden hemen once Giuseppe Garibaldi Aversa'da kalmıştır. Bundan sonra Aversa İtalya Krallığı'na katıldı. Bu dönemde Aversa Caserta ili'ne bağlandı.

Aversa şehri Napoli civarında bulunan Terra Lavoro adı verilen büyük bir tarım ovasının içinde Aversa Kırlığı adı verilen ovalık bir arazide konumlanmış bulunmaktadır.
Aversa iklimi mutedil ve sıcaktır. Yazları sıcak olup ortalama ısı 26 °C (maksimum ısı 35 °C) olmakta bu mevsimde Aversa'da hemen hemen hiç yağmur yağmamaktadır. Kış ısı ortalaması 10 °C olup gayet ılıktır. Yağışlar pek düzgün olmamakta beraber en fazla yağış Ekim ve Ocak aylarında beklenmektedir.

Aversa'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.10.2010 itibarıyla) 51,591 kişidir. Aversa Napoli'ye 15 km uzaklıkta olup Napoli şehirleşmiş metropoliten bolgesinin bir parçası oldugu kabul edilektedir. 19. yy ve 20.yy da Aversa'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Aversa düzlük bir tarım arazisinde konumlandığı için geleneksel olarak tarım ürünleri imalatı önemlidir.
Şehirde üretilen manda sütünden yapılma "mozarella peyniri" tüm İtalya'da ün salmıştır.
Ayrıca şehirde bağcılık ve şarapçılık da çok ileridir. Geleneksel olarak asmalar sadece Aversa'da uygulanan bir usulle, kavak ağaçlarının özel yetiştirilmesi ile yapılmış pergolalarda asılarak, yetiştirilir ve bağ bozumu elle toplama şeklinde yapılmaktadır. Bağlardaki asmalar genel olarak beyaz üzüm veren "Asprinio" adı verilen asma çeşidindendir. Yetiştirilen beyaz üzüm "Aversa" isimli kaliteli beyaz şarap ve köpüklü "spumate" şarap yapılmak için kullanılır. Kalite standardlarına göre "Aversa" şarabi için üzüm bağlarında randımanın 14 ton/hektar olması; ürünün minimum alkol yüzdesi köpüksüz beyaz şarap için %10,5 ve köpüklü şarap için %11 olması gerekmektedir.
Günümüzde şehrin Napoli yakıninda olması dolayısıyla Aversa gittikçe Napoli şehrinin bir uydusu haline gecmektedir.

Aversa'da görülebilecek turistik yerler şunlardır: 

Aversa Tarsuslu Aziz Pavlus Katedrali: Romanesk mimarî stilde. Çok güzel bir kubbe ihtiva etmektedir. İçinde çok zengin sanat eserleri bulunur. "San Giorgio ve Aslan" heykeli Romanesk stilinde önceki stilde yapılmış ve tip olarak çok nadir bulunan bir heykeldir. 14. yüzyıldan itibaren yapılmış fresko tablolar da önemlidir. Katedralin hazine dairesinde bulunan gümüşten Barok tipi kilise kapları koleksiyonu İtalya'da eşsizdir.
Real Casa dell'Annunziata: Yapımı yaklaşık 1315. Bir yetimhane ve fakirlere yardım ve destek evi.
Aragonlular Şatosu: Bu tarihsel konak ve şato günümüzde gardiyan polis yetiştirmek için eğitim merkezi olarak kullanılmaktadır.
Kiliseler: Aversa Campania bölgesinde önem sırasına göre ikinci piskoposluk merkezidir. Şehrin tarihsel merkezinde çok büyük sayıda kilise bulunduğu için Aversa "yüz kilisesi olan şehir" adıyla ün yapmıştır. Bu kiliselerden önemlileri şöyle sayılabilir:
San Francesco delle Monache Kilisesi: Barok mimarı stilli
Santa Maria a Piazza: Yapımı 10.yy. İçinde Gioto ekolü ressamların fresk tabloları bulunur.
San Lorenzo Benediktin Manastırı Kilisesi: 10. yüzyıl yapımı. Bu manastırın etrafı üstü kapalı yürüyüş yolu olan avlusu çok güzel bir Rönesans mimari üslubu örneğidir.
Şehirde bulunan diğer kiliselerde de çok zengin eski duvar resimleri bulunmaktadır.

Aversa komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Carinaro, Casaluce, Cesa, Frignano, Giugliano in Campania (NA), Gricignano di Aversa, Lusciano, San Marcellino, Sant'Antimo (NA), Teverola, Trentola-Ducenta

Aversa'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Pratola Serra, İtalya
 Alife, İtalya

Caserta ili
Campania

Aversa Belediyesi resmi websitesi16 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Aversa sehri için online gazete16 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Aversa'de kulturel gelismeler hakkinda websitesi22 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Baalbek (/ˈbɑːlbɛk, ˈbeɪəlbɛk/; Arapça: بَعْلَبَكّ; Süryanice: ܒܥܠܒܟ), Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde, Litani Nehri'nin doğusunda, Beyrut'un yaklaşık 67 km (42 mil) kuzeydoğusunda yer alan bir şehirdir. Baalbek-Hirmil İli'nin merkezidir. 1998 yılında şehrin nüfusu 82.608 idi. Nüfusun çoğunluğunu Şii Müslümanlar oluşturur, bunu Sünni Müslümanlar ve Hristiyanlar takip eder; 2017'de ayrıca Suriye mültecilerinin de büyük bir varlığı bulunmaktaydı.
Baalbek'in tarihi en az 11.000 yıl öncesine dayanır ve Tarih öncesi, Kenanlılar, Helenistik ve Roma dönemleri gibi önemli periyotları kapsar. Büyük İskender MÖ 334'te şehri fethettikten sonra, burayı Heliopolis (Grekçe: Ἡλιούπολις, Yunanca "Güneş Şehri" anlamında) olarak yeniden adlandırdı. Şehir, Roma yönetimi altında gelişti. Ancak, Hristiyanlaşma dönemi ve 7. yüzyılda Arap fethi sonrası İslam'ın yükselişi sırasında dönüşümler geçirdi. Daha sonraki dönemlerde şehir Moğollar tarafından yağmalandı ve bir dizi depremle karşılaştı, bu da Osmanlı ve modern dönemlerde öneminin azalmasına neden oldu.
Modern çağda Baalbek, aranan bir turizm merkezi olarak ekonomik avantajlara sahiptir. Bacchus Tapınağı ve Jüpiter Tapınağı'nı içeren Roma tapınak kompleksinin kalıntıları ile tanınır ve 1984'te UNESCO Dünya Mirası alanı olarak listelenmiştir. Diğer turistik yerler arasında Büyük Emevi Camii, Baalbek Uluslararası Festivali, Seyyide Havla Türbesi ve Hacer el-Hibla olarak bilinen Roma taş ocağı alanı bulunmaktadır. Baalbek'in turizm sektörü, Lübnan'daki çatışmalar, özellikle 1975–1990 iç savaşı, 2011'den beri devam eden Suriye İç Savaşı ve İsrail-Hizbullah çatışması (2023–günümüz) nedeniyle zorluklarla karşılaşmıştır.
Baalbek, Hizbullah grubunun kalelerinden biri olarak kabul edilir ve onların siyasi kalesi olarak bilinir. Güney Lübnan'ın İsrail işgali (1982–2000) sırasında, grup Baalbek'te Lübnan ordusunu alt etmeyi başardı ve şehrin kontrolünü ele geçirdi. Yerleşim daha sonra İsrail güçlerine karşı saldırılar için adam toplama ve eğitme üssü olarak kullanıldı. Hizbullah, Baalbek'te önemli siyasi nüfuzunu ve halk desteğini sürdürmektedir. 2022 Lübnan genel seçimlerinde Emel-Hizbullah listesi Baalbek-Hirmil İli'ndeki 10 sandalyeden 9'unu kazandı.
İsrail, geçtiğimiz on yıllarda Baalbek bölgesindeki askeri ve sivil hedeflere karşı çok sayıda hava saldırısı ve baskın düzenledi. Örneğin, 2006'da Keskin ve Pürüzsüz Operasyonu sırasında İsrail komandoları bir hastaneye baskın düzenledi ve çok sayıda evi bombalayarak iki Hizbullah savaşçısını ve en az on bir sivili öldürdü. 2024'te İsrail-Hizbullah çatışması sırasında İsrail, tüm şehir için zorla yerinden edilme çağrıları gönderdi. Kısa bir süre sonra, İsrail hava saldırıları 8'i kadın olmak üzere 19 kişiyi öldürdü.

Roma kolonileri listesi

Bagheria (Sicilyaca: Baarìa), İtalya'nın güneyindeki Sicilya adasındaki Sicilya Özerk Bölgesi'nde, Palermo iline bağlı il merkezi Palermo'ya 15 km uzaklıkta bulunan bir kent ve bir komün.

Bagheria'nın Fenikeliler tarafından ilk defa yerleşilmiş antik "Solunto" şehri yanındadır. Zafferano Körfezi sahilde "Catalfano Dağı" civarında bulunan antik Solunto Fenikelilerin Sicilya adasını savunmak için (Palermo ve Mozia ile birlikte) kurdukları üç korunaklı mevki olmuştur. Fenikeler tarafında günümüzdeki Baghira şehir mevki için verilen isim, ("denize inen bölge" anlamına gelen) Bayharia olmuştur. Antik Romalı ve Bizanslılar döneminde bu mevkide kentsel yerleşim bulunmamıştır. Araplar adayı ellerine geçirdikten sonra da bu mevkii narenciye, zeytin, badem, hint inciri gibi ürünlerin bahçeli tarımı için kullanılmıştır ve Araplarca ismi "Baharıya" veya ("rüzgarlı kapı" anlamına gelen) "Bāb al-Gerib" olmuştur. 15. yüzyılda bu şehrin bulunduğu buruna civarda çalışan çiftçiler ve tarım işçilerini korumak amacıyla bir koruma kulesi yapılmıştır.
1658'de eski Sicilya Genel Valisi ve asıl "Branciforte" sülalesinden olan "Butera Prensi" "Giuseppe Branciforti" Bagheria'da büyük bir villa yaptırdı. Prens bu villada yerleşip çok kalabalık akrabalarına ve kendine hizmet sağlayan hizmetkarlar kadrosuna ikametgâh sağlamak için bir küçük köy kurdurdu. Bundan sonra bu mevki civarı diğer Palermo asillerinin ve zenginlerinin süslü ve büyük villalar yaptırmak için tercih ettikleri bir bölge oldu. Örneğin mimar Andrea Cirricione tarafından tasarımı yapılan "Villa San Marco", mazgalları ve girişinde indirilip kaldırılabilir köprüsü bulunan bir Orta Çağ şatosu şeklinde yapılmıştır. Sicilya Krallığı'nın Savoya hanedanı (1713–21) ve Habsburg hanedanı (1721–30) idare edilme dönemlerinde ve bundan hemen 20-30 yıl sonra bu mevkide villa yaptırma modası devam etmiştir. Mimar "Tomasso Maria Napoli" Roma ve Viyana'da edindiği mimarlık tecrübelerine dayanarak tasarlayıp 1712'de yapılan "Villa Valguarnera" ve 1715'te yapılan "Villa Palgonia" Barok mimarı üslubuna dayanan çok göz alıcı villalardır. 1763'te moda değişmiş ve 1763'te genç mimar G.V. Marvuglia tarafından tasarlanan "Villa Villarosa" Neoklasik mimarî üslubunda olup 1760'ta Fransız mimar Jean-François Neufforge'in hazırlayıp yayınladığı neoklasik binalar planlarından çok etkilenmiştir. Bundan sonra yapılan villalar bu neoklasik üslubu benimsemişlerdir.
1769'da şimdiki Bagheria bölgesinin malikane haklarına sahip olan ilk villayı kuran prensin amaca oğlu olan Bütera Prensi kendine ait topraklardan daha fazla toprak ve ev kirası almak hedefiyle arazileri üstünde çok iyi planlanmış bir yeni şehir olarak Begharia'yı kurdurdu. Bu plana göre kendi villası ile Palermo-Massina anayoluna kadar yaptırdığı "Corsa Bütera" Caddesi yeni şehrin ana caddesi oldu.
19. yüzyılda Kuzey Avrupa'nın zenginlerinin gençliklerinde yaptıkları güney Avrupa "Grand Tur"ları arasında villaları ile ünlü olan Beghira popüler olan bir menzil oldu. Bu şehri "Grand Tur" yaparken ziyaret edenler arasında Goethe, John Soane, K. F. Schinkel gibi kişiler bulunmakta ve Patrick Brydone hazırlayıp 1773'te Londra'da bastırdığı Grand Tur rehberinde Beghiria çok övülmektedir.
20. ve 21. yüzyılda Sicilya'da şehir plancılığının iyi uygulanmaması dolayısıyla Bagheria'nın Barok ve Neoklasik mimarı usullu süslü villaları yanında çeşitli apartmanlar kurularak şehrin eski karakteri kaybolmaya yüz tutmuştur.

Bagheria Sicilya adası merkezi olan Palermo'nun 15 km uzağında antik "Solunto"'nun bulunduğu mevkin kenarında kurulmuştur. Denizden ortalama 75 m rakımlı bir mevkidedir, ama deniz kıyısında "Aspra" adlı bir semti vardır.

Bagheria'ın belediye sınırları içinde nüfusu (31.3.2009 itibarıyla) 55.938 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Bagheria'in nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Bagheria'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Villa Palagonia: Yapımı 1715. Tasarımını mimar Tommaso Napoli yapmıştır. Barok mimarı üslubundadır. Yapının dışında bulunan kavisli mermerden yapılmış merdiveni ile ünlüdür. Günümüzde halka açıktır.
Diğer önemli villalar: Villa Bütera, Villa Valguarnera, Villa Trabia, Villa Spedalotto, Villa San Çataldo, Villa Villarosa, Villa San Marco, Villa Filangeri, Villa Sant'İşidoro, Villa Ramacca, Villa Serradifalco, Villa Larderia, Villa Campofranco.
Renato Güttüso Müzesi: Bu ressama ait eserler Villa Cattolica'da devamlı olarak sergilenmektedir.
Mueso di Gıocattolo di Pietro Piraino: Sicilya'da yapılmış çocuk oyuncakları koleksiyonu müzesi

Bagheria komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Ficarazzi, Misilmeri, Palermo, Santa Flavia

Palermo (il)
Sicilya
Sicilya Özerk Bölgesi

Bagheria Belediyesi resmi websitesi4 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Bandung, Endonezya'nın Batı Cava bölgesinin başkentidir. 2007 istatistiklerine göre 7,4 milyon nüfusuyla Endonezya'nın üçüncü büyük şehridir. Denizden 768 metre yükseklikte olan şehir, diğer Endonezya şehirlerine kıyasla yıl boyunca daha serin bir iklime sahiptir. Nehir yatağı üzerine kurulu olan şehir ayrıca yanardağlarla çevrilidir. Coğrafi yapısının şehre doğal bir güvenlik sistemi sağlamasından dolayı geçmiş yıllarda burada sömürge kurmuş olan Hollandalılar ülkenin başkentini Cakarta'dan Bandung'a taşıma planları yapmışlardır.
Onsekizinci yüzyılda Hollandalı sömürge güçler şehri çeviren dağlarda çay tarlaları açtılar. Daha sonra bu tarlaları kurdukları yollarla şehre bağladılar. Bölgede yaşayan Avrupalıların isteği üzerine 1906 yılında ilk belediyesi kurulan Bandung, düzenli bir yerleşim birimi haline geldi. Lüks oteller, lokantalar, kafeler ve Avrupai butiklerin açılmasıyla birlikte şehir; "Paris van Java" (Cava'nın Paris'i) olarak anılmaya başladı.
Endonezya'nın 1945 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından şehir hızlı bir şekilde gelişip kentleşmeye başladı. Her ne kadar Bandung; içme suyu problemi, yoğun trafiği, selleri ve başka problemleriyle yüz yüze olsa da şehir hala pek çok insanın ilgisini çeken yerlerden birisidir. Cakarta'ya karayoluyla 3 saat mesafede bulunmasından dolayı Cakarta'da yaşayanlar haftasonları bu şehre gidip tatillerini burada geçirirler.
18-24 Nisan 1955'te toplanan ve o dönem yeni bağımsızlığını kazanan Asya-Afrika devletlerini bir araya getiren Bağlantısızlar Hareketinin bir parçası olan Bandung Konferansı da burada yapılmıştır.

Bari (İtalyanca: Provincia di Bari), güney İtalya'da Puglia bölgesinin bir  İli olup merkezi Bari şehridir. İlin alanı 3.825 km² olup bu ile bağlı olan 41 belediye bulunur.
2009'a kadar Bari'ye bağlın 48 belediye bulunmaktaydı. O yıl Barletta-Andria-Trani adlı yeni bir İl  kurulup idareye başlamıştır. Bu yeni İle Bari'den, 2005 sayımına göre 346.025 nüfuslu, 7 belediye  alınmıştır ve bu yeni İlin üç belediyesi  ise Foggia’dan bağlanmıştır.

Bari, Puglia Bölgesi'nin orta kısmında eskiden "Terra Bari" adı verilen arazide konumlanmıştır. Bari'nin doğusunda Adriyatik Denizi; batısında Basilicata Bölgesi'ne bağlı Matera ile yine aynı bölgeye bağlı Potenza; kuzeyinde Barletta-Andria-Trani; güneyinde Taranto ve Brindisi bulunur.

Bari ili nüfusu (31.5.2010 tahmini itibarıyla) 1.255.901 kişi olup nüfus yoğunluğu 328,16 kişi/km² olur.

Bari ilinin 41 belediyesi bulunmaktadır. Nüfus büyüklüğü (31.5.2010 tahminleri itibarıyla) sırasına göre ilde bulunan nüfusu yaklaşık 10.000 kişiye yakın  büyük belediyeler şunlardır.

Puglia
Bari

Bari İli resmi websitesi  (İtalyanca)

Barletta (Puglia lehçesi: Varrètt veya Barlètt), güney İtalya'nın Puglia bölgesinde Barletta-Andria-Trani ilinin Andria ve Trani ile birlikte merkezi olan, Adriyatik Denizi kıyısında bir kent.
Bari'nin kuzeyinde yer alır. Limanı bulunur ve sayfiye merkezidir. Şarap üretimi yapılır, kimya sanayisi bulunur. Kentte, Roman-gotik üslubunda katedrali vardır. Gotik üslubundaki S.Sepolcro Kilisesi'nin önünde bir tunç "kolos" (bir Roma imparatorunun Bizans üslubundaki heykeli) mevcuttur.

Barletta şehri Adriyatik Denizi sahilinde; Oftanto Nehrinin kayalık olan sahili alüvüyonlarla doldurduğu bir mevkide konumlanmıştır. Oftanto Nehri kuzeyde bulunan coğrafi "Murgia" bölgesini güneyde bulunan ve Barletta'da başlayan mümbit "Tavoliere" ovasından ayırmaktadır.
Barletta şehri Manfredonia Körfezinin güneybatısında konumlanıp Adriyatik Denizi'ne doğuya doğru uzanan bir yarımada olan "Gargano"'nun karşı sahilinde bulunmaktadır. Kuzeyinde Adriyatik Denizi kıyılari; 12 km güneydoğusunda Trani şehri; 22 km güneybatısında Canosa kasabası; 5 km kuzeybatısında Oftanto Nehri'nin denize ağzı ve 13 km batısında Margherita di Savoia kasabası
bulunur. Şehir denizden 10-15m rakımlı bir düz ovada kurulmuştur. Şehrin arazisi yüzölçümü 146.91 km² olup doğudan batıya 6 km ve kuzeyden güneye  yaklaşık 2 km.dir ve toplam belediye sınırları uzunluğu yaklaşık 13 km.dir.

Barletta şehrinin komun sınırları icindeki nüfusu (30.10.2010 tahminleri itibarıyla) 94.374 kişidir ve nüfus yoğunluğu 642 kişi/km² olur. Barletta komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Puglia
Barletta-Andria-Trani

Barletta Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Barletta sehri websitesi19 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Barletta (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Battipaglia İtalya'nın güney kesiminde, Campania yönetim bölgesine ve Salerno iline bağlı bir kent ve bir komün.

Battıpaglıa kenti Tusciano Çayı ile Sele Çayı'nın geçtiği bir geniş bir ovalık düzlük arazi içinde nispeten yüksekte bulunan "Castelluccia" tepesi etrafında kurulmuştur. Komünün bir kısmı Eboli Dağlarının eteklerinde bulunan tepelerde ve kalan diğer kısmı ise nehirlerin getirdiği alüvüyonla kaplı cok verimli bir ovadadır.

Battipaglia'nin belediye sınırları içinde nüfusu (1.12.2010 itibarıyla) 50.719 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Battipaglia'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Şehir çok geniş ve çok verimli bir düzlük arazinin merkezinde bulunmaktadır. Bu nedenle şehrin ekonomisi yıllarca tarıma ve tarımla ilgili imalat ve ticarete dayalı olmuştur.
Battıpaglıa'da besin sanayi de çok gelişmiştir. Özellikle sanatkalığa dayanan sütten maddeler imalatı çok önemlidir. Battıpaglıa çok ünlü bir taze peynir olan "Mozzarella" peyniri üretimi ile tüm İtalya'ya ün salmıştır.
Fakat 1960'lı yıllarda ve sonra Battıpaglıa'da çok önemli sanayi gelişmeler olmuş ve şehrin ekonomik şekli değişmiş ve bir sanayi şehri karakterini almıştır. Bunların başında süt mamülleri imalatı sanayileşmiştir. Battıpaglıa günümüzde İtalya'da çok önemli olan tarım-imalat şirket ve fabrikalarının  (örneğin "Bonduelle" şirketi) bulunduğu şehirdir. Ayrıca şehirde çeşitli sanayi üretimi çok gelişmiştir. Bunlara arasında otomotiv yan sanayi, elektronik ekipman, kablo üretimi, fiber-optik kablo üretimi, paketleme maddeleri ve metal kutular, tutun ve tütün mamülleri üretimi ve plastik sektör ve şirketleri gelmektedir.

Battipaglio komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Bellizzi, Eboli, Montecorvino Rovella, Olevano sul Tusciano, Pontecagnano Faiano

Campania
Salerno (il)

Battipaglio komünü resmi websitesi (İtalyanca)

Benevento (Benevetano lehçesi: Ben-viént, Latince: Beneventum), güney İtalya'da Campania Bölgesi'nde, Benevento ili'nin merkezi bir kent ve bir komün.

Benevento antik Romalılar eline geçmeden önce Samnitler'in başkenti idi ve ismi "Malöwent" veya "Maloento" idi. Samnitler antik Romalılar tarafından MÖ 310'da yenildikten sonra bu şehir kalesine sığınmışlardı. Antik Romalılar Epir Kralı Pirus'u yendikten sonra MÖ 262'de bu şehri ellerine geçirip bu çok korunaklı kalesi dolayısıyla bu çok stratejik mevkide bir Roma kolonisi kurdular.
Antik Romalılar idaresi altına geçtikten sonra şehrin adı "Maleventum" ve sonra "Beneventum" oldu. Bu isimde "-vent" kısmı "pazar" sözcüğüne eşit olup antik Roma çağlarında şehrin önemli ticaret merkezi olmasına işaret etmektedir. Antik Romalıların şehir isminin "Mal(um)" kısmını "fena olaylar" olarak tafsir ettikleri ve batıl ittikatla şehrin adını "Bene-evento" (iyi haberler-olaylar) olarak değiştirdikleri iddia edilmiştir. Roma imparatorluk dönemlerinde ve Bizans'in İtalya'da olduğu dönemlerde önem kazanan bu şehrin Troya Savaşı'ndan dönen Diomedes tarafından kurulduğu inancı yaygındı.
Batı Roma İmparatorluğu çöktükten sonra bu şehir ve kalesi MS 542'de Totila idaresindeki Ostrogotlar eline geçmiş ve bunlar tarafından kalesi yıkılmıştır. MS 570 yakınlarında ise Dük Zotton idaresi altında Lombardlar'ın güney kolu bu şehri ele geçirmiş ve Lombard asıllı "Benevento Dükalığı" başkenti yapmışlardır. Bu dukalık Milano ve Pavia'da bulunan "Lombard Krallığı"'ndan bağımsız idare edilmeye başlanmıştır. 662'de Benevento Dükü Grimmoald "Lombardlar Kralı" olunca Benevento bu krallığın başkentiğini yapmıştır.
1047'de Benevento Prensliği Apulia'lı Kont Drogo idaresindeki Normanlar eline geçmiştir. 1063'te ise Normanlar bu şehri Papalığa satmışlar ve Benevento Papalık Devleti içinde önemli bir şehir olmuştur ve 1806'ya kadar bu devletin bir parçası olarak kalmıştır.
1806'da İtalya Napolyon Bonapart idaresine geçtikten sonra Napolyon kendine destek veren önemli soylu politikacı ve dışişleri bakanı olan Talleyrand'a "Benevento Prensi" unvanı vermiştir. 1814 Viyana Kongresi ile Benevento tekrar "Papalık Devleti" idaresi altına verilmiştir.
Papalık Devleti 1890 yılına kadar varlığını sürdürmüş ve o tarihte Savoya Hanedanı'nın idaresindeki Sardinya Krallığı İtalya'yı tek bir bayrak altında toplaması sonucu işlevini kaybetmiş ve Benevento yeni kurulan İtalya Krallığı'nin parçası olmuştur.

Benevento şehri Campania Bölgesinde kendi adını taşıyan Benevento ili merkezi olup bu bölge merkezi olan Napoli'nin 50 km. kuzeydoğusundadır.
Benevento şehri İtalya'nın doğusundaki Adriyatik Denizi ve batısındaki Tiren Denizi ile aynı mesafede yarımadanın ortasında Campania Apenin Dağları arasında konumlanmıştır. Şehrin mevkii çok tepeliktir. Ortalama rakımı 135 m. olmakla beraber Benevento komünü içinde en düşük rakım 80 m. ve en yüksek rakım 485 m. yi bulmaktadır. Şehir "Calore İrpino" Çayı, "Volturno" Çayı ve "Sabato" Çayın'nin birleşme mevkiinde kuruludur. Şehrin merkezi ve kalesi  bu akarsu vadileri arasında bulunan bir tepe üzerinde bulunur; şehrin diğer semtleri ise vadi içlerinde ve yeni varoşlar ise vadi etrafındaki tepeler üzerinde bulunurlar.
Benevento şehri ve civarının en önemli ekonomik iş alanı tarımdır. Üretilen tarım maddeleri arasında üzüm, şarap, zeytin ve tütün başta gelir. Şehirde tarıma dayalı besi maddeleri sanayii, özellikle şekerleme ve makarna fabrikaları yanında, tekstil üretimi, hafif makine üretimi ve inşaat firmaları da bulunur.

Benevento'nun belediye sınırları içinde nüfusu (31.8.2010 itibarıyla) 62.977 kişidir. Fakat Benevento komunu dışında bulunan ve şehrin varoşlarından olan metropoliten Benevento sehirlesmiş alanı nüfusunun yaklaşık 100.000 olduğu tahmin edilmektedir. 19. yy ve 20. yüzyılda  Benevento'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Benevento'da görülebilecek turistik yerler şunlardır: 

Benevento komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Apollosa, Castelpoto, Foglianise, Fragneto Monforte, Paduli, Pago Veiano, Pesco Sannita, Pietrelcina, Ponte, San Giorgio del Sannio, San Leucio del Sannio, San Nicola Manfredi, Sant'Angelo a Cupolo, Torrecuso

Benevento'nun şu kentle kardeş şehir bağlantısı bulunmaktadır:

 Torre Annunziata, İtalya

Benevento ili
Campania

Italyanca Wikipedia "Benevento" maddesi 5 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Benevento Belediyesi resmi websitesi 11 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Bergamo (Lombardca: Bèrghem), kuzeybatı İtalya'nın Lombardiya bölgesinde bulunan, aynı adı taşıyan Bergamo ili merkezi olan bir şehirdir. 2018 itibarıyla nüfusu 121.200 kişidir.
Şehir, Lombardiya bölgesinin merkezi olan Milano'nun 40 km kuzeydoğusundadır.
Şehrin denizden yüksekliği 249 metredir. Şehir eski "Città Alta" adlı "yukarı şehir" ile "Città Bassa" adlı modern "aşağı şehir" olarak ayrılmıştır. Şehrin iki kısmı arasında füniküler bağlantı da bulunur. "Città Alta (Yukarı şehir)" 16. yüzyılda yapılan 5 km uzunlukta şehri çeviren ve San Agostino, San Lorenzo, San Giacomo ve Sant'Alessandro adlı dört kapısı bulunan şehir surları ile çevrilidir.

Bergamo'nun belediye sınırları içindeki nüfusu 2018 itibarıyla 121.200 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Bergamo'nun belediye sınırları içindeki nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Bergamo eski "Città Alta" adlı yukarı şehir ile "Città Bassa" adlı modern aşağı şehir olarak ayrılmıştır.

Yukarı şehir Venedik Cumhuriyeti tarafından yaptırılan surlar içinde bulunmaktadır. Bu bölgede ikametgâhlara çok büyük talep olduğu için ev ve daire fiyatları İtalya ortalamasının çok üzerindedir. Città Alta'da şu turistik görülebilecek yerler vardır:

Cittadella (İç Kale): Milano Dükleri Visconti'ler tarafından 14. yüzyıl ortalarında yapılmıştır.
Rocca (Şato): Yapımına 1311'de başlanmıştır. Sant'Eufemia adlı tepenin üzerindedir. Yapıma başlatan Castelbarco'lu bir papazdır ama sonra Milano dükü Azzone Visconti tarafından bitirilmiştir. Yanında daha geniş bir kale bulunmaktaydı ama günümüzde sadece Venedikliler tarafından yapılan büyük kule kalmıştır.
Mura Veneziane (Venedikliler surları): 6.200 metre uzunlukta şehrin çevresini kuşatırlar.
Piazza Vecchia (Eski meydan)
Palazzo della Ragione: 12. yüzyılda yapılmış ve 16. yüzyıl sonlarında mimar "Pietro Isabello" tasarımına göre tekrar yapılmıştır. Cephesinde süslü pencereler üzerinde Venedik Devlet sembolü olan San Marco aslanı bulunmaktadır. İç avluda 18. yüzyıldan kalma bir güneş saati vardır. Tarihsel bağımsız Bergamo komününün idare merkezidir. Sonradan Belediye Sarayı ve günümüzde il hükûmet sarayıdır.
Palazzo Nuovo (Biblioteca Angelo Mai) (Kütüphane) 17. yüzyıl başlarında mimar "Vincenzo Scamozzi" tasarımına göre büyük bir kısmı bitirilmiş ancak tamamlanması ancak 1926'da olmuştur. in the early
Dinsel binalar:
Santa Maria Maggiore Basilikası: 7. yüzyılda yapılmış olan bir kilise yerine 1137'de yapılmaya başlanmış ve yapım 15. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bu binadan sadece dışında Romenesk mimari usullu şekli kalmıştır ve 16. ve 17. yüzyıllarda içerisi büyük yenileştirmeye uğramıştır. Kubbesindeki resimler ünlü Venedikli ressam Giovanni Battista Tiepolo tarafından hazırlanmıştır. 19. yüzyıl ünlü opera bestecisi Gaetano Donizetti'nin mezarı bu kilise içindedir.
Cappella Colleoni: Santa Maria Maggiore Basilikası'na bağlı bir şapeldir. Rönesans mimarı üslubunun güzel bir örneğidir. 15. yüzyılda çok ünlü paralı asker birliği komutanı olan Bartolomeo Colleoni'nin süslü lahdi bu şapel içinde bulunur.
Battistero (Vaftizhane): 1340'ta yapılmış sekiz köşeli bir bina.
Bergamo Katedrali: İlk yapımı 17.yy ama sonradan ekler yapılmıştır.
San Michele al Pozzo Bianco: Yapımı 12. yüzyıl. Bu kilise 12.-16. yüzyıl dönemine ait çok değerli dinsel fresko tablolar ihtiva eder.
Museo Civico Archeologico (Şehir Arkeoloji Müzesi): Cittadella binası içinde bulunur.
Museo di Scienze Naturalı Enrico Caffi (Doga bilimleri müzesi). 'Cittadella binası içinde bulunur.
Orto Botanico di Bergamo "Lorenzo Rota: Bergamo şehri botanik bahçesi.
Günümüzde Città Alta ve civarı Parco dei Colli di Bergamo (Bergamo Tepesi Parkı) adı verilen bir park içinde bulunmaktadır.

Aşağı şehir Bergamo'nun modern merkezidir. 

Borghi: 19. yüzyılda eski Bergamo'yu diğer Lombardiya şehirlerine bağlayan ana yol üzerine "Borghi" adı verilen asıl ve zenginler için konak ikametgâhlar yapılmıştır. Bunlar arasında oilgi çekebilecekler şunlardır:
Borgo Palazzo: Brescıa'ya giden yol üzerinde
Borgo San Leonardo: Milano yolu üzerinde.
Borgo Santa Caterina:"Valle Seriana" yolu üzerinde
Via 20 Settembre: Merkezde ana alışveriş ve pazar caddesi
19. yüzyıl sonuna kadar kamu sektörü binaları: "Adalet Sarayı", kiliseler ve manastırlar.
19. yüzyıl sonuna kadar dönemde şehir semtleri: "Santa Lucia", "Borgo Santa Caterina", "Monterosso", "Conca Fiorita", "Borgo Palazzo", Celadına, Loreto, "San Tomaso", "Campagnola", "Grumellina", "San Paolo Apostolo"
20. yüzyıl ikinci yarısında kurulan ve gelişen semtler: "Longuelo", "Colognola", "Malpensata", "Boccaleone", "Redona", "Valtesse"
Città Bassada bulunan artistik önemi bulunan yerler şunlardır:

Accademia Carrara Resim Galerisi: Carrara Güzel Sanatlar Akademisi resim galerisi. Günümüzde bu galeri binası restore edilmektedir.
GAMEC - Galleria d'Arte Moderna e Contemporanea (Modern Güzel Sanatlar Galerisi)

Bergamo komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Azzano San Paolo, Curno, Gorle, Lallio, Mozzo, Orio al Serio, Paladina, Ponteranica, Seriate, Sorisole, Stezzano, Torre Boldone, Treviolo, Valbrembo

Bergamo şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Greenville, Güney Karolina, Amerika Birleşik Devletleri
 Pueblo, Colorado, Amerika Birleşik Devletleri
 Mulhouse, Fransa
 Tver, Rusya
 Pereira, Colombia
 Bengbu, Çin
 Buenos Aires, Arjantin
 Cochabamba, Bolivya

Lombardiya
Bergamo (il)

Resmî site (İtalyanca)
Bergamo resmi turizm websitesi 20 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca), (İngilizce)

Bisceglie, güney İtalya'da  Puglia Bölgesi'nde, Barletta-Andria-Trani iline bağlı ve Bari şehrinin merkezinin 34,5 km kuzeybatısında bulunan bir kent ve bir komün.

Geleneksel açıklamalara göre bu şehrin mevkiinde antik Romalılar döneminde "Vigiliae (Nöbetçi)" adlı bir yerleşke bulunmaktaydı. Modern şehir 11. yüzyılda Normanlar tarafından kurulmuştur ve şehirde bir Norman kalesi bulunmaktadır. 15. yüzyılda Puglia'yı ele geçiren Napoli Krallığı hükümdarları olan İspanyol asıllı Aragonlar hanedanı döneminde şehir genişletilmiş ve surları yenilenmiştir. 1860'ta Garibaldi'nin ordusunu desteklemesi ile şehir referandum ile İtalya Krallığı'na katılmıştır.

Bisceglia şehri Adriyatik Denizi kıyısında (rakımı 16 m) bir liman şehridir. İklimi mutedil Akdeniz iklimi olup yazları sıcak ve kuru geçmekte ve şehre yakın plajlar da yaz turisti çekmektedir. Şehir önemli bir tarım merkezidir ve tarım ile ilgili sanayileri bulunmaktadır.

Bisceglie'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 54.817 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Bisceglie'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Bisceglie'da görülebilecek turistik yerler şunlardır: 

Santa Margherita Kilisesi: Yapımı 12. yüzyıl Apulia-Romanesk mimari stilde
Norman kalesi ve kulesi:
San Adoeno Manastırı: Yapımı 11. yüzyıl
San Pietro Apostolo Cokatedrali: Yapımı 13. yüzyıl
Santa Croce Mağaraları
Dolmenler: " Chianca", "Frisari, "Albarosa" ve "Giano" adi verilmiş 4 dolmen.
Palazzo Tupputi: Yapımı 16. yüzyıl, Cephesinde özel süsler

Bisceglie komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Corato (BA), Molfetta (BA), Ruvo di Puglia (BA), Terlizzi (BA), Trani

Bisceglie'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Al Fuheis, Ürdün
 Han Yunus, Filistin
 Tartus, Suriye
 San Pancrazio Salentino, İtalya

Barletta-Andria-Trani
Puglia

Bisceglie Belediyesi resmi websitesi 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Bisceglie turizm websitesi29 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Bitonto, güney İtalya'da Puglia Bölgesi'nde, Bari iline bağı ve Bari şehrinin merkezinin 11 km batısında bulunan bir kent ve bir komün.

Bitonti şehri antik İtalya kavimlerinden olan "Peucetii" tarafından kurulmuştur. Sonradan bu bölgeye gelip yerleşen Grek göçmenler tarafından aslının nereden geldiği bilinmeyen Butontinoi ismi verilmiştir. Geleneksel söylentilere göre şehir bir İlliryalı kral tarafından "Botone" olarak isimlendirilmiştir. Şehrin ilk surlarının kalıntısı MÖ 5.-4. yüzyıldan kalmadır.
Bitonto'da ele geçirilen eski sikkeler Grek Sparta'nın kolonisi olan Tarentum şehri sikkeleri ile hemen hemen aynı olup sadece ek olarak BİTONTİNON yazısı taşımaktadır. Antik Romalıların yaptığı Samnit Savaşları (MÖ 340-290) sırasında Romalılara müttefik olan civitas Butuntinenses yarı-bağımsızlığını ve eski kanunlarını koruyan bir municipium olarak kabul edilmiştir. Geç Roma İmparatorluk döneminde bir Romalı şehri olarak Frontius tarafından hazırlanmış olduğu Liber Colonis kitabında, Antonini Itinerarium (Antonin Yol Menzilleri) ve diğer imparatorluk yol menzilleri kitaplarında ve Tabula Peutingeriana adlı kitaplarda ismi geçmiştir. Bitonto, Roma'dan Brundisium limanına giden Via Traina adlı ana antik Romalı yolu üzerinde yolcuların atlarını değiştirebilecekleri önemli bir menzil olarak görev yapmıştır.
Günümüzdeki Katedral'in bodrum ve temellerinde yapılan kazılardan aynı mevkide bir erken Hristiyan bazilikası bulunduğunu ortaya çıkartmıştır. Ancak Orta Çağ başlarında bu şehirde bir Katolik Hristiyan kilise merkezi olduğuna dair elde hiç belge bulunmamaktadır. Yine Lombardlar'ın bu şehirde idare merkezleri olduğuna dair belge bulunmaz; ama Lombard hukuku ve kanunlarının bu bölgede devamlı olarak geçip uygulandığı gayet açıktır.
9. yüzyılda Bitonto Arapların hücumuna uğramıştır. Geleneksel söylentilere göre hücum eden Arapların lideri şehir surları önünde şehit düşürülmüştür.
1009'da Barili Melus'un isyanına Bitonto da katılmıştır.
Orta Çağ ilerledikçe Bitonto birkaç baronun idaresi ve sahipliliği altında kalmıştır. En sonunda bu malikanelik hakları 13. yüzyıl "Acquaviva" sülalesi eline geçmiştir. Bu sulalale "Atri Dükleri" idi ve 1464'te Bitonto'daki malikane haklarını korumak için Napoli Krallığı kararı ile için "Bitonto Markizliği" kurdular. İlk markiz "Giovanni Antonio Acquaviva" dan sonra kardeşi olan "Andrea Matteo Acquaviva" adlı bir ünlü paralı ordu komutanı 1487'ye kadar Bitonto Markizliği yapmıştır. 1552'de şehri halkı para toplayıp Acquavivalar malikane hakları için 66.000 düka altını verip şehrin bağımsızlığını satın almışlardır.
1734'te Polonya Veraset Savaşı sırasında İspanyol Kralı Bourbonlu III. Carlos ve "Montemar Dükü" komutasındaki İspanyol ve Napoli ordusu "Belmonte Prensi" komutasındaki Avusturya ordusunu şehir duvarları önünde yapılan "Bitonto Savaşı"'nda yenmişler. Böylece Napoli Krallığı Bourbon Hanedanı eline geçmiştir.

Bitonto Adriyatik Denizi'nin 2 km yakınlarında olmakla beraber Murgia platosundaki bir tepenin üzerinde kurulmuş olup ortalama rakımı 118 m'dir. Belediye sınırları içinde en düşük rakım kuzeyde denize en yakın noktada 39 metrede bulunur; ama belediye alanının kuzeyi çok dağlık olup rakım 491 m'ye ulaşır. 1928'e kadar bu şehrin Adriyatik Denizi sahilinde bulunan bir semti de bulunmakta idi.

Bitonto'nun belediye sınırları içinde nüfusu (31.8.2010 itibarıyla) 56.474 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Bitonto'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Bitonto civarında tarım üretimi önemlidir; özellikle zeytin, şaraplık üzüm, badem, buğday ve arpa gibi zahire üretimi ziraatı başta gelmektedir. Şehrin etrafında çok geniş alanlarda bulunan zeytinlikler dolayısıyla İtalya'da Bitonto "zeytin ağaçları şehri (città degli ulivi)" olarak tanınmaktadır ve şehrin civarında çok geniş alanlara dikilmiş bulunan "cima di Bitonto" adlı zeytin ağacı tipi de ünlüdür.
Şehirde (şarapçılık, bira üretimi, tekstil gibi) tarıma bağlı sanayiler bulunmaktadır. Zeytinyağcılık şehirde 12. yüzyılda çok geliştirilmiş ve 13. yüzyıldan itibaren Akdeniz havzası ve Avrupa'ya ihraç edilmeye başlanmıştır. Şehirde üretilen "ekstra virgin" tipi zeytinyağı tüm Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine ihraç edilmektedir. Son zamanlarda Bitonto popüler bir turist merkezi de olmuştur.

Bitonto'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:
Bitonto şehrinde ortacağlardan kalma tarihsel merkez ve modern çağlarda yapılmış cevre semtler bulunur.

Kale,
Şehir surları: Porta Pendile, Porta Nova, Porta Robustina, Porta la Maja ve Porta Baresana adlı şehir kapıları
Torrione Angioino Kulesi
Saraylar ve konaklar
Palazzo Sylos-Labini Sarayı
Palazzo Bove Sarayı.
Palazzo Sylos Vulpano Sarayı: Geç Rönesans mimari stilde.
Palazzo Lerm Konağı
San Valetino Katedrali: yapımı 11-12. yüzyıl Romanesk mimari stilinde. Bari'de bulunan San Nicola Katedrali'inden etkilenerek yapılmıştır
San Cosma e Damiano Bazilikası.
San Francesco Kilisesi: Yapımı 12. yüzyıl 1283'te antik Romalı duvarları kalıntıları üzerine Assisili San Francesko'nun şehri 1222'de ziyaretini anmak için yapılmıştır. Geç-Romenesk stilinde cephesi bulunur. Girişte bulunan heykeller arasında "sığır" hayvan figürleri şehir idaresi altında tutan "Bove Sulalasi"'ne atıfla yapılmıştır. Can kulesi 16. yüzyılda yapılmıştır. İçinde fresko tablolar ve 16. yüzyılda yapılmış kilise mimberleri bulunur.
Diğer kiliseler:
San Gaetano Kilisesi.
San Domenico Kilisesi.
Santa Caterina Kilisesi.

Bitonto komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Altamura, Bari, Binetto, Bitetto, Giovinazzo, Modugno, Palo del Colle, Ruvo di Puglia, Terlizzi, Toritto

Bari (il)
Puglia

Bitonto Belediyesi resmi websitesi 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Bitonto (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Bitonto sehrinde bir sanal tur - Bitonto sehri resmi turizm websitesi (İtalyanca)
Bitonto.net (İtalyanca)

Brindisi, İtalya'nın Puglia bölgesinde, aynı ismi taşıyan Brindisi ilinin idarî merkezi şehir ve belediyedir. Adriyatik Denizi'nin kıyısında yer alır. Merkez nüfusu 92 bin kadardır. Brindisi, Akdeniz'in önemli liman kentlerinden biridir. Petrokimya ve hava taşıtları yapımı sanayisine sahiptir. Askerî filosu ve askerî üssü vardır.
Brindisi, 1,830 km²'lik yüzölçümüne sahiptir ve nüfusu 31 Aralık 2024 itibarıyla 81.664'tür.

Antik Brindisi kenti, Roma dünyasının Doğu'ya açılan liman kapısı işlevi görüyordu. Kent, MÖ 244'ten başlayarak Roma egemenliği altına girdi. O dönemlerde Latince Brundisium adıyla anıldı. MÖ 2. yüzyılda, İtalya'yı kuzeyden güneye kat eden antik yol Via Appia'nın güney ucunu oluşturuyordu.
Orta Çağ'da Norman istilasından sonra kent yeniden önem kazandı. Birçok Haçlı Seferlerinin denize açıldığı bir limandı. 1456'de bir deprem sonucunda yıkıldı. 19. yüzyılda liman kent olarak yeniden önem kazandı. Süveyş Kanalı'nın açılmasından sonra iyice zenginleşti. Birinci Dünya Savaşı sırasında deniz harekât merkezi olarak kullanıldı.

Brindisi'nin belediye sınırları içinde nüfusu (28.2.2010 itibarıyla) 89.793 kişidir. 19. ve 20. yüzyılda Brindisi'nin nüfusunun komün sınırları içinde gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Puglia
Brindisi (il)

Brindisi Belediyesi resmi websitesi 11 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Brindisi (DMOZ tabanlı)

Busto Arsizio (Busto lehçesi: Büsti Gràndi, Batı Lombardiya lehçesi: Büst), kuzeybatı İtalya'da Lombardiya Bölgesi'nin Varese ili'nde bir şehir ve yerel idare birimi olarak bir komündür. Bulunduğu ilde en büyük yerleşim birimi olup Lombardiya bölgesinde nüfus bakımından 6. sıradadır. Busto Arsizio'nun ekonomisi ticaret ve sanayiye dayanmaktadır.

Busto Arsızio arazisi Po Nehri vadisinin kuzey sınırları içinde; Varese'nin güneyindeki tepeler altında bulunan sel ovasında konumlanmıştır. Şehir arazisi jeolojik dönemlerde Olona Vadisi mören yığınları üzerindedir. Şehrin kurulduğu mevki Simplon geçitine giden alternatif yol olan "Milano yolu" yani Maggiore Gölü ile Milano şehri arasındaki yol üzerindedir. Busto Arsızio Lombardiya bölge merkezi olan Milano'nun 35 km kuzeyindedir. Bağlı olduğu Varese ili merkezi olan Varese şehrine 30 km; Piyemonte'de bulunan Novara şehrine 39 km ve Como şehrine 30 km uzaklıktadır.
Busto Arsızio iklimi kıtasaldır. Kışlar soğuk geçip birçok gün don görülür. Yazlar ise bunaltıcı sıcaktır. Şehirde sis çok görülür. Ortalama yağış 400mm dir.

Busto Arsizio şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (30.9.2010 tahminlerine göre) 81.911 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.245,79 kişi/km² olur. Busto Arsizio komününün belediye sınırları içinde 19., 20. yüzyıllarda ve 21. yüzyıl ilk 10 yılında nüfusunun gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Busto Arsızio'da görülecek en önemli eserler kiliselerdir. Bu kiliseler çoğunlukla eski kilise yapıları üzerine yapılmışlardır ama şehirde birkaç tane geçen yüzyılda yapılmış kilise vardır.

Santa Maria di Piazza Kilisesi: 1515-1552 Rönesans döneminde o devir mimari stiline göre şehrin ortasında yapılmıştır.
San Giovanni Battista Basılıkası: Kilise çan kulesi 1400-1418 döneminde yapılmıştır. Kilisenin ana yapısı bir önce yapı yerine 1609-1635'te tamamlanmıştır. Üzeri çok süsler ve çok sayıda heyek ihtiva eden kilise on cephesi ise mimar Domenico Valmağını tasarımı ile 1701'de tamamlanmıştır. Kilise içinde buluna birçok tablolara mahalli ressam olan "Daniele Crespı" eserleridir. Kilise önünde bulunan şehir meydanı daha önceki kiliseye bağlı bir mezarlık idi.
San Michele Arcangelo Kilisesi: Kilise çan kulesi 10. yüzyılda yapılmış olup Bustio Arsızio'daki en eski yapıdır. Bu kule daha önce Lombardlar tarafından yapılmış surların bir parçası idi. Daha önce 14. yüzyılda yapılmış kilise yerine 17. yüzyılda mimar "Francesco Maria Richini" tasarına göre yapılmıştır. Kilisede Katolik Hristiyanlara için kutsal sayılan bazı önemli anılar bulunmaktadır.
San Rocco Kilisesi: Bu kilisesi önce 1485'te veba salgını anısına yapılmıştır. 1706-1713 döneminde ise zengin avukat "Carlo Viconti"'nin yaptığı büyük bağışlarla yeniden yapılmıştır. Kilise içinde 18. yüzyıl İtalyan ressamlarının önemli tabloları bulunmaktadır.

Busto Arsizio komününün bu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır: Cassano Magnago, Castellanza, Dairago (MI), Fagnano Olona, Gallarate, Legnano (MI), Magnago (MI), Olgiate Olona ve Samarate.

Busto Arsizio'nun şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Domodossola, İtalya
 Épinay-sur-Seine, Fransa

Lombardiya
Varese ili

Busto Arsizio Belediyesi resmi websitesi29 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Busto Arsizio (DMOZ tabanlı)  (İtalyanca)

Caltanissetta (Sicilyaca: Cartanissètta), İtalya'nın Sicilya Özerk Bölgesi'nde aynı ismi taşıyan Caltanissetta ili merkezi olan bir komün ve şehirdir.

Sicilya adası yerli halkı olan "Siciani" tarafından küçük bir köysel yerleşke olarak kuruldu. MÖ 7'de Greklerin Sicilya adasına gelmesi ile Sirakuza'ya bağlandı. Greklerin idaresi altında bir şehir olarak gelişti. Çok geçmeden şehir surları ve merkezi akropol kuruldu ve Yunan tanrıçalarına tapınaklar ve mezarlar Akropol ve civarına yapıldı. "Nissa" ismi ilk defa MÖ 397'de belgelenmiştir. Roma ile Kartaca arasındaki İkinci Punik Savaşları sonunda Sicilya Romalılar idaresi altına girdi.
Şehrin günümüzdeki mevkiye yerleşmesi ilk defa Bizans'lıların 8. yüzyılın ikinci yarısında yaptıkları Pietrarosa kalesiyle olmuştur. Arapların 846'da Sicilya'yı ele geçirmesi ile şehre ve kaleye (şimdiki şehir adının aslı olan) "Kal'at el-Nisa (Kadınlar Kalesi)" adı verilmiş ve 300 Tunuslu müslüman aile şehre ve kalesine yerleştirilmiştir. 240 yıl süren müslüman Arap hakimiyetinden sonra 1087'de Sicilya Normanların eline geçince Kont Ruggero Borsa şehri ve kaleyi kendi hakimiyeti altına almış ve Hristiyanlığın alelade halk üzerine hakimiyetini açıkça göstermek için Bizans kalesi Pietrarosa bulunduğu yere Romanesk stilde büyük bir manastır ve kilise ek yaptırmıştır.
Normanlardan sonra şehir Hohenstaufen hanedanı, Anju Hanedanı ve Aragonlular idaresi altına geçmiştir. Aragonlular şehir ve civarındaki arazide bir Kontluk oluşturmuşlardır. Sicilya Kralı II. Frederico bu şehirde taç giymiştir. III. Frederico (1355-1377) döneminde ortaya çıkan kargaşaları düzenlemek için şehirde bir konsey toplanmıştır.
1406'da şehir Paterno'da yerleşik Moncada ailesinin eline geçmiştir ve Sicilya'da 1812'de feodal idare ortadan kaldırılıncaya kadar bu ailenin hakimiyeti sürmüştür. Bu aile genel olarak şehirle ilgisizliği dolayısıyla şehir gittikçe köhneleşmiştir. Yine de 1539'da Katedral yapılmasına başlanmış; 1566'da Salaso Nehri üzerine bir köprü yapılmış ve şehrin duvarları dışında yeni mahalleler kurulmuştur. 1567'de depremde kale duvarları ve kuleleri çökmüş ve sadece üç kule ayakta kalmıştır.
Şehrin ekonomisi 19. yüzyıla kadar tarıma dayalı olmuştur. Bu yüzyıl başında bölgede kükürt madenleri açılmış ve ağır çalışma şartları gerektiren kükürt madenciliği bölgenin ana istihdam alanı olmuştur. 19. yüzyıl sonlarında şehir ve civarlarında 32.000 işçi çalıştıran 275 kükürt madeni bulunduğu bildirilmektedir. 19. yüzyıl ortasında itibaren şehirde İtalya'da hala çok tutulan "Amaro Averna" adlı içki (digestif likör) üretilmesine bu şehirde başlanmıştır.
Şehir Sicilya'da feodal idarenin kaldırılmasından sonra Sicilya'da bulunan 22 "Komark"'dan biri olmuştur. 1819'da il merkezi yapılmışsa da ertesi yıl Burbon hanedanına aleyhtar oldukları için ceza olarak şehir ordu tarafından yağmalanmıştır. 1844'te bir piskoposluk merkezi olmuştur. Birçok şehir mensubu Garibaldi'nin Sicilya fethine yardım ve destek sağlamıştır. Garibaldi şehri şahsen teslim almıştır. Yapılan plebisit ile şehir İtalya Krallığına dahil olmuştur. 1875'te il valisine karşı şehirde karışıklık çıkması valinin görevinden alınması ile yatıştırılmıştır. 1878'de şehre demiryolu gelmiş ve şehrin nakliye sorunlarını karşılamıştır.
Şehir II. Dünya Savaşında Müttefikler Sicilya'ya çıkartma yapmadan önce uçak bombardımanıyla ve çıkartmadan sonra da Müttefik kara kuvvetlerinin şehri ele geçirme çatışmaları sırasında büyük hasara uğratılmıştır.

Şehir Sicilya adasının batı içlerinde ve 568 metre rakımla oldukça yüksek bir mevkide bulunur. Konumu arka arkaya tepelerden oluşan ve küçük köy ve kasabalarla dolu Salso Nehri'nin ortasından geçtiği bir bölgededir.

Caltanissetta şehri bölgenin halk nakliyat merkezi olup alanı gayet büyük 416 km²; nüfusu (30 Haziran 2010 itibarıyla) 60.137 kişi ve nüfus yoğunluğu 44,22 kişi/km² olur. Caltanissetta komününün belediye sınırları içinde 19. ve 20. yüzyıllarda  nüfusunun gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Caltanissetta şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Rochester, New York, Amerika Birleşik Devletleri
 Cittanova, İtalya

Sicilya Özerk Bölgesi
Caltanissetta ili

Caltanissetta Belediyesi resmi websitesi 30 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Carpi, İtalya'da  Emilia-Romagna Bölgesi'nde, Modena iline bağlı ve Modena şehrinin merkezinin 20 km kuzeybatısında bulunan bir kent ve bir komün.

"Carpi" ismi Po Nehri vadisinde özellikle Orta Çağ'da çok yaygın olan carpinus betulus Latince adlı, gürgen ağacı isminden türetilmiştir. Şehir bölgesinde tarih öncesi "Villanova Kültürü" arkeolojik kalıntıları bulunmuştur.
Şehrin ilk yerleşkesinin kurulmasına 751'de Lombard Kralı olan "Aistulf"'un Castrum Carpı veya Castellovecchia adlı şato ve bunun içinde Santa Maria Kilisesi'ni yaptırması ile başlamıştır. 1319-1525 döneminde şehir Savoyalı "Pio Sülalesi" idaresinde kalmıştır. 1525'te şehir Este Sülalesi'nin eline Modena ve Reggio Dükalığı parçası olarak geçmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında 1943'ten sonra İtalya'yı işgal eden Nazi Almanya ordularına karşı gösterilen yerel rezistans dolayısıyla İtalya Devleti "Askeri Cesaret Gümüş Madalyası" ile şereflendirilmiştir.

Carpi'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 69.012 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Carpi'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Carpi önemli bir sanayi ve el sanatları endüstrisi merkezidir. Carpi (Biella, Treviso ve Prato şehirleri ile birlikte) İtalya'nın en önemli tekstil endüstrisi merkezlerindendir ve bu nedenle son 10-20 yılda Doğu Avrupa ve Asya ülkelerinde gelişen tekstil endüstrileri rekabetinden çok aksi şekilde etkilenmiştir.

Çarpı'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Piazza del Martiri: Ronensans döneminde yapılmış gayet büyük (16,560 m² alanında 276 m x 60 m boyutlu) bir meydan. Bir kenarında 52 sutundan oluşan bir revak ("portico") bulunmaktadır.
Palazzo dei Pio: Eski Pio sülalesine ait bulunan bir şato. Günümüzde belediye sarayı. Değişik kısımlarai değişik mimar stiline göre farklı dönemlerde tamamlanmıştır. Cephesi Rönesans mimarı stilindedir. Birkaç kulesi (sonuncusu 17. yüzyıl yapımı) vardır. Şato şapelinde fresko duvar resimleri bulunur.
Castelvecchio: "Piazzale Re Astolfo" meydanında. Astolfo adlı bir Lombard kralı anısına yapılmıştır.
Katedral: 1514'te yapımına başlamıştır. Tasarımı "Baldassarre Peruzzi" adlı bir mimarin olup orijinal planlar Uffizi Galerisi, Floransa bulunur. Sonradan manerist  Barok stilinde bir cephe (1701'de) ve kubbe (1774'te) eklenmiştir.
Santa Maria in Castello ve La Sagra Kilisesi: 1514'te "Baldassarre Peruzzi" tarafından tasarlanmış cephesi  bulunur.

Carpi komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Campogalliano, Cavezzo, Correggio (RE), Fabbrico (RE), Modena, Novi di Modena, Rio Saliceto (RE), Rolo (RE), San Prospero, Soliera
Carpi komünü Soliera, Novi di Modena ve Campogalliano komünleri ile,Unione Terre d'Argine (Argine Arazisi Birliği ) adı verilen belediyeler birliği üyesidir.

Modena (il)
Emilia-Romagna

Carpi Belediyesi resmi websitesi27 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Carpi, Emilia-Romagna (DMOZ tabanlı)(İtalyanca)

Carrara, merkezi İtalya'da  Toskana Bölgesi'nde, Massa ve Carrara ili'ne bağlı ve Floransa şehrinin merkezinin 20 km kuzeybatısında bulunan bir kent ve bir komün.

Carrara'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.9.2010 itibarıyla) 65.602 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Carrara'nın nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Carrara'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Carrara komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Fivizzano, Fosdinovo, Massa, Ortonovo (SP), Sarzana (SP)

Carrara'nın şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Erivan, Ermenistan 
 Ingolstadt, Almanya
 Grasse, Fransa
 Opol, Polonya
 Novelda, İspanya
 Kragujevac, Sırbistan

Massa ve Carrara ili
Toskana

Carrara Belediyesi resmi websitesi20 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Carrara (DMOZ tabanlı)(İtalyanca)

Caserta, güney İtalya'nın Campania bölgesinde aynı ismi taşıyan Caserta ili merkezi olan bir komündür ve bir şehirdir. Caserta İtalya'da önemli bir tarım, ticaret ve sanayi şehri ve komünüdür. Şehrin Belediye Başkanı Carlo Marino'dur.
Caserta şehri "Krallık Sarayı", "Saray Bahçesi" ve "Vanvitelli Su Kemeri" ile 1997'den itibaren UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesinde bulunmaktadır.

Caserta şehri ismi Latince Casa İrta (İrta Evi)'den türetilmiştir. Şimdi Casertavecchio'
adıyla anılan eski şehir merkezi Orta Çağ'da (yaklaşık 863 de) Lombard asıllı "Capua Prensi" olan "Pando" tarafından bir düz ova içinde yüksekçe bir mevkiye bir savunma kulesi yaptırması ile kurulmaya başlamıştır. Orta Çağlarda 18. yüzyıla kadar yüksekçe mevki ve bu kule etrafında bir yerleşke ortaya çıkmıştır. Pando'nun yaptırdığı orijinal kule genişletilip Caserta Kontlarının merkezi ve sonra da Napoli Krallığı kral sarayı olarak kullanılmıştır. Günümüzde "Palazzo della Prefettura" adı ile Caserta İli Hükûmet Konağı görevi yapmaktadır. Eski Caserta 11. ve 12. yüzyılda yapılan San Michele Katedrali ile bir piskoposluk merkezi de olmuştur.
16. yüzyılda bu yerleşkenin halkının çoğunluğu yüksekçe bir tepede olan eski Kaserta'dan ayrılıp bu mevkiden 10 km uzakta ve düzlükte şimdi Kaserta şehrinin bulunduğu mevkiye göç etmişlerdir. Caserta'nın bulunduğu arazilerin sahibi "Acquaviva" ailesiydi. Bu krallık başkenti olan Napoli asıl aile hayat stiline uyabilmek için büyük borçlara girmişlerdi ve en son mensupları öldüğünde bu borçların geri ödenmesi gerekti. Böylece aile Caserta ve civarındaki arazilerini Burbon Hanedanından olan Napoli Krallığına sattılar. 1750'den itibaren Napoli kralı III. Carlos Caserta'da yeni bir saray planlamaya başladı. Buna üç neden verilebilir:

Napoli Krallığı'nın Napoli şerhinde idare ve ikametgâh merkezi olan "Palazzo Reale" pek savunaklı değildi ve özellikle denizden Fransız donanması hücumlarının tehdidi altında bulunmaktaydı.
Kral özellikle yaz aylarında yaşayabileceği ve Napoli'den uzak olmayan bir ikametgâh aramaktaydı. Planlanan Caserta Sarayı mevki Napoli Körfezi'ni gören daha yüksekçe bir arazide bulunmaktaydı.
Kral diğer Avrupa hükümdarlarının saraylarının güzellikleri, ihtişamları ve heybetlilikleriyle karşılaştırılabilecek bir saray kurmak istemekteydi ve saray mimarı olan "Luigi Vanvitelli" bu konsepti geliştirebilecek bir mimardı.
Bu yeni Kaserte Krallık Sarayı 1780'de bitirildi ve istenilen nitelikleri karşıladı. Sarayın etrafında bulunan ("Bosco Vecchio (Eski Orman)" adıyla anılan) eski Acquaviva bahçesi sarayın etrafında muhteşem ve Avrupa'da en büyük şehir bahçesi olarak tasarlanıp hazırlandı. Çok güzel manzaraları, çeşmeleri, fıskiyeleri, çağlayanları, gölleri, büyük alanlı çimlik meraları ve çok sık ağaçlı ormanı ile bu krallık bahçesi hala misafir çekmektedir. Caserta'da Krallık Sarayı, Bahçesi ve "Vanvitelli Su Kemeri" bu nedenle 1997'den itibaren UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesinde bulunmaktadır.
1818'de Capua yerine Caserta "Terre de Labour İli"'nin merkez kenti yapıldı. 1842'de Eski Caserta'da bulunan başpiskoposluk bu şehirden transfer edildi. Bundan sonra 19. yüzyılda Caserte şehri büyük gelişme gösterdi.

Caserta şehri Campania Alt-Apenin dağ silsilesinin eteklerinde bulunan Campania ovasının bir kenarında konumlanmıştır.
Karayoluyla Caserta ile Napoli arası 35 km; Roma 161 km; Floransa 432 km; Cenova 562 km; Milano 629 km ve Torino 838 km'dir.
Caserta komününün komşu komünleri şunlardır: Capua, Casagiove, Castel Morrone, Limatola (BN), Maddaloni, Recale, San Felice a Cancello, San Marco Evangelista, San Nicola la Strada, San Prisco, Sant'Agata de' Goti (BN), Valle di Maddaloni, Casapulla, Curti, Santa Maria Capua Vetere, Marcıanise

Belediye sınırları içinde yüzölçümü 236,02 km²'dir Cesarta'nın nüfusu (30.6.2010 itibarıyla) 78.703 kişidir. Fakat Caserta metropoliten bölgesinin nüfusunun yaklaşık 300.000 olduğu tahmin edilmektedir.
Caserta komününün 19. ve 20. yüzyıllarda nüfusunun gelişmesi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi

Caserta Krallık Sarayı: 18. yüzyılda İtalyan mimari "Luigi Vanvitelli" tarafından tasarlanıp yapılmıştır. Bourbon Hanedanı'ndan Napoli ve Sicilya Kralı olanlar tarafından Fransa'nın Versailles Sarayı'ndan ilham alınarak yaptırılmıştır. Sarayın içinde çeşitli stillerde döşenmiş 1200'den fazla sayıda oda bulunmaktadır. Sarayın etrafında Avrupa'da en büyük şehir parkı olan Krallık Saray Bahçesi bulunur. Bu bahçe çok süslü olarak yapılmış 2 km uzunlukta bir merkezi yol etrafında kurulmuştur. İçinde çoğu heykellerle süslü birçok fıskiyeler, havuzlara, su yolları, köprüler, goller, çağlayanlar bulunmaktadır. Bu bahçede bulunan İngiliz bahçesi'de ünlüdür.
Palazzo Vecchio (Eski Saray): İlk yapımı 14. yy. 18. yy.da mimar Luigi Vanvitelli tarafından renovasyon yapılmış ve Caserta Krallık Sarayı yapımı bitimine kadar Krallık ikametgâhı olarak kullanılmıştır.
Eski Caserta ve San Michelle Katedrali (18.yy.).
Vanvitelli su kemeri (18.yy.).

Caserta şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Piteşti, Romanya
 Aley, Lübnan

Campania
Caserta ili

Caserta Belediyesi resmi websitesi 11 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Caserta (DMOZ tabanlı)

Casoria, güney İtalya'nın  Campania bölgesinin Napoli ilinde bir komündur. Casoria beldesi Napoli merkezinin 9 km kuzeyinde bulunup Napoli metropoliten şehirleşmiş alanı içinde metropoliten Napoli şehrinin kuzeyinin bir parçasıdır.

Casoria'da MÖ birkaç yüzyıl bir yerleşke olduğu bilinmektedir. Ama bu şehir hakkında ilk yazılı belge 993-998 casa aurea raviosa ("Raviosa Altın Evi") konusuyla ilişkilidir ve bu konu ilişkili daha önce isim bulunmadan 952-988 tarihli belgeler de bulunmaktadır. Birçok kişi "Casoria" isminin casa aurea" sözcüklerinden çıkarıldığını iddia etmektedirler.
Casoria yerleşkesinin bir köy olmaktan çıkıp bir kasaba olması M.S. 1000 yıllarına rastlar ve yerleşkede Benediktin San Gregorio Armeno Mansatırının yapılmasına bağlıdır.
13. yüzyılda Casoria arazisi Napoli Başpiskoposluğu'na aitti. 1580'de Napoli Krallığı tarafından satın alındı. 1815'te Sicilyateyn Kraliyeti yerel idare reformu yapıldığında Casorio kendine bağlı 19 belde ile birlikte bir il (circondario) merkezi haline getirilmiştir. Katolik kilisesi organizasyonuna göre Casorio Afrogala'da bulunan piskoposa ve Napoli Başpiskoposluğuna bağlı idi.
19. yüzyıl başlarında şehrin bataklık olan arazisi kurutulmaya başlandı. O zamana kadar  sağlıksız ıslak bir ovalık olan arazi İtalya'nın en mümbit arazisine döndü. Casoria'da bataklıktan kazanılan arazi suyun yeryüzüne yakınlığı; volkanik toprağın verimliliği ve çok çalışan tarım işçileri dolayı ile yılda 5 defa hasat alınan bir tarım azrazisine dönüştü. 1950'li  yıllara kadar Casoria makarnalık buğday, üzüm, şarapçılık ve kenevir üreten bir tarım şehri idi.
1950'li yıllarda şehir birden ve çok hızla güney İtalya'nın bir ana sanayi kutup noktası haline geçti. Bu hızlı sanayi gelişme Casöria nüfusunun 1951 ile 1991 arasında 4 misli artmasına neden oldu.
1990'dan sonra Casöria'da ve güney İtalya'da yeni kurulan endüstriler büyük bir iktisadi kriz geçirdiler ve şehirde bulunan bazı önemli sanayiler kayboldular. Şehrin geçirdiği bu kriz günümüze kadar devam etmiştir.
Casöria'nın geçirdiği endüstri krizi özellikle 2005'ten sonra şehrin belediye idaresine Napoli Mafia'sı olan "Camarro"'nun karışmasına neden olduğu bilinmektedir. Bu nedenle seçilmiş olan Belediye Meclisi 2005'te feshedilmiştir. 2008 yılında yapılan seçimlerde "Merkez-Sağ" partisinin Belediye Reisi adayı Stefano Ferrara seçilmiş ve belediye meclisi "Merkez-Sağ" partisi koalisyon idaresine girmiştir. Fakat 9 Şubat 2011'de 30 Belediye Meclis üyesinden 16'sı istifa edince Casoria Belediye meclisi tekrar feshedilmiştir.

Casoria şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (1.3.2010 tahminlerine gore) 79.715 kişidir ve nüfus yoğunluğu 6.626,35 kişi/km² olur. Casoria komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Casoria komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır:
Afragola, Arzano, Cardito, Casalnuovo di Napoli, Casavatore, Frattamaggiore, Napoli, Volla

Campania
Napoli (il)

Casoria resmi komun websitesi 12 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Casoria (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Castellammare di Stabia (genellikle kisaca:Castellammare), Güney İtalya'da Campania Bölgesi'nde, Napoli iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinin 30 km güneydoğusunda bulunan bir kent ve bir komün. Şehir Vezüv Yanardağı'nın M.S.79'da büyük püskürmesi ise kül ve lavlar altında kalmış antik Roma şehri Stabiae yerine yapılmıştır. Şehirde antik zamanlardan beri kullanılan sıcak şifalı sulu kaplıcalar ve içmeler vardır. Şehrin yanında bulunan Ponzanno semtinde gemi tersaneleri bulunur.
Şehir ismi 1863'e kadar Castellamare olarak bilinmekteydi; o tarihten sonra Castellamare olarak yazılmaya başladı; Castellammare dı Stabia ismi 31 Mayıs 1912'den sonra resmen kullanılmaya başladı.

Castellammare di Stabia'nin belediye sınırları içinde nüfusu (39.11.2010 itibarıyla) 64.553 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Castellammare di Stabia'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Castellammare di Stabia komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Gragnano, Lettere, Pimonte, Pompei, Santa Maria la Carità, Torre Annunziata, Vico Equense

Castellammare di Stabia'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

Napoli (il)
Campania

Castellammare di Stabia Belediyesi resmi websitesi 24 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Castellammare di Stabia (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Tarihi, kulturu ve gelenkleri ile Castellammare di Stabia (liberoricercatore.it) 11 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Stabiana: Edebiyat, guzel sanatlar ve tarih için Castellammare di Stabia nella websitesi 4 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Catanzaro (Catanzaro lehçesi: Catanzaru, Grekçe: Katantza'rion), güney İtalya'da Calabria bölgesinde bu bölge idaresine ait bazı idari birimlerin bulunduğu ve aynı ismi taşıyan Catanzaro ilinin merkezi olan şehir ve yerel idare bakımdan bir komündür.

Birçok kaynağa göre şehir ismi Bizans Grekçe  (kata'- antheros) asıllıdır. Şehrin Lido semtinde içinde Bizans kalıntıları bulunan  "Scolacium" adlı arkeolojik park bulunmaktadır.
Catanzaro 15. yüzyılda Aragon Hanedanının devleti idaresi altında bulunduğu sıralarda ipek sanayiinin kurulması ile çok büyük önem kazanmıştır.
Şehir deprem bölgesinde olup zaman zaman depremden çok büyük hasar görmüştür. Bunlar arasında en ciddileri 1738 ve 1632 depremleridir.
Şehir II. Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin hava hücumlarına maruz kalmış ve şehir Katedrali dahil tarihsel merkez yerle bir olmuştur. Katedral ve tarihsel merkez harpten sonra tekrar yapılmıştır.
1970'li yıllarda merkezi hükûmet kararı ile o zamana kadar Catanzaro'da bulunan Calabria bölge daireleri yeni bölge merkezi olarak kabul edilen Reggio Calabria'ya nakledilmiştir. Bu kararı kabul etmeyen Catanzaro halkı büyük protesto hareketlerine geçmişler ve şehirde büyük  çatışmalar çıkmıştır. Sonunda Bölge'nin idare kurulu olan "Calabria Bölgesi Juntası" Cantanzaro'da kalıp diğer bölge dairelerinin Reggio Calabria'da bulunması kararı alınmıştır.

Catanzaro İyon Denizi'nde bulunan "Squillance Körfezi"'ne görecek şekilde konumlanmıştır. Şehrin konumu deniz kıyısından 800m rakımı olan bir tepeye doğru yayılmakta olup şehrin tarihsel merkezi konumu 300m rakımlıdır. Şehir "üç tepe şehri" adı ile anılarak içinde bulunan üç tepedeki üç semtten oluşmaktadır: Bunlar "San Trifone" (günümüzde "San Rocco"); "Del Vesçovato" (günümüzde "Duomo") ve "Del Castello" (günümüzde "San Giovanni") tepeleri ve semtleridir. Şehrin sınırları içinde 8 km uzunuluğunda olan kumsal sahiller, plajlar ve marinalar da bulunmaktadır ve şehir Fiumarella vadisinde de büyümüştür.
Catanzaro şehri nüfusu yaklaşık 150.000 olduğu tahmin edilen şehirleşmiş bir metropoliten bölge içinde bulunmaktadır. Calabria Bölgesi ve bölge meclisi şehrin yakınlarında bulunan 10 belediyenin (özellikle Lamezia Terme şehrinin) katılması ile İyon Denizi ve Tiren Denizi kıyılarında gelişen 200.000 nüfuslu yeni bir metropoliten Catanzaro şehri gelişmesine karar vermiştir.
Şehir Akdeniz Denizi kıyısında deniz sahillerinde olduğu için genellikle mutedil bir Akdeniz iklimi sürmektedir. Fakat rakımı çok yüksek olduğu için kışın kar yağışları da görmektedir.
Şehir sınırları içinden çok hızlı akan; yılın çoğunda çok sınırlı debileri bulunan ama yağmurlu mevsimde büyük sel getiren akarsular bulunur. Bunalar arasında "Fiumarella Deresi" (Catanzaro lehçesi ile "Hjiumareddha" ve eskiden "Zaro Deresi") ve bununla birleşen "Müsofalo Deresi"; "Corax (eskiden Crotalo) Deresi" önemli sayılır.

Catanzaro şehrinin  komün sınırları içindeki nüfusu (3.9.2010 tahminlerine gore) 93.246 kişidir ve nüfus yoğunluğu 911,49 kişi/km² olur. Catanzaro komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Morandı-Bisantis Viadükü: Avrupa'da bulunan en uzun ve en yüksek tek kemerli viyadüklerden biri.
Katedral. 16. yüzyılda 1121'de Normanlar tarafından inşa edilen kilise yerine yapılma. 1638 depreminde ön çaphesi yıkılıp yeniden yapılmıştır. 1943'te müttefik hava bombardımanında yeniden tümüyle yıkılmış ve restore edilmiştir.
Norman Kalesi:
Porta di S. Agostino ve Porta di Stratò: Şehir kapıları. 1805'te yıkılan şehir surlarından kalan kısımlar
Palazzo de' Nobili: Yapımı 15. yüzyıl. Günümüzde Belediye Sarayı
Piazza Grimaldi; Şehrin önemli tüccar ailesi olan ve İtalya'nın diğer şehirlerinde de şubeleri bulunan ailenin anısına yapılan bir meydan
İmmacolata Basılıkası.
Santissimo Rosario Kilisesi: Yapımı 15. veya 16. yüzyıl On cephesi Rönesans mimarı stilinde.
Sant'Omobono Kilisesi: 11. veya 12. yüzyıl Bizanslılar  yapımı.
Osservanza veya Santa Teresa Kilisesi. İçinde 16. yapımı "Kutsal Latih Şapeli"nde Antonello Gagini tarafından yapılmış Meryem heykeli vardır.

Catanzaro komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır::
Borgia, Caraffa di Catanzaro, Gimigliano, Pentone, San Floro, Sellia, Settingiano, Simeri Crichi, Tiriolo

Calabria
Catanzaro (il)

Catanzaro Belediyesi resmi websitesi 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Catanzaro (DMOZ tabanlı)  (İtalyanca)
"ProLoco" sitesinde Catanzaro tarihi 15 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Calabria Bolgesi turizm idaresi resmi sitesi 6 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
"Catanzaro Turistica" turizm rehberi  (İtalyanca)
Catanzaro hakkinda turistik bilgiler 2 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Catanzaro fotograflari galerisi 23 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Cava de' Tirreni, güney İtalya'da  Campania Bölgesi'nde, Salerno iline bağlı ve Salerno şehrinin merkezinin 10 km kuzeybatısından bulunan bir kent ve bir komün. Şehir çok iyi bir tarım alanı olan bir vadide bulunur ve içsel turizm için popüler bir dağ havası tatil şehridir.

Cava de' Tirreni'nin belediye sınırları içinde nüfusu (31.10.2010 itibarıyla) 53.504 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Cava de' Tirreni'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Cava de' Tirreni komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Baronissi, Maiori, Mercato San Severino, Nocera Superiore, Pellezzano, Roccapiemonte, Salerno, Tramonti, Vietri sul Mare

Cava de' Tirreni'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Gorzów Wielkopolski, Polonya
 Kaunas, Litvanya
 Pittsfield, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri
 Njasviž, Belarus
 Schwerte, Almanya.

<br/

Salerno (il)
Campania

Cava de’ Tirreni Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Cerignola, güney İtalya'da Puglia Bölgesi'nde, Foggia iline bağlı ve Foggia şehrinin merkezinin 40 km güneydoğusunda bulunan bir kent ve bir komün. Komünün yüzölçümü 593.71 km² olup İtalya içinde alan bakımdan Roma ve Ravenna komünlerinden sonra üçüncü büyük alanlı komündür.

Cerignola antik Romalı belgelerinde önemli Romalı merkezleri olan Beneventum ile Brindisium'i bağlayan ve İmparator Trajan tarafından yaptırılan "Via Traiana" üzerinde bulunan "Canusium (bugünkü Canosa" ile "Herdonıae (bugünkü Ordona)" arasında bulunan "Furfane" adı verilen bir menzil istasyonu olarak görülmektedir. Roma İmparatorluğu döneminde "münicipium" statüsü taşımaktaydı. O dönemlerde de şehir civarı İtalya'nın önemli tarım ve tarım mamülleri ticaret merkezlerinden biri idi.
M.S. 300 yıllarından "Kerin " veya "Cerina" olarak bilinen ve Batı Roma İmparatorluğu çöküşü ve Bizanslıların İtalya'yı fethin dönemlerinde şehir tarımda önemini korumuştur. Normanların güney İtalya'yı fethiyle "Ceriniola (veya Keriniola)" adıyla önemli bir Norman merkezi oldu. Anjou hanedanının idaresi sırasında şehrin "Via Traiana" üzerindeki stratejik önemi görülüp şehir özellikle tarım ve ticaret alanlarında büyük gelişme gösterdi. 1418'de şehrin malikanelik hakları "Caraçcıolo Sülalesi"'ne geçti.
1503'te Napoli'den gelen "Gonzalo de Cordoba" komutasındaki bir İspanyol-Napoli Krallığı ordusu "6. Nemours Dükü" komutasında olan bir Fransız ordusunu şehir yakınlarında yapılan "Cerignola Muharebesi"'nde yendi. Bu galibiyet İspanyolların Napoli Krallığı'nı ellerinde tutmalarını garanti etti.
1731'de şehir büyük bir deprem geçirdi ve büyük hasar gördü. Fakat yeniden moda olan Barok stili mimarı ile yapıldı.
19. yy. başları şehir etrafında arazilerini sulanması ile yeni arazilerin tarıma açılması ile tarım üretimi artırıldı ve bu şehrin büyüyüp gelişmesine önayak oldu. Şehir ve civarında bulunan bağlar alanı artırıldı ve şehir özel ismi tescilli olan "Rosso di Cerignola" adlı bir kırmızı şarap üretimi ile ün yaptı. Tarım bu şehir için sonraki dönemlerde de başlıca ekonomik dayanağı oldu.
II. Dünya Savaşı'nda 1943'te İtalya müttefiklere teslim olduktan sonra Cerignola şehri yakınlarında bir askeri hava alanı yapılarak 1944-45 yıllarında şehir Amerikan Karaordusu Hava Gücünün 461. Bombardıman Grubu için uzun menzilli bombardıman uçakları üssü oldu.
Bu savaştan sonra da tarım üretimi şehir için başlıca ekonomik geçim alanı oldu. Fakat İtalya'nın hızla modern sanayilerde yatırımlarla gelişmesine paralel olarak Cerignola'da özellikle tarım mamülleri sanayileri ve diğer sanayiler de geliştirildi.

Cerignola şehri "Oflanto Vadisi"nde "Oflanto Çayı" ile "Carapelle Çayı" arasında bulunan "Aşağı Tavoliere" havzasının güney kısmında kurulmuştur. "Tavoliare havzası" Puglia bölgesindeki en mümbit ve en büyük alanlı tarım alanıdır.
593.71 km² gibi büyük alanlı olan Cerignola komünü rakımı 2 metre ile 285 metre arasında değişmektedir. Şehrin merkezi deniz kıyısında değildir.
Şehir eski Sicilya Krallığı ve Napoli Krallığı eyaleti olan "Capitanta" bölgesinde ikinci büyük nüfuslu şehirdir. Şehir yüzyıllarca bir Başpiskoposluk merkezi olmuştur.
Şehrin iklimi tipik bir kara iklimi olup yazları yüksek ışılı sıcak; kışları epeyce soğuk ve karlı iklime haizdir ve sıcak ve soğuk mevsimler arasındaki ortalama işi farkı yaklaşık 16 °C derecedir. Yıllık yağış ortalaması 600 mm olup bu düşük yağışın çoğu Eylül ile Şubat arasında görülür ve yazlar çok az yağışlıdır bazen de hiç yağışsız geçer. Bu nisbi yağışsızlık ve civardaki toprak tabakasının yüzeydeki suları çekmesi dolayıyla şehir civarında önemli şu taşıyan akarsu bulunmaz. Bu susuzluk Cerignola ve Tavoliare havzasında tarıma aksi tesir yaparsa da "Ofanto Çayı" üzerine yapılan su toplama barajı ve golü ve buna bağlı sulama tesisleri ile doğal susuzluğa bulunmuştur.
Batı ve kuzeydeki dağlık Gargano ve Altapeninler dolayısıyla şehir "Mistral" rüzgarlarına açıktır. Yazın ise sıcak "fohn" rüzgarları ve bazen Balkanlardan gelen Bora rüzgarına maruz kalır.

Cerignola'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 59.098 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Cerignola'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Cerignola'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Cerignola komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Ascoli Satriano, Canosa di Puglia (BT), Carapelle, Lavello (PZ), Manfredonia, Ordona, Orta Nova, San Ferdinando di Puglia (BT), Stornara, Stornarella, Trinitapoli (BT), Zapponeta

Cerignola'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Montilla, İspanya
 Nemours, Fransa
 Vizzini, İtalya

Foggia (il)
Puglia

Cerignola Belediyesi resmi websitesi 28 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Cerignola (DMOZ tabanlı)(İtalyanca)

Chieti (Napolice: Chiete), Orta İtalya'daki Abruzzo bölgesinin ve Chieti ili'nin merkezi olan şehir. Şehrin antik Grekçe ismi Theate (Yunanca: Θεατη) olup şehirde oturanlar "Theatine" olarak anılırlar.

Chieti şehri Roma'nın 200 km kuzeybatısında, merkezi-doğu Abruzzo'da, 330m rakımlı olan, kuzeyinde "Pescara Nehri" vadisi ve güneyde "Alento Nehri" vadisi bulunan bir tepe üzerinde kurulmuştur. Hem Adriyatik Denizi sahillerine yakınlığı; hem "Majella Masifi" ve "Gran Sasso Masifi"'ne yakınlığı ile çok zengin ve değişik dağlık manzaraları olduğu; hem de İtalya'nın ana ulaşım ağı üzerinde olması dolayısıyla şehrin coğrafi konumu çok uygun bir mevkidedir. Şehir Adriyatik Denizi ve Apeninler'deki kuzey-güney yönlü önemli tren hatları ve merkezi İtalya'da Adryiyatik tarafında bulunan A14 ve A25 otoyolları üzerindedir.
Şehir iki bölümden oluşmaktadır: "Yukarı Chieti (Alta Chieti)" ve Chieti Scalo. "Yukarı Chieti" şehrin en eski mahallelerinden oluşup şehrin orijinal olarak kurulduğu tepenin üzerinde bulunup birçok yüzlerce yıllık tarihsel kalıntıları ve tarihsel yapıları ihtiva etmektedir. "Chieti Scalo" şehrin yeni mahallelerini kapsamakta ve şehrin ticari merkezi ve üniversitesi bu bölümde bulunmaktadır.

Chieti şehrinin iklimi ılıman Akdeniz iklimidir. Şehir iklimi bir taraftan 20 km uzaklıkta olan Adriyatik Denizi, diğer taraftan 25–30 km uzaklıkta olan "Majella Masifi" dagları tarafından etkilenmektedir. Bu özellik dolayısıyla şehir maksimum ve minimum ısıları arasında çok büyük fark bulunmamakta ve yine gündüz ve gece ısıları çok değişik olmamaktadır.
En soğuk ay olan Ocak ayı sıcaklık ortalaması 6-7 °C; en yüksek 10,9 °C ve en düşük 4-5 °C olur. En sıcak ay olan Temmuzda ortalama ısı 20-21 °C olur. Kuzey Afrika'dan gelen rüzgâr tesriyle gece ısısı 20-21 °C olmaktadır. Yazın 45-50 gün ısı maksimum 30 °C olmakta ve bu sıcaklık yüksek nem ilke çok daha fazal hissedilmektedir. Fakat bazen sıcak ve kuru "Fon" rüzgârları şehrin yazlarına tesir yapmakta ve yazları "fon" estiği zamanlar ısı artmakta ve nisbi nem oranı düşmektedir.
Yağışlar Abruzzo'nun deniz sahillerinde bulunan bölgelerine kıyasla çok daha fazladır ve Chieti'de yağışlar güz ve kış (Ekim ve Kasim) aylarındadır. Bu aylarda şehirdeki yağışlar 80-100 gün gibi kısa bir zaman aralığında olduğu için bu yağışlarla birlikte büyük şimşekli ve gök gürültülü fırtınalar da çok görülmektedir. Yazın ise şehir genellikle kuru ve yağışsız geçmektedir. Fakat zaman zaman, özellikle Ağustos sonlarında, Kuzey Atlantikten Alpleri aşan siklonik basınç düşüklükleri dolayısıyla öğleden sonraları hava birden değişip şimşekli ve gök gürültülü fırtınalar ve yağmur görülmektedir.

Chieti'nin nüfusu (31.12.2009 tahminleri itibarıyla) 51.010 kişi olup nüfus yoğunluğu 945 kişi/km² olur. 19. ve 20. yüzyıl/da şehir nüfusunun gelişimi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi 

Chieti komunünün şu komünlerle ortak sınırları bulunur:
Bucchianico, Casalincontrada, Cepagatti (PE), Francavilla al Mare, Manoppello (PE), Pescara (PE), Ripa Teatina, Rosciano (PE), San Giovanni Teatino, Torrevecchia Teatina

Katedral: İlk yapımı 1069 Gotik mimari stilinde ama bu yapımdan ancak mahzende bir kısmı kalmıştır. 14. yüzyılda katedral yeniden yapılmış ve çan kulesi büyültülmüştür. Fakat depremlerden dolayı bu binadan da küçük kısımları kalmış ve 17.-18. yüzyıl/ sonlarında yeniden Barok mimari stilinde yapılmıştır.
Sacro Monte dei Morti
San Francesco al Corso Kilisesi: yapımı 1239. Fakat ön cephesinde tamamlanmamış barok-stili ekler bulunmaktadır.
Santa Chiara.
Antik kalınıtılar: SS Pietro e Paolo kilisesi ve etrafında bulunan evlerin bodrum ve alt katları MÖ 1. yüzyılda yapılmış M. Vectius Marcellus tarafından yapılmış olan (ve ünlü Yaşlı Plinius eserinde adı geçen) büyük bir binadan kalan kalın antik tuğla duvarlar üzerindedir. Şehirde eski amfitiyatro kalıntısı da bulunur. Antik şehrin büyük su sarnıçlarının bulunduğu eski şehirde açıkça görülebilir. Antik Romalı "Campo Sportivo (Spor alani)"'nda günümüzde arkeolojik kazılar yapılmaktadır.
Abruzzi Milli Arkeoloji Müzesi: "Villa Frigerii"
 "Costantino Barbella" Guzel Sanatlar Müzesi:
"La Civitella" Arkeoloji Müzesi:
Piskoposluk Theatine Müzesi

Chieti ve Pescara G. d'Annunzio Üniversitesi: Chieti ve Pescara'da 1965'te kurulmuştur ve yaklaşık 35.000 öğrenicisi vardır. Üniversitenin Chieti Kampüsü "Chieti Scala" bölgesinde kuruludur. Rektörluk ve üniversite merkezi idare bölümleri binaları ile üniversitenin 12 fakültesinden 8 tanesi (Eczacılık; Tıp ve Cerrahi; Psikoloji; Beden Eğitimi; Fen Eğitimi; Matematik, Fizik ve Biyoloji ve Sosyal Bilimler) Chieti kampüsünde konumludur.

Abruzzo
Chieti ili

Chieti Belediyesi resmi websitesi 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Chioggia (Venedikçe: Cióxa, Latince: Clodia), İtalya'nın Veneto Bölgesi içinde Venezia ilinin bir belediyesidir. Nüfusu (30.11.2010 tahminleri itibarıyla) 50.726 kişi; yüzölçümü 185 km² olup nüfus yoğunluğu 274 kişi/km²'dir.

Chioggia şehri kuzey Adriyatik Denizi'nin Venedik ve civarında bulunan sığ deniz gölü şekillinde bulunan kısmına girişte, Po Nehri ağzı yakınlarında bulunan iki şehirleşmiş yarımada üzerinde kurulmuştur. Asıl merkezi Chioggia yarımadası İtalya ana karasına çok dar ve üzerinden kara yolu geçen bir kıstakla bağlıdır ve Chioggia komününün özerk semti olan "Sottomarına" yarımadası da Chioggia yarımadasına yine dar ve üzerinden kara yolu geçen bir kıstakla bağlıdır. Bu iki yarımadadan oluşan şehir Venedik şehrinin kuş-uçuşu ile yaklaşık 25 km güneyindedir. Chioggia Venedik ile Ferrara şehirleri arasında yarı yoldadır ve komün olarak komşu sınırları olan Rovigo ili merkez şehri Rovigo ve Padova ili merkez şehri Padova şehirlerine de yaklaşık 50 km uzaklıktadır. Chioggia komününün yaklaşık 51,000 kişilik nüfusu asıl Chioggia yarımadasında bulunan ana belde ile bu yarımadaya dar bir kıstakla bağlı olan "Sottamarına" semti arasında yarı yarıya bölünmüştür.

Chioggia ve Sottomarına Romalılar tarafından bilinmekte ve isimleri ilk defa Yaşlı Plinius'un kitabında anılmaktadır. Fakat antik Romalılar çağında bu yerleşkeler önemli değildiler. Bu şehrin Latince adı "Fossa Clodia"'daydı. Bu Clodia adının şehrin kurucusunun adı olduğu bazen iddia edilirse de bunun hakkında elde hiçbir belge bulunmamaktadır.
Şehrin isminin antik Romalılardan sonra değiştiği ve değişik dönemlerde Clodia, Cluza, Clugia, Chiozza ve Chioggia olduğu bilinmektedir. Şehrin bir tarihi belgede ilk defa adının geçmesi 6. yüzyıldadır ve bu dönemde Chioggia Bizans Imparatorluğu idaresi altındadır. Frankların İtalya'yı fethi sırasında 9. yüzyılda Chioggia Frank Kralı "Pepin" tarafından ele geçirilmiş ve tamamıyla tahrip edilmiştir. Fakat sonradan bu mevkide deniz tuzlaları kurulmuş ve Chioggia şehri tekrar yapılmıştır.
Orta Çağ'da günümüzdeki Chioggia "Chioggia Major" olarak bilinmekteydi ve Adriyatik Denizi içinde 600m daha güneyde bulunan bir kumulda "Chioggia Minör" şehri bulunmaktaydı. MS 1100'den sonra Chioggia bir bağımsız şehir ve bir başpiskoposluk merkezi oldu.
14. yüzyıl sonlarında Ceneviz Cumhuriyeti ile Venedik Cumhuriyeti arasında "Chioggia Savaşı" ile önem kazandı. 1378'de Chioggia Cenevizliler eline geçti. Fakat Haziran 1370'te Venedik bu şehri Cenevizliler elinden aldı. Bundan sonra Chioggia Venedik'e bağlı ama birçok bakımdan otonom olan bir şehir oldu.

Chioggia'nın belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 50.726 kişidir 19. yy ve 20.yy da Chioggia'nın nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Chioggia şehrinin geleneksel kadın giysisi çok enteresan olarak ince kumaş ve dantelden bir üst önlük ihtiva etmekte ve hanımlar bu üst önlüğü kaldırıp yüz ve baş örtüsü olarak kullanmaktaydılar. Bu geleneksel giysi 19. yüzyıla kadar Chioggia'da devamlı giyilmekteydi ama günümüzde ancak özel yortular ve etkinliklerde gösterimlik olarak giyilmektedir.
Chioggia geleneksel olarak dantel üretimi ile yüzyıllardır ünlü olmuştur. Bu dantel üretimi, yakında bulunan "Pellestrina" adasında yapıldığı gibi, özel dantel iğneleri kullanılarak yapılmaktadır. Buna karşılık aynı körfezde diğer dantel üretim merkezleri olan "Burano" ve "Torcello"'da dantel, bobinler kullanılarak üretilmektedir.
Chioggia'nın diğer bir ünü ise 18. yy İtalyan oyun yazarı Carlo Goldoni'nin çok iyi bilinen ve bir İtalyanca klasik olarak kabul edilen bir komedi oyunu olan "Le baruffe chiozzotte (Chioggia Kavgaları)" dolayısıyladır. Goldoni bu oyununun konusunu Chioggia şehrinde yaptığı yakın gözlemlere bağlamıştır. Oyun dantel yapımı, balıkçılık ve diğer Chioggia şehriyle yakından ilgili konularla dolu bulunmaktadır. Fakat işlediği en önemli konu Chioggia şehrinin sakinlerinin çok kere yaptıkları çok gürültülü kavgalar olmuştur. Bu oyunun çok popüler olmasından sonra ve günümüzde İtalyanca günlük konuşmalarda "gürültülü kavga" yapanlara chioggiotto (Chioggiolu) adı verilmektedir.

Chioggia yıllarca idaresi altında kaldığı Venedik şehrinin ufak bir benzeridir. Şehrin ortasında daha az sayıda kanal bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi "Vena Kanalı"'dır. Yine Venedik şehrine benzer olarak karakteristik callı adı verilen dar yaya sokaklar bulunur.
Şehirde Orta Çağ'dan kalma birkaç kilise vardır ama bunların hepsi şehir için zenginlik yüzyılları olan 16. ve 17. yüzyıllarda renove edilmişlerdir.
Şehrin Santa Maria Katedrali ilk olarak kilise şeklinde 11. yüzyılda yapılmış; 1100'de katedral olarak takdis edilmiş ve 1630'da yıkılıp "Baldassare Longhena" adlı mimarın tasarımına göre yeniden yapılmıştır.
18. yüzyıldan kalma "S. Andrea Apostolo Kilises"'nin çan kulesi 11. veya 12. yüzyıldan kalmadır ve Avrupa'nın en eski çan kulelerinden biridir.

Chioggia komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Campagna Lupia, Cavarzere, Codevigo (PD), Cona, Correzzola (PD), Loreo (RO), Rosolina (RO), Venedik

Chioggia şehrinin su kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Saint-Tropez, Fransa
 Lamia, Yunanistan

Venezia (il)
Veneto

Chioggia Belediyesi resmi web sitesi31 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
"TuttoChioggia" rehberi24 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Chioggia Web Televizyonu22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Chioggia Limanı17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Cinisello Balsamo, kuzey-batı İtalya'da  Lombardiya Bölgesi'nde, Milano iline bağlı ve Milano şehrinin merkezinin 10 km kuzey-doğusunda bulunan bir kent ve bir komün. Cinisello Balsamo günümüzde büyük metropoliten Milano şehrinin bir kısmı sayılmaktadır.
Cinisello Balsamo komünü 1928'de eski "Cinisello komünü" ile eski "Balsamo komünü"nün birleştirilmesi suretiyle ortaya çıkmıştır. "Cinisello Balsamo" komününe 17 Ekim 1972 tarihli bir İtalyan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile "Şehir (Citta d'Italie)" şeref unvanı verilmiştir.

Cinisello Balsamo'nun belediye sınırları içinde nüfusu (2009 itibarıyla) 74.066 kişidir. Milano şehir merkezinin 10 km kuzey-doğusunda olan Cinisello Balsamo  metropoliten büyük Milano şehrinin bir kısmıdır. Bu metropoliten büyük şehir Lombardiya bölgesinin orta kısmında gelişip ilerlemiş ve nüfusu tahminen 7,4 milyon kişiyi geçmiştir. 1926'ya kadar Cinisello ve Balsamo komünlerinin ve sonra da birleşik Cinisello Balsamo komününün 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Cinisello Balsamo'da görülebilecek turistik yerler unlardır: 

Sant'Ambrogio Kilisesi: Yapımı 17. yüzyıl Cinisello'da
Sant'Eusebio Kilisesi: Lombardlar döneminde kalma küçük bir kilise
San Martino Kilisesi: Yapımı 16. yüzyıl Balsamo'da
Villa Silva Ghirlanda Cipelletti: Yapımı 16. yüzyıl İtalya'da ilk defa tüm manzarayı kaplayan bir bahçe tasarlama örneği. 19. yüzyıl başlarında tasarımı yapan "Kont Ercole Silva".

Cinisello Balsamo komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Bresso, Cusano Milanino, Monza (MB), Muggiò (MB), Nova Milanese (MB), Paderno Dugnano, Sesto San Giovanni

Milano (il)
Lombardiya

Cinisello Balsamo Belediyesi resmi websitesi(İtalyanca)
6 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Civitavecchia, merkezî İtalya'da Lazio Bölgesi'nde, Roma iline bağlı ve Roma şehrinin merkezinin 80 km batı-kuzey-batısından bulunan bir kent ve bir komün. Şehrin ismi Latince "eski şehir" anlamına gelir.

Civitavecchia Tiren Denizi üzerinde bir limandır. Şehri kuzeyde "Mignone Çayı" ve güneyde "Marangone Çayı" arasındadır. Hemen etrafında tepeler bulunmadığı için şehrin semtlerinin rakımı hemen deniz seviyesindedir. Ancak batıda bulunan Tolfa tepeleri ve arasında derelerde vadiler bulunur. Deniz sahilinde çoğu kayalıklı küçük burunlar ve körfezler bulunur; ama kuzeyde bazı kumlu sahiller de vardır. Şehrin limanı bir dalgakıran ve yandan uzanan iki koldan oluşur ve bu kolların biri üzerinde liman deniz feneri bulunur.

Civitavecchia'nin belediye sınırları içinde nüfusu (31.5.2010 itibarıyla) 52198 kişidir.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Civitavecchia'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Civitavecchia'da görülebilecek turistik yerler şunlardır: 

Civitavecchia komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Allumiere, Santa Marinella, Tarquinia (VT)

Civitavecchia'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Beytüllahim, Filistin
 Ishinomaki, Miyagi, Japonya
 Nantong, Çin
 Tivat, Karadağ
 Magas, Rusya
 Amelia, Umbria, İtalya

Roma (il)
Lazio

Civitavecchia Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Collegno, İtalya'nın Piyemonte bölgesinin Torino iline bağlı olan bir komündür. Torino şehrinin 9 km batısında konumlanmıştır ve bu nedenle metropoliten Torino sehrinin bir parçasıdır. Beldenin alanı 18 km² kadardır.

Collegno'nun (31.12.2007 itibarıyla) nüfusu 50.158 kişidir ve nüfus yoğunluğu  2781 kişi/km² olur. Collegno nüfusunun 19.ve 20. yüzyılda gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:

Collegno belediyesine bağlı şu  köy ve mahalleler bulunur: Borgata Paradiso, Villaggio Dora, Leumann, Regina Margherita, Savonera, Terracorta

Collegna'nın şu komünlerle sınırları bulunur: Alpignano, Druento, Grugliasco, Pianezza, Rivoli, Torino, Venaria Reale

Collegno şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Antony, Fransa
 Sárospata, Macaristan
 Volžskij, Rusya
 Neubrandenburg, Almanya
 Cerdanyola del Vallès, İspanya
 Ousseltia, Tunus
 Matanzas, Küba
 Saraybosna, Bosna-Hersek
 Havířov, Çekya
 Rocchetta Sant'Antonio, İtalya
 Gaiba, İtalya
 San Gregorio Magno, İtalya

Piyemonte
Torino (il)

Collegno Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Como, İtalya'nın Lombardiya bölgesinde kendi adını taşıyan Como ilinin merkezi olan ve Milano şehrinin 50 km kuzeydoğusunda İsviçre sınırında yer alan küçük bir şehirdir. Adını verdiği Como Gölü ile tanınır.
Como, "Citta di Seta" (İpek Şehri) diye anılmaktadır. Çin'in ekonomik atağı öncesi dünyanın en önemli ipek üreticisi olan şehirde dünyada tek olan "Setificio" (İpek akademisi) bulunmaktadır.

Como Golü'nün güneydoğu dalının ucunda kurulmuştur. Milano'dan 40 km kuzeydedir. İsviçre ile sınırı olup Chiasso Vacallo ve Lugano İsviçre şehirleri ile sınır komşusudur. En yakın İtalyan şehirleri Varese ve Lecco'dur. Como belediyesi (komünü) ile komşu olan belediyeler şunlardır: 
Blevio, Brunate, Çapiago İntımiano, Casnate con Bernate, Cavallaşça, Çernobbio, Grandate, Lipomo, Maslianıco, Montano Lucino, San Fermo della Battaglıa, Senna Comasco, Tavernerio, Torno.

Como belediyesi şu mahallelere frazione bölünmüştür:

1 - Albate - Muggio' - Acquanera
2 - Lora
3 - Prestino - Camerlata - Breccia - Rebbio
4 - Camnago Volta
5 - Şehir Merkezi - Batı Como
6 - Borghi
7 - Kuzey Como - Doğut Como
8 - Monte Olimpino - Ponte Chiasso - Sağnıno - Tavernola
9 - Garzola  - Cıvığlio

Como'nun belediye sınırları içinde nüfusu (3.6.2010 itibarıyla) 84.920 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Como'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Como şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Fulda, Almanya
 Tōkamachi, Japonya
 Nablus, Filistin
 Netanya, İsrail
 Trieste, İtalya

Lombardiya
Como (il)

Resmî site23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (İngilizce)

Cosenza (Cosenza lehcesi:Cusenza) güney İtalya'da Calabria bölgesinde aynı ismi taşıyan Cosenza ili'nin  merkez şehridir ve bir komündür. şehrin belediye sınırları içindeki nüfusu (30.10.2010 tahminiyle) 70.042 kişidir ama şehrin varoşlarıyla birlikte metropoliten şehirsel nüfusunun yaklaşık 269.000 olduğu tahmin edilmektedir.
Kültürel geçmişi nedeniyle Cosenza Antik Çağ'da Calabria'nın Atina'sı olarak bilinir. Örneğin Accademia Cosentina, Avrupa'da en erken kurulmuş akademilerden biridir (1511). Bugün şehir, birçok müzesi, tiyatrosu, çeşitli kütüphaneleriyle ve Calabria Üniversitesi ile önemli bir kültür merkezi olarak durmaktadır.

Cosenza, Kalabriya bölgesinde Crati ırmağının kıysında kurulmuş şehir ve il (comune). Busento ve Crati nehirlerinin kavşak noktasında bulunmaktadır.

Cosenza şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (30.10.2010 tahminlerine göre) 70.042 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.880,96 kişi/km² olur. Cosenza komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmî nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Cosenzo komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır::
Aprigliano, Carolei, Casole Bruzio, Castrolibero, Dipignano, Mendicino, Paterno Calabro, Pedace, Piane Crati, Pietrafitta, Rende, Rovito, Trenta, Zumpano

Cosenza şehrinin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları vardır.

 Kenosha, Wisconsin, Amerika Birleşik Devletleri
 Lansing, Michigan, Amerika Birleşik Devletleri
 Sault Ste. Marie, Ontario, Kanada

Calabria
Cosenza ili

Cosenza Belediyesi resmi websitesi 25 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Cremona kuzey İtalya'da Lombardiya bölgesinde merkezi olduğu Cremona ilinde tarihî bir sanayi şehridir

Kişi

Cremona şehrinin ekonomisi bu ildeki tarım üretim sistemine çok yakından bağlıdır. Şehirde kurulu imalat ve idare merkezleri olan besin maddeleri üretici şirketler tüm İtalya için önemlidirler. Örneğin et mamülleri üreticisi (Negroni); çikolata ve şekerleme imalatçıları (Sperları, Vergani, Barilla - Mülino Bianco), bitkisel yağ imalatçısı (Öleificio  Zucchi); peynir imalatçısı  (Auricchio).
Şehirde metal sanayi imalatçıları (çelik üreticisi  "Arvedi" ve " Off. Mecc. Feraboli"); petrol rafinerici ("Tamoil"); enerji üretici (AEM Cremona) şirketler de bulunmaktadır.
Ceramona sanatkarları şehirde bulunan birçok imalathanede müziksel aletler; özellikle keman, viola, viyolonsel gibi, yaylı sazlar üretmektedirler. Tarihsel olarak keman üretici usta imlatçılardan Ceramona'da bulunan Stradıvarı, Guarneri ve Amatı adlı santkarların yaratıkları kemanlar günümüzde çok büyük değer kazanmıştır.
Cremona'da uratilen şekerlemeler ve tatlı besinler (örneğin nuğa) İtalya'nın hemen her tarafında aranır mallardandır ve Avrupa'da da ün yapmışlardır.
Cremona İtalya'da hardalı ile de tanınmaktadır. Meyve şekerlemesi şeklinde hazırlanan hardal Cremona'ya özel bir şekerleme imalat usulüdür.
Cremona'nın sanayi üzerinde özelleşmesine bir neden de etrafında mavnalarla şu üzerinden ucuz nakil ve ulaştırma imkanları bulunmasındandır. Cremona ilinde büyük kanal mavnalarının işletilmesi için ildeki önemli merkezleri Milano büyük şehri gibi büyük tüketici merkezlerine bağlayan kanallar ve kanallaştırılmış Po Nehri sistemine ait akarsular bulunmaktadır.

Cremona şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Alaquàs, İspanya
 Krasnoiarsk, Rusya

Italyanca Wikipedia "Cremona" maddesi 5 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca) (Erişim:1.12.2010.

Cremona'da geleneksel keman işçiliği
Lombardiya
Cremona ili

Cremona Belediyesi'nin resmi websitesi 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. (İtalyanca) (Erişim: 1.12.2010.

Crotone Güney İtalya'da Calabria bölgesinde aynı ismi taşıyan Crotone ili'nin merkez şehridir ve bir komündür. Yaklaşık MÖ 710'da antik Yunan kolonisi olarak kurulmuştur. Antik ismi Grekce: Κρότων; Latince: Crotona ve Orta Çağlardan 1928'e kadar "Cotrone" idi ve 1928'de ismi günümüzde de kullanılan Crotone'ye çevrilmiştir. 1994'te o yıl yeni kurulan Crotone ili merkez şehri olmuştur.

Crotone şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (31.10.2010 tahminlerine gore) 61.689 kişidir ve nüfus yoğunluğu 343,04 kişi/km² olur. Catanzaro komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmî nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Crotone komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır:
Cutro, Isola di Capo Rizzuto, Rocca di Neto, Scandale, Strongoli

Crotone Serie B'de oynayan futbol kulübüdür.

Alkmaiōn (Krotōnlu) (M.Ö. 5.yüzyıl - filozof)
Filolaos (M.Ö. 5.yüzyıl - filozof)
Pisagor (M.Ö. 530 - matematikçi/filozof)
Rino Gaetano (Crotone doğumlu - şarkıcı)
Vincenzo Iaquinta (Crotone doğumlu - futbolcu)

Calabria
Crotone ili

Crotone Belediyesi resmi websitesi5 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Cuneo (Fransızca: Coni), İtalya'nın kuzeybatısındaki Piyemonte Bölgesi'nde, Cuneo ilinin merkezi kent ve komün. Şehir olma statüsü 19. yüzyılda Sardinya Krallığı idaresi altında "Piyemonte Şehirleri"'nden biri olarak verilmiştir.

Cuneo 1198'de civarda yaşayan halkın kurduğu bir yerleşkeydi. Bu yerleşkeyi bir bağımsız komün olarak ilan eden yeni şehir halkı böylelikle Asti Başpiskoposu; Montferrat Markizi ve Saluzzo Markizi'nin boyunduruğundan kendilerini kurtarmışlardı. 1210'da Saluzzo Markizi bu şehri eline geçirdi; ama 1231'de şehir halkı bu istilaya karşı bayrak kaldırdılar. Uzun süren mücadele sonunda Kutsal Roma İmparatoru II. Frederich Cuneo'nun bağımsız bir komün olduğunu ilan etti.
Fakat 1259'da Cuneo halkı, etraftaki komşularının bitmeyen büyük mücadeleleri dolayısıyla, bağımsız olarak kalamayacaklarını anlayıp şehrin o zamanlar Anjou Hanedanından Napoli Kralı ve Provans Kontu olan Napolili I. Carlo'ya ait olmasına karar verdiler. Böylece Cuneo ve Alba şehri ile birlikte Anju hanedanının kuzey İtalya'da bulunan esas toprakları oldu. Fakat zaman zaman şehir Saluzzo Markizleri, Savoya Dükalığı ve Milanolu Visconti hanedanı eline geçti. En sonunda 1382'de Cuneo Savoya Dükalığı eline geçti.
Bundan sonra Cuneo genişlemeye başlayan Savoya Düklüğü'nün en önemli savunma mevkilerinden biri oldu. Bundan dolayı Cuneo zaman zaman Fransa tarafından hücuma uğrayıp kuşatıldı. İlk Fransız kuşatması Fransa Kralı I. François'nın İsviçreli paralı askerleri tarafından yapıldı; sonraki kuşatmalar 1542, 1542, 1557, 1639, 1641, 1691 ve 1741'de yapıldı. Bütün bu kuşatmalara Cuneo'nun çok başarılı direnmesi sonucu şehir bu hücumlardan sonra Fransa'nın eline geçmedi.
Fakat, Fransız Devrimi sonunda Napolyon Bonapart'ın İtalya Seferi sırasında Cuneo şehri Fransa'nın eline geçti. Fransa'ya bağlanarak Fransız "Stura" departmanı merkez şehri yapıldı. Napolyon harpleri bittikten sonra 1814 Viyana Kongresi ile şehir Savoya Dükleri de olan Sardinya Krallığı'na devir edildi. Bu krallığın İtalya'yı birleştirmesinden sonra 1859'da İtalya Krallığı Cuneo ili merkezi oldu.
II. Dünya Savaşı içinde 1943'te Faşist İtalya'nın son bulmasıyla Nazi Almanya'sının İtalya'yı ellerine geçirmesinden sonra 1943-1945 döneminde Cuneo Alman işgaline karşı İtalyan partizan rezistansının başlıca merkezlerinden biri olmuştur.

Torino'nun güneyinde, "Maritim Alpleri" eteklerindedir. "Stura di Demonte" Nehrinin "Stura Vadisi"nden hemen çıkışında "Stura di Demonte" ve "Gesso" nehirlerinin birleşerek oluşturduğu kama (cuneo) biçimli plato üzerinde yer alır.

Cuneo'nun belediye sınırları içinde nüfusu (31.12.2010 itibarıyla) 55.714 kişidir;
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Cuneo'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Villa Oldofredi Tadini: 14.-15. yüzyılda gözetleme kulesi olarak yapılmıştır. Günümüzde Mocchia ve Oldoferdi soylu ailelerinin koleksiyonlarını gösteren müzedir.
Villa Tornaforte: Etrafında "ingiliz-stili" büyük bir bahçe bulunur.
Şehir müzesi
Demiryolları Müzesi
Santa Croce Kilisesi, San Giovanni Decollato Kilisesi ve Santissima Annunziata Kilisesi

Cuneo komünü şu komünlerle sınır komşusudur:
Boves, Busca, Cervasca, Vignolo, Beinette, Peveragno, Castelletto Stura, Caraglio, Tarantasca, Borgo San Dalmazzo, Centallo, Morozzo

Cuneo'nun şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı bulunmaktadır:

 Santa Fé de la Vera Cruz, Arjantin
 Nis, Fransa
 Chambéry, Fransa

Cuneo ili
Piyemonte

Cuneo Belediyesi resmi websitesi7 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Cuneo ili enformasyon gazetesi24 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Dıraç veya Duraç (Turaç olarak da bilinir; Arnavutça: Durrës) Orta Arnavutluk'ta Dıraç ili'nin merkezi ve ülkenin en büyük ikinci şehridir. Nüfusu 2011 tahminlerine göre 113.249'dur. İsmi antik Dirrahium'dan gelmektedir.
Dıraç kenti başkent Tiran'ın 33 kilometre batısında Orta Adriyatik sahilinde yer almakta olup, tarihi ve ekonomik açıdan önemli bir yerleşim yeridir. Adriyatik denizinin nispeten dar bir bölgesindedir ve karşı kıyıda İtalya'nın Bari ve Brindisi şehirleri yer alır. Aleksandër Moisiu Üniversitesi ve Arnavutluk'un ana limanı burada yer alır.
Şehirde Dıraç Büyük Camii ve Osmanlı zamanından kalan Fatih Camii bulunmaktadır. Camii'ye Fatih Sultan Mehmet'in adı koyulmuştur.

 Bari, İtalya
 İstanbul, Türkiye
 Priştine, Kosova
 Prizren, Kosova
 Selanik, Yunanistan (5 Nisan 2012)
 Ülgün, Karadağ

Dıraç Belediyesi Resmi sitesi 20 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ercolano (1969'dan önce Resìna), güney İtalya'da Campania Bölgesi'nde, Napoli iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinden sadece 8 km uzaklıkta bulunan bir kent ve bir komün. Şehir Napoli şehrinin şehirleşmiş bir varoşudur.
Şehir destanımsı kurulma miti ile ve Vezüv Yanardağı'nın kül ve lavları altında kalıp sonradan kazılıp ortaya çıkartılan, Pompei ve Oplontis antik şehirleri ile birlikte, Herculaneum antik şehri olması dolayısıyla ünlüdür. Ercolano 1997'den itibaren UNESCO Dünya Mirası listesi İtalya listesinde bulunmaktadır.
Ercolano şehri Orta Çağ'da kurulan ve 1969'a kadar Resina adlı bir şehir olup Vezüv volkanının M.S. 79 püskürttüğü volanik kül ve lav altında gömülü kalmış Herkulaneum antik şehri üzerinde kurulmuştur.

Antik Roma şehri ve kalıntıları için bakınız: Herkulaneum
Antik şehrin MO 8. yüzyılda "Oscan" kavimi tarafından kurulduğu çok olasıdır. Sonradan şehri Etrüsk uygarlığı kontrolü altına girmiş ve daha sonra Samnitler burayı idarelerine almışlardır. Antik Roma Cumhuriyeti güney İtalya'yı "Samnit Savaşları" sonunda eline geçirmiştir.
Antik Romalılar döneminde şehir çok ismi bilinen bir deniz tatil merkezi olmuştu ve Roma'nın en zengin vatandaşları burada tatil geçirmekteydiler. Vezüv Yanardağı'nın çok şiddetli M.S. 79'daki püskürmesi sırasında antik şehir tümüyle volkanik kül ve lavlar altında gömülü kaldı. Aynı felaket ismi daha iyi bilen Pompei antik şehri başına gelmişti. Pompei şehri volkanik küllerle gömülü kalmakta iken antik Herculaneum şehri çok yüksek ısıda bulunan plastik kaya ve lava akımlarının dağdan çığlar gibi inmesiyle yeraltına gömülmüştür.
Bu volkanik maddelerle kaplı bölgenin tekrar insanların yaşamasına açılması M.S. 1000 civarında olduğu belgelenmiştir. O zaman Campania'da çok ismi çıkmış bir dinsel sığınak olan Castel dı Resina eski gömülü şehir üzerinde, adı "Herakles Tepesi" olan küçük bir tepe üzerinde kurulmuştu. Bundan sonraki 500 yıl içinde bu dinsel sığınak etrafında Resina adı verilen bir kasaba ve sonra küçük bir şehir kuruldu. Bu küçük şehrin yapımının gelişmesi sırasında yapılan hafriyatlar en sonunda antik Herculaneum şehrinin yeninden yerinin bulunmasına neden oldu. 1709'dan itibaren antik Roma şehrinin tekrar kazılıp ortaya çıkartılmasına başlandı. Bu arkeolojik kazılar günümüzde de devam etmektedir ama bu önemli antik şehrin bir kısmı hala gömülü bulunmaktadır.
Kurulmuş olan Resina küçük şehri 1861'e kadar Napoli Krallığı, Sicilya Krallığı ve Sicilyateyn Kraliyeti'nın bir parçası oldu. 1861'de İtalya'nın birleştirilmesi ile İtalyan Krallığı idaresine geçti. 20. yüzyıl başından itibaren gittikçe büyüyen Napoli şehrinin bir varoşu haline geçti.
1969'da şehrin ismi Resina yerine, antik Herculaneum anısını yenilemek için bu ismin İtalyancası olan Ercalano adına değiştirildi.

Ercolano ve antik Herculaneum şehri için şu kuruluş miti bulunmaktadır.
Bu mite göre Grek mitolojisinin yarı-tanrı kahramanı Herakles Geryoneus adlı 3 başlı, 6 adet kollu ve 3 adet vücutlu bir titan devini öldürdüğü 10. Görevinden geri dönmekte iken Roma'ya uğrar. Burada Fauna tanrıçası tapınağındaki kutsal suyu tatmak istediğini bildirir. Fakat bu kutsal su ancak kadınlara sunulduğu için Herakles'in bu isteği reddedilir. Buna çok sinirlenen Herakles kendi onuruna bir tapınak yaptırır ve tapınakta kadınların ayinlere katılmasını yasaklar.
Tanrı Vulcanus'un bir oğlu olan "Caco" adlı demon Herakles'in Geryoneus'dan gaspettiği sığır sürüsünün büyük bir kısmını, özellikle öküzleri, çalarak bunları Argos şehrine götürmeye karar verir. Çaldığı sığırları bir mağarada saklar. Herakles çok değer verdiği öküzlerini kaybetmeye çok kızar ve onları aramaya koyulur. Fakat onların izini takip etmekle öküzleri bulamaz çünkü çok kurnaz olan "Caco" öküzleri kuyruklarından tutup geri geri yürüterek saklandığı mağaraya getirmiştir ve geride bırakılan öküz izleri aksi yolu göstermektedir.
Tam Herakles aramayı bırakmak üzereyken bağırmalarına bir inek sesiyle cevap geldiğini duyar. İnek sesi gelen yer önü büyük bir kaya ile kapalı olan bir mağara olduğunu anlar. Çok güçlü Herakles için mağaranın önünü kapayan kayayı yüklenip alıp yakındaki bir uçurumdan aşağı atmak hiç zor gelmez. Caco kendini savunmak için mağarayı dumanla doldurur. Fakat Herakles dumanlar üzerinden atlayarak Caco'nun yüzüne hücum edip gözlerini çıkartıp onu öldürür.
Herakles sığırlarını bulduktan sonra kendi şehri olan Argos'a dönüp oradan 12 ödevinden geri kalan 2'sini bitirmeye karar verir. Fakat İtalya'dan ayrılmadan önce sığırlarının saklanmış olduğu mağara önünde bir şehir yaptırır ve bu şehre kendi adını verir: Herculaneum.

Ercolano'nin belediye sınırları içinde nüfusu (1.3.2010 itibarıyla) 54.921 kişidir. Şehir Napoli merkezinden sadece 8 km uzakta olup büyük metropoliten Napoli şehrinin bir varoşu olduğu kabul edilir.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Ercolano'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Ercolano Napoli şehir merkezinin 8 km uzağında olup ekonomisi Napoli'ya bağlıdır. Bu şehir Napoli şehrinden varoşlara kaçışa hedeflerden biri olmuş ve bu şehri bir yatakhane şehri olarak kullanan ve Napoli'de çalışan nüfus oranı artmıştır.
Buna rağmen günümüzde Ercolano şehri bir yazlık tatil şehridir. Aynı zamanda arkeologlar tarafından kazılıp tekrar ortaya çıkartılmış olan antik Herculaneum şehri kalıntılarına ve Vezüv Yanardağı'na otobüsle yapılan turistik gezintiler için başlangıç merkezidir.
Ercolano ayrıca bir sanayi imalat merkezi olup şehirde "Lacryma Christi (İsa'nın Gözyaşları)" adlı şarap üreten şaraphaneler, deri imalatı, düğme üretimi ve cam ve cam eşya imalat merkezleri bulunmaktadır.

Ercolano'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Ercolano komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Boscotrecase, Massa di Somma, Ottaviano, Pollena Trocchia, Portici, San Giorgio a Cremano, San Sebastiano al Vesuvio, Sant'Anastasia, Somma Vesuviana, Torre del Greco, Trecase

Napoli (il)
Campania

Ercolano Belediyesi resmi websitesi 5 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Ercolano (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)
Sanal Arkeoloji Muzesi websitesi 15 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ercolano arkeolojisi 21 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Faenza, İtalya'da  Emilia-Romagna Bölgesi'nde, Ravenna iline bağlı ve İmola ve Forli şehirleri arasında Bologna'nın 50 km güneydoğusunda bulunan bir kent ve bir komün.
Faenza yüzyıllardır kendi ismini verdiği "fayans"  veya "Majolika" tipi üzeri sırlanmış ve resimler ve süslerle boyanmış pişmiş kilden seramikleri ile meşhurdur.

Faenza antik Roma yolu olan "Via Wmilia" üzerinde olup Apeninlerin önlerinde bulunan tepeler üzerinde kurulmuştur. Şehrin yerleşim yeri etrafındaki tarımsal alanlara hakim bir mevkidedir. Etrafında bulunan tarım alanları ta antik Romalılar döneminden kalma teraslanmış tepelerde bulunan bağlar; meyvalıklar ve diğer tarımsal ürünler ile düzlük yerlerde mümbit sebze üretim bahçelerinden oluşur. Yakınlarında bulunan yeşil vadilerden Samoggia Çayı ve Lamone Çayı geçer. Bu akarsular kıyılarında 18. ve 19. yüzyılda etrafında büyük bahçeleri olan ve yanlarında uzun selviler dikilmiş giriş yolları bulunan büyük malikaneler yapılmıştır.

Faenza'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.6.2010 itibarıyla) 57.929 kişidir.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Faenza'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Faenza'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Faenza komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Bagnacavallo, Brisighella, Castel Bolognese, Cotignola, Riolo Terme, Russi, Solarolo, Forli (FC)

Faenza'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Maroussi, Yunanistan
 Bergerac, Fransa
 Gmunden, Avusturya
 Rijeka, Hırvatistan
 Schwäbisch Gmünd, Almanya
 Talavera de la Reina, İspanya
 Temeşvar, Romanya
 Toki, Japonya

Ravenna (il)
Emilia-Romagna

Faenza Belediyesi resmi websitesi 6 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Faenza (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Fano, güney İtalya'da Marche Bölgesi'nde, Pesaro ve Urbino iline bağlı ve Pesaro şehrinin merkezinin 12 km güneydoğusunda bulunan bir kent ve bir komün. Fano; Cartoceto, Mombaroccio, Mondolfo, Pesaro, Piagge ve San Costanzo komünleriyle sınır komşusudur.

Fano'nun belediye sınırları içinde nüfusu (31.1.2015 itibarıyla) 61.205 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Fano'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Fano'nun şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Rastatt, Almanya
 Saint-Ouen-l'Aumône, Fransa
 St Albans, Birleşik Krallık
 Stribro, Çekya

Pesaro ve Urbino
Marche

Fano Belediyesi resmi websitesi15 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Fano resmi turizm rehberi ve websitesi4 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Ferrara (Ferrara lehçesi: Fràra), İtalya'nın Emilia-Romagna bölgesinde aynı ismi taşıyan ilin merkezi olan ve Adriyatik kıyısına 1 saatlik uzaklıktaki şehirdir.
Şehir 14. ve 15. yüzyılda Este Hanedanının idaresindeyken bu yüzyıllardan kalma sokaklar ve çok sayıda konaklar ve saraylar hâlen şehirde bulunmaktadır.
Şehir kara yolu ile, dahil olduğu bölge olan Emilia-Romanga merkezi Bolonya'nın 50 km kuzey-kuzeybatısında ve İtalya başşehri olan Roma'dan 448 km kuzeyindedir. Po Nehri ana akımından 5 km kuzeyinde bu nehrin bir değişik dalı olan Po di Volonte adlı akarsu kıyısında konumlanmıştır.
Ferrara kenti Orta Çağ ve Rönesans devrinden kalma kentin planının korunması ve Po Deltası’nın korunan doğal yapısı nedeni ile 1995'ten bu yana Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.

Ferrara şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Saint-Étienne, Fransa
 Capodistria, Slovenya
 Swansea, Birleşik Krallık
 Higland Park, Amerika Birleşik Devletleri
 Krasnodar, Rusya
 Kaufbeuren, Almanya
 Kallithea, Yunanistan
 Lleida, İspanya
 Szombathely, Macaristan
 Baranoviči, Belarus
 Manastır, Kuzey Makedonya, Kuzey Makedonya
 Brno, Çekya
 Craiova, Romanya
 Daugavpils, Letonya
 Dobrič, Bulgaristan
 Fiume, Hırvatistan
 Giessen, Almanya
 Kaunas, Litvanya
 Novi Sad, Sırbistan
 Saraybosna, Bosna-Hersek
 Scutari, Arnavutluk
 Sebastopol, Ukrayna
 Soroca, Moldova
 Tartu, Estonya
 Žilina, Slovakya
 Prag, Çekya
 Buenos Aires, Arjantin
 Formia, İtalya
 Broni, İtalya
 San Nicola Manfredi, İtalya
 Venticano, İtalya

Emilia-Romagna
Ferrara (il)

Ferrara Belediyesi resmî websitesi 6 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Fiumicino, merkezi İtalya'da  Lazio Bölgesi'nde, Roma iline bağlı bir kent ve bir komün. Bu komünün ünü, uçan yolcu sayısı itibarıyla İtalya'da birinci sırada olan ve Avrupa'da beşinci sırayı alan Roma başkentinin havalimanı olan Leonardo da Vinci – Fiumicino Havalimanı'nın sınırları içinde bulunmasıdır.

Fimicino'nun isminin İtalyanca anlamı küçük nehirdir. Bu isim yine Fiumicino ismini taşıyan Rimini yakınlarında buluna bir akarsu ile karıştırılmamalıdır.
Fiumicino 1992'ye kadar Roma şehrine bağlı "Municipio XIV" olarak adlandırılan bir semti idi. 6 Mart 1992'de çıkartılan bir Lazio Bölgesi kararnamesi ile bu semte hemen hemen ayni sınırlar içinde bir komun olma statüsü verilmiştir.

Fiumicino'nin belediye sınırları içinde nüfusu (1.7.2010 itibarıyla) 70.245 kişidir. Bu komün eskiden Roma'ya bağlı bir semt idi. Roma şehrinden idari olarak ayrı bir komün yapılmakla beraber büyük metro Roma şehrinin bir parçasıdır. 1992'den itibaren Fiumicino'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Fiumicino İtalya'da en büyük hava alanı olan Leonardo da Vinci Uluslararası Havaalanı'nı sınırlarında ihtiva eder. Yine sınırları içinde bu havaalanını Roma şehrine bağlayan demir yolunun Fiumicino Aeroporto istasyonu bulunup bu da İtalya'nın en işlek tren istasyonlarından biridir.
Alitalia ve Blue Panorama hava yolu şirketlerinin merkez idare binaları da Fiumicino'da bulunmaktadır.
Fiumicino şehri deniz sahilindedir. Şehirde bulunan balıkçı limanı yerel ekonomiye katkılar yapmaktadır. Şehir sahilinde bulunan plajlar hem Roma şehri sakinleri hem de diğer şehirlerden deniz tatili turisti çekmektedir.

Fiumicino komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Anguillara Sabazia, Cerveteri, Ladispoli, Roma

Italyanca Wikipedia "Fiumicino" maddesi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Roma (il)
Lazio

Fiumicino Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Fiumicino (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Foggia, İtalya'nın Puglia bölgesinde bir şehir, belediye (komün) birimi ve Foggia ili adını taşıyan ilin merkezidir. İtalya'nın ana buğday yetiştirme alanı olan Tavoliere ovasındaki en önemli şehir olup bu nedenle genellikle tarıma dayalı bir yerleşim merkezidir.
Şehirde tarımla ilgili ve ticaret üzerinde çok geçmişe dayanan gelenekler bulunur. Örneğin 19. başlarına kadar (1447-1806 döneminde) Abruzzi ve Foggia ilinin diğer adı olan "Capitanata" yaylalarında koyun yetiştirmeyi kontrol eden İspanya'daki Aragonya Krallığı geleneklerine uygun olarak "Krallık Koyun Vergileme Merkezi" bulunmaktaydı.
Foggia şehri Katolik Kilisesi başpiskoposluk merkezidir.
1999'da yeni olarak 7 fakülteli bir devlet üniversitesi "Üniversità değli Studi di Foggia" kurulmuştur ve şu anda 10.000 kusur öğrencisi bulunur.
Şehir deprem bölgesinde bulunup tarihinde büyük deprem afetlerine maruz kalmış ve hasar görmüştür. Fakat şehrin gördüğü en büyük hasar II. Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin İtalya'yı istilası sırasında ortaya çıkmıştır. Müttefik bombardımanları dolayısıyla şehirdeki nüfusun hemen hemen üçte biri (yaklaşık 20.000 sivil) hayatlarını kaybetmişlerdir. Buna rağmen şehrin tarihsel eski merkezinde bulunan önemli kültürel, artistik ve mimarî mirasların kurtarılması başarılmıştır.

Foggia belediye sınırları içinde şehir nüfusu (31.3.2010 itibarıyla) 152,928 kişidir ve nüfus yoğunluğu 301 kişi/km² olur. Foggia komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi.

Foggia şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Göppingen, Almanya
 Wałbrzych, Polonya
 Pescasseroli, İtalya
 L'Aquila, İtalya
 Forli, İtalya
 Erzurum, Türkiye

Puglia
Foggia (il)

Foggia Belediyesi resmi websitesi20 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Foggia (DMOZ tabanlı)

Foligno (Latince: Fulginia, Fulginium veya Fulginıae; Umbria lehçesi: Fuligni), merkezî İtalya'da  Umbria Bölgesi'nde, Perugia iline bağlı ve Perugia şehrinin merkezinin 10 km güneydoğusunda bulunan bir kent ve bir komün.

Foligno Umbria bölgesinin merkez doğusunda olup "Topino Nehri"'nin Apeninler'den inip "Clitunno" akarsu sisteminin içinde bulunduğu bir geniş ovaya girdiği mevkide konumlanmıştır. Şehir bağlı olduğu il merkezi olan Perugia'nın 40 km güneydoğusunda; Trevi şehrinin 10 km kuzey-kuzey-batısında ve Spello kasabasının 6 km güneyinde bulunur. Etrafındaki arazi ve şehre bağlı bazı semt ve köyler genellikle dağlık engebeli olmakla beraber şehrin merkezi bir düzlükte kurulmuştur. Şehir bağlı bir semt olan "Curascı" köyü 1016 m rakımlı bir tepe üzerindedir ve Budino köyü ise 196 m rakımlıdır. "Umbra Vadisi" içinde bulunan şehir "Topino Nehri" ile "Menotre Çayı"'nın birbirine katıldığı mevkidedir. Bu akarsular Tiren Denizi'ne akan Tiber Nehri havzasına dahil olurlar.
Fogliano şehri yüksek deprem rizikosu olan bir alandır ve tarihsel olarak şehir, en önemlileri  1832 ve 1997'de ortaya çıkan, depremlerden etkilenmekte ve hasar görmektedir.

Foligno'nun belediye sınırları içinde nüfusu (30.4.2010 itibarıyla) 57.917 kişidir. 
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Foligno'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Foligno bir demiryolu merkezidir. Şehir Roma-Ancona anahattı üzerindedir. Foligno Perugia ili içinde bulunan en önemli demiryolu kavşağıdır. Bu da  merkezi İtalya'da demiryolu tesis ve makinelerinin bakımı ve tamiri için atölye ve fabrikaların bu şehirde kurulmasına neden olmuştur. Bu nedenlerle II. Dünya Savaşı'nda müttefik uçak bombardıman hücumlarına uğramış ve şehir de hasar görmüştür. Şehir bugünkü modern görümünü bu hasardan sonra şehrin yeniden yapılması dolayısıyladır.
Şehir merkezi İtalya'da bulunan otoyol ve karayolları sisteminin de bir kavşak düğüm noktasıdır.
Şehirde şeker fabrikaları; tekstil fabrikaları; yapım malzemeleri imalatı; kâğıt fabrikaları; kereste fabrikaları ve metalürji endüstrileri bulunmaktadır.
Şehir II. Dünya Savaşı'nden sonra genişlemiş ve yeni varoşlar kazanmıştır. Fakat bu varoş gelişmesi ile sanayileşmesi Umbria'da bulunan ıslak arazilere negatif etki yapmış ve şehrin sık trafiği ile geniş endüstrisi çevresel sorunlar ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Foligno'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Palazzo Comunale (Belediye Sarayı): İlk yapımın 13. yüzyıl ama 16. ve 17. yüzyıllarda birkaç defa renovasyona uğramış ve ilk görümünü kaybetmiştir. Günümüzdeki Neo-Klasik mimarîı görünüşlü on cephesi ise 1835-1838 döneminde yapılmıştır. 13. yüzyıl yapımından çok değişmeden kalan en önemli kısmı çan kulesidir.
Palazzo Orfini: Palazzo Comunale'ın yanındadır. Rönesans döneminde o devir mimari üslubuna göre yapılmıştır. Bu binanın bir kısmın 1470'te "Emiliano Orfi" tarafından açılan bir basım evi bulunmaktadır. Bu kısmın 1507'de yapılan cephesinde bulunan bir anma levhası, bu binada 1472'de Johannes Gutenberg'in bir çırağı olan "Johann Neumeister"'in Dante Alighieri'nin İlahî Komedya eserinin ilk baskısının hazırlanması anısınadır. Bu kitap İtalyanca dili ile basılan ilk kitap olmuştur.
Duomo veya San Feliciano Katedrali: 1133–1201 döneminde Romanesk mimarı üslunda yapılmıştır. Fakat katedralin içerisi 18. yüzyılda yeniden yapılıp düzenlemiştir. Bu katedral Gian Lorenzo Bernini'nin Roma Vatikan'da yaptığı Aziz Petrus Bazilikası'nda bulunan merkezi "Baldıchino" adlı büyük mihrapin bir kopyasının içinde bulunması ile isim yapmıştır.
Eski konaklar:
Trinci Palace Sarayı: Yapımı 1389–1407 dönemi. Günümüzde içinde bir arkeoloji müzesi; şehrin güzel sanatlar galerisi; Şövalyeler arasında atlı Çarpışmalar ve turnuvalar hakkında bir multimedya müzesi ve Şehir Müzesi bulunur. 15. yüzyılda baslarında ressam Gentile da Fabriano tarafından yapılmış fresko tablolar önemlidir. Bu binanın ön cephesi 1831-1832'de bu duvarın bir depremde hasar görmesinden sonra Neo-Klasik mimarı uslupla yapılmasından ortaya çıkmıştır.
Ospedale Vecchio: 1517-1520 döneminde Ronesans mimarı stilde yapılmış 11 kemerden oluşan bir cephesi bulunan büyük bir konak "Corso Cavour" Sokağındadır.
Palazzo Cantagilli: 15. yapımı
Palazzo Morotti: 17. yüzyıl yapımı
Palazzo Roncalli: 16. yüzyıl yapımı
Kiliseler:
S. Maria Infra Portas Kilisesi: Şehirde bulunan en eski kilise. Yapıma başlanışı daha önce olmakla beraber günümüzdeki yapının çoğunluğu 11. yüzyıldan kalmadır.
San Giacomo Kilisesi: Yapımı 1402.
S. Agöstino Kilisesi: Yapımı 18. yüzyıl. Piazza Garibaldi'de. Dört Korint Stili sütunlu tuğladan yapılmış bir cephesi bulunur.
S. Salvatore Kilisesi: İlk yapımı 12. yüzyıl. Piazza Garibaldi'de. 14. yüzyıldan kalan cephesi birbiri üstüne bir sıra bir sıra beyaz taştan yapılmış ve çok süslüdür. Üç sivri tepeli kemerden tören giriş kapısı bulunur.
Suffragio Kilisesi: Yapımı 18.yy. Grek İstavrozü planlıdır. önünde "İyonik" tarzlı sütunlu bir cephesi bulunur.
Nunziatella Oretaryo Kilisesi: 1489'da ortaya çıkan bazı dinsel mucize anısına Rönesans mimarı stilinde mimar "Francesco di Bartolomeo da Pietrasanta" tasarımına göre yapılmıştır. İçinde çok değerli tablolar bulunur. Bunların başında ressam Perugino tarafından 1507'de bitirilmiş "İsa'nın Vaftizi" adlı tablo gelmektedir. Bu kilisede Nisan 1472'de basımı yapılmış "Dante"'nin İlahi Komedya eserinin kopyası da sergilenir.
Sassovivo Manastırı: Şehir merkezinin 5 km doğusunda bulunmaktadır. 1229'da kısa çifte sütun tarafından desteklenen kemerlerden oluşan bir şekilde yapılmış; özel süslerle bezenmiş, kesişlerin etrafını dolanması için üstü kapalı bir avlusu vardır.

Foligno komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Bevagna, Montefalco, Nocera Umbra, Sellano, Serravalle di Chienti (MC), Spello, Trevi, Valtopina, Visso (MC)

Foligno'nun şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Gemona del Friuli, İtalya
 La Louvière, Belçika
 Shibukawa, Japonya

Perugia (il)
Umbria

Foligno Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Foligno (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Gallarate (Lombardca: Galaraa), kuzeybatı İtalya'da Lombardiya Bölgesi'nde, Varese ili'ne bağlı bir şehir ve bir komün.

Şehir Galliler tarafından kurulmuştur. Sonra Romalılar Galya'yı işgal edince Roma idaresine geçmiştir. Romalıların "Galya Cisalpina" bölgesini ele geçirmesi sırasında hazırlanan belgelerde Gallarate'nin önemli bir "vicus (köy)" olarak ismi geçmektedir.
Batı Roma İmparatorluğu yıkılıp kuzeybatı İtalya Frankların eline geçtiğinde bu şehirde (günümüzde hala Santa Maria Basilikası'nın yanında bir kısım yıkıntıları bulunan) orijinal antik Romalı surlarının kalıntılarının bir kısmı üzerine yeni bir şato yapılmıştır. Bu şatonun günümüzde bulunmamakla beraber şatonun mevkiine atıf yapan "Via Postcastello" Sokağı bulunmaktadır.
Milano "Visconti Sülalesi" kurucusu ve Milano başpiskoposu olan Ottone Visconti antik Roma kalesi olan "Castelseprio"'yu yıktırdıktan sonra Gallarate şehrini, kurduğu büyük "Seprio Kontluğu"nun merkezi yaptı. Visconti Hanedanı Milano'da hüküm sürdüğü dönemde Gallarate çok refahlı yıllar yaşadı. Şehir büyük imar projelerine sahne oldu. Gallarate'nin bir endüstriyel şehir olmasının başlangıcı bu döneme rastlamaktadır. İtalyan Millî Arşivlerinde bulunan belgelere göre Gallarate pamuklular, perdelik kumaşlar, keten kumaşlar ve genel dokuma alanında İtalya ve yabancı ülkeler pazarları için üretim ve ticaret merkezi olmuştu. Şehirdeki Rosnatı, Reina, Masera, Palazzi, Macchi, Curioni, Mari ve Guenzatı adlı asıl ve tacir aileleri bu dönemde önemli oldular.
Visconti ve Torriani aileleri arasında çıkan çatışmalar "Desio Muharabesi"ne yol açtı ve bunun sonunda Visconti ailesi üstün çıktı. Fakat bu sırada Gallarate şehri yabancı hükmü altına girdi.
Böylece 1450'den ta 18. yüzyıl sonuna kadar Gallarate önce İspanyol, sonra Fransız, sonra yine İspanyol ve onları takiben Avusturya hakimiyeti altında kaldı. Bu politik istikrarsızlık döneminde bazı İtalyan güçlü asıl aileleri (Bentivoglio, Pallavicino, Caraçcıolo, Altemps, Visconti, Castelbarco vb.) Gallarate'yi kendilerinin bir malikanesiymiş gibi sömürdüler.
Gallarate 1859'da İtalya Krallığı idaresi altına geçti. 1860 sonlarında bir İtalya Krallığı kararnamesi ile Gallarate'ye "Şehir (Citta d'İtalie)" şeref statüsü verildi. 19. yüzyıl ikinci yarısında kuzey İtalya'da ortaya çıkan sanayi devrimi sırasında 20-30 yıl içinde Gallarate büyük bir endüstri merkezi oldu. Özellikle tekstil endüstrisi bu şehirde gelişip şehre gayriresmî olarak "İtalya'nın Manchesterı" unvanı kazandırdı. Bu dönemde Gallarate'de sosyal gelişmeler ve özellikle işçi sınıfının ezilmesine karşı reaksiyon şehirde büyük sosyal karışıklarla yankılar gördü. Gallarate endüstri merkezi olmayı 20. yüzyılda korudu ve şehir özellikle güney İtalya'dan işçi göçüne hedef oldu.
Fakat 1970'lı yıllardan sonra ekonomik gelişmeler, özellikle tekstil sanayinin büyük rekabet görmesi ile Avrupa'da çökmesi, Gallarate'de büyük ekonomik buhran yarattı. Şehrin büyük sanayi tesisleri kapılarını kapattılar. Şehirdeki büyük bacalı fabrika binaları ve eski "Liberty" mimarı stilli binaların çoğu yıkılmakla beraber hala da şehirde bu şekil yapı örnekleri hemen görülebilmektedir. Şehir büyük işsizliğe de sahne oldu. 20. yüzyıl sonları ve 21. yüzyılda şehirde önemli istihdam alanı hizmet sektörü ve ticaret sektörü oldu. Şehir büyük Milano şehri için birkaç katlı kapalı alışveriş-merkezleri ve şehir dışı büyük otoparklı ticaret satış alanlarının geliştiği bölge oldu.

Gallarate şehri düzlük bir arazide kurulmuştur. Ortasından "Arnette Deresi"  geçer. Komüne bağlı Crenna semti ve Ronchi kuzeyinde tepeler bulunur. Komünün güney-doğusundan ise "Rile Deresi" geçer. Kent Varese, Leveno ve Semplon Tüneli için Arona'ya giden demiryollarının kavşağındadır. Şehrin 10 km batısında Vizzola'da "Ticino Nehri" üzerinde kurulu bir baraj ve hidroelektrik santralı bulunmaktadır. Kent Milano'nun havaalanı olan Malpensa Havalimanı'na 5 km mesafededir.

Gallarate'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 51.668 kişidir.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Gallarate'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Gallarate şehri Varese ile Milano arasında bir endüstri merkezidir. 1980'li yıllara kadar şehrin ana sanayii tekstil ve konfeksiyondu. "İtalya'nın Manchester'i" lakabını taşımaktaydı.
Ancak bu dönemden sonra bu sektörde ortaya çıkan rekabetle Avrupa'da konumlanmış tekstil sanayi büyük kayıplar verdi. Böylece Gallarate şehri de o dönemden beri bir ekonomik kriz içinde yaşayıp şehrin ekonomik bazının değişmesi için büyük gayretler sarf etmesi gerekti.
Gallarate şehrinin bu gayretleri genellikle şehrin Lombardiya bölgesinin ve Milano şehrinin en büyük havalimanı olan Milano-Malpensa Havalimanı'na yakınlığı gerçeğine bağlanmıştır. Şehir bu kaynağı kullanarak büyük bir ikmal merkezi olmayı planlamıştır. Bu hedefle şehir enfrastruktürünü ve lojistik kanallarını yenileştirip geliştirmeyi hedef almıştır. Bu hedefe uyarak şehir Air Europe Volareweb, Air Canada ve Blue Panorama gibi hava uçak şirketlerinin; Hupac ve Swiss SBB Cargo demiryolu nakliyat şirketlerinin ve Yamamay ve Parah gibi çok uluslu şirketlerin ana idare merkezlerinin Gallarate'de yerleşmelerini sağlamıştır.
Fakat 2002'den itibaren şehir bazı gerilemelere de şahit olmuştur: 2002'de Milupa şirketinin başka bir merkeze nakli ve 2007'de "Orlando" şirketinin iflas etmesi.
Ayrıca Gallarate'de, çok önemli bir ağır sanayi mamulü olan sanayi kazanları üreten ve bu konuda dünya lideri olan "Ansaldo Çaldaie S.p.A" şirketinin bağlı olduğu "Sofiter SpA" holding şirketinin genel merkezi bulunmaktadır.
Expo 2015'in Milano'da yapılması ve bu büyük serginin Gallarate şehri komşusu olan Rho'da kurulan yeni sergi ve fuar sahasında yapılması kararı Gallarate şehrine ve Milano-Malpensa havaalanına yeni ekonomik fırsatlar doğurması beklenmektedir.
Şehirde diğer bir ekonomik gelişme de birçok çok-katlı alışveriş merkezlerinin açılması olmuştur.

Gallarate'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

S. Pietro Kilisesi: Yapımı 11. yüzyıl ile 13. yüzyıl dönemlerinde. Bazı Gotik kısımlar bulunmaktadır. Kilisenin içinde ortadan bir koridor bulunmaz. 1844'te millî bir anıt olarak ilan edilmiştir.
Sant'Antonio Abate Kilisesi: Barok mimari stilinde
Madonna di Campagna Dinsel Sığınak Kilisesi: Yapımı 17. yüzyıl başları
San Zenone Kilisesi: Yapımı 18. yüzyıl
San Rocco Kilisesi: Yapımı 16. yüzyıl

Gallarate komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Arsago Seprio, Besnate, Busto Arsizio, Cardano al Campo, Casorate Sempione, Cassano Magnago, Cavaria con Premezzo, Samarate

Varese ili
Lombardiya

Italyanca Wikipedia "Gallarate" maddesi 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Gallarate Belediyesi resmi websitesi 26 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Gela, İtalya'nın Sicilya Özerk Bölgesi'nde  Caltanissetta iline bağlı bulunan bir şehir.

Gela, Sicilya adasının güneybatısında Akdeniz kıyısında Gel Nehrinin denize katıldığı haliç etrafında Agrigento şehri ile Ragusa şehri arasında kurulmuştur.

Gela şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (30.6.2010 tahminlerine göre) 77.222 kişidir ve nüfus yoğunluğu 279,79 kişi/km² olur. Gela komününün belediye sınırları içinde 19. ve 20. yüzyıllarda  nüfusunun gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir.
Kişi

Akropol.
Bölge Arkeoloji Müzesi:
Tarihi Şehir merkezi: Son elli yılda yeni yapılar eklenmesine rağmen tarihi merkez hala eski anıtlar ve tarihsel yapılarla bezelidir. Tarihsel Şehir merkezi etrafında 1233-1578 arasında yapılmış şehir surlarının parçaları, duvarlar, kuleler ve kapılar şeklinde günümüzdeki yapılara yerleştirilmiştir. Bunlardan ilgi çeken bazı parçalar şunlardır:
Eski şehir hapisanesinin bulunduğu Via Matteotti ve Via Verga kavşağında bulan 16. yüzyıldan kalma duvarlar;
Miramare'de bir ve Via Colombo'da bulunan üç kule;
Viale Mediterraneo üzerinde 13. yüzyıldan kalma Porta Marina müstahkem mevki;
Piazza Calvario'daki eski dükalık sarayı veya şatosu kalıntıları
Porta Vittoria'daki sur kalıntıları;
Piazza San Giacomo'da 14. yüzyılda yapılmış ve tepesi sivri kemerli giriş kapısı.
Capo Soprano arkeoloji bölgesi: Antik Yunan ve Helenistik savunma duvarları kalıntıları
Antik Yunan Atena tapınağı
Katedral veya Chiesa Madre" Eski bir kilise yerine 1766-1794'te yapılmıştır. 
Torre dı Manfria (Manfria Kulesi): Şehir merkezinden 10 km uzakta bir kumsal plaj kıyısında.
Castelluccio ("Küçük Kale"): Yapımı 13. yüzyıl başları. Şehir merkezinden 10 km uzakta.
Biviere dı Gela Doğa Rezervi: Kumul tepeler arasında bulunan bir gölde kuş cenneti.

Gela komününün sınırlarına komşu olan komünler: 
Acate, Bütera, Caltagirone, Mazzarino ve Niscemi'dir.

Gela şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Elefsis, Yunanistan
 Wittingen, Almanya

Sicilya
Sicilya Özerk Bölgesi
Caltanissetta ili

Emanuele Zuppardo-Salvatore Piccolo, Terra Mater: sulle Sponde del Gela greco, Betania Editrice, Caltanissetta (2005).

Gela Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Giugliano in Campania (çok kere sadece Giugliano) İtalya'nın güneybatısında Campania bölgesinin Napoli ilinde bir komündür. Napoli metropoliten şehirleşemiş alanı içindedir. Tüm İtalya'da 100.000'den büyük nüfuslu olup bir il merkezi olmayan tek komündür.
Giugliano in Campania belediyesi sınırları içinde (30.4.2010 itibarıyla) nüfus 117.293 kişidir. Campania bölgesinde Napoli ve Salerno komünlerinden sonra üçüncü nüfusça büyük komün Giugliano in Campania'dır. Giugliano in Campania OECD'ye göre 3,1 milyon kişi nüfusu olan Napoli metropoliten alanın bir parçasıdır.

M.Ö. 5. ve 4. yüzyılda şehrin bulunduğu mevkiye "Oscı" adlı bir kabile yerleşti. Sözlü geleneklere göre ise şehir "Cuma"'dan gelen kolonistler tarafından M.Ö.421'de kurulmuş ve Lilianum (Zambaklar Ülkesi) adı verilmiştir. Şehir 1207ye kadar küçük bir yerleşke olarak kalmıştır. O tarihte Napolililer Cuma şehrini tamamıyla tahrip ettikten sonra başlarında Hristiyan papazları Cuma şehri mensupları kolonileri olan Giugliano'ya göçmüşlerdir. Giugliano'ya dair ilk yazılı belge 1270'ten kalmıştır. Bundan sonra şehrin aristokrat aileleri Vulcano, Filomarino, Pıgnatelli, D'Aquino, Pinelli ve Colonna şehri idare etmişlerdir.

Giugliano in Campaniaa şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (30.9.2010 tahminlerine gore) 117.341 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.245,79 kişi/km² olur. Giugliano in Campania komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Palazzo Pinelli,1545. Mimarı:Giovanni Francesco di Palma. Yanında bulunan kule yıkılmıştır.
Santa Sofia Kilisesi 17. yüzyıl. İlk mimar Domenico Fontana ve 1730-1745 yapıyı bitiren mimar Domenico Antonio Vaccaro
Annunziata Kilisesi 16. yüzyıl. İçinde Massimo Stanzione, Carlo Sellitto gibi Napolili ressamların tabloları vardır. Roccoco mimarı stili ile barok mimarı stili karışık içerisi bulunur.
Sant'Anna Kilisesi. Sadece çan kulesi 14. yüzyılda yapılmıştır. Kilisenin diğer kısımları 16. yüzyılda yapılmıştır ve o yüzyılda yapılmış tabloları içinde bulundurur,
Madonna delle Grazie Kilisesi: Can kulesi 14. yüzyıl, giriş kapısı 16. yüzyıl yapısı eklektik bir yapı. İçinde 15.yüzyıl Gotik stilde Meryem'e taç giydirilmesi adlı bir tablo ve birkaç tane 16. yüzyıl fresko duvar tablosu bulunur.

Giugliano in Campania komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır:
Aversa (CE), Casapesenna (CE), Castel Volturno (CE), Lusciano (CE), Melito di Napoli, Mugnano di Napoli, Parete (CE), Pozzuoli, Qualiano, Quarto, San Cipriano d'Aversa (CE), Sant'Antimo, Trentola-Ducenta (CE), Villa Literno (CE), Villaricca.

Campania
Napoli (il)

Giugliano in Campania resmi komun websitesi 12 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Giugliano in Campania (DMOZ tabanlı)

Grosseto, merkezi İtalya'nın Toskana Bölgesinde Grosseto ili'nin merkezi olan (2.11.2010 tahminleri itibarıyla) 82.284 kişi nüfuslu bir kent ve yerel idaresi bakımdan bir komündür.

Grosseto şehrinin kuruluşunun Orta Çağların ortalarında olduğu kabul edilmektedir. Şehrin ismi geçen elde bulunan ilk yazılı belge M.S. 803 tarihli olup şehrin Aldobrandeschi Kontlarına bağlı olduğunu ve San Giorgo'ya adanmış bir kilisenin bu kontlar emrine verilmesi ile ilgilidir. Aldobrandeschi hanedanı Grosseto arazilerini 12. yüzyılın sonuna kadar ellerinde tutmuşlardır.
Bundan sonraki Orta Çağ döneminde Toskana'da bulunan "Rusellae" ve "Vetulonia" şehirlerinin önemlerini kaybetmelerinden dolayı Grossetto Toskana'nın en önemli şehirlerini başında gelmeye başlamıştır. 1137'de Frankların imparatoru olan III. Lothar tarafından gönderilen Bavyera Dükü X. Hendrich komutasındaki Alman ordusunun kuşatmasına uğramıştır. 1138'de ise Roselle'de bulunan piskoposluk merkezi Grosseto'ya transfer edilmiştir.
1151'de Grossetto şehirlileri Siena Cumhuriyeti'ne sadakat yemini ettiler. 13. yüzyıl başları Grosseto'nun bağımsızlık kazanmada uğraşlarının gerçekleşme yılları oldu. Şehirliler 1204'te şehirde yaşayan halk ile idareci Aldobrandeschi kontları arasındaki bağlantıları iyice açıklığa kavuşturan ve şehrin Siena'ya karşı olan bazı yükümlülüklerini açıklayan bir Bağımsızlık Beyannamesi yayınladılar.
1222'de Aldobrandeschi kontları Grosseto'ya şehrin idaresi için bir "podesta" üç konsül seçme imtiyazı tanıdılar. Bundan hemen sonra Siena'nın 3000 Grossetto'luyu serbest bırakmaları ile iki şehir arasında yakın diplomatik bağlantılar kuruldu. 1224'te İmparator II. Fredrich Grosseto'yu ziyaret etti. Bu ziyareti sırasında imparatora karşı Capaccio kalesinde hazırlamış olan komplo ortaya çıkartılıp komplocular elemine edildi.
Ama 1244'te Grosseto şehri Siena Cumhuriyeti tarafından işgal edildi ve şehre o zamana kadar tanınmış idari imtiyazların ve Aldobrandeschi Kontlarının bütün yetkilerinin Siena'ya geçtiği ilan edildi ve Siena bu imtiyazları sadakat ve itaat oldukça kabul edeceğini açıkladı.
Bundan sonra Grosseto Siena Cumhuriyeti'nin bir parçası oldu. Siena için Grosseto şehri kuzeyden gelebilecek bir askeri tehdit için stratejik bir mevkii oldu. Şehrin surları ve kale tabyaları sağlamlaştırıldı.
Siena'da Guelfolar ve Ghibellinolar arasındaki mücadeleler sırasında Aldobrandeschi'lar Grossetto'yu tekrar ele geçirme uğraşları verdilerse de 1259'da Siena'lılar Grosseto'yu tamamıyla ele geçirip şehir idareci podeseta'yı kendileri seçtiler. 1267'de Grosseto tekrar bağımsızlık kazandı ve "Montaperti Savaşı'na Floransa orduları ile müttefik olarak savaştı.
Sonraki 80 yılda Grosseto devamlı Siena idaresinde kaldı. Siena'nın parçası olarak önce Papa IV. Clement orduları tarafından işgale uğradı; yağmalandı ve aforoz edildi. 1266'da "Maria Scozia Tolomei" başkanlığında isyan edip şehir bağımsızlığı ilan ettiyse de Siena bunu bastırdı. 1312 ile 1334 döneminde "Bino degli Abati del Malia" adlı kiralık asker komutanı Grosseto'nun bağımsızlığını korumak için devamlı uğraş verdi. Şehir 1328'de antipapa V. Nicolas'a destek veren Bavyeralı IV. Ludwig tarafından kuşatmaya uğradı. 1334'te "Bino degli Abati del Malia" Siena'lılar tarafından yakalanıp tutuklandı; fakat Grosseto'yu savunma görevini kızları Malia ve Abbatine'ye kaldı. Abatine 1336'ya kadar Grosseto'yu Siena hücumlarında korumada başarılı olduysa da o yıl yenilip teslim oldu. 1348'de Grossetto'da büyük bir veba salgını çıktı ve büyük sayıda ölü verildi. 1355'te Grosseto tekrar bağımsızlık için isyan etti ve bu da Siena tarafından bastırıldı. 1369 şehrin nüfus çok azalmıştı ve birkaç yüz hanehalkına düşmüştü.
1421'de Grosseto'nun yeni isyanı Siena tarafından bastırılıp çok şehri baskı altında tutacak sıkı Siena kanunlarının çıkmasına neden oldu. 1420 ve 1527'de şehirde yine veba salgını çıktı. 1526'da Grosseto sahilleri ve şehir Barbaros Hayreddin Paşa komutasında Osmanlı donanması hücumuna uğradı. 1552'de Grossetto halkı şehirde üstlenen İspanyol askerlerini şehirden attılar.
1555'te Siena Cumhuriyeti'nin İspanya'ya karşı savaşta yenildi. 1559 Cateau-Cambrésis Antlaşması ile Grosseto şehri I. Coşimo de Medici düklüğu altında kurulan "Toskana Grand Dükalığı" idaresine teslim edildi. De Medici'ler de Grosseto'nun stratejik önemine dikkat ederek 1574'te şehrin surlarını pekiştirdiler ve şehrin etrafında bulunan bataklık araziyi kurutmak için büyük yatırımlar yaptılar. Buna rağmen Grosseto Toskana Grand Dükalığı içinde küçük bir kasaba olmuştu; ve 18. yüzyıl başında nüfusu yaklaşık 700 idi. Toskana Grand Dükalığı "Lorraine Hanedanı" idaresine geçtiğinde ise Grosseto daha refahlı bir döneme girdi. Bu devlet içinde kurulan yörel idare için yeni kurulan "Maremma ili" merkezi oldu.
Yine de Grosseto 19. yüzyılda ufak bir kasaba olarak kalmıştı. İtalya'nın 1870'li yıllarda birleştirilmesi sırasında yaklaşık 4.700 nüfuslu bir kasaba hüviyeti taşımaktaydı. Sonra İtalya Krallığı altında hızla gelişmeye başladı.

Grosseto şehri İtalya'nın Toskana Bölgesinde en güneyde bulunan ilin merkezidir. Grosseto komünü yüzölçümü bakımından Toskana bölgesinin en büyük alanlısıdır; merkezi İtalya'da üçüncü sırayı alır ve tüm İtalya içinde dokuzuncu sıradadır.
Grosseto şehri Toskana ve Lazio idari bölgelerinde bulunan bir coğrafi bölge olan Maremma'nın ortasında bulunan Ombrone Nehri kıyısında ve bu nehrin ortaya çıkardığı bir alüvyon ovasının merkezinde yerleşiktir. Grosseto tarihi şehir merkezi Tiren Denizi kıyılarından 14 km içlerinde olmakla beraber, Bu şehrin komün idaresine bağlı olan bir köyü Marina di Grosseto deniz kıyısında bulunmaktadır. Geçmişte şehrin batısına kadar gelen düzlükte Prile Golü adı verilen bataklık bir arazi bulunmakta idi. Ama 18. yüzyılda Lorraine hanedanının Toskana Grand Dükalığı idaresi altında iken açılan bir kanalla bu bataklık kurutulmaya başlanmış ve bu kurutma 1920'li ve 1930'lu yıllarda faşist hükûmet tarafından tamamlanmıştır.
Şehirsel görüş açısından Grosseto tarihi şehri İtalya'daki il merkezleri arasına çok az sayıda bulunan bir şehir niteliğini taşır. Şehrin tarihsel merkezini tümüyle çevreleyen tarihsel şehir surları günümüze kadar kalmıştır. Bu niteliği taşıyan tarihsel merkezleri olan diğer İtalyan il merkezleri Ferrara, Bergamo ve Lucca'dır. Bu özel nitelikli şehirlerin merkezleri Orta Çağ'dan beri çok az değişen şehirsel karakterlerini korumuşlardır.
Şehir Toskana Bölgesi merkezi Floransa'dan 145 km; İtalya başkenti olan Roma'dan 175 km uzaklıktadır. Grosetto ilinin komşu illerinin merkezlerine uzaklıkların gelince Siena'ya 75 km; Viterbo'ya 122 km ve Livorno'ya 135 km uzaklıktadır.

Grosseto şehrinin komün sınırları içindeki nüfusu (30.10.2010 tahminleri itibarıyla) 94.374 kişidir ve nüfus yoğunluğu 642 kişi/km² olur. Grosseto komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Şehir surları: Grosseto tarihsel şehrinin etrafı tamamıyla, önce Orta Çağ'da 11.-14 yy. da yapılan ve sonra 15. yüzyılda 1574'te I. Francesco de Medici yeniden yapılan surlarla çevrilidir. Bu yeni surlara mimar "Baldassarre Lanci" tarafından tasarlanmış ve yapımı 19 yıl sürmüştür. 1757'ye kadar surların dışında bir topraktan hendek bulunmaktaydı. Bu tarihsel şehre giriş kuzeyde "Porta Nuova" şehir kapısından ve güneyde "Porta Reale" (simdi "Porta Vecchia") kapısından yapılmaktaydı. "Porta Nuovo" kapısı 19, yüzyılda şehir duvarlarında bir kısmının yıkılıp yeni bir şehir giriş kapısı olarak yeniden yapılmasıyla ortaya çıkmıştır.
San Lorenzo Katedrali: Eski bir kilise yerine 13. yüzyıl sonlarında yapılmaya başlanmıştır ve tasarımı Siena'lı mimar "Sozzo Rustichini" idi. Ama Siena ile devam eden çatışmalar dolayısıyla ancak 15. yüzyılda tamamlanmıştır. Katedralin on cephesi Romanesk mimari stilinde üst üste siyah ve beyaz mermer sıralarından yapılmıştır; ancak bu cephenin orijinal değil hemen hemen tamamının 16. yüzyılda ve 1816-1855 yıllarında yapılan restorasyon sonuçları olduğu kabul edilmektedir. Katedralinin içinde çok sayıda tablo bulunmaktadır. çok süslü kazılmış vaftiz etme kurnası ve 1470-1474'te "Matteo di Giovanni" tarafından hazırlanan mihrap tablo panelleri çok ilgi çekmektedir. Katedralin can kulesi 1402'de tamamlanmıştır ve 1911'de restore edilmiştir.
Saray ve konaklar:
Palazzo Aldobrandeschi - Günümüzde Grosseto ili Hükûmet Sarayı
Belediye Sarayı
Piskoposluk Sarayı eski manastır
Kiliseler:

Grosetto komününün şu komünlerle ortak sinirları bulunmaktadır: Campagnatico, Castiglione della Pescaia, Gavorrano, Magliano in Toscana, Roccastrada, Scansano

Grosetto şehrinin şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı bulunur:

 Birkirkara, Malta
 Cottbus, Almanya
 Dimitrovgrad , Bulgaristan
 Kashiwara, Japonya
 Montreuil, Seine-Saint-Denis, Fransa
 Narbonne, Fransa
 Saintes-Maries-de-la-Mer, Fransa

Toskana
Grosseto ili

Grosseto Belediyesi resmi websitesi 8 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
"Gialle Visual" sitesinde Grosseto (İtalyanca)

Guidonia Montecelio, merkezi İtalya'nın Lazio Bölgesi'nin Roma ilinde bir komündür.
Roma merkezinden yaklaşık 28 km uzakta olmakla beraber metropoliten Roma'nın şehirleşmemiş alanı içinde olup Capitale (Metropoliten Roma) şehrinin kuzeydoğusunun ayrılamaz bir parçasıdır. Guidonia Montecelio II. Dünya Savaşı'ndan sonra başkent Roma ekonomisinin bir sanayi ve hizmet sektörü merkezine dönüşmesiyle çok hızlı büyümüştür. Belediye sınırları içindeki nüfus itibarıyla Metropoliten Roma içindeki belediyeler sıralamasında Roma komünü  ve Latina komünü'nden sonra üçüncü sırada gelmektedir.

Montecelio kasabası hakkında bulunan ilk yazılı belge Orta Çağ'da M.S. 998 tarihinde kasabanın surlarla çevrili "castrum" (Castrum Monticellorum) olduğuna işaret etmektedir.
Papalık Devleti idaresine geçtikten sonra kasabanın ismi "Monticelli" olarak kullanılmaktaydı. 16. yüzyılda bu ismin kullanıldığı ve "Celia ailesine ait" "Mons Çelii" sözcüğünden geldiği pek doğru olmadan bildirilmekteydi.
1915'te Montecelio beldesi sınırları içinde İtalyan Kraliyet Hava Kuvvetleri için çok büyük bir askeri havaalanı inşa edilmiştir. 27 Nisan 1928'de bu hava alanında İtalya Hava Kuvvetleri generallerinden olan "Alessandro Guidano" yeni bir paraşütünü kullanılması provaları sırasında bir kaza sonucu hayatını kayıp etmiştir. 1937'de İtalya'nın Faşist diktatörü olan Benito Mussolini bu generalin ismi anısına eski "Monticelli" şehri ve komününe generalin ismini vererek beldenin adını "Guidonia Montecelio" olmasına karar vermiştir. Bu isim savaştan sonra da değiştirilmemiştir.

Guidonia Montecelio beldesi başkent Roma şehrinin kuzeyindedir ve Roma şehrinin dışını çevreleyen periferik otoyol olan "Grande Raccordo Anulare"  kavisinin hemen içinde bulunur. Guidonia Montecelio konumlandığı arazi genellikle düzlüktür. Şehir başkent Roma'dan ayrılan antik Roma yolları olan "Via Nomentana" ile "Via Tiburtina" arasında bulunur.

Guidonia Montecelio şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (31.7.2010 tahminlerine göre) 83.563 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.082 kişi/km² olur. Guidonia Montecelio komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Guidonia Montecelio günümüzde Roma Metropoliten şehrine bağlıdır ve büyük bir sanayi şehridir. 
Şehrin en iyi bilinen özel sanayileri başında traverten taşı ocakçılığı ve taşçılığı ve büyük çimento fabrikaları gelmektedir. Bunların yanında hizmet sektörü de büyük bir rol oynamaktadır. Şehirde oturanların büyük bir kısmı Roma şehir merkezinde çalışmaktadırlar ve her çalışma günü belli saatler içinde Roma'ya gidip gelmeleri gerekmektedir. Guidonia Montecelio ile Roma merkezi arasındaki yolcu taşımacılığı için uygun sistemlerin bulunması bir sorun olarak ortada bulunmaktadır.

Guidonia Montecelio komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır:
Fonte Nuova, Marcellina, Palombara Sabina, Roma, San Polo dei Cavalieri, Sant'Angelo Romano, Tivoli

Lazio
Roma (il)

Guidonia Montecelio resmi komun websitesi 29 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Guidonia Montecelio (DMOZ tabanlı)  (İtalyanca)

Imola (Yerel lehçe: Iômla), Kuzey Doğu İtalya'da Emilia-Romagna bölgesinde Santerno nehri üzerinde bulunan ve Bologna ilinde yer alan bir şehir ve komündür.
Şehir, geleneksel bir şekilde, tarihi bölge Romagna'nın batı girişi olarak kabul edilir. Günümüzde bu bölge, Enzo e Dino Ferrari Uluslararası Pisti ve Formula 1 San Marino Grand Prix in evi olarak kabul edilmektedir. Yarış, yakınlarda bulunan fakat bir grand prix yarışmasına ev sahipliği yapamayacak kadar küçük olan bağımsız cumhuriyet San Marino için adlandırılmıştır.

Şehir, yaklaşık MÖ 82 yılında Roma diktatöru, Lucius Cornelius Sulla tarafından kurulduktan sonra, Forum Cornelii olarak adlandırıldı. Bir tarım ve ticaret merkezi olan Imola, seramikleriyle ünlü oldu.
Imola ismi ise ilk olarak 7. yüzyılda Lombardlar tarafından, Lombard kralı Clefi adına yaptırılan ve şimdiki ismi Castellaccıo kalesi olan kale için kullanıldı. Paul Deacon'a göre Imola 412 yılında Vizigotların Kralı Ataulf ile İmparator Theodosius'un kızı Galla Placıdıa'nın evlenmelerine sahne olmuştur. Gotik Savaşında (535-552) ve Lombard işgalinden sonra, Bizanslılar ve barbarlar tarafından dönüşümlü olarak kullanıldı.
Bizanslılara ait olan Ravenna Ekşarjliği papalık devleti eline geçtiğinde Imola da Papalık hakimiyeti altına girdi. 9. yüzyılda Fausto Alidosi tarafından Macarlar ve Araplara karşı cesurca savunuldu. 10. yüzyılda Troilo Nordığlio büyük bir güç elde etti. Bu ve sonraki yüzyıllarda şehir Castrimolesi kalesi (bugünkü Imola kalesi) ve Sancassianesi (bugünkü San Cassiano bölgesi) için, Ravennalılar, Faenzalılar ve Bolognalılar arasında ardı arkası kesilmeyen ve her taraf için de ölümcül olan mücadelelere tanık oldu. Bu çatışmaların ortasında kentin bağımsız cumhuriyet anayasası kuruldu. Papa ve Kutsal-Roma Germen imparatorları arasındaki çatışmalarda Imola şehri imparator taraftarı olan Ghibellinolar taraftarı idi. Fakat çok kere, 1248 örneğindeki gibi, papa taraftarlığına da geri dönüş sağladı. Birçok kez, güçlü lordlar şehrin hakimiyetini elde etmek için çalıştı (Alidosi, 1292; Maghinardo Pagano, 1295). Papa XII. Bendikt şehri ve şehre bağlı etrafındaki bölgeyi, papalık vekili, olarak kabul ettiği Lippo II Alidosi'ye bağışladı ve Alidosi sülalesi böylece 1424'e kadar bu şehri idare ettiler. 1424'te "Filippo Maria Visconti"'nin "capitano" unvanını verdiği paralı askerler lideri "Angelo della Pergola" Lombardı'yı ve Imola'yı Viscontiler adına eline geçirdi. 1426'da ise şehir tekrar Papalık Devleti eline geçti ve papa temsilcisi (sonradan Kardinal) Capranıca bu rejimin idarecisi oldu.
Bundan sonra şehir tekrar Viscontilere bağlı paralı askerler tarafından ele geçirilip idare edildi ve bu dönemde yaptırılan birkaç önemli kale günümüze kadar gelmiştir. 1434, 1438 ve 1470'te Imola Milano'da hakim olan Sforza'lara verildi. Ama Papa IV. Sixtus'un yeğeni olan Girolamo Riario, Catherin Sforza ile evlenince, Imola kalesi bir "çeyiz" olarak tekrar Papalık hakimiyeti altına geçti. Riario Papa tarafından "Forli ve Imola Prensi" yapıldı. Bu dönemde Imola çok güzel saraylar ve diğer binalarla imar edildi ve birçok güzel sanatlar eserleri ile donatıldı. 1488'de Forli'li komploculara tarafından öldürülen Girolamo'nun katedral içindeki mezar ve lahdi bunlara güzel örnektir. Şehirde bir Riario hanedanı idaresi kurulamadı; çünkü Papa Vİ. Alexander Girolamo'nun oğlu Ottavio'yunun prensliğini kabul etmedi ve şehir ve prenslik 25 Kasım 1499'da Cesare Borgia'ya teslim edildi. Onun ölümünden sonra ise şehrin idaresi için Riario taraftarları ve Papalık taraftarları arasında mücadele başladı. Papalık taraftarları bundan üstün çıktılar ve 1504'te Imola Papa II. Julius eline geçti. Bu mücadele sonradan Vaini ve Dassatelli sülaleleri arasındaki ölümcül rekabete akış buldu.
1789'da Devrimci Fransa orduları Imola'ya girerek orada bir geçici hükûmet kurdular. 1799'da şehir Avusturya orduları eline geçti. 1800'de ise Fransız tesiri altında bulunan güya bağımsız "Cisalpine Cumhuriyeti"'ne ilhak edildi. Bundan sonra Imola Romagna bölgesinin bir parçası olarak bu bölgenin tarihine karıştı.
II. Dünya Savaşı sırasında Imola savaştan büyük hasar gördü. İlk defa müttefiklerinin ilk uçak bombardımanı 13 Mayıs 1944'te oldu. İtalya'yı işgal eden Nazi Alman kuvvetlerinin kurdukları savunma hattı olan "Gotik Hattı"'nın 15 km kuzeyinde bulunan Imola, şehrin 14 Nisan 1945'te işgalden kurtulmasına kadar, bu hatta hücum eden müttefik kuvvetlerinin uçak, top ve piyade hücumlarına maruz kaldı.

Imola'nın belediye sınırları içinde nüfusu (30.11.2010 itibarıyla) 68.997 kişidir. 19. yy ve 20.yy da Imola'nın nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Rocca Sforzesca (Sforza Kalesi): Girolamo Riario ve Caterina Sforza'nın şehirde hüküm sürdüğü dönemde yapılmıştır. Günümüzde Temmuz ve Ağustos'ta yapılan "Cinema d'Estate" festivalinin mevki olmaktadır.
Palazzo Tozzoni Sarayı: Yapımı 1726-1738. Tasarımı mimar "Domenico Trifogli". 1981'den beri "Şehir Güzel Sanatlar Müzesi"".
Palazzo Farsetti:
Palazzo Comunale (Şehir Belediye Sarayı): 1535'te Papa VII. Clement ile V. Karl (Kutsal Roma İmparatoru)'nun Imola'dan geçişlerini gösteren büyük bir tablo bulunur.
Ebe Stignani Şehir Tiyatrosu:
San Cassiano Katedrali: Yapımı 1187-1271. Sonraki yüzyıllarda tekrar tekrar restore edilmiştir. En son büyük restorasyon 1765-1781 döneminde. Katedralin ön cephesi yapımı 1850'dir.
Observanza Manastiri ve San Michele Kilisesi: Kilise 1472'de yapılmış ve sonradan manastır eklenmiştir. 1590'da yapılanda Assisili Francesko'nun hayatını gösteren 35 tane fresko tablo bulunmaktaydı ama bunlardan 15'i kaybolmuştur. Diğer güzel sanatlar eserleri de bu kilise ve manastırda bulunmaktadır.

Imola komünü şu komünlerle sınır komşusudur:Argenta (FE), Bagnara di Romagna (RA), Borgo Tossignano, Casalfiumanese, Castel Bolognese (RA), Castel Guelfo di Bologna, Conselice (RA), Dozza, Massa Lombarda (RA), Medicina, Mordano, Riolo Terme (RA), Solarolo (RA)

Imola'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunmaktadır:

 Pola, Hırvatistan
 Colchester, Birleşik Krallık
 Gennevilliers, Fransa
 Weinheim, Almanya
 Zalău, Romanya

II. Papa Honorius

Bologna (il)
Emilia-Romagna

Imola Belediyesi resmi websitesi 12 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Curlie'de Imola (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Joachim-Napoléon Murat (Müra diye okunur; İtalyanca: Gioacchino Napoleone Murat; 25 Mart 1767 - 13 Ekim 1815), Fransız mareşal, Berg büyük dükü ve Napoli kralı (1808-1815).
Murat, Napolyon dönemini yansıtan sosyal değişimin büyük bir örneğidir. Bir hancının oğlu iken Napoli kralı olmuştur. Bir süre baba işini yaptı. Sonra, sıradan bir asker olarak orduya yazıldı (Şubat 1787). Monarşinin düşüşüyle devrim ordusuna girdi ve hızla yükseldi. 1795'te Paris'te Napolyon'u destekledi. İtalya ve Mısır seferlerinde onu takip etti. Napolyon'un kız kardeşi Caroline Bonaparte ile evlendi (iki kız iki erkek çocuğu oldu). 1800 yılında vekil olarak seçildi. Fransa meclisi onu, Birinci Tümen Kumandanı ve Paris Valisi olarak atadı. 1804'te İmparatorluk Mareşali ve iki yıl sonra grandük oldu. 1808'de Napoli kralı ilan edildi. Asker ve süvari kumandanı olarak, bütün savaşlarda Napolyon'un yanında yer aldı.

1790 yılında Murat, Ulusal Muhafızlar'a katıldı. 1792'de Meşrutiyet Muhafızları'na katıldı, ancak aynı yıl buradan ayrıldı. Ayrılık sebebi, sürekli ordu içinde kavga etmek gibi çeşitli nedenlere bağlandı.
Cumhuriyet yanlısı olan Murat, 1791 yılında kardeşine yazdığı mektupta devrimci meselelerle meşgul olduğunu ve bir vatansever olmaktan vazgeçmektense ölmeyi tercih edeceğini belirtmiştir. Meşrutiyet Muhafızları'ndan ayrıldıktan sonra, Meşrutiyet Meclisi Gözetim Komitesi'ne Muhafızlar'ın vatana ihanetten suçlu olduğunu rapor etti. Azmi sayesinde Cumhuriyetçilerin desteğini kazandı. Murat eskiden görev yaptığı alaya yeniden katılarak Nisan ayında onbaşılığa, Mayıs ayında da çavuşluğa terfi etti. 19 Kasım 1792'de Murat 25 yaşındayken asteğmenliğe terfi edildi. Ailesi, Murat'ın rahip olmasını istese de Murat bu askeri başarılarıyla bir taraftan ailesine de başaralı olduğunu kanıtlamak istiyordu. Murat bir dönem, iki bakanın onu soylu bir aile olan Murat d'Auvergne ailesine mensup olup aristokrat olmakla suçlanmıştı; bu suçlama sonraki birkaç yıl boyunca peşini bırakmadı.

1795 sonbaharında, Kral XVI. Louis'in giyotin ile idamından iki yıl sonra, kralcılar ve karşı devrimciler arasında silahlı bir ayaklanma çıktı. 3 Ekim'de Paris'te bulunan General Napolyon Bonapart, Fransız Ulusal Konvansiyonu'nun savunma güçlerinin komutanı olarak atandı. Murat gönüllü olarak öne çıktı ve Napolyon onu hükümet güçlerinin kontrolü dışındaki bir banliyöden savaş topu kullanabilecek gönüllü askerler toplamakla görevlendirdi.
Murat, Camp des Sablons'un savaş toplarını alarak, isyancıları atlattı ve Paris'in merkezine savaş toplarını başarıyla getirdi. 5 Ekim'de bu topların kullanılması Bonapart'ın Ulusal Kongre üyelerinin hayatını kurtarmasını sağladı. Napolyon'un daha sonraki raporlarında Murat'tan bahsedilmedi, ancak Napolyon onu unutmadı, çünkü Murat zamanla mareşal, Berg büyük dükü ve Napoli kralı oldu.

Napolyon 18 Mayıs 1804'te Murat'ı İmparatorluk Mareşali yaptı. Deniz savaşları hakkında yeterli bilgisi olmamasına rağmen 1805 yılında İmparatorluk prensi ve İmparatorluk amirali oldu. 1805-1807 yılları arasında aralarında Ulm, Austerlitz, Jena ve Ruslara karşı süvari hücumunu yönettiği Eylau'da dahil çeşitli muharebelerde savaştı.
Prusya'dan ele geçirilen bazı topraklarla Berg Büyük Dükalığı'nı kurdu, 15 Mart 1806'da Berg büyük dükü ve Cleves dükü olarak atandı. Napoli kralı seçildiği 1 Ağustos 1808'e kadar bu unvanı korudu. Murat ayrıca Yarımada Savaşı'nı başlatan Dos de Mayo Ayaklanması patlak verdiğinde Madrid'deki Fransız Ordusunun başındaydı.
Murat, Smolensk, Borodino ve 1812 Rus seferinde Grande Armée'nin süvari komutanı olarak yer aldı.

1808'de Murat, Napolyon tarafından Napoli kralı ilan edildi.

Yeni görevi, Murat'ın, mareşalliğe devam etmesine engel olmadı. Rusya seferi'ne ve Leipzig Savaşı'na katıldı. Bu bozgun sonrası, Avusturya ile ayrı bir barış yaparak tahtını korumaya çalıştı. Yüz Gün olarak bilinen süreçte yeniden iktidara geçen Napolyon'un yanında yer aldı. 1815'te Avusturya İmparatorluğu ile yapılan Tolentino savaşında yenildi. 20 Mayıs 1815'te yapılan antlaşma düşüşünün onaylanması oldu. Napolyon'un ikinci düşüşü sonrası, Murat, nüfuzunu yükseltmek için Korsika'dan Napoli'ye kaçtı. Yakalandı, yargılandı ve bizzat istediği kanuna göre ölümle cezalandırıldı. 13 Ekim 1815 tarihinde Castello di Pizzo, Calabria'da kurşuna dizilip idam edildi.

Dipnot

Genel
Atteridge, A. Hilliard (1911). Joachim Murat, marshal of France and king of Naples. London: Methuen. Erişim tarihi: 30 Nisan 2021. 
Bonar, Hugh S. (Jr.) (1989). Joachim Murat : lieutenant of the Emperor. Consortium on Revolutionary Europe 1750–1850 (University of Florida), Articles relatifs totalement ou partiellement à la période 1795–1815, Proceedings. 
Caulaincourt, Armand-Augustin-Louis de (1935). With Napoleon in Russia: the memoirs of General de Caulaincourt. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
Chavanon, Jules and Georges Saint-Yves (1905). Joachim Murat (1767–1815). Libraire Hachette. 
Cole, Hubert (1972). The Betrayers: Joachim and Caroline Murat. Eyre Methuen. 
Connelly, Owen (2006). Blundering to Glory: Napoleon's Military Campaigns. Rowman & Littlefield. ISBN 9780842027809. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
Emsley, Clive (2014). Napoleon: Conquest, Reform and Reorganisation. Routledge. ISBN 978-1317610281. Erişim tarihi: 16 Haziran 2021. 
Fisher, Herbert A. L. (1903). Studies in Napoleonic Statesmanship Germany. Oxford: Clarendon press. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
Kircheisen, F.M. (2010). Memoires Of Napoleon I. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
McLynn, Frank (2002). Napoleon: A biography. New York: Arcade. ISBN 978-1-55970-631-5. 
Murat, Caroline (1910). My Memoirs. Londra. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
Phipps, Ramsey Weston (1926). Armies of the First French Republic: And the Rise of the Marshals of Napoleon I. Oxford University Press, H. Milford. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
Riehn, Richard K. (1990). 1812 : Napoleon's Russian campaign. McGraw-Hill. ISBN 9780070527317. Erişim tarihi: 28 Nisan 2021. 
Zamoyski, Adam (2004). Moscow 1812: Napoleon's Fatal March. Harper Collins. ISBN 9780061075582. Erişim tarihi: 9 Nisan 2021. 
Zamoyski, Adam (2018). Napoleon: A Life. Hachette. ISBN 9781541644557. Erişim tarihi: 19 Haziran 2021. 

 Wikimedia Commons'ta Joachim Murat ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Chavanon, Jules ve Georges Saint-Yves, (1905) Joachim Murat (1767–1815), Paris:Libraire Hachette, (Fransızca)
Napoleon donemi hakkinda8 Mayıs 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
"Murat" Napoli Ansiklopedisi  (İngilizce)

Katanya (İtalyanca: Catania), İtalya'nın Sicilya Özerk Bölgesi'nde kendi adını taşıyan Katanya ili merkezidir. Hem yüzölçümü hem de nüfus bakımından Palermo'dan sonra Sicilya'nın en büyük ikinci belediyesidir. Adanın ikinci şehri olarak bilinmesine rağmen Katanya, Sicilya'nın en büyük şehir merkezidir ve önemli kara yolu ve demir yolu ulaşım altyapılarının yanı sıra Sicilya'daki ana havalimanı, İtalya'nın en büyük havalimanlarındandır. Sicilya'nın doğu kıyısında, Etna Yanardağı'nın eteklerinde yer alır ve İyon Denizi'ne bakar. İtalya'nın yedinci en büyük metropol şehri olan Katanya, 58 belediyelik bölgenin başkentidir. Şehrin nüfusu 311.584, Katanya Metropoliten Şehri'nin nüfusu ise 1.107.702'dir.
Katanya, MÖ 8. yüzyılda Magna Graecia'da Kalkidya Yunanları tarafından kuruldu. Şehir birçok jeolojik felaket atlattı: 1169'da feci bir depremle neredeyse tamamen yıkıldı. Yakındaki Etna Yanardağı'ndan gelen büyük bir patlama ve lav akışı 1669'da şehri neredeyse batırdı ve 1693 Sicilya depreminden ciddi bir yıkım yaşadı.
14. yüzyıl boyunca ve Rönesans döneminde Katanya, İtalya'nın en önemli kültürel, sanatsal ve siyasi merkezlerinden biriydi. 1434 yılında kurulan Katanya Üniversitesi, Sicilya'nın ilk üniversitesidir. Besteciler Vincenzo Bellini ve Giovanni Pacini ile yazarlar Giovanni Verga, Luigi Capuana, Federico De Roberto ve Nino Martoglio dahil olmak üzere İtalya'nın en ünlü sanatçı ve yazarlarından bazılarının doğduğu veya evlat edindiği yer olmuştur.
Katanya bugün Sicilya'nın sanayi, lojistik ve ticaret merkezidir. Katanya-Fontanarossa Havaalanı, Güney İtalya'nın en büyük havaalanıdır. Katanya'nın merkezi "eski kenti", 1693 depreminden sonra ortaya çıkan coşkulu geç barok mimariye sahiptir ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.

Katanya şehrinin uzun ve çok olaylarla dolu bir tarihi vardır.
Tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmemekle beraber MÖ 6. yüzyılda Yunan kolonocileri tarafından Siraküza'nın kuruluşundan 5 yıl sonra diğer bir kolonici tarafından kurulduğu (yaklaşık MÖ 730) belirtilmiştir. Şehrin sakinleri MÖ 470'e kadar bağımsız yaşadılar ama o tarihte Siraküzalı despot Hieron Katanya şehrini boşaltırdı ve yeni kolonistler tarafından yeniden Etna adıyla kurdu. Fakat onun ölümünden sonra eski kolonistler geri geldiler. Sonra MÖ 415-413'te Atinalıların Sicilya Seferi'ne kadar koloni serbest ve rahat bir hayat yaşadı. Bu Atinalıların seferinde Katanyalılar önce Atinalılara destek sağlamamakla beraber sonra Katanya Atinalıların Siraküza'ya karşı bir üssü ve ana desteği haline geçti. Bu seferin sonunda Katanya'nın ne olduğu bilinmemektedir. Ancak MÖ 403'te Siraküzalılar yine Katanya'yı ellerine geçirip şehir sakinlerini köle olarak sattılar ve şehri Campania'dan gelen paralı askerler verdiler. MÖ 396'da büyük bir Kartaca filosu gelmesi ve bu filonun Katanya önünde Siraküzalıları yenmesi ve Katanya'ya yerleşen Campanialı paralı askerlerin hiç karşı koymamaları nedeniyle Katanya Kartacalılar eline geçti. Katanya yine serbestliğini kazanmıştı ama arada yine şehir birkaç defa el değiştirmiştir. Helenistik Makedonya Kralı Pirus MÖ 278'de Sicilya kralı olup adaya geldiğinde Katanyalılar tarafından çok sevgiyle karşılaştı.
Roma ile Kartaca arasındaki Birinci Pön Savaşı'nda MÖ 263'te Katanya Roma Cumhuriyeti idaresini kabul etti. Fakat komşuları Messina ve Taormian gibi şehir mensuplarına imtiyaz sağlayan "konfedere şehir" sıfatını alamadı. Buna rağmen Roma idaresi altında Katanya müreffeh ve zengin bir şehir olmuştur. Pompey döneminde zorluklara çekmiş ve Augustus zorluk içindeki şehre destek sağlamak için Romalı kolonist göndermiştir. Bundan sonra Roma İmparatorluğu altında ta 4. yüzyıla kadar Katanya zengin ve müreffeh bir şehir olarak bilinmiştir. Bu arada şehir depremler ve Etna Dağı volkanından zaman zaman zarar etti. Bu dönemde şehir civardaki mümbit ovalarda zahire yetiştiren ve ihracat etmekten şehir çok kâr etti.
Roma İmparatorluğunun çökmesi sırasında Katanya 440-441'de Vandalların yağmasına uğradı ve sonra Ostrogotların idaresi altında yaşadı. Fakat Bizanslılar 535'te şehri tekrar ellerine geçirdiler. Bundan sonra çok kısa bir dönem hariç 9. yüzyıla kadar Katanya Bizans İmparatorluğu idaresi altında yaşadı. Bu dönemde Sicilya Adasının Bizans valisinin başkenti Katanya oldu.
Fakat 652'deki ilk Arap hücumundan itibaren 700'lü yıllarda Sicilya Arap hücumlarına hedef oldu. 836'da Arap istila güçleri ilk defa Sicilya'ya girdiler. Sicilya'nın Bizanslılar elinde tamamıyla çıkması 100 kadar sürmekle beraber ada kıyıları tümüyle Müslümanlar eline geçti. Bu arada Arapların El -Medina adını verdikleri Palermo adanın merkezi oldu ve Katanya'nın önemi azaldı. Palermo'dan Aglabiler (827-909) ve Fatimiler (909-965) merkezi idareleri altında Katanya bir "kadı" ile idare edildi. 965-1091'e kadar Sicilya Emirliği adayı benzer şekilde idare etti. Fakat 1037-1061 arasında Sicilya Emirliği zayıflık alametleri gösterdi ve 1061-1091 arasında adanın kuzeyinde başlayarak Normanlar Sicilya'yı tekrar Hristiyan idaresine geri almaya başladılar. 1072'de Katanya Sicilya Norman Kontu I. Roger tarafından ele geçirildi ve ancak 1092'de Normanlar tüm Sicilya'yı aldılar.
Normanlar Katanya'yı bir Piskopos-Kont ile idareye başladılar. Hohenstaufen Hanedanından 1194-1197'de Alman İmparatoru IV. Heinrich adayı istila ettiğinde Katanya Almanların yağmasına uğradı. 1232 Katanya II. Friedrich'e karşı isyan etti. Friedrich Katanya'ya çok büyük bir kale yaptırıp piskopos-kontların idaresine son verip Katanya'yı başkenti yaptı. 1282'de Anjou Hanedanına karşı bütün adada çıkan Sicilya Vesperleri isyanında Katanya isyancıların başlıca merkezi oldu. Yeni gelen Aragonlu Sicilya Kralı I. Pedro Katanya'da tac giydi. 14. yüzyılda Aragonluların bir parlamento ile Kral temsilcisini Katanya'da konumlandıkları nedeniyle Katanya bu yüzüyılda adanın en önemli şehri oldu. Fakat Aragonluların güney İtalya'ya da hükme başlaması, Sicilya'yı büyük Aragon Krallığı'nın bir eyaletine dönüştürdü. Katanya eski Sicilya'ya başkentlik imtiyazlarının bazılarını koruduysa da şehir genel olarak 15. yüzyılda geriledi. Buna rağmen Katanya kültürel, artıştık ve politik bakımdan gelişmelere sahne oldu. Örneğin 1434'te Sicilya'da ilk üniversite Katanya'da açıldı. 16. yüzyılın başında Kastilya ve Aragon'un birleşmesi ile ortaya çıkan İspanya İmparatorluğu'nda Katanya'nın önemi daha da azaldı. 1516 ve 1647'de Katanya İspanya'ya karşı isyan etti ise de sonuçta büyük güç karşısında eğilmek zorunda kaldı. Bunun yanında doğal afetler devam ediyordu. 1669'da Etna Dağı patlaması şehre büyük hasar verdi. Ama 1693'te depremler ve lava akımları dolayısıyla Katanya tümüyle yıkıldı. Şehir yeniden Barok mimarı stilinde yapılarla ortaya çıktı. Günümüzde bu Barok stili yapılar şehrin en eski ve en haşmetli binaları olmaktadır.
19. yüzyıl başlarında Katanya Sicilya'nın serbestlik kazanmasını isteyenlerin başındaydı. Sonra İtalya'nın birleştirilmesi akımı ortaya çıkınca Katanya'nın Sicilya'ya özerklik isteyişi nu İtalya'yı birleştirme akımı ile ters düşmekteydi. 1860'ta Garibaldi gönüllü ordusuyla Sicilya'yı Sardinya-Piemonte Krallığı adına eline geçirdi ve 1861'de yapılan plebisitler sonunda Sicilya ve Katanya İtalya Krallığı'na bağlandı. Ama bu krallığın Sicilya'da merkezi Katanya değil Palermo olmuştu.
II. Dünya Savaşında Haziran 1940'tan itibaren Katanya müttefiklerin havadan büyük bombardımanına hedef oldu ve şehirliler etraftaki kırsal alanlara yayılmak zorunda kaldılar. 1943'te Alman güçleri Sicilya'yı terk edinceye kadar bu devam etti. Harp kıtlıkları ve organizasyon bozuklarından sonra yeni İtalyan Cumhuriyeti'nde Katanya yine mağdur duruma düştü.
Diğer Güney İtalya Mezzogiorno şehirleri gibi ekonomik ve sosyal bakımdan hızla büyüyen gelişen Kuzey İtalya karşısında tarihsel olarak ekonomik ve sosyal altyapının geride kalması ve sosyal bakımdan "mafia"'nın Sicilya'da çok önemli olması Katanya için büyük problemler yarattı. Sicilya'nın özerk bir bölge olması da Katanya'ya yaramadı ve bölge merkezi Palermo oldu. Katanya büyük bir nüfusuna rağmen bölge merkezi olmayan İtalya'nın tek büyük şehri olarak isim yaptı. Buna rağmen 1960'larda ve kısmen 1980'li yıllarda Katanya biraz refah yüzü görebildi.
Ancak 21. yüzyılda Katanya yine problemlere karıştı. Şehrin iktisadi ve sosyal gelişmesi yavaşlayıp şehir durgunluk ile karşı karşıya geldi. Bunda şehrin politik idaresini ele alan "Forza İtalia" politikacılarının da büyük katkısı olduğuna şüphe olmamaktadır.

Katanya şehri Sicilya adasının doğusunda İyon Denizi sahillerinde Messina ile Sırakuza şehirleri arasında ve Etna Dağı yanardağı eteklerinde kurulmuştur. Şehrin hemen civarlarındaki deniz sahilleri yanardağ lavalarından ve siyah bazalt kayalarından kurulu büyük yarları içermektedir. Fakat şehrin kurulu olduğu mevkii güneyinde "Simento Nehri" bulunmakta ve bu nehir Sicilya adasının en geniş (2000 hektarı aşkın alanda) mümbit ovalarından biri olan ve Katanya şehrinin önemli kısımlarının kurulmuş olduğu Katanya ovasından Katanya Körfezi'ne katılmaktadır. Şehrin limanı ve ticari ve sınai bölgeleri bu ovada nehrin ağzına doğru bulunmaktadır.
Şehrin kurulduğu güney ve güneydoğu Katanya ovası genellikle düzlük arazidir. Fakat orijinal şehri şimdi "Piazza Dante" meydanı ve eski Benediktin San Nicolo manastırı bulunan bir tepe üzerindedir ve şehirde diğer bir tepelik mahalle büyük Gravina mahallesi ile Katanya Citadella Üniversitesi'nin konumlanmış olduğu Santa Sofia tepeleridir.
Şehrin yakınlarındaki deniz sahillerinde küçük körfezler bulunmakta ve bunlar büyük Katanya'nın önemli bir yaz-deniz tatil ve turizm merkezi olmasına neden olmaktadır.
Katanya büyük bir şehirsel alan olmakla beraber nehrin denize katılma mevkiinde bulunan bataklık alüvyon arazi Sicilya için tek olan, çok önemli ve korunan bir doğal ekosistemi ihtiva etmektedir. Aynı şekilde büyük Metropoliten Katanya şehri Etna Dağı eteklerine doğru ilerleyip gelişmekle beraber Etna Dağı "Parco dell'Etna" adı altında bir doğa parkı olarak korunmaktadır.
Katanya şehrinin iklimi tipik s

Komün, insanların mülkiyeti ortaklaşa kullandığı, bilinçli bir şekilde bir araya gelmiş topluluklar için kullanılan bir terimdir. Ayrıca bir çok ülkede kasaba, belediye, belde ve köy benzeri idari birimleri ifade eder.

Angola'nın komünleri
Belçika'nın komünleri
Benin'in komünleri
Burundi'nin komünleri
Cezayir'in komünleri
Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin komünleri
Fransa'nın komünleri
İsviçre'nin komünleri
İtalya'nın komünleri
Lüksemburg'un komünleri
Moldova'nın komünleri
Nijer'in komünleri
Romanya'nın komünleri
Şili'nin komünleri
Vietnam'ın komünleri

Halk komünü, kırsal Çin'deki üç idari düzeyin en yükseği, 1958-1983
Kibutz köyleri
Paris Komünü
Komün (sosyoloji)
Komün Dersleri (kitap): Lenin'in Paris Komünü üzerine yazdığı yazılan derlendiği, İlerleme Yayıncılık tarafından 1971 yılında Fransızca dilinde basılan eser.

L'Aquila (1863'e kadar: Aquila, 1863-1939 döneminde: Aquila degli Abruzzi), Orta İtalya'daki Abruzzo bölgesinin ve L'Aquila ili'nin merkezi olan şehir. L'Aquila şehri Abruzzo Bölgesi'nin başkentliğini Pescara şehri ile ortaklaşa yüklenmektedir.
Deniz düzeyinin yaklaşık 700 m üzerinde bulunan geniş Aterno vâdisinde bulunan L'Aquila, her tarafından Abruzzen'in dağlarınca, meselâ Batı'da Gran Sasso d'Italia tarafından çevrilidir.
Apeninler'in üzerinde yer alan kent, 6 Nisan 2009'da yerel saatle 3:32'de 40 sn süren ve Richter ölçeğine göre 6,3 büyüklüğünde bir depremle şiddetli hasar görmüştür.
Aynı zamanda 2009 G-8 zirvesine ev sahipliği yapan kent.

L'Aquıla belediyesi sınırları içinde yaşayan nüfus (31.5.2010 tahminine göre) 72.609 kişidir ve nüfus yoğunluğu 156,6 kişi/km² olur. Kentin nüfusunun 19. yy sonlarından itibaren gelişmesi şu İtalyan nüfus sayımları verilerinin gösterimi ile verilebilir:

Antrodoco (RI), Barete, Barisciano, Borgorose (RI), Cagnano Amiterno, Campotosto, Capitignano, Crognaleto (TE), Fano Adriano (TE), Fossa, Isola del Gran Sasso d'Italia (TE), Lucoli, Magliano de' Marsi, Ocre, Pietracamela (TE), Pizzoli, Rocca di Cambio, Rocca di Mezzo, Santo Stefano di Sessanio, Scoppito, Tornimparte

L'Aquila şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Rottweil, Almanya
 Cuenca, İspanya
 York, Ontario, Kanada
 Hobart, Avustralya
 Zielona Góra, Polonya
 Bernalda, İtalya
 Bistrița, Romanya
 Baalbek, Lübnan

Abruzzo
L'Aquila ili

L'Aquila Belediyesi resmi websitesi26 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

La Spezia, İtalya'nın Ligurya bölgesinde bulunan ayni ismi taşıyan La Spezia ilinin merkezi bir komündür. Yüzölçümü 51,74 km² olup nüfusu (1.1.2010 itibarıyla) 95,641 kişidir.
Ligurya Denizi sahillerinde Cenova ile Pisa arasında konumlanmıştır. Bu şehrin limanı İtalya'da en önemli ticari sivil ve ana İtalyan askeri liman niteliğindedir. Şehirde, özellikle OTO Melara firmasının işlettiği, İtalya'nın en önemli askeri savunma sanayi üretim tesisleri bulunmaktadır.

La Spezia şehri Ligürya Bölgesi'nin doğu kısmında ve Toskana Bölgesi sınırından birkaç kilometre uzakta, derin bir doğal liman olan körfezin sahilinin ortasında kurulmuştur. Bu körfez "Spezia Körfezi" ve bazen de etrafındaki doğa güzellikleri dolayısıyla "Şairler Körfezi" olarak anılmaktadır. Bu körfez çok yakından bir yüksek tepeler silsilesi ile çevrilidir. Körfezi çeviren tepelerin en yüksek noktası rakımı 749m olan, "Verrugoli Dağı"'dır. Şehir deniz ile dağlar arasında sıkışmış bulunan dar bir sahil parçası üzerinde kurulmuştur. Bu nedenle şehir planı pek düzgün olmayan yokuşlu inişli ve kavisli yerleşim bölgeleri içinde bulundurmakta ve bazı semtler tepeler üzerinde kurulmuşlardır. Bu nitelik nedeniyle 1920'li yıllarda, şehrin batısında askeri fabrikalar ve tesisler (Arsanale Militare) alanı bulunduğu için, şehrin Mıgliarına ovasına doğuya doğru gelişmesini sağlamak hedefiyle, günümüzde Piazza Europe meydanının bulunduğu, Kapuçin tepesinin büyük uğraşlarla iyice kazılıp düzletilmesi gerekmişti. Ayrıca şimdiki limanın büyük bir kısmı eskiden büyük bataklık araziden oluşmaktaydı ve bu arazileri kullanılır hale getirmek için büyük bataklık kurutma yatırımları yapmak gerekmişti.
Şehrin önünde bulunan sığınaklı körfez (La Spezia Körfezi) alanı 150 hektardır. Bu körfezin aksi deniz şartlarından ve askeri hücumlara karşı savunmasını da sağlamak için 19. yüzyıl sonlarında 2210 m uzunluğunda deniz ortasında bir mendirek yapılmıştır ve körfeze giriş için doğuda 200 m genişliğinde ve batıda 400 m genişliğinde girişler bırakılmıştır. Körfezin şekli ve askeri hücumlara karşı da korunaklı olması dolayısıyla özellikle 20 yüzyılda La Spezia İtalyan donanmasının baş üslerinden biri ve ana donatım deposu ve istasyonu olmuştur. Aynı nedenle La Spezia limanı İtalya'nın sivil uluslararası deniz ticaretini sağlayan çok önemli bir liman haline geçmiştir.

La Spezia'nin nüfusu (1.1.2010 itibarıyla) 95,641 kişidir ve nüfus yoğunluğu 1.860 kişi/km² olur. 19. ve 20. yy/da beldenin nüfusunun gelişimi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Ubaldo Formentini - San Giorgio Kalesinde Şehir Müzesi
Amedeo Lia Müzesi
Palazzina delle Artı ve Mühürler Müzesi
Modern ve Çağdaş Güzel Sanatlar Müzesi (CAMeC)
Kilise İdaresi Müzesi
Şehir Etnografya Müzesi
Teknik Denizcilik Müzesi
Millî Nakliyat Müzesi

San Giorgio Kalesi: Yeni restore edilmiştir. 1262'de deniz muhafaza kulesi olarak Niccolò Fieschi tarafından yapıldı. 1273'te Cenevizliler kaleyi ele geçirip yıktılar. 1371'de yeniden ve yeni surlarla birlikte yapıldı. Ceneviz Cumhuriyeti tarafından tekrar ele geçirildi ve 1607'den itibaren Cenevizliler tarafından eklerle güçlendirildi.
Halk bahçeleri ve parklar
Art Nouveau-stili villalar
Merkez postanede Fütürizm akımına uyan Prampolini tarafından hazırlana bir mozaik

Cristo Re dei Secoli Katedrali: 1975'te takdış edilip açıldı.
Santa Maria Assunta Manastır Kilisesi: 13.yy. Andrea della Robbia, Giovanni Battista Casoni ve Luca Cambiasoir hazırlanmış tablolar içinde bulunur.
Santi Giovanni e Ağostino 16.yy

La Spezia şu komünlerle sınırları komşu bulunur: Arcola, Follo, Lerici, Porto Venere, Riccò del Golfo di Spezia, Riomaggiore, Vezzano Ligure

La Spezia şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Toulon, Fransa
 Bayreuth, Almanya

Ligurya
La Spezia (il)

La Spezia belediye resmi webitesi 11 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (İngilizce)

Lamezia Terme, güney İtalya'da Calabria Bölgesi'nde, Catanzaro iline bağlı ve Catanzaro şehrinin merkezinin 35 km uzağında bulunan bir kent ve bir komün.

Lamezia Terme komünü resmen 4 Ocak 1968'de kurulmuştur. Bu komünün kurulması için eski Nicastro, Sambiase, Sant'Eufemia Lamezia komünleri birleştirilmiştir. Bu birleştirme büyük tartışmaya yol açmıştır. Birleştirmenin ana nedeni kurulan yeni komünün içine aldığı alana çok daha rasyonel bir ekonomik strateji uygulayıp daha hızlı büyüme politikaları sağlayarak 1970'li yıllardan sonra bu alanda çok daha hızlı gelişme sağlayacağı idi. Gerçekten son 40 yıllık tarihsel gelişme istatistikleri incelenirse, bazı yerel sorunlar olmakla beraber, genellikle bu hedefe erişildiği şüphe edilmemektedir.

Nicastro'nun aslı 9. yüzyılda Calabria'yı idare eden Bizanslılar dönemine uzanır. Yerleşke burada o zaman yeni kurulan Bizans kalesi - yani "Neo Castrum (Yeni Kale)" - sözcüğüne atıfla isimlendirilmiştir. Sonra bu bölge Araplar eline ve idaresine geçmiştir. 1062'de Calabria'yı fetheden Normanlar'ın komutanı olan ve Calabria Kontu unvanı alan Robert Guiscard bu kentte Sant'Eufemia adında bir büyük Benediktin manastırı kurmuştur. Normanlar eski kale yerine yeni bir Norman tipi kale yaptırmışlar ve bu kale Sicilya Kralı, Almanya Kralı ve Kutsal Roma Germen İmparatoru olan II. Friedrich tarafından ve sonra gelen Anjou Hanedanı Sicilya kralları tarafından genişletilmiştir. Normanlar altında bu kentin malikane hakları önce "Caraccıolo", sonra "D'Aquino" aileleri tarafından tutulmuştur.
Bu kent 1638'de hemen hemen tahrip olmuştur. Kentte bulunan kale tamamen harap olmuş ve büyük Sant'Eufemia Manastırı tümüyle yerle bir olmuştur. Kent 18. yüzyılda tekrar tekrar deprem felaketi geçirmiştir. Bunun yanında şehir yakındaki bataklığı yaratan çay ve dereler devamlı sel tehlikesi çıkartmışlardır.
19. yüzyıl sonları; 20. yüzyıl başlarında ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra o zamanki Nicestro komününden insan gücü göçünün İtalya'da kentten ayrılan insan gücü göçünün en yüksek olduğu belgelidir.

Sambiase antik çağlardan beri şifalı kaplıcaları ile bilinmektedir. İtalya'nın güneyinde kurulan Grek kolonileri arasında günümüzdeki Sambiase civarında "Malea" ve "Terina" bulunmaktaydı. Antik Romalılar bu kaplıcaların girişine iki büyük kule dikmişler ve buna ithafen de şehre "Turres" adini vermişlerdir ve kaplıcalara ise "Aque Ange" adı vermekteydiler. Şehir ve kaplıcalar antik Roma çağının çok iyi bilinen menziller listesi olan  Tabula Peuntigeriana belgesinde önemli bir varış noktası olarak belgelenmiştir.
Batı Roma İmparatorluğu çökmesi ile "Turres" şehri Ostrogotlar tarafından ele geçirilmiş; tümüyle tahrip edilmiş ve şehir terk edilmiştir. Bizanslılar eline geçen Calabria'da 7. yüzyılda Sicilya'dan kaçan "Basilianis" kesişleri Sambiase'de yeniden yerleştiler. Burada San Biago manastırı dahil birkaç Ortodoks Hristiyan manastırı ve ayrıca 13 tane de bugün sadece besi ortada kalmış bulunan Bizans Ortodoks kilisesi yaptırdılar. Bu manastır ve kiliseler grubu Orta Çağ'da eski Grek ve yeni Hristiyan bilgilerinin Avrupa'ya aktarılmasında önemli rolü olduğu iddia edilmektedir.
Calabria'nın Araplar eline geçmesi ve Arap medeniyeti ve bilimlerini de burada yayıldığı bilinmektedir.
Normanlar "Robert Guiscard" ve sonra kardeşi I. Ruggero Calabria'yı fethe başladıkları dönemlerde Sambiase kaplıcalarını kullandıkları belgelenmiştir. Normanlar Arap medreselerinden esinlenerek Sambiase'de ileri eğitim kurumları kurmuşlardır. Sonradan Sicilya'yı fethettikleri zaman Avrupa'nın ilk üniversitesi kurmuşlardır. Normanların kralları Robert Guiscard, I. Rugerro, II. Friedrich (Kutsal Roma İmparatoru) ve Manfred bu Sambiase bu manastırında eğitim görmüşlerdir.
Sambiase yüksek okul-manastırı eğitimi ta 19. yüzyıl sonlarına kadar önemli İtalyan kişiler yetiştirmeye devam etmiştir.

Sant'Eufemia Lemazia'da antik Grek kolonisi olan "Terina" bulunmaktadır ve bu kalıntılarda arkeolojik kazılar tamamlanmıştır. Günümüzde "Sant'Eufemia Vetere" adı verilen ve bir tepe üzerinde konumlanmış semt 1638 depreminden sonra kurulmuştur. Günümüzde "Sant'Eufemia" adı verilen bağlı semt ise 1920-30'lu yıllarda faşist idaresi altında iken bataklık olan arazinin kurutulmasıyla ortaya çıkan bölgede yeni kurulan bir yerleşim merkezidir.

Lamezia Termi eski Nicastro, Sambiase ve Sant'Eufemia Lamezia kasabalarından oluşmaktadır ve Catanzaro'ya 35 km, Cosenza'ya 75 km ve Reggio Calabria'ya 135 km uzaklıktadır. Komünün coğrafi yapısı çok değişiktir: 8 km uzunlukta Tiren Denizi Sant'Eufemia körfezinde deniz sahili bulunur. Komün kısmen eski bir bataklık arazinin kurutulması ile ortaya çıkartılan "Sant'Eufemia Ovası" adı verilen düzlük arazidedir. Kısmen de "Mancuso Dağı" ve Calabria Tiren Denizi sahil dağ silsilesinde oluşan tepelik ve dağlık araziyi ihtiva eder. Komün merkezi Tiren Denizi ile İyonya Denizi arasında bulunan 30 km genişlikte İtalya yarımadasının bir çizme şekilde olan anakarasının burnunda, hemen hemen iki denizden aynı uzaklıkta ve bu burnun belkemiğini teşkil eden dağlık arazide 216 m rakımlı bir mevkide kuruludur.
Komünün dar bölgesinde en önemli akarsu Sant'Eufemia ovasında akıp eskiden bu alanı bir bataklık yapan "Amato Çayı" gelir. Bu çaya bağlanan dereler arasında en ilgi çekeni "Bagni Deresi"'dir. Bu dere antik Grek şehri kalıntısı Terina'dan geçmektedir ve suları içinde kükürt bulunduğu için şifalı sayılıp içinde sağlık banyosu almak için hala kullanılmaktadır.

Kişi

Calabria'da Lamezia Terme'nin merkezi yer konumu kenti bölgenin ana ulaşım düğüm merkezi haline getirmektedir. Kentin hemen yanından "A3 Salerno-Reggio Calabria Otoyolu" geçmektedir ve güneye Catanzaro'ya yönelik "SS.288 Devlet Karayolu" Lamezia içinden geçer.
"Lamezia Terme Centrale" Tren garı Reggio Calabria-Napoli ana demiryolu hattı üzerinde olup bu gar trenle ticari marsandız taşıması için önemli merkezdir. Bu hatta bağlı olan Catanzaro ve Crotone yan hatları bulunmaktadır.
Lamezia Terme şehrinde 1976'da yapılmış hem İtalya içi hem de uluslararası uçak seferleri ve bağlantıları bulunan "Lamezia Terme Enternasnonal Havaalanı" bulunmaktadır.

Lamezia Terme'de görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Kale: Günümüzde Nicastro'da bulunan kale 320 m rakımlı bir tepenin üzerinde bulunan kalıntılar halindedir. Bazı bilimcilere göre bu kale ilk defa ya "Brütii" kavmı ya da Grek koloniciler tarafından yapılmıştır. Günümüze gelen kalıntılar büyük olasılıkla Normanlar tarafından yapıdan kalanlardır. Ama bazı bilimciler bunların Ostrogot Kralı "Teia" döneminde yapıldığını iddia etmektedirler. 1112'de papa II. Callıxtus'un bu kalede 15 gün kaldığı belgelenmiştir. Sonra da Normanlar idare döneminde bu kale Normanların varisi ve VI. Heinrich (Kutsal Roma İmparatoru)'un karısı "Hautville'li Konstanza" ve oğlu II. Friedrich (Kutsal Roma İmparatoru) tarafından ve Sicilya Krallığı'na geçen Anjou Hanedanı kralları tarafından genişletilmiştir. Bu kale 1609, 1638 ve 1783 depremlerinde arka arkaya büyük zararlar görmüş ve sonunda terk edilmiştir.
Malta Tapınak Şövalyeleri Kulesi: 1550'de masif bir sahil savunma kulesi olarak İspanyol Krallığı'nın Napoli Krallığı için Napoli'deki genel valisi olan "2. Villafranca Markizi Pedro de Toledo" tarafından yaptırılmıştır. Bu kale ve etrafındaki arazi Malta'daki Tapınak Şövalyelerine malikane olarak bağışlanmıştır. Günümüze kadar çok iyi korunmuş, masif bir anıt olarak gelmiştir. Yakınlarında daha iyi korunmamış ve daha küçük birkaç sahil savunma kulesi de bulunmaktadır.
Santa Maria di Corazzo Manstırı: Sant'Eufemia civarında bulunan "Cistersiyen" manastırı kalıntıları. 1060'ta kurulup yapılmaya başlanmıştır. Hristiyanlık hakkında önemli tezler yazmış birkaç din bilgini bu manastırda keşişlik yapmıştır.
Katedral Müzesi: Sergilenenler arasında 12. yüzyıldan kalma bir "Arab-Norman" fildişi sanduka ve çeşitli 17. ve 18. yüzyıl tabloları bulunur.
San Pancrazio Kilisesi: Sambiase'de bulunur. 18. yüzyıl yapısı.

İtalya'daki şehirler listesi

Italyanca Wikipedia "Lamezia_Terme" maddesi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Lamezia Terme Belediyesi resmi websitesi 25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)
Pro Loco Lamezia Terme websitesi 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)
Lamezia Terme tarih portali 15 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İtalyanca)

Latina, merkezî İtalya'nın Lazio Bölgesi'nde aynı ismi taşıyan Latina ili merkezi olan bir şehir (città) ve komündür.

Latina 1932 yılında, Faşist diktatör Mussolini döneminde, antik çağlardan beri bataklık olan şimdiki şehrin konumlandığı yerdeki bataklığın kurutulması ile ortaya çıkan arazide kurulmuş yeni bir şehirdir.
Bu yeni şehir kurulduğu 1932'den 1946'ya kadar (antik Romalı liktor muhafızlarının taşıdığı ve faşist sembolü olan Fasces'e atıfla)  "Litorrio" adını taşımıştır. Yeni şehir 1934'te kurulan ilin merkezi yapılmıştır. 1946'da şehrin ve merkezi olduğu ilin adları "Latina" komünü ve Latina ili olarak değiştirilmiştir. İlk kurulduğu dönemlerde şehre yerleştirilen nüfus genellikle kuzey İtalya'dan Friuli ve Venedik bölgelerinden oraların lehçesini konuşan göçmenler olarak getirilmişlerdi. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısında bu değişmiş ve şehirde konuşulan lehçe diğer Lazio bölgesi yerleşimlerinde olduğu gibi Romenesco lehçesi olmuştur.
Şehrin kurulması için Mussolini zamanın mimar ve sanatçılarını seferber etmişti. Faşistlerin tercih ettikleri "brütal-neoklasik" mimarî stili yeni şehirdeki binalar ve evlere uygulanmıştır.

Latina'nın nüfusu (Haziran 2010 itibarıyla) 119.154 kişi olup nüfus yoğunluğu 428.8 kişi/km² olur. 19. ve 20. yy/da kasaba nüfusunun gelişimi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi

Şehrin ekonomisinde ilaç sanayii, kimya endüstrisi, peynir ve peynir ürünleri üretimi önemlidir. Latina da sebzecilik, çiçek yetiştirme, şeker pancarı, meyvecilik ve peynircilik için süt üreten çok güçlü bir tarım sektörü de bulunmaktadır. Ayrıca önemli bir hizmet sektörü vardır.
İtalya'nın ilk nükleer enerji santrallerinden biri bu şehirde kurulmuştu. Ama günümüzde bu santral kapatılmıştır ve nükleer tesisleri sökülme sürecindedir.

Latina komunünün şu komünlerle ortak sınırları bulunur:
Aprilia, Cisterna di Latina, Norma, Pontinia, Sabaudia, Sermoneta, Sezze, Nettuno(RM)

Latina'nın şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunur:

 Palos de la Frontera, İspanya
 Farroupilha, Brezilya
 Birkenhead, Birleşik Krallık

Lazio
Latina (il)

Latina Belediyesi resmi websitesi 24 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Lecce (Salentino lehçesi: Lècce, Antik Grekçe: Luppìu, Latince: Lupiae), güney İtalya'nın Puglia Bölgesi'nde ve kendi ismini taşıyan Lecce ilinin merkezi olan bir şehir ve bir komün. Lecce, barok stili mimari eserler açısından oldukça zengindir. Barok tarzı mimarinin altın çağında yapılan, günümüzde iz bırakan yapı örneklerini Lecce'de görmek mümkündür. Salento Güzel sanatlar ve folklor Müzesi Heykel ve Roma Dönemi kalıntıların sergilendiği Bölgesel Müzeye Lecce ev sahipliği yapar.

Tarihsel mitolojiye göre Lecce şehri Truva Savaşı döneminde "Mesapii" adlı bir İtalyan kavimi tarafından yerleşilen Sybar isimli bir şehirdi. Sonra; İapyges adlı diğer bir İtalyan kavminin eline geçti, MO 3. yüzyılda antik Roma Cumhuriyeti eline geçti ve şehre Romalılar tarafından Lupiae ismi verildi.
MS 2. yüzyılda imparator Hadrianus döneminde şehir eski mevkinin 3 km kuzeybatısına nakledildi ve ismi "Lecea" veya "Litium" oldu. Bu yeni şehir günümüzde "San Cataldo" adlı sahil semti olan "Hadrianus Limanı"'nan duvarlı yolla bağlı idi. Şehirde bir "Roma Tiyatrosu" ve "Roma Amfitiyatrosu" bulunmaktaydı. Roma İmparatorluğu Hristiyan olduktan sonra şehrin ilk Hristiyan Piskoposu "Sant'Oronzo" olduğu kabul edilmektedir ve bu kişi şehrin patron evliyasıdır.
Batı Roma İmparatorluğu çöktükten sonra MS 6. yüzyılda şehir Ostrogot kralı Totila tarafından ele geçirilip talan edildi. 549'da şehir Bizanslılar eline geçti. Bundan sonra şehir beş yüzyıl genellikle Doğu Roma İmparatorluğu idaresi altına kaldı. Bu dönemde kısa zamanlar için Araplar, Lombardlar ve İslavlar tarafından hücuma uğradı ve ele geçirildi.
11. yüzyılda şehir Normanlar eline geçti. Normanlar idaresinde Lecce önemli bir liman oldu ve "Lecce Kontluğu" 1053-1463 döneminde Sicilya Krallığı idaresi altında bulunan en büyük ve en önemli bir şehir haline geldi.
1463'ten sonra Lecce doğrudan doğruya Napoli Kral idaresine "Lecce Otranto Kutsal Krallık İl Merkezi olarak bağlandı. Şehir bu dönemde Akdeniz bölgesini en zengin limanlarından biri oldu Floransalı, Venedikli, Cenevizli ve Osmanlılara bağlı Arnavut ve Rum tüccarlar için bir ticaret merkezi ve bir kültürel merkez oldu. Bu ekonomik ve politik durumunu Lecce sonra gelen Hohenstaufen ve Anjou hanedanları altında da korudu.
15. ve 16. yüzyılda Lecce güney İtalya'nın en önemli şehri idi. 1489'da Otranto'nun Osmanlılarca ele geçirilmesinden sonra, 16. yüzyılda Puglia kıyılarını korumak için Şarlken tarafından yapılan bir sıra savunma kaleleri arasında yapılmış olan "Lecce Kalesi" çok önemliydi.
1656'da Lecce büyük bir veba salgına uğradı ve şehirde binlerce kişi hayatını kaybetti. 17. yüzyıl şehirde yapılan Barok mimarı stili dinsel, kamusal ve özel yapılar şehrin bu tip zengin süslü yapılarla bezenmesine neden oldu.
1734'te Napoli Krallığı Avusturyalılar hanedanına geçtiğinde şehirde İspanyol asilleri önem kazandı. 19. yüzyılda şehir yeniden imar edildi ve şehir kültürel bakımdan çok hareketli oldu. Fakat Napolyon ve sonraki Fransızlara dayalı hükûmetlerince dinsel düzenlerin ortadan kaldırılıp manastır ve kiliselerin kapatılması şehrin kültürel hayatına büyük aksi tesirler yaptı. 19. yüzyılda şehrin mimarisine neo-Fas oriyental mimarı ve neoklasik mimarı önemli katkı yaptı.
II. Dünya Savaşı başlarında Lecce büyük bir İtalyan uçak üssü idi ve Akdeniz ve Ege Denizi üzerinde İtalyan uçakları için üs oldu. 1943'te İtalya'nın müttefiklere teslim olup İtalya güneyi Amerikalılar eline geçince Lecce hava üssü Amerikan Ordu Hava Gücü'nün 99. Ağır Bombardıman Grubu için B-24 uzun-menzilli bombardıman uçakları üssü olarak kullanıldı,

Lecce şehri genellikle düzlük bir arazi olan "Salento Ovası"nın orta-kuzeyinde bulunur. Selanto ovası çok geniş bir düzlüktür ve kuzeyinde "Mürge platosu" ve güneyinde "Salento Serre" platosu bulunur. Şehrin bulunduğu bölgedeki arazinin alt tabakaları kildir. Ovanın yüzeyde akarsular bulunmamaktadır. Fakat yüzeyin bir kısmı "karst" karakterinde bulunmakta ve yüzeyde "vore" ve "copevento" adları verilen yağmur sularının yeraltı akarsularına katıldıkları çukurlar bulunup yeraltı karst nehirleri vardır. Bu ova yüzeyinde bataklıkların oluşmasını önlemek için de suların karst çukurlarına iletilmesini sağlayan şu kanalları kazılmıştır.
Lecco komünü 238 km² olup tarihsel olarak esas şehir deniz kıyısından uzaktadır. Ama Lecce komünün Adriyatik Denizi ile 20 km uzunlukta kıyısı bulunmakta bu komüne bağlı olan Frigole, Torre Chianca, Torre Rinalda, San Cataldo vb adli semtler ve köyler deniz kıyısındadır.
Lecce, Salento ovasının bir parçası olarak, mutedil kışları ve sıcak ve nemli yazları bulunan bir Akdeniz iklimine sahiptir. En soğuk ay olan Ocak ısı ortalaması 9 °C ve en sıcak olan Ağustos ısı ortalaması 24,7 °C olur. Lecce'de en yağışlı dönemler sonbahar ve kış olup şehir yıllık ortalama yaklaşık 626 mm yağış alır; ilkbahar ve yaz mevsimlerinde uzun dönemler hemen hemen hiç yağışsız geçer.

Lecce şehrinin nüfusu (30.9.2025 tarihi itibarıyla) 94.382 kişidir ve nüfus yoğunluğu 396.56 kişi/km² olur. Lecce komününün belediye sınırları içinde nüfusunun 19. ve 20. yüzyıllarda gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Antik Romalı Amfitiyatrosu: Yapımı MS 2. yüzyıl. Kapasitesi yaklaşık 25.000 kişi idi. Sonraki yüzyıllarda üzerine diğer anıtlar dikildiği için günümüzde yarı gömülü bir haldedir.
Roma Tiyatrosu:1927'de kazılıp bulunmuştur ve Amfitiyatro ile aynı dönemde yapılmıştır. 19m çapındadır. Sonradan özel olarak "Lupiensi Sant'Oronzo" oyunları için kullanıldığı kabul edilmektedir. Günümüzde etrafında bulunan heykeller, geçmiş yüzyıllarda bu kalıntıdan "Arkeoloji Müzesi Sigismondo Castromediano"'ya kaldırılmış ve 1927'den sonra tekrar geriye yerleştirilmiştir.
Colonna di Sant'Oronzo (San Orrozo Sǖtunu): Üzerinde Lecce'nin patron evliyası olan San Oronzo heykeli bulunur. Bu sütun ve heykel Brindisi şehri tarafından Lecce'ye şükran için hediye edilmiştir. San Oronzo'nun Brindisi'de ortaya çıkan veba salgınını önlemesini anmakta olduğu iddia edilir. Bu sütun antik Romalılar tarafından antik Roma-Brindisi yolu olan "Via Appia"'nın Brindisi'de sona ermesi mevkini göstermek için Brindisi'de dikilen iki antik sütundan biridir.
Torredel Parco (Park Kulesi): Orta Çağ'da Lecce'nin sembolü olan anıtlardan birisi. 1419'da o zaman 19 yaşında olan Lecce Prensi "Giovanni Antonio del Bazo Orsini" tarafından dikilmiştir. 23 m yükseklikte kule olup etrafında derin bir hendek bulunup bu hendek içerisinde Orsini sulalaesinin arma sembolü olan ayıların yetiştirilmesi için mevki olmuştur. Kule Orsini'nin şehri idare etmesi sırasında bir "mahkeme" binası olarak kullanılmıştır. Fakat Orsini'den sonra Napoli Krallığı'na geçen İspanyol hanedanının yörel valisi ikametgâh merkezi olmuştur.
Castello Carlo V (V. Karl Kalesi): V. Karl tarafından 1480'de Otranto'nun Osmanlılar tarafından işgalinin tekrarlanmasını önlemek için Puglia'da yaptırılan sahil savunma tesislerinden biridir. Günümüzdeki kale 1539-1549 döneminde mimar "Gian Giacomo dell'Acaja tarafından tasarlanmıştır.
Eski şehir kapılar: Orta Çağ'dan kalan şehir kapıları yerine yapılmış anıtsal şehir kapıları:
Arco di Trionfo (Zafer Taki): Halk arasında bu yapının yerinde bulunan eski kapı olan Porta Napoli (Napoli Şehir Kapısı) veya bir evliya anısına San Giosto Kapısı olarak anılır. V. Karl'in anısına 1548'de yapılmıştır.
Porta San Bıagio (San Biaggio Kapısı): Barok mimarı stilinde
Porta Rudıae: Barok mimarı stilinde. Üzerinde San Oronzo heykeli ve yanlarında mitolojik figürler bulunur.
Porta San Martino
Politeamo Greco Opera Evi: 1884'te açılan ve V. Karl Kalesi'nin hemen yanında bulunan bir tiyatro binası
Palazzo del Sedile (Sedile Sarayı): 1592'de yapılmıştır. 1852'ye kadar Şehir Belediye Sarayı olarak kullanılmıştır.
Palazzo dei Celestini (Celestini Sarayı): 1659-1695'te mimar "Giuseppe Zimbalo" tarafından yapılmıştır. Günümüzde Lecce ili Hükûmet Sarayı görevi yapmaktadır.
Arkeolojik Müze 'Faggiano':

Lecce komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Arnesano, Cavallino, Lequile, Lizzanello, Monteroni di Lecce, Novoli, San Cesario di Lecce, San Pietro in Lama, Squinzano, Surbo, Torchiarolo (BR), Trepuzzi, Vernole

Lecce şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Murcia, İspanya
 Valladolid, İspanya
 Üsküp, Makedonya
 Ostrów Wielkopolski, Polonya
 Barranquilla, Colombia
 Verona, İtalya

Puglia
Lecce (il)

Resmî site 15 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (İtalyanca)
Curlie'de Lecce (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Legnano, kuzeybatı İtalya'da  Lombardiya Bölgesi'nde, Milano iline bağlı ve Milano şehrinin merkezinin 20 km kuzeyinde bulunan ve büyük metropoliten Milano'nun bir parçası sayılabilen bir kent ve bir komün. Legnano komünü nüfus itibarıyla Milano ilinde 4. ve İtalya'nın tümünde 108. sırada bulunmaktadır.

Legano'nun tarihten önceki dönemlerde de (MÖ 21. yüzyıl - MÖ 17. yüzyıl dönemlerinde Remedello kültürü için) bir yerleşke olduğuna ait deliller yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuştur.
Sonra da bu araziler Keltlerin yaşadığı bir bölge olmuştur.
MÖ 1. yüzyılda bu bölge antik Romalılar tarafından istila edilmiştir.
Orta Çağ'da Kutsal Roma Germen İmparatoru Friedrich Barbarossa ile ona karşı olan bağımsız İtalyan şehirleri koalisyonu olan Lombard Ligi orduları arasındaki savaşta önemli bir çatışma 29 Mayıs 1176'da yapılan Legnano Muharebesi olmuş ve imparator mağlup düşmüştür. Giuseppe Verdi 1849'da bu olayı işleyen Legnano Savaşı adlı önemli bir opera eseri hazırlamıştır.
1820 ile 1915 yılları arasında Legnano şehrinde tekstil endüstrisi ve makine endüstrisi gelişmiş ve şehir bir tarımcılık merkezi olmaktan çıkıp bir sanayi merkezi olmuştur.
II. Dünya Savaşı döneminde 1843'ten sonra İtalya'yı işgal etmiş olan Almanlara karşı kuzey İtalya'da yapılan rezistans çatışmaları dolayısıyla Legnano şehri iki madalya ile şereflendirilmiştir.
1970'li yıllardan itibaren özellikle tekstil sanayi, tüm Avrupa'da olduğu gibi, çökmüştür. Diğer eski ağır sanayiler de MÖ 20. yüzyıl sonralarında kriz geçirmeye başlamıştır. Bu negatif gelişmeler Legnano'yu çok aksi şekilde etkilemişler; şehir eski endüstrilerini, bunların fabrikalarını kaybetmiş ve işsizlik yüksek seviyelere çıkmıştır. Günümüzde Legnano ekonomisinde ticaret ve hizmet sektörü en büyük, hızla gelişen sektörlerdir.

Legnano Varese ön-Alpleri güneyinde "Olona Nehri" vadisinde kurulmuştur. Üzerinde bulunduğu arazi kırma taş, çakıl, kum ve kilden oluşmakta, toprağın üst tabakalarında çok az humus bulunmakta ve alt tabakaları ise killi olduğu için yağan yağışları içine çekmemektedir. Bu nedenlerle Legnano ve civarındaki arazi doğal ormanların gelişmesine ve etkin tarım yapılmasına pek elverişli değildir.

Legnano'nun komün sınırları içinde nüfusu (31.3.2009 itibarıyla) 58.013 kişidir. Milano şehrinin merkezinin 20 km kuzeyinde olan Legnano, şehirleşmiş büyük metropoliten Milano'nun bir kısmıdır.
19. yy ve 20.yy da Legnano'nun komün sınırları içindeki nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

1935'ten itibaren her yıl Mayıs ayının son Pazar günü Legnano şehri 1176'da yapılan Legnano Muharebesi kutlama şenlikleri yapılmaktadır. Bu şenliklerde önce şehir ahalisi Orta Çağ kostümleri ile bir geçit resmine katılmaktadır. Öğleden sonra da şehrin geleneksel 8 mahallesi arasında şehir sokaklarında at yarışı yapılmaktadır. Bu şehir sokaklarında at yarışına "Palio" adı verilmektedir. İtalya'da en millî ve uluslararası büyük ün yapmış olan "Siena Palio"yu olmakla beraber, Legnano Palio'su da özellikle İtalya içinde çok ilgi çekmekte ve Legnano şehrine büyük turizm akını sağlamaktadır.

Legnano'da görülebilecek yerler şunlardır:

San Magno Basilikası: Yapımı 16. yüzyıl. Tasarımcı mimar "Giovanni Antonio Amadeo". İçerisi Yunan İstavrozu planda. "Barmante" veya "Amedo" ve hatta "Antonio da Lonate" tarafından yapılmaya başlandığı iddia edilen bir mihrap ihtiva etmekte.
Sant'Ambrogio Kilisesi: İlk yapıma başlanması 1369. 17. yüzyılda tamamı renove edilmiştir.
Şato: Eski bir manastırdan mimar "Torriagnı" tarafından değiştirilerek yapılmıştır. Sonra  sahipliği Lampugnanı ailesinin eline geçmiştir.
Alberto da Giussano Anıtı: Yapımı 1900. Bulunduğu yer " Piazza Mönümento Meydanı"

Legnano komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Busto Arsizio (VA), Canegrate, Castellanza (VA), Cerro Maggiore, Dairago, Rescaldina, San Giorgio su Legnano, San Vittore Olona, Villa Cortese

Legnano'nun şu kentle kardeş şehir bağlantısı bulunmaktadır:

 Aprica, İtalya

Milano (il)
Lombardiya

Legnano Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Legnano (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Livorno, İtalya'da, Toskana bölgesi içinde aynı ismi taşıyan Livorno ilinin merkezi bir komündür. Livorno Ligurya Denizi kıyısında, (2021 itibarıyla) 154,483 nüfuslu bir şehirdir.

Tarih boyunca özgürlükçü akımlardan etkilenen kent, asıl büyümesini Medici ailesinin Toskana Grandüklüğü'nü üstlendiği dönemde yaşadı. 1587'de I. Ferdinand'ın "Toskana Grandükü" sıfatıyla duyurduğu "Leggi Livornine" (Livorno anayasası) ile Pisa kentinin liman kasabası Livorno "açık şehir" ilan edildi. Hangi ulustan olursa olsun, ister hakkında idam cezası çıkarılmış bir korsan ister bir hırsız olsun, hiçbir şekilde takibe uğramaksızın Livorno'ya yerleşebilecek, orada ticaret yapabilecek hatta dininin gereklerini yerine getirebilecekti. Bu düzenlemenin ardından Akdeniz'in en önemli ticaret merkezleri arasına giren şehir, kozmopolit ve özgürlükçü tarzını bugüne değin yitirmedi. Livorno, 1921'de İtalyan Komünist Partisi'nin (PCI) doğuşuna da tanıklık etti. Kent bugün bile İtalya'da solun kalelerinden biri olarak varlığını sürdürmekte.

Livorno'nun belediye sınırları içinde nüfusu (31.12.2010 itibarıyla) 161.131 kişidir. 19. ve 20. yüzyılda Livorno'nun nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Livorno'nun dünyaca en çok tanınan özelliklerinden biri, hiç kuşkusuz, endüstriyel futbola karşı muhalif bir duruş sergileyen AS Livorno Calcio takımı. Maçlarını 16,267 kapasiteli Armando Picchi Stadyumu'nda oynamaktadır. Türkiye'de de giderek taraftar toplayan AS Livorno, yükselme maçlarında Brescia takımını eleyerek 2009-2010 sezonunda tekrar Serie A'da mücadele etmeye hak kazanmışsa da Atalanta BC, AC Siena takımlarıyla birlikte Serie B'ye düşerek 2010-2011 sezonunda Serie B'de mücadele etmiştir. AS Livorno, 2024-2025 sezonunda Serie D şampiyonu olarak üst lige yükselmiştir ve 2025-2026 sezonu itibarıyla Serie C'de mücadele etmektedir.

Livorno şehrine en yakın havalimanı, şehre yaklaşık 20 kilometre mesafede bulunan Pisa Uluslararası Havalimanı'dır.

Livorno, A12 otoyolu ve Floransa-Pisa-Livorno otobanıyla ülkenin kalanına bağlanmıştır. Ek olarak, Roma- ile Ventimiglia'yı bağlayan  Strada statale 1 Via Aurelia, Livorno şehrinden geçer ve şehir için çevreyolu işlevi görür.

Livorno Centrale, şehrin ana demiryolu istasyonudur. Toskana'da bulunan Floransa, Pisa, Grosseto, Empoli gibi şehirlerle olan direkt tren bağlantılarının yanında Roma, Milano, Napoli, Cenova gibi büyük şehirlere doğrudan trenle ulaşılabilir.

Livorno Limanı, İtalya ve tüm Akdeniz'in en büyük limanlarından biridir. Liman, ulusal ve uluslararası birçok gemi bağlantısına sahiptir.

Corsica Ferries - Sardinia Ferries ile Golfo Aranci ve Bastia
Grimaldi Lines ile Barselona ve Tanca
Moby Lines ile Olbia ve Bastia
Toremar ile Capraia

Livorno şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Bat Yam, İsrail
 Guadalajara, İspanya
 Haiphong, Vietnam
 Novorossiysk, Rusya
 Oakland, Amerika Birleşik Devletleri

Toskana
Livorno (il)
Quattro Mori anıtı

Livorno resmi sitesi
Forza Livorno 2 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Livorno ve AS Livorno tarihçesi
Livorno fotoğrafları 22 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lucca, İtalya'nın kuzeyindeki Toskana yönetim bölgesinde, Serchio nehrinin içinden geçtiği, Ligurya Denizi kıyılarındaki verimli bir düzlükte kurulmuş olan İtalyan kentidir. Lucca ilinin başkentidir. Rönesans döneminden kalma oldukça iyi korunmuş şehir, surları ile ünlüdür.

Mura di Lucca (Lucca Şehir Surları): Surların üzerinde passeggiata delle Mura (Surla yürüyüş yolu) bulunmaktadır.
Tarihi Şehir Kapıları:
Porta San Pietro
Porta Santa Maria
Porta San Donato.
Yeni kapılar:
Porta Elisa
Porta Sant'Anna
Porta san Jacopo

Via Fillungo
Via Santa Croce
Via Guinigi

Lucca Villa Guinigi Millî Müzesi
Palazzo Pfanner Müzesi: Doktor-Cerrah Pietro Pfanner (1864-1935) in tıp-cerrahi aletlerinin devamlı sergisi
Giacomo Puccini Evi Müzesi
Katedral Müzesi
Pinacoteca Palazzo Mansi: resim galerisi
Orto Botanıco (Botanik Bahçe)
Villa Paolina Şehir Müzesi
Rezistans Müzesi

Piazza Anfiteatro Lucca: Roma İmparatorluğu döneminde site şehir planı biçiminde inşa edilen Lucca, ortasında bir forum ve aynı zamanda amfitiyatro barındırmaktaydı. Önceleri merkezdeki bu amfitiyatro planı, sonraları yerleşim alanına dönüşmüştür.
Piazza Napoleone
Piazza San Martino
Piazza San Michele: Antik Roma forumu

San Michele in Foro Kilisesi
Lucca San Martin Katedrali
San Frediano Basılıkası
Santi Giovanni e Reparata Kilisesi
San Pietro Somaldi Kilisesi
Farneta Manastırı

Palazzo Pfanner (Pfanner Sarayı) ve ünlü "İtalyan Bahçesi: Floransa'nın ünlü Boboli Bahçesi'ndan ilham alınarak hazırlanmış.
Palazzo Ducale (Düklük Sarayı)
Palazzo Cenami (Cenami Sarayı)''
Torre Guinigi (Guinigi Kulesi) ve birleşik Guinigi Sarayı ve diğer binaları: Kulenin üstünde Babil Asma Bahçesinden esinlenilmiş yeşil ağaçlı küçük bir bahçe bulunur.
Torre delle Ore (Ore Kulesi)

Villa Buonvisi Oliva
Şehir dışında'

Villa Guinigi
Villa Bernardini
Villa Bottini o Buonvisi al Giardino
Villa Grabau
Villa Mansı
Villa Oliva
Villa Paolina
Villa Reale di Marlia
Villa Torrigiani (Capannori)
Villa Rinaldi Nardı

Lucca şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Abingdon, Birleşik Krallık
 Colmar, Fransa
 Gogolin, Polonya
 Schongau, Almanya
 Sint-Niklaas, Belçika
 Buenos Aires, Arjantin
 Lucca Sicula, İtalya

Toskana
Lucca ili

Lucca Belediyesi resmi webitesi20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca) (İngilizce)
Lucca sanal turu9 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Manfredonia, güney İtalya'da  Puglia Bölgesi'nde, Foggia iline bağlı ve Foggia şehrinin merkezinin 35 km kuzeydoğusunda bulunan bir komündür.

Manfredonia'nın bulunduğu bölgede antik klasik dönemlerde Grek koloniciler yerleşmişti ve bu koloninin mitik kahraman Diomedes tarafından kurulduğu hikâye edilmektedir. Bu gelişip zenginleşen Grek kolonisini sonra İtalyan "Samnit" kavimleri ellerine geçirmişlerdir. Bu koloni MÖ. 335'te Büyük İskender'in amcası olan Epir Kralı I. Aleksander tarafından geri alınmıştır.
MÖ 189'da (şimdi şehrin bir bağlı semti olan Sipontum) Romalılar tarafından fethedilmiş ve şehir sakinlerine yarı-bağımsızlık bağışlanmıştır. Bu dönemde şehrin Adriyatik Denizi üzerindeki limanı başkent Roma ile Via Appia yolu ile bağlanmıştır.
Sonra yerleşke Bizanslılar eline geçmiş ve Puglia bölgesinin tamamı gibi Yunanca konuşan halkın güney İtalya'da oturduğu ve Bizans İmparatorluğunun idare ettiği bölge içinde bulunmuştur. 663'te Balkanlardan Adriyatik Denizi'ni geçen İslav kavimleri hücumcularla şehri ele geçirip talan etmişlerdir. 9. yüzyılda ise bu liman şehri Arap denizcilerinin birkaç hücumlarına hedef olup bir müddet Arapların hükmüne geçmiştir.
1042'de İtalya'nın güneyi Normanların eline geçmiş ve kent Normanların kurduğu 12 kontluktan biri olan Manfredonia Kontluğu merkezi olmuştur. Ama bu kentin hemen yakınında bulunan "Gargano Dağı" ve civarı yine Bizans idaresinde kalmıştır. 1052'de Normanlar Bizans generali Argyrus idaresinde bir orduya karşı galip gelmişler ve tüm Puglia Normanlara geçmiştir. Siponto Norman Apulya Kontluğu içinde önemli bir başpiskoposluk mevki olmuştur.
1223'te olan büyük bir deprem sonunda Siponto yakınında bulunan deniz gölünün suları durgunluktan halk sağlığını tehlikeye düşürmüş ve halk Siponto'yu terk ederek bu şehrin birkaç kilometre kuzeyinde bulunan bir tepeye, günümüzdeki Manfredonia şehrinin mevkine, yerleşmişlerdir. Bu yerleşke 1256-1263 döneminde Sicilya Kralı Manfred tarafından imar edilip bir kent atmosferi verilmiştir ve kent bu kralın ismini almıştır. Bu sırada Manfredonia kalesi de yenileştirilmiştir. Sicilya Krallığını ellerine geçiren Anjou hanedanı bu yeni kente "Sypontum Novellum" ismi vermek istemekle beraber bu isim halk arasında hiç tutulmadan unutulmuştur.
1528'de Manfredonia kalesi Viskont Lautrec komutanlığında bir Fransız ordusunu hücumuna uğramış ve kent kendini başarı ile savunmuştur.
1620'da İspanyol hanedanı idaresine geçen Napoli Krallığı'nin genel valisi bu görevinden atılınca Osmanlılardan yardım istemiş ve 16 Ağustos 1620'de 56 kadırgadan oluşan bir Osmanlı donanması Damat Halil Paşa komutasında önce kentin limanına hücum etmiş; sonra kenti ellerine geçirip yakıp yıkıp yerle bir etmiştir. Bu nedenle eski Manfredonia'dan ancak kale ve surlardan bazı parçalar geride kalmıştır.
Kent bundan sonra yeniden inşa edilmiştir. Bu yeni yapımlara Katolik Kilisesi ve sonradan "XIII. Bendetto" adıyla papa olacak yerel başpiskopos büyük moral destek ve finansman sağlamıştır. Böylece şehre yeni katedral ve birkaç yeni kilise yapılmıştır. Kent nüfusu 1737'de 536 kişi olduğu belgelidir. Bu nüfus 1749'da 3.238 olmuştur. Manfredonia'nın ilk haritası 1787'de yapılıp şehrin iç yapısı ve sınırları bu kaynakta açıkça belirtilmiştir. 19. yy. sonunda Manfredonia genişleyip imar görmüş ve modern bir şehir görümünü almıştır. Şehir Güney İtalya'daki yollar üzerinde stratejik mevki dolayısıyla bir ulaştırma merkezi de olmuştur.
1910'da şehirde bir kolera salgını çıkmıştır. 1915'te İtalya müttefikler yanında I. Dünya Savaşı'na girince Manfredonia şehri ve limanı 24 Mayıs'ta Avusturya Donanması tarafından bombardımana tutulmuştur.

Manfredonia doğuya dönük olarak Adriyatik Denizi üzerinde bir liman ve son yüzyıllarda yazlık deniz tatili merkezidir. Şehir ve limanı şehrin ismini taşıyan bir körfezde bulunurlar. "Gargano Dağı" şehrin kuzeyinde bulunur.

Manfredonia'nın belediye sınırları içinde nüfusu (11.2010 itibarıyla) 57.418 kişidir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Manfredonia'nin nüfusunun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
Kişi

Manfredonia'da görülebilecek turistik yerler şunlardır:

Kale:Napoli Krallığı Kalesi. Hohenstaufen hanedanı dönemi yapımına başlanmış Anjou hanedanı döneminde tamamlanmıştır. 15. yüzyıl yeni surlar yapılmıştır.
Şehir surları: Bazı kısımları hala ayakta durmaktadır.
Manfredonia Katedrali:İlk yapımı 13. yüzyıl. Fakat 16. yüzyılda Osmanlı donanması hücumlarıyla yıkılmıştır. 1600 yılı civarında şimdiki yapı yapılmıştır. "Manfredonia-Vieste-S. Giovanni Rotondo Başpiskoposluğu" merkezi kilisesi.
San Domenico Kilisesi: Maddalena şapelinde 14. yüzyıldan kalma tablolar bulunur.
Santa Maria Maggiore Basilikası: Şehir merkezinden 3 km güneybatıda şimdi komüne bağlı bir semt olan Siponto'da. 1117'de yapıldığı zaman Siponto Katedrali idi. Romanesk mimarı stilinde kubbeli ve bodrum mahzenli.
San Leonardo Kilisesi: Yapımı 12. yüzyıl. Töton Şövalyeleri tarafından yaptırılmıştır.

Manfredonia'da 1956'dan beri Karnaval mevsiminde "Carnevale Dauno" adı verilen karnaval şenlikleri yapılmaktadır. Bu karnavalın özellikleri bu dönemde geleneksel olan hazırlanan özel yerel yemekler  ve karnaval geçit-resminde devasa kartondan yapılmış uluslararası, millî ve yerel gerçek veya mitik karikatür figürlerinin bulunmasıdır.

Manfredonia komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Carapelle, Cerignola, Foggia, Monte Sant'Angelo, San Giovanni Rotondo, San Marco in Lamis, Zapponeta

Foggia (il)
Puglia

Manfredonia Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Manfredonia (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Marano di Napoli (genellikle kisaca: Marano) güney İtalya'da  Campania Bölgesi'nde, Napoli iline bağlı ve Napoli şehrinin merkezinin 9 km kuzeybatisinda bulunan bir kent ve bir komün.

Marano di Napoli'nin belediye sınırları içinde nüfusu (30.9.2010 itibarıyla) 59.381 kişidir. Komun Napoli şehir merkezinin 9 km uzağında bulunup Napoli şehrinin bir varoşu ve büyük metropoliten Napoli kentsel alanının bir parçasıdır. Büyük metropoliten Napoli nüfusu ise yaklaşık 3 ile 5 milyon olarak verilmektedir.
19. yüzyıl ve 20. yüzyılda Marano di Napoli'nin belediye sınırları içindeki nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Günümüzde Marano di Napoli büyük metrolpoliten Napoli'nin sehir merkezine yakın bir varoşu olmuştur ve bu komünün ekonomisi büyük Napoli ekonomisinin bir uydusu haline geçmiştir. Komün ekonomisinde hizmetler ve ticaret önemli olmaktadır ve hala da tarım sektörü şehir ihtiyaçlarının bir kısmını karşılayacak şekilde ayaktadır.
Fakat Marano di Napoli'nin geleneksel iktisadi sektörleri kaybolmuştur. Bunların başında tarım gelmektedir. Marano son 20-30 yıla kadar bezelye (San Croce bezelyesi) yetştiriciliği  ve kiraz mahsulü (Recca kirazları) ile çok ünlüydü ve bu Marano mahsulleri İtalya'nın hemen hemen her köşesinde bilinip satılmaktaydı. Günümüzde bu tarım mahsulleri pazarlar için Marano'da yetiştirilmemektedir.
Marano marangozluk mamülleri üzerinde de iyi bilinmekteydi. El sanatı yapısı sandıklar ve el sanatı ile yapılmış yapı merdivenleri ile Marano marangozları İtalya'da bilinmekteydi.
Marano'da kaybolmuş önemli üretim alanı ve işçi sanatçılığı ise volkanik "tufo" adı verilen yontulmuş taş hazırlanması idi. Bu taş yontuculuk işinde çalışacaklar "montesi" adıyla anılmaktaydı; çok küçük yaştan çırak olarak ise girip yetişmekteydiler ve yetiştikleri zaman 10 işçinin 2,000 hazır taş yapması geleneksel olarak beklenmekteydi. Bu üretim verimliğini sağlamak için işçiler 50 dörtlükten oluşan içi açıksaçık cümlelerle dolu bir şarkı söylerlerdi ve bu 50 dörtlük şarkı bittiğinde her işçinin eksiksiz 50 tane taşı yontmuş olması beklenirdi.

Marano_di_Napoli'da görülebilecek en onemli turistik yer  "Mausoleo el Ciaurro (Ciaurro'nun Anit Mezari" adı verilen antik Romalilardan MÖ 2. veya 1. yuzyillardan kalma mezar anitidir.

Marano_di_Napoli komünü şu komünlerle sınır komşusudur: Calvizzano, Mugnano di Napoli, Napoli, Quarto, Villaricca, Qualiano

Italyanca Wikipedia "Marano_di_Napoli" maddesi 29 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Napoli (il)
Campania

Marano_di_Napoli Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)
Curlie'de Marano di Napoli (DMOZ tabanlı) (İtalyanca)

Marco Misciagna (

15 yaşında Bari'deki N. Piccinni Konservatuvarı'nda keman ve viyola bölümünden mezun oldu ve daha sonra Roma'daki Ulusal Santa Cecilia Akademisi'nden diploma aldı. İtalya Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi tarafından konservatuvarın en iyi öğrencisi olarak Roma'daki Quirinal Sarayı'na davet edildi.
Corrado Romano ve Đorđe Trkulja (Zagreb Quartet'in eski birinci kemancısı) ile çalıştı. Cremona'daki Accademia Stauffer'da Salvatore Accardo, Boris Belkin ve Siena'daki Accademia Chigiana'da Yury Bashmet ile çalışmaya devam etti ve burada iki Onur Diploması aldı ve okuldaki en iyi kemancı ve viyolacı olarak olarak (Akademi tarihinde ilk kez olarak)iki kez Monte dei Paschi di Siena Ödülü'nü kazandı.

Yıllarca Màlaga İspanyol Yaylı Orkestrası'nın solisti, Berliner Philarmonie, Essen Philarmonie, Hamburg Laieszahalle, Mannheim Rosengarten, Meistersingerhalle Nuremberg, Monaco Prinzeregententheater, Bilbao'da Arriaga Tiyatrosu, Viyana'da Musikverein, San Sebastian'da Victoria Eugenia Tiyatrosu, Komitas Oda Müziği Salonu, Kiev Opera Binası, Tunus'ta Dar Sebastian, Sala Sinopoli Oditoryumu Roma'da Parco della Musica, Kaliforniya'da San Diego'da Balboa Tiyatrosu, Fox Tucson Tiyatrosu, New Mexico'da Santa Fe St. Francis Oditoryumu, C.W. Eisemann Merkezi, Rudder Tiyatrosu, Teksas'ta Empire Tiyatrosu, Virginia'da Hampton'da Amerikan Tiyatrosu, Lehman Merkezi ve New York'taki Carnegie Hall olmak üzere dünyanın en prestijli konser salonlarında solo olarak çaldı.
Uto Ughi, Aleksandr Rudin, Sergey Stadler, Alexander Markov, Mariana Sirbu, Ruşen Güneş, Gianluigi Gelmetti, Ramin Bahrami, Antony Pay, Franco Petracchi, José Serebrier ve Vladimir Zubitsky ile konserlerde yer aldı.
Monopoli'deki Nino Rota Müzik Konservatuvarı'nda profesörüdür ve Tambov'daki S.Rachmaninov Devlet Konservatuvarı, Uzak Doğu Devlet Sanat Akademisi Vladivostok (Rusya), Institut Supérieur de Musique de Sousse (Sousse Üniversitesi, Tunus) Fahri Profesörüdür, Santiago de Cuba Estaban Salas Konservatuvarı, Pettman Ulusal Genç Müzik Akademisi (Auckland, Yeni Zelanda), Erivan Komitas Devlet Konservatuvarı (Ermenistan).
Arkhangelsk Devlet Oda Orkestrası, Camerata Esteban Salas ve Orchestra Sinfonica de Oriente (Küba)'nın onursal baş viyolacısıdır.
2018'de Kiev Opera Binası'nın 150. Yıldönümü anısına Ukrayna Başbakan Yardımcısı tarafından Altın Madalya almıştır.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İtalyan Kızılhaç Gönüllü Askeri Kolordu Silahlı Kuvvetleri yardımcısı Teğmen Komiseridir.

Carl Albert Tottmann tarafından viyola ve piyano için düzenlenen, Brilliant Classics tarafından prodüksiyonu yapılan Bartolomeo Campagnoli'nin viyola için 41 Kaprisine adanan CD Albümü, iki Global Müzik Ödülü Altın Madalyası ile ödüllendirildi.
İtalyan besteci Marco Anzoletti'ye adanan ve RaiPlay Sound'da yayınlanan Vite in Musica (13 bölüm) adlı radyo programına katıldı. Anzoletti'nin hayatına ve eserlerine odaklanan program, Misciagna'nın bestecinin müziğine ilişkin performanslarını ve yorumlarını içeriyordu.

Christmas In Classic - Marco Misciagna, Vito Vilardi (Terramiamusic, 2010)
Carulli, Giuliani, Paganini - Marco Misciagna, Vito Vilardi (Digressione Music - DCTT113, 2018)
Sette - Marco Misciagna (Digressione Music)
The Curve Of A Day - Marco Misciagna
Beautiful Melodies for Viola and Piano - Marco Misciagna (IMD100, 2021)
Chamber and Piano Solo Works, Vol. 3 - Marco Misciagna
The Greatest Movie Soundtracks for Viola and Piano - Marco Misciagna (IMD200, 2022)
Maurice Vieux - Complete Music for Unaccompanied Viola (World Premiere Recording) - Marco Misciagna (Digressione Music - DCTT129, 2022)
Bartolomeo Campagnoli: 41 Caprices for Viola, Op. 22, arranged for Viola and Piano by Carl Albert Tottmann - Marco Misciagna (Brilliant Classics - 96551, 2022)
Federigo Fiorillo: 36 Caprices Op.3 for Violin, Transcribed for Viola by Marco Misciagna - Marco Misciagna, viola (Brilliant Classics - 97018, 2023)
Albrecht Blumenstengel: 24 Etudes Op.33 for Violin, Transcribed for Viola by Marco Misciagna - Marco Misciagna, viola (MM01, 2023)
Richard Hofmann: 15 Studies Op.87 for Viola - Marco Misciagna, viola (MM02, 2024)
Francesco Paolo Supriani: 12 Toccatas for Cello, Transcribed for Viola by Marco Misciagna - Marco Misciagna, viola (MM03, 2024)
Bohemian Rhapsody, Arranged for Viola Solo by Marco Misciagna (Live)- MM04, 2024
Tico-Tico no Fubá, Arranged for Viola Solo by Marco Misciagna (Live) - MM05, 2024
Samba for Viola Solo (Live), music by Marco Misciagna - MM06, 2024
Émile Poilleux: 20 Études chantantes et caractéristiques for Violin, Transcribed for Viola by Marco Misciagna - Marco Misciagna, viola (MM07, 2024)
Heinrich Ignaz Franz Biber: Passacaglia for Solo Viola, Arranged by Marco Misciagna (Live) - MM08, 2024
Johann Sebastian Bach: Sonata No.1, BWV 1001, Transcribed for Viola by Marco Misciagna (Live) - MM09, 2024
Johann Sebastian Bach: Toccata and Fugue in D minor, BWV 565, Arranged for Viola by Marco Misciagna (Live) - MM10, 2024

Religious and Military Order of Constantine Gümüş Jübile Liyakat Madalyası, 16 Nisan 2016'da verildi;
Religious and Military Order of Constantine Papa Clement XI'in 300. Yıldönümü için Gümüş Liyakat Madalyası 27 Mayıs 2018nın "Bolla Militantis Ecclesiae"si ilan edildi;
Altın Madalya – Ulusal Kiev Operası, Ukrayna 'nın 150. Yıldönümü Anısına (Mayıs 2018)
Şehrin Fahri Vatandaşlığı Ayvalık – Türkiye (Şubat 2018)
Ukrayna'da İşbirliği Madalyası 988 – 2 Kasım 2020
Ukrayna Aziz George Nişanı Madalyası. 1725 – 2 Kasım 2020
Şehrin Onur Konuğu Santiago de Cuba

Misciagna Resmi Web Sitesi 16 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MAURICE VIEUX 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Campagnoli: 41 Caprices for Viola Op.22, arranged for Viola & Piano by Carl Albert Tottmann - Brilliant Classics 11 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marco Misciagna 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Марко Мишанья 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alion Baltic Music Festival | Marco Misciagna 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marco Misciagna & Marco Ciannella 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pantonale Musikveranstaltungen des Pantonale e.V. Berlin - PHILHARMONIKA 2016 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IL CONSOLE ONORARIO MARCO GINESI PRESENZIA ALLA VIII EDIZIONE DEL “CONSTATINUS MAGNUS”. 16 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fahri Ayvalıklı Misciagna’dan çılgın İspanyol dansları 14 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marsala (Yerel Sicilya lehçesi: Maissala), İtalya'da Akdeniz adası Sicilya Özerk Bölgesi'nin Trapani ilinde bir şehir ve yerel idare birimi olarak bir komündür.
Asıl Marsala şehrinin nüfusu yaklaşık 50.000 kişi olmakla beraber Marsala komünü içinde bulunan nispeten yüksek nüfuslu bağlı köyler dolayısıyla Marsala komünü nüfusu (28.2.2010 tahminiyle) 82.520 kişidir. Böylece nüfus itibarıyla Marsala Sicilya'da Trapani ili içinde birinci sırada komün ve Sicilya Özerk Bölgesi'nde ise (Palermo, Katanya, Messina ve Siraküza'dan sonra) beşinci büyük şehirdir.
Marsala şehri kendine özel olarak ürettiği ve birçok ülkeye sattığı "Marsala Şarabı" ile meşhurdur. Dış ülkelerde satılan Marsala şarapları yüzyıllarca uygulanan geleneklere göre saf alkol eklenerek "güçlendirilmişlerdir." 1987'den beri Marsala Città del Vino (Şarap Şehri) unvanını da taşımaktadır.

Marsala antik Lilybaeum şehrinin mevkiindedir.
MÖ 397'de şimdiki Marsala'nın hemen güneydoğu açıklarında "San Panteleo adaları" adı verilen adalardan birinde bulunan ve daha önce yüzyıllara Kartacalılar üssü olarak kullanılmış olan "Mozia" kolonisi antik Siraküza Tiranı I. Dionysius tarafından ele geçirildi. Bunun üzerine M.S. 398'de Karatacalı "Hamilco" şimdi Marsala şehrinin bulunduğu mevkide Kartacalılar tarafından ana müstahkem mevki ve deniz üssü olarak kullanılmak üzere "Lilybaeum" şehrini kurdu.
Lilybaeum önce Makedonya Kralı Epiruslu Pirrhus tarafından ve sonra antik Romalılar tarafından birkaç defa kuşatma altına alınmaya karşı durmayı başardı.
Lilybaeum M.Ö. 241'de Birinci Pön Savaşı sonunda Kartacalılara ile Romalılar arasında yapılan antlaşma şartı olarak Marsala Romalılara terk edildi. Sonraki Roma-Kartaca savaşları sırasında Lilybaeum Romalılar tarafından ana üs olarak kullanıldı.
Uzun süren Romalı idaresi döneminde Lilybaeum gelişip zenginleşip Akdeniz'de önemli Romalı merkezi oldu. İlk Roma İmparatoru Augustus tarafından şehre belediye olma imtiyazları verildi. İmparatorluk Principatus dönemi ya Pertinaks ya da Septimius Severus imparatorluk döneminde "Roma kolonisi" imtiyazları verildi. Romalılar döneminde şehir ticaret ve deniz ulaşım merkezi oldu; şehirde "preator" ve "queastor" idarecileri bulundu; şehir zenginlerin villaları ve büyük kamu yapıları ile donatıldı. Şehirde MÖ 76-75de "questor" görevi yapan ünlü Marcus Tullius Cicero şehri "splendidissima urbs (muhteşem şehir)" olarak nitelendirdi.
MS 5. yüzyılın başlarında şehir Vandalların hücumuna uğrayıp talan edildi. MS 6. yüzyılda ise I. Justinianus'un İtalya'yı fethi sırasında ilk defa Bizans İmparatorluğu eline geçen şehirler arasına olmuştur. Bundan sonra "Lilybaeum" Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası oldu. Bu dönemde özellikle bu idarenin son yıllarında diğer Sicilya şehirleri gibi Bizanslıların ihmaline uğradı ve şehir birçok korsan hücumlarının hedefi oldu.
8. yüzyılda Lilybaeum şehri de bütün Sicilya ile birlikte Arapların eline geçti. Arap Sicilya Emirliği'nin bir parçası oldu. Araplar şehrin ismini "Marsala"'ya çevirdiler. Bu ismin asıl şehir limanın o günlerde çok büyük olmasına atfen "Marsa Âlî (Büyük Liman)" veya "Marsa Allah" olduğu iddia edilmektedir. Fakat bazıları bu ismin şehir yakınlarında büyük deniz tuzlaları bulunduğu için "Deniz Tuzu - Mar Sala" teriminden ortaya çıkarıldığını savunmaktadırlar. Arap idaresinde şehir ve limanı demografik ve iktisadi bakımdan gelişti ve şehri bir Mağribi Arap şehri görümünü aldı.
11. yüzyılların sonlarında Sicilya'nın Normanlar tarafından istilası ile şehir bir Hristiyan yerleşkesi şekline döndü. Bundan sonra Marsala, Normanlar, Swabia hanedanı, Angevin hanedanı ve Aragonlu hanedanı idaresi altında bulundu. İspanyol asıllı Aragonlular altında şehrini hinderlandında bulunan mümbit arazilerin tarıma açılması ve bunun da limana iş alanı sağlaması dolayısıyla çok refahlı bir dönem geçirdi. Fakat 1575'te V. Karl (Kutsal Roma İmparatoru) Osmanlı donanmasının ve Osmanlılara bağlı Mağripli korsanların Akdeniz'de en büyük limanlardan biri olan Marsala limanı ele geçirmesi tehdidi olduğu nedeni ile Marsala'nın büyük limanı yıktırdı. Bu nedenle iki yüzyıl Marsala şehri büyük bir kriz geçirip küçük bir sahil şehrine dönüştü.
Marsala'nın tekrar gelişmeye başlaması 18. yüzyılın sonlarında Marsala şarabının bir ihraç malı olması ile oldu. John Webster adlı bir İngiliz şehre gezmeye geldiği zaman şehir yerli bağcılarının üretiği şarabın doğal olarak devamlı yüksek alkollü, güzel içimli bir şarap olduğunu anladı. Fakat Marsala şarabi uzun deniz seyahatlarıne dayanamadığı için ihraç edilmekteydi. John Woodhouse deneyimler yaparak eğer bu yerel şaraba belirli oranda saf alkol katılırsa bu şarabın ihraç edilebileceğini ve o zaman çok revaçta ihraç şarapları olan Porto ve Madeira şarapları ile rekabet edeceğini buldu. John Woodhouse Marsala şaraplarını İngiliz donanması ve İngiltere'de büyük bir promosyonla satmaya başladı ve Marsala yeniden bir refah dönemine girdi. Woodhouse kendi fonlarını kullanarak Marsala'da bazı büyük imar yatırımları yaptı, Bunların başında Marsala da 1575'te yıkılmış olan eski büyük limanın güneydoğusunda yeni Margetilo Limanı kurulması gelmekteydi.
Marsal için 19. yüzyılda en önemli olay İtalya birliğini sağlamak için 11 Mayıs 1860'ta Giuseppe Garibaldi'nin kurduğu "Binler" ordusunun Sicilya'nın Burbon Hanedanı'nın idaresinden alınıp İtalya Krallığı'na bağlanmasını sağlamak için Marsala çıkması gelmektedir.
II. Dünya Savaşı'nda, 11 Mayıs 1943'te Marsala Büyük Britanya Hava Kuvvetleri tarafından çok büyük hava bombardımanı hücumuna uğradı. Şehrin limanı ve barok binalarla dolu olan tarihi merkezi çok büyük maddi hasara uğrayıp neredeyse yerle bir oldu. Bu hücum şehrin sivil halkı arasında da büyük sayıda ölümler olmasıyla sonuçlandı.

Marsala şehri Sicilya adasının en batı noktası olan "Boeo Burunu" üzerinde; deniz sahilde bulunan ovalık bir arazide konumlanmıştır. Marsala şehri, Trapanı ile Mazara del Vallo şehirleri arasındaki yol üzerindedir. Marsala komünü, şehir karşısında bulunan Egadi adasını ve etrafındaki diğer birkaç diğer adayı da ihtiva eder.
Marsala şehrinin iklimi çok mutedil, hatta sıcaktır. Yazın Temmuz, Ağustos ve Eylül'de ortalama ısı 28 C ile 30,3 C arasındadır ve bazı günler ısı 40 Ci aşkındır. Yaz ile kış ısı ortalamaları arasındaki fark 5-10 C olur.

Marsala şehrinin komün belediye sınırları içindeki nüfusu (28.2.2010 tahminlerine göre) 82.520 kişidir ve nüfus yoğunluğu 34 kişi/km² olur. Marsala komününün belediye sınırları içinde 19. ve 20. yüzyıllarda nüfusunun gelişmesi resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre şu gösterimde özetlenmiştir:
Kişi

Marsala komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunmaktadır:
Mazara del Vallo, Petrosino, Salemi, Trapani.

Sicilya
Sicilya Özerk Bölgesi
Trapani ili

Marsala Belediyesi'nin resmi web sitesi 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Dominikan tarikatı (Ordo Praedicatorum), Aziz Dominik tarafından kurulmuş ve Papa III. Honorius tarafından 22 Aralık 1216'da onaylanmış bir Katolik tarikatıdır.

Dominik, çağdaşı Assisili Francesco gibi Hristiyanlıkta yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu görmüştü.
Fransa'nın güneyinde yaşayan Albililer ise dualizme yani Tanrı'nın hem iyi hem kötü olduğuna ve reenkarnasyona inanan İsevi bir topluluktu. Asıl Hristiyanlara göre ise Tanrı her zaman iyi, Şeytan ise kötü idi. Dominik o anki hakim Hristiyanlığa göre sapkın kabul edilen inanışlara sahip olan Albilileri ikna yolu ile yeniden dine döndürmeye çalıştı. Albililer İsa'nın fakir yaşamını kendilerine örnek almaktaydılar.
Dominik İsa'nın bu yönüne ağırlık veriyordu. Ancak Albigeois Haçlı Seferi Oksitan bölgesini darmadağın etti.
1206 yılında Dominik, ruhani lideri haline geldiği dine dönen Albili birkaç kadın için Prouille manastırını kurdu. Bu manastır Dominikan rahibelerinin temeli oldu.
Dominik kalabalık şehirlerdeki dini sorunlara cevap verecek, Benediktinler gibi eski manastır düzenlerindeki kendini adama ve sistematik eğitimi geri getirecek fakat daha esnek bir yapıya sahip yeni bir düzen aradı.
Dominik'in kurduğu düzen vaizlik olacaktı ve vaizler bulundukları yerin yerel dilleri ile vaaz edeceklerdi. Vaizler, eski manastır düzeninde keşişlerin yaptığı gibi geniş tarlaları ekip biçerek yaşam sürmek yerine dilencilikle hayatta kalacaklardı.
Aziz Dominik 1214 yılında Toulouse'da Aziz Augustinus'un öğretileri doğrultusunda yaşayacak bir dini topluluk kurdu. 1216 yılında Dominikanlar (Vaizler Düzeni) papadan tarikat olarak icazet aldılar.
Dominikanlar kısa sürede yayıldılar. 1221 yılında Oxford'a ulaştı.
13. yüzyıl sonunda ise tüm Hristiyanlık alemine yayıldı. Vaizler gittikleri bölgelerde, cehalet, küfür, putperestlik ve nifak ile söz ve kitap ile savaştılar. Avrupa, Asya ve Afrika'da okullar açtılar. Bu okullarda eğitim veren Albertus Magnus ve Thomas Aquinas gibi alimler büyük eserlere imza attılar. Üyeleri kardinal, papa, elçi ve hakimler oldular.
Papa IX. Gregorius tarafından engizisyon görevi bu tarikata verildi. 1252 yılında Papa IV. İnnocentius belli koşullar altında olmak üzere Dominikanlara engizisyon sırasında işkence yapmak için izin veren bir fetva yayınladı.
Ünlü engizisyoncu Tomás de Torquemada İspanya'nın ilk engizisyoncusu olarak göreve atandı. Tomás de Torquemada İspanya'da gizli Müslümanlık ve gizli Yahudilik ile savaştı. 1492 yılında Elhamra Kararnamesi ile Yahudilerin İspanya'dan ihraç edilmesini sağladı. Kaçan Yahudilerden bir kısmı Osmanlı Devletine sığındılar ve bugün dahi varlığını sürdüren azınlıkları oluşturdular (bkz. Sefarad Yahudileri)

Tarikat keşişleri, manastır rahibelerini, rahibeleri ve tarikat için çalışan manastır dışından kişilerden oluşur. İsa'nın mesajını yaymak ve cehaletle savaşmak üzere kurulmuştur.
Üzerlerine giydikleri beyaz üstüne siyah cübbeden dolayı siyah keşişler olarak da adlandırılır.
Tarikat entelektüel geleneği ile ünlüdür, pek çok din alimi ve filozof bu tarikattan yetişmiştir.
Düzenin hükûmeti demokratiktir.

Dominikanların başında bir tarikat efendisi bulunur. Şu anki efendi Peder Bruno Cadoré'dir.
Yves Congar, Dominique Chenu ve Edward Schillebeeckx günümüzde en çok etkileyen Dominikan teologlarından biri.

Toplam: 140

Dominik (ö. 1221)
Pietro da Verona (ö. 1252)
Aziz Sümbül (ö. 1257)
Thomas Aquinas (ö. 1274)
Raimundo de Peñafort (ö. 1275)
Albertus Magnus (ö. 1280)
Vicente Ferrer (ö. 1419)
Antonio Pierozzi (ö. 1459)
Johannes von Köln (ö. 1572)
Luis Bertrán (ö. 1581)
Bartolomeu dos Mártires (ö. 1590)
Alfonso Navarrete (ö. 1617)
Giacinto Giordano Ansalone (ö. 1634)
Guillaume Courtet (ö. 1637)
Martin de Porres (ö. 1639)
Giovanni Macías (ö. 1645)
Francesco Fernández de Capillas (ö. 1648)
Pedro Sans Jordá (ö. 1747)
Francisco Serrano Frías (ö. 1748)
Vicente Le Quang Liem (ö. 1773)
Ignacio Clemente Delgado y Cebrián (ö. 1832)
Domenico Henares de Zafra Cubero (ö. 1838)
Domenico Tuoc (ö. 1839)
José María Díaz Sanjurjo (ö. 1858)
José Melchor García-Sampedro Suárez (ö. 1858)
Jerónimo Hermosilla Aransáez (ö. 1861)
Valentín Berrio Ochoa (ö. 1861)
Francisco Coll Guitart (ö. 1875)

Manés de Guzmán
Pedro González Telmo
Giacomo Salomoni
Hyacinthe-Marie Cormier

Zdislava de Lemberk (ö. 1252)
Margherita d'Ungheria (ö. 1271)
Montepulcianolu Agnese (ö. 1317)
Margherita da Città di Castello (ö. 1320)
Margareta Ebner (ö. 1351)
Sienalı Katerina (ö. 1380)
Caterina de' Ricci (ö. 1590)
Rosa de Lima (ö. 1617)
Marina di Omura (ö. 1634)
Narcisse de Jésus Martillo Morán (ö. 1869)

Osanna Andreasi
Colomba da Rieti
Imelda Lambertini

Meister Eckhart
Johannes Tauler
Heinrich Suese

V. Pius
V. Innocentius
XIII. Benedictus
XI. Benedictus

Hispanyola adası (İspanyolca, La Española), Karayiplerin ikinci büyük adası olup Küba'nın doğusunda bulunur. Kristof Kolomb 5 Aralık 1492'de burayı keşfetmiş ve 1493'teki ikinci seferinde burada İspanya'nın Yeni Dünyadaki ilk sömürgesini kurmuştur.
Adanın batıdaki üçte birinde Haiti, doğudaki üçte ikisinde ise Dominik Cumhuriyeti bulunur.

Ryswick Antlaşması ile Fransızlar Hispanyola'nın (Saint-Domingue) batı tarafının kontrolünü ele geçirince bu bölge hem nüfus hem zenginlik olarak hızla adanın geri kalanının önüne geçer. Dominik Cumhurıyeti'nin nüfusu Haiti'ninkini ancak 1970'li yıllarda geçer. Haitililer adanın doğusunu 1790'larda Toussaint L'Ouverture ve 1821-1822'de Jean-Pierre Boyer yönetimleri zamanında birkaç kere istila etmişlerdir.

Hispanyola 76.480 km² ile Küba'dan sonra Karayiplerin ikinci büyük adasıdır. Kuzeybatısında Küba, güneybatısında Jamaika, doğusunda Porto Riko, kuzeyinde Bahama ve Turks ve Caicos Adaları bulunur.
Küba, Hispanyola, Jamaika ve Porto Riko Büyük Antilleri oluştururlar.  Büyük Antiller anakaranın denizdeki kayasal yükseltileridir, Küçük Antiller ise genel olarak genç, volkanik adalar veya mercan adalarından oluşur.

Google haritaları25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kastilya Tacı (Kastilya dilinde: Corona de Castilla), İber Yarımadası'nda bulunan üç tahtın (Leon Krallığı, Kastilya Krallığı ve Aragon Krallığı) kesin birleşmesi sonucu kurulan bir Orta Çağ devleti idi. Birkaç on yıl sonra, o zamanki Kastilya kralı III. Ferdinand'ın boş Leon tahtına oturması ile Kastilya ve León krallıklarının parlamentoları birleşti. Katolik Hükümdar'ların Şahsi birliği sonucu Aragon ve Kastilya hanedanları birleştiğinde, Nueva Planta kararları'nın 1715'te V. Felipe tarafından ilan edilmesine kadar ayrı bir taht olarak varlığını sürdürdü.
"Kastilya Kralı" unvanı, 16. ve 17. yüzyıllarda Habsburg yöneticileri tarafından kullanılmaya devam etti. I. Charles, Aragon, Mayorka, Valensiya ve Sicilya Kralı ve Barcelona Kontu, Roussillon ve Cerdagne'nin yanı sıra Kastilya ve Leon Kralıydı, 1516–1556.
18. yüzyılın başlarında Bourbonlu Philip, İspanya Veraset Savaşı'nı kazandı ve düşmanlarının destekçileri olan Aragon Tacı üzerinde birleşme politikaları uyguladı. Bu Aragon Tacı ve Kastilya Tacı'nı İspanya krallığı altında birleştirdi. Nueva Planta kararları Kastilya Tacını resmi olarak ortadan kaldırmasa da, Kastilya ve Aragon birleşmesine hem dönemin çağdaşları hem de tarihçiler tarafından "İspanya" adı verildi.
1978 İspanyol anayasasına göre İspanya'nın şu anki kralı VI. Felipe hala "Kastilya Kralı" unvanını taşıyor.

Konkistador (İspanyolca: Conquistador, Türkçesi: Fatih), 15. ve 19. yüzyıllar arasında Amerika'nın büyük bölümlerini istila edip İspanyol sömürgesinin egemenliği altına alan İspanyol askerlere, kâşiflere ve maceracılara verilen isimdir. Fatih anlamına gelir.
Bu terim yaygın olarak Brezilya'yı keşf ve istila eden Portekizliler için de kullanılmaktadır; fakat Portekizli "Konkistadorlar" "İstilacılar/Müstevliler" için kullanılan doğru terim Bandeirantes'tir.
Konkistadorlar daha sonralarda, özellikle İspanyol olmayan tarihçelerde yerli medeniyetlere uyguladıkları menfi muamelerinden ötürü geniş çapta kötülenmişlerdir. Ancak, Yeni Dünya'yı istila eden ve Afrika ile Asya gibi diğer bölgeleri sömürgeleştiren diğer Avrupa ülkelerinin tarihleriyle kıyaslanınca, İspanyol kâşiflerin revizyonist tarih tarafından haksızca kötülendiğine dair suçlamalar ileri sürülmüştür.

Adelantado
Encomienda
Reconquista

Sevilla (İspanyolca telaffuz: [seˈβiʎa]  ( dinle)), İspanya'nın güneybatı kesiminde Endülüs (Andalucía) özerk bölgesinin merkezi ve en büyük şehridir. Toplam nüfusu şehir merkezi ve kasabalar ile beraber 1.519.639'dur.
Atlas Okyanusundan 87 km kadar içeride, Guadalquivir Nehrinin doğu yakasında yer alır. Başkent Madrid'in yaklaşık 550 km güneybatısına düşer. Bir iç liman olarak Endülüs'ün en önemli ve İspanya'nın dördüncü büyük kentidir. Geçmişte de bir kültür merkezi, Müslüman İspanya'nın başkenti ve Yeni Dünya'ya düzenlenen keşif seferlerinin başlangıç noktası olarak önem taşır.
Endülüs özerk bölgesinin sanat, kültür ve ekonomi merkezidir. Sevilla'da Avrupa'nın üçüncü büyük katedrali mevcuttur. Ayrıca Sevilla, İspanya'nın flamenko merkezi olarak kabul edilen Cadiz şehrine, özellikle de bu şehrin Jerez de la Frontera kesimine ek olarak, önemli bir flamenko merkezi olarak kabul edilmektedir. Ayrıca bölgeye özel Sevillanas adı verilen bir dansı vardır.
Sevilla, 2022 itibarıyla yaklaşık 701.000 belediye nüfusuna ve yaklaşık 1,5 milyon metropol nüfusuna sahiptir; bu da onu Endülüs'ün en büyük şehri, İspanya'nın dördüncü büyük şehri ve Avrupa Birliği'nin 26. en kalabalık şehri yapmaktadır. Yüzölçümü 4 kilometrekare olan eski şehir, üç binadan oluşan bir UNESCO Dünya Mirası Alanı içerir: Alcázar Sarayı, Katedral ve Hint Adaları Genel Arşivi. Atlas Okyanusundan yaklaşık 80 kilometre (50 mil) uzaklıkta bulunan Sevilla Limanı, İspanya'daki tek nehir limanıdır. Endülüs'ün başkenti, Temmuz ve Ağustos aylarında günlük maksimum 35 °C'nin (95 °F) üzerinde seyreden yaz sıcaklarına sahiptir.
Sevilla, Roma şehri Hispalis olarak kurulmuştur. 711'deki İslami fetihten sonra İşbiliye olarak bilinen Sevilla, 11. yüzyılın başlarında Kurtuba Halifeliğinin yıkılmasının ardından bağımsız Sevilla Taifesinin merkezi haline geldi; daha sonra 1248'de Kastilya Krallığı'na dahil olana kadar Muvahhidler tarafından yönetildi. Sevilla, İspanyol İmparatorluğu'nun Casa de Contratación'dan yönetilen Atlantik ötesi ticaretinin kapısı olarak oynadığı rol sayesinde, 16. yüzyılda Batı Avrupa'nın en büyük şehirlerinden biri haline geldi. Barok döneme denk gelen 17. yüzyıl Sevilla'da kent kültürünün en parlak dönemini temsil etmiş; ardından Guadalquivir'deki alüvyonların ticaret tekelini yakındaki Cádiz limanına taşınmaya zorlamasıyla kademeli bir ekonomik ve demografik gerileme başlamıştır.
20. yüzyılda Sevilla, İspanya İç Savaşı'nın sıkıntılarına, 1929 İbero-Amerikan Sergisi ve Expo '92 gibi belirleyici kültürel dönüm noktalarına ve şehrin Endülüs Özerk Topluluğu'nun başkenti olarak seçilmesine tanıklık etti.

Bir İber kasabası olarak kurulan Sevilla, Roma yönetimi altında Milattan Önce 2. yüzyılda gelişmeye başladı. Hispalis adıyla anıldığı bu dönemde Baetica eyaletinin bir yönetim merkeziydi. Milattan Sonra 5. yüzyıl başlarında Singil Vandallarının kurduğu krallığın başkenti oldu. Daha sonra 461'de Vizigot yönetimine girdi. Müslüman ordularının eline geçtiği 711'den sonra İşbiliye adını aldı. Abbadi Hanedanının ve onu izleyen Murabıt ve Muvahhid konfederasyonlarının yönetimi altında büyük bir gelişme göstererek önde gelen bir kültür ve ticaret merkezi durumuna yükseldi. Muvahhidlerin başkenti olduğu 12. yüzyılda yüksek bir refah düzeyine ulaştı ve geniş çaplı bayındırlık çalışmalarıyla daha da büyüdü. 711'den beri Müslümanlarca yönetilen İşbiliye, 23 Kasım 1248'de Kastilya ve León Kralı III. Fernando tarafından ele geçirildi. İspanya'da Müslüman yönetiminde yalnızca Ben-i Ahmer (Gırnata) Emirliği kaldı. III. Fernando'nun komutasındaki Hristiyan kuvvetlerinin 1248'de Müslüman yönetimine son vermesinden sonra, çok sayıda Magripli ve Yahudi kentten sürüldü. Bu durum yörenin ekonomisine geçici de olsa zarar verdi.
Yeni Dünya'nın keşfi kentin yeniden zenginleşmesini sağladı. İspanya ile Yeni Dünya arasındaki ticareti düzenlemek üzere 1503'te Ticaret Odası'nın kurulduğu kente bu alanda tekel ayrıcalığı tanındı. Yeni Dünya kaynaklarının aktığı bir merkez durumuna gelen Sevilla, iki yüzyıl boyunca İspanya'nın denizaşırı ticaretinde egemen bir konumda oldu. Yeni Dünya'dan gelen altın ve gümüşü kullanarak para basan başlıca darphane kentte yer alıyordu. Yeni Dünya'ya giden birçok İspanyol göçmen kentin rıhtımlarındaki gemilerle denize açılıyordu. Sevilla, 1588'de 150 bine varan nüfusuyla İspanya'nın en kalabalık ve en varlıklı kentine dönüştü. Ama bu parlak dönem fazla uzun sürmedi. Kentin zenginliği yerel sanayi ve ticaretten çok, sömürgelerden sağlanan kazançlara dayanıyordu. Bu nedenle İspanya'nın sömürge imparatorluğunun sarsılmaya başladığı 17. yüzyılda denizaşırı ticaret gerileme sürecine girdi. Buna karşılık kültürel yaşam büyük bir canlanma gösterdi. İspanyol halkının övünç kaynağı olan ressam Diego Velázquez, Francisco de Zurbaran ve Bartolomé Esteban Murillo, heykelci Juan Martínez Montañés ile şair Fernando Herrera gibi büyük sanatçılar Sevilla kentinde yetişti. Miguel de Cervantes'in ünlü Don Kişot romanını Sevilla'nın hapishanesinde kaldığı sırada tasarladı.
İspanya'nın başındaki Bourbon hükümdarları 18. yüzyılda kentte sınırlı bir ekonomik toparlanma yaratmayı başardılar. Ama 19. yüzyıldaki Fransız istilası, devrimler ve iç savaş bu gelişmeyi durdurdu. Her yıl Paskalya'dan sonra düzenlenen geleneksel Nisan Panayırı 1847'de başladı. Daha sonra 1929'daki İber-Amerikan Sergisi kentte yeni bir canlanma yarattı. Liman genişletildi, sanayi ve ticaretin gelişmesini sağlayan yatırımlar yapıldı. Kentte düzenlenen 1992 Dünya Fuarı'yla ilgili çalışmalar altyapının yenilenmesine ve birçok tarihsel yapının restore edilmesine yol açtı.

Sevilla belediye sınırları içinde nüfus (2010 INA tahmini itibarıyla) 704.198 kişi olup nüfus yoğunluğu 5002,93 kişi/km² olur. Böylelikle Sevilla, nüfus itibarıyla İspanya'da şehir sıralamasında 4. sırayı alır. Fakat şehrin etrafında belediye sınırları dışında şehir varoşları bulunur ve bunlarla bir büyük metropolitan Sevilla oluşur. Metropoliten Sevilla'nın nüfusu (2010 INA tahmini ile) 1.508.605 kişidir.
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Sevilla'nın İspanya İç Savaşı (1936-39) boyunca Milliyetçilerin elinde kalması ve hiçbir çarpışmaya sahne olmaması nedeniyle kentteki birçok mimarlık anıtı ayakta kalmıştır. Düzensiz bir planı bulunan eski kent alanı Guadalquivir'in doğu yakasında yer alır. Bu kesimde dar ve dolambaçlı sokaklar, kapalı küçük meydanlar ve Mağrip üslubunda inşa edilmiş süslü evler bulunur. Ama Santa Maria Katedrali ve Alcázar Sarayı'nın yakınındaki eski kent merkezinin daha açık ve geniş bir yerleşim düzeni vardır.
Santa Maria Katedrali kapladığı alan bakımından bütün gotik kiliseler arasında ilk sıralarda yer alır. Büyük bölümü, Muvahhidlerin 1172-90 arasında yaptırmış olduğu caminin bulunduğu yerde, 1401-1506 arasında inşa edilmiştir. Caminin Giralda adıyla bilinen minaresi de katedralin çan kulesine dönüştürülmüştür. Dikdörtgen planlı minare Magrip motifleriyle süslü sarı tuğlalar ve taş plaklarla kaplıdır. Santa Maria Katedrali'nin ana bölümü Fransız geç gotik üslubunda inşa edilmiştir. Magrip, gotik, plateresk ve barok gibi farklı dönemlerin mimarlık üsluplarını yansıtan bölümleri de vardır. İç mekanını Murillo, Zurbarán ve daha başka ressamların tabloları süsler.

Mağrip döneminden kalma en güzel yapı, katedralin yakınındaki Alcázar Sarayı'dır. Yapımına Muvahhidler döneminde, 1181'de başlanmış, ama Hristiyan yönetimi altında 1364'te tamamlanmıştır. Bu nedenle o da katedral gibi hem Magrip üslubunun, hem de gotik üslubun özelliklerini taşır. Bu zamanlar Alcázar'ın dış surlarının bir parçası olan, tuğladan 12 köşeli Altın Kule (Torre del Oro) günümüzde de nehir kıyısında çarpıcı bir görüntü oluşturur. Kulede aynı zamanda Denizcilik Müzesi yer almaktadır. Magrip mimarlığının öteki örnekleri San Marcos Kilisesi'nin çan kulesine dönüştürülmüş olan eski bir cami minaresi ile bu kilisenin önünde yer alan Portakal Ağaçları Avlusu'nun (Patio de Naranjos) iki duvardır. Sevilla'da gotik, Rönesans, barok ve rokoko üsluplarında inşa edilmiş başka birçok kilise daha vardır.
Katedralin bitişiğindeki, yapımı 1599'da tamamlanan Lonca Evi'nde (Casa Lonja) günümüzde Batı Hint Adaları Genel Arşivi yer almaktadır. Bu arşiv Yeni Dünya'daki İspanyol sömürge imparatorluğunun tarihi ve yönetimiyle ilgili çok sayıda kitap, plan ve yazma ile milyonlarca belge içeren zengin bir koleksiyondur. Kuruluşu 1502'ye değin inen Sevilla Üniversitesi günümüzde, yapımı 1757'de tamamlanan eski Tütün Fabrikası'nın barok ve rokoko üsluplarındaki görkemli binalarını kullanmaktadır. Kentin müzesinde Sevilla okulu ressamlarının tablolarından oluşan güzel bir koleksiyon bulunmaktadır. Bu koleksiyonda Velázquez, Zurbarán, Murillo ve Juan de Valdés Leal'in yapıtları da yer almaktadır. Sevilla uzun yıllardan beri bir Katolik piskoposluk merkezidir.
Eski kent merkezini çevreleyen duvarların dışında daha düzenli bir planlamaya dayanan konut ve sanayi alanları uzanır. Kentin güney kesimindeki Maria Luisa Parkı son derece güzel bir yeşil alandır. Roma imparatoru Traianus'la Hadrianus'un doğum yeri olan Italica adlı büyük Roma kentinin yıkıntıları Sevilla'nın 8 km kadar kuzeybatısına düşer. Kentin amfitiyatrosunun kalıntıları çok etkileyicidir.
Expo 92 ile hayat bulan Cartuja Adası'nda, içinde omnimax sinema, eğlence parkı, roller coaster olan “Isla Magica”, alışveriş alanı, müzeler gibi seçenekler bulunur.

Sevilla Limanı, İspanya'nın en önemli iç limanıdır. Limandan ihraç edilen başlıca ürünler şarap, zeytin, mantar, meyve ve minerallerdir. Kentin sanayisindeki tütün, askeri gereçler, porselen ve tarım makineleri üretimi en önemli yeri tutar.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra gemi yapımcılığı ve yöredeki tarım alanlarının sağladığı pamuğa dayanan dokumacılık yeni sanayi dalları olarak öne çıkmıştır. Turizm de kent halkının önemli bir geçim kaynağıdır.

Sevilla metrosu 2009'da açılmıştır.

Sevilla Havalimanı orta ölçekli bir uluslararası havalimanıdır.

Autopista del Sur  ():   Dos Hermanas-Jerez de la Frontera-Puerto Real
A

V. Karl ya da Şarlken (Fransızca: Charles Quint/Beşinci Charles, İspanyolca: Carlos V, İtalyanca: Carlo V; 24 Şubat 1500 - 21 Eylül 1558), Kutsal Roma İmparatoru, İspanya Kralı, Habsburg Hollandası Lordu ve Burgonya Kontu.
Şarlken, 24 Şubat 1500 tarihinde Belçika'nın Gent şehrinde doğdu. Babası Habsburg Hanedanından Yakışıklı Felipe (I. Felipe), annesi ise Kastilya ve Aragon Prensesi Kastiyalı Deli Juana (I. Juana)'ydı. Geleceğin imparatoru gözüyle bakıldığından özenle büyütüldü. Hem Alman hem de İspanyol kanı taşıyordu ve her iki dili konuşabiliyordu.
Hollanda'da büyüyen Şarlken, babasının erken yaşta ölümü, annesinin de ruhen rahatsız olmasından dolayı halası Prenses Margaret tarafından eğitildi. Margaret, dedesi İmparator I. Maximilian tarafından genç prenses naibi olarak Burgonya Düklüğü'nün valiliğine atandı. Şarlken, halasının 1515 yılında Burgonya ileri gelenlerinin desteğiyle niyabet görevinden alınması ve kendisinin reşit ilan edilmesiyle Burgonya Dükü olmuştur. Anne tarafından dedesi II. Fernando'nun 1516 yılındaki ölümüyle Kastilya, Aragon, Napoli ve Sicilya krallıklarının taçları şahsında birleşti. Kutsal Roma İmparatoru I. Maximilian'ın ölümü sonrasında 28 Haziran 1519'da Kutsal Roma İmparatoru ve Avusturya Arşidükü olarak seçildi ve Avrupa'daki en büyük imparatorluğun hükümdarı oldu. 26 Ekim 1520'de Aachen'daki bir katedralde yapılan resmi törenle Kutsal Roma Cermen İmparatoru ilan edildi.
Alman İmparatoru olarak 1519 ile 1556, İspanya Kralı olarak 1516 ile 1556, Hollanda ve Belçika Lordu olarak 1516 ile 1556 yılları arasında hüküm sürdü. İmparatorluğun sınırları İspanya'dan (ve İspanya'ya bağlı sömürgelerden) Avusturya ve Almanya topraklarına kadar uzanmaktaydı. Üzerinde hükümdarlık yaptığı Avrupa, Uzak Doğu ve Amerika'daki toprakların yüzölçümünün 4 milyon kilometrekareyi aştığı tahmin edilmektedir. 
Şarlken'in imparatorluğu dönemindeki en büyük düşmanları sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu, Fransa Krallığı, İngiltere Krallığı ve Hristiyanlığın Protestanlık mezhebinin kurucusu meşhur Alman papaz Martin Luther'di.

V. Karl'ın annesi İspanya Kralı II. Fernando'nun kızı Kastilya Prensesi Kastilyalı Juanna'dır. İngiltere Kraliçesi ise; Tudor Hanedanı'ndan İngiltere Kralı VIII. Henry'nin eşi, İspanya Kralı II. Fernando'nun kızı ve Kastilya Prensesi Juanna'nın kardeşi Aragonlu Catherine'dir. Yani İngiltere Kraliçesi Aragonlu Catherine V. Karl'ın teyzesidir. V. Karl, Kutsal Roma İmparatoru olunca teyzesini çok sevdiğinden ve ona düşkün olduğundan İngiltere'ye dostça yaklaştı.
Aragonlu Catherine ilk olarak Henry'nin ağabeyi veliaht prens Arthur ile 1501'de evlendi. Ne var ki talihsiz prens evlendikten çok kısa bir süre sonra 1502 yılında on altıncı doğum gününden birkaç ay önce muhtemelen o dönemde İngiltere'de çok yaygın olan terleme hastalığından öldü. Catherine ilk eşinin ölümünden bir süre sonra Henry ile nişanlandı. Düğünün çeşitli sebeplerle ertelenmesiyle genç çift ancak 1509'da evlenebildi. Catherine Henry ile evlenebilmek için Prens Arthur ile olan evliliğinin o dönemdeki anlayışa göre hiç tamamlanmadığına yemin etmişti. (İnanışa göre kardeşinin karısıyla evlenen soyu kurumakla ve çocuksuz kalmakla lanetlenir. Dönemin papası Catherine ve Henry'nin evlenmesinin ancak Catherine Arthur ile hiç birlikte olmamışsa mümkün olabileceğini belirtmiştir.) Catherine ve Arthur'un evliliğinin çok kısa sürmesi, evlendiklerinde her ikisinin de yaşça küçük ve prematüre doğduğu söylenen prensin sağlığının çok uzun zamandır çok hassas olması gibi sebepler Kraliçe Catherine'in doğru söylediği ihtimalini güçlendirse de Kral Henry eşinden ayrılmak istediğinde onun kendisinden önce ağabeyiyle evlenmiş olmasını kullandı. Soyunun kuruduğunu, Catherine ile evlendiği için pişman ve tövbekar olduğunu söyledi. Ancak böyle davranmasının asıl nedeni bu değildi. Kendisi Tudor Hanedanı'nın son erkek temsilcisiydi ve tahta kendisinden sonra yerine geçecek bir erkek vâris bırakma konusunda son derece ısrarcıydı. Aragonlu Catherine ve Kral VIII. Henry'nin birçok çocuğu olsa da bunlardan sadece bir kız çocuğu, Prenses Mary Tudor hayatta kalmıştı. Erkek çocuk isteğiyle yanıp tutuşan kral evliliğinin ilerleyen yıllarında en sevdiği saraylılardan biri olan Thomas Boleyn'in küçük kızı Anne Boleyn'e gönlünü kaptırdı. Cazibeli ve zeki bir kadın olan Anne kralı çok etkilemiş, onun zaaflarını çok iyi değerlendirmiş ve Aragonlu Catherine'den iyice uzaklaştırmıştır. Eşinin fikrine karşı olan Catherine soylarının kurumadığını, bir kızlarının olduğunu öne sürdü. Catherine'nin yeğeni V. Karl, Roma'yı ve Papalık Devletini işgal edip, papaya evliliğin iptal edilmemesi için baskıda bulunduğundan Papa evliliği iptal etmedi. Catherine'den ayrılmayı kafasına koyan VIII. Henry de Katolik Kilisesinden ayrılarak Anglikan Kilisesini kurdu. Böylece kendisini rahatsız eden bir başka konudan, Katolik Kilisesi'nin ülkesindeki nüfuzundan da kurtuldu ve kilisenin ülke toprakları içerisindeki mal varlıklarını ele geçirdi. İki devlet arasındaki ilişkiler ise bu olanlar sonucunda kesildi.

Şarlken, annesi Kastilya Prensesi Joanna'dan gelen bağlarla 1516'da Aragon, Kastilya, Napoli ve Sicilya krallıkları taçlarını giyerek Aragon Kralı, Kastilya Kralı, Napoli Kralı ve Sicilya Kralı unvanını aldı. 1519'da da büyükbabası Kutsal Roma İmparatoru I.Maximilian'dan kalan bağlarla Kutsal Roma İmparatoru unvanını alarak Avrupa'nın en büyük İmparatorluğunun sahibi oldu. Almanya, Sicilya ve Napoli sayesinde İtalya, Aragon ve Kastilya sayesinde İspanya taçlarını alarak Almanya, İtalya ve İspanya İmparatoru ilan edildi.
Şarlken, Avrupa'nın tamamını işgal ederek Avrupa-Almanya İmparatorluğunu ilan etmek istiyordu. Fransa kralı François'de Avrupa Hristiyan İmparatorluğu kurmak istiyordu. Böylece Şarlken ve François savaşa başladı. 1525 yılında meydana gelen Pavia Muharebesi'nde François' in ordusu yenilgiye uğramış ve kendisi de Şarlken'e esir düştü. Bunun sonucunda Şarlken'in Avrupa'daki egemenliğini sağlamlaştırdı.
Öte yandan Osmanlı Sultanı I. Süleyman ve Macaristan Kralı II. Lajos arasındaki gerginlik Balkan-Hristiyan Birliğini tehdit ediyordu. Zaten I. Murad döneminden beri bu birlik iyice bozulmuştu. Macaristan ve Bohemya Kralı unvanıyla Lajos Jagiellon Hanedanlığı'nın temsilcisi durumundaydı. Şarlken'de Habsburg Hanedanlığı temsilcisiydi. Jagiellon ve Habsburg hanedanlıkları arasında bir bağ vardı. Böylece Lajos ve Şarlken yakınlaştı.

I. François'in annesi I. Süleyman'a oğlunu kurtarmasını, Fransa'ya yardım etmesini yazmıştı. I. Süleyman bu mektuba karşılık vermiş ve ordusuyla Macar seferine çıkmıştır. Mohaç'ta büyük bir savaş yaşanmış (Mohaç Muharebesi) Lajos savaşta ölmüş, Macaristan ve Transilvanya feth edilmişti. İstanbul Antlaşması imzalandı.
Şarlken 1530'da Papa tarafından Kutsal Roma İmparatoru olarak kutsandı.

Protestan prenslerle imparator Şarlken arasında anlaşmazlıkların artması sonrasında Katolik ve Protestan prensler arasında imparatorun tüm ısrarlarına rağmen uzlaşmaya vardılar ve Protestanlığı tanıyan Augsburg Barışı yapıldı. Böylece imparatorun kilisenin bölünmesini engelleme politikası başarısızlığa uğradı. Ayrıca Fransa üzerine gerçekleştirilen seferde başarısız olmuştu. Yeni Papa ile yaşanan ihtilaflar ve Osmanlı ile yaşanan sorunlar sonrasında 1555 yılında İspanya Krallığı'nı ve Alçak Ülkeler'i oğlu II. Felipe'ye, 1556 yılında da imparatorluk makamını kardeşi I. Ferdinand'a bıraktı.

V. Karl 1557'de İspanya'da Extramaura eyaletindeki Yuste manastırına çekildi. Fakat buradan devamlı olarak imparatorluğunun ileri gelenleri ile mektuplaşmaya devam etti ve imparatorluğunda ortaya çıkan gelişmelerle yakından ilgilendi. Çok akut gut hastalığından muzdaripti. Bazı tarihçiler onun 1552'de Metz şehrini kuşattığı ama eline geçiremeyip sonra da mağlup edilmesini bir gut krizi geçirmesine bağlarlar. V. Karl'ın inzivaya çekilme kararını bu mağlubiyetten hemen sonra aldığını belirtirler. İnzivaya çekildiği manastırda odasının her duvarının saatlerle kaplı olduğu bildirilir ve bazı tarihçiler bunun kendi hükümdarlığını ve bu hükümdarlığına zaman hasredememesini sembolize ettiğini iddia ederler.
Şarlken manastıra çekildikten 1 yıl sonra, 21 Eylül 1558'de sıtmadan öldü. 1574'te cesedi oğlu İspanya Kralı II. Felipe tarafından Madrid'de inşa ettirilen El Escorial Manastırına defnedildi.

Şarlken Avrupa'da kendi egemenliği altında Katolik bir imparatorluk kurmak istemişti. Bu amaçla uzun yıllar Fransa, Protestanlar ve Osmanlılarla savaştı. Ancak geniş bir alana yayılmış farklı iktisadi, dinsel ve kültürel yapılara sahip krallıkları Katoliklik etrafında bir araya getirmeyi başaramadı. Kısacası Karl, ne Türk yayılmasını engelleyebilmiş ne Fransa'nın artan gücünü durdurabilmiş ne de Alman halkları arasındaki karışıklığı durdurabilmiştir.

Bu kadar zamandır erlik davasın eder, merdi meydanım dersin. Şimdiye değin kaç keredir ki üzerine geliyorum ve mülküne dilediğim gibi tasarruf ediyorum. Ne sende, ne karındaşında nam ve nişan yok. Size saltanat ve erlik davası haramdır. Askerlerinden, belki avradından da utanmaz mısın ki, belki avratta gayret vardır sende yoktur. Er isen meydana gelesin. Hak Teala Hazretlerinin takdiri ne ise o olur. Senin ile saltanatı Beç (Viyana) kapılarında görüşelim. Reaya fukarası dahi asude olsun. Yoksa meydanı aslanlardan boş buldukça tilki gibi fırsatla avlanmayı erlik sayma. Bu kere meydana gelmezsen kadınlar gibi yün ve çıkrık alıp padişahlık tacını almaya kalkmayasın. Erlik adını diline getirmeyesin.

Atkins, Sinclair (1980). "Charles V and the Turks," History Today Aralik c.30 no.12 say 13-18 (İngilizce)
Blockmans, W. P. ve Nicolette Mout. (2005) The World of Emperor Charles V  (İngilizce)
Brandi, Karl. (1939 yeni ed. 1980) The emperor Charles V: The growth and destiny of a man and of a world-empire West Richard ISBN 0849237513  (İngilizce)
Seibt, Ferdinant  (1999), Karl V. Goldmann, München  ISBN 3-442-75511-5 (Almanca)
Fernández Álvarez, Manuel (1977) Imperator mundi: Karl V. - Kaiser des Heiligen Römischen Reiches Deutscher Nation.. Stuttga

Valladolid Konseyi (1550-1551), Yeni Dünya'daki kölelere muameleyle ilgili İspanya kralı V. Carlos tarafından Valladolid'de toplanmıştır. Amerika kıtasındaki fetihlerle ilgili iki farklı görüş burada tartışılmıştır.

Salamanca Üniversitesi ekolünden gelen hümanist Dominiken rahibi ve Chiapas Piskoposu Bartolome de las Casas, İspanya'nın Amerika'da uyguladığı Encomienda sistemiyle yerlilere yapılan barbarlığı ifşa etmek için yıllar boyu uğraşmıştı. Bu çalışmalarının sonucu olarak 1542 yılında Amerika Kanunu yürürlüğe girecek ve encomienda sistemi en azından kâğıt üzerinde geçerliliğini yitirecektir. Yerel Amerikalılara insani muamele ve köleliğin kaldırılması 1537 yılındaki Papa direktifiyle sağlanmış olsa da Amerika kıtasında uygulamalar aynen devam etmiştir. Las Casas ve izleyicileri tarafından gelen baskılar sonucu İspanya kralı V. Carlos yerel halka yönelik baskıların sona ermesini emredecek ve konuyla ilgili bir konseyin toplanmasına karar verecektir. Las Casas'ın fikirleri Amerika'daki encomienda sahibi İspanyolları kontrol etmek isteyen krallıkta ve kilisede yandaş bulacak, karşı fikri savunan Dominiken rahibi Juan Ginés de Sepúlveda ise Amerika'daki yeni nesil sömürgeci askerler ve toprak sahiplerince desteklenecektir.

Las Casas, yerli Amerikalıların doğuştan özgür olduklarını belirterek Katolik inancına göre diğer insanlarla eşit muamele haklarının olduğunu savunuyordu. Bu fikre karşı olarak Sepúlveda, yerel Amerikalıların doğuştan köle olduğunu iddia ederek, onların köle yapılmasının Katolik teolojisi ve doğaya uygun olduğunu öne sürüyordu.
Las Casas konumunu yaşanan deneyimlere dayandırarak savunmaya çalışsa da Encomienda sisteminin tartışılması daha teorik boyutlarda olacaktır. Sepúlveda daha laik bir yaklaşım izleyecek, fikirlerini Aristo'ya dayandıracaktır. Yerel Amerikalıların doğuştan kölelik için dünyaya geldiklerini iddia edecektir. Buna itiraz eden Las Casas, Aristo'nun barbar ve köle tanımlarının yerel Amerikalılara uygun düşmediğini, bu insanların akıllı olduklarını ve baskı altında olmaksızın akıl yoluyla Hristiyanlığa kazanılabileceğini öne sürdü.

Tartışmadan sonra hem Las Casas hem de Sepúlveda tartışmayı kendisinin kazandığını iddia etse de kimin kazandığına dair yazılı bir kaynak bulunmamaktadır. İki tarafın da istediği olmayacaktır; ne Las Casas'ın arzu ettiği gibi fetih savaşları son bulacak ne de Sepúlveda'nın istediği gibi Encomienda sistemi değişmeden kalacaktır. Tartışma sonunda Encomienda sistemi değiştirilse de sonuçta Amerika'daki kölelere muamelede hiçbir değişiklik olmayacaktır. Unutulmaması gereken esas nokta iki tarafın da Amerika'daki İspanyol egemenliğini sorgulamamasıdır. İspanyol hanedanının amacı iktidarın önemli bir bileşeni olan kilisedeki hümanist bir akımı karşısına almaksızın kurulu sömürge düzenini sürdürmektir. Ayrıca yerlilere insani davranma fikirlerinin ardında yatan niyet, Amerika'da kurulan ekonomik sistemin sürdürülebilirliğini ve işgücünün devamlılığını sağlama arzusuna dayanır.

Crow, John A., The Epic of Latin America, 4th ed. University of California Press, Berkeley: 1992
Hernandez, Bonar Ludwig. The Las Casas-Sepúlveda Controversy: 1550-1551
Hans Kirk, Köle, Yordam Kitap, 2008, ISBN 9944-1-2246-7

15 Mart Olayı (Japonca: 三・一五事件), 15 Mart 1928 tarihinde Japon İmparatorluğu tarafından olaydan üç sene önce çıkartılan Barış Koruma Kanunu kapsamında, sosyalist ve komünistlere yapılan antikomünist tutuklama dalgasıdır. Tutuklananlar arasında ünlü marksist ekonomist Hajime Kawakami de bulunmaktaydı. Gerçekleşen olaylarda Tokkō adı verilen "düşünce polisi" birlikleri görev almıştır.

Japonya Komünist Partisi'nin 1922 yılında kuruluşundan hemen sonra yasadışı ilan edilip yeraltına zorlansa da, 1920'lerin Taişo Dönemi'nin değişken sosyal ve ekonomik ikliminde güç ve üye toplamaya devam etti. Evrensel erkek oy hakkının kabul edilmesinden bu yana Japonya'da yapılan ilk seçim olan Şubat 1928 genel seçimleri sırasında, Japonya Komünist Partisi yasal sosyalist ve işçi odaklı siyasi partilere verdiği destekle oldukça görünür bir yerdeydi. Bu partilerin Ulusal Diyet'te elde ettiği kazanımlardan endişelenen, çoğunluğunu yalnızca bir sandalye ile koruyan Başbakan Tanaka Giichi'nın muhafazakar hükûmeti, 1925 Barış Koruma Kanunu'nun hükümlerini hatırlatarak komünistlerin, sosyalistlerin ve sempatizan olduğundan şüphelenilenlerin toplu tutuklanmasını emretti. Tutuklamalar Japonya genelinde gerçekleşti ve toplam 1652 kişi tutuklandı.

Tutuklananların yaklaşık 500'ü, 15 Haziran 1932'de Tokyo Bölge Mahkemesi tarafından yapılan bir dizi açık duruşmada kovuşturuldu ve 2 Temmuz 1932'de mahkûmiyet kararları verildi. Kamuya açık duruşmalar, gizli Japonya Komünist Partisi'nin iç işleyişini kamuoyuna duyurmak için dikkatlice düzenlenmişti. İşçi hareketi ve diğer sol görüşlü siyasi partilerle olan bağlantıları ortaya çıkınca, hükûmet Rōdō Nōmintō'nun (Türkçe: Emekçi Çiftçi Partisi), Zen Nihon Musan Seinen Dōmei'nin (Türkçe: Tüm Japonya Proleter Gençlik Birliği) ve Nihon Rōdō Kumiai Hyōgikai'nin (Türkçe: Japon İşçi Sendikaları Konseyi) feshedilmesini emretti.
Yazar Kobayashi Takiji daha sonra bu olaya dayanarak 15 Mart 1928 adlı eserini yazdı.

Bowman, John (2000). Columbian Chronologies of Asian History and Culture. Columbia University Press. ISBN 231110049.
MacClain, James L (2001). Japan: A Modern History. W. W. Norton & Company. ISBN 0393041565.
Rodger Swearingen and Paul Langer (1952). Red Flag in Japan. International Communism in Action 1919-1951

1905 Moskova Ayaklanması, 1905 yılında gerçekleşen Rus Devrimi kapsamında 7-17 Aralık 1905 tarihinde Moskova'da ortaya çıkan ayaklanma. İlk 2 gün barışçıl geçen ayaklanma, 9 Aralık günü silahlı çatışmalara dönüşmüş ve Çarlık ordusu saldırıları sonucu yüzlerce kişi ölmüştür.
Moskova'lı işçiler, Bolşeviklerin önderliğinde 7 Aralık günü birçok protesto gösterisi düzenlemişlerdir. Ardından 9 Aralık günü Moskova'ya giren Çarlık ordularıyla ayaklanmacılar arasında kıyasıya çarpışmalar yaşanmıştır. Ayaklanma, Kazak süvarilerinin ve topçu birliklerinin de desteğini alan Çarlık ordularının, 16 Aralık'ta isyancılara karşı "kesin vur emri" almasıyla birlikte, ertesi gün olan 17 Aralık günü tamamen bastırılmıştır.

Bolşevikler, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler 5 Aralık'ta Çarlık rejimine karşı bir ayaklanma planlamışlardır. 5-7 Aralık tarihleri arasında genel grev başlamış ve olaylar çatışma olmadan devam etmiştir.
Ayaklanmaya hazırlık günlerinde ünlü Sovyet edebiyatçısı Maksim Gorki kilit bir rol oynamıştır. Gorki Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'ne (RSDİP) 1905 yılında resmi olarak üye olmuş ve aynı yıl "Bilgi Yayınevi" adında bir yayınevi kurmuştur. Buradan sağlanan finansman ile işçiler için gereken malzeme ve erzak temin edilmiştir. Ayrıca ayaklanmada kullanılacak askeri teçhizatlar Gorki'nin dairesinde hazırlanmıştır. Gorki, o dönemde zaman zaman Bolşeviklerin bazı tutumlarını eleştirmekteydi fakat Çarlık rejimine karşı olacak bu ayaklanmada partiye ve ayaklanmacılara yardım etmiştir.
Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi 1. Konferansı katılımcıları, bu ayaklanmaya katılmak için Moskova'ya hareket etmişlerdir.
Ayaklanmada Sosyalist Devrimci Parti önderlerinden Alexey Uktomski de öldürülmüştür. Moskova-Kazan Demiryolu'nda Uktomski ile birlikte 150 civarında isyancı da ölmüştür. Sovyetler Birliği'nde kahraman olarak anılan Uktomski'nin Moskova'da gene kendi adını taşıyan sokakta bir heykeli bulunmaktadır.
Sovyetler Birliği döneminde bu ayaklanma saygı ile anılmıştır. Günümüzde Rusya'da da önemli günler arasındadır.

Rusya'daki Bolşevikler Çarlığın devrilmesi için silahlı ayaklanma planları yapmaktaydılar. Kasım 1905'te Sivastopol'da ayaklanma yaşanır. Genelde ayaklanmaya katılanlar işçiler, yoksul köylüler, komutanlarına isyan etmiş denizciler başta olmak üzere askerlerdir. Rus-Japon Savaşı'ndan dönen askerleri taşıyan Sibirya tren hattı boyunca isyanlar yaşanır, terhis edilen askerler ile halk kaynaşır. Çar özel birliklerini göndererek tren hattı boyunca duruma hakim olmaya çalışır. Ayaklanmalar Moskova'daki ayaklanmanın bastırılmasıyla birer birer çözülür. 5-7 Aralık 1905 tarihleri arasında Rusya'nın tamamında işçiler genel greve gider.

Olaylar sokak barikatlarıyla devam etti. Barikatlar, tramvayların devrilmesiyle, moloz yığınlarıyla ve taşlarla yapılmıştı. Barikatlarda yaklaşık 2000 kişi, 200 civarında silahla buraları korumaktaydı. Ayrıca Gönüllü Mücadele Kadrolar Ortak Konseyi işçiler için 800 civarında silah depolamıştı. Çarlık polisi bunları kaldırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bu dönemde polisin gösterdiği şiddet birçok kesimde öfkeye neden oldu ve bazı öğrenciler ve hatta iş adamları barikatları savunmaya geldi.
Ayaklanmayı koordine eden dört milletvekili bulunmaktaydı. Moskova valisi Koramiral Fyodor acil durum ilan etti ve ayaklanmaya teşvik ettiği gerekçesiyle bu milletvekillerini tutuklama emri çıkardı.

Daha önce "Savaş Bakanlığı"'nda askeri eğitim alan yaklaşık 150 Moskova'lı işçi, Fidler Okulu binasını kuşattı ve gece 10'dan sabah 3'e kadar binada silahlı çatışmaya girdi. Birçok işçi burada öldü.

İşçilerin Fidler Okulu binasında öldürülmesi birçok olayın başlangıcı olur. İşçiler birçok barikat arkasında mevzilenir. Çıkan çatışmalarda resmi kayıtlara göre 60'tan fazla polis yaralanır. Güvenlik departmanında uzun süre çalışmış olan A. N. Voyloşnikov, 37 yaşında, dairesinde eşi ve çocuklarının yanında ayaklanmacılar tarafından vurulur.
10 Aralık gecesi Sosyalist Devrimciler, Çarlığa bağlı gizli polis teşkilatı olan Ohranka'nın genel merkez binasını bombalar.

Bolşevikler sokak savaşı hakkında bir el kitapçığı yayınlarlar. RSDİP Moskova Komitesi'nin askerî kanadı, ayaklanma sırasında üyelerine bir broşür gönderir. Broşürde şöyle yazmaktadır;

:"Yoldaşlar, bizim en öncelikli görevimiz şehirdeki iktidarın halka verilmesidir. Bizler ele geçirdiğimiz bölümlerde seçilmiş bir hükûmet kuracağız ve 8 saatlik iş gününü tanıtacağız. Bizim yönetimimiz altındaki herkesin hak ve özgürlüklerinin, onlardan daha iyi korunacağını ispat edeceğiz."

6 demir yolu istasyonu ve birçok ilçe ayaklanan işçilerin eline geçer. Trenle gelen 50 subay alıkonulur. İşçi birlikleri ve topçular meydanları ve Kremlin etrafını sarar.

14 Aralık gecesi Sankt-Peterburg'dan demiryolu ile Semenov Yaşam Muhafızları Alayı'na bağlı 2000 asker Moskovaya gelir.

Ohranka'nın Moskova şefi ayaklanmacılar tarafından öldürülür. Moskova Sovyeti son bir toplantı yapar. Presnya'da çatışmalar başlar. Buradaki çatışmalar 17 Aralık'a kadar devam edecektir.
Aynı gün 10 ayaklanmacı polis tarafından gözaltına alınır. Gözaltına alınanların arasında ünlü iş insanı Savva Morozov'da bulunmaktaydı. Morozov'un ayaklanan işçilere kaynak sağlamadaki katkıları, onun işçi önderleriyle olan yazışmalarını araştıran Çarlık polislerince tespit edilmişti. Birkaç ay sonra Mayıs ayında, Fransa'da bir otel odasında vurulmuş halde bulunacaktır. Bununla birlikte gözaltına alınan ve polislerce öldürülen 22 yaşındaki Nicholas Schmidt, Moskovskiye Vedomosti gazetesince "özgürlük savaşçısı" ilan edilir.

Çarlığa bağlı askerlerin komutanı Georgi Min, askerlerine son emrini verir: "Merhamet olmadan hareket edin. Tutuklama olmayacak". Ardından askerî birlikler tüm güçleriyle işçilere saldırır ve barikatların önemli bir bölümünü yıkar.

Yenilginin farkına varan RSDİP, işçilere, işlerine geri dönmesi talimatı verir. Presnya'da çatışan işçi birliklerinin komutanı Litvin Zinovi de işçiler son bildirisini söyler;

:"Mücadelemiz sona eriyor. Bir bu dünyada yalnızız. Tüm insanlar bize bakıyor, bazıları korkuyla, bazıları derin sempatiyle. Kan, şiddet ve ölüm ayak izlerimizi takip edecek. Fakat önemli değil. Sınıf savaşı kazanacak."

Lenin Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler adlı eserinde bu ayaklanmayı ele almış ve gerek Rus işçi sınıfı, gerekse onun öncü partisinin çıkaracağı derslerden bahsetmiştir. Bu konuda halka ve işçi sınıfına devrimci önderlik yapacak olan öncü parti olmaksızın gerçekleşecek bir ayaklanmada başarısız olunacağını belirtmiştir. Ayrıca Lenin daha sonra, başarısız olmuş olsa da 1905 silahlı ayaklanmasını çok önemseyecek ve “1905 provası olmasaydı 1917 Ekim Devrimi asla olmazdı.” diyecektir.

Vladimir Lenin: Lessons of the Moscow Uprising 27 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1940-1944 Çeçenistan Ayaklanması, Sovyetler Birliği ile Finlandiya arasında gerçekleşen Kış Savaşının ardından Hasan İsrailov ve Mairbek Şeripov'un Kafkas Dağları'nda Çeçenistan'ı bağımsızlığa kavuşturmak için gerçekleştirdiği ayaklanmadır. Ayaklanmaya Nazi Almanyası destek vermiştir. Bununla birlikte komşu bölgelerdeki halklar da bu harekete destek verdi. Sovyet zaferinin ardından Çeçenlerin ve İnguşların önemli bir kısmı Orta Asya'ya sürgün edilmiştir.
İsyancıların sayısı tartışmalıdır. Bazı kaynaklara göre 62.750'dir. Bazı kaynaklara göre ise sadece Grozny, Gudermes ve Malgobek bölgelerinde 25.000 militan olduğu iddia edilir.
Bölgede savaşın yoğunlaştığı dönem ise Nazi ordusunun bölgeye yakınlaşmasıyla gerçekleşmiştir. Mavi Durum operasyonunda bu bölgeye yönelen Nazilere destek amacıyla harekete geçen isyancılar geri çekilen Kızıl Ordu'ya arkadan vurdu. Bu saldırı sonucunda kayıp veren Kızıl Ordu Kafkas dağlarına çekildi.
Uranüs Harekâtı ile Stalingrad'daki Nazi 6. Ordusu kuşatıldı. Bu da Kafkaslar'daki Nazi birliklerini zora soktu. Çünkü Naziler Kafkaslar'dan çekilmese Kızıl Ordu Rostov'a ulaşarak birlikleri kuşatabilirdi. Bunun üzerine Naziler buradan hızlıca geri çekildi. Naziler ile birlikte yerel halktan 15 bin kişi de geri çekildi.
Kızıl Ordu bölgeye girmesiyle birlikte burada bulunan isyancılar isyan etmeye devam ediyordu. Kızıl Ordu ise burada oyalanmamak için isyan eden halklara sürgün kararı çıkarıldı. Bu kapsamda toplam 724,297 kişi sürgün edildi. Bunların 479,478'si Çeçen, 96,327'si İnguş, 104,146'sı Kalmuk, 39,407'si Balkar ve 71,869'su Karaçay idi.

1944 Sürgün Mağdurlarına Anıt

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (özgün adı: Nineteen Eighty-Four), İngiliz yazar George Orwell tarafından kaleme alınmış olan alegorik, distopik ve politik bir romandır. Romanın hikâyesi distopik bir dünyada geçer. Distopya romanlarının en ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. Aynı zamanda kitapta geçen "düşünce polisi" gibi kavramları da yazar George Orwell günümüze kazandırmıştır.

George Orwell bu romanı İskoçya'da, Jura Adası'nda, verem ile boğuşurken, 1947-1948 yılları arasında yazmış, ilk kez 8 Haziran 1949'da basılmıştır. Rus yazar Zamyatin'in Biz adlı eserinden esinlenen bu roman ilk başta "Avrupa'daki Son Adam" (The Last Man in Europe) ismiyle yazılmış, ABD ve Birleşik Krallık'ta aynı anda satışa sunulan kitabın yayımcısı adını pazarlama açısından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'e (Nineteen Eighty-Four) çevirmiştir.
Kitap sosyalizm karşıtı olarak suçlanmış fakat George Orwell buna karşı çıkarak 16 Haziran 1949 tarihinde yaptığı açıklamada şöyle demiştir:

Yeni romanımda (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört) sosyalizme ya da bir destekçisi olduğum Britanya İşçi Partisine bir saldırı kastetmedim fakat merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği, hâlen komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim... Kitabın konusunun Britanya'da geçmesi, İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı durulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir.
Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezî tek partinin yönetiminde gerçekleştirilen korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayat manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek olan Büyük Birader ve düşünce polisi gibi kavramları içermektedir. Kitaptaki "çiftdüşün tekniği" ile karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin bariz gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenir. Çünkü, kitaptaki düzende merkezî tek partiye bağlılık gösterilmesi için, insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru olarak kabul etmesi gerekir.
İngiliz tarih profesörü ve siyaset teorisyeni Gregory Claeys tarafından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanını iyi anlamak için Orwell'in Şovenizm Üzerine Notlar adlı denemesinin temel öneme sahip bir kaynak olduğu belirtilmiştir.
İngiliz yazar Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngilizce edebiyatın ilk ve en ünlü anti-ütopik eserlerindendir. 20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra, satış anlamında da çok başarılı olmuştur.
Roman 1984 yılında sinemaya da uyarlanmıştır.
Birçok farklı dile çevrilen kitap Türkiye'de ilk kez Işık Kitapları tarafından 1958'de Türkçe olarak basılmıştır. 1 Ocak 2021 itibarıyla yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiğinden, diğer eserleri gibi bu kitabın da telif hakları sona ermiştir. Bunun ardından birçok yayınevi tarafından farklı Türkçe çevirileri de basılmaya başlanmıştır.

Romanda geçen üç adet ülke bulunmaktadır: Doğuasya, Avrasya ve Okyanusya. Romana göre Amerika Birleşik Devletleri'nin Britanya İmparatorluğu'nu ve kolonilerini ele geçirmesi ile Okyanusya ülkesi doğmuştur. Amerika, Avustralya ve Antarktika'nın tamamını, Britanya Adaları'nı ve Sahraaltı Afrika'yı kontrol etmektedir. Avrasya, SSCB'nin Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Afrika'yı ele geçirmesiyle oluşmuştur. Doğuasya ise Uzak Doğu ülkelerinin birleşmesi ile kurulmuştur. Ülkeler birbiriyle devamlı savaş halindedir ve bu savaş devlet yöneticileri tarafından halkların refah ve bilgiye sahip olmasını önlemek, devlet otoritesini korumak içindir. Okyanusya; zaman zaman Avrasya, zaman zaman Doğuasya ile müttefik olup her seferinde sanki müttefik devlet her zaman müttefik, düşman devlet her zaman düşmanmış gibi halkı bilgilendirmektedir ve bilginin kontrolü devlette olduğundan eski olaylar derhal unutulmaktadır.

Duncan Macmillan ve Rebert Icke ile birlikte eseri aynı adla oyunlaştımıştır. İlk gösterimi 2013'te Londra'da West End'de yapılan uyarlama, çeşitli ödüllere aday gösterildi.

Le Monde'un Yüzyılın 100 Kitabı listesi

1988 İran siyasi mahkumların idamları: (Farsça: ۱۳۶۷ اعدام زندانیان سیاسی در تابستان)
19 Temmuz 1988 tarihinde başlayıp beş ay süren ve binlerce siyasi suçlunun İran hükûmetince sosyalist örgütlere ve İran'da faaliyet gösteren çeşitli komünist parti mensuplarına sistematik bir şekilde antikomünizm kaynaklı infaz edilmeleridir. Ana hedef İran'daki Halkın Mücahitleri Örgütü üyeleri idi ancak buna rağmen daha az sayıda da olsa diğer sosyalist ve komünist grupları kapsayacak şekilde (Tudeh Partisi dahil) üyeleri de idamlara dâhil edildi.
Bu infazlar çeşitli kaynaklarca  "İran tarihinde eşi görülmemiş tarz, içerik ve yoğunlukta gerçekleştirilmiş, emsalsiz bir şiddet hareketi" olarak adlandırılmıştır. Uluslararası Af Örgütü, bu zaman zarfı içinde 4.482'den fazla politik mahkûmun öldürüldüğünü bildirdi. İranlı muhalif gruplar bu sayının çok daha fazla olduğunu iddia ettiler. Onlara göre, yaklaşık 30.000 kadar mahkûm idam edilmişti.
Bu cinayetleri gizli tutmak için çok dikkat gösterilmiş, İran hükûmeti bu olayların gerçekleştiğini inkâr etmiş ancak operasyonun büyüklüğü ve bazı kurtulanlar sayesinde bilgiler sızmıştır. Tutukluların neden infaz edildiklerine dair çeşitli tezler öne sürülmüştür. En çok dile getirileni, bu idamların Halkın Mücahitleri Örgütü'nün 1988 senesinde İran'ın batı sınırlarına yaptığı saldırılara karşı bir misilleme olduğudur. Öte yandan bu saldırılar infazlar başladıktan sonra gerçekleşmiştir. Ayrıca bu tez, infazlara neden HMÖ karşıtı komünist grupların da dâhil edildiğini açıklayamamaktadır.

İdamların gerçekleşmesinden hemen önce, İran dini lideri Humeyni "gizli ama olağandışı" bir talimat yayınladı. Bunun üzerine İran Halkın Mücahitleri Örgütü üyelerini "muharip" yani Allah'a karşı savaşanlar olarak, komünistleri ise "mürted" yani dinden dönenler olarak yargılayarak idamlarına hükmedecek özel komisyonlar kuruldu.
Mektubun bir parçası şu şekildedir,
«از آنجا که منافقین خائن به هیچ وجه به اسلام معتقد نبوده و هر چه میگویند از روی حیله و نفاق آنهاست و به اقرار سران آنها از اسلام ارتداد پیدا کردهاند، با توجه به محارب بودن آنها و جنگ کلاسیک آنها در شمال و غرب و جنوب کشور با همکاریهای حزب بعث عراق و نیز جاسوسی آنها برای صدام علیه ملت مسلمان ما و با توجه به ارتباط آنان با استکبار جهانی و ضربات ناجوانمردانهٔ آنان از ابتدای تشکیل نظام جمهوری اسلامی تا کنون، کسانی که در زندانهای سراسر کشور بر سر موضع نفاق خود پافشاری کرده و میکنند، محارب و محکوم به اعدام میباشند.» (رضایی و سلیمی نمین، پاسداشت حقیقت:147)
Çevirisi:

İran HMÖ üyelerinin aksini iddia etmelerine rağmen İslam'a inanmamalarından,
İran sınırlarının kuzeyi, batısı ve güneyinde sürdürdükleri sistematik savaştan,
İran aleyhine Saddam Hüseyin ile işbirliği yapmalarından,
Iran aleyhine casusluk yapmalarından,
İran'ın bağımsızlığına karşı olan batılı güçlerle olan ilişkilerinden,
 dolayı; hapiste olan ve hala Halkın Mücahitleri Örgütünü ve tavırlarını destekleyen tüm HMÖ üyeleri düşman olarak addedilip idam edilmelidirler."

30 Eylül hareketi, 1965 yılında Endonezya'da gerçekleşen başarısız askerî darbe teşebbüsüdür. Darbenin bastırılmasının ardından büyük çaplı (antikomünist) 1965-1966 Endonezya katliamları yapılmıştır.

Endonezya'da oluşan siyasi dengesizlik, Halim Hava Üssü'nde konuşlanan ordu komplocularından oluşan bir grubun 30 Eylül 1965'te bir darbe gerçekleştirmek için Endonezya Komünist Partisi'ne (PKI) katılmalarına neden oldu. Aralarında kurmay sınıfı başkanlarının da bulunduğu altı generali kaçırdılar ve öldürdüler. Daha sonra hükûmete darbe düzenlediler.
Başkan Achmed Sukarno, General T. N. J Suharto'yu geçici kurmay başkanlığına getirdi ve darbecilere karşı sefer düzenlendi. Java ve Bali'deki tüm kasabalar PKI'ya misilleme yapmak için bombardımanla yok edildi. Şüpheli 300.000 komünist işkencelerle öldürüldü. Gücünün temeli iyice zayıflayan sol, yavaş yavaş kontrolü devretti.

Daha sonra ortaya çıkan belgeler ışığında, yüksek rütbeli ABD görevlilerinden bazıları, bu katliamdan önce en az 5.000 PKI'lının kimliğini devlet başkanına ifşa ettiklerini itiraf ettiler. Bu katliamın esas sebebi ABD'nin bölgede bir "Komünist süpergüç" istememesiydi. Zira Endonezya oldukça büyük bir nüfusa sahip ve Vietnam'a da yakın.

77 Bildirgesi yahut Bildirge 77 (Çek ve Slovak dillerinde Charta 77). Adını, Ocak 1977'de bir grup Çekoslovak aydının yayınladığı bildiriden alan, komünist Çekoslovakya'da 1976 ve 1992 yılları arasında varlığını sürdürmüş sivil muhalif inisiyatif. Kurucuları Jiří Němec, Václav Benda, Ladislav Hejdánek, Václav Havel, Jan Patočka, Zdeněk Mlynář, Jiří Hájek, Martin Palouš ve Pavel Kohout'tur. Bu tip bir bildirinin yayınlanması, dönemin komünist rejimi tarafından suç olarak kabul edilmekteydi. 1989 yılındaki Kadife Devrim'den sonra, bu oluşumun birçok üyesi Çek ve Slovak siyasi yaşantısında çok önemli rol oynadılar.

77 Bildirgesi'nin metni Psychedelic rock grubu Plastic People of the Universe'in üyelerinin tutuklanması üzerine 1976 yılının sonuna doğru kaleme alındı. Bildirgeye ilk imzalar Aralık 1976'da atıldı. Aralarında çeşitli meslekten, değişik siyasi görüş ve dinden 242 kişinin imzasının bulunduğu bildirge, ilk olarak 6 Ocak 1977 tarihinde kamuoyuna açıklandı. Václav Havel, Ludvík Vaculík ve Pavel Landovský'den oluşan bir heyet, bildirgeyi Çekoslovakya Parlamentosu'na götürürken, hükûmet yetkililerin talimatıyla tutuklandılar ve bildirgenin orijinaline de el konuldu. Bildirgenin kopyaları samizdat olarak dağıtıldı. 7 Ocak tarihinde ise aralarında Le Monde, Frankfurter Allgemeine Zeitung, The Times ve New York Times gibi batılı gazetelerde bu bildirgenin bir kopyası yayınlandı. Aynı zamanda Çekoslovakya'da yasaklanmış Radio Free Europe ve Voice of America gibi radyo istasyonları tarafından da yayınlandı.
77 Bildirgesi'nde, hükûmetin kendi çıkardığı yasalara ve imzaladığı uluslararası anlaşmalara (1960 Çekoslovakya Anayasası, Helsinki Nihai Senedi, siyasi, ekonomik ve kültürel konularda 1966 Birleşmiş Milletler kararları) aykırı uygulamaları eleştirilmekteydi. İmza sahipleri ise kendilerini "...ülkemizde ve Dünyada insan haklarının ve diğer bireysel haklarını gelişmesini amaçlayan kişilerin bir araya gelmesiyle oluşmuş, herkese açık gayriresmî bir oluşumun üyeleriyiz" şeklinde tanımlamaktaydı. Özellikle, bir dernek olmadıklarını, bir tüzük ya da herhangi bir daimi yönetim organına sahip olmadıklarını ve herhangi bir siyasi saikle hareket etmediklerini belirtiyorlardı. Böylelikle yasal sınırlar içinde kaldıklarını, kanun hilafına toplanmadıklarını vurgulamak istiyorlardı.

77 Bildirgesi, anında sert bir hükûmet tepkisine maruz kaldı. Devlet güdümündeki basın-yayın organlarında bu bildirge "rejim karşıtı, anti-sosyalist ve devleti aşağılayan kâğıt parçası" olarak tanımlandı. Bildirgeye imza atanlar ise "vatan haini dönekler, emperyalizmin sadık uşakları, kokuşmuş siyasetçiler ve uluslararası maceracılar" olarak yaftalanmaktaydı. Bildirge yasa dışı kabul edildiğinden, tamamı hiçbir basın yayın organında yayınlanmadı. Bildirge karşıtı, bazı sanatçıların içinde olduğu hükûmet destekli bir karşı kampanya başlatıldı. Bildirge karşıtları arasında Çekoslovakya'nın önde gelen şarkıcılarından Karel Gott, ünlü komedi yazarı Jan Werich de bulunuyordu. Jan Werich daha sonralarında, bildirge karşıtı açıklamayı imzalarken, attığı imzanın 77 Bildirgesi'ne karşı olduğunu bilmediğini iddia etmişti.
Grup üyeleri, gözaltılar, yargılamalar ve hapis cezalarının yanı sıra; işten çıkartma, çocuklarının eğitim olanaklarının ellerinden alınması, ehliyetlerinin iptal edilmesi, sürgün gibi baskılara maruz kaldılar. Hatta Çekoslovak gizli polisi Státní bezpečnost ile iş birliğine zorlandılar.
Bildirge 77 üyelerinin uğradıkları baskılara karşı, 1978 Nisan ayında Hukuk Dışı Kovuşturmalara Karşı Savunma Komitesi (Výbor na obranu nespravedlivě stíhaných – VONS) adı altında bir destek komitesi kuruldu. Amacı, bildirgeye imza atanların uğradıkları haksızlık ve baskıları kamuoyuna duyurmaktı. Ekim 1979'da, destek komitesinin aralarında Václav Havel'in de bulunduğu altı üyesi, yıkıcılık suçlamasıyla tutuklanıp beş yıla varan hapis cezalarına çarptırıldılar.
Bildirge ve destek grubu üyelerine uygulanan baskılar, 1980'ler boyunca devam etti. Amansız taciz, tutuklama ve baskılara rağmen, grup, hükûmetin insan hakkı ihlallerini ifşa etmeye devam etti. Kadife Devrim gerçekleşinceye kadar, bildirgenin altına imza koyanların sayısı 1,900 kişiye ulaşmıştı.

Baskı yönetimin altındaki Çekoslovakya'da bildirgenin etkisi sınırlı kaldı. Üyelerinin çoğu Prag'da bulunan hareket, geniş kitlelere ulaşamadı. Çekoslovakya halkı bu hareketin varlığından, hükûmetin aleyhlerine yürüttüğü kampanya dolayısıyla haberdar olmuştu.
1980'lerin sonunda Doğu Bloku'ndaki rejimler zayıflamaya başlayınca, 77 Bildirgesi üyeleri, işbaşındaki yönetime karşı muhalefeti daha da şiddetlendirmek için, bunu bir fırsat olarak değerlendirdiler. Kadife Devrim günlerinde, grup üyeleri yumuşak bir rejim değişikliği ve demokrasiye geçiş hazırlıkları için pazarlıkları yürüttüler. Hareketin pek çok üyesi, yeni yönetimde üst kademelerde görev aldı. Hatta grup üyesi Václav Havel, yeni dönemin ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi.
Her türlü görüşten üyeye sahip 77 Bildirgesi hareketi, amaçlarını gerçekleştirdikten sonra giderek etkisini yitirdi ve 1992 yılında organizasyonun resmen dağıldığı duyuruldu.

1984 yılında, 77 Bildirgesi Andrei Sakharov Özgürlük Ödülü'nün ilk sahibi oldu.

88 Bildirgesi – 77 Bildirgesi'nden ilham alan İngiliz politik hareketi.
97 Bildirgesi – 77 Bildirgesi'nden ilham alan Beyaz Rus politik hareketi.
08 Bildirgesi – 77 Bildirgesi'nden ilham alan Çin politik hareketi.
Foundation for a Civil Society - 1990 yılında New York'ta kurulan "77 Bildirgesi Vakfı.

Text of the Charter

(Çekçe) Text of the declaration of Charter 7729 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Çekçe) Text and signatures of the declaration of Charter 77 (scanned originals) at Libri Prohibiti. Library of Samizdat and Exile Literature
(İngilizce) Text of Charter 7726 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in: Czechoslovakia (Former), Kongre Kütüphanesi Country Studies
İleri okumalar

Dissent and Independent Activity9 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., in: Czechoslovakia (Former), Kongre Kütüphanesi Country Studies

9 Işık Doktrini, Alparslan Türkeş tarafından Millî Doktrin Dokuz Işık adıyla ortaya konulan ülkücülüğün ana ilkeleridir.
9 Işık doktrini, 1965'te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin (CKMP), 1969 yılından itibaren de Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) programının temelini oluşturur. Türkeş bu tezini, başta kapitalizm, liberalizm ve komünizm olmak üzere yabancı doktrinler ve yönetim sistemlerine karşı bağımsız son Türk devletini koruyabilmek için, millî bir görüş etrafında birleşmek için ortaya koymuştur.

Milliyetçilik
Ülkücülük
Ahlakçılık
İlimcilik
Toplumculuk
Köycülük
Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik
Gelişmecilik ve Halkçılık
Endüstricilik ve Teknikçilik

Temel Görüşler; Alparslan Türkeş; Dergah Yayınları; İstanbul
9 Işık; Hamle Yayınevi; İstanbul
Dokuz Işık; Berikan Elektronik Basım Yayım
Milli Doktrin 9 Işık; Alparslan Türkeş Kamer Yayınları; İstanbul, 1997.

Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcılığı, ABD Anayasası'nda yer alan kamu görevlerinden biridir. Başkan Yardımcısı, ABD Devlet Başkanıyla birlikte halk tarafından iki dereceli seçimle ve Seçiciler kurulu yoluyla dört yıllığına seçilir. Başkan Yardımcısı başkanlığa giden yolda ilk sıradadır ve başkanın ölümü, istifası ya da görevden alınması durumunda başkanlığa yükselir.
Anayasa'ya göre, Başkan Yardımcısı, Birleşik Devletler Senatosunun başkanıdır. Bundan dolayı Başkan Yardımcısı, Senatoda gerektiğinde eşitliği bozmak amacıyla oy kullanma hakkına sahiptir. Senato gelenekleri bu anayasal gücü azaltacak nitelikli çoğunluk kuralları getirmiş olmakla birlikte, Başkan Yardımcısı hâlâ kanun yapma sürecini etkileme hakkına sahiptir. On İkinci Değişikliğe uygun olarak, Seçiciler kurulunun oylarını saymak üzere toplantıya çağrıldığında, Kongrenin birleşik oturumlarına başkanlık eder.
Başkan Yardımcısının Anayasa'da belirtilmiş ve kendisine Başkan olabilme imkânı verenler dışındaki yegâne işlevleri Senatonun Başkanı olmasıyla ilişkili olsa da, bu makam genellikle federal devletin yürütme organı olarak görülür. ABD Anayasası bu makamı açıkça herhangi bir organa tahsis etmemiştir. Bu da uzmanlar arasında, Başkan Yardımcılığının yürütme organına mı, yasama organına mı, yoksa ikisine birden mi ait olduğu konusunda tartışmaya yol açmıştır. Başkan Yardımcılığını yürütme organının bir unsuru olarak gören modern bakış, kısmen Başkan Yardımcısına Başkan ya da Kongre tarafından verilen yürütmeye ilişkin görevlerden kaynaklanır. Öte yandan bu görevler, yalnızca son dönemlerdeki tarihi gelişmelere dayanır.

2026 itibarıyla yaşayan beş eski başkan yardımcısı bulunmaktadır:

Dick Cheney (1941-2025), 3 Kasım 2025'te 84 yaşında hayatını kaybeden son eski başkan yardımcısı olmuştur.

Beyaz Saray'ın internet sitesinde Başkan Yardımcısı24 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vice Presidents.com4 Mart 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A New Nation Votes: American Election Returns 1787-1825

Abdülkerim Hattabi, tam adı Muhammed bin Abdülkerim el-Hattabi (Arapça: محمد بن عبد الكريم الخطابي)(d. 1882, Ajdir, Fas - ö. 6 Şubat 1963, Kahire, Mısır) Kuzey Afrika'daki İspanyol ve Fransız egemenliğine karşı direniş hareketinin önderi ve kısa ömürlü Rif Cumhuriyeti'nin (1921-26) kurucusu. Usta bir taktikçi ve yetenekli bir örgütçü olan Abdülkerim kendini Magrip (Kuzeybatı Afrika) kahramanı yapan bir bağımsızlık hareketini yönetti. Ho Chi Minh'in silahlı bağımsızlık mücadelesinin ve modern gerilla tekniklerinin öncüsü olarak adlandırdığı Abdülkerim ancak sömürgeci güçlerin askeri ve teknolojik üstünlüğü ile yenilebildi.

Berberi kabilesi Beni Uriyagel'in nüfuzlu üyelerinden birinin oğlu olan Abdülkerim geleneksel İslam eğitiminin yanı sıra İspanyol eğitimi de aldı.Yerli Sorunları Bürosu'nda sekreter olarak çalışıyordu.1915'te Melilla bölgesi kadi'l-kudatlığına, yani İslam başyargıçlığına atandı. Burada aynı zamanda hem İspanyolca-Arapça okulunda öğretmenlik, hem de El Telegrama del Rif 'in Arapça bölümünde editörlük yaptı.
İspanyol protektora yönetiminde görev yaptığı sırada İspanyol egemenliğine ilişkin görüşleri değişmeye başladı ve sonunda İspanyol politikasına karşı çıkarak hapse atıldı.Hapisten kaçan Abdülkerim Hattabi 1918'de Melilla başkadılığına atandı.Ancak 1919'da Ajdir'e dönmek için görevi bıraktı.

Ana Madde : Rif Savaşı
Çok geçmeden Abdülkerim, sonradan baş danışmanı ve Rif ordusu başkumandanı olan kardeşiyle birlikte, Fas'taki yabancı egemenliğine karşı kabile düzeyinde direniş hareketleri örgütlemeye girişti. Haziran 1921'de Annual'da bir İspanyol ordusunu bozguna uğratarak Melilla varoşlarına kadar sürdü. Bu sırada Rif Cumhuriyeti kuruldu ve Abdülkerim cumhurbaşkanı oldu. Kabilelerarası çekişmeleri bastırarak geleneksel Berberi kabile kurumlarına dayanan merkezi bir yönetim örgütlemeye başladı.1924'te bir İspanyol ordusunu daha yendi. 1925'te Varga Vadisindeki ikmal üssünü ele geçiren Fransızlara karşı giriştiği saldırı sırasında neredeyse eski Fez kentine girdi.
Abdülkerim'in başarılarıyla karşılaşan ve onun yönettiği hareketin Kuzey Afrika'daki sömürge çıkarlarını tehdit ettiğini gören Fransız ve İspanyollar Madrid'de toplanan Fransa-İspanya Konferansı'nda birlikte eylem kararı aldılar. Bir İspanyol birliği Ajdir yakınındaki Alhucemas'a çıkarken Mareşal Philippe Pétain komutasında 160.000 kişilik bir Fransız ordusu güneyden saldırıya geçti (1925).Ezici teknolojik üstünlüğe sahip toplam 250.000 kişilik Fransız-İspanyol birleşik gücü karşısında Abdülkerim 27 Mayıs 1926'da teslim oldu ve Hint Okyanusu'ndaki Réunion Adasına sürüldü.

1947'de Fransa'da yaşama izni alarak Réunion Adasından ayrıldı ve Mısır hükûmetinden siyasi sığınma hakkı aldı. Beş yıl boyunca Kahire'deki Mağrip Kurtuluş Komitesi'ni yönetti. Fas'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Kral V. Muhammed tarafından Fas'a çağrıldı. Ancak Abdülkerim Kuzey Afrika topraklarında Fransız birlikleri bulunduğu sürece ülkesine dönmeyi reddetti.1963'te hayata gözlerini yumduğunda Kuzey Afrika'daki son sömürge olan Cezayir de Fransa'dan bağımsızlığını kazanmıştı.

Jean-Claude Van Damme'ın başrolünde oynadığı Legionnaire (1998) filmi, Fransız ordusuyla Abdülkerim'in gerilla kuvvetleri arasındaki çarpışmalarda geçmektedir.

Davis S. Woolman - Rebels in the Rif: Abd el Krim and the Rif Rebellion (1968)
Rupert Furneaux - Abdel Krim: Emir of the Rif (1967)

Adolfo Suárez González (25 Eylül 1932, Cebreros, İspanya - 23 Mart 2014, Madrid, İspanya), Temmuz 1976-Ocak 1981 arasında İspanya başbakanı. Francisco Franco'nun Falanj örgütünü yeniden düzenleyen Milliyetçi Hareket'in (Movimiento Nacional) genel sekreterliğini yapmıştır.
Babası küçük bir memurdu; annesi ise siyasi nüfuz sahibi ünlü Cebreros ailesinden geliyordu. Salamanca Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. Madrid Üniversitesi'nde doktora çalışmasını tamamladı. Taşrada, çoğunlukla Milliyetçi Hareket'te birçok kez görev aldıktan sonra ulusal radyo ve televizyon kurumunda çalıştı. 1968-69'da Segovia'da Milliyetçi Hareket'in il başkanı ve sivil vali olarak görev aldı, ardından genel müdür olarak radyo ve televizyon kurumuna döndü.
Mart 1975'te Milliyetçi Hareket'in genel sekreter yardımcılığına atandı ve aralıkta hem genel sekreter, hem de bakan oldu.Aynı yıl, Milliyetçi Hareket'in bünyesindeki ılımlı reformcu siyasi oluşum İspanyol Halk Birliği'nin kurucu üyesi ve daha sonra başkanı oldu. Haziran 1976'da siyasi partileri yasallaştıran yeni yasayı Cortes Generales'de şiddetle savundu.
Temmuz 1976'da Kral Juan Carlos'un tahta çıkmasından sonraki ikinci hükûmeti kurmakla görevlendirilmesi, Milliyetçi Hareket'teki konumu nedenieyle bazı tepkilere yol açtı. Ayrıca güçlü Katolik örgüt Opus Dei'yle de ilişkisi vardı. Ama görevi süresince ılımlı bir politika izledi. Siyasi güçler arasında diyalogu başlattı, Franco'cu orduyu karşısına almayı göze alarak sosyalist ve komünist partileri yasallaştırdı; 1936'dan sonraki ilk serbest seçimleri düzenledi.
Suárez, Demokratik Merkez Birliği (Unión de Centro Democrático, UCD) adıyla sosyal demokratlardan ve liberallerden oluşan bir parti kurdu. Bu parti 1977 seçimlerini kazandı ve Suárez dört yıllık bir dönem için iktidara geldi. Kurduğu hükûmet, İspanya'nın birçok bölgesi için özerklik isteyen çeşitli grupların baskısı ve Baskların giderek artan terör eylemleriyle yıprandı. Partisi içinde daha 1978'de huzursuzluk başladı ve muhalefetteki İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) gitgide güçlendi. 1979 seçimlerinde UCD Cortes Generales'de (Parlamento) salt çoğunluğu sağlayamadı, ama Suárez güvenoyuna başvurarak iktidarını sürdürdü. Eylül 1980'de beşinci bir hükûmet kurmak zorunda kaldı ve ancak Endülüs Sosyalist Partisi'ne tümüyle özerk bir bölgesel hükûmet kurulacağı sözünü vererek güvenoyu alabildi. Bu tutumu ve Baskların terör eylemlerinin tırmanması tüm ülkede hükûmetin saygınlığının daha da azalmasına yol açtı.
Suárez Ocak 1981'de başbakanlıktan ve UCD'nin başkanlığından istifa etti. Ağustos 1982'de Demokratik ve Sosyal Merkez (Centro Democrático y Social, CDS) adlı yeni bir siyasi parti kurdu.Ancak CDS hiçbir zaman Demokratik Merkez Birliği kadar başarılı olamadı, Suárez de 1991'de aktif siyasetten çekildi.
Adolfo Suárez, İspanya'da demokrasiye geçiş sürecinde kilit rol oynayan kişiliklerden biridir.

Antonio Tejero

Alman Sosyalist Partisi (Almanca: Deutschsozialistische Partei, DSP), 1918 yılında Weimar Cumhuriyeti döneminde kurulan aşırı sağcı ve Alman milliyetçisi bir siyasi parti. Alman siyasetinde Völkisch Hareketine bağlı siyasi partilerden biriydi.
1919 yılında kurulan Alman İşçi Partisine benzer bir siyasi ideolojiye sahipti. Parti özellikle 1918-1919 Alman Devrimi olayları döneminde Marksist sosyalizme eğilimli işçi sınıfını kendi partisine çekmek ve Alman işçilerine komünist düşünceleri terk ettirip Alman milliyetçisi bir çizgiye çekmeye çalıştı. Sosyalist ideolojinin bazı özelliklerini Alman milliyetçiliği ile birleştirme amacı güttü. Lakin Alman Sosyalist Partisi hiçbir zaman kendisine en çok benzeyen parti olan Alman İşçi Partisi kadar kitlesel büyük bir harekete dönüşemedi. Parti dağılmadan evvel birçok üyesini Alman İşçi Partisine kaptırdı. Parti kendini 1922 yılında feshettikten sonra üyelerinin çoğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisine (Nazi Partisi) katıldı.
Alman Sosyalist Partisi, Yahudi karşıtı düşünceleri de barındırmaktaydı. Alman işçi sınıfına, Almanya'yı tehdit eden Yahudi tehlikesi anlatılmaya çalışıldı. Komünizmin ve Yahudiliğin ortak noktalarını vurgulayan parti, işçi sınıfından oy almaya çalıştı. Lakin parti beklediği desteği alamadı.

Siegfried Zelnhefer. Deutschsozialistische Partei (DSP), 1920–1922 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Historische Lexikon Bayerns.

Alperen Ocakları Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı ya da kısaca Alperen Ocakları, kimi zaman Alperenler olarak anılan, Nizam-ı Âlem Ocakları ismiyle kurulmuş olan aşırı sağcı gençlik yapılanmasıdır.
Muhsin Yazıcıoğlu'nun kurucusu olduğu Büyük Birlik Partisi'ne (BBP) yakınlığı ile bilinen, amacını İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem olarak yani Allah’ın adını yüceltmek için âlemin düzeni şeklinde açıklayan ve genellikle Türk-İslam ülküsünü ve Türk milliyetçiliğini benimseyen bir kuruluş olarak tanımlanır.
Temel ilke olarak İslamiyet'i Allah ile kul arasında kabul etmenin bir sınır oluşturduğunu, İslamiyet'in yaşamın her alanına hükmetmesi gereken bir din olduğunu savunurlar. Seyyid Ahmet Arvasi'yi davanın önderi kabul ederler.
Vakfın, dernek statüsünde faaliyetlerini gerçekleştirdiği döneme ait tüzüğünde; sivil toplum faaliyetlerinin etkinleştirilmesi ve geliştirilmesini sağlamak ve bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek, ülkenin geleceği olan gençlerin kişisel gelişimlerine katkıda bulunmak, gençlerin faydalanacağı eğitim kursları düzenlemek, gençlerin millî ve manevi hassasiyetlere sahip olmasını sağlamanın amaçlandığı yer almaktadır.

1 Ekim 1992'de Muhsin Yazıcıoğlu'nun talimatıyla Nizam-ı Âlem Ocakları ismi ile kuruldu. İlk ve kurucu genel başkanlığını Servet Avcı yaptı. Temmuz 1994'te Genel Başkan Servet Avcı, genel başkanlık görevini, Emir Kuşdemir'e devretti.
Nizam-ı Âlem Ocakları Türkiye genelinde aktivite ve etkinliklerini artırdı. Nizam-ı Âlem Ocakları‘nın İstanbul ve Ankara temsilcilikleri başta olmak üzere bazı illerdeki oluşumlarının Bosna-Hersek ile Çeçenistan'a destek gösterileri, Çeçenistan'a gıda ve giyecek yardımında bulunmaları, bu dönemde Nizam-ı Âlem hareketinin önünü açtı.

Nizam-ı Âlem Ocakları'nın ve yayın organı Alperen Dergisi'nin yayımlanan sayılarının ardından, yazılara ve dergiye davalar açılmaya başladı. Açılan davaların ardından, Genel Başkan Yardımcısı ve derginin yazarlarından Abdullah Çevik, 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Haziran 1995'te Nizam-ı Âlem Ocakları Genel Başkanı Emir Kuşdemir, genel başkanlık görevini Süleyman Doğan'a devretti.
Süleyman Doğan döneminde yurt çapında Çeçenistan'a destek olmak amacıyla yardım kampanyaları ve protestolar düzenlendi. Bosna'da, Filistin'de, Cezayir'de, Çeçenistan'da Müslümanların durumu görmezden gelindiği gerekçesiyle Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Butros-Gali'nin Türkiye'ye yapacağı ziyaret, Nizam-ı Âlem Ocakları'nın protesto gösterileriyle engellendi.
Süleyman Doğan, Aralık 1995'te genel başkanlık görevini Yavuz Ağıralioğlu'na devretti.
1996 yılı Mart ayında Nizam-ı Âlem Ocakları, ”Nizam-ı Âlem Ocakları Vakfı” olma sürecine girdi.
8 Mart 1997 tarihinde Yavuz Ağıralioğlu, genel başkanlık görevini Ege Bölge Başkanı görevinde bulunan Tuna Koç'a devretti. Tuna Koç, yeni başladığı görevinde eğitim çalışmalarına fazlaca yüklenerek, tüm teşkilatlarda bir eğitim seferberliği başlattı. Üniversiteli Öğrenciler Birliği ve Liseli Öğrenciler Birliği gibi yapısal değişiklikleri de teşkilatlar üzerinde uygulandı.
Bu dönemde Kosova'daki yaşanan olayları dünya kamuoyuna duyurabilmek ve Birleşmiş Milletler'i harekete geçirebilmek amacıyla birçok faaliyet düzenlendi. 2000 yılına girerken yılbaşı gecesi Ankara Sakarya Caddesi'nde 1999 Gölcük depremi sonrası depremzedelerin sıkıntılarını yurt gündeminde diri tutabilmek ve böyle bir hüzün ortamında eğlence yapmanın Müslüman-Türk toplumunun ahlakına ters düştüğünü ifade edebilmek için yoğun katılımlı bir protesto düzenledi.
Şubat 2000'de Genel Başkan Tuna Koç görevini Yüksel Türkay'a devretti. Bu dönemde Ocağın ismi “Alperen Gençlik Ocakları” olarak değiştirildi.
12 Temmuz 2006 tarihinde göreve gelen Serkan Tüzün, genel başkanlık görevini Eyüp Gökhan Özekin'e devretti.
Özekin döneminde Yerli Düşünce isimli yeni bir yayın organı oluşturuldu ve bu dergi fikir çevrelerinde olumlu tepkiler aldı. Alperen Ocakları'na kurumsal kimlik oluşturma adına önemli faaliyetler yapan Özekin, dönemin BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte de Kosova ziyaretlerine katılarak çeşitli temaslarda bulundu. Çeçenistan'a yardım gecesi de organize eden Özekin, genel başkanlık görevini 20 Aralık 2008 tarihinde bu görevi Abdullah Gürgür'e devretti.
Kasım 2015'te göreve Murat Aslan geldi. Aslan döneminde Alperen Ocakları devam eden Suriye iç savaşında Türkmenlerin yanında durdu ve Türkmendağı'na birçok yardım organizasyonu gerçekleştirdi. Yine bu dönemde Kerkük'ün Bölgesel Kürt Yönetimine katılması için yapılması planlanan referanduma karşı Alperen Ocakları'nın yurt genelinde protestolar düzenlendi. Aslan beş yıllık genel başkanlık görevini 21 Aralık 2019 tarihinde Samet Bağcı'ya devretti. Samet Bağcı ise 29 Mayıs 2023'te yeni genel başkanlık görevini Ali Can Kocaman'a devreti. Ali Can Kocaman şu an aktif olarak Alperen Ocakları Vakfı Genel Başkanıdır.

Alp eski Türkçede cesur, savaşçı ruhlu, yiğit kişilere verilen sıfattır. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesiyle beraber Alplerin "erenliğe" çağrıldığına inanılır. Allah ve Peygamber yolunda savaşanlar böylece mücahid anlamına gelen Alperenler olarak anılmaya başlar. Türklerin üç kıtaya Alperenlik ismi ile yayıldığına inanılır. Türk-İslam ülküsüne inanan Nizam-ı Âlem Ocakları, “Alperen” kelimesinin kuruluşunda da gündeme gelmesi sebebiyle 2000 yılında Alperen Ocakları adını alır. Bu değişim, hem 28 Şubat döneminde irticai faaliyetlerle suçlanmanın önüne geçmek hem de gençlere daha rahat ulaşabilmek amacıyla yapılmıştır.
Alperen Ocakları amblemi hilal ve üç tuğdan oluşur. Hilal İslamiyeti, içindeki üç tuğ devlet, millet ve hâkimiyet kavramlarını temsil eder ve bu unsurlar şöyle açıklanır:

Hilal: Küfrün karşısında imanın, haçın karşısında İslâm'ın işareti olduğuna inanılır.
Devlet: Birliğin, beraberliğin, gücün ve otoritenin adıdır. Alperen Ocakları'nın devlet anlayışı "millet için devlet" anlayışıdır. Şeyh Edebali'nin "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözü Alperenlerin devlet kavramını şekillendirir.
Millet: Devlet içerisinde yaşayan unsurların tümüne verilen isimdir. Alperen Ocakları'nın millet anlayışı; dil, din, ortak tarih şuuru, kültür bakımından farklı unsurların bir arada yaşamasını zenginlik olarak kabul eder. Farklılıklar ve millet içerisinde ayrılık gerekçesi olarak gösterilen unsurlar reddedilir.
Hâkimiyet: Mutlak hâkimiyet sahibinin Allah olduğuna inanılır.

Alperen Ocakları, İslam'ı daha önde tutmak kaydıyla Türk milliyetçiliğine bağlı kalmaktadır. Millî kimliği oluşturan ve uzun tarihî geçmişte kader birliği yaptığına inandığı topluluklar ile köken farkına bakmaksızın omuz omuza ilerlemeyi savunur. Ülkedeki problemlerin çözülmesinde ortak bilinci güçlü kılmayı ve birlikte yaşama idealini perçinleyecek millî bir kültür üretme amacını hedefler. Hiçbir kesimi ötekileştirmeden, bütün insanları ilk insan ve peygamber Âdem'in çocukları olarak görerek bu ölçü çerçevesinde Türk milletine karşı duyduğu derin sevgi, bağlılık ve sorumluluk şuurunu yerleştirmeyi amaçlar. Milliyetçilik anlayışını İslam ile bütünleşmiş, Türk-İslam medeniyeti ülküsünü esas alan ve “İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem” diyen Alperenlik davası olarak açıklar.

1 Ekim 1992'de kurulan Nizam-ı Âlem Ocakları, Nizam-ı Âlem Ocakları Dergisi ile yayın hayatına atıldı. Dergi, maddi yetersizlik ve sıkıntılardan dolayı 8 ay süreyle dört sayı olarak çıkarılabildi. Son sayısı 1993 yılı Nisan ayında yayımlandı. 1997'de Tuna Koç'un genel başkan olarak göreve başlamasının ardından Nizam-ı Âlem Ocakları Dergisi tekrar yayın hayatına atıldı ve beraberinde Genç Alperen Dergisi ile birlikte çıkarılmaya başlandı.

Nizam-ı Âlem Ocakları Dergisi'nin yayın hayatına son verilmesinin ardından Nizam-ı Âlem Ocakları, 1 Aralık 1993'te Alperen Dergisi adıyla yeniden yayın hayatına girdi ve çalışma faaliyetlerini bu derginin etrafında sürdürdü. Derginin yayın hayatına 3. sayı çıkarıldıktan sonra, Temmuz 1994'e kadar ara verilmek durumunda kalındı. Tekrar yayın hayatına başlayan dergi, yayımlanan yazılara ve dergiye açılan davalar nedeniyle maddi sıkıntıya düştü ve Ekim 1994'te yayın hayatına ara verildi. Mart 1995'te tekrar yayın hayatına başlayan Alperen Dergisi'nin açılan davalar ve cezalar sebebiyle tirajlarında düşüş yaşandı.

Twitter'da Alperen Ocakları 2 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Youtube'da Alperen Ocakları 25 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi (İngilizce: House Committee on Un-American Activities) 1934–1975 yılları arasında Soğuk Savaş döneminde ABD Temsilciler Meclisi'nde oluşturulan anti-komünist komite. Faaliyetleri özellikle 1950'lerde ivme kazanan bu komite birçok Amerikalı sanatçı ve aydınları soruşturmaya almıştır. 1969'da Komite'nin adı "İç Güvenlik Komitesi (House Committee on Internal Security)" olarak değiştirilmiş, 1975'te ise yetkileri "Temsilciler Meclisi Adli Kurulu"na aktarılmıştır.
Joseph Raymond McCarthy öncülüğünde başlatılan soruşturmalar Cadı Kazanı olarak adlandırıldı. Soruşturmalarda Albert Einstein, Hanns Eisler, Orson Welles, Jules Dassin gibi pek çok önemli sanatçı Sovyet ajanı suçlamasıyla yargılandı. Soruşturmalarda yargılanan Elia Kazan pek çok sanatçıyı ihbar ederek kendisinin hep komünizme karşı olduğunu belirterek aydınların tepkisini çekti.
Komite'nin faaliyetleri Arthur Miller tarafından oyunlaştırıldı ve Miller da soruşturmalardan nasibini aldı.

Bulunduğumuz Yol (film)
The Majestic (film)

Amerikan Nazi Partisi, Amerika Birleşik Devletleri Donanmasında Binbaşı olarak görev yapan emekli asker George Lincoln Rockwell tarafından kurulmuş olan parti. Arlington, Virginia merkezli olarak Dünya Free Enterprise Nasyonal Sosyalistler Birliği (WUFENS) adı altında kuruldu ama daha sonra medyanın ilgisini maksimum düzeyde çekebilmek için ismi 1960 yılında Amerikan Nazi Partisi olarak değiştirildi. 1967'de partinin kurucusu George Lincoln Rockwell eski bir parti üyesi tarafından vurularak öldürüldükten sonra partinin başkan yardımcısı olan Matt Koehl parti liderliğini devraldı. Koehl'in komutası altındaki Amerikan Nazi Partisi, 1970'ler ve 1980'lerde üyeler arasında ideolojik anlaşmazlıklara maruz kaldı. 1 Ocak 1983'ten itibaren "Franklin Road genel merkezinde bir lider olan Martin Kerr, 1982 yılında örgütün adını Yeni Düzen olarak değiştirip Midwest'e taşındığını duyurdu". Mali ve yasal sorunların yanı sıra işe alım sorunları nedeniyle Koehl, grubun merkezini DC bölgesinden taşımak zorunda kaldı ve sonunda Wisconsin ve Michigan'daki dağınık yerlere doğru yol aldı. Koehl'in 2014'te ölümünden sonra, uzun süredir Yeni Düzen'in üyesi ve memuru olan Martin Kerr, liderliği üstlendi ve Yeni Düzen web sitesini ve organizasyonunu sürdürüyor.
Orijinal Amerikan Nazi Partisi'nin eski bir üyesi olan Rocky Suhayda, Amerikan Nazi Partisi adını kullanarak kendi organizasyonunu kurdu ve en az 2008'den beri aktiftir. Suhayda, Rockwell ile Rockwell'in eski organizasyonu arasında hiçbir doğrudan yasal veya finansal bağlantı olmamasına rağmen, Rockwell'in kurucusu olduğunu iddia etmektedir. Orijinal Amerikan Nazi Partisi ile Rocky Suhayda'nın grubu arasındaki ideolojinin yanı sıra tek bağlantı, web sitelerinde Rockwell'in 1960'lar dönemi dergisi The Stormtrooper'ın yeniden basımlarını satmalarıdır. Suhayda'nın Amerikan Nazi Partisi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük neo-Nazi grubu olan Ulusal Sosyalist Hareketi kınamaktadır. Suhayda'nın partisi NSM'yi ulusal sosyalist bir grup olarak görmemektedir ve Suhayda, NSM'nin kurucusu, Joy of Satan'ın kurucusunun kocası Clifford Herrington'ın şeytana tapan biri olduğunu söylemektedir.

Neo-Nazi organizasyonları listesi

Amerikan Nazi Partisi resmi sitesi 9 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nasyonal Sosyalist Hareketi'nin resmi internet sitesi 26 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Bu grubu Rocky J. Suhayda canlandırdı ama ANP farklıdır. Bazen NSM "Amerika'nın Nazi Partisi" olarak kendisini ifade eder.)

Ante Pavelić (14 Temmuz 1889, Bradina, Bosna - 28 Aralık 1959, Madrid, İspanya), Hırvat faşist siyasetçi. II. Dünya Savaşı'nda Almanya ve İtalya'nın uydusu olan Hırvatistan Bağımsız Devleti'nin başkanlığını yaptı. Savaşın ardından Nazi kaçış yolları sayesinde Arjantin'e kaçabilmiştir, ömrünün kalan günlerini işlediği savaş suçlarından dolayı yargılanmadan sığındığı Franco İspanyası'nda tamamlamıştır.

Koniçe'nin kuzeyindeki Ivan Dağı'nın eteklerinde, daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun bir parçası olan Hadžići'nin yaklaşık 15 kilometre (9.3 mil) güneybatısında Bradina'nın Herzegovini köyünde dünyaya geldi.
Pavelić'in ailesi yeni bir aramak amacıyla Jezce'nin dışında Müslüman mektebinin bulunduğu Jezero köyüne taşındı. Burada Bosna ve Müslümanlara karşı tutumunu etkileyen Müslüman geleneklerini ve derslerini öğrendi. Müslüman çoğunlukta olan bir şehir olan Travnik'te büyüdü. Burada ayrıca Cizvit ilkokulunda da eğitim aldı. Daha sonra Boşnak Müslüman kültürünün siyasi görüşleri üzerinde büyük bir etkisi oldu. Hırvat milliyetçiliği duygusu, Lika'yı ebeveynleriyle birlikte ziyaret ederek büyümesi ve burada kasaba halkını Hırvatça konuştuğunu görmesi ve sadece köylülerin dinini değil dilini de fark etmesiyle gelişti. Travnik'te okula devam ederken, Haklar Partisi'nin lideri Ante Starčević'in milliyetçi ideolojilerine ve onun halefi Josip Frank'a bağlı oldu.
Sağlık sorunları 1905'te kısa bir süre eğitimini kesintiye uğrattı. Yaz aylarında Saraybosna-Višegrad arasındaki demiryolunda iş buldu. Eğitimini ağabeyi Josip'in yaşadığı Zagreb'de sürdürdü. Zagreb'de liseye gitti. Dördüncü sınıftaki derslerini tamamlamaması üzerine tekrar sınava girmek zorunda kaldı. Lise yıllarının başlarında, Haklar Partisi'ne ve ayrıca Avusturya-Macaristan Ordusu Albayı Slavko Kvaternik'in kayın babası olan Josip Frank tarafından kurulan Frankovci öğrenci örgütüne katıldı. Daha sonra, Senj'deki lisedeki klasik spor salonunda beşinci sınıfını tamamladı. Sağlık sorunları yine eğitimine ara verdi ve Buzet yakınlarındaki Istria'da işe girdi. 1909'da Karlovac'daki altıncı sınıf derslerini bitirdi. Yedinci sınıf dersleri Senj'de tamamlandı. 1910 yılında Zagrep'te mezun olduktan sonra Zagrep Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. 1912 yılında Slavonya-Hırvatistan Banı Slavko Cuvaj'a suikast girişiminde bulunduğu şüphesiyle tutuklandı.  1914 yılında hukuk fakültesindeki öğrenimini tamamladı ve Temmuz 1915'te doktorasını aldı. 1915-1918 yılları arasında Haklar Partisi başkanı Aleksandar Horvat'ın bürosunda görev yaptı. Görevini tamamladıktan sonra Zagreb'de avukat oldu.

Zagreb'de avukatlık yaparken, milliyetçi Hırvat Halk Partisi'ne girdi. 1920'de Zagreb il ve eyalet meclisine seçildi. 1927-29 yılları arasında Yugoslav Parlamentosu'nda (Skupština) milletvekili olarak görev yaptığı sırada ülkenin merkezileştirilmesine şiddetle karşı çıktı.

Kral Aleksandar'ın 1929 yılında diktatörlük yetkileriyle donatılması üzerine İtalya'ya geçti ve Ustaşa adlı örgütü kurdu. Ustaşa programında, tren saldırıları ve suikastlar gibi terör eylemlerini birleştirdi; 1932'de Lika'da küçük bir ayaklanma gerçekleştirdi. Ustaşa, 9 Ekim 1934 tarihinde Bulgar milliyetçisi örgüt IMRO ile birlikte Marsilya'da Kral I. Aleksandar'ı öldürdü. Gıyaben Fransa'da yargılanarak cezalandırıldı ve uluslararası baskı altında İtalyanlar tarafından 18 ay boyunca hapsedildi ve takip eden dönemde Ustaşa büyük oranda etkisiz hale geldi.

Yugoslavya'nın Nisan 1941'de Mihver Devletleri'nin denetimine girmesinden sonra Bosna'yı ve Dalmaçya'nın bir bölümünü içine alan Bağımsız Hırvatistan Devleti'nin başkanı (poglavnik) oldu. Zadom Spremni (Anavatan İçin Hazırız) sloganını benimseyen Ustaşa rejimi Ortodoks Sırplara ve Yahudilere karşı bir soykırım  politikası uyguladı.

Almanların yenilmesi ve Josip Tito önderliğindeki komünist Partizanların başarısı üzerine Mayıs 1945'te Hırvatistan'dan ayrıldı, Avusturya ve İtalya'da Cizvit manastırlarında saklandı; Nazi kaçış yolları sayesinde sahte bir kimlikle Cenova'dan 1948'de Arjantin'e kaçtı.
1957'de düzenlenen bir suikasttan kurtuldu ve Paraguay'a kaçtı; 29 Kasım 1957 tarihinde Franco İspanyası'nın başkenti Madrid'e geldi. Hırvat Kurtuluş Hareketi'nin üyeleri ile temasa devam etti ve dünyanın dört bir yanından ziyaretçi kabul etti. Muhtemelen İspanyol yetkilileri ile anlaşarak, ailesi ile gizlice yaşıyordu ve kendisine sığınma hakkı verilmesine rağmen, İspanyol yetkililer onu halkın gözü önünde yaşamasına izin vermedi. 1958 yazında Madrid, Münih Hırvat Dernekleri Meclisine bir mesaj gönderdi. Tüm Hırvatların Hırvatistan'ı yeniden kurulması amacı ile birleşerek bağımsız bir devletin kurulması arzusunu dile getirdi.
Vasiyetinde Hırvat Kurtuluş Hareketi'nin başkanı olarak halefi olan Stjepan Hefer'i gösterdi. 28 Aralık 1959 tarihinde, 70 yaşında, Madrid'deki bir Alman hastanesinde öldü. Naaşı Madrid'in en eski özel mezarı olan San Isidro Mezarlığında toprağa verildi.

Sosyalistlere Karşı Yasa ya da Sosyal Demokrat Çabaların Kurumsal Tehlikelerine Karşı Yasa, (Almanca: Sozialistengesetze; orijinali: Gesetz gegen die gemeingefährlichen Bestrebungen der Sozialdemokratie) Otto von Bismarck döneminde 21 Ekim 1878'de Almanya'da çıkartılan antikomünist yasa. Buna yasaya göre, Almanya Sosyal Demokrat Partisi'nin bütün örgütleri ve işçilere ait yayın organları yasaklanmış, sosyalist yayınlar toplattırılmış ve dönemin sosyal demokratları cezalandırılmıştır.

Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP), 1874 seçimlerinde % 6,5, 1877'de % 7,1 ve 1878'de % 7,6 oy oranına ulaştı. Bu durumu kendine tehdit olarak gören Otto von Bismarck, Sosyalistlere Karşı Yasa'yı faaliyete geçirdi.
Ünlü sosyalist düşünür Karl Marx, Anti Sosyalist Yasa'nın hazırlanmaya başladığı ancak henüz yürürlüğe konmamış olduğu günlerde, işçi sınıfına karşı zor kullanılmasına karşı işçilerin de zor kullanılmasını önermekte; aynı zamanda birlikte seçilmiş bir hükûmet içinde yer alacak işçi sınıfının üyeleriyle yasal reformlar yapılabileceğinden bahsetmiştir.

Mayıs 1880, Mayıs 1884, Nisan 1886 ve Şubat 1888 tarihlerinde olmak üzere toplam 4 kere yayınlanan bu yasa, tüm sosyalist örgütlenmeleri partileri kapatmış, toplanma ve dernek kurma hakkını askıya almış, bununla birlikte dönem sözcüleri işçilerin sistemle bütünleşme çabasına girmesini önermiştir. Genel Alman İşçileri Birliği'nin kurucularından ve ilk sekreteri olan Vahlteich Karl Julius yasanın yürürlüğe girmesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne göçmüştür.
Yasanın yürürlükte kaldığı 1878-1890 yılları arasında SPD, yarı illegal örgütlenme gerçekleştirdi ve, 1890'daki seçimlerde oyların % 19.7'sini alarak en büyük parti durumuna geldi. Yasa, 1 Ekim 1890'de yoğun baskılar sonucu kaldırıldı.

Antikomünizm
Barış Koruma Kanunu

Anti-komünist toplu katliamlar, komünistlerin, komünist olduğu iddia edilen kişilerin veya onların destekçisi olduğu iddia edilen kişilerin, anti-komünistler ve komünizme karşı çıkan siyasi örgütler veya hükûmetler tarafından siyasi amaçlı toplu katliamlarıdır. Komünist hareket kurulduğu günden bu yana muhalefetle karşı karşıya kalmış ve bu muhalefet çoğu zaman örgütlü ve şiddete dayalı olmuştur. Soğuk Savaş sırasında yürütülen birçok anti-komünist toplu katliam çabaları, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Bloğu müttefikleri tarafından desteklendi. 1965-66'daki Endonezya toplu katliamları ve Guatemala İç Savaşı sırasında Guatemala ordusu tarafından gerçekleştirilen katliamlar da dahil olmak üzere ABD destekli bazı toplu katliamlar soykırım eylemleri olarak kabul edilir.

Beyaz Terör, 1795 yılında Fransız Devrimi sırasında, Fransız tahtına sadık olanların sabit beyaz bayrağına atıfta bulunarak her türlü karşı-devrimci şiddeti belirtmek amacıyla ortaya atılan bir terimdir. O zamandan beri tarihçiler ve bireysel gruplar, daha geniş anlamda koordineli karşı-devrimci şiddeti tanımlamak için Beyaz Terör terimini kullanmaktadırlar. Tarih boyunca pek çok Beyaz Terör grubu, karşı-devrimci ve anti-komünist gündemlerinin bir parçası olarak komünistleri, komünist olduklarını iddia edenleri ve komünizm sempatizanlarını zulmetmiş, saldırmış ve öldürmüştür. Tarihçi Christian Gerlach, "her iki taraf da teröre başvurduğunda, 'kızıl' terör genellikle 'beyaz' terörle karşılaştırıldığında sönük kalıyordu" diye yazdı ve Paris Komünü'nün ezilmesini, İspanya İç Savaşı'nın dehşetini ve 1965-66'daki Endonezya toplu katliamlarını örnek olarak gösterdi.

Latin Amerika, 20. yüzyılda pek çok kanlı iç savaş ve toplu katliamla harap oldu. Bu çatışmaların çoğu ya siyasi amaçlıydı ya da siyasi meseleler etrafında dönüyordu ve birçoğunda anti-komünist kitlesel katliamlar işlendi.

1976'dan 1983'e kadar Arjantin'deki askeri diktatörlük, Jorge Rafael Videla liderliğindeki Ulusal Yeniden Örgütlenme Süreci, devlet terörü döneminde komünizm veya diğer sol görüşlere sempati duyduğundan şüphelenilen 9.000 ila 30.000 sivilin tutuklanmasını ve infaz edilmesini organize etti. Mağdurların çocuklarına bazen yeni bir kimlik veriliyor ve çocuksuz askeri aileler tarafından zorla evlat ediniliyorlardı. 2000'li yıllarda yargılanan cinayet failleri, eylemlerinin Komünizme karşı bir "savaşın" gerekli bir parçası olduğunu savundular. Bu süreç, Latin Amerika'nın Güney Koni ülkelerinin koordineli istihbarat servisleri tarafından binlerce sol görüşlü muhalifin ve iddia edilen komünistlerin bastırılması ve öldürülmesini içeren ve Pinochet'nin Şili'si tarafından yönetilen ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen Operasyon Condor adlı daha geniş bir anti-komünist operasyonun parçasıydı.

1932'de, Komünist Parti'nin önderlik ettiği, Maximiliano Hernández Martínez'in Salvador askeri diktatörlüğüne karşı başlatılan ayaklanma Salvador Silahlı Kuvvetleri tarafından acımasızca bastırıldı ve 30.000 köylünün ölümüyle sonuçlandı.
El Salvador İç Savaşı (1979-1992) , El Salvador'daki askeri yönetim ile Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN) olarak bilinen beş sol görüşlü gerilla örgütünün koalisyonu arasındaki çatışmadır. 15 Ekim 1979'daki darbe, hükûmet tarafından darbe karşıtı protestocuların ve gerillalar tarafından da kargaşa karşıtı protestocuların öldürülmesine yol açtı ve yaygın olarak iç savaşa doğru giden bir dönüm noktası olarak görülüyor.
Ocak 1980'de sol görüşlü siyasi örgütler birleşerek Kitlelerin Koordineli Devrimcileri'ni (KDRM) kurdular. Birkaç ay sonra sol görüşlü silahlı gruplar birleşerek Birleşik Devrimci Direktörlüğü (DRU) kurdular. Ekim 1980'de Komünist Parti ile birleşmesinin ardından ismi FMLN olarak değiştirildi. Bu iç savaş 12 yıldan fazla sürdü ve her iki taraftan da aşırı şiddet görüldü. Ayrıca, ölüm mangaları tarafından sivillerin kasıtlı olarak terörize edilmesi ve hedef alınması, çocuk askerlerin silah altına alınması ve çoğunlukla ordu tarafından gerçekleştirilen diğer insan hakları ihlalleri de buna dahildir. Çatışma sırasında bilinmeyen sayıda insan "kayboldu" ve Birleşmiş Milletler 75.000'den fazla kişinin öldürüldüğünü bildirdi. Amerika Birleşik Devletleri, Jimmy Carter ve Ronald Reagan yönetimleri sırasında El Salvador hükûmetine büyük miktarda askeri yardım sağlayarak çatışmaya katkıda bulundu.

ABD destekli Guatemala Silahlı Kuvvetleri'nin gerilla ordusunda gerillaların ve özellikle komünistlerin sivil işbirlikçilerinin katliamları, zorla kaybetmeleri, işkenceleri ve toplu infazları 1965'ten beri yaygındı. Bu, askeri rejimin uzun süredir uyguladığı bir politikaydı ve Amerika Birleşik Devletleri yetkilileri tarafından da biliniyordu. 1984 tarihli bir raporda "terör yoluyla otoritesini sürdüren askeri bir hükümetin binlerce kişiyi katletmesi" ele alınıyordu. İnsan Hakları İzleme Örgütü, silahlı kuvvetlerin çoğunlukla silahsız sivillere karşı gerçekleştirdiği olağanüstü zalimce eylemleri anlattı.
Baskı, çoğunluğu yerli halkın yaşadığı ve Yoksulların Gerilla Ordusu'nun faaliyet gösterdiği kuzey eyaletlerinde soykırım boyutlarına ulaştı. Guatemala ordusu, geleneksel olarak alt insan olarak görülen Maya halklarını gerillaları destekleyen halklar olarak gördü ve Maya köylülerine karşı toptan bir katliam ve kaybolma hareketi başlattı. Savaşın erken dönemlerinde Yerli köylülere yönelik katliamlar yaşanmış olsa da, Yerli halka karşı sistematik terör kullanımı 1975 civarında başlamış ve 1980'lerin ilk yarısında zirveye ulaşmıştır. Guatemala İç Savaşı sırasında yaklaşık 200.000 Guatemalalının öldürüldüğü ve bunların arasında en az 40.000 kişinin "kaybolduğu" tahmin ediliyor. CEH tarafından belgelenen 42.275 bireysel öldürme ve "kaybetme" vakasının %93'ü hükûmet güçleri tarafından öldürüldü. Mağdurların %83'ü Maya, %17'si ise Ladino'ydu.

20. yüzyılda Asya'daki siyasal ve ideolojik mücadeleler sıklıkla komünist hareketleri de içeriyordu. Asya'da büyük çapta anti-komünist kitle katliamları işlendi.

12 Nisan 1927 Şanghay Katliamı, Kuomintang'daki (KMT) Çan Kay Şek'in muhafazakar kanadının askerî güçleri tarafından Şanghay'daki Çin Komünist Partisi (ÇKP) örgütlerine yönelik şiddetli bir bastırma eylemiydi. Olaydan sonra, ikincisi kontrolü altındaki tüm bölgelerde komünistlere karşı tam kapsamlı bir tasfiye gerçekleştirdi ve Guangzhou ve Çangşa gibi şehirlerde daha da şiddetli bastırmalar gerçekleşti. Tasfiye, KMT'nin sağ ve sol kanatları arasında açık bir ayrılığa yol açtı ve Chiang Kai-shek, Wuhan'daki Wang Jingwei liderliğindeki orijinal sol kanat KMT hükûmetine karşı Nanjing'de sağ kanadın lideri olarak kendini ilan etti.
12 Nisan günü şafak vakti çete üyeleri, sendika işçilerinin kontrolündeki Zhabei, Nanshi ve Pudong gibi ilçe ofislerine saldırmaya başladı. Çan, olağanüstü hal kararnamesi ile 26. Ordu'ya işçi milislerini silahsızlandırma emri verdi ve bunun sonucunda 300'den fazla kişi öldü ve yaralandı. Sendikalı işçiler 13 Nisan'da Chiang'ı kınamak için kitlesel bir miting düzenlediler ve binlerce işçi ve öğrenci protesto amacıyla 26. Ordu'nun 2. Tümen karargahına gitti. Askerler ateş açtı, 100 kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı. Çan, Şanghay Geçici Hükûmeti'ni, işçi sendikalarını ve Komünist kontrolü altındaki bütün diğer örgütleri feshetti ve Du Yuesheng'in kontrolü altında Kuomintang'a bağlı bir sendikalar ağı yeniden örgütledi. 1.000'den fazla komünist tutuklandı, 300'e yakını idam edildi, 5.000'den fazlası kayboldu. Batılı haber kaynakları daha sonra General Bai'ye "Komünist Kafaların Kesicisi" lakabını taktılar.
Whampoa Askeri Akademisi mezunu olan komünist geçmişe sahip bazı Ulusal Devrim Ordusu komutanları sempatizanlıklarını gizli tuttular ve tutuklanmadılar ve birçoğu Çin İç Savaşı'nın başlamasından sonra komünistlere bağlılıklarını değiştirdiler.
Nanjing-Wuhan ayrılığı (Çince: 宁汉分裂) olarak bilinen iki rakip KMT hükûmetleri uzun ömürlü olmadı. Çünkü Wuhan Kuomintang'ı da lideri Wang, Joseph Stalin'in Mihail Borodin'e ÇKP'nin çabalarının örgütlenmesi ve böylece sol görüşlü KMT'yi devirip Wuhan hükûmetini ele geçirmesi yönündeki gizli emrini öğrenmesinin ardından komünistleri şiddetli bir şekilde tasfiye etmeye başladı. Kanton, Xiamen, Fuzhou, Ningbo, Nanjing, Hangzhou ve Çangşa'da 20 gün içinde 10.000'den fazla komünist tutuklanarak idam edildi. Sovyetler Birliği, KMT ile işbirliğini resmen sonlandırdı. Komünist sempatizanı olan Wang, misilleme korkusuyla Avrupa'ya kaçtı. Wuhan Milliyetçi hükûmeti kısa sürede dağıldı ve Chiang, Kuomintang'ın tek meşru lideri olarak kaldı. KMT tarafından yürütülen baskı kampanyalarında bir yıl içinde Çin Anakarası'nda 300.000'den fazla insan öldürüldü.
Şanghay Katliamı sırasında Kuomintang, ayakları bağlanmamış kısa saçlı kadınları da hedef aldı ve bu tür "geleneksel olmayan" kadınların radikal olduğunu varsaydı. Kuomintang güçleri, yerel halkı korkutmak amacıyla göğüslerini kesti, kafalarını tıraş etti ve parçalanmış cesetlerini teşhir etti.

Kuomintang ile komünistler arasındaki iç savaş sırasında her iki taraf da Çin Halk Cumhuriyeti üzerinde hegemonya kurmak amacıyla sivil halka ve hatta kendi ordularına karşı kitlesel şiddet uyguladı. İç savaş sırasında, Kuomintang'ın anti-komünist kanadı, asker toplama kampanyaları sırasında çatışmaya girmeden önce 1.131.000 askeri öldürdü. Ayrıca Kuomintang fraksiyonu iç savaş sırasında 1 milyon sivili katletti. Bu sivil kurbanların çoğu köylülerdi.

Bağımsız Doğu Timor Devrimci Cephesi liderlerine karşı komünizmle ilgili asılsız suçlamalar yayınlayarak ve Timor Demokratik Birliği koalisyonunda anlaşmazlık yaratarak Endonezya hükûmeti Doğu Timor'da istikrarsızlığa yol açtı ve gözlemcilere göre onu işgal etmek için bir bahane yarattı. Endonezya'nın Doğu Timor'u işgali sırasında Endonezya Ulusal Silahlı Kuvvetleri, yaklaşık 150.000 (1975-1999)  Doğu Timor vatandaşını veya nüfusunun yaklaşık beşte birini öldürdü ve aç bıraktı. Oxford Üniversitesi, işgali Doğu Timor soykırımı olarak adlandıran akademik bir fikir birliğine vardı ve Yale Üniversite

Antonio Cánovas del Castillo (d. 8 Şubat 1828, Málaga, İspanya - ö. 8 Ağustos 1897, Santa Agueda, Guipúzcoa, İspanya), İspanyol devlet adamı, başbakan ve 1876 Anayasası'nın hazırlayıcısı. Bourbon Hanedanı'nın yeniden İspanya tahtına geçmesini sağlamıştı.

Babasının ölümü üzerine, Madrid'e giderek akrabası, yazar Serafín Estébanez Calderón ve banker José Salamanca'nın koruması altına girdi. 1852'de General Leopoldo O'Donnell'la tanıştırıldı ve onun siyasal danışmanı oldu. 1854'te O'Donnell'ın öncülük ettiği ayaklanmada yer aldı ve hareketin programını oluşturan Manzanares Bildirgesi'ni kaleme aldı. 1854 seçimlerinde Málaga bölgesinden Cortes'e seçildi. Ama kurulan Espartero-O'Donnell hükûmetini benimsemediği için istifa etti ve hükûmetin kendisine önerdiği Vatikan'daki rahat bir görevi kabul etti (1855).
1857'de İtalya'dan dönen Cánovas, çeşitli hükûmet görevlerinde bulunduktan sonra, Alejandro Mon hükûmetinde içişleri bakanlığı (1864) ve O'Donnell hükûmetinde sömürgeler bakanlığı (1865) yaptı. II. Isabel'in tahttan indirilmesinden (29 Eylül 1868) sonra General Prim'in topladığı Cortes'e katıldıysa da, Amadeus monarşisinin (1870-73) desteklemeyi reddetti. Alfonso yanlılarının önderliğini üstlenerek XII. Alfonso'nun dönüşünü sağladı.
Restorasyon'un (1875) ve 1931'e kadar yürülükte kalan 1876 Anayasası'nın baş sorumlusu olarak Üçüncü Carlista Savaşı'nın bir an önce sona ermesi için var gücüyle çalıştı.
General Martínez-Campos'un Alfonso'yu Sagunto'da kral ilan etmesinden (29 Aralık 1874) sonra başbakan oldu. Sonraki yıllarda bu görevi liberal grubun önderi Práxedes Mateo Sagasta ile dönüşümlü olarak sürdürdü. XII. Alfonso'nun 25 Kasım 1885'te ölmesi üzerine, Mateo Sagasta ve General Martínez Campos'la Pardo Paktı'nı imzalayarak ve başbakanlıktan istifa ederek, Kraliçe María Cristina'nın yönetimi üstlenmesini ve kralın ölümünden sonra doğan XIII. Alfonso'nun büyüyünce tahta geçmesini sağlayan barışçıl geçişte önemli rol oynadı.
Cánovas, izlediği iç politikayla kamu düzenini ve bir ölçüde de ulusal birliği sağlamakla birlikte, çalışan kesimlerin aleyhine önlemler aldı. Anarşist hareketleri zor kullanarak bastırdı, ancak Küba ve Filipinler'deki ayaklanmaları durduramadı; Küba sorununda savaşçı bir politika izleyerek, Küba'da liberal reformlara olanak tanımadı. Martínez Campos'un istifasından sonra adaya General Valeriano Weyler y Nicolau'yu göndermesi durumu daha da kötüleştirdi. Valeriano'nun baskı önlemleri, İspanya'nın Küba'daki politikasına ABD'nin bakışını olumsuz yönde etkiledi. Cánovas, Küba sorununa çözüm bulmaya çalıştığı bir sırada İtalyan anarşist Michele Angiolillo tarafından öldürüldü.

Dil ve tarih akademileri üyesi olan Cánovas del Castillo, Estudios del reinado de Felipe IV (IV. Felipe'nin Yönetim Dönemi Üzerine İncelemeler), Historia de la decadencia de España (İspanya'nın Çöküşü Tarihi) ve Bosquejo de la casa de Austria en España gibi değerli tarih kitapları yazmıştır.

Ayyıldız Tim, Mehmet İshak Telli tarafından 2002 yılında kurulan, Türkiye'de faaliyette olan, kendisini vatanperver ve milliyetçi olarak tanımlayan Türk hacker grubu. Bünyesinde sanal rütbe sistemi vardır. Kendilerini "Türkiye'yi gelecek sanal tehditlerden korumak ve cevap vermek için toplanmış sanal dünyanın askerleri" diye tanıtmaktadırlar. Grup bu ifadelerini milliyetçilik fikri ile birleştirdiğini ve Soğuk Savaş'ın antikomünist psikolojik savaş tekniklerini kullanarak hack eylemlerini gerçekleştirdiğini öne sürmektedir.
Ekim 2023 tarihinde CharmQuell adlı bir YouTuber, Ayyıldız Tim'in yaptıkları eylemlerin sahte olduğunu iddia etmiştir. Video yayılınca, Ayyıldız Tim'in kurucusu Mehmet İshak Telli, iddiaları paylaşan YouTuber için "şirketini kötüleme" nedeniyle dava açacağını açıklamıştır. CharmQuell, 9 Ekim 2024 tarihinde açtığı Discord'un Türkiye'de yasaklanması konulu canlı yayınında konu hakkında takipsizlik kararı verildiğini dile getirmiştir.

2016 Türkiye askerî darbe girişimi sonrasında Atalay Demirci'nin resmî Twitter hesabı, ele geçirildi. Sonrasında ise "Gizli FETÖ'cü" olduğu iddia edildi ve bazı konuşmaları yayınlandı. Olayın ardından Demirci 'terör örgütüne üye olma' suçundan tutuklandı.
3 Eylül 2020 tarihinde Yunanistan Ekonomi ve Kalkınma Bakanlığı internet sitesi ele geçirilerek Çırpınırdı Karadeniz marşını ekledi.
5 Eylül 2020 tarihinde Yunanistan Çevre ve Enerji Bakanlığı internet sitesi ele geçirilerek Çırpınırdı Karadeniz marşını ekledi.

Grup hakkında yazılmış Kim bu Ayyıldız Tim? isminde bir kitap mevcuttur.

Baltık Yolu veya Baltık Zinciri (Estonca: Balti kett, Letonca: Baltijas ceļš, Litvanca: Baltijos kelias, Rusça: Балтийский путь), Özgürlük Zinciri olarak da bilinen ve 23 Ağustos 1989'da düzenlenen barışçıl bir siyasi gösteri. Yaklaşık iki milyon gösterici, Sovyetler Birliği'nin üç Baltık cumhuriyeti olan Estonya SSC, Letonya SSC ve Litvanya SSC'de el ele tutuşarak toplamda 675,5 kilometre uzunluğunda bir insan zinciri oluşturmuştur.
Üç Baltık ülkesinin ortak kaderlerine dünyanın dikkatini çekmek için bu ülkelerin milliyetçi halk cepheleri tarafından organize edilen Baltık Zinciri ile yaklaşık iki milyon Baltık halkı; üç ülkenin başkentleri Tallinn, Riga ve Vilnius şehirlerini birbirlerine bağlayan, tarihin en uzun insan zincirlerinden birini oluşturdular. Bu protesto eylemi, Sovyet yönetimine karşı üç millet için geri dönüşü olmayan bir ulusal kurtuluş hareketinin başlangıcı oldu. Eylem aynı zamanda, üç ülke arasındaki dayanışmayı da gösterdi. Bu protesto eylemi ile üç ulus, bağımsızlıklarını geri alma arzularını dünyaya duyurdular ve bu eylemden altı ay sonra (1990 Mart) bağımsızlıklarını ilân etmeye başladılar. Her ne kadar tam bağımsızlıkları 1991 senesinde tanınmaya başlanmışsa da Rus orduları bu ülkelerden ancak 1993-94'te çekilmiştir.

1989 Devrimleri
Şarkı Devrimi
Katalan yolu

Full-text of joint Baltic declaration to the world23 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Footage of the Baltic Way5 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with soundtrack of the Lithuanian independence song Pabudome ir kelkimės
Documentary Baltijos kelias25 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by the Lithuanian Television
The Baltic Way - Human Chain Linking Three States in Their Drive for Freedom unesco.org

Bağımsız Hırvatistan Devleti (Hırvatça: Nezavisna Država Hrvatska, NDH), II. Dünya Savaşı sırasında Yugoslavya'nın Nazi Almanyası tarafından işgali üzerine kurulan kukla devlettir. NDH'nin kuruluşu 10 Nisan 1941'de Zagreb'de ilan edildi. Almanlar Bosna, Hersek ve Srem'i Hırvatistan'a bağlayarak Ustaşa lideri Ante Paveliç'in yönetiminde faşist bir rejim kurdular. Hırvat faşistler Bağımsız Hırvatistan Devleti'nde çok sayıda Sırp, Yahudi ve Çingene nüfusunu öldürerek ortadan kaldırdılar.
Soykırıma ve işgale direnen Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Çetnikler ve Partizanlar NDH ile büyük çatışmalara giriyordu çatışmalar genellikle (özellikle 1943'ten sonra) Sırp zaferi ile sonuçlanıyordu. Stalin, Churchill ve Roosevelt, Sırp monarşistler ile Sırp komünistler arasındaki iç savaşa 1943-1944 yıllarında dâhil oldu. Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD, Yugoslav iç savaşında AVNOJ'u destekledi. Yabancı müdahale yüzünden Çetnikler yenildi.

Büyük Alman İmparatorluğu, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Macar Krallığı, Slovak Cumhuriyeti, Romanya Krallığı, Bulgaristan Krallığı, Finlandiya, İspanyol Devleti, Mançukuo, Tayland, Çin Cumhuriyeti Yeniden Düzenlenmiş Ulusal Hükûmeti ve Nediç Sırbistanı (de jure) tarafından NDH bağımsız bir devlet kabul edildi.
Vatikan, İsveç, İsviçre, Danimarka, Arjantin ve Vichy Fransası, NDH'yi fiilen (de facto) tanıdı. Çünkü Zagreb'de bu devletlerin de diplomatik temsilcilikleri ve ticari mümessillikleri vardı.

Ana madde: II. Dünya Savaşı'nda Sırplara yönelik zulüm, Glina katliamı ve Hırvatistan'da Holokost 

27 Nisan 1941'de Büyük Hırvatistan hayalindeki Hırvatlar, papa XII. Pius, Zagreb başpiskoposu Alojzije Stepinac ve Saraybosna başpiskoposu İvan Şariç'in desteğini alarak Bağımsız Hırvatistan Devleti Başkanı Ante Paveliç öncülüğünde Hırvatistan, Bosna, Hersek ve Srem'de etnik arındırma çalışmalarına başladılar.
1941-1945 yılları arasında 675.000-750.000 Ortodoks Sırp'ın öldürüldüğü, 240.000 kişinin zorla Katolik yapıldığı ve 200.000'in ise Sırbistan ve Karadağ'a sürüldüğü belirtiliyor. Ayrıca, Hırvat Ustaşa hareketi 300 Ortodoks kilisesinin imha edilmesinden ve Kiril harflerle yazılmış büyük bir Sırpça kitap sayısının yakılmasından sorumludur. Boşnak Ustaşalar ise sivil katliamı yapmamışlardır zaten Boşnak Ustaşalar Hırvatistan düşünce silah bırakmışlardır ama Hırvat Ustaşalar savaş resmen sona erene kadar savaşmışlardır.
Tito'nun Yugoslavyası, Sırp soykırımını resmen hiç tanımadı. Zira Katolik olan Josip Broz Tito ve Edvard Kardelj, II. Dünya Savaşı sırasında işlenen Ustaşa suçlarını örtbas edip, unutmak ve unutturmak istediler. Tito, ülkedeki etnik kimlikleri, sosyalist ideolojinin ve 'Yugoslav' kimliğinin içinde eriterek yeni bir kardeşlik ve birlik dönemi başlatmak hazırlanıyordu. Bu nedenle Ustaşa ve Domobran askerleri üstünkörü yapılmış soruşturmalarla göstermelik cezalar aldılar.

Ustaşa ideolojisine göre Hırvatlar Slav değil, Got kökenli bir kavimdir. Hırvatların bir Germen kavmi olarak 3. yüzyılda güneye inerek Balkanlara geldikleri ancak Slavların Balkanlara akın etmesi yüzünden bütün Hırvatların 7-8. yüzyıllarında Slavlaştırıldığını daha sonra ise (Osmanlı Döneminde) Hırvatların bir kısmının kendiliğinden İslam'ı benimsediği ve İslam'ı benimseyen Hırvatlar'ın (Boşnakların) Hırvatlardan ayrıldığı dolayısıyla Hırvatların ve Boşnakların bir Germen kavmi olduğu ikisinin arasındaki farkın sadece din olduğu yönündeki bir ideolojidir. Bosnakların 16. ve 18. yüzyıllarda İslâmiyet'i kabul eden Hırvatlar olduğunu vurgulayan Ustaşalığın ideologları Hırvatların Alman soyundan geldiğini ve bu nedenle en saf ırk olarak tanımlandığını iddia etmekteydiler. Hatta, Yugoslav Müslüman Örgütü Başkanı Cafer-beg Kulenoviç basına verdiği demeçte "Ya Rabbi! Ben Hırvatım ve Hırvat milliyetçisiyim... Çünkü Bosnalı Müslümanlar, Hırvat halkının ayrılmaz bir parçasıdır" diye konuştu.
Boşnaklar; Yugoslavya Krallığı çatısı altında iken, aynı zamanda birbirlerini de sevmeyen Hırvatlar ve Sırplar tarafından -sırf Müslüman olmaları hasebiyle- düşmanca karşılandıkları için Ustaşaların ve Hırvatların tepkisini çekmemek amacıyla ayrılıkçı hareketinde aktif rol oynadılar. 1929'dan beri Boşnaklardan bazıları Ustaşa Örgütüne üyeliği kabul edildi (mesela, Fočalı Muhammed Pilav ve Livnolu Hasan Huskiç İtalya'daki ve Macaristan'daki Ustaşa merkezlerinde özel eğitim gördü).
1939 yılında Zagreb Üniversitesinde Ustaşa "Napredak" Örgütü, Alojzije Stepinac'ın, Ivan Šarić'in, Mile Budak'ın, Fehim Spaho'nun ve başka ustaşaların katılımlarıyla konferans düzenledi. Konferansta Bosnalı Katolik papaz Krunoslav Draganoviç, "Türk hâkimiyeti döneminde Hırvatça konuşan nüfusun yaşadığı bölgelerde Katoliklerin 'Ortodoksluk'a toplu dönüştürmesi" isimli Doktora tezini hakkında bilgiler verdi. Yine Draganoviç'e göre "Hırvatların ve Balkanlar'daki Katolik Kilisesi'nin tehdit altındadır" ve "Sırpların "babalarının dinine" tekrar toplu dönüştürmesi yapmalıdır". Bu tartışmada Reis-ül Ulema Fehim Spaho da Draganoviç'in tezlerini destekledi.
16 Nisan 1941'de, Ante Paveliç, Zagreb'e varınca ilk iş olarak 'ilk Hırvatistan Devlet hükûmetini' kurdu. Paveliç, kendini 'predsjednik' (başbakan) görevine, Osman Kulenoviç'i 'potpredsjednik' (başbakan yardımcısı) görevine atadı. Potpredsjednik'in bütün NDH'li Müslümanların çıkarlarını savunduğu söylendi. Aynı gün Paveliç ve hükûmeti, Katolik papaz Vilim Cecelj, müftü İsmet Müftiç ve Lüterci papaz Michael Backer'in karşısında Hırvatistan'a sadakat yemininde bulundu. Bundan sonra 25 Nisan'da Paveliç, Reis-ül Ulema Fehim Spaho'ya Müslümanlar kendini Bağımsız Hırvatistan Devleti'nde 'kendi ülkesinde' hissedebileceklerini yazmıştı. Poglavnik, Ortodoks Sırpları yok ettikten sonra Boşnak Müslümanların zamanla kendiliğinden asimile olacağını ve Katolikleşeceğini düşünüyordu. 7 Temmuz 1941 tarihli "Hrvatski narod" (broj 143) gazetesinde Eğitim, Kültür ve Din İşleri Bakanı Mile Budak, NDH'li Müslümanların nihai statüsünü belirlemek için bildiri yayınladı. Bu bildirinin özet metni şu şekildedir: "Her yerde insanlarımız Müslüman olsa NDH Müslüman devlettir... Biz (NDH) iki dine (Katoliklik'e ve Müslümanlık'a) sahip devletiz... saygın önderimiz Ante Paveliç'in bize açıkladığına göre bizim  Müslüman kardeşlerimiz en saf Hırvatlardır". 1941 yılı Ağustos ayında Reis-ül Ulema Fehim Spaho'nun önderliğindeki Müslüman delegasyonu Zagreb'de poglavnika ziyarette bulunarak, Bağımsız Hırvatistan Devleti'nin kuruluşunun olumlu karşılandığını ve Ustaşa rejimi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine Paveliç Gazi Hüsrev Bey Camii Fehim Spaho'ya hediye etmiş ve Bosnalı Müslümanları "Hırvat halkının çiçekleri" ilan etmiştir.
Müslümanları eşit haklara sahip olması için devlet, asker, polis ve yargı aygıtının kilit noktalarına getirildi:

Osman Kulenoviç, NDH Başbakan Yardımcısı (16 Nisan 1941- 7 Ekim 1941);
Cafer-beg Kulenoviç, Osman Kulenoviç'in kardeşi, NDH Başbakan Yardımcısı (7 Ekim 1941-6 Mayıs 1945). Kulenoviç yargılanmamış olup Suriye'de serbest olarak dolaşmakta, İslam dünyasında anti-Sırp propagandası yapmakta ve Hırvat Kurtuluş Hareketinin üyesi olarak hizmet etmekteydi. 3 Ekim 1956'da Şam'da öldü;
Mehmed Alaybegoviç, NDH'nin Münih Başkonsolosu (27 Ocak 1942-11 Ekim 1943), Savaşta zarar gören NDH bölgelerinin Sosyal Güvenliği Bakanı (11 Ekim 1943 - 5 Mayıs 1944), NDH Dışişleri Bakanı (5 Mayıs 1944 -  6 Mayıs 1945);
Hilmiya Beşlagiç (Hilmija Bešlagić), NDH Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı  (1 Temmuz 1941 - 11 Ekim 1943);
Meho Mehiçiç (Meho Mehičić), Dubrovnik'teki Dubrava Belediye Başkan Yardımcısı (1941-Kasım 1943), Mostar'daki Hum Belediye Başkan Yardımcısı (Kasım 1943-5 Mayıs 1944), Savaşta zarar gören NDH bölgelerinin Sosyal Güvenliği Bakanı (5 Mayıs 1944 - 6 Mayıs 1945). Savaştan sonra Hırvat Kurtuluş Hareketinin üyesi idi. 17 Ekim 1967'de Salzburg'da öldü;
Hakiya Haciç (Hakija Hadžić), Tuzla'da, Sarajevo'da ve Drina Bölgesinde Ustaşa Komiseri (1941-1942), NDH Dışişleri Bakanlığı görevlisi ve NDH'nin Budapeşte Elçisi (Mart 1942 - 6 Mayıs 1945). Sancak'ın NDH'ye dahil edilmesini istiyordu. 1 Ocak 1953'te Şam'da öldü;
Aliya Şulyak (Alija Šuljak), Doğu Hersek'te Ustaşa Komiseri ve Ante Paveliç'in Özel Yardımcısı. Aliya Şulyak yargılanmamış olup Avusturya'da, İtalya'da, Mısır'da, Suriye'de, Tunus'ta ve Türkiye'de serbest olarak dolaşmakta ve 'Sırplar Boşnaklara karşı soykırım yaptı' şeklinde asılsız söylentiler yaymaktaydı. 1991 yılında Aliya Şulyak ve oğlu Türk iş adamı Nedim Şulyak Dubrovnik'e gezi yaptılar. 18 Ekim 1992'de İstanbul'da öldü;
Hasan Şulyak (Hasan Šuljak), Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü görevlisi ve Devlet Haber ve Propaganda Ajansı Şefi. Yazıları "Hrvatski narod" gazetesinde yayımlıyordu. Hasan Şulyak ve kardeşi Aliya Şulyak, Vatikan'ın Arap ülkeleriyle diplomatik ilişkiler kurmasında başrol oynadılar. 1951 yılında Hasan Şulyak ve Suriye Dışişleri Bakanı Emir Adel Arslan papa XII. Pius'u ziyaret ettiler. 1970 yılında El-Ahram gazetesi Bonn muhabiri oldu. 1990 yılında Zagreb'i ziyaret etti. Hasan Şulyak, Hırvatistan'ın bağımszlığının Almanya ve Arap ülkeler tarafından tanınması yönünden büyük önem taşıdı;
Adem Aga Meşiç, Ustaşa Partisinin en yüksek mevkilerinde bulunmuş ve 1941-1943 arasındaki dönemde doglavnik (yani poglavnik muavini) olarak görev yapmıştır;
Atih Hacikadiç(Atih Hadžikadić), Saraybosna Belediye Başkanı (Nisan-Ağustos 1941), Saraybosna Devlet Ticaret Okulu Müdürü (1941-1945);
Hasan Demiroviç, Saraybosna Belediye Başkanı (Ağustos 1941-Mayıs 1942);

Mustafa Softiç, Saraybosna Belediye Başkanı (1942-1945);
Salih Alikadiç, Hırvat general;
Muhammed Hromiç, Hırvat general. Denizi Kolordu Komutanı (Nisan 1941-Nisan 1942), NDH Silahlı Kuvvetleri Haber Bürosu Nezaretçisi, NDH Silahlı Kuvvetleri Kançilarya Müdürü Yardımcısı (Nisan 1942-Kasım 1944), NDH Silahlı Kuvvetleri ile Hançer Tümeni arasında koordinasyonu sağlayan Subay (1944-1945);
Yunus Ayanoviç (Junuz Ajanović), Hırvat general. Domobran Hareket Tabur Komutanı (1941-1943), NDH Silahlı Kuvvetleri ile Waffen-SS birlikleri arasında koo

Bodo Birliği Katliamı (Hangul: 보도연맹 사건; Hanja: 保導聯盟事件), 1950 yazında Kore Savaşı sırasında komünistlere ve komünizm sempatizanı olduğu düşünülen şüphelilere karşı gerçekleştirilen bir katliam ve savaş suçudur. Güney Kore Barış ve Uzlaşma Komisyonu komiseri Kim Dang-Çun'a göre en az 100.000 kişi idam edilmiş, bazı kaynaklara göre ise yaklaşık 200.000 komünistin katledildiğini belirtmektedir.

1950 yılında, Kore Savaşı patlak verdiğinde Güney Kore'nin ilk başkanı Syngman Rhee döneminde Güney Kore'de, komünist olduğu öne sürülen 30.000 mahkûm ve komünizm sempatizanı olduğu öne sürüken 300.000 şüpheli "Bodo Birliği" adı verilen bağımsızlık hareketi destekçisi aktivisti tutukladı.

Kim Il-sung'un liderliğindeki komünist ordunun Temmuz 1950'de güneye saldırmasıyla Kore Savaşı başladı. Jandarma üst düzey komutanlarından Kim Mansik'e göre, Güney Kore başkanı Syngman Rhee, Güney Kore İşçi Partisi ve Bodo Birliği üyelerinin idam edilmesi emrini verdi. İlk katliam, 28 Temmuz 1950'de Hoengseong'ta yapıldı.
Güney Kore tarafında savaşan Amerikalı subaylar, katliamlara tanık olmuş ve fotoğraflarını çekmiştir. Resmi belgelere göre Güney Kore'deki ABD Büyük Elçisi John Muccio, devlet başkanı Rhee Syngman ve savunma bakanı Şin Sung-mo'dan idamların durdurulmasını istedi. Bazı Amerikalı tanıklar, 12-13 yaşlarında kız çocuklarının da idam edildiğini bildirmiştir. Katliam hem Washington'a, hem de Amerikalı general Douglas MacArthur'a rapor edilmiştir.
Güney Koreli Emekli Amiral Nam Sang-hui, denize 200 siyasi mahkûmun cesedini attığını itiraf etmiş, "onlar için yeteri kadar hapishanelerimiz yoktu" açıklamasında bulunmuştur.

Jeju Ayaklanması
Goyang Geumjeong Mağarası Katliamı
Kore Savaşı

Mass Killings in Korea — Commission Probes Hidden History of 195016 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Associated Press (Video and Documents)
Unearthing War’s Horrors Years Later in South Korea3 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., New York Times, 3 December 2007.
TRCK confirms hundreds of villagers were massacred during onset of Korean War The commission advises an official state apology and will continue investigations of the National Guard Alliance through the end of the year7 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hankyoreh, 17 November 2009.
Truth commission confirms Korean War killings by soldiers and police 3,400 civilians and inmates were shot dead or drowned out of concerns they might cooperate with the People’s Army3 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hankyoreh, 3 March 2009.
(Korece) 헌병대의 보도연맹원 '대량학살' 최초 구체증언 확보26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Nocut News (CBS), 2007-07-04.
(Korece) "왜, 어떻게 죽었는지라도 알고 싶다"12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., OhmyNews, 2007-07-02.
Photograhies Photograhies of the wailing victimes at truck9 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. They were transported by trucks to an execution ground.

Bratislava mum gösterileri (Slovakça: sviečková demonštrácia), 25 Mart 1988'de Slovakya'nın başkenti Bratislava'da 1980'lerde Çekoslovakya'daki komünist rejime karşı düzenlenen ilk toplu gösteridir.
Gösteri Çekoslovakya'da dini özgürlük isteyen Katolik gruplar tarafından düzenlenmiştir. Binlerin katıldığı gösteri polis tarafından bastırıldı. Katolik aktivist František Mikloško öncelikle gösteri yapabilmek için yetkililerden izin istedi, ancak bu talebi reddedildi. Gösterinin propagandası Radio Free Europe ve Voice of America ile yapıldı. Gösteri, Çekoslovakya'daki komünist rejimin çökmesinde ilk önemli adımdır. 3000 Slovak ellerinde mumlarla Hviezdoslav Meydanı'ndaki protestoya katıldı. Meydana bağlantılı yollarda gizli polis servisinin meydana girişlere izin vermemesi sonucu doldu. Polis öncelikle göstericilere karşı panzer kullanırken, daha sonra sirenler çalındı ve göstericilerin meydanı boşaltması istendi. Bunun ardından ise göstericiler sopalarla zor kullanıldı.
25 Mart Slovakya'da Mum Gösterilerinin anısına, İnsan Hakları İçin Mücadele Günü olarak kabul edildi.

Britanya Faşistler Birliği, kısaca BUF (İngilizce: British Union of Fascists), 1932 yılında Birleşik Krallık'ta Oswald Mosley tarafından oluşturulan faşist siyasi partidir. İsmini 1936 yılında "Britanya Faşistler ve Nasyonal Sosyalistler Birliği" olarak, 1937 yılında ise "Britanya Birliği" olarak değiştirmiştir.BUF zirvesinde 50.000 üyeye sahipti.II. Dünya Savaşı'nın başlangıcını takiben 1940 yılında potansiyel Nazi destekçiliği ve hükûmete karşı ayaklanma dolayısıyla dağıtılmış ve Birleşik Krallık Parlamentosu tarafından yasaklanmıştır.

a. İngiltere'de tek liderli otoriter bir rejim kurmak.
b. Liberal demokrasiye ve parlamenter sisteme karşı çıkmak.
c. Milliyetçi ve korporatist bir ekonomik düzen savunmak.

a. Aşırı milliyetçilik
b. Anti-komünizm
c. Güçlü devler ve lider kültü

d. Demokratik kurumlara karşıtlı

Büyük Arnavutluk, irredentist ve milliyetçi bir kavramdır, Arnavutların kendi ulusal vatanları olduklarının düşündükleri toprakları birleştirmeyi amaçlar. Arnavut nüfusunun bu bölgelerdeki günümüzdeki veya tarihsel varlığına ilişkin iddialara dayanmaktadır. Mevcut Arnavutluk'a ek olarak, terim komşu ülkelerdeki bölgelere ilişkin iddiaları içermektedir, alanlar arasında Kosova, Sırbistan'ın Preşova Vadisi, güney Karadağ'daki bölgeler, kuzeybatı Yunanistan (Yunanistan'ın bölgesel birimleri olan Sesprotya ve Preveze, Arnavutlar tarafından Çamlık bölgesi olarak adlandırılan ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Yanya Vilayeti'nin bir parçası olan diğer bölgeler), ve Kuzey Makedonya'nın bir batı kısmı yer alır.
Arnavutların yaşadığı toprakları (ve çoğunlukla Makedonya ve Epirus bölgeleri) Osmanlı İmparatorluğu içinde tek bir özerk Vilâyet-i Arnavud birleştirmeyi amaçlayan ve bunu de jure Eylül 1912'de başarmış olan 19. yüzyıldan kalma bir örgüt olan Prizren İttifakı tarafından daha da büyük bir alanın Arnavut yönetimi altında tek bir toprakta birleştirilmesi teorik olarak tasarlanmıştı. 1913 sınırları içinde Arnavutluk'tan daha büyük olduğu gibi Büyük Arnavutluk kavramı, İtalyan ve II. Dünya Savaşı sırasında Balkanlar'ın Nazi Alman işgali sırasında yerleştirilmiştir. Birleşme fikrinin kökleri, ağırlıklı olarak Arnavut topraklarının kabaca %50'sinin ve nüfusun %40'ının yeni ülkenin sınırlarının dışında bırakıldığı 1913 Londra Antlaşması olaylarında yatmaktadır.

Büyük Arnavutluk, çoğunlukla Batılı bilim adamları ve siyasetçileri tarafından kullanılır, Arnavut milliyetçileri "Büyük Arnavutluk" ifadesinden hoşlanmaz ve "Etnik Arnavutluk" terimini kullanmayı tercih ederler. Etnik Arnavutluk (Arnavutça: Shqipëria Etnike), Arnavut olmayanların da yaşadığı bu topraklara rağmen, etnik Arnavutların geleneksel vatanı olarak iddia edilen bölgeleri belirtmek için öncelikle Arnavut milliyetçileri tarafından kullanılan bir terimdir. Bu terimi kullananlar, dört Osmanlı vilayetinden daha küçük bir alanı ifade ederler ancak hala Arnavutluk, Kosova, batı Kuzey Makedonya, Güney Sırbistan'ın Arnavut nüfuslu bölgeleri ve Kuzey Yunanistan'ın tarihi bir yerli Arnavut nüfusu olan Çamlık bölgesini kapsar. Arnavut milliyetçileri, bu bölgelerde çok sayıda Arnavut olmayanın da bulunduğunu görmezden gelirler. Arnavutlar tarafından kullanılan bir başka terim de "Arnavut ulusal yeniden birleşmesi" (Arnavutça: Ribashkimi kombëtar shqiptar) dir.

20. yüzyılın başlarındaki Balkan Savaşları'ndan önce Arnavutlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun tebaasıydı. Arnavut bağımsızlık hareketi, 1878'de, amacı etnik Arnavutlar için Osmanlı İmparatorluğu çerçevesinde kültürel ve siyasi özerklik olan Prizren İttifakı (Kosova merkezli bir konsey) ile ortaya çıktı. Ancak Osmanlılar, İttifakın taleplerini kabul etmeye hazır değildi. Birliğin kültürel hedeflerine Osmanlı muhalefeti, sonunda onun bir Arnavut ulusal hareketine dönüşmesine yardımcı oldu.
Genel olarak Arnavut milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun kademeli olarak parçalanmasına bir tepki ve çoğunlukla Müslüman olan Arnavut nüfusa tehdit oluşturan Balkan ve Hristiyan ulusal hareketlerine bir tepkiydi. Arnavut nüfusu olan vilayetlerin Osmanlı devleti içindeki daha büyük bir üniter Arnavut özerk eyaletine dahil edilmesi için çaba gösterilirken, Büyük Arnavutluk bir öncelik olarak görülmedi. Arnavut milliyetçileri bağımsız bir Büyük Arnavutluk tasavvur etseler de, geç Osmanlı döneminde Arnavut milliyetçiliği, bir Arnavut ulus-devleti yaratmayı amaçlayan ayrılıkçılıkla dolu değildi. Arnavut milliyetçileri temel olarak belirli bir yönetim biçimine bağlı olmaksızın mevcut ülkelerde sosyokültürel, tarihi ve dilsel hakları savunmaya odaklandılar.

Balkan savaşları sırasında askeri yenilgi yoluyla Osmanlı yönetiminin çökmesinin yakınlığı, İsmail Kemal tarafından temsil edilen Arnavutları Avlonya'da Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlık ilan etmeye (28 Kasım 1912) itti. Bağımsızlığın ana motivasyonu, Balkan Arnavutlarının yaşadığı toprakların Yunanistan ve Sırbistan tarafından ilhak edilmesini önlemekti. İtalya ve Avusturya-Macaristan, Arnavut kıyılarına sahip Sırbistan'ın Adriyatik Denizi'nde rakip bir güç olacağı ve müttefiki Rusya'nın etkisine açık olacağı endişeleri nedeniyle Arnavut bağımsızlığını destekledi. Jeopolitik çıkarların yanı sıra, bazı Büyük güçler, Avrupa'daki tek Müslüman egemen devlet olacağı endişeleri nedeniyle, Osmanlı Balkan Arnavutlarının yaşadığı toprakları Arnavutluk'a dahil etmeye isteksizdi. Rus-Fransız teklifleri, ağırlıklı olarak Müslüman bir nüfusa sahip, merkezi Arnavutluk'a dayanan ve yalnızca Müslümanların yalnızca Arnavut olabileceğini düşünen Sırbistan ve Yunanistan tarafından da desteklenen, küçültülmüş bir Arnavutluk içindi. Daha fazla Arnavut, Sırp ve Yunan devletlerinin bir parçası haline geldikçe, milliyetçi bakış açılarına sahip Arnavut bilim adamları, bağımsızlık ilanını Arnavut milliyetçi hareketi için kısmi bir zafer olarak yorumladılar.

7 Nisan 1939'da, iki savaş arası dönemde uzun süreli ilgi ve kapsamlı etki alanının ardından Benito Mussolini başkanlığındaki İtalya, Arnavutluk'u işgal etti. Kont Galeazzo Ciano gibi İtalyan faşist rejim üyeleri, Arnavutlar arasında İtalyan desteğini kazanacağı görüşüyle Arnavut irredantizmini sürdürürken, aynı zamanda bu siyaset Balkanların fethinde İtalyan savaş amaçlarıyla da örtüşüyordu. İtalya'nın Kosova'yı Arnavutluk'a ilhakı, her iki bölgedeki Arnavutlar tarafından sevilen bir eylem olarak kabul edildi. Kuzey Makedonya'nın batı kısmı da İtalya tarafından Arnavutluk İtalyan Protektorası'na bağlandı. Yeni edinilen topraklarda, Arnavut olmayanlar, faşizmin yanında milliyetçiliği de içeren bir müfredatı öğreten ve adları ve soyadları için Arnavut biçimlerini benimsemeleri için yapılan Arnavut okullarına gitmek zorunda kaldılar. Toprak sahibi seçkinlerin üyeleri, komünizme karşı olan liberal milliyetçiler, Arnavutluk'ta toplumun diğer kesimleriyle birlikte Balli Kombëtar örgütünü ve İtalyanlar altında işbirlikçi hükûmeti kurmaya geldiler ve bu hükûmet, milliyetçiler olarak Büyük Arnavutluk'u korumaya çalıştılar.

Pek çok Kosovalı Arnavut, başta el konulan Arnavut malları üzerine yerleşen 1919 sonrası Sırp ve Karadağlı sömürgeciler olmak üzere, Sırp topluluğunu kovmakla meşguldüler. Arnavutlar Sırp ve Yugoslav yönetimini yabancı olarak gördüler ve Ramet'e göre Sırp makamları altında yaşadıkları şovenizm, yolsuzluk, idari hegemonyacılık ve sömürüden daha iyi bir şey olacağını hissettiler. Arnavutlar, kendilerine Büyük Arnavutluk sözü vermiş olan Mihver işgalcileriyle geniş çapta işbirliği yaptılar. Yugoslav yönetiminin çöküşü, Arnavutlar tarafından üstlenilen intikam eylemleriyle sonuçlandı, bazıları Sırp yerleşimlerini yakan ve Sırpları öldüren yerel Vulnetari milislerine katılırken, iki savaş arası Sırp ve Karadağlı yerleşimciler Sırbistan'daki Askeri Komutanlık Bölgesine kovuldu. Bu eylemlerin amacı homojen bir Büyük Arnavut devleti yaratmaktı. Kosova'daki İtalyan makamları, Arnavut dilinin okullarda, üniversite eğitiminde ve idaresinde kullanılmasına izin verdi. Arnavutlar arasında, Kosova ve Arnavutlarının genişlemiş bir devlete eklenmesini memnuniyetle karşılayan aynı milliyetçi duygular, Arnavutluk'ta yabancı işgal giderek reddedilirken İtalyanların aleyhine de çalıştı. Kosovalı Arnavutların direnişe katılması için bir girişim, kuzey Arnavutluk Bujan'da (1943–1944),Balli Kombëtar üyeleri ile Arnavut komünistler arasında ortak mücadele ve yeni genişletilen sınırların korunmasını kabul eden bir toplantı yapıldı. Anlaşmaya Yugoslav partizanları karşı çıktı ve daha sonra iptal edildi ve bu da sınırlı sayıda Kosovalı Arnavutun katılmasına izin verilmesine neden oldu. Şaban Polluzha gibi bazı Balli Kombëtar üyeleri, Kosova'nın Arnavutluk'un bir parçası olacağı görüşüyle partizan oldular. Savaşın sona ermesiyle, bu Kosovalı Arnavutlardan bazıları Yugoslav yönetiminin geri dönüşüyle ihanete uğradıklarını hissettiler ve Kosova'daki Arnavut milliyetçileri birkaç yıl boyunca hem partizanlara hem de daha sonra yeni Yugoslav ordusuna direndiler. Arnavut milliyetçileri Yugoslavya'ya dahil edilmelerini bir işgal olarak gördüler.
Arnavut Faşist Partisi, 1939'da Arnavutluk İtalyan Protektorası'nun iktidar partisi oldu ve başbakan Şevket Vërlaci, Arnavutluk ve İtalya'nın olası idari birliğini onayladı, çünkü Kosova, Çamlık ve diğer "Arnavut irredentizmi" birliğini Büyük Arnavutluk için elde etmek için İtalyan desteğini istiyordu. Nitekim bu birleşme, 1941 baharından itibaren Yugoslavya ve Yunanistan'ın Mihver işgali sonrasında gerçekleşti. Arnavut faşistleri, Mayıs 1941'de, Arnavut nüfuslu bölgelerin neredeyse tamamının Arnavutluk'ta birleştiğini iddia ettiler.
Mayıs 1941 ile Eylül 1943 arasında, Benito Mussolini, etnik Arnavutların yaşadığı neredeyse tüm toprakları bir Arnavut iş birlikçi hükûmetinin yetkisi altına yerleştirdi. Bu, Kosova bölgesinin bazı kısımlarını, Vardar Makedonya'nın bazı kısımlarını ve Karadağ'ın bazı küçük sınır bölgelerini içeriyordu. Batı Yunan Epirus'unda (Arnavutlar tarafından Çamlık olarak adlandırılır) bir Arnavut yüksek komiser olan Cemil Dino, İtalyanlar tarafından atandı, ancak bölge Atina'daki İtalyan askeri komutanlığının kontrolü altında kaldı ve bu nedenle teknik olarak Yunanistan'ın bir bölgesi olarak kaldı.
Almanlar bölgeyi işgal edip İtalyanların yerine geçtiğinde, Mussolini tarafından oluşturulan sınırları korudular, ancak II. Dünya Savaşı'ndan sonra Arnavut sınırları, Müttefik Devletler tarafından savaş öncesi durumuna geri döndürüldü.

Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK), 1990'larda Kosova'nın Yugoslavya'dan ayrılmasını ve nihayetinde Kosova, Arnavutluk ve komşu Kuzey Makedonya'nın etnik Arnavut azınlığını kapsayan bir Büyük Arnavutluk yaratılmasını amaçlayan etnik-Arnavut paramiliter bir örgüttü. UÇK, Arnavut diasporası arasında büyük bir manevi ve mali destek buldu.
UÇK Komutanı Süleyman Selimi bu konudaki ısrar etti:

Fiili Arnavut milleti var. Trajedi, Avrupa güçlerinin Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bu ulusu

Büyük Faşizm Konseyi (İtalyanca: Gran consiglio del fascismo), Benito Mussolini liderliğindeki Faşist İtalya'da iktidarı elinde tutan en yüksek organdı. Ulusal Faşist Parti bünyesinde bir organ olarak 1923 yılında kurulmuş, sonrasında 9 Aralık 1928 itibarıyla devlet kurumu haline gelmişti. Konsey, İtalyan hükûmetlerinin toplandığı Roma'daki Palazzo Venezia'da toplanırdı. II. Dünya Savaşı sürmekteyken 25 Temmuz 1943 günü gerçekleşen Konsey toplantısında Mussolini iktidarının aldığı güvensizlik oyu sonucu İtalya'da faşizmin sona ermesi üzerine konseyin varlığı sona ermiştir.

Benito Mussolini'nin İtalya Krallığı Başbakanı olduğu 1922-1943 yılları arasında Ulusal Faşist Parti iktidarı altındaki dönemde totaliter bir rejim kuran İtalyan faşizmi ekonomik kalkınma modeli benimsemişse de siyasal muhalefeti ortadan tamamen kaldıracak hamlelerde bulunmuş, geleneksel muhafazakâr değer yargılarını savunmuş Katolik Kilisesiyle yakın işbirliği yapmıştır. Dış siyasetten yayılmacı ve saldırgan bir siyaset yürütülmüştür. Yeni rejim daha önceden Ulusal Faşist Partisi'nin bir organı olan bu konseyi 1928 yılında bir devlet kurumuna çevirmiştir.

Nazilerdeki Führerprinzip yani Führer'in her sözünün yazılı yasaların üzerinde olduğuna dayanan kuralın aksine Büyük Faşizm Konseyi, faşist diktatörün iktidarına kağıt üzerinde de olsa kimi sınırlandırmalar getirmekteydi. Bu anlamda Mussolini iktidarının tek kontrol edildiği kurum niteliğindeydi. Görevleri şu şekildeydi:

Faşist Parti vekillerini belirlemek.
Faşist Parti sekreter adaylığını önermek ve kabul etmek.
Faşist Partinin tüm kademelerindeki yöneticilerini atamak ve görevden almak.
Faşist Parti siyasetini belirlemek ve onaylamak
Kralın varisleri belirlemek.
Başbakanın selefini belirlemek.
Parlamento ve Senato bileşimini belirlemek.
Başbakanın görev ve yetkilerini belirlemek.
Uluslararası anlaşmalar yapmak ve dış siyaseti belirlemek.

1943 yılında Müttefik Devletlerin Husky Harekâtıyla Sicilya'yı işgal etmesi İtalya'da faşist rejimin sonunu hazırlar. Kont Dino Grandi ve Kral III. Vittorio Emanuele tarafından yürütülen, sonuçta da 24-25 Temmuz 1943 tarihli Büyük Faşizm Konseyi toplantısında Başbakan Benito Mussolini'nin güvensizlik oyu alarak görevden alınmasıyla rejim çöker, konsey de işlevini yitirir. Mussolini'ye karşı verilen 19 güvensizlik oyuna karşı sadece 8 lehte oy çıkar. Önergeyi sunan Grandi'nin bu önergeyi sunacağını önceden bildiği halde Mussolini, Grandi'yi engellemez. Güvensizlik oyu veren kişilerin arasında, makamlarını Mussolini'ye borçlu olan eski dava arkadaşlarının birçoğunun yanı sıra eski dışişleri bakanı, Mussolini'nin damadı ve torunlarının babası olan Kont Galeazzo Ciano da vardı. Ertesi gün Kralla görüşen Mussolini'ye görevden alındığı bildirilir ve hapse atılır. Yerine Pietro Badoglio geçer. Mussolini tutulmakta olduğu hapisten Naziler sayesinde kaçırıldıktan sonra İtalya'nın kuzeyinde bir kukla devlet olan İtalya Sosyal Cumhuriyeti kurulur. Bu rejim Mussolini'ye güvensizlik oyu veren isimlerden Ciano, De Bono gibi isimleri tutuklar ve 8 Ocak 1944 tarihinde Verona'da yargılar. Vatana ihanetten suçlu bulunan bu isimler kurşuna dizilir.

COINTELPRO (Counter Intelligence Program, Karşı İstihbarat Programı), Amerika Birleşik Devletleri Federal Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen; Amerikan siyasi örgütlerini gözetlemeyi, sızmayı, itibarını sarsmayı ve taciz etmeyi amaçlayan bir dizi gizli ve gayri resmi bir proje idi. FBI kayıtları, COINTELPRO kaynaklarının FBI'ın yıkıcı olarak kabul ettiği, feminist örgütler, ABD Komünist Partisi, Vietnam Savaşı karşıtları, sivil haklar hareketi veya Siyah Güç hareketi aktivistleri, çevreci ve hayvan hakları örgütleri, Amerikan Kızılderili Hareketi ile Porto Riko bağımsızlık hareketleri, daha geniş olan Yeni Sol ve bunlardan ayrı Ku Klux Klan gibi çeşitli grupları ve bireyleri hedef aldığını göstermekteydi.
FBI, başlangıcından bu yana yerel siyasi gruplara karşı gizli operasyonlar kullansa da resmi COINTELPRO etiketi altında gizli operasyonlar 1956 ile 1971 yılları arasında gerçekleşti. COINTELPRO taktikleri günümüzde de hala kullanıldığı ve psikolojik savaş yoluyla sahte belgeler kullanarak ve medyaya yanlış raporlar yerleştirerek kişileri ve grupları karalamak, taciz, haksız hapis ve suikast dahil olmak üzere yasadışı şiddet gibi hedeflerin itibarını sarsan hedefler içerdiği iddia edilmektedir. Bir senato raporuna göre, FBI'ın amacı ulusal güvenliği korumak, şiddeti önlemek ve mevcut sosyal ve siyasi düzeni korumaktı.

Caudillo, Latin Amerika ülkelerinde kitleleri peşinden sürükleme yeteneğine sahip, otoriter nitelikli askeri-politik liderlere verilen isim.
Caudillo'ların tipik özelliği, iktidarı toplumdan kendi üzerlerine almaları ve kendilerini toplumun üzerine lider olarak yerleştirmeleridir. Caudillo'ların büyük insan kitlelerini yönetme ve büyük kalabalıkların artan bir coşku ile dikkatlerini kendi üzerlerinde tutma yetenekleri vardır.

19. yüzyılda Güney Amerika kıtasındaki peş peşe devrimlerin yaşandığı dönemde ortaya çıkan Caudillo terimi, iktidara ya da belli bir bölgenin yönetimine gelen karizmatik askeri liderler için kullanılmıştır. Caudilloculuk terimiyse bu kişilerin etrafında gelişen "lider kültü" kavramını nitelemektedir.
19. yüzyıl ve sonrasında Caudillo olarak nitelendirilen liderlerin arasında Simon Bolivar, Juan Peron, Francisco Franco gibi isimler bulunmaktadır.

Condor Planı veya Condor Operasyonu, (İspanyolca: Operación Cóndor veya Plan Cóndor, Portekizce: Operação Condor) 1970'li yıllarda Latin Amerika'daki sağ diktatörlüklerin CIA desteğiyle uygulamaya koyduğu operasyon. Bill Clinton döneminde (2000) açıklanan belgeler sonucunda CIA desteği daha açık biçimde ortaya konmuştur.
Paraguay'da 1954, Brezilya'da 1964, Arjantin'de 1966, Uruguay'da 1971, Bolivya ve Şili'de 1973 yıllarında askerî darbeler olmuş, ordu yönetime el koymuştu. 1975 yılında bu ülkelerin temsilcileri Santiago'da toplanıp komünist ve muhalif örgütlenmeleri yok etmek için birlikte hareket etme kararı aldılar. Bu karara göre ülkeler sadece birbirlerinin sınırlarındaki muhalifleri yakalamakla kalmayacaklar, aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış muhalifleri de yakalayacaklardı. Pek çok Latin Amerikalı devrimci ya tutuklandıktan sonra kaybolmuş ya da herhangi bir yerde aniden kaybolmuştur.
Planın öncelikli amacı komünist veya Sovyet etki ve fikirlerinin önüne geçmekti. Bu plan katılımcı ülkelerdeki önceki yıllardan kalma ekonomik politikaları tersine çevirip neoliberal ekonomik politikaları benimseyen hükûmetlere karışı aktif olarak çalışan veya muhtemel muhalefeti bastırmak için hazırlanmıştı.
Gizli yapısından dolayı doğrudan Condor Planı yüzünden ölenlerin tam sayısı tartışmalıdır. Bazı tahminlere göre en az 60.000 ölüm bu plan yüzündendir. Yaklaşık 30.000 kişi Arjantin'de ölmüş ve "Terör Arşivi" diye adlandırılan listeye göre 50.000 ölü, 30.000 kayıp ve 400.000 tutuklu vardır. Amerikan politika bilimci J. Partrice McSherry'nin 2002 yılındaki bir kaynağına göre en az 402 kişi ulusal sınırların ötesinde öldürülmüş, 2009'daki bir kaynağa göreyse "sürgüne gidenler" ve "müttefik ülkelerde kaçırılan, işkence gören ve öldürülen veya kendi ülkelerine yasa dışı yollarla götürüp idam edilen... yüzlerce, veya binlerce kişi var ve Condor operasyonları kapsamında kaçırılan, işkence edilen ve öldürülen kişilerin sayısı hala daha net değil." Mağdurlar arasında muhalifler ve solcular, sendika ve işçi liderleri, rahip ve rahibeler, öğretmen ve öğrenciler, entelektüeller ve gerilla olduğundan şüphelenilen kişiler vardı. CIA tarafından "terör ve bölücü hareketlere karşı bazı Güney Amerika ülkelerinin istihbarat/güvenlik servisleriyle ortak çalışma" olarak tanımlansa da, bölge kontrol etmede başarısız olan, dış güçlerden malzeme desteği alamayan veya ulusal güvenliği tehdit etmeyen gerillalar bahane olarak kullanılmıştır. Planın ana üyeleri Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay, Bolivya ve Brezilya hükûmetleridir. Ekvator ve Peru operasyona daha sonra daha çok çevresel roller üstlenerek katılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri Johnson, Nixon, Ford, Carter ve Reagan hükûmetleri boyunca cuntalara planlama, koordinasyon, işkence eğitimi, teknik destek ve askeri yardım sağlamıştır. Bu destek genellikle CIA üstünden sağlanmıştır.

Condor Plan'ı Soğuk Savaş kapsamında gerçekleşti ve ABD'nin yazılı olmayan onay ve desteğini aldı. 1968 yılında Amerikalı General Rober W. Porter "Latin Amerika ülkelerinin iç güvenlik güçlerinin ülkelerindeki ve ülkeler arasındaki faaliyetlerinin koordine edilebilmesi için ... güçler arası ve bölgesel iş birliğini destekleyecek entegre komuta merkezlerini; ortak çalışma protokollerini; ve müşterek tatbikatları desteklemek istiyoruz." Condor bu çalışmanın bir parçasıydı.
Amerikalı tarihçi J. Patrice McSherry'e göre, 1967 yılından kalma eski gizli CIA dosyalarına dayanarak, 1960'larda ve 1970'lerin başında US Army School of Americas ve Amerikan Orduları Konferansı'ndaki uluslararası güvenlik uzmanları arasında Güney Amerika'daki tehlike olarak algılanan politik muhaliflere karşı planlar hazırlandı. 23 Haziran 1976 tarihli bir CIA belgesine göre "1974'ün başında Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay ve Bolivya'dan güvenlik uzmanları Buenos Aires'te bölücü hedeflere karşı koordineli harekatlar hazırlamak için buluştu."
Program aşağıdaki askerî gruplarca, özellikle 1970'lerde, gerçekleştirilmiş bir grup askeri darbeye yol açtı:

General Alfredo Stroessner 1954'te Paraguay'da yönetime el koydu.
Brezilya ordusu 1964'te başkan João Goulart'ı devirdi.
General Hugo Banzer 1971'de Bolivya'nın kontrolünü arka arkaya darbelerle ele geçirdi.
Sivil-askeri diktatörlük 27 Haziran 1973'te Uruguay'ın kontrolünü ele geçirdi.
General Augusto Pinochet'ye bağlı kuvvetler 11 Eylül 1973'te Şili'deki başkanlık sarayını (La Moneda) bombaladı, demokratik yollardan seçilmiş başkan Salvador Allende'yi devirdi.
General Jorge Rafael Videla başkalığındaki bir askerî cunta 24 Mart 1976'da Arjantin'de yönetime el koydu.
Amerikalı gazeteci A. J. Langguth'a göre, Arjantinli ve Uruguaylı güvenlik yetkilileri arasındaki politik sığınmacıların takibi (ve sonrasında kaybolmaları veya suikastları) hakkındaki ilk toplantıları, ayrıca Arjantinli, Uruguaylı ve Brezilyalı ölüm mangaları buluşmalarındaki ara buluculuk, CIA sayesinde olmuştur.
2010 yılında Henry Kissinger'ın Condor Planı'na katılan bazı ülkelerdeki politik muhaliflerin uluslararası suikastı hakkındaki bir uyarıyı iptal ettiği ortaya çıktı. Ulusal Güvenlik Arşivi'ne göre "Pinochet rejimi tarafından 1975'te kurulan Condor Operasyonu Güney Yarımküre'de resmi işbirliğinin kod adıydı. Bu işbirliği kapsamında uluslararası gizli istihbarat çalışmaları, kaçırma, işkence, kaybetme ve suikast olacaktı. Bu bilgiler Ulusal Güvenlik Arşivi'ndeki ABD, Paraguay, Arjantin ve Şili dosyalarındaki belgelenmiş kanıtlara dayanır." Bu kod adlı görev kapsamında pek çok kişi öldü. Rapora göre "Condor'un önemli kurbanları arasında iki eski Uruguaylı milletvekili ve eski Bolivya başkanı, Buenos Aires'te öldürülen Juan José Torres, eski Şili İçişleri Bakanı, Bernardo Leighton, ayrıca Washington D.C. şehir merkezinde aracındaki bombanın patlamasıyla suikasta uğrayan eski Şili büyükelçisi Orlando Letelier ve 26 yaşındaki Amerikalı meslektaşı, Ronni Moffitt yer alır."

Çeşitli güvenlik servisleri arası "Marksist bölücülüğü bitirme" hedefli iş birliği Condor Plan'nın çıkışından önce de vardı. 3 Eylül 1973'te Caracas'ta düzenlenen Amerikan Orduları Konferansı'nda Brezilyalı General Breno Borges Fortes, Brezilya ordusunun başı, "bölücü hareketlere karşı" çalışma"da çeşitli servisler arası "istihbarat paylaşımının genişletilmesini" önerdi.
Mart 1974'te Şili, Uruguay ve Bolivya polis güçlerinin temsilcileri Alberto Villar ile iş birliği ilkelerini belirlemek için buluştu. Alberto Villar Arjantin Federal Polisi'nin başkan yardımcısı ve Triple A ölüm mangalarının eş kurucusudur. Hedefleri Arjantin'deki binlerce siyasi sürgünün yarattığı "bölücü" tehlikeyi yok etmekti. Ağustos 1974'te Bolivyalı sığınmacıların cesetleri Buenos Aires'teki çöp kutularında bulundu. 2007'de McSherry, bu süreçte yaşanan Şilili ve Uruguaylı sığınmacıların kaçırılma ve işkence görme olaylarını, Haziran 1976 tarihli CIA belgelerine dayanarak ortaya çıkardı.
25 Kasım 1975'te, General Augusto Pinochet'nin 60. yaş gününde, Arjantin, Bolivya, Şili, Paraguay ve Uruguay askeri istihbarat servislerinin liderleri Manuel Contreras, DINA'nın şefi (Şili gizli polisi, şle Santiago de Chile'de buluştu, resmi olarak Condor Planı'nı oluşturdu. Fransız gazeteci Marie-Monique Robin'e göre, Escadrons de la mort, l'école française (Ölüm Mangaları, Fransız Okulu) kitabının yazarı, General Rivero, Arjantin Silahlı Kuvvetleri'nin istihbarat subayı ve eski Fransız öğrencisi, Condor Operasyonu'nun konseptini hazırladı.
Hükûmetin tehlike algısına göre resmi hedefler silahlı gruplardı (mesela MIR, Montoneros veya ERP, Tupamaros vb.) ama, Valech Komisyonu bilgilerine göre, hükûmetler saldırılarını her türlü siyasi muhalifi, aileleri ve yakınlarını da içerecek şekilde, genişletti. Örneğin Arjantin "Kirli Savaş"ı sırasında, çoğu tahmine göre 30.000 kurbanı vardır, pek çok sendikacı, eylemci akrabaları, Plaza de Mayo Anneleri grubunun kurucuları gibi eylemciler, rahibeler, üniversite profesörleri gibi kişiler kaçırıldı, işkence gördü ve öldürüldü.
1976 sonrasında Şilili DINA ve Arjantinli muadili, SIDE, operasyonların ön saflarında yer aldı. Kötü şöhretli "ölüm uçuşları", Arjantin'de Luis María Mendía tarafından geliştirilen — öncesinde de Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1954-62) sırasında Fransız güçler tarafından kullanılan— sıklıkla kullanıldı. Hükûmet güçleri kurbanları uçak veya helikopterle denize götürüp denize ölüme atarak kurbanları planlı bir şekilde ortadan kaldırıyordu. Mayıs 1976'da Condor Planı üyeleri Santiago, Şili'de toplandı. Toplantıda "uzun menzilli iş birliği... istihbarat paylaşımı ötesinde çalışmalar" tartışıldı ve kod adlar verildi. Haziran'da CIA'in topladığı bilgilere göre Condor Planı üyeleri "yurt dışında yaşayan yerel terörist grup liderlerine karşı" saldırı hazırlığındaydı.
1977'nin sonlarında, olağanüstü fırtınalardan dolayı, çok sayıda ceset Buenos Aires'in güney plajlarına vurdu. Bunlar hükûmetin kurbanları hakkında delil oluşturuyordu. Ayrıca yüzlerce bebek ve çocuk hapishanelerde annelerinden alındı. Bu kadınlar sonra kaçırıldı ve kayboldu. Çocuklar rejimdeki ailelere ve yakınlarına yasa dışı yollardan evlatlık olarak verildi. CIA ayrıca Condor Planı ülkelerinin birlikte çalışma fikrine çok sıcak olduğunu ve kendi iletişim ağları ve psikolojik savaş gibi konularda müşterek eğitimler hazırladığını raporladı.
Latin Amerika'dan sorumlu Dışişleri Bakanı Yardımcısı Harry W. Shlaudeman'ın Kissinger için 3 Ağustos 1976'da hazırladığı bir raporda, Güney Amerika'daki askeri rejimlerin güvenlik nedenleriyle bir araya gelerek güç birliği yaptığı yazılıydı. Marksizmin yayılması ve güçlerinin zayıflamasından korkuyorlardı. Bu yeni güç diğer üye ülkelerde gizlice çalışıyordu. Hedefleri "Devrimci Koordinasyon Komitesi"nin teröristlerini kendi ülkelerinde ve Avrupa'da bulmak ve öldürmekti. Shlaudeman Condor Planı üyeleri arasında yayılan "kuşatma mantığının" bölgedeki askeri ve sivil kurumlar arasındaki uçurumu derinleştirmesi ile ilgili endişelerini bildirdi. Bu durumun ayrıca bu ülkelerin gelişmiş Batı ülkelerinden daha da izole olmasına neden olması

Hernán Cortés (1485, Medellin, Badajoz ili - 2 Aralık 1547, Sevilla), İspanya adına Meksika'yı işgal eden denizcidir. Hernando veya Fernando olarak da bilinir, ancak tüm mektuplarını Hernán Cortés ismiyle imzalamıştır.

Bugünkü Peru olan İnka topraklarını işgal eden Francisco Pizarro'nun ikinci dereceden kuzenidir. Küba'nın İspanyollarca işgal edilmesinde görev almış ve başarısı buradan geniş bir arazi ve yerli köleler ile ödüllendirilmiştir.
Yeni Dünya'nın zenginliğini anlamış, Küba valisinden anakıtaya sefer yapmak için yardım istemiştir. Vali, kıtayı kendisi işgal etmek istediği için sadece ticaret yapmasına ve keşif yapmasına izin vermiş, ancak Cortes valiyi kandırarak Meksika'yı işgal etmiştir.

Aztek topraklarına çıkarma yapmasından sonra, ordusunda firar olmaması için, tüm gemilerini batırtmıştır. Yanında topçu, zırhlı süvari, zırhlı piyade ve tüfekçi birlikleri dahil, 40.000'e yakın bir ordu topladığı bilinmektedir. Çoğu rivayete göre bu sayıyı yerli kabilelerden topladığı adamlarla 100.000'e çıkardığı sanılmaktadır. Bazı kabile yerlileri, Aztek'lerin düşmanı oldukları için Cortes'e Tenochtitlan'ın yolunu göstererek, şehri bulmasına yardımcı olmuşlardır. Aztek İmparatoru Montezuma karşısındaki bu güce ilk başlarda direnmemiş, hatta onlara başkent'te kilise kurmalarına bile izin vermiştir.
Ama sonraları şehirdeki bazı yerli savaşçılar, Cortes'in şehirde istila ve yağma sebebiyle bulunduğunu anlamış ve isyan çıkarmışlardır. Çıkan isyanda imparator Montezuma başından yaralanmış ve kısa süre sonra ölmüştür. Cortez yanındaki birlikleriyle zor koşullarda ayrıldığı şehri, asıl ordusuyla kuşatmış ve uzun bir saldırı ve yıkımdan sonra şehri ele geçirmiştir.
Yerli halkı katletmesiyle de bilinir. Altın ve değerli mücevherler için dünyadaki en büyük soy kırımlardan birini yapmıştır. Azteklerin baş şehri Tenochtitlan'ı (o günün şartları içinde 200.000 nüfusu ile İstanbul ve Paris'ten sonra en büyük 3. şehir olarak bilinir) yerle bir etmiştir. Barbarlığı ile bilinir, çok serttir ve acımasızdır. Bu yüzden kendisinden korkulan ve istenilmeyen bir kişi olmuştur. İspanya'ya çağrılıp, yetkileri azaltılmıştır. 1541'de ülkesine dönüp Osmanlı'ya karşı açılan Cezayir seferine katılmış; ölümden zor kurtulmuştur.

La Malinche
Tenochtitlan Kuşatması

Covadonga Muharebesi, Asturias Krallığı'nın kurucusu ve ilk kralı olan Vizigot kökenli asilzade Pelayu ile Endülüs Emevî Devleti arasında 718 ya da 722 yılında yapılan muharebedir. Cantabria Dağlarındaki Picos de Europa Tepelerindeki Covadonga yakınlarında gerçekleşen muharebe Pelayu komutasındaki ordu üstün gelmiştir. Müslüman fetihlerine karşı Hristiyanların kazandığı bu önemli zafer sayesinde Hristiyanlar İber Yarımadasından atılmaktan kurtulmuştur. Uzunca bir süre önemli bir direniş noktası olan Asturias Krallığı, kıtanın yeniden Hristiyan egemenliğine girdiği süreç olarak tariflenen Reconquista'nın ilk dayanak noktası olarak tanımlanır.

Endülüs döneminde Müslüman bölgelerde yaşamış olan İberyalı Hristiyan Mozarap kaynaklarına göre Hispania'nın kuzeyindeki Vizigotlar  718 yılında bir araya gelerek liderleri veya prensleri olarak asilzade Pelayu'yu seçerler. Asturias Krallığını ilan eden Pelayu'nun ataları Vizigot kralı Chindasuinth'dan gelmekteydi. Asturias bölgesindeki Cangas de Onís kentinde hükümdarlığını ilan eden Pelayu, Emevilere meydan okuyarak ayaklanma başlatır.
İber Yarımadasının Müslüman egemenliğine girmesiyle beraber güney bölgelerinden gelen mülteciler ve yapılan savaşlardan geriye kalan kılıç artıkları Emevi hükümdarlığından kaçmak için kuzeye göçerler. Bu toplulukların bazıları kuzeydeki dağlık bölgedeki Asturias bölgesine gelmiş ve Pelayu'nun başlattığı ayaklanmaya destek vermiştir. Pelayu'nun hareketi, çalkantılı bir dönem içinde bulunan İber Yarımadasında eskiden iktidarda olan yerel liderleri, Vizigotları ve Vizigotlardan önce bölgede bulunan etnik Asturyalılar, Galiçyalıları, Cantabriyalıları ve Baskları bir potada birleştirmiş, yeni bir aristokrasi meydana getirmiştir.
Pelayu'nun ilk icraatı Müslüman olmayanlara uygulanan cizye vergisini ödemeyi reddetmek ve yerel Emevi garnizonuna saldırmak olur. Başarılı olan saldırı sonrasında yerel Emevi komutanı Osman bin Nissa'yı  bölgeden kovar. Emevilerin küçük çaplı askerî harekâtla bölgeyi geri alma girişimlerini püskürten Pelayu, kurduğu krallığı Müslüman saldırılarına karşı müstahkem bir mevki haline getirir.
Bu gelişmeleri takip eden ilk yıllarda, yönetim merkezleri Kurtuba'da olan Emeviler, çok uzaklardaki dağlık bir bölgedeki ayaklanmayı ciddiye almazlar. Pelayu, bu dönemde bölgeye gönderilen görece küçük askerî birlikler karşısında gerilla taktikleri kullanır, stratejik geriye çekilme harekâtı düzenler ve Emevi Orduları bölgeyi terk ettiğinde yeniden egemenliğini tesis etmektedir. Emeviler bu dönemde Frank Krallığı'nın içlerindeki askerî harekâta odaklandıkları için dağlık bir bölgede ve düşman bir yerli halkla pek az ganimet getirecek bir seferle uğraşmak istememektedir.
Ancak Emevilerin bugünkü Fransa topraklarına düzenledikleri başarısız bir sefer sonucunda Covadonga Muharebesi yaşanacaktır. 9 Temmuz 721 günü Pireneleri aşan Semh bin Mâlik komutasındaki Emevi Ordusu, Akitanya Dükü Odo komutasındaki Frank ordusuna Toulouse Muharebesi'nde mağlup olur. Komutayı alan Emevi valilerinden Anbasa ibn Suhaym al-Kalbi dönüş yolunda Asturias'daki ayaklanmayı bastırmanın iyi olacağını düşünerek bölgeye doğru yol alır.

722 yılında Osman bin Nissa ve Alkama komutasındaki Emevi birlikleri Asturias yönüne hareket eder. Pelayu ve beraberindekiler dağlık bölgelere ve sonrasında oldukça derin bir vadide düşmanla savaşmaya karar verir. Yaklaşık 300 adamı vardır ve coğrafi konumdan dolayı Emeviler sayısal üstünlüklerini kullanamamaktadır. Pelayu Emevi birliklerine pusu kurarak ve beklemedikleri yönden saldırarak galip gelir. Hristiyan kaynaklarında Müslümanların hezimete uğradığı yazarken, Müslüman kaynaklarında ise ordunun bir kolunun düştüğü bir pusu olarak geçiştirilen muharebede Alkama öldürülür, ordusu ise dağılarak geri çekilir. Pelayu'nun zafer haberinin ardından bölgedeki yerel halk geri çekilen Emevi Ordusu kılıç artıklarına düzensiz şekilde saldırır. Geri çekilen birlikleri toparlayarak yeniden saldırıya geçen Osman bin Nissa, Pelayu birliklerince yenilir ve öldürülür.

Kazanılan zaferin ardından Asturias Krallığı, İber Yarımadasında Emevi egemenliğinin olmadığı yegane Hristiyan toprağı olagelmiştir. Bu anlamda Reconquista'nın ilk dayanağı olarak kabul edilir. Ancak abartılı aktarımların aksine krallık, dönem dönem Emevilerle barış antlaşmaları yapmış, Avrupa'da süregiden taht kavgalarında belirli bir taraftan yana olup diğeriyle savaşmıştır. Ayrıca ilk dönemde ittifak halinde olunan Basklar ve Galiçyalılara karşı da tasfiyeler yapılmıştır. 9. yüzyılda Viking saldırılarını püskürtmeyi başaran krallık 924 yılında León Krallığına evrilecektir.
Yabancı istilacılara karşı başarıyla verilen bu muharebe özellikle 20. yüzyılda bölgedeki muhalif sol hareket tarafından geleneksel bir direnişçi hareket olarak benimsenmiştir. 1934 Asturias Grevi ve 1936 yılında patlak veren İspanya İç Savaşında bölgede güçlü olan İspanyol Komünist Partisi kadroları da bu şekilde hareket etmiştir.

Endülüs Emevî Devleti

Cumhuriyetçi Faşist Parti (İtalyanca: Partito Fascista Repubblicano), 1943'te Müttefikler'in İtalya'nın güneyini işgal etmesi sonucu dağılmış olan Ulusal Faşist Parti'nin devamıdır. Benito Mussolini ve yandaşları tarafından İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'yle beraber kurulmuştur. Kuzey ve Orta İtalya'nın Almanlarca işgali sırasında Benito Mussolini'nin liderliğini yaptığı bu siyasi parti, İtalya'nın tamamının Müttefikler'in eline geçinceye dek İtalyan birliklerinin mücadeleyi sürdürmüş oldukları kuruluştur. Parti siyasi görüş olarak eskisi gibi İtalyan faşizmini benimsiyordu, bununla birlikte monarşi karşıtı görüşlere sahipti. Cumhuriyetçi değerler savunulmaya başlanmış ve adından da anlaşılacağı gibi İtalya'nın kuzeyinde İtalyan Sosyal Cumhuriyeti kurulmuştu. Partinin sekreteri Alessandro Pavolini idi.
Kuzey İtalya'nın kontrolünü elinde tutmaya çalışan Cumhuriyetçi Faşist Parti, bunu 1945'e kadar gerçekleştirebildi. İtalyan birlikleri 1945'te İtalya'nın tamamını işgal etmiş olan Müttefik güçlerine, yani Amerikan ve İngiliz birliklerine karşı teslim oldu. Cumhuriyetçi Faşist Parti'nin dağılıp İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'nin yıkılmasıyla beraber Mussolini yandaşları ile beraber sevgilisiyle birlikte İsviçre'ye kaçmaya çalıştı ancak komünist partizanlar tarafından yakalandılar. 28 Nisan 1945 tarihinde kurşuna dizilerek öldürüldüler. Mussolini'nin son sözleri "Beni göğsümden vurun!" demek oldu.

1. Ulusal Kongre – Verona, 14–15 Kasım 1943

Cumhuriyetçi Parti (İngilizce: Republican Party), kısaltması ile GOP (İngilizce: Grand Old Party), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki iki büyük çağdaş siyasi partiden biridir. Demokrat Parti'nin ana siyasi rakibi olarak 1850'lerin ortalarında ortaya çıktı.
Parti, 1854 yılında köleliğin Kansas ve Nebraska'nın batı bölgelerine yayılmasına izin veren Kansas-Nebraska Yasası'na karşı çıkan kölelik karşıtı aktivistler tarafından kuruldu. Parti, köleliğin özgür bölgelere yayılmasına karşı çıkarken klasik liberalizmi ve ekonomik reformu destekledi. Parti başlangıçta Güney'de çok sınırlı bir varlık gösterdi, ancak Kuzey'de başarılı oldu. Parti, 1858'e gelindiğinde eski Whig'lerin ve eski Free Soilers'ın çoğunu bünyesine katarak neredeyse her kuzey eyaletinde çoğunluğu oluşturdu. Beyaz Güneyliler köleliğe yönelik tehdit karşısında alarma geçti. İlk Cumhuriyetçi başkan olan Abraham Lincoln'ün 1860'ta seçilmesiyle birlikte, Güney'in derin eyaletleri Birleşik Devletler'den ayrıldı.
Lincoln ve Cumhuriyetçi Kongre'nin liderliğinde Cumhuriyetçi Parti, Amerikan İç Savaşı'nda Konfedere Devletleri yenmek, Birliği korumak ve köleliği kaldırmak için mücadeleye öncülük etti. Daha sonra parti, kongredeki çoğunluğunu kaybettiği ve Demokratların Yeni Düzen programlarının popüler olduğu 1930'lardaki Büyük Buhran'a kadar ulusal siyaset sahnesine büyük ölçüde hâkim oldu. Dwight D. Eisenhower'ın seçilmesi Demokrat başkanlar arasında nadir görülen bir mola oldu ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra artan ekonomik refah dönemine başkanlık etti. Eski başkan yardımcısı Richard Nixon, 1972'de sessiz çoğunluk olarak lanse ettiği 49 eyaleti kazandı. Ronald Reagan'ın 1980'de seçilmesi, serbest piyasa ekonomisi savunucularını, sosyal muhafazakârları ve Soğuk Savaş'ın dış politika şahinlerini Cumhuriyetçi bayrağı altında bir araya getirerek ulusal siyaseti yeniden şekillendirdi. Cumhuriyetçiler, 2008'den bu yana parti içinde artan bir hizipçilikle karşı karşıya kaldı. 2024 itibarıyla Trumpçılar, GOP içindeki baskın gruptur.
21. yüzyılda parti en güçlü desteğini kırsal kesimdeki seçmenlerden, Evanjelik Hristiyanlardan, erkeklerden, yaşlılardan, gazilerden, beyaz seçmenlerden ve üniversiteye gitmemiş olanlardan almaktadır. Sosyal konularda, kürtajın yasallığının kısıtlanmasını, eğlence amaçlı uyuşturucu kullanımının yasaklanmasını, silah kısıtlamalarının gevşetilmesini, eşcinsel evliliğin yasallığının kaldırılmasını ve transseksüel hakları hareketine karşı çıkılmasını savunmaktadır. Ekonomik konularda parti vergi indirimlerini ve deregülasyonu desteklerken, işçi sendikalarına ve evrensel sağlık hizmetlerine karşı çıkmaktadır. Dış politikada ise parti hem Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore'ye karşı sert tutumları destekleyenleri hem de müdahalesizlik ve izolasyonizmi destekleyenleri kapsamaktadır.

Cumhuriyetçi Parti, 19. yüzyılın ortalarında ABD'de köleliğin büyük tartışma konusu olduğu bir ortamda doğdu. Kölelik, tarımın egemen olduğu güney eyaletlerinde yaygın bir uygulamayken, sanayinin egemen olduğu kuzey eyaletlerinde yasaklanmıştı.
1828 yılında kurulmuş olan Demokrat Parti, bu tartışma sırasında, köleliği savunan güneyli üyeler ile köleliğe karşı çıkan kuzeyli üyeler arasında ikiye ayrılmıştı. Cumhuriyetçi Parti böyle bir ortamda, güney eyaletlerinin köleliği sürdürme çabalarını önlemek amacıyla, 1854 yılında kuruldu. 1860 yılında yapılan seçimlerde Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olan Abraham Lincoln'ın başkan seçilmesi üzerine, kuzey ve güney eyaletleri arasında Amerikan İç Savaşı patlak verdi. 1865'te İç Savaş'ı Abraham Lincoln önderliğindeki kuzeylilerin kazanmasıyla kölelik sona erdi ve 19. yüzyılın geri kalan bölümünde Cumhuriyetçi Parti, siyah Amerikalıların oylarını kolayca kazanmaya devam etti.
Fakat 20. yüzyıl başlarında Amerikan siyasetinde yaşanan değişiklikler çerçevesinde, Demokrat Parti'den seçilen başkan Franklin D. Roosevelt'in işçilere ve orta gelirli kesime verdiği haklar, Demokrat Parti'yi sosyal liberal bir çizgiye oturttu.

2003 yılında başlayan Irak İşgali ve bu işgalin başarısızlığı, Amerikan halkının Cumhuriyetçi Parti'ye verdiği desteği o dönem sekteye uğratmıştır. 2004 yılında George W. Bush ikinci defa başkanlığa seçilmiş olmasına karşın, kamuoyu yoklamalarında kendisine verilen desteğin büyük oranda düştüğü gözlemlenmiştir. Öte yandan, Kongre'de bazı Cumhuriyetçi Parti üyelerinin karışmış olduğu yolsuzluk skandalları da partiye büyük zarar verdi ve 7 Kasım 2006 tarihinde yapılan ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti yenilgiye uğrayarak Kongre'nin her iki kanadında da çoğunluğu kaybetti. 2008 seçimlerinde Başkanlık makamı da, Barack Obama ile Demokratlara geçti. 2016 yılında başkan seçilen Donald Trump, yeniden aday olduğu 2020 seçimlerini kaybetmiştir. 2022 yılı ortası itibarıyla Cumhuriyetçi Parti hem yürütme hem de yasama kanatlarında muhalefet durumundadır. 2022 yılında yapılan ara seçimlerde ise Senatoda çoğunluğu sağlayamamasına karşın Temsilciler Meclisinde çoğunluğu elde etmiştir.

Partinin kurucu üyeleri, Thomas Jefferson'ın Demokratik-Cumhuriyetçi Partisi tarafından desteklenen cumhuriyetçiliğin değerlerine saygı göstermek için "Cumhuriyetçi Parti" adını seçtiler. İsim fikri, partinin önde gelen yayıncısı Horace Greeley'in "Cumhuriyetçi" gibi basit bir isim çağrısında bulunan başyazısıdan geldi. Bu ad, 1776 cumhuriyetçi sivil erdem değerlerini ve aristokrasiye ve yolsuzluğa karşı muhalefeti yansıtır.
"Büyük Eski Parti" terimi, Cumhuriyetçi Parti için geleneksel bir takma addır ve "GOP" kısaltması yaygın olarak kullanılan bir isimdir. Terim 1875'te Kongre Kayıtlarında ortaya çıktı ve Birliğin başarılı askeri savunmasıyla ilişkili partiye "bu cesur eski parti" olarak atıfta bulundu. Ertesi yıl Cincinnati Commercial'daki bir makalede, terim "büyük eski parti" olarak değiştirildi. Kısaltmanın ilk kullanımı 1884 tarihlidir.
Partinin geleneksel maskotu fildir. 7 Kasım 1874'te Harper's Weekly'de yayınlanan Thomas Nast'ın siyasi karikatürü, sembolün ilk önemli kullanımı olarak kabul edilir. Partinin Indiana, New York ve Ohio gibi eyaletlerde kullanılan sembolü kel kartal, Kentucky'de ise kütük kulübesidir.
Geleneksel olarak partinin tutarlı bir renk kimliği yoktu. 2000 seçimlerinden sonra kırmızı renk Cumhuriyetçilerle ilişkilendirildi. Seçim sırasında ve sonrasında, büyük yayın ağları seçim haritası için aynı renk şemasını kullandı: Cumhuriyetçi aday George W. Bush'un kazandığı eyaletler kırmızıyla, Demokrat aday Al Gore'un kazandığı eyaletler ise maviyle boyandı. Seçim sonuçlarıyla ilgili haftalarca süren anlaşmazlık nedeniyle, bu renk çağrışımları, sonraki yıllarda da devam ederek sağlam bir şekilde kök saldı. Siyasi partilerin renklerle ilişkilendirilmesi gayri resmi olsa da, medya bu renkleri kullanarak ilgili siyasi partileri temsil etmeye başladı. Parti ve adayları da kırmızı rengi benimsedi. İstisna olarak, 2014 yılında Cumhuriyetçi Parti'nin Kaliforniya eyaletindeki şubesi "California Republican Party" resmî olarak kırmızıyı reddetti ve mavi rengi benimsedi. Bunun sebeplerinden biri ise; Birleşik Devletler dışındaki dünya siyasetinde genellikle mavi rengin muhafazakârlık, kırmızının ise sosyalizm ile ilişkilendirilmesidir.

2024 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday Donald Trump seçimi kazanmıştır. 2024 seçimlerinde zafer kazanan Cumhuriyetçiler, bu seçimlerde hem Senatoda hem de Temsilciler Meclisinde çoğunluğu elde etmiştir.

Cumhuriyetçi Parti vergi yükünün azaltılması ve firmalara yasalarla getirilen kısıtlamaların azaltılması yanlısıdır. Sosyal konularda muhafazakâr bir tutum izler. Özellikle dindar Protestan grupların (Evanjelikler) desteğine sahiptir. Kürtajın kısıtlanması gerektiğini savunur. Protestan ağırlıklı güney eyaletlerinde büyük bir desteğe sahiptir. Ayrıca Silah Serbestliği Kanunu'nu destekler.

Cumhuriyetçiler, ekonomik refahın arkasındaki temel faktörlerin serbest piyasalar ve bireysel başarı olduğuna inanmaktadır. Cumhuriyetçiler, yönetimde Demokratlar varken sıklıkla mali muhafazakarlığı savunurlar; ancak, hükûmetten sorumlu olduklarında federal borcu artırmaya istekli olduklarını göstermişlerdir (Bush döneminde vergi indirimlerinin uygulanması, Medicare Kısım D ve 2017 Vergi Kesintileri ve İşler Yasası bu tutumun örnekleridir). Hükûmet harcamalarını azaltma vaatlerine rağmen, Cumhuriyet yönetimleri 1960'ların sonlarından beri önceki hükûmet harcama düzeylerini sürdürdü veya artırdı.

Din, her iki taraf için de her zaman önemli bir rol oynamış olsa da, bir yüzyıl boyunca partilerin dini kompozisyonları değişti. Din, 1960'tan önce partiler arasında önemli bir ayrım çizgisiydi; Katolikler, Yahudiler ve güneyli Protestanlar ağırlıklı olarak Demokrat, kuzeydoğu Protestanları ise ağırlıklı olarak Cumhuriyetçiydi. Eski farklılıkların çoğu, 1970'lerin ve 1980'lerin New Deal koalisyonunun altını oyan düzenlemeden sonra ortadan kayboldu. Her hafta kiliseye giden seçmenler 2004'te oylarının yüzde 61'ini Bush'a verdi; ara sıra gidenlerin ise yüzde 47'si ve kiliseye hiç gitmeyenlerin yüzde 36'sı Bush'u destekledi. Katoliklerin yüzde 52'si (John Kerry Katolik olmasına rağmen) ve Protestanların yüzde 59'u da Bush'a oy verdi. 1980'den beri, Evanjeliklerin büyük çoğunluğu Cumhuriyetçilere oy verdi; 2000 ve 2004'te yüzde oranında 70-80 Bush'a ve 2006'da Cumhuriyetçi Meclis adayları için yüzde 70 oranında destek verdiler.
Yahudiler ise yüzde 70-80 oranında Demokratlara oy vermeyi sürdürmektedir. Demokratlar, Afro-Amerikan kiliseleriyle, özellikle Ulusal Baptistler ile yakın bağlara sahipken, Katolik seçmenler arasındaki tarihi hakimiyetleri 2010 ara seçimlerinde yüzde 54-46 oranına düştü. Ana akım geleneksel Protestanlar (Metodistler, Lutherciler, Presbiteryenler, Episkopalcılar ve Öğrenciler) arasındaki Cumhuriyetçi Parti desteği ise yaklaşık yüzde 55'e geriledi.
Utah ve komşu eyaletlerdeki İsa Mesih'in Son Zaman Azizleri Kilisesi üyelerinin en az yüzde 75'i, 2000 yılında George W. Bush için oy kullandı. 2018 yılında Mormonların yüzde 76'ısnın Cumhuriyetçi adayları etmesi, Trump'ın adaylığının Mor

Davud Monşizade (Farsça: داوود منشی‌زاده‎; 29 Ağustos 1915 – 13 Temmuz 1989) SUMKA'nın kurucusudur. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da, savaştan sonra ise İran'da Nazizm'i desteklemiştir. Daha sonra İsveç'te Uppsala Üniversitesi'nde İran Dilleri bölümünde profesör olmuştur.

Monşizade, özellikle Modern ve Orta İran dillerinin incelenmesine yaptığı katkılarla tanınır. Bir yandan İran'da ve yurt dışında aktif olarak siyaset ile de ilgilendi.
Monşizade 1952 yılında SUMKA'yı kurdu. 1937'de Nazi Almanyası'na taşındı ve Berlin Muharebesi'nde yaralanan eski bir SS üyesiydi. 1950 yılında İran'a döndü. Monşizade daha sonra İskenderiye Üniversitesi ve Uppsala Üniversitesi'nde görev yapacaktı. Monşizade, Hitler'in bir hayranı olarak biliniyordu. Nazi Partisi'nin pek çok özelliğini taklit etti ve bıyığı da dahil olmak üzere Hitler'in fiziksel görünüşünü benimsedi.

1931 - İran hükûmeti tarafından eğitim için Fransa'ya gönderildi.
1937 - Hitler Kabinesi'nin İranlıları "saf kanlı Aryanlar" olarak ilan etmesinden ve tüm Nürnberg yasalarına karşı bağışıklığı olduğunu ilan etmesinden bir yıl sonra, Almanya'ya taşındı.
1939 - Monşizade ve Behram Şahroh Nazi Almanyası'nın Deutsche Radyosu'nun Farsça programında çalışmaya başladılar.
1940 - Nazi Partisi'nin resmi gazetesi Das Reich için makaleler yazmaya başladı.
1941 - Nazi Almanyası'nda çeşitli kuruluşlarla çalıştı.
1943 - Berlin Üniversitesi'nde felsefe ve edebiyat doktorasını aldı.
1945 - Berlin Muharebesi sırasında SS'in bir üyesi olarak savaştı. 1947 yılında yaralandı ve hastaneye kaldırıldı.
1947 - Münih Üniversitesi'nde İranoloji ve Farsça dersleri verdi.
1950 - İran'a döndü.
1951 - Manuşehr Amir Mokri ve Hüseyin Zarabi ile İran Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi'ni (SUMKA) kurdu.
1963 - 1963'te İran'dan ayrıldı ve hayatının geri kalanını İsveç'te geçirdi. Uppsala Üniversitesi'nde İranoloji ve Farsça dil eğitimi verdi ve İran Dilleri bölümünde profesör oldu.
1989 - İsveç, Uppsala'da öldü.

Demir Muhafızlar (Garda de Fier), 1927'den II. Dünya Savaşı'nın erken dönemlerine kadar Romanya'daki aşırı milliyetçi, kökten dinci, aşırı sağcı, anti-semitist, faşist bir harekete ve siyasi partiye verilen isimdir.
Corneliu Zelea Codreanu tarafından 24 Temmuz 1927'de Başmelek Mikail Alayları (Lejyonu) adıyla kurulmuş ve 1938 yılındaki ölümüne dek kendisi tarafından yönetilmiştir. Bu hareketin taraftarları yaygın olarak "lejyonerler" adıyla anılırken, tüm isim değişikliklerine karşın harekete de "Alaylar" ya da "Alay Hareketi" deniliyordu. 1930 Mart'ında Codreanu "Demir Muhafızlar"ı Alaylar'ın siyasi bir paramiliter dalı hâline getirdi; bu isim Alaylar'ın kendisine dikkat çekiyordu. Sonraları 1935 Haziran'ında Alaylar ismini "Totul pentru Țara" partisi olarak değiştirdi yani "Her şey Ülke için" ya da daha sıklıkla çevrildiği gibi "Her şey Vatan için". En önemli sloganları "Romanya, Rumenlerin'dir" sözüydü.
Katı bir Rumen milliyetçilerinden oluşan Demir Muhafızlar, Yahudiler'in Romanya vatandaşlığından çıkarılıp ülkeden sınır dışı edilmelerini isterken, Romanya'daki Macar ve Slav kökenli diğer azınlıklara karşı da bir Rumenleştirme politikasını savunmuşlardır.
Üyeleri yeşil üniformalar giyiyordu (yenilenmenin bir sembolü olan bu üniformalar daha sonra "Yeşil Gömlekliler" olarak anılmalarına yol açtı ("Cămășile verzi") ve birbirlerini Romalı selamıyla karşılıyorlardı. Demir Muhafızlar'ın ana sembolü hapishane demirleri gibi duran ve kimi zaman "Başmelek Mikail Hacı" olarak da anılan üç haçtı.

1927'de Corneliu Zelea Codreanu, Millî Hristiyan Savunma Birliği olarak bilinen bir Romen siyasi partisindeki iki numaralı adam pozisyonunu terk etti ve daha sonra dönemin çoğu Avrupalı faşist hareketleriyle aşırı dinciliği nedeniyle ters düşen (Rumen Ortodoks Kilisesini kucaklayan bir düşünceyle) Başmelek Mikail Alayları'nı kurdu. Ioanid'e göre Alaylar "dinsel ideolojik yapıyı barındıran ender Avrupalı siyasi hareketlerden biri hâline gelmek amacıyla siyasi doktrinlerine Ortodoks Hristiyanlığın güçlü bileşenlerini isteyerek sokmuşlardı." Diğer bir ifadeyle milliyetçi oldukları kadar, aynı zamanda üyeleri birer dinsel fanatikti.
Alaylar, kitle tabanını askeri uzmanlardan değil de köylüler ve öğrencilerden sağlamak bakımından da diğer faşist hareketlerden farklılaşıyordu. Bununla birlikte lejyonerler, siyasi cinayetler de dahil olmak üzere faşistlerin şiddet temayülünü paylaşıyorlardı.
Karizmatik bir lider olan Condreanu ile birlikte Alaylar büyük törenlerin de kullanıldığı etkili propagandalarla tanınıyordu. Yürüyüşler, dinsel ayinler, uygun "mucizeler" örgütleyen, yurtsever ya da milliyetçi, partizan marşlar besteleyen, anti-komünist, anti-semitik, anti-laik ve anti-liberal felsefelerden destek alıp, kırsal kesimlerde gönüllü çalışmalar yapan birlik, kendini var olan siyasi çürümeye karşı bir alternatif olarak sundu. Örgüt aynı zamanda anti-parlamenterdi. Demokratik parlamenter sistemin bölücü olduğunu, Romanya'nın ulusal çıkarlarının bu sistemle çatıştığını, Romen soyundan olmayan (başta Yahudi) insanlara fazla hak ve özgürlükler verildiğini söyleyerek buna şiddetle karşı çıkıyorlardı.
Zamanın diğer faşist hareketleri gibi Demir Muhafızlar da keskin biçimde anti-semitik, fanatik milliyetçi ve "hiç beklenmeyen dönekçe şekillerde" kendini gösteren "Hristiyan dünyasına karşı başlatılmış bir Yahudi saldırısı" fikrini besliyorlardı. Başmelek Mikail Alayları aşırı muhafazakâr, bağnaz ve tutucu idiler. Onlara göre masonluk, Freudculuk, homoseksüellik, Laiklik, Ateizm, Marksizm, Bolşevizm, İspanya İç Savaşı toplumun altını oyuyordu ve bütün bunlar Hristiyan Rumen milletini zehirlemeye çalışan hahamların işiydi.
10 Aralık 1933'te Romen Liberal Başbakanı Ion Duca Demir Muhafızlar'a yasak uyguladı. Demir Muhafızlar 29 Aralık 1933'te Sinaia garında Duca'yı öldürerek yanıt verdiler.

1937'de Alaylar, Liberallerin ve Köylü Partilerinin ardından oyların yüzde 15,5'ini alarak, Rumen parlamentosu seçimlerini kazandı. Kral II. Carol Başmelek Mikail Alayları'nın siyasi hedeflerine güçlü biçimde karşı çıkıyordu (çünkü metresi Magda Lupescu babası Yahudi olan bir Katolikti) ve kendisi 1940 yılında tahttan inmeye zorlanıncaya kadar onları hükûmetten uzak tutmayı başardı. Bu süreçte alaylar gemi iyice azıya almış bulunuyorlardı. 10 Şubat 1938'de Kral, hükûmeti feshederek bir kraliyet diktatörü hâline geldi.
Codreanu 1938 Nisanı'nda tutuklandı ve hapse konuldu. 29-30 Kasım 1938'de cezaevinden kaçmaya çalışırken diğer lejyonerlerle birlikte jandarma tarafından vurularak öldürüldü. Böyle bir kaçış girişiminin aslında olmadığı, Codreanu ve diğerlerinin aslında kraliyet kabinesinde İçişleri Bakanlığı görevinde bulunan Armand Călinescu'nun akrabalarının 24 Kasım 1938 tarihinde lejyonerlerce öldürülmesinin ardından kralın verdiği bir emirle öldürüldüğü de olasılıklar arasındadır.
Kraliyet diktatörlüğü kısa sürdü. 7 Mart 1939'da Calinescu başbakanı olduğu yeni bir hükûmet kurdu. 21 Eylül 1939'da Codreanu'nun intikamını almak isteyen lejyonerlerce öldürüldü. Karşılıklı hesaplaşma daha pek çok kanlı olaya neden oldu.

II. Dünya Savaşı'nın ilk aylarında Romanya resmî olarak tarafsızdı. Bununla birlikte özellikle 23 Ağustos 1939'da SSCB ile yapılan Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı'nın ardından daha önce Fransızlara ve İngilizlere verilen sözler geçersiz hâle geldi. Naziler Polonya'yı işgal edince, Romanya Polonya'dan kaçan hükûmet görevlilerine sığınak sağladı. Calinescu'nun öldürülmesinin ardından bile Kral Carol tarafsızlığını korumaya çalıştı ama Fransa'nın teslim oluşu ve Britanya'nın Avrupa'dan çekilmesi sonucu onlarla yapılan tüm antlaşmalar anlamsızlaştı. Mihver Ülkelere doğru bir yaklaşma kaçınılmaz hâle geldi.
Bu siyasi değişiklik görünüşe göre geride kalan lejyonerlerin işine yaradı. 4 Temmuz 1940 tarihinde kurulan Ion Gigurtu hükûmeti ilk kez bir lejyoner üye kabul etti ancak Başmelek Mikail Alayları resmî iktidarı aldıklarında karizmatik liderlerinin çoğu zaten ölmüştü: güçlü bir anti-semitist olan ve Codreanu'nun ölümünden sonra ismen hareketin başına geçen Horia Sima bundan önceki kanlı olaylardan sağ kurtulan az isimden biriydi.
4 Eylül 1940'ta General Ion Antonescu ile bir işbirliği içine giren Alaylar, Ulusal Alay Devleti hükûmetini kurdular. II. Carol'un tahtını oğlu Mihai'ye bırakmasını istediler ve eksen ülkelere daha da yaklaştılar. (1941 Haziranında resmen dahil oldular.) Horia Sima Bakanlar Konseyi'nin başkan yardımcılığına geldi.
İktidara gelen Başmelek Mikail Alayları, şiddetli anti-semitik yasalar koydular ve hiçbir cezayla karşılaşmaksızın siyasi cinayetler işlediler, ticari ve finansal sektörlerde yolsuzluk, para sızdırma, şantaj gibi eylemlere bulundular. Jilava Hapishanesi'nde davalarını bekleyen 60 eski hükûmet üyesi ya da memur katledildi; tarihçi ve önceki başbakan Nicolae Iorga ve ekonomist Virgil Madgearu faili meçhul cinayetlere kurban gittiler.
Demir Muhafızların adı Yahudi Soykırımı'na da karıştı. "Avrupalı Yahudilerin Yok Edilmesi" adlı kitabında Raul Hilberg şöyle yazar; "Romanya'da atılan adımları zaptetmek ve yavaşlatmak için Almanya'nın olaya müdahale etmesi gerektiği zamanlar olmuştu" Doğru Romanya Yahudilerinin Besarabya, Bukovina, Transnistria ve Iaşi şehirlerinde öldürülmesi, Almanların iyi örgütlenmiş taşıma sistemlerinden ve kamplarından ziyade bir katliam havasındaydı.
Bununla birlikte alaylar kendi güçlerini abartmışlardı. 24 Ocak 1941'de Antonescu alaylar tarafından desteklenen bir askeri darbeyi bastırdı ve alaylar yönetimdeki rollerinden uzaklaştırıldı. Alman ordusundan aldığı destekle üç gün süren bir iç savaşı kazanan Antonescu müdahale etmeden evvel Demir Muhafızlar başkent Bükreş'te kanlı bir katliam yaptılar. Düzinelerce Yahudi vatandaş Bükreş mezbahasında katledildi ve öldürüldükten sonra da cesetleri katiller tarafından et kancalarına asılarak parça parça doğrandı. Horia Sima ve diğer birçok lejyoner Almanya'ya sığındı, diğerleri de tutuklandı.

Demir Muhafızlar ismi, Komünizm sonrası Romanya'sındaki küçük bir Rumen faşist grup tarafından da kullanıldı. Arjantin'de Romen faşizmiyle bağlantısı bulunmayan bir Peronist (Arjantin'in eski başbakanlarından Juan Peron'un adından) yapı, 1970'lerin başında "Guardia de Hierro" ismini kullandı.
Romanya'da Yeni Sağ adlı aşırı sağcı çağdaş bir örgüt kendilerini Demir Muhafızlar'ın vârisi olarak görmekte, lejyonerliği ve Corneliu Codreanu'nun kişisel kültünü kucakladıklarını belirtmektedir.
Meşhur bir din tarihçisi, kurgu yazarı ve felsefeci olan Mircea Eliade ve yine felsefeci Cioran gibi yazarlar 1930'larda Demir Muhafızlar'ı desteklemişler ve propagandasını yapmışlardır.

Maddenin Çevrildiği Kaynak22 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Green Shirts and the Others: A History of Fascism in Hungary and Rumania by Nicholas M. Nagy-Talavera (Hoover Institution Press, 1970).
"Romania" by Eugen Weber, The European Right içinde: A Historical Profile edited by Hans Rogger and Eugen Weber (University of California Press, 1965)
"The Men of the Archangel" by Eugen Weber,International Fascism içinde: New Thoughts and Approaches edited by George L. Mosse (SAGE Publications, 1979, ISBN 0-8039-9842-2 and ISBN 0-8039-9843-0 [Pbk]).
Fascism: Comparison and Definition by Stanley G. Payne, s. 115-118 (University of Wisconsin Press, 1980, ISBN 0-299-08060-9).
Fascism (Oxford Readers) editör Roger Griffin, Bölüm III, A., xi. "Romania", s. 219-222 (Oxford University Press, 1995, ISBN 0-19-289249-5).
The Legionary Movement by Alexander E. Ronnett (Loyola University Press, 1974; second edition published as Romanian Nationalism: The Legionary Movement by Romanian-American National Congress, 1995, ISBN 0-8294-0232-2).
The History of the Legionary Movement by Horia Sima, (Legionary Press, 1995, ISBN 1-899627-01-4).
The Suicide of Europe: Memoirs of Prince Michael Sturdza by Michel Sturdza (American Opinion Books, 1968, ISBN 0-88279-214-8).
Dreamer of the Day: Francis Parker Yockey and the Postwar Fascist International by Kevin Coogan (Autonomedia, 1999, ISB

Der Angriff, Nazi Partisi'nin Berlin Gausu tarafından 1927 yılında kurulan bir Almanca gazeteydi.

Gazete, Joseph Goebbels tarafından kuruldu. 1926 yılında, Berlin'in Nazi Partisi lideri (Gauleiter) olmuştu ve partinin yayınlarını sağlamak için gerekli paranın çoğunu kendisi sağlamıştı. Der Angriff, kaba ve saldırgan bir dil ile nefret söylemleri ile kullanarak kitlelere ulaşılması amacı ile tasarlanmıştı. Antiparlamentarizm ve antisemitizm olarak kendi kendini tanımlayan temalar vardı. Makaleler genellikle 1933 yılına kadar yayıncı Goebbels tarafından yazılmış ve imzalanmıştır. Gazetede Hans Schweitzer tarafından yapılmış siyasi karikatürler de vardı.
Der Angriff, ilk kez Angriff Basını tarafından 4 Temmuz 1927 tarihinde yayımlanmıştır. Sloganı Sömürücülere karşı ezilenler için idi. Daha sonra 1 Ekim 1929'dan itibaren haftada iki kez yayımlandı. Der Angriff 1 Kasım 1930 sonrasında "Berlin'deki Alman Akşam Gazetesi" ile günlük gazete oldu. Parti propagandası, Weimar Cumhuriyeti aleyhine ajitasyon ve antisemitizmi içeriyordu; ayrıca Yahudi Berlin polisi başkan yardımcısı Bernhard Weiss'e saldırıyordu. Bu yüzden gazete geçici olarak Berlin'in Polis şefi Albert Grzesinski tarafından 4 Kasım 1931 tarihinde yasaklandı.
Naziler 30 Ocak 1933 tarihinde Almanya'da siyasi iktidarı kazandıktan sonra, gazetenin önemi yavaş yavaş azaldı. Müttefikler Berlin'e karşı hava bombardımanına başladığında, Berlinlilerin moralini ayakta tutmak için basım sayısı arttırıldı. Son sayısı 24 Nisan 1945 tarihinde yayımlandı.

Der Stürmer (Saldırgan), Julius Streicher tarafından yayınlanan bir haftalık tabloid formatında Nazi gazetesiydi. NSDAP'nin önemli resmi gazetesi olarak 20 Nisan 1923'ten 22 Şubat 1945'e kadar yayımlandı. Gazete, Nazi propaganda araçlarının önemli bir parçasıydı ve şiddetli antisemitik ifadeler içeriyordu. Tabloid tarzı olan Der Stürmer, sık sık antisemitik karikatürler ve Yahudilere karşı iftira, kan iftirası, müstehcen, anti-Katolik, anti-komünist, anti-kapitalist ve anti-"gerici" propaganda gibi suçlamalara ek olarak müstehcen materyaller yayınladı.
Der Stürmer'in ilk kopyası 20 Nisan 1923'te yayınlandı. Der Stürmer'in tirajı zamanla büyüdü ve büyük bir Alman nüfusunun yüzdesinin yanı sıra Arjantin, Brezilya, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'ne dağıtımı yapıldı.
Der Stürmer, genellikle ırkçı siyasi karikatürler dahil olmak üzere, grafik tasvirlerinin yanında, genellikle hayali korkular, abartı ve Yahudilerle diğer Alman vatandaşları arasındaki davranış farklılıkları üzerinde dururdu.
Ağustos 1941 ve Eylül 1944 tarihleri arasında, Julius Streicher Yahudi ırkının yok edilmesini isteyen makaleler yayımladı. Savaştan sonra, insanlığa karşı suçlardan mahkûm ve idam edildi.

Der Stürmer, bilinen en etkili antisemitik ırkçı karikatürlere sahip gazete idi. Abartılı ve biçimsiz/çirkin şekilde tasvir edilmiş Yahudi suratları ve vücutları gazetede sık sık yayınlanırdı. Yahudilere karşı yapılan bu propagandalarda, "çocukları öldürüp kurban eden ve kanlarını içen Yahudiler" gibi Orta Çağ mitlerinden esinlenilmiş hikâyeler de kullanılırdı. Bu çizimlerin çoğu Fips adı ile de bilinen ve antisemitik çizimleri ile ünlenmiş Philipp Rupprecht tarafından çizilmiştir. Saldırılarını "Yahudi kapitalistler" ve "Yahudi komünistler" başlıklarını birleştirerek yapmıştır.
Sayfa başlıklarının altında her zaman Heinrich von Treitschke tarafından 1880'lerde bastırılmış "Die Juden sind unser Unglück!" (Yahudiler bizim talihsizliğimiz!) mottosu yer alıyordu. Gazetenin ana sayfasında yer alan mottosu ise "Deutsches Wochenblatt zum Kampfe um die Wahrheit" (Alman Haftalık Gazetesi Doğruluk için Savaşıyor) idi.

Das Schwarze Korps
Der Angriff
Völkischer Beobachter
Antisemitizm

Normal Finkelstein - Charlie Hebdo ve Der Stürmer Karşılaştırması 21 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı ya da Derin Araştırma Laboratuvarı (kısaca DAL), 12 Eylül Darbesi sonrası dönemde Ankara Emniyet Müdürlüğü içinde "D Grubu" olarak anılan siyasi şubeye verilen ad. D Grubu daha sonra, Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı'nın baş harflerinden oluşan DAL olarak anılmaya başlanmıştır. Şube, 12 Eylül Darbesi'nde gözaltına alınan kişilere yönelik sistematik işkence ve kötü muamele suçlarıyla gündeme gelmişti.
Birçok kişinin öldüğü ve 100'e yakın kişinin sakat kaldığı Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı'nda daha sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve Ordu Valiliği yapacak olan Kemal Yazıcıoğlu da görev almıştır. O dönem 'Komiser Kemal' olarak tanınan Yazıcıoğlu'nun bizzat işkencelerde bulunduğu da iddialar arasındadır. Yazıcıoğlu, 12 Eylül dönemiyle ilgili bir savcılık soruşturmasında "DAL Grubu Operasyon ve Sorgu şeflerinden" olarak şüpheli konumunda yer almıştır.
Sırrı Süreyya Önder, Ali Asker, Orhan Taylan, Murat Çelikkan gibi isimler o dönemde bir müddet burada kalmıştır. DAL'dan geçmiş ama travmayı atlatamamış binlerce insan olduğu tanıklar tarafından ifade edilmektedir. Bu merkeze getirildikten sonra kendisinden haber alınamayanların olduğu yönünde iddialar da bulunmaktadır.
12 Eylül iddianamesinde, Diyarbakır Askeri Cezaevi ile Mamak Askerî Cezaevinin, sistematik  işkencenin merkezi haline getirildiği belirtildi ve Ankara Emniyet  Müdürlüğündeki DAL'ın, Adıyaman'da Pirin Palas'ın ve İstanbul Gayrettepe'nin öne çıkan işkence merkezlerinden olduğu vurgulandı. İddianamede ayrıca gözaltına alınanların sağ görüşlü iseler sol görüşlü, sol görüşlü iseler sağ görüşlü polis ve askerden oluşturulan işkenceci ekipler tarafından sorgulandığı da yer almıştır.  Ankara Emniyetinde polis amirleri Zeki Kaman ve Dürüst Oktay'ın işkence uygulamalarında öne çıktığı da söylendi. 
12 Eylül dönemindeki işkence ve kötü muamele iddialarının soruşturulması kapsamında, bu şubede görev alanların da ifadelerine başvuruldu. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren 12 Eylül davasından ayrı olarak yürütülen 'sistematik işkence ve kötü muamele' soruşturmasında, DAL grubunda o tarihlerde görev yapan polislerin ifadesi alındı.

Dal (12 Eylül'ün İşkence Merkezi) adlı kitapta dönemin tanıklıklarına yer verilmiştir.
Esra Kahraman, Segâh Makamı adlı dönem romanındaki kahramanının DAL'dan anlatılarına yer verir.
Ayşegül Devecioğlu, 2008 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldığı kitabı Ağlayan Dağ Susan Nehir'in hikâyesini, eşi Behçet Dinlerer'in askeri darbenin ardından yakalanıp DAL’da öldürülmesinden sonra saklandığı bir Çingenenin evinde geçirdiği zaman üzerine kurmuştur: "Korkunun toplumun bütün hücrelerine kadar işlediği, ülkenin her yanında sobaların günlerce odun kömür yerine kitap yaktığı, insanların birbirlerine selam alıp vermekten korktuğu o günlerde, iki buçuk yaşındaki oğlumla, çocukluğumdan beri tanıdığım ve anne yerine koyduğum bir Çingene kadının evinde saklandım."
Alime Mitap, eşi Nasuh Mitap ile birlikte kaldığı merkezde gördüğü işkenceleri, Eylül Karanlığından adlı bir resim sergisi ve kitapta anlattı.

İmran Aydın
Hasan Asker Özmen

Diktatör, mutlak güce sahip olan bir siyasi liderdir. Bir diktatörlük ise bir diktatör veya küçük bir zümrenin yönettiği bir rejimin adıdır. Kelime, Roma Senatosu tarafından cumhuriyetin acil durumlarda yönetimi için seçilen bir Roma diktatörü unvanının kökeninden gelmektedir.
Tiran terimi gibi ve otokrat terimi gibi, diktatör terimi de yalnızca baskıcı yönetim biçimleri için kullanılmaya başlandı. Modern kullanımda diktatör terimi genellikle olağanüstü bir miktarda kişisel güce sahip olan bir lideri tanımlamak için kullanılır. Diktatörlükler genellikle aşağıdakilerle karakterize edilir: seçimlerin ve sivil özgürlüklerin askıya alınması; olağanüstü hal ilanı; kararname ile yönetim; siyasi muhaliflerin baskı altına alınması; bir kişiye ya da küçük bir azınlığa olağanüstü yetkiler tanınması; hukukun üstünlüğü prosedürlerine uymama; liderin etrafında şekillenen bir kişilik kültünün varlığı. Diktatörlükler genellikle tek parti veya baskın parti devletleridir.
Tek parti veya baskın parti devletleri ve kişisel yönetim altındaki sivil hükûmetler gibi farklı türdeki rejimlerde iktidara gelen çeşitli liderler, diktatör olarak tanımlanmıştır.

Diktatör kelimesi, Latincede "dictātor" kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime, "dictare" (diktat kelimesinin kökü) fiilinin ajan ismi olan "dictāt-" (dictāre fiilinin geçmiş zaman kökü) ile "-or" (işaretleyici ek) ekinin birleşmesiyle oluşmuştur. Latincede kullanıldığı şekliyle, bir diktatör Roma Cumhuriyeti'nde geçici olarak mutlak güce sahip olan bir yargıçtı. Genellikle diktatörlük rejiminde, ülkenin lideri diktatör unvanıyla tanımlanır; ancak, resmi unvanları daha çok lider gibi bir tanıma benzeyebilir.
Başlangıçta Roma Cumhuriyeti ve Etrüsk kültüründe acil durumda yapılan bir yasal atama olan Diktatör terimi, şu anda sahip olduğu olumsuz anlamı taşımamaktaydı. Bir Diktatör, sınırlı bir süre için tek başına yetki verilen bir magistrattı. Görev süresi sonunda, Diktatörün yetkisi normale döner ve Konsüler yönetim yeniden devralınır, ancak tüm diktatörler güç paylaşımına geri dönmeyi kabul etmemiştir.
Terim, Cornelius Sulla'nın iç savaşı takiben diktatörlüğe yükselmesiyle modern olumsuz anlamını almaya başladı. Sulla, Roma'da bir yüzyıldan fazla bir süre boyunca (resmen kaldırıldığı süre boyunca) ilk Diktatör olarak kendini ilan ederek, Senato onayına ve zaman sınırlamasına ihtiyaç duymadan işleri yürütmüştü. Büyük bir anayasal krizi önlemek için yaklaşık bir yıl sonra görevinden istifa etti ve birkaç yıl sonra öldü. Julius Caesar, Sulla'nın örneğini 49 yılında takip etti ve Şubat 44 yılında "Sonsuza dek Diktatör" olarak ilan edildi, resmen gücündeki herhangi bir sınırlamayı kaldırarak, iktidarını sonraki ayın suikastına kadar korudu.
Sezar'ın suikastının ardından, varisi Augustus'a diktatör unvanı teklif edildi, ancak o bunu reddetti. Daha sonra gelen hükümdarlar da diktatör unvanını reddettiler ve diktatör unvanının kullanımı Roma yöneticilerinde bitti.
Terim, Latincede "dictator" olarak gelir ve İngilizcede olduğu gibi aynı anlama sahiptir. Bu kelime, "dico" yani "otorite kullanmak; karar vermek" anlamına gelen "dicto" kelimesinden türemiştir.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, "dictator" teriminin bazen olumlu çağrışımları vardı. Örneğin, 1848 Macar Devrimi sırasında ulusal lider Lajos Kossuth, destekçileri ve eleştirenleri tarafından negatif bir anlam taşımadan sıklıkla "dictator" olarak adlandırılırdı, ancak resmî unvanı regent-president olarak geçiyordu. 1860 yılında Binlerin Seferi sırasında Sicilya'da geçici bir yürütme organı oluştururken, Giuseppe Garibaldi resmi olarak "diktatör" unvanını aldı. Kısa bir süre sonra, 1863 Polonya Ocak Ayaklanması sırasında "diktatör" aynı zamanda dört liderin resmi unvanıydı, ilki Ludwik Mierosławski idi.
Ancak, bu dönemden sonra "diktatör" terimi olumsuz bir anlam kazandı. Genel olarak kullanımda, diktatörlük sıklıkla zalimlik ve baskıyla ilişkilendirilir. Sonuç olarak, politik muhaliflere karşı bir hakaret terimi olarak da kullanılır. Terim ayrıca megalomani ile ilişkilendirilmeye başlamıştır. Birçok diktatör kendileri etrafında bir kişilik kültü oluşturur ve giderek daha abartılı unvanlar ve onurlar kendilerine vermeye başlarlar. Örneğin, İngiltere ordusu teğmeni olan Idi Amin Dada, Uganda'nın Ekim 1962'de İngiltere'den bağımsızlığını kazanmasından sonra kendisini "Muhterem Excellency, Ömür Boyu Devlet Başkanı, Feldmareşal Al Hadji Doctor Idi Amin Dada, VC, DSO, MC, Afrika'da Genel ve Özellikle Uganda'da İngiliz İmparatorluğu'nun Fetheden" şeklinde tanımlamıştır. The Great Dictator adlı filmde, Charlie Chaplin hem Adolf Hitler'i hem de diktatörlük kurumunu alaya almıştır.

Müşfik diktatörlük, otoriter bir liderin devlet üzerinde mutlak siyasi güce sahip olduğu bir hükûmeti ifade eder, ancak bu liderin halkın genel çıkarını gözeterek bunu yaptığı algısı vardır. Bu, diktatörün kesinlikle zalim bir şekilde algılanan kalıptan ayrılır. İyi niyetli bir diktatör, bazı sivil özgürlüklere veya demokratik karar alma süreçlerine izin verebilir, örneğin halkoylamaları veya sınırlı yetkiye sahip seçilmiş temsilciler aracılığıyla ve genellikle görev süresi sırasında veya sonrasında gerçek bir demokrasiye geçiş için hazırlıklar yaparlar. Bu, bir cumhuriyet biçimi olarak görülebilir. Bu tanımlama, Yunanistan'ın İoannis Metaksas'ı (1936-41), Türkiye'nin Mustafa Kemal Atatürk'ü (1923-38) ve Singapur'un Lee Kuan Yew'i (1959-90) gibi liderleri tanımlamak için kullanılmıştır.

Bir diktatör ile askerî ilişkilendirme yaygın bir durumdur. Birçok diktatör, askeriyle olan bağlantılarını vurgulamak için büyük çaba sarf eder ve sıklıkla askerî üniforma giyerler. Bazı durumlarda bu tamamen meşru olabilir; örneğin, Francisco Franco İspanya Devlet Başkanı olmadan önce İspanyol Ordusu'nda bir generaldi ve Manuel Noriega resmî olarak Panama Savunma Kuvvetleri'nin komutanıydı. Diğer durumlarda ise bu ilişki sadece bir taklit olabilir.

Bazı diktatörler, Mussolini ve Hitler gibi, kalabalıkları manipüle etme konusunda ustaydı. Diğerleri ise Stalin ve Franco gibi daha sade konuşmacılardı. Genellikle diktatörler insanları ve tüm medyayı kontrol altına alır, muhalefeti sansürler veya yok eder ve günlük olarak kişilik kültü etrafında şekillenen güçlü propaganda yayınları yapar.
Mussolini ve Hitler, kendilerine "Lider" anlamına gelen benzer ve mütevazı unvanlar kullanmışlardır. Mussolini "Il Duce" (Lider) ve Hitler genellikle "der Führer" (Lider) olarak anılırdı, her ikisi de İtalyanca ve Almancada 'Lider' anlamına gelir. Franco da benzer bir unvan olan "El Caudillo" ("Baş", 'şef') unvanını kullanmıştır. Stalin için ise "Çelik Adam" anlamına gelen benimsediği isim, mutlak lider olarak rolüyle özdeşleşmiştir. Mussolini, Hitler ve Franco için mütevazı, geleneksel olmayan unvanların kullanılması, mutlak güçlerini daha da güçlü bir şekilde sergilemiştir, çünkü herhangi bir tarihi meşruiyete dahi ihtiyaç duymamışlardır. Ancak Franco'nun durumunda, "Caudillo" unvanı Latin Amerika ve İspanya'daki siyasi ve askeri figürler için daha uzun bir tarihe sahiptir. Franco, kendisini Caudillo olarak gösteren madeni paralarda veya diğer materyallerde "Tanrı'nın Lütfuyla" ifadesini de kullanırken, Hitler ve Mussolini nadiren bu tür monarşik ilişkilendirilen dil veya imgeleri kullanmışlardır.

Batı medyasının "diktatör" terimini kullanımı, sol eğilimli Fairness & Accuracy in Reporting (Dürüstlük ve Doğrulukta Adil Olma) örgütü tarafından "Hoşlanmadığımız Hükümet için Kullanılan Bir Kod" olarak eleştirilmiştir. Onlara göre, genellikle otoriter olarak kabul edilebilecek ancak ABD ile müttefik olan liderler, Paul Biya veya Nursultan Nazarbayev gibi, nadiren "diktatör" olarak adlandırılırken, ABD politikasına karşı olan ülkelerin liderleri olan Nicolas Maduro veya Beşar Esad gibi kişilere bu terim çok daha rahat bir şekilde uygulanmaktadır.

Modern otoriter liderler, negatif ve olumsuz çağrışımları nedeniyle genellikle (eğer hiç kullanmıyorlarsa) "diktatör" terimini resmi unvanlarında kullanmazlar, bunun yerine genellikle sadece "başkan" unvanına sahiptirler. Ancak 19. yüzyılda, resmi kullanımı daha yaygındı.

Sicilya Diktatörlük Hükûmeti (27 Mayıs - 4 Kasım 1860), Sicilya'yı yönetmek üzere Giuseppe Garibaldi tarafından atanan geçici bir yürütme hükûmetiydi. Hükûmet, Sicilya'nın İtalya Krallığı'na katılımının referandumla onaylanmasıyla sona erdi.
Romuald Traugutt, 17 Ekim 1863'ten 10 Nisan 1864'e kadar Polonya'nın Diktatörüydü.
Filipinler'de Diktatörlük Hükûmeti (1898-1898), resmi olarak Diktatör unvanını taşıyan Emilio Aguinaldo tarafından yönetilen Filipinler'deki isyancı hükûmetti. Diktatörlük hükûmeti tanımı, Aguinaldo'nun başkan olarak yer aldığı devrimci hükûmet tarafından geçersiz kılınmıştır.

Zamanla, diktatörlerin insan haklarını ihlal eden taktikler kullandığı bilinmektedir. Örneğin, Sovyet diktatörü Joseph Stalin döneminde, hükûmet politikalarında gizli polis ve çalışma kampları sistemi olan Gulag uygulanmıştır. Gulag mahkûmlarının çoğu politik mahkûmlar değildi, ancak herhangi bir zamanda kamplarda önemli sayıda politik mahkûm bulunabilir. Sovyet arşivlerinden toplanan verilere göre, Gulag'da ölenlerin sayısı 1.053.829'dur. Sovyet devleti tarafından gerçekleştirilen diğer insan hakları ihlalleri arasında insan deneyleri, psikiyatrinin siyasi bir silah olarak kullanılması ve din özgürlüğünün, toplanma, konuşma ve birlikte hareket etme özgürlüğünün reddedilmesi de bulunmaktadır. Benzer suçlar, Mao Zedong'un Çin Halk Cumhuriyeti üzerindeki yönetimi sırasında Çin Kültür Devrimi döneminde ve Augusto Pinochet'in Şili'deki cunta döneminde işlendi. Mao, öncelikle kişiliğine bağlı olan gençlik gruplarının kullanımıyla muhalifleri temizlemeyi hedefledi.
Bazı diktatörler, belirli ırklar veya gruplar üzerinde soykırım ile ilişkilendirilmiştir; en dikkate değer ve geniş kapsamlı örnek ise Adolf Hitler'in Onbir milyon insanın, bunlardan altı milyonunun Yahudi olduğu Holokost soykırımıdır. Daha sonra Demokratik Kampuçya'da Genel Sekreter Pol Pot ve politikaları, dört yıllık diktatörlüğü süresin

Dirgen ayaklanması veya Kara Kartal İsyanı, günümüzde Tataristan'ın doğusu ve Başkurdistan'ın batısında kalan bölgede savaş komünizmi politikasına karşı Yeşil Ordu grupları tarafından gerçekleşen ayaklanma.
Ayaklanma 4 Şubat 1920'de Ufa Guberniyası'na bağlı Yanga Yelan köyünde başladı. Köylülerin fazla olan yiyeceklerine el koyulmasına sırasında bu girişime karşı çıkılması sonucu çatışmalar baş gösterdi. Köylüler hasatlarını vermeyi reddettiler ve el koyma birimlerine ait askerler (prodotryad) isyancılardan bazılarını tutukladı. Bunun üzerine çıkan olaylarda köylüler bazı prodotryad üyelerini öldürdüler ve isyan dalgasını başlattılar. 9 Şubat'ta Minzele komite başkanı ve Zey milis şefi ayaklanmacılar tarafından öldürüldü. 10 Şubat'ta köylüler Zey'deki Sovyet temsilcisini öldürdüler. Ayaklanma Ufa Guberniyası'na bağlı Belebey ve Kazan Valiliği'ne bağlı Çistopolski Uyezdi ve Samara Guberniyası'na bağlı Bugulminski Uyezdi'e yayıldı. Ayaklanmacıların lider konumundaki isim I. Milovanov'un idi. Grubun sloganları Sloganları "Kahrolsun komünistler ve İç Savaş, yaşasın Kurucu Meclis!" idi.
"Kara Kartal" olarak da anılan köylü isyancıların sayısı gitgide arttı. İsyancı sayısı kaynaklarda 26.000* 50.000 kişi olarak geçer. İsyancılar ayaklanmaya ismini veren dirgenler ile birlikte balta ve küreklerle silahlandılar. Çeka'ya bağlı muhafızlar saldıran köylülere karşı ağır makineli tüfekler ve toplar kullandı. Mart ortasına kadar süren isyanda binlerce isyancı öldürüldü ve yüzlerce köy yandı. Yaklaşık 800 Sovyet asker ve 3.000'den fazla köylü yaralandı.

Domuzlar Körfezi Çıkarması, 1961 yılında ABD'nin desteğini arkasına alan sürgündeki Kübalıların, Fidel Castro rejimini yıkmak için gerçekleştirdikleri başarısız işgal girişimi. Adını, çıkarmanın yapıldığı körfez olan Playa Giron'dan almıştır.

Kübalı devrimci Fidel Castro, ABD'nin desteklediği Batista diktatörlüğünü 1959'da devirdiği zaman, ülkedeki tüm kumarhane ve genelevleri kapattı, ekonomiyi millileştirdi. Bu, mafya ile United Fruit Company, ITT, Shell gibi birçok çok uluslu ve ABD şirketini çok kârlı bir birliktelikten yoksun bıraktı. ABD cephesinde ise, en iyi arkadaşı ve iş adamı Charles Rebozo ve diğerleri üzerinden mafyayla uzun zamandan beri bağlar kurmuş olan Başkan Yardımcısı Richard Nixon, CIA ile birlikte Castro'yu saf dışı bırakmak için gizli planlar yapmaya başladı. Bu planlardan başkan Eisenhower'ın da haberi bulunmaktaydı. Nixon'ın yerine John Fitzgerald Kennedy (JFK) başkan seçilince, hakkında ciddi endişe duyduğu Domuzlar Körfezi'nden Küba'yı işgal etme operasyonunu devraldı.

Küba hükûmetinin savaş planı tartışmaya açıktır. Küba devlet arşivlerinde Fidel Castro'nun stratejiyi belirlediğinden bahsedilir. Merkezde Santa Clara'daki ordu birliklerinin başında Binbaşı Juan Almeida vardı. Önceden Fidel Castro'nun özel muhafız birliğine komuta eden Orlando Rodriguez Puerta Matanzas'daki birliklerden sorumluydu. Efigenio Ameijeiras Devrimci Ulusal Polis teşkilatının başındaydı. Ramiro Valdes ise İçişleri Bakanıydı.

Küba'da daha çok Doğu Bloku ülkelerinden gelen danışmanlar bulunmaktaydı. Bu danışmanlar özellikle II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Ordularında bulunmuş ve savaşmış kişilerdi. Bunlardan en tanınanları İspanya İç Savaşı'nda da savaşmış olan İspanyol komünist lider Francisco Ciutat de Miguel, Enrique Lister ve Alberto Bayo idi. Ayrıca iki Sovyet gizli servisi KGB albayı Vadim Koçergin ve Victor Simanov'un bu dönemde adada olduğu bilinmektedir.

Küba Devriminin 1959 yılı Ocak ayının başında başarı kazanmasından sonra özellikle Escambray Dağlarında karşı-devrimci silahlı gruplar bulunuyordu. Bu gruplara karşı verilen savaş 1965 yılına dek sürmüştür. Domuzlar Körfezi Çıkarması döneminde CIA bu grupları desteklese de işgal planının bir parçası değillerdi.

15 Nisan 1961 günü sabah saatlerinde sekiz Douglas B-26B Invader bombardıman uçağı üç grup halinde havalanarak Havana ve Santiago de Cuba'daki havaalanlarına saldırdı. B-26 uçakları CIA tarafından özel olarak hazırlanmış ve Küba hükûmetine ait Küba Hava Kuvvetleri renklerine boyanmıştı. Uçaklar bombaların yanı sıra roket ve makinalı tüfeklerle donatılmıştır. Uçaklar Nikaragua'daki Puerto Cabezas üssünden havalandıktan sonra adaya saldıracaktır. Saldırı sonucu sınırlı sayıda yerdeki uçak hasar görecek, buna karşılık olarak yerden açılan uçaksavar ateşi uçaklara hasar verse de bunları düşüremeyecektir.
Saldırılardan hemen sonra Küba Dışişleri Bakanı Raul Roa Birleşmiş Milletlerde saldırıdan ötürü ABD'yi suçlayacaktır. Birleşmiş Milletlerdeki ABD temsilcisi Adlai Stevenson ABD silahlı kuvvetlerinin hiçbir şekilde böyle bir saldırıya karışmadıklarını iddia etse de saldırıyı gerçekleştiren uçakların Miami'deki askeri havaalanında çekilmiş fotoğraflarıyla yüzleştirilince geri adım atacaktır. Bu yüzleşmeden sonra ABD Başkanı Kennedy, doğrudan ABD müdahalesi anlamına gelecek olan ve CIA tarafından önceden planlanan diğer hava saldırılarını iptal etmek zorunda kalacaktır.

16 Nisan günü Merardo Leon, Jose Leon ve 14 arkadaşı Las Villas eyaletindeki Las Deilicias'da silahlı ayaklanma başlatsalar da başarılı olamayacak ve sadece dördü kurtulacaktır. 17 Nisanda ise Castro'ya karşı kırdaki direnişin lideri Osvaldo Ramirez Aromas de Velazquez'de yakalanacak ve derhal idam edilecektir. CIA çıkarmayla uğraştığı sırada bu ayaklanma girişimlerinden haberdar değildir.
16 Nisan günü ise CIA destekli 2506.Tugay olarak adlandırılan çıkarma birlikleri yola çıkar. Nikaragua'dan yola çıkan filo beş adet 2400 ton ağırlığındaki ticari gemiden oluşur. Dört tanesi; Houston, Río Escondido, Caribe ve Atlántico 1400 asker ve mühimmat taşırken, beşinci gemi Lake Charles destek birlikleri ve malzemelerini taşımaktadır. Gemiler Liberya bandıralı olarak adaya yaklaşır. Gemiler gözle görülemeyecek uzaklıktan Birleşik Devletler destroyerleri USS Bache, USS Beale, USS Conway, USS Cony, USS Eaton, USS Murray, USS Waller tarafından korunmakta ve takip edilmektedir. Cayman Adalarında ise bir görev kuvveti oluşturulmuş ve USS Essex uçak gemisi hazır halde bekletilmiştir. Ayrıca burada USS Hank, USS John W. Weeks, USS Purdy, USS Wren destroyerleriyle USS Cobbler ve USS Threadfin denizaltıları da hazır beklemektedir.

17 Nisan günü gece yarısı iki CIA çıkarma gemisi Blagar ve Barbara J Küba'nın güney sahilindeki Domuzlar Körfezine (Bahia de Cochinos) girdi. Gemilerde CIA operasyon subaylarının yanı sıra balıkadam ekipleri ve bomba uzmanları bulunmaktaydı. Bu gemileri dört ticari yük gemisi (Houston, Río Escondido, Caribe, Atlántico) izliyordu. Gemilerde kendilerine 2506.Tugay diyen toplam 1300 silahlı Kübalı sürgün asker bulunmaktaydı. Gemilerde ve çıkarma gemilerinde çok sayıda mühimmatın yanı sıra tanklar da bulunmaktaydı. Saat 01:00 sularında operasyonun komuta merkezini oluşturan Blagar gemisi sahile çıkış operasyonunu başlatır. Önce balıkadamlar botlarla olmak üzere diğer askerler küçük çıkarma gemileriyle kumsala çıkmaya başlarlar. Çıkarma işlemi motor aksaklıkları ve görülmeyen mercan kayalıklarının engel olması sebebiyle başarıyla yürütülemez. Sahilde devriye gezen yaklaşık 50 sayıdaki Kübalı milis radyoyla Küba Silahlı Kuvvetlerine haber vererek alarm verilmesini sağlayacaklardır. Sahile ilk çıkan düzenli birlikler karşısında ilk olarak bu milisler çatışmaya başlar milislerin direnişi 2 saatten fazla sürer daha fazla direnemeyen milisler güvenli bölgeye çekilir.
Sabah 06.30' gelindiğinde Küba Hava Kuvvetlerine bağlı Sea Fury, B-26 ve T-33 jetleri hala Kübalı sürgün askerleri indirmekte olan çıkarma gemilerine saldırıya başlar. Saat 06.50'ye gelindiğinde Larga Plajının 8 km güneyinde Houston gemisi hava saldırısından ötürü ağır hasar alacak ve gemi kaptanı Luis Morse gemiyi bilinçli bir şekilde karaya oturtur. Gemiden 270 asker karaya çıkmış olsa da 180 asker ya boğulmuş ya da karaya çıkamamıştır. Saat 07.00'de ise Kübalı sürgünlere ait iki adet B-26 uçağı Küba sahil güvenlik gemisi El Baire'yi Pines Adası  yakınlarında batırır. Bu uçaklar daha sonra sahile gelen Küba Silahlı Kuvvetlerine bağlı piyade askerlerine saldırmak ve çıkarma yapan gemilere hava desteği sağlamak üzere Domuzlar Körfezi'ne doğru uçarlar. Saat 07.30'da ise Kübalı sürgünlere ait beş adet C-46 ve bir adet C-54 nakliye uçağı sayesinde 177 paraşütçü Kübalı sürgün askeri çıkarma bölgesinin üzerinde paraşütle atlayarak operasyona dahil olur. Paraşütle atılan ağır ekipman ve silahların bir kısmı bataklığa düştüğü için bu birlik esas amacı olan çıkarma bölgesine gelen anayolu kapatma görevini başaramayacaktır. Ancak buna rağmen çıkarma bölgesine gelen yollarda önemli mevziler iki gün boyunca bu birlikler ve destek birliklerince tutulacaktır.
Saat 09:00 sıralarından diğer bölgelerden gelmekte olan Küba askerî birlikleri ve milisler Covadonga ve Yaguaramas'a ulaştı. Gün boyunca bölgeye tank ve zırhlı birlikler de kamyonlar ve tırlarla sevk edildi. 09:30 sularında ise Sea Fury ile T-33 hava saldırısına maruz kalan Rio Escondido güverteye isabet eden füzelerden dolayı havaya uçacak ve batacaktır.
Havada savaş uçaklarının savaşı sürerken öğlene doğru Matanzas Harp Okulu öğrencilerinden oluşan birlikler Palpite'yi yeniden ele geçirecek ve Larga sahiline doğru ilerlemeye başlayacaktır. Ancak bu birliklere özellikle sürgün birliklerine ait B-26 bombardıman uçakları büyük zayiat verdirecektir. Hava kararırken diğer Küba birlikleri de Covadonga'dan güneye, San Blas'a doğru ve Cienfuegos'da Giron'a doğru ilerlemektedir. Ancak bu birlikler ağır silahlar ve zırhlı birlik desteğinden yoksundur. Gün boyunca sürgün birliklerine ait üç adet B-26 bombardıman uçağı Küba Hava Kuvvetlerine bağlı T-33 savaş uçaklarınca düşürülmüştür. Savaş pilotlarından bir tanesi bölgedeki ABD savaş gemisi USS Murray tarafından kurtarılacak, iki tanesi ise Nikaragua topraklarına zorunlu iniş yapacaktır. Akşama doğru saat 16:00'da Fidel Castro bölgeye bizzat gelerek cephe komutanı olarak atanan Jose Ramon Fernandez'e katılır. Gece saat 21:00'de San Antonio de Los Baños Havaalanına üç adet B-26 tarafından yapılan saldırı başarısız olur. Yoğun uçaksavar ateşi ve kötü hava bu görevin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açar.

Sabah 10:30 sularında zırhlı birliklerin desteğiyle ilerleyen Kübalı asker ve milisler Larga sahilini ele geçirdi. Sürgün kuvvetleri Giron tarafında doğru çekildi. Gün içinde sürgün kuvvetleri Covadonga ve Yaguaramas yolları üzerinden San Blas'a çekildiler. Bu süre zarfında Castro ve Fernandez cepheyi oraya kaydırmışlardı. Akşam 17:00 sıralarında sürgünlere ait altı B-26 bombardıman uçağı bölgeye destek getiren konvoya saldırdı ve ağır zayiat verdirdi. Saldırıyı gerçekleştiren altı pilottan ikisi CIA görevlisidir. Cepheye asker ve zırhlı birlikleri taşıyan konvoy daha sonra yeniden yola devam edecek ve Punta Perdiz'e ulaşacaktır.

Sürgünlerin gerçekleştireceği son hava saldırısı beş B-26 bombardıman uçağı tarafından icra edildi. Uçaklardan dördü CIA personelince kullanılıyordu. Küba Hava Kuvvetlerine bağlı bir Sea Fury ve iki T-33 uçağı bombardıman uçaklarından iki tanesini düşürecektir. Düşen uçaklarda dört CIA görevlisi hayatını kaybedecektir. Diğer yandan çıkarma birliklerine mühimmat sağlamak üzere yola çıkan C-46 uçaklarından bir tanesi sürgünler tarafından işgal edilen Giron havaalanına inerek hem silah ve mühimmat ikmali yapar hem de daha önceden uçağı düşürülen bir sürgün pilotu alarak geri döner. Virginia Jet Filosu'na bağlı Douglas A-4 Skyhawk jetleri ise ABD bayrakları ve işaretleri sökülmüş bir şekilde muharebe bölgesinin üzerinden geçerek hem sürgünlere moral destek sağlıyor hem de Kübalılara gözdağı vermeye çalışıyor

Dwight David Eisenhower (14 Ekim 1890 – 28 Mart 1969), lakabıyla "Ike", 1953'ten 1961'e kadar 34. Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak görev yapan Amerikalı asker ve siyasetçi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'daki Müttefik Seferi Kuvvetler Yüksek Komutanı olarak görev yaptı ve Ordu Generali olarak beş yıldızlı rütbeye ulaştı. Eisenhower, 1942 ile 1943 yılları arasında Kuzey Afrika'daki Meşale Harekâtı ve 1944'teki Normandiya Çıkarması'nı planlayıp yönetti.
Eisenhower, Denison, Teksas'ta doğdu ve Abilene, Kansas'ta büyüdü. Ailesinin güçlü bir dini geçmişi vardı ve annesi Yehova Şahidi oldu. Ancak Eisenhower, 1952'ye kadar herhangi bir örgütlü kiliseye üye olmadı. 1915'te Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okulu'ndan mezun oldu ve daha sonra Mamie Doud ile evlenerek iki oğulları oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da görev yapma talebi reddedildi ve bunun yerine tank mürettebatını eğiten bir birliğe komuta etti. Savaşlar arasında ABD ve Filipinler'de kurmay pozisyonlarında görev yaptı ve ABD'nin 1941'de İkinci Dünya Savaşı'na girmesinden kısa bir süre önce tuğgeneral rütbesine ulaştı. Daha sonra terfi alarak Kuzey Afrika ve Sicilya'nın Müttefik işgallerini yönetti ve ardından Fransa ve Almanya'nın işgallerini denetledi. Avrupa'da savaş sona erdikten sonra, Almanya'da Amerikan işgal bölgesinin askeri valisi (1945), Ordu Genelkurmay Başkanı (1945-1948), Columbia Üniversitesi rektörü (1948-1953) ve NATO'nun ilk Yüksek Komutanı (1951-1952) olarak görev yaptı.
1952'de Eisenhower, NATO'ya karşı çıkan Senatör Robert A. Taft'ın izolasyonist dış politikalarını engellemek için Cumhuriyetçi Parti'den başkanlık yarışına girdi. Eisenhower, hem 1952 hem de 1956 seçimlerini Adlai Stevenson II'yi büyük farkla yenerek kazandı. Görevdeki ana hedefleri, komünizmin yayılmasını engellemek ve federal bütçe açıklarını azaltmaktı. 1953'te, Kore Savaşı'nı sona erdirmek için nükleer silah kullanmayı düşündü ve ateşkes hızla sağlanmazsa Çin'i nükleer saldırı ile tehdit etti. Çin bunu kabul etti ve halen yürürlükte olan Panmunjom Ateşkes Antlaşması imzalandı. Nükleer caydırıcılığı öncelik haline getiren Yeni Bakış politikası, "daha düşük maliyetli" nükleer silahlara öncelik verip pahalı Ordu birliklerine ayrılan fonları azalttı. Harry S. Truman'ın Tayvan'ı Çin'in meşru hükûmeti olarak tanıma politikasını sürdürdü ve Formosa Kararı'nın Kongre'de onaylanmasını sağladı. Yönetimi, Birinci Çinhindi Savaşı'nda Fransızların Vietnamlı Komünistlerle savaşmasına yardımcı olmak için büyük yardım sağladı. Fransızlar ayrıldıktan sonra, yeni Güney Vietnam devletine güçlü mali destek verdi. İran ve Guatemala'da kendi yönetimi tarafından düzenlenen ve rejimi değiştiren askeri darbeleri destekledi. 1956'daki Süveyş Krizi sırasında İsrail, İngiltere ve Fransa'nın Mısır'ı işgalini kınadı ve onları geri çekilmeye zorladı. Ayrıca 1956 Macar Devrimi sırasında Sovyet işgalini de kınadı ancak hiçbir eylemde bulunmadı. 1958 Lübnan krizi sırasında 15,000 asker görevlendirdi. Görev süresinin sonuna doğru, Sovyetler Birliği üzerinde bir ABD casus uçağının düşürülmesi üzerine Sovyet lideri Nikita Kruşçev ile yapacağı zirve toplantısı iptal edildi. Eisenhower, Domuzlar Körfezi Çıkarması'nı onayladı; bu operasyonu John F. Kennedy devralıp uyguladı.
İç politikada Eisenhower, New Deal kurumlarını devam ettiren ve Sosyal Güvenliği genişleten ılımlı bir muhafazakâr profili çizdi. Gizlice Joseph McCarthy'ye karşı çıktı ve yürütme ayrıcalığını açıkça kullanarak McCarthycilik'in sona ermesine katkı sağladı. 1957 tarihli Medeni Haklar Yasası'nı imzaladı ve Little Rock, Arkansas’taki okulları birleştiren federal mahkeme emirlerini uygulamak için Ordu birliklerini gönderdi. Yönetimi, Amerikan tarihinin en büyük karayolu inşaatı olan Eyaletlerarası Karayolu Sistemi'nin geliştirilmesi ve inşasını üstlendi. 1957 yılında Sovyetlerin Sputnik'i fırlatmasının ardından Eisenhower, NASA'nın kurulması ve Ulusal Savunma Eğitim Yasası aracılığıyla daha güçlü, bilim temelli bir eğitimin oluşturulmasını içeren Amerikan tepkisine öncülük etti. Sovyetler Birliği, kendi uzay programını güçlendirmeye başlayarak Uzay Yarışı'nı kızıştırdı. Onun iki dönemi, 1958'deki küçük bir durgunluk dışında eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik refaha sahne oldu. Veda konuşmasında, özellikle bütçe açığı harcamaları ve “askeri-endüstriyel kompleks” olarak adlandırdığı özel askeri üreticilerle yapılan hükûmet sözleşmeleri olmak üzere büyük askeri harcamaların tehlikelerine ilişkin endişelerini dile getirdi. Başkanlığına ilişkin tarihsel değerlendirmeler onu Amerikan başkanları arasında üst sıralara yerleştirmektedir.

Dwight Eisenhower, yoksul bir ailenin yedi oğlundan üçüncüsüydü. Alman asıllı ailesi 18. yüzyılın ortalarında Kuzey Amerika'ya göç etmiş, ilk önce Pensilvanya'ya daha sonra Kansas'a yerleşmişti. Eisenhauer olan asıl adları Eisenhower olarak İngilizceleşti. Güçlü bir dinsel gelenek içinde yetişti ve küçük yaşta çalışmaya başladı. Eisenhower, ortaöğrenimini 1909'da tamamladıktan sonra West Point'teki ABD Askerî Akademisi'ne girdi (1911). Ailesi militarizme karşı olmasına rağmen, Eisenhower'ın West Point'i tercih etmesine karşı çıkmayıp destekledi. Güçlü bir atlet olarak girdiği yarışmalarda ödüller aldı, ancak dizindeki sakatlık nedeniyle spor kariyeri sona erdi. İyi bir dereceyle olmasa da 1915'te akademiyi bitirdi; 1918'e kadar Teksas ve Georgia'daki çeşitli kamplarda piyade olarak hizmet etti. Teğmen olarak atandığı San Antonio'da bir et toptancısının kızı olan Mamie Geneva Doud ile evlendi (1 Nisan 1916). Çiftin iki oğlundan ilki üç yaşında kızıl hastalığından öldü. İkinci oğlu olan John Sheldon Doud Eisenhower 3 Ağustos 1922'de doğdu. John Amerikan ordusunda hizmet verdikten sonra Tuğgeneral olarak emekli oldu. Daha sonrasında yazar olan John, 1969 ve 1971 yılları arasında Amerika'nın Belçika Elçiliği görevinde bulundu. John rastlantı eseri D-Day gününde, 6 Haziran 1944'te West Point'ten mezun oldu.

I. Dünya Savaşı sırasında bir tank eğitim merkezine komuta etti. Burada yüzbaşı rütbesine yükseldi ve Üstün Hizmet Madalyası aldı. 1922-1924 yılları arasında Panama Kanal Bölgesi'nde görev yaptı. 1926 yılında Kara Kuvvetleri Komuta ve Kurmay Okulu'ndan birincilikle mezun olduktan sonra Kara Kuvvetleri Savaş Akademisi'ni bitirdi. Fransa ve Washington'daki hizmetlerinin ardından 1933'te Genelkurmay Başkanı General Douglas MacArthur'un yaverliğine getirildi. İki yıl sonra MacArthur ile birlikte Filipinler'e giderek, yerel ordunun düzenlenmesine yardımcı oldu.

II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden kısa bir süre sonra ABD'ye döndü ve Haziran 1941'de Albay rütbesiyle 3. Ordu kurmay başkanı oldu. ABD savaşa girince, Kara Kuvvetleri kurmay başkanı olan George C. Marshall tarafından savaş planları dairesine atandı. Kısa süre içinde 3 Ekim 1941'de Tuğgeneral rütbesine terfi etti. Haziran 1942'de kendinden yüksek rütbeli 366 subay arasından Avrupa'daki ABD kuvvetlerinin komutanlığına seçildi. Silik sayılabilecek bir meslek yaşamının ardından böylesine hızlı yükselmesini askerî strateji ve örgütleme konusundaki bilgi ve yeteneğinin yanı sıra, ikna etme, ara bulma ve uyumlu davranmasına borçluydu.
Temmuz 1942'de Korgeneral rütbesine terfi etti ve Müttefiklerin Kuzey Afrika'ya yönelik Meşale Harekatı'nı yönetmekle görevlendirildi. Müttefiklerin 8 Kasım 1942'de başlayan bu ilk önemli saldırısını Mayıs 1943'te başarıyla sonuçlandırdı. Şubat 1943'te Orgeneral rütbesine terfi etti ve Sicilya ile İtalya ana karasına yönelik amfibi harekâtı yönetti.
24 Aralık 1943 tarihinde Müttefik Sefer Kuvvetleri başkomutanlığına atandıktan sonra, Manş Denizi'ni aşarak Avrupa'da toplu bir saldırıya girişmeyi öngören harekâtın hazırlıklarını yürütmek üzere Londra'ya gitti. 6 Haziran 1944 tarihinde fırtınanın bir ara dinmesinden yararlanıp tehlikeyi göze alarak Manş'ı geçme emrini verdi. Yaklaşık 4 bin gemiyle Normandiya'ya çıkan bir milyona yakın asker, Fransa'yı işgalden kurtardıktan sonra Ardennes'teki Alman karşı saldırısını alt etti ve Mart 1945'te Ren Nehrini geçti. 7 Mayıs'ta Almanya teslim oldu ve Avrupa'da savaş sona erdi.

ABD'de bir kahraman gibi karşılanan Eisenhower, Başkan Harry S. Truman tarafından Kara Kuvvetleri kurmay başkanlığına atanınca emeklilik tasarısını erteledi. İki yıl kadar savaş ordusunun terhisi ve askeri hizmetlerin merkezi bir komuta altında birleştirilmesiyle uğraştı. Mayıs 1948'de ABD'nin en ünlü ve saygın askeri olarak görevden çekildi ve Columbia Üniversitesi mütevelli heyeti başkanı oldu. Aynı yıl yayımlanan Crusade in Europe (Avrupa'daki Savaşımız, 1949) adlı yapıtından büyük bir servet edindi. Üniversite yönetiminde pek başarılı olamayan Eisenhower, 1950 sonbaharında Başkan Truman'ın isteğine uyarak NATO başkomutanlığını kabul etti ve 1951 başında Paris'e gitti.

Daha 1943 başlarında başkan adaylığından söz edilen Eisenhower'ın kişisel özellikleri ve askeri ünü her iki partinin de onu kazanmaya çalışmasına yol açtı. 1952 yılında Cumhuriyetçi olduğunu açıklayarak partinin ön seçimlerinde Ohio senatörü Robert A. Taft'ın karşısına çıktı. Haziran 1952'de ordudan ayrıldı ve Taft yandaşlarıyla kıyasıya bir çekişmenin ardından ilk turda Cumhuriyetçi başkan adaylığını kazandı. Başkan yardımcısı adaylığına Kaliforniya senatörü Richard M. Nixon'ı seçti. İleri yaşına karşın Demokrat Parti adayı Adlai E. Stevenson karşısında etkili bir kampanya yürüttü. Eisenhower-Nixon ikilisi 39 eyaletin desteğini alarak başkanlık seçimini kolayca kazandı. Cumhuriyetçi Parti az bir farkla Kongre'de de çoğunluğu ele geçirdi; ama iki yıl sonra her iki mecliste de azınlığa düştü.
Franklin D. Roosevelt ve Harry Truman gibi Demokrat başkanların tersine, federal yönetimde yürütmenin güçlü olmasından yana değildi. Askerlikteki yetişme biçiminin ve yönetim konusundaki bilgi yetersizliğinin de etkisiyle, danışman ve kabine üyelerine yetki vererek ayrıntılarla ilgilenmemeyi yeğledi.
İlk başkanlık döneminde Demokratlardan çok, kendi partisinin sağ kanadıyla anlaşmazlığa düştü. Biraz da partinin birliğini koruma k

El País, İspanyolca yayın yapan İspanyol günlük gazetedir. 391.816 tirajla İspanya'daki günlük spor gazetelerinden sonra en çok tiraja sahip olan gazetedir. Gazetenin genel merkezi Madrid'dedir. Bunun yanında Barselona, Sevilla, Valensiya, Bilbao ve Santiago de Compostela'da merkezleri bulunmakta ve buralarda yerel baskılar yayınlanmaktadır. Ayrıca Latin Amerika için ayrı bir baskı da yapılmaktadır.

Kurucusu José Ortega Spottorno olan gazete diktatör Francisco Franco'nun ölümünden altı ay sonra 4 Mayıs 1976 tarihinde yayın hayatına başladı. Franco döneminden çıkış sırasında demokrasi çağrısı yapan gazetelerden oldu. Özellikle İspanya'da demokrasiye geçiş süreci sırasında çok etkili olmuştur. Albay Antonio Tejero tarafından 23 Şubat 1981 tarihinde gerçekleştirilen darbe sırasında darbe karşıtı cephede yer almış ve olay yaratan El País, con la Constitución başlığını atmıştır. Darbenin başarısız olması ve İspanyol Sosyalist İşçi Partisi PSOE'nin iktidara gelmesiyle basın alanında muhafazakâr kanadın temsilcisi olan ABC gazetesinin karşısındaki önde gelen sosyal demokrat yayın olur.
El País gazetecilik kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalması ve iç yapısında da sürekli denetim sağlamasıyla bilinir. Bu açıdan İspanyol basınında ilk kez okur lehine görev yapan ombudsman görevi yapan Defensor del lector uygulamasını başlatmıştır. Haberlerde sürekli olarak haber kaynağı referanslarla belirtilmektedir. Gazete Avrupa'daki diğer sosyal-demokrat gazetelerle de iş birliği yapmaktadır. 1989 yılında bu yönde bir adım atılarak İtalyan La Repubblica ve Fransız Le Monde ile iş birliği başlatmıştır. 1990'lı yıllarda PSOE hükûmeti hakkında ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları ve iktidarın Halk Partisi lehine değişmesiyle beraber El País çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır. PSOE yanlısı haber yapma suçlamalarına maruz kalan gazete her şeye rağmen İspanya'da en çok satan günlük gazete olmaya devam etmiştir. José María Aznar hükûmetinin ardından başa gelen José Luis Rodríguez Zapatero liderliğindeki PSOE iktidarında ise gazete iktidara karşı eleştirel yaklaşımını sürdürmüştür.

1990'lı yılların ortasına doğru El País, Katalanca yayın yapan Avui gazetesinin ardında elektronik yayına geçen ikinci İspanya gazetesi oldu. Ayrıca 18 Kasım 2002 tarihinde yürürlüğe giren uygulamayla makale ve haberle ücret karşılığı erişim verilmesini ilk başlatan gazete oldu. Bu uygulamanın ardında elektronik yayına ilgi gözle görülür oranda düşecek ve elektronik habercilikte ücret talep etmeyen El Mundo liderliği alacaktır. 3 Haziran 2005 tarihinde alınan kararla elektronik yayında ücretli dönem sona ermiş, çoğu makale ve habere erişim yeniden ücretsiz hale getirilmiştir.

Gazete ideolojik olarak Avrupa Birliği yanlısıdır. Merkez-sol siyasi eğilimde olarak, İspanya'daki demokrasi sürecini ve bu süreçte İspanya kralı I. Juan Carlos'un bu sürece katkısını destekler.

Gazete Arjantinli ve Kübalı devrimci Ernesto Che Guevara'yı ve devrimci mücadelesini eleştirmiştir. Gazete, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'e karşı düzenlenen 2002 Venezuela darbe girişimini sahiplenmiş ve bir diktatöre karşı yapıldığını iddia ettiği eylemi desteklemiştir. Gazete ayrıca Latin Amerika'daki solcu iktidarlar tarafından yönetilen Küba, Venezuela, Ekvador, Nikaragua ve Bolivya hükûmetlerini yoğun olarak eleştirmektedir.
El País, 2003 yılında başta ABD olmak üzere Birleşik Krallık ve NATO ülkeleri tarafından desteklenen Irak Savaşı ile ilgili bir belgeyi 26 Temmuz 2007 tarihinde yayınlamıştır. ABD Başkanı George W. Bush ile İspanya Başbakanı Aznar arasındaki gizli görüşmeler oldukça ilgi çekmiş ve savaşın çıkma sebeplerinin sorgulanmasına yol açmıştır.

Elhamra Kararnamesi, Kastilya ve Leon Kraliçesi I. Isabel ile Aragon Kralı II. Fernando tarafından 31 Mart 1492'de Elhamra Sarayı'nda imzalanarak ilan edilen ve İspanya'da yaşayan Yahudilerin kovulması kararını, gerekçeleriyle birlikte ifade eden belgedir. Bu kararnameye göre Yahudi dinine mensup veya biyolojik olarak Yahudi olan herkes İspanya'yı terk edecek; yanına altın, para vb. ziynet eşyası almayacaktır. Kararnamenin muhataplarına ülkeyi terk etmek için 31 Temmuz tarihine kadar süre tanınmış ve bu süre sonunda da ülkeyi terk etmeyenlerin idam edileceği belirtilmiştir. Bu tarihten bir yıl sonra yine II. Fernando'a ait olan Sicilya (1493'te), beş yıl sonra da Portekiz (1497'de) aynı uygulamayı gerçekleştirecektir.

İspanya'daki Yahudi varlığı çok eskilere dayanmaktaydı. Buraya gelen ilk Yahudilerin Fenike kolonileri aracılığıyla yerleştiği belirtilir. Vizigot yönetimi altında da Yahudilerin yaşadığı bilinmektedir. 8. yüzyılda Kuzey Afrika'dan gelen Müslüman askerler ve sivil halkla Yahudiler arasında bir gerilim olduğundan fazla söz edilmemektedir. İber Yarımadası'nın tüm topraklarına yayılmış olan Yahudiler, ülkenin İslam İmparatorluğu'na dahil olması sonucunda, Hristiyanlarla birlikte, Zımmi uygulamasına tabi olarak yaşamaya başladılar. Vergilerini verdikleri sürece onları görece serbest bırakan İslam yönetimi, Yahudilerin gerek ticarette gerekse de eğitim ve bilim alanlarında kendilerini geliştirmelerine olanak sağladı. İspanya'nın birçok metropolü, Yahudilerin de katkılarıyla söz konusu alanlarda hızla gelişmeye başladı. Bu durum İspanya'nın Yahudi Dünyası önünde bir cazibe merkezi olmasına yol açtı. Çeşitli ülkelerden buraya Yahudi göçleri gerçekleşirken, süreç içinde İspanya, dünyanın en önemli Yahudi merkezi olma unvanını Babil'in elinden aldı.
İslam ordularının saldırısıyla etkinliğini yitiren ve Kuzey İspanya'ya sıkışıp kalan Katolik aristokrasi, zamanla kendini toplamaya başladı ve yine güneye doğru saldırılar düzenledi. İslam yönetiminin zayıflamasına paralel olarak adada ilerleyen yönetim alanı, "Reconquista" adı verilen bir süreçle genişliyordu. Yarımada artık 14. yüzyıl itibarıyla Magripliler'in elinden hemen hemen alınmıştı. Eski toprağını tekrar ele geçiren Katolik otoritelerin ilk icraatlarından biri muhakkak bölgede bulunan Yahudilerin Hristiyanlaştırılması oluyordu ki bu gelişme de aslında sonradan kovulmaya önemli bir sebep teşkil edecekti. Çünkü bu süreç "Yeni Hristiyanlar" ya da "Konversolar" adı verilen yeni bir grubun ortaya çıkmasını beraberinde getirdi. Konverso, "Dönüştürülmüş, Dönmüş; Dönme" anlamlarına gelen bir kelimeydi ve Katolik dinini sonradan kabul eden herkesi tanımlamak için kullanılıyordu. Yahudi kökenli Konversolara "Marrano" ismi takılmıştı. Marrano, "Domuz" anlamına geliyordu. Bazı Marranolar yeni dinlerini aynen benimsiyor ve eski inançlarını olduğu gibi bırakıyor, önemli bir kesim ise dışarıda Katolik görünmekle beraber, eski inanç ve pratiklerini gizli gizli devam ettiriyordu. Bu durum bir Kripto-Judaizm'in doğmasına yol açtı. Marranolar çoğunlukla kendi aralarında evleniyorlar, bu da toplum ve idari-dini yetkililer tarafından şüpheyle karşılanıyordu. Bu kesim Kilise içinde de üst düzey örgütlenmelere giremiyordu. Tüm bu çabalara rağmen Yahudiliğin, İslamla beraber, hala etkili bir biçimde varlığını sürdürmesi 14. ve 15. yüzyıl İspanyası'nda şiddetli bir anti-semitizm'in doğmasına yol açtı.

1469'da Kastilya ve Leon Kraliçesi I. İsabel ile Aragon Kralı II. Fernando evlendi. Böylece iki büyük gücün birleşmesiyle İspanya'daki İslam aristokrasisinin tasfiye edilmesine yönelik son dönemece girilmiş oldu. Kendi kökenlerinde de Yahudilikten bağlantılar bulunan İsabel tam bir koyu Katolik'ti ve İspanya'nın Katolikleşmesi konusuna büyük önem veriyordu. EşiFernando ile beraber, kendisine gelen "Yeni Hristiyanlar'ın gizli Yahudilik faaliyetleri"yle ilgili ihbarları ciddi bir biçimde ele alıyor ve takip ediyordu. 1478'de "Hristiyan sapkınları bulma ve cezalandırma" amacıyla İspanyol Engizisyonu'nu kurdu ve başına tam bir Yahudi düşmanı olan Tomás de Torquemada'yı getirdi. 1492'ye kadar geçen süreçte binlerce Yahudi ve Konverso, Engizisyon tarafından mahkûm edilerek yakıldı.
İspanya Müslümanları'nın Endülüs'te bulunan son kalesi Beni Ahmer Devleti, bu devletin de başkenti, aynı zamanda büyük bir Yahudi cemaatini de bulunduran Gırnata (günümüzde Granada) idi. Gırnata'nın 2 Ocak 1492'deki düşüşünden üç ay sonra, yönetim bütün Yahudiler ile Konversolar'ı ülkeden çıkarma kararı aldı. Bunu duyan Yahudi otoriteleri hemen harekete geçti. Özellikle bu süreçte en öne çıkan şahsiyetlerden biri İberya'nın son Yahudi büyüklerinden olan Don İzak Abravanel'dir. Aslen Portekizli olan Abravanel İspanya'daki anti-semitizme karşı büyük mücadele vermekteydi. Bunlardan en dikkat çekeni ise Málaga'da dinleri değiştirilmeye zorlanan Yahudileri bazı kaynaklara göre 20; bazı kaynaklara göre de 30,000 İspanyol altını ödeyerek kurtarmasıdır. Abravanel, anlatıldığına göre, kararnamenin iptali için 600,000 düka vermeyi önerdi. Torquemada, buna tereddütle de olsa ılımlı yaklaşan Fernando'ya Hristiyan (ve de İslam) Mitolojisi'nde yer alan Yahuda'nın İsa'yı para karşılığında ihbar etmesi öyküsünü örnek göstererek; İspanya'da kalabilmek için para teklif eden Yahudilerin yine para karşılığında krallarına ihanet edeceklerini öne sürdü ve böylece kralı, Yahudilerin en son umudu olan bu tekliften de vazgeçirdi. Bunun ardından ferman, 31 Mart 1492'de I. İsabel ve II. Fernando tarafından Elhamra Sarayı'nda imzalandı. Kararnamede uygulamanın sebebi Yahudiler'in iyi Hristiyanları kendi kutsal inançlarından döndürmeye çalışmaları olarak belirtiliyordu. Bütün Yahudiler hangi yaş ve cinsiyetten gelirse gelsin buna uymaya zorunlu kılındı. Yanlarına altın ya da gümüş eşyalar almaları yasaktı. Ülkeyi terk etmeleri için tanınan süre dört aydı. Bu sürenin dolmasına rağmen ülkede kalanlar olursa idam edileceklerdi. Aynı şey Yahudiler'i evlerinde saklayanlar için de geçerli olacaktı. Kararnameyle ilgili ilginç bir rastlantı da, İspanya'dan son çıkış tarihi olan 31 Temmuz'un Yahudilerin matem ve oruç günü olarak kabul ettikleri Tişa beAv'a denk gelmesiydi. Tişa beAv, Kudüs'te bulunan Beth Amikdaş'ın MÖ 580 ile MS 70'teki yıkılışının tarihiydi.

Kararnamenin ilanının ardından Yahudiler hızla Kuzey Afrika'ya, özellikle de Magrip'e geçmeye başladılar. Önemli bir kesim de Portekiz'e geçerken, Hollanda ve İngiltere'ye yönelenler oldu. İskandinavya'ya gidenler de vardı. Osmanlı İmparatorluğu'ndan ise Yahudiler'e iş ve vatandaşlık hakkı tanındığı haberi gelmişti ama Osmanlı İmparatorluğu uzaktı. Buna karşın özellikle elit diplomat, zanaatkar, tüccar, bilim insanları ve din bilginlerinin başını çektiği sayıca önemli bir ekip Osmanlı İmparatorluğu'na yöneldi. Portekiz'e geçenler önlerindeki beş yıl içinde daha acı süreçlerle karşılaşırken, Kuzey Afrika'ya geçen birçok kafile çöllerde vahşi hayvanlar ya da doğal koşullar dolayısıyla öldü. Hollanda, İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu'na gidebilenler ise en şanslılardı. Süreç içinde yaklaşık 200,000 kişi İspanya'yı terk etti. Bir yıl sonra da 1493'te II. Fernando'ya ait olan Sicilya topraklarından yaklaşık 30,000 kişi atıldı.
Yahudiler'in İspanya'dan kovulması deneyimini 1497'de de Portekiz geçirdi. Portekiz Kralı I. Manuel, 5 Aralık'ta yayınladığı kararnameyle; Yahudiler'e dinlerini değiştirme ile ülkeyi terk etme arasında bir seçim yapmalarını emretti. Dinini bırakmak istemeyen ve can güvenliğinden endişe duyan birçok Yahudi ikinci şıkkı tercih etti. Böylece XII. yüzyılda İngiltere'nin başlattığı, XIII. yüzyılda da Fransa'nın devam ettirdiği Batı Avrupa'nın Yahudiler'den temizlenme süreci büyük ölçüde tamamlanmış oldu. Portekiz'i İspanya'dan ayıran bir özellik de aynı yıl bütün Müslümanları da ülkeden kovması oldu.
Kararnamenin ilan edildiği yıl olan 1492'de, yine I. İsabel'in finansmanıyla batıya doğru giderek Hindistan yolunu arayan Kristof Kolomb, Amerika'yı keşfetti. Avrupa'dan bu yeni kıtaya göçler başladı. Hollanda ve İngiltere'ye geçen Yahudiler arasından bir kesim de bu göç dalgasına katılacak ve kıtadaki ilk Yahudi cemaatleri Sefaradlar, yani İspanyol ve Portekiz asıllı Yahudiler, tarafından başlatılacaktı.

Elhamra Kararnamesi'yle Yahudiler'in İspanya'dan kovuluşu sürecinde Müslümanlar'ın durumuna nasıl bir bakış açısı getirileceği konusu her zaman bir sorunsal olarak ortaya çıkmaktadır. Sanal ya da reel ortamlarda bu konuda yapılan çalışmalarda, en çok rastlanılan ifadelerden biri "İspanya'nın 1492'de Yahudileri ve Müslümanları kovduğu" şeklindedir. Bu, özellikle Yahudi Soykırımı ve benzeri uygulamaların sadece Yahudiler'e getirdiği zararların daha öne çıkarıldığı, buna bağlı olarak da soykırım sömürüsü üzerinden bir "Yahudi Propagandası" yapıldığı düşüncesini paylaşıyor olmaktan ya da bu tarz düşüncelere dayanan tepkilere bir duyarlılık gösterme çabasından kaynaklanmakta olsa gerektir.
Gerçekten de tarihte Yahudilere karşı yapılan bir takım faaliyetler aynı anda diğer azınlıklara ve çoğunluktan olup sisteme tehdit olarak algılanan kimselere de yapılmıştır. Yahudi Soykırımı'nda altı milyon civarında Yahudi, toplama kamplarında katledilir ve birçok cemaat tarihten silinirken; Yahudi olmayan beş milyon kişi de çeşitli sebeplerden ötürü aynı kamplarda can vermiştir. İspanyol Engizisyonu da birçok Yahudi'nin yanı sıra bir o kadar da Müslüman'ı, Katolik'i ve Katoliklik dışına çıkmak isteyen Hristiyan'ı sapkın ilan ederek katletmiştir.
İspanya Müslümanları ise Reconquista sürecinde Katolik yönetimine girdikleri her yerde İspanyolca "Mudejar"; Arapça "Müdeccen" adını almaktaydılar. Gırnata'nın düşüşüne kadar geçen süreçte de Yahudiler'le aynı deneyimleri yaşadılar ve dinlerini değiştirmeye zorlandılar. Konverso Yahudiler'e Marrano dendiği gibi, Konverso Müdeccenler'e de "Morisko", yani "Magribi'ye benzer" deniyordu. Bu da tıpkı "Marrano"da olduğu gibi küçük düşürücü bir ifadeydi. Moriskolar da eski dinlerini bırakmadı ve gizlice devam ettirdi. Böylece bir Kripto-İslam ortaya çıkt

Endoktrinasyon ya da öğretilendirme (Latince: doctrina çev. 'öğreti') katiyen eleştiri ve tartışma kabul etmeyen bir öğreti biçimidir. Bu öğretide insanlar manipüle edilerek, belirli seçimler yapmaya ve belirli ideolojik amaçları takip etmeye zorlanır. Endoktrinasyon, bireylerin mantıklı karar verme yeteneklerini yok edecek tarzda, onlara nasıl davranmaları gerektiğinin işaretini veren bir ideolojik yaklaşımdır.
Endoktrinasyon, devletlerce kendi belirledikleri ideolojileri halka aşılamak ve dayatmak için yapılmaktadır. Endoktrinasyon, okullardaki öğrencilerin aldığı eğitim sürecinde öğrencilere belirli fikirleri aşılama sürecinde kullanılmaktadır.
Kavram her ne kadar başta eğitime atıfta bulunsa da I. Dünya Savaşı'ndan sonra beyin yıkama ve propaganda anlamı kazandı. Bazı kişiler, öğretiyi eğitimden ayrı tutarlar çünkü öğretiye tabi tutulan kişinin öğrendiği öğretiyi sorgulaması veya eleştirel olarak incelemesi beklenmez. Bu nedenle terim; aşağılayıcı bir anlamda veya siyasi görüşler, teoloji, dinsel dogmalar veya din karşıtı inançlar bağlamında kullanılabilir. Endoktrinasyonun uygulandığı yerler arasında genellikle devlet, eğitim kurumları, dinler, sanat, kültür ve medya yer alır. Devletlerce "ideal tip" bir insan topluluğu yaratılmak istenir, bu telkinler hem demokratik hem de otoriter yönetim biçimlerinde mevcuttur.

Davranış değiştirme
İşe alım
Kültürleşme
Psikolojik manipülasyon
Zihin kontrolü

Engelbert Dollfuß (4 Ekim 1892, Texing, Aşağı Avusturya - 25 Temmuz 1934, Viyana), Avusturyalı siyasetçi ve şansölye (1932-1934). Dollfuß, 1932'de Orman ve Tarım Bakanlığı'ndan Federal Şansölyeliğe yükseldiğinde, muhafazakâr hükûmet ciddi bir kriz yaşıyordu. Bu kriz; Ulusal Konsey başkanlarının istifasıyla tetiklenen ve Avusturya Parlamentosu'nun kendi kendini feshetmesiyle sonuçlanan bir darbe girişimiyle doruğa ulaştı. Dollfuß, Avusturya İç Savaşı’nda Sosyalist hareketi bastırdı, ardından Avusturya Nazi Partisi’ni yasaklayarak iktidarını 1 Mayıs 1934'te kabul edilen anayasayla perçinledi. Aynı yıl, Nazi ajanların başarısız darbe girişimi sırasında suikasta uğradı. Yerine geçen Kurt Schuschnigg'in rejimi 1938'de Avusturya'nın ilhakına dek sürdü.

1920'li yıllarda Hristiyan Sosyal Parti'nin önderlerinden ve Aşağı Avusturya Köylüler Birliği'nin aktivistiydi. 1931'den itibaren tarım ve orman bakanlığı görevinde bulundu. Köylüler birliği ve Heimwehr adı verilen paramiliter faşist çetelerin desteğiyle 1932'de şansölye ve dışişleri bakanı oldu. Almanya'da Nazilerin iktidarı almasından sonra İtalyan diktatörü Mussolini ile iş birliği içinde Almanya'yla birleşmekten kaçındı. Mart 1933'te parlamentoyu kapattı, komünist partiyi ve Almanya'yla birleşmek isteyen Nazi Partisi'ni yasakladı.
Kendisinin kurduğu ve kısa süre sonra tek yasal parti halini alacak olan Vatan Cephesi isimli paramiliter örgütün de desteğiyle Avusturya Faşizmi'ne dayanan otoriter bir devlet kurdu. Şubat 1934'te sosyal demokrat işçilerin başlattığı Şubat Ayaklanması'nı kanlı bir şekilde bastırdı. Mayıs ayında yeni bir otoriter anayasa ilan etti.
25 Temmuz 1934'te Nazilerin organize ettiği bir darbe girişimi sırasında Viyana'da öldürüldü. Yerine önce Heimwehr'in lideri Ernst Rüdiger Starhemberg, 1936'da onun gözden düşmesi sonucunda da Vatan Cephesi'nin lideri Kurt Schuschnigg geçti. Mart 1938'de Avusturya'nın Almanya'ya katılmasıyla Vatan Cephesi de dağıldı.
Kısa boyluydu. Bu nedenle I. Dünya Savaşı'nda orduya neredeyse kabul edilmeyecekti. Bu fiziki özelliği muhaliflerinin alaylarına neden oldu, kendisine 'Millimetternich' ve 'Jokey' gibi takma adlar yakıştırıldı.

Falanjizm, 1933 yılında José Antonio Primo de Rivera tarafından İspanya'yı ele geçirmeye çalışan İspanyol komünistlere karşı geliştirilen, en çok Francisco Franco tarafından uygulanmış otoriter-kralcı faşist  ideolojidir.

1933 yılında falanjizmi temsil edecek olan Falanj Partisi, José Antonio Primo de Rivera  ve Onesimo Redondo tarafından kurulduğunda küçük bir partiydi. Diğer birçok küçük grupla birleşerek "Falange Española de las Juntas de Ofensiva Nacional Sindicalista" (Ulusal Sendikacı Hücum Örgütlerinin İspanyol Falanjı) adını aldı.
Parti üyesi falanjlar, komünistlerin yönetmekte olduğu cumhuriyet sırasında sokaklarda mücadele verdiler. 1936 yılında Jose Antonio Primo de Rivera'nın komünistlerce hapsedilmesi üzerine parti cumhuriyetten kurtulmak için yapılan kliğe katıldı.
Milliyetçi ve kralcı güçlerin cumhuriyete başkaldırısıyla başlayan İspanyol İç Savaşı'nda falanjlar da ulusal cephedeki yerini aldı. Bu sırada Primo de Rivera komünistlerce öldürüldü. İç Savaşın başarıyla sonuçlanmasından sonra General Francisco Franco, "Comunion Tradicionalista" ile falanjları birleştirdi. Yeni örgüt "Falange Española Tradicionalista de Las Jons" adını aldı. Ancak bu birleşme sancısız olmadı, Francisco Hedilla gibi Falanjın modernizme daha yakın üyeleri karşı geldiler ancak Franco tarafından etkisizleştirildiler. Yeni örgüt aynı zamanda "Movimento Nacional" (Milliyetçi Hareket) olarak da biliniyordu. Falanj tek resmî parti oldu.
Falanj bir gençlik örgütüne (pelayos) ve bir kadın bölümüne de sahipti (sección femenina). Primo de Rivera'nın kız kardeşinin önderlik ettiği bu kadın bölümü genç kızlara "iyi bir vatansever, iyi bir Hristiyan ve iyi bir eş" olmayı öğretiyordu. Komünist partilerinin ve sendikalarının mal varlığı da falanja devredildi.
General Franco'nun yönetiminin ilk yıllarında Falanjist kökenli bakanlar önemli görevlerdeydi. Ancak İspanya'nın NATO'ya girmesinden sonra Franco, Opus Dei örgütüne ve teknokratlara bel bağlamaya başladı.
1975'te Franco'nun vefatının ardından krallık yeniden kuruldu ve serbest seçimler yapıldı. Falanjın zamanla heterojenleşen yapısı nedeniyle parti üçe bölündü. Francocular, Hedillacılar ve Carlistler yollarını ayırdılar.

İşçiyi ve işvereni bir araya getirip sınıf uzlaşmacılığını dayatan korporatist devlet, dikey sendikacılık.
Ruhban karşıtı bir Katolik Hristiyanlık.
Kastilya Köylülüğüne özel vurgu ile etnik milliyetçilik.
İspanyol İmparatorluğu'nun tarihine yapılan vurgu ve sahiplenme.
Faşizm, anti-komünizm ve anti-anarşizm.

Katolik kralların sembolü olan boyunduruk ve oklar. (el yugo y las flechas)
Sanayi işçilerinin sembolü olan mavi gömlek.
Carlizm'in kırmızı beresi.
Kırmızı-siyah-kırmızı renkli Falanj bayrağı.
Cara al Sol marşı.

Franco diktatörlüğü
Kataeb Partisi
Avrupa'da faşizm

Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı (İtalyanca: Fasci Italiani di Combattimento, FIC), 1919 yılında Benito Mussolini tarafından kurulmuş siyasi teşkilat. 1921 yılında ardılı olarak Ulusal Faşist Parti kurulmuştu. Teşkilatın merkezi Milano şehriydi.
İtalya; I. Dünya Savaşı'nın sonunda galip devletler arasındaydı, fakat ülke zayıflamıştı çünkü savaşa girerken elde etmek istedikleri kazançları sağlayamamışlardı. Savaş sona erdikten sonra ülkedeki sosyal zayiat daha da keskinleşmişti. Ülkedeki egemen güçlerin bir kısmı kötü gidişatın önüne geçebilmek için halkın yönetimini güç yoluyla ele almak gerektiğini ileri sürüyorlardı. Bu amaçla İtalya'da çeşitli partiler kuruldu. Bunlardan biri de Mussolini tarafından kurulmuş "Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı" isimli örgüt idi. Bu örgütün birçok şehirde yerel birimleri oluşturulmuştu. Bu birimlere fasci adı verilmişti. Fasci sözcüğü İtalyancada "deste", "birleşme" ve "grup" demektir. Teşkilatın programını esas olarak üç amaç teşkil etmişti: İş birliği, onu temin eden güçlü devlet egemenliği ve milliyetçilik. ("Millet her şeyden üstündür.")
Bu örgütün üyeleri üzerinde sarı ve kırmızı çizgiler olan siyah gömlekler giyerlerdi. Bu renkler eski Roma'nın simgesi sayılırdı. Bu kurumun temel mücadele hedefleri komünistler, kapitalistler ve sıradan isyancılar idi.
1919 İtalya seçimlerinden alınan kötü sonuçtan sonra, hiçbir Fasci üyesi herhangi bir göreve seçilmedi, seçim sonrası parti daha da sağ eksene doğru kaydı siyasi rakiplerine, özellikle İtalyan Sosyalist Partisi üyelerine karşı paramiliter şiddet kullanmaya başladı. Kara Gömleklilerin ve Giovanni Giolitti hükûmetinin desteğiyle ve İtalyan Milliyetçi Birliği ile siyasi ittifak sayesinde, Fasci 1921 sonra ilk kez İtalyan Parlamentosuna girmeyi başardı. Aynı yılın Kasım ayında, Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı kendisini Ulusal Faşist Parti olarak yeniden adlandırdı ve yeniden yapılandırdı.

I. Kongre: Floransa, 9-10 Ekim 1919
II. Kongre: Milano, 24-25 Mayıs 1920
III. Kongre: Roma, 7-10 Kasım 1921

Faşist İtalya (İtalyanca: Italia fascista), Benito Mussolini'nin İtalya Krallığı Başbakanı olduğu 1922-1943 yılları arasında Ulusal Faşist Parti iktidarı altındaki dönemi anlatır. Totaliter bir rejim kuran İtalyan faşizmi ekonomik kalkınma modeli benimsemişse de siyasal muhalefeti ortadan tamamen kaldıracak hamlelerde bulunmuş, geleneksel muhafazakâr değer yargılarını savunmuş Katolik Kilisesi'yle yakın işbirliği yapmıştır. Çeşitli farklı dönemlerden geçen rejim özellikle gerçekleştirdiği emperyalist hamlelerle II. İtalya-Habeşistan Savaşını çıkarmış, Milletler Cemiyeti'nden atılmıştır. Ayrıca Sovyetler Birliği'nde karşı Çelik Pakt'a katılmış, II. Dünya Savaşı'na gidişi hızlandıran hamlelerde bulunmuştur. Dahil olduğu Mihver Devletlerinin II. Dünya Savaşı'nda mağlup olması sürecinde alaşağı olmuştur.

I. Dünya Savaşı öncesinde birliğini sağlamış olan İtalya Krallığı özellikle Kuzey Afrika bölgesinde sömürge edinme peşindeydi. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu'na karşı verdiği Trablusgarp Savaşı nedeniyle 1882'den beri Üçlü İttifak kapsamında müttefiki olduğu Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ilişkileri gerilmiştir. Bu devletler yaklaşan I. Dünya Savaşı kapsamında Osmanlı İmparatorluğuyla müttefik olma gündemleri olduğu için İtalya'nın Osmanlılara karşı verdiği savaşı eleştiriyorlardı. İtalya'nın ayrıca Ege Denizindeki adalar ve Arnavutluk nedeniyle Yunanistan Krallığı ile gerilimli ilişkileri bulunuyordu. İtalyan toplumu ise savaş patlak verdiğinde kararsız kalmış durumdaydı. Milliyetçiler ve muhafazakârlar kazanılacak bir zafer sonrası elde edilecek toprak kazancının ve ganimetin hesabını yaparken genel olarak sol olarak tarif edilebilecek kesim savaşa katılmamaktan yanaydı. Ayrıca özellikle ülkenin kuzeydeki sanayi bölgelerindeki komünist örgütlenmenin fabrikalarda güçlenmesi, iktidardaki burjuvaziyi korkutacak seviyeye gelmekteydi. Dolayısıyla hakim çevrelerin savaşa girmek için çeşitli sebeplerin yanı sıra eğer savaşa girilmezse ülkedeki iç siyasetin tansiyonunun yükseleceği ve kontrol edilemez bir hale gelme korkusu da belirleyici oldu. İtalya savaşın ilk başlarında tarafsız kalsa da geleneksel müttefiklerinin aksine İtilaf Devletleri safında savaşa girmiştir.

İtalya I. Dünya Savaşı'na kuzey komşusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na saldırarak başladı. Avusturya Orduları sayısal olarak belirgin şekilde güçsüz olsa da müstahkem savunma hattı, disiplinli birlikleri ve üst düzey teçhizatı sayesinde İtalyan saldırılarını bertaraf etmiştir. Siper savaşına dönen muharebeler sırasında cephede çıkan kolera gibi salgınlar da binlerce İtalyan askerinin ölmesine yol açmıştır. Adriyatik Denizi'nde ise Fransız ve İngiliz donanmalarının desteğinden yoksun İtalyanlar Avusturya-Macaristan donanmasının üstünlüğünü kabul etmiş durumdaydı. 1916 yılının sonuna gelindiğinde İtalyan komutan Luigi Cadorna saldırı taktiğini bırakıp savunmaya geçmek zorunda kalmıştır. 1917 yılına gelindiğinde ABD İtilaf Devletleri safında savaşa katılsa da İtalyan komuta heyeti askerî bir yardım talebinde bulunmamıştır.
1917 yılına gelindiğinde Rusya İmparatorluğu'nda gerçekleşen Şubat Devrimi ve sonrasındaki Ekim Devrimi ile Vladimir Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin işçi sınıfı lehine iktidarı almaları ve Barış Kararnamesiyle savaştan çekildiklerini ilan etmelerinin İtalya üzerinde etkileri olmuştur. Doğu Cephesinde boşa çıkan İttifak Devletleri Orduları Batıya kaydırılınca güç dengesi değişmiştir. Ayrıca bu dönemde Milano başta olmak üzere kuzey kentlerinde komünistler fabrika grevleri düzenleyerek savaşa son verilmesini talep etmiş, eylemleri kanlı şekilde bastırılmıştır. 24 Ekim - 19 Kasım 1917 tarihlerindeki Caporetto Muharebesinde yaşanan bozgunda İtalya birlikleri çok ağır bir yenilgi almış, ordu dağılmış ve komutanlar çareyi 150 km geri çekilerek savunma hattını Piave Nehrinde kurmakta bulmuştur. Bu ağır hezimetten sonra müttefiklerden istenen yardım talebi sonrasında savaşın bitmesine kadar durum kararlı halde devam etse de yenilginin etkileri devam etmiştir.

Savaşın 1918 yılı Kasım ayında sona ermesiyle birlikte İtalya, savaşa sonradan dahil olan ABD'nin Başkanı Woodrow Wilson tarafından savunulan Wilson İlkelerinin açıklanmasıyla İngiltere tarafından kendisine verilen sözlerin tutulmadığını görür. Ayrıca savaşın bilançosu İtalya için çok ağırdır. Silah altına alınan 5 milyon kişiden 700 bini ölmüş, ortaya 12 milyar liretlik bir borç çıkmıştır. Toplumsal huzursuzluklar artarak devam etmektedir. Vittorio Emanuele Orlando'nun savaşı sona erdiren Versay Barış Antlaşmasını imzalaması ve İtalya'nın beklediği savaş ganimetini kazanamamış olması milliyetçi dışavurumları tetikler. İtalya'nın egemenlik bölgesi dışında kalan ve rövanşizmin konusu olan Fiume Özgür Devleti, milliyetçi şair ve savaş gazisi Gabriele D'Annunzio önderliğindeki milisler tarafından Eylül 1919'da fiilen işgal edilir. Takipçileri tarafından Duce olarak çağrılan D'Annunzio hem hareket tarzı hem de ideolojisi olarak Benito Mussolini ve Kara Gömleklilerin öncülü sayılır.

1919 yılında ilk kez sahneye çıkan Mussolini ve faşistler Fasci di Combattimento adlı örgütlerinin siyasal bir partiye dönüştürürler. Ulusal Faşist Parti adını alan parti milliyetçi söylemlerle sahneye çıkmıştı ve parlamenter demokrasiyi kaldırma vaadinde bulunuyordu. Mussolini önceki dönemlerdeki Kilise ve kral karşıtı söylemlerini bırakarak, monarşi yanlılarının ve Katolik Kilisesi'nin desteğini kazanıyordu. Ayrıca özellikle komünizme karşı söylemleriyle ordu içinden de destek büyümekteydi. Parti 1921 İtalya genel seçimlerine katılmış, %0.4 oy alsa da lideri Mussolini'yi meclise sokmayı başarmıştı. 1922 yılına gelindiğince İtalya'da yönetim krizi patlak vermiş, solun artan gücü karşısında muhafazakâr çevrelerin korkusu belirleyici hale gelmişti. Bu şartlar altında darbe planları yapan Mussolini, önde gelen devlet adamları ve kralın yanı sıra Roma'daki ABD Büyükelçisi Richard Washburn Child'ın da desteğiyle başlattığı Roma'ya Yürüyüş sayesinde iktidarı alır. Liberal başbakan Luigi Facta sıkıyönetim ilan etmek istese de kralın vetosuyla karşılaşır ve 20 bin kişilik bir yürüyüş kolu sayesinde faşistler iktidarı alır.

İtalya'daki faşist rejim iktidarı aldıktan sonra tek parti devleti haline gelerek faşizmi hayatın her alanında egemen hale geitrmek için kolları sıvadı. 1935 yılında ilan edilen Faşizm Doktrininde totaliter devlet anlayışı resmî olarak ilan edildi. Faşizm ideolojisi çerçevesinde yeni insanın yaratılması anlamında Ulusal Faşist Parti'nin bütünlüklü planları ve uygulamaları olsa da Nazi Almanyasının bu alanda ulaştığı başarılara yaklaşamamıştır. Faşizmin iktidarı boyunca propagandaya ayrı bir yer ayrılmıştır. Özellikle Mussolini'nin kişi kültü çerçevesinde yüceltilmesi, kitlelere hitap tarzı ve Kara Gömlekliler türü örgütlenmesi, Adolf Hitler ve Nazilere ilham vermiştir. Faşizmin iktidarda olduğu ülkede genel seçimler 24 Mart 1929 tarihinde referandum şeklinde gerçekleştirilmiştir. Bu süreye kadar ülkedeki muhalif siyasi partiler tasfiye edilmiş olduğu için Ulusal Faşist Parti tek yasal siyasi parti konumundaydı. Mussolini seçimler sayesinde faşist vekil listesini onaylatmış ve seçmenlerden %98.43 düzeyinde onay almıştır. Ancak bu dönemde sadece erkeklerin oy hakkına sahip olduğu, sendikalı işçilerin, silah altındaki askerlerin ve din adamlarının oy kullanamadığı düşünülürse seçmen sayısının sadece 9.5 milyon kişi olduğu şaşırtıcı olmamaktadır.

1870 yılına kadar Papalık Devleti olarak varlığını sürdürmüş olan ve Papa'nın yönetiminde bulunan devlet bu tarihte İtalya Krallığına dahil edilmiştir. Mussolini iktidarında devlet yönetimiyle papalık arasındaki çelişkiler çözüm için masaya yatırılmış ve 11 Şubat 1929 tarihinde imzalanan Laterano Antlaşması ile Vatikan Devleti kurulmuştur. Mussolini ve önde gelen faşistlerin Kilise'yle sorunlu ilişkileri olmasına rağmen İtalya toplumu üzerinde Kilise'nin önemini görerek uzlaşma yolunu seçmiştir. Faşist rejimle Papalık arasında iç işleyişte sorunlar devam etse de dış politikada Papalık faşizmin dış siyasetine uyumlu davranmış, İspanya İç Savaşı'nda komünizm karşıtı Francisco Franco'yu desteklemiş, Etiyopya'nın İtalya tarafından işgalini savunmuştur. Ayrıca antlaşma uyarınca İtalya'da Katoliklik devlet dini olarak kabul edilmiş, 1938 yılında kabul edilen kanun uyarınca Yahudilik, Protestanlık ve Evanjelikalizm yasaklanmıştır. Yahudiliğe karşı böylesi bir yaklaşım olmasına rağmen İtalyan faşizmi Yahudilere karşı Nazizim gibi soykırım temelli bir yaklaşım benimsememiştir. Mussolini rejimine İtalya çapında muhalefet arttıkça Vatikan tarafından Nazilerin soykırım siyasetinin eleştirildiği örnekler de görülmüştür. 1943 yılında Büyük Faşizm Konseyi kararıyla Mussolini devrildiği ve İtalya'da faşizmin sona ermesiyle beraber Naziler İtalya'daki Yahudileri tutuklamaya ve imha kamplarına göndermeye başlamıştır.

I. Dünya Savaşı'na sonradan dahil olan ve savaş ganimeti peşinde olan İtalya Krallığı kazanan tarafta olmasına rağmen beklentilerini karşılayamamış durumdadır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu aleyhine olacak küçük toprak kazanımları iktidar çevrelerini tatmin etmemekte, imparatorluk dönemindeki görkem ve ihtişam hayalleri topluma yansıtılıyordu. Bunun üzerine iktidara gelen Mussolini Yeni Roma İmparatorluğu'nun kuruluşunu müjdeliyor, Akdeniz'in bir İtalyan gölü haline geleceğini söylüyor ve Mare Nostrum yayılmacı söylemini kullanıyordu. Ayrıca öteden beri Afrika kıtasında sömürge olarak ele geçirilmeye çalışan topraklara dair planlar da yapılmaktaydı. Adriyatik bölgesinde de yayılmacı bir siyaset güden İtalya, Dalmaçya kıyıları, Arnavutluk ve Yunanistan üzerine ilhak planları yapmaktan geri kalmıyordu.

İtalya'nın Afrika'nın kuzeyinde sömürge elde etme mücadelesi 1920'lerde yeniden başladı. Buradaki Arap nüfus İtalyan himayesini kabul etmediği için bir iç savaş durumu bölgeye hakimdi. Mussolini tarafından bölgeye gönderilen Mareşal Rodolfo Graziani Arap milliyetçilere yönelik askerî harekâta girişti. Arap direnişinin başı

Ferenc Szálasi /ˈfɛrɛnt͡s ˈsaːlɒʃi/ (6 Ocak 1897, Košice, Macaristan Krallığı - 12 Mart 1946 Budapeşte, İkinci Macaristan Cumhuriyeti) Macar faşist örgütlenme olan Ok Haç Partisi kurucusu ve lideriydi. II. Dünya Savaşı'nın son dönemlerinde ülkedeki Miklós Horthy rejiminin Müttefik Devletlerle barış görüşmesi için temas halinde olduğunun ortaya çıkması üzerine Naziler tarafından düzenlenen Panzerfaust Harekâtı sonrasında Ok Haç Partisi iktidarı almış, Szálasi ise fiilen ülkenin tek lideri konumuna yükselmiştir. Kısa süren Ok Haç Partisi iktidarı sırasında binlerce rejim karşıtı, komünist ve Yahudi toplama kamplarına sürülmüş ve katledilmiştir. Kızıl Ordu'nun Macaristan'ı işgal etmesinin ardından, mahkemeye çıkartılmış ve idam edilmiştir.

Szalasi'nin baba tarafı Ermeniydi. Büyük büyük babası Ferenc (1758-?) hala Szalosjan soyadını kullanıyordu, ancak oğlu Antal (1829-1916) soyadını Macarcaya çevirerek Szalasi olarak kullanmaya başlamıştır. Onun oğlu ve Ferenc Szalasi'nin dedesi 1848 Devrimleri sırasında Viyana'dan bir Alman kadınla evlenmiş, oğulları Ferenc (1866-1940) Bratislava'ya yerleşmiş ve orduda subay olarak hizmet etmiştir. Ferenc'in dört oğlu da asker olmuştur. Ferenc Szalasi'nin annesi Erzsébet Szakmár (1874–1963) ise oldukça dindar bir Slovak asıllı Rutenyalıdır, oğlunun tanrı inancına sahip olmasında büyük rolü vardır.
Hem ailesinin maddi zorluk içinde olması hem de aile geleneği olması yüzünden orduya girdi. İlk eğitimlerini memleketi olan Kassa'da aldıktan sonra Köszeg ve Targu Mureş'deki askeri akademiye devam etti. Çok başarılı bir genç subay olarak 1915 yılında teğmen rütbesiyle Viyana'daki Maria Theresa Askeri Akademisi'nden mezun oldu. O mezun olduğu sırada I. Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürmekteydi. Derhal cephe görevi verilen Szalasi 36 ay boyunca cephede savaştı. Savaşın sonunda elit Tirol Muhafız Birliğindeydi ve üsteğmen olmuştu. Verdun Muharebesi başta olmak üzere katıldığı muharebelerde gösterdiği cesaretten dolayı Kaiserlicher Orden der Eisernen Krone nişanına layık görülmüştür.

Savaşın son dönemlerinde Macaristan'da bulunan Szalasi savaşın sonundaki kaos ortamında Dışişleri Bakanlığı personeli kapsamında kuryelik görevini yerine getirdi. Yıldızpatı Devrimi'ni, takip eden süreçte ülkenin Béla Kun önderliğinde kurulan Macaristan Sovyet Cumhuriyeti ve Fransa önderliğinde kurulan Küçük Antanta bağlı Romanya kuvvetleri tarafından bu rejimin alaşağı edilmesi, sonrasında Amiral Miklós Horthy yönetiminin başa getirilmesi süreçlerinde aktif olarak yer almadı, takip etmeyi tercih etti.
1920-21 döneminde Hajmáscér'de askeri eğitimine devam ettikten sonra 1923 yılında Ludovika'daki askeri akademiye girdi. 1925 yılında kurmay subay olarak mezun oldu. Zorunlu hizmetini Debrecen'deki 11. Piyade Alayında yaptı. 1926-29 döneminde Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde Eğitim ve Personel Dairesinde çalıştı, bu kapsamda yurtdışı seyahatler gerçekleştirdi, daha sonra bu tanıdıkların çok faydasını gördü. Askerî hiyearşide yükselirken siyasal fikirleri de şekilleniyordu, artık politik konularda yazılar yazmaya başladı. 1930'lu yıllarda dönemin Savaş Bakanı Gyula Gömbös kendisinden övgüyle söz ediyor ve onu selefi olarak gösterecek kadar beğeniyordu. 1933 yılında 36 yılında general oldu.
Aynı yıl 46 sayfalık Macar Devletinin Yapılandırılması için Plan adlı bir broşür yayınladı. Yüksek komutadaki subayların siyasetle ilgilenmemesi geleneğini çiğnediği için kamuoyunda büyük bir rahatsızlık kaynağı olan olaydan sonra 20 gün hapis cezasına çarptırıldı ve kurmaylığı alındı. Eger'deki 14. Piyade Alayına döndü, 1934 yılı Ekim ayında emekliliğini istedi ve 1935 yılı Mart ayında emekli edildi.

Szalasi, askerlikten emekli olduktan sonra siyasete atıldı.İlk girişimleri Arpad Taby tarafından kurulmuş olan aşırı-sağcı ve ırkçı Magyar Élet Szövetség içinde oldu. Bu grubun fikirleirni benimsemiş ve sözcüleri haline gelmişti. Artık yavaş yavaş fikirleri olgunlaşmış ve Macarcılık adını verdiği bir ideolojiye dönüşmekteydi, tüm toplumsal sorunların çözümü buradaydı.
Tanımlamaya çalıştığı tezlerine göre tüm ulusu birlik içerisinde bir araya getirecek olan şey tanrı inancı, dayanışma ve milliyetçiliktir. Bu bakış açısıyla ülke Trianon Antlaşması öncesindeki topraklarını geri alacak ve Birleşik Macar Devletleri kurulacaktır. Tüm bu fikileri askerlik görevinden emekli olduktan sonra kaleme almış ve Macarcılık olarak ifade etmiştir. Bu ideolojinin öne çıkan yanlarından birisi koyu Yahudi karşıtlığı, bir nebze düşük seviyede de olsa Çingene düşmanlığıdır, bu düşmanlık hem ırksal hem de dinsel olarak tanımlanır. Ayrıca Macarlar Turan olarak tanımlanır ve Aryanlarla eşit ırk olarak tanımlanır.
4 Mart 1935 tarihinde Ulusal İrade Partisi (Macarca: Nemzet Akaratának Pártja, NAP) kurulur. Daha sonra ok ve haç işaretlerinin kullanıldığı ve faşizmi temsil ettiği ilk örnek bu siyasi partide kullanılmıştır. Bu parti Szalasi ve Macarcılık ideolojisinin ilk siyasi örgütüdür. NAP kuruluşunda oldukça merkezî bir yapı kuran Szalasi, üyelerin sadece tek kademe alt ve üstlerini tanıdıkları bir gizli yapı inşa etti. Kendisiyle çalışan sadık adamlarından oluşan ekip haricinde kimseyle temas etmemekteydi. 1941 yılına gelindiğinde örgüt ülkenin 19 farklı bölgesinde varlığını geliştirmiş, 100 bin kişilik bir desteğe ulaşmış ve 2 bin firmanın mali yardımını sağlamış durumdaydı. 1937 yılı bahar aylarında Yeni Macar İşçi (Macarca: Új Magyar Munkás) yayın hayatına başlamıştır. Ancak güçlenmeye başlayan parti, hükûmet tarafından tehlikeli olarak görüldüğü için 16 Nisan 1937 günü kapatılır. Partisi kapatılan Szalasi tutuklanmış ve mahkeme sürecini propaganda olanağı olarak değerlendirmiştir. Kapatılan partisinin ardından tüm faşist grupları tek çatı altında toplayan Macar Nasyonal Sosyalist Partisi (Macarca: Magyar Nemzeti Szocialista Párt) kurulur. Bu dönemde Szalasi, kendi dışında gelişen parti kapatma ve kurulumlarına müdahale ederek en son 15 Mart 1939 Genel Seçimlerinde  Ok Haç Partisi adı altında 31 milletvekilliği kazanıp ana muhalefet partisi olduğu seçimlerde büyük başarı kazanır.
Horthy tarafından ilan edilen af sonrasında hüküm giydiği suçtan hapse girmeden kurtulan Szalasi'nin siyasete aktif şekilde dönüşü coşkuyla karşılansa da partisi yeni döneme güç kaybederek girmiştir. II. Dünya Savaşı'nın başlamış olması savunma sanayiini canlandırmış ve işsizliği azaltmıştır. Ayrıca parti içinde László Baky ve Fidél Pálffy'nin ayrılarak başka bir faşist oluşumda yer almaları partiyi zayıflatmıştır. Szalasi azalan desteği artırmak için ülke çapında ziyaretler düzenlese de 1943 yılı sonunda üye sayısı 100 binin altına düşmüştür.

Szalasi'nin faşizm eksenindeki ideolojisi Nazizmden farklıydı. Nazizmin ideologu Alfred Rosenberg ve eseri Mythos Szalasi tarafından şiddetli şekilde eleştirilmiştir. Szalasi Nazizmdeki ırkçı teoriye katılmamakla beraber Yahudi karşıtlığında benzer şekilde düşünmekteydi. Ancak sürmekte olan II. Dünya Savaşında Hitler'in mucize silahı sayesinde zafer kazanacağından emindi, Führer'in de Rosenberg gibi düşünmediğini ileri sürmekteydi.
Naziler, ideolojik olarak güvenilir bulmadıkları Szalasi hareketine destek vermek yerine genel olarak ülkedeki sağcı faşist çevrelerin tamamının eş güdüm halinde hareket etmelerini sağlamaya çalıştılar. Ülke Alman işgaline uğradığı dönemde kurulmaya çalışılan geniş çaplı faşist hükûmete Szalasi hareketi, liderliğin kendilerine verilmediği gerekçesiyle katılmamıştır. Naziler 1944 yılı Ağustos ayında Horthy rejiminin Müttefik Devletlerle gizli pazarlıklara giriştiğinin anlaşılması üzerine Szalasi ile devam etme kararı alır. Horthy rejimi Panzerfaust Harekâtıyla devrilir. Eylül ayıyla beraber Ok Haç Partisi Nazilerin tam desteğini arkasına alarak kendi rejimini kurmaya  başlar. 4 Ekimde yemin ederek göreve başlayan Szalasi ülkede tam bir diktatörlük kurar. Ülkenin tüm kaynakları yaklaşmakta olan Sovyet Kızıl Ordusuna karşı verilen savaşa aktarılmaktadır.

Ok Haç Partisi ve Nazilerin egmenliğindeki Macar topraklarında Yahudiler, çalışmaya gönderildiklerini düşünürken kendilerini imha kamplarında buluyordu. Genel olarak kentlerdeki gettolar ve kırsal bölgelerde girişilen toplu katliamlar ve tehcir sırasında yapılan infazlarda toplam 65-70 bin Yahudinin katledildiği düşünülmektedir. Bu dönemde Kızıl Ordu tarafından kuşatılan başkent Budapeşte'de kanlı bir savaş sürerken, Szalasi 1944 sonlarında yönetim merkezini batıya kaydırır; önce Farkasgyepű, sonra Brennbergbánya ve son olarak Kőszeg. Yenilgiyi kabul edemeyen ve hala zafer hayalleri kuran Szalasi  29 Nisan 1945'te sekreteri Lutz Gizella ile evlenmiş, 5 Mayıs günü de Avusturya cephesinde ABD askerleri tarafından ele geçirilmiştir.

Avrupa'da savaşın sona ermesiyle beraber Amerikalıların elindeki Szalasi Ekim ayında Macaristan'a iade edilir. Savaş sırasında işlediği suçlara istinaden mahkemeye verilir ve 5 Şubat günü davasının görülmesine başlanır. 1 Mart günü suçlu bulunarak hüküm giyen Szalasi 12 Mart günü idam edilir.

Szalasi'nin işlediği savaş suçları ve gerçekleştirdiği katliamlar ortada olmasına rağmen özellikle son dönemde iktidarda olduğu dönemde oldukça başarılı bir idare kurduğuna dair revizyonist çalışmalar mevcuttur.
Szalasi'nin ölümü, liderliği yaptığı hareketin veya genel olarak Macar faşizminin sonunu getirmemiştir. Sosyalist rejimin inşa edildiği Macaristan Halk Cumhuriyeti'nde 1956 sürecinde ve Doğu Blokunun yıkılmasının ardından bu akımlar yeniden güçlenmiştir. Sürgündeki eski tüfek Macar faşistlerinin dönemi 1995 yılında ölen Imre Tatár ile sona ermiş kabul edilmektedir. Günümüzde Pax Hungarica adlı hareket bu faşist geleneği sürdürmüş, liderliğini Endre János Domokos'un yaptığı hareket 2017 yılında kapanmıştır.

Fernando de Santiago y Díaz de Mendívil (23 Temmuz 1910 – 6 Kasım 1994) 1970'lerin sonunda İspanyolların demokrasiye geçiş sürecinde muhafazakâr bir milletvekili ve geçici başbakan oldu. Daha önce İspanya İç Savaşı'nda ve Francisco Franco diktatörlüğünde bir general olarak görev aldı.
Aktif bir asker olan Santiago, 1920'lerde Rif Savaşı'na katıldı ve 1936 İç Savaşı'ndaki İspanyol Milliyetçileri ile birlikte teğmen rütbesine yükseldi. Franco rejimi sırasında Escuela Politécnica Superior del Ejército (Superior Politeknik Army College) profesörü ve sonrasında müdür olarak görev yaptı.
Franco'nun 4 Mart 1971'den 24 Nisan 1974'e kadar geçen döneminde, diktatör Santiago'yu askeri olduğu kadar siyasi bir görev yapmıştır.
20 Kasım 1975'te diktatörün ölümünden sonra Santiago, Başbakan Carlos Arias Navarro yönetiminde İspanya'nın Franco sonrası hükûmetinin Vicepresidente del Gobierno para la Defensa (savunma başbakan yardımcısı) seçildi. Arias'ın istifasını takiben, Santiago 1 Temmuz-3 Temmuz 1976 tarihlerinde kısa bir süre geçici başbakanlık yapmıştır.

Ferrol, Galiçya'daki A Coruña Eyaletinde, kuzeybatı İspanya'da Atlantik kıyısında, Strabon'un Nerium Burnu civarında bir şehirdir. Ülkenin en önemli denizcilik şehri olmasını yanında İspanyol Donanması'nın da en güçlü gemileri şehrin tersanelerindedir. 17. yüzyılda Avrupa'nın en önemli tersaneleri bu bölgedeydi. Şehrin alanı 81,9 km² nüfusu ise 214.000 kişidir. Şehir ayrıca İspanyol General Francisco Franco'nun da doğum yeridir.
Ferrol, kuzeybatı İspanya'da Atlantik kıyısında Galiçya bölgesinde A Coruña eyaletine bağlı bir şehirdir. 2014 nüfus sayımına göre, kent 70.383 nüfusa sahip ve bu özellik Ferrol şehrini Galiçya'daki en büyük 5. yerleşim bölgesi yapıyor. Güneyde Eume ve kuzeyde Ortegal ile Ferrol, toplam 203.444 nüfusu olan Galiçya'nın üçüncü büyük şehri olan Ferrolterra kümelenmesini oluşturuyor.
Ferrol Limanı derinlik, kapasite ve güvenlik özellikleri bakımından Avrupa geneline göre farklılıklar barındırır. Oldukça dar ve kaleler tarafından yönetilen bir girişe sahiptir ve zaman zaman steccado ile bile kapatılabilir.

Şehir, eski Bourbonların zamanından bu yana, İspanyol Deniz Kuvvetleri Kuzey Denizcilik Dairesi'nin başkenti olan, tarih boyunca önemli bir denizcilik merkezi oldu. Bundan önce, 17. yüzyılda, Ferrol Avrupa'nın en önemli cephanesiydi. Bugün şehir aynı zamanda Navantia'nın ana gemi inşa tersanelerinin bulunduğu yerdir. 

İspanyol diktator Francisco Franco'nun doğum yeri olan Ferrol, 1938'in Eylül ayından 1982 Kasım ayına kadar "El Ferrol del Caudillo" olarak anılmıştır. Ayrıca 1850'de İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'nin (PSOE) kurucusu Pablo Iglesias'ın de doğum yeridir.
Şehir, Camino de Santiago'nun İngiliz Yolunun başlangıç noktalarından biridir. Ferrol, İngiliz Yolunu geçen yolcular için tercih edilen başlangıç noktasıdır. Yolcular 100 kilometrelik yolu yürüyerek tamamladıklarında resmi bir belge alırlar.

Bu Galiçya kentindeki tarih öncesi insan yerleşimlerinin varlığı; mezar odalarının, megalitik anıtların, Petrogliflerin ve diğer arkeolojik bulguların bolluğu ile desteklenir. Fenikelilerin bu bölgede farklı kurutulmuş ve tuzlanmış morina istasyonları kurdukları ve bu bölgedeki Eski Yunanların varlığı Herodot, Strabo, Pomponius Mela gibi tarihçiler tarafından belgelenmiştir.
Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Ferrol de dahil olmak üzere tüm İber Yarımadası, Vandaller tarafından basıldı ve 411'de Galiçya'nın Suebi Krallığı'na dahil edildi.
Suebi-Vizigot Devleti'nin yıkılmasından sonra, İberya'nın bu Hristiyan bölgeleri Asturias Krallığının bir parçası haline geldi ve MS 750'de Asturias Krallığı'nın bir parçası oldu.

Yüz Yıl Savaşları sırasında stratejik bir güvenli liman olarak görev yapan Ferrol, Kastilya İç Savaşı sırasında Trastamara Evi'nin yanına ve Fernan Perez de Andrade'ya kişisel bir ödül olarak 1371'de HenryII kasabayı güçlü Andrade ailesine verdi.
1568'de eski Orta Çağ kentini moloz ateşine düşüren bir ateş yakıldı, aynı dönemde Haliç'in girişindeki mevcut tahkimatların bir kısmı yapıldı. Bir deniz üssü olarak o zamanlar şehir Kraliyet Arsenali olarak güvenli bir limandan daha önemli olarak kabul edildi.
Bourbonların 18. yüzyılda gelmesiyle Ferrol, lider bir deniz merkezi haline geldi. Ferrol, Amerika'daki İspanyol Sömürge İmparatorluğunun savunması için Ferdinand VI ve Charles III altında kurulan Kuzey Denizcilik Bölümü'nün Başkenti yapıldı. Özellikle Ensenada Markibinin önderliğinde yapılan hızlı iyileştirmeler yapıldı ve Ferrol'ün konumu, denizden neredeyse kaçınılmaz hale geldi; askerlerin çökmekte olan kıyılarına iniş yapma güçlükleri, yenilenmiş kale ve yeni inşa edilmiş kaleler dahil olmak üzere güçlendi.
1726-1783 yılları arasında inşa edilen A Graña ve Ferrol Kraliyet Tersaneleri, Xubia haddehanelerinin bakır levhalarıyla korunan gemiler üretti. 1772 yılında, İspanya'daki ilk akademi olan Ferrol'ün İspanyol Kraliyet Donanma Mühendisleri Akademisi kuruldu. Limanın en zahmetli eserleri için, limanda altı yüz zorunlu işçi istihdam edildi. 

Napolyon Fransa ile yapılan savaş sona erdiğinde, Güney Amerika'daki kolonilerin çoğu ana ülkelerinden ayrılmayı seçti ve Ferrol tersaneleri sivillerinin, din adamlarının ve askeri nüfusunun çoğunu kaybederek ciddi bir düşüşe uğradı ve bundan dolayı 1824'te Ferrol, denizciler için matematik okulu, pilot okulu ve Guardas Marinaları Akademisi ile sadece 10.000 sivil ve yaklaşık 6.000 askerî personelden oluşan bir nüfusa sahipti.

Ferrol, 1794-1845 yılları arasında sadece iki gemi inşa etti ve yarım yüzyıl boyunca sessiz kaldı. VII. Ferdinand Ancak, Kardinal Alberon'un liderliği sırasında büyük bir tadilat yapıldı ve sadece birkaç yıl içinde on dört büyük savaş gemisi hattı başlatıldı. Yeni faaliyetler başladı ve Ferrol, şu anda tam operasyonda, sürekli olarak dökümhanelerinde 2.000 işçi çalıştırıyordu. İngiltere ve Fransa'da yetişmiş yetkin bir eğitmen kadrosu altında 40 öğrencinin mesleğinin bilimsel ilkelerini öğrendiği bir Deniz Mühendisleri Okulu kuruldu. Dünyanın en gelişmiş teknolojilerini getirmekte çok başarılıydı. İspanya Deniz İşleri Bakanı Marquis de Molina'nın yönetiminde 1858'de Ferrol Kraliyet Tersaneleri, İspanya'nın ilk demir gövdeli ilk buharlı gemisini başlattı.
Ferolfo'daki Art Nouveau binası, Rodolfo Ucha tarafından tasarlanmıştır.
Bu dönemde, bugünlerde olduğu gibi ve tıpkı Armada günlerinde olduğu gibi, Ferrol Körfezi her zaman etkiledi ve felaketle veya kaba sularla buluştuktan sonra tamir veya sığınak isteyen sayısız gemiyi cezbediyor. Kötü havalarda Biscay Körfezi'ni geçmeye çalışıyor. Öyle ki, iki Kleopatra İğnesinden birini taşıyan Kleopatra'nın durumu, bugün Londra, İngiltere'deki Thames Setinin üzerinde duruyordu. Bir trajedinin ardından 19 Ekim 1877'de Ferrol'e ulaştı ve beş gün önce Fransa'nın batı sahilini batıyordu. Olayı ve Londra'daki İğne tabanında görülmek üzere ölenlerin anısına bir plaket var.
İspanyol Donanması ve İspanyol gemi yapım endüstrisini restore etmek amacıyla İspanya'nın Küba'yı ve Filipinler, Antonio Maura Hükûmeti'ni kaybettiği İspanya-Amerikan 1898 Savaşı'ndan on yıl sonra büyük yatırımcıları İngiliz-İspanyol-Derneği olan sözleşmeleri alan İspanyol Deniz İnşaatı Derneği'ni kiraladı. Transatlantic Company, Biscay Furnace Company'nin %30'u, Ferrol'deki daha önce devlete ait tüm gemi yapım sahaları, atölyeler, dökümhaneler ve kuru rıhtımlar, en iyi İngiliz gemi yapımcılarının teknik uzmanlığına devredildi.
On altı yıllık bir süre boyunca, tüm teknisyenler tamamen İngilizceydi ve durum, 1925 yılına kadar, İspanyol mühendisler tarafından yönetimin devralınması durumunda, hem yeni bakan hükûmeti hem de bakanları da içeren yeni politikalardan biri olarak değiştirilen durum olarak değişmedi. İngilizlerin gelişi, elektrikle çalışan yerel bir tramvay vagonu hattının inşasına denk geldi (1924–1961). 

İspanya İç Savaşı'nın patlak verdiğini görünce ve deniz istasyonunda sosyal huzursuzluk korkusu olduğu için, Londra'daki Dışişleri Bakanlığı, tüm İngiliz vatandaşlarını ve 22 Temmuz'da ülkesine geri gönderilen bir gemi düzenledi. 1936 HMS Cadısı (D89) Ferrol'den İngiltere'ye geri döndü. İspanya İç Savaşı'nın (1936–1939) başlamasıyla Ferrol'deki gemi yapımı, atölyeler, dökümhaneler ve kuru rıhtımlar devlet tarafından devralındı ve 1945'te "Bazán" adı altında tamamen kamulaştırıldı, daha sonra "İZAR" olarak değiştirildi. Kasaba, 1938'den 1982'ye kadar resmen El Ferrol del Caudillo olarak tanınan Francisco Franco'nun doğum yeriydi. İspanya Devletinin sona ermesi ve 1978'de demokrasinin gelişi Ferrol'a yardım etmedi. 1982'den 1990'ların başlarına kadar şehir, denizcilik sektöründeki gerileme nedeniyle sayısız sorunla karşı karşıya kaldı. Ancak yeni binyılın başlangıcı, genel olarak bir ekonomik genişleme ve refah zamanı olmuştur. Yeni bir otoyol ve bir dış limaninşa edildi. Çoğu şehir merkezinin dışında Ferrol ve Naron arasında, temelde aynı büyükşehir bölgesi olan ve aileleriyle aynı gençlerin alışveriş yapma eğiliminde olduğu çok sayıdaki çarşı ve alışveriş merkezi inşa edildi. Büyük aile alışverişlerinin yanı sıra hafta sonu günlerinde aile ile birlikte bowling, kafeteryalar, fast-food mağazaları, sinemalar ve spor tesisleri gibi tüm olanaklara dikkat çekti.
Her zamanki gibi eski İspanyol İspanyol Filosu, Deniz gösterilerine katılmayı çok seviyor ve 21. yüzyılın başında Ferrol, Haziran 2008'de büyük NATO Denizcilik Egzersiz Sadık Mariner'ine ev sahipliği yaptı. 

Lugo'yu Ferrol'e bağlayan Ferrol Terminus tren istasyonu, Madrid'den yakındaki Corunna'ya giden hattan ayrıldı ve Madrid'deki Cortes tarafından 1865'in başlarında yaptırıldı, ancak 1904'teki son açılışına kadar on yıllarca sürdü. aynısı Yüksek Hızlı Demiryolu AVE ile oldu; bu yüzden açılış gününe kadar 2013 gibi geç kaldı.
Eylül 2017'den itibaren Ferrol'un dış limanına (Canelinas-Ferrol konteyner limanı olarak da bilinir) hizmet veren yeni bir yerel demiryolu şubesi ve Ferrol Terminus tren istasyonunun inşa başlaması için yeşil bir ışık verildi. 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren burada faaliyet gösteren benzer bir küçük demiryolu yerel şubesinin olduğu ve aynı zamanda Ferrol'ün ve limanlarının yalnızca Kraliyet Donanması ve tersaneleri için tasarlandığı farkına vardı.

Galiçya'nın çoğunda olduğu gibi, Ferrol iklimi, yaz mevsiminde tipik İspanyol Akdeniz ikliminden biraz daha yağışlı olmasına rağmen yıl boyunca ılıman sıcaklıklar, yağışlı kışlar ve nispeten kurak yazlar ile karakterize edilen nemli bir okyanus iklimidir.

Alonso Pita da Veiga
Andrés Suárez
Ángeles Alvariño Gozález (1916–2005), Biyolog ve Oşinograf (1916–2005)
Benito Vicetto Pérez (1824–1878), Yazar
Carlos Jean (1973'te doğdu.), Elektronik Müzisyen ve Müzik Yapımcısı
Concepción Arenal (1820–1893), Yazar, Feminist Aktivist
Fernando Álvarez de Sotomayor y Zaragoza (1875–1960), Ressam
Francisco Franco (1892–1975)
Frederick H. Shaw (1864–1924)
Gonzalo Torrente Ballester (1910–1999), yazar
Ignacio Fernández Toxo (1952'de doğdu.)
Jenaro Pérez Villaamil (1807–1854), ressam
Jesús Vázquez Martínez (born 1965), TV sunucusu
José Canalejas Méndez (1854–1912)
María Is

Halk Partisi (İspanyolca: Partido Popular, PP), İspanya'daki muhafazakâr ve Hristiyan demokrat bir siyasî partidir. İspanya siyasetindeki dört büyük siyasi partiden biridir.
Halk Partisi, Franco diktatörlüğünün eski bakanlarından Manuel Fraga'nın liderliğindeki Halk İttifakı (AP) partisinin 1989 yılında yeniden kuruluşudur. Franco sonrası proto-partilerin ittifakı olarak 1976 yılında kuruldu. Yeni kurulan parti, muhafazakar AP'yi birkaç küçük Hristiyan demokrat ve liberal partiyle birleştirdi; bu görüşü "Reformist Merkez" olarak adlandırdı. Manuel Fraga 2002 yılında onursal "Kurucu Başkan" unvanını aldı. Partinin gençlik örgütü İspanya Halk Partisi'nin Yeni Nesilleri'dir.
PP, merkez sağ Avrupa Halk Partisi'nin (EPP) bir üyesidir ve Avrupa Parlamentosu'nda 16 milletvekili EPP Grubu'nda yer almaktadır. Aynı zamanda PP, Merkezci Demokratlar Enternasyonali ve Uluslararası Demokrat Birliği'nin de üyesidir. PP aynı zamanda Budapeşte merkezli Robert Schuman Orta ve Doğu Avrupa'da Demokrasiyi Geliştirme Enstitüsü'nün kurucu örgütlerinden biridir.
24 Mayıs 2018'de Ulusal Mahkeme, partinin 1989'daki kuruluşundan bu yana partinin resmî yapısına paralel olarak işleyen yasadışı bir muhasebe ve finansman yapısının varlığını teyit ederek, PP'nin Gürtel davasındaki yasadışı ihale karşılığı komisyon planından kâr elde ettiğini tespit etti; mahkeme PP'nin "merkezi, özerk ve yerel kamu ihalelerinin manipülasyonu yoluyla gerçek ve etkili bir kurumsal yolsuzluk sistemi" kurulmasına yardımcı olduğuna hükmetti. Bunun üzerine Mariano Rajoy hükûmeti hakkında gensoru önergesi verildi ve İspanya'nın demokrasiye geçişinden bu yana ilk başarılı önergeyle 1 Haziran 2018'de düşürüldü. Rajoy 5 Haziran 2018 tarihinde PP liderliğinden istifa ettiğini açıkladı.
21 Temmuz 2018 tarihinde Pablo Casado, PP'nin yeni lideri olarak seçildi. Casado'nun liderliğinde partinin, aşırı sağcı Vox partisi ile yerel ittifaklar kurmak da dahil olmak üzere sağa kayacağı iddia ediliyordu. Ancak Casado daha sonra Vox ile bağlarını koparmayı tercih etti ve PP içinde benzeri görülmemiş bir liderlik krizine neden oldu. Bunun ardından Casado'nun Madrid topluluğunun popüler başkanı Isabel Díaz Ayuso'ya usulsüzlük iddiasıyla casusluk emri verdiğine dair söylentiler çıktı, bu da gelecekteki ulusal seçimler için yapılan kamuoyu yoklamalarına göre PP'ye olan halk desteğini çökertti, Casado'nun istifası ve deneyimli Alberto Núñez Feijóo'nun partinin seçim beklentilerini iyileştiren yeni lider olarak atanmasıyla çözüldü. Parti, 2023 genel seçimlerinde en çok oyu alan parti oldu, ancak parlamentoda çoğunluğu sağlayamadı.

Partinin kökleri, 9 Ekim 1976 tarihinde eski Franco'cu bakan Manuel Fraga tarafından kurulan Halk İttifakı'na dayanmaktadır. Fraga, Franco rejiminin reformist fraksiyonunun bir üyesi olmasına rağmen, demokrasiye son derece kademeli bir geçişi destekledi. Ancak halkın Franco'ya karşı duyduğu hoşnutsuzluğu fena halde hafife aldı. Ayrıca, reformist bir imaj çizmeye çalışsa da, parti içindeki çok sayıda eski Franco yanlısı, halkın partiyi hem gerici hem de otoriter olarak algılamasına yol açtı. Haziran 1977 genel seçimlerinde AP oyların sadece yüzde 8.3'ünü alarak dördüncü sırada yer aldı.
1977'deki seçimleri takip eden aylarda, taslak belge hazırlanırken ortaya çıkan anayasal sorunlar nedeniyle AP içinde muhalefet patlak verdi. Fraga, başından beri partiyi geleneksel bir Avrupa muhafazakâr partisi olarak damgalamak istiyordu ve daha büyük bir merkez sağ parti oluşturmak için AP'yi siyasi merkeze doğru hareket ettirmek istiyordu. Fraga'nın kanadı mücadeleyi kazandı ve hayal kırıklığına uğrayan gericilerin çoğunun partiden ayrılmasına yol açtı. AP daha sonra Demokratik Koalisyonu (Coalición Democrática, CD) kurmak üzere diğer ılımlı muhafazakarlarla birleşti.
Bu yeni koalisyon, 1977'de Demokratik Merkez Birliği'ne (UCD) oy vermelerine rağmen Adolfo Suárez hükûmetinden hoşnut olmayanların desteğini alacağı umuluyordu. Ancak Mart 1979 genel seçimlerinde CD oyların yüzde 6.1'ini alarak yine uzak ara dördüncü oldu.
AP'nin Aralık 1979'daki İkinci Parti Kongresi'nde parti liderleri CD'ye katılımlarını yeniden değerlendirdiler. Birçoğu koalisyonun kurulmasının sadece seçmenlerin kafasını karıştırdığını düşündü ve AP'nin bağımsız kimliğini vurgulamaya çalıştı. Fraga partinin kontrolünü yeniden ele aldı ve parti kongresinde kabul edilen siyasi kararlar AP'nin muhafazakar yönelimini yeniden teyit etti.
1980'lerin başında Fraga, sağın çeşitli bileşenlerini kendi liderliği etrafında toplamayı başardı. AP'yi canlandırma çabalarında UCD'nin giderek dağılması Fraga'ya yardımcı oldu. Ekim 1982'de yapılan genel seçimlerde AP hem eski UCD destekçilerinden hem de aşırı sağdan oy aldı. Halk oylarının yüzde 25.4'ünü alarak İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'nin ana muhalefet partisi haline geldi. AP'nin parlamentodaki temsil oranı 1979'da 9 sandalyeye düşmüşken, parti küçük Hristiyan demokrat Halkın Demokratik Partisi (PDP) ile ittifak yaparak 1982'de 106 sandalye kazandı.

1989–1990: Manuel Fraga
1990–2004: José María Aznar
2004–2018: Mariano Rajoy
2018–2022: Pablo Casado
2022–günümüz: Alberto Núñez Feijóo

1989–1999: Francisco Álvarez-Cascos
1999–2003: Javier Arenas
2003–2004: Mariano Rajoy
2004–2008: Ángel Acebes
2008–2018: María Dolores de Cospedal
2018–2022: Teodoro García Egea
2022–günümüz: Cuca Gamarra

1996–2004: José María Aznar
2011–2018: Mariano Rajoy

İspanya'da eşcinsel evlilik
İspanya'da siyaset

Partido Popular resmî web sitesi5 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Belçika'daki İspanyol Toplum Partisi resmî web sitesi (İspanyolca)
Lüksemburg'daki İspanyol Toplum Partisi resmî web sitesi (İspanyolca)
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki İspanyol Toplum Partisi resmî web sitesi7 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)

Perejil Adası (İspanyolca: Isla de Perejil, Berberice: Tura, Arapça: جزيرة تورة Jazīrat Tūra), Cebelitarık boğazında, Fas'ın Akdeniz kıyılarının 200 metre açıklarında yer alan kayalık bir adadır. Ada üzerinde İspanya ve Fas egemenlik iddiasında bulunmaktadır.

Adanın İspanyolca adı Isla de Perejil "Maydanoz Adası" anlamına gelir. Berberice'deki orijinal adı Tura, "boş" manasına gelir ve adanın ıssız olduğuna gönderme yapmaktadır. Fas'ta yaygın olarak kullanılan "Leyla Adası" (ليلى), İspanyolcanın Endülüs aksanından kaynaklanan bir karışıklık nedeniyle, ada anlamına gelen "la isla" kelimesinin ´´lah ihla´´ veya laíla olarak çevrilmesinden gelir. Bunun yanında, sıklıkla Maydanoz Adası'nın tercümesi ile Arapça (جزيرة معدنوس) Jazirat al-Ma'danus olarak da tanımlanmaktadır.

Fas ile İspanya arasında imzalanan anlaşmayla adanın egemenliği İspanya'ya devredildi.

Ada, Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nun birleştiği Cebelitarık Boğazında yer almaktadır. Fas'ın 200 metre açıklarında, Ceuta şehrine 8 km, İspanya anakarasına ise 13.5 km uzaklıktadır. Yüzölçümü 0.15 km² (15 hektar), ortalama deniz seviyesinden yüksekliği ise 74 m (243 ft)'dir. Issız olan ve sadece kayalık alandan oluşan ada, Afrika'dan Avrupa'ya deniz yoluyla uyuşturucu ve insan kaçakçılığının kilit noktasında bulunmaktadır.

11 Temmuz 2002'de Fas, adanın topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve insan kaçakçılığı sorununu çözmek amacıyla bir gözetleme noktası oluşturma iddiası ile adaya asker çıkardı. 18 Temmuz 2002'de İspanya Silahlı Kuvvetleri düzenlediği askerî operasyon ile adada bulunan altı Faslı askeri tutuklayarak adayı geri aldı. Operasyon, on iki İspanya komandosunun adada savunma pozisyonu alması ve iki askerin devriye gezmeye başlamasıyla noktalandı. Ayrıca, on İspanyol savaş gemisi adayı korumaya aldı. Harekâttan sonra, Faslı askerlerin kurduğu iki çadır boşaltılırken iki Fas bayrağı indirildi ve yerlerine İspanya bayrağı çekildi.
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın arabuluculuğu ve girişimleri sonucu Temmuz ayından önceki durumun yeniden kurulması, adanın askerden ve insandan arındırılması konusunda anlaşmaya varıldı. 21 Temmuz 2002'de adada bulunan İspanyol askerleri iki İspanya bayrağı ile adadan çekildi ve status quo ante bellum pozisyonuna dönüldü.

Peñón de Alhucemas (Alhucemas Kayası), Batı Akdeniz'de İspanya'ya ait bir adacıktır ve aynı adı taşıyan koyda bulunmaktadır. Fas sahiline 700 metre ve en yakın İspanyol bölgesi Melilla'ya 84 kilometre uzaklıktadır. Kıyıya sadece 50 metre ve kayadan 800 ve 900 metre uzaklıkta bulunan ıssız iki adacıkla (Isla de Tierra ve Isla de Mar) birlikte Alhucemas Adaları'nı oluşturmaktadır.

Adadaki İspanyol hakimiyeti, Saadilerin Osmanlı ordularına karşı İspanyol yardımı karşılığında birkaç bölgeyi İspanya'ya bıraktığı 1559 yılına dayanır. İspanya, 1673'te Peñón de Alhucemas adasına bir garnizon gönderdi ve adayı hakimiyetine aldı. Adalar ayrıca 1925'te Rif Savaşı sırasında kullanılan İspanyol ve Fransız keşif kuvvetlerinin iniş yerinin yakınında yer almaktadır. Fas, 1956'da bağımsızlığını kazandığından beri adacıklar üzerindeki İspanyol egemenliğine itiraz etmektedir.

Peñón de Vélez ya da Peñón de Vélez de la Gomera, Fas'ın Kuzey Afrika sahil şeridi üzerinde, ana karadan küçük bir kanal ile ayrılan İspanya'ya bağlı bir adadır. Sadece küçük bir askerî birlikten ibaret olan nüfusun yaşadığı ada, aynı kıyı şeridi üzerinde İspanya'ya bağlı bir diğer nokta olan Melilla'dan yönetilmektedir.

Önceleri ada olan ama Akdeniz'den gelen okyanus dalgaları ve en çok da 1930'daki deprem ile 1934'teki büyük fırtınanın etkisiyle tombolo ile Afrika'ya karadan bağlanmış ve bir yarım adaya dönüşüp, Fas ile kara sınır oluşturmuştur. Çizgisel olarak Melilla Şehri'nin 126 km batısında ve yine İspanya'ya ait Ceuta Şehri'nin 117 km doğusunda yer alır.

İspanya ve Portekiz 1496'da bir anlaşmayla Kuzey Afrika'daki nüfuz alanlarını belirlediler. Bu anlaşmaya göre İspanya sadece Peñón de Vélez'in doğusundaki toprakları işgal edebilecekti. Bu anlaşma 1578 Vadisseyl Muharebesi'ne kadar geçerli kaldı. Bu tarihten sonra İspanya, Laranche işgali gibi Fas'a doğrudan müdahaleye başladı.
1508'de İspanya adayı mesken tutan ve Güney İspanya'da yağma yapan korsanlara karşı savaşmak üzere sefer düzenledi ve adayı aldı. 1522'de İspanya adayı, Fas'tan gelen bir Berberi saldırısı sonucu kaybetti. 1554'te Osmanlıların yardımıyla Tlemcen ve Fez şehirlerini güneydeki düşmanları Saadilerden alan ve tahta geçen Ali Abu Hassun, adayı Osmanlılara verdi.
1563'teki başarısız bir girişimden sonra 1564'te Villafranca’nın 4. Marki’si García Álvarez de Toledo kumandasındaki İspanyollar, garnizonda bulunan 150 kişilik Osmanlı Birliği'nin tamamını öldürerek adayı ele geçirdi ve günümüze kadar da 1680, 1701, 1755, 1781 ile 1790'daki kuşatmalara rağmen ada İspanya kontrolünde kaldı.
1871'de İspanya Meclisi adayı, askerî önemini yitirmesi sebebiyle terk etmeyi tartışmaya açtı ama nihayetinde teklif düştü.
29 Ağustos 2012 sabahı Ceuta ve Melilla'nın Özgürlüğü Komitesi'nden yedi kişilik eylemci grubun yarımadaya girmesi ve Fas bayrakları asmaları olayı dördünün adadaki İspanyol askerleri tarafından tutuklanmasıyla son buldu. Eylemciler arasında Fas'ın bir şehri olan Beni Ansar'ın belediye başkanı Yahya Yahya da vardı. Sonrasında Faslılar kaçmayı başardılar.

Plazas de soberanía, Fas'ı çevreleyen Akdeniz kıyılarına dağılmış bir dizi yerleşik hayat olmayan İspanyol denizaşırı küçük bölgelerini tanımlayan bir terimdir. Bu terim, 19. ve 20. yüzyılın başlarında İspanya tarafından satın alınan Afrika topraklarının aksine, modern ülkenin kuruluşundan bu yana (1492-1556) İspanya'nın bir parçası olan bölgeler için kullanılır.

İspanya Krallığı başlangıçta Akdeniz'de, Fas kıyılarında veya yakınlarında bulunan aşağıdaki egemenlik bölgelerini yönetiyordu. Bu bölgeler şunlardı:

Sebte (1995'e kadar)
Melilla (1995'e kadar)
Chafarinas Adaları
Alhucemas Adaları
Peñón de Vélez de la Gomera
Perejil Adası
Kalıcı nüfusa sahip tek bölgeler olan Sebte ve Melilla, plazas mayores (büyük egemenlik bölgeleri), diğer alanlar ise plazas menores (küçük egemenlik bölgeleri) olarak adlandırılıyordu. Ceuta ve Melilla, 1995'ten beri ciudades autónomas (özerk şehir) olarak kabul ediliyor ve artık Plazas de soberanía (egemenlik bölgeleri) olarak anılmıyor. Buna karşılık, geriye kalan üç küçük egemenlik bölgeleri tamamen askerî personel tarafından iskân ediliyor ve yönetiliyor.
Plazas de soberanía bölgeleri, Avrupa Birliği ve Euro Bölgesi'nin bir parçasıdır. Sebte ve Melilla'nın aksine, ıssız adalar aynı zamanda Schengen Bölgesi'nin de bir parçasıdır.
Coğrafî açıdan Afrika'ya bağlı bulunsa da Plazas de soberanía listesine dâhil edilmeyen Alborán Adası (Endülüs) ve Kanarya Adaları'da bulunmaktadır.

Salamanca, İspanya'nın Kastilya Leon özerk topluluğu içinde bir şehir. Aynı adı taşıyan ilin başkentidir.
Şehrin tarihi eski bölgesi 1988 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesine kabul edilmiştir.

Şehir Romalılardan önce bölgede yaşayan Kelt - İber halkları tarafından Helmántica adıyla kurulmuştur. MÖ 3. yüzyılda şehir Kartacalı Hannibal tarafından kuşatılmıştır. Şehrin tekrar Romalılar eline geçmesiyle adı da Salamanca'ya dönüşmüştür.

115 km Valladolid
213 km Madrid
349 km Oporto
468 km Lisboa

Salamanca'nun şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Bruges, Belçika
 Buenos Aires, Arjantin
 Coimbra, Portekiz
 Gijón, İspanya
 Las Palmas de Gran Canaria, İspanya
 Nimes, Fransa
 Würzburg, Almanya

Salamanca ili
Kastilya Leon

Salamanca belediyesi resmi websitesi7 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İspanyolca)
Resmi Turistik Enformasyon Ofisi7 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Salamanca Sehri için Wiki
Salamanca uzerine genel bilgiler26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Salamanca seyahat ve turizm rehberi

Valladolid, İspanya'da şehir. Kastilya ve Leon Özerk Bölgesinin başkenti, Valladolid ili'nin merkezidir. Tarihi Kastilya bölgesinin sınırları içinde yer almaktadır. (2020 nüfus tahminine göre) şehirde 299.265 kişi yaşamaktadır. Şehre halk dilinde Pucela adı da verilmektedir. Şehir başkent Madrid'e 193 km uzaklıktadır. Rakımı ise 691 m'dir. Kristof Kolomb 1506 yılında bu şehirde ölmüştür.

Valladolid şehrinin bazı önemli İspanya şehirlerine uzaklıkları şu listeden incelenebilir:

Barselona: 744 km
Bilbao: 284 km
Burgos: 132 km
La Coruña: 441 km
León: 160 km
Madrid: 214 km
Salamanca: 119 km
Sevilla: 680 km
Valensiya: 579 km
Zaragoza: 385 km

Valladolid isminin büyük ihtimalle Latince vadi anlamına gelen Vallis ve Kelt kökenli Tolitum 'dan geldiği tahmin edilmektedir. Bir diğer varsayım ise Arapça بلد الوليد (Beled ül Velid) yani Velid'in Şehri 'dir.

Valladolid belediye sınırları içinde nüfus (2010 tahmini itibarıyla) 315.522 kişi olup nüfus yoğunluğu 1.594,27 kişi/km² olur. Valladolid belediye sınırları içinde nüfusun gelişmesi şu gösterimde izlenebilir:
1.000 Kişi

Kaynak: INE - Instituto Nacional de Estadística, İspanya

Valladolid, İspanya'da önemli bir ekonomik merkezdir. Otomotiv endüstrisi, daha sonra Renault España olan FASA-Renault'un 1953'te Renault markalı araçların montajı için kurulmasından bu yana şehir ekonomisinin ana motorlarından biridir. Dört yıl sonra, 1957'de Sava kuruldu ve ticari araç üretmeye başladı. Sava daha sonra Pegaso tarafından ve 1990'dan beri İtalyan kamyon üreticisi Iveco tarafından satın alındı. Fransız lastik üreticisi Michelin ile birlikte Renault ve Iveco şehrin en önemli sanayi şirketlerini oluşturur.
Otomotiv ve otomotiv yan sanayilerinin yanı sıra diğer önemli sanayi sektörleri gıda işleme (Acor ve Queserías Entrepinares gibi yerel şirketler ve Cadbury, Lactalis veya Lesaffre gibi çok uluslu şirketlerin tesisleri ile), metalürji (Lingotes Especiales, Saeta basınçlı döküm...), kimya ve matbaa baskısıdır.
2007 yılında sanayi işyerlerinde toplam işçilerin %14'üne karşılık gelen toplam 22.013 kişi istihdam edilmiştir.
İstihdam açısından Valladolid'in ana ekonomik sektörü sosyal güvenlikli Valladolid çalışanlarının %74,2'sini temsil eden 111.988 kişiyi istihdam eden hizmet sektörüdür.
İnşaat sektörü 2007 yılında 15.493 kişiyi istihdam ederek toplam çalışanların %10,3'ünü temsil etti.
Tarım, şehirde yalnızca 2.355 kişiyi istihdam eden (toplamın %1,5'i) küçük bir sektördür. En çok üretilen ürünler buğday, arpa ve şeker pancarı'dır.
2013 yılında milyon € cinsinden ciroya göre ilk 10 şirket şunlardı: Renault (4.596), Michelin (2.670), Iveco (1.600), Valladolid merkezli süpermarket zinciri Grupo El Árbol (849), peynir işleme Queserías Entrepinares (204), şeker işleme Acor (201), hizmet grubu Grupo Norte (174), otomobil yedek parça şirketleri Faurecia-Asientos de Castilla y León (143), Sada (129) ve Hipereco (108).

İspanyolca, şehirdeki tek resmi dildir. Valladolid Don Kişot,’ un  yazarı Miguel de Cervantes yanı sıra José Zorrilla veya Miguel Delibes gibi yazarların yaşadığı yer olmasıyla ve Üniversite'nin itici gücü ile dikkat çeker. Şehir, İspanyolca (Dil turizmi) öğrenmek isteyen çok sayıda insanı çekmesiyle öne çıkar.

Çile Haftası (İspanyolca "Semana Santa"), Valladolid'deki en iyi bilinen Katolik geleneklerinden biridir. Kutsal Cuma alayları, Kastilya dini heykellerinin enfes ve zengin sergisi olarak kabul edilir. Bu günün sabahında tarikat üyeleri at sırtında şehrin her yerinde şiirsel bir bildiri yayınlar. "Yedi Sözün Vaazı" Plaza Mayor Meydanı'nda söylenir. Öğleden sonra, çoğu 16. ve 17. yüzyıllardan kalma 31 pasodan (dini heykeller) oluşan Passion Alayı'na binlerce insan katılır. Alaydaki son heykel Virgen de las Angustias'tır ve içinde onuruna söylenen Salve Popular şarkısı ile kiliseye dönüş, kutlamaların en duygusal anlarındandır.
Paskalya, Valladolid'deki en görkemli ve duygusal bayramlardan biridir. Dini bağlılık, sanat, renk ve müzik, İsa Mesih'in dirilişini anmak için alayların eylemlerinde birleşir. Farklı Paskalya tarikatlarının üyeleri, özel cübbeleriyle, davul ve müzik eşliğinde dini heykeller (pasolar) taşıyarak sokaklarda geçit töreni yapar.

Şehir aynı zamanda önde gelen (ve en eski) uluslararası film festivallerinden biri olan ve 1956'da kurulmuş Semana Internacional de Cine de Valladolid (Seminci)'e ev sahipliği yapar.
Valladolid, devlet sansüründeki çeşitli boşluklardan geçerek, aksi takdirde İspanya'da görülmesi imkansız olan filmleri sunmayı başardı. Seyircilerden ve eleştirmenlerden bir ödül veya coşkulu bir karşılama, birçok durumda, resmi devlet kurumlarının, Francisco Franco rejiminin kendi ideolojisine aykırı bulduğu bazı filmlere onay vermesi anlamına geliyordu.
1975'te Franco'nun ölümünden sonra bile Valladolid, yasaklanan filmler için "deneme alanı" olmaya devam etti. Örneğin, Stanley Kubrick'in Otomatik Portakal filminin 1975 festivalinde İspanya'daki prömiyeri hala bir dönüm noktası olarak hatırlanır.

Bir iç bölge olmasına rağmen, bazıları Kantabria Denizi'nden getirilen balıklar yaygın olarak tüketilir. Çipura ve barlam balığı gibi balıklar Valladolid mutfağının önemli bir parçasıdır. Ancak, Valladolid'in ana özelliği lechazo'dur (emziren kuzu). Lechazo odun fırınında yavaş yavaş kızartılır ve salata ile servis edilir.
Valladolid ayrıca çok çeşitli yabani mantarlar sunar. Kuşkonmaz, hindiba ve fasulye de bulunabilir. Beyaz fasulye ve mercimek gibi bazı baklagiller özellikle iyidir. Çam fıstığı da büyük miktarda üretilir.
Ünlü pata de mulo (katır ayağı) olan Villalón de Campos'tan koyun peyniri genellikle olgunlaşmamıştır (tazedir) ancak sertleştirilirse, olgunlaşma süreci öyle bir lezzet ortaya çıkarır ki, İspanya'daki en iyi koyun peynirleriyle rekabet edebilir.
Valladolid'de Medina del Campo'dan gelen lezzetli cuadros, muffinler, domuz tırmalama ekmeği ve bir marul başını andıran eşmerkezli daireler desenli lechuguinos gibi her yemeğe uygun bir ekmek vardır.
Valladolid şehrinin hamur işleri ve unlu mamulleri, özellikle St. Mary's halka şeklindeki hamur işleri, St. Claire's pandİspanyaları, çam fıstığı topları ve kremalı börekleri iyi bilinir.
Valladolid aynı zamanda şarap üreticisidir. Cigales Menşe Tanımı kapsamına girenler çok iyidir. Rueda'dan gelen beyaz şaraplar ve Ribera del Duero'dan gelen kırmızı şaraplar kaliteleriyle tanınırlar.

Valladolid'in şu kardeş şehirleri bulunmaktadır:

 Lille, Fransa
 Orlando, Florida, Amerika Birleşik Devletleri
 Floransa, İtalya
 Boston, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri
 Lecce, İtalya

Valladolid ili
Kastilya Leon

Valladolid Belediye Başkanlığı
Valladolid ili Turizmi 17 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Valladolid Üniversitesi22 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İspanya'nın özerk toplulukları (İspanyolca: comunidad autónoma), İspanya'nın birinci düzey idari bölümleridir. Özerk topluluklar, İspanya'yı oluşturan ulusların ve bölgelerin sınırlı özerkliğini garanti altına almak amacıyla 1978 İspanya Anayasası'na uygun olarak kurulmuşlardır.
İspanya bir federasyon olmayıp merkezi olmayan üniter bir devlettir. Egemenlik bir bütün olarak ulusa verilmiş ve merkezi hükûmetin kurumlarında temsil edilmişken, ulus, gücü çeşitli derecelerde topluluklara devretmiştir ve anayasa ve özerk tüzükler içerisinde belirlenen sınırlar içinde kendi kendini yönetme hakkını kullanmaktadır. Her topluluğun kendi devredilmiş yetkileri bulunmaktadır. Genel olarak daha güçlü yerel milliyetçiliğe sahip toplulukların daha fazla yetkisi vardır ve bu tür yetkilendirme asimetrik olarak adlandırılır. Bazı akademisyenler, ortaya çıkan sistemden adı dışında bir federal sistem veya "federalizm olmayan bir federasyon" olarak bahsetmektedirler. Toplu olarak özerklikler (autonomías) olarak bilinen 17 özerk topluluk ve iki özerk şehir (ciudad autónoma) bulunmaktadır. İki özerk şehir özerk topluluk olma hakkına sahip olsalar da ikisi de bunu henüz kullanmadı. Bu benzersiz bölgesel yönetim çerçevesi, "Özerklik Devleti" olarak bilinir.
Özerk topluluklar, anayasaya ve üstlendikleri yeterlilikleri tanımlayan Özerklik Statüsü (Estatutos de Autonomía) olarak bilinen kendi organik yasalarına göre yönetilirler. Yetkilendirmenin doğası gereği asimetrik olması amaçlandığından, yetki kapsamı her topluluk için farklılık gösterir, ancak hepsi aynı parlamento yapısına sahiptirler.
Özerk topluluklar, ek olarak illere veya doğrudan ilçelere veya belediyelere ayrılmaktadır.

Information about Spain's Autonomous Communities from rulers.org 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Relations between tiers – CityMayors feature 26 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı (İngilizce: United States Department of Agriculture, USDA), ABD federal hükûmetinin tarım, çiftçilik, ormancılık ve besin maddeleri politikalarını geliştirip idare etmekle yükümlü ABD federal yönetim dairesi. Hedefleri çiftçilerin ve besi hayvanı yetiştiricilerinin gereksinimlerini sağlamak, tarım ürünleri ticaretini ve üretimini teşvik etmek, besin maddelerinin sağlıklı olmasını temin ve kontrol etmek, doğal kaynakları korumak, kırsal alandaki topluluklara destek sağlamak ve ABD'de ve dış ülkelerde açlığa son vermek olarak verilmiştir.
Bakanlık ilk defa Başkan Abraham Lincoln tarafından 1862 yılında kuruldu. Ancak o zaman tarım bakanı Kabine üyesi olmadı. Tarım Bakanı'nın Kabine üyesi olması 1889'dan itibaren uygulanmaya başlandı.

Agricultural Marketing Service (AMS)
Agricultural Research Service (ARS)
Animal and Plant Health Inspection Service (APHIS)
Center for Nutrition Policy and Promotion (CNPP)
Cooperative State Research, Education, and Extension Service (CSREES)
Economic Research Service (ERS)
Farm Service Agency (FSA)
Food and Nutrition Service (FNS)
Food Safety Inspection Service (FSIS)
Foreign Agricultural Service (FAS)
United States Forest Service (FS; Forstverwaltung)
Grain Inspection, Packers and Stockyards Administration (GIPSA)
National Agricultural Library (NAL)
National Agricultural Statistics Service (NASS)
Natural Resources Conservation Service (NRCS)
Risk Management Agency (RMA)
Office of Community Development (OCD)
Rural Housing Service (RHS)

Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı Resmi Sitesi15 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Anacardiaceae Sapindales takımına bağlı bir bitki familyasıdır.Anacardiaceae, yaygın olarak kaju  veya sumak familyası olarak bilinir, yaklaşık 83 cins ve yaklaşık 860 bilinen çiçekli bitki türünü içerir. Anacardiaceae familyasının üyeleri, sert çekirdekli meyveler verir ve bazı durumlarda tahriş edici bir madde olan urushiol üretirler.

Anacardiaceae familyasına bağlı cinsler:

Anacardium - L.
Buchanania - Spreng.
Campnosperma - Thwaites
Choerospondias - B.L. Burtt & A.W. Hill
Comocladia - P. Browne
Cotinus - Mill.
Dracontomelon - Blume
Gluta - L.
Lithrea - Miers ex Hook. & Arn.
Malosma - Nutt. ex Abrams
Mangifera - L.
Metopium - P. Browne
Pistacia - L.
Rhus - L.
Schinopsis - Engl.
Schinus - L.
Sclerocarya - Hochst.
Searsia - F.A. Barkley
Semecarpus - L. f.
Spondias - L.
Toxicodendron - Mill.

Tree of Life: Anacardiaceae 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anacardiaceae and Burseraceae research
Anacardiaceae in Topwalks 27 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anacardiaceae in L. Watson and M.J. Dallwitz (1992 onwards). The families of flowering plants.
Family Anacardiaceae 23 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Flowers in Israel
Anacardiaceae of Chile, by Chileflora 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anacardiaceae 22 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in BoDD – Botanical Dermatology Database 30 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anacardiaceae at Flickr 15 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tianlu Min & Anders Barfod. Anacardiaceae at Flora of China, 2008 6 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
pdf 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Anacardiaceae ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Anacardiaceae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Aşılama, bitkilerde uygulanan eşeysiz bir üreme biçimidir. Çoğaltılması istenilen çeşitten, bir gözün ya da aşı kalemi adı verilen bir dal parçasının anaç adı verilen diğer bir bitki üzerine yerleştirilip tutturulmasıdır.
Meyve çeşitleri, genel olarak, tohumla üretildiklerinde çeşit niteliklerini kaybederek, yabanileşmeye doğru yönelmektedirler. Üreticiler, kalıtsal özelliklerin korunumu için, aşı yöntemi ile üretmek zorunda kalırlar. Üretilmesi istenilen, nitelikli, bol verimli ve hastalıklara dayanıklı meyve çeşitlerini, aşılamak yoluyla çoğaltmak olanağı sağlanmaktadır.
Bağ-bahçe tarımında kullanılan birçok aşılama biçimi vardır. Bunlardan en çok kullanılanları, göz ve kalem aşılarıdır.

Bitki aşılarının tarihi oldukça eskilere dayanır. MÖ 1000'li yılların Çin kaynaklarında ağaç aşılamanın bilindiğine ve sanatsal amaçlar için kullanıldığına dair bilgiler vardır. Aristo'un yazılarında Antik Yunanistan'da aşılama konusunda önemli bir bilgi birikimi olduğundan bahsedilir.

Göz aşıları, meyve ağaçlarının çoğaltılmasında kalem aşılarına oranla daha çok uygulanmaktadır. Göz aşıları, küçük fidanlarda kullanılmaktadır. Yapıldıkları zamana göre biri sürgün (yaprak aşısı), diğeri de durgun aşı olmak üzere ikiye ayrılır:
Sürgün göz aşısında, göz anaca takıldığı yıl uyanır ve aynı yıl sürgün verir. Aşıya, yerine göre, Mayıs sonu veya Haziranın ilk haftalarında başlanır ve Temmuza kadar devam edilir. Aşı sürgünlerinin, kışın şiddetli soğuklardan zarar görmeleri tehlikesi vardır. Onun için, sürgün göz aşısı, kışları ılık geçen yerlerde yapılır.
Durgun göz aşılarında; anaç üzerine takılan göz, aynı yıl tutar, fakat kışa girildiğinden uyanmayıp, ertesi ilkbaharda sürer. Daha çok, kışları soğuk geçen yerlerde uygulanır. Durgun göz aşısı, yaz sonlarında (Ağustos-Eylül) yapılır.
Göz aşısının yapılışı: Toprak seviyesinden 15 santim yükseklikten itibaren, aşı çakısının ucu ile anacın kabuğu (T) şeklinde kesilir. Kesik kısmın iki kenarındaki kabuk, aşı çakısının tırnağı ile yerinden kaldırılır. Bundan sonra üzerinde aşı gözlerinin bulunduğu kalem ele alınır. Bir gözün üst ve altında bir parmak kadar bir kısım bırakıldıktan sonra, gözün altı hafif odunlu olarak kesilir. Anacın tepesinin daha yüksek tarafında iki anacın kesilen kısmına yukarıdan aşağıya doğru sürülerek yerleştirilip, rafya ile sarılır. Göz aşılarının tutup tutmadıkları, aşıdan 15-20 gün sonra belli olur.

Göz aşısı yapılamayacak kadar kartlaşmış olan meyve ağaçlarına kalem aşıları yapılır. Kalem aşılarında, üzerinde 2-3-4 göz bulunan bir dal parçası (kalem) kullanılır. Kalem aşılarının yapılış şekillerine göre çok çeşitleri vardır. Pratikte en çok kullanılanları; kakma aşı, çoban aşısı, yarma aşı ve İngiliz aşısıdır.

Kakma aşı
Fidanlarda, gözden yapılmış, göz aşılarının tutmayanlarına ilkbaharda kakma aşı yapılır. Kakma aşı en çok başparmak kalınlığındaki anaçlara uygulanmaktadır. Aşılanacak anacın tepesi, toprak seviyesinden itibaren bir karış yükseklikten hafif meyilli olarak kesilir. Anacın tepesinin daha yüksek tarafında iki bıçak kesimi ile (V) şeklinde bir oluk açılır. Aşı kaleminin ucu anacın oluğuna uyacak şekilde yontulur, hazırlanan kalem, anacın oluğu içerisine, anaçla kalem kabukları birbirine denk gelecek şekilde yerleştirilir; rafya ile iyice bağlanır ve yara yerleri aşı macunu ile hava almayacak şekilde sıvanır.
Çoban aşısı
Çoban aşısı, kalınlaşmış anaçlara tatbik edilir. Anaç düzgün olarak kesilir ve üzeri perdahlanır. Kalemler 10-15 santim boyunda 2-3 gözlü olurlar. Kalemin en altındaki gözün karşı tarafından, bir taraflı olarak yontulur ve üzerinde oturmayı kolaylaştırmak için, kertik yapılır. Hazırlanmış kalem, evvelce kuru kalemle anacın kabuğu içerisinde açılmış olan yuvasına yerleştirilir. Anaçla kalem iyice bağlanır ve bütün yara yerleri aşı macunuyla sıvanır.

Yarma aşı
Gövdesi bilek kalınlığında olan ve bu şekilde diğer aşılar uygulanamayan yumuşak çekirdekli meyve türlerinde yapılmaktadır. Anacın tepesi kesilir ve üzeri perdahlanır. Anacın tepesine yarma aşı usturası dikey bir şekilde konarak üzerine tahta tokmakla yavaş yavaş vurularak, anacın tepesi yarılır. Üzerinde 2-4 göz bulunan kalem de alttaki gözün iki yanından başlanarak düzgün bir şekilde yontulur. Kalem takılırken, anacın ve kalemin kabuklarının birbirine denk gelmesine dikkat edilir. Aşı yeri bağlanır ve yaralı kısımlar aşı macunu ile sıvanır.
İngiliz kalem aşısı
Kış aylarında cemakanda yapılan bir aşıdır. Anaç ile aşı kaleminin aynı kalınlıkta olmasına dikkat edilir. Anacın tepesi vurulur ve aşı bıçağı ile anacın tepesinden itibaren 3-4 santimlik bir kısmı, bir taraflı olmak üzere dikine kesilir. Üzerinde 4-5 gözü bulunan ve anaçla aynı kalınlıktaki kalemin alt ucu, anaçtaki gibi kesilir ve kalemin kesik kısmı anacın kesik kısmı üzerine oturtulur. Rafya ile bağlanır ve macunla sıvanır.
Aşıda açık uç ve yaralanma bölgelerinin kapatılmasında esnek streç film uygulaması, kullanışlı ve etkili bir yöntemdir.

Rehber Ansiklopedisi
Agaclar.net15 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bahce.biz

Babil'in Asma Bahçeleri, Helen kültürü tarafından listelenen Antik Dünyanın Yedi Harikasından biriydi. Çamur tuğlalardan inşa edilmiş büyük yeşil bir dağa benzeyen çok çeşitli ağaçlar, çalılar ve asmalar içeren artan bir dizi bahçe ile dikkate değer bir mühendislik başarısı olarak tanımlandılar. Bahçelerin Irak'ın Babil eyaletine bağlı Hille yakınlarındaki antik Babil kentinde inşa edildiği söyleniyor. Asma Bahçeler'in adı Grekçe: κρεμαστός; yükseğe asılı kelimesinden türetilmiştir. "Asma" kelimesinden daha geniş bir anlama sahip olan ve teras gibi yükseltilmiş bir yapı üzerine dikilen ağaçları ifade eder.
Bir efsaneye göre, Asma Bahçeler, Yeni Babil Kralı II. Nebukadnezar (MÖ 605 ile 562 yılları arasında hüküm süren) tarafından, Orta Çağ'daki eşi Kraliçe Amitis için İnsanlık Harikası olarak bilinen büyük bir sarayın yanına inşa edildi. Çünkü O memleketinin yeşil tepeleri ve vadileri olan memleketini özlüyordu. Bu, MÖ 290'da yazan Babilli rahip Berossus tarafından onaylandı, daha sonra Josephus tarafından aktarılan bir açıklamadır. Asma Bahçeler'in yapımı da efsanevi kraliçe Semiramis'e de atfedilmiş ve alternatif bir isim olarak Semiramis'in Asma Bahçeleri denilmiştir.
Bahçeler, Antik dünyanın Yedi Harikasından yeri kesin olarak belirlenmemiş tek yerdir. Babil metinleri  Bahçelerden bahsetmez ve Babil'de kesin bir arkeolojik kanıt bulunamamıştır. Bunu açıklamak için üç teori öne sürülmüştür: Birincisi, bunların tamamen mitsel oldukları ve eski Yunan ve Roma yazılarında bulunan tasvirlerin (Strabo, Diodorus Siculus ve Quintus Curtius Rufus'unkiler de dahil olmak üzere) romantik bir doğu bahçesi idealini temsil ettiği; İkincisi, Babil'de var oldukları, ancak MS birinci yüzyılda gibi bir zamanda yok edildikleri; ve Üçüncüsü, efsanenin Asur Kralı Sanherib'in (MÖ 704-681) başkenti Ninova'da Dicle Nehri üzerinde, modern Musul kenti yakınlarında inşa ettiği iyi belgelenmiş bir bahçeye atıfta bulunulduğu varsayımı.

Babil betimlemeleri bugün bir biçimde var olan beş ana yazar vardır. Bu yazarlar kendilerini Asma Bahçelerin büyüklüğü, genel tasarımı, sulama araçları ve neden inşa edildikleri ile ilgilenmektedir.
Josephus (y. 37–100 AD), Marduk'un bir Babil rahibi olan Berossus tarafından yazılan bahçelerin bir tanımını aktarır, bu yazı y. 290 BC, bahçelerin bilinen en eski sözüdür. Berossus, II. Nebukadnezar'ın saltanatını tanımladı ve Asma Bahçeler'in inşasıyla bu krala itibar eden tek kaynaktır.

Bu sarayda, taş sütunlarla desteklenen çok yüksek duvarlar inşa etti; ve bir pensile cenneti olarak adlandırılan şeyi dikerek ve onu her türlü ağaçla doldurarak, manzarayı dağlık bir ülkeye tam olarak benzer hale getirdi. Bunu kraliçesini memnun etmek için yaptı, çünkü Kraliçe Media'da büyümüştü ve dağlık bir duruma düşkündü.17 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diodorus Siculus (aktif MÖ 60-30), hem Cleitarchus'un (Büyük İskenderin tarihçisi) hem de Ktesias'ın MÖ 4. yüzyıl metinlerine başvurmuş gibi görünüyor. Diodorus, inşaatı bir Suriye kralına atfediyor. Bahçenin bir kare şeklinde olduğunu ve her bir kenarı yaklaşık olarak dört plethra uzunluğunda olduğunu belirtir. Bahçe, en üstteki galeri 50 arşın (22,86 metre) yüksekliğinde olacak şekilde katmanlıydı. 12,79 arşın (6.7 metre) kalınlığındaki duvarlar tuğladan yapılmıştır. Kademeli bölümlerin tabanları, en büyük ağaçların kök büyümesini sağlayacak kadar derindi ve bahçeler yakındaki Fırat'tan sulandı.
Quintus Curtius Rufus (MS 1. yüzyıl) muhtemelen Diodorus ile aynı kaynaklardan yararlanmıştır. Bahçelerin çevresi 20 stadyum büyüklüğünde olan bir kalenin tepesinde yer aldığını belirtir. Bahçelerin inşasını yine kraliçesinin vatanını özlediği için bir Suriye kralına bağlıyor.
Strabon'un ifadeleri (y. MÖ 64 – MS 21) muhtemelen tanımını MÖ 4. yüzyıldan kalma Onesicritus'un kayıp kayıtlarına dayanıyordu. Bahçelerin Fırat nehrinden bahçelere açılan bir Arşimet vidasıyla sulandığını belirtir.
Diğerlerinden bağımsız olduğu düşünülen klasik kaynakların sonuncusu, paradoksograf Philo of Byzantion'un MS 4. ve 5. yüzyıllarda kaleme aldığı A Handbook to the World'ün Yedi Harikası'dır . Strabon'un tarif ettiği vidalı kibritlerle su yükseltme yöntemidir. Philo, çevreleyen arazinin doğal seviyesinin çok üzerinde, muazzam bir kütleye sahip olan geniş derin toprak alanlarını inşa etmenin mühendisliğini ve yaratıcılığını ve ayrıca sulama tekniklerini övüyor.

Çağdaş Babil kaynaklarında belge bulunmaması nedeniyle Asma Bahçeler'in gerçek bir yapı mı yoksa şiirsel bir yaratım mı olduğu belirsizdir. Ayrıca Nebukadnezar'ın karısı Amyitis'ten (veya başka herhangi bir eşten) söz edilmez, ancak bir Medyan veya Farslı ile siyasi bir evlilik olağandışı olmazdı. Nebukadnezar'ın eserlerine dair birçok kayıt mevcuttur, ancak onun uzun ve eksiksiz yazıtlarında herhangi bir bahçeden bahsedilmemektedir. Bununla birlikte, daha sonraki yazarların onları tarif ettiği zamanda bahçelerin hala var olduğu söylendi ve bu hesapların bazılarının Babil'i ziyaret eden insanlardan kaynaklandığı düşünülüyor. Tarihleri'nde Babil'i anlatan Herodot, Asma Bahçeler'den bahsetmez, ancak ziyareti sırasında bahçeler Yunanlar tarafından henüz iyi bilinmemiş olabilir.
Bugüne kadar, Babil'de Asma Bahçeler için hiçbir arkeolojik kanıt bulunamadı. Fırat'ın altında şu anda güvenli bir şekilde kazılmayan kanıtların olması mümkündür. Nehir, II. Nebukadnezar zamanında mevcut konumunun doğusundan akıyordu ve Babil'in batı kısmı hakkında çok az şey biliniyordu. Rollinger, Berossus'un Bahçeleri siyasi nedenlerle Nebukadnezar'a atfettiğini ve efsaneyi başka bir yerden benimsediğini öne sürdü.

Oxford bilgini Stephanie Dalley, Babil'in Asma Bahçeleri'nin aslında Asur kralı Sanherib (MÖ 704 - 681) tarafından Ninova'daki sarayı için inşa edilen iyi belgelenmiş bahçeler olduğunu öne sürdü; Dalley, aradan geçen yüzyıllarda iki yerleşimin karıştırıldığını ve Sanherib'in sarayındaki geniş bahçelerin II. Nebukadnezar'ın Babil'ine atfedildiğini ileri sürüyor. Arkeolojik kazılarda Dalley, Ninova'ya suyu taşıyan geniş bir su kemerleri sistemi, bahçelerin üst katlarına çıkarmak için kullanılan su yükseltici vidalarla taşımak için kullanılan kanal, baraj ve su kemerleri dizisinin izlerini buldu.
Dalley, argümanlarını çağdaş Akad yazıtlarının analizindeki son gelişmelere dayandırıyor.
Kral Sanherib'in bahçesi yalnızca güzelliği ve tozlu bir yaz manzarasında yıl boyu yemyeşil bir vaha oluşuyla değil, aynı zamanda bahçeyi koruyan su mühendisliğinin harikulade başarılarıyla da biliniyordu. Asur kraliyet bahçesi inşa etme geleneği vardı. Kral Asurnasirpal II (MÖ 883-859), dağları kesen bir kanal oluşturmuştu. Meyve ağaçları yanında çamlar, selviler ve ardıçlardan; badem ağaçları, hurma ağaçları, abanoz, gül ağacı, zeytin, meşe, ılgın, ceviz, menekşe, dişbudak, köknar, nar, armut, ayva, incir ve üzüm dikilmişti. Asurbanipal'in yontulmuş bir duvar paneli, bahçeyi olgunluk döneminde gösteriyor. Biri orijinal, diğeri çizim iki panel British Museum'da tutuluyor, ancak ikisi de halka açık değildir. Bu çağdaş görüntülerde klasik yazarların bahsettiği bazı özellikler fark edilebilir.l  

Sanherib'in sarayından, sel koruması güçlendiren devasa kireçtaşı bloklardan bahseder. Sarayın bazı bölümleri 19. yüzyılın ortalarında Austin Henry Layard tarafından kazılmıştır. Kale planı, Sanherib'in bahçesiyle tutarlı olacak dış hatlar gösteriyor, ancak konumu doğrulanmadı. Bölgenin son zamanlarda askeri üs olarak kullanılması, daha fazla araştırma yapmayı zorlaştırıyor.
Böyle bir bahçenin sulanması, Ninova şehrine daha iyi su sağlanmasını gerektiriyordu. Kanallar dağlara doğru 50 km uzanıyordu. Sanherib, kullandığı teknolojilerden gurur duyuyor ve bunları yazıtlarında biraz ayrıntılı olarak anlatıyor. Bavian'ın (Kinnis) kaynak sularının başındaki yazıtı otomatik savak kapılarından bahseder. Jerwan'da vadiyi geçen devasa bir su kemeri, iki milyonun üzerinde işlenmiş taştan inşa edilmiştir. Taş kemerler ve su geçirmez çimento kullandı. Üzerinde şunlar yazılıdır:

Asur'un dünya kralı Sanherib kralı. Çok uzaklarda, suları birleştiren, Ninova çevresine yönlendirilmiş bir su yolum vardı... Dik kenarlı vadiler üzerinde beyaz kireçtaşı bloklardan bir su kemeri oluşturdum, o suları onun üzerinden akıttım.
Sanaherib "Tüm Halklar İçin bir Harika" inşa ettiğini iddia etti ve anıtsal (30 tonluk) bronz dökümleri için "kayıp mum" işlemi yerine yeni bir döküm tekniği uygulayan ilk kişi olduğunu söyledi. Suyu daha yüksek dağlardan geldiği için bahçesine yüksek seviyede getirebildi ve ardından yeni su vidalarını açarak suyu daha da yükseltti. Bu, terasların tepesinde büyük ağaçların olduğu manzaranın üzerinde yükselen seleflerini aşan, çarpıcı bir sanatsal bahçe inşa edebileceği anlamına geliyordu.

Bahçeler, sanat eserlerinde tasvir edildiği gibi, açan çiçekler, olgun meyveler, fışkıran şelaleler ve zengin yeşilliklerle dolu teraslar içeriyordu. Babil edebiyatına, geleneğine ve bölgenin çevresel özelliklerine göre, bahçelerde aşağıdaki bitkilerden bazıları bulunmuş olabilir: 

Zeytin (Olea europaea)
Ayva (Cydonia oblonga)
Adi armut (Pyrus communis)
İncir (Ficus carica)
Badem (Prunus dulcis)
Adi üzüm asması (Vitis vinifera)
Hurma ağacı (Phoenix dactylifera)
Athel ılgın (Tamarix aphylla)
Atlas Dağı sakız ağacı (Pistacia atlantica)
Bahçelerde bulunabilecek ithal bitki çeşitleri arasında sedir, selvi, abanoz, nar, erik, gülağacı, müren, ardıç, meşe, dişbudak, köknar, mür, ceviz ve söğüt sayılabilir . Bu bitkilerin bir kısmı terasların üzerine asılmış ve duvarlarının altına kemerlerle örtülmüştür.

 Wikimedia Commons'ta Babil'in Asma Bahçeleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Dioscorides Pedanius (Πεδάνιος Διοσκουρίδης)(40-90), Roma İmparatorluğu zamanında yaşamış, Anadolu'da Kilikia Bölgesi'nde bugün Adana'ya yakın olan, Anazarboslu'dur (Anazarva). Hekim ve farmakoloji bilgini. Osmanlı dönemi kitaplarında adı Skoridos olarak geçmiştir.
Roma ordusunda (Neron zamanında) tıp bilimi üzerinde çalışmalar yapmış ve orduya bu alanda hizmet vermiştir. Bu dönemde yaptığı çalışmaların özellikle tedavilerde kullanılan ilaçlarla ilgili kısmı üst düzeyde sınıflandırılmıştır. Modern botanik biliminin (bitkibilim) de kurucusu olarak kabul edilen Dioscorides, yaptığı çalışmalarla kendisinden sonra gelen bilim insanlarının çalışmalarına ışık tutmuştur. MS 50-70 arasında (Grekçe) Περὶ ὕλης ἰατρικῆς, (Latince) De Materia Medica "Tıbbi Malzeme Üzerine" isimli büyük eseri, 5 bölümden oluşmaktadır. 660'den fazla bitkisel, 35 hayvansal ve 90 kadar madde ele alınmıştır.
Aleksandria (İskenderiye) ve Atina'da tıp eğitimi aldıktan sonra Neron (MS 54-68) ve Vespasianus (MS 69-79) ordularında hekim olarak görev almıştır. Bu görevleri sırasında başta Anadolu olmak üzere doğu illeri gezmiştir. Bu görevleri sırasında bitkilerle ilgilenmiştir. Eser, ilerleyen yüzyıllarda Arapçaya Kitab-al Haşayiş olarak çevrilmiştir.
Bu kitap, 1500 yıl boyunca tedavi kitaplarının ana kaynağı olarak kullanılmıştır. Kitap, 5 bölümden oluşur ve bölümler aşağıdaki gibi sıralanmıştır.

Bölüm 1: Kokulu bitkiler, yağlar, merhemler ve ağaçlar.
Bölüm 2: Canlılar süt ve süt mamulleri.
Bölüm 3: Kökler, usareler ve otlar
Bölüm 4: Otlar ve kökler
Bölüm 5: Şaraplar ve anorganik maddeler
Kitapta geçen bitkilerin çoğu, Anadolu ve Akdeniz bölgesi bitkileri olup, halen tedavi amacıyla kullanılmaktadır. Bu kitap Anadolu tıbbı bitkilerin ve florası hakkında en eski ve en önemli kaynaktır.
MS 9. yüzyılda Grekçeden Süryaniceye, Süryaniceden Arapçaya çevrilmiştir. İstanbul Kütüphanelerinde birçok Arapça kopyası bulunmaktadır. Süheyl Ünver tarafından iyi bir şekilde incelenen yazmalar Süryaniceden Arapçaya birkaç kez çevrildiği anlaşılmıştır.
Kitabın orijinal yazması günümüze ulaşmamıştır. Yunanca olarak yazılmış en eski nüsha ‘İstanbul Kodeksi’ ('Costantinopolitan Codex) veya 'Viyana Kodeksi' (Vienna Codex, Wienner Dioskorides – Kodex) isimleriyle tanınan yazmadır. Bu yazma 512 yılında Bizans imparatorlarından Olybrius'un kızı prenses Anicia Juliana adına hazırlanmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman'ın (1494-1566) başhekimi Moses Hamon'un oğlundan, Avusturya Habsburglarından I. Ferdinand'ın Sultan Süleyman nezrindeki sefiri Ogier Ghislain de Busbecq'in tavsiyesi üzerine 100 düka altına satın alınarak Viyana'ya götürülmüştür.
Busbecq hatıratında bu kitap için söyle demiştir:

İstanbul’da koca bir hazine bıraktım. Bu Dioscurides’in bir eseridir. Gayet eskidir, majüskül harflerle yazılmıştır. İçinde nebatat resimleriyle, eğer yanılmıyorsam, bazı Cratevas parçaları ve kuşlar hakkında küçük bir eser de vardır. Kitap: Hamon isimli bir Yahudi’nin oğluna aittir. Hayatında Süleyman’ın doktoru idi. Kitabı satın alacaktım. Fakat fiyatı beni korkuttu. Yüz düka altından bahsedildi. Buna benim kesemden ziyade imparatorun kesesi dayanabilir. İmparatoru, bu kadar muhterem bir muharriri böyle bir esaretten kurtarmak için teşvik etmekten geri kalmayacağım.
Ogier Ghislain de Busbecq'in önerisi üzerine satın alınan bu yazma eser halen Avusturya Millî Kütüphanesi'nde muhafaza edilmektedir. Bu yazmada Dioskarides ve Galen'in eserlerinden ayrı olarak son kısmında kuşlarla ilgili bir risale bulunmaktadır. 31x38 cm büyüklüğünde 984 parşömen sayfadan oluşmaktadır. 392 tam sayfa ve 87 metin içinde olmak üzere 479 renkli bitki resmide taşımaktadır. Bu resimler botanik tarihi yönünden olduğu kadar sanat tarihi yönünden de önemlidir.
İstanbul'daki Prodromos Petra hastanesinden çıkma olan bu yazmanın, Viyana Devlet Kitaplığına gelmeden önce değişik dil konuşan insanların malı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kişilerden bazıları el yazmada bulunan resimlerin kenarlarına, kendi dilindeki o bitkinin ismini yazmıştır. Bitki resimlerinin kenarında Arapça, Farsça, İbranice, Latince ve Türkçe bitki isimleri bulunmaktadır.
Viyana da Avusturya Millî Kütüphanesi'nde bulunan bu yazmanın ilk tıpkıbasımı, siyah beyaz olarak, 1906 yılında yayınlanmıştır. İkinci tıpkıbasım, renkli olarak, H. Gerstinger tarafından Almanca olarak hazırlanmış olan bir açıklama cildi ile birlikte, yapılmıştır.
O. Mazal, bir açıklama ile birlikte, Dioskorides'den seçtiği 26 planşı renkli olarak yayınlamıştır. Bu kitap, Dioskorides'in bilinen en eski yazmasındaki resimler hakkında tam bir bilgi verecek niteliktir.
Viyana'da bulunan yazma eserden yararlanılarak Dioskorides'in eserinin İngilizce ve Almanca çevirileri de yapılmış ve yayınlanmıştır.

Özel

Genel
Adnan Ataç; Vedat Yıldırım (2004). "Osmanlı Hekimleri ve Dioscorides'in De Materia Medica'sı". Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 15. 
Turhan Baytop (1997). "Anazarbalı Dioskorides - I. Yüzyılda Yaşamış Ünlü Bir Hekim". Sandoz Dergisi, 1. s. 10-17. 
Şehvaroğlu, B. N. (1961), "Dioscorides'in Materia Medica'sı ve tesirleri", Eczacılık Bülteni, 3 (3), s. 37 
Halil Tekiner (2009), Dioscorides' materia medica manuscripts in Turkey (PDF)

Naturalis Historia (Türkçe: Doğa Bilimi), Plinius'un eserlerinden biridir. Roma İmparatorluğu'ndan günümüze ulaşan en büyük eserlerden olan Naturalis Historia'nın döneminin tüm bilgilerini kapsadığı iddia edilmektedir. Her ne kadar kitabın ismi doğa bilimi anlamına gelse de, içerik doğa tarihi ile sınırlı değildir; Plinius, kitabın kapsamını "doğal dünya veya yaşam" olarak tanımlamıştır. Kitabın içeriği ansiklopediktir, ancak yapısı günümüz ansiklopedilerine benzemez. Plinius'un yayınladığı son eser olan Naturalis Historia, Plinius'un günümüze ulaşan tek eseridir. İlk 10 kitabı MS 77'de yayınlamış, ancak MS 79'daki Vezüv volkan patlamasında öldüğü için eserin son halini yayınlayamamıştır. Kitabın son hali, Plinius'un yeğeni Gaius Plinius Caecilius Secundus tarafından yayınlanmıştır.
Eser, 10 cilt halinde düzenlenmiş 37 kitaba ayrılmıştır. Kitaplar astronomi, matematik, coğrafya, etnografi, antropoloji, insan fizyolojisi, zooloji, botanik, tarım, bahçecilik, farmakoloji, madencilik, mineraloji, heykel, resim ve değerli taşlar hakkında bilgi vermektedir.
Eserde birçok konudan bahsedilmesi, orijinal yazarlara atıfta bulunulması ve kitapların dizininin olması, eseri daha sonra yazılmış ansiklopedi ve bilimsel çalışmalar için bir model haline getirmiştir.

Plinius, Naturalis Historia'yı diğer önemli eseriyle beraber (bu eserler o zamandan beri kayıptır) yazmıştır. Bilimsel eserler yazdığı dönemde Vespasianus için imparatorluk yöneticiliği de yapmıştır. Plinius, yazılarının çoğunu geceleri yazmıştır. Vespasianus'un büyük oğlu ve gelecek hükümdar Titus'a hitaben yazdığı önsözde, gündüzleri imparatorluk için çalıştığını yazmıştır. Plinius gece vakti yazı yazmayı uyku kaybı olarak değil, hayata katkı olarak görüyordu. Kitabın önsözünde yazan ve Türkçe karşılığı "hayatta olmak, tetikte olmaktır" olan Vita vigilia est, askeri metaforda "gece nöbet tutan nöbetçi" anlamına gelmektedir. Plinius, Doğa Ananın kendisini kutsaması için yaptığı duada, şimdiye kadar böyle bir işi üstlenen tek Romalı olduğunu iddia etmektedir: Selam sana Doğa, sen her şeyin ebeveynisin! Tüm Roma vatandaşları içinde tek başına, her alanda övgüler toplayan bana lütfunu göstermeye tenezzül ediyorsun.  Naturalis Historia, kapsam olarak ansiklopediktir, ancak formatı modern bir ansiklopediye benzemez. Bununla birlikte belirli bir yapısı vardır: Plinius, doğal dünyayı edebi formda yeniden yaratmak için Aristoteles'in doğa bölümünü (hayvan, sebze, mineral) kullanmıştır. Eseri alfabetik olarak düzenlemeyen Plinius, okuyucuya rehberlik eden doğal ve kendi içinde uyumlu bir eser yazmıştır: "bizim yönlendirmemizle tüm doğa eserlerini tanıtan kısa bir gezinti..." Eserde konular birleşik ama çeşitlidir. Plinius Titus'a yazdığı önsözde eserini "Benim eserim doğanın dünyasını anlatıyor... başka bir deyişle yaşamı" şeklinde tanımlamıştır. 

Plinius'a göre doğa ilahi bir varlıktı. Stoacı felsefeden etkilenen Plinius düşünceleri panteizmle benzerdi, ancak Plinius'a göre tanrı, asıl amacı insan ırkına hizmet etmek olan bir tanrıçaydı: "doğa, yani hayat" doğal peyzajda geçen insan hayatıydı. Plinius, kozmoloji ve coğrafyaya ilişkin ilk incelemesinin ardından, "büyük doğa adına önceden var olmayan her şeyi yaratmış görünen" insan ırkı ve hayvanları ele almaya başlamıştır. Bu teleolojik doğa görüşü, Antik Çağda yaygındı ve eserin anlaşılması için çok önemlidir. Doğanın bileşenleri yalnızca kendi içlerinde ve kendileri için değil, aynı zamanda insan yaşamındaki rolleri açısından da tanımlanmaktadır. Plinius yazdığı kitapların bir kısmını şifa veren özelliklerine odaklandığı bitkilere ayırmıştır; minerallerle ilgili kitaplar mineralin mimari, heykel, resim ve mücevheratta kullanımıyla ilgili tanımlamalar da içermektedir. Plinius'un önermesi, modern ekolojik teorilerden farklıdır ve döneminin hakim duygusunu yansıtır. 

Plinius'un çalışmaları, Roma İmparatorluğu'nun o dönemde sınırlarını genişlettiğini de göstermektedir. Eserlerde sık sık, başkente getirilen egzotik doğu baharatları, sergilenecek veya arenaya sürülecek garip hayvanlar, hatta MS 47'de imparator Claudius'a gönderildiği iddia edilen anka kuşu (Plinius bunun genellikle sahte olduğunu itiraf etmiştir) sınırların genişlediğini gösteren işaretlerden bazılarıdır. Plinius, Aristoteles'in Afrika'nın her zaman yeni şeyler ürettiğine dair söylediklerini tekrarlamıştır. Eserlerde doğanın çeşitliliği ve çok yönlülüğünün sonsuz olduğu iddia edilmiştir: "Doğa, onu her gözlemleyişimde beni kendi mükemmelliğine karşı soluksuz bırakmıştır." Bu durum, Plinius'un dünyanın farklı yerlerindeki insanları anlatmasına neden olmuştur. Bu canavarımsı ırklardan - tek ayağını şemsiye olarak kullanabilen sinosefali veya köpek başlı sciapodae, yemek yemeden yaşayabilen ağızsız astomi - ilk bahseden Plinius değildi. MÖ 5. yüzyılda Herodotos (yazıları tarihi mit, efsane ve gerçeklerin karışımından oluşan tarihçi) bu varlıklardan bahsetmişti, ancak Plinius bu canlıları daha iyi tanımlamıştır.
Plinius'un yeğeni Gaius Plinius Caecilius Secundus, kitabı "Doğanın kendisi kadar çeşitlilikle dolu" şeklinde tanımlamıştır. Plinius, volkan patlamasında ölmeden önce yeğeninin "dağdan yükselen fıstık çamı şekilli bulut" olarak tanımladığı dumanı incelemeye gitmişti.
Naturalis Historia, 1469'da Venedik'te basılan ilk antik Avrupa metinlerinden biriydi. Eserin ilk İngilizce çevirisi ise 1601'de Philemon Holland tarafından yapılmıştır.

Naturalis Historia 37 kitaptan oluşmaktadır. Plinius eserin başına içindekilerden bahsettiği bir bölüm koymuştur. Bu bölüm modern yazıcılar tarafından "içindekiler tablosu" şeklinde yorumlanmıştır. Aşağıdaki tablo, konuların modern isimlerine dayalı özetidir. 

Plinius'un Naturalis Historia'yı yazmasındaki amacı, insanların doğayla bağlantılı oldukları zaman içerisinde edindiği öğrenim ve sanatı aktarmaktı.

Plinius, her konuda eser vermiş yazarları incelemiş ve sayfalarından alıntılar yapmaya özen göstermiştir. Kitabın başındaki indices auctorum, kapsamlı olmasa da Plinius'un kitabı yazarken birinci elden danıştığı yazarları listeler; ayrıca, konuyla ilgili yazılar yazmış ikincil kaynakları kapsar. Plinius, gelecekte yazdıklarını kullanacak yazarlar için yazdıklarının sorumluluğunu kabul etmiştir: "Başkasının başarısını araç olarak kullanacaklar için sorumluluk kabul ediyorum."
Önsözde yazar, 2.000 kitaptan ve 100 seçkin yazardan topladığı 20.000 belgeyi derlediğini iddia etmektedir. Kaynak olarak kullanılan yazarların listesi, 146 Romalı ve 327 Yunan yazarın dahil olduğu 400'den fazla kişiyi kapsamaktadır. Listeler genellikle her kitabın konusuna göre belirli bir sırayı takip eder. Bu durum, Heinrich Brunn'un Disputatio'da (Bonn, 1856) adlı eserinde gösterilmiştir.
Plinius'un kaynak olarak kullandığı yazarlardan biri Marcus Terentius Varro'dur. Varro'nun verdiği bilgiler, Agrippa'nın topoğrafik yorumlarıyla desteklenmektedir. Bu yorumları imparator Augustus tamamlamıştır. Plinius kitaptaki zooloji bilgilerini büyük ölçüde Juba'nın Studiorum claritate memorabilior quam regno (v. 16) adlı eseri ve Aristo'dan toplamıştır. Juba, bilimsel araştırmalar yapan Mauretanya kralıydı. Juba, aynı zamanda botanik alanındaki başlıca kaynaklardan biridir. İndekslerinde de adı geçen Theophrastos'un eserleri Plinius tarafından Yunancadan Latinceye çevrilmiştir. Theophrastos'un bir başka eseri olan On Stones, cevher ve mineraller hakkında kaynak olarak gösterilmiştir. Plinius, Herodotos ve Thukydides gibi erişebildiği tüm Yunan tarihçilerin eserlerini ve Diodoros'un Bibliotheca Historica'sını kaynak olarak kullanmaya çalışmıştır.

Plinius'un yeğeni, Plinius'un Naturalis Historia'yı yazarken kullandığı yöntemi şöyle anlatmıştır: Meşgul bir adamın, çoğu küçük ayrıntılardan oluşan bu kadar çok cildi yazmak için zaman bulması sizi şaşırttı mı?... Plinius Vulcan Festivali'nde geceleri, şafak doğmadan önce çalışmaya başlardı. Onun çalışması şans değil, çalışmaya olan aşkının sonucuydu. Kışın yedinci saatte çalışmaya başlardı... Çalışırken aniden uyuyakalabilirdi. Gün doğumundan önce Vespasianus'a giderdi - çünkü o da geceleri çalışırdı - ve resmi görevlerine başlardı. Eve döndüğünde, serbest kaldığı her saniye çalışırdı. Yazları çoğu zaman, eski günlerde olduğu gibi, hafif bir yemek yedikten sonra, boş zamanı varsa güneşin altında yatar ve yüksek sesle kitap okurdu. Okurken alıntı ve notlar alırdı.  Genç Plinius, amcasının çalışma hevesini gösteren şu anekdotu anlatmıştır:  Akşam yemeğinden sonra yüksek sesle kitap okunur ve üstünkörü notlar alınırdı. Okuyucu bir kelimeyi yanlış telaffuz ettiğinde amcamın arkadaşlarından biri metni kontrol edip okuyucunun metni tekrar okumasını isterdi. Amcamın arkadaşına "Anlamını anlamadın mı?" dediğini hatırlıyorum. Arkadaşı "evet" dediğinde, "O zaman neden ona tekrar okuttun? Senin müdahalenden dolayı on satır okunabilecek zamandan olduk." demişti. Kaybettiği her saniye için çok üzülüyordu. 

Plinius'un yazı stili Seneca'nın yazı stiline benzerdi. Metinde açıklığı ve canlılığı nükteli cümlelere tercih ederdi. Eserlerinde antitezlere, sorulara, ünlemlere, mecazlara, metaforlara ve Gümüş Çağın diğer maniyerizmlerine yer verirdi. Cümle yapısı genellikle serbest ve dağınıktır. Eserlerde yalın çıkma durumu yoğun bir şekilde kullanılmıştır.

Plinius ilk on kitabını yazmayı MS 77'de bitirdi ve hayatının kalan iki yılı boyunca yazdıklarını gözden geçirdi. Çalışma muhtemelen yazarın yeğeni Gaius Plinius Caecilius Secundus tarafından küçük bir revizyonla yayınlandı. 30 yıl sonra evcil bir yunusun hikâyesini ve Vadimonian Gölü'ndeki yüzen adaları anlatan Genç Plinius, muhtemelen her iki hikâyenin de amcasının kitaplarında olduğunu unutmuştu. Genç Plinius, Naturalis Historia'yı Naturae historia olarak tanımlamış ve eseri "öğrenilen ve maddeyle dolu ve doğanın kendisi kadar çeşitli bir çalışma" olarak nitelendirmiştir.
Yazarın eseri son kez düzenlememesi eserdeki birçok hatayı açıklayabilir. John Healy'nin bu hataları "bağlantısız, süreksiz ve mantıksal bir sırada değil" şeklinde yorumlamıştır. 1350 yılında Petrarca, 

Geç Antik Çağ, Antik dönemden Erken Orta Çağ'a geçişi tanımlayan modern bir terimdir. Geç Antik Çağ tabiri kendisini literatürde ilk kez Max Weber ile bulmuş olsa da, tabir ilk kez 1853 yılında kültür tarihçisi Jacob Burckhardt tarafından kullanılmıştır.
Geç Antik Çağ'ın ne zaman başladığı ve ne zaman bittiği yönünde tartışmalar sürmektedir. Çoğunlukla çağın başlangıcı MS 284 Kayser Diocletianus'un tahta geçişi olarak kabul edilmektedir. Batıda bu çağın Batı Roma'nın yıkıldığı tarihe ya da MS 568 yılında Lombardların İtalya'yı işgaline kadar devam ettiği ileri sürülür. Ancak doğuda bu tarih MS 565'te İmparator I. Justinianus'un ölümüne ve hatta 7. yüzyıl İslam'ın yayılışına değin uzanır.

Geç antik minyatür sanatı eserleri
Kilise Babaları
Erken Hristiyan sanatı
Vizigot sanatı

Saint-Roman manastırı
Dura Europos Kilise Evi
Eski Aziz Petrus Bazilikası
Aya Tekla
Gargano dağı ibadethanesi

Scupi
Stobi
Kuzey Suriye'nin Antik Köyleri

Theodosius Missoriumu
Antakya Kadehi
Barberini diptiği
San Nazaro Rölikeri

Çevre koridorlu bazilika
Memoria
Vaftizhane
Martyrium

Helva, Türkiye'de, Balkan ülkelerinde ve pek çok Orta Doğu ülkesinde yaygın bir tatlı. Temel malzemeleri un ya da irmik, yağ, şeker, süt, kaymaktır. Türk mutfağında özellikle un helvası, irmik helvası ve tahin helvası yaygındır. Hindistan ve Bangladeş'te bezelye ve havuçtan mamul koyu kıvamlı bir akıcı tatlı olarak da yapılmaktadır. Türkiye gelenek ve göreneklerine göre doğumlarda, ölümlerde, askere giderken, hac dönüşünde, okula başlayan çocuklar için, yeni bir eve sahip olunca, okul bitince, yağmur dualarında, kuzunun sütten kesilme günü olan "yoğurt bayramı"nda, "çiğdem düğünü"nde (ilk çiğdemin görüldüğü gün)  çeşitli helvalardan biri yapılır ve eşe dosta dağıtılır. İslam kültüründe, 3 Aylar diye bilinen (Hicrî Recep, Şaban, Ramazan) aylarının ilk gününde ev helvası yapılarak küçük kaseler içerisine konularak kapı atlamadan her komşuya dağıtılır.
Helvalar temel olarak 4 çeşittir:
1) Unsuz olanlar,
2)  Un, nişasta veya irmik içerenler
3) Malzemesi ve yapılışı belirsiz olan veya hakkında çok az bilgi olanlar
4) Doğadan toplanan bazı tatlı maddelerle veya görünüş olarak helvaya benzetilen fakat kimisi yenmeyen maddelerle yapılanlar
Türk, Arap ve Yahudi toplumlarının yaşadıkları bölgelerde  yaygındır. Bilinen ilk helvanın, Ortaçağ Arap toplumunda kutsal bir meyve olarak kabul görmüş taze hurma ve sütün ezilmesi sonucu elde edildiği, daha sonraki dönemlerde yağ, un, safran gibi malzemelerin helva yapımında kullanıldığı iddia edilmektedir. 13. yüzyıla ait  Arapça bir yemek kitabında (Kitab al-Tabikh) 7 çeşit helva tarifi görülmektedir. Aynı yüzyılda İspanya'da basılmış bir başka el yazması yemek kitabında da helva tarifi verilmiştir. Tarife göre helva, kaynayan suya şeker, bal, susam yağı katıp içine yavaş yavaş un ekleyip  karıştırararak yapılır ve ardından üzerine gül suyu, öğütülmüş fıstık serpilir ve en sonra da üçgen biçimlerde kesilerek şerbete yatırılır.
Osmanlılarda Kanuni Döneminde Topkapı Sarayın'nda tatlıların, şerbetlerin, ilaçların hazırlandığı mekana  “Helvahane” denilmiştir. Saray aşçılarından tatlı yapanlar için kullanılan genel tanımlama “Helvaciyan-ı hassa” şeklindedir.
Son yıllarda tahin helva sanayinde şeker yerine glikoz oranı yüksek fruktoz oranı düşük mısır şurupları, yağ ve proteini bağlayıcı çeşitli katkılar (konsantre soya proteinleri ve bitkisel lifler) kullanılmaktadır.

Helva kelimesi Arapçada tatlı, güzel anlamına gelen hulv'den (hulviyyat) kelimesinden türemiştir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi ve Osmanlı mutfak kültürünü aktaran kaynaklara bakıldığında “her çeşit unlu/nişastalı, yağlı, ballı ya da şekerli tatlı” için “helva” kelimesinin kullanıldığı görülmektedir.

Un helvası
Süt helvası
İrmik helvası
Pirinç unu helvası
Nişasta helvası
Tahin helva
Köpük helvası

Kulfi veya Qulfi (/kʊlfiː/) 16. yüzyılda Hint Yarımadası'nda ortaya çıkmış bir dondurulmuş sütlü tatlıdır. Genellikle "geleneksel Hint dondurması " olarak tanımlanır. Günümüz Hindistan, Sri Lanka, Pakistan, Bangladeş, Afganistan, Nepal, Burma (Myanmar) ve Orta Doğu'da popülerdir ve dünya çapında Hint mutfakları sunan restoranlarda yaygın olarak bulunur.
Kulfi, görünüm ve tat olarak dondurmaya benzer, ancak daha yoğun ve daha kremamsıdır. Farklı tat seçeneklerini bulunur. Daha geleneksel olanlar krema (malai), gül, mango, kakule (elaichi), safran (kesar veya zafran) ve fıstıktır. Elma, portakal, çilek, fıstık ve avokado gibi daha yeni varyasyonlar vardır. Dondurmanın aksine, kulfi çırpılmaz, bu da geleneksel muhallebi bazlı dondurmaya benzer katı, yoğun donmuş bir tatlı ile sonuçlanır. Bu nedenle, bazen donmuş süt bazlı tatlıların ayrı bir kategorisi olarak kabul edilir. Yoğunluğu nedeniyle kulfi'nin erimesi Batı dondurmasına göre daha uzun sürer.
Kulfi veya Qulfi, "kapalı fincan" anlamına gelen Farsça Qufli'den (قفلی) türetilen Hindustânî bir kelimedir. Bu tatlı kesin olmamakla beraber 16. yüzyılda Babür İmparatorluğu'nda ortaya çıkmıştır. Yoğun buharlaştırılmış süt karışımı, Hindistan alt kıtasında çok bilinen bir tatlıdır. Babür döneminde, bu karışım antep fıstığı ve safranla tatlandırılırdı, metal külahlara paketlenip bulamaç buza daldırılırdı. Böylece Kulfi icat edildi. Babür imparatoru Akbar'ın yönetiminin ayrıntılı bir kaydı olan Ain-i-Akbari, Himalaya buzunun daha sıcak bölgelere taşınmasının yanı sıra soğutma için güherçile kullanımından bahseder.
Günümüzde Kulfi, buharlaştırılmış süt, tatlandırılmış yoğunlaştırılmış süt ve ağır çırpılmış kremadan hazırlanır. Daha sonra şeker eklenir ve karışım tekrar kaynatılıp mısır nişastası-su karışımı eklenip kalınlaştırılır ve birkaç dakika daha kaynatılır. Ardından tatlandırıcılar, kuru meyveler, kakule vb. ilave edilir. Karışım daha sonra soğutulur, kalıplara konur ve dondurulur. Kaşıkla servis için tek parça muhallebi kaselerinde dondurulursa, kaseler servis yapmadan 10-15 dakika önce dondurucudan çıkarılarak kenarlarının erimesi sağlanır.
Kulfi popüler olan bir yemek olup turistik, Mumbai gibi yerlerde, Hindistan'da Gateway ve Fil Mağaraları  gibi yerlerde kolaylıkla bulunablir.

Kültivar ya da kültürvaryete, istenilen bazı özellikleri nedeniyle seçilmiş ve bu özelliklerini çoğaltıldığında koruyan bitkidir. Kültivarların çoğu insan eliyle oluşturulmakla birlikte yabani doğada ortaya çıktıktan sonra seçilip yetiştirilen bazı az sayıda örnek de vardır. Kültivarlarda istenilen özellikler, örneğin süs bitkilerinde güzel renk ya da koku, çeşitli tarım ürünlerinde ürün artışı ya da hastalıklara direnç, ormancılıkta yüksek kereste kalitesi ve verimi olabilir.

Vejetatif üreme (ya da klonlama) yoluyla, yani eşeysiz üreme ile kopyalayarak;
Eşeyli üreme yoluyla, tohum ile çoğaltarak;
Genetik mühendisliği yoluyla. Farklı bir pangenezin genetik malzemesiyle yeni özellikler kazanmış genetiği değiştirilmiş organizmalar da bir kültivar oluşturabilir. Ancak bu organizmalar geliştirme aşamasında sayıldıklarından, adlandırılarak bilimsel olarak tescil edilmeleri mümkün görülmemektedir.

Uluslararası Kültivar Adlandırma Yasası (International Code of Nomenclature for Cultivated Plants – ICNCP) uyarınca her kültivara, dahil olduğu taksonomik birim içinde (bu genellikle cins basamağıdır), özgün bir ad verilir. Bu ad ana bitkinin Latince bilimsel adına kültivar lakabı (epitet) eklenerek oluşturulur. Botanik adı yatık yazılsa bile kültivar lakabı düz, tek tırnak içinde, baş harfleri büyük yazılır. Kurallara göre aşağıdaki örnekler doğru yazımlardır:

Abies nordmanniana 'Aurea'
Elma 'Golden Delicious' (Golden delicious elmasını tanımlarken elma gibi botanik açıdan kuşkuya yer vermeyen jenerik bitki adları kullanılabilir)
Manolya 'Elizabeth' (Manolya cinsine ait birden fazla türün melezinden türetilmiş bir kültivar için, cinsin adı kullanılabilir)
Gene kurallara göre aşağıdaki yazımlar yanlıştır:

Abies nordmanniana cv. 'Aurea' ("cv." kısaltması yeni kurallar gereği artık kullanılmamaktadır)
Abies nordmanniana "Aurea" (çift tırnak kullanılmamaktadır)

Kültivarların adları uluslararası kayıt kurumları (ICRA) tarafından tescil edilmektedir. ICRA'lar gönüllü, devletten bağımsız, Uluslararası Bahçe Bitkiciliği Birliği (International Society of Horticultural Science, ISHS) tarafından kabul edilen örgütlerdir.

Taksonomi

Türkiye Florası Projesi

Lokum; su, şeker, nişasta ve sitrik asit veya tartarik asit veya potasyum bitartarat ile hazırlanan lokum kitlesine gerektiğinde çeşni maddeleri, kuru veya kurutulmuş meyveler ve benzeri maddelerin ilavesiyle tekniğine uygun olarak hazırlanan geleneksel bir Türk tatlısıdır.
Arapçada "rahat-ul hulküm" (boğaz rahatlatan) olarak geçmekte olan ve bu tamlamadan türetilen lokum, kimi kaynaklara göre 15. yüzyıldan beri Anadolu'da yapılmaktadır. Kimi kaynaklara göre ise 18. yüzyıl sonunda Ali Muhiddin Hacı Bekir tarafından sert şekerlerden sıkılan I. Abdülhamit'in yumuşak şekerleme isteği üzerine açılan bir yarışma neticesi icat edilmiş ve bu yarışmada da Muhittin Hacı Bekir birinci olmuştur. Bununla birlikte ister 18. yüzyıl ister 15. yüzyılda icat edilmiş olsun lokumu seri olarak üreten, popülerleştiren ve Avrupa'ya tanıtan kişinin Ali Muhittin Hacı Bekir olduğu tartışmasızdır. Lokum, Avrupa'da 19. yüzyılda bir İngiliz gezgininin Avrupa'ya Hacı Bekir'in lokumunu götürmesi ile yayılmaya başladı.

Lokumun görünüşü, lokumun tipine özgü ve verildiği şekli korumalı, Lokumun dokusu, elâstik yapıda olmalı, parmakla bastırıldıktan sonra eski şeklini alabilmeli, ağızda yumuşak ve kaygan olarak hissedilmelidir.
Günümüzde; sade, fındıklı, Antep fıstıklı, cevizli, bademli, Hindistan cevizli, portakallı, gül yapraklı, çilekli, limonlu lokumların yanı sıra kaymaklı, naneli, vanilyalı ve zencefilli lokumlar olarak pek çok çeşit lokum üretimi yapılmaktadır.

Türkçede geçen lokma veya lokum kelimeleri, Arapçadaki لقمة luqma(t) 'lokma', çoğul لقوم luqūm kelimelerinden gelmektedir. Osmanlıca alternatif adı, Arapçadan gelen راحة الحلقوم raḥat al-ḥulqum ile türeyen rahat ul-hulkümdür ve boğaz rahatlatan anlamına gelmektedir. Libya, Tunus ve Suudi Arabistan'da حلقوم ḥalqūm olarak bilinmektedir. Bosna'da "rahat lokum" olarak bilinmektedir. Yunanca adı "λουκούμι" (loukoumi) idir ve Modern Türkçe ile etimolojisi neredeyse aynıdır; Kıbrıs'ta "Kıbrıs Lokumu" olarak satılmaktadır.
Lokum, yaklaşık 15. yüzyıldan beri Anadolu'da bilinmekle birlikte, özellikle 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaygınlaştı. Avrupa'da ise bir İngiliz gezgin aracılığıyla "Turkish Delight" adıyla 18. yüzyılda tanınmaya başlandı. Daha önceleri bal ya da pekmez ve un bileşimi ile yapılan lokumun 17. yüzyılda "Kelle şekeri" olarak bilinen rafine şeker ile özellikle nişastanın bulunup ülkeye getirilmesi sayesinde hem yapımı, hem de lezzeti değişti.

Afyon lokumu Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Osmaneli Ayva Lokumu, haşlanarak püre haline getirilen ayvalarla üretilen meyveli lokumdur. Osmaneli Ayva Lokumu ağıza alındığında, ayva meyvesinin pürede pütürlü yapısı ve ayvanın yoğun aroması nedeniyle, lokumda meyve parçaları varmış gibi hissedilir. Osmaneli Ayva Lokumunun jel görüntüsü düşük, parlaklığı az ve mat-kahverenginde olup dış kısmı hindistan cevizi ile kaplıdır. Üretimi ustalık becerisi gerektiren Osmaneli Ayva Lokumunun, Osmaneli ilçesinin, tarih boyunca önemli bir ayva üretim merkezi olmasının da katkısıyla coğrafi sınır ile ün bağı oluşmuştur.
Osmaneli Ayva Lokumu Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Şeker (sakkaroz), su, nişasta ve sitrik asit ile içine çeşitli malzemeler eklenerek de yapılan üründür. Safranbolu Lokumu geçmişten günümüze uzun yıllardır Safranbolu ile anılan ve Safranbolu'ya özgü bir lokum olup, kesim yüzeyinde parlak bir görünüme sahip, ısırıldığında dişe ve çiğnendiğinde damağa yapışmayan, tüketiminde ağızda ve genizde çiğ nişasta tadı bırakmayan ve yanma hissi oluşturmayan, iki parmak arasında sıkıştırıldığında ise elastiki yapıdadır.
Safranbolu Lokumu Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Isparta gül sarması lokumunun yapımında gül yaprağı kullanılmaktadır. Hazırlanan lokumun arasına Antep fıstığı sarılarak rulo halinde satışa sunulmaktadır.

Yunanistan'da Türk lokumu 19. yüzyıldan bu yana bilinmekte ve loukoumi [λουκούμι] olarak adlandırılmaktadır. Genellikle Patras şehrinde, Siros adasında ve kuzeyde Serres ve Komotini şehirlerinde üretilmektedir. Komotini şehrinde meşhur olan versiyonu sucuk lokumu, Türkiye'de de üretilen ceviz sucuğu ile benzerlikler taşımaktadır. Yunanistan'da lokum, tıpkı Türkiye'deki gibi Türk kahvesi ile birlikte servis edilir. Gül suyu ve bergamot aromalı türlerine ilave olarak Damla sakızı aromalı türü de oldukça popülerdir.
Akanes bir çeşit lokumdur. Serez şehrinde yapılmaktadır.

Romence'de lokum, Arapça rahat ul-holkum'un kısaltması rahat olarak adlandırılmaktadır. Fakat Romence'de rahat kelimesi değişim göstermiş ve Türkçe tercümesi olarak "saçmalık", İngilizce tercümesi olarak "bullshit" anlamına gelen bir aşağılama ifadesi haline gelmiştir. Dilbilimci Lazăr Şăineanu kaynaklarına göre Romence'ye 17 ve 18. yüzyılda giren tüm Türkçe kelimeler zaman içinde alaycı veya aşağılayıcı ifadeler haline gelmiştir.
Romanya'da rahat tek başına ya da cornuleţe, cozonac veya salam de biscuiti olarak adlandırılan keklere eklenerek tüketilmektedir. Romanya ve Balkanlar'da da geleneksel olarak Türk kahvesi yanında ikram edilir.

Kuzey Amerika'da lokum, İngilizce adı olan Turkish delight ya da geleneksel adı olan Lokum adıyla sunulmamaktadır. 1964 yılından bu yana Kaliforniya'da konuşlu Nory Candy adında bir şirket tarafından Rahat Locum adıyla fıstıklı, fındıklı ve gülsuyu, nane, portakal, nar ve likör aromalı versiyonlarıyla üretilmektedir. Washington eyaletinde Cashmere şehrinde konuşlu Liberty Orchards adında bir diğer şirket tarafından üretilen Aplets & Cotlets ve birçok çeşidi bulunan Fruit Delights adlı ürünler Türk lokumunun amerikanlaştırılmış versiyonu olarak tanımlanabilir. Ayrıca Liberty Orchards şirketi 2012 yılından bu yana Turkish Delight adlı bir ürünün satışına başlamıştır.
Nestlé tarafından Kanada'da Big Turk Chocolate Bar adıyla satışı yapılan bir ürünün temel içeriği lokumda kullanılan malzemelerden oluşmaktadır.

Brezilya'da Manjar Turco, Delícia Turca, Bala de Goma Síria ve Bala de Goma Árabe isimleriyle bilinmektedir. Diğer çoğu Orta Doğu lezzetleri gibi, Latin Amerika'ya Levanten Arap diyasporası sayesinde ulaşmıştır.

Cadbury tarafından üretilen Fry's Turkish Delight isimli ürün; Birleşik Krallık, Avustralya, Güney Afrika, Kanada ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde satılmakta da olsa, geleneksel lokum ile çok az ortak noktası bulunmaktadır.
Hershey Canada şirketinin Bridge Mixture adlı ürününde kırmızı ve yeşil lokum kullanılmaktadır.
Jelibon'un içerisinde yer alan jölenin kökeninin lokuma dayandığı bilinmektedir.
Amerika'da Farley's & Sathers Candy Company adındaki bir şirket tarafından üretilen Chuckles adındaki ürünü, nişasta kaplı lokumdan ayrı olarak kristalize şeker kaplı üst katmanıyla üretilse de lokumla büyük oranda benzerlikler taşımaktadır.

Lokum gibi koktuğu söylenen ve ürün isminde lokumu kullanan birkaç parfüm markası bulunmaktadır. Loukhoum/Ava Luxe, Loukhoum/Keiko Mecheri ve Loukoum/Serge Lutens bu ürün ve üreticiler arasında yer alır.

2008 yılında, Amerikalı ünlü pop star Madonna'nın Hard Candy albümünde bulunan "Candy Shop" şarkısının dizelerinde "I've got Turkish delight baby and so much more..." (Bende Türk lokumu ve dahası var bebeğim...) şeklinde geçmiştir.
Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap filminde yer alan Cadı karakteri, Edmund isimli çocuk karakteri kendi tarafına çekmek için ona her fırsatta lokum ikram eder. Filmin İngiltere'de lokum satışlarını %200 attırdığı kaydediliyor.
Charles Dickens'ın "The Mystery of Edwin Drood" adlı kitabında lokumdan bahsedilmektedir.

Havuç lokumu
Laz lokumu
Lokma
Akanes
Helva
Muhallebi
Börek
Nokul

Lucius Vitellius (MÖ 5 - 51), quaestor Publius Vitellius'un dört oğlundan en küçüğüdür.
İçlerinde bir tek o politika yüzünden öldürülmemişti. İmparator Tiberius döneminde 34 yılında konsül, 35 yılında da Suriye valisi olmuştu. İmparator Caligula'yı desteklemişti. İmparator Claudius'un karısı Valeria Messalina'nın gözdesiydi. Claudius'un hükümdarlığı sırasında iki kere daha konsül olmuş, imparator Britanya seferindeyken Roma'yı yönetmişti. 49 yılında Claudius'un Genç Agrippina ile evlendiği sıralarda censura olarak görev yapmıştı. Rostra'da "imparatora daima sadık kaldı" yazan bir heykeli vardı.
Lucius seçkin bir aileden Sextilia adında itibarlı bir kadınla evlenmişti. Bu evlilikten 69 yılında kısa süreliğine imparator olan Aulus Vitellius ve Küçük Lucius Vittelius isimlerinde iki oğlu olmuştu.

II. Marduk-apla-iddina (Kitâb-ı Mukaddes'te Merodach-Baladan, aynı zamanda Marduk-Baladan, Baladan ve Berodach-Baladan olarak da adlandırılır; Marduk bana bir varis verdi kelime anlamına gelir), aslen güney Babil'de bir zamanlar Sealand yapılan bölgede yerleşik olan Bit-Yakin kabilesinden Keldani liderdir. MÖ 722'de Asur kontrolünden Babil tahtını ele geçirdi ve MÖ 722'den MÖ 710'a ve MÖ 703'ten MÖ 702'ye kadar hüküm sürdü. Saltanatı, bazı tarihçiler tarafından, Babil IX. Hanedanı veya Asur Hanedanlığı içinde, Sealand'ın gayri meşru bir Üçüncü Hanedanı olarak tanımlanır.
Asur askeri üstünlüğü karşısında on yılı aşkın bir süre Babil'in bağımsızlığını koruyan krallardan biri olarak biliniyordu.
II. Sargon, II. Marduk-apla-iddina'nın Elam, Aram ve İsrail'deki müttefiklerini bastırdı ve sonunda onu Babil'den sürdü (yaklaşık MÖ 710). II. Sargon'un ölümünden sonra II. Marduk-apla-iddina tahtı yerli bir Babil asilzadesinden kısa bir süreliğine geri aldı. Dokuz ay hüküm sürdü (MÖ 703 - MÖ 702). Elam'dan döndü ve Babil'de isyanı ateşledi. Babil'e girmeyi ve yeniden kral ilan edilmeyi başardı. Dokuz ay sonra Kiş yakınlarında Sanherib ve Asurlular tarafından mağlup edildi, ancak Elam'a kaçmayı başardı. Birkaç yıl sonra sürgünde öldü.
Uruk'tan bir II. Marduk-apla-iddina silindiri, Ur III hükümdarı Şulgi tarafından E-Anna zigguratının yanında inşa edilen Ningişzida tapınağını yeniden inşa etmesini anlatmaktadır. Silindir ayrıca Asur kralı II. Sargon ve Elam kralı I. Humban-nikash gibi MÖ 720'de Der Muharebesi'nde zafer kazandığını iddia etmektedir.

Hem Krallar Kitabı 20:12'de (burada Berodach-baladan olarak anılır) hem de İşaya 39:1'de Kral Hezekiya'nın günlerinde Babil kralı olarak bahsedilir. Her iki pasajda da Hezekiya'nın hastalığını ve iyileştiğini duyan bir mektup gönderir. Mektubu teslim eden habercileri, Hezekiya tarafından cömertçe ağırlanır ve bu da, İşaya peygamberin, biriktirdiği zenginlik konusunda aşırı açık sözlülüğü nedeniyle Hezekiya'yı eleştirmesine yol açar.

Babil kralları listesi

Erich Ebeling (ed.), Bruno Meissner (ed.), Ernst Weidner (ed.), Dietz-Otto Edzard (ed.): Reallexikon der Assyriologie und vorderasiatischen Archäologie – Band 7 . Walter de Gruyter 1990, 3110104377, s. 375 (Google Kitaplar'da online copy, s. 375,)

Nizip, Gaziantep'e bağlı ilçedir.
Gaziantep ilinin en büyük ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 944 km²dir. Nizip ilçesinde tarım ve tarıma dayalı sanayi oldukça gelişmiştir. Orta Fırat Bölümünde bulunur. İklim olarak Akdeniz ve karasal iklim özellikleri arasında geçiş bölgesinde yer alır. İlçede narenciye, zeytin, palmiye vb. Akdeniz bitkileri rahatlıkla yetişmektedir. Yazları sıcak ve kurak, kışları serin ve yağışlıdır. Don ve kar olayları nadir yaşanmaktadır. Antep fıstığı ve zeytin bahçeleri yaygındır. Bu bahçelerden toplanan Antep fıstığı ve zeytin meyveleri işlenmeden piyasaya sürülemez. Bunları işleyecek 100'den fazla orta ölçekli fabrika ve işletme mevcuttur.
Karasal iklimde yetişen zeytinlerin aroması ve kokusu çok yoğundur. Nizip ilçesinde toplanan zeytinlerin kendine özgü aroması vardır. Bu zeytinyağından elde edilen sabunları meşhurdur. 1960'lı yıllarda Türkiye'nin sabun ihtiyacının %90'ı Nizip ilçesindeki sabun fabrikalarında üretilmekteydi. Zeugma, diğer adıyla Belkıs harabeleri ilçeye 8 km uzaklıktadır.

Nizip ilçesinin tarihi MÖ 2000 yılına kadar uzanır. Eski Hitit zamanında (M.Ö. 18. yüzyılda) I. Mursil, M.Ö. 13. yüzyılda İmparatorluk Hititleri zamanında da I. Şuppiluliuma tarafından Hitit devletine bağlanmıştır.
Nizip ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 531 metredir.
1517 yılında Yavuz Sultan Selim Nizip'i Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katmıştır. İlçe, Fırat nehrinin meydana getirdiği Orta Mezopotamya havzasındadır. Gaziantep-Nusaybin demiryolu diğer bir deyişle Bağdat Demiryolu ve E-90 karayolu ile Gaziantep-Şanlıurfa Otoyolu da ilçeden geçer. Gaziantep ili, Nizip ilçesinin 10 km doğusundaki Belkıs Köyü'nde, Fırat Irmağı kıyısında, Zeugma Antik Kenti bulunmaktadır. Tarih öncesi çağlardan beri kesintisiz iskan gösteren bu yerleşimin önemi, Fırat Irmağı'nın en kolay geçit verdiği iki noktadan birisinde olmasıdır. Zeugma, kelime olarak "köprübaşı" ve "geçit yeri" anlamına gelmektedir. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan bu antik kentin 1/3'ü, su tutulması Ekim 2000'de tamamlanmış olan Nizip-Birecik Barajı göl alanı altında kalmıştır.

Nizip'te yazların sıcak ve kurak, kışların serin ve yağışlı geçtiği Akdeniz iklimi hüküm sürer. Sıcaklık sıfırın altına pek düşmez, karlı gün sayısı ortalama bir veya iki gündür. Akdeniz bitkisi olan zeytin, bağ, limon ve turunçgiller iklim şartlarına elverişlidir. Tarım olarak zeytin yetiştiriciliği ve fıstık yetiştiriciliği yaygındır. Nizip zeytini bu bölgeye has bir zeytin türüdür.

İlçe Gaziantep'in Büyükşehir Statüsünde olmasından dolayı merkezi ile birlikte 110 mahallesi bulunmaktadır.
İlçede bir devlet hastanesi, 3 devlet hastanesine bağlı semt polikliniği, 1 özel hastane, 10 sağlık ocağı, 19 sağlık evi, SSK sağlık istasyonu, ana çocuk sağlık ocağı, aile planlama merkezi, verem savaş dispanseri bulunmaktadır. Merkezde bir tane fen lisesi, bir spor lisesi, sosyal bilimler lisesi, 7 tane Anadolu lisesi, ticaret lisesi, kız meslek lisesi, sağlık meslek lisesi, imam hatip lisesi kız imam hatip lisesi Endüstri meslek lisesi ve 3 adet özel lise vardır. Yatılı ilköğretim bölge okulu olmak üzere kasaba ve köylerdeki toplam 121 ilk ve orta dereceli okulla eğitim öğretim hizmeti verilmektedir. Bunlardan 2 tanesi özel okuldur  Gaziantep Üniversitesi'ne bağlı Meslek Yüksek Okulu da ilçededir. Halk Eğitim Merkezi bünyesinde biçki-dikiş, makine nakışı, halıcılık ve konfeksiyon kursları, hat kursu, kasaplık kursu, Arapça ve İngilizce kursları açılmaktadır. Bir grup öğretmenin kurduğu Bağbozumu Tiyatro Grubu ilçede faaliyet göstermektedir.

Nizip tarıma dayalı sanayi ve ticaret bölgesidir. Sabun, Antep fıstığı, Nizip zeytini, mercimek, buğday, arpa ve bağcılık faaliyetleri üzerine kurulu çeşitli sanayi kuruluşları ilçeyi ekonomik yönden canlı tutmaktadır. Özellikle zeytinyağı üretimi yaygındır.

20. yüzyılın başlarında kasabada çoğunluğu Çepni ve Barak Türkü olmak üzere 15.000 kişi yaşıyordu.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Cahit Tanyol (1914–2020), Türk sosyolog
Mehmet Ali Yaprak (1949–2004), Türk işadamı ve uyuşturucu kaçakçısı
Mustafa Cengiz (1949–2021), Galatasaray Spor Kulübünün başkanlığını yapmış işadamı
Mehmet Görmez (1959 doğumlu), Diyanet İşleri Başkanlığı eski Başkanı.
Zihni Çakır (1969 doğumlu), gazeteci ve yazar
Ali Şahin (1970 doğumlu), Ocak 2016'dan bu yana Avrupa Birliği Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Türk siyasetçi.
Abdülhamit Gül (1977 doğumlu), Türk siyasetçi
Celal Doğan (1943 doğumlu), Türk siyasetçi, avukat, spor adamı.

Zeugma
Karkamış
Rumkale
Nizip Kilisesi

Nizip kaymakamlığı7 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sapindales, Rosanae üsttakımına bağlı bir bitki takımıdır.Sapindales'in bilinen üyeleri arasında turunçgiller, akçaağaçlar, at kestaneleri, liçiler, rambutan, mangolar, kajular, günlük ve mür ile maun ve Azadirachta indica bulunur.

Sapindales takımına bağlı familyalar (2022):

Angiosperm Phylogeny Group (2003). An update of the Angiosperm Phylogeny Group classification for the orders and families of flowering plants: APG II. Botanical Journal of the Linnean Society 141: 399-436. (online: Texto completo (HTML) 22 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. |
Texto completo (PDF) 12 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Classificação das eudicotiledóneas - Proyecto Tree of Life 24 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinónimos das ordens - Angiosperm Phylogeny Website 5 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Sapindales ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Sapindales ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Siirt (Osmanlıca: سعرد, Siird), Türkiye'nin Siirt ilinin merkezi olan şehirdir. İl merkezinin denizden yüksekliği 930 metredir. Siirt merkez ilçesinin yüzölçümü 633 km²dir.

Coğrafî konum olarak Anadolu ve Mezopotamya'nın kesiştiği bölgenin yüksek kısımlarında kurulan Siirt'te 1963 yılında Halet Çamlıbel ve R.J. Braidwood başkanlığında kurulan Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Araştırmaları Karma Projesi kapsamında Siirt ilinde yapılan yüzey araştırmalarında Cilalı Taş, Bakır, Tunç ve Hellenistik, Roma, Bizans ve İslâm dönemlerinden Yakın Çağ'a uzanan dönemlere ait buluntular ortaya çıkarılmıştır. 3500 yıl öncesine dayandığı iddia edilen Akabe Yolu da bu kenttedir.

639'da Elcezire'nin fethi için görevlendirilen İlyas Bin Ganem Diyarbakır yöresini İslam mücahidlerine açtığı zaman Siirt aynı akıbete uğramıştır. Diyarbakır'ın zaptında önemli hizmetleri bulunan Halit Bin Velid Hasankeyf Savaşı'nda muzaffer olduktan sonra Siirt'e yürümüş şehrin o zamanki hakimi Hersolu itaatini arz ederek şehri teslim etmiştir. Bundan sonra Siirt Hakimliği'ne sahabeden olan Hişşam oğlu Hakem tayin olunmuştur.

Milli Mücadele döneminde Siirt, toprak ağalarının ve aşiret ilişkilerinin etkili olduğu tipik bir Anadolu kasabasıydı. Siirt, Rus tehdidini atlattıktan sonra İngilizlerle karşı karşıya geldi. İngilizlere ait bir birlik, halkı sindirmek amacıyla kısa süreliğine Siirt'e gelse de birkaç gün içinde bölgeden ayrıldı. Bu olay dışında şehir, başka bir yabancı gücün işgaline maruz kalmadı. Siirt'teki aydın kesimin Müdafaa-i Hukuk Derneği aracılığıyla verdiği destek, büyük bir cesaret ve vatanseverlik örneğidir.
II. Meşrutiyet döneminden itibaren Siirt de meclise milletvekili göndermeye başlamış, ilk olarak 1908-1912 yılları arasında bağımsız milletvekili olarak Abdülrezzak Efendi görev yapmıştır. Ardından Nazım Bey (1912), Şeyh Nasreddin Efendi (1914–1918) gibi isimler mecliste Siirt'i temsil etmiştir.
1920'de toplanan Dördüncü Dönem Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında ise Siirt’i Halil Hulki Bey temsil etmiştir. Bu dönemde Siirt Müdafaa-i Hukuk Derneği, Vahideddin’e, hükûmete, dışişlerine ve işgalci devlet temsilciliklerine telgraflar göndermiş, İzmir’deki Reddi İlhak Cemiyeti ve diğer Müdafaa-i Hukuk örgütleriyle de iletişim kurmuştur.
Siirt’te de bir Müdafaa-i Hukuk Derneği kurulmuş ve başkanlığına eski müftü Halil Hulki AYDIN getirilmiştir. Derneğin üyeleri arasında Ömer ATALAY, Belediye Başkanı Hamit Bey ve ileri gelenlerden Hamza Hilmi, Bekir Sıtkı ve Abdülkerim Bey yer almıştır. Bu topluluk, Atatürk’ün düşüncesi doğrultusunda hareket ederek İstanbul Hükûmeti’ne ve işgalcilere karşı durmaktan çekinmemiştir.
Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal’in “her ilden bir temsilci gönderilmesi” önerisine uygun olarak, Cemil AYDIN kongreye katılmış ve kararların yer aldığı kitabı getirerek Siirt şubesine teslim etmiştir. Halil Hulki AYDIN milletvekili seçilip ayrıldıktan sonra dernek başkanlığına Ömer ATALAY getirilmiş, üyeliklere ise Cemil AYDIN, Şebap ÖZEL, Muhammed Fehmi FIRAT, Yahya Hikmet YAVUZ ve Bilal EVİN seçilmiştir.
Milli Mücadele yıllarında Siirt, Bitlis Vilayeti'ne bağlı bir sancak durumundaydı. Merkez kazanın dışında Pervari, Garzan, Eruh, Şirvan ve Şırnak olmak üzere toplam altı kaza bulunmaktaydı. Nüfus bakımından en yoğun bölge Siirt Merkez Kazası idi. Ancak 1890'lardan itibaren nüfus ciddi şekilde azalmış, 60.000 civarında olan nüfus 1914'e gelindiğinde yaklaşık 30.000'e düşmüştü. Bu azalma I. Dünya Savaşı boyunca da devam etti.
Bu düşüşte, Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Doğu ve Güneydoğu'daki işgal hareketlerini sürdüren Rusların da etkisi büyüktü. Siirt'in yaşlılarının anlatımına göre, Rusların Bitlis'in Deliklitaş bölgesine kadar ilerlediği haberi üzerine şehirde panik yaşanmış, bazı halk eşyalarını toplayıp kaçmayı düşünmüşken, büyük çoğunluk Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin desteğiyle Atatürkçü gönüllü askerler toplamıştır. Bu sivil orduda yer alan bazı kişiler binbaşı rütbesiyle görev yapmış, Şeyh Şerafettin AYDIN ve İbrahim-i Mekevi gibi isimlerin liderlik ettiği bu grup, Ruslara karşı büyük bir başarı elde ederek onları geri püskürtmüş ve Siirt'e girmelerini engellemiştir. Rusların geri çekilmesinde 17 Ekim Devrimi'nin de etkili olduğu ifade edilmektedir.

Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türkler Anadolu'ya yerleşmeye başlamış ve Büyük Selçuklu Devleti'nin isteği dışında küçük Türk devletçikleri kurulmuştur. Siirt yöresi Hasankeyf Artukluların yönetimindeydi. Artuklulara bağlı göçebe Türkmenler yöreye yerleşmiş, Artuklu beyleri ve askerleri kentlerde Türkleşmenin çekirdeğini oluşturmuşlardır. Beylerinin Alp, İnanç, Yağbu gibi Türk adlarını kullanmaları; Artuklularda Türkmen geleneğinin güçlülüğünü göstermektedir. Bağlı oymaklara "Ok gönderme" biçimindeki Orta Asya geleneği de Artuklarda sürmekteydi.
Şehrin ana eseri 1129'da, Bağdat'ta hükmeden Büyük Selçuklu Sultanı II. Mahmut tarafından inşa edilen Ulu Camii'dir. 1965 yılında restore edilmiştir.

Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Seferi ile Osmanlı topraklarına katılmıştır. Cumhuriyet dönemine kadar Bitlis sancağına bağlı olarak kalmıştır.

Siirt'teki cas evleri mimari mirasının bir parçasıdır.

Kaynak:

Siirt Valiliği 12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siirt Belediyesi 22 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Siirt YerelNET 20 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Theophrastos (Grekçe: Θεόφραστος; MÖ. 371, Midilli, Yunanistan - y. MÖ. 287, Atina, Yunanistan) botaniğin kurucusu olarak kabul edilen bilim insanı ve düşünürdür.
Hakkındaki biyografik bilgilerin çoğu Laertios Diogenes'in Theophrastos'un ölümünden dört yüz yıldan fazla bir süre sonra yazmış olduğu Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri kitabına dayanmaktadır.
Theophrastos Midilli adasında doğmuş, oradan Atina'ya geçerek çalışmalarını burada yürütmüştür. Aristoteles'in halefi olan Theophrastos, Aristoteles'in ölümünden sonra Peripatetik Okul'un başına geçmiştir. Onun gibi sistemci olmaktan ziyade bir gözlemci ve koleksiyoncu olarak bilinir. Daha çok botanik dalında önemli saptamalar yapan bir doğabilimci olan Theophrastos, felsefeci kimliği ve çok geniş morfoloji bilgisi sayesinde 500'e yakın bitkinin morfolojik özelliklerini, birçoğunu da resmederek ortaya koymuş, Atina'da bir botanik bahçesinde tıbbi bitkileri yetiştirmiştir. Aristoteles'in hayvanlar dünyasıyla ilgili sınıflamasını, bitkileri de kapsayacak şekilde genişletmiştir.
Theophrastos, hipotetik ve ayrık tasımların formüllerini de vererek, mantık alanına da önemli katkılar yapmış olduğu için, bir yandan da Stoacı ve Epikürosçuluğa çıkan yolu hazırlamış biri olarak görülür.

Theophrastos bitkilerin dış görünüşüne bakarak ot, çalı ve yarı çalı kavramlarını ortaya atmıştır. Botanikte kullandığı bazı terimler (vessel = kanal, karpos = meyve vb.) hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Theophrastos bitkileri tek çenekli (monokotiledon) ve çift çenekli (dikotiledon) olarak ayırmıştır. Çiçeklerin tozlaşma biyolojisinde erkek ve dişi bireylerin bir araya gelmeden tozlaşmanın oluşamayacağını söylemiştir.
Myra şehrinde bir zehirli hayvanın ısırığıyla ölmüştür.

De Causis Plantarum (Bitkiler Üzerinde İncelemeler) (9 cilt)
De Historia Plantarum (Bitkilerin Tarihi Hakkında) (2 cilt)

Türk Patent ve Marka Kurumu, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'na bağlı, özel bütçeli, bağımsız yasal bir kuruluştur. TÜRKPATENT, Türkiye'nin teknolojik gelişimine katkıda bulunmak, memleket genelinde serbest rekabet ortamını sağlamak, araştırma geliştirme hareketlerinin ilerlemesini mümkün kılmak üzere; kanunla düzenlenmiş patent, marka ve endüstriyel mülkiyet haklarının oluşması, korunması ve bu haklara ilişkin yurt içi, yurt dışı bilgi ve belgeleri kamu yararına sunmak gibi bir gayeye sahiptir.
Eski adı Türk Patent Enstitüsü iken 10 Ocak 2017 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'yla adı Türk Patent ve Marka Kurumu ve kısaltması ise TÜRKPATENT olarak düzenlenmiştir.
01 Ocak 2020 tarihi itibarıyla tüm işlemlerini EPATS isimli bir sistem üzerinden yapmaya başlamıştır. Sistem e-devlet entegrasyonu ile çalışmaktadır.

Yönetim Kurulu
Danışma Kurulu
Başkanlık
Yeniden İnceleme, Değerlendirme Kurulu
Ana Hizmet Birimleri
Yardımcı Hizmet Birimleri
Danışma Birimleri

Coğrafi işaret

Türk Patent ve Marka Kurumu resmi web sitesi 25 Ocak 1999 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yaprak döken bitkiler, ağaçlar, çalılar ve çok yıllık otsu bitkiler dahil olmak üzere yılın bir bölümünde tüm yapraklarını kaybeden bitkiler. Yaprak kaybı, ılıman veya kutup iklimlerinde sonbahar ve kışla aynı zamana denk gelir, ancak tropikal, subtropikal ve kurak bölgeler dahil olmak üzere dünyanın diğer bölgelerinde bitkiler yapraklarını yağışın az olduğu kuru sezonda dökerler.
Yaprak dökmeyen bitkiler, yapraklarını farklı zamanlarda dökerek yıl boyunca yapraklı ve yeşil bir görünüme sahiptirler ve yaprak dökenlere zıtlık oluştururlar. Arada bulunan bitkiler yarı yaprak döken olarak adlandırılabilir; bu bitkiler yeni büyüme başladığında eski yapraklarını kaybederler.
Pek çok yaprak döken bitki, tozlaşmanın etkinliğini artırdığı için yapraksız oldukları dönemde çiçek açar. Yaprakların olmaması, rüzgarla tozlaşan bitkiler için polenin rüzgarda seyahatini iyileştirir ve böcekle tozlanan bitkilerde çiçeklerin böceklere görünürlüğünü artırır. Bu strateji risksiz değildir, çünkü çiçekler dondan zarar görebilir veya kurak bölgelerde bitki üzerinde su stresi ile sonuçlanabilir.

Yaprak dökmenin, her dem yeşil olmaya kıyasla avantajları ve dezavantajları vardır. Yaprak döken bitkiler suyu korumak veya kışın hava koşullarından daha iyi korunmak için yapraklarını dökerler, ancak bu bir sonraki uygun büyüme mevsiminde yeni yapraklar üretmek zorunda olmaları anlamına gelir ve yaprak dökmeyenlerin buna kaynak harcamasına gerek yoktur. Buna karşın yaprak dökmeyen bitkiler kış aylarında daha fazla su kaybına uğrarlar ve özellikle küçük olduklarında daha fazla av baskısı yaşayabilirler. Yaprak döken ağaçlar, yapraksız olduklarında buz fırtınalarında çok daha az dal ve gövde kırılması yaşarlar ve soğuk kış günlerinde sıvı su mevcudiyetindeki azalma nedeniyle su kaybını azaltılır. Kışın yaprak kaybetmek böceklerin neden olduğu zararı da azaltabilir; yaprakları onarmak ve işlevsel tutmak, döküp yeniden büyütmekten daha maliyetli olabilir.

Her dem yeşil

 Wikimedia Commons'ta Yaprak döken bitkiler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çam fıstığı (Güner içi), fıstık çamının (Pinus pinea) kozalaklarından çıkarılan sert kabukların kırılması sonucu elde edilen ve besin değeri oldukça yüksek bir besin maddesidir. Bütün Akdeniz ülkelerinden yetişen bu ağaç şemsiye görünümünde 20 metreye boylanabilen geniş tepeli bir çam türüdür. Kozalak üretimi 20 yaşından sonra başlar.
Yenilebilir ve yüksek ticari değeri olan bir tohumdur. Türkiye'de Aydın, Muğla ile İzmir illerinde üretimi yaygın olarak yapılmaktadır. Aydın iline bağlı Koçarlı ilçesinde Türkiye'deki ortalama çam fıstığı üretiminin %50'si yapılmaktadır. Koçarlı ilçesinde geleneksel olarak her yıl çam fıstığı festivalleri düzenlenmektedir. Ayrıca Aydın'da ilçe ve kırsal köylerinde birden fazla çam fıstığı işleme tesisleri bulunmaktadır. İzmir ilinin Bergama ilçesinde de çam fıstığı üretimi yapılmaktadır. Fakat son zamanlarda çam ağaçlarında oluşan hastalıklardan ve iklim değişikliğinden dolayı üretim ve verim düşmüştür.
Türk mutfağında pilav, dolma ve helva malzemesi olarak kullanılır.

Fıstık çamının kozalakları olgunlaşınca ağaçtan bir sopa yardımıyla düşürülür; güneş alan bir yerde serilir. Kozalaklar sıcağın yardımıyla açılarak içindeki tohumlar dışarı çıkarılır. Tohumlar suda yumuşatılarak içindeki fıstığın ayrılması sağlanır. Tohumu kaplayan ince zar temizlenir. Son olarak fıstık kurutulur ve çuvallanıp satışa hazır hale getirilir.

Türkiye'de çam fıstığı Türk Standartları Enstitüsü tarafından 3 tipe ayrılmıştır.

Kozak tipi, yumuşak, iri ve dolgun gövdeli
Aydın tipi, iri-ufak ve az dolgun gövdeli
Maraş tipi, uzun ince ve gevrek

Fıstık çamı dışında dünyada bazı Pinus cinsi üyelerinden de çam fıstığı elde edilmektedir. Asya'da iki çam türünden geniş ölçüde fıstık çamı hasat edilir, Kuzeydoğu Asya'da Kore çamı (Pinus koraiensis) ve Batı Himalaya'daki Chilgoza çamı (Pinus gerardiana). Diğer dört tür ise az miktarda üretilir bunlar: Sibirya çamı (Pinus sibirica), Japon fıstık çamı (Pinus pumila), Çin beyazçamı (Pinus armandii) ve Bunge çamı (Pinus bungeana).
Kuzey Amerika'da üç ana tür; Kolorado çamı (Pinus edulis), tek yapraklı çam (Pinus monophylla) ve Meksika çamı (Pinus cembroides) sıklıkla çam fıstığı üretimi için yetiştirilir. diğer bilinen türler Sabin çamı (Pinus sabineana) Torrey çamı (Pinus torreyana) ve şeker çamı (Pinus lambertiana).

İki evcikli (Dioecious veya Dioecy) bir bitki üzerinde yalnızca tek bir cinsiyete ait çiçeklerin bulunması halidir. Bu tür bitkilerde erkek ve dişi çiçekler farklı tür bitkilerde bulunur. Antep fıstığı, dut, hurma, incir, keçiboynuzu gibi meyve türleri; kavak, söğüt gibi ağaç türleri; bazı ıspanak, kuşkonmaz gibi sebzeler iki evcikli cinsiyet yapısına sahiptir. İki evcikli bitkiler yapıları gereği kendi başlarına tozlanarak çoğalamazlar, rüzgarı aracılığıyla tozlanan (anemophil) yapıya sahiplerdir. Tozlanmanın imkansız olduğu durumlarda tohum veya meyve oluşturma için farklı kalıtsal yapıdaki tozlayıcı bitkilere ihtiyaç duyulmaktadır.
Bitkinin rüzgarla gelen tozu tutması için erkek ve dişi organlarında yapısal değişiklikler meydana gelmiştir. Dişi organların tepe kısımları çiçektozunu yakalamak için farklılaşmış, çiçek örtüsü küçülmüş, tepecik kısmı ve yüzeyi büyümüştür. Erkek organları büyük ve polen sayısı oldukça fazladır. Çiçekleri gösterişli değildir. Taç yaprakları genellikle yoktur ve nektar salgılamazlar bu yüzden diğer çiçek türlerinin aksine arı, kelebek gibi hayvanları cezbederek tozlanma işlemini gerçekleştiremezler. Rüzgarla tozlanan bitki grubunun büyük bir kısmını tek evcikli bitkilerle beraber iki evcikli bitkiler oluşturur.
Bu bitki ürünün (genellikle ağaçların) fenotip olarak birbirlerine oldukça benzemeleri nedeniyle cinsiyet ayrımının yapılması için çiçeklerinin çıkması beklenir.

Şanlıurfa (eski adıyla: Ruha, Kürtçe: Riha, Arapça: الرها (El-Ruhâ)), halk arasındaki kısa adıyla Urfa veya eski çağlarda bilinen adıyla Edessa, Türkiye'nin Şanlıurfa ilinin merkezi olan şehirdir.
Yazları son derece sıcak ve kurak bir iklime sahip olan şehir, kışı serin ve nemli geçirir. İlin deniz seviyesinden yüksekliği 914 metredir. 2 milyonu aşkın nüfusuyla Güneydoğu Anadolu Bölgesinin en kalabalık şehri olan Şanlıurfa, aynı zamanda 2023 yılı itibarıyla 21,2 ortanca yaş ile Türkiye'nin en dinamik nüfusa sahip ilidir. Şehrin yaklaşık 12 km kuzeydoğusunda, MÖ 10.000 yılına ait olduğu düşünülen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe bulunmaktadır. Göbeklitepe'nin keşfi ile birlikte bu bölgenin, tarım devriminin gerçekleştiği ilk insan yerleşimleri ağının bir parçası olduğu ve köklü bir tarihi geçmişinin bulunduğu ispatlanmış oldu.
Halk hikâyelerinde ve dini inançlarda İbrahim Peygamber ve Kral Nemrud hikâyelerine konu olmuş olan, Peygamberler şehri ve kutsal şehir gibi tanımlamalarla anılmış olan şehrin Nemrud tarafından kurulduğuna inanılmıştır. MÖ 1. binyıldan başlayarak Asurlular, Medler, Ahamenişler (Persler), Makedonyalılar, Büyük İskender'in varislerinden biri olan Selevkoslar, Osroene Krallığı ve ardından Roma ile Bizans İmparatorluklarının hakimiyeti altında kalan bu şehir, Hristiyanlık tarihi açısından önemli bir yere sahip olup, Süryani kültürünün merkezi konumundaydı. Urfa, 7. yüzyılda Müslüman Araplar tarafından fethedildikten sonra bu özelliğini yavaş yavaş kaybetse de, ciddi bir Süryani ve Ermeni nüfus, 20. yüzyılın başlarına kadar şehirde varlığını korumuştur. 1516'da Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in Memlûk Devleti'ni Mercidâbık Muharebesi'nde yenmesiyle Osmanlı hakimiyeti altına giren şehir, 1919 yılında önce İngilizler ve ardından Fransızlar tarafından işgal edilene kadar kesintisiz 400 sene Osmanlı idaresinde kaldı. Şehir, 11 Nisan 1920'de işgalden kurtarıldı ve 20 Ekim 1921'de TBMM ve Fransız Hükûmeti arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile Türkiye'ye bırakıldı.
Cumhuriyetin ilanından sonra, 1924 yılında il haline getirildi. Urfa ilinin adı, 22 Haziran 1984 tarih ve 18439 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 3020 sayılı kanunla Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir. 2016 yılında, Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından şehre İstiklal Madalyası verilmiştir.
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) açıkladığı 2011 yılına ilişkin "Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları" dikkate alınarak Şanlıurfa, 12 Kasım 2012 tarihli ve 6360 sayılı kanun ile büyükşehir oldu.

Şehrin bilinen en eski adı Edessa olup İskender'in ölümünden sonra kurulan Helenistik krallıklardan Selevkoslar dönemine uzanmaktadır. Selevkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulmuştur. Edessa ismi Yunan dilinde “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Fakat Süryaniler, Yunanca olan bu ismi kullanmamış, Urhay'ı kullanmışlardır. Urfa kelimesinin de genellikle Süryanice Urhay'den (Orhai) geldiği ileri sürülmektedir. Bir başka görüş ise Yunanca Osrhoëne, Latince Orrpei'ye dayandığı yolundadır. Bu dillerdeki anlamı “kale” veya “pınar”dır. Osmanlı döneminde yazılı kaynaklar vasıtasıyla yaygınlaşan Ruha kullanımı şehrin Arapça adı olan Ruhâ'dan gelmiştir. 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı döneminde Ruha adı kullanılmış olup daha sonra muhtemelen halk dilinde Türkçe söylenişi kabul görerek Urfa’ya dönüşmüştür. 1984 yılında, Millî Mücadele dönemindeki önemine işaret etmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla şehre Şanlıurfa adı verilmiştir. Kurtuluş Savaşında gösterdiği başarının hatırasından dolayı 1984 yılında "Şanlı" unvanını almıştır.

Son yıllarda Şanlıurfa'da birbiri ardına ortaya çıkartılan arkeolojik bulgularla insanlık tarihine ilişkin önemli bilgiler elde edilmiştir. 1993 yılında şehir merkezinin altında bugünkü Balıklıgöl'ün kuzeyinde yapılan bir keşif sonucu bulunan Urfa Adamı olarak adlandırılan insan şeklindeki tarih öncesi heykel ile Urfa şehir merkezinde insan yerleşiminin tarihinin MÖ. 9500'e Neolitik Döneme kadar uzandığı görülmüştür. 1997'de Şanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 22 km kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında Göbeklitepe Höyüğü'nde yapılan kazılarda elde edilen bulgularda ise, insanlığın en eski tapınaklarından biri ortaya çıkarılmıştır. Yüksek boyda karşılıklı olarak yerleştirilmiş dikilitaşların üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir. Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapıların tarım ve hayvancılığa yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Göbekli Tepe, çevredeki oldukça gelişmiş ve derinlik kazanmış bir inanç sistemine sahip olan avcı-toplayıcı gruplar açısından önemli bir kült merkezidir. Bu durumda bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'ın A evresine (MÖ 9.600-7.300), yani günümüzden en azından 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir. Göbekli Tepe'nin bir kült merkezi olarak kullanımının MÖ 8 bin dolaylarına kadar devam ettiği ve bu tarihlerden sonra terk edildiği, başka veya benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır.

Kitâb-ı Mukaddes geleneği İbrahim'in memleketi olarak Kuzey Mezopotamya'yı, yani Güneydoğu Anadolu'ya tekabül eden bölgeyi gösterir. İbrahim ve ailesinin anayurdunun, içinde Harran'ın da bulunduğu bu bölge olduğu kabul edilmektedir. Ancak İbrahim peygamberin yaşadığı dönem tam olarak bilinmemektedir. Araştırmacılar, Tevrat'ta nakledilen hayat hikâyesinin çeşitli metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulduğunu söyler. İbrahim'in ateşe atılması ve yanmaktan mucizevi şekilde kurtulması hadisesi ise Yahudi Kutsal Kitabı Tanah'ta yer almamakla birlikte Kitab-ı Mukaddes dışı Yahudi literatüründe ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır.
MÖ 722 yılında Asur Kralı II. Sargon'un, İsrail devletini istila ederek Yahudileri Mezopotamya'ya sürmesiyle bölge ilk kez bir Yahudi topluluğu ile tanışmış oldu. Babil kralı Keldânîler'in hükümdarı Nebukadnezar'ın MÖ 586 yılında Kudüs'ü ele geçirerek şehir ile birlikte Süleyman Mabedini de yıkıp Yahuda Krallığı'nı ortadan kaldırarak Yahudileri bölgeden sürmesi neticesinde tüm Mezopotamya'da önemli bir Yahudi nüfus ortaya çıkmıştı. Tarihe Babil Sürgünü olarak geçen bu hadisenin bir sonucu olarak Mezopotamya kentlerinde Yahudi kolonileri kurulmuştu. MÖ 539'da Perslerin, Keldânîlerin hakimiyetine son vererek Babil İmparatorluğunu ortadan kaldırması neticesinde Harran Perslerin eline geçti. Pers Kralı I. Darius Yahudilerin sürgününe son vererek ülkelerine gitmelerine müsaade etse de Yahudilerin bir kısmı Mezopotamya ve Harran'da kalmaya devam ettiler. Bu dönemde Harran'da da güçlü bir Yahudi kolonisi vardı. Şehirdeki Yahudi nüfusun varlığı, Kitâb-ı Mukaddes'de şehrin adının geçmesiyle kendini göstermiştir. Tevrat'ta İbrahim'le ilgili bilgilerin işte bu Bâbil esareti devrine ait rivayetler olduğu ileri sürülmektedir. Talmud metinlerinde Nemrud’un, İbrahim’i ateşe atan ve bütün insanları Tanrı’ya isyana teşvik eden kötü yönetici olduğu üzerinde durulur.

Harran'ın 45 km kuzeyinde bu günkü Urfa şehir merkezini oluşturan alanda, tarihi verilere göre Büyük İskender'in ölümünden sonra kurulan Helenistik krallıklardan Selevkos İmparatorluğu döneminde Edessa şehri kurulmuştur. Dönemin Yunanca ve Latince kaynaklarda şehrin adı Edessa olarak geçerken şehrin yerli halkının da dili olan Süryanice kaynaklarda Urhay olarak geçmektedir. Selevkoslar'ın MÖ 132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkılması üzerine Urfa'da bu tarihten itibaren Osroene ismi ile bir bağımsız bir krallık kuruldu. Osroene Krallığı, Urfa'da kurulan ilk bağımsız krallıktır ve MS 244 yılına kadar hüküm sürmüştür. Başkenti Edessa yani Urfa olan Osroene krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de denilmiştir.
Tarihi kayıtlarda ve Abgar efsanesinde, Kral V. Abgar Ukkama'nın ilk Hristiyan kral olduğu ve Edessa'da hüküm sürdüğü, İsa Peygamber'in tebliğinden hemen sonra bu dini kabul ettiği ve kendi halkına da benimsettiği belirtilir. Cüzzam hastalığına yakalanan ve bu nedenle oldukça acı çeken V. Abgar'ın, İsa Peygamber'in gönderdiği mucizevi mendil sayesinde iyileştiği rivayet edilmektedir. 2016 yılında Şanlıurfa'nın Balıklıgöl yerleşkesi civarında yürütülen "Kale Eteği Projesi" kapsamındaki kazı çalışmalarında Abgar Krallığı dönemine ait olduğu tahmin edilen Süryanice yazıtlar ve ince işlemelerin yer aldığı bir taban mozaiği bulunmuştur. Osroene Krallığı devrine ait Şanlıurfa'daki tarihî eserlerin en kıymetlisi Kale'deki çifte sütundur. Halk tarafından bu sütunlara mancınık denilmektedir. Bu sütunlar Osroene krallarından Eftuha tarafından eşi Şalmet adına dikilmiştir.
Kentte, Yunan-Roma üslubunda bezenmiş 30 civarında renkli taban mozaiği, kent içinde ve civarında bulunmuş Süryânice kitabeler ve kaya mezarları Osroene Krallığı dönemine aittir. Bu mozaiklerin büyük bir kısmı yurt dışına kaçırılmış, bir kısmı da bazı müzelerde sergilenmektedir. Bu mozaiklerden en önemlisi, Antik Yunan'da müzik ve şiirle özdeşleştirilen Orpheus'un lir çaldığı ve onun etrafına toplanan çeşitli hayvanların müziği dinlerken tasvir edildiği MS 194 tarihli, 1.64-1.52 m. boyutlarındaki mozaiktir. Mozaik 1980'li yıllarda ABD'ye götürülmüştür. Ancak daha sonra ABD'de Dallas Sanat Müzesi'nde tespit edilince 2015 yılında Urfa'ya iade edilmiştir. Osroene Krallığı döneminde Urfa'da ilmi, edebi bilhassa felsefi çalışmalara önem verilmiştir. Süryaniler ilk edebi ve felsefi çalışmaları MS 2. yüzyılda yapmışlardır. Süryani yazısının doğduğu kent Urfa'dır. 2. yüzyıldan itibaren Hristiyanlık tesiri altında gelişen "Süryani Edebiyatı" doğmuştur. İncil, Yunancadan Süryânice'ye ilk defa bu dönemde Urfa'da çevrilmiş

Glafkos İoannu Kliridis (Yunan: Γλαύκος Ιωάννου Κληρίδης, 24 Nisan 1919, Lefkoşa - 15 Kasım 2013, Lefkoşa), Kıbrıs Cumhuriyeti siyasetçisi ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin dördüncü cumhurbaşkanıdır.
Kliridis, avukat ve devlet adamı olan İoannis Kliridis'in en büyük oğludur.
II. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık Hava Kuvvetleri'nde görev yapmıştır. 1942 yılında uçağı Almanya üzerinde düşürülmüş ve esir alınmıştır. Savaş bitene kadar esir olarak tutulmuştur.
Savaştan sonra King's College London'da hukuk okumuş ve Kıbrıs'ta çalışmaya başlamıştır. EOKA örgütünün bir üyesidir. Bu örgütle beraber Kıbrıs'ın Birleşik Krallık hakimiyetinde kurtulması için "Hypereides" takma adıyla mücadele vermiştir. Bu süreçte Birleşik Krallık askerleri tarafından tutuklanan EOKA üyelerinin avukatlığını yapmıştır.
1959'da Londra'da yapılan Kıbrıs konulu konferansa adalet bakanı olarak katılmış ve 1960'ta bu süreç sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığını kazanmıştır. Aynı zamanda Kıbrıs Rumlarının liderliğini yapmıştır. 1960'ta onu ileride devlet başkanı olarak seçecek olan Kıbrıs Temsilciler Meclisi'ne seçilmiştir.
1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız olduktan sonra Kliridis büyük güç kazanmış ve Birleşik Demokratlar'ın bir üyesi olmuştur. 20 Temmuz 1974'te Türkiye tarafından yapılan harekâtdan sonra geçici olarak devlet başkanlığı görevlerini devralmış, 16 Temmuz 1974 tarihinde askerî darbe ile devrilen III. Makarios'a 7 Aralıkta yetkileri geri vermiştir.
Daha sonra 1993-2003 yılları arasında arka arkaya iki defa devlet başkanı seçilmiştir. En son 2003 yılında Tasos Papadopulos tarafından geride bırakılarak bu görevi devretmiştir. Siyasi hayatını bitirdikten sonra 20. Yüzyılda Kıbrıs Tarihi adlı kitabını yayınlamıştır.
15 Kasım 2013 tarihinde tedavi gördüğü Lefkoşa'daki Evangelistria Hastanesi'nde öldü. 19 Kasım 2013 tarihinde Güney Lefkoşa'daki Aya Sofya kilisesinde düzenlenen cenaze töreninin ardından toprağa verildi.

(Başpiskopos) III. Makarios (Yunanca: Μακάριος Γ') asıl adı Mihail Hristodulu Muskos (Yunanca: Μιχαήλ Χριστοδούλου Μούσκος) veya III. Makaryos (d. 13 Ağustos 1913, Panaya - ö. 3 Ağustos 1977, Lefkoşa), Kıbrıs Ortodoks Kilisesi başpiskoposu ve bağımsız Güney Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleşmesi amacıyla başlatılan Enosis hareketinin önderleri arasında yer almıştır.

Yoksul bir çobanın oğluydu. Kıbrıs'ta, Atina Üniversitesi'nde, sonra da Boston Üniversitesi İlahiyat Okulu'nda öğrenim gördü. 1946'da papazlığa atandı. 1948'de Kition (Larnaka) piskoposu, 18 Ekim 1950'de başpiskopos oldu.
Osmanlı egemenliği döneminde Rum Ortodoks topluluğunun yöneticisi sıfatını taşıyan Kıbrıs başpiskoposları, düzenin sağlanmasından ve halkın sorunlarının giderilmesinden sorumlu kişiler olarak önemli siyasi roller üstlenmişlerdi. Başpiskopos olduktan sonra Enosis hareketiyle özdeşleşmeye başladı. İngiliz hükûmetinin Kıbrıs'a özerklik ya da Uluslar Topluluğu üyesi statüsü verilmesi yolundaki önerilerine olduğu kadar, Türkiye'nin adayı taksim etme yolundaki isteklerine de karşı çıktı. Şubat 1954'te Yunan başbakanı Aleksandros Papagos ile görüşerek Enosis için Yunanistan'ın desteğini sağladı. Kısa bir süre sonra Albay Yeoryos Grivas'ın EOKA'yı kurarak başlattığı silahlı eylemleri perde arkasından yönetmekle suçlanırken, siyasi pazarlığı da sürdürerek 1955-56 yıllarında İngiliz valiyle bir dizi görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine Mart 1956'da ayaklanma kışkırtıcılığıyla suçlanarak tutuklandı ve Seyşeller'e sürgüne gönderildi. Ardından EOKA'nın silahlı eylemleri hızla tırmandı. Adaya dönmesine izin verildi. Şubat 1959'da Enosis isteğinden vazgeçerek uzlaşmaya yanaştı. Sonuçta 13 Aralık 1959'da bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanlığına seçildi. Yardımcılığına ise Türk toplumundan Fazıl Küçük getirildi.
Kısa bir süre sonra anayasanın değiştirilmesi yolundaki isteklerini gündeme getirdi. Aralık 1963'te başlayan Türklere yönelik saldırılar, iki toplum arasındaki çatışmalar ve Yunanistan ile Türkiye'nin sürekli müdahaleleri, yönetimini büyük güçlüklerle karşı karşıya getirdi. Önceleri yalnızca Rum çıkarlarını savunduysa da daha sonra amacının iki toplumu bütünleştirmek olduğunu ileri sürdü. Aralık 1967'de Türk toplumunun merkezi yönetimin yetkisi dışında kalan işleri yürütmek için oluşturduğu Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi'yle görüşmek zorunda kaldı. Toplumlar arası anlaşmazlıklar sürerken, Şubat 1968'de ikinci bir dönem için yeniden cumhurbaşkanı seçildi. Anlaşmazlıklara son vermek için başlayan toplumlar arası görüşmeler iki toplumun ayrı yetkileri konusunda çıkmaza girdi. 1972 ve 1973'te Kıbrıs'taki piskoposlar tarafından istifaya çağrıldı. Ama 1973 yılında tek aday olarak girdiği seçimlerde üçüncü kez cumhurbaşkanlığına seçildi.

Temmuz 1974'te Kıbrıs Rum Milli Muhafız Birliği'ne bağlı birlikler, Enosis'i gerçekleştirmek amacıyla Yunanistan'daki cunta yönetiminin planladığı bir darbe düzenledi. Önce Malta'ya, ardından Londra'ya kaçtı. Darbeden birkaç gün sonra, Birleşmiş Milletler genel kurulunda yaptığı konuşmada, Kıbrıs'taki darbeyi Yunan cuntasının yaptığını, garantör ülkeler olan Türkiye ve İngiltere'nin adaya müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Türkiye Kıbrıs'a askeri bir müdahalede bulunarak adanın kuzeyinde ayrı bir Türk devletinin kurulmasını sağladı. Yunanistan'daki askerî cuntanın düşmesinden sonra Aralık 1974'te Kıbrıs'a döndü. Adanın bölünmemesine yönelik çabalarından bir sonuç alamadan öldü.

TRT 1'de yayınlanan Bir Zamanlar Kıbrıs/Kıbrıs: Zafere Doğru dizisinde kendisini Emre Törün canlandırmıştır.

Kan Sesi  veya Kıbrıslı Türkler'e Barbarlıklar ve Madalyonun Öteki Yüzü (Yunanca: Φωνή αίματος; İngilizce: Voice of Blood), 1974'te Kıbrıs Harekâtı sırasında EOKA-B tarafından Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde çoğu kadın ve çocuk 126 Kıbrıslı Türk'ün öldürülmesini anlatan Kıbrıslı Rum asıllı İskoç yazar Antonis "Tony" Angastiniyotis'e ait belgesel.

Belgesel, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükûmetine bağlı olan Bayrak Radyo Televizyon Kurumu'nun BRT kanalında yayınlandı. Belgesel içeriğini aynı zamanda kitap olarak yayımlandı. Antonis Angastiniotis konu hakkında şöyle konuştu; Bana tekrar tekrar eski yaraları niye deştiğim ve geçmişi niye unutulmaya terk etmediğim soruluyor. Yanıt son derece basittir. 40 senedir bu Ada’da yaşadığım hâlde ancak geçen yıl gerçeklerin diğer yarısını keşfetmeye başlamış birisi olarak her bulduğum gerçek ruhumda derin yaralar açıyor...
Ayrıca Aralık 2004 tarihinde Kıbrıs Türk Kültür Derneği'nin İstanbul Şubesi, Şişli'deki şube binasında 1963-1964 Kıbrıs olayları nedeniyle basın toplantısı düzenledikten sonra belgesel katılımcılar tarafından izlendi.

Muratağa, Sandallar ve Atlılar Katliamı
Kıbrıslı Türkler’e Barbarlıklar ve Madalyonun Öteki Yüzü (kitap)

(İngilizce) Tony Angastiniotis resmî web sitesi
(Yunanca) Google Video: Voice of Blood (Kan Sesi)
(Yunanca) Google Video: Voice of Blood II: Searching for Selden

Kıbrıs Harekâtı (TSK kod adı: "Atilla Harekâtı", Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde "Kıbrıs Barış Harekâtı", Yunanca: Τουρκική εισβολή στην Κύπρο) 20 Temmuz 1974'te Başbakan Bülent Ecevit’in emriyle  Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs'ta başlattığı askerî harekât. Harekâtın ilk ayağı Yunanistan hükûmetinin desteğiyle yapılan 15 Temmuz 1974 darbesinin ardından düzenlendi. 14 Ağustos günü başlatılan ikinci harekâtla -Kuzey Lefkoşa da dâhil olmak üzere- adanın yüzde 37'sinin Türk kontrolüne geçmesiyle sonuçlandı. 140 bin ila 200 bin Rum, adanın kuzeyinden; 42 bin ila 65 bin Türk, adanın güneyinden göçmen oldu.
Türkiye Cumhuriyeti; harekâtın, Zürih ve Londra Antlaşması'nın  4. maddesine istinaden düzenlendiğini savunmaktadır. Fakat Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi bu harekâtı işgal olarak değerlendirmektedir.
20 Temmuz 1974 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararında "Uluslararası güvenlik ve barış için ciddi tehlikeye yol açan ve bölge üzerinde olağanüstü infiale müsait bir ortam yarattığından Birleşmiş Milletler ciddi bir endişe duymaktadır. Tüm devletlerin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğüne saygı duyması gerekir. Yabancı askerî müdahaleye derhâl son verilmelidir." diyerek harekâta karşı olduğunu belirtti ve ateşkese çağırdı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 11 Mayıs 1984 tarihindeki 550 sayılı kararında ise durumu "işgal" olarak niteledi.
Avrupa Konseyi Parlamentler Meclisi, 29 Temmuz 1974 tarihli 573 sayılı kararında birinci harekâtın uluslararası antlaşmalar çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti. Birinci harekâtın antlaşmalar çerçevesinde yasal bir müdahale olarak değerlendirilmesi mümkündür ancak belli bir bölgede kontrol kurulmasını sağlayan ikinci harekât bu kapsamda değerlendirilmemektedir. Uluslararası kuruluş kararlarının çoğu, oluşan durumu "yasa dışı istila" olarak tanımlamaktadır.

Türkler ile Rumlar arasında ilk olaylar, Osmanlı İmparatorluğu'nun adayı 1878 senesinde elli yıl olmak üzere kiralama antlaşmasıyla Birleşik Krallık'a bırakmasından sonra 1920'de kiralama süresinin dolmasına sekiz yıl kala başladı. Bu olaylar sadece siyasi kavgalar olmakla birlikte silahlı çatışmalar şeklinde olmamıştır. 1920 yılında Rumların, İngiltere'nin onayını almadan Yunanistan'a katılma plebisiti yapmak istemesi ve Birleşik Krallık yönetiminin buna izin vermemesi, Rumların önce Birleşik Krallık'ı adadan çıkarmaya yoğunlaşmasına sebep oldu. 1950'lerin sonuna kadar süren bağımsızlık hareketi, 1960 yılında uluslararası anlaşmalara dayanan bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasının yolunu açtı. Rumlar, Birleşik Krallık'ın adadan çekilmesiyle Türklerle birlikte ortak devlete razı olmadılar. Kıbrıs'ın tüm yönetimine kendileri el koyma yoluna gittiler, uluslararası anlaşmaları ve anayasayı çiğneyerek Türklere saldırılarda bulunmaya başladılar.

Zürih ve Londra Antlaşması, 11 Şubat 1959 tarihinde Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan devletleri; Kıbrıs'taki Rum ve Türk toplumları arasında imzalanan, bağımsız bir devlet olarak Kıbrıs halklarının durumunu belirleyen ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nı onaylayan antlaşmadır. Rum tarafını Başpiskopos Makarios, Türk tarafını ise Fazıl Küçük temsil etmekteydi.
Bunu takip eden 19 Şubat 1959 tarihli Londra Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olarak 16 Ağustos 1960 tarihinde kurulması sağlanmış oldu.

Kıbrıs'taki İngiliz egemenliği, 1960 yılına kadar adanın Londra-Zürih anlaşmaları uyarınca bağımsız bir devlet ilan edilmesine kadar sürdü. Anlaşma, cumhuriyetin iki gönülsüz topluluk arasında gerekli bir uzlaşma olarak görülmesine rağmen Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplulukları açısından Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temelini oluşturdu.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960 Anayasası, uygulamada yaşanan sorunlar sebebiyle yalnızca üç yıl geçerli kaldı. Kıbrıslı Rumlar, 1958'de İngilizlerin izin verdiği, 1960 anlaşmalarında ise incelemeye tabi tutulan ayrı Kıbrıslı Türk belediye meclislerine son vermek istedi. Kıbrıslı Rumların birçoğu belediyelerin taksim yolunda ilk aşamayı oluşturacağından korkmaktaydı. Kıbrıslı Rumlar, enosis (Yunanistan ile birleşme) isterken Kıbrıslı Türkler de adanın Yunanistan ve Türkiye arasında bölünmesini yani taksimi istemekteydi.
Kıbrıslı Rum toplumu içindeki öfke, Kıbrıslı Türklere nüfus kayıtlarının öngördüğünden daha fazla devlet makamı verilmesi sebebiyle artmaktaydı. Nüfusun %18,3'ünü oluşturan Kıbrıs Türk topluluğuna kamudaki işlerin %30'u anayasa ile tahsis edilmişti. Ek olarak başkan yardımcılığı pozisyonu Türk nüfusuna ayrılmıştı ve hem başkan hem de başkan yardımcısı önemli konular üzerinde veto yetkisine sahipti.

Aralık 1963'te Cumhurbaşkanı Makarios, hükûmetin Kıbrıslı Türk yasa koyucular tarafından engellenmesinden sonra on üç anayasa değişikliği önerdi. Bu açmazlarından bıkan ve anayasanın enosisi engellediğine inanan Kıbrıslı Rumlar, 1960 Anayasası altında Kıbrıslı Türklere verilen hakların çok geniş olduğuna inanıyordu ve Akritas Planı'nı tasarlamıştı. Plan, anayasada Kıbrıslı Rumlar lehine reform yapmaya, uluslararası toplumu değişikliklerin doğruluğu konusunda ikna etmeye ve planı kabul etmemeleri durumunda birkaç gün içinde Kıbrıslı Türkleri şiddetle bastırmaya yönelikti. Anayasa değişiklikleri ile Türk toplumu, hükûmetteki etnik kotaları ayarlamak ve cumhurbaşkanı ile cumhurbaşkanı yardımcısının veto yetkisini iptal etmek de dâhil olmak üzere, azınlık olarak konumlarından vazgeçmiş olacaktı. Bu değişiklikler, Türk tarafınca reddedildi ve Türk temsilcisi hükûmeti terk etti ancak bu terk edişin protesto mu yoksa ulusal muhafızların zoruyla mı olduğu konusunda anlaşmazlık bulunmaktadır. 1960 yılında anayasa dağıldı ve 21 Aralık 1963'te Kıbrıs Rum polisinin de rol oynadığı ve iki Kıbrıslı Türk'ün öldürüldüğü Kanlı Noel gibi toplumsal şiddet olayları yaşandı. Kıbrıs'ın bağımsızlığını sağlayan Zürih ve Londra Antlaşmaları'nın garantörleri olan Türkiye, İngiltere ve Yunanistan; adaya General Peter Young komutasındaki bir NATO gücü göndermek istedi.
Hem Başkan Makarios hem de Başkan Yardımcısı Dr. Küçük barış çağrısında bulundular ancak bunlar göz ardı edildi. Bu arada şiddetin alevlendiği bir hafta içinde, Türk ordusu birlikleri kışlalarından çıkmış ve adadaki en stratejik pozisyon olan Lefkoşa-Girne yolunda pozisyon aldı. Türk ordusu bu yolun kontrolünü 1974 yılına kadar elinde tuttu. Bu yol, Kıbrıs Barış Harekâtı esnasında önemli rol oynadı. 1963'ten Kıbrıs Barış Harekâtı'nın tarihi olan 20 Temmuz 1974'e kadar arasındaki dönemde yolu kullanmak isteyen Kıbrıslı Rumlara BM konvoylarının eşlik etmesi gerekmekteydi.
Lefkoşa'nın kuzey banliyölerinde -kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere- 700 Türk rehin alındı. Şiddet olayları, 364 Türk ve 174 Kıbrıslı Rum'un ölmesine, 109 Kıbrıslı Türk veya karma köyün yıkılmasına ve 25.000-30.000 Kıbrıslı Türk'ün yerinden olmasına neden oldu. İngiliz Daily Telegraph olayları daha sonra "anti-Türk pogrom" olarak nitelendirdi.
Olayların ardından Türkiye bir kez daha taksim fikrini öne çıkarttı. Özellikle Kıbrıslı Türk mücahidlerin kontrolü altındaki bölgelerdeki yoğun çatışmalar ve anayasanın başarısızlığı, olası bir Türk müdahalesinin gerekçesi olarak öne çıkmaktaydı. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964 tarihli ünlü mektubunda, ABD'nin olası bir istilaya karşı olduğunu ve Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesinin Sovyetler Birliği ile bir çatışmaya neden olması durumunda ABD'nin yardım etmeyeceğini belirtti. Bir ay sonra ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk tarafından hazırlanan bir plan çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye ile müzakereler başladı.
Kriz, Kıbrıslı Türklerin ada yönetimine katılımının sona ermesine ve yönetimin meşruiyetini yitirdiğini iddia etmeleriyle sonuçlandı. Bu olayın niteliği hâlâ tartışmalıdır. Bazı bölgelerde Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerin seyahat etmelerini ve hükûmet binalarına girmelerini engellerken bazı Türkler, Kıbrıs Türk yönetiminin çağrılarına uyarak geri çekilmeyi reddetti ve Ulusal Muhafızlar tarafından engellenen, doğrudan Türkiye tarafından desteklenen Rumlarla çevrili alanlarda yaşamaya başladılar. Cumhuriyetin yapısı tek taraflı olarak Makarios tarafından değiştirildi ve Lefkoşa, UNFICYP birliklerinin konuşlandırılmasıyla Yeşil Hat ile bölündü. Türklerin seyahatleri ve temel ihtiyaçlara erişimi Rum kuvvetleri tarafından daha da kısıtlandı.
Kıbrıslı Türklerin daha fazla seyahat özgürlüğü için bastırması ile 1967'de yeniden çatışmalar başladı. Daha önce olduğu gibi, Türkiye'nin Kıbrıs Türklerini olası etnik temizliğe karşı korumak için adaya müdahale edeceği tehdidine dek de durum çözülmedi. Türkiye'nin tehdidinin ardından Yunanistan'ın bazı askerî birliklerinin adadan uzaklaştırması, EOKA lideri Georgios Grivas'ın Kıbrıs'tan ayrılması ve Kıbrıs Hükûmetinin Türk nüfuslarının kaynaklarına erişimde bazı kısıtlamaları kaldırması için bir uzlaşmaya varıldı.

Kıbrıs'ta bir darbe yapıldığı haberi, Lefkoşa'da bulunan Türk Büyükelçiliğinin gönderdiği şifreli mesajla 15 Temmuz 1974 sabahı Türk Dışişleri tarafından öğrenildi. Kıbrıs'taki durumun Türkiye'nin bir askerî müdahalesini gerektirecek kadar ciddi olduğu değerlendirmesini yapan Türk Hükûmeti, 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti Garanti Antlaşması'nın garantör devlet olarak Türkiye'ye verdiği müdahale hakkını kullanmadan önce diğer bir garantör devlet olan İngiltere'nin yetkilileriyle görüşerek birlikte hareket etmek üzere girişimde bulundu. İngiltere kabul etmezse Türkiye'nin yalnız başına hareket etmesi, görüşmeler sırasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin hazırlık yapması kararlaştırıldı.
Dışişleri yetkilileri, bu düşünce ve planlarını 16 Temmuz'da İngiltere ve ABD'nin Ankara büyükelçiliklerine bildirdi. 16 Temmuz 1974'te muhalefet partilerinin başkanlarıyla da üç saate yakın bir toplantı yapan başbakan Bülent Ecevit, ertesi gün konuyu müzakere için Londra'ya gitti.
Türkiye heyeti; İngiltere Başbakanı Harold Wilson, İngiltere Dışişleri Bakanı James Callaghan ve Kıbrıs meselesini görüşmek üzere Londra'ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco ile ayrı ayrı görüşmeler yaptı. İng

Kıbrıs Rumları, Kıbrıs Yunanları, Kıbrıslı Rumlar veya Kıbrıslı Yunanlar (Yunanca: Ελληνοκύπριοι, romanize: Elinokiprii), Kıbrıs'ta bulunan Yunanca konuşan toplum. Adanın en büyük etnik topluluğunu oluştururlar, adanın tamamını kapsayan son nüfus sayımı olan 1960'taki sayıma göre ada nüfusunun yaklaşık %78'lik kesimine denk gelirler. Kıbrıs Rumlarının çoğunluğu Hristiyanlığın Ortodoks mezhebinden olmak üzere Kıbrıs Ortodoks Kilisesi'ne mensuptur ve kilisenin başpiskoposu geleneksel olarak cemaat liderleridir.

Yunanca konuşan Kıbrıs Rum halkının varlığı, MÖ 1400 yıllarında Miken Uygarlığı menşeli Yunanların adaya yerleşmesi ve Yunan kültürünü beraberlerinde getirmesiyle başladı. Bu tarihten önce, Kıbrıs Rumlarının kökeninin parçası olan Eteokıbrıs halkı adada mevcuttu. MÖ 1400-1050 yılları adada Miken usulü vazolar üretildi. Bu dönemde üretilen çanak çömlekler, adada çok sayıda Miken yerleşimcisinin varlığını gösterir. Arkeolojik kanıtlara göre bu yerleşim MÖ 1400 yıllarında sistematik olmayan biçimde başladı, sonraları duruldu. MÖ 1200 yıllarına gelindiğinde yerleşik koloniler oluşmuş hâldeydi. Pamfilya ve Kıbrıs ağızlarıyla Arkadia arasındaki benzerlik, Yunan göçünün Akhea bölgesinden geldiğini gösterir. Akaların bu kolunun, Kıbrıs'a Dor istilasından önce yerleşmiş bir kol olması muhtemeldir, zira Dor etkisi Kıbrıs Yunancasında gözlenmez. Yunanların adaya edebi gelenekleri getirildiği düşünülür; MÖ 7. yüzyılda yazılan Cypria destanının Kıbrıs kökenli olduğu öne sürülmüştür.
Kıbrıs Rum halkının Yunan kültürel mirası antik dönemden itibaren korundu. İmparator I. Konstantin Hristiyanlığı kabul etmeden önce, Pavlus, Barnabas ve Markos'un misyonerlik çalışmaları sonucunda Kıbrıs Rum halkının Hristiyan olduğu düşünülür. Bizans döneminde Yunan kültüründe Hristiyan karakter de eklenerek Kıbrıs Rum kültürüne hakim olacak Yunan-Hristiyan karakter ortaya çıktı. Bu dönemde, Antakya'nın baskılarına rağmen Kıbrıs Kilisesi özerkliğini korudu.
Bizans döneminde Kıbrıs topraklarını ellerinde bulunduran Kıbrıs Rumu toprak ağalarının toprakları, 1184'te İsaakios Komnenos'un yönetime geçmesinden itibaren ellerinden alınmaya başladı. Lüzinyan idaresindeki Kıbrıs Krallığı'nın altında bu süreç devam etti, Kıbrıs Kilisesi'nden de topraklar alındı, Rumlar Latin kökenli aristokrasinin altındaki sınıf hâline geldi. Bu dönemde adada yönetici İtalyan kökenlilerle alt tabaka Rumlar arasında ayrım oluştu. Katolikliği yayma çabası gösterilse de Ortodoks Rum kültürü yaygınlığını korudu.

Kıbrıs Rumlarının Yunanistan'la yakın kültürel bağları olsa da, toplumun sadece bir bölümü ayrı bir "Kıbrıslı" kimliğini tamamen reddedip kendisini "Kıbrıs adasında yaşayan Yunan" olarak tanımlar. Tam tersi yönde, Yunanlığı reddedip kendini sadece "Kıbrıslı" olarak tanımlayan bir kesim de vardır. Kıbrıs Rumlarının çoğuysa bu iki görüşün arasında yer alır; Yunan kimliğini kabul etmekle beraber kendileriyle Yunanistan Yunanları arasına net bir ayrım koyarlar. Yunanistan'a farklı derecelerde bağlılık hissetseler dahi, Kıbrıs adasına güçlü bir bağlılık gösterirler. 2000'lerde yapılan anket sonuçlarına göre, "Kıbrıslı" özelliği ağır basanlarla "Yunan" özelliği ağır basanlar toplumda %50'lik iki kesim oluşturmaktaydı. Bununla beraber, Kıbrıs Rumları müzik ve televizyon alanlarında Yunanistan'ı takip ederler, çoğunluğu Yunan futbol millî takımını destekler, Yunan üniversitelerinde eğitim görmeleri yaygın bir durumdur.

Kıbrıs Türkleri
Kıbrıs Marunileri
Kıbrıs Ermenileri

Nikos Sampson (Yunanca: Νίκος Σαμψών, 16 Aralık 1935 - 9 Mayıs 2001), EOKA-B isimli örgütün komutanıdır. Karpaz'ın Vasili (Gelincik) köyünde doğmuştur.
Yunanistan'daki Cunta Hükûmeti'nin de desteği ile 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'a karşı Rum Millî Muhafız Güçleri ile darbe yaparak Ulusal Kurtuluş Hükûmeti kurduklarını ve Kıbrıs'ta bir Yunan Cumhuriyeti ilan edildiğini açıkladı. Bu gelişmeler üzerine Türkiye Cumhuriyeti garantörlük haklarını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde, Kıbrıs Harekâtı'nı düzenlemesi üzerine görevinden istifa etmek zorunda kaldı.
Rauf Denktaş, Sampson'dan "katil bir terörist" olarak bahsetmiştir. Kanlı Noel'de Küçük Kaymaklı'daki çatışmalardan sonra Nikos Sampson, Kıbrıslı Türkler tarafından "Küçük Kaymaklı'nın Kasabı" olarak adlandırıldı.
Sampson bir gazeteci ve İngiliz sömürge yönetimine karşı Kıbrıs Adası'nın Yunanistan ile "enosis"i (birleşmesi) için kurulan EOKA'nın üyesiydi. Sonunda tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı ancak cezasının hafifletilmesinin ardından Britanya'da hapsedildi ve Kıbrıs, bağımsızlığını kazandıktan sonra geri döndü.
Yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne gelişinin ardından siyasete girdi ve parlamento üyesi oldu. 1974 yılında Yunan cuntasının darbesinin ardından Kıbrıs Cumhurbaşkanı olarak atandı ve sekiz gün bu unvanı taşıdı. 20 Temmuz'da Türklerin Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra istifa etti. Daha sonra darbeyle ilgili olarak gücü kötüye kullanmaktan yirmi yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının bitimine üç yıl kala tıbbi gerekçelerle Fransa'ya gitmesine izin verildi ve ardından Fransa'ya yerleşti. 1990'da cezasına devam etmek için Kıbrıs'a döndü ve 1993'te cezasının geri kalanı affedildi. Serbest bırakılmasının ardından gazeteciliğe geri döndü. 2001 yılında kanserden öldü.

Sampson, Kıbrıs'ın liman kenti Gazimağusa'da Sampson Georgiadis ve Theano Liasidou'nun oğlu olarak dünyaya geldi. Gençlik yıllarında Anorthosis Famagusta ikinci takımında sağ arka olarak oynayan bir futbolcuydu. Çalışma hayatına Charles Foley'nin sahibi olduğu ve editörlüğünü yaptığı Kıbrıs gazetesi The Cyprus Times'da başladı. Asıl adı Nikos Georgiadis'ti, ancak babasının ön adını soyadı olarak kabul etti.
Eşi Vera'dan biri avukat, diğeri gazeteci olmak üzere iki çocuğu oldu. Oğlu Sotiris Sampson, Gazimağusa ilçesinde arka arkaya üç dönem Güney Kıbrıs Temsilciler Meclisi üyeliğine seçildi.

EOKA'nın 1955'ten 1959'a kadar Kıbrıs'ta İngiliz sömürge yönetimine karşı direniş kampanyası yürüttüğü Kıbrıs Olağanüstü Hali sırasında Sampson, EOKA'ya katıldı ve "Yenilmez" anlamına gelen takma adını kullanmaya başladı. Sampson, EOKA'ya katıldı ve EOKA lideri General Georgios Grivas'ın doğrudan emri altında bir infaz ekibinin parçası oldu. Bu ekibin bir diğer üyesi, daha sonra EOKA-B üyesi olduğu sırada çeşitli faaliyetlerden tutuklanan Neoptolemos Georgiou idi. Sampson ve Georgiou, Lefkoşa'da "Cinayet Yolu" ismini alan Ledra Caddesi'nde işlenen bir dizi cinayete katıldı ve çok sayıda İngiliz askeri, polis ve sivili vurarak öldürdüler. En az 15 cinayete karıştı. İngiliz kaynaklarına göre gerçek sayı çok daha yüksekti. Kurbanları arasında üç polis çavuşu vardı ve Mayıs 1957'de Sampson cinayetlerinden biri için yargılandı. Cinayetini itiraf etti ancak daha sonra itirafının işkence altında alındığı gerekçesiyle beraat etti.
O sırada Sampson bir gazeteci olarak çalışıyordu ve kurbanlarını öldürdükten sonra sık sık cesetlerini fotoğraflıyor, ardından fotoğrafları basılmak üzere The Cyprus Times gazetesine gönderiyordu. Polis, Sampson'ın her zaman cinayet mahalline ilk gelen muhabir olduğu konusunda şüpheye düştü ve onu tutukladı. Beraatinden sadece bir ay sonra, muhbirler sayesinde Dhali köyünde tutuklandı. O anki olağanüstü hal yönetmeliğine göre ölüm cezasını gerektiren silah bulundurma suçuyla tutuklandı. Ölüm cezası daha sonra ömür boyu hapis cezasına çevrildi ve Sampson, Birleşik Krallık'a hapis cezasını çekmeye gitti. Bir buçuk yıl sonra, 1959 Zürih ve Londra Anlaşması'nın bir parçası olarak genel af kapsamında serbest bırakıldı, ancak Ağustos 1960'ta Kıbrıs resmi bağımsızlığını kazanana kadar Yunanistan'da sürgünde kaldı. Bağımsızlık Günü'nden kısa bir süre sonra Lefkoşa'ya döndü.

Sampson gazeteciliğe geri döndü. 1960 yılında, Kıbrıs ülkesinde tirajda olan ilk Yunan gazetelerinden biri olan, savaş ya da mücadele anlamına gelen Makhi (Yunanca: Μάχη) gazetesini kurdu.
14 Mayıs 1961'de, kendisi de eski bir EOKA üyesi olan bir garaj tamircisi ile birlikte, ülkede sadece üç haftadır kalan İngiliz Mimar Peter Gray'in öldürülmesiyle bağlantılı olarak tutuklandı. Sampson cinayetle suçlandı ancak üç gün sonra serbest bırakıldı. Makhi daha sonra Gray'in İngiliz Gizli İstihbarat Servisi için çalıştığını iddia etti. Cinayeti çözülemedi.
Sampson, Lefkoşa'daki EOKA'lı Markos Drakos'un heykelinde meydana gelen patlamanın ardından, Aralık 1963'te Yunan ve Türk toplulukları arasındaki çatışmalara aktif olarak katıldı. Kanlı Noel sürecinde 24 Aralık sabahı Lefkoşa'daki çatışmalar yayıldı ve kavgalar sonraki yıla kadar devam etti. Sampson, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türkler arasındaki şiddetli çatışmalarda Rum silahlı gruplara liderlik etti. Küçük Kaymaklı'daki çatışmalardan sonra Nikos Sampson, Kıbrıslı Türkler tarafından "Küçük Kaymaklı'nın Kasabı" olarak adlandırıldı.
Küçük Kaymaklı'dan sonra Kıbrıs Türk toplumundan yaklaşık 800 kadın ve çocuk savaş alanından çıkarıldı, daha sonra Kızılhaç'a teslim edilmek üzere bir Rum okuluna yerleştirildi. Türk tarafına göre kadın ve çocuklar rehin tutuldu. Sampson müfrezesinin Omorfita'daki eylemi, Rum ve Kıbrıs basını tarafından kendisinin ve adamlarının yüceltilmesiyle sonuçlandı. Tam tersine, aynı olaylardan dolayı Sampson, Türkler için nefret edilen bir kişilik hâline geldi. Bunda, Sampson grubunun tüm Kıbrıslı paramiliter grupların en aşırısı olarak görülmesi rol oynadı ve çeşitli yazarlar sivillere karşı eylemlerden onu sorumlu tuttu. Nitekim Türk tarafı, Sampson'a "Omorfita'nın kasabı" lakabını verdi, "Newsweek" gibi yabancı dergiler onu "çocuksu formda bir katil olarak" yazdı.

Sağcı Rumlar, Sampson'ı EOKA mücadelesinin bir kahramanı olarak nitelendirirken solcu Rumlar, EOKA'nın İngilizlere karşı mücadelesine katkısını kabul etse de onu darbeye katılımı, suç ortaklığı nedeni, sayısız liberal ve sol görüşlü Kıbrıslı Rum'u öldürmesi sebebiyle Kıbrıs Cumhuriyeti'ne karşı bir hain olarak görüyorlar.

Rauf Raif Denktaş (27 Ocak 1924, Baf - 13 Ocak 2012, Lefkoşa), Kıbrıs Türkü siyasetçi ve yazardır. Denktaş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır. 1983'ten 2005'e kadar toplamda 21 yıl 5 ay 9 gün cumhurbaşkanlığı yapmıştır.

Rauf Denktaş, 27 Ocak 1924 günü Baf kasabasında doğdu. 1,5 yaşındayken annesi Emine Hanım'ı kaybetti. Babası hâkim Mehmet Raif Bey'di, Rauf ailenin dördüncü ve en küçük çocuğuydu. Altı yaşına kadar eğitiminde anneannesi ve babaannesinin yanında, yetiştirilmesinde Osmanlı döneminde zaptiyelik yapmış olan dedesi Şeherli Mehmed rol oynadı. Çocukluk yıllarında, özellikle tatillerde Aybifan'da ailesiyle vakit geçiren Denktaş, hatıratında bu köyü "köyüm" olarak niteler. Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi. Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Feyziati Lisesinde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve 1941 yılında Lefkoşa İngiliz Okulundan mezun oldu. Mezun olmasının ardından Fazıl Küçük'ün Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Daha sonra bir süre Mağusa'da tercümanlık, mahkemelerde memurluk ve İngiliz Okulunda öğretmenlik yaptı. 1944 yılında hukuk eğitimi için Lincoln's Inn'de okumak üzere Birleşik Krallık'a gitti. 1947 yılında adaya döndü ve avukatlığa başladı. Sonraları savcılığa geçti ve 1956 yılında başsavcılığa yükseldi.

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Halka ilk hitabını bu vesileyle ve 24 yaşındayken yaptı. Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Fazıl Küçük arasında ara bulucu rolünü üstlenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Kongresi'nde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden emeklilik hakkını kazanmasına altı ay kala, Birleşik Krallık yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı. 1949 yılı yaz aylarında avukatlık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi. 1955 yılında Enosisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön verdi. 1958 yılında hükûmetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurdu.
1958 yılında iki toplum arasında başlayan çatışmalarda, Türkler protestolar gerçekleştirdi. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Fazıl Küçük ile birlikte Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede adaya Türk askerinin gönderilmesi teklifini dile getirdi. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 Antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında çaba gösterdi. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi üyeliği ve Türk Cemaati İcra Komitesi Başkanlığına seçildi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Mağusa Limanına ayak bastı. 1963 olaylarından sonra temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayarak bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.
7 Ocak 1964'te Londra Konferansı'na katılmak üzere adadan ayrıldı. Görüşmelerin sonuca ulaşamaması üzerine 15 Ocak'ta Ankara'ya dönen Denktaş, 17 Şubat'ta New York'a gitti ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi görüşmelerine katıldı. 18 Mart tarihinde tekrar Ankara'ya dönene dek, Makarios başkanlığında ve tamamen Rum kontrolünde olan Kıbrıs Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Denktaş hakkında devlete hakaret ve başka suçlar nedeniyle tutuklama ve yargılama kararı aldı. Bunun üzerine Denktaş mecburi olarak Ankara'da kaldı. Gizlice Erenköy'e çıkarak Erenköy Direnişi'ne katıldı, sonra tekrar Ankara'ya döndü. Türkiye'de kaldığı dönemde Ankara'daki siyasi çevrelerle Kıbrıs konusundaki vizyon farkının derinliğini gözlemledi. Kıbrıs konusundaki gelişmeleri ve düşüncelerini Türkiye kamuoyuna aktarmak için basın toplantıları ve konferanslar düzenledi. 29 Ekim 1966 tarihinde, Türkiye'nin Kıbrıs politikasının çok pasif kaldığı, taksim için yeterince çabalanmadığı görüşünü aktardığı 12'ye 5 Kala kitapçığını yayımladı ve tüm milletvekillerine dağıttı. Türkiye'nin dış politikasına sert bir eleştiri teşkil eden bu kitapçık, Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından hoş karşılanmadı. 1967 yılında adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye iade edildi. 1968 yılında adaya giriş yasağı kaldırılınca Kıbrıs'a döndü.

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına seçildi. Fazıl Küçük'ün görevinden ayrılması üzerine 18 Şubat 1973 tarihinde Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçildi. Bu görevinden 28 Şubat 1973 tarihinde istifa etti ve aynı gün Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı seçildi. Kıbrıs Harekâtı'nın ardından 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüttü ve anayasa uyarınca 1976 yılında yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanından sonra tekrar cumhurbaşkanlığına seçildi. 22 Nisan 1990 tarihinde yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi. 2000 yılındaki seçimlerde %43,67 oranında oy aldı ve seçim ikinci tura kaldı; ama ikinci tura kalan diğer aday olan Derviş Eroğlu'nun çekilmesi üzerine seçimden galip olarak çıktı. 2004 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Kıbrıs Sorunu'nun çözümü için hazırladığı Annan Planı'na karşı çıktı, buna rağmen plan Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilse de Kıbrıslı Rumların reddetmesi üzerine hayata geçmedi. 17 Nisan 2005 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmadı ve 24 Nisan 2005 tarihinde görevi yeni seçilen cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'a devretti.

Politika hayatı yanı sıra, aynı zamanda yazar kimliğiyle de önemli bir şahsiyet olan Rauf Denktaş'ın, 1985 yılının son aylarından bugüne, Yeni Asya Yayınlarından çıkan kitapları bulunuyor. Ayrıca Denktaş, çok meraklı bir fotoğrafçı olma özelliği ile de bilinmekte, fotoğraf makinesini elinden bırakmamaktaydı. Rauf Denktaş, Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmakta ve ART isimli televizyon kanalında pazartesi günleri Denktaş'ın Gündemi adlı, görüşlerini anlattığı programı sunmaktaydı. Öte yandan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde ve Türkiye'de birçok demokratik kitle örgütünün düzenlediği etkinliklerde konuşmacı olarak yer alan Denktaş, yaşamının son döneminde birçok üniversitede konferanslarda konuşmacı olarak Kıbrıs Meselesi konusundaki görüşlerini anlatmaya devam etti.
Kurtlar Vadisi dizisinin 73. bölümünde oynamıştır.

8 Ocak gecesi organ yetmezliği teşhisi ile Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesine kaldırılan Rauf Denktaş, tedavi gördüğü hastanede 13 Ocak 2012 tarihinde 88 yaşında öldü. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC'de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü, yapılan devlet töreniyle Lefkoşa'daki Cumhuriyet Parkı'nda defnedildi.

Saadet Sırları (1941)
Ateşsiz Cehennem (1944)
Criminal Cases (1953)
12'ye 5 Kala (1965)
Akritas Planı (1972)
A Short Discourse of Cyprus (1972)
The Cyprus Problem (1973)
Cyprus Triangle (1981)
Gençlerle Başbaşa (1981)
Kur'ân'dan İlhamlar (1986)
Gençlere Öğütler (1988)
İmtihan Dünyası
Yarınlar İçin
Kıbrıs Girit Olmasın
A Handbook of Criminal Cases, 1955
Cyprus Problem in a Nutshell, 1983
Kadın ve Dünya - Woman and The World, 1985
UN Speeches on Cyprus, 1986
Seçenekler ve Kıbrıs Türkleri - The Options and The Turkish Cypriots, 1986
Cyprus, An Indictment and Defence, 1987
The Cyprus Problem 23rd Year, 1987
My Vision for Cyprus, 1988
Atatürk, Din ve Laiklik - Atatürk, Religion and Laïcité, 1989
Kıbrıs'ta Bitmeyen Kavga - The Unending Fight in Cyprus, 1991
Kıbrıs Davamız - Our Cyprus Issue, 1991
İlk Altı Ay - The First Six Months, 1991
What is the Cyprus Problem, 1991
A Challenge on Cyprus, 1990-91
Denktaş As A Photographer, Images From Northern Cyprus, 1991
The Cyprus Problem and the Remedy, 1992, Nicosia (Lefkoşa)
From My Album, 1992
O Günler - Those days, 1993, Nicosia
Images From Northern Cyprus, 1993
Vizyon - The Vision, 1994, Nicosia
Kapılar - Doors, 1995, Nicosia
Observations on the Cyprus Dispute, 1996
Kıbrıs Meselesinde Son Durum - The Latest Situation in Cyprus Issue, 1996, Nicosia
Rum Yunan İkilisi: İstenmeyen Cumhuriyetten Nereye? - Cypriot Greek Duo: Where to from the Unwanted Republic, 1996, Nicosia
Karkot Deresi - Karkot Creek, 1996
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, I. cilt (1964) - Memoirs of Rauf Denktaş, 1964-74, volume I (1964), 1996
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, II. cilt (1965), 1997
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, III. cilt (1966), 1997
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, IV. cilt (1967), 1997
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, V. cilt (1968), 1997
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, VI. cilt (1969), 1997
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, VII. cilt (1970), 1997
Kalbimin Sesi - The voice of my heart, 1997
In Search of Justice, 1997
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, VIII. cilt (1971-72), 1998
Rauf Denktaş'ın Hatıraları, 1964-74, IX. cilt (1973-74), 1999
Hatıralar, Toplayış, X. cilt - Memoirs, Conclusion, vol X, 2000

İbrahim Arslan, (2013). "Rauf Denktaş'ın Şiir Dünyası", IV. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Öğrenci Kongresi (TUDOK 2012) Bildiriler, s. 931-934.
İbrahim Arslan, (2014). “Rauf Denktaş’ın Şiir Dünyası”, Asia Minor Studies, ISSN 2147-1673, Rauf Denktaş Özel Sayısı, Mayıs 2014, Kilis 7 Aralık Üniversitesi, s.37-50.
İbrahim Arslan, (2026), 20. Yüzyılda Devlet Kuran İki Türk; Atatürk ve Rauf Raif Denktaş Üzerine Karşılaştırmalı Bir İnceleme 5. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi Türkosfer 21. Asır Türkiye Yüzyılı Olacak mı?, Mayıs 2026.
Ahmet Burak Can Varlık (2024). "Kıbrıs Türkünün Babası: Rauf Denktaş". Kemalist Kıbrıs Rauf Denktaş Anı Sayısı, Ocak 2024, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kuzey Kıbrıs Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu, s.8-15.

1946 Cannes Film Festivali, düzenlenen ilk Cannes Film Festivali olma özelliğini taşımaktadır. 20 Eylül-5 Ekim 1946 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

Georges Huisman (Fransa) (tarihçi) (başkan)
Iris Barry (ABD)
Beaulieu (Kanada)
Antonin Brousil (Çekoslovakya)
J.H.J. De Jong (Hollanda)
Don Tudor (Romanya)
Samuel Findlater (İngiltere)
Sergei Gerasimov (Sovyetler Birliği)
Jan Korngold (Polonya)
Domingos Mascarenhas (Portekiz)
Hugo Mauerhofer (İsviçre)
Filippo Mennini (İtalya)
Moltke-Hansen (Norveç)
Fernand Rigot (Belçika)
Kjell Stromberg (İsveç)
Rodolfo Usigli (Meksika)
Youssef Wahby (Mısır)
Helge Wamberg (Danimarka)

Sunulan filmler
Amanti in fuga - Giacomo Gentilomo
Anna and the King of Siam - John Cromwell
Blod och eld - Anders Henrikson
Brevet fra afdøde - Johan Jacobsen
Brief Encounter - David Lean
Caesar and Cleopatra - Gabriel Pascal
Camões - José Leitão de Barros
Chelovek No. 217 - Mikhail Romm
De Røde Enge - Bodil Ipsen, Lau Lauritzen, Jr.
Die Letzte Chance - Léopold Lindtberg
Dunia - Muhammad Karim
Floarea reginei - Paul Calinescu
Gaslight - George Cukor
Gilda - Charles Vidor
Glinka - Lev Arnchtam
Iris och löjtnantshjärta - Alf Sjöberg
Il bandito - Alberto Lattuada
Kamennyy tsvetok - Aleksandr Ptouchko
La Bataille du Rail - René Clement
La Belle et La Bête - Jean Cocteau
La symphonie pastorale - Jean Delannoy
Le Miserie del Signor Travet - Mario Soldati
Le Père tranquille - René Clement
Un revenant - Christian-Jaque
Los tres mosqueteros - Miguel M. Delgado
Make Mine Music - Joshua Meador, Clyde Geronimi, Jack Kinney, Bob Cormack, Hamilton Luske
Maria Candelaria - Emilio Fernández
Muzi bez krídel - Frantisek Cap
Neecha Nagar - Chetan Anand
Nezbedný bakalár - Otakar Vavra
Notorious - Alfred Hitchcock
Patrie - Louis Daquin
Rhapsody in Blue - Irving Rapper
Roma Citta Aperta - Roberto Rossellini
The Captive Heart - Basil Dearden
The Lost Weekend - Billy Wilder
The Magic Bow - Bernard Knowles
The Seventh Veil - Compton Bennet
Três Dias Sem Deus - Barbara Virginia
Un giorno nella vita - Alessandro Blasetti
Velikiy Perelom - Fridrikh Ermler
Wonder Man - H. Bruce Humberstone
Zdravstvuy, Moskva! - Sergei Yutkevich
Zoya - Lev Arnchtam
Kısa filmler
A City Sings - Gudrun Parker
Aubervilliers - Eli Lotar
Aubusson - Pierre Biro & Pierre Hirsch
Bambini in città - Luigi Comencini
Belyy klyk - Aleksandr Zguridi
Fall of Berlin – 1945 - Yuli Raizman &Yelizaveta Svilova
Cantico Dei Marm - Pietro Benedetti & Giovanni Rossi
Chants populaires - George Dunning
Chercheurs de la mer - Jean P. Palardy
Cyprus Is an Island - Ralph Keene
Des hommes comme les autres - R. Van De Weerdt
Die Welt - Sam Winston
En Route - Otto Van Meyenhoff
Épaves - Jacques-Yves Cousteau
Flicker Flashbacks - Richard Fleischer
G.I'S In Switzerland- Hermann Haller
Handling Ships - Allan Crick & John Halas
Hitler Lives - Don Siegel
Instruments of the Orchestra - Muir Mathieson
Jeux d'enfants - Jean Painlevé
L'Homme - Gilles Margaritis
La cité des abeilles - Andrev Winnitski
La Flûte magique - Paul Grimault
La Locomotive - Stanisław Urbanowicz
Le Goéland - Willy Peters
Le Retour à la Vie - Dr K.M. VAallo
Les Digues en construction - Jo de Haas & Mannus Franken
Les Halles De Paris - Paul Schuitema
Les mines de sel de Wieliczka - J. Brzozowski
Les Ponts De La Meuse - Paul Schuitema
Les Protubérance solair - M. Leclerc & M. Lyot
Lucerne Ville Musicale - Hans Trommer
Man One Family - Ivor Montagu
Me he de comer esa tune - Miguel Zacharias
Metamorphoses - Herman van der Horst
Molodost Nasej Strany - Sergei Yutkevich
Open drop ether - Basil Wrigh
Out of the Ruins - Nick Read
Parques Infantis - Aquilino Mendes & João Mendes
Partie de campagne - Jean Renoir
Springman and the SS - Jiří Trnka
Prisonnier de guerre - Kurt Früh
Rapsodia rustica - Jean Mihail
Réseau x - Mahuzier
Steel - Frank Bundy
Suite Varsovienne - Tadeusz Makarczyński
The Life Cycle of the Onion - Mary Field
The Purloined Pup - Charles August Nichols
The Way We Live - Jill Craigie
Un Port En Plein Coeur De L'Europe - Jaroslav Novotny
Vánoční sen - Karel Zeman
Wet Paint - Walt Disney
World Of Plenty - Paul Rotha
Your Children's eyes - Alex Strasser
Zvírátka a petrovstí - Jiří Trnka

Gösterilen filmler
Cannes Film Festivali Büyük Ödülü:
Brief Encounter - David Lean
Iris och löjtnantshjärta - Alf Sjöberg
The Last Chance - Leopold Lindtberg
The Lost Weekend - Billy Wilder
María Candelaria (Xochimilco) - Emilio Fernández
Men Without Wings - Frantisek Cáp
Neecha Nagar - Chetan Anand
Red Meadows - Bodil Ipsen and Lau Lauritzen Jr.
Rome, Open City - Roberto Rossellini
La symphonie pastorale - Jean Delannoy
Velikiy perelom - Fridrikh Ermler
Cannes Film Festivali Jüri Ödülü: La Bataille du rail by René Clément
En İyi Erkek Oyuncu: Ray Milland - The Lost Weekend
En İyi Kadın Oyuncu: Michèle Morgan - La symphonie pastorale
En İyi Yönetmen: René Clément - La Bataille du rail
En İyi Görüntü Yönetmeni: Gabriel Figueroa - María Candelaria (Xochimilco) ve Los tres mosqueteros
En İyi Animasyon Tasarımı: Make Mine Music
En İyi Renk: The Stone Flower
Uluslararası Barış Ödülü: The Last Chance
FIPRESCI Ödülü: Farrebique - Georges Rouquier
Kısa filmler
Vánoční sen - Karel Zeman
Zvírátka a petrovstí - Jiří Trnka
Molodost Nasej Strany - Sergei Yutkevich
Les mines de sel de Wieliczka - J. Brzozowski
La cité des abeilles - Andrev Winnitski
Épaves - Jacques-Yves Cousteau
Fall of Berlin – 1945 - Yuli Raizman

1946 Cannes Film Festivali3 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1946 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1946 IMDB9 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

2. Cannes Film Festivali 12-25 Eylül 1947'de gerçekleştirildi.

Film ve Kısa film jürileri

Georges Huisman (tarihçi) (başkan)
Raymond Borderie (CNC resmi)
Georges Carriere (sinemasever)
Chosson (CNC resmi)
Joseph Dotti (sinemasever)
Escoute (Cannes şehri resmi)
Jean Grémillon
Maurice Hille (sinemasever)
Robert Hubert
Alexandre Kamenka
Jean Mineur (CNCF resmi)
Henri Moret (sinemasever)
Jean Nery (eleştirmen)
Maurice Perisset (sinemasever)
Georges Raguis (yetkili)
Rene-Jeanne (eleştirmen)
Georges Rollin
Régis Roubin (sinemasever)
Marc-Gilbert Sauvajon
Segalon (sinemasever)
René Sylviano

Seçilen filmlerin listesi

Antoine et Antoinette yönetmen Jacques Becker
Boomerang! yönetmen Elia Kazan
Crossfire yönetmen Edward Dmytryk
Dumbo yönetmen Ben Sharpsteen, Walt Disney,
Il delitto di Giovanni Episcopo yönetmen Alberto Lattuada
Ivy yönetmen Sam Wood
La copla de la Dolores yönetmen Benito Perojo
La figlia del capitano yönetmen Mario Camerini
La gata yönetmen Mario Soffici
Les Amants du pont Saint-Jean yönetmen Henri Decoin
Les jeux sont faits yönetmen Jean Delannoy
Les Maudits yönetmen René Clement
Marouf Savetier du Caire  yönetmen Jean Mauran
Mine Own Executioner yönetmen Anthony Kimmins
Paris 1900 yönetmen Nicole Vedres
Possessed yönetmen Curtis Bernhardt
Skeep till India land yönetmen Ingmar Bergman
Sperduti nel buio yönetmen Camillo Mastrocinque
A Tanítónő yönetmen Márton Keleti
The Chase yönetmen Arthur Ripley
The Jolson Story yönetmen Alfred E. Green
The Strange Love of Martha Ivers yönetmen Lewis Milestone
Två kvinnor yönetmen Arnold Sjostrand
Ziegfeld Follies yönetmen Vincente Minnelli

Seçilen kısa filmlerin listesi

Aux portes du monde saharien yönetmen Robert Vernay
Bianchi pascoli yönetmen Luciano Emmer
Cacciatori Sottomarini yönetmen Alliata
Caravane Boréale yönetmen Hugh Wallace
De Stichter yönetmen Charles Dekeukeleire
Escale Au Soleil yönetmen Henri Verneuil
Inondations en Pologne yönetmen Jerzy Bossak, Waclam Kazwierczak
L'Ile Aux Morts yönetmen Norman Mclaren
L'Oeuvre Biologique de Pasteur yönetmen Jean Painleve
La Petite République yönetmen Victor Vicas
Les Danseurs D'Echternach yönetmen Evy Friedrich
New Faces Come Back yönetmen Richard Davis
Rhapsodie de Saturne yönetmen Jean Image
Risveglio di Primavera yönetmen Pietro Francisci
Symphonie Berbère yönetmen André Zwoboda
Tea For Teacher yönetmen W. M. Larkins

Feature Films
En İyi Müzikal Komedi: Ziegfeld Follies
En İyi Psikolojik ve Aşk Filmi: Antoine et Antoinette
En İyi Animasyon Tasarımı: Dumbo
En İyi Sosyal Film: Crossfire
En İyi Macera ve Suç Filmi: Les Maudits
Kısa Filmler
En İyi Kısa Film: Inondations en Pologne

1947 Cannes Film Festival3 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1947 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1947 imdb 10 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

3. Cannes Film Festivali 2-17 Eylül 1949'da gerçekleştirildi. 1948 ve 1950 tarihlerinde festival düzenlenmedi.

Film ve Kısa film jürileri

Georges Huisman (tarihçi) (başkan)
Jules Romains (başkan)
Mme. Georges Bidault
Georges Charensol
Paul Colin
Roger Désormière
Jacques-Pierre Frogerais
Étienne Gilson (yazar)
Paul Gosset (yazar)
Georges Raguis (yetkili)
Rene-Jeanne (eleştirmen)
Carlo Rim
Jean Benoît-Lévy (yedek üye)
Guy Desson (MP resmi) (yedek üye)
Alexandre Kamenka (yedek üye)
Paul Verneyras (MP resmi) (yedek üye)
Paul Weill (avukat) (yedek üye)

Seçilen filmlerin listesi

Filmler
Act of Violence yönetmen Fred Zinnemann
Almafuerte yönetmen Luis Cesar Amadori
An Act of Murder yönetmen Michael Gordon
Au grand balcon yönetmen Henri Decoin
Der Apfel ist ab yönetmen Helmut Käutner
Der Ruf yönetmen Josef Von Báky
Die Buntkarierten yönetmen Kurt Maetzig
Eine große Liebe yönetmen Hans Bertram
Eroica yönetmen H. Walter Kolm-Veltee
Främmande hamn yönetmen Hampe Faustman
House of Strangers yönetmen Joseph L. Mankiewicz
Images d'Ethiopie yönetmen Paul Pichonnier
L'amorosa menzogna yönetmen Michelangelo Antonioni
Le Mura di Malapaga yönetmen René Clement
Lost Boundaries yönetmen Alfred L. Werker
Mughamarat Antar wa Abla yönetmen Salah Abu Sayf
Na svoji zemlji yönetmen France Stiglic
Obsession yönetmen Edward Dmytryk
Occupe-toi d'Amélie yönetmen Claude Autant-Lara
Pueblerina yönetmen Emilio Fernández
Rendez-vous de juillet yönetmen Jacques Becker
Retour à la vie yönetmen Jean Dréville, Henri-Georges Clouzot, Georges Lampin, André Cayatte
Riso amaro yönetmen Giuseppe De Santis
Sertao yönetmen Joao G. Martin
The Passionate Friends yönetmen David Lean
The Queen of Spades yönetmen Thorold Dickinson
The Set Up yönetmen Robert Wise
The Third Man yönetmen Carol Reed
Without Honor yönetmen Irving Pichel
Kısa filmler
A Capital Plan yönetmen Bernard Devlin
Adamah yönetmen Helmar Lerski
Au pays de Thil Uilenspiegel yönetmen Charles Dekeukeleire
Barrières yönetmen Christian-Jaque
Bialy Redyk yönetmen Stanislas Mozdenski
The Cane Cutters yönetmen John Heyer
Danses populaires yougoslaves yönetmen Rudolf Sremec
De nåede færgen yönetmen Carl Theodor Dreyer
Dépendance yönetmen Robert Anderson
Destins précaires yönetmen Grant McLean
Ecole de Rééducation yönetmen Jean Drimaropoulos
Flotteurs de bois yönetmen Brita Wrede
Gold Town yönetmen Maslyn Williams
Images Médiévales yönetmen William Novik
It's a Lovely Day yönetmen Bert Felstead
L'enfer des fards yönetmen Jean Perdrix
La terre de Cain yönetmen Pierre Petel
Le Pain de Barbarie yönetmen Roger Leenhardt
Les feux de la mer yönetmen Jean Epstein
Mlle Toutouche yönetmen Wilhelm Sorensen
Muscle Beach yönetmen Joseph Strick ve Irving Lerner
Ocean Weather Ship yönetmen Frank Chilton
Pacific 231 yönetmen Jean Mitry
Palle alene i Verden yönetmen Astrid Henning-Jensen
Rhapsodie vénitienne yönetmen Max Haufler
Seal Island yönetmen James Algar
Struggle for oil yönetmen Sergei Nolbandov
The fatal signboard yönetmen John Kooy
The Valley is Ours yönetmen John Heyer
Une interview sous les tropiques yönetmen E. van Konijnenburg
Walcheren, ile noyee yönetmen Charles Huguenot van der Linden
Żelazowa Wola yönetmen E. Cekalski

Filmler
Grand Prize of the Festival: The Third Man - Carol Reed
En iyi erkek oyuncu: Edward G. Robinson - House of Strangers
En iyi kadın oyuncu: Isa Miranda - The Walls of Malapaga
En iyi yönetmen: René Clément - The Walls of Malapaga
En İyi Senaryo: Eugene Ling ve Virginia Shaler - Lost Boundaries
En iyi Sinematografi: Milton R. Krasner - The Set-Up
FIPRESCI Ödülü: The Set-Up - Robert Wise
Kısa Filmler
Palle Alene i Verden - Astrid Henning-Jensen
Pacific 231 - Jean Mitry
Seal Island - James Algar
Bialy Redyk - Stanislas Mozdenski
Images Médiévales - William Novik

1949 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1949 12 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1949 7 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

4. Cannes Film Festivali 3-20 Nisan 1951'de gerçekleştirildi. Festival 1950'de yapılmadı. Bu yıl festival, Eylül yerine Nisan ayında gerçekleşti.

Film ve Kısa film jürileri

André Maurois (Fransa) (başkan)
Georges Bidault (Fransa)
Louis Chauvet (Fransa) (gazeteci)
A. De Rouvre (Fransa)
Guy Desson (Fransa) (MP resmi)
Jacques Ibert (Fransa)
Gaile Morlay
Georges Raguis (Fransa) (yekili)
Rene-Jeanne (Fransa) (eleştirmen)
Carlo Rim (Fransa)
Louis Touchages (Fransa)
Paul Vialar (Fransa)
Alexandre Kamenka (Fransa) (yedek üye)
Paul Verneyras (Fransa) (MP resmi) (yedek üye)
Paul Weill (Fransa) (avukat) (yedek üye)
Marcel De Hubsch (kısa filmler)
Marcel Ichac (Fransa) (kısa filmler)
Fred Orain (Fransa) (kısa filmler)
Jean Thevenot (Fransa) (gazeteci) (kısa filmler)

Seçilen filmlerin listesi

All About Eve ile Joseph L. Mankiewicz
La Balandra Isabel llegó esta tarde ile Carlos Hugo Christensen ve Luis Guillermo Villegas Blanco
Balarrasa ile José Antonio Nieves Conde
Bright Victory ile Mark Robson
The Browning Version ile Anthony Asquith
Caiçara ile Adolfo Celi
Il Cristo proibito ile Curzio Malaparte
La Danza del fuego ile Daniel Tinayre
Doña Diabla ile Tito Davison
Édouard et Caroline ile Jacques Becker
Der Fallende Stern ile Harald Braun
La honradez de la cerradura ile Luis Escobar
Identité judiciaire ile Hervé Bromberger
Los Isleros ile Lucas Demare
Juliette ou La clef des songes ile Marcel Carné
Kavalier zolotoy zvezdy ile Yuli Raizman
Különös házasság ile Márton Keleti
Marihuana ile León Klimovsky
Miracolo a Milano ile Vittorio De Sica
Spiegel van Holland ile Bert Haanstra
Fröken Julie ile Alf Sjöberg
Musorgskiy ile Grigori Roshal
Napoli milionaria ile Eduardo De Filippo
Los Olvidados ile Luis Buñuel
Osvobozhdyonnyy kitay ile Sergei Gerasimov
Past ile Martin Frič
Il Cammino della speranza ile Pietro Germi
A Place in the Sun ile George Stevens
Robinson warszawski ile Jerzy Zarzycki
Rumbo ile Ramón Torrado
The Sin of Harold Diddlebock ile Preston Sturges
The Tales of Hoffmann ile Michael Powell and Emeric Pressburger
Teleftaia apostoli ile Nikos Tsiforos
Die Tödlichen Träume ile Paul Martin
Die Vier im Jeep ile Leopold Lindtberg
La Virgen gitana ile Ramón Torrado

Seçilen kısa filmlerin listesi

Así es Madrid yönetmen Joaquín Soriano
Azerbaidjan Soviètique yönetmen F. Kissiliov ve M. Dadachev
Bali, eiland der Goden yönetmen N. Drakulić
Bim yönetmen Albert Lamorisse
Carnet de plongée yönetmen Jacques-Yves Cousteau
Chasse à courre au Pôle Nord yönetmen Nils Rasmussen
Colette yönetmen Yannick Bellon
Der gelbe Dom yönetmen Eugen Schuhmacher
Der goldene Brunnen yönetmen H. Walter Kolm-Veltee
Der zee ontrukt yönetmen Herman van der Horst
En Sevilla hay una fiesta yönetmen Joaquín Soriano
Esthonie Soviètique - V. Tomber ve I. Guidine
Ett hörn i norr yönetmen Arne Sucksdorff
Family Portrait yönetmen Humphrey Jennings
Festival Time yönetmen Mohan Dayaram Bhavnani
French Canada: 1534-1848 yönetmen Bernard Devlin
Histoire d'un Facoun Royal yönetmen István Homoki Nagy
Homme des oasis yönetmen George Regnier
Inondations yönetmen Al Stark and Morten Parker
L'Algérie humaine yönetmen Jean-Charles Carlus
L'autre Moisson yönetmen René Lucot
L'Empire yönetmen Alberto Ancillotti
L'Eruption de l'Etna yönetmen Domenico Paolella
La vie due riz yönetmen Jinkichi Ohta
La Voie Est-Ouest yönetmen K. Gordon Murray
Lettonie Soviètique yönetmen F. Kissiliov
Magnetism yönetmen John Durst
New Pioneers yönetmen Baruch Dienar
Notre-Dame de Luxembourg yönetmen Florent Antony
Oton Joupantchitch - France Kosmač
The Private Life of a Silk Worm yönetmen Mohan Dayaram Bhavnani
Rajasthan N° 1 yönetmen Mohan Dayaram Bhavnani
River of Steel yönetmen Peter Sachs
Schwarze Gesellen yönetmen Prof. Walter Hege
Soutyeska - Pierre Maihrovski
Suite du de danses Berbères yönetmen Serge Debecque
Turay yönetmen Enrico Gras
Ukraine en Fleurs yönetmen Mikhail Slutsky
Vertigo yönetmen Eusebio Fernández Ardavín

Filmler
Büyük ödül:
Miss Julie ile Alf Sjöberg
Miracle in Milan ile Vittorio De Sica
Spiegel van Holland ile Bert Haanstra
Juri Özel Ödülü: All About Eve ile Joseph L. Mankiewicz
En iyi erkek oyuncu: Michael Redgrave - The Browning Version
En iyi kadın oyuncu: Bette Davis - All About Eve
En iyi yönetmen: Luis Buñuel - Los Olvidados
En İyi Senaryo: Terence Rattigan - The Browning Version
En iyi Sinematografi: José María Beltrán - La Balandra Isabel llegó esta tarde
En iyi Müzik: Joseph Kosma - Juliette ou La clef des songes
Kısa Filmler
La Voie Est-Ouest ile K. Gordon Murray
Ukraine en Fleurs ile Mikhail Slutsky
Lettonie Soviètique ile F. Kissiliov
Azerbaidjan Soviètique ile F. Kissiliov ve M. Dadachev
Esthonie Soviètique ile V. Tomber ve I. Guidine

1951 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1951 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1951 9 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

5. Cannes Film Festivali 23 Nisan - 10 Mayıs 1952 tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Film ve Kısa film jürileri

Maurice Genevoix (başkan)
Tony Aubin
Mme. Georges Bidault
Pierre Billon
Chapelain-Midy (sanatçı)
Louis Chauvet (gazeteci)
A. De Rouvre
Guy Desson (MP resmi)
Gabrielle Dorziat
Jean Dréville
Jacques-Pierre Frogerais
André Lang
Jean Mineur (CNFC resmi)
Raymond Queneau
Georges Raguis (yetkil)
Charles Vildrac

Amar Bhoopali ile V. Shantaram
An American in Paris ile Vincente Minnelli
Arashi no naka no haha ile Kiyoshi Saeki
La Ausente ile Julio Bracho
Le Banquet des fraudeurs ile Henri Storck
Il Cappotto ile Alberto Lattuada
Cry, the Beloved Country ile Zoltán Korda
Detective Story ile William Wyler
Due soldi di speranza ile Renato Castellani
Encore ile Harold French, Pat Jackson ve Anthony Pelissier
Fanfan la Tulipe ile Christian-Jaque
Genji monogatari ile Kōzaburō Yoshimura
Guardie e ladri ile Mario Monicelli and Steno
Herz der Welt ile Harald Braun
Hon dansade en sommar ile Arne Mattsson
Ibn el-Nil ile Youssef Chahine
Lailat gharam ile Ahmed Badrakhan
Das Letzte Rezept ile Rolf Hansen
María Morena ile José María Forqué and Pedro Lazaga
The Medium ile Gian Carlo Menotti
Nami ile Noboru Nakamura
Nekri politeia ile Frixos Iliadis
Nous sommes tous des assassins ile André Cayatte
Nødlanding ile Arne Skouen
Othello ile Orson Welles
Parsifal ile Daniel Mangrané and Carlos Serrano de Osma
Pasó en mi barrio ile Mario Soffici
Subida al cielo ile Luis Buñuel
Surcos ile José Antonio Nieves Conde
Tico-Tico no Fubá ile Adolfo Celi
Trois femmes ile André Michel
Umberto D. ile Vittorio De Sica
Unter den tausend Laternen ile Erich Engel
Viva Zapata! ile Elia Kazan
Der Weibsteufel ile Wolfgang Liebeneiner

Le Rideau cramoisi ile Alexandre Astruc

Filmler
Büyük ödül:
Two Cents Worth of Hope ile Renato Castellani
Othello ile Orson Welles
Jüri Özel Ödülü: Nous sommes tous des assassins ile André Cayatte
En iyi erkek oyuncu: Marlon Brando - Viva Zapata!
En iyi kadın oyuncu: Lee Grant - Detective Story
En iyi yönetmen: Christian-Jaque - Fanfan la Tulipe
En İyi Senaryo: Piero Tellini - Guardie e ladri
En İyi Müzik: Sven Sköld - One Summer of Happiness
En İyi Lirik Film: The Medium - Gian Carlo Menotti
En İyi Kısa Fim: Indisk By - Arne Sucksdorff
OCIC Ödülü: Two Cents Worth of Hope - Renato Castellani
OCIC Ödülü - Özel Mansiyon: La Vie de Jésus - Marcel Gibaud

1952 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1952 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1952 imdb 15 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

6. Cannes Film Festivali, 15-29 Nisan 1953 tarihleri arasında gerçekleşen bir festivaldir.
Walt Disney festivalde onurlandırıldı ve Legion of Honor unvanını aldı.

Film ve Kısa film jürileri

Jean Cocteau (Fransa) (başkan)
Louis Chauvet (Fransa) (gazeteci)
Titina De Filippo (Fransa)
Guy Desson (Fransa) (MP resmi)
Philippe Erlanger (Fransa)
Renée Faure (Fransa)
Jacques-Pierre Frogerais (Fransa)
Abel Gance (Fransa)
André Lang (Fransa)
Georges Raguis (Fransa) (yetkili)
Edward G. Robinson
Charles Spaak
Georges Van Parys (Fransa)
Bert Haanstra (Hollanda) (kısa film)
Roger Leenhardt (Fransa) (kısa film)
René Lucot (Fransa) (kısa film)
Jean Queval (Fransa) (gazeteci) (kısa film)
Jacques Schiltz (Fransa) (kısa film)
Jean Vivie (Fransa) (CST resmi) (kısa film)

1. April 2000 ile Wolfgang Liebeneiner
Awaara ile Raj Kapoor
Barabbas ile Alf Sjöberg
Bongolo ile André Cauvin
Call Me Madam ile Walter Lang
O Cangaceiro ile Lima Barreto
Children of Hiroshima ile Kaneto Shindō
Come Back, Little Sheba ile Daniel Mann
Daibutsu kaigen ile Teinosuke Kinugasa
Doña Francisquita ile Ladislao Vajda
Duende y misterio del flamenco ile Edgar Neville
Él ile Luis Buñuel
För min heta ungdoms skull ile Arne Mattsson
Gendai-jin ile Minoru Shibuya
The Heart of the Matter ile George More O'Ferrall
Horizons sans fin ile Jean Dréville
I Confess ile Alfred Hitchcock
Intimate Relations ile Charles Frank
Lili ile Charles Walters
Luz en el páramo ile Víctor Urruchúa
Magia verde ile Gian Gaspare Napolitano
Monsieur Hulot's Holiday ile Jacques Tati
Nevjera ile Vladimir Pogacic
Peter Pan ile Hamilton Luske, Clyde Geronimi ve Wilfred Jackson
La provinciale ile Mario Soldati
La red ile Emilio Fernández
Sala de guardia ile Tulio Demicheli
Sie fanden eine Heimat ile Leopold Lindtberg
The Sun Shines Bright ile John Ford
Terminal Station ile Vittorio De Sica
Las Tres perfectas casadas ile Roberto Gavaldón
Valkoinen peura ile Erik Blomberg
La vie passionnée de Clémenceau ile Gilbert Prouteau
The Wages of Fear ile Henri-Georges Clouzot
Welcome Mr. Marshall! ile Luis García Berlanga

Filmler
Büyük ödül: The Wages of Fear ile Henri-Georges Clouzot
Uluslararası Ödül: ¡Bienvenido, Mister Marshall! ile Luis García Berlanga
En İyi Görsel Anlatım: La red ile Emilio Fernández
En İyi Masal Filmi: Valkoinen peura ile Erik Blomberg
En İyi Dramatik Film: Come Back, Little Sheba ilr Daniel Mann
En İyi Keşif Filmi: Magia verde ile Gian Gaspare Napolitano
En İyi Macera Filmi:: O Cangaceiro ile Lima Barreto
En İyi Gösteri Filmi: Lili ile Charles Walters
Jüri Özel Ödülü:Walt Disney (Festivale katkılarından ötürü)
En iyi erkek oyuncu: Charles Vanel, - The Wages of Fear
En iyi kadın oyuncu: Shirley Booth, - Come Back, Little Sheba
Kısa Filmler
En iyi kısa film ödülü: White Mane - Albert Lamorisse
En İyi Kurmaca Kısa Film: The Stranger Left No Card - Wendy Toye
En İyi Belgesel Kısa Film: Houen zo! - Herman van der Horst
OCIC Ödülü: Horizons sans fin - Jean Dréville

1953 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1953 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1953 imdb 10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

7. Cannes Film Festivali 25 Mart - 9 Nisan 1954 tarihlerinde yapıldı. Festivalin Büyük Ödülünü, Gate of Hell filmi ile Teinosuke Kinugasa kazandı.

Film ve kısa film jürileri

Jean Cocteau (Fransa) (başkan)
Jean Aurenche (Fransa)
André Bazin (Fransa)
Luis Buñuel
Henri Calef (Fransa)
Guy Desson (Fransa) (MP resmi)
Philippe Erlanger (Fransa)
Michel Fourre-Cormeray (Fransa)
Jacques-Pierre Frogerais (Fransa) (CNC resmi)
Jacques Ibert (Fransa)
Georges Lamousse (Fransa) (senato yetkilisi)
André Lang (Fransa)
Noël-Noël (Fransa)
Georges Raguis (Fransa) (yetkili)
Henning Jensen (Danimarka) (kısa filmler)
Albert Lamorisse (Fransa) (kısa filmler)
Jean Queval (Fransa) (gazeteci) (kısa filmler)
Jean Tedesco (Fransa) (kısa filmler)
Jean Vivie (Fransa) (CST resmi) (kısa filmler)

Avant le déluge ile André Cayatte
Aventuras del barbero de Sevilla ile Ladislao Vajda
Beneath the 12-Mile Reef ile Robert D. Webb
O Canto do Mar ile Alberto Cavalcanti
Carosello napoletano ile Ettore Giannini
Cirkus Fandango ile Arne Skouen
Cronache di poveri amanti ile Carlo Lizzani
Cómicos ile Juan Antonio Bardem
Do Bigha Zamin ile Bimal Roy
Feitiço do Amazonas ile Zygmunt Sulistrowski
From Here to Eternity ile Fred Zinnemann
Gate of Hell ile Teinosuke Kinugasa
Le Grand Jeu ile Robert Siodmak
Kärlekens bröd ile Arne Mattsson
The Kidnappers ile Philip Leacock
Kiskrajcár ile Márton Keleti
Knave of Hearts ile René Clément
Knights of the Round Table ile Richard Thorpe
Koibumi ile Kinuyo Tanaka
Komedianti ile Vladimír Vlcek
Kyriakatiko xypnima ile Michael Cacoyannis
Die Letzte Brücke ile Helmut Käutner
Little Boy Lost ile George Seaton
The Living Desert ile Walt Disney and James Algar
Maddalena ile Augusto Genina
Man of Africa ile Cyril Frankel
Mastera russkogo baleta ile Gerbert Rappaport
Mayurpankh ile Kishore Sahu
Memorias de un Mexicano ile Carmen Toscano
El Mártir del Calvario ile Miguel Morayta
Nigorie ile Tadashi Imai
El Niño y la niebla ile Roberto Gavaldón
Pamposh ile Ezra Mir
Piatka z ulicy Barskiej ile Aleksander Ford
Sangre y luces ile Georges Rouquier ve Ricardo Muñoz Suay
Si mis campos hablaran ile José Bohr
Sira' Fi al-Wadi ile Youssef Chahine
Solange Du da bist ile Harald Braun
Det Stora Ädventyret ile Arne Sucksdorff
Sudba Mariny ile Isaak Shmaruk and Viktor Ivchenko
Todo es posible en Granada ile Carlos Blanco ve José Luis Sáenz de Heredia
Velikiy voin Albanii Skanderbeg ile Sergei Yutkevich
El Wahsh ile Salah Abu Seif

Filmler
Büyük ödül: * Gate of Hell ile Teinosuke Kinugasa
Uluslararası Ödül:
Avant le déluge ile André Cayatte
Carosello napoletano ile Ettore Giannini
Cronache di poveri amanti ile Carlo Lizzani
Do Bigha Zamin ile Bimal Roy
Piatka z ulicy Barskiej ile Aleksander Ford
Die Letzte Brücke ile Helmut Käutner
The Living Desert ile James Algar
Det Stora Ädventyret ile Arne Sucksdorff
The Great Warrior Skanderbeg ile Sergei Yutkevich
Özel Ödül: From Here to Eternity ile Fred Zinnemann
Özel Mansiyon:
André Cayatte ve Charles Spaak - Avant le déluge
Maria Schell oyunculuk performansı için - Die Letzte Brücke
Kamera ekibi The Living Desert
Aleksander Ford yönetmenliği için Five Boys from Barska Street
Arne Sucksdorff yönetmenliği için Det Stora Ädventyret
Sergei Yutkevich yönetmenliği için Velikiy voin Albanii Skanderbeg
OCIC Ödülü:Die Letzte Brücke ile Helmut Käutner
En İyi Fantastik-Şiirsel Film: * The Pleasure Garden ile James Broughton
En iyi Kukla Kısa Film:O Sklenicku Vic ile Břetislav Pojar

1954 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1954 14 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1954 imdb 15 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

8. Cannes Film Festivali 26 Nisan - 10 Mayıs 1955'te yapıldı. Altın Palmiye ödülünü Marty filmi ile Delbert Mann kazandı.

Film ve kısa film jürileri

Marcel Pagnol (Fransa) (başkan)
Marcel Achard (Fransa)
Juan Antonio Bardem (İspanya)
A. Dignimont (Fransa)
Jacques-Pierre Frogerais (Fransa)
Leopold Lindtberg (İsviçre)
Anatole Litvak (ABD)
Isa Mirvea (İtalya)
Leonard Mosley (İngiltere)
Jean Nery (Fransa)
Sergei Yutkevich (Sovyetler Birliği)
Jacques Doniol-Valcroze (Fransa) (kısa filmler)
Herman van der Horst (kısa filmler)
Marcel Ichac (Fransa) (kısa filmler)
Karl Korn (Batı Almanya) (kısa filmler)
Jean Perdrix (Fransa) (kısa filmler)

Bad Day at Black Rock ile John Sturges
Biraj Bahu ile Bimal Roy
Bolshaya Semya ile Iosif Kheifits
Boot Polish ile Prakash Arora
Carmen Jones ile Otto Preminger
Chikamatsu Monogatari ile Kenji Mizoguchi
Continente perduto ile Leonardo Bonzi, Mario Craveri, Enrico Gras, Angelo Francesco Lavagnino ve Giorgio Moser
The Country Girl ile George Seaton
Det brenner i natt! ile Arne Skouen
Le Dossier noir ile veré Cayatte
Du rififi chez les hommes ile Jules Dassin
East of Eden ile Elia Kazan
The End of the Affair ile Edward Dmytryk
Un extraño en la escalera ile Tulio Demicheli
Geroite na Shipka ile Sergei Vasilyev
Giv'a 24 Eina Ona ile Thorold Dickinson
L'oro di Napoli ile Vittorio De Sica
Hayat ou maut ile Kamal El Sheikh
Jedda ile Charles Chauvel
A Kid for Two Farthings ile Carol Reed
Liliomfi ile Károly Makk
Ludwig II: Glanz und Ende eines Königs ile Helmut Käutner
Marcelino pan y vino ile Ladislao Vajda
Marty ile Delbert Mann
Die Mücke ile Walter Reisch
Onna no koyomi ile Seiji Hisamatsu
Psohlavci ile Martin Frič
Raíces ile Benito Alazraki
Romeo i Dzhulyetta ile Lev Arnshtam ve Leonid Lavrovsky
Samba Fantástico ile Jean Manzon ve René Persin
Senhime ile Keigo Kimura
Il segno di Venere ile Dino Risi
Stella ile Michael Cacoyannis

Filmler
Altın Palmiye: Marty ile Delbert Mann
Jüri Özel Ödülü: Lost Continent ile Leonardo Bonzi, Mario Craveri, Enrico Gras, Angelo Francesco Lavagnino ve Giorgio Moser
En iyi erkek oyuncu:
Spencer Tracy - Bad Day at Black Rock
Sergei Lukyanov, Boris Andreyev, Aleksey Batalov, Sergei Kurilov, Vadim Medvedev, Boris Bityukov, Nikolai Gritsenko, Pavel Kadochnikov, Boris Kokovkin ve Nikolai Sergeyev - Bolshaya Semya
En iyi kadın oyuncu: Yelena Dobronravova, Vera Kuznetsova, Klara Luchko, Yekaterina Savinova, Iya Arepina ve Larisa Kronberg - Bolshaya Semya
En İyi Yönetmen:
Jules Dassin - Rififi
Sergei Vasilyev - Geroite na Shipka
Özel Mansiyon:
Naaz çocuk oyunculuğu için Boot Polish
Pablito Calvo çocuk oyunculuğu için Marcelino pan y vino
Kısa Film Altın Palmiye: Blinkity Blank
Özel olarak - Kısa Film: Zolotaya antilopa ile Lev Atamanov
En İyi Kısa Belgesel: Isole di fuoco ile Vittorio De Seta
En İyi Dramatik Film: East of Eden ile Elia Kazan
En İyi Lirik Film: Romeo i Dzhulyetta ile Lev Arnshtam ve Leonid Lavrovsky
FIPRESCI Ödülü:
Muerte de un ciclista ile Juan Antonio Bardem
Roots ile Benito Alazraki
OCIC Ödülü: Marty ile Delbert Mann
OCIC Ödülü - Özel Mansiyon: Marcelino pan y vino ile Ladislao Vajda

1955 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1955 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1955 imdb 20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

9. Cannes Film Festivali 23 Nisan - 10 Mayıs 1956 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye ödülünü The Silent World filmi ile Jacques-Yves Cousteau ve Louis Malle kazandı.

Maurice Lehmann (Fransa) (başkan)
Arletty (Fransa)
Louise de Vilmorin (Fransa)
Jacques-Pierre Frogerais (Fransa)
Henri Jeanson (Fransa)
Domenico Meccoli (İtalya)
Otto Preminger (ABD)
James Quinn (Birleşik Krallık)
Roger Regent (Fransa)
María Romero (Şili)
Sergei Vasilyev (Sovyetler Birliği)
Francis Bolen (Belçika) (kısa filmler)
Antonin Brousil (Çekoslovakya) (kısa filmler)
Henri Fabiani (Fransa) (kısa filmler)
Paul Grimault (Fransa) (kısa filmler)
Jean Perdrix (Fransa) (kısa filmler)

Afacerea Protar ile Haralambie Boros
Cien ile Jerzy Kawalerowicz
Dalibor ile Václav Krška
La escondida ile Roberto Gavaldón
Il ferroviere ile Pietro Germi
Gli innamorati ile Mauro Bolognini
Hanka ile Slavko Vorkapić
The Harder They Fall ile Mark Robson
Ikimono no kiroku ile Akira Kurosawa
I'll Cry Tomorrow ile Daniel Mann
Körhinta ile Zoltán Fábri
To Koritsi me ta mavra ile Michael Cacoyannis
Maboroshi no uma ile Koji Shima
The Man in the Gray Flannel Suit ile Nunnally Johnson
The Man Who Knew Too Much ile Alfred Hitchcock
The Man Who Never Was ile Ronald Neame
Marie-Antoinette reine de Fransa ile Jean Delannoy
Meeuwen sterven in de haven ile Rolve Verhavert, Ivo Michiels ve Rik Kuypers
Mat ile Mark Donskoi
Le Monde du silence ile Jacques-Yves Cousteau ve Louis Malle
Mozart ile Karl Hartl
Le mystère Picasso ile Henri-Georges Clouzot
Othello ile Sergei Yutkevich
Pather Panchali ile Satyajit Ray
Pedagogicheskaya poema ile Aleksei Maslyukov ve Mechislava Mayevskaya
Seido no Kirisuto ile Minoru Shibuya
Seven Years in Tibet ile Hans Nieter
Shabab emraa ile Salah Abu Seif
Shevagyachya Shenga ile Shantaram Athavale
Sob o Céu da Bahia ile Ernesto Remani
Sommarnattens leende ile Ingmar Bergman
Talpa ile Alfredo B. Crevenna
Tarde de toros ile Ladislao Vajda
Il tetto ile Vittorio De Sica
Tochka parva ile Boyan Danovski
Toubib el affia ile Henry Jacques
El Último perro ile Lucas Demare
Walk Into Paradise ile Lee Robinson
Yield to the Night ile J. Lee Thompson

Filmler
Altın Palmiye: The Silent World ile Jacques-Yves Cousteau ve Louis Malle
Jüri Özel Ödülü: The Mystery of Picasso ile Henri-Georges Clouzot
En iyi kadın oyuncu: Susan Hayward - I'll Cry Tomorrow
En İyi Yönetmen: Sergei Yutkevich - Othello
En İyi İnsan Belgesi: Pather Panchali - Satyajit Ray
En Şiirsel Mizah: Smiles of a Summer Night - Ingmar Bergman
Kısa Film Altın Palmiye: The Red Balloon - Albert Lamorisse
Özel Mansiyon - Araştırmacı Belgesel - Kısa Film: Together - Lorenza Mazzetti
En İyi Kurmaca Film - Kısa: Magdana's Donkey ile Tengiz Abuladze ve Rezo Chkheidze
OCIC Ödülü: The Roof - Vittorio De Sica
OCIC Ödülü - Özel Mansiyon:
The Railroad Man - Pietro Germi
The Man in the Gray Flannel Suit - Nunnally Johnson
Pather Panchali - Satyajit Ray

1956 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1956 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1956 imdb

10. Cannes Film Festivali 2-17 Mayıs 1957'de yapıldı. Altın Palmiye ödülünü Friendly Persuasion filmi ile William Wyler kazandı.

Film ve kısa film jürileri

André Maurois (Fransa) (başkan)
Jean Cocteau (Fransa) (onursal başkan)
Maurice Genevoix (Fransa)
Georges Huisman (Fransa) (tarihçi)
Maurice Lehmann (Fransa)
Marcel Pagnol (Fransa)
Michael Powell (Birleşik Krallık)
Jules Romains (Fransa)
Dolores del Río (Meksika)
George Stevens (ABD)
Vladimír Vlček (Çekoslovakya)
Claude Aveline (Fransa) (kısa filmler)
Roman Karmen (Sovyetler Birliği) (kısa filmler)
Albert Lamorisse (Fransa) (kısa filmler)
Alberto Lattuada (İtalya) (kısa filmler)
Jean Vivie (Fransa) (CST resmi) (kısa filmler)

The Bachelor Party ile Delbert Mann
Betrogen bis zum jüngsten Tag ile Kurt Jung-Alsen
La Casa del ángel ile Leopoldo Torre Nilsson
Celui qui doit mourir ile Jules Dassin
Dolina miru ile France Štiglic
Don Kikhot ile Grigori Kozintsev
Elokuu ile Matti Kassila
Faustina ile José Luis Sáenz de Heredia
Friendly Persuasion ile William Wyler
Funny Face ile Stanley Donen
Gotoma the Buddha ile Rajbans Khanna
Guendalina ile Alberto Lattuada
High Tide at Noon ile Philip Leacock
Ila Ayn ile Georges Nasser
Kanał ile Andrzej Wajda
Kome ile Tadashi Imai
Két vallomás ile Márton Keleti
La 'Moara cu noroc' ile Victor Iliu
Le notti di Cabiria ile Federico Fellini
Qivitoq ile Erik Balling
Rekava ile Lester James Peries
Rose Bernd ile Wolfgang Staudte
Same Jakki ile Per Høst
Shiroi sanmyaku ile Sadao Imamura
Sissi - Die junge Kaiserin ile Ernst Marischka
Det sjunde inseglet ile Ingmar Bergman
Sorok pervyy ile Grigori Chukhrai
Un condamné à mort s'est échappé ou Le vent souffle où il veut ile Robert Bresson
Yangtse Incident ile Michael Anderson
Zemya ile Zahari Zhandov
Ztracenci ile Miloš Makovec

Around the World in 80 Days ile Michael Anderson

Filmler
Altın Palmiye: Friendly Persuasion ile William Wyler
Jüri Özel Ödülü:
Kanał ile Andrzej Wajda
The Seventh Seal ile Ingmar Bergman
En iyi erkek oyuncu: John Kitzmiller - Dolina miru
En iyi kadın oyuncu: Giulietta Masina - Nights of Cabiria
En İyi Yönetmen: Robert Bresson - A Man Escaped
Özel Mansiyon: Gotoma the Buddha - Rajbans Khanna
Özel Ödül: The Forty-first - Grigori Chukhrai
En Romantik Komedi: Shiroi sanmyaku - Sadao Imamura
Kısa Film Altın Palmiye: Scurtă Istorie - Ion Popescu-Gopo
OCIC Ödülü - Özel Mansiyon:
Celui qui doit mourir - Jules Dassin
Nights of Cabiria - Federico Fellini

1957 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1957 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1957 imdb 19 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

11. Cannes Film Festivali 2-18 Mayıs 1958 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye ödülünü Letyat zhuravli filmi ile Mikhail Kalatozov kazandı.

Film ve kısa film jürileri

Marcel Achard (Fransa) (başkan)
Tomiko Asabuki (Japonya)
Bernard Buffet (Fransa)
Jean De Baroncelli (Fransa) (eleştirmen)
Helmut Käutner (Batı Almanya)
Dudley Leslie (Birleşik Krallık)
Madeleine Robinson (Fransa)
Ladislao Vajda (İspanya)
Charles Vidor (ABD)
Sergei Yutkevich (Sovyetler Birliği)
Cesare Zavattini (İtalya)
Norman McLaren (Kanada) (kısa filmler)
Jean Mitry (Fransa) (kısa filmler)
Krishna Riboud (Hindistan) (kısa filmler)
Edmond Séchan (Fransa) (kısa filmler)
Jerzy Toeplitz (Polonya) (kısa filmler)

The Brothers Karamazov ile Richard Brooks
La Caleta olvidada ile Bruno Gebel
Ciulinii Bărăganului ile Louis Daquin
Desire Under the Elms ile Delbert Mann
En Djungelsaga ile Arne Sucksdorff
L'eau vive ile François Villiers
Giovani mariti ile Mauro Bolognini
Goha ile Jacques Baratier
Letyat zhuravli ile Mikhail Kalatozov
The Long, Hot Summer ile Martin Ritt
Mon Oncle ile Jacques Tati
Ni liv ile Arne Skouen
Nära livet ile Ingmar Bergman
Orders to Kill ile Anthony Asquith
Parash Pathar ile Satyajit Ray
Pardesi ile Khwaja Ahmad Abbas ve Vasili Pronin
Rosaura a las 10 ile Mario Soffici
Sissi - Schicksalsjahre einer Kaiserin ile Ernst Marischka
To teleftaio psema ile Michael Cacoyannis
L'uomo di paglia ile Pietro Germi
Vasvirág ile János Herskó
La Venganza ile Juan Antonio Bardem
Visages de bronze ile Bernard Taisant
Das Wirtshaus im Spessart ile Kurt Hoffmann
Yukiguni ile Shirō Toyoda
Zizkovská romance ile Zileněk Brynych

Filmler
Altın Palmiye: Letyat zhuravli ile Mikhail Kalatozov
Jüri Özel Ödülü:
Goha ile Jacques Baratier
Visages de bronze ile Bernard Taisant
Jüri Özel Ödülü: Mon Oncle ile Jacques Tati
En iyi erkek oyuncu: Paul Newman - The Long, Hot Summer
En iyi kadın oyuncu: Bibi Andersson, Eva Dahlbeck, Barbro Hiort af Ornäs ve Ingrid Thulin - Nära livet
En İyi Yönetmen: Ingmar Bergman - Nära livet
En İyi Senaryo: Massimo Franciosa, Pasquale Festa Campanile ve Pier Paolo Pasolini - Giovani mariti
Özel Mansiyon: Tatiana Samoylova - Letyat zhuravli
Kısa Film Altın Palmiye: La Joconde: Histoire d'une obsession - Henri Gruel ve Jean Suyeux

1958 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1958 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1958 24 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

12. Cannes Film Festivali 30 Nisan - 15 Mayıs 1959 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye ödülünü Orfeu Negro filmi ile Marcel Camus kazandı.

Marcel Achard (Fransa) (başkan)
Antoni Bohdziewicz (Polonya)
Michael Cacoyannis (Yunanistan)
Carlos Cuenca (İspanya)
Pierre Daninos (Fransa)
Julien Duvivier (Fransa)
Max Favalelli (Fransa)
Gene Kelly (ABD)
Carlo Ponti (İtalya)
Micheline Presle (Fransa)
Sergei Vasilyev (Sovyetler Birliği)
Philippe Agostini (Fransa) (kısa filmler)
Antonin Brousil (Çekoslovakya) (kısa filmler)
Paula Talaskivi (Finlandiya) (kısa filmler)
Jean Vivie (Fransa) (CST resmi) (kısa filmler)
Véra Volmane (Fransa) (gazeteci) (kısa filmler)

Araya ile Margot Benacerraf
Compulsion ile Richard Fleischer
La Cucaracha ile Ismael Rodríguez
The Diary of Anne Frank ile George Stevens
Édes Anna ile Zoltán Fábri
Fanfare ile Bert Haanstra
Fröken April ile Göran Gentele
Die Halbzarte ile Rolf Thiele
Helden ile Franz Peter Wirth
Hiroshima Mon Amour ile Alain Resnais
Jakten ile Erik Løchen
Kriegsgericht ile Kurt Meisel
Lajwanti ile Narendra Suri
Luna de Miel ile Michael Powell
Matomeno iliovasilemma ile Andreas Labrinos
Middle of the Night ile Delbert Mann
Nazarín ile Luis Buñuel
Orfeu Negro ile Marcel Camus
Otchiy dom ile Lev Kulidzhanov
Policarpo, ufficiale di scrittura ile Mario Soldati
Les Quatre Cents Coups ile François Truffaut
Rapsódia Portuguesa ile João Mendes
Room at the Top ile Jack Clayton
Sen noci svatojanske ile Jiří Trnka
Shirasagi ile Teinosuke Kinugasa
Sterne ile Konrad Wolf
Tang fu yu sheng nu ile Tien Shen
Touha ile Vojtěch Jasný
Vlak bez voznog reda ile Veljko Bulajić
Zafra ile Lucas Demare

Filmler
Altın Palmiye: Orfeu Negro ile Marcel Camus
Jüri Özel Ödülü: Stars ile Konrad Wolf
Uluslararası Ödül: Nazarín ile Luis Buñuel
En iyi erkek oyuncu: Dean Stockwell, Bradford Dillman ve Orson Welles - Compulsion
En iyi kadın oyuncu: Simone Signoret - Room at the Top
En İyi Yönetmen: François Truffaut - Les Quatre Cents Coups'
Özel Mansiyon: Shirasagi ile Teinosuke Kinugasa
Teknik Büyük Ödül: Luna de Miel
Kısa Film Altın Palmiye:
N.Y., N.Y. - Francis Thompson
Zmiana warty - Halina Bielińska ve Wlodzimierz Haupe
En iyi seleksiyon - Kısa film: A Midsummer Night's Dream - Jiří Trnka
En iyi seleksiyon: Touha - Vojtěch Jasný
En iyi komedi: Policarpo, ufficiale di scrittura - Mario Soldati
OCIC Ödülü: Les Quatre Cents Coups - François Truffaut

Hiroshima Mon Amour filmi ile Alain Resnais, işlediği konu dolayısıyla oylama dışı tutulmuştur.

1959 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1959 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1959 10 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

13. Cannes Film Festivali 4-20 Mayıs 1960 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye ödülünü La Dolce Vita filmi ile Federico Fellini kazandı.

Georges Simenon (Belçika) (başkan)
Marc Allégret (Fransa)
Louis Chauvet (Fransa) (gazeteci)
Diego Fabbri (İtalya)
Hidemi Ima (Japonya)
Grigori Kozintsev (Sovyetler Birliği)
Maurice Leroux (Fransa)
Max Lippmann (Batı Almanya) (eleştirmen)
Henry Miller (ABD)
Simone Renant (Fransa)
Ulises Petit de Murat (Arjantin)
Georges Altman (Fransa) (gazeteci) (kısa filmler)
Nicolas Hayer (Fransa) (kısa filmler)
Henri Storck (Belgium) (kısa filmler)
Jean Vivie (Fransa) (CST resmi) (kısa filmler)
Dušan Vukotić (Yugoslavya) (kısa filmler)

L'Amérique insolite ile François Reichenbach
L'avventura ile Michelangelo Antonioni
Ballada o soldate ile Grigori Chukhrai
Ching nu yu hun ile Li Han Hsiang
Cidade Ameaçada ile Roberto Farias
Dama s sobachkoy ile Iosif Kheifits
Deveti krug ile France Štiglic
La Dolce Vita ile Federico Fellini
Los golfos ile Carlos Saura
Home from the Hill ile Vincente Minnelli
Jakten ile Erik Løchen
Jungfrukällan ile Ingmar Bergman
Kagi ile Kon Ichikawa
Kam čert nemůže ile Zdeněk Podskalský
Macario ile Roberto Gavaldón
Moderato Cantabile ile Peter Brook
Neotpravlennoye pismo ile Mikhail Kalatozov
Parvi urok ile Rangel Vulchanov
Paw ile Astrid Henning-Jensen
Pote tin Kyriaki ile Jules Dassin
La Procesión ile Francis Lauric
The Savage Innocents ile Nicholas Ray ve Baccio Bveini
Si le vent te fait peur ile Emile Degelin
Sons ve Lovers ile Jack Cardiff
Sujata ile Bimal Roy
Telegrame ile Gheorghe Naghi ve Aurel Miheles
Le Trou ile Jacques Becker
The Young One ile Luis Buñuel
Zezowate szczescie ile verzej Munk

Ben-Hur ile William Wyler
Orient-Occident ile Enrico Fulchignoni

Filmler
Altın Palmiye: La Dolce Vita ile Federico Fellini
Jüri Özel Ödülü:
L'avventura ile Michelangelo Antonioni
Kagi ile Kon Ichikawa
En iyi kadın oyuncu:
Jeanne Moreau - Moderato Cantabile
Melina Mercouri - Pote tin Kyriaki'
Özel Mansiyon:
Jungfrukällan ile Ingmar Bergman
The Young One ile Luis Buñuel
Kısa Film Altın Palmiye: Le Sourire ile Serge Bourguignon
Özel mansiyon - Kısa film: Paris la belle - Pierre Prévert
OCIC Ödülü: Paw ile Astrid Henning-Jensen

1960 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1960 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1960 9 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

14. Cannes Film Festivali 3-18 Mayıs 1961'de gerçekleştirildi. Altın Palmiye ödülünü Une aussi longue absence filmi ile Henri Colpi ve Viridiana filmi ile Luis Buñuel kazandı.
Ayrıca festivalde Fransız Sinema Eleştirmenleri Sendikası'nın çabaları ile gösterilen, Shirley Clarke filmi The Connection başarısı ile gelecek yıl Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nın oluşmasını sağladı.

Jean Giono (Fransa) (başkan)
Sergei Yutkevich (Sovyetler Birliği) (başkan vekili)
Pedro Armendáriz (Meksika)
Luigi Chiarini (İtalya)
Claude Mauriac (Fransa)
Edouard Molinaro (Fransa)
Jean Paulhan (Fransa) (yazar)
Raoul Ploquin (Fransa)
Liselotte Pulver (Bastı Almanya)
Marcel Vertès (Fransa)
Fred Zinnemann (ABD)
Ion Popescu-Gopo (Romanya) (kısa filmler)
Pierre Prévert (Fransa) (kısa filmler)
Jurgen Schildt (İsveç) (journalist) (kısa filmler)
Jean Vidal (Fransa) (kısa filmler)
Jean Vivie (Fransa) (CST resmi) (kısa filmler)

Une aussi longue absence ile Henri Colpi
El Centroforward murió al amanecer ile René Múgica
Che gioia vivere ile René Clément
Le Ciel et la boue ile Pierre-Dominique Gaisseau
La Ciociara ile Vittorio De Sica
Dan četrnaesti ile Zdravko Velimirović
Darclee ile Mihai Iacob
Domaren ile Alf Sjöberg
Dúvad ile Zoltán Fábri
Goodilee Again ile Anatole Litvak
Hoodlum Priest ile Irvin Kershner
I Like Mike ile Peter Frye
Kazaki ile Vasili Pronin
Der Letzte Zeuge ile Wolfgang Staudte
Line ile Nils Reinhardt Christensen
Madalena ile Dinos Dimopoulos
La Mano en la trampa ile Leopoldo Torre Nilsson
The Mark ile Guy Green
Matka Joanna od aniolów ile Jerzy Kawalerowicz
Het Mes ile Fons Rademakers
Otôto ile Kon Ichikawa
Piesen o sivém holubovi ile Stanislav Barabáš
Plein sud ile Gaston De Gerlache
Povest plamennykh let ile Yuliya Solntseva
A Primeira Missa ile Lima Barreto
La Ragazza con la valigia ile Valerio Zurlini
A Raisin in the Sun ile Daniel Petrie
Il Relitto ile Michael Cacoyannis
La Viaccia ile Mauro Bolognini
Viridiana ile Luis Buñuel

Exodus ile Otto Preminger

Aicha ile Noureddine Mechri ve Francis Warin
Argentina paraiso de la pesca ile Antonio Ber Ciani
The Art of Lee Hsiang-Fen ile Henry T.C. Wang
Balgarski ansambal za narodni pesni i tanzi ile Lada Boyadjieva
The Black Cat ile Robert Braverman
Cattle Ranch ile Guy L. Coté
Children of the Sun ile John Hubley and Faith Hubley
The Creation of Woman ile Charles F. Schwep
Cyrus le grand ile Feri Farzaneh
The Do-It-Yourself Cartoon Kit
Fantazie pro levou ruku a lidske svedomi ile Pavel Hobl
Le Festival de Baalbeck 1960 ile David McDonald
Folkwangschulen ile Herbert Vesely
Foroyar ile Jørgen Roos
Fuego en Castilla (Tactilvisión del páramo del espanto) ile José Val del Omar
Giovedi: passeggiata ile Vincenzo Gamna
Gorod bolshoy sudile ile Ilya Kopalin
House of Hashimoto ile Connie Rasinski
Hudozhnikat Zlatyu Boyadzhiev ile Ivan Popov
Kangra et kulu ile N.S. Thapa
Dog Barbos and Unusual Cross ile Leonid Gaidai
Na vez ile Branko Kalacic
Nebbia ile Raffaele Andreassi
Paul Valéry ile Roger Leenhardt
Párbaj ile Gyula Macskássy
La Petite Cuillère ile Carlos Vilardebó
Robert Frost ile Sidney J. Stiber
Souvenirs from Sweden ile Henning Carlsen
Taketori Monogatari ile Kazuhiko Watanabe
W kregu ciszy ile Jerzy Ziarnik

Filmler
Altın Palmiye:
Une aussi longue absence ile Henri Colpi
Viridiana ile Luis Buñuel
Jüri Özel Ödülü: Matka Joanna od aniolów ile Jerzy Kawalerowicz
En iyi erkek oyuncu: Anthony Perkins - Goodbye Again
En iyi kadın oyuncu: Sophia Loren - La Ciociara
En İyi Yönetmen: Yuliya Solntseva - Povest plamennykh let
Teknik Büyük Ödül - Özel Mansiyon:
Folkwangschulen ile Herbert Vesely
Fuego en Castilla (Tactilvisión del páramo del espanto) ile José Val del Omar
Otôto ile Kon Ichikawa
Povest plamennykh let ile Yuliya Solntseva
Kısa Film Altın Palmiye: La Petite Cuillère ile Carlos Vilardebó
Jüri Ödülü - En İyi Kısa Film: Párbaj ile Gyula Macskássy
Gary Cooper Ödülü: A Raisin in the Sun ile Daniel Petrie
FIPRESCI Ödülü: La Mano en la trampa ile Leopoldo Torre Nilsson
OCIC Ödülü: Hoodlum Priest ile Irvin Kershner

1961 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1961 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1961 8 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 2 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

15. Cannes Film Festivali 7-23 Mayıs 1962'de yapıldı. Altın Palmiye ödülünü O Pagador de Promessas filmi ile Anselmo Duarte kazandı.

Tetsuro Furukaki (Japonya) (yazar) (başkan)
Henry Deutschmeister (Fransa) (başkan vekili)
Sophie Desmarets (Fransa)
Jean Dutourd (Fransa)
Mel Ferrer (ABD)
Romain Gary (Fransa)
Jerzy Kawalerowicz (Polonya)
Ernst Krüger (Almanya)
Yuli Raizman (Sovyetler Birliği)
Mario Soldati (İtalya)
François Truffaut (Fransa)
Charles Ford (Fransa) (yazar) (kısa filmler başkanı)
Charles Duvanel (İsviçre) (kısa filmler)
Derek Prouse (Birleşik Krallık) (kısa filmler)
Georges Rouquier (Fransa) (kısa filmler)
veréas Winding (Fransa) (kısa filmler)

Advise ve Consent ile Otto Preminger
All Fall Down ile John Frankenheimer
Les Amants de Teruel ile Raymond Rouleau
Âmes et rythmes ile Abdelaziz Ramdani
El ángel exterminador ile Luis Buñuel
Ba'al Hahalomot ile Alina Gross ve Yoram Gross
Das Brot der frühen Jahre ile Herbert Vesely
Cléo de 5 à 7 ile Agnès Varda
Devi ile Satyajit Ray
Divorzio all'italiana ile Pietro Germi
Dom bez okien ile Stanislaw Jedryka
Dvoje ile Aleksvear Petrović
L'eclisse ile Michelangelo Antonioni
Les Enfants du soleil ile Jacques Séverac
Al Gharib al Saghir ile Georges Nasser
Harry og kammertjeneren ile Bent Christensen
Ilektra ile Michael Cacoyannis
In the Steps of Buddha ile Pragnasoma Hettiarachi
The Innocents ile Jack Clayton
Julia, Du bist zauberhaft ile Alfred Weidenmann
Kogda derevya ileli bolshimi ile Lev Kulidzhanov
Konga Yo ile Yves Allégret
Kyupora no aru machi ile Kirio Urayama
Liberté I ile Yves Ciampi
Long Day's Journey Into Night ile Sidney Lumet
Mondo Cane ile Gualtiero Jacopetti, Paolo Cavara ve Franco Prosperi
Muž z prvního století ile Oldřich Lipský
O Pagador de Promessas ile Anselmo Duarte
Pleneno yato ile Ducho Mundrov
Plácido ile Luis García Berlanga
Procès de Jeanne d'Arc ile Robert Bresson
S-a furat o bombă ile Ion Popescu-Gopo
Setenta veces siete ile Leopoldo Torre Nilsson
A Taste of Honey ile Tony Richardson
Yang Kwei Fei ile Li Han Hsiang

Boccaccio '70 ile Cesare Zavattini, Luchino Visconti, Mario Monicelli ve Federico Fellini
Le Crime ne paie pas ile Gérard Oury

Filmler
Altın Palmiye: O Pagador de Promessas ile Anselmo Duarte
Jüri Özel Ödülü:
L'eclisse ile Michelangelo Antonioni
Procès de Jeanne d'Arc ile Robert Bresson
En iyi erkek oyuncu:
Dean Stockwell, Jason Robards ve Ralph Richardson - Long Day's Journey Into Night
Murray Melvin - A Taste of Honey
En iyi kadın oyuncu:
Katharine Hepburn - Long Day's Journey Into Night
Rita Tushingham - A Taste of Honey
Teknik Büyük Ödül:
Les Amants de Teruel ile Raymond Rouleau
Ilektra ile Michael Cacoyannis
Yang Kwei Fei ile Li Han Hsiang
En İyi Sinematik Aktarım: Ilektra ile Michael Cacoyannis
En İyi Komedi: Divorzio all'italiana ile Pietro Germi
OCIC Ödülü: Procès de Jeanne d'Arc ile Robert Bresson

1962 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1962 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1962 6 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
15ème Cannes Film Festival 20 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

16. Cannes Film Festivali 9-23 Mayıs 1963'te yapıldı. Altın Palmiye ödülünü Il Gattopardo filmi ile Luchino Visconti kazandı.

Armand Salacrou (Fransa) (başkan)
Rouben Mamoulian (ABD) (başkan vekili)
Jacqueline Audry (Fransa)
Wilfrid Baumgartner (Fransa) (BDF resmi)
François Chavane (Fransa)
Jean De Baroncelli (Fransa) (eleştirmen)
Robert Hossein (Fransa)
Rostislav Yurenev (Sovyetler Birliği)
Kashiko Kawakita (Japonya)
Steven Pallos (Birleşik Krallık)
Gian Luigi Rondi (İtalya)
Henri Alekan (Fransa) (kısa filmler başkanı)
Robert Alla (Fransa) (kısa filmler)
Karl Schedereit (Batı Almanya) (kısa filmler)
Ahmed Sefrioui (Fas) (kısa filmler)
Semih Tuğrul (Türkiye) (gazeteci) (kısa filmler)

Les Ailesses ile Nikos Papatakis
Als twee druppels water ile Fons Rademakers
Alvorada ile Hugo Niebeling
L'ape regina ile Marco Ferreri
Až přijde kocour ile Vojtěch Jasný
El Buen amor ile Francisco Regueiro
La Cage ile Robert Darène
Carambolages ile Marcel Bluwal
Codine ile Henri Colpi
I Fidanzati ile Ermanno Olmi
Il Gattopardo ile Luchino Visconti
Jak ileć kochaną ile Wojciech Has
Kertes házak utcája ile Tamás Fejér
Lord of the Flies ile Peter Brook
Optimisticheskaya tragediya ile Samson Samsonov
El Otro Cristóbal ile Armand Gatti
Ouranos ile Takis Kanellopoulos
Pour la suite du monde ile Pierre Perrault ve Michel Brault
Le Rat d'Amérique ile Jean-Gabriel Albicocco
Seppuku ile Masaki Kobayashi
This Sporting Life ile Lindsay Anderson
To Kill a Mockingbird ile Robert Mulligan
Tyutyun ile Nikola Korabov
Los Venerables todos ile Manuel Antín
What Ever Happened to Baile Jane? ile Robert Aldrich
Wu Ze Tian ile Li Han Hsiang

8½ ile Federico Fellini
The Birds ile Alfred Hitchcock

Filmler
Altın Palmiye: Il Gattopardo ile Luchino Visconti
Jüri Özel Ödülü:
Až přijde kocour ile Vojtěch Jasný
Seppuku ile Masaki Kobayashi
En iyi erkek oyuncu: Richard Harris - This Sporting Life
En iyi kadın oyuncu: Marina Vlady - L'ape regina
En İyi Senaryo: Dumitru Carabat, Henri Colpi ve Yves Jamiaque - Codine
En İyi Savaş Filmi: Optimisticheskaya tragediya by Samson Samsonov
Kısa Film Altın Palmiye:
Le Haricot ile Edmond Séchan
In wechselndem Gefälle ile Alexander J. Seiler
Jüri Ödülü - Kısa Film: Moj Stan ile Zvonimir Berković
Özel Mansiyon - Kısa Film:
Di Domenica ile Luigi Bazzoni
Te ile István Szabó
Gary Cooper Ödülü: To Kill a Mockingbird ile Robert Mulligan
OCIC Ödülü: I Fidanzati ile Ermanno Olmi

1963 Cannes Film Festival16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 1963 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1963 22 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 3 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

17. Cannes Film Festivali 29 Nisan - 14 Mayıs 1964 tarihleri arasında yapıldı. Bu festivalde, Palme d'Or, "Grand Prix du Festival International du Film" olarak adlandırıldı ve 1974’e kadar kullanılmaya devam etti, daha sonra ismi tekrar Palme d'Or oldu.
Altın Palmiye, Jacques Demy'e ait Les Parapluies de Cherbourg'a verildi. Festival, Henri Verneuil'in yönettiği Cent mille dolllars au soleil ile başladı.

Aşağıdaki insanlar 1964 yarışmasının Jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Fritz Lang (Batı Almanya) Jüri Başkanı
Charles Boyer (Fransa) Başkan Yardımcısı
Joaquín Calvo-Sotelo (İspanya)
René Clément (Fransa)
Jean-Jacques Gautier (Fransa) (gazeteci)
Alexandre Karaganov (Sovyetler Birliği) (eleştirmen)
Lorens Marmstedt (İsveç)
Geneviève Page (Fransa)
Raoul Ploquin (Fransa)
Arthur M. Schlesinger, Jr. (ABD)
Véra Volmane (Fransa) (gazeteci)
Kısa film jürisi

Jean-Jacques Languepin (Fransa) Başkan Yardımcısı
Jiří Brdečka (Çekoslovakya)
Robert Ménégoz (Fransa)
Hubert Seggelke (Batı Almanya)
Alex Seiler (İsviçre)

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarıştı:

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi:

Roma İmparatorluğunun Yıkılışı ile Anthony Mann
Skoplje '63 ile Veljko Bulajić
Beyaz Sesler (Le voci bianche) ile Pasquale Festa Campanile ve Massimo Franciosa'dan

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı:

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler, 3. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (3e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1964 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg) ile Jacques Demy
Prix spéciL du Jury : Kumullardaki Kadın (Suna no onna) ile Hiroshi Teshigahara
En İyi Kadın Oyuncu :
Bir Patates, İki Patates ile Barbara Barrie
Balkabağı yiyen ile Anne Bancroft
En İyi Erkek Oyuncu :
Lark Tiyatrosu ile Antal Páger (Pacsirta)
Baştan Çıkarılmış ve Terk Edilmiş (Sedotta e abbandonata) ile Saro Urzì
Özel Mansiyon: Pasażerka ve tüm eserleri için Andrzej Munk
Kısa filmler

Grand Prix du Jury : Le Prix de la Victoire ile Nobuko Shibuya & La douceur du village ile François Reichenbach
Prix spécial du Jury: Help! My Snowman's Burning Down ile Carson Davidson & Sillages ile Serge Roullet
Kısa film Teknik Ödülü: Dawn Of The Capricorne ile Ahmad Faroughy-Kadjar

FIPRESCI

FIPRESCI Ödülü: Yolcu (Pasażerka) Andrzej Munk
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül :
Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg) ile Jacques Demy
Beverly Hills'teki Ölü Kadın (Die Tote von Beverly Hills) Michael Pfleghar
OCIC Ödülü

Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg) ile Jacques Demy
Çorak Yaşamlar (Vidas Secas) Nelson Pereira dos Santos
Kodak Kısa Film Ödülü

Lacrimae rerum ile Nicolas Nicolaides

INA: 1964 festivalinin açılması 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Arrivée des personnalités au Palais des festivaller25 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yer alan yorum)
INA: 1964 Cannes Festivali'nin kazananları listesi 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1964 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1964 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1964'te 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

18. Cannes Film Festivali 3 - 16 Mayıs 1965 tarihleri arasında yapıldı. Olivia de Havilland, jürinin ilk kadın başkanı oldu.
Altın Palmiye, Knack ... and How to Get It ile Richard Lester'e verildi. Festival, William Wyler'in yönettiği The Collector ile başladı ve Kon Ichikawa'nın yönettiği Tōkyō Orinpikku ile kapandı.

Aşağıdaki insanlar 1965 film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

André Maurois (Fransa) Onursal Başkanı
Olivia de Havilland (ABD) Jüri Başkanı
Goffredo Lombardo (ABD) Başkan Yardımcısı
Max Aub (Meksika)
Michel Aubriant (Fransa) (gazeteci)
Rex Harrison (İngiltere)
François Reichenbach (Fransa)
Alain Robbe-Grillet (Fransa)
Konstantin Simonov (Sovyetler Birliği)
Edmond Ténoudji (Fransa)
Jerzy Toeplitz (Polonya)
Kısa filmler

Gérardot (Fransa) Başkanı
Istvan Dosai (Macaristan) (Cinématographie resmi)
Herman van der Horst (Hollanda)
Jacques Ledoux (Belçika)
Carlos Vilardebó (Fransa)

Aşağıdaki filmler Grand Prix International du Festivali için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler, 4. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (4e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1965 Resmi seçki ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : The Knack… and How to Get It ile Richard Lester
Cannes Film Festivali Jüri Ödülü : Kwaidan ile Masaki Kobayashi
En İyi Yönetmen : Asılı Orman (Pădurea spânzuraţilor) ile Liviu Ciulei
En İyi Senaryo:
317'inci Müfreze (La 317e Section) ile Pierre Schoendoerffer
The Hill ile Ray Rigby
En İyi Kadın Oyuncu : Koleksiyoner ile Samantha Eggar
En İyi Erkek Oyuncu : Koleksiyoner ile Terence Stamp
Aktörler için Özel Mansiyon:
Jozef Kroner ve Ida Kaminska, Obchod na korze'deki oyuncu performansından dolayı
Vera Kuznetsova, Zhili-byli starik so starukhoj'teki oyunculuk performansından dolayı
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Overture ile János Vadász
Jüri Ödülü: Johann Sebastian Bach: Fantasy in G minor ile Jan Švankmajer
Jüri Özel Ödülü: Monsieur Plateau ile Jean Brismée
Kısa film Teknik Ödül: Ban ye ji jiao ile Yeou Lei & Overture ile János Vadász

FIPRESCI

FIPRESCI Ödülü : Her Zaman Daha İleride (Tarahumara (Cada vez más lejos)) ile Luis Alcoriza
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül :
Sirk meleği (Fifi la plume) ile Albert Lamorisse
Az Életbe táncoltatott leány ile Tamás Banovich
Özel Mansiyon: Knack …and How to Get It ile Richard Lester
OCIC Ödülü

OCIC Ödülü: Yo Yo ile Pierre Étaix
Gençlik İçin En İyi Film

Los Junqueros ile Oscar Kantor
Yo Yo tarafından Pierre Étaix

1965 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1965 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1965 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yılında Internet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altın Palmiye, Pietro Germi'nin Signore & Signori'sine, Claude Lelouch tarafından yönetilen Un homme et une femme ile birlikte gitti. Festival, Joseph Losey'in yönettiği Modesty Blaise ile açıldı ve Jerzy Kawalerowicz tarafından yönetilen Faraon ile kapandı.

Aşağıdaki insanlar 1966 film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Sophia Loren (İtalya) Jüri Başkanı
Marcel Achard (Fransa)
Vinicius de Moraes (Brezilya)
Tetsuro Furukaki (Japonya) (yazar)
Maurice Genevoix (Fransa)
Jean Giono (Fransa)
Maurice Lehmann (Fransa)
Richard Lester (İngiltere)
Denis Marion (Belçika)
André Maurois (Fransa)
Marcel Pagnol (Fransa)
Yuli Raizman (Sovyetler Birliği)
Armand Salacrou (Fransa)
Peter Ustinov (İngiltere)
Kısa filmler

Charles Duvanel (İsviçre)
Charles Ford (Fransa) (yazar)
Marcel Ichac (Fransa)
Jean Vivie (Fransa) (CST yetkilisi)
Bo Widerberg (İsveç)

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki kısa filmler Grand Prix için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 5. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (5e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1966 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye :
Pietro Germi'den Kuşlar, Arılar ve İtalyanlar (Signore & Signori)
Bir Erkek ve Bir Kadın (Un homme et une femme) ile Claude Lelouch
Prix Özel du Jüri : Alfie ile Lewis Gilbert
En İyi Yönetmen : Polonya'da Lenin için Sergei Yutkevich (Lenin v Polshe)
En İyi Kadın Oyuncu : Vanessa Redgrave, Morgan: Tedavi İçin Uygun Bir Durum için
En İyi Erkek Oyuncu : Sult ile Per Oscarsson
En İyi İlk İş: Răscoala ile Mircea Mureșan
20. Yıldönümü Ödülü: Orson Welles tarafından Geceyarısı Çanları (Falstaff) (Campanadas a medianoche)
Kısa filmler

Kısa Film Gran Prix : Noel Black tarafından Skaterdater
Büyük Teknik Ödül: Noel Black tarafından Skaterdater

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü : Genç Törless (Der junge Törless) Volker Schlöndorff
Özel Mansiyon: Orson Welles tarafından Geceyarısı Çanları (Falstaff) (Campanadas a medianoche)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Geceyarısı Çanları (Falstaff) (Campanadas a medianoche) ile Orson Welles
OCIC Ödülü 

Bir Erkek ve Bir Kadın (Un homme et une femme) Claude Lelouch tarafından
Diğer ödüller

Özel Mansiyon: Totò, oyunculuk performansından dolayı

1966 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1966 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 1966 6 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında

20. Cannes Film Festivali 27 Nisan - 12 Mayıs 1967 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Cinayeti Gördüm ile Michelangelo Antonioni'ye verildi. Festival Robert Hossein'in yönettiği J'ai Tué Raspoutine ile açıldı ve Jean Jacques Manigot'un yönettiği Batouk ile kapandı.

Aşağıdaki insanlar 1967 film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Alessandro Blasetti (İtalya) Jüri Başkanı
Georges Lourau (Fransa) Başkan Yardımcısı
Sergei Bondarchuk (Sovyetler Birliği)
René Bonnell (Fransa)
Jean-Louis Bory (Fransa) (eleştirmen)
Miklós Jancsó (Macaristan)
Claude Lelouch (Fransa)
Shirley MacLaine (ABD)
Vincente Minnelli (ABD)
Georges Neveux (Fransa)
Gian Luigi Rondi (İtalya)
Ousmane Sembène (Senegal)
Kısa filmler

Mark Turfkhuyer (Belçika) (gazeteci) Başkan
Tahar Cheriaa (Tunus)
André Coutant (Fransa) (teknisyen)
Zdravka Koleva (Bulgaristan)
Jean Schmidt (Fransa)

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 6. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (6e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1967 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Cinayeti Gördüm ile Michelangelo Antonioni
Cannes Film Festivali Büyük Ödülü :
Kaza Gecesi ile Joseph Losey
I Even Met Happy Gypsies(Skupljači perja) ile Aleksandar Petrović
En İyi Yönetmen : On Bin Gün (Tízezer nap) ile Ferenc Kósa
En İyi Senaryo :
We Still Kill the Old Way (Ciascuno il suo) ile Elio Petri
The Killing Game (Jeu de massacre) ile Alain Jessua
En İyi Kadın Oyuncu : Pia Degermark ile Elvira Madigan
En İyi Erkek Oyuncu : Three Days and a Child ile Oded Kotler
En İyi İlk İş: The Winds of the Aures (Rih al awras) Mohammed Lakhdar-Hamina
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Hollanda'dan Gökyüzü Üzerine ile John Fernhout
Jüri özel ödülü: Globe à Félix Tournachon ile André Martin & Jedan plus jedan jeste ile Branko Ranitovic-
Kısa film Teknik Ödülü: Sky Over Holland ile John Fernhout
Kısa film Teknik Ödülü - Özel Mansiyon: Versailles, Albert Lamorisse

FIPRESCI

FIPRESCI Ödülü :
Skupljači perja ile Aleksandar Petrović
Terra em Transe ile Glauber Rocha
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül - Özel Mansiyon: Hagbard ve Signe (Den røde kappe) ile Gabriel Axel
OCIC Ödülü

Mouchette ile Robert Bresson

INA: 1967 festivalinin açılması24 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1967 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmî web sitesi Retrospective 1967 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1967'ye 16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında Ödüller 16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

21. Cannes Film Festivali, 19-24 Mayıs 1968 tarihleri arasında Fransa'daki 1968 Mayıs olayları sebebiyle kısaltılmadan önce yapıldı.
Festival, Victor Fleming'in yönettiği Rüzgâr Gibi'nin restore edilmiş versiyonuyla başladı. Peter Lennon'ın Rocky Road to Dublin belgeseli, 17 Mayıs'taki festivalde gösterilen son film oldu. Jean-Luc Godard'ın gösterilmesinden hemen sonra Claude Lelouch ve François Truffaut sahneye çıktılar ve Fransa'da protesto eden işçilerle ve öğrencilerle dayanışma içinde festivalin sona ereceğini açıkladılar. Yönetmenlerin çoğu filmlerini festivalden çekti. 18 Mayıs 1968'de ertesi gün, Carlos Saura'nın Peppermint Frappé gösterimi iptal edildi, bu da festivalin devam etmesini isteyen seyircilerin kargaşasına neden oldu. Sonunda 19 Mayıs'ta, festivalin sona ermesinin planlanmasından beş gün önce, festival iptal edildi. Grace Kelly, açılış ve kapanış törenlerine ev sahipliği yaptı.
Altın Palmiye için yarışmak üzere seçilen 28 filmden sadece 11'ü gösterildi.

Aşağıdaki kişiler 1968 uzun metraj filmi yarışmasında jüri olarak atandılar:
Uzun metrajlı filmler

André Chamson (Fransa) Jüri Başkanı
Monica Vitti (İtalya)
Claude Aveline (Fransa)
Boris von Borrezholm (Almanya)
Veljko Bulajić (Yugoslavya)
Paul Cadeac d'Arbaud (Fransa)
Jean Lescure (Fransa)
Louis Malle (Fransa)
Jan Nordlander (İsveç)
Roman Polanski (Polonya)
Robert Rozhdestvensky (SSCB)
Terence Young (İngiltere)

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarışacaktı:

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi:

Rüzgâr Gibi Geçti ile Victor Fleming
Toby Dammit ile Fellini
Metzengerstein ile Roger Vadim
William Wilson ile Louis Malle

Aşağıdaki filmler 7. Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda (7e Semaine de la Critique) gösterilmek üzere seçildi:

 Festivalin kesintisi nedeniyle sunulmadı:
Chronik der Anna Magdalena Bach ile Jean-Marie Straub(W. Almanya)
Devrim ile Jack O'Connell (Amerika Birleşik Devletleri)

Ulusal ses yalıtımı Enstitüsü: Cannes Festivali, Mayıs 1968 14 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum) Jean-Luc Godard, Roman Polanski, François Truffaut ve Louis Malle soruyu cevaplamak için tartışmaya yöneldi: festivali durdurmalı mıyız? Festival Başkanı Favre le Bret Robert, festivalin kapandığını duyurdu. (süre 10′25 ″)
1968 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1968 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
21ème Festivali Uluslararası Film - Cannes

Altın Palmiye, If.... ile Lindsay Anderson'a verildi. Festival, Bob Fosse'nin yönettiği Sweet Charity ile başladı.

Aşağıdaki kişiler 1969 film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Luchino Visconti (İtalya) (başkan)
Cengiz Aytmatov (Sovyetler Birliği)
Marie Bell (Fransa)
Jaroslav Boček (Çekoslovakya)
Veljko Bulajić (Yugoslavya)
Stanley Donen (ABD)
Jerzy Glucksman (İsveç) (öğrenci)
Robert Kanters (Fransa) (eleştirmen)
Sam Spiegel (ABD)
Kısa filmler

Charles Duvanel (İsviçre)
Mihnea Gheorghiu (Romanya)
Claude Soulé (Fransa) (CST görevlisi)

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler, 8. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (8e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1969 Yönetmenler Gecesi (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1969 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Eğer .... Lindsay Anderson tarafından
Cannes Film Festivali Büyük Ödülü: Ådalen 31 ile Bo Widerberg
En İyi Yönetmen :
O Dragão da Maldade Contra ve Santo Guerreiro ile Glauber Rocha
All my Compatriots (Všichni dobri rodáci) ile Vojtěch Jasny
En İyi Kadın Oyuncu : Isadora ile Vanessa Redgrave
En İyi Erkek Oyuncu : Z ile Jean-Louis Trintignant
Jüri Ödülü : Z ile Costa Gavras (Oy birliğiyle)
En İyi İlk İş: Dennis Hopper'dan Kolay Sürücü
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Cîntecele Renasterii tarafından Mirel Ilieşiu
Jüri Özel Ödülü: Jean-Claude Carrière'den La Pince à ongles

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü : Andrei Tarkovsky'den Andrei Rublev
Commission Supérieure Technique 

Teknik Büyük Ödül - Özel Mansiyon: All My Compatriots ( Všichni dobří rodáci ) ile Vojtěch Jasný
Kısa film - Özel Mansiyon: Cîntecele Renasterii ile Mirel Ilieşiu & Toccata ile Herman van der Horst

INA: 1969 Festivalinin Açılışı24 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Kapanış töreni Cannes 1969 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1969 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1969 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1969'a 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

23. Cannes Film Festivali 3 - 18 Mayıs 1970 tarihleri arasında gerçekleştirildi . Festivalin kurucusu Robert Favre LeBret, bu yıl Rusya ve Japonya'dan hiçbir film eklememeye karar verdi (bayrakları Croisette'de yoktu). "Slav gözlükler ve Japon samuray filmleri" nden yorulmuştu. Ruslar, jüri üyeleri Sergei Obraztsov'u (Moskova kukla tiyatrosu başkanı) geri aldı ve jüri panelinden yalnızca sekiz üyeyle ayrıldı.
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Miguel Ángel Asturias, Jüri Başkanı olarak atandı. O sırada, Guatemala'dan Fransa'ya büyükelçi olarak görev yapıyordu. Altın palmiye, Robert Altman tarafından MASH'a gitti. Festival, Claude Sautet'in yönettiği Les Choses de la vie ile Marc Allégret'in yönettiği Le Bal du Comte d'Orgel ile kapandı.

Aşağıdaki kişiler 1970 film yarışmasının Jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Miguel Ángel Asturias (Guatemala yazarı ve diplomat) Jüri Başkanı
Guglielmo Biraghi (İtalyan eleştirmeni)
Kirk Douglas (Amerikalı aktör)
Christine Gouze-Rénal (Fransız üretici)
Vojtěch Jasný (Çek yönetmen)
Félicien Marceau (oyun yazarı)
Sergey Obraztsov (Rus kuklacı)
Karel Reisz (İngiliz yapımcı)
Volker Schlöndorff (Alman yapımcı)
Kısa filmler

Fred Orain (yapımcı)
Jerzy Plazewski (eleştirmen)
Vincio Delleani

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 9. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (9e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1970 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1970 Resmi seçki ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : MASH Robert Altman
Büyük Ödül: Investigation of a Citizen Above Suspicion (Indagine su un cittadino al di sopra di ogni sospetto) ile Elio Petri
En İyi Yönetmen : Leo the Last ile Boorman
En İyi Kadın Oyuncu : Metello ile Ottavia Piccolo
En İyi Erkek Oyuncu : The Pizza Triangle (Dramma della gelosia - tutti i particolari in cronaca) ileMarcello Mastroianni
Jüri Ödülü (Jürinin, ödül almasını istedikleri film için ikiye bölünmesi sebebiyle eşit olarak paylaşıldı)
The Falcons (Magasiskola) - István Gaál
The Strawberry Statement - Stuart Hagmann
En İyi İlk İş: Hoa-Binh ile Raoul Coutard
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: The Magic Machines ile Bob Curtis
Özel Mansiyon: Et Salammbo? ile Jean-Pierre Richard

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü : Investigation of a Citizen Above Suspicion (Indagine su un cittadino al di sopra di ogni sospetto) ile Elio Petri
Commission Supérieure Technique

Büyük Teknik Ödül :Le Territoire des autres ile François Bel

INA: 1970 Cannes Festivali'nin açılması24 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1970 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1970 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1970 İçin 16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller 16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

24. Cannes Film Festivali, 12 - 27 Mayıs 1971 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Joseph Losey'e ait olan The Go-Between'e verildi.
Festival, David Maysles, Albert Maysles ve Charlotte Zwerin’in yönettiği İngiliz rock grubu The Rolling Stones'un bir belgeseli olan Gimme Shelter ile açıldı ve Jean-Paul Rappeneau’nun yönettiği Les mariés de l'an II ile kapandı. Festivalde Charlie Chaplin kutlandı ve Ulusal Onur Lejyonu Nişanı Komutanlığı unvanıyla onu onurlandırdı.

Aşağıdaki insanlar 1971 film yarışmasının Jürisi olarak atandı:
Uzun metraj filmler

Michèle Morgan (Fransa) Jüri Başkanı
Pierre Billard (Fransa)
Michael Birkett (İngiltere)
Anselmo Duarte (Brezilya)
István Gaál (Macaristan)
Sergio Leone (İtalya)
Aleksandar Petrović (Yugoslavya)
Maurice Rheims (Fransa)
Erich Segal (ABD)
Kısa filmler

Véra Volmane (Fransa) (gazeteci) Başkan
Charles Duvanel (İsviçre)
Etienne Novella (Fransa)

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler, 10. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (10e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1971 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1971 Resmi seçiki ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Joseph Losey'in The Go-Between
Büyük Ödül:
Johnny Dalton Trumbo tarafından Johnny Got His Gun.
Taking Off ile Miloš Forman
En İyi Kadın Oyuncu : Esrar Bitti ile Kitty Winn
En İyi Erkek Oyuncu : Sacco e Vanzetti ile Riccardo Cucciolla
Jüri Ödülü :
Joe Hill ile Bo Widerberg
Szerelem ile Károly Makk
En İyi İlk İş: Between Miracles (Per grazia ricevuta) ile Nino Manfredi
25. Yıldönümü Ödülü: Venedik'te Ölüm (Morte a Venezia) Luchino Visconti tarafından
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Roger Flint tarafından yönetilen Star Spangled Banner
Özel mansiyon (veya Jüri Ödülü):
Stuiter ile Jan Oonk
Une Statuette ile Carlos Vilardebó

FIPRESCI

FIPRESCI Ödülü : Johnny Dalton Trumbo'nun Silahını Aldı
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Walon Green'den The Hellstrom Chronicle
Szerelem ile Károly Makk
Diğer ödüller

Özel Mansiyon: Lili Darvas ve Mari Törőcsik, Szerelem'deki ana oyuncular

INA: 25. Cannes Film Festivali (Fransızca yorum)
INA: Michèle Morgan, 1971 jürisi başkanı 14 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Joseph Losey'in Go-Between filmi hakkında 14 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca ve İngilizce röportaj)

1971 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1971 14 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1971'de 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

25. Cannes Film Festivali 4 - 19 Mayıs 1972 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, La classe operaia va paradiso ile Elio Petri ve Il Caso Mattei ile Francesco Rosi'ye verildi.
Festival, Claude Lelouch  tarafından yönetilen L'aventure c'est l'aventure ile başladı ve Alfred Hitchcock'un yönettiği Frenzy ile kapatıldı.

Aşağıdaki kişiler 1972 özellik filmi rekabetin jüri olarak atandı:
Uzun metraj filmler

Joseph Losey (İngiltere) Jüri Başkanı
Bibi Andersson (İsveç)
Georges Auric (Fransa)
Erskine Caldwell (ABD)
Mark Donskoi (Sovyetler Birliği)
Miloš Forman (ABD)
Giorgio Papi (Yugoslavya)
Jean Rochereau (Fransa) (gazeteci)
Alain Tanner (İsviçre)
Naoki Togawa (Japonya)
Kısa filmler

Frédéric Rossif (Fransa) Başkanı
Istvan Dosai (Macaristan) (Cinématographie resmi)
Vicente Pineda (İtalya) (gazeteci)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metraj filmler 11. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (11e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler, 1972 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1972 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Grand Prix du Festival Uluslararası du Filmi :
The Working Class Goes to Heaven (La classe operaia in paradiso) ile Elio Petri
The Mattei Affair (Il Caso Mattei) ile Francesco Rosi
Cannes Film Festivali Büyük Ödülü: Solaris (Solyaris) ile Andrei Tarkovsky
En İyi Yönetmen : Red Psalm (Még kér a nép) ile Miklós Jancsó
En İyi Kadın Oyuncu : Images ile Susannah York
En İyi Erkek Oyuncu : We Won't Grow Old Together (Nous ne vieillirons pas ensemble) ile Jean Yanne
Jüri Ödülü : Slaughterhouse-Five ile George Roy Hill
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Le Fusil à lunette ile Jean Chapot
Jüri özel ödülü: Operation X-70 ile Raoul Servais

FIPRESCI

FIPRESCI Ödülü : Avoir 20 ans dans les Aurès ile René Vautier
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Zikkaron ile Laurent ZikkaronCoderre
Diğer ödüller 

Özel Mansiyon: La Classe operaia va in paradiso ive Il Caso Mattei'deki ile Gian Maria Volontè

1972 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1972 16 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1972'ye 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

26. Cannes Film Festivali 10 - 25 Mayıs 1973 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Alan Bridges'in The Hireling'ine ve Jerry Schatzberg'in Korkuluk'una gitti. Bu festivalde iki yeni rekabet dışı bölüm eklendi: 'Étude et documents' ve 'Perspectives du Cinéma Français' (Fransız Film Yönetmenleri Cemiyeti tarafından başlatıldı ve 1991 yılına kadar devam etti).
Festival, David Greene  tarafından yönetilen Godspell ile açıldı ve Sidney J. Furie tarafından yönetilen Lady Sings the Blues ile kapandı. Philippe Mora'nın bir belgeseli olan Swastika, Adolf Hitler'in günlük ve sosyal yaşamını göstererek olumsuz tepkiler aldı ve izleyiciler arasında rahatsızlık yarattı. Alejandro Jodorowsky tarafından yapılan Kutsal Dağ, aşırı şiddet olayları nedeniyle festivalde tartışma yarattı.

Aşağıdaki insanlar, 1973 tarihli sinema yarışmasının Jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Ingrid Bergman (İsveç) Jüri Başkanı
Jean Delannoy (Fransa)
Lawrence Durrell (İngiltere)
Rodolfo Echeverria (İspanya)
Boreslav Michalek (Polonya)
François Nourissier (Fransa)
Leo Pestelli (İtalya) (gazeteci)
Sydney Pollack (ABD)
Robert Rozhdestvensky (Sovyetler Birliği) (yazar)
Kısa filmler

Robert Enrico (Fransa) Başkanı
Samuel Lachize (Fransa) (eleştirmen)
Alexandre Marin

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 12. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (12e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler, 1973 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1973 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye :
Alan Bridges'in The Hireling'i
Jerry Schatzberg tarafından yönetilen Korkuluk
Cannes Film Festivali Büyük Ödülü: Jean Eustache'den The Mother and the Whore (La maman et la putain)
En İyi Kadın Oyuncu : The Effect of Gamma Rays on Man-in-the-Moon Marigolds ile Joanne Woodward
En İyi Erkek Oyuncu : Film d'amore e d'anarchia, ovvero: stamattina alle 10, via dei Fiori, nella nota casa di tolleranza ile Giancarlo Giannini.
Jüri Ödülü :
Sanatorium Pod Klepsydrą ile Wojciech Has
L'Invitation ile Claude Goretta
Özel Ödül: La Planète sauvage yönetmen: René Laloux
En İyi İlk İş: Jeremy ile Arthur Barron
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Balablok ile Břetislav Pojar
Jüri Özel Ödülü: Az 1812-es év ile Sándor Reisenbüchler

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü :
Marco Ferreri'den La Grande Bouffe
The Mother and the Whore (La maman et la putain) ile Jean Eustache
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Cries and Whispers (Viskningar op rop) ile Ingmar Bergman
OCIC Ödülü 

Jerry Schatzberg tarafından Korkuluk

INA: Cannes Film Festivali'nin Açılışı16 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Korkuluk için Jerry Schatzberg ile röportaj16 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [1]16 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca ve İngilizce röportaj)

1973 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197316 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1973'te6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

27. Cannes Film Festivali 9 - 24 Mayıs 1974 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Francis Ford Coppola tarafından Konuşma'ya gitti.
Festival, Federico Fellini tarafından yönetilen Amarcord ile başladı ve Irvin Kershner tarafından yönetilen S * P * Y * S ile kapandı.

Aşağıdaki kişiler 1974 yarışmanın jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

René Clair (Fransa) Jüri Başkanı
Jean-Loup Dabadie (Fransa)
Kenne Fant (İsveç)
Félix Labisse (Fransa)
Irwin Shaw (ABD)
Michel Soutter (İsviçre)
Monica Vitti (İtalya)
Alexander Walker (İngiltere)
Rostislav Yurenev (Sovyetler Birliği)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 13. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (13e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1974 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1974 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Francis Ford Coppola'nın Konuşması
Cannes Film Festivali Büyük Ödülü: Il fiore delle Mille e una not ile Pier Paolo Pasolini
En İyi Senaryo : Sugarland Express ile Hal Barwood, Matthew Robbins ve Steven Spielberg
En İyi Kadın Oyuncu : Les violons du bal ile Marie-José Nat
En İyi Erkek Oyuncu : The Last Detail ile Jack Nicholson ve Stavisky ile Charles Boyer
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Ostrov ile Fyodor Khitruk
Jüri Ödülü: Peter Foldes tarafından Açlık

FIPRESCI

FIPRESCI Ödülü :
Ali: Korku Ruhu Kemirir (Angst essen Seele auf) Rainer Werner Fassbinder (Yarışmada)
Robert Bresson'dan Lancelot du Lac (reddedildi) (Yarışma dışı)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Mahler ile Ken Russell
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü: Rainer Werner Fassbinder'den Angst essen Seele auf
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Francis Ford Coppola'nın Söyleşi

INA: 1974 Festivalinin Açılışı16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1974 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197416 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1974'e15 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında Ödüller15 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

28. Cannes Film Festivali 9 - 23 Mayıs 1975 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Mohammed Lakhdar-Hamina tarafından yönetilen Chronique des Années de Braise'ye gitti. 1975 yılında, rekabetçi olmayan yeni bir bölüm olan "Les Yeux fertiles" tanıtıldı. Bu bölüm sonraki iki yıl gösterilecek olan "L'Air du temps" ve "Le Passe Compose" ile birlikte 1978'de Belirli Bir Bakış'a entegre edildi.
Festival, Henning Carlsen  tarafından yönetilen, Mutlu Bir Boşanma (Un Divorce heureux) ile açıldı ve Ken Russell'ın yönettiği Tommy ile kapandı.

Aşağıdaki insanlar 1975 uzun metrajlı film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Jeanne Moreau (oyuncu) Jüri Başkanı
André Delvaux (yönetmen)
Anthony Burgess (yazar)
Fernando Rey (aktör)
George Roy Hill (yönetmen)
Gérard Ducaux-Rupp (yapımcı)
Léa Massari (oyuncu)
Pierre Mazars (gazeteci)
Pierre Salinger (yazar)
Youlia Solntzeva (oyuncu)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler rekabet dışı gösterilmek üzere seçildi:

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 14. Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda (14e Semaine de la Critique) gösterildi: 

Aşağıdaki filmler, 1975 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi:

Allonsanfan ile Paolo ve Vittorio Taviani (İtalya) tarafından
The Battle of Chlie (part 1) (La batalla de Chile: La lucha de un pueblo sin armas - Primera parte: La insurrección de la burguesía) ile Patricio Guzman (Şili, Küba)
Black Angel (Der schwarze Engel) ile Werner Schroeter (Almanya)
Chac ile Rolando Klein (Panama)
Conjugal Warfare (Guerra conjugal) ile Joaquim Pedro de Andrade (Brezilya)
Di Assimanton Aformin ile Tassos Psarras (Yunanistan)
Fox and His Friends (Faustrecht der Freiheit) ile Rainer Werner Fassbinder (Almanya)
French Provincial (Souvenirs d'en France) ile André Téchiné (Fransa)
Hauptlehrer Hofer ile Peter Lilienthal (Almanya)
Jeanne Dielman, 23 Quai du Ticaret, 1080 Bruxelles ile Chantal Akerman (Belçika, Fransa)
The Last Day of School Before Christmas (L'ultimo giorno di scuola prima delle vacanze di Natale) ile Gian Vittorio Baldi (İtalya)
Milestones ile Robert Kramer, John Douglas (Birleşik Devletler)
Njangaan (The Disciple) ile Mahama Johnson Traoré (Senegal)
Les oeillets d'avril'deki ile Véra Belmont (Fransa)
Das Ruckendekollete ile Jan Nemec (İsviçre)
Shazdeh Ehtedjab (Prens Ehtedjab) ile Bahman Farmanara (İran)
Strah ile Matjaz Klopcic (Yugoslavya)
Vuruş! (Streik!) ile Oddvar Bull Tuhus (Norveç)
Sunday Too Far Away ile Ken Hannam (Avustralya)
Teksas Zincir Katliamı ile Tobe Hooper (Amerika Birleşik Devletleri)
Gezgin Oyuncular (O Thiassos) ile Theo Angelopoulos (Yunanistan)
Les vautours ile Jean-Claude Labrecque (Kanada)
Zone Interdite ile Ahmed Lallem (Cezayir)
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1975 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Chronicle of the Years of Fire (Chronique des Années de Braise) ile Mohammed Lakhdar-Hamina,Cezayir
Grand Prix : Herkes Kendi Başına ve Tanrı Herkese Karşı (Jeder für sich und Gott gegen alle) ile Werner Herzog
En İyi Yönetmen Ödülü : Section spéciale ile Costa Gavras ve Les Ordres ile Michel Brault
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü : Lenny ile Valerie Perrine
En İyi Erkek Oyuncu Ödülü : Kadın Kokusu (Profumo di donna) ile Vittorio Gassman
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiye : Geoff Dunbar'dan Lautrec
Jüri Özel Ödülü: Daryu tebe zvezdu ile Fyodor Khitruk

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü :
Werner Herzog tarafından Herkes Kendi Başına ve Tanrı Herkese Karşı (Jeder für sich und Gott gegen alle)
Theo Angelopoulos'tan Gezgin Oyuncular (O Thiassos)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül :A Touch of Zen (Xia nu) ile King Hu
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Herkes Kendi Başına ve Tanrı Herkese Karşı (Jeder für sich und Gott gegen alle) ile Werner Herzog

INA: 1975 jüri başkanı Jeanne Moreau16 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca röportaj) Jean Moreau, röportajda Ana Seçim'den bile daha önemli olan Paralel Bölümlerin (Yönetmenlerin On Beş Günü, Uluslararası Eleştirmenler Haftası ve Marché du Film) Festivalin varlığını mümkün kıldığını belirtiyor.

1975 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197516 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1975'te16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

29. Cannes Film Festivali 13 - 28 Mayıs 1976 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Martin Scorsese tarafından yönetilen Taksi Şoförüne gitti. 1976'da, rekabetçi olmayan ve çağdaş konulara odaklanan yeni bir bölüm olan "L'Air du temps" tanıtıldı. Bu bölüm, bir önceki yılın “Les Yeux fertiles” ve bir sonraki yılın “Le Passé composé” bölümleriyle birlikte 1978'de Un Certain Regard'a entegre edildi.
Festival, Gene Kelly, tarafından yönetilen That's Entertainment, Part II belgeseliyle açıldı ve Alfred Hitchcock'un yönettiği Family Plot ile kapandı.

Aşağıdaki kişiler 1976'daki film yarışmasında jüri olarak atadı:
Uzun metrajlı filmler

Tennessee Williams (ABD) Jüri Başkanı
Jean Carzou (Fransa) (sanatçı)
Mario Cecchi Gori (İtalya)
Costa Gavras (Fransa)
András Kovács (Macaristan)
Lorenzo López Sancho (İspanya) (gazeteci)
Charlotte Rampling (İngiltere)
Georges Schehadé (Lübnan) (yazar)
Mario Vargas Llosa (Peru)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 15. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (15e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler, 1976 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1976 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Martin Scorsese'nin Taksi Şoförü
Grand Prix :
Carlos Saura'dan Cría cuervos
Die Marquise von O... ile Éric Rohmer
En İyi Yönetmen : Brutti, sporchi e cattivi ile Ettore Scola
En İyi Kadın Oyuncu :
L'eredità Ferramonti ile Dominique Sanda
Déryné hol van ile Mari Törőcsik ?
En İyi Erkek Oyuncu : Pascual Duarte ile José Luis Gómez
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Barry Greenwald'dan Metamorphosis
Jüri Ödülü: Agulana ile Gérald Frydman ve Nightlife ile Robin Lehman

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü :
Zamanın Akışında ile Wim Wenders (Oybirliğiyle) (Yarışmada)
Der starke Ferdinand Der starke Ferdinand ile Alexander Kluge
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : The Claw and the Tooth (La Griffe et la dent)ile Michel Fano (ses)

INA: 1976 festivalinin açılması20 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Cannes'daki müzik salonunun harikaları20 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1976 Cannes Film Festivali (web.arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197616 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 19763 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında

30. Cannes Film Festivali 13 - 27 Mayıs 1977 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Paolo ve Vittorio Taviani tarafından yönetilen Babam ve Ustam filmine verildi. Rekabetçi olmayan yeni bir bölüm olan "Le Passé composé", derlemelere odaklandı ve sadece bu festivalde düzenlendi. Önceki iki yıl gösterilen bölümler "Les Yeux fertiles" ve "L'Air du temps" ile birlikte bu bölüm de, 1978'de Un Certain Regard'a eklendi.
Festival, Dino Risi tarafından yönetilen Bishop's Bedroom ile açıldı ve George Roy Hill'in yönettiği Slap Shot ile kapandı.

Aşağıdaki insanlar 1977 tarihli sinema yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Roberto Rossellini (İtalya) Jüri Başkanı
N'Sougan Agblemagnon (yazar)
Anatole Dauman (Fransa)
Jacques Demy (Fransa)
Carlos Fuentes (Meksika)
Benoîte Groult (Fransa)
Pauline Kael (ABD) (gazeteci)
Marthe Keller (İsviçre)
Yuri Ozerov (Sovyetler Birliği)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 16. Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda (16e Semaine de la Critique) için tarandı: 

Aşağıdaki filmler 1977 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1977 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Paolo ve Vittorio Taviani'den Padre Padrone
En İyi Kadın Oyuncu :
Üç Kadın ile Shelley Duvall
JA Martin photographe ile Monique Mercure
En İyi Erkek Oyuncu : Elisa, vida mía ile Fernando Rey
En İyi İlk İş: Ridley Scott'tan The Duellists (Oybirliğiyle)
En İyi Müzik: Car Wash ile Norman Whitfield
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Marcell Jankovics'ten Küzdök
Jüri Ödülü: Glauber Rocha tarafından yönetilen Di Cavalcanti

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü :
Padre Padrone ile Paolo ve Vittorio Taviani (Yarışmada)
Kilenc hónap ile Marta Meszaros (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Michael Schultz tarafından Araba Yıkama
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü :
The Lacemaker (La Dentelliere) ile Claude Goretta
J.A. Martin Photograher ile Jean Beaudin

INA: 1977 festivalinin açılması19 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1977 Cannes festivalinin değerlendirilmesi19 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransa'da Fransa Roche ile söyleşi)
INA: Eleştirmenlerin 1977 ödüllerine verdiği tepkiler16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1977 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197719 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 1977'de4 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

31. Cannes Film Festivali 16-30 Mayıs 1978 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, L'albero degli zoccoliile Ermanno Olmi'ye verildi. Bu festivalde, 'Les Yeux Fertiles'(1975-1977), 'L'Air du temps' ve 'Le Passe Compose' yerine eklenen yeni bir rekabetçi olmayan bölüm olan Un Certain Regard tanıtıldı.
Festival, Emil Loteanu tarafından yönetilen Moy laskovyy i nezhnyy zver ile açıldı ve Billy Wilder tarafından yönetilen Fedora ile kapatıldı.

Aşağıdaki insanlar 1978 uzun metrajlı film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Alan J. Pakula (ABD) Jüri Başkanı
Franco Brusati (İtalya)
François Chalais (Fransa)
Michel Ciment (Fransa)
Claude Goretta (İsviçre)
Andrei Konchalovsky (Sovyetler Birliği)
Harry Saltzman (ABD)
Liv Ullmann (Norveç)
Georges Wakhévitch (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi edildi:

Billy Wilder tarafından yönetilen Fedora
Martin Scorsese tarafından yönetilen Son Waltz

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 17. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (17e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Alambrista! ile Robert Young (Amerika Birleşik Devletleri)
Duvardaki Bir İhlal (Une Brèche dans le mur) ile Jillali Ferhati (Fas)
Yabani Çiçeklerin Kokusu (Miris poljskog cveca) ile Srdjan Karanovic (Yugoslavya)
Jubilee ile Derek Jarman (İngiltere)
Bir ve Bir (En och en) ile E. Josephson, S. Nykvist, I. Thulin (İsveç)
Roberte ile Robert Zucca (Fransa)
This is the Night (Per questa notte) ile Carlo di Carlo (İtalya)
Yoldaki Kadın (Die Frau gegenüber) ile Hans Noever (Batı Almanya)

Aşağıdaki filmler, 1978 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1978 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : L'albero degli zoccoli ile Ermanno Olmi
Büyük Ödül:
Ciao Maschio ile Marco Ferreri
The Shout ile Jerzy Skolimowski
En İyi Yönetmen : Ai no Bshrei ile Nagisa Oshima
En İyi Kadın Oyuncu : An Unmarried Woman ile Jill Clayburgh & Violette Nozière ile Isabelle Huppert
En İyi Erkek Oyuncu : Eve Dönüş ile Jon Voight
Altın Kamera

Caméra d'Or : Alambrista! ile Robert M. Young
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : La Traversée de l'Atlantique à la rame ile Jean-François Laguionie
Jüri Ödülü: A Doonesbury Special ile John Hubley, Faith Hubley ve Garry Trudeau & Oh My Darling ileBørge Ring

FIPRESCI 

FIPRESCI Ödülü :
Man of Marble (Człowiek z marmuru) Andrzej Wajda (Un Certain Regard - Oybirliği ile)
Fragrance of Wild Flowers ile Srdjan Karanovic (Uluslararası Eleştirmenler Haftası)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Pretty Baby ile Louis Malle
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : The Tree of Wooden Clogs (L'albero degli zoccoli) ile Ermanno Olmi

INA: 1978 Festivalinin Açılışı16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1978 Cannes Festivali'nin Chronicle'i16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1978 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197819 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1978'de6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

32. Cannes Film Festivali 10 - 24 Mayıs 1979 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, devam eden bir eser olarak taranan Kıyamet ile Francis Ford Coppola ve Teneke Trampet (Die Blechtrommel) ile Volker Schlöndorff'a verildi.
Festival, Miloš Forman tarafından yönetilen Hair ile başladı ve Claude Lelouch'ın yönettiği À nous deux ile kapandı.
Jüri Başkanı Françoise Sagan, Festival Başkanı Robert Favre Le Bret'in rolünü bıraktığını ve Coppola'nın filminin seçimi için jüri üzerinde baskı yaptığını söyleyerek şikayet etti, The Tin Drum filmini yarışmanın son dakikasına kadar savundu. Sonunda Altın Palmiye iki filme de verildi.

Aşağıdaki kişiler 1979 film yarışması için jüri olarak atadı:
Uzun metrajlıl filmler

Françoise Sagan (Fransa) Jüri Başkanı
Sergio Amidei (İtalya)
Rodolphe-Maurice Arlaud (İsviçre)
Luis García Berlanga (İspanya)
Maurice Bessy (Fransa)
Paul Claudon (Fransa)
Jules Dassin (ABD)
Zsolt Kézdi-Kovács (Macaristan)
Robert Rozhdestvensky (Sovyetler Birliği) (yazar)
Susannah York (İngiltere)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 18. Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda (18e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler, 1979 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1979 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye :
Francis Ford Coppola'dan Kıyamet
Volker Schlöndorff'dan Blechtrommel Die
Büyük Ödül: Andrei Konchalovsky'den Sibirya
En İyi Yönetmen : Cennet Günleri ile Terrence Malick
En İyi Kadın Oyuncu : Norma Rae ile Sally Field
En İyi Erkek Oyuncu : The China Syndrome ile Jack Lemmon
En İyi Kadın Oyuncu: Woyzeck ile Eva Mattes
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Dear Father ile Stefano Madia (Caro papà)
Altın Kamera

Caméra d'Or: Kuzey Işıkları ile John Hanson ve Rob Nilsson'un
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Harpya ile Raoul Servais
Jüri Prize- animasyon: Bum ile Břetislav Pojar
Jüri Ödülü: La Festa dels bojos ile Lluis Racionero Grau

FIPRESCI Ödülleri

Kıyamet Günü ile Francis Ford Coppola (Yarışmaya giriyor)
Black Jack ile Ken Loach'dan (Yönetmenin On Beş Günü)
Angi Vera ile Pál Gábor (Yönetmen On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Norma Rae ile Martin Ritt
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : Without Anesthesia ile Andrzej Wajda
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Arven ile Anja Breien
Genç Sinema Ödülü

Prix du jeune cinéma: The Hussy ile Jacques Doillon
Diğer ödüller

Onursal Ödül: Tüm eserleri için "Hommage à Miklos Jancso"

INA: 1979 Festivalinin Seçimi16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Lauren Bacall ve Yves Montand 1979 açılış galasında özel konuklar17 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1979 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 197919 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 1979'a6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda

33. Cannes Film Festivali 9 - 23 Mayıs 1980 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, All That Jazz ile Bob Fosse ve Kagemusha ile Akira Kurosawa'ya verildi.
Festival, Gilles Carle tarafından yönetilen Fantastica ile açıldı ve Dino Risi tarafından yönetilen Sono fotogenico ile kapatıldı. Andrei Tarkovsky'nin Stalker filminin gösterimi bir elektrikçi grevi tarafından kesintiye uğradı.

Aşağıdakiler 1980 uzun metrajlı film yarışması jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Kirk Douglas (ABD) Jüri Başkanı
Ken Adam (İngiltere)
Robert Benayoun (Fransa)
Veljko Bulajić (Yugoslavya)
Leslie Caron (Fransa)
Charles Champlin (ABD)
André Delvaux (Belçika)
Gian Luigi Rondi (İtalya)
Michael Spencer (Kanada)
Albina du Boisrouvray (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi edildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 19. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (19e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Adrien's Story (Histoire d'Adrien) ile Jean-Pierre Denis (Fransa)
Babylon ile Franco Rosso (İngiltere)
Best Boy ile Ira Wohl (Amerika Birleşik Devletleri)
Immacolata and Concetta: The Other Jealousy (Immacolata e Concetta) ile Salvatore Piscicelli (İtalya)
Provincial Actors (Aktorzy prowincjonalni) ile Agnieszka Holland (Polonya)
The Nineteen Year-Old's Map (Jūkyūsai no Chizu) ile Mitsuo Yanagimachi (Japonya)
Ticket of No Return (Bildnis einer trinkerin) ile Ulrike Ottinger (B. Almanya)

Aşağıdaki filmler 1980 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1980 ödüllerini aldı:

Altın Palmiye :
All That Jazz ile Bob Fosse
Kagemusha ile Akira Kurosawa
Büyük Ödül: Mon oncle d'Amérique ile Alain Resnais (oy birliğiyle)
En İyi Senaryo: La terrazza ile Ettore Scola, Agenore Incrocci ve Furio Scarpelli
En İyi Kadın Oyuncu : A Leap in the Dark ile Anouk Amaç
En İyi Erkek Oyuncu : A Leap in the Darl ile Michel Piccoli
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Speacial Treatment ile Milena Dravić ve La terrazza ile Carla Gravina
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Breaker Morant ile Jack Thompson
Jüri Ödülü: Constans ile Krzysztof Zanussi
Altın Kamera

Caméra d'Or : Adrien's Story ile Jean-Pierre Denis
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Seaside Woman ile Oscar Grillo
Jüri Ödülü: Canada Vignettes: The Performer ile Norma Bailey & Krychle ile Zdenek Smetana

FIPRESCI Ödülleri

Mon oncle d'Amérique (Alain Resnais tarafından)
Provincial Actors (Aktorzy prowincjonalni) Agnieszka Holland (Uluslararası Eleştirmenler Haftası)
Gaijin: Roads to Freedom (Gaijin - Caminhos da Liberdade) ile Tizuka Yamasaki (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Le Risque de vivre ile Gérald Calderon
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü: Constans ile Krzysztof Zanussi

INA: Akira Kurosawa ve Bob Fosse'ye ortak Palme d'Or16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Dirk Bogarde ve Kirk Douglas, Palme d'Or'u "Kagemusha" için Akira Kurosawa'ya ve "All That Jazz" için Fransızca - Bob Fosse'ye sunar)
INA: 1980 Festivali Chronicle20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1980 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198019 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 198031 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

34. Cannes Film Festivali 13 - 27 Mayıs 1981 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Andrzej Wajda tarafından yönetilen Człowiek z żelaza'ya gitti. Festival, Francesco Rosi tarafından Three Brothers (Tre fratelli) ile açıldı ve Jerry Schatzberg tarafından yönetilen Honeysuckle Rose ile kapandı.

Aşağıdaki kişiler 1981 uzun metrajlı film yarışmasının jürisi olarak atandı:
Uzun metrajlı filmler

Jacques Deray (Fransa) Jüri Başkanı
Ellen Burstyn (ABD)
Jean-Claude Carrière (Fransa)
Robert Chazal (Fransa)
Attilio d'Onofrio (İtalya)
Christian Defaye (İsviçre) (gazeteci)
Carlos Diegues (Brezilya)
Antonio Gala (İspanya)
Andrey Petrov (Sovyetler Birliği)
Douglas Slocombe (İngiltere)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 20. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (20e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1981 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1981 ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Człowiek z żelaza ile Andrzej Wajda
Büyük Ödül: Les Années lumière ile Alain Tanner
En İyi Senaryo: Mephisto ile István Szabó
En İyi Kadın Oyuncu: Quartet ve Possession ile Isabelle Adjani
En İyi Erkek Oyuncu: La tragedia di un uomo ridicolo ile Ugo Tognazzi
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Faktas ile Yelena Solovey
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Fire Holm ile Ian Holm
En İyi Sanatsal Katkı: Excalibur ile John Boorman
Altın Kamera

Caméra d'Or: Desperado City ile Vadim Glowna
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Béla Vajda ile Moto Perpetuo
Jüri Ödülü: Le Rat ile Elisabeth Huppert ve Zea ile André Leduc

FIPRESCI Ödülleri 

Malou ile Jeanou Meerapfel (Uluslararası Eleştirmenler Haftası)
Mephisto ile István Szabó (Müsabakaya göre)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Ses kalitesi için Les Uns et les Autres
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü: Andrzej Wajda'dan Man of Iron (Człowiek z żelaza)
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Hugh Hudson'dan Ateşten Arabaları ve Ken Loach'dan Looks and Smiles
Genç Sinema Ödülü 

Looks and Smiles ile Ken Loach
Neige ile Juliet Berto ve Jean-Henri Roger

INA: Paralel festival, Cannes 198120 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca çeviri)
INA: Ugo Tognazzi için İtalyan tarzında intihar tehdidi20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

1981 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198119 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 19816 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

35. Cannes Film Festivali, 14–26 Mayıs 1982 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye Ödülü, ortak olarak Yol filmiyle Yılmaz Güney ve Şerif Gören'e ve Kayıp filmiyle Costa–Gavras'a verildi.
Festival, D. W. Griffith'in yönettiği 1916 yapımı Hoşgörüsüzlük (Intolerance) filmiyle başladı ve Steven Spielberg'in yönettiği 1982 yapımı E.T. filmiyle kapandı. İtalyan opera ve tiyatro yönetmeni Giorgio Strehler, ana yarışmanın jüri başkanlığını yaptı.

Aşağıdaki insanlar, 1982 festival ana yarışmasının jürisi olarak atandılar:

Giorgio Strehler (Jüri Başkanı) - İtalyan opera ve tiyatro yönetmeni
Jean-Jacques Annaud - Fransız yönetmen ve film yapımcısı
Suso Cecchi d'Amico - İtalyan yazar ve senarist
Geraldine Chaplin - İngiliz asıllı Amerikalı oyuncu
Gabriel García Márquez - Kolombiyalı yazar
Florian Hopf - Batı Almanyalı yönetmen ve senarist
Sidney Lumet - Amerikalı yönetmen ve film yapımcısı
Mrinal Sen - Hintli yönetmen, senarist ve film yapımcısı
Claude Soule - Fransız CST (Yüksek Teknik Komisyonu) yetkilisi
René Thévenet - Fransız film yapımcısı

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi edildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 21. Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda (21e Semaine de la Critique) gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1982 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar, 1982 resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye:
Kayıp — Costa–Gavras
Yol — Yılmaz Güney ve Şerif Gören
Büyük Ödül : The Night of the Shooting Stars (La Notte di San Lorenzo) ile Paolo ve Vittorio Taviani
En İyi Yönetmen : Fitzcarraldo ile Werner Herzog
En İyi Senaryo : Moonlighting ile Jerzy Skolimowski
En İyi Kadın Oyuncu : Another Way (Egymásra nézve) ile Jadwiga Jankowska-Cieślak
En İyi Erkek Oyuncu : Kayıp ile Jack Lemmon
En İyi Sanatsal Katkı: Invitation au voyage ile Bruno Nuytten (görüntü yönetmeni)
35. Yıldönümü Ödülü: Identificazione di una donna ile Michelangelo Antonioni
Altın Kamera

Caméra d'Or : Half a Life ile Romain Goupil
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Merlin ou le cours de l'or ile Arthur Joffé
Jüri Ödülü: Meow ile Marcos Magalhães

FIPRESCI Ödülleri

Yol ile Yılmaz Güney ve Şerif Gören (Oy birliğiyle)
Another Way ile Károly Makk (özel ödül)
Wild Flowers (Les fleurs sauvages) ile Jean Pierre Lefebvre (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Passion ile Raoul Coutard (sinematograf)
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : The Night of the Shooting Stars (La Notte di San Lorenzo) ile Paolo ve Vittorio Taviani
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Dhil al arddh ile Taieb Louhichi ve Yol ile Yılmaz Güney ve Şerif Gören
Gençlik Ödülü

Yabancı Film: Time Stands Still ile Péter Gothár
Fransız Film: Half a Life ile Romain Goupil
Diğer ödüller

Onursal Ödül: "Hommage à Satyajit Ray "

INA: 1982 Festivalinin açılış töreni16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum
1982 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198220 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1982'ye6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda Ödül6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kazandı

36. Cannes Film Festivali, 7 - 19 Mayıs 1983 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Narayama Bushiko ile Shōhei Imamura'ya verildi.
1983 yılında, festivalin ana etkinlikleri için yeni bina olan Palais des Festivals et ve Congrès açıldı. İlk başta pek çok kişi, "çirkin bir beton blokhane" olarak nitelendirdi ve Sığınak (The Bunker) olarak isim takıldı. Festival, Martin Scorsese tarafından yönetilen The King of Comedy ile başladı ve John Badham'ın yönettiği WarGames ile kapandı.

Aşağıdaki kişiler 1983 tarihli sinema yarışmasının jürisi olarak atandı:

William Styron (ABD) Jüri Başkanı
Henri Alekan (Fransa)
Yvonne Baby (Fransa) (gazeteci)
Sergei Bondarchuk (Sovyetler Birliği)
Youssef Chahine (Mısır)
Souleymane Cissé (Mali)
Gilbert de Goldschmidt (Fransa)
Mariangela Melato (İtalya)
Karel Reisz (İngiltere)
Lia Van Leer (İsrail) (sinema resmi)

Aşağıdaki kişiler 1983 Altın Kamera jürisi olarak atandı:

Philippe Carcassonne (Fransa)
Dan Fainaru (İsrail)
Monique Gregoire
Alexis Grivas (Meksika)
Adrienne Hancia (ABD)
Bernard Jubard (Fransa)
Jean-Daniel Simon (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metraj filmler 22. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (22e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1983 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1983 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Narayama Türküsü (Narayama Bushiko) ile Shohei Imamura
Büyük Ödül: Monty Python's The Meaning of Life ile Terry Jones
En İyi Yönetmen (Grand prix du cinare de création): L'Argent ile Robert Bresson ve Nostalji ile Andrei Tarkovsky
En İyi Kadın Oyuncu : The Story of Piera ile Hanna Schygulla
En İyi Erkek Oyuncu : The Death of Mario Ricci ile Gian Maria Volontè
En İyi Sanatsal Katkı: Carmen ile Carlos Saura
Jüri Ödülü : Kharij ile Mrinal Sen
Altın Kamera

Altın Kamera : The Princess ile Pál Erdöss
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Jéai que j'ai tort mais demandez à mes copains ils disent la même chose ile Pierre Levy
Jüri Ödülü - En İyi Kısa Film: The Only Forgotten Take of Casablanca ile Charly Weller & Too Much Oregano ile Kerry Feltham

FIPRESCI Ödülleri

Nostalji ile Andrei Tarkovsky (Yarışmada)
Daniel Takes a Train (Szerencés Dániel) ile Pál Sándor (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Carmen ile Carlos Saura
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : Nostalji ile Andrei Tarkovsky
Gençlik Ödülü

Yabancı Film: Bayan Lonelyhearts ile Michael Dinner

INA: 1983 Festivalinin Açılışı20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: Yönetmenlerin Fortnight, 198312 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorumu)
INA: 1983 festivalinin kapanış gecesi20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1983 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198320 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1983'e6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda Ödül6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kazandı

37. Cannes Film Festivali 11 - 23 Mayıs 1984 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın PalmiyeParis, Texas, Wim Wenders tarafından yönetilen Paris Teksas'a gitti.
Festival, Alain Corneau tarafından yönetilen Fort Saganne ile başladı ve Roger Donaldson tarafından yönetilen The Bounty ile kapandı. Bu festival sırasında özel bir grup, festival yetkililerinin himayesinde film fragmanları sunan bir yan etkinlik düzenledi. Saul Bass başkanlığındaki bir Fransız jüri, Büyük Ödülünü Flashdance fragmanına verdi.

Aşağıdakiler 1984 uzun metrajlı film yarışmasının jürisi olarak atandı:

Dirk Bogarde (İngiltere) Jüri Başkanı
Franco Cristaldi (İtalya)
Michel Deville (Fransa)
Stanley Donen (ABD)
Istvan Dosai (Macaristan) (sinematografi)
Arne Hestenes (Norveç) (gazeteci)
Isabelle Huppert (Fransa)
Ennio Morricone (İtalya)
Jorge Semprún (İspanya)
Vadim Yusov (Sovyetler Birliği)

Aşağıdaki insanlar 1984 Altın Kamera jürisi olarak atandı:

Mehmet Basutçu (Türkiye)
José Luis Guarner (İspanya)
Bernard Jubard (Fransa)
Michel Jullien
Samuel Lachize (Fransa) (eleştirmen)
Serge Leroy (Fransa)
Ücret Vaillant (Batı Almanya)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 23. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (23e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1984 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1984 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Paris, Teksas ile Wim Wenders
Büyük Ödül : Napló gyermekeimnek ile Márta Mészáros
İyi Yönetmen : Un dimanche à la campagne ile Bertrand Tavernier
En İyi Senaryo : Taxidi stin Kythera ile Theodoros Angelopoulos, Tonino Guerra ve Thanassis Valtinos
En İyi Kadın Oyuncu : Cal ile Mirren
En İyi Erkek Oyuncu : Los Angeles inocentes (Ex aequo) ile Francisco Rabal ve Alfredo Landa
En İyi Sanatsal Katkı: Another Country ile Peter Biziou (sinematograf)
Altın Kamera

Altın Kamera : Stranger Than Paradise ile Jim Jarmusch
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Le Cheval de fer ile Gérald Frydman ve Pierre Levie
Premier Prix: Tchouma ile David Takaichvili

FIPRESCI Ödülleri

Memoirs of Prison (Memórias do Cárcere) ile Nelson Pereira dos Santos (Yönetmenin On Beş Günü)
Paris, Texas ile Wim Wenders (Yarışmada)
Voyage to Cythera (Taxidi sta Kythera) ile Theodoros Angelopoulos (Yarışmada)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Forbrydelsens element ile Lars von Trier
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : Paris, Teksas ile Wim Wenders
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Los santos inocentes ile Mario Camus
Gençlik Ödülü

Yabancı Film: Epílogo ile Gonzalo Suárez
Fransız Film: Boy Meets Girl ile Leos Carax

INA: 1984 festivalinin kazananlarının listesi16 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1984 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198420 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1984'e6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda

38. Cannes Film Festivali 8 - 20 Mayıs 1985 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Emir Kusturica tarafından yönetilen When Father Was Away on Business'a gitti.
Festival, Peter Weir tarafından yönetilen Witness ile açıldı ve John Boorman'ın yönettiği The Emerald Forest ile kapandı. Festival, Amerikalı aktör James Stewart'a bir övgü verdi ve 1954 filmi The Glenn Miller Story'nin Anthony Mann tarafından yönetilen restore edilmiş bir versiyonunu gösterdi.

Aşağıdaki kişiler 1985 uzun metraj film yarışmasında jüri olarak atadı:

Miloš Forman (ABD) Jüri Başkanı
Claude Imbert (Fransa) (gazeteci)
Edwin Zbonek (Avusturya)
Francis Veber (Fransa)
Jorge Amado (Brezilya)
Mauro Bolognini (İtalya)
Michel Perez (Fransa)
Mo Rothmann (ABD)
Néstor Almendros (Arjantin)
Sarah Miles (İngiltere)

Aşağıdaki kişiler 1985 Altın Kamera jüri üyesi olarak atandı:

Bernard Jubard
Bertrand Van Effenterre (yönetmen)
Joël Magny (eleştirmen)
Jose Vieira Marques (sinefil)
Lorenzo Codelli (gazeteci)
Peter Cowie (film tarihçisi)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı:

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı:

L'anniversaire de Georges ile Patrick Traon
Mariage (Jenitba) ile Slav Bakalov ve Rumen Petkov
Stop ile Krzysztof Kiwerski
Tusagi ile Bondo Shoshitaishvili

Aşağıdaki uzun metraj filmler 24. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (24e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1985 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1985 Resmî seçki ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : When Father Was Away on Business ile Emir Kusturica
Büyük Ödül : Birdy
En İyi Yönetmen : Rendez-vous ile André Téchiné
En İyi Kadın Oyuncu : The Official Story ile Norma Aleandro ve Maske ile Cher
En İyi Erkek Oyuncu : Örümcek Kadının Öpücüğü ile William Hurt
En İyi Sanatsal Katkı: Mişima ile Paul Schrader
Jüri Ödülü : Colonel Redi
Altın Kamera

Altın Kamera: Oriana ile Fina Torres
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Mariage (Jenitba) ile Slav Bakalov ve Rumen Petkov

FIPRESCI Ödülleri 

When Father Was Away on Business (Otac na sluzbenom putu) ile Emir Kusturica (Yarışmada)
Kahire'nin Mor Gülü ile Woody Allen (Müsabaka dışı)
Faces of Women (Visages de femmes) ile Desiré Ecaré (Uluslararası Eleştirmenler Haftası)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Önemsizlik ile Nicolas Roeg
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü: The Official Story (La historia oficial) ile Norma Aleandro
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Dance with a Stranger ile Mike Newell
Fransız Filmi: Tea in the Harem (Le thé au harem d' Archimède) ile Mehdi Charef

INA: 1985 Festivalinin Açılışı20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1985 festivalinin kazananlarının listesi20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1985 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198520 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 19856 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yılında Internet Film Veritabanında Ödüller6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

39. Cannes Film Festivali 8 - 19 Mayıs 1986 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Roland Joffé'nin Misyonuna gitti.
Festival, Roman Polanski'nin yönettiği Pirates ile başladı ve Carlos Saura'nın yönettiği El Amor brujo ile kapandı.

Aşağıdaki kişiler 1986 uzun metrajlı film yarışmasının jürisi olarak atandı:

Sydney Pollack Jüri Başkanı
Alexandre Mnouchkine
Alexandre Trauner
Charles Aznavour
Danièle Thompson
István Szabó
Lino Brocka
Philip French
Sonia Braga
Tonino Delli Colli

Aşağıdaki kişiler 1986 Altın Kamera jürisi olarak atandı:

Anne Fichelle
Christophe Ghristi (sinefil)
Eva Zaoralova (gazeteci)
Ivan Starcevic (gazeteci)
Lawrence Kardish (sinefil)
Pierre Murat (eleştirmen)
Serge Leroy (yönetmen)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 25. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (25e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler 1986 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1986 ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Misyonu ile Roland Joffé
Grand Prix : Offret ile Andrei Tarkovsky
İyi Yönetmen : After Hours ile Martin Scorsese
En İyi Kadın Oyuncu : Love Me Forever or Never (Eu Sei Que Vou Te Amar) ile Fernanda Torres ve Rosa Luxemburg (Die Geduld der Rosa Luxemburg') ile Barbara Sukowa
En İyi Erkek Oyuncu : Mona Lisa ile Bob Hoskins ve Ménage (Tenue de soirée) ile Michel Blanc
En İyi Sanatsal Katkı: Sven Nykvist (Offret) ile The Sacrifice (sinematografi için)
Jüri Ödülü : Thérèse ile Alain Cavalier
Altın Kamera

Altın Kamera: Noir et Blanc ile Claire Devers
Un Certain Regard

Un Certain Regard Ödülü: Man of Ashes (Rih essed) ile Nuri Bouzid
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Peel ile Jane Campion
Jüri Kurgu Ödülü: Les Petites Magiciennes ile Vincent Mercier, Yves Robert
Jüri Animasyon Ödülü: Heiduque ile Y. Katsap, L. Gorokhov

FIPRESCI Ödülleri

The Decline of the American Empire (Le déclin de l'empire américain) ile Denys Arcand (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Kurban (Offret) Andrei Tarkovsky (Yarışmada)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Misyon ile Roland Joffé
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : Andrei Tarkovsky'den Offret
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Alain Cavalier'den Thérèse
Gençlik Ödülü

Yabancı Film: She's Gotta Have It ile Spike Lee
Fransız Film: High Speed ile Monique Dartonne ve Michel Kaptur

INA: Roman Polanski, 1986 Festivali'nin açılışında Korsanları sunar3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca röportajı)
INA: 1986 festivalinin kazananları listesi20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1986 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198620 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1986'ya6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda Ödül6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kazandı

40. Cannes Film Festivali 7 - 19 Mayıs 1987 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, "Çok tartışmalı" kabul edilen bir seçenek olan Maurice Pialat tarafından yönetilen Sous le soleil de Satan'a gitti ve ödül halkın katılımıyla verildi. Pialat "Beni sevmiyor musunuz? Pekala, ben de size sizden hoşlanmadığımı söyleyeyim!" diyerek sert bir yanıt verdi.
Festival, Diane Kurys'in yönettiği Un homme amoureux ile açıldı ve Robert Altman, Bruce Beresford, Bill Bryden, Jean-Luc Godard, Derek Jarman, Franc Roddam, Nicolas Roeg, Ken Russell, Charles Sturridge ve Julien Temple'ın yönettiği Aria ile kapandı. 1987 Festivali ayrıca Federico Fellini'ye de övgü verdi.

Aşağıdaki kişiler 1987 uzun metraj film yarışmasına jüri olarak atandı:

Yves Montand Jüri Başkanı
Danièle Heymann
Elem Klimov
Gérald Calderon
Jeremy Thomas
Jerzy Skolimowski
Nicola Piovani
Norman Mailer
Theo Angelopoulos

Aşağıdaki kişiler 1987 Altın Kamera jürisi olarak atandı:

Maurice Leroux (besteci) Başkan
Bernard Jubard
Claude Weisz (yönetmen)
Emmanuel Carriau (sinefil)
Freddy Buache (gazeteci)
M. Hidalgo (gazeteci)
Michael Kutza (sinefil)
Michel Ciment (eleştirmen)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 26. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (26e Semaine de la Critique) için gösterildi: 

Aşağıdaki yönetimler 1987 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1987 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Under the Sun of Satan (Sous le soleil de Satan) ile Maurice Pialat
Grand Prix : Monanieba ile Tengiz Abuladze
En İyi Yönetmen : Berlin Üzerindeki Gökyüzü (Der Himmel über Berlin) ile Wim Wenders
En İyi Kadın Oyuncu : Shy People ile Barbara Hershey
En İyi Erkek Oyuncu : Dark Eyes (Oci ciornie) ile Marcello Mastroianni
En İyi Sanatsal Katkı: Prick Up Your Ears ile Stanley Myers (besteci)
Jüri Ödülü :
Shinran: Path to Purity (Shinran: Shiroi michi) ile Rentarō Mikuni
Yeelen ile Souleymane Cissé
40. Yıldönümü Ödülü: Intervista ile Federico Fellini
Altın Kamera

Altın Kamera: Robinsonada or My English Grandfather (Robinzoniada, anu kemi ingliseli Papa) ile Nana Djordjadze
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Palisade ile Laurie McInnes
İkincilik Ödülü: Academy Leader Variations ile David Ehrlich
Üçüncülük Ödülü: La Mort Soudaine et Prématurée du Colonel K.K. (Iznenadna i prerana smrt pukovnika K.K.) ile Milos Radovic

FIPRESCI Ödülleri 

Monanieba ile Tengiz Abuladze (Yarışmada)
Wedding in Galilee (Urs al-jalil) ile Michel Khleifi (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Wish You Were Here ile David Leland (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Le cinéma dans les yeux ile Gilles Jacob, Laurent Jacob
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Monanieba ile Tengiz Abuladze
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Babettes Gaestebud ile Gabriel Axel & Yeelen ile Souleymane Cissé
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: I've Heard the Mermaids Singing ile Patricia Rozema

INA: Yıldönümü gecesi: Festival 40 yaşında3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorumlu)
INA: 1987 festivalinin kazananları listesi3 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1987 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198720 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1987'de6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanı'nda Ödül6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kazandı

41. Cannes Film Festivali 11 - 23 Mayıs 1988 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Pelle erobreren ile Bille August'a gitti.
Festival Luc Besson tarafından yönetilen Derinlik Sarhoşluğu ile başladı ve Ron Howard'ın yönettiği Willow ile kapandı.

1988'de Uzun metraj film yarışmasında aşağıdaki kişiler yer aldı:

Ettore Scola Jüri Başkanı
Claude Berri
David Robinson
Yelena Safonova
George Miller
Hector Olivera
Nastassja Kinski
Philippe Sarde
Robby Muller
William Goldman - Goldman Hype and Glory adlı kitabındaki deneyimi hakkında yazdı.

Aşağıdaki kişiler 1988 Altın Kamera jüri üyesi olarak atandı:

Danièle Delorme (oyuncu) (Fransa) Başkan
Bernard Jubard
Carlos Avellar (gazeteci)
Chantal Calafato (sinefil)
David Streiff (sinefil)
Ekaterina Oproiu (gazeteci)
Henry Chapier (eleştirmen) (Fransa)
Jacques Champreux (yönetmen) (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi. 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler 27. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (27e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki uzun metrajlı film 1988 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1988 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Pelle erobreren ile Bille August
Büyük Ödül : A World Apart ile Chris Menges
İyi Yönetmen : Sur ile Fernando Solanas
En İyi Kadın Oyuncu : A World Apart ile Barbara Hershey, Jodhi May ve Linda Mvusi
En İyi Erkek Oyuncu : Bird ile Forest Whitaker
En İyi Sanatsal Katkı: Drowning by Numbers ile Peter Greenaway
Jüri Ödülü : Öldürme Üzerine Kısa Bir Film ile Krzysztof Kieślowski
Altın Kamera

Altın Kamera: Salaam Bombay! ile Mira Nair
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Vykrutasy ile Garri Bardin
Animasyon Kısa Film Ödülü: Traces of Sand (Ab Ovo / Homoknyomok) ile Ferenc Cakó
Kurmaca Kısa Film Ödülü: Physical Sculpture (Sculpture Physique) ile Yann Piquer, Jean Marie Maddeddu

FIPRESCI Ödülleri 

Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film (Krótki filmi o zabijaniu) ile Krzysztof Kieślowski (Yarışmada)
Hôtel Terminus ile Marcel Ophüls (Un Certain Regard)
Distant Voices, Still Lives ile Terence Davies (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Film müziğinin kalitesi için Bird
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü: A World Apart ile Chris Menges
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: The Revolving Doors (Les Portes tournantes) ile Francis Mankiewicz
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Her Şeye Rağmen ile Orhan Oğuz
Fransız Film: Mon cher sujet ile Anne-Marie Miéville
Diğer ödüller

Seyirci Ödülü: Salaam Bombay! ile Mira Nair

INA: 1988 Cannes Festivali'nin açılması20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1988 festivalinin kazananları listesi6 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1988 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 198820 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1988'e16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanı'nda Ödüller16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

42. Cannes Film Festivali 11 - 23 Mayıs 1989 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Seks Yalanları ile Steven Soderbergh'e verildi.
Festival, Woody Allen, Francis Ford Coppola, Martin Scorsese tarafından yönetilen bir antoloji filmi olan New York Stories ile açıldı ve Luis Puenzo'nun yönettiği Old Gringo ile kapandı.
1989 festivalinde, birçok ülkeden yüzlerce ünlü yönetmenin katılımıyla ilk Cinéma & liberté forumu düzenlendi. İfade özgürlüğü hakkında tartıştılar ve hâlen var olan tüm sansür biçimlerini protesto eden bir bildiri imzaladılar.

1989'daki film yarışması jürisi olarak aşağıdaki kişiler atandı:

Wim Wenders Jüri Başkanı
Christine Gouze-Renal
Claude Beylie
Georges Delerue
Hector Babenco
Krzysztof Kieślowski
Peter Handke
Renée Blanchar
Sally Field
Silvio Clementelli

Aşağıdaki kişiler 1989 Altın Kamera jürisi olarak atandı:

Raf Vallone (oyuncu) başkan
Bernard Jubard
Klaus Eder (gazeteci)
Moustafa Salah Hashem (gazeteci)
Peter Scarlet (sinefil)
Philippe Maarek (eleştirmen)
Suzanne Schiffman (senaryo yazarı)
Yvan Gauthier (sinefil)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi.  Özel gösterimler 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki uzun metraj filmler 28. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (28e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 1989 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1989 ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Seks Yalanları ile Steven Soderbergh
Büyük Ödül:
Nuovo sinema Paradiso ile Giuseppe Tornatore
Trop belle tour toi ile Bertrand Blier
En İyi Yönetmen: Dom za vešanje ile Emir Kusturica
En İyi Kadın Oyuncu: Kötü Melekler ile Meryl Streep
En İyi Erkek Oyuncu: Seks Yalanları ile James Spader
En İyi Sanatsal Katkı: Gizem Treni ile Jim Jarmusch
Jüri Ödülü: Jésus de Montréal ile Denys Arcand
Altın Kamera

Altın Kamera: My 20th Century (Én XX. Századom, Az) ile Ildikó Enyedi
Altın Kamera - Özel Mansiyon: Piravi ile Shaji N. Karun & Waller's Last Trip ile Christian Wagner
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: 50 ans ile Gilles Carle (Yarışma dışı)
Özel Mansiyon - En İyi Kısa Film: Performance Pieces ile Tom Abrams & Yes We Can ile Faith Hubley

FIPRESCI Ödülleri 

Seks Yalanları ile Steven Soderbergh (Yarışmada)
Yaaba ile Idrissa Ouedraogo (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Kuroi ame ile Shohei Imamura
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü: Jésus de Montréal ile Denys Arcand
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Kuroi ame ile Shohei Imamura & Yaaba ile Idrissa Ouedraogo
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Caracas ile Michael Schottenberg
Diğer ödüller

Özel Ödül: Gregory Peck

INA: 1989 festivalinin açılması için adımların tırmanması (20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fransızca yorum)
INA: 1989 Festivalinin kazananları listesine değerlendirme ve tepkiler6 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1989 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmî web sitesi Retrospective 198920 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1989’da16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında Ödüller16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1990 Cannes Film Festivali, 10-21 Mayıs'ta yapılan 43. Cannes Film Festivalidir.

Bernardo Bertolucci (İtalya) (başkan)
Alexei Guerman (Rusya)
Anjelica Huston (ABD)
Bertrand Blier (Fransa)
Christopher Hampton
Fanny Ardant (Fransa)
Françoise Giroud (Fransa)
Hayao Shibata (Japonya)
Mira Nair (Hindistan)
Sven Nykvist (İsveç)

Come See the Paradise, Alan Parker
Cyrano de Bergerac, Jean-Paul Rappeneau
Daddy Nostalgie, Bertrand Tavernier
Hidden Agenda, Ken Loach
Ju Dou, Zhang Yimou
La captive du désert, Raymond Depardon
La putain du roi, Axel Corti
Mat, Gleb Panfilov
Nouvelle Vague, Jean-Luc Godard
Przesłuchanie, Ryszard Bugajski
Rodrigo D: No futuro, Víctor Gaviria
Shi no toge, Kôhei Oguri
Stanno tutti bene, Giuseppe Tornatore
Taksi-Blyuz, Pavel Lungin
Tilaï, Idrissa Ouedraogo
Ucho, Karel Kachyňa
White Hunter Black Heart, Clint Eastwood
Wild at Heart, David Lynch

1871, Ken McMullen
Abrahams Gold, Jörg Graser
The Best Hotel on Skid Row, Christine Choy, Renee Tajima-Peña
Chyornaya roza - emblema pechali, krasnaya roza - emblema lyubvi, Sergei Solovyov
Hameyu'ad, Daniel Wachsmann
Het sacrament, Hugo Claus
Innisfree, José Luis Guerín
Ke tu qiu hen, Ann Hui
Le casseur de pierres, Mohamed Zran
Longtime Companion, Norman René
Le cantique des pierres, Michel Khleifi
Night Out, Lawrence Johnston
Ostatni prom, Waldemar Krzystek
Pummarò, Michele Placido
Scandalo segreto, Monica Vitti
The Space Between the Door and the Floor, Pauline Chan
Tumultes, Bertrand Van Effenterre
On Tour, Gabriele Salvatores
V gorode Sochi tyomnye nochi, Vasili Pichul
Zamri, umri, voskresni!, Vitali Kanevsky

Cry-Baby, John Waters
Dreams, Akira Kurosawa
Il sole anche di notte, Paolo ve Vittorio Taviani
Korczak, Andrzej Wajda
La voce della luna, Federico Fellini
Non, ou a Vã Glória de Mandar, Manoel de Oliveira
The Comfort of Strangers, Paul Schrader
The Little Mermaid, John Musker, Ron Clements
The Plot Against Harry, Michael Roemer
Umetni raj, Karpo Godina

Altın Palmiye: Wild at Heart, David Lynch
Grand Prix:
Shi no toge, Kôhei Oguri
Tilaï, Idrissa Ouedraogo
Jury Prize: Hidden Agenda, Ken Loach
Best Actor: Gérard Depardieu için Cyrano de Bergerac
En İyi Kadın Oyuncu: Krystyna Janda için Przesłuchanie
Best Director: Pavel Lungin için Taksi-Blyuz
Short Film Palme d'Or: The Lunch Date, Adam Davidson
Best Artistic Contribution: Gleb Panfilov için Mat
Technical Grand Prize: Cyrano de Bergerac Pierre Lhomme (görüntü yönetmeni)
Caméra d'Or: Zamri, umri, voskresni!, Vitali Kanevsky
Golden Camera - Special Mention:
Cas sluhu, Irena Pavlásková
Farendj, Sabine Prenczina
Perspectives du Cinéma Award: L'Amour, Philippe Faucon
Audience Award:
Abraham's Gold, Jörg Graser
Sur, Fernando Solanas
FIPRESCI Prize:
Manoel de Oliveira (special award)
Lebedyne ozero-zona, Yuri Ilyenko
Shi no toge, Kôhei Oguri
Prize of the Ecumenical Jury: Stanno tutti bene, Giuseppe Tornatore
Prize of the Ecumenical Jury - Special Mention:
Hidden Agenda, Ken Loach
Taksi-Blyuz, Pavel Lungin
Award of the Youth:
Foreign Film: Lebedyne ozero-zona, Yuri Ilyenko
French Film: Printemps perdu, Alain Mazars

1990 Cannes Film Festivali16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:19903 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. imdb'de
Cannes Film Festival 1990 3 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

9-20 Mayıs'ta yapılan 44. Cannes Film Festivalidir.

Roman Polanski (Polonya)
Férid Boughedir (Tunus)
Whoopi Goldberg (ABD)
Margaret Menegoz (Fransa)
Natalia Negoda (Rusya)
Alan Parker (Birleşik Krallık)
Jean-Paul Rappeneau (Fransa)
Hans Dieter Seidel (Almanya)
Vittorio Storaro (İtalya)
Vangelis (Yunanistan)

A Captive in the Land, John Berry
Boyz n the Hood, John Singleton
Dar kouchehay-e eshq, Khosrow Sinai
Halálutak és angyalok, Zoltán Kamondi
Hearts of Darkness: A Filmmaker's Apocalypse, Fax Bahr, George Hickenlooper
Holidays on the River Yarra, Leo Berkeley
Ishanou, Aribam Syam Sharma
L'entraînement du champion avant la course, Bernard Favre
L'île au trésor, Raúl Ruiz
Mest, Yermek Shinarbayev
La mujer del puerto, Arturo Ripstein
Laada, Drissa Toure
Lebewohl, Fremde, Tevfik Başer
Perekhod tovarishcha Chkalova cherez severnyy polyus, Maksim Pezhemsky
Pogrzeb kartofla, Jan Jakub Kolski
Sango Malo, Bassek Ba Kobhio
Ta Dona, Adama Drabo
Ucieczka z kina 'Wolnosc', Wojciech Marczewski
Ystävät, toverit, Rauni Mollberg
Yumeji, Seijun Suzuki

In Bed with Madonna, Alek Keshishian
Jacquot de Nantes by Agnès Varda
Le film du cinéma suisse, Michel Soutter, Jean-François Amiguet
Life Stinks, Mel Brooks
Prospero's Books, Peter Greenaway
Hachigatsu no rapusodī, Akira Kurosawa
Thelma & Louise, Ridley Scott

Broken Skin, Anna Campion
Casino, Gil Bauwens
Ja walesa, Jacek Skalski
Les éffaceurs, Gérald Frydman
Mal de blocs, Marc Saint-Pierre and Nathalie Saint-Gelais
Nokturno, Nikola Majdak
Push Comes to Shove, Bill Plympton
W.A.L., Robert Turlo
Z podniesionymi rekami, Mitko Panov

Altın Palmiye: Barton Fink. Ethan ve Joel Coen
Grand Prize of the Jury: La Belle Noiseuse. Jacques Rivette
Jury Prize:
Europa. Lars von Trier
Hors la vie. Maroun Bagdadi
Best Actor: John Turturro Barton Fink için
En İyi Kadın Oyuncu: Irène Jacob La double vie de Véronique için
Best Supporting Actor: Samuel L. Jackson Jungle Fever için
Best Director: Joel Coen Barton Fink için
Short Film Palme d'Or: Z podniesionymi rekami, Mitko Panov
Best Artistic Contribution: Europa, Lars von Trier
Technical Grand Prize: Europa, Lars von Trier
Caméra d'Or: Toto le Héros, Jaco Van Dormael
Caméra d'Or - Special Mention:
Proof, Jocelyn Moorhouse
Sam & Me by Deepa Mehta
SACD Award:
Best Short: Carne, Gaspar Noé
Best Feature: Young Soul Rebels, Isaac Julien
Perspectives du Cinéma Award:
Cauchemar blanc, Mathieu Kassovitz
Cheb, Rachid Bouchareb
Le coup suprême, Jean-Pierre Sentier
FIPRESCI Prize:
La double vie de Véronique, Krzysztof Kieślowski
Riff-Raff, Ken Loach
Prize of the Ecumenical Jury: La double vie de Véronique, Krzysztof Kieślowski
Prize of the Ecumenical Jury - Special Mention:
Jungle Fever, Spike Lee
La Belle Noiseuse, Jacques Rivette
Award of the Youth:
Foreign Film: Toto le Héros, Jaco Van Dormael
French Film: Cheb, Rachid Bouchareb

1991 Cannes Film Festival 3 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1991 6 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Internet Movie Database

1992 Cannes Film Festivali, 7-18 Mayıs'ta yapılan 45. Cannes Film Festivalidir.

Gérard Depardieu (Fransa) (başkan)
John Boorman (Büyük Britanya)
Carlo Di Palma (İtalya)
Jamie Lee Curtis (ABD)
Joële Van Effenterre (Fransa)
Lester James Peries (Sri Lanka)
Nana Djordjadze (Rusya)
Pedro Almodóvar (İspanya)
René Cleitman (Fransa)
Serge Toubiana (Fransa)

A Stranger Among Us, Sidney Lumet
Au pays des Juliets, Mehdi Charef

Basic Instinct, Paul Verhoeven
Crush, Alison Maclean
Den goda viljan, Bille August
El sol del membrillo, Víctor Erice
El viaje, Fernando Solanas
Howards End, James Ivory
Hyènes, Djibril Diop Mambéty
Il ladro di bambini, Gianni Amelio
L'oeil qui ment, Raúl Ruiz
La sentinelle, Arnaud Desplechin
Le retour de Casanova, Édouard Niermans
Luna Park, Pavel Lungin
Léolo, Jean-Claude Lauzon
Of Mice and Men, Gary Sinise
Samostoyatelnaya zhizn, Vitali Kanevsky
Simple Men, Hal Hartley
The Long Day Closes, Terence Davies
The Player, Robert Altman
Twin Peaks: Fire Walk with Me, David Lynch

A nyaraló, Can Togay
American Me, Edward James Olmos
Apfelbäume, Helma Sanders-Brahms
Averills Ankommen, Michael Schottenberg
Bad Lieutenant, Abel Ferrara
Being at Home with Claude, Jean Beaudin
Cousin Bobby, Jonathan Demme
Hochzaeitsnuecht, Pol Cruchten
Krystallines nyhtes, Tonia Marketaki
La memoria del agua, Héctor Fáver
Modern Crimes, Alejandro Agresti
Mon Desir, Nicky Marshall
Oxen, Sven Nykvist
Prague, Ian Sellar
Strictly Ballroom, Baz Luhrmann
Schastlivye dni, Aleksei Balabanov
Tchekiste, Aleksandr Rogozhkin
Through an Open Window, Eric Mendelsohn
Udju Azul di Yonta, Flora Gomes
Zendegi va digar hich, Abbas Kiarostami

Änglagård, Colin Nutley
Beauty and the Beast, Gary Trousdale, Kirk Wise
Drengene fra Sankt Petri, Søren Kragh-Jacobsen
Far and Away, Ron Howard
Krigerens hjerte, Leidulv Risan
Le Batteur Du Boléro, Patrice Leconte
Balanţa, Lucian Pintilie
Map of the Human Heart, Vincent Ward
Opening Night, John Cassavetes
Othello, Orson Welles
Pather Panchali, Satyajit Ray
Patrick Dewaere, Marc Esposito
Reservoir Dogs, Quentin Tarantino
Sarafina!, Darrell James Roodt
Svo á jörðu sem á himni, Kristín Jóhannesdóttir

Az út, Nikolai Ivanov Neikov
Cheating, Inc., William Lorton
Daumier's Law, Geoff Dunbar
L'échange, Vincent Pérez
Encolure 42, Willy Kempeneers
Ghalb, Sa'ied Mojaveri
Keine besonderen Vorkommnisse, Jürgen Schönhoff
Le métro, Catherine Montondo
No Problem, Craig Welch
Omnibus, Sam Karmann
A Passion Play, Tony Twigg
La sensation, Manuel Poutte

Altın Palmiye: Den goda viljan, Bille August
Grand Prize of the Jury: Il ladro di bambini, Gianni Amelio
Jury Prize:
El sol del membrillo, Víctor Erice
Samostoyatelnaya zhizn, Vitali Kanevsky
Best Actor: Tim Robbins için The Player
En İyi Kadın Oyuncu: Pernilla August için Den goda viljan
Best Director: Robert Altman için The Player
Short Film Palme d'Or: Omnibus, Sam Karmann
Technical Grand Prize: El viaje, Fernando Solanas (Teknik görsel ve işitsel mükemmellik için)
45th Anniversary Prize: Howards End, James Ivory
Caméra d'Or: Mac, John Turturro
SACD Award:
Best Short: The Room, Jeff Balsmeyer
Best Feature: C'est arrivé près de chez vous, Rémy Belvaux, André Bonzel, Benoît Poelvoorde
Canal+ Award: Floating, Richard Heslop
FIPRESCI Prize: El sol del membrillo, Víctor Erice
Prize of the Ecumenical Jury: Il ladro di bambini, Gianni Amelio
Prize of the Ecumenical Jury - Special Mention:
Au pays des Juliets, Mehdi Charef
El viaje, Fernando Solanas
Award of the Youth:
Foreign Film: Strictly Ballroom, Baz Luhrmann
French Film: Sans un cri, Jeanne Labrune
Special Award of the Youth: C'est arrivé près de chez vous, Rémy Belvaux, André Bonzel, Benoît Poelvoorde

1992 Cannes Film Festivali 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:1992 6 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. imdb'de
Cannes Film Festival 1992 3 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

46. Cannes Film Festivali, 13 - 24 Mayıs 1993 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Chen Kaige tarafından yönetilen Elveda Cariyem ve Jane Campion tarafından yönetilen Piyano'ya gitti.
Festival, André Téchiné tarafından yönetilen My Favorite Season ile açıldı ve Philomène Esposito tarafından yönetilen Toxic Affair ile kapandı. Jeanne Moreau, törenin sunuculuğunu yaptı.

Louis Malle (Fransa) Jüri Başkanı
Claudia Cardinale (İtalya)
Inna Churikova (Rusya)
Judy Davis (Avustralya)
Abbas Kiarostami (İran)
Emir Kusturica (Yugoslavya)
William Lubtchansky (Fransa)
Tom Luddy (ABD)
Gary Oldman (İngiltere)
Augusto M. Seabra (Portekiz)

Micheline Presle (oyuncu) Başkan
Anne De Gasperi (gazeteci) (Fransa)
Aruna Vasudev (yönetim)
Attilio D'Onofrio (İtalya)
Gabriel Auer (yönetmen) (Fransa)
Lia Somogyi (yönetim) (Macaristan)
Rémy Sayfaları (Fransa)
Tony Rayns

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı:

 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi: 

Aşağıdaki Kısa Filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 32. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (32e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 1993 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1993 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye:
Elveda Cariyem ile Chen Kaige
Piyano ile Jane Campion
Jüri Büyük Ödülü : Faraway, So Close ile Wim Wenders
En İyi Yönetmen : Naked ile Mike Leigh
En İyi Kadın Oyuncu : Piyano ile Holly Hunter
En İyi Erkek Oyuncu : Naked ile David Thewlis
Jüri Ödülü :
Ken Loach'dan Raining Stones
Hou Hsiao-hsien'den The Puppetmaster
Altın Kamera

Altın Kamera: The Scent of Green Papaya ile Tran Anh Hung
Caméra d'Or - Özel Anma: Friends ile Elaine Proctor
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Coffee and Cigarettes ile Jim Jarmusch

FIPRESCI Ödülleri 

Elveda Cariyem ile Chen Kaige (Yarışmada)
Child Murders (Gyerekgyilkosságok) - Ildikó Szabó (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Mazeppa ile Jean Gargonne ve Vincent Arnardi (Görüntü ve seslerdeki teknik başarıları için)
Özel Mansiyon: The Singing Trophy ile Grant Lahood (Görüntü ve seslerdeki teknik başarıları için)
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : Libera me ile Alain Cavalier
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Il grande cocomero ile Francesca Archibugi
Gençlik Ödülü

Yabancı Film: La ardilla roja ile Julio Médem
Fransız Filmi:
Moi Ivan, toi Abraham ile Yolande Zauberman
Mùi đu đủ xanh ile Tran Anh Hung
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller

Mercedes-Benz Ödülü: Cronos ile Guillermo del Toro
Canal + Award: The Debt ile Bruno de Almeida
Belirli Bir Bakış Ödülü: Latcho Drom ile Tony Gatlif
Kodak Kısa Film Ödülü: L'Exposé ile Ismaël Ferroukhi

INA: 1993 Festivalinin Açılışı 8 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1993 festivalinin kazananları listesi 8 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1993 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1993 20 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1993 16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için Internet Film Veritabanında Ödüller 16 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

47. Cannes Film Festivali, 12 - 23 Mayıs 1994 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Altın Palmiye, Quentin Tarantino'nun yönettiği Amerikan filmi Pulp Fiction'a gitti.
Festival, Joel Coen tarafından yönetilen Bir Şirket Komedisi (Hudsucker Proxy) ile açıldı ve John Waters'ın yönettiği Serial Mom ile kapandı. Jeanne Moreau, törenin sunucusu idi.

Aşağıdaki resmî 1994 Resmî Seçki Jürisi olarak atandı:

Clint Eastwood (ABD) Jüri Başkanı
Catherine Deneuve (Fransa) Başkan yardımcısı
Pupi Avati (İtalya)
Guillermo Cabrera Infante (Küba) (yazar)
Kazuo Ishiguro (İngiltere))
Alexander Kaidanovsky (Rusya)
Marie-Françoise Leclère (Fransa)
Shin Sang-ok (Güney Kore)
Lalo Schifrin (Arjantin)
Alain Terzian (Fransa)

Aşağıdaki kişiler 1994 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Marthe Keller (İsviçre) Başkan
Hans Beerekamp
Josée Brossard (Fransa)
Mario Dorminsky (Portekiz)
An-Cha Flubacher Rhim
François Ode (Fransa)
Georges Pansu
Jacques Zimmer (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı:

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 33. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (33e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki yönetimler 1994 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1994 Resmî seçki ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Ucuz Roman (Pulp Fiction) - Quentin Tarantino
Jüri Büyük Ödülü :
Yaşamak (Huozhe) - Zhang Yimou
Güneş Yanığı (Utomlyonnye solntsem) - Nikita Mikhalkov
En İyi Yönetmen : Caro diario ile Nanni Moretti
En İyi Senaryo : Grosse Fatigue - Michel Blanc
En İyi Kadın Oyuncu : Queen Margot (La Reine Margot) ile Virna Lisi
En İyi Erkek Oyuncu : Yaşamak (To Live) (Huozhe) ile Ge You
Jüri Ödülü : Queen Margot (La Reine Margot) - Patrice Chéreau
Altın Kamera

Altın Kamera : Coming to Terms with the Dead (Petits arrangements avec les morts) ile Pascale Ferran
Altın Kamera - Özel Mansiyon: The Silences of the Palace (Samt el qusur) ile Moufida Tlatli
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : El Héroe ile Carlos Carrera
İlk Jüri Ödülü: Lemming Aid ile Grant Lahood
İkinci Jüri Ödülü: Syrup ile Paul Unwin

FIPRESCI Ödülleri 

Bab El-Oued City ile Merzak Allouache (Belirli Bir Bakış)
Exotica ile Atom Egoyan (Yarışmada)
Commission Supérieure Technique

Büyük Teknik Ödül : Dead Tired (Büyük Yorgunluk) ile Pitof (özel efektler)
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü :
Yaşamak (Huozhe) - Zhang Yimou
Güneş Yanığı (Utomlyonnye solntsem) - Nikita Mikhalkov
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Tezgahtarlar ile Kevin Smith
Fransız Filmi: Happy, Too Happy ile Cédric Kahn
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Mercedes-Benz Ödülü: Kevin Smith'den Tezgahtarlar
Canal + Award: David Ewing'in Performance Anxiety
Kodak Kısa Film Ödülü: Éternelles ile Erick Zonca

INA: 1994 Festivalinin Açılışı 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1994 festivalinin kazananları listesi 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1994 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1994 21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 1994 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

48. Cannes Film Festivali 17- 28 Mayıs 1995 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Emir Kusturica'nın yönettiği Yeraltı filmine verildi.
Festival, Jean-Pierre Jeunet tarafından yönetilen Kayıp Çocuklar Şehri ile açıldı ve Sam Raimi'nin yönettiği Hızlı ve Ölü ile kapandı. Carole Bouquet, törenin sunucusuydu.

Aşağıdaki kişiler 1995 Resmî Seçki uzun metrajlı film yarışması için jüri olarak atandılar:

Jeanne Moreau (Fransa) Jüri Başkanı
Gianni Amelio (İtalya)
Jean-Claude Brialy (Fransa)
Nadine Gordimer (Güney Afrika)
Gaston Kabore (Burkina Faso)
Michele Ray-Gavras (Fransa)
Emilio Garcia Riera (Meksika)
Philippe Rousselot (Fransa)
John Waters (ABD)
Mariya Zvereva (Rusya)

Aşağıdaki kişiler 1995 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Michel Deville (Yönetmen) (Fransa) Başkanı
Alberto Barbera (Musée du Cinéma yöneticisi) (İtalya)
Caroline Million-Rousseau (Cinephile) (Fransa)
Didier Beaudet (Fransa)
Istvan Gaal (Yönetmen) (Macaristan)
Michel Demopoulos (Eleştirmen)
NT Binh (Dağıtımcı)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Un Certain Regard yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 34. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (34e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 1995 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için tarandı: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1995 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Palme d'Or : Emir Kusturica'dan Yeraltı
Jüri Büyük Ödülü : Ulis'in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea) ile Theodoros Angelopoulos
En İyi Yönetmen : Protesto ile Mathieu Kassovitz
En İyi Kadın Oyuncu : Kral George'un Deliliği ile Helen Mirren
En İyi Erkek Oyuncu : Carrington ile Jonathan Pryce
Jüri Ödülü : Don't Forget You're Going to Die ile Xavier Beauvois
Jüri Özel Ödülü: Carrington ile Christopher Hampton
Altın Kamera

Altın Kamera: Badkonake Sefid ile Jafar Panahi
Altın Kamera - Özel Mansiyon: Denise Calls Up ile Hal Salwen
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Gagarin ile Alexij Kharitidi
Jüri Ödülü: Swinger ile Gregor Jordan

FIPRESCI Ödülleri

Ülke ve Özgürlük ile Ken Loach (Yarışmada)
Ulis'in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea) ile Theodoros Angelopoulos
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül: Zhang Yimou'dan Şangay Üçlüsü (Yáo a yáo, yáo dào wàipó qiáo) ile Lü Yue (sinematografi)
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Ülke ve Özgürlük - Ken Loach
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Between the Devil and the Deep Blue Sea - Marion Hänsel
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Manneken Pis ile Frank Van Passel
Fransız Film: Bye-Bye ile Karim Dridi
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Mercedes-Benz Ödülü: Manneken Pis ile Frank Van Passel
Canal + Award: An Evil Town ile Richard Sears
Grand Golden Rail: Manneken Pis ile Frank Van Passel
Özel ödül

Miracle in Bosnia ile Dino Mustafić

INA: 1995 Festivalinin Açılışı 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1995 Festivalinin kazananları listesi 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1995 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1995 21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali: 1995 17 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

49. Cannes Film Festivali 9 - 20 Mayıs 1996 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Mike Leigh tarafından yönetilen Sırlar ve Yalanlar'a gitti.
Festival, Patrice Leconte tarafından yönetilen Gülünç İlişkiler ile açıldı, David O. Russell tarafından yönetilen Flirting with Disaster ile kapatıldı. Sabine Azéma törenin sunuculuğunu yaptı.

Aşağıdaki kişiler 1996 Resmî Seçki uzun metrajlı film yarışması için jüri olarak atadı:

Francis Ford Coppola (ABD) (başkan)
Nathalie Baye (Fransa)
Greta Scacchi, aktris (İtalya)
Michael Ballhaus (Almanya)
Henry Chapier (Fransa)
Atom Egoyan (Kanada)
Eiko Ishioka (Japonya)
Krzysztof Piesiewicz (Polonya)
Antonio Tabucchi (İtalya)
Anh Hung Tran (Fransa)

Aşağıdaki kişiler 1996 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Françoise Fabian (Komedyen) Başkan
Antoine Simkine (Fédération Nationale des Industries)
Daniel Schmid (Yönetmen)
Gian Luca Farinelli (Sinefil)
Jacques Kermabon (Kritik)
Ramon Font (Kritik)
Sandrine Gady (Sinefil)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 35. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (35e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki yönetimler 1996 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1996 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Sırları ve Yalanlar ile Mike Leigh
Jüri Büyük Ödülü : Dalgaları Aşmak ile Lars von Trier
En İyi Yönetmen : Fargo için Joel Coen
En İyi Senaryo : Un héros très discret ile Jacques Audiard, Alain Le Henry
En İyi Kadın Oyuncu : Sırlar ve Yalanlar ile Brenda Blethyn
En İyi Erkek Oyuncu : Le huitième jour ile Daniel Auteuil ve Pascal Duquenne
Jüri Özel Ödülü: Çarpışma ile David Cronenberg
Altın Kamera

Altın Kamera: Love Serenade ile Shirley Barrett
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Szél ile Marcé Iványi
Jüri Ödülü: Small Deaths ile Lynne Ramsay

FIPRESCI Ödülleri 

Mike Leigh'in Sırları ve Yalanlar (Yarışmada)
Prisoner of the Mountains (Kavkazskiy plennik) ile Sergei Bodrov (Yönetmenin On Beş Günü)
The Mail (Pasts) & The Ferry (Pramis) ile Laila Pakalnina (Belirli Bir Bakış)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : Microcosmos için tüm teknik ekip
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Sırları ve Yalanlar ile Mike Leigh
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: A Drifting Life (Chun hua meng lu) ile Cheng-sheng Lin & Sürüklenen Bulutlar ile Aki Kaurismäki
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: White Night (Layla Lavan) ile Arnon Zadok
Fransız Film: Les aveux de l'innocent ile Jean-Pierre Améris
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Mercedes-Benz Ödülü: Les aveux de l'innocent ile Jean-Pierre Améris
Canal + Award: Planet Man ile Andrew Bancroft
49. Cannes Film festivalinde İlk Multimedya Günü Ödüllendiri

1996 yılı 49 Cannes Film Festivalinde Birinci Multimedya Günü En İyi Siber Poster Ödülü: The Visionary ile Beny Tchaicovsky

INA: 1996 Festivalinin Açılışı 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1996 festivalinin kazananları listesi 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1996 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1996 21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 1996 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yılında Internet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

50. Cannes Film Festivali 7 - 18 Mayıs 1997 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye ortaklaşa olarak Ta'm e guilass ile Abbas Kiarostami ve Unagi ile Shohei Imamura'ya verildi. Jeanne Moreau, törenin sunuculuğunu yaptı.
Festival Luc Besson'un yönettiği Beşinci Element ile açıldı ve Clint Eastwood'un yönettiği Mutlak Güç ile kapandı.

1997 Resmî Seçiminin uzun metrajlı filmleri için aşağıdaki kişiler Jüri Başkanlığı görevine atandı:

Isabelle Adjani (Fransa) Jüri Başkanı
Gong Li (Çin)
Mira Sorvino (ABD)
Paul Auster (ABD)
Tim Burton (ABD)
Luc Bondy (İsviçre)
Patrick Dupond (Fransa)
Mike Leigh (İngiltere)
Nanni Moretti (İtalya)
Michael Ondaatje (Kanada)

Aşağıdaki kişiler 1997 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Françoise Arnoul (oyuncu) (Fransa)
Gérard Lenne (eleştirmen) (Fransa)
Jiří Menzel (yönetmen) (Çek Cumhuriyeti)
Julien Camy (cinephile) (Fransa)
Luciano Barisone (eleştirmen) (İtalya)
Nicolas Philibert (yönetmen) (Fransa)
Olivier Brunet-Lefebvre (sinephile) (Fransa)
Ulrich Gregor (sinema tarihçisi) (Almanya)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

36. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (36e Semaine de la Critique) için şu filmler gösterildi: Uzun metrajlı film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 1997 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için tarandı: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1997 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye :
Kirazın Tadı (Ta'm e guilass) ile Abbas Kiarostami
The Eel (Unagi) ile Shōhei Imamura
Jüri Büyük Ödülü : The Sweet Hereafter ile Atom Egoyan
En İyi Yönetmen : Mutlu Beraberlik (Chun gwong cha sit) ile Wong Kar-wai
En İyi Senaryo : Buz Fırtınası ile James Schamus
En İyi Kadın Oyuncu : Nil by Mouth ile Kathy Burke
En İyi Erkek Oyuncu : O So Lovely ile Sean Penn
Jüri Ödülü : Western ile Manuel Poirier
50.Yıl Ödülü: Yusuf Şahin (Yaşam Boyu Başarı Ödülü)
Palm of the Palms: Ingmar Bergman
Altın Kamera

Altın Kamera: Moe no suzaku ile Naomi Kawase
Altın Kamera - Özel Mansiyon: La Vie de Jésus ile Bruno Dumont
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : ...Is It the Design on the Wrapper? ile Tessa Sheridan
Jüri Ödülü: Leonie ile Lieven Debrauwer & Les Vacances ile Emmanuelle Bercot

FIPRESCI Ödülleri 

The Sweet Hereafter ile Atom Egoyan (Yarışmada)
Voyage to the Beginning of the World (Viagem ao Princípio do Mundo) ile Manoel de Oliveira (Yarışmanın dışında)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : She's So Lovely ve Beşinci Element ile Thierry Arbogast (sinematografi)
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü: The Sweet Hereafter ile Atom Egoyan
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: La Buena Estrella ile Ricardo Franco & Voyage to the Beginning of the World (Viagem ao Princípio do Mundo) ile Manoel de Oliveira
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Kırık ile Sean Mathias
Fransız Film: I Hate Love (J'ai horreur de l'amour) ile Laurence Ferreira Barbosa
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Mercedes-Benz Ödülü: Junk Mail (Budbringeren) ile Pål Sletaune
Canal + Ödülü: The Signalman (Le signaleur) ile Benoît Mariage
Association Prix François Chalais

François Chalais Ödülü: Kusursuz Çember (Savrseni krug) ile Ademir Kenović

INA: 1997 Festivalinin açılması için adımların tırmanması ( 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fransızca yorum)
INA: 1997 festivalinin kazananları listesi 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1997 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1997 21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali Ödülleri 1997 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

52. Cannes Film Festivali 12 - 23 Mayıs 1999 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Kanadalı film yapımcısı, oyuncu ve yazar David Cronenberg, Jüri Başkanı idi. Altın Palmiye, Jean-Pierre ve Luc Dardenne tarafından yönetilen Fransız - Belçika ortak yapımı Rosetta'ya gitti.
Festival, Nikita Mikhalkov'un yönettiği Sibirya Berberi ile başladı ve Oliver Parker'ın yönettiği An Ideal Husband ile kapandı. Kristin Scott Thomas tören sunucusuydu.

Aşağıdaki kişiler 1999 Resmî Seçim uzun metrajlı film yarışması için Jüri olarak atandı:

David Cronenberg (Kanada) Jüri Başkanı
André Téchiné (Fransa)
Barbara Hendricks (İsveç)
Dominique Blanc (Fransa)
Doris Dörrie (Almanya)
George Miller (Avustralya)
Holly Hunter (Amerika Birleşik Devletleri)
Jeff Goldblum (Amerika Birleşik Devletleri)
Maurizio Nichetti (İtalya)
Yasmina Reza (Fransa)

Aşağıdaki insanlar, 1999 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Lambert Wilson (oyuncu) Başkan
Irène Bignardi (eleştirmen)
Annie Copperman (eleştirmen)
Thierry Gandillot (eleştirmen)
Jonathan Romney (eleştirmen)
Laurent Tirard (yönetmen)

Aşağıdaki kişiler Cinéfondation ve kısa film yarışması jürisi olarak atandı:

Thomas Vinterberg (yönetmen) Başkan
Cédric Klapisch (yönetmen)
Virginie Ledoyen (oyuncu)
Walter Salles (yönetmen)
Greta Scacchi (oyuncu)

Aşağıdaki kişiler 1999 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Michel Piccoli (oyuncu) Başkanı
Peter Von Bagh (film tarihçisi, yönetmen)
Jean-Pierre Beauviala
Cherifa Chabane (eleştirmen)
Caroline Champetier (görüntü yönetmeni)
Paola Malanga (eleştirmen)
José Maria Riba (eleştirmen)
Marie Vermillard (yönetmen)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 38. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (38e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 1999 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 1999 Resmî seçkide ödül aldı:
Yarışmada

Altın Palmiye: Dardenne kardeşler tarafından Rosetta
Jüri Büyük Ödülü : Bruno Dumont tarafından L'humanité
En İyi Yönetmen : Annem Hakkında Her Şey için Pedro Almodóvar
En İyi Senaryo : Molokh ile Yuri Arabov
En İyi Kadın Oyuncu :
L'humanité ile Séverine Caneele
Rosetta ile Émilie Dequenne
En İyi Erkek Oyuncu : L'humanité ile Emmanuel Schotté
Jüri Ödülü : La lettre ile Manoel de Oliveira
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış: Beautiful People ile Jasmin Dizdar
Cinefondation

Birincilik Ödülü: İkinci El ile Emily Young
İkincilik Ödülü: Im Hukim ile Dover Koshashvili & La puce ile Emmanuelle Bercot
Üçüncülük Ödülü: Little Big Dog (En At Dag) ile Bo Hagen Clausen
Özel Mansiyon: Inter-View ile Jessica Hausner
Altın Kamera

Altın Kamera: Marana Simhasanam ile Murali Nair
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: When the Day Breaks ile Wendy Tilby ve Amanda Forbis
Jüri Ödülü: Stop ile Rodolphe Marconi & Le Pique-Nique ile Il-Gon Song

FIPRESCI Ödülleri 

Peau neuve ile Émilie Deleuze (Yarışmada)
M/Other ile Nobuhiro Suwa (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : The Emperor and the Assassin (Jing Ke ci Qin Wang) için Juhua Tu (üretim tasarımı)
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü: Annem Hakkında Her Şey ile Pedro Almodóvar
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Rosetta ile Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Blair Cadısı ile Daniel Sánchez, Eduardo Sánchez
Fransız Filmi: Voyages ile Emmanuel Finkiel
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Mercedes-Benz Ödülü: Flores de otro mundo (Başka Bir Dünyadan Çiçekler) ile Icíar Bollaín
Canal + Award: Shoes Off! ile Mark Sawers
Grand Golden Rail: Siam Sunset ile John Polson
Little Golden Rail: Derapages ile Pascal Adant
Kodak Kısa Film Ödülü: Un petit air de fête ile Eric Guirado
Kodak Kısa Film Ödülü - Özel Mansiyon Ô trouble ile Sylvia Calle
CICAE Ödülü: Qui plume la lune? (Aydaki Tüyleri Kim Kopardı?) Christine Carrière
Gras Savoye Ödülü: Un château en Espagne (İspanya'da bir Kale) Delphine Gleize
François Chalais Ödül Komitesi

François Chalais Ödülü : The Other (L'autre) ile Yusuf Şahin

INA: 1999 Festivalinin Açılışı 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 1999 festivalinin kazananları listesi 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

1999 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 1999 21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali Ödülleri 1999 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında

53. Cannes Film Festivali, 14 Mayıs - 25 Mayıs 2000 tarihleri arasında yapıldı. Fransız film yönetmeni, senarist ve yapımcı Luc Besson, Jüri Başkanı idi. Altın Palmiye, Lars von Trier tarafından yönetilen Karanlıkta Dans filmine gitti.
Festival, Roland Joffé tarafından yönetilen Vatel ile açıldı ve Denys Arcand'ın yönettiği Stardom ile kapandı. Virginie Ledoyen törende sunuculuk yaptı.

2000 Resmî Seçki uzun metrajlı filmleri için aşağıdaki kişiler Jüri Başkanlığı görevine atandı:

Luc Besson (Fransa) Jüri Başkanı
Jonathan Demme (Amerika Birleşik Devletleri)
Nicole Garcia (Fransa)
Jeremy Irons (Birleşik Krallık)
Mario Martone (İtalya)
Patrick Modiano (Fransa)
Arundhati Roy ([Hindistan)
Aitana Sanchez-Gijón (İtalya)
Kristin Scott Thomas (Birleşik Krallık)
Barbara Sukowa (Almanya)

Aşağıdaki insanlar 2000 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Jane Birkin (oyuncu)
Jan Schulz-Ojala
José Maria Prado (Filmoteca Española Direktörü)
Marc Voinchet (eleştirmen)
Marie-Noëlle Tranchant (eleştirmen)
Noël Tinazzi (eleştirmen)

Aşağıdaki kişiler Cinéfondation ve kısa film yarışması jürisi olarak atandı:

Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne (yönetmenler) (Belçika) Başkan
Abderrahmane Sissako (yönetmen) (Moritanya)
Claire Denis (yönetmen) (Fransa)
Francesca Comencini (yönetmen) (İtalya)
Mira Sorvino (oyuncu) (Amerika Birleşik Devletleri)

Aşağıdaki kişiler 2000 Altın Kamera Jüri Üyesi olarak atandı:

Otar Iosseliani (yönetmen) (Gürcistan) Cumhurbaşkanı
Caroline VIe-Toussaint (gazeteci) (Fransa)
Céline Panzolini (sinephile) (Fransa)
Eric Moulin (teknik sanayi temsilcisi) (Fransa)
Fabienne Bradfer (eleştirmen) (Fransa)
Dövüş Knaebel (eleştirmen) (Almanya)
Solveig Anspach (yönetmen) (Fransa)
Yorgos Arvanitis (görüntü yönetmeni) (Yunanistan)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 39. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (39e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki yönetmenler 2000 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2000 Resmî seçim ödülünü aldı:
Yarışma

Altın Palmiye : Karanlıkta Dans ile Lars von Trier
Grand Prix : Devils on the Doorstep (Guizi lai le) ile Jiang Wen
En İyi Yönetmen : Yi Yi ile Edward Yang
En İyi Senaryo : Hemşire Betty ile James Flamberg, John C. Richards
En İyi Kadın Oyuncu : Karanlıkta Dans ile Björk
En İyi Erkek Oyuncu : Fa yeung nin wa ile Tony Leung Chiu Wai
Jüri Ödülü :
Songs from the Second Floor (Sånger från andra våningen) ile Roy Andersson
Kara tahta (Takhté siah) ile Samira Makhmalbaf
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü: Things You Can Tell Just by Looking at Her ile Rodrigo Garcia
Belirli Bir Bakış - Özel Mansiyon: Me You Them (Eu tu eles) ile Andrucha Waddington
Cinéfondation

Birincilik Ödülü: Five Feet High and Rising ile Peter Sollett
İkincilik Ödülü: Dessert (Kinu'ach) ile Amit Sakomski & Kiss It Up to God ile Caran Hartsfield
Üçüncülük Ödülü: Course de nuit ile Chuyen Bui Thac & Indien ile Pernille Fischer Christensen
Altın Kamera

Altın Kamera :
Djomeh ile Hassan Yektapanah
Sarhoş Atlar Zamanı (Zamani barayé masti asbha) ile Bahman Ghobadi
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Shadows (Anino) ile Raymond Red

Eureka (Yurîka) ile Shinji Aoyama (Yarışmada)
Sarhoş Atlar Zamanı (Zamani barayé masti asbha) ile Bahman Ghobadi (Yönetmenin On Beş Günü)
Commission Supérieure Technique

Teknik Büyük Ödül : In the Mood for Love için Christopher Doyle ve Mark Lee Ping Bin (sinematografi), William Chang (düzenleme)
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü: Eureka (Yurika) ile Shinji Aoyama
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Girlfight ile Karyn Kusama
Fransız Film: Saint-Cyr ile Patricia Mazuy
Özel Ödül: Krámpack ile Cesc Gay
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Canal + Award: To Be Continued... ile Linus Tunström
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Kısa: Faux contact ile Eric Jameux
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Uzun: Paramparça Aşklar Köpekler ile Alejandro González Iñárritu
Yönetmenlerin On Beş Günü Çerçevesinde Ödüller 

Kodak Kısa Film Ödülü: Salam ile Souad El-Bouhati
Kodak Kısa Film Ödülü - Özel Mansiyon C'est pas si compliqué ile Xavier De Choudens
Gras Savoye Ödülü: Le Mur ile Faouzi Bensaïdi
François Chalais Ödül Komitesi

François Chalais Ödülü : Kippur ile Amos Gitai

INA: 2000 Festivalinin Açılışı 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 2000 festivalinin kazananları ve röportajları listesi 22 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2000 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmî web sitesi Retrospective 2000 21 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 2000 17 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İnternet Film Veritabanında

2001 Cannes Film Festivali, yıllık olarak düzenlenen uluslararası Cannes Film Festivali'nin 2001 yılında düzenlenen 54. etkinliğidir. 9-20 Mayıs 2001 tarihleri arasında düzenlenmiş olan festivalin jüri başkanlığını Norveçli oyuncu ve yönetmen Liv Ullmann, Un Certain Regard bölümünün jüri başkanlığını ise Fransız oyuncu ve senarist Ariane Ascaride üstlendi.
Festival, yönetmenliğini Baz Luhrmann'ın üstlendiği ABD-Avustralya ortak yapımı Kırmızı Değirmen (Moulin Rouge!) filminin gösterimiyle açıldı. Festival sonunda Altın Palmiye'nin sahibi yönetmenliğini Catherine Corsini'nin üstlendiği Fransız filmi La répétition'un olurken, Büyük Ödül'ün Michael Haneke'nin yönettiği Piyanist adlı filme gitti.

23 filmden oluşan Altın Palmiye adayları 19 Nisan 2001 günü açıklandı.

Gece yarısı gösterimleri

Yarışma
Liv Ullmann (başkan)
Mimmo Calopresti
Charlotte Gainsbourg
Terry Gilliam
Mathieu Kassovitz
Sandrine Kiberlain
Philippe Labro
Julia Ormond
Moufida Tlatli
Edward Yang
Un Certain Regard
Ariane Ascaride (başkan)
Virginie Apiou
François-Guillaume Lorrain
Florence Malraux
Thomas Sotinel
Cinéfondation ve kısa filmler
Erick Zonca (başkan)
Valeria Bruni Tedeschi
Samira Mahmelbaf
Rithy Panh
Lynne Ramsay
Altın Kamera
Maria de Medeiros (başkan)
Loic Barbier
Stephano Della Casa
Sophie Denize
Franck Garbarz
Mercedes Goiz
Dominique Le Rigoleur
Claire Simon

Yarışma
Altın Palmiye - Oğul Odası, Nanni Moretti
Büyük Ödül - Piyanist, Michael Haneke
En İyi Yönetmen
David Lynch, Mulholland Çıkmazı
Joel Coen, Orada Olmayan Adam
En İyi Senaryo - Danis Tanović, Tarafsız Bölge
En İyi Kadın Oyuncu - Isabelle Huppert, Piyanist
En İyi Erkek Oyuncu - Benoît Magimel, Piyanist
Teknik Büyük Ödül - Qian xi man po, Du-Che Tu
Un Certain Regard
Un Certain Regard Ödülü - Amour d'enfance, Yves Caumon
Kısa filmler
Kısa Film Altın Palmiye'si - Bean Cake, David Greenspan
Cinéfondation
1.'lik ödülü - Portrait, Sergey Luçişin
2.'lik ödülü - Reparation, Jens Jonsson
3.'lük ödülü
Dai bi, Yang Chao
Crow Stone, Alicia Duffy
Altın Kamera
Altın Kamera - Atanarjuat, Zacharias Kunuk

FIPRESCI Ödülü
Yarışma - Oğul Odası, Nanni Moretti
Un Certain Regard - Kairo, Kiyoshi Kurosawa
Yönetmenlerin On Beş Günü - Martha... Martha, Sandrine Veysset
Eleştirmenler Haftası - Pornografi, Bertrand Bonello
Ekümenikal Jüri
Ekümenikal Jüri Ödülü - Kandahar, Muhsin Mahmelbaf
Özel Mansiyon - Pauline & Paulette, Lieven Debrauwer
Genç Jüri Ödülü
Yabancı Film - Slogans, Gjergj Xhuvani
Fransız Filmi - Clément, Emmanuelle Bercot
Genç Eleştirmenler Ödülü
En İyi Kısa Film - Le dos au mur, Bruno Collet
En iyi film - Bolivia, Adrián Caetano
Fransa Kültür Ödülü
Yılın Yabancı Sinemaseveri - Guizi lai le, Jiang Wen
Yılın Fransız Sinemaseveri - À ma sœur!, Catherine Breillat
Kodak Kısa Film Ödülü
Bintou, Fanta Régina Nacro
Özel Mansiyon - Le système Zsygmondy, Luc Moullet
François Chalais Ödülü
Made in the USA, Sólveig Anspach
Eleştirmenler Haftası Büyük Ödülü
Zir-e noor-e maah, Rıza Mirkarimi
Canal+ Ödülü
Eat, Bill Plympton
Gras Savoye Ödülü
HK, Xavier De Choudens

IMDb'de festival sayfası 27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Cannes Film Festivali resmî sitesinde 2001 Cannes Film Festivali sayfası 16 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

55. Cannes Film Festivali 15 Mayıs - 26 Mayıs 2002 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Roman Polanski'nin yönettiği Piyanist adlı Polonyalı-Fransız-Alman-İngiliz ortak yapım filme verildi.
Festival Woody Allen tarafından yönetilen Hollywood Ending ile açıldı ve Claude Lelouch'ın yönettiği Bir Erkek... Bir Kadın... Ve... ile kapandı. Virginie Ledoyen törenin sunuculuğunu yaptı.
Yönetmen Woody Allen ayrıca, dikkate değer bir iş başarısı elde etmiş, ancak asla rekabetçi bir Altın Palmiye kazanmamış bir yönetmene verilen Onursal Altın Palmiye ile de takdim edildi.

2002 Resmî Seçim'in uzun metrajlı filmleri için aşağıdaki kişiler Jüri olarak atandı:

David Lynch, Jüri Başkanı
Sharon Stone
Michelle Yeoh
Christine Hakim
Régis Wargnier
Bille Ağustos
Raúl Ruiz
Claude Miller
Walter Salles

Aşağıdaki kişiler, 2002 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Anne Fontaine (yönetmen) Başkan
David Tran (eleştirmen)
Fabienne Bradfer (eleştirmen)
Fabrice Pliskin (eleştirmen)
Jean-Sébastien Chauvin (eleştirmen)
Louis Guichard (eleştirmen)
Pierre Vavasseur (eleştirmen)

Aşağıdaki kişiler Cinéfondation ve kısa film yarışması jürisi olarak atandı:

Martin Scorsese (yönetmen) Başkan
Abbas Kiarostami (yönetmen)
Jan Schutte (yönetmen)
Judith Godreche (oyuncu)
Tilda Swinton (oyuncu)

Aşağıdaki kişiler 2002 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Géraldine Chaplin (oyuncu) Başkan
Bahman Ghobadi (yönetmen)
Marthe Keller (oyuncu)
Murali Nair (yönetmen)
Romain Goupil (yönetmen)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu kısa filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 41. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (41e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması  Özel gösterimler 

Aşağıdaki yönetmenler 2002 Yönetmenler Gecesi (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2002 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Roman Polanski'den Piyanisti
Büyük Ödül: Geçmişi Olmayan Adam, Aki Kaurismäki
En İyi Yönetmen:
Chi-hwa-seon ile Im Kwon-taek
Aşk Sarhoşu ile Paul Thomas Anderson
En İyi Senaryo : Afilli Delikanlı ile Paul Laverty
En İyi Kadın Oyuncu: Geçmişi Olmayan Adam, Kati Outinen
En İyi Erkek Oyuncu: The Son (Le Fils) ile Olivier Gourmet
Jüri Ödülü : Divine Intervention (Yadon ilaheyya), Elya Süleyman
Onursal Altın Palmiye: Woody Allen
55. Yıldönümü Ödülü: Benim Cici Silahım ile Michael Moore
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü: Blissfully Yours (Sud sanaeha) ile Apichatpong Weerasethakul
Cinéfondation

Birincilik Ödülü: Um Sol Alaranjado ile Eduardo Valente
İkinci Ödül: Seule maman bir les yeux bleus ile Eric Forestier
Üçüncülük Ödülü: Sorular d'un ouvrier mort ile Aya Somech
Altın Kamera

Altın Kamera: Seaside (Bord de mer) ile Julie Lopes-Curval
Altın Kamera - Özel Mansiyon: Japón ile Carlos Reygadas
Kısa filmler

Kısa Film Palme d'Or: After Rain (Esö után) ile Péter Mészáros
Kısa Film Jüri Ödülü: A Very Very Silent Film ile Manish Jha & The Stone of Folly ile Jesse Rosensweet

FIPRESCI Ödülleri 

The Clay Bird (Matir Moina) ile Tareque Masud (Yönetmenlerin On Beş Günü)
İlahi Müdahale (Yadon ilaheyya) ile Elya Süleyman (Yarışmada)
Mutluluk Bekliyorum (Heremakono) ile Abderrahmane Sissako (Belirli Bir Bakış)
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Geçmişi Olmayan Adam, Aki Kaurismäki
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon:
My Mother's Smile (L'ora di religione (Il sorriso di mia madre)) ile Marco Bellocchio
The Son (Le Fils) ile Luc ve Jean-Pierre Dardenner
Gençlik Ödülü 

Yabancı Film: Morvern Callar ile Lynne Ramsay
Fransız Film: Carnages ile Delphine Gleize
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Uluslararası Eleştirmenler Haftası Büyük Ödülü: Respiro ile Emanuele Crialese
Grand Golden Rail: Hypnotized and Hysterical (Hairstylist Wanted) (Filles perdues, cheveux gras) ile Claude Duty
Small Golden Rail: From Mesmer, with Love or Tea for Two (De Mesmer, con amor o Té para dos) ile Salvador Aguirre, Alejandro Lubezki
Canal + Award: From Mesmer, with Love or Tea for Two (De Mesmer, con amor o Té para dos) ile Salvador Aguirre, Alejandro Lubezki
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Kısa: Meeting Evil (Möte med ondskan) - Reza Parsa
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Uzun: Respiro ile Emanuele Crialese
Kodak Kısa Film Ödülü: From Mesmer, with Love or Tea for Two (De Mesmer, con amor o Té para dos) ile Salvador Aguirre, Alejandro Lubezki
Yönetmenlerin On Beş Günü Çerçevesinde Ödüller 

CICAE Ödülü: Morvern Callar ile Lynne Ramsay
Gras Savoye Ödülü: Mémoires incertaines ile Michale Boganim
François Chalais Derneği Ödülü

François Chalais Ödülü : Marooned in Iraq (Gomgashtei dar Aragh) ile Bahman Ghobadi

INA: Woody Allen 2002 Festivalini 24 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. başlattı (Fransızca yorum)
INA: 2002 Festivalinin kapanış töreni ve ödül verilmesi 24 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2002 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmî web sitesi Retrospective 2002 23 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2002 Cannes 2002 2 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İnternet Film Veritabanında Ödüller 2 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

56. Cannes Film Festivali 14 - 25 Mayıs 2003'te yapıldı. Fransız opera ve tiyatro yönetmeni, film yapımcısı, oyuncu ve yapımcı Patrice Chéreau Jüri Başkanıydı. Altın Palmiye, Gus Van Sant'ın yönetmeni olduğu, Columbine Lisesi Katliamına dayanılarak yapılmış Amerikalı filmi Fil'e verildi.
Festival, Gérard Krawczyk'in yönettiği Fanfan la Tulipe ile açıldı, Richard Schickel'in yönettiği Charlie: The Life and Art of Charles Chaplin ile kapandı. Monica Bellucci törenlerin sunuculuğunu yaptı.

2003 Resmî Seçim'in uzun metrajlı filmleri için aşağıdaki kişiler Jüri olarak atandı:

Patrice Chéreau (Fransa), Jüri Başkanı
Aishwarya Rai (Hindistan)
Meg Ryan (Amerika Birleşik Devletleri)
Karin Viard (Fransa)
Erri De Luca (İtalya)
Jean Rochefort (Fransa)
Steven Soderbergh (Amerika Birleşik Devletleri)
Danis Tanović (Bosnia)
Jiang Wen (Çin)

Aşağıdaki kişiler, 2003 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Abderrahmane Sissako (yönetmen) (Moritanya) Başkan
Alexis Campion
Christine Masson
Geoff Andrew
Jannike Ahlund
Pierre Todeschini

Aşağıdaki kişiler Cinéfondation ve kısa filmler yarışması jürisi olarak atandı:

Emir Kusturica (yönetmen) (Sırbistan) Cumhurbaşkanı
Ingeborga Dapkunaite (oyuncu) (Litvanya)
Mary Lea Bandy (Patrimoine Au Moma'nın yöneticisi) (ABD)
Michel Ocelot (yönetmen) (Fransa)
Zabou Breitman (oyuncu, yönetmen) (Fransa)

Aşağıdaki kişiler 2003 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Wim Wenders (yönetmen) (Almanya)
Agnès Godard (görüntü yönetmeni) (Fransa)
Alain Champetier (teknik sanayi temsilcisi) (Fransa)
Bernard Uhlmann (sinefil) (İsviçre)
Christian Vincent (yönetmen) (Fransa)
Claude Makovski (sinefil) (Fransa)
Géraldine d'Haen (jüri sekreteri) (Fransa)
Gian Luca Farinelli (sinefil) (İtalya)
Laurent Aknin (eleştirmen) (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu kısa filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Aşağıdaki filmler 42. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (42e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması  Özel gösterimler 

16 kısa filmden başka, aşağıdaki yönetmen filmleri 2003 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2003 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Fil ile Gus Van Sant
Büyük Ödül: Uzak ile Nuri Bilge Ceylan
En İyi Yönetmen : Fil ile Gus Van Sant
En İyi Senaryo : Les Invasions barbares ile Denys Arcand
En İyi Kadın Oyuncu : Les Invasions barbares ile Marie-Josée Croze
En İyi Erkek Oyuncu : Uzak ile Muzaffer Özdemir ve Emin Toprak
Jüri Ödülü : At Five in the Afternoon (Panj é asr) ile Samira Makhmalbaf
Başka Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü: The Best of Youth (La meglio gioventù) ile Marco Tullio Giordana
Le Premier Regard Ödülü: Mille mois ile Faouzi Bensaïdi
Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü : Talaye sorkh ile Cafer Penahi
Cinéfondation

Birincilik Ödülü: Run Rabbit Run (Beži zeko beži) ile Pavle Vučković
İkincilik Ödülü: Historia del desierto ile Celia Galan Julve
Üçüncülük Ödülü: TV City ile Alejandra Tomei ve Alberto Couceiro & Rebeca a esas alturas ile Luciana Jauffred Gorostiza
Altın Kamera

Altın Kamera : Reconstruction ile Christoffer Boe
Altın Kamera - Özel Mansiyon: Osama ile Siddiq Barmak
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi : Cracker Bag ile Glendyn Ivin
Kısa Film Jüri Ödülü: L'homme sans tête ile Juan Solanas

FIPRESCI Ödülleri

The Hours of the Day (Las horas del día) ile Jaime Rosales (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Father and Son (Otets ı syn) ile Alexander Sokurov (Yarışmada)
American Splendor ile Shari Springer Berman, Robert Pulcini (Belirli Bir Bakış)
Teknik Sanatçı Vulcan Ödülü

Vulcan Ödülü : Gizemli Nehir'deki sinematografisi için Tom Stern
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : At Five in the Afternoon (Panjé asr) ile Samira Makhmalbaf
Gençlik Ödülü

A Thousand Months (Mille mois) ile Faouzi Bensaïdi
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde ödüller

Uluslararası Eleştirmenler Haftası Grand Prix: Otar Left'dan beri (Depuis qu'Otar est parti ...) Julie Bertucelli
Prix de la (Toute) Jeune Eleştirisi: Milwaukee, Minnesota, Allan Mindel tarafından
Canal + Award: Aşk Eivind Tolas'ın Yasasıdır
Kodak Kısa Film Ödülü: Başkanı Hakkında Truth tarafından Dale Heslip
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Kısa: Başkanı Hakkında Truth tarafından Dale Heslip
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Özellik: Milwaukee, Minnesota, Allan Mindel
Büyük Altın Demiryolu: Otar Sol'dan beri (Depuis qu'Otar est parti ...) Julie Bertucelli
Küçük Altın Demiryolu: Aşk Eivind Tolas'ın Yasasıdır
Diğer ödüller

Onursal Altın Palmiye: Jeanne Moreau
Fransız Ulusal Eğitim Sistemi Sinema Ödülü: Fil ile Gus Van Sant
Altın Coach: Gizemli Nehir ile Clint Eastwood
AFCAE Ödülü: Osama, Siddiq Barmak
François Chalais Dernek Ödülü

Francois Chalais Ödülü: S-21: Khmer Rouge Killing Machine (S-21, la machine de mort Khmère rouge) ile Rithy Panh

INA: 2003 Festivalinin Açılışı 24 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 2003 Festivalinin kazananları ve tepkileri 24 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2003 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmî web sitesi Retrospective 2003 24 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 2003 yılı 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için Internet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

57. Cannes Film Festivali 12 Mayıs - 23 Mayıs 2004 tarihleri arasında yapıldı. Altın Palmiye, Michael Moore tarafından yönetilen Amerikan filmi Fahrenheit 9/11'e gitti.
Festival, Pedro Almodóvar ın yönettiği La mala educación ile açıldı ve Irwin Winkler'in yönettiği De-Lovely ile kapandı. Laura Morante törenlerin sunuculuğunu üstlendi.

2004 Resmî Seçim'in uzun metrajlı filmleri için aşağıdaki kişiler Jüri olarak atandı:

Quentin Tarantino, Jüri Başkanı
Emmanuelle Béart
Edwidge Danticat
Tilda Swinton
Kathleen Turner
Benoît Poelvoorde
Jerry Schatzberg
Tsui Hark
Peter Von Bagh

Aşağıdaki şahıslar 2004 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atanmıştır:

Jeremy Thomas (yapımcı) (İngiltere) Başkanı
Carlos Gomez (eleştirmen) (İspanya)
Baba Richerme (gazeteci) (İtalya)
Eric Libiot (eleştirmen) (Fransa)
Eva Zaoralova (Karlovy Vary Festivali'nin sanat yönetmeni) (Çek Cumhuriyeti)
Michel Demopoulos (eleştirmen) (Yunanistan)

Aşağıdaki kişiler Cinefondation ve kısa filmler yarışmasına jüri olarak atadı:

Nikita Mikhalkov (yönetmen) (Rusya) Başkan
Marisa Paredes (oyuncu) (İspanya)
Nicole Garcia (oyuncu, yönetmen) (Fransa)
Nuri Bilge Ceylan (yönetmen) (Türkiye)
Pablo Trapero (yönetmen) (Arjantin)

Aşağıdaki kişiler 2004 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Tim Roth (oyuncu, yönetmen) (İngiltere) Başkan
Alain Choquart (görüntü yönetmeni) (Fransa)
Alberto Barbera (müze yöneticisi) (İtalya)
Aldo Tassone (eleştirmen) (İtalya)
Anne Theron (yönetmen) (Fransa)
Diego Galan (eleştirmen) (İspanya)
Isabelle Frilley (teknik sanayi temsilcisi) (Fransa)
Laure Protat (sinefil) (Fransa)
Nguyen Trong Binh (distribütör) (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu kısa filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Üçüncü yılında, Cannes Festivali izleyiciler için "dünya sinemasının başyapıtlarından ve nadirlerinden" seçkiler gösterdi. Festival boyunca, aşağıdaki filmler "Salle Buñuel" de gösterildi.

Anma  Onarılmış Baskılar 

Aşağıdaki filmler 43. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (43e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması  Özel gösterimler 

Aşağıdaki filmler 2004 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için tarandı: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2004 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : Fahrenheit 9/11 ile Michael Moore
Büyük Ödül : İhtiyar Delikanlı ile Park Chan-wook
İyi Yönetmen Ödülü : Sürgündekiler ile Tony Gatlif
En İyi Senaryo Ödülü : Look at Me ile Agnès Jaoui ve Jean-Pierre Bacri
En İyi Kadın Oyuncu : Clean ile Maggie Maggie
En İyi Erkek Oyuncu : Nobody Knows ile Yuya Yagira
Jüri Ödülü :
Tropikal Malady ile Apichatpong Weerasethakul
The Ladykillers ile Aktris Irma P.
Belirli Bir Bakış Ödülü : Moolaadé ile Ousmane Sembène
Orijinal Bakış Ödülü: Whisky ile Juan Pablo Rebella ve Pablo Stoll
Regard vers l' Avenir ödülü: Dünya ve Küller (Khakestar-o-khak) ile Atiq Rahimi
Cinéfondation

Birincilik Ödülü: Happy Now ile Frederikke Aspöck
İkincilik Ödülü: Calatorie la oras ile Corneliu Porumboiu ve 99 ans de ma vie ile Marja Mikkonen
Üçüncülük Ödülü: Fajnie, ze jestes ile Jan Komasa
Altın Kamera

Altın Kamera : Or (My Teasure) ile Keren Yedaya
Altın Kamera - Özel Ayırımı: Passages (Lu Cheng) ile Yang Chao & Earth and Ashes (Khakestar-o-khak) ile Atik Rahimi
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Trafic ile Catalin Mitulescu
Kısa Film Jüri Ödülü: Flatlife ile Jonas Geirnaert

FIPRESCI Ödülleri

Fahrenheit 9/11 ile Michael Moore (Yarışmada)
Whisky ile Juan Pablo Rebella ve Pablo Stoll (Belirli Bir Bakış)
Thirst (Atash) ile Tawfik Abu Wael (Uluslararası Eleştirmenler Haftası)
Teknik Sanatçı Vulcan Ödülü

Vulcan Ödülü : Clean ve Motosiklet Günlüğü sinematografisi için Eric Gautier
Ekümenik Jüri

Ekümenik Jüri Ödülü : Motosiklet Günlüğü ile Walter Salles
Ekümenik Jüri - Özel Mansiyon: Moolaadé ile Ousmane Sembène
Gençlik Ödülü

Kontroll ile Antal Nimrod
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde ödüller

Uluslararası Eleştirmenler Haftası Büyük Ödülü: A Common Thread (Brodeuses) ile Eleonore Faucher & Or (My Treasure) ile Keren Yedaya
Canal+ Ödülü: Ryan ile Chris Landreth
Kodak Kısa Film Ödülü: Ryan ile Chris Landreth
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Kısa: Ryan ile Chris Landreth
Genç Eleştirmenler Ödülü - En İyi Uzun: Or (Hazinem) ile Keren Yedaya
Grand Golden Rail: CQ2 (Seek You Too) ile Carole Laure
Small Golden Rail: Alice and I (Alice et moi) ile Micha Wald
François Chalais Derneği Ödülü

François Chalais Ödülü : Motosiklet Günlüğü ile Walter Salles

INA: 2004 Festivalinin Açılışı 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 2004 Palme d'Or hakkında çok tanıtım 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2004 Cannes Film Festivali (web arşivi)
Resmî web sitesi Retrospective 2004 25 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali, 2004 yılı 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için Internet Film Veritabanında Ödüller 6 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

58. Cannes Film Festivali 11 Mayıs'ta başladı ve 22 Mayıs 2005 tarihine kadar sürdü. Yarışmak için 13 ülkeden yirmi film seçildi. Ödüller 21 Mayıs'ta açıklandı. Altın Palmiye, Dardenne kardeşler tarafından Belçika filmi L'Enfant'a gitti.
Festival, Dominik Moll'in yönettiği Lemming ile başladı ve Martha Fiennes'in yönettiği Chromophobia ile kapandı. Törenlerin sunuculuğunu Cécile de France yapmıştır.

Aşağıdaki kişiler 2005 Resmî Seçim uzun metrajlı film yarışması için jüri olarak atandı:

Emir Kusturica (yönetmen) Jüri Başkanı
Javier Bardem (aktör)
Fatih Akın (yönetmen)
Nandita Das (oyuncu)
Salma Hayek (oyuncu)
Toni Morrison (yazar)
Benoît Jacquot (yönetmen)
Agnès Varda (yönetmen)
John Woo (yönetmen)

Aşağıdaki insanlar, 2005 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Alexander Payne (yönetmen, senarist) (ABD) Başkan
Betsy Blair (aktris) (Amerika Birleşik Devletleri)
Eduardo Antin (eleştirmen, yazar) (Arjantin)
Geneviève Welcomme (gazeteci) (Fransa)
Gilles Marchand (yönetmen, senarist) (Fransa)
Katia Chapoutier (gazeteci) (Kanada)
Sandra Den Hamer (Rotterdam Festivali'nin yöneticisi) (Hollanda)

Aşağıdaki kişiler Cinéfondation ve kısa filmler yarışması için jüri olarak atandı:

Edward Yang (yönetmen) (Tayvan) Başkan
Chantal Akerman (yönetmen) (Belçika)
Colin MacCabe (eleştirmen, yazar) (İrlanda)
Sylvie Testud (oyuncu) (Fransa)
Yousry Nasrallah (yönetmen) (Mısır)

Aşağıdaki kişiler 2005 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Abbas Kiarostami (yönetmen) (İran) Başkanı
Laura Meyer (sinefil) (Fransa)
Luc Pourrinet (teknisyen) (Fransa)
Malik Chibane (yönetmen) (Fransa)
Patrick Chamoiseau (yazar) (Fransa)
Roberto Turigliatto (Turin Festivali) (İtalya)
Romain Winding (görüntü yönetmeni) (Fransa)
Scott Foundas (eleştirmen) (Amerika Birleşik Devletleri)
Yves Allion (eleştirmen) (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu kısa filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Anma  Sinema hakkında belgeseller  Onarılmış baskılar 

Aşağıdaki filmler 44. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (44e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 2005 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için tarandı: 
Kısa filmler

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2005 Resmî seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye : L'Enfant ile Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne tarafından
Büyük Ödül : Broken Flowers ile Jim Jarmusch
En İyi Yönetmen Ödülü : Saklı ile Michael Haneke
En İyi Senaryo Ödülü : The Three Burials of Melquiades Estrada ile Guillermo Arriaga
En İyi Kadın Oyuncu : Free Zone ile Hanna Laslo
En İyi Erkek Oyuncu : The Three Burials of Melquiades Estrada ile Tommy Lee Jones
Jüri Ödülü : Shanghai Dreams ile Wang Xiaoshuai
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü The Death of Mr. Lăzărescu ile Cristi Pulu
Belirli Bir Bakış Prix de l'intimité: Le filmeur ile Alain Cavalier
Belirli Bir Bakış Prix de l'espoir: Delwende ile S. Pierre Yameogo
Cinéfondation

Birincilik Ödülü: Buy It Now ile Antonio Campos
İkincilik Ödülü: Bikur Holim ile Maya Dreifuss & Vdvoyom (A deux) ile Nikolay Khomeriki
Üçüncülük Ödülü: La plaine ile Roland Edzard & Tiens toi tranquille ile Sameh Zoabi
Altın Kamera

Altın Kamera: The Forsaken Land ile Vimukthi Jayasundara & Me and You and Everyone We Know ile Miranda July
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Wayfarers (Podorozhni) ile Igor Strembitskyy
Özel Mansiyon: Clara ile Van Sowerwine

FIPRESCI Ödülleri 

Saklı ile Michael Haneke (Yarışmada)
Crying Fist ile Ryoo Seung-wan (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Blood (Sangre) ile Amat Escalante (Belirli Bir Bakış)
Teknik Sanatçının Vulcan Ödülü 

Vulcan Ödülü :
Son Günler'deki Ses tasarımı için Leslie Shatz
Günah Şehri'ndeki Görsel İşlem için Robert Rodriguez
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Michael Haneke tarafından Saklı (Caché)
Ekümenik Jüri - Özel mansiyon: Delwende ile S. Pierre Yameogo
Gençlik Ödülü 

Lower City (Cidade Baixa) ile Sérgio Machado
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Grand prix: Me and You and Everyone We Know ile Miranda July
Prix ACID: Grain in Ear (Mang zong) ile Zhang Lu
Grand Prix Canal + (kısa film): Jona / Tomberry de Rosto
Yönetmenlerin On Beş Günü Çerçevesinde Ödüller 

3ème Label Europe Cinéma: La Moustache ile Emmanuel Carrère
Prix Art & Essai CICAE: Sisters In Law ile Kim Longinotto, Florence Ayisi
3ème Prix Regards Jeunes: Alice ile Marco Martins
Prix SACD du court métrage: Du soleil en hiver ile Samuel Collardey
Prix Gras Savoye: À bras le corps ile Katell Quillévéré
François Chalais Derneği Ödülü

François Chalais Ödülü: Once You're Born You Can No Longer Hide ile Marco Tullio Giordana

INA: 2005 Festivalinin Açılışı 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 2005 Festivalinin kazananları listesi 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2005 Cannes Film Festivali (web.arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 2005 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 2005 yılı 17 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için Internet Film Veritabanında Ödüller 17 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

59. Cannes Film Festivali 17 Mayıs - 28 Mayıs 2006 tarihleri arasında yapıldı. On bir ülkeden yirmi film Altın Palmiye için yarıştı.
İngiliz yönetmen Ken Loach Altın Palmiye'yi Özgürlük Rüzgarı filmi ile kazandı. Diğer kazananlar Pedro Almodóvar (En İyi Senaryo, Volver) ve Alejandro González Iñárritu (En İyi Yönetmen, Babel) idi. Böylelikle ilk defa üst üste üç yıl, hiçbir Amerikan filmi, aktör, oyuncu ya da film yapımcısının Cannes'da ödül kazanamamış oldu.
Festival, Dan Brown'un romanına dayanan Da Vinci Kodunun prömiyer gösterimi ile başladı, Tony Gatlif tarafından yönetilen Transilvanya ile kapandı. Paris, Seni Seviyorum, festivalin Belirli Bir Bakış bölümünü açtı.

Aşağıdaki kişiler 2006 uzun metrajlı film yarışması için jüri olarak atadı:

Wong Kar-wai (Hong Kong) Jüri Başkanı
Helena Bonham Carter (İngiltere)
Monica Bellucci (İtalya)
Samuel L. Jackson (Amerika Birleşik Devletleri)
Patrice Leconte (Fransa)
Lucrecia Martel (Arjantin)
Tim Roth (İngiltere))
Elia Süleyman (Filistin)
Zhang Ziyi (Çin)

Aşağıdaki insanlar 2006 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Monte Hellman (yönetmen) (ABD) Başkan
Jean-Pierre Lavoignat (eleştirmen) (Fransa)
Lars-Olav Beier (eleştirmen) (Almanya)
Laura Winters (eleştirmen) (Amerika Birleşik Devletleri)
Marjane Satrapi (yazar) (İran)
Maurizio Cabonat (eleştirmen) (İtalya)

Aşağıdaki kişiler, Cinéfondation ve Kısa Film yarışmasının jürisi olarak atandı:

Andrei Konchalovsky (yönetmen) (Rusya) Başkan
Daniel Brühl (aktör) (Almanya)
Sandrine Bonnaire (oyuncu) (Fransa)
Souleymane Cissé (yönetmen) (Mali)
Tim Burton (yönetmen) (Amerika Birleşik Devletleri)
Zbigniew Preisner (besteci) (Polonya)

Aşağıdaki kişiler 2006 Altın Kamera jürisi olarak atandı:

Luc ve Jean-Pierre Dardenne (yönetmenler) (Belçika) Başkanlar
Alain Riou (eleştirmen) (Fransa)
Frédéric Maire (Locarno Festivali başkanı) (İsviçre)
Jean-Paul Salome (yönetmen) (Fransa)
Jean-Louis Vialard (görüntü yönetmeni) (Fransa)
Jean-Pierre Neyrac (teknisyen) (Fransa)
Luiz Carlos Merten (eleştirmen) (Brezilya)
Natacha Laurent (Toulouse Sinematiği Yönetmeni) (Fransa)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı: 

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Cinéfondation yarışması için şu kısa filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Cannes Klasikleri bölümü, miras filmleri, yeniden keşfedilen filmleri, restore edilmiş baskıları ve geçmişe ait harika tiyatro, televizyon veya DVD yayınlarını vurgular.  Sinema hakkında belgeseller  Onarılmış baskılar 

Aşağıdaki filmler 45. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (45e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması 

Aşağıdaki filmler 2006 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 
Kısa filmler
The Aluminum Fowl ile James Clauer
Bugcrush ile Carter Smith
By the Kiss ile Yann Gonzalez
Dans le rang ile Cyprien Vial
L'Étoile de mer  ile Sophie Letourneur
Menged ile Daniel Taye Workou
Rapace ile João Nicolau
Un rat ile Bosilka Simonovitch
Sepohon Rambutan indah kepunyaanku di tanjung rambutan  ile Bin HajiSaari U-Wei
Le Soleil et la mort voyagent ensemble  ile Frank Beauvais

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2006 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: Özgürlük Rüzgarı ile Ken Loach
Büyük Ödül : Flandres ile Bruno Dumont
En İyi Yönetmen Ödülü : Babil ile Alejandro González Iñárritu
En İyi Senaryo Ödülü : Volver ile Pedro Almodóvar
En iyi kadın oyuncu : Pedro Almodóvar tarafından yönetilen Volver filmindeki rollerinden ötürü Chus Lampreave, Yohana Cobo, Carmen Maura, Lola Dueñas, Blanca Portillo, Penélope Cruz
En İyi Erkek Oyuncu : Rachid Bouchareb tarafından yönetilen Days of Glory (Indigènes) 'deki rolleri için Jamel Debbouze, Samy Naceri, Sami Bouajila, Roschdy Zem, Bernard Blancan
Jüri Ödülü : Red Road ile Andrea Arnold
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü: Luxury Car ile Wang Chao
Belirli Bir Bakış Jüri Özel Ödülü: Ten Canoes ile Rolf de Heer
D'interprétation Feminine Ödülü: The Way I Spent the End of the World (Cum mi-am petrecut Sfârşitul Lumii) ile Dorothea Petre
D'interprétation Masculine Ödülü: Keman (El keman) ile Don Angel Tavira
Belirli Bir Bakış Jüri Başkan Ödülü: Meurtrières ile Patrick Grandperret
Cinéfondation

Birincilik Ödülü: Ge & Zeta ile Gustavo Riet
İkincilik Ödülü: Bay Schwartz, Bay Hazen & Bay Horlocker ile Stefan Mueller
Üçüncülük Ödülü: Mother ile Siân Heder & Le virus ile Ágnes Kocsis
Altın Kamera

Altın Kamera: 12:08 East of Bucharest ile Corneliu Porumboiu
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiye: Sniffer ile Bobbie Peers
Jüri Ödülü: Primera nieve ile Pablo Aguero
Özel Mansiyon: Conte de quartier ile Florence Miailhe

FIPRESCI Ödülleri 

İklimler ile Nuri Bilge Ceylan (Yarışmada)
Bug ile William Friedkin (Yönetmenin On Beş Günü)
Paraguayan Hammock (Hamaca paraguaya), Paz Encina (Belirli Bir Bakış)
Teknik Sanatçı Vulcan Ödülü

Vulcan Ödülü: Babel düzenleme için Stephen Mirrione
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Babil ile Alejandro González Iñárritu
Gençlik Ödülü 

Bled Number One ile Rabah Ameur-Zaïmeche
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Grand prix de la semaine de la citique: Les amitiés maléfiques ile Emmanuel Bourdieu
Prix SACD: Pingpong ile Matthias Luthardt & Les amitiés maléfiques ile Emmanuel Bourdieu
Prix Acid: The Bothersome Man ile Jens Lien
Prix de la toute jeune eleştirisi: Pingpong ile Matthias Luthardt
Grand Rail d'or: Les amitiés maléfiques ile Emmanuel Bourdieu
Yönetmenlerin On Beş Günü Çerçevesinde Ödüller 

Sanat ve Deneme ödülü: Along the Ridge (Libero) ile Kim Rossi Stuart
Genç Bakış Ödülü: Day Night Day Night ile Julia Loktev
Label Europa Cinéma: 12:08 East of Bucharest ile Corneliu Porumboiu
Prix SACD en iyi Fransızca kısa: Dans le rang ile Cyprien Vial
Prix Gras Savoye: Un rat ile Bosilka Simonovitch
François Chalais Dernek Ödülü

François Chalais Ödülü: Şeref Günü (Indigènes) ile Rachid Bouchareb

INA: 2006 Festivalinin kazananları listesi 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2006 Cannes Film Festivali (web.arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 2006 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 2006'da 20 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Internet Film Veritabanında Ödüller 20 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

60. Cannes Film Festivali 16 - 27 Mayıs 2007 tarihleri arasında gerçekleşti. Jüri Başkanı, İngiliz yönetmen Stephen Frears'dı. On iki ülkeden yirmi iki film Altın Palmiye için yarışmak üzere seçildi. Ödüller 26 Mayıs'ta açıklandı. Cristian Mungiu'nun yönettiği 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün Altın Palmiye kazandı.
Festival, Wong Kar-wai tarafından yönetilen My Blueberry Nights ile başladı ve Denys Arcand tarafından yönetilen Days of Darkness (L'Âge des ténèbres) ile kapandı. Diane Kruger törenlerin sunuculuğunu yaptı.
60. Cannes festivalinin resmi posterinde Pedro Almodóvar, Juliette Binoche, Jane Campion, Souleymane Cissé, Penélope Cruz, Gérard Depardieu, Samuel L. Jackson, Bruce Willis ve Wong Kar Wai yer aldı, Alex Majoli tarafından fotoğraflandı.

2007 Resmi Seçim'in uzun metrajlı filmleri için aşağıdaki kişiler Jüri olarak atanmıştır:

Stephen Frears (İngiliz yönetmen) Jüri Başkanı
Marco Bellocchio (İtalyan yönetmen)
Maggie Cheung (Hong Kong oyuncusu)
Toni Collette (Avustralyalı oyuncu)
Maria de Medeiros (Portekizli oyuncu)
Orhan Pamuk (Nobel Ödülü kazanan Türk romancı)
Michel Piccoli (Fransız aktör)
Sarah Polley (Kanadalı oyuncu ve yönetmen)
Abderrahmane Sissako (Moritanya yöneticisi)

Aşağıdaki insanlar, 2007 Belirli Bir Bakış Jürisi olarak atandı:

Pascale Ferran (Fransız yönetmen) Başkan
Kent Jones (Amerikalı yazar)
Cristi Puiu (Romanya yönetmeni)
Bian Qin
Yasemin Trinca (İtalyan oyuncu)

Aşağıdaki kişiler Cinefondation ve kısa filmler yarışmasında jüri olarak atadı:

Jia Zhangke (Çinli yönetmen) Başkan
Niki Karimi (İranlı oyuncu, film yapımcısı)
JMG Le Clézio (Fransız yazar)
Dominik Moll (Alman yönetmen)
Deborah Nadoolman (Amerikan kostüm tasarımcısı)

Aşağıdaki kişiler 2007 Altın Kamera Jürisi olarak atandı:

Pavel Lounguine (Rus yazar, yönetmen) Başkan
Renato Berta (İsviçreli sinematograf)
Julie Bertucelli (Fransız yönetmen)
Clotilde Courau (Fransız oyuncu)

Aşağıdaki uzun metrajlı filmler Altın Palmiye için yarıştı:

Aşağıdaki Filmler Belirli Bir Bakış yarışması için seçildi: 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçildi: 

Aşağıdaki filmler 60. Festival için özel olarak gösterildi. 

Cinéfondation yarışması için aşağıdaki kısa filmler seçildi: 

Aşağıdaki kısa filmler Kısa Film Altın Palmiyesi için yarıştı: 

Cannes Klasikleri, sinema belgesellerine ve geçmişten gelen eski eserlere yer ayırır. 
 Onarılan baskılar 

Aşağıdaki filmler 46. Uluslararası Eleştirmenler Haftası (46e Semaine de la Critique) için gösterildi:

Uzun metraj film yarışması  Kısa film yarışması  Özel gösterimler 

Aşağıdaki yönetimler 2007 Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des Réalizateurs) için gösterildi: 

Aşağıdaki filmler ve insanlar 2007 Resmi seçim ödüllerini aldı:

Altın Palmiye: 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün ile Cristian Mungiu
Büyük Ödül: The Mourning Forest (Mogari no Mori) ile Naomi Kawase
En İyi Yönetmen Ödülü : Kelebek ve Dalgıç ile Julian Schnabel
En İyi Senaryo Ödülü : Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite) ile Fatih Akın
En İyi Kadın Oyuncu : Secret Sunshine ile Jeon Do-yeon
En İyi Erkek Oyuncu : The Banishment ile Konstantin Lavronenko
Jüri Ödülü :
Persepolis ile Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Silent Light ile Carlos Reygadas
60. Yıldönümü Ödülü: Paranoid Park ile Gus Van Sant
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü: California Dreamin' ile Cristian Nemescu
Belirli Bir Bakış Jüri Özel Ödülü: Actrices ile Valeria Bruni Tedeschi
Heart Throb Jüri Ödülü: The Band's Visit (Bikur Ha-Tizmoret) ile Eran Kolirin
Kısa Film Özel Ayırımı: Run ile Mark Albiston
Cinéfondation

Birincilik Ödülü : Ahora todos parecen contentos ile Gonzalo Tobal
İkincilik Ödülü: Ru Dao ile Tao Chen
Üçüncülük Ödülü: Minus ile Pavle Vuckoviç
Altın Kamera

Altın Kamera: Jellyfish (Meduzot) ile Etgar Keret ve Shira Geffen
Kısa filmler

Kısa Film Altın Palmiyesi: Ver Llover ile Elisa Miller
Özel mansiyon: Ah Ma ile Anthony Chen & Run ile Mark Albiston

FIPRESCI Ödülleri 

4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün ile Cristian Mungiu(Yarışmada)
The Band's Visit (Bikur Ha-Tizmoret) ile Eran Kolirin (Belirli Bir Bakış)
Her Name is Sabine (Elle s'appelle Sabine) ile Sandrine Bonnaire
Teknik Sanatçı Vulcan Ödülü

Vulcan Ödülü: Kelebek ve Dalgıç Giysisi (Le Scaphandre et le Papillon) için Janusz Kamiński (görüntü yönetmeni)
Ekümenik Jüri 

Ekümenik Jüri Ödülü : Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite) ile Fatih Akın
Uluslararası Eleştirmenler Haftası çerçevesinde Ödüller 

Kısa film için Canal + Büyük Ödülü: Madame Tutli-Putli
Petit Rail d'Or ("sinefil demiryolları" tarafından sunulan) Madame Tutli-Putli
Diğer ödüller

Cannes CICAE Jüri Tarafından Özel Mansiyon: Counterparts ile Jan Bonny
François Chalais Dernek Ödülü

François Chalais Ödülü : Güçlü Bir Yürek ile Michael Winterbottom

INA: Basamakların tırmanışı : protokol 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)
INA: 2007 Cannes Festivali'nin kazananları listesi 26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca yorum)

2007 Cannes Film Festivali (web.arşivi)
Resmi web sitesi Retrospective 2007 11 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festivali 2007 yılı 18 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. için İnternet Film Veritabanında Ödüller 18 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2008 Cannes Film Festivali 14 Mayıs-25 Mayıs 2008 tarihleri arasında yapılacak olan 61. Cannes film festivali. Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull ve Kung Fu Panda gibi Hollywood yapımları dünyada ilk gösterilmlerini bu festivalde yapacaklardır.
2008 Cannes Film Festivali'nde jüri başkanı olarak Sean Penn görev yapmıştır. Festivalin açılış filmi olarak Blindness isimli film seçilmiştir.

Sean Penn, Amerikalı oyuncu ve yönetmen (başkan)
Rachid Bouchareb, Franco-Algerian director
Sergio Castellitto, İtalyan aktör ve yönetmen
Alfonso Cuaron, Meksikalı yönetmen
Alexandra Maria Lara, Alman/Romanyalı aktris
Natalie Portman, İsraiili/Amerikalı aktris
Apichatpong Weerasethakul, Taylandlı yönetmen

Fatih Akın,Türk/Alman yönetmen

24 City (Jia Zhangke, Çin)
Adoration (Atom Egoyan, Kanada)
Che (Steven Soderbergh, ABD)
Delta (Kornél Mundruczó, Macaristan)
Gomorra (Matteo Garrone, İtalya)
Il Divo (Paolo Sorrentino, İtalya)
La Mujer Sin Cabeza (Lucrecia Martel, Arjantin)
La Frontière de l'aube (Philippe Garrel, Fransa)
Le Silence de Lorna (Jean-Pierre Dardenne ve Luc Dardenne, Belçika)
Leonera (Pablo Trapero, Arjantin)
Linha de Passe (Walter Salles ve Daniela Thomas, Brezilya)
My Magic (Eric Khoo, Singapur)
Serbis (Brillante Mendoza, Filipinler)
Synecdoche, New York (Charlie Kaufman, ABD)
Changeling (Clint Eastwood, ABD)
The Palermo Shooting (Wim Wenders, Almanya)
Un conte de Noël (Arnaud Desplechin, Fransa)
Waltz with Bashir (Ari Folman, İsrail)
Üç Maymun (Nuri Bilge Ceylan, Türkiye)

62. geleneksel Cannes Film Festivali 13-24 Mayıs 2009 tarihleri arasında düzenlenen film festivali. Fransız oyuncu Isabelle Huppert jüri başkanlığını üstlendi. 19 Mart 2009'da festivalin açılış filminin Pixar yapımı Up isimli film olduğu açıklandı. Festivalin tarihinde ilk kez bir animasyon film ve aynı zamanda ilk kez bir 3-D film festivalin açılış filmi olarak seçildi.

Açılış

Up (yönetmen Pete Docter ve Bob Peterson, ABD)
Kapanış

Coco Chanel & Igor Stravinsky (yönetmen Jan Kounen, Hollanda)

Altın Palmiye (Altın Palmiye) için yarışan filmler;

À l'origine (yönetmen Xavier Giannoli)
Antichrist (yönetmen Lars von Trier)
Bright Star (yönetmen Jane Campion)
Fish Tank (yönetmen Andrea Arnold)
Inglourious Basterds (yönetmen Quentin Tarantino)
Kinatai (yönetmen Brillante Mendoza)
Looking for Eric (yönetmen Ken Loach)
Les Herbes folles (yönetmen Alain Resnais)
Los Abrazos Rotos (yönetmen Pedro Almodovar)
Map of the Sound of Tokyo (yönetmen Isabel Coixet)
Un prophète (yönetmen Jacques Audiard)
Soudain le vide (yönetmen Gaspar Noe)
Spring Fever (yönetmen Lou Ye)
Taking Woodstock (yönetmen Ang Lee)
Thirst (yönetmen Park Chan-Wook)
The Time That Remains (yönetmen Elia Suleiman)
Vengeance (yönetmen Johnnie To)
Vincere (yönetmen Marco Bellocchio)
Visages (yönetmen Tsai Ming-Liang)
The White Ribbon (yönetmen Michael Haneke)

Isabelle Huppert (başkan)
Asia Argento
Nuri Bilge Ceylan
Lee Chang-dong
James Gray
Hanif Kureishi
Shu Qi
Robin Wright Penn
Sharmila Tagore

John Boorman (başkan)
Bertrand Bonello
Ferid Boughedir
Leonor Silveira
Zhang Ziyi

Cannes Festivali resmî sitesi 21 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

63. Cannes Film Festivali, 12 - 23 Mayıs 2010 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde düzenlenen film festivalidir.
Dünya çapında en tanınmış ve prestijli film festivallerinden biri olarak nitelendirilen Cannes Film Festivali, 1946 yılında kurulmuştur. Festivalin en prestijli ödülü olan Altın Palmiye ödülünü 2010 yılında Apichatpong Weerasethakul'un yönettiği Tayland filmi olan Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives kazanmıştır.
Uluslararası yarışmanın jüri başkanlığını Amerikan yönetmen Tim Burton yapmıştır. Diğer bazı önemli jüri üyeleri ise Kate Beckinsale, Emmanuel Carrère, Benicio del Toro ve Alexandre Desplat olmuştur.

Festivalde Altın Palmiye ödülünü Apichatpong Weerasethakul'ın yönettiği bir Tayland filmi olan Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives kazanmıştır. Bu film 1997'den beri bu ödülü kazanan ilk Asya kaynaklı filmdir.

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye için yarışmışlardır.

Aşağıdaki filmler Un Certain Regard kategorisinde gösterildiler.

Official Cannes Festival Site (in English)21 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival:2010 4 Ocak 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi at Internet Movie Database

64. Cannes Film Festivali, 11 - 22 Mayıs 2011 tarihleri arasında yapılan film festivalidir.
Ana yarışmanın jüri başkanlığını Amerikalı aktör Robert De Niro yapmıştır.
Kısa film yarışmasının jüri başkanlığını ise Fransız film yapımcısı Michel Gondry yapmıştır.
Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho ise en iyi ilk film yapımcısına verilen Caméra d'Or için jüri başkanı olmuştur.
Woody Allen tarafından yazılan ve yönetilen Midnight in Paris festivalin açılış filmidir. Mélanie Laurent açılış ve kapanış seremonilerini sunmuştur.

Altın Palmiye (Altın Palmiye) ödülünü Terrence Malick'in yönetmenliğini yaptığı Amerikan filmi The Tree of Life kazanmıştır. Filmin yapımcılarından ikisi, Bill Pohlad ve Sarah Green, Malick adına ödülü kabul etti.

Aşağıdaki filmler açılış ve kapanış için resmi olarak seçilmiştir:

Robert De Niro, Amerikan aktör (başkan)
Jude Law, İngiliz aktör
Uma Thurman, Amerikan aktris
Martina Gusmán, Arjantinli aktris ve yapımcı
Nansun Shi, Hong Konglu yapımcı
Linn Ullmann, Norveçli eleştirmen
Olivier Assayas, Fransız yönetmen
Mahamat-Saleh Haroun, Çadlı yönetmen
Johnnie To, Hong Konglu yönetmen

Official Cannes Festival Site (in English)7 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cannes Film Festival 201127 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Radio France Internationale
2011 Cannes Film Festival at IMDb25 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

65'inci 2012 Cannes Film Festivali 16-26 Mayıs 2012 tarihinde Fransa'nın Cannes şehrinde düzenlenmiş uluslararası film festivalidir. İtalyan film yönetmeni Nanni Moretti festivalin rekabet bölümünde jüri başkanlığı yapmıştır. İngiliz oyuncu Tim Roth ise Un Certain Regard bölümünün jüri başkanlığını yapmıştır. Fransız oyuncu Bérénice Bejo'da festivalin açılış ve kapanış törenlerine ev sahipliği yaptı.
Festivalin açılışı Wes Anderson tarafından yönetilen Amerikan filmi Moonrise Kingdom ile yapıldı ve kapanışı ise Claude Miller'ın son filmi Therese Desqueyroux ile yapıldı. Gösterimi yapılacak filmler ile ilgili önemli duyuru 19 Nisan 2012 tarihinde yapıldı. Festivalin resmi tanıtım afişinde ise ölümünün 50. yıldönümü nedeniyle Marilyn Monroe bulunuyor.
Altın Palmiye ödülü Avusturyalı yönetmen Michael Haneke'ye Aşk filmiyle verildi. Haneke daha önce de 2009 yılında The White Ribbon adlı filmiyle Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı. Cannes Film Festivali Büyük Ödülü ise Matteo Garrone'ye Reality filmiyle, Jüri ödülü'de Ken Loach'a Meleklerin Payı filmiyle verildi.

Resmi seçimler Paris'teki Grand Hôtel'de 19 Nisan 2012 tarihinde açıklandı. Açıklamanın ardından gelen yorumlar arasında, gazeteciler Hollywood filmlerinin yarışmada olağan dışı yüksek sayıda yer aldığını, ana yarışmada herhangi bir kadın yönetmen bulunmadığını hem de uzun metrajlı film yönetmenlerinin yarışmada olmadığını belirttiler. Ancak festivalin sanat yönetmeni Thierry Fremaux insanların sadece yarışma filmlerine odaklanması gerektiğini söyleyerek konuyla ilgili şu cevabı verdi: "Seçim bir bütündür ve bütün paketi göz önünde bulundurmanız gerekir."

Aşağıdaki filmler rekabet bölümüne seçilmiştir.

Resmî site

2013 Cannes Film Festivali, her yıl Cannes Film Festivali kapsamında düzenlenen ve bu yıl 66'ncısı Fransa'nın Cannes şehrinde düzenlenen film festivalidir. Festival 15 ve 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında düzenlenecektir. Steven Spielberg yarışmada jüri başkanı olarak ilan edilmiştir. Yeni Zelandalı yönetmen Jane Campion Cinefondation ve kısa film bölümleri için jüri başkanı olarak ilan edilmiştir. Fransız aktris Audrey Tautou festivalin açılış ve kapanış törenlerinde ev sahibi olarak ilan edilmiştir.
Festivalin açılışı Baz Luhrmann'ın yönettiği Muhteşem Gatsby filmi ile yapılacak  ve Jérôme Salle tarafından yönetilen Zulu ile kapanış yapılmıştır. Festival için tasarlanan afişte Paul Newman ve eşi Joanne Woodward'un görüntüleri bulunmaktadır. Festivalin resmi bölümlerinden olan Un Certain Regard bölümünün açılışında ise Sofia Coppola'nın yönettiği The Bling Ring filmi gösterilecektir.

Rekabet
Steven Spielberg, Amerikalı yönetmen (Başkan)
Un Certain Regard
Thomas Vinterberg, Danimarkalı yönetmen (Başkan)
Cinéfoundation ve kısa filmler

Jane Campion, Yeni Zelandalı film yönetmeni (Başkan)
Maji-da Abdi, Etiyopyalı oyuncu ve film yönetmeni
Nicoletta Braschi, İtalyan oyuncu ve yapımcı
Nandita Das, Hint oyuncu ve yönetmen
Semih Kaplanoğlu, Türk yönetmen

Aşağıdaki filmler rekabet bölümü için seçilmiştir:

Aşağıdaki filmler Un Certain Regard bölümü için seçilmiştir:

Aşağıdaki filmler yarışma dışında gösterilecektir:

Gece yarısı gösterimleri

Jerry Lewis Tribute

Özel gösterimler

Resmî site

67. Cannes Film Festivali 14 - 25 Mayıs 2014 tarihlerinde düzenlenmiş uluslararası film festivalidir. Yeni Zelandalı yönetmen Jane Campion ana yarışma kategorisinin jüri başkanlığını yapmıştır. Festivalde Altın Palmiye ödülünü Nuri Bilge Ceylan'nın filmi Kış Uykusu kazandı.
Festival açılışını Grace of Monaco filmi ile yaptı. Yarışma dışı kategorideki bu filmin yönetmeni Olivier Dahan ve başrolü Grace Kelly rolündeki Nicole Kidman'dır. Kapanış gecesinde ise Sergio Leone'nin 1964 yapımı western filmi Bir Avuç Dolar, restore edilmiş 4K çözünürlük versiyonu ile seyirci karşısına çıkmıştır. 25 Mayıs 2014 tarihindeki 2014 Avrupa Parlamentosu seçimleri'nden dolayı, Altın Palmiye ödülünü kazanan film 24 Mayıs'ta, Belirli Bir Bakış kategorisinin kazananı ise 23 Mayıs'ta açıklanmıştır. Festival posterinde Federico Fellini'nin 1963 yapımı filmi 8½'den Marcello Mastroianni'nin fotoğrafı kullanılmıştır, bu film aynı zamanda 1963 Cannes Film Festival'inde yarışma dışı kategoride yer almıştı.
Festivalde gösterimi yapılacak ve Ana Yarışma Kategorisinde yarışacak filmler 17 Nisan 2014 tarihinde açıklanmıştır. Fransız aktör Lambert Wilson festivalin açılış ve kapanış törenlerinin sunuculuğunu üstlenmiştir.

Altın Palmiye için yarışan filmler 17 Nisan 2014 tarihinde Cannes basın toplantısında açıklandı.

Marie Amachoukeli, Claire Burger ve Samuel Theis tarafından yönetilen Party Girl, Belirli Bir Bakış kategorisinin açılış filmi olarak seçilmiştir.

Ana Yarışma Kategorisi jüri üyeleri 28 Nisan 2014 tarihinde açıklanmıştır:

Jane Campion, Yeni Zelandalı film yönetmeni (Başkan)
Carole Bouquet, Fransız oyuncu
Sofia Coppola, Amerikalı film yönetmeni
Leila Hatami, İranlı oyuncu
Jeon Do-yeon, Güney Koreli oyuncu
Willem Dafoe, Amerikalı oyuncu
Gael García Bernal, Meksikalı oyuncu ve film yönetmeni
Jia Zhangke, Çinli film yönetmeni
Nicolas Winding Refn, Danimarkalı film yönetmeni

Belirli Bir Bakış Kategorisi jüri üyeleri 11 Mayıs 2014 tarihinde açıklanmıştır:

Pablo Trapero, Arjantinli film yönetmeni (Başkan)
Peter Becker, Criterion Collection Başkanı
Maria Bonnevie, Norveçli-İsveçli oyuncu
Géraldine Pailhas, Fransız oyuncu
Moussa Touré, Senegalli film yönetmeni

Abbas Kiarostami, İranlı film yönetmeni (Başkan)
Daniela Thomas, Brezilyalı film yönetmeni
Noémie Lvovsky, Fransız film yönetmeni
Joachim Trier, Norveçli film yönetmeni
Mahamat Saleh Haroun, Çadlı film yönetmeni

Nicole Garcia, Fransız oyuncu ve film yönetmeni (Başkan)
Richard Anconina, Fransız oyuncu
Gilles Gaillard, Fransız Teknisyen
Sophie Grassin, Fransız gazeteci ve film eleştirmeni
Héléna Klotz, Fransız film yönetmeni
Lisa Nesselson, Amerikalı gazeteci ve film eleştirmeni
Philippe Van Leeuw, Belçikalı film yönetmeni

Kış Uykusu 1982'deki Yol filminden sonra Altın Palmiye'yi kazanan ilk Türk yapımı film oldu. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan ödül konuşmasına İngilizce olarak "bu benim için büyük bir sürpriz" diyerek başladı ve ödülü "geçen sene içinde hayatını kaybeden Türkiye'nin genç insanlarına adıyorum" dedi. Festival başlamadan önce Kış Uykusu Altın Palmiye'nin favorisiydi ama gösteriminden sonra eleştirmenlerden çeşitli eleştiriler aldı. Bazıları filmi çok uzun (3 saat 16 dakika, festivalin en uzun filmiydi) ve bitirmesi zor buldu, diğerleri ise filmi büyük bir açığa çıkarma olarak adlandırarak olağanüstü buldu. Jüri ise filmi çok beğendiğini açıkladı. Jüri Başkanı Jane Campion: "Eğer yönetmenin(Nuri Bilge) yaptığı gibi karakterlerim hakkında bu kadar dürüst olabilseydim, kendimle çok gurur duyardım." dedi.

Ana Yarışma Kategorisi
Altın Palmiye – Kış Uykusu - Nuri Bilge Ceylan
Büyük Ödül (Grand Prix) – The Wonders - Alice Rohrwacher
En İyi Yönetmen Ödülü – Bennett Miller - Foxcatcher
En İyi Senaryo Ödülü – Andrey Zvyagintsev ve Oleg Negin - Leviafan
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü – Julianne Moore - Maps to the Stars
En İyi Erkek Oyuncu Ödülü – Timothy Spall - Mr. Turner
Jüri Ödülü – Mommy - Xavier Dolan ve Goodbye to Language - Jean-Luc Godard
Belirli Bir Bakış Kategorisi
Belirli Bir Bakış Ödülü – White God - Kornél Mundruczó
Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü – Force Majeure - Ruben Östlund
Belirli Bir Bakış Özel ödül – The Salt of the Earth - Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado
Belirli Bir Bakış takım ödülü – Party Girl oyuncuları
Belirli Bir Bakış En iyi oyuncu ödülü – David Gulpilil - Charlie's Country
Cinéfondation
Birincilik – Skunk - Annie Silverstein
İkincilik – Oh Lucy! - Atsuko Hirayanagi
Üçüncülük – Sourdough - Fulvio Risuleo ve The Bigger Picture - Daisy Jacobs
Altın Kamera
Caméra d'Or – Party Girl Marie Amachoukeli, Claire Burger ve Samuel Theis
Short Films
Kısa Film Palme d'Or – Leidi - Simón Mesa Soto
Özel Mansiyon:
Aïssa - Clément Trehin-Lalanne
Yes We Love - Hallvar Witzø

FIPRESCI Ödülü
Ana Yarışma Kategorisi – Kış Uykusu - Nuri Bilge Ceylan
Belirli Bir Bakış Kategorisi – Jauja - Lisandro Alonso
Paralel Bölüm – Love at First Fight - Thomas Cailley (Director's Fortnight)

Resmî site
67th Cannes Film Festival 2014 (May 14th–25th)3 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

68. Cannes Film Festivali 13 - 24 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleşen uluslararası film festivalidir. Joel ve Ethan Coen yarışmada jüri başkanı ilan edilmişlerdir. Böylece ilk kez iki kişi birlikte jüri başkanlığı yapmış oldu. Fransız aktör Lambert Wilson festivalin açılış ve kapanış törenlerinde ev sahibi olarak ilan edilmiştir.
Jacques Audiard'ın yönetmenliğini yaptığı Fransız filmi Dheepan, Altın Palmiye ödülüne layık görüldü.

Altın Palmiye için yarışacak filmler 16 Nisan 2015'te bir basın toplantısında duyuruldu. 23 Nisan 2015'te, Valley of Love (yönetmen Guillaume Nicloux) ve Chronic (yönetmen Michel Franco) filmleri de ana yarışmaya eklendi. 

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilecektir.

Gece yarısı gösterimleri

Özel gösterimler

Joel ve Ethan Coen, Amerikalı sinema yönetmenleri (Başkan)
Rossy de Palma, İspanyol aktris
Sophie Marceau, Fransız aktris ve film yönetmeni
Sienna Miller, İngiliz aktris
Rokia Traoré, Malili şarkıcı-söz yazarı ve bestecisi
Guillermo del Toro, Meksikalı film yönetmeni
Xavier Dolan, Kanadalı film yönetmeni ve aktör
Jake Gyllenhaal, Amerikalı oyuncu

Isabella Rossellini, İtalyan-Amerikalı oyuncu (Başkan)
Haifaa al-Mansour, Suudi Arabistan yönetmen
Nadine Labaki, Lübnanlı film yönetmeni ve oyuncu
Panos H. Koutras, Yunan sinema yönetmeni
Tahar Rahim, Fransız oyuncu

Abderrahmane Sissako, Moritanyalı film yönetmeni (Başkan)
Joana Hadjithomas, Lübnanlı film yönetmeni
Rebecca Zlotowski, Fransız film yönetmeni
Cécile de France, Belçikalı aktris
Daniel Olbrychski, Polonyalı aktör

Sabine Azéma, Fransız aktris (Başkan)
Delphine Gleize, Fransız film yönetmeni
Melvil Poupaud, Fransız oyuncu
Claude Garnier, Fransız sinemacı
Didier Huck
Yann Gonzalez, Fransız film yönetmeni
Bernard Payen, Fransız film eleştirmeni ve küratör

Yarışma
Palme D'Or – Dheepan ile Jacques Audiard
Grand Prix – Saul'un Oğlu ile László Astra Studio
En iyi Yönetmen – Suikastçı ile Hou Hsiao-hsien
En iyi Senaryo –  Kronik ile Michel Franco
En İyi Kadın Oyuncu
Rooney Mara (Carol)
Emmanuelle Bercot (Mon roi)
En iyi Erkek Oyuncu – Vincent Lindon (The Measure of a Man)
Jüri Ödülü – Istakoz ile Yorgos Lanthimos
Belirli Bir Bakış
Belirli bir bakış Ödülü – Rams ile Grímur Hákonarson
Belirli bir bakış Jüri Ödülü – Güneş Tepedeyken ile Dalibor Matanić
Belirli bir bakış En İyi Yönetmen Ödülü  – Journey to the Shore ile Kiyoshi Kurosawa
Gelecek Vadeden Belirli bir bakış Jüri Özel Ödülü:
Nahid ile Ida Panahandeh
Masaan ile Neeraj Ghaywan
Cinéfondation
Birincilik Ödülü – Share ile Pippa Bianco
İkincilik Ödülü – Lost Queens ile Ignacio Juricic Merillán
Üçüncülük Ödülü – The Return of Erkin ile Guskova Maria ve Victor XX ile Ian Garrido López
Altın Kamera
Caméra D'Or – Land and Shade ile Cesar Augusto Acevedo
Kısa Film
Kısa Film Palme D'Or – Waves '98  ile Ely Dagher

2016 Cannes Film Festivali, 11–26 Mayıs 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen, 69. Cannes Film Festivali'dir. Avusturyalı yönetmen George Miller, ana yarışma jürisinin başkanlığı görevini üstlenmiştir. Açılış ve kapanış törenlerinin sunuculuğunu Fransız aktör Laurent Lafitte yapmıştır. 15 Mart'ta, Japon yönetmen Naomi Kawase'nin Cinéfondation ve kısa film jürilerinin başkanlığını yapacağı duyuruldu. Festival, Amerikan yönetmen Woody Allen'ın Café Society filmiyle başladı.
Altın Palmiye ödülü, Ken Loach tarafından yönetilen İngiltere yapımı Ben, Daniel Blake filmine verildi. Bu film aynı zamanda festivalin kapanış filmi oldu.

George Miller, Avusturyalı yönetmen, jüri başkanı.
Arnaud Desplechin, Fransız yönetmen.
Kirsten Dunst, Amerikalı oyuncu.
Valeria Golino, İtalyan oyuncu ve yönetmen.
Mads Mikkelsen, Danimarkalı oyuncu.
László Nemes, Macar yönetmen.
Vanessa Paradis, Fransız oyuncu ve şarkıcı.
Katayoon Shahabi, İranlı yönetmen.
Donald Sutherland, Kanadalı oyuncu.

Marthe Keller, İsviçreli oyuncu, jüri başkanı.
Jessica Hausner, Avusturyalı yönetmen.
Diego Luna, Meksikalı aktör ve yönetmen.
Ruben Östlund, İsveçli yönetmen.
Céline Sallette, Fransız oyuncu.

Catherine Corsini, Fransız yönetmen ve oyuncu, jüri başkanı.
Jean-Christophe Berjon, Fransız film eleştirmeni.
Alexander Rodnyansky, Ukraynalı film yapımcısı.
Isabelle Frilley, Titra Film'in Fransız CEO'su.
Jean-Marie Dreujou, Fransız sinematograf.

Naomi Kawase, Japon yönetmen, jüri başkanı.
Marie-Josée Croze, Kanadalı oyuncu.
Jean-Marie Larrieu, Fransız yönetmen.
Radu Muntean, Romanyalı yönetmen.
Santiago Loza, Arjantinli yönetmen ve oyun yazarı.

Nespresso Grand Prize (Uluslararası Eleştirmenler Haftası)

Valérie Donzelli, Fransız yönetmen ve oyuncu, jüri başkanı.
Alice Winocour, Fransız yönetmen.
Nadav Lapid, İsrailli yönetmen.
David Robert Mitchell, Amerikan yönetmen.
Santiago Mitre, Arjantinli yönetmen.
L'Œil d'or

Gianfranco Rosi, İtalyan belgesel yönetmeni, jüri başkanı.
Anne Aghion, Fransız-Amerikan belgesel yönetmeni.
Natacha Régnier, Belçikalı oyuncu
Thierry Garrel, Arte TV belgesellerinin Fransız sanat danışmanı.
Amir Labaki, Brezilyalı film eleştirmeni ve küratör.
Queer Palm

Olivier Ducastel ve Jacques Martineau; Fransız yönetmenler, jüri başkanları.
Emilie Brisavoine, Fransız yönetmen ve oyuncu.
João Federici, Festival MixBrasil'in Brezilyalı sanat yönetmeni.
Marie Sauvion, Fransız gazeteci.

(QP) işaretli filmler Queer Palmiye için de yarıştı.

(CdO) işaretli filmler Altın Kamera için de yarıştı.
(QP) işaretli filmler Queer Palmiye için de yarıştı.

(ŒdO) işaretli filmler Œil d'or için de yarıştı.

(ŒdO) işaretli filmler Œil d'or için de yarıştı.
(CdO) işaretli filmler Altın Kamera için de yarıştı.

(CdO) işaretli filmler Altın Kamera için de yarıştı.
(ŒdO) işaretli filmler Œil d'or için de yarıştı.

Ana Yarışma

Altın Palmiye: Ben, Daniel Blake (Ken Loach)
Büyük Ödül: Alt Tarafı Dünyanın Sonu (Xavier Dolan)
Jüri Ödülü: American Honey (Andrea Arnold)
En İyi Yönetmen:
Mezuniyet filmiyle Cristian Mungiu
Personal Shopper filmiyle Olivier Assayas
En İyi Senaryo: Satıcı filmiyle Asghar Farhadi
En İyi Kadın Oyuncu: Ma' Rosa filmiyle Jaclyn Jose
En İyi Erkek Oyuncu: Satıcı filmiyle Shahab Hosseini
Fahri Altın Palmiye: Jean-Pierre Léaud
Belirli Bir Bakış

Belirli Bir Bakış Ödülü: The Happiest Day in the Life of Olli Mäki (Juho Kuosmanen)
Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü: Harmonyum (Kōji Fukada)
Belirli Bir Bakış En İyi Yönetmen Ödülü: Kaptan Fantastik filmiyle Matt Ross
Belirli Bir Bakış En İyi Senaryo Ödülü: The Stopover filmiyle Delphine Coulin ve Muriel Coulin
Belirli Bir Bakış Özel Ödül: Kırmızı Kaplumbağa (Michael Dudok de Wit)
Cinéfondation

İlk Ödül: Anna (Or Sinai)
İkinci Ödül: In the Hills (Hamid Ahmadi)
Üçüncü Ödül: The Noise of Licking (Nadja Andrasev) & The Guilt, Probably (Michael Labarca)
Altın Kamera

Altın Kamera: Divines (Houda Benyamina)
Kısa Film

Kısa Film Altın Kamera Ödülü: Timecode (Juanjo Giménez)
Mansiyon Ödülü: Şeytanla Dans Eden Kız (João Paulo Miranda Maria)

Cannes Film Festivali resmi sitesi 13 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

70. Cannes Film Festivali 17-28 Mayıs 2017 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleştirilecek film festivalidir. Festivalde jüri başkanlığını İspanyol film yönetmeni ve senarist Pedro Almodóvar gerçekleştirirken, sunuculuğunu ise Monica Bellucci'nin yapacağı açıklandı.
Festivalin bu yıl 70. yıldönümü kutlanacak. İtalyan oyuncu Claudia Cardinale'nin 1959 yılında Roma'da bir binanın çatısında dans ederken çekilen fotoğrafın yer aldığı ve 70. yıla özel tasarlanan festivalin afişi Mart 2017'nin sonlarında yayınlandı. Cardinale yaptığı açıklamada "70. Cannes Film Festivali'nin afişinde yer almaktan onur ve gurur duyuyorum, Festivalin sahip olduğu her şeyi aydınlatan bir görsel. 1959'da Roma'nın çatılarında dans ederken çekilen çekilen bu fotoğraf şimdi geri döndü... Fotoğrafı kimin çektiğini hatırlamıyorum ama bu fotoğraf bana kökenlerimi hatırlatıyor. Cannes Film Festivali'ne mutlu yıllar diliyorum." dedi.
Ruben Östlund'un yönettiği İsveç filmi The Square Altın Palmiye ödülüne layık görüldü.

Altın Palmiye ana yarışma bölümünde yarışan filmler 13 Nisan 2017'de düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı:

Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan filmler, 13 Nisan 2017'de düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı. Mathieu Amalric'in yönettiği Barbara filmi, "Belirli Bir Bakış" bölümünün açılış filmi olacağı duyuruldu.

Gece yarısı gösterimleri

Özel gösterimler

Sanal gerçeklik

70. yıldönümü etkinlikleri

Aşağıdaki filmler, 4.843 filmin arasından seçilerek Altın Palmiye Kısa Film Ödülü için yarışma hakkı elde ettiler.

Cinéfondation bölümü, öğrencilerin film okullarındaki filmlerine odaklanmaktadır. Aşağıdaki 16 film, 2.600 sunum arasından seçildi. Seçilen filmlerden dördü ilk kez Cinéfondation'a katılan okulları temsil ediyor.

Uluslararası Eleştirmenler Haftası bölümünün seçkisi 21 Nisan 2017'de festivalin resmî web sitesinde duyuruldu. Fabio Grassadonia ve Antonio Piazza'nın yönettiği Sicilya Hayalet Hikayesi, Uluslararası Eleştirmenler Haftası bölümünün açılış filmi seçildi. Dave McCary'nin yönettiği Brigsby Bear filmi ise kapanış filmi olarak seçildi. Uzun metrajlı film yarışması bölümüne festival tarihinde ilk kez bir animasyon film ve bir belgesel film katıldı.

Gelecek filmler

Özel gösterimler

Kısa filmler

Yönetmenlerin On Beş Günü bölümü için seçimler, 20 Nisan 2017'de bölümün web sitesinde duyuruldu. Claire Denis'in yönettiği Let the Sunshine In filmi, bölümün açılış filmi olarak seçildi ve Geremy Jasper'in yönettiği "Patti Cake $" ise kapanış filmi olarak seçildi.

Gelecek filmler

Özel gösterimler

Kısa filmler

Fransız ve yabancı film yönetmenleri birliği olan ACID, sinemacılara ve diğer film yapımcılarına destek sağlamak için her yıl dokuz filmi seçiyor. ACID'in seçkisi, 21 Nisan 2017'de, web sitesinden ilan edildi.

Gelecek filmler

Özel gösterimler

ACID #1 - Sırbistan

Cannes Klasikler bölümünün filmleri 3 Mayıs 2017'de açıklandı.

Restorasyonlar

Belgeseller

Pedro Almodóvar, İspanyol film yönetmeni ve senarist (Başkan)
Jessica Chastain, Amerikan oyuncu ve yapımcı
Will Smith, Amerikalı oyuncu
Fan Bingbing, Çinli oyuncu
Paolo Sorrentino, İtalyan film yönetmeni
Maren Ade, Alman film yönetmeni
Agnès Jaoui, Fransız oyuncu ve film yönetmeni
Park Chan-wook, Güney Koreli film yönetmeni
Gabriel Yared, Lübnan asıllı Fransız besteci

Sandrine Kiberlain, Fransız oyuncu (Başkan)
Patrick Blossier, Fransız görüntü yönetmeni
Elodie Bouchez, Fransız oyuncu
Guillaume Brac, Fransız film yönetmeni
Thibault Carterot, Fransız M141 Productions başkanı
Fabien Gaffez, Fransız film eleştirmeni
Michel Merkt, Fransız yapımcı

Cristian Mungiu, Rumen film yönetmeni (Başkan)
Barry Jenkins, Amerikalı film yönetmeni
Clotilde Hesme, Fransız oyuncu
Eric Khoo, Singapurlu film yönetmeni
Athina Rachel Tsangari, Yunan film yönetmeni

Kleber Mendonça Filho, Brezilyalı film yönetmeni (Başkan)
Diana Bustamante Escobar, Kolombiyalı film yapımcısı ve Cartagena Film Festivali'nin sanatsal direktörü
Eric Kohn, Amerikalı film eleştirmeni
Hania Mroué, Lübnanlı Metropolis Sineması Yönetmeni
Niels Schneider, Fransız asıllı Kanadalı aktör

Uma Thurman, Amerikalı oyuncu (Başkan)
Reda Kateb, Fransız oyuncu
Mohamed Diab, Mısırlı film yönetmeni
Joachim Lafosse, Belçikalı film yönetmeni
Karel Och, Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali sanatsal direktörü

Sandrine Bonnaire, Fransız oyuncu ve yönetmen (Başkan)
Lucy Walker, İngiliz film yönetmeni
Lorenzo Codelli, İtalyan film eleştirmeni
Dror Moreh, İsrailli film yönetmeni
Thom Powers, Amerikalı programcı ve festival direktörü

Travis Mathews, Amerikalı film yönetmeni (Başkan)
Yair Hochner, İsrailli film yönetmeni/TLVFest kurucusu ve sanatsal direktörü
Paz Lazaro, İspanyol film programcısı
Lidia Leber Terki, Fransız film yönetmeni
Didier Roth-Bettoni, Fransız gazeteci ve film tarihçisi

Yarışma
Altın Palmiye – Kare - Ruben Östlund
Büyük Ödül – Kalp Atışı Dakikada 120 - Robin Campillo
En İyi Yönetmen – Sofia Coppola - The Beguiled
En İyi Senaryo
Yorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou - Kutsal Geyiğin Ölümü
Lynne Ramsay - You Were Never Really Here
En İyi Kadın Oyuncu – Diane Kruger - Paramparça
En İyi Erkek Oyuncu – Joaquin Phoenix - You Were Never Really Here
Jüri Ödülü – Sevgisiz - Andrey Zvyagintsev
70. Yıl Dönümü Ödülü – Nicole Kidman
Belirli Bir Bakış
Belirli Bir Bakış Ödülü — A Man of Integrity - Mohammad Rasoulof
Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü — April's Daughter - Michel Franco
Belirli Bir Bakış En İyi Yönetmen Ödülü — Taylor Sheridan - Wind River
Belirli Bir Bakış En İyi Performans — Jasmine Trinca - Fortunata
Sinemanın Şiiri Ödülü — Barbara - Mathieu Amalric
Cinéfondation
Birincilik Ödülü – Paul Is Here - Valentina Maurel
İkincilik Ödülü – Animal - Bahman and Bahram Ark
Üçüncülük Ödülü – Two Youths Died - Tommaso Usberti
Altın Kamera Ödülü
Altın Kamera Ödülü – Montparnasse Bienvenue - Léonor Sérraille
Kısa Film
Altın Palmiye Kısa Film Ödülü – A Gentle Night - Qiu Yang
Mansiyon Ödülü – The Ceiling by Teppo Airaksinen

Uluslararası Eleştirmenler Haftası
Nespresso Büyük Ödülü – Makala - Emmanuel Gras
France 4 Vizyon Ödülü – Gabriel and the Mountain - Fellipe Gamarano Barbosa
Leica Cine Kısa Film Keşif Ödülü – Los Desheredados - Laura Ferrés
Gan Vakfı Dağıtım Desteği Ödülü – Gabriel and the Mountain - Fellipe Gamarano Barbosa
SACD Ödülü – Ava - Léa Mysius
Canal+ Ödülü – The Best Fireworks Ever - Aleksandra Terpińska
Yönetmenlerin On Beş Günü
Sanat Filmi Ödülü – The Rider - Chloé Zhao
SACD Ödülü
Let the Sunshine In - Claire Denis
Lover for a Day - Philippe Garrel
Europa Sinemaları Etiket Ödülü – A Ciambra - Jonas Carpignano
Kısa Film Illy Ödülü– Back to Genoa City - Benoit Grimalt

FIPRESCI Ödülü
Yarışma filmi – Kalp Atışı Dakikada 120 - Robin Campillo
Belirli Bir Bakış – Closeness - Kantemir Balagov
Paralel Seçki – The Nothing Factory - Pedro Pinho (Yönetmenlerin On Beş Günü)
Ekümenik Jüri
Ekümenik Jüri Ödülü – Hikari - Naomi Kawase
Cannes Altın Göz Belgesel Film (L'Œil d'or) Jürisi 
L'Œil d'or – Mekânlar ve Yüzler (Faces Places) - Agnès Varda ve JR
Mansiyon Ödülü – Makala - Emmanuel Gras
Queer Palmiye Jürisi
Queer Palmiye Ödülü – 120 Beats per Minute - Robin Campillo
Kısa Film Queer Palmiye – Islands - Yann Gonzalez
Palm Dog Jürisi
Palm Dog Ödülü – Einstein for his performance as Bruno in The Meyerowitz Stories (New and Selected)
Büyük Jüri Ödülü – Lupo for Ava
Palm Dog İnsani Ödülü – Leslie Caron ve 17 yaşındaki Kurtarma köpeği Tchi Tchi
Prix François Chalais
François Chalais Ödülü –120 Beats per Minute - Robin Campillo
Cannes Film Müziği Ödülü
Cannes Film Müziği Ödülü—Oneohtrix Point Never - Good Time

Altın Palmiye Onur Ödülü – Jeffrey Katzenberg
Chopard Trophy – Anya Taylor-Joy ve George MacKay
Carrosse d'Or – Werner Herzog

71. Cannes Film Festivali, 8-19 Mayıs 2018 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleştirilen film festivalidir. Festival'in jüri başkanlığını bu yıl Avustralyalı kadın oyuncu Cate Blanchett üstlendi.
Cannes Film Festivali'nin bu yılki açılış filminin İranlı yönetmen Asger Ferhadi'nin yönettiği İspanya yapımı Todos lo saben oldu.
2011 Cannes Film Festivali'nden sonra "persona non grata" ilan edilen Danimarkalı film yönetmeni Lars von Trier bu yıl The House That Jack Built filmi ile yeniden Cannes Film Festivali'ne dönüş yaptı.
19 Mayıs 2018'de gerçekleştirilen ödül töreninde ise yönetmenliğini Hirokazu Kore-eda'nın gerçekleştirdiği Japonya yapımı Manbiki Kazoku isimli film Altın Palmiye ödülünü kazandı.

Aşağıdaki filmler festivalin ana yarışmasında Altın Palmiye ödülü için yarıştılar:

(CdO) işaretli filmler Caméra d'Or için de yarıştı.
(QP) işaretli filmler Queer Palm için de yarıştı.

Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan filmler:

(CdO) işaretli filmler Caméra d'Or için de yarıştı.
(QP) işaretli filmler Queer Palm için de yarıştı.

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterim için seçildi:

(CdO) işaretli filmler Caméra d'Or için de yarıştı.
(QP) işaretli filmler Queer Palm için de yarıştı.

Özel gösterimler bölümü için aşağıdaki filmler seçildi:

(CdO) işaretli filmler Caméra d'Or için de yarıştı.

Uluslararası Eleştirmenler Haftası bölümü için aşağıdaki filmler seçildi:

(CdO) işaretli filmler Caméra d'Or için de yarıştı.
(QP) işaretli filmler Queer Palm için de yarıştı.

Aşağıdaki filmler Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilmek üzere seçildi:

(CdO) işaretli filmler Caméra d'Or için de yarıştı.
(QP) işaretli filmler Queer Palm için de yarıştı.

(QP) işaretli filmler Queer Palm için de yarıştı.

Resmî site

76. Cannes Film Festivali, 16-27 Mayıs 2023 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleştirilen film festivalidir. Festival'in jüri başkanlığını bu yıl İsveçli yönetmen ve senarist Ruben Östlund üstlendi.
Cannes Film Festivali'nin bu yılki açılış filmi, Johnny Depp'in başrol oynadığı Fransa yapımı Jeanne du Barry oldu.
27 Mayıs 2023'te gerçekleştirilen ödül töreninde yönetmenliğini Justine Triet'ın gerçekleştirdiği Fransa yapımı Bir Düşüşün Anatomisi (Anatomy of a Fall) isimli film Altın Palmiye ödülünü kazandı. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü ise Kuru Otlar Üstüne filmindeki rolüyle Merve Dizdar kazandı.

Ruben Östlund, İsveçli yönetmen, senarist, oyuncu ve Jüri Başkanı
Julia Ducournau, Fransız yönetmen ve senarist
Damián Szifron, Arjantinli yönetmen ve senarist
Atiq Rahimi, Fransız-Afgan yönetmen ve senarist
Paul Dano, Amerikalı yönetmen, senarist ve oyuncu
Brie Larson, Amerikalı yönetmen, yapımcı ve oyuncu
Rungano Nyoni, Zambiyalı yönetmen ve senarist
Denis Ménochet, Fransız oyuncu
Meryem Touzani, Faslı yönetmen ve senarist

John C. Reilly, Amerikalı oyuncu
Émilie Dequenne, Belçikalı oyuncu
Davy Chou, Fransız-Kamboçyalı yönetmen, yapımcı ve senarist
Paula Bira, Alman oyuncu
Alice Winocour, Fransız yönetmen ve senarist

Anaïs Demoustier, Fransız oyuncu
Nicolas Marcade, Fransız gazeteci ve eleştirmen
Sophie Frilley, Titrafilm'in Fransız genel müdürü
Mikael Buch, yönetmen ve senarist
Nathalie Durand, görüntü yönetmeni
Raphaël Personnaz, Fransız oyuncu

Ildikó Enyedi, Macar yönetmen
Karidja Touré, Fransız oyuncu
Shlomi Elkabetz, İsrailli yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu
Charlotte Le Bon, Kanadalı yönetmen, senarist ve oyuncu
Ana Lily Amirpour, Amerikalı-İranlı yönetmen ve senarist

Uluslararası Eleştirmenler Haftası

Audrey Diwan, Fransız yönetmen, Jüri Başkanı
Rui Poças, Portekizli görüntü yönetmeni
Franz Rogowski, Alman oyuncu
Meenakshi Shedde, Hint gazeteci ve Berlin Uluslararası Film Festivali'nin festival programcısı
Kim Yutani, Sundance Film Festivali'nin programlama direktörü
L'Œil d'or

Kirsten Johnson, Amerikalı yönetmen, senarist, görüntü yönetmeni, Jüri Başkanı
Sophie Faucher, Kanadalı oyuncu
Ovidie, Fransız yönetmen, senarist ve oyuncu
Pedro Pimenta, Mozambikli yapımcı
Jean-Claude Raspiengeas, Fransız gazeteci ve eleştirmen

Aşağıdaki filmler festivalin ana yarışmasında Altın Palmiye ödülü için yarıştılar:

Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan filmler:

Aşağıdaki filmler Cannes Premiere bölümünde gösterilmek üzere seçildi:

Özel Gösterimler bölümünde gösterilmek üzere aşağıdaki filmler seçildi:

Aşağıdaki filmler Altın Palmiye Kısa Filmi için yarışmak üzere seçildi:

Yarışmada gösterilen filmlere aşağıdaki ödüller verildi

Altın Palmiye: Anatomy of a Fall, Justine Triet
Büyük Ödül: The Zone of Interest, Jonathan Glazer
Jüri Ödülü: Fallen Leaves, Aki Kaurismäki
En İyi Yönetmen: The Pot-au-Feu, Tran Anh Hung
En İyi Kadın Oyuncu: About Dry Grasses (Kuru Otlar Üstüne), Merve Dizdar
En İyi Erkek Oyuncu: Perfect Days, Kōji Yakusho
En İyi Senaryo: Monster, Yuji Sakamoto

Belirli Bir Bakış Ödülü: How to Have Sex, Molly Manning Walker
Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü: Hounds, Kamal Lazraq
Belirli Bir Bakış En İyi Yönetmen: The Mother of All Lies, Asmae El Moudir
Belirli Bir Bakış Özgürlük Ödülü: Goodbye Julia, Mohamed Kordofani
Belirli Bir Bakış Topluluk Ödülü: The Buriti Flower; João Salaviza, Renée Nader Messora, Cast and Crew
Belirli Bir Bakış Yeni Ses Ödülü: Omen, Baloji Tshiani

Onursal Altın Palmiye: Michael Douglas ve Harrison Ford

Altın Kamera: Inside the Yellow Cocoon Shell, Pham Thien An

Palm D'or Kısa Filmi: 27, Flóra Anna Buda

Resmî site

77. Cannes Film Festivali, 14-25 Mayıs 2024 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleştirilmiş olan film festivalidir.  Amerikalı film yapımcısı ve aktris Greta Gerwig ana yarışma için jüri başkanı olarak görev yaptığı festivalde Fransız aktris Camille Cottin açılış ve kapanış törenlerine ev sahipliği yaptı. Festival'de büyük ödülü, yönetmen Sean Baker'ın komedi-drama tarzındaki filmi Anora kazandı.
Festival Quentin Dupieux'nün yönettiği The Second Act ile açılacak. Festival sırasında üç Onursal Altın Palmiye ödülü verildi: İlki festivalin açılış töreninde Meryl Streep'e; ikincisi Studio Ghibli'ye; üçüncüsü ise festivalin kapanış töreninde George Lucas'a verildi.

Greta Gerwig, Amerikalı aktris ve film yapımcısı - Jüri Başkanı
J. A. Bayona, İspanyol film yapımcısı
Ebru Ceylan, Türk oyuncu ve senarist
Pierfrancesco Favino, İtalyan aktör ve yapımcı
Lily Gladstone, Amerikalı aktris
Eva Green, Fransız aktris
Hirokazu Kore-eda, Japon film yapımcısı ve yönetmen
Nadine Labaki, Lübnanlı oyuncu ve film yapımcısı
Omar Sy, Fransız aktör

Xavier Dolan, Kanadalı aktör ve film yapımcısı - Jüri Başkanı
Maïmouna Doucouré, Fransız-Senegalli film yapımcısı
Asmae El Moudir, Faslı film yapımcısı ve yapımcı
Vicky Krieps, Lüksemburglu-Alman aktris
Todd McCarthy, Amerikalı film yapımcısı, yazar ve film eleştirmeni

Baloji, Belçikalı-Kongolu şarkıcı ve film yapımcısı - Jüri Eş Başkanı
Emmanuelle Béart, Fransız aktris - Jüri Eş Başkanı
Pascal Buron, Fransız TSF yönetim kurulu üyesi
Nathalie Chifflet, Fransız gazeteci
Gilles Porte, Fransız görüntü yönetmeni ve film yapımcısı
Zoé Wittock, Belçikalı film yapımcısı

Lubna Azabal, Belçikalı aktris - Jüri Başkanı
Marie-Castille Mention-Schaar, Fransız film yapımcısı ve yapımcı
Paolo Moretti, İtalyan programcı
Claudine Nougaret, Fransız yapımcı
Vladimir Perišić, Sırp film yapımcısı

Uluslararası Eleştirmenler Haftası

Sylvie Pialat, Fransız yapımcı - Jüri Başkanı{{efn|İspanyol film yapımcısı Rodrigo Sorogoyen başkan olacaktı ancak festivalden günler önce “kişisel nedenlerden” dolayı jüriden istifa etti. Pialat başkanlığı devraldı ve Kaltenbäck eklendi.}
Ben Croll, Kanadalı film eleştirmeni ve gazeteci
Iris Kaltenbäck, Fransız film yapımcısı
Virginie Surdej, Belçikalı görüntü yönetmeni
Eliane Umuhire, Ruandalı aktris
L'Œil d'or

Nicolas Philibert, Fransız film yapımcısı ve aktör - Jüri Başkanı
Dyana Gaye, Fransız-Senegalli film yapımcısı
Elise Jalladeau, Fransız yapımcı ve Selanik Uluslararası Film Festivali'nin yönetici direktörü
Mina Kavani, İranlı-Fransız aktris
Francis Legault, Kanadalı film yapımcısı ve Ici Radio-Canada Première'de yönetmen

Lukas Dhont, Belçikalı film yapımcısı - Jüri Başkanı
Hugo Bardin, Fransız şarkıcı ve yönetmen
Sophie Letourneur, Fransız film yapımcısı
Juliana Rojas, Brezilyalı film yapımcısı
Jad Salfiti, İngiliz-Filistinli gazeteci

Aşağıdaki filmler festivalin ana yarışmasında Altın Palmiye ödülü için yarıştılar:

Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan filmler:

Aşağıdaki filmler yarışma dışı gösterilmek üzere seçilmiştir:

Ayrıca Yönetmenlerin Fortnight'ı (Quinzaine des cinéastes) bölümü yapılmış Good One (film) bu kategoride gösterilmiştir.

Aşağıdaki filmler Cannes Premiere bölümünde gösterilmek üzere seçildi:

Özel Gösterimler bölümünde gösterilmek üzere aşağıdaki filmler seçildi:

George Lucas

Altın Palmiye: Anora, Sean Baker
Büyük Ödül: All We Imagine as Light, Payal Kapadia
Jüri Ödülü: Emilia Pérez, Jacques Audiard
En İyi Yönetmen: Miguel Gomes, Grand Tour
En İyi Kadın Oyuncu: Adriana Paz, Karla Sofía Gascón, Selena Gomez ve Zoe Saldaña, Emilia Pérez
En İyi Erkek Oyuncu: Jesse Plemons, Kinds of Kindness
En İyi Senaryo: The Substance, Coralie Fargeat

Belirli Bir Bakış Ödülü: Black Dog, Guan Hu
Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü: The Story of Souleymane, Boris Lojkine
Belirli Bir Bakış En İyi Yönetmen:
The Damned, Roberto Minervini
On Becoming a Guinea Fowl, Rungano Nyoni
Belirli Bir Bakış Performans Ödülü:
Anasuya Sengupta, The Shameless
Abou Sangare, The Story of Souleymane
Belirli Bir Bakış Gençlik Ödülü: Holy Cow, Louise Courvoisier
Belirli Bir Bakış Özel Mansiyon Ödülü: Norah, Tawfik Alzaidi

En İyi İlk Film: Armand, Halfdan Ullmann Tøndel
En İyi İlk Film Mansiyon: Mongrel, Wei Liang Chiang, You Qiao Yin
Altın Palmiye (kısa film): The Man Who Could Not Remain Silent, Nebojsa Slijepcevic
Kısa Film Mansiyon: Bad For a Moment, Daniel Soares

Resmî site

78. Cannes Film Festivali, 13-24 Mayıs 2025 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleştirilmiş olan film festivalidir.

Juliette Binoche, Fransız oyuncu – Jüri başkanı
Halle Berry, Amerikalı oyuncu ve yönetmen
Dieudo Hamadi, Kongolu yönetmen ve yapımcı
Hong Sang-soo, Güney Koreli yönetmen
Payal Kapadia, Hint yönetmen
Carlos Reygadas, Meksikalı yönetmen
Alba Rohrwacher, İtalyan oyuncu
Leïla Slimani, Faslı yazar
Jeremy Strong, Amerikalı oyuncu

Molly Manning Walker, Britanyalı yönetmen ve görüntü yönetmeni – Jüri başkanı
Nahuel Pérez Biscayart, Arjantinli oyuncu
Louise Courvoisier, Fransız-İsviçreli yönetmen
Vanja Kaluđerčić, Hırvat sinema programcısı, Rotterdam Uluslararası Film Festivali direktörü
Roberto Minervini, İtalyan yönetmen

Maren Ade, Alman yönetmen – Jüri başkanı
José Maria Prado Garcia, İspanyol yapımcı ve Filmoteca Española eski direktörü
Reinaldo Marcus Green, Amerikalı yönetmen
Camélia Jordana, Fransız oyuncu ve müzisyen
Nebojša Slijepčević, Hırvat yönetmen

Alice Rohrwacher, İtalyan yönetmen – Jüri başkanı
Rachid Hami, Cezayir kökenli Fransız yönetmen
Frédéric Mercier, Fransız film eleştirmeni
Géraldine Nakache, Fransız oyuncu ve yönetmen
Tommaso Vergallo, Noir Lumière CEO'su

Luc Jacquet, Fransız yönetmen – Jüri başkanı
Laurie Anderson, Amerikalı sanatçı
Tania de Montaigne, Fransız yazar
Martha Fiennes, Britanyalı yönetmen
Tetsuya Mizuguchi, Japon video oyunu tasarımcısı

Julie Gayet, Fransız oyuncu ve yapımcı – Jüri başkanı
Carmen Castillo, Şilili yönetmen
Frédéric Maire, İsviçreli sinema arşivi yöneticisi
Juliette Favreul Renaud, Fransız yapımcı
Marc Zinga, Kongo-Belçikalı oyuncu

Rodrigo Sorogoyen, İspanyol yönetmen – Jüri başkanı
Yulia Evina Bhara, Endonezyalı yapımcı
Jihane Bougrine, Faslı gazeteci
Josée Deshaies, Fransız-Kanadalı görüntü yönetmeni
Daniel Kaluuya, Britanyalı oyuncu ve yönetmen

Christophe Honoré, Fransız yönetmen – Jüri başkanı
Marcelo Caetano, Brezilyalı yönetmen
Faridah Gbadamosi, Amerikalı film programcısı
Léonie Pernet, Fransız besteci ve şarkıcı
Timé Zoppé, Fransız gazeteci

Resmî site

79. Cannes Film Festivali, 12-23 Mayıs 2026 tarihleri arasında Fransa'nın Cannes şehrinde gerçekleştirilmiş olan film festivalidir. Ana yarışma bölümünün jüri başkanlığını, Güney Koreli yönetmen Park Chan-wook; Fransız aktris Eye Haïdara ise açılış ve kapanış törenlerinin sunuculuğunu üstlendi. Rumen yönetmen Cristian Mungiu, dram filmi Fjord ile ikinci kez Altın Palmiye ödülünü kazandı.
Festivalde, açılış töreninde Peter Jackson’a, Propeller One-Way Night Coach filminin dünya prömiyerinden önce John Travolta’ya ve kapanış töreninde de Barbra Streisand’a Onursal Altın Palmiye ödülleri verildi. Festivalin açılış filmi, Pierre Salvadori’nin Fransız dönem komedisi The Electric Kiss oldu.

Park Chan-wook, Güney Koreli yönetmen — Jüri başkanı
Diego Céspedes, Şilili yönetmen
Isaach de Bankolé, Fildişi Sahilli oyuncu
Paul Laverty, İrlandalı-İskoç senarist
Demi Moore, Amerikalı oyuncu
Ruth Negga, İrlandalı-Etiyopyalı oyuncu
Stellan Skarsgård, İsveçli oyuncu
Laura Wandel, Belçikalı yönetmen
Chloé Zhao, Çinli yöntmen

Leïla Bekhti, Fransız oyuncu — Jüri başkanı
Angèle Diabang Brener, Senegalli yapımcı ve yönetmen
Khaled Mouzanar, Lübnanlı yapımcı ve yönetmen
Laura Samani, İtalyan yönetmen
Thomas Cailley, Fransız yönetmen

Resmî site

Andrea Arnold, OBE (d. 5 Nisan 1961) bir İngiliz film yapımcısı ve eski aktör. 2005 yılında Wasp adlı kısa filmiyle Akademi Ödülü kazandı. Uzun metrajlı filmleri arasında Cannes Film Festivali'nde Jüri Ödülü kazanan Red Road (2006), Fish Tank (2009) ve American Honey (2016) yer alıyor. Arnold ayrıca Amazon Prime Video dizisi Transparent'ın  dört bölümünün yanı sıra HBO dizisi Big Little Lies'ın ikinci sezonunun yedi bölümünün tamamını yönetti. Belgeseli İnek, 2021 Cannes Film Festivali'nde gösterildi ve 2021 Telluride Film Festivali'nde oynadı.

Arnold, Dartford, Kent'te dört çocuğun en büyüğü olarak doğdu. Doğduğunda annesi 16, babası 17 yaşındaydı ve Andrea çok küçükken ayrıldılar. Bir belediye arazisinde büyüdüğü için gençlik günlerini sürekli Dartford'un "tebeşir çukurlarını, tarlaları, ormanları ve otoyollarını" keşfederek geçirdi. Annesinin dört çocuğunu da tek başına büyütmek zorunda kalması, Arnold'un üçüncü kısa filmi Wasp'taki anlatıyı hatırlatıyor. İnsanlara hikâyenin otobiyografik olup olmadığı sorulduğunda Arnold, "Ben işçi sınıfı bir ailede büyüdüm, bu yüzden sanırım bildiklerimden yazdığımı söyleyebilirsiniz" diye yanıtlıyor.
Genç bir kızken, insan deneyimi hakkında karanlık hikâyeler yazıyordu. Bir röportajda Arnold, 10 yaşındayken köle ticaretinden duyduğu "korku"yu ifade eden ilk oyununu yazdığını ve birkaç yıl sonra bir performans parçası yaptığını anlatıyor; " Anne Frank'in Günlüğü'nden alıntılar aldım ve odanın içinde dolaşırken yüksek sesle okudum. Diğer tüm çocuklar pop müzik dinler ve dans ederdi. Orada oturan sınav görevlilerinin bana şaşkın şaşkın baktığını hatırlıyorum."  Arnold, 16 yaşındayken aktör olmaya karar verdiğinde okulu bıraktı. 18 yaşındayken, No. 73 adlı bir çocuk TV şovunda sunucu ve oyuncu olarak çalışmaya başladı. Sonraki 10 yıl boyunca televizyon sektöründe çalıştı ve bir yandan yazılar yazmaya devam etti. Arnold, hikayelerini filme dönüştürebileceğini fark etti ve daha sonrasında sektörde deneyim kazanmasını sağlayacak Los Angeles Amerikan Film Enstitüsü'nde okudu. ABD'de film okumak için neden Londra'dan taşındığını açıklarken, "Eğitim eksikliğimin ve aksan farklılığımın beni  geride tuttuğunu hissettim" diyor. Eğitimini bitirip İngiltere'ye döndükten sonra kızı Coral'ı doğurdu ve televizyon için kısa filmler çekmeye başladı.

Arnold, 1970'lerin sonlarında okuldan ayrıldıktan sonra ilk televizyon işi olan Top of the Pops'ın da dahil olduğu şovlarda dansçı olarak yer aldı. Sandi Toksvig, Nick Staverson ve Neil Buchanan ile birlikte 1980'lerin çocuk televizyon programı No. 73'te oyuncu ve televizyon sunucusu olarak öne çıktı. ITV'de Dawn Lodge'u oynadığı bu Cumartesi sabahı programı, şovun kısmen sitcom, kısmen sohbet şovu ve yerel bir rezidansa dayalı olması bakımından 42 No'lu The Kumars'ınkine benzer bir temele sahipti. Bu bölümlere ek olarak, şov, 1980'lerin İngiliz Cumartesi sabahı çocuk TV'sinin formülüne uygun olan olağan müzik, yarışma ve çizgi film karışımına sahipti. Kamera önünde birkaç yıllık deneyimin ardından Arnold, "Televizyon çok eğlenceliydi. Kamera önünde kendimi hiç bu kadar rahat hissetmemiştim" dedi.
1988'de No.73 7T3'e dönüştü ve set Maidstone evinden (aslında Kent'teki TVS stüdyolarında) bir tema parkına taşındı. Bu yenileme sadece sezon boyunca devam edecekti, ancak Arnold, Motormouth sunum ekibinin bir parçası olarak aynı zaman diliminde iki yıl daha görülecekti. 1990'da gençlere yönelik bir çevre bilinci gösterisi olan A Beetle Called Derek için sunuculuk yaptı ve yazdı. Bu aynı zamanda Benjamin Zephaniah'ı da içeriyordu ve The Yes/No People of Stomp şöhretine maruz kaldı.

Bir televizyon sunucusu olarak emekli olduktan sonra, Arnold Los Angeles'taki AFI Konservatuvarı'nda yönetmenlik ve Kent'teki PAL Laboratuvarlarında senaryo yazarlığı eğitimi aldı. İlk kısa filmleri arasında ilk kez Cannes'da Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda gösterilen Milk (1998), ve Dog (2001) yer aldı. 2004'te <i id="mwdQ">Wasp</i> ile En İyi Canlı Aksiyon Kısa Film Akademi Ödülü'nü kazandı.
Yarının Uluslararası Ekran Yıldızı seçildi. Ayrıca 2003 yılında, Kanal 4 dizisi Coming Up'ın "Bed Bugs" başlıklı bir bölümünü yönetti, ancak bazen yanlışlıkla "Andrew Arnold" olarak adlandırıldı.
Red Road, farklı ilk kez yönetmenler tarafından kavramsal olarak ilgili üç filmden oluşan planlanmış bir set olan Advance Party'nin ilk parçasıdır. Glasgow'da bir toplu konutta geçen intikam temalı hikâye, filmin ilerlemesiyle birine karşı bir takıntı geliştiren bir CCTV (güvenlik TV kameraları) operatörünü merkezine alıyor. Yapım, Michael Haneke ve Lars von Trier gibi tanınmış isimlerle İngiliz yönetmen karşılaştırmalarını kazandı. Screen International eleştirmeni Allan Hunter, filmin "muhtemelen bu yılki Cannes Film Festivali'nin (2006) keşiflerinden biri olarak ortaya çıkacağını" söyledi. O yıl Cannes'da Jüri Ödülü'nü kazanmaya devam etti.
Red Road'u yönettiği için bir İngiliz Yazar, Yönetmen veya Yapımcı tarafından 2007 BAFTA En İyi İlk Film Ödülü'nü kazandı. 2008'de Arnold'un Gillian Flynn'in Sharp Objects adlı romanının Fransız yapım şirketi Pathé için bir uyarlamasını yönettiği bildirildi, ancak proje asla gerçekleşmedi. 2011 yılında yazar Danny Brocklehurst ile Dirty adlı bir televizyon projesinde çalıştığı bildirildi, ancak bu proje de gerçekleşmedi.
2009 yapımı Balık Tankı filminin prömiyeri 62. Cannes Film Festivali'nde yapıldı ve burada bir kez daha Jüri Ödülü'nü kazandı. Film ayrıca 2010 yılında En İyi İngiliz Filmi dalında BAFTA Ödülü'nü kazandı . 2011 yılında, yapımcılığını London's Ecosse Films'in üstlendiği Emily Brontë'nin Uğultulu Tepeler'in bir uyarlamasının çekimlerini tamamladı. Film, Eylül ayında  68. Venedik Uluslararası Film Festivali'nde yarışmada gösterildi ve burada En İyi Görüntü Yönetimi dalında Altın Osella kazandı.
Film endüstrisine verdiği hizmetlerden dolayı 2011 Yeni Yıl Onur Ödülleri'nde İngiliz İmparatorluğu Nişanı (OBE) Görevlisi olarak atandı.
2015 yılında Amazon Studios dizisi Transparent'in iki bölümünü yöneteceği açıklandı.

Tüm filmleri boyunca, Arnold, oyuncularına karakterlerini yaratmada neredeyse tam kontrol vermesiyle tanınır. Yönetmenlik tarzı, oyuncularına kendilerinin en saf yansımalarını yaratmaları için destek ve güvence sağlıyor. American Honey'in yıldızı Sasha Lane, "Bana sürekli kim olduğumu söyledi. Gerçekten herhangi bir öğretim yoktu. Daha çok 'Sasha, iyisin' gibi." 
Genel olarak, Arnold'un filmleri yoksunluk ve yoksullaşma temalarıyla karakterize edilir. Örneğin, hem Balık Tankı hem de Uğultulu Tepeler, yoksulluk çeken İngiliz kenar bölgelerinde yaşayan gençleri içeren dramalardır.

Arnold kızıyla birlikte Greenwich, Londra'da yaşıyor.
2012 yılında, Arnold, 2016 yapımı <i id="mwAVU">American Honey'in</i> öncülüne kısmen ilham verdiğini belirttiği Amerika Birleşik Devletleri kıtasında dürtüsel bir yolculuğa çıktı.

2005 En İyi Canlı Aksiyon Kısa Film Akademi Ödülü - Wasp
2006 Cannes Jüri Ödülü – Red Road
2007 BAFTA İngiliz Yazar, Yönetmen veya Yapımcı Tarafından En İyi İlk Film Ödülü – Red Road
2009 İngiliz Bağımsız Film En İyi Yönetmen dalında İngiliz Bağımsız Film Ödülü – Fish Tank
2009 Cannes Jüri Ödülü – Balık Tankı
2010 BAFTA Üstün İngiliz Filmi Ödülü – Balık Tankı
2011 İngiliz İmparatorluğu Nişanı Memuru
2012 Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde FIPRESCI Ödülü – Uğultulu Tepeler
2013 New York Film Festivali Film Yapımcısı Rezidansta
2015 Sussex Üniversitesi'nden Fahri Edebiyat Doktorası 
Falmouth Üniversitesi'nde 2015 Masterclass Öğretim Görevlisi 
Cannes'da 2016 Jüri Ödülü – American Honey

Director Leaps From Shorts to Longing 19 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The New York Times 1 Nisan 2007
Andrea Arnold'un Uğultulu Tepeler'inin karanlık derinlikleri 27 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Telegraph 5 Kasım 2011
Film: Andrea Arnold The Scotsman'la röportaj 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 28 Ağustos 2009
[1] 19 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Director Leaps From Shorts to Longing 19 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Telegraph 28 Ağustos 2009

Andrey Petroviç Zvyagintsev (Rusça: Андре́й Петро́вич Звя́гинцев) (Doğum: Şubat 6, 1964) Rus film yönetmeni ve aktör. Genelde, 2003 yapımı Dönüş (Vozvrashcheniye) filmiyle bilinmektedir. Dönüş filmiyle Zvyagintsev Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan kazanmıştır.

Zvyagintsev Novosibirsk, Sibirya'da doğdu. 1984 yılında 20 yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu'ndan mezun oldu. 1986'dan 1990'a kadar çalışmalarına Moskova'da, Russian Academy of Theatre Arts'da devam etti. 1992 yılından 2000 yılına kadar çeşitli film ve tiyatrolarda oyunculuk yaptı. 2000 yılında REN TV'de çalışmaya başladı. Üç bölümlük bir dizi olan The Black Room'un yönetmenliğini yaptı.
2003'te, ilk filmi olan Dönüş'ü çekti. Henüz ilk filmiyle Altın Aslan dahil birçok ödül aldı. İkinci filmi The Banishment'ın (Türkiye'de Sürgün adıyla gösterime girdi) prömiyeri 2007 Cannes Film Festivali'nde yapıldı. Film festivalde Altın Palmiye için yarıştı. 2008 yılında, New York, I Love You filmi için kısa film çekti. Bu parça sinemadaki gösterimlerde kesilmiş olmasına rağmen, filmin DVD'sinde mevcuttur. Yönetmenin filmi Elena'nın prömiyeri 2011 Cannes Film Festivali'nde, Un Certain Regard bölümünde gösterilerek yapıldı. Film festivalde Jüri Özel Ödülü kazandı. 2014'teki filmi Leviafan  ise 2014 Cannes Film Festivali'nin ana yarışma kategoriside Altın Palmiye için yarıştı. Zvyagintsev bu festivalde En İyi Senaryo Ödülü'nü kazandı.

The Black Room (2000) (Televizyon Dizisi)
The Return(Dönüş) (2003)
The Banishment (Sürgün) (2007)
New York, I Love You (2009) - (Çektiği bölüm sadece DVD versiyonunda mevcuttur.)
Elena (2010)
Leviafan (2014)
Loveless (Sevgisiz) (2017)

IMDb'de  Andrey Zvyagintsev 
Resmî site

Andrzej Witold Wajda (6 Mart 1926, Suwalki - 9 Ekim 2016, Varşova), Polonyalı sinema yönetmenidir.

16 yaşından itibaren Polonya Direnişi ile birlikte savaştı. Savaştan sonra, Kraków Güzel Sanatlar Akademisi'nde (1945-48) resim öğrenimi, Lodz Ulusal Sinema Okulu'nda (1950-52) yönetmenlik eğitimi gördü. Daha sonra Barska Sokağında Beş Çocuk filminde Alexander Ford'un asistanı olarak çalıştı.

Sinema alanında hem Polonya hem de Avrupa'nın önemli yönetmenleri arasında sayılır. Kanal (1957) filminde Polonya'nın kaderini ve 1944 Varşova Ayaklanması'ndaki kahramanlığını yansıtır.
Wajda'nın fimleri, batıda yaygın bir şekilde izlenen savaş sonrası Polonya filmleri arasında yer aldı. Daha sonra, sinema ve TV için gerçekleştirdiği filmler tema ve içerik açısından büyük çeşitlilik gösterdi.
1972'de genç sinemacıları yüreklendirmek amacıyla Film Polski'nin bir dalı olarak kurulan Film Unit X'in başkanlığına, Polonya Sinemacılar Sendikası Başkanlığına seçilen Wajda, Polonya'daki politik durum nedeniyle 1981'de her iki görevinden de istifa etti. Daha sonra, çalışmalarını tiyatro ve yabancı stüdyolarla ortak film yapımları üzerinde yoğunlaştırdı. Kısa süre sonra Paris'e yerleşti. Polonya dışında birkaç film yönettikten sonra, 1986'da ülkesine döndü. 1989'un başında, yeni Polonya Halk Cumhuriyeti'nde senatörlüğe seçildi.
Andrzej Wajda, çağımızın en çok ödül alan yönetmenlerinden biridir. İlk dönem filmlerinden Wajda'nın, duygusal bir tarih yaklaşımı ve romantik bir insan yazgısı kavramından oluşan kendi sanatçı damgasının yaratma yönteminin temellerinin atıldığını görürüz.
Wajda'nın eserleri çağımızın birçok biçimini ve katmanını ortaya koyar. Tarih filmlerini çağdaş konulu filmler; geniş bir toplumsal yelpazeyi tarayan filmleri de insanların en mahrem deneyimleri üzerinde yoğunlaşan filmler izler. Wajda'nın tüm eserlerinin diğer bir birleştirici ögesi de, onun edebiyat ve sanat kaynaklarına bağlı kalışıdır. Filmlerinin hatırı sayılır bir bölümü edebiyattan gelirken; resimsel yönü de romantik sanat geleneğinden esin bulur. Filmlerinin ortak noktasını, onun büyük tarihsel sentezleri, mecazları ve sembolleri betimlemesini sağlayan tema seçimi tayin eder. Bireylerin ve toplumların kaderlerinde, trajik biçimde sonuçlanan olayların kesişme noktasını oluşturan anlar, hep onu çekmiştir. Filmlerinde, insan varoluşunun ana motifleri iç içe geçmiştir: Ölüm ve hayat, aşk, yenilgi, seçim yapmak zorunda kalmanın trajik ikilemi ve büyük hayalleri gerçekleştirmenin olanaksızlığı. Tüm bu motifler, hatta aşk gibi son derece öznel bir duygu bile, Wajda filmlerinde tarih bağlamında ele alınmıştır. Ünlü Polonyalı yönetmen 9 Ekim 2016 günü solunum yetmezliği nedeniyle Varşova'da öldü.

Wajda dört kez evlendi. Üçüncü eşi aktris Beata Tyszkiewicz dir. Ondan 1967 yılında Karolina adında bir kızı olmuştur. Dördüncü eşi tiyatro kostümü tasarımcısı ve aktris Krystyna Zachwatowicz dir.

1955 Pokolenie / Bir Kuşak
1955 Ide do slonca / Güneşe Doğru Yürüyorum
1957 Kanał
1958 Popiół i Diament / Küller ve Elmaslar
1959 Lotna1960 Niewini Czarodeieje / Masum Büyücüler
1961 Samson
1962 Pawiatowa lady Makbet / Sibiryalı Lady Macbeth
1962 L'amour à vingt ans / Milosc dwudziestolatkow / Yirmi Yaşında Aşk "Warsaw"(Varşova) adlı bölümü çekti
1965 Popioly / Küller
1967 Gates to Paradise / Cennetin Kapıları
1969 Wszystko na sprzedaz / Her şey Satılık
1969 Polowanie na muchy / Sinek Avı
1970 Krajobraz po bitwie / Savaştan Sonraki Görünüm
1971 Brzezina / Kayıp Orman
1972 Wesele / Düğün
1972 Pilatus und andere / Pilatus ve Diğerleri
1974 Ziemia Obiecana / Vaatler Ülkesi
1977 Czlowiek z marmuru / Mermer Adam
1978 Bez znieczulenia / Uyuşturmadan
1979 Panny z Wilka / Wiko'lu Genç KIzlar
1980 Dyrygent / Orkestra Şefi
1981 Czlowiek z zelaza / Demir Adam
1982 Danton
1983 Liebe in Deutschland, Eine / Almanya'da Bir Aşk
1985 Kronika wypadków milosnych / Aşk Olayları Günlüğü
1987 Possédés, Les / Ecinnliler
1990 Korczak
1992 Schuld und Sühne
1995 Wielki tydzien / Holy Week
2002 Zemsta
2002 Lekcja polskiego kina
2005 Solidarnosc, Solidarnosc ...
2007 Katyn

Özel

Genel
SIDAL, S . (2015). İkinci Dünya Savaşı Sonrası Polonya Sinemasında Milliyetçi Muhafazakâr Bir Yönetmen: Andrzej Wajda 12 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. İnsan ve İnsan, 2 (4).
Yeres, Artun (derleyen) (2004). "Göstermenin Sorumluluğu". İstanbul: Donkişot Yayınları. s. 489. ISBN 975-6511-25-7

IMDb'de Andrzej Wajda

Batan Güneş 1962 İtalya-Fransa ortak yapımı psikolojik dramatik filmdir. Özgün adı L'Eclisse olan filmi Michelangelo Antonioni yönetmiş, başrollerinde Alain Delon ve Monica Vitti oynamışlardır. "Batan Güneş" bir Raymond ve Robert Hakim yapımıdır.
Film, gayriresmî olarak "Michelangelo Antonioni'nin İletişimsizlik Üçlemesi" de denen üçlemesinin son filmidir. Üçlemenin diğer iki filmi Macera ve Gece'dir (Bazı eleştirmenler bu üç filme Kızıl Çöl (Kızıl Çöl, 1964)'yu da dahil ederler).
Film, 2008 yılında İtalya Kültürel Miras Bakanlığı'nın "1942-1978 yılları arasında ülkenin kolektif hafızasını değiştiren" 100 filmden oluşan "Kurtarılması Gereken 100 İtalyan Filmi" listesine dahil edildi.

Roma'nın banliyösünde yaşayan çevirmen Vittoria (Monica Vitti), sorunlarla geçen bir geceden sonra yazar olan nişanlısı Ricardo (Francisco Rabal)'dan ayrılır ve Roma'ya bir borsa bağımlısı olan annesini ziyarete gider. Burada borsa simsarı Piero (Alain Delon) ile tanışırlar. Bir materyalist olan Piero ile mutsuz ve boşvermiş Vittoria arasında başlayan yakınlaşma ikisinin de yalnızlıklarına son vermez.

Bu film Michelangelo Antonioni'nin II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan kentsoylu sunun iletişimsizliğini, boşlukta kalmalarını, tedirginliklerini, sıkıntılarını ve bir türlü mutluluğu bulamamalarını, aşklarının sürekli olmayışını irdelediği dörtlüsünün üçüncü filmidir. Antonioni'nin bu dörtlüsü şu filmlerden oluşur:
Macera (1960)
Gece(1961)
L'Eclisse (Batan Güneş) (1962)
Kızıl Çöl (1964]
Birçok sinema yazarı bu filmlerden sonuncusunu, yani "Il Deserto Rosso"yu hariç tutarak ilk üç filmi Antonioni'nin üçlemesi olarak değerlendirirler ve buna "İletişimsizlik Üçlemesi" adını verirler.
Antonioni belgesel sinemadan gelmiş olmanın verdiği gözlem gücü ile İtalyan savaş sonrası toplumunu özellikle de kadınların ruhsal yapılarını çok iyi incelemişti. Sinemaya en önemli katkısı ise filmlerdeki geleneksel dramatik yapıyı değiştirmesi olmuştur.
Yine belgesel sinema deneyiminden gelen görsel duyarlılığın bir sonucu olarak Antonioni, görüntü yönetmeni Gianni Di Venanzo'nun da katkıları ile erişilmesi zor bir görüntü ustası olduğunu da bu filmde bir kez daha ortaya koyuyor.Tek tük insanın gözüktüğü bomboş geniş sokaklar ve mekanların muhteşem siyah beyaz görüntüleri karakterlerin yalnızlarını vurgulamak için özellikle seçilmiş.

Filmin tema müziği olan "L'Eclisse Twist"i İtalyan pop müziği sanatçısı Mina seslendirmiştir.[1] 2 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dinlemek için

1962 Cannes Film Festivali'nde filmin yönetmeni Michelangelo Antonioni Altın Palmiye ödülüne aday gösterildi. Ancak "Jüri Özel Ödülü"ne layık görüldü.

Sinema, Uygulayımı - Sanatı - Tarihi, Nijat Özön, 1985.
Sinema El Kitabı, Nijat Özön, 1964.
Michelangelo Antonioni

IMDb'de Batan Güneş 
Allmovie'de "L'eclisse" 7 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Martin Scorsese'nin ,L'Eclisse üzerine yorumu,Youtube videosu
Film hakkında bir inceleme
Mina'nın "L'Eclisse Twist'ini Youtube'da dinleyin 12 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cannes Film Festivali (Fransızca: Festival de Cannes), Fransa'nın güneyinde bulunan Cannes kentinde her yıl genellikle Mayıs ayında düzenlenen uluslararası film festivalidir. Festivale dünyanın her yanından ve her türden yeni filmler katılır. Festivalin en prestijli ödülü Altın Palmiye'dir.
Cannes Film Festivali, Avrupa'daki en önemli 3 film festivalinden biridir. Altın Palmiye için her yıl ortalama 20 film yarışır. Kazananlar, uluslararası sanatçılardan oluşan jüriler tarafından belirlenir. Cannes Film Festivali'nde verilen yarışma ödülleri Altın Palmiye, Büyük Ödül, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Kısa Film ve Jüri Ödülü'dür.

Festivalin çıkışı 1930'ların sonunda Philippe Erlanger'in o zaman Fransa Eğitim ve Güzel Sanatlar Bakanı olan Jean Zay'den isteği ve Zay'in Venedik Film Festivali'ne rakip olabilecek uluslararası kültürel bir organizasyon kurmaya olan arzusuna dayanmaktadır.
İlk festivalin 1 Eylül 1939'da Cannes'da Louis Lumière'in başkanlığında düzenlenmesi planlanmıştı. Ancak Alman birliklerinin Polonya'ya saldırısı ile başlayan II. Dünya Savaşı'dan dolayı iptal edildi. Savaştan dolayı ilk festival ancak 20 Eylül 1946'da başlayabildi. İlk yıllarda eşitlik ilkesine bağlı olarak jüride her ülkeden sadece bir temsilci yer alabiliyordu. Bu etkinlik için 1949'da inşa edilmiş olan Festival Sarayı (Fransızca: Palais des Festivals) çatısı tamamlanmadan açıldığı için fırtına sırasında çatısı uçmuştur. Festival 1952'ye kadar 1948 ve 1950 hariç olmak üzere Eylül ayında düzenlendi ancak 1952'den itibaren festival Venedik Film Festivali'nin de sonbaharda düzenlenmesinden dolayı Mayıs ayında düzenlenmeye başlandı.
1955'te o zamana kadar verilmekte olan Büyük Ödül (Fransızca: Grand Prix du Festival) Altın Palmiye (Fransızca: Palme d'Or) olarak değiştirildi. 1957'de Dolores del Rio festival jürisinin ilk kadın üyesi olarak tarihe geçti. 1959'da ise festivale ticari bir kimlik kazandıran, sinema endüstrisinin üreticilerini ve alıcılarını bir arada toplayan Film Pazarı (Fransızca: Marché du Film) kuruldu. Günümüzde Film Pazarı sinema endüstrisinin bir numaralı ticari platformu durumundadır.
1962'de Cannes Film Festival'inin ilk paralel bölümü olan Eleştirmenler Haftası Fransız Eleştirmenler Birliği tarafından başlatıldı. Amaçları ticari kaygı gütmeden yönetmenlerin ilk veya ikinci filmlerine de bu vitrinde yer sağlamaktı. Jean Cocteau ölümünün ardından Onursal Başkan ilan edilmiştir. Bir yıl sonra ise Olivia de Havillan festivalin ilk kadın başkanı olmuştur.
1968'de festival 19 Mayıs günü durduruldu. Carlos Saura ve Miloš Forman gibi bazı yönetmenler filmlerini yarışmadan çektiler. 18 Mayıs'ta ise film yapımcısı Louis Malle bir grup yönetmen ile birlikte Festival Sarayı'nın büyük salonunu ele geçirdi, gösterimleri Fransa'daki öğrenciler ve grev yapan işçilerle birlik ve Fransız Sinematekin başkanının tahliyesi için durdurdu. Sinemacılar başkanın haklarının iade edilmesini sağladılar ve aynı yıl Film Yönetmenleri Derneği'ni kurdular. 1969'da dernek, Pierre-Henri Deleau öncülüğünde festivalin yarışma dışı bölümü olan ve dünyanın dört bir yanından bir film seçkisi sunan Yönetmenlerin 15 Günü'nü başlattı.
1970'lerde festivalde birçok önemli değişiklik yapıldı. 1972'de başkan olan Robert Favre Le Bret filmlerin seçilme prosedüründe önemli değişikliklere imza attı. O zamana kadar ülkeler onları temsil edecek filmleri seçiyor ve festivale yolluyorlardı. Ancak bu tarihten sonra festivale katılacak Fransız filmleri ve yabancı filmler oluşturulan iki ayrı komite tarafından seçilmeye başlandı. 1978'de ise Altın Kamera (Fransızca: Caméra d'Or) ödülü ve Un Certain Regard bölümü festival programına eklendi. Diğer değişiklikler ise festivalin süresini otuz güne düşürebilmek için seçilen film sayısını azaltılması ve jüriye sinema endüstrisinden ünlülerin de alınmasıydı.
1983'te yeni bir Festival Sarayı inşa edildi, yeni bina bazı olumsuz tepkiler aldı hatta "Sığınak" ismiyle anılır oldu.
Gilles Jacob 1995 yılında festivalin son resmi bölümü olan Cinéfondation'u başlattı. Bu bölümün amacı dünyadaki film yaratım sürecinin desteklenmesi ve yeni senaryo yazarlarının ünlülerin de yer aldığı bu sosyal ortamda yer almasını sağlamaktı.
2002 yılında ise festivalin resmi ismi Festival de Cannes olarak değiştirildi.

Festival zamanla Avrupa Sineması'nın en önemli vitrinlerinden biri haline geldi. Avrupa Sineması: Giriş (İngilizce: European Cinema: An Introduction) isimli kitaplarında Jill Forbes ve Sarah Street festivalin "Avrupa'nın sanatsal kaliteyi baz alan filmleri satma girişimleri, eleştirel ve ticari kaygıları açısından son derece önemli hale geldiğini" belirtmektedirler. Forbes ve Street ayrıca Cannes Film Festivali'nin Venedik ve Berlin Film Festivali gibi bir ülkenin sinemasının imajını belirlemesi ve Avrupa Sinemasının sanatsal sinema nosyonunu beslemesi açısından çok önemli imkânlar yarattığını vurgulamışlardır.
Diğer yandan çok ciddi boyutlara ulaşan medya ilgisi film yıldızlarını festivale çekmektedir. Film yapımcıları içinse yeni filmlerini tanıtmak ve dünyanın dört bir yanından dağıtımcılara çalışmalarını satmak için çok uygun bir ortam oluşturmaktadır.

Cannes Film Festivali çeşitli bölümler içermektedir. 

Resmi Seçki - festivalin ana etkinliği
Yarışma - Altın Palmiye için yarışan yirmi filmden oluşur. Bu filmler Théâtre Lumière'de gösterilir.
Un Certain Regard - Farklı kültürlerden gelen, farklı ve orijinal yirmi filmlik bir seçkidir. Bu filmler Salle Debussy'de gösterilir.
Yarışma dışı - Bu seçkideki filmler de Théâtre Lumière'de gösterilir ancak büyük ödül için yarışmazlar.
Özel gösterimler
Cinéfondation - Dünyadaki çeşitli film okullarından kısa veya orta metrajlı on beş filmi içeren bu seçkinin gösterimi Salle Buñuel'de yapılır.
Kısa Film - Yaklaşık on filmden oluşan bu seçkide filmler kısa film alanındaki Altın Palmiye için yarışırlar
Paralel Bölümler - Yarışma dışı bu bölümlerde sinemanın çeşitli yönlerinin keşfedilmesi amaçlanmaktadır.
Cannes Klasikleri
Dünyanın Sineması (Fransızca: Tous les Cinémas du Monde)
Altın Kamera (Fransızca: Caméra d'Or)
Sahil Sineması (Fransızca: Cinéma de la Plage)
Diğer Bölümler - Cannes Film Festivali süresince diğer kuruluşlar tarafından gerçekleştirilen etkinliklerdir
Yönetmenlerin 15 Günü
Eleştirmenler Haftası
Etkinlikler
Film Pazarı (Fransızca: Marché du Film) - Dünyanın en yoğun film pazarıdır.

Cannes Film Festivali Büyük Ödülü
Cannes Film Festivali jüri başkanları listesi
Cannes Film Festivali'nde Türkiye

Cannes Film Festival26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tales of a festival : remembering Cannes in sound and picture (fr /en)

Her yıl, her etkinliğin başlangıcından önce, Cannes Film Festivali yönetim kurulu hangi filmlerin ödül alacağını seçmekle yükümlü olan jürileri atar. Jüri, mesleklerinde saygıdeğer konuma gelmiş uluslararası sanatçılar arasından seçilir. Jüri başkanı ise, uluslararası alanda tanınmış sinemacılardan seçilir.
Bu liste, "Uzun metrajlı film" kategorisindeki jürileri kapsamaktadır.

Yarışma filminde yer alan filmlerin ödüllerini belirleyen bir başkan ve çeşitli film, kültür ve sanat kişiliklerinden oluşan uluslararası bir jüri.
1960'tan bu yana, 1975 ve 1995'te Jeanne Moreau iki kez jüri başkan olmanın tek sinemacı olmuştur. 1983'te ise Amerikalı yazar William Styron sinemacı olmayan ama jüri başkanlığı yapan son jüri başkanı olmuştur.

Marcel Achard - 1955, 1958, 1959, 1966
Pedro Almodóvar - 1992, 2017
Georges Bidault - 1949, 1951, 1952
Louis Chauvet - 1951, 1952, 1953, 1960
Jean Cocteau - 1953, 1954
Tonino Delli Colli - 1961, 1986
Guy Desson - 1951, 1952, 1953, 1954
Kirk Douglas - 1970, 1980
Jacques-Pierre Frogerais - 1949, 1952, 1953, 1954, 1955, 1956
Tetsuro Furukaki - 1962, 1966
Georges Huisman - 1946, 1947, 1949, 1957
Isabelle Huppert - 1984, 2009
Jacques Ibert - 1951, 1954
André Lang - 1952, 1953, 1954
Maurice Lehmann - 1956, 1957, 1966
Louis Malle - 1968, 1993
André Maurois - 1951, 1957, 1966
George Miller - 1988, 1999, 2016
Jeanne Moreau - 1975, 1995
Marcel Pagnol  - 1955, 1957, 1966
Sydney Pollack - 1973, 1986
Roman Polanski - 1968, 1991
Georges Raguis - 1947, 1949, 1951, 1952, 1953, 1954
Yuli Raizman - 1962, 1966
Rene-Jeanne - 1947, 1949, 1951
Carlo Rim - 1949, 1951
Robert Rozhdestvensky - 1968, 1973, 1979
Armand Salacrou - 1963, 1966
Sergei Vasilyev - 1956, 1959
Sergei Yutkevich - 1955, 1958
Veljko Bulajić - 1968, 1969, 1980
Emir Kusturica - 1993, 2005

Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard), Cannes Film Festivali'nin resmi seçimlerinden oluşan bir bölümdür. Bu bölüm, uluslararası alanda tanınmak isteyen 20 "özgün ve farklı" eseri sunmaktadır.

Altın Kamera (Camare d'Or), Cannes Film Festivali'ndeki resmi seçkiden, Yönetmenlerin 15 Günü veya Uluslararası Eleştirmenler Haftası'nda gösterilen en iyi ilk uzun metrajlı filme verilen bir ödüldür.

Cannes Film Festivali jüri başkanları listesi

David Paul Cronenberg (d. 15 Mart 1943), Kanadalı sinemacı.

David Cronenberg 1943 yılında Toronto, Ontario, Kanada'da gazeteci bir baba ve piyanist bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlarda edebiyat ve müzik alanlarındaki yeteneğiyle dikkat çekti. Üniversite eğitimine başlamadan önce yazdığı pek çok karanlık hikâye çeşitli yerlerde yayınlandı. Toronto Üniversitesi Fen bilimleri bölümünde yüksek tahsiline başladı. Daha sonra bu bölümden ayrılıp aynı okulun edebiyat bölümüne geçti.
Bu yıllarda yaptığı Transfer (1966), From the Drain (1967), Stereo (1969) ve Crimes of the Future (1970) adlı kısa filmler ile sinemaya başladı. Televizyon dizileri için teklifler aldı.
İlk uzun metrajlı filmi olan They Came From Within (1975) kurbanlarının cinsel arzularını kontrol edemez hale getiren bir parazit türünün anlatıldığı, dönem için normal sayılamayacak bir filmdi. Bu sebeple Cronenberg film için ödenek sıkıntısı çekti. Masrafların yarısını ödemesi için bazı yapımcıları ikna etti. Benzer bir konuyu ele aldığı filmi Rabid (Kuduz - 1977) ve değişime uğramış çocukları temel alan, ancak değişimin esas sebebinin nefret olduğunun anlatıldığı The Brood (1979) filmleri ile adını duyurdu.
1983 yılında çektiği Videodrome ile televizyon izleyicilerinin aslında televizyon dalgaları aracılığıyla yayılan elektrik sinyalleriyle, kurgusal ve yapay bir dünyaya çekildiği tezini aktarırken, önemli toplumsal sorunlara ve histerilere de değindi. Bu başarılı bağımsız yapımları ile Hollywood yapımcılarının dikkatini çekti ve daha popüler görünen The Dead Zone (Kör Nokta - 1983, Stephen King'in romanından uyarlama) ve The Fly (Sinek - 1986, 1956 yapımı aynı adlı filmin yeniden çekimi) filmleri ile adını duyurmaya ve sıradan bir yönetmenden daha fazlası olduğunu göstermeye başladı.
Daha geniş bir kitleye hitap etme fırsatını bulduğu bu dönemde, kendi tarzının en başarılı filmlerinden biri olan Dead Ringers (Ölü İkizler - 1988) adlı yapıma imza attı. 1991 yılında ise filme çekilemez denilen, William Burroughs romanı Naked Lunch'ı (Muhteşem Yemek - 1991) kendi özgün tarzında perdeye aktardı. Bunu diğer filmlerine göre daha az ilgi çeken ve ünlü bir Broadway müzikalinden uyarlanan M. Butterfly takip etti. 1996 yılında Crash (Çarpışma) ve 1999 yılında eXistenZ (vAroluŞ) filmleri ile Videodrome ile değindiği konulara benzer hikâyeleri perdeye taşıdı. Crash ile trafik kazaları ile cinsel hazlarının doruğa çıktığına inanan bir grup insanı, eXistenZ ile de hayatımıza bir daha çıkmamak üzere giren bilgisayarlar ve sanal dünyalarda geçen bilgisayar oyunlarının geleceğini anlatan Cronenberg, her filminde olduğu gibi bu filmlerinde de üzerinde düşünülmesi gereken sahneler ile mesajlar taşıyan öyküleri ile tarzının doruğuna çıktı. 2002 yılında kendi imkânlarıyla, düşük bir bütçe ile çektiği Spider (Örümcek) filminde daha kişisel ve karanlık bir öyküyü, etkileyici bir biçimde izleyicisine sundu.
David Cronenberg, filmlerinde sürekli anlatmaya çalıştığı, her zaman savunduğu ve çok da ütopik olmayan fikirleri, karanlık ve ürkütücü mizansenleriyle ve kostüm, müzik gibi öğeleri ustaca kullanmasıyla çoğu bilimkurgu, korku yönetmeninden farklı bir yerdedir. Bedensel Korku diyebileceğimiz bir türün öncüsü olarak, makineler, yapay biyolojik etkenler, değişime uğratılmış parazitler gibi insan kaynaklı tehlikelerin, yine insanı zihinsel ve en önemlisi bedensel olarak bambaşka bir varlığa dönüştürmesini anlatırken, yarattığı her sahnenin arkasına bir anlam gizleyerek filmlerinin üzerinde düşünülmesini sağlamaktadır. Bu bağlamda her zaman sözünü ettiği ve savunduğu New Flesh (Yeni Beden) kavramını geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
Bilimin insan tarafından doğal işleyişi saptırmak için bir araç olarak kullanımını ne kadar büyük sorunlara yol açabileceğini Cronenberg filmlerinde görebiliriz. Sonraki dönemlerinde ise bu kavramların beden, kan gibi organik yapılarla gösteriminden çok felsefi ve psikolojik anlatımlar ile sunulduğunu ve her iki yöntem ile de başarılı olduğu söylenebilir.

1969–1979: Sinema çıkışı ve ilk çalışmaları
İki kısa skeç filmi ve iki kısa sanat filmi (siyah-beyaz Stereo ve renkli Crimes of the Future) yaptıktan sonra Cronenberg, Ivan Reitman ile ortak oldu. 1970'ler boyunca Kanada hükûmeti filmlerine finanse etti. Bu dönemde, Shivers (1975) ve Rabid (1977) gibi imzası haline gelen “vücut korkusu” (body horror) türündeki filmlere odaklandı. Rabid, oyuncu Marilyn Chambers'a değişik bir türde oyunculuk imkânı sundu; aslında Cronenberg'in bu rol için ilk tercihi o zamanlar pek de tanınmayan Sissy Spacek'ti. Rabid, uluslararası yayıncılar için bir dönüm noktası oldu ve ardından gelen korku filmi The Brood (1979) daha güçlü destek gördü. Yine de, Rabid ile The Brood arasında Fast Company (1979) adlı projeyi çekerek çeşitlilik gösterdi. Bu film, araba yarışlarına ve motorcu çetelerine olan ilgisini yansıtıyordu.
1981–1988: Atılımı ve takdir kazanma
1981 yılında Cronenberg, bilim kurgu-korku filmi Scanners'ı yönetti. Filmde, “scanner” olarak adlandırılan karakterler olağandışı telepatik ve telekinetik güçlere sahiptir. Film, zamanla bir kült klasiğe dönüştü. Ardından James Woods'un başrolünde oynadığı bir diğer bilim kurgu-korku filmi olan Videodrome (1983) geldi. Film, Universal Pictures tarafından yayınlandı. The New York Times yazarı Janet Maslin, filmin “yenilikçi” olduğunu belirtmiş ve Woods'un performansını “keskin bir gerçeklik hissi” olarak övmüştür. Aynı yıl Stephen King'in aynı adlı romanından uyarlanan ve Christopher Walken'ın başrolünde oynadığı The Dead Zone (1983) filmini yönetti.
Cronenberg, The Fly (1986) adındaki filmi yönetti. Jeff Goldblum ve Geena Davis'in başrolünde yer aldığı film, George Langelaan'ın 1957 tarihli kısa hikâyesine ve 1958 yapımı aynı adlı filme dayanıyordu. 20th Century Fox tarafından dağıtılan film, 60 milyon dolarlık gişe hasılatıyla büyük bir başarı elde etti. Cronenberg genellikle büyük bütçeli, ana akım Hollywood yapımlarında çalışmasa da zaman zaman bu dünyaya yaklaşmıştır. Bir dönem Return of the Jedi (1983) için George Lucas tarafından yönetmen adayı olarak düşünülmüştü, ancak teklifi geri çevirmiştir. The Empire Strikes Back (1980) filminin görüntü yönetmeni Peter Suschitzky'ydi ve Cronenberg, bu filmin “gerçekten iyi görünen tek Star Wars filmi” olduğunu söylemiş, bu yüzden Dead Ringers (1988) filminde onunla çalışmak istemiştir.
Dead Ringers filminden bu yana, Cronenberg tüm filmlerinde Suschitzky ile çalışmıştır (bknz: Yönetmen ve görüntü yönetmeni işbirlikleri listesi). Ayrıca The Brood (1979) filminden bu yana besteci Howard Shore ile (istisna: The Dead Zone, 1983 — Michael Kamen tarafından bestelenmiştir) iş birliği yapmaktadır. Diğer düzenli ortaklar arasında oyuncu Robert A. Silverman, sanat yönetmeni (aynı zamanda kız kardeşi) Carol Spier, ses kurgucusu Bryan Day, film editörü Ronald Sanders, kostüm tasarımcısı ve kız kardeşi Denise Cronenberg ve 1979'dan 1988'e kadar görüntü yönetmeni Mark Irwin yer almaktadır. 2008 yılında ise Cronenberg, Howard Shore'un ilk operası olan The Fly'ı sahnelemiştir.

Transfer (1966)
From the Drain (1967)
Stereo (1969)
Crimes of the Future (1970)
The Victim (1974)
Shivers (1975)
Rabid (Kuduz) (1977)
Fast Company (1979)
The Brood (1979)
Scanners (1981)
The Dead Zone (Kör Nokta) (1983)
Videodrome (1983)
The Fly (Sinek) (1986)
Dead Ringers (Ölü İkizler) (1988)
Naked Lunch (Çıplak Şölen) (1991)
M.Butterfly (film) (1993)
Crash (Çarpışma) (1996)
eXistenZ (VaroluŞ) (1999)
Spider (Örümcek) (2002)
A History Of Violence (2005)
To Each His Own Cinema (2007)
Eastern Promises (2007)
William S. Burroughs: A Man Within (2010)
A Dangerous Method (2011)
Cosmopolis (2012)
Maps to the Stars (2014)

Yeres, Artun (derleyen) (2004). "Göstermenin Sorumluluğu". İstanbul: Donkişot Yayınları. s. 111. ISBN 975-6511-25-7

IMDb Sayfası 10 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi olmayan web sayfası

Ekümenik Jüri Ödülü (Fransızca: Prix du Jury Œcuménique), 1973'ten bu yana uluslararası film festivallerinde gösterilen uzun metrajlı filmler için verilen bağımsız bir film ödülüdür. Ödül, Hristiyan film yapımcıları, film eleştirmenleri ve diğer sinema profesyonelleri tarafından oluşturulmuştur. Ödülün amacı, "insanların endişelerini, acılarını, zayıflıklarını ve umutlarını ortaya çıkararak, insan varlığının gizemli derinliklerini açığa çıkarma gücüne sahip sanatsal nitelikteki eserleri onurlandırmak"tır.
Ekümenik jüri, Katolikler için SIGNIS ve Protestanlar için Interfilm tarafından aday gösterilen 8, 6, 5, 4 veya 3 üyeden oluşabilir. SIGNIS ve Interfilm, Cannes Film Festivali, Berlin Uluslararası Film Festivali, Locarno Uluslararası Film Festivali, Montreal Dünya Filmleri Festivali ve Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali de dahil olmak üzere çeşitli uluslararası film festivallerinde ekümenik jüriler atar.

Özel

Genel
Vaccaro, Pierre (May 2008). "Jury Œcuménique - 34ème année" (PDF) (Fransızca). Jury Œcuménique. s. 4. Erişim tarihi: 4 Eylül 2008. 
"Film Primes" (Fransızca). Jury Œcuménique. 2 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Eylül 2008. 

Resmi web sayfası
Cannes Film Festivali'nin resmi web sayfası

Francois Chalais Ödülü (Fransızca: Prix François Chalais), 1997 yılından beri Cannes Film Festivali kapsamında verilen ödül. Ödül, Fransız gazeteci ve film tarihçisi François Chalais onuruna, Cannes'daki gazetecilerin varlığını vurgulamak için gazetecilik değerlerini içeren bir filme verilmektedir.

2017: 120 battements par minute
2016: Öğrenci
2015: Saul'un Oğlu
2014: Timbuktu
2013: Nükleer Santral
2012: Les chevaux de Dieu
2011: Peki Şimdi Nereye?
2010: Life, Above All
2009: Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok
2008: Vahşi Kan
2007: Güçlü Bir Yürek
2006: İsimsiz Kahramanlar
2005: Once You're Born You Can No Longer Hide
2004: Motosiklet Günlüğü
2003: S-21: Ölüm Makinesi Kızıl Kimerler
2002: Annemin Ülkesinin Şarkıları
2001: Made in the USA
2000: Kippur
1999: The Other
1998: Batı Beyrut
1997: Kusursuz Çember

Cannes Film Festivali resmi sitesi26 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
François Chalais Derneği resmi sitesi

George Roy Hill (d. 20 Aralık 1921 - ö. 27 Aralık 2002) Oscar ödülü sahibi, Amerikalı film yönetmeni. 1970 yılında Butch Cassidy and the Sundance Kid (Sonsuz Ölüm) filmi ile En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'ne aday gösterilmiş, 1974'te The Sting (Belalılar) ile ödülü kazanmıştır.
1975 yılı Cannes Film Festivali jüri üyelerinden biridir. Ayrıca 1972 yılında Slaughterhouse-Five (Mezbaha 5) filmi ile Altın Palmiye'ye aday olmuş, Jüri Ödülü kazanmıştır.
27 Aralık 2002'de 81 yaşında Parkinson'dan ölmüştür.

George Roy Hill'in Period of Adjustment (Karakolda Buluşalım, 1962) balayında yeni evli bir çift, kendi evlilik sorunları olan arkadaşlarını ziyaret etmesini, Sonsuz Ölüm (Butch Cassidy and the Sundance Kid, 1969) iki soyguncunun serüvenlerini, Belalılar (The Sting, 1973) havacılığın ilk yıllarını, The Great Waldo Pepper (1975) 1920'lerin Amerika'sındaki savaş sonrası yerinden edilme hissini, Slaughterhouse-Five (Beş Numaralı Mezbaha, 1972) zaman içinde geçmişe ve geleceğe bir yolculuğu, A Little Romance  (Küçük Bir Aşk, 1979) bir Fransız aşk öyküsünü ve The Little Drummer Girl (Küçük Trampetçi Kız, 1984) ise başta Almanya olmak üzere Avrupa'daki Yahudilerle bağlantılı hedefleri bombalayan Filistinliyi öldürmek isteyen İsrailli casus şefinin hayatını konu edindi.

IMDb'de George Roy Hill

Gizli Gündem (özgün ad: Hidden Agenda) 1990 tarihli yönetmenliğini Ken Loach'ın yaptığı politik gerilim filmi. Kuzey İrlanda'da İngiliz baskısının yoğun yaşandığı yıllarda Amerikalı bir insan hakları avukatının suikaste uğramasını ve devamında gelişen olayları anlatmaktadır.

Dedektif Peter Kerrigan (Brian Cox) ve yardımcısı Ingrid Jessner (Frances McDormand) Paul Sullivan (Brad Douriff) adında Amerikalı bir insan hakları avukatının öldürülmesini araştırmaktadırlar. Öldürüldüğü sırada Geçici İrlanda Cumhuriyet Ordusu'nı sempatizanı birisi daha bulunmaktadır. Soruşturma sonucunda bu iki kişinin uyarılmadan vuruldukları açığa çıkar. Eski bir ordu istihbarat görevlisinin hazırladığı bir teyp kaydında ise, askeri komutanların ve Muhafazakâr Parti mensubu politikacıların Margaret Thatcher'ın iktidarını pekiştireceği bir takım olaylar tertip ettikleri görülmektedir. Eski istihbarat görevlisi, yani Harris, teyp kaydını Jessner'a verir, fakat İngiliz güvenlik güçleri Harris'i öldürür ve suçu IRA'ya atar. Kerrigan ise bu komplo hakkında susması konusunda tehdit edilir. Teyp hala Jessner'dadır, fakat Harris olmadan kaydın kolaylıkla sahte olduğu iddia edilecektir.

Frances McDormand – Ingrid Jessner
Brian Cox – Peter Kerrigan
Brad Dourif – Paul Sullivan
Maurice Roëves – Captain Harris
Ian McElhinney – Jack Cunningham
Mai Zetterling - Moa

Gizli Gündem 1990 Cannes Film Festivali'nde ödülünü kazanmış ve Goya Awards'ta En İyi Avrupalı Film ödülüne aday gösterilmiştir.

IMDB25 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'de Hidden Agenda sayfası.

Henri-Georges Clouzot (Fransızca telaffuz: [ɑ̃ʁi ʒɔʁʒ kluzo]; 18 Ağustos 1907 – 12 Ocak 1977), Fransız film yönetmeni, senarist ve yapımcıdır. En çok gerilim tarzındaki Le Salaire de la Peur ve Les Diaboliques filmleriyle tanınır. Bu filmler birçok eleştirmen tarafından 1950'lerin en iyi filmleri olarak nitelendirilmektedir. Clouzot ayrıca Fransız hükûmeti tarafından ulusal hazine ilan edilmiş Le mystère Picasso gibi birçok belgesel filmi de çekmiştir.

L'Assassin habite au 21 (1942)
Le Corbeau (1943)
Quai des Orfèvres (1947)
Manon (1949)
Retour à la Vie (1949)
Miquette et Sa Mère (1950)
Le Salaire de la Peur (1953)
Les Diaboliques (1954)
Le Mystère Picasso (1956)
Les Espions (1957)
La Vérité (1960)
La Prisonnière (1968)

AllMovie'de Henri-Georges Clouzot
IMDb'de  Henri-Georges Clouzot 
Henri-Georges Clouzot 25 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Rotten Tomatoes

Hirokazu Koreeda (d. 6 Haziran 1962) Japon film yönetmeni, film yapımcısı ve senarist.

Waseda Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra TV Man Union'a girdi ve belgesel programları üzerinde yönetmen yardımcılığı yaptı. İlk televizyon belgeseli, Lessons from a Calf'i 1991 yılında yönetti. 2013 yılında yönettiği Like Father, Like Son filmi 2013 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'ye aday gösterildi. Film aynı zamanda Juri Ödülü'nü de kazandı. 2015'te yönettiği Our Little Sister filmi ise 2015 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'ye aday gösterildi.

1995: Venedik Uluslararası Film Festivali - Golden Osella
1998: Buenos Aires Uluslararası Bağımsız Sinema Festivali - En İyi Film, En İyi Senaryo
2004: Mavi Kurdele Ödülleri - En İyi Film, En İyi Yönetmen
2008: Altın Portakal Film Festivali - En İyi Yönetmen
2009: Asya Film Ödülleri - En İyi Yönetmen
2013: Cannes Film Festivali - Juri Ödülü
2015: Yokohama Film Festivali - En İyi Yönetmen

Abdullah Gül Üniversitesi (AGÜ), Türkiye'nin Kayseri ilinde bulunan bir devlet üniversitesidir. 21 Temmuz 2010 tarihinde kurulmuştur. Üniversite, beş fakülte bünyesinde 13 lisans ve 9 yüksek lisans, 6 doktora programı sunmaktadır. Eğitim dili İngilizce olan AGÜ, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü ile birlikte Türkiye’de eğitim dili tamamen İngilizce olan dört devlet üniversitesinden biridir. Üniversite, 2013–2014 akademik yılında ilk öğrencilerini kabul etmiştir. AGÜ’nün ana yerleşkesi olan Sümer Kampüsü, akademik ve öğrenci faaliyetlerinin yürütüldüğü temel kampüstür.
AGÜ, 2022 yılında Times Higher Education Etki Sıralaması’nda dünyanın ilk 300 üniversitesi arasında yer almıştır. Aynı sıralamada Kaliteli Eğitim kategorisinde dünya genelinde 29. sırada bulunmuş; Sürdürülebilir Şehirler ve Toplumlar, Sorumlu Tüketim ve Üretim ile Hedefler için Ortaklıklar alanlarında da değerlendirilmiştir. Üniversite, Ulusal Üniversite Memnuniyet Araştırması’nda Türk devlet üniversiteleri arasında birinci sırada yer almış ve bu sıralamayı üç yıl üst üste korumuştur. AGÜ, WURI 2023 Küresel Yenilikçi Üniversiteler Sıralaması’nda dünya genelinde 15. sırada yer almış ve Türkiye’den listeye giren tek üniversite olmuştur.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 2.670 lisans, 132 yüksek lisans ve 103 doktora öğrencisi olarak toplamda 2905 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 14'ü profesör, 17'si doçent, 65'i doktor, 80'i öğretim görevlisi ve 101'i araştırma görevlisi olmak üzere toplam 277 akademik personel görev yapmaktaydı.

Abdullah Gül Üniversitesi’nin kuruluşuna yönelik çalışmalar 2007 yılında Kayseri Kent Konseyi ve çeşitli yerel paydaşların girişimleriyle başlamıştır. Bu süreçte Kayseri’deki yükseköğretim kapasitesinin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Üniversiteye, Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün adı verilmiş ve bu isimlendirme kendisinin onayıyla gerçekleştirilmiştir.
Üniversite, 21 Temmuz 2010 tarihinde resmen kurulmuş ve Türkiye’nin hayırsever vakıf destekli ilk devlet üniversitesi olma özelliğini kazanmıştır. 2013–2014 akademik yılında eğitim-öğretim faaliyetlerine başlamıştır. AGÜ’nün yerleşkesi, Türkiye’nin ilk sanayi tesislerinden biri olan eski Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası arazisi üzerinde konumlanmaktadır.
AGÜ Vakfı, 13 Temmuz 2011 tarihinde kurulmuştur. Vakıf; başarılı öğrencilere mali destek sağlamak, üniversite personeline sosyal ve ekonomik katkılarda bulunmak ve üniversitenin fiziki, teknik ve teknolojik altyapısının geliştirilmesini desteklemek amacıyla faaliyet göstermektedir. Üniversitenin Kurucu Rektörü, daha önce Bilkent Üniversitesi ve Carnegie Mellon Üniversitesi'nde görev yapmış olan Prof. Dr. İhsan Sabuncuoğlu’dur.
AGÜ Vakfı’nın Onursal Başkanlığını Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yürütmektedir. Vakıf; iş dünyası, akademi ve sivil toplumdan çeşitli isimlerin yer aldığı mütevelli heyeti, yönetim kurulu ve denetim kurulu aracılığıyla faaliyet göstermektedir.
Abdullah Gül Üniversitesi, kendisini toplumsal fayda odaklı üçüncü nesil üniversite modeli çerçevesinde tanımlamaktadır. Bu yaklaşım, eğitim, araştırma ve inovasyonun birlikte ele alındığı; disiplinler arası çalışmaları ve sanayi iş birliklerini önceleyen bir üniversite modelini ifade etmektedir. Üçüncü nesil üniversite kavramı, Delft Teknoloji Üniversitesi'nden Prof. Dr. J.G. Wissema tarafından tanımlanmış olup, üniversitelerin toplumsal sorunlara bilimsel ve teknik çözümler üretmesini temel almaktadır.

AGÜ’nün ana yerleşkesi olan Sümer Kampüsü, tarihi bir sanayi alanının yeniden işlevlendirilmesiyle oluşturulmuştur. Kampüs, Rus mimar Ivan Sergeevich Nikolaev tarafından tasarlanan ve 1935 yılında hizmete açılan Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası’nın bulunduğu alanda yer almaktadır. Fabrika, Sovyetler Birliği’nden sağlanan kredi ve teknik destekle kurulmuş; temeli 20 Mayıs 1934’te atılmış ve 16 Eylül 1935’te açılmıştır.
Söz konusu tesis, Mayıs 2012’de Abdullah Gül Üniversitesi’ne tahsis edilmiş ve devir işlemleri 15 Haziran 2012’de tamamlanmıştır. Üniversite, 2013 yılından itibaren eğitim faaliyetlerini bu alanda sürdürmektedir. Sümer Kampüsü, etaplar hâlinde restore edilmekte olup eğitim, araştırma, sosyal ve kültürel işlevleri bir arada barındıracak şekilde planlanmıştır. Yaklaşık 340 dönümlük açık alan ve 80 dönümlük yapılaşma alanına sahip olan kampüs, Türkiye’deki büyük ölçekli yeniden geliştirme projeleri arasında yer almaktadır. Kampüsün mimari tasarımı, Ağa Han Mimarlık Ödülü ve RIBA Uluslararası Ödülü sahibi mimar Emre Arolat tarafından gerçekleştirilmiştir.
Sümer Kampüsü, 2012 Dünya Mimarlık Festivali’nde Eğitim Yapıları kategorisinde birincilik ödülüne layık görülmüştür. Kampüs, eğitim amaçlı yeniden işlevlendirilmiş endüstriyel miras alanlarına örnek teşkil etmektedir.

Abdullah Gül Üniversitesi yerleşkesi içerisinde, Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı Müzesi ve Kütüphanesi bulunmaktadır. Müze ve kütüphane kompleksi, eski Elektrik Santrali ve Buhar Santrali binalarının yeniden işlevlendirilmesiyle oluşturulmuştur. Dönüşüm çalışmaları 2013 yılında başlamıştır. Buhar Santrali binası, kütüphane ve arşiv alanlarını içeren bir bilgi merkezine dönüştürülmüştür.
Müzenin sergi tasarımı ve küratörlüğü Ralph Appelbaum Associates tarafından gerçekleştirilmiştir. Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı Müzesi ve Kütüphanesi, Türkiye’nin siyasi tarihine ilişkin belge, fotoğraf ve arşiv materyallerini içermektedir. Müze, tematik olarak dokuz bölümden oluşmakta ve akademik araştırmacılar ile ziyaretçilere açıktır. Türkiye’deki tematik müze ve kütüphaneler arasında yer alan yapı, ülkenin siyasi ve demokratik gelişim sürecine ilişkin bir arşiv merkezi niteliği taşımaktadır.

Abdullah Gül Üniversitesi’nde eğitim-öğretim faaliyetleri beş fakülte ve bir dil okulu bünyesinde yürütülmektedir. Üniversitede 13 lisans, 9 yüksek lisans ve 6 doktora programı bulunmaktadır.  

Bilgisayar Mühendisliği
Elektrik-Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Mühendisliği

Mimarlık

İşletme
Ekonomi

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Psikoloji

Moleküler Biyoloji ve Genetik
Biyomühendislik

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu (2021 yılında kapatıldı)
Yabancı Diller Yüksekokulu

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Hayat Boyu Öğrenme Merkezi (HAYMER)
Dijital Yayınlar Merkezi (DYM)
AGÜ Gençlik Fabrikası, gençlere yönelik bilgi üretimi ve sosyal etki odaklı çalışmalar yürüten bir merkezdir. Merkez, ulusal ve uluslararası kurumlarla iş birlikleri geliştirmektedir.
AGÜ Akademi, sürekli eğitim ve sertifikasyon programları sunmaktadır. Yönetim, finansal okuryazarlık, pazarlama ve insan kaynakları gibi alanlarda faaliyet göstermektedir. AGÜ Akademi, SAT sınavı için yetkili test merkezi olarak hizmet vermekte olup, üniversite bünyesinde TOEFL iBT, SAT ve GRE gibi standart testler uygulanmaktadır.  
Araştırma ve Geliştirme Ofisi, Kayseri Teknopark ve Teknoloji Transfer Ofisi ile iş birliği içinde araştırmacılara proje geliştirme, fon bulma, araştırma ortaklıkları ve fikri mülkiyet hakları konularında destek sağlamaktadır.

Abdullah Gül Üniversitesi, Pearson Yüksek Ulusal Diploması (Pearson Higher National Diploma) sunan Türkiye’deki ilk devlet üniversitesidir. Üniversite, akademik değişim, araştırma iş birliği ve öğrenci ile personel hareketliliğini kapsayan çok sayıda ikili anlaşmaya sahiptir.
AGÜ’nün Amerika Birleşik Devletleri’nde California Üniversitesi, Irvine; Illinois Institute of Technology Mimarlık Fakültesi, Central Florida Üniversitesi; Central Washington Üniversitesi, Salem State Üniversitesi ve Missouri University of Science and Technology ile iş birlikleri bulunmaktadır.
Asya’da Güney Kore’de Ulsan Üniversitesi, Incheon Ulusal Üniversitesi, Dong-A Üniversitesi, Sogang Üniversitesi ve Woosong Üniversitesi; Tayvan’da ise National Taiwan University of Science and Technology, National Kaohsiung University, National Quemoy University, Shih Chien University ve Providence University ile anlaşmaları mevcuttur.
Avrupa’da AGÜ’nün iş birliği yaptığı kurumlar arasında Hollanda’da Maastricht School of Management ve Wittenborg University of Applied Sciences; Fransa’da Université de Nantes, Université de Technologie de Troyes ve INSA Toulouse; Almanya’da Erlangen-Nuremberg Üniversitesi, SRH Heidelberg Üniversitesi ve Clausthal Teknoloji Üniversitesi; İtalya’da Politecnico di Milano ve Napoli Federico II Üniversitesi;
İspanya’da Universitat Politècnica de Catalunya ve Sevilla Üniversitesi yer almaktadır. Üniversitenin ayrıca Portekiz, Yunanistan, Macaristan ve İrlanda’daki çeşitli yükseköğretim kurumlarıyla akademik anlaşmaları bulunmaktadır.
Ayrıca Rektör Prof. Dr. İhsan Sabuncuoğlu, 2018 yılında İspanya'nın Salamanca kentinde düzenlenen Magna Charta Universitatum'un İmzalanmasının "30. Yıldönümü Kutlama Töreni" sırasında Magna Charta Universitatum Şartı'nı üniversite adına resmen imzaladı.
Abdullah Gül Üniversitesi, uluslararası bir akademik ağ olan Qn University Alliance üyesidir. Bu ağ, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki üniversiteleri kapsamaktadır.
Üniversite, uluslararası akademik iş birliğini destekleyen konferans, sempozyum ve çalıştaylara ev sahipliği yapmaktadır. Bu etkinlikler arasında uluslararası katılımlı bilimsel kongreler ve disiplinler arası çalıştaylar yer almaktadır.

Resmî site
Aday öğrenci
Öğrenci sistemi

Adıyaman Üniversitesi (ADYÜ), 2006 yılında Adıyaman'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Günümüzde ADYÜ, 13 fakülte, 1 konservatuvar, 1 enstitü, 3 yüksekokul, 6 meslek yüksekokulunda 22 bini aşan öğrencisi ve binin üzerindeki çalışanı ile eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme ve uygulama-hizmet faaliyetlerini sürdürmektedir. 2012 yılında ISO 9001 belgesi alarak Türkiye'nin 2. ISO 9001 belgeli üniversitesi olmuştur.
Adıyaman merkez Altınşehir Mahallesi'nde ana yerleşkesi, Besni, Gölbaşı ve Kâhta ilçelerinde de birer yerleşkesi bulunmaktadır.

Üniversite, İnönü Üniversitesine bağlı olarak 1983 tarihinde kurulan Adıyaman Meslek Yüksekokulu, 12/05/1996 tarihinde kurulan Sağlık Yüksekokulu ve 12/05/1998 tarihinde kurulan Fen-Edebiyat Fakültesi ile Gaziantep Üniversitesine bağlı olarak 27/06/1987 tarihinde kurulan Eğitim Fakültesi, 1988 yılında kurulan Gölbaşı Meslek Yüksekokulu, 15/12/1997 tarihinde kurulan Besni Meslek Yüksekokulu, 2003 yılında kurulan Adıyaman Mesleki ve Teknik Eğitim Fakültesi ile Harran Üniversitesi'ne bağlı olarak 16/10/1997 tarihinde kurulan Kahta Meslek Yüksekokulu olmak üzere üç farklı Üniversitenin oluşturduğu akademik birimlerin (3 fakülte, 1 Yüksekokul ve 4 Meslek Yüksekokulu) 1 Mart 2006 tarih ve 5467 sayılı kanunun 17 Mart 2006 tarih ve 26111 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile birleştirilerek Adıyaman Üniversitesi adında yeni bir üniversite olarak kurulmuştur.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 8066 ön lisans,	10197 lisans, 391 yüksek lisans ve 61 doktora öğrencisi olarak toplamda 18715 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 82 profesör, 134 doçent, 247 doktor, 190 öğretim görevlisi ve 292 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 945 akademik personel görev yapmaktaydı.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Tıp Fakültesi
Turizm Fakültesi
Devlet Konservatuvarı
1.Adıyaman Üniversitesi Devlet Konservatuvarı

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Sağlık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Besni Meslek Yüksekokulu
Gölbaşı Meslek Yüksekokulu
Kahta Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Adıyaman Üniversitesi Gözlemevi, Adıyaman Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren bir astronomi gözlemevidir. Gözlemevi, hem eğitim hem de bilimsel araştırma amacıyla 2014 yılının Kasım ayında temeli atılmış; 2015 yılında düzenlenen “Gökyüzü Gözlem Şenliği” ile halka açılmıştır.
Türkiye'deki üniversiteler bünyesindeki gözlemevlerinden biridir.
Adıyaman Üniversitesi Gözlemevi'nde kullanılan çeşitli Teleskoplar ve gözlem araçları bulunmaktadır. Ana ekipmanlarından biri, 60 cm ayna çapına sahip PlaneWave Instruments  CDK24 modelidir (ADYU60).
Bu teleskop, 24 inç (610 mm) çapında birincil aynaya ve 3962 mm odak uzaklığına sahiptir. Corrected Dall-Kirkham (CDK) optik tasarımı sayesinde, 70 mm'lik düz ve keskin bir görüş alanı sunar. Sistem, birincil aynanın arkasında üç, ön yüzünde ise dört adet soğutma fanı bulunduran çift kafesli bir yapıya sahiptir.
Teleskopun bazı teknik özellikleri şu şekildedir:
• Odak oranı: f/6.5
• Optimum görüş alanı: 70 mm (yaklaşık 58 arkdakika)
• Ağırlık: 109 kg
Gözlemevinde ayrıca eğitim amaçlı kullanılan, 150 mm açıklığa ve 1400 mm odak uzaklığına sahip TS-Optik Megastar1550 Newtonian reflektör teleskobu da bulunmaktadır (ADYU15). Gözlemevi hem optik gözlemler hem de bazı temel astrofiziksel analizler yapabilecek kapasitededir.
Adıyaman Üniversitesi Gözlemevi Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi başta olmak üzere birçok öğrenciye gözlemsel astronomi dersleri sunmaktadır. Gözlemevinde yapılan araştırmalar genellikle öğrenci projeleri, tez çalışmaları ve bölgesel gözlemleri kapsar. 2015 yılında TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi  iş birliğiyle gerçekleştirilen uluslararası etkinlikte yabancı araştırmacalar da yer almıştır. Bu etkinlik kapsamında Jüpiterin uyduları ve Ay'ın yüzeyi yüksek çözünürlükte görüntülenmiştir.
ve gözlemevinin bilimsel kapasitesi test edilmiştir.
Gözlemevi, Adıyaman Üniversitesi kampüsünün içinde 37 derece 45' Kuzey Enlemi ve 38 derece 13' Doğu Boylamında, deniz seviyesinden 675 metre yükseklikte ışık kirliliğinden uzak olacak şekilde konumlandırılmıştır. Bu konum gece gözlemleri için elverişli koşullar sağlamaktadır.

Özel

Genel
Adıyaman Üniversitesi Resmî İnternet Sitesi23 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adıyaman Üniversitesi Resmî İnternet Sitesi23 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adıyaman Üniversitesi Öğrenci Sitesi 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adıyaman Üniversitesi Taban Puanları 2015 2016

Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ), 1992 yılında Afyonkarahisar'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 3 Temmuz 1992 tarihinde 3837 sayılı Kanunla kurulmuştur. Eğitim faaliyetlerine 10 Kasım 1992 tarihinde başlamıştır. Üniversitenin temelleri 1974 yılında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı Afyonkarahisar Maliye Muhasebe Yüksekokulu'na dayanmaktadır. Üniversitenin kurucu birimi olan Afyonkarahisar Maliye Muhasebe Yüksekokulu öncelikle 1987 yılında Anadolu Üniversitesine bağlanmış, sonrasında Afyon Kocatepe Üniversitesi'nin kurulmasıyla Afyon Kocatepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olarak eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etmiştir. Fakülte, 2024 yılı itibarıyla 50. yılını kutlamıştır.
Üniversite bünyesindeki Diş Hekimliği, Eczacılık ve Tıp Fakülteleri ile Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Bolvadin Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Şuhut Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ile Afyon Sağlık Yüksekokulu, Sağlık Bilimleri Fakültesine dönüştürülerek 18.05.2018 tarih ve 30425 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7141 Sayılı Kanun uyarınca kurulan Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi'ne devredilerek Afyon Kocatepe Üniversitesi'nden ayrılmıştır.
Şubat 2025 tarihi itibarıyla Afyon Kocatepe Üniversitesi bünyesinde 10.960 önlisans, 18.585 lisans, 2.212 tezli ve 426 tezsiz yüksek lisans, 411 doktora öğrencisi ve 393 formasyon-TÖMER öğrencisi olmak üzere toplam 32.987 öğrenci bulunmaktadır. Toplam öğrenci sayısının %48.11'i kadın öğrencilerden oluşurken, erkek öğrenci oranı %51.89'dur. Üniversite, üç enstitü, 12 fakülte, dört yüksekokul ve 14 meslek yüksekokulu ile eğitim öğretim faaliyeti yapmaktadır.
2024-2025 eğitim-öğretim yılı itibarıyla Ahmet Karahisari İlahiyat Yerleşkesi'nde bulunan İslami İlimler Fakültesi, 2023 yılında imzalanan protokol doğrultusunda inşa edilen yeni eğitim binasıyla İlahiyat Fakültesi Özcan Halaç Eğitim Binası adıyla Ahmet Necdet Sezer Yerleşkesi'ne taşınmıştır.
Yerleşkeler 

Ahmet Necdet Sezer Yerleşkesi
Ahmet Karahisari İlahiyat Yerleşkesi
Sandıklı Yunus Emre Yerleşkesi
Bolvadin Kırkgöz Yerleşkesi
Emirdağ Aziziye Kampüsü
Diğer Yerleşkeler 

Bayat MYO
Çay MYO
Dazkırı MYO
Dinar MYO
İscehisar MYO
Sinanpaşa MYO
Sultandağı MYO
Şuhut MYO
Rıza Çerçel Kültür Merkezi
Hayvan Uyg. Ve Arş. Merk

Prof. Dr. Şahabettin Yiğitbaşı (Kurucu Rektör, 1992-1997)
Prof. Dr. Şan Özalp (1997-2003)
Prof. Dr. Halim Sözbilir (2003-2007)
Prof. Dr. Ali Altuntaş (2007-2011)
Prof. Dr. Mustafa Solak (2011-2019)
Prof. Dr. Mehmet Karakaş (2019-)

Bolvadin Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Teknik Eğitim FakültesiÜniversitenin 30. Yıl Logosu [9]
Turizm Fakültesi
Veteriner Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Sandıklı Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Dinar Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu
Devlet Konservatuvarı

Afyon Meslek Yüksek Okulu
Başmakçı M.Y.O
Bayat M.Y.O
Bolvadin M.Y.O
Çay M.Y.O
Dazkırı M.Y.O
Dinar M.Y.O
Emirdağ M.Y.O
İscehisar M.Y.O
Sandıklı M.Y.O
Sinanpaşa M.Y.O
Sultandağı M.Y.O
Şuhut M.Y.O
Uzaktan Egitim M.Y.O

Kampüs Yaşamı
Kültürel ve Sportif Faaliyetler
Sağlık Hizmetleri
Yurtlar
Konferans ve Toplantı Salonları
Sosyal Tesisler
Beslenme
Ulaşım
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik
Öğrenci Kulüpleri
Öğrenci Konseyi

Özel Eğitim Öğretmenliği
Sanat tarihi
İlköğretim Matematik Öğretmenliği
İngilizce Öğretmenliği
Hukuk
Bilgisayar Mühendisliği
Okul Öncesi Öğretmenliği
Veterinerlik
Türkçe Öğretmenliği
Sınıf Öğretmenliği
Psikoloji
Gastronomi ve Mutfak Sanatları
Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık
Sosyal Bilgiler Öğretmenliği
Yönetim Bilişim Sistemleri
Elektrik-Elektronik Mühendisliği
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı
Mekatronik Mühendisliği
Kimya Mühendisliği
Turizm Rehberliği
Çocuk Gelişimi
Makine Mühendisliği
Maden Mühendisliği
Fen Bilgisi Öğretmenliği
Gıda Mühendisliği
Otomotiv Mühendisliği
Harita Mühendisliği
Biyomedikal Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Elektrik Mühendisliği
Türk Dili ve Edebiyatı
Matematik
Coğrafya
Kimya
Moleküler Biyoloji ve Genetik
İslami İlimler
İşletme
Sinema ve Televizyon
Tarih
Endüstriyel Tasarım
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Sosyoloji
Sosyal Hizmet
Maliye
Uluslararası Ticaret ve Finansman
İktisat
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları
Lojistik Yönetimi
Turizm İşletmeciliği
Muhasebe ve Finans Yönetimi
Bankacılık ve Sigortacılık
Felsefe
Sigortacılık

Resmî site

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi (AFSÜ), 2018 yılında Afyonkarahisar'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Sağlık temalı bir üniversite olarak 18 Mayıs 2018 tarihinde Afyon Kocatepe Üniversitesi'ne bağlı sağlık eğitimi veren fakülteler ve meslek yüksekokullarının birleştirilmesiyle kurulmuştur. Bünyesinde dört fakülte, üç meslek yüksekokulu ve bir lisansüstü eğitim enstitüsü bulunmaktadır.
2024-25 eğitim-öğretim yılında 3163 ön lisans, 4474 lisans, 104 yüksek lisans ve 7 doktora öğrencisi olarak toplamda 7748 öğrenci öğrenim görmekteydi. Mayıs 2025 itibarıyla üniversite kapsamında 57 profesör, 81 doçent, 165 doktor, 81 öğretim görevlisi ve 195 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 579 akademik personel görev yapmaktaydı.
Üniversitenin tıp fakültesi akreditedir. 

Üniversitenin bugün fakültelerinin ve Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulunun bulunduğu AFSÜ kampüsü, mermercilik sektörünün nitelikli eleman ihtiyacını karşılanması için bir yüksekokulun bünyesinde mermercilik programı açılmasına karar verilmesi ve bunun için bir okul binası yapma kampanyası başlatılmasının ardından İzmir yolu üzerinde 1988 yılında temelleri atılan binaların 3 Temmuz 1992'de yeni kurulmuş olan Afyon Kocatepe Üniversitesi bünyesinde 1992-1993 öğretim yılında faaliyete geçerek Ali Çetinkaya Kampüsü(AÇK) adıyla kurulur. Kampüste ilk zamanlarında meslek yüksek okullarına ve ardından çeşitli fakültelere ev sahipliği yaparken zamanla sağlık dışı bölümler Eskişehir yolu üzerindeki daha sonra kurulmuş olan Ahmet Necdet Sezer Kampüsüne(ANS) taşınır.

26 Mart 1998'de bakanlar kurulu kararıyla Tıp Fakültesi kurulur ve 2002 yılında öğrenci kabulüne başlar. Üniversite hastanesi ise 18 Kasım 1999'da açılır. Fakülte ilk açıldığında öğrenciler, kampüste meslek yüksekokullarına bağlı olmayan tek bina olan ve hastane olarak da kullanılan A blokta eğitim görmeye başlarlar. Daha sonrasında A bloğuna bağlı ve günümüzde rektörlüğün bulunduğu ek bina inşa edilir. 2010 yılında B bloğun inşasının tamamlanmasıyla bazı poliklinikler ve laboratuvarlar bu binaya taşınır ve tıp eğitimi buradaki dersliklerde görülmeye başlar. 2011 yılında Diş Hekimliği Fakültesi açılır. 2014 yılında ise B bloğa bağlı ve pre-klinik dönem derslerinin görüldüğü amfilerin bulunduğu ek bina inşa edilir. Ardından sırayla C, D, E ve F blokları sırayla inşa edilir.
Bu dönemde Tıp Fakültesi Kocatepe Tıp, üniversite hastanesi Ahmet Necdet Sezer Araştırma ve Uygulama Hastanesi olarak geçmektedir. 
18 Mayıs 2018 tarihli 7141 sayılı kanun ile sağlık temalı bir üniversite olarak Afyon Kocatepe Üniversitesinden ayrılarak Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi (AFSÜ) kurulur. İlk rektör olarak tedviren dönemin Afyon Kocatepe Üniversitesi rektörü ve 7 sene de Tıp Fakültesine dekanlık yapmış Mustafa Solak atanır. 2012 yılında kurulması kararlaştırılmış olan Eczacılık Fakültesi ise üniversitenin kurulduğu 18 Mayıs tarihinde açılır ve 2019 yılında öğrenci kabulüne başlar. 6 Eylül 2018 tarihli 30527 sayılı Resmi Gazete ile Nurullah Okumuş rektör olarak atanır. 2022 yılında hastanenin Hematoloji bölümü doktor yetersizliğinden kapanmıştır. Nurullah Okumuş'un rektörlüğü zamanında ise Palyatif Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi açıldı ve FTR Hastanesi ve kampüsün yeni bloğunun temelleri atıldı ve günümüzde halen inşaat halindelerdir.
11 Temmuz 2025 tarihinde Nurullah Okumuş Sağlık Bakanı Yardımcısı olarak atanır ve yerine vekaleten Kemal Şenocak atanır. 5 Eylül 2025 tarihinde ise Adem Aslan yeni rektör olarak atanır.

Üniversite'nin ana yerleşkesi ve tek kampüsü olan Zafer Sağlık Külliyesi, İzmir yolu üzerindedir ve yerleşke alanı 48,2 hektar büyüklüğündedir. AFSÜ kampüsü olarak da anılan bu yerleşkede bulunan 6 bloğun bulunduğu kompleksin içinde 4 bloktan oluşan 665 yatak kapasiteli bir üniversite hastanesi bulunmaktadır. Diğer bloklar ise sırasıyla rektörlük, idari ofislerin, Psikiyatri kliniğinin ve Eczacılık Fakültesinin bulunduğu A blok ve Tıp Fakültesi ve hastaneye ait laboratuvar ve kliniklerin bulunduğu B bloktur. 
Kampüsün içinde bu blokların yanı sıra meslek yüksekokuluna ait binalar ait, Diş Hekimliği Fakültesine ait prefabrik derslikler, merkezi yemekhane, spor sahaları ve farmasötik birimler bulunmaktadır. 2021 senesinde kampüs içinde bir konukevi açılmıştır. Ayrıca kampüs içinde bir banka şubesi ve cami de bulunmaktadır. 2026 yılında kurulmuş faz 1 laboratuvarı olan PharmAFSÜ ise sertifikasyon aşamasındadır. 
Bolvadin ve Şuhut ilçelerinde üniversiteye bağlı birer yüksekokul bulunmaktadır. 

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Beslenme ve Diyetetik
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Hemşirelik
Sağlık Yönetimi

Atatürk Sağlık Hizmetleri MYO
Bolvadin Sağlık Hizmetleri MYO
Şuhut Sağlık Hizmetleri MYO

Resmî site

Aksaray Üniversitesi, 2006 yılında Aksaray'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye Bakanlar Kurulu tarafından, 2006 yılı içinde kurulması kararı alınmıştır. 17 Mart 2006 tarihli 261111 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 5467 sayılı kanunla Niğde Üniversitesine bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek, fakülte ve yüksekokullar kendi bünyesinde oluşturulan Aksaray Üniversitesi Rektörlüğe bağlanmıştır. Rektör Prof. Dr. Alpay Arıbaş'tır
Aksaray Üniversitesinde 12 fakülte, 1 yüksekokul, 6 meslek yüksekokulunda ön lisans ve lisans düzeyinde eğitim yapılmaktadır. Lisansüstü eğitim üniversiteye bağlı Fen, Sosyal ve Sağlık Bilimleri enstitüleri bünyesinde sürdürülmektedir. Üniversitede spor salonu Rıza Kayaalp spor salonu olup, yarı olimpik yüzme havuzu, atletizm stadyumu ve bisiklet velodromu mevcuttur.
Son 8 yıl içinde (2011-2019) öğrenci sayısı 8 bin 200'den 22 bin 939'a, fakülte sayısı 4'ten 12'ye yükselmiştir. 2023 yılı itibarıyla üniversitede; 7 adet yerleşke, 1 adet Yüksekokul, 6 adet Meslek Yüksekokulu, 3 adet Enstitü ve 22 adet Uygulama ve Araştırma Merkezi bulunmaktadır. Üniversitenin akademik personel sayısı 2023 yılı itibarıyla; 146 Profesör, 184 Doçent Dr., 217 Doktor Öğretim Üyesi, 201 Öğretim Görevlisi, 177 Araştırma Görevlisi olmak üzere 925 kişiden oluşmaktadır.
2019 URAP verilerine göre, 2000 yılından sonra kurulan devlet üniversiteleri arasında 21. sırada yer almaktadır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 4155 ön lisans, 12687 lisans, 2197 yüksek lisans ve 185 doktora öğrencisi olarak toplamda 19224 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 117 profesör, 141 doçent, 248 doktor, 198 öğretim görevlisi ve 191 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 895 akademik personel görev yapmaktaydı.

Mühendislik Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
İletişim Fakültesi
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Veteriner Fakültesi
Turizm Fakültesi
Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Ortaköy Meslek Yüksekokulu
Güzelyurt Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Eskil Meslek Yüksekokulu

Hamza Uygun (2006-2007)g
Necdet Sağlam (2007-2011)
Mustafa Acar (2011-2015)
Yusuf Şahin (2015-2023)
Alpay Arıbaş (2023- )

Kafkasya Üniversiteler Birliğinin üyesidir.

Resmî site
Resmi Facebook Hesabı 25 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Resmi Twitter Hesabı 23 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.Resmi Instagram Hesabı

Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, 2015 yılında Antalya'nın Alanya ilçesinde kurulan bir devlet üniversitesidir.
Adını Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'tan alır. Üniversite, 23 Nisan 2015 tarih ve 29335 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan kanun ile kurulmuştur. Bünyesinde 10 fakülte, 1 yüksekokul, 1 enstitü, 5 meslek yüksekokulu ve 18 uygulama ve araştırma merkez bulunur.

2023-2024 eğitim-öğretim yılı itibarıyla üniversitede toplam 15.081 öğrenci öğrenim görmektedir Lisans düzeyinde 9.022, lisansüstü programlarda 511 ve doktora programlarında 93 öğrenci bulunmaktadır.
2023 yılı itibarıyla akademik kadroda 60 profesör, 104 doçent, 152 doktor öğretim üyesi, 115 öğretim görevlisi ve 157 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 588 akademik personel görev yapmaktadır. Rektörlük görevini Kenan Ahmet Türkdoğan yürütmektedir.

Eğitim Fakültesi
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi
Rafet Kayış Mühendislik Fakültesi
Gazipaşa Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Turizm Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Tıp Fakültesi

Akseki Meslek Yüksekokulu
Alanya Ticaret ve Sanayi Odası Meslek Yüksekokulu
Alanya Ticaret ve Sanayi Odası Turizm Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Gazipaşa Mustafa Rahmi Büyükballı Meslek Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Ahmet Pınarbaşı (2015–2019)
Ekrem Kalan (2019–2023, görevden alındı)
Arife Uslu Gökceoğlu (2023–2024, vekaleten)
Kenan Ahmet Türkdoğan (2024–günümüz)

Resmî web sitesi

Alanya Üniversitesi (eski adıyla Alanya Hamdullah Emin Paşa Üniversitesi), 2011 yılında Antalya'nın Alanya ilçesinde kurulan bir vakıf üniversitesidir.  Hamdullah Emin Paşa Vakfı tarafından kurulmuştur. Üniversite, 3 Mart 2011 tarihli ve 27863 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan kanun ile kurulmuştur.
Başlangıçta Alanya Hamdullah Emin Paşa Üniversitesi (AHEP) adıyla faaliyet gösteren kurum, 2023 yılında adını "Alanya Üniversitesi" olarak değiştirmiştir. Üniversite, Alanya'da yer alan Nimet ve Abdurrahman Alaettinoğlu Yerleşkesi'nde eğitim vermektedir.
Üniversitenin eğitim dili İngilizcedir. 2021-22 akademik yılında toplam 423 öğrenci eğitim görmüş, akademik kadrosunda 48 personel görev almıştır.
2025 yılı itibarıyla üniversitenin rektörü Prof. Dr. Turan Sağer'dir.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Mühendislik Fakültesi

Yabancı Diller Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Açık ve Uzaktan Öğrenme Uygulama ve Araştırma Merkezi

Prof. Dr. Ümit Yalçın (Kurucu)
Prof. Dr. Mesut Güner (2022–2024)
Prof. Dr. Turan Sağer (2025–günümüz)

Resmî web sitesi6 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amasya Üniversitesi (AÜ), 2006 yılında Amasya'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 17 Mart 2006 tarih ve 26111 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 15 yeni üniversite kurulması hakkındaki 5467 Sayılı kanun ile kurulmuştur.
Amasya Üniversitesinin temeli, 1974 yılında Milli Eğitim Bakanlığınca kurulan Eğitim Fakültesi (1974-1975)  ile birlikte atılmıştır.1975 yılında bakanlık Amasya Meslek Yüksekokulunu (1975-1976) kurmuştur.
1981 yılında YÖK'ün kurulmasıyla birlikte, Eğitim Fakültesi ve Amasya Meslek Yüksekokulu Ondokuz Mayıs Üniversitesine bağlanmıştır. Aynı yıl Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesine bağlı olarak "Eğitim Yüksekokulu" kurulmuş sonraki süreçte Amasya Sağlık Yüksekokulu (1992-1993) ve Merzifon Meslek Yüksekokulu (1991-1992)  açılmıştır.
2021 yılı ile itibaren bünyesinde toplam 8 fakülte, 8 meslek yüksekokulu, 3 enstitü ve 1 yüksekokula sahiptir. 

2021-22 eğitim-öğretim yılında 8532 ön lisans,	6482 lisans, 1254 yüksek lisans ve 31 doktora öğrencisi olarak toplamda 16299 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 48 profesör, 94 doçent, 236 doktor, 200 öğretim görevlisi ve 127 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 705 akademik personel görev yapmaktaydı.

Bünyesinde yer alan 1 merkez kütüphane, 3 şube kütüphanesi ve 4 birim kütüphanesiyle hizmet vermektedir. Kütüphaneler hizmet ve imkânları, engelli paydaşlarımız da dâhil olmak üzere tüm kullanıcılarının gereksinimleri göz önünde bulundurularak tasarlanmıştır. Kütüphanelerin fiziki yapısı (kütüphanenin girişi, kütüphane içi ulaşım, masa ve raf aralıkları, vb.) buna göre oluşturulmuştur.
Hüseyin Hüsameddin Yasar Kütüphanesi (Merkez Kütüphane) Bilgileri

Yeşilırmak Yerleşkesi Kampüs Kütüphanesi Bilgileri

İpekköy Yerleşkesi Kampüs Kütüphanesi Bilgileri

İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi Bilgileri

Her Amasya Üniversitesi öğrencisi, İnternet, e-posta, yerel ağ dahil olmak üzere üniversitenin sahip olduğu tüm bilişim altyapısından yaygın olarak faydalanabilmektedir. Her öğrencinin <ogrenci_no>@ogrenci.amasya.edu.tr uzantılı bir mail adresi vardır.Bu mail adresiyle üniversitenin tüm kampüslerinde 110 kablosuz ağ cihazı ile eduroam hizmeti üzerinden internete bağlanabilmektedir. Üniversitenin bilişim altyapısından ve servislerinden Bilgi İşlem Daire Başkanlığı sorumludur. Üniversite IPv6 İstatikleri İçin TIKLAYIN

Resmî site

Ankara Bilim Üniversitesi, 2020 yılında Ankara'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. Üniversite, Türkiye Verimlilik Vakfı tarafından kurulmuş ve 17 Nisan 2020 tarihli ve 31102 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan kanun ile faaliyete başlamıştır. Üniversitenin eğitim dili İngilizce'dir.
2021-2022 eğitim-öğretim yılı itibarıyla üniversitede 651 lisans ve 57 yüksek lisans öğrencisi olmak üzere toplam 708 öğrenci öğrenim görmektedir. Akademik kadroda 80 personel görev yapmaktadır. Rektörlük görevini Prof. Dr. Yavuz Demir yürütmektedir.

Üniversite bünyesinde dört fakülte ve bir meslek yüksekokulu yer almaktadır:

İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Meslek Yüksekokulu

Üniversite kampüsü Ankara’nın Çankaya ilçesinde yer almaktadır.

Ankara Bilim Üniversitesi resmî web sitesi

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBV), 2018 yılında Ankara'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 18 Mayıs 2018 tarihinde Gazi Üniversitesinden ayrılarak oluşturulmuştur. Mevcut rektörü 2 Ağustos 2023 tarihinden beri Prof. Dr. Naci Bostancı'dır.

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, kısa adıyla HBV, 18 Mayıs 2018 tarihinde Gazi Üniversitesinden ayrılarak kurulan Türkiye'deki bir devlet üniversitesidir. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Edebiyat Fakültesi gibi 7141 sayılı kanun uyarınca Gazi Üniversitesinden ayrılan bazı fakülteler yeni kurulan Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinin bir parçası haline gelmiştir.

Ankara, Beşevler'de konuşlanan yerleşkesi, şehir merkezinde olmakla birlikte, rektörlük kampüsüne de yaklaşık 1500 metre uzaklıktadır. Metro, belediye ve halk otobüsü, dolmuş gibi toplu taşıma araçlarıyla ulaşım mümkündür. 75 araçlık kapalı otoparkı ve yaklaşık 300 araçlık açık otoparkı bulunan fakültede, 480 oturaklı kapalı spor salonu, açık hava basketbol sahası, içinde sauna bulunan fitness salonu, seminer, sempozyum, panel ve törenlerin yapıldığı 100. Yıl Kültür Merkezi gibi yapılar bulunmaktadır.
Bünyesinde Hukuk Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Finansal Bilimler Fakültesi bulunan Beşevler Yerleşkesi, Türk siyasetinde aktif olan birçok ünlü ismi mezun etmiştir. Cumhuriyet Halk Partisinin eski lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Milliyetçi Hareket Partisinin lideri Devlet Bahçeli, söz konusu İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden mezun olmuşlardır.

Edebiyat Fakültesi
Finansal Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi
Polatlı Fen Edebiyat Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi
Turizm Fakültesi

Tapu Kadastro Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Adalet MYO
Mutfak Sanatları MYO
Polatlı Sosyal Bilimler MYO
Polatlı Teknik Bilimler MYO

Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
Ekonomik Yaklaşım
Amme İdaresi Dergisi
Akademi Dergisi
Yorum Bülteni
İş ve İnsan
Safiyane
Kayat dergi

Ankara Medipol Üniversitesi, 2018 yılında Ankara'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. Türkiye Eğitim, Sağlık, Bilim ve Araştırma Vakfı tarafından kurulmuştur. Akademik faaliyetlerine 2018-2019 eğitim-öğretim yılında başlamıştır. Üniversitenin eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir.
2021-22 eğitim-öğretim yılında üniversitede toplam 1.577 ön lisans, 2.974 lisans, 55 yüksek lisans ve 20 doktora öğrencisi olmak üzere toplam 4.626 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibarıyla 286 akademik personel (23 profesör, 14 doçent, 144 doktor, 72 öğretim görevlisi, 33 araştırma görevlisi) görev yapmaktadır.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi
İletişim Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi
Tıp Fakültesi
Rap Fakültesi

Adalet Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Meslek Yüksekokulu

Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü

Resmî site

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (ASBÜ), 2013 yılında Ankara'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Üniversite, sosyal bilimler alanında Türkiye'nin ilk ihtisas üniversitesi olma özelliği taşır.
2022-2023 öğretim yılında toplam 5.255 öğrenci öğrenim görmekte olup, bu öğrencilerin 3.594'ü lisans, 1.332'si yüksek lisans, 328'i ise doktora programlarındadır. Üniversitede 397 akademik ve yaklaşık 140 idari personel görev yapmaktadır.

Hukuk Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi
Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Yabancı Diller Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi

Bölge Çalışmaları Enstitüsü
İslami Araştırmalar Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Türk Dili ve Edebiyatı (%30 İngilizce)
Hukuk (%30 İngilizce)
İlahiyat (%30 Arapça)
Sosyoloji (İngilizce)
Tarih (İngilizce)
Psikoloji (İngilizce)
Ekonomi (İngilizce)
İşletme (İngilizce)
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce)
Uluslararası İlişkiler (İngilizce)
İngiliz Dili ve Edebiyatı (İngilizce)
Japonca Mütercim ve Tercümanlık
Rusça Mütercim ve Tercümanlık

Prof. Dr. Ömer Demir (2013-2015)
Prof. Dr. Mehmet Barca (2015-2020)
Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan (2020-görevde)

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi resmî sitesi

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (AYBÜ), 2010 yılında Ankara'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Eski adıyla Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Ankara'nın beşinci devlet üniversitesidir. 21 Temmuz 2010 tarihinde 7 fakülte, 1 yüksekokul ve 4 enstitü ile 1 konservatuvarla kurulmuş, 2011-2012 Öğretim yılında öğrenci alımına başlamıştır. 2025 yılı itibarıyla 15 fakülte, 1 yüksekokul, 1 devlet konservatuvarı, 4 meslek yüksekokulu, 5 enstitü ve 28 uygulama ve araştırma merkezi bulunmaktadır.
2011-2012 eğitim öğretim yılında, Tıp, Hukuk, Siyasal Bilgiler ve Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakülteleri ile Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümleri öğrenci alımına başlamıştır. Diş Hekimliği Fakültesi 17 Kasım 2013 tarihinde kurulmuştur. 2015 yılında ise Havacılık ve Uzay Mühendisliği Fakültesi kurulmuştur.
Kuruluşunun ilk yılında Erasmus Beyannamesi almaya hak kazanan üniversite Florida Üniversitesi, San Antonio Texas Üniversitesi, Sterling Üniversitesi, Chester Üniversitesi, Han Yang Üniversitesi, Maxim Gorki Enstitüsü gibi üniversiteler dahil 100'ün üzerinde uluslararası üniversite ile iş birliği protokolü imzalamıştır. Merkez kampüsü Esenboğa Kampüsü'dür. Bünyesinde Ankara Şehir Hastanesi, AYBÜ Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Tepebaşı Ağız ve Diş Sağlığı hastanesini barındırmaktadır. 112 ülkeden %10,71'lik yabancı öğrenci oranıyla Türkiye'de üniversiteler arasındaki en yüksek yabancı öğrenci oranına sahip üniversitedir. Yabancı dilde eğitim veren program sayısı toplam 73'tür. Toplam öğrenci kulübü sayısı 103'tür.
Bir milyona yakın basılı ve elektronik yayın, AYBÜ Basılı Yayın Merkezinde toplanıp araştırmacıların ve öğrencilerin hizmetine sunulmuştur.
2025-26 eğitim-öğretim yılında 2524 ön lisans, 16730 lisans, 4073 yüksek lisans ve 1208 doktora öğrencisi olarak toplamda 24535 öğrenci öğrenim görmektedir. 2025 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 373 profesör, 249 doçent, 363 doktor, 237 öğretim görevlisi ve 319 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 1541 akademik personel görev yapmaktadır.

Üniversitenin Tıp Fakültesi için 2011 yılında çıktığı kadro ilanının belirli kişileri işaret ettiğini iddia eden Ankara Tabip Odası, bu kişilerin isimlerini tespit edip noter onaylı bir belgeyle tasdik ettirdi. Atamaların yapılmasından sonra 33 kadrodan 31'inin tespit edilen kişiler çıkması üzerine oda, Ankara İdare Mahkemesi'nde dava açtı. Açılan dava üzerine mahkeme, atamaların yürütmesini durdurma kararı verdi.

Diş Hekimliği Fakültesi
Havacılık ve Uzay Fakültesi
Mimarlık ve Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İşletme Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi
Tıp Fakültesi
Şereflikoçhisar Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İletişim Fakültesi
Eczacılık Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (ULİSA)
Halk Sağlığı Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı
Ulaşım
Esenboğa Kampüsü'ne direkt express hizmet veren EGO 474 numaralı hat ile ulaşılabilir. Bunun dışında 486 numaralı hat ile ulaşımda mümkündür. Esenboğa Kampüsü Esenboğa Havaalanı'na 5 dakika mesafededir. Etlik Batı ve Doğu Kampüslerine ise 278-279 numaralı EGO otobüsleri, dolmuşlar ve M1 İvedik Metrosu'ndan 208 ile aktarma yaparak veya yürüyerek ulaşmak mümkündür.

2020 Yılı itibarıyla toplam basılı kaynak sayısı 74.499'dur. Kütüphaneden yararlanan yıllık kişi sayısı 2020 itibarıyla 400.000 kişidir. Kütüphanede öğrenci başına düşen elektronik kaynak sayısı 38'dir. Kütüphanenin abone olduğu veri tabanları ise sırasıyla:
1-EDS (Keşif Aracı) 2-Dentistry and Oral Science 3-E-Book Academic Collection 4-UpToDate 5-Türkiye Atıf Dizini 6-Lexpera 7-Heinonline 8-Sage Journals 9-Proquest Central 10-Swisslex 11-Jstor EBA 12-Cambridge Journals Online 13-SOBİAD Atıf Dizini 14- Springer e-Kitap Alımı 15-Vetis Veritabanı

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) arasında imzalanan anlaşma ile AYBÜ Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi'nde öğrenim gören öğrencilerimizin TUSAŞ'ta staj yapmalarına imkan tanındı. Program kapsamında öğrenciler 4 yıl boyunca TUSAŞ'ta staj görecek ve aylık bin lira değerinde bursu TUSAŞ tarafından alacaklar. Ayrıca AYBÜ Yazılım Mühendisliği Bölümü öğrencileri birinci sınıftan itibaren HAVELSAN'da uygulamalı eğitim alacak ve yine aylık bin lira burs ödemesi yapılacak. Hukuk Fakültesinin ise Türkiye Adalet Akademisi ile yaptığı protokol uyarınca akademi personeli ile hakim ve savcı adaylarının Hukuk Fakültemiz lisans üstü eğitim programlarında lisans üstü eğitim yapmaları öngörülmüştür. Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığı ile Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü Arasında Lisansüstü Eğitim Programlarına İlişkin Protokol” hâkimler, savcılar, hâkim ve savcı adayları ile Akademi personeli için açılacak lisansüstü eğitim (özel hukuk ve kamu hukuku tezsiz yüksek lisans) programlarını kapsamaktadır.

Resmî site
Bilgisayar Mühendisliği
İşletme Fakültesi 4 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hukuk Fakültesi 30 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tıp Fakültesi 31 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.aybu.edu.tr/islamiilimler/content_detail-384-816-ankara-universitesi-ilahiyat-fakultesi.html 18 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antalya Belek Üniversitesi, 2015 yılında Antalya'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. Antalya Kültür ve Eğitim Vakfı tarafından kurulmuştur. Üniversitenin adı 2022 yılına kadar Antalya AKEV Üniversitesi olarak kullanılmıştır.
Ana kampüsü Antalya'nın Serik ilçesine bağlı Kadriye Mahallesi'nde, Belek turizm bölgesi yakınında yer almaktadır. Eğitim dili ağırlıklı olarak Türkçe olmakla birlikte bazı bölümlerde İngilizce de kullanılmaktadır.
2021–22 eğitim-öğretim yılında 480 ön lisans ve 587 lisans öğrencisi olmak üzere toplam 1067 öğrenci öğrenim görmüştür. 2022 yılı itibarıyla 8 profesör, 1 doçent, 17 doktor, 38 öğretim görevlisi ve 8 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 72 akademik personel görev yapmıştır.

İnsani Bilimler Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Meslek Yüksekokulu

Resmî web sitesi 1 Nisan 2024 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ardahan Üniversitesi, 2008 yılında Ardahan'da kurulan bir devlet üniversitesidir.  5765 Sayılı, "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 22 Mayıs 2008 tarihinde Abdullah Gül tarafından onaylanan üniversitedir. 
Ardahan Üniversitesi Yenisey Kampüsü il merkezine 5 km mesafededir.
Ocak 2017'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversite rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Biber atandı.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 2209 ön lisans, 2918 lisans, 379 yüksek lisans ve 40 doktora öğrencisi olarak toplamda 5546 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 17 profesör, 28 doçent, 105 doktor, 130 öğretim görevlisi ve 90 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 370 akademik personel görev yapmaktaydı.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Ardahan İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu

Ardahan Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Ardahan Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Çıldır Meslek Yüksekokulu
Göle Meslek Yüksekokulu
Posof Meslek Yüksek Okulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü (2019 yılında Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü birleştirilerek bu enstitü kurulmuştur.)

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin kurucu üyesidir.

Artvin Çoruh Üniversitesi (AÇÜ), 2007 yılında Artvin'de kurulan bir devlet üniversitesidir. 5662 Sayılı, "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla kurulan KTÜ’den ayrılarak 29 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, üniversitelerden bir tanesidir. Artvin ilinde bulunmaktadır. Üniversitenin kurulmasına ilişkin karar 26536 sayılı resmî gazetede yayınlanmıştır.

17 Mayıs 2007 tarihli ve 5662 sayılı kanunla Artvin Çoruh Üniversitesi kurulmuş ve bu kanun 29 Mayıs 2007 tarih ve 26736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 5662 sayılı kanunun 7 nci maddesinin Artvin Çoruh Üniversitesi’nin kuruluşu ile ilgili fıkrası şu şekildedir:
“Artvin Çoruh Üniversitesi”
EK MADDE 80- Artvin'de Artvin Çoruh Üniversitesi adıyla bir üniversite kurulmuştur. Bu üniversite;

a) Rektörlüğe bağlı olarak kurulan Fen-Edebiyat Fakültesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek oluşturulan ve rektörlüğe bağlanan Eğitim Fakültesi ile Kafkas Üniversitesine bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek oluşturulan ve rektörlüğe bağlanan Orman Fakültesinden,
b) Kafkas Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek oluşturulan ve rektörlüğe bağlanan Sağlık Yüksekokulundan,
c) Kafkas Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek oluşturulan ve rektörlüğe bağlanan Meslek Yüksekokulu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek oluşturulan ve rektörlüğe bağlanan Arhavi Meslek Yüksekokulu ile Hopa Meslek Yüksekokulundan,
d) Rektörlüğe bağlı olarak kurulan Sosyal Bilimler Enstitüsü ile Fen Bilimleri Enstitüsünden, oluşur.”
Artvin Çoruh Üniversitesi Rektörlüğüne 13 Ağustos 2007 tarihinde Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim ÖZEN Rektör (tedviren) atanmıştır. Yükseköğretim Kurulunun 12 Ağustos 2008 tarihinde 12. Genel Kurul toplantısında Rektör adaylarını belirlemesinden sonra önerdiği adaylar arasından Prof. Dr. Mehmet DUMAN, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah GÜL tarafından 10 Eylül 2008 tarihinde, 2008/52 sayılı kararla Artvin Çoruh Üniversitesi Kurucu Rektörlüğüne atanmış ve 16 Eylül 2008 tarihinde görevine başlamıştır.
Prof.Dr. Mehmet Duman 2008-2016 yılları arasında görev yapmıştır. Üniversite rektörlüğüne daha sonra Prof.Dr. Fahrettin Tilki atanmıştır. Fahrettin Tilki 2020 Ocak ayına kadar görev yapmıştır. 2020 Ocak ayın rektörlüğe Prof.Dr Mustafa Sıtkı Bilgin atanmış olup halen görevine devam etmektedir.
Üniversitemize bağlı birimlerden Artvin Meslek Yüksek Okulu-1990, Artvin Orman Fakültesi–1993, Sağlık Yüksek Okulu–1996, Artvin Eğitim Fakültesi-2002, Hopa Meslek Yüksekokulu-1988, Fen-Edebiyat Fakültesi-2007, Fen Bilimleri Enstitüsü-2007, Sosyal Bilimler Enstitüsü-2007, Yusufeli Meslek Yüksek Okulu-2007, Arhavi Meslek Yüksek Okulu-2007 yılında kurulmuştur. Ayrıca YÖK'e kurulması önerilen Mühendislik Fakültesi ve Hopa İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin (İşletme Fakültesi olarak önerilmişti) kuruluşu kabul edilmiş ve süreç başlatılmıştır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 5987 ön lisans, 4667 lisans, 504 yüksek lisans ve 36 doktora öğrencisi olarak toplamda 11194 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 24 profesör, 62 doçent, 165 doktor, 194 öğretim görevlisi ve 120 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 565 akademik personel görev yapmaktaydı.

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Türk Dili Edebiyatı Bölümü
Yabancı Diller Bölümü
Beden Eğitimi ve Spor Bölümü
Güzel Sanatlar Bölümü
Enformatik Bölümü

Orman Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Hopa İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Hopa İlahiyat Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Beden Eğitimi ve Spor YüksekokuluYüksekokulu

Artvin Meslek Yüksekokulu
Arhavi Meslek Yüksekokulu
Hopa Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Yusufeli Meslek Yüksekokulu
Borçka Acarlar Meslek Yüksekokulu

Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (ARTSEM)
Ormancılık Uygulama ve Araştırma Merkezi

Artvin Çoruh Üniversitesi'nin öğrenci, akademik ve idari personeline hizmet vermek üzere Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı'na bağlı Sağlık Hizmetleri biriminde bir hemşire ve bir psikolog görev yapmaktadır. Sağlık Hizmetleri biriminde ilk yardım ve acil bakım hizmeti olarak ateş, nabız, tansiyon ölçümü, küçük yaralanmalarda ve küçük yanıklarda pansuman, burkulmalarda bandaj uygulaması vb. hizmetler verilmektedir. Ayrıca öğrenciler ile Üniversitemiz personeli ve yakınları bulundukları yerdeki Devlet Hastaneleri ve Sağlık Ocaklarından yararlanmaktadır.
Hastaneler tarafından verilen reçetelerde belirtilen ilaç bedellerinin %80'i ve hastane masraflarının tümü Üniversitemiz tarafından karşılanmaktadır. Gözlük camı ve bazı sağlık cihazları her yıl Maliye Bakanlığının çıkardığı tedavi yönetmeliği çerçevesinde belirlenen miktarlar baz alınarak karşılanmaktadır.
Sağlık karnesi uygulamasıyla; öğrencinin ailesi herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı ise tedavi giderleri 25 yaşına kadar ilgili kurumca karşılanmaktadır. Ailesi herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi değilse söz konusu öğrencinin tüm giderleri bütçe imkânları ölçüsünde Üniversitenin ilgili birimlerince karşılanmaktadır. Sağlık karnesi olan öğrencilerin tüm tedavileri Sağlık Ocakları ve Devlet Hastaneleri tarafından yapılmaktadır.

Üniversitemiz bünyesinde Seyitler Yerleşkesi Orman Fakültesi Binası'nda bulunan 720 m2'lik alanda 350 kişi kapasiteli yemekhanede; Şehir Yerleşkesi Artvin Meslek Yüksekokulu binasında ise 130 m²'lik alanda, 80 kişi kapasiteli yemekhanede öğrencilere öğle yemeği verilmektedir. Ayrıca Seyitler Yerleşkesi Orman Fakültesi binasında 430 m2'lik alanda 160 kişi kapasiteli yemekhanede Üniversitemiz personeline öğle yemekleri verilmektedir. Yemekler, öğrencilerin ve personelin dengeli beslenmeleri amacıyla kaliteli ve ucuz olup, dört çeşittir.

Artvin ilinde Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü'nün bünyesinde faaliyet gösteren 5 ayrı yurtta toplam 1266 öğrenci konaklama imkânı bulmaktadır. Bu yurtlar; 220 kişi kapasiteli Nihat Gökyiğit Kız Öğrenci Yurdu, 328 kişi kapasiteli Orta Mahalle Erkek Öğrenci Yurdu; 130 kişi kapasiteli Yeni Mahalle Kız Öğrenci Yurdu, Seyitler Yerleşkesi'ndeki 500 öğrenci kapasiteli Çoruh Öğrenci Yurdu ile 90 öğrenci kapasiteli İsmet Acar Kız Öğrenci Yurdudur. Artvin ilinde Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü haricinde hizmet veren özel yurtlar da bulunmaktadır. Özel yurtların toplam öğrenci kapasitesi ise 600'dür.

Öğrencilerin ders dışı zamanlarını değerlendirebilmeleri amacıyla imkânlar ölçüsünde sosyal etkinliklere ve sportif faaliyetlere yer verilmektedir. Seyitler Yerleşkesi'nde 2011 yılı Eylül ayında kapalı spor salonu hizmete açılmıştır. Üniversitemiz öğrencilerinin ve şehir halkının spor salonu ihtiyacını karşılamada önemli bir işlev görecek olan salon; 600 sabit + 400 koltuklu teleskobik tribün, fitness salonu, sauna ve buhar odası gibi birimlerden oluşmaktadır. Kapalı Spor Salonu'nun hemen yanında kurulan açık spor alanlarında ise 2 adet halı saha, voleybol sahası ile basketbol ve tenis sahası yer almaktadır.
Seyitler Yerleşkesi ana hizmet binasında 454 m²’lik alanda masa tenisi, badminton ve bilardo oynamaya elverişli altyapı bulunmaktadır. Bu alanda öğrencilerimiz ve personelimiz boş vakitlerini değerlendirebilmektedir. Sağlık Yüksekokulu binasında ise 1500 m²’lik açık alan bulunmaktadır. Bu alanın alt yapı ve düzenleme çalışmaları sürmektedir. Seyitler Yerleşkesi’nde inşası planlanan “Sosyal ve Kültürel Faaliyetler Merkezi”; Üniversitemiz öğrencilerinin ve personelinin okuma, dinlenme, alış-veriş ve beslenme gereksinimlerini karşılamak amacıyla, sinema, seminer salonu, sergi salonu, kitap satış bürosu, banka, kuaför, öğrenci ve personel yemekhanesi, mediko-sosyal odaları gibi tesisleri barındıracaktır.

2009 yılında kalıcı yerleşkeye taşınılmasının ardından Üniversitemiz Seyitler Yerleşkesinde 300 m2 alana sahip, 80 kişi kapasiteli bir merkezi kütüphane açılmıştır. Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı, öğrenci ve personelimize hizmet vermektedir.
2009 yılında kurulan merkez kütüphaneye; ormancılık, mühendislik, mimarlık, tarım vb. disiplinlerde toplam 2.704 adet basılı kitap, 150 adet süreli yayın bağışlanmıştır. Bunun yanı sıra, felsefe, sosyoloji, eğitim bilimleri, tarih, fen bilimleri, mühendislik, mimarlık, edebiyat, teknoloji vb. disiplinlerde 1.433 adet basılı kitap satın alınmıştır. Merkez kütüphanesinde 2011 yılı Ağustos ayı itibarıyla bulunan toplam kitap sayısı 9672'dir.
Artvin Çoruh Üniversitesi merkez kütüphanesi EBSCO Host, IEEE Xplorer, Taylor & Francis, Mühendislik ve Temel Bilimler Veritabanı, Sosyal Bilimler Veritabanı (SBVT), TÜBİTAK Destekli Projeler Veritabanı (TDPVT) ve Ebrary Academic Complete gibi veritabanlarına üye olmuştur. Artvin Çoruh Üniversitesi'nde merkez kütüphanesinin yanı sıra Sağlık Yüksekokulu ve Meslek Yüksekokulu bünyesinde 2 ayrı kütüphane daha bulunmaktadır.

Üniversitemizde sunulan bilgi işlem hizmetlerinde yeni teknolojiyi temel alan, altyapı iyileştirmesi devam etmektedir. 2009 yılında bir adet sunucu (server) odası kurularak ağ ve internet altyapısı oluşturulmuştur. Üniversitemizin internet ağı, tüm öğretim elemanlarının odalarına, personel odalarına, dersliklere ulaşmakta, bu birimlere yeterli sayıda olmasa da imkânlar ölçüsünde  bilgisayar da temin edilmektedir.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin kurucu üyesidir.

Aslı Bekiroğlu (d. 16 Kasım 1995, İstanbul), Türk oyuncudur.

16 Kasım 1995 tarihinde İstanbul'da doğdu. Bahçeşehir Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden mezun olmuştur. 2006-2011 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Arp bölümünde arp ve solfej eğitimi almıştır. İlk oyunculuk deneyimini 2015 yılında yayımlanan Adı Mutluluk dizisi ile yaşayan Aslı Bekiroğlu, İkimizin Yerine, Gülümse Yeter, Yol Arkadaşım ve Jet Sosyete gibi yapımlarda yer aldı.

Aslı Bekiroğlu 2021 yılında müzisyen Çağrı Telkıvıran ile aşk yaşamaya başladı  Fakat ilişkisi kısa sürdü, 2022 yılında Çağrı Telkıvıran ile ilişkisini sonlandırdı. 2022 yılında DJ Taykun Karaduman ile aşk yaşadı Bekiroğlu, 2023 yılı itibarıyla meslektaşı Sinan Sicimoğlu ile birlikte olmaya başladı ve çift sosyal medyadan açıkladı..

X'te Aslı Bekiroğlu
Instagram'da Aslı Bekiroğlu
IMDb'de Aslı Bekiroğlu 
SinemaTürk'te Aslı Bekiroğlu 
Discogs'ta Aslı Bekiroğlu diskografisi
Spotify'de Aslı Bekiroğlu 26 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Apple Music'da Aslı Bekiroğlu 26 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amazon Music'de Aslı Bekiroğlu 26 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Deezer'de Aslı Bekiroğlu 26 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyazperde'de Aslı Bekiroğlu
Box Office Türkiye'de Aslı Bekiroğlu 29 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinemalar.com'da Aslı Bekiroğlu 
Diziler.com'da Aslı Bekiroğlu

Atılım Üniversitesi, 1996 yılında Ankara'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. Atılım Vakfı tarafından kurulmuştur. Türkiye'de kurulan 7. vakıf üniversitesidir.

Atılım Üniversitesi kampüsü, şehir merkezine 20 km, çevre yoluna 7 km mesafededir. Lisans ve Yüksek Lisans programları ana kampüs olan MOG yerleşkesinde kuruludur. Ön lisans programları Ahlatlıbel kampüsünde bulunmaktadır. YKS puanlarına göre başarı ve sporcu bursları sağlamaktadır. Kampüse, Ankara'nın çeşitli bölgelerinden kalkan servislerle, EGO belediye otobüsleri ve minibüsler ile ulaşılabilmektedir.

Atılım Üniversitesi yabancı dille öğretim olanağı sunmaktadır. Eğitim dili İngilizcedir. Uluslararası standartlara (ABET 2000 gibi...) uygun eğitim programları uygulamaktadır. 582 akademik, 602 idari personel toplam 1184 kişilik yetkin kadrosu bulunmaktadır.
Atılım Üniversitesi "Kardeş Üniversite" olan "University of the Incarnate Word"de (San Antonio TEKSAS'ta) ve "The Hauge School of European Studies"te (HEBO, Hollanda) Değişim Programı'na göre istenildiğinde öğrenim görebilme fırsatı sunmaktadır.
2023-24 eğitim-öğretim yılında 622 ön lisans, 9097 lisans, 744 yüksek lisans ve 197 doktora öğrencisi olarak toplamda 10660 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2024 yılı itibari ile üniversite kapsamında 112 profesör, 74 doçent, 142 doktor öğretim üyesi, 142 öğretim görevlisi ve 120 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 590 akademik personel görev yapmaktaydı.

Fen-Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Hukuk Fakültesi (kuruluş: 2003)
İşletme Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Meslek Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu (4 Yıllık)
Yabancı Diller Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Yabancı Diller Bölümü
Uzaktan Eğitim Koordinatörlüğü (Bilgisayar Programcılığı (2 yıllık),Turizm Bölümü (2yıllık)

Atılım Üniversitesi
Atılım Üniversitesi Öğrenci Forumu

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ), 1992 yılında Aydın'da kurulan bir devlet üniversitesidir.
Beş fakülte (Fen-Edebiyat, Nazilli İktisadi ve İdari Bilimler, Tıp, Veteriner, Ziraat fakülteleri), üç enstitü, Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu ve Söke Meslek Yüksekokulu ile 1992 yılında Aydın ve Nazilli'de eğitime başlamış olan üniversitede şu an 14 fakülte, 3 enstitü, 1 Devlet Konservatuvarı, 5 Yüksekokul, 18 Meslek Yüksekokulu ve 24 Uygulama ve Araştırma Merkezi vardır. 2016 yılında Merkez, Çakmar, Işıklı, İsabeyli, Söke, Didim Akbük, Nazilli Sümer, Çine Süleyman Pekgüzel ve Karacasu Muzaffer Özuysal Yerleşkeleri'nin yanında Kuşadası, Atça, Sultanhisar, Yenipazar, Davutlar, Bozdoğan, Köşk, Buharkent ilçelerinde olmak üzere 17 ayrı yerleşim yerinde faaliyetlerine devam etmektedir.
2023-24 eğitim-öğretim yılında 18660 ön lisans, 26087 lisans, 2922 yüksek lisans ve 665 doktora öğrencisi olarak toplamda 48334 öğrenci öğrenim görmektedir. 2024 yılı itibarıyla üniversite kapsamında 457 profesör, 249 doçent, 364 doktor, 395 öğretim görevlisi ve 373 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 1838 akademik personel görev yapmaktadır.

Efeler - Diş Hekimliği Fakültesi
Efeler - Eğitim Fakültesi
Efeler - Fen Fakültesi
Efeler - Hemşirelik Fakültesi
Efeler - İlahiyat Fakültesi
Efeler - İletişim Fakültesi
Efeler - İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Efeler - Mühendislik Fakültesi
Efeler - Sağlık Bilimleri Fakültesi
Efeler - Siyasal Bilgiler Fakültesi
Efeler - Spor Bilimleri Fakültesi
Efeler - Tıp Fakültesi
Efeler - Veteriner Fakültesi
Koçarlı - Ziraat Fakültesi
Kuşadası - Kuşadası Denizcilik Fakültesi
Kuşadası - Turizm Fakültesi
Nazilli - Nazilli Güzel Sanatlar Fakültesi
Nazilli - Nazilli İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Nazilli - Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Söke - Söke İşletme Fakültesi
Söke - Söke Mimarlık ve Tasarım Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimleri Enstitüsü

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Nazilli Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Nazilli Devlet Konservatuvarı
Söke Sağlık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Atça Meslek Yüksekokulu
Aydın Meslek Yüksekokulu
Aydın Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Bozdoğan Meslek Yüksekokulu
Buharkent Meslek Yüksekokulu
Çine Meslek Yüksekokulu
Didim Meslek Yüksekokulu
Germencik Yamantürk Meslek Yüksekokulu
Karacasu Meslek Yüksekokulu
Kuyucak Meslek Yüksekokulu
Koçarlı Meslek Yüksekokulu
Nazilli Meslek Yüksekokulu
Nazilli Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Söke Meslek Yüksekokulu
Söke Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sultanhisar Meslek Yüksekokulu
Yenipazar Meslek Yüksekokulu

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Merkez Kampüsü, 1997 yılında günümüzdeki ismiyle Zafer Mahallesi Kepez Mevkiinde inşa edilmeye başlanmıştır ve tamamlanmıştır. Kuruluşundan itibaren çoğu fakülte ve yüksekokul merkez kampüs içerisinde öğrenci kabul etmiştir. Günümüzde merkez kampüs içerisinde yer alan lisans ve önlisans programları Fen Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Aydın Meslek Yüksekokulu, İlahiyat Fakültesi Spor Bilimleri Fakültesi, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Hemşirelik Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, İletişim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Tıp Fakültesi, Aydın Sağlık Yüksekokulu, Fen Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sosyal Bilimleri Enstitüsü şeklindedir.

Resmî site
Adnan Menderes Üniversitesi Öğrenci Sözlüğü 28 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi (eski adıyla Ağrı Dağı Üniversitesi),  2007 yılında Ağrı'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 
Ocak 2017'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversite rektörü olarak Prof. Dr. Abdulhalik Karabulut atandı.
9 Nisan 2025 tarihinde, Resmî Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararına göre, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İlhami Gülçin atandı.

Üniversite daha önce Atatürk Üniversitesi bünyesindeki Ağrı Eğitim Fakültesi iken 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" gereği Ağrı Dağı Üniversitesi adıyla üniversite düzeyine çıkarılmış, 2007 yılında Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir. Daha sonra Üniversitenin ve Kampüsün tüm yapılanması ve yapımını üstlenen iş insanı İbrahim Çeçen ile Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik arasında yapılan bir protokol ile Üniversitenin Ağrı Dağı Üniversitesi olan adı Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi olarak kabul edilmiştir.
Kendisine bağlı meslek yüksek okulu ve diğer akademik yapı eklemeleri için imar çalışmaları ve iyileştirme çalışmaları devam etmektedir. Özellikle ile bağlı ilçelerde meslek yüksek okulları açılması yönünde karar alınmış ve uygulama başlatılmıştır. Tek olan kampüsün genişletilmesi ve yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar hızla devam etmektedir. Kampüsün yeri olarak Ağrı Şeker Fabrikası'nın eski kampüsü seçilmiştir. İnşaat bitmiş bulunmaktadır.
2021-22 eğitim-öğretim yılında 4333 ön lisans,	8290 lisans, 811 yüksek lisans ve 36 doktora öğrencisi olarak toplamda 13470 öğrenci öğrenim görmekteydi. 2022 yılı itibari ile üniversite kapsamında 35 profesör, 70 doçent, 166 doktor, 143 öğretim görevlisi ve 109 araştırma görevlisi olmak üzere toplam 523 akademik personel görev yapmaktaydı.

Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Patnos Sultan Alparslan Doğa Bilimleri ve Mühendislik Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Hemşirelik fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Araştırma Merkezleri
Hayvancılık Araştırma Geliştirme ve Uygulama Merkezi
Bilgisayar Bilişim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Tarih Eserleri ve Kültür-Doğa Değerlerini Araştırma ve Uygulama Merkezi
Ahmedi Hani Bilim Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi
Mevlana Halid-i Bağdadi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Merkezi Araştırma Laboratuvarı
Sürekli Eğitim Merkezi

Eleşkirt Celal Oruç Hayvansal Üretim Yüksekokulu
Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Doğubayazıt Ahmed-i Hani Meslek Yüksekokulu
Eleşkirt Meslek Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Balıkesir Üniversitesi (BAÜN), 1992 yılında Balıkesir'de kurulan bir devlet üniversitesidir. Balıkesir Üniversitesi kampüsü kent merkezine 17 km uzaklıkta Bigadiç yolunda bulunmaktadır.

Balıkesir Üniversitesinin temeli 1910 yılında kurulan Karesi Muallim Mektebine kadar uzanır. Bu okul dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey'in özel ilgileri ile 1932 yılında bugün Necatibey Eğitim Fakültesi olarak faaliyet gösteren binaya taşınmış, Necatibey Öğretmen Okulu adını almıştır. Necatibey Öğretmen Okulu 1932 - 1982 yılları arasında Necatibey Eğitim Enstitüsü adıyla öğretmen yetiştirmeye devam etmiş; 1981 yılında üç yıllık statüsünden çıkarılarak, 4 yıllık “Yüksek Öğretmen Okulu” statüsüne alınmış; 1982 yılında da Uludağ Üniversitesine bağlanarak bu kuruma Necatibey Eğitim Fakültesi ismi verilmiştir.
Aynı şekilde 1982 yılındaki 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Balıkesir'de yer alan diğer yükseköğretim kurumlarından; Balıkesir İşletmecilik ve Turizm Yüksekokulu, Balıkesir Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu ismiyle; Balıkesir Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi de, Balıkesir Mühendislik Fakültesi ismiyle Uludağ Üniversitesine bağlanmıştır. Uludağ Üniversitesine bağlanan diğer kurum olan Balıkesir Meslek Yüksekokulu ise faaliyetlerine aynı isimle devam etmiştir. Uludağ Üniversitesinin çatısı altında on yıl kalmış olan bu kurumlar, sağlıklı ve istikrarlı bir gelişme ile Balıkesir Üniversitesi için güçlü bir alt yapı oluşturmuştur.
Balıkesir Üniversitesi, 11 Temmuz 1992 tarih ve 21281 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 3837 sayılı kanun gereğince kurulmuş olup; 1 Ocak 1993 tarihinde tüzel kişilik kazanmıştır.
Balıkesir Üniversitesi'nin bünyesinde bulunan Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Bakanlar Kurulu kararı ile 8 Mart 2016 tarihinde kapatılarak Mühendislik Fakültesi ve Mimarlık Fakültesi olmak üzere iki ayrı fakülteye ayrılmıştır.

Balıkesir Üniversitesi'nin logosunda bulunan beyaz renkli zambak şehrin simgesidir. Mavi renkler şehrin kıyısı bulunan Ege Denizini ve Marmara Denizini, yeşil renkler ise şehrin yeşil görünümünü temsil etmektedir.

Necatibey Eğitim Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi - 1993 yılında çıkarılan 3837 sayılı kanunca kurulmuştur. Fizik, Kimya, Biyoloji, Matematik ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri ile başlanmıştır. 2000 yılında Tarih ve Coğrafya bölümleri, 2006-2007 döneminde Sosyoloji bölümü açılmıştır. 2013 yılında YÖK'ün verdiği izinle Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü açılmıştır. Fakülte, Bigadiç yolu 17. km'de bulunan Çağış Kampüsü'nde yer almaktadır.
Mühendislik Fakültesi
Tıp Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi - Balıkesir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 26 Mayıs 2006 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 10408 sayılı kararla kurulmuş ve 21.07.2006 tarihinde İktisat ve İşletme Bölümleri açılarak eğitim-öğretime başlamıştır. Ayrıca Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı'nın 08.08.2011 tarihli Yükseköğretim Yürütme Kurulu Kararı ile Uluslararası Ticaret ve Lojistik, Ekonometri, Maliye, Bankacılık ve Sigortacılık Bölümlerinin açılması; 29.11.2013 tarihli Yükseköğretim Yürütme Kurulu Kararı ile de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünün açılması uygun görülmüştür. 2008-2009 Eğitim-Öğretim Yılında şehir merkezindeki Sağlık Yüksekokulu'nun 3. Katında başlatılan eğitim-öğretim 2012-2013 Akademik Yılı Bahar Yarıyılından itibaren Çağış Kampüsündeki 13.000 m²'lik yeni binasında sürdürülmektedir.
Güzel Sanatlar Fakültesi
Veteriner Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi
Hukuk Fakütesi
Burhaniye Uygulamalı Bilimler Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Edremit Zeytincilik Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Edremit Sivil Havacılık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Altınoluk Meslek Yüksekokulu
Ayvalık Meslek Yüksekokulu
Balıkesir Meslek Yüksekokulu
Burhaniye Meslek Yüksekokulu
Bigadiç Meslek Yüksekokulu
Dursunbey Meslek Yüksekokulu
Edremit Meslek Yüksekokulu
Havran Meslek Yüksekokulu
Kepsut Meslek Yüksekokulu
İvrindi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Savaştepe Meslek Yüksekokulu
Sındırgı Meslek Yüksekokulu
Susurluk Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlk. ve İnk. Tar. Arş. Uyg. Mr.
Balıkesir Yöresi ve Kült. Arş. Uyg. Mr.
Bilgi İşlem (BAUM) Arş. Uyg. Mr.
Bilim ve Teknoloji Uyg. Arş. Mr.
Botanik Bah. ve Herb. Arş. Uyg. Mr.
Burslu Öğrenciler Arş. Uyg. Mr.
İbni Haldun Sos. Polit. Arş. Uyg. Mr.
Kariyer Geliştirme Arş. Uyg. Mr.
Manevi-Psiko. Danış. Arş. Uyg. Mr.
Osmanlı Mirası Arş. Uyg. Mr.
Sürekli Eğitim Arş. Uyg. Mr.
Sağlık Arş. Uyg. Mr.
Turizm Arş. Uyg. Mr.
Türkçe Öğretimi Arş. Uyg. Mr.
Yenilenebilir Enerji Arş. Uyg. Mr.
Uluslararası İlişkiler Arş. Uyg. Mr.
Uzaktan Eğitim Arş. Uyg. Mr.

IEEE Balıkesir Üniversitesi Öğrenci Kolu (IEEE BAUN) websitesi4 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (aynı zamanda Uluslararası Elektrik Elektronik Mühendislik Topluluğu olarak da geçmektedir.)
Endüstri Bilimleri ve Teknoloji Topluluğu (Ebitet)
Aktif Yaşam Topluluğu (Aktiyat)
Tiyatro Topluluğu
Matematik Topluluğu
Uluslararası Bilgi ve Teknoloji Topluluğu (IITC)
Milli Savunma ve Teknoloji Topluluğu (SAVTEK)
Sualtı Sporları Topluluğu (BAÜSAT)

Her yıl düzenlenmek üzere 2019 yılında 1.si düzenlenen bilim ve teknoloji fuarıdır. Öğrenciler tarafından dönem içerisinde geliştirilen projeler yer alır ayrıca ülkedeki önemli teknoloji firmalarının katılımı sağlanır. Ek olarak konuşmacıların katılımıyla panellerin düzenlendiği de görülebilir.

Üniversitenin Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı bünyesindeki IEEE BAUN tarafından “Kadın İş Derse” başlıklı program 2016 ve 2017 yıllarında düzenlenmiştir. Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen etkinliğe protokolün katılımı da yoğun olmaktadır.
Etkinlikte kadının iş hayatındaki yerinin önemi ve çekdiği zorluklar vurgulanmaktadır. Etkinliğin bir diğer özelliği ise görsel tasarımlarının dikkat çekici olmasıdır.

Üniversitenin en önemli topluluklarından biri olan IEEE BAUN'un Power and Energy Society (PES) komitesinin Burhaniye'de 28-29-30 Nisan 2017 tarihinde düzenlediği etkinlik Türkiye genelinde 15 farklı üniversitenin katılımıyla gerçekleşti. Etkinlikte yenilenebilir enerjinin önemine dikkat çekildi. Özellikle rüzgâr enerjisinin ülkemizdeki yeri konusu ve solar panel çalışmaları en çok konuşulan konulardandı. PES kampının birincisi Kıbrıs'ta yapılmıştı.

17. IEEE Türkiye Öğrenci ve Genç Profesyoneller Kongresi, Türkiye'nin dört bir yanından ve dünya çapından gelen öğrencilerin yanı sıra akademisyenleri, sektörün önde gelenlerini, IEEE ve IEEE Türkiye yöneticilerini dört gece beş gün boyunca konaklamalı ağırlandığı, yılda bir kez düzenlenen 300'ü aşkın katılımcının yer aldığı uluslararası bir etkinliktir. Etkinliğe 48 üniversite katılım sağlamıştır.
IEEE Balıkesir Üniversitesi Öğrenci Topluluğu'nun Akademik Danışmanlığını yürüten Dr. Öğr. Üyesi Sayın Sabri BİCAKCI, Topluluk Başkanı Sayın Merve Bayır ve Etkinlik Eş Koordinatörleri Sayın Hilal Güneş & Artun Taha Su önderliğinde 47 kişilik bir ekiple birlikte Balıkesir'de düzenlenen dev etkinliğin çalışmaları Temmuz 2018'den bu yana devam ettiği öğrenildi. Etkinliğin platin sponsorluğunu Edremit Belediyesi ve uniKuni, altın sponsorluğunu ise Balıkesir Üniversitesi, BUBYO Uygulama Oteli ile Balıkesir Büyükşehir Belediyesi üstlendi. Bu kurumların yanı sıra gümüş, bronz, destek ve ürün sponsoru kategorilerinde toplam 30'u aşkın kurumun desteğinin bulunduğu ifade edildi.

Tuna Aktürk, eski Balıkesirspor kulüp başkanı
Nur Tuğba Algül, Türk sunucu
Halil İnalcık, Osmanlı-Türk tarihçi
Muharrem İnce, milletvekili
Gülşah Kocatürk, Türk judocu
İsmail Özgün, Türk siyasetçi
Ümit Sonkol, basketbolcu

Asım Yücel (1992-1998)
Necdet Hacıoğlu (1998-2006)
Şerif Saylan (2006-2010)
Mahir Alkan (2010-2013)
Kerim Özdemir (2014-2018)
İlter Kuş (2018-2023)
Yücel Oğurlu (2023- )

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi (BANÜ), 2015 yılında Balıkesir'in Bandırma ilçesinde kurulan bir devlet üniversitesidir. Kökleri, 3 Temmuz 1993 tarih ve 3897 sayılı Kanunla Balıkesir Üniversitesi bünyesinde kurulan ve 18 Ekim 1993 tarihinde İktisat ve İşletme Bölümleriyle eğitim-öğretime başlayan Bandırma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ne dayanır.
“Geleceğe Açılan Köprü” misyonuyla 23 Nisan 2015 tarih ve 29335 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan 6640 sayılı Kanun ile kurulmuştur.
Köklü bir geçmişe sahip olan Balıkesir Üniversitesi'ne bağlı olarak eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdüren Bandırma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Bandırma Sağlık Yüksekokulu, Bandırma Meslek Yüksekokulu, Gönen Meslek Yüksekokulu, Manyas Meslek Yüksekokulu, Erdek Meslek Yüksekokulu ve Gönen Jeotermal Enstitüsü gibi köklü eğitim kurumları ve tecrübeli akademik ve idari personelin devriyle kuruluşu gerçekleşen BANÜ, yükseköğretim alanında seçkin yerini almıştır. Toplam 11 yerleşkede 12 fakülte, 1 enstitü, 1 yüksekokul, 8 meslek yüksekokulu ve 13 uygulama ve araştırma merkezi ile eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerini sürdürmektedir.

Toplam 11 yerleşkede 12 fakülte, 1 enstitü, 1 yüksekokul, 8 meslek yüksekokulu ve 13 uygulama ve araştırma merkezi ile eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerini sürdürmektedir. 2015'teki kuruluşundan sonra, kısa bir süre zarfında yukarıda sıralanan birimlerine ilave olarak pek çok yeni akademik birimi bünyesine kazandırmıştır. Bunlar sırasıyla şöyledir; Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Spor Bilimleri Fakültesi, Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Tıp Fakültesi, İlahiyat Fakültesi, İletişim Fakültesi, Ziraat Fakültesi ile Adalet Meslek Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Denizcilik Meslek Yüksekokulu, Bandırma OSB Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Susurluk Tarım ve Orman Meslek Yüksekokulu.

Tıp 

Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği (İngilizce) 
Denizcilik İşletmeleri Yönetimi
Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği​
Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği

Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri 
Ekonometri
İktisat
İktisat (İngilizce)
İşletme
İşletme (İngilizce)
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Maliye
Uluslararası İlişkiler

İngilizce Mütercim ve Tercümanlık 
Sanat Tarihi
Sosyoloji
Tarih
Türk Dili ve Edebiyatı

BANÜ MDBF, 13 Mart 2017 tarihinde Bakanlar Kurulu'nca 2017/10332 sayılı Kararname ile kurulmuş olup, 2018 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) ile ilk öğrenci alımını gerçekleştirdiği lisans programı Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği olmuştur. Bu bölüm, günümüz itibari ile Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümü olarak eğitim öğretimi sürdürmektedir. BANÜ, Türkiye Cumhuriyeti'nde "Elektrik Mühendisliği" bölümü olan 6 devlet üniversitesinden bir tanesi iken  hem "Elektrik Mühendisliği" hem de "Elektrik-Elektronik Mühendisliği" bölümlerinde aynı anda eğitim veren tek üniversitedir. Ayrıca fakülte bünyesinde aktif olarak hizmet veren 4 adet laboratuvar bulunmaktadır.

Elektrik Mühendisliği
Bilgisayar Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği
Elektrik-Elektronik Mühendisliği

Uluslararası Ticaret ve Lojistik 
Yönetim Bilişim Sistemleri

Beslenme ve Diyetetik 
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Hemşirelik
Sağlık Yönetimi
Sosyal Hizmet

Antrenörlük Eğitimi 
Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği
Spor Yöneticiliği

İlahiyat 

Halkla İlişkiler ve Reklamcılık 
Yeni Medya ve İletişim

Grafik Tasarımı 
Mimarlık (açılması planlanan)

Yabancı Diller Yüksekokulu 

Adalet 
Ceza İnfaz ve Güvenlik Hizmetleri

Bilgisayar Programcılığı 
Dış Ticaret
Et ve Ürünleri Teknolojisi
Gıda Teknolojisi
İşletme Yönetimi
Medya ve İletişim
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları

Deniz ve Liman İşletmeciliği 
Gemi İnşaatı
Su Altı Teknolojisi

Sağlık Turzimi İşletmeciliği 
Turizm ve Otel İşletmeciliği
Yerel Yönetimler

Bilgisayar Programcılığı 
Bilgisayar Programcılığı (Uzaktan Eğitim)
Bilgisayar Destekli Tasarım ve Animasyon
Doğalgaz ve Tesisatı Teknolojisi
Grafik Tasarım
İşletme Yönetimi
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
Turizm ve Otel İşletmeciliği
Web Tasarımı ve Kodlama

Bankacılık ve Sigortacılık 
İş Sağlığı ve Güvenliği
Özel Güvenlik ve Koruma
Sağlık Kurumları İşletmeciliği
Sosyal Güvenlik

Optisyenlik 
Sosyal Hizmetler
Fizyoterapi
Tıbbi Görüntüleme Teknikleri

Gıda Kalite Kontrolü ve Analizi 
Laborant ve Veteriner Sağlık
Laboratuvar Teknolojisi

Akıllı Ulaşım Sistemleri ve Teknolojileri 
Alternatif Enerji Kaynakları
Beden Eğitimi ve Spor
Bilgisayar Mühendisliği
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri
Elektrik-Elektronik Mühendisliği
Hemşirelik
İktisat
İşletme
Maliye
Matematik
Mekatronik Mühendisliği
Pazarlama
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Uluslararası İlişkiler

Akıllı Ulaşım Sistemleri ve Teknolojileri
Alternatif Enerji Kaynakları
Anatomi
Bankacılık ve Finans
Beden Eğitimi ve Spor
Beslenme ve Diyetetik
Bilgisayar Mühendisliği
Çalışma İlişkileri ve İnsan Kaynakları
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği
Deniz Ulaştırma Mühendisliği
Denizcilik İşletmeleri Yönetimi
Ekonometri
Elektrik-Elektronik Mühendisliği
Eski Türk Edebiyatı
Felsefe ve Din Bilimleri
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği
Hemşirelikte Yönetim
Histoloji ve Embriyoloji
İktisat
İktisat (İngilizce)
İş Sağlığı ve Güvenliği
İşletme
Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Hemşireliği
Liderlik ve Küresel Girişimcilik
Maliye
Matematik
Mekatronik Mühendisliği
Muhasebe ve Finansman
Pazarlama Yönetimi
Ruh Sağlığı ve Psikriyatri Hemşireliği
Sağlık Yönetimi
Sanat Tarihi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Sosyal Hizmet
Sosyal Politika
Spor Yöneticiliği
Sürdürülebilir Tarım ve Gıda Sistemleri
Tarih
Temel İslam Bilimleri
Tıbbi Mikrobiyoloji
Türk Dili ve Edebiyatı
Uluslararası İlişkiler
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik
Yazılım Mühendisliği
Yeni Medya ve İletişim
Yönetim Bilişim Sistemleri

Beden Eğitimi ve Spor
Bankacılık ve Finans
Çalışma İlişkileri ve İnsan Kaynakları
Denizcilik İşletmeleri Yönetimi
İş Sağlığı ve Güvenliği
İşletme
Liderlik ve Küresel Girişimcilik
Spor Yöneticiliği
Tarih
Uluslararası İlişkiler
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik
Yazılım Mühendisliği
Yenilenebilir Enerji
Yönetim Bilişim Sistemleri

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi, jeopolitik avantajın akademik ve sosyal hayata yansımasını sağlayan kurumlardan biridir. Üniversite, öğrencilere yalnızca eğitim olanakları sunmakla kalmamakta, aynı zamanda bölgenin ticari, kültürel ve sosyal yapısından yararlanma imkânı tanımaktadır.
Ulaşım açısından Bandırma, Türkiye'nin çeşitli bölgelerine kolay erişim sağlayan bir merkezdir. İstanbul'dan Bandırma'ya düzenlenen feribot seferleri, kentin metropol ile bağlantısını güçlendirmektedir. Karayolu üzerinden Bursa, Balıkesir ve İzmir gibi büyükşehir merkezlerine birkaç saat içinde ulaşılabilmektedir. Ayrıca Bandırma Garı'ndan hareket eden yüksek hızlı tren ve bölgesel tren seferleri, kara ulaşımına alternatif sağlamaktadır. Hava yolu bakımından ise Balıkesir Koca Seyit Havalimanı ve Bursa Yenişehir Havalimanı'na olan yakınlık, kentin ulaşım ağını çeşitlendirmektedir.
Bandırma; sahip olduğu deniz, demir ve karayolu bağlantılarının yanı sıra, çevresindeki sanayi tesislerinin sayısının yıllar itibarıyla artması ile sanayi üretiminde önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Uluslararası standartlarda hizmet sunan, Türkiye'nin en büyük 4. kuru yük  limanı ile Marmara Bölgesinin giriş kapısı özelliğini taşımaktadır. İstanbul-Bandırma arasındaki deniz otobüsü seferleri, Bandırma– İstanbul ulaşımına büyük kolaylık getirmiştir.
Aynı zamanda Bandırma Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile aynı bölgede yer alan BANÜ'ye ulaşım, kent içinde faaliyet gösteren 10 numaralı otobüs hattı ile sağlanmaktadır.

Prof Dr. Süleyman Özdemir (2015-2023)
Prof. Dr. İsmal Boz, 2023'ten beri.

Bartın Üniversitesi, 2008 yılında Bartın'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 
31/05/2008 tarih ve 26892 sayılı resmî gazetede ilan edilen 22/05/2008 tarih ve 5765 sayılı kanun ile kurulan 9 devlet üniversitesinden biridir. Aynı kanun ile kurulan diğer üniversiteler Ardahan Üniversitesi, Bayburt Üniversitesi, Gümüşhane Üniversitesi, Hakkâri Üniversitesi, Iğdır Üniversitesi, Şırnak Üniversitesi, Tunceli Üniversitesi, Yalova Üniversitesidir.
Bartın Üniversitesi; Zonguldak Karaelmas Üniversitesi'ne bağlı iken Bartın Üniversitesi'ne bağlanan Orman Fakültesi, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Bartın Meslek Yüksekokulu ile Bartın Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve yeni kurulan İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü'nün kurulup üniversiteye bağlanmasıyla eğitime başladı. 2010 yılında Eğitim ve Edebiyat Fakülteleri, 2011 yılında Fen Fakültesi, 2012 yılında ise Eğitim Bilimleri Enstitüsü ve İslami İlimler Fakültesi kurularak üniversiteye bağlanmıştır.

Bartın Orman Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Edebiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Bartın Meslek Yüksekokulu
Bartın Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Ulus Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Enformatik Bölümü
Beden Eğitimi ve Spor Bölümü
Güzel Sanatlar Bölümü
Bartın ve Yöresi Tarih-Kültür Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Dil Eğitim-Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kariyer Planlama Uygulama ve Araştırma Merkezi
Merkezi Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezi
Okul Öncesi Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Orman Ürünleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Spor Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yenilenebilir Enerji Uygulama ve Araştırma Merkezi
Anadolu Üniversitesi AÖF Akademik Danışmanlık ve Uyg. Hiz. Koordinatörlüğü
Kalite Koordinatörlüğü
Uluslararası Öğrenciler ve Yurt Dışı Eğitim Koordinatörlüğü
İş Sağlığı ve Güvenliği Koordinatörlüğü
Bartın Üniversitesi Engelli Öğrenci Birimi Koordinatörlüğü
Farabi Değişim Programı Kurum Koordinatörlüğü
Bölgesel Kalk. Ajansları, KOSGEB ve Diğer Kurumlar Projeleri Koordinatörlüğü
Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı Kurum Koordinatörlüğü
Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Koordinatörlüğü
Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi
Mevlana Değişim Programı Kurum Koordinatörlüğü
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Koordinatörlüğü
YLSY Burs Koordinatörlüğü
Uluslararası İlişkiler ve Erasmus Koordinatörlüğü
Proje ve Teknoloji Ofisi Genel Koordinatörlüğü
Dış İlişkiler Genel Koordinatörlüğü
Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü

Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bartın ve Yöresi Tarih Kültür Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Merkezi Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezi
Orman Ürünleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Spor Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yenilenebilir Enerji Uygulama ve Araştırma Merkezi

İç Denetim Birimi
Genel Sekreterlik
Hukuk Müşavirliği
Personel Daire Başkanlığı
Bilgi İşlem Daire Başkanlığı
İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı
Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı
Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı
Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı
Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı
Öğrenci İşleri Daire Başkanlığı
Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü

Bartın Üniversitesi 2 kampüsten oluşmaktadır.

2008 yılına kadar Zonguldak Karaelmas Üniversitesine (Bülent Ecevit Üniversitesi) bağlı iken 2008 yılında yeni kurulan Bartın Üniversitesine bağlanmıştır.

Bartın Üniversitesinin yeni kampüs alanıdır. Halihazırda Mühendislik Mimarlık ve Tasarım, İslami İlimler, Eğitim, Edebiyat, Spor Bilimleri ve Fen Fakülteleri bu kampüste faaliyet göstermektedir.

Ramazan Kaplan (2008-2017)
Orhan Uzun (2017-2025)
Ahmet Akkaya (2025-)

Bartın Üniversitesi9 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Barış Murat Yağcı (d. 21 Ocak 1991, İzmir), Türk manken, sporcu, oyuncu ve şarkıcıdır.

Barış Murat Yağcı, 21 Ocak 1991'de İzmir'de doğdu. Birce Akalay'ın ve Berke Özer'in kuzenidir. Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olmuştur. Yağcı, ikinci üniversite kapsamında Anadolu Üniversitesi Spor yönetimi bölümünde eğitimine devam etmektedir. Efes Pilsen Spor Kulübü'nde profesyonel olarak basketbol oynadı, ancak sakatlandıktan sonra spor hayatına devam edemedi. Yağcı, bir dönem modellik yapmıştır.
Best Model of Turkey adlı yarışmaya katılıp "Best Fotomodel" seçildikten sonra yapımcılar tarafından keşfedilmiştir. İlk oyunculuk deneyimini, 2014 yılında yayımlanmış olan Kocamın Ailesi adlı dizide Akın karakterini canlandırarak yaşadı. 2014 yılında yayımlanan Figüran adlı sinema filminde Serenay Aktaş'ın arkadaşı olarak rol aldı. 2015 yılında yayımlanan Kiralık Aşk adlı dizide Eymen karakterini, 2017-2018 yılları arasında yayımlanan Şevkat Yerimdar adlı dizide ise Bora karakterini canlandırdı. 2018 yılında yayımlanan Sosyetik Gelin adlı televizyon filminde Demir karakterini canlandırdı.
2020 yılında Acun Ilıcalı'nın düzenlediği Survivor yarışmasına katıldı ve ikinci olarak bitirdi. Ardından 2022'de Survivor 2022: All Star, 2025'te Survivor 2025 ve 2026'da Survivor 2026 yarışmalarında mücadele etmiştir.

Survivor 2020 yarışmacılarından Nisa Bölükbaşı ile ilişkisi başlayıp daha sonraki zamanlarda ise sonlanmıştır.
31 Ocak 2026 tarihinde düzenlenen uyuşturucu madde soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Barış Murat Yağcı'nın da aralarında olduğu 9 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Hakkında yakalama kararı çıktığı için Survivor 2026'dan diskalifiye edilmiştir. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla düzenlenen operasyonda ifadesi alınan Barış Murat Yağcı’nın test sonuçları negatif çıkmıştır. Bu sonucun ardından diskalifiye edildiği Survivor 2026'ya geri döndü. Sakatlandığı için diskalifiye edilmiş, yarışmayı 12. tamamlamıştır.

Sinemalar.com'da Barış Murat Yağcı 
IMDb'de Barış Murat Yağcı 
YouTube'da Barış Murat Yağcı
X'te Barış Murat Yağcı
Instagram'da Barış Murat Yağcı

Batman Üniversitesi (BATÜ), 2007 yılında Batman'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 28 Mayıs 2007 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından kuruluşu onaylanarak açılan 17 üniversiteden biridir.
Şubat 2021'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından rektörlüğüne Prof. Dr. İdris Demir atandı.

Batman Üniversitesi, 28 Mayıs 2007 tarihinde 5662 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu'nda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişik Yapılmasına Dair Kanunun Ek 88 Maddesi ile kurulmuştur.
1975-1976 Eğitim Öğretim yılında MEB Yaygın Yükseköğretim Kurumu, Örgün Yükseköğretim Dairesi Başkanlığı'na bağlı olarak kurulan Batman Meslek Yüksek Okulu; 1982 yılında 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Dicle Üniversitesi'ne bağlanmıştır. 2007 yılında  Batman Üniversitesine dönüştürülmüş ve İnönü Üniversitesi rektörü tarafından tedviren yönetilmiştir. 09 Eylül 2008 tarihi itibarı ile Abdüsselam Uluçam'ın rektör olarak atanması ile öz yönetimine kavuşmuştur.

Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam (2008-2017)
Prof. Dr. Aydın Durmuş (2017-2021)
Prof. Dr. İdris Demir (8 Şubat 2021-görevde)

Diş Hekimliği Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Mühendislik-Mimarlık Fakültesi
Teknik Eğitim Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimler Enstitüsü

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Beşiri Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulu
Hasankeyf Meslek Yüksekokulu
Kozluk Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sason Meslek Yüksekokulu

Sürekli Eğitim Merkezi Müdürlüğü

http://www.batman.edu.tr14 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

http://bim.batman.edu.tr/6 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://imidb.batman.edu.tr/1 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://kutuphane.batman.edu.tr/13 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://ogrenci.batman.edu.tr/18 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://personel.batman.edu.tr/29 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://sks.batman.edu.tr/14 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://strateji.batman.edu.tr/1 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://yapi.batman.edu.tr/1 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayburt Üniversitesi (BAYÜ), 2008 yılında Bayburt'ta kurulan bir devlet üniversitesidir. TBMM'nin çıkardığı kanunla 31 Mayıs 2008 tarih ve 26892 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmış kanuna göre kurulmuştur.
Üniversitenin Demirözü Meslek Yüksekokulu, Aydıntepe Meslek Yüksekokulu, Baberti Külliyesi ile Dede Korkut külliyesinde eduroam ağına kablosuz erişim imkânı bulunmaktadır.

Eğitim-öğretim, araştırma-geliştirme ve topluma hizmet süreçlerinde katılımcı, araştırmacı, gelişmeye açık, evrensel değerlere saygılı bir yönetim anlayışı ile ekip olarak çalışarak ulusal ve uluslararası alanda etkili olmak,
Rekabetçi, sonuç alıcı işbirlikleri geliştirip, modern ve üretime yönelik bilgi-teknoloji üreterek, kentin toplumsal ve ekonomik gelişimini sağlamada öncülük etmek,
Sağladığı güvenli, sağlıklı, huzurlu ve bilime dayalı bir çalışma ortamıyla öğrencilerini başarıya odaklamak ve tüm potansiyellerini kullanabilmelerini sağlamak,
Mesleki ve akademik alanda yetkin, girişimci kendini sürekli geliştiren toplumsal değerlere sahip ve topluma faydalı olacak bireyler yetiştiren bir üniversite olmaktır.

Kaliteli eğitimi, bilgi ve beceriye yönelik hizmet üretimi, bilimsel ahlak ve değerlere sahip girişimci bireyleri ile topluma her anlamda katkı sağlayan, başarıya odaklı, tercih edilen bir üniversite olmak.

Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi
Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi İ.Ö.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi İ.Ö.
Eğitim Bilimleri
Eğitim Bilimleri İ.Ö.
Güzel Sanatlar Eğitimi
Güzel Sanatlar Eğitimi İ.Ö.
Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi
Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi İ.Ö.
Özel Eğitim
Özel Eğitimi İ.Ö.
Temel Eğitim
Temel Eğitim İ.Ö.
Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi
Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi  İ.Ö.
Yabancı Diller Eğitimi
Yabancı Diller Eğitimi İ.Ö.

Bilgisayar Mühendisliği
Elektrik - Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
Gıda Mühendisliği (II. Öğretim)
İnşaat Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği (II. Öğretim)
Kimya Mühendisliği
Makina Mühendisliği
Makina Mühendisliği (II. Öğretim)

İşletme
İşletme İ.Ö.
İktisat
İktisat İ.Ö.
Maliye
Maliye İ.Ö.
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi İ.Ö.
Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret
Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret  İ.Ö.

Felsefe ve Din Bilimleri
Felsefe ve Din Bilimleri İ.Ö.
İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi
İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi İ.Ö.
İslam Tarihi ve Sanatları
İslam Tarihi ve Sanatları İ.Ö.
Temel İslam Bilimleri
Temel İslam Bilimleri İ.Ö.

Arap Dili ve Edebiyatı
Arap Dili ve Edebiyatı İ.Ö.
İngiliz Dili ve Edebiyatı
İngiliz Dili ve Edebiyatı İ.Ö.
Psikoloji
Psikoloji İ.Ö.
Sosyoloji
Sosyoloji İ.Ö.
Tarih
Tarih İ.Ö.
Türk Dili ve Edebiyatı
Türk Dili ve Edebiyatı İ.Ö.

Beslenme ve Diyetetik
Beslenme ve Diyetetik İ.Ö.
Ebelik
Ebelik İ.Ö.
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon  İ.Ö.
Hemşirelik
Hemşirelik İ.Ö.
Sağlık Yönetimi
Sağlık Yönetimi İ.Ö.

Grafik Tasarımı
Grafik Tasarımı İ.Ö.
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı İ.Ö.
Müzik
Müzik İ.Ö.
Resim
Resim İ.Ö.

Acil Yardım ve Afet Yönetimi
Acil Yardım ve Afet Yönetimi İ.Ö.
Dijital Oyun Tasarımı
Dijital Oyun Tasarımı  İ.Ö.
Gümrük İşletme
Gümrük İşletme İ.Ö.
Organik Tarım İşletmeciliği
Organik Tarım İşletmeciliği  İ.Ö.
Sosyal Hizmet
Sosyal Hizmet İ.Ö.
Yönetim Bilişim Sistemleri
Yönetim Bilişim Sistemleri İ.Ö.

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu olarak eğitime başlayan birim, 2021 yılında Spor Bilimleri Fakültesi olmuştur.

Antrenörlük Eğitimi
Antrenörlük Eğitimi  İ.Ö.
Beden Eğitimi ve Spor Eğitimi
Beden Eğitimi ve Spor Eğitimi İ.Ö.
Rekreasyon
Rekreasyon İ.Ö.
Spor Yöneticiliği
Spor Yöneticiliği İ.Ö.

Büro Hizmetleri ve Sekreterlik
Hukuk
Mülkiye Koruma ve Güvenlik

Çocuk Bakımı ve Gençlik Hizmetleri
Gıda İşleme
İnşaat
Makine ve Metal Teknolojileri
Mimarlık ve Şehir Planlama

Bitkisel ve Hayvansal Üretim
Motorlu Araçlar ve Ulaştırma Teknolojileri
Ulaştırma Hizmetleri
Veterinerlik
Yönetim ve Organizasyon

Bitkisel ve Hayvansal Üretim
Bitkisel ve Hayvansal Üretim İ.Ö.
Çocuk Bakımı ve Gençlik Hizmetleri
Çocuk Bakımı ve Gençlik Hizmetleri İ.Ö.
Dişçilik Hizmetleri
Dişçilik Hizmetleri İ.Ö.
Eczane Hizmetleri
Eczane Hizmetleri İ.Ö.
Sağlık Bakım Hizmetleri
Sağlık Bakım Hizmetleri  İ.Ö.
Tıbbi Hizmetler ve Teknikleri
Tıbbi Hizmetler ve Teknikleri  İ.Ö.
Yönetim ve Organizasyon
Yönetim ve Organizasyon İ.Ö.

Büro Hizmetleri ve Sekreterlik
Dış Ticaret
Finans Bankacılık ve Sigortacılık
Muhasebe ve Vergi
Otel, Lokanta ve İkram Hizmetleri
Pazarlama ve Reklamcılık
Turizm ve Eğlence Hizmetleri
Ulaştırma Hizmetleri
Yönetim ve Organizasyon

Bilgisayar Teknolojileri
Bilgisayar Teknolojileri İ.Ö.
El Sanatları
El Sanatları İ.Ö.
Elektrik ve Enerji
Elektrik ve Enerji İ.Ö.
Elektrik ve Otomasyon
Elektrik ve Otomasyon İ.Ö.
Görsel - İşitsel Teknikler ve Medya Yapımcılığı
Görsel - İşitsel Teknikler ve Medya Yapımcılığı İ.Ö.
Kimya ve Kimyasal İşleme Teknolojileri
Kimya ve Kimyasal İşleme Teknolojileri  İ.Ö.
Mülkiyet Koruma ve Güvenlik
Mülkiyet Koruma ve Güvenlik İ.Ö.
Tasarım
Tasarım İ.Ö.

Arıcılık Araştırma ve Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bayburt Tarihi ve Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çocuk Eğitimi ve Gelişimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Dede Korkut Uygulama ve Araştırma Merkezi
Gıda Tarım ve Hayvancılık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın ve Aile Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Merkezi Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Teknoloji Transfer Ofisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Araştırma Merkezi

Prof. Dr. Murat Mollamahmutoğlu (2008-2012)
Prof. Dr. Gökhan Budak (2012-2013)
Prof. Dr. Selçuk Coşkun (2013-2021)
Prof. Dr. Mutlu Türkmen (2021-)

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmî site

Başkent Üniversitesi, 1994 yılında Ankara'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. 13 Ocak 1994 tarihinde Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı ile Haberal Eğitim Vakfı tarafından kurulmuştur. Başkent Üniversitesi Türkiye'de kurulan üçüncü vakıf üniversitesidir, kurucusu Prof. Dr. Mehmet Haberal'dır.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İletişim Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Ticari Bilimler Fakültesi
Tıp Fakültesi
Devlet Konservatuvarı

Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Transplantasyon ve Gen Bilimi Enstitüsü
Yanık, Yangın ve Doğal Afetler Enstitüsü

Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Anadolu OSB Meslek Yüksekokulu
Adana Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Kazan Meslek Yüksekokulu
Konya Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Yabancı Diller Yüksekokulu
Orkestra Akademik Başkent

Başkent Üniversitesi Kolej Ayşeabla Okulları (Ankara)
Başkent Üniversitesi Özel Başkent İlk ve Ortaöğretim Okulları (Adana)

Patalya Termal Resort Otel
Patalya Lakeside Resort Otel

Bağlıca Kampüsü içerisinde bulunan Abdurrahim Tuncak Atatürk Müzesi, 10 Kasım 1990 tarihinde hizmete girmiş, 8 Kasım 1998 tarihinde Atatürk'ün Akaretlerde oturtmuş olduğu birebir aynısı olan yeni binasına taşınmıştır.
Atatürk'ün manevi oğlu Abdurrahim Tuncak'ın katkılarıyla oluşturulmuş müzede, Atatürk'ün fotoğraflarından oluşan bir koleksiyon ve Atatürk'e ait giysiler yer almaktadır.

Başkent Üniversitesinin kurduğu ulusal yayın yapan kültür ve haber kanalıdır. Ayrıca bu kanalla ilişkili bir de radyo istasyonu (Radyo Başkent) vardır. Kanal, yayınladığı bütün programların bir kopyasını Kanal B Program Arşivi sayfasında yayınlayarak izleyicilerine geçmiş tarihli yayınlara ulaşma imkânını sağlamaktadır. Program Arşivi uygulaması Türk televizyon kanalları içerisinde ilk defa Kanal B tarafından hayata geçirilmiştir. Türksat uydusu, D-Smart ve KabloTV'den yayın yapmaktadır.

Resmî site

Berkcan Güven ya da takma adıyla BEGE (d. 30 Mayıs 1996, İstanbul), Türk internet ünlüsü, YouTuber ve şarkıcıdır. YouTube kariyerine 2014 yılında başlamış olan Güven, aynı zamanda yayımlamış olduğu müzik parçaları ile tanınmaktadır.

Berkcan Güven, 2013 yılında Vine ile sosyal medyaya giriş yapmıştır. Daha sonra Vine'ın kapanması ile önce Instagram daha sonra Youtube'a içerik üretmeye başlamıştır. 2016 yılında yayımladığı "Çok Yakışıklıyım" parçası ve 2017 yılında "YouTube Benim İşim" dissiyle iyi bir çıkış yakalamıştır. Daha sonrasında yayımladığı "Yeniden", "Neresi?" gibi parçaları ve YouTube içerikleri popülerliğini arttırmıştır. "Yeniden" şarkısının video klibinde şarkıcı Aleyna Tilki'yi oynatması da basında yer bulmuştur. 27 Aralık 2019'da Clear Man sponsorluğuyla birlikte Cristiano Ronaldo ile birlikte video çekmiştir. Ben Fero; Reynmen, Unlost, Kendine Müzisyen, Efe Uygaç gibi ünlülerle ve yayıncılarla bir araya gelip anneannesi adına bir bağış yayını açıp Darülaceze'ye 200.000 TL bağışlamıştır. Bu bağış yayınında Türk milli futbolcu Yusuf Yazıcı da bağışta bulunmuştur.

Berkcan Güven, seslendirme sanatçısı ve oyuncu Burhan Güven'in oğludur. Işık Üniversitesi'nde Görsel İletişim Tasarımı okumaktadır.

BEGEFENDİ (2021)
YANG BEGE FLEX (YBF) (2024)

"Çok Yakışıklıyım" (2015)
"Yeniden" - (ft. Nova Norda) (2019)
"Neresi?" - (ft. EFESAVAGE) (2019)
"İlerle" (2020)
"Spacejump" (2020)
"Işıklarım Ol" - (ft. JAKO) (2020)
"HARMAN" (2020)
"Nazar" (2020)
"Eksi" - (ft. Murda & Summer Cem) (2021)
"Feragât" - (ft. Reckol) (2022)
"2T1BB" - (ft. Yung Ouzo) (2022)
"Kalbin bana kaldı" - (ft. ALIZADE) (2022)
"sen de herkes gibisin" (2022)
"24/7" (ft. ALIZADE) (2023)
"PREGA TILL I DIE" (ft. Reckol, Yung Ouzo, 13 Killoki) (2023)

Çok Yakışıklıyım
Para Bizde "Çok Yakışıklıyım Part 2"  - Berkcan Güven, EFESAVAGE
Turkish Rockstar - Berkcan Güven, Çengel Tayfa
Kilo Aldım - Berkcan Güven, EFESAVAGE
#Biziz - Berkcan Güven, Reynmen
Youtube Benim İşim
Fenomen - Berkcan Güven, Ezhel
Berkcan Güven - Berkcan Güven, Çengel Tayfa

YouTube ünlüleri listesi

YouTube'da Berkcan Güven kanalı

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi, İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan bir vakıf üniversitesi. Bezmiâlem Valide Sultan, Silahtar Abdullah Ağa ve Abdülhamit Sani mazbut vakıfları adına Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2010'da kurulmuştur. İsmini Osmanlı padişahı II. Mahmud'un eşi, Abdülmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan'dan alır. Üniversitede eğitim dili %70 Türkçe, %30 İngilizcedir. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi kardeş üniversitesidir, iki Üniversite de Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlıdır.
Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi bünyesine 2015 yılında "Eyüpsultan" yerleşkesi, 2016 yılında ise Olağanüstü Hal (OHAL) Kararnamesi kapsamında kapatılan Murat Hüdavendigar Üniversitesi, Bezmiâlem Üniversitesi'ne devredilerek, "Bezmiâlem Sağlık Meslek Yüksek Okulu İlhan Varank" yerleşkesi eklenmiştir.

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (eski adı Vakıf Gureba Hastanesi), Fatih, İstanbul'da, Vatan Caddesi üzerindeki hastane.
Osmanlı padişahı Abdülmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan bu hastaneyi fakir müslümanlar için kurdurmuştur.
2010 yılında "Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi" olan adı "Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi"nin kurulmasıyla değişmiş ve 24 Ekim 2010 tarihinde üniversiteye devredilerek Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi  adıyla hizmet vermeye devam etmektedir.
Ayrıca 2016 yılında, Olağanüstü Hal (OHAL) Kararnamesi kapsamında Hazineye geçen "Fatih Üniversitesi Sema Hastanesi"  Bezmiâlem Vakıf Üniversitesine devredilerek, "Bezmiâlem Tıp Fakültesi Dragos Hastanesi" olarak hastane bünyesine eklenmiştir.

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ;
Ağız ve Diş Sağlığı
Ortopedik Protez ve Ortez
Anestezi
Patoloji Laboratuvar Teknikleri
Eczane Hizmetleri
Radyoterapi
Elektronörofizyoloji
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
İlk ve Acil Yardım
Tıbbi Görüntüleme Teknikleri
Optisyenlik
Tıbbi Laboratuvar Teknikleri

Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Adli Tıp Enstitüsü
Yaşam Bilimleri ve Biyoteknoloji Enstitüsü
Gastroenteroloji Enstitüsü

Yabancı Diller Bölümü

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi resmî web sitesi7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi (BŞEÜ), 2007 yılında Bilecik'te kurulan bir devlet üniversitesidir.
Bilecik Üniversitesi adıyla kurulan kurum, 2012 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi adını aldı.
Başlangıçta fen-edebiyat ve mühendislik fakülteleri ile sosyal bilimler ve fen bilimleri enstitüleriyle kurulan üniversite bünyesinde daha sonra iktisadî ve idarî bilimler fakültesi, Osmaneli Meslek Yüksekokulu, Pazaryeri Meslek Yüksekokulu, Gölpazarı Meslek Yüksekokulu, Söğüt Meslek Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Bozüyük Meslek Yüksekokulu kurulmuştur.

Fen Fakültesi
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Ziraat ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi

Resmî site

Bilkent Üniversitesi (resmî adıyla İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi), 1984 yılında Ankara'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. İhsan Doğramacı tarafından, İhsan Doğramacı Eğitim Vakfı, İhsan Doğramacı Sağlık Vakfı ve İhsan Doğramacı Bilim ve Araştırma Vakfı kararlarıyla 20 Ekim 1984'te, Türkiye'nin ilk vakıf üniversitesi olarak kurulmuştur. Bilkent Üniversitesi, kuruluş amacını "eğitim kalitesi, bilimsel araştırma ve yayınları ile kültür ve sanat faaliyetleri açısından dünyanın önde gelen üniversiteleri arasında yer almak" olarak açıklamıştır. Bu amaç doğrultusunda üniversiteye "Bilim Kenti"nin kısaltılmışı olan Bilkent adı verilmiştir.
Üniversitenin kampüsü, Hacettepe Üniversitesinin Beytepe kampüsü ile Orta Doğu Teknik Üniversitesinin Ankara yerleşkesinin arasında bulunmaktadır. Ankara - Eskişehir yolunun 12. kilometresinde bulunan üniversite kampüsünde Merkez, Doğu ve Orta olmak üzere 3 kampüs bulunmaktadır. Kampüs 5.000 dönümlük arazi üzerinde bulunmaktadır.
Üniversite, THES - QS Dünya Üniversiteler Sıralaması araştırmasının 2016 yılı verilerine göre dünyanın en iyi 411 üniversitesi arasında gösterilmiştir. Times Higher Education dünya üniversiteleri 2017 sıralamasında ise dünyanın en iyi 400 üniversitesi arasında gösterilmektedir. Bu sıralamalara göre Türkiye'de 3, Asya genelinde ise 46'ncı konumdadır.

Bilkent Üniversitesinin kuruluş fikri 1940'lara dayanmaktadır. İhsan Doğramacı, Harvard ve Washington Üniversitelerinde çalışmalarda bulunurken Amerika'daki sivil toplum yapısını yakından tanıma imkânı bulmuş ve bunlardan oldukça etkilenmiştir. Ankara'ya dönünce 1951'de özel bir çocuk hastanesi ve çocuk sağlığı merkezi kurabilmek adına projeler hazırladı. Bunların mali yönden desteklenmesi amacıyla da kendi ailesi tarafından desteklenen bir vakıf kurdu. Daha sonraları yine sağlık ve eğitim alanlarında yeni başlangıçlar ve atılımlar yapacak yeni vakıflar da kurdu. Yine Doğramacı Hacettepe Tıp Merkezini, Hacettepe Hastanesini ve Hacettepe Tıp Fakültesini kurdu. Ardından Hacettepe Üniversitesinin kurulmasını sağladı. Bununla beraber Doğramacı, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi de dâhil olmak üzere Sivas Cumhuriyet Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi gibi birçok devlet üniversitesinin kurulmasında önemli roller üstlendi.
Tıp alanındaki hedeflerine ulaşan İhsan Doğramacı, daima aklında yer edinen bir mükemmeliyet merkezi hayalini gerçekleştirmek adına kâr amacı gütmeyen bir vakıf üniversitesi kurmanın yollarını aramaya başladı. Doğramacı, Amerika'daki eğitimi sırasında gözlemlediği Harvard, Yale ve Columbia üniversiteleri gibi bir üniversite kurmayı amaçlıyordu. Yine bir başka amacı kuracağı üniversitenin sadece Türkiye içinde kaliteli olması değil dünyanın en iyi on beş üniversitesi arasında gösterilmesini sağlamaktı. Üniversitesinin dünyanın dört bir yanından öğrenci çekmesini hedefliyordu. Fakat o günün anayasası özel bir üniversitenin kurulmasına izin vermiyordu.

İhsan Doğramacı, hayalindeki kâr amacı gütmeyen bir vakıf üniversitesi fikrini gerçeğe dönüştürmek için gerekli olan araziyi araştırmaya 1960'larda başlamıştır. Yaptığı araştırmalar sonucunda Ankara'nın güneybatı bölgesinin, düşündüğü üniversite fikri için uygun olduğuna karar verdi. Arazinin uygunluğundaki ana etken arazinin yeraltı sularının bol olmasıydı. Kararını verdikten sonra meslektaşlarıyla birlikte orada bulunan köylülerle görüşmüş, üniversite kurma niyetini onlara anlatmış, uzun süren pazarlıklar yapmış ve sonucunda araziyi satın almıştır.
Araziler satın alındıktan sonra sıra üniversiteye mali kaynak oluşturacak bir fabrika kurulmasına gelmişti. Bu fabrika günümüzdeki Tepe Şirketler Grubunun ilk mobilya fabrikasıydı. Fabrikanın kurulumu oldukça zorlu geçti. Çünkü fabrikanın makinelerinin yurt dışından gelmesi gerekiyordu fakat Türkiye'deki döviz kıtlığı, üretim tesislerinin kurulmasını imkânsız hâle getiriyordu. Buna karşın İhsan Doğramacı, yurt dışında bulunan döviz rezervlerini arkadaşlarının kullanımına açtı ve onları anlaşmaları yapmak üzere Almanya'ya yolladı. Yapılan pazarlıklarla makine alımları tamamlandı.
12 Eylül Darbesi gerçekleştikten sonra yeni anayasa hazırlıkları başlamıştı. İhsan Doğramacı, yetkilileri ikna ederek anayasada özel üniversite kurulmasını sağlayan madde değişikliklerinin yapılmasını sağladı. Bu konuda çalışmalar devam ederken üniversitenin müstakbel arazisi üzerinde çevre düzenlemesi yapılıyordu. İlk yapılan binalar Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi, lojmanlar ve mühendislik binası oldu. Gerekli olanaklar sağlanıp düzenlemeler yapıldıktan sonra 1984 yılında Bilkent Üniversitesi resmî olarak kuruldu ve ilk öğrencilerini 1986 yılında kabul ederek eğitime başladı.

Üniversite 1986 yılında 386 öğrencisi ile eğitim öğretime başlamıştır. İlk yıllarında her şey yolunda görünürken 1990 yılında, üniversite ilk mezunlarını verdiği dönemlerde Sosyaldemokrat Halkçı Parti, özel üniversiteye karşı çıkarak Anayasa Mahkemesine dava açtı. Dava sonucunda Anayasa Mahkemesi, Bilkent'in üniversite olarak değil bir yükseköğretim kurumu olarak anılmasına karar verdi. Bu, öğrenciler için büyük bir problem oluşturuyordu. Çünkü diplomalarında "üniversite" yazmaması iş bulmalarını zorlaştırabilecekti. Bunun üzerine İhsan Doğramacı, 1992'de politikadan tanıdıklarıyla temasa geçerek Türkiye Büyük Millet Meclisinden, kurduğu okulun bir üniversite olduğuna dair bir kararın çıkmasını sağladı.
Bilkent Üniversitesi, yasal konumunu resmî olarak almasından sonra fakülte ve bölüm sayısını arttırmıştır ve günümüzde 9 fakülte, 2 yüksekokul ve 3 meslek yüksekokulu ile eğitim faaliyetlerini sürdürmektedir. Üniversitenin Kuzey Amerika'daki, Uzak Doğu'daki ve Avrupa'daki 250'nin üzerindeki üniversiteyle öğrenci değişim programı anlaşması vardır. Yine yılda 500 civarında kuruluş, firma tanıtımı yapmak için üniversitede konferanslar düzenlemektedir. Üniversitenin kuruluşundan günümüze yetiştirdiği mezun sayısı 30.000'i aşmıştır. Times Higher Education'ın 2015 yılında yayınladığı 50 yaş altı en iyi üniversiteleri sıralamasında İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi 28. sırada yer almıştır.

Bilkent Üniversitesi her yıl yüz binlerce lise son sınıf öğrencisi ve mezununun Türkiye'de örgün eğitim içerisinde bulunan 94 devlet, 45 vakıf üniversitesine girebilmek adına girdiği Yükseköğretim Kurumları Sınavı sonuçlarına göre önlisans ve lisans düzeyinde öğrenci kabul etmektedir. Bu sınavın birincilerinin birçoğu eğitim yaşamlarını Bilkent Üniversitesinde sürdürmeye karar vermiştir. Bilkent Üniversitesi 2009 yılı kontenjanlarına göre önlisans düzeyinde 770, lisans düzeyinde ise 2917 olmak üzere toplam 3687 öğrenci alacağını ilan etmiştir.
Bilkent Üniversitesine giren herkes, üniversitenin öğretim dilinin İngilizce olmasından dolayı, üniversite hayatının ilk eğitim döneminin başında İngilizce yeterlilik sınavına girmek zorundadır. Üniversite tarafından yapılan İngilizcede yeterlilik sınavı PAE'den (Proficiency in Academic English) "C" ve üzeri not alanlar bölümlerine geçmeye hak kazanırken, sınavda geçersiz not alan öğrenciler İngilizce hazırlık programına alınırlar. Yine üniversite belirli koşulları sağlaması koşuluyla üniversite dışındaki TOEFL ve türevi sınavlardan alınan notlarla, öğrencilerin bölümlerine geçmesine olanak tanımaktadır.
Bilkent Üniversitesinin eğitim programlarından birine girebilmek için Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezinin yaptığı Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS)'ye katılmak, tercih formunda ilgili programı tercih etmek ve ÖSYM tarafından bu programa yerleştirilmek gerekir.
Güzel Sanatlar, Müzik veya Tiyatro bölümlerine yerleşebilmek için YKS'ye ek olarak Bilkent Üniversitesince yapılan yetenek sınavlarına girmek gereklidir. ÖSYM tarafından başka bir eğitim programına yerleştirilmiş olmak, Bilkent Üniversitesinin yetenek sınavlarına girmeye engel değildir. Bu programlara kabul edilecek öğrenciler YKS puanlarına, yetenek sınavlarının sonuçlarına ve bölüm kontenjanlarına göre belirlenir.
Lisansüstü düzeyinde öğrenci kabulünde aranan bazı genel koşullar olmasına rağmen fakülte ve bölüm bazında değişiklik gösterebilmektedir. Bununla birlikte lisansüstü düzeyde öğrenci alım işleriyle, üniversite bünyesinde bulunan enstitüler ilgilenir.

2011 yılında, üniversitede eğitime başlayan yaklaşık 2.400 lisans öğrencisinin %65'i tam veya yarı bursludur. Bu 2.400 öğrenciyle beraber Bilkent'te 905 tanesi yüksek lisans, 539 tanesi doktora düzeyinde olmak üzere 344 tanesini yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin oluşturduğu toplam 13.100 öğrenci öğrenim görmektedir. Sahip olduğu öğrenci sayısı bakımından; vakıf üniversiteleri arasında Yeditepe Üniversitesinin ardından 2. sırada bulunmaktadır. Üniversitede erkek/kadın öğrenci oranı ön lisans düzeyinde 1.10, lisans düzeyinde 1.19, yüksek lisans düzeyinde 1.00 ve doktora düzeyinde 1.35 civarıdır.
ÖSYS verilerine göre Bilkent Üniversitesini 2005 yılında ilk 500 içinden sayısal alanında 93, sözel alanında 80, eşit ağırlık alanında 86 kişi tercih etmiştir. 2006 yılında değişen ÖSS sistemiyle yapılan sınav sonucunda ilk 100 içinden 54, ilk 500 içinden 148; 2007 yılında ilk 100 içinden 54, ilk 500 içinden 150; 2008 yılında ilk 100 içinden 49, ilk 500 içinden 120 ve 2009 yılında ilk 500 içinden 123 öğrenci Bilkentli olmayı tercih etmiştir. Üniversiteyi tercih eden öğrenciler ÖSS başarılarına göre çeşitli burs olanakları ile ödüllendirilir.
Bilkent Üniversitesinde 9 fakülte, 3 meslek yüksekokulu ve 2 yüksekokula yayılmış 38 lisans, 27 lisans üstü programının bulunmasıyla birlikte her yıl verilen ders sayısı 2.000'i aşmaktadır. Üniversitede not sistemi harf sistemine göre işlemektedir.
Öğrencilerin mezuniyet sonrasındaki kariyer planlamalarına yardımcı olmaları adına, üniversite bünyesinde Kariyer Yönlendirme ve İşe Yerleştirme Merkezi (KAYİYEM) 1988 yılında faaliyete geçmiştir. Bir üniversite bünyesinde bu amaçla kurulan ilk birim olan Kayiyem yıl içinde Türkiye çapındaki şirketlerin üniversitede iş olanakları hakkında toplantılar düzenlemesine yardımcı olmakta ve üniversite öğrencileri ile sektör arasında bi

Bingöl Üniversitesi, 2007 yılında Bingöl'de kurulan bir devlet üniversitesidir. 29 Mayıs 2007 tarihinde kuruldu. Üniversite bünyesinde 10 fakülte, 1 yüksekokul, 5 enstitü, 6 meslek yüksekokulu, 24 araştırma ve uygulama merkezi bulunmaktadır.
Bingöl Üniversitesi, kuruluşundan itibaren büyük işler başarmış olup, Web of Science veritabanı verileri sonucunda 2019 yılında öğretim üyesi başına düşen yayın sayısı bakımından, Türkiye'deki 108 devlet üniversitesinin performansı sıralamasında 6. ve Doğu Anadolu Bölgesinde yer alan 15 üniversite arasında ise 1. sırada yer aldı. Üniversite; 2018 yılında Üniversite Araştırmaları Laboratuvarı (ÜniAr) tarafından yapılan sıralamada 108 devlet üniversitesi arasında 41. sırada yer almıştır. Bingöl Üniversitesi, 
AD Bilimsel İndeksi tarafından yapılan ('2022 Versiyon 1') araştırmanın sonuçlarına göre 125 devlet üniversitesi sıralamasında 16'ncı sırada yer aldı. Bingöl Üniversitesi, 2022-2023 URAP Araştırma Laboratuvarı sonuçlarına göre Türkiye'de 209 üniversite arasında 59. sırada yer almıştır.

Bingöl Üniversitesi, 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 29 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir. Üniversitenin kurulması ile daha önce ilde bulunan Fırat Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren yükseköğretim kurumları Bingöl Üniversitesine bağlamıştır.

Üniversitenin akademik birimleri aşağıdaki gibidir:

Coğrafya
Aktüerya Bilimleri
Doğu Dilleri Ve Edebiyatı
Moleküler Biyoloji Ve Genetik Bölümü
Psikoloji
İstatistik Bölümü
Felsefe
Fizik
Sosyal Hizmet
Kimya
Matematik
Sosyoloji
Tarih
Arap Dili ve Edebiyatı
Türk Dili ve Edebiyatı
Kürt Dili ve Edebiyatı
İngiliz Dili ve Edebiyatı
Zaza Dili ve Edebiyatı
İngilizce Mütercim ve Tercümanlık

İktisat
İşletme
Kamu Yönetimi

Felsefe ve Din Bilimleri
Islam Tarihi Ve Sanatları
Temel İslam Bilimleri
Yabancı Dil Hazırlık (Arapça)

Bahçe Bitkileri
Bitki Koruma Bölümü
Biyosistem Mühendisliği
Su Ürünleri
Tarım Ekonomisi
Tarımsal Biyoteknoloji
Tarla Bitkileri
Zootekni
Peyzaj Mimarlığı
Süt Teknolojisi
Tarımsal Biyoteknoloji

Bilgisayar Mühendisliği
Elektrik - Elektronik Mühendisliği Bölümü
Gıda Mühendisliği
Inşaat Mühendisliği Bölümü
Makine Mühendisliği Bölümü
Mimarlık Bölümü

Beslenme Diyetetik Bölümü
Çocuk Gelişimi Bölümü
Ebelik Bölümü
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü
Hemşirelik Bölümü
İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü
Sağlık Kurumları Yöneticiliği Bölümü

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Yaşayan Diller Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Kıraat İlmi Enstitüsü

Arapça
İngilizce

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Meslek Yüksekokulu
Genç Meslek Yüksekokulu
Solhan Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Enformatik Bölümü
Araştırma Merkezleri
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi
Türk Dili Bölümü

Arıcılık Araştırmaları Geliştirme ve Uygulama Merkezi
Arı ve Doğal Ürünler AR-GE ve ÜR-GE Uyg. ve Arş. Merkezi
Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi
Bingöl Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Biyoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi
Çocuk Araştırma ve Rehberlik Uygulama Merkezi
Deneysel Araştırmalar Merkezi
Dil Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Diş Hekimliği Uygulama Ve Araştırma Merkezi
Enerji, Çevre ve Doğal Afet Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu
Kadın ve Aile Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kariyer Planlama Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kıraat İlmi Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Merkezi Laboratuvar Uygulama ve Araştırma Merkezi
Proje Koordinasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sosyal ve Ekonomik Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi
Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Tarımsal Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türk-Patent Bilgi Doküman Birimi
Zaza Dili ve Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi

Gıyasettin Baydaş
Abdurrahman Gül (vekil)
İbrahim Çapak 
Erdal Çelik

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmi web sayfası  27 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Facebook Sayfası
Üniversite Resim Galerisi 18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Twitter Sayfası 21 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Instagram Sayfası
Resmi YouTube kanalı 21 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biruni Üniversitesi, (İngilizce:Biruni University), 2014 yılında Dünya Eğitim Vakfı tarafından İstanbul'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. Üniversite ismini bilim insanı Biruni'den almaktadır. Eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir.
İstanbul'un merkezi bölgelerine toplu taşıma araçları olan metrobüs, tramvay, marmaray ve otobüs ile kolayca erişilebilen, şehrin önde gelen devlet yurtlarının yanı sıra Biruni Kız/Erkek Öğrenci Yurdu'na yalnızca on dakikalık bir yürüyüş mesafesinde yer almaktadır.
Biruni Teknopark adında teknoparka sahip olan üniversite, 1000 şirketi bünyesinde barındırmaktadır.
Ana kampüs içerisinde yer alan Biruni Diş Hastanesi, birçok disiplinde hizmet vermektedir.
İstanbul'un Küçükçekmece ilçesinde, Sefaköy metrobüs durağına üç dakika yürüme mesafesinde konumlanmış olan Biruni Üniversite Hastanesi ise, 80.000 metrekare kapalı alana sahiptir. Cerrahi ve dahili branşlarda uzman akademik hekim kadrosu, son teknoloji medikal donanımlar ve hasta odaklı hizmet anlayışı ile dikkat çeken Biruni Üniversite Hastanesi, sağlık hizmetlerini sunmaktadır.

Üniversite bünyesinde 7 fakülte, 1 bölüm, 1 enstitü ve 1 MYO bulunmaktadır.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

MYO

Yabancı diller bölümü

Üniversite bünyesinde 8 bilim topluluğu, 23 mesleki topluluk ve 36 sosyal topluluk bulunmaktadır.

Beyin Araştırma Topluluğu
Bilim ve Araştırma Topluluğu
Biruni Etnobotanik Topluluğu
Biruni Nadir Hastalıklar Topluluğu
Biruni Sağlık Topluluğu
Gerontoloji Topluluğu
İklim ve Enerji Topluluğu
Kızılay Topluluğu

Arama Kurtarma ve Doğa Sporları Topluluğu
Birebe (Biruni Ebelik) Topluluğu
Biruni PDR Topluluğu
BIRUPSA
Developer Students Clup Biruni
Ergoterapi Topluluğu
İş ve Uğraşı Terapisi Topluluğu
Mühendislik ve İnavasyon Topluluğu
Sağlık Yönetimi Topluluğu
Sosyal Hizmet Topluluğu
Yazılım – Blockchain Topluluğu
Beslenme ve Diyetetik Topluluğu
Biruni Odyoloji Topluluğu
Biruni ELT Topluluğu
BUDSA – Biruni University Dental Students' Association
Çocuk Gelişimi Topluluğu
Dil ve Konuşma Terapisi Topluluğu
Biruni FTR Topluluğu
Matematik Topluluğu
Moleküler Biyoloji ve Genetik Topluluğu
Okul Öncesi Topluluğu
Tıp Öğrencileri Birliği Topluluğu
Sanat ve Tasarım Topluluğu

Biruni Kültür Topluluğu
Buz Sporları Topluluğu
Doğa Aktiviteleri Topluluğu
Biruni Genç İyilik Topluluğu
Dans Topluluğu
Dövüş Sanatları Topluluğu
Elimizde Sağlık Hemşirelik
Engelsiz Biruni Topluluğu
ERASMUS Topluluğu
Biruni Uni GFB
E-Spor Topluluğu
Fotoğrafçılık Topluluğu
Genç Hareket Topluluğu
Güreş ve Judo Topluluğu
Hayvan Hakları Topluluğu
Kalite Topluluğu
Kadın Araştırmaları Topluluğu
Kamp ve Gezi Topluluğu
Lösev Topluluğu
Müzik Topluluğu
Münazara Topluluğu
Ombudsmanlık Topluluğu
Okçuluk Topluluğu
Yelken Topluluğu
Plan Biruni
Renkli Umutlar Topluluğu
Sinerji Topluluğu
Rekreasyon Topluluğu
Trabzonspor Topluluğu
Türk Dünyası Topluluğu
Tiyatro Topluluğu
Uni BJK Topluluğu
UltrAslan UNI Biruni Topluluğu
Uluslararası Sağlık Elçileri Topluluğu
Usturlab ‘'Aklın Pusulası Topluluğu
Yeniler Topluluğu

Biruni Üniversitesi Resmî Sitesi 9 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biruni Üniversitesi Resmî Twitter Adresi 6 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Biruni Üniversitesi Resmî Facebook Sayfası 15 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Biruni Üniversitesi Resmî YouTube Sayfası 8 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biruni Üniversitesi Resmî Instagram Sayfası 8 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bitlis Eren Üniversitesi, 2007 yılında Bitlis'te kurulan bir devlet üniversitesidir. 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la kurulan ve 28 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir. Bitlis ilinde bulunmaktadır. Kampüs yapımı 2009 yılı Haziran ayında başlamıştır. Bünyesinde kurulu 3 fakülte (Fen Edebiyat Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Mühendislik Fakültesi) 3 yüksekokul (Sağlık Yüksek Okulu, Kanık Turizm Otelcilik Yüksekokulu ve Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu) ve 7 meslek yüksekokulu bulunmaktadır. Üniversitenin mimarisini Turgut Toydemir üstlenmiştir. Eylül 2023'te YÖK tarafından Turizm İhtisas Üniversitesi unvanı verilmiştir.
Şubat 2021'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversite rektörü olarak Prof. Dr. Necmettin Elmastaş atandı. Nisan 2025'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ikince defa üniversite rektörü olarak Prof. Dr. Necmettin Elmastaş atandı.

Fen-Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik - Mimarlık Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Kanık Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu
Sağlık Yüksekokulu

Adilcevaz Meslek Yüksekokulu
Ahlat Meslek Yüksekokulu
Hizan Meslek Yüksekokulu
Güroymak  Meslek Yüksekokulu
Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Tatvan Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Enformatik Bölümü
Güzel Sanatlar Bölümü
Türk Dili Bölümü
Yabancı Diller Bölümü

Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi
Bitlis ve Çevresi İlmi Şahsiyetleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bitlis ve Çevresi Vakıf Müesseseleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kadın ve Genç Girişimcileri Destekleme Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezi
Selçuklu Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Turizm Uygulama ve Araştırma Merkez

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmî site

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (BAİBÜ), 1992 yılında Bolu'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 3 Temmuz 1992'de 3837 sayılı Kanun ile kurulmuş ilk vakıf destekli devlet üniversitesidir. Üniversite Bolu'nun hayırsever iş insanı İzzet Baysal tarafından kurulan İzzet Baysal Vakfı tarafından desteklenmektedir.
Üniversitede 1500'e yakın öğretim elemanı, 900 civarında yönetim elemanı görev yapmaktadır. 4 enstitü, 16 fakülte, 2 yüksekokul, 8 meslek yüksekokuluna sahip olan Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesinde 30.000 civarında öğrenci eğitim görmektedir. Üniversitenin merkez kampüsü Bolu'ya 13 kilometre uzaklıktaki Gölköy Kampüsü'dür. Bunun dışında Gerede, Mengen ve Mudurnu'da da faaliyet gösterilmektedir.

Prof. Dr. Kemal Güçlüol (Kurucu Rektör) (1992–1997)
Prof. Dr. Nihat Bilgen (1998–2002)
Prof. Dr. Yaşar Akbıyık (2002–2006)
Prof. Dr. Atilla Kılıç (2006–2010)
Prof. Dr. Hayri Coşkun (2010–2017)
Prof. Dr. Mustafa Alişarlı (2017–2025)
Prof. Dr. Faruk Yiğit (2025–günümüz)

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
Eğitim Bilimleri Enstitüsü (Kapatıldı)
Fen Bilimleri Enstitüsü (Kapatıldı)
Sağlık Bilimleri Enstitüsü (Kapatıldı)
Sosyal Bilimler Enstitüsü (Kapatıldı)

Diş Hekimliği Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen - Edebiyat Fakültesi
Gerede Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Tıp Fakültesi
Turizm Fakültesi
Ziraat ve Doğa Bilimleri Fakültesi (2020 Yılından İtibaren Ziraat Fakültesi)

Yabancı Diller Yüksekokulu

Bolu Meslek Yüksekokulu
Bolu Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Gerede Meslek Yüksekokulu
Mehmet Tanrıkulu Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Mengen Meslek Yüksekokulu
Mudurnu Süreyya Astarcı Meslek Yüksekokulu
Seben İzzet Baysal Meslek Yüksekokulu
Yeniçağa Yaşar Çelik Meslek Yüksekokulu
Diğer

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Spor Salonu

Resmî site

Bursa Orhangazi Üniversitesi, Bursa'da 2011 yılında meclise sunulan Tasarıyla Bursa'da Uludağ Kültür ve Eğitim Vakfı tarafından Bursa Orhangazi Üniversitesi adıyla kurulan, Bursa'nın ilk ve tek vakıf üniversitesi idi.
4 Haziran 2016'da Üniversite'nin bağlı olduğu Uludağ Kültür ve Eğitim Vakfı yönetimine kayyım atanmıştır.
23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle kapatılmıştır.

Mühendislik Fakültesi
Elektrik - Elektronik Mühendisliği
Elektrik - Elektronik Mühendisliği (İngilizce)
Makine Mühendisliği
Makine Mühendisliği (İngilizce)
İnşaat Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği (İngilizce)
Bilgisayar Mühendisliği (İngilizce)
Endüstri Mühendisliği (İngilizce)
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İşletme
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Uluslararası Ticaret (İngilizce)
Bankacılık Ve Finans (İngilizce)
İşletme (İngilizce)
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Mimarlık
İç Mimarlık Ve Çevre Tasarımı (İngilizce)

Fen Bilimleri Enstitüsü
Elektrik Elektronik Tezli Yüksek Lisans
Sosyal Bilimler Enstitüsü
İşletme Anabilim Dalı Tezsiz YL [MBA]
İşletme Tezli Yüksek Lisans
İşletme Ana Bilim Dalı (DR)

Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü
Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü
Akademik Değerlendirme ve Kalite Komisyonu Başkanlığı
Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu Başkanlığı
İç Denetim BirimiEtik Kurulu Başkanlığı
Uygulama ve Araştırma Merkezleri
BOSEM (Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi)
Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Üniversite - Kamu - Sanayi - İş Dünyası İşbirliği Ofisi
Proje Yönetim Ofisi
Kariyer Planlama Ofisi
Girişimcilik Ofisi
BOYEMER (Yenilenebilir Enerji Uygulama ve Araştırma Merkezi)

Bursa Orhangazi Üniversitesi, 15 Temmuz 2016'da gerçekleştirilen askerî darbe girişimi sonrasında kararlaştırılan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname doğrultusunda, "milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen" kurumlar arasında yer aldığı gerekçesiyle kapatıldı. Öğrencilerinin Bursa Teknik Üniversitesi'ne yerleştirilmesine karar verildi.

Resmî site

Canik Başarı Üniversitesi, Canik'te faaliyet göstermiş vakıf üniversitesi. Başarı Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı ile Tanrıverdi Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı güç birliği yaparak 10 Haziran 2009 tarihinde Canik Başarı Üniversitesi'nin kuruluş çalışmalarına başlamışlardır. Üniversite 2012 - 2013 akademik eğitim-öğretime başladı. 23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle üniversite kapatılmıştır.

Eğitim Fakültesi
Fen - Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Enformatik Bölümü
Yabancı Diller Yüksekokulu

Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Medeniyetler İttifakı Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bal Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çocuk Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi

Canik Başarı Üniversitesi, 15 Temmuz 2016'da gerçekleştirilen askerî darbe girişimi sonrasında kararlaştırılan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname doğrultusunda, "milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen" kurumlar arasında yer aldığı gerekçesiyle kapatıldı. Öğrencilerinin Ondokuz Mayıs Üniversitesi'ne yerleştirilmesine karar verildi.
Yerine 18 Mayıs 2018 tarihinde Samsun Üniversitesi kurulmuştur.

Canik Başarı Üniversitesi Resmi İnternet Sitesi
Başarı Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı Resmi İnternet Sitesi

Demiroğlu Bilim Üniversitesi, 28 Mart 2006 tarihli ve 26122 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5475 sayılı kanun ile Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu Türk Kardiyoloji Vakfı tarafından kurulmuş bir vakıf üniversitesidir.

Üniversitenin akademik birimleri ve bölümleri tıp ve sağlık ağırlıklıdır.

Tıp Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Florence Nightingale Hastanesi Hemşirelik Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Eğitim Araştırma Hastanesi
İstanbul Florence Nightingale Hastanesi

Down Sendromu Uygulama ve Araştırma Merkezi
Spina Bifida Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kanser Uygulama ve Araştırma Merkezi
Adli Bilimler Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Organ, Doku ve Hücre Nakli Uygulama ve Araştırma Merkezi

Hibrit Tıbbi Simülasyon Merkezi, 1 Nisan 2015 tarihinden itibaren eğitim-öğretim faaliyetlerine başlamıştır. 

Cerrahi Uygulamalar - Ameliyathane (Sanal Laparoskopi ve Arthroskopi)
Erişkin İleri Yaşam Desteği ve Hava Yolu Eğitimi
Pediatrik İleri Yaşam Desteği ve Hava Yolu Eğitimi
Kadın Hastalıkları ve Doğum
Poliklinik
Triyaj - Acil Tıp Kliniği
Hemşirelik Uygulamaları
Anatomage

Resmî site

Deniz Ülke Kaynak (d. 21 Ocak 1965, İstanbul), Türk akademisyen.
Oxford Üniversitesi Harris Manchester College CRIC (Çatışma Çözümü Merkezi) kıdemli üyesidir.Üsküdar Üniversitesi'nde Rektör Danışmanı/İTBF - Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesidir.

TED Ankara Koleji'nin ardından 1986'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitiren Kaynak, aynı yıl İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde lisansüstü eğitimine başlamış ve 1987 yılında uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi alanının duayenlerinden Prof. Dr. Esat Çam'ın asistanı olarak akademik hayata girmiştir. 1993 yılında doktor, 1998 yılında doçent unvanlarını alan Kaynak İskoçya St. Andrews Üniversitesi'nde Uluslararası Güvenlik Okulunu bitirerek terör ve güvenlik konularında uzmanlaşmıştır. 2002 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde göreve başlayan Kaynak, 2003 yılında aynı üniversitede uluslararası ilişkiler alanında profesör unvanı almıştır.
2002-2004 yılları arasında International Studies Association / CISS Başkan Yardımcılığı, 2002-2006 yılları arasında da İstanbul Bilgi Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü, 2006-2007 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2007-2010 yılları arasında da Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü olarak görev yaptı. Harp Akademileri, Hava Harp Okulu, Uluslararası Askeri Görev Gücü Komutanlıkları ve NATO konferanslarında dersler verdi. 2016-2017 yılları arasında Oxford Üniversitesi St. Antony's College'de misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2018-2022 yılları arasında ise Üsküdar Üniversitesi'nde Rektör Danışmanı, İTBF Dekanı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Başkanı / Politik Psikoloji Merkezi Kurucu Müdürü olarak görev yapmıştır. Halen Oxford Üniversitesi Harris Manchester College CRIC (Çatışma Çözümü Merkezi) kıdemli üyesi olarak ve Üsküdar Üniversitesi'nde Rektör Danışmanı/İTBF - Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Yayınlanmış çok sayıda ulusal ve uluslararası makalesi ve on üç kitabı bulunmakla birlikte aynı zamanda Albert Einstein tarafından kurulan Dünya Sanat ve Bilimler Akademisi'ne seçilen ilk seçilen iki Türk akademisyenden birisidir.
Nobel Barış Ödülü adayı ve politik psikoloji biliminin kurucularından psikanalist Vamık Volkan ve IRA'ya silah bıraktırmasıyla tanınan Kuzey İrlanda Parlamentosu'nun ilk sözcüsü ve Liberal Enternasyonal eski başkanı ve halen Birleşik Krallık Lordlar Kamarası üyesi psikoterapist Lord Alderdice ile birlikte International Dialogue Initiative çalışma grubu ile çalışmakta ve söz konusu çalışma grubunda konunun uzmanları ile dünyadaki sorunlu alanlarda terörizm ve iç çatışmaların yarattığı olumsuz psikolojik etkilerin bertaraf edilmesi amaçlı çalışmalar yürütmektedir. Eski akademisyen ve Millî İstihbarat Teşkilatı yöneticisi Prof. Dr. Mahir Kaynak'ın kızıdır. Lütfi Arıboğan ile 2023 yılında boşanmıştır. İki çocuk annesidir.

Mekana Dair Psikopolitik Okumalar, 2024
Travmadan Zafere - Türk Ulusal Kimliğinin Psikopolitik Hikâyesi, 2023
Pandeminin Psikopolitiği, İnkılap Kitabevi, 2021
Travmaların Gölgesinde Politik Psikoloji, İnkılap Kitabevi, 2020
The Wall, İnkılap, 2019
Duvar, İnkılap Kitabevi, 2017
Büyük Resmi Görmek, İstanbul, Timaş Yayınları, 2013
Geleceğin Haritası, İstanbul, Profil Yayınları, 2008
Uluslararası İlişkiler Düşüncesi, İstanbul, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, 2007 (Genişletilmiş yeni basım)
Dil İnsanı Konuşur, İstanbul, TOÇEV yayınları, 2006
Tarihin Sonundan Barışın Sonuna, İstanbul, Timaş Yayıncılık, 2003; Yeni basım Nefretten Teröre, Ankara, Ümit Yayıncılık, 2004
Çin'in Gölgesinde Uzakdoğu Asya (editör), İstanbul, Bağlam Yayınları, 2001
Kabileden Küreselleşmeye, İstanbul, Sarmal Yayınları, 1998, 2. baskı, Mavi Ada Yayıncılık, 2000
Globalleşme Senaryosunun Aktörleri, İstanbul, Der Yayınları, 1996
Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, (edt.) Faruk Sönmezoğlu, ortak yazar; Deniz Ülke Arıboğan, Beril Dedeoğlu, Gülden Ayman, İstanbul, Cem Yayınevi, 1993, İstanbul, Der Yayınları, 2. baskı 1996, 3. baskı 2000

Deniz Ülke Arıboğan'ın Resmi Web Sitesi19 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Fight terrorism, not terrorists:" an interview with Deniz Ülke Arıboğan

Dicle Üniversitesi, 1973 yılında Diyarbakır'da kurulan bir devlet üniversitesidir.

20 Aralık 1960 tarihinde ilk toplantısını yaparak kurulan Diyarbakır Ziya Gökalp Üniversitesini Gerçekleştirme Derneğinin girişimleri ile temelleri atılan Dicle Üniversitesinin köklerini; 1966 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde öğrenime açılan Diyarbakır Tıp Fakültesi oluşturmuştur. 1969 yılında öğrencilerini Diyarbakır'a naklederek Ankara Üniversitesine bağlı bir fakülte olarak faaliyetini sürdürmüş ve 1973 yılında Fen Bilimleri Fakültesinin de açılması ile Diyarbakır Üniversitesi fiilen kurulmuştur. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra 1982 tarihinde çıkartılan 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca Diyarbakır Üniversitesi'nin adı Dicle Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.
Bugün Dicle Üniversitesi bünyesinde; 15 Fakülte, 12 Meslek Yüksekokulu, 4 Yüksekokul, 1 Konservatuvar, 4 Enstitü, 30 Uygulama ve Araştırma Merkezi, Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Onkoloji Hastanesi, Çocuk Hastanesi, Yanık Merkezi, Ortadoğu'nun en büyük Kalp Hastanesi, tüm Türkiye'ye örnek olan ve ilk kez hastane binasından bağımsız inşa edilen Acil Travmatoloji Kompleksi yer almaktadır.
Üniversitenin iştiraki olarak Dicle Teknoloji Geliştirme Bölgesinde yer alan Dicle Teknokent A.Ş. ve Teknoloji Transfer Ofisi de üniversite yerleşkesinde bulunmaktadır.

Üniversitenin Sosyal Tesisleri olarak Kapalı ve Açık Havuzları, Piknik Alanları, Fitness Salonu, Havuzbaşı Restoranı ve Konuk Evleri bulunmaktadır. Öğrenci Toplulukları başta olmak üzere üniversite birimleri aktif olarak faaliyetlerde bulunmaktadırlar. 11 Mart 2020 tarihi itibarıyla aktif 89 Öğrenci Topluluğu bulunmaktadır.

Üniversite bünyesindeki profesyonel Tiyatro Toplulukları sık sık Tiyatro gösterimleri sergilemekte ve ulusal turnelere katılmaktadırlar. Doğaçlama ve Profesyonel oyuncu yetiştirme programları uygulanmaktadır.

Dicle Üniversitesi öğrencilerinin en fazla rağbet ettiği etkinliklerden biri olan halk oyunları alanından her yıl şenlikler yapılmaktadır. Ayrıca bu etkinliğe katılan öğrenciler her yıl yapılan üniversiteler arası yarışmalara katılmaktadır.

Üniversiteye bağlı olarak öğrenci ve personelden oluşan Türk Sanat Müziği Korosu ve Türk Halk Müziği Korosu her yıl çeşitli tarihlerde yerleşkede yapılan etkinliklerde konserler vermektedir.

Öğrencilerin hazırladıkları resim, seramik ve fotoğraf çalışmaları çeşitli tarihlerde Dağkapı Güzel Sanatlar Galerisi'nde, yerleşke noktalarında ve kapalı alanlarda sergilenmektedir.

Dicle Üniversite bünyesindeki eğitim birimlerinin katılımı sağlanarak futbol, basketbol ve voleybol başlıca olmak üzere çeşitli spor karşılaşmaları düzenlenmektedir. Bu alanlarda çeşitli turnuvalar da yapılmaktadır. Ayrıca güreş, judo, masa tenisi, kros, atletizm dallarında ekipler oluşturulmuş ve Üniversiteler arası yarışmalara katılmaları sağlanmış olup çeşitli tarihlerde bu dallarda Dicle Üniversitesi takımları dereceye girmiştir.

Atatürk Sağlık Bilimleri Fakültesi 
Beslenme ve diyetetik 
Hemşirelik

Ağız-Diş-Çene Hastalıkları ve Cerrahisi
Endodonti
Konservatif Diş Tedavisi
Oral Diagnoz ve Radyoloji
Pedodonti
Periodontoloji
Protetik Diş Tedavisi
Ortodonti

Eczacılık Meslek Bilimleri
Eczacılık Teknolojisi
Temel Eczacılık Bilimleri

Felsefe
Sosyoloji
Psikoloji
Tarih
Doğu Dilleri ve Arap Dili
Arkeoloji
Türk Dili ve Edebiyatı
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları
Kürt Dili ve Edebiyatı
İngiliz Dili ve Edebiyatı

Kimya
Fizik
Matematik
Biyoloji
Moleküler Biyoloji ve Genetik
İstatistik

Kamu Hukuku
Özel Hukuk

Temel İslam Bilimleri
Felsefe ve Din Bilimleri
İslam Sanatları ve Tarihi
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği

İktisat
İşletme
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Sağlık Yönetimi
Sosyal Hizmet

Halkla İlişkiler ve Tanıtım
Gazetecilik
Radyo Televizyon ve Sinema

Mimarlık
İç Mimarlık

Bilgisayar Mühendisliği
Elektrik Elektronik Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Maden Mühendisliği
Makina Mühendisliği

Temel Tıp
Dahili Tıp
Cerrahi Tıp

Temel Bilimler
Klinik Öncesi Bilimler
Klinik Bilimler
Gıda Hijyeni ve Teknolojisi
Zootekni ve Hayvan Besleme

Bahçe Bitkileri
Bitki Koruma
Tarım Ekonomisi
Tarım Makinaları
Tarımsal Yapılar ve Sulama
Tarla Bitkiler
Toprak Bilimi ve Bitki Besleme
Zootekni

Eğitim Bilimleri
Yabancı Diller Eğitimi
Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi
Temel Eğitim
Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi
Güzel Sanatlar Eğitimi
Beden Eğitimi ve Spor
Özel Eğitim

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Enstitüsü
Eğitim Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Devlet Konservatuvarı
Ses Eğitimi
Türk Müziği
Türk Halk Oyunları
Beden Eğitimi Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Atatürk Sağlık Bilimleri Meslek Yüksekokulu
Bismil Meslek Yüksekokulu
Çermik Meslek Yüksekokulu
Çüngüş Meslek Yüksekokulu
Ergani Meslek Yüksekokulu
Silvan Meslek Yüksekokulu
Adalet Meslek Yüksekokulu
Diyarbakır Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu
Diyarbakır Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu
Diyarbakır Tarım Meslek Yüksek Okulu

Dicle Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 19 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Asbest ve Mezotelyoma Uygulama ve Araştırma Merkezi
Siyasal Araştırmalar Merkezi
Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Engelliler Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Merkezi
Atatürk İlkeleri İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sosyal Araştırmalar Merkezi
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
GAP Uygulama ve Araştırma Merkezi
Güneş Enerjisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Karaciğer Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Psikolojik ve Sosyal Danışma Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sağlık Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezi (DUSAM)
Yabancı Diller Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Doğal Afetler Araştırma ve İnceleme Merkezi

Resmî site

Dora Özsoy (d. 25 Eylül 1993; İstanbul), Türk YouTuber, Yazılım Mühendisi, e-Spor sunucusu, video oyunu geliştiricisi ve Stratera YouTube kanalının sahibidir.

Dora Özsoy, 1993 yılında İstanbul, Türkiye'de doğmuştur. Kartal Anadolu Lisesi'nde okuduktan sonra Bahçeşehir Üniversitesi Yazılım Mühendisliğinden mezun olmuştur. 2014 yılında Stratera kanalını kurarak içerik üretmeye başladı. Çeşitli organizasyonlarda e-Spor sunuculuğu yapmasıyla beraber, Riot Games'in düzenlediği Şampiyonluk Ligi'nde analiz masasında moderatör olarak yer almaktadır. League of Legends oyununun hikâyesini ve Runeterra isimli evrenini anlatmasıyla tanınan Dora, 2018 yılında evrenin yenilenen haritasının ilk fiziksel parçalarından birine sahip olmak için Riot Games tarafından seçilmiş, Legends of Runeterra'da Lejyon İhtiyat Birliği isimli kartı seslendirmiştir.
2017 yılında kendi oyun stüdyosu olan Stratera Games'i kurdu ve 2019 yılında ilk mobil oyunu olan Viral Firar'ı yayınlamıştır. Stratera Games daha sonra 2020 yılında Wordmoji isimli yeni bulmaca oyununu, 2021 yılında da Blokk Defense isimli kule savunma oyununu çıkarmıştır. 7 Ocak 2022 tarihinde Meow Express adlı macera ve basit eğlence türüne ait olan oyununu Steam üzerinden çıkarmıştır. 21 Haziran 2022 tarihinde Havsala: Into the Soul Palace adlı oyununu Steam üzerinden çıkarmıştır. 23 Ağustos 2022 tarihinde Lighthouse Keeper  adlı oyunu Steam üzerinden çıkarmıştır. 28 Şubat 2023 tarihinde Verlet Ascend (Sagewind Studios tarafından geliştirilen oyun)  adlı oyunu yayıncı konumunda Steam üzerinden çıkarmıştır. 2018 yılında yayına giren, dünyanın ilk e-Spor filmi olan İyi Oyun'da danışman ve oyuncu olarak yer aldı. Canlı yayınlarını Facebook'a özel tutmak için 2019'da Facebook Gaming ile yaptığı anlaşma 2020 yılında Nonolive isimli başka bir canlı yayın sitesiyle anlaşması üzerine sonlandı.

Doğuş Üniversitesi, 1995'te kurulan Doğuş Eğitim Vakfı'nın çalışmaları ile Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 09 Temmuz 1997 tarih ve 4281 Sayılı Kanun ile İstanbul'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir.

Doğuş Üniversitesi; 1995'te kurulan Doğuş Eğitim Vakfı tarafından, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 09 Temmuz 1997 tarih ve 4281 Sayılı Kanun ile açılan, kamu tüzel kişiliğine haiz bir vakıf üniversitesidir.
2006 yılında öğretim üyesi başına düşen yayın sayısına göre Doğuş Üniversitesi, Türkiye'de 27. sırada yer almıştır. Doğuş Üniversitesi; 5 fakültede 34 lisans programı, sağlık bilimleri yüksekokulunda 1 lisans programı, meslek yüksekokulunda 36 ön lisans programı, 21 yüksek lisans ve 3 doktora programı ile yükseköğretimin her kademesinde yer almaktadır. 2001 yılında, yaşam boyu eğitim anlayışıyla Sürekli Eğitim Merkezi kurulmuştur.
Web Of Science verileri ve URAP raporları, Doğuş Üniversitesi'nin dünyanın en iyi ilk 2 bin üniversitesi arasında yer aldığını, İstanbul'un ise en iyi ilk 3 vakıf üniversitesi (tıp fakültesiz) arasında bulunduğu göstermektedir. Üniversite YKS ve özel yetenek sınavları ile öğrenci kabul etmektedir. 2020 yılında The One Awards ödülleri kapsamında Doğuş Üniversitesi Türkiye'nin en iyi ilk üç üniversitesinden biri olmuştur. Yayınladığı makaleler ve bilimsel çalışmalar ile Silikon Vadisine pek çok öğrenci yollamış, NATO sponsorluğunda Savunma Sanayi alanında Sudaki Uçucu Organik Bileşikleri hakkında önemli çalışmalar yapmıştır. Erasmus ve Farabi programlarının tam üyesi olup 3 kıtada 100'den fazla kurum ile öğrenci değiştirme anlaşması bulunmaktadır. Üniversitenin 17000 civarında mezunu bulunmaktadır. Çift Anadal ve Yan Dal imkanları mevcuttur.

Bankacılık ve Finans (Türkçe)
Bilgisayar ve Enformasyon Bilimleri (Türkçe)
Cerrahi Hastalıklar Hemşireliği (Türkçe)
Elektrik-Elektronik Mühendisliği (Türkçe)
Finansal İktisat (Türkçe)
Grafik Tasarımı (Türkçe)
Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Türkçe)
İletişim Bilimleri (Türkçe)
İnsan Kaynakları Yönetimi (Türkçe)
İnşaat Mühendisliği (Türkçe)
İşletme (Türkçe-İngilizce)
Kamu Hukuku (Türkçe)
Küresel İlişkiler ve Avrupa Birliği (Türkçe)
Makine Mühendisliği (Türkçe)
Mimarlık (Türkçe)
Mühendislik ve Teknoloji Yönetimi (Türkçe)
Özel Hukuk (Türkçe)
Psikoloji (Türkçe)

İşletme (Türkçe)
Elektrik-Elektronik Mühendisliği (Türkçe)
Finansal İktisat (Türkçe)

İletişim Bilimleri (Türkçe)
İngiliz Dili ve Edebiyatı (İngilizce)
İngilizce Mütercim ve Tercümanlık (Türkçe)
Psikoloji (Türkçe-İngilizce)
Sosyoloji (Türkçe)
Türk Dili ve Edebiyatı (Türkçe) 

Hukuk (Türkçe) 

İşletme (Türkçe-İngilizce)
Uluslararası İlişkiler (İngilizce)
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik (İngilizce)
İktisat (Türkçe-İngilizce)
Siyaset Yönetimi ve Kamu Yönetimi (Türkçe) 
Yönetim Bilişim Sistemleri (Türkçe)

Bilgisayar Mühendisliği (İngilizce)
Elektrik-Elektronik Mühendisliği (Türkçe)
Endüstri Mühendisliği (Türkçe-İngilizce)
Makine Mühendisliği (Türkçe-İngilizce)
Yazılım Mühendisliği (Türkçe)
İnşaat Mühendisliği (Türkçe) 

Dijital Oyun Tasarımı (Türkçe)
Endüstriyel Tasarım (Türkçe)
Görsel İletişim Tasarımı (Türkçe)
Grafik (Türkçe-İngilizce)
İç Mimarlık (Türkçe)
Mimarlık (Türkçe)
Tekstil ve Moda Tasarımı (Türkçe)
Gastronomi ve Mutfak Sanatları (Türkçe)
Oyunculuk (Türkçe) 

Hemşirelik (Türkçe)

Adalet (Türkçe)
Anestezi (Türkçe)
Aşçılık (Türkçe)
Bankacılık ve Sigortacılık (Türkçe)
Bilgisayar Programcılığı (Türkçe)
Bilişim Güvenliği Teknolojisi (Türkçe)
Çocuk Gelişimi (Türkçe)
Dış Ticaret (Türkçe)
Dış Ticaret (İkinci Öğretim) (Türkçe)
Elektronörofizyoloji (Türkçe)
Fizyoterapi (Türkçe)
Grafik Tasarımı (Türkçe)
Halkla İlişkiler ve Tanıtım (Türkçe)
İnsan Kaynakları Yönetimi (Türkçe)
İnşaat Teknolojisi (Türkçe)
İş Sağlığı ve Güvenliği Türkçe)
Odyometri (Türkçe)
Sosyal Hizmetler (Türkçe)
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik (Türkçe)
Turizm ve Otel İşletmeciliği (Türkçe) 

Rektörlük
Meslek Yüksekokulu
Fen Edebiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sanat Tasarım Fakültesi
Hazırlık
Türk Dili ve İnkılap Tarihi Birimi bulunmaktadır.

Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi bulunmaktadır.

Doğuş Üniversitesinde spor olanakları oldukça geniş bir yelpazede sunulmaktadır. Mevcut 18 takımı haricinde, öğrenci talepleri doğrultusunda ve ihtiyaca göre yeni takımlar kurulmakta ve üniversiteler arası şampiyonalarda yarışmaları için olanaklar sağlanmaktadır.

Atletizm Takımı
Basketbol Takımı
Basketbol 3X3 Takımı
Dans Takımı
Futbol Takım
Futbol Tenisi Takımı
Kick Boks Takımı
Masa Tenisi Takımı
Muay Thai Takımı
Plaj Futbolu Takımı
Plaj Voleybolu Takımı
Satranç Takımı
Salon Futbolu Takımı
Snowboard & Kayak Takımları
Voleybol Takımı
Yelken Takımı
Yüzme Takımı 

Kapalı Yüzme Havuzu
Kapalı Spor Salonu
Satranç Atölyesi
Dans Atölyesi
Masa Tenisi Atölyesi 

Zumba
Dans
Plates
Yoga
Salon Futbolu
Basketbol
Voleybol
Hentbol
Tenis
Masa Tenisi
Yüzme 

Öğrenci Konseyi, Üniversitenin ön lisans, lisans ve yüksek lisans programlarına kayıtlı öğrencilerin eğitim, sağlık, spor ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasında öğrencilerin görüşlerini belirleyerek, yönetim organlarına bildirilmesi ve yönetim organları ile öğrenciler arasındaki iletişimin oluşturulması amacı ile kurulmuştur.

Archi Doğuş Mimarlık Kulübü
Atatürkçü Düşünce Kulübü
Bilimkurgu ve Fantastik Kültür Kulübü
Bilişim Kulübü
Çevre ve Sürdürülebilir Yaşam Kulübü
Çin Kültürü Kulübü
Dans Kulübü
Edebiyat Kulübü
Endüstri Mühendisliği Kulübü
English Clup
Ekonomi, Uluslararası Ticaret ve İşletme Kulübü
Fikir ve Kültür Kulübü
Frankofoni
Gastrosanat Kulübü
Girişimcilik Kulübü
Grafik Kulübü
Hayal Kulübü
Hayvan Severler Kulübü
Hukuk Kulübü
Hürriyet ve Adalet Kulübü
IEEE Kulübü
İç Mimarlık Kulübü
İletişim Kulübü
İnşaat Mühendisliği Kulübü
Kariyer ve Gelişim Kulübü
Kontrol ve Otomasyon Kulübü
Makine Mühendisliği Kulübü
Mizah ve Komedi Kulübü
Mühendis Beyinler Kulübü
Münazara Kulübü
Müzik Kulübü
Odyo Kulübü
Psikoloji Kulübü
Resim Kulübü
Sanat Kulübü
Sinema ve Fotoğrafçılık Kulübü
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Kulübü
Sosyoloji Kulübü
Spor Kulübü
Yelken Kulübü
Yapı Proje Yönetimi Kulübü
Tiyatro Kulübü
Toplum Gönüllüleri Kulübü
Turizm ve Gezi Kulübü
Türk Dili ve Edebiyatı Kulübü
Uluslararası İlişkiler Kulübü
Yabancı Öğrenciler Kulübü
UNİFEB Doğuş
UNIBJK Doğuş
ultrAslan UNI Doğuş 

Resmî site

Düzce Üniversitesi, 2006 yılında Düzce'de kurulan bir devlet üniversitesidir. 1 Mart 2006 tarihli ve 5467 sayılı yasayla kurulmuştur. Üniversite, Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nin Düzce çevresindeki kampüsünden ayrılarak, yeni bir üniversite kurulmasıyla meydana gelmiştir.

Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İşletme Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Orman Fakültesi
Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Teknik Eğitim Fakültesi
Teknoloji Fakültesi (2021 yılında kapatlıldı)
Ziraat Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Akçakoca Bey Siyasal Bilgiler Fakültesi

Sağlık Yüksekokulu
Akçakoca Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu
Hâkime Erciyas Yabancı Diller Yüksekokulu

Düzce Meslek Yüksekokulu
Akçakoca Meslek Yüksekokulu
Gümüşova Meslek Yüksekokulu
Cumayeri Meslek Yüksekokulu
Çilimli Meslek Yüksekokulu
Gölyaka Meslek Yüksekokulu
Kaynaşlı Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslekyüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslekyüksekokulu

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Güzel Sanatlar Enstitüsü
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Arıcılık Araştırma Geliştirme ve Uygulama Merkezi (DAGEM)
Bilimsel ve Teknolojik Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (DÜBİT)
Biyolojik Çeşitlilik Uygulama ve Araştırma Merkezi (DÜ-BİYOM)
Dil Tarih ve Kültürel Zenginlikleri Araştırma ve Uygulama Merkezi(DÜKMER)
Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (DÜKAM)
Sanayi ve İş Dünyası İşbirliği Araştırma ve Uygulama Merkezi (DÜSİMER)
Sürekli İyileştirme Koordinatörlüğü
Yaşam Boyu Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi (DUYEM)
Yönetim ve Liderlik Uygulama Araştırma ve Uygulama Merkezi (LİDERİM)
Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türk Dili Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)
Uzaktan Eğitim Merkezi (UZEM)
Mehmet Zahid Kevseri Dini İlimler Uygulama ve Araştırma Merkezi

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmî site

Ece Seçkin (d. 12 Eylül 1991, İstanbul), Türk şarkıcı.

12 Eylül 1991 tarihinde İstanbul'da Kırım Tatarı bir ailede doğdu. Müzik hayatına üç yaşında piyano öğretmeni olan annesi Lale Seçkin ile birlikte başladı. Sadece piyano ve solfej üzerine müzik çalışmalarını sürdürürken, yedi yaşındayken girdiği konservatuvar sınavında, piyano bölümünü birincilikle kazandı. Müziğe olan tutkusunun yanı sıra sekiz yıl boyunca bale ve dans eğitimlerine devam etti. Lise yıllarında kendi kurduğu müzik grubunun solistliğini yapmaya başladı. Okul yıllarında katıldığı çeşitli müzik yarışmalarında dereceler alan Seçkin, 2006'da Levent Arslan'dan özel şan dersleri almaya başladı.
2010'da Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazandı. Eğitimine devam ederken 2011'de Ozan Doğulu ile tanışması müzik hayatında dönüm noktası oldu.

Temmuz 2012'ye kadar süren iki yıla yakın yoğun bir çalışma sonucunda, Ekim 2012'de Doğulu Production etiketi ile Ozan Doğulu prodüktörlüğünde ilk albümü Bu Ne Yaa'yı çıkararak müzik dünyasına adım attı. Tüm aranjeleri Ozan Doğulu'ya ait olan albümün çıkış parçası olarak "Bu Ne Yaa" seçildi. Türkiye'de ilk defa elli kişilik castın görev aldığı klibin yönetmenliğini ise Murad Küçük üstlendi.
2013'te 40. Altın Kelebek Ödülleri'nde yapılan oylama sonucunda “En İyi Çıkış Yapan Kadın Sanatçı” dalında ödülün sahibi oldu, aynı zamanda o ana kadar bu ödülü kazanan en genç şarkıcıydı. Ece Seçkin, 2014'te "Şok Oldum" şarkısıyla adından söz ettirmeye devam etti. Aynı yıl Ozan Doğulu'nun 130 Bpm Moderato albümünde yer alan ''Hoşuna mı Gidiyor?'' şarkısını seslendiren Seçkin, bu şarkının video klibiyle YouTube'da 2014'ün en çok izlenen videoları arasına girmiştir.
Mayıs 2015'te Aman Aman adlı maxi single'ı yayımlamıştır. İlk klip "Aman Aman"a gelmiştir. Sözü ve müziği Ayşen & Kemal Şimşekyay'a ait. Şarkının aranjesi ise Ozan Doğulu tarafından gerçekleştirildi. İlk lokomotif şarkı "Aman Aman"ın video klibi Murad Küçük tarafından İstanbul sokaklarında çekildi. Albümde yine Ayşen & Kemal Şimşekyay imzası taşıyan "Follow Me" adında bir şarkı daha bulunuyor.
Ece Seçkin, yeni maxi single çalışması öncesi Mart 2016'da Kolpa grubuyla "Hoş Geldin Ayrılığa" düeti yapmıştır. Ardından Temmuz 2016'da Ozan Doğulu işbirliğiyle dünyaca ünlü şarkıcı Baby Brown'la "Wet" isimli İngilizce bir şarkı seslendirmiştir. Hemen ardından "Zamanım Yok" isimli yeni maxi single çalışmasını çıkartmıştır. İlk klip Murad Küçük yönetmenliğinde "Adeyyo" şarkısına gelmiştir. 18 kamyon beyaz kum ve 16 dev palmiye kullanılarak Kilyos sahillerinde kurulan sette çekilen klipte Seçkin, bir Amazon kadınını canlandırmıştır.
Ocak 2024'te Seçkin, yapımcısı Samsun Demir ve menajeri Özgür Aras ile birlikte düzenlediği bir toplantıda, basın mensuplarına yeni bir albüm hazırlığında olduğunu açıkladı. Mart 2024'te ise albümde yer alacak dört şarkı — "Atmıyor Nabzım", "Yansın", "Lambalar" ve "Kör" — için yönetmen Murad Küçük ve ekibiyle birlikte Türkiye'nin en büyük Genişletilmiş Gerçeklik (XR) stüdyosunda klip çekimleri gerçekleştirdi. Gerçek ve sanal dünyanın harmanlandığı bu çekimler 72 saat sürdü. Kliplerin prodüksiyonuna yaklaşık 7 milyon TL harcandığı konuşuldu.
Nisan 2024'te Ece Seçkin, Instagram hesabı üzerinden Spektrum albümünün tanıtım videosunu (teaser) ve kapak fotoğrafını paylaşarak, albümün ilk çıkış teklisi Lambalar'ın 3 Mayıs'ta yayınlanacağını duyurdu. "Lambalar", 3 Mayıs 2024'te dijital platformlarda yayınlandı. Şarkının söz ve müziği Onur Özdemir'e, düzenlemesi ise Ozan Çolakoğlu'na aittir.
Seçkin, 28 Haziran 2024 tarihinde albümün ikinci teklisi Atmıyor Nabzım'ı yayımladı. Şarkının söz ve müziği Emrah Karakuyu'ya, düzenlemesi ise Nushadow'a aittir. Birkaç ay sonra albümün introsu niteliğindeki "Kör", üçüncü tekli olarak dinleyicilerle buluştu. Söz ve müziği Arda Yıldırım'a, düzenlemesi ise Denizkan Boz'a aittir. 28 Şubat 2025'te ise Spektrum albümünün son teklisi ve aynı zamanda albümün tek slow şarkısı olan "Kör Bıçak" yayınlandı. Şarkının söz ve müziği Cem Adrian'a, düzenlemesi ise Sabi Saltıel ve Samed Nalbant'a aittir. Klibin yönetmenliğini Uğurcan Uruk üstlenirken, klipte Ece Seçkin'e atı Cinzano ve köpeği Olaf eşlik etti. "Kör Bıçak" teklisinin yayınlandığı dönemde Seçkin, albümün tamamının 4 Nisan 2025'te çıkacağını duyurmuştu. Ancak, Türkiye'de art arda yaşanan gelişmeler nedeniyle albüm çıkışının ertelendiğini açıkladı.

Annesi Lale Seçkin ve babası emekli Eyüp Seçkin'dir ve ailesinin tek çocuğudur.
15 Eylül 2021 tarihinde Çağrı Terlemez ile evlendi.

Ece Seçkin Resmi Web Sitesi 3 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram'da Ece Seçkin
X'te Ece Seçkin
Facebook'ta Ece Seçkin
YouTube'da Ece Seçkin 23 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Discogs'ta Ece Seçkin diskografisi
Spotify'da Ece Seçkin 13 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MusicBrainz'de Ece Seçkin diskografisi
DMC'de Ece Seçkin 23 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Apple Music'da Ece Seçkin 23 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amazon Music'de Ece Seçkin 23 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SinemaTürk'te Ece Seçkin 
IMDb'de Ece Seçkin 
Beyazperde'de Ece Seçkin
Sinemalar.com'da Seçkin/a 684180
Diziler.com'da Ece Seçkin

Erciyes Üniversitesi, Kayseri'de 1978'de kurulan bir devlet üniversitesidir.
URAP (University Ranking by Academic Performance) Araştırma Laboratuvarı'nın akademik performans sıralamasına göre 2016 yılı itibarıyla Türkiye'de akademik performans açısından 3. sırada yer alır. Erciyes Üniversitesi bir araştırma üniversitesidir. Ayrıca Türkiye'de Kovid-19 aşısı Erciyes Üniversitesi tarafından geliştirilmiştir.

Erciyes Üniversitesi 1978 yılında Kayseri Üniversitesi adı altında kuruldu. 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi'ne bağlı olarak açılan Gevher Nesibe Tıp Fakültesi ve 1977 yılında açılan Kayseri İşletme Fakültesi, Erciyes Üniversitesi'nin nüvesini oluşturmuştur. Kayseri'deki diğer iki yükseköğretim kurumu olan ve 1965'te kurulan Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü, İlahiyat Fakültesi olarak; 1977'de kurulan Kayseri Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisini Mühendislik Fakültesi olarak bünyesine alarak 1982 yılında Erciyes Üniversitesi adını almıştır.
Üniversite, adını, şehrin 15 km. güneybatısında yer alan 3916 m. yüksekliğindeki Erciyes Dağı'ndan almaktadır. Bugün, Kayseri merkez olmak üzere Develi İlçesinde de faaliyet gösteren Erciyes Üniversitesi; toplam 16 fakülte, 4 yüksekokul, 7 meslek yüksekokulu, 7 enstitü, 5 bölüm, 16 Araştırma Merkezi ve 1350 yataklı gelişmiş bir eğitim, araştırma ve uygulama hastanesi ile hizmet vermektedir. Mevcut bulunan Tıp, İktisadi ve İdari Bilimler, İlahiyat, Mühendislik ve Fen-Edebiyat Fakültelerine, (2009 Yılında Fen Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi olarak iki Fakülteye ayrılmıştır.) 1992 yılında Mimarlık Fakültesi ile Güzel Sanatlar Fakültesi, 1995 yılında Kayseri'de Veteriner Fakültesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, 1997 yılında, Diş Hekimliği ve İletişim Fakültesi, 2002 yılında Eğitim Fakültesi, 2003 yılında Hukuk Fakültesi ve Eczacılık Fakültesi ve 2005 yılında ise Develi Seyrani Ziraat Fakültesi eklenmiştir. 2009 yılında Kayseri Atatürk Sağlık Yüksekokulu, Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak adı değişmiştir.
Yüksekokullar; Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Sivil Havacılık Yüksekokulu, Yabancı Diller Yüksekokulu, Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu.
Meslek Yüksekokulları; Kayseri Meslek Yüksekokulu, Halil Bayraktar Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Safiye Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksekokulu, Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu, Develi Hüseyin Şahin Meslek Yüksek Okulu ve Adalet Meslek Yüksek Okulu'dur.
Erciyes Üniversitesi; eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri sunarak, çevresiyle bütünleşmiştir. Erciyes Üniversitesinde alt yapı ve hizmet binalarının önemli bir kısmı yörenin hayırsever işadamları tarafından yaptırılıp tefriş ve donanımı tamamlandıktan sonra üniversiteye bağışlanmıştır.

Prof. Dr. Metin Tuncel (1982 - 1987)
Prof. Dr. Aydın İnal (1987 - 1988)
Prof. Dr. Naci Kınacıoğlu (1988 - 1992)
Prof. Dr. Mehmet Şahin (1992 - 2000)
Prof. Dr. Ahmet Zeki Yılmaz (2000 - 2004)
Prof. Dr. Cengiz Utaş (2004 - 2008)
Prof. Dr. Hasan Fahrettin Keleştemur (2008 - 2015)
Prof. Dr. Hamza Çakır (2015 - 2016, vekâleten)
Prof. Dr. Muhammet Güven (2016 - 2018)
Prof. Dr. Mustafa Çalış (2018 - 2022)
Prof. Dr. Fatih Altun (2022 - günümüz)

Üniversite, adını şehrin 15 km. güneybatısında yer alan 3916 m. yükseklikteki Erciyes Dağı'ndan almaktadır. Bugün İç Anadolu Bölgesi'nde Kayseri ilinde faaliyet gösteren üniversite; toplam 18 fakülte, 3 yüksekokul, 10 meslek yüksekokulu, 7 enstitü, 5 bölüm, 38 araştırma merkezi ve 1350 yataklı gelişmiş bir uygulama hastanesi ile hizmet vermektedir.
Üniversitenin dört kampüsü bulunmaktadır. Ana Kampüs Talas yolu üzerinde merkezi bir konumdadır. Ulaşım oldukça kolaydır.Ana Kampüse hem otobüsle hem de tramvayla ulaşmak mümkündür. Develi ilçesinde 225.000m2'lik alana sahip Seyrani Kampüsü, Tomarza ilçesinde 5000m2'lik bir alana sahip Tomarza Kampüsü bulunur. Ayrıca 23 Temmuz 2016'da kapanan Melikşah Üniversitesi Erciyes Üniversitesi'ne devredilmiş ve Melikşah Üniversitesi kampüsüne "Erciyes Üniversitesi 15 Temmuz Yerleşkesi" adı verilmiştir. Bu yerleşke sonradan ise Kayseri Üniversitesi adı ile kurulan üniversiteye devredildi.

* İlgili yılda üniversite endeks sıralamasına girememiştir.
** İlgili yılda endeks sıralaması yayınlanmamıştır.

Resmî site
Resmî site

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi, 2006 yılında Erzincan'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 1976 tarihinde Atatürk Üniversitesi'ne bağlı kurulmuş, 1 Mart 2006 tarihinde 5467 sayılı kanun ile Erzincan'da üniversite halini almıştır. Üniversite, 13 fakülte, 3 yüksekokul, 3 enstitü ve 11 meslek yüksekokulu ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Üniversite uluslararası alana da açılmış ve Avrupa Üniversiteler Birliği (European University Association), Karadeniz Üniversiteler Birliği (Black Sea Universities Network), Kafkasya Üniversiteler Birliği, Magna Charta ve Erasmus gibi programlara üye olmuştur. Ulaştırma Bakanlığı ve Çelebi Holding işbirliğiyle Ali Cavit Çelebioğlu Sivil Havacılık Yüksekokulu 2010-2011 eğitim-öğretim döneminde eğitime başlamış yüksekokulunun bulunduğu Yalnızbağ  Yerleşkesinde, Fokker F27 tipi bir uçak bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye'de sadece 2 üniversitede bulunan Raylı Sistemler Programlarından biri de bu üniversitede bulunmaktadır. (Diğeri Eskişehir Anadolu Üniversitesindedir.)
18 Mayıs 2018 tarih ve 30425 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7141 sayılı kanunun 6.Maddesi ile Erzincan Üniversitesi'nin ismi Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi şeklinde değiştirilmiştir.

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesinin ilk temelleri, 1976'da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulan ve daha sonra 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Atatürk Üniversitesine bağlanan Erzincan Meslek Yüksekokulu ve aynı tesis içinde eski Eğitim Enstitüsü olarak faaliyet gösteren Erzincan Eğitim Yüksekokulu ile atılmıştır.
Türkiye deki en eski hukuk fakültelerinden biri olan Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1987 yılında, Sağlık Yüksekokulu 1996 yılında kurulmuş daha sonra Sağlık Bilimleri Fakültesine dönüştürülmüştür. 1991-2004 yılları arasında Fen Edebiyat Fakültesi, Erzincan İlahiyat Meslek Yüksekokulu ile Refahiye, Kemaliye, Tercan ve Kelkit'te Meslek Yüksekokulları açılarak öğretime başlanmıştır. Üniversite günümüzde 12 fakülte, 3 yüksekokul, 12 meslek yüksekokulu, 4 enstitü, 18 araştırma ve uygulama merkezi ve 18 koordinatörlük ile eğitim öğretimine devam etmektedir.

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi; 2020 yılı, Dünya Üniversiteler Sıralaması Merkezi(CWUR-Center from World University Rankings) tarafından oluşturulan sıralamada ilk 2 bine giren üniversiteler arasında yer aldı. Sıralamada 20 bin üniversite içinde ise ilk yüzde 6,8'e girdi. CWUR, 2026 yılı sıralmasında da ilk 2000 üniversite arasında yer almıştır, Türkiye'den listeye giren  47 üniversite arasından 34. Olmuştur. Üniversite, Amerika Birleşik Devletleri merkezli bilgi ve haber yayıncısı U.S. News & World Report tarafından her yıl çeşitli bilimsel kriterlere göre belirlenen "Dünya Çapındaki En İyi Üniversiteler Sıralaması" kategorisinde ise ilk bin üniversite içinde yer almıştır. 

Üniversitenin en büyük kampüs alanı, Erzincan-Sivas karayolunun 12. km. bulununan Yalnızbağ Yerleşkesidir. Bu yerleşke yüksek standartlara sahiptir. Yalnızbağ Yerleşkesine haricinde şehir merkezinde Sağlık Bilimleri Fakültesi, Tıp Fakültesi gibi sağlıkla ilgili akademik birimler bir arada yer aldığı Sağlık Yerleşkesi, şehir merkezinden 3 km uzaklıkta bulunan Hukuk Fakültesi, Adalet Meslek Yüksekokulu ve Turizm Meslek Yüksekokulunun bulunduğu Hukuk Yerleşkesi ve yine şehir merkezinde Diş Hekimliği Fakültesi ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulundan oluşan Hacı Ali Akın Yerleşkesi bulunmaktadır.

Erdoğan Büyükkasap (Kurucu rektör, 2007-2010)
İlyas Çapoğlu (2010-2018)
Akın Levent (2018 - günümüz)

Fen Edebiyat Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Eğitim Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik - Mimarlık Fakültesi
Tıp Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Yabancı Diller ve Turizm Fakültesi

EBYÜ Eğitim Fakültesi üniversitenin en eski fakültelerinden biridir. 4 Ekim 1967 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak Kız İlköğretim Okulu olarak açılmıştır. 1973 yılında çıkarılan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu gereğince okulun adı Erzincan Eğitim Enstitüsü olarak değiştirilmiş ve ilkokullara sınıf öğretmeni yetiştiren enstitü ilk mezunlarını 11.6.1976 tarihinde vermiştir. Erzincan Eğitim Enstitüsü, 1982 yılında Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesine bağlı olarak adı Erzincan Eğitim Yüksekokulu olarak değiştirilmiştir. 11.07.1992 tarih ve 21281 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan karar ile Erzincan Eğitim Fakültesi olarak değiştirilmiştir. 01.03.2006 tarih ve 5467 sayılı kanun gereğince kurulan Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesine bağlanmıştır.

Hukuk Fakültesi, 27.06.1987 tarihinde, 3389 sayılı Kanunla Atatürk Üniversitesine bağlı olarak kurulmuştur. Öğretim faaliyetlerine 1991-1992 eğitim öğretim yılında Erzincan'da başlanmıştır. 13 Mart 1992 Erzincan depreminden sonra öğrenciler öğrenimlerine Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde devam etmek zorunda kalmışlardır. 1993-94 eğitim-öğretim yılında tekrar Erzincan'da öğretime başlanmıştır. 01.03.2006 tarihinde Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi'nin kurulmasıyla, Hukuk Fakültesi, Atatürk Üniversitesi'nden ayrılarak Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Erzincan Binali Yıldırım Hukuk Fakültesi ilk mezunlarını ise 1996-97 eğitim-öğretim yılında vermiştir. Hukuk fakültesinin, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1997 yılından itibaren kesintisiz olarak yayımlanmakta olup 2002 yılı Aralık sayısı itibarıyla ulusal hakemli dergi niteliği kazanmıştır.

Fakültenin akademik birimleri aşağıdaki gibidir: Özel Hukuk Bölümü

Medeni Hukuk Anabilim Dalı
Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku Anabilim Dalı
Ticaret Hukuku Anabilim Dalı
İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı
Milletlerarası Özel Hukuk Anabilim Dalı
Kamu Hukuku Bölümü
Anayasa Hukuku Anabilim Dalı
İdare Hukuku Anabilim Dalı
Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı
Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı
Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı
Mali Hukuk Anabilim Dalı
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı
Hukuk Tarihi Anabilim Dalı

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Deprem Teknolojileri Enstitüsü - Temmuz 2022'de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kuruldu. Türkiye'de deprem alanında kurulan enstitü, depremin ölçümlerinin değerlendirilmesi ve teknolojik olarak geliştirilmesi üzerine bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Enstitü, 6 Şubat 2023'te meydana gelen 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrasında Hatay bölgesinde, Japonya'nın köklü üniversitelerinden Kyoto Üniversitesi ile işbirliği yaparak oluşturulan 11 kişilik bir ekiple, zemindeki hız parametrelerinin yapı stoku üzerindeki etkisi ve deprem dalgalarının yıkıcı etkileri üzerine araştırma yaptı. Bünyesinde Deprem Mühendisliği Anabilim Dalı, Yer Bilimleri Mühendisliği Anabilim Dalı ve Acil Durum ve Afet Yönetimi Ana Bilim Dalı bulunur.

Ali Cavit Çelebioğlu Sivil Havacılık Yüksekokulu
Kemaliye Hacı Ali Akın Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Meslek Yüksek Okulu
Çayırlı M.Y.O.
İliç Dursun Yıldırım M.Y.O.
Kemah M.Y.O.
Kemaliye Hacı Ali Akın M.Y.O.
Refahiye M.Y.O.
Refahiye Bahar Yıldırım Sağlık Hizmetleri M.Y.O.
Sağlık Hizmetleri M.Y.O.
Tercan M.Y.O.
Turizm ve Otelcilik M.Y.O.
Üzümlü M.Y.O.

Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Uygulama Araştırma Merkezi
Türkçe ve Yabancı Dil Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bilişim Teknolojisi ve Bilişim Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi
Temel Bilimler Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bilgisayar Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın ve Aile Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulama ve Araştırma Merkezi
Teknoloji Transfer Ofisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kariyer Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çevre, Kent ve Bölgesel Kalkınma Uygulama ve Araştırma Merkezi
Ölçme ve Değerlendirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bölgesel Stratejik Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Gıda ve Tarımsal Üretim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmî site

Erzurum Teknik Üniversitesi (ETÜ), 2010 yılında Erzurum'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 14 Temmuz 2010 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen 6005 sayılı yasa ile kurulmuştur. Kurucu rektörü Prof. Dr. Muammer Yaylalı'dır. Üniversite 2012 yılında eğitim-öğretime başlamıştır.
2023-24 akademik yılı itibarıyla üniversitede toplam 7.934 öğrenci öğrenim görmekte, akademik kadroda ise 472 personel görev yapmaktadır. Rektörlük görevini Prof. Dr. Bülent Çakmak yürütmektedir.

Üniversite bünyesinde toplam 6 fakülte mevcuttur.

Edebiyat Fakültesi
Fen Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi 2012 yılında Makine Mühendisliği Bölümü ile başladığı eğitim faaliyetine İnşaat Mühendisliği, Elektrik-Elektronik Mühendisliği, Bilgisayar Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Kimya Mühendisliği, Mimarlık, Şehir ve Bölge Planlama ve İç Mimarlık ile devam etmektedir. Fakültede bilgisayar laboratuvarları, çalışma odaları ve bölümlere ait araştırma laboratuvarları bulunmaktadır.

YÜTAM 4700m² kapalı alan ile bölgenin en büyük araştırma merkezlerinden birisi olup; 2 adet 1000 sınıfı temiz oda (cleanroom), 22 adet farklı büyüklüklerde araştırma laboratuvarı, 1 adet eğitim salonu, 1 adet toplantı salonu, 4 adet personel odası, 4 adet çalışma ofisi ve 1 adet dinlenme salonu ile hizmet vermektedir.

Erzurum Teknik Üniversitesi merkez kütüphanesi Güz / Bahar dönemi 7/24 ve ara tatil ve yaz dönemi ise hafta içi 08.00 - 22.00, Cumartesi 10.00 - 20.00 hizmet vermektedir. Üniversitenin merkez kütüphanesinin yanı sıra her fakültede çalışma salonları bulunmaktadır.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Erzurum Teknik Üniversitesi resmi web sitesi

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, 1993 yılında Eskişehir'de kurulan bir devlet üniversitesidir.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nin kuruluşu, Eskişehir'de üniversite yaşamını başlatan Tıp, Mühendislik-Mimarlık ve Fen Edebiyat Fakültelerinin kuruluş tarihi olan 1970 yılına dayanır.
18 Ağustos 1993'te çıkan 496 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Eskişehir'de Osmangazi Üniversitesi adı ile yeni bir üniversite kurulmuş ve Anadolu Üniversitesine bağlı olan Tıp, Mühendislik-Mimarlık ve Fen-Edebiyat Fakülteleri, Sağlık Hizmetleri ve Eskişehir Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulları, Fen Bilimleri, Metalurji ve Sağlık Bilimleri Enstitüleri ile yeni kurulan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü bu Üniversiteye bağlanmıştır. 1994'te Sivrihisar Meslek Yüksekokulu, 1995'te Ziraat ve İlahiyat Fakülteleri, 1996'da Eskişehir Sağlık Yüksekokulu (2015'te Sağlık Bilimleri Fakültesine dönüştürülmüştür), 1998'de Eğitim Fakültesi kurularak üniversite bünyesine katılmıştır.
2005 yılında adı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) olarak değiştirilen üniversitenin bünyesinde, 2007'de Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu (2013'te Turizm Fakültesine dönüştürülmüştür), Mahmudiye Meslek Yüksekokulu ve Devlet Konservatuvarı 2008'de Diş Hekimliği Fakültesi, 2009'da Sanat ve Tasarım Fakültesi, 2018'de Hukuk Fakültesi, 2010'da Eskişehir Meslek Yüksekokulu ve Eğitim Bilimleri Enstitüsü kurulmuştur. 2022 yılında Fen Edebiyat fakültesi, Fen Fakültesi ile İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi olarak ikiye ayrılmıştır.
2022-2023 öğretim yılı itibarıyla, 13 fakülte, 1 devlet konservatuvarı, 4 meslek yüksekokulu ve 4 enstitüde, 933'ü doktora, 2913'ü yüksek lisans, 23298'si lisans ve 2956'sı önlisans olmak üzere toplam 30100 öğrenci öğrenim görmektedir.

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Fen Fakültesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Mühendislik - Mimarlık Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Sanat ve Tasarım Fakültesi
Turizm Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Yabancı Diller Yüksekokulu

Eskişehir Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sivrihisar Meslek Yüksekokulu
Mahmudiye Meslek Yüksekokulu

Eğitim Bilimleri Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Ağız, Diş ve Çene Sağlığı Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezi
Akciğer ve Plevra Kanserleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Akıllı Sistemler Uygulama ve Araştırma Merkezi - ASİST
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi - ATAM
Balkan Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bilişsel-Davranışsal Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi - BİLDAM
Bor Uygulama ve Araştırma Merkezi - BORAM
Çocuk Koruma Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çocuk ve Genç Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi - ÇOGEM
Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi - ESOGÜDAM
Eğitim ve Öğretimde Mükemmeliyet Uygulama ve Araştırma Merkezi
Genetik Hastalıklar, Doğum Öncesi Tanı, Biyoteknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi - GENTAM
Halkbilim Uygulama ve Araştırma Merkezi - HAMER
Hücresel Tedavi ve Kök Hücre Üretim, Uygulama ve Araştırma Merkezi - ESTEM
İleri Malzeme Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi
İsmail Gaspıralı Uygulama ve Araştırma Merkezi
İstatistik Danışmanlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi - ESKAM
Kariyer Geliştirme, Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kurumsal İletişim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kütüphane ve Dokümantasyon Merkezi
Mahmudiye Hippoterapi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Merkezi Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezi - ARUM
Ortadoğu Uygulama ve Araştırma Merkezi - ESODAM/MESACC
Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi
Sağlıkta Bilgisayar Destekli Tanı ve Tedavi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sözlük Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi - SÖZMER
Sürekli Eğitim Merkezi - ESOGÜSEM
Tarımsal Çalışmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi - TUAM
Tasarruf Ekonomisi ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi
Teknoloji Transfer Ofisi Uygulama ve Araştırma Merkezi - ETTOM
Tıbbi Jeoloji Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Tıbbi ve Cerrahi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi - TICAM
Toprak ve Su kaynakları Uygulama ve Araştırma Merkezi - TOSKAM
Translasyonel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi - TATUM
Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi - ESTÜDAM
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi - TÖMER
Uygulamalı Eğitimde İnsan Bilgisayar Etkileşimi Ortak Uygulama ve Araştırma Merkezi - ES-İBE
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi - ESUZEM
Yaşlanma ve Bellek Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yunus Emre Araştırma Merkezi - YUMER

Esat Erenoğlu (1993-1995)
Erdoğan Fıratlı (1995-1999)
Necat Akdeniz Akgün (1999-2007)
Fazıl Tekin (2007-2011)
Hasan Gönen (2011-2018)
Kemal Şenocak (2018-2022)
Kamil Çolak (2022-)

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tiyatro Topluluğu

Resmi Web sitesi 11 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EsoguWeb / Facebook Sayfası
EsoguWeb / Twitter Sayfası/ 22 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EsoguWeb / Instagram Sayfası/
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Panoramik Sokak Görünümlü Haritası
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Merkezi 
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Uygulama ve Araştırma Hastanesi  6 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eskişehir Teknik Üniversitesi (ESTÜ, İngilizce: Eskişehir Technical University), 2018 yılında Eskişehir'de kurulan bir devlet üniversitesidir. 18 Mayıs 2018 tarihinde Anadolu Üniversitesine ait çeşitli eğitim birimlerinin aktarılmasıyla iki farklı yerleşkede beş fakülte, üç enstitü ve iki meslek yüksekokulu ile Eskişehir'de eğitim vermeye başlamıştır. Üniversite 2019 yılı itibarıyla 1.317 personel ve yaklaşık 14.000 öğrenciyle eğitim-öğretime devam etmektedir.
Üniversite Türkiye'de devlet tarafından pilotaj eğitimi veren tek üniversitedir. Pilotaj programı aynı zamanda 2020 YKS yerleştirme verilerine göre Eskişehir Teknik Üniversitesi bölümleri arasında en yüksek puanla öğrenci alan program olmuştur. İçerisinde bulundurduğu Hasan Polatkan Havalimanı sayesinde Türkiye'nin en büyük üniversitelerinden biridir. Üniversite, 2007 yılında almış olduğu işletme ruhsatı ile dünyanın ilk ruhsatlı üniversite havaalanına sahip olmuştur.
Türkiye'de sismik izolatörlerin sınanabildiği tek merkez ESTÜ'dedir. ESTÜ Sismik İzolatör Merkezi, aynı zamanda dünyadaki ilk 5 merkezden biridir.

Mühendislik Fakültesi, Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi, Fen Fakültesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, Spor Bilimleri Fakültesi olmak üzere 5 fakülte bulunmaktadır. Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Ulaştırma Bilimleri Enstitüsü, Yer ve Uzay Bilimleri enstitüsü olmak üzere 3 enstitü bulunmaktadır. Porsuk Meslek Yüksekokulu ve Ulaştırma Meslek Yüksekokulu olmak üzere 2 enstitü bulunmaktadır.
İki Eylül kampüsü kent merkezine 5 kilometre uzaklıktadır. Hasan Polatkan Havalimanı da bu kampüstedir. Bu havalimanının kontrolü Eskişehir Teknik Üniversitesi'ne aittir.

1970 yılında "Eskişehir Devlet Mühendislik-Mimarlık Akademisi" olarak kurulmuştur. 1983 yılında "Mühendislik-Mimarlık Fakültesi" adını almıştır. 1993 yılında fakültenin alt yapı, makine teçhizat ve diğer donanımlarıyla Osmangazi Üniversite'sine aktarılmıştır. 1994 yılında yenilenerek tekrar eğitim öğretime başlamıştır. 2012'de ise fakülte bünyesindeki mimarlık bölümü ayrılmış ve fakültenin adı "Mühendislik Fakültesi" olarak değiştirilmiştir. Mühendislik Fakültesi İki Eylül Yerleşkesinde bulunan fakültenin eğitim dili %30 İngilizce ve %100 İngilizcedir. 1 yıl İngilizce hazırlık eğitimi verilmektedir ve bölümleri MÜDEK tarafından akredite edilmiştir.

Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü (İngilizce)
Bilgisayar Mühendisliği Bölümü (İngilizce)
Endüstri Mühendisliği Bölümü
Çevre Mühendisliği Bölümü
Kimya Mühendisliği Bölümü
İnşaat Mühendisliği Bölümü
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Bölümü (İngilizce)
Makine Mühendisliği Bölümü
Uçak Mühendisliği Bölümü (İngilizce)

Mekatronik
Sürdürülebilir Temiz Enerji
Otonom Araçlar Teknolojisi
Yapay Zeka ve Makine Öğrenmesi
Yazılım ve Optimizasyon

1986 yılında 'Sivil Havacılık Meslek Yüksekokulu' olarak kurulmuştur. 1992 yılında 'Sivil Havacılık Yüksekokulu' adını almıştır. 2012 yılında 'Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi' adını almıştır. Eskişehir Teknik Üniversitesinin kendine ait bir havaalanı bulunmaktadır.

Pilotaj Bölümü
Havacılık Elektrik Elektroniği Bölümü
Uçak Gövde-Motor Bakım Bölümü
Havacılık Yönetimi Bölümü
Hava Trafik Kontrol Bölümü
Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü (İngilizce)

Fakülte bölümleri FEDEK 17 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından akredite edilmiştir. Kimya ve İstatistik bölümlerinde dersler %30 İngilizce olup, diğer bölümlerde öğretim dili %100 Türkçedir. Kimya ve İstatistik bölümlerinde zorunlu İngilizce hazırlık eğitimi vardır. Fizik, Biyoloji ve Matematik Bölümlerinde ise isteğe bağlıdır. Biyoloji, Fizik ve İstatistik Bölümlerinde staj zorunlu olup, diğer bölümlerde isteğe bağlıdır. Fakülte, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içerisinde bulunmaktadır.

İstatistik Bölümü
Fizik Bölümü
Kimya Bölümü
Biyoloji Bölümü
Matematik Bölümü
Bilgi Güvenliği Teknolojisi Bölümü (İngilizce)
Bilişim Sistemleri ve Teknolojileri Bölümü (İngilizce)

İş Analitiği
Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer (KBRN) Savunma
Nanobilim

Mühendislik-Mimarlık Fakültesinden mimarlık bölümü ayrılmıştır. 2011 yılında "Mimarlık ve Tasarım Fakültesi" olarak kurulmuştur.

Mimarlık Bölümü
İç Mimarlık Bölümü
Moda ve Tekstil Tasarımı Bölümü
Endüstriyel Tasarım Bölümü

1993 yılında "Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu" olarak kurulmuştur. 2013 yılında "Spor Bilimleri Fakültesi" adını almıştır.

Antrenörlük Eğitimi Bölümü
Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü
Rekreasyon Bölümü
Spor Yöneticiliği Bölümü

İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinde hazırlık eğitimi verilmektedir. Yabancı dilde eğitim verilen bölümlerde hazırlık programı zorunludur. Türkçe eğitim verilen bölümler isteğe bağlı olarak hazırlık eğitimi alabilmektedir.

Öğrenciler akademik eğitimlerine devam ederken farklı seviyelerde Çince, İspanyolca, İtalyanca, Rusça, Fransızca, Almanca ve İngilizce dil eğitimi alabilmektedirler.

2019 yılında kurulmuştur.

Elektrik-Elektronik Mühendisliği Anabilim Dalı
Pilotaj Anabilim Dalı
İleri Teknolojiler Anabilim Dalı
Bilgisayar Mühendisliği Anabilim Dalı
Çevre Mühendisliği Anabilim Dalı
Endüstri Mühendisliği Anabilim Dalı
İnşaat Mühendisliği Anabilim Dalı
Makine Mühendisliği Anabilim Dalı
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Anabilim Dalı
Biyoloji Anabilim Dalı
Endüstriyel Sanatlar Anabilim Dalı
Fizik Anabilim Dalı
Havacılık Elektrik ve Elektroniği Anabilim Dalı
Hava Trafik Kontrol Anabilim Dalı
İstatistik Anabilim Dalı
Kimya Anabilim Dalı
Kimya Mühendisliği Anabilim Dalı
Matematik Anabilim Dalı
Mimarlık Anabilim Dalı
Seramik Mühendisliği Anabilim Dalı
Sivil Havacılık Anabilim Dalı
Uçak Gövde Motor Bakım Anabilim Dalı
Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri Anabilim Dalı
Yer Bilimleri Anabilim Dalı
İç Mimarlık Anasanat Dalı
Moda ve Tekstil Tasarımı Anabilim Dalı
Raylı Sistemler Mühendisliği Anabilim Dalı
Beden Eğitimi ve Spor Anabilim Dalı
Spor Yöneticiliği Anabilim Dalı
Lojistik Yönetimi Anabilim Dalı
Hareket ve Antrenman Bilimleri
Havacılık Yönetimi Anabilim Dalı

1993 yılında "Ulaştırma Ekonomisi Araştırma Enstitüsü" olarak kurulmuştur. 2012 yılında "Ulaştırma Bilimleri Enstitüsü" adını almıştır. Bu alanda çalışma gösteren ilk ve tek enstitüdür.

1989 yılında Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri çalışmaları başlamıştır. 1993 yılında "Uydu ve Uzay Bilimleri Araştırma Enstitüsü" olarak kurulmuştur. 2012 yılında "Yer ve Uzay Bilimleri Enstitüsü" adını almıştır.

Jeodezi ve Coğrafi Bilgi Teknolojileri Anabilim Dalı
Uydu ve Uzay Bilimleri Anabilim Dalı
Yer Bilimleri ve Deprem Mühendisliği Anabilim Dalı

Astrofizik Eğitim ve Araştırma Birimi, astrofizik araştırma laboratuvarına sahiptir ve ışık kirliliği haritalandırması üzerine çalışma yapmaktadır.
TÜBİTAK ve Teknofest'e çeşitli projeler götürmüşlerdir. Projeler arasında sondaj uygulamaları ve hub kamerası gibi projeler mevcuttur. Ayrıca patentlerini aldıkları çeşitli modellemler de mevcuttur.
TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nin Türkiye'deki Gözlemevleri Listesinde yer almaktadır.

İnsansız Hava Aracı Teknolojisi ve Operatörlüğü Programı
Bilgisayar Programcılığı Programı
Elektrik Enerjisi Üretim, İletim ve Dağıtımı Programı
Radyo ve Televizyon Teknolojisi Programı
Mekatronik Programı
Basım ve Yayım Teknolojileri Programı
Makine Resim ve Konstrüksiyonu Programı
Grafik Tasarımı Programı
Yapı Denetimi Programı

Lojistik Programı
Raylı Sistemler Elektrik ve Elektronik Programı
Raylı Sistemler Makine Teknolojisi Programı
Raylı Sistemler Yol Teknolojisi Programı
Raylı Sistemler Makinistliği Programı
Sivil Havacılık Kabin Hizmetleri Programı
Raylı Sistemler İşletmeciliği Programı
Ulaştırma ve Trafik Hizmetleri Programı

Üniversitede 18 öğrenci kulübü bulunmaktadır.
Arge çalışmaları yürüten Hidroana, ESTÜ Solar Takım, ESTÜ İHA, Otonom Araç Takımı, Rove & Space ve RovsTech olmak üzere 6 mühendislik takımı bulunmaktadır. Bu mühendislik takımları çeşitli ulusal ve uluslararası yarışmalarda derece elde etmişlerdir.

Eskişehir Teknik Üniversitesi; İki Eylül Yerleşkesi, Porsuk Yerleşkesi, Borabey Yerleşkesi, olmak üzere toplam 5.696.400m² alanda hizmet vermektedir. Ayrıca Anadolu Üniversitesi Kampüs alanı içerisinde Fen Fakültesi ve Mimarlık ve Tasarım Fakültesi hizmet binaları ile Nanoboyut Laboratuvarı bulunmaktadır. ESTÜ, kampüs içinde kendi havaalanı bulunan küresel ölçekteki iki üniversiteden biridir.

İki Eylül Yerleşkesi, şehrin kuzeyinde ve şehre 5 km uzaklıktadır. Kampüsün toplam alanı 4.530.000m² olup, bunun 273.330m² si yeşil alandır.
İki Eylül Yerleşkesinde bulunan birimler;

Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi,
Mühendislik Fakültesi,
Spor Bilimleri Fakültesi,
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü,
Yer ve Uzay Bilimleri Enstitüsü,
Yabancı Diller Yüksekokulu,
Açık ve Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırmaları Merkezi (ESTUZEM),
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÇEVMER),
İleri Teknolojiler Uygulama ve Araştırma Merkezi (İTAM),
Sivil Havacılık Araştırma ve Uygulama Merkezi,
Hasan Polatkan Havalimanı, Terminal Bloğu, Kule ve Hangarlar,
Akademik Kulüp,
Mediko Sosyal Merkezi,
Öğrenci ve Personel Yemekhaneleri,
Açık alan spor tesisi (bir tartan pist ve bir çim futbol sahası),
Kapalı spor tesisi (5.000 kişilik spor salonu ve branş salonları).

Porsuk yerleşkesi şehir merkezinde yer almakta olup, toplam alanı 20.700 m²'dir. Bunun 13.977 m²'si yeşil alan geri kalanı ise yüksekokul binası, sosyal mekânlar ve spor tesislerinden oluşmaktadır.
Porsuk Yerleşkesinde bulanan birimler:

Porsuk Meslek Yüksekokulu
Ulaştırma Meslek Yüksekokulu,
Ulaştırma Bilimleri Enstitüsü.

Borabey yerleşkesi toplam alanı 1.145.700m²'dir.

22.800 metrekare kapalı alana ve 5003 seyirci kapasitesine sahiptir. Üniversite bünyesindeki akademik ve spor etkinliklerinin yanında, ulusal ve uluslararası müsabaka ve organizasyonlara ev sahipliği yapmaktadır.
Spor salonunda Basketbol, Voleybol, Hentbol müsabakaları yapılmaktadır. Okçuluk sporcularının antrenman yapabileceği bir adet salon bulunmaktadır.
614 metrekarelik alana sahip fitness salonu bulunmaktadır.
2014 yılında kullanıma açılan sauna, 12 kişi kapasitesine s

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Fatih Sultan Mehmet Han, Sinan Ağa Bin Abdurrahman, Nurbanu Valide Sultan, Hatice Sultan ve Hacı Abdülaziz Ağa Mazbut Vakıfları tarafından 2010 yılında İstanbul'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ile birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı İki üniversiteden biridir.
Üniversite, Vakıflar Genel Müdürlüğünün 25 Ağustos 2009 tarih ve 487/406 sayılı Vakıflar Meclisi kararı ve 15 Nisan 2010 tarih ve 5981 sayılı kanunla kurulmuştur. Üniversitenin kurucu vakıflarından birisi olan Fatih Sultan Mehmet Han Vakfiyesinin kuruluşu ile ilgili Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerinde yer alan matbu vakfiyeye göre vakfın kuruluş yılı 1471 tarihidir.
Bu nedenle üniversitenin kuruluş yılı olarak yer alan 2010 ibaresi, 2014 yılında 1471 olarak değiştirilmiştir.

Bilim Tarihi
İngilizce Mütercim Tercümanlık
Psikoloji
Tarih
Türk Dili ve Edebiyatı
Havacılık Yönetimi

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Programı
Okul Öncesi Öğretmenliği Programı
Türkçe Öğretmenliği Programı
Arapça Öğretmenliği Programı

Geleneksel Türk Sanatları
Grafik Tasarım
Mimarlık
İç Mimarlık
Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım

İşletme (İngilizce)
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce)

Temel İslami Bilimler Bölümü

Bilgisayar Mühendisliği
Biyomedikal Mühendisliği
Elektrik - Elektronik Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği
Yapay zeka ve veri mühendisliği

2013 yılında kurulan Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Enstitüsü'nün vizyonu;
“Prof. Dr. Fuat Sezgin'in çalışma esas ve usullerinden ilham alarak bütün bir insanlık için İslam kültür ve medeniyetinin bilimsel mirasına yönelik olarak gerçekleştirilecek eğitim ve öğretim faaliyetleri başta olmak üzere; araştırma, inceleme ve yayın faaliyetlerine öncülük etmektir.
(Enstitü sayfasından alıntıdır.)

Arap Dili Eğitimi
Bilgisayar Mühendisliği
Bilim Tarihi
Biyomedikal Mühendisliği
Eğitim Bilimleri
Elektrik - Elektronik Mühendisliği
Geleneksel Türk Sanatları
Grafik Tasarım
İç Mimarlık
İnşaat Mühendisliği
İşletme
Kamu Hukuku
Mimarlık
Özel Hukuk
Psikoloji
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Tarih
Temel Eğitim
Temel İslami Bilimler
Türk Dili ve Edebiyatı
Türkçe Eğitimi

Mimari Restorasyon
Ambalaj Tasarımı

Çocuk Gelişimi
Engelliler İçin Gölge Öğreticilik
Sivil Havacılık Kabin Hizmetleri
Hava Lojistiği
Bilişim Güvenliği Teknolojisi
Bilgisayar Programcılığı
Bilişim Güvenliği Teknolojisi
Biyomedikal Cihaz Teknolojisi
Ofis Teknolojileri ve Veri Yönetimi
Mahkeme Büro Hizmetleri
Siber Güvenlik
Görsel İletişim
Geleneksel El Sanatları
Moda Tasarımı
Ambalaj Tasarımı
İç Mekan Tasarımı
Mimari Restorasyon

Arapça Hazırlık Programı
İngilizce Hazırlık Programı

Program kapsamında öğrencinin okuduğu bölümden bağımsız dersler verilmektedir.

Alüminyum Test, Eğitim ve Araştırma Merkezi (ALUTEAM)
Ayasofya Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (AYASOFYA)
Biyomedikal Elektronik Tasarım Uygulama ve Araştırma Merkezi (BETAM)
Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÇAUM)
Eğitimde Mükemmeliyet Araştırma ve Uygulama Merkezi (EMAM)
Evliya Çelebi Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Fatih Sultan Mehmet ve Dönemi Uygulama ve Araştırma Merkezi (FSM DUAM)
İslam Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi (İHAM)
İslami Sanatlar Uygulama ve Araştırma Merkezi (İSM)
Orta Doğu ve Afrika Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ORDAM)
Osmanlı-Malay Dünyası Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (OSMAD)
Psikolojik Danışma ve Rehberlik Uygulama ve Araştırma Merkezi (PUAM)
Toplum Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (TAM)
Türkçe ve Yabancı Diller Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜMER)
Türkiye Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uluslararası Hukuk Uygulama ve Araştırma Merkezi (UHAM)
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (UZEM)
Vakıf Kültür Varlıkların Koruma Uygulama ve Araştırma Merkezi (KURAM)
Veri Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEBİM)
Yazma Eserler Uygulama ve Araştırma Merkezi (YAZMAESERLER)

Üniversiteye Giriş Bursları
YKS Derece Bursları
Akademik Başarı Bursu
Hafızlık Bursu
Tercih Bursları
Spor Bursu
Sanat, Proje, Yarışma ve Temsil Bursu
Aile İndirimi
Şehit Yakınları ile Gazi ve Gazi Yakınlarını Destekleme Bursu
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mezunları Bursu
Çift Anadal ve Yandal Bursu
Yatay Geçiş Bursu
İçindeki Mimarı Çıkar Bursu

Rektörlük
Fatih Yerleşkesi
Haliç Yerleşkesi
Topkapı Yerleşkesi (Bu kampüsün yanında inşaatı devam eden bir kampüs daha bulunmaktadır.)
Topkapı Merkez Yerleşkesi (Topkapı kampüsünün yanında, 1.Etap tamamlanmış, 2. Etabı İnşaat halindedir.)
Gülhane Yerleşkesi
Üsküdar Yerleşkesi
Ayasofya Yerleşkesi / Medresesi

7000'in üzerinde öğrencisi, 6500'den fazla mezunu, 500'e yakın akademik personeli bulunmaktadır.
8 fakülte, 2 enstitü, 2 meslek yüksekokulunda 22 araştırma ve uygulama merkezi ile 64 program mevcuttur.
Öğrencilerin %97'si, 17 farklı alanlarda burs desteğiyle öğrenim görmektedir.
67 ülkeden 1000'e yakın uluslararası öğrenciye bulunmaktadır.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) "Vakıf Yükseköğretim Kurumları 2021 Raporu”nu göre öğrenci başına düşen basılı kitap sayısında 9. sıradadır.
Kütüphanelerde 100 binden fazla basılı kitap, 318 bin elektronik kitap bulunmaktadır.
62 öğrenci kulübü, yılda 500'e yakın etkinlik düzenlemektedir.

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Resmi Sitesi 18 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi - Aday Öğrenci | https://aday.fsm.edu.tr/ 9 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Kariyer Merkezi 13 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi 24 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YÖK25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fatih Üniversitesi, Büyükçekmece, İstanbul'da yerleşik vakıf üniversitesiydi. Türkiye Sağlık ve Tedavi Vakfı tarafından 18 Ocak 1996'da kuruldu. Açılışını dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gerçekleştirdi. İngilizce ve Türkçe ile öğretim yapan üniversite, Almanca, Fransızca, Rusça, İspanyolca derslerini de seçmeli ders olarak vermekteydi. Dokuz üyesi bulunan Mütevelli Heyeti ile yönetilmekteydi. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün talebi üzerine; Büyükçekmece 5. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından, Fatih Üniversitesinin kurucusu Türkiye Sağlık ve Tedavi Vakfı'na kayyum atandı. 23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle üniversite kapatıldı. Öğrencileri çeşitli üniversitelere yerleştirildi.
Ayrıca Olağanüstü Hal (OHAL) Kararnamesi kapsamında Hazineye geçen "Fatih Üniversitesi Sema Hastanesi" Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi'ne devredilerek, "Bezmiâlem Tıp Fakültesi Dragos Hastanesi" olarak hizmetine devam etmektedir.
Her yıl Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından yayınlanan ARWU Dünya Üniversiteler Sıralaması'nın 2017 ve 2018 yayımlarında, "Matematik" alanında "401-500" bandında yer almıştır. ODTÜ bünyesindeki URAP Araştırma Laboratuvarı tarafından her yıl yayınlanan Türkiye Üniversiteler Sıralaması'nda, İstanbul'daki en iyi 3. ve Türkiye'deki en iyi 5. vakıf üniversitesi olmuştur.

Eğitim Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Tıp Fakültesi
Fatih Üniversitesi Konservatuvarı

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Biyonanoteknoloji Enstitüsü

Adalet Meslek Yüksekokulu
Ankara Meslek Yüksekokulu
İstanbul Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

AR-GE Projeleri Yönetim Ofisi
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi
Biyo&Nano Teknolojileri Ar&Ge Merkezi
End. Ot. Tek. Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi
Enformatik Bölümü
Sürekli Eğitim Merkezi
Hazırlık Sınıfları Koordinatörlüğü
KOSGEB Fatih Üniversitesi Tek. Gel. Koor.
Medeniyetler Uygulama Araştırma Merkezi
Stratejik Plan Koordinatörlüğü
Türk Dili Bölümü
Türkçe Dil Öğrenme, Araştırma ve Uygulama Merkezi (TÖMER)
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (FUZEM)
Yabancı Diller Bölümü

Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı bir hastaneydi.
15 yıl boyunca Ankara'da hizmet verdikten sonra Sema Hastanesi'ni devralarak İstanbul'a taşınmıştı. İstanbul'da biri Dragos'ta, diğerleri Ümraniye ve Şirinevler'de olmak üzere 3 noktada daha bulunuyordu.

Prof. Dr. Ergün Yener
Prof. Dr. Turgut Balkaş
Prof. Dr. Oğuz Borat
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan
Prof. Dr. Muhit Mert (vekil rektör olarak görev yaptı)
Prof Dr. Ramazan Korkmaz (kayyım atandıktan sonra rektörlük görevine getirildi)

Fatih Üniversitesi, 15 Temmuz 2016'da gerçekleştirilen FETÖ askerî darbe girişimi sonrasında 65. Türkiye Hükûmeti tarafından çıkarılan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname doğrultusunda; "Fethullahçı Terör Örgütü'ne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen kurumlar" arasında yer aldığı gerekçesiyle kapatıldı.

Fatih Üniversitesi resmi web sitesi

Fenerbahçe Üniversitesi (FBÜ), Fenerbahçe Spor Kulübü'nün ilgili vakfınca 2016 yılında kurulan İstanbul'daki bir vakıf üniversitesi.
Nisan 2016'da Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesisleri'nde; kuruluşu, yönetimi ve işleyişiyle ilgili çalıştay başladı. Öğrenci kabul etmeye başladığı ilk yıl Medicana Grubu'nca ₺100M yatırım yapıldı. Kampüs ağının güvenliği ve Nesnelerin İnterneti teknolojileri bir Hewlett Packard Enterprise şirketi olan Aruba ile gerçekleştirildi. 2020'de TÜBİTAK ve TUSAŞ'ın iş birliğiyle yürütülen Milli Muharip Uçak Projesi'ne katkı sağlamaya başladı. İletişim Fakültesi öğrencileri; Aralık 2019'da "Ne Çocuk Ne Ergen" sosyal sorumluluk projesini başlattı ve Şubat 2020'de Uluslararası Çevre Vakfı'nın düzenlediği Çevrenin Genç Sözcüleri Yarışması'nda birinci oldu. 2024 yılının başında, en az 60,000,000 $ ücret karşılığında, Ataşehir'de bulunan Novada AVM'nin satın alınarak ikinci yerleşke olarak kullanılacağı biliniyor. [1]

Ataşehir Metropol'ün içerisinde yer alan Fenerbahçe Üniversitesi ana kampüsü, 100 bin metrekarelik bir alanın içerisinde konumlanmıştır. 
Ana binayla birlikte İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine hizmet veren ek bir bina da kampüste yer almaktadır. İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi hizmetinde olan bu bina 6 kattan oluşmaktadır. Binanın 6. katı okulun en büyük toplantı salonunu içermektedir.

2024 Yılının başında, Fenerbahçe Eğitim, Kültür ve Sağlık Vakfı en az 60 milyon $ (tahmini) ücret karşılığında Ataşehir Novada AVM'yi satın aldı.

Fenerbahçe Lisesi
Fenerbahçe Koleji

Resmî site

Fırat Üniversitesi (FÜ), 1975 yılında Elazığ'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 11 Nisan 1975 tarihinde kurulmuştur.

İlk olarak 1967 yılında Elazığ Yüksek Teknik Okulu olarak açılmıştır. Aynı yıl içinde Ankara Üniversitesi Senatosu'nun Elazığ Veteriner Fakültesi'nin kurulmasını öngören kararı Millî Eğitim Bakanlığı'nca onaylanmıştır. Teknik Yüksekokul, 1184 Sayılı Kanunla 1969 yılında Elazığ Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi'ne (EDMMA) dönüşmüş, Veteriner Fakültesi de 1970 yılında Ankara Üniversitesi'ne bağlı olarak öğretime açılmıştır. Kuruluşu, 1 Nisan 1975 tarihinde TBMM'de kabul edilen ve 11 Nisan 1975 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 1873 sayılı "Dört Üniversite Kurulması Hakkında Kanun" ile gerçekleşen Fırat Üniversitesi'nin çekirdeğini Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi oluşturmuştur. 1975–1976 eğitim öğretim yılında Fen-Edebiyat Fakülteleri'nin de ilavesiyle üniversite, eğitim ve öğretime üç fakülte ile başlamıştır. EDMMA (Elazığ Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi) ise Mühendislik Fakültesi'ne dönüştürülerek üniversite bünyesinde yer almıştır. Fırat Üniversitesi 14 Aralık 2021 tarihinde Araştırma Üniversitesi olmuştur.

Fırat Üniversitesi Kurucu Rektörü. Prof. Dr. Mustafa Temizer (1975)

Prof. Dr. Arif Çağlar (1982-1992)
Prof. Dr. Eyüp Günay İsbir (1992-2000)
Prof. Dr. Ahmet Feyzi Bingöl (2000-2004)
Prof. Dr. Mehmet Hamdi Muz (2004-2008)
Prof. Dr. Ahmet Feyzi Bingöl (2008-2012)
Prof. Dr. Kutbettin Demirdağ (2012-2020)
Prof. Dr. Fahrettin Göktaş (2020-Görevde)

Eğitim Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Fen Fakültesi
İnsani Ve Sosyal Bilimler Fakültesi
İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Su Ürünleri Fakültesi
Teknik Eğitim Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Veterinerlik Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi

Üniversite kütüphanesinde yaklaşık olarak 105.000 kitap, 962 süreli yayın barındıran kütüphane mevcuttur. Kütüphanenin 2. katında kitap okumak ya da ders çalışmak için çalışma yeri mevcuttur. Kütüphanenin 1. katında internet kullanımı için bilgisayar yerleri mevcuttur. Süreli yayınlar bodrum katta bulunmaktadır. Birçok ulusal gazeteyi günlük olarak ve bazı aylık çıkan dergileri kütüphanenin giriş katından takip etmek mümkündür.
Mühendislik kampüsünde Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi mevcuttur.
Mühendislik kampüsünde ~1000 kişilik Atatürk Kültür Merkezi (sinema, konser, tiyatro, sempozyum, konferans, panel olarak kullanılır) mevcuttur.
Fen fakültesinde 250 kişilik konferans salonu mevcuttur.
Veteriner fakültesinde 400 kişilik konferans salonu mevcuttur.
Kampüste Sanat galerisi mevcut olup, ilgili bölümdeki öğrencilerin ve üniversite dışındaki kişilerin sanatsal çalışmaları galeride sergilenir.
Fen fakültesi önünde 51.250m2 alana sahip Fırat Kültür Park mevcuttur, tören, konser gibi etkinliklerde kullanılır. İçerisinde amfitiyatro, koşu pisti, basketbol sahası, kafeterya, açık çay bahçesi mevcuttur.

Fırat Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesinin yönetici şirketi olan Fırat Teknokent, özellikle yeni ve ileri teknoloji alanlarında Ar-Ge faaliyetleri yürüten ve yazılım geliştirme alanında faaliyet gösteren, teknoloji firmalarına uluslararası standartlarda teknokent hizmetleri sunan 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri yasasına göre Fırat Teknokent Teknoloji Geliştirme Bölgesi Yönetici A.Ş. adıyla kurulmuş olan teknoparktır.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmî site
Resmi Facebook Sayfası www.facebook.com/frtbasinyayin 31 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Instagram Sayfası www.instagram.com/firatresmihesap
Resmi Twitter Sayfası: www.twitter.com/firatresmihesap 3 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galata, İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde yer alan bir semttir. Azapkapı, Tophane ve Galata Kulesi'nin arasında kalan bölge olarak tarif edilir. Bölgenin nüfusu artınca özellikle 19. yüzyılda yerleşim yerleri yukarıya doğru yayılmıştır. Yapılan elçilik binaları da yukarı kısmın büyümesinde etkili olmuştur. Galata, uzun yıllar boyunca rıhtımıyla ülkenin dışa açılan bir kapısı olmuştur. Tarihî olarak denizcilerin bir uğrak yeri olma niteliğini taşımıştır. II. Mehmed'in İstanbul'u fethinden önce bir Ceneviz kolonisi olan bölge, Osmanlılara barış ile teslim edildiği için geniş ölçüde ayrıcalıklar tanınmıştır ve bu durum Osmanlı İmparatorluğu'nun sonuna kadar devam etmiştir. Semti çevreleyen surlar 19. yüzyılda yıkılmıştır.
Semtin en önemli tarihî eserlerinden biri Galata Kulesi'dir. Galata'da sinagoglar ve Rum, Ermeni ve Aziz Petre gibi Gürcü kiliseleri mevcuttur. 1671 tarihinden bu yana var olduğu bilinen Zülfaris Sinagogu, 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi olarak 25 Kasım 2001'de açılarak hizmete girmiştir.

Galata Kulesi tarihi
Galata Köprüsü
Galata bankerleri
Galata Mevlevihanesi
Galata Yolcu Salonu
Galatasaray Lisesi
Galatlar

Arnaud, Jean-Luc (1992). "Tissu urbain et histoire: le cas de Galata". Anatolia moderna/Yeni Anadolu (Fransızca). 3: 209-227. doi:10.3406/anatm.1992.902. 
Batur, Afife (Ocak 2004). "Galata and Pera 1, A Short History, Urban Development Architecture and Today" (PDF). The Bulletin of the İstanbul Technical University (İngilizce). İstanbul Teknik Üniversitesi. 55 (1): 1-10. 25 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)12 Ocak 2021. 
D'Alessio, E. Dallegio (1946). "Galata et ses environs dans l'antiquité". Revue des études byzantines (Fransızca). 4: 218-238. doi:10.3406/rebyz.1946.940. 
D'Alessio, E. Dallegio (1961). "Galata et la souveraineté de Byzance". Revue des études byzantines (Fransızca). 19: 315-327. doi:10.3406/rebyz.1961.1265. 
Sağlam, Hasan Sercan (2020). "Galata Kulesi'nin Ceneviz dönemine yönelik bir yeniden değerlendirme". YILLIK: Annual of Istanbul Studies (2): 53-80. 8 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ocak 2021. 
Sauvaget, Jean (1934). "Notes sur la Colonie génoise de Péra". Syria. Archéologie, Art et histoire (Fransızca). 15 (3): 252-275. doi:10.3406/syria.1934.3760. 
Tanrıbuyurdu, Gülçin (2017). "Klâsik Türk edebiyatına yansıyan yönleriyle "Galata"". İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi. 6 (1): 21-42. 6 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi12 Ocak 2021. 

Mural Slabs from Genoese Galata 23 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galatasaray Üniversitesi (GSÜ) (Fransızca: Université Galatasaray, Osmanlıca: غلـطه سرایی اندرون همايونی Galata Sarayı Enderûn-ı Hümâyûnu), İstanbul'un Beşiktaş ilçesinin Ortaköy semtinde bulunan ve eğitim dili Fransızca olan bir devlet üniversitesi.
Galatasaray Üniversitesi, Galatasaray Spor Kulübü ve Galatasaray Lisesi ile birlikte Galatasaray Topluluğu'nun en önemli kurumlarından biridir.

Galatasaray Lisesinin devamı niteliğinde ve Fransızca eğitim yapan bir üniversite kurulması fikri 1970'li yıllarda ortaya çıkmış, 1979 yılında eski Galatasaray Kulübü başkanı ve iş insanı Selahattin Beyazıt, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel'le görüşerek ilk somut adımı atmıştır. Beyazıt, üniversitenin İstanbul'un Beykoz ilçesi'ne bağlı Riva'da 1975'te satın alınmış olan 1.175.000 metrekarelik Galatasaray Kulübü'ne ait araziye yerleşmesini önermiştir. Üniversitenin kurulması tartışmaları devam etmiş ve 1984 yılında Galatasaray Eğitim Vakfı Başkanı İnan Kıraç "Galatasaray Üniversitesinin kurulması için çalışmalara başladık" diyerek, bu fikrin artık olgunlaştığının işaretini vermiştir.

Galatasaray Lisesi mezunu Emekli Büyükelçi Coşkun Kırca'nın çabaları sonucu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal 5 Haziran 1991'de Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Paris' te yaptığı görüşmede Türk ve Fransız ortak girişimiyle bir üniversite kurulması konusunu resmen gündeme getirmiştir. Bu teklife olumlu yanıt verilmesinin ardından, Türkiye'yi ziyaret etmekte olan Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand 14 Nisan 1992'de Beyoğlu'ndaki Galatasaray Lisesi binasına gelerek, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile birlikte, Türk Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin ve Fransız Dışişleri Bakanı Roland Dumas tarafından imzalanan Galatasaray Üniversitesi kuruluş belgesi imza töreninde hazır bulunmuştur. Galatasaray Üniversitesi, Türkiye'de eğitim dili Fransızca olan tek üniversite olmasının yanında, uluslararası bir antlaşmayla kurulan ilk yükseköğretim kurumudur. Galatasaray Üniversitesini kuran antlaşma, 1954 tarihli Fransa-Türkiye Kültürel İşbirliği Antlaşması'na dayanmaktadır.
Riva'daki arazi yerine, Galatasaray Lisesi'ne ait Ortaköy'deki binada faaliyete geçen Galatasaray Eğitim Öğretim Kurumu, Haziran 1994' kadar faaliyet göstermiştir. 23 Mayıs 1993 tarihinde iç sınav ilk kez yapılmış, ilk eğitim yılı açılışı dolayısıyla 11 Ekim 1993 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel kurumu ziyaret etmiştir. 13 Aralık 1993 tarihinde Fransa'daki pek çok üniversite ile iş birliğini öngören protokoller imzalanmıştır.
Kurum, 6 Haziran 1994 tarihli ve 21952 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 3993 sayılı kanunla Galatasaray Üniversitesine dönüşmüştür. Kanunun hazırlanma ve kabul aşamasında, o tarihte DYP İstanbul milletvekili olarak görev yapmakta olan Coşkun Kırca'nın yine büyük katkıları olmuştur.
Kurum üniversite statüsünü almasına rağmen, entegre eğitim-öğretim kurumu olma özelliğini korumuş ve Galatasaray Lisesi ile Galatasaray İlköğretim Okulu, Galatasaray Üniversitesi rektörlüğüne bağlı öğretim birimleri olarak tanımlanmıştır.

Kurucu Rektör Prof. Dr. Yıldızhan Yayla (1992-1994 GEÖK Başkanı ve 1994-2000)
Prof. Dr. Erdoğan Teziç (2000-2003)
Prof. Dr. Duygun Yarsuvat (2004-2008)
Prof. Dr. Ethem Tolga (2008-2015)
Prof. Dr. Ertuğrul Karsak (2015-2023)
Prof. Dr. Abdurrahman Muhammed Uludağ (2023-günümüz)

Galatasaray Üniversitesinin Türkiye'deki diğer tüm üniversitelerden farklı ve kendine özgü bir öğrenci kabul sistemi vardır. Türkiye'de Fransızca eğitim yapan liselere önemli bir ayrıcalık tanıyan bu sistemin hukuki dayanağı Galatasaray Üniversitesinin kurulmasını sağlayan Türkiye ile Fransa arasındaki uluslararası antlaşmadır.
Galatasaray Üniversitesine her yıl 480 öğrenci kabul edilmektedir. Bu öğrencilerinin %50'si (yani 240 öğrenci) Türkiye'de Fransızca eğitim yapan 18 liseden alınır. Bu kontenjanın yarısı (yani toplam kontenjanın %25'ine denk düşen 120 kontenjan) Galatasaray Lisesi öğrencilerine ayrılmıştır. Diğer yarı ise Fransız Kolejleri (Saint Joseph Lisesi, Saint Benoit Fransız Lisesi, Notre Dame de Sion Lisesi, Sainte-Pulchérie Fransız Lisesi, Saint Michel Lisesi ve İzmir Saint Joseph Lisesi); Fransızca eğitim yapan Anadolu liseleri (Ankara Anadolu Lisesi, Kağıthane Profilo Anadolu Meslek Lisesi, Burak Bora Anadolu Lisesi, Buca Anadolu Lisesi, Bornova Anadolu Lisesi, İzmir Atatürk Lisesi); Fransızca eğitim yapan özel Türk liseleri (Ankara Tevfik Fikret Lisesi, Antakya Anadolu Lisesi, İzmir Tevfik Fikret Lisesi, İzmir Tevfik Fikret Fen Lisesi) ve Türkiye'de faaliyet gösteren fakat Fransız müfredatını uygulayan liselere (Ankara Charles de Gaulle ve İstanbul Pierre Loti) ayrılmıştır. Adaylar her yıl Mayıs ayının son pazar günü düzenlenen iki aşamalı GSÜÖSYS (Galatasaray Üniversitesi Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı) ile okula kaydolma hakkını kazanırlar. Bu sınavın soruları, bahsekonu liselerde görev alan öğretmenlerce Fransızca ve Türkçe olarak ve ÖSYM'nin koyduğu kurallar çerçevesinde hazırlanır. Sınav, Galatasaray Üniversitesinin Ortaköy'deki yerleşkesinde yapılır.
Fransızca eğitim yapan liselerden gelen öğrenciler bu iç sınavın ardından YKS'ye de girmekle yükümlüdürler.
İç sınavla Galatasaray Üniversitesine girmeye hak kazanan öğrenciler, bir yıllık Fransızca hazırlık sınıfından da muaf tutulurlar.
Galatasaray Üniversitesi öğrencilerinin diğer yüzde ellisi ise, diğer tüm üniversiteler için geçerli olan ÖSYS sistemiyle okula kayıt hakkı kazanmaktadırlar.

Galatasaray Üniversitesi, Feriye Sarayları olarak da bilinen ve Çırağan Sarayı' nın müştemilatı olan binalarda ve söz konusu binaların tam karşısında bulunan Yiğit Okur yerleşkesinde faaliyet göstermektedir. Sultan Abdülaziz döneminde mimar Sarkis Balyan tarafından inşa edilen (1871) ve resmi adı İbrahim Tevfik Efendi Sahilsarayı olan ana bina, uzun yıllar Galatasaray Lisesi' nin kız bölümü dersliği ve yatakhanesi olarak kullanıldıktan sonra Galatasaray İlkokulu'na tahsis edilmiş ve 1992 yılında da üniversiteye devredilmiştir. İlk dönemde idari birimler, sınıflar, kütüphane ve öğretim üyelerinin bürolarını barındıran ana bina, günümüzde sadece idari birimlerin bir kısmı ile Hukuk, İİBF ve İletişim Fakülte sekreterliklerini ve bu fakültelerde görevli öğretim üyelerinin bürolarını içermektedir. 22 Ocak 2013 tarihinde binada çıkan yangından dolayı kullanılamaz hâle gelen binanın restorasyonu Mayıs 2019'da tamamlanmış, aynı fakültelerin binaya taşınmasıyla 2019-2020 öğretim yılında bina yeniden kullanıma açılmıştır. Bina süslemelerinin aslına uygun yeniden üretilmesi çalışmaları devam etmektedir.
Zamanla öğrenci sayısının artmasıyla bu bina yetersiz kalmış ve Çırağan Caddesi'nin öteki tarafına Yiğit Okur Yerleşkesi ve Suna Kıraç Kütüphanesi inşa edilmiştir (2003). Okulun iki kısmı 2004 yılında Selahattin Beyazıt Altgeçidi ile birbirine bağlanmıştır. 2006 yılında Hukuk Fakültesi ile Fen-Edebiyat Fakültesi' nin dersliklerini içeren iki ek bina açılmıştır. Öğrenci kulüplerine tahsis edilen yapılar ile Çırağan Caddesi üzerinde okulun sahil kısmına giriş için kullanılan Bâb-ı Sultâni adlı anıtsal kapı da 2007 yılında tamamlanmıştır. Okulun ana bahçesinde üniversitenin kurucusu Coşkun Kırca'nın bir büstü ve Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen tarafından yapılmış olan bir aslan heykeli bulunmaktadır. Haziran 2007'de Rektörlük Binası olarak kullanılan köşkün yanına 38 metre yükseklikte bir bayrak direği yerleştirilmiştir.

22 Ocak 2013 tarihinde elektrik kontağından çıkan büyük bir yangınla saray binasının çatısı ve üçüncü katı tamamen yanmış ve bina kullanılmaz hale gelmiştir. Galatasaray Eğitim Vakfı, söz konusu yapının Galatasaray Üniversitesi tarafından tekrar kullanımına hazır hale getirilmesine yönelik tüm faaliyetleri camia adına üstlenerek, çalışmalara başlamış ve bu kapsamda ''Gücümüz Sevgimiz'' adlı yardım kampanyasını başlatmıştır.
Tadilat ve restorasyon çalışmaları 30 Mayıs 2016 tarihinde başlamıştır ve 5 Mayıs 2019 tarihinde tamamlanmıştır.

İktisat Bölümü
İşletme Bölümü
Siyaset Bilimi Bölümü
Uluslararası İlişkiler Bölümü

Bilgisayar Mühendisliği Bölümü
Endüstri Mühendisliği Bölümü

Karşılaştırmalı Dilbilim ve Uygulamalı Yabancı Diller Bölümü
Matematik Bölümü
Felsefe Bölümü
Sosyoloji Bölümü

Deniz Ulaştırma ve İşletme Bölümü
Gemi Makineleri İşletmeciliği Bölümü

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma Merkezi (ATAMER)
Toplumsal Araştırmalar Merkezi (TAM)
Medya Çalışmaları ve Araştırma ve Uygulama Merkezi (MEDIAR)
Vergi Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi
İşletme Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Ceza Bilimleri Kriminoloji ve İnsan Hakları Araştırma Merkezi
Stratejik Araştırmalar Merkezi
Avrupa Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi
İktisadi Araştırmalar Merkezi (GİAM)
Girişimcilik ve Yenilikçilik Merkezi
Karar Analizi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kariyer Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kültürel Dokümantasyon Merkezi
Liderlik Araştırma ve Uygulama Merkezi
Tarih Bilimleri ve Bölgesel Tarih Öğretim, Araştırma ve Uygulama Merkezi
Teknoloji Transferi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Galatasaray Üniversitesi öğrenci festivali 2001'den bu yana her yıl 19 Mayıs Haftası'nda gerçekleştirilmektedir.

2000-2020 yılları arasında Erasmus Programı ile gelen öğrenci sayısı 2329, giden öğrenci sayısı ise 2080'dir.
Değişim programlarının yanı sıra İktisat ve Felsefe bölümlerinde Sorbonne Üniversitesi ile İletişim Fakültesinde ise Bordeaux Montaigne Üniversitesi ile çift diploma programı mevcuttur.

Üniversitenin mezunları arasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi amaçlayan GSÜMED 27 Ağustos 2002 tarihinde kurulmuştur.

Galatasaray Lisesi

 OpenStreetMap'te Galatasaray Üniversitesi ile ilgili coğrafi veriler  

Wikimapia' dan Galatasaray Üniversitesi' nin görünüşü 23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî site (Türkçe)
Resmî site (İngilizce)
Resmî site (Fransızca)
Şablon:Galatasaray Üniversitesi Mezunlar Derneği (Türkçe)

Gazi Üniversitesi, 1926 yılında Ankara'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 1926 yılında  Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatı ile Ankara'da temelleri atılan Gazi Üniversitesi, cumhuriyetin ilk üniversitesi olma ünvanını da elinde bulundurur. 1966 yılında Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi olarak eğitim vermeye başlayan okul, 1982 yılında Gazi Üniversitesi'ne bağlanmış ve adı Mühendislik-Mimarlık Fakültesi olarak değiştirilmiştir.
Üniversite bünyesinde Tıp, Diş Hekimliği, Eğitim, Fen, Mühendislik ve Teknoloji  fakülteleri bulunmaktadır. Ayrıca Beşevler, Emek, Maltepe, Gölbaşı ve Çubuk'ta yerleşkeleri bulunmaktadır. Bunların dışında Gazi Üniversitesinin Ankara OSTİM, Kahramankazan, Çankaya, Kızılay ve Polatlı ilçelerinde de meslek yüksekokulları ve yüksekokulları bulunmaktadır.
URAP 2022-2023 dünya sıralamasında en yüksek puan alan Türk üniversiteleri listesinde 6. konumda bulunmaktadır. QS 2025 mühendislik alan sıralamasında 450-400 bandında dünyanın en iyi 500  mühendislik fakültesi içerisinde yer almaktadır.QS 2025 Avrupa sıralamasında 267'nci sıradadır.QS Dünya sıralamasında ilk 1000 içerisinde yer alabilen 10 Türk üniversitesinden biri olmuştur.

Gazi Üniversitesinin kuruluşu, cumhuriyetin ilanından hemen sonra Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Ankara'da bir enstitü kurulması girişimiyle başlar. Kurulacak bu enstitünün temel amacı yeni Türkiye'nin öğretmen ihtiyacını karşılamaktır. 1926 yılında Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü olarak Konya'da açılan okul, 1924 yılında Ankara'da açılan Musiki Muallim Mektebi ve Gazi Erkek İlk Muallim Mektebi birleştirilir ve günümüzde Gazi Üniversitesi Rektörlük binası olarak kullanılan bina Orta Muallim Mektebi ve Gazi Terbiye Enstitüsü adını alır, Musiki Muallim Mektebi de Enstitü'ye bir bölüm olarak eklenir. Daha sonraki yıllarda Okul, bünyesinde açılan pedagoji ve filoloji bölümleriyle kısa sürede öğretmen yetiştirmede ülkenin öncü ve önder bir eğitim kurumu olur. Adı 1929 yılında 'Gazi' adı başa getirilerek Gazi Orta Muallim Mektebi olarak değiştirilir ve 1976 yılına kadar bu adla eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdüren okul, 1976 yılında ise Gazi Eğitim Enstitüsü adını alır.
Gazi Eğitim Enstitüsüne bağlı olarak Müzik Eğitimi Bölümü 1937 yılında, 1941 yılında Fransızca Eğitimi, 1944 yılında İngilizce Eğitimi bölümü açıldı. 1979 yılında yapılan düzenlemeler sonucu eğitim süresi 4 yıla çıkarıldı ve Gazi Yüksek Öğretmen Okulu olarak değiştirildi.
1968 yılında kurulan Ankara Diş Hekimliği Yüksekokulu olarak kurulan Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, 1978 Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne bağlanmış ve adı Diş Hekimliği Fakültesi olarak değiştirilmiş ve Gazi Üniversitesine bağlanmıştır.
Gazi Üniversitesi Türkiye'nin öğretmen yetiştiren ilk eğitim kurumudur.
1971 yılında Ankara Eczacılık Özel Yüksek Okulu Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne başlanmıştır. 1979 yılına kadar Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Eczacılık Yüksekokulu olarak eğitimini sürdüren okul, 1979 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Eczacılık Fakültesi adını almıştır. 1982 yılında ise Gazi Üniversitesi bünyesine Eczacılık Fakültesi olarak alınmıştır.
1976 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı olarak Ankara'da kurulan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dr. Muhittin Ülker Acil Yardım ve Travmatoloji Hastanesinde eğitim-öğretime başlar. 1984 yılında yapımı başlanan bugünkü Gazi Üniversitesi Hastane binası 30 Haziran 1986'da bitirilir ve Tıp Fakültesi Dr. Muhittin Ülker Acil Yardım ve Travmatoloji Hastanesinden ayrılarak yeni hizmet binasına taşınır.

1926 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü olarak kurulan Gazi Eğitim Enstitüsü 1982 yılında 2809 sayılı kanunla, Gazi Üniversitesine dönüştürülür. Gazi Üniversitesinin çatısı altında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi, Ankara Yüksek Teknik Öğretmen ve Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulları yer alır.
Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulu, Türkiye'de teknik öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere Erkek Teknik Öğretim Müsteşarlığı'na bağlı olarak 1937-1938 eğitim-öğretim yılında, 1 Ekim 1937 tarihinde Erkek Meslek Öğretmen Okulu ismiyle, 26 erkek öğrenci ile Ankara 1. Sanat Enstitüsü (Ulus) binalarında "Marangoz, Demir ve Tesviye" bölümleri olarak eğitim-öğretime başlamıştır. Okulun eğitim süresi 3 yıl olup, ilk mezunlarını 1939-1940 eğitim-öğretim yılı sonunda vermiştir. 1942 yılında inşaatı tamamlanan mevcut binalarına taşınmıştır. 1946 yılında "Erkek Teknik Öğretmen Okulu" adını alarak eğitim süresi 4 yıla çıkarılmıştır. 1962 yılında okulun adı "Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu", 1976 yılında ise "Yüksek Teknik Öğretmen Okulu" olarak değiştirilmiştir. 1982 yılında Gazi Üniversitesi'nin kurulmasıyla birlikte bu okul Gazi Üniversitesi'ne devredilmiştir.
1966 yılında Ankara'da öğretime başlayan “Zafer Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu” ve 1967 yılında öğretime başlayan “Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu” ardından, 1968 yılında “Anadolu Kimya Mühendisliği Özel Yüksek Okulu” açılır. Bu üç yüksek okul, 1971 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin bünyesine katılıp, “Ankara Mühendislik ve Mimarlık Yüksek okulu” olarak birleştirilmiş ve aynı yıl kurulan “Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisine” bağlanmıştır. Akademi, daha sonra 1982 yılında kurulan Gazi Üniversitesi bünyesine alınmış ve Mühendislik Mimarlık Fakültesi çatısı altında eğitim ve öğretime devam etmiştir
Ankara'da 1955 yılında eğitime başlayan Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, 1971 yılında yürürlüğe giren 1472 sayılı yasa gereği, kendisine muadil özel yüksekokulların bağlanması ile eğitim-öğretim kapasitesini genişletmiştir. Akademiyi oluşturan Ekonomi, İşletme, Maliye ve Yönetim Bilimleri Fakülteleri, Mali Bilimler ve Muhasebe Yüksekokulu ile Bankacılık ve Sigortacılık Yüksekokulu, 1982 yılında Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin değiştirilerek kabulüne dair 2809 sayılı kanunla, Gazi Üniversitesi bünyesine alınarak bugünkü İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni oluşturmuştur.
1968 yılında Anadolu Eczacılık Özel Yüksekokulu olarak faaliyete başlayan okul 1982 Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi adıyla üniversiteye bağlanmıştır.
1926 yılında Ankara merkezli olarak kurulan Gazi Üniversitesi, Ankara ili dışında da eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etmiş, bu bölgelere fakülteler, yüksek okullar ve meslek yüksek okulları kurmuştur. Bu okulların büyük bölümü 2006 yılında kurulan yeni üniversitelerin temellerini oluşturmuştur. Kuruluş yıllarında 9 fakülte, 12 yüksek okul ve 4 enstitüyü bünyesinde barındıran Gazi Üniversitesi 2006 yılına gelindiğinde Türkiye'nin çeşitli illerine yayılmış 25'ten fazla fakülte ve 20 den fazla yüksek okul ve meslek yüksekokulu ile eğitim faaliyetlerine devam etmekteydi. Bu okullar 2006 yılında kurulan Ahi Evran Üniversitesi, Kastamonu Üniversitesi, Hitit Üniversitesi, Nevşehir Üniversitesi ve Çankırı Karatekin Üniversitelerinin temellerini oluşturdu.

2006 yılında Ankara dışı okulların Gazi Üniversitesinden ayrılması ve yeni açılan üniversitelere bağlanması sonucu fakülte sayısı 16'ya yüksek okul sayısı 4'e meslek yüksek okulu sayısı ise 8'e düştü. 2008 yılında Sağlık Bilimleri Fakültesi kuruldu.
2009 yılında Eğitim Fakültelerinde yapılan düzenlemeler sonucu Teknik Eğitim Fakültesi Teknoloji Fakültesi'ne, Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi Turizm Fakültesi'ne, Mesleki Eğitim Fakültesi Sanat Ve Tasarım Fakültesi'ne dönüştürülmüştür. Yine aynı yıl 3 Ekim 2009 tarihinde Gazi Üniversitesi Senatosu tarafından alınan kararla Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi eski adıyla Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi iki ayrı fakülte haline getirilmiştir.
2014 yılı itibarıyla 21 fakülte, 7 enstitü, 1 Türk Müziği Devlet Konservatuvarı, 4 yüksekokul, 11 meslek yüksekokulu ve 48 araştırma ve uygulama merkezi ile eğitim faaliyetlerine devam etmektedir.

2018 yılında üniversite bölünerek bazı fakülte, yüksekokul ve enstitüler yeni kurulan Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi bünyesine geçmiştir. Şu an üniversite bünyesinde 11 fakülte, 5 enstitü, 1 yüksekokul, 3 meslek yüksekokulu ve 35 araştırma ve uygulama merkezi ile eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. Hukuk Fakültesi ve Türk Müziği Devlet Konservatuvarı ayrılan bölümler arasındadır.

Gazi Üniversitesinin merkez yerleşkesinde bulunan Gazi Üniversitesi Rektörlük binasının temeli 8 Ağustos 1927 tarihinde atılmış ve 1930 yıllarda da bitirilmiştir. Gazi Eğitim Fakültesi binası (şu anki rektörlük binası) birçok önemli eseri bulunan Mimar Kemaleddin'in son eseridir. Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulunun 1984 yılında aldığı kararla Gazi Üniversitesine devredilen bu bina, bugün üniversitenin Rektörlüğü, Gazi Eğitim Fakültesi Dekanlığı, laboratuvarlar, Resim Heykel Müzesi ve Sanat Galerisi olarak kullanılmaktadır, ayrıca binanın üstünde bir gözlemevi bulunmaktadır; ancak şu an faaliyette değildir. Ankara'nın mimarisi ve tarihini yansıtan bina ve mimarı Mimar Kemaleddin'in portresi 1 Ocak 2009 tarihinde tedavüle giren Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dokuzuncu emisyon banknotlarından olan 20 Türk lirası banknotunun arka yüzünde kullanılmıştır.

Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 2005 yılında Ankara'da kurulmuştur. 7 farklı bölümde ders verilen fakülte, Tunus Caddesinde bulunmaktadır.

Resim
Görsel İletişim Tasarımı
Endüstri Ürünleri Tasarımı
Heykel Bölümü
Temel Sanat Bilimleri
Fotograf ve Video
Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım

Mimar Kemaleddin Müzesi
Gazi Üniversitesi Resim Heykel Müzesi
1979 yılında kurulmuştur. Resim Heykel Müzesi resim, baskı resim, heykel-seramik eserler sergilenen bir sanat müzesidir. Gazi Üniversitesi Rektörlük Binasına bulunmaktadır.

Prof. Ülker Muncuk Müzesi
1974 yılında açılmıştır. Bünyesinde 1000'e yakın sanat eseri barındırmaktadır. Yöresel giysiler, işlemeler, takılar, çoraplar, dokumalar, oyalar sergilenmektedir.

Somut Olmayan Kültü

Gebze Teknik Üniversitesi veya kısaca GTÜ, 3 Temmuz 1992 tarihinde Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü adıyla kurulan, Türkiye'deki iki yüksek teknoloji enstitüsünden birisiydi. 22 Ekim 2014 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen yasa teklifiyle Gebze Teknik Üniversitesi olarak yeniden yapılandırılmasına karar verildi. Üniversite Çayırova yerleşkesinden oluşmaktadır. Üniversite günümüzde 1.370.070 m2 toplam açık alanı ve 26.612 m2 toplam kapalı alanı bulunan Çayırova Kampüsü'nden oluşmaktadır (Muallimköy yerleşkesinde Bilişim Vadisi kurulmuştur).

1994 yılından bu yana Gebze'de 3 Enstitü ve 4 fakültesinde çeşitli disiplinlerde yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitim veren Enstitü; 2001 yılından itibaren Malzeme Bilimi, Elektronik ve Bilgisayar Mühendislikleri ile Matematik ve Fizik bölümlerinde lisans eğitimine başlamış olup 2005 yılında ise ilk lisans mezunlarını vermiştir. Enstitü 2008 yılı itibarıyla Mimarlık Bölümü, Moleküler biyoloji ve genetik ve İşletme Bölümlerine de lisans öğrencisi almaya başlamıştır. Eğitim programları %30 İngilizce desteklidir.
2024-2025 eğitim öğretim döneminde 7.254 lisans, 2.065 yüksek lisans, 578 doktora öğrencisi olmak üzere toplam 9.897 öğrencisi bulunan GTÜ'de 2025 yılında toplam 799 öğretim elemanı görev yapmaktadır ve uluslararası yayınlarını her yıl artırmakta ve öğretim üyesi başına düşen yayın sıralamasında, ilk beş üniversite arasında yer almaktadır. Son dört yıldır Türkiye'deki devlet üniversiteleri arasında bu alanda birinci sıradadır.
2024-2025 eğitim dönemi itibarıyla üniversite bünyesinde 24 Lisans, 55 Yüksek Lisans, 27 Doktora programı yürütülmektedir.

Gebze Teknik Üniversitesi tarafından akademik personel, idari personel ve öğrencilere sunulan bir anket ile 2015 yılında üniversitenin logosu 'Kelebek' figürü olarak belirlenmiştir. Kelebek tarih boyunca değişimin ve mücadelenin sembolü olmuştur. Aynı zamanda bir tırtılın toprakta başlayan serüvenine, gökyüzünde devam etmesi ile ilmi, kalbi ve ruhani olarak yükselmeyi; bilgeliği temsil eder. Günümüzde ise kelebek etkisi adı altında beyin fırtınası ile hedefe varışı temsil etmektedir.

Hem İstanbul hem de Kocaeli'ye ait toplu taşıma araçları ile ulaşım sağlanabilmesi avantajı ile Gebze Teknik Üniversitesi Türkiye'de ulaşım açısından en avantajlı üniversitelerden biridir. Kampüs içerisinden geçen Marmaray hattı üzerinde kendi adıyla anılan Gebze Teknik Üniversitesi-Fatih İstasyonu'na sahiptir. Kartal Metro İstasyonu ile Gebze arasında İETT tarafından hizmete sokulan 17B isimli otobüs hattı İBB tarafından kaldırılmıştır. Bunun yanında Kocaeli'ye ait 490 isimli otobüs hattı üniversite ile KYK'ya ait Muallimköy Yurdu arasında hizmet vermektedir. Kocaeliye ait 200, 501, 502, 503 gibi hatlar da üniversiteden geçmektedir.

2013 yılında ilki düzenlenen Gebze Teknik Üniversitesinin IEEE kulübünün gelenekselleşmiş organizasyonu olan 'Bilim ve Teknoloji Günleri' her yıl bir bilim insanına ithafen yapılmaktadır. 2013 yılında düzenlenen etkinlik IEEE'nin kurucularından olan Thomas Edison, 2014 yılındaki etkinlikte değerli bilim insanı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun anısına yapılmıştır. İlk düzenlendiği yıldan beri Türkiye'deki tüm üniversite öğrencilerinin katılımına açık olan bu etkinlik Türkiye çapında büyük derecede ses getirmiştir. Üç gün süren etkinlikte, çeşitli konularda konferanslar yapılır ve farklı sektörlerden gelen şirketlerle işbirliği içinde staj olanakları sunulur.

Mühendislik Fakültesi
Mühendislik fakültesi, 1992 yılında enstitünün kuruluşu ile hizmete girmiştir. 2001-2002 Eğitim-Öğretim Yılı Güz Yarıyılı'ndan itibaren Bilgisayar Mühendisliği, Elektronik Mühendisliği ile Malzeme Bilimi ve Mühendisliği Bölümleri'nde lisans düzeyinde de eğitim-öğretim sürdürmektedir. Mühendislik Fakültesi bünyesinde bulunan toplam 10 bölüm eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerine devam etmektedir. Bu bölümler şunlardır;

Bilgisayar Mühendisliği
Biyomühendislik
Çevre Mühendisliği
Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Harita Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Kimya Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği
Temel Bilimler Fakültesi
Temel Bilimler Fakültesi'nde 1994 yılından bu yana Fizik, Kimya, Matematik ve Moleküler Biyoloji - Genetik bölümlerinde sürdürülmekte olan yüksek lisans ve doktora programlarının yanı sıra, 2001 yılından itibaren Fizik ve Matematik bölümlerinde, 2010 yılından itibaren de Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde dört yıllık lisans programı da yürütmeye başlamıştır. Eğitim öğretim programlarının %100'ü İngilizcedir. Temel bilimler fakültesi kapsamında bulunan bölümler şunlardır;

Matematik
Fizik
Moleküler Biyoloji ve Genetik
Kimya
Mimarlık Fakültesi
Mimarlık Fakültesi bünyesindeki eğitim faaliyetini sürdüren Mimarlık Bölümü, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ile lisans düzeyinde eğitim faaliyetine henüz başlamayan Endüstriyel Tasarımı Bölümü yer almaktadır. 2008-2009 Eğitim yılında Mimarlık Bölümünde lisans eğitimine başlamıştır. Mimarlık fakültesi bünyesinde bulunan bölümler şunlardır;

Mimarlık
Şehir ve Bölge Planlama
Endüstriyel Tasarım
İşletme Fakültesi
1992 yılından itibaren hizmete giren işletme fakültesinde işletme, strateji bilimi, iktisat ve eğitim faaliyetine henüz başlamayan yönetim bilişim sistemleri olmak üzere dört bölüm bulunmaktadır.  İşletme Bölümü 1994 yılından itibaren Yüksek Lisans, 1996 yılından itibaren Doktora ve 2008 yılından itibaren de Lisans eğitimlerini vermektedir. Strateji Bilimi Bölümü 1999 yılından itibaren Yüksek Lisans eğitimi vermektedir. İktisat Bölümü'nde 2010 yılından itibaren Yüksek Lisans ve 2013 yılından itibaren Doktora eğitimi verilmektedir. İşletme fakültesinin akademik kadrosu; dünyada  "Teknoloji ve Yenilik Yönetimi" alanında ilk 50 bilim insanı arasına seçilme başarısı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Üstün Başarılı Genç Bilim Adamları Ödülü, Dış Ticaret Müsteşarlığı Bilim Ödülü, En İyi Makale Ödülü, En Fazla Tavsiye Edilen Makale Ödülü, En İyi Yazar Ödülü gibi uluslararası ödüller gibi birçok ödül kazanmışlardır. Fakülteye bağlı bölümler şunlardır;

İşletme
İktisat
Strateji Bilimi
Yönetim Bilişim Sistemleri

Gebze Teknik Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Haziran 2020'de 2654 sayılı kararla kurulmuştur. 2021-2022 Eğitim Yılı Güz Dönemi itibarı ile Uçak Mühendisliği Bölümü ilk lisans öğrencileri ile eğitime başlamıştır. Fakülte bünyesinde bölümler şunlardır;

Uçak Mühendisliği

Fen Bilimleri Enstitüsü
1992 yılında kurulan Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü bünyesinde açılan Mühendislik ve Fen Bilimleri Enstitüsü, ilk olarak 1994-1995 Eğitim-Öğretim Yılı Güz Yarıyılı'nda Elektronik Mühendisliği, Malzeme Bilimi ve Mühendisliği, Çevre Mühendisliği, Biyoloji, Kimya ve İşletme Anabilim Dalları'nda yüksek lisans öğretimine başlamış, aynı eğitim-öğretim yılının Bahar Yarıyılı'nda ise İşletme Anabilim Dalı doktora programı eklenmiştir. Fen Bilimleri Enstitüsü kapsamında bulunan ana bilim dalları şunlardır:

Bilgisayar Mühendisliği
Çevre Mühendisliği
Elektronik Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Jeodezi ve Fotogrametri Mühendisliği
Kimya Mühendisliği
Malzeme Bilimi ve Mühendisliği
Moleküler Biyoloji ve Genetik
Fizik
Kimya
Matematik
Mimarlık
Şehir ve Bölge Planlama
Deprem ve Yapı Mühendisliği
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Gebze Teknik Üniversitesi  Sosyal Bilimler Enstitüsü; Ağustos  1999 yılında  kurulmuştur. Enstitüde hâlen İşletme, Strateji Bilimi  ve İktisat anabilim dalında yüksek lisans;  Girişimcilik ve Yenilik Yönetimi, Uluslararası Ticaret ve Finans anabilim dalında tezsiz yüksek lisans;  İşletme ve İktisat  anabilim dalında da doktora düzeyinde eğitim-öğretim programları yürütmektedir.

İşletme
Strateji Bilimi
İktisat
Girişimcilik ve Yenilik Yönetimi
Uluslararası Ticaret ve Finans
Yeni Kurulan Enstitüler
Enerji Teknolojileri Enstitüsü
Biyoteknoloji Enstitüsü
Nanoteknoloji Enstitüsü
Yer ve Deniz Bilimleri Enstitüsü
Ulaşım Teknolojileri Enstitüsü
Savunma Teknolojileri Enstitüsü
Bilişim Teknolojileri Enstitüsü

Yabancı Diller Bölümü
Türkçe Hazırlık Bölümü
Beden Eğitimi ve Spor Bölümü

Nanoteknoloji Araştırma Merkezi
Yenilenebilir Enerji Araştırma Merkezi
Alüminyum Araştırma merkezi
Türk Biltek

Üniversitenin kuruluşundan beri aşağıdaki isimler rektörlük görevini yerine getirmiştir:

Prof.Dr. Ahmet Hikmet Üçışık (1992–1993)
Prof.Dr. Ahmet Ayhan (1993–2002)
Prof.Dr. Alinur Büyükaksoy (2002–2010)
Prof.Dr. Orhan Şahin (2010–2014)
Prof.Dr. Haluk Görgün (2014–2018)
Prof.Dr. Muhammed Hasan Aslan (2018–2022)
Prof.Dr. Hacı Ali Mantar (2022–günümüz)

* İlgili yılda üniversite endeks sıralamasına girememiştir.
** İlgili yılda endeks sıralaması yayınlanmamıştır.

Gebze Teknik Üniversitesi (kürek takımı)

Gebze Teknik Üniversitesi resmî internet sitesi13 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gebze Teknik Üniversitesi tanıtım filmi (2015) 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gebze Teknik Üniversitesi tanıtım filmi (2013)18 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gebze Teknik Üniversitesi tanıtım filmi1 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Resmî site 
 OpenStreetMap'te Gebze Teknik Üniversitesi ile ilgili coğrafi veriler

Gediz Üniversitesi, İzmir ilinin Menemen ilçesi Seyrek beldesinde yerleşik bir vakıf üniversitesiydi. İzmir'in yedinci üniversitesiydi. 30 Temmuz 2008 tarihinde TBMM'de Sipahi Eğitim, Sağlık ve Spor Vakfı tarafından kurulması 5799 ve 5796 Sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda değişiklik yapılmasına dair kanunla gerçekleşti. Üniversite 2009-2010 eğitim-öğretim yılında açılmıştı. 23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle üniversitenin kapatılmasına karar verildi. Bu gelişmenin öğrenciler üzerinde yarattığı mağduriyet sebebiyle TBMM tarafından alınan kararla üniversitenin bulunduğu yerde faaliyet gösterecek olan Bakırçay Üniversitesi adında bir devlet üniversitesi kuruldu.

Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Meslek Yüksekokulu
Adalet Meslek Yüksekokulu

Gediz Üniversitesi, 15 Temmuz 2016'da gerçekleştirilen askerî darbe girişimi sonrasında kararlaştırılan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname doğrultusunda, "milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen" kurumlar arasında yer aldığı gerekçesiyle kapatıldı. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin Dokuz Eylül Üniversitesine, diğer öğrencilerinin Katip Çelebi Üniversitesine yerleştirilmesine karar verildi. Ancak daha sonra bir dizi değiştirilen karar neticesinde öğrencilerin (tıpkı diğer üniversitesi kapanan öğrencileri gibi) üniversiteye girdikleri yılda aldıkları puan ile yeniden yerleştirilmeleri kararlaştırıldı. Gediz Üniversitesi yerine kurulan yeni devlet üniversitesine eski öğrenciler kabul edilmedi.

Resmî site
Gediz Üniversitesi Resmi Facebook Sitesi8 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gediz Üniversitesi Resmi Twitter Sitesi31 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Giresun Üniversitesi, 2006 yılında Giresun'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye Bakanlar Kurulunun 2006 yılı içerisinde aldığı bir kararla bağlı olduğu KTÜ'den ayrılarak açılmıştır. 

Giresun Üniversitesi, 2809 sayılı Yüksek Öğretim Teşkilat Kanunu'na, 01. 03. 2006 tarihinde ve 5467 sayılı Kanun ile eklenen 65. Madde ile kurulmuştur. Üniversitenin temeli 1962 yılında Kız Öğretmen Okulu ile atıldı. 1976 yılında Eğitim Enstitüsüne dönüştürüldü, 1982 yılında iki yıllık Eğitim Yüksekokulu olarak KTÜ Fatih Eğitim Fakültesine bağlandı. 1992 yılında da Eğitim Fakültesi halini aldı. 1976 yılında MEB'e bağlı olarak açılan Meslek Yüksekokulu, 1982 yılında Karadeniz Teknik  Üniversitesi Rektörlüğüne bağlandı. Sağlık Meslek Yüksekokulu 1992 yılında ön lisans düzeyinde öğretime başlamış olup, 1996 yılında lisans düzeyinde KTÜ'ye bağlı Sağlık Meslek Yüksekokulu'na dönüştürüldü. Tirebolu Meslek Yüksekokulu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak 1994-1995 eğitim-öğretim yılında hizmete girdi. Fen-Edebiyat Fakültesi 1998 yılında KTÜ Rektörlüğüne bağlı olarak kuruldu. Şebinkârahisar Meslek Yüksekokulu, 1998 yılında Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak eğitim-öğretim faaliyetine başladı. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Mart 2003'te kuruldu. Alucra Meslek Yüksekokulu, 2005 yılında Cumhuriyet Üniversitesi'ne bağlı olarak eğitim-öğretim faaliyetine başladı. Tıp Fakültesi 27 Mayıs 2007 tarihinde kuruldu. Bu birimler 5467 Sayılı Kanun ile kurulan Giresun Üniversitesi'nin temellerini oluşturmuştur.

Denizcilik Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Görele Güzel Sanatlar Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Piraziz Sağlık Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Tirebolu İletişim Fakültesi
Turizm Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesinin temelleri Eğitim Fakültesi bünyesinde 2012-2013 Eğitim Öğretim yılında kurulan Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümü olarak atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nın 5/2/2015 tarihli ve 1307733 sayılı yazısı üzerine, 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Kanunun ek 30 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 16/2/2015 tarihinde alınan kararla Spor Bilimleri Fakültesi kurulmuş olup hâlen bir aktif olmak üzere dört bölüm ve 265 öğrenci ile Eğitim-Öğretim sürdürülmektedir. Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği, Antrenörlük, Spor Yöneticiliği, Rekreasyon bölümleri vardır.

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Görele Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Bulancak Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Şebinkârahisar Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Giresun Üniversitesi Devlet Konservatuvarı

Giresun Meslek Yüksek Okulu
Tirebolu Mehmet Bayrak Meslek Yüksek Okulu
Şebinkârahisar Meslek Yüksek Okulu
Şebinkârahisar Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Alucra Turan Bulutçu Meslek Yüksek Okulu
Eynesil Kamil Nalbant Meslek Yüksek Okulu
Keşap Meslek Yüksek Okulu
Espiye Meslek Yüksek Okulu
Dereli Meslek Yüksek Okulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Piraziz Meslek Yüksek Okulu
Bulancak Meslek Yüksekokulu

Artırılmış Gerçeklik Uygulama ve Araştırma Merkezi
Botanik Bahçesi ve Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çevre Sorunları Temiz Üretim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çocuk Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Fındık Araştırma ve Uygulama Merkezi
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi
Giresun İli Uygulama ve Araştırma Merkezi
İstatistik Danışmanlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın ve Aile Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (GÜKAM)
Karadeniz Kültür Uygulama ve Araştırma Merkezi (KARAKUM)
Karadeniz Turizm Uygulama ve Araştırma Merkezi (TAMER)
Karadeniz Stratejik Araştırma ve Uygulama Merkezi (KARASAM)
Kariyer Yönlendirme ve Bilgilendirme Uygulama Araştırma Merkezi (KAYBİMER)
Merkezi Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezi (GRÜMLAB)
Okul Öncesi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Psikolojik Danışma Ve Rehberlik Araştırma Ve Uygulama Merkezi
Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi
Sürekli Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi (GUSEM)
Türk İslam Sanatları Mimarisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türkçe ve Yabancı Dil Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (UZEM)
Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Prof. Dr. Aygün Attar
Prof.Dr. Cevdet Coşkun 
Prof.Dr. Yılmaz CAN 

Genel Sekreterlik
Bilgi İşlem Daire Başkanlığı
Hukuk Müşavirliği
İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı
Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı
Öğrenci İşler Daire Başkanlığı
Personel Daire Başkanlığı
Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı
Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı 21 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı

Basın ve Halkla İlişkiler Koordinatörlüğü
Akreditasyon, Akademik Değerlendirme ve Kalite Koordinatörlüğü
İş Sağlığı ve Güvenliği Koordinatörlüğü
Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü (BAP)
Dış İlişkiler Koordinatörlüğü
Meslek Yüksekokulları Koordinatörlüğü
Erasmus Koordinatörlüğü
Farabi Koordinatörlüğü
Mevlana Koordinatörlüğü
Uygulama ve Araştırma Merkezleri Koordinatörlüğü
UNİP Koordinatörlüğü
Bologna Süreci Koordinatörlüğü
ÖYP Kurum Koordinatörlüğü
YLSY Burs Programı Koordinatörlüğü
Teknoloji Transfer Ofisi (TTO)
Proje Destek ve Yönetim Koordinatörlüğü
Bologna Koordinatörlüğü
Fındık İhtisaslaşma Koordinatörlüğü

Teknoloji Transfer Ofisi
Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü
Engelsiz Üniversite Birimi
Uluslararası Öğrenci Ofisi
İç Denetim Birimi

Giresun Üniversitesi 24 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Ana sayfa

Göztepe, İstanbul'un Kadıköy ilçesine bağlı bir mahalledir. İsmini Şahkulu dergâhının postnişini olan Gözcü Baba'nın türbesinin bulunduğu tepeden almıştır.
80'li yılların sonunda Soyak'ın Örnek Mahallesi'nde yaptığı siteye "Soyak Göztepe" adını vermesi ile Göztepe'nin E-5'e denk gelen noktalarına da Göztepe denmeye başlanmıştır. Son olarak Örnek Mahallesi ve Merdivenköy arasında kalan M4 istasyonuna da Göztepe adı verilmiştir.
Güneyde Caddebostan ve Fenerbahçe, kuzeyde Merdivenköy, doğuda Erenköy ve batıda da Feneryolu mahalleleri ile komşudur.
Bağdat Caddesi mahallenin sınırlarından geçmektedir ve cadde üzerindeki en büyük yeşil alan mahallenin ismiyle anılan (idari sınırları içinde olmasa da), 10.000 m2'lik Göztepe Parkı'dır. Ayrıca mahallede çok sayıda ahşap köşk bulunur.
Göztepe Parkı, dolayısıyla da mahalle, 2005 yılının sonbaharında parkta inşa edilmek istenen cami nedeniyle özellikle İstanbul ve genel olarak da Türkiye'de gündem olmuş ve medyada geniş bir şekilde tartışılmıştır.
Mahallenin büyük bir bölümü konut ağırlık olarak kullanılmakla birlikte ticarete yönelik yapılar da bulunmaktadır. İstek Vakfı Semiha Şakir Lisesi, Yeşilbahar Ortaokulu, İlhami Ahmed Örnekal İlkokulu, İlhami Ahmed Örnekal Ortaokulu, Özel Efdal İlkokulu ve Ortaokulu, Fenerbahçe Lisesi, Türkiye'nin ilk deneme okullarından Göztepe İlköğretim Okulu (Pansiyonlu İlkokul) mahalledeki okullardan bazılarıdır.
E-5'te Göztepe olarak isimlendirilen bölgenin 10 metre uzaklığında bir hava kalitesi izleme istasyonu bulunmakta ve buradaki ölçümler Türkiye'de havası en kirli üç bölgeden birisinin Göztepe olarak kayda geçtiği sonuçlara sahiptir. D-100 trafiği, bölgedeki sanayi işletmeleri ve kentsel dönüşümün hava kirliliğini zirveye taşıdığı düşünülmektedir.

Zühtü Paşa Camii — 1884 yılında inşa edilen tarihi cami.
Filizli Köşk — 19. yüzyılda Art Nouveau tarzında, Padişah II. Abdülhamid'in sekreteri Tahsin Paşa tarafından yaptırılan üç katlı tarihi köşk; günümüzde Türk Parlamenter Birliği sosyal tesisi olarak kullanılmaktadır.
Ziverbey Köşkü — Osmanlı dönemi selamlık ve harem bölümlerini içeren tarihi köşk.
İstanbul Oyuncak Müzesi — 2005 yılında Sunay Akın tarafından kurulan müze.
Göztepe İstasyonu — Korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescilli tarihi istasyon binası.

Tütüncü Mehmet Halis Efendi
Mavi Çarşı Katliamı

 OpenStreetMap'te Göztepe, Kadıköy ile ilgili coğrafi veriler  
 Wikimedia Commons'ta Göztepe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Gümüşhane Üniversitesi, 2008 yılında Gümüşhane'de kurulan bir devlet üniversitesidir. 31 Mayıs 2008 tarihinde Karadeniz Teknik Üniversitesi'nden ayrılarak kurulmuştur. Mühendislik Fakültesinin adı 26.04.2013 tarihli 28629 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi olarak değiştirilmiş, 16.05.2013 tarih ve 28649 Sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 2013/4694 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu kapatılarak bunun yerine Turizm Fakültesi kurulmuştur. Gümüşhane Üniversitesi; hâlen 6 Fakültesi, 2 Yüksekokulu, 2 Enstitüsü, 8 Meslek Yüksekokulu ve 2 Uygulama ve Araştırma Merkezi ile büyümesini sürdürmektedir. 2023-2024 eğitim yılında kayıtlı öğrenci sayısı 22045'tir.
Ocak 2017'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversiteye rektör olarak Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek atandı.
Üniversitenin Köse İrfan Can Meslek Yüksekokulu, Kelkit Aydın Doğan Meslek Yüksekokulu, Şiran Mustafa Beyaz Meslek Yüksekokulu, Torul Meslek Yüksekokulu, Kürtün Meslek Yüksekokulu, Merkez Kütüphanesi, Sosyal Tesisleri, Gümüşhane Meslek Yüksekokulu, Beden Eğitimi ve Spor Meslek Yüksekokulu, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, İlahiyat Fakültesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesinde eduroam ağına kablosuz erişim imkânı bulunmaktadır.

İş Sağlığı ve Güvenliği
Hemşirelik
Beslenme ve Diyetetik
Sağlık Yönetimi
Acil Yardım ve Afet Yönetimi
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Çocuk Gelişimi
Sosyal Hizmetler
Ergoterapi
Gerantoloji

İnşaat Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Harita Mühendisliği
Matematik Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
Jeoloji Mühendisliği
Jeofizik Mühendisliği
Fizik Mühendisliği
Genetik ve Biyomühendislik
Yazılım Mühendisliği
Maden Mühendisliği
Elektrik Elektronik Mühendisliği
Mimarlık

İktisat
İşletme
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Maliye
İnsan Kaynakları Yönetimi

Halkla İlişkiler ve Tanıtımı
Radyo, Televizyon ve Sinema
Gazetecilik

Temel İslam Bilimleri
Felsefe ve Din Bilimleri
İslam Tarihi ve Sanatlar
İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümü

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Tarih
Felsefe
Sosyoloji
Psikoloji
Antropoloji
İngiliz Dili ve Edebiyatı
Bilgi ve Belge Yönetimi

Turizm İşletmeciliği
Turizm Rehberliği
Gastronomi ve Mutfak Sanatları

Afet Yönetimi Ana Bilim Dalı
Beden Eğitimi ve Spor Ana Bilim Dalı
Biyoteknoloji Ana Bilim Dalı
Enerji Sistemleri Mühendisliği Ana Bilim Dalı
Felsefe Ana Bilim Dalı
Fizik Ana Bilim Dalı
Gıda Mühendisliği Ana Bilim Dalı
Halkla İlişkiler ve Tanıtım Ana Bilim Dalı
Harita Mühendisliği Ana Bilim Dalı
İktisat Ana Bilim Dalı
İnsan Kaynakları Ana Bilim Dalı
İnşaat Mühendisliği Ana Bilim Dalı
İşletme Ana Bilim Dalı
İş Sağlığı ve Güvenliği Ana Bilim Dalı
Jeofizik Mühendisliği Ana Bilim Dalı
Jeoloji Mühendisliği Anabilim Dalı
Kimya Ana Bilim Dalı
Makine Mühendisliği Ana Bilim Dalı
Maliye Ana Bilim Dalı
Matematik Ana Bilim Dalı
Matematik Mühendisliği Ana Bilim Dalı
Ormancılık ve Çevre Bilimleri Ana Bilim Dalı
Radyo Televizyon ve Sinema Ana Bilim Dalı
Sağlık Yönetimi Ana Bilim Dalı
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı
Sosyal Hizmet Yönetimi Ana Bilim Dalı
Sosyoloji Ana Bilim Dalı
Tarla Bitkileri Ana Bilim Dalı
Tarih Ana Bilim Dalı
Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı
Turizm İşletmeciliği Ana Bilim Dalı
Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı
Yapay Zeka ve Akıllı Sistemler Ana Bilim Dalı
Yönetim Bilişim Sistemleri Ana Bilim Dalı
Zootekni Ana Bilim Dalı

Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği
Antrenörlük Eğitimi
Spor Yöneticiliği ve Rekreasyon
Rekreasyon

Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
İnşaat Teknolojisi
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği
Ormancılık ve Orman Ürünleri
Grafik Tasarımı
Elektrik
Turizm ve Otel İşletmeciliği
Bilgisayar Programcılığı
Yerel Yönetimler
Lojistik
Elektronik Haberleşme Teknolojisi
İşletme Yönetimi
Pazarlama
Bahçe Tarımı
İç Mekan Tasarımı
Mekatronik
Organik Tarım
Kimya Teknolojisi
Laborant ve Veteriner Sağlık
Biyokimya
Bitki Koruma
Alternatif Enerji Kaynakları Teknolojisi
İş Sağlığı ve Güvenliği

Tıbbi Laboratuvar Teknikleri
İlk ve Acil Yardım
Çocuk Gelişimi
Yaşlı Bakım Hizmetleri
Fizyoterapi
Diyaliz
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik

Bilgisayar Programcılığı
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
Elektronik Teknolojisi
Organik Tarım
Sivil Hava Ulaştırma İşletmeciliği
Laborant ve Veteriner Sağlık
Laboratuvar Teknolojisi
Tapu ve kadastro

İlk ve Acil Yardım
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
Yaşlı Bakımı
Çocuk Gelişimi

Gıda Teknolojisi
Tarla Bitkileri
Tıbbi ve Aromatik Bitkiler
Laborant ve Veteriner Sağlık
Süt ve Ürünleri Teknolojisi
Organik Tarım
Laboratuvar Teknolojisi
Tıbbi Tanıtım ve Pazarlama
Büro Yönetimi ve Yönetici Asistanlığı
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
Tohumculuk

Büro Yönetimi ve Yönetici Asistanlığı
Bilgisayar Programcılığı Programı
Yerel Yönetimler
Özel Güvenlik ve Koruma
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği
Gıda Teknolojisi
Gıda Kalite Kontrolü ve Analizi
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları

Muhasebe ve Vergi Uygulamaları Programı
Lojistik Programı
Perakende Satış ve Mağaza Yönetimi
Tarımsal Ürünler Muhafaza ve Depolama Teknolojisi
Süt ve Ürünleri Teknolojisi
Yerel Yönetimler
Posta Hizmetleri

Ormancılık ve Orman Ürünleri
Su Ürünleri Programı
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
Elektrik Enerjisi Üretim, İletim ve Dağıtımı
Elektrik
Yapı Tesisat Teknolojisi
Kimya Teknolojisi
İşletme Yönetimi
İnşaat Teknolojisi
Raylı Sistemler İşletmeciliği
Raylı Sistemler Yol Teknolojisi
Raylı Sistemler Elektrik-Elektronik Teknoloji

Resmî sitesi 1 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ), 1967 yılında Ankara'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 8 Temmuz 1967 tarihinde, 892 sayılı kanun ile kurulmuştur. Merkez kampüsü Sıhhiye'de, en geniş yüzölçümüne sahip yerleşkesi ise Beytepe Kampüsü'nde olan üniversitenin toplamda beş adet yerleşkesi bulunmaktadır. Sıhhiye ve Beytepe dışındaki kampüslerde çeşitli meslek yüksekokulları ve araştırma merkezleri bulunmaktadır. 2019 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı binasının da Beytepe Kampüsü'ne taşınması sonucunda Beşevler'deki kampüs tamamen boş kalmıştır. 2020 yılı itibarıyla üniversitenin rektörü, 24 Haziran 2020 tarihinde Cumhurbaşkanlığı tarafından atanmış olan Prof. Dr. Mehmet Cahit Güran'dır.

Hacettepe Üniversitesi'nin temelleri; 2 Şubat 1954 tarihinde, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne bağlı olarak Altındağ'ın Hacettepe semtinde kurulan Çocuk Sağlığı Kürsüsü'ne dayanır. Profesör Doktor İhsan Doğramacı başkanlığında yönetilen bu kürsü, 1957 yılında Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve Hastanesi adını alarak bir sağlık kuruluşuna dönüştürüldü. 1958 yılına gelindiğinde ise, enstitü bünyesinde devam ettirilen araştırma ve tedavi çalışmalarına ek olarak, eğitim faaliyetlerine başlandı. 1961'de hemşirelik, tıbbi teknoloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümleri; 1962 senesinde de beslenme ve diyetetik üzerine Sağlık Bilimleri Yüksekokulu kuruldu. 1963 yılında yüksekokulun ismi Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak değiştirildi. Ayrıca, yine aynı sene Diş Hekimliği Yüksekokulu da eğitim hayatına başladı. Tek bir çatı altında ve eş zamanlı olarak eğitim, araştırma ve tedavi faaliyetlerini yürütmek güçleştiği için 1965 yılında Hacettepe Bilim Merkezi kurularak bütün eğitim faaliyetleri bu birime bağlandı. Diğer tüm sağlık çalışmaları ise sonraki yıl aktif hale gelen Hacettepe Tıp Merkezi ve Hastanesi bünyesinde devam ettirildi.
8 Temmuz 1967 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 892 sayılı kanunla resmî olarak Hacettepe Üniversitesi kuruldu. Tıp, Sağlık, Fen ve Sosyal Bilimler Fakülteleri ile eğitime başlayan üniversiteye 1968 yılında Ev Ekonomisi Yüksekokulu dahil edildi. Önceki yıllarda yüksekokul sıfatıyla kurulmuş olan Eczacılık ve Diş Hekimliği bölümleri ise 1971 yılında fakülte haline getirildi. Zaman içerisinde yeni bölümlerin, fakültelerin, araştırma merkezlerinin ve yüksekokulların açılmasıyla giderek büyüyen ve bina sıkıntısı yaşamaya başlayan üniversite, çözümü yeni bir yerleşkeye taşınmakta buldu. Bu bağlamda; Sıhhiye Kampüsü'ne 20 kilometre uzaklıkta bulunan Beytepe mevkiinde, 1500 hektarlık bir alana Beytepe Kampüsü kuruldu.

2020 yılı itibarıyla Hacettepe Üniversitesi; on beş fakülte, on beş enstitü, iki yüksekokul, bir konservatuvar, dört meslek yüksekokulu ve doksan sekiz araştırma ve uygulama Merkezi ile faaliyetlerine devam etmektedir.

4 Temmuz 1967 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan ilana göre Hacettepe Üniversitesi'nin kurulması hakkındaki kanun açıklandı.

Madde 1 - "Merkezi Ankara'da olmak üzere Hacettepe Üniversitesi adı ile tüzel kişiliği haiz özerk bir üniversite kurulmuştur."
Madde 2 - "Hacettepe Üniversitesine bağlı ve tüzel kişiliği haiz Fen ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi kurulmuştur. Hacettepe Üniversitesi içinde fakülteler, yüksek okul veya okullar ile enstitüler açılmasına; bunların birleştirilmesine veya kaldırılmasına Senato karar verir. Hacettepe Üniversitesi ile buna bağlı fakültelerin, yüksekokul, okul ve enstitülerin işleyiş, akademik düzen, yönetim ve denetimini ilgilendiren hususlar Senatoca hazırlanacak yönetmeliklerle belirtilir."
Madde 3 - "Hacettepe Üniversitesi Senatosu; rektörün başkanlı­ğında, öğretim görevi başında bulunan önceki rektörden, fakülte dekanlarından, her fakülteden profesörlerin kendi aralarından üç yıl için seçecekleri ikişer profesörden ve rektörlüğe bağlı her yüksek okulun müdüründen kurulur."
Madde 4 - "Hacettepe Üniversitesi rektörü, üniversite senatosu tarafından ve senato üyeleri arasından beş yıl için seçilir. Dönem süresi biten rektör üç defadan fazla olmamak üzere birer yıl süre ile yeniden seçilebilir. Rektör, Senato üyelerinden bir veya ikisini rektör yardımcısı olarak seçer. Rektör, işi başında bulunmadığı zaman rektör yardımcılarından veya dekanlardan birini vekil tayin eder. Rektör üniversite tüzel kişiliğinin temsilcisidir. Rektör, üniversite ve ona bağlı fakültelerle diğer kurumların yürütme amiri olup tahakkuk memurlarını tayin eder. Rektör yardımcılarına, fakülte dekanlarına, okul ve enstitü müdürleri ile Üniversite Genel Sekreterine uygun göreceği ölçüde yetki verebilir. Memur ve hizmetlilerin atanma, terfi ve nakilleri rektör veya gö­revlendireceği rektör yardımcıları, dekanlar ve üniversite genel sekreteri tarafından yapılır."
Madde 5 - "Hacettepe Üniversitesi'ne bağlı fakültelerin dekanları, Fakülte Profesörler Kurulu üyeleri ile bu fakültelere bağlı yüksekokul müdürlerinin bir arada yapacakları toplantıda dört yıl için seçilir. Dönem süresi biten dekanlar üç defadan fazla olmamak üzere birer yıl süre ile yeniden seçilebilirler."

Hacettepe Üniversitesi tarafından kullanılmakta olan logo esasen okulun kuruluşundan çok önce, Hacettepe Enstitüsü'nde öğrenim görmekte olan bir öğrenci tarafından tasarlanmıştır. Yücel Tanyeri'nin hazırladığı ve başlarda okulun tiyatro topluluğu tarafından kullanılan bu amblem, hem Hitit uygarlığının sembollerinden birisi olan geyik motifini hem de Hacettepe'nin "h" ve "T" harflerini içinde barındırır. 1967 yılında, okulun rektörü İhsan Doğramacı yeni kurulan bu okul için bir logo tasarlanmasını isteyince o sıralar Tıp Fakültesi'nde okuyan Tanyeri daha önceden tasarlamış olduğu bu çalışmayı düzenleyip yeniden projelendirmiş ve Senatoya sunmuştur. Olası iki proje arasında yapılan oylama sonucunda ise bütün jüri üyelerinin oylarını kazanan Tanyeri'nin çizimi, üniversitenin resmî amblemi seçilmiştir. Daha sonraki yıllarda maskot olarak yine geyik imgesi belirlenmiş, okulun Amerikan futbolu takımı olan Red Deers (Kızıl Geyikler) da adını bu tarih ve anlam yüklü amblemden almıştır. Esasen, Hitit kültürüne ait olan ve Ankara'nın pek çok yerinde, birçok kurumunda sembol olarak kullanılan geyiğin Hacettepe Üniversitesi tarafından benimsenmesi de bir tesadüf değildir. Çünkü okul henüz açılmadan önce, yeni kurulması planlanan üniversitenin isminin "Eti Üniversitesi" ya da "Hitit Üniversitesi" olacağı yönünde iddialar vardı. Yücel Tanyeri de bu olasılık üzerine Hitit medeniyetinden izler taşıyan bir çalışma yapmıştır.

2019 eğitim yılı itibarıyla Hacettepe Üniversitesi bünyesinde 15 fakülte ve 15 enstitü bulunmaktadır. Sağlık bilimleri ile ilgili okullar genellikle Sıhhiye Kampüsü'nde toplanmışken diğer fakülte ve enstitüler Beytepe Kampüsü'nde yer almaktadır. 

2019 eğitim yılı itibarıyla Hacettepe Üniversitesi bünyesinde 2 yüksekokul ve 4 meslek yüksekokulu bulunmaktadır. Yüksekokullar Beytepe Kampüsü'nde, meslek yüksekokulları ise Sincan, Sıhhiye ve Opera mevkilerinde yer almaktadır. 

Geçmişi 1936 yılına kadar dayanan ve Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak eğitim veren Ankara Devlet Konservatuvarı, 1982 yılından itibaren Hacettepe Üniversitesi bünyesinde faaliyet göstermeye devam etmektedir. 2019 yılının başlarına kadar Beşevler'deki kampüste bulunan okul, Şubat ayı itibarıyla Beytepe Kampüsü'ndeki yeni binasına taşınmıştır.

Hacettepe Üniversitesi, Türk üniversiteleri arasında bünyesinde en çok topluluk bulunan okullardan biridir. Çoğu Sıhhiye ve Beytepe Kampüsü'nde kümelenmiş olan yaklaşık 140 farklı öğrenci topluluğu bulunmaktadır. Sanat, spor, bilim, siyaset, teknoloji gibi belli başlı alanlarda etkinlikler düzenleyen kulüplerin yanı sıra hayvan, kadın ve insan hakları üzerine çalışmalar yapan gruplar da vardır. Okul öğrencileri yalnızca mevcut topluluklara üye olmakla kalmayıp, gerekli şartları yerine getirdikleri takdirde ilgi alanlarına göre kendi kulüplerini de oluşturabilmektedirler.
Her topluluğun başında yönetici olarak öğrenciler arasından seçilen bir başkan ve her bölümden seçilen bir öğretim görevlisi bulunmaktadır. Her yıl, okula yeni kayıt yaptıran öğrencilerin bu topluluklarla tanışması ve onlara dahil olması amacıyla oryantasyon haftasında Beytepe Kongre ve Kültür Merkezi salonlarında mevcut kulüplerin tanıtımları ve kayıt işlemleri yapılmaktadır. 

Cumhuriyet tarihinin en eski üniversitelerinden olan Hacettepe Üniversitesi, öğrencilerin ve öğretim görevlilerinin yararlanabilmesi için barındırdığı bilimsel kaynaklar açısından da ülkedeki sayılı okullardan biridir. Beştepe, Beytepe ve Sıhhiye Kampüslerinde üç büyük kütüphanesi bulunan üniversite, mevcut kaynaklarına kampüs dışından erişim sağlanabilmesi için internet üzerinden bilgi paylaşımı yapabilecek bir e-kütüphane sistemi de kurmuştur. Dileyen herkesin kaynak bağışında bulunabileceği kütüphaneler, Hacettepe Üniversitesi'nin çeşitli protokoller aracılığıyla anlaşma yaptığı üniversite ve kurumlar tarafından da kullanılabilmektedir.

Hacettepe Üniversitesi, üzerine kurulduğu temel değerler ve kurum olarak benimsenen misyon çerçevesinde bilimin yanında daima sanatı da ön planda tutmuştur. Yıl içerisinde düzenlenen çeşitli sanat etkinliklerinin yanı sıra iki adet sanat müzesi de üniversitenin farklı kampüslerinde ziyarete açıktır. Bunlardan ilki ve en eski olanı, 2005 yılında açılan Hacettepe Sanat Müzesi'dir. Koleksiyonunda Burhan Doğançay, Şeref Akdik, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Avni Arbaş, Nevzat Akoral, Nuri Abaç ve Fikret Otyam gibi önemli sanatçıların eserlerine de yer verilen müze, Sıhhiye Kampüsü'nde bulunur. 3 Mart 2020'de açılışı gerçekleştirilen Hamiye Çolakoğlu Seramik Müzesi ise uzun yıllar boyunca Türk seramik sanatına ve Hacettepe Üniversite'ne emek veren sanatçı ve akademisyen Hamiye Çolakoğlu anısına kurulmuştur. Beytepe Kampüsü'nde, Ankara Devlet Konservatuvarı binasında yer alan müze Ankara Etnografya Müzesi Müdürlüğü'ne bağlıdır.

Webometrics; dünya çapında yaklaşık 19.000 üniversitenin çeşitli alanlarda karşılaştırıldığı ve sıralandığı, İspanya Ulusal Araştırma Konse

Hakkari üniversitesi, 2008 yılında Hakkâri'de kurulan bir devlet üniversitesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 2008 yılında çıkardığı bir yasayla 2008 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi Hakkâri Üniversitesi çatısında toplanmıştır. Eğitim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olmak üzere üç fakültesi; Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü olmak üzere iki enstitüsü vardır.
Ocak 2017'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversite rektörü olarak Prof. Dr. Ömer Pakiş atandı.

Fakülteler
Eğitim Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sağlık bilimler fakültesi
Enstitüler
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Meslek Yüksekokulları
Hakkâri Meslek Yüksekokulu
Hakkâri Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu
Yüksekova  Meslek Yüksekokulu

Resmî site

Halil Güven, 1956 Kıbrıs doğumludur. Boğaziçi Üniversitesi Makina Mühendisliği 1978 mezunudur. Yüksek Lisansını Missisipi Üniversitesi'nde, Doktorasını ise Houston Üniversitesi'nde tamamlamıştır. 1999-2003 yıllarında Bahçeşehir Üniversitesi'nde ve 2003-2007 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde rektörlük görevlerinde bulunmuş, 2009-2011 yillari arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi rektörlüğü görevini yürütmüştür 20'den fazla bilimsel makalesi bulunan Prof. Dr. Güven, Harvard Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde "Rektörlük" eğitimi almıştır. Prof. Dr. Güven'in makine mühendisliği ve enerji sistemleri dışında diğer araştırma ilgi alanları arasında küreselleşme, liderlik, medeniyetler çatışması ve eğitim sayılabilir. Prof. Dr. Güven Türkçe, İngilizce ve orta seviyelerde İspanyolca ve Yunanca konuşmaktadır.
Prof. Dr. Güven San Diego Eyalet Üniversitesi'nde (SDSU) yardımcı doçent (1984-88), doçent (1988-94) ve profesör (1994-2002) olarak görev yapmıştır. San Diego Eyalet Üniversitesi'nde bulunduğu dönemde Prof. Dr. Güven, Uluslararası Gelişim direktörlüğü görevini üstlenmiştir. San Diego Eyalet Üniversitesi'nde görev yaptığı dönemde Prof. Dr. Güven iki önemli merkezin kuruculuğunu ve direktörlüğünü üstlenmiştir; sanayi kuruluşları için uygulamalı enerji alanında araştırma ve geliştirme çalışmaları yürüten Enerji Mühendisliği Enstitüsü (EEI, 1986) ile ABD Enerji Bakanlığı'nın mali desteğiyle kurulan küçük ve orta ölçekli imalatçılara enerji konusunda denetim ve sanayi konusunda değerlendirmeler yapan Sanayi Değerlendirme Merkezi (IAC/EADC, 1990). Enerji Mühendisliği Enstitüsü, 1987-88 yıllarında ABD Enerji Bakanlığı'nın Enerji Buluş Ödülü'ne layık görülmüştür. Enerji Mühendisliği Birliği San Diego Bölgesi 1993-94 dönem başkanlığına ve önceki yıllarda da iki dönem başkan yardımcılığına seçilen Prof. Dr. Güven, enerji alanında gerçekleştirdiği başarılı çalışmalardan dolayı AEE (Enerji Mühendisliği Birliği) Uluslararası Gelişim Ödülü, SAE (Otomotiv Mühendisleri Topluluğu) Yılın Eğitimcisi Ödülü, SDES (San Diego Engineering Societies) Mükemmel Mühendislik Eğitimcisi Ödülleri gibi, 20'ye yakın burs ve ödüle layık görülmüştür.
1998 yılında Türkiye'ye dönen Prof. Dr. Güven, Bahçeşehir Üniversitesi'nin kurucu rektörlük görevini  üstlenmiş (1999-2003) ve Harvard Üniversitesi'nde Rektörlük-Liderlik Eğitim Programı'na katılmıştır (2000). Prof. Dr. Güven'in girişimleri ile UNESCO Liderlik kürsüsü olan ve "İnsanlık için Liderlik" anlayışını yansıtan Uluslararası Liderlik ve Kamu Yönetimi Araştırma Merkezi kurulmuştur.
2004-2007 yılları arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) rektörü olan Prof. Dr. Güven, DAÜ'nün “uluslararası alanda tanınmayan bir ülkenin, uluslararası alanda tanınan üniversitesi” haline gelmesini sağlayarak siyasi ve akademik çevrelerde yankı yaratmıştır. Bu bağlamda DAÜ Avrupa Üniversiteler Birliği'ne (EUA) üye olmuş, EUA'nın kurumsal degerlendirme  Programını tamamlamış, Mühendislik Fakültesi için ABET (ABD) akreditasyonu almış ve Uluslararası Üniversiteler Birliği (IAU) ve UNESCO'nun "Dünya Üniversiteler Listesi”nde yerini almıştır. 15.000'den fazla öğrencisi ve 65 ülkeden öğrencisi bulunan KKTC'nin en büyük üniversitesi Doğu Akdeniz Üniversitesi, Prof. Dr. Güven'in rektörlük döneminde kurulan Uyuşmazlık Çözümü, Barış Gazeteciliği ve Kadın Araştırmaları gibi mükemmeliyet merkezleri, artan bilimsel yayın ve öğrenci sayıları ile yükselişe geçmiştir.
İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki rektörlük göreviyle, Türkiye'de üç ayrı kurumda rektörlük yapan tek akademisyen unvanını taşıyan Prof. Dr. Güven, toplumsal sorunlar, sosyal sorumluluk ve dönüşüm konularında çevre, liderlik ve yerel yönetimlerle artan işbirliği girişimleri ile İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin kurulduğu günden bu yana oluşturduğu birikimini genişletmektedir. Prof. Dr. Güven'in rektörlüğü döneminde İstanbul Bilgi Üniversitesi, sosyal bilimlerin yanı sıra, yeni açılan Mimarlık Fakültesi, Mühendislik Fakültesi ve Sağlık Bilimler Yüksekokulu ile sayısal alanlarda da eğitim veren, niteliksel ve niceliksel açıdan hızla büyüyen dinamik bir üniversite olma yolunda sıçrama yapmıştır.
Prof. Dr. Güven, 2011 yılından itibaren San Diego'daki Laureate Uluslararası Üniversiteler ağının bir diğer üyesi olan New School of Architecture and Design'da sürdürülebilirlik ve alternatif enerji konularında ders vermektedir.

Haliç Üniversitesi, 1998 yılında Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı tarafından İstanbul'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir.
18 Ocak 1998 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan 14 Ocak 1998 tarih ve 4324 sayılı kanunla kurulan ve bünyesinde Rektörlüğe bağlı olarak, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tıp Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, İşletme Fakültesi, Hemşirelik Yüksekokulu, Su Ürünleri Yüksekokulu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Konservatuvar bulunan Haliç Üniversitesi, 23 Kasım 1998 tarihinde eğitim ve öğretime başlamıştır.
Üniversitenin hızlı büyüme ve gelişimi süreci içerisinde, Rektörlüğe bağlı olarak, 2002 / 4306 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Fen Bilimleri Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003 / 6330 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Güzel Sanatlar Fakültesi, 2006 / 10372 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Mimarlık Fakültesi ve 09.07.2007 tarih 2007 / 12481 Sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile de Sağlık Bilimleri Yüksekokulu kurulmuştur. 09.07.2007 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla onaylanarak, 04.08.2007 tarih ve 26300 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmış bulunan T.C. Haliç Üniversitesi Sağlık Bilimleri Yüksekokulu'nun kuruluşu Yükseköğretim Kurulunca uygun görülmüş olup, 2007 yılı ÖSS Ek kontenjanıyla öğrenci alınmış, 2007-2008 eğitim-öğretim yılında eğitim-öğretime başlamıştır. Son olarak Yükseköğretim Genel Kurulunun 22.05.2008 tarihli kararıyla Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu eğitime açılarak 2008-2009 eğitim-öğretim döneminden itibaren eğitime başlamıştır. Öğrencilerine sağladığı bir ".edu.tr" e-posta servisi bulunmaktadır.
Mayıs 2016'da YÖK tarafından kötü yönetim nedeniyle çeşitli risk faktörleri taşıdığı gerekçesiyle geçici olarak faaliyetlerine son verilen üniversitenin öğretim elemanları garantör üniversite olan İstanbul Üniversitesi'ne devredilmiş, öğrenciler ise öğrenimlerine sorunsuz olarak devam etmişlerdir. Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği uyarınca Haliç Üniversitesi'nin geçici Mütevelli Heyeti Başkanı garantör üniversite rektörü olarak Prof. Dr. Mahmut Ak olmuştur. Ekim 2023'te Mehmet Naci Topsakal Mütevelli Heyeti Başkanı olmuştur.
“Yükseköğretim Genel Kurulu 02.05.2019 tarihli ve 6 sayılı oturumunda; Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 26. Maddesi çerçevesinde Haliç Üniversitesi yönetiminin kurucu vakfı olan Bizim Lösemili Çocuklar Vakfına iade edilmesinin uygun olduğuna…” karar verilmiştir. Alınan bu kararla Haliç Üniversitesi'nin yönetimi kurucu vakfa iade edilmiştir. Yükseköğretim Kurumunun almış olduğu bu karara istinaden kurucu vakıf tarafından üniversite mütevelli heyeti ve mütevelli heyet başkanı seçilmiş ve göreve başlamıştır. Üniversitenin vekil rektörü ve senato başkanı Prof. Dr. Melek Güneş Yavuzer olmuştur. 22 Ocak 2020 itibarıyla rektörlük görevine Prof. Dr. Melih Bulu getirilmiştir.
Prof. Dr. Melih Bulu'nun 2 Ocak 2021 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi'ne atanmasından sonra 18 Ocak 2021 tarihi itibarıyla rektörlük görevine Prof. Dr. Zafer Utlu getirilmiştir. Utlu'un görevi süresi Kasım 2023'te sona ermiştir.
Üniversite günümüz itibarıyla, 8 Fakülte, 1 Konservatuvar, 1 Meslek Yüksekokulu, 2 Yüksekokul ve 1 Enstitüde ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora/sanatta yeterlik programlarında olmak üzere yaklaşık 17.000+ öğrencisi ile eğitim-öğretim faaliyetine devam etmektedir.

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı
İngilizce Mütercim Tercümanlık
Psikoloji (Türkçe)
Psikoloji (İngilizce)
Matematik
Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce)
Türk Dili ve Edebiyatı

Halkla İlişkiler ve Tanıtım
İşletme (Türkçe)
İşletme (İngilizce)
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik (İngilizce)
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Yönetim Bilişim Sistemleri (İngilizce)
Turizm İşletmeciliği

Bilgisayar Mühendisliği (İngilizce)
Yazılım Mühendisliği (İngilizce)
Elektrik ve Elektronik Mühendisliği (İngilizce)
Endüstri Mühendisliği (İngilizce)
Makine Mühendisliği (İngilizce)
Biyomedikal Mühendisliği (İngilizce)

Mimarlık
İç Mimarlık
Endüstriyel Tasarım

Grafik Tasarım
Tekstil ve Moda Tasarımı
Çizgi Film ve Animasyon
Gastronomi ve Mutfak Sanatları
Görsel İletişim Tasarımı
Dijital Oyun Tasarımı

Beslenme ve Diyetetik
Beslenme ve Diyetetik (İngilizce)
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon (İngilizce)
Ebelik
Hemşirelik
Hemşirelik (İngilizce)

Antrenörlük
Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği
Rekreasyon
Spor Yöneticiliği
Spor Yöneticiliği (İngilizce)

Tıp
Tıp (İngilizce)

Tiyatro
Opera ve Konser Şarkıcılığı
Türk Musikisi

Aşçılık
Aşçılık (İÖ)
İlk ve Acil Yardım
Anestezi
Fizyoterapi
Tıbbi Görüntüleme Teknikleri
Bilgisayar Programcılığı
Bilgisayar Teknolojisi
Elektronik Teknolojisi
Elektrik
Makine
Grafik Tasarımı
İç Mekan Tasarımı
Moda Tasarımı
İnşaat Teknolojisi
Bankacılık ve Sigortacılık
Lojistik
Çocuk Gelişimi
Turizm ve Otel İşletmeciliği
Bilişim Güvenliği Teknolojisi
Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri
Robotik ve Yapay Zeka

Beden Eğitimi ve Spor Doktora Programı
Beslenme ve Diyetetik Doktora Programı
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Doktora Programı
Hemşirelik Doktora Programı
İşletme Doktora Programı
Mimarlık Doktora Programı
Tekstil ve Moda Tasarımı Sanatta Yeterlik Programı
Türk Musikisi Sanatta Yeterlik Programı

Beden Eğitimi ve Spor Tezli
Beslenme ve Diyetetik Tezli
Bilgisayar Mühendisliği Tezli/Tezsiz
Elektrik-Elektronik Mühendisliği Tezli/Tezsiz
Endüstri Mühendisliği Tezli/Tezsiz
Endüstri Mühendisliği (İngilizce)	Tezli/Tezsiz
Endüstriyel Tasarım Tezli/Tezsiz
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Tezli
Grafik Tasarım Tezli/Tezsiz
Hastane ve Sağlık Kuruluşları Yönetimi Tezli/Tezsiz
Hemşirelik Tezli/Tezsiz
Hesaplamalı Bilim ve Mühendislik Tezli
İç Mimarlık Tezli/Tezsiz
İşletme Tezli/Tezsiz
İşletme (İngilizce) Tezli/Tezsiz
Klinik Psikoloji Tezli
Makine Mühendisliği Tezli
Mimarlık Tezli/Tezsiz
Moleküler Biyoloji ve Genetik Tezli/Tezsiz
Muhasebe ve Denetim Tezli/Tezsiz
Muhasebe ve Finansman Tezsiz
Psikoloji Tezli/Tezsiz
Tekstil ve Moda Tasarımı Tezli/Tezsiz
Tiyatro Tezli/Tezsiz
Turizm İşletmeciliği Tezli/Tezsiz
Türk Dili ve Edebiyatı Tezli/Tezsiz
Türk Musikisi Tezli/Tezsiz
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik Tezli/Tezsiz
Uluslararası İşletme Yönetimi (İngilizce) Tezli/Tezsiz
Uygulamalı Matematik Tezli/Tezsiz
Uygulamalı Psikoloji Tezli/Tezsiz
Yönetim Bilişim Sistemleri Tezli/Tezsiz

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bilim ve Çağdaş Teknolojiler Merkezi
Ekonomi Güvenliği Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kişilerarası Şiddet ve Travma Araştırmaları Merkezi
Sanal ve Arttırılmış Gerçeklik Uygulama ve Araştırma Merkezi
Teknoloji Transfer Ofisi
HI Center Sanal Gerçeklik Kuluçka Merkezi
Kariyer Planlama Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Araştırma-Geliştirme ve Proje Koordinatörlüğü
Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)

Üniversitenin yerleşkeleri şu şekildedir:

Haliç Üniversitesi, 5. Levent Kampüsü

Resmî site 
https://aday.halic.edu.tr/tr 20 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://halicinyetenekleri.halic.edu.tr/tr 6 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://international.halic.edu.tr 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://sem.halic.edu.tr/tr 7 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Instagram'da Haliç Üniversitesi
X'te Haliç Üniversitesi
Facebook'ta Haliç Üniversitesi
LinkedIn'de Haliç Üniversitesi

Hande Baladın  (d. 1 Eylül 1997, Kütahya), Fenerbahçe ve Türkiye kadın millî voleybol takımı'nda smaçör olarak oynayan Türk millî voleybolcu.

 İzmir DSİ
 Arkas
 İzmir Büyükşehir Belediyespor
 Eczacıbaşı II (2009-14)
 Sarıyer Belediyespor (2014-15) (kiralık)
 Eczacıbaşı (2015-18)
 Galatasaray (2018-19) (kiralık)
 Eczacıbaşı (2019-2025)
 Fenerbahçe (2025-günümüz)
Baladın, voleybola orta oyuncu olarak başladı. Eczacıbaşı'nın altyapısında yetişti ve kulübün küçük ve yıldız takımlarında yer aldı. 2014 yılından beri smaçör olarak oynamaktadır. 2014-2015 sezonunu Sarıyer Belediyespor'da kiralık olarak geçiren oyuncu, 2015-2016 sezonunda Eczacıbaşı'nda A Takıma yükseldi. 2018-2019 sezonunda deneyim edinmesi amacıyla Galatasaray'da kiralık olarak oynadı. 2019-2020 sezonunda Eczacıbaşı'na geri döndü. Türkiye kadın millî voleybol takımı oyuncusudur. 2 Haziran 2025 günü Fenerbahçe resmi sitesi tarafından, Hande Baladın'ın transfer edildiği açıklandı.
2023 yılında 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi şampiyonluğu, 2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası şampiyonluğu ve 2023 Voleybol Dünya Kupası şampiyonluğu olmak üzere aynı yıl içerisinde üç ayrı şampiyonluk yaşayan, 2025 yılında 2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda gümüş madalya kazanan Türkiye kadın millî voleybol takımı kadrolarında yer almıştır.
2024 yılında adına çekilen "Baladın" isimli belgesel yayımlanmıştır.

2016 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2017-18 Kupa Voley -  İkincilik
2017-18 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2017-18 CEV Kadınlar Kupası -  Şampiyonluk
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  İkincilik
2019 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2020 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2020-21 Kupa Voley -  İkincilik
2021 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2021-22 CEV Kadınlar Kupası -  Şampiyonluk
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2022-23 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2022-23 CEV Kadınlar Şampiyonlar Lig -  İkincilik
2023 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2023-24 Kupa Voley -  İkincilik
2023-24 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2024 Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2024-25 Sultanlar Ligi -  Üçüncülük

2025 Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası  Şampiyonluk

2013 Yıldız Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2014 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2015 FIVB Kadınlar U23 Dünya Voleybol Şampiyonası -  İkincilik 
2016 Montreux Volley Masters -  Üçüncülük
2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası -  Şampiyonluk
2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2018 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  İkincilik
2018 Montreux Volley Masters -  Üçüncülük
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik
2021 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  Üçüncülük 
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2023 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  Şampiyonluk
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk 
2023 Voleybol Dünya Kupası -  Şampiyonluk
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik 
Bireysel başarıları
2013 Yıldız Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası - En iyi blok yapan oyuncu
2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası - En iyi smaçör
2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası - En değerli oyuncu

Hande Baladın  - olimpedya.olimpiyat.org.tr
Hande Baladın - Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi
Hande Baladın - InterSportStats
Hande Baladın - fivb.org (2013 U18 Dünya Şampiyonası)
Hande Baladın - 2017 U23 Dünya Şampiyonası
Hande Baladın - volleyball.world (2018 Milletler Ligi)
Hande Baladın Olympics.com (İngilizce)
Hande Baladın Olympedia (İngilizce)
Hande Baladın TheFinalBall.com (İngilizce)
Hande Baladın FIVB (İngilizce)
Hande Baladın Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Hande Baladın - sultanlar.volleystation.com
Hande Baladın - tvf-web.dataproject.com
Hande Baladın - Eczacıbaşı SK
X'te Hande Baladın
Instagram'da Hande Baladın

Harp Akademileri Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı yüksek lisans düzeyinde eğitim ve öğretim veren, nitelikli kurmay subay yetiştiren bir askerî akademiydi. Eğitim ve öğretim faaliyetlerin Yenilevent'teki yerleşkesinde sürdürüyordu. 31 Temmuz 2016 tarihinde 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamındaki Kanun Hükmündeki Kararname ile birlikte kapatıldı. Aynı KHK'da yapılan düzenlemeyle Enstitüler adı altında Milli Savunma Üniversitesine bağlı olan yeni bir yapı oluşturuldu.

1848 yılında kurulmuş olan "Erkan-ı Harbiye Mektebi" (Harp Akademileri) ilk mezunlarını 1849 yılında verdi. 18. yüzyılın ilk yarısında küresel gelişmelere paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu geniş bir yelpazede ordu teşkilatı dahil reformlar gerçekleştirdi. 1845 yılında Kara Harp Okulu (Mekteb-i Harbiye Komutanı Mehmed Emin Derviş Paşa, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa ve Şeyhülislam Arif Hikmet'ten oluşan Askeri Talim Kurulu Başkanı Sultan Abdülmecid'in idari emriyle askerî liseler kurulmuş; Harp Akademisi eğitim süresi dört yılda çıkarılmış ve Avrupa orduları gibi kurmay subay yetiştirmek için yeni kurslar açılmıştır. Akademi, bu süreçten sonra kurumsal bir kimlik kazanmıştır.
Akademi için kurulması planlanan ilk yerleşke olarak İstanbul seçilmiştir. Harbiye'deki bina 1854'ün başlarında Osmanlı'nın Kırım Savaşı'ndaki müttefiki Fransız birliklerine misafirhane ve hastane olarak tahsis edildiğinde akademi, bugün "Taşkışla" olarak bilinen İstanbul Teknik Üniversitesi binasına geçici olarak taşınmıştır. 1858'in sonunda akademi ve genelkurmay kursları Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne (GATA) taşındı. 1862 yalında Kırım Savaşı sırasında yanan ve restore edilen Harbiye'deki eski yerleşkeye geri dönüldü. 2 yıl sonra, bugünkü Deniz Harp Okulu, Osmanlı İmparatorluğu Donanması'nın kurmay okulu olarak kuruldu. Osmanlı Ordusu'nun yeniden yapılanma çabalarının bir parçası olarak, kurmay kolejleri ve diğer askeri okullar için 1866'da yeni düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemelerle akademi eğitimi üç yıla çıkarıldı ve ek askeri kurslarla tatbikatlara ve uygulamalı eğitime ağırlık verildi. Kurmay subay olmak başlangıçta başlı başına farklı bir kol olarak görülse de, 1867'den itibaren piyade, süvari ve topçu gibi branşlarda kurmay subay yetiştirmek için yeni programlar uygulanmaya başlandı. 1899 yılında, kurmay subay kursları ve kurmay adayı subayların eğitimine ek olarak daha yüksek askeri eğitime sahip subay yetiştirilmesi gerektiği görüşü benimsendi ve ardından, daha fazla sayıda subay, kurmay subay kurslarına kabul edilmeye başlandı. Bu süreç 1908 yılına kadar devam etti.
Mustafa Kemal Atatürk, 57. dönem kurmay kursunu başarıyla bitirmiştir. Atatürk, 1902 yılında kabul edildiği Harbiye'deki akademiden kurmay subay olarak 1905 yılında mezun olmuştur. Akademinin Harbiye'deki eski binası günümüzde Askeri Müze olarak kullanılmaktadır.

Osmanlı'da İkinci Meşrutiyet'in ilanının ardından akademiye katılma şartı olan kurmay kursunun katılım şekli, 4 Ağustos 1909 tarihli yeni "Kurmay Kursu Yönetmeliği" ile yeniden düzenlendi. Birkaç ay sonra, akademi Harbiye'den Yıldız Sarayı'na taşındı. Kara Harp Okulu'ndan kurmay kolejine doğrudan geçiş uygulaması kaldırıldı ve akademiye katılmak için Kara Harp Okulundan mezun olup, iki yıllık kıt'a hizmeti yapmış olma şartı getirildi. Daha sonra askerler sınavlara tabi tutuldu ve sınavı geçenler kurmay subay adayı olarak kursa kabul edildi.

Akademiden mezun olan genç kurmay subaylar 1911 Trablusgarp Savaşı, 1912-1913 Balkan Savaşı ve 1914-1918 arasındaki I. Dünya Savaşı, 1919-1922 yılları arasındaki Kurtuluş Savaşı'nda büyük bir deneyim kazanmış ve olağanüstü bir başarı sergilemiştirler. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un işgal edilmesinin ardından askeri okullar Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri tarafından kapatıldı; bununla birlikte akademi 28 Ocak 1919'da taşındığı Teşvikiye'deki Şerif Paşa Konağı'nda Nisan 1921'e kadar faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. 1919'da akademi müfredatı, savaş taktikleri ve dil kurslarına ağırlık verildi. 1921'in başlarında akademinin yeri yeniden değiştirilerek Beylerbeyi'ne taşınmasına karar verildi. Ancak tüm öğretmen ve öğrenci askerlerin Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere Anadolu'ya gitmesi üzerine akademi ve kurslar geçici olarak kapatıldı.

Kurtuluş Savaşı sonrası akademi 13 Ekim 1923 tarihinden itibaren İstanbul Üniversitesi'nin idari binası olarak anılan Beyazıt'taki Harbiye Nezareti binasında "Yüksek Harp Okulu" adıyla eğitim ve öğretim faaliyetlerine yeniden başladı. Akabinde 24 Mart 1924'te ismi "Genelkurmay Kurs Müdürlüğü" olarak değiştirildi ve Yıldız Sarayı'na taşındı. 1927 yılında bir kez "Harp Akademisi Müdürlüğü" adını aldı ve akabinde müdürlük adı komutanlığa çevrildi. Akademi 1975 yılına kadar bu lokasyonda eğitim ve öğretim faaliyetlerine devam etti. 15 Ocak 1927 tarihinde kurulan Yüksek Levazım Okulu, Levazım Üst Subay Akademisi ve Levazım Okulu ile General ve Üst Subaylara mahsus Yüksek Komuta Akademisi de Harp Akademisi'ne bağlandığından Askeri Akademiler Komutanlığı adı verilmiştir. Adı değiştirilen akademi, sadece bir kadrolu olmaktan, 1930'da Deniz Harp Akademisi'nin yeniden açılmasıyla büyümeye başladı. 7 yıl sonra, Türk askeri havacılığının gelecekteki pilot subaylarını yetiştirmek için Hava Harp Akademisi kuruldu.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle akademi, 1941 yılından başlayarak 5 yıl süreyle, tesislerini Ankara'daki Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahına taşıdı ve savaşı bitimine müteakip 1946 yılında Yıldız Sarayı'ndaki eski kampüsüne geri döndü. Akademinin adı Mart 1949'da "Harp Okulları Komutanlığı" olarak değiştirildi. Millî Güvenlik Akademisi 1952'de, Silahlı Kuvvetler Komuta Akademisi de 1954'te kuruldu. Milli Güvenlik Akademisi 1995 yılında Ankara'ya ve 2012 yılında İstanbul'a taşınarak Silahlı Kuvvetler Akademisi ile birleşmiş ve o tarihten bu yana "Silahlı Kuvvetler Yüksek Komutanlığı ve Kurmay Akademisi" olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürdü. Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı olarak Ankara Etimesgut'ta bulunan "Kara-Deniz-Hava Kuvvetleri İşbirliği Akademisi Komutanlığı" 1960 yılında İstanbul'a taşınarak Hava Harp Okulu'na entegre edildi. Daha sonra 1961 yılında Harp Okulları Komutanlığı bünyesinde "Kurs Komutanlığı" ve 15 Şubat 1962 tarihinden itibaren "Kara-Deniz-Hava Kuvvetleri İşbirliği Akademisi", "Özel Komuta Akademisi", "Kurmay Subay Akademisi" ve "Nükleer Silahlar" adında yeni bir akademi daha kuruldu. Yüksek Komuta Akademisi'ni birleştirmek ve buna bağlı olarak tüm kolejleri aynı kampüste konumlandırmak için 12 Mart 1969'da İstanbul Yenilevent'te yeni bir akademik alanın inşaatına başlandı. Harp Okulları, birkaç bölüm dışında, aynı yıl Yenilevent'teki yeni tesislerinde 1975–1976 öğretim yılına başladı. "Yeni Savaş Akademisi Kanunu", 24 Mayıs 1989'da Ulusal Meclis'in bu süreçte savaş akademilerinin tüzüklerini değiştiren bir kararla yürürlüğe girdi. 1990–1991 akademik yılında, «Seminer Sistemi» kabul edildi. Bu yeni sistem kapsamında, hizmet ve savaş akademilerinin kontenjanı artırıldı ve sınıflar 16-20 kişilik gruplar halinde yeniden düzenlendi.

Harp okulları kanununda 2003 yılında yapılan yeni değişiklikler doğrultusunda, harp okullarında lisansüstü eğitimler başlatılmış ve 2007 yılında ilk kez "Kurmay Subay Diploması" nın yanı sıra mezunlar "Yüksek Lisans" ile ödüllendirilmiştir. Harp Akademisi Komutanlığı, günümüzün teknolojik dünyasının gereksinimlerini karşılamak amacıyla, akademik eğitim ve öğretim faaliyetlerini desteklemek, ortak kavramları simüle edilmiş ortamda denemek ve egzersiz yapmak için 25 Temmuz 2003 tarihinde çok ihtiyaç Savaş Oyunları ve Kongre Merkezi'nin açılışını yaptı. Kongre, 1 Ağustos 2008 tarihine kadar faaliyet göstermiş ve Harp Okulları Komutanlığına bağlı «Ortak Doktrin Geliştirme, Deney ve Eğitim Merkezi» adını almıştır. 1935 yılından bu yana 41 ülkeden binden fazla yabancı askeri subay Türk Silahlı Kuvvetleri Harp okullarından mezun olmuştur. Harp okulları Türkiye Genelkurmay Başkanlığına doğrudan bağlı bir birim olmuştur.

Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, Türk Silahlı Kuvvetlerinin talep ettiği konularda lisansüstü düzeyde eğitim, sertifika programları, bilimsel çalışmalar yapmak için 2003-2004 eğitim-öğretim yılından itibaren kurularak, eğitim ve öğretim faaliyetlerine başladı. Müttefik ülkelerden, muadilleri arasında özel bir yere sahip olan harp akademisine yönelik akademik talepler devam etmektedir. 2016 Türkiye askerî darbe girişiminden sonra ilan edilen 31 Temmuz 2016 tarihli OHAL kapsamındaki "Kanun Hükmündeki Kararname" ile Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı tüm askeri okullar ve liseler ile birlikte akademiler de kapatıldı. Aynı KHK'da yapılan düzenlemeyle "Enstitüler" adı altında Milli Savunma Üniversitesine bağlandı.

Harran Üniversitesi, Şanlıurfa'da bulunan devlet üniversitesidir.

Şanlıurfa'da kurulan ilk yüksek öğretim birimi Şanlıurfa Meslek Yüksekokuludur (1976). Sonra Dicle Üniversitesine bağlı Ziraat Fakültesi (1978), Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü (1984) ve Gaziantep Üniversitesine bağlı İlahiyat Fakültesi (1988) kurulmuştur.
Daha sonra 09.07.1992 tarih ve 3837 sayılı kanunla Harran Üniversitesi kurulmuş ve daha önce var olan okullar bu kanuna göre Harran Üniversitesine bağlanmıştır. Ayrıca Fen-Edebiyat, Tıp Fakültesi, Şanlıurfa Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü kuruluş kanununda yer almıştır.
1994 yılında Siverek, Hilvan, Suruç, Birecik, Viranşehir ve Bozova Meslek Yüksekokulları; 1995 yılında ise Veteriner Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ile Akçakale ve Ceylanpınar Meslek Yüksekokulları; 1997 yılında da Sağlık Yüksekokulu ve Kahta Meslek Yüksekokulu kurulmuştur.
Üniversite bugün 9 fakülte, 3 yüksekokul, 11 meslek yüksekokulu, 3 enstitü, 9 araştırma ve uygulama merkezi ile faaliyetlerini sürdürmektedir.
Üniversiteye adını veren tarihi Harran Kenti, Şanlıurfa'nın 44 km güneydoğusunda yer alan, tarihte önemli olaylara sahne olmuş bir kent merkezidir. Üniversite 10. yüzyılda kurulmuştur.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İktisadi ve idari Bilimler Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Siverek Uygulamalı Bilimler fakültesi
Tıp Fakültesi
Turizm Fakültesi
Veteriner Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Mehmet Arabacı Beden Eğitimi ve Spor YO
Devlet Konservatuvarı
Viranşehir Sağlık YO
Yabancı Diller YO

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Akçakale Meslek Yüksekokulu
Birecik Meslek Yüksekokulu
Bozova Meslek Yüksekokulu
Ceylanpınar Meslek Yüksekokulu
Halfeti Meslek Yüksekokulu
Harran Meslek Yüksekokulu
Hilvan Meslek Yüksekokulu
Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Siverek Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Suruç Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Viranşehir Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanlığı
Enformatik Bölüm Başkanlığı
Yabancı Diller Bölüm Başkanlığı
Türk Dili Bölüm Başkanlığı

Ata Su Ürünleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bilgi Teknolojileri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Fıstık Araştırma ve Uygulama Merkezi
GAP Araştırma ve Uygulama Merkezi
GAP Bölgesi El Sanatları Araştırma Merkezi
Güneş Enerjisi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Ortadoğu Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türk Dünyası ve Stratejik Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Prof. Dr. Servet Armağan (9 Kasım 1992 - 19 Kasım 1996)
Prof. Dr. Aytekin Berkman (25 Kasım 1996 - 13 Ocak 1997)
Prof. Dr. Mahmut Sert (13 Ocak 1997 - 15 Aralık 1998)
Prof. Dr. Haluk Soran (15 Aralık 1998 - 15 Haziran 1999)
Prof. Dr. Uğur Büyükburç (15 Haziran 1999 - 13 Haziran 2007)
Prof. Dr. İbrahim Halil Mutlu (13 Haziran 2007 - 10 Şubat 2015)
Prof. Dr. Ramazan Taşaltın (3 Nisan 2015 - 2019)
Prof. Dr. Mehmet Sabri Çelik (2019 -2023)
Prof. Dr. Mehmet Tahir Güllüoğlu (2023-)

Harran Üniversitesi

Hasan Kalyoncu Üniversitesi (HKÜ), 2008 yılında Gaziantep'te kurulan bir vakıf üniversitesidir. 30 Temmuz 2008 tarihinde Gaziantep Eğitim ve Hizmet Vakfı tarafından, Gazikent Üniversitesi adıyla kurulmuş; 1 Temmuz 2012'de mevcut adını almıştır. HKÜ, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ilk vakıf üniversitesi olma özelliğini taşır.
2025 yılı itibarıyla üniversitede 7.000'den fazla öğrenci öğrenim görmekte, bunların yaklaşık 3.000'i uluslararası öğrencilerden oluşmaktadır. Eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir.

Üniversitenin temeli, 1980'de Hasan Kalyoncu öncülüğünde kurulan Gaziantep Eğitim ve Hizmet Vakfına dayanmaktadır. Kurum, Gaziantep ve çevresinin nitelikli insan kaynağı ihtiyacına yönelik olarak 2008'de Gazikent Üniversitesi adıyla kuruldu; ilk öğrencilerini 2009-2010 akademik yılında kabul etti. 2012 yılında üniversitenin adı Hasan Kalyoncu Üniversitesi olarak değiştirildi.

Eğitim Fakültesi: İngilizce öğretmenliği, okul öncesi öğretmenliği, özel eğitim öğretmenliği, rehberlik ve psikolojik danışmanlık, sınıf öğretmenliği.
Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi: İç mimarlık ve çevre tasarımı, mimarlık.
Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi: Havacılık ve uzay mühendisliği, havacılık yönetimi.
Hukuk Fakültesi
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi: Bankacılık ve sigortacılık, iktisat, işletme, psikoloji, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler, uluslararası ticaret ve lojistik.
İletişim Fakültesi: Dijital oyun tasarımı, görsel iletişim tasarımı, radyo-televizyon ve sinema.
Mühendislik Fakültesi: Bilgisayar mühendisliği, elektrik-elektronik mühendisliği, endüstri mühendisliği, inşaat mühendisliği, makine mühendisliği, yazılım mühendisliği.
Sağlık Bilimleri Fakültesi: Beslenme ve diyetetik, fizyoterapi ve rehabilitasyon, hemşirelik.
Turizm Fakültesi: Gastronomi ve mutfak sanatları, turizm işletmeciliği.

Anestezi
Bankacılık ve Sigortacılık
Diyaliz
İlk ve Acil Yardım
İnsansız Hava Aracı Teknolojisi ve Operatörlüğü
Mahkeme Büro Hizmetleri
Sivil Havacılık Kabin Hizmetleri
Siber Güvenlik
Yapay Zekâ Operatörlüğü
Sivil Hava Ulaştırma İşletmeciliği

Yabancı Diller Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü: Yüksek lisans ve doktora programlarını yürütmektedir.

Hasan Kalyoncu Üniversitesi yerleşkesi, Gaziantep'in Şahinbey ilçesinde, Havalimanı Yolu üzerindeki 8. kilometrede yer almaktadır.

İbrahim Özdemir (Ocak 2010-Temmuz 2013)
Tamer Yılmaz (Temmuz 2013-Ekim 2018)
Edibe Sözen (Ekim 2018-Mart 2020; Aralık 2019'a kadar vekaleten)
Türkay Dereli (Eylül 2020-Temmuz 2025)
Gül Rengin Küçükerdoğan (vekaleten; Temmuz 2025-)

Resmî web sitesi

Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, 1992 yılında Hatay'da kurulan bir devlet üniversitesidir. 2017-2018 eğitim-öğretim yılı itibarıyla üniversitede 1.054 akademik, 792 idari personel olmak üzere toplam 1554 personel ve 23.323 öğrenci bulunmaktadır.
10.11.1992 tarihinde faaliyete geçmiş olan Mustafa Kemal Üniversitesi, kurulduğunda bir yüksekokul ve iki meslek yüksekokulundan ibaret üç birimden oluşmuş olup, 18 yılda 52 birimli eğitim-öğretim ve bilim kurumu haline gelmiştir.
Günümüzde Üniversiteye bağlı; 3 Enstitü, 14 Fakülte, 2 Yüksekokul, 9 Meslek Yüksekokulu, 1 Araştırma Uygulama Hastanesi, 1 Konservatuvar, 23 Araştırma Uygulama Merkezi ve Teknoloji Geliştirme Bölgesi bulunmaktadır.
9 Aralık 2022 tarihi itibarıyla Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Veysel Eren atanmış olup halen görevine devam etmektedir.

Diş Hekimliği Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İletişim Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
Tıp Fakültesi
Veteriner Fakültesi
Ziraat Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Sağlık bilimleri fakültesi

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu
Hatay Sağlık Yüksekokulu
Bilişim Teknolojileri Yüksekokulu

Altınözü Meslek Yüksekokulu
Antakya Meslek Yüksekokulu
Belen Meslek Yüksekokulu
Denizcilik Meslek Yüksekokulu
Dörtyol Meslek Yüksekokulu
Dörtyol Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Hassa Meslek Yüksekokulu
Hatay Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Kırıkhan Meslek Yüksekokulu
Reyhanlı Meslek Yüksekokulu
Samandağ Meslek Yüksekokulu
Sanat ve Tasarım Meslek Yüksekokulu
Turizm ve Otelcilik Meslek Yüksekokulu
Yayladağı Meslek Yüksekokulu

Arkeoloji ve Sanat Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bilgisayar Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Fen Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kent Yönetimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Sürekli Eğitim Merkezi
Tarımsal Araştırma ve Uygulama Merkezi
Yabancı Diller Araştırma ve Uygulama Merkezi
Zeytincilik Araştırma ve Uygulama Merkezi

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Mustafa Kemal Üniversitesi 12 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hitit Üniversitesi, 17 Mart 2006 tarihli ve 5467 sayılı yasayla, Çorum'da kurulmuş bir devlet üniversitesidir. Kurucu rektörü  Prof. Dr. Kadri Yamaç olan üniversitenin şu andaki rektörü Prof. Dr. Ali Osman Öztürk'tür.
Üniversite, önceden Gazi Üniversitesine bağlı iken, daha sonra ayrılarak yeni, müstakil bir üniversite kurulmasıyla meydana getirildi. Hitit Üniversitesinde 11 fakülte, 3 enstitü, 1 yüksekokul, 7 meslek yüksekokulu ve 21 araştırma merkezi bulunmaktadır. Eğitim dili Türkçe olan üniversitede 736 akademik personel, 377 idârî personel ve 18,826 öğrenci ile akademik çalışmalar yürütülmektedir.

Klinik Bilimler
Temel Bilimler

Arkeoloji
Antropoloji
Batı dilleri ve edebiyatı
Biyoloji
Eski çağ dilleri ve kültürleri
Fizik
Hititoloji
Kimya
Matematik
Moleküler biyoloji ve genetik
Türk dili ve edebiyatı
Tarih
Sanat tarihi
Psikoloji

Müzik
Resim
Mimarlık
Tekstil ve Moda Tasarımı

Bankacılık ve finans
İktisat
İşletme
Maliye
Siyaset bilimi ve kamu yönetimi
Uluslararası ilişkiler
Uluslararası ticaret ve lojistik

Felsefe ve din bilimleri
İslam tarihi ve sanatları
Temel İslam bilimleri
İlköğretim din kültürü ve ahlak bilgisi eğitimi

Bilgisayar mühendisliği
Gıda mühendisliği
Elektrik elektronik mühendisliği
Endüstri mühendisliği
Kimya mühendisliği
Makine mühendisliği
Metalürji ve malzeme mühendisliği
Polimer mühendisliği

Hemşirelik
Çocuk Gelişimi
Sağlık Yönetimi
Ebelik
Beslenme ve Diyetetik
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Sosyal Hizmet

Antrenörlük eğitimi
Spor yöneticiliği
Rekreasyon
Beden eğitimi ve spor eğitimi

Cerrâhî tıp bilimleri
Dahilî tıp bilimleri
Temel tıp bilimleri

Turizm ve Otel İşletmeciliği
Gastronomi ve Mutfak Sanatları

Beslenme ve diyetetik
Çocuk gelişimi
Fizyoterapi ve rehabilitasyon
Hemşirelik
Sosyal hizmetler

Sosyal bilimler meslek yüksekokulu
Teknik bilimler meslek yüksekokulu
Osmancık Ömer Derindere Meslek Yüksekokulu
Sungurlu Meslek Yüksekokulu
İskilip Meslek Yüksekokulu
Alaca Avni Çelik Meslek Yüksekokulu
Sağlık hizmetleri meslek yüksekokulu

Biyoloji
Fizik
Kimya
Matematik
Makine mühendisliği
Kimya mühendisliği
Gıda mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği

Makine mühendisliği
Kimya mühendisliği

Arkeoloji
İşletme
İktisat
Temel İslam bilimleri
Felsefe ve din bilimleri
İslam tarihi ve tanatları
Tarih
Siyaset bilimi ve kamu yönetimi
Siyaset ve sosyal bilimler

Felsefe ve din bilimleri
Temel İslam bilimleri
İktisat
İşletme

Beden eğitimi ve spor
Beden eğitimi ve spor (Tezsiz)
Hemşirelik
Doğum ve kadın hastalıkları
Doğum ve kadın hastalıkları (Tezsiz)

Beden eğitimi ve spor

Alternatif Enerji Sistemleri Uygulama ve Araştırma Merkezi (ALENSİS)
Arıcılık ve Arı Ürünleri Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUARUM)
Bağımlılıkla Mücadele Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUBAM)
Bilimsel Teknik Araştırma ve Uygulama Merkezi (HUBTUAM)
Biyolojik Çeşitlilik Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUBİOM)
Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deneysel Tüketici Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUTAM)
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUGETUM)
Gıda Güvenliği, Tarımsal Uygulama ve Araştırma Merkezi
Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUGAM)
Hacı Bektaş Veli Araştırma ve Uygulama Merkezi
Hitit Uygarlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi
İslam Ekonomisi ve Finansı Uygulama ve Araştırma Merkezi (HİSEFAM)
Kadın ve Aile Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUKAM)
Kamu Yönetimi Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü
Karadeniz Arkeolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Meslek Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (HİTİTSEM)
Türkçe ve Yabancı Dil Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (HUZEM)
Kene Kaynaklı Hastalık Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi

Gazi Üniversitesi Ankara Dışı Eski Kampüsleri

Resmî site

Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (ISUBÜ) 18 Mayıs 2018 tarih ve 30425 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren “Yükseköğretim Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 7141 Numaralı Kanun” ile Isparta'da kurulan bir devlet üniversitesidir.
Kanunda belirtildiği hali ile ISUBÜ;
Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı Ziraat Fakültesinin adı ve bağlantısı değiştirilerek Rektörlüğe bağlanan Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesinden, Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı iken bağlantısı değiştirilerek Rektörlüğe bağlanan Orman Fakültesi, Teknoloji Fakültesi, Eğirdir Su Ürünleri Fakültesinden ve Rektörlüğe bağlı olarak yeni kurulan İşletme Fakültesinden olmak üzere toplam 5 fakülteden oluşmuştur.
Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı iken bağlantısı değiştirilerek ISUBÜ Rektörlüğüne bağlanan Eğirdir Turizm ve Otelcilik Yüksekokulu, Yalvaç Büyükkutlu Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu ve Rektörlüğe bağlı yeni kurulan Yabancı Diller Yüksekokulu olmak üzere toplam 3 yüksekokuldan oluşmuştur.
ISUBÜ bünyesinde yer alan meslek yüksekokulları ise, Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı iken bağlantıları değiştirilerek Rektörlüğe bağlanan Aksu Mehmet Süreyya Demiraslan Meslek Yüksekokulu, Atabey Meslek Yüksekokulu, Eğirdir Meslek Yüksekokulu, Gelendost Meslek Yüksekokulu, Gönen Meslek Yüksekokulu, Isparta Meslek Yüksekokulu, Keçiborlu Meslek Yüksekokulu, Senirkent Meslek Yüksekokulu, Sütçüler Prof. Dr. Hasan Gürbüz Meslek Yüksekokulu, Şarkikaraağaç Meslek Yüksekokulu, Şarkikaraağaç Turizm Meslek Yüksekokulu, Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Uluborlu Selahattin Karasoy Meslek Yüksekokulu, Uzaktan Eğitim Meslek Yüksekokulu, Yalvaç Meslek Yüksekokulu, Yalvaç Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu ile Yenişarbademli Meslek Yüksekokulu olmak üzere toplam 17 meslek yüksekokulundan oluşmuştur.
ISUBÜ bünyesinde, Rektörlüğe bağlı olarak yeni kurulan Lisansüstü Eğitim Enstitüsü de yer almıştır.
Sonraki yıllarda Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi'nin adı tekrar Ziraat Fakültesi olarak değiştirilmiştir. Bununla beraber Eğirdir Turizm ve Otelcilik Yüksekokulu'nun adı Turizm Fakültesi, Yalvaç Büyükkutlu Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu'nın adı ise Yalvaç Büyükkutlu Uygulamalı Bilimler Fakültesi olarak değiştirilmiştir. 2020 yılı Aralık ayında ISUBÜ bünyesinde Isparta Organize Sanayi Bölgesi MYO kurularak faaliyete başlamıştır. ISUBÜ'nün kuruluşu ile beraber kurulan İşletme Fakültesi halen faaliyete geçmemiştir.
Prof. Dr. Yılmaz Çatal, 15 Eylül 2022 tarihinde, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın onayı ile ve 2022/473 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı doğrultusunda Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesine Rektör olarak atandı.

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Büyükkutlu Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi
İşletme Fakültesi
Orman Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Turizm Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Yabancı Diller YO

Aksu Mehmet Süreyya Demiraslan MYO
Atabey MYO
Eğirdir MYO
Gelendost MYO
Gönen MYO
Isparta MYO
Isparta Organize Sanayi Bölgesi MYO
Keçiborlu MYO
Senirkent MYO
Sütçüler Prof. Dr. Hasan Gürbüz MYO
Şarkikaraağaç MYO
Şarkikaraağaç Turizm MYO
Teknik Bilimler MYO
Uluborlu Selahattin Karasoy MYO
Uzaktan Eğitim MYO
Yalvaç MYO
Yalvaç Teknik Bilimler MYO
Yenişarbademli MYO

Resmî site 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Iğdır Üniversitesi, 2008 yılında Iğdır'da kurulmuş bir devlet üniversitesidir.

Iğdır Üniversitesi, geçmişte Iğdır Meslek Yüksekokulu adı altında eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmekteydi. 1995 yılında Kafkas Üniversitesine bağlı olarak kurulan Iğdır Meslek Yüksekokulu, o yıl sadece İşletmecilik bölümüyle 20 öğrencisine 16 okutman 1 hizmetli 1 memur ile hizmet vermekteydi.
2001 yılında başlayan bir fakülte kurma girişimleri 2006 yılında sonuç verdi ve Iğdır'da Kafkas Üniversitesine bağlı olarak Iğdır Ziraat Fakültesi kuruldu. 2008 ÖSS kılavuzunda yerini alan ve 30 öğrencisi ile eğitime başlayan fakülte, 2008-2009 eğitim-öğretim yılında "Iğdır Üniversitesi" adıyla kuruldu ve ilk rektörü Prof. Dr. İbrahim H. Yılmaz oldu. 2017 yılı Mart ayında Mehmet Hakkı Alma Iğdır Üniversitesinin yeni rektörü olarak atandı. 2021 rektörlük seçimlerinde Prof. Dr. Mehmet Hakkı Alma tekrar Iğdır Üniversitesi rektörlüğüne seçilmiştir. 2025 yılı Mayıs ayında Ekrem Gürel rektör olarak atandı.

Ziraat Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Iğdır Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Tuzluca Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin kurucu üyesidir.

Resmî site

Işık Üniversitesi, İstanbul'da 1996 yılında kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. 100 yılı aşkın süredir eğitim alanında faaliyet gösteren Feyziye Mektepleri Vakfı tarafından kurulmuştur. 14 Aralık 1885 tarihinde Selanik'te Feyz-i Sıbyan Mektebi ile hizmet vermeye başlayan kurum; Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye'ye uzanan döneme; ulusal egemenliğe, Atatürk İnkılâpları'na tanıklık etmiştir. 1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün onayı ile Feyz-i Sıbyan Mektebi, "Işık Lisesi" adını almıştır.
Nişantaşı, Ayazağa, Erenköy, Ispartakule ve Florya'daki anaokulları, ilköğretim okulları, liseleri ve fen lisesi gibi, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Okulları eğitim zincirine eklenen Işık Üniversitesi de sağlam temeller üzerine kurulmuştur. Üniversite, Işık geleneğinden güç alan eğitim-öğretim kadrosu ve Türkiye'nin önde gelen bilim insanları ile çağdaş eğitim anlayışı içerisinde gençlerin geleceğini yönlendirmektedir.
Işık Üniversitesi, Şile Kampüsü'nde bugün 3 Fakültede 23 programı ile lisans, 1 Yüksekokulda 11 programı ile önlisans, Lisansüstü Eğitim Enstitüsünde lisansüstü, Yabancı Diller Okulu ve Sürekli Eğitim Merkezi ile önlisans, lisans ve lisansüstü öğrencilere eğitim imkânı sağlamaktadır. Araştırma merkezleri, bilgi merkezi ve kütüphane, laboratuvarlar, amfiler, derslikler, seminer alanları, yurtlar, revir, market, kırtasiyeler, yemekhane, çeşitli kafeler, sosyal tesis, açık ve kapalı spor alanları, tenis sahaları, futbol sahaları, festival (konser) alanı, Gençlik Kampı isimli üniversite sahil tesisi, kampüs içerisinde her yerde sınırsız kablosuz internet desteği ile 566.000 m² alan üzerinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Maslak Kampüsü'nde ise enstitü ile Meslek Yüksekokulu bulunmaktadır.
2026 yılı Nisan ayında Hasan Bülent Kahraman'in yerine, Serhat Koloğlugil rektör vekili olarak atandı.

İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi
İşletme (Türkçe)
İşletme (İngilizce)
Uluslararası Ticaret ve Finansman (İngilizce)
Yönetim Bilişim Sistemleri (İngilizce)
Yönetim Bilişim Sistemleri (Türkçe)
Psikoloji (İngilizce)
Psikoloji (Türkçe)
Uluslararası İlişkiler (İngilizce)
Ekonomi (İngilizce)
Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Endüstriyel Tasarım (Türkçe)
Görsel İletişim Tasarımı (Türkçe)
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı (İngilizce)
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı (Türkçe)
Mimarlık (İngilizce)
Sinema ve Televizyon (Türkçe)
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Bilgisayar Mühendisliği (İngilizce)
Yazılım Mühendisliği (İngilizce)
Elektrik-Elektronik Mühendisliği (İngilizce)
Biyomedikal Mühendisliği (İngilizce)
Makine Mühendisliği  (İngilizce)
Mekatronik Mühendisliği (İngilizce)
Endüstri Mühendisliği (İngilizce)
Yapay Zeka Mühendisliği (İngilizce) (Yan Dal Programı)

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Meslek Yüksekokulu
Yabancı Diller Okulu (SFL)

Yurtlar, Mavi Yurt, Turuncu Yurt ve Bordo Yurt olmak üzere üçe ayrılır.
Otel kalitesinde hizmet sunan bir bloku deniz diğer blokları orman manzaralı Işık Üniversitesi yurtları, öğrencilerin bireysel dünyalarını kurmalarına olanak tanımanın yanı sıra, topluluk dayanışmasını da teşvik eder. Şile Kampüste toplam 1.455 yatak kapasiteli 18 yurt binası bulunmaktadır.

Tek, 3 ve 4 kişilik yurt odaları
Her yurt binasında; çalışma odaları, televizyon odaları
Her yurt binasında çamaşır yıkama, kurutma ve ütü olanağı
Her yurt binasında ortak kullanıma açık mikrodalga fırın, tost makinesi gibi küçük ev aletlerinin yer aldığı mutfaklar
Düzenli temizlik hizmeti (Gün aşırı)

Spor Işık Üniversitesinde takım oyunu alışkanlığı kazanmanın, dostça rekabetin yaşandığı bir ortamda kendini keşfetmenin önemli bir parçasıdır. Üniversite bünyesinde öğrencilerin birbirleriyle ve sınıflar arası ilişkileri güçlendirici çeşitli sportif faaliyetler bulunmaktadır. Gerek Üniversite Sporları Federasyonu gerekse kurum ve kuruluşlar tarafından düzenlenen spor karşılaşmalarına pek çok farklı branşta katılmaktadır. Kampüste spor alanları açık ve kapalı olarak yapılandırılmıştır.

Sıddık B. Yarman (1996-2004)
Ersin Kalaycıoğlu (2004-2007)
Ekrem Ekinci (2008-2010)
Nafiye Güneç Kıyak (2011-2015)
Ergül Akçakaya (2015)
Şirin Tekinay (2015-2017)
Murat Ferman (2017)
Cemal İbiş (2017-2021)
Hasan Bülent Kahraman (2021-2026)
Serhat Koloğlugil (2026-)

Resmî site

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi (JSGA), 2016 yılında Ankara'da kurulan bir yüksek öğretim kurumudur. Jandarma ve Sahil Güvenlik Teşkilatlarının subay, astsubay ve diğer personel ihtiyacını karşılamak, ön lisans, lisans ve lisansüstü eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın yapmak üzere, bünyesinde fakülte, enstitü, astsubay meslek yüksekokulları, eğitim ve araştırma merkezleri ile kurslar bulunan İçişleri Bakanlığı'na bağlı bir askeri yükseköğretim kurumudur. Akademi, 31 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan 25 Temmuz 2016 tarih ve 669 sayılı KHK ile 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu'na eklenen 13/A maddesine göre kurulmuştur. Jandarma Eğitim Komutanlığı ve Jandarma Okullar Komutanlığı'nın lağvedilmesiyle, söz konusu teşkillerin konuşlu bulunduğu Ankara Beytepe Yerleşkesi, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'nin kullanımına tahsis edilmiştir.
Akademinin bünyesinde eğitim-öğretim faaliyetlerini yürütmek üzere; Eğitim Merkezi, Enstitü, Fakülte, Meslek Yüksekokulları, Araştırma ve Eğitim Merkezleri ile bunlara eğitim-öğretim faaliyetlerinde idari ve hizmet desteği sağlayan birimler bulunmaktadır.
Akademiye bağlı birimler ile Başkanlığın görevleri Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Teşkilat, Görev ve Çalışma Esasları Yönetmeliği'nde belirtilmiş olup, eğitim-öğretim faaliyetlerine Eylül 2016 itibarıyla başlanmıştır.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'nin vazifesi;

- Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nca ihtiyaç duyulan subay ve astsubayları, modern eğitim ve öğretim yöntemlerini kullanarak görev ihtiyaçları doğrultusunda yetiştirmek,
- Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nca ihtiyaç duyulan alan ve branşlarda meslek içi kurslar düzenlemek,
- Uzman erbaşlar ile sözleşmeli er ve erbaşların eğitimine yönelik ilke ve standartları belirlemektir.

JSGA Başkanlığı, Başkana bağlı olarak aşağıdaki yönetim kademeleri ve birimlerden oluşur.

Yönetim Kurulu
Senato
Başkan Yardımcıları (Genel Sekreterlik, İdari Birimler, Hizmet Birimleri, Akademik Faaliyetler)
Kurullar
Bilimsel Denetleme Kurulu
Rehberlik ve Akademik Danışma Kurulu
Etik Kurulu
Öğrenci Kıtaları Komutanlığı
Fakülte Dekanlığı
Enstitü Müdürlüğü
Meslek Yüksek Okulu
Araştırma ve Eğitim Merkezleri

Kuruluş tarihi 1839 tarihli Tanzimat Fermanı'na kadar giden Jandarma teşkilatının personel ihtiyacını karşılamak maksadıyla ilk Jandarma Subay Okulu 1904 yılında Selanik'te kurulmuştur. Bundan sonra sırasıyla;

- 1904-1908 yıllarında Selanik,
- 1910-1922 yıllarında İstanbul,
- 1922 yılında Ankara/Etlik,
- 1922-1924 yıllarında İzmit,
- 1924-1930 yıllarında Konya,
- 1937-1979 yıllarında Ankara/Anıttepe,
- 1979-1997 yıllarında Ankara/Güvercinlik,
- 1997-2016 yıllarında Ankara/Beytepe’de faaliyet göstermiştir.
31 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu'na eklenen 13/A maddesi gereği Jandarma Okullar Komutanlığı lağvedilerek Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi kurulmuştur. Bu kapsamda subayların, Güvenlik Bilimleri Fakültesi ve Subay Eğitim Merkezi (SUEM) bünyesinde yetiştirilmesine yönelik teşkilatlanmaya gidilmiştir.

Sahil Güvenlik Sınıfı subay adayı öğrenciler, JSGA teşkil edilmeden önceki süreçte, Deniz Harp Okulu'nda 4 yıllık eğitimi müteakip teğmen rütbesiyle mezun edilmiş, daha sonra ise Sahil Güvenlik Okul Komutanlığında “SG Subay Temel Eğitimi” ne iştirak ederek, başarılı olan kursiyerler Sahil Güvenlik Komutanlığında görev yapacakları birliklerine atanıp görevlerine başlamışlardır.

1904 yılında, Jandarma Subay Okulu'nun yanında jandarma astsubaylarını yetiştirmeye yönelik olarak Selanik Jandarma Karakol Komutanları Mektebi açılmıştır. 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra görülen lüzum üzerine Jandarma Karakol Komutanları Mektepleri'nin sayısı çoğaltılmıştır.
Milli Mücadele yıllarında kapatılan Jandarma Karakol Komutanları Okulları, Cumhuriyetin ilanından sonra çeşitli illerde bulunan Efrad-ı Cedide Alay Mektepleri içerisinde yeniden faaliyete geçmiştir.
1932 yılında, er kaynağına dayalı jandarma astsubayı yetiştiren okulların tümü kapatılarak Ankara'nın Ulus semtinde bir yıllık öğretime dayalı Jandarma Astsubay Meslek Okulu açılmış, aynı yıl okulun süresi iki yıla çıkarılarak, Okul 1966 yılına kadar Ankara ve İstanbul'da faaliyetlerine devam etmiştir.
Gelişen ve değişen toplumsal koşullara istinaden kolluk hizmetini profesyonelce yürütecek uzman jandarma sınıfını yetiştirmek üzere açılan Uzman Jandarma Çavuş Okulu, 1961-1963 yılları arasında Emirdağ'da faaliyette bulunmuştur. Ancak mezuniyetin sürekliliği sağlanamamıştır.
1966 yılında eğitim süresi üç yıla çıkarılan Jandarma Astsubay Okulu'nun birinci ve ikinci sınıfları 1970 yılına kadar Afyonkarahisar/Emirdağ'da faaliyetine devam etmiştir. 1970 yılında, Jandarma Astsubay Okulu Güvercinlik'teki yeni hizmet binalarında öğretime geçmiştir.
1988 yılında uzman jandarma sınıfının yeniden ihdası üzerine, Ankara Uzman Jandarma Okulu ve Emirdağ Uzman Jandarma Okulu faaliyete geçirilmiştir. 1997 tarihinde Ankara ve Emirdağ Uzman Jandarma Okulları birleştirilerek Ankara/Beytepe Jandarma Okullar Komutanlığı'na nakledilmiştir.
Şubat 1999 tarihinde Ankara Güvercinlik'te bulunan Jandarma Astsubay Sınıf Okulu da Beytepe'ye taşınmıştır.
3 Mart 2003 tarihinden itibaren Jandarma Okullar Komutanlığı'nda kadın astsubayların da yetiştirilmesine başlanmıştır.
2012 yılında Uzman Jandarma Okulu kapatılmıştır.
31 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu'na eklenen 13/A maddesi gereği Jandarma Okullar Komutanlığı lağvedilerek Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi kurulmuştur. Bu kapsamda Astsubayların, Astsubay Eğitim Merkezi (ASEM) ve Meslek Yüksek Okulu (MYO) bünyesinde yetiştirilmesine yönelik teşkilatlanmaya gidilmiştir.

Sahil Güvenlik Sınıfı astsubay adayı öğrenciler, JSGA teşkil edilmeden önceki süreçte, Deniz Astsubay Meslek Yüksekokulu'nda 2 yıllık eğitimi müteakip astsubay çavuş rütbesiyle mezun edilmiş, daha sonra Sahil Güvenlik Okul Komutanlığı'nda 'Sg Astsubay Temel Eğitimi'ne iştirak ederek, başarılı olan kursiyerler Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda görev yapacakları birliklerine atanıp görevlerine başlamışlardır.

Eğitim Merkezi Komutanlığı, en az dört yıl süreli fakülte bitirenlerden subay olmak için eğitime alınacaklar ile fakülte veya yüksekokul bitirenlerden astsubay olmak için eğitime alınacakların ve meslek içi eğitime tabi tutulacak personele yönelik eğitim faaliyetlerini yürütmekten sorumludur. Eğitim Merkezi Komutanlığı; Öğretim Başkanlığı, Subay Eğitim Merkezi Komutanlığı, Astsubay Eğitim Merkezi Komutanlığı ve Meslek İçi Eğitim Merkezi Komutanlığından oluşur.

Güvenlik Bilimleri Enstitüsü, öncelikle Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'nin öğretim elemanı ihtiyacını karşılamak ve Jandarma ve Sahil Güvenlik personeline lisansüstü eğitim ile bilimsel anlayış ve bakış açısı kazandırmak amacıyla kurulmuştur. Öncelikle Jandarma ve Sahil Güvenlik teşkilatları personeli ile diğer şahıslara ihtiyaç duyulan alanlarda yüksek lisans, doktora, uzmanlık, kurs ve sertifika programı uygular.
Enstitü; Suç Araştırmaları, Güvenlik Yönetimi, Deniz Emniyeti ve Güvenliği, Kamu Yönetimi ile Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Ana Bilim Dalı Başkanlıkları ile ihtiyaca göre açılacak diğer Ana Bilim Dalı Başkanlıklarından oluşur.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Fakültesi; Jandarma ve Sahil Güvenlik teşkilatlarının ihtiyacı olan subayların yetiştirilmesi için lisans düzeyinde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma ve uygulamalar yapar.
Fakülte, Güvenlik Bilimleri, Hukuk Bilimleri, Sosyal Bilimler, Deniz ve Denizcilik Bilimleri, Beden Eğitimi bölüm başkanlıkları ve ihtiyaç halinde açılmasına karar verilen diğer bölüm başkanlıkları ile biri idari faaliyetlerden, biri öğrenci işlerinden sorumlu iki dekan yardımcılığından oluşur.

31 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında kapatılan Işıklar Askeri Hava Lisesi, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'ne devredilerek 18 Aralık 2017 tarihinde Işıklar Askerî Hava Lisesinin ismi "Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu" olarak değişti. Meslek Yüksek Okulu (MYO), Jandarma ve Sahil Güvenlik teşkilatlarının görev ve sorumluluklarına uygun olarak, ön lisans düzeyinde bilgi ve beceriye sahip, mezuniyet sonrası meslekî gelişim programlarında belirtilen eğitim ve öğretimi izleyebilecek nitelikte muvazzaf astsubay yetiştirmek ile görevlidir.
MYO; Güvenlik Bilimleri, Hukuk Bilimleri, Sosyal Bilimler, Deniz ve Denizcilik Bilimleri, Beden Eğitimi bölüm başkanlıkları ve ihtiyaç halinde açılmasına karar verilen diğer bölüm başkanlıkları ile Komutan yardımcılıklarından oluşur.

Araştırma ve Eğitim Merkezleri, Jandarma ve Sahil Güvenlik teşkilatlarının ihtiyaç duyduğu alanlarda araştırma, geliştirme ve eğitim yapılması maksadıyla JSGA Senatosu kararıyla kurulur. Kendi alanlarına yönelik olarak bilimsel araştırma ve projeler ile ihtiyaç duyulan eğitim faaliyetlerini yürütür.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi hâlihazırda, Beytepe ve Hirfanlı yerleşkelerinde faaliyet göstermektedir.
Akademi'nin ilerleyen dönemde Beytepe Yerleşkesi, Hirfanlı Yerleşkesi, Sahil Güvenlik Meslek Yüksek Okulu (Antalya) ve Sahil Güvenlik Denizcilik Fakültesi (Tuzla/İstanbul) olmak üzere dört farklı yerde faaliyet göstermesi planlanmaktadır.

Jandarma'nın tarihini ve kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmak, bu tarihi süreç içerisinde sahip olduğu silah, araç, gereç ve eşyaları tanıtmak ve tarihi ile ilgili çalışmalara imkân sağlamak maksadıyla, 21 Kasım 2005 tarihinde ziyarete açılan Jandarma Müzesi de Ankara Beytepe yerleşkesi içinde bulunmaktadır. Müze hafta içi mesai saatleri içerisinde (08:00-17:00) ücretsiz olarak ziyarete açıktır.
Yerleşkede ayrıca, Jandarma'nın kurulduğu 1839 yılından günümüze kadar olan dönem içerisinde; vatanın dış ve iç düşmanlara karşı korunması ve kollanması uğrun

Kadir Has Üniversitesi (KHAS), İstanbul'un Fatih ilçesinde, Haliç kıyısında yer alan bir vakıf üniversitesidir.
1997 yılında iş insanı Kadir Has tarafından kurulmuştur. Ana kampüsü, 19. yüzyıl endüstri yapısı olan  Cibali Tütün Fabrikası binasıdır. Eğitim dili İngilizcedir. Ana kampüs binasının altında yer alan ve Doğu Roma dönemine ait olan Seferikos Sarnıcı, günümüzde Rezan Has Müzesi'ne ev sahipliği yapmaktadır.

Üniversitenin kuruluş çalışmaları iş  insanı Kadir Has tarafından1992 yılında başlatıldı ve resmî kuruluşu 28 Mayıs 1997 tarih ve 4263 sayılı yasayla gerçekleşti. Ergür Tütüncüoğlu, üniversitenin ilk rektörüdür.
Üniversitenin ana kampüsü olan Tarihî Cibali Tütün Fabrikası, 15 Aralık 1997 tarihinde Maliye Bakanlığı'nın 75044 sayılı oluru ile Kadir Has Üniversitesi'ne eğitim yapısı olarak kullanmak şartıyla devredilmiş ve restorasyon çalışmaları 2000 yılında Fatih Belediyesi izniyle başlamıştır. Üniversiteye ait Selimpaşa Kampüsü'nün inşaatı ise 1998'de başlamıştır.
Üniversite 2000-2001 döneminde Bahçelievler Kampüsü'nü kullandı. Cibali'deki kampüste mimar-restoratör Mehmet Alper'in yürüttüğü restorasyon çalışmaları dört ay sürdü. Üniversite, 2001-2002 öğretim yılından itibaren faaliyetlerini Cibali, Selimpaşa ve Bahçelievler kampüslerinde devam etti. Cibali'deki ana kampüsün resmî açılışı 13 Şubat 2002'de yapıldı.
2007 yılı sonunda Cibali Kampüsü modern D Blok'un eklenmesi ile büyütüldü. "Cibali Kampüsü" adı 28 Mart 2007'de "Kadir Has Kampüsü" olarak değişti.
Ergür Tütüncüoğlu görevini 2002'de Yücel Yılmaz'a; o da Şubat 2010'da Mustafa Aydın'a devretti. 2018 yılı Mart ayında Sondan Durukanoğlu Feyiz, 2025 yılı Kasım ayında Ayşe Başar üniversitenin yeni rektörü oldu.
Türkiye'deki film, TV, animasyon, belgesel, reklam ve oyun sektörleri için  bir üretim ve eğitim merkezi olması hedefiyle 2024'te Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı iş birliğiyle ve Avrupa Birliği'nden sağlanan fon desteğiyle Kadir Has Üniversitesi bünyesinde Fabrikhas adlı merkez açıldı.
Üniversite, Times Higher Education (THE) adlı İngiliz yükseköğretim derecelendirme kuruluşu tarafından açıklanan Dünya Üniversite sıralamasında 2026 yılında ilk 601-800'e yer almıştır. Türkiye genelinde 6. Sırada yer alan üniversite, vakıf üniversiteleri arasında ise 4. sıradadır. University Ranking by Academic Performance (URAP) Araştırma Laboratuvarı, 2025 yılı Türkiye Üniversiteleri sıralamasına göre Kadir Has Üniversitesi, vakıf üniversiteleri arasında 7'nci, tıp fakültesi bulunmayan vakıf üniversiteleri arasında 3'üncü sırada yer almaktadır.

2025 itibarıyla KHAS bünyesinde beş fakültede 21 lisans ve 48 yüksek lisans/doktora programı sunmaktadır. Fakülteler şunlardır:

Sanat ve Tasarım Fakültesi: Mimarlık, Endüstriyel Tasarım, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı, Tiyatro
İletişim Fakültesi: Reklamcılık, Yeni Medya, Radyo Televizyon ve Sinema, Görsel İletişim Tasarımı
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi: İşletme, Ekonomi, Uluslararası İlişkiler, Psikoloji, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Uluslararası Ticaret ve Finans, Yönetim Bilişim Sistemleri
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi: Bilgisayar Mühendisliği, Elektrik-Elektronik Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Mekatronik Mühendisliği, Moleküler Biyoloji ve Genetik
Hukuk Fakültesi
Yabancı Diller Yüksekokulu: İngilizce Hazırlık Programı
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü: Yüksek Lisans ve Doktora Programları

Bu modelde müfredatların iki ayağı vardır: Temel insani ve etik değerlerin aktarıldığı Çekirdek Program ve uzmanlık eğitimini aktarıldığı Proje Tabanlı Eğitim.  Üniversite genelindeki  lisans eğitim programlarında, öğrencilere evrensel değerler ve yetkinlikler kazandırmak üzere "çekirdek program" kapsamında seçmeli ve zorunlu dersler verilmektedir. Akademisyenler ve sektörden insanların işbirliği ile "Proje Tabanlı Eğitim" derslerde   öğrenciler çalıştıkları projeler üzerine yazdıkları rapor ve sunumlar üzerinden değerlendirilir. Ayrıca kademik araştırma süreçlerine lisans öğrencilerinin katılımını teşvik eden Lisans Araştırma Programı (LİSAR) yürütülür.

Kadir Has Üniversitesi'nin 3 fakültesinde toplam 7 bölümümü akreditasyon belgesine sahiptir.
Bilgisayar Mühendisliği, Elektrik-Elektronik Mühendisliği ve Endüstri Mühendisliği bölümleri Mühendislik Eğitim Programları Değerlendirme ve Akreditasyon Derneği (MÜDEK)  tarafından 01.05.2016-30.09.2027 tarihleri arası için akredite edilmiştir.
Psikoloji bölümü Türk Psikologlar Derneği (TPD) tarafından 22.06.2021-21.06.2026 tarihleri arasında akredite edilmiştir.
Radyo, Televizyon ve Sinema, Reklamcılık ve Yeni Medya ve İletişim bölümleri; İletişim Eğitim Değerlendirme ve Akreditasyon Kurulu (İLEDAK) tarafından 2026 - 2031 tarihleri arasında akredite edilmiştir.[1]
Ayrıca Kadir Has Üniversitesi 2025 yılında Yükseköğretim Kalite Kurulu (YÖKAK) tarafından yürütülen Kurumsal Akreditasyon Programı (KAP) kapsamında 5 yıl süreyle tam akreditasyon almıştır.

Üniversitenin dinamik kampüs yaşamı, çok sayıda öğrenci kulübü ve topluluğuyla çeşitlenmektedir. Öğrenciler, sosyal, kültürel, bilimsel, sportif ve girişimcilik alanlarında faaliyet gösteren farklı kulüplere katılma imkânı bulmaktadır. Örneğin, "Aktivizm Kulübü" toplumsal farkındalığı artırmayı amaçlarken; "Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü" kış dağcılığı ve kaya tırmanışı gibi etkinliklerle doğayla iç içe bir deneyim sunmaktadır. Ayrıca "E-Spor Kulübü", dijital oyun tutkusu olan öğrencileri bir araya getirirken; "HASMUN Model Birleşmiş Milletler Kulübü" uluslararası ilişkiler ve tartışma kültürünü geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu kulüpler aracılığıyla öğrenciler hem akademik hem de sosyal becerilerini geliştirme fırsatı yakalamakta, kampüs yaşamına aktif olarak katılmaktadırlar.

Kadir Has Kampüsü, 1884 yılında bir Fransız şirketi tarafından tütün deposu ve sigara fabrikası olarak inşa edilen ve Cumhuriyet döneminde TEKEL idaresine giren tarihî Cibali Tütün Fabrikası binasındadır. Kampüs olarak kullanılan binanın altında başlangıcı 11. yüzyıla tarihlenen Bizans sarnıcı, üzerinde 17. yüzyıla tarihlenen bir Osmanlı hamamının kalıntısı bulunmaktadır. Binanın sarnıç kısmında Rezan Has Müzesi faaliyet gösterir.
Rezan Has Müzesi ve Seferikos Sarnıcı
Tarihçe ve Mekan
Kadir Has Üniversitesi’nin Cibali’deki ana kampüsü, tarihî Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası yapısında yer almaktadır. Yapının kökeni 1884 yılına uzanır; Rezan Has Müzesi’nin aktardığına göre bina, Sultan II. Abdülhamid döneminde Régie adına inşa ettirilmiş ve ilk yıllarında Fransız, daha sonra Osmanlı idaresi altında faaliyet göstermiştir. Fabrika, Cumhuriyet döneminde millîleştirilerek devlet denetimine geçmiş, uzun yıllar boyunca tütün ve sigara üretiminde kullanılmıştır.
Yapı, 20. yüzyılın sonlarına doğru endüstriyel işlevini yitirdikten sonra Kadir Has Vakfı tarafından yükseköğretim kullanımına uygun biçimde dönüştürülmüştür. Kadir Has Üniversitesi’nin resmî tarihçe sayfasına göre, 1998 ile 2002 yılları arasında gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sonucunda eski Tekel Cibali Sigara Fabrikası üniversite kampüsüne çevrilmiş ve kampüs 2002 yılında açılmıştır. Üniversitenin kampüs tanıtımında da binanın, özgün mimari karakteri korunarak restore edildiği ve eğitim amaçlı yeniden işlevlendirildiği belirtilmektedir.
Bugün bu yapı, yalnızca bir üniversite kampüsü olarak değil, aynı zamanda İstanbul’un endüstriyel mirasının korunmuş örneklerinden biri olarak da değerlendirilmektedir. Kadir Has Üniversitesi ve Rezan Has Müzesi kaynaklarında, eski fabrikanın tarihine ait belge ve nesnelerin korunarak yapının endüstriyel geçmişinin görünür kılındığı ifade edilmektedir.
Koleksiyonlar ve Sergiler
Müze, Türkiye'nin kültürel mirasını yansıtan çeşitli arkeolojik eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Zengin koleksiyonu; Neolitik Dönem'den Selçuklu Dönemi'ne kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsayan arkeolojik buluntuları içermektedir. Müzenin en dikkat çekici bölümlerinden biri, 1000'i aşkın eserle dünyanın en kapsamlı Urartu dönemi takı ve kemer koleksiyonlarından birini barındırmasıdır. Ayrıca müze bünyesinde periyodik olarak süreli sanat ve arkeoloji sergileri de düzenlenmektedir.
1995'e kadar sigara ve tütün üretimine devam eden ve 1995'te yenilenmek üzere kapatılan fabrika, Kadir Has Vakfı tarafından Maliye Bakanlığı'ndan satın alınmış; eğitim işlevi kazandırılarak restore edildikten sonra hizmete alınmıştır. Cibali Tütün Fabrikası Restorasyonu, 2003'te Europa Nostra Ödülü 'ne değer görülmüştür.
Kapalı kullanma alanı 45.000 m² üzerinde olan Kadir Has Kampüsü'nde derslikler, laboratuvarlar, Bilgi Merkezi (Kütüphane), bütün fakülteler, enstitü, araştırma merkezi, rektörlük ve dekanlıklar bulunmaktadır. Kadir Has Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu da ana kampüsün yanında bulunmaktadır.

Kadir Has Üniversitesi, Silivri Belediyesi ve Kadir Has Vakfı'nın ortak girişimiyle Silivri 'nin Selimpaşa ilçesinde 11 Nisan 2023'te Kadir Has Üniversitesi Silivri Teknoloji Geliştirme Bölgesi kuruldu.

Resmî site
Kadir Has Üniversitesi Bilgi Merkezi
Kadir Has Üniversitesi IEEE Topluluğu
Cibali Kampüsü Sanal Gezinti
Cibali Kampüsü Fotoğraf Galerisi

Kafkas Üniversitesi, 11 Temmuz 1992 tarihinde 3837 sayılı yasayla Kars'ta kurulmuş olan bir devlet üniversitesidir. Kafkas Üniversitesinde 12 Fakülte, 4 Yüksekokul, 3 enstitü, 9 Meslek Yüksekokulu ve 1 Devlet Konservatuvar bulunmaktadır.

Kafkas Üniversitesi 11 Temmuz 1992 tarihinde 3837 sayılı yasayla kurulmuştur. 1992 Kasım ayında Kurucu Rektörü atanarak faaliyetlerine başlayan üniversite, kurulduğu tarihte Atatürk Üniversitesi´nden devredilen bir fakülte ve tek programlı bir meslek yüksekokulu ile 245 öğrenci ve 40 öğretim elemanına sahipti. Prof. Dr. Hüsnü Kapu 2018 yılında rektör olarak atanmıştır.

Veteriner Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi
Eğitim Fakültesi
Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Mühendislik - Mimarlık Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sarıkamış Turizm Fakültesi

Fen Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimler Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Sarıkamış BESYO
Kars Sağlık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu
Devlet Konservatuvarı

Kağızman Meslek Yüksekokulu
Kars Meslek Yüksekokulu
Sarıkamış Meslek Yüksekokulu
Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Kazım Karabekir Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Susuz Meslek Yüksekokulu

Ehlibeyt Uygulama ve Araştırma Merkezi
Ebu'l Hasan Harakanî Uygulama ve Araştırma Merkezi
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Hayvancılık Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kafkasya ve Orta Asya Araştırma Merkezi
Stratejik Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi (Hastane Başhekimliği)
Engelli Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kuş Bilimi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Arıcılığı Geliştirme Araştırma ve Uygulama Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Öğrencilerin barınmaları ildeki Yükseköğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğüne ait Kars Yurt-Kur Müdürlüğü'nce karşılanmaktadır. Kağızman Meslek Yüksekokulu kız öğrencilerinin barınma ihtiyaçları Kars Valiliği Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından tahsis edilen binada belli bir ücret karşılığında sağӀanmaktadır. Diğer fakülte ve yüksekokullardaki öğrencilerin barınma ihtiyaçları özel yurtlar ile kiralık ev tutarak karşılanmaktadır. Ayrıca Kars´ta özel yurtlar da faaliyet göstermektedir.

Üniversite öğrencilerinin beslenme ihtiyaçları üniversite öğrenci yemekhanelerinde ve yemekhanesi bulunmayan fakülte ve yüksekokullarında ihale yoluyla sağlanmaktadır. Kağızman, Iğdır, Sarıkamış ve Ardahan'da üniversiteye ait öğrenci yemekhanesi bulunmamasından dolayı beslenme ihtiyaçları ihale yoluyla lokantalardan sağlanmaktadır.
Üniversitece sağlanan bu beslenme ihtiyaçlarının parasal olarak % 60'a yakını Sağlık- Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Öğrenci Sosyal Hizmetler Saymanlığı Bütçesinden karşılanarak öğrencilere ucuz maliyette yemek verilmektedir. Ayrıca fakülte ve yüksekokullarının Yönetim Kurulları tarafından belirlenen fakir öğrencilere üniversite tarafından ücretsiz yemek yardımında bulunulmaktadır.

Öğrencilerin hastalık ve tedavilerinin takibi hususunda özel önem gerekmektedir. 657 sayılı Devlet Memurları Tedavi Yardım yönetmeliği ile memurlara Devletçe yapılan sağlık giderleri ailesi herhangi bir sosyal kuruluştan faydalanmayan öğrenciler ile 25 yaşını doldurmuş erkek öğrencilerin tedavi giderleri karşılanmaktadır.

Öğrenci Sosyal Hizmetler Saymanlığı bütçesinin ilgili tertibinden maddi durumu iyi olmayan öğrencilere para yardımında bulunulmuştur.

Kafkas Üniversitesinin bütün birimlerinde öğrencilerin ve araştırıcıların branşları ile ilgili eğitim öğretiminde araştırma olanaklarını artırmak amacıyla laboratuvarlar mevcuttur. Ayrıca Üniversitenin tüm birimlerinde bilgisayar, ders programına uygun olarak öğretilmekte bu amaçla da her birimde bilgisayar derslikleri bulunmakta olup üniversitenin bütün birimlerinde internet bağlantısı vardır.

Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığınca öğrencilere yönelik olarak sosyal, kültürel ve sportif faaliyetler düzenlenmektedir. Bu faaliyetler çerçevesinde 5 bine yakın öğrencinin taraftar ve sporcu olarak katılımıyla voleybol, masa tenisi, satranç, kros, güreş, halk oyunları, kayak, boks, tiyatro, resim, müzik, fotoğrafçılık vb. dallarda çeşitli etkinlikler düzenlenmesi planlanmaktadır.
Üniversite Sporları Federasyonu´nun üniversiteler arası müsabakalara, üniversite öğrencilerinin katılımları imkânlar dahilinde gerçekleştirilerek müsabakalara katılımlar sağlanmıştır.
Sosyal, kültürel ve sportif faaliyetler için üniversite öğrencilerinin talepleri de göz önüne alınarak öğrenciler tarafından düzenlenmek istenilen tanışma çayları, geziler, mezuniyet baloları vb. etkinliklerde öğrencilere bütün imkânlar sağlanarak gerektiğinde araç, malzeme ve yer tahsis edilerek gerekli katkıda bulunulmaktadır.
Üniversitede öğrencilere yönelik olarak çok kısa zaman aralıklarıyla bilgilendirici paneller ve konferanslar düzenlenmektedir.

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin kurucu üyesidir.

Resmî site

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Kahramanmaraş'ta bulunan devlet üniversitesidir. 11 Temmuz 1992 tarih ve 21281 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 3837 sayılı yasa ile kurulmuştur.
Üniversite, şehir merkezinde, Bahçelievler, Karacasu, Avşar yerleşkelerinden oluşmaktadır. Avşar Kampüsü Sır Barajı ile sınırı olan ve Kayseri devlet yolunun 10. kilometresinde bulunan Batı Çevre Yolu Bulvarı'nda yer almakta olup, rektörlük birimleri ile merkez kampüs olarak faaliyet göstermektedir.

Üniversitede, aşağıda belirtilen fakülteler bulunmaktadır.

Diş Hekimliği Fakültesi
Tıp Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Eğitim Fakültesi
2007-2008 akademik yılı itibarıyla öğretime başlamıştır. İlköğretim matematik, eğitim bilimleri ve bilgisayar, öğretim teknolojileri, ilköğretim fen bilgisi öğretmenliği ve sınıf öğretmenliği bölümleri bulunur.
Fen Edebiyat Fakültesi
1992 yılında kurulan fakültede biyoloji, coğrafya, kimya, fizik, matematik, tarih, Türk dili ve edebiyatı ile psikoloji bölümleri bulunur.
Güzel Sanatlar Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
1992 yılında kurulan fakültede işletme, iktisat, kamu yönetimi, uluslararası ilişkiler ve sağlık yönetimi bölümleri bulunur.
İlahiyat Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlik Fakültesi
Orman Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Afşin Sağlık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu
Göksun Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu

Afşin Meslek Yüksekokulu
Andırın Meslek Yüksekokulu
Göksun Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Kahramanmaraş Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Pazarcık Meslek Yüksekokulu
Türkoğlu Meslek Yüksek Okulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi
Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kahramanmaraş ve Yöresi Kültür Değerlerini Araştırma ve Uygulama Merkezi
Sert Kabuklu Meyveler Araştırma ve Uygulama Merkezi
Üniversite-Sanayi-Kamu İşbirliği Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (ÜSKİM)
Stratejik Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deprem Araştırma ve Risk Yönetimi Merkezi
Tarımsal Yayım Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Merkezi
Ekolojik Tarım Uygulama ve Araştırma Merkezi
Hayvansal Üretim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Avrupa Birliği Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Ağız ve Diş Sağlığı Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Siyer-i Nebi Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (SAMER)
Doğu Akdeniz Arkeolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi (DOĞAKMER)
Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi

Bir Gençlik Öğrenci topluluğu
Üniversiteli Akil Öğrenciler Topluluğu
Atatürkçü Düşünce Topluluğu
Fizik Topluluğu
Coğrafyacı Gençler
İngilizce Topluluğu
İktisat Topluluğu
İşletme Topluluğu
Kamu Yönetimi Topluluğu
Öğrenci Konseyi
Sinema Topluluğu
Medya ve İletişim Topluluğu
Kültür ve Medeniyet Topluluğu
Tekstil Topluluğu
IEEE Öğrenci Topluluğu
Toplum Gönüllüleri Topluluğu
KSÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğrenci Topluluğu
Tıp Öğrencileri Topluluğu
Mavi Hilal Öğrenci Topluluğu
PDR Topluluğu

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi 25 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Facebook Sayfası 27 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Linkedin Sayfası
Twitter Sayfası 22 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instagram Sayfası

Kahramanmaraş İstiklal Üniversitesi, Kahramanmaraş'ta bulunan bir devlet üniversitesidir.
18 Mayıs 2018 tarihinde kurulmuştur. Bünyesinde 7 fakülte, 4 meslek yüksekokulu ve 1 enstitü bulunmaktadır. Rektörü Prof. Dr. İsmail Bakan'dır.

Elbistan Mühendislik Fakültesi
Mühendislik Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
İletişim Fakültesi
Turizm Fakültesi

Elbistan Meslek Yüksekokulu
Elbistan Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Türkoğlu Meslek Yüksekokulu
Airbus TUSAŞ Havacılık Meslek Yüksekokulu

Kariyer Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi (KAGEM)
Kent Hafızası Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (UZEM)
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (SEM
Türkçe Öğretim Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÖMER)

Eğitim Öğretim Komisyonu
Kişisel Verileri Koruma Komisyonu
Mevzuat Komisyonu
Öğretim Üyeliğine Yükseltme/Atama, Başvuru ve Ön Değerlendirme Komisyonu
Yabancı Uyruklu İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu
Akademik Teşvik Düzenleme, Denetleme ve İtiraz Komisyonu

Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi(BAP)
Dış İlişkiler Merkez Birimi
Pedagojik Formasyon Koordinatörlüğü
Sosyal Sorumluluk Proje Koordinatörlüğü
Teknoloji Transfer Ofisi (TTO)

Kanuni Üniversitesi, Çukurova Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 2013 yılında Adana'da kurulmuş ve 2016 yılında kapatılmış bir vakıf üniversitesiydi.
Üniversitenin kurulmasına ilişkin karar 18 Haziran 2013 tarihli ve 28681 sayılı resmî gazetede yayınlanmıştır. 23 Temmuz 2016 tarihinde, Olağanüstü Hal (OHAL) Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname'yle üniversite kapatılmıştır.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Beşeri Bilimler Fakültesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü

Kanuni Üniversitesi, 15 Temmuz 2016'da gerçekleştirilen askerî darbe girişimi sonrasında kararlaştırılan 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname doğrultusunda, "milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen" kurumlar arasında yer aldığı gerekçesiyle, eğitim öğretime başlamadan kapatıldı.

Kapadokya Üniversitesi, eski adıyla Kapadokya Meslek Yüksekokulu (KMYO), 16 Eylül 2005 tarihinde İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı'na bağlı olarak kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. Kapadokya MYO, bölge kalkınma hedeflerine yönelik programlarla eğitim-öğretime başlamış, 2017 yılında çıkarılan yasa ile üniversite statüsü kazanmıştır.
Yüksekokulun biri Ürgüp'e 5 km uzaklıkta olan Mustafapaşa'da, diğeri ise İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'nda olmak üzere iki ana yerleşkesi bulunmaktadır.

2005 yılında Kapadokya MYO adıyla beş ön lisans programıyla eğitime başlayan kurum, 2017 yılında üniversiteye dönüşmüştür. Sağlık, havacılık, beşeri bilimler gibi alanlarda birçok yeni bölüm ve program açılmıştır. Özellikle sivil havacılık ve sağlık programlarıyla Türkiye'nin öncü vakıf üniversiteleri arasındadır.

Beşeri Bilimler Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Bilgisayar ve Bilişim Teknolojileri Fakültesi

Sağlık Bilimleri Yüksekokulu
Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Kapadokya Meslek Yüksekokulu

Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Araştırma Enstitüsü

Sivil Hava Ulaştırma İşletmeciliği
Sivil Havacılık Kabin Hizmetleri
Uçak Teknolojisi
Uçuş Harekât Yöneticiliği
Ağız ve Diş Sağlığı
Anestezi
Diyaliz
Fizyoterapi
İlk ve Acil Yardım
Odyometri
Optisyenlik
Patoloji Laboratuvar Teknikleri
Tıbbi Görüntüleme Teknikleri
Bilgisayar Programcılığı
Mimari Restorasyon
Turist Rehberliği

Çocuk Gelişimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Merkezi
Sıcak Hava Balonu ve Hava Gemisi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Alev Alatlı Merkezi
Kapadokya Kültür Araştırmaları Merkezi

Kapadokya Üniversitesi, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından çeşitli havacılık eğitimleri konusunda yetkilendirilmiştir.

Resmî site
Sürekli Eğitim Merkezi (arşiv)
Slot Hizmet Merkezi (arşiv)
Sıcak Hava Balonu Merkezi (arşiv)

Karabük Üniversitesi ya da kısaca KBÜ, 2007 yılında kurulmuş bir devlet üniversitesidir. Bulunduğu il olan Karabük'ün ismini taşımaktadır. 2014-2015 Eğitim-Öğretim döneminden itibaren bünyesindeki 14 fakülte, 7 meslek yüksek okulu, 4 yüksek okul ve 4 enstitü ile akademik etkinliklerini sürdürmektedir. Rektörlüğünü Fatih Kırışık, Rektör Yardımcılıklarını Hasan Solmaz, Elif Çepni ve İsmail Rakıp Karaş yapmaktadır. 2022-2023 eğitim öğretim yılı verilerine göre, Türkiye'de Anadolu Üniversitesinden sonra en fazla yabancı uyruklu öğrencinin bulunduğu ikinci üniversitedir. Yabancı öğrenci uyruklu öğrenci oranının ise en fazla olduğu üniversitedir. Üniversitedeki 12.000 civarı yabancı uyruklu öğrencinin yarısı Afrika kökenlidir.

Karabük Üniversitesi, 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile kurulan ve 28 Mayıs 2007 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan 17 üniversiteden biridir.

Karabük Üniversitesi Demir-Çelik Kampüsü merkez kampüs konumundadır ve birçok fakülte, enstitü, araştırma merkezi, olimpik yüzme havuzu, tenis kortu, futbol sahası, kapalı spor salonu, postahane, banka ve bankamatik, botanik bahçesi, cami, lojmanlar ve yurt bu kampüste bulunmaktadır. 25.000 kişilik stadyum ve camii inşaatı 2013 yılında tamamlanmıştır. Kampüsün çevresinden Araç Çayı geçmektedir.

Kapalı Spor Salonunun yanı sıra, kampüs içerisinde bir adet basketbol sahası, bir adet tenis kortu ve bir adet voleybol sahası bulunmaktadır. 25.000 kişilik stadyum inşaatı 2012 yılında başlamış olup, 2014 yılında bitmiştir. Olimpik yüzme havuzu inşaatı da 2015 yılında bitmiştir.

Sağlık hizmetleri Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı tarafından yürütülmektedir.

Üniversite bünyesindeki pek çok öğrenci kulübü veya topluluğu yıl boyunca çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Konserler, Mühendislik Fakültesi binasının karşısında bulunan alanda düzenlenmektedir. İnşaatın bitmesiyle birlikte 2014 yılı bahar şenliklerinin stadyumda yapılmıştır. 2014 bahar şenliklerine Sıla 2015'te ise Athena gelmiştir.

Safranbolu'da bir adet konuk evi bulunmaktadır.

Üniversite bünyesinde 8 adet araştırma merkezi bulunmaktadır.

Demir Çelik Enstitüsü (ARGE)
Yenilenebilir Enerji Mühendisliği Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
İş Güvenliği ve Sağlığı Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
İş Yeri Hekimliği ve İş Güvenliği Uzmanlığı Eğitimleri Koordinatörlüğü
Tarih, Kültür, Sanat Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Enerji ve Çevre Teknolojileri Birimi
Üniversitenin demir çelik ar-ge binasının inşaatı bitmiştir.

Karabük Üniversitesi, her yıl yüz binlerce lise son sınıf öğrencisi ve mezununun Türkiye'deki devlet ve vakıf üniversitelerine kabul edilmek için girdiği Lisans Yerleştirme Sınavı sonuçlarına göre lisans düzeyinde öğrenci kabul etmektedir.
Karabük Üniversitesi'ne kabul edilen öğrencilerden zorunlu yabancı dil hazırlık programı gerektiren bölüm öğrencileri ve isteğe bağlı yabancı dil hazırlık programına katılmak isteyen öğrenciler, üniversite hayatının ilk eğitim döneminin başında İngilizce yeterlilik sınavına girmek zorundadır. Üniversite bünyesindeki bazı Mühendislik Fakültesi bölümlerinde, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Uluslararası İlişkiler (İngilizce) bölümünde zorunlu hazırlık eğitimi verilmektedir. Üniversite tarafından yapılan İngilizce yeterlilik sınavından yeterli puanı alanlar bölümlerine geçmeye hak kazanırken, sınavda başarılı olamayanlar İngilizce hazırlık programına alınırlar. Yine üniversite belirli koşulları sağlaması koşuluyla üniversite dışındaki TOEFL, KPDS (YDS) gibi sınavlardan alınan notlarla, öğrencilerin bölümlerine geçmesine olanak tanımaktadır. 

Bazı bölümlerde tamamen Türkçe eğitim verirken, bazı bölümlerde %30 İngilizce, bazı bölümlerde ise tamamen İngilizce eğitim verilmektedir.
Ayrıca Avrupa Komisyonu uzmanlarınca yapılan değerlendirmenin sonucu Karabük Üniversitesi, diğer 13 Türk Üniversitesi ile birlikte “Diploma Eki” Etiketi ile ödüllendirilmiştir. Bu ödülle birlikte Karabük Üniversitesi, diploma eki verme açısından, Avrupa Komisyonu tarafından akredite edilmiş oldu. 
Diploma Eki, ulusal kurumlar tarafından, Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve UNESCO çalışma grubu tarafından ortaklaşa hazırlanmış bir şablona göre düzenlenir.
Diploma Eki sekiz bölümden oluşur:

. Diploma Ekine hak kazanmış olan kişinin kimliği
. Diploma Ekini hak etme nedenini teşkil eden, kazanılmış yeti
. Diploma Ekinin verilmesine yol açan kazanılmış yetinin düzeyi
. Diploma Ekinin verilmesine yol açan kazanılmış yetinin içerik ve sonuçları
. Diploma Ekinin verilmesine yol açan kazanılmış yetinin işlevi
. Ek bilgiler
. Diploma Ekinin resmî tasdiki
. Ulusal yükseköğrenim sistemi hakkında bilgi

Üniversitede gerekli muafiyet koşullarını taşımayan tüm öğrenciler için İngilizce hazırlık sınıfı zorunlu değildir. Üniversiteye girildiğinde yapılan dil sınavından yeterli puanı alan öğrenciler bölümlerine geçebilmekte, başarısız öğrenciler ise bölümleri Türkçe değil ise hazırlık sınıfına alınmaktadır. Eğitim süresi bir yıl olup dil eğitimi Yabancı Diller Yüksek Okulu öğretim üyeleri tarafından verilmektedir.

Üniversite bünyesinde bazı bölümlerde Uzaktan eğitim verilmektedir. Uzaktan Eğitim, Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından verilmektedir. Birimde verilen programlar şunlardır;
Ön lisans Programları

Bilgisayar Programcılığı
Elektronik Teknolojisi
Adalet
Fizyoterapi
Çocuk Gelişimi
İşletme Yönetimi
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
İş Sağlığı ve Güvenliği
Çocuk Gelişimi
Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik
Lisans Programları

Enerji Sistemleri Mühendisliği
Aktüerya ve Risk Yönetimi
Mimarlık
Bilgisayar Mühendisliği
Biyomedikal Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Endüstriyel Tasarım Mühendisliği
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
Raylı Sistemler Mühendisliği
İmalat Mühendisliği
Otomotiv Mühendisliği
İlahiyat
Tarih
Arkeoloji
Spor Yöneticiliği
Sosyal Hizmet
Sosyoloji
Hemşirelik
Sanat Tarihi
İngiliz Dili ve Edebiyatı
Coğrafya
Sosyoloji
Türk Dili ve Edebiyatı
Matematik
Kamu Yönetimi
Uluslararası İlişkiler
İşletme
İktisat
Felsefe
Ulaştırma Mühendisliği
Yüksek Lisans Programları

Bilgisayar Mühendisliği (Tezli)
Bilgisayar Mühendisliği (Tezsiz)
Biyomedikal Mühendisliği (Tezli)
İşletme (Tezsiz)
Sertifika Programları

İş yeri Hekimliği ve İş Güvenliği Uzmanlığı Eğitimleri

Karabük Üniversitesinde 12 fakülte bulunmaktadır.

Edebiyat Fakültesi
Fen Fakültesi
Safranbolu Fethi Toker Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi15 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İlahiyat Fakültesi
İşletme Fakültesi15 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mühendislik Fakültesi
Orman Fakültesi
Safranbolu Turizm Fakültesi
Teknik Eğitim Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Tıp Fakültesi

Karabük Üniversitesi'nde 4 yüksek okul bulunmaktadır.

Sağlık Yüksek Okulu
Hasan Doğan Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu
Yabancı Diller Yüksek Okulu

Karabük Üniversitesi'nde  meslek yüksekokulu bulunmaktadır.

Adalet Meslek Yüksekokulu
Eskipazar Meslek Yüksekokulu
Ovacık Spor Meslek Yüksekokulu
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Safranbolu Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Yenice Meslek Yüksekokulu

İlk olarak Hacettepe Üniversitesi Zonguldak Mühendislik Fakültesi'ne bağlı olan yüksekokul, önce Zonguldak Karaelmas Üniversitesi'ne, son olarak da Karabük Üniversitesi'ne bağlanmıştır.

İktisadi ve idari programlar
Turizm ve Otel İşletmeciliği I. ve II. Öğretim
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
İşletme Yönetimi I. ve II. Öğretim
Radyo ve Televizyon Programcılığı I. ve II. Öğretim
Turizm Animasyonu I. ve II. Öğretim
Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik I. ve II. Öğretim
Teknik programlar
Tekstil Teknolojisi
Mobilya - Dekorasyon
Geleneksel El Sanatları
Mimari Restorasyon I. ve II. Öğretim
Çocuk Gelişimi I. ve II. Öğretim ile Uzaktan Eğitim
Bilgisayar Teknolojisi I. ve II. Öğretim
Tekstil
Giyim Üretim Teknolojisi
Yaşlı Bakımı

Karabük Üniversitesi'nde 4 enstitü bulunmaktadır.

Demir Çelik Enstitüsü
Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Karabük Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Karabük Üniversitesi'nin  12 mühendislik bölümünü içermektedir. 2005 yılında kurulmuş ve 2007 yılında Karabük Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Fakültede ilk açılan bölümler Makine Mühendisliği, Metalurji ve Malzeme Mühendisliği, Bilgisayar Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Elektrik Elektronik Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği ve Kimya Mühendisliği bölümleridir.
Fakültedeki Bilgisayar Mühendisliği, Metalurji ve Malzeme Mühendisliği, Elektrik Elektronik Mühendisliği ve Makina Mühendisliği bölümlerinde %100 İngilizce eğitim verilmekle beraber yine aynı bölümler için %30 İngilizce eğitim de verilmektedir. Üniversitenin diğer tüm bölümlerinde olduğu gibi Mühendislik Fakültesi dahilindeki tüm bölümlerde zorunlu hazırlık programı uygulanmaktadır.
Raylı Sistemler Mühendisliği, Türkiye'de ilk defa Karabük Üniversitesi'nde açılmıştır. Bu bölümde Türkçe eğitim verilmektedir.

Makina Mühendisliği
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
Bilgisayar Mühendisliği
Biyomedikal Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Elektrik Elektronik Mühendisliği
Mekatronik Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Kimya Mühendisliği
Otomotiv Mühendisliği
Raylı Sistemler Mühendisliği
Çevre Mühendisliği

Makina Mühendisliği, ilk olarak 2008-2009 eğitim-öğretim yılında eğitim-öğretime başlamıştır. Bölümde %30 İngilizce ve %100 İngilizce eğitim verilmekte, birinci ve ikinci öğretimler dâhil olmak üzere, 4 lisans programı sürdürülmektedir. Bölümde çift ana dal programı ve yan dal programı uygulanmaktadır. Başarılı öğrenciler istedi

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, Karaman'da yer alan bir yüksek eğitim kurumudur. 28 Mayıs 2007 tarihinde dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanarak faaliyete başlayan 17 üniversiteden biridir. Üniversite, daha önce Selçuk Üniversitesi'ne bağlı bir yüksekokuldu.
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi'nin logosu, Karamanoğlu Mehmed Bey'in Türkçeyi resmî dil ilan eden fermanı temel alınarak tasarlandı. Bu 16 ferman, 16 Türk devletini sembolize eder. Fermanların birleşmesi ile bir güneş oluşturmuştur.

Ahmet Keleşoğlu Diş Hekimliği;Fakültesi
Diş Hekimliği
Edebiyat Fakültesi
Felsefe
İngiliz Dili ve Edebiyatı (İngilizce)
Sosyoloji
Tarih
Türk Dili ve Edebiyatı
Eğitim Fakültesi
İlköğretim Matematik Öğretmenliği
Okul Öncesi Öğretmenliği
Rehber ve Psikolojik Danışmanlık
Sınıf Öğretmenliği
Türkçe Öğretmenliği
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
İktisat
İşletme
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik
İslami İlimler; Fakültesi
İslami İlimler
İslami İlimler (M.T.O.K)
Kamil Özdağ Fen Fakültesi
Matematik
Mühendislik Fakültesi
Bilgisayar Mühendisliği
Biyomühendislik
Elektrik-Elektronik Mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Beslenme ve Diyetetik
Hemşirelik
Sağlık Yönetimi
Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Geleneksel Türk Sanatları
Resim
Spor Bilimleri Fakültesi
Antrenörlük Eğitimi
Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği
Spor Yöneticiliği
Tıp Fakültesi
 Tıp

Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Bankacılık ve Sigortacılık
Gastronomi ve Mutfak Sanatları
Rekreasyon Yönetimi (Ermenek)
Uluslararası Ticaret ve Lojistik Yönetimi
Yeni Medya
Turizm Rehberliği
Yabancı Diller Yüksekokulu
Mütercim Tercümanlık (Arapça)
Mütercim Tercümanlık (Almanca)

Ermenek Meslek Yüksekokulu
Bilgisayar Programcılığı
Dış Ticaret
Elektrik
İşletme Yönetimi
Sağlık Kurumları İşletmeciliği
Sosyal Güvenlik
Tıbbi ve Aromatik Bitkiler
Uysal Ve Hasan Kalan Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Eczane Hizmetleri
Fizyoterapi
İlk ve Acil Yardım
Kazım Karabekir Meslek Yüksekokulu
Atık Yönetimi
Büro Yönetimi ve Yönetici Asistanlığı
Çağrı Merkezi Hizmetleri
Sosyal Hizmetler
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
Tıbbi Tanıtım ve Pazarlama
Yerel Yönetimler
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Ameliyathane Hizmetleri
Çocuk Gelişimi
Diyaliz
Eczane Hizmetleri
Engelli Bakımı ve Rehabilitasyon
Evde Hasta Bakımı
Fizyoterapi
İlk ve Acil Yardım
Optisyenlik
Yaşlı Bakımı
Odyometri
İş ve Uğraşı Terapisi
Tıbbi Görüntüleme Teknikleri
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Aşçılık
Bankacılık ve Sigortacılık
Emlak ve Emlak Yönetimi
Lojistik
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
Pastacılık ve Ekmekçilik
Sağlık Kurumları İşletmeciliği
Sosyal Güvenlik
Turizm ve Otel İşletmeciliği
Özel Güvenlik ve Koruma
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Bahçe Tarımı
Bilgisayar Programcılığı
Elektrik
Geleneksel El Sanatları
Gıda Teknolojisi
Grafik Tasarım
Harita ve Kadastro
İş Sağlığı ve Güvenliği
Makine
Mimari Dekoratif Sanatlar
Organik Tarım
Otomotiv Teknolojisi
Seracılık
Üretimde Kalite Kontrol

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Atatürk İlkeleri ve Inkılâp Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Yabancı Diller Bölümü
Hayvan Deneyleri Etik Kurulu
Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu

Sürekli Eğitim Uygulama ve Arş. Merk. (2010)
Tarımsal Uygulama ve Arş. Merk. (2010)
Uluslararası İlişkiler Uygulama ve Arş. Merk. (2010)
Türk Dili Uygulama ve Arş. Merk. (2011)
Sosyal, Ekonomik ve Politik Araştırmalar Uygulama ve Arş. Merk. (2014)
Bilimsel ve Teknolojik Araştırmalar Uygulama ve Arş. Merk. (2015)
Türk Halk Kültürü Uygulama ve Arş. Merk. (2017)
Karamanoğulları Kültür ve Medeniyeti Uygulama ve Arş. Merk. (2017)
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Arş. Merk. (2017)
Biyoçeşitlilik Uygulama ve Arş. Merk. (2017)
Gıda Geliştirme Uygulama ve Arş. Merk. (2017)
Elmacılık Uygulama ve Arş. Merk. (2017)
Özel Eğitim Uygulama ve Arş. Merk. (2018)
Çocuk Eğitimi Uygulama ve Arş. Merk. (2018)
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Arş. Merk. (2018)
Tercüme ve Tashih Uygulama ve Arş. Merk. (2018)
Enerji Verimliliği Uygulama ve Arş. Merk. (2019)
Arıcılık Uygulama ve Arş. Merk. (2019)
Kariyer Planlama Uygulama ve Arş. Merk. (2019)
Psikolojik Danışma ve Rehberlik Uygulama ve Arş. Merk. (2019)
Kadın ve Aile Araştırmaları Uygulama ve Arş. Merk. (2019)
Diş Hekimliği Uygulama ve Arş. Merk. (2019)

Sabri Gökmen (2008-2017)
Mehmet Akgül (2017-2021)
Namık Ak (2021-2022)
Mehmet Gavgalı (2023-)

Resmî web sitesi 25 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (KMÜ)

Kastamonu Üniversitesi, Kastamonu, Türkiye'de yer alan, 2006 yılında kurulmuş bir devlet üniversitesidir. Kastamonu Üniversitesi bugün 13 Fakülte, 2 Enstitü, 4 Yüksekokul, 13 meslek yüksekokulu, 35 bölüm ile akademik etkinliklerini sürdürmektedir. Yerleşkelerinde Osmanlı döneminden kalan tarihi binalarda hâlen eğitim yapılmaktadır.
Kastamonu Üniversitesi, 16.894 lisans ve 4452 lisansüstü öğrenci ve 810 öğretim elemanı ile eğitim hayatını sürdürmektedir.
Üniversitenin özgörevi, öğretim, araştırma ve toplum hizmetleri etkinliklerini evrensel standartlarda yürüterek, toplumun ve insanlığın toplumsal, kültürel, ekonomik, bilimsel ve teknolojik gelişimi için bilgiye ulaşmak, bilgiyi üretmek, uygulamak, yaymak ve bu bilgilerle donatılmış bireyler yetiştirmek, temel ilkeleri ise bilimsel yaklaşım, akademik özgürlük, disiplinlerarası yaklaşım, yaşam boyu eğitim, nitelikli insan yetiştirme, öğrenciye destek, toplumla iletişim ve katılımcı yönetimdir.

Kastamonu Üniversitesi; 17 Mart 2006 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla 5467 sayılı yasayla kurulmuştur. Kastamonu'da bulunan fakülte ve yüksekokullar Gazi Üniversitesi ve Ankara Üniversitesinden ayrılararak Kastamonu Üniversitesi çatısı altında toplanmıştır ve üniversite 2006-2007 öğretim yılında öğretim ve araştırma çalışmalarına başlamıştır.
Kastamonu Üniversitesinin kurucu rektörlük görevini Gazi Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Kadri Yamaç yürütmüştür. 2007-2008 Eğitim Öğretim döneminden itibaren Tıp Fakültesi Hacettepe Üniversitesi Kastamonu Tıp Fakültesi olarak eğitime başlamış, 2015 yılında fakülte Kastamonu Üniversitesine bağlanmıştır. Üniversitelerarası kurula Erasmus başvurusu, Kasım 2007'de yapılmış ve 2008 yılında bu başvuru onaylanmış ve Üniversite birliğe katılmıştır. 2009 güz döneminde yurt dışı üniversiteleriyle ilk öğrenci değişimleri yapılmıştır. 2009 yılında yurt içi üniversiteleriyle Farabi değişim birliğine katılmıştır.
Kastamonu Üniversitesinin şu andaki rektörü Prof. Dr. Ahmet Hamdi TOPAL'dır. Üniversitede toplam 30.150 öğrenci öğrenim görmekte olup, 810 Akademik Çalışan ve 159 Yönetimsel Çalışan görev yapmaktadır. Yerleşke yapılaşma ve ormanlaştırma çalışmaları hızla sürmekte olan Kastamonu Üniversitesi, şu anda 13 Fakülte, 2 Enstitü, 4 Yüksekokul, 13 meslek yüksekokulu, 35 bölüm ile eğitim-öğretim çalışmalarına devam etmektedir.
Üniversite Kurulunun kararı, Yükseköğretim Kurulunun onaylamasıyla; İletişim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu ile Abana, Araç, Bozkurt, Cide, İnebolu, Taşköprü ve Tosya ilçelerine Meslek Yüksekokulu açılması çalışmaları sürdürülmektedir. Bu birimlerden İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu, Cide Rıfat Ilgaz Meslek Yüksekokulu, Kastamonu Meslek Yüksekokulu, İnebolu Meslek Yüksekokulu, Tosya Meslek Yüksekokulu; yapıları, öğretim görevlileri, tüm çalışmaları tamamlanarak eğitim-öğretime başlamıştır.

Üniversitenin ana yerleşkesi, Daday Yolu 3. kilometre'de bulunan "Kuzeykent Yerleşkesi"dir. Yerleşke içerisinde 1 Meslek Yüksekokulu yapısı, Konferans Salonu, Kapalı Spor Salonu, 10 Laboratuvar ve Atölyeler, Araştırma Merkezleri, Sosyal Tesisler, Kapalı/Açık Spor Alanları, Yeni Yurt Yapıları ve daha önce yurt olarak kullanılan daha sonra Rektörlük Yönetim Birimlerine verilen 2 yapı bulunmaktadır. Yerleşke alanı yaklaşık 800 dönüm'dür, Ayrıca Kastamonu Valiliği ve Belediye Başkanlığınca ortaklaşan yürütülen çalışmalar sonucunda yerleşke alanının 2800 dönüme çıkarılması planlanmış ve bu konuyla ilgili çalışmalarda sonuç aşamasına gelinmiştir. Ayrıca bütün fakülteleri Kuzeykent Yerleşkesi'nde toplama çalışmaları devam etmektedir. Proje çizimleri 2009 yılında bitirilip yapı çalışmalarına başlanmıştır.
Yerleşkede yurtlar, alışveriş için çarşı, bankalar, postane ve yiyecek-içecek alınabilecek yerler vardır. Yerleşkede ayrıca, çeşitli spor etkinliklerini yürütebilmek için kapalı spor salonları, tenis kortları, futbol sahaları, koşu yolları gibi yapılar bulunmaktadır. Yerleşke dışında yazın tırmanma ve dağcılık sporunun, kışın ise kayak etkinliklerinin yapılabileceği yapılar bulunmaktadır.

KASÜ yerleşkesi içinde toplam 10 yurt, 2 konukevi bulunmaktadır. Yurtların bulunduğu bölgede spor alanları, spor salonları, futbol, basketbol sahaları, topluluklar barakası ve tenis kortları bulunmaktadır. Bundan başka yerleşkede alışveriş merkezi ve banka şubeleri ile internet erişimi bulunmaktadır. Yurtlarla kent merkezi arasında ulaşım, 07:00 - 24:00 saatleri arasında dolmuş ve belediye otobüsleri ile yapılmaktadır. Ayrıca belli saatlerde yurtlardan bölümlere dönüşümlü servis yapılması planlanmaktadır.
Yurtlara, ailesi Kastamonu dışında yaşayan öğrenciler başvurabilir. Yurtlarda kalan öğrencilerin en geç 22:00'da yerleşkede olmaları gerekir. Yurtlara son giriş saati 22:00'dır.

Çok çeşitli spor olanaklarının bulunduğu üniversitede öğrenciler spor etkinliklerine değişik düzeylerde katılabilirler. Etkin sporcular ya da ilgilendikleri spor dallarında kendini geliştirmek isteyen öğrenciler, danışman desteğiyle, çalıştırıcı gözetiminde çalışabilirler. Ayrıca, her öğrenci spor etkinliklerine bireysel olarak katılabilir.

Tarihi yapının 1885 yılında yapımı bitmiş ve Türkiye'nin en eski üçüncü lisesi olan Kastamonu Lisesi olarak uzun yıllar eğitim öğretime devam etmiştir. Cumhuriyet döneminin en saygın eğitim kurumlarından olan Kastamonu Lisesi'ne 1927 yılında 65 okul numarasıyla yazar Rıfat Ilgaz kayıt oldu ve eğitimini burada tamamladı. Ünlü yapıtı Hababam Sınıfını okulda yaşadıklarını ve okul arkadaşlarını harmanlayarak yazdı. Tarihi bina günümüzde Kastamonu Üniversitesi tarafından restore edilerek rektörlük binası olarak kullanılmaktadır.

Kastamonu Üniversitesi simgesinde Mustafa Kemal Atatürk'ün imzasında bulunan, aynı şekilde Kastamonu ilini temsil eden K harfi bulunur. İmzada bulunan K harfi kurumun Atatürk ilkelerinden ve Atatürk gençliğinden aldığı gücünü temsil eder. Simgedeki renkler kırmızı, siyah ve beyazdır. Simgedeki merkezde yoğunlaşan ve yayılan yarım daire Kastamonu Üniversitesinin bilgi ve bilim üreten ve yayan bir kurum olmasını temsil eder.

Kastamonu Üniversitesi'nde akademik yıl iki yarıyıldan oluşmaktadır. Akademik yılın birinci dönemi genellikle eylül ayının son haftasında başlamakta ve ocak ayının ortasında tamamlanmaktadır. İkinci dönem, şubat ayının ortasında başlamakta ve haziran ayının ortasında sona ermektedir. Üniversitede dönem derslerini içeren yaz okulu ve uluslararası öğrencilere yönelik dersler içeren Uluslararası Yaz Okulu da bulunmaktadır.

Yerleşkede kültürel ve toplumsal alanlarda projeler üreten 46 öğrenci topluluğu vardır. Öğrenci toplulukları her yıl konserler, sergiler, gösteriler, film gösterimleri, festivaller, şenlikler, kültür haftaları ile konferans, sempozyum, kongre, seminer, panel ve gezileri içeren Arkeoloji Haftası, Çağrı Haftası, Sinema Günleri, Toplam Kalite Yönetimi Seminerleri, Role Playing Oyunları Turnuvası, Uluslararası Bahar Şenliği, Uluslararası Çağdaş Dans Festivali, Uluslararası Klasik Gitar Festivali, Bilimkurgu ve Fantezi Şenliği, Dünya Uzay Partisi-Yuri Gecesi, Robot Günleri, Tiyatro Şenliği, Rock Şenliği gibi etkinlikler düzenler.

Eğitim Fakültesi
Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü
Eğitim Bilimleri Bölümü
Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü
Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi Bölümü Bölümü
Sosyal Bilgiler ve Türkçe Eğitimi Bölümü
Temel Eğitim Bölümü
Veteriner Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü
Bilim Tarihi Bölümü
Biyoloji Bölümü
Coğrafya Bölümü
Felsefe Bölümü
Fizik Bölümü
Kimya Bölümü
Matematik Bölümü
Tarih Bölümü
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Orman Fakültesi
Orman Mühendisliği Bölümü
Orman Endüstri Mühendisliği Bölümü
Peyzaj Mimarlığı Bölümü
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Aile ve Tüketici Bilimleri Bölümü
Bankacılık ve Finansman Bölümü
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
İktisat Bölümü
İşletme Bölümü
Maliye Bölümü
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü
Maliye Bölümü
Uluslararası İlişkiler Bölümü
Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bölümü
Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü
İlahiyat Fakültesi
İletişim Fakültesi
Su Ürünleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Turizm Fakültesi

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Cide Uygulama Oteli
Fazıl Boyner Sağlık Yüksekokulu
Sivil Havacılık Yüksekokulu

Abana Sabahat-Mesut Yılmaz Meslek Yüksekokulu
Araç Meslek Yüksekokulu - 2010'da kurulmuştur.
Bilgisayar Programcılığı
Elektrik Enerjisi Üretim, İletim ve Dağıtımı
Ormancılık ve Orman Ürünleri
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
Tıbbi Tanıtım ve Pazarlama
Giyim Üretim Teknolojisi
Avcılık ve Yaban Hayatı
Bozkurt Meslek Yüksekokulu
Cide Rıfat Ilgaz Meslek Yüksekokulu - 2008'de kurulmuştur.
Bilgisayar Programcılığı
Elektronik Teknolojisi
Kaynak Teknolojisi
Muhasebe ve Vergi Uygulamaları
Turizm ve Otel İşletmeciliği
Devrekani Meslek Yüksekokulu
İhsangazi Meslek Yüksekokulu
İnebolu Meslek Yüksekokulu
Kastamonu Meslek Yüksekokulu
Küre Meslek Yüksekokulu
Taşköprü Meslek Yüksekokulu - 2008'de kurulmuştur.
Organik Tarım
Bankacılık ve Sigortacılık
Bilgisayar Programcılığı
Elektrik
İnsan Kaynakları Yönetimi
İlk ve Acil Yardım
İşletme Yönetimi
Mobilya ve Dekorasyon
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
Kontrol ve Otomasyon
Eser Koruma
Mimari Restorasyon
Tosya Meslek Yüksekokulu - 2010'da kurulmuştur.
Bilgisayar Teknolojileri
Bilgisayar Programcılığı Bölümü
Elektrik ve Enerji
Elektrik Bölümü
Alternatif Enerji Kaynakları Teknolojisi Bölümü
Elektronik ve Otomasyon
Biyomedikal Cihaz Teknolojisi Bölümü
Sağlık Bakım Hizmetleri
Evde Hasta Bakımı Bölümü
Tıbbi Hizmetler ve Teknikler
Anestezi Bölümü
İlk ve Acil Yardım Bölümü
Diyaliz Bölümü
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik Bölümü
Malzeme ve Malzeme İşleme Teknolojileri
Mobilya ve Dekorasyon Bölümü
vMuhasebe ve Vergi

Muhasebe ve Vergi Uygulamaları Bölümü
Dış Ticaret ve Pazarlama
Dış Ticaret Bölümü
Finans, Bankacılık ve Sigortacı

Kayseri Üniversitesi 18 Mayıs 2018 tarihinde Erciyes Üniversitesi'ne bağlı çeşitli eğitim kurulumlarının birleştirilmesi ve yeni eğitim kurumlarının açılmasıyla, kapatılan Melikşah Üniversitesi yerleşkesi üzerine Kayseri'de kurulmuştur.

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi
Develi İlahiyat Fakültesi
Develi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Mühendislik, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi

Bilişim Meslek Yüksekokulu
Bünyan Meslek Yüksekokulu
Develi Hüseyin Şahin Meslek Yüksekokulu
İncesu Meslek Yüksekokulu
Mustafa Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksekokulu
Pınarbaşı Meslek Yüksekokulu
Safiye Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksekokulu
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Tomarza Mustafa Akıncıoğlu Meslek Yüksekokulu
Yahyalı Meslek Yüksekokulu
Yeşilhisar Meslek Yüksekokulu
Kayseri Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulu

Resmî Site 25 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kilis 7 Aralık Üniversitesi,
9 Mayıs 2007 tarih ve 26536 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5662 no.lu kanunla kurulmuştur. Üniversitemizde akademik birimlerin kuruluş kronolojisi şöyledir:
1987 yılında Meslek Yüksekokulu olarak kuruldu. 1997 yılında Yusuf Şerefoğlu Sağlık Yüksekokulu açıldı. 1998'de Muallim Rıfat Eğitim Fakültesi, 2003'te Fen-Edebiyat Fakültesi, 2007'de İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Fen Bilimleri ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010'da Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, 2012'de İlahiyat Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü, 2013'te Ziraat Fakültesi kuruldu. 9 Nisan 2025'te, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversite rektör olarak Prof. Dr. Zekeriya Akman atandı. 2017'de Turizm ve Otelcilik Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, 2018'de Yusuf Şerefoğlu Sağlık Bilimleri Fakültesi ve Uygulamalı Bilimler Fakültesi ve Yabancı Diller Yüksekokulu, 2023'te İletişim Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, 2023'te Alaeddin Yavaşça Devlet Konservatuvarı, 2025 yılında ise Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu kapatılarak yerine Spor Bilimleri Fakültesi kuruldu.
Prof. Dr. Mustafa Doğan Karacoşkun 5 Şubat 2021'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yeniden atamasıyla Kilis 7 Aralık Üniversitesi'ndeki Rektörlük görevine egtirildi.

İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Kilisli Muallim Rıfat Eğitim Fakültesi
Mühendislik-Mimarlık Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Ziraat Fakültesi
Yusuf Şerefoğlu Sağlık Bilimleri Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi
Fen Fakültesi
İletişim Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Yabancı Diller Yüksekokulu

Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Turizm Otelcilik Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Alaeddin Yavaşça Devlet Konservatuvarı

Ortak Zorunlu Dersler Koordinatörlüğü
Ortak Seçmeli Dersler Koordinatörlüğü
Kurumsal İletişim Koordinatörlüğü

BAP
KÜSEM
İTAMER
TAMER
BİLMER
KODAM
TÖMER
KİTAM
KUZEM
BATMER
ÇUAM
KADAMER
KARMER

Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin üyesidir.

Resmî site

Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi (KOSTÜ), 2020-2021 öğretim yılı itibarıyla Kocaeli'de sağlık ağırlıklı öğretim yapan bir vakıf üniversitesidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi onayıyla Avrupa Eğitim Vakfı tarafından 2009 yılında İstanbul'da Avrupa Meslek Yüksekokulu olarak kurulmuştur. 2020 yılında isim değiştirerek Kocaeli'ye taşınmış ve önlisans programlarının yanında lisans ve yüksek lisans eğitimi de vermeye başlamıştır. Eğitim dili Türkçe ve İngilizcedir. KOSTÜ'nün başta ABD'deki Kent State Üniversitesi olmak üzere pek çok uluslararası üniversiteyle iş birlikleri vardır.

Diş Hekimliği

Eczacılık

Bilgisayar Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği

Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Hemşirelik

Psikoloji
İşletme
Uluslararası Ticaret ve Finansman

Ağız ve Diş Sağlığı
Ameliyathane Hizmetleri
Anestezi
Bilgisayar Programcılığı
Bilgisayar Teknolojisi
Çocuk Gelişimi
Diyaliz
Eczane Hizmetleri
Engelliler İçin Gölge Öğreticilik
Fizyoterapi
Hibrid ve Elektrikli Taşıtlar Teknolojisi
İlk ve Acil Yardım
Odyometri
Optisyenlik
Tıbbi Dokümantasyon ve Sekreterlik
Tıbbi Görüntüleme Teknikleri
Tıbbi Laboratuvar Teknikleri

Bilgisayar Kulübü
Basın Yayın Kulübü
Dayanışma ve Sosyal Sorumluluk Kulübü
Edebiyat Kulübü
Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Kulübü
Müzik Kulübü
Münazara Kulübü
Ombudsmanlık Kulübü
Türk Tarih ve Fikir Kulübü
Doğal Yaşamı Koruma ve Çevre Kulübü
Fotoğrafçılık Kulübü
Gezi ve Etkinlik Kulübü
Güzel Sanatlar Kulübü
Sağlık Kulübü
Spor Kulübü
Tiyatro Kulübü
UltrAslan Kulübü

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Kocaeli, Türkiye'de yer alan 1976 yılında "Kocaeli Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi" adı altında Elektrik, Makine, Temel Bilimler Fakülteleri ve Yabancı Diller Enstitüsü ile kurulmuş bir devlet üniversitesidir. 2547 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle Akademiler kapatılarak üniversitelere bağlanmıştır. Bu kapsamda Kocaeli DMMA, 20 Temmuz 1982 tarihinde Kocaeli Mühendislik Fakültesi adı altında Yıldız Teknik Üniversitesine bağlanmış ve 3 Temmuz 1992 tarih ve 3837 sayılı kanun ile de "Kocaeli Üniversitesi" adını almıştır. Kocaeli Üniversitesi adıyla eğitim-öğretim hayatına ise 6 fakülte, 1 meslek yüksekokulu, 3 enstitü ile başlamıştır.

Kocaeli Üniversitesi, 17 Ağustos 1999 Depremi'nden önce öğretim hizmetini, 15 değişik yörede bulunan ve toplam alanı 650.000 m2 olan kampüslerinde, 9 Fakülte, 3 Enstitü, 12 Meslek Yüksekokulu'nda öğrenim yapan 20.000 öğrenci ve 1.150 öğretim elemanı ile sürdürmekteydi. Kocaeli ilini çok büyük etkileyen 17 Ağustos Gölcük depreminde üniversitenin maddi varlığının yaklaşık %75'i yitirildi. Bu büyük kayba karşın, 1999-2000 eğitim-öğretim yılına yalnızca bir aylık gecikmeyle başlayan üniversite, bu süreçte eğitim-öğretim etkinliğini bir süre çadır, prefabrik yapı ve hızla onarılan binalarında sürdürmüştür.
Bu çalışmaların yanı sıra, Kocaeli Üniversitesine yeni bir kampüs arayışı hızla sonuçlandırılmış, 2000 yılının Ekim ayında, İzmit’e 10 km uzaklıkta bulunan Eski İstanbul yolu üzerindeki Üçtepeler mevkiinde 6500 dönümlük alana "Umuttepe" adı verilerek yeni kampüsün temeli atılmıştır. İnşaat aşamasında ülke genelinde yaşanan ekonomik krize karşın, 2004 yılının Eylül ayında Rektörlük, izleyen aylarda da Fen-Edebiyat, İktisadi ve İdari Bilimler, İletişim, Teknik Eğitim ve Tıp Fakülteleri ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü ile Araştırma ve Uygulama Hastanesi yeni kampüste hizmet vermeye başlamıştır. Umuttepe Kampüsü'nün yapımının tamamlanmasıyla birlikte Türkiye'de bir üniversite kampüsünün tamamı ilk defa projelendirilmiş, ilk 4 yılda açılışı yapılmış ve 8 yıl içinde bitirilmiştir.
Eylül 2015 itibarıyla, 2061 akademik personel (244 Profesör, 201 Doçent, 487 Yardımcı Doçent, 268 Öğretim Görevlisi, 166 okutman, 22 uzman 673 Araştırma Görevlisi) 1765 idari personeli vardır. 2015-2016 eğitim-öğretim yılında öğrenci sayısı 81.877 'dir. Kocaeli Üniversitesi 16 Fakülte, 4 Yüksekokul, 21 Meslek Yüksekokulu, 3 Enstitü, 13 Araştırma Merkezi ve 28 Araştırma Birimi ile Türk yükseköğretim alanının yakın dönem kurulan üniversiteleri arasında önde gelen bir devlet üniversitesidir. Ayrıca Kocaeli Üniversitesi bünyesinde TEKNOPARK, Teknoloji Transfer Ofisleri ve KOSGEB-TEKMER gibi teknoloji merkezleri barındırmaktadır.
2020 yılı itibarıyla üniversite bünyesinde 19 fakülte, 1 devlet konservatuvarı, 3 enstitü, 2 yüksekokul ve 21 meslek yüksekokulu, 15 araştırma ve uygulama merkezi 28 araştırma ve uygulama birimi ile hizmet vermektedir.
2020 yılında; 21.289 ön lisans, 40.482 lisans, 4.043 yüksek lisans ve 1.107 doktora olmak üzere toplam 66.921 kayıtlı öğrenci bulunmaktadır.
2020 yılı öğretim üyesi kadrosunda; 878 araştırma görevlisi, 472 öğretim görevlisi, 471 doktor öğretim üyesi, 221 doçent ve 288 profesör olmak üzere 2.330 akademik personel bulunmaktadır.

Şu an Kocaeli Üniversitesi içerisinde barındırdığı 19 Fakülte ile eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir.

Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'nin temelleri 1976'da kurulan Kocaeli Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi'ndeki Makina-Elektrik Fakültesi'ne dayanır. Bünyesinde kurulan Elektrik Mühendisliği ve Makina Mühendisliği Bölümü ile eğitime başlamıştır. Bakanlar Kurulunun konuya ilişkin kararı Resmî Gazete'de yayımlanarak Kocaeli Üniversitesinin ilk fakültesi olmuştur. Bünyesinde;

Elektrik Mühendisliği
Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği
Bilgisayar Mühendisliği
Mekatronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
Kimya Mühendisliği
Harita Mühendisliği
Çevre Mühendisliği
Jeoloji Mühendisliği
Jeofizik Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği
bölümleri ile eğitim hayatını sürdürmektedir.

Kocaeli Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Millî Eğitim Bakanlığının 12.05.2008 Tarih ve 10475 sayılı yazısı üzerine, 28.03.1983 tarih ve 2809 sayılı Kanunun ek 30'uncu maddesi uyarınca, Bakanlar Kurulunun 17.05.2006 tarihli toplantısında alınan karar ile kurulmuştur.
Fakülte, Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü ile Kocaeli İl Özel İdaresi arasında, 17.04.2008 tarihinde imzalanan protokol gereği Yuvacık'ta bulunan Paşadağı mevkiinde 54.000 m² arazi üzerinde 8.200 m² kapalı alana sahiptir. Ağız Diş ve Çene Cerrahisi, Ağız Diş ve Çene Radyolojisi, Endodonti, Restoratif Diş Tedavisi, Pedodonti, Periodontoloji, Protetik Diş Tedavisi ve Ortodonti Anabilim Dallarında klinik hizmetler vermektedir.

1999'da Anıtpark Yerleşkesi'nde kurulmuş ve eğitim öğretim faaliyetine başlamıştır. Deprem sonrası yeniden inşa edilen Umuttepe Yerleşkesi'ndeki yeni binasına Eylül 2005 tarihinde taşınmıştır. Bünyesinde;

Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi
Eğitim Bilimleri
Fen ve Mat. Alanlar Eğitimi
Güzel Sanatlar Eğitimi
İlköğretim
Sosyal Alanlar Eğitimi
Türkçe Eğitimi
Yabancı Diller Eğitimi
bölümleri ile eğitim hayatını sürdürmektedir.

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununa 03.07.1992 tarihinde eklenen ve 11.07.1992 tarih ve 212181 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 3837 sayılı kanunun ek 13.maddesi uyarınca kurulmuştur. Daha sonra Derince Sopalı'da bulunan SSK Kocaeli Hastanesi'nde 80 yatak kapasitesi ile fiilen hizmete başlamıştır. Fakülte, 1995‐1996 eğitim‐öğretim yılından itibaren 41 öğrenci ile öğretime başlamış ve 2000‐2001 eğitim‐öğretim yılında 32 öğrenci ile ilk mezunlarını vermiştir.
Tıp fakültesi hastanesinin 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde hizmet veremeyecek düzeyde hasar görmesine karşın, 240 yataklı prefabrik hastane ile 3 adet prefabrik dershane inşa edilmiş ve eğitim‐öğretime ara verilmemiştir. Fakülte 20 Haziran 2005 tarihi itibarıyla Kocaeli Üniversitesi, Umuttepe Yerleşkesi içindeki 750 yatak kapasiteli yeni inşa edilen binalarına taşınmıştır.
Bünyesinde Temel Tıp Bilimleri, Dahili Tıp Bilimleri ve Cerrahi Tıp Bilimleri ile eğitim-öğretime devam etmektedir.

2006 yılında Millî Eğitim Bakanlığı'nın 26/01/2006 tarihli ve 1232 sayılı yazısı üzerine, 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı kanunun ek 30. maddesine göre, 03/02/2006 tarihinde kurulmuştur. Bünyesinde; 

Mimarlık
İç mimarlık
Şehir ve Bölge Planlama
Endüstriyel Tasarım
bölümleriyle eğitim-öğretime devam etmektedir.

Bakanlar kurulunun konulu izniyle 7 Temmuz 1992 gün ve 3837 sayılı kanun ile kurulmuştur. Hukuk Fakültesi, teorik ve pratik çalışmaları birlikte sunmaktadır. 49 akademik personel ile birlikte; öğrenci işleri, kütüphane ve diğer yardımcı hizmetlerde görevli 7 idari personel bulunmaktadır. Her yıl ortalama 120 öğrenci kabul edilmektedir.
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde kayıtlı durumda olan 6 profesör, 3 doçent ve 16 doktor öğretim üyesi olmak üzere toplam 25 akademisyen bulunmaktadır.

1992 yılında kurulmuş ve 1993-1994 eğitim öğretim yılında eğitim faaliyetine başlamıştır. Bünyesinde;

İşletme
İktisat
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri
Uluslararası ilişkiler
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
bölümleriyle eğitim-öğretimine devam etmektedir.

Güzel Sanatlar Fakültesi 1996'da kurucu dekan Prof. Dr. Ünal Demirarslan öncülüğünde kurulmuştur. Kuruluşun ardından, fakültenin öncülü sayılabilecek “Güzel Sanatlar Bölümü” lağvedilmiş ve buradaki personel Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesine aktarılmıştır.
Fakültenin ilk kurulduğu yer Kocaeli Üniversitesi Arslanbey Yerleşkesi'dir. 1997‐98 döneminde alınan ilk öğrencilerle Arslanbey'de eğitime başlanmış; ancak 1999 depremi nedeniyle burada sadece iki yıl kalınabilmiştir. 1999 depreminde Arslanbey'deki binanın ağır hasar görmesinden dolayı, aynı yıl Hereke'ye, buradaki eski Sümerbank lojmanlarının onarılmasıyla oluşturulan Borusan Yerleşkesi'ne taşınılmıştır.
2011 yılında ise, fakültenin Anıtpark Yerleşkesi'ne taşınma süreci başlamıştır. İlk aşamada 2011'de Grafik, Fotoğraf, Müzik, Resim, Seramik ve Temel Eğitim bölümleri Anıtpark'a taşınmış; bir yıl sonra 2012'de de, Hereke'de bırakılan Heykel ve Sahne Sanatları bölümleri Anıtpark'a taşınarak süreç tamamlanmıştır.
1997‐98 ders yılında Resim, Müzik ve Fotoğraf olmak üzere ilk önce 3 bölüme öğrenci alınmıştır.

Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi, Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Ertuğrul Köroğlu'nun kurucu dekanlığında 1998 yılında Gazetecilik, Halkla İlişkiler ve Tanıtım, Radyo Televizyon ve Sinema bölümleri ile Anıtpark Yerleşkesi'nde 81 öğrenci ile eğitime başlamıştır. 17 Ağustos 1999 Depremi sonra Hereke Yerleşkesi'ne taşınan fakülte, 2002-2003 eğitim öğretim yılında ikinci öğretim olarak da eğitim vermeye başlamıştır. Özel Yetenek Sınavı ile öğrenci alan Görsel İletişim Tasarımı ve Reklamcılık Bölümleri ise 2005 yılında ilk öğrencilerini kabul etmiştir.
Gazetecilik, Halkla İlişkiler ve Tanıtım, Radyo Televizyon ve Sinema, İletişim Bilimleri ile Görsel İletişim Tasarımı ve Reklamcılık Anabilim Dallarında tezli yüksek lisans, İletişim Tasarımı ve Bilişim Teknolojileri Anabilim Dalında tezsiz yüksek lisans programları ile İletişim Bilimleri ve Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dallarında doktora programları ile lisansüstü eğitim verilmektedir.

Kocaeli Üniversitesi Teknoloji Fakültesi 13.11.2009 tarih ve 27405 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuştur. Bünyesinde;

Bilişim Sistemleri Mühendisliği
Biyomedikal Mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği
Otomotiv Mühendisliği
bölümleri ile eğitime ve öğretime devam etmektedir.

3 Temmuz 1992 tarih ve 3837 sayılı kanun ile kurulmuş ve 28 Şubat 1993 tarihinde faaliyete geçmiştir. Üniversitenin Anıtpark yerleşkesindeki bir lise binasında hizmete başlayan fakültede ilk olarak Matematik, Fizik, Kimya bölümlerine öğrenci alımına başlanmıştır. Daha sonra sırası ile

Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi (KGTÜ) (İngilizce: Konya Food and Agriculture University), Bilimsel Araştırma Teknoloji Eğitim ve Kültür Vakfı (BARTEK) tarafından 2013 yılında Konya'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. Üniversitenin kuruluşu, 18 Haziran 2013 tarihli ve 28681 sayılı T.C. Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Türkiye'nin gıda ve tarım alanında uzmanlaşmış ilk ihtisas üniversitesidir. Eğitim dili İngilizce ve Türkçedir.
Üniversitenin yerleşkesi Meram ilçesindedir. 160.000 m² alan üzerinde eğitim-öğretim hizmeti vermektedir.

Bitkisel Üretim ve Teknolojileri
Hayvansal Üretim ve Teknolojileri
Moleküler Biyoloji ve Genetik
Genetik ve Islah

Gıda Mühendisliği
Malzeme Mühendisliği
Biyomühendislik
Bilgisayar Mühendisliği
Elektrik-Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği

Uluslararası Finans ve Ekonomi
Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik
Psikoloji
Sosyoloji

Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tarım ve Doğa Bilimleri Fakültesi 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konya Teknik Üniversitesi (kısaca KTÜN), 2018 yılında Selçuk Üniversitesi'nden ayrılarak Konya'da kurulan bir devlet üniversitesidir. Akademik kökleri 1970 yılında kurulan Konya Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi'ne kadar uzanır.
KTÜN, 4 fakülte, 1 meslek yüksekokulu ve 1 enstitü ile başta mühendislik, mimarlık ve fen alanlarında eğitim vermektedir. 2024 yılı itibarıyla toplamda 12.298 öğrenciye ve çağdaş bir kampüs altyapısına sahiptir.

Konya'daki mühendislik ve mimarlık eğitimi ilk olarak 1970 yılında kurulan Konya Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi ile başlamıştır. 1982 yılında Selçuk Üniversitesi'ne bağlı Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi adını almış, 2018 yılında ise Selçuk Üniversitesi'nden ayrılarak müstakil Konya Teknik Üniversitesi kurulmuştur.

Üniversitenin ana yerleşkesi, daha önce Mevlana Üniversitesi'ne ait olan Gelişim Yerleşkesi'dir. Burada Rektörlük ve Mimarlık ve Tasarım Fakültesi bulunmaktadır.
Diğer fakülteler ise Selçuk Üniversitesi Alaeddin Keykubat Kampüsü içinde yer almaktadır.
Ayrıca Ardıçlı ve Konya Organize Sanayi Bölgesi civarındaki yeni alanlar, ileride ana kampüs olarak planlanmaktadır.

Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi: Çevre, Elektrik-Elektronik, Endüstri, Harita, İnşaat, Jeoloji, Kimya, Maden, Makine, Metalurji ve Malzeme Mühendisliği gibi bölümler.
Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi: Bilgisayar Mühendisliği, Yazılım Mühendisliği, Yapay Zeka ve Makine Öğrenmesi.
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi: Mimarlık, Şehir ve Bölge Planlama.
İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi
Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi

Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu: Bilgisayar, elektrik, gıda, inşaat, kimya, makine, tekstil gibi alanlarda eğitim verir.

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü: Yüksek lisans ve doktora programları.

Enerji Teknolojileri, Obruk Araştırmaları, Nanoteknoloji, Sürekli Eğitim, Savunma Uzay ve Havacılık Teknolojileri gibi alanlarda faaliyet gösteren uygulama merkezleri bulunur.

2024 URAP Türkiye sıralamasında devlet üniversiteleri arasında 41. sırada, tüm üniversiteler içinde 50. sıradadır.
TÜBİTAK Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi 2022'de 43. sıradadır.
2024 Türkiye Üniversite Memnuniyet Araştırması'nda devlet üniversiteleri arasında 11. sıradadır.

Prof. Dr. Mustafa Şahin (Kurucu, 2018)
Prof. Dr. Babür Özçelik (2018–2022)
Prof. Dr. Osman Nuri Çelik (2022–günümüz)

Konya Teknik Üniversitesi Resmî Web Sitesi
YÖK İstatistikleri

Koç Üniversitesi (KU), 1993 yılında İstanbul'da Vehbi Koç Vakfı tarafından kurulan bir vakıf üniversitesidir.
Üniversite 1993'te İstinye'deki geçici kampüste eğitime başlamış, 2000 yılında Sarıyer'deki Rumelifeneri ana yerleşkesine taşınmıştır. İstinye Kampüsü toplantı ve eğitim merkezi olarak kullanılmaktadır. Akademik ve sağlık ekosistemi içinde Topkapı'daki Koç Üniversitesi Hastanesi ile Beyoğlu'ndaki Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) gibi birimler yer almaktadır.
2023 sonbaharından beri rektörlük görevini Prof. Dr. Metin Sitti yürütmektedir. Üniversite 2025 QS Dünya Üniversite Sıralaması'nda dünyada 401'inci sırada, 2025 Times Higher Education Dünya Üniversite Sıralaması'nda 351–400 bandında yer almaktadır.

Koç Üniversitesi, Vehbi Koç Vakfının desteğiyle 1993 yılında kuruldu ve aynı yıl eğitim faaliyetlerine başladı. İlk ders 4 Ekim 1993'te İstinye yerleşkesinde yapıldı. Üniversite kısa sürede fakülte ve program çeşitliliğini artırarak kurumsal büyümesini sürdürdü.
Üniversite, 1993 yılında İstinye’deki geçici kampüsünde eğitime başlamış, 2000 yılında Rumelifeneri’ndeki ana kampüsüne taşınmıştır. Üniversite, ilk lisans mezunlarını 1997 yılında verdi.
2008’de Üniversite Yönetim Kurulu Tıp Fakültesi kurulmasına karar verdi ve 15 Ocak 2009’da Yükseköğretim Kurulu onayı alındı. Fakülte ilk öğrencilerini 2010–2011 akademik yılında kabul ederek temel tıp eğitimine Rumelifeneri Kampüsünde başladı. Sağlık alanındaki yapılanma, 2014’te Topkapı’daki Koç Üniversitesi Hastanesinin faaliyete geçmesiyle tamamlandı.
Araştırma altyapısının kurumsallaşmasında 2005’te Beyoğlu’ndaki Merkez Han’da açılan Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED), 2014’te kurulan KWORKS Girişimcilik Araştırma Merkezi ve 2020’de Türkiye İş Bankası işbirliğiyle kurulan Koç Üniversitesi İş Bankası Yapay Zekâ Araştırma Merkezi öne çıktı. Bu merkezler disiplinler arası araştırma, girişimcilik ve yapay zekâ çalışmalarını desteklemektedir.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (Ekonomi, İşletme, Uluslararası İlişkiler)
Fen Fakültesi (Fizik, Kimya, Matematik, Moleküler Biyoloji ve Genetik)
İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi (Arkeoloji ve Sanat Tarihi, Felsefe, Karşılaştırmalı Edebiyat, Medya ve Görsel Sanatlar, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih)
Mühendislik Fakültesi (Bilgisayar, Elektrik-Elektronik, Endüstri, Kimya-Biyoloji, Makine)
Hukuk Fakültesi
Tıp Fakültesi
Hemşirelik Fakültesi

İşletme Enstitüsü
Fen Bilimleri ve Mühendislik Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Koç Üniversitesi, Times Higher Education'ın 2015'teki "50 yaş altı en iyi üniversiteler" sıralamasında 51. sırada yer almıştır.

Üniversitenin Sarıyer'de ana ve batı kampüsleri, ayrıca İstinye'de bir kampüsü bulunmaktadır. Modern laboratuvarlar, araştırma merkezleri, spor ve kültür alanları ile sosyal tesisler yer alır.

Üniversitede çok sayıda öğrenci kulübü, spor ve sanat toplulukları ile kültürel etkinlikler düzenlenmektedir.

Resmî site
Vehbi Koç Vakfı25 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi ya da kısaca DPÜ, Türkiye'nin Kütahya ilinde bulunan devlet üniversitesi.
Üniversite, daha önce Anadolu Üniversitesine bağlı olan Kütahya İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Kütahya Meslek Yüksekokulunun, yeni kurulan dört fakülte ve iki enstitü ile Dumlupınar Üniversitesi adı altında birleştirilmesiyle 1992 yılında kurulmuştur.
Üniversitenin il merkezindeki Evliya Çelebi ile ilçelerindeki Simav Dr. İbrahim Naci Eren ve Tavşanlı Yerleşkeleri'nin yanı sıra, Kütahya'nın 9 ilçesinde fakülte ve meslek yüksekokullarının binaları bulunmaktadır.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, TÜBİTAK'ın 2017'de hazırladığı Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi'nde 39. sırada yer almaktadır.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin çekirdeğini oluşturan Kütahya İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi, 12 Ekim 1974'te Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı olarak, Kütahya Yönetim Bilimleri Yüksekokulu adıyla kurulmuştur. 4 Aralık 1974'te Kütahya Zafer Meydanı'nın yakınında olan ve bugün İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından kullanılan iki katlı binada eğitime başlayan yüksekokul, 15 Şubat 1979'da Akademi tarafından fakülteye yükseltilmiş ve Kütahya Yönetim Bilimleri Fakültesi adını almıştır. 20 Temmuz 1982'de 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurum, Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine bağlı Kütahya İdari Bilimler Yüksekokulu olarak düzenlenmiştir. 1987 yılında yasayla Kütahya İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi adını almıştır.

11 Temmuz 1992 tarihinde yasayla Anadolu Üniversitesinden ayrılarak adı ve bağlantısı değiştirilen Kütahya İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Kütahya Meslek Yüksekokuluna ek olarak, yeni kurulan Fen-Edebiyat Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Simav Teknik Eğitim Fakültesi, Bilecik İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsünü bünyesinde bulunduran Dumlupınar Üniversitesi kurulmuştur.

1993-94 eğitim-öğretim yılında, Anadolu Üniversitesine bağlı iken kurulduğu binada eğitime devam eden üniversitede, ilk mezuniyet töreni 1997 yılında düzenlenmiştir.
Üniversitenin kuruluşundan bir yıl sonra Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) aldığı kararla Tavşanlı ve Gediz ilçelerinde birer meslek yüksekokulu açılmıştır. 1994 yılında ise Kütahya'nın 10, Bilecik'in de 4 ilçesinde Dumlupınar Üniversitesine bağlı meslek yüksekokulları açılmıştır.
Üniversitenin en büyük ve merkez yerleşkesi olan Evliya Çelebi Yerleşkesi'nin inşaatı 1995 yılında başlamış, üç yıl sonra Fen Edebiyat ve Mühendislik fakülteleri, daha sonra da İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi bu yerleşkeye taşınmıştır. Yerleşke içindeki ilk rektörlük binası bugün İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekanlığının bulunduğu bina olarak düzenlenmiştir.

1996 yılında YÖK ile T.C. Sağlık Bakanlığı arasında yapılan protokol çerçevesinde Kütahya Sağlık Meslek Lisesi, Dumlupınar Üniversitesi Sağlık Yüksekokuluna dönüştürülmüştür. 1999 yılında Dumlupınar Üniversitesine bağlı Güzel Sanatlar Fakültesi, Eğitim Fakültesi ve Beden Eğitimi Spor Yüksekokulu kurulmuştur. 2005'te Uygulamalı Bilimler Meslek Yüksekokulu, 2006 yılında Sağlık Bilimleri Enstitüsü üniversite bünyesine katılmıştır.
2007 yılında Bilecik Üniversitesinin kurulmasıyla Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ile Bilecik'in Gölpazarı, Osmaneli, Pazaryeri ve Söğüt ilçelerindeki meslek yüksekokulları Dumlupınar Üniversitesinden ayrılarak, bugünkü adıyla Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesine bağlanmıştır.
2007'de kurulup bir yıl sonra eğitime başlayan Tıp Fakültesi'nin ardından, 2009'da kapatılan Simav Teknik Bilimler Fakültesi yerine kurulan Simav Teknoloji Fakültesi, 2011 yılında Diş Hekimliği Fakültesi, 2012 yılında İlahiyat ve Mimarlık fakülteleri, Eğitim Bilimleri Enstitüsü ile Tavşanlı Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik ve Yabancı Diller Yüksekokulları Dumlupınar Üniversitesi rektörlüğüne bağlanarak kurulmuştur.
2018 yılında üniversitenin adını Kütahya Dumlupınar Üniversitesi olarak değiştiren 7141 sayılı yasayla üniversiteye bağlı Tıp, Diş Hekimliği ve Sağlık Bilimleri fakülteleri ile Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Gediz Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Simav Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu yeni kurulan Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesine devredilmiştir.
2019 yılında DPÜ bünyesindeki Tavşanlı Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu, Tavşanlı Uygulamalı Bilimler Fakültesine, Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu da Kütahya Uygulamalı Bilimler Fakültesine dönüştürülmüştür. Ayrıca üniversite, sahip olduğu Germiyan Yerleşkesini de Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesine devretmiştir.
2020 yılında Eğitim Bilimleri, Fen Bilimleri ve Sosyal Bilimler enstitüleri kapatılarak üç enstitü Lisansüstü Eğitim Enstitüsü adı altında birleştirilmiş, Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu da Spor Bilimleri Fakültesi'ne dönüştürülmüştür. 2020-21 Akademik Yılı'yla birlikte Çavdarhisar ve Dumlupınar meslek yüksekokulları öğrenci kabul ederek eğitime başlamıştır.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin adı, bugün Kütahya ilinin güneyinde yer alan Dumlupınar ilçesinin yakınlarında Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanan ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında büyük bir öneme sahip olan Dumlupınar Meydan Muharebesi'nden gelmektedir.
Üniversitenin logosu, dışı lacivert çerçeve ile sarılmış beyaz bir daire biçimde tasarlanmıştır. Lacivert çerçeve içinde beyaz renkli yazılarla üst kısımda Kütahya Dumlupınar Üniversitesi yazısı, alt kısımda üniversitenin kuruluş tarihi olan 1992 ve bu yılın iki yanında birer yıldız bulunmaktadır.
Beyaz daire içinde ise üniversiteye adını veren Dumlupınar Meydan Savaşı'nın sembolü olan Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı'nın çizimi ve bu çizimin solunda ay, sağında ise yıldız yer almaktadır.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Evliya Çelebi, Simav Dr. İbrahim Naci Eren Yerleşkesi ve Tavşanlı olmak üzere üç yerleşkeye ve Kütahya'nın 9 ilçesinde de çeşitli binalara sahiptir.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin merkez yerleşkesi olan Evliya Çelebi Yerleşkesi, Kütahya-Tavşanlı Karayolunun 10. kilometresinde 7 bin 500 dekarın üzerinde bir alanda kuruludur. Üniversitenin rektörlüğü, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Eğitim, Fen Edebiyat, Güzel Sanatlar, İktisadi ve İdari Bilimler, İslami İlimler, Kütahya Uygulamalı Bilimler, Mimarlık, Mühendislik ile Spor Bilimleri fakülteleri, Yabancı Diller Yüksekokulu, Kütahya Güzel Sanatlar, Kütahya Sosyal Bilimler ve Kütahya Teknik Bilimler meslek yüksekokulları, Şehit Astsubay Ömer Halisdemir Kütüphanesi ile Bedesten, konukevi gibi sosyal tesisleri Evliya Çelebi Yerleşkesi'nde yer almaktadır.

Kütahya'nın Simav ilçesindeki Dr. İbrahim Naci Eren Yerleşkesi'nde Simav Teknoloji Fakültesi, Simav Meslek Yüksekokulu, spor tesisleri, kafeterya ve öğrenci yurtları bulunmaktadır.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Tavşanlı Yerleşkesi'nde Tavşanlı Uygulamalı Bilimler Fakültesi, Tavşanlı Meslek Yüksekokulu, spor tesisleri, kafeterya ve öğrenci yurtları bulunmaktadır.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin Kütahya'nın Altıntaş, Çavdarhisar, Domaniç, Dumlupınar, Emet, Gediz, Hisarcık, Pazarlar ve Şaphane ilçelerinde eğitim-öğretim etkinliklerini sürdürdüğü meslek yüksekokulu binaları vardır.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, ön lisans ve lisans öğrencilerinin büyük çoğunluğunu Türkiye genelinde Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan Yükseköğretim Kurumları Sınavı ile kabul etmektedir. Üniversite her yıl üniversite tercih kılavuzlarında bölümlerine ne kadar öğrenci alacağını duyurmaktadır. 2014 yılı verilerine göre Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, bölümleri en çok tercih edilen 9. üniversite olmuştur.
Bunun yanında üniversitenin Spor Bilimleri Fakültesinin tüm bölümleri ile Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesindeki Çizgi Film - Animasyon, Resim ve Seramik bölümlerine özel yetenek sınavıyla öğrenci kabul edilmektedir.
Kütahya Dumlupınar Üniversitesine kaydolmak isteyen ancak Türkiye Cumhuriyeti uyruklu olmayan öğrenciler ise, her yıl Kütahya Dumlupınar Üniversitesi tarafından düzenlenen Yabancı Uyruklu Öğrenci Sınavı (DPÜYÖS) ile sene başında ilan edilen kontenjanlara yerleşebilmektedirler.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin akademik yapısı 1 enstitü, 11 fakülte, 1 yüksekokul 14 meslek yüksekokulu, rektörlüğe bağlı 3 bölüm ve 26 araştırma merkezinden oluşmaktadır.
Üniversitenin akademik yapısı ilk olarak üniversiteyi kuran 3837 sayılı kanunla oluşturulmuştur. Bu kanuna göre Anadolu Üniversitesine bağlı olarak 1974 yılında kurulan İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi ile YAYKUR'a bağlı olarak 1975 yılında kurulan Kütahya Meslek Yüksekokulunun üniversiteye bağlanmasına ek olarak, söz konusu kanunla kurulan Fen Edebiyat, Mühendislik, Simav Teknik Eğitim Fakültesi, Bilecik İktisadi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü ile Dumlupınar Üniversitesinin akademik yapısı oluşturulmuştur.
Sonraki yıllarda Eğitim Bilimleri Enstitüsü ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü kurulmuş, Sağlık Bilimleri Enstitüsü 2018 yılında Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi'ne devredilmiştir. 2020 yılında Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eğitim Bilimleri Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü birleştirilerek Lisansüstü Eğitim Enstitüsüne dönüştürülmüştür.
Kuruluşta sayısı 5 olan fakültelerin sayısı da Güzel Sanatlar, Eğitim, Tıp, Simav Teknoloji, Diş Hekimliği, Mimarlık ve İslami İlimler Fakültelerinin kurulmasıyla artsa da, Simav Teknik Bilimler Fakültesinin kapatılması ve Bilecik İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin 2007'de Bilecik Üniversitesine, Tıp ile Diş Hekimliği Fakültelerinin 2018 yılında Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesine devredilmesiyle 8'e düşmüş, 2019'da Tavşanlı Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulunun Tavşanlı Uygulamalı Bilimler Fakültesine, Uygulamalı Bilimler Yüksekokulunun Kütahya Uygulamalı Bilimler Fakültesine, 2020'de de Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulunun Spor Bilimler Fakültesine dönüştürülmesiyle 11'e yükselmiştir.
Bugüne kadar yüksekokulların hiçbirini kapatmayan ya da devretmeyen Kütahya Dumlupınar Üniversites

Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi ya da kısaca KSBÜ, Türkiye'nin Kütahya ilinde bulunan devlet üniversitesi.
Üniversite, daha önce Kütahya Dumlupınar Üniversitesine bağlı olan Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi, fakülteye dönüştürülen Kütahya Sağlık Bilimleri Yüksekokulu, Gediz Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ve Simav Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu'nun yeni kurulan Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Meslek Yüksekokulu ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu ile Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi adı altında birleştirilmesiyle 2018 yılında kurulmuştur.
Üniversitenin kendine ait olan Germiyan Yerleşkesi'nin yanında Kütahya Dumlupınar Üniversitesine ait Evliya Çelebi ve Simav Dr. İbrahim Naci Eren Yerleşkeleri'nde ve Kütahya'nın Gediz ilçesinde meslek yüksekokulunun binası bulunmaktadır.

Diş Hekimliği Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Gediz Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Kütahya Meslek Yüksekokulu
Tavşanlı Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Simav Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

1993 yılında kentin ilk üniversitesi olan Dumlupınar Üniversitesinin yerleşkesi olarak kurulmuştur.
Kuruluşunun ilk yıllarında Kütahya Zafer Meydanı yakınlarında olan ve bugün Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığına ait olan iki katlı binayı kullanan Dumlupınar Üniversitesi, Germiyan Yerleşkesi'nin inşaatına üniversite kurulduktan kısa süre sonra 1992 yılında başlamış, bir yıl sonra rektörlük binasında eğitim veren İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi buraya taşınmıştır. Germiyan Yerleşkesi akademik birimlerinin arttırılması düşünülen üniversite için yetersiz kalınca daha büyük bir yerlşkenin kurulması kararı alınarak Evliya Çelebi Yerleşkesi'nin kuruluş çalışmalarına başlanmış, söz konusu fakülte de daha sonra Evliya Çelebi Yerleşkesi içinde bugünkü binasına geçmiştir.
2019 yılına kadar Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin mülkiyetinde olan Germiyan Yerleşkesi ve Evliya Çelebi Yerleşkesi'nin bir bölümü, 4 Şubat günü kentin diğer üniversitesi Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesine devredildi. Düzenlenen protokol kapsamında Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin akademik birimlerini aşamalı olarak Germiyan Yerleşkesi'nden taşıması kararı alındı.
Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesinin henüz akademik bir birimi olmayan yerleşkede, Kütahya Dumlupınar Üniversitesinin Kütahya Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Kütahya Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu ve Kütahya Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulu yer almaktadır.

Yerleşkenin giriş-çıkışları, Kütahya'ya özgü çinilerle süslenmiş yerleşkenin iki kapıdan gerçekleştirilmektedir.
Giriş kapısının ilerisinde solda DPÜ'nün Teknik Bilimler, Sosyal Bilimler ve Güzel Sanatlar MYO'larının binaları yer almaktadır.

Germiyan Yerleşkesi içinde Kütahya Dumlupınar Üniversitesine üç meslek yüksekokulu yer almaktadır.

Kütahya Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulu
Kütahya Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Kütahya Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Spor tesisleri

Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Germiyan Yerleşkesi D 650 karayolunun Dumlupınar Caddesi'yle kesiştiği noktada yer almaktadır. Germiyan Yerleşkesi'ne Kütahya Belediyesi'nin A-1, 2, 4, 6 ve 11 numaralı otobüsleriyle ulaşılabilir.

Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi 27 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kırklareli Üniversitesi, Kırklareli'de yer alan bir devlet üniversitesi. 5662 sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 29 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir.
Ocak 2017'de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından üniversite rektörü olarak Prof. Dr. Bülent Şengörür atandı.

29 Mayıs 2007 tarih ve 26536 sayılı Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5662 sayılı Kanunla kurulan Kırklareli Üniversitesi, yeni kurulan Fen-Edebiyat Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi ile Trakya Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı iken adı ve bağlantısı değiştirilerek oluşturulan ve Kırklareli Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanan Teknik Eğitim Fakültesi ile Sağlık Yüksekokulu ile yedi Meslek Yüksekokulundan ve lisansüstü eğitim için yeni kurulan Sosyal Bilimler Enstitüsü ile Fen Bilimleri Enstitüsünden oluşmaktadır. Kırklareli Üniversitesi ihtiyaçlarında kullanılmak üzere 1315 akademik ve idari personel kadrosu da ihdas edilmiştir.
2007 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu'nun 34 ve 78. sayfalarında kontenjanları gösterilen Kırklareli Üniversitesi'ne toplam 2.355 öğrenci alınmıştır. Böylece Kırklareli Üniversitesi ilk kayıtlarını yaparak öğrencilerine kavuşmuştur.

2007 yılında kurulan Kırklareli Üniversitesinin mevcut 11 fakültesi bulunmaktadır.

Tıp Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Mimarlık Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Lüleburgaz Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi

2009-2010 akademik yılında faaliyete geçmiştir. Fakülte Kırklareli Üniversitesi'nin Kayalı Kampüsü bulunmaktadır. 8 fakültede öğretim faaliyeti gösterilmektedir.

Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 25 Ocak 2016 tarihinde kurulmuştur. Öğrenci alımına 2018-2019 akademik yılında başlamıştır. İlk mezunlarını 2021-22 akademik yılında vermiştir.
Kayalı yerleşkesi 3 no'lu derslikte faaliyet göstermektedir. Her yıl 123 öğrenci almaktadır.
2022 yılı itibarı ile 14 anabilim dalında bulunan 20 öğretim üyesiyle Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin bünyesinde Kamu Hukuku Doktora Programı, Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programı ve Özel Hukuk Yüksek Lisans Programı mevcuttur.
YÖK'ün başlattığı “Hami Üniversite Projesi” kapsamında Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne öğretim üyesi yetiştirme görevini üstlenmiştir. Bu kapsamda lisanüstü eğitimini Galatasaray Üniversitesi'nde tamamlayan beş doktor öğretim üyesi Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde göreve başlamıştır. Halen lisansüstü hukuk eğitimini Galatasaray Üniversitesi'nde sürdürmekte olan dokuz araştırma görevlisi de doktoralarını tamamladıktan sonra Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde ders vermeye başlayacaklardır.

2014-2015 akademik yılında eğitime başlayan fakültede, Mimarlık ve Şehir Bölge Planlama bölümleri bulunmaktadır.
2020-2021 Eğitim-Öğretim yılında Peyzaj Mimarlığı Bölümü ilk öğrencilerini almıştır.

Kırklareli Üniversitesi kuruluş tarihi ile aynı olarak 29 Mayıs 2007 tarih ve 26536 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanan kanunla kurulmuştur. Fakülte üniversitenin Kayalı kampüsünde hizmet vermektedir. 4 bölümde eğitim verilmektedir.

İktisat (I ve II. Öğretim)
İşletme (I ve II. Öğretim)
Kamu Yönetimi (I. Öğretim)
ÇEKO (Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri) (I ve II. Öğretim)
Uluslararası İlişkiler (l ve ll. Öğretim)

2009-2010 akademik yılında faaliyete geçmiştir. Fakülte Kırklareli Üniversitesi'nin Kayalı Kampüsü bulunmaktadır. 8 fakültede öğretim faaliyeti gösterilmektedir.

Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları
Felsefe
Tarih
Türk Dili ve Edebiyatı
Fizik
Kimya
Matematik
Sosyoloji
Biyoloji
Psikoloji
Mütercim ve Tercümanlık
Eğitim Bilimleri

2009 yılında yapılan düzenlemeler sonucu Teknik Eğitim Fakültesinin Kapatılması ve yerine mühendislik ağırlıklı Mühendislik Fakültesi kurulması sonucu faaliyete geçmiştir. Elektrik - Elektronik Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği ve Gıda Mühendisliği bölümlerine ilk öğrencilerini 2011-2012 eğitim öğretim yılında almıştır.

Elektrik - Elektronik Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
Yazılım Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Makine Mühendisliği

2014-2015 akademik yılında eğitim vermeye başladı. Fakültede Mekatronik ve Enerji Sistemleri Mühendisliği bölümleri bulunmaktadır.

Kavaklı kampüsünde yer almaktadır. 1 yıl hazırlık toplam eğitim süresi 5 yıldır.

Beslenme ve Diyetetik
Çocuk Gelişimi
Ebelik
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Hemşirelik
Sağlık Yönetimi
Sosyal Hizmet

Uluslararası Ticaret ve Lojistik
Finans ve Bankacılık
Muhasebe ve Finans Yönetimi

Turizm İşletmeciliği
Rekreasyon Yönetimi
Turizm Rehberliği

2012-2013 akademik yılı güz yarıyılından itibaren yüksek lisans eğitimi vermeye başlamıştır.

Fizik Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
İnşaat Mühendisliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Elektrik Elektronik Mühendisliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Enerji Sistemleri Mühendisliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Gıda Mühendisliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
İş Sağlığı ve Güvenliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Kentsel Tasarım Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Kimya Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Makine Mühendisliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Matematik Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Mekatronik Mühendisliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Mimarlık Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Moleküler Biyoloji ve Genetik Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Peyzaj Mimarlığı Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Şehir ve Bölge Planlama Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans

2013-2014 akademik yılı güz yarıyılından itibaren yüksek lisans eğitimi vermeye başlamıştır.

Hemşirelik Tezli Yüksek Lisans
Ebelik Tezli Yüksek Lisans
Halk Sağlığı Tezli Yüksek Lisans
Çocuk Gelişimi Tezli Yüksek Lisans
Beslenme ve Diyetetik Tezli Yüksek Lisans
Tıbbi Mikrobiyoloji Tezli Yüksek Lisans

2010-2011 akademik yılı güz yarıyılından itibaren yüksek lisans eğitimi vermeye başlamıştır.

Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Felsefe Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
İktisat Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
İşletme Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Sağlık Kurumları İşletmeciliği Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Tarih Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Finans ve Bankacılık Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Eğitim Programları ve Öğretim Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Sosyoloji Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans
Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans

Sağlık Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu arasında yapılan 10 Eylül 1992 tarihli protokol uyarınca, Kırklareli Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu adı altında Sağlık Teknikerliği programına öğrenci alarak 1993-1994 Eğitim-Öğretim yılında açılmıştır. 1996-1997 Eğitim-Öğretim yılında ise Hemşirelik Önlisans Programı açılmıştır. Yüksekokul 1997-1998 Eğitim Öğretim yılında Lisans düzeyinde Hemşirelik ve Sağlık memurluğu bölümlerine  öğrenci almaya başlamış olup, bu tarihten itibaren Önlisans Programlarına öğrenci kabul edilmemiştir. Ebelik, Hemşirelik, Beslenme ve Diyetetik, Sağlık Kurumları İşletmeciliği, Çocuk Gelişimi Bölümleri ile 2005-2006 Eğitim Öğretim yılından itibaren eğitime devam edilmektedir.

Yabancı Diller Yüksekokulu, 30 Ekim 2010 tarihinde yayımlanan Resmî Gazete'deki Bakanlar Kurulu Kararı ile kurulmuştur ve içinde Yabancı Diller Bölümünü bulundurmaktadır. Bu yüksekokul, Fen-Edebiyat ve İlahiyat Fakülteleri'nde zorunlu yabancı dil hazırlık eğitimleri verir ve diğer birimlerinde zorunlu yabancı dil derslerini yürütür.

Yükseköğretim kurulu başkanlığının 24.04.2006 tarih ve 008822 sayılı yazısına istinaden Kırklareli Meslek Yüksekokulu kapatılarak yerine teknik programları bünyesinde bulunduran "Kırklareli Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu" ve iktisadi ve idari programları bünyesinde bulunduran "Kırklareli Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu" Trakya Üniversitesi Rektörlüğünün teklifi ile 26.05.2006 tarihinde açılmıştır. Hâlen iki okul da Eğitim Öğretim faaliyetlerini aynı binada sürdürmektedir. Gündüz eğitiminde, İnşaat, Halıcılık ve Destinatörlüğü ile (Süt Ve Ürünleri 2000-2001 öğretim yılında kapatıldı.) Gıda Teknolojisi ve Maden(öğrenci almıyor) olmak üzere toplam 4 akademik program mevcuttur. Gece eğitiminde; 3802 Sayılı Yasa ile (METEB) 2002-2003 Öğretim Yılında Yüksekokulda Bilgisayar Teknolojisi ve Programlama, Elektrik, Endüstriyel Elektronik, Tekstil, Makine, Kaynak Teknolojisi (2003-2004 Öğretim yılında kapatıldı), Mobilya ve Dekorasyon olmak üzere toplam 7 akademik program açılarak eğitimine devam etmektedir.

Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu İktisadi ve İdari Programlar bünyesinde; İşletme Bölümü, Muhasebe Bölümü,Maliye Bölümü, Dış Ticaret, Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümü, Basım ve Yayım Teknolojileri bölümü bulunmaktadır. 2019-2020 eğitim öğretim yılında yaklaşık 3500 öğrenci mevcudu olup, 28'i akademik toplam 38 personeli mevcuttur. Kampüsü Kırklareli merkezine 10.km güneydeki  Kavaklı'da bulunmaktadır.

Lüleburgaz Meslek Yüksekokulu, Kırklareli Üniversitesinin öğrenci sayısı bakımından en büyük meslek yüksekokuludur.
Bünyesindeki programlar aşağıdaki gibidir.

Elektrik Programı (1. ve 2. Öğretim),
Kimya Teknolojisi Programı (1. ve 2. Öğretim),
Tekstil Teknolojisi Programı (1. ve 2. Öğretim),
Bilgisayar Programcılığı Programı (1. ve 2. Öğretim),
Grafik Tasarım Programı (1. ve 2. Öğretim),
Otomotiv Teknolojisi Programı (1. ve 2. Öğretim),
Muhasebe ve Verg

Kırıkkale Üniversitesi, Kırıkkale'de 3 Temmuz 1992 tarihinde kurulan Kırıkkale Üniversitesi, kuruluş kanununa göre Fen-Edebiyat, İktisadi ve İdari Bilimler, Mühendislik ve Veteriner Fakülteleri; Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri ve Sağlık Bilimleri Enstitüleri ile Ankara Üniversitesinden devralınan ve faal durumdaki tek birim olan Kırıkkale Meslek Yüksekokulundan oluşmuştur. Üniversitenin merkez kampüsünün içinde Kırıkkale Meslek Yüksekokulu da bulunmaktadır. Farklı ilçelerde kampüsleri bulunmaktadır. Ankara ili dışındaki Ankara'ya en yakın üniversitedir.

Eğitim Fakültesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi
Veteriner Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi

Yabancı Diller Yüksekokulu 23 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Delice Meslek Yüksekokulu
Fatma Şenses Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Hacılar Hüseyin Aytemiz Meslek Yüksekokulu
Keskin Meslek Yüksekokulu
Kırıkkale Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Fen Bilimleri Enstitüsü 1 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sağlık Bilimleri Enstitüsü 26 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sosyal Bilimler Enstitüsü 23 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilimsel ve Teknolojik Araştırmalar Laboratuvarları(KUBTAL) 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Danışma Rehberlik Uygulama ve Araştırma Merkezi 11 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
El Sanatları Araştırma ve Uygulama Merkezi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi 19 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanser Araştırma ve Uygulama Merkezi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kariyer Planlama Uygulama ve Araştırma Merkezi 19 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırıkkale Üniversitesi Uzaktan Eğitim Merkezi 5 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırıkkale ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kızılırmak Araştırma ve Uygulama Merkezi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mantar Uygulama ve Araştırma Laboratuvarı(KUMAL) 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 1 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yabancı Diller Öğretim, Araştırma ve Uygulama Merkezi 10 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yapı ve Zemin İnceleme ve Araştırma Merkezi 12 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Üniversite öğrencilerinin çeşitli sosyal, kültürel, sportif vb. etkinlikler gerçekleştirmek amacıyla kurduğu 102 topluluk bulunmaktadır.

Kırıkkale Üniversitesi - Mühendislik Fakültesi Bilgi Paylaşım Portalı
Kırıkkale Üniversitesi Öğrenci Platformu
Kırıkkale Üniversitesi Forumu 13 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırıkkale Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü listesi

Resmî site (Türkçe), (İngilizce)

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi, 1 Mart 2006 tarih ve 5467 sayılı yasayla, Kırşehir'de kurulmuş devlet üniversitesidir. Daha önceden Gazi Üniversitesine bağlı olan, Kırşehir Eğitim Fakültesi, Kırşehir Fen Edebiyat Fakültesi, Kırşehir Ziraat Fakültesi, Kırşehir Sağlık Bilimleri Fakültesi, Kırşehir Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Kırşehir Meslek Yüksekokulu, Kaman Meslek Yüksekokulu, Mucur Meslek Yüksekokulu ve Çiçekdağı Meslek Yüksekokulunun Gazi Üniversitesinden ayrılması ve ad ve bağlantılarının değiştirilmesi kurulmuştur. 
Üniversitenin mevcut 8 fakültesi, 3 enstitüsü, 6 Meslek Yüksek Okulu, 4 Yüksek Okulu ve 11 Araştırma ve Uygulama Merkezi bulunmaktadır.

Eğitim Fakültesi
Fen Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Tıp Fakültesi
Ziraat Fakültesi
Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi
Neşet Ertaş Güzel Sanatlar Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
İnşaat Bölümü
İnşaat Teknolojisi Programı
Yapı Yalıtım Programı
Elektrik ve Enerji Bölümü
Elektrik ve Enerji Programı
Elektronik ve Otomasyon Bölümü
Mekatronik Programı
Bilgisayar Teknolojileri Bölümü
Bilgisayar Programcılığı Programı
Bilgiasayar Teknolojisi Programı
Bitkisel ve Hayvansal Üretim Bölümü
Organik Tarım Programı
Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Programı
Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu
Kaman Meslek Yüksekokulu
Çiçekdağı Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Mucur Meslek Yüksekokulu
Akpınar Meslek Yüksekokulu
Akçakent Meslek Yüksekokulu

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimler Enstitüsü

Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi

Akademik Personel Sayısı: 979
Öğrenci Sayısı: 21462

Cacabey Yerleşkesi
Bağbaşı Merkez Yerleşkesi
Aşıkpaşa Yerleşkesi

Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi (KEFAD)

Gazi Üniversitesi Ankara Dışı Eski Kampüsleri

Resmî site

Lokman Hekim Üniversitesi (LHÜ), 2017 yılında Ankara'da kurulan bir Vakıf üniversitesidir.  Sevgi Vakfı tarafından kurulmuştur. Akademik faaliyetlerine 2018-2019 eğitim öğretim yılında başlamıştır. Üniversite; sağlık, tıp, eczacılık ve diş hekimliği alanlarında uzmanlaşmış olup, Lokman Hekim Sağlık Grubu'nun bir parçasıdır.
2023-2024 akademik yılı itibarıyla üniversitede toplam 4700'ün üzerinde öğrenci eğitim görmekte olup, bu öğrencilerin 3729'u lisans, 195'i yüksek lisans, 68'i doktora programlarında ve 23'ü ise diğer düzeylerde öğrenim görmektedir. Akademik kadroda güncel olarak 270'ten fazla öğretim üyesi ve araştırmacı görev yapmaktadır.

Lokman Hekim Üniversitesi'nde beş fakülte, bir meslek yüksekokulu ve bir enstitü bulunmaktadır.

Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi

Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Üniversite bünyesinde toplam 15 adet uygulama ve araştırma merkezi bulunmaktadır.

Lokman Hekim Üniversitesi Resmî Web Sitesi 28 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YÖK İstatistik

MEF Üniversitesi, 2012 yılında İstanbul'da kurulmuş bir vakıf üniversitesidir. Yüzde 30 oranında İngilizce eğitim veren Hukuk Fakültesi dışında tüm bölümlerinde İngilizce eğitim vermektedir. Dünya çapında "Ters-yüz Sınıf" eğitim modelini benimseyen ilk üniversitedir. MEF Üniversitesi, Türkiye'de ABET akreditasyonuna sahip sekiz üniversiteden biridir. MEF Üniversitesi Hazırlık Programı İngiltere'den Eaquals akreditasyonuna sahiptir. Bütün mühendislik bölümleri  için akreditasyon almıştır. 2025 Mart ayında Yüksek Öğretim Kalite Kurulu (YÖKAK) tarafından 5 yıllık süre ile (Tam Akreditasyon) akredite edilmiştir. 2025 Ekim ayında Mimarlık Programı Mimarlık Eğitimi Akreditasyon Derneği (MİAK) tarafından "Koşullu 6 Yıllık Akreditasyon" ile akredite edilmiştir. Psikoloji Programı ise Mayıs 2026'da Türk Psikologlar Derneği (TPD) tarafından 2028'e kadar akredite edilmiştir. 
MEF Üniversitesi, Türkiye'de Mart 2024'te Yapay Zeka Politika Belgesinin ilk versiyonunu yayınlarak Türkiye'de Yapay Zeka Politaka Belgesini yayınlayan ilk üniversite olmuştur. Bu belge ile Yapay Zekayı "Yasaklamak Yasak" sloganı ile Yapay Zeka araçlarının etkin şeffaf ve etik kurallar çerçevesinde kullanımı için temel politikalar geliştirmektedir.  Eylül 2024'te 2. versiyonu yayımlanmıştır. 
MEF Üniversitesi 2024 yılında öğrenci, akademisyen ve idari personelin en güncel yapay zekâ araçlarına erişimini sağlamak amacıyla dünyada ilk örneği olan AI Café hayata geçirmiştir   
MEF Üniversitesi öğrencileri için Yapay Zeka Yetkinliği'ni mezuniyet koşulu haline getiren Türkiye'deki ilk üniversitedir. 

Fakülte Dekanı: Prof. Dr. Mustafa Özcan

İlk Öğretim Matematik Öğretmenliği
İngilizce Öğretmenliği
Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık

Fakülte Dekanı: Prof. Dr. Havva Karagöz

Hukuk

Fakülte Dekanı: Prof. Dr. Semen Son Turan

Ekonomi
İşletme
Psikoloji
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Yönetim Bilişim Sistemleri

Fakülte Dekanı: Prof. Dr. Mehmet Fevzi Ünal

Bilgisayar Mühendisliği
Elektrik - Elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
İnşaat Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Yapay Zeka Mühendisliği

Fakülte Dekanı: Prof. Dr. Şebnem Yücel

Dijital Oyun Tasarımı
Mimarlık
İç Mimarlık

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Üniversite Araştırmaları Laboratuvarı (ÜniAr) tarafından Mayıs 2020 vakıf üniversiteleri arasında pandemi sürecini en iyi yöneten üniversite.
ÜniAr'ın Temmuz 2020'de öğretim üyeleriyle yaptığı araştırmaya göre 193 devlet ve vakıf üniversitesi arasında öğretim kalitesinde birincilik.
Blackboard tarafından 2020 yılı “Öğretme ve Öğrenme” ödülü.
UNİAR (Üniversite Araştırmaları Laboratuvarı) tarafından 2016'dan beri yapılan Türkiye Üniversite Memnuniyet Araştırması (TÜMA) 2024, 2025 ve 2026 yılları sonuçlarına göre öğrenci memnuniyetinde 74 Vakıf Üniversitesi arasından 1. üniversite.

MEF Üniversitesi Resmî Twitter Adresi19 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MEF Üniversitesi Resmî Facebook Sayfası26 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Malatya Turgut Özal Üniversitesi, Türkiye'nin Malatya ilindeki bir üniversite. 18 Mayıs 2018 tarihinde İnönü Üniversitesine bağlı akademik birimler ile yeni kurulan akademik birimlerin birleştirilmesiyle  kurulmuştur.
14 Eylül 2022 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan atama kararlarına göre, Malatya Turgut Özal Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Recep Bentli atanmıştır.

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Ziraat Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi
Tıp Fakültesi

Sivil Havacılık Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Akçadağ Meslek Yüksekokulu
Arapgir Meslek Yüksekokulu
Battalgazi Meslek Yüksekokulu
Doğanşehir Vahap Küçük Meslek Yüksekokulu
Darende Bekir Ilıcak Meslek Yüksekokulu
Kale Turizm ve Otel İşletmeciliği Meslek Yüksekokulu
Hekimhan Mehmet Emin Sungur Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Yeşilyurt Meslek Yüksekokulu

Aysun Bay Karabulut (2018-2022)
Recep Bentli (2022-)

Resmi Site27 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Maltepe Üniversitesi, 1997 yılında İstanbul'da kurulan bir vakıf üniversitesidir. Üniversite; dokuz fakülte, bir konservatuvar, bir lisansüstü eğitim enstitüsü, üç yüksekokul ve bir meslek yüksekokulu ile eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir.

Maltepe Üniversitesi, İstanbul Marmara Eğitim Vakfı (İMEV) tarafından kurulmuş ve 1997-1998 akademik yılında eğitim vermeye başlamıştır. Üniversitenin ana kampüsü, Maltepe ilçesinde yer alan Marmara Eğitim Köyü'nde bulunmaktadır.

Eğitim Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Hukuk Fakültesi
İletişim Fakültesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi
Tıp Fakültesi

Maltepe Üniversitesi Konservatuvarı

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Hemşirelik Yüksekokulu
Meslek Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü
Bilişim Bölümü
Türk Dili Bölümü
Genel Eğitim Dersleri Koordinatörlüğü

Üniversitenin ana yerleşkesi, Marmara Eğitim Köyü olarak adlandırılan alan içinde yer almaktadır. 1000 dönüm açık ve 300 dönüm kapalı alanı kapsayan kampüste; akademik birimlerin yanı sıra yurtlar, spor alanları ve sosyal tesisler de bulunmaktadır. Ayrıca kampüs alanında 8.000 kişilik açık hava tiyatrosu ve film/televizyon platosu mevcuttur.

Maltepe Tıp Fakültesi Uygulama Hastanesi, Maltepe Mete Caddesi'nde hizmet vermektedir.

Maltepe Üniversitesi, Kafkasya Üniversiteler Birliği'nin bir üyesidir.

Maltepe Üniversitesi Ana Sayfa 18 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maltepe Üniversitesi Uzaktan Eğitim Merkezi 24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maltepe Üniversitesi Genç Girişimciler Kulübü
/ Maltepe Üniversitesi Hastanesi 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Manisa Celal Bayar Üniversitesi, 11 Temmuz 1992 tarihinde Manisa'da kurulan bir devlet üniversitesidir.

Bir devlet üniversitesi olan Manisa Celal Bayar Üniversitesi 11 Temmuz 1992 tarihinde kurulmuş ve Manisa'da yükseköğretimin temelini oluşturan üç önemli okul ile eğitim-öğretim faaliyetlerine başlamıştır. Bu okullar 1975 yılında eğitime başlayan Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi Muhasebe Ön Lisans Yüksekokulu, Gençlik ve Spor Bakanlığı'na bağlı üç yıllık Gençlik ve Spor Akademisi ve Demirci ilçesinde Öğretmen Lisesi bünyesinde kurulan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı iki yıllık Eğitim Enstitüsü'dür.
Üniversiteye 3. Cumhurbaşkanı, Milli Mücadele yıllarında Atatürk'ün yanında silah arkadaşı olarak yer alan, son Osmanlı Mebusan Meclisinde Saruhan Mebusluğu da yapmış olan seçkin devlet adamı Celal Bayar'ın adını verilmiş, 9 Ocak 2015 tarihinde yapılan CBÜ Senato Toplantısı'nda da üniversitenin adının "Manisa Celal Bayar Üniversitesi" olarak değiştirilmesine karar verilmiştir.
1992'de Fen-Edebiyat Fakültesi, Mühendislik Fakültesi ve Tıp Fakültesi ile daha önce Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlı olan Manisa İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi adıyla, Demirci Eğitim Yüksekokulu fakülteye dönüştürülerek Eğitim Fakültesi adıyla, Buca Eğitim Fakültesi'ne bağlı Beden Eğitimi Bölümü Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu adıyla, Ege Üniversitesi'ne bağlı olan Akhisar Tütün Eksperliği Yüksekokulu Tütün Eksperliği Yüksekokulu adıyla, Alaşehir Meslek Yüksekokulu, Sağlık Meslek Yüksekokulu, Salihli Meslek Yüksekokulu, Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri ve Sağlık Bilimleri Enstitüleri kurulmuştur.
1994'te Ahmetli Meslek Yüksekokulu, Demirci Meslek Yüksekokulu, Gördes Meslek Yüksekokulu, Gölmarmara Meslek Yüksekokulu, Kırkağaç Meslek Yüksekokulu, Saruhanlı Meslek Yüksekokulu, Soma Meslek Yüksekokulu, Köprübaşı Meslek Yüksekokulu ve Turgutlu Meslek Yüksekokulu kurulmuştur. Gölmarmara Meslek Yüksekokulu, 2012'de Manisa Organize Sanayi Bölgesi Meslek Yüksekokulu adını alarak Manisa Merkeze taşınmış; 2013-2014 öğretim yılında ise adı Manisa Meslek Yüksekokulu olarak değiştirilmiştir.
1996'da Sağlık Yüksekokulu, 1999'da Kula Meslek Yüksekokulu, 2000'de Akhisar Meslek Yüksekokulu ve Sarıgöl Meslek Yüksekokulu eğitime kazandırılmış, 1997'de Akhisar Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu adı ile kurulan yüksekokulun adı, 2005'te Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu olarak değiştirilmiştir.
2012 yılında Hasan Ferdi Turgutlu Teknoloji Fakültesi, İşletme Fakültesi, İlahiyat Fakültesi, Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi kurulmuştur. Bunlardan Hasan Ferdi Turgutlu Teknoloji Fakültesi, İşletme Fakültesi ve İlahiyat Fakültesi eğitim hayatına başlamıştır.
2016 yılında 'Celal Bayar Üniversitesi' nin ismi kanun ile 'Manisa Celal Bayar Üniversitesi' olarak değiştirilmiştir.
2020 yılında İletişim Fakültesi eğitim hayatına başlamıştır. (İnşaat sürecine başlanmadı)

15 fakülte, 2 yüksekokul, 15 meslek yüksekokulu, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 23 araştırma uygulama merkezi, 1 araştırma ve uygulama hastanesi ile 16 yerleşkede eğitim ve öğretime devam eden Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Ege Bölgesi'nin en büyük 3 üniversitesinden biridir.
Simge olarak Manisa lalesini (Tulipa orphanidea) alan üniversitede 1.581 akademisyen görev yapmakta, 48.607 öğrencisi bulunmaktadır.
Türkiye'nin ve Ege Bölgesi'nin tarihi ve kültürel dokusu en zengin illerinden biri olan Manisa, Celal Bayar Üniversitesi'nin bilimsel çalışma ve araştırmaları ile gelecekte de daima ön planda olacak ve bir üniversite şehri olarak anılacaktır.
Manisa Celal Bayar Üniversitesi, yükseköğretim kurumlarına verilen, kurumların kalitesini ve saygınlığını artıran, uluslararası güvenilirlik sağlayan belgeler olan “Diploma Eki Etiketi”ne sahiptir. MÜDEK akreditasyonu olan Mühendislik Fakültesi ile UTEAK akreditasyonu olan Tıp Fakültesi uluslararası geçerliliği olan diplomalar vermektedir.
Üniversite, bilimsel araştırma bazında ODTÜ tarafından yürütülen URAP sıralamasına göre dünyanın en iyi 2.000 üniversitesi arasında 1.310'uncu sıradadır, hedefi ilk 500 üniversite arasında yer almaktır.

Darüşşifa, 1539 yılında Hafsa Sultan'ın vefat etmesiyle, oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından hizmete açılır. Darüşşifa uzun yıllar boyunca varlığını sürdürmüş, 1.dünya savaşı sonrası yapı ciddi hasar almıştır. Tıp tarihçisi Nihat Yörükoğlu'nun girişimleriyle restore edilmiştir. 1994 Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden Celal Bayar Üniversitesi'ne devredilmiştir. Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) tarafından hazırlanıp ve Zafer Kalkınma Ajansı desteğiyle "Tıp Tarihi Müzesi" olarak açılmıştır. Müze bünyesinde Osmanlı-Türk sağlık sistemi hakkında geniş bir bilgisel barındır. Sorumluluğu CBÜ tarafından yürütüyor.

Saruhan Bey'in torunu İshak Çelebi 1368-69 yıllarında yaptırmıştır. Kullanımı Manisa Celal Bayar Üniversitesi Manisa Yöresi Türk Tarih ve Kültürünü Uygulama Merkezi'ne devredilmiştir. Yapı Celal Bayar Üniversitesi tarafından 1999-2001 yılında yeniden restore ve dekore edilerek ziyarete açılmıştır.

Manisa - Tıp Fakültesi 
Manisa - Fen-Edebiyat Fakültesi 
Manisa - Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi 
Manisa - İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 
Manisa - İletişim Fakültesi
Manisa - Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Manisa - İlahiyat Fakültesi 
Manisa - Mühendislik Fakültesi 
Manisa - İşletme Fakültesi 
Manisa - Spor Bilimleri Fakültesi 
Manisa - Sağlık Bilimleri Fakültesi 
Demirci - Eğitim Fakültesi 
Turgutlu - Hasan Ferdi Turgutlu Teknoloji Fakültesi 
Salihli - İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Tütün Eksperliği Yüksekokulu 
Yabancı Diller Yüksekokulu 

Ahmetli - Ahmetli Meslek Yüksek Okulu 
Akhisar - Akhisar Meslek Yüksek Okulu 
Alaşehir - Alaşehir Meslek Yüksek Okulu 
Demirci - Demirci Meslek Yüksek Okulu 
Gördes - Gördes Meslek Yüksek Okulu 
Kırkağaç - Kırkağaç Meslek Yüksek Okulu 
Köprübaşı - Köprübaşı Meslek Yüksek Okulu 
Kula - Kula Meslek Yüksek Okulu 
Manisa - Manisa Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Salihli - Salihli Meslek Yüksek Okulu 
Sarıgöl - Sarıgöl Meslek Yüksek Okulu 
Saruhanlı - Saruhanlı Meslek Yüksek Okulu
Manisa - Manisa Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu 
Soma - Soma Meslek Yüksek Okulu 
Turgutlu - Turgutlu Meslek Yüksek Okulu 

Fen Bilimleri Enstitüsü 
Sağlık Bilimleri Enstitüsü 
Sosyal Bilimler Enstitüsü 

Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi (Üniversite Hastanesi) 
Deneysel Fen Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezi (DEFAM) 
Uygulamalı Matematik ve Hesaplama Merkezi (AMCC) 
Üniversite Sanayi İşbirliği Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi (USİTEM) 
Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi (CBUSEM) 
Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi
Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi 
Mahalli İdareler Araştırma ve Uygulama Merkezi
Manisa ve Yöresi Türk El Sanatları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Manisa ve Yöresi Türk Tarihi ve Kültürünü Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yabancı Diller Araştırma ve Uygulama Merkezi (YADAM)
Atatürk İlke ve İnkılapları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Aile Planlaması İnfertilite Uygulama ve Araştırma Merkezi
Alerji ve Astım Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deney Hayvanları Üretim, Bakım, Uygulama ve Araştırma Merkezi 
Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi 

Atatürk İlkeleri ve İnk. Tarihi Bölümü
Türk Dili Bölümü
Beden Eğitimi Bölümü
Güzel Sanatlar Bölümü

Şehit Prof.Dr. İlhan Varank Yerleşkesi, 11 Temmuz 1992 tarihinde Manisa'nın Muradiye beldesine kurulmuştur. 'Muradiye Yerleşkesi' olan ismi, Üniversite Senatosu'nun 23 Eylül 2016 tarihli toplantısında 'Şehit Prof.Dr. İlhan Varank Yerleşkesi' olarak değiştirilmiştir. Prof.Dr. İlhan Varank 2016 Türkiye askerî darbe girişimi sırasında ölmüştür.

Mühendislik Fakültesi 
İnşaat Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Gıda Mühendisliği
Elektrik-elektronik Mühendisliği
Endüstri Mühendisliği
Bilgisayar Mühendisliği
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
Biyomühendislik
Fen-Edebiyat Fakültesi 
Matematik
Fizik
Kimya
Biyoloji
Tarih
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
İngiliz Dili ve Edebiyatı
Arkeoloji
Sanat Tarihi
İstatistik
Coğrafya
Psikoloji
Sosyoloji
Felsefe
İngilizce Mütercim ve Tercümanlık
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 
İşletme Bölümü
İktisat Bölümü
Maliye Bölümü
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
Ekonometri Bölümü
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü
İletişim Fakültesi
Halkla İlişkiler ve Tanıtım
Uygulamalı Bilimler Fakültesi

Manisa Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu

Deneysel Fen Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezi (DEFAM)

Rektörlük
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
İşletme Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Manisa Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu
Kapalı Yüzme Havuzu
Teknokent

Kenan Evren sanayi sitesi karşısında Uncubozköy kampüsünde, lisans düzeyinde örgün (gündüz) ve ikinci öğretim (gece) olarak eğitim öğretim yapılmaktadır. İngilizce eğitimin isteğe bağlıdır. İngilizce eğitim görmek isteyenler için hazırlık sınıfı zorunlu olup eğitim süresi boyunca, bölümler tarafından belirlenen sayıda ders İngilizce okutulmaktadır.
Kampüste; derslik binası, kütüphane, amfi binası, kantin, Süleyman Demirel Kültür Merkezi, Tıp Fakültesi dekanlık binası, Tıp Fakültesi derslikleri, Hafsa Sultan Hastanesi, ebelik ve hemşirelik bölüm binası bulunmaktadır.

Tıp Fakültesi 
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Fakülte 08.03.2012 tarih ve 28227 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 13.02.2012 tarih ve 2012/2779 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi bünyesinde kurulmuştur.

Hasan Ferdi Turgutlu Teknoloji Fakültesi
Yazılım Mühendisliği
Mekatronik Mühendisliği
Makine Mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği
Elektrik Mühendisliği* Açılması Planlanan bölümler * ile gösterilmiştir.

Prof.Dr. Ümit Doğay Arınç (1992 - 1994)
Prof.Dr. Tuna Taner (1994 - 2002)
Prof.Dr. Cemil Özcan (2002 - 2006)
Prof.Dr. Semra Öncü (2006 - 2010)
Prof.Dr. Mehmet Pakdemirli (2010 - 2014)
Prof.Dr. Ahmet Kemal Çelebi (2014 - 2019)
Prof.Dr. A

Mardin Artuklu Üniversitesi 5662 Sayılı "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununda ve Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Ekli Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la kurulan ve 28 Mayıs 2007 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanan, 17 yeni üniversiteden biridir.
2007-2008 eğitim-öğretim yılında öğrenci alınarak 83 öğrenci ile eğitim-öğretime başlamıştır.
2011-2012 Eğitim-öğretim yılında Kürt Dili ve Edebiyatı lisans programına 20 öğrenci alarak, Türkiye'de ilk defa lisans düzeyinde Kürtçe eğitim veren akademik kuruluştur. 
Sosyal Bilimler Tematik Üniversitesi olarak kurulan ve nitelikli bir akademik kadroya sahip üniversite, yeni tema olarak Turizmi odak almıştır. 
Ahlak, bilgi ve üretim mottosuyla günden güne büyüyen üniversitenin öğrenci sayısı 
2023-2024 eğitim öğretim dönemi itibarıyla 18 bine ulaşmıştır.
Üniversitenin yabancı öğrenci sayısı 2500 civarındadır. Üniversite bünyesinde
Türkçe bölümlerin yanı sıra yüzde yüz Arapça, İngilizce ve Türkçe hibrit programlar da bulunmaktadır. 
Üniversitenin Tıp Fakültesi 2023-2024 eğitim öğretim döneminde ilk öğrencilerini almıştır. Kampüs alanı içinde Tıp Fakültesi öğrencilerinin uygulama yapacağı büyük kapsamlı hastanenin yapımı devam etmektedir. 
22 Ağustos 2019 tarihli ve 30866 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararı ile, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 13'üncü maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2'nci, 3'üncü ve 7'nci maddeleri gereğince Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İbrahim Özçoşar atandı. 2023'te cumhurbaşkanı tarafından ikinci kez atanmış olup, halen görevine devam etmektedir.

Edebiyat Fakültesi
Mühendislik Mimarlık Fakültesi
İslami İlimler Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Fen Fakültesi
Midyat Sanat ve Tasarım Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi
Turizm Fakültesi
Kızıltepe Tarım Bilimleri ve Teknolojileri Fakültesi
Tıp Fakültesi

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
Yaşayan Diller Enstitüsü

Derik Meslek Yüksekokulu
Mardin Meslek Yüksekokulu
Midyat Meslek Yüksekokulu
Kızıltepe Meslek Yüksekokulu
Nusaybin Meslek Yüksekokulu
Ömerli Meslek Yüksekokulu
Savur Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Devlet Konservatuvarı
Yabancı Diller Yüksekokulu

1935 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen ilk bölgesel şampiyonadır. Aynı zamanda 1936 Yaz Olimpiyatlarında ilk defa düzenlenecek olan basketbol turnuvasından önce deneme özelliğindeki ilk uluslararası basketbol turnuvasıdır. Şampiyonaya FIBA'ya üye on ulusal takım katıldı. Turnuva Mayıs 1935'te İsviçre'nin Cenevre kentinde düzenlendi.

Turnuva başlamadan önce, İspanya ve Portekiz arasında bir ön eleme karşılaşması oynandı. Karşılaşma Madrid, İspanya'da İspanyol koç Mariano Manent yönetiminde oynandı. Karşılaşmayı İspanya 33-12 kazanınca turnuvaya katılan takım sayısı 10'a düşürüldü.

Eleme turu, tek karşılaşmalık eleme usulü ile oynandı. Kaybeden takımlar sıralama turuna oynadılar. Beş galip takımdam üçü derhal yarıfinallere gönderilirken, geriye kalan ikisi (İtalya ve İsviçre) birbirleri ile altıncı eleme karşılaşmasını oynadılar, galip gelen takım ilerleyecek, mağlup olan ise sıralama turuna kalacaktı.
Kalın = karşılaşmanın galibi; İtalik = finallere katılan

Sıralama turu, eleme turunda elenen altı takımın 5.likten 10.luğa kadarki yerlerini belirlemek için oynandı.
Kalın = karşılaşmanın galibi
5-10'luk sıralama karşılaşmaları: kazananlar 5-8'lik sıralama karşılaşmalarını, kaybedenler ise 9/10'luk karşılaşmasını oynar.

9/10'luk karşılaşması: kazanan 9.luk, kaybeden 10.luk sırasına yerleşir

5-8'lik sıralama karşılaşmaları: kazanan takımlar 5/6'lik karşılaşmasını, kaybeden takımlar ise 7/8'lik karşılaşmasını oynar

7/8.lık karşılaşması: kazanan 7.lik, kaybeden 8.lık sırasına yerleşir

5/6.lık karşılaşması: kazanan 5.lik, kaybeden 6.lık sırasına yerleşir

Yarıfinallerde eleme turunun galipleri birbirlerine karşı oynadılar. Kazananlar finale yükselirken, kaybedenler ise üçüncülük karşılaşmasını oynayacaktı.
Kalın = karşılaşmanın galibi

İlk birkaç Avrupa Basketbol Şampiyonası turnuvalarında madalya verilmemiştir.
Kalın = karşılaşmanın galibi
Üçüncülük karşılaşması:

Şampiyonluk karşılaşması:

Letonya - Eduards Andersons, Aleksejs Anufrejevs, Mārtiņš Grundmanis, Herberts Gubins, Rūdolfs Jurciņš, Jānis Lidmanis, Džems Raudziņš
İspanya - Emilio Alonso Arbeleche, Pedro Alonso Arbeleche, Juan Carbonell, Rafael Martin, Francisco Martinez Rius, Armando Maunier, Fernando Muscat, Cayetano Ortega, Rafael Ruano
Çekoslovakya - Jiří Ctyroki, Jan Fertek, Josef Franc, Josef Klima, Josef Moc, František Picek, Vaclav Voves

FIBA Avrupa 1935 Avrupa Basketbol Şampiyonası 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FIBA Avrupa 1930'larda Avrupa Basketbol Şampiyonası makaleleri
Eurobasket.com 1935 Avrupa Basketbol Şampiyonası8 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1937 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 2. Avrupa Basketbol Şampiyonası. 1935 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda şampiyon olan Letonya, son Avrupa şampiyonunUN bir sonraki turnuvayı düzenlemesi şeklinde konulan kurala istinaden şampiyonanın ev sahibi oldu.
Bu şampiyonada ilk kez bir Afrika ülkesinin Avrupa Şampiyonası'na katılımı gerçekleşti. FIBA'nın onayı ile Mısır takımı turnuvada yer aldı.

A Grubu'nda Mısır'ın İtalya'yı 31-28 yendiği maçın tekrarına karar veren FIBA'yı protesto eden Mısır, ikinci maça çıkmayınca 2-0 hükmen yenik sayıldı. Grupta Litvanya ve İtalya ilk iki sırayı alarak yarı finale yükseldiler.

B Grubu'nda Polonya, Fransa ve Letonya arasındaki üçlü averaj hesabında o zamanki uygulamaya göre ev sahibi Letonya aralarındaki sayı averajına göre (Letonya −4, Polonya +2 ve Fransa +2) Polonya ve Fransa yarı finalist oldular.

1.Litvanya: Feliksas Kriaučiūnas, Pranas Talzūnas, Stasys Šackus, Juozas Žukas, Leonas Baltrūnas, Zenonas Puzinauskas, Artūras Andrulis, Leopoldas Kepalas, Pranas Mažeika, Česlovas Daukša, Leonas Petrauskas, Eugenijus Nikolskis (Antrenör: Feliksas Kriaučiūnas)
2.İtalya: Livio Franceschini, Ambrogio Bessi, Galeazzo Dondi, Emilio Giassetti, Giancarlo Marinelli, Camillo Marinone, Sergio Paganella, Mino Pasquini, Michele Pelliccia, Ezio Varisco
3.Fransa: Pierre Boel, Robert Cohu, Jacques Flouret, Henri Hell, Edmond Leclere, Henri Lesmayoux, Fernand Prudhomme, Etienne Roland, Eugene Ronner, Marcel Vérot (Antrenör: Henri Kretzschmar)
4.Polonya: Pawel Stok, Michal Czajczyk, Stefan Gendera, Florian Grzechowiak, Zdzislaw Kasprzak, Janusz Patrzykont, Andrzej Plucinski, Zbigniew Resich, Zenon Rozycki, Jaroslaw Smigielski (Antrenör: Walenty Kłyszejko)
5.Estonya: Heino Veskila, Oskar Erikson, Evald Mahl, Vladimir Kärk, Robert Keres, Aleksander Illi, Alfred Zimmermann, Albert Suurna, Ralf Viksten (Antrenör: Herbert Niiler)

 Litvanya
 İtalya
 Fransa
 Polonya
 Estonya
 Letonya
 Çekoslovakya
 Mısır

FIBA Europe Eurobasket 1937 28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1946 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 4. Avrupa Basketbol Şampiyonası. II. Dünya Savaşı nedeniyle 1939'dan sonra düzenlenen ilk basketbol şampiyonasıdır. Şampiyona, hem savaşta tarafsız kalan hem de 1935'teki ilk organizatör olan İsviçre'de yapıldı.

Biri dörtlü iki de üçlü grubun olduğu ilk tur maçlarındaki dörtlü gruptan iki, üçlü gruplardan da birer takım yarı finalist olmaya hak kazandı.

The middle team of each of the groups of three did not compete in the semifinal round, as they advanced directly to a 5th/6th place playoff in the final round. The top team of each of those groups played one of the top two teams of the group of four, with rankings 1st-4th at stake. Similarly, the bottom team in each group of three played one of the two lower teams in the group of four in a semifinal for 7th-10th places.

9 - 10

7 - 8

5 - 6

3 - 4

Final:

 Çekoslovakya
 İtalya
 Macaristan
 Fransa
 İsviçre
 Hollanda
 Belçika
 Lüksemburg
 Polonya
 İngiltere

http://www.fibaeurope.com/cid_f43ulKJBGLcVnbH-aqLVu2.pageID_2jF0LvlTIC6uea0BZR47M2.compID_qMRZdYCZI6EoANOrUf9le2.season_1946.html 28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1947 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 5. Avrupa Basketbol Şampiyonası. 1946 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda şampiyon olan Çekoslovakya, turnuvaya ev sahipliği yapmıştır.
Litvanya ve Letonya gibi eskiden şampiyonluk yaşamış ülkeler, savaş sonrasında Sovyetler Birliği çatısı altında toplanmış ve Sovyetler Birliği, tarihinde ilk kez şampiyon olmuştur.

İlk tur maçları iki üçlü, iki de dörtlü grup olarak yapılırken, ilk iki sırayı alan takımlar çeyrek final gruplarına yükseldiler.

13 - 14

11 - 12

9 - 10

7 - 8

5 - 6

3 - 4

Final:

 Sovyetler Birliği 6-0
 Çekoslovakya 6-1
 Mısır 6-1
 Belçika 4-3
 Fransa 4-2
 Polonya 3-4
 Macaristan 2-4
 Bulgaristan 1-5
 İtalya 3-3
 Romanya 3-3
 Hollanda 2-4
 Avusturya 1-4
 Yugoslavya 2-3
 Arnavutluk 0-6

http://www.fibaeurope.com/cid_f43ulKJBGLcVnbH-aqLVu2.pageID_2jF0LvlTIC6uea0BZR47M2.compID_qMRZdYCZI6EoANOrUf9le2.season_1947.html 28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1949 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 6. Avrupa Basketbol Şampiyonası. 1947 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda şampiyon olan Sovyetler Birliği, bir sonraki Avrupa Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapmayı reddedince ve finalist olan Çekoslovakya'nın da bir önceki şampiyonanın ev sahipliğini yaptığı için iki kez üst üste ev sahipliği yapamayınca son şampiyonanın üçüncüsü olan Mısır'ın ev sahibi olmasına karar verildi.
Kahire'de düzenlenecek turnuvaya, kara ulaşımının zorluğu nedeniyle Dünya çapında katılım düşük kaldı. Turnuvaya Avrupa kıtasından sadece dört ülke katıldı. Katılımın az olmasından ötürü Orta Doğu ülkelerinden Suriye ve Lübnan da turnuvaya davet edildi.
Turnuvada maçlar, yedi takımın lig usulü birbirleriyle karşılaşması biçiminde oynandı. Turnuvayı kazanan ev sahibi Mısır, Avrupa Basketbol Şampiyonaları tarihinde kıta dışından gelen ilk ve tek şampiyon oldu.

1.Mısır: Youssef Mohammed Abbas, Youssef Kamal Abouaouf, Fouad Abdelmeguid el-Kheir, Gabriel Armand "Gaby" Catafago, Nessim Salah el-Dine, Abdelrahman Hafez Ismail, Hussein Kamel Montasser, Mohammed Ali el-Rashidi, Wahid Chafik Saleh, Mohammed Mahmud Soliman, Albert Fahmy Tadros, Medhat Mohammed Youssef, (Team Captain: Ahmed Hassaan) (Antrenör: Carmine "Nello" Paratore)
2.Fransa: André Buffière, Robert Busnel, René Chocat, Jacques Dessemme, Maurice Desaymonnet, Louis Devoti, Jacques Favory, Fernand Guillou, Jean Perniceni, Jean-Pierre Salignon, Jean Swidzinski, André Vacheresse, Jacques Freimuller, Marc Quiblier (Antrenör: Robert Busnel)
3.Yunanistan: Alekos Apostolidis, Stelios Arvanitis, Nikos Bournelos, Thanasis Kostopoulos, Giannis Lambrou, Fedon Mattheou, Nikos Nomikos, Missas Pantazopoulos, Nikos Skylakakis, Alekos Spanoudakis, Takis Taliadoros, Sokratis Apostolidis (Antrenör: Georgios Karatzopoulos)
4.Türkiye: Hüseyin Öztürk, Samim Göreç, Avram Barokas, Vitali Benazus, Haşim Tankut, Ali Uras, Mehmet Ali Yalım, Tevfik Tankut, Sacit Seldüz, Erdoğan Partener, Ayduk Koray, Candaş Tekeli

FIBA Europe Eurobasket 194915 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1953 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından 23 Mayıs - 4 Haziran tarihleri arasında düzenlenen 8. Avrupa Basketbol Şampiyonası. 1951 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda şampiyon olan Sovyetler Birliği, bu turnuvaya ev sahipliği yapmıştır.

Lübnan, 1948 Arap-İsrail Savaşı'ndan ötürü protesto amaçlı olarak İsrail ile oynayacağı karşılaşmaya çıkmadı ve hükmen mağlup sayılarak mağlup olanlara verşlen bir puanı alamadı.

Mısır da Lübnan'ın yaptığı gibi İsrail karşısında sahaya çıkmayınca hükmen mağlup sayılarak mağlup olanlara verilen bir puanı alamadı ve aynı galibiyet sayısına sahip olmasına rağmen İtalya'nın altında turnuvayı 8. sırada tamamladı.

 Sovyetler Birliği
 Macaristan
 Fransa
 Çekoslovakya
 İsrail
 Yugoslavya
 İtalya
 Mısır
 Bulgaristan
 Belçika
 İsviçre
 Finlandiya
 Romanya
 Batı Almanya
 Lübnan
 Danimarka
 İsveç

http://www.fibaeurope.com/cid_f43ulKJBGLcVnbH-aqLVu2.season_1953.compID_qMRZdYCZI6EoANOrUf9le2.html 28 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1993 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 28. Avrupa Basketbol Şampiyonası. Turnuvaya Almanya ev sahipliği yaptı.

 Almanya
 Rusya
 Hırvatistan
 Yunanistan
 İspanya
 Estonya
 Fransa
 Bosna-Hersek
 Letonya
 İtalya
 Türkiye
 Belçika
 İsrail
 Slovenya
 İsveç
 Bulgaristan

1.Almanya: Christian Welp, Henning Harnisch, Hansi Gnad, Michael Koch, Gunther Behnke, Henrik Rödl, Stephan Baeck, Kai Nürnberger, Michael Jackel, Moritz Kleine-Brockhoff, Teoman Özturk, Jens Kujawa (Antrenör: Svetislav Pešić)
2.Rusya: Sergei Bazarevich, Vasili Karasev, Sergei Babkov, Mikhail Mikhailov, Andrei Fetisov, Sergei Panov, Vitali Nosov, Dimitri Chakulin, Maksim Astanin, Vladislav Kondratov, Dimitri Sukharev, Vladimir Gorin (Antrenör: Yuri Selikhov)
3.Hırvatistan : Dino Radja, Zan Tabak, Stojan Vrankovic, Arijan Komazec, Velimir Perasovic, Danko Cvjeticanin, Franjo Arapovic, Vladan Alanovic, Emilio Kovacic, Veljko Mrsic, Ivica Zuric, Alan Gregov (Antrenör: Mirko Novosel)
4.Yunanistan: Panagiotis Giannakis, Panagiotis Fassoulas, Fanis Christodoulou, Giorgos Sigalas, Lefteris Kakiousis, Nasos Galakteros, Nikos Ekonomou, Kostas Patavoukas, Efthimis Bakatsias, Christos Tsekos, Giannis Papagiannis, Giorgos Bosganas (Antrenör: Efthimis Kioumourtzoglou)

http://www.fibaeurope.com/cid_KNce8jInH7Qj1EsyH5rjn2.roundID_1114.compID_qMRZdYCZI6EoANOrUf9le2.season_1993.pageID_58hKkXGJGdcgDePZhlDoi2.html 18 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

1995 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 29. Avrupa Basketbol Şampiyonası. Turnuvaya Yunanistan ev sahipliği yaptı.

 Rusya  Fransa 108-89

 İtalya  İspanya 82-75

 Yugoslavya
 Litvanya
 Hırvatistan
 Yunanistan
 İtalya
 İspanya
 Rusya
 Fransa
 İsrail
 Almanya
 İsveç
 Slovenya
 Türkiye
 Finlandiya

Arvydas Sabonis (Litvanya)
Šarūnas Marčiulionis (Litvanya)
Toni Kukoč (Hırvatistan)
Vlade Divac (Yugoslavya)
Fanis Christodoulou (Yunanistan)

Šarūnas Marčiulionis (Litvanya) 22.5
Arvydas Sabonis (Litvanya) 21.7
Yann Bonato (Fransa) 21.6
Michael Koch (Almanya) 21.5
Arijan Komazec (Croatia) 20.2
Teoman Alibegovic (Slovenya) 20.1
Artūras Karnišovas (Litvanya) 19.7
Sergei Bazarevich (Rusya) 18.37
Alberto Herreros (İspanya) 18.3
Predrag Danilović (Yugoslavya) 17.4
Sergei Babkov (Rusya) 16.8
Slavko Kotnik (Slovenya) 16.6

http://www.eurobasket.com/European-Championships/basketball_1995.asp 3 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.basket-stats.info/eurobasket/1995/teams/lithuania.htm 29 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2000-01 FIBA SuproLeague, FIBA tarafından düzenlenmiş Avrupa Basketbol turnuvasıdır.
2000 yılına kadar Avrupa'da en üst düzey lig/kupa olarak Avrupa Kupası olarak adlandırılan tek bir kupa vardı. Ancak o dönem Avrupa'nın birçok üst düzey takımı FIBA ile ters düştü. Euroleague Basketball tarafından düzenlenen Euroleague ve FIBA SuproLeague turnuvasında ikiye ayrılmıştır.
2000-01 Suporleague 18 Ekim 2000'de başlamış ve 13 Mayıs 2001'de bitmiştir. Sadece 2000-01 sezonunda düzenlenmiştir.

EuroLeague 1958 yılından itibaren 2000 senesine kadar FIBA'nın organize ettiği bir turnuvaydı ve FIBA hiçbir zaman Euroleague isim hakkını almamıştı. 2000 senesinde Euroleague Basketball kuruldu ve Euroleague adı altında yeni bir turnuva oluşturdu. Bundan dolayı FIBA, turnuvaya yeni bir isim bulmak zorunda kaldı: SuproLeague. Böylece Avrupa Basketbolunda 2000-01 sezonunda iki ayrı turnuva düzenlenmiş oldu.
Panathinaikos, Maccabi Elite, CSKA Moskova, Efes Pilsen ve Ülkerspor FIBA'da kalmayı tercih ederken, Olympiacos, Kinder Bologna, Real Madrid, Barcelona, Baskonia, and Benetton Treviso Euroleague Basketbol'u tercih etti.

May 11, Palais Omnisports de Paris-Bercy, Paris

13 Mayıs, Palais Omnisports de Paris-Bercy, Paris

13 Mayıs, Palais Omnisports de Paris-Bercy, Paris

 Nate Huffman (Maccabi Elite)

 Ariel McDonald (Maccabi Elite)

2001 Mayıs'ta Avrupa Basketbolunda SuproLeague'u kazanan İsrail takımı Maccabi Tel Aviv ile Euroleague'i kazanan İtalyan takımı Kinder Bologna olmak üzere iki şampiyonu vardı. Bununla birlikte önemli Avrupalı oyuncuların NBA'e gitmesi gibi sebeplerden dolayı kaliteyi oldukça düşürdü. İki organizasyonun yetkilileri tek bir organizasyon oluşturmak için bir araya geldi. Tartışmalar sonucunda FİBA ikna olarak, Euroleague Basketball'un şartlarını kabul etti ve böylece Avrupa takımları Euroleague çatısı altına girmiş oldu. SuproLeague ise 2000-01 sezonu olmak üzere sadece 1 defa düzenlenmiş oldu.

EuroLeague
2000-01 Euroleague
Euroleague Basketball

2007 Avrupa Basketbol Şampiyonası, (EuroBasket 2007) FIBA tarafından 35.si düzenlenen Avrupa ülkelerinin katıldığı basketbol turnuvasıdır. EuroBasket 2007 İspanya'da düzenlenmektedir.
3 - 16 Eylül arası oynanmıştır.

19 Ekim 2006'da Madrid'de çekilen gruplar.

Turnuvaya katılan 16 ülkenin on ikişer oyucuları bulunmaktadır.

All EuroBasket 2007 team:

José Manuel Calderón ( İspanya)
Ramūnas Šiškauskas( Litvanya)
Andrey Kirilenko ( Rusya)
Dirk Nowitzki ( Almanya)
Pau Gasol ( İspanya)

(*) Türkiye 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonasına Avrupa'dan katılacak takımlar. (6+Türkiye)

2008'de Çin'de yapılacak yaz olimpiyatlarına direkt katılacak ülkeler:

 Rusya
 Litvanya
Eleme oynayacak ülkeler:

 Almanya
 Hırvatistan
 Slovenya
 Yunanistan

Almanya: DSF
Çek Cumhuriyeti: Česká televize
Fransa: Sport+ / Canal+
Hırvatistan: HRT
İspanya: LaSexta
İsrail: Sport 5
İtalya: RAI
Letonya: TV3
Litvanya: TV3
Polonya: Polsat
Portekiz: RTP
Rusya: RTR Sport
Sırbistan: RTS
Slovenya: RTV Slovenija
Türkiye: NTV
Yunanistan: ERT

(İngilizce) Eurobasket 2007 Resmî site
Türkiye'deki yayıncı kuruluşun şampiyona sitesi
(İngilizce) TalkBasket - Eurobasket haber ve tartışmalar 11 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Salonlar ve bilet bilgileri

2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası (resmî İngilizce ismi: EuroBasket 2009), 7- 20 Eylül 2009 tarihleri arasında FIBA tarafından Polonya'da 36.sı düzenlenmiş olan organizasyodur. Polonya, 1963 yılından sonra, bu turnuvaya ikinci kez ev sahipliği yapmıştır.

Ev sahibi olan ülke

 Polonya
2007 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın ilk 7'ye giren ülkeler

 Rusya
 İspanya
 Litvanya
 Yunanistan
 Almanya
 Hırvatistan
 Slovenya
Elemelerden gelen 8 ülke

 Sırbistan
 Bulgaristan
 Makedonya
 Letonya
 Türkiye
 Büyük Britanya
 İsrail
 Fransa

Avrupa Şampiyonası 7 salonda oynanacaktır. İlk tur dört grup'tan oluşmaktadır ve her gruba bir salon ayrılmıştır. İkinci tur maçları iki grupta oynanacaktır ve her gruba iki ayrı salon ayrılmıştır. Final maçları Katowice kentinde Spodek Arena'da organize edilecek.

"Kalın" işaretliler 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'na elemesiz gideceklerdir. Türkiye ev sahibi olarak işaretlenmiştir.

2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası, kısaca EuroBasket 2011, 37. Avrupa Basketbol Şampiyonası'dır. Litvanya'da yapılmıştır. Litvanya, 1990'da bağımsızlığını ilan ettikten sonra EuroBasket'e ilk kez ev sahipliği yapmıştır. Daha önce 1939 Avrupa Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapmıştır.
Şampiyonada 24 takım yer almıştır. Şampiyona sonunda ilk ikiye giren takımlar 2012 Yaz Olimpiyatları basketbol yarışmalarına doğrudan katılmaya hak kazanmışlardır.
Turnuvayı İspanya finalde Fransa'yı 98-85 yenerek üst üste ikinci kez kazanmıştır.

Programların planlanması sırasında turnuvanın son ayağının 16 takım arasında gerçekleştirilmesi tasarlanmıştı. Ancak 5 Eylül 2010 tarihinde, eleme turu sonucunda FIBA Avrupa, şampiyonanın son ayağının 24 takım arasında gerçekleştirilmesine karar verdi. Bu sebeple eleme turundan 5 takım yerine 12 takım seçildi. Eleme turundan geriye kalan 3 takım arasında da ek bir eleme turu düzenlendi ve turun sonunda üçlü grupta ilk ikiye giren takım EuroBasket 2011'de oynamaya hak kazandı.

Grup aşaması 4 ulusal salonda oynanmıştır. Bunlardan bazıları Žalgiris Arena, Šiauliai Arena ve Cido Arena'dır. Eleme maçları başkent Vilnius'taki Siemens Arena'da veya Žalgiris Arena'da oynanacak.

A grubunun ilk tur karşılaşmaları 31 Ağustos - 5 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Grup tüm karşılaşmalarını Litvanya'nın Panevėžys şehrindeki Cido Arena kapalı spor salonunda oynamıştır.
Grup Polonya, Büyük Britanya, Türkiye, ev sahibi Litvanya, son şampiyon İspanya ve Portekiz'dan oluşuyordu. Tur sonunda ilk üçe giren takım ikinci tura geçmeye hak kazanmıştır.
Puan Durumu

 31 Ağustos 2011

1 Eylül

2 Eylül

4 Eylül

5 Eylül

B grubunun ilk tur karşılaşmaları 31 Ağustos - 5 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek. Grup tüm karşılaşmalarını Litvanya'nın Šiauliai şehrindeki Šiauliai Arena kapalı spor salonunda oynayacak.
Grup İtalya, İsrail, Fransa, Letonya, Almanya ve 2009 Avrupa Basketbol Şampiyonası ikincisi Sırbistan'dan oluşuyor. Tur sonunda ilk üçe giren takım ikinci tura geçmeye hak kazanacak.

Puan Durumu

31 Ağustos

1 Eylül

2 Eylül

4 Eylül

5 Eylül

C grubunun ilk tur karşılaşmaları 31 Ağustos - 5 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek. Grup tüm karşılaşmalarını Litvanya'nın Alytus şehrindeki Alytus Arena kapalı spor salonunda oynayacak.
Grup Bosna-Hersek, Makedonya, Hırvatistan, Karadağ, Yunanistan ve Finlandiya'dan oluşuyor. Tur sonunda ilk üçe giren takım ikinci tura geçmeye hak kazanacak.

Puan Durumu

31 Ağustos

1 Eylül

3 Eylül

4 Eylül

5 Eylül

D grubunun ilk tur karşılaşmaları 31 Ağustos - 5 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek. Grup tüm karşılaşmalarını Litvanya'nın Klaipėda şehrindeki Klaipėda Arena kapalı spor salonunda oynayacak.
Grup Bulgaristan, Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Belçika ve Slovenya takımlarından oluşuyor. Tur sonunda ilk üçe giren takım ikinci tura geçmeye hak kazanacak.

Puan Durumu

31 Ağustos

1 Eylül

3 Eylül

4 Eylül

5 Eylül

E grubunun ilk tur karşılaşmaları 7 Eylül - 11 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek. Gruptaki tüm karşılaşmalar Litvanya'nın Vilnius şehrindeki Siemens Arena kapalı spor salonunda oynayacak. Grup, A ve B grubunda ilk üçe giren takımlardan oluşacak. Tur sonunda grupta ilk dörde giren takım çeyrek finalde oynamaya hak kazanacak.

Puan Durumu

7 Eylül

9 Eylül

11 Eylül

F grubunun ilk tur karşılaşmaları 8 Eylül - 12 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek. Gruptaki tüm karşılaşmalar Litvanya'nın Vilnius şehrindeki Siemens Arena kapalı spor salonunda oynayacak. Grup, C ve D grubunda ilk üçe giren takımlardan oluşacak. Tur sonunda grupta ilk dörde giren takım çeyrek finalde oynamaya hak kazanacak.

Puan Durumu

8 Eylül

10 Eylül

12 Eylül

Şampiyonanın eleme karşılaşmaları 14 Eylül ile 18 Eylül 2011 tarihleri arasında gerçekleşti. Eleme aşaması boyunca tüm karşılaşmalar Kaunas şehrinin Žalgirio Arena kapalı spor salonunda oynandı.

Beşincilik - Yedincilik Derecelendirme Karşılaşmaları

2013 Avrupa Basketbol Şampiyonası, kısaca EuroBasket 2013, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 38. Avrupa Basketbol Şampiyonası'dır.
4-22 Eylül 2013 tarihleri arasında Slovenya'da düzenlenecek olan Avrupa Basketbol Şampiyonası'na 49 federasyondan 24 takım  katılacaktır. Son iki turnuvanın şampiyonu İspanya'dır.

Bosna-Hersek, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Almanya, İtalya ve Slovenya EuroBasket'e ev sahipliği yapacak muhtemel ülkelerdi. Şampiyonaya ev sahipliği yapmak isteyen ülkelerin resmî başvuruyu 31 Ağustos 2010'e kadar yapmaları gerekiyordu. 5 Eylül 2010 tarihinde sadece İtalya ve Slovenya'nın resmî başvuru yaptığı duyurulmuştu. İtalya, 15 Ekim 2010'da ev sahipliği yarışından çekildiğini duyurmuştu. Bu durumda Slovenya Basketbol Federasyonu tek aday kalmıştı.
FIBA Avrupa'nın 5 Aralık 2010 tarihinde Münih'te adaylık üzerine toplanmasının ardından Solvenya'nın ev sahipliği hakkını kazandığı resmî olarak bildirilmişti.

İlk tur karşılaşmalarında gruplarını ilk dört sırada tamamlayan takımlar ikinci tura yükselecektir.

İkinci turda takımların ilk turda aldığı sonuçlar hesaba katılıp başlanılacaktır.

5. lik eleme aşaması

PG -  Tony Parker (MVP)
SG -  Goran Dragić
SF -  Bojan Bogdanović
PF -  Linas Kleiza
C -  Marc Gasol

http://www.eurobasket2011.com/en/coid_Qq-gX99MHQYFnkHq9IbKV3.articleMode_on.html2 Ocak 2013 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Resmi internet sitesi

2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası (kısaca EuroBasket 2015), FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 39. Avrupa Basketbol Şampiyonası'dır. 5-20 Eylül 2015 tarihleri arasında Almanya, Fransa, Hırvatistan ve Letonya'da ortaklaşa düzenlenecek olan şampiyonaya 37 federasyondan 24 takım katılacaktır.
Final maçı İspanya-Litvanya arasında oynanmıştır. Litvanya'yı 80-63 mağlup eden İspanya, turnuvanın şampiyonu olmuştur. Üçüncülük maçında Sırbistan'ı 81-68 mağlup eden Fransa, bronz madalyanın sahibi olmuştur.

18 Aralık 2011'de FIBA Avrupa, 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın Ukrayna'da yapılacağını açıkladı. Ancak ülkede yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden 13 Haziran 2014'te şampiyonanın başka bir ülkede düzenleneceği duyuruldu. Yeni ev sahibini belirlemek için 31 Temmuz 2014'e kadar başvurular alındı ve Almanya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, İsrail, Letonya, Polonya ve Türkiye ev sahibi adayı oldu.
8 Eylül 2014 tarihinde 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın grup maçlarının Almanya (Berlin), Hırvatistan (Zagreb), Letonya (Riga) ve Fransa'da (Montpellier) ve eleme aşamasının ve finalin Fransa'nın Lille şehrinde yapılacağı duyuruldu.

9 Aralık 2014 tarihinde yapılan grup kura çekiminde turnuvanın maskotu olarak belirlenen Frenkie the Fireball tanıtılmıştır.

Kura çekimi 8 Aralık 2014 saat 16.00'da Fransa'nın Paris kentindeki Disneyland'da gerçekleşmiştir.

FIBA Avrupa EuroBasket 2015 kura çekimi için seri başı takımları 27 Kasım 2014 tarihinde açıkladı. FIBA Avrupa seri başı takımları 2013 Avrupa Basketbol Şampiyonası'ndaki takım dereceleri ve 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası elemeleri derecelerine göre belirledi. (Q harfi ülkelerin eleme gruplarındaki dereceleridir)
EuroBasket 2015'te beklenmedik ev sahibi değişikliğinden dolayı, her dört ev sahibi kendilerine aynı gruplarda eşleşmek üzere ticari ve pazarlama kriterlerine göre partner ülke seçmişlerdir. Slovenya Hırvatistan'ı, Fransa Finlandiya'yı, Almanya Türkiye'yi ve Letonya Estonya'yı aynı gruplarda eşleşmek üzere partner federasyon olarak seçmiştir.

(*) Fransa, Hırvatistan, Almanya ve Letonya her gruba ayrı ayrı ev sahipliği yapacaklar ve aynı grupta eşleşemeyeceklerdir.

Salon: Montpellier, Fransa

Salon: Berlin, Almanya

Salon: Zagreb, Hırvatistan

Salon: Riga, Letonya

Salon: Lille, Fransa

OK -  Sergio Rodríguez
ŞG -  Nando de Colo
KF -  Jonas Mačiulis
UF -  Jonas Valančiūnas
P -  Pau Gasol (MVP)

FIBA Avrupa web sitesinde EuroBasket 201514 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 40. Avrupa Basketbol Şampiyonası. 2017 yılından itibaren kıtasal şampiyonalar, FIBA Basketbol Dünya Kupası'nınkine benzer bir eleme sistemiyle her dört yılda bir organize edilecek. Finlandiya, İsrail, Romanya ve Türkiye şampiyonaya ev sahipliği yaptı. Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanan 2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası finalini 93-85'lik skor ile Slovenya kazandı.

Ev sahibi ülkenin 11-12 Aralık 2015'te seçileceği duyurulmuştu. FIBA Avrupa, 5 Kasım 2015'te yaptığı açıklamada adaylığını koyan ülkelerin Finlandiya, İsrail, Polonya, Romanya ve Türkiye olduğunu açıkladı. 12 Aralık 2015'te Polonya hariç diğer aday ülkelerin turnuvayı birlikte düzenlemelerine karar verildi. Her ülke bir grubun maçlarına ev sahipliği yapacak, final turundaki maçlar ise İstanbul'da oynanacak.

24 takım altılı gruplarda mücadele edecek, bu gruplardaki en iyi dört takım tek maçlık eleme aşamasına geçecek.

A Grubunda yer alan takımlar maçlarını Finlandiya'nın Helsinki şehrinde oynamıştır.

B Grubunda yer takımlar maçlarını İsrael'in Tel Aviv şehrinde oynamıştır.

C grubunda yer alan takımlar maçlarını Romanya'nın Cluj-Napoca şehrinde oynamıştır.

D Grubunda yer alan takımlar maçlarını Türkiye'nin İstanbul şehrinde oynamıştır.

Turnuvanın En İyi Beşi
 Goran Dragić
 Aleksey Şved
 Bogdan Bogdanović
 Luka Dončić
 Pau Gasol

FIBA Avrupa24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası finali, grup ve elemelerden geçerek finale gelen Slovenya ve Sırbistan arasındaki karşılaşma. 17 Eylül 2017'de Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynandı. Slovenya koçu olan Sırp Igor Kokoškov kendi ülkesine karşı takımını yönetti. Slovenya namağlup bir şekilde (9-0) turnuvayı şampiyon olarak tamamladı. Goran Dragić final maçındaki 35 sayı 7 ribaund ve 3 asistlik performansı ile MVP seçildi.

İki takım arasındaki son dört maç şu şekildedir:

Slovenya Finlandiya'da oynadığı D grubu maçlarının tamamında galip gelerek grubunu lider tamamladı. Grubunda Yunanistan ve Fransa gibi basketbol ekolü takımlara karşı üstünlük sağladı. Tek maç üzerinden oynanan Son 16, Çeyrek ve Yarı final maçlarında sırasıyla Ukrayna, Letonya ve 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası şampiyonu İspanya'yı mağlup etmeyi başardı. Sırbistan ise turnuvaya Miloš Teodosić, Nemanja Bjelica, Nikola Kalinić, Miroslav Raduljica, Simonović ve Nedović gibi oyuncular olmadan katıldı. İstanbul'da Ülker Spor ve Etkinlik Salonu'nda oynadığı D grubu maçlarında sadece Rusya'ya yenildi. Dünya ikincisi Sırbistan daha sonra sırasıyla Macaristan, İtalya ve gruplarda yenildiği Rusya'yı mağlup ederek finale yükseldi. Turnuvada Son 16, Çeyrek final, Yarı final ve Final müsabakalarının hepsi Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynandı.

2022 Avrupa Basketbol Şampiyonası, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen olan 41. Avrupa Basketbol Şampiyonası'dır. Bu turnuvayla birlikte FIBA Basketbol Dünya Kupası'na benzer bir eleme sistemiyle Avrupa Basketbol Şampiyonası, dört yılda bir organize edilecekti. FIBA Avrupa, turnuvayı COVID-19 pandemisi nedeniyle 1-18 Eylül 2022 tarihlerine ertelemesi nedeniyle bir defalığına mahsus 5 yılda bir düzenlenmiş oldu.
Önceki iki turnuva gibi dört ayrı ülkenin ev sahipliğiyle gerçekleşecek olan şampiyonanın grup maçları, Çekya, Gürcistan, Almanya ve İtalya'da oynanacaktır. Sonraki eleme maçları final de dahil Almanya'nın Berlin kentinde devam etmiştir.

FIBA Avrupa, 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası ve 2017 Avrupa Basketbol Şampiyonası için üç seçenek sundu; bunlar, ilk tur aşamasını bir ülkeye, eleme turunu bir ülkeye veya turnuvanın tamamını bir ülkeye verilmesi şeklindeydi. Sonunda, iki organizasyon, dört farklı ülkede beş ayrı şehre verildi. Turnuva, üçüncü kez dört farklı ülkenin ev sahipliğiyle gerçekleştirilmiştir.
Turnuva için 7 ülke aday olmuştu:

15 Temmuz 2019 tarihinde Münih'te yapılan toplantı sonucunda Almanya, Çekya, Gürcistan ve İtalya'nın turnuvaya ev sahibi olmasına karar verildi.

İlk turda grup aşamasında 24 takım mücadele etmiştir. Gruptan çıkacak 1'inci ve 2'nci takımlar çapraz eşleşme ile son 16 turu aşamasına geçeceklerdir. Aşamada 16 takımdan 8'i çeyrek finale, çeyrek finaldeki 8 takımdan 4'ü ve yarı finaldeki 4 takımdan 2'si finale yükselecektir. Finalde iki takımdan biri kazandığı takdirde şampiyonlukla turnuvayı noktalayacaktı.

Elemeler Kasım 2017'de başladı. Elemeler sonrasında şampiyonaya katılma hakkı kazanan Rusya, ülkenin Ukrayna'ya müdahalesi nedeniyle şampiyona dışı bırakıldı ve yerine Karadağ katılan takımlar arasına eklendi.

A Grubu maçları Gürcistan'ın Tiflis şehrinde oynanmıştır.

B Grubu maçları Almanya'nın Köln şehrinde oynanmıştır.

C grubu maçları İtalya'nın Milano şehrinde oynanmıştır.

D Grubu maçları Çekya'nın Prag şehrinde oynanmıştır.

Resmi İnternet Sitesi

2022 Avrupa Basketbol Şampiyonası finali, grup ve elemelerden geçerek finale gelen İspanya ve Fransa arasındaki karşılaşmadır. 18 Eylül 2022'de Almanya'nın başkenti Berlin'de oynandı. Bu iki takım, yine İspanya'nın kazandığı, 2011 Avrupa Basketbol Şampiyonasında da finalde karşılaşmıştı. 2022 finalinde 14 sayı ve 11 asistlik bir performans gösteren Lorenzo Brown, bir EuroBasket finalinde double-double yapan ilk oyuncu oldu. Juancho Hernangomez 27 sayı ile en çok sayı atan oyuncu oldu ve final maçının MVP'si seçildi. Turnuvanın MVP'si ise Willy Hernangomez olarak belirlendi. İspanya bu sonuçla son 6 turnuvada 4. zaferini elde etmiş oldu.

İspanya, turnuvanın grup aşamasında A grubunda yer almıştı ve grubunu 4 galibiyet, 1 yenilgi ile birinci tamamladı. Tek yenilgisini Belçika karşında alan İspanya, son 16 turunda B grubu 4.'sü Litvanya ile eşleşti ve rakibini 102-94 mağlup etti. Çeyrek finalde Finlandiya'yı 100-90, yarı finalde Almanya'yı 96-91 yendi.
Fransa ise B grubunu 3. sırada tamamlamıştı. Grup maçlarında 3 galibiyet, 2 yenilgi alan Fransa, son 16 turunda Türkiye'yi uzatma sonucunda 87-86, çeyrek finalde İtalya'yı 93-85, yarı finalde de Polonya'yı 95-54 mağlup ederek finale yükseldi.

2025 Avrupa Basketbol Şampiyonası veya EuroBasket 2025, FIBA Avrupa tarafından düzenlenen 42. Avrupa Basketbol Şampiyonası'dır. Önceki üç turnuvada olduğu gibi organizasyona birden fazla ülke ev sahipliği yaptı; Kıbrıs Cumhuriyeti, Finlandiya, Polonya ve Letonya grup maçlarına ev sahipliği yaparken, final aşaması Letonya'nın başkenti Riga'da oynanmıştır. Turnuva, 27 Ağustos ile 14 Eylül 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.
Şampiyonada 24 takım mücadele etmiş ve bu takımlar dörderli dört grupta yer almıştır. Gruplarını ilk dört sırada tamamlayan ekipler son 16 turuna yükselmiş, ardından turnuva tek maçlı eleme sistemiyle devam etmiştir. Final karşılaşması 14 Eylül 2025'te oynanmıştır. Turnuvanın 2017'den beri devam eden dört yılda bir yapılma düzeni, 2021 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın COVID-19 pandemisi nedeniyle 2022'ye ertelenmesi nedeniyle değişmişti.
Son şampiyon İspanya, grup aşamasında elenerek 1989 Avrupa Basketbol Şampiyonası'ndan bu yana unvanını bu kadar erken kaybeden ilk Avrupa şampiyonu oldu ve 36 yıllık tarihinde en erken elenmesini yaşadı. Turnuvanın grup aşamasını yalnızca Almanya ve Türkiye namağlup olarak tamamladı. Almanya 32 yıl sonra Avrupa şampiyonu olurken, Türkiye gümüş madalya, Yunanistan ise bronz madalya kazandı.

FIBA Avrupa ev sahipliği için, bir ön eleme grubuna ev sahipliği yapmak, final turuna ev sahipliği yapmak veya tüm turnuvaya ev sahipliği yapmak şeklindeki önerisi çerçevesinde, 2015, 2017 ve 2022 şampiyonalarında olduğu gibi, bu turnuvanın ev sahipliği için de dört ülke belirlendi.
Altı ülke, 2025 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda ev sahipliği yapmak için ayrı ayrı adaylıklarını sundu:

 Kıbrıs Cumhuriyeti (Limasol)
 Finlandiya (Tampere)
 Macaristan (Budapeşte)
 Letonya (Riga)
 Rusya (Perm)
 Ukrayna (Kiev)
FIBA Avrupa Kurulu, 28 Mart 2022 tarihinde yaptığı toplantıda Letonya, Kıbrıs ve Finlandiya'yı turnuvaya ev sahipliği yapmak üzere seçti. Ukrayna, grup aşamasında dördüncü ev sahibi olmak için bir seçenekti. Ancak Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle Polonya, ev sahipliği yapacak dördüncü ülke olarak belirlendi.

Hazırlık amacıyla katılan dört ortak ev sahibi de dâhil olmak üzere 40 takım elemelerde yer aldı. Eleme aşaması, Kasım 2021'de başladı ve 2023 Dünya Kupası Avrupa Ön Elemeleri'nde elenen sekiz takım da dâhil olmak üzere on takım ön elemelere katıldı. Ön elemelerden sekiz takım, 32 ülkenin dörderli sekiz gruba ayrıldığı ve her gruptan ilk üçe giren takımın EuroBasket'e katılmaya hak kazandığı ana elemelere yükseldi. Elemelerin kura çekimi, 8 Ağustos 2023 tarihinde Almanya'nın Münih şehrinde yapıldı.
Turnuvaya katılmaya hak kazanan 24 takımdan 19'u bir önceki turnuvada da yer almıştı. Ev sahiplerinden biri olan Kıbrıs, bu turnuvada ilk kez yer alacak. Portekiz, en son 2011 yılında katıldığı turnuvaya 14 yıl aradan sonra geri döndü. İsveç, 2013'ten bu yana ilk kez finallere yükseldi. Ev sahiplerinden Letonya ve İzlanda ise 2022'yi kaçırdıktan sonra geri dönecek. Gürcistan, ilk kez katıldığı turnuvadan bu yana her turnuvaya katılma başarısını sürdürdü. Karadağ ise Avrupa Basketbol Şampiyonası'na ilk kez üst üste üçüncü kez katıldı.

Turnuvanın kura çekimi 27 Mart 2025 tarihinde Letonya'nın Riga kentinde gerçekleştirildi.
Kura çekimi öncesi takımlar FIBA Dünya sıralamasına göre, her biri 4 takımdan oluşan 6 torbaya ayrıldı. Türkiye, 4. torbada yer aldı.
Ayrıca dört ev sahibi ülke (Kıbrıs, Finlandiya, Letonya ve Polonya) ortak bir federasyon seçerek bu ülkeyle aynı gruba otomatik olarak yerleştirildi. Letonya'nın seçimi Estonya, Finlandiya'nın seçimi Litvanya, Kıbrıs'ın seçimi Yunanistan ve Polonya'nın seçimi İzlanda oldu. Bu yüzden bazı takımların hangi grupta olacağı önceden kesinleşti.

Turnuvada gruplarını ilk 4 sırada tamamlayan takımlar son 16 turuna yükseldi. A ve B ile C ve D gruplarındaki çapraz eşleşme ile, grubunu 1. bitiren takımlar diğer grubun 4.'sü; 2.'ler de 3.'leri ile son 16 turunda tek maçlı eleme usulüyle 6-7 Eylül tarihlerinde karşılaştı. Çeyrek finaller 10 Eylül, yarı finaller 12 Eylül, final ise 14 Eylül 2025 tarihinde Riga'da oynandı.

A Grubu maçları Letonya'nın Riga şehrinde oynandı.

B Grubu maçları Finlandiya'nın Tampere şehrinde oynandı.

C grubu maçları Güney Kıbrıs'ın Limasol şehrinde oynandı.

D Grubu maçları Polonya'nın Katowice şehrinde oynandı.

Tüm maçlar Riga'daki Xiaomi Arena'da oynandı. 

Resmi İnternet Sitesi

2025 Avrupa Basketbol Şampiyonası finali, grup ve elemelerden geçerek finale gelen Türkiye ve Almanya arasındaki karşılaşmadır. 14 Eylül 2025 tarihindeki karşılaşmada Türkiye ikinci, Almanya ise üçüncü kez bir Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda finalinde sahaya çıkmıştır. 
Her iki takımın da yenilgisiz şekilde geldiği bu turnuvanın finallerinde, son olarak 2017 yılında Slovenya bütün maçlarını kazanarak şampiyon olmuştu. 2023 yılındaki Dünya Kupası'nda birinci olan Almanya, 1993 yılındaki Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın da kazananıydı. Final oynadığı diğer turnuvada ise 2005'te Yunanistan'a yenilmişti. Diğer finalist Türkiye ise ülkesinde düzenlenen 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda finale çıkmış ancak Yugoslavya'ya mağlup olmuştu.
Karşılaşmayı 88-83 kazanan Almanya ikinci kez Avrupa Şampiyonu olurken, Alman oyuncu Dennis Schröder de turnuvanın MVP'si seçildi. Karşılaşmanın en skoreri 28 sayıyla Türkiye'den Alperen Şengün oldu. Almanya'da ise Isaac Bonga 20 sayıyla en çok sayı atan oyuncu oldu.

Türkiye, turnuvanın grup aşamasında A grubunda Letonya, Çekya, Portekiz, Estonya, Sırbistan ile karşılaştı ve bütün maçlarını kazanarak grubunu lider tamamladı. Son 16 turunda İsveç'i 85-79, çeyrek finalde Polonya'yı 91-77 ve yarı finalde de Yunanistan'ı 94-68 yendi. Almanya ise B grubunda Karadağ, İsveç, Litvanya, Büyük Britanya ve Finlandiya ile karşılaştı ve bütün maçlarını kazandı. Bu maçlarda Finlandiya karşılaşması dışındaki tüm mücadelelerde 100 sayıdan fazla sayı attı. Daha sonra son 16 turunda Portekiz'i 85-58, çeyrek finalde Slovenya'yı 99-91, yarı finalde Finlandiya'yı 98-86 yendi.

Aleksandar "Saša" Đorđević (d. 26 Ağustos 1967, Belgrad), Sırp basketbol antrenörü ve eski profesyonel basketbolcu. Basketbol Süper Ligi ve EuroCup ekiplerinden Bahçeşehir Koleji'ni çalıştırmaktadır.
1,88 m (6' 2") boyunda bir oyun kurucu olup Yugoslavya millî basketbol takımında 108 maç oynamıştır. Babası Bratislav Đorđević, Crvena zvezda'nın koçuydu. 1995 yılında Yugoslavya'nın En İyi Atleti olarak Altın Rozet ödülünü alan Đorđević, Yugoslav Olimpiyat Komitesi tarafından Yılın Sporcusu ilan edildi. Antrenörlük kariyerinde Fenerbahçe Beko ile 2021-22 Basketbol Süper Ligi'nde Anadolu Efes SK'yi 3-1 mağlup ederek takımını şampiyon yaptı.

Aleksandar Đorđević acb.com (İspanyolca)
Aleksandar Đorđević 28 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at euroleague.net (as a player)
Aleksandar Đorđević 27 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at euroleague.net (as a coach)
Aleksandar Đorđević 20 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at fibaeurope.com
Aleksandar Đorđević 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aleksey Viktoroviç Şved, (Rusça: Алексей Викторович Швед) (d. 16 Aralık 1988, Belgorod, Rusya), VTB Birleşik Ligi takımlarından PBK CSKA takımında forma giyen Rus profesyonel basketbol oyuncusudur. 1.98 boyundaki Şved, oyun kurucu ve şutör gard pozisyonlarında görev almaktadır.
Rusya millî takımı forması da giyen Şved'in oyun stilinde top tekniğini ve pas becerisinin yanı sıra üst düzey atletik yapısı öne çıkmaktadır.

Şved, profesyonel kariyerine CSKA Moskova'da başladı ve ilk maçına Rusya Ligi karşılaşması olan 4 Aralık 2006'daki PBC Ural Great Perm maçında çıktı. EuroLeague'deki ilk maçınaysa 17 Ocak 2007 günü oynanan Žalgiris maçında çıktı. 2007 yılının Şubat ayında CSKA tarafından sezon bitimine kadar BK Himki'ye kiralandı. Sezon bitiminde Şved, 2007-08 sezonunun başlamasıyla birlikte CSKA Moskova'ya geri döndü ve aynı sezon Euroleague şampiyonluğu yaşadı. Aralık 2009'da bir kez daha takımı tarafından bu sefer Dinamo Moskova'ya kiralandı. 2010-11 sezonuyla birlikte takımına geri dönen Şved, 2011-12 sezonunda takımıyla Euroleague'de final oynadı.

23 Temmuz 2012 tarihinde CSKA Moskova'dan ayrılacağını ve NBA takımlarından Minnesota Timberwolves takımında forma giyeceğini açıkladı. Şved, iki gün sonra ise Timberwolves ile sözleşme imzaladı.
23 Ağustos 2014 tarihinde Cleveland Cavaliers, Philadelphia 76ers ve Timberwolves takımları arasında gerçekleşen üçlü bir takas sonucu takım arkadaşı Luc Mbah a Moute'yle birlikte 76ers'e giderken, Kevin Love Cavaliers'a, Andrew Wiggins ile Anthony Bennett Timberwolves'a Thaddeus Young'da 76'ers'e gitti.
Şved, 19 Aralık 2014 tarihinde Timberwolves, Houston Rockets ve Philadelphia 76ers takımları arasında gerçekleşen bir kez daha üçlü bir takas sonucu takım arkadaşı Corey Brewer ile birlikte Rockets'a takas oldu.
19 Şubat 2015 tarihinde Pablo Prigioni karşılığında ikinci tur draft hakkı ile New York Knicks'e takas edildi.

16 Temmuz 2015 tarihinde Şved, Rusya'ya dönüş yaparak Himki takımıyla üç yıllık sözleşme imzaladı.

Rusya millî takımının da formasını giyen Şved, genç millî takımlarda 2006 FIBA 18 Yaş Altı Avrupa Basketbol Şampiyonası ve 2007 ile 2008 yıllarında FIBA 20 Yaş Altı Avrupa Basketbol Şampiyonası turnuvalarında forma giydi. A millî takımla ilk resmi turnuvasına 2011 Avrupa Basketbol Şampiyonasında çıktı ve Rusya ile bu turnuvada bronz madalya kazandı. 2012 Yaz Olimpiyatları'ndada millî takım kadrosunda yer alan Şved, takımının Arjantin millî takımı ile oynadığı üçüncülük maçında 25 sayı kaydederek maçı 81-77 ve bronz madalyayı kazanmalarında büyük pay sahibi oldu.

4x Rusya Ligi şampiyonluğu: 2008-2012
EuroLeague şampiyonluğu: 2007-08
Rusya'nın en iyi genç basketbolcusu ödülü: 2008
NBA All-Star Çaylaklar Maçı: 2013
2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası: bronz madalya
2012 Yaz Olimpiyatları: bronz madalya

Aleksey Şved 28 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. NBA.com
Aleksey Şved 17 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Euroleague.net
Aleksey Şved 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Eurobasket.com
Aleksey Şved 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. FIBA.com

Almanya millî basketbol takımı (Almanca: Deutsche Basketballnationalmannschaft), Almanya'yı uluslararası turnuvalarda temsil eden basketbol takımıdır. Takım, Almanya'da basketbolun yönetim organı olan Almanya Basketbol Federasyonu tarafından yönetilmektedir. Almanya şu anda FIBA Dünya Sıralamasında üçüncü sırada yer almaktadır.
1949 ve 1990 yılları arasında, Müttefik işgali nedeniyle FIBA tarafından ayrı Alman millî takımları tanındı. DBB, Federal Almanya Cumhuriyeti'ni (1949'dan 1990'a kadar Batı Almanya olarak adlandırıldı) temsil ederken, Doğu Almanya takımı ise Alman Demokratik Cumhuriyeti'ni (1952-1990) temsil ediyordu. Bu iki takım daha sonra 1990'daki yeniden birleşmenin ardından birleşecekti.
Almanya'nın bugüne kadarki en büyük başarısı EuroBasket'te 25 kez mücadele ederek 1993'te altın, 2005'te gümüş ve 2022'de bronz madalya kazanması oldu. Almanya, FIBA Dünya Kupası'na yedi kez katıldı ve 2023'te altın, 2002'de ise bronz madalya kazandı. Olimpiyat Oyunları'nda Almanya'nın altı kez katıldığı turnuvalarda en iyi performansları, 1984, 1992 ve 2020'de olmak üzere üç kez çeyrek final oynamak oldu.

Almanya, 1934 yılında FIBA'ya üye oldu. Millî takım, 1935'teki ilk EuroBasket'e katılmayı reddettikten sonra, uluslararası sahnede ilk kez 1936'da Berlin'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nda ev sahibi olarak yer aldı. Bu aynı zamanda Olimpiyatlarda düzenlenen ilk basketbol turnuvasıydı.
Yarışmaya katılan Almanya, ilk maçını İsviçre'ye karşı oynadı ve 25-18 kaybetti. Bu mağlubiyet, takımı turnuvayı tamamlamak üzere teselli grubuna gönderdi. Turnuvanın ardından Almanya, 1930'ların sonlarında Nazi Almanyası'nın yükselişini sürdürmesi nedeniyle EuroBasket'in 1937 ve 1939 edisyonlarına katılamadı.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'nın savaşa dahil olmasıyla birlikte takımın 1950 yılına kadar uluslararası müsabakalara katılması yasaklandı. Ülke ayrıca 1949 yılında Müttefik işgalinin sona ermesinin ardından Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak ikiye bölündü. Yine 1949 yılında, o yılın Ekim ayında Almanya Basketbol Federasyonu kuruldu. Doğu Almanya millî takımı, 1952 yılında FIBA üyesi oldu.
Batı Almanya, uluslararası cezasının bitiminde Paris'te düzenlenen EuroBasket 1951'e katıldı. Takım, turnuvadaki ilk galibiyetini İskoçya karşısında 25-69'luk skorla almadan önce iki ağır mağlubiyetle turnuvaya başladı. Hazırlık aşamasından sonra 1-2'lik derecesiyle Batı Almanya ilerleyemedi ve sınıflandırma aşamasına gönderildi. Burada oynadığı beş maçın dördünü kaybeden takım, tek galibiyetini Portekiz karşısında 47-39'luk skorla aldı. Batı Almanya o zaman 18 takımın yer aldığı turnuvayı 12. sırada tamamladı.
İki yıl sonra Batı Almanya, Moskova'da düzenlenen EuroBasket 1953'te ikinci kez turnuvaya katıldı. Takım, bir kez daha ön eleme aşamasını 1-2'lik derecesiyle tamamlarken, bu kez tek galibiyetini İsveç'e karşı 37-65'lik skorla aldı. Klasman turlarına girerken, Batı Almanya iki galibiyet ve üç mağlubiyet daha aldı. Genel derecesi 3-5 olan takım yarışmayı 14. sırada tamamladı.

Alman İmparatorluğu ismiyle.
1936 Olimpiyat Oyunları: 21 takım arasında 17.lik.
Hans Niclaus, Emil Goring, Kurt Oleska, Bernhard Cuiper, Karl Endres, Emil Lohbeck, Heinz Steinschulte, Otto Kuchenbecker, Siegfreid Reischiess, Robert Duis

Batı Almanya ismiyle.
1951 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 12.lik.
Rudolf Beyerlein, Wolfgang Heinker, Rudi Hohner, Franz Kronberger, Willi Leissler, Harald Muller, Gunter Piontek, Oskar Roth, Theodor Schober, Kurt Siebenhaar, Arthur Stolz, Markus Bernhard, Diefenbach, Konz
1953 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 14.lik.
Kurt Siebenhaar, Theodor Schober, Richard Mahrwald, Gunter Piontek, Friedrich Mahlo, Hans Bayer, Hartmut Kruger, Oskar Roth, Rolf Heinker, Gerd Konzag, Rudolf Beyerlein, Richard Griese, Markus Bernhard (Coach: Anton Kartak )
1955 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 18 takım arasında 17.lik.
Oskar Roth, Kurt Siebenhaar, Theodor Schober, Harald Muller, Rudolf Beyerlein, Arthur Stolz, Richard Griese, Friebel, Brehm, Vogt, Waldowski, Schmitt, Pfeiffer
1957 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 13.lük.
Oskar Roth, Horst Stein, Hans Brydniak, Gerhard Biller, Arthur Stolz, Richard Griese, Klaus Schulz, Lamade, Ottmar, Peter, Scherer, Vogt, Waldowski
1961 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 19 takım arasında 16.lık.
Klaus Weinand, Klaus Schulz, Hannes Neumann, Jurgen Langhoff, Hans Gruttner, Volker Heindel, Horst Stein, Oskar Roth, Gerhard Biller, Hans Brydniak, Arthur Stolz
1965 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 14.lük.
Klaus Urmitzer, Dietmar Kienast, Hannes Neumann, Bernd Roder, Klaus Weinand, Harald Jungnickel, Klaus Schulz, Jorg Kruger, Neef, Niedlich, Sarodnik, Wolfram (Koç: Yakovos Bilek /)
1971 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 9.luk.
Helmut Uhlig, Dieter Pfeiffer, Jurgen Loibl, Gerd Brand, Rainer Pethran, Jochen Pollex, Klaus Urmitzer, Holger Geschwindner, Jurgen Wohlers, Dietrich Keller, Norbert Thimm (Koç: Theodor Schober )
1972 Olimpiyat Oyunları: 16 takım arasında 12.lik.
Helmut Uhlig, Klaus Weinand, Dieter Kuprella, Karl Ampt, Hans-Jorg Kruger, Rainer Pethran, Jochen Pollex, Joachim Linnemann, Holger Geschwindner, Jurgen Wohlers, Dietrich Keller, Norbert Thimm (Koç: Theodor Schober )
1981 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 10.luk.
Klaus Zander, Hans-Gunther Ludwig, Joseph Waniek, Sebastian Brunnert, Matthias Strauss, Jorg Heidrich, Michael Pappert, Volkert Asshoff, Holger Arpe, Lutz Wadehn, Armin Sowa, Ingo Mendel
1983 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 8.lik.
Detlef Schrempf, Klaus Zander, Uwe Blab, Gunther Behnke, Christoph Korner, Frank Hudson, Uwe Brauer, Matthias Strauss, Ulrich Peters, Michael Pappert, Armin Sowa, Lutz Wadehn (Koç: Chris Lee )
1984 Olimpiyat Oyunları: 12 takım arasında 8.lik.
Detlef Schrempf, Uwe Blab, Klaus Zander, Christian Welp, Christoph Korner, Vladimir Kadlec, Uwe Brauer, Uwe Sauer, Ulrich Peters, Michael Pappert, Armin Sowa, Ingo Mendel (Koç: Ralph Klein )
1985 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 5.lik.
Detlef Schrempf, Uwe Blab, Michael Jackel, Christian Welp, Gunther Behnke, Stephan Baeck, Ulrich Peters, Christoph Korner, Uwe Sauer, Armin Sowa, Lutz Wadehn, Burkhard Schroder (Koç: Ralph Klein )
1986 Dünya Basketbol Şampiyonası: 24 takım arasında 16.lık.
Gunther Behnke, Christian Welp, Michael Koch, Hansi Gnad, Ralf Risse, Armin Andres, Jan Villwock, Rainer Greunke, Holger Arpe, Armin Sowa, Lutz Wadehn, Burkhard Schroder (Koç: Ralph Klein )
1987 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 6.lık.
Gunther Behnke, Michael Jackel, Michael Koch, Christian Welp, Hansi Gnad, Henning Harnisch, Sven Meyer, Armin Andres, Christoph Korner, Jens Kujawa, Michael Pappert, Lutz Wadehn (Koç: Ralph Klein )

Almanya ismiyle.
1992 Olimpiyat Oyunları: 17 takım arasında 12.lik.
Detlef Schrempf, Uwe Blab, Henning Harnisch, Gunther Behnke, Hansi Gnad, Kai Nurnberger, Henrik Rodl, Stephan Baeck, Michael Jackel, Jens Kujawa, Armin Andres, Arndt Neuhaus (Koç: Svetislav Pešić )
1993 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 1.lik.
Christian Welp, Henning Harnisch, Hansi Gnad, Michael Koch, Gunther Behnke, Kai Nurnberger, Henrik Rodl, Stephan Baeck, Michael Jackel, Moritz Kleine-Brockhoff, Teoman Ozturk, Jens Kujawa (Koç: Svetislav Pešić )
1994 Dünya Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 12.lik.
Henning Harnisch, Gunther Behnke, Hansi Gnad, Michael Koch, Sascha Hupmann, Kai Nurnberger, Henrik Rodl, Patrick King, Oliver Herkelmann, Arndt Neuhaus, Detlef Musch, Mike Knorr (Koç: Dirk Bauermann )
1995 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 14 takım arasında 11.lik.
Christian Welp, Ademola Okulaja, Michael Koch, Henrik Rodl, Hansi Gnad, Ingo Freyer, Kai Nurnberger, Patrick King, Teoman Ozturk, Denis Wucherer, Detlef Musch, Mike Knorr (Koç: Vladislav Lučić )
1997 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 12.lik.
Henning Harnisch, Sascha Hupmann, Patrick Femerling, Ademola Okulaja, Vladimir Bogojevic, Henrik Rodl, Tim Nees, Jorg Lutcke, Alexander Kuhl, Denis Wucherer, Gerrit Terdenge, Jurgen Malbeck (Koç: Vladislav Lucic )
1999 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 7.lik.
Dirk Nowitzki, Drazan Tomic, Patrick Femerling, Vladimir Bogojevic, Ademola Okulaja, Henrik Rodl, Kai Nurnberger, Denis Wucherer, Tim Nees, Jorg Lutcke, Gerrit Terdenge, Stephen Arigbabu (Koç: Henrik Dettmann )
2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 4.lük.
Dirk Nowitzki, Shawn Bradley, Drazan Tomic, Ademola Okulaja, Patrick Femerling, Robert Garrett, Stipo Papic, Marko Pesic, Mithat Demirel, Stephen Arigbabu, Stefano Garris, Marvin Willoughby (Koç: Henrik Dettmann )
2002 Dünya Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 3.lük.
Dirk Nowitzki, Patrick Femerling, Ademola Okulaja, Henrik Rodl, Marko Pesic, Mithat Demirel, Robert Maras, Stefano Garris, Misan Nikagbatse, Pascal Roller, Stephen Arigbabu, Jorg Lutcke (Koç: Henrik Dettmann )
2003 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 11.lik.
Dirk Nowitzki, Patrick Femerling, Ademola Okulaja, Steffen Hamann, Mithat Demirel, Robert Maras, Marko Pesic, Sven Schultze, Stefano Garris, Jorg Lutcke, Misan Nikagbatse, Stephen Arigbabu (Koç: Henrik Dettmann )
2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 2.lik.
Dirk Nowitzki, Patrick Femerling, Robert Garrett, Marko Pesic, Robert Maras, Pascal Roller, Mithat Demirel, Demond Greene, Misan Nikagbatse, Denis Wucherer, Stephen Arigbabu, Sven Schultze (Koç: Dirk Bauermann )
2006 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası: 24 takım arasında 8.lik.
Dirk Nowitzki, Ademola Okulaja, Patrick Femerling, Robert Garrett, Steffen Hamann, Pascal Roller, Jan-Hendrik Jagla, Mithat Demirel, Sven Schultze, Johannes Herber, Demond Greene, Guido Grunheid (Koç: Dirk Bauermann )
2007 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 5.lik.
Dirk Nowitzki, Patrick Femerling, Ademola Okulaja, Robert Garrett, Jan-Hendrik Jagla, Steffen Hamann, Pascal Roller, Mithat Demirel, Stephen Arigbabu, Johannes Herber, Demond Greene, Guido Grunheid (Koç: D

Andrey Gennadyeviç Kirilenko (Rusça: Андрей Геннадьевич Кириленко; d. 18 Şubat 1981), eski Rus basketbolcudur. 2001 yılında Utah Jazz tarafından draft edilmiştir. Çok yönlü bir oyuncudur, uzun kolları sayesinde yaptığı blok ve top çalmalar ile öne çıkmaktadır. Rusya millî takımının da en önemli oyuncusu konumuna gelen Kirilenko oynadığı sert basketbolla ve yaptığı sıkı savunmayla zamanında NBA'de kendine önemli bir yer edinmiştir.
Kirilenko basketbol dışında da çok önemli sivil toplum kampanyalarına ve eylemlerine katılarak bu konuda üstüne düşeni yapmıştır.
47 numaralı formayı giymektedir. Bunun sebebi ise ad ve soyadının baş harfleri ve forma numarası yan yana gelince AK-47 (Kalaşnikov) adlı Rus silahını akla getirdiği içindir. Lakabı da zaten "AK-47"dir
Bir dönem Utah Jazz'da oynayan Türk oyunculardan Mehmet Okur ile beraber forma giymiştir. 2011-2012 sezonunda ülkesinin CSKA Moskova takımına transfer olmuştur. Bu sezonda Rusya kupası, Rusya lig şampiyonluğunu yaşamış ve EuroLeague'de final oynamıştır. Ayrıca Euroleague'de sezonun MVP'si olmuştur. Rusya'da geçirdiği 1 sezonun ardından 2012-2013 sezonu öncesi tekrar NBA'ye dönerek Minnesota Timberwolves'a 2 yıllık 20 milyon dolardan imzayı atmıştır. Timberwolves'ta geçirdiği 1 sezonun ardından serbest oyuncu konumuna geçen Kirilenko, Brooklyn Nets'e transfer olmuştur. 2014-15 NBA sezonunda Philadelphia 76ers takımıyla sözleşme imzaladıktan sonra şubat ayında serbest bırakılmıştır. Sezonun geri kalanı için CSKA Moskova ile sözleşme imzalamıştır.Şu anda Rusya Basketbol Federasyonu başkanıdır.

Arvydas Romas Sabonis (d. 19 Aralık 1964; Kaunas), Litvan eski profesyonel basketbolcu ve iş insanı. Tüm zamanların en iyi Avrupalı oyuncularından biri olarak kabul edilmektedir. Altı kez Euroscar Yılın Avrupalı Oyuncusu seçildi. İspanya'da Liga ACB de dahil olmak üzere çeşitli liglerde oynadı ve NBA'de yedi sezon geçirdi. Pivot pozisyonunda oynayan Sabonis, Güney Kore'deki 1988 Yaz Olimpiyatları'nda Sovyetler Birliği adına altın madalya kazandı ve daha sonra Litvanya'yı temsilen, 1992 ve 1996 Olimpiyat Oyunlarında bronz madalya kazandı. Sabonis, 1986 NBA Seçmelerinde 1. tur, 24. sıradan Portland Trail Blazers tarafından seçildi, ancak politik nedenlerden dolayı 1995'e kadar NBA'de forma giyemedi. 2005 yılında profesyonel basketboldan emekli oldu.
Sabonis, basketbol tarihindeki en iyi pasör uzunlardan biri ve aynı zamanda en iyi pivotlardan biri olarak kabul edilir. Eski NBA şampiyonu Bill Walton; benzersiz saha görüşü, şut mesafesi, sağlam oyun içi zihniyeti ve çok yönlülüğü nedeniyle, Sabonis'i "2,21 metrelik Larry Bird" olarak adlandırdı.
20 Ağustos 2010'da Sabonis, uluslararası rekabette gösterdiği harika performans nedeniyle, FIBA Hall of Fame seçildi. 24 Ekim 2011'de Sabonis, Litvanya Basketbol Federasyonu Başkanı seçildi. 2 Ekim 2013'te görevinden istifa etti, ancak 10 Ekim 2013'te geri döndü.
Oğlu Domantas Sabonis, şu anda NBA takımlarından Sacramento Kings forması giymektedir. Aynı zamanda, 2020 ve 2021 yılında NBA All-Star seçilmiştir.

Avusturya millî basketbol takımı, Avusturya'yı uluslararası turnuva ve maçlarda temsil eden basketbol takımıdır. 6 kez Avrupa Basketbol Şampiyonası'na katılmıştır. En iyi derecesi 1947 ve 1951 yıllarına aldığı 11.liktir. FIBA Basketbol Dünya Kupası'na ve Yaz Olimpiyat Oyunları'na ise hiç katılamamamıştır.

1947 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 14 takım arasında 12. oldu
Herbert Haselbacher, Richard Pollak, Walter Ledl, Hans Zsak, Hans Bohman, Franz Gluck, Schmidt, Vostatek, Schreiweis, Eder, Ganglberger, Paulin, Pitsch
1951 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 11. oldu
Herbert Haselbacher, Walter Ledl, Ewald Polansky, Richard Pollak, Hans Zsak, Felix Schober, Peter Vecernik, Hans Bohman, Franz Gluck, Praschl, Puschner, Binder (Coach: Miodrag Stefanovic)
1955 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 18 takım arasında 13. oldu
Peter Vecernik, Alfred Probst, Karl Thiering, Oskar Doppes, Ewald Polansky, Karl Privoznik, Hackl, Karall, Machek, Schurer, Schmidt, Brousek, Gebhardt, Baczinsky (Coach: Janos Gerdov)
1957 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 14. oldu
Ewald Polansky, Karl Thiering, Friedrich Walz, Alfred Probst, Herwig Schon, Schurer, Vranitzky, Waldingbrett, Grohs, Karall, Brousek, Waschkau (Coach: Herbert Haselbacher)
1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 16. oldu
Oskar Doppes, Ewald Polansky, Herwig Schon, Ernst Tutschek, Karl Privoznik, Walter Ledl, Karl Thiering, Alfred Probst, Peter Kotas, Franz Havlicek, Friedrich Walz, Heinz Vybiral (Coach: Herbert Haselbacher)
1977 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 12. oldu
Helmut Zimmel, Walter Fuchs, Peter Wolf, Herbert Haselbacher, Wolfgang Vlk, Friedrich Miklas, Peter Bilik, Peter Poiger, Herbert Watzke, Bernhard Slavicek, Erich Tecka, Werner Meisinger (Coach: Jan Hluchy)

Belçika millî basketbol takımı, Belçika'yı uluslararası turnuva ve maçlarda temsil eden basketbol takımıdır.Belçika millî basketbol takımı 13 kez Avrupa Basketbol Şampiyonası'na, 3 kez de Yaz Olimpiyat Oyunları'na katılmıştır.

1935 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 10 takım arasında 6. oldu
Robert Brouwer, Gaston de Houwer, Louis Levaux, Rene Demanck, Emile Laermans, Pierre van Basselaere, Gustave Vereecken
1936 Yaz Olimpiyatları: 21 takım arasında 19. oldu
Robert Brouwer, Gustave Crabbe, Rene Demanck, Emile Laermans, Guillaume Merckx, Pierre van Basselaere, Gustave Vereecken, Raymond Gerard
1946 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 10 takım arasında 7. oldu
Pierre van Basselaere, Louis Vandegoor, Armand van Wambeke, Henri Hollanders, Emile Kets, Marcel de Haeck, Auguste Wijns, Georges Baert, Augustin Bernaer, Henri Hermans, Ange Hollanders, Julien Meuris, Fernand Rossius, Henri Servaes (Coach: Raymond Briot)
1947 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 14 takım arasında 4. oldu
Emile Kets, Georges Baert, Henri Hermans, Fernand Rossius, Joseph Pirard, Julien Meuris, Henri Coosemans, Guillaume van Damme, Henri Hollanders, Gustave Poppe, Ange Hollanders, Rene Steurbaut, Francois de Pauw, Armand van Wambeke (Coach: Raymond Briot)
1948 Yaz Olimpiyatları: 23 takım arasında 11. oldu
Emile Kets, Henri Hollanders, Ange Hollanders, Gustave Poppe, Henri Hermans, Francois de Pauw, Julien Meuris, Rene Steurbaut, Armand van Wambeke, Augustin Bernaer, Henri Coosemans, Louis van de Goor, Georges Baert, Leon Lampo (Coach: Raymond Briot)
1951 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 7. oldu
Joseph Eygel, Emile Kets, Georges Baert, Henri Coosemans, Guy Gekiere, Desire Ligon, Francois Plas, Alex van Gils, Roger van Harck, Jean Crick, Francois de Pauw, Philippe Dewandelaer (Coach: Raymond Briot)
1952 Yaz Olimpiyatları: 23 takım arasında 18. oldu
Joseph Eygel, Henri Coosemans, Desire Ligon, Alex van Gils, Felix Roosemont, Julien Meuris, Henri Crick, Josef du Jardin, Johannes Ducheyne, Pierre van Huele, Jules Boes, Jan Ceulemans, Yves Delsarte
1953 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 10. oldu
Georges Baert, Andre Vermeulen, Emile Kets, Henri Coosemans, Desire Ligon, Joseph Decombe, Felix Roosemont, Maurice Chavagne, Rene Steurbaut, Julien Meuris, Alex van Gils, Edouard Samson, Jean Nolis, Roger van Harck (Coach: Louis van Hof)
1957 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 12. oldu
Eddy Terrace, John Loridon, Emile Martin, Charles Storme, Jean de Nayer, Elie Deweerdt, Charles Feyen, Albert van Mechelen, Alex van den Avondt, Lucien van Kersschaever, Georges de Meyer, Robert Jolijt
1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 2. oldu
Joseph Eygel, Jean Steveniers, John Loridon, Richard Wagner, Maurice Chavagne, Rene Aerts, Pierre van Huele, Francois de Pauw, Elie Deweerdt, Lucien van Kersschaever, Henry Raets, Lievin Vinck (Coach: Eddy Verswijvel)
1961 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 19 takım arasında 8. oldu
Joseph Eygel, John Loridon, Jean Steveniers, Rene Aerts, Henri Degraeve, Andre Desplats, Oscar Wauters, Joseph Serron, Alphonse Maes, Charles Feyen, Pierre van Huele, Guido Scholiers (Coach: Rene Mol)
1963 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 8. oldu
Joseph Eygel, John Loridon, Rene Aerts, Lucien Michelet, Willy Ivens, Camille Dierckx, Pierre Dewandeler, Lucien van Kersschaever, Pierre van Huele, Francois d'Hoir, Guido Scholiers, Francois Clement (Coach: Roger Staes)
1967 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 15. oldu
Joseph Eygel, Etienne Geerts, Rene Aerts, Lucien Michelet, John Loridon, Lucien van Kersschaever, Alfons Declerck, Willy Ivens, Robert van Herzele, Raoul Schoeters, Camille Dierckx, Willy d'Hondt (Coach: Rene Mol)
1977 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 8. oldu
Etienne Geerts, Imre Nytrai, Olin "Corky" Bell, Rene van den Broeck, Christian Becknel, Roger Marien, Hector Vermeersch, Alain Stollenberg, Robert van Herzele, Jos Peeters, Francois Huysmans, Ive van Poppelen (Coach: Rene Mol)
1979 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 12. oldu
Etienne Geerts, Imre Nytrai, Rik Samaey, Rene van den Broeck, Jean-Luc Selicky, Jos Peeters, Herman Reynders, Francois Huysmans, Etienne Bodson, Tony Van den Bosch, Alain Stollenberg, Ive van Poppelen (Coach: Rene Mol)
1993 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 12. oldu
Eric Struelens, Rik Samaey, Ronny Bayer, Jacques Stas, Erik Cleymans, Marc Deheneffe, Daniel Goethals, Dimitri Lambrecht, Danny Herman, Herman Bruyninckx, Dirk Snyders, Ivan Verberckt (Coach: Tony Van den Bosch)

Bosna-Hersek millî basketbol takımı, Bosna-Hersek'i uluslararası turnuva ve maçlarda temsil eden basketbol takımıdır.Bosna-Hersek millî basketbol takımı 7 kez Avrupa Basketbol Şampiyonası'na katılmıştır.Takımı Sabit Hadžić çalıştırmaktadır.

2013 Avrupa Basketbol Şampiyonası
Antrenör:  Aleksandar Petrović

1993 EuroBasket: finished 8. among 16 teamsSabahudin "Dino" Bilalović, Emir Mutapčić, Gordan Firić, Adis Bećiragić, Samir Avdić, Mario Primorac, Emir Halimić, Samir Selešković, Senad Begović, Ilijaš Masnić (Coach: Ibrahim Krehić)
1997 EuroBasket: finished 15. among 16 teamsNenad Marković, Gordan Firić, Adis Bećiragić, Samir Avdić, Elvir Ovčina, Dževad Alihodžić, Haris Mujezinović, Samir Selešković, Sejo Bukva, Adnan Hodžić, Samir Lerić, Azur Korlatović (Coach: Sabit Hadžić)
1999 EuroBasket: finished 15. among 16 teamsNenad Marković, Gordan Firić, Adis Bećiragić, Haris Mujezinović, Jasmin Hukić, Dževad Alihodžić, Elvir Ovčina, Samir Lerić, Abdurahman Kahrimanović, Damir Mirković, Tarik Valjevac, Ivan Opačak (Coach: Sabit Hadžić)
2001 EuroBasket: finished 15. among 16 teamsDamir Mršić, Nenad Marković, Gordan Firić, Haris Mujezinović, Elvir Ovčina, Jasmin Hukić, Samir Lerić, Bariša Krasić, Siniša Kovačević, Goran Terzić, Ivan Opačak, Ramiz Suljanović (Coach: Sabit Hadžić)
2003 EuroBasket: finished 15. among 16 teamsDamir Mršić, Terrell Castle, Haris Mujezinović, Kenan Bajramović, Jasmin Hukić, Elvir Ovčina, Mirza Teletović, Damir Krupalija, Bariša Krasić, Samir Lerić, Siniša Kovačević, Želimir Stevanović (Coach: Draško Prodanović)
2005 EuroBasket: finished 15. among 16 teamsHenry Domercant, Damir Mršić, Aleksandar Radojević, Kenan Bajramović, Mirza Teletović, Jasmin Hukić, Elvir Ovčina, Edin Bavčić, Siniša Kovačević, Samir Lerić, Mujo Tuljković, Vedran Princ (Coach: Mensur Bajramović)
2011 EuroBasket: finished 19. among 24 teamsNemanja Gordić, Aleksej Nešović, Ermin Jazvin, Goran Ikonić, Milan Milošević, Edin Bavčić, Sasa Vasiljevic, Elmedin Kikanović, Mirza Teletovic, Henry Domercant, Nihad Đedović, Kenan Bajramović (Coach: Sabit Hadžić)

Bulgaristan erkek millî basketbol takımı, Bulgaristan'ı uluslararası turnuva ve maçlarda temsil eden basketbol takımıdır. Takım, 1957 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda 2.,1961 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda 3. olmuştur. Takımı 2005'ten bu yana Bulgar koç Rosen Barçovski çalıştırmaktadır.

1935 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 10 takım arasında 8. oldu
Krum Konstantinov, Pinkas, Etropolski, Rogachev, Tsankov, Kevorkjan, Khaimov (Coach: Krum Konstantinov)

1947 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 14 takım arasında 8. oldu
Bozhidar Takev, Veselin Temkov, Ilija Asenov, Georgi Georgiev, Ljudmil Katerinski, Nikola Kolev, Krhisto Khajtov, Stefan Bankov, Peev, Sharkov, Rajkov (Coach: Georgi Petkov)

1951 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 4. oldu
Kiril Semov, Konstantin Totev, Georgi Georgiev, Stefan Bankov, Nejcho Nejchev, Vladimir Slavov, Ilija Asenov, Petar Shishkov, Anton Kuzov, Gencho Rashkov, Ivan Vladimirov, Dimitar Popov, Metodi Tomovski (Coach: Veselin Temkov)

1952 Yaz Olimpiyatları: 23 takım arasında 7. oldu
Georgi Panov, Konstantin Totev, Kiril Semov, Petar Shishkov, Khristo Donev, Ilija Georgiev, Vladimir Slavov, Anton Kuzov, Nejcho Nejchev, Vasil Manchenko, Ivan Nikolov, Veselin Penkov, Konstantin Georgiev, Genczo Hristov

1953 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 9. oldu
Georgi Panov, Ljubomir Panov, Ilija Mirchev, Konstantin Totev, Georgi Georgiev, Dimitar Popov, Vladimir Stefanov, Velko Velkov, Khristo Donev, Ilija Georgiev, Vasil Manchenko, Anton Kuzov, Veselin Ivanov, Vladimir Slavov (Coach: Veselin Temkov)

1955 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 18 takım arasında 4. oldu
Viktor Radev, Cvjatko Barchovski, Georgi Panov, Ilija Mirchev, Konstantin Totev, Gencho Rashkov, Metodi Tomovski, Vasil Manchenko, Vladimir Ganchev, Emanuil Gjaurov, Anton Kuzov, Rajkov (Coach: Bozhidar Takev)

1956 Yaz Olimpiyatları: 15 takım arasında 5. oldu
Atanas Atanasov, Viktor Radev, Georgi Panov, Ljubomir Panov, Cvjatko Barchovski, Ilija Mirchev, Georgi Kanev, Konstantin Totev, Vladimir Slavov, Vasil Manchenko, Tsvetko Savov, Nikola Ilov (Coach: Ljudmil Katerinski)

1957 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 2. oldu
Viktor Radev, Georgi Panov, Ljubomir Panov, Mikhail Semov, Petko Lazarov, Cvjatko Barchovski, Vladimir Ganchev, Georgi Kanev, Ilija Mirchev, Konstantin Totev, Atanas Pejchinski, Metodi Tomovski (Coach: Ljudmil Katerinski)

1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 17 takım arasında 5. oldu
Georgi Panov, Viktor Radev, Atanas Atanasov, Ilija Mirchev, Petko Lazarov, Georgi Kanev, Mikhail Semov, Nikola Ilov, Khristo Donev, Tsvetko Savov, Angel Shipkov, Gencho Rashkov (Coach: Ljudmil Katerinski)

1959 Dünya Basketbol Şampiyonası: 13 takım arasında 7. oldu
Georgi Panov, Viktor Radev, Atanas Atanasov, Ljubomir Panov, Mikhail Semov, Ilija Mirchev, Georgi Kanev, Petko Lazarov, Tsvetko Savov, Gencho Rashkov, Emanuil Gjaurov, Metodi Tomovski (Coach: Ljudmil Katerinski)

1960 Yaz Olimpiyatları: 16 takım arasında 16. oldu
Viktor Radev, Georgi Panov, Atanas Atanasov, Petko Lazarov, Ljubomir Panov, Ilija Mirchev, Georgi Kanev, Nikola Ilov, Stefan Stojkov, Emanuil Gjaurov, Tsvetko Savov, Khristo Tsvetkov (Coach: Nikola Kolev)

1961 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 19 takım arasında 3. oldu
Mincho Dimov, Georgi Panov, Atanas Atanasov, Ljubomir Panov, Viktor Radev, Petko Lazarov, Ilija Mirchev, Radko Zlatev, Stefan Stojkov, Khristo Tsvetkov, Tsvetko Savov, Khristo Donev (Coach: Veselin Temkov)

1963 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 5. oldu
Mincho Dimov, Georgi Panov, Viktor Radev, Atanas Atanasov, Ljubomir Panov, Ilija Mirchev, Georgi Kanev, Tsvetko Savov, Nikola Atanasov, Kliment Kamenarov, Dimitar Donev, Stefan Filipov (Coach: Kiril Khajtov)

1965 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 5. oldu
Mincho Dimov, Atanas Atanasov, Ljubomir Panov, Slavejko Rajchev, Valentin Spasov, Stefan Filipov, Emil Mikhajlov, Radko Zlatev, Georgi Barzakov, Paspalanov, Kolev, Ilchev (Coach: Kiril Semov)

1967 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 4. oldu
Mincho Dimov, Cvjatko Barchovski, Ivan Vodenicharski, Georgi Khristov, Emil Mikhajlov, Khristo Dojchinov, Georgi Genev, Boris Krastev, Pando Pandov, Bojcho Branzov, Temelaki Dimitrov, Slavejko Rajchev (Coach: Kiril Khajtov)

1968 Yaz Olimpiyatları: 16 takım arasında 10. oldu
Mincho Dimov, Georgi Khristov, Bojcho Branzov, Stefan Filipov, Emil Mikhajlov, Pando Pandov, Khristo Dojchinov, Valentin Spasov, Ivajlo Kirov, Dimitar Sakhanikov, Stanislav Bojadzhiev, Slavejko Rajchev (Coach: Kiril Khajtov)

1969 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 7. oldu
Atanas Golomeev, Mincho Dimov, Georgi Khristov, Bojcho Branzov, Khristo Dojchinov, Rumen Pejchev, Dimitar Galabov, Ivan Rusinov, Bogomil Chanev, Georgi Barzakov, Stancho Kostov, Temelaki Dimitrov (Coach: Dimitar Mitev)

1971 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 6. oldu
Atanas Golomeev, Georgi Khristov, Stefan Filipov, Pando Pandov, Khristo Dojchinov, Bogomil Chanev, llija Yankov, Docho Petrov, Ivajlo Kirov, Rumen Pejchev, Slavejko Rajchev, Paspalanov (Coach: Dimitar Mitev)

1973 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 6. oldu
Atanas Golomeev, Georgi Khristov, Bojcho Branzov, Bogomil Chanev, Pando Pandov, Rumen Pejchev, Khristo Borisov, Georgi Stojanov, Ivajlo Kirov, Marin Romanski, Khristo Dojchinov, Boris Krastev (Coach: Nejcho Nejchev)

1975 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 5. oldu
Atanas Golomeev, Georgi Khristov, Valentin Petkov, Bojcho Branzov, Temelaki Dimitrov, Marin Romanski, Mikhail Dukov, Khristo Dojchinov, Atanas Stojanov, Docho Petrov, Mikhail Mikhajlov, Valentin Sharkov (Coach: Ivan Kolev)

1977 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 6. oldu
Atanas Golomeev, Ilija Evtimov, Petko Marinov, Milko Arabadzhijski, Todor Bogdanov, Atanas Kolev, Rumen Pejchev, Plamen Takev, Valentin Sharkov, Smochevski, Shantov, Yosifov (Coach: Nejcho Nejchev)

1979 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 11. oldu
Georgi Glouchkov, Ilija Evtimov, Rumen Pejchev, Dimitar Marchin, Atanas Kolev, Milko Arabadzhijski, Todor Bogdanov, Valentin Sharkov, Mikhail Manolov, Ognjan Rusev, Dimitar Donov (Coach: Ivan Todorov)

1985 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 12 takım arasında 8. oldu
Georgi Glouchkov, Georgi Mladenov, Ilija Evtimov, Atanas Kolev, Yordan Kolev, Rosen Barchovski, Ljubomir Amiorkov, Tsvetan Antov, Emil Yonov, Kojo Koev, Sashko Vezenkov, Ivan Tsenov (Coach: Cvjatko Barchovski)

1989 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 8 takım arasında 7. oldu
Georgi Glouchkov, Georgi Mladenov, Robert Gergov, Ivan Tsenov, Sashko Vezenkov, Eduard Valchev, Yordan Kolev, Kojo Koev, Tsvetan Antov, Ljubomir Amiorkov, Ventsislav Slavov, Emil Yonov (Coach: Kiril Semov)

1991 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 8 takım arasında 8. oldu
Georgi Glouchkov, Georgi Mladenov, Spas Natov, Robert Gergov, Yordan Kolev, Ljubomir Amiorkov, Ivan Tsenov, Daniel Dimitrov, Sashko Vezenkov, Ivajlo Ravutsov, Tsvetan Nedelchev, Plamen Petrov (Coach: Simeon Varchev)

1993 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 16. oldu
Georgi Mladenov, Spas Natov, Ljubomir Amiorkov, Robert Gergov, Daniel Dimitrov, Vasil Stojanov, Dimo Kostov, Ivajlo Ravutsov, Vladimir Dimitrov, Anton Kharalanov, Stanislav Stankov, Ventsislav Slavov (Coach: Simeon Varchev)

2005 Avrupa Basketbol Şampiyonası: 16 takım arasında 13. oldu
Todor Stoykov, Filip Videnov, Dimitar Angelov, Yordan Bozov, Georgi Davidov, Stefan Georgiev, Bojko Mladenov, Kalojan Ivanov, Tencho Banev, Dejan Ivanov, Yulijan Radionov, Khrisimir Dimitrov (Koç: Rosen Barçovski)

Dennis Mike Schröder (Almanca telaffuz: [ˈdɛnɪs ˈʃʁøːdɐ]; d. 15 Eylül 1993), oyun kurucu pozisyonunda oynayan Alman profesyonel basketbolcu. NBA ekiplerinden Sacramento forması giymektedir.
Kariyerine Almanya'da SG Braunschweig ve Phantoms Braunschweig takımlarında oynadı. 2013 NBA Seçmeleri'nde Atlanta Hawks tarafından 1. tur, 17. sıradan seçildi. 2013'ten 2018'e kadar Atlanta Hawks forması giydi ve ardından iki yıl Oklahoma City Thunder'da oynadı. Daha sonra sırasıyla Los Angeles Lakers, Boston Celtics, Houston Rockets, Toronto Raptors, Brooklyn Nets, Golden State ve Detroit Pistons forması giydi. Şu anda aktif olarak Sacramento Kings'te oynamaktadır.
2014'te ilk kez Almanya millî takımının formasını giyen Schröder, Almanya'nın 2022 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda bronz madalya kazanmasıyla takımının 17 yıl sonra ilk büyük madalyasını kazanmasına yardımcı oldu. 2023 FIBA Basketbol Dünya Kupası'nda millî takımı ilk Dünya Kupası şampiyonluğuna taşırken, FIBA Dünya Kupası MVP'si seçildi. Ertesi yıl Schröder, Paris'te düzenlenen 2024 Yaz Olimpiyatları'nda judocu Anna-Maria Wagner ile birlikte Almanya'nın bayrak taşıyıcısıydı. Almanya'nın turnuvayı dördüncü sırada bitirmesine yardımcı oldu ve FIBA Olimpiyatları All-Star Beşi'ne seçildi. 2025 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda da galip gelerek Almanya millî takımı ile kupayı 2. kez müzesine götürdü.

Dennis Schröder, 2010 yılında Phantoms Braunschweig'in alt takımında basketbola başladı. İlk sezonunda Almanya'nın ikinci kademe liginde gösterdiği başarılı performans ile as takımda forma şansı buldu. Aynı sezonda Phantoms Braunschweig formasıyla 30 maça çıktı ve maç başında 8 dakikada; 2.3 sayı, 0.7 asist, 0.8 ribaund ortalaması tutturdu. Oynadığı üç sezonun ardından 2013 NBA Seçmeleri'ne katıldı.

27 Haziran 2013'te NBA ekiplerinden Atlanta Hawks'a imza attı. Çaylak sezonunda 49 maça çıktı; maç başına 13.1 dakika forma giydi ve 3.7 sayı, 1.9 asist, 1.2 ribaund ortalaması yakaladı. Atlanta Hawks formasını 5 sezon boyunca terletti ve 352 maçta; 12.9 sayı, 4.8 asist, 2.5 ribaund ortalaması yakaladı.

25 Temmuz 2018'de Schröder, üç takımlı bir anlaşmada Oklahoma City Thunder'a takaslandı. 7 Kasım 2018'de Thunder'ın Cleveland Cavaliers'ı 95-86 yendikleri maçta 28 sayı attı ve 21 Kasım'da Golden State Warriors'u 123-95 yendikleri maçta; maça yedek kulübesinde başlayıp, 32 sayı atarak sezonun en yüksek sayısına ulaştı. NBA Yılın Altıncı Adamı için yapılan oylamada Montrezl Harrell'in ardından ikinci oldu.

18 Kasım 2020'de Los Angeles Lakers'a takaslandı. Lakers formasıyla 61 maça çıktı ve maç başı 15.4 sayı, 5.8 asist, 3.5 ribaund ortalamasıyla oynadı.

13 Ağustos 2021'de Boston Celtics ile anlaştı. 49 maça çıktı ve maç başı 14.4 sayı, 4.2 asist, 3.3 ribaund ortalaması yakaladı. Aynı sezon içinde Rockets'a takaslandı.

10 Şubat 2022'de Schröder, Bruno Fernando ve Enes Kanter ile birlikte Daniel Theis karşılığında Houston Rockets'e takas edildi.

16 Eylül 2022'de Los Angeles Lakers ile bir yıllık sözleşme imzaladı.

Dražen Petrović (Drajen Petroviç) (22 Ekim 1964 - 7 Haziran 1993), Hırvat basketbolcuydu. NBA'de başarılı olarak bu lige Avrupalı oyuncuların kapısını açan ve birçok otoriteye[kim?] göre Avrupa'nın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusudur. Petrović, 2007 yılında yeni oluşturulan Fiba Onur Listesi'nde ilk oyunculardan biriydi.

1988'de Real Madrid'e transfer olmadan, Cibona ile biri Koraç Kupası olmak üzere 2 kez Avrupa Kupası kazanan takımda yer almıştı. Hatta 1985 finalinde sonradan transfer olacağı Real Madrid'e 36 sayı atmıştı.
1980'lerin sonunda Yugoslav Basketbolu'nun aynı neslinden olan Dino Radja, Toni Kukoç ve Vlade Divac'lı Avrupa'nın en iyi kadrolarından biri olan millî takımda yer aldı. Oldukça genç oyunculardan oluşan bu kadro Avrupa Şampiyonluğu, Olimpiyat ikinciliği gibi pek çok başarı kazandı.
1986 yılında draft edilmesine rağmen NBA kariyerine 1989 yılında başladı ve ilk sezonu yedek oyuncu olarak geçirdi. 1991 yılında New Jersey Nets'e transfer oldu ve burada ligin en önemli oyuncularından biri durumuna geldi. Son sezonu olan 1992-93'te %45'e yakın bir üçlük yüzdesiyle oynadı.Kariyerinin son senesinde 22 sayı ortalama ile oynayan Petroviç artık ligin en iyi şutörlerinden biriydi.

1993 yazında, Petrović, Hırvat millî takımının 1993 Eurobasket için bir yeterlilik turnuvası oynadığı Wrocław'a gitti. Kulübü Nets'in henüz sözleşmesini uzatmayı düşünmediğini öğrenince hayal kırıklığına uğradı. Amerikalı gazetecilere, ligde tanınmadığı için NBA'yi tamamen terk etmeyi ve Yunanistan'da basketbol oynamayı düşündüğünü söyledi. Petrović'in 7,5 milyon dolar değerinde üç yıllık sözleşmeler sunmaya hazır en az iki Yunan kulübü vardı. Petrović bağlantılı uçuşla ve kız arkadaşıyla Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'e geri dönmeye karar verdi.
Kariyerin zirvesindeyken ve henüz 28 yaşında Almanya'da, Ingolstadt yakınlarındaki A9 otobanında geçirdiği trafik kazası sonucu öldü. Ön koltukta uyuyan Petrović'in emniyet kemeri takılı değildi ve içinde bulundukları Volkswagen golf marka araç kamyona çarptı ve Petrovic aracın ön camından dışarı fırladı. Otopsi raporuna göre, Petrovic ciddi kafa travmalarından öldü. Arabanın sürücüsü, o zamanki kız arkadaşı, manken ve basketbolcu olan Klara Szalantzy idi. Szalantzy kazadan hafif sıyrıklarla kurtuldu. Kaza esnasında aracın arka koltuğunda oturan Szalantzy'nin arkadaşı Türk basketbol oyuncusu olan Hilal Edebal'da ciddi yaralanmalara maruz kaldı ve basketbol kariyeri kaza yüzünden sona erdi. Kaza sonucunda şiddetli hafıza kaybına uğrayan ve bir daha asla basketbol oynamayacak olan Edebal'a göre Szalantzy, aracı otoban'da yasal hız olan saatte 180 kilometre ile (110 mil/saat) sürüyordu. Szalantzy, kısa bir süre sonra modellik ve basketbola geri döndü ve 2001'de Alman millî futbolcu Oliver Bierhoff ile evlendi.
NBA'de zirvede olduğu takım olan New Jersey Nets onun 3 numaralı formasını emekliye ayırarak salonun tavanına astı. Dražen Petrović'in adı 1993'te Zagreb'te adını duyurduğu salon olan Cibona Salonu'na verildi.

1982-1984 BC Sibenka
1984-1988 BC Cibona
1988-1989 Real Madrid
1989-1991 Portland Trail Blazers
1991-1993 New Jersey Nets

Petrovic'in genç takım ve yerel liglerde kazandığı pek çok başarının yanında üst düzey liglerde ve turnuvalarda kazandığı başarılardan bazıları:

1982 Balkan Şampiyonası Genç Erkekler En İyi Oyuncu
1985 Hırvatistan Yılın Sporcusu
1986 Dünya Basketbol Şampiyonası MVP
1986 Hırvatistan Yılın Sporcusu
1988 Hırvatistan Yılın Sporcusu
1989 Avrupa Şampiyonası MVP
1989 İspanya ABC Ligi sayı krallığı
1993 Yugoslavia Rekorder

http://www.drazenpetrovic.com/ 24 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.nba.com/history/players/petrovic_bio.html6 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20070311213736/http://www.hoophall.com/halloffamers/petrovic_drazen.htm

Anadolu'daki Kıpçaklar, İznik İmparatoru III. İoannes Vatatzes tarafından ve III. İoannes'in Ardından gelen İznik İmparatorlarınca Batı Anadolu'ya 1222-1261 Yıllarında yerleştirilen Kıpçak-Kumanlar olduğu bilinmektedir. Ayrıca Latin İmparatorluğun'da ve Bizans İmparatorluğun'da da Kıpçak-Kumanların Paralı Askerlik yaptığı bilinmektedir, çoğu Tarihçiye göre Balkanlar'dan Anadolu'ya Kalabalık Kitleler halinde transfer edilen Kuman-Kıpçaklar Türkmenlerle kaynaşmış ve Batı Anadolu coğrafyasının Türkleşmesini sağlamıştır. Ayrıca Kafkasya, Horasan, Balkanlar'dan Anadolu'ya gelen Kıpçaklar olduğu bilinmektedir.

Bizans Arazilerini ve Şehirlerini yağmalayan efrafta başıboş dolaşan Kıpçaklar Bizans arazilerine zarar vermelerini engellemek ve onların askeri yeteneklerinden faydalanmak isteyen İmparator III. İoannis, Bizans hizmetine aldığı bu Kıpçaklardan bir kısmını Trakya ve Makedonya'da bir kısmını da Anadolu'da Menderes Havzasına (Menderes nehri ve çevresine) bir kısmını ise Frigya ve Bitinya topraklarına (Günümüzde Ankara, Afyon, Eskişehir, Bolu, Düzce, Kastamonu, Sakarya, Zonguldak), İznik İmparatorluğu ve Latin İmparatorluğu topraklarına, Moğol ve Selçuklu tehlikesinden korunmak için yerleştirildiler. Bugün bu illerdeki Kıpçak-Kuman asıllı köyler bu tarihte Anadolu'ya girmiştir.
Bazı araştırmacılar III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasının pek işe yaramadığım ve Kumanların Türkmenlerle karışmasıyla bölgenin Türkleşmesinin hız kazandığını ileri sürerken II. Theodoros Laskaris "Sen Kuman'ı batı bölgelerinden buraya getirmek suretiyle onun cinsinden doğuda hizmet eden bir kavim yarattın ve Türklerin sınırlarına ikamet etmekle Türklerin batıya doğru durmadan ilerlemelerini önledin" ifadeleriyle babasının bu nüfus transferi politikası ile Balkanlardan Anadolu'ya kalabalık sayıdaki Kuman topluluklarının ikamet ettirilmesi sonucunda Anadolu'daki Türklerin Batı yönündeki yayılmalarının önüne geçildiğinden övgüyle söz etmektedir. Çağdaş Bizans yazarlarından Pakhymeres de III. Ioannes Vatatzes'in bu uygulamasını İznik İmparatorluğu'nun en önemli icraatı olarak yorumlamaktadır. Aynı şekilde bir diğer Bizans müellifi Akropolites'in ifadelerinden de Kumanları Anadolu'da yerleştirilmesinin çok mantıklı bir hareket olduğunu düşündüğü anlaşılmaktadır". Gerçekten de İoannes'in sınır savunmasını başarı ile sürdüren kuvvetlerini Kumanlar ile desteklemesi mevcut şartlarda akıllıca bir davranıştı.
Amasra'nın biraz doğusundan başlayan İznik imparatorluğu ile Selçuklular arasındaki sınır, Sakarya Nehri'ne paralel olarak bir yay şeklinde güneydoğuya doğru inerek Anadolu'nun güneybatı sahillerinden denize dökülen Dalaman Çayı'na kadar uzanıyordu. Sınırın İznik imparatorluğu tarafındaki hat boyunca çok sayıda kale bulunmaktaydı. Ayrıca iki devlet arasında herhangi bir yerleşimin olmadığı boş araziler (Selçuklu Uç bölgeleri) uzanmaktaydıki bu bölgelerde Türkmenler ve İznik sınır savunmacıları (Akritai) arasında sık sık çatışmalar yaşanmaktaydı. İznik İmparatorluğu'nun Karadeniz sahili boyunca sahip olduğu topraklar Amasra'dan batıya doğru uzanan dar sahil şeridinden ibaretti. İç kesimler Selçukluların denetimindeydi. Bununla birlikte İznik yönetimi açısından asıl sorunu XII. yüzyıldan itibaren Selçukluların akınlarının yoğunlaştırdıkları Menderes havzası ve Türkmenlerin yoğun olarak bulundukları güney sınırı teşkil etmekteydi. Özellikle Anadolu'nun güney batısındaki bölgelerde sürüleri ile dolaşan kalabalık Türkmen toplulukları büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Anadolu'daki soydaşları ile aynı savaş taktiklerini ve silahları kullanan Kumanların bu bölgede yerleştirilmesi hiç şüphesiz hareketli Türkmen atlılarına karşı yerleşik savunma hattından daha etkili bir yöntemdi. Kumanlardan çoğunlukla hafif süvari birlikleri olarak yararlanan Bizans yönetimi Kumanları aynı zamanda ordu içinde de kullanmaktaydı. III. Ioannes Vatatzes, bu Kumanlardan Anadolu'da yararlandığı gibi Balkanlardaki mücadeleler sırasında da faydalanmaktaydı. Nitekim 1242 yılındaki Selanik kuşatması sırasında Vatatzes'in ordusunda Kumanların da olduğunu bilmekteyiz".
III. Ioannes Vatatzes'in ardılları döneminde de Kumanların Bizans ordusundaki varlığı devam etmiştir. 1256 yılında II. Theodoros Laskaris'in Selanik valisinin yanında bıraktığı birlikte 300 Kuman bulunmaktaydı". 1259 yılında Epir Hükümdan II. Mikhail Dukas ve müttefikleri Sicilya Kralı Manfred ve Akhaia Prensi Guillaume Villahardouin'in ordusu ile Pelagonya Ovası'nda karşı karşıya gelen İznik ordusunda 1500 Macar, 300 Alman ücretli asker, 600 Sırp atlısı ve bir miktar Bulgar kuvvetinin yanı sıra 1500 Türk (Selçuklular kast ediliyor) ve İznik İmparatorluğu'nun doğu sınırı ile ilgili olarak, 2000 kişilik Kuman süvari birliği bulunmaktaydı. Savaş sırasında şiddetle düşmana saldıran Türk ve Kuman birlikleri sayesinde Bizans ordusu önemli bir zafer kazanmıştır. 1261 Temmuz'unda İstanbul'a girerek 57 yıllık Latin işgaline son veren VIII. Mikhail Palaiologos'un muzaffer komutanı Aleksios Strategopulos'un kuvvetleri içerisinde de 800 Kuman bulunmaktaydı.
Başkentin yeniden İstanbul'a nakledilmesinin ardından tüm dikkatin batıya çevrilmesi ile Anadolu'nun yerli askerleri gibi Kumanların da bu kez Avrupa'daki mücadelelerde kullanıldıkları göze çarpmaktadır. VIII. Mikhail'in 1263-1264, 1270-1272 ve 1275 yıllarındaki Avrupa seferlerinde ordusunda kalabalık sayıda Kuman askerinin varlığı bilinmektedir.
imparator III. Ioannes Vatatzes'in iktidarı döneminde Bizans hizmetine giren bu Kuman topluluğu ile ilgili son kayıt II. Andronikos'un Epir kuşatması sırasında sergiledikleri disiplinsiz davranışlar ile ilgilidir. 1291 yılında Epir Despotluğu ile Napoli Krallığı arasında bir ittifak kurulmasından endişelenen Bizans yönetimi 1292 yılında Epir üzerine sefer düzenledi. Otuz bin piyade ve on dört bin süvariden ibaret olan Bizans ordusunun ana gücünü Türkler ve Kumanlar oluşturmaktaydı. Başlangıçta birkaç başarı elde eden Bizans kuvvetleri daha sonra Akhaia Prensi'nin Epir'e yardım etmek üzere kuvvetleri ile bölgeye gelmesiyle geri çekilmek zorunda kaldı. Bu harekât sırasında Kuman birliklerinin ordunun disiplinini bozan düzensiz hareketleri sonucu geri çekilme bozguna dönüşmüş ve Bizans'ın Epir seferi büyük bir hayal kırıklığı ile son bulmuştu. Türk yayılışına engel olma yolundaki Moğol istilası sonrası Bizans hizmetine alınan Kumanlardan bir kısmının da imparatorluk sarayında görev yaptıkları ve zaman içinde yüksek mevkilere geldikleri görülmektedir. Nitekim Kuman beylerinden birisinin oğlu olan Syrgiannés (Sytzigan: Sıçğan: Sıçan) vaftiz edilerek Hristiyanlığı kabul ettikten sonra Palaiologos ailesinden bir kadınla evlenmiş ve daha sonra Megas Domestikos unvanını almıştı. Onun soyundan gelenlerin Bizans İmparatorluğundaki varlığı yaklaşık 100 yıl boyunca devam etmiştir. Bizanslaşmış bu Kuman ailesinin son temsilcisi de ailenin ilk üyesi gibi Syrgiannés adını taşımaktaydı. Makedonya ve Trakya valiliği yapılan Syrgiannés, yaşlı imparator II. Andronikos ve torunu arasında 1320 yılında başlayan mücadelelere katıldıktan sonra gözden düşmüş ve 1334 yılında imparatorun adamları tarafından öldürülene kadar sönük bir hayat sürmüştür.
Güney-batı Anadolu bölgesindeki ikinci bir Kıpçak grubu ise, 1230'da Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı Alaeddin Keykubat'ın Celâleddin Harzemşah'ı mağlup etmesinden sonra Anadolu'nun çeşitli bölgelerine yayılmış ve Batı Anadolu'da horzumlu ismiyle yaşamaya devam etmiş olan göçebe bir Oğuz-Kıpçak cemaatidir . Bu aşiret, bölgede Peçin, Muğla, Köyceğiz ve Bozöyük'te meskûndur H. 923'te (1517) bölgede yaşayan horzum oymağı, 1318 haneye ve 7590 nüfusa sahiptir Harzemşahlar'ın göçebe Kıpçak boylarıyla ilişkileri, Selçukluların Kıpçaklarla olan ilişkisinden daha fazla idi Bölge ağzındaki Kıpçakça unsurları bu oymak temsil etmektedir. Bizans İmparatoru John III Doukas Vatatzes (III. Ioannes Vatatzes) (1222- 1254) zamanında Selçuklu uç beylerine karşı Anadolu'nun özellikle batı bölgelerinde tampon oluşturmak amacıyla Balkanlardaki Hristiyan Kumanları yerleştirmiştir. Bu bölge, Sinop'un batısından Menderes vadisine kadar olan hattır. Batı Karadeniz bölgesindeki bir diğer Kıpçak etkisi de Kastamonu havalisinde hüküm sürmüş olan Çobanoğulları beyliği dönemine dayanır. Selçuklu emirlerinden Hüsameddin Emir Çoban, Karadeniz'i aşarak Kıpçak bozkırlarına bir sefer yapmış ve buradan sayısız ganimet ve köle ile dönmüştür 1223'te Rus ordusuyla birlikte Moğollara karşı koyan ve yenilen Kıpçaklar, Ruslardan ayrılarak Balkanlara ve Kırım'a yönelmişlerdir. Kırım'a gelenler, devam eden Moğol saldırıları yüzünden Suğdak üzerinde deniz yoluyla Sinop'a gelmişler ve Bolu, Düzce, Karabük, Kastamonu, Zonguldak ve Bartın yörelerine yayılmışlardır Ayrıca Candaroğulları beyliği döneminde Kırım ve Kıpçak bölgesi ile deniz ticareti artmıştır. Hatta Mısır ile Deşt-i Kıpçak bölgesinin ticaret merkezi Bartın yöresi olmuştur.
Macaristan'a yerleşmiş 7 Kuman kabilesinden biri olan  Olaş boyu, Oğuz-Kıpçak savaşı sonrası Oğuzlara katılmışlardır. Bunlardan Anadolu'ya göçen Ulaş kabilesinden olanlar, geleneklerinin ve halk sanatlarının bir kısmını korumayı başarmışlardır. Olaş adının mânâsı ise “Birleşmiş”, “İttifak yap” olan Olaştır.
Ulaşlar-Ulaşlı-Ulaş isimli yerleşim yerlerinin Bulunduğu iller ise : İçel, Ankara, Tekirdağ, Tokat, Muğla, Artvin, Sivas, Kocaeli, Nevşehir, Mardin, Gaziantep, Siirt, Bolu, Kütahya olmak üzeredir. Macar müzik adamı  Béla Bartók 1936 yılında derleme yapmak amacı ile Toroslar'da Ulaş soyundan gelen Yörük köylerine gitmiş Ulaş Yörük köylerinde dinlediği türkülerin Macar Halk Müzikleri ile  benzediğini fark etmiştir, dinlediği Türkülerin benzeri Slavlar'da,Yunanlar'da, Rumenler'de yoktur. Araştırmalara göre Macar Halk Müziğinin 1000 Yıldan daha genç bir Türk etkisi vardır, bu miras ise Macaristan'a göçen Kumanların mirasıdır.
Kumanların torunlarının kimler olduklarıyla alakalı çeşitli görüşler ileri sürülmüş olsa bile, Anadolu'ya yerleştirilen Kumanların akıbeti hakkında herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Kumanların asimile e

Bulgar İmparatorluğu ya da Bulgar Çarlığı (Bulgarca: Българско царство, Balgarsko tsarstvo Makedonca telaffuz: [ˈbəlɡɐrskʊ ˈt͡sarstvʊ]), Orta Çağ Avrupa tarihinde Bulgar devletine verilen isim. Varlığını sürdürdüğü süre boyunca, Balkanlar bölgesinde, özellikle Bizans İmparatorluğu'na rakip bir güç olarak, kilit rol oynamış bir devlettir. İlki 7. ve 11. yüzyıllarda, ikincisi ise ise 12. ve 14. yüzyıllarda olmak üzere, iki kez tarih sahnesine çıkmıştır. İkisi de bölgelerindeki Bizans hakimiyetinin sona ermesi üzerine vücut bulmuştur.

Birinci Bulgar İmparatorluğu, Tuna Nehri'nin alt kısımlarının, kuzey ve güney iki yakasında kurulmuş ve 681 ve 1018 yılları arasında yaşamış ve Çar Samuil'in şiddeti direnişine rağmen, Bizans ve Rusların boyunduruğu altına girerek tarih sahnesinden silinmiştir. İmparatorluk tedricen gelişerek, 9. yüzyılın sonu ve 10. yüzyılın başlarına doğru, Çar I. Boris ve Çar I. Simeon döneminde kültürel ve bölgesel sınırlarının uç noktalarına ulaşmıştır. Bu dönemlerde Avrupa'nın en büyük ülkelerinden birisiydi ve tüm Slav ulusları için kültürel ve edebi cazibe merkeziydi.

İkinci Bulgar İmparatorluğu, 1185 yılında, Asen ve Peter isimli Tırnova'lı iki asil kardeşin başlattığı ayaklanma sonucu kurulan Orta Çağ Avrupa devletidir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanları istila etmesi sonucu onların boyunduruğu altına girdiği 14. yüzyılın sonlarına kadar (tarihçiler tarafından bunun 1396 yılında gerçekleştiği söylenir) varlığını sürdürmüştür. Ülkenin tamamı, 13 ve 14. yüzyıllarda, Moğol İmparatorluğu'nun, özellikle de Altın Orda Devleti'nin vasalı haline gelmiştir. 13. yüzyılın ilk yarısında, Çar II. İvan Asen yönetimi altında, İmparatorluk kendisini biraz toplar gibi olduysa da iç huzursuzluklar ve yabancı işgalleri neticesinde bu durum çok uzun sürememiştir.

Birinci Bulgar İmparatorluğu
İkinci Bulgar İmparatorluğu
Bulgaristan Krallığı
Bulgaristan tarihi

Zlatarski, Vasil N. (2006) [1918]. Medieval History of the Bulgarian State (Bulgarca). Sofya: Science and Arts Publishers, 2nd Edition (Petar Petrov, Ed.), Zahari Stoyanov Publishers, 4th Edition, 2006. ISBN 978-954-739-928-0. 
Бакалов, Георги; Милен Куманов (2003). Електронна издание – История на България (Bulgarca). София: Труд, Сирма. ISBN 978-954-528-613-1. 
Делев, Петър; Валери Кацунов; Пламен Митев; Евгения Калинова; Искра Баева; Боян Добрев (2006). История и цивилизация за 11. клас (Bulgarca). Труд, Сирма. 
Българите и България (Bulgarca). Министерство на външните работи на България, Труд, Сирма. 2005. 19 Kasım 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Temmuz 2014. 
Fine, John Van Antwerp (1991) [1983]. The Early Medieval Balkans: A Critical Survey from the Sixth to the Late Twelfth Century (İngilizce). Ann Arbor, Michigan: University of Michigan Press. ISBN 0-472-08149-7.

Deşt-i Kıpçak, Kafkas Dağları'nın kuzeyinde, Dinyester ile İrtiş ırmakları arasındaki bölgenin tarihsel adı. Kıpçak çölü veya Kıpçak bozkırı anlamına da gelir. Heyhat sahrası ya da kısaca Heyhat olarak da bilinir.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Heyhat sahrasının coğrafi komşuları Kafkasya tarafında Çertez vilayeti (Çerkesya?), Kırım, Alman vilayeti (Cermanya), Leh diyarı, Kraków vilayeti ve kuzeyde Moskof (Rusya) olarak zikredilir. Çelebi, Heyhat sahrasının doğu sınırı olarak İdil Nehri'ni gösterir. Eserinin bazı yerlerinde Deşt-i Kıpçak ve Heyhat sahrasını birlikte, ayrı yer adları olarak zikreder. Bununla birlikte Heyhat'ın coğrafi konumu ile ilgili verdiği bilgiler, Heyhat ve Deşt-i Kıpçak'ın aynı bölge olduğunu göstermektedir (İdil Nehri'nin batısı, Moskof ülkesinin güneyi, Kırım'ın kuzeyi, Lehistan'ın doğusu).

Orta Asya'nın batısından başlayıp Tuna Nehri kıyılarına, kuzeyde Orta İdil bölgesine, güneyde Kırım'a kadar uzanan Deşt-i Kıpçak bölgesinde oluşan Türk yazı dili Kıpçakça olarak bilinir ve üç kolda gelişim göstermiştir.
İrtiş Nehri yöresinden batıya doğru göç eden Kıpçaklar, bugünkü Rusya ve Ukrayna'nın bütün güneyini ele geçirdiler ve bu topraklarda göçebe bir devlet kurdular. Kıpçakların bölgede kurduğu bu devletin egemen olduğu topraklar Deşt-i Kıpçak olarak adlandırıldı ve 18. yüzyıla kadar kullanıldı. 13. yüzyılda Moğolların Kıpçak egemenliğine son vermesinden sonra bölge Altın Orda Devleti adını aldı. Deşt-i Kıpçak adı da kullanılmaya devam etti. Kıpçak bozkırlarının bir kısmı daha sonra Kazak bozkırları adıyla anılmıştır.
Deşt-i Kıpçak topraklarından değişik bölgelere dağılan Kıpçakların bir bölümü, Mısır'da Bahriye Memlûkleri olarak bilinen hanedanı kurdular.
Ahmad at-Tini (1235-1318), an-Nuveyri (1279-1332), el-Dimeşkî (1301-1399), İbn Haldun ve İbn Dukmak gibi Orta Çağ âlimlerinin eserlerinde Batı ve Doğu Kıpçak boy birliğinin etnonimi hakkında değerli bilgiler vardır. 1220'lerde Batı Deşt-i Kıpçak'a yapılan Moğol hücumu ile ilgili İbn Haldun'un yazdığı ilginç bir belge vardır.
Batı Deşt-i Kıpçak Kıpçakları şu boylardan oluşuyordu:

Toksoba (dokuz oba)
İetioba (yedi oba)
Burdjogli (Boruç-oğlu)
El'borili
Kangarogli
Andjoglı
Durut
Kulabaogli
Djartan
Karabirkli
Kotan (Hotan)
Ebu Hayyan'ın çağdaşı 14. yüzyılın İslam tarihçilerinden el-Dimeşkî Altın Ordu topraklarındaki Kıpçak boy adlarını sıralayarak onların hepsinin Türk olduğunu zikretmektedir. Bunlar; Tokus-oba (dokuz oba), Yet-oba (yedi oba), Boruç-oğlu, Bergü, Kangaroğlu, Ançoğlu, Duna, Kara-Baroğlu, Çur-Tan, Kara Börklü, Kotan, Barak, Yimek, Borlu, İleris, Tok, Kumandur, Berendi, Beçene, Uzun, As (Az).

Evliyâ Çelebi (2012). Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 3. Kitap. Yapı Kredi Yayınları.

Kıpçakça, Eski Kıpçakça veya Batı Orta Türkçe; Orta Türkçe dönemine ait Deşt-i Kıpçak sahası ile Mısır ve Suriye'de 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar kullanılmış Türk dillerinin Kıpçak grubundan ölü dil. Eski Kıpçakça günümüzde Yeni Kıpçakça adıyla da anılan Kıpçak grubundan Türk dillerinin oluşumuna kaynaklık eden dillerden biridir. Günümüzde geriye dönük dil sınıflandırmalarında Eski Kıpçakça, Kıpçak grubunun Kıpçak-Kuman alt grubunda ele alınır.
Bugüne gelebilmiş eserler sınırlı sayıda olup en çok incelenen eser Bozkır Kıpçakçasına (Kumancaya) ait Codex Cumanicus adlı eserdir. Eski Kıpçak Türkçesine ait eserlerin büyük çoğunluğu Memlûkler döneminde kaleme alınmıştır.

Orta Asya'nın batısından başlayıp Tuna Nehri kıyılarına, kuzeyde Orta İdil bölgesine, güneyde Kırım'a kadar uzanan ve Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) olarak adlandırılan geniş kuzey bölgesi ile Orta Doğu'da Mısır ve Suriye'de varlıklarını 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar sürdürmüştür.

Kıpçak Türkçesi yazı dili olarak üç ya da dört ayrı kolda gelişim göstermiştir:

13-15. yy Kuman Kıpçakçası, Altın Orda Kıpçakçası, Bozkır Kıpçakçası: XIII. yüzyılın sonunda Güney Rusya bozkırlarında meydana gelmiş Codex Cumanicus bu gruba aittir.
Polovets Kıpçakçası: XI-XIII. yüzyıllara ait Rus vakayinameleri, Doğu Avrupa kronikleri, Polovets-Rusça sözlüklerinde yansımıştır.
14-16. yy Memlûk Kıpçakçası, Mısır Kıpçakçası, Arap harfli Kıpçakça: XIII-XV. yüzyıllarda Mısır ve Suriye'de yaşamış Memlûk Kıpçaklarının dilinde yazılmış eserler.
16-17. yy Ermeni Kıpçakçası, Ermeni harfli Kıpçakça: XVI-XVII. yüzyıllarda Kamenets-Podolsk'te yaşamış Ermeni Kıpçaklarının (Gregoryen Kıpçakların) dilinde yazılmış eserler.

Gacallar ya da Müslüman Gagavuzlar; asıl Gacallar Balkanlar'da kuzeydoğu Bulgaristan'ın Deliorman bölgesinde ve çevresinde, sanal Gacallar ise Türkiye'nin Doğu Trakya bölgesinde yaşayan bir Türk topluluğudur.

Gacal tanımı, modern Bulgarcada korunmuş Ön Bulgarca kökenli kelimelerden biridir ve çok eskiden Kafkasya'da yabancı toplulukları adlandırmak için kullanılan gazalo kelimesinden türemiştir.

Gacalların, Deliorman bölgesinde yaşamış Osmanlı öncesi bir topluluk oldukları ve Gagavuzlar ile aynı kökenden geldikleri üzerinde durulmaktadır.
En yaygın teoriye göre Gacallar, Tuna Bulgar Devleti'ni kuran Ön Bulgar'ın torunlarıdır ve Osmanlı'dan önce Gagavuzlar gibi Hristiyan'dılar.
Diğer bir hipoteze göre Gacallar, Balkanlar'a Osmanlılar'dan önce gelmiş Kuman, Uz ve Peçenek Türklerinin bakiyeleridir. Manav Türkleriyle benzeşen şive ve kültürleri vardır.

Gacal dili, Türk yazı dili ile Gagavuz yazı dili arasında geçiş özelliği göstermektedir. UNESCO'nun yayımladığı "Tehlike Altındaki Dünya Dillerinin Etkileşimli Atlası"nda Deliorman Gacallarının dili Gagavuzcanın bir diyalekti olarak gösterilmektedir.

Asıl Gacallar, kuzeydoğu Bulgaristan'ın Deliorman bölgesinde yaşasalar da, 93 Harbi neticesinde Deliorman bölgesinden Doğu Trakya'ya Gacal göçleri olmuştur, dolayısıyla az da olsa Türkiye'nin Trakya bölgesinde de asıl Gacal yerleşimleri bulunmaktadır ve toplam nüfuslarının 14 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Doğu Trakya ağzında "gacal" tanımının "yerli" anlamında kullanılması Asıl Gacallar ile Sanal Gacallar'ı birbirinden ayırt etme konusunda karışıklığa neden oluyor.
Asıl Gacal tanımı, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi'nden önce, yani Doğu Trakya'da çoğunluğu Rum-Hristiyan nüfusun oluşturduğu dönemde, 93 Harbi neticesinde Bulgaristan'ın Deliorman bölgesinden Doğu Trakya'ya göç etmiş olan ve etnik açıdan da Gacal olan Müslüman nüfus için kullanılırken, Sanal Gacal tanımı, Balkanların çeşitli bölgelerinden, Doğu Trakya'da Rum-Hristiyan nüfusun çoğunluğu teşkil ettiği dönemde, bölgeye (Doğu Trakya'ya) Göçmen olarak yerleşmiş Pomak, Çitak, Yörük ve ya Tatar asıllı olan, ancak Doğu Trakya'ya yerleşen ilk Müslüman nüfus olmalarından dolayı Balkanların diğer yerlerinden Doğu Trakya'ya sonradan yerleşen Göçmenler tarafından yerli anlamında "gacal" olarak adlandırılan ve etnik açıdan Gacal olmayan Müslüman nüfus için kullanılmaktadır.

Gagavuzlar
Necatiye, Havsa
Süleymaniye, Uzunköprü

Gagavuzlar ya da Gagauzlar, bugünkü Moldova Cumhuriyeti'nde, başta Gagavuzya olmak üzere kuzeydoğu Bulgaristan, Ukrayna, Romanya ve Yunanistan'da yaşayan, çoğunluğu Ortodoks Hristiyan olan bir Türk halkı.

Gagavuz adı ilk defa 1817 tarihli Rus nüfus sayımındaki belgelerde geçmektedir. Türkiye'de ve dünyada daha çok Gagauz şeklinde kullanılmaktadır.
Türkiye'de ilk olarak İstoyan Cansızov'un "Balkan Şib-i Ceziresinde Türkler" (Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, c.17, İstanbul 1328) adlı makalesinde Gagavuzlardan bahsedilmiştir. Gagavuzlar hakkında ilk önemli bilgileri veren Yaşar Nabi Nayır, Türk Gagauzlar olarak kaydettiği Gagauz adının, Gök sözcüğünden gelen Gaga sözüyle Oğuz adının birleşmesinden meydana geldiğini, bunun için de bu Türklere Gök-Oğuz denilebileceğini söyler. Yaşar Nabi Nayır'ın bu şekilde ortaya attığı Gök-Oğuz adı, yakın dönemlere kadar popüler bir adlandırma olarak kullanılmıştır.

Gagavuzların çoğunluğu Ortodoks mezhebine bağlıdır. Ancak Ortodoks olmayan bir kısım Gagavuz da vardır. Ortodoks olmayan Gagavuzlar, Katolik ve Subbotnik, Evanjelistlerden oluşmaktadır. Ortodokslar komünizm sonrası, diğer eski Sovyet halklarında olduğu gibi, inançlarını daha rahat uygulayabilir hale gelmişlerdir.

Gagavuzların kökenleri hakkında bugüne kadar yerli Balkan asıllı halklardan oldukları ve sonradan "Türkleştikleri/Türkleştirdikleri" gibi  iddialarda dahil çok sayıda değişik tez öne sürülmüştür. Tarihi gelişimleri kesin olarak saptanamamak ile birlikte bugün dünyada akademik çevrelerce yaygın kabul gören görüş, Gagavuzların kökeninin Oğuz kökenli bir Türk topluluğu olduğu yönündedir. Gagavuzların Balkanlara ve bugünkü Ukrayna bölgesine ilk defa 11. yüzyıl civarında  Asya'dan göç ettikleri, Peçenek, Uz (Oğuz), Kıpçak  Türkleri ile aynı soydan geldikleri düşünülmektedir. Ortodoks Hristiyan olan Gagavuzların konuştuğu dil; bulundukları bölgelere göre, Slav, Yunan ve Romen dillerinin etkisinde kalmış, büyük ölçüde Türkiye Türkçesine ve ağız olarak da Balkan Türkçesi ağzına benzemektedir.
Gagavuzlar üzerine uzun süren araştırmalar yapmış Polonyalı bilim insanı Tadeusz Kowalski, Gagavuzların kökenini üç tabakaya ayırır:

1- En eski tabaka, kuzeyden gelen bir Türk topluluğunun kalıntısıdır
2- İkinci tabaka Osmanlıların gelişlerinden daha önceki bir devre uzanan güneyden gelen kuvvetli bir gruptur.
3- Üçüncü tabaka Osmanlı devrinin Türk kolonilerinden ve Türkleşmiş unsurlarından teşekkül eder.
Kowalski'nin tanımlamasına göre; Gagavuz topluluğu içine güneyden katılan kitle, Gagavuz dilinin karakteristik yapısını etkilemiştir. Gagavuzların Hristiyanlığı'nın, kökeni Tuna ötesi olan, kuzeyden gelen eski tabakadan kaynaklandığı, Gagavuzlarla büyük benzerlikleri bulunan Deliorman Türklerinin Müslümanlığı'nın ise güney kaynaklı olan "ikinci" ve "üçüncü" tabakadan kaynaklandığı düşünülmektedir.
Gagavuzların ilk tabakasını oluşturan boy veya boylar hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Buna göre Gagavuzların en eski tabakasını, kuzeyden gelen Türk topluluğunu Çek tarihçi Jireçek Kumanlara, Bulgar tarihçi Mladenov Asparuh Bulgarlarına(İdil Bulgarları), Kumanlara ve Oğuzlara, Çek arkeoloğu Şkorpil kardeşler Asparuh Bulgarlarına, Bulgar Petko R. Slaveikov Peçeneklere ve Kumanlara, Romanyalı St. Georkesku Kumanlara ve Oğuzlara dayandırmaktadır.
Yine Kowalski'nin güney kaynaklı olarak tanımladığı ikinci grup ise, Balaşçev'in Seyyid Lokman Oğuznâmesi'ne dayanarak ileri sürdüğü Paul Wittek'in ise Yazıcıoğlu Ali'nin Selçuknâmesi'ne dayanarak geliştirdiği II. İzzeddin Keykavus ve Sarı Saltuk ile Balkanlar'a geçen Selçuklu Türklerinin Hristiyanlaştırıldığı düşüncesine bağlanmaktadır.
Üçüncü tabakanın ise, Anadolu'ya Müslüman Türklerden önce yerleşmiş ve çeşitli nedenlerle Hristiyanlaşmış Karamanlılardan bazı grupların, Osmanlı döneminde Balkanlar'a göç ederek Gagavuz Türkleri ile kaynaşmaları sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir.
Çek K. Jireçek, 11.-13. yüzyıllar arasında Balkanlar ve Orta Avrupa'da derin izler bırakan Kumanların Gagavuzların atası olduğunu düşünmektedir. Ayrıca Bulgar Petko R. Slaveikov ve Romanyalı St. Georgesku gibi bazı araştırmacılar Gagavuzların etnik yapısı üzerinde Kumanların çok büyük payı olduğunu ifâde etmektedirler.

Gagavuzca çoğunluğu Moldova'daki Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi'nde yaşayan Gagavuzların konuştuğu dildir. Yaklaşık 300.000 kişi tarafından konuşulur. Gagavuzca, Oğuz grubuna bağlı bir Türk dilidir.
Komşu dillerden birçok ödünç sözcük almasına rağmen bir Türkiye Türk'ü ile Gagavuz Türk'ü kolayca anlaşabilir. Eskiden Gagavuzca Yunan alfabesi ile yazılırdı; ancak 1957'de Kiril alfabesi kullanılmaya başlanınca Yunan alfabesinden vazgeçilmiştir. Moldova'nın bağımsızlığına kavuşması ve Gagavuzlara özerklik verilmesinden sonra Türk alfabesi üzerine biçimlendirilmiş bir alfabe oluşturuldu.
Bu alfabe günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. Türk alfabesinden farklı olarak Gagavuz alfabesinde (Türkçedeki açık e sesi yerine) Ää harfi, Êê ve Ţţ harfleri bulunur. Gagavuzcada yazı dili Türkiye'de halk arasında konuşulan Türkçenin yazıya dökülmüş biçimidir denebilir. Ğ harfinin yerine birçok sözcükte ünlü harfler çift yazılarak Ğ sesi kazandırılır.

Gagavuzya
Yunanistan'daki Gagavuzlar
Oğuzlar
Türk halkları
Uz Hanlığı
Hıristiyan Türkler
Gagavuz kişiler

Gagavuz Türkçesi Vikipedisi 18 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

III. İoannis Dukas Vatacis (Yunan: Ιωάννης Γ΄ Δούκας Βατάτζης, Iōannēs III Doukas Batatzēs) (y. 1192, Dimetoka  (Didymoteichon) - 3 Kasım 1254, Kemalpaşa (Nimfaeum) 1221-1254 yılları arasında İznik İmparatoru olmuştur. İoannis Dukas Vatacis çok büyük bir olasılıkla general Basileios Vatacis'in oğludur ve babası Bizans imparatorları olan II. İsaakios ve III. Aleksios'in adı bilinmeyen bir kuzeninin oğludur. Asker bir aileden gelen ve şahsen başarılı bir asker olan İoannis 1212'de birinci İznik İmparatoru olan I. Theodoros tarafından İrene Laskarina adlı kızına koca olarak seçilmiş ve düğün yapılmıştır. I. Theodoros üç evlilik yapmakla beraber, tahtına varis olacak bir erkek oğlu olmamış ve vâris olarak damadı general İoannis Vatacis'i seçmiştir.

I. Theodoros Aralık 1221'de ölünce İznik İmparatorluk tahtına damadı olan III. İoannis Vatacis geçti. Sülalenin dışından gelen bir kişinin imparatorluk tahtını ele geçirmesini Laskaris ailesi mensupları kabul etmeyince, III. İoannis Vatacis ile Laskaris ailesi mensupları arasındaki çatışma askeri mücadeleye dönüştü. Bu mücadele 1224'te iki taraf orduları arasında yapılan Poimanenon Muharebesi'nde Laskaris ailesinin ordusunun mağlup düşmesi ile ile sona erdi. Bu taht mücadelesi sırasında Laskaris ailesi Konstantinopolis'te bulunan Latin İmparatorluğu'ndan da moral ve askeri destek aldı. III. İoannis'in galibiyetiyle karşı tarafa yardım sağlayan Latin İmparatorluğu, elindeki bazı arazileri İznik İmparatorluğu'na vermek zorunda kaldı.
Bu arazi ödünleriyle yetinmeyen III. İoannis, ülkesinin bulunduğu Anadolu'dan Avrupa'ya geçmiş ve Edirne (Hadrianapolis) şehrini Latinlerin elinden almıştır. III. İoannis'in Edirne'yi elinde bulundurması, 1227'de Epir Despotu ve Selanik Hakimi Theodoros Komnenos Dukas tarafından Edirne'nin zapt edilmesi; burada bulunan İznik İmparatorluğu askeri garnizonunun şehirden dışarı atılmaları ve bütün batı ve doğu Trakya'nın büyük bir kısmının İmparatorluk adı verdiği kendi devletine ilhak edilmesiyle son buldu.
Theodoros Komnenos Dukas, bu bölgelerde fazla bir zaman hüküm sürememiştir. Trakya'yı zaptetme başarılarından fazla ümitlenen Theodoros Dukas, 1230'un ilkbahar başlarında Bulgar Çarlığı'nı ortadan kaldırmak gayesiyle bir askeri sefere başladı. Nisan 1230'da Theodoros Dukas ile Bulgar Çarı II. İvan Asen orduları arasındaki Edirne ve Filibe arasında Meriç Nehri üzerinde bulunan Klokotnitza köyünde yapılan savaşta Bulgarlar galip geldi. Theodoros Dukas'ın ordusu tamamen bozguna uğratılmış ve kendisi de Bulgar Çarı II. İvan Asen eline esir düşmüştür. Klokotnitza Savaşı sonucunda Theodoros Dukas'ın elindeki bölgeler Bulgarların eline geçmiş ve Bulgar Çarlığı Karadeniz'den Adriyatik Denizi'ne uzanan bir Balkan İmparatorluğu durumuna gelmiştir. Böylece III. İoannis Vatacis'in İznik İmparatorluğu'nun Konstantinopolis'i fethedip Bizans İmparatorluğu'nu yenileme amaçlarına rakip olacak bir diğer Rum asıllı devlet ortadan kalkmıştır.

III. İoannis Vatacis, Bulgar Çarlığı ile Latin İmparatorluğu aleyhinde bir ittifak anlaşması yapmıştır. Buna göre 1235'te Bulgar Ortodoks kilisesinin özerk olduğu kabul edilmiştir ve Bulgar Patrikliği yeniden kurulmuştur. Aynı yıl III. İoannis, oğlu ve vârisi olan Theodoros ile II. İvan Asen'in kızı Eleni Asenina evlenmişlerdir. Yine aynı yıl Bulgar ve İznik İmparatorluğu orduları Latin İmparatorluğu'na karşı birlikte hücumlara başlamışlardır. Bu askeri yardımlaşma, 1236'da iki devlet ordularının birlikte Konstantinopolis'i kuşatmasıyla zirveye vardı. Bundan sonra Bulgaristan'ın menfaatlerinin yeniden kurulacak bir Bizans İmparatorluğu ile aynı olmadığını gören Bulgar Çarı II. İvan Asen katkılarını azaltmış ve sonunda İznik İmparatorluğu ile Latin İmparatorlukları arasındaki mücadelede tarafsız bir tutum alacak kadar tavrını değiştirmiştir.
III. İoannis, Latin İmparatorluğu'na karşı tecavüzkar tutumuna devam etmiştir. 1240'ta Latin İmparatorluğu bazı başarılar sağlamıştır ancak 1241'de Bulgar Çarı II. İvan Asen ölünce, bundan faydalanan III. İoannis önce 1242'de Selanik'in kendine vasal bir şehir olmasını sağlamış ve sonra 1246'da bu şehri ve Bulgarlar elinde bulunan diğer Trakya arazileri ile birlikte kendi ülkesine ilhak etmiştir. Böylece 1247'de III. İoannis eline geçirdiği bölgelerle Latinler elinde bulunan Konstantinopolis'i tamamen sarmıştır. Hükümdarlığının son yıllarında ise III. İoannis, Epir Despotluğu'nun eskiden elinde bulundurduğu Balkan bölgelerini İznik İmparatorluğu içine almakla uğraşmıştır.
III. İoannis'in hükümdarlığı döneminde İznik İmparatorluğu, güneye Ege ve Akdeniz'e doğru genişledi. Ege Denizi'nde bulunan adaların çoğu ve çok stratejik öneme haiz Rodos adası, İznik İmparatorluğu eline geçmiştir.
III. İoannis İznik İmparatorluğu'nun Konstantinopolis'i eline geçirip yeni bir Bizans İmparatorluğu kurması için çok sağlam temelleri sağlayan başarılı bir hükümdardır. Yakın bulunan komşusu olan Latin İmparatorluğu ve eski Bizans devleti kalıntılarıyla ve ordusunda bulunan Batı Anadolu'daki Türk yayılışına engel olma yolunda Oğuz-Türkmenlere karşı Batı Anadolu'ya iskan ettiği kalabalık Kuman toplulukları ile birlikte savaşarak sınırlarını genişletmekte iken daha güçlü komşuları olan Bulgar Çarlığı ve Anadolu Selçuklu Devleti ile genellikle barışçıl ilişkiler sağlamıştır. Kurduğu diplomatik ilişkiler ağı Avrupa'da Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na da yayılmıştır. Ülkesinin içişlerinde adalet ve hayırseverliği ile tanınmış ve ülkesinin iktisaden refah içinde olmasını sağlamıştır. Bütün bu başarılarını zaman zaman sara nöbetleri geçirmesine rağmen başarmıştır. Bu sara nöbetleri irsiyetle oğlu ve vârisi II. Theodoros'e geçmiştir.
Ölümünden sonra III. İoannis Ortodoks Hristiyan Kilisesi tarafından aziz olarak ilan edilmiş ve Şefkatli İoannis aziz adı verilmiştir.

III. İoannis Vatacis 1212'de kendinden önce İznik İmparatorluğu imparatoru olan I. Theodoros'in kızı İrini Laskarina ile evlenmiştir. İleride II. Theodoros olarak İznik İmparatorluğu hükümdarı olacak bir erkek çocukları doğmuştur fakat hemen sonra İrini kazayla attan düşmüş ve daha başka çocuğu olmasını engelleyen yaralar almıştır. Bu kazadan sonra İmparatoriçe İrini bir manastıra girerek Eugenia adı ile bir rahibe olmuş ve bu manastırda 1239'da ölmüştür. III. İoannis daha sonra ikinci bir evlilik daha yapmış ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu İmparatoru II. Friedrich ile metresi Bianka Lancia'nın gayrimeşru kızı olan 12 yaşında Hohensaufenlı II. Konstans ile evlenmiştir. Bu evlikten çocuğu olmamıştır.

Norwich, John Julius (1999). Byzantium: The Decline and Fall (İngilizce). Londra: Penguin. ISBN 0-14-011447-5.

Kazan Tatarları (Tatarca: Казан татарлары), Tatar halkını oluşturan ana etnik gruplardan birisidir. Tatarcada Kıpçak grubunun Kazan lehçesinde Türkçe konuşulmaktadır. Kazan Tatarlarının etnik temelini Türkler (Bulgarlar, Kıpçaklar ve sâ'ire) oluştururlar ve bunlar İmenkovski kültürünün temsilcileriydi.

İdil Bulgarları'nın 1236'da Moğollar tarafından fethinden, 1237'de ve 1240'ta bir dizi Bulgar ayaklanmasından sonra, İdil Bulgarları Altın Orda Devleti'nin bir parçası haline geldi. Daha sonra Altın Orda'nın yıkılması ve birkaç bağımsız hanlığın kurulmasının ardından Bulgar topraklarında Kazan Hanlığı kuruldu. Kazan Tatarları, bazı Bulgarların diğer Kıpçaklarla ve kısmen de bölgedeki Fin-Ugor kavimleri ile birleşmesi sonucu oluşmuştur.

Kazan Tatarları 15-16. yüzyıllarda kuruldu. Daha gelişmiş bir ekonomiye ve kültüre sahip olan Kazan Tatarları, 19. yüzyılın sonlarında bir burjuva milleti oluşturdular. Çoğu tarımla uğraşıyordu. Bununla birlikte, Bulgaristan'daki Kazan Tatarları mücevherat işçiliğinin yanı sıra deri, ahşap işleme ve diğer alanlarda ilerlediler. Tatarların önemli bir kısmı çeşitli el sanatları ve endüstrilerle uğraştı. Uzun bir süre içinde Bulgar ve yerel aşiret kültürünün ögelerinden oluşan Tatarların maddi kültürü, Orta Asya halklarının ve diğer bölgelerin kültürlerinden etkilendi. 16. yüzyılın sonlarından sonra Rus kültüründen etkilendi.

Kazan Tatarları'nın büyük çoğunluğu İslam dininin Sünni mezhebini takip etmektedir. Topluluğu oluşturan az sayıda Ortodoks da bulunur.

Kazan Tatarları'nın antropoloji alanında yapılmış en önemli araştırma, T. A. Trofimova'nın 1929-1932 yıllarında yaptığı araştırmadır. Özellikle 1932 yılında G. Debets ile Tataristan'da kapsamlı bir çalışma gerçekleştirmiştir. Arsk Rayonu'nda 160, Yelabuga Rayonu'nda 146 ve Chistopol Rayonu'nda 109 Tatar araştırmaya katılmıştır. Antropolojik araştırmalar, Kazan Tatarları'nda dört ana antropolojik türün varlığını ortaya koymaktadır: Pontik, Caucasoid, Sublaponoid, Mongoloid.

Tatarların etnogenezine dair birkaç teori bulunmaktadır. Bunlardan üçü bilimsel literatürde daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır:

Ön Bulgar-Tatar teorisi
Tatar-Moğol teorisi
Türk-Tatar teorisi.

Kumanca veya Kuman Türkçesi, Kumanlar tarafından konuşulmuş olan ve Eski Kıpçakçaya giren tarihî Türk yazı dilidir. Bugün konuşulmayan Kumancanın, günümüzdeki Kırım Tatarcası ve Karaçay-Balkarca ile yakınlığı dikkat çeker.
Kumanlar, Türk lehçelerinin Doğu Avrupa’da konuşulmuş olan kollarından birini konuşmuşlardır.

Bu dil, bilimsel yayınlarda Kumanca, Kuman Türkçesi olarak belirtilir.

Kumanlar, 11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında, Doğu Avrupa’da yaşamış bir Türk boyudur. Tarihte Kıpçaklar ile aynı birlik içinde bulunmuş, bu yüzden de zamanla Kıpçaklar ile aynı sayılabilmişlerdir.
Kuman Türkçesi, Doğu Avrupa’da Karadeniz’in kuzeyinde, kısmen Balkanlar’da konuşulmuştur.

Codex Cumanicus, o dönemde Türkler tarafından yazılmayan fakat Kumancanın konuşma özelliklerini yansıtan ve dönemindeki Türk dilinin yapısını gösteren önemli bir eserdir.

Kumanca için örnek metinler farklı transkripsiyon sistemleriyle aşağıda verilmiş olabilir. Bu farklar, yayınlardaki tercih farklarıdır, Kuman Türkçesinin alfabe tercihi ve kullanımını yansıtmaz.

Kristus alay ayttï kelepenlergä: «Baruŋïz, körünüŋiz papazlarga». Ol sözni Kristus bugün aytïr barča yazuqlïlarya, kim kerti kelepenler Teŋri alïnda. Igrenmedi kiši kelependen, nečik Teŋri igrenir daγi frišteler yazuqlï kišiden. Neme yoχ dünyä üstinde, nečik yaman sasïr, nečik sasïr yazuqlï can Teŋri alïnda. Ol nišan taparbiz bitik ičindä. Bir kez bir alγïšlï kiši yolγa bardï. Bir frište anïŋ bile bardï adam bolup. kačan yoldan barïrlar idi, utru bir kiši yoluχtu, yigit daγi astrï körkli kiši. kačan frište anï ïraχtïn kördi, burnun tumaladï, yoldan ïraχ qačtï. kačan ol kiši aštï, ol frište ekinči keldi ol kiši qatïnda. Andan soŋra bir kelepen kiši keldi, astrï niurdar sasïdï. Ol alγïšlï kiši, kačan kördi ol kelepenni, yoldan qačtï. Ol frište sövünüp qaršï bardï, öpti, qučtu > qučtï ol kelepenni, aštï. Ol alγïšlï kiši ekinči keldi yolγa frište qatïn­da. Ol kiši sözlädi frištägä: «Ne kišisen? Burun keldi körkli yegit kiši – sen burnuŋ tumaladïŋ, yoldan qačtïŋ. kačan bir murdar sasï kiši, kelepen keldi, sen qaršï bardïŋ, öptüŋ > öptiŋ, qučtuŋ > qučtïŋ». Andan frište ayttï ol alγïšlï kišigä: «Ol körkli kiši, kim sen kördiŋ, ol kensi yazuqïndan astrï yaman sasïr, anïŋ zanï Teŋri alïnda köpten öldi. Ol et üstündä kelepen, anïŋ dzanï astrï arï-tur daγï yakšï yïyïr Teŋri alïnda. Men azam de döülmen, men frištämen. Anïŋ üčün keldim körgüzmä saγa, nečik sasïr yazuqlï can Teŋri alïnda». kačan frištä ol sözni ayttï, ančaq körünmädi.

Atamız kim köktesiñ. Alğışlı bolsun seniñ atıñ, kelsin seniñ xanlığıñ, bolsun seniñ tilemekiñ – neçikkim kökte, alay [da] yerde. Kündeki ötmegimizni bizge bugün bergil. Dağı yazuqlarımıznı bizge boşatqıl – neçik biz boşatırbiz bizge yaman etkenlerge. Dağı yekniñ sınamaqına bizni quurmağıl. Basa barça yamandan bizni qutxarğıl. Amen!
Türkiye Türkçesi aktarması:
Atamız sen göktesin. Alkışlı olsun senin adın, gelsin senin hanlığın, olsun senin dilemeğin– nasıl ki gökte ve yerde. Gündelik ekmeğimizi bize bugün ver. Ve de yazıklarımızdan (suçlarımızdan) bizi bağışla– nasıl biz bağışlarız bize yamanlık (kötülük) edenleri. Ve de şeytanın sınamasından bizi koru. Tüm yamanlıktan (kötülükten) bizi kurtar. Amin!

Galip Güner (2013), Kıpçak Türkçesi Grameri, Kesit Yayınları, İstanbul.
Doç. Dr. Ufuk Tavkul - Codex Cumanicus ve Karaçay-Balkar Türkçesi 18 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saadet Çağatay, (1978), Codex Cumanicus sözlüğü". Türk Lehçeleri Üzerine Denemeler.-Ankara, 139-152.
Annemarie von Gabain, (1998), “Codex Cumanicus’un dili”. Tarihî Türk Şiveleri.-Ankara, 67-109.
S.A. Goçiyayeva, H.İ. Süyünçev (1989), Karaçay-Malkar-Orus Sözlük=Karaçayevo-Balkarsko-Russkiy Slovar.-Moskva, Russkiy Yazık.
K. Grönbech, (1992), Kuman Lehçesi Sözlüğü. Codex Cumanicus'un Türkçe Sözlük Dizini / çev. Kemal Aytaç.-Ankara: Kültür Bakanlığı.
Ufuk Tavkul, (1998), “Kafkasya’nın otokton (yerli) halkları meselesi ve Kafkasya halklarında etnik köken arayışları”. Kırım Dergisi, 6 (24), 36-39.
Ufuk Tavkul, (2000), Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü.-Ankara: Türk Dil Kurumu.

Latinler, bugünkü Lazio'ya tekâbül eden bölgede yaşamış olan eski bir İtalik halk. Bağımsız şehir devletlerinde yaşamışlarsa da, ortak bir dilleri (Latince), ortak dinî inançları ve yakın akrabalıkları vardı. Aeneas'ın kayınpederi Latinus'un torunları olduklarına inanırlardı. Latin şehirleri birbirleriyle ticaret yapmak ve birbirlerinin şehirlerinde ikamet etmek için ortak haklar geliştirmişlerdi. Antik Roma'nın toprak talepleri diğer Latinleri MÖ 341'de Roma'ya karşı birleştirmiş, ancak zafer Roma'nın olmuştu (MÖ 338). Sonuç olarak Latin devletlerinin bazıları Roma devletine bağlanmış ve halklarına da Roma vatandaşlığı verilmişti. Kalanlar ise Roma müttefiki olmuş ve bazı imtiyazlar elde etmişlerdir. Roma'nın İtalya'da genişlemesiyle 'Latin' kelimesi etnik bir terim ve hukukî bir kategori haline gelmiştir. Günümüzün Latin halkları ise  İtalyanlar, İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve Rumenlerdir.

Treptow, Kurt W. (1996). A History of Romania. East European Monographs. ISBN 0880333456. 7 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Makedonya (Makedonca: Македонија Makedoniya, Bulgarca: Македония Makedoniya, Yunanca: Μακεδονία Makedonia), Balkanlar'da bir devlet olan Kuzey Makedonya'yı, Bulgaristan'ın güneybatısında yer alan Blagoevgrad ilini ve Yunanistan'ın Güney Makedonya olarak da bilinen kuzeyinde  üç idari bölüme ayrılmış (Batı, Orta ve Doğu Makedonya ve Trakya) araziyi kapsayan kültürel, coğrafi bölgedir.

Makedonya bölgesi, kuzeyde Karadağ ve Şar Dağları; doğuda Rila ve Rodop Dağları; güneyde Selanik, Olimpos Dağı ve Pindus Dağları boyunca Ege kıyısı; ve batıda Ohri ve Prespa Gölü ile çevrilidir. Bölgenin toplam yüzölçümü 67.000 km²'dir. Bölgenin nüfusu 4.900.000 civarında belirtilmektedir.

Makedonya bölgesinin sınırları tarih boyunca sık sık değişmiştir. 19. yüzyıl Makedonya'sının sınırları ile 12. yüzyıl Makedonya'sının sınırları birbirinden oldukça farklıdır. Bunun sebepleri, bölgede yaşayan halkların etnik köken, dil ve din yapıları bakımlarından diğer bölgelerden daha karışık olması ve stratejik konumundan dolayı güçlü devletlerin çıkarları için öncelikli değer taşımasıdır.
Bölge tarihte birçok siyasi egemenlik içinde yer almıştır. İlk Makedonya Krallığı MÖ 700-600 yıllarında yaşamıştır. MÖ 336 yılında Büyük İskender bölgenin hâkimi olarak tahta çıktı. Birinci (MÖ 215-205) ve İkinci Makedonya Savaşları (MÖ 200-197), bölgenin o dönemde de değerli olduğunu göstermesi açısından önemlidir. MS 15-20 tarihlerinde Makedonya, Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti hâline geldi. 300 yılında Moesia eyaletine bağlanan bölge, 326 tarihinde bu eyaletten ayrıldı. Roma egemenliğinden sonra 578 yılında Makedonya ilk Slav akınına uğradı. 896-900 yıllarında bölge, Türklüğünü kaybedip Slavlaşmış olan Simeon'un Bulgar İmparatorluğu'na dâhil oldu. 1230-1246 tarihlerinde Asen tarafından ilhak edilen Makedonya, 1345-1355 tarihleri arasında Sırp çarı Stefan Duşan'ın hâkimiyeti altına girdi.

Ortodoks Piskoposluğu kilisesinin 1870'te kurulması Makedonya'daki Yunanları Bulgarlara karşı kışkırttı ve Ayastefanos Antlaşması'nın, Berlin Antlaşması ile iptal edilen kısa ömürlü "Büyük Bulgaristan"ı, yeni Bulgaristan devletini sürekli olarak revizyonist hâle getirdi. Berlin Anlaşması'nın bir başka yönü, Bosna-Hersek 'in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından yönetilmesi, Sırbistan ile Karadağ'ı bölen Yeni Pazar Sancağı'na asker yerleştirilmesi oldu. Bu durum aynı zamanda, Sırbistan'ın Makedonya'ya, geçici olarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ın denetimi altında bulunan kendi doğal alanı ve gelecekte yayılacağı bölgeler (aynı zamanda büyük Sırp nüfusuna sahip bölgeler) olarak bakmasıyla sonuçlandı.

Orhan Gazi veya Orhan Bey (Osmanlıca: اورخان غازی; d. y. 1281, Söğüt - ö. Mart 1362, Bursa), Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci padişahıdır. 1324 ile 1362 yılları arasında hüküm sürmüştür. Babası Osman Gazi'den 16.000 km² olarak aldığı beyliği, oğlu I. Murad'a 95.000 km² ila 100.000 km² arsa bıraktığı biliniyor.
Osmanlı Beyliği'nin kurucusu Osman Gazi ve Malhun Hatun'un oğludur. Sarışın, uzun boylu ve mavi gözlü, halk tarafından çok sevilen, ulemaya saygılı, merhametli bir hükümdar olarak tanımlanır. Sık sık halkın arasına karıştığı ve dertlerini dinlediği söylenir. Babası Osman Gazi'nin vefatı üzerine 1326'da bey olmuştur. Orhan Bey'e Şücaeddin, "İhtiyareddin" ve "Seyfeddin" unvanları verilmiştir. Ölüm tarihini 1359, 1360, 1361 ve 1362 gösteren kaynaklar da vardır.
"Sultan" unvanını kullanan ilk Osmanlı padişahının I. Murad olduğu kabul edilmektedir; lakin bazı kaynaklar Orhan Bey'i "sultan" unvanını kullanan ilk Osman padişahı olarak kabul etmektedir. Hatta, onun adına darb edilen sikkede "Sultan-ı Azam Orhan Bey" yazılmaktadır; ve üstelik, Orhan Bey'e ait olan bir tuğrada "Sultan Orhan" yazılmaktadır. Hatta İbn-i Batuta, Osman Gazi'yi "ilk sultan" olarak adlandırmaktadır.

Menâkıb-ı Orhânî adlı çağdaş kroniğe göre, Orhan Bey 1280/1281 yılında doğmuş ve 80 yıl yaşamıştır. Daha sonraki kaynakların bir kısmında doğum tarihi 1281 olarak verilmekle beraber, doğum tarihini 1274, 1279, 1287 olarak veren kaynaklar vardır.
Osmanoğullarının en uzun ömürlüsü olan Orhan Bey'in çocukluğu ve gençliği bilinmemektedir. Nasıl yetiştiği, nasıl eğitim aldığı, hatta okur yazar olup olmadığı bilinmemektedir. Osmanlı tarihlerinde adının ilk geçişi 1298'de Nilüfer Hatun (Yarhisar Tekfuru kızı Holofira) ile evlendirilmesi nedeniyle olmuştur. 1300'de Köprühisar'ın fethinde bulunmuş ve Karacahisar uç beyliği verilmiştir. Osman Bey oğlunu emir-i kebir (beylerbeyi) rütbesi ile küçük beylik ordusuna komutan atamış ve bundan sonraki babasının her askerî eylemine katılmıştır.
İlk meydan savaşı Çavdarlı Tatara karşı olan Oynaş Hisarı Muharebesidir. Bundan sonra Karaçepüş, Absu, Karatekin, Orhaneli gibi kaleleri feth etmiştir.
Beyliğe babasının sağlığında mı yoksa ölümünden sonra mı geçtiği konusu tartışmalıdır.
Bizans tarihçisi Laonikos Halkokondiles, kaynak göstermeden, babası ölünce oğlu Orhan'ın Uludağ'a çekildiğini ve sonra yanına asker toplayarak kardeşlerini alt ettiğini bildirir.
Osmanlı'nın ilk tapu senedini Miladi 1301 yılında Orhangazi, Şeyh İzzeddin İsmail'e Sakarya Akova'daki Çalıca ve Şehler Köyü vakıf tapusunu vermiştir.
Orhan Gazi'ye bey olduktan sonra "Şücaeddin", "İhtiyareddin" ve "Seyfeddin" sanları verilmiştir. Adına tuğra çekilen ilk Osmanlı beyidir.

Orhan Bey'in beylik yıllarının ilk dönemi Anadolu'da fetihlerle geçmiştir. Beyliği sırasında bütün diğer Anadolu beylikleri gibi İran'da kurulu İlhanlılar'ı metbu sayıp yıllık vergi ödemeye devam etmiştir. Diğer yandan da Bizans topraklarına yönelik akınlar ve fetihlerle Osmanlı Beyliği daha güç kazanmıştır.
Orhan Bey 1321'de Mudanya'yı fethederek beyliğini Marmara Denizi kıyısına ulaştırmıştır. 1323 yılında Gebze'de kendi adında camii yaptırmıştır. 1321 ve 1326'ya kadar Gazi komutanlar emri altında Osmanlı beylik birlikleri beylik sınırlarına sevkedilmiş; Konur Alp Batı Karadeniz dolaylarına, Akça Koca İzmit dolaylarına, Abdurrahman Gazi Yalova (Yalakabad) dolaylarına akınlar yaparak Yalova, Akyazı, Mudurnu, Pazaryeri (Ermenipazarı), Sapanca (Ayangölü), Kandıra, Samandıra fetihleri yapılmıştır.
1326'da hedef, bölgenin en büyük merkezi olan ve yıllardır abluka altında tutulan Bursa kenti olmuştur. Önce Orhaneli (o zaman Adranos) kalesi alınmış ve yıkılmış; sonra Bursa hisarını kuşatmak üzere Pınarbaşı mevkiinde karargâh kurulmuştur. Fakat Köse Mihal Bey'in diplomatik çabaları sonucu kale muhafızı Evranos kaleyi savaşsız teslim etmiştir. Köse Mihal Bey ve Evranos Bey'in Müslüman olup Orhan Bey'in hizmetinde akıncı beyleri olarak görev yapmaları ve bu misyonu kendi soydaşlarına devretmeleri Osmanlılık kimliği yaratma siyasetinin ilk başarılı sonuçlarıdır. Bir vekayiname Bursa alınışını 2 Cemazievvel 726 (6 Nisan 1326) olarak vermektedir. Fakat elde bulunan bazı, Orhan Gazi adına Bursa'da basılı olduğu gösterilen akçe sikkeleri daha önceki tarihleri göstermektedir. Genel olarak Osmanlı tarihçiler Bursa'nın alınması ile Orhan Gazi tarafından başkent yapıldığını bildirirler.
Sonraki yıllarda Orhan Bey'in gazi komutanları akıncıları ile Kocaeli topraklarında ilerlemişler; Kartal ve Aydos kalelerini fethetmişler ve Boğaz kıyılarında görülmüşlerdir.
Mayıs 1329'da Bizans imparatoru olan III. Andronikos ve yakın danışmanı (sonra imparator olan) İoannis Kantakuzinos 2.000 paralı asker ile takviyeli bir Bizans ordusu ile Kocaeli'nde ilerlemiş; İzmit kuşatması yapan ise Orhan Gazi ivedi yürüyüşle Darıca üzerinden gelmiş; ve ilk defa bir meydan savaşı olarak Bizans ve Osmanlı orduları 11 Haziran 1329'da Maltepe (Palekanon) Savaşı'na girişmişlerdir. Bu savaşta Bizans ordusu Osmanlı ordusuna yenik düşüp bozguna uğramış ve Bizans İmparatoru III. Andronikos yaralı olarak kurtulmuştur. Böylece III. Andronikos'un Bizans Anadolu topraklarını geri alma planları suya düşmüştür ve Bizanslılar bir daha böyle planlara girişmemişlerdir.
Orhan Bey'in bu askerî zaferi sonucu olarak bütün Hristiyanlar için ana itikat prensibi sağlayan "Nicea İtikadı"'nin 325'te kabul edildiği şehir olan ve Bizans Konstantinopolis'i Latinlerin elinden alıp kurtaran İznik İmparatorluğu'nun başkenti olmuş olan İznik (Nicea) 2 Mart 1331'de hiç direniş görünmeden fethedilmiştir. Orhan Bey ve yakınları tarafından yapılan imar çalışmaları çok kısa bir zamanda İznik bir Osmanlı kültür, ticaret ve sanat merkezi olan bir İslam şehrine döndürmüştür. Özellikle Orhan Bey İznik büyük katedralini camiye ve bir manastırı medreseye çevirtmiş; eşi Nilüfer Hatun bir imaret yaptırmış; oğlu Süleyman Paşa ise yeni bir medrese inşa ettirmiştir.
Orta Çağ'ın en büyük seyyahı olduğu kabul edilen İbn-i Batutta 1332–1347 döneminde yaptığı seyahatte Anadolu'ya gelmiş ve Alanya'dan başlayarak kuzey doğru Orhan Bey'in yönettiği Osmanlı Beyliği dahil, Anadolu beyliklerini ziyaret etmiştir. Rıhlet-ü İbn Battûta adıyla anılan yazdığı seyahatnâmesinde Orhan Bey'i "Osman-Cık oğlu İhtiyareddin Sultan Orhan Bek" olarak adlandırdığı Orhan Bey'i ve yönettiği beylik hakkında şunları yazmıştır:

Bursa'nın sultanı "Osman-cık" oğlu "Orkhan Bek"'dir. Bu hükümdar Türkmen hükümdarların en ulusu olup servet, araziler ve askeri güçler bakımından da en üstünüdür. Yaklaşık yüz kadar kaleye sahiptir. Çok zamanını devamlı olarak bu kaleleri kısa süreli olarak ziyaret edip orayı teftiş etmekle ve doğru olmayan sorunları doğrulaştırmaya çalışmakla geçirir. Kafirlerle savaşır ve onları kalelerinde kuşatma altına alır. Bizanslı Rumlardan Bursa'yı beyliğin eline geçiren babasıdır. Söylenenlere göre babası İznik'i (Nicea) 20 yıl kuşatma altında tutmuştur ama şehri ele geçirmeden önce ölmüştür. Oğlu Orkhan bu şehri eline geçirmeden 12 yıl kuşatma altında tutmuştur. Ben kendisini orada gördüm.
3 yıldan beri başkent olan kente ulaşmadan gece bastırdı ve Gürle köyünde bir Ahinin zaviyesinde kaldık. Ertesi sabah nar ağaçları ile kaplı bir vadiden tam gün yol alarak İznik şehri kalesi önüne geldik. İznik dört tarafı gölle çevrili bir kale ve kaleye sadece atlılar için tek yönlü geçiş sağlayan bir köprü ile girilmekte. Kentin bir kısmı terkedilmiş harabelik olup Bey'in hizmetinde bulunan küçük sayıda asker hariç yaşanılmaz durumda. Şehrin dört bir tarafı aralarında su dolu hendek bulunan iki taraflı taştan surlarla çevrili ve buralardan kaleye hendek üzerinde bulunan ahşaptan iner-kalkar köprüler vasıtası ile girilip çıkılabilmekte. Surlar içinde evler, meyve bahçeleri ve tarlalar bulunmakta ve içme suyu kuyulardan elde edilmekte. İznik'e Orhan Bey'in eşlerinden Buyon Hatun (Bayalun/Nilüfer) egemen. Bu kadın olgunluğu ve dindarlığı ile tanınıyor.(..) Kendisini imam Hoca Alaeddin ile ziyaret ettik ve bizlere ikram ve iltifatta bulundu. Birkaç gün sonra Orhan Bey geldi.
Atlarımın birinin hastalığı nedeni ile kentte 40 gün kaldım. Ama sonunda sabırsızlanıp yol arkadaşım üç kişi ve üç erkek bir kız kölelerimle birlikte kentten ayrıldım.(..) Bu kentten ayrıldıktan sonra Sagari (Sakarya Nehri) adlı bir nehrinin üzerinden birbirine sıkıca kalın iplerle bağlanmış dört uzun kütükten yapılmış ve eğerleri ile taşıdıkları eşya torbalarıyla yolcuların üzerinde taşındığı, yolcularının atlarının yüzerek arkadan geldikleri ve sahilden iplere çekilip ilerletilen bir salla bir müddet seyahat ettik.(..)

İznik'te imar faaliyetleri devam etmekteyken Kara Timurtaş Paşa Marmara'nın Gemlik ve Armutlu kıyılarını Osmanlı sınırlarına katmıştır. Sonra daha eski klasik Roma İmparatorluğu'nun (284 ve civarında) başkentliğini yapmış olan ve 6 yıldır Osmanlı ablukası altında bulunan İzmit (Nikomedia) 1337'de Bizans tarafından savunulamaz duruma gelmiş; son Bizans valisi Prenses Marika Paleialogos tarafından terkedilip Osmanlı orduları tarafından fethedip yönetimi Süleyman Paşa'ya verilmiştir.

Bunun üzerine III. Andronikos 1333'te Osmanlı hükümdarı Orhan Bey'e bir barış anlaşması teklif etmiş ve yıllık 12.000 Bizans altını haraç karşılığında Bitinya'da Bizans elinde kalmış olan arazilere Osmanlıların hücum etmemesini teklif etmiştir. Böylece Orhan Bey'in Anadolu'da küffardan fethedeceği önemli bir yer kalmamıştır.
Orhan Bey bu nedenle 1340'lı yıllarda beyliğini yeni bir strateji olan komşu Türkmen beyliklerin fethine yöneltmiştir.
Önce Karesi Beyliğinde hükümdarlık kavgasına geçen Demirhan Bey ile Dursun Bey'in arasını bulmak nedeniyle Orhan Bey 1342'de Ulubad, Karacabey (Mihaliç) ve Mustafakemalpaşa (Kirmastı) kalelerini işgal etmiştir. Bununla da yetinmeyerek önemli bir askerî kuvvetle 1345'te Karesi Seferi'ne çıkmıştır. Bu iki kavgalı bey Bergama'da sıkıştırılmış; Dursun Bey kuşatma sırasında ölmüş; Demirhan Bey esir olarak alınmıştır. Böylelikle Karesi Beyliğine ait geniş topraklar ve Balıkesir, Manyas, Edinci

Rumeli ağızları, Türkiye Türkçesi ağız bölgesinin Balkanlar bölgesinde; Rumeli kolunda yer alan ağızlardır. Eski Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında konuşulan Türkiye Türkçesi Rumeli'de çeşitli ağızlarla konuşulmaktadır. Gagavuzca ve Balkan Gagavuzcası ile ciddi benzerlik göstermektedir.
Rumeli sahası Türk ağızlarına dair tam açıklayıcı ve doğru sınıflandırıcı çalışmalar yakın dönem öncesinde ancak başlayabilmiştir. “Balkan Türk ağızları esas itibarıyla Türkiye Türkçesine bağlı, onun varyantları konumundaki ağızlar topluluğudur. Hâl böyle iken Türkiye Türkçesi ağızları karşılığı olarak çok zaman “Anadolu ağızları” terimi yeterli görülmüş; “Anadolu ve Rumeli ağızları” başlıklı birçok çalışmada, Rumeli/Balkan Türk ağızları hiç gündeme getirilmezken, Türkiye Türkçesi veya Anadolu ve Rumeli ağızlarını sınıflandırma denemelerinde de çok zaman Rumeli ağızlarından söz edilmemiştir. Mesela Rumeli ağızları üzerindeki çalışmaları başlatan ilk isimlerden biri olan I. Kúnos'un 1896 yılında yaptığı ve Osmanlı-Türk ağızlarını yedi ağız bölgesine ayırdığı sınıflandırması ile Türkiye Türkçesi ağızları üzerindeki çalışmaların yerli kurucusu A. Caferoğlu'nun 1946 yılında yaptığı ve Türkiye Türkçesi ağızlarını dokuz bölgeye ayırdığı sınıflandırmasında Rumeli veya Balkan Türk ağızlarından söz edilmemiştir. Caferoğlu, Fundemanta 1‟de yayımlanan “Anadolu ve Rumeli Ağızları” (Die anatolischen und rumelischen Dialekte) adlı çalışmasında da, Türkiye Türkçesi ağızlarını yeniden tasnif etmiştir. Ancak yine Caferoğlu'nun, eş zamanlı bir yaklaşımla ve ağızların birtakım genel özelliklerini dikkate alarak yaptığı bu tasnifinde de Rumeli ağızlarına yer vermemiş olduğunu görüyoruz.”
Rumeli Türk ağızlarının tarifi ve sınıflandırmasına dair çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Gyula Németh, Emil Boyev, N. K. Dimitriev, Mefküre Mollova, E. A. Grunina, Iryna Dryga, Ahmet Günşen tasnif çalışmaları belirten araştırmacılardandır. Kendi toparlayıcı ayrıntılı makalesinde söz ettiği gibi, ilgili sınıflandırma denemeleri içinde belki “şimdilik” kaydıyla Gyula Németh’in çalışması büyük oranda sorunu halletmiş durumdadır. Türkiye Türkçesi ağızları geneline veya Rumeli özeline yönelik yapılacak yeni ve derin akademik çalışmalar, Rumeli ağızlarının sınıflandırmasını değiştirebilir.

Türkiye Türkçesi, tarihî Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında günümüzde konuşulmaya devam eden Türk ağızları bakımından bazı gruplara ayrılır. Söz konusu gruplandırma için Anadolu, Rumeli, Kıbrıs, Suriye, Irak ağız bölgelerinden söz edilir.

Türkiye Türkçesinin kollarından Rumeli kolu ana ağız grupları bakımından Doğu Rumeli ve Batı Rumeli olarak ikiye ayrılır.

Batı Rumeli kolunun özellikleri Gyula Németh’in “Bulgaristan Türk Ağızlarının Sınıflandırılması Üzerine” adlı makalesinde, 8 maddede gösterilmiştir. Sonrasında birçok çalışmada da bu madde açıklaması benimsenmiş, uygulanmıştır. Batı Rumeli sahasının coğrafi sınırları Bulgaristan’da Tuna’nın hemen güneyindeki Lom’dan doğuya doğru Vraça, Sofya, Samokov’dan doğuya doğru ilerleyip Köstendil’e uzanır. Ayrıca Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Sırbistan’da Adakale’yi uç olarak kapsar. Kosova da Batı Rumeli Türkçesinin içinde yer alır.

Balkanlar’ın doğusunu oluşturan, Trakya’yı (doğu ve batısıyla beraber) içine alan ağız sahasıdır. Bulgaristan’da Lom, Vraça, Sofya, Samokov ve Köstendil şehirlerinin doğusundan itibaren ülkenin tamamı, Yunanistan, Makedonya’nın güney kesimleri ve Türkiye’nin Trakya’sı (Doğu Trakya) bu sahanın içindedir.

Birkaç özellik:

Doğu Rumeli, Deliorman ve Batı Trakya yazı diline daha yakın gibidir.
Batı Rumeli’de (mesela Makedonya ve Kosova'da) arkaik, eski özellikler karakteristik olarak görülür: beg ‘bey’, dügün ‘düğün’, yagmur ‘yağmur’…

Not: Şekiller temsilîdir. Seslerde değişiklik olabilir.

Sakarya, Türkiye'nin bir ilidir. Türkiye'nin en kalabalık yirmi ikinci ilidir. İstanbul, Bursa, Kocaeli ve Balıkesir'in ardından Marmara Bölgesi'nin en büyük beşinci ilidir. İl ismini topraklarından geçen Sakarya Nehri'nden almıştır. Sakarya ilinin merkezi Adapazarı'dır. Adapazarı 2021 yılında Danimarka'da aldığı ödül ile bisiklet şehri ünvanı kazanmıştır.
2023 yılı sonu TÜİK verilerine göre il nüfusu 1.098.115'ti. Sakarya'nın güncel nüfusu 1.110.735'tir. 16 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 668 mahalle bulunmaktadır.
Marmara Bölgesi'nin Çatalca-Kocaeli Bölümü'nde yer alır.
Sakarya ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 31 metredir.
Sakarya'nın kuzeyinde Karadeniz, batısında Kocaeli, Bursa, doğusunda Düzce ve güneyinde de Bolu ile Bilecik bulunmaktadır. Sakarya Nehri, Sakarya'nın Karasu ilçesinde Karadeniz'e dökülür.
Sakarya ekonomisinde tarımın önemli bir yeri vardır. Hendek, Karasu ve Kocaali ilçelerinde fındık yetiştiriciliği mevcuttur. Ayrıca mısır tarımı da yapılmaktadır. Sakarya'da sanayi, il merkezi Adapazarı yakınlarında gelişmeye başlamıştır. Son yıllarda kurulan sanayi kuruluşları bu sanayileşmeyi daha da artırmıştır.
Sakarya'nın trafik plaka kodu 54'tür.

Sakarya ili adını; aşağı havzasında bulunduğu, topraklarında Karadeniz'e dökülen ve il topraklarını G-K doğrultusunda ortadan ikiye bölerek kat eden Sakarya Nehrinden alır. Sakarya Nehri'nin ise adını nereden aldığına ilişkin bilgiler Frigler dönemine değin uzanmaktadır. Sakarya adının nereden geldiği ile ilgili görüşler şunlardır:

Eskişehir Çifteler ilçesinin 3 km GD yönünde antik Sangia şehri bulunuyordu. Buradaki kaynaktan çıkan sular önce küçük bir göl haline gelir, sonra akışa geçerek Sakarya Nehrinin kaynağını oluştururlar. Bu antik kentin adının nehre verildiği düşünülmektedir.
MÖ 7. yüzyıla kadar bölgeye hakim olan Frigler kutsal saydıkları nehir tanrıları Sangari adını vermişler. Frig ana tanrıçası Kibele'nin kocası olan Atis'i doğuran Sakarya Nehri'nin kızı Nana'dır. Bu isim önce Sangarios, sonra ise saldırgan manasına gelen Zakharion'a dönüşmüştür.
Başka bir rivayet MÖ 3. ve MS 4. yüzyılları arası yöreye hakim olan Bitinya kraliçesi Sangarius'un adının verildiği şeklindedir.
Sakar Dede adında bir ermiş nehir üzerindeki köprüden geçerken parasız olması sebebiyle hakarete uğrar ve geçirilmez. Keramet gösterir, dua eder, nehrin yönünü değiştirir. Nehre bugün Erenler ilçe sınırlarında türbesi olan bu Sakar Dede'nin adı verilir.

Anadolu birliğini ilk kuran Hititler ile Sakarya'nın da tarihi başlar. İç karışıklıklar sonucunda bölünen Hititlerden sonra bölgede Frigler hakim olmuştur. Frigya hakimiyeti sona erdiğinde bölge Lidyalıların eline geçmiştir. MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu Lidya Krallığı'nı yıkarak Anadolu'ya hakim olmuştur. Makedonya Kralı Büyük İskender MÖ 4. yüzyılda Persleri yenerek Anadolu'ya hakim oldu. Büyük İskender'in ölümünden sonra Bitinya Kralığı bağımsızlığını ilan ederek Sakarya'nın da bulunduğu bölgede hakimiyetini ilan etti. MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu Bitinya Krallığı'na son vererek bölgeyi topraklarına kattı.
Roma İmparatorluğu ikiye bölündüğünde (MS 365), Bitinya bölgesi Bizans İmparatorluğu'na kaldı. İstanbul'u ele geçirmek gayesiyle gelen İslam orduları bölgeyi fethetmişlerdir. Bu hakimiyetler kalıcı olmamıştır. Bölgeye zaman zaman Sasaniler de akınlar düzenlemiştir.
Malazgirt Meydan Muharebesi'nden sonra Kutalmışoğlu Süleyman Şah Sakarya dahil tüm Anadolu'yu kontrol altına aldı. İznik'in başkent olduğu Türkiye Selçuklu Devleti kuruldu. Birinci Haçlı Seferinde İznik'i terk ederek başkenti Konya'ya taşıdı. Sakarya ahalisi yeniden Bizans'ın kontrolüne girdi.
Yapılan kazılar ve bulguların tarihi bilgileri sayesinde; bölgede MÖ 300 ile 395 yılları arasında başkenti Nikomedia (İzmit) olan Romalıların Bitinya eyaleti bulunmaktaydı. Kandıra, Kaynarca, Hendek, Karapürçek ve Taraklı'da rastlanan bazı bulgularca da bölgenin miladın hemen öncesi ve sonrasında Bitinyalıların egemenliğinde yaşadığı kesinleşmektedir. Bölgede inşa edilen Seyifler, Harmantepe, Tersiye, Paşalar, Çobankale, Mekece kaleleriyle, I. Justinianus’un 562 yılında Sakarya Nehri'nin üzerine yaptırdığı Beşköprü önemli tarihi kalıntılardır.

13. yüzyılın sonlarına doğru Konur Alp, bugünkü Adapazarı Havzası'nı fethederek Türk hakimiyetini yeniden sağladı. Orhan Gazi zamanında yapılan bu fetihlere ithafen Sakarya ve çevresinde padişah adına Orhan Camii'ler yapılmıştır. İlk olarak batı Türkistan ve Azerbaycan'dan gelen göçebe Türk boyları buralarda köyler ve kentler kurmuşlardır. Adapazarı, Sakarya Nehri ve Sapanca Gölü'nden çıkan Çark Suyu arasında kalan yarımada biçimindeki kara parçası üzerinde kurulmuştur. 1563 yılına ait bir vesika ve 1581 yılında Akyazı Ada Kadılığı'na yazılan ve bu yöreden nahiye diye bahseden bir ferman şehrin tarihini anlatan ilk belgelerdendir.
Adapazarı yöresi başkent yakınında olduğu için üretim fazlası her şey İstanbul'a gönderilirdi. Özellikle tarım, hayvancılık ürünleri ve kereste açısından Sakarya çevresi önemliydi. İstanbul, İzmit ve Kefken tersanelerine yakınlığı çevreden çokça kerestenin üretilmesine neden olmuştur.
Osmanlı kumandanlarından Karamürsel Alp, Karamürsel'de kurduğu tersanenin kereste ihtiyacını Karasu-Adapazarı arasındaki ormanlardan karşılıyordu. Kereste işlerini takip için Adapazarı'nda Kereste Eminliği kurulmuştu. Elde edilen tomruklar Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz'e, oradan İstanbul'a Tersane-i Amireye ulaştırılıyordu. Gemi küreği yapım işi Karasu'ya verilmişti. Tomrukların tamamı başkente gönderilmez, Sakarya ağzında (Yeni mahalle) gemi yapım ve onarımı yapılırdı. Sakarya'dan Tophaneye top arabalarının ahşap parçaları hazırlanır ve gönderilirdi.
Evliya Çelebi Sakarya yöresinden ağaç denizi olarak bahseder. Yöreyi gezen Fransız kontu A. De. Moustier 1862 yılında şunları yazmıştır: "Adapazarı nehrin kenarında 10.000 kişilik bir kent. Ceviz ağacı bol fakat kesilenlerin yerine yenileri dikilmiyor. Bu gidişle Adapazarı ağaçsız kalacak." Adapazarı'nda o yıllarda ceviz ağacından tabanca ve tüfek kabzası yapılmaktaydı.
İkinci Beyazıt Köprüsü: Osmanlı zamanından kalan köprü tarihi açıdan önemlidir. Geyve ilçesinde Alifuatpaşa kasabasında II. Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Sakarya Nehri üzerine yapılan köprü 15 gözlüdür, uzunluğu 196,5, genişliği 5,5 metredir.

Adapazarı yöresi Kurtuluş Savaşı'na; Ali Fuat Cebesoy, Hasan Cavit Bey, Sırrı Bey, Çerkez Sait Bey, Metozade Hüseyin Bey, Koçzade Mahmut Bey, Abdurrahman Bey, Kaymakam Tahir Bey, Cevat Bey, Kazım Kaptan, Halit Molla ve İpsiz Recep gibi kahramanlarıyla katkıda bulunmuştur.
İlçede ilk müfrezeyi kurma görevi Yüzbaşı Ramiz, Yüzbaşı Rauf, Doktor Raik'e verilmiştir. Onlar da Meto Hüseyin ve Mehmet Bey'in katkılarıyla bu görevi yerine getirdiler. Geyve, Hendek ve Adapazarı'nda Kuvâ-yi Milliye teşkilatı aynı zamanda kuruldu. Bölgenin önde gelenleri Ankara'ya, Mustafa Kemal Atatürk'e bağlılık telgrafı çektiler.
Bölgede Ermeni ve Rum çeteciler ile mücadele için Türk milis güçleri oluştu. Akyazı, Hendek ve Sapanca çevresinde Kazım Kaptan kuvvetleri, Kaynarca yöresinde Halit Molla, Kandıra ve Karasu çevresinde İpsiz Recep, Ermeni ve Rum çeteleri ile mücadele ettiler. Anzavur Ahmet üçüncü ayaklanmasında Adapazarı üzerinden Geyve boğazını ele geçirmek için saldırmış, Çerkez Ethem tarafından bozguna uğratılmışlardır. Hendek'i ele geçiren Anzavur, Ethem tarafından püskürtülmüştür.
İzmit'i işgal eden 11. Yunan Tümeni, 24 Mart'ta Sapanca ve Kırkpınar'ı, 25 Mart tarihinde Adapazarı'nı işgal etti. Millî kuvvetler Yunan ilerleyişini durdurmak amacıyla Sakarya Nehri üzerindeki ahşap olan Tavuklar ve Taşlık köprülerini yaktı. Nehri geçen ilk Yunan birlikleri milis güçlerce geri püskürtüldü.
Bölgeyi işgalden kurtarmak amacıyla yeni bir kolordu kurulup başına Albay Kasım Bey atandı. Yunan kuvvetleri Bursa'ya doğru çekilmek amacıyla Adapazarı'na toplanmaya başladılar. Çekilme sırasında şehrin yakılmasını önlemek için tedbirler alındı. 21 Haziran sabahı erkenden üç kol halinde Millî kuvvetler Adapazarı'na girdi. Küçük çatışmalarla şehir kurtarıldı. Kazım Kaptan, Osman Kaptan ve Molla Halit güçleri şehirde asayişi sağladı.
25 Mart tarihinden, 21 Haziran'a kadar 3 ay süren işgalden kurtuluşu için Sakarya'da 21 Haziran Kurtuluş Günü olarak kutlanmaktadır.

Sakarya, 1954'te Kocaeli ilinden ayrılarak il oldu. 14 Ocak 2000'de çıkarılan 593 sayılı kanun hükmünde kararname ile Adapazarı ismini taşıyan büyükşehir belediyesi kuruldu. 2004 yılında çıkarılan 5216 sayılı kanun ile büyükşehir belediyesinin sınırları valilik binası merkez kabul edilerek yarıçapı 20 kilometre olan dairenin sınırlarına genişletildi. 2008'de Adapazarı Büyükşehir Belediyesinin adı Sakarya Büyükşehir Belediyesi olarak değiştirilmiştir. 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı kanun ile 2014 Türkiye yerel seçimlerinin ardından büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırları oldu.

1324: Orhan Gazi'nin fethiyle kurulan Ada Karyesi (Adaköy).
16. yüzyıl: Ada nahiyesi
18. yüzyıl: Ada kazası, Kocaeli vilayetine bağlı.
1868: Adapazarı Belediyesi Kocaeli'ye bağlı ilçe.
1954: Adapazarı yeni kurulan Sakarya ilinin merkezi oldu.
2000: Adapazarı, "Büyükşehir Belediyesi" statüsü kazandı.
2008: Adapazarı Büyükşehir Belediyesinin adı Sakarya Büyükşehir Belediyesi olarak değiştirilmiştir.
2014: 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı yasa ile yeni değişiklikler olmuştur. 2014 mahalli idareler genel seçimi sonrasında büyük şehir belediyesi Sakarya il mülki idare sınırlarındaki tüm alanda hizmet vermeye başlanmış, ilin tüm ilçe belediyeleri büyükşehire bağlanmıştır.

İlin topoğrafyası üç ana kısımda incelenir: 1. Kuzeydeki alçak tepelik alanlar, 2. Orta kısımda Adapazarı ovası düzlüğü, 3. Güneyde engebeli dağlık alanlar. Kuzey Anadolu Fay hattının kuzeyinde olmak üzere, batıdan Kocaeli platosu Sakarya nehrine kadar ilerler. Çam Dağı kütlesi hariç kuzey Kısımlar Kocaeli platosunun devamı durumundadır.
Adapazarı ovası (Akova) Sakarya nehrinin taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur. İzmit körfezi ve Sapanca Gölünün devamı olan Adap

Süleyman Paşa, Gazi Süleyman Paşa veya Süleyman Gazi (1306 (?) - 1357/1360 arası), Osmanlı Padişahı Orhan Gazi ve Nilüfer Hatun'un büyük oğludur. Osmanlı Devleti'nin Rumeli'ye, başka bir deyişle Avrupa'ya geçişinin öncüsü ve sembolü olan şahsiyettir ve Rumeli Fatihi olarak bilinir.
İlk defa Gerede'de yönetici olarak hizmete başlamıştır. İzmit, Göynük ve Mudurnu civarı kendisine tımar olarak verilmiştir. İznik (1331) ve İzmit (1337) fetihlerine katılmış, fethinde büyük rol oynadığı Karesioğulları Beyliği'ne bey tayin edilmiştir (1335). Sırplara karşı, Bizans'a yardıma giden Osmanlı kuvvetlerine kumanda etmiştir. Rumeli'ye geçerek Selanik'i Sırplardan almış ve Bizanslılara vermiştir (1349). Rumeli'ye ikinci geçişinde (1352), Bulgarları ve Sırpları Dimetoka Muharebesi'nde yenmiştir. Bu harekâtlarında Çimpe Kalesi, kendisine üs olarak verilmiştir. Gelibolu başta olmak üzere Marmara 'nın batı kıyısındaki şehirleri ele geçirdiyse de, Bizanslılarla yapılan antlaşma icabı, buraları daha sonra boşaltmıştır. Eretna Beyliği beyi Alaeddin Eretna'nın ölümünden sonra bölgede doğan karışıklıktan istifade ederek Ankara'yı zaptetmiştir (1354). Bizans'ta imparator değişikliği üzerine, dikkatini yeniden Trakya'ya yöneltmiştir.
Üçüncü geçişinde, Biga'da topladığı ordularını Çardak limanında gemileri yan yana koyarak Çanakkale Boğazı'ndan geçirmiş ve Bolayır'ı kendisine üs edinerek, artık Osmanlı'nın Rumeli'de yerleşmesine dönük bir politika izlemiştir. Anadolu'dan getirttiği Türkmen ailelerini Rumeli'de kurduğu köylere yerleştirmeye başlamıştır. Daha önceki harekâtlarda yapılan keşifler ve edinilen bilgilerin de yardımıyla Gelibolu Yarımadası'nın kısa bir sürede Osmanlı yönetimine katılması sağlanmış, daha sonraki fetihler için hareket noktası oluşturulmuştur.
Ölüm tarihi konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre 1360'ta, Bolayır ile Seydikavağı arasında doğanla avlanırken atından düşerek ölmüş, cenazesi vasiyeti doğrultusunda Bolayır'da imareti civarında yaptırmış olduğu türbeye defnedilmiştir. Kendisi için daha önce yaptırdığı türbe boş olarak Yenişehir, Bursa'da bulunmaktadır. Âşıkpaşazâde Tarihi ölüm tarihini 1356 olarak verirken, Anonimler ve Oruc Tarihi 1357 olarak vermektedir. Ruhî, Süleyman Paşa'nın Rumeli'de altı yıl boyunca mücadele verdikten sonra öldüğünü söyler. Kendisinin 1352 yılında Cinbi'yi aldığı göz önünde bulundurulursa, Ruhî'nin verdiği yıl 1356 civarına tekabül etmektedir. Takvimlerden biri, Orhan Gazi'nin Süleyman Paşa'dan beş yıl sonra öldüğünü kaydeder ki Orhan Gazi'nin 1362 Mart'ında öldüğü bilindiğinden, takvimin verdiği tarih 1356 civarına denk gelmektedir. Bizanslı tarihçi Nikiforos Grigoras ise Süleyman Gazi'nin ölümünün, kardeşi Şehzade Halil'in esir edildiği 1357 yılından kısa bir süre sonra gerçekleştirdiğini yazmaktadır.
Bursa, Yenişehir, Göynük, Geyve, Akyazı, İzmit, İznik ve Gelibolu'da imaret, cami medrese, kervansaray, mektep ve mescit gibi eserler inşa ettirmiştir.

Eşleri 

Selçuk Hatun- Seyyid Hüseyin Çelebi'nin kızı.
Gülbahar Hatun(?)- Kötürüm Bayezid'in kızı.

Erkek çocukları 

Melik Nasır Bey- Geleneksel rivayetlere göre Bolayır civarındaki Akça Liman seferi sırasında denizde boğulmuştur ancak bazı tarihçiler amcası Sultan Murad emriyle 1365 yılında idam edilmiş olabileceğini iddia eder.
İshak Bey- Rumeli'de akıncı beyi olarak görev yapmıştır.
İsmail Bey- Rumeli'de akıncı beyi olarak görev yapmıştır.

Kız çocukları

Sultan Hatun -Candaroğlu Süleyman Paşa ile evlendirilmiştir. Haziran 1395'te vefat etmiş; Sinop’ta "Sultan Hatun" veya "Aynalı Kadın" adı verilen türbeye defnedilmiştir.
Eftendize Hatun- Temmuz 1397'de Akşehir'de ölmüş, İmaret Camii haziresine defnedilmiştir.

Süleyman Paşa'nın adı Tekirdağ'ın merkez ilçesi olan Süleymanpaşa'ya verilmiştir.

2025 yılında yayınlanan Kuruluş Orhan dizisinde çocukluğunu Mert İnce canlandırmıştır.

Türk halkları veya Türkî halklar (Eski Türkçe: 𐱅𐰇𐰼𐰰, Türük; Şatuo: 突厥, Pinyin: Tūjué; Eski Tibetçe: drugu), Avrasya'da geniş bir coğrafyada dağınık olarak yaşayan ve çeşitli Türk dillerini konuşan etnik Türk gruplarıdır.

Türk halklarının 1995 yılındaki verilere göre toplam nüfusu 200 milyona ulaşmıştır.
Sovyetler Birliği'nin dağılması ile Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan bağımsızlıklarını kazandılar ve Türk dillerini egemen ve resmî dil olarak kabul eden devletlerin sayısı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte yediye çıkmıştır. Bunların dışında Rusya, İran (Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil, Zencan, Hamedan ve Fars eyaletleri ile Türkmensahra bölgesi), Çin (Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan), Kansu), Tacikistan ve Afganistan (Mezar-ı Şerif çevresi), Gürcistan (Ahıska, Ahılkelek, Borçalı (Kvemo Kartli) bölgeleri)'da Türk dilleri konuşan azınlıklar yaşamaktadırlar.
Osmanlı Devleti'nin yayılma alanında bulunan Yunanistan (Trakya Bölgesi), Bulgaristan (Rodop ve Deliorman bölgeleri), Romanya (Dobruca'nın batısında), Kosova, Kuzey Makedonya, Suriye, Mısır ve Irak'ta da (Musul, Kerkük, Erbil bölgeleri) Türkler ve Türkçe konuşan topluluklar bulunur.
Ayrıca modern dönemdeki işçi göçleri sonucunda, Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika, Avusturya, İsviçre, İsveç, Danimarka, Norveç, Büyük Britanya, ABD, Kanada, Avustralya, Libya, Suudi Arabistan ve Yeni Zelanda gibi birçok ülkede Türk toplulukları oluşmuştur. Avrupa Birliği'nde en çok Türk nüfusu bulunduran ülke Almanya'dır.
Aşağıda Türk dillerini anadili olarak konuşan toplulukların başlıca yerleşim alanları ve yaklaşık nüfusları gösterilmiştir.

Türk sözcüğü Çin kaynaklarında MÖ 3. yüzyılda geçmektedir. Çin yıllıklarında Ting-ling (丁零 Pinyin: dīng líng, 丁霊, dīng líng), T’ieh-lê (鉄勒 tiě lè), T’u-cüeh, 敕勒, (chì lè) şeklinde değişik biçimlerle ifade edilmiştir. Türk adının bilim çevrelerince kabul edilen Avrupa'da ilk kullanımı ise MS 1. yüzyılda Pomponius Mela ve Plinius adlı Romalı tarihçilerce kaydedilmiştir. Azak bölgesinde yaşayan insanlar Turcae/Tyrcae adı ile kayda geçmiştir. Türk adı 6. yüzyılda da resmî olarak Göktürk Kağanlığı'nda kullanılmıştır. Orhun Abideleri'ndeki edebi dil ve Türk adının yoğun kullanımı da Türk sözcüğünün sözlü ve yazılı olarak daha önceden kullanıldığını gösterir. Türk sözcüğü Orhun Yazıtlarında 𐱅𐰇𐰼𐰰 olarak geçer. 10. yüzyıla ait Uygur Türkçesi metinlerde Türk, "güç, kuvvet" anlamında kullanılmıştır.

Türk dilleri, Doğu Avrupa ve Akdeniz'den Sibirya ve Mançurya'ya ve Orta Doğu'ya kadar geniş bir alanda konuşulan yaklaşık 40 dilden oluşan bir dil ailesini oluşturmaktadır. Yaklaşık 170 milyon insan anadili olarak bir Türk dili konuşmaktadır; ek olarak 20 milyon civarında insan da ikinci dil olarak bir Türk dili konuşmaktadır. En fazla konuşulan Türk dili Anadolu Türkçe'sidir ve bu Türk dil grubunun yaklaşık %40'ını oluşturmaktadır. Türk halkının geri kalanı Orta Asya, Rusya, Kafkaslar, Çin ve kuzey Irak'ta yoğunlaşmıştır.

Türk alfabeleri, çoğunlukla Türk dillerini yazmak için kullanılan alfabelerdir (eski adıyla Runik yazı olarak bilinir). Moğolistan'da Türk alfabeleri ile yazılmış yazıtlar bulunmuştur. Korunmuş yazıtların çoğu MS 8. ve 10. yüzyıllar arasında tarihlendirilmiştir.
En eski tarihlendirilmiş ve okunan Türk yazıtları 8. yüzyıla tarihlenmekte olup alfabelerin yerini genellikle Orta Asya'da Eski Uygur alfabesi, Orta ve Batı Asya'da Arap alfabesi, Doğu Avrupa ve Balkanlar'da Kiril alfabesi ve Orta Avrupa'da Latin alfabesi almıştır. Türk alfabesinin en son kaydedilen kullanımı 1699 yılında Orta Avrupa Macaristan'da kaydedilmiştir.

Türk halklarının kökenleri tarihsel olarak tartışılmış ve çeşitli teori öne sürülmüştür. Proto-Türkler Orta Asya halkıydı ve Doğu Asyalılar ile Sibirya halkı ile yakından ilgiliydi.
Bilim adamlarına göre, Proto-Türkler, MÖ 6000 civarında Güney Sibirya çevresinde yaşayan ve Hongshan Kültürü ile özdeşleştirilebilen Altay Dağları halkından geliyor. Tarımcılar olarak yaşadılar ve daha sonra göçebe bir yaşam tarzını benimsediler ve batıya göç başlattılar. Peter Benjamin Golden, varsayımsal Proto-Türk Urheimat'ında iklim, topoğrafya, flora, fauna, insanların geçim biçimleriyle ilgili Proto-Türkçe sözlük öğelerini sıraladı ve Proto-Türk Urheimat'ın Moğolistan'ın kuzeyindeki Sayan-Altay bölgesinde bulunduğunu öne sürdü. Martine Robbeets, Türk halklarının, Xinglongwa kültürü ve onu takip eden Hongshan kültürü ile ilişkilendirilmesi gereken kuzeydoğu Çin'de yerleşik bir Trans-Avrasya tarım topluluğunun soyundan geldiğini öne sürüyor. Türk halklarının Doğu Asya tarımsal kökeni, yakın zamanda yapılan birçok çalışmada doğrulanmıştır. MÖ 2200 civarında, kuzeydoğu Çin'in çölleşmesi nedeniyle, Türk halklarının tarımsal ataları muhtemelen batıya, pastoral bir yaşam tarzı benimsedikleri Moğolistan'a göç etti.
Tarihçi ve Türklog Osman Karatay (2022), Proto-Türklerin, Moğollar ve Tunguz halklarından ziyade eski Urallar ile daha yakın bir ilişkisi olduğu sonucuna varmıştır. Zamanla, Türk halkları hem İranlılar hem de Moğollarla uzun süreli temas halinde olmuş ve Orta Asya Bozkırı çobanları arasında baskın grup haline gelmiştir.
Dilbilimsel ve genetik kanıtlar, Doğu Moğolistan'da Türk halklarının erken bir varlığını güçlü bir şekilde göstermektedir. Genetik çalışmalar, ilk Türk halklarının ağırlıklı olarak Doğu Asya kökenli olduğunu ve Orta Çağ'daki Türk örneklerinin daha heterojen olduğunu ve Türk kültürünün ve dilinin elit hakimiyeti yoluyla batıya doğru yayıldığını göstermiştir. Genetik kanıtlar, Orta Asya'nın Türkleştirilmesinin Moğolistan'dan göç eden Doğu Asyalı baskın azınlıklar tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Doğu ve Orta Asya'nın "Bozkır İmparatorlukları" içinde Türk halkları daima belirleyici bir rol oynadılar; çoğu zaman bu imparatorlukların kurucu ve yönetici zümresini oluşturdular.
Wei Kitabına göre, Tiele halkı Türklerin atalarından ve ilkbahar ve sonbahar döneminde Çin'in kuzeydoğusundaki kırmızı Di halkı olan Chidi'nin (赤 狄) kalıntılarıydı. Tarihsel olarak MÖ 6. yüzyıldan sonra kurulmuşlardı ve Hiung-nu üyesiydi. Hiung-Nu yazısının bilinen en eski Türk alfabesi olan Orhun alfabesi olduğu kabul edilir. Bu son zamanlarda Yinshan ve Helan Dağları'nın kaya sanatı olan tek olası Hiung-Nu yazıları kullanılarak tartışıldı.
Asya Hun İmparatorluğu Teoman tarafından kurulmuştur. Bu imparatorluğu Türk boyları kurmuş, yönetmiş; Türk kültürü devlete şeklini vermiştir. Asya Hunlarının en önemli hükümdarı olan Mete Han, Turanlı uluslardan olan Tunguzları ve Yüeçileri tamamen itaat altına almış ve Çin'i baskı altına alan bir politika izlemiştir. Çin seddi bu dönemde Türklerden korunabilmek amacıyla yapılmıştır. Chicago Üniversitesi bünyesinde 2003'te yapılan bir araştırmada, Moğolistan'da Egiin Gol'de bulunan Asya Hunları dönemine ait insan kalıntılarıyla Anadolu'da Türklerden alınan genetik verilerin birbiriyle uyuştuğu tespit edilmiştir.
Asya Hun İmparatorluğu'nun yıkılmasından birkaç yüzyıl sonra Hunların bir bölümü daha batıya göç etmiş burada Avrupa merkezli bir devlet kurmuşlardır. Kama Tarkan, bölgedeki Hun topluluklarını yönetimi altında toplayarak 352 yılında Avrupa Hun İmparatorluğunu resmen kurmuş ve yönetimi 370 yılına kadar elinde bulundurarak Hazar ve çevresinde önemli bir güç haline gelerek hakimiyet alanını batıya doğru ilerletmiştir. Geçen 18 yıl, Hazar bölgesinde yaşayan Hun Türklerinin teşkilatlanmasını ve Devlet düzeninde ilerlemesini sağlamıştır. Kama Tarkan'ın ölümüyle yönetime geçen Balamir batıya doğru ilerlemeye başlamış ve Hunlar gibi batıya yönelen Türk halklarından biri olan Alanların ülkesini ele geçirmiştir. Balamir, İdil Nehrini geçerek bu bölgede bulunan Gotlara baskı kurmaya başlamıştır. Gotlarla ilk savaş 375 yılında gerçekleşmiştir. Savaşı kazanan Balamir, Gotların Avrupa'nın içlerine, Roma'ya doğru ilerlemelerini sağlamıştır. Kavimler Göçü olarak tarihe geçen süreç bu savaşla başlamıştır. Balamir döneminde Hunlar, hakimiyet alanlarını genişleterek Avrupa içlerine doğru ilerlemişlerdir. Alipbi'nin ölümüyle tahta geçen Uldız ise Karpat Dağlarını aşarak bugünkü Macaristan'a kadar ulaşmıştır. Roma'nın ikiye bölünmesiyle Uldız, Trakya ve Balkanlar üzerine yürümüş ve aynı dönemde, bir diğer koldan da bugünkü Urfa ve Lübnan'a kadar hızla ilerleyip Akdeniz'e ulaşmıştır. Batı Roma ile iyi ilişkiler içerisinde olan Uldız, Doğu Roma'yla mücadele halinde olmuştur. Uldız, Doğu Romanın gönderdiği elçiye “Güneşin Battığı Yere Kadar Her Yeri Zaptedebilirim” diyerek meydan okuduğu tarih kaynaklarında geçmektedir. 434 yılında, Rua'nın ölümüyle yönetim, Rua'nın kardeşi Muncuk'un iki oğluna kalmıştır. Bleda ve kardeşi Attila, bu dönemde imparatorluğun yönetimine geçmiştir. Bu dönem boyunca genelde savaşları yöneten kişi olan Attila 445 yılında Bleda'nın ölmesiyle yönetimi tek başına eline almıştır. Attila'nın amacı, hem Doğu hem Batı Roma'yı egemenliği altına almaktı. Daha önce Doğu Roma üzerine yürünmüş ve baskı altına alınmıştı. Doğu Roma hâlen Hunlara vergi ödüyordu. Ancak Doğu Roma'nın Hunlar üzerindeki oyunları hâlen devam ediyordu. Rua'nın ölümünden hemen sonra Attila, Doğu Roma'nın üzerine yürüyüp savaşı kazanmış ve Margos antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla vergi iki katına çıkarılmıştır. Doğu Roma, antlaşmayı imzalasa da antlaşmanın şartlarına uymamıştır. Bunun üzerine Attila, 441 yılında tekrar Doğu Roma'nın üzerine yürümüştür. Trakya'ya kadar ilerlemiş ve vergi üç katına çıkarılmıştır. Doğu Roma, yine antlaşmaya aykırı hareket ederek Hunlara bağlı kavimleri isyana teşvik etmiştir. Ticaret kurallarını çiğneyerek tüccarlarını Hun topraklarına göndermiştir. Attila, bu kez Doğu Roma'nın üzerine iki koldan saldırıya geçmiştir. Bir koldan Yunanistan'dan girerek Tselya'ya kadar ilerlemiştir. Diğer koldan Sofya, Lüleburgaz, Flibe şehirlerini ele geçirmiştir. Bugünkü Büyük Çekmece yakınlarına kadar ulaşmıştır. Bu ilerleyişten sonra Doğu Roma tekrar barış istemiştir. Anatolyos antlaşması imzalanmış ve vergi üç katına çıkarılmıştı

Türkiye Türkçesi ağızları, Hazar Denizi’nin batısında, Azerbaycan sahasının hemen batısında başlayıp Anadolu, Irak, Suriye, Balkanlar coğrafyasında konuşulan (ve bu coğrafyalara göre sınıflara ayrılan) tarihî Osmanlı Türkçesinin bugünkü devamı olan Türkiye Türkçesi ağızlarıdır.
Uluslararası dilbilimsel ölçülere göre her dilin konuşma biçimi, yerel farklılıkları bir ve halkın bir bölümünün kullandığı farklı bir çeşidi lekttir. Eğer lektler bir coğrafî bölgeye aitse o zaman diyalekttir ya da ağızdır.

Bir ülkede konuşulan ağızlardan birinin yazılı anlatımlar için kabul edilmiş biçimidir. Ölçünlü dil ya da standart dil olarak da belirtilir. Türkiye Türkçesinin genel kabul görmüş ve yazı dili olmuş ağzı, İstanbul ağzıdır. İstanbul ağzının Rumeli ağızlarından biri olması dolayısıyla yazı dili bir Rumeli ağzından gelişmiştir.
Konuşma dili, günlük yaşamda kullanılan ve yazı dilinden az çok ayrılmış bulunan dil, günlük konuşmadır. Dünya üzerindeki hemen her dilde "konuşma dili - yazı dili" özellikleri bulunur. Bir dilde yazılış ile okunuş birbirinden az ya da çok farklı olabilir.

Türkiye Türkçesi, tarihî Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında günümüzde konuşulmaya devam eden Türk ağızları bakımından bazı gruplara ayrılır.
Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesinden devraldığı coğrafyada, bugünkü yayılım ve özellikleri ile yaşamını sürdürmektedir. Bu dilin coğrafyası batıdan doğuya doğru Rumeli, Ege Adaları, Anadolu, Kıbrıs, Suriye ve Irak topraklarının tamamı şeklinde belirtilebilir. Söz konusu coğrafi alan, doğu sınırında yer alan bir diğer Türk yazı dili olan Azerbaycan Türkçesi sahası ile sınırdaştır. Doğu sınırının kuzeyinde Karadeniz'in doğu kıyılarında ise Kafkaslar’ın batı sahası, Türkiye Türkçesi coğrafyasının kuzeydoğu sınırlarını oluşturur. Burada sayılan bu coğrafya sahasının bazı kısımlarıyla ilgili (özellikle doğu sınırları) ayrıntılı çalışma henüz olmadığı için, coğrafi sınırlar daha genel bir şekilde belirtilmiştir.
Ağızlarının sınıflandırması üzerine temel kaynak sayılabilecek “Anadolu Ağızlarının Sınıflandırması” adlı eser, adından da anlaşılacağı üzere, Anadolu ağızlarının sınıflandırmasını içerir. Dolayısıyla bu eser ile Türkiye Türkçesi coğrafyası içindeki en büyük ve nüfusça en yoğun bölge olan Anadolu, ağızlar bakımından sınıflandırılmıştır. Kuzey, batı ve güneybatı yönleri denizlerle doğal sınıra sahip olan “Anadolu”nun güneydoğu ve doğu sınırları için, Türkiye Cumhuriyeti devlet sınırları kabul edilmiştir. Anadolu dışında kalan Türkiye Türkçesi ağız bölgelerinden biri olan Rumeli ağızlarının sınıflandırması da yapılmıştır; doğu ve batı. Batı Rumeli ağızları bölgesi sınırları, Gyula Németh’in “Bulgaristan Türk Ağızlarının Sınıflandırılması Üzerine” adlı makalesinde belirtilmiş ve Rumeli ağızlarına ilişkin sonraki yayınlarda da genelde bu sınırlar kullanılmıştır. Ağız bölgelerinin birbirinden ayrılan özelliklerini gösteren, örnekler veren ağız çalışmaları yapılmıştır. Çeşitli bölge çalışmaları ve Rumeli'deki bir alt grubu anlatan ağız çalışmaları yapılmıştır. Türkiye Türkçesi coğrafyasındaki üç bölge yön sırasıyla Rumeli, Anadolu ve Kıbrıs'tır. Sözü edilen üç saha, toplu olarak pek belirtilmese de, haklarında yapılan dil çalışmalarından görüldüğü gibi, Türkiye Türkçesi sahası içinde incelenmiştir. Belirtilen bölgeler, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihî coğrafyası içindedir. Türkiye Türkçesi de zaten Osmanlı Türkçesinin yakın dönemde başlayıp günümüze gelen devamı olduğuna göre, bu durum son derece doğaldır. Tarihî Osmanlı İmparatorluğu topraklarının yayılım alanı, tarihî süreçte değişse de hep büyük bir alan kaplamıştır. Aidiyeti değişkenlik göstermiş olan sınır bölgeleri dışında, yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde olan bölgeler, Türkiye Türkçesinin bugünkü sahasıdır. Tabii, tarihî dönemdeki nüfus durumları ile bugünküler aynı değil. Türkçe, bazı bölgelerde nüfusunu korusa veya arttırsa da, büyük sayılabilecek bazı bölgelerde de düşüş yönünde nüfus değişikliği yaşamıştır. Türkçe konuşanı kalmayan kısımlar da olmuştur. Çağdaş Türkiye Türkçesi sahası da, bütün bu değişikliklere paralel olarak kurgulanmıştır.

Türkiye Türkçesinin kollarından Anadolu kolu ana ağız grupları bakımından Doğu Grubu, Kuzeydoğu Grubu ve Batı Grubu olarak üçe ayrılır. Prof. Dr. Leylâ Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması adlı çalışması Anadolu ağızları üzerine yapılmış en geniş akademik çalışmadır.
Anadolu ağız bölgesi, Türkiye’nin Anadolu topraklarını içerir. İlk aşamada sınır bu şekilde belirtilmiş ve incelenmiştir.
Anadolu'da özellikle Karadeniz Bölgesi, Güneydoğu Bölgesi ve de Ege Bölgesi'nde ağız farklılıkları vardır. Ancak bu ağızlar, küçük yaşlardan itibaren eğitimde yazı dilinin kullanımı, basın-yayın gibi bazı sebeplerle yavaş yavaş kaybolmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan Türk ağızları — özellikle Erzurum, Elazığ, Erzincan, Kars, Iğdır, Van, Diyarbakır ve Urfa gibi illerde — Oğuz Türkçesinin içinde özgün bir lehçe alanı oluşturur. Bu ağızlar genellikle Anadolu ağızları içinde sınıflansa da, birçok özelliğiyle Azerbaycan Türkçesi’ne (özellikle Güney Azericesine) daha yakın bir konumda yer alır. Bu nedenle bazı akademisyenler bu bölge Türkçesini “Azeroid” ya da “Acemî Türkçesi” gibi tanımlamalarla anmaktadır.
Bu bölgelerin dilsel farklılığı, 14.-15. yüzyıllarda bölgeye hâkim olan Türkmen konfederasyonlarına — özellikle Karakoyunlu, Akkoyunlu ve ardından gelen Safevîlere — dayanır. Bu devletlerin resmi dili, Doğu Oğuz kökenli, erken dönem Azerbaycan Türkçesi idi ve yoğun biçimde Farsça etkiler barındırıyordu. Bu dil ve kültür, Anadolu'ya yayılan Kızılbaş-Alevî topluluklar tarafından dini kimlikleriyle birlikte taşındı ve korunmaya devam etti.[1]
Güneydoğu Anadolu, benzer bir dile sahip olsa da daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. 1514 Çaldıran Savaşı'ndan sonra Safevî yanlısı Kızılbaş-Alevî topluluklar, Osmanlılarca Diyarbakır, Urfa, Mardin gibi bölgelere yerleştirildi ya da buraya göç etti. Bu topluluklar, beraberlerinde Azeroid/Acemî bir Türkçe getirdiler. Ancak bu bölgelere Batı Anadolu'dan göç eden diğer Türkmen topluluklar da karışınca, ortaya iki katmanlı bir yapı çıktı:[2][3]
Kızılbaş kökenli Azeri-tarzı lehçeler,
ve daha Anadolu-Türkçesine yakın ağızlar.
Bugün bile bazı Alevî Türkmen köylerinde, hâlâ şu özellikleri taşıyan bir Türkçe duyulur: Azericeye yakın tonlama ve aksan“-mışdı” gibi Azeri fiil ekleri, “dədə, bala, ənə” gibi Azeri kelimeler, ezgisel, yükselen bir konuşma melodisi.
Anadolu ağızlarının Doğu Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Ağrı, Van, Muş, Bitlis, Bingöl, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Hakkâri, Şanlıurfa (Birecik, Halfeti hariç), Palu, Karakoçan ağızları.

1.1. Ağrı, Malazgirt 
1.2. Muş, Bitlis 
1.3. Ahlat, Adilcevaz, Bulanık, Van 
1.4. Diyarbakır, Şanlıurfa 
1.5. Palu, Karakoçan, Bingöl, Karlıova, Siirt
2. Grup: Kars, Erzurum, Aşkale, Ovacık, Narman, Pasinler, Horasan, Hınıs, Tekman, Karayazı, Erzincan, Tercan, Çayırlı, Kemah, Refahiye, Gümüşhane ağızları.

2.1. Kars (yerli ağzı)
2.2. Erzurum, Aşkale, Ovacık, Narman 
2.3. Pasinler, Horasan, Hınıs, Tekman, Karayazı, Tercan (kısmen)
2.4. Bayburt, İspir (Hunut grubu hariç), Erzincan, Çayırlı, Tercan (kısmen)
2.5. Gümüşhane 
2.6. Refahiye, Kemah 
2.7. Kars (Azeriler ve Terekemeler)
3. Grup: Ardahan, Posof, Artvin, Şavşat, Yusufeli, Ardanuç, Oltu, Tortum, Olur, Şenkaya, İspir ağızları.

3.1. Posof, Artvin, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli 
3.2. Ardahan, Olur, Oltu, Şenkaya, İspir (Hunut grubu), Tortum 
4. Grup: Kemaliye, İliç (Erzincan), Elazığ, Keban, Baskil, Ağın, Sivrice, Harput, Tunceli ağızları.

4.1. Kemaliye, İliç, Ağın 
4.2. Tunceli, Hozat, Mazgirt, Pertek 
4.3. Harput 
4.4. Elazığ, Sivrice, Keban, Baskil 

Anadolu ağızlarının Kuzeydoğu Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Trabzon, Rize, Kalkandere, İkizdere, Gündoğdu, Büyükköy ağızları.

1.1. Vakfıkebir, Akçaabat, Tonya, Maçka, Of, Çaykara 
1.2. Trabzon, Yomra, Sürmene, Araklı, Rize, Kalkandere, İkizdere, Gündoğdu, Büyükköy
2. Grup: Çayeli, Çamlıhemşin, Pazar, Ardeşen, Fındıklı ağızları

2.1. Çayeli, Kaptanpaşa 
2.2. Çamlıhemşin, Pazar, Hemşin, Ardeşen, Fındıklı
3. Grup: Arhavi, Hopa, Borçka, Kemalpaşa, Muratlı, Ortacalar, Göktaş, Camili, Meydancık, Ortaköy ağızları.

2.3.1. Arhavi, Hopa, Kemalpaşa, Ortacalar 
2.3.2. Hopa (ufak kısmı)
2.3.3. Borçka, Muratlı, Camili, Meydancık, Ortaköy, Göktaş 

Anadolu ağızlarının Batı Grubu içinde yer alan yerler ve bunların alt gruplar şunlardır:
1. Grup: Afyonkarahisar, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Burdur, Bursa, Çanakkale, Denizli, Eskişehir, Isparta, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Uşak, Nallıhan ağızları.

1.1. Afyonkarahisar, Eskişehir, Uşak, Nallıhan 
1.2. Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Bilecik 
1.3. Aydın, Burdur, Denizli, Isparta, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla 
1.4. Antalya
2. Grup: İzmit, Sakarya ağızları.
3. Grup: Bolu (Göynük, Mudurnu, Seben, Kıbrıscık hariç), Zonguldak, Bartın, Kastamonu (Tosya hariç), Ovacık, Eskipazar ağızları.

3.1. Zonguldak, Devrek, Karadeniz Ereğli 
3.2. Bartın, Çaycuma, Amasra 
3.3. Bolu, Ovacık, Eskipazar, Karabük, Safranbolu, Ulus, Eflani, Kurucaşile 
3.4. Kastamonu
4. Grup: Beypazarı, Çamlıdere, Kızılcahamam, Güdül, Ayaş, Göynük, Mudurnu, Seben, Kıbrıscık, Çankırı (Ovacık, Eskipazar, Kızılırmak hariç), Tosya (Kastamonu), Boyabat, Çorum, İskilip (dağ köyleri hariç), Bayat, Kargı, Osmancık ağızları.

4.1. Göynük, Mudurnu, Kıbrıscık, Seben 
4.2. Kızılcahamam, Beypazarı, Çamlıdere, Güdül, Ayaş 
4.3. Çankırı (Ovacık, Eskipazar, Kızılırmak hariç), Çorum, İskilip, Kargı, Bayat, Osmancık, Tosya, Boyabat 
5. Grup: Sinop (Boyabat hariç), Samsun (Havza, Ladik hariç), Ordu (Mesudiye hariç), Giresun (Şebinkarahisar ve Alucra hariç), Şalpazarı ağızları.

5.1. Sinop, Alaçam 
5.2. Samsun, Kavak, Çarşamba, Terme 
5.3. Ordu, Giresun, Şalpazarı
6. Grup: Havza, Ladik, Amasya, Tokat, Sivas (Şarkışla ve Gemerek hariç), Mesudiye, Şebinkarahisar, Alucra, Malatya, Hekimhan, Arapgir, Malatya ağızları.

6.1. Ladik, Havza, Amasya, Tokat, Erbaa,

Uz Hanlığı, 11. yüzyılda kurulan bir Türk hanlığıdır.

Ana madde: Uzlar
Uzlar ilk yurtları Hazar Denizi çevresi olan Oğuz topluluklarıdır. Rus kaynaklarında "Tork" diye anıldılar. 11. yüzyılda batıya doğru ilerlediler ve Doğu Avrupa'yı yağmaladılar. Balkanlar'da Peçeneklerle savaştılar. Bizans ordusunda paralı asker olarak savaştılar. Macaristan 'a yerleşerek Hristiyanlığı benimsediler. Bu bölgede yaşayan Gagavuzlar özelliklerini yitirmemiş Uz topluluklarıdır.
Göktürklere bağlı olan bu Türk boylarının bir kısmı, Oğuz Yabgu Devleti'nin yıkılmasından sonra, Moğol istilasından önce 1000 yıllarında batıya göç ederek Karadeniz'in kuzeyine yerleştiler. Kıpçakların baskısıyla Balkanlar'a gittiler. Bizanslılar tarafından Uz olarak adlandırılan bu Türk boyları, Makedonya, Selanik civarında hanlık seviyesinde konuşlanmışlardır. Salgın hastalıklar ve şiddetli soğuklar nedeniyle ağır kayıplar vermişlerdir. Bir kısmı Macaristan'a giderek Macarlara karışmışlardır. Bir kısmı bugünkü Dobruca yöresine yerleşti ve bugünkü Gagavuz Türklerini teşkil etti. Bir kısmı Makedonya, Marmara, Batı Karadeniz, Orta Karadeniz, İç Anadolu ve Trakya'ya yerleşti. Büyük bir kısmı da Bizans ordusuna alındı.
Malazgirt Savaşı sırasında Doğu Roma ordusundan ayrılıp saf değiştirdiler; Selçuklu için savaştılar.

Peçenekler'i 868-880 yıllarında batıya itip Don Nehri ve Sura Nehri arasında hakimiyet kurmuşlardır. 985 yılında Kiev Knezliği'nin tarafında yer alarak İdil Bulgarları'na karşı yapılan seferlere katılmışlardır. 1030 yılından sonra ise Kumanlar'ın baskısı nedeniyle Dinyeper'in batısına göç etmişlerdir. 1060 yılında Rus Knezliklerinin ani hücumu sonucunda batıya göç edip Peçeneklerle tekrar komşu olan Uzlar; Kumanlar'ın baskısı sebebiyle Tuna'yı geçmişlerdir (1065). Bu dönem Bizans ve Bulgarlarla savaşarak onları mağlup etmişlerdir. 1068 yıllarında ise kış mevsiminin ağır geçmesi, salgın hastalıklar ve Peçenek akınları sebebiyle Uzların gücü tamamen kırılmış ve az sayıda Uz ise Macaristan'a akınlar düzenlemişlerse de başarılı olamamıştır. Tamamen dağılan Uzların bir kısmı Bizans'a katılıp paralı askerlik yapmıştır. Yurtlarında kalanların ise bu günkü Gagavuzlar olduğu tahmin ediliyor.

Oğuzlar
Peçenekler
Berendiler
Gagavuzlar
Gacallar
Manavlar

Uzlar, Prof.Dr. Ahmet Taşağıl [1] 11 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çanakkale, Türkiye'nin Çanakkale ilinin merkezi olan şehirdir. Anadolu'nun kuzeybatısında, Çanakkale Boğazı'nın güneydoğusunda yer alır.
İlin nüfusu 2021 yılı itibarıyla 195.439'dur. Çanakkale il merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 2 metredir.

Çanakkale'nin şu anki bulunduğu yerin adı 19. yüzyılda Kale-i Sultaniye olarak geçmektedir ve bu isim 1890 yılında şehrin resmî adı olarak kayıtlara geçmiştir. Çanakkale, Osmanlı zamanında önemli bir kale işlevi görmüş olup Kale-i Sultaniye (Osmanlı Türkçesi: قلعة سلطانيه) ya da günümüz Türkçesi ile Sultaniye Kalesi ismi bu işlevin bir kanıtıdır.
17. yüzyılın sonlarından itibaren gelişen çömlek yapımı, şehrin bu konuda ün yapmasını sağlamıştır. Hatta yine bu zamanlarda bir seyyahın yapılan seramiğin kalitesinden etkilenip bunu Hollanda'nın Delft şehrinde yapılan seramiklerle karşılaştırması şehre Çanak kalesi ismini vermiştir. Çanakkale isminin Yunancası Δαρδανέλλια veya Dardanellia, ki bu isim de sonradan Dardanelles olarak İngilizceye çevrilmiştir. 1920'lerden itibaren İngilizler Çanakkale'ye Chanak veya Kale Sultanie demeye başladılar.

Antik çağdan kalan Troya kalıntıları il sınırları içerisindedir. Bölgede ilk yerleşim yaklaşık 6.000 yıl öncesindeki Bakır Çağı'na dayanır. Fakat bu dönemde şehrin kimliği ve yaşayan insanların özellikleri hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Yapılan kazı çalışmaları ve çeşitli araştırmalara göre, bölgedeki ilk kalıcı yerleşim izi Kumtepe civarında bulunmuştur. MÖ 4.800 - 4.000 arasına tarihlenen Kumtepe Höyüğü, bu tarihten sonra da çeşitli yerleşim izleri içeren tabakalara sahiptir. Bölgedeki kazılar ilk olarak 1934 yılında Cincinnati Üniversitesi'nden  J.L. Caskey ve J. Sperling tarafından yapılmıştır. MÖ 3000 yılında kurulan Troya geçirdiği  depremden sonra MÖ 2500 yılında yıkılmıştır. 

Sonraki yüzyıllarda çeşitli göçlerle kavim dengesi değişen ale bölgesi, MÖ 7. yüzyılda Lidyalılar'ın hâkimiyetine girmiştir. MÖ 6. yüzyılın ortalarında bölgede Pers egemenliği başlamıştır. Perslerin önemli imparatorlarından I. Darius ve I. Serhas bölgeyi stratejik bir nokta olarak görüp burayı ellerinde tutmayı amaçlamışlardır. Yunan tarihçi Herodot'a göre Çanakkale Boğazı üzerinde Avrupa'ya geçmek için ilk köprüyü yapan I. Serhas'tır. MÖ 386'da Spartalılar ile Persler arasında yapılan Kral Barışı sonucu Persler bölgede hâkimiyetini güçlendirdi. MÖ 334 yılında Makedonya Kralı Büyük İskender bu bölgeyi Perslerin elinden almak istiyordu. Bu amaçla Çanakkale Boğazı'nı geçerek bugünkü Karabiga yakınlarındaki Kocabaş Çayı (Granikos)'nda iki ordu birbiri ile karşılaştı ve Granikos Muharebesi'nde aldıkları büyük bozgun karşısında Persler bölgeyi Büyük İskender'in hâkimiyetine bırakarak bölgeden çekilmek zorunda kaldılar. Ancak İskender'in ölümü üzerine bölgeyi ünlü komutanlarından Antigonos yönetmeye başlamıştır. O da uzun süre yönetemeden Balkanlardan gelen Kelt kökenli Galatlar, bölgeye yerleşmişlerdir. MÖ 133'te Bergama Kralı III. Attalos'un vasiyeti üzerine Roma hâkimiyetine giren Çanakkale, sonrasında Asia eyaletine bağlanmıştır. Roma İmparatorluğu'nun 395'te Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmasından sonra, bölge daha sonra Bizans adıyla anılacak olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun hâkimiyetine girmiştir. İmparator Justinian modern Eceabat yakınlarındaki Sestos bölgesinde boğazın kontrolünü sağlamak amacıyla kale inşa ettirmiştir. Bölgede ilk Türk hâkimiyeti 11. yüzyıl sonlarında ünlü deniz komutanı Çaka Bey'in seferleri ile başlamıştır. Sonrasında Karesi Beyliği ile devam eden Türk hâkimiyeti, 1361 yılında beyliğin savaşsız bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'na katılması ile bölgede yaklaşık 6 asır sürecek bir Osmanlı dönemi başlamış oldu.

İlin eski merkezi Biga olup Cumhuriyet döneminde, Çanakkale Savaşlarında kazanılmış olan zaferlerden dolayı ilin ismi ve merkezi Çanakkale olarak değiştirilmiştir. İlin isminin kökeni ise yörede çok gelişmiş olan çanak-çömlek zanaatinden gelir. Şehrin iki simgesi hâline gelen Kale-i Sultaniye ile çanakçılık özdeşleşince de şehir "Çanakkale" olarak adlandırılmaya başlanmıştır. 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet, Papalık Devleti'nin Bizans'a yardımını engellemek ve Çanakkale Boğazı'nın kontrolünü sağlamlaştırmak amacıyla boğazın en dar yeri olan Kilitbahir köyünde Kilitbahir Kalesi'ni yaptırmıştır.

Çanakkale 1915 senesinde Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Çanakkale Savaşları'na sahne oldu. İtilaf Devletlerinin birleşmiş orduları deniz savaşında araç ve personel zayiatı vererek mağlup oldu ve boğazları geçemedi. Daha sonra İtilaf Kuvvetleri karadan çıkartma yaptılar. Kara savaşlarında Yarbay Mustafa Kemal'in başarıları sayesinde İtilaf Kuvvetlerinin ilerleyişi durdu, iki kuvvet birbirine üstünlük sağlayamadı ve karadan taarruz da başarısızlıkla sonuçlandı.

Çanakkale Belediyesi tarafından yönetilmektedir.

Çanakkale, Anadolu'nun kuzeybatısında, Çanakkale Boğazı'nın güneydoğusunda yer alır.

Çanakkale kenti, nüfus açısından Marmara Bölgesi'nde yer alan birçok ilden sonra gelir. Merkez ilçenin 1927'de 8.515 olan nüfusu, 1990'da 53.995'e, 2000'de 75.180'e, 2007'de 86.544'e, 2008'de 90.563'e, 2016'da 143.713'e ve 2017'de 175.032'ye ulaşmıştır.

İl ekonomisinde tarım en önemli faaliyet olmakla beraber son yıllarda tarıma dayalı sanayi kolları gelişme göstermekte ve buna bağlı olarak ekonomide sanayinin payı her geçen gün daha da artmaktadır.

Çanakkale, binlerce yıl boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış, gerek mimaride gerek yaşamda onlardan izler taşımaktadır. 1970'li yıllardan itibaren yapılmaya başlanan ticari yatırımlarla ildeki geleneksel toplum yapısı yerini hızla modern yapıya bırakmıştır. Ticari yatırımlarla ulaşım kolaylaşmış ve şehrin görünümünün değişmesi böylece başlamıştır. Bugün Çanakkale Türkiye'nin en modern yerlerindendir. Geniş kaldırımları, temiz caddeleri, bakımlı binaları ile örnek bir şehirdir. Henüz altyapısı tam oturmamışsa da kültürel anlamda Çanakkale Türkiye'de önde gelen illerdendir. Toplumda çekirdek aile yapısı yaygındır. Toplum, Manavlar, Türkmenler, Pomaklar, Yörükler, Bulgaristan göçmenleri ve az sayıda Kumuk Türkleri ve Çerkes ile Boşnaklardan oluşur. Boşnak ve Yörükler genelde tarım ile uğraşırlar. Fakat halk etnik yapıya göre ayrılmamış birlik içinde yaşamaktadır. Fakat her toplum kendi kültürel yapısını korumaktadır. İl ve ilçe merkezlerinde büyük ölçüde modern giyim örnekleri benimsenmiştir. Kırsal kesimden gelen kadınlar, beyaz yemeni adı verilen eşarp ve şalvar ile siyah naylonumsu kumaştan pardösü giyerler, kırsal kesimdeki erkekler de ise baskın giyim türü, pantolon, ceket ve kaskettir. Yörede erkeklerin şalvar giydiği pek görülmez.
Çanakkale'de üretilen başlıca gıda ürünleri; domates, şarap, zeytin, zeytinyağı, sardalya, peynir helvası ve keşkektir.
Çanakkale aynı zamanda her yıl yapılan yüzme yarışmalarının bitiş noktasıdır. Bu organizasyonun kökeni İngiliz şair Lord Byron'un efsanevi yüzücü Leander'in hikâyesine özenerek 1810'da bu yüzüşü gerçekleştirmesinden gelir. Truva filmindeki "ahşap at" şehrin sahilinde hâlen sergilenmektedir.

Çanakkale ve bağlı ilçeler tarihî ve doğal güzellikleri bakımından oldukça zengin olmasına rağmen, bölge beklenenden oldukça az turist çekmektedir. Turizme fazla yatırım yapılmamaktadır. Her yıl 25 Nisan'da düzenlenen Anzak Günü'nde Avustralya ve Yeni Zelanda'dan gelen binlerce turist genellikle Çanakkale Savaşları'nın yaşandığı Gelibolu, Truva Savaşı'na ev sahipliği yapmış Truva antik kenti ve Assos antik kenti'ne odaklanır. Yine Çanakkale'de bulunan Gökçeada ve Bozcaada turist çekmektedir.
Çanakkale'de 1963 yılından beri her yılın ağustos ayında Uluslararası Troia Festivali gerçekleşmekte, çeşitli sanatsal faaliyetler yapılmaktadır. Her iki yılda bir düzenlenen Uluslararası Çanakkale Bienali de Çanakkale ilinin kültür, sanat ve turizmine katkı sağlamaya aday bir etkinliktir.

Troya Müzesi
Çanakkale Arkeoloji Müzesi
Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi
Çanakkale Seramik Müzesi
ÇTSO Çanakkale Evi
Çanakkale Deniz Müzesi
Bozcaada Müzesi (Bozcaada)
Adatepe Zeytinyağı Müzesi (Ayvacık)
Antika Traktör Müzesi (Gelibolu)
Mehmet Akif Ersoy Evi ve Müzesi (Bayramiç)
Gelibolu Savaş Müzesi (Gelibolu)
Gelibolu Tersanesi Piri Reis Müzesi (Gelibolu)
Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi (Eceabat)
Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihî Alanı
Bigalı Atatürk Evi ve Müzesi (Eceabat)
Hadimoğlu Konağı (Bayramiç)
Yenice Belediyesi Türk Evi Etnoğrafya Müzesi (Yenice)
Biga Halim Bey Konağı (Biga)
Gökçeada Kent Müzesi (Gökçeada)

Şehrin tek futbol takımı olan Çanakkale Dardanelspor 1996-99 sezonlarında Süper Lig'de mücadele etmiştir. Daha sonra kademeli olarak 1, 2 ve 3. Lig'de de mücadele etmiştir. Takım 2014-2015 sezonundan 2018-2019 sezonuna kadar 3. Lig'de bulunup ve Çanakkale Süper Amatör Lig'e düşmüştür. Şehrin tek voleybol takımı olan Çanakkale Belediyespor (kadın voleybol takımı), 2021-22 sezonunda Sigorta Shop Kadınlar 1. Ligi'nde maçlarına çıkmaktadır.

İlin tek üniversitesi olan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nin (ÇOMÜ) Çanakkale için özel bir önemi vardır. Şehir merkezi nüfusu 100.000 civarında olan Çanakkale'de üniversite öğrenci sayısı 47,897'yi, personel sayısı ise 3.000'i geçmektedir. Personel, ailesi ile hesaplandığında ise üniversitenin öğrenci ve aileler ile birlikte ilde 45.000 nüfusu oluşturduğu görülür. Ayrıca üniversite 12 fakülte, 20'den fazla yüksekokul ve enstitü ile ilin önemli kamu kurumu ve istihdam kapısıdır. Üniversite'nin her ilçede en az bir yüksekokulu bulunmaktadır. Çanakkale Fen Lisesi, Çanakkale Sosyal Bilimler Lisesi ve Vahit Tuna Anadolu Lisesi başlıca liselerindendir.

Çanakkale'de doksanlı yıllardan günümüze kadar yayın yapan yerel televizyon/radyo kanalları ve yerel gazeteler bulunmaktadır. Çanakkale'de 2 yerel televizyon kanalı vardır. Ton TV ve Boğaz TV adıyla yayın yapan bu kanalların her ikisinin de merkezi Çanakkale şehir merkezindedir. Ton TV ve Boğaz TV karasal yayınlarını sonlandırmıştır ve sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. Ton TV geçmiş yıllarda uydu üzerinden HD olarak yayın yapmış, uydu yayını 

Ñ (küçük harf ñ) modern Latin alfabesinin, diyakritik tilde işaretiyle birleşmiş N harfinden oluşan harfidir. En sık olarak İspanyolcada kullanılır. (IPA: [ɲ]) karakterinin nazal biçimi olarak da kullanıldığı gibi, İspanyolcada ise ny harf bileşiğidir. Örneğin Español (İspanyolca) sözcüğü "Espanyol" diye okunur. Bu harf kendi başına ise enye sesini çıkarır.

Ñ harfi, Latin harfleri kullanan Türk lehçeleri arasında Tatarcada kullanılır. (Türkmencede Ň harfi ile, Uniform Türk Alfabesi’nde ise Ņ ile gösterilir.) Genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir (IPA: [ŋ]). Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Orhun Yazıtları'nda rastlanan çift sesli damgalardan biri; bu sesi karşılar. Osmanlıca’daki üç noktalı Kaf-ı Nûnî (ڭ) harfinin karşılığıdır. Örneğin: İç Anadolu’da özellikle Sivas, Yozgat, Kayseri ile Akdeniz Bölgesi'nin Göller Yöresi'nde (Isparta, Burdur) ve Antalya'da "Saňa, Baňa, Deňiz" sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur. Kiril alfabesini kullanan lehçelerde ise "ñ" yerine "ң" harfi kullanılır. Özbekçe, Azerice, Kıbrıs Türkçesi ve Türkçede ses olarak yaşayan genizcil n sesi, bu lehçelerin yazı dilinde yoktur. Sadece Özbekçede "ng" şeklinde gösterilmektedir.

Ňň : Gırtlaksı N
Ņņ : Damaksı N
  : Genizcil N

Ön Bulgarlar veya Protobulgarlar, asıl kitlesini Ogur (Otuz-Ogur, On-Ogur) kitlelerinin oluşturduğu, 7. yüzyılda Karadeniz'in kuzeyi ile daha sonra İdil Nehri ve Tuna nehri bölgelerinde de yaşamış, Türkçe konuşan, yarı göçebe Türk kökenli bir halk. Sabir, Uz, Hazar v.b diğer Türk kökenli halklardan kalıntıları da içlerinde barındırmakla birlikte, bazı Fin-Ugor boylarının da (Çeremiş, Mordva, Zuryaken, Voltyake) Ön Bulgarların içinde yer aldığı bilinmektedir. Ayrıca aralarında Sarmat ve Alan kökenli kitlelerin de var olduğu düşünülmekte. İdil Tatarları ve Çuvaşlar, Ön Bulgarların ya da İdil Ön Bulgarlarınının soyundan gelen torunlarıdır.

Bulgar  anlamının genellikle Türkçenin (Eski Türkçe döneminde) bulga- (bugünkü bula- fiili “bulamak, bulaştırmak”) fiilinin -r ekiyle genişlemesiyle oluşturulmuş, "karışık, karışan, karıştırılmış (bulanık)" olduğu düşünülmektedir. Talât Tekin Türkçede bulamak fiili geçişsiz olmadığı için sözün "karışık (/karıştırılmış)" anlamına gelemeyeceğini, Bulgar (bular) sözünün ancak "karıştıran" anlamına gelebileceğinden söz eder. Eski Türk yazıtlarında bulga- "karışıklık çıkarmak", bulgak "düzensiz, karışık" ve bulganç "karışıklık, düzensizlik", iyi anlama sahip değildir. Dolayısıyla Bulgar "karışıklık çıkaran" anlamına gelmelidir. Bir diğer varsayım ise bel gur, "beş kabile/boy" anlamına geldiği yönündedir.

Ön Bulgarlar Karadeniz’in kuzeyinde çoğunluğunu Onogurların oluşturduğu (Kutrigur-Utrigurlar); Sabirler, Hazarlar, Uzlar, Suvarlar gibi birçok diğer küçük Türk ve Hun topluluğunun parçalarını da aralarına alarak 632-668 arası Magna Bulgaria (Büyük Bulgarya) da denen  Büyük Bulgar Hanlığı'nı kurmuşlardır. Kurucularının adı Kobrat, Kobratos, Kuvratos şekillerinde de geçen "Kurt"tur. Anlamının "birleştiren", "halk ile devleti bir araya getiren" olduğu düşünülmektedir. Kobrat, Doulo sülalesindendi. Yapılan araştırmalar bu hanedanın Mete Han ("Mo-Tu"- MÖ 209-174)'dan beri Hun hükümdarlarını yetiştiren "Tu-kı" ailesi olduğu yönünde olup, Ön Bulgar hükümdarları Asya Hun hükümdarları ile aynı sülaleye bağlanmaktadır.
560'ta Avarlara yenik düşmüşler, Balkanlar ve Doğu Avrupa'da nüfuslarını büyük ölçüde yitirmişlerdir. Bazıları Avarlara katılıp onlarla birlikte daha da batıya göç etmişlerdir. Ön Bulgarların çoğu Karadeniz'in kuzeyinde kalmışlardır.
Bizans ile aralarında sıkı ilişkiler kurmuşlardır. Kurucularının 665'te ölümünün ardına çıkan, kağanın oğulları arasındaki taht kavgalarını fırsat bilen Hazarlar'ın baskıları sonucu parçalanmışlardır. Kubrat'ın büyük oğlu Batbayan, Onogurların ve Macarların başında, Hazarların hükümdarlığı altına girmiştir. Otuz-Ogurların çoğunluğu Kuzeye göç edip İdil Ön Bulgarları'nı, Asparuh Han'ın emri altında güneybatıya göç eden bölüm ise 681 yılında Tuna Ön Bulgarları'nı oluşturmuşlardır. Asparuh Han'ın devleti, Balkanlar'ın Bizans'a ait olan küçük bir kısmı dışında tüm Balkan yarımadasını içine almıştır.

Ön Bulgarlar, Balkanlar'da uzun süre, mağlup ettikleri dört büyük Slav kavmi ve bazı diğer yerli kavimlerden oluşan halkın hükümdarları olmuş ama devletleri içindeki halkın karşısında aslında azınlıkta oldukları için, zamanla Slav kadınlarla evlenip, Slavca konuşmaya başlamaları ve Slav isimleri kullanmaları ile Slavların arasında erimişlerdir.
Günümüzün tarihçileri "Ön Bulgar" ve "Bulgar" isimlerinin ayrımını 9. yüzyılda Ön Bulgarların (Tuna Ön Bulgarları) Hristiyanlığı kabul etmelerinden sonra başlatırlar. Böylece 864 yılından önceki halka Ön Bulgarlar ve bundan sonrakilere Bulgarlar denilir.

Ayrıca Bakınız: İdil Ön Bulgarları
Büyük Bulgar Hanlığı'nın yıkılışının ardına İtil-Çolman bölgesine yerleşip devlet kurmuş, çoğunluğunu Otuz-Ogurların oluşturduğu Ön Bulgar grubudur. 7-15. yüzyıllar arasında varlıklarını sürdürmüşlerdir. İtil Ön Bulgarlarının hakkında Bizans kaynaklarında bilgi yoktur. Haklarındaki bilgiler Arap kaynaklarıyla birlikte 9. yüzyıldan itibaren başlamaktadır. Ön Bulgarların 7-9. yüzyıllardaki yaşamlarına ait bilgiler çok azdır. İlk dönemlerinde Göktürklere bağlı oldukları düşünülmektedir. Daha sonra Hazarlar'ın egemenliği altına girmişlerdir.

Ayrıca Bakınız: Birinci Bulgar İmparatorluğu
668'te Büyük Bulgar Hanlığının yıkılışının ardına dağılan Bulgarların bir kolu, 670'lerde Asparuh'un liderliğinde balkanlara geçmiş, 681 yıllarında da Birinci Bulgar İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Tuna Ön Bulgarları kısa sürede güçlenmiş, Bizans direnişe rağmen Besarabya ve Dobruca dışında, bütün Kuzey Bulgaristanı, doğuda Karadenizi, güneyde Balkan geçitlerini ve batıda İsker Irmağına kadar olan bölgeyi egemenliği altına almışlardır.

Akademik çevrelerin çoğu tarafından Ön Bulgarların konuştuğu dil, Hazarca ve Çuvaşça (Birçok kaynağa göre Hunca da dahil) ile birlikte Türkçenin Ogur koluna ait bir dil olarak kabul edilir. Bu görüş çeşitli bulgularla da desteklenmiştir. Ön Bulgarlardan kalan yaklaşık 100 civarında yazılı taş bulunmuştur. Bunların birçoğu Orhun alfabesi ile yakın benzerlik gösteren runik yazıyla yazılmıştır ile Grek ve Kiril alfabesi ile yazılan yazıtlar da vardır. Bu yazıtlar ilk kez S. Baichorov tarafından incelenmiştir ve dillerinde birçok Türkçe sözcük saptanmıştır. F. Altheim, Oğur Ön Bulgarlarının Grek ve Latin yazısından tamamen farklı, bir çeşit runik yazı türü kullandıklarını, bu Tuna Ön Bulgar yazısının, Batı Hunlarının yazı şeklinin devamı niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Buna göre dillerinde sıkça rastlanan "Tarkan", "Batur", "Han" gibi unvanlar, Han isimleri ve diğer birçok Türk dilindeki karşılığı "Tengri" olan "Tangra" gibi sözcükler de bu görüşü desteklemiştir. Ayrıca o döneme ait Prokopius, Agathias ve Menander Protektor gibi Bizanslı tarihçiler de Ön Bulgarları Hun olarak tanımlamıştır. Bizanslı Patrik, 2. Michael Ön Bulgarları İskit veya Sarmat olarak tanımlamışsa da, bunun klasik bir Bizans geleneği olan halkları bölgesel olarak adlandırmaktan kaynaklandığı düşünülmektedir. Modern bilim adamları tarafından Ön Bulgarların kökenini açıklamakta kesinlik içermediği için bu bilgi kabul görmez.
Buna rağmen bazı Bulgar akademisyenler, bir takım bulgulara dayanarak Ön Bulgarların konuştuğu dilin İran dillerine ait olduğu hipotezini ortaya atmıştır (özellikle 1990'larda bu tez bazı akademik çevrelerde ünlenmiştir). Bugün bu iddiayı destekleyenlerin çoğu, bunun nedeninin aslında Ön Bulgarlar arasında bulunmuş olması gereken İrani unsurların dillerinin, Türk dilleri üzerindeki etkisinden kaynakladığı gibi "ortada" bir duruş sergilerken, diğer bazı Bulgar akademisyenler bu görüşe karşı çıkmaktadırlar.

Ön Bulgarların dini Tengricilik idi ve "Tangra" Ön Bulgarların en büyük tanrılarına verdiği addı. Tangra, eski Türk tanrısı Tengrinin Ön Bulgarlardaki adıdır. Neredeyse bulunan her yazılı taşta adı geçmektedir. Ön Bulgarlardan kalan yazıtlardaki Tangra/Tengri Yunan harfleriyle Ταγγρα şeklinde yazılmıştır.
Ön Bulgarlar da diğer Türk topluluklarında gibi doğa güçlerinin kutsallığına, ataların ruhlarına saygı gerektiğine ve Gök Tanrı'ya (Tangra/Tengri) inanmışlardır. Onlara göre Tanrı ebedîdir. Her şeyi görür, bilir ve doğruyu yalanı ayırt ederdi. 
Can verir, ömür uzatır, kötüleri cezalandırırdı. Tanrı tekti ve kendilerine han gönderirdi. Hanlar, Tanrının kendilerine verdiği "Kut"la yönetirdi.
Tengricilikte büyük dağların güçlü ruhları barındırdıklarına inanılır ve bereket duaları bu kutsal sayılan büyük dağlara yöneltilirdi. Ön Bulgarlar, Balkanlar'ın en yüksek dağına "Tangra" adını vermişler ve onu kutsal saymışlardır. Bu 2925 yüksekliğindeki dağın adı, Osmanlıların 15. yüzyılda Balkanlar'ı ele geçirmelerine kadar değişmemiş, daha sonra "Maşallah" adını vermişlerdir.
Bu dağın yanında bazı diğer dağları da kutsal saydıkları düşünülür. Örneğin Perpenikon Dağı’nın zirvesinde, Tengriciliğin verimlilik tanrıçası olan Umay'ın resmi rölyef olarak bir dikili taşa kazınmıştır.
Ön Bulgarlar semavi objeleri de kutsal saymışlardır; güneşi, ayı ve o zamanlarda tanıdıkları beş gezegeni: Jüpiter, Venüs, Merkür, Merih ve Satürn. Ön Bulgar hanlarının mühürleri "Tangra" anlamına gelen run işaretinin, bu beş gezegenin işaretleri ile çevrili bir simgedir.
Gök tanrısı Tangra'ya kurban etmek için beyaz atları tercih etmişlerdir. Kurban edilen hayvanın iç organları ile şamanlarının geleceği okudukları bilinir.
Daha sonra 864'te Tuna Ön Bulgarları Hristiyanlığa geçmiş, 10. yüzyılın başlarındaysa İdil Ön Bulgarları İslam dinini kabul etmiştir.

The New Cambridge Medieval History. Bd. 2. Cambridge 1995, S. 915ff. (ausführliche Bibliographie zum Thema Protobulgaren und Slawen)
Bojidar Dimitrov, Bulgaria Illustrated History, Februar 1994, ISBN 954-500-091-0
Suren Eremian, Orta Asya’nın rekonstrüksiyonlu haritası (‘Ashharatsuyts’) 29 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Anania Shirakatsi, The Geography of Ananias of Sirak (Asxarhacoyc): The Long and the Short Recensions. Introduction, Translation and Commentary by Robert H. Hewsen. Wiesbaden: Reichert Verlag, 1992. 467 pp. ISBN 978-3-88226-485-2
Georgi Bakalov, Eski Bulgarlar hakkında az bilinen gerçekler24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Science Magazine. Union of Scientists in Bulgaria. Vol. 15 (2005) Issue 1. (Bulgarca)
Petar Dobrev, Unknown Ancient Bulgaria. Sofia: Ivan Vazov Publishers, 2001. 158 pp. (Bulgarca) ISBN 954-604-121-1

ADİLHAN APPA (Ön Bulgarlar ve Hunlar başlığı altına bakınız)
Ön Bulgarlar (Almanca)
Bulgarlar (Almanca)
Ön Bulgarlar araştırma tarihi 10 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Rüdiger Schmidt (Almanca)
Bulgaristan’ın tarihi - Bojidar Dimitrov (İngilizce)
Encyclopaedia Britannica Online - Ön Bulgarlar5 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Encyclopaedia Britannica Online - Bulgarlarin ortaya çıkması 5 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

İstanbul Boğazı ya da tarihî ismiyle Bosporus (Yunanca: Βόσπορος, romanize: Bosporos (Öküz Geçidi)), Asya ile Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran ve Marmara Denizi ile Karadeniz'i birbirine bağlayan bir boğaz ve uluslararası su yoludur. Boğaz, genel olarak kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanır ve İstanbul şehrini Avrupa Yakası ve Anadolu (Asya) Yakası olarak ikiye böler. Boğazın her iki yakasına yayılan yerleşim bölgesine Boğaziçi adı verilir.
1923'te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi ile uluslararası su yolu niteliği kazanan ve 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tamamen Türkiye Cumhuriyeti'nin denetimine giren İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı ile birlikte Türk Boğazları olarak adlandırılır ve Avrupa ile Asya kıtalarını birbirinden ayıran doğal sınırlardan biri olarak kabul edilir. 1 Mayıs 1982 tarihinde yürürlüğe giren İstanbul Liman Tüzüğü uyarınca, İstanbul Boğazı'nın kuzey sınırı Anadolu Feneri'ni Rumeli Feneri'ne birleştiren hat; güney sınırı ise İnciburnu Feneri'ni Ahırkapı Feneri'ne birleştiren hat olarak belirlenmiştir.

Boğazın kıyıları tarih boyunca değişik uygarlıklara yurt olmuş, MÖ 685 yılında Megara'dan gelen Yunanların günümüzde tarihî yarımada olarak adlandırılan bölgede bir şehir devleti kurmasıyla gelişerek büyümüştür. Roma İmparatorluğu'na, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na, Latin İmparatorluğu'na ve Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapan ve günümüzde Türkiye'nin en büyük kenti olan İstanbul'un simgelerinden biridir ve gerek kentin, gerekse ülkenin yurt dışı tanıtımlarında baş ögelerden biri olarak kullanılmaktadır.
Uluslararası deniz taşımacılığının yapılabildiği en dar geçit olma özelliğini taşıyan İstanbul Boğazı üzerinde 15 Temmuz Şehitler, Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim asma köprüleri bulunur. Bu köprüler İstanbul'un iki yakasını birbirine bağladığı gibi, Avrupa kıtası ile Asya kıtası arasında da birer geçiş noktası yaratır. İstanbul ilinde toplu ulaşımın kilit noktalarından biri olan Boğaz'da kıtalararası ulaşım, deniz otobüsleri, yük, araç ve yolcu taşıyan feribotlar, şehir hatları vapurları ve yolcu motorlarıyla da desteklenmektedir. Deniz altı raylı sistem tüp geçidi olan Marmaray Tüneli ile iki kıta arasında kesintisiz bir demiryolu hattı oluşmuş olup bu demiryolu tüp geçidi ile Londra'dan Pekin'e demir yolunu kullanarak gitmek mümkün olacaktır.

İstanbul Boğazı, Karadeniz'e kıyısı bulunan Bulgaristan, Gürcistan, Romanya ve Ukrayna için Akdeniz'e ulaşmanın tek yoludur. Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi ile birlikte İstanbul Boğazı'nın egemenlik hakları, 20 Temmuz 1936'da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile belirli kurallar ışığında Türkiye'ye verilmiştir.

Boğaz'ın en eski yerleşimcilerinden biri olan Bizanslılar, buraya Bosporos (Yunanca: Βόσπορος, romanize: Bosporos, Yunanca telaffuz: [bós.po.ros]) adını veriyordu. Bu sözcük inek ya da öküz anlamına gelen βοῦς (bous) ve yol, geçit anlamlarına gelen πόρος (poros) adlarının birleştirilmesiyle türetilmişti. Öküz ya da inek geçidi anlamına gelen Bosporos adını taşıyan boğaza bu adın verilmesi Yunan mitolojisinde baştanrı Zeus'un, İo adında bir kıza âşık olması olayına dayanır. Hikâyeye göre İo nehirler tanrısı İnahos'un kızıdır. Tanrıların kralı olan Zeus bu güzel kızı görünce ona âşık olur ve eşi Hera'dan gizlice onunla birlikte olmaya başlar. Bir gün Hera'ya yakalanmak üzereyken kendini bir buluta, İo'yu ise bir ineğe çevirir. Aldanmayan Hera, ineği hediye olarak eşinden ister. Onu Zeus'tan uzak tutmak adına Argos Panoptis adlı canavarın gözetimine bırakır. Ancak Zeus, Hermes'i yollayıp Argos'u öldürtür. Bunun üzerine Hera, ineğe dönüşmüş İo'yu sürekli rahatsız etmesi için ona bir sinek musallat eder. Sinekten kurtulmak için var gücüyle koşan İo boğaza geldiğinde kendini boğazın sularına bırakır ve bu engeli yüzerek geçer. Kıyıya çıktığı yerde Keroessa adında bir kız çocuğu doğurur ve bu kız büyüdüğünde denizler tanrısı Poseidon ile evlenerek Bizas adında bir oğlan dünyaya getirir. Bu çocuk doğduğu yerde kendi adını verdiği Bizantion kentini kurar. Bu mitolojik öyküler hem İstanbul şehrine hem de Boğaz'a adlarını vermelerinden dolayı önemlidir.
Boğaz'ın antik dönemde kullanılan adlarından biri olan Bosporus'un kökenine ilişkin ortaya atılan bir başka görüş de sözcüğün Fosforos (Yunanca: Φωσφόρος - fosforlu, ışık saçan)'dan geldiği yönündedir. İstanbul Boğazı batı dillerinde hâlâ bu ad ya da bu adın değişik biçimleriyle bilinmektedir. Eski Türk kaynaklarında ise İstanbul Boğazı'nın Halîc-i bahr-i rûm (Marmara Denizi Boğazı), Halîc-i bahr-i siyâh (Karadeniz Boğazı), Halîc-i konstantiniyye (Konstantiniye Boğazı), Merecü'l bahreyn / Mecma'ül bahreyn (İki denizin birleştiği yer) ve İslâmbol Boğazı gibi adlarla anıldığı görülmektedir.

Genel olarak İstanbul coğrafyası ve İstanbul Boğazı 4. jeolojik zamanda oluşmuştur. Ancak İstanbul Boğazı'nın nasıl oluştuğu sorusuna kesin yanıt verebilen dünyaca kabul görmüş bir görüş yoktur. Bugüne dek yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda ağır basan kanı, jeolojik açıdan İstanbul Boğazı'nın deniz suları ile dolmuş bir fay çöküntüsü olduğudur. Buna göre, MÖ 20.000 ilâ 18.000 yılları arasında, Buzul Çağı sonlanmış ve dünyanın büyük bölümünü kaplayan buz kütleleri erimeye başlamıştır. Binyıllarca süren bir erime sürecinin sonucunda, MÖ 8.000 ilâ 7.000'lerde Akdeniz'in suları ilk hâlinden yaklaşık 150 metre daha yukarı çıkmıştır. Deniz seviyesindeki bu büyük ölçekli artış nedeniyle Akdeniz'in suları Marmara'yı basmış; Marmara Denizi'nin suları da devam eden yükselmeler sonucunda Karadeniz ile birleşmiştir. Boğaz'ın derinliğinin kuzeyden güneye azalma göstermesi, geçmişte kuzeydeki bu yükseltilerin Marmara'nın sularına karşı bir set görevi gördüğü ve bunların deniz seviyesindeki yükselmeyle aşıldığı savını güçlendirmektedir.

Ortaya atılan bir diğer görüşe göreyse İstanbul Boğazı'nın olduğu yerden çok eski çağlarda büyük bir akarsu geçiyordu. Başta Haliç olmak üzere, bugün Boğaziçi'nde koy olarak beliren yeryüzü şekilleri o dönemde bu akarsunun kollarının ana suyla birleşme noktalarıydı. Buzul çağı bitip dünyada buzul çözülmeleri başlayınca tüm sular gibi bu akarsunun da su seviyesi yükseldi ve günümüzdeki biçimini aldı.
Marmara Denizi'nin suyla dolarak Karadeniz'le birleşmesi olayı, mitolojide bilinen ve kimi kutsal kitaplarda da yer alan Nuh Tufanı ile de ilişkilendirilmiştir. Bu konuda pek çok araştırma yapılmış ve 2001 yılında Amerikalı araştırmacı Robert Ballard'ın bulgu ve savları büyük yankı uyandırmıştır. Çalışmaları 2001 yılı mayıs ayında National Geographic dergisinde de yayınlanmıştır. Ballard'a göre Buzul Çağı'nda Karadeniz, çevresinde verimli tarım alanları bulunan büyük bir tatlı su gölüydü. Günümüzden 12.000 yıl önce başlayan buzul çözülmeleriyle birlikte ortaya çıkan sular, İstanbul Boğazı'nın güneyindeki engelin ardında birikmeye başladı. En sonunda bu engeli aşmayı başaran sular muazzam bir hızla Karadeniz'e akmaya başladı. Bir tatlısu gölü olan Karadeniz'e tuzlu deniz suyu doldu ve bu süreç boyunca Karadeniz'in suları günde 15 cm kadar yükseldi. Su seviyesindeki toplam yükselmenin 150 metre olduğu kabul edildiğine göre bu süreç 1000 gün yani yaklaşık 3 yıl sürdü. Tufan savını savunan bilim insanlarına göre verimli tarım alanlarını ve göl çevresi yerleşimlerini yutan bu olağanüstü su yükselmesi kuşaktan kuşağa Nuh Tufanı olarak aktarılarak günümüze dek ulaştı.

İstanbul Boğazı, tuzluluk oranları, su sıcaklıkları gibi birbirinden farklı özelliklere sahip olan iki su kütlesinin arasında yer alır. Karadeniz'deki tuzluluk ‰ 17 - 18 iken, bu oran Marmara Denizi'nde ‰ 35 - 36 kadardır. İstanbul Boğazı'nın en tuzlu bölümleri ise Marmara Denizi ile birleştiği alanlar, özellikle de Üsküdar açıklarıdır. Boğaz'ın tuzluluk oranları Yeniköy açıklarına kadar belirli noktalarda daha düşük değerlerde de olsa yüksektir. En düşük oranlar Karadeniz ile Boğaz'ın birleştiği noktadan başlayarak Beykoz açıklarına kadar sürer.
İstanbul Boğazı'ndaki tuzluluk değerleri mevsimlere göre önemli farklılıklar gösterir. İstanbul Boğazı ve Karadeniz'den daha tuzlu bir suya sahip olan Marmara Denizi'nden boğaza giren suyun miktarı kışın artar ve bu da kış mevsiminde boğaz suyunun tuzluluk oranını önemli ölçüde arttırır. Boğaz suyunun tuzluluğu havaların ısınmaya başladığı nisan ayından itibaren azalmaya başlar. Tuzluluk oranları haziran ayında en alt düzeyde, kasım ayında ise en üst düzeyde seyreder.
Boğaziçi'nde ve İstanbul Boğazı'nda genel olarak Akdeniz iklimi özellikleri görülür. Yazların sıcak ve kuru; kışların ılık ve yağışlı olduğu Akdeniz ikliminin yanı sıra Karadeniz iklimi özellikleri ve Balkanlar ve Anadolu'nun kara iklimi özellikleri de İstanbul Boğazı ve çevresinin su sıcaklığında etkilidir. Boğaz suyunun sıcaklığı genel olarak hava sıcaklığı ile aynı değerlerde seyreder.

İstanbul Boğazı, Tuna, Dinyeper ve Don gibi üç büyük akarsu ve sayısız küçük suyla beslenen Karadeniz'in sularının tek çıkış yoludur ve Karadeniz'den Marmara Denizi'ne boğaz aracılığıyla akan su miktarı yıllık 660 milyar metreküptür.
İstanbul Boğazı, Karadeniz'den alçak, Marmara Denizi'nden yüksek bir konumda yer alır. Düzey farklılığı Boğaz'ın başlangıç noktası ile bitiş noktası arasında toplamda 40 cm'yi bulur. Bu nedenle Karadeniz'den Marmara Denizi'ne sürekli bir yüzey akıntısı vardır. Yüzey akıntıları, Boğaz'ın orta kesimlerinde en şiddetli duruma gelirler. Akıntı kuvveti özellikle Kandilli açıklarından başlayarak güneye doğru saatte 5 kilometreyi bulan bir hızla güçlü bir biçimde devam eder. Yüzey akıntıları en kuvvetli hâllerini Karadeniz üzerinden gelen kuzey rüzgârlarının estiği dönemlerde alır. Olağan koşullarda 3-4 knot olan akıntı hızı, rüzgârlar ile beslendiğinde 7 knota kadar çıkar ve akış hızı hemen hemen bir nehir hızına ulaşır.

Marmara Denizi'nin suyunun Karadeniz'in suyundan neredeyse iki kat daha tuzlu olmasından dolayı bu iki denizin arasında büyük bir yoğunluk farkı bulunur. Daha tuzlu olan Marmara suyunun özgül ağırlığı Karadeni

İznik İmparatorluğu ya da İznik ''Rum'' İmparatorluğu (Yunanca: Αυτοκρατορία της Νίκαιας, Aftokratoría tis Níkaias), Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Batı Avrupalı ve Venedikli orduların 1204 yılında Konstantinopolis'e gelip şehri talan etmesi ve şehirde Katolik Hristiyanlar idaresinde bir Latin İmparatorluğu'nun kurulmasının ardından Bizans İmparatorluğu asilleri tarafından kurulan Yunan devletlerinden en büyüğüdür. 1204 ile 1261 arası hüküm sürmüştür. İznik Rum İmparatorluğunun resmen, kültürel ve dinsel başşehri İznik (o zamanki Nicaea) olmakla beraber, ikinci hükümdar olan III. İoannis ve sonraki imparatorlar hükümdar sarayı yerleşkesi ve efektif idari merkezi olarak Kemalpaşa'yı (o zamanki Nymphaneum) kullanmışlar ve bu imparatorluk Kemalpaşa'dan idare edilmiştir.

Dördüncü Haçlı Seferi orduları, özellikle Franklar, Venedik Dukası Enrico Dandolo tarafından malî ve donanma yardımı ile ikinci defa 1204'te Konstantinopolis şehrini bir kuşatmadan sonra, 9 Nisan 1204 tarihinde işgal ve talan edip, kendi idareleri altında bir Latin İmparatorluğu kurduktan sonra Ortodoks, Yunanca konuşan Bizanslı asiller, koyu Katolik Latinlerden kaçıp eski sınırlara yakın Bizans topraklarında bir sıra özerk devletler kurmuşlardır. Bunlardan en büyük üç tanesi:

Adriatik kıyılarında, önce bugünkü Kuzey Yunanistan ve Arnavutluk'ta yerleşik sonradan Makedonya ve Batı Trakya'yı eline geçiren, Arta merkezli, ilk hükümdarı Mihail Komnenos Dukas olan Epir Despotluğu;
Anadolu'nun Doğu Karadeniz kıyılarında Trabzon merkezli Gürcü Krallığı'nın yardımlarıyla David Komnenos ve kardeşi Aleksios Komnenos tarafından kurulan Trabzon İmparatorluğu;
Güney Marmara'da Bitinya'da İznik merkezli olarak I. Theodoros tarafından kurulan İznik İmparatorluğu'dur.
Eski Bizans'ın yerine Frankların idaresi altında Konstantinopolis merkezli Latin İmparatorluğu ve buna tabi olan yine Frank hükümdarlar altında (Burgonyalı bir sülale idaresinde) Atina Dükalığı, (Frank asıllı Villehardouin sülalesi altında) Mora'da Achaea Prensliği ve (Frank asıllı Montferrat sülalesi idaresinde) Selanik Krallığı kurulmuştu. Edirne ve diğer Trakya ve Yunanistan kıyılarındaki önemli limanlar ve adalar Venediklilerin elinde kalmıştı. Bunların yanında bir de diğer Bizanslılar idaresinde ufak, özerk devletçikler türemişti (örneğin Alaşehir, Menderes vadisi, Milet yakında Sampson kasabası vb.)
1204 yılında İznik (Nikea)'de İmparatorluğu'nu ilan eden I. Theodoros Haçlıların Konstantinopolis'i kuşatmaları sırasında imparator seçilen V. Aleksios Murtzupos'un damadı idi. Konstantinopolis'ten ailesi ile Boğaz üzerinden kaçıp İznik'e gelmiş ve burada özerk bir devlet kurmaya başlamıştır. Bizans şekilli devlet idaresini ve yeni bir Bizans tipi orduyu bir taşra şehri olan İznik ve etrafında bulunan Bitinya'da aynen kurmak gayretiyle önce büyük zorluklarla karşılaşmıştır.
1204 tarihinde Güney Marmara'ya sefere çıkan Latin İmparatorluğu ordusu ile Eski Manyas'da (Poimaneon) yaptığı savaşı kaybetmiş; Bursa'ya kadar Güney Marmara kıyılarını Latin İmparatorluğu'na terk etmiştir. Latinlerin bu galibiyetten faydalanamamaları Bulgarların ve Trakya'daki ahalinin isyanına yardımcı olarak Bulgar Çarı Kaloyan idaresinde Trakya'da ilerlemesi nedeni ile olmuştur. Trakya'ya geçen Latin İmparatorluğu ordusu Bulgarlar tarafından 14 Nisan 1205 tarihinde Edirne (Hadrianapolis) Savaşı'nda mağlup edilmiş ve Latin İmparatoru I. Baudouin bu savaşta Bulgarlara esir düşmüştür. Bundan faydalanan I. Theodoros Marmara güneyindeki toprakları tekrar eline geçirmiş ve bu yörelerde Latinlerin elinde sadece Pegae (Modern: Karabiga) kalmıştır.
Böylece kuzeyde savunulabilir sınırlara yerleşen I. Theodoros İznik'te yeni devlet kurma çabalarını artırmıştır. Bu arada Dimetoka'ya sığınıp oradan ayrılmayı kabul etmeyen eski Konstantinopolis Ortodoks Kilisesi Patriği ölünce, Ortodoks Patrikliği'nin İznik'te kurulup organize edilmesine başlanmış ve Autorianus adlı bir papaz İznik'te Doğu Ortodoks Kilisesi Patriği olarak ilan edilmiştir. Bu yeni Patriğin ilk icraatı 1208 Paskalya yortusu sırasında I. Theodoros'u Basileus (imparator) olarak vaftiz etmek ve taç giydirmek olmuştur.
Fakat Latinler, yeni imparatorları Henri idaresinde yeniden İznik aleyhinde faaliyetlere başlamışlardır. Bu arada bu devlete batıdan gelen tehdit Selanik'i kuşatmış olan Bulgar Çarı Kaloyan'in bir Kuman Türk lideri tarafından öldürülmesi ile ortadan kalkmış ve Frank şövalyelere yeni ufuklar açılmıştır. 1209 yılında Latin İmparatoru Henri Konya Selçuklu hükümdarı Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile bir askerî anlaşma yaparak ona askerî birlik temin etmeyi kabul etmiştir. Bu arada Konstantinopolis'i Haçlı kuşatmasının başlaması ile hemen terk edip kaçan ve tahttan indirilen Angelos hanedanının son İmparatoru olan III. Aleksios, kuzeni Epir Despot'unun fidye ödemesi ile Latinlerin elinden kurtulup İznik'te tekrar tahta geçmek amacı ile Konya'ya gelip Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsreve sığınıp ondan yardım istemiştir. Latin şövalyeleri ile tahkimli Selçuklu ordusu, I. Theodoros idaresi altındaki (içinde birçok paralı asker olarak tutulmuş Latin şövalyeleri bulunan) İznik ordusu üzerine yürümüş ve sonuçsuz bir seri savaş yapılmıştır. Ancak en sonunda 1210da Yalvaç (Anadolu Antioch)'unda yapılan bir savaşta Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev atından düşüp (veya efsaneye göre I. Theodoros tarafından düşürülüp) ölmüş; Selçuk ordusu dağılmış; bu ordu içinde bulunan eski imparator III. Aleksios İznik ordusuna esir düşmüştür. Hemen sonra İznik İmparatorluğu ile Sultan I. Keyhüsrev yerine Anadolu Selçuklu hükümdarı olarak tahta geçen I. İzzeddin Keykavus arasında bir barış anlaşması imzalanmıştır.
Fakat Latin İmparatoru Henri bu sefer İznik güçleriyle doğrudan doğruya savaşa girişmiştir. 15 Ekim 1211de (Rhyndakus) Nehri yanında yapılan savaşta I. Theodoros büyük bir yenilgiye uğramış ve Latinler Bergama'yı alıp İznik İmparatorluğu idare merkezi olan Kemalpaşa (Nymphaeum) üzerine hücuma geçmişlerdir. Ancak Doğu Trakya'da Bulgarların hücumu ve Latinler elinde bulunan önemli Trakya merkezlerini ellerine geçirmeleri dolayısıyla Latinler İznik üzerine askerî hücumlarını bırakmak zorunda kalmışlardır.
En sonunda 1214'te İznik İmparatorluğu ile Latin İmparatorluğu arasında İzmir/ Kemalpaşa (Nymphaneum)'da bir barış anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre, ellerine geçirdikleri Edremit kuzeyinde Kaz Dağı etrafındaki Kuzey Batı Anadolu bölgesi Latinlerin elinde kalmış ve diğer Güney Marmara ve Anadolu Selçuklu devleti sınırlarına kadar Kuzey Batı Anadolu İznik İmparatorluğu arazisi olduğu kabul edilmiştir. 1226'da ölen Henri yerine Latin İmparatoru seçilen Pierre'in karısı olan ve Pierre'in ölmesi ile Latin İmparatoru olan oğlu II. Baudouin'in taht naibi olan Latin İmparatoriçesi Yolanda'nın küçük kızı olan Marie ile üçüncü karısı olarak 1219'da evlenen I. Theodoros böylece Latinlerle olan bağlarını daha da pekiştirmiştir.
Bu suretle I. Theodoros Laskaris hem doğuda hem de batıda güvenli sınırları olan İznik İmparatorluğu'nu kurmuş olmaktaydı ve İznik Bizans kültürünün yeni bir merkezi olarak gelişmeye başlamıştır.

1221 yılının Kasım ayında, İznik İmparatorluğu'nun çalışkan kurucusu olan I. Theodoros öldü ve yerine Theodoros'un ölümü ile başlayan iç karışıklıktan muzaffer çıkan damadı III. İoannis geçti. Bu tahta geçişi kabul etmeyen her ikisi de sebastokrator olan Theodoros'un kardeşleri Aleksios Laskaris ve İsaakios Laskaris isyan başlattılar ve Latin imparatoru Robert'ten yardım istediler. Latin ordusunun önderliğinde III. İoannis'e karşı yürüdüler. İki ordu, Kuş Gölü yakınlarında Misya'da Kyzikos'un güneyinde Poimanenon'da, Başmelek Mikâil'e adanmış bir kilisenin yanında 1224 yılında Poimanenon Muharebesi'nde karşılaştılar. Savaşın sonunda III. İoannis kesin bir zafer elde etti; alınan esirler arasında, kör edilen iki Laskaris kardeş de vardı.
1224'te Latinler tarafından idare edilen Selanik Krallığı, Epir Despotluğu tarafından ele geçirildi fakat 1230'da despotluğun merkezi olan Epir bölgesi Bulgarların eline geçti. Böylece güç merkezlerinden uzakta ve gerçek askerî gücü zayıf olup büyümesi kısıtlanan Trabzon İmparatorluğu yanında en önemli Bizans asıllı devlet, İznik İmparatorluğu kaldı. Bu devletin hükümdarı III. İoannis ülkenin sınırlarını Ege Denizi yönünde genişletmeye başladı. 1235'te III. İoannis, Bulgar Çarı II. İvan Asen ile bir ittifak paktı imzalayarak nüfuzunu Selanik ve Epir üzerine de genişletmiş oldu. 1245'te İlhanlı Moğol orduları Anadolu Selçuklu Devleti'ni Kösedağ Savaşı'nda yenip nüfuzlarını Anadolu'da genişletmeye başlamışlardı ve III. İoannis bir taraftan İznik'te bulunan devletinin de Moğol hâkimiyetine girmesinden korkmaktaydı fakat diğer taraftan Moğolların İznik'e doğudan devamlı tehdit doğuran Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflattıkları için biraz iç rahatlığı hissetmekteydi. 1265'te III. İoannis Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu imparatoru olan II. Frederik'in kızı Heunstaufen'li II. Konstans ile evlenip bu devlet ile yakın bir ittifak kurdu. 1248de III. İoannis eski müttefiki Bulgarları da yenip Latin İmparatorluğu'nun etrafını sarmayı basardı. 1254'te ölene kadar Latin İmparatorluğu'ndan arazi alıp ülkesine katmaya devam etti.
III. İoannis'in oğlu II. Theodoros Bulgarların Trakya'yı istila tehdidi ile karşılaştı; fakat ülkesinin arazisini korumaya muvaffak oldu. 1258'de Epir de Sicilyalı Manfred'den destek alarak isyan etmişti. Aynı yıl II. Theodoros oldu. Yerine geçen varisi IV. İoannis daha çocuktu ve General Mihail Palaiologos başkanlığında bir naipler kurulu idareyi ele aldı. Mihail 1259'da kendini VIII. Mihail adı ile ortak imparator ilan etti. İznik Rum İmparatorluğu orduları başında, Balkanlarda ilerleyen 1259'da birleşik Manfred, Epir Despotu ve Latin asilli Achaea Prensliği ordularını Pelagoia Savaşı'nda yenik düşürdü.

1260'ta Mihail kendinden önceki İznik Rum İmparatorlarının yapmak istedikleri fakat yetenekleri olmadığı için hiç girişimde bulunmadıkları, Latinler elinde bulunan Konstantinopolis'e karşı hücuma başladı. Cenovalılar ile itti

Büyük Rift Vadisi yaklaşık 6.000 kilometre uzunluğunda, Etiyopya'nın kuzeyinden Afrika'nın doğusunda Mozambik'in ortalarına kadar uzanan engin bir coğrafi ve jeolojik şekildir. Vadinin genişliği 30 ilâ 100 kilometre arasında değişir. Derinliği ise birkaç yüz metreden binlerce metreye değişir. Adı kâşif John Walter Gregory tarafından konmuştur. Aynı zamanda bu çöküntü hattı dünyanın en büyük fay hattıdır.
Levha Tektoniği Kuramına göre mağmanın sürüklemesine bağlı olarak Levha hareketleri oluşur. Levhaların sınırında çarpışma, uzaklaşma ve sıyırma hareketleri gerçekleşir. Rift vadileri yanal sıyırma hareketin oluştuğu alanlarda gerçekleşir. Bu alanlarda derin vadiler oluşur. Bu alanlara okyanus suları dolarsa Kızıldeniz örneğinde görüldüğü gibi bir iç deniz oluşur. Doğu Afrika'dan başlayan Rift vadisi, buradaki göllerin yer aldığı çukurları oluşturduktan sonra Cibuti açıklarında Kızıldenize ulaşır. Akabe Körfezi, Ölü Deniz, Batı Şeria oluğu, Lübnan Dağıile Anti-Lübnan Dağları arasından ilerleyerek  Amik Ovasından Türkiye'ye giriş yapar. Ülkemizdeki kısmına Doğu Anadolu Fayı adı verilir. Bu fay hattı Bingöl Karlıova-Muş Varto civarında Kuzey Anadolu Fay Hattı ile birleşir. Cibuti Kıyılarında oluşan açılmanın ilerlemesi burada da Kızıldeniz benzeri bir İç deniz, daha ileride okyanus oluşabileceği tahmin edilmektedir.

Rift Vadisi, özellikle Olduvai Boğazı'nda zengin bir paleoantropolojik keşif kaynağıdır. Yaylaların hızlı erozyonu, vadiyi fosillerin korunması için iyi koşullar sağlayan tortullarla doldurdu. Hominini'nin (çeşitli Australopithecus ve Homo türleri) erken temsilcilerinden bir dizi fosil bulundu. Özellikle Richard ve Meave Leakey bu bölgede birçok keşifte bulundular. Bir başka iyi bilinen hominid bölgesi, Afar Üçgeni olarak adlandırılan Orta Awash bölgesidir. Bu bölgeden, 1974 yılında Donald Johanson tarafından iskeleti büyük ölçüde korunmuş olan bir Australopithecus afarensis kadını olan Lucy geliyor. Güney Afrika ve Sahel bölgesinden bazı daha yakın tarihli buluntular, bir gelişme teorisini yalnızca Afrika'da görelileştirmiş olsa bile, günümüz fosil bulgularının durumuna göre Rift Vadisi (özellikle Etiyopya'daki Omo bölgesi) insanlığın beşiği olarak kabul edilir.

Fransız Ekvatoral Afrikası veya Fransız Ekvator Afrikası, (Fransızca:Afrique équatoriale française, AEF) Orta Afrika'daki Fransız sömürgelerinden bir federasyondur. Toprakları Kongo Nehri'nden Sahra Çölü'ne kadar olan bölgedir.

Fransız Ekvatoral Afrikası, 1910 yılında Gabon, Orta Kongo (şimdiki Kongo Cumhuriyeti), Oubangui-Chari (şimdiki Orta Afrika Cumhuriyeti) ve Çad toprakları üzerinde kurulmuştur. 1910 yılında kurulmasına rağmen 1920 yılına kadar müstakillik kazanamamıştır. Federasyonun yöneticisi olan Vali, başkent Brazavil'de kalmış ve federasyona bağlı ülkelerde birer vekil bulundurulmuştur.
Fransa, 1911 yılında Agadir Krizi'nin sonucunda Alman Kamerunu'na topraklarının bir kısmını vermiştir. Almanya'nın I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinin ardından bu topraklar geri alınmıştır. Fakat bir Milletler Cemiyeti mandası olan Kamerun, yeniden Fransız Ekvatoral Afrikası topraklarına dahil edilememiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında Ağustos 1940'ta, 16 Haziran 1940 ile 12 Kasım 1940 tarihleri arası Vichy Fransası kontrolünde olan Gabon dışında federasyon Félix Éboué yönetimi altındaki Özgür Fransa Kuvvetleri'nin kontrolü altına girmiş ve onların faaliyetlerinin Afrika'daki merkezi olmuştur.
Dördüncü Cumhuriyet zamanında federasyon Fransa Parlamentosu'nda temsil edilmiştir. Federasyona bağlı ülkelerin, Eylül 1958'deki referandumda Fransız Uluslar Topluluğu içinde özerk olmak yönünde oy kullanması ile federasyon, 30 Kasım 1958 tarihinde dağılmıştır. 1959 yılında yeni kurulan cumhuriyetler geçici Orta Afrika Cumhuriyetleri Birliği 'ni oluşturmuştur. Ağustos 1960'ta bu ülkelerin hepsi bağımsız olmuştur.

Dört bölgenin posta hizmetleri 1936 yılına kadar ayrı yürütülmüştür ve her bölgenin kendine özgü posta pulları bulunmuştur. Aynı yıl, Gabon ve Orta Kongo'nun posta pulları üzerine AFRIQUE / ÉQUATORIALE / FRANÇAISE yazısı eklenmiştir. Bundan sonra basılan pullar yerel alanlara ait manzara resimleri ve sömürgenin kuruluşunda görev alan önemli (Fransız) karakterlerini içermiştir.
1937 yılı basımları AFRIQUE / ÉQUATORIALE / FRANÇAISE yazılarını taşımıştır. 1941 yılındaki posta pulu dizisinde ise kıvılcımdan yükselen bir anka kuşu görüntüsü vardır.
1946 yılına ait posta pulları yerel manzara ve kişileri betimlerken 1950'lerde çıkan son pullarda (10 Aralık 1958) insan hakları sorununa gönderme yapılmıştır.

Fransız Ekvatoral Afrikası yöneticileri Vali veya Yüksek komiser rütbesindedir.

Pierre Savorgnan de Brazza (27 Nisan 1886 - 28 Eylül 1897)
Henri Félix de Lamothe (28 Eylül 1897 - 28 Nisan 1900)
Jean-Baptiste Philémon Lemaire (28 Nisan 1900 - Aralık 1900)
Louis Albert Grodet (Aralık 1900 - 21 Ocak 1904)
Émile Gentil (21 Ocak 1904 - 28 Haziran 1908)

Martial Henri Merlin (28 Haziran 1908 - 15 Mayıs 1917)
Gabriel Louis Angoulvant (15 Mayıs 1917 - 16 Mayıs 1920)
Maurice Pierre Lapalud (16 Mayıs 1920 - 5 Eylül 1920)
Jean Victor Augagneur (5 Eylül 1920 - 21 Ağustos 1923)
Robert Paul Marie de Guise (21 Ağustos 1923 - 8 Temmuz 1924)
Matteo-Mathieu-Maurice Alfassa (8 Temmuz 1924 - 16 Ekim 1924)
Raphaël Valentin Marius Antonetti (16 Ekim 1924 - 17 Kasım 1934)
Georges Édouard Alexandre Renard (17 Kasım 1934 - 15 Mart 1935)
Marcel Alix Jean Marchessou (20 Mart 1935 - 5 Nisan 1936)
Dieudonné François Joseph Marie Reste (5 Nisan 1936 - 21 Nisan 1939)
Léon Solomiac (21 Nisan 1939 - 3 Eylül 1939)
Pierre François Boisson (3 Eylül 1939 - 28 Ağustos 1940)
Louis Husson (17 Temmuz 1940 - 28 Ağustos 1940)
Edgard de Larminat (28 Ağustos 1940 - 11 Ağustos 1941)
Adolphe Félix Sylvestre Éboué (11 Ağustos 1941 - 15 Şubat 1944)
Ange Marie Charles André Bayardelle (15 Şubat 1944 - 2 Ekim 1944)
Ange Marie Charles André Bayardelle (2 Ekim 1944 - 3 Ağustos 1946)
Jean Louis Marie André Soucadaux (3 Ağustos 1946 - 5 Haziran 1947) (1. kez)
Laurent Elisée Péchoux (5 Haziran 1947 - 5 Temmuz 1947)
Charles Luizet (5 Temmuz 1947 - 17 Eylül 1947)
Jean Louis Marie André Soucadaux (15 Kasım 1947 - 26 Mart 1948) (2. kez)
Bernard Cornut-Gentille (26 Mart 1948 - 21 Eylül 1951)
Paul Louis Gabriel Chauvet (21 Eylül 1951 - 4 Nisan 1957)

Paul Louis Gabriel Chauvet (4 Nisan 1957 - 29 Ocak 1958)
Pierre Messmer (29 Ocak 1958 - 15 Temmuz 1958)
Yvon Bourges (15 Temmuz 1958 - 15 Ağustos 1960)

Fransız Sömürge İmparatorluğu

Pakenham, Thomas (1991)  The scramble for Africa, 1876-1912, Londra: Weidenfeld and Nicolson, sf. 738, ISBN 0-297-81130-4
Petringa, Maria (2006) Brazzà, A Life for Africa, Milton Keynes: AuthorHouse, sf. 276, ISBN 1-4259-1198-6

Rodezya ve Nyasaland Federasyonu veya bilinen diğer adıyla Orta Afrika Federasyonu, 1 Ağustos 1953'te oluşturulan ve Britanyalı göçmenlerin egemenliğindeki Güney Rodezya kolonisi ile İngiliz Sömürgeler Bakanlığı'nın denetimindeki Kuzey Rodezya ve Nyasaland topraklarını içine alan siyasi birim. 31 Aralık 1963'te dağılmıştır.
1920'lerde Kuzey ve Güney Rodezya'daki Avrupalı göçmenler, siyahların ezici sayısal üstünlüğü karşısında, ortak bir yönetim oluşturmaya çalıştılar. Ama siyahların tepkisinden çekinen Britanyalı Sömürgeler Bakanlığı onların bu girişimlerini engelledi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Güney Rodezya'da imalat sanayinin gelişmesi ve beyaz göçünün önemli ölçüde artması, ayrıca Kuzey Rodezya'da önemli bakır yataklarının bulunması, beyaz önderleri toprak birliği için daha yoğun çaba harcamaya yöneltti. Onlara göre toprak birliğinin oluşturulması, ekonomi pazarın genişlemesini ve özellikle Nyasaland'daki siyah işgücünün rahatça kullanılabilmesini sağlayacaktı. Sonuçta Birleşik Krallık hükûmeti, bölge ekonomisini güçlendireceği ve çok ırklı bir devlete yol açacağı düşüncesiyle federasyonun oluşturulmasını kararlaştırdı. Ama Güney Rodezya'nın egemenliğinden çekinen Kuzey Rodezya ve Nyasaland'daki siyahlar, federasyona kesin olarak karşı çıktılar. Federasyon 1950'ler boyunca büyük ölçüde güneydeki beyaz nüfusun yararına bir politika izledi.
Siyahlar arasındaki huzursuzluğun artması sonucunda 1959'da, Nyasaland'daki milliyetçi hareketin önderliğinde yaygın eylemler baş gösterdi. Bunun üzerine olağanüstü durum ilan edilerek çok sayıda siyah tutuklandı. Ama bu gelişmeler İngiliz hükûmetini, iktidarı siyah çoğunluğa devretmeye yöneltti. 6 Temmuz 1964'te Malavi, 24 Ekim 1964'te ise Zambiya bağımsızlıklarını kazandılar.
Federasyonunun dağılması sonucu Güney Rodezya'da bulunan beyaz azınlık siyahi nüfus ile iktidarı paylaşmaması nedeniyle bağımsızlık elde edememiştir. Bu kararda Britanya'nın sahip olduğu çoğunluk olmadan bağımsızlık yok (İngilizce:No independence before majority rule) düşüncesi etkisini göstermiştir. Tüm bu gelişmelere rağmen bölge Kasım 1965'te tek taraflı olarak Rodezya adıyla bağımsızlık ilan etmiştir. Rodezya'nın bağımsızlık ilanından 15 yıl sonra 1980'de bağımsızlığını Zimbabve adı ile ilan ederek burada da siyahilerin iktidara gelme olanağı sağlanmıştır.

Acarlar Longozu, Sakarya'nın kuzeyinde Karasu ve Kaynarca ilçeleri arasında yer alan Türkiye'nin tek parça halindeki en büyük longoz (subasar) ormanı. Genişliği 250–1250 m, uzunluğu 7,5 km'dir. Oluşumu açısından tipik bir kıyı set gölüdür. Karadeniz'le arasında 20–25 m yüksekliğinde kumullar, güneyinde ortalama 100 m yüksekliğinde alçak tepelerle sınırlanır. Sakarya nehrinin 6 km batısında yer alır, fazla suları Okçu deresiyle Sakarya Nehri'ne dökülür. Ulaşım açısından Karasu ile arasında yaklaşık 26 kilometre, Sakarya ile arasında yaklaşık olarak 50 kilometre mesafe vardır.
Çevresinde Karasu'ya ait 5 köy: Denizköy, Karamüezzinler, Üçoluk, Taşlıgeçit, Camitepe, Kaynarca'ya ait 3 köy; Turnalı, Büyükyanık, Birlik köyleri bulunur. Türkiye'de nadir bulunan subasar orman ekosistemiyle 1998 yılında Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun aldığı kararla ile 1. derece Doğal Sit Alanı olarak koruma altına alınmıştır. Adapazarı Toprak Su Teşkilatı 1971 yılında gölün gideğeni olan Okçu deresini genişleterek kanala dönüştürmüştür. O zamandan günümüze gölün alanı %40'ı (9.443 km2) küçülmüştür.
Gölde bir kısmı endemik olan bitki ve hayvan türleri yaşar. Özellikle göçmen kuşların üreme ve kışlama alanıdır. Orman alanında dişbudak, kızılağaç, kayın, karaağaç türleri yaygındır. Çocuk felci tedavisinde kullanılan Göl soğanının ticareti Kaynarca köylüleri tarafından yapılmaktadır. Longozda yayın, kızılkanat, sazan balıkları, çevrede tavşan, tilki, yaban domuzu, gelincik, doğan ve sincap yaşar.
Longoz Sakarya'daki tek Yaban Hayatı Geliştirme sahasıdır. Su meneksesi (Hottonia palustris) yurdumuzda endemik bir tür olarak yalnızca Acarlar Gölü'nde bulunur. Ayrıca göl lalesi (Leucojum aestivum) gibi bazı nadir tur de Acarlar Gölü'nde bulunmaktadır. Longoz 2009 yılında hazırlanan planla Sulak Alan olarak tescillenmiş ve planlaması yapılmıştır.
Longozun Karasu kısmında yürüyüş yolu, restoran, sandal, deniz bisikleti, piknik ve park alanı gibi düzenlemeler yapılarak Eko-turizme kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Acarlar Longuzu, genelde güneyinden katılan küçük derelerle beslenmektedir. Mevsimlik akışa sahip bu dereler göl alanını beslerken, fazla sular doğuda Okçu Dere vasıtasıyla önce Sakarya Nehri'ne, oradan da Karadeniz'e ulaşır. Karadeniz'e bu kadar yakın bir kıyı alanında şekillenen Acarlar Longozu'nun oluşumu, eski bir kıyı ovası tabanını kat eden akarsuların zamanla önünün kıyı kumulları tarafından tıkanmasıyla, geride 33 meydana gelen bir göllenme ile açıklamak mümkündür. Bununla birlikte kıyı kumullarının oluşumunda,kıyı oklarının zamanla büyüyerek set oluşturmalarını da bu sürecin içinde değerlendirmek gerekir. Böylece Acarlar Longozu ve içinde yer alan göl aynı zamanda bir lagün karakteri de taşımaktadır. İlk zamanlar gölün fazla suları, kıyıdaki eski Denizköy civarından bir gidegen vasıtasıyla, bugünkünden çok daha yakın bir mesafeden Karadeniz'e boşalırken, zamanla bu gidegenin de önünün kumullarla tıkanmasıyla, kıyıya paralel uzanan kumul sırtlarını takiben, doğuya doğru Sakarya nehri ağzına kadar ötelenme ile yeni bir gidegen yatağı meydana gelmiştir. Netice itibarıyla Acarlar Longozu göl ortamı, kıyının gerisinde uzanan kumul setlerinin arkasındaki çukur alanın sularla kaplanması sonucunda oluşmuştur. Acarlar Longozu'nun kuzey sınırını oluşturan ve Karadeniz'le bağlantısını kesen kıyı kumulları, tepeler ve sırtlar halinde uzanmaktadır. Yer yer 25 – 30 metreyi bulan tepeler ve 50 metreye ulaşan sırtlar ayrı bir ekosistemin de kaynağını oluşturmaktadır. Kıyıda yer alan kumulların hakim rüzgârlar doğrultusunda hareketi, başka kelimelerle aktifliği mevcuttur. Bugün halen kumul ilerlemesinin izlerini görmek mümkündür. Kıyı çizgisinden güneye, yani Longoz'a doğru ilerledikçe aktiflik yerini duraylığa bırakmıştır. Fakat gerideki bu iki hareketsiz kumul sırası, günümüzde insan etkisiyle (özellikle yapılaşma ve karayolu) duraylılığını yitirip tekrar aktif hale geçme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Acarlar Longozu'nun güney kesimi ise yükseltisi 100-150 metre arasında olan tepelerle çevrilidir. Acarlar Longozunu, birçok göl veya sulak alandan ayıran ve Türkiye'de çok az sulak alanda ortaya çıkan özelliği; göl tabanının büyük ölçüde (tahribattan kurtulabilenler) geçilmesi zor, yoğun bir orman formasyonu ile kaplı olmasıdır. İklim özellikleri açısından ele alındığında Acarlar Longozu ve çevresi, Karadeniz Termik Rejimi'nin etkisi altındadır. Bu rejimde; denizel etkiler kuvvetli olup, yazlar fazla sıcak geçmez, kışlar da çok soğuk olmamaktadır. Sıcaklık değişimleri nispeten düzenlidir. Buna göre sahanın yıllık ortalama sıcaklığı 13.60 santigrattır. Aylık ortalama en düşük sıcaklık 6.00 C olup, Ocak ayında görülmektedir. Aylık ortalama en yüksek sıcaklık ise 21.90 C ile Temmuz ayında görülmektedir. Ortalama sıcaklık değerlerine bakıldığında mevsimler arasındaki sıcaklık farkının çok fazla olmadığı, mevsim geçişlerinin de sert olmadığı görülmektedir. Yıllık ortalama nisbi nem ise % 81'dir. Yıl içerisinde ortalama, nisbi nem değerleri % 77 ile % 83 arasında değişmekte, yıl içinde belirgin bir artış veya azalış olmamaktadır. Karadeniz kıyısında yer alan sahada nemlilik oranı da denizel etkiden dolayı yüksektir. Sahada yıllık ortalama yağış 948.0 mm'dir. Ortalama max. yağış 118.8 mm ile Ocak ayında, ortalama min. yağış 46.4 mm ile Mayıs ayında görülmektedir. Yıllık yağışların % 50'sinden fazlası kış ve sonbahar mevsimlerinde düşmektedir. Yağışlar büyük ölçüde yağmur şeklindedir. Yağış özellikleri incelendiğinde Karadeniz Yağış Rejimi'nin etkili olduğunu görülmektedir. Her mevsim yağışlıdır. Sahada hakim rüzgâr yönü Rubinstein formülüne göre SW ve NNE'dur. Kara ve denizlerin yıl içinde farklı ısınması sonucunda ilkbahar ve yaz aylarında Güneydoğu rüzgârları hakim iken sonbahar ve kışın güney sektörlü rüzgârlar daha etkilidir. Yağış ve sıcaklık değerlerinin ele alınarak analize tabi tutulduğu Thornthwaite, iklim sınıflamasına göre sahanın iklimi için B, B'2, sb'4 harfleriyle ifade edilen nemli, ikinci dereceden mezotermal (orta sıcaklıkta) su noksanı yaz mevsiminde ve orta derecede olan, denizel koşullara sahip iklim tipine girer.

Bölge, tektonik açıdan oldukça aktif bir zonun (Kuzey Anadolu Fay Zonu) kuzeyinde yer alır. Bölgede etkin olan sıkışma tektoniğinin Orta Eosen sonrasına kadar devam ettiği ve Orta Eosen yaşlı birimleri kıvrımlandırdığı gözlenmektedir. Bölgede izlenebilen en önemli tektonik hat ;Kocaali-Karasu güneyinde yer alan KB-GD doğrultulu, düşey atımlı fay hattı olup, fay hattı proje alanının yaklaşık 10 km Güneydoğu'sunda yer almaktadır. Bu hat en genç olarak Alt-Orta Eosen yaşlı Çaycuma formasyonunu etkilemiştir. Adı geçen fay hattı, Kocaali güneyindeki Çakal dağı ve çevresinde çatallanarak bir mekik yapısı oluşturmuş ve mekik yapısının ortasında Çakraz Formasyonu yükselerek mostra vermiştir. Düzce fayı inceleme alanın yaklaşık 54 km Kuzey Anadolu Fay Zonu ise yaklaşık 60 km güneyinde yer almaktadır. Bölgede gözlenen bir diğer önemli tektonik hat ise Karasu güneyindeki Yuvalıdere köyünün kuzeyinden geçen ve yaklaşık olarak doğu-batı doğrultulu, kuzeye eğimli ters faydır. Bu fay hattı ise inceleme alanın yaklaşık 14 km güney- güneydoğusunda yer almaktadır. Ayrıca bu ters fay hattı kuzeybatı-güneydoğu doğrultulu, sağ yanal atımlı faylar tarafından yırtılmıştır.

Acarlar Longozu'nun da içinde bulunduğu Karadeniz kıyısında geniş bir alan, her şeyden önce coğrafi konumu itibarıyla avifauna açısından çok zengindir. Çünkü bu alanlar Batı Palearktik sahayı güneydeki kışlama alanlarına bağlamaktadır. Weser nehrinden, Ural dağlarına kadar olan batı – doğu yönlü uzanan bölgede kuluçkaya yatan milyonlarca kuş; hem Türkiye'ye, hem de daha güneydeki kışlama alanlarına varabilmek için, sonbahar aylarında Türkiye topraklarından geçerler veya konaklarlar. İlkbahar mevsiminde ise kuzeye daha az yoğun bir göç gerçekleşir. Mevsimlere ve yıllara göre değişen kuş dağılışı,kışın kıyı kesimlerde yoğunlaşır. Acarlar Longozu'nun Anadolu üzerinden geçen iki önemli göç yolunun birisi üzerinde bulunması bu sahayı göçmen kuşlar için eşsiz kılmaktadır. Balıkçıl türlerinin, dalgıçların, ibislerin, karabatakların, yaban ördeklerinin ve bataklık kuşlarının birçok türünün; deniz ve balık kartalının bu bölgede konakladığı ve bir kısmının da kuluçkaya yattığı belirlenmiştir.

Acarlar Longozu'nun da içinde yer aldığı Avrupa-Sibirya Bitki Coğrafyası Bölgesi; Gürcistan sınırından başlayıp, Karadeniz'in denize bakan yamaçlarını kapsayacak şekilde, Bulgaristan sınırına kadar olan 1500 km'lik bir alanı kapsar. Bu alan aslında çok büyük bir bölge olan Avrupa Sibirya Bölgesi'nin en güney sınırını oluşturur. Acarlar Longozu, orman ve sulak alan ekosistemlerinin tüm özelliklerinin iç içe geçmesi nedeniyle flora ve fauna açısından oldukça zengindir. Oseyanik iklimin etkisiyle alanda; kayın, gürgen, meşe, dişbudak ve kızılağaçların hakim olduğu karışık yaprak döken orman vejetasyonu hakimdir. Alanda 12 adet endemik bitki türü tespit edilmiş olup, alanda endemizm oranı % 4,9'dur. Bu oran Türkiye florası ortalamasının oldukça altındadır. Bunun en önemli sebebi; alanın antropojen karakterinin yanı sıra önemli bir kısmının sulak alan olmasıdır ki sulak alanlarda endemizm oranı nispeten diğer ekosistemlere oranla daha düşüktür. Diğer en önemli faktör ise; alanın büyük oranda tarım alanı olmasından kaynaklanmaktadır.
Amfibiler ve Sürüngenler; Acarlar Gölü ve Longoz Ormanı ve çevresinde yapılan çalışmalar ve arazi çalışmalarla alanda tespit edilen türler aşağıda yer almaktadır:
Amfibi Türleri

Acarlar Longozu genelinde hidrojeolojik açıdan verimli birimler ;Sakarya, Kaynarca ve Karasu nehirlerinin meydana getirmiş olduğu alüvyonlar olup bölgede çok geniş alanlara yayılmıştır. Yeraltı suyunun yüzeye çok yakın olduğu ya da yüzeyin göl kotuna yakın olduğu alanlarda sazlık-bataklık alanlar oluşmuştur. Yeraltı suyu açısından verimli olan alüvyonlar, Sakarya havzası boyunca kalın formasyonlar oluşturup, bölgedeki hidrojeolojik karakteri belirlemişlerdir. Karasu Kıyı Ovas

Acelle yaylası, Sakarya ili, Akyazı ilçesinde bulunan yayladır.
Rakımı yaklaşık 1200 m olan yaylanın alanı 13 ha iken resmiyette 1,16 ha'dır.
Yayla çevresinde geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçlar bir arada bulunur. Şimşir, ormangülü, kuzugöbeği, kanlıca ve ağaç mantarları vardır. Yayla ortasından geçen Enişte Deresi, merkezi kısımda doğal bir göl oluşturur. Halkın Büyükdeniz adını verdiği göl, 100–200 m genişlik, 1200 m uzunluğa sahiptir. Yaylayı Akyazı'nın Hanyatak, Taşyatak ve Boztepe köyleri ortaklaşa kullanır.
Acelle Yaylası, merkezden 70 km, Beldibi köyünden 43 km'dir. En yakın yerleşme 7 km ile Hanyatak köyüdür. Yayla yolu 7 km stabilize, 33 km asfalttır. komşu Sultanpınar ve Yanık yaylasına ulaşım mümkündür. Yayla evleri, elektrik ve su mevcuttur.
Temmuz ayının 3. haftası gelenekselleşen yayla şenlikleri düzenlenir. 2018 Temmuz'unda 30. şenlik düzenlenmiştir.

Adapazarı Garı, Sakarya'nın Adapazarı ilçesi Semerciler Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin ana tren istasyonudur.
Arifiye – Adapazarı şube demiryolu'nun bitiş noktası olan istasyon, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilerek 1 Kasım 1899'da hizmete girmiştir.
TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek 6 Şubat 1977'de tekrar hizmete giren istasyon, 1977 – 2012 yılları arasında Haydarpaşa – Adapazarı Bölgesel Trenleri'ne ve 2013 – 2016 yılları arasında Adaray (Adapazarı – Arifiye) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiştir.
İki kenar peronu ve iki ada peronundan oluşan istasyon, Adapazarı – Gebze Bölgesel Trenleri'ne ve 29 Ekim 2024 itibarıyla yeniden Adaray (Adapazarı – Arifiye) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu
Arifiye – Adapazarı şube demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adasu Hidroelektrik Santrali (kısaca SASKİ Adasu HES), Sakarya ilinin Erenler ilçesinde, Sakarya Nehri üzerinde kurulu biriktirmesiz (nehir tipi) hidroelektrik santralidir. Sakarya Büyükşehir Belediyesi'nin bağlı kuruluşu olan Sakarya Su ve Kanalizasyon İdaresi (SASKİ) iştiraki Adasu Enerji A.Ş. tarafından işletilmektedir. Tesis, Türkiye'de bir yerel yönetim (belediye) tarafından kendi imkânlarıyla inşa edilip işletilen ilk hidroelektrik santrali olma unvanını taşımaktadır.

Artan enerji maliyetlerini düşürmek ve yenilenebilir enerji kaynaklarını değerlendirmek amacıyla Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından projelendirilen santralin inşasına 2010'lu yılların başında başlanmıştır. Yaklaşık 3 yıl süren inşaat ve türbin montaj aşamalarının ardından 2013 yılında tamamlanarak devreye alınmıştır. Proje, Türkiye'deki diğer yerel yönetimler için emsal teşkil etmiş ve enerji bağımsızlığı açısından model bir yatırım olarak literatüre geçmiştir.

Santral, büyük baraj göllerinin aksine suyun doğal akış gücünden faydalanan biriktirmesiz (regülatör tipi) bir yapıya sahiptir. Düşük düşülü nehirler için en uygun sistemlerden biri olan ve yatay eksenli çalışan Bulb (Kapsül) tipi türbinler kullanılmıştır. Tesiste bu türbinlerden 3 adet bulunmaktadır.

Tesis Tipi: Biriktirmesiz Nehir Tipi HES
Kurulu Güç: 9,60 MWe (3 x 3,2 MWe)
Proje Debisi: 165 m³/sn
Su Düşü Yüksekliği (Net): 7 metre
Yüzey Rakımı: 32 metre

Adasu HES, Sakarya Nehri'nin debisine bağlı olarak yıllık ortalama 31.819.720 kWh elektrik enerjisi üretmektedir. Bu üretim kapasitesinin bölgesel karşılığı şöyledir:

Sıralama: Türkiye'nin 913. , Sakarya'nın 12. büyük enerji santrali (HES bazında Türkiye'de 370. sırada).
Tüketim Karşılığı: Günlük konut, sanayi, resmi daire ve çevre aydınlatması dâhil toplam 8.761 kişinin veya sadece mesken tüketimi baz alındığında 10.653 konutun yıllık elektrik ihtiyacını karşılayabilecek kapasitedir.
Belediye, bu tesisten elde ettiği üretimi ulusal şebekeye vererek içme suyu arıtma, atık su tesisleri ve pompa istasyonlarının enerji maliyetlerini finanse etmektedir.

Nehir tipi bir santral olması nedeniyle geniş tarım arazilerini veya yerleşim yerlerini sular altında bırakmamıştır. Proje kapsamında Sakarya Nehri'ndeki sucul yaşamın ve balık göçlerinin kesintiye uğramaması için tesise balık geçidi entegre edilmiştir. Ayrıca fosil yakıt tüketimini azalttığı için her yıl binlerce ton karbon emisyonunun (CO2) önüne geçerek karbon ayak izinin düşürülmesine doğrudan katkı sağlamaktadır.

Akgöl, Sakarya'da Karasu ve Ferizli ilçeleri arasında, tatlı sulu alüvyal set gölüdür. Gölün 1 km kadar yakınından geçen Sakarya Nehri'nin biriktirdiği alüvyonların etkisiyle oluşmuştur.
Ferizli'ye bağlı Gölkent Mahallesi üzerinden Adapazarı'na uzaklığı 38 km'dir. Eski Karasu yolu üzerinden Adatepe Mahallesi üzerinden de ulaşım imkânı vardır. Göl civarında Ferizli'nin Gölkent, Kuzca, Bakırlı ile Karasu'nun Adatepe, Konacık, Kancalar Mahalleleri yer alır.
Gölün büyüklüğü 5,5 km² olmakla beraber çoğu yeri sazlık ve bataklık durumdadır. Göl kenarına yaklaşacak açıklık alanlar azdır. Gölün drenaj alanı 47 km², en derin yeri 6 m, maksimum su kotu 4 m'dir. Yapılan araştırmalarda göl suyu IV. sınıf olduğu ve yoğun ötrofikasyon tespit edilmiştir.
Gölün Karasu ilçesi kıyılarından torf çıkarılmaktadır. Akgöl'deki organik toprağın İthal edilen torfla aynı değerde olduğu, herhangi bir farkının olmadığı belirlenmiştir.
Gölden; kerevit, tatlısu levreği, yayın balığı, kızılkanat, turna balığı, kadife balığı, tahta balığı, aynalı sazan, gümüş havuz balığı, çılpık avlanabilmektedir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Akyazı, Sakarya ilinin bir ilçesi. 2025 sonu itibarıyla nüfusu 99.561'dir. İlçenin yüzölçümü 628 km²dir. Akyazı ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 50 metredir.

Akyazı'yı da içine alan Sakarya Bölgesi, üzerinde yaşayan topluluklara bağlı olarak sırayla Misya ve Bitanya adlarını aldı. Bu adlardan en uzun ömürlüsü MÖ 9. yüzyıldan MS N. yüzyıla kadar varlığını koruyabilen Bitinya idi. Bitinler, Bedrikler ve Moriondinler'in kaynaşmasından meydana gelmiş bir toplumdur. Tarihçi Heredotes, Bitinlerin Trakyalı olduğunu ileri sürer. Bitinya, Lidya kralı Krosos'un tümüyle eline geçmiş ise de MÖ 546'da Lidyalıları yenilgiye uğratan Pers Kralı II. Kiros, bu bölgeyi de topraklarına katmıştır.
MÖ 334-332'de Pers ordularını arka arkaya yenilgiye uğratan Makedonya kralı Büyük İskender, Bitinya topraklarına da egemen oldu. Bu bölge MÖ 282'ye kadar İskender'in komutanlarının eline kaldı.
Roma orduları MÖ 85'te Sakarya bölgesine girdi. Bitinya kralı IV. Nikonedes, Roma'nın bir uydusu durumuna düştü. Sakarya bölgesi daha sonra Roma'nın Bitinya Pontus eyaleti içinde yer aldı.

Roma'nın ilk egemenliği döneminde Bitinya'nın Akyazı kesimi Balat krallıklarının elindeydi. Balat kralı Amintos'un MÖ 27'de ölümünden sonra bu bölge Roma'nın bir uydusu durumuna düştü.

Bu bölge Malazgirt Meydan Muharebesi'nden bir yıl sonra Artuk Bey tarafından Selçuklu Hanedanı'na kazandırıldı (1072). Fakat Alp Arslan'ın ölümü üzerine Artuk Bey geri çağrıldı. Bu yüzden Sakarya bölgesi tekrar Bizanslıların eline geçti. Fakat Kutalmış oğlu Süleyman Bey tarafından 1075'ten sonra tekrar ele geçirilmiştir.
Dördüncü Haçlı Seferi'nde (1204) Haçlılar İstanbul'da Latin İmparatorluğu kurdular, İznik'e kaçan Bizans İmparatoru III. Aleksios'un damadı Theodoros Laskaris burada imparatorluğu ilan etti. Theodoros Laskaris sonra İç Anadolu'da Çorum çevresinde öldü. Bu dönemde Sakarya ve yöresi İznik-Bizans imparatorluğu sınırlan içinde kaldı. 126l'de Latin İmparatorluğu yıkılınca, Sakarya yöresinde yönetim gevşedi. Bizanslı Valiler yarı bağımsız bir duruma geldiler.

Akyazı'nın Osmanlı yönetimine geçmesi konusunda çeşitli rivayetler olsa da genel kanı Osman Bey ve Orhan Gazi döneminde Osmanlılara geçtiğidir. Osman Gâzi, 1300 yılından îtibâren, Bizanslılara karşı gazâ mücâdelelerine girişince, yanında Akakoca, Samsa Çavuş, Aykut Alp ve Gâzi Abdurrahmân gibi silah arkadaşları ile Konur Alp bulunuyordu. Orhan Bey ise, daha babasının sağlığında askerî idâreyi eline aldığından, Karadeniz'e doğru olan mıntıkanın zaptına Konur Alp'i gönderdi.
Konur Alp, Akyazı, Mudurnu ve sonradan kendi adı verilen Düzce taraflarındaki Konrapa'yı fethetti. Gâzi Abdurrahmân'la berâber Aydos'u aldı. Bursa'nın fethinde (1326) büyük kahramanlıklar gösterdi ve aynı yıl içinde vefât etti. Konur Alp'in vefâtından sonra, idâresindeki yerler birleştirilerek Şehzâde Murâd'ın emrine verildi.
Kanuni Sultan Süleyman'ın oğulları Selim ve Beyazıt zamanında başlayan taht kavgaları, Selim tarafını tutan kapıkulu ile Beyazıtın tutan tımarlı sipahiler arasında çıkan kanlı çatışmalar yöre halkı üzerine derin izler bırakmıştır. Yine bu bölgede çıkan suhte (softa) ayaklanmaları yüzünden Akyazı ve çevre halkı çok zarar görmüştür.

Düzce Ayaklanması'nın başladığı günlerde verilen bir emirle Adapazarı yöresine çağrılan Çerkez Ethem, çeşitli işleri dolayısıyla ancak Mayıs ayı sonlarında bu emre uyabildi. Yüzbaşı Mesut Bey komutasındaki çeteler de O'na yardımcı olmak üzere ikramiye üzerinden Sapanca'nın batısına ilerleyerek isyancıları yandan sıkıştırdılar.
Çerkez Ethem güçleri 23 Mayıs 1920 akşamı Sapanca ve Adapazarı'nı çatışmasız ele geçirdi. 24 Mayıs'ı Adapazarında geçiren Çerkez Ethem oradan Akyazı'ya geldi. Akyazı halkı Onu kurtarıcı gibi karşıladı. Çerkez Ethem Akyazı Kuvay-i Milliye düşmanı olarak gösterilen bir vatandaşı idam ettirdiği ve daha sonra Pazarköy'e geldiği burada 3 gün kalıp at ve silah temin ettiği akabinde katılmaları kabul ederek Hasan Bey köyüne geçtiği oradan Beynevit yolu ile Hendek ilçesine geçtiği o günleri yaşayan kimselerin verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre 1535'te Akyazı ve Adapazarı nahiyeleri Sapanca kazasına bağlı idi. Fakat 1546'da Adapazarı, Akyazı nahiyesine bağlıydı. Akyazı nahiyesi de Sapanca kazasına bağlı idi.
Sakarya yöresi, Osmanlı Devleti'nin Klasik Dönem ve 1831 Osman nüfus sayımında Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaletine bağlı Kocaeli Livası içinde yer almaktaydı. 1846 devlet salnamesinde Kocaeli Livasının bu dönemde Kastamonu eyaletine bağlı olduğunu kaydetmektedir. 1867 Vilayet nizamnamesinde Kocaeli Sancağı'nın Hüdavendigar (Bursa) vilayetine bağlanmıştır (1878).
1899 Devlet salnamesine göre ise, Kocaeli bağımsız sancağına bağlı Adapazarı'nın nahiyeleri şunlardır: Sapanca, Akyazı, Hendek, Adapazarı. 1892 ile 1899'daki idari bölüm yerini 1916 ve 1920 yıllarında da korudu.
Akyazı, 1944 yılında çıkarılan bir kanunla Kocaeli vilayetine bağlı bir kaza oldu. 1954'te Sakarya'nın vilayet olması sebebiyle de Sakarya'ya bağlandı. Ayrıca turizmi de gelişmiştir. Kuzuluk kaplıca evleri ile önemli gelir sağlanmaktadır. Ayrıca en önemli gelir kaynakları ise fındık, mısır, pancar, tavukçuluk, orman ürünleri; ile ilgili en önemli gelir kaynağı olmuştur. Ayrıca 10 mahalleden oluşmaktadır. Buraya bağlı 4 belde 55 köy bulunmaktadır. Akyazı ulaşım yönünden en şanslı ilçelerden biridir.

Nüfus yoğunluğu ova köylerinde daha fazladır, İstanbul ve çevresindeki sanayii tesislerinin Akyazı'ya kayması ile ilçe nüfusunda gözle görülür bir artış gözlenmektedir. 1997 nüfus sayımındaki büyük oranlı nüfus artışının ana nedeni sanayileşmedir, ilçe nüfusunun artışında Kuzuluk'ta bulunan kaplıca tesislerinin de etkisi olmuştur.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Akyazı'da yaşamakta olan insanların geçimi tarıma dayalıdır. Yıllık ortalama yağış miktarı 800 mm olan ilçede mısır başta olmak üzere üretilen ürünler arasında buğday, pancar, patates ve çeşitli sebzeler gelmektedir. Ayrıca fındık deposu olan Akyazı'da yılda ortalama olarak üretilen 11.000 ton fındık ürünü de bölge insanlarının en önemli gelir kaynaklarından biridir.
Son zamanlarda seracılığa verilen önem meyvesini vermeye başlamış ve bölge insanlarının geçim kaynakları arasında yer almaya başlamıştır.
Orman köylerinde yaşayan vatandaşlarımızın gelir kaynaklarından biri de arıcılık ve ipekböcekçiliği ile birlikte yaban çileği üretimidir. Ayrıca meyvecilik ve sebzecilik de yeteri kadar yapılmaktadır. Orman ürünlerinden parke imalatı, ceviz tomruğu ve kavak tomruğu satışlarından da önemli gelirler elde edilmektedir.
İlçede, tarımla birlikte paralel olarak gelişmekte olan sanayi yöre insanlarının kazanç elde ettikleri dallardan biridir. Vatandaşların kendi gayretleri ile küçük çaptaki atölyelerde sanayi ürünleri üretilmekte ve pazarlaması yapılmaktadır. Bunun yanı sıra son yıllarda Kuzuluk ve Küçücek belediye sınırları içerisinde peş peşe kurulan ve çeşitli ürün üreten fabrikalar bir taraftan Akyazı'nın ekonomisine olumlu katkı sağlarken diğer taraftan da işsizliği büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.

Ali Fuat Paşa Kuvayı Milliye Müzesi, Sakarya ili, Geyve ilçesi, Alifuatpaşa mahallesindedir. Müzede kurtuluş savaşı komutanlarından Ali Fuat Cebesoy ve Kuvvayi Milliyeye ait eşyalar sergilenir.
Zemin kat Kuvvayı milliye dönemi eserlerine ayrılmıştır. Merkezde bir salonun çevresinde altı oda yer alır. Bir oda sergi salonu olarak düzenlenmiş, diğerleri idari hizmetlere ayrılmıştır. Kurtuluş savaşına katılmış kişilerin fotoğrafları, Sivas Kongresi, Amasya Protokolü ve Erzurum kongrelerinin kararları, Atatürk'e ait el yazması 10. Yıl Nutkunun fotokopileri yer alır. Kuvayi milliye zamanına ait haritalar, fotoğraflar ve kronoloji sergilenir. Bu katta bir kütüphane bulunmaktadır.
Müzenin üst katında Ali Fuat Cebesoy Müzesi bulunur. Cebesoy'a ait, karyola, giysiler, belgeler, madalyalar, savaş krokileri ve fotoğraflar sergilenmektedir. Müzede 47 arşiv belgesi ve 26 etnografik eser olmak üzere toplam 73 eser sergilenir.

Sakarya, Geyve Ali Fuat Paşa Kuvayı Milliye Müzesi5 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arifiye, Marmara Bölgesi'nde Sakarya iline bağlı bir ilçedir. 22 Mart 2008 tarihinde ilçe olmuştur. Nüfusu 46.344'tür. Toyota Türkiye ve Otokar fabrikaları burada yer almaktadır. İlçenin yüzölçümü 75 km²dir. Arifiye ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 38 metredir.

1954 yılına kadar İzmit iline bağlı kasaba iken 1956 yılında belediye kurulmuştur.
Arifiye Sapanca Gölü'nün doğusunda, Adapazarı'nın göneyinde yer almaktadır. Arifiye'nin doğusunda Hanlı beldesi ve Nehirkent beldesi, batısında Sapanca Gölü ve Sapanca ilçesinin sınırı, kuzeyinde D-100 Karayolu ve Adapazarı, güneyinde Sapanca'ya bağlı Akçay Köyü bulunmaktadır. Arifiye Belediyesi, 06.03.2000 tarihinde kurulan Sakarya Büyükşehir Belediyesi'ne ilk kademe belediyesi olarak bağlanmıştır. 2005 yılında Ahmediye, İlimbey, Karaçam, Şerefiye ve Nuriosmaniye köyleri orman köyü olarak Arifiye Belediyesine bağlanmıştır.
Birinci dereceden deprem bölgesi üzerindedir, fay hattında olan ilçe 1999 depreminden ağır bir şekilde etkilenmiş olup tem üst geçit depremde tamamıyla yıkılmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Arifiye Kaymakamlığı İnternet Sitesi8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arifiye Belediyesi İnternet Sitesi3 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arifiye Tren İstasyonu, Sakarya'nın Arifiye ilçesi Arifbey Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu üzerinde yer alan ve Arifiye – Adapazarı şube demiryolu'nun başlangıç noktası olan istasyon, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından Hamidiye adıyla inşa edilerek 1 Eylül 1891'de hizmete girmiştir. 1909'da II. Abdülhamid tahtan indirildikten sonra Arifiye adını almıştır.
TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek 6 Şubat 1977'de tekrar hizmete giren istasyon, 1977 – 2012 yılları arasında Haydarpaşa – Adapazarı Bölgesel Trenleri'ne ve 2013 – 2016 yılları arasında Adaray (Arifiye – Adapazarı) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiştir.
Bir kenar peronu ve iki ada peronundan oluşan istasyon, Ankara – İstanbul, İstanbul – Konya, İstanbul – Karaman ve İstanbul – Sivas Yüksek Hızlı Trenleri'ne, Ankara Ekspresi Anahat Trenleri'ne, Adapazarı – Gebze Bölgesel Trenleri'ne ve 29 Ekim 2024 itibarıyla yeniden Adaray (Adapazarı – Arifiye) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu
Arifiye – Adapazarı şube demiryolu
Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Açmabaşı, Sakarya ilinin Kocaali ilçesine bağlı bir mahalledir. 1926-1930 arasında Kocaeli'nin Hendek ilçesine bağlı bucak merkezi köyken, 15 Nisan 1930 tarihinde Hendek'e bağlı bucak yapıldı. 1933'te ilçe yapılan Karasu'ya, 1987'deyse Karasu'dan ayrılarak ilçe olan Kocaali'ye bağlanmıştır. 12/11/2012 tarihli yeni büyük şehir kanunu ile köy iken Kocaali ilçesine bağı mahalle yapılmıştır.

Köy 1850'li yıllarda Doğu Karadeniz, Artvin ili, Hopa yöresinden gelen kendilerine Hemşinli denen tamamen kendine özgü kültürleri olan insanlar tarafından kurulmuştur. Zamanla çevre köylerin ilgi alanına girmiştir. Bu ilgi ticaretin ve zanaatın gelişmesine etki etmiştir. Köy halkı bu ilgiye davranışları ve yardımseverliği ile cevap vererek, tüm komşu köylere sevdirmişlerdir. Açmabaşı mahallesi 1980'lerin başlarına kadar nüfusunu koruya bilmiştir. Bu tarihten sonra mahallenin gençleri ve kısmende aileler ihtiyaçlarını daha iyi şartlarda karşılıya bilmek maksadıyla Sakarya merkez, Düzce ve İstanbul'a göç etmek zorunda kalmışlardır. Fakat bu göç kendilerinin köylerine olan ilgisini azaltmamıştır.

Arazinin büyük bölümü fındık tarımına ayrılmıştır. Küçük parçalar halinde Karadenize özgü ormanlara rastlanır. Yerleşme dağınık evler birbirinden uzaktadır. Köy Melen projesi kapsamında yapılacak barajdan kısmen etkilenecektir.

Sakarya il merkezine 85 km, Kocaali ilçesine 18 km uzaklıktadır.

Yerelnet 11 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyükesence Orhan Camii, Sakarya ili, Erenler ilçesi sınırlarında bulunan, çantı tekniği ile yapılmış cami. Cami orijinal bir erken dönem Osmanlı mimarisi örneğidir.
Cami, Sakarya-Düzce karayolunun, 5. km'sinden, kuzeye ayrılan yol üzerindeki Büyükesence mahallesinin mezarlığındadır. Mezarlık köy merkezinin 2 km doğusundadır. Cami Büyükesence (Büyük Tersiye), Küçükesence (Küçük Tersiye) ve Hasanbey köylerinin Cuma Camii olarak yapılmıştır. Yakın zamana kadar kullanılan cami, artık metruk bir haldedir.
Cami Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda ilk 250 yıl kullanılan bir teknikle yapılmıştır. Orhan Gazi döneminde kullanılmaya başlanan teknik, Kanuni döneminde sona ermiştir. Caminin asıl ibadet kısmı haricinde, değişik ihtiyaçlara uygun yan eklentileri bulunduğundan Yan Mekanlı Camiler denilmektedir.
Cami 8,60X15,40 m ebatlarında, dikdörtgen geometridedir. Toprak üzerinde taş temele oturtulmuştur. 7–10 cm kalınlık, 20–30 cm genişlikte, kütüklerin baş tarafları, kertme-geçirme şeklinde çantı yöntemi ile birleştirilmiştir. İçeriden ve dışarıdan bağdadi üzerine samanlı sıva yapılmıştır. Cami kubbesi olmayıp beşik örtüsü tarzı çatılıdır. Minaresi orijinal olmayıp, 1967 depreminden sonra yenilenmiştir. Mihrap ve minberi orijinal olmayıp sonradan yapılmıştır.
Caminin vakfiyesi ve kitabesi yoktur. Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarında, Orhan Gazi adına kayıtlıdır. Kesin yapım tarihi bilinmemekte, 1326-1359 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir.
Cami 2023 yılında Bursa Vakıfkar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilerek ibadete açılmıştır.
Günümüzde cami "Cumaaltı Cami" adını taşımakta, caminin hemen yanında yeni inşa edilen cami ise "Orhan Cami" adını taşımaktadır.

 OpenStreetMap'te Büyükesence Orhan Camii ile ilgili coğrafi veriler

D.020devlet yolu, Edirne-Adapazarı arasında 11 bölümden oluşur. Yolun toplam uzunluğu 394 kilometredir.
Yolun 230 kilometresi Avrupa'da, 164 kilometresi Anadolu'dadır. Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, İstanbul, Kocaeli ve Sakarya İllerinden geçer.
Edirne yakınında D.100-01 devlet yolundan başlayan yol, Kırklareli il merkezi ile bu ilin Pınarhisar ve Vize ilçe merkezlerinden, Tekirdağ ilinin Saray ilçe merkezinden ve İstanbul Havalimanı yakınından geçerek İstanbul'un Eyüpsultan-Hasdal'da  K4otoyoluna ulaşarak Trakya'daki güzergâhını tamamlar.
D.020-07, Anadolu yakasında Pendik-Kurtköy'de Sabiha Gökçen Havalimanı yakınında  K41kavşağından başlar.Kuzeye giderek Şile'ye ulaşır. Daha sonra Kocaeli'nin Kandıra, Sakarya'nın Kaynarca ilçe merkezlerinden geçerek, Adapazarı yakınında D.650-01 devlet yolunda sona erer.
2006 yılına kadar, yolun D.020-06 numaralı kısmı, D.010-01 olarak belirlenmişti.Yolun D.020-07 numaralı kısmı,   kavşağı'na (ve tarihi olarak Üsküdar'a) kadar uzanıyordu. Adı da D.010-02 idi. Yolun şimdiki Sultanbeyli'ye uzanan kısmı ise 34.25'e bağlıydı. Yolun D.020-08numaralı 47 kilometrelik kısmı ise D.010-03 olarak belirlenmişti.
2026 verilerine göre yolun 228 kilometresi bölünmüş yoldur.

Yol, Edirne'den Sakarya'ya kadar, Karadeniz'e yakın ilçeleri birbirine bağlayan, İstanbul'un iki havaalanı yakınından geçen önemli bir devlet yoludur.

*D.020-08  Kısmının yapımı sürmektedir.

D.140, Türkiye'de bulunan bir devlet kara yoludur.
Karayolu, Adapazarı'nın doğusundan başlar, Ankara ilinin Kalecik ilçesinde sona erer. Sakarya, Bolu  ve Ankara illerinden geçer.
3 ayrı bölümden ve 6 kısımdan oluşan yolun toplam uzunluğu 294 km'dir.
Yolun başlangıcı, Bediltahirbey köyü yakınındaki D.100 devlet yolu ve   otoyolu Hendek kavşağıdır. Kavşaktan batıya doğru Sakarya (Adapazarı) 15 km, doğuya doğru Düzce 38 km'dir. Yolun bitiminde D.765 yolu ile kuzeye Çankırı 62 km, güneye Kırıkkale 42 km'dir. Yolun 5.kısmı Ankara batı çevre yolu  K3'de sona erip, 6. kısmı doğu çevre yolu  K14'de tekrar başlar.
Yol, Nallıhan-Çayırhan arasında Sarıyar baraj gölü üzerinden geçer. Akyazı-Mudurnu arasında Karamurat (725 m), Ayaş- Ankara arasında Ayaşbeli (1195 m) ve Aysantı (1190 m) geçitleri, Akyurt-Kalecik arasında Tekebeli (1330 m) kara yolu geçitleri vardır.
2026 yılı verilerine göre, 294 km uzunluğundaki yolun, 219 km'si bölünmüş yoldur.

D 140 devlet yolu, Akyazı ile Kalecik arasında aşağıdaki şehirlerin güzergahından geçer ve önemli kavşaklar ile kavşaklardan ayrıldığı karayolları istikametleri aşağıda gösterilmiştir:

Deprem Kültür Müzesi, (Adapazarı Deprem ve Kültür Müzesi),  Sakarya'da Adapazarı Belediyesi'ne bağlı olarak 2004 yılında ziyarete açılmış müzedir. Müzenin yapımı 2000 yılında başlamış ve dört yıl sürmüştür. Müze, 17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanan Marmara Depremi'nde ölenleri anmak, yaşananlar hakkında bilgi vermek ve ziyaretçileri deprem konusunda bilinçlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Müze binası yıkık duvarlar ve eğik kolonlara benzetilerek göçük şeklinde tasarlanmıştır. Bina, fotoğraf, tablo, resim ve belgelerin sergilenebileceği sanat galerisi gibi tasarlanmıştır. Müzede, 1967 ve 1999 yılı depremlerine ilişkin deprem öncesi ve sonrası fotoğraflar sergilenmektedir. Müzenin bir bölümü makinelerle yapay sarsıntı oluşturulacak şekilde dizayn edilerek deprem etkisi yaratılmaya çalışılmıştır. Sanal deprem platformunda 7.4 büyüklüğünde sarsıntının bir benzeri yaşatılmaktadır. Müzede, depremde yıkılan binaların yapım tekniği ile ilgili inşaat malzemeleri hakkında da bilgi verilmektedir.

 OpenStreetMap'te Deprem Kültür Müzesi ile ilgili coğrafi veriler

Divan, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim sistemi içinde köy ile nahiye arasında kalan idari ve mali bir birimin adıdır. Günümüzde divan terimi bir coğrafya terimi olarak farklı bir anlam kazanmıştır, köyden daha küçük, dağınık bazı yerleşim birimleri için kullanılır.

Divanla ilgili yapılan tanımlar şu şekilde sıralanabilir: “Osmanlı Devletinde birkaç köyden müteşekkil küçük bir idari birlik”, “Osmanlı yönetim terminolojisinde en küçük birimi temsil eden nahiyelerin yerel adı”, “Anadolu beylikleri ve Osmanlıların ilk dönemlerinde, köylerden meydana gelen idari birim”, “bir kısım köylerin bir arada ve maruf bir merkez etrafında idari ve kazai birlik oluşturması”, “küçük iskan yerlerinden teşekkül eden bir mali-vergi bütünlüğü”, ”bir araya gelmiş köylerin ‘idari ve kazai birlik oluşturması”, "Batı Karadeniz Bölgesinin bir veya birkaç evlik küçük gruplar halinde ormanlara dağılmış ve her 50-60 tanesi bir kariye (köy) itibarıyla evvelce bir divana, bugün bir muhtarlığa bağlı köy haneleri”, “Kuzey Anadolu’da, Samsun, Bolu, İstanbul üçgeni içinde kalan sahada bulunabilen ve kendisine has bir idari sistemin meydana getirdiği köy-altı iskan şekli”, “Osmanlı döneminde bazı yörelerde (Samsun-Bolu-İstanbul- üçgeni) dağınık halde bulunan köy yerleşmeleriyle irtibat kurmak ve vergi toplamada kolaylık sağlamak maksadıyla bir ünite içerisinde yer alan köy yerleşmeleri değişik sayılarda (üçerli, beşerli, onarlı) gruplanmasıyla oluşan idari birim”dir.

XVI. yüzyıla ait olan tahrir defterlerinde yapılan taramalar neticesinde divanların Osmanlı klasik döneminde de var olduğu ve özellikle Batı Karadeniz’de Bolu Sancağı ‘nda (235 divan) yoğunlaştığı görülmektedir. Bolu Sancağı’ndan sonra divanlar, Çorumlu Sancağı (7 divan), Kengırı Sancağı (5 divan), Sivas-Tokat Sancağı (5 divan), Kastamonu Sancağı (3 divan), Bayburd Sancağı (1 divan) şeklinde sıralanmaktadır. Burada divan olarak kaydedilen merkezlere bağlı olarak, köylerin de kaydedildiği görülmüştür. Dolayısıyla tahrir kayıtlarından divanların kaza (bazı yerlerde idari bölünüşte kaza yerine nahiye kullanılmıştır ki bu durumlarda ise nahiye) ile köy arasında fonksiyonel amaçlar ile oluşturulmuş idari bir birim olduğu anlaşılmaktadır. Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî’sinde divan şöyle tanımlanmıştır: "Karadeniz sahilinde, ekseri Bolu ve Canik sancaklarında, ahali köy köy oturmayıp, haneler müteferrik (ayrı ayrı) olduğundan 50 yahut 100 hane bir kariye (köy) itibarıyla kayıd olunup, bunlara vergileri bir divan pusulası ile tevzi olunur (dağıtılır)."
Divanlar Batı Karadeniz Bölümü'nde, bu sahaya has topoğrafik faktörlerin bir sonucu olarak dağınık küçük köylerin bir merkez etrafında toplulaştırılması amacıyla oluşturulmuş bir idari sistemdir. XV. ve XVI. yüzyıla ait olan tahrir defterlerine göre özellikle Batı Karadeniz'de Bolu ve Zonguldak çevresinde yoğunlaşan divanlar, Beylikler Dönemi'nde (Çobanoğulları (1277-1309), Candaroğulları (1383-1462), İsfendiyaroğulları (1292-1383/1462) devrinde ortaya çıkmıştır. Beylikler dönemininde vergi toplamayı ve yönetimi kolaylaştırmak için oluşturulduğu anlaşılan divanlar, Osmanlı egemenliğine girdikten sonra da kullanılmaya devam edilmiştir.
Osmanlı idari birimlerinden Niyâbet (nahiye), divanlardan oluşmaktaydı. Divan ile bölük terimi eş anlamlıdır. Divanların başında bir divanbaşı bulunurdu. Tahrir defterlerinde divanlardan bahis 16. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Kayıtlarda divanların özellikle Batı Karadeniz vilayetlerinde olduğu anlaşılmaktadır. Divan, dağınık halde bulunan köylerin bir araya gelmeleriyle oluşan bir idari birimdi. Amaç onlarla kolay irtibat kurulması ve vergi toplanmasında kolaylık sağlamaktı. Edebiyatta bir şiirler kümesine divan dendiği gibi, idari bağlamda bir köyler kümesine de divan deniyordu.
Osmanlı döneminde göçmenlere eğimli arazilerde veya ormanlık alanların içlerinde ve kenarlarından toprak verildiğinde bu yerleşimler geniş arazili ve birbirinden mesafeli olarak verildiği için, bunlar geleneksel köyler şeklinde değil, divan adı verilen idari ve mali bir birlik olarak örgütlenmişlerdi. Eskiden divan olan yerleşim birimlerinin büyük bölümü Cumhuriyetten sonra idari yapısının değişmesi sonucu köylere dönüşmüş, geri kalan, köylere ait olamayacak kadar dağınık ve düşük nüfuslu olanların halkı ise geleneklerini sürdürerek yerleşmelerine 'divan' demeye devam etmişlerdir. Zaman içinde divanlar içindeki yerleşim çekirdekleri oğul vererek büyümüş, bir kısmı mahalle, bir kısmı köy hâline gelmiştir. Cumhuriyet döneminde köyler yeniden örgütlenince eskiden divanları oluşturan bu yerleşimlerden birkaçı birer muhtarlık hâline getirilmiştir.

Tarihçilerin divan terimi ile coğrafyacılarınki farklıdır. Osmanlı devrinde köy ile nahiye arasında bir yerleşim yeri olan divan, günümüzde tek başına muhtarlık olamayacak kadar küçük olan birkaç mahallenin bir muhtarlık altında toplanıp köy yapıldığı yerleşme tipinin adıdır. (bu türden diğer terimler arasında çiftlik, mezra, mahalle sayılabilir). Günümüzde Türkiye'nin idari birimleri arasında divan adını taşıyan yerleşmeler resmen yoktur. Bu adı taşıyan yerler aslında bir muhtarlık alanı içinde yer alan sürekli yerleşmelerdir (köy veya mahalle). Tipik olarak her divan birkaç ev ve onların ağıl, ahır ve kümeslerinden oluşur. Bu yerleşimler genelde köy olamayacak kadar az nüfusludur.

İlker Yiğit, 2013. "Divan". Gümüşçü, O. ve Yiğit, İ. 2011. "Batı Karadeniz Bölümünde Divanlar", Kuzey Anadolu'da Beylikler Dönemi Sempozyumu, 3-8 Ekim 2011 Kastamonu, Sinop, Çankırı, Bildiriler Kitabı s. 388-406
Kenan Ziya TAŞ, Tapu Tahrir Defterlerine Göre XVI. Yüzyılda Bolu Sancağı, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, 1993, s. 87
Masuroğlu, Mecdud, (Tarihsiz), “Divan”, MEB. İA, C. 3, s. 596
Cengiz Orhonlu,“Divan: A Historical Term in the Settlement Geography of Turkey”, Disputationes ad:Montium Vocabula VIII/4, (10. International Congress Of Onomastic Sciences), Wien, 1969, s. 89-93
Özçağlar Ali, Coğrafyaya Giriş, Hilmi Usta Matbaacılık. Ankara 2006, s. 85
Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yayınları İstanbul, 1993, c. I s. 457
Redhouse, J. W. Turkish and English Lexicon, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992, s. 940-941
Tanoğlu Ali, “İskân Coğrafyası, Esas Fikirler, Problemler ve Metod”, (Türkiyat Mecmuası, Cilt: XI'den ayrı basım), İstanbul, 1954, s.13
Taş Kenan Ziya, “Bir İskan Şekli ve Birimi Olarak Divan” SDÜ, Fen-Edebiyat Fak. Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 4, Isparta, 1999, s. 191-201
Tunçdilek Necdet, Türkiye İskan Coğrafyası Kır İskanı (Köy-altı İskan Şekilleri), İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1967, s. 132-133
Uzunçarşılı İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Yayınları, Ankara 1998
Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I, TTK Yayınları Ankara, 1991
Yakupoğlu Cevdet, Batı Anadolu'nun Sosyo-Ekonomik Tarihi, Gazi Kitabevi, Ankara 2009
Yediyıldız Bahaddin, Ordu Kazası Sosyal Tarihi (1455-1613), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985, s. 44-46
Yılmaz Cevdet, “Türkiye’de Tarihçiler ve Coğrafyacılar Tarafından Farklı Anlamlarda Kullanılan Bir Terim: Divan”, History Studies, Volume 2/1 2010, s. 273-309.

Erenler, Sakarya ilinin bir ilçesidir. Sakarya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı merkez ilçelerden biri olan Erenler, Adapazarı'ndan 2008 yılında 5747 sayılı yasa ile ayrılarak müstakil ilçe statüsü kazanmıştır. Sakarya Nehri'nin kıyısında kurulan ilçe, bünyesindeki sanayi tesisleri ve kentsel dönüşüm projeleri ile şehrin önemli sanayi ve yerleşim bölgelerinden biridir. Doğusunda Akyazı ve Hendek, batısında Serdivan ve Arifiye, kuzeyinde Adapazarı, güneyinde ise Geyve ilçeleri ile komşudur.

İlçenin adı, bölge halkı tarafından manevi bir değeri olduğuna inanılan "Erenler Tepesi"nden gelmektedir. Rivayete göre, bölgenin fethi sırasında şehit düşenlerin defnedildiği bu tepede bir tekke bulunmaktaydı. Ayrıca yakın çevrede "Sakar Baba" türbesinin de bulunması nedeniyle bölge zamanla "Erenler" adıyla anılmaya başlanmıştır.

Erenler, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Adapazarı kazasına bağlı kırsal bir yerleşimdi. 1911 yılında Hacıoğlu ve Erenler, bağımsız köy statüsünden çıkarılarak mahalle statüsüne dönüştürüldü. Bölge uzun yıllar; Erenler, Tabakhane, Küpçüler ve Hacıoğlu mahallelerinden oluşan bir muhtarlık bölgesi olarak yönetildi.
Bölgedeki sanayileşme ve göç ile birlikte nüfusun 2000'i aşması üzerine belediyeleşme çalışmaları başlatıldı. Erenler, 14 Mayıs 1963 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan kararname ile Adapazarı Merkez ilçesine bağlı bir belde belediyesi olarak kurulmuştur.
19 Nisan 1964 tarihinde yapılan ilk yerel seçimlerle "Erenler Belde Belediyesi" fiilen hizmet vermeye başladı. İlk belediye hizmet binası, Erenler Merkez Camii yanındaki ilkokul binası olarak kullanıldı.

Sakarya'nın büyükşehir statüsündeki gelişimi ve artan nüfus yoğunluğu, belde statüsünün yetersiz kalmasına neden oldu. 6 Mart 2008 tarihinde kabul edilen ve 22 Mart 2008 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 5747 sayılı yasa ile Erenler, belde statüsünden çıkarılarak müstakil ilçe statüsü kazandı.
Bu yasa kapsamında; kapatılan Bekirpaşa ve Çaybaşıyeniköy belde belediyeleri ile merkeze bağlı bazı köyler de Erenler ilçesine bağlanarak ilçe sınırları genişletildi.

Erenler, Sakarya ovasının düzlüklerinde, Sakarya Nehri'nin batı kıyısında yer almaktadır. Arazi yapısı genel olarak düz olup, engebeli alanlar oldukça azdır. Bu yapı, ilçede tarım ve sanayinin gelişmesine olanak sağlamıştır.
İklimsel olarak Marmara iklimi ile Karadeniz iklimi arasında bir geçiş özelliği gösterir. Yazlar sıcak ve nemli, kışlar ise yağışlı ve serindir. Sakarya Nehri, ilçenin doğu sınırını çizer ve bölgedeki tarımsal sulama için önemli bir kaynaktır. Toprakları alüvyal olduğu için verimlidir.
Erenler ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 33 metredir. Erenler ilçesinin yüzölçümü 136 km²dir.

İlçe ekonomisi sanayi, ticaret ve tarıma dayalıdır. Sakarya'nın sanayi yükünü çeken önemli ilçelerden biridir.

İlçe sınırları içerisinde Türk Traktör gibi büyük ölçekli sanayi kuruluşları yer almaktadır. Ayrıca çok sayıda küçük ve orta ölçekli işletmeyi barındıran sanayi siteleri (Zirai Aletler Sanayi Sitesi vb.) ilçe ekonomisine katkı sağlar.

Erenler, bölgenin mobilya üretim ve satış merkezi konumundadır. İlçe genelinde birçok mobilya fabrikası ve showroom bulunmaktadır. Bu durum ilçeyi ticari açıdan hareketli kılmaktadır.

Sanayileşmeye rağmen kırsal mahallelerde tarımsal üretim devam etmektedir. Başta mısır, buğday ve kabak olmak üzere çeşitli sebze ve meyvelerin üretimi yapılmaktadır.

İlçe, son yıllarda yapılan rekreasyon alanları ile sosyal yaşam açısından gelişme göstermiştir.

Sakarya Park: Sakarya Nehri kıyısında 120 dönümlük arazi üzerine kurulmuş bir rekreasyon alanıdır. İçerisinde yürüyüş yolları, piknik alanları, restoranlar, amfi tiyatro ve sosyal tesisler barındırmaktadır.

Erenler, ulaşım ağlarının kesişim noktasında yer alır. D-100 (E-5) karayolu ilçenin merkezinden geçerek İstanbul ve Ankara yönüne ulaşımı sağlar. Ayrıca Anadolu Otoyolu (TEM) bağlantı yollarına ve Sakarya'nın şehirlerarası otobüs terminaline oldukça yakındır. Şehir içi ulaşımda ise Sakarya Büyükşehir Belediyesi'ne ait otobüsler ve dolmuş hatları yoğun olarak kullanılmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Erenler Kaymakamlığı
Erenler Belediyesi

Ferizli, Sakarya'nın 16 ilçesinden biridir. Adını, yörede yaşamış Feriz veya Feyzi ağadan alır. Osmanlı zamanında Firuzlu olarak kullanılan isim, zamanla günümüzdeki şeklini almıştır. 1400-1406 yılları dolayında Timur zulmünden kaçan Sivaslı Ermenilerin iskanıyla Feriz veya Feyzi Ağa Çiftliği olarak kurulduğu kaydedilir. Çiftlik arazisi doğuda Damlık, güneybatıda Elmalık köylerine dek yayılmıştı. Adapazarı (Donigaşen) kasabasıda aynı ağanın koruması altında Ermeni muhacirlerce kurulmuştu.

Ferizli ilçesi Adapazarı Ovası'nın (Akova) kuzeyinde, Kocaeli Platosu'nun doğusunda ve Batı Karadeniz dağ uzantılarının batısında bulunur. Arazi yapısı genel olarak kuzeye doğru düşük rakımlı tepelerden ve ovalardan oluşmaktadır. İlçe merkezi Sakarya Nehri ile Göksu'nun (Çark Suyu) çatağında bulunur. İlçe merkezi, Adapazarı'na yaklaşık olarak 25 km mesafededir. 650 nolu Karadeniz - Akdeniz devlet yolu üzerindedir.
İlçe sınırları içindeki en büyük göl, Gölkent kasabasının kıyısında bulunduğu, bir kısmı Karasu sınırlarında kalan Akgöl'dür.
İlçenin yüzölçümü 173 km²dir. Ferizli ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 42 metredir.

Ferizli, Karadeniz iklimi etki alanındadır. Doğal birki örtüsünü kışın yaprağını döken nemcil türler oluşturur. Kayın, gürgen, meşe, çevre ormanlarda yoğun olarak bulunur. Yer yer saf meşe koruluklarına rastlanır. Kireçtaşları üzerinde maki (Psödomaki) türleri görülür.

Sakarya Nehri kenarında, verimli ovalarda bulunması nedeniyle Ferizli'de yerleşme MÖ 600'lü yıllara kadar inmektedir. MÖ 13. yüzyıllarda bölgenin adı Bebrika olarak anılan bölge, MÖ 9. yüzyılda Bitinya topraklarına katılır. MÖ 6. yüzyılda Lidya hakimiyeti, yerini Makedon hakimiyetine bırakır. MÖ 3. yüzyılda başlayan Bitinya idaresi MÖ 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu işgaliyle son buldu.
1072 yılında Artuk Bey Bizanslıları yenmesiyle yöre Türk hakimiyetine girer. Yeniden Bizansa geçen bölge 1097 yılında Haçlıların, sonra sırasıyla Danişmentlilerin, Anadolu Selçuklularının, İznik İmparatorluğunun denetimine geçti. 1324 yılında Osman Beyin komutanlarından Konur Alp ve Akça Koca Bey tarafından fethedilerek Osmanlı hakimiyeti başlatıldı.
Cumhuriyet öncesine kadar Ferizli'de Ermeniler ikamet etmekteydi. Hâlen Ermeni evleri kalıntıları mevcuttur. Cumhuriyet kurulduktan sonra Balkanlardan gelen göçmenler yöreye yerleştirilerek 130 haneli Ferizli köyü oluşturuldu. 1965 yılına gelindiğinde 140 haneye ulaşan Ferizli, Karasu çevresinden göç almaya başlamıştır. 1970 yıllardan sonra Doğu Karadeniz'den göç almaya başlamıştır. 1973 yılında nüfusu 2000'i aşmasıyla Belediye teşkilatı kurulmuştur. Ferizli köy iken Adapazarı merkeze bağlı kasaba hâline gelmiştir. 1990'da nüfusu 5.000'i aşan belde 3644 sayılı kanun ile ilçe merkezi hâline getirilmiştir.
6 Mart 2000 gün ve 23985 sayılı R.G. yayımlanan 593 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile sonradan Sakarya Büyükşehir Belediyesi adını alan Adapazarı Büyükşehir Belediyesine dahil edilmiştir. Böylece Ferizli metropol belediye hâline gelmiştir.

İlçenin gelir kaynağı genel olarak tarıma dayanır. Fındık, mısır, şeker pancarı, buğday, meyve ve sebze, başlıca tarım ürünleridir. Kavak yetiştiriciliği de yapılır. Hayvancılık açısından da önemli bir yere sahiptir. Genelde büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapılmaktadır.
Daha çok çimento ham maddesi olarak kullanılan demir madeni; Türkiye'nin önemli 2. yatağıdır. Ferizli ilçesinin doğal kaynakları arasında siyah mermer de vardır. Fakat küçük işletmeler hâlindedir. Ayrıca Sakarya Nehri'nden kum da çıkarılır.
Öteden beri yol üstünde önemli bir ticaret merkezi olan Ferizli; son yıllarda hayvan pazarının kapanması ve köy otobüslerinin şehre sokulmaması nedeniyle yol üstünde olma özelliğini fiilen yitirmiş ve ticarette nisbi bir gerileme olmuştur.
1980'li yıllardan sonra eğitim hızla gelişmiştir.
Ayrıca Sakarya L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu 7 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ilçe sınırlarında yer alır.

İlçede yedi ilkokul, sekiz ortaokul, dört lise ve Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'ne ait meslek yüksekokulu bulunmaktadır.

1989 yılında Todor Jivkov'un Bulgaristan Türklerine baskıları sonucu Türkiye'ye göç etmek zorunda kaldılar. Gelen yaklaşık 320.000 Türkten bir kısmı Ferizli'de devlet eliyle yapılan konutlara yerleştirildi. 1999 Marmara depremi sonrası yeni konutların zemini sağlam alanlara yapılması kararı alındı. Seçilen yerlerden biri de Ferizli oldu ve Ferizli'de yapılan deprem konutlarıyla önemli miktarda nüfus artışı oldu.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Ferizli Kaymakamlığı

Geyve, Sakarya iline  bağlı ilçedir.
Marmara Bölgesi'nin doğusunda, Sakarya ilinin güneyinde yer alır. Doğusunda Karapürçek ve Taraklı, batısında Pamukova, kuzeyinde Sapanca ve merkez ilçe Adapazarı, güneyinde ise Bilecik iline bağlı Osmaneli ve Gölpazarı ilçeleri vardır.
Geyve, 1830 yılından beri ilçe konumundadır. 1954 yılına kadar Kocaeli iline bağlıyken bu tarihten itibaren, Sakarya iline bağlanmıştır. Yüzölçümü 62.852 hektardır. Bu yapısıyla Geyve, Sakarya'nın yüzölçümü bakımından en büyük, nüfus bakımından 7. sıradadır. Geyve ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 84 metredir. En yüksek nokta 1.040 m yüksekliğindeki Çinetaşı Tepesidir.
İlçenin yüzölçümü 662 km²dir.
İlçenin nüfusunun tamamına yakınını Manav Türkleri ve Doğu Karadenizli yurttaşlardan oluşmuştur. Karadenizliler ise özellikle 1. Dünya Savaşı sırasında Çarlık Ordularının yerel halkı itmesi ile bu bölgeye yerleşen insanlardır. Ayrıca ilçede Romanlar, Kafkasyalılar ve Kürtler de yaşamaktadır.
İlçenin en önemli akarsuyu Sakarya Nehri ve Karaçay deresidir. Sakarya Nehri ilçe merkezinin hemen kenarından geçerken, Karaçay Deresi ise ilçenin ortasından akarak Sakarya Nehri'ne dökülür. Sakarya Nehri ovadaki tarımın can damarıdır. Arazinin Sakarya Nehri boyundaki %20'lik kısmı ova, kalan %80'i ise dağlık ve ormanlıktır. Ova kısmı sulu tarım için çok uygundur.

Evliya Çelebi Geyve'nin kökeni hakkında şunları söyler: "Aslında ismi Gegve'dir. İzmit kalesini inşa eden İskender'in akrabalarından İhtiyar kadın kral Gegve'nin koyunları ve çobanları için inşa edilmiş küçük bir yerdir. Bu kralın adı verilmiş olan Gegve'nin galat-ı meşhuru Geyve'dir.
Barrington Atlas of The Greek and Roman World"e göre aslı Kabia'dır. [1]
Bu iki kaynak birbirini doğrular. Güncel Türkçe yer isimlerinden eski Bizans yerleşkesi olanların çoğunun ismi Rumca aslından ses bilgisel (fonetik) olarak Türkçeleşmiştir.
K > g, i > y, b > v ve ünsüzlerin yer değişimi Eski Anadolu Türkçesinde karşılaşılan değişimlerdir bkz. Eski Anadolu Türkçesi - Vikipedi (wikipedia.org)

İlçenin doğal bitki örtüsü genellikle ormandır. İlçenin verimli toprakları ve sahip olduğu iklim özellikleri, turunçgillerin dışında ekonomik önemi olan birçok ziraat ürününün yetiştirilmesine elverişlidir. Ekonomik anlamda zirai etkinliğin yapıldığı alanlar; bağcılık, meyvecilik (Elma, ayva, şeftali, kiraz), sebzecilik (en çok kereviz üretimi yapılmaktadır) ve hububattır.

Geyve Ayvası  Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından Türkiye'deki yöresel ürünlerin geleneksellik ve kalite bakımından değerlendirilmesi sonucu bu ürünlere verilen Coğrafi İşaretli Sicil Belgesine sahiptir. İlgili sicil belgesinde Geyve Ayvasının tanımı şu şekildedir: "Kültüre alınması oldukça eski meyve türlerinden biri olan ayvanın MÖ 650 yıllarında yetiştirildiği ve anavatanının Kuzey-Batı İran, Türkistan ve Anadolu olduğu bilinmektedir. Geyve Ayvası, Sakarya ilinin Geyve ilçesinde yer alan Geyve Ovasında yetiştirilmektedir. İklim şartları, rüzgâr alımı, toprak yapısı, Sakarya Nehri kenarında yer alması, alınan güneş ışığının yönü, uygun bahçe kurulumu ve beceri sahibi çiftçilerce uzun yıllardır üretilmesi, Geyve Ayvasına ayırt edici özelliklerini kazandırmıştır. Geyve Ayvası, şeker asit oranı dengesi nedeni ile boğuculuk ve tıkanıklık hissi vermemesiyle piyasada bilinmektedir. Diğer ayva çeşitlerinden farklı olarak Geyve Ayvasının çiçek çukuru derinliği ve açıklığı yüzeye yakındır. Bu özelliği dış görünüşünü pazarlama açısından değerli kılmaktadır. Dış görünüş bakımından dikkat çekici parlak sarı renge sahiptir. Geyve Ayvası sulu ve sert meyve yapısı, tadındaki şeker asit oranındaki denge nedeniyle tat analizlerinde yüksek değerler almıştır (10 üzerinden 7-8). Özellikle diğer ayva çeşitlerinde karşılaşılan boğucu meyve yapısı Geyve Ayvasında görülmemekte olup, sulu yapısı yemeyi kolaylaştırmakta ve tüketici talebini artırmaktadır. Geyve ilçesinde ayva ağaçları 40-60 yıl kaliteli ve düzenli ürün vermektedir. Geyve Ovası; kuzey-güney yönünde Geyve İlçesi Alifuatpaşa Mahallesinden başlayıp, Bayat mahallesine kadar Sakarya nehrinin doğusunda kalan kuş uçuşu 20 km.lik bir hat boyunca uzanır ve tamamı Sakarya nehrinden sulanan, verimli, Türkiye ortalamasına nispetle alçak, az meyilli, düz ve derin topraklara sahiptir. Geyve Boğazı diye adlandırılan bölgenin rüzgârlarına maruz kalan mikroklima özelliğiyle Geyve Ayvası için ideal koşulları sağlayan ovada yıllık ortalama sıcaklık 4,6 °C ile 22,6 °C arasında, ortalama yağış 30 mm ile 97 mm arasında değişmektedir. Geyve yöresinde yıllık soğuklama süresi 1900 saatin üzerindedir. Sakarya nehri havzasında yer alan Geyve arazisi genellikle alüvyal verimli topraklardan oluşmaktadır. Tuz ve kireç oranı düşük ve toprak reaksiyon sınıfı (pH) hafif alkalidir. Toprak yapısı killi tınlı bünyede olup organik maddece zengindir. Tekstürü ince tanecikli strüktürü ise orta seviyededir. Drenaj problemi yoktur. Su tutma kapasitesi normal seviyededir. Toprağı oluşturan toprak parçalarının büyüklüğü yeterli ve bu parçaların birbirine bağlanma oranı iyidir. Alınabilir Fosfor, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum miktarı Geyve Ayvası meyvesinin besin ihtiyaçları için ideal seviyededir. Sakarya ilinin Geyve ilçesinde yetişen ayvanın üç çeşidi bulunmaktadır. Bunlar; Eşme, Ekmek ve Limon çeşitleri olup, bu üç çeşit de Geyve Ayvası olarak bilinirliğe ve üne sahiptir. Yörede ağırlıklı olarak Eşme çeşidi ve bunun isimlendirilmemiş farklı tipteki mutantları ile az miktarda Ekmek ve Limon ayvaları yetiştirilmektedir".
Ayrıca Tropicana isimli meyve suyu üretici firması 2015 yılında "Geyve Ayva Nektarı" adlı bir meyve suyu piyasaya sürmüş olup ilerleyen yıllarda ürün piyasadan çekilmiştir.
Geyve ilçe meydanına 2021 yılında yenilenmiş ve meydana Ayva Heykeli inşa edilmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe Sakarya ile Bilecik illerini birbirine bağlayan D 650 Karayolu'nun yakınında olup, İstanbul'dan  Ankara'ya gitmek isteyenler için D 100 ve TEM Otoyollarına (Otoyol 4) alternatif olacak Taraklı-Göynük bağlantılı Sakarya-Ankara yolu (D 150) üzerindedir. İlçede Alifuatpaşa Köprüsü, Elvanbey İmareti gibi tarihî eserlerin yanında çok sayıda eski yerleşim yeri bulunmaktadır. Geyve-Taraklı yolundaki dinlenme ve alabalık tesisleriyle yol üzerindeki başta kiraz bahçeleri olmak üzere meyve yetiştiriciliği yapılan alanlar görülmeye değerdir.
Aşağı Bağlarbaşı köyünde Geç Bizans döneminden kalan kale (Türklerin Bizans'a olan akınlarını bertaraf etmek için yapılan Geyve Boğazı kaleler zincirinden bir tanesi) ve Akıncı köyü sapağından Adapazarı istikametine yaklaşık 4 km mesafede ana yolun kenarında Çoban Kalesi görülebilecek tarihi yerler arasındadır. Ayrıca Mekşe Boğazı'nda bulunan Kıncılar Kilisesi harabeleri ve tam karşısında güney batıda bulunan Kurtbelenk Kilisesi harabesi de gezilebilinir.
İlçeye bağlı Alifuatpaşa beldesinde bulunan Ali Fuat Cebesoy (Kuvay-ı Millîye) Müzesi, Geyve İkinci Beyazıt Köprüsü gibi tarihi ve turistik özellikler arzeden yapılara ek olarak, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından olan ve Geyve Savunmasının komutanlarından Ali Fuat Cebesoy'un mezarı da ilçede ziyaret edilebilecek yerler arasındadır.
Doğançay Şelalesi, ilçe sınırlarında, Maksudiye köyü sınırlarında bulunur.

Geyve Kaymakamligi Resmi Web Sitesi26 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geyve Belediyesi Resmi Web Sitesi3 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geyve Boğazı, Sakarya Nehri'nin Samanlı Dağlarını parçalayarak oluşturduğu boğaz vadi. Boğaz Sakarya ili, Geyve ilçesi sınırlarında bulunur.
Boğaz vadinin kenarlarında 1000 metreyi aşan Samanlı Dağları'nın tepeleri bulunur. Dağlık alanlardan karayolu geçirmek masraflı ve zor olduğundan akarsuların açtığı boğaz vadiler ulaşımda yoğun olarak kullanılır. D 650 karayolu ve demiryolu Sakarya Nehrinin her iki yanından kıvrılarak  Geyve Boğazı'nı geçerler. Böylece boğaz Geyve Ovası ile Sakarya Ovasını en kısa yoldan birbirine bağlamış olur.
Tüm boğaz vadiler gibi Geyve Boğazı da ulaşım açısından önemlidir. Tarihi İpek yolu Göynük, Taraklı Geyve yerleşmelerinden geçtikten sonra Geyve Boğazı'ndan Sapancaya ulaşmaktaydı.
Ulaşımın önemli olması bu alanları aynı zamanda stratejik hale getirmektedir. Geyve Boğazı'nın stratejik  önemi Türk Kurtuluş Savaşında ortaya çıkmıştır. Yüksek Samanlı Dağları'nın merkezi kısmından açılan vadi İstanbul-Ankara bağlantısını sağlayan önemli bir ulaşım kavşağı idi. İngilizlerin desteklediği Ahmet Anzavur Eskişehir-Ankara yolunu açmak için Geyve Boğazı'nda Kuvâ-yi Milliye kuvvetlerine saldırdı. Batı Cephesi komutanı Ali Fuat Paşa bu saldırıları püskürttü. 10 Mayıs 1920'de yaptığı ilk saldırıda başarısız olan Anzavur, 15 Mayıs'ta yeniden saldırdı. Kuvâ-yi Milliye birliklerine yenilen Anzavur geri çekildi. Ali Fuat Paşa'nın adı Geyve Boğazı'nın güney ucundaki kasabaya verildi.
Boğaza hakim olmak amacıyla tarihte kaleler inşa edilmiştir. Boğazın tabanında yer alan Şerefiye köyü, Boğazkesen yöresinde geç Roma döneminden kalma Çoban Kale kalıntıları yer alır.
Armutlu Yarımadası'nda  Geyve Boğazı ve Pamukova hattı boyunca yüzeyleyen metamorfik kayaçlar genel olarak iki grup altında toplanmaktadır. Bunlar; göreceli olarak daha yüksek dereceli metamorfizma ürünü Pamukova metamorfikleri ve düşük dereceli metamorfizma ürünü İznik metamorfikleridir. İznik metamorfitleriyle Pamukova metamorfitlerinin geçişli olduğunu dolayısıyla İznik metamorfitlerinin temel kayalarının Pamukova metamorfitleri olduğu rapor edilmiştir.

Armutlu Yarımadası'nda  Geyve Boğazı ve Pamukova hattı boyunca yüzeyleyen metamorfik kayaçlar genel olarak iki grup altında toplanmaktadır. Bunlar; göreceli olarak daha yüksek dereceli metamorfizma ürünü Pamukova metamorfikleri ve düşük dereceli metamorfizma ürünü İznik metamorfikleridir. İznik metamorfitleriyle Pamukova metamorfitlerinin geçişli olduğunu dolayısıyla İznik metamorfitlerinin temel kayalarının Pamukova metamorfitleri olduğu rapor edilmiştir.
Bölgedeki jeomorfolojik ünite Sakarya Nehrinin yükselmesine bağlı oluşan depolardır. Tabakalarda tane boyutu bakından iki çeşit malzeme vardır. İri malzemeler Sakarya Nehrinin bol su taşıyıp debisinin yüksek olduğu devrelerde iri malzeme taşıyıp biriktirmiştir. Daha ufak malzemeler ise Nehrin akışının düşük olduğu ve görece gücünün az olduğu devreleri yansıtır. Bölgede su erozyonu hakimdir. Eğimin arttığı yerde akarsu aşındırır ve aşındırdığı malzemeyi eğimin azaldığı yere biriktirir.
Kuzeydeki Adapazarı depresyonuyla güneydeki Pamukova Depresyonu'nun arasında Samanlı Dağları kütlesi bulunur. Burası bir eşik konumundadır. Geyve boğazı, Sakarya Nehri'nin bu eşiği aşarken oluşturmuştur. Akarsular topoğrafyayı iki şekilde şekillendirir; Aşındırma ve biriktirme şekilleri.
     Aşındırma faaliyetleri sırasında, vadiler;
·        Çentik Vadiler: V şekilli vadilerdir. Türkiye coğrafyası genç bir oluşuma sahip olduğu için Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'da yaygındır.
·        Alüvyon Tabanlı Vadiler:  Yükseltinin azaldığı akarsuyun mendereslenerek aktığı yerlerde görülür. Özellikle Ege'deki Horst- Graben sistemindeki Graben tabanlarında Alüvyon Tabanlı Vadilere bulunur.
·        Kanyon Vadiler: Basamaklı vadilerdir.
·        Boğaz Vadiler(Yarma Vadi): Alçak depresyondaki akarsu diğer alçak depresyondaki akarsuya ulaşmak istemektedir. Fakat önünde bir engel bulunmaktadır.  Bu engeli sahada Samanlı Dağları oluşturmaktadır. Akarsu önündeki engeli aşındırarak bir boğaz jeomorfolojisi oluşturmuştur. Akarsuyun bu aşındırma faaliyeti iki depresyonu birleştirmektedir. Bu vadilere 'Birleştirme Vadileri' de denilmektedir.
Yarma boğazlar genetik olarak  2'ye ayrılır; Konsekant ve İnkonsekant olarak. İnkonsekant'larda kendi içinde 2'ye ayrılmaktadır. Sürempoze ve Antesedant boğazlar olmak üzere.
Geyve Boğazı, İnkonsekant ve Sürempoze vadidir.
Yer tarihi boyunca, eskiden kara halinde olan birçok alan, daha sonra deniz, göl veya akarsu depoları tarafından tamamen örtülmüştür. Bunun sonucunda bir altyapı yani temel ve bir örtü olmak üzere iki farklı karakterde yapı unsuru meydana gelir.
Böyle bir alan tekrar kara haline geçtiği zaman üzerinde kurulan akarsu ağı doğrudan örtü tabakasının eğim şartlarına bağlı olarak konsekantlar şeklinde gelişir. Zamanla sübsekant ve insekantlardan oluşan bir drenaj ağı gelişir.
Aşınımın ileri aşamasında kurulan bu drenaj ağı, altyapı yani temel üzerine olduğu gibi kopya edilir. Bu olay sırasında çevredeki örtü tabakasına ait unsurlar da kısmen veya tamamen ortadan kaldırılır
Bu olaya yani örtü tabakası üzerinde kurulmuş olan bir akarsu ağının temele kopya edilmesine Sürempozisyon bu şekilde meydana gelen vadi ağına ise Sürempoze veya Epijenik Vadi Ağı adı verilir.  
Geyve Boğazı 15 km'lik bir boğazdır. Boğazdaki tepelere bakıldığında Güneydeki depresyonunun başlangıcı 700m civarındadır. Boğazın ortasında ve en derin yerinde Kocatepe 890m dir. Boğazın oluşumunda, Süremopozenin yanında, Antesedant etkilerde vardır. Epirojenik hareketlerle kubbeleşme veya faylanmalara bağlı olarak akarsu çığırında meydana gelen yükselme akarsuyun yatağında derine aşındırmasına neden olmaktadır. Bu durumda akarsuyun yükselen kısmındaki vadisi, yükselmeye göre antesedant yani daha eskidir.  Bu olaya antesedant, bu şekilde meydana gelen boğazlara ise antesedant boğazlar denir. Bununla beraber Kuzey Anadolu Fay Zonu'nun boğaz oluşumunda etkisi vardır. Ama ana hatlarıyla Sürempoze bir boğazdır. Adapazarı ovasında toprak özelliği alüvyal topraklardır. Ve drenajları oldukça iyidir. Alüvyal toprakların oluşumda temel etmen ana materyaldir.
Litolojik olarak Paleozik bir kütleden oluşur.      

Geyve Boğazı (Sakarya) ve çevresinde farklı tür ve yaştaki kayaçlar bir arada gözlenmektedir. Geyve Boğazı'ndaki metamorfik kayaçlar, başlıca amfibolit, granat amfibolit, epidot amfibolit gibi kayaçlar ile tanımlanmaktır. Bu metamorfik kayaçlar metaofiyolitik kayaçlar üzerine, GD'dan KB'ya doğru, tektonik olarak gelmektedir.
Amfibolitik kayaçlar ile meta-ofiyolitik birimlerin kontağına yakın kesimlerinde kalınlıkları yaklaşık 1 ila 4 metre civarında olan karbonatça zengin dayklar yer almaktadır. Karbonatça zengin bu dayklar içerisinde amfibolitik kayaçlardan türemiş, çakıl boyutlarında anklavlar yaygın olarak gözlenmiştir. Karbonat içeriği bakımından zengin bu dayklar kaba taneli olup, arazide beyaz, gri, pembe ve sarımsı renklerle gözlemlenmiştir. Bu kayaçlar içerisinde kalsit modal bileşim olarak % 60-70 arasında olup kalsit dışında klinopiroksen ± flogopit ± ak mika ± plajiyoklas ± epidot ± pumpelleyit ± K-feldspat ± sfen ± granat ± opak mineraller tespit edilmiştir. Taneli doku gösteren bu kayaçlar içerisindeki mineraller özşekilli, yarı özşekilli ve özşekilsiz olarak gözlemlenmiştir. Mineral kimyası çalışmalarına göre, karbonatça zengin bu kayaçlar içerisindeki kalsitlerin CaO içerikleri ağırlıkça % 54-59, MgO içerikleri ise % 0.2-2.1 arasında değişmektedir. Klinopiroksen mineralleri diyopsit bileşimindedir. Plajiyoklaslar albit andezin arası bileşimler gösterirken, granat mineralleri ise grosüler bileşimlerine sahiptir. Karbonatça zengin kayaçlar içerisinde pumpelleyit minerallerin varlığı ve mafik minerallerdeki yönlü uzanımlar bu kayaçların düşük dereceli metamorfizmadan etkilendiklerini düşündürmektedir.

Geyve Boğazı genel karakterleri ile Pamukova Ve Adapazarı Depresyonları arasındaki eşik üzerinde bugünkü meyil şartlarına uymayan inkonsekant bir yarma boğaza tekabül eder ve burada tipik bir "Birleştirme Boğazı"dır. Mevcut delillere ve bütün çevrenin jeomorfolojik tekamülüne göre Sakarya'nın bu eşik üzerinden kuzeye doğru akışı oldukça eski bir jeolojik maziye dayanır.Nitekim kuzeyde, Sakarya'nın deltasını müteakip Karadeniz'in 1500 metre derinliklerine kadar takip edilen bir denizaltı vadisine sahip olması ve Aşağı Sakarya platosundaki gömük vadiler bu hususu kesin bir şekilde ortaya koyar. Sakarya bu bölgedeki depresyonları teşekkülünden önce bu sahalarda uzanan geniş bir peneplen sathı üzerinde menderesler recmederek akarken vuku bulan epirojenik karakterde yükselmelerle gömülmeye başlamıştır. Böylece diğer sahalarda olduğu gibi Sakarya Vadisi sürempoze olarak yer yer sert olan temelde derin vadiler kazmış, az mukavim depoların bulunduğu yerleri de boşaltmıştr.Pamukova depresyonu ve kısmen de Adapazarı depresyonu böyle bir boşalmaya maruz kalmıştır. Ancak Geyve Boğazı'nın bugünkü derinliğini kazmasında başka sahaların bulunduğu da anlaşılmaktadır.İlk gömülme ve tekamül epijenik karakterde olmuş ve boğaz bu tarzda oluşmuştur. Ancak daha da derinleşmesinden bilhassa kuzeydeki Adapazarı depresyonunun da vuku bulan tektonik çökelmelerin ve Boğazın hemen kuzey kenarından geçen dislokasyonunun gençleşmesiyle eşik kısmen yükselmiş ve boğaz daha derine doğru kazılmak imkânı bulmuş olmalıdır. Ancak, bu son durum tipik bir antesedans olarak kabul edilemez. Çünkü biz güneydeki Pamukova depresyonunun daha ziyade boşalmalarla teşekkül ettiği fikrindeyiz. Buna göre çökelme ve nispi yükselme kuzeydeki havza kenarından tesirli olmuştur.Şu halde boğaz epijenik (sürenpoze) fakat kuzeydeki çökelmelerle kuvvetli gençleşmeye uğramış bir yarma vadi karakterindedir.

Demirkapı (Tuna)
Gülek Boğazı

Gökçeören Gölü, Sakarya ili, Serdivan ve Adapazarı ilçeleri sınırında, merkezin 7–8 km kuzeybatısında bulunan göldür. Göl büyüklüğü 25 hektardır. Yakınlarında 15 hektar büyüklüğünde Dipsizgöl yer alır. Kıyısındaki köyden dolayı Aralık Gölü de denilir.
Göl çevresindeki geniş bataklıkların bulunması ve sıtma tehlikesi nedeniyle 1994 yılında DSİ tarafından kurutularak tarım alanı haline getirilmiştir. Yine de kışın alanda su birikmesi olmaktadır.
Göl ve çevresindeki bataklık Osmanlı Devleti zamanında da gündeme gelmiştir. Osmanlı Devleti'nin kaybettiği topraklardan gelen muhacirler için yerleştirilecek arazi sıkıntısı yaşanmıştır. Sapanca Gölü'nden çıkan Çark Suyu bataklığa ulaşmakta, daha sonra Sakarya Nehrine dökülmekteydi. Adapazarı'na göre 1,5 m daha alçak alanda 80–100 cm su bataklıkta birikirdi.
40.000 dönüm bataklığın kurutma işi Fransız Emil Bodovi'ye verilmiştir. Bodovi iki yıl içinde açtığı kanalla bataklığı kurutmuştur. Bataklık kururken, gölde küçülmüştür. Açılan 24.000 dönüm arazide ziraat yapılmaya başlanmıştır. Fakat çevre köylülerle Bodovi arasında arazi sorunları çıkmıştır. Sorun Fransız sefareti ile Osmanlı Devleti arasında yazışmalara ve soruşturmalara konu olmuştur.
2015 yılında alanda başlayan petrol ve doğalgaz çalışmalarından olumlu sonuç alınmıştır. Bulunan doğalgazın kullanılabilir düzeyde olduğu tespit edilmiştir.

Harmantepe Kalesi, Sakarya ili, Söğütlü ilçesinde bulunan Bizans kalesidir. Söğütlü ilçesi, Harmantepe köyü yakınlarındadır. 12 veya 13. yüzyılda Bizans İmparatorluğunun doğu sınırlarını savunmak amacıyla yapılmıştır.
Kale Taşkısığı Gölü'nden çıkan akarsuyun kenarında küçük bir tepe üzerinde bulunur. Kale surları 10 m yükseklik, 2 m kalınlığa sahiptir. Surlar üzerinde bulunan 6 burç 5x5 ebatlarındadır. Yapımında çevredeki taşlar kullanılmıştır. Beş giriş kapısı bulunan yapının ana girişi güney yönündedir. Yapılışı üzerinden uzun zaman geçen ve tamir görmeyen kalenin surları, kapıları, burçları önemli ölçüde tahrip olmuştur.
Kale geniş Adapazarı Ovasının içinde savunmasız bir durumdadır. Savunmasını güçlendirmek amacıyla kale çevresine yapıldığı düşünülen hendeğin izleri belirsizdir. Kalenin yapı tarzı Seyifler kalesiyle  aynıdır. Tuğla kullanılmamış, sadece moloz taş ve kireç harçı kullanılmıştır. Kalenin tarihlemesi sorunu yaşanmış, bazı araştırmacılar Justinianus Köprüsünün de yapımına neden olan Antik Kanal projesine (6. yy) bağlamışlardır. Fakat kaleden elde edilen bulgular ile yoğunlaşan Türk akınlarından korunmak amacıyla, Sakarya Nehri'nin batısına inşa edilen kaleler dizisinin parçası olduğu anlaşılmıştır.
Kale uzun zaman bakımsızlıktan dolayı bitki örtüsü ile kaplanmıştır. Sakarya ilindeki en sağlam Bizans kalesi olan yapı restore edilerek turizme kazandırılma kararı alınmıştır. Kaleye Söğütlü ilçesi merkezden ayrılan  2,5 km asfalt, 2,5 km toprak yolla ulaşılmaktadır.

 OpenStreetMap'te Harmantepe Kalesi ile ilgili coğrafi veriler

Hendek, özellikle kale, bina veya kenti çevreleyen geniş, derin ve genellikle suyla dolu tahkimattır. Bazı örneklerde su engeli olarak da daha karmaşık yapay göllere evrildiği görülmüştür. Modern dönemlerde hendek veya su engelleri artık önleyici etkileri kaybolduğundan görsel olarak tercih edilmeye başlanmıştır.

Bilinen en eski hendekler Mısır'daki kazılarda ortaya çıkmıştır. Antik Mısır'ın Nubiya bölgesindeki Buhen tahkimatı bunun örneklerindendir. Babil, Asur uygarlıklarında da hendek görülmüştür.

Orta Çağ boyunca kalelerin etrafına açılan hendekler tahkimatı artırmak amacıyla kullanılmaya başlanılmıştır. Uygun koşullarda hendekler suyla doldurulurdu. Hendek sayesinde kuşatmada kullanılan silahların kale surlarına yaklaşmasına engel olunur. Ayrıca istihkamcıların yerin altından surlara yaklaşması da engellenmiş olur. Sonraki dönemde özellikle topçuluğun gelişmesiyle hendek yerine kale savunmasında ilave koruma sağlayan tabya ortaya çıkmıştır. Yıldız kale tasarımlı kalelerde hendekler kullanılmaya devam edilmiştir.

Günümüzde Nijerya sınırları içindeki Benin kentinin savunma tahkimatında sur ve hendek kullanılmıştır.

Japonya'da kalelerin etrafındaki su dolu hendekler yoğunlukla kullanılmıştır. Kentin merkezinde yer alan bu kaleler sayesindeki hendekler su yoluyla taşıma konusunda da kullanılmıştır. Hendekler Çin'deki Yasak Şehir, Hindistan'daki Vellore, Kamboçya'daki Angkor Vat ve Tayland'daki Chiang Mai'de hendek kullanılmıştır.

Amerika kıtasında Mississipi kültüründe tahkim edilmiş köylerin dışına hendekler yapıldığı bilinmektedir. Bunun yanı sıra Mayalar Becan kentinde hendek kullanmıştır.

Hendekler günümüzde askeri tahkimat olarak kullanılmasa da modern tehlikelere göre hâlen engel olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte ortaya çıkan çeşitli ayaklanma ve çatışmalarda bir eylem türü veya savunma aracı olarak olarak zaman zaman kullanılır.

ABD'nni Güney Karolina eyaletinde Wylie Gölü üzerinde kurulu olan Catawba Nükleer Santralinin etrafı güvenlik amacıyla doğal gölün yanı sıra suni beton hendeklerle çevrilidir. Ayrıca çeşitli sınır bölgelerinde yasadışı geçişlerin engellenmesi için doğal engel olarak kullanılmaktadır.

Günümüzdeki çok sayıda modern hayvanat bahçesi artık hayvanları kafeslerin yerine diğer tarafına geçilemez hendeklerle insanlardan ve birbirlerinden ayırmaktadır.

Hendek, çok küçük bir bölümü Karadeniz Bölgesi, daha büyük bölümü Marmara Bölgesi sınırları içinde kalan, idari olarak Sakarya iline bağlı bir ilçedir.
Hendek ilçesi 92 mahalleden oluşmaktadır.
2024 yılı ADNKS verilerine göre ilçe toplam nüfusu 92.729'dur. Yeni büyükşehir belediye yasasına göre köylerin hepsi mahalle olduğundan kır nüfusu bulunmamaktadır.
İlçenin yüzölçümü 646 km²dir. Hendek ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 177 metredir.

Osmanlı döneminden önceki tarihi hakkında yeterince bilgi bulunmamaktadır. Doğu Roma İmparatorluğu döneminde İstanbul ve Anadolu geçiş yolu üzerinde bulunan Hendek'in kayıtlarda ismi Lateas olarak geçmektedir. Osmanlı döneminde yörenin, Osman Bey'in komutanlarından Konur Alp tarafından, ele geçirilmesiyle bu bölge Osmanlı'ya bağlanmıştır. Bu dönemlerde ilçeye bir süreliğine Konuralp dendiği kaydedilmiştir. 12. Asırda Türkistan'ın Gürcan bölgesinden göç eden Türk kabilelerinin bir kısmının bugünkü Hendek ilçesinin bulunduğu yere gelerek yerleştikleri ve buraya Handok adını verdikleri, Handok'un zamanla Hendek olarak değiştiği sanılmaktadır.
Hendek Kanuni Sultan Süleyman döneminde köy konumundadır. 1877-1878 Osmanlı - Rus Savaşı sonrasında bölgeye kaybedilen Kafkasya coğrafyasından pek çok göçmen yerleştirilmiştir. Bu olaydan sonra bölgenin nüfusunun artmasıyla köy statüsünden nahiye statüsüne yükselmiştir. Balkanların Osmanlı'nın elinden çıkmasından sonra bölgeden göçen göçmenlerin bir kısmı Hendek'e yerleştirilmişlerdir.
İlk Belediye Teşkilatı 1907'de kurulan Hendek, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Kocaeli'ne bağlı kaza halini almıştır. Sakarya'nın 21 Haziran 1954'te il olması ile Hendek de ilçe statüsüne kavuşmuştur.

İlçe, eski E-5 yeni adı ile D-100 Karayolu üzerinde İstanbul'a 170 km, Ankara'ya 275 km Adapazarı'na 30 km kurulmuştur. TEM Otoyolu da güneyinden geçmektedir. Sakarya merkezin 10 metropol ilçesinden biridir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Hendek'te ilk yerel gazete 19 Aralık 1958 tarihinde Hendek Postası adıyla yayımlanmıştır. Hendek'te yayımlanmış ve halihazırda yayınlanan gazete ver dergiler:
Gazeteler

Hendek Postası [Hendek, Sakarya: Nihat Erkan, 1958- (40 cm.)]
Şafak [Hendek, Sakarya: (yayınlayan ?), 1960- (40 cm.)]
Bizim Hendek [Hendek: Rüstem Balcı, 1964- (45 cm.)]
Yeşil Hendek [Hendek: İsmail Özdemir, 1964- (43 cm.)]
Yeşil Hendek [Adapazarı: Mehmet Ercan, 1967- (50 cm.)]
Hendek Adalet [Hendek: Niyazi Zayim, 1967- (45 cm.)]
Hendek Ekspres [Hendek: Nevzat Bayındır, 1977- (45 cm.)]
Hendek Haber [Hendek, Adapazarı: Orhan Yılmaz, 1984- (45 cm.)]
Hendeğin Sesi [Hendek: İsmail Çakmak, 2002- (30 cm.)]
Hendek Şafak [Hendek, Sakarya: Esma Galip, 2002- (res.; 40 cm.)] yayınlanıyor
Hendek Medya Haber [Sakarya: Ahmet Köse, 2016- (res.; 51 cm.)] yayınlanıyor
Hendek Gerçek Haber [Hendek: İrfan Püsküllü, 2016- (34 cm.)]
Dergiler

Çamdağı [Hendek: Hendek Halkevi, 1947- (res.; 25 cm.) / (Yerel, Güncel) Folklor.]

Hendekspor, ilçeyi Türk futbolunda Bal Ligi düzeyinde temsil etmektedir. Takım, karşılaşmalarını 2.000 kişilik Hendek Atatürk Stadyumu'nda oynamaktadır.
Hendek'in en başarılı olduğu spor dallarının başında güreş gelmektedir. Hendek Güreş İhtisas Kulübü, kurulduğu günden bugüne 15 yılda 13 Avrupa ve Dünya Şampiyonları yetiştirmiştir. Ayrıca Hendek Güreş dalında (TOHM) Türkiye Olimpiyat Hazırlık Merkezlerinden biridir.

Türbeler bakımından çok zengin olan ilçe Din Turizmi için de uygun sayılabilir.

Çiğdem Yaylası: Yapısıyla ilgi çeken evlerin bulunduğu Çiğdem Yaylası, turizmci, gezgin ve yazarlardan oluşan büyük bir jüri tarafından Türkiye'nin en güzel on yaylası arasında gösterilmiştir. Topukotu olarak adlandırılan çimle kaplı geniş alanı, küçük ve hafif eğimli tepeleri ile yaylanın oldukça hoş bir manzarası vardır. Yaylada her yıl Temmuz ayının ikinci haftasında yayla şenlikleri düzenlenmektedir. Şenlikte yayladaki hayvancılık ile yetişen sebze ve meyveler tanıtılmakta, ayrıca çeşitli eğlenceler yer almaktadır.
Selman / Salman Dede Türbesi: Kocaali/Karasu yolu üzerinde Çam Dağı mevkiindedir. Bugün de ziyaret edilen türbenin çevresinde yılın belli bir günü (7 Temmuz), Selman Dede etkinlikleri adı altında hayır pilavı dağıtılmaktadır.
Eren Dede Türbesi: Türbe Köprübaşı'ndadır. Burası Dereboğazı'ne bağlı bir mevki iken bugün ayrı bir mahalle olmuştur.
Keremali Dede Türbesi: Keremali Dağı'ndadır. Mevki olarak Göksu yakınındadır. Dağa adını veren eren için yılda bir (15 Ağustos) Keremali Dede etkinlikleri adı altında etkinlik düzenlenir.
Sarı Dede Türbesi: Türbe Mahmutbey, 62 Evler mevkiinde, Bağdat Caddesi'ndedir.
Vahap Dede Türbesi: Karadere yakınlarındadır.
Şeyh İsmail İzzettin Türbesi: Şeyhler mahallesindedir.
Hendek Bayraktepe projesi: Hendek Belediyesi'nin başlattığı projeye göre, Bayraktepe'sinde Türk boyunun Orta Asya'dan Anadolu topraklarına gelmesinden bu güne kadar kurdukları 16 Türk devletini temsil eden bayraklar, bayrakların altındaki kitabelerde devletlerin simgeleri rö | arşivengelli = evet}}efler, amfitiyatro salonu, Zemin çalışmalarında satranç ve çeşitli spor dallarına yönelik çalışmalar, 300 m² 1 katlı betonarme bina, bina üzerine 2 katlı toplamda 600 m² kütük ev, ziyaretçiler için yaklaşık 1000 m² otopark alanı, ziyaretçilerin Bayrak Tepesi'ne ulaşımlarını sağlayacak üst geçitten oluşuyor.

İlçe, Sakarya Üniversitesi (SAÜ) ve Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesine bağlı olarak çeşitli enstitü, fakülte ve meslek yüksek okulunu barındırmaktadır. Yine ilçede köklü eğitim kurumları mevcuttur.

SAÜ Eğitim Bilimleri Enstitüsü (2010)
SAÜ Eğitim Fakültesi (1997)
SUBÜ Hendek MYO (1994)

OBP'ye göre Hendek Ortaöğretim Okulları

Hendek Devlet Bahçeli Fen Lisesi (kt: 2023)*
Hendek Atike Hanım Anadolu Lisesi (kt: 1992) [89.0264]
Hendek Anadolu Lisesi (kt: 1969) [80.4216]
Hendek Akşemsettin MTAL (kt: 1990) [75.2269]
Hendek Orhangazi Anadolu Lisesi (kt: 2019) [54.2488]
Hendek Anadolu İmam Hatip Lisesi (kt: 1977) [53.1094]*
Hendek MTAL (kt: 1994) [46.4993]*
Hendek Anadolu Kalkınma Vakfı MTAL (kt: 2005) [41.8222]
Hendek Yenimahalle MTAL (kt: 1980) [-]
Hendek Özel Çağdaş İmge Anadolu Lisesi (kt: 2017) [-]
*Sınav ile öğrenci alan orta öğretim kurumları. Devlet Bahçeli Fen Lisesi tümüyle sınavla öğrenci alırken, Anadolu İmam Hatip Lisesi (Fen ve Sosyal Bilimler Programı), Hendek MTAL (Bilişim Teknolojileri Alanı) kısmî sınavlı öğrenci almaktadır.
Kapatılan okullar

Hendek Osmangazi MTAL (kt: 1993) [43.7089]
Mesleki ve Teknik bölümleri Akşemsettin MTAL ve Hendek MTAL'e dahil edilerek okul lağvedilmiştir.

Kerim Korcan - Yazar
Selami Karaibrahimgil - Müzisyen ve bürokrat.
Gonca Vuslateri - Oyuncu

Süleyman Seba - Futbolcu, Spor yöneticisi
Tayfur Havutçu - Futbolcu
Süleyman Aykırı - Yağlı güreşçi
Ahmet Kavakçı - Yağlı güreşçi
Yasemin Şahin - Voleybolcu
Erdem Özgenç - Futbolcu

Ali Gaffar Okkan - Diyarbakır Emniyet Müdürü iken faili hâlen meçhul olan bir suikast sonucu öldürülmüş Diyarbakır emniyet müdürüdür.
Rasim Betir - Türk asker, Orgeneral, 1996-1998 2. Ordu Komutanı, 1998-2000 Jandarma Genel Komutanı
Ali Birinci - Tarihçi, Türk Tarih Kurumu eski başkanı

Kılıç Ali - Asker ve siyasetçi, 1., 2., 3., 4. ve 5. Dönem Gaziantep Milletvekili.
Selahattin Gürdrama - Tüccar, Serbest Ticaret, Sanayici, Adapazarı Belediye Başkanı, 5. Dönem Sakarya Milletvekili.
Rıza Kuas - Siyasetçi, Sendikacı, DİSK kurucusu, 13. Dönem Ankara ve 14. Dönem İstanbul Milletvekili.
Nevzat Ercan - Siyasetçi, 19., 20. ve 21. Dönem Sakarya Milletvekilli, Eski Orman Bakanı.
Merve Kavakcı - Siyasetçi, 21. Dönem Sakarya Milletvekilli, akademisyen ve diplomat.
Ali İnci - Siyasetçi, 25. ve 28. Dönem Sakarya Milletvekili.
Muhammed Levent Bülbül - Siyasetçi, 27. ve 28. Dönem Sakarya Milletvekili, MHP TBMM Grup Başkanvekili.
Ümit Dikbayır - Siyasetçi, 27. ve 28. Dönem Sakarya Milletvekili, Eski İYİ Parti Kurucular Kurulu, Genel İdare Kurulu ve Başkanlık Divanı üyesi.

Yusuf Ziya Kavakçı - İslam alimi ve politikacı.
Musa Aşoğlu - DHKP-C lideri.

1920 Bolu-Düzce-Hendek Ayaklanmaları
2006 Otoban katilleri

1943 Adapazarı-Hendek depremi
1965 Hendek otobüs kazası
2020 Hendek havai fişek fabrikası patlaması

Selmandede Yağlı Güreşleri

Hendek'in 6 tane kardeş şehri bulunmaktadır.

 Bakıhanov, Azerbaycan
 Bahçesaray, Türkiye
 Komrat, Moldova
 Tokmok, Kırgızistan
 Tatlısu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
 Taraklı, Türkiye

YerelNet
Hendek Kaymakamlığı 29 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hendek Belediyesi 3 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Karagöl Yaylası, Sakarya ili, Taraklı ilçesi sınırlarındaki yayladır. İlin büyük yaylalarından olan Karagöl 567 hektar büyüklüğe, 1.100 m yüksekliğe sahiptir.
Sakarya merkeze 99 km, Taraklı'ya 6 km'si stabilize, 22 km uzaklıktadır. Her aracın çıkabileceği yaylaya en yakın yerleşim 6 km ile Uğurlu Köyü'dür. Yayla çevresi köknar, kayın ve çam ağaçlarının kapladığı yoğun orman ile çevrilidir.
Karagöl'e Taraklı, Mahdumlar, Kemaller köyleri üzerinde ulaşılır. Kemaller köyü ve yayla çevresinde Roma zamanına uzanan belirsiz kalıntılar mevcuttur. İlkbahar ile birlikte; Mahdumlar, Esenyurt, Kemaller, Avdan, Dışdedeler, Tuzla, Uğurlu ve İçdedeler köylüleri yaylaya çıkar. Cuma günleri pazar kurulur.
Karstik bir çöküntü arazisi olan yayla ilkbaharda sular ile kaplanır. Sular düdenler ile yeraltı akışına karışır. 1130 m yüksekliğindeki yaylaya giriş ücretlidir. Kamp yapılabilen alanda, göletten balık tutulması da serbesttir. Alanda kaynak suları ve tuvalet bulunur. Sakarya Büyükşehir Belediyesi ilkbahar ve sonbaharda rutin doğa yürüyüşleri düzenlemektedir.
Yayla içi yolunun güneyinde tabiat anıtı olan Karagöl Yaylası Sarıçamı yer alır.

Karapürçek, Sakarya ilinin bir ilçesidir.

Karapürçek, Sakarya'nin en eski nahiyesidir. Kuruluş tarihi belli olmamakla birlikte Bizanslılar zamanında büyük yerleşme yerlerinden birisi olduğu kabul edilmektedir. İlçenin İlkçağ tarihi ile ilgili yeterli ve kesin bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte Sakarya ili ile aynı tarihe sahip olduğu anılmaktadır. Buna göre; MÖ 3. yüzyılda başlayan Bithynia Krallığının egemenliği MÖ 1. yüzyıldaki Roma yönetimine kadar sürmüştür. Bizanslıların Optimation Theması'nın sınırları içerisindeki Sakarya bölgesi zaman zaman Arap istilalarına uğramıştır. 11. yüzyılın sonlarında Selçuklulardan Artuk Bey'in buradaki Bizanslıları yenmesi ile yöre Selçukluların eline geçmişse de 1072'de yeniden Bizanslılar yöreye hakim olmuşlardır. Bunun ardından 1097'de Haçlıların, Danişmendlilerin, Anadolu Selçuklularının ve İznik'te merkezi kurulan Nicaia İmparatorluğunun yönetimine girmiştir. Konuralp ve Akçakoca tarafından 1324'te Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Rivayetlere göre Bizanslılar zamanında Karabıçaklı adında üç kardeşin doğuda Küçücek, kuzeyde Küçükkarapürçek ve güneyde Büyükkarapürçek köylerini paylaşarak yerleştikleri. O zaman ilçemizin adının Büyük Karapürçek olarak geçtiği ilçemizin adının, zaman içerisinde "Pürçek" manasında Büyükkarapürçek olarak yaygınlaşarak günümüzde Karapürçek ismini almıştır.
Bölgede 1967 yılında meydana gelen depremde Osmanlılardan kalan tarihi yapılar yıkılmış ve tahrip olmuştur. 1967-1968 yıllarında İmar ve İskan Bakanlığı tarafından planlı ve projeli olarak yeni yapılar yapılmıştır.

Marmara Bölgesi'nde, Sakarya iline bağlı bir ilçe olan Karapürçek, doğusunda Akyazı ilçesi, batısında Erenler, güneybatısında Geyve ilçe sınırları ile çevrilidir. Sakarya'nın güneydoğusunda yer alan ilçe toprakları engebeli bir arazi yapısına sahip olup güney kısmı ovadan oluşmaktadır. Karapürçek ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 150 metredir.
İlçenin E-5 karayolu ve TEM Otoyoluna bağlantısı vardır. Sakarya Merkeze 23, Akyazı 10, TEM Otoyolu girişine 11 km'dir.
İlçenin yüzölçümü 142 km²dir.

İlçe Marmara ve Karadeniz iklimi özelliklerini taşır. Kışlar bol yağışlı ve az soğuk, yazlar ise sıcak geçer. İlçe doğal bitki örtüsü bakımından oldukça zengindir. İlçe topraklarının %65'i ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda gürgen, meşe, kayın, kızılçam ve karaçam ağaçları bulunmaktadır.

İlçenin yerli halkı Türkmen (bazılarına göre manav) adı verilen halktan oluşmakta iken, çeşitli göç hareketleri sonucunda Kafkasya, Karadeniz, Kuzey Irak ve Balkanlar'dan vatandaşlarımız gelerek yerleşmişlerdir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisi genellikle tarıma dayalı olup hayvancılık da yapılmaktadır. İlçe topraklarının güneyi ovalık olup, her türlü tarıma elverişlidir. Yetiştirilen tarımsal ürünlerin başında fındık gelmektedir. Bunun yanı sıra arpa, buğday, fasulye, mısır, patates, çeşitli sebze ve meyve yetiştirilir. Hayvancılıkta büyükbaş hayvan besiciliğinin yanında arıcılık ve ipekböcekçiliği de yapılmaktadır. Ayrıca kümes hayvancılığı da ilçe ekonomisinde önemli yer tutmaktadır.

YerelNet

Karasu Kalesi, Sakarya ili Karasu ilçesinde yer alan Bizans kalesidir. 12-13. yy'e tarihlenen kale işlenmemiş doğal taşlardan kireç harcı kullanılarak yığma tekniği ile yapılmıştır. Tuzla Köyü merkezinin GB yönünde, Sakarya Nehri kıyısında bulunan kaleden küçük bir temel duvarı kalmıştır.
Malazgirt Savaşından sonra Anadolu'yu fetheden Türklere karşı savunma ve haberleşme amacıyla yapılmıştır. Bizans, Sakarya Nehri boyunca; Paşalar Kalesi, Adliye Kalesi, Çobankale, Akçukur Kalesi, Harmantepe Kalesi, Seyifler kalelerini inşa etmiştir.
40 m yüksekliğinde küçük bir tepenin üzerinde bulunur. Batı tarafı dik bir yamaçla Sakarya Nehri'ne ulaşır. Tamamen orman ve fındıklıklar ile çevrili harabeye sadece yaya ulaşılabilmektedir.
2005 yılında korunması gereken taşınmaz kültür varlığı ilan edilmesine rağmen, konumu dolayısıyla fazla korunamamaktadır.

Karasu Kalesi konumu

Karasu Limanı, Sakarya ili, Karasu ilçesinde inşa edilmekte olan liman. 2015 Ocak ayı itibarıyla limanın sadece iskelesi yapılmış, üst yapı işi ihale edilmiştir. Limanı iç bölgelere bağlayacak, Karasu-Sakarya merkez arası duble yol yapılmıştır. Demiryolu inşaatına başlanılmış, ancak bir müddet  çalışıldıktan sonra durdurulmuştur.
1994 yılında başlatılan liman inşaatı yüklenici İçtaş firması tarafından 2007 yılında bitirilmiştir. 2011 yılında yapılan Karasu Limanı üst yapı ihalesini de İçtaş firması kazanmıştır. 2017 yılında liman hizmete girmiştir.
Lojistik ve imalat sektörünün İstanbul'un dışına kaydırılmaya çalışılmaktadır. Bu amaçla Haydarpaşa Limanının elleçleme kapasitesi kademeli olarak Tekirdağ, Ambarlı, Mudanya, Kocaeli ve Karadeniz limanlarına aktarılacaktır. Türkiye'nin üretim ve ticaretinin canlanması liman ihtiyacını artırmaktadır. Bu amaçla Karasu limanının demiryolu ve karayolu ulaşımı geliştirilmeye çalışılmaktadır.
Arifiye'ye kadar gelen demiryolunun önce Karasu'ya, Daha sonra Bartın'a kadar uzatılıp, sanayi merkezlerinin iç kesimlere bağlanması planlanmaktadır.
Karasu Limanının Karadeniz limanlarına eklemlenme potansiyeli bulunmaktadır. İstanbul, İzmit ve Bursa limanlarına gelen gemiler İstanbul Boğazında önemli bir trafiğe neden olmaktadır. Bu trafiği rahatlatacak en uygun liman Karasu olarak görülmektedir. Karasu limanının Viking ve TINA projelerinde yer alması beklenmektedir. TINA Avrupa entegre ulaşım sistemi projesidir. Viking projesi ise; Karadeniz'i lojistik olarak İskandinav ülkelerine bağlama projesidir. Viking; Ukrayna'nın Odesa limanından başlayıp Litvanya 'nın Klaipeda limanında biten demiryolunun adıdır.

Yakın çevresi için önemli bir turizm alanı olan Karasu'nun, Limanın çalışmaya başlamasından sonra olumsuz etkilenmesi.
Liman alanının gerisinde bulunan Acarlar longozunun olumsuz etkilenmesi ve liman gelişimini sekteye uğratması.
Karadeniz'in bazen mendirekleri aşan güçlü ve hızlı dalgaları.
Dalgakıranın inşasından sonra ortaya çıkan kıyı gerilemesi sorunu. Bazı evler yıkıldı, kıyı 100 m geriledi. Önlem olarak önce kıyıya dik mendirekler yapıldı. Fayda etmediği görülünce yeni bir kararla kıyıya paralel açıkta mendirekler yapılmaya başlandı. Kararı alınan 27 mendirekten 7'si yapıldı, yapılanların erozyonu durdurduğu görüldü.

Karayemiş (Prunus laurocerasus), gülgiller (Rosaceae) familyasından küçük beyaz renkli çiçekler açan, daha çok rutubetli ve gölgeli yerlerde yetişen 5–15 m boyunda, yaprak dökmeyen bir ağaç türü. Türkiye'de çeşitli yöresel adlarla bilinmektedir. Yaygın olarak "Karayemiş" adıyla bilinen bitki, "Taflan", "Gürcü kirazı", "Laz kirazı", "Laz üzümü", "Laz yemişi", "Tanal", "Tçkoo" adlarıyla da bilinmektedir.

Yapraklar derimsi kısa saplı ve oval şekillidir. Orta damar alt tarafta çıkıntı teşkil eder. Çiçeklerin 30 - 40 tanesi bir arada bulunur. Taç ve çanak yapraklari 5 parçalıdır. Meyveleri zamanla siyah renk alır.

Yaprakları şeker, tanen, kalsiyum, oksalat, emülsin, prunasin ihtiva eder. Taze yapraklardan elde edilen taflan suyu, antispazmodik ve öksürük dindirici, bulantı ve karın ağrılarını giderici olarak kullanılır. Fazla alınırsa, zehirlenme yapar. Taze meyveleri yenir. Taze meyvelerinin idrar söktürücü ve taş düşürücü etkileri vardır. Yaprakları ise gıdalara koku vermekte kullanılır.
Yapılan çalışmalarda on fenolik ve altı şeker içeriği tespit edilmiştir. Bilinen en yaygın üç fitesterolden biri olan β-sitosterolün karayemiş meyve çekirdeklerinde % 73' ünü oluşturduğu belirtilmiştir. Yeteri kadar araştırması olmamasına rağmen topikal kullanımlarda ağrı üzerinde analjezik etki gösterdiği söylenmektedir. Besin ve nutrasötik takviye formülasyonlarında potansiyel olarak kullanılabilen iyi bir doğal antioksidan kaynağıdır. Halk ilacı olarak mide ülseri, sindirim sistemi şikâyeti, bronşit, egzama, hemoroit, diüretik ajan olarak kullanıldığı bilinmektedir. Meyvelerinin ise yenerek diyabette kullanıldığı bilinmektedir.

Güneybatı Asya ile Güneydoğu Avrupa'da doğal olarak yetişir. Türkiye'de Samsun, Giresun, Trabzon, Rize, Ordu ve Artvin civarında yüksek dağlık bölgelerde doğal olarak bulunur.

Kaynarca, eski ismi Şeyhler, Sakarya ilinin bir ilçesidir.

Kaynarca ilçesi, Kocaeli yarımadasının doğu uzantısında, Sakarya Vâdisi ile Karadeniz Bölgesi arasında yer almaktadır. Bu bölgenin târihi Bitinya Krallığı ile başlar. MÖ 307-304 sonrası ile Pontus Krallığı, Roma ve Bizans egemenliğine kadar uzanmaktadır. 1299 yılında Söğüt dolaylarında Osmanlı Beyliği'ni kuran Osman Gazi Karadeniz Bölgesi'ne kadar olan yörenin Osmanlı Beyliği'ne katılması görevini Akça Koca ve Konur Alp Beylere verir. Akçakoca Bey'i bu yöreyi 1308-1371 yılları arasında tümüyle Osmanlı Beyliği topraklarına katar.
Kaynarca'nın kesin kurtuluş tarihi bilinmemektedir; Hoca köy adıyla anılan köyün daha sonra Şeyhler adını alarak nahiye olduğu 1288-1827 târihli tapu kayıtlarından anlaşılmaktadır. 1899'da meydana gelen büyük bir yangın sonucu devlet daireleri önce Şeyh Tımarı köyüne (1889-1909), sonra Kavacık Çorlar Köyü'ne (1909-1917) taşınır. 1917'de tekrar nahiye olarak teşkilatlanan Şeyhler, 25 Mart 1920'de Yunan işgaline uğramış ve 16 Nisan 1921'de geri alınmıştır. 2. kez 30 Nisan 1921'de işgale uğramış ve 3 Mayıs 1921'de Türk güçlerince işgalden kurtarılmıştır. 1922 yılında ikinci kez büyük bir yangın geçirerek 1922-1925 yılları arasında Topçu (Büyükkaynarca) Köyü'ne nakledilmiştir. Önce Kocaeli'ne bağlı olan Şeyhler 1868'de Kandıra'nın bir ilçesi olması üzerine Kandıra'ya bağlanmıştır. 1 Nisan 1959 yılına kadar Kandıra'nın bir bucağı olarak kalmıştır. 1 Nisan 1959'da 7033 Sayılı kanuna göre Kaynarca adıyla ilçe olmuş ve 21 Ocak 1966 tarih ve 714 sayılı kanunla Sakarya iline bağlanmıştır.

Kaynarca ilçesi Sakarya ilinin kuzeybatısında yer alır. Doğuda; Karasu, batıda; Kocaeli'ye bağlı Kandıra ilçesi, güneyde; Adapazarı ve kuzeyde Karadeniz ile çevrilidir.

İl merkezine uzaklığı 30 km'dir.
İlçenin yüzölçümü 343 km²dir.
Kaynarca ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 60 metredir.
Genel olarak engebeli ve dalgalı bir arazi yapısına sahiptir. En yüksek yeri 353 metre ile Oflak Dağı'dır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin ekonomisi tarıma dayalıdır. Halkın başlıca geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktır. Son yıllarda kümes hayvancılığında büyük aşama kaydedilmiştir. Küçük çapta sanat ve ticaret faaliyetleri de olduğu görülmektedir. İlçede 4181 hane vardır. 3956 aile çiftçilikle uğraşmaktadır. İlçede Esnaf ve Sanatkarlar Kooperatifi'nin şubesi vardır. Çiftçi ve esnafı destekleyecek Ziraat Odası'nın yanı sıra Ziraat Bankası, Kaynarca İlçesi Köylere Hizmet Götürme Birliği, Tarım Kredi Kooperatifi ve Pancar Bölge Şefliği bulunmaktadır. İlçede tarıma elverişli arazi toplamı 19875 dekar olup, bu miktar ilçe yüzölçümünün %54,91'dir. Bu arazilerin %20'si sulanabilir arazi niteliğinde olup, iklim elverdiğinde her türlü tarım yapılabilir. Ayrıca 3148,4 hektar fındıklık vardır. Geriye kalan %25 orta vasıfta, %9,917'si de düşük vasıflı kıraç ve meyilli arazidir.

Tarım arazisinin fazla olmasının yanı sıra hayvancılığa da gereken önem verilmektedir. Hayvancılık oldukça gelişmiştir. 3.956 çiftçi ailesinin tamamı hayvancılıkla iştigal etmektedir. Ayrıca 165 çiftçi ise projeli hayvan besiciliği yapmaktadır. Süt inek besiciliği hızla yaygınlaşmıştır. Süt verimi yüksek Holstein Irkı İnek yönünde ıslah çalışmaları devam etmektedir. Süt inekçiliğinin %90'ı Holstein ırkıdır. 16.995 adet büyükbaş hayvanın 10.620 adeti süt ineğidir. Son yıllarda Broiler tavuğu işletmeciliği ilçede gelişmiştir. Burada 525 faal kümes, 200 adet de faal olmayan kümes vardır.
Taşoluk Köyü'nde eski dönemlerden kalma bir mağara vardır. Kanlı Pınar, mağaranın sağ tarafında yer alır. Rivayetlere göre İstiklal Savaşı sırasında yorulan ve susayan Türk askerleri su ihtiyaçlarını buradan temin etmişlerdir. Düşman kuvvetleri bu suyu bulunca burada pusuya yatmışlar. Yorulan askerler biraz dinlenmek ve susuzluklarını gidermek için bu pınarın başına gelmişler. Pusuya yatan işgal gücü askerleri bir anda ortaya çıkıp orada bulunan Türk askerlerini öldürmüşlerdir bu nedenle kanlı pınar olarak adlandırılmıştır.

Topçu Köyü'nün Büyükkaynarca Mahallesi'nde bulunan cami, bölgedeki en eski Osmanlı eseridir.

1486 yılında, Fatih Sultan Mehmet Han'ın mimarlarından ve Sultan II. Beyazıt'ın Kıssahanı; Muslihiddin Mustafa bin Cüneyd tarafından yaptırıldığı Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, 1767 numaralı defterde yer alan H. 902 (M.1486) tarihli vakfiyeden anlaşılmaktadır.
Erken Osmanlı Dönemi Mimarisi özelliği olarak, Çantı sistemiyle inşa edilmiş ender örneklerden biridir.

Karadeniz'e 700 m uzaklıktaki bu gölün çevresi bütünüyle dişbudak ormanlarıyla çevrilidir. Ağaçlar yer yer gölün bataklık kesimlerine sokulmaktadır. Buralarda sülün, çulluk ve yaban ördeği gibi hayvanlar yaşamaktadır. Yaban gölü koruma altına alınıp  balık avlanmanın da yasak olduğu gözlenmektedir. Gölde yaklaşık 320 çeşit yabani hayvan barınmaktadır.

İlköğretim hizmetleri ilçenin her tarafında yaygınlaşmış olup, bütün köylerinde ilköğretim okulu mevcuttur. Halk ta son yıllarda eğitime önem vermekte olup, yüksek okullarda okuyan öğrenci sayısında büyük oranda artış olmuştur. İlçede okur yazarlık oranı %97'dir. İlçede 1 üniversite (Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi), 1 genel lise, 1 çok programlı lise, 1 imam hatip lisesi, 1 endüstri meslek lisesi, 2 ilkokul, köylerde 26 ilkokul faaliyet göstermektedir.

Kaynarca kaymakamlığı 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Keremali (Elmacık) Dağı, Köroğlu Dağlarının batıda bölümünü oluşturan, Sakarya ilinin en yüksek dağı. 1543 m yüksekliğindeki dağ Hendek ilçesinin güneyi, Akyazı'nın doğusunda bulunur. Dağ adını zirveye yakın bir alanda bulunan türbeden almaktadır. Dağın genel adı Elmacık Dağı iken Sakarya ilinde kalan kısmı için Keremali Dağı olarak kullanılmaktadır. Dağın batısı Sakarya (Akyazı, Hendek), doğusu Düzce (Merkez, Kaynaşlıi Gölyaka) ve Bolu (Mudurnu) il sınırlarında bulunur.

Dağlık kütlenin kuzeyinde Melen Havzası, güneyinde Mudurnu Çayı havzası, güneydoğusunda Abant Dağları, kuzeydoğusunda Bolu Dağları, kuzeybatısında Adapazarı Ovası yer alır. Keremali Dağı ile Elmacık Dağı arasında Kara Dere ve Küçük Dere doğal sınır oluşturur. Dağın batı bölümünde bu kısma adını veren Keremali Tepe bulunur. Doğudan batıya doğru Erenler Tepe 1830 m, Dikmen Tepe 1760 m ve Dirimdirim (Dırdırın) Tepesi 1560 m diğer zirvelerdir.

Keremali Dağı üzerinde dört adet yaylanın bulunduğu platolar yer alır. Keremali Yaylaları, Akyazı ile Hendek arasında yer alır. Akyazı'ya 20 km, Hendek'e 27 km mesafededir. 1200 m ile 1400 m yükseklikleri arasında bulunan yaylalarda yayla evleri bulunur. Dağ eteklerinde 1180 m rakımında Gölyayla alanında, Çamlıca Gölü yer alır. Yaylalarda, doğa yürüyüşü, dağcılık, doğa inceleme, dağ bisikleti, piknik ve foto safari faaliyetleri yapmak amacıyla yılda ortalama 5000 ziyaretçi gelmektedir.
Keremali Elmacık Dağı üzerinde bulunan yaylalar: 

Keremali Yaylaları
Dırdırın Yaylası
Gındıra Yaylası
Göl Yayla,
Çiğdem Yaylası
Turnalık Yaylası
Balkaya Yaylası
Dikmen Yayla
Çakır Hasan Yaylası
Sinekli Yayla
Kardüz Yaylası
Ordulu Obası
Beygir Yayla
Ermeni Obası
Kaymaklı Yayla
Ilıca Yayla
Pürenli Yaylası
Çaşırcık Yaylası
Derebalık Yayla
Hıra Yayla
Yanık Yayla
Sırıkyanı Yayla
Torkul Yayla
Çınardüzü Yayla
Koca Yayla
Sinekli Yayla
Bolu Yayla
Şehirli Yayla
Ayvazlı (Kütüklü) Yayla
Sakarca Yayla
Topuk Yaylası
Eğreltilik Yayla.

Dağdaki bitki örtüsü Karadeniz bitki örtüsüdür. Alçaklarda geniş yapraklı kışın yaprağını döken türler bulunur; kayın, ıhlamur, meşe, dişbudak, kestane. Yükseldikçe iğne yapraklı köknar ağaçları hakimdir. Keremali Dağlarının kaynak suları ulusal firmalarca şişelenir ve ihraç edilir.
Keremali efsanesi, Anadolu'da Müslümanlığın yayılmasında önemli etkinliği olan yedi evliya kardeşten Kerem ve Ali savaşarak dağın zirvesine tırmanırlar, tepede şehit olurlar. Alana Keremali Tepesi adı verilir. Çevredeki bazı ilginç şekilli kayalar için, bu iki insanın oturduğu, namaz kıldığı, ayak izi olduğu iddia edilir. Keremali türbesiyle ilgili başka efsaneler de bulunur.

Keremali Yaylaları, Sakarya ili, Akyazı ilçesi sınırlarında Keremali Dağı üzerinde bulunan dört yayladır. Yaylalar 1200–1400 m yükseklikleri arasındadır. Akyazı'dan 20, Hendek'ten 27 km yol ile ulaşılmaktadır.
Keremali Dağı'na çıkarken ilk karşılaşılan yayla Keremali Yaylası'dır. En geniş yayladır, ev sayısı daha fazladır. Pazarköy, Güzlek köyleri üzerinden yaylaya ulaşılır. Cami, içme suyu, wc bulunur. Keremali Yaylası ve diğer yaylalar arasındaki toprak yol otomobiller için zorludur.
Gölyayla; Bir göl çevresinde bulunduğundan daha cazip bir yayladır. Keremali Dağı zirvesinin KD yönündedir. 7 km bozuk bir yolla ulaşılır. Mescit, wc, çeşme bulunur. Yaylaları hedefleyen doğa yürüyüşü, bisiklet ve motor turlarının hedefidir.
Alaağaç Yaylası; Keremali Yaylasının KD yönünde, 1,5 km uzaklıkta ayrı bir yayladır.
Üst Oba; Merkez Keremali Yayla'dan türbeye çıkarken üst tarafta, yol üzerinde bulunan yerleşimdir.

Kuzuluk kaplıcaları, Sakarya ili, Akyazı ilçesi, Kuzuluk beldesi sınırlarında bulunur. Kaplıca suları; 80 °C sıcaklığında, 7,22 pH'a, 1,2 sn/m³ akıma sahiptir. Sıcak sulardan; Otel, devre mülk, pansiyonların havuz ve banyolarında yararlanılmaktadır. Ayrıca ihracat yapan çiçek seralarında kullanılır.
Kaplıca suları içerdiği amonyumdan dolayı içme kürü olarak kullanılmaz. Siyatik, romatizma ve eklem ağrılarına  ve diğer bazı benzer hastalıklara faydalı olduğu kabul edilmektedir.
Beldede kaplıca sularını kullanan İhlas Holding'e ait Kuzuluk Tatil Köyü ve Kuzuluk Termal Otel bulunmaktadır. Ayrıca kaplıcadan faydalanılan pansiyonlar bulunmaktadır. Termal otelde 5 süit oda, 60 odada 140 yatak  bulunmaktadır. 1464 devre mülkde dairelerde 2928 yatak bulunur.
Kaplıcanın uzaklığı, İl merkezine 27 km, Akyazı'ya 8 km, İstanbula 178 km, Ankaraya 270 km, Bursa'ya 190 km'dir.

Kuşburnu (Rosa canina) Avrupa, kuzeybatı Afrika ve Batı Asya'da yetişen bir tür bitki.
İçi tüylüdür ve çok sayıda tohumu vardır. Sonbaharda olgunlaşır. C vitamini açısından dünyanın en zengin meyvesidir. Limondan 60 kat daha fazla C vitamini içerir. Taze olarak tüketildiği gibi kurutularak da kullanılır. Çayı ve marmelatı yapılır. Yabangülü, itburnu, itgülü, gülelması, yiric gibi adlarla da bilinir. İnsanların geçimini sağlamak için kullandıkları bir ticaret metasıdır.

Avrupa genelinde bir transektten elde edilen yabani gül örneklerinin büyütülmüş parça uzunluğu polimorfizmi kullanılarak yapılan DNA analizinden ("Caninae" bölümünden 900 örnek ve diğer bölümlerden 200 örnek), aşağıda belirtilen türlerin tek Rosa canina türünün parçası olarak kabul edilir ve bu nedenle R. canina:

R. balsamica Besser
R. caesia Sm.
R. corymbifera Borkh.
R. dumalis Bechst.
R. montana Chaix
R. stylosa Desv.
R. subcanina (Christ) Vuk.
R. subcollina (Christ) Vuk.
R. × irregularis Déségl. & Guillon

Köpek güllerinden elde edilen kuşburnunun eti (kabukları) yüksek düzeyde antioksidanlar, özellikle polifenoller ve askorbik asit, ayrıca karotenoidler ve B ve E vitaminleri içerir. Kuşburnu, doğal şekerler, organik asitler, çoklu doymamış yağ asitleri, fenolikler ve uçucu yağ ile birlikte yüksek miktarda karotenoid ve askorbik asit içerir bu da onu tüketim için mükemmel yapar. Kuşburnu esansiyel yağı esas olarak alkoller, monoterpenler ve seskiterpenlerden oluşur.
Meyve, yüksek seviyedeki C vitamini ile bilinir ve şurup, çay ve marmelat yapımında kullanılır. Özellikle kıtlık koşullarında veya savaş sırasında, meyvesinden (genellikle kuşburnu şurubu olarak) C vitamini üretimi için doğada yetiştirilmiş veya teşvik edilmiştir. Türler ayrıca diğer ılıman enlemlere de tanıtıldı. Amerika Birleşik Devletleri'nde İkinci Dünya Savaşı sırasında, "Rosa canina" victory garden 'lerine (Türkçe: zafer bahçesi) dikildi ve yol kenarları da dahil olmak üzere ülke genelinde ve kıyı boyunca ıslak, kıyı şeridindeki kumlu alanlarda yetişmeye devam eder.
Bolca büyüdüğü Bulgaristan'da kuşburnu çayın yanı sıra tatlı bir şarap yapmak için kullanılır. Kuşburnu Slovenya'da üretilen bir meşrubat olan Cockta'da aroma verici olarak kullanılır.
Bu bitkinin formları, ekili güllerin aşılama sında veya tomurcuklanması için stok olarak kullanılır. Yabani bitki, arazi ıslahında ve özel peyzaj düzenlemelerinde toprağı stabilize etmek için kullanılır.
Kültivasyonda çok azı yaygın olmakla birlikte, çok sayıda kültür olarak adlandırılmıştır.  Rosa canina  'Assisiensis' çeşidi, dikensiz tek köpek gülüdür.
Çiçeği, Romanya'nın ulusal sembollerinden biridir.

Meyve, turta, güveç ve şarap yapımında kullanılır. Çiçekleri şurup yapılabilir, veya salatalarda yenebilir veya sirke, bal ve brendi ile şekerlenebilir veya konserve edilebilir.

Rosa cinsinin Canina bölümü olan köpek gülleri (çoğunlukla Kuzey ve Orta Avrupa'da görülen 20-30 tür ve alttür) alışılmadık bir meiosis, poliploidide bile (örneğin tetraploidlerde veya hekzaploidlerde) ortaya çıkabilmesine rağmen bazen "kalıcı garip poliploidi" "olarak adlandırılır. Ploidi seviyesinden bağımsız olarak diğer kromozomları tek değerlikli olarak bırakıp yalnızca yedi iki değerlikli oluşur. Tek değerlikli olanlar yumurta hücrelerine dahil edilir ancak polene dahil değildir. Diğer bazı organizmalarda da benzer süreçler meydana gelir. Köpek gülleri en yaygın olarak pentaploiddir, yani ' 'Rosa' ' cinsi için yedi kromozomun temel sayısının beş katıdır ancak tetraploid veya hexaploid de olabilir.

Gülgiller familyasından 1-3,5 m. kadar boylanabilen, gövdesi ve dalları dikenli olan bir ağaççıktır. Kenarları dişli oval biçimli 5-7 yaprakcıktan oluşan yaprakları ilkbahardan başlayıp yaz boyunca açan, açık ya da koyu pembe, bazen beyaz renkli küçük ve yalın kat, güzel kokulu çiçekleri vardır. Bu çiçeklerin tabanı olgunlaşınca taç yaprakları dökülür ve “kuşburnu” denilen, 1,5–2 cm. uzunlukta parlak kırmızı meyvelere dönüşür. Gerçekte yabani gül bitkisinin meyvesi kuşburnunun içindeki beyaz renkli tüylü çekirdeklerdir.

Tuva Türkleri tarafından ıtkadı yani it-yemişi adı verilmektedir.

Güney Azerbaycan'da "it burnu" denilir.
Tokat yöresinde "gül burnu" olarak bilinir.

Kuşburnu (Rosa canina) 21 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Küçükboğaz Gölü, Karasu ilçesinde Karadeniz kıyısında yer alan küçük bir lagündür.
Göle Kırmancı, Beydağ, Kavakgöl, Lömek, Topçu derelerinin suları boşalır. Gölün denizle bağlantısı bazen kapanır bazen açılır. Karadenizde fırtına olunca kabaran dalgaların yığdığı kumlar göl sularının denize boşalmasına engel olur. Bu durumda taşan sular çevre arsa ve tarlalara zarar verdiği için köylülerin çalışmasıyla ağız yeniden açılır.
Gölden tatlı su kefali, kızılkanat ve sazan avlanır. Kışın göçmen kuşların kışladığı alanlardandır. Tatil günlerinde amatör olta balıkçılarının akınına uğrar.
Yazın, Karadenize nazaran durgun olması ile özellikle küçük çocukların yüzdüğü alandır. Çevresi mesire yeri olarak da değerlendirilir.
Belediye gölün batı kıyısında park, çocuk oyun alanları, otopark, açık hava tiyatrosu, kafe, restoran bulunan mesire yeri yapmayı planlamaktadır.

Uzaydan Küçükboğaz Gölü16 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızılüzüm, Sakarya ilinin Kocaali ilçesine bağlı bir mahalledir. (12/11/2012 tarihli yeni büyük şehir kanunu ile köy iken mahalle yapılmıştır.)Ayrıca eski zamanlarda Yanıksayvant mahallesinin bir mahallesi olup sonradan ayrılarak köy olmuştur.

Mahallenin adı; Karadeniz iklim koşullarına uygun olarak yetişen yabani kara üzümün, Eylül-Ekim aylarında, yükseltisinin 750 metreyi aşması ve havanın bu aylarda serin gitmesi nedeniyle tam olarak olgunlaşamayan yabani kara üzümün kızıl renkli kalması nedeniyle köye "Kızılüzüm" denmiştir. 93 Harbinın Kafkaslar ve Doğu Karadeniz'de oluşturmuş olduğu göç dalgası ile Ordu, Trabzon ve Giresun'dan göç eden gruplar mahallenin ilk kurucularıdır. Hasan Çavuş, Ali Çavuş ve Mustafa Filicioğlu ve Emin Yanbuloğulları ilk sakinleri ve kurucularıdır. Öncesi ile ilgili kesin bilgiler bulunmamakla beraber Rumlar'ın yaşamış olduğu söylentiden ibarettir. Mahallenin  geçim  kaynağı  fındıkçılıktır.

Sakarya il merkezine 60, Kocaali ilçesine 27 km. uzaklıktadır.

Yerelnet24 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lahna, Sakarya ilinin Kocaali ilçesine bağlı mahalledir. Mahalle 6360 sayılı kanunla kapatılan Ortaköy belediyesinin mahalleleri ile Gümüşoluk ve Çobansayfant köylerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuştur.

Ortaköy Beldesinin bucak adı Lahna'dır. Beldenin eski adı halkın karalahana (pancar-mancar) bitkisini ve yemeğini sevdiği için olduğu sanılıyor.
Ortaköy belediyesi Büyük Melen Projesi için yapılacak barajın suları altında kalacağı için taşınma kararı alınmıştı. Beldelerini yaşatmaya çalışan halk komşu Gümüşoluk mahallesi ile birleşme faaliyetlerine girişmiştir. Gümüşoluk mahallesinde yapılan halkoylamasıyla köy Ortaköy'e mahalle olarak bağlandı.
6360 sayılı kanunla kapatılan Ortaköy belediyesinden sonra Lahna mahallesi, eski Ortaköy beldesinin; Tangaz, Cuma, Merkez mahalleleri, eski Gümüşoluk (Bolazar) mahallesi ve eski Çobansayvant mahallesi birleştirilerek kuruldu.

Lahna mahallesi Kocaali'ye 10, Sakarya merkeze 80 km uzaklıktadır.

2014 yılı sayımlarına göre nüfusu 2.017'dir.

Yerelnet

Lahna Deresi (Çamdağı Deresi), Kocaali, Sakarya sınırlarında akan Melen Çayı'nın kolu olan akarsu. Lahna Deresi suları Büyük Melen Projesi dahilinde Melen Barajı'nı doldurup, İstanbul'a içme suyu olarak gönderilmektedir.
Lahna Deresi Çam Dağı'nın KD yamaçlarından doğup, eski Ortaköy kasaba merkezinin güneyinde Melen Çayı'na dökülmektedir. Melen barajı bugünkü yerinden daha güneyde Lahna Deresi'ni kapsamayacak şekilde Beyler köyünde yapılması düşünülmüştür. Bu durumda Melen Barajından elde edilebilecek elektrikten üç kat fazla elektrik elde edilecekti. Fakat İstanbul'un su ihtiyacının %44'ü karşılanacaktı. Bu nedenle yıllık su verimi yüksek Lahna Deresi'ni de kapsayacak şekilde belirlenip yapımına başlanmıştır. Melen Barajı su tutmaya başladığında biri Melen Çayı'na, diğeri Lahna Deresi'ne doğru uzanan iki kolu oluşacaktır.
Lahna Deresi'nde L. cephalus ve B. plebejus ana türleri oluşturduğu sekiz balık türü belirlenmiştir; Gobio gobio, Vimba vimba, Alburnoides bipunctatus, Leuciscus cephalus, Rhodeus sericeus, Barbus plebejus, Alburnus oronthis, Neogobius cyrius.
Melen ve Lahna akarsuları zamanında çevredeki yerleşmelerin oluşmasına neden olmuşlardır. Fakat günümüzde barajın yapılmasıyla bu yerleşmelerin yok olmasına neden olacaklardır. Kocaali ilçesinin, Çukurköy, Koğukpelit, Karapelit, Açmabaşı, Köyyeri ve Karalar köyleri akarsunun havzasında yer alır.

Melen Barajı ve Hidroelektrik Santrali, Sakarya ilinin, Kocaali ilçesinde Melen Çayı üzerinde yapılmakta olan barajdır. Barajın asıl işlevi Büyük Melen Projesi kapsamında İstanbul'a içme suyu temin etmektir.
Barajdan ikincil fayda olarak elektrik üretilecektir. Baraj 45 MW kurulu güce sahip olacaktır. Melen içme suyu projesinin I., II. ve III. aşamaları devreye girdikçe üretilen enerji de azalacaktır. İlk aşamada 183,33 Gwh/yıl, ikinci aşamada 140,60 Gwh/yıl, geri kalan ömründe 92,92 Gwh/yıl üretim yapacaktır.
50 yıl ömür beklenen baraj Melen Çayının denize döküldüğü yere 7 km uzaklıktadır. Baraj alanında çayın drenaj havzası 2.371 km², yıllık ortalama debi 1599 hm³/yıldır. Bu akışın %67'sine tekabül eden 1077 hm³/yıl İstanbul'a içme suyu olarak gönderilecektir.
İnşaat sözleşmesi 17.12.2012 tarihinde yapılmış, 6 Mart 2014 tarihinde temel atılmıştır. Barajın 2026'da hizmete alınması hedeflenmektedir.

2017 yılında baraj gövdesinde oturmalar ve derin çatlaklar belirmeye başlamıştır. 2022 Mart ayı itibarı ile inşaat çalışmaları tamamlanamamış, tadilat ise henüz başlamamıştır.

Türkiye'deki barajlar listesi

Melen Barajı’nda Gövde İnşaatına Başlıyoruz24 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Melen Projesi, Melen Çayı'ndan İstanbul iline boru hatlarıyla su getirme çalışmasıdır. Proje Türkiye'nin en büyük su temini çalışmasıdır.
1990 yıllarda İstanbul'un içme suyu sıkıntısı başlamıştır. Göçle gelen hızlı nüfus artışı, içme, kullanma ve sanayinin ihtiyaç duyduğu suyun temininde problemler oluşturmuştur. Trakya'daki suyu alınabilecek dereler küçük baraj ve bentlerle İstanbul'a taşınmıştır. Artan ihtiyaca cevap verebilmek için daha uzaklardan su getirme fikri doğmuştur. Sakarya ile Düzce illerinin sınırını oluşturan Melen Çayı projesi doğmuştur.
2040 yılında İstanbul'un nüfusu 17 milyon, yıllık su ihtiyacı 1997 hm³/yıl olacağı tahmin edilmektedir. Proje 1997 yılında DSİ tarafından hazırlanıp, 2001 yılında inşaat işleri başladı. Projenin ilk etabı 20 Ekim 2007'de uygulamaya geçti.

Melen Çayı, İstanbul boğazına uzaklığı 170 km'dir. Düzce ovası Kuzey Anadolu Fayı üzerinde tektonik bir ovadır. Bir çanak şeklinde olan ovanın tüm suları Efteni Gölü'nde bir araya gelip, birleşerek Melen Çayı'nı oluşturur. Düzce şehir merkezinin doğu yakasının sularını toplayan ve üzerinde Hasanlar Barajı bulunan Küçük Melen Çayı Efteni gölüne dökülür. Göle dökülen diğer dereler; Asar Deresi, Aksu Deresi, Uğur Deresi Sığırlık, Samandere ve Torku dereleriyle birleşerek gölden Büyük Melen adıyla çıkar. Melen Çayı Kocaali'den Lâhna deresini de aldıktan sonra Karadeniz'e ulaşır. Baraj alanında yıllık ortalama akım 1 599,42 hm³/yıldır. Bu suyun %67'si proje kapsamında İstanbul'a kanalize edilecek, 2040 yılına kadar kentin su ihtiyacını karşılayacaktır.
Proje kapsamında Melen Çayı ile İstanbul arasına 105 km uzunluğunda boru hattı döşenmiştir. Gelen su Şile Ağva'da Yeşilçay sistemine aktarılmış, oradan Yavuz Selim Arıtma tesisine ulaştırılmıştır. Melen Çayı'ndan İstanbul'a günde 700.000 m³ su verilmektedir

Melen regülatörü, birbirine paralel üç isale hattı, pompa istasyonları, terfi hattı, terfi deposu, arıtma tesisi.

Boğaziçi Su Tüneli; Melen nehrinden gelen suyun İstanbul'un Avrupa yakasına ulaştırmak amacıyla İstanbul Boğazının 135 m altında yapılan tünel. Tünel 5551 m uzunluğunda olup, 4 m çapında borularla döşenmiştir. Dünyada ilk kez, iki kıta su tüneli ile birleştirilmiştir.
Cumhuriyet İçme Suyu Arıtma Tesisi: Melen Çayı'ndan gelen ham suyun arıtılması amacıyla, İstanbul'un 30 km kuzeydoğusunda 400 dönüm arazide kurulan tesis. Tesiste; durultucu, kum filtresi, dezenfeksiyon, kimyasal işlem, çamur atma bölümleri bulunmaktadır. Açılışta 8.30 m³/sn kapasiteyle çalışacak olan tesis, son aşamada 8.68 m³/sn seviyesine çıkacaktır.
Melen regülatörü: Birinci etapta baraj yapılmadan önce, pompalanacak suyun yükseltilmesi amacıyla yapılmıştır. 2007 yılında tamamlanmış ve halen kullanılmaktadır.
Melen barajı: Melen Çayı üzerinde içme suyu depolamak ve elektrik üretmek amacıyla yapılmakta olan baraj.

Melen'den su birinci aşamada Melen Regülatörü yapılarak, baraj yapmadan akan su İstanbul'a Ekim 2007'de gönderilmiştir. İkinci aşamada gönderilecek suyun depolanması amacıyla Melen Barajı inşa edilecektir. Melen barajı Sakarya ili Kocaali ilçesi, Ortaköy sınırlarında yapılmaya başlanmıştır. Baraj alanı Melen çayının Karadeniz'e döküldüğü yere 7 km uzaktadır.
Barajın temelden yüksekliği 124 m, talvegten yüksekliği 99 m, kret uzunluğu 945 m olup 694 milyon m³ su depolanacaktır. Silindirle sıkıştırılmış beton ile yapılacak barajın temeli 6.03.2014'te atılmıştır. 1. boru hattı ile İstanbul'a 8,5 m³/sn su verilmektedir. 2. aşamada yapılacak boru hattı ile 14,5 m³/sn, toplamda 23 m³/sn su gönderilecektir. Barajın bitirilmesi ile bu rakam 34,4 m³/sn su kesintisiz şekilde İstanbul'a gönderilecektir.  51 m³/sn olan Melen Çayının yıllık su potansiyelinin, 34 m³/sn'lik kısmıyla yılda 1 milyar 77 milyon m³ su İstanbul'a pompalanacaktır.
Melen barajından elektrik üretimi de yapılacaktır. 45 MW gücünde kurulacak HES ile yılda 174 milyon kw elektrik üretilecektir. İstanbul'da işletmede olan 14 barajın toplam su hacminin 877 milyon m³tür. Melen barajı 694 milyon m³ su hacmiyle İstanbul barajlarının %80'nine karşılık gelir.
Melen barajı suları altında kalacak yerlerin tamamı Kocaali ilçesine bağlıdır. Kocaali ilçesinin 5 yerleşimi; Lahna bucağına bağlı, Ortaköy, Cuma Mahallesi, Beyler, Karalar, Köyyeri köyleri sular altında bırakacaktır.

2003 yılında, İSKİ müdürünün projenin gereksiz olduğu yönünde itirazı olmuştur. İstanbul nüfusunun DSİ'nin beklediği kadar artmayacağı, su kaçaklarının azaltılması, Istranca ve Yeşilçay barajlarının tamamlanması koşulu ile projenin yeniden değerlendirilmesini önermiştir.

Melocan (Saparna), Dikenucugiller (Smilacaceae) familyasından, odunsu, 15 metreye kadar büyüyebilen, sarılıcı, tırmanıcı, dikenli ve çok yıllık bir bitkidir. Yüreğimsi yapraklarının sapları kısadır, kenarlarında diken bulunur. Yaz sonu veya sonbahar başında çiçek açar, içinde üç tohum bulunan salkım meyveleri başlangıçta yeşil, olgunlaştığında kırmızıdır. Türkiye'de Anadolu Saparnası ve Nemçe Saparnası türleri bulunur. Türkiye'de denize kıyısı olan bölgelerde 800 metre yükseklerde görülür.
Özellikle Karadeniz mutfağında dikenucu kavurması adıyla yemeği yapılır. Ordu melocan kavurması adıyla Ordu ili adına coğrafi işaret olarak başvurusu yapılmıştır. Halk tıbbında; terleme, kanı temizleme ve cilt hastalıklarında kullanılır. Eskiden frengi tedavisinde kullanılmıştır. Romatizma ve böbrek rahatsızlıklarında kullanılır. Tükürüğü artırır ve ishal yapar. Kurutulmuş kökleri çay şeklinde demlenerek kullanılır.

Mithatpaşa Tren İstasyonu, Sakarya'nın Adapazarı ilçesi Mithatpaşa Mahallesi'nde yer alan TCDD'ye ait bir hemzemin tren istasyonudur.
Arifiye – Adapazarı şube demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından inşa edilerek 1 Kasım 1899'da hizmete girmiştir.
TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek 6 Şubat 1977'de tekrar hizmete giren istasyon, 1977 – 2012 yılları arasında Haydarpaşa – Adapazarı Bölgesel Trenleri'ne ve 2013 – 2016 yılları arasında Adaray (Adapazarı – Arifiye) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermiştir.
Bir kenar peronu ve bir ada peronundan oluşan istasyon, Adapazarı – Gebze Bölgesel Trenleri'ne ve 29 Ekim 2024 itibarıyla yeniden Adaray (Adapazarı – Arifiye) Banliyö Trenleri'ne hizmet vermektedir.
İstasyonun yanında TÜVASAŞ'ın vagon fabrikası bulunmaktadır.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu
Arifiye – Adapazarı şube demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Orhan Camii, Adapazarı şehir merkezinde Orhan Gazi adına yapılmış camii. Kesme taştan yapılan camii dikdörtgen planlıdır.
Orhan Gazi'nin komutanlarından Konuralp Bey bölgede Bizans'ın küçük kalelerini fetheder. Bugünkü şehir merkezini oluşturan köye yapılan Orhan Gazi adına camii yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Bugünkü Orhan camiinin, ilk yapılan camii ile yapı itibarıyla benzemediği ileri sürülür. Minarenin üzerinde olan 1316/1318 yılları yapının II. Abdulhamit zamanında yeniden yapıldığı tarihi gösterir. Yıkılan eski Ada köyünün camii, 1893/1894 yılları arasında Adapazarı kaymakamı Mehmet Nüzhet Paşa öncülüğünde halk tarafından yenilenmiştir.
Osmanlı arşivlerindeki belgelerden Sapanca'ya bağlı Beloyan Köyü'nün camii hatibine vakfedildiği anlaşılmaktadır. Caminin ilk halinin erken dönem mimarisi örneklerinden olan Büyükesence Camii'ne benzediği düşünülmektedir. Anılan cami çantı tekniği ve beşikörtüsü çatı kullanılmıştır. Orhan Camii yenilenirken çatı tarzı korunmuştur.
Kubbesiz olan caminin, ahşap çatısı kiremit örtülüdür. 1967 Mudurnu depreminde yıkılan minaresi onarılmış, fakat 1999 Gölcük depreminde yeniden hasar alınca profilden yeniden yapılmıştır.
Yakın tarihe kadar beton avlu ile çevrili caminin duvarları kaldırılmış, çevre düzenlemesi yapılmıştır. Sakarya halkının yardımı ile Uganda'da Sakarya Orhan Camii yaptırılmıştır.
Sakarya çevresinde Orhan Gazi adına yapılmış pek çok başka cami de vardır:

Pamukova, Sakarya iline bağlı ilçedir.
Marmara Bölgesi'nin doğusunda, Sakarya ilinin güneyinde yer alır. Doğusunda Geyve, batısında Kocaeli, kuzeyinde Sapanca ve Merkez ilçe Adapazarı, güneyinde ise Bilecik iline bağlı Osmaneli ve Gölpazarı ilçeleri vardır.
İlçe nüfusunun tamamına yakınını Manavlar ve Balkan göçmenleri oluşturur. Köylerde Yörükler ile Karabağ ve Kars'tan göç eden Ahıska Türklerinin yaşadığı da görülür.

Pamukova Ovası; doğu-batı doğrultusunda uzanır. D-B uzunluğu 28 km, K-G uzunluğu 6 km'dir. Alanı 170 km²dir. Ova güneyden Taraklı-Karagöl Platosu, kuzeyden Samanlı Dağları ile çevrilidir. Denizden ortalama 80 m yüksekte olan ovanın ortasından Sakarya Nehri geçer. Karasu-Antalya arasında uzanan D 650 karayolu ovadan geçer.
İlçenin yüzölçümü 289 km²dir. Pamukova ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 97 metredir.

Pamukova çevresinde tarih öncesi çağlara ait höyükler bulunmaktadır. Bunlar yörenin Neolitik ve Kalkolitik Çağlardan itibaren yerleşim gördüğüne işaret etmektedir. MÖ 4. yüzyılda Bithynia yönetiminde ve burasının Tataion (Totaion) ismi ile tanınmıştır. Bizanslıların Optimation Theması'nın sınırları içerisindeki Sakarya bölgesi zaman zaman Arap istilalarına uğramıştır. 11. yüzyılın sonlarında Selçuklulardan Artuk Bey'in buradaki Bizanslıları yenmesi ile yöre Selçukluların eline geçmişse de 1072'de yeniden Bizanslılar yöreye hakim olmuşlardır. Bunun ardından 1097'de Haçlıların, Danişmendlilerin, Anadolu Selçuklularının ve İznik'te merkezi kurulan Nicaia İmparatorluğunun yönetimine girmiştir. Osman Gazi zamanında 1312'de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı döneminde, Akhisar ismiyle tanınan Pamukova Kocaeli'ne bağlı ilçe iken 1874'te Geyve ilçesine bağlı bir bucak hâline getirilmiştir. 1946 yılında belediye teşkilatı kurulmuş, 1987 yılında da Sakarya'ya bağlı ilçe konumuna getirilmiştir. 20 Temmuz 2004'te bölgede Pamukova tren kazası yaşanmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Pamukova Kaymakamligi Resmi Web Sitesi 31 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pamukova Belediyesi Resmi Web Sitesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Poyrazlar Gölü, Sakarya il merkezinin 7–8 km kuzeydoğusunda, Sakarya nehrinin kenarında yer alan alüvyal set gölüdür. Göl kıyısında bulunan Poyrazlar köyünden adını alan gölün diğer bir adı da Teke gölüdür. Göl alanı 67 hektar, kıyılarının uzunluğu 4400 m olan göl 1. derece doğal sit alanıdır.
Göl fazla sularını 350 m uzaktaki Sakarya Nehrine boşaltmaktadır. Derinliği 3-8 metre civarı olan gölün güney kısımları sığdır ve sazlıklarla kaplıdır. Göl çevresi ormandır. Gölün güney kısımlarında küçük bir longoz yer alır, bu alan su kuşlarının beslenme ve üremesinde önemlidir.
Göl çevresi Orman Bölge Müdürlüğü tarafından günübürlik ziyaretçiler için mesire yeri olarak düzenlenmiş, özel sektör tarafından işletilmektedir. Gölde 64'ü yıl boyu kalan yerli, kışın gelen 36, yaz mevsiminde gelen 47, transit geçen 6 tür olmak üzere 154 kuş tür tespit edilmiştir.
Gölde yakalanan tatlısu levreği ve turna balığı sayıca azaldığı için 1992 yılında Su Ürünleri Kooperatifi faaliyetine son vermiştir. Poyrazlar gölünden; kadife, tatlısu levreği, turna, kızılkanat, gümüşi havuz balığı, kızılgöz, çapak ve kerevit yakalanmaktadır. Av sezonunda günde 20–85 kg arası  balık yakalanmaktadır.
Eski Sakarya-Karasu yolunda 10. km'de yer alan göl, Yeni Karasu yolunda Güneşler kavşağından sonra 5. km'dedir.

Tabiatı Koruma Alanı statüsünde olan ve suyu tatlı olup Sakarya Nehrinin yatak değiştirmesiyle oluşmuştur. 6.5 km² drenaj alanına sahip olan gölün büyüklüğü 0,6 km²'dir. Sakarya Nehri taştığı zaman, suları kapaklı boğaz adı verilen bir boğazla göle karışır. Normal zamanlarda ise nehir sızıntılarla gölü besler. Gölün kuzey ucundan çıkan dere ile göl suları Sakarya Nehri'ne karışır.
%53'ü Passeriformes'e ait iken, geri kalan 72 tür diğer 16 takıma aittir. Passeriformes'in sahada baskın takım olması, takıma ait türlerin geniş yayılış göstermesidir. Sıklık değeri %81-100 (Sürekli gözlenen türler) olan 7 türün Passeriformes takımına ait olması bu durumu doğrulamaktadır. Ayrıca geri kalanların 3'ü nadir, 27'si seyrek, 29'u genellikle ve 19'u çoğunlukla gözlenen türler olarak, ötücü kuşların sahadaki sıklık değerlerini oluşturmaktadır.
Göl çevresinde gürgen ve meşeden oluşmuş ormanlık alanın yanında sonradan ağaçlandırmayla karaçam ve sarı çam türlerinden oluşan ormanlık alanlar mevcuttur. Göl çevresi, piknik amacıyla özellikle hafta sonunda yoğun olarak kullanılmaktadır. Göl; turna , yayın ve sazan bakımından oldukça zengindir.

Poyrazlar Gölü balıkçılarının eğitim durumuna bakıldığında % 80 inin ilkokul, % 10 unun lise ve % 10 unun üniversite olduğu belirlenmiştir.Balıkçıların hepsinin motorsuz 3–4 m arasında değişen boylarda polyester malzemeden yapılmış tekneler kullandıkları belirlenmiştir. Poyrazlar Gölü'nde avlanan balıkçıların avlanma ekipmanları fanyalı, fanyasız ağlar, olta ve pinterlerdir. Fanyalı ve fanyasız ağların boyları 50 m ile 300 m arasında, enleri ise 2 m ile 4 m arasındadır. Fanyalı ağlarda ağ göz açıklığı 36 mm ile 48 mm arasında fanyasız ağlarda 70 mm ile 90 mm arasında değişmektedir. Poyrazlar Gölü'nde avlanan balıkçılar av malzemelerini kendi imkânlarıyla satın aldıklarını belirtmişlerdir. Balıkçılardan elde edilen bilgilere göre, avlanma mevsiminde balıkçılar ağları akşamdan göle bırakıp sabah erkenden toplamaktadırlar. Ağların gölde kalış süreleri 10-12 saat arasında değişmektedir. Poyrazlar Gölü balıkçıları incelendiğinde balıkçıların balıkçılığı seçmesindeki amaçlarının eşit bir oransal dağılım gösterdiği saptanmıştır.Yapılan çalışmada gölde avlanan balıkçıların iş deneyim sürelerinin 10 ile 40 yıl arasında değişmekte olduğu, ortalama deneyim süresi de 20 yıl olarak saptanmıştır.Poyrazlar Gölü'nden günlük avlanan balık miktarı 20–85 kg dır. Gölde yapılan balıkçılık faaliyetlerinden elde edilen günlük gelir ise 90-382.5 TL arasında değişmektedir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

 OpenStreetMap'te Poyrazlar Gölü ile ilgili coğrafi veriler

Rafting, raft adı verilen botlarla (sallarla), debisi yüksek nehirlerde yapılan bir nehir sporudur. Raftingde asıl olan içinde bulunduğunuz raftı devirmeden, kürekle yönlendirerek kayalar ve engeller arasından geçirmektir. Rafting, 4 ile 6 kişilik takımlar halinde yapılır ve başarılı olabilmek tek vücut gibi hareket eden bir takım olabilmekten geçer. Takım bireylerinin bot dizilişi sağ-sol ve ön-arka oturuş pozisyonlarını barındırmakta olup ve her bireyin geçilecek engel sırasında uygulayacağı teknik performans birbirinden farklı ama aynı sonuca bağlı hareketler bütününü temsil eder. Bu sporda akarsular zorluk seviyesine göre altı dereceye ayrılır. 6. derecedeki akarsulara girilmesi halinde ölümcül sonuçlar doğurabilir oldukça tehlikeli en zor parkurlardan oluşur, 1. derece akarsu ise her yaşta insanın gerekli güvenlik ekipmanlarını kuşanarak rahatlıkla rafting yapabileceği kolay seviyede parkurlardır.

Türkiye'nin her bölgesinde rafting için elverişli nehirler bulunmaktadır. Özellikle Köprüçay, Dalaman Çayı, Alara Çayı, Dim Çayı, Çoruh Nehri, Melen Çayı, Eşen Çayı, Manavgat Çayı, Zamantı Çayı, Fırtına Deresi, Maçka, Tortum, Kelkit Çayı ve Barhal Çayı bunların en bilinenleridir. Rafting sporu 2018 yılında özerklik kazanarak Türkiye Rafting Federasyonu çatısı altında faaliyet gösteriyordu.
Türkiye Rafting Federasyonu, Gençlik ve Spor Bakanlığının 23 Ağustos 2022 tarihli, 194 sayılı oluruyla kapatıldı ve Türkiye Kano Federasyonuna bağlandı.

Gerek uluslararası yarışmalar gerek ise bir eğlence aktivitesi olarak yapılabilen rafting için bazı koruyucu ekipmanların kullanılması zorunludur. Yırtılma ve delinmelere karşı özel olarak üretilmiş bot ve kürek gibi temel ekipmanlar yanında ekibin güvenliği için can yeleği, kask, neoprem elbise ve özel ayakkabılar kullanılır.

https://www.worldraftingfederation.com/ 4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Rafting Federasyonu10 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sakarya'nın 16 ilçesi bulunmaktadır.

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
Sakarya Büyükşehir Belediye Meclisi  üye sayısı 80, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 324'tür.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Sakarya il nüfusu: 1.123.693 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 4.823 km2dir. İlde km2ye 233 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 1.299 kişi ile Serdivan'dır.)
İlde yıllık nüfus artış oranı %1,17 olmuştur. Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Arifiye (%4,93) - Söğütlü (%-0,51)
09 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 16 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 672 mahalle bulunmaktadır. 

^a Adapazarı, 2007'ye kadar Sakarya il merkeziyken 2008 yılında yürürlüğe giren Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nda yapılan değişiklik nedeniyle ilçe statüsü almıştır.

Sakarya
Sakarya ilindeki yerleşim yerleri listesi

Sakarya Atatürk Stadyumu Sakarya Adapazarı'nda yer alan çok amaçlı stadyum, Sakaryaspor'un iç sahadaki futbol maçlarına ev sahipliği yapmaktadır.
Stadyumun tabanı bir elips şeklinde olmakla birlikte, kapasitesi Sakaryaspor resmi sitesine göre 28 bin 154 koltuktur. Toplamda 661 VIP seyirci koltuğu, 7105 UEFA Club koltuğunun yer aldığı statta 262 koltuk kapasiteli 19 loca bölümü bulunmaktadır. Stad Adapazarı-Karasu yolunda, şehir merkezine merkezine yaklaşık 3 km mesafededir. Stadın açılışı 8 Ekim 2017 tarihinde Kahramanmaraşspor maçı ile gerçekleşmiştir. Sakaryaspor Sakarya Atatürk Stadyumu´ndan Yeni Sakarya Atatürk Stadyumu'na geçmiştir. Stadın tahmini maliyeti 150 milyon Türk lirasıdır.

Yeni Sakarya Stadyumu, 8 Ekim 2017'de Kahramanmaraşspor ile Sakaryaspor arasında oynanan 2. Lig maçı ile açıldı. Maç 2-1 Sakaryasporun galibiyeti ile sonuçlandı. Bu maçtaki ilk golü atan Ferhat Yazgan, stattaki ilk golü atan futbolcu oldu. Açılış maçının öncesinde, Sakaryasporun Taraftar Grubu Tatangalar Maraton Tribünü'nde maçtan önce 1965 tarihinden bu yana Sakaryasporun 3 arması, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, Sakaryaspor takım otobüsünün kazasının hatırlatıldığı koreografide "Uğruna ölümlere gidip geldim" yazılı pankart açıldı.

Kapasitelerine göre Avrupa'daki stadyumlar listesi
Sakaryaspor

Yeni Sakarya Stadyumu | Sakaryaspor Resmi Web Sitesi
Yeni Sakarya Stadyumu Ingilizce World of Stadiums13 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mimar Proje Sayfası15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yüklenici Firma Proje Sayfası13 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni Sakarya Stadyumu Google Maps Haritası
Wikimapia üzerinde Yeni Sakarya Stadyumu26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sakarya deltası, Sakarya nehrinin taşıdığı çökellerle Karadenize döküldüğü alanda oluşan delta ovası. Sakarya deltası aynı denize dökülen Kızılırmak ve Yeşilırmak gibi denize doğru bir çıkıntı yapmaz. Delta daha çok doğu-batı doğrultusunda, kıyıya paralel gelişmiştir. Denizin birden derinleşmesi ve güçlü akıntılar denizi doğru çıkıntıyı engellemiştir.
Delta ekosistemi subasar (longoz) ormanlar, tatlı su gölleri, deniz kıyısı ve kıyı kumulları ekosistemleri barındırır. Sahile yakın alanlarda halkın harım adını verdiği küçük göller, bataklık alanlar bulunur. Akgöl, Acarlar longozu, Küçükboğaz gölü, Anagöl, deltadaki önemli göllerdir. Denize doğru belirsiz bir çıkıntı yapan delta, Karadeniz kıyılarındaki en zengin, biyoçeşitlilik bakımından önemli kumul sistemlerinden biridir. Delta balıkçılık açısından da önemlidir. Nesli tehlikede olan Mersin balığı Sakarya ağzında yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Küçük tepecikler halindeki delta kumulları ortalama 5 m'lik yüksekliğe sahiptir. Bu alan Türkiye'nin kesintisiz en uzun kumul habitatıdır.
Delta, bitkiler, kuşlar, memeliler, amfibiler, sürüngen ve iç su balıklarını birlikte barındırır. Sibirya kazı ve kadife ördek için kışlama alanıdır. Kıyı kesimleri deniz kuşları, göller ise ördekler açısından önemlidir. Mersin balığı (Acıpenser stellatus), Mersin morinası (Huso huso), Çoka balığı (Acıpenser ruthenus), Şip balığı (Acıpenser nudiventris), Karaca balığı (Acıpenser gueldenstaedtii), Kolan balığı (Acıpenser sturio) balıkları nesli küresel düzeyde tehlikede olan türlerdir. Türkiye'ye ait bir endemik türlerden, bir kurbağa türü Bombina bombina arifiyensis  ile duvar kertenkele türü olan Podarcis muralis kefkenensis alanda yaşar.
Deltada bitkisel açıdan küresel ölçekte tehlikede olan Karadeniz salkımı (Silene sangaria) ile Sahil sığırkuyruğu (Verbascum degenil) kumul bitkilerini barındırır.
Delta üzerinde yöre halkı yoğun şekilde tarım ve hayvancılık yapmaktadır. Sahil ve Acarlar longozu turizm, yapılaşma ve sanayileşme baskısı altındadır. TURÇEK longozun korunmasına çalışmaktadır.
Yapılaşma sahildeki delta kumullarını bitme noktasına getirmiştir. Melen projesi kapsamında Akgöl içme ve kullanma suyu rezervuarına dönüştürülmeye çalışmaktadır.
Deltanın yaşadığı ciddi sorunlardan birisi de kıyı gerilemesi olayıdır. Yapılan limandan sonra ortaya çıkan olay kıyı sistemini zarar vermeye başlamıştır. 2008'de biten liman mendireklerinden sonra başlayan kıyı erozyonu 100 m'ye kadar yaklaşmıştır. 2010'da kıyıdaki evler dalgalar tarafından yıkıldı.

Sakarya Hükûmet Konağı Sakarya'da yer alan ve 1999 Gölcük Depremi'ne kadar hükûmet konağı olarak hizmet veren bir yapıdır. Rasyonalizmin en önemli örneklerinden  birisi olması ve bu alanda Sakarya'da inşa edilmiş ilk uygulaması olması nedeniyle Türkiye mimarlık tarihinde oldukça önemli bir yapıdır. 1999 Gölcük Depremi'nden sonra yıkılmıştır.
Bayındırlık Bakanlığı'nın Sakarya Hükûmet Konağı binası için  açtığı yarışmayı Enis Kortan, Avyerinos Andonyadis, Nişan Yaubyan ve Harutyun Vapurciyan'dan oluşan proje grubu kazandı. Sami Sisa'nın projesi ise ikinci olmuştur. Bu binanın proje hizmetleri 1956 yılında tamamlanmış, binanın inşaatı ise ilerleyen yıllarda tamamlanmıştır.
Dönemin modern mimari üslubun en önemli temsilcilerinden olan Le Corbusier'in etkilerini taşıyan yapıda tamamen yerli malzemeler kullanılmıştır. Bu binada kullanılan hafif pano duvar ve cam-metal perde duvarları döneminde oldukça yeni uygulamalardır. Kütlenin yere oturması yerine kolonlar vasıtasıyla yükseliyor izleniminin verilmesi, bağımsız cephe ve esnek kat planları gibi Le Corbusier'in tasarım prensipleri bu yapıda oldukça belirgindir.
Bina 1999 Gölcük Depremi'nde ağır hasara uğradı ve kullanılamaz hale geldiği için yıkıldı ve yerine bir meydan ve yeraltı otoparkı inşa edildi.

Sakarya Müzesi, Sakarya ili, Adapazarı ilçesinde, Kurtuluş Savaşı tarihinde önem arz eden tarihî yapında 1993'te ziyarete açılmış  bir müzedir.
Sakarya yöresinde bulunan arkeolojik eserler, yörenin kültürünü yansıtan etnografik eserler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün kullandığı bazı eşyalar sergilenir Yapı, Mustafa Kemal Paşa'nın Büyük Taarruz öncesinde konakladığı, annesi ve kardeşi ile buluştuğu yer olarak tarihsel önem taşır.

Müze binası 1915 yılında Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Baha Bey'in evi olarak inşa edilmişti. 1922'de Türk ordusunun Başkomutanlık Meydan Savaşı için hazırlık yaptığı dönemde Kocaeli grubunu denetlemek üzere İzmit-Adapazarı gezisine çıkan Mustafa Kemal, bu eve misafir olmuş  ve onu görmek için İstanbul'dan gelen annesi Zübeyde Hanım ve kardeşi Makbule Hanım ile bu evde görüşmüştür.
1967 Sakarya depreminde büyük ölçüde hasar alan yapı, 1981 yılında sivil mimarlık örneği olarak  tescil edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığınca kamulaştırılıp dış görünümü aslına uygun bir şekilde, iç kısımda ise tamamen değişikliğe uğratılarak yenilendi.
Müze, 21 Haziran 1993 tarihinde ziyarete açıldı. 1999 Gölcük depreminde bina kısmen hasar gördü. Restorasyondan sonra 28 Haziran 2003 tarihinde yeniden açıldı.

Evin ve bahçenin toplam alanı 1.290 metre karedir. Sergi salonlarına ve ofislere ek olarak, binada konferans salonu ve sanat galerisi bulunmaktadır.
Müzenin sergi salonunda hem arkeolojik hem de etnografik öğeler sergilenmektedir. Tarih öncesi dönemden ve Roma ve Bizans İmparatorluklarından sergilenen eserler arasında sütun kaideleri, mezar taşları, yazıtlı taşlar, sunaklar, pişmiş topraktan erzak küpü ve ostotek sergilenir. Arkeolojik eserlerden, baltalar, pişmiş toprak kaplar, göz damlası ve koku şişeleri ile metal ve cam ürünler bulunur.
Osmanlı Devleti ve Türkiye'nin etnografik öğeleri arasında silahlar, bakır aletler, pullar ve nakışlar ve konakladığı sırada Mustafa Kemal'in kullandığı bazı eşyalar yer almaktadır.

Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (SUBÜ), 18 Mayıs 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 7141 sayılı kanun ile kurulan devlet üniversitesi.
Üniversite bünyesinde 1 enstitü, 6 fakülte, 1 yüksekokul ve 12 meslek yüksekokulu bulunmaktadır. Bu birimler üniversite kurulmadan önce Sakarya Üniversitesi'ne bağlıydı. Üniversite Sakarya Üniversitesi ile aynı yerleşkede yer almaktadır. Meslek Yüksekokulları ise Sakarya iline dağıtılmıştır. Üniversitenin temel amacı, normal üniversitelere nazaran uygulamalı mesleki eğitim amaçlıdır. Ayrıca üniversite Türkiye'de bulunan iki Uygulamalı Bilimler Üniversitesinden birisidir.

Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

Sağlık Bilimleri Fakültesi
Spor Bilimleri Fakültesi
Teknoloji Fakültesi
Turizm Fakültesi
Uygulamalı Bilimler Fakültesi
Ziraat Fakültesi

Yabancı Diller Yüksekokulu

Ortak Dersler Bölümü
Temel Mühendislik Bölümü

Akyazı Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Arifiye Meslek Yüksekokulu
Bilişim Teknolojileri Meslek Yüksekokulu (Karasu)
Denizcilik Meslek Yüksekokulu (Kocaali)
Ferizli Meslek Yüksekokulu
Geyve Meslek Yüksekokulu
Hendek Meslek Yüksekokulu
Kaynarca Seyfettin Selim Meslek Yüksekokulu
Pamukova Meslek Yüksekokulu
Sakarya Meslek Yüksekokulu (Adapazarı)
Sapanca Meslek Yüksekokulu
Sapanca Turizm Meslek Yüksekokulu

Üniversitenin mesleki uygulamaları yönetmek amacıyla oluşturduğu sistem sayesinde Meslek Yüksekokulları için 3+1, Fakülteler için 7+1 eğitim modeli uygulamaktadır. Ayrıca sistem öğrenciye iş imkânı sağlama konusunda da yardımcı olmaktadır.

SUBÜ resmi internet sitesi7 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sakarya Üniversitesi (İngilizce: Sakarya University), 3 Temmuz 1992 tarihinde 3837 sayılı kanun ile Türkiye'nin Sakarya ilinde kurulmuş bir devlet üniversitesidir. Resmi olarak 1992 tarihi kuruluş tarihi olarak kabul edilse de geleneksel olarak Sakarya Üniversitesinin kuruluş tarihi 1970 yılındaki Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Yüksekokulu'nun kuruluş tarihi olan 1970 yılı olarak görülmektedir.
1990 senesi ve sonrasında kurulan üniversiteler arasında akademik ve teknik altyapısını hızla tamamlayıp idari birimleri ile ISO-2002 Kalite Belgesi ile "EFQM Mükemmellik Yetkinlik Seviyesi Kalite Belgesi"ne sahip ilk ve tek devlet üniversitesi olup laboratuvar, eğitim ve sosyal hizmetler, internet alt yapısı ve bilişim sektöründe birçok atılımı bulunmaktadır.
18 Mayıs 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan KHK ile bazı akademik birimler yeni kurulan Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesine aktarılmıştır.
SAÜ bugün bünyesindeki 13 fakülte, 6 enstitü, 2 yüksekokul ve 2 meslek yüksekokul ile 40968 lisans, 5113 önlisans, 3938 lisansüstü, 1517 doktora öğrencisi ve 1500 civarında akademik personel ile eğitim hayatını sürdürmektedir. Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilde eğitim verilmektedir.
Eğitim-öğretim faaliyetleri başta Esentepe, Hendek ve Korucuk yerleşkelerinde yürütülmekte; kalite güvencesi ve kurumsal mükemmellik alanındaki çalışmalar ECTS ve DS Etiketleri ile TS EN ISO 9001 ve EFQM çerçevesindeki ödüllerle belgelendirilmektedir.

Sakarya Üniversitesinin çekirdeğini, 1970 yılında açılan Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Yüksekokulu oluşturmuştur. Okul 1971 yılında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisine dönüşmüş, 1982–1992 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı bir fakülte olarak eğitim öğretim faaliyetine devam etmiştir.
Sakarya Üniversitesi, Resmi Gazete'de yayımlanan 3 Temmuz 1992 tarih ve 3837 sayılı kanun ile resmi olarak kurulan 21 üniversiteden birisidir. 1992'deki kuruluşunda rektörlüğe bağlı Fen-Edebiyat Fakültesi, Teknik Eğitim Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İlahiyat Fakültesi ve daha önce İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı olan Mühendislik Fakültesi olmak üzere beş fakülteden, daha önce İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı olan Sakarya Meslek Yüksekokulu olmak üzere bir meslek yüksekokulundan ve Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Fen Bilimleri Enstitüsü olmak üzere iki enstitüden oluşmaktaydı. İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı Sakarya Mühendislik Fakültesinin hem adı hem de bağlantısı değiştirilerek ve Sakarya Meslek Yüksekokulunun sadece bağlantısı değiştirilerek Sakarya Üniversitesine bağlanmıştı. Üniversiteye ilk rektör ataması 10 Kasım 1992'de Prof. Dr. Ramazan Evren'in atanmasıyla gerçekleşmiştir.
Sakarya Üniversitesi, Türkiye'de TS EN ISO 9001:2008 Kalite Yönetim Sistemi Belgesi alan ilk üniversite, toplam kalite çalışmaları ile EFQM Modeli çerçevesinde Ulusal Kalite Ödülü alma başarısını gösteren ilk ve tek üniversitedir.
2015 yılında Avrupa Mükemmellik Ödülleri kapsamında bir Başarı Ödülü almış ve sonrasında 2018 yılında Avrupa Küresel Mükemmellik Ödülleri kapsamında 2 Başarı Ödülü almıştır. 2000 yılında TSE-ISO-EN Sertifikası alan Türkiye'de ilk üniversite olan SAÜ, kalite çalışmaları kapsamında 2006 ve 2008 yıllarında iki adet EFQM Mükemmellikte Yetkinlik Belgesi sahibi olmuştur. 2009 ve 2010 yıllarında Avrupa Dil Etiketi Ödülü, DS Etiketi Ödülü ve ECTS Etiketi Ödülünü alan SAÜ, yine 2010 yılında Türkiye Ulusal Mükemmellik Ödülünü alan Türkiye'de tek üniversite olmuştur.
Kalite alanındaki başarılarını taçlandırmak isteyen SAÜ, bu kapsamda 2013 yılında "Türkiye Mükemmellikte Süreklilik Ödülü"ne sahip Türkiye'deki tek üniversite olma özelliğini kazanmıştır. Bununla da yetinmeyen SAÜ, aynı yıl DS ve ECTS Etiketleri yenilenen Türkiye'de tek üniversite olmuştur. Sakarya Üniversitesi 2014 yılında ERASMUS Kalite Ödülü, Sakarya Üniversitesine bağlı faaliyet gösteren Sakarya Teknokent ise 2014 yılında "En Başarılı Teknokent Büyük Ödülü", 2015 yılında ise En Gelişen Teknokent Büyük Ödülü"nü almıştır.
Sakarya Üniversitesi, 2015 yılında TSE'nin verdiği "TS-ISO 10002 Müşteri Memnuniyeti Yönetim Sistemi Belgesi"ne sahip olan ilk üniversite olmuştur. Sakarya Üniversitesi, Avrupa Kalite Yönetim Vakfı (EFQM) tarafından yürütülen 2015 EFQM Avrupa Mükemmellik Ödülü'nü alan Türkiye'deki tek üniversite olmuştur. Belçika'nın başkenti Brüksel'deki Autoworld Müzesi'nde gerçekleştirilen törenle ödülünü alan Sakarya Üniversitesi, EFQM tarafından "Kurumsal Yetenekleri Geliştirme" alanında ödüle layık görülmüştür.
Kurumsal gelişimini hedef odaklı olarak gerçekleştiren Sakarya Üniversitesi, üniversite sıralamalarından URAP 2016 sıralamasında son 4 yılda 40 sıra yükselerek 30'uncu sıraya yükselmiş ve 2015 Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi'nde ise 24 sıra yükselerek 21'nci sırada yer almıştır. Ayrıca akredite olan program sayısı 40'a yaklaşan Sakarya Üniversitesi, Türkiye'de en fazla programı akredite olan üniversite olmuştur.
2016 yılında Avrupa Üniversiteler Birliği Kurumsal Değerlendirme Programı kapsamında yapılan değerlendirmede başarılı olan Sakarya Üniversitesi, 2017'de de Yükseköğretim Kalite Kurulu Kurumsal Dış Değerlendirme Programında değerlendirilmiştir.
Sakarya Üniversitesi 2023 yılında Yükseköğretim Kurulu tarafından “Aday Araştırma Üniversitesi” olarak belirlenmiş; bu süreçte araştırma ekosistemini güçlendiren stratejik adımlarıyla 4 Aralık 2025 tarihi itibarıyla Yükseköğretim Kurulu tarafından “Araştırma Üniversitesi” ilan edilmiştir.

Prof. Dr. Ramazan Evren 1992-1994 (Kurucu rektör)
Prof. Dr. İsmail Çallı 1994-2002
Prof. Dr. Mehmet Durman 2002-2010
Prof. Dr. Muzaffer Elmas 2010-2018
Prof. Dr. Fatih Savaşan 2018-2022
Prof. Dr. Hamza Al 2022-günümüz

Üniversite bünyesinde 14 fakülte bulunmaktadır. Bunlar ve bunlara bağlı olan bölümler:

Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Bilgisayar Mühendisliği, Bilişim Sistemleri Mühendisliği ve Yazılım Mühendisliği bölümleri,
Diş Hekimliği Fakültesi,
Eğitim Fakültesi ve bu fakülteye bağlı; Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi, Eğitim Bilimleri, Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi, Temel Eğitim, Özel Eğitim ve Yabancı Diller Eğitimi bölümleri.
Fen Fakültesi ve bu fakülteye bağlı; Fizik, Biyoloji, Kimya, Matematik bölümleri.
Hukuk Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
İnsan Ve Toplum Bilimleri Fakültesine bağlı; Alman Dili Ve Edebiyatı, Türk Dili ve edebiyatı, Tarih, Coğrafya, Felsefe, Doğu dilleri ve edebiyatı, İngiliz dili ve edebiyatı, Mütercim ve tercümanlık, Sanat tarihi, Psikoloji, Sosyal hizmet ve Sosyoloji bölümleri,
İletişim Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Halkla İlişkiler ve Reklamcılık, İletişim ve Tasarımı, Gazetecilik ve Radyo Televizyon ve Sinema bölümleri,
İşletme Fakültesi ve bu fakülteye bağlı İnsan Kaynakları Yönetimi, İşletme, Sağlık Yönetimi, Uluslararası Ticaret ve Finansman ve Yönetim Bilişim Sistemleri bölümleri,
Mühendislik Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Çevre Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Elektrik-Elektronik Mühendisliği, Gıda Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Jeofizik Mühendisliği, Makine Mühendisliği ve Metalurji ve Malzeme Mühendisliği bölümleri,
Sağlık Bilimleri Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Ebelik ve Hemşirelik bölümleri,
Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Görsel İletişim Tasarımı, Geleneksel Türk Sanatları, Resim, Seramik ve Cam Tasarımı, Mimarlık ve Temel Eğitim bölümleri,
Siyasal Bilgiler Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri, Ekonometri, İktisat, Siyasat Bilime ve Kamu Yönetimi, Maliye, Uluslararası İlişkiler bölümleri,
Tıp Fakültesidir.
Enstitüler ve Yüksekokullar
Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Fen Bilimleri Enstitüsü, İşletme Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Orta Doğu Enstitüsü olmak üzere altı enstitü;
Adapazarı Meslek Yüksekokulu ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu olmak üzere iki meslek yüksekokulu; Devlet Konservatuvarı, Yabancı Diller Yüksekokulu ve Rektörlüğe bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Türk Dili bölümleri mevcuttur.
Sakarya Üniversitesinde toplamda 162 lisans, 26 önlisans, 155 lisansüstü, 87 doktora programı yürütülmektedir.

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Diaspora Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (DİAM)
Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi
Avrupa Birliği Arş ve Dokümantasyon Merkezi
Kaynak Teknolojisi Araştırma, Muayene ve Uygulama Merkezi
Türk Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Merkezi
Sakarya Yenilik Merkezi
Sakarya Ekonomik ve Sosyal Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim ve Araştırma ve Uygulama Merkezi
Balkan Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Kadın Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türk Dili Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yapay Zeka Sistemleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yangın Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜRKMER)

Sakarya Üniversitesinde akademik yıl iki yarıyıldan oluşmaktadır. Akademik yılın birinci dönemi Eylül ayının ortasında başlamakta ve Ocak ayının ortasında tamamlanmaktadır. İkinci dönem, Şubat ayının ortasında başlamakta ve Mayıs ayının sonunda sona ermektedir.

Esentepe Kampüsü: Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi, İnsan Ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Fen Fakültesi, Hukuk Fakültesi, İletişim Fakültesi, Mühendislik Fakültesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, İşletme Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, İlahiyat Fakültesi ve Devlet Konservatuvarı,
Hendek Kampüsü: Eğitim Fakültesi
Korucuk Kampüsü: Tıp Fakültesi
Adapazarı Meslek Yüksekokulu
Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu

Dünyanın en saygın yükseköğretim derecelendirme kuruluşlarından Times Higher Education, Etki Sıralaması (Impact Ranking) 2021 sonuçlarını açıkladı. Sakarya Üniversitesi bilimsel ve toplumsal katkı ile daha sürdürülebilir bir gelecek için yaptığı çalışmalarıyla Türkiye'nin en başarılı üniversiteleri arasında yerini a

Samanlı Dağları, Marmara Bölgesi'nde kuzeyde İzmit Körfezi, güneyde İznik Gölü ve Gemlik Körfezi'yle sınırlanan yörede, batıda Bozburun, doğuda Sakarya Nehri'nin Geyve Boğazı arasında yer alan dağlara verilen ad.
Samanlı Dağları, doğuda Bolu Dağı'ndan (Alpsofu Dağı, Keremali Dağı) Geyve Boğazı yarıntısıyla ayrılır. En çok yüksekliği bu kesimde (Gökdağ kesimi) Sapanca, güneybatısında Keltepe 1.601 m'ye varır. Kartepe 1.699 m yüksekliği ile en yüksek tepesidir. Batı'ya doğru yükselti azalır. Gölcük-İznik arasında Naldöken Tepesi'nin yüksekliği 1.330 m'dir.
Daha batıda iki yerde dağların ekseni alçalır. Birincisinden (Yalakdere Havzası) Karamürsel-İznik, ikincisinden de Yalova-Orhangazi yolları geçer. Daha batıda, dağlık eksen Dumanlıtepe (870 m) doruklarını taşır ve Armutlu Yarımadası'nda sona ermeden önce Taz Dağı'nda 922 m'ye ulaşır.

Samanlı Dağları kuzeyindeki Neojen birimleri artık aktif olmayan KB-GD ve KB-GD uzanımlı faylar denetiminde gelişmiş ve daha sonra bugün aktif olanlar tarafından biçilmiştir Samanlı Dağları'nın orta ve batı kesiminde K-G yönelimli vadiler, uzun sırtlar ve alçak platoların hakim olduğu bir topoğrafya gelişmiştir. Plato düzlüklerinde kuzeye yönelimli gelişmiş, geniş tabanlı vadileri ile bilinen ve tabanlarında düşük enerjili akarsu rejimini yansıtan olgun bir drenaj ağı egemen olmuştur. Bu kesimlerde seçilen Yalakdere, Ulaşlı Dere ve Kazıklı Dere drenaj havzalarının hipsometrik analizleri bu görüşü desteklemektedir. Buna bağlı olarak dayanımsız kayalar ihtiva eden bu alanlarda litolojinin daha etkili olduğu olgun bir evre belirlenmiştir. Kiraz Dere drenaj havzası ise daha çok dayanımlı ve farklı kayalar (volkanik ve metamorfik kayalar) üzerinde bulunmaktadır. Ani litolojik değişimler hipsometrik eğriler üzerinde anomaliler vermektedir. (Hurtrez, vd., 1999; Chen vd., 2003) Samanlı Dağları'nın orta kesiminde kuzeye bakan yamaçlarda derin deşilmiş vadiler ve kalın alüvyal yelpazeler başlıca morfolojik unsurlardır. Sapanca Gölü'nün güneyindeki bu bölgede D-B uzanan faylar alüvyal yelpazeler ile güneydeki ana kayaları birbirinden ayırırlar. Aygır Dere ve Kuruçay Dere drenaj havzaları kısmen dayanımlı ana kaya üzerinde akması, kısmen de fayların etkisiyle tektonik yükselmenin etkin olduğu genç bir evreyi yansıtmaktadır.

Bu formasyon morfolojik olarak kuzey ve güneyden KAF tarafından sınırlanmış olan Samanlı dağları (Armutlu yarımadası) kütlesi üzerindeki eski alüvyonlardan oluşur. Kahverengi, sarımsı ve kırmızımsı renklerde olan birimin litolojisi seyrek çakıllı çamurtaşı, silt ve kumdur. Bazı kısımlarda moloz içerir. Kalınlığı 30-40 metre dolayındadır. Pamukova batısında Adliye ve Armutlu yarımadası batı kesiminde Sultaniye köylerindeki eski vadi tabanları tipik olarak izlendiği alanlardır. Neojen öncesi temel kaya toplulukları üzerinde açısal uyumsuzlukla yer alan birimi üzerleyen herhangi bir kaya topluluğu gözlenmez. Birimde yaş bulgusu elde edilememiştir. Yalakdere yöresinde çökelmiş olduğu eski vadi formlarının Geç Miyosen-Erken Pliyosen yaşlı Yalova formasyonu üzerinde de gelişmiş olduğu gözlenmiştir. İzmit-Adapazarı koridorunda ise bu çökellerin gelişmiş olduğu drenaj şebekesini kesen KAF zonunda çökelmiş en yaşlı kaya topluluğu en Geç Pliyosen-Pleyistosen yaşlı Karapürçek formasyonudur. Bu dolaylı verilere göre formasyonun göreli olarak Geç Pliyosen yaşta olduğu kabul edilmiştir.

Bu ünite KAF nın kuzey ve güney kolları arasında kalan Samanlıdağ rölyefini kapsar. Samanlı dağlarının Gemlik ve İzmit körfezleri arasında kalan kesimi Marmara Denizi'ne sokulan Armutlu Yarımadası'nı oluşturur. Dokurcun vadisi ile Armutlu arasında D-B yönünde uzanır ve yaklaşık 165 km. uzunluğundadır. Doğu ve batı uçlarında daralan iğ şekilli bir geometrisi vardır. Bu yüksek rölyef D-B uzanımlı KAF koridorları tarafından kuzeyde Kocaeli Penepleni, güneyde ise Bursa-Bilecik rölyefinden tecrit edilmiştir. Kütle doğuda Sakarya Nehri’nin yer aldığı Geyve Boğazı, batıda ise Orhangazi-Yalova eşiği tarafından K-G yönünde kesilmektedir. Yalova güneyindeki kademeler dışında, Samanlı Dağları kütlesel bir yükselim sunar ve ortalama yükseltisi 700-1000 metreler arasında değişen plato karakterindedir. Yüksek rölyef genelde Neojen öncesi temel kayalardan oluşmaktadır (Akartuna, 1968; Bargu ve Sakınç,1989; Erendil ve diğerleri, 1991; Yılmaz ve diğerleri,1995). Orta batı kesimine rastlayan Yalova-Yalakdere-Orhangazi yöresinde Geç Miyosen-Erken Pliyosen yaşlı çökeller (Mudanya ve Yalova formasyonları) yüzeyler. Üzerindeki eski vadi tabanlarında ise Geç Pliyosen yaşlı flüviyal çökeller (Samanlıdağ formasyonu)yer alır. Kütle üzerinde birbirinden farklı özellikleri olan iki drenaj sistemi bulunmaktadır. Plato düzlüklerinde, kuzeye yönelimli gelişmiş, geniş tabanlı vadi formları ile tanınan ve tabanlarında düşük enerjili akarsu rejimini yansıtan Geç Pliyosen yaşlı çökel dolgularını (Samanlıdağ formasyonu) içeren olgun bir drenaj ağı egemendir. Bu drenaj ağı yer yer bozulmuştur. Buna karşılık, KAF zonuna yakın kesimlerde kısa boylu akarsular ve sarp morfolojili "V" şekilli vadilerle tanınan genç bir drenaj şebekesi izlenir. Kuaternerde gelişmiş olan bu drenaj geriye doğru aşındırma yoluyla eski drenaja bağlanmış, yer yer de yandan kapmalarla eski şebekenin akışı yönlerini değiştirmiştir. Kütle üzerindeki olgun drenaj formları kuzey ve güneydeki KAF zonu boyunca asılı kalmış vadiler şeklinde izlenmektedir. Bu asılı vadiler söz konusu drenaj döneminde Samanlı Dağları'nın Kocaeli Penepleni ve Bursa-Bilecik yöresi ile aynı drenaj sistemi içerisinde bulunduğunu göstermektedir. İzmit-Adapazarı arasında Kocaeli Penepleni ile KAF zonunu ayıran su bölümünde KD'ya yönelimli eski vadi oluklarının bulunması KAF öncesinde Samanlı Dağları drenajının Karadeniz yönünde akaçlandığını belirtmektedir. Samanlı Dağları aktif faylarla sınırlandırılmış D-B uzanımlı bir morfotektonik ünitedir. Buna karşın kütle yüzeyinin fizyografik yapısında KD-GB ve KB-GD doğrultulu uzanımlar egemendir ve yüzey morfolojisi bloklu bir yapı gösterir. Bu bloklu yapı aynı doğrultularda uzanan çapraz fay sistemleri ile uyumludur. Bu faylar inaktiftir ve denetlemiş oldukları fizyografik yapı KAF zonu tarafından D-B yönünde kesilmektedir. Bu çapraz sistemdeki faylardan KB-GD doğrultulu Orhangazi fayı sağ yönlü doğrultu atımlıdır (Erendil ve diğerleri, 1991). KD-GB uzanımlı olanların bazılarında ise sol yönlü doğrultu atım bulguları mevcuttur (Bargu ve Sakınç, 1989). Bu doğrultu atımlı faylarla kesilmiş olan Yalova ve Mudanya formasyonlarında kabaca DB doğrultulu kıvrımlar da gelişmiştir (Bargu ve Sakınç, 1989). Bu veriler Samanlı Dağları'nın, KAF nın oluşumu öncesinde, K-G yönlü sıkışma tektonik rejiminden etkilenmiş olduğunu göstermektedir. Samanlı Dağları'nın Üst Miyosen öncesi morfolojisine ilişkin veriler sınırlıdır. Üst Miyosen sonrasında yöre morfolojisi tektonik süreçlerle belirlenmiştir. Buna karşılık kütlenin yüzey morfolojisinde bu tektonik süreçlerle uyumsuz olan bir aşınım düzlüğü yer almaktadır. Yukarıda sözü edilen eski drenaj formları bu aşınım yüzeyi içerisine gömülmüştür. KB-GD ve KD-GB doğrultulu faylarla parçalanmış olan bu aşınım yüzeyi olasılıkla Kocaeli Penepleni'nin karşılığıdır. Samanlı Dağları yükselimi KAF nın kuzey ve güney kolları arasında fay kaması geometrisi sunan bir pozitif çiçek yapısı oluşturmaktadır. Bulgular neotektonik dönemin ilk evresinde bu bölgenin Bursa-Bilecik yöresi ile aynı morfotektonik özellikler sunduğunu göstermektedir. En Geç Pliyosen'de KAF nın ortaya çıkışı ile Samanlı dağları basınç sırtı şeklinde yükselerek Kocaeli yarımadası ve Bursa-Bilecik yöresi rölyefinden soyutlanmış ve ayrı bir morfotektonik üniteye dönüşmüştür. Morfometrik olarak Kocaeli Penepleni ile karşılaştırıldığında Samanlı Dağları'nın neotektonik dönem başından günümüze kadar göreli olarak ortalama 700-800 metre yükselmiş olduğu söylenebilir.  [1]
Ekseni genellikle birinci zaman kayaçlarından oluşmuş olan Samanlı Dağları, maki ve orman örtüsüyle kaplıdır. Ormanlık kesimlerde geçen yüzyıllarda yerleştirilmiş göçmenlerin köylerine rastlanır. Bu kesim az nüfusludur. Buna karşılık, dağların eteklerinde zeytinlikler ve meyve bahçeleri arasında sıralanan daha büyük yerleşim yerlerine (Kuzeyde Gölcük, Değirmendere, Karamürsel, Yalova, güneyde Armutlu, Orhangazi, İznik, Gemlik) rastlanır.

Sapanca, Sakarya iline bağlı ilin batı sınırında yer alan ilçe. Nüfusu 2022 itibarıyla 44.712'dir.

Bilinen yazılı belgelere göre MÖ 1200 yılında Frigyalıların bölgeye gelmesiyle, bir yerleşim yeri olarak adı geçen Sapanca, gerçek anlamda MÖ 378 yılında Bitinya Krallığı tarafından kurulmuştur. İlk defa 391 senesine ait Lazca bir kaynakta Siphonensis Lacus ismi kullanıldı. Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Buanes, Sofhan ve Sofhange adıyla anılmıştır.
Sapanca ve çevresinde 1075 tarihinde Anadolu Selçukluları'nın gelmesiyle bölge Ayan ve Ayanköy adıyla anılmaya başlamıştır. Haçlı Seferleri sonrasında bölge yeniden Bizanslılar'a geçmiştir. 1640 yılında Erzurum seyahatine giderken kasabadan geçen Evliya Çelebi, kasaba hakkında şu bilgileri vermektedir:
"Bir zamanlar İzmitli bir ihtiyar buradaki orman ve çalıları temizleyerek saban yürüttüğünden Sabancı Koca adıyla bir köy kurulur. Sonra zaman geçtikçe Mamur bir hale gelerek Kanuni Sultan Süleyman zamanında kasaba olmuştur."
Kasabada Sarı Rüstem Paşa 170 ocaklı bir han yaptırmıştır. Güzel bir camisi hamamı ve çarşısı vardır. İmaretleri gök kurşunla kaplıdır. 1000 kadar kiremit örtülü ev vardır. İmaretlerin tamamı Mimar Sinan yapısıdır. Bir diğer Mimar Sinan eseri ise Pertev Paşa hanıdır. Bu hayrat eserin çoğu Rüstem Paşa'nın olduğu için vakfın mütevellisi tarafından idare edilmektedir. Buranın bir yeni çeri Serdarı vardır. Övüleceklerinden beyaz kirazı meşhurdur. Hamamının dibinde bir ekmekçi dükkânı vardır. Bir dervişin hayır duası bereti ile bir çeşit beyaz ve has ekmek somun pişirir ki sabanca somunu adıyla her tarafta şöhret bulmuştur. Kırk bile dursa kuruyup küflenip lezzetini kaybetme ihtimali yoktur. O kadar meşhurdur ki birini ılgarla taze taze Acem şahına götürmüşler o da beğenmiş. O kadar lezzetli ve has ekmek olmasını bazıları suyundadır derler.
1837 yılında 2. Mahmut Döneminde Adapazarı kaza merkezi haline getirilmiştir. Sapanca buraya nahiye olarak bağlanmıştır. İzmit - Bolu yolu Sapanca'dan geçmekte idi. Kâtip Çelebi, Cihannümâ adlı eserinde bu yolun Sapanca kısmı hakkında yolun burada yarım mil su içinden geçtiğini ve suların kabarık olduğu zaman üzengiye çıktığını kaydetmektedir. Aynı tarif 19 yüzyılın ilk yarısında Charles Texir tarafından yapılmıştır. Bir saat kadar gölün kumları üzerinde gidilmektedir. Bazı yerlerde sular eğer kolonlarına kadar çıkar. 1890 yılında Sapanca'ya gelen demir yolu yukarıda sözü edilen dar kıyıdan yarma açılmak suretiyle geçilmiştir. Demir yolunun inşaasından sonra kara yolu ihmal edilmiş ve hemen hemen geçilmez olmuştur. 93 Harbinden sonra ilçenin birçok mahallesine Laz nüfus gelmiştir.
Cumhuriyet devrinde karayolu gölün dar kıyısından değil, yamaçların gerisinden geçirilmiştir. Böylece kasaba tarihi ulaşım yolu görevini hem demir hem de karayolu ile yerine getirmeye devam etmiştir. 1950'li yıllarda E5 Karayolu'nun gölün karşı kıyısından geçirilmesiyle Sapanca bir müddet önemini yitirir gibi olduysa da 1989 yılında TEM Otoyolu'nun ilçeden geçmesi ile tarihi misyonuna yeniden kavuşmuş oldu. Sapanca 1957'de bucak olarak bağlı olduğu merkez ilçeden ayrılıp ayrı bir ilçe olmuştur.

Sapanca, Sakarya iline bağlı bir ilçedir. Kuzeyinde Sapanca Gölü, doğusunda Arifiye, güneyinde Samanlı Dağları, Geyve ve Pamukova ilçesi, batısında da Kocaeli merkez ilçesi İzmit yer alır. İlçenin yüzölçümü 173 km²dir. Sapanca ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 56 metredir. Sakarya'nın alan olarak yüzölçümü en küçük, nüfus yoğunluğu en fazla olan ilçesidir.

İklimi Akdeniz iklimi ile Karadeniz iklimi arasında geçiş özelliği gösterir. Kışları bol yağışlı yağışlar genellikle yağmur şeklindedir. Yağışın en çok düştüğü mevsim kış, en az olduğu mevsim yazdır. Yazları sıcak ve kuraktır, bağıl nem yüksektir. En sıcak ay 22,8 °C ile temmuz, en soğuk ay 5,5 °C ile ocak ayıdır. Yıllık ortalama sıcaklık 14,3 °C'dir.
Ayrıca anlık ölçülen en düşük sıcaklık -11,2 °C (01.03.2000) en yüksek sıcaklık ise 40,2 °C'dir (08.18.2007).

İlçe toprakları yer şekilleri bakımından iki bölüme ayrılır.
Birinci bölümü, Bolu'nun güneyinden uzanan Köroğlu Dağları'nın bölgedeki uzantısı olan Samanlı Dağları'nın kuzey yamaçları ve bu yamaçlarda oluşmuş vadileri içine alır. Bu bölüm oldukça engebelidir. İkinci bölümünü ise, Samanlı Dağları'nın kuzey eteklerinde Sapanca ilçe merkezinin de yer aldığı dağ eteği ovasıdır. Bu ova dağların kuzey yamaçlarından inen derelerin taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur.
Bu dağlardan inen derelerin en önemlileri İstanbul Deresi, Kurtköy Deresi ve Mahmudiye Deresidir. Ayrıca ilçenin en önemli deresi olan Akçay Deresi de Sakarya Nehri ile birleşir. Kuzey Anadolu Fay Hattı Sapanca Gölü'nden geçer. Bu sebeple ilçe, birinci derece deprem bölgesidir. Ancak fay hattının gölden geçmesi ilçe merkezinin ve diğer yerleşim alanlarının depremden daha az etkilenmesini sağlamıştır. İlçe 17 Ağustos 1999 depremini bu sebeple az hasarla atlatmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe İstanbul başta olmak üzere civar kentler olan yakınlığı ve bir göl ve yeşillikler beldesi olması sebebiyle son dönemde kısa süreli tatiller için tercih edilmektedir. Özellikle göl civarına kurulan turistik tesisler ile turizm geliri her geçen gün artmaktadır. 1999 yılındaki deprem sonrası göl kenarındaki tesislerin kullanılamaz duruma gelmesi sonucu gerileme gösteren ilçedeki turizm son yıllarda yeniden canlanmaya başlamıştır. Özellikle ilçe çevresinde bulunan Maşukiye, Kırkpınar gibi yerleşim birimlerinde pek çok tatil köyleri ve yazlıklar kurulmuştur.
Son senelerde gelişme gösteren bir diğer bölge ise Maşukiye yakınlarındaki Samanlı Dağlarından en yükseği olan Kartepe'dir. Burada kurulan yeni tesisler ile kış turizmi de gelişmeye başlamıştır.
2006 yılında turizme açılan 5 yıldızlı Richmond Oteli, 2007 yılı anayasa tasarısının hazırlanması sırasında dönemin bakanlarını konuk etmiştir. 12 Nisan 2008 tarihinde Sapanca'nın Kırkpınar mahallesinde 5 yıldızlı spa wellness konseptli NG Sapanca Otel açılmıştır.
İlçenin İstanbul'a yakınlığı sebebiyle birçok firma tarafından talep görmesi sebebiyle banket (toplantı) turizminde talep görmüş ve 2019 yılında Göl Mahallesi'nde 5 yıldızlı Elite World Grand Sapanca ve 2020 yılında ise yine Kırkpınar Mahallesi'nde 5 yıldızlı NG Enjoy hizmet vermeye başlamıştır.
Tüm dünyada yaşanan COVID-19 salgını sonlarında ülkede turizm anlayışında yaşanan değişimin izole tatil anlayışını öne çıkarmasıyla ilçede villa ve bungalov turizmi öne çıkarmış bu sebeple 2022 verilerine göre 2 binin üzerinde bungalov inşa edilmiştir.

Bizanslılar döneminden kalma lahitler Sapanca Hükûmet Konağı önünde sergilenmektedir. Lahitlerden ikisi 1976 yılında İlmiye köyü yakınlarında, diğer ikisi ise 1987 yılında TEM Otoyolu'nun yapım çalışmaları sırasında bulunmuştur. Ayrıca Kurtköy köyiçi mevkiinde Bitinyalılar dönemine ait son kralın saklanmak için yaptırttığı kalelenin kalıntıları mevcuttur.

Elde kesin bir bilgi bulunmamakla beraber Mimar Sinan tarafından yaptırıldığı söylenen Kemer'in bulunduğu yerden İpek Yolu'nun geçtiği rivayet edilir. Kemer birkaç kez onarım gördüğünden bugün sadece ana gövdesi tarihî eser niteliğindedir. Kemer'in ilk onarımı 1905 yılında orijinal yapısı korunarak Sapanca'da Nahiye Müdürlüğü yapan Yanyalı Vecihi Orhon tarafından yapılmıştır.

Sultan Abdülmecit'in 4. hanımı Rahime Sultan tarafından 1892 yılında yaptırılmıştır. 1967'de onarım görmüştür. Özgün yapısını büyük oranda koruyan caminin 17 Ağustos depreminden sonra minaresi hasar görmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı ve veziri olan Rüstem Paşa tarafından 1555 yılında Mimar Sinan'ın kalfalarına yaptırılmıştır. İlçe Merkezinde bulunan camii zaman içerisinde bazı tadilatlar görmesine rağmen hâlen ibadete açıktır.

Osmanlı Veziri Hasan Fehmi Paşa tarafından 1885 yılında yaptırılmıştır. Sapanca'ya 3 km uzaklıkta Mahmudiye köyünde bulanan camiinin içi çok güzel işlemlerle süslüdür.

Çarşı içinde bulunan camii 1899 yılında yaptırılmıştır. Bu cami isminden de anlaşıldığı gibi Camii Cedid Mahallesinde yer almaktadır. Cami son yıllarda yapılan restorasyon ile yenilenmiştir.

Sapanca Kaymakamlığı22 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sapanca Belediyesi10 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sapanca Gölü, Türkiye'nin Sakarya ve Kocaeli illerinde yer alan bir göldür. Arifiye, Sapanca, Serdivan ve Kartepe ilçelerinin sınırları içerisindedir.

Sapanca Gölü, Doğu Marmara Bölgesi'nde, Sakarya il merkezinin 12 km batısında, İzmit ilçesinin ise 27 km doğusundaki tektonik kökenli bir tatlı su gölüdür.
Doğu-batı uzanımlı olan gölün doğu kesimi Sakarya ilinin sınırları içerisindeyken, batı kesimi ise Kocaeli ilinin sınırları içinde yer alır.
Gölün içinde bulunduğu bölge, güneyde Samanlı Dağları, kuzeyde ise Kocaeli Penepleni olarak adlandırılan morfotektonik yapılar arasında yer alan ve Kuzey Anadolu Fayı'nın kuzey koluna ait segmentlerce sınırlandırılmış olan İzmit-Sapanca Koridoru üzerindedir. Bu koridor Neotektonik dönemde bir çek-ayır havza niteliğinde gelişmiştir. 17 Ağustos 1999 depremi yüzey kırığı Sapanca Gölü'ne güneydoğu sınırından girmiş ve göl içerisinde ~600 m sağ yönlü bir sıçrama yaptıktan sonra gölün kuzeybatı sınırından çıkmıştır. Bu sıçrama uzun dönem içinde gölün çökmesini kontrol etmiştir.

Doğusunda yer alan Sakarya Nehri ve batısındaki İzmit Körfezi arasında, deniz seviyesinden 33 m yükseklikte yer alan gölün uzunluğu, doğu-batı doğrultusunda 16 km, eni ise kuzey-güney doğrultusunda 5 km'dir 

Gölün uzun dönem ortalama yüzölçümü 46,9 km²'dir ve su havzasının alanı da 296 km² olarak hesaplanmıştır.

Gölün derinliği en çok 61 m'dir. Göl merkezinde 40–50 m derinliğinde bir düzlük bulunur. 50 m ve 60 m izobatları dar alan kaplar. Göl tabanı kuzeydoğu ve batıda yükselir. Göl tabanı kuzeyden, güneyden ve güneydoğudan fay kontrollü sarp çanak duvarları ile çevrilidir.

Sapanca Gölü'nün hacmi 1,7 km³dür. Ortalama derinlik 36 m'dir. Çanağın en çukur yeri deniz seviyesinden 28 m daha aşağıdadır. Göl seviyesinin değişiminde depremlerinde etkisinin bulunduğu tespit edilmiştir. En büyük seviye değişimi 1967 Mudurnu Depremi sonrası hesaplanmıştır.
Gölün fazla suları doğu ucundaki gideğenle Çark Suyu'nu oluşturur. Çark Deresi Ferizli Seyifler köyü civarında Sakarya nehri ile birleşir. Sapanca'nın suları bir kapakla kontrol edilerek Çark Suyu'na bırakılır, su kotu 29,90 m ile 31,50 m arasında tutulması hesaplanmıştır.

Sapanca Gölü, dağlardan inen küçük derelerin dibindeki kaynaklardan beslenmektedir. Sapanca Gölü'nün güney kıyısındaki dereler, doğudan batıya doğru; Arifiye, Keçi (Kuruçeşme), İstanbul, Mahmudiye, Kurtköy, Yanık, Kuruçay ile kuzey kısmındaki dereler ise Cehennem, Aygır, Altıkuruş, Çakalöldü Maden, Kuru, Liman, Eşme, Fındık, Tuzla, Çiftepınar, Balıkhane dereleridir. Yüksek debili derelerin kaba taneli çökelleri taşıması nedeniyle bu dereler üzerindede göl yatağının dolmasını önlemek amacıyla DSİ tarafından tersip bentleri yapılmıştır. Bu derelerden başka göl içerisinde mevcut olan kaynaklar da gölü devamlı olarak beslemektedirler.
Bölgede Devlet Su İşleri (DSİ) ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) tarafından açılan gözlem istasyonları ile gölün su seviyesi değişimi ve akımı denetlenebilmektedir.
EİEİ tarafından yapılan ölçmelere göre, gölün suyu kış ve ilkbahar aylarında yükselmekte, sonbahara doğru ise alçalmaktadır. İki seviye arasında 70–90 cm, bazen 120–130 cm fark görülür.
E-5 Karayolu gölün kuzey kıyısından, TEM Otoyolu ve demiryolu ise güney kıyısından geçmektedir.

Göl çevresinde yıl boyunca yapılan gözlemlerde 12 takımdan 28 familyaya 69 kuş türü belirlenmiştir. Bu türlerden 29'u tüm mevsimlerde görülen yerli tür, 23'ü yazın görülen yaz göçmeni, 12'si kış göçmeni, 5'i bir defa rastlanan transit göçmendir. En çok tür 42 ile Nisan ayında, en az tür 26 ile Mart ayında sayılmıştır. Alanda görülen Pasbaş patka NT (neredeyse tehdit altında) koruma statüsünde, Dikkuyruk EN (doğal hayatta soyu tükenme tehlikesi çok büyük) statüsündedir. Kalan türler asgari endişe içerir (LC) grubuna dahildir. Gölde bulunan türler incelendiğinde alanın önemli bir sucul ekosistem olduğu kabul edilmektedir. En yüksek tür sayısı yazın, kışın ise en yüksek birey sayısı gözlenmiştir.
Göç yolunda olması, çok fazla tür ve bireyin burada barınması ve üremesi Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar listesine alınmasını gerektirmektedir.
Göl kıyılarında gözlemlenen türler 

Sakarya şehrinin içme suyunun %90'nını karşılayan Kocaeli'nin içme suyu, Tüpraş'ın sanayi suyu temin ettiği göl çeşitli kirleticilerin etkisindedir. Kuzeyinden geçen D-100, güneyini çevreleyen TEM ile demiryolunun kirliliği yağış sularıyla göle taşınmaktadır. 1997 yılında yapılan çalışmayla karayollarından yağışlı havalarda göle ağır metaller, katı madde ile gres- yağ taşındığı tespit edilmiştir. Yollardan gelen kirliliğin arıtılması için doğal arıtma yöntemi olan Yağmursuyu Sulak Alanları kurulması tavsiye edilmektedir. Havzadaki tarımsal kimyasallar, turistik tesisler ve NATO'ya ait petrol boru hattı diğer muhtemel kirletici unsurlardandır.
Göl çevresinde bulunan yerleşmelerin ve son yıllarda artan yazlık konutların evsel kirli suları arıtılmaktadır. Gölden su kullanan kurumların ve aldıkları suyun miktarının belirsiz olması planlama yapmayı zorlaştırmaktadır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Sakarya B.B.B. sitesinde Sapanca Gölü
Sakarya Valiliği sayfasında Sapanca Gölü
Uzaydan Sapanca Gölü10 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sapanca Tren İstasyonu, Sakarya'nın Sapanca ilçesi Rüstempaşa Mahallesi'nde Kuvayi Milliye Caddesi üzerinde yer alan TCDD'ye ait hemzemin tren istasyonudur.
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu üzerinde yer alan istasyon, Chemins de Fer Ottomans d'Anatolie / Osmanlı Anadolu Demiryolları (CFOA) Şirketi tarafından Osmanlı Anadolu Demiryolları için inşa edilerek 1 Eylül 1891'de hizmete girmiştir.
TCDD tarafından elektrifikasyon altyapısıyla yenilenerek 6 Şubat 1977'de tekrar hizmete giren istasyonun Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu üzerindeki Doğançay ripajının tamamlanması ile Yüksek Hızlı Trenlere de hizmet vermesi planlanmaktadır.
Bir ada peronu ve bir kenar peronundan oluşan istasyon, Adapazarı – Gebze Bölgesel Trenleri'ne hizmet vermektedir.

TCDD
İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Selahiye, Sakarya ilinin Kocaali ilçesine bağlı bir mahalledir. 12/11/2012 tarihli yeni büyük şehir kanunu ile köy iken Kocaali ilçesine bağı mahalle yapılmıştır.

Köy 93 harbinden sonra Anadoluya göçen Abhazyalılar tarafından kurulmuştur.İlk geldiklerinde sahildeki Caferiye mahallesine yerleşen mülteciler bugünkü Selahiye mahallesinin çevresini mera olarak kullanmışlardır.Küçükbaş hayvancılığın yapıldığı o günlerde her gün köye gidip-gelmeyi önlemek için buraya kışla yapılmıştır.Daha sonra üç ailenin buraya yerleşmesiyle sürekli iskan başlamıştır.
1950'li yıllardan sonra Doğu Karadenizden başlayan göç dalgasıyla köye yeni sakinler katılmıştır. Bu gün mahallede Abhazyalılar, Hemşinliler, Oflular, Giresunlular ve Ordulular mahalleler oluşturmuştur.
Mahallenin ilk adı Kobaşlar'dır. 1980 darbesinden sonra doğuda Kürtçe ve Ermenice isimlerin değiştirildiği zamanlarda Kobaşlar'ın adı da Selahiye olarak düzenlenmiştir.

Sakarya il merkezine 70 km, Kocaali ilçesine 5 km uzaklıktadır.

Yerelnet 24 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Don Juan Gölü, Antarktika'nın Victoria Toprakları'nda bulunan bir göldür. Göl, Vanda Gölü'nün 9 kilometre batısında Wright Vadisi'nin batı ucunda yer almakta olup küçük ve çok sığ bir hipersalin gölüdür. Güneyde Asgard Dağları ile kuzeyde Dais Sıradağları arasında sıkışmıştır. Batı ucunda küçük bir kol ve bir kaya buzul vardır. %33,8 tuzluluk oranına sahip olan Don Juan Gölü, Antarktika'nın en tuzlu gölü ve Gaet'ale Göleti'nin ardından yeryüzündeki ikinci tuzlu su kütlesidir. Bu tuzluluk, tuzların su moleküllerinin bağlanmasıyla etkileşimi nedeniyle -50 °C'ye kadar düşük sıcaklıklarda bile suyun sıvı halde kalmasını sağlar.
Don Juan Göleti, 1961 yılında George H. Meyer tarafından keşfedildi. Gölü araştırmaya gelen ilk saha takımını taşıyan helikopterin pilotları, Teğmen Don Roe ve Teğmen John Hickey'in adı göle "Don Juan" olarak verilmiştir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Yamagata, N.; T. Torii, S. Murata. "Report of the Japanese summer parties in Dry Valleys, Victoria Land, 1963–65; V – Chemical composition of lake waters". Antarctic Record. Cilt 29. ss. 53-75. 

Great Zoom into Don Juan Pond, Antarctica 5 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U.S. Geological Survey Geographic Names Information System: Don Juan Gölü
Don Juan Pond GigaPan picture 14 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lut (Arapça: لوط, İbranice: לוט), bugünkü İsrail ile Ürdün sınırı arasındaki topraklarda yaşayan bir kavim olan Lut kavmine gönderildiğine inanılan peygamber. İbrahim'in akrabası olduğuna ve İbrahim'in peygamberliğini ilk kabul eden kişi olduğuna inanılır. Lut'a kavminin azap haberini vermeye giden üç büyük melek önce İbrahim'e gidip, ona bir çocuğunun (Yahudilere göre İshak Müslümanlara göre İsmail) olacağı müjdesini vermişlerdir. Yahudilik ve Hristiyanlık inancına göre Lut, peygamber değil yalnızca bir din büyüğüdür.
Muazzez İlmiye Çığ kutsal kitap hikâyelerini eski mitolojilerle karşılaştırdığı çalışmalarında bu konuda büyük paralellikler olduğunu, iki kızı ile yatan Lut hikâyesinin de Kenan baştanrısı El (tanrı)'in iki tanrıça yaratıp onlarla yattığı hikâyesinden alınma olduğunu ifade etmektedir.

Tevrat'ta Terah'ın çocuklarından Haran'ın oğlu ve İbrahim'in yeğeni olarak gösterilir. Haran, Ur şehrinde öldükten sonra Terah oğlu İbrahim ve torunu Lut'u alarak Harran'a gelmiştir. Terah'ın burada ölümünden sonra İbrahim yeğenini yanına alarak Kenan diyarına gitmiştir. Lut, İbrahim'le birlikte Mısır'a gitmiştir. Mısır'dan Kenan diyarına dönen İbrahim ile Lut'un çok miktarda koyun ve sığır sürüleri bulunmaktaydı. Ancak bölgede az sayıda kuyu bulunması nedeniyle adamları arasında tartışmalar çıkınca Lut amcasından ayrılarak verimli olan Sodom ve Gomora (Gomore) kentlerinin yakınlarına yerleşti. Erden havzasındaki Sodom, Gomore, Adma, Tseboim ve Bela şehirlerinin halkının isyan ettikleri Elam Kralı Kedorlaomer'e yenilmesiyle Lut peygamber esir düşmüş ancak amcası İbrahim tarafından kurtarılmıştır. Tevrat'a göre Sodom halkı günahkar olup, orada her türlü ahlaksızlık, özellikle de cinsel sapıklık yaygındır. Sodom ve Gomore'yi cezalandırmakla görevli melekler insan görünümüne girerek İbrahim'e misafir olurlar. İbrahim'e Sodom ve Gomore'nin günahının çok ağır olduğunu ve Tanrı tarafından yok edileceğini bildirmeleri üzerine İbrahim orada iyi insanlar olduğunu belirterek bu kararın gerçekleşmemesi için yalvarınca kendisine eğer on iyi kişi varsa oranın cezalandırılmayacağı söylenir. Ancak on kişi bulunamayınca Sodom'a varan iki melek şehrin kapısında oturan Lut'un daveti üzerine ona misafir olurlar. Sodom halkı Lut'un evini sararak Lut'tan misafirlerini kendilerine teslim etmesini isterler ancak Lut misafirlerini vermeyeceğini söyler. Sodom halkı Lut'u tehdit ederek kapıyı kırmaya kalkışınca melekler müdahale ederek Lut'u içeriye alırlar ve dışarıdakileri evin kapısını bulamayacak şekilde kör ederler. Bu yaşananlar üzerine Melekler Lut'a şehrin harap edileceğini, bu nedenle aile fertlerini alıp burayı terk etmesini bildirdiler. Melekler tarafından karısı ve iki kızıyla birlikte şehrin dışına bırakırlar ve arkalarına bakmadan dağa kaçmaları tembih edilir. Lut kısa sürede dağa varmanın zor olduğunu belirterek yakındaki Tsoar adındaki küçük şehre gider. Arkalarından Sodom ve Gomore'ye göklerden kükürt ve ateş yağdırılarak her iki şehirde yaşayan tüm canlılarla birlikte yok edilir. Bu sırada Lut'un karısı meleklerin uyarısına rağmen kaçarken geriye baktığı için tuz direğine dönüşür. Tekvin'e göre Lut, iki kızıyla birlikte Tsoar kentinde kalmayıp oraya yakın bir dağda bulunan mağaraya yerleşmiştir. Yahudi inanışına göre Lut'un kızları soyunu devam ettirmek amacıyla babalarına şarap içirerek sarhoş ettikleri ve kendinde olmayan babalarıyla ilişkiye girdikleri, bu ilişkiden hamile kalan büyük kızının Moab adında bir erkek çocuğu doğurduğu, hamile kalan küçük kızının da Ammon adında bir erkek çocuğu doğurduğu belirtilmektedir. Bu anlatımla ilgili olarak Yahudilerin Moab ve Ammon kabilelerinin kökenine yönelik böyle bir anlatımda bulunurken Kenan diyarında daha eski daha eski mitolojik anlatımda, Tanrı El'in kendisine "baba" diyen iki kadınla ilişkiye girerek bunlardan sabah yıldızı veya şafak anlamına gelen "sahar" ile akşam yıldızı veya alaca karanlık anlamına gelen "shalim" adlı iki çocuğunun olduğu efsanesinden etkilendiği de belirtilmektedir. Buna neden olarak Moablıların ve Ammonluların atalarıyla İsrailoğullarının Mısır'dan çıkış dönemine uzanan, sonraki dönemde de yüzyıllarca devam eden düşmanlığın da etkili olduğu belirtilmektedir.

Lut, İbrahim peygamberden ayrıldıktan sonra İsrailoğulları için önemini yitirdiğinden, onun yaşamının geri kalan bölümüyle ilgili bilgi yoktur. Rivayet ve iddialara göre 142 yaşına kadar yaşayan Lut'un mezarı El Halil doğusunda Beni Naim köyü yakınındadır.

Kur'an'da yirmi yedi yerde ismen geçen Lut'un İbrahim'in peygamberliğini kabul ederek onunla birlikte dolaştığı ve peygamberlerden biri olduğu bildirilmektedir. İnanca göre Lut, amcası İbrahim'in çobanlarıyla kendi çobanları arasında çıkan bir anlaşmazlık üzerine değil peygamber olarak görevlendirilip Sodom'a gitmiştir. Lut peygamber, kavmine Allah'a karşı gelmekten sakınmalarını, kendisine itaat etmelerini, kadınlar yerine erkeklerle beraber olmalarının büyük ahlaksızlık ve günah olduğunu bildirerek bundan vazgeçmelerini istemiştir. Kavmi ise işlerine karışmaya devam ettiği takdirde sürgün edileceğini ve doğru söylüyorsa Allah'ın azabını getirmesini söylemişlerdir. Lut'un duası üzerine Allah ahlaksız kavmi cezalandırmak üzere üç meleği görevlendirir. Melekler genç ve yakışıklı birer erkek görünümünde önce İbrahim'e gelip İshak'ın doğumunu, ayrıca Lut Kavmi'ni yok etmek üzere geldiklerini haber verirler. İbrahim, Lut'un onlarla beraber yaşadığını hatırlatarak orada yaşayan inananların kurtulması konusundaki dileğini meleklere bildirir. Kur'an'da yer almayan ancak İslami kaynaklarda geçen rivayetlere göre İbrahim peygamber meleklere, içinde 400 inananın bulunduğu bir yeri yok edip etmeyeceklerini sorar ve bunun üzerine melekler böyle olması halinde oranın yok edilmeyeceğini söylerler. Sonrasında rakam ona kadar indirir, ancak Sodom'da 10 inanan bile bulunamaz. Bunun üzerine melekler Allah'tan Sodom'un yok edilmesi emrinin geldiğini, ancak Lut ve ailesinin kurtulacağını İbrahim'e bildirirler. Melekler Lut'un yaşadığı Sodom'a gelirler. Lut daha önce hiç görmediği yabancıları evinde misafir eder. Misafirlerden haberdar olan halk toplanıp evi kuşatarak misafirlerin kendilerine teslim edilmesini isterler. Lut bu isteği kabul etmeyerek, isterlerse kızlarıyla evlenebileceklerini söyler. Sodom halkı Lut'a, başkalarının işine karışmasını ve yabancıları evine almasını yasakladıklarını söyleyerek isteklerini tekrarlarlar. Melekler Lut'un evini kuşatan ve içeri girmeye uğraşan halkın gözlerini kör ederek onları evin çevresinden uzaklaştırırlar. Meleklerin sözüne uyarak Lut karısı hariç olmak üzere ailesini alıp arkasına bakmadan şehirden çıkar. Sabaha karşı şehrin üzerine balçıktan pişirilmiş, kat kat taşlar yağdırılır. Lut'un kavmi karısıyla birlikte yok edilir.

Sodom ve Gomora, Eski Ahit'in Yaratılış Kitabı'nda sözü edilen günâhkâr oldukları için Tanrı'nın gazabıyla yok edilen kentler. İsrail'de, Lut Gölü'nün güneydoğusundaki el-Lisan Yarımadası'nın güneyinde sığ suların altında kaldıkları tahmin edilmektedir. Admah, Tseboim ve Tsoar ile birlikte Kitabı Mukaddes'te adı geçen beş ova kentini oluştururlar.
Sodom kentinin adı, denizin güneybatı ucundaki Sodom Dağı'ndan gelir.

Tekvin'de "işledikleri günahlardan ötürü gökyüzünden yağan ateşle yok edildiği" anlatılan (19:24) bu iki kentin, daha önceleri İsrail'deki Şeria Irmağı'ndan Doğu Afrika'da Zambezi Irmağına uzanan Büyük Rift Vadisinde MÖ y. 1900'de meydana gelen bir depremle yok olduğu sanılmaktaydı. Ancak 2000'ler sonrası yapılan araştırmaların derlenmesi sonucunda büyük olan bir parçasının Lut Gölüne, nispeten daha küçük olan diğer parçanın Sodom şehrinin tam üzerine düşen iki parçalı bir asteroid tarafından tümüyle yok edildiği tespit edildi.
Çarpışmasının kanıtlarında Lut gölüne çarpan asteroid'in gölden kaldırdığı ve tüm çevreye saçtığı tuzların tüm bölgeyi 700 yıl kadar verimsiz bıraktığına dair arkeolojik izler bulundu. Şehrin üzerine düşen asteroid parçası ise Sodom Sarayın hemen güney batı tarafındaki yamaçta bıraktığı uydudan fark edilen kraterin incelenmesi sonucu ancak büyük bir asteroid çarpması ile, güneş yüzeyinden bile daha yüksek sıcaklıklarda ancak oluşabilecek kristalleşme ve erimelerin tespit edilmesiyle ortaya çıktı.
Ayrıca güneybatı yönünden gelen ve saray yakınında patlayan bir asteroidin bırakacağı etkiyle uyumlu olarak şehrin sarayındaki binaların ve yapıların kuzeydoğu tarafına doğru püskürtüldüğü tespit edildi.
Asteoroidin çarpması sonrası Rift vadisinde doğu-batı yönünde 30 km, kuzey-güney yönünde 60 km kadar bir alandaki yıkıcı ve yakıcı etki kutsal kitaplarda anlatılan önce aniden şehri yok eden çok şiddetli olayın ardından tüm bölgenin uzun süre boyunca yanması ile uyumlu görünmektedir.
Arkeolojik bulgular bölgenin Orta Tunç Çağında (MÖ y. 2000-1500) ekilebilir olduğunu, tarım yapmaya yeterli tatlı su kaynaklarının da bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle İbrahim peygamberin yeğeni ve ona inanan ilk kişi olan Lut, Sodom ve Gomora'nın yer aldığı Siddim Vadisini (Lut Gölü) hayvanları için otlak yeri olarak seçmiş olmalıdır. Kitabı Mukaddes'te sözü edilen kükürt ve ateşin, Asteroid çarpması sonucu oluşan binlerce derecelik ısıyla ve bölgede var olan kükürt rezervlerinin tutuşması ile uyumlu olduğuna dair tespitler yapılmıştır.

Sodom ve Gomora, Yaratılış 13:12 ve Yaratılış 19:29'da bahsedilen ve kendilerine tabi olan Elam'lı Kedorlaomer'e isyan eden beş "ova şehri"nden ikisidir. Siddim Muharebesi'nde Kedorlaomer onları yener ve İbrani büyüğü İbrahim'in yeğeni Lut da dahil olmak üzere birçok esir alır. İbrahim adamlarını toplar, Lut'u kurtarır ve şehirleri özgürleştirir.

Tanrı, İbrahim'e Sodom'un günahlarını bildirdi. İbrahim Tanrı'ya "İyileri kötülerle birlikte mi yok edeceksin?" diye sorar (Yaratılış 18:23). İbrahim 50 kişiden başlayarak sonunda 10 doğru kişi bulunursa Sodom'u ilahi gazaptan kurtarmak için Tanrı ile sözleşme yapar.
Tanrı, Sodom'u yok etmek için iki melek gönderir. Lut onları evine davet eder, ancak kasabanın tüm erkekleri evin etrafını sarar ve ziyaretçileri teslim etmesini isterler. İstekleri erkek görünümünündeki meleklerle cinsel ilişkidir. Lut, kalabalığa bakire kızlarını teklif eder, ancak onlar reddeder ve Lut'a daha kötüsünü yapacakları tehdidinde bulunurlar. Bunun üzerine melekler evin etrafını saran kalabalığı kör eder.
Melekler Lut'a "... halkına karşı gazap sözü Rab'in önünde büyüdü ve Rab bizi onu yok etmek için gönderdi" derler (Yaratılış 19:13). Ertesi sabah, Lut şehirden çıkmaktan geciktiği için, melekler Lut'u, Lut'un karısını ve iki kızını elinden tutup şehirden dışarı çıkarırlar ve ona dağlara kaçmasını ve arkasına bakmamasını söylerler. Lut, dağların çok uzakta olduğunu söyler ve bunun yerine Zoar'a gitmek ister. Sonra Tanrı, Sodom ve Gomora'ya, tüm Ova'ya ve tüm sakinlerine ve yerde yetişen her şeye kükürt ve ateş yağdırır (Yaratılış 19:24–25). Lut ve iki kızı kurtulur, ancak karısı meleklerin uyarısını dikkate almaz, geriye bakar ve bir tuz sütununa dönüşür.

İbrani Kutsal Kitabı, Sodom ve Gomora'ya dair birkaç başka kaynak içerir. Ayrıca Yeni Ahit bu şehirlere ve bu şehirlerde bulunanlara ait yıkım ve çevreki olaylara paralel bölümler içerir. Daha sonraki deuterokanonik metinler, Ürdün Ovası'ndaki bu şehirler ve sakinleri hakkında ek içgörüler elde etmeye çalışır. Ayrıca, yıkımı tetikleyen günahlar, Yargıçlar Kitabı'ndaki Levili'nin cariyesinin anlatımını anımsatır.

"Sodom ve Gomora" yıkım ve ıssızlığın bir sembolü haline gelir. Tesniye 29:21–24 Sodom ve Gomora'nın yıkımından bahseder:

22. Sizden sonraki kuşak, çocuklarınız ve uzak ülkeden gelen yabancılar ülkenizin uğradığı belaları, RAB'bin ülkeye gönderdiği hastalıkları görecekler. 
23. Bütün ülke yanacak, tuz ve kükürtle örtülecek; tohum ekilmeyecek, filiz sürmeyecek, ot bitmeyecek. Ülke RAB'bin kızgın öfkesiyle yerle bir ettiği Sodom, Gomora, Adma ve Sevoyim gibi yıkıma uğrayacak. 

24. Bütün uluslar, ‘RAB bu ülkeye neden bunu yaptı?’ diye soracaklar, ‘Bu büyük öfke neden alevlendi?’
Yeşaya 1:9–10, 3:9  ve 13:19–22 insanlara Sodom ve Gomora'da bulunuyor gibi hitap eder, Sodom'u utanmaz günahlarla ilişkilendirir ve Babil'e bu iki şehir gibi sonunun geleceğini söyler.
Yeremya 23:14, 49:17–18, 50:39–40 ve Ağıtlar 4:6 Sodom ve Gomora'yı zina ve yalanlarla ilişkilendirir, Edom'un (Ölü Deniz'in güneyinde) kaderine kehanet eder, Babil'in kaderini öngörür ve Sodom'u bir karşılaştırma olarak kullanır.
Hezekiel 16:48–50 Yeruşalim'i Sodom'la karşılaştırır ve şöyle der: "48. Varlığım hakkı için diyor Egemen RAB, kızkardeşin Sodom'la kızları, kızlarınla senin yaptıklarını asla yapmadılar.
49. Kızkardeşin Sodom'un günahı şuydu: Kendisi de kızları da gururluydu, ekmeğe doymuşlardı, umursamazlardı. Düşküne, yoksula yardım elini uzatmadılar.
50. Kendilerini beğenmişlerdi. Önümde iğrenç şeyler yaptılar. Bu nedenle, gördüğün gibi onları önümden süpürüp attım."
Amos 4:1–11'de Tanrı, İsraillilere Sodom ve Gomora gibi davranmasına rağmen yine de tövbe etmediklerini söyler.
Sefanya 2:9'da Sefanya, Moab ve Ammon'a Sodom ve Gomora gibi olacaklarını söyler.

Hikmet 10:6–8 Beş Şehirden (Pentapolis) bahseder:

Bilgelik, tanrısızlar yok olurken doğru bir adamı (Lut'u kastediyor) kurtardı; Beş Şehir'e inen ateşten kurtuldu. Kötülüklerinin kanıtı hala duruyor: sürekli dumanlı bir çoraklık, olgunlaşmayan meyve veren bitkiler ve inanmayan bir ruha anıt olarak duran bir tuz sütunu. Çünkü bilgeliği görmezden geldikleri için, sadece iyiyi tanımaktan alıkonulmadılar, aynı zamanda insanlığa aptallıklarının bir hatırlatıcısını da bıraktılar, böylece başarısızlıkları asla fark edilmeden kalamazdı.
Bilgelik 19:17, İsraillileri köleleştiren Mısırlıların "o doğru adam Lut'un kapısına gelen Sodomlular gibi körlüğe çarptıklarını" söyler. Kendilerini tamamen karanlıkta buldular, her biri kendi kapısını bulmak için el yordamıyla dolaşıyordu.
Sirach 16:8 şöyle der: "[Tanrı] Lut'un komşularını esirgemedi; çünkü küstahlıkları yüzünden onlardan nefret ediyordu."
3. Makabiler 2:5'te başkâhin Simon, Tanrı'nın "Sodom'un kibirli davranan, kötülükleriyle ünlenen adamlarını ateş ve kükürtle yakıp yok ettiğini; ve onları daha sonra gelecek olanlara örnek kıldığını" söyler.
2. Esdras 2:8–9 şöyle der: "Vay halinize, ey Asur! Aranızda kötüleri saklayanlar! Ey kötü millet, Sodom ve Gomora'ya yaptıklarımı hatırlayın. Ülkeleri zift yığınları ve kül yığınları içindedir. Beni dinlemeyenlere de aynısını yapacağım, diyor Her Şeye Gücü Yeten Rab."
2. Esdras 5:1–13 ahir zaman işaretlerini anlatır, bunlardan biri de "Sodom denizinin balıkları dışarı atacağıdır".
2. Esdras 7:106'da Ezra, İbrahim'in Sodom halkı için dua ettiğini söyler.
Etiyopya Ortodoks Tewahedo Kilisesi'nde kanonik kabul edilen bir kitap olan 1. Mekabyan'ın 12. bölümü "Gemora ve Sedom"a atıfta bulunur.

Matta 10:14–15’te (bkz. Luka 10:11–12) İsa şöyle diyor:

14. Sizi kabul etmez, sözlerinizi dinlemezlerse o evden ya da kentten ayrılırken, ayaklarınızın tozunu silkin. 15. Size doğrusunu söyleyeyim, yargı günü o kentin hali Sodom'la Gomora bölgesinin halinden beter olacaktır.”
Matta 11:20–24'te İsa, bazı şehirlerin kaderi konusunda uyarıda bulunur:

23. Ya sen, ey Kefarnahum, göğe mi çıkarılacaksın? Hayır, ölüler diyarına indirileceksin! Çünkü sende yapılan mucizeler Sodom'da yapılmış olsaydı, bugüne dek ayakta kalırdı. 24. Sana şunu söyleyeyim, yargı günü senin halin Sodom bölgesinin halinden beter olacaktır!”
Luka 17:28–30'da İsa şöyle der:

28. Lut'un günlerinde de durum aynıydı. İnsanlar yiyip içiyor, alıp satıyor, tohum ekiyor, ev yapıyorlardı. 29. Ama Lut'un Sodom'dan ayrıldığı gün gökten ateşle kükürt yağdı ve hepsini yok etti.
30. İnsanoğlu'nun ortaya çıkacağı gün durum aynı olacaktır.
Romalılar 9:29 ayeti, Yeşaya 1:9 ayetine atıfta bulunur: "Ve Yeşaya'nın önceden bildirdiği gibi, "Eğer orduların Rabbi bize sağ kalanları bırakmasaydı, Sodom gibi olurduk ve Gomorra gibi olurduk."
2. Petrus 2:4–10, Tanrı'nın Sodom ve Gomorrah'ı yok ettiği ve Lut'u kurtardığı gibi, dindar insanları da ayartmalardan kurtaracağını ve kötüleri Kıyamet Günü'nde cezalandıracağını söyler.
Yahuda 1:7, hem Sodom hem de Gomorah'ın "cinsel ahlaksızlığa düştüklerini ve doğal olmayan şehvetin peşinden gittiklerini, sonsuz ateş cezasına çarptırılarak örnek teşkil ettiklerini" kaydeder.
Vahiy 11:7–8, iki tanıkla ilgili olarak şöyle der:

7. Tanıklık görevleri sona erince dipsiz derinliklerden çıkan canavar onlarla savaşacak, onları yenip öldürecek. 8. Cesetleri, simgesel olarak Sodom ve Mısır diye adlandırılan büyük kentin ana yoluna serilecek. Onların Rabbi de orada çarmıha gerilmişti.

Lut Kavmi

Atlantic Baptist University Sodom and Gomorrah
"Commentary on Genesis 19" by Robert Jameison, D.D. 187120 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Commentary on Genesis 19" by Theodore Beza
Harvard Univer

Talmud (İbranice: תלמוד), Yahudi medeni kanunu, tören kuralları ve efsanelerini kapsayan dinî metinlerdir. İbranice lamad (öğrenmek) kökünden gelir. Mişna ve Gemara bölümlerinden müteşekkildir. Talmud'un iki versiyonu vardır: 3. ila 5. yüzyıla ait olduğu kabul edilen ancak daha eski dokümanları da içeren Babil Talmudu ve daha eski olan Filistin ve Yeruşalayim (Kudüs) Talmudu.
Yahudilikte önceleri Sözlü Tevrat olan Tora Şebealpe daha sonraları Mişna ismiyle yazılı hale getirilmiştir. Mişna temel olarak Musevi Ceza hukuku olarak tanımlanabilir daha sonraları Hahamlarca Mişna'nın daha derinlemesine açıklamaları yapılmış ve buna Gemara adı verilmiştir.

Sözlü kanunlar ilk defa olarak Rabi Yehuda HaNasi tarafından derlenmiş ve Mişna (משנה) adı verilmiştir. Mişna, İbranice tekrarlayarak belleme anlamındaki Şana kelimesinden gelir. İbranice olarak kaleme alınmıştır.
Mişna 6 Bölümden oluşmaktadır, bunlara İbranice sedarim (tekili seder סדר) denir. Bu altı bölümden her biri kendi aralarında 7 ila 12 alt bölüme ayrılır bu her alt bölüme de İbranice masehtot (tekili masehet מסכת) denmektedir. Mişna'da Toplam 63 altbölüm bulunmaktadır. Bunlar:

Birinci Bölüm: Zeraim ("Tohumlar"). 11 alt bölümden oluşur. Tarımla ilgili kanunlar ve Kohen, Levi, Fakir ve Hastaların payları ile ilgili bölüm.
İkinci Bölüm: Moed ("Kutsal Günler"). 12 alt bölümden oluşur. Yahudi Takvimi, Bayramlar ve bunlarla ilgili hükümler.
Üçüncü Bölüm: Naşim ("Kadınlar"). 7 alt bölümden oluşur. Evlenme, boşanma, kadın erkek ilişkileri ve Nazirlik ile ilgili hükümler.
Dördüncü Bölüm: Nezikin ("Zararlar"). 10 alt bölümden oluşur. Yahudi Ceza ve Medeni Hukuku ve Mahkemeler üzerinedir.
Beşinci Bölüm: Kodşim ("Kutsal Şeyler"). 11 alt bölümden oluşur. Tapınak’daki kurban törenleri ve yenmesi yasak ve mübah olan yiyecekler hakkındadır.
Altıncı Bölüm: Taharot ("Temizlik, Arılık"). 12 alt bölümden oluşur. Arınma ritüellerini ve kanunlarını hakkındadır.

Mişna biçimi genellikle iki din bilgesinin soru cevabı biçimindedir. Soru sorana makşan, cevaplayana ise tartzan denir. Bu fikir alışverişi de Gemara'nın yapıtaşlarını oluşturur
Mişna metni yaklaşık MÖ 100 ile MS 200 yıllarında yaşamış hahamların deyişlerini içermektedir. Bu hahamlara Tanaim, “öğretmenler” denir. Bu gruba Rabi Şimon Ben Zakay, Rabi Şimon Bar Yohay, Rabi Akiva ve Rabi Yehuda HaNasi gibi büyükler hahamlar dahildir.

Bundan yaklaşık 300 yıl kadar sonra Babil’de ve İsrail’de Büyük Hahamlar Komitesi toplanmış ve Mişna’nın analizini yapmışlardır. Bu analize Gemara (גמרא) adı verilir ki Tamamlama anlamına gelir. Talmud Aramice olarak kaleme alınmıştır.
Gemara metnini oluşturan Hahamlara Amoraim, “açıklayıcılar ya da “yorumcular” denir. Bu gruba Rav Aşi, Rav Yohanan dahildir.
Gemara, Mişna'nın 63 alt bölümünden sadece 37 tanesinin analizini yapmıştır bunlar:

Birinci Kısım: Zeraim ("Tohumlar"). 1 alt bölümden oluşur.
Berahot
İkinci Kısım: Moed ("Kutsal Günler"). 11 alt bölümden oluşur.
Şabat
Eruvin
Pesahim
Şekalim
Yoma
Suka
Beitsa
Roşaşana
Taanit
Megilla
Moed Katan
Üçüncü Bölüm: Naşim ("Kadınlar"). 7 alt bölümden oluşur.
Hagiga
Yevamot
Ketubot
Nedarim
Nazir
Sota
Gitin
Dördüncü Bölüm: Nezikin ("Zararlar"). 8 alt bölümden oluşur.
Kiduşin
Bava Kama
Bava Metsia
Bava Basra
Sanhedrin
Makat
Şevuot
Avoda Zara
Beşinci Bölüm: Kodşim ("Kutsal Şeyler"). 9 alt bölümden oluşur.
Horayot
Zevahim
Menahot
Hulin
Behorot
Erhin
Temura
Keritut
Melia
Altıncı Bölüm: Taharot ("Temizlik, Arılık"). 1 alt bölümden oluşur.
Nida

Talmud'un içinde yer alan detaylı ve anlaşılması zor açıklamaları ve analizleri daha eğlenceli hale getirmek havayı hafifletmek için, hikâyeler, fıkralar, vecize ve efsanelerle daha çekici hale getirmek için yazılmıştır yaklaşık Talmud'un %30'unu meydana getirir.
Bu hikâyeler Yahudi halkı için hayati önem taşımaktadır çünkü Yahudi kanunu Tevrat’taki bir cümleyi okuyup onu sözcüğü sözcüğüne hiçbir zaman uygulamamıştır.
Örneğin Tevrat’ta geçen göze göz, dişe diş sözü "Eğer biri seni kör ettiyse, sen de gidip onu kör etmelisin" şeklinde anlaşılmaz ve Yahudi kanununda böyle uygulanmaz. Yahudi kanununa göre: Toplumda iki kör kişinin ortaya çıkmasının kime ne yararı olacaktı? bu yüzden bu söz her zaman iki düzeyde anlaşılır:

Adaletin orantılı olması gerektiği (bir göz için bir hayat değil)
Bir gözün değerine karşılık bir gözün değeri, yani maddi hasarlar için.

Sadece bir Mişna olmasına rağmen iki farklı Gemara bulunmaktadır Yeruşalmi ve Bavli dolayısıyla bu her iki Gemara farklı iki Talmud oluştururlar.
O yıllarda Yahudi nüfusun büyük bir bölümü Roma İmparatorluğu'nun sınırları dışında Babil'de yaşıyordu, Babil'deki hahamların tartışmalarından derlenmiş olan Gemara'dan oluşan Talmud'a Talmud Bavli veya Babil Talmudu denildi. İsrail toprağında ise ayrı tartışmalar yer aldı, bunlardan oluşturulan Gemara'dan oluşan Talmuda ise Talmud Yeruşalmi ya da Kudüs Talmudu denildi. (Gerçekte Kudüs Talmudu Kudüs'te değil, Sanhedrin’in bulunduğu Taberiye'de yazılmıştı ancak Sanhedrin’in bulunduğu yere saygı ifadesi olarak Kudüs Talmudu ifadesi tercih edilmiştir).
Kudüs Talmudu, Babil Talmudu'ndan çok daha kısa, anlaşılması çok daha karmaşıktı çünkü düzenlenmesi aceleye gelmişti. O yıllarda İsrael’deki durum, Yahudiler için çok daha istikrarlı olan Babil’deki ortamdan çok daha kötüydü. Bu sebeple Yahudi Haham okulları olan yeşivalarda çalışmalar Babil Talmudu ile yürütülür.

İsrailli Akademisyenlerin yaklaşık Mişna’yı 200 sene analiz etmeleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Rav Muna ve Rav Yossi tarafından birlikte kaleme alınmıştır

Kudüs Talmudun’dan yaklaşık 100 yıl kadar sonra Babilli Musevi Akademisyenlerin Mişna’yı analizleri sonucu kaleme alınmış Kudüs Talmud’undan çok daha kapsamlı bir derlemedir. Rav Aşi ve Ravina, 550'li yıllarda Babil Yahudi Topluluğunun önde gelen iki lideriydi. Rav Aşi 427 yılında öldüğünde Talmud’un ilk versyonunu yazmıştı, onun ölümünden sonra Ravina onun çalıştırmaları daha da geliştirdi.. Bu çalışma Savoraim ya da Rabbanan Savoraei tarafından (Talmud Sonrası Hahahmlardan), devam ettirildi. Yaklaşık 250 sene kadar süren son çalışmalarla 700 yılına doğru son şeklini aldı.
Babil Talmud’un modern basımı Mişna’nın tamamını ve 37 Alt bölümünün Gemara’sını içerir. 5894 sayfa 2.5 milyon kelimeden fazla kelime içerir.
Talmud’un Çift sayfa olarak yazılır ve bu sağlı sollu sayfalara Daf adı verilir A ve B dafları bulunur ve “Altbölüm daf a/b” formatında ifade edilir (Şabat 20/b)
Babil Talmud'unun ilk yorumları Raşi (Rabi Şlomo Yitsaki, 1040-1105) tarafından yapılmıştır. Yorumlar çok ayrıntılı bir biçimde tüm Talmud'u kapsar, neredeyse bütün kelimeler açıklanır. Yorumlar Tosafot ("Ekler") olarak bilinir ve Dafların daha kolay anlaşılmasını sağlar

Talmud'u okumak çok sayıda argümanı okumak anlamına gelir. Her sayfada hahamlar sürekli tartışır. Bu tür bir tartışmaya (amacı gerçeğin özüne ulaşmak olan) pilput denir. Bu sözcük yeşiva dünyasının dışında ise olumsuz bir çağrışıma sahiptir çünkü bu tartışmaları okuyan eğitimsiz kişinin gözünde hahamlar sadece kılı kırk yarmaktadır.
Hahamların gündelik yaşamda hiçbir uygulaması olmayacak konular üzerinde bile tartışmasının nedeni gerçeğe soyut bir şekilde ulaşmak, prensibi ortaya çıkarmaya çalışmaktı. Bu hahamlar gerçeğin ne olduğunu anlamak ve doğru olanı yapmakla ilgileniyordu.
Önemli bir başka nokta ise hahamların hiçbir zaman büyük konular hakkında tartışmadıklarıdır. Domuz yemek ya da yememek, Şabat günü ateş yakılabilir mi yakılamaz mı gibi konularda bir tartışma bulmak mümkün değildir. Bu konularda tam bir anlaşma söz konusudur. Sadece küçük ayrıntılar tartışma konusudur.
Bugünkü Talmud'un çevre metni Rişonim'i, yani ilkler'i de içerir: Şulhan Aruh olarak bilinen Yahudi kanunun 16. yüzyıldaki yazarı Rabbi Yosef Karo'dan önce gelen haham otorileri. Rişonimler'in en önde gelenleri arasında Raşi, öğrencileri ve soyundan gelenler, Tosafos'un baş yazarları olan Maimonides ve Nahmanides de yer alır.

Talmud Yeşiva adı verilen haham yetiştiren okullarda, okutulur. Bu okullarda öğrencilere gereken Arapça ve Aramice dilleri öğretildikten sonra sınıfça grup halinde bir imam eşliğinde her bir alt bölüm üzerinde uzun ve hararetli tartışmalar yapılır.

Karaite Yahudiliği
Kütüb-i Sitte
Hadis
Kur'ancılık

Tevrat (İbranice: תּוֹרָה‎‎, romanize: Tōrā, "Talimat", "Öğretme" veya "Kanun"), İbrani Kutsal Kitabı'nın ilk beş kitabının, yani Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye kitaplarının derlemesidir.
Bu anlamda Tora, Pentatök veya Musa'nın Beş Kitabı ile aynı anlama gelir. Yahudi geleneğinde Yazılı Tevrat (İbranice: תורה שבכתב, Torah Şe'biçtav) olarak da bilinir. Eğer ayin amaçlıysa, bir Tora tomarı (Sefer Torah) şeklini alır. Ciltli kitap biçimindeyse, buna humaş denir ve genellikle haham tefsirleriyle (peruşim) basılır.
Bununla birlikte, zaman zaman, Tora kelimesi aynı zamanda İbrani Kutsal Kitabı'nın tamamı veya Tanah'ın eş anlamlısı olarak da kullanılabilir; bu anlamda, İbrani Kutsal Kitabı'nın sadece ilk beşini değil, 24 kitabın tamamını içerir. Son olarak, Tevrat ister Kutsal Kitap metinlerinden, isterse daha sonraki rabbinik literatür (ruhban edebiyatı) türevi olsun, Yahudi öğretisinin, kültürünün ve uygulamasının toplamı anlamına gelebilir ve genellikle Sözlü Tevrat olarak bilinir. Yahudi manevi ve dini geleneğinin özünü temsil eden Tevrat, 70 veya potansiyel olarak sonsuz bakış ve yorumu kapsayacak şekilde, açıkça kendi kendini konumlandıran ve Tevrat'ın kesin bir tanımını imkansız hale getiren bir terim ve öğretiler dizisidir.

Tüm bu anlamlarda ortak olan Tevrat'ın, Yahudi halkı olmanın kökenini oluşturmasıdır: onların Tanrı tarafından var olma çağrıları, imtihanları ve belaları ve Tanrıları ile bir dizi ahlaki ve dini yaşam tarzını takip etmeyi içeren yükümlülükler ve medeni kanunları (halaha) olan antlaşmayı içerir.
Tevrat Müslümanların Musa'ya verildiğine inandıkları kutsal kitap bağlamında Tanah'ın Arapça adıdır ve genellikle kutsal kitabın tamamına atıfta bulunur.
Rabbinik literatürde, Tora kelimesi hem yazılı beş kitabı, hem de Sözlü Tevrat'ı (İbranice: תורה שבעל פה, "Konuşulan Tevrat") ifade eder. Sözlü Tora, haham geleneğine göre nesilden nesle aktarılan ve şimdi Talmud ve Midraş'ta somutlaşan yorum ve genişletmelerden oluşur.
Rabbinik anlayış, Tevrat'ta bulunan tüm öğretilerin (hem yazılı hem de sözlü) Tanrı tarafından peygamber Musa aracılığıyla, bazıları Sina Dağı'nda ve diğerleri Mişkan'da verildiği ve tüm öğretilerin Musa tarafından yazıldığı ve bunun sonucu olarak bugün var olan Tevrat'ta ortaya çıktığı şeklindedir. Midraş'a göre, Tora dünyanın yaratılmasından önce yaratılmış ve Yaratılış'ın planı olarak kullanılmıştır.
Kutsal Kitap bilginlerinin çoğu, yazılı kitapların daha önceki yazılı kaynak ve sözlü geleneklere dayanan MÖ 6. yy Babil esaretinin bir ürünü olduğuna ve Sürgün sonrası dönemde (y. MÖ 5. yy) son revizyonların yapıldığına inanırlar. Yahvist, Elohist, Tesniyeci ve Ruhbani kaynak olarak sınıflandırılan Kutsal Kitap yazarlarının, çok tanrılı dinlerden gelen hikâyeleri düzenlemekten sorumlu olduğunu ifade eder ve metinlerdeki monoteist-politeist tutarsızlıkları bu durumun yansımaları olarak değerlendirir. Rabbânî Yahudilik Musa'nın MÖ 1391-1271 aralığında yaşadığını, tarihçi Hieronymus MÖ 1592, James Ussher ise MÖ 1571 aralığında yaşadığını iddia etmektedir. Bu metinler Musa'nın yaşadığına inanılan dönemden yaklaşık olarak 1000 yıl sonrasına denk geliyor ve açıklama Musa veya Kutsal Kitap ile ilgili bazı anlatıların Babil-Sümer anlatıları ile benzerliklerine de ışık tutabilir. (bakınız: Anakronizm, Yahudiliğin kökenleri)
Tevrat sözleri geleneksel olarak, tomar üzerine bir katip (sofer) tarafından İbrani dilinde yazılır. Tevrat'tan bir bölüm, en az üç günde bir cemaatin huzurunda alenen okunur. Tevrat'ı herkesin önünde okumak, Yahudi toplumsal yaşamının temellerinden biridir.

İbranicede kelime, "yol göstermek" veya "öğretmek" anlamına gelen ירה kökünden türetilmiştir. Bu kelime "öğretmek", "doktrin" veya "talimat "anlamına geliyor, yaygın olarak kabul edilen "yasa" ise yanlış bir izlenim vermektedir. Septuaginta'yı çeviren İskenderiye Yahudileri, norm, standart, doktrin ve daha sonra "hukuk" anlamına gelen Yunanca nomos kelimesini kullandılar. Yunanca ve Latince Kutsal Kitap daha sonra Pentatök'ü (Musa'nın beş kitabı) Kanun olarak adlandırma geleneğini başlattı. İngilizce diğer çeviri bağlamları arasında gelenek, teori, rehberlik veya sistem yer alır.
"Tevrat" terimi, genel anlamda, Rabbinik Yahudiliğin hem yazılı hem de sözlü yasasını içerecek şekilde kullanılır. Mişna, Talmud, Midraş ve daha fazlası dahil olmak üzere, tarih boyunca tüm yetkili Yahudi dini öğretilerini kapsamaya hizmet eder. "Yasa" olarak çevrilmesi, Talmud Tora (תלמוד תורה, "Tevrat çalışması") terimiyle özetlenen fikri anlamaya engel olabilir.
Kutsal Kitap'ın ilk bölümünün en eski adı "Musa'nın Tevrat'ı" gibi görünüyor. Ancak bu unvan ne Tevrat'ın kendisinde ne de Sürgün öncesi peygamberlerin edebi eserlerinde bulunur. Yeşu ve Krallar'da görünür, ancak orada akademik Kutsal Kitap eleştirisine göre tüm külliyatı ifade ettiği söylenemez. Buna karşılık, Sürgün sonrası eserlerde kullanımının daha kapsamlı olması olasılığı vardır. Diğer erken dönem başlıkları "Musa'nın Kitabı" ve "Tevrat'ın Kitabı" idi; bu "Tanrı'nın Tevrat Kitabı"nın kısaltılmış hali gibi görünüyor.

Hristiyan bilginler genellikle İbrani Kutsal Kitabı'nın ilk beş kitabına beş parşömen anlamında 'Pentatök' (/ˈpɛn.təˌtjuːk/) olarak atıfta bulunurlar. Beş parşömen ilk kez İskenderiye'nin Helenistik Yahudiliğinde kullanılan bir terimdir.

Tora, Tanrı'nın dünyayı yaratması ile başlar, İsrail halkının başlangıcı, Mısır'a inişleri ve Tevrat'ın Sina Dağı'nda verilmesiyle devam eder. Musa'nın ölümüyle, İsrail halkının vaat edilen Kenan topraklarına geçmeden hemen önce sona erer. Anlatıya serpiştirilmiş olarak, açıkça verilen belirli dini yükümlülükler ve medeni yasalar içeren öğretiler (On Emir gibi) yanında anlatıya gömülü (Çıkış 12 ve 13 Fısıh kutlama yasalarında olduğu gibi) emirler de içerir.
İbranice'de, Tora'nın beş kitabı, her kitaptaki işaretlerle tanımlanır: kitapların temel temasını yansıtan İngilizce isimleri Yunanca Septuagint'ten türetilmiştir

Bəreshit (בְּרֵאשִׁית, kelimenin tam anlamıyla "Başlangıçta") - Genesis, Γένεσις'dan (Génesis, "Yaratılış")
Shəmot (שְׁמוֹת, kelimenin tam anlamıyla "İsimler") - Exodus, Ἔξοδος'dan (Éxodos, "Çıkış")
Vayikra (וַיִּקְרָא, kelimenin tam anlamıyla "Ve O çağırdı") - Levililer, Λευιτικόν'dan (Leuitikón, "Levililer ile ilgili")
Bəmidbar (בְּמִדְבַּר, kelimenin tam anlamıyla "çölde [of]") - Sayılar, Ἀριθμοί'dan (Arithmoí, "Sayılar")
Dəvarim (דְּבָרִים, kelimenin tam anlamıyla "Şeyler" veya "Kelimeler")- Tesniye, Δευτερονόμιον'dan (Deuteronómion, "İkinci Kanun")

Yaratılış, Tevrat'ın ilk kitabıdır. İlkel tarih (bölüm 1-11) ve Ataların tarihi (12-50 bölümler) olmak üzere iki bölüme ayrılabilir.
İlkel tarih, yazar veya yazarların Tanrının doğası ve insanın yaratıcısıyla ilişkisi hakkındaki anlayışlarını ortaya koyar: Tanrı, insanlık için iyi ve uygun bir dünya yaratır, ancak insan onu -günahla- bozar, Tanrı insan ve Tanrı arasındaki ilişkiyi yeniden kurmak üzere yaratılışı yok etmeye ve yalnızca doğru yolda olan Nuh'u kurtarmaya karar verir.
Ataların tarihi, Tanrı'nın seçilmiş halkı olan İsrail'in tarih öncesini anlatır. Tanrı'nın emriyle Nuh'un soyundan gelen İbrahim, oğlu İshak ve torunu Yakup'la birlikte kendi yurdundan Kenan diyarına göç eder ve orada yerleşirler. Yakup'un adı İsrail olarak değiştirilir ve oğlu Yusuf aracılığıyla (İsrailoğulları) Mısır'a inerler, evlerinde toplam 70 kişi bulunur ve Tanrı onlara büyük bir gelecek vadeder. Yaratılış, İsrail'in Mısır'da, Musa'nın gelişine ve Çıkış'a hazır olmasıyla sona erer. Anlatı, Tanrı ile olan bir dizi antlaşma ile noktalanır ve kapsamı art arda tüm insanlıktan (Nuh ile olan antlaşma) tek bir insanla (İbrahim ve onun soyundan İshak ve Yakup aracılığıyla) özel bir ilişkiye doğru daralır.

Çıkış, Tevrat'ın ikinci kitabıdır. Kitap, eski İsraillilerin, kendi halkı olarak İsrail'i seçen Tanrı Yahve'nin gücüyle Mısır'da kölelikten kurtuluşlarını anlatıyor. Yahve, efsanevi On Bela ile onları esir alanlara korkunç zararlar veriyor. Peygamber Musa'nın önderliğinde Sina Dağı'na giderler. Yahve, sadakatleri karşılığında onlara Kenan ülkesini vaat eder.
İsrailliler, onlara Buluşma Çadırı'nı inşa etmek için talimatlarını veren, gökten gelip onlarla birlikte yaşayacağı ve Kenanı ele geçirmek için yapılacak kutsal savaşta onlara önderlik edeceği, onlara barış ve zafer vadeden RAB ile bir antlaşma yaparlar.
Modern bilim, genel olarak başlangıçta Musa'nın kendisine atfedilen kitabı, daha önceki yazılı ve sözlü geleneklerden gelen, son revizyonları Babil sürgünü (MÖ 6. yüzyıl) sonrasında yapılan, sürgün sonrası dönemin (MÖ 5. yy) bir ürünü olarak görür. Carol Meyers, çıkış hakkındaki yorumunda, İsrail'in kimliğinin tanımlayıcı özelliklerini sunduğu için, Kutsal Kitap'taki tartışmasız en önemli kitap olduğunu öne sürüyor: zorluklar ve kaçışla işaretlenmiş bir geçmişin anıları, İsrail'i seçen Tanrı ile bağlayıcı bir antlaşma ve topluluk yaşamının kurulması ve onu sürdürmek için yönergeler.

Levililer Kitabı, İsraillilere inşa ettikleri kutsal Çadır'ı nasıl kullanacaklarına dair talimatlarla (Lev;1-10) başlar. Bunu, kesim ve yenmesine izin verilen hayvanları (ayrıca bkz: Kaşrut)içeren temiz ve kirli (Levililer 11-15) izler.
Bunu Kefaret Günü (Levililer 16) ve bazen çeşitli ahlaki ve ritüel yasaları içeren Kutsallık Kodu (Levililer 17-26) olarak adlandıran bölüm izler. Levililer 26, Tanrı'nın emirlerine uymanın ve uymamanın ödül ve cezalarının ayrıntılı bir listesini sağlar.
Levililer 17, Tabernakle'da kurban sunumunu sonsuz bir kural olarak belirler, ancak bu kural kurban sunumu için izin verilen tek yerin Tapınak olarak belirlenmesi şeklinde daha sonraki kitaplarda değiştirilir.

Sayılar, Tevrat'ın dördüncü kitabıdır. Kitabın uzun ve karmaşık bir tarihi vardır. Nihai şekli muhtemelen erken Pers döneminde (MÖ 5. yy) yazılmış Yahvist bir eserin Rabbîler tarafından yeniden düzenlemesinden oluşur. Kitabın adı, İsrailoğulları'na ait iki nüfus sayımından gelir.
Sayılar, İsraillilerin yasa ve antlaşmalarını Tanrı'dan aldıkları ve Tanrı'nın onların arasında, kutsal yerde ikamet 

Ölüdeniz, Muğla ilinin Fethiye ilçesine bağlı bir mahalledir. Ölüdeniz kumsalı %82 oyla 2006 yılında dünyanın en güzel kumsalı seçilmiştir.
Belde, turizm açısından oldukça gelişmiştir. Likyalılarda ışık ve güneş diyarı, Orta Çağ'da "Uzak Diyar" olarak tanınır, Anadolu'nun güneybatısında yer alan Teke Yarımadası'da bulunur. Türkiye'de bulunan deniz kulağı (lagün) oluşumlarından biridir.
Ölüdeniz, adı gibi durgun bir göl niteliğindedir. En fırtınalı günlerde Belceğiz kıyıları dalgalarla boğuşurken, Ölüdeniz'de sadece çırpıntılar meydana gelir.
Ancak durgun gibi gözüken Ölüdeniz, gözle görünmeyen üç nedenle kendini hemen hemen her gün yenilemektedir. Bunlardan ilki, Ölüdeniz'de mevcut yoğun kaynak suyu çıkışları, dipte içeriden açıkdenize doğru bir akıntı yaratmaktadır. İkincisi, bu kaynak sularının yarattığı tuz farkından dolayı açıkdenizden içeriye ve dışarıya devamlı bir sirkülasyon oluşmasıdır. Üçüncüsü ise gel-git etkisi ile iki-üç günde bir deniz ortalama yarım metre yükselir ve alçalır. Bu da büyük miktarda deniz suyu giriş ve çıkışı sağlamaktadır.

16 Kasım 1992 tarihinde belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 12 Kasım 2012'de TBMM'de kabul edilen 6360 sayılı kanun ile mahalle oldu.

Beldeye hem kara, hem deniz, hem de havayolu ile ulaşmak mümkündür. Antalya, İzmir, Ankara, İstanbul gibi merkezlerden Fethiye ilçesine düzenli otobüs seferleri yapılmaktadır. Dalaman Havaalanı da beldeye 45 dk mesafededir. Fethiye Ölüdeniz arası 12 km'dir. Fethiye'den beldeye düzenli ulaşım imkânları bulunmaktadır.
Beldede nitelikli birçok otel, pansiyon ve kamp yeri mevcuttur. Her türlü deniz sporunun yapılabildiği beldede safari, dağcılık, yürüyüş ve rafting yapma olanaklarıyla birlikte Babadağ'dan 1969 metre ve 1400 metre yükseklikten "Yamaç Paraşütü" ile atlama imkânı da vardır.

Fethiye-Ovacık karayolu üzerinde, çam ormanları içerisinde yer alan, köy niteliğindeki bu semt, otel ve pansiyon olarak 3000 civarında yatak kapasitesi ile gelişmiş turizm merkezlerinden biridir. Daha çok İngiliz turistlerin ilgi gösterdiği sakin bir dinlenme mahallesidir.

Ovacık şehir merkezine 6 km uzaklıktaır. Ölüdeniz'e uzaklığı 5 km'dir. Fethiye-Belceğiz-Ölüdeniz yolu üzerinde sağlı sollu pansiyon ve otellerin yer aldığı bu semt eski ve yeninin kaynaştığı bir turizm semtidir.

Ölüdeniz lagünün bulunduğu semttir. Belceğiz kıyı bandında, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı'nca tanzim edilen modern tesisler yer almaktadır. Belceğiz semtinde her türlü konaklama yeme-içme ve eğlence yanı sıra halka açık plajlarda da her türlü su sporu yapma olanağı vardır.
Belceğiz'in güneydoğu devamında KIDRAK Millî Parkı'nda iyi düzenlenmiş bir kamp yeri ve ötesinde Uzunyurt-Faralya mahallesi bulunmaktadır.
Belceğiz'in kuzeybatısında fotoğraflarda çokça yer alan Kumburnu ve Ölüdeniz yer almaktadır. Bu yöre 1978 yılında Millî Park  olarak belirlenmiş olup, 1. derecede doğal sit alanıdır. Kumburnu günü birlik dinlenme plajı olarak kullanılmaktadır.

8 Şubat 1995'te 1. derecede doğal SİT ilan edilen ve her türlü yapılaşmaya kapatılan kayalık ve çamlık vadide milyarlarca kelebeğin kayalarda, ağaçların gövdelerinde ve yapraklarında bulunup etrafı sarmasından dolayı bu ismi almıştır.
Vadiye ulaşım Ölüdeniz'deki sahilden kalkan teknelerle sağlanır.

Ölüdeniz beldesinde batısında ve takriben 7 km  uzağındadır. Adada M.S. 5-13. yüzyıllarda yapıldığı anlaşılan Bizans ve Roma devirlerine ait ev, depo, sarnıç ve kilise kalıntıları bulunmaktadır. Gemiler Adası, korunması gereken tarihi değerlerden biridir.
Kaya Mahallesinin arkasındaki tepeyi aşarak gelen yol, sizi zeytin ve çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir başka güzelliğe, Gemiler Koyuna ulaştırıyor. Gemiler Koyunun tam karşısındaki kaplı St. Nicholas'a (Gemiler Adası)  tekne ile geçebilir ve Bizans döneminden kalma kalıntıları görebilirsiniz. 1990 yılında bir Japon Arkeoloji Heyeti'nin Fethiye Müzesi ile birlikte başlattığı kazılarda gün ışığına çıkartılan buluntulardan, adanın erken Hristiyanlık döneminde önemli bir ziyaret merkezi olduğu ve denizler azizi Nicholas'ın bu adada yaşadığı anlaşılıyor.

Antik çağda "Telmessos", yakın çağda "Meğri", 1934'ten itibaren Fethiye adını alan ilçe Roma-Bizans devirlerinden kalma lahitler, ünlü Aminthas tapınak mezarı ve müze turistlerin ilgisini çeken mekânlardır. Fethiye halk pazarı da son zamanlarda ilçeye gelen yerli ve yabancı turistlerin uğrak yeri olmaya başlamıştır.

Fethiye sahilinde ve Ölüdeniz sahilinde bulunan teknelerle yapılan gezilerde Aya Nikola Adası, Gemile Koyu, Karacaören, 12 ada ve Göcek'i gezmek mümkündür.

1969 metre yükseliğindeki Babadağ'dan deneyimli bir pilot eşliğinde başlayan serüven 30-40 dakikalık bir uçuştan sonra Belcekız plajında tamamlanmaktadır. 1700 metre yükseklikteki uçuş noktasına ciplerle gidilmektedir. 25 km'lik toprak ve engebeli yol 50 dakika sürer. 1700 metrede rüzgâr yeterli değilse, 1900 metreye çıkılır. Tulum ve kasklar takılarak, pilota ve paraşüte bağlı harness (oturak)a oturulur, pilotun paraşütü çekmesiyle paraşütler şişer, birkaç adımlık koşuyla açılıp yükselinir ve uçmaya başlanır. Deneyimli pilotlar yamaç paraşütüyle 3500 metre yüksekliğe kadar çıkabilmektedir ve havada beş saat kalınabilmektedir. Yamaç Paraşütü organizasyonu yapan acenteler Ölüdeniz sahilinde bulunmaktadır.

Ölüdeniz Belcekız'da bulunan dalış acenteleri ile günübirlik ve haftalık turlar düzenlemektedirler. Bu turlarla dalış sertifikaları almak mümkündür.

Ölüdeniz Belediyesi
Uzaydan Ölüdeniz6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İbrahim (başlangıçta Abram), Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi İbrahimî dinlerin ortak temel efsanevi figürüdür. Yahudilikte, Yahudiler ile Tanrı arasındaki özel ilişkinin kurucu babası ve ilk İbrani atası, Hristiyanlıkta, Yahudi ya da Yahudi olmayan tüm inananların ruhsal atası, İslam'da ise Âdem ile başlayan ve Muhammed'de sona eren peygamberler zincirinin bir halkasıdır. İbrahimî dinlerin isim babası olan İbrahim, Dürzî ve Bahâîlik gibi diğer İbrahimî dinlerde de saygı görmektedir.
Yaratılış Kitabında anlatılan hayatı, gelecek nesiller ve toprak temaları etrafında döner. İbrahim, babası Taruh'un evini terk etmeye ve Tanrı tarafından İbrahim'e ve onun soyuna vadettiği Kenan diyarına yerleşmeye çağrılır. Bu vaat daha sonra İbrahim'in eşi Sare'den oğlu İshak'a miras kalırken, İshak'ın üvey kardeşi İsmail'e de büyük bir ulus kuracağına dair söz verilir. İbrahim, Sara için El-Halilde mezar olarak Atababalar Mağarası'nı satın alır ve böylece toprak üzerindeki hakkını tesis eder. Varisi İshak kendi akrabasından bir kadınla evlenir, böylece Kenanlıları herhangi bir mirastan mahrum bırakır. İbrahim daha sonra Ketura ile evlenir ve altı oğlu daha olur; ama öldüğü ve Sara'nın yanına gömüldüğünde, "İbrahim'in tüm mallarını" alan İshak'tır, diğer oğullar ise yalnızca "hediyeler" alır.
Çoğu tarihçi, Çıkış ve yargıçlar dönemiyle birlikte ataerkil çağı, belirli bir tarihsel dönemle ilgisi olmayan geç bir edebi yapı olarak görür; ve bir asırlık kapsamlı arkeolojik araştırmadan sonra, tarihsel bir İbrahim için hiçbir kanıt bulunamadı.
Tevrat'ın, erken Pers döneminde (MÖ 6. yüzyılın sonlarında) Babil Sürgünü sırasında Yahuda'da kalan ve toprak üzerindeki haklarını "babaları" İbrahim aracılığıyla izleyen Yahudi toprak sahipleri ve karşı iddialarını Musa ve Çıkış geleneğine dayandıran geri dönen sürgünler arasındaki gerilimlerin bir sonucu olarak yazıldığı sonucuna varılmıştır.

İbrahim devri, bir çatışma veya sorunun çözümüne odaklanan birleşik bir yapı olarak yapılandırılmamıştır. Bölümler genellikle yalnızca gevşek bir şekilde bağlantılıdır ve sıralama her zaman mantıklı değildir, ancak aktör ya da tanık olarak İbrahim'in kendisinin mevcudiyeti ve gelecek nesiller ve toprak temaları ile birleştirilir. Bu temalar, Yaratılış 11:27-31'de Sara'nın kısırlığı ve 12:1-3'te İbrahim'e Yahve'nin kendisine göstereceği toprak için doğduğu ülkeyi terk etmesinin emredildiği "anlatı programları" oluşturur.

Nuh soyundan, dokuzuncu nesil olan Taruh, Abram, Nahor ve Harran'ın (İbranice: הָרָן Hārān) babasıydı. Haran, Abram'ın yeğeni olan Lut'un babasıydı; tüm aile Keldanilerin Ur şehri'nde yaşıyordu. Haran doğduğu şehir olan Ur'da öldü. Abram kısır olan Sare ile evlendi. Terah, Abram, Saray ve Lut, Kenan'a doğru yola çıktılar, ancak Terah'ın 205 yaşında iken öldüğü Haran adlı bir yere yerleştiler. Bazı müfessirlere (örneğin Nahmanides'e) göre, İbrahim aslında Haran'da doğmuş ve daha sonra Ur'a yerleşmiş, ailesinin bir kısmı ise Haran'da kalmıştır.
Tanrı, Abram'a ülkesini ve akrabalarını terk etmesini ve kendisine göstereceği bir ülkeye gitmesini söylemiş ve onu büyük bir ulus yapmayı, onu kutsamayı, adını yüceltmeyi, onu kutsayanları kutsamayı ve onu lanetle dileyen herkesi lanetlemeyi vadetmişti. Abram, karısı Saray, yeğeni Lut ve edindikleri mal ve canlarla Haran'dan ayrılıp Kenan'da Şekem'e gittiğinde 75 yaşındaydı. Sonra çadırını Bethel'in doğusunda kurdu.

Kenan diyarında şiddetli bir kıtlık oldu, öyle ki Abram, Lut ve ev halkı Mısır'a gider. Yolda Abram, Mısırlılar onu öldürmesinler diye Saray'a kız kardeşi olduğunu söylemesini söyler. Mısır'a girdiklerinde Firavun'un görevlileri, Saray'ın güzelliğini Firavun'a över ve onu saraya götürüp karşılığında Abram'a mal verirler. Tanrı, Firavun'u ve ev halkını belalarla üzer, bu da Firavun'un neyin yanlış olduğunu bulmaya çalışmasına neden olur. Saray'ın evli bir kadın olduğunu öğrenen Firavun, Abram ve Saraydan uzaklaşmalarını ister.

Mısır'dan sürgün edildikten sonra bir süre Necef'de yaşadılar. Bethel ve Ay bölgesinde Abram ve Lut'un büyük sürüleri aynı meraları işgal etti. Bu, her ailenin sığır çobanları için bir sorun haline geldi. Çobanlar arasındaki çatışmalar o kadar sıkıntılı hale gelmişti ki, Abram, Lut'a, kardeşler arasında herhangi bir çatışma olmaması için sol veya sağ tarafta ayrı bir alan seçmesini önerdi. Lut, doğuya doğru, ülkenin Zoar'a kadar her yeri iyi sulanan Şeria ovasına gitmeye karar verdi ve ovanın Sodom'a bakan şehirlerinde oturdu. Abram güneye El-Halil'e gitti ve Mamre Ovası'na yerleşti ve burada Tanrı'ya ibadet etmek için başka bir sunak inşa etti.

Ürdün Nehri şehirleri Sodom ve Gomora'nın Elam'a karşı isyanı sırasında, Abram'ın yeğeni Lut, ev halkıyla birlikte işgalci Elam kuvvetleri tarafından esir alınır. Elam ordusu, Sodom ordularını yendikten sonra savaş ganimetlerini toplamaya gelir. O sırada Lut ve ailesi, Sodom Krallığı'nın eteklerine yerleştirilir ve bu onları görünür bir hedef haline getirir.
Yakalanmaktan kurtulan bir kişi gelir ve Abram'a olanları anlatır. Abram bu haberi alır almaz, hemen 318 eğitimli hizmetçi toplar. Abram'ın kuvveti, Siddim Muharebesi'nden yıpranan Elam ordusunu takip etmek için kuzeye yönelir. Onları Dan'de yakalarlar. Abram grubunu birden fazla birliğe bölerek bir savaş planı tasarlar ve bir gece baskını başlatır. Tutsakları serbest bırakmakla kalmazlar, Şam'ın hemen kuzeyindeki Hoba'da Elam Kralı Çedorlaomer'i katleder, Lut'u, evini ve alınan tüm malları Sodom'dan geri alırlar.
Abram döndüğünde, Sodom kralı onunla buluşmak için Şaveh Vadisi'ne çıkar. Ayrıca, yüce El'in bir rahibi olan Salem (Kudüs) kralı Melçizedek ekmek ve şarap çıkarır ve Abram'ı ve Tanrı'yı kutsar. Abram Melçizedek'e her şeyin onda birini verir. Sodom kralı halkına dönecekse, Abram'ın tüm mülkü elinde tutmasına izin vermeyi teklif eder. Abram, müttefiklerinin hakkı olan pay dışında Sodom kralının herhangi bir anlaşmasını reddeder.

Rab'bin sesi bir rüyette Abram'a gelir ve yeryüzünün ve yıldızlar kadar çok soyunun vaadini yineler. Abram ve Tanrı bir ahit töreni yapar ve Tanrı, İsrail'in Mısır gelecek esaretinden bahseder. Tanrı Abram'a, soyunun sahip olacağı ülkeyi anlattı: Ken, Kenizit, Kadmon, Hitit, Periz, Refaim, Amor, Kenan, Girgaşi ve Yebusi ülkeleri.

Abram ve Saray, O'nun nasıl ulusların atası olacağını anlamaya çalışırlar, çünkü Kenan'da 10 yıl yaşadıktan sonra hiçbir çocuk doğmamıştır. Sara Mısırlı cariyesi Hacer'i Abram'a bir oğul doğurması niyetiyle teklif eder.
Hacer hamile olduğunu öğrendikten sonra Saray'ı hor görmeye başladı. Saray, Hacer'e kötü davranarak karşılık verdi ve Hacer vahşi doğaya kaçtı. Şur yolundaki çeşmede bir melek Hacer ile konuştu. Abram'ın ordugahına dönmesini ve oğlunun "vahşi bir adam" olacağı, onun elinin herkese ve herkesin elinin ona karşı olacağı ve bütün kardeşlerinin karşısında duracağı söylendi. Oğlu İsmail'i araması söylendi. Hacer onunla konuşan Tanrı'yı "El-roi" (gören tanrı) olarak adlandırdı. O günden itibaren kuyuya Beer-lahai-roi ("Yaşayan ve beni gören kuyusu") adı verildi. Daha sonra çocuğunu doğurmak için kumasının yanına dönerek kendisine söyleneni yaptı. İsmail doğduğunda Abram 86 yaşındaydı.

On üç yıl sonra, Abram 99 yaşındayken, Tanrı O'nun yeni adını ilan etti: "İbrahim"- "birçok ulusun babası". İbrahim daha sonra sünnetin alameti olacağı bölgelerle ilgili ahdin talimatlarını aldı.
Tanrı, Saray'ın yeni adını Sare ilan etti, onu kutsadı ve İbrahim'e, "Sana ondan da bir oğul vereceğim." dedi. İbrahim güldü ve "Yüreğinden dedi ki, 'Yüz yaşında olana bir çocuk doğar mı? ve doksan yaşında olan Sare doğurur mu?" İbrahim Tanrı'yla karşılaşmasından hemen sonra, kendisi 99, İsmail 13 yaşında olmak üzere tüm ev halkını sünnet ettirdi.

Kısa bir süre sonra, günün sıcağında Abraham, Mamre'nin menengiç ağaçları yanında çadırının girişinde oturuyordu. Yukarı baktı ve Tanrı'nın huzurunda üç adam gördü. Sonra koştu ve onları karşılamak için yere eğildi. İbrahim onlara ayaklarını yıkamayı ve onlara bir lokma ekmek getirmeyi teklif etti, onlar da razı oldular. İbrahim, seçme undan külleme yapması için Sara'nın çadırına koştu, sonra hizmetçi çocuğa seçme bir buzağı hazırlamasını emretti. Her şey hazır olunca lor, süt ve buzağıyı önlerine koydu, onlar yerken bir ağacın altında onları bekledi.
Ziyaretçilerden biri İbrahim'e, gelecek yıl döndüğünde Sare'nin bir oğlu olacağını söyledi. Sara çadırın girişinde söylenenlere kulak misafiri oldu ve o yaşta bir çocuk sahibi olma ihtimali hakkında kendi kendine güldü. Ziyaretçi, İbrahim'e, Tanrı için hiçbir şey zor olmadığı için, Sara'nın bu yaşta bir çocuk doğurmaya neden güldüğünü sordu. Sare güldüğünü reddetti.

Yemekten sonra İbrahim ve üç misafir kalktılar. Sodom ve Gomora'nin kaderini, Tanrı'yı harekete geçirecek kadar büyük olan günahlarını tartışmak için 'ova şehirlerine' hakim zirveye yürüdüler. İbrahim'in yeğeni Sodom'da yaşadığından, Tanrı bu şehirleri doğrulamak ve yargılamak için planlar açıkladı. Bu noktada, diğer iki ziyaretçi Sodom'a gitti. Sonra İbrahim Tanrı'ya döndü ve O'na giderek, "şehirde en az on salih adam bulunsaydı, Tanrı şehri bağışlamaz mıydı?" diye yalvardı. Tanrı, on doğru insan hatırına şehri yok etmeyeceğini bildirdi.
İki ziyaretçi raporlarını vermek için Sodom'a geldiklerinde, şehir meydanında kalmayı planladılar. Ancak İbrahim'in yeğeni Lut, onlara rastladı ve bu iki "adamın" geceyi kendi evinde geçirmeleri konusunda ısrar etti. Lut'un evinin önünde bir grup adam toplandı ve Lut'tan konuklarını istedi. Ancak Lut buna karşı çıktı ve yerine bakire kızlarını onlara teklif etti. Bu düşünceyi reddettiler ve erkek misafirlerine ulaşmak için Lut'un kapısını kırmaya çalıştılar, böylece şehrin kötülüğünü doğruladılar ve yakın gelecekte yok olacaklarını haber verdiler.
Ertesi sabah erkenden İbrahim, Tanrı'nın önünde durduğu yere gitti. O, "Sodom ve Gomora'ya baktı" ve "on salih"in (ayet 18:32) bile bulunmadığı şehirlerde, yerden "fırın dumanı gibi yükselen" dumanı gördü.

İbrahim, Kadeş ve Şur arasında, Kitâb-ı Mukaddes'in anakronik olarak "Filistin di

Nelson Aldrich ''Rocky'' Rockefeller (8 Temmuz 1908 – 26 Ocak 1979), 1974'ten 1977'ye kadar Gerald Ford'un yönetiminde 41. Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı olarak görev yapan Amerikalı siyasetçi, iş insanı ve hayırseverdi. Cumhuriyetçi Parti'nin ve zengin Rockefeller ailesinin bir üyesi olan Rockefeller, 1959'dan 1973'e kadar New York'un 49. valisiydi. Rockefeller Cumhuriyetçileri olarak bilinen partisinin ılımlı fraksiyonunun lideriydi.
Rockefeller, 1930 yılında Dartmouth College'dan mezun olduktan sonra ailesine bağlı çeşitli işletmelerde çalıştı. Başkanlar Franklin D. Roosevelt ve Harry S. Truman dönemlerinde Amerikan Cumhuriyeti İşlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı ve 1953'ten 1954'e kadar Dwight D. Eisenhower döneminde Sağlık, Eğitim ve Refah Müsteşarı olarak görev yaptı. İlk kez 1958 yılında New York valisi seçildi ve 1962, 1966 ve 1970 yıllarında yeniden seçildi. New York valisi olarak Rockefeller'ın başarıları arasında New York Eyalet Üniversitesi'nin genişletilmesi, çevrenin korunmasına yönelik çabalar, Albany'deki Empire State Plaza'nın inşası, tıbbi bakım için tesis ve personelin artırılması ve New York Eyalet Sanat Konseyi'nin kurulması yer almaktadır. Rockefeller genellikle liberal, ilerici ya da ılımlı olarak değerlendirilirdi.
Rockefeller, 1960, 1964 ve 1968 yıllarında Cumhuriyetçilerin başkan adaylığı için başarısız girişimlerde bulunduktan sonra Aralık 1974'te Başkan Gerald Ford tarafından ABD başkan yardımcılığına atandı. Rockefeller, 1977 yılında siyasetten emekli oldu ve iki yıl sonra öldü.

Standard Oil Company'nin kurucusu John D. Rockefeller'ın torunuydu. 1930'da New Hampshire'daki Dartmouth College'da iktisat öğrenimini tamamladı. 1930'lar boyunca The Chase National Bank (daha sonra The Chase Manhattan Bank), Rockefeller Merkezi ve Creole Petroleum gibi aile şirketlerinde çalıştı. 1940'ta Dışişleri Bakanlığı'nın Amerika ülkeleri arasındaki ilişkiler koordinatörü oldu.Cumhuriyetçi olmasına karşın, 1944'te Franklin D. Roosevelt'in başkanlığındaki Demokrat Parti hükûmetinde Amerika ülkeleri arasındaki ilişkilerden sorumlu dışişleri bakan yardımcılığına getirildi ve bir yıl görevi yürüttü. Harry S. Truman'ın başkanlığı sırasında 1950'de Uluslararası Kalkınma Danışma Kurulunun başkanı oldu. 1953-1955 arasında yeni kurulan Sağlık, Eğitim ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nda müsteşar olarak görev yaptı.
1958'de New York valiliğine seçilen Rockefeller; 1962, 1966 ve 1970'te yeniden aynı göreve geldi. Valiliği sırasında eyaletin ekonomi, kültür ve eğitim politikalarında ve uygulamalarında köklü değişikliklere gitti. 1973'te valilikten çekildi. Richard Nixon'ın istifasıyla boşalan başkanlık görevini üstlenen Gerald R. Ford tarafından 19 Aralık 1974'te başkan yardımcılığına getirildi ve Ford yönetiminin sonuna değin (Ocak 1977) bu görevini sürdürdü.
Aynı zamanda ünlü bir sanat yapıtları koleksiyoncusu olan Rockefeller, National Museum of Art'ın mütevelli heyeti üyesi ve 1982'de Michael C. Rockefeller Binası adıyla Metropolitan Sanat Müzesi'ne bağlanan New York kentindeki İlkel Sanat Müzesi'nin kurucusu ve başkanıydı.

Sarmaşık Ligi (İngilizce: Ivy League) veya bazen Sarmaşık Birliği, Birleşik Devletler'in New England bölgesi ve güneyindeki sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu dayanışma ligi. Aslında bir spor ligi olarak kurulmuş, ancak zamanla daha geniş bir anlama kavuşmuştur. Günümüzde Sarmaşık Ligi, akademik mükemmellik, öğrenci kabulünde seçicilik ve elitizm ile bağdaştırılmaktadır.
Okul binalarını kaplayan sarmaşıkların, bu okulların eski bir geleneğe dayandığını gösterdiğine inanılır ve bu adla anılır. Birlik okulları bugün akademik başarı olarak da üst sıradaki Amerikan okulları arasındadır.
Bugüne dek görev yapan 45 Amerika Birleşik Devletleri Başkanının 16'sı Sarmaşık Ligi üniversiteleri mezundur.

Not: Üye üniversitelerin kuruluşu sırasında etkin olan dinsel bağlar bugün yok görünmektedir ama aynı bağlar yarı açık örgütlenme mantığıyla ezoterik bağlar haline gelmiştir.

Yahya veya Yuhanna (y. MÖ 10 / 1 – MS 30), İsa'nın çağdaşı, Zekeriya'nın ise oğlu olan Yahudi din büyüğüydü. Hristiyanlıkta Vaftizci Yahya (יוחנן המטביל‎, romanize: Yohanān HaMatbil) olarak anılır ve aziz kabul edilir. Hristiyanlar tarafından her yıl 24 Haziran'da "Vaftizci Aziz Yuhanna Günü" kutlanır. Bahâîlik, Sâbiîlik ve İslam'da ise bir peygamber olarak kabul edilir. Bu durum Yeni Ahit'teki Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri ile Kur'an'da ve Bahâî metinlerinde teyit edilir.

Vaftizci Yahya'nın yaşamı, bizzat Yahudi tarihçi Josephus tarafından anlatılır. Yeni Ahit'e göre, Yahya kendisinden daha büyük bir mesiyanik figür öngörür ve inciller, Yahya'yı İsa'nın habercisi veya öncüsü olarak tasvir eder. Luka İncili'ne göre, İsa'nın akrabasıdır. Sâbiîler Yahya'nın, İsa'nın akrabası olduğuna inanmaz ancak Sâbiîlikte Yihya Yahane olarak geçer ve en büyük peygamber olarak kabul edilir. İslam'a göre Yahya'nın annesi, Meryem'in teyzesidir.

Yahya'nın hayatı hakkındaki başlıca kaynaklar Yeni Ahit'teki Elçilerin İşleri bölümü ve Yahudi general Yosefus'un, MS 93 yılında yazdığı Antik dönemde Yahudiler (Latince: Antiquitates Judaicae) kitabıdır. Bunların haricinde Kur'an-ı Kerim'de de, Yahya'dan kısaca bahsedilir. Ancak tüm bu kaynakların Yahya'nın hayatını kendi bakış açılarından ele aldıklarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Yunus efsanesinin Sümer panteonunda amfibik tanrılardan insan başlığına eklemlenmiş balık şeklinde vücudu bulunan Oannes'in (Yunanca Jonas) farklı kültür ve zaman dilimlerinde evrilmesi ile oluşturulduğuna inanılmaktadır. Oannes, birden ortaya çıkmış, balık kıyafetli ya da yarı balık yarı insan görüntüye sahip bir abgaldır. Bir erkeğin ayaklarına, kollarına ve kafasına sahiptir, insan gibi konuşur. Yemek yemez. Hem karada hem denizde yaşayan amfibik bir yaratıktır. Oannes daima 7 apkallu ile birlikte iş yapar ve onların lideri durumundadır.
Oannes kültü iki farklı isimle, Jonah ve John olarak Tevrat hikâyelerine aktarılır. İddiaya göre bahsedilen isimlerin Kur'an'daki karşılığı Yunus ve Yahya'dır. Kur'an'da mukattaa harfleri arasında geçen ve anlamı bilinmeyen Nun harfi ise Sabienlerde Yahya kültünün sembolüdür.

İncil'de ismi, Yuhanna (Grekçe: Ιωάννης) olarak geçmektedir. Kendisi, Matta'da şöyle anlatır: Yahya’nın deve tüyünden giysisi, belinde deri kuşağı vardı. Yediği, çekirge ve yaban balıydı.
Yahya, Filistin Hükümdarı Hirodes Antipa'ın kardeşinin karısı Herodias ile evlenmesini lanetlemiş ve evliliğin geçersiz olduğunu ilan etmiştir. Karısı Herodias'ın isteği üzerine Herod Antipas'ın emriyle kafası kesilerek idam edilmiştir.

Zekeriya Peygamber ve eşi, çocuksuz bir aileydiler. Zekeriya, kendisi vefat ettikten sonra yerine, akrabalarının geçmesinden endişeleniyordu. Bu yüzden, kendisine bir evlat bahşetmesi için Allah'a dua etti. Duasının kabul edildiği kendisine haber verildi. Dünya'ya gelecek olan çocuğuna, daha önce kimseye verilmemiş olan Yahya ismini vermesi emredildi.
Yahya'ya küçük yaşta hikmet verildi. O, çocukluğundan itibaren anne babasına saygılı, yumuşak kalpli, Allah'a derin saygılı, hayır işlerinde yarışan bir insan oldu.
Yahya'nın annesi el-İşbâ ile Meryem Ana'nın annesi Hanne kız kardeştiler. Bu iki kardeşin babasının adı Fakud idi.

Yahya, peygamberlik yapmaya çocuk yaşta başladı. Yahya'nın peygamberlik için gönderildiği şehir Şam'dır. Yahya ile İsa buluştuğu zaman, İsa otuz yaşında idi. Yahya, onun başını suya daldırdı. Yahya, İsa'nın peygamberliği başladıktan sonra, on iki havari ile birlikte onun elçisi olarak tebliğine devam etti.

Musa'nın şeriatında yasaklanan fiillerden birisi, yeğenle evlenmekti. İsrailoğullarının hükümdarı Herod Agrippa, kardeşinin kızıyla evlenmek istiyordu. Yahya da bunun Tevrat'da yasaklandığını ve nikâhın imkânsız olduğunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahya'nın öldürülmesini istedi. Bunun üzerine Herod Agrippa, Yahya Peygamber'in başını kestirdi. Müslüman geleneğine göre Yahya, Şam'da gömülüdür.

Taberi, Ebu Cafer (1991). Milletler ve Hükümdarlar Tarihi. III. MEB Yayınları.

Yedi özgür sanat (ya da yedi liberal sanat, Lat. septem artes liberales), antikçağ okul ve eğitim dünyasında öğretilen çeşitli bilim ve sanat alanlarını belirtir. Daha sonra Orta Çağ felsefesinde de Skolastik okullarda öğretilen bölümler olmuştur bunlar. Bahsedilen yedi özgür sanat ve bilim alanları şunlardır:

İlk olarak Trivium denilen Üçlü Grup, yani;
Gramer
Mantık
Retorik gelmektedir.
İkinci olarak da Quadrivium denilen Dörtlü Grup gelmektedir.Bunlar da,
Aritmetik
Geometri
Müzik
Gökbilim'den meydana gelmektedir.
Bu sanat ve bilim dalları söz konusu dönem içinde özgür insana yakışmadığı ya da uygun olmadığı düşünülen el zanaatlarından kesin bir şekilde ayrıştırılır ve onların karşısına konulur. Bunların öğretilmesini amaçlayan okullar, düşünce tarihinde etkili olan akımlara ve düşünsel gelişmelere katkıda bulunmuşlardır.
Bahsi geçen yedi ana "liberal sanat" arasında, Antik Yunanda insanların özgürleşmesini ve aynı zamanda da dünyanın aslında hiç var olmadığını savunan felsefi akımlara öncülük etmiş ana sanatları içinde barındırmaktadır. Bu ana felsefi akımların sonucu olarak ortaya çıkan bir soru insanoğlunun Antropik İlke ile cevaplamaya çalıştığı şu soruyu getiriyor akıllara “Modern fizik neden başka kurallarla değil de bu kurallarla yaşadığımızı açıklamıyor?”

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi, sayfa;159.

Artes mechanicae
Beşeri bilimler
Disiplinlerarasılık
Transandantalizm

İncil (Grekçe: εὐαγγέλιον, romanize: Eûángelion), İsa'nın yaşamını, öğretilerini, ölümünü ve dirilişini anlatan her bir biyografidir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan ve yazarlarının adlarıyla anılan dört incil, Yeni Ahit'in (Ahd-i Cedit/Yeni Antlaşma) ilk dört bölümünü teşkil eder. İncil sözcüğü Türkçe konuşan kimseler arasında sıklıkla Yeni Ahit anlamında kullanılır. Bu kullanıma –hatalı olsa dahi– Türkçe Hristiyan kaynaklarda da rastlanabilir. Bu kaynaklarda Müjde sözcüğü de Yeni Ahit anlamında kullanılır.
Yeni Ahit'in ilk dört bölümüne (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) "kanonik inciller" denir. Kitâb-ı Mukaddes (Kutsal Kitap) kanonunda yer almayan incillere ise "apokrif inciller" adı verilir.

İncil sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Nöldeke'ye göre Arapçaya ise Habeşçe "wangil" sözcüğünden geçmiştir. Kelimenin aslı Yunanca "Ευαγγέλιον" (euangelion) şeklindedir ve "iyi haber, müjde" anlamına gelir. Latinceye evangelium olarak geçmiştir.
İncil sözcüğünün İngilizcedeki karşılığı gospel ise Eski İngilizcedeki godspel sözcüğünden gelir. Bu sözcük Yunanca eungelion (müjde) kavramının Latince çevirisi bona adnuntiatio'nun (iyi haber) İngilizce çevirisidir ve good (iyi) ile spel (mesaj) sözcüklerinden oluşturulmuştur.
İncil (euaggelion) kelimesini, Yeni Ahit külliyatı içinde Hristiyanî anlamda ilk defa Pavlus "İsa tarafından öğretilen yeni doktrin" anlamında kullanmıştır. Pavlus Hristiyan doktrinini kendi anladığı şekilde yaymış ve bu yorumu "benim incilim" veya "müjdelediğim incil" olarak tanımlamıştır. Pavlus'un incili Mesih'in ölümü ve dirilişi üzerine temellendirilmiştir. Yeni Ahit'in yazarları incil kelimesini genellikle "Mesih tarafından insanlığa getirilen ve havarilerce vaaz edilen kurtuluş müjdesi, İsa Mesih'in doktrini" anlamında değerlendirmiştirler. Bu anlamıyla İsa aracılığıyla Tanrı ve insanlar arasında yapılan "yeni ahit"i ifade etmektedir.

İnciller Celileli bir marangoz, öğretmen ve şifa dağıtıcısı olan İsa'nın hayatını özetle anlatırlar. İsa bir Yahudi olarak Roma İmparatorluğu'nda dünyaya geldi (MÖ 8-MÖ 2). İsa Hristiyan ve İslâmî kaynaklara göre bir mucize eseri olarak Bakire Meryem'den babasız dünyaya gelmiştir.
Yahudilerin yüzyıllardır beklediği Mesih olduğunu ileri süren İsa, dinî öğretilerini yaydı ve geniş bir kitleyi peşinden sürükledi. Bazı Yahudi din adamlarının teşviki ve Roma'nın Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus'un emri ile Kudüs'te çarmıha gerildi (MS 29-MS 36). İsa hakkında incil dışı tarihi kaynaklarda da bahsedilir. Yahudi tarihçi Josephus ve en önemli Roma tarihçilerinden olan Senatör Tacitus İsa'nın çarmıhtaki ölümü hakkında yazmışlardır.

Hristiyan kaynaklarına göre, İsa'nın çarmıhta öldürülmesi ve üç gün sonra diriltilerek göğe yükseltilmesi havarileri ve diğer öğrencileri arasında büyük etki yarattı. Havariler İsa'nın göğe alınışından sonra bir süre Filistin'de kaldılar. Ancak hem Yahudi muhafazakârlar hem de Romalılar'dan gördükleri baskılar nedeniyle dünyanın değişik yerlerine göç etmek zorunda kaldılar. Bunun sonuçlarından biri de Hristiyanlığın yayılması oldu. Havarilerden Petrus Roma'da, Bartalmay Ermenistan'da, Yehuda (Taday) ve Yurtsever Simun Pers topraklarında öldürülmüştür.
Hristiyan kaynaklarının aktardığına göre, İsa'nın havarileri ve onların yakın çevresinde yer alan kişiler İsa'nın öğretilerini anlatmayı sürdürdüler. Öğrencilerin önderi konumundaki Petrus Roma'da yaşamaktaydı. Onun yakın çalışma arkadaşı Markos büyük olasılıkla Petrus'un anlattıklarını bir araya getirerek İsa'nın yaşamını anlatan en eski incil kitapçığını yazmıştır (M.S. 50-60 yılları). Yeni Ahit uzmanlarına göre diğer incil yazarları İsa'nın öğrencisi Matta Levi ve Pavlus'un yakın çalışma arkadaşı doktor Luka'dır ve bu kitaplar Markos İncili ve başka bilgi kaynaklarının da birleşimiyle yazılmıştır. Her iki kitapçığın da 70 yılları dolayında yazıldığı düşünülmektedir. Yine İsa'nın öğrencisi olan Yuhanna ise incilini 85 yılından sonra kaleme almıştır. İncillerin yazım tarihleri kesinlik içermemekle beraber ilk olarak Grekçe yazılmıştır.
Yeni Antlaşma 27 kitapçıktan oluşmaktadır. İnciller ise İsa'nın yaşamını anlatan ilk dört kitapçıktır. Sonraki kitapçıkların büyük bir bölümü ise İsa'nın öğrencilerinin (elçilerinin) kiliselere yazdığı mektupları içerir.

İsa'dan sonraki ilk iki yüzyılda çok sayıda incil ortaya çıkmıştır. Bu inciller 2. yüzyıldaki Gnostisizm akımından etkilenerek İsa'dan 150 yıl sonra yazılan incillerdir. Kanonik incillerin oluşumu kiliselerde geleneksel olarak gerçekleşip kilise babalarının yazılarıyla onaylanmıştır. İlk olarak 27 kitabın tamamını bahsederek kanonik incil kelimesini kullanan kilise babası İskenderiyeli Athanasius'tur. İncillerin içerdiği kitapların resmi bir şekilde doğrulanması bu tarihten daha ileride gerçekleşmiştir. Augustinus'un otoritesiyle 381 yılında toplanan Roma Konsili'nde ilk defa resmi bir şekilde kanonik incil listesi kabul edilmiştir.

Kitab-ı Mukaddes'teki incillerin üçü; Matta, Markos ve Luka'nınkiler, gerek verdikleri bilgi gerekse üslup açısından birbirini andırır. Bunlara sinoptikler denir. Yuhanna'nın incili, diğerlerinden farklıdır. Sinoptik incillerin ortak bir kaynaktan (Q metni) kaynaklandığı öne sürülmüştür. Ama "Q" belgesine dair hiçbir kanıtımız yoktur ve kanıtlanamazdır, hatta Q'ya inananların arasındada belgede nelerin yazdığına dair anlaşmazlıklar bulunur.

Matta İncili, İsa'nın on iki havarisinden biri olan, Roma vergi memuru Celileli Matta tarafından yazıldığı kabul edilen incildir. Yeni Ahit'in ilk bölümünü meydana getirir. Kelime anlamı olarak Matta, İbranice "efendimizin (tanrımızın) hediyesi" anlamına gelmektedir. MS 52 - 68 yılları arasında, Kudüs düşmeden önce yazıldığı tahmin edilmektedir.
Matta İncili, İsa'nın soyağacı ile başlar, hayatını ve dinî faaliyetlerini özetler. Havarilerin seçimini ve İsa'ya katılışlarını anlatır. Muhtemelen ilk olarak İbranice yazılmıştır. Markos İncili temel alınmıştır. Diğer üç kanonik incilden çok daha fazla Eski Ahit referansı içermektedir. İsa'nın da mensubu olduğu Yahudi toplumunu hedeflediği düşünülmektedir. Yahudileri, Nasıralı İsa'nın yüzyıllardır bekledikleri Mesih (kurtarıcı) olduğuna inandırmayı amaçlar. İsa'nın kral olduğu belirtilir. Yahudilerin fizikî ve materyalist bir kurtarıcı ve krallık beklemelerinden ötürü Matta İncili'nde İsa'nın manevî krallığı vurgulanır.

Markos İncili, Yeni Ahit'in ilk dört bölümünü oluşturan kanonik incillerden ikincisidir. "Evanjelist Markos" olarak da bilinen Yuhanna Markos tarafından yazılmıştır. Markos, Barnabas'ın kuzeni ve İsa'nın havarisi Petrus'un (Simun) yakın arkadaşıdır. Markos'un incili Petrus'a dayanarak yazdığı kabul edilir. MS 60'lı yılların sonlarında veya 70'li yılların başlarında yazılmıştır. Matta ve Luka İncillerine kaynak teşkil ettiği ve incillerin en eskisi olduğuna inanılır. Vaftizci Yahya'dan İsa'nın göğe yükselişine kadar olan kısmı anlatır. Kısa versiyonunda İsa'nın boş mezarına kadar olan kısmı anlatır.

Luka İncili, Vaftizci Yahya'nın doğumundan İsa'nın göğe yükselişine kadar olan yaklaşık 35 yılı kapsar. MS 60'lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Markos İncili'ni baz aldığı kabul edilir. Karakteristikleri, dönemin Yunanlarına hitap ettiğini düşündürür. İncilin yazıldığı dönemlerde Romalılar askerlikte ustalaşmış iken, Yunanlar bilgelikleriyle meşhurdurlar. Bu nedenle Luka İncili İsa'yı kusursuz bir insan ve tanrının bilgeliğinin insan şekline bürünüşü olarak resmeder. İsa'nın ibret verici kısa hikâyelerine geniş yer verir. İsa'nın Kutsal Ruh'la olan ilişkisini en yoğun şekilde ele alan kitaptır. Ayrıca Kutsal Ruh'un gücü sayesinde kilisesini kurduğunu ve Kutsal Ruh'tan akan sözlerini, vaatlerini anlatır.

Yuhanna İncili, Yeni Ahit'in ilk dört bölümünü meydan getiren kanonik incillerden sonuncusudur. Kelime anlamı olarak "sevgili" veya "sevilen" demektir. Balıkçılık yaparak geçinen, "Evanjelist Yuhanna" olarak da bilinen, havari Yuhanna tarafından yazılmıştır. MS 90'lı yıllarda yazıldığı tahmin edilmektedir. Vaftizci Yahya'nın (Yahya Peygamber) dini faaliyetlerinden, İsa'nın göğe yükselişine kadar olan zaman aralığını kapsar.
Yuhanna İncili, İsa'nın kilisesinin oluşumunu anlatır. Cennetteki krallığından insanlığa yol göstermeye devam edeceği vurgulanır. Bu anlamda, diğer inciller gibi belirli bir kesimi değil, tüm insanlığı hedeflediği düşünülebilir. "Dünya" kelimesi birçok yerde tekrarlanır. Diğer incillerde vurgulanan İsa'nın insanî veya dünyevî faaliyetlerinden ziyade doktrinlerine geniş yer ayırır
İncillerin mesajı İsa'nın kimliği ve eylemleridir. Hristiyanlar için insanlığın temel sorunu günahtır. Günahkâr insan kutsal tanrı ile ilişki kuramaz. Günah insana ölüm getirir ve herkes bu ölümü hak etmektedir. Dünyada yaşamış tek günahsız kişi olan İsa ise insanların günahlarını bağışlatan bir kurban olarak çarmıhta ölmüştür. Tanrı bu kurbanı kabul ederek, İsa'yı ölümden diriltmiştir. Eğer bir insan İsa'nın ölümü ve dirilişine ve bu gerçeklerin onun yaşamındaki etkilerine iman ederse (güvenirse) günahlarından ve sonuçlarından kurtulacaktır. İsa'nın ölümü günahları bağışlatan bir kefaret kurbanı işlevi görmüştür. Dört kanonik incilde sık sık İsa'nın Mesih olduğu belirtilir.

Kitab-ı Mukaddes
Yeni Ahit
Kanonik
Hristiyanlıkta İsa

Kevin Conner & Ken Malmin, New Testament Survey, ISBN 0-914936-22-0

'The King of Kings', (1927) Fragman 10 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'II Vangelo Secondo Matteo', (1964)
'King of Kings', (1966) Fragman 13 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Jesus - Gospel of Luke', (1979) Çeşitli Dillerle İzlenebilir 14 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'The Last Temptation of Christ', (1988) Fragman 12 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'The Passion of the Christ', (2004) Fragman 26 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Magdalena: Released from Shame', (2007)
'Son of God', (2014)
'Risen', (2016)

Bayes çıkarımı, daha fazla kanıt veya bilgi elde edildikçe bir hipotezin olasılığını güncellemek amacıyla Bayes teoreminin kullanıldığı bir istatistiksel çıkarım yöntemidir. Bayesci çıkarım, istatistikte ve özellikle matematiksel istatistikte önemli bir tekniktir. Bayes güncellemesi, bir veri dizisinin dinamik analizinde önemlidir. Bayesci çıkarım, bilim, mühendislik, felsefe, tıp, spor ve hukuk dahil birçok faaliyette uygulama bulmuştur. Karar teorisi felsefesinde genellikle "Bayes olasılığı " olarak adlandırılan öznel olasılıkla yakından ilişkilidir.

Bayesian Statistics 12 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Scholarpedia.
Introduction to Bayesian probability 4 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mathematical Notes on Bayesian Statistics and Markov Chain Monte Carlo 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayesian reading list 25 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., categorized and annotated by Tom Griffiths
Bayesian Epistemology,
Stanford Encyclopedia of Philosophy: "Inductive Logic" 7 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayesian Confirmation Theory (PDF)
What is Bayesian Learning? 26 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Data, Uncertainty and Inference 1 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — Informal introduction with many examples, ebook (PDF) freely available at causaScientia 12 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Otomatik akıl yürütme, bilgisayar biliminin (bilgi temsilini ve akıl yürütmeyi içerir) ve akıl yürütmenin farklı yönlerini anlamaya çalışan bir alandır. Otomatik akıl yürütme çalışması, bilgisayarların tamamen veya neredeyse tamamen otomatik olarak akıl yürütmesine izin veren bilgisayar programlarının üretilmesine yardımcı olur. Otomatik akıl yürütme, yapay zekanın bir alt alanı olarak görülse de, teorik bilgisayar bilimi ve felsefesi ile de bağlantıları vardır.
Otomatik akıl yürütmenin en gelişmiş alt alanları, otomatik teorem kanıtlama (ve etkileşimli teorem kanıtlamanın daha az otomatik ancak daha pragmatik alt alanı) ve otomatik kanıt denetimidir (sabit varsayımlar altında garantili doğru akıl yürütme olarak görülür). Tümevarım ve çeşitli yöntemler kullanılarak benzetme yoluyla akıl yürütme konusunda da kapsamlı çalışmalar yapılmıştır.
Diğer önemli konular arasında belirsizlik altında akıl yürütme ve monoton olmayan akıl yürütme yer alır. Belirsizlik alanının önemli bir kısmı, daha standart otomatik kesintinin üzerine daha fazla minimallik ve tutarlılık kısıtlamalarının uygulandığı tartışma alanıdır. John Pollock'un OSCAR sistemi, yalnızca otomatik bir teorem ispatlayıcısı olmaktan daha spesifik olan otomatik bir tartışma sisteminin bir örneğidir.
Otomatik akıl yürütme araçları ve teknikleri arasında klasik mantık ve hesap, bulanık mantık, Bayes çıkarımı, maksimum entropi ile akıl yürütme ve daha daha az resmi ad hoc teknikleri bulunur.

Biçimsel mantığın gelişimi, yapay zekanın gelişmesine yol açan otomatik akıl yürütme alanında büyük bir rol oynadı. Biçimsel bir kanıt, her mantıksal çıkarımın matematiğin temel aksiyomlarına geri döndürüldüğü bir kanıttır. İstisnasız tüm ara mantıksal adımlar sağlanır. Sezgiden mantığa çeviri rutin olsa bile sezgiye başvurulmaz. Bu nedenle, resmi bir kanıt daha az sezgiseldir ve mantıksal hatalara daha az duyarlıdır.
Bazıları, birçok mantıkçıyı ve bilgisayar bilimcisini bir araya getiren 1957 Cornell Yaz toplantısını otomatik akıl yürütmenin veya otomatik tümdengelimin kaynağı olarak görüyor. Diğerleri, bundan önce, Newell, Shaw ve Simon'ın 1955 Mantık Teorisi programıyla veya Martin Davis'in 1954'te Presburger'in karar prosedürünü uygulamasıyla (ki bu, iki çift sayının toplamının çift olduğunu kanıtladı) başladığını söylüyor.
Otomatik akıl yürütme, önemli ve popüler bir araştırma alanı olmasına rağmen, seksenlerde ve doksanların başlarında bir "Yapay zeka kışı" geçirdi. Ancak alan daha sonra yeniden canlandı. Örneğin, 2005 yılında Microsoft, iç projelerinin çoğunda doğrulama teknolojisini kullanmaya başladı ve 2012 Visual C sürümüne mantıksal bir belirtim ve kontrol dili eklemeyi planlıyor.

Principia Mathematica, Alfred North Whitehead ve Bertrand Russell tarafından yazılan biçimsel mantıkta bir dönüm noktası çalışmasıdır. Principia Mathematica - aynı zamanda Matematik İlkeleri anlamına gelir - matematiksel ifadelerin tamamını veya bir kısmını sembolik mantık açısından türetmek amacıyla yazılmıştır. Principia Mathematica ilk olarak 1910, 1912 ve 1913'te üç cilt halinde yayınlanmıştır.

Mantık Teorisi, 1956'da Allen Newell, Cliff Shaw ve Herbert A. Simon tarafından teoremleri ispatlamada "insan akıl yürütmesini taklit etmek" için geliştirilen ilk programdı ve Principia Mathematica'nın ikinci bölümünden elli iki teorem üzerinde gösterilmiştir. Bunlardan otuz sekiz tanesi kanıtlandı. Program, teoremleri kanıtlamaya ek olarak, Whitehead ve Russell tarafından sağlanandan daha zarif olan teoremlerden biri için bir kanıt bulmuştur. Sonuçlarını yayınlamak için başarısız bir girişimden sonra, Newell, Shaw ve Herbert 1958'deki The Next Advance in Operation Research adlı yayınlarında şunları bildirdiler:"Artık dünyada düşünen, öğrenen ve yaratan makineler var. Ayrıca, (görünür bir gelecekte) baş edebilecekleri problemler yelpazesi insan zihninin uygulanmış olduğu menzil ile aynı seviyeye gelene kadar, bu şeyleri yapma yetenekleri hızla artacaktır."

NQTHM (Boyer-Moore Theorem Prover; NQTHM)'nin tasarımı John McCarthy ve Woody Bledsoe'dan etkilenmiştir. 1971'de Edinburgh, İskoçya'da başlatılan bu, Pure Lisp kullanılarak oluşturulmuş tam otomatik bir teorem ispatıdır. NQTHM'nin ana yönleri şunlardı:

Lisp'in çalışma mantığı olarak kullanılması.
Toplam özyinelemeli -fonksiyonlar için bir tanım ilkesine dayanma.
Yeniden yazma ve "sembolik değerlendirme"nin kapsamlı kullanımı.
Sembolik değerlendirmenin başarısızlığına dayanan bir tümevarım buluşsal yöntemi.

OCaml'de yazılan HOL Light, basit ve temiz bir mantıksal temele ve düzenli bir uygulamaya sahip olacak şekilde tasarlanmıştır. Klasik yüksek mertebeden mantık için başka bir ispat yardımcısıdır.

Fransa'da geliştirilen Coq, çalıştırılabilir programları spesifikasyonlardan Objective CAML veya Haskell kaynak kodu olarak otomatik olarak çıkarabilen başka bir otomatik prova asistanıdır. Özellikler, programlar ve kanıtlar, Endüktif Yapıların Hesabı (Calculus of Inductive Constructions; CIC) adı verilen aynı dilde resmîleştirilir.

Otomatik muhakeme, otomatikleştirilmiş teorem kanıtlayıcıları oluşturmak için en yaygın şekilde kullanılmıştır. Bununla birlikte, çoğu zaman, teorem kanıtlayıcılar, etkili olmak için bazı insan rehberliğini gerektirmektedir. Bu nedenle daha genel olarak kanıt yardımcıları olarak nitelendirilmektedir. Bazı durumlarda bu tür ispatlayıcılar bir teoremi ispatlamak için yeni yaklaşımlar geliştirmiştir. Mantık Teorisi buna iyi bir örnektir. Program, Principia Mathematica'daki teoremlerden biri için Whitehead ve Russell tarafından sağlanan kanıttan daha verimli (daha az adım gerektiren) bir kanıt bulmuştur. Biçimsel (Formel) mantık, matematik ve bilgisayar bilimleri, mantık programlama, yazılım ve donanım doğrulama, devre tasarımı ve diğer birçok alanda artan sayıda sorunu çözmek için otomatik akıl yürütme programları uygulanmaktadır. TPTP, düzenli olarak güncellenen bu tür problemlerin bir kütüphanesidir. CADE konferansında düzenli olarak düzenlenen otomatik teorem kanıtlayıcılar arasında da bir rekabet vardır (Pelletier, Sutcliffe ve Suttner 2002); yarışma için problemler TPTP kütüphanesinden seçilmektedir.

Sorun ya da problem; çözülmesi gereken mesele, soru veya aşılması gereken engel. Sorun kavramının teolojiden matematiğe kadar çok geniş bir kullanım alanı vardır.
Sosyal bilimlerde sorun kavramı genellikle hoşa gitmeyen, istenmeyen ve aşılması gereken bir durumu tanımlamakta kullanılır.
Matematik ve fizikte problem ise, içinde bulunulan şartları ve eldeki mevcut verileri kullanarak bir olguya, sonuca ya da yasaya ulaşmak için sorgulanması gereken durumları tanımlamakta kullanılır.

Sorun kelimesi Türkçedir ve sormak fiilinin gövdesine -Xn ekinin eklenmesiyle türetilmiştir. Türkçeye Fransızcadan geçen problème kelimesinin kökeni ise Yunanca problema kelimesidir. Problema kelimesinin kökeni Yunancadaki proballein (çaba sarf etmek) sözüne dayanır. Bu söz pro- (ön) eki ile ve ballein (atmak) sözlerinin birleşiminden oluşmuştur. Yunancadan Latinceye geçen kavram, oradan öncelikle Fransızcaya ve sonrasında diğer Batılı dillere yayılmıştır.

Sorun çözme

Teorik bilgisayar bilim(ler)i, bilgisayar biliminin alt dallarıdırlar ve daha çok soyut, mantıksal ve matematiksel yönleri üzerine odaklanırlar.
Algoritma analizi, programlama dillerinin şeklî semantiği ve otomat teorisi, bu alt dallardan birkaçıdır. Teknik olarak bu üç alt dalın dışında muhtelif alt dallar da bulunmaktadır. Bu alt dallarının her birinin başında popülerliğine göre o alanda lider kişiler bulunur ve pek çok dernekler ve profesyonel sosyal grupların yaptığı çalışmalar sonucunda çeşitli yayımlar ortaya çıkarılır.

Her ne kadar teori alanlarının kapsamını belirlemek pek mümkün olmasa da, ACM'in Special Interest Group on Algorithms and Computation Theory (SIGACT) grubu kendi misyonunu teorik bilgisayar bilimlerinin tanıtımı olarak tanımlıyor ve şunları ilave ediyor:

Teorik bilgisayar bilimleri algoritmalar, veri yapıları, işlemsel kompleksite teorisi, dağıtık hesaplama, çok geniş ölçekli tümleşim, makine öğrenimi, hesaplamalı biyoloji, hesaplamalı geometri, bilgi teorisi, kriptografi, kuantum bilgisayarı, hesaplamalı sayılar teorisi, sembolik hesaplama, programlama dillerinin şeklî semantiği, şeklî yöntem ve otomat teorisi gibi alt dalları bulunan geniş bir çalışma alanıdır. Bu alanda yapılan çalışmalar, genellikle matematiksel teknik üzerine yapılan vurgu ile ayırt edilir.

European Association for Theoretical Computer Science
Special Interest Group on Algorithms and Computation Theory

Matematikte sonuşmaz veya asimptot (İngilizcesi: Asymptote), belirli bir A eğrisine istenildiği kadar yaklaşabilen ikinci bir B eğrisine verilen addır. Bir başka deyişle, A üzerinde ilerledikçe, A ve B arasındaki mesafe azalır ve sıfıra yaklaşır. Asimptot kelimesi, Yunanca "beraber düşmek" anlamındaki simpiptein fiilinin olumsuz halinden türemiştir.

Sonuşmazlar limit kavramıyla tanımlanabilir. Herhangi bir 
  
    
      
        f
        :
        
          R
        
        →
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle f:\mathbb {R} \rightarrow \mathbb {R} }
  
 fonksiyonu için,

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        a
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\rightarrow \infty }f(x)=a}
  
   veya   
  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            −
            ∞
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        a
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\rightarrow -\infty }f(x)=a}
  

önermelerinden biri doğruysa, y = a doğrusu, f fonksiyonu için bir yatay sonuşmazdır. Birinci önermenin doğru olduğunu varsayalım. Bu durumda, x değerini yeterince büyük seçersek, f(x) değerini a değerine istediğimiz kadar yaklaştırabiliriz. Bir başka deyişle, x ekseni üzerinde sonsuza doğru ilerledikçe, fonksiyon grafiği y = a çizgisine yaklaşacaktır. İkinci önerme doğruysa da, x ekseni üzerinde eksi sonsuza doğru ilerlemek aynı sonucu verecektir.
Örneğin, y = 0 çizgisi (ya da x ekseni), f(x) = 1/x fonksiyonu için bir yatay sonuşmazdır.
Benzer şekilde,

  
    
      
        
          lim
          
            x
            ↑
            b
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        ±
        ∞
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\uparrow b}f(x)=\pm \infty }
  
   veya   
  
    
      
        
          lim
          
            x
            ↓
            b
          
        
        f
        (
        x
        )
        =
        ±
        ∞
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\downarrow b}f(x)=\pm \infty }
  

önermelerinden biri doğruysa, x = b doğrusu, f fonksiyonu için bir düşey sonuşmazdır. Bu durumda, x değeri b,ye yaklaştıkça, f(x) değeri artı veya eksi sonsuza doğru ilerler. Bir başka deyişle, x ekseni üzerinde adım adım b,ye yaklaşırsak, fonksiyon grafiği artı veya eksi sonsuz yönünde büyüyecektir (ki buna matematikte "patlama" denir).
Örneğin, x = 0 çizgisi (ya da y ekseni), f(x) = 1/x fonksiyonu için bir düşey sonuşmazdır.

Sonuşmazlar yatay ya da düşey olmak zorunda değildir. Herhangi bir 
  
    
      
        p
        :
        
          R
        
        →
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle p:\mathbb {R} \rightarrow \mathbb {R} }
  
 doğrusu, aşağıdaki şartlardan birini sağlıyorsa, f fonksiyonu için bir eğik sonuşmazdır:

  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            ∞
          
        
        (
        f
        (
        x
        )
        −
        p
        (
        x
        )
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\rightarrow \infty }(f(x)-p(x))=0}
  
   veya   
  
    
      
        
          lim
          
            x
            →
            −
            ∞
          
        
        (
        f
        (
        x
        )
        −
        p
        (
        x
        )
        )
        =
        0
        
        .
      
    
    {\displaystyle \lim _{x\rightarrow -\infty }(f(x)-p(x))=0\,.}
  

Örneğin, y = x doğrusu, f(x) = x + 1/x fonksiyonu için bir eğik sonuşmazdır. Aynı fonksiyonun bir de düşey sonuşmazı vardır: x = 0. Kimi kaynaklarda, yukarıdaki iki şarttan birini sağlayan her p(x) fonksiyonuna (doğru olmasa da) eğik sonuşmaz denir. Bu tanıma göre, örneğin y = x2 parabolü, f(x) = x2 + 1/x fonksiyonu için bir eğik sonuşmazdır.

MathWorld'den sonuşmaz 23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sayfası (İngilizce)

Desibel (dB), belirli bir referans güç ya da miktar seviyeye olan oranı belirten, genelde ses şiddeti için kullanılan logaritmik ve boyutsuz bir birimdir. Desibel daima iki değer arasındaki karşılaştırmadır. Bunun sonucu olarak da çoğu kez ölçülen güç değeri değişik olmasına rağmen desibel sayısı aynıdır. Desibelin yaygın olarak ses şiddeti birimi olduğu sanılır ama aslında ses şiddeti karşılaştırmalarında da kullanılabilen bir karşılaştırmadır. Telefon kullanılmaya başlandığında ilgili kurumlar bir iletim birimi bulmak/kullanmak sorunu ile karşılaşmışlardı. Doğal olarak o zaman iletim ya da haberleşme denince akla çoğunlukla telefon gelmekte idi.
Bu konudaki ilk öneri, Alexander Graham Bell tarafından telefonun bulunmasından iki yıl sonra 1887'de W. H. Pierce tarafından ortaya atılmıştı. O zaman Amerika ve Avrupa'da kullanılmaya başlanan telefon standartları arasında bir uyum yoktu. Amerikalı ve Avrupalı telefon şirketlerinin kendi kıtaları için daha uygun olacağını düşündükleri ve ısrar ettikleri birkaç birim üzerinde uzlaşmalar oldu. Eylül 1927'de İtalya'da tam olarak bir uzlaşma sağlanamasa da iki adet birim üzerinde karar verildi. Birinci birimde "e" doğal logaritmanın tabanını ve üs kuvvetleri oranını temel alan birim ile 10 sayısının kuvvetleri oranını temel alan birim kaldı. Birinci birimde doğal logaritma kullanıldığı için bulucusu John Napier onuruna "neper" denmesi önerildi. İkinci birimde ondalık logaritma kullanılıyordu ve bu birime de telefonu bulmuş olan Alexander Graham Bell onuruna "Bell" denilmesi önerildi. İşte desibel sözcüğü buradan doğmuş oldu.
Desibel, telefon işletmelerince benimsenmesinden hemen sonra, öbür teknik alanlarda da kullanılmaya başladı. Özellikle akustik ve radyo yayınlarında.
1968'de Arjantin'de toplanan CCITT bu sorunu tamamen hallederek özetle şu kararı verdi: "Bütün uluslar, kendi içinde isterlerse neper kullanmaya devam edecekler. Fakat uluslararası işlemlerde yalnızca desibel kullanılacaktır."
Desibel alışılmışın dışında bir birimdir. O kadar dışındadır ki birçok kişi onun bir ölçü birimi olduğuna dair şüpheye düşer. Elektrik mühendisliğinin geleneksel yaklaşımına dayanan telekomünikasyon ölçü felsefesinin tamamını değiştirdiğinden, desibelin telekomünikasyon ölçü birimi olarak tanımlanması gerçek bir devrim sayıldı. Elektriksel devrelerde gerilim, akım ve güç; volt, amper ve watt'la ölçülür. Bu değerler ölçümün yapıldığı devreye bağlıdır. Desibelin kullanıldığı iletim ve yayılım (propagasyon) ölçülerinde yeni birim, ölçünün yapıldığı devreden bağımsızdır. Örneğin akustik dalga kadar onun elektriksel eş değerini ölçmekte de kullanılır. Bu, desibelin boyutsuz bir sayı olmasındandır. Amper veya volt cinsinden elektriksel ölçmelerde eksi değer, akımın veya gerilimin yönünde bir değişim ifade etmesine rağmen desibel ölçmelerinde eksi değer, sadece ölçülen gücün karşılaştırıldığı güçten küçük olduğunu gösterir.
Desibel daima iki değer arasındaki karşılaştırmadır. Bunun sonucu olarak da çoğu kez ölçülen güç değeri değişik olmasına rağmen desibel sayısı aynıdır. Örneğin bir vericinin gücü 1 W'tan 2 W'a çıkartılırsa, güçteki desibel cinsinden artış;

N=10 log (2/1) = 3 dB
Şimdi elimizde 5 kW'lık bir verici olsa, biz bunun gücünü 10 kW'a çıkartırsak desibel cinsinden artış, güçlerin değişik olmasına rağmen önceki örnekle aynıdır.

N=10 log (10/5) = 3 dB
Bu örneklerden bir sonuç çıkaracak olursak güçteki iki katlık bir artış +3 dB, yarı yarıya azalış ise -3 dB ile ifade edilir.
Görüldüğü gibi desibel bize göreceli (izafi, relatif) sonuçlar verir. Bu yüzden desibel ile ifade edilen sayılarla, aritmetik işlemler yapmak tehlikelidir. Örneğin desibel ile kalibre edilmiş değerler istatistiksel olarak kullanılacaksa, bunlardan örneğin ortalama gibi sonuçlar çıkarılacaksa yönteme dikkat etmek gerekir. Örnek olarak 10 dB ve 20 dB değerlerinin aritmetik ortalamasının 15 dB olduğu görülebilir. Gerçekte biraz dikkat edilirse 10 dB'in belirtilmiş seviyeden 10 kat büyük bir niceliği, 20 dB'in ise 100 kat büyük bir niceliği ifade ettiği görülecektir. Gerçek aritmetik ortalama;

(10+100)/2=55'tir.
ya da desibel olarak;

10log10 55=17,4 dB'dir.
Logaritmik tabanlı olması nedeniyle desibel ile ifade edilen değerlerin küçük olması desibelin bir üstünlüğüdür. Örneğin diğerinden 1.000.000 kere daha büyük olan bir güç desibel olarak 60 dB olarak ifade edilir.
Desibelin diğer tipik bir özelliği sıfır değerinin anlamıdır. Bütün ölçü birimlerinde sıfır, ölçülen niceliğin yokluğunu gösterir. Örneğin bir devrede giriş ve çıkış güçleri birbirine eşit olacak olursa;

N=10log10 (P1/P2)
P1=P2 olursa P1/P2=1 olur ve N=0 olacaktır.
0 dB bize farklı bir kavramı da getirir. 0 dB ile ifade edilecek herhangi bir güç seviyesi bize dayanak "referans" seviyesi oluşturur.
İletişimde seviye kavramı gibi desibelin kullanılışıyla yakından ilgili başka bir kavram da kazanç veya kayıptır. Bunlar şu şekilde tanımlanabilir: Güçleri P1 ve P2 olan, 1 ve 2 noktaları arasındaki iletim birimi cinsinden P2/P1 ve P1/P2 olarak ifade edilen güç artışı veya azalışıdır. Örneğin bir devreye bir güç yükselteci sokulduğunda çıkış gücü giriş gücüne göre daha büyüktür; yani kazanç vardır. Aksine bir filtre sokulduğunda da girişteki sinyal gücü çıkıştakine göre daha büyüktür; yani kayıp vardır. Bazı devrelerde gerilim için kayıp, güç için kazanç vardır. Kollektörü topraklı devre olan bir tampon devrede çıkış gerilimi giriş geriliminden küçük olmasına rağmen çıkış gücü giriş gücünden daha büyüktür. Sonuç olarak desibel karşılaştırdığımız büyüklüklerin ölçüm sırasına göre kazanç ya da kayıp olarak yorumlanabilir.
Elektronikte çoğunlukla bir devrenin girişinden çıkışına doğru ölçme yapıldığı düşünülürse; aşağıdaki formül uygulamalarının sonuçları pozitif çıkarsa kazançtan, negatif çıkarsa kayıptan söz edebiliriz.

N=10 log10 (Pçıkış/Pgiriş)
N=20 log10 (Eçıkış/Egiriş)
Desibele pascal cinsinden bakacak olursak;
0,00002 Pascal ------------------- 0 dB SPL (Sound pressure level) == Duyma eşiği (Threshold of hear)
0,0002 Pascal ------------------- 20 dB SPL == Fısıltı
0,002 Pascal --------------------- 40 dB SPL == Oda (gece)
0,02 Pascal ----------------------- 60 dB SPL == Konuşma
0,2 Pascal ------------------------- 80 dB SPL == Sokak (gürültülü)
2 Pascal -------------------------- 100 dB SPL == Fabrika (gürültülü)
20 Pascal ------------------------ 120 dB SPL == Rock müzik provası
200 Pascal ---------------------- 130 dB SPL == Acı eşiği (Threshold of pain)

Elektrik Mühendisleri Yayın Organından derlenmiştir 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antrak Internet Gazetesi 6 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Matematiksel çözümlemede Euler özdeşliği olarak adlandırılan ve Leonhard Euler tarafından bulunan eşitlik

  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0,\,\!}
  

dır.
Burada,

e, doğal logaritma tabanı Euler sayısını,
i, karesi -1'e eşit olan karmaşık sayıyı,
π, bir çemberin çevre uzunluğunun çapına oranına eşit olan pi sayısını ifade eder.
Euler özdeşliği zaman zaman Euler denklemi olarak da adlandırılmaktadır.

Euler özdeşliği birçok matematikçi tarafından göze hoş gelen bir denklem olarak tanımlanmaktadır. Denklem, aritmetik işlemlerden toplama, çarpma ve üs almayı içerir. Euler özdeşliği matematiğin beş temel sabitini de içerir:

0 sayısı
1 sayısı
Trigonometri, Öklit geometrisi ve matematiksel çözümlemenin vazgeçilmez unsurlarından pi sayısı
Doğal logaritma tabanı olarak da adlandırılan e sayısı (e ≈ 2.71828)
Karmaşık sayıların temel birimi olan ve integral gibi birçok işleme izin veren i sayısı

Mathematical Intelligencer okurları tarafından yanıtlanan bir anket sonucuna göre Euler özdeşliği matematiğin en hoş kuramıdır. Physics World tarafından 2004 yılında yapılan bir diğer anket sonucuna göre ise Euler eşitliği Maxwell denklemleri ile birlikte "gelmiş geçmiş en büyük denklemler" olarak belirlenmiştir.
Paul Nahin'in Dr. Euler'in Enfes Formülü (2006) adlı kitabı Euler özdeşliğine adanmıştır. Dörtyüz sayfa uzunluğundaki bu kitap Euler özdeşliğinin "matematiksel güzelliğin zirvesine ulaştığı" kanısındadır.
Constance Reid, Euler özdeşliğinin "matematiğin en önemli formülü" olduğunu öne sürmüştür.
Gauss'un bu formülü ilk duyduğunda anlayamayan hiçbir öğrencinin birinci sınıf bir matematikçi olamayacağını söylediğine inanılmaktadır.
19. yüzyılın ünlü matematikçilerinden Benjamin Peirce bir dersinde özdeşliği kanıtladıktan sonra şunları söylemiştir: "Bu özdeşlik ilk bakışta çelişkili gibi duruyor ancak bunu kanıtladıktan sonra gerçeğin ta kendisiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz."
Stanfordlu matematik profesörü Keith Devlin, Euler özdeşliği hakkında şunları söylemiştir: "Euler özdeşliği aşkın gerçek anlamını kavrayan bir Shakespeare sonatı ya da insanın ruhuna işleyen bir resim gibi varoluşun en derinlerine iniyor."

Özdeşlik, karmaşık çözümlemedeki Euler formülünün özel bir durumudur. Euler formülü her x gerçel sayısı için aşağıdaki eşitliği sağlamaktadır.

  
    
      
        
          e
          
            i
            x
          
        
        =
        cos
        ⁡
        x
        +
        i
        sin
        ⁡
        x
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{ix}=\cos x+i\sin x\,\!}
  

  
    
      
        x
        =
        π
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle x=\pi ,\,\!}
  

eşitliği sağlanıyorsa

  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        =
        cos
        ⁡
        π
        +
        i
        sin
        ⁡
        π
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }=\cos \pi +i\sin \pi .\,\!}
  

ifadesi elde edilir. Bunun nedeni

  
    
      
        cos
        ⁡
        π
        =
        −
        1
        
        
      
    
    {\displaystyle \cos \pi =-1\,\!}
  

ve 

  
    
      
        sin
        ⁡
        π
        =
        0
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle \sin \pi =0,\,\!}
  

eşitliklerinin sağlanmasıdır. Bunun ardından aşağıdaki eşitlik elde edilir.

  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        =
        −
        1
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }=-1,\,\!}
  

ve bu eşitlik bizi Euler özdeşliğine götürür.

  
    
      
        
          e
          
            i
            π
          
        
        +
        1
        =
        0.
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{i\pi }+1=0.\,\!}
  

Euler Bağıntıları

  
    
      
        
          e
          
            i
            x
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        x
        )
        +
        i
        sin
        ⁡
        (
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle e^{ix}=\cos(x)+i\sin(x)\!}
  

  
    
      
        
          e
          
            −
            i
            x
          
        
        =
        cos
        ⁡
        (
        x
        )
        −
        i
        sin
        ⁡
        (
        x
        )
        
      
    
    {\displaystyle e^{-ix}=\cos(x)-i\sin(x)\!}
  

  
    
      
        cos
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        (
        
          e
          
            i
            x
          
        
        +
        
          e
          
            −
            i
            x
          
        
        )
        
          /
        
        2
        
      
    
    {\displaystyle \cos(x)=(e^{ix}+e^{-ix})/2\!}
  

  
    
      
        sin
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        (
        
          e
          
            i
            x
          
        
        −
        
          e
          
            −
            i
            x
          
        
        )
        
          /
        
        2
        
        i
        
      
    
    {\displaystyle \sin(x)=(e^{ix}-e^{-ix})/2\,i\!}
  

double euler(double exp.'e atfen) bağıntıları

  
    
      
        
          e
          
            
              e
              
                i
                x
              
            
          
        
        =
        
          e
          
            cos
            ⁡
            x
            +
            i
            sin
            ⁡
            x
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{e^{ix}}=e^{\cos x+i\sin x\,}\!}
  

  
    
      
        
          e
          
            
              e
              
                i
                x
              
            
          
        
        =
        
          e
          
            cos
            ⁡
            x
            
          
        
        
        
          cos
          ⁡
          (
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
          )
          +
          i
          sin
          ⁡
          (
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
          )
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{e^{ix}}=e^{\cos x\,}\,{\cos(\sin(x))+i\sin(\sin(x))}\!}
  

  
    
      
        
          e
          
            
              e
              
                −
                i
                x
              
            
          
        
        =
        
          e
          
            cos
            ⁡
            x
            
          
        
        
        
          cos
          ⁡
          (
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
          )
          −
          i
          sin
          ⁡
          (
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
          )
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{e^{-ix}}=e^{\cos x\,}\,{\cos(\sin(x))-i\sin(\sin(x))}\!}
  

  
    
      
        
          e
          
            cos
            ⁡
            x
            
          
        
        
        
          cos
          ⁡
          (
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
          )
        
        =
        (
        
          
            e
            
              
                e
                
                  i
                  x
                
              
            
          
          +
          
            e
            
              
                e
                
                  −
                  i
                  x
                
              
            
          
        
        )
        
          /
        
        
          2
        
        
      
    
    {\displaystyle e^{\cos x\,}\,{\cos(\sin(x))}=({e^{e^{ix}}+e^{e^{-ix}}})/{2}\!}
  

  
    
      
        
          e
          
            cos
            ⁡
            x
            
          
        
        
        
          sin
          ⁡
          (
          sin
          ⁡
          (
          x
          )
          )
        
        =
        (
        
          
            e
            
              
                e
                
                  i
                  x
                
              
            
          
          −
          
            e
            
              
                e
                
                  −
                  i
                  x
                
              
            
          
        
        )
        
          /
        
        
          2
        
        
        i
        
      
    
    {\displaystyle e^{\cos x\,}\,{\sin(\sin(x))}=({e^{e^{ix}}-e^{e^{-ix}}})/{2}\,i\!}
  

Euler özdeşliği aşağıda formülü verilen eşitliğin n = 2 durumunu sağlar.

  
    
      
        
          ∑
          
            k
            =
            0
          
          
            n
            −
            1
          
        
        
          e
          
            2
            π
            i
            k
            
              /
            
            n
          
        
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \sum _{k=0}^{n-1}e^{2\pi ik/n}=0.}
  

Euler, formülünün e sayısını cos ve sin terimleriyle ilişkilendirdiğini birçok yerde belirtmiştir ancak Euler'in kendi adına atfedilen özdeşliği bulduğuna dair somut bir kanıt bulunmamaktadır. Bazı kaynaklar bu özdeşliğin Euler'in doğumundan önce kullanılmakta olduğunu öne sürmektedirler. (Durum böyleyse bu, Stigler adlandırma yasasına bir örnek oluşturabilir.) Bu neden

John Napier veya latince Neper, (d. 1 Şubat 1550, Merchiston-Edinburgh - ö. 4 Nisan 1617, Merchiston Castle), Merchiston Baronu ve İskoçyalı bir matematikçi olan Napier, logaritmanın bulucusu olarak bilinir.

Napier, Saint Andrews Üniversitesinde eğitim görmüş ve matematiği de içinden gelen bir merak olarak izlemiştir. Kendisi, amatör bir matematikçidir. Sayısal hesaplamaları kolaylaştıracak bir yol ararken, önce Napier'in kemikleri diye bilinen, üzerinde rakamlar yazılmış küçük değnekler yardımıyla yapılan bir çarpma veya bölme yöntemi buldu. 1, 2, 3,... şeklindeki aritmetik dizi ile, buna karşılık gelen 10, 100, 1000,... biçimindeki geometrik dizi arasındaki, ilişkiyi gördü. 1614 yılında yazdığı "Logaritma Kurallarının Tanımı" adlı eserinde, aritmetik dizi ile geometrik dizinin karşılaştırılmasından, matematiğe logaritma kavramını getirdi. Günümüzdekilerden farklı olarak kurulan bu diziler, logaritmayı, sayısının azalan bir fonksiyonu olarak tanımlıyordu. Buradaki aritmetik dizi, geometrik dizinin logaritmasıdır. 
Oxford Üniversitesi matematik profesörü Henri Briggs, Napier'in bu buluşunu benimsedi ve adı log cetvelinin hazırlanmasıyla ilgili düşüncelerini Napier'e açıklamak için Edinburgh'a gitti. Napier, 1618 ve 1624 yılları arasında kusursuz iki logaritma cetveli yayınladı. Bu eser onun tam yirmi yıllık bir çalışmasının ürünüdür. Napier'in bu konuda çok sayıda eseri vardır. Bazı hesap makinelerinin temellerini veren iki kitabı, 1617 yılında yayınlandı. Ardından 4 Nisan 1617 tarihinde öldü.

Matematikte, birkaç fonksiyon ya da fonksiyon gruplarının kendi isimleri yeterli öneme layıktır. Bu makaleler, fonksiyonları açıklamak için olan daha ayrıntılı olarak gösteren bir listedir. İstatistik dışı ve matematiksel fizik gelişmeleri sonucu özel fonksiyonlar büyük bir teori olmuştur. Modern bir, soyut incelik fonksiyon uzayları geniş karşılaştırma görünümü, sonsuz-boyutlu ve 'isimsiz' fonksiyonlar içindeki ve simetri ya da ilişki harmonik analiz ve grup temsilleri gibi özellikler ile özel fonksiyonlar ile seçilmiştir.

Temel fonksiyonlar temel işlemlerden inşa edilen fonksiyonlardır. (örneğin toplam, üstel, logaritma...)

Cebirsel fonksiyonlar tam katsayılı bir polinom veya denklemlerin çözümleri olarak ifade edilen fonksiyonlardır.

Polinomlar: Sadece toplam ve çarpım ile oluşturulur.
Sabit fonksiyon: Sıfırıncı dereceden bir polinom, grafik yatay düz bir doğrudur.
Doğrusal fonksiyon: Birinci derece polinom, grafik düz bir doğrudur.
İkinci dereceden fonksiyon (Kuadratik): İkinci derece polinom, grafik bir paraboldür.
Üçüncü dereceden fonksiyon (Kübik): Üçüncü derece polinom.
Dördünncü dereceden fonksiyon (Kuartik): Dördüncü derece polinom.
Beşinci dereceden denklem (Kuintik): Beşinci derece polinom.
Altıncı dereceden denklem (Sekstik): Altıncı derece polinom.
Yedinci dereceden denklem (Septik): Yedinci derece polinom.
Rasyonel fonksiyonlar: İki polinomun oranıdır.
n. kök
Kare kök: Sonuçları bir kare sayı olan verilen sayılardan biridir 
  
    
      
        
          x
          
            
              1
              2
            
          
        
        
         
      
    
    {\displaystyle x^{\frac {1}{2}}\!\ }
  
.
Küp kök: Sonuçları bir küp sayı olan verilen sayılardan biridir 
  
    
      
        
          x
          
            
              1
              3
            
          
        
        
         
      
    
    {\displaystyle x^{\frac {1}{3}}\!\ }
  
.

Transandantal fonksiyonlar Cebirsel olmayan fonksiyonlardır.

Üstel fonksiyon: sabit bir sayının bir değişken kuvvete yükseltilmesi.
Hiperbolik fonksiyonlar: şeklen trigonometrik fonksiyonlara benzerdir.
Logaritmalar: üstel fonksiyonların tersleri; üstel denklemleri kapsayıp çözmek için faydalıdır.
Doğal logaritma
Adi logaritma
İkili logaritma
Belirsiz logaritma
Kuvvet fonksiyonları: değişken bir sayının sabit bir kuvvete yükseltilmesi; Allometrik fonksiyonlar olarak da bilinir;
Not: eğer kuvvet (üs) bir rasyonel sayı değilse kesinlikle bir transandantal fonksiyondur.
Periyodik fonksiyonlar
Trigonometrik fonksiyonlar: sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant, kosekant, ekssekant, ekskosekant, versinüs, koversinüs, verkosinüs, koverkosinüs, haversinüs, hakoversinüs, haverkosinüs, hakoverkosinüs, vs.; geometride kullanılmaktadır ve periyodik olayları tanımlamak için kullanılır. Ayrıca Bakınız: Gudermannian fonksiyonu.
Testere dişi dalga
Kare dalga
Üçgen dalga

Gösterge fonksiyonu: 1 ya da 0'ın herhangi birinin x e eşlemesi, x bazı altkümelere ait olup ya da olmadığı.
Basamak fonksiyonu: Bir sonlu doğrusal kombinasyonun yarı-açık aralıkların gösterge fonksiyonuları.
Heaviside basamak fonksiyonu: Birim adım fonksiyonu olarak da bilinir. Negatif argümanlar için 0 ve pozitif argümanlar için 1'dir. Dirac delta fonksiyonunun integralidir.
Taban fonksiyonu: Verilen bir sayıdan küçük veya ona eşit en büyük tam sayı.
Tavan fonksiyonu: Verilen bir sayıdan büyük veya ona eşit en küçük tam sayı.
İşaret fonksiyonu: Yalnızca sayının işaretini +1 veya -1 olarak döndürür.
Mutlak değer: başlangıç noktasına (sıfır noktası) olan uzaklık.

Sigma fonksiyonu: kuvvetin belirli bir doğal sayıbölenlerini toplamları.
Euler totient fonksiyonu: Ortak bölen sayıların (daha büyükten daha büyük olmayanı) belirli bir sayısı.
Asal sayı-sayma fonksiyonu: Belirli bir sayıdan küçük veya ona eşit asal sayı sayısı.
Partisyon fonksiyonu: Belirli bir pozitif tam sayıyı sırasından bağımsız olarak pozitif tam sayıların toplamı şeklinde yazmanın yollarının sayısı.
Asal omega fonksiyonları: Belirli bir pozitif tam sayının birbirinden farklı veya toplam asal çarpanlarının sayısı.
Möbius μ fonksiyonu: Birliğin n'inci ilkel köklerinin toplamı, n'nin asal çarpanlara ayrılmasına bağlıdır.

Logaritmik integral fonksiyonu: logaritmanın karşılığı İntegral, asal sayı teoreminde önemlidir.
Üstel integral
Trigonometrik integral: Sinüs İntegrali ve Kosinüs İntegrali dahil.
Hata fonksiyonu: Normal rastgele değişkenler için önemli bir integral.
Fresnel integrali: hata fonksiyonuyla ilgilidir; optikte kullanılır.
Dawson fonksiyonu: olasılıkta oluşur.
Faddeeva fonksiyonu

Gama fonksiyon: faktöriyel fonksiyonunun bir genellemesi.
Barnes G-fonksiyonu
Beta fonksiyonu: analog binom katsayısı yerini tutar.
Digama fonksiyonu, Poligama fonksiyonu
Tamamlanmamış beta fonksiyonu
Tamamlanmamış gama fonksiyonu
K-fonksiyonu
Çok değişkenli gama fonksiyonu: Çok değişkenli istatistikte faydalı bir Gama fonksiyonu genellemesidir.
t-dağılımı: Öğrenci t-dağılımı olarak da bilinir.
Pi fonksiyonu: ∏(z)= z*Γ(z)= (z)!

Eliptik integraller: elipslerin yollarının uzayıp yükselmesi; birkaç uygulamada önemlidir. çeyrek periyot ve nome ilgili fonksiyonlardır. Alternatif gösterimler dahildir:
Carlson simetrik formu
Legendre formu
Eliptik fonksiyonlar: Eliptik integrallerin tersi; çift-periyodik fenomen modeli kullanılır. Özellikle Weierstrass eliptik fonksiyonları ve Jacobi eliptik fonksiyonları türleridir.
Theta fonksiyonu
Modüler formlar da dahil yakından ilgilidir.
J-invariantı
Dedekind eta fonksiyonu

Airy fonksiyonu
Bessel fonksiyonları: Bir diferansiyel denklem ile tanımlanır; elektromanyetizma, mekanik, astronomide kullanılır.
Bessel–Clifford fonksiyonu
Legendre fonksiyonu: Küresel harmonikler teorisinden.
Scorer fonksiyonu
Sinc fonksiyonu
Hermite polinomları
Laguerre polinomları
Chebyshev polinomları

Riemann zeta fonksiyonu: Bir özel durum Dirichlet serileri.
Riemann Xi fonksiyonu
Dirichlet eta fonksiyonu: Bir müttefik fonksiyon.
Dirichlet beta fonksiyonu
Dirichlet L-fonksiyonu
Hurwitz zeta fonksiyonu
Legendre chi fonksiyonu
Lerch transandantı
Polilogaritma ve ilgili fonksiyonlar:
Tamamlanmamış polilogaritma
Clausen fonksiyonu
Tamamlanmış Fermi–Dirac integrali, polilogaritmaya alternatif bir form.
Tamamlanmamış Fermi–Dirac integrali
Kummer fonksiyonu
Spence fonksiyonu
Riesz fonksiyonu

Hipergeometrik fonksiyonlar: Çok yönlü kuvvet serilerinin ailesi.
Eşlenebilir hipergeometrik fonksiyon
Eşlenik Legendre fonksiyonları
Meijer G-fonksiyonu

Hiper operatörler
Yinelemeli logaritma
Pentasyon
Süper-logaritmalar
Süper-kökler
Tetrasyon
Lambert W fonksiyonu: Inverse of f(w) = w exp(w).
Ultra üstel fonksiyon

Dirichlet Lambda fonksiyonu: λ(s) = (1 – 2−s)ζ(s) burada ζ Riemann zeta fonksiyonudur.
Liouville fonksiyonu: λ(n) = (–1)Ω(n)
Von Mangoldt fonksiyonu: Λ(n) = log p eğer n p asalının pozitif bir kuvvetiyse
Modüler lambda fonksiyonu: λ(τ), karmaşık üst yarı düzlemde oldukça simetrik bir holomorf fonksiyon
Lamé fonksiyonu
Mathieu fonksiyonu
Mittag-Leffler fonksiyonu
Painleve transandantları
Parabolik silindir fonksiyonu
Synchrotron fonksiyonu
Aritmetik-geometrik ortalama

Ackermann fonksiyonu: hesaplama teorisinde, bir hesaplanabilir fonksiyon, ilkel yinelemeli değildir.
Böttcher fonksiyonu
Dirac delta fonksiyonu: sıfır dışında her yerde; x = 0 için toplam integral 1. fonksiyon değildir ama bir dağılım,
özellikle fizikçiler ve mühendisler tarafından fakat bazı zamanlar formaliteye uygun olmayan fonksiyon gibi tercih edilir.

Dirichlet fonksiyonu: 1'i rasyonel sayılarla ve 0'ı irrasyonel sayılarla eşleştiren bir gösterge fonksiyonudur. Hiçbir yerde sürekli değildir.
Thomae fonksiyonu: Tüm irrasyonel sayılarda sürekli olan ve tüm rasyonel sayılarda süreksiz olan bir fonksiyondur. Aynı zamanda Dirichlet fonksiyonunun bir modifikasyonudur ve bazen Riemann fonksiyonu olarak adlandırılır.
Kronecker delta fonksiyonu: İki değişkenli bir fonksiyonudur, genellikle tam sayılar, eğer eşitlerse 1 ve aksi halde 0'dır.
Minkowski soru işaret fonksiyonu: rasyonellerde türevler sıfırlanır.
Weierstrass fonksiyonu: hiçbir yerde diferansiyel olmayan sürekli fonksiyonlara bir örnektir.

Fonksiyon türlerinin listesi

"Special functions". 5 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. A programmable special functions calculator .
"Special functions". EqWorld: The World of Mathematical Equations. 3 Temmuz 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. .

Üstel işlev veya üstel fonksiyon, matematikte kullanılan fonksiyonlardan biridir. Genel tanımı ax şeklindedir, burada taban a artı değere sahip bir sabittir ve üst x değişkendir. Çoğunlukla

  
    
      
        
          e
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{x}}
  
  sembolüyle gösterilir. Kimi kitaplarda ise;

  
    
      
        
          e
          
            x
          
        
        =
        e
        x
        p
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle e^{x}=exp(x)}
  
 sembolü kullanılır.
Burada e, yaklaşık değeri 2,718 olan Euler sayısını temsil eder, x ise gerçel ya da karmaşık bir değişkendir. Kuvvet fonksiyonunun tersine, değişken tabanda değil üstte olduğu için bu fonksiyona üstel denir.
Bazı kaynaklarda üstel fonksiyon, herhangi bir pozitif a tabanı için ax olarak tanımlanır. Bu maddede e tabanlı üstel fonksiyon anlatılacaktır. (Farklı tabanlı üstel fonksiyonlar ax = ex·ln a bağlantısı sayesinde e tabanlı üstel fonksiyona dönüştürülebilirler, bu yüzden de e tabanlı fonksiyonu incelemek yeterlidir.)

Gerçel değişkenli üstel fonksiyon için birbirine eşdeğer olan birkaç tanım verilebilir. Bunlardan bazıları şöyledir:

Limit tanımı:

  
    
      
        
        
          e
          
            x
          
        
        =
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            (
            
              1
              +
              
                
                  x
                  n
                
              
            
            )
          
          
            n
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \,e^{x}=\lim _{n\rightarrow \infty }\left(1+{\frac {x}{n}}\right)^{n}.}
  

Sonsuz seri tanımı:

  
    
      
        
        
          e
          
            x
          
        
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            
              x
              
                n
              
            
            
              n
              !
            
          
        
        =
        1
        +
        x
        +
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            
              2
              !
            
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                3
              
            
            
              3
              !
            
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                4
              
            
            
              4
              !
            
          
        
        +
        …
      
    
    {\displaystyle \,e^{x}=\sum _{n=0}^{\infty }{\frac {x^{n}}{n!}}=1+x+{\frac {x^{2}}{2!}}+{\frac {x^{3}}{3!}}+{\frac {x^{4}}{4!}}+\ldots }
  

Türevsel denklem tanımı:

  
    
      
        
        
          y
          ′
        
        (
        x
        )
        =
        y
      
    
    {\displaystyle \,y'(x)=y}
  
  ve  
  
    
      
        
        y
        (
        0
        )
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \,y(0)=1}
  
  eşitliklerini sağlayan  
  
    
      
        
        y
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle \,y(x)}
  
  fonksiyonuna  
  
    
      
        
        
          e
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle \,e^{x}}
  
  denir.
İntegral tanımı:

  
    
      
        
        
          ∫
          
            1
          
          
            y
          
        
        
          
            1
            t
          
        
        
        d
        t
        =
        x
      
    
    {\displaystyle \,\int _{1}^{y}{\frac {1}{t}}\,dt=x}
  
  eşitliğini sağlayan pozitif  
  
    
      
        
        y
      
    
    {\displaystyle \,y}
  
  sayısına  
  
    
      
        
        
          e
          
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle \,e^{x}}
  
  denir.
Bu tanımların geçerli ve eşdeğer oldukları pek çok matematiksel analiz kaynağında gösterilir. İlk üç tanım, hiçbir değişiklik yapmadan, karmaşık değişkenli üstel fonksiyon için de verilebilir.

Yukarıdaki tanımlardan herhangi birinden yola çıkılarak şu özellikler kanıtlanabilir:

  
    
      
        
        
        
        
          e
          
            0
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle \,\!\,e^{0}=1}
  

  
    
      
        
        
        
        
          e
          
            1
          
        
        =
        e
      
    
    {\displaystyle \,\!\,e^{1}=e}
  

  
    
      
        
        
        
        
          e
          
            x
            +
            y
          
        
        =
        
          e
          
            x
          
        
        
          e
          
            y
          
        
      
    
    {\displaystyle \,\!\,e^{x+y}=e^{x}e^{y}}
  

  
    
      
        
        
        
        
          e
          
            x
            y
          
        
        =
        
          
            (
            
              e
              
                x
              
            
            )
          
          
            y
          
        
      
    
    {\displaystyle \,\!\,e^{xy}=\left(e^{x}\right)^{y}}
  

  
    
      
        
        
        
        
          
            1
            
              e
              
                x
              
            
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                1
                e
              
            
            )
          
          
            x
          
        
        =
        
          e
          
            −
            x
          
        
      
    
    {\displaystyle \,\!\,{1 \over e^{x}}=\left({1 \over e}\right)^{x}=e^{-x}}
  

  
    
      
        
        
        
        
          e
          
            l
            n
            (
            x
            )
          
        
        =
        x
      
    
    {\displaystyle \,\!\,e^{ln(x)}=x}
  

  
    
      
        
        
        e
        P
        
        
          e
          
            l
            n
            (
            x
            i
            )
          
        
        =
        x
        p
      
    
    {\displaystyle \,\!eP\,e^{ln(xi)}=xp}
  

Matematiksel fonksiyonların listesi

İki tabanlı logaritma ya da ikili logaritma taban olarak 2 nin kullanıldığı bir logaritma fonksiyonudur. Logaritmada her pozitif sayı  taban olarak kullanılabilir. Ama uygulamada en yaygın logaritma tabanları 10 ve e=2,718281.. dir. Bunlardan 10 tabanlı logaritmaya adi logaritma, e tabanlı logaritmaya da doğal logaritma denilir. Kimi uygulamalarda ise 2 tabanı tercih edilir. Fonksiyon 
  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \log _{2}}
  
 olarak gösterilirse de 
  
    
      
        lg
      
    
    {\displaystyle \lg }
  
 olarak gösteren kitaplar da vardır. Bununla birlikte Rus ve Alman matematikçiler bu notasyonu 10 tabanlı logaritma için de kullandıkları için 
  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \log _{2}}
  
  şeklindeki gösterim daha doğrudur.

        m
        =
        
          2
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle m=2^{n}\quad }
  
  denklemi ters fonksiyon olarak yazılırsa; 
  
    
      
        n
        =
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        m
        )
        
      
    
    {\displaystyle n=\log _{2}(m)\quad }
  
 olarak gösterilir.
İki tabanlı logaritma da logaritmanın genel kurallarına tabidir. Yani;

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        a
        ⋅
        b
        )
        =
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        a
        )
        +
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(a\cdot b)=\log _{2}(a)+\log _{2}(b)}
  

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        a
        
          /
        
        b
        )
        =
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        a
        )
        −
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        b
        )
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(a/b)=\log _{2}(a)-\log _{2}(b)}
  

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        
          a
          
            p
          
        
        )
        =
        p
        ⋅
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(a^{p})=p\cdot \log _{2}(a)}
  

          2
          
            6
          
        
        =
        64
        
      
    
    {\displaystyle 2^{6}=64\quad }
  
 olduğuna göre 
  
    
      
        
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        64
        )
        =
        6
        
      
    
    {\displaystyle \quad \log _{2}(64)=6\quad }
  

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        8
        ⋅
        4
        )
        =
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        8
        )
        +
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        4
        )
        =
        3
        +
        2
        =
        5
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(8\cdot 4)=\log _{2}(8)+\log _{2}(4)=3+2=5}
  

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        32
        
          /
        
        4
        )
        =
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        32
        )
        −
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        4
        )
        =
        5
        −
        2
        =
        3
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(32/4)=\log _{2}(32)-\log _{2}(4)=5-2=3}
  

İkili logaritma için geliştirilmiş tablolar vardır. Ama adi (on tabanlı) logaritma tabloları daha yaygındır. İkisi arasındaki ilişki şu şekilde verilir;

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        
          
            
              
                log
                
                  10
                
              
              ⁡
              (
              x
              )
            
            
              
                log
                
                  10
                
              
              ⁡
              (
              2
              )
            
          
        
        ≈
        3.322
        ⋅
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        x
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(x)={\frac {\log _{10}(x)}{\log _{10}(2)}}\approx 3.322\cdot \log _{10}x}
  

İkili sayı sisteminde bit sayısı İkili logaritma ile bulunur. Buna göre tam sayı bit sayısını gösterir. Mesela 128 sayısının ikili gösteriminde bit sayısı;

  
    
      
        
          log
          
            2
          
        
        ⁡
        (
        128
        )
        =
        7
        
      
    
    {\displaystyle \log _{2}(128)=7\quad }

Laplace'ın şeytanı, Pierre-Simon Laplace tarafından 1814'te yayımlanan bir makalede belirtildiği üzere evrendeki her atomun yerini ve hareketini bilen, bu sayede evrenin ve kainatın bütün bir geçmiş ve geleceğini bilen sanal bir varlığın mevcut olduğunu varsayan düşünsel bir deneydir. Laplace'ın makalesinde nedensel determinizmi kavramsallaştırdığı ifadesinin özgün hali şu şekildedir:

“Evrenin şimdiki halini, geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de, aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”

Maxwell'in Cini

Geleceği Ve Geçmişi Tahmin Etmek (Laplace’ın Şeytanı) 11 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Matematikte Laplace denklemi, özellikleri ilk defa Pierre-Simon Laplace tarafından çalışılmış bir kısmi diferansiyel denklemdir. Laplace denkleminin çözümleri, elektromanyetizma, astronomi ve akışkanlar dinamiği gibi birçok bilim alanında önemlidir çünkü çözümler bilhassa elektrik ve yerçekim potansiyeli ile akışkan potansiyelinin davranışını açıklar. Laplace denkleminin çözümlerinin genel teorisi aynı zamanda potansiyel teorisi olarak da bilinmektedir.

Üç boyutta, problem x, y ve z gibi üç gerçel değişkene sahip ve iki kere türevlenebilir. Laplace denkleminin çözümlerine aynı zamanda harmonik fonksiyonlar da denmektedir.
Laplace ve Poisson denklemleri eliptik kısmi diferansiyel denklemlerin en basit örnekleridir. Kısmi diferansiyel operatörü olan ve 
herhangi bir boyutta tanımlanabilen 
  
    
      
        
          
            ∇
            
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \nabla ^{2}}
  
'ye veya 
  
    
      
        
          Δ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \Delta }
  
'ya Laplasyen işlemcisi 
veya kısaca Laplasyen denmektedir.
Kartezyen koordinatlar da

  
    
      
        Δ
        f
        =
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              f
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              f
            
            
              ∂
              
                y
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              f
            
            
              ∂
              
                z
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \Delta f={\frac {\partial ^{2}f}{\partial x^{2}}}+{\frac {\partial ^{2}f}{\partial y^{2}}}+{\frac {\partial ^{2}f}{\partial z^{2}}}=0.}
  

Silindirik koordinatlar da

  
    
      
        Δ
        f
        =
        
          
            1
            r
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              r
            
          
        
        
          (
          
            r
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  r
                
              
            
          
          )
        
        +
        
          
            1
            
              r
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              f
            
            
              ∂
              
                ϕ
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              f
            
            
              ∂
              
                z
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \Delta f={\frac {1}{r}}{\frac {\partial }{\partial r}}\left(r{\frac {\partial f}{\partial r}}\right)+{\frac {1}{r^{2}}}{\frac {\partial ^{2}f}{\partial \phi ^{2}}}+{\frac {\partial ^{2}f}{\partial z^{2}}}=0}
  

Küresel koordinatlar da,

  
    
      
        Δ
        f
        =
        
          
            1
            
              ρ
              
                2
              
            
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              ρ
            
          
        
        
          (
          
            
              ρ
              
                2
              
            
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  ρ
                
              
            
          
          )
        
        +
        
          
            1
            
              
                ρ
                
                  2
                
              
              sin
              ⁡
              θ
            
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              θ
            
          
        
        
          (
          
            sin
            ⁡
            θ
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  θ
                
              
            
          
          )
        
        +
        
          
            1
            
              
                ρ
                
                  2
                
              
              
                sin
                
                  2
                
              
              ⁡
              θ
            
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              f
            
            
              ∂
              
                φ
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \Delta f={\frac {1}{\rho ^{2}}}{\frac {\partial }{\partial \rho }}\left(\rho ^{2}{\frac {\partial f}{\partial \rho }}\right)+{\frac {1}{\rho ^{2}\sin \theta }}{\frac {\partial }{\partial \theta }}\left(\sin \theta {\frac {\partial f}{\partial \theta }}\right)+{\frac {1}{\rho ^{2}\sin ^{2}\theta }}{\frac {\partial ^{2}f}{\partial \varphi ^{2}}}=0.}
  

Eğrisel koordinatlar da,

  
    
      
        Δ
        f
        =
        
          
            ∂
            
              ∂
              
                ξ
                
                  j
                
              
            
          
        
        
          (
          
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  
                    ξ
                    
                      k
                    
                  
                
              
            
            
              g
              
                k
                i
              
            
          
          )
        
        +
        
          
            
              ∂
              f
            
            
              ∂
              
                ξ
                
                  j
                
              
            
          
        
        
          g
          
            j
            m
          
        
        
          Γ
          
            m
            n
          
          
            n
          
        
        =
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle \Delta f={\frac {\partial }{\partial \xi ^{j}}}\left({\frac {\partial f}{\partial \xi ^{k}}}g^{ki}\right)+{\frac {\partial f}{\partial \xi ^{j}}}g^{jm}\Gamma _{mn}^{n}=0,}
  

veya 

  
    
      
        Δ
        f
        =
        
          
            1
            
              
                |
              
              g
              
                |
              
            
          
        
        
          
            ∂
            
              ∂
              
                ξ
                
                  i
                
              
            
          
        
        
        
          (
          
            
              
                
                  |
                
                g
                
                  |
                
              
            
            
              g
              
                i
                j
              
            
            
              
                
                  ∂
                  f
                
                
                  ∂
                  
                    ξ
                    
                      j
                    
                  
                
              
            
          
          )
        
        =
        0
        ,
        
        (
        g
        =
        
          d
          e
          t
        
        {
        
          g
          
            i
            j
          
        
        }
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \Delta f={\frac {1}{\sqrt {|g|}}}{\frac {\partial }{\partial \xi ^{i}}}\!\left({\sqrt {|g|}}g^{ij}{\frac {\partial f}{\partial \xi ^{j}}}\right)=0,\qquad (g=\mathrm {det} \{g_{ij}\}).}
  

Bu sıklıkla

  
    
      
        
          ∇
          
            2
          
        
        f
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla ^{2}f=0}
  

olarak yazılır
veya, daha genel kavramlar içinde özel olarak,

  
    
      
        Δ
        f
        =
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle \Delta f=0,}
  

burada ∆ = ∇2 Laplace operatörü veya "Laplasyen"dir

  
    
      
        Δ
        f
        =
        
          ∇
          
            2
          
        
        f
        =
        ∇


Matematikte, Laplace dönüşümü, zaman tanım kümesinde tanımlı bir fonksiyonu, frekans tanım kümesinde tanımlı bir başka fonksiyona dönüştürmek amacıyla kullanılır.
Laplace dönüşümü ile diferansiyel denklemler çözmesi daha kolay polinomlara dönüştüğü için, zamandan bağımsız doğrusal sistemlerin modellenmesinde ve diferansiyel denklemlerin çözülmesinde, başlangıç değer teoremi, son değer teoremi ve sınır değer problemi gibi çeşitli problemlerde, olasılık teorisinde ve ilgili fonksiyonun frekans karakteristiğini net bir şekilde göstermesinden dolayı sinyal işlemede de kullanılır.
İsim babası, bu yöntemi geliştiren Pierre-Simon Laplace'tır.
Verilen bir f(t) fonksiyonunun (tüm t ≥ 0 reel sayıları için tanımlı) Laplace dönüşümü F(s) matematiksel olarak şöyle gösterilir:

  
    
      
        F
        (
        s
        )
        =
        
          
            L
          
        
        
          {
          
            f
            (
            t
            )
          
          }
        
        =
        
          ∫
          
            
              0
              
                −
              
            
          
          
            ∞
          
        
        
          e
          
            −
            s
            t
          
        
        f
        (
        t
        )
        
        d
        t
        .
      
    
    {\displaystyle F(s)={\mathcal {L}}\left\{f(t)\right\}=\int _{0^{-}}^{\infty }e^{-st}f(t)\,dt.}
  

Laplace dönüşümü doğrusal dinamik sistemlerin incelenmesini kolaylaştıran bazı özelliklere sahiptir. En önemli özelliği, türevi 
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
 ile çarpıma, integrali 
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
 ile bölmeye dönüştürmesidir. Yani, diferansiyel denklemleri, çözmesi daha kolay olan polinomlara dönüştürür. Denklem çözüldükten sonra ters Laplace dönüşümü ile zaman tanım kümesine tekrar dönülebilir.
Verilen f(t) ve g(t) fonksiyonları ve bunların Laplace dönüşümleri F(s) ve G(s) için

  
    
      
        f
        (
        t
        )
        =
        
          
            
              L
            
          
          
            −
            1
          
        
        {
        F
        (
        s
        )
        }
      
    
    {\displaystyle f(t)={\mathcal {L}}^{-1}\{F(s)\}}
  

  
    
      
        g
        (
        t
        )
        =
        
          
            
              L
            
          
          
            −
            1
          
        
        {
        G
        (
        s
        )
        }
      
    
    {\displaystyle g(t)={\mathcal {L}}^{-1}\{G(s)\}}
  

aşağıdaki tablo tek yanlı Laplace dönüşümünün özelliklerinin bir listesidir:

Başlangıç değer teoremi:

  
    
      
        f
        (
        
          0
          
            +
          
        
        )
        =
        
          lim
          
            s
            →
            ∞
          
        
        
          s
          F
          (
          s
          )
        
      
    
    {\displaystyle f(0^{+})=\lim _{s\to \infty }{sF(s)}}
  

Son değer teoremi:

  
    
      
        f
        (
        ∞
        )
        =
        
          lim
          
            s
            →
            0
          
        
        
          s
          F
          (
          s
          )
        
      
    
    {\displaystyle f(\infty )=\lim _{s\to 0}{sF(s)}}
  
, Paydanın kökleri sol taraf düzlemindedir.
son değer teoremi bir fonksiyonun uzun dönem davranışını basit kesirlere ayırma veya diğer zorlu cebir işlemler uygulamaksızın verdiği için yararlıdır. Eğer bir fonksiyonun kökleri sağ taraf düzlemindeyse (örn. 
  
    
      
        
          e
          
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle e^{t}}
  
 or 
  
    
      
        sin
        ⁡
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle \sin(t)}
  
) bu formülün davranışı tanımsızdır.

Matematiksel fonksiyonların listesi
Fourier dönüşümü
Z-dönüşümü
Hankel dönüşümü

http://wims.unice.fr/wims/wims.cgi 10 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Verilen bir fonksiyonun hem Laplace ve Fourier dönüşümlerini, hem de ters dönüşümlerini hesaplayan bir site)

Korn, G. A.; Korn, T. M. (1967), Mathematical Handbook for Scientists and Engineers, 2nd, McGraw-Hill Companies, ISBN 978-0-07-035370-1

Matematikte, Laplace operatörü ya da Laplasyen, Öklid uzayındaki bir skaler fonksiyonun gradyanı alınarak elde edilen vektörün diverjansı ile tanımlanan bir diferansiyel operatörüdür. Genellikle 
  
    
      
        ∇
        ⋅
        ∇
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \nabla }
  
, 
  
    
      
        
          ∇
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla ^{2}}
  
 (burada 
  
    
      
        ∇
      
    
    {\displaystyle \nabla }
  
, nabla operatörüdür) veya 
  
    
      
        Δ
      
    
    {\displaystyle \Delta }
  
 sembolleriyle gösterilir. Kartezyen koordinat sisteminde, Laplasyen, fonksiyonun her bağımsız değişkenine göre ikinci kısmi türevlerinin toplamı ile verilir. Silindirik ve küresel koordinatlar gibi diğer koordinat sistemlerinde de Laplasyenin kullanışlı bir formu vardır.
Laplace operatörü, operatörü ilk kez gök mekaniği çalışmasına uygulayan Fransız matematikçi Pierre-Simon Laplace (1749–1827) adına adlandırılmıştır. Belirli bir kütle yoğunluğu dağılımına bağlı olarak yerçekimi potansiyelinin Laplasyeni, bu yoğunluk dağılımının sabit bir katıdır. Laplace denklemi 
  
    
      
        
          ∇
          
            2
          
        
        f
      
    
    {\displaystyle \nabla ^{2}f}
  
= 0'ın çözümleri, harmonik fonksiyonlar olarak adlandırılır ve vakumdaki olası yerçekimi potansiyellerini temsil eder.

Difüzyonun fiziksel teorisinde, Laplace operatörü,[difüzyon dengesinin matematiksel tanımında doğal olarak ortaya çıkar. Özellikle, eğer u bir miktarın, örneğin kimyasal bir yoğunluğun denge durumundaki yoğunluğunu temsil ediyorsa, V'nin düzgün bir bölgesinin sınırı ∂V (aynı zamanda S olarak da adlandırılır) boyunca u'nun net akısı sıfırdır, eğer V içinde bir kaynak veya yutucu yoksa: 
  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        ∇
        u
        ⋅
        
          n
        
        ,
        d
        S
        =
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle \int _{S}\nabla u\cdot \mathbf {n} ,dS=0,}
  

burada n, V'nin sınırına dışa doğru olan birim normal vektördür. Diverjans teoremine göre, 
  
    
      
        
          ∫
          
            V
          
        
        div
        ⁡
        ∇
        u
        ,
        d
        V
        =
        
          ∫
          
            S
          
        
        ∇
        u
        ⋅
        
          n
        
        ,
        d
        S
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \int _{V}\operatorname {div} \nabla u,dV=\int _{S}\nabla u\cdot \mathbf {n} ,dS=0.}
  

Bu, tüm düzgün bölgeler V için geçerli olduğundan, şu sonuca varılabilir:

  
    
      
        div
        ⁡
        ∇
        u
        =
        Δ
        u
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \operatorname {div} \nabla u=\Delta u=0.}
  

Bu denklemin sol tarafı Laplace operatörüdür ve tüm denklem Δu = 0 olarak bilinen Laplace denklemidir. Laplace denkleminin çözümleri, yani Laplasyeni sıfır olan fonksiyonlar, difüzyon altında olası denge yoğunluklarını temsil eder.
Laplace operatörünün kendisi, denge dışı difüzyon için fiziksel bir yoruma sahiptir; bir noktanın kimyasal yoğunluk açısından bir kaynak ya da yutucu olarak ne derece işlev gördüğünü, difüzyon denklemi ile kesin hale getirilen bir anlamda gösterir. Laplasyenin bu yorumu, ortalamalar hakkındaki şu gerçek ile de açıklanabilir.

Sürekli iki kez türevlenebilir bir fonksiyon 
  
    
      
        f
        :
        
          
            R
          
          
            n
          
        
        →
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle f:\mathbb {R} ^{n}\to \mathbb {R} }
  
 ve bir nokta 
  
    
      
        p
        ∈
        
          
            R
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle p\in \mathbb {R} ^{n}}
  
 verildiğinde, 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 merkezli ve yarıçapı 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 olan küre üzerinde 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'in ortalama değeri şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              f
              ¯
            
          
          
            B
          
        
        (
        p
        ,
        h
        )
        =
        f
        (
        p
        )
        +
        
          
            
              Δ
              f
              (
              p
              )
            
            
              2
              (
              n
              +
              2
              )
            
          
        
        
          h
          
            2
          
        
        +
        o
        (
        
          h
          
            2
          
        
        )
        
        h
        →
        0
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\overline {f}}_{B}(p,h)=f(p)+{\frac {\Delta f(p)}{2(n+2)}}h^{2}+o(h^{2})\quad h\to 0\quad ,}
  

Benzer şekilde, 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 merkezli ve yarıçapı 
  
    
      
        h
      
    
    {\displaystyle h}
  
 olan kürenin (bir topun sınırı olarak da düşünülebilir) üzerinde 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin ortalama değeri şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              f
              ¯
            
          
          
            S
          
        
        (
        p
        ,
        h
        )
        =
        f
        (
        p
        )
        +
        
          
            
              Δ
              f
              (
              p
              )
            
            
              2
              n
            
          
        
        
          h
          
            2
          
        
        +
        o
        (
        
          h
          
            2
          
        
        )
        
        h
        →
        0.
      
    
    {\displaystyle {\overline {f}}_{S}(p,h)=f(p)+{\frac {\Delta f(p)}{2n}}h^{2}+o(h^{2})\quad h\to 0.}
  

Eğer φ skaler fonksiyonu, q ile gösterilen bir yük dağılımı ile ilişkili elektrostatik potansiyeli gösteriyorsa, yük dağılımı, φ'nin Laplasyeninin negatifi ile verilir:

  
    
      
        q
        =
        −
        
          ε
          
            0
          
        
        Δ
        φ
        ,
      
    
    {\displaystyle q=-\varepsilon _{0}\Delta \varphi ,}
  

burada ε0 elektrik sabitidir.
Bu, Gauss yasasının doğal bir sonucudur. Gerçekten de, V bölgesi, sınırı ∂V olan herhangi bir düzgün bölgeyse, Gauss yasasına göre elektrostatik alan E'nin sınır boyunca akısı, bu bölge içerisindeki toplam elektriksel yük ile orantılıdır:

  
    
      
        
          ∫
          
            ∂
            V
          
        
        
          E
        
        ⋅
        
          n
        
        
        d
        S
        =
        
          ∫
          
            V
          
        
        div
        ⁡
        
          E
        
        
        d
        V
        =
        
          
            1
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
        
          ∫
          
            V
          
        
        q
        
        d
        V
        .
      
    
    {\displaystyle \int _{\partial V}\mathbf {E} \cdot \mathbf {n} \,dS=\int _{V}\operatorname {div} \mathbf {E} \,dV={\frac {1}{\varepsilon _{0}}}\int _{V}q\,dV.}
  

burada ilk eşitlik diverjans teoremine dayanmaktadır. Elektrostatik alan, potansiyelin (negatif) gradyanı olduğundan, şu sonucu elde ederiz:

  
    
      
        −
        
          ∫
          
            V
          
        
        div
        ⁡
        (
        grad
        ⁡
        φ
        )
        
        d
        V
        =
        
          
            1
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
        
          ∫
          
            V
          
        
        q
        
        d
        V
        .
      
    
    {\displaystyle -\int _{V}\operatorname {div} (\operatorname {grad} \varphi )\,dV={\frac {1}{\varepsilon _{0}}}\int _{V}q\,dV.}
  

Bu, olası tüm bölgeler V için geçerli olduğundan, şu sonuca varırız:

  
    
      
        div
        ⁡
        (
        grad
        ⁡
        φ
        )
        =
        −
        
          
            1
            
              ε
              
                0
              
            
          
        
        q
      
    
    {\displaystyle \operatorname {div} (\operatorname {grad} \varphi )=-{\frac {1}{\varepsilon _{0}}}q}
  

Aynı yaklaşım, kütleçekimsel potansiyelin Laplasyeninin negatifinin kütle dağılımı olduğunu ima eder. Genellikle, yük (veya kütle) dağılımı bilinir ve buna bağlı potansiyel bilinmez. Uygun sınır koşullarına tabi potansiyel fonksiyonunu bulmak, Poisson denklemini çözmeye eşdeğerdir.

Laplace operatörünün fizikte ortaya çıkmasının bir diğer motivasyonu, Δf = 0 denkleminin çözümlerinin, bir bölge U'da Dirichlet enerjisi fonksiyonelini durağan nokta yapmasıdır:

  
    
      
        E
        (
        f
        )
        =
        
          
            1
            2
          
        
        
          ∫
          
            U
          
        
        ‖
        ∇
        f
        
          ‖
          
            2
          
        
        d
        x
        .
      
    
    {\displaystyle E(f)={\frac {1}{2}}\int _{U}\lVert \nabla f\rVert ^{2}dx.}
  

Bunu görmek için, f : U → R bir fonksiyon ve u : U → R U bölgesinin sınırında sıfır olan bir fonksiyon olsun. O zaman:

  
    
      
        
          
            
            
              
                d
  

Mathematics Genealogy Project (MGP) (Türkçe: Matematik Şecere Projesi), matematikçilerin akademik soyağacı için web tabanlı bir veritabanıdır. 31 Aralık 2021'e kadar, araştırma düzeyinde matematiğe katkıda bulunan 274.575 matematik bilimcisi hakkında bilgi içeriyordu. Tipik bir matematikçi için proje girişinde mezuniyet yılı, tez başlığı (Matematik Konu Sınıflandırmasına göre), alma mater, doktora danışmanı ve doktora öğrencileri bulunur.

Proje, kurucusunun Harry Coonce'un danışmanının danışmanının adını öğrenme arzusundan doğdu. Coonce, projenin kurulduğu sırada Minnesota Eyalet Üniversitesi, Mankato'da Matematik Profesörüydü ve proje 1997 sonbaharında orada çevrimiçi hale geldi. Coonce, 1999'da Mankato'dan emekli oldu ve 2002 sonbaharında üniversite projeyi artık desteklememeye karar verdi. Proje o zaman Kuzey Dakota Eyalet Üniversitesi'ne taşındı. 2003 yılından bu yana, proje Amerikan Matematik Derneği'nin himayesi altında da faaliyet gösteriyor ve 2005'te Clay Matematik Enstitüsü'nden bir hibe aldı. Harry Coonce'a Morningside College'da Yardımcı Doçent olan Mitchel T. Keller yardımcı oldu. Keller şu anda projenin Genel Müdürü pozisyonundadır.

Mathematics Genealogy Misyon bildirisi: "Bu proje boyunca "matematik" veya "matematikçi" kelimesini kullandığımızda, bu kelimeyi çok kapsayıcı bir anlamda kastediyoruz. Bu nedenle, istatistik, bilgisayar bilimi, felsefe veya yöneylem araştırması ile ilgili tüm veriler memnuniyetle karşılanmaktadır."

Soy ağacı bilgileri “Dissertation Abstracts International” ve “Notices of the American Mathematical Society” gibi kaynaklardan elde edilmiştir, ancak projenin web sitesi aracılığıyla herkes tarafından bilgi girişi sağlanabilir. Arama yapılabilir veritabanı, matematikçinin adını, dereceyi veren üniversiteyi, derecenin verildiği yılı, tezin adını, danışmanın ve ikinci danışmanın adlarını, derecenin verildiği ülkenin bayrağını, doktora öğrencilerinin ve akademik soyundan gelenlerin bir listesini içerir. Doktora derecesi olmayan bazı tarihsel olarak önemli şahsiyetler, örneğin Joseph-Louis Lagrange de listelenmiştir.

"Matematik şecere projesi tarafından toplanan veriler öz-bildirimle raporlanmıştır, bu nedenle gözlemlenen şecere ağının mentorluk ağının tam bir açıklaması olduğunun garantisi yoktur. Aslında 16.147 matematikçinin kayıtlı bir mentoru ve bunlardan 8.336'sının kayıtlı herhangi bir usta-çırak ilişkisi yoktur." Maimgren, Ottino ve Amaral (2010) "[1900 ile 1960 arasında mezun olan matematikçiler] için mezuniyet ve mentorluk kaydının en güvenilir olduğuna inanıyoruz" dedi.

Neurotree, Akademik Aile Ağacı, Akademik Elektromanyetik

Resmî site

Normandiya (Fransızca: Normandie), Kuzey Fransa'da coğrafi bir bölge. Yukarı Normandiya (Haute-Normandie) Seine-Maritime ve Eure, Aşağı Normandiya (Basse-Normandie) Orne, Calvados ve Manche departmanından oluşur.
Normandiya Dükalığı eskiden aşağı Seine departmanı, Pays de Caux ve batıda Cotentin yarımadasına kadar olan bölgeyi içine alan kuzey Fransa'da bağımsız bir dükalıktı.

Bölge kuzey sahilinde Manş Denizi, batıda granit, doğuda kireç taşı tepeleriyle çevrili bir bölgedir. Bölgenin merkezinde uzun bir sahili bulunmaktadır. Yüksek çalılar arasında küçük tarlalar Normandiya Çıkarması'ndaki işgalci güçlere önemli sorunlar çıkarmıştır.

Normandiya Orta Çağ'ın başında İngiltere'yi başarılı bir şekilde işgal eden son halk olan Normanların ana vatanıydı. Normanlar yerli Gal halkı ile Rollo liderliğindeki işgalci Vikinglerin karışımından oluşmaktaydı. Rollo Paris'i işgal etmiş ve kendisine Normandiya bölgesi verilmişti (St.-Claire-sur-Epte Antlaşması, 911).
Rollo'nun soyundan gelen Normandiya Dükü William 1066'da İngiltere'yi işgal etmiş ve İngiltere Kralı I. William olmuştu. Normandiya 1087'ye kadar ve 1106-1144 ile 1154-1204 yılları arasında İngiltere ile bağını korumuştu. 1346-1360 ve 1415-1450 yılları arasındaki Yüz Yıl Savaşı sırasında İngiliz güçleri Normandiya'yı işgal etmişlerdi. Bölgede Yüz Yıl Savaşları'ndan Fransız Din Savaşları'na kadar geçen sürede barış hâkim olmuş ancak Fransız Din Savaşları sırasında bölgenin Protestan Reformasyonu'na katılmasıyla pek çok Norman kentinde savaşlar hüküm sürmüştü. Fransız Devrimi sırasında ise bölge Paris'teki merkezî Jakoben güçlere karşı Federal Cumhuriyeti desteklemiştir.
II. Dünya Savaşı'nda, Müttefikler Avrupa'ya asker çıkarmak için bu bölgeyi seçmiştir. Tarihte, Normandiya Çıkarması olarak geçen çıkarma esnasında Alman birlikleri ile Müttefik birlikleri arasında çok şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Savaşın kaderini belirleyen çatışmalardan biridir.

Normandiya bölgesinde 3,2 milyon kişi yaşamaktadır. Kilometrekare başına 107 kişinin yaşadığı ve Fransa'nın ulusal ortalamasının altında olan bölgenin kuzeyinde rakam 145 kişiye yükselmektedir. Yukarı Normandiya'nın başkenti Rouen'in nüfusu 385 bin kişidir.
Bölgenin diğer kentleri: Alençon; Arromanches; Avranches; Bayeux; Caen (nüfus 370.851); Cherbourg (nüfus 117.855); Coutances; Dieppe; Doudeville; Évreux; Falaise; Honfleur; Houlgate; Le Havre (nüfus 296.773); Lisieux; Mortain; Rouen (nüfus 518.316); Saint-Lô; Saint-Sauveur-le-Vicomte; Sainte-Mère-Église ve Villers-Bocage.

Bölgede konuşulan dil Normancadır. Normanca Hint-Avrupa dil grubunda Latince kökenli Latin dillerinden biridir ancak resmî bir statüsü yoktur. Normanca ülkeye gelen nordik halklardan biri olan Vikinglerin Nors dilinden önemli ölçüde kelime almıştır. Normanca Vikinglerin dilinin etkisi altında yerli halkın konuştuğu Roma-Gal dilinden oluşmuştur.
Nors dili asıllı Normanca sözcüklerden örnekler:

Normanlar
Normanca
Nors dili
Viking
Normandiya Çıkarması

ÖzelGenel
Crouch, David (2007). The Normans: the history of a dynasty. London: Continuum. ISBN 978-1-85285-595-6.

Matematikte sınır değer problemleri, sınır koşulları ile verilen diferansiyel denklemlerdir. Bir sınır değer probleminin çözümü, verilen diferansiyel denklemin uygun sınır koşullarına uyum sağlayan çözümüdür.
Sınır değer problemlerine fizik ve mühendislikte sıkça karşılaşılır. Bunlara örnek olarak Laplace denklemi kullanılarak elektrik potansiyelinin bulunması, dalga denklemi ile bir sistemin normal modlarının hesaplanması ve ısı denklemi ile bir çubukta ısının dağılımının çözülmesi örnek verilebilir. Sınır değer problemlerinin büyük çoğunluğu Sturm–Liouville problemi cinsindedir; bu problemlerde diferansiyel operatörünün özdeğerinin incelenmesi gerekir. Sınır değer problemlerinin fiziksel olarak anlamlı olabilmesi için bu problemlerin "iyi tanımlanmış" (well-posed) olması gerekir: iyi tanımlanmış problemlerin bu sınır koşulları için tek bir özgün çözümünün olması ve bu çozümün stabil ve sürekli olması beklenir.

Çözülmek istenilen sistemin gerekliliklerine göre farklı sınır koşulları kullanılır. En yaygın sınır koşullarından bazıları Dirichlet ve Neumann sınır koşullarıdır. Dirichlet sınır koşulunda denklemin çözüldüğü sınırlar bir fonksiyon değerlerine eşitlenirken, Neumann'da çözümün türevi eşitlenir.
Sınır koşulları, başlangıç koşulları ile karıştırılmamalıdır.
Sıkça kullanılan sınır değerlerinin özeti aşağıdaki tabloda verilmiştir. 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 bilinmeyen fonksiyona (çözüm), 
  
    
      
        
          c
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{0}}
  
 ile 
  
    
      
        
          c
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle c_{1}}
  
 koşulların sabitlerine ve 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 ile 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 ise bilinen skalar fonksiyonlara tekabül eder.

Adi diferansiyel denklemler
Kısmi diferansiyel denklemler

Matematikte paralelkenar yasasının en temel formu (ayrıca paralelkenar özdeşliği denir), temel geometriye aittir. Yasa, paralelkenarın tüm kenarlarının karelerinin toplamının köşegenlerinin karelerinin toplamına eşit olduğunu söyler.

Yandaki gösterimdeki paralelkenarın kenarları; (AB), (BC), (CD) ve (DA)'dır. Öklidci geometriden beri, paralelkenarın karşılıklı kenarları mutlaka eşit olmalıdır. Yani, (AB) = (CD) ve (BC) = (DA)'dır.
Yasa şu şekilde ifade edilebilir,

  
    
      
        2
        (
        A
        B
        
          )
          
            2
          
        
        +
        2
        (
        B
        C
        
          )
          
            2
          
        
        =
        (
        A
        C
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        B
        D
        
          )
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle 2(AB)^{2}+2(BC)^{2}=(AC)^{2}+(BD)^{2}\,}
  

Paralel kenarın dikdörtgen olması durumunda ise köşegenler eşit olmalıdır (AC) = (BD) yani,

  
    
      
        2
        (
        A
        B
        
          )
          
            2
          
        
        +
        2
        (
        B
        C
        
          )
          
            2
          
        
        =
        2
        (
        A
        C
        
          )
          
            2
          
        
        
      
    
    {\displaystyle 2(AB)^{2}+2(BC)^{2}=2(AC)^{2}\,}
  

İfade, dört kenarı eşit olmayan genel dörtgenler içinse Pisagor teoremine indirgenebilir,

  
    
      
        (
        A
        B
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        B
        C
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        C
        D
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        D
        A
        
          )
          
            2
          
        
        =
        (
        A
        C
        
          )
          
            2
          
        
        +
        (
        B
        D
        
          )
          
            2
          
        
        +
        4
        
          x
          
            2
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle (AB)^{2}+(BC)^{2}+(CD)^{2}+(DA)^{2}=(AC)^{2}+(BD)^{2}+4x^{2}.\,}
  

burada x köşegenlerinin orta noktasını birleştiren çizginin uzunluğudur. Şemada görüldüğü gibi, paralelkenar için x = 0 ve genel formül paralelkenar yasasındakine eşdeğerdir.

Bir normlu uzayı içinde paralelkenar kanununun durumu normlarla ilişkili bir denklemdir:

  
    
      
        2
        ‖
        x
        
          ‖
          
            2
          
        
        +
        2
        ‖
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        =
        ‖
        x
        +
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        +
        ‖
        x
        −
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle 2\|x\|^{2}+2\|y\|^{2}=\|x+y\|^{2}+\|x-y\|^{2}.\,}
  

Bir iç çarpım uzayı içinde, norm iç çarpım kullanımı belirleniyor:

  
    
      
        ‖
        x
        
          ‖
          
            2
          
        
        =
        ⟨
        x
        ,
        x
        ⟩
        .
        
      
    
    {\displaystyle \|x\|^{2}=\langle x,x\rangle .\,}
  

Tanımın bir sonucu olarak, bir iç çarpımlı uzay içinde paralelkenar kanunu  bir cebrik özdeşliktir, iç çarpımın özellikleri kullanılarak kolayca kurulmuştur:

  
    
      
        ‖
        x
        +
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        =
        ⟨
        x
        +
        y
        ,
        x
        +
        y
        ⟩
        =
        ⟨
        x
        ,
        x
        ⟩
        +
        ⟨
        x
        ,
        y
        ⟩
        +
        ⟨
        y
        ,
        x
        ⟩
        +
        ⟨
        y
        ,
        y
        ⟩
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \|x+y\|^{2}=\langle x+y,x+y\rangle =\langle x,x\rangle +\langle x,y\rangle +\langle y,x\rangle +\langle y,y\rangle ,\,}
  

  
    
      
        ‖
        x
        −
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        =
        ⟨
        x
        −
        y
        ,
        x
        −
        y
        ⟩
        =
        ⟨
        x
        ,
        x
        ⟩
        −
        ⟨
        x
        ,
        y
        ⟩
        −
        ⟨
        y
        ,
        x
        ⟩
        +
        ⟨
        y
        ,
        y
        ⟩
        .
        
      
    
    {\displaystyle \|x-y\|^{2}=\langle x-y,x-y\rangle =\langle x,x\rangle -\langle x,y\rangle -\langle y,x\rangle +\langle y,y\rangle .\,}
  

bu iki bağıntı ekleniyor:

  
    
      
        ‖
        x
        +
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        +
        ‖
        x
        −
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        =
        2
        ⟨
        x
        ,
        x
        ⟩
        +
        2
        ⟨
        y
        ,
        y
        ⟩
        =
        2
        ‖
        x
        
          ‖
          
            2
          
        
        +
        2
        ‖
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \|x+y\|^{2}+\|x-y\|^{2}=2\langle x,x\rangle +2\langle y,y\rangle =2\|x\|^{2}+2\|y\|^{2},\,}
  

olarak gereklidir.
Eğer x  yye ortogonal ise, 
  
    
      
        ⟨
        x
        ,
         
        y
        ⟩
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \langle x,\ y\rangle =0}
  
 ve alınan bir toplamın normu için  yukarıdaki denklem:

  
    
      
        ‖
        x
        +
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        =
        ⟨
        x
        ,
        x
        ⟩
        +
        ⟨
        x
        ,
        y
        ⟩
        +
        ⟨
        y
        ,
        x
        ⟩
        +
        ⟨
        y
        ,
        y
        ⟩
        =
        ‖
        x
        
          ‖
          
            2
          
        
        +
        ‖
        y
        
          ‖
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \|x+y\|^{2}=\langle x,x\rangle +\langle x,y\rangle +\langle y,x\rangle +\langle y,y\rangle =\|x\|^{2}+\|y\|^{2},}
  

Bu pisagor teoremidir.

En gerçek ve karmaşık normlu vektör uzayları iç çarpımlı değildir, ama tüm normlu vektör uzaylarının normları var (tanımı ile).Örneğin, bir ortak kullanılan norm p-normdur:

  
    
      
        ‖
        x
        
          ‖
          
            p
          
        
        =
        
          
            (
            
              
                ∑
                
                  i
                  =
                  1
                
                
                  n
                
              
              
                |
              
              
                x
                
                  i
                
              
              
                
                  |
                
                
                  p
                
              
            
            )
          
          
            1
            
              /
            
            p
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \|x\|_{p}=\left(\sum _{i=1}^{n}|x_{i}|^{p}\right)^{1/p},}
  

  
    
      
        
          x
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{i}}
  
 burada 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 vektörünün bileşenleridir.
Verilen bir norm, yukarıda paralelkenar kanununun iki tarafını teke evriltilebilir. Dikkat çekici gerçektir şudur ki paralelkenar kanunu tutarlı ise, o zaman standart bir iç çarpım, alışılmış bir yolla ortaya çıkmalıdır. Özel olarak, bu p-norm'un ancak ve ancak p = 2,Öklidyen norm  veya standard norm gibi-adlandırılması uygundur.
Herhangi norm için paralelkenar kanunu karşılar (bu zorunlu olarak bir iç çarpım normudur), iç çarpım üreten norm polarizasyon özdeşliğinin bir sonucu olarak tekliktir. Gerçek durum içinde, polarizasyon özdeşliği ile veriliyor:

  
    
      
        ⟨
        x
        ,
        y
        ⟩
        =
        
          
            
              ‖
              x
              +
              y
              
                ‖
                
                  2
                
              
              −
              ‖
              x
              −
              y
              
                ‖
                
                  2
                
              
            
            4
          
        
        ,
        
      
    
    {\displaystyle \langle x,y\rangle ={\|x+y\|^{2}-\|x-y\|^{2} \over 4},\,}
  

veya, eşdeğerliği, ile:

  
    
      
        
          
            
              ‖
              x
              +
              y
              
                ‖
                
                  2
                
              
              −
              ‖
              x
              
                ‖
                
                  2
                
              
              −
              ‖
              y
              
                ‖
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        
           veya 
        
        
          
            
              ‖
              x
              
                ‖
                
                  2
   

Kimyasal özellik, bir kimyasal reaksiyon sırasında veya sonrasında ortaya çıkan bir materyalin özelliklerinden herhangi biridir; yani, bir maddenin kimyasal kimliğini değiştirerek elde edilebilecek herhangi bir kalitedir. Basitçe söylemek gerekirse, kimyasal özellikler yalnızca maddeye bakılarak veya dokunarak tespit edilemez; maddenin iç yapısı, kimyasal özelliklerinin araştırılmasından büyük ölçüde etkilenmelidir. Bir madde kimyasal reaksiyona girdiğinde, özellikler sert bir şekilde değişerek kimyasal değişime neden olur. Bununla birlikte, katalitik bir özellik de kimyasal bir özellik olacaktır.
Kimyasal özellikler, maddenin yapısını değiştirmeden ayırt edilebilen fiziksel özelliklerle karşılaştırılabilir. Bununla birlikte, fiziksel kimya kapsamındaki birçok özellik ve kimya ile fizik arasındaki sınırdaki diğer disiplinler için, ayrım, araştırmacının bakış açısı olabilir. Hem fiziksel hem de kimyasal olan malzeme özellikleri denetleyici olarak, yani temel gerçeğe ikincil görülebilir.
Kimyasal sınıflandırmalar inşa etmek için kimyasal özellikler kullanılabilir. Ayrıca, bilinmeyen bir maddeyi tanımlamak veya onu diğer maddelerden ayırmak veya saflaştırmak için de faydalı olabilir. Malzeme bilimi normalde uygulamalarına rehberlik etmek için bir maddenin kimyasal özelliklerini dikkate alacaktır.

Yanma ısısı
Oluşum entalpisi
Toksisite
Verilen ortamda Kimyasal kararlılık
Yanıcılık
Öncelikli Yükseltgenme seviyeleri

Kütlenin korunumu yasası, zaman zaman Lomonosov-Lavoisier kanunu olarak da adlandırılan, kapalı bir sistemde var olan çevrimler ve işlemler ne olursa olsun, kütlenin sabit kalacağını belirten kanundur. Denk bir ifadeyle açıklamak gerekirse kütlenin durumu yeniden düzenlenebilir fakat kütle yaratılamaz veya yok edilemez. Böylece, kapalı bir sistem dahilindeki her türlü kimyasal tepkime ve proseste tepkenlerin (yani reaktiflerin) kütlesi, ürünlerin kütlesine eşit olmalıdır.
Buna göre:
Kimyasal olaylara giren maddelerin kütleleri toplamı oluşan ürünlerin toplamına eşittir. X + Y = Z + T tepkimesinde X ve Y girenler (reaktif) olup, Z ve T (ürünler)'ye kütlece eşittir.
Kimyasal maddelerin kütleleri atom sayıları ile orantılı olduğundan tüm kimyasal tepkimelerde atom sayıları korunur.
Örneğin 1 mol C atomu 12 gram, 1 mol O2 molekülü 32 gramdır. Buna göre 1 mol CO2 atomu 44 gram olur:

C + O2 = CO2
12 gram + 32 gram = 44 gram

Kütlenin korunumu kanunu ilk kez Nasîrüddin Tûsî tarafından 13. yüzyıl ortaya atılmışsa da bu ilk sürümde eksiklikler mevcuttu; Maddenin yapısının değişebileceğini fakat yok olamayacağını yazmaktaydı.
Kütlenin korunumu kanunu ilk kez net bir şekilde tanımlanması 1789 tarihinde Lavoisier tarafından başarılabilmiştir. Nitekim bu sebepten ötürü bazen kendisinin modern kimyanın babası olduğu da söylenir. Bununla birlikte, Mikhail Lomonosov aslında benzeri fikirleri 1748'de ortaya atmış ve çeşitli deneyler sonucu kanıtlamıştı. Lavoisier'in çalışmasının öncülleri bununla da sınırlı değildir ve şu isimler daha erken tarihlerde benzeri fikirleri ortaya atmıştır: Joseph Black (1728 - 1799), Henry Cavendish (1731 - 1810) ve Jean Rey (1583 - 1645).

Lavoisier bilim dünyasında en başta yanma olayına ilişkin geliştirdiği yeni kuramıyla ün kazanır. Ne ki, kimya devrimini oluşturmada başka önemli çalışmaları da vardır. Ayrıca, deneylerinde, özellikle ölçme işleminde gösterdiği olağanüstü duyarlılık, kendisini izleyen yeni kuşak araştırmacılar için özenilen bir örnek olmuştur. Kimya dil, mantıksal düzen ve kuramsal açıklama yönlerinden bilimsel kimliğini Lavoisier'e borçludur. Tüm bu çalışmalarında ona büyük desteği eşi sağlar: deney şekillerini çizer, yabancı dillerden kaynak çeviriler yapar, makale ve kitaplarını yayıma hazırlar.
Lavoisier araştırmalarına başladığında, kimyada Antik Yunanların maddeye ilişkin dört element (toprak, su, ateş ve hava) öğretisinin yanı sıra yanmaya ilişkin flogiston kuramı geçerliydi. Bilindiği gibi, bir tahta ya da bez parçası yandığında duman ve alev çıkar, yanan nesne bir miktar kül bırakarak yok olur.
Yürürlükteki kurama göre, yanma, yanan nesnenin flogiston denen, ama ne olduğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flogiston bakımından en zengin nesnelerdi. Bilim insanlarının çoğunluk doyurucu bulduğu bu kurama ters düşen kimi gözlemler de yok değildi. Bunlardan biri yanma için havanın gerekliliğiydi. Bir diğeri, kurşun gibi madenlerin, erime derecesinde ısıtıldığında, yüzeylerinde oluşan "calx"ın, madenin eksilen bölümünden daha ağır olmasıydı. Aslında yanma olayını açıklamadaki güçlüğün bir nedeni gazlara ilişkin bilgi eksikliğiydi. 1756'da İskoç Joseph Black "sabit gaz" dediği karbon dioksidi buluncaya dek bilinen tek gaz hava idi. İngiliz kimya bilgini Joseph Priestley daha sonra deneysel olarak on kadar yeni gaz keşfeder. Bunlardan biri onun "yetkin gaz" dediği, ileride Lavoisier'in "oksijen" adını verdiği gazdır.
Priestley, oksijeni bulmasına karşın flogiston kuramından kopamaz. Üstün bir deneyci olan bu İngiliz bilim insanı, kuramsal yönden rakibi Lavoisier ile boy ölçüşecek yeterlikte değildi. Lavoisier yanma olayı ile 1770'lerin başında ilgilenmeye başlamıştı. Kapalı bir kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişmediğini, oysa kabı açtığında havanın içeri girmesiyle birlikte gazın ağırlığının az da olsa arttığını saptamıştı. Bu gözlemin yürürlükteki kurama uymadığı belliydi, ama daha doyurucu bir açıklaması da yoktu.

Lavoisier aradığı açıklamanın ipucunu birkaç yıl sonra Priestley'le Paris'te buluştuğunda elde eder. Priestley cıva oksit üzerindeki deneylerinden söz ederken bulduğu "yetkin gaz"ın özelliklerini belirtir. Lavoisier yayınlarının hiçbirinde Priestley'e hakkı olan önceliği tanımaz; sadece bir kez, "Oksijeni Priestley'le hemen aynı zamanda keşfetmiştik," demekle yetinir.
Doğrusu, oksijenin keşfinde öncelik Lavoisier'in değildi; ama bu gazın gerçek önemini ilk kavrayan bilim insanıydı. Priestley'in deneylerini kendine özgü dikkat ve özenle tekrarlamaya koyulur. Belli miktarda havaya yer verilen bir kapta cıva ısıtıldığında, cıvanın kırmızı cıva okside dönüşmesiyle ağırlık kazandığı, havanın ise aynı ölçüde ağırlık yitirdiği görülür. Lavoisier deneylerinde bir adım daha ileri gider: cıvadan ayırdığı cıva oksidi (calx'ı) tarttıktan sonra daha fazla ısıtır; kora dönüşen kırmızı oksidin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu, geriye belli sayıda cıva taneciğiyle, solunum ve yanma sürecinde atmosferik havadan daha etkili bir miktar "elastik akıcı" kaldığını saptar. Elastik akıcı Priestley'in "yetkin gaz" dediği şeydi.
Lavoisier üstelik bu artığın ağırlığı ile cıvanın ilk aşamadaki ısıtılmasından azalan hava ağırlığının da eşit olduğunu belirler. Dahası, cıva oksidin ısı altında cıvaya dönüşmesiyle kaybettiği ağırlık etkili bölümüyle (yani oksijenle) birleşmesiyle gerçekleşmektedir. Başta önemsenmeyen bu kuram, suyun iki gazın birleşmesiyle oluştuğuna ilişkin Cavendish deney sonuçlarını da açıklayınca, bilim çevrelerinin dikkatini çekmede gecikmez. Cavendish deneylerinde, asitlerin metal üzerindeki etkisinden "yanıcı" dediği bir gaz elde etmiş, bunu flogiston sanmıştı. Ancak Priestley'in bir deneyi onu bu yanlış yorumdan kurtarır. Priestley, hidrojen ve oksijen karışımı bir gazı elektrik kıvılcımıyla patlattığında bir miktar çiyin oluştuğunu görmüştü. Aynı deneyi tekrarlayan Cavendish daha ileri giderek patlamada "yanıcı" gazınsu olduğunu saptar.
Flogiston teorisi yıkılmıştı artık. Yeni teorinin benimsenmesi, kimi bağnaz çevrelerin direnmesine karşın, uzun sürmez. Kimyada geciken atılım sonunda gerçekleşmiş olur. Lavoisier ulaştığı sonucu Bilim Akademisi'ne bir bildiriyle sunar; ne var ki, tek kelimeyle de olsa Priestley, Cavendish vb. deneycilerin katkılarından söz etmez. Lavoisier'in aslında ne yeni kimyasal bir nesne, ne de yeni kimyasal bir olgu keşfettiği söylenebilir.yeni ve işler bir sistem kurmaktı. 1789'da yayımlanan "Traité Élémentaire de Chimie" adlı yapıtı, kendi alanında, Newton'un Principia'sı sayılsa yeridir. Biri modern fiziğin, diğeri modern kimyanın temelini atmıştır.
Lavoisier'i unutulmaz yapan bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı. Bu özelliği ona "Kütlenin Korunumu Yasası" diye bilinen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlar. Lavoisier kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmişti:
"Doğanın tüm işleyişlerinde hiçbir şeyin yoktan var edilmediği, tüm deneysel dönüşümlerde maddenin miktar olarak aynı kaldığı, elementlerin tüm bileşimlerinde nicel ve nitel özelliklerini koruduğu gerçeğini tartışılmaz bir aksiyom olarak ortaya sürebiliriz."

Özel görelilikte kütlenin korunumu mevcut değildir. Nitekim bir parçacık sisteminin kütlesinin, her bir parçacığın kütlelerinin toplamına eşit olduğu prensibi de özel görelilikte doğru değildir.

Yanma, bir yakıt (indirgeyici) ve bir oksidan (genellikle atmosferik oksijen) arasında gerçekleşen, duman adlı karışımda oksitlenmiş, çoğunlukla gaz halinde ürünler üreten yüksek sıcaklıktaki bir ekzotermik redoks reaksiyonudur.
Bütün ekzotermik yanma olayları sonucunda ısı ortaya çıkar. Azot gibi bazı elementlerin yanma süreci ise endotermiktir. Yanma tepkimeleri kimyasal bir olaydır. Yapısında karbon ve hidrojen bulunduran organik maddeler (hidrokarbonlar) ve yapısında karbon, hidrojen ve oksijen bulunduran organik maddeler yandıklarında karbondioksit ve su oluşur.

CH4 + 2 O2 → CO2 + 2 H2O + enerji
C2H6 + 7/2 O2 → 2 CO2 + 3 H2O + enerji
C6H12O6 + 6 O2 → 6 CO2 + 6 H2O + enerji
C2H5OH + 3 O2 → 2 CO2 + 3 H2O + enerji
4 Fe + 3 O2 → 2 Fe2O3 (demirin paslanması)
4 NH3 + 5 O2 ---> 4 NO + 6 H2O
N2 + O2 = 2 NO (azotun yanması)

Yeni Latince (Latinitas nova) Rönesans İtalya'sında gelişen Latince. Başlangıcı Petrach, Boccaccio, Lorenzo Valla ve Poliziano gibi İtalyan hümanistleriyle ilişkilendirilmiştir. Latince Orta Çağ Avrupa'sının evrensel eğitim dili olmakla beraber, zamanla Orta Çağ Latincesi yerini, güzel sanatlarda, edebiyatta ve düşüncede gerçekleşen değişimlere paralel olarak, Yeni Latinceye bırakmıştır.
Neo Latin doruk noktasına Quattrocento İtalyasında (15. yüzyıl) ulaşmış ve Avrupa'nın diğer kısımlarına 16. yüzyılda yayılmıştır. Birçok önemli yapıt bu dönemde Neo Latincede yazılmıştır. Erasmus'un tüm eserleri, Thomas More'un Ütopyası, Calvin'in hristiyanlıkla ilgili eserleri, Descartes'in Meditasyonları, Francis Bacon'ın denemeleri ve Newton'un eserleri yine bu dilde yazılmıştır.

Ve Yeni Latince terimi şimdi, önceki bir çalışma olmaksızın neredeyse tam anlamıyla anlaşılabilir bir dil aracılığıyla Latin dil ailesinin halkalarını birleştirmeyi hedefleyen Interlingua'nın güncellenmiş ve basitleştirilmiş bir versiyonunu tanımlamaktadır. Şu anda, çeşitli ülkelerden birçok filolog ve uzmanın yer aldığı İnternet topluluğu, bu yeni yardımcı dilin kodunu çıkarmak ve yaymak için mevcuttur.
Bu standart dil, 2006 yılında, uzmanlar ve çeşitli ülkelerin filologlarından oluşan Vía Neolatina projesinde kolektif olarak önerilen Jordi Cassany Bates tarafından başlatıldı ve geliştirilmektedir. 2019'da, 2012'de yayınlanan önceki bir gramerin reformu olan Grammatica Essentiale Neolatina adlı bir dilbilgisi ve sözlük yayınlandı. O zamandan beri, İnternet üzerinden Facebook, Instagram, Reddit, Telegram ve Discord grupları aracılığıyla, neolatin öğrencileri ve konuşmacılar topluluğu büyümektedir. Voces Neolatinas, La Gabbia veya Mondo Neolatino gibi bu dile adanmış birkaç blog bulunmaktadır. Dil, 2011'de Barselona Üniversitesi'nde ve 2017'de Kiel Üniversitesi'nde ve 2017'de Staré Město'da (Çek Cumhuriyeti) Birinci Uluslararası İnter Slov dili Kongresi'nde sunuldu.
2022'de, pan-Roman standartını farklı perspektiflerden incelemek ve tanıtmak amacıyla Uluslararası Neolatin Roman Kongresi düzenlendi ve pan-Roman filologlar ve dilbilimcilerinden eleştirel katkılar toplandı. Bu kongre, 22 Mayıs'ta Valencia Üniversitesi'nde gerçekleştirildi.

Neolatino

Ön bilim, bir fenomenin bilim sayılabilmesi için bilimsel yöntemler geliştirilmeden önceki felsefi disiplinlerdir. Bilimsel yöntemlerle yeterince test edilmemiş teori veya inançların mevcut bilimle tutarlı olduğu veya tutarsız olduğu durumlarda da bu tutarsızlığına dair akla uygun gerekçeler sunabilen hipotezleri, yeni bir bilim dalı oluşturma ve meşrulaştırma çalışmalarını içermektedir. Terimin bir başka kullanım alanı da pratik bir bilgi alanında bilimsel bilgi alanına geçişi tasvir etmesidir.

Rönesans döneminde büyü sanatlarından sayılan aeromansi, hidromansi, jeomansi gibi bazı kehanet yöntemleri, bugün sırasıyla meteoroloji, hidroloji ve jeoloji bilimlerine dönüşmüşlerdir. Diğer örnekler arasında sonradan kimya bilimine dönüşen simya ve bir kısmı sonradan astronomi bilimine dönüşen astroloji yer almaktadır.

Sözdebilim
Bilim tarihi
Bilim felsefesi
Bilimsel yöntem
Hipotez

5. Senfoni, Op. 67, 1804-1808 yıllarında Ludwig van Beethoven tarafından bestelenmiştir. Bu eser klasik müzikte en çok ve en iyi bilinen kompozisyonlardan ve en çok çalınmış senfonilerden biridir. Eser dört bölümden oluşmaktadır: Bir açılış sonatası, bir andante ve finali yapacak attacca'ya götüren hızlı bir scherzo. Eser ilk olarak 1808 yılında Viyana'daki Theater an der Wien'de çalınmış, kısa bir süre sonra da müthiş bir itibar elde etmiştir. E. T. A. Hoffmann senfoniyi "zamanının en önemli çalışması" olarak nitelemektedir. Eser, "kısa-kısa-kısa-uzun" melodisinin iki kere çalınmasıyla başlar. (

Senfoni ve özellikle de dört notalık açılış melodisiyle, dünya çapında bilinmekte ve bu melodi rock müziğinden diskolara kadar birçok müzik çeşitinde görülebilir.

Beşinci Senfoni uzun bir gebelik dönemi yaşamıştır. 3.Senfoni'nin tamamlanmasının ardından 1804'te ilk taslakları hazırlanmıştır.
Ancak, Beethoven başka eserlerle uğraştığından: Fidelio, Appassionata piyano sonatı, üç Razumovsky yaylı sazlar, Keman Konçertosu, Dördüncü Piyano Konçertosu, Dördüncü Senfoni ve Mass in C, 5.Senfoni üzerindeki çalışmaları kesintiye uğramıştır. 5. Senfoni'nin son hazırlıkları 1807–1808 senelerinde 6.Senfoni ile paralel olarak tamamlanmış ve aynı konserde galası yapılmıştır.
Beethoven bu süre zarfında otuzlu yaşlarındaydı ve kişisel hayatı artan sağırlığı yüzünden berbat bir durumdaydı. Bu arada dünyada tarihe: Napolyon Savaşları, Avusturya'daki siyasi kargaşalar ve 1805 yılında Napolyon'un askerleri tarafından Viyana'nın işgali damga vurmuştur.

5. Senfoni 22 Aralık 1808 senesinde Viena'daki Beethoven'ın tüm galalarının yapıldığı Theater an der Wien tiyatrosunda Beethoven'ın şefliğinde devasa bir konserle gösterilmiştir. Konser dört saatten uzun sürmüştür. Programdaki iki senfoni ters bir sırayla çalınmıştır: önce 6.Senfoni sonra 5.Senfoni çalınmıştır. Program şu şekildeydi:

The Sixth Symphony
Aria: "Ah, perfido", Op. 65
The Gloria movement of the Mass in C major
The Fourth Piano Concerto (played by Beethoven himself)
(Perde Arası)
The Fifth Symphony
The Sanctus and Benedictus movements of the C major Mass
A solo piano improvisation played by Beethoven
The Choral Fantasy

Beethoven 5.Senfonisini patronları Prens Franz Joseph von Lobkowitz ve Kont Razumovsky'a itham etmiştir.

Gerekli şartların bir kısmının temin edilmediği konser hakkında bazı bazı araştırmacılar görüşlerini bildirmişlerdi. Konserden önce sadece bir kere egzersiz yapan orkestra konserde iyi ifa etmemişti. Koro fantezisinin ifası sırasında ise hataya verildiğinden Beethoven ifanı yarım bulundurarak, orkestrə baştan ifa etmeyi buyurmuştu. Auditorium konseri oldukça soğuk karşılamış ve programın uzunluğu yorucu etki bağışlamıştı. Fakat E.T.A. Hoffmann "Allgemeine Musikalische Zeitung" de bildirdiği görüşte kaydeder ki, buçuk sonra gerçekleştirilen konser oldukça başarılı olmuştu. O, müziği dramatik bir görüntü şeklinde gösteriyor:

"Parlak ışıklar gecenin derinliğini yararak saldırıya geçiyor ve biz yaxımlığımızda ileri-geri sallanan dev gölgeler tarafından haberdar edilirdik ve çevremizdeki derin zevkin ortasında çok sevinçli tonların azalması ve kaybolması ile her şey sonsuz hasret etkisiyle imha ediliyordu. Fakat bu ağrı ve acı her şey yok yaptığı halde sevgi, umut ve sevince etkilemeyecektir, yüreklerimizin geniş sesin büyük tutqsusu ile genişlemesine, tilsimin etkisi altında ruhlarımızın farkına varmağımıza neden oluyordu."
1810 yılında yazdığı "Beethoven's Instrumental Music" (Türkçe: Beethoven'in Enstrumental Müziği) adlı eserde ETA Hoffman eseri "vazgeçilmez derin, muhteşem C minor senfoni" sözleri ile değerlendirir.
Senfoni yakında klasik müzik konserlerinin repertuvarında kendine yer edebiliyor. Beşinci senfoni 7 Aralık 1842 yılında New York Filarmoni ve 2 Kasım 1931 yılında Ulusal Senfoni Orkestranın açılışlarında klasik müziğin sembolü gibi ifa edilmiştir. Teknik ve duygusal açıdan Beşinci senfoni bestekârlar ve müzik eleştirmenleri üzerinde geniş etkiye sahip olmakla ve Brahms, Çaykovski (özellikle Dördüncü semfonisinde kendini daha çok gösterir), Brukner, Maler ve Hektor Berlioz'un yaratıcılığına etki etmiştir. Beşinci, Üçüncü ve Dokuzuncu Senfoniler Beethoven'in senfoni yaratıcılığının en güzel örnekleri olarak değerlendirilir.

Zorlu şartlar altında gerçekleşen galaya çok az olumsuz eleştiri yapılmıştır. Orkestra konser öncesi sadece bir prova yaptığından pek iyi çalamadı. Hatta Choral Fantasy'de sanatçılardan birinin hatasından dolayı Beethoven müziği durdurmuş ve parçayı yeniden başlatmıştır. Oditoryum(salon) son derece soğuktu ve seyirciler programın uzunluğu yüzünden bitkin düştü.

Senfoni orkestrası piccolo, iki flüt, iki obua, B bemol ve C iki klarnet, iki fagot, kontrafagot, E bemol ve C'de iki korno, iki trompet, üç trombon, timpani (G ve C'de) ve yaylılardan oluşmaktadır.

Genellikle bir performans yaklaşık 30 dakika sürer. Bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır:

Birinci bölüm yukarıda belirtilen, batı müziğinin en ünlü bölümlerinden olan dört notayla başlar. Bu bölümün başlığının yorumuyla, eseri seslendiren orkestraları yöneten sanatçılar arasında önemli tartışma konularından biridir. Bazıları ilgili kısmı keskin allegro tempo şeklinde aldıkları halde, başkaları özgür tercihe ağırlık vererek yavaş veya büyük tempo tercih eder; başkaları ise bu motifi molto ritardando (dört notanın her biri ayrı deyerlendirilmekle) şeklinde ifa ederek, başlığın bu şekilde seslendirilmesinin daha doğru olduğunu iddia ederler. Bazı eleştirmenler bir-iki ve bir bölümünün daha önemli olduğunu kaydeder, bir-iki-üç -dört bölümünün rutin ve yanıltıcı perde olduğuna dikkati çekiyorlar.
Birinci bölüm Beethovenın esin aldığı olan Haydn ve Mozart gibi klasiklerden miras kalmış geleneksel sonata şeklinde yazılmıştır. Bu bölümde öyle ilk misralardaca besteci dinleyiciyi eserin fikri, aşina ederek, eserde uygulanmış tüm anahtarların kullanımından sonra açılış bölümüne geri dönüyor. Bölüm çok kuvvetli iki notla başlar ve bunun ardından gelen ünlü dört notalı motif dinleyicinin tüm dikkatini eserde çekti. Birbiri ardına gelen ilk dört satırda, Beethoven konuyu rahat genişletebilirsiniz için yamsılamalata ve tekrar notalara yer veriyor ki, bu güçlü tekrarlar da ritmik düzenlilik neticesinde esere akıcılık vermekle dinleyicinin tüm kenar görüşlerden uzaklaşarak müziğe ağlanmasını sağlıyor. Kısa aradan sonra yeniden açılışındaki iki güçlü not seslendiriliyor ve hornların ifası başlar ve ikinci konunun girişinden kısa alıntı ifa edilir. E flat major üzerinde kurulmuş ikinci konu daha lirik olmakla motif olan dör notanın eşlik ettiği piyano ifası şeklinde yazılmıştır. Codetta bölümünde yeniden dört notalı motif başvuruluyor. Bundan sonra konu gelişme etdirilerek modülasyon uygulanır, yeniden tekrarlar ve seri benzer notalara yer veriliyor ve geçitten sonra obuanın solo kısmı başlar ve bölüm ağır koda ile tamamlanır.

Bölüm konunun ilanı ile başlar ve burada basslerin eşlik ettiği viola ve violançellerin ifası duyuluyor. Daha sonra bu bölümü klarnetler, faqotlar, violinlerin, viola ve bassların üçlü arpeggiosu ile beraber seslenen ifası sürdürüyor. Birinci konunun değişimi kendisinin tekrarı gibi geliyor. Bu araç üçüncü konuda da sürdürülüyor ve viola ve violançellerin ifasına flüt, qoboy ve faqotların da ifası katılır. Ön hazırlıktan sonra ifaya güçlü orkestra performansı da eklenir ve hisse coda ile tamamlanır.

Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri (İngilizce: United States Air Force), resmî kısaltmasıyla USAF, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı'na bağlı hava hizmet koludur. Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri'nin altı kolundan biri ve ülkenin sekiz üniformalı hizmetinden biridir. Kökeni 1 Ağustos 1907'de Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Sinyal Kolordusu'na dayanan USAF, 1947'de Ulusal Güvenlik Yasası'nın yürürlüğe girmesiyle Ordu Hava Kuvvetleri'nden personel transfer edilerek kuruldu. ABD Silahlı Kuvvetleri'nin en genç ikinci, öncelik sırasına göre ise dördüncü kolu olan Hava Kuvvetleri, temel görevlerini hava üstünlüğü, küresel entegre istihbarat, gözetleme ve keşif, hızlı küresel hareket kabiliyeti, küresel saldırı ile komuta ve kontrol olarak tanımlamaktadır.
ABD Hava Kuvvetleri'nin karargâhı ve yürütme organı olarak görev yapan Hava Kuvvetleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı’na bağlı üç askeri departmandan biridir. Bakanlık, başkan tarafından Senato onayıyla atanan ve savunma bakanına bağlı çalışan sivil Hava Kuvvetleri sekreteri tarafından yönetilir. Hava Kuvvetleri'ndeki en üst düzey asker, Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkanıdır; bu görevli hem kuvvetleri denetler hem de Genelkurmay Başkanlığı üyesi olarak görev yapar. Savunma bakanı ve Hava Kuvvetleri bakanının talimatıyla bazı birimler birleşik muharebe komutanlıklarına atanır. Bu durumda savaş komutanları, kendilerine verilen kuvvetlerin operasyonel yetkisini devralırken, Hava Kuvvetleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ise idari yetkiyi sürdürür.
Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri, bağımsız hava operasyonları yürütmenin yanı sıra kara ve deniz kuvvetlerine hava desteği sağlar ve sahadaki birliklerin kurtarılmasına yardımcı olur. 2020 itibarıyla yaklaşık 5.500 askerî uçağa ve 400 kıtalararası balistik füzeye (ICBM) sahiptir. Dünyanın en büyük hava kuvvetlerinden biri olan USAF'ın bütçesi 179,7 milyar dolar olup, 321.848 aktif görevdeki hava subayı, 147.879 sivil personel, 68.927 yedek hava subayı, 105.104 Hava Ulusal Muhafız pilotu ve yaklaşık 65.000 Sivil Hava Devriye yardımcısı istihdam edilmektedir.

ABD Savaş Bakanlığı, 1 Ağustos 1907'de ABD Ordusunun bir parçası olarak ABD Hava Kuvvetleri'nin ilk öncülünü yarattı ve bu, 40 yıl sonra nihai bağımsızlığa doğru ilerleyen bir dizi organizasyon, unvan ve görev değişikliği ile ilerledi. II.Dünya Savaşı'nda, yaklaşık 68.000 ABD'li havacı savaşı kazanmaya yardım ederken öldü, sadece piyadeler daha fazla zayiat verdi. Uygulamada, ABD Ordusu Hava Kuvvetleri (USAAF) II.Dünya Savaşı sırasında Ordu'dan neredeyse bağımsızdı ve neredeyse her yönden bağımsız bir hizmet dalı olarak işlev görüyordu, ancak havacılar hala resmi bağımsızlık için baskı yapıyordu. 1947 Ulusal Güvenlik Yasası, Hava Kuvvetleri Dairesini kuran Başkan Harry S. Truman tarafından 26 Temmuz 1947'de imzalandı, ancak 18 Eylül 1947'de Hava Kuvvetleri'nin ilk sekreteri W.Stuart Symington, Hava Kuvvetlerinin resmi olarak bağımsız bir hizmet şubesi olarak kurulduğuna yemin etti.
Yasa, Ordu Dairesi, Donanma Dairesi ve yeni oluşturulan Hava Kuvvetleri Dairesi olmak üzere üç alt Askeri Bölümden oluşan Ulusal Askeri Teşkilatı (1949'da Savunma Bakanlığı olarak değiştirildi) yarattı. 1947'den önce, askeri havacılığın sorumluluğu, Ordu Hava Kuvvetleri ve selefi örgütleri (kara tabanlı operasyonlar için), Donanma (uçak gemileri ve amfibi uçaklardan deniz tabanlı operasyonlar için) ve Deniz Piyadeleri (için Deniz Piyadeleri operasyonlarının yakın hava desteği). 1940'lar askeri havacılık için başka şekillerde de önemli olduğunu kanıtladı. 1947'de Hava Kuvvetleri Kaptanı Chuck Yeager, X-1 roketle çalışan uçağında ses bariyerini kırarak Amerika'da yeni bir havacılık çağını başlattı.

2000'lerin başında, iki USAF uçak tedarik projesi, KC-X ve F-35 programları beklenenden uzun sürdü. Sonuç olarak USAF, ortalama uçak yaşı için yeni rekorlar kırıyordu.
USAF, 2005 yılından bu yana, kayıtlı personel için Temel Askeri Eğitimin (BMT) iyileştirilmesine güçlü bir şekilde odaklanmıştır. Yoğun eğitim daha uzun hale gelirken, aynı zamanda bir dağıtım aşamasını da içerecek şekilde değişti. Artık BEAST olarak adlandırılan bu konuşlandırma aşaması, kursiyerleri konuşlandırdıktan sonra deneyimleyebilecekleri simüle edilmiş bir savaş ortamına yerleştiriyor. Kursiyerler, BEAST ile birlikte büyük engelli parkurların üstesinden gelirken diğer bölümler arasında operasyon tabanlarını savunmak ve korumak, bir liderlik yapısı oluşturmak, arama ve iyileşmeyi yönetmek ve temel kendi kendine yardım arkadaşı bakımı yer alıyor. Bu olay sırasında, Askeri Eğitim Eğitmenleri (MTI) bir konuşlandırma tatbikatında akıl hocaları ve muhalif güçler olarak hareket eder.

Hava Muharebe Komutanlığı (Air Combat Command), 1 Haziran 1992-
Hava Öğretim ve Eğitim Komutanlığı (Air Education and Training Command), 17 Eylül 1947-
Hava Kuvvetleri Malzeme Komutanlığı (Air Force Materiel Command), 1 Temmuz 1992-
Hava Kuvvetleri İhtiyat Komutanlığı (Air Force Reserve Command), 17 Şubat 1997-
Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı (Air Force Space Command), 1 Eylül 1982-
Hava Kuvvetleri Özel Harekât Komutanlığı (Air Force Special Operations Command), 22 Mayıs 1990-
Hava Nakliye Komutanlığı (Air Mobility Command), 1 Haziran 1992-
Pasifik Hava Kuvvetleri (Pacific Air Forces), 1 Ocak 1947-
Avrupa Amerikan Hava Kuvvetleri (U.S. Air Forces Europe), 26 Eylül 1947-

Hava Savunma Komutanlığı (Aerospace Defense Command)
Hava Kuvvetleri Haberleşme Komutanlığı (Air Force Communications Command)
Hava Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı (Air Force Logistics Command)
Hava Kuvvetleri Sistem Komutanlığı (Air Force Systems Command)
Hava Deney Saha Komutanlığı (Air Proving Ground Command)
Hava Üniversitesi (Air University)
Alaska Hava Komutanlığı (Alaskan Air Command)
Kıta Hava Komutanlığı (Continental Air Command)
Hava Kuvvetleri Karargâh Komutanlığı (Headquarters Command, USAF),
Kuzeydoğu Hava Komutanlığı (Northeast Air Command)
Pasifik Hava Komutanlığı (Pacific Air Command)
Özel Silahlar Komutanlığı (Special Weapons Command)
3. Hava Tümeni (3rd Air Division)
Amerikan hava Kuvvetleri Güney Komutanlığı (United States Air Forces Southern Command)
Stratejik Hava Komutanlığı (Strategic Air Command), 21 Mart 1946-1 Haziran 1992
Taktik Hava Komutanlığı (Tactical Air Command), 21 Mart 1946-1 Haziran 1992
Askeri Hava Nakliye Komutanlığı (Military Airlift Command), 1 Ocak 1966-1 Haziran 1992

 Wikimedia Commons'ta Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

USAAF

Amerikan Başarı Akademisi (American Academy of Achievement), 1961 yılında Washington, DC'de, Life dergisi ve Sports Illustrated'a yaptığı katkılarla tanınan ünlü fotoğrafçı Brian Blaine Reynolds tarafından kurulmuş, kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur. Halk arasında kısaca "Başarı Akademisi" olarak da bilinir.
Akademi, sanat, iş dünyası, bilim ve tenkoloji, edebiyat, spor, eğlence ve kamu hizmeti gibi çeşitli alanlarda üstün başarı gösteren bireyleri tanımak, desteklemek, teşvik etmek ve onurlandırmak amacıyla faaliyet göstermektedir. Akademi, gençleri başarılı ve ilham verici liderler ve yenilikçilerle bir araya getirerek genç nesillerin başarıya ulaşmalarını teşvik etmeyi ve onların potansiyellerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmayı amaçlar. Her yıl düzenlenen Uluslararası Başarı Zirvesi'nde sanat, bilim, spor ve kamu hizmeti gibi değişik alanlarda başarılı kişiler ödüllendirilir, seçkin konuklar ve ödül sahipleri gençlerle birebir etkileşim kurarak deneyimlerini paylaşır ve genç liderlere ilham verirler.
Uluslararası Başarı Zirvesi, Başarı Akademisi tarafından 1999'dan itibaren her yıl düzenlenen, seçkin başarı sahipleri ile genç akademisyenleri bir araya getiren bir forumdur. Zirve, liderleri sempozyumlar ve yuvarlak masa tartışmalarına davet ederek, birebir etkileşim imkânı sunar. Zirve, bireysel liderlik ve girişimciliğin ulusal sınırları aşan ortak bir miras olduğunu vurgulayarak, katılımcılara ilham verir ve nesiller arası ve kültürel engelleri kaldırmayı amaçlar. Zirvenin en önemli etkinliği, toplantının son akşamı düzenlenen Altın Tabak Ziyafeti'dir. Bu törende seçkin başarı sahiplerine Altın Tabak Ödülü ve Akademi Madalyası takdim edilir.
Ödül Konseyi her yıl geniş bir aday havuzunu değerlendirerek 30 yeni onur ödülü sahibini belirler. Nobel,Pulitzer, Başkanlık Özgürlük Madalyası, Grammy, Emmy ve Oscar gibi prestijli ödüllere sahip birçok kişi Akademi onur listesinde yer alır. Altın Tabak Ödülü gibi prestijli ödüller, bugüne kadar Neil Armstrong, Rosa Parks, Grace Murray Hopper, Kareem Abdul-Jabbar ve Peyton Manning gibi alanında öncü isimlere verilmiştir.
Akademi, ayrıca tarihi figürlerin video arşivlerini oluşturarak öğrencileri bu materyallerden yararlanmaya ve kendi yol haritalarını belirlemek için bunlardan ilham almaya teşvik ediyor. Washington DC'deki Amerikan Rüyası Müzesi ve Achievement TV gibi projelerle de başarı hikâyelerini geniş kitlelere ulaştırmayı hedefliyor.

Arecibo mesajı, frekans modülasyonlu radyo dalgaları yoluyla, Arecibo radyo teleskobunun yenilenmesini kutlamak için yapılan 16 Kasım 1974 tarihindeki törende, yalnızca bir kez (tekrarlı değil) uzaya gönderilmiştir. Törenin yapıldığı tarihte ve yerde, gökyüzünde görülebilen yakın ve geniş bir yıldız topluluğu olması sebebiyle, 25.000 ışık yılı uzaklıktaki M13 küresel yıldız kümesi bölgesine doğru gönderilmiştir. Mesaj 1679 ikilik sayı sistemi rakamından oluşur ve yaklaşık olarak 210 bayttır. 2380 MHz frekanstadır ve "sıfırlar" ve "birler" arasındaki fark 1000 kW gücündeki 10 Hz'lik değişimlerle ayarlanmıştır. Bilgi saniyede 10 bit olacak şekilde yayımlanmıştır. Yayının toplam süresi üç dakikadan daha kısa sürmüştür.
Mesajdaki bit sayısı olan 1679, bir yarı asal (iki asal sayının çarpımı) olduğu için seçilmiştir. Bu sayı, mesaj içeriğindeki her bir bit 23 sütun ve 73 satır olacak şekilde art arda dizildiğinde, içinde çeşitli desenler barındıran bir dikdörtgen oluşturmasını sağlar. 73 sütun ve 23 satır olarak yazılması halinde ortaya anlamsız ve karmaşık bir desen çıkar. Resimdeki bitler grafik karakterlere ya da boşluklara çevrildiğinde sağdaki resimde görülen desen (renk bilgisi taşınmadığı için renksiz olarak) oluşur.
O dönemde Cornell Üniversitesi'nde olan ve meşhur Drake denkleminin yaratıcısı Dr. Frank Drake, Carl Sagan ve başka kişilerin yardımıyla mesajı yazmıştır. Mesaj yedi parçadan oluşmuştur. Bu parçalar şunları anlatır:

1'den 10'a kadar sayılar
Deoksiribonükleik asidi (DNA) oluşturan elementler olan hidrojen, karbon, nitrojen, oksijen ve fosforun atom numaraları
DNA nükletotitlerindeki şeker ve bazların formülleri
DNA nükleotitlerinden bazıları ve DNA'nın ikili sarmal yapısını gösteren bir figür
Bir insan figürü, ortalama boydaki yetişkin bir erkeğin boyu ve Dünya'daki insan nüfusu
Güneş sisteminin bir grafiği
Arecibo radyo teleskobunun bir grafiği ve mesajın gönderildiği anten çanağının çapı
Mesajın ulaşmasının hedeflendiği yıldızlara ulaşması 25000 yıl (ve olası bir cevabın buraya ulaşması için 25000 yıl daha) alacağı için Arecibo mesajı, dünya dışı akıllı varlıklarla bir iletişim kurma çabasından ziyade, insanlığın teknolojik gelişmişliğinin bir sunumu olmuştur. Gerçekte, mesajın ulaşmasının hedeflendiği yıldızlar mesaj oraya ulaştığında orada olmayacaklardır. Cornell News gazetesinin 12 Kasım 1999 tarihli basılı sürümüne göre, bu gönderimin esas amacı mesajın birilerine ulaşması değil, yeni kurulan ekipmanın yeterliliklerinin bir sunumunun yapılmasıdır.
Ağustos 2001'de, Birleşik Krallık'ta Chilbolton teleskobu yakınlarındaki bir tarlada bulunan çember biçimli yapıların, Arecibo mesajına dünya dışından gelen bir cevap olduğu iddia edilmiştir. SETI'ye göre, bu grafiklerin dünya dışı kaynaklı olduğunu iddia edebilmek için hiçbir kanıt yoktur.

Mesajın en baştaki kısmı 1'den 10'a kadar sayıların ikili sayı sisteminde gösterimlerini içerir. İlk üç satır sayılarla ilgili verileri belirlerken, en alt satır her sayının bitim noktasını işaret eder.
Olası alıcıların ikili sayı sistemini anlayabildiğini varsaymamız halinde dahi, sayıların kodlanışı (yazılış yönteminden ötürü) tam olarak açık olmayabilir. İlk yedi sayıyı okumak için en alttaki satır görmezden gelinerek, üç tane ikili sayı sistemi rakamı olarak yukarıdan aşağıya okunmalıdır. Örneğin, 10 tabanında 1 sayısı, ikilik sayı sisteminde 001 olarak yazılabilir. Bu dönüşümleri şu şekilde açabiliriz:

8, 9 ve 10 sayılarının okunması, iki sütun olarak yazıldıkları için biraz daha değişiktir. Bu sayıların tek sütunda yazılması fazla yer kaplayacağı için bu şekilde yazılmışlardır. Bunların basamakları şu şekilde dizilmiştir:

Bu sırayla örneğin 8 sayısının mesajdaki formunu açmak istersek,

sayısı 001000 şeklinde yazılır. Buradan 8, 9 ve 10 sayıları ve dönüşümleri şu tabloyla açıklanabilir:

İkili sayı sisteminde belirtilen sayılar, yine yukarıdan aşağı okunarak 10 tabanına çevrildiğinde 1, 6, 7, 8 ve 15 sayıları elde edilir. Bunlar DNA'yı oluşturan elementler olan hidrojen (H), karbon (C), nitrojen (N), oksijen (O) ve fosfor (P) elementlerinin atom numaralarıdır.

Element numaralarının sayılar gibi ayrı ayrı yazmak yerine bir blok olarak yazılmasının sebebi, sonraki bölümde açıklanan nükleotidleri oluşturan elementleri belirtebilmek içindir.

Nükleotidler önceki bölümde tanımlanan beş elementten kaç tane içerdikleriyle belirtilmiştir. Her blok, DNA'da bağlanmış haldeki sayılarıyla nükleotidlerin molekül formüllerini gösterir.
Örneğin, tabloda sol üstte gösterilen deoksiriboz molekülü (DNA'da bağlıyken C5OH7 — bağımsızken C5O4H10) şu şekilde okunmalıdır:

7 hidrojen, 5 karbon, 0 nitrojen, 1 oksijen ve 0 fosfor atomu.

DNA'nın ikili sarmal yapısı. Ortadaki düşey çubuk insan genomundaki nükleotidlerin sayısını yaklaşık olarak verir. Buradaki değer 4.3 milyar civarında olmasına rağmen aslında insan genomunda yaklaşık 3.2 milyar ikili nükleotid vardır.

Ortadaki element insanı temsil eder. Resme göre soldaki element yetişkin bir erkeğin ortalama boyunu verir: 1764 mm. Bu sayı, yatay olarak yazılmış 14 sayısının (bitiş belirteci en solda) mesajın dalgaboyuyla (126 mm) çarpılmasıyla elde edilmiştir. Sağdaki element 1974 yılındaki insan nüfusunu gösterir: yaklaşık 4.3 milyar. Burada sayılar düşey değil yatay olarak belirtilmiştir, okunmaya sağ alttan başlanmalıdır. Bitiş belirteci sol üsttedir.

Güneş sistemi, Güneş ve Güneş'ten uzaklıkları sırasıyla gezegenler. (Plüton, 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği'nce yeniden sınıflandırılarak cüce gezegen olarak tanımlanmıştır.)
Dünya, Güneş'ten uzaklık sıralamasında üçüncü sıradadır. Grafikte de mesajın gönderildiği gezegeni belirtmek amacıyla Dünya diğer gezegenlerin bulunduğu hattın dışında gösterilmiştir. Grafikte insan figürü, Dünya'nın "üzerinde duruyor" gibi görünür.
Bu grafik gezegenlerin konumlarını göstermesinin yanı sıra, Güneş'in ve gezegenlerin yaklaşık boyutları hakkında da bilgi verir.

Mesajın son bölümü Arecibo radyo teleskobu ve çapını gösterir. 2430 sayısı mesajın dalgaboyuyla çarpıldığında 306.18 m sonucu elde edilir. Burada 2430 sayısı yatay olarak, soldan sağa gidecek şekilde okunmalıdır. Bu sayının son basamak belirteci sağ alttadır.

Mesajdaki bitler 0 ve 1 olarak doğru en ve boy değerlerinde bir tabloda yazıldığında şöyle bir sonuç elde edilir:

Eğer en boy değerleri ters olarak yazılırsa ortaya anlam içermeyen bir doku çıkar: 

SETI

SETI homepage on the message
Interstellar Radio Messages1 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cornell news: Arecibo message anniversary
Ithaca Times article on 31st anniversary of Arecibo Message broadcast.
The Arecibo Message explained17 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ulusal Bilimler Akademisi, Amerika Birleşik Devletleri'nde doğa bilimleri, mühendislik ve tıp alanlarında, kamuoyuna kamu yararı gözeterek önerilerde bulunan bilim insanlarından oluşan bağımsız bir akademik topluluktur. Bilim, Mühendislik ve Tıp Ulusal Bilimler Akademileri'nin arasında bulunan bu akademi, Amerika Birleşik Devletleri Millî Mühendislik Akademisi, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Tıp Akademisi ve Amerika Birleşik Devletleri Millî Araştırma Konseyi ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri Fen Bilimleri, Mühendislik ve Tıp Millî Akademileri olarak adlandırılan bilimsel teşkilâtın bir parçasıdır.
Kurumla ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri Federal kanunlarının 36. maddesinde Kongre hükmü bulunmaktadır.

1863–1867 Alexander Dallas Bache
1868–1878 Joseph Henry
1879–1882 William Barton Rogers
1883–1895 Othniel Charles Marsh
1895–1900 Wolcott Gibbs
1901–1907 Alexander Agassiz
1907–1913 Ira Remsen
1913–1917 William Henry Welch
1917–1923 Charles Doolittle Walcott
1923–1927 Albert Abraham Michelson
1927–1931 Thomas Hunt Morgan
1931–1935 William Wallace Campbell
1935–1939 Frank Rattray Lillie
1939–1947 Frank Baldwin Jewett
1947–1950 Alfred Newton Richards
1950–1962 Detlev Wulf Bronk
1962–1969 Frederick Seitz
1969–1981 Philip Handler
1981–1993 Frank Press
1993–2005 Bruce Michael Alberts
2005–2016 Ralph J. Cicerone
2016-günümüz Marcia McNutt

David Blackwell Akademiye seçilen ilk Afroamerikalı üye.(1965).
Edward C. Pickering (1846-1919) seçilen en genç üye.

"National Academy of Sciences". 29 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"LC 21: A Digital Strategy for the Library of Congress". 2 Aralık 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"The Library of Congress, Digital Collections and Programs". 25 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"The Library of Congress, Digital Information Infrastructure and Preservation Program". 23 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Boxer And Feinstein Concerned About Impartiality Of National Academy Of Sciences Perchlorate Committee". 5 Ağustos 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Mayıs 2004. 
"Freeview Video Interview 2006". 8 Şubat 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Sherwood Rowland, NL, discusses Climate Change. This and other programmes on members of the National Academy of Sciences can be found on the Vega Science Trust's website. 
"National Academy of Sciences' Office of Exhibitions and Cultural Programs". 26 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Blind Willie Johnson (25 Ocak 1897 - 18 Eylül 1945) Amerikalı bir gospel blues şarkıcısı, gitarist ve evangelistti. 1927 ve 1930 yılları arasında tamamladığı çığır açan kayıtları -toplamda otuz şarkı- güçlü "göğüs sesi" şarkı söyleme, slide gitar becerileri ve nesiller boyu müzisyenleri etkileyen özgünlüğün bir kombinasyonunu sergiliyor. Johnson'ın plakları iyi satılmış olsa da, bir sokak sanatçısı ve vaiz olarak, yaşamı boyunca çok az serveti oldu. Hayatı kötü bir şekilde belgelendi, ancak zamanla, Samuel Charters gibi müzik tarihçileri Johnson ve beş kayıt seansından daha fazla şey ortaya çıkardı.
Johnson'ın müziğine olan ilgi, Harry Smith'in Amerikan Halk Müziği Anthology'sine dahil edilmesinin ardından ve blues gitaristi Rahip Gary Davis'in çabalarıyla 1960'larda başladı. Davis ile birlikte, o zamandan beri, dini temaları bir blues deyiminde ve genellikle türün gitar eşlik tarzıyla aktaran "kutsal blues" müziğinin baskın oyuncusu olarak kabul edildi.

Johnson, 25 Ocak 1897'de Teksas, Temple yakınlarındaki küçük bir kasaba olan Pendleton, Teksas'ta, ortakçı George Johnson (Willie Johnson Sr. olarak da bilinir) ve 1901'de ölen eşi Mary Fields çiftinin çocuğu olarak doğdu. Blues tarihçisi Steven Calt'a göre Carl adında en az bir erkek kardeşi de içeren ailesi, Johnson'ın çocukluğunun çoğunu geçirdiği tarımsal açıdan zengin Marlin topluluğuna taşındı. Orada, Johnson ailesi her Pazar kiliseye - büyük olasılıkla Marlin Misyoner Baptist Kilisesi'ne - katıldı, Johnson üzerinde kalıcı bir etkisi olan ve bir Baptist vaizi olarak atanma arzusunu körükleyen bir olaydı. Johnson beş yaşındayken babası ona ilk enstrümanını verdi: bir puro kutusu gitarı.
Johnson, erken yaşta engelli olmasına rağmen kör olarak doğmadı. Görme duyusunu nasıl kaybettiği belirsizdir, ancak Johnson'ın biyografilerini yazanların çoğu, yedi yaşındayken üvey annesi tarafından kör edildiği konusunda hemfikirdir; bu, ilk kez Johnson'ın sözde dul eşi Angeline Johnson tarafından öne sürülmüştür. Hatırladığı kadarıyla, Willie'nin babası, Willie'nin üvey annesine sadakatsizliği konusunda şiddetle karşı çıkmıştı ve tartışma sırasında Willie'ye kostik bir sodalı su sıçrattı ve onu kalıcı olarak kör etti. Johnson'ın yanlış gözlük taktığı, 30 Ağustos 1905'te Teksas'ta kısmen gözlemlenebilen güneş tutulmasını veya iki varsayımın bir kombinasyonunu izlediği de dahil olmak üzere görme bozukluğunu açıklamak için başka teoriler de geliştirildi.
Şarkıcının çocukluğu hakkında çok az ayrıntı biliniyor. Bir noktada, Johnson'ın kendi vokal sunumunu ve repertuarını etkileyen güçlü bir şarkı söyleme ve vaaz etme stiline sahip başka bir kör müzisyen olan Madkin Butler ile tanıştı. 1950'lerde blues tarihçisi Samuel Charters'ın görüştüğü kör bir vaiz olan Adam Booker, Johnson'ın babasını Hearne'de ziyaret ederken, Stella gitarının boynuna bağlı teneke bir bardakla sokak köşelerinde para toplamak için dini şarkılar çaldığını belirtti. Bazen Johnson, Blind Lemon Jefferson ile aynı sokakta çalıyordu, ancak iki şarkıcının birbirleriyle olan ilişkisinin kapsamı bilinmiyor. 1926'da veya 1927'nin başlarında Johnson, ara sıra onunla sokakta şarkı söyleyen Willie B. Harris ile kayıtsız bir evlilik kurdu ve Johnson'a piyano eşliğinde Mesih'te Tanrı'nın Marlin Kilisesi yararına şarkı söyledi. İlişkiden Johnson'ın 1931'de Sam Faye Johnson Kelly adında bir kızı oldu. Blues gitaristi L.C. Robinson, kız kardeşi Anne'nin de 1920'lerin sonlarında Johnson ile evli olduğunu iddia ettiğini hatırladı.

Johnson'ın 1930'ların başında bu kez Angeline Johnson ile yeniden evlendiği iddia ediliyor, ancak Harris'te olduğu gibi, birliğin resmi olarak tescil edilmiş olması pek mümkün değil. Büyük Buhran ve 1940'lar boyunca, Beaumont da dahil olmak üzere Teksas'taki birçok şehir ve kasabada sahne aldı. Bir şehir rehberi, 1945'te bir Rahip WJ Johnson'ın -şüphesiz Blind Willie- Beaumont'ta 1440 Forrest Caddesi'ndeki Dua Evi'ni işlettiğini gösteriyor. 1945'te evi bir yangınla kül oldu, ancak gidecek başka yeri olmayan Johnson, neme maruz kaldığı evinin yıkıntılarında yaşamaya devam etti. Sıtma hastalığına yakalandı ve hiçbir hastane onu görme bozukluğu nedeniyle ya da Angeline Johnson'ın Charters ile yaptığı bir röportajda belirttiği gibi siyah olduğu için kabul etmedi. Yıl boyunca durumu, 18 Eylül 1945'te ölene kadar giderek kötüleşti. Ölüm belgesi, frengi ve körlüğün katkıda bulunan faktörler olduğunu bildirdi.
Ölüm belgesine göre Beaumont'taki Blanchette Mezarlığı'na gömüldü. Mezarlığın yeri, 2009 yılında yeniden keşfedilene kadar unutulmuştu. Mezar yeri bilinmiyor, ancak mezarlığı tespit eden araştırmacılar, 2010 yılında onuruna bir anıt diktiler.

Johnson, blues'un, özellikle de gospel blues stilinin ustalarından biri olarak kabul edilir. Çağdaşı Blind Lemon Jefferson gibi, Johnson da blues'un dışavurumunu ilahi kitaplarından türetilen dini mesajlarına kanalize etti. Samuel Charters, The Complete Blind Willie Johnson adlı derleme albümünün astar notlarında, aslında Johnson'ın geleneksel anlamda bir blues'cu olmadığını yazdı, "ama yine de onun amansız gitar ritimleri ile sert, ısrarlı ses ve blues şarkıcılarının aynı şiddetli yoğunlukları, birbirlerinin görüntüleri haline geliyorlar, onları üreten toplumun aynasında görülüyorlar."
Johnson, sokaktan geçenler tarafından duyulacak kadar güçlü olması gereken sert, çakıllı bir bas sesiyle şarkı söyledi. Onun vokal etkileşimi blues yazarı Mark Makin tarafından "şiddetli" ve "ateşli bir Rahip A.W. Nix gibi bir Baptist vaizin 'Cehennem ve Lanetlenmesi'nden farklı değil" olarak tanımlandı. Kayıtlarındaki bazı durumlarda, Johnson ayrıca doğal tenor sesiyle vokal yaptı. Johnson'ın şarkı söyleme tarzı üzerinde bilinen tek etki, Johnson gibi dini mesajını Teksas şehirlerinin sokaklarında söyleyen kör müzisyen Madkin Butler'dır.

1977'de Carl Sagan ve bir grup araştırmacı, Voyager sondasını evrendeki diğer yaşam formlarına göndermek için Dünya'nın ve insan deneyiminin bir temsilini toplamakla görevlendirildi. Voyager Golden Record için seçilen 27 şarkı arasından, NASA danışmanı Timothy Ferris tarafından "Dark Was the Night, Cold Was the Ground" seçildi, çünkü Ferris'e göre, "Johnson'ın şarkısı birçok kez karşılaştığı bir durumla ilgili: akşam karanlığında yatacak yeri olmaması. İnsanlar Dünya'da ortaya çıktıklarından, gecenin örtüsü henüz aynı durumda bir erkek veya kadına dokunmadan düşmedi." Johnson'ın "Dark Was the Night, Cold Was the Ground" kaydı da Kongre Kütüphanesi tarafından, her yıl "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" kabul edilen kayıtları seçen Ulusal Kayıt Kaydı'na 2010 yılında ek olarak seçildi.

Brandenburg Konçertoları (özgün adı: Six Concerts à plusieurs instruments), Johann Sebastian Bach'ın 1721 yılında (tahminen daha önce bestelenmiştir) Brandenburg-Schwedt uçbeyi Christian Ludwig'e sunduğu, 6 konçertodan oluşan enstrümantal eserlerine verilen addır. Bu konçertolar, Barok döneminin en sevilen ve sık seslendirilen orkestra eserleri olarak addedilirler. Bu 6 eser Brandenburg uçbeyi Christian Ludwig için yazıldığı ve 24 Mart 1721 günü imzalanmış sunum yazısıyla ona gönderildiği için sonradan Brandenburg Konçertoları olarak anılmıştır.
İçlerinden iki tanesi (3. ve 6.) solo enstrüman kullanılmamış olup, orkestrayı eşit olarak üç gruba böler ve birbirinden ayrılan bu üç grup, sürekli basın oluşturduğu temel üzerinde birlikte ve karşılıklı müzik yaparlar. Böylece eski Venedik okulunun Canzona ilkesinden kaynaklanan bu iki esere karşın diğer 3 konçerto (2., 4. ve 5.) Arcangelo Corelli ve George Frideric Handel'den tanıdığımız Büyük Konçerto (Concerto Grosso) türüne girer. Genellikle üç çalgıdan oluşan solo grubu (Concertino), asıl orkestra (Tutti, Ripieno ya da Concerto Grosso) ile birlikte ya da karşılıklı müzik yaparlar. 1. Konçerto ise zaman zaman [Canzona], zaman zaman da Büyük Konçerto (Concerto Grosso) ilkesine uyan karma bir kuruluştur. Her konçertoda farklı çalgı aletlerinin kullanılmış olması dikkat çekicidir, özellikle 5. Konçertoda Klavsenin solo olarak kullanılması ve diğer iki solo çalgıya göre daha yoğun bir partiye sahip olması nedeni ile bir Klavsen konçertosu olarak da görülebilir.

(Solo küçük keman, 3 Obua, 1 Fagot, 2 Korno, Yaylılar ve Sürekli bas için)

Tempo belirtilmemiş
Adagio
Allegro
Menuetto - Trio - Polacca - Trio II

(Fa Trompet, Alto blokflüt, Obua, Solo keman, Yaylılar ve Sürekli bas için)

Tempo belirtilmemiş
Andante
Allegro

(3 Keman, 3 Viyola, 3 Viyolonsel ve Sürekli bas için)

Tempo belirtilmemiş (Allegro ya da Allegro moderato)
Adagio
Allegro

(2 Alto blokflüt, Solo keman, Yaylılar ve Sürekli bas için)

Tempo belirtilmemiş
Andante
Presto

(Flüt, Keman, Klavsen, Yaylılar ve Sürekli bas için)

Allegro
Affetuoso
Allegro

(2 Viyola, 2 Viola da Gamba, Viyolonsel ve Sürekli bas için)

Allegro
Adagio ma non tanto
Allegro

List of recordings, with reviews, from jsbach.org
Free MP3 Recording with Creative Commons License
Czech Radio recording 24 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. free download - in MP3 or FLAC (Retrieved Mar 22, 2009.)

Chicago Üniversitesi veya kısaca UChicago, Chicago, Illinois'de bulunan özel bir araştırma üniversitesidir. Üniversitenin ana kampüsü Chicago'nun Hyde Park semtindedir.
Üniversite, bir lisans koleji ve üniversitenin tüm lisansüstü programlarını ve disiplinler arası komitelerini içeren dört lisansüstü araştırma bölümünden oluşmaktadır. Sekiz profesyonel okulu vardır: Hukuk Fakültesi, Booth İşletme Okulu, Pritzker Tıp Okulu, Crown Aile Sosyal Hizmet, Politika ve Uygulama Okulu, Harris Kamu Politikası Okulu, İlahiyat Okulu, Graham Sürekli Liberal ve Profesyonel Çalışmalar Okulu ve Pritzker Moleküler Mühendislik Okulu. Üniversitenin Chicago şehir merkezinin yanı sıra Londra, Paris, Pekin, Delhi ve Hong Kong'da da kampüs ve merkezleri bulunmaktadır.
Chicago Üniversitesi akademisyenleri, ekonomi, hukuk, edebiyat eleştirisi, matematik, fizik, din, sosyoloji ve siyaset bilimi gibi birçok akademik disiplinin gelişiminde önemli rol oynadı ve çeşitli alanlarda Chicago okullarını kurdu. Chicago Metalurji Laboratuvarı, üniversitenin Stagg Field'daki seyir tribünlerinin altındaki Chicago Pile-1'de dünyanın ilk insan yapımı, kendi kendine devam eden nükleer reaksiyonunu üretti. Kimya alanındaki gelişmeler, eski yaşam ve nesnelerin karbon-14 ile tarihlendirilmesinde "radyokarbon devrimine" yol açtı. Üniversitenin araştırma çalışmaları arasında Fermi Ulusal Hızlandırıcı Laboratuvarı ve Argonne Ulusal Laboratuvarı'nın yanı sıra Deniz Biyolojisi Laboratuvarı'nın yönetimi de yer almaktadır. Üniversite aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük üniversite basını olan University of Chicago Press'e de ev sahipliği yapmaktadır.
Üniversitenin öğrencileri, öğretim üyeleri ve personeli arasında 99 Nobel ödülü sahibi bulunmaktadır. Üniversitenin öğretim üyeleri ve mezunları arasında ayrıca 10 Fields Madalyası sahibi, 4 Turing Ödülü sahibi, 52 MacArthur Yoldaşı, 26 Marshall Bursiyeri, 53 Rhodes Bursiyeri, 27 Pulitzer Ödülü sahibi, 20 Ulusal Beşeri Bilimler Madalyası sahibi, 29 yaşayan milyarder mezun ve 8 Olimpiyat madalyası sahibi bulunmaktadır.

Chicago Üniversitesi, 1890 yılında Amerikan Baptist Eğitim Derneği tarafından, Standard Oil'in kurucularından John D. Rockefeller'ın 600.000 dolarlık bağışına ek olarak, ABES'e bağışlanan 400.000 dolar kullanılarak ve Marshall Field tarafından bağışlanan arazi de dahil olmak üzere, karma eğitim veren bir kurum olarak kuruldu. Rockefeller, bağışı akademik faaliyetler ve uzun vadeli bağış için para sağlarken, bu paranın binalar için kullanılamayacağı şart koşuldu. Hyde Park kampüsü, kampüsün ilk binası olan Cobb Konferans Salonu için fon sağlayan ve Marshall Field'ın 100.000 dolarlık bağışını karşılayan Silas B. Cobb gibi varlıklı Chicago'luların bağışlarıyla finanse edildi. Diğer ilk hayırseverler arasında işadamları Charles L. Hutchinson (mütevelli, sayman ve Hutchinson Commons'ın bağışçısı), Martin A. Ryerson (mütevelli heyeti başkanı ve Ryerson Fizik Laboratuvarı'nın bağışçısı) spor salonu ve toplantı salonunun inşasını finanse eden Adolphus Clay Bartlett ve Leon Mandel ile Cobb'un akrabası olan ve tesisler için açılış bağışını teşvik eden Walker Müzesi'nden George C. Walker yer alıyordu.

Chicago Üniversitesi'nin ana kampüsü, Chicago şehir merkezinin yaklaşık sekiz mil (13 km) güneyindeki Hyde Park ve Woodlawn mahallelerinde 217 akre (87,8 ha) bir alandan oluşmaktadır. Kampüsün kuzey ve güney kısımları, 1893 Kolomb Dünya Fuarı için oluşturulan büyük, doğrusal bir park olan Midway Plaisance ile ayrılmaktadır. Travel+Leisure, 2011 yılında üniversiteyi Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en güzel üniversite kampüslerinden biri olarak listeledi.

Kampüsün şu anda Ana Dörtgenler olarak bilinen kısmını oluşturan ilk binalar, iki Chicago Üniversitesi mütevellisi tarafından tasarlanan ve Chicago'lu mimar Henry Ives Cobb tarafından çizilen bir ana planın parçasıydı. Ana Dörtgenler, her biri binalarla çevrili ve daha büyük bir dörtgeni çevreleyen altı dörtgenden oluşmaktadır: 221 Ana Dörtgenlerin binaları Cobb, Shepley, Rutan ve Coolidge, Holabird & Roche ve diğer mimarlık firmaları tarafından Oxford Üniversitesi kolejleri örnek alınarak Viktorya Dönemi Gotik ve Collegiate Gotik tarzlarının bir karışımı olarak tasarlandı.

William Rainey Harper, 1891 - 1906
Harry Pratt Judson, 1906 - 1923
Ernest DeWitt Burton, 1923 - 1925
Max Mason, 1925 - 1928
Robert Maynard Hutchins, 1929 - 1951
Lawrence A. Kimpton, 1951 - 1960
George W. Beadle, 1961 - 1968
Edward H. Levi, 1968 - 1975
John T. Wilson, 1975 - 1978
Hanna Holborn Gray, 1978 - 1993
Hugo F. Sonnenschein, 1993 - 2000
Don Michael Randel, 2000 - 2006
Robert J. Zimmer, 2006 - günümüz

Milton Friedman
John Paul Stevens
Mike Nichols
Susan Sontag
George Morrison
Paul Sills
Carl Sagan
İlber Ortaylı

Chuck Berry (asıl adı: Charles Berry, 18 Ekim 1926, St. Louis, Missouri - 18 Mart 2017; St. Charles, Missouri), Amerikalı müzisyen ve rock'n'roll sanatçısı.

18 Ekim 1926 yılında St. Louis, Missouri'de doğdu. O güne kadar blues ve rock'n'roll gruplarında solo enstrümanı saksafon ya da piyano iken; Gibson'un 1940'lı yılların başlarında Les Paul model elektrikli gitarı keşfetmesiyle işler değişti. Elektro gitar ile rock'n'roll'un günümüze taşınması da bu köprüyle başladı. Chuck Berry de bugünkü birçok müzisyeni etkilemeye devam ediyor.
Gitarist ve rock'n'rollcu olan Berry, 1950 yılında ilk olarak, bir kulüp ya da bar grubu diyebileceğimiz St Louis, Mo adlı trio ile müzik kariyerine başladı. Bu grupta gitarıyla yer alırken, Johnson piyanoda, Ebby Harding de davuldaydı.
1955 yılının Mayıs ayında Chicago'da blues sanatçısı Muddy Waters, onları Chess Records'a önerdi. Bir ay sonra da 'Maybeline' adlı şarkıları piyasaya çıktı. Ağustosta listelere giren bu tanınmanın sadece ABD ile sınırlı kalması, single'ın İngiltere'de çıkmamasından dolayıydı.
Bu başarıyı 1956 Haziran'ında çıkan 'Roll Over Beethoven' adlı şarkısıyla da sürdürdü. Ardından 'You Can't Catch Me', 'Scholl Day', 'Oh Baby Doll' gibi hit parçalarını yaptı.
1957'nin sonunda 'Rock'n Roll Music' single'ı çıktı. Bunu takiben 'Sweet Little Sixteen', 'Johnny B Goode', 'Back'ın The USA' gibi parçalarla daha da ünlendi.
1960'lı yıllara girerken polisle başı derde girdi. Indiana'daki federal hapishanede iki yıl yatan Berry'nin parçaları o günlerin yeni grupları olan Rolling Stones ve Beatles tarafından da yorumlandı. Aynı zaman sürecinde de Berry'nin parçaları 3 albümde toplanıp, piyasaya çıktı.
1964 yılının başında hapisten çıkan Berry, Chicago'daki stüdyosuna kapanıp, yeni parçalar hazırlamaya başladı. Bir ay sonra 'Nadine (Is It You?) single'ı piyasaya çıkardı. Ardından da İngiltere turnesine çıktı. 9 Mayıs 1964'te Animals ile birlikte Finsbury Park Astoria'da konser verdi.
1985 yılında Grammy tarafından "Yaşam Boyu Başarı" ödülüne layık görüldü ve 18 Mart 2017'de 90 yaşında öldü.
Adına "Hail Hail Rock'n 'Roll" gibi filmler çekildi ve kitaplar yazıldı.

Almost Grown 82
Betty Jean 57
Brown Eyed Handsome Man 61
Carol 38
Confessin' The Blues 60
Down The Road A Piece 49
Drifting Blues 55
Drifting Heart 58
Earth Angel 147
Havana Moon 52
I Got To Find My Baby 61
Johnny B. Goode 277
Let's Twist Again 70
No Money Down 42
School Days 110
Too Much Monkey Business 45
Wee Wee Hours 57
You Never Can Tell

Chuck Berry resmi web sitesi12 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David J. Remnick (d. 29 Ekim 1958), Amerikalı bir gazeteci, yazar ve editördür. 1994 yılında Lenin'in Mezarı: Sovyet İmparatorluğu'nun Son Günleri adlı kitabıyla Pulitzer Ödülü kazanmış ve aynı zamanda Diriliş ve Dünyanın Kralı: Muhammed Ali ve Bir Amerikan Kahramanının Yükselişi kitaplarının yazarıdır. Remnick, 1998'den beri The New Yorker dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. 2000 yılında Advertising Age tarafından "Yılın Editörü" seçilmiştir. The New Yorkera katılmadan önce Remnick, The Washington Post dergisinin muhabiri ve Moskova muhabiriydi. Ayrıca New York Halk Kütüphanesi mütevelli heyetinde görev almış ve Amerikan Felsefe Derneği üyesidir. 2010 yılında altıncı kitabı The Bridge: The Life and Rise of Barack Obama yayımlandı.

Remnick, Hackensack, New Jersey'de bir Yahudi ailesinde, Barbara (Seigel) adlı bir sanat öğretmeninin ve Edward C. Remnick adlı bir diş hekiminin oğlu olarak dünyaya geldi. Hillsdale, New Jersey'de, kendisinin "etrafta çok sayıda kitap" olduğunu söylediği bir Yahudi evinde büyüdü. Paramus'taki Yavneh Akademisi'ne gitti. Remnick, komedyen Bill Maher'in çocukluk arkadaşıydı. Hillsdale'deki Pascack Valley Lisesi'ne gitti, burada Rusça okudu ve bu sayede SSCB'nin siyasetini ve kültürünü de incelemeye ilham aldı.
Remnick, 1981 yılında Princeton Üniversitesi'nden karşılaştırmalı edebiyat alanında lisans derecesiyle summa cum laude derecesiyle mezun oldu; orada yazar John McPhee ile tanıştı, Üniversite Basın Kulübü'nün bir üyesi oldu ve Nassau Weeklynin kurulmasına yardımcı oldu. Lisansüstü tezinin başlığı "Sempatik İplik: 'Çim Yaprakları' 1855-1865" idi. Remnick, üniversiteden sonra roman yazmak istediğini, ancak ailesinin hastalıkları nedeniyle bir işe ihtiyacı olduğunu ima etti. Yazmak isteyerek The Washington Postta işe başladı.

Remnick, muhabirlik kariyerine 1982'de The Washington Postta başladı. İlk görevi Amerika Birleşik Devletleri Futbol Ligi'ni takip etmekti. 1988'de gazetenin Moskova muhabiri oldu ve bu da ona Lenin'in Mezarı için malzeme sağladı. 1993'te gazetecilikteki mükemmelliği nedeniyle George Polk Ödülü'nü aldı.

1992'de Remnick The New Yorkerda kadrolu yazar oldu.
Remnick'in boksör Mike Tyson hakkındaki 1997 tarihli New Yorker makalesi "Kid Dynamite Blows Up", National Magazine Award'a aday gösterildi. Temmuz 1998'de Tina Brown'ın yerine editör oldu. Remnick, eski Jimmy Carter konuşma yazarı ve The New Republicin eski editörü olan Hendrik Hertzberg'i, derginin açılış bölümü olan "Talk of the Town"ın başyazılarını yazması için terfi ettirdi. Remnick, 2005 yılında derginin editörü olarak yaptığı çalışmalar karşılığında 1 milyon dolar kazandı.
Remnick, 2003 yılında, Irak Savaşı öncesinde The New Yorker dergisinde bir başyazı yazarak, "Amerika Birleşik Devletleri geçmişte Irak konusunda siyasi ve ahlaki olarak birden fazla kez yanıldı... ancak... içi boş bir kontrol arayışına geri dönmek, en tehlikeli seçenek olacaktır" dedi. Savaşa giden aylarda dergi, isimsiz kaynaklara veya Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in iddialarına dayanarak, Saddam Hüseyin'i El-Kaide ile ilişkilendiren birkaç makale de yayınladı. Dergi, bu dönemdeki gazeteciliği nedeniyle bazı eleştiriler aldı. Hüseyin ile El-Kaide arasında yakın bir ilişki olduğu iddiaları, 2008 tarihli bir ABD askeri çalışması da dahil olmak üzere çok sayıda kaynak tarafından doğrulandığı üzere, asılsızdı.
2004 yılında, 80 yıllık tarihinde ilk kez The New Yorker, bir başkan adayı olan John Kerry'yi destekledi.
2009 yılında, Remnick, dergiyle sözleşmesi yenilenmeyen eski New Yorker yazarı Dan Baum tarafından Twitter'da uzun bir tartışmanın konusu olmuştu. Bir hafta boyunca yazılan tweet'ler, Baum ile Remnick arasındaki zorlu ilişkiyi anlatıyordu.
Remnick'in Başkan Barack Obama'nın biyografisi olan The Bridge: The Life and Rise of Barack Obama 2010 yılında yayınlandı. Kitapta Obama'nın başkanlığa yükselişine tanıklık eden arkadaşları, meslektaşları ve diğer kişilerle yapılmış yüzlerce röportaj yer alıyor.
Remnick, 2010 yılında, zina suçundan hüküm giyen ve sevgilisinin kocasını öldürmesini emreden İranlı kadın Sakineh Mohammadi Ashtiani'nin serbest bırakılması için düzenlenen kampanyaya destek verdi.
Remnick, Rusya'nın Soçi kentinde düzenlenen 2014 Kış Olimpiyatları'nın NBC'deki haberlerine konuk yorumcu olarak katkıda bulundu ve açılış töreni ile NBC News'e yönelik yorumlar da dahil oldu.
Remnick, WNYC ve The New Yorker tarafından üretilen The New Yorker Radio Hour programının sunuculuğunu üstleniyor.
Remnick, 2014 yılında Syracuse Üniversitesi'nin 160. mezuniyet töreninde mezuniyet konuşmacısı olarak görev yaptı.

1987'de Remnick, muhabir Esther Fein ile Lincoln Square Sinagogu'nda evlendi. Fein, The New York Times ve The Washington Post için muhabir olarak çalıştı. The couple has three children. 
Remnick is fluent in Russian.

David Remnick The New Yorkerda
Kongre Kütüphanesi'nde David Remnick
Şablon:IMDb adı
Röportaj listesi
C-SPAN'daki görünümü
İngiliz dergisi New Statesmandaki röportaj
"Big Think David Remnick ile Röportaj". Metin ve ses-görüntü kaydı (36:23) dizini. Big Think. Erişim tarihi: 2 Kasım 2013.
İspanyol dergisi Jot downda röportaj, Ağustos 2013
Trump'ı Haber Yapmak: Gazetecilik, Politika ve Sahte Haberler Birbiriyle Çatıştığında Ne Olur, Columbia Journalism Review'da Guardian ve Reuters ile Donald Trump başkanlığının normalleştirilmesinin tehlikelerini tartışan canlı bir sohbet sırasında yapılan bir tartışma, Mart 2017

Der Hölle Rache kocht in meinem Herzen (Türkçesi: "Cehennemin intikamı kalbimde kaynıyor") Mozart'ın Sihirli Flüt (Die Zauberflöte) operasında Gecelerin Kraliçesi karakteri tarafından söylenen ikinci arya.

Kısaca "Der Hölle Rache" olarak kısaltılan, "Der Hölle Rache kocht in meinem Herzen", opera eseri içinde Gecelerin Kraliçesi karakteri daha önce başka aryalar söylemiş olsa da çoğunlukla "Gecelerin Kraliçesi'nin aryası" olarak anılır. Hızlı akışlı, kolayca akılda kalan ve tehditkâr bir görkemliliğe sahip en tanınmış opera aryalarından biri olarak kabul edilir.
Arya operanın ikinci perdesinin bir parçasını oluşturur. Karanlıklar Kraliçesinin, kızı Pamina'nın eline bıçağı verdiği ve kızını rakibi olan Sarastro'yu öldürmeye teşvik ettiği ve kabul etmediğinde ise kızını lanetleyip, reddettiği intikamcı bir öfkeyi tasvir eder.

Karanlıklar Kraliçesi'nin ikinci aryası, Der Hölle Rache, canlı kayıt (Ogg dosyası) 
Karanlıklar Kraliçesi'nin ikinci aryası, Der Hölle Rache (Ogg dosyası) 

Arya Re-minör yazılmıştır ve flüt, obua, fagot, boru ve trompet çiftleri için timpani ve yaylılar bölümüyle birlikte partisyon yapılmıştır. Bu arya, "O zittre nicht" aryasından daha çok sayıda bir orkestra çalgısı içerir, sadece trombonları kapsamaz.
Arya en fazla nam salmış ve eserin en fazla istek alan parçası olmuştur. Arya iki oktav aralığında yayılmıştır, Fa4 seviyesinden başlar ve şaşırtıcı derecedeki üst Fa6 seviyelerine çıkar.

Şarkı sözleri Almanca olarak Mozart'ın arkadaşı ve aynı zamanda ilk performanslarda Papgeno rolünü de oynayan Emanuel Schikaneder tarafından yazılmıştır

Metrik olarak metin, bir kısa bir uzun 5 heceden oluşan (iambic) bir dörtlük ve onu takip eden bir kısa bir uzun 3 heceden oluşan bir dörtlük takip eder ve sonunda beş heceli çift mısra ile sonlanır. Mısraların kafiye şeması (ABAB) (CCCD) (ED) şeklindedir.

Sahnede aryayı söyleyen ilk şarkıcı 33 kere sahneye çıkmış olan Mozart'ın baldızı Josefa Hofer'dir. Bütün şahitlere göre Hofer sıra dışı bir ses seviyesine ve akıcılığa ulaşabilmişti ve besbelli ki Mozart Hofer'in ses kabiliyetini bilmekteydi ve bu yüzden onun sesine özgü onu virtine çıkaran iki gişe rekortmeni şarkı yazmıştı.
Mozart'ın zamanından kalan bir anı notu bestecinin kendisinin baldızının performansından etkilendiğini öne sürmektedir. 1840 yılında besteci Ignaz von Seyfried Mozart'ın yaşamıyla ilgili ve 4 Aralık 1791 tarihli (operanın çok başarı sağladığı ilk beşinci haftası) olayla ilgili yazdığı mektupta değinir. Seyfried'e göre Mozart, Hofer söylerken eşi Constanze'a beğenisini anlatır.
Modern zamanlarda arya, aralarında Edda Moser, Natalie Dessay, Mado Robin, Cristina Deutekom, Edita Gruberova, Sumi Jo, Diana Damrau, Roberta Peters, Lucia Popp, Luciana Serra, Beverly Sills, Rita Streich, Cheryl Studer, Dame Joan Sutherland ve Barbara Hendricks gibilerin bulunduğu birçok önde gelen soprano tarafından söylenmiş ve ses kaydına alınmıştır.
June Anderson, aryayı Amadeus filminde söyler. 

Deutsch, Otto Erich (1965) Mozart: A Documentary Biography. Stanford University Press.

[1] 23 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Edda Moser tarafından "Der Holle Rache".
[2] 16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Aryanın sözleri.
[3] 24 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ses kaydı yapılan 8 modern soprano tarafından yüksek F6 sesinin karşılaştırılması.

Douglas Richard Hofstadter (gen. Douglas R. Hofstadter, d. 15 Şubat 1945), Amerikalı bir bilim insanıdır. Yaygın olarak 1979'da yayınlanan Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid (Gödel, Escher, Bach: Ebedi Güzel Bağlantı, Türkiye'de Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik adıyla 2001 yılında yayınlanmıştır) kitabı ile tanınır. 1980 yılında kurgu dışı alanda Pulitzer Ödülünü kazanan bu kitap, binlerce öğrencinin bilgisayar bilimleri ve yapay zekâ konusunda meslekler seçmelerine önayak olmuştur.

Nobel Fizik Ödülü sahibi Robert Hofstadter'in oğludur. 1975'te Oregon Üniversitesi'nden Fizik Doktoru derecesini kazanmıştır. 2005 yılı itibarıyla Bloomington'daki Indiana Üniversitesi'nde (Indiana University at Bloomington, IUB) Bilişsel Bilim öğretim üyesidir. Ayrıca Bilim Tarihi ve Felsefesi, Felsefe, Karşılaştırmalı Edebiyat ve Psikoloji bilim dallarında da bağlantılı profesör olarak görev almaktadır. Burada Kavramlar ve Kavrama Araştırmaları Merkezi11 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'ni yönetmektedir.
İsveççe, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Almanca ve bir miktar Rusça bilen Hofstadter, çok dillidir (GEB'in bazı bölümlerini Rusçaya çevirmiştir). Kaybettiği eşi Carol'a adanmış olan kitabı Le Ton beau de Marot'da, kendisini "pi dilli" (3.14159 dilde yetkin) ve "oligoglot" (birkaç dili konuşabilen) olarak nitelemektedir.
İlgi alanları arasında zihnin temaları, yaratıcılık, bilinç, kendine gönderme yapma, çeviri ve matematiksel oyunlar yer almaktadır.

IUB'da Melanie Mitchell ve diğerleri ile birlikte "üst düzey algılama"ya ilişkin bir bilişsel model (Copycat) ve birkaç farklı analoji oluşturma ve kavrama modeli geliştirmiştir. Copycat projesi sonradan Hofstadter ve bazı asistanları tarafından yürütülmekte olan 'Metacat'a dönüşmüştür.
Başlardaki fizik kariyeri haricinde, Hofstadter geleneksel akademik yayınlara makaleler vermektense; fikirlerini kendisine daha geniş ifade özgürlüğü verdiğini düşündüğü kitaplarda derlemeyi tercih etmektedir. Bu nedenle bilgisayar bilimleri üzerindeki etkisi dolaylı olmakta, fikirlerinin tetiklemiş olduğu pek çok araştırma projesi genellikle Hofstadter'e formel referanslar taşımamaktadır.
Scientific American dergisinde Marting Gardner tarafından hazırlanan Mathematical Games (Matematiksel Oyunlar) sütununu, Gardner'in emekliliğinin ardından, Hofstadter Metamagical Themas (Sihir hakkında yapılan sihre dair temalar, "Mathematical Games"'in bir anagramı) adıyla devralmıştır. Hofstadter, ayrıca Bu Kitap Hakkındaki Görüşler kavramını da ("Metamagical Themas"da ortaya atılan bir fikir olarak) geliştirmiştir: 

"Bu benim bir fantezim. İçinde (tabii ki yayınlanmasını takiben) gazete ve dergilerde kendisi hakkında çıkmış olan eleştirilerden başka hiçbir şey yer almayan bir kitap görmek ne hoş olurdu. Bu çelişkili gibi görünüyor olabilir ama sıkı çalışma ve iyi planlama sayesinde yapılamayacak iş değil. Önce, önde gelen dergileri kitaba katkıda bulunanlar tarafından hazırlanan eleştirileri yayınlamaya ikna etmek gerekiyor. Böyle olunca eleştirmenler de bu konuda yazmaya başlayacaklardır. Ama bu arada hazırladıkları çeşitli taslakları diğer eleştirmenlere düzenli olarak göndereceklerdir, öyle ki tüm eleştiriler birlikte evrilecek ve nihayetinde fizikte "Hatree-Fock kendi ile tutarlı çözeltisi" olarak bilinen bir durağan duruma ulaşacaktır. Böylece kitap sonunda basılabilir, bunu da önceden anlaşıldığı gibi dergilerdeki eleştirileri takip eder."

Hofstadter tarafından yayınlanan kitaplar (ISBN'ler (mümkün olduğu durumlarda) İngilizce yayınların ciltsiz baskılarına aittir):

Gödel, Escher, Bach: an Eternal Golden Braid (ISBN 0-465-02656-7)
Metamagical Themas (ISBN 0-465-04566-9) (Scientific Americandaki sütunların derlemesi)
Ambigrammi: un microcosmo ideale per lo studio della creatività (İtalyanca)
Fluid Concepts and Creative Analogies (ISBN 0-465-02475-0)
Rhapsody on a Theme by Clement Marot. The Grace A. Tanner Lecture in Human Values, 1995. (1996' da yayınlanmıştır)
Le Ton beau de Marot: In Praise of the Music of Language (ISBN 0-465-08645-4)
Aleksandr Puşkin'in eseri Yevgeni Onegin'in manzum çevirisi (ISBN 0-465-02094-1)
I Am a Strange Loop (ISBN 0-465-03078-5) (2007)

Hofstadter'ın pek çok makalesi arasında aşağıdakiler yer almaktadır:

"Energy levels and wave functions of Bloch electrons in rational and irrational magnetic fields", Phys. Rev. B 14 (1976) 2239.
"A non-deterministic approach to analogy, involving the Ising model of ferromagnetism", in E. Caianiello (ed.), The Physics of Cognitive Processes. Teaneck, NJ: World Scientific, 1987.
"Speechstuff and thoughtstuff: Musings on the resonances created by words and phrases via the subliminal perception of their buried parts", in Sture Allen (ed.), Of Thoughts and Words: The Relation between Language and Mind. Proceedings of the Nobel Symposium 92, London/New Jersey: World Scientific Publ., 1995, 217-267.
"On seeing A's and seeing As.", Stanford Humanities Review 4,2 (1995) pp. 109-121.
"Analogy as the Core of Cognition", in Dedre Gentner, Keith J. Holyoak, and Boicho N. Kokinov (eds.) The Analogical Mind: Perspectives from Cognitive Science, Cambridge, MA: The MIT Press/Bradford Book, 2001, pp. 499–538.
Hofstadter ayrıca Center for Research on Concepts and Cognition [Kavramlar ve Kavrama Araştırmaları Merkezi] tarafından yayınlanan ellinin üzerinde makale yazmıştır, Bkz [1]20 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce).

Hofstadter önsöz yazarı ya da editör olarak aşağıdaki kitaplara katkıda bulunmuştur:

The Mind's I (Daniel Dennett ile birlikte editör) (ISBN 0-465-03091-2)
Alan Turing: The Enigma, Andrew Hodges. (Önsöz)
Gödel's Proof (2002), Ernest Nagel and James R. Newman, editör Hofstadter (ISBN 0-8147-5816-9). Hofstadter bu kitabın ilk yıllarındaki düşüncesi üzerinde yüksek düzeyde etkili olduğunu belirtmiştir.
Who invented the computer? The legal battle that changed computing history. (2003), Alice Rowe Burks.
Alan Turing: Life and Legacy of a Great Thinker, Christof Teuscher (Editör)

Victim of the Brain isimli film Hofstadter'ın çalışmalarını temel almış ve filozof Daniel Dennett ile birlikte yönetilmiştir. Dennett The Mind's I kitabının da Hofstadter'la birlikte ortak yazarıdır.
Tarafından bestelenmiş piyano eserlerini içeren bir bir müzik CD'si çıkartmıştır. Eserler Jane Jackson, Brian Jones, Dafna Barenboim, Gitanjali Mathur ve kendisi tarafından çalınmıştır.

Hofstadter'ın bazı öğrencileri de sonradan tanınan bilim insanları olmuşlardır:

David Chalmers - zihin filozofu
Melanie Mitchell - Copycat'in yaratıcısı
Robert French - analoji araştırmacısı

Hofstadter Yasası: Hofstadter Yasası'nı göz önüne almış olsanız dahi, işler her zaman beklendiğinizden daha uzun sürecektir

Kurt Gödel
Gödel'in Eksiklik Teoremi
M. C. Escher
Johann Sebastian Bach
Daniel Dennett
Copycat
Egbert B. Gebstadter

Douglas Hofstadter'ın Kişisel Web Sayfası (İngilizce)
Indiana Üniversitesi'nin Douglas Hofstadter Web Sayfası (İngilizce)25 Şubat 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bu Kitap Hakkındaki Görüşler fikrinin bilgisayar ortamındaki uygulaması (İngilizce) 1 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fermi paradoksu, dünya dışı uygarlıkların var olma olasılığının gayet yüksek olduğuna dair tahminlerin varlığı ile bunu doğrulayacak herhangi bir kanıtın ya da temasın yokluğu arasındaki çelişkiyi ifade eder.
Evrenin yaşının büyüklüğü ve muazzam sayıda yıldızın varlığı ile birlikte, hayat için Dünya'nın tipik bir gezegen örneği olduğu varsayımı da göz önüne alındığında, dünya dışı yaşamın yaygın olması gerekir. Bu önermeyi 1950'de bir öğle yemeği sırasında tartışan fizikçi Enrico Fermi şu soruyu sormuştu: "Eğer Samanyolu dahilinde yüksek sayıda ileri dünya dışı uygarlık mevcutsa, neden uzaylılara ait uzay araçları ya da sondalar gibi kanıtlara rastlamıyoruz?" Konunun daha detaylı incelendiği tartışmalar, Michael H. Hart'ın 1975 tarihli bir makalesiyle başladı. Bu sebeple paradoks, zaman zaman Fermi-Hart paradoksu olarak da adlandırıldı. Konuyla ilişkili bir başka soru da Büyük Sessizlik olarak bilinir: "Uzayda yolculuk zor olsa bile, eğer dünya dışı yaşam yaygınsa, en azından bu uygarlıklara ait radyo sinyallerini duymamız gerekmez mi?"
Fermi paradoksunu, dünya dışı yaşamın var olduğuna ilişkin kanıtları bulmaya çalışarak ya da böyle bir uygarlığın insan algısının dışında var olabileceğini savunarak çözmeyi deneyenler oldu. Bu çalışmalara karşı çıkanlar ise, zeki dünya dışı yaşamın var olmadığını ya da insanların asla temas kuramayacağı kadar nadir olduğunu savundu.
Hart'ın makalesi ile birlikte, dünya dışı yaşam hakkında bilimsel teoriler ve olası modeller üretmeye yönelik çalışmalar için büyük çaba harcanmaya başladı. Bu çalışmaların çoğundaki teorik referans noktası Fermi paradoksu oldu. Bu problemi doğrudan ele alan pek çok bilimsel çalışma yapıldığı gibi, problemle ilgili çeşitli soruların cevapları da astronomi, biyoloji, ekoloji ve felsefe gibi disiplinlerde arandı. Astrobiyoloji alanının ortaya çıkmasıyla birlikte, Fermi paradoksu ve dünya dışı yaşamın varlığı sorusu disiplinler arası bir yaklaşımla ele alınmaya başladı.

Fermi paradoksu, yeterli büyüklük ve olasılığa rağmen, gerekli kanıtların bulunamamasından kaynaklanan tutarsızlıktır. Paradoksun temel bir tanımı şöyle yapılabilir:

 Evrenin bilinen büyüklüğü ve yaşı, teknolojik açıdan gelişmiş durumda olan birçok dünya dışı uygarlığın var olmasını gerektirir. Ancak bu hipotez, destekleyici herhangi bir kanıtın henüz gözlenememiş olması sebebiyle çelişkili gözükmektedir.

Paradoksun "ölçek argümanı" olarak adlandırılabilecek ilk görüşü, aslında temel olarak sayılardan oluşur: Samanyolu'nda tahmini olarak 250 milyar (2.5 x 1011), gözlemlenebilir evrende ise 70 trilyon milyar (7 x 1022) yıldız vardır. Zeki yaşamın, bu yıldızların etrafındaki gezegenlerin çok küçük bir kısmında ortaya çıktığı varsayılsa bile, sadece Samanyolu galaksisi dâhilinde dahi hâlâ varlığını koruyan birçok uygarlık bulunması gerekir. Bu argümanda sıradanlık ilkesi de kullanılır. Buna göre Dünya, özel bir gezegen olmayıp diğer gezegenlerle aynı doğa yasalarına ve etkilerine maruz kalan ve aynı sonuçların elde edildiği, tipik bir gezegendir. Bu argümanı desteklemek için Drake denkleminin kullanıldığı bazı tahmini hesaplamalar da yapılmıştır, ancak bu hesaplamaların ardındaki varsayımların doğruluğu da tartışmalıdır.
Fermi paradoksunun ikinci temel taşı, ölçek argümanında sorulan soruyu yanıtlar: Zeki yaşamın kıt kaynaklarla başa çıkabilme özelliği ve yeni habitatları kolonize etmeye eğilimli olması dikkate alınırsa, gelişmiş uygarlıkların yeni kaynaklar aramaya başlamaları ve böylece önce kendi gezegen sistemlerini sonra da çevrelerindeki sistemleri kolonize etmeleri beklenir. Evrenin 13,7 milyar yıllık geçmişinde, Dünya'da ya da bilinen uzayın başka bir yerinde, kolonileşmeye dair kesin veya doğrulanabilir herhangi bir kanıt bulunmadığına göre, ya zeki yaşam oldukça nadirdir ya da zeki türlerin genel davranışına ilişkin yukarıdaki varsayım yanlıştır.
Fermi paradoksu iki şekilde sorulabilir: İlki "Neden uzaylılara ya da onlar tarafından yapılmış nesnelere burada fiziken rastlamıyoruz?" sorusudur. Eğer yıldızlar arası yolculuk mümkünse, "yavaş" bir yolculuk Dünya'daki mevcut teknolojiyle neredeyse elde edilebilir olduğuna göre, tüm galaksiyi kolonize etmek 5 ila 50 milyon yıl sürecektir. Jeolojik zaman ölçeğinde bile kısa bir zaman dilimi olan bu süre, kozmolojik ölçekte çok daha kısadır. Güneş'ten daha yaşlı yıldızların mevcut olduğu ve zeki yaşamın evrenin başka bir köşesinde daha önce ortaya çıkmış olabileceği düşünüldüğünde, bu soru, galaksinin neden hâlâ kolonileştirilmemiş olduğu şeklinde de sorulabilir. Kolonileştirme uzaylı uygarlıklar için gereksiz ya da istenmeyen bir durum olabilir, ancak yine de galaksinin keşfine yönelik geniş çaplı araştırmaların var olması gerekir (teorik keşif araçları olarak kullanılabilecek sondalar hakkında detaylı bilgi aşağıdadır). Ancak ne kolonileşmenin ne de keşif araştırmalarının izine rastlanabilmiştir.
Yukarıdaki argüman tüm evren için geçerli olmayabilir, çünkü uzak galaksilere ait zeki uygarlıkların varlığına dair Dünya üzerinde fiziksel kanıtların bulunmayışı, uzayda yolculuk için çok uzun sürelerin gerekli olmasıyla açıklanabilir. Böyle olsa bile paradoks, "Neden zeki yaşamın işaretlerini görmüyoruz?" şeklinde ifade edilebilir, zira yeterince gelişmiş bir uygarlık, gözlemlenebilir evrenin oldukça büyük bir bölümünden görülebilir. Bu tür uygarlıklar çok nadir olsalar bile, ortaya çıkmaları muhtemel çoğu bölge Dünya'dan gözlenebilir olduğu için, keşfedilmiş olmaları gerekirdi. Ancak şimdiye kadar bu tür bir uygarlığın izine rastlanmadı.
Paradoksun bu iki versiyonundan şu anda hangisinin daha kuvvetli olduğu belirsizdir.

1950'de Los Alamos Ulusal Laboratuvarı'nda çalışan fizikçi Enrico Fermi, öğle yemeğine giderken iş arkadaşları Emil Konopinski, Edward Teller ve Herbert York ile günlük konular hakkında sohbet ediyordu. Biliminsanları, o günlerde artan UFO raporları ile kaybolan çöp kutularını yağmacı uzaylıların çaldığını gösteren bir karikatür hakkında konuşuyorlardı. Konu daha sonra, insanların gelecek on yıl içinde herhangi bir maddenin ışık ötesi hıza ulaştığını görme ihtimaline geldi. Teller'a göre milyonda bir olan bu ihtimal, Fermi için neredeyse onda birdi. Sonra sohbet başka konularla devam etti ama yemek sırasında Fermi birdenbire "Neredeler?" (ya da alternatif anlatımlara göre "Herkes nerede?") diye sordu. Bunun ardından Fermi, bazı tahmini rakamlara dayanan hızlı hesaplamalar yaptı (Fermi, temel ilkeleri ve az miktarda veriyi kullanarak yaptığı doğru tahminlerle bilinirdi. Bkz. Fermi problemi). Bu hesaplamalar sonucunda Fermi'ye göre, Dünya çok uzun zamandan beri ve defalarca uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olmalıydı.

Fermi paradoksuna eşlik eden pek çok teori ve ilke vardır ancak bunlardan teoremle en ilişkili olanı Drake denklemidir.
Denklem 1960'ta, Enrico Fermi'nin sorularını sormasından on yıl sonra, uzayda yaşam ihtimaline ilişkin birçok olasılığı sistematik bir şekilde değerlendirebilmek amacıyla, Frank Drake tarafından formüle edildi. Denklemin spekülatif faktörleri şunlardır: Bir galaksideki yıldız oluşum hızı, etrafında gezegenlerin bulunduğu yıldız sayısı, bu gezegenlerden yaşama uygun olanların sayısı, yaşama uygun gezegenlerde yaşamın ortaya çıkma oranı, yaşamın ortaya çıktığı gezegenlerde iletişim kurulabilecek bir medeniyet seviyesine ulaşılma ihtimali ve bu türde uygarlıkların muhtemel ömrü. Buradaki temel sorun, son dört faktörün tam anlamıyla bilinmiyor oluşudur. Dünya üzerindeki insan uygarlığı, bu konudaki tek örnek olması sebebiyle istatistiksel tahminlerde kullanılamamaktadır. Ayrıca bu örneğin kullanılması antropik sapmaya sebep olacaktır.
Daha önemli bir itiraz ise, Drake denkleminin, uygarlıkların kendi güneş sistemleri içinde ortaya çıkıp, yok olana kadar bu sistemde kaldıkları yönündeki varsayımına karşı öne sürülmektedir. Eğer yıldızlararası sömürgeleştirme mümkünse, bu varsayım geçersiz olur ve bu durumda popülasyon dinamiği denklemlerinin kullanılması gerekir.
Drake denklemi hem iyimser hem de kötümser görüşe sahip kişiler tarafından, birbirinden oldukça farklı sonuçlar çıkaracak şekilde kullanıldı. İyimser tahminleri kullanan Dr. Carl Sagan 1966'da, Samanyolu dahilinde iletişim kurulabilecek derecede uygarlaşmış bir milyon medeniyetin var olduğunu öne sürdü, ancak daha sonraki bir tahmininde bu sayının çok daha düşük olduğunu açıkladı. Konuya daha şüpheci yaklaşan Frank Tipler ise denklemde kötümser rakamlar kullanarak herhangi bir galaksideki ortalama medeniyet sayısının birden çok daha küçük olduğu sonucuna vardı.
Frank Drake denklemle ilgili olarak, Drake denkleminin Fermi paradoksunu çözmeye yaramadığını, bunun yerine, konu hakkındaki bilgisizliğimizi organize etmenin bir yolu olduğunu söylemişti.

Fermi paradoksunu çözümlemenin yollarından biri, dünya dışı zekaya dair kesin kanıtların bulunmasıdır. 1960'tan bu yana bu tür kanıtların bulunmasına yönelik çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır. İnsanların henüz yıldızlar arası yolculuk yapacak derecede gelişmiş bir teknolojileri bulunmadığı için bu çalışmalar, çok büyük uzaklıklarda ve ufak kanıtlar üzerinde yapılan dikkatli analizlerle yürütülmektedir. Bu durum sadece, çevrelerini fark edilir derecede değiştirebilen ya da radyo yayınları gibi çok uzaklardan tespit edilebilecek etkiler ortaya çıkarabilen uygarlıkların keşfedilebilmesini olası kılmaktadır. Teknolojik açıdan gelişmemiş uygarlıkların ise, Dünya tarafından yakın gelecekte keşfedilmeleri pek olası değildir.
Bu araştırmalardaki zorlayıcı bir konu da insanmerkezci bir bakış açısına sahip olmamanın gerekmesidir. Dünya dışı zeka arayışında bulunmaya çalışılan kanıtlarla ilgili konjektür, genelde insanların yapmakta oldukları ya da daha yüksek bir teknolojiye sahip olsalar muhtemelen yapacak oldukları faaliyetleri içerir. Zeki uzaylılar bu "beklenen" davranışları göstermeyebilir veya insanlar için tamamıyla yeni bazı faaliyetlerde bulunabilir.

Radyo teknolojisinin ve bir radyo teleskop inşa edebilme kapasitesinin, yıldızlar arası uzaklıklardan tespit edilebilecek etkiler yaratab

Gerard Peter Kuiper (d. 1905), Hollandalı astronom, gezegen bilimci ve yazardır. Kuiper kuşağı adı verilen kuşağın isim babasıdır. Genellikle Güneş Sistemi hakkında yaptığı çalışmalar ve keşiflerle tanınır. Hatta gezegen biliminin babası olarak bilinir.

Kuiper 1905 yılında Kuzey Hollanda'nın Harenkarspel köyünde doğmuştur. Çoğu insana göre çok keskin bir görüşü vardı ve söylentilere göre 7.5 kadir parlaklığındaki yıldızları bile görebiliyordu (çoğu insanın görebildiği yıldız parlaklığından dört kat daha soluk yıldızları görebiliyordu). Bu görüşü onun astronomiye olan ilgisini artırdı ve astronom oldu.

Kuiper, 1927 yılında Leiden Üniversitesi'nden mezun olmuştur. Doktora belgesini ise aynı üniversiteden 1933 yılında almıştır. Aynı yıl Amerika'ya taşındı ve 1937 yılında Amerikan vatandaşı oldu. 1936 yılında Chicago'daki Yerkes Gözlemevi'nde çalışmaya başladı. Daha sonraki yıllarda Yerkes Gözlemevi'nin ve McDonald Gözlemevi'nin yöneticiliğini yaptı. Ayrıca 1960 yılında Arizona Üniversitesi'nde bir laboratuvar açtı ve ölene kadar buranın yöneticiliğini üstlendi. Kuiper meslek hayatının ilk yıllarında yıldız astronomisiyle ilgilendi. Daha sonrasında ise 1940 yılında araştırmalarını gezegen astronomisine yöneltti.

1947: Mars atmosferinde yüksek oranda karbondioksitin varlığını keşfetti.
1947: Satürn'ün halkalarının buz parçalarından oluştuğunu keşfetti.
1947: Uranüs'ün beşinci uydusu olan Miranda'yı keşfetti.
1949: Neptün'ün yeni bir uydusunu keşfetti.
1949: Güneş Sistemi'nin oluşumunu açıklayan bir teori öne sürdü. Bu teoriye göre gezegenler Güneş'in etrafındaki gaz ve toz bulutundan oluşmuştu.
1951: Kuiper kuşağı adı verilen kuşağın varlığını öne sürdü. Bu kuşak Neptün'ün yörüngesinden başlayıp 20 AU kadar devam eden bir asteroit bulutudur. Kenneth Edgeworth ve Gerard Kuiper böyle bir kuşağın varlığı hakkında çalışmalar yapmıştır. Astronomlar bu kuşağa Edgeworth-Kuiper kuşağı demeyi tercih etse de halk arasında Kuiper kuşağı olarak bilinir.
1956: Mars'ın kutuplarındaki beyazlıkların karbondioksit buzu değil de (öncesinde böyle zannediliyordu) su buzu olduklarını keşfetti.
1964: Ay yüzeyinde yürümenin kıtırlaşmış kar üzerinde yürümeye benzeyeceğini üne sürdü. Neil Armstrong 1969 yılında gerçekten de öyle olduğunu söyledi.
Kuiper aynı zamanda uzay teleskoplarını yüksek irtifalı jetlerle uçurarak daha yukarıdan gözlem yapılmasını öne sürmüştür. Böylece atmosferin gizleyici katmanları teleskopların görüşünü bozmayacaktı. Bu fikrinden ötürü NASA, Kuiper Hava Gözlemevi'ni kurarak kendisini onurlandırmıştır. Aynı zamanda Mars, Venüs ve Ay'daki bazı kraterlere de Kuiper ismi verilmiştir.

Kuiper, 1975 yılında eşiyle birlikte tatildeyken geçirdiği bir kalp krizi sonrası öldü.

Aşiret, kabile ya da oymak (Arapça:  عشیرة), dil ve kültür yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, birçok sülaleden oluşan, yapısındaki aileler arasında köken, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk, oymaktır. Türkiye'nin özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gün geçtikçe azalan bir eğilim gösterse de hâlen aşiret sistemi bazı ailelerde varlığını sürdürmektedir. Başlıca bir reisten ve reisin yardımcılarından oluşan aile topluluğu genellikle diğer aşiretlere karşı kendi bölgelerini koruma adına oluşmuştur. Aşiret reislerine ağa diye hitap edilir. Ayrıca, ağaların çoğu zengin ve güçlü ailelerden gelir geniş topraklara sahiplerdir. Aşiretin lideri ya da ağa'sı genellikle aşiret mensupları arasından seçilen güçlü ve saygın bir kişi tarafından yönetilir. Aşiret lideri, aşiretin tarihinde ve kültüründe önemli bir role sahiptir. Aşiret içindeki anlaşmazlıkların çözümünde, aşiretin savunmasında ve diğer aşiretlerle olan ilişkilerde liderin etkisi büyüktür. Ayrıca lider, aşiretin geleneksel değerlerini koruma ve gelecek nesillere aktarma gibi sorumlulukları da üstlenir. Günümüz Türkiye'sinde aşiretler genellikle ülkenin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde varlıklarını sürdürmektedir. Fakat göçler nedeniyle bu aşiret bireyleri başta büyük şehirler olmak üzere ülkenin genelinde ikamet etmektedirler.

Hollanda Cumhuriyeti, resmî adıyla Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti (Republiek der Zeven Verenigde Nederlanden), Birleşik Hollanda Cumhuriyeti ya da Birleşik Yedi İller Cumhuriyeti (Republiek der Zeven Verenigde Provinciën), Avrupa'da 1581-1795 yılları arasında varlığını sürdüren bir cumhuriyet. Ardılları Batavya Cumhuriyeti ile Hollanda Birleşik Krallığı ve son olarak da modern Hollanda Krallığı'dır.

Birleşik Hollanda Cumhuriyeti (Felemenkçe: Republiek der Zeven Verenigde Nederlanden), 1581 yılında İspanya'ya karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesi sonucunda kurulan yedi eyaletli bir federatif devletti. Cumhuriyet; Hollanda, Zeeland, Utrecht, Gelderland, Overijssel, Friesland ve Groningen eyaletlerinin birleşmesiyle oluştu. Bağımsızlık mücadelesi, 1568 yılında başlayan Seksen Yıl Savaşı'na dayanır. 1548'de on yedi eyalet'e özerklik kazanmış Hollanda halkı 1568'de Kutsal Roma'ya savaş ilan etti. 26 Temmuz 1581'de Hollanda, Kutsal Roma İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. 1581'de yayımlanan Act of Abjuration (Tahttan Feragat Yasası) ile İspanya Kralı II. Felipe'nin egemenliği reddedildi. Vestfalya Antlaşmasıyla savaş bitmiş, Hollanda'nın bağımsızlığı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve İspanyol İmparatorluğu tarafından tanınmıştır. 1609'da Kuzey Hollanda ve Güney Hollanda (bugün Belçika) ayrılmıştır. Cumhuriyet, başlangıçta Habsburg yönetimine karşı siyasi ve dinî özgürlük talepleriyle şekillendi. Zamanla güçlü bir ticaret ve deniz gücüne dönüşerek Avrupa'nın en etkili devletlerinden biri hâline geldi.

Devlet, federatif bir yapıya sahipti. Yedi eyaletin her biri kendi meclisine (Staten) sahipti ve bu meclisler Lahey'de toplanan Staten-Generaal (Genel Meclis) aracılığıyla temsil edilirdi. Cumhuriyetin yürütmesinde Stadtholder unvanı taşıyan yöneticiler yer alıyordu. Bu görev genellikle Orange-Nassau Hanedanı mensuplarınca yürütülmüştür. Devlet başkanı sıfatı taşımamasına rağmen, Stadthouder konumu hem askerî hem siyasi gücüyle zamanla yarı-monark bir statü kazandı.

Birleşik Hollanda Cumhuriyeti 17. yüzyılda Avrupa'nın önde gelen ekonomik gücüydü. Amsterdam, dönemin küresel finans merkezi hâline gelirken 1602'de kurulan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) dünyanın ilk anonim şirketi olarak kabul edilir. Cumhuriyet ayrıca Hollanda Batı Hindistan Şirketi (WIC) aracılığıyla Amerika kıtasında, Afrika'da ve Asya'da geniş bir ticaret ağı oluşturdu. Ticaret filosu ve sömürgeci girişimleri sayesinde Hollanda, 17. yüzyıl boyunca küresel deniz ticaretinin merkezinde yer aldı.

Cumhuriyet dönemi, Avrupa tarihinde "Hollanda Altın Çağı" olarak bilinir. Bu dönemde resim, bilim, felsefe, matematik ve yayıncılık alanlarında büyük gelişmeler yaşandı. Resimde Rembrandt van Rijn, Johannes Vermeer, Frans Hals ve Jacob van Ruisdael gibi sanatçılar Avrupa sanatında yeni bir gerçekçilik akımı başlattı. Felsefede Baruch Spinoza akılcılığı sistemleştirirken, bilimde Christiaan Huygens sarkaçlı saat ve ışık dalgası teorisiyle öne çıktı. Ayrıca mikroskobun geliştirilmesinde öncü olan Antonie van Leeuwenhoek, mikroorganizmaları ilk gözlemleyen bilim insanı olarak tıp tarihine geçti.
Matematik ve mekanik alanındaki yenilikler, Cumhuriyet'in denizcilik başarısına doğrudan katkı sağladı. Harita yapımında ileri teknikler, deniz navigasyonunda hassas hesaplamalar ve mühendislikte krank mili kullanımı, dönemin bilimsel ilerlemesini simgeler hale geldi. Ayrıca dinî hoşgörü politikası, farklı inanç gruplarının ülkeye sığınmasını ve bilimsel fikirlerin özgürce dolaşmasını mümkün kıldı.

18. yüzyılın ortalarından itibaren İngiltere ve Fransa ile yaşanan savaşlar deniz gücünü zayıflattı. Ticaret gelirlerinin azalması, iç siyaset çatışmaları ve yabancı müdahaleler Cumhuriyetin istikrarını sarstı. 1795'te Fransız İhtilali sonucunda iktidara gelen Napolyon, Fransız Devrim Savaşları dâhilinde ülkeyi işgal etti ve yerine Batavya Cumhuriyeti kuruldu. 1815 yılında kurulan Hollanda Krallığı ile Birleşik Hollanda Cumhuriyeti dönemi resmen sona erdi.

Birleşik Hollanda Cumhuriyeti, modern kapitalizmin, borsacılığın ve uluslararası ticaret hukukunun temellerini atan bir devlet olarak kabul edilir. Ayrıca bilimsel düşüncenin, mekanik yeniliklerin ve din özgürlüğünün Avrupa'daki en ileri örneklerinden birini oluşturmuştur. Cumhuriyet'in kültürel ve bilimsel mirası, modern Hollanda kimliğinin oluşumunda belirleyici rol oynamıştır.

David Easton (24 Haziran 1917 - 19 Temmuz 2014), Kanada doğumlu Amerikalı bir sosyal bilimler profesörüdür. 1947'den 1997'ye kadar Chicago Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olarak görev yaptı. Siyaset biliminde "davranışsal" ve "davranış sonrası analizler" alanında öne çıkan çalışmalar yaptı. Bu alanların tanımlamalarının yapılmasına katkı sundu. Sistem teorilerini siyaset bilimine uygulamasıyla ünlüydü. Amerikan Siyaset Bilimi Derneği'nin başkanlığını yaptı.
Politika analistleri, politika oluşturma sürecini incelemek için onun beş aşamalı planını kullandılar: "girdi, dönüştürme, çıktı, geri bildirim ve çevre". Bazı görüşler 1950'lerden beri "sistem" kavramının Amerikalı siyaset bilimciler tarafından kullanılan en önemli teorik kavram olduğunu savunuyor. Sistem fikri sosyolojide ve diğer sosyal bilim alanlarında ortaya çıktı, ancak siyaset üzerine davranışsal araştırmalara en iyi nasıl uygulanabileceğini belirten Easton oldu.

Easton Kanada'nın Toronto şehrinde doğdu. 1939'da Toronto Üniversitesi'nde lisans, Harvard Üniversitesi'nde yüksek lisans ile doktora ve McMaster Üniversitesi'nde hukuk doktorası yaptı. 1972 yılında Kalamazoo Koleji'ne katıldı. Sylvia Isobel Victoria Johnstone ile evlendi ve bir çocuğu oldu. 1997'de eşinin hastalanmasıyla sağlığı için California'ya taşındı.

Hücre demokrasisi, geoliberteryen siyasi ekonomist Fred E. Foldvary tarafından geliştirilmiştir ve çok katlı yukarıdan aşağı yapılı küçük semt hükûmet birimleri veya anlaşmalı topluluklara dayanan bir demokrasi modelidir.

Hücre demokrasisinde kaza veya kent gibi bir idari bölge 500 nüfuslu 100 ya da 200 haneli semt mıntıkalarına bölünür. Mıntıkadaki seçmenler bir kurul seçerler. Küçük nüfuslu mıntıkalarda daha az maliyete seçmenler daha bilinçli hale getirilebilir. Temsilciler bir vekille beraber kurula seçilir. Böylece "birinci seviye kurul" oluşturulur.
10 ile 20 arası semt mıntıkasına sahip bölgeler bir "ikinci seviye kurul" için oy kullanır. Her birinci seviye kurul, bir temsilci ve ikinci seviye kurul için de daimi üyelerinden bir vekil seçer.
Çeşitli ikinci seviye kurullardan oluşan bir üst bölge, her ikinci seviye kurulun yine bir daimi temsilci ve bir vekil seçerek oluşturduğu üçüncü seviye kurula sahiptir. Üçüncü seviye kurula seçilen ikinci seviye temsilcisi yerine kendi vekili temsilciliğe geçer.
Bu hiyerarşi, devletin büyüklüğüne göre veya tüm dünyayı içerecek şekilde genişleyerek devam eder.

Kurullar sisteme dahil edecekleri yeni kurullar oluşturarak 'ayrılabilir'.

Her birinci seviye kurul kendi gelir kaynağını tespit edebilir. Emlak vergileri de aynı şekilde, Foldvary'nin en etkili, adil ve katışımsız seçenek olarak gördüğü arsa değer vergisi gibidir. Birinci seviye kuruldan yukarıdaki her kurul kendinden aşağıda olan kuruldan para alır.

Anti-federalizm
Bahailik
Tabana yayılmış demokrasi
Liberteryen belediyecilik
Yerelcilik
Yetki ikamesi

Foldvary, F. E.. (1997). "Democracy Needs Reforming" 14 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Fred E. Foldvary. (1999). "Recalculating Consent." 8 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Fred E. Foldvary. (2002). Small-Group, Multi-Level Democracy: Implications of Austrian Public Choice for Governance Structure. The Review of Austrian Economics, 15, 161-174.[1] 12 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. [2] 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fred E. Foldvary. (2008). Small-Group, Multi-Level Bottom-UP Democracy [3].

Jean Bodin (1530-1596) (okunuşu: Jan Boden) Fransız hukukçu, tarihçi, siyaset felsefesi filozofu, Paris Parlamentosu üyesi. Westfalyan egemenliği kuramıyla tanınır.
Bodin, Reformasyon sırasında yaşamıştır ve dolayısıyla dini ve sivil ihtilafların arka planda yaşandığı bir dönemde eserlerini kaleme almış, düşüncelerini geliştirmiştir. Bu dönemde Fransa'da devletin desteklediği Katolik Kilisesi ile Huguenotlar arasında büyük bir ihtilaf mevcuttu.

Bodin, 1530 yılında Fransa'nın Angers kentinde, yedi çocuklu bir burjuva ailesinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Okul yaşı gelince ailesi onu manastırda eğitim almaya gönderdi. Ancak Bodin dinî eğitime ilgi duymuyordu. Böylelikle eğitimini sürdürmek için 1545'te Paris'e gitti. Burada çeşitli felsefe dersleri aldı ve yabancı dil öğrendi. Eğitimini sürdürürken 1547'de heretik birinin yargılanmasını izlemek için Cenevre'ye gezi düzenledi. Döndükten bir yıl sonra Protestan nüfusun yoğun olarak yaşadığı Toulouse şehrine yerleşti.
Toulouse Üniversitesi'nde hukuk eğitimi alan Jean Bodin, mezun olduktan sonra akademide kaldı ve uzun yıllar aynı üniversitede öğretim üyeliğini sürdürdü. 1561'de akademiyi bırakıp avukatlık yapmak amacıyla Paris'e döndü. Burada ekonomi, tarih ve doğa bilimleriyle de ilgilenmeye başladı. 1566 yılında Tarihin Kolay Bilgisi İçin Yöntem adlı eserini kaleme aldı.
Hem mahkemelerde başarılı savunmalar yapan, hem de yayınlarıyla adını duyuran Jean Bodin, 1571'de Fransa Kralı IX. Charles'ın küçük kardeşi olan Alençon Dükü François'in hizmetine girdi.
Kralın taraftarları, mezhep çatışmalarını önlemenin yolunun kralın yetkilerini artırmaktan geçtiğine inanıyordu. Bodin de bu yaklaşımı genç yaşlarında benimsedi. Ancak mezhep çatışmaları son bulmadı ve 1572'de Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı gerçekleşti. Çevresi tarafından hem dindar görülmeyen, hem de kimi zaman Huguenot, kimi zaman Yahudi olmakla itham edilen Bodin bu katliamdan canını zor kurtardı. Böylelikle Bodin, devlet otoritesinin bir an önce sağlanması gerektiğini ve kralın yetkilerinin artması gerektiğini savundu. Bu görüşleri doğrultusunda 1576'da Devletin Altı Kitabı' adlı eserini yayımladı.
1576'da Bodin, siyasete atıldı ve Vermandois bölgesinin mebusu olarak Genel Meclis'e girdi. Burada burjuvazinin ve bir ölçüde Kral III. Henri'nin görüşlerini savundu. Aynı zamanda mezhep çatışmalarının sona ermesi için Huguenot'lara uygulanan baskının son bulmasını savundu.
1583 yılında Alençon Dükü'nün vefat etmesi üzerine Laon kasabasına çekilen Bodin, burada savcı olarak görev yapmaya başladı. Bu sırada şaşırtıcı bir kararla, 1589'da radikal Katoliklerin kurduğu La Sainte Ligue adlı bir tarikata üye oldu. 1593'te tarikattan ayrılarak Kral IV. Henri'nin safına katıldı.

Her ne kadar eserleri siyaset felsefesi ve siyaset bilimi açısından önemli olsa da, eserlere tepki oldukça karışıktır; bazı yazarlar eserleri ve Bodin'in düşüncelerini övmüş, bazı yazarlarsa düşüncelerini ve örneğin metodolojisini eleştirmişlerdir. Eserlerini ilk başta Fransızca yazmış, daha sonra Latinceye tercüme etmiştir.

Özgün ismiyle Les Six livres de la République, Bodin'in başyapıtıdır. 1576'da kaleme alınan eserde yazar, önce tiranlara yol gösterdiği için Machiavelli'yi, sonra da tiranları öldürmeyi savunup ardından anarşiye kapı araladıklarından ötürü Monarkomakları eleştirir.
Bodin, organik bir devlet anlayışına sahiptir ve devletin temelinde ailelerin olduğunu, devletin büyük bir aile olduğunu söyler. Mülkün aileye, egemenliğin ise yöneticiye ait olduğu görüşündedir. Bodin'e göre egemenlik; sınırsız, bölünemez ve sürekli niteliktedir. Aynı zamanda da egemenlik; adalet, kralın ve Tanrı yasalarının üzerine çıkamaz. "Herkes eğitilmelidir. Eğitim, itaatkâr olmayı öğrenmek için önemlidir." anlayışına sahiptir. Liberalizmin temellerini atmış ve mutlak egemenliği savunmuştur. Bodin, tanrıyı yönetimden uzak tutmaz. Dinin, devletlerin temel prensiplerini oluşturduğu görüşüne sahiptir. Adalet anlayışını üç ilkede birleştirir; eşitlik, orantı ve birlik.
Bodin'e göre halkın prense sadık olduğu, prensin de Tanrı'ya sadık olduğu bir düzen kurulmalıdır. Böylece siyasete, ahlâkî çizgiler çekilmelidir.
Eserde insanların karakterlerinin gelişiminde iklimin önemi ve etkisi gibi çeşitli sosyolojik ve antropolojik fikirlerin yanı sıra, egemenlik üzerine de önemli fikirler barındırmaktaydı.
Bodin, vicdan özgürlüğünü savunur. Niccolò Machiavelli ile ortak yönleri; dinsel hoşgörüyü ülkenin düzeni için bir araç olarak görüyor oluşudur. Bodin'e göre kral, Tanrı'nın vekili konumundadır ve gücünü ondan alır. Farklı dinlerde insanların birbirlerine hoşgörüyle yaklaşımında din birliğinin sağlanabileceği görüşündedir.

Bodin 1580'de "La démonomanie des sorciers" adıyla yayımladığı bu eserinde o dönemde uygulanan cadı avını savunan bir tutum takınmıştır. Kitapta büyücülerin tarihinden ve 1552 yılında yapılan şeytan çıkarma ayininden bahsetmiştir.

Kabine, yürütme organının üst düzey yetkililerinden oluşan bir organdır. Bazı ülkelerde, Kabine "Bakanlar kurulu" veya "Devlet Konseyi" gibi isimlerle bilinir. Kabine üyelerine genellikle bakan veya sekreter denilir. Bir kabinenin işlevi ülkeden ülkeye değişir. Kabineler tipik olarak hükûmetin günlük yönetiminden ve ani olaylara müdahaleden sorumlu organdır, oysa yasama ve yargı organları, uzun prosedürlere göre oturumlar halinde ölçülü bir hızda çalışır. Kabineler genellikle bakanlıklarda önerilen mevzuatın parlamentoya geçmeden önce hazırlanmasından sorumludur. Bu nedenle, yeni yasaların çoğu aslında kabineden ve bakanlıklardan gelir.
Birçok ülkede bakanlar kurulu üyeleri milletvekilleri arasından seçilir. Başkanlık sistemi ile yönetilen ABD ve Türkiye gibi bazı ülkelerde kuvvetler ayrılığı gereği milletvekilleri bakanlar kurulu üyesi olamaz. O ülkelerde bir milletvekilinin bakanlar kurulu üyesi olması için öncelikle milletvekilliğinden istifa etmesi gerekir.
Her bakan kendi bakanlığını ilgilendiren konulardan ve bakanlık çalışanlarının yerine getirdikleri işlerden sorumludur. Bakanlar kurulu kararlarını oy birliğiyle alır. Bakanlar kurulunda soru, gensoru, genel görüşme, meclis araştırması ve meclis soruşturması gibi siyasi denetleme yolları kullanılır.

Çoğu devletlerde, Kabine üyelerine Bakan unvanı verilir ve her biri farklı hükûmet görevlerine sahiptir ("Dışişleri Bakanı", "Sağlık Bakanı" vb.). Meksika, Filipinler, Birleşik Krallık ve ABD'de bazı Kabine üyeleri için Sekreter unvanı de kullanılmaktadır ("Eğitim Sekreteri"). Bazı ülkelerde, Kabine "Bakanlar Kurulu", "Bakanlar Konseyi" veya "Devlet Konseyi" gibi isimlerle bilinir. Kabinenin kullanılma veya kurulma biçiminde farklılık gösterebilir.

Komünist Manifesto (Almanca: Das Kommunistische Manifest), orijinal adıyla Komünist Parti Manifestosu (Almanca: Manifest der Kommunistischen Partei), Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan siyasi bir broşürdür. 1848'de Komünist Birlik'in isteği üzerine Londra'da yayımlanan eser, bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels'in tarihsel materyalizm anlayışını geniş kitlelere aktarma amacıyla yazılan ilk ve en kapsamlı çalışmadır. Manifestoda, “şimdiye kadar var olan tüm toplumların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir” görüşü temel alınarak, toplumsal sınıfların üretim araçlarıyla kurdukları ilişkiler üzerinden tanımlandığı ileri sürülür. Avrupa'da 1848 Devrimleri'nin yaşandığı dönemde yayımlanan metin, modern siyasal düşünce tarihinde kalıcı bir etki bıraktı ve dünyanın en önemli politik belgelerinden biri haline geldi.
Manifestoda Marx ve Engels, Avrupa toplumunun tarihsel gelişimini ilkel komünizm, antik çağ, feodalizm ve kapitalizm gibi üretim biçimleri üzerinden incelerken, felsefi materyalizmi Hegelci diyalektik yöntemle birleştirir ve her aşamanın yeni bir egemen sınıfın ortaya çıkışıyla şekillendiğini ileri sürer. Metinde, üretim araçları, üretim ilişkileri, üretim güçleri ve üretim biçimi arasındaki bağlantılar ele alınır; toplumun ekonomik “temelinde” yaşanan dönüşümlerin siyasal, hukuksal ve kültürel “üstyapıyı” belirlediği savunulur. Yazarlar, kapitalizmi üretim araçlarını ve ilişkilerini sürekli devrimcileştiren burjuvazinin, proletaryayı yani ücretli işçi sınıfını sömürmesine dayalı bir sistem olarak tanımlar. Ayrıca sermayenin esnek bir işgücüne duyduğu ihtiyaç nedeniyle eski toplumsal ilişkilerin ortadan kalktığını, küresel pazar arayışıyla birlikte burjuvazinin “kendi imajına uygun bir dünya” yarattığını öne sürerler.
Manifesto, kapitalizmin insanlığın özgürleşmesini engellediğini ve bireyleri yabancılaştırdığını savunur. Marx ve Engels, kapitalizmin proletaryayı hem kutuplaştırarak hem de birleştirerek kendi yıkımına yol açacağını ve bu sürecin sonunda devrimle sınıfsız toplumun, yani komünizmin kurulacağını öngörürler. Yazarlar, bu dönüşüm için toprak ve miras üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması, artan oranlı gelir vergisinin uygulanması, göçmenlerin ve isyancıların mallarına el konulması, kredi, iletişim ve ulaşımın kamulaştırılması, sanayi ve tarımın geliştirilip birleştirilmesi, evrensel çalışma yükümlülüğünün getirilmesi, evrensel eğitimin sağlanması ve çocuk işçiliğinin kaldırılması gibi politikalar önerirler. Metin, “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin! Kaybedecek hiçbir şeyiniz yok, zincirlerinizden başka.” sloganıyla sona erer.

Manifesto'nun ilk sayfasında yazar olarak Friedrich Engels ve Karl Marx'ın isimleri birlikte yer alır ve ortak yazım şeklinde geçer. Marx'ın ölümünden sonra Engels, 1883 tarihli Almanca baskısının önsözüne şöyle yazar: "Manifesto'ya egemen olan temel düşünce... yalnızca ve tamamıyla Marx'a aittir."
Komünist Manifesto ilk olarak 1848 tarihinde Londra'da Almanca koyu yeşil bir broşür olarak basılmıştır. İlk İngilizce çevirisini Helen MacFarlane 1850 yılında yapmıştır. Kitap; Marx ve Engels'in 1871 Paris Komünü deneyimiyle ilgili bazı düşüncelerini kapsayan bir önsözle 1872'de, 1882 tarihli Rusça baskıya yazılmış bir önsözle, Marx öldükten sonra Engels'in 1883'te Almanca, 1890'da Almanca, 1892'de Lehçe ve 1893'te İtalyanca baskıya yazdığı önsözlerle birlikte yeniden basılmıştır.
1888 yılında Samuel Moore'un Engels ile birlikte yaptığı İngilizceye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskıdır.

Komünist Manifesto yazıldığı dönemdeki toplumu tanımlamak için burjuvazi toplumu kavramını kullanmıştır. Bu tanımlamada kullanılan burjuva sınıfı daha sonra Marx'ın kullandığı kapitalizm şekliyle ile popüler hale gelmiştir. Engels modern kapitalist sınıfı "ücretli işçi çalıştıranlar, toplumsal üretim araçlarının sahipleri" şeklinde tanımlamıştır. Marx ve Engels kapitalizmin getirdiği yenilikleri ve teknolojik ilerlemesini övmüştür. Ancak aynı zamanda kapitalizmin giderek kontrolden çıkacağını, küçük bir azınlığın elinde servetin ve gücün toplanacağını, toplu yoksulluklar yaratacağını, çoğu insanın potansiyelini ortaya koymak yerine gündelik hayatta kalma telaşında bulunacağını, sık ve büyük yıkıcı ekonomik krizlere yol açacağını söylemiştir.
Manifesto'ya göre kapitalist ilerleme sonucunda doğal çevrenin zarar görmesi, ekonomik rekabet sebebiyle kapitalist ülkelerin askeri çatışmalara ve savaşlara girmesi gibi yıkıcı sonuçlar beklenmelidir. Bu sonuçlardan kurtulmak için Marx ve Engels'in sunduğu tartışmalı önerisi ise kapitalizmin kaldırılması ve yeni bir sistemle değiştirilmesidir. Bu sistemi toplumun çoğunluğu tarafından demokratik şekilde toplumun ve ekonomik kaynakların kontrol edilmesi, diğer bir deyişle komünizm olarak tarif etmişlerdir.

Giriş bölümünde komünizm bütün Avrupa'nın korktuğu bir hayalete benzetilir, fakat korkup saldıranları defetmek için de komünistlerin de kendi görüşlerini açıklamalarının zamanı gelmiştir:

"Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları. 
Muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet partisi nerede vardır? Bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır? 
Bu olgudan iki şey çıkıyor: 
I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır. 
II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.
Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra'da toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır. "

İlk kısım Marx'ın tarihsel materyalizm görüşünü ortaya koyar:

"Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir."

20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın bazı yazarları, Komünist Manifesto'nun devam eden geçerliliği hakkında yorum yaptı. İngiliz filozof Peter Osborne [Peter Osborne (philosopher)], basımının 150. yıl dönümününde kitap için "on dokuzuncu yüzyılda yazılmış en etkili metin" olduğunu savundu.
Sovyetler Birliği'nin kurucu lideri Vladimir Lenin ise kitap hakkında; "Bu yapıt, duru ve parlak bir deha ile yeni bir dünya anlayışını, toplumsal yaşamı kucaklayan tutarlı bir materyalizmi; en geniş ve en derin gelişim öğretisi olarak diyalektiği; sınıf savaşı kuramını ve proletaryanın – yeni komünist toplum yaratıcısının- dünya tarihindeki devrimci rolünü açıklar." yorumu dile getirmiştir.

Komünizm
Komünizmin İlkeleri

Komünist Manifesto'nun tam metni
Komünist Parti Manifestosu, sesli kitap.
Komünist Manifesto'nun tam metni 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Komüniteryenizm, birey ile toplum arasındaki bağlantıyı vurgulayan bir felsefedir. Komüniteryen felsefe bireysel özelliklerin toplum ilişkilerinin bir ürünü olduğu varsayımından türemiştir. Bu varsayıma göre bireylerin sahip olduğu kimlikler ilişki durumunda bulundukları sosyal gruplar tarafından şekillendirildiğinden komüniteryen felsefede bireylerin içinde bulundukları gruptan bağımsız anlaşılamayacağı görüşü hakimdir. Latince kökenli communis - ortak, evrensel Kelimesini kök edinen Birey ile Toplumun ortak yapı olduğunu insanın fıtratı gereği sosyal bir varlık olduğunu temel ilke edinir. Aslına bakılırsa devletsel bir yapıyı tek başına idare edecek bir ideoloji olmadığından dolayı Komünizm ve Liberalizm gibi temel ideolojilerin altında sosyal bileşen olarak kullanılır. Komüniteryenizm bir düşünce ekolü, belirgin bir siyaset felsefesi olarak 1980'ler ve 1990'larda ortaya çıkmıştır. Bu düşünce cemaatin ihtiyaçları yerine birey hak ve özgürlüklerine vurgu yaparak liberal toplumdaki kamusal kültüre zarar verdiği için liberalizmi eleştirir.

Macaristan Krallığı, Orta Çağ'dan 20. yüzyıla kadar yaklaşık bin yıl boyunca Orta Avrupa'da varlığını sürdüren bir monarşiydi. Macaristan Prensliği, ilk kral I. István'ın 1000 yılı civarında Estergon'da taç giymesi üzerine bir Hristiyan krallığı olarak ortaya çıktı; ailesi (Árpád Hanedanı) 300 yıl boyunca monarşiyi yönetti. 12. yüzyıla gelindiğinde krallık Avrupalı bir güç haline geldi.
16. yüzyılda Macaristan'ın orta ve güney bölgelerinin Osmanlı tarafından işgal edilmesi nedeniyle ülke üç parçaya bölündü: Habsburg Kraliyet Macaristanı, Osmanlı Macaristanı ve yarı bağımsız Erdel Prensliği. Habsburg Hanedanı, 1526 Mohaç Muharebesi'nden sonra 1918'e kadar aralıksız olarak Macaristan tahtını elinde tutmuş ve Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yapılan kurtuluş savaşlarında da kilit rol oynamıştır.
1867'den itibaren, Macar krallığına bağlı bölgeler, Aziz Stephen Tacı Toprakları adı altında Avusturya-Macaristan'a dahil edildi. Monarşi, son kral I. Karl'ın 1918'de tahttan indirilmesiyle sona erdi ve ardından Macaristan cumhuriyet oldu. Krallık, 1920-46'daki "Naiplik" döneminde nominal olarak restore edildi ve 1946'da Sovyet işgali altında sona erdi.
Macaristan Krallığı, başlangıcından Trianon Antlaşması'na kadar birçok etnik gruptan oluşan bir devletti ve bugünkü Macaristan, Slovakya, Erdel ve Romanya'nın diğer kısımlarını, Karpat Ruthenia'yı (günümüzde Ukrayna'nın bir parçası), Voyvodina'yı (günümüzde Sırbistan'ın bir parçası), Burgenland bölgesini (günümüzde Avusturya'nın bir parçası), Međimurje'yi (günümüzde Hırvatistan'ın bir parçası), Prekmurje'yi (günümüzde Slovenya'nın bir parçası) ve günümüzde Polonya'nın bir parçası olan birkaç köyü kapsıyordu. 1102'den itibaren, şahsi birlik içinde olan ve Macaristan Kralı'nın yönetimi altında birleşen Hırvatistan Krallığı'nı da içeriyordu.
Demograflara göre Mohaç Muharebesi'nden önce nüfusun yaklaşık yüzde 80'i Macarlardan oluşuyordu, ancak 19. yüzyılın ortalarında yeniden yerleşim politikaları ve komşu ülkelerden sürekli göç nedeniyle 14 milyonluk nüfusun 6 milyondan azı Macardı. Büyük toprak değişiklikleri, I. Dünya Savaşı'ndan sonra Macaristan'ı etnik açıdan homojen hale getirdi. Modern Macaristan nüfusunun onda dokuzundan fazlası etnik olarak Macar'dır ve ana dili olarak Macarca konuşmaktadır.
Günümüzde, ilk kral I. István'ın bayram günü (20 Ağustos), Macaristan'da devletin kuruluşunun anısına düzenlenen ulusal bir bayramdır (Kuruluş Günü).

Latince, Regnum Hungariae veya Ungarie'yi (Regnum, krallık anlamına gelir) oluşturur; Regnum Marianum (Meryem Krallığı); ya da kısaca Macaristan, krallığın başlangıcından 1840'lara kadar Latince resmi belgelerde kullanılan isimlerdi.
Almanca Königreich Ungarn adı resmi olarak 1784'ten 1790'a ve tekrar 1849 ile 1860'lar arasında kullanıldı.
Macarca adı (Macarca: Magyar Királyság) 1840'larda kullanıldı ve daha sonra 1860'lardan 1946'ya kadar kullanıldı. Krallığın resmi olmayan Macarca adı Magyarország'dı ve bu hâlâ günlük dilde kullanılan ve aynı zamanda Macaristan'ın resmi adıdır.
Krallığın diğer ana dillerindeki isimler şunlardı: Lehçe: Królestwo Węgier, Rumence: Regatul Ungariei, Sırpça: Kraljevina Ugarska, Hırvatça: Kraljevina Ugarska, Slovence: Kraljevina Ogrska, Slovakça: Uhorské kráľovstvo ve İtalyanca (Fiume şehri için), İtalyanca: Regno d'Ungheria.
Avusturya-Macaristan'da (1867–1918), resmi olmayan Latince: Transleithania adı bazen Macaristan Krallığı'nın bölgelerini belirtmek için kullanıldı. Resmi olarak Aziz Stephen Tacı Toprakları terimi, Avusturya-Macaristan'ın Macar kısmı için dahil edilmişti, ancak bu terim o zamandan önce de kullanılıyordu.

Árpád liderliğindeki Macarlar, 895 yılında Karpat Havzası'na yerleştiler ve Macaristan Prensliği'ni (896–1000) kurdular. Macarlar, Lechfeld Muharebesi'nde Kutsal Roma İmparatoru I. Otto tarafından durdurulana kadar Batı Avrupa'ya birçok başarılı saldırı düzenlediler.

Prensliğin yerini, 1000 Noel Günü'nde I. István'ın (Prens Géza'nın oğlu. Başlangıçta vaftiz edilene kadar Vajk olarak anılırdı) Estergon'da taç giymesiyle Hristiyan Macaristan Krallığı aldı. Krallığın ilk kralları Árpád Hanedanı'ndandı. Koppány'ye karşı savaştı ve 998'de Bavyera'nın yardımıyla onu Veszprém yakınlarında yendi. Katolik Kilisesi, Hristiyan Macarlar ve Alman şövalyeleriyle birlikte Orta Avrupa'da bir Hristiyan krallığının kurulmasını isteyen I. István'dan güçlü bir destek aldı. Macaristan Kralı I. István, 1083'te Katolik azizi ve 2000'de Doğu Ortodoks azizi olarak azizleştirildi. 11. yüzyıl civarında, Macaristan Krallığı bir Hıristiyan devleti haline geldi ve Macar Krallığı'ndaki Katoliklik bir devlet diniydi.
Ölümünden sonra kraliyet ailesi ile soylular arasında bir isyan ve üstünlük çatışması dönemi başladı. 1051'de Kutsal Roma İmparatorluğu'nun orduları Macaristan'ı fethetmeye çalıştı ancak Vértes Dağı'nda mağlup oldular. Kutsal Roma İmparatorluğu'nun orduları yenilgiye uğramaya devam etti; ikinci büyük savaş ise 1052'de şu anda Bratislava olarak adlandırılan kasabada yaşandı. 1052'den önce Kutsal Roma İmparatorluğu'nun destekçisi Peter Orseolo, Macaristan Kralı Samuel Aba tarafından devrildi.

Bu isyan dönemi I. Béla'nın hükümdarlığı sırasında sona erdi. Macar tarihçiler I. Béla'yı gümüş dinar gibi yeni para birimini tanıttığı ve yeğeni Solomon'un eski takipçilerine gösterdiği iyilik nedeniyle överler. Yine Árpád Hanedanı'ndan olan ikinci büyük Macar kralı, krallığı istikrara kavuşturan ve güçlendiren I. Ladislaus'du. Aynı zamanda bir aziz olarak kanonlaştırıldı. Onun yönetimi altında Macarlar, Kumanlara karşı başarılı bir şekilde savaştılar ve 1091'de Hırvatistan'ın bazı kısımlarını ele geçirdiler. Hırvatistan'da yaşanan hanedan krizi nedeniyle, iddiasını destekleyen yerel soyluların yardımıyla, Hırvat krallığının kuzey kesimlerinde (Slavonya) hızla iktidarı ele geçirmeyi başardı. Kız kardeşinin varis bırakmadan ölen Hırvat kralı Zvonimir ile evli olması nedeniyle tahtta hak iddia eden biriydi.

Ancak halefi Coloman'ın hükümdarlığına kadar tüm Hırvatistan'da krallık elde edilemeyecekti. Kral Coloman'ın 1102 yılında Biograd'da "Hırvatistan ve Dalmaçya Kralı" olarak taç giymesiyle Hırvatistan ve Macaristan'dan oluşan iki krallık tek taç altında birleşti.
Bu ilişkinin kesin koşulları 19. yüzyılda tartışma konusu olmasına rağmen Coloman'ın iki krallık arasında bir tür kişisel birlik yarattığına inanılıyor. İlişkinin doğası zaman içinde değişiklik gösterdi; Hırvatistan genel olarak büyük ölçüde iç özerkliği korurken, gerçek güç yerel soyluların elindeydi. Modern Hırvat ve Macar tarih yazımları çoğunlukla Hırvatistan Krallığı (1102-1526) ile 1102'den itibaren Macaristan Krallığı arasındaki ilişkileri kişisel bir birlik biçimi olarak, yani ortak bir kral tarafından birbirine bağlanmış olarak görüyor. Ayrıca 16. yüzyılın en büyük Macar hukukçularından ve devlet adamlarından biri olan István Werbőczy, Tripartitum adlı eserinde Hırvatistan'ı Macaristan'dan ayrı bir krallık olarak ele alır.
Özellikle bu dönemdeki Arap ve Bizanslı seyyahlar ülkenin zenginliğini, sık meralarını, iyi işlenmiş topraklarını, sulardaki ve ormanlardaki hayvan bolluğunu övmüşlerdir. Buğdayın ucuz olduğunu, pazarların kalabalık olduğunu, şehirlerin geliştiğini, halkın zengin olduğunu söylediler. Her ne kadar toplumun tüm katmanlarına atıfta bulunulduğu pek inandırıcı olmasa da, belgeler gerçeklikten ilham almıştır.
1222'de Macaristan Kralı II. András, hukukun ilkelerini belirleyen Altın Boğa'yı yayınladı.

1241'de Macaristan Moğollar tarafından işgal edildi ve Subutay'ın öncü seferlerinde ilk küçük çatışmalar görünüşte Macar zaferleriyle sonuçlanırken, Moğollar nihayet Mohi Muharebesi'nde birleşik Macar ve Kuman ordularını yok etti. 1242'de Moğol istilasının sona ermesinin ardından, Macaristan Kralı IV. Béla tarafından, gelecekteki olası istilaya karşı savunma sağlamak için çok sayıda kale inşa edildi. Macarlar minnettarlıkla onu "Vatan'ın İkinci Kurucusu" olarak onurlandırdılar ve Macar Krallığı yeniden Avrupa'da hatırı sayılır bir güç haline geldi. 1260 yılında IV. Béla, Babenberg Veraset Savaşı'nı kaybetti; ordusu, Kressenbrunn Muharebesi'nde birleşik Bohemya kuvvetleri tarafından mağlup edildi. Ancak 1278'de Macaristan Kralı IV. Ladislaus ve Avusturya birlikleri, Marchfeld Muharebesi'nde Bohemya ordusunu tamamen yok etti.

Árpád Hanedanı 1301'de III. András'ın ölümüyle sona erdi. Daha sonra Macaristan, 14. yüzyılın sonuna kadar Anjou Hanedanı tarafından, ardından 16. yüzyılın başlarına kadar hanedan olmayan birkaç hükümdar - özellikle Sigismund (Kutsal Roma imparatoru) ve Matyas Corvinus - tarafından yönetildi.

III. András'ın selefi IV. Ladislaus, 1290'da suikasta kurban gittiğinde, başka bir asilzade, Macaristan'ın itibari Kralı olarak atandı: Anjoulu Charles Martel. Charles Martel, Napoli Kralı II. Carlo ile IV. Ladislaus'un kız kardeşi Macaristanlı Mary'nin oğluydu. Ancak III. András tacı kendisi aldı ve Charles Martel'in 1295'teki ölümünden sonra hiçbir sıkıntı yaşamadan ülkeyi yönetti. András'ın 1301'deki ölümü üzerine ülke, birbirine düşman olan güçlü lordlar arasında bölündü. Bu oligarklardan bazılarının koalisyonu önce anarşiden hızla kaçan III. Wenceslaus'u, ardından Kán ailesi tarafından ayrılmak zorunda kalan III. Otto'yu taçlandırdı. Tek aday olarak kalan Charles, sonunda 1310'da Kral I. Károly olarak taç giydi. Chronicon Pictum tarafından "Moğolların Avrupa'yı istilasından bu yana en acımasız muharebe" olarak tanımlanan Rozgony'deki ünlü muharebe, Károly'nin yeniden birleşme savaşını sona erdirdi.
I. Károly, önemli ekonomik reformlar uyguladı ve III. Máté Csák liderliğindeki kraliyet yönetimine muhalif kalan soyluları mağlup etti. Macaristan krallığı, I. Károly döneminde refah ve istikrar çağına ulaştı. Krallığın altın madenleri yoğun bir şekilde işlendi ve kısa sürede Macaristan, Avrupa altın üretiminde önemli bir konuma ulaştı. Forint, dinarın yerine para birimi olarak tanıtıldı ve I. Károly'nin reformları uygulandıktan kısa bir süre sonra, Moğol istilasının ardından zor bir duruma düşen Krallığın ekonomisi yeniden g

Ananda Kentish Coomaraswamy (22 Ağustos 1877 Colombo - 9 Eylül 1947 Massachusetts), Sri Lankalı hukukçu ve filozof Mutu Coomaraswamy ile İngiliz eşi Elizabeth Beeby'nin oğulları ve Rene Guenon ve Frithjof Schuon ile birlikte Tradisyonalist Ekol'ün kurucularından biridir. 1917 yılında Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde Hint Sanatı departmanında yöneticilik yapmaya başlayan Coomaraswamy, sanat metafiziği ve Hint sanatına dair öncü çalışmalarıyla tanınmış da olsa batı ve doğu gelenekleri (özellikle Hindu ve Budist) ile ilgili çeşitli yayın organlarında çıkan pek çok önemli makalesiyle Tradisyonalist ekolün önde gelen sözcülerindendir.

Time and Eternity
Hinduism and Buddhism
Figures of Speech or Figures of Thought
The Dance of Siva: Essays on Indian Art and Culture
Spiritual Authority and Temporal Power in the Indian Theory of Government
A New Approach to the Vedas
The Transformation of Nature in Art
History of Indian and Indonesian Art
The Door in the Sky by Ananda
Essays in Architectural Theory
Fundamentals of Indian Art (vol. I)
Christian and Oriental Philosophy of Art
The Indian Craftsman
Essays in Early Indian Architecture
Early Indian Architecture: Cities and City Gates
Early Indian Architecture: Palaces
Elements of Buddhist Iconography
The Origin of the Buddha Image
Jaina Art
Visvakarma: Examples in Indian architecture, sculpture, painting handicraft
Art and Swadeshi
Essays in National Idealism
Paroksa: Coomaraswamy Centenary Seminar Papers Vidyapati: Padavali (translated by A.K.C.)

Eastern Wisdom and Western Knowledge

Ananda K.Coomaraswamy’s Aesthetics
Ananda Coomaraswamy'nin bazı makale ve kitaplarının tam metni
Ananda Coomaraswamy Books
Stella Bloch Papers
Ananda K. Coomaraswamy Papers
Dr.Ananda K. Coomaraswamy14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bal Gangadhar Tilak (23 Temmuz 1856 - 1 Ağustos 1920), Hint bilim insanı, hukukçu, matematikçi, düşünür ve milliyetçi önderdir. 1914'te Hint Yönetsel Özerklik Birliği'ni kurarak başkanlığını üstlenmiş, 1916'da Muhammed Ali Cinnah'la bağımsızlık mücadelesinde Hindu-Müslüman birliğini sağlayan Lucknow Paktı'nı imzalamıştır.
Orta sınıftan kültürlü bir Brahman ailesinin oğluydu. Üniversiteyi bitirince hukuk okuduysa da daha sonra Puna'daki bir özel okulda matematik öğretmenliği yaptı. 1884'te halkı eğitmeyi, özellikle de İngilizce öğretmeyi amaçlayan Dekkan Öğretim Derneğini kurdu. Ardından öğretmenlik yaptığı özel okulu geliştirerek üniversiteye bağlı bir yüksekokula dönüştürdü. Marathi dilinde Kesari ve İngilizce Mahratta adlı haftalık iki gazete aracılığıyla halkta siyasi bilinç uyandırmaya çalıştı. Marathi dilini kullanması, kendilerine okunan Kesari'yi topluca dinleten köylüleri çok etkiledi. Böylece İngiliz yönetimini olduğu kadar ılımlı toplumsal reformcuları da şiddetle eleştirmesiyle ünlenen Tilak, Batı'yı örnek alan toplumsal reformların bağımsızlık için siyasal mücadeleyi zayıflatacağı görüşündeydi.
Tilak o dönemde daha çok yüksek sınıflarla sınırlı olan milliyetçi hareketi halk arasında yaygınlaştırmak için Hindu dinsel simgelerinden ve geçmişte Marathaların Müslüman yönetime karşı yürüttüğü mücadele geleneğinden yararlanmaya çalıştı. Bu amaçla 1893'te Genaşa, 1895'te de Şivaci şenliklerini düzenledi, ama milliyetçi hareketi yaygınlaştırırken Müslümanlar arasında tedirginliğe yol açtı. Çok geçmeden İngiliz yönetimi tarafından ihanetle suçlandı ve yargılanarak 1897'de hapse atıldı. Bu olaydan sonra Lokamanya (Halkın Sevgili Önderi) lakabıyla anılmaya başladı. 1905'te Hindistan genel valisi Lord Curzon'un Bengal'i bölmesi üzerine kararın iptalini isteyen Bengal halkını bütün gücüyle destekledi; İngiliz mallarını boykot etme çağrısı çok geçmeden bütün ülkeyi etkiledi. Ertesi yıl Yeni Partinin Hedefleri diye tanınan pasif direniş programını açıklayan Tilak bu programla İngiliz yönetiminin uyuşturucu etkisini ortadan kaldırmayı ve halkı bağımsızlık uğruna katlanılıcak zorluklara hazırlamaya çalıştı. Başlattığı bu boykot ve pasif direniş eylemleri sonradan Mohandas Gandhi tarafından sürdürüldü.
Hindistan Ulusal Kongresi (INC, Kongre Partisi) ılımlı kanada göre aşırı bir yaklaşımı benimseyen Tilak küçük çaplı reformlara karşı çıkarak svarac (bağımsız, özerk) yönetimi savundu. Kongre'yi kendi mücadele programına kazanmaya çalıştı. Kongre'nin 1907'de Surat'ta yapılan toplantısında ılımlılarla bu konuda çatıştı ve milliyetçi güçler arasındaki bölünmeden yararlanan İngiliz yönetimi tarafından yeniden ayaklanma ve terörizmi teşvikle suçlanarak altı yıllık hapis cezasını çekmek üzere Birmanya'ya Mandalay'a gönderildi. Hapishanede Hinduların en kutsal kitabı üzerine özgün bir yorum olan Bhagavadgita Rahasya (Bhagavadgita'nın Sırrı) adlı büyük yapıtını yazdı. Yapıtında Bhagavadgita'nın her şeyden el çekmeyi öğrettiği yolundaki geleneksek yoruma karşı çıkarak kutsal kitabın bencillikten uzak bir insanlığa hizmet çağrısında bulunduğunu savundu.
I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde serbest bırakılan Tilak yeniden siyasete dönerek Svaracya (Sanskrit dilinde sva: öz ve racya: yönetim) doğuştan hakkımdır ve onu elde edeceğim, sloganını ortaya attı ve Annie Besant'la birlikte Yönetsel Özerklik Birliği'nin kurucuları arasında yer aldı. 1916'da yeniden Kongre'ye katıldı ve Pakistan'ın gelecekteki kurucusu Muhammed Ali Cinnah'la Hindular ve Müslümanlar arasındaki tarihsel Lucknow Paktı'nı imzaladı. 1918'de Hindistan Yönetsel Özerklik Birliği'nin başkanı olarak İngiltere'ye gitti. İşçi Partisi'nin İngiliz siyasi yaşamında yükselmekte olduğunu kavrayarak parti önderleriyle sıkı ilişkiler kurdu. Gerçekten de Hindistan 1947'de İşçi Partisi iktidarı sırasında bağımsızlığını kazandı. Hintlerin yabancı yönetimle işbirliği yapmaktan vazgeçmesi gerektiğini ileri süren ilk önderlerinden biri olan Tilak hiçbir zaman şiddeti özendirmediğini belirtti.
1919'da Kongre'nin Amritsar'daki toplantısına katılmak üzere ülkesine döndüğünde, Gandhi'nin, Montagu-Chelmsford reformları arasında yer alan yasama konseyleri seçimlerini boykot politikasına karşı çıkacak kadar yumuşamıştı. Bölgesel yönetime Hintlerin de belli ölçüde katılmasını sağlayacak reformların gerçekleştirilmesi için temsilcileri, önerdiği yanıtlayıcı işbirliği politikasını izlemeye çağırdı. Ama reformlara kesin bir yön veremeden öldü. Gandhi'nin Çağdaş Hindistan'ın Kurucusu dediği Tilak, Cavaharlal Nehru tarafından da Hint Devriminin Babası diye anıldı.

Karşılıklılık etiği veya altın kural, diğerlerine karşı adaletin sağlandığına emin olabilmesi için bir kişinin herhangi bir davranışta bulunma hakkı veya sorumluluğu olup olmadığını belirleyen bir etik kuraldır. Aksi yönde eleştiriler bulunsa da, tartışmalı olarak karşılıklılık kavramı, insan haklarının en temelidir. Bu altın kuralın önemli bir öğesi, bu kurala göre hayatını sürdüren bir insanın sadece yakınlarını değil, herkesi göz önüne alarak yaşamaya çalışmasıdır.
Hem olumlu (genellikle "kendine yapılmasını istediğin şeyleri başkasına da yap" şeklinde ifade edilir) hem de olumsuz (genellikle "kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkalarına da yapma" şeklinde ifade edilir) biçimi bulunmaktadır. Benzer biçimler tam olarak birbiriyle aynı değiller ve yapmak istedikleriniz ve buna karşılık kendinize yapılmasını istediğiniz şeylere karşılık karşı tarafında kendisine yapılmasını istediği şeyler noktasında farklılık gösteriyorlar. Olumsuz biçim, olumlu biçimin içerebildiği başkalarından istediğiniz şeyi gerçekten sevip sevmediğinizi kontrol etmeyi doğrudan içermiyor, bu da eleştiriler bölümünde tartışılan kendini düzelten bağlamda altın kural için bir örnek oluşturuyor.
Altın kuralın çeşitli dünya kültürlerinde geniş kökleri bulunmaktadır ve farklı kültürlerin çekişmeleri önlemek için kullandığı bir standarttır. Eski Hint, Yunan ve Çin felsefelerinde yeri vardır. Farklı dini şahsiyetler ve filozoflar farklı şekillerde ifade etmiş olsa da, İngilizce ifadesinde en yaygın biçimi İsa peygambere ithaf edilen Luke İncil'inde geçen şu cümledir: "Başkalarının sana yapmasını istediğin şeyleri başkalarına yap." "Başkalarına yap" kısmı ilk olarak 1567 civarında Katolik ilmihalinde görünmüştür, fakat 1583 baskısında kesindir.

Antik Yunan'da ve felsefesinde Altın Kural yaygın bir ilke idi. Genel kavramın örnekleri şunları içerir:

"Ondan hastalık kapacağın şeyi komşuna yapma." - Pittacus
"Başkalarını suçlayacağın şeyi yapmaktan kaçın." – Thales
"Komşularının sana ne yapmasını istiyorsan, onlara da onu yap." – Sextus the Pythagorean
"Sana yapıldığında kızacağın şeyi başkalarına da yapma." – Isocrates
"Kendine yapıldığında zarar göreceğin şeyi başkalarına da yapma." – Epictetus
"Bilgece ve iyi ve adil olmadan mutlu bir yaşam sürmek imkânsızdır ('ne zarar ver ne de zarar gör' kısmına katılarak), ve mutlu bir yaşam sürmeden bilgece ve iyi ve adil olmak imkânsızdır." – Epicurus

13 inanç geleneğinden kutsal yazılarda Altın Kuralı gösteren çok inançlı bir poster (Scarboro Missions'tan Paul McKenna tarafından tasarlanmıştır, 2000), 4 Ocak 2002'den beri Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde kalıcı olarak sergilenmektedir. Posteri oluşturmak "13 inanç grubunun her birindeki uzmanlarla gerçekleştirilen meşveretleri içeren beş yıllık bir araştırma aldı".

Bahai Dini yazılarında herkesin teşvik ettiği şey, insanların başkalarına kendilerine davrandıkları gibi davranmaları ve hatta onları kendine tercih etmeleridir:EY İNSAN OĞLU! Bir kimse gelip senden bir şey isterse reddetme; çünkü onun yüzü Yüzümdür, Benden utan.
— Bahaullah
Ne mutlu kardeşini kendinden üstün tutana!
— Bahaullah.
ve eğer gözün adalette ise kendin için seçtiğini başkaları için seç.
— Bahaullah
EY VARLIK OĞLU! Özün için söylemesini istemediğin şeyi özgen için söyleme. Yapmayacağını deme. Bu Benim sana buyruğumdur; onu tut.

— Bahaullah

Karşılılıklılık etiği veya karşılıklılık ilkesi, uluslararası ilişkiler alanında kullanılan temel prensiplerden birisidir. Örneğin uluslararası politikalarda çıkan bir anlaşmazlık üzerine İsrail'in Tel Aviv'den İstanbul'a seyahat edecek Türk yolcuları Ben Gurion Havalimanı'nda abartılı şekilde aramasına "karşılık" Türkiye'nin İstanbul'a gelen İsrail vatandaşlarını sorguya alması, karşılıklılık ilkesinin bir gereğidir.

Golden Rule Poster in 13 Religions 19 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A short essay on the Golden Rule
Golden Rule in a Nutshell, referencing at least 19 religions / belief systems 27 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Golden Rule Resources and Articles
Rosicrucians: The Golden Rule 26 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Shared belief in the Golden Rule 8 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Golden Rule as a Global Ethos 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Josef Bordat
The Golden Rule, Ethic of Reciprocity, and the Wiccan Rede 5 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Golden Rule in Religion 19 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Golden Rule in World Religions 21 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Golden Rule, Village Ethic of Mutual Help from Project Worldview
The Rules of the Game 30 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Abolition of Man 22 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. E-text of the C. S. Lewis book The Abolition of Man, which includes a comparative appendix.

Tao veya Dao, Taoizm'in ana kavramıdır. Kesin olarak ortaya çıktığı bir tarih bilinmemekle beraber MÖ altıncı ve beşinci yüzyıl arasında yaşadığı tahmin edilen Lao Zi'nin Dao De Jing adlı eserinde Dao anlatılmıştır. Dao kavramının avcı-toplayıcı topluluklar devirlerinden beri bilindiği ve sözlü olarak aktarıldığı düşünülmektedir.
Günümüz Çincesinde "yol, yön, yöntem, ana ilke, akış" gibi birçok anlam barındıran bir imge sözcüktür. Laozi "İlle de ad vermek zorundaysam ona Yol (Dao) diyebilirim" der. Temeli sürekli değişimi esas alan bu anlayışta herhangi bir şeye ya da duruma ad vermek veya etiket takmak anlık bir hali yansıtacağı için kalıcı hal olarak kabul görmez. Şeyler, ancak dışa vuran, belirmeye başlayan haliyle duyularla algılanır. Bu da görecelidir. Dao De Jing adlı eserin ilk şiirinde "Duyudan uzaklaştıkça Dao'nun cevherine yaklaşılır" der. Dao tam olarak ne şudur ne de budur, öte yandan, hem şudur hem budur. Her şeyin her daim değişim ve dönüşüm içinde olduğu kabul edilir. Dao, her neyse, kendi de dahil evrenin yani her şeyin akışını, değişimini ve dönüşümünü tetikleyen doğurucu unsurdur.
Dao De Jing kitabında Dao anlatılmaya çalışılırken "Wei wu wei - Çabasız çaba", "Boşluk", "Belirme", "Dişil vadi", "Ham kütük", "Ziran" gibi anahtar kavramlar kullanılmıştır.
Toplumlar arası ilişkilerde "Dao'nun terk edildiği yerde erdem, erdemin terkedildiği yerde ahlak, ahlakın terkedildiği yerde adalet öne çıkar" diyerek evrenin ana akışını yakalamayı ve ona uymayı temel ilke olarak önerir.

Dipnotlar
Lao Zi'nin Dao De Jing kitabı; Wang Bi (MS 3. yy) "El Yazmaları"ndan ayrıca Çin'deki Mawangdui Arkeolojik Sahası'ndaki kazılarda ortaya çıkan Mawangdui İpek Yazıtları (MÖ 3. yy) aracılığıyla günümüze ulaşmıştır.

Dört Kitap ve Beş Klasik (Çince: 四書五經; pinyin: Sìshū Wǔjīng), Çin'de Konfüçyüsçülük hakkında MÖ 300'den önce yazılmış yetkili kitaplardır.

Dört Kitap (四書 sìshū), Konfüçyüsçülüğün temel değer ve inanç sistemlerini gösteren klasik Çin metinleridir. Bu metinler, Song Hanedanı'nda Zhu Xi tarafından Konfüçyüsçü düşünceye genel bir giriş olarak hizmet etmek üzere seçildiler ve Ming ve Qing hanedanlarında kamu hizmeti sınavlarının resmi müfredatının özünü oluşturdular. Bu kitaplar:

Büyük Öğrenme
Ortalama Doktrini
Seçmeler
Mensiyüs

Beş Klasik (五經 wǔjīng), geleneksel Konfüçyüs kanonunun bir parçasını oluşturan beş Qin öncesi kitaptır. Metinlerin birçoğu Savaşan Devletler Çağı'nda zaten öne çıkmıştı. Zamanın önde gelen Konfüçyüsçü bilim insanı Mensiyüs, Bahar ve Güz Yıllıkları klasiğini önceki dönemlerin yarı efsanevi kronikleri kadar eşit derecede önemli kabul etti. Konfüçyüsçülüğü resmi ideolojisi olarak benimseyen Batı Han Hanedanı döneminde, bu metinler devlet destekli müfredatın bir parçası haline geldi. Metinler ilk kez bir dizi koleksiyon olarak değerlendirilmeye ve toplu olarak "Beş Klasik" olarak adlandırılmaya başlandı. Bu klasikler:

Şiir Klasiği
Shujing
Liji
Yi Çing
Bahar ve Güz Yıllıkları

Ulrich Theobol, "Chinese Literature – alphabetical index" 5 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at ChinaKnowledge – a universal guide for China studies
Donald Jordan (University of California, San Diego): The Canonical Books of Confucianism 2 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Öğretmen veya eğitmen, eğitim kurumlarında önceden belirlenmiş hedefler doğrultusunda öğretim etkinliklerini planlı ve programlı bir biçimde düzenleyerek yürüten uzman eğitmendir. Anaokulu, okul, üniversite, akademi ve başka yerlerde görev yapar. Öğrencilerin öğretim uygulaması yoluyla bilgi, yeterlilik veya erdem kazanmalarına yardımcı olur.
Öğretmenlik geçmişte din insanı veya filozofların, kendi temel uğraşları yanında sürdürdükleri ikincil bir görev iken öğretme işinin belirli bir hazırlığa sahip kişilerce yapılması yaygınlaşmış ve özellikle 19. yüzyıldan itibaren öğretmenler öğretmenlik mesleğine hazırlayan özel kurumlarda yetişmişlerdir.

Eğitim ve Eğitim Bilimleri Sözlüğü'nde öğretmenlik, resmî ya da özel eğitim kurumlarında çocuk, genç ve yetişkinlere öğretim verme işi olarak tanımlanır. Öğretmenlik mesleği, 1973 tarihli  Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 43. maddesinde "devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği" olarak tanımlanmıştır. Öğretmen, bu mesleği icra eden kişidir.
Öğretmen kelimesi Eski Türkçedeki "öğretmek" fiiliyle ilgili bir köke sahiptir. Türkçe Batı dillerinden geçen ‘adam, insan’ demek olan "-man, men" kelimesinin öğretmek fiiline eklenmesi ile isimleştiği düşünülür. 1930'ların ortasında, o zamana kadar kullanılan Arapça kökenli "muallim" kelimesinin yerine öz Türkçeçilik kampanyası ile  öğretmen kelimesi geçerek yaygınlaşmıştır.

Öğretmenlerin eğitim faaliyetlerini gerçekleştirmek için hangi yeterliklere ihtiyaçları olduğu, bir alan ile ilgili bilgi sahibi olmanın öğretim yapmak için yeterli olup olmadığı ya da o alanla ilgili bilgi sahibi olmadan da öğretmenlik yapılıp yapılamayacağı öğretmenlikle ilgili çok tartışılan konulardır. Bu sorulara yanıt bulmak  için yapılan çalışmalarda  en önemli gelişmelerden birinin 1980'lerde ABD'li eğitimci Lee Shulman ve arkadaşları tarafından kaydedildiği kabul edilir. Shulman ve arkadaşları, profesyonel öğretmenliğin gerektirdiği bilgileri kategorilendirmiştir. Bu kategoriler şunlardır: 

Alan bilgisi: Bir öğretmenin, öğrettiği alanla ilgili en önemli kavramların ve becerilerin bilgisine sahip olmasını ifade eder.
Müfredat bilgisi: Bir konuyu herhangi bir seviyede öğretmek için geliştirilmiş müfredata ve materyallere dair bilgiye sahip olmaktır.
Pedagojik alan bilgisi (PAB): Konuyu başkalarının anlaması için en kullanışlı şekillerde gösterebilme ve açıklayabilme bilgisidir. Bir konuyu öğrenmeyi neyin zorlaştırıp neyin kolaylaştırdığını anlamayı da içerir.
Öğrenciler ve özellikleri ile ilgili bilgi: Grup veya sınıf ortamının işleyişinden okul yönetimi ve finansına, toplulukların ve kültürlerin karakterine dek uzanan bir yelpazede eğitsel ortamların bilgisidir.
Eğitsel olarak ulaşılmak istenen sonuçlar, amaçlar, değerler ve tüm bunlara ilişkin felsefi ve tarihsel bilgi
Eğitim alanında çalışanlar Shulman'ın görüşlerini genişleterek Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) kavramını geliştirmiştir. "Konu ile ilgili kavramların teknolojiyle gösterimi; içeriği öğretmek için teknolojilerin yapıcı bir şekilde kullanılması; öğrencilerin anlamakta zorlandıkları konuları anlamaları için teknolojinin ne şekillerde yardımcı olabileceğinin bilgisi gibi yetkinlikler, TPAB kavramı içinde yer alır.

2000'li yıllarda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, kariyerleri boyunca eğitimlerine ve mesleki gelişimlerine rehberlik etmek için öğretmenlerin ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilerin ortak bir tanımını geliştirmenin gerekli olduğunu savundu. Bazı kanıta dayalı uluslararası tartışmalar böyle bir ortak anlayışa ulaşmaya çalışmıştır. Örneğin, Avrupa Birliği öğretmenlerin ihtiyaç duyduğu üç geniş yeterlilik alanı belirlemiştir:

Başkalarıyla çalışmak
Bilgi, teknoloji ve bilgi ile çalışmak
Toplum içinde ve toplumla birlikte çalışmak.

2017 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre dünyada 9.4 milyonu okul öncesi, 30.3 milyonu ilköğretim, 18.1 milyonu ortaokul, 14 milyonu lise ve 12.5 milyonu yükseköğretimde olmak üzere toplam 85 milyon öğretmen bulunmaktadır. Our World In Data projesinin hazırladığı raporda 1993 -2014 yılları arasında farklı eğitim seviyelerinde görev yapan öğretmen sayıları verilmiştir. 

Cinsiyete göre dağılım

Our World In Data raporuna göre; 2014 yılı itibarıyla dünyadaki öğretmenlerin  yaklaşık üçte birini ilkokul öğretmenleri oluşturmaktadır. Cinsiyet dağılımı açısından incelendiğinde, ilköğretimde görev yapan kadın öğretmen oranının bazı ülkelerde %98'e kadar çıktığı  kadın öğretmenlerin oranının eğitimin üst kademelerinde düştüğü görülür.
OECD ülkeleri genelinde eğitimin tüm seviyelerinde öğretmenlerin yaklaşık %70'i kadındır. Kadın öğretmenlerin oranının eğitimin ilk kademelerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu pay  birbirini izleyen her eğitim seviyesiyle birlikte azalır. Kadınlar, OECD ülkeleri genelinde ortalama olarak okul öncesi düzeyde öğretim kadrosunun %96'sını ve ilköğretim düzeyinde %82'sini temsil ederken, ortaöğretim düzeyinde %63'ünü ve yükseköğretim düzeyinde yalnızca %44'ünü oluşturmaktadır. Yaş dağılımı
Öğretmenlerin yaş dağılımı ülkeler ve eğitim düzeyleri arasında önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Ülkenin nüfusu, yaş dağılımı, yükseköğretimin süresi, öğretmenlerin maaşları ve çalışma koşulları gibi çeşitli faktörler bir ülkedeki öğretmenlerin yaş ve eğitim düzeyinde etkilidir. Örneğin azalan doğum oranları yeni öğretmenlere olan talebi azaltabilir ve yükseköğretimde daha fazla zaman harcanması, öğretmenlerin işgücü piyasasına girişini geciktirebilir. Rekabetçi maaşlar, iyi çalışma koşulları ve kariyer geliştirme fırsatları bazı ülkelerde gençleri öğretmenliğe çekmiş veya diğer ülkelerde etkili öğretmenlerin elde tutulmasına yardımcı olmuş olabilir.
OECD ülkelerinde genç öğretmenler (30 yaş altı) öğretim nüfusunun yalnızca küçük bir bölümünü oluşturmaktadır: ortalama olarak ilköğretimde %12, ortaöğretimde %11 ve lisede %8. Lise düzeyinde  çoğu ülkede genç öğretmenlerin, öğretmenlik nüfusunun %10'undan daha azını oluşturduğu görülür. Genç öğretmenler Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İtalya, Litvanya, Polonya, Portekiz, Slovenya, İspanya ve İsviçre'deki lise öğretmenlerinin %5 veya daha azını oluşturmaktadır. OECD ülkeleri genelinde ortalama olarak ilkokul, ortaokul ve lise öğretmenlerinin yarısından fazlası 30- 49 yaşları arasındadır ve öğretmenlerin büyük bir kısmı en az 50 yaşındadır. Yaşlı öğretmenlerin (50 yaş ve üstü) payı, eğitim seviyesiyle birlikte ilköğretimde %33'ten ortaöğretimde %38'e ve yükseköğretimde %40'a yükselmektedir. Çoğu ülkede yükseköğretim düzeyinde her üç öğretmenden en az biri 50 yaş ve üzerindedir. Bununla birlikte yüksek öğretimde 50 yaş ve üzeri öğretmen oranı, %13 (Lüksemburg) ile  %56 (İtalya) arası değişkenlik göstermektedir.

Statü
Öğretmenlik Mesleğinin Statüsü Dünya ölçeğinde, öğretmenlerin statüleri arasında önemli farklılıklar olduğu görülmektedir. Öğretmenlerin dünya ölçeğinde statülerinin karşılaştırılmasına yönelik ilk kapsamlı çalışma, Varkey GEMS Vakfı aracılığı ile Sussex Üniversitesi öğretim üyesi Peter Dolton ve Malaga Üniversitesi öğretim üyesi  Oscar Marcenaro-Gutierrez tarafından, 21 ülke ölçeğinde 1000 katılımcı ile halkın öğretmenlere yönelik tutumlarını ortaya çıkarmak amacıyla yapılmış ve "2013 Global Öğretmen Statüsü Endeksi’ adıyla yayımlanmıştır. Bu endekse göre, öğretmenler Çin'de en yüksek, İsrail'de en düşük statüye sahiptir. Söz konusu araştırmaya göre Çin, Güney Kore, Türkiye, Mısır ve Yunanistan'da insanlar öğretmenlere diğer Avrupa ve Anglo Sakson ülkelerinden daha çok saygı göstermektedir. Britanya ve Amerika bu endeksin ortalarında yer almaktadır. Brezilya, Çin, Çek Cumhuriyeti, Mısır, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İsrail, İtalya, Japonya, Hollanda, Yeni Zelanda, Portekiz, Türkiye, Singapur, Güney Kore, İspanya, İsviçre, Birleşik Krallık ve Amerika'da yapılan bu çalışmanın sonuçlarına göre, hemen hemen bütün ülkelerde öğretmenlere yeterli veya pozitif güven değerlemeleri verilmekle birlikte, Finlandiya ve Brezilya'da en yüksek değerlemeler ortaya çıkarken, İsrail, Güney Kore, Mısır ve Japonya'da en düşük değerlemeler verilmiştir. Bu bağlamda, Finlandiya ve Brezilya'da toplumun öğretmenlere verdiği değerin en yüksek oranda olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, Fransa, Çin, Türkiye ve ABD'de ilkokul öğretmenlerinin daha fazla itibar gördüğünü de belirtilmiştir.

Almanya'da öğretmenler çoğunlukla  Eğitim Çalışmaları Öğretimi adı verilen özel üniversite sınıflarında göreve başlamaktadır. İlkokul (Grundschule), ortaokul (Hauptschule), orta seviye ortaokul (Realschule) ve daha yüksek seviye ortaokul (Gymnasium) öğretmenleri arasında birçok fark vardır. Öğretmenlerin maaşları, memur maaş endeksi ölçeğine (Bundesbesoldungsordnung) bağlıdır.
Almanya´da öğretmen eğitimi üniversitelerin bünyesindeki yüksek öğretmen okullarında, eğitim enstitülerinde, müzik ve sanat eğitimi okullarında  gerçekleşir; öğretmen adayları çok amaçlı üniversitelerde akademik bir eğitim de görebilirler. Lisans eğitimi aşamasında bilim ve alan eğitimi verilir. Lisans eğitimini izleyen öğretmenlik stajı aşamasında mesleğe yönelik eğitim bilimi dersleri verilir. Eğitim bilimleri alanında, okulla ilgili ve eğitim bilim açısından önemli olan konu alanlarına ait bilimler girmektedir (Coşkun, 2000). Bu yüksek okullardaki eğitim-öğretim izlenceleri öğretmen adaylarının görev yapmayı düşündükleri kurumların beklentilerine ve özelliklerine uygun düzenlenmekte ve buna uygun uygulamalı eğitim verilmektedir. Bütün eyaletlerde öğretmen eğitimi çerçevesinde Almanca, matematik, sanat eğitimi, müzik, spor, hayat bilgisi alanlarının eğitimi verilmektedir.

Varkey Vakfı'nın hazırladığı 2018 Küresel Öğretmen Statüsü Endeksi'ne göre  Amerika Birleşik Devletleri 35 ülke arasında 16.sırada yer almaktadır. Aralarında doktorların, hemşirelerin, kütüphanecilerin ve sosyal hizmet uzmanlarının bulunduğu 14 farklı meslek grubu arasında yapılan saygınlık sıralamasında ortaokul kademesinde görev yapan öğretmenler 12.sırada yer alma

Arjantin edebiyatı, Arjantin'deki yazarların ürettiği edebi eserler kümesidir. Jorge Luis Borges, Julio Cortázar, Leopoldo Lugones ve Ernesto Sabato gibi ünlü yazarlarla birlikte İspanyolca konuşulan dünyanın en üretken, ilgili ve etkili edebiyatından biridir.

Nitekim ülkenin kendi adı, ilk defa Martín del Barco Centenera'nın La Argentina (1602) adlı epik şiirindeki Latince bir deyimden gelmektedir. Şiir, on bin dizeden meydana gelmektedir ve bölgenin ele geçirilmesinin yanı sıra manzarasını işlemektedir. Bu kelime, Ruy Díaz de Guzmán'ın Argentina manuscrita adlı nesir çalışmasında yeniden görülmüştür.
Arjantin edebiyatı, nesir ve nazım yazan Matías Rojas de Oquendo ile Pedro González de Prado'nun (Arjantin'deki ilk önemli kentsel yerleşim birimi olan Santiago del Estero'dan) çalışmasıyla başlamıştır. Kısmen sözlü aborjin şiirinden -Carlos Abregú Virreyra'ya göre bilhassa lules, juríes, diaguitas ile tonocotés- ilham aldılar. Yerli ve İspanyol gelenekleri arasında bir simbiyoz ortaya çıkmıştır. Böylece Córdoba Ulusal Üniversitesi'nin kuruluşuyla merkezi olarak Córdoba eyaleti ile Arjantin'in kuzey ve merkez bölgelerine coğrafi olarak sınırlanmış (18. yüzyıla kadar) ayrı bir literatür oluşmuştur. Bu dönemden iki isim göze çarpmaktadır: Gaspar Juárez Baviano ile "Beata Antula" olarak da bilinen Antonia de la Paz y Figueroa.
Yavaş yavaş, limanın ekonomik refahı ile birlikte kültürel eksen doğuya doğru kaymıştır. Sömürge döneminin edebiyatı (Viceroyalty-neoklasisizm, barok ve epik), bağımsızlık duygusu altında yeşerdi: Vicente López y Planes, Pantaleón Rivarola ve Esteban de Luca.
17. yüzyıl boyunca, Arjantin barok edebiyatı, Avrupa ve Yeni Dünya'nın bazı bölümleriyle karşılaştırıldığında zayıf kalmıştır. Bu dönemin tek dikkat çekici şairi, Coronas líricas ile El peregrino de Babilonia eserlerini yazan José Luis de Tejeda idi.

Kıtanın geri kalanında olduğu gibi Arjantin'de de yoğun bir şekilde İspanya'dan kurtulma duygusu vardı. Bağımsızlıktan önce Juan Cruz Varela gibi bazı neoklasik yazarlar, paradoksal İspanyol alanı altında bu devrimci ruhla ilgili sayısız eser üretti.
Arjantin'in İspanyol geleneğinden gerçek kopuşu edebiyatta model olarak Fransız romantizminin benimsenmesiyle ortaya çıktı ve popüler kaynaklarla orta çağa dönüşü benimsedi. Bu estetik ve entelektüel durum, ilk yerel ve gerçekçi hikâyeyi (El Matadero) yazan Esteban Echeverría tarafından getirildi. İğneleyici tavrı ve güçlü Buenos Aires valisi Juan Manuel de Rosas'a muhalefeti onu sürgüne zorladı.
19. yüzyılın ortalarında José Mármol ilk Arjantin romanını yayımladı. Amalia (1851–1852) adındaki tarihi roman karanlık 1840 yılında geçmekte ve Juan Manuel de Rosas gibi gerçek tarihi karakterlerle kurgusal karakterlerin (Amalia, Daniel Bello, Eduardo Belgrano) karışımından oluşmaktadır.
Rosas'ın gücü arttıkça muhalifler daha fazla edebi eser üretti. Yerli sainete'ye iyi bir örnek olarak Juan Bautista Alberdi'nin El Gigante Amapolas adlı çalışması verilebilir. Deneme türünde Domingo Faustino Sarmiento, Facundo Quiroga'nın yaşamının belirleyici bir bakış açısıyla (yeniden) yazıldığı Facundo'yu yayımladı. Sarmiento, bu analizde sosyoloji ve göstergebilim yönlerini aktarmıştır.
Echeverría, Mármol ve Sarmiento, ilk nesil yerel entelektüel olarak kabul edilen Generación del 37 olarak bilinen yazarlar arasında yer almaktadır.
Şiir, ortak bir ruhla azaldı ve fıkra ile duygusallığa yerini bıraktı. Halk edebiyatının kronik yazarları Carlos Guido y Spano ve Ricardo Gutiérrez buna örnek gösterilebilir. Lucio V. Mansilla, 1870'te Una excursión a los indios ranqueles çalışmasını yayımladı.  Juana Manuela Gorriti, popüler kadın yazarlardan biriydi ve La hija del mazorquero adlı romanında olduğu gibi genellikle melodramatik anlatı çalışmalar yayımlamış ve kültür dergisi olan La alborada'yı çıkarmıştır.

Avrupa odaklı temalar ve stiller, bu yüzyıl boyunca Arjantin edebiyatında -özellikle Buenos Aires'te- standart olarak kalmıştır. Rafael Obligado'nun La cautiva ile Santos Vega gibi (romantik) şiirleri, pampanın doğasına çok önem vermiş ve bazı ögeleri pitoresk, taklit-gaucho edebiyatıyla paylaşmış, gaucho dilini kullanmayı ve onların zihniyetlerini yansıtmayı denemiştir. İlk akım poesía nativista (nativist şiir) olarak bilinir ve edebi bir gelenek haline gelmiştir. İkincisi (poesía gauchesca olarak bilinir), bu neslin ulusal kimlik anlayışının bir parçasına paralel olarak gelişmiştir. Aynı zamanda edebi yazarların bir ürünü olmasına rağmen bu yazılarda başlangıçtan beri protagonist olarak gaucho'lar yer almaktadır. Gauchesca, okuma yazma bilmeyen Orta Çağ şarkıcılarının modern bir eşdeğeri olan bir payadorun şarkı söylemesi ile ilişkilendirilmektedir.
İlk gauchesco yazarı, bağımsızlık savaşı sırasında yazan Bartolomé Hidalgo idi ve bu yüzden çalışmalarının güçlü bir politik ideolojisi vardı. Kompozisyonları çoğunlukla cielitos (provokatif politik mesajlarla payadoresque şarkılar) ve diálogos patrióticos (iki konu arasındaki güncel olaylar hakkında konuşmalar) idi.
İkinci dönemde, gauchesca siyasi hizip kavgalarından etkilendi. Estanislao del Campo ve Hilario Ascasubi, bu dönemin en temsilci yazarlarıdır. Del Campo, hem gauchesca'nın bir parodisi hem de şehir halkına zekice bir şaka olarak okunan bir şiir olan Fausto'yu yazdı. Şiirinde Anastasio El Pollo, bir arkadaşıyla karşılaşır ve kendisine belirli bir olay hakkındaki izlenimlerini söyler: Şeytan'ı görmüştür.
Gauchesca'nın son yazarı, Martín Fierro'nun yazarı José Hernández'tur.

1880 kuşağı, Buenos Aires'in Avrupai renk ve kültürel üstünlüğünü vurgulamıştır. Bu dönemin şiiri liriktir: Leopoldo Díaz ile Almafuerte. Almafuerte aynı zamanda, bir öğretmen ve bir gazeteciydi.
Deneme 19. yüzyılın sonlarında geliştirilen yeni bir türdür: José Manuel Estrada, Pedro Goyena ve Joaquín V. González.
Anlatı çalışmaları sosyal konular ve halk edebiyatı arasında gidip gelmiştir. Realizm baskın eğilimdi ve bu konuda Miguel Cané'nin otobiyografik romanı Juvenilia, en iyi çalışmadır. Natüralizm de yüzyılın sonuna doğru önemli bir eğilimdi.

19. yüzyılın sonlarına doğru, Nikaragua'lı Rubén Darío'nun önderliğinde, modernizm Latin Amerika edebiyatında görünmektedir.

Arnavutça, ait olduğu Hint-Avrupa Dil Ailesi'ne ait özellikler barındırmasına rağmen bulunduğu grup içinde yalıtılmış bir haldedir. Arnavutçanın dahil olduğu bu grupta konuşulmaya devam eden diğer diller Ermenice ve Yunancadır. Dilin kökeni hakkındaki ilk çalışmaları yapan ve Arnavutçanın Hint-Avrupa Dil Ailesi'ne mensup olduğunu kanıtlayan kişi Alman filolog Franz Bopp'dur. Arnavutçanın, eski zamanlarda Balkanlar'da konuşulan bir dil olan İlir diliyle bağlantısı olup olmadığı sıklıkla tartışılan bir konudur.

Arnavutçada gözlenen kültürel değişimler ilk olarak Arnavutluk'un kuzeyinde yoğunlaşan Katoliklerin ve güneydeki Ortodoks kiliselerinin metinlerinde ortaya çıkmıştır. Martin Luther'in Alman dili için yaptığı çalışmalardan etkilenen ve ilham alan din adamı Gjon Buzuku, aynı şeyi Arnavutça için geçerli kılmaya çalışmış ve bu uğurda yürüttüğü eylemler Protestan reformuna yol açmıştır. Gjon Buzuku tarafından 1555 yılında yazılan Meshari adlı yapıt, Orta Çağ boyunca Arnavut dilinde oluşturulmuş ilk edebi eserlerden biridir.
Dilin içeriği ve bulunduğu durum incelendiğinde, henüz çözülemeyen bir erken yazılı dönem geleneğine bağlı olduğu anlaşılır. Buna rağmen eldeki verilere göre 14. yüzyıldan önce Arnavut dilinde yazılmış bir yazılı metin olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur. Antivari başpiskoposu Fransız Dominican Guillelmus Adae 1332'de Latince olarak yazdığı bir raporda, Arnavutların kitaplarında Latin harfleri kullandıklarını ancak dillerinin Latinceden oldukça farklı olduğunu ifade etmiştir.
Durrës piskoposu Pal Engjëli tarafından 1462 yılında yazılmış Latince bir metnin içinde geçen Arnavutça yazılı vaftiz formülü ve Arnavutluk'a seyahat etmiş bir Alman olan Arnold von Harff tarafından 1497 yılında yazılmış olan bir sözlük; Arnavutça olarak yazılmış metinlerin ilk örneklerindendir. Bu tarihlerde yalnızca dini konularda değil, tarihi bilgiler içeren metinler de yazılmıştır.
1592 yılında Lekë Matrënga tarafından Hristiyan öğretilerini temel alan bir kitap yazılmış; Pjetër Budi ise 1618 yılında Hristiyan Doktrini ve 1621 yılında Romanum Ritüeli adını taşıyan eserleri oluşturmuştur. 1636 yılında Frang Bardhi Arnavut nesrinin ve şiirinin ilk temsilcisi olan George Castriot için bir özür yazmıştır.
20 ve 21. yüzyılın en tanınmış Arnavut yazarı İsmail Kadare'dir. Kadare, birkaç kez Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmiş ve bunun bir sonucu olarak dünya çapında üne kavuşmuştur.

Azerbaycan edebiyatı (Azerice: Azərbaycan ədəbiyyatı) Azerbaycan dilinde yazılan edebiyatı veya Azerbaycanlı yazarların, şairlerin veya Azerbaycanlı muhacirlerin yazdığı edebiyatı ifade eder.

İslam, İran ve Batı medeniyeti etkisi altında doğmuştur. Azerbaycan Türkçesini halk şairleri XII-XIII. yüzyılda kullanmaya başlamıştır. Bundan önce eserler Arapça ve Farsça olarak kaleme alınmıştır.

Kafkas Albanyası dilinde yerel yazı ve edebiyatın ortaya çıkışı Ermenilerde ve Gürcülerde olduğu gibi ülkenin Hristiyanlaşması ile bağlantılıydı. Alban diline ilk dini edebiyat çevirileri Süryanice'den yapılmıştır. Albanların kendi dillerinde yazı ve edebiyat oluşturması objektif tarihi bir zorunluluktan kaynaklanıyordu. Sosyal-ekonomik ve siyasi koşullar Albanya'da kendi edebiyatının oluşması için zemin hazırlamıştı. V. yüzyılın başlarında Arami yazısı temel alınarak Alban yazısı, yani alfabesi geliştirildi. Antik yazarların belirttiğine göre Albanlar M.Ö. I. yüzyılda bile kendi yazılarını kullanıyorlardı. V. yüzyılın başlarında geliştirilen 52 harfli Alban alfabesi fısıltılı ve boğaz sesleriyle zengindi.
Tam da bu dönemde Alban hükümdarı Yesuagen Alban patriği İyeremi'nin yardımıyla "Tevrat" ve "İncil"i, "Litürji"yi (Hristiyanların temel ibadet ayini) ve diğer dini kitapların çevirisi için başarılı işler görmüştür. V–VII. yüzyıllar Alban yazısının altın çağı olarak kabul edilir. Erken Alban edebiyatı uygun tarihi ve kültürel koşullar altında şekillenmiştir. Edebiyatın gelişmesiyle ilgi alanı genişlemiş ve bu da farklı türlerde kendini göstermiştir: hagiografik eserler, tarihi kronikler, hukuki belgeler — kilise yasaları ve dünyevi yasalar ortaya çıkmaya başlamıştır. V–VI. yüzyıllarda siyasi sebeplerden dolayı edebiyatta Helenistik eğilim dikkat çekmiştir. Dönemin Alban edebî geleneklerine ait olan ve günümüze ulaşan tarihî anlatı kaynakları arasında Moisey Kalankatlı'nın "Alban Ülkesinin Tarihi", VII. yüzyıl şairi Davdak'ın ağıtı, Alban hukuki kaynaklarından kilise yasaları (V. yüzyıl Aguen Kilise Meclisi'nin yasaları ve Simeon Yasası olarak bilinen 705 yılındaki Partav Meclisi'nin yasası) bulunmaktadır.
VII–XII. yüzyıllarda şekillenen Alban edebiyatı ona yabancı olan kültürel-ideolojik etkiler — İslamlaşma ve Gregoriyanlaşma ve nihayet Ermenileşme karşısında direnememiştir. Ancak buna rağmen IX–XII. yüzyıllara ait Alban haçkarlarında (haçtaşlarında) yerel Alban kültürünün geleneksel unsurları — dünyevi konular hâlâ yansıtılmakta, küçük takvim hâlâ kullanılmaktaydı.
Arap işgali sonucunda Hilafete katılan tüm ülkelerde olduğu gibi VIII. yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan'da da resmi devlet dilinin Arapça olması, bu dilin fethedilen halkların iletişim aracı haline gelmesi onun kısa süre içinde edebî-bilimsel yaratıcılıkta da hâkim dil olmasına yol açtı. Ancak nüfusun büyük çoğunluğu Türk dili konuşan Azerbaycan bölgesinde toplumsal, siyasi ve ahlaki düşüncelerle zengin bir folklor da mevcuttu. İçerik ve ifade açısından Müslümanlıktan önceye ait atasözleri, deyimler ve diğer edebî örnekler arasında ozan Dede Korkut'un diliyle söylenen destanlar daha fazla ün kazanmıştı. Araştırmacıların "Azerbaycan Sözlü ve Yazılı Edebiyatının Atası" olarak adlandırdığı bu Oğuz destanı sözlü olarak VI–VIII. yüzyıllarda şekillenmeye başlamış, VII–IX. yüzyıllarda tamamen olgunlaşmıştır.

Edebiyatta "şuubilik" — "halkçılık" eğilimleri İslam öncesi yerel kültürel gelenekleri Arap kültür çevresine dahil ederek koruma çabasında kendini gösteriyordu. Böylece, Azerbaycan da dahil olmak üzere tüm Müslüman dünyasında ortaya çıkan ve VIII. yüzyılın ikinci yarısında özellikle yaygınlaşan bu siyasi-dini mücadele Arap-Müslüman edebiyatının yeni dönemi ile sıkı sıkıya bağlıydı. Azerbaycan'ın en erken Arapça yazan şair ve ediplerinin eserleri VII–VIII. yüzyılların sınırına aittir. Hem kendi milli Azerbaycan kültürünü hem de Arap kültürünü temsil eden bu şairler arasında İsmail bin Yasar, oğlu İbrahim ve kardeşi Muhammed gibi isimler bulunmaktadır. Bu şairler hakkında IX–X. yüzyıllarda yaşamış ve eser vermiş Arap filologları İbn Kuteybe, Ebu-l-Abbas Müberred, Muhammed el-Merzubani ve özellikle Ebu-l-Ferec el-İsfahani gibi yazarların eserlerinde bilgi verilmektedir. Modern araştırmacıların bazen "İranlı" olarak kabul ettikleri bu şairlerin aslen Azerbaycanlı oldukları güvenilir bir kaynak olarak değerlendirilen İbn Kuteybe'nin bilgileriyle teyit edilmektedir.
X–XII. yüzyıllar Arap-Müslüman kültürünün, dolayısıyla onun önemli bir parçası olan edebiyatın tarihinde en verimli dönemlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu kültürün yaratıcıları arasında yer alan Azerbaycan aydınları birçok alanda olduğu gibi edebiyat alanında da büyük başarılar elde etmiş, Arapça ve Farsça yazdıkları bilimsel- edebî eserlerle dönemin genel Müslüman kültürünü en yüksek seviyeye çıkarmayı başarmışlardır.

XII. yüzyıl Azerbaycan'da Farsça şiirin parlak dönemi olarak kabul edilse de Arapça edebiyat hâlâ konumunu korumuş ve usta kalemler aracılığıyla coşkulu taraftarlar bulmayı başarmıştı. Ağırlıklı olarak Farsça yazan ünlü Azerbaycan şairleri Hakani Şirvani ve Mücireddin Beylegani eserlerinde Arapçayı da kullanmışlardır. XII. yüzyılda Azerbaycan halkı Arapça edebiyata Şihabeddin Yahya Sühreverdi gibi önemli şahsiyetler kazandırmıştır.
Azerbaycan'ın önde gelen düşünürlerinden biri olan Şihabeddin Yahya Sühreverdi felsefi risalelere ek olarak şiir divanı da yaratmıştı. Onun şiir anlayışı Arapça Azerbaycan şiiri ile yakından ilişkiliydi. Lirizm, özlem ve çaresizlik duygusu, lakonizm Sühreverdi'nin şiirinin başlıca özelliklerindendir.
XII. yüzyılın ünlü şairi ve edebiyat eleştirmeni Nizami Erûzi'ye göre hükümdarlar ve sultanlar iktidarlarını pekiştirmek ve nüfuzlarını halk arasında artırmak için saraylarında yetenekli şairler bulundurmalı ve onları istedikleri gibi eğitmeliydiler. Bu şairlerin dili ve kalemi vasıtasıyla kendi istek ve arzularını yayarlardı. Saray edebiyatının geniş bir şekilde yayıldığı bu dönemde Getran Tebrizi de önce Gence'de, Şeddadiler sarayında, daha sonra ise Nahçıvan'da, Nahçıvanşah Ebu Dülef'in sarayında yaşamıştır. Bu nedenle onun bu dönemdeki eserlerinde hükümdarları öven kasideler ön planda yer almıştır. Getran büyük methiyeler topluluğunun yanı sıra günümüze ulaşmayan "Gövsname" (veya "Kuşname") mesnevisi ve Farsçanın ilk açıklamalı sözlüğü olan "Et-Tefasir" ("Tefsirler") adlı eserin de yazarıdır.
XII. yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan edebiyatının dahi söz ustaları olan Ebül-Üla Gencevi, Feleki Şirvani, İzzeddin Şirvani gibi şairler bu edebiyatın zengin hazinesine yeni bir üslup ve ifade biçimi getirerek Gence ve Şirvan'da faaliyet gösteren Azerbaycan  edebî okulunun temelini atmışlardır. Bu okulda  edebî sanat ile gerçek hayat arasındaki bağlantıyı, uzlaşmayı temsil eden Rudekî'den başlayarak Firdevsî ve diğer şairler, ayrıca Getran Tebrizi tarafından geliştirilen Farsça şiirin Horasan-Türkistan tarzından farklı olarak yeni bir poetik "sebki temteragi" adı verilen Azerbaycan üslubu oluşturuldu.
Edebî mirasından sadece birkaç şiiri günümüze ulaşan Ebül-Üla Gencevi dönemin hükümdarlarını övmüş olsa da XI. yüzyılın sonu ve XII. yüzyılın ilk yarısında epik janrı geliştiren büyük Fars şairi Senaî'nin (1050-1140) ilerici gelenekleriyle bağlı olup Azerbaycan edebiyatında toplumsal-felsefi şiirin ilk örneklerini yaratmıştır. Ebül-Üla'dan sonra Şirvan  edebî okulunu şairin en bilgili ve yetenekli öğrencisi ve damadı olan Efzaleddin Hakani (1126-1199) yönetmeye başlamıştır. Bir zamanlar Ebül-Ül Hakani'yi Şirvanşah III. Büyük Menuçöhr'e (1120-1160) tanıtmış ve ona "Hakani" mahlasını vermiştir. Hakani yaratıcılığıyla Yakın ve Orta Doğu halklarının sanatsal düşünce tarzında yeni bir aşama açmıştır. O, dönemin Farsça Azerbaycan şiirine yeni bir üslup, gösterişli karakterler, parlak benzetmeler, ifadeler, zor redif ve kafiyeler, nadir kelimeler ve terimler, kelime oyunları getirerek şiir sanatında söz sanatı olarak estetik bir konsept yaratmıştır.
XII. yüzyıl Azerbaycan şiirinin ilginç ve en çok tartışma yaratan simalarından biri şaire Mehseti Gencevi'dir. Farsça, ağırlıklı olarak rubai janrında yazan Mehseti'nin şiirlerinin çoğu Gence çevresiyle ilgilidir. Yaratıcılığında aşk lirizminin önemli bir yer tuttuğu Mehseti'nin rubaileri dünyeviliği, hümanizmi ve iyimserliği ile dikkat çeker. Onun ardından Azerbaycan şiirinde rubai türü geniş bir gelişim yoluna girmiştir. Azerbaycanlı rubai yazan şairler arasında Reziyye Gencevi gibi kadın sanatçıların yetişmesi Mehseti'nin etkisinin ve yaratıcılığının en büyük başarılarından biri olarak değerlendirilebilir.
Azerbaycan'ın Farsça şiirinin "altın çağı"nın önde gelen şairlerinden biri Hakani'nin öğrencisi olan ve usta methiyeci şairlerden sayılan Mücireddin Beylegani'dir. Şirvan edebî ortamının bir ürünü olan bu şair kasidelerinin çoğunu kendisine hamilik yapan Azerbaycan Atabeyleri hanedanının üyelerine ve II. Tuğrul'un oğlu Sultan Arslanşah'a adamıştır. Onun lirikinde sonsuz irade ve gurur, kendisine ve başkalarının yaratıcılığına karşı yüksek bir beklenti hâkimdir.
Bu dönemde Nizami Gencevi'nin adı özel bir yere sahiptir. Nizami dönemin tüm bilgilerini kendisinde toplayan bir bilgeydi. Felsefi edebiyatla, astronomi ve astrolojiyle, coğrafya ve kozmografik edebiyatla, belli ölçüde matematik, fizik ve kimya ile ilgilenmişti. Eserlerinde çok değerli tıbbi, biyolojik ve doğal bilimlere dair bilgilere rastlanır. Nizami "Hamse"siyle şiir sanatını saraylardan ve dalkavukluktan uzaklaştırarak sanatsal edebiyat yarattı. O, insanı eserlerinin kahramanı yaparak, onun duygularını, heyecanlarını, düşüncelerini ve arzularını yüceltti. Şahsiyet, onun hayatı, önemi, düşünme tarzı ve felsefesi Nizami'ni düşündüren, onun eserlerinin ana temasını oluşturan konulardı. Nizami'nin eserlerinde sanatçılık, biçim ve içerik bir bütün olarak birbirini tamamlıyordu. Nizami'nin yaratıcılığı Doğu halklarının edebiyatının gelişimine büyük etkide bulunmuştur. Onun eserleri Orta Çağ medreselerinde derslerin bir parçası olmuş, şairler, yazarlar ve

Ermeni edebiyatı, Ermenice olarak üretilmiş sözlü veya yazılı eserleri kapsar.

Ermenice kayda geçirilmiş ilk yazılar MS 5. yüzyıl başlarına, halkın Hristiyanlaştığı zamana tarihlenmektedir. Mesrop Maştots'un icat ettiğine inanılan Ermeni alfabesi Ermenice Kutsal Kitap çevirisi sırasında kullanılmıştır. 5. yüzyıldan itibaren yazı dili olarak Klasik Ermenice baskın olmuştur. MS 5.-6. yüzyıl arası dönem "Ermeni edebiyatının altın çağı" olarak nitelendirilmekte olup, çeviri metinlerin yanı sıra Kolblu Eznik ve Koryun gibi yazarlar özgün içerikler de üretmiştir.
Orta Çağ'da dini metinlerin üretimi gözlemlenmektedir. Çeviri alanında Kilise Babaları sayılan Nissalı Gregor ve İskenderiyeli Cyril gibi din adamlarının eserlerinin Ermeniceye aktarımı gözlemlenmiştir. 10 yüzyılda yaşamış şair ve teolog Surp Krikor Naregatsi önemli Ermeni edebiyatçılardan sayılmaktadır. Bir Haçlı devleti olan Kilikya Ermeni Krallığı'nda da "Kilikya rönesansı" olarak adlandırılan ve Ermeni edebiyatının geliştiği bir dönem gözlemlenmiştir. Bu dönemde Tüm Ermeniler Katolikosu olan IV. Nerses eserler vermiştir. Orta Çağ'ın sonuna doğru Tatevli Gregory "Sorular Kitabı" adlı Katoliklik karşıtı bir eser yayımlamıştır.
19. ve 20. yüzyılda Ermenilerin yaşadığı İstanbul ve Tiflis gibi şehirlerde yeni edebi canlanmalar yaşanmıştır. Bu dönemde Siamanto, Hagop Baronyan, Vahan Tekeyan, Hovhannes Hovhannisyan, Levon Şant, Krikor Zöhrab, Rupen Zartaryan, Avetis Aharonyan, Garegin Nzhdeh, Atrpet, Gostan Zaryan, Hrand Nazariantz, Haçatur Abovyan, Mikael Nalbandian, Raffi, Hovhannes Tumanyan ve Nigol Aghpalian gibi yazarlar içerik üretmiştir. Dönemde en çok işlenen konulardan biri Ermeni milliyetçiliği olmuş, romantizm ve realizm etkin akımları oluşturmuştur.
Sovyetler Birliği altında, Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde Yeğişe Çarents, Paruyr Sevak, Gevork Emin, Silva Kaputikyan, Hovhannes Şiraz, Henrik Edoyan ve Artem Harutyunyan yazarları eserler üretmiştir.

Herbermann, Charles, ed. (1913). "Armenia". Catholic Encyclopedia. New York: Robert Appleton Company.

Quintus Horatius Flaccus (8 Aralık MÖ 65 - 27 Kasım MÖ 8), Augustus döneminin en önemli Romalı şairiydi.

Horatius o dönemki ismiyle Venosa ya da Venusia isimli Apulia ve Lucania arasındaki küçük bir kasabada doğdu. Köleyken özgürlüğüne kavuşmuş bir adamın oğluydu, ama kendisi özgür doğmuştu. Babası açık arttırma işlerinde çalışıyordu, Horatius da babasını fakir ama onurlu bir çiftçi olarak anlatıyordu.
Babası bütün parasını oğlu Horatius'un eğitimine harcamıştı ve ilköğretimini alması için onu Roma'ya gönderdi. Ardından Atina'ya Yunanca ve felsefe çalışması için yolladı. Şair, babasına olan saygısını şiirlerinde de gösterdi.
Sezar'ın öldürülmesinden sonra Horatius orduya katıldı ve Brutus için Philippi Savaşı'nda savaştı. Brutus savaşı kaybetmişti ve bu savaş sonrasında Horatius kalkanını bırakıp kaçtığını anlatmıştır. Augustus, kendisine karşı savaşanlara karşı genel af ilan ettikten sonra İtalya'ya geri döndü. Bu dönüşünde, babası tahminen ölmüştü ve sahip oldukları da başkalarının eline geçmişti. Horatius'un tanımına göre fakirliğe düşmüştü.
Ancak eserleriyle göze girince, ülkenin hazinesi tarafından desteklenmiş ve şiir sanatını uygulamasına oldukça rahat koşullarda devam etmiştir.
Horatius; Vergilius ve Lucius Varius Rufus ile beraber çalışıyordu ve Augustus'un arkadaşı Maecenas ile tanışmasına aracı oldular. Maecenas bundan sonra arkadaşı ve patronu oldu. Horatius'a Tibur'un Sabine tepelerinde bir arazi verdi. Ölmeden önce, bir akrabası olmayan Horatius; malvarlığını Maecenas ve İmparator Augustus'a imparatorluk içinde kullanılması için verdi. 
"Resim, kelimesiz bir şiirdir." sözü ona aittir. "Ölmek isteyeni kurtarmak, öldürmekle birdir." sözü de ona aittir.

Japon edebiyatı, yaklaşık iki bin yıllık bir sürece yayılmıştır. İlk dönem çalışmaları çoğunlukla Çin ve Çin edebiyatıyla olan kültürel iletişimden etkilenmiş ve Klasik Çince olarak yazılmıştır. Hint edebiyatı da Budizmin Japonya'da yayılmasına bağlı olarak, Japon edebiyatında etkili olmuştur. Nihayet, Japon edebiyatı Japon yazarların Japonya hakkında eserler vermeye başlamasıyla kendisine özgü, ayrı bir tarz geliştirmiştir. Öte yandan Çin edebiyatı ve Klasik Çince etkisi Edo döneminin sonuna dek sürmüştür. Japonya'nın 19. yüzyılda limanlarını batı ticareti ve diplomasisine açmasından bu yana, batı ve doğu edebiyatları birbirini güçlü şekilde etkilemiştir. Bu etki günümüzde de görülmektedir.

Önemli yazarlar ve edebi eserler aşağıda kronolojik olarak sıralanmıştır:

Ōtomo no Yakamochi (c.717–785): Man'yōshū
Sei Shōnagon (c.~966–c.10??): The Pillow Book
Murasaki Shikibu (c.973–c.1025): The Tale of Genji

Yoshida Kenkō (c.1283–1352): Tsurezuregusa
The Tale of the Heike (1371)

Kazak edebiyatı, Kazakistan'ın mevcut topraklarından, Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti döneminden, Rus İmparatorluğu altındaki Kazak ülkesinden ve Kazak Hanlığı döneminden doğar. Etnik Kazaklar tarafından yazılmış tarih ve edebiyat, tarih boyunca Kazakistan'ın yaşadığı Türk boylarının literatürüne dâhil birçok tamamlayıcı temalarda bazı örtüşmelerle belirmiştir.

6. ve 8. yüzyıllarda Çin yazılı kaynakları]]na göre, Kazakistan'ın Türk kabilelerinin sözlü şiir geleneği vardı. Bu geleneğin izleri Kül Tigin ve Bilge Kağan gibi iki erken dönem Türk hükümdarının üstünlüğü ile açıklanmakta ve 5. ve 7. yüzyıl tarihli taş oymalar (Orhun Yazıtları) üzerinde gösterilmektedir.
Dede Korkut Kitabı ve Oğuz adı (eski Türk hükümdarı Oğuz Han hakkındaki hikâyeler) en iyi bilinen Türk kahraman efsaneleridir. Başlangıçta 9. yüzyıl civarında oluşturulan hikâyeler; onların bu efsaneleri 14. ve 16. yüzyıllarda Türk yazarlar tarafından kaydedilmiş ve sözlü olarak kuşaklar boyu aktarılmıştır.

Çağdaş dönem Kazak edebiyatı gelişiminde önde gelen bir rol Abay Kunanbayoğlu'na aittir, (veya Kunanbayev, Kazakça: Абай Құнанбайұлы) (1845–1904), kimi yazıları ile Kazak halk kültürünü korumak için çok şey yaptığı dile getirilir. Abay'ın önemli bir eseri Kara Sözler (Kazakça: қара сөздері, Qara sözderi) eseri, Rus sömürge politikalarını eleştiren ve eğitim ve okur yazarlığı benimsemesi için diğer Kazakları teşvik eden şiirler derlemesi ve felsefi bir risaledir.

Kazakistan Yazarlar Birliği

Kırım Tatar edebiyatı eserlerinin en eskileri, Altın Orda (13.-15. yüzyıllar) döneminde, altın çağı ise Kırım Hanlığı (15.-18. yüzyıllar) döneminde verilmiştir.

Mahmud Kırımlı'nın 13. yüzyıla ait "Yusuf ve Züleyha ile ilgili şiiri" Kırım Tatarcasının en eski eseri olarak kabul edilmektedir. Ali (ö. 1232), Mahmud (13-14 yy.), Mevlana Receb bin İbrahim (ö. 1386), Mevlana Şerefeddin bin Kemal (ö. 1438) ve Kemal Ümmi (ö. 1475).

Altın Orda döneminde Kırım Tatarlarının İslamiyeti benimsemelerinden sonra Divan şiiri veya Saray edebiyatı oluşmaya başlamıştır. İlk yazarlar, hanlar ve aristokratlardı. Dönemin ünlü şairleri Abdül-Mecid Efendi, Usein Kefeviy, I. Mengli Giray, II. Ğazi Giray, Ramel Hoca, Âşık Ömer, Mustafa Cevheriy, Leyla Bikeç, Âşık Arif, Canmuhammed ve Edip Efendi'dir. I. Bahadır Giray'ın eşi Han-zade-hanum da şair olarak biliniyordu. 15-17. yüzyıllarda Kırım şiiri antolojileri ortaya çıkmaya başladı.
O dönemin tüm edebi eserleri Arap alfabesi ile yazılmıştır. Şiir dili, uzun ve kısa ünlüleri kafiyeli kullandığı için Arapça ve Farsçadan etkilenmiş, Türk dili ise ünlüleri bu şekilde ayırt etmemiştir. Aynı zamanda folklorda daha az ödünç alınan daha konuşma diline ait bir dil kullanılmıştır. (Örneğin "Çorabatır", "Kör oğlu", "Tair ve Zore".)
Diğer eserler arasında tarihi olaylar ve çoklu yarlıklarla ilgili yazılar yer almaktadır.
Kırım'ın 1783'te Rus İmparatorluğu tarafından ilhak edilmesinden sonra, gelişiminin başlıca hamisi Kırım hanları olan Kırım Tatar edebiyatı adeta olarak donmuştu.

Kırım Tatar edebiyatında hikâye ve romanın temellerini atan İsmail Gaspıralı, Kırım edebiyatının canlanmasında önemli rol oynamıştır. Gaspıralı, Terciman gazetesinde yeni Kırım Tatar yazarlarının eserlerini yayınlıyordu. 20. yüzyıl başlarındaki önde gelen şairler arasında Eşref Şemi-zade, Bekir Çobanzade, Abdulla Dermenci, Şevki Bektöre, Abdulla Latifzade ve Amdi Giraybay bulunmaktaydı . 1901'de Abdulla Özenbaşlı, ilk Kırım Tatar draması olan "Olçağa çare almaz" eserini yayınladı.
Kırım Tatarlarının edebi süreci, 1944 yılında Kırım Tatarlarının Sürgünü ile kesintiye uğradı. O zamandan 1970'lere kadar Sovyetler Birliği'nde Kırım Tatar edebiyatı özellikle bastırılmıştır.
Modern yazarlardan bazıları Şamil Aladin, Cengiz Dağcı, Ümer İpçi, Yusuf Bolat, Ayder Osman, Ervin Ümerov, Rüstem Müyedin, Şakir Selim, Yunus Kandım, Seyran Süleyman, Nuzet Ümerov'dur.

Türk edebiyatı

Latin Amerika Edebiyatı, Latin Amerika'da İspanyolca ve Portekizce yazılmış edebiyat yapıtlarını kapsar. İlk yazılı metinler Yenidünya'nın İspanyol fatihlerinin İspanya'ya gönderdikleri raporlardı. İspanyollar'ın atılganlığı ve Amerika Yerlilerinin yiğitliği pek çok yazıya ve şiire esin kaynağı olmuştur. Bunların en ünlüsü İspanyol Alonso de Ercilay Zúñiga'nın (1533-1594), Şili Yerlilerinin soylu direnişini ve şairin bu dönemdeki acılarını dile getiren La Araucanadır. 20 binin üstünde koşuktan oluşan bu şiir yeni topraklardan fışkıran ilk gerçek edebiyat ürünüdür.
1600'de artık fetihler sona ermiştir. Avrupalı işgalciler efendi, Yerliler ise çoğunlukla köleydi. Zenginler hâlâ İspanya ve Portekiz'i anayurtları olarak görüyordu. Yazılanlar ise Amerika'yla ilgili olmakla birlikte Portekiz ve İspanyol edebiyatının kötü bir taklidi olmaktan öteye geçemiyordu. Ama bunlar içinde Meksikalı bir rahibe olan Juana Inés de la Cruz (1651-1695) gerçekten edebiyat değeri olan şiirler ve oyunlar yazdı. Portekiz sömürgesi olan Brezilya'nın en ünlü yazarı José Basilio da Gama (1740-1795) ilk kez şiirlerinde Yerlilerin yaşamını işledi.

İspanyol sömürgelerinin özgürlük mücadelesi aynı zamanda kültürel bağımsızlık mücadelesinin de başlangıcıdır. Bu tarihten başlayarak yazarlar İspanyol ve Portekizliler'in torunları olarak değil Latin Amerikalı bilinciyle yazdılar. Yapıtlarında toplumsal sorunlara eğildiler. Baskıcı ve acımasız yönetimler altında özgürce yazmaları hiç de kolay olmadı. Savaş yılları sırasında siyasal ve yurtsever edebiyat öne çıktı. Ekvatorlu José Joaquín de Olmedo'nun (1780-1847) La victoria de Junin: Canto a Bolivar (1825) adlı kahramanlık destanı Simón Bolívar önderliğindeki güçlerin İspanyollara karşı kazandığı zaferin anısına yazılmıştır ve bugün hâlâ değerini korumaktadır.
Latin Amerika'nın gerçek anlamda ilk romancısı Meksikalı José Joaquín Fernández de Lizardi (1776-1827), 19. yüzyıl başındaki Meksika toplumunu canlı bir biçimde anlatan El periquillo sarniento'yu (1816) yayımladı. Kitabın baş kişisi bir picaro ya da serseridir. Lizardi bu yapıtında toplumun gelenek ve törelerini eleştirir. Bu kitap Meksika'da bugün de en çok okunan kitaplar arasındadır.
Latin Amerika'da savaşlar ve askeri diktatörlükler birbirini izliyordu. Bunların içinde en çok nefret toplayanlardan biri Arjantin diktatörü Juan Manuel de Rosas idi. Kanlı yönetimi sırasında birçok yazar sürgüne gönderildi. Bu yazarlar, kalemleriyle komşu ülkelerden Rosa'a savaş açtılar. José Pedro Crisólogo Mármol'un (1817-1871) ilk Arjantin romanı kabul edilen ünlü yapıtı Amalia (1851) Rosas yönetiminin korkunçluğunu sergiler. Domingo Faustino Sarmiento (1811-1888) ise Facundo (1845) adlı uzun denemesinde, altüstlüklerin yaşandığı toplumların, diktatörlüklere yol açtığını anlatır.
Sarmiento ve Mármol, Avrupa'daki Romantizm Akımı'ndan etkilenen yazarlar arasındadır. Bu yazarlar çoğunlukla konularını ülkelerinin tarihinden ve sıradan insanların yaşamlarından seçtiler. Tarihsel romanların en güzellerinden biri Dominik Cumhuriyeti'nden Manuel de Jesús Galván'ın (1834-1911), Amerika Yerlilerine İspanyolların uyguladıkları kıyımı anlatan Enriquillo (1882) adlı yapıtıdır. Amerika Yerlilerinin destanlarından ve sınır savaşlarından esinlenilerek pek çok öykü ve şiir yazılmıştır.
Latin Amerika Romantizmi pampalarda sığır güden goşo'ları şiirlerde ele aldı. Arjantinli José Hernández'in (1834-1886) en ünlü yapıtı, özgürlüğünü yok eden topluma karşı başkaldıran goşonun mücadelesini anlatan El gaucho Martin Fierro (1872) adlı şiiridir.

Avrupa'da olduğu gibi Latin Amerika'da da gerçekçi ve doğalcı yazarlar çıktı. Yapıtlarında kent yaşamını, toplumsal değişimleri ve insanı anlattılar. Romantikler gibi gerçekçi yazarlar da halk kültürünün tiplerinden yararlandılar. Bu yapıtlarda yasalar ve düzen, orta sınıf değerleri, onurlu ve güvenilir olmak elüstünde tutulurken, açgözlülük ve yalancılık yerildi. Doğalcı yazarlardan Arjantinli Eugenio Cambaceres (1843-1888) çağdaş değerleri, Sin rumbo (1885) adlı yapıtında kıyasıya yerer. Brezilya'da yayımlanan ilk önemli doğalcı roman, Rio de Janeiro sokaklarındaki yaşamı anlatan, Manuel Antônio de Almeida'nın (1831-1861) Memorias de um Sargento de Milicias (1854) adlı kitapıdır. Brezilyalı gerçekçi romancı ve öykü yazarları içinde belki de en önemlisi olan Joaquim Maria Machado de Assis'in (1839-1908) en güzel romanı Dom Casmurro'dur (1899). Euclydes da Cunha (1866-1909) kuzeydoğunun çorak topraklarında hayvancılıkla geçinen insanların unutulmuşluğu üzerine bir protesto niteliğinde olan Os Sertoes i (1902) yazdı.

1880'lerden önce Latin Amerikalı yazarlar başka ülkelerin edebiyat türlerini örnek alırlardı. 19. yüzyılın sonunda gelişen Modernizm Akımı'nın öncüleri Émile Zola'nın Doğalcılık, Avrupa'da gelişen Maddecilik akımlarına ve orta sınıf değerlerine karşı çıktılar. Hem düzyazı, hem de şiir yazan Kübalı José Martí (1853-1895) ve Perulu Manuel González Prada (1848-1918) dilin dinamizminden yararlanarak değişime ve yenileşmeye yöneldiler.

1888'de Nikaragualı şair Rubén Darío'nun düzyazı ve şiirlerden oluşan Azul (1888) adlı kitabı büyük yankılara yol açtı. Bu, Modernizmi tam anlamıyla içeren bir kitaptı. Yeni biçim arayışları, dilin yeni ve heyecan verici bir biçimde kullanılması, yeni bir bilinci ve duyarlılığı gerektiriyordu. Modernizm, çeşitlilik gösteren bir akımdı. Kolombiyalı yazar José Asunción Silva (1865-1896) ve Meksikalı Manuel Gutiérrez Nájera (1859-1895) bu akımın içinde yer aldılar. Ama bu alanda en başarılı yapıtları, çok işlek bir dille yazan Rubén Darío, Arjantinli Leopoldo Lugones (1874-1938) ve Uruguaylı Delmira Agustini (1886-1914) verdiler.
Başlangıçta şairler duygularını ince ve müzikli bir dille şiire döktüler. 1898 İspanya Amerika Savaşı'ndan sonra ise, kendi ülkelerinin güzelliklerinden ve sorunlarından söz etmeye başladılar.
20. yüzyılda toplumsal adaletsizlikler ve Amerika Yerlileri'nin uğradıkları haksızlıklar Latin Amerika edebiyatının temel konuları oldu. Mariano Azuela (1873-1952) Meksika Devrimi'nin acılarını ve dehşetini anlatan Los de abajoyu (1916) yazdı. Kolombiyalı yazar José Eustasio Rivera (1889-1928) La vorágine'de (1924) Amazon ormanlarında çalışan kauçuk işçilerinin yürekler acısı, çetin yaşamlarını anlattı.
Venezuelalı Rómulo Gallegos (1884-1969), büyük çiftlik sahibi acımasız bir kadını konu alan Doña Bárbara (1929) adlı yapıtıyla Amerika'nın önde gelen romancıları arasına katıldı. Uruguaylı Horacio Quiroga (1878-1937), Arjantin'in kuzeyindeki tropikal bölgede geçen öykülerinde, doğa güçleri karşısındaki insanı konu aldı.
İlgi çekici bir roman olan Don Segundo Sombra (1926) Arjantinli Ricardo Güiraldes (1886-1927) bir taşra kasabasından kaçan öksüz bir çocuğun öyküsünü anlattı. Arjantin'in ulusal simgesi goşo'yu efsanevi bir halk kahramanı olarak ele aldı.
Brezilyalı yazarlar çok geniş olan ülkelerinin çeşitli bölgelerinde, özellikle de kuzeydoğuda, kültürlerini korumanın önemini vurguladılar. José Lins do Rego Cavalcanti (1901-1957) Ciclo de Cana de Açucar adını taşıyan roman dizisinde, plantasyon yaşamından kesitler verir. Érico Lopes Veríssimo (1905-1975) O Tempo e o Vento (1949-1962) adlı üçlü romanında, Rio Grande do Sul yöresinin tarihini olağanüstü bir sevecenlikle yeniden yaşatır. João Guimarães Rosa (1908-1967), Grande Sertao: Veredas (1956) adlı epik romanında Brezilya'nın kuzeydoğusundaki uzak, barınmaya elverişsiz ve çorak topraklardaki yaşamı anlattı.

Modernizm Akımı'nın ardından çok yetenekli şairler yetişti. Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Şilili şair Gabriela Mistral (1889-1957) sade ve dolaysız anlatımıyla ilgi çekti. Çocuklarına olan özlemini dile getiren güldestesi Desolación (1922), etkiliyici bir duyarlılık taşır. César Vallejo (1892-1938) İspanyol dilinin en büyük ustalarından biridir. Şiirleri insanın çektiği acılarla yüklüdür. Ölümünden sonra, 1939'da yayımlanan Poemas humanos'ta, daha güzel bir geleceğe olan umudunu yansıtır. Vallejo, İspanyolcayı cesur ve şaşırtıcı biçimlerde kullandı. 1930'larda Peru'nun bir taşra kentindeki kapalı aile yaşamını terk ederek, komünistlerin safında İspanya İç Savaşı'na katıldı.
Şilili şair Pablo Neruda da komünistti (1904-1973). Şiirleri, özellikle de büyük epik yapıtı Canto General (1938) yaşam deneylerinin coşkulu bir anlatımıdır. Neruda ezilenlerin ve sömürülenlerin şairidir. Meksikalı Octavio Paz (1914) çok yönlü bir yazardır. Libertad bajo palabra (1968) adını taşıyan yapıtında, şiirin bir uyanış olduğu ve insanlığın kurtuluşunun önünü açtığı görüşünü savunur.
Portekizce konuşulan Brezilya'da Modernizm Akımı 1920'lerde başladı. En çok Sao Paulo'da kök salan bu akımın öncüsü şair ve romancılar, Portekiz ile bağlarını koparmaktan yanaydılar. Oswald de Andrade'nin (1890-1954) Memorias Sentimentais de Joao Miramar (1924) adlı romanı bu akımın tipik bir örneğidir. Jorge de Lima (1895-1953) ise Avrupa geleceğinden koparak Kuzeydoğu Brezilya'nın bölgeci şiir hareketine katıldı.

Yenilikleri denemekten korkmayan Latin Amerikalı yazarlar, edebiyat alanında uluslararası üne ulaştılar. Edebiyat yaşamına 1920'lerde, Buenos Aires'in aydın çevresi içinde başlayan Jorge Luis Borges (1899-1986), öykü ve denemelerinde insanın doğasını keşfetmeye çalıştı. Çağdaş Arjantin edebiyatında çok önemli bir yeri olan Borges, İspanyol dilinin en usta yazarlarından biridir. Guatemalalı Miguel Angel Asturias (1899-1974), başyapıtı Sayın Başkan da (El senor presidente; 1946) diktatörlüklerin neden olduğu yıkım ve acıları anlatır. Paraguaylı Augusto Roa Bastos (1917) Hiji de hombre da (1960) benzer bir konuyu irdeler, ama daha yumuşak ve dokunaklı bir üslubu vardır.
Meksikalı Juan Perez Rulfo'nun (1918-1986) Pedro Paramo (1955) adlı bir kısa romanı ve Kızgın Ova (El Ilano en Ilamas; 1953) adında, öykülerini topladığı bir kitabı vardır. Kitaplarındaki olaylar ıssız ve sıcak bir vadide geçmektedir.
Kolombiyalı roman ve öykü yazarı Gabriel Garcia Marquez (1928), 1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir. Ünlü romanı Yüzyıllık Yalnızlık'ta (Cien anos de soledad; 1

Latin edebiyatının gümüş çağı, Latin edebiyatının 14'ten I. Justinianus'un 550'de hukuk alanında yaptığı yeniliklere dek olan dönemini kapsayan dönem. Roma İmparatorluğu ve daha sonrasında Bizans İmparatorluğu etki alanında geliştiğinden dolayı İmparatorluk Dönemi olarak da adlandırılmaktadır.

Bu edebiyat dönemi, uzun ve karışık dönemin kriz içindeki Romalılık ruhunun acılarını tam olarak yansıtmaktadır, bu uzun ve karışık dönemde başlangıçta her türlü kültürel ve yazınsal Maecenascılık hareketine ilgisiz kalınmıştır. İmparatorluk sarayı ve yönetici sınıf yazarlara genelde özgürlüğün politik zorbalık tarafından boğulduğu dönemlerdeki gibi kuşkuyla bakmıştır. Edebiyat zayıflamıştır, klasik kültür yaratıcı gücünü Augustus edebiyatını beslemiş olan yüce ideallerini gittikçe yitirmiştir. Bu yüce idealler ya tümüyle ortadan kalkmıştır ya da zayıflayıp imparatorluğa özgü bir biçim alarak evrenselleşme yoluna girmiştir. Bu dönemin kendine özgü karakterleriyle çarpıcı bir gerilemenin gözle görülür belirtilerini veren bir edebiyat ortaya çıkar: soğuk, kuru, bilgiç, yapay, yaltaklanan, içten olmayan, söylev ağırlıklı kendini özgürce ifade etmekten çok eski örneklerin peşinden koşan gibi sıfatlar bu dönem edebiyatı için kullanılabilir.
İlim olduğu yerde kalmış ve yaratıcı atılımları engellemiştir, Latin dili ve edebiyatının arkaik ve Attika geleneklerini savunmak için ortaya çıkan, arkaik kullanımlardan hoşlanan çevrelerde oluşmaya başlar, metin kritiğinin, yorumlayıcı, linguistik ve dilbilgisi çalışmalarının yolunu açar, doğa ve gök bilimlerinde meraklı çalışmalar başlar. Hukuk düşüncesi biçimlenmeye başlar; bu dönemde hukuk üzerinde kesin ve çok ciddi bir biçimde çalışılmış, derlemeler yapılmıştır. Retorik zamanın kültürüne egemendir; imparatorluk döneminde çok sayıda kurulmuş olan okullardan çıkar ve her edebiyat türüne uygulanır: Doğa dışı ilişkileri anlatma ve açıklayıcı dil zevki gelişir, yaltaklanma, korkunç ve şiddet dolu bir olayı tiyatro haline getirme ve dramatik tanımlamaların örnekleri öğretilir.
Şiir çeşitli özellikler gösterir. Lirik şiir insanı üzüntüden öldürür. Bir önceki dönemin yüce konuları artık bir şey ifade etmemektedir; bunların tümü çok kapalı çevrelerde yeni bir teknik ve yeni bir duyarlılıkla esin kaynağı olmadan yeniden dile getirilir: Bunun örneği yeni ozanlardır Epik şiir ya Lucanus'unki gibi içerik bakımından yeni bir ifade aramış ya da Flaccus, Italicus, Statius'unki gibi Hellenistik örneklerin ve Vergilius'un izinden giderek geleneksel biçimlerini yinelemiştir. Persius ve Iuvenalis gibi taşlama ozanları Horatius ve Menippos tiplemelerinde yüce Augustus sanatının ahlak kaygısı güden düşüncelere açık olan herkesten daha çok öne çıkarlar ama onlarda uzlaşmaz ve huysuz bir azarlama önemlidir, bu sertlik onların şiirlerini savaş ve gücendirme aracı biçimine sokmuştur. Martialis ve Petronius geleneksel kurumların artık aşınmış çerçevesi içinde kaynamakta olan yeni dünyayı şaşırtan bir yetenekle ele alıp betimleme konusunda daha sakin ve önyargısız davranırlar. Taşlamanın yanında aynı ahlaki dürtülerle yeni bir edebi tür ortaya çıkar: Masal. Bu türün yaratıcısı Paedrus'un ve Yunan masal yazarı Babrios'un kaba bir taklitçisi olan Avianus'un dışında kendini masala adayan bir sanatçı olmamıştır.
Tarih her zamanki gibi dönemin sosyal ve kültürel koşullarının en etkileyici belgesi olarak kalmıştır. İmparatorluk tarih yazımı geleneksel biçimini bırakmıştır. Tarihin yeni bir dünyası vardır, bu dünyanın merkezinde artık Roma ve büyük idealler yoktur. Buna karşılık önder, çıkarlar, parti entrikaları, ayaklanmalar, imparatorluk sınırlarının esenliği için duyulan korku vardır. Retorik ve ahlaki ögeler bu dünyanın bağlayıcı dokusudur.
Felsefe de izlenecek ya da en azından ayakta kalmak için yeni yollar aramıştır. Epikürcü düşüncelerin canlılığını sürdürmesinin yanı sıra geleneklerin alt üst olmasına karşı bir başkaldırı ve savaş tutumu içinde politik yaşama giren Stoacılık gücünü göstermektedir, erdemi ve aristokratlarla baskıcı sınıfın isteğine karşı insanın iç özgürlüğünü dile getirmiştir. Stoa felsefesi imparatorluğun baskısına karşı çıkma konusunda güzel örnekler sunmuştur: Paetus, Soranus, Cornutus, Rusticus ve Lucanus'un kendisi. Stoacılık ateşli savunucular da bulmuştur, örneğin Persios, Seneca eve Epiktetos.
Doğal olarak bu dönemin insanı üzen görüntüsü içinde güçlü kişilikler de yok değildir, bu kişilikler şiirde olduğundan daha çok düzyazıda en üst noktaya ulaşmışlardır, örneğin Tacitus, Iuvenalis, Seneca, Petronius gibi. Bu göze batan kişilikler içinde yaşadıkları çağı ifade etmişlerdir.

Tarihsel gelişmeler yazın türlerinin oluşumunda değişiklik yaratmıştır. Tek adam yönetiminin başlamasıyla politik hitabet anlamını yitirmiş, retorik dershanelere kapatılmıştır. Politik alandaki hatiplerin yerine artık halk güzel söz söyleme alanındaki parlak hocalara hayran olmaktadır. Hitabet kitleleri etkileme aracı olarak görüleceği yerde, en iyi olasılıkla eğitim ve kendini yetiştirme aracı olarak en kötü olasılıkla da yıldız oyuncular için oyun alanı durumuna geliyordu. Bu noktada hitabetin önemini yitirmesinin nedenleri üzerine bir corpus ortaya çıkmıştır. Kökeninde bir okul çalışması olan söz söyleme sanatı (declamatio) bu dönemde öbür yazınsal türlerin içine girmiştir. Felsefe yazarları (Cicero'nun karşılaştırmalı yapıtlarına karşın) okuyucuyu doğrudan doğruya etkilemeyi denemişlerdir. Önder için yazılan el kitapları ve imparatora övgü en çok kullanılan yazın türleri olmuştur. Seneca'nın De Clementia'sı ile Plinius Secundus'un Panegyricus'u standartları oluşturmuştur.
İmparatora övgü şiirde bile özel biçimler gerektiriyordu; bu pastoral, tanımlayıcı lirik ve daha çok destan alanında gerçekti. Domitianus döneminde bile çeşitli konuların yanı sıra politikayı da içeren işleyen epik şiir ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetçi idealler ve imparatora övgü Neronn ve Flavianus dönemlerinin epiğinde sık sık yan yana biçimlenmiştir.
Tek kişi yönetimi dolaylı olarak Ezop Masallarının doğuşuna katkıda bulunmuştur. Bu türün o dönemin şiirinin yasal bir biçimi olması şans eseri değildir çünkü bu türden dolaylı politik eleştiri için olanak sağlanmıştır.
Bir senatörün yalnızca Trajan döneminde Latince bir tarih yapıtı yazmasının mümkün olduğu göz önüne alındığında Trajan ile ondan öncekiler arasındaki fark anlaşılabilir. Livius'tan sonra bu türde yapıt ortaya konmamıştır. Valerius Maximus tarihi retorik örneklerden oluşan bir koleksiyona indirgemiştir. Velleius ise tarihi askerlerin orta halliliği ve imparatora içten bağlılığı ile sınırlamıştır. Daha iyi yazarlar olduysa da şiddet yoluyla susturulmuşlardır. Trajan zamanında tarih kendisini işleyecek bir yazar bulmuştur: Tacitus. Tarih yazımının ulaştığı bu doruk noktasından sonra uzun bir zaman için önemli kişilerin biyografisini konu alacak yapıtlar vererek gerileme eğilimi göstermiştir. Tarih yazımının önce yasaklanması, sonra parlaması ve yeniden düşüşe geçmesi, bunun yanında her dönemde göstermiş olduğu karakteristik özellikleri dönemin tarihî durumuyla uyum içinde olmuştur.
Tarih, Romalı bireyler için geleneksel faaliyet alanı olma çekiciliğini yitirdikten sonra bu kişiler kendileri için yeni dünyalar bulmak zorunda kalmışlardır. Onlar için önce maddesel bir evren vardı. Ciddi bir Romalı doğa bilimleri ve felsefi bir araştırma için o ana dek zaman bulamamıştı. Principatusluk böyle bir çalışma için duyulan suçluluk duygusunu ortadan kaldırdı. Geç cumhuriyet döneminde böylesine araştırmalarla uğraşmış olan didaktik şiir türü (Cicero'nun Arathea'sı ve Lucretius'un Evrenin Yapısı) evrenin zihinle gözlemlenmesini insanoğlunun gerçek amacı olarak betimlemekten artık çekinmiyordu (Manilius ve daha önce Ovidius). Germanicus'un Aratos'tan yaptığı çeviri ve Plinius'un Doğa Tarihi'nin bazı kesimleri bu türden ilgi alanlarının kimi örnekleridir. En önemlisi ise Seneca'nın Doğa Araştırmaları'na yazdığı önsözdür. Buna yazarın de otio'su da eklenmelidir. Kuşkusuz bu çalışma yalnız bilgi amacıyla yapılmış değildir, amacın büyük bir kesimi kitaplardan çeşitli bilgiler edinme ve hayal gücüyle karışmış gözlemlemeydi.
İkinci bir çalışma alanı ise kişilerin karakterlerini ortaya çıkarmaktı. Düzyazıda böylesine özel bir mektup türü de Plinius tarafından yazına sunulmuştur. Daha önceden kişilerin çeşitli yanlarını ortaya çıkaran ve çok daha ileri gitmiş çalışmalar vardı, bunlardan biri Seneca'nın felsefi pedagojisidir. Bu yapıtta psikolojik ve retorik ilkeler göz önünde tutulmuş ve yeni bir felsefi mektup sınıfı ortaya çıkmıştır. Şiirde de benzer eğilimler vardı: Ovidius psikolojik monologlarını (Heroides), Lucanus epik yapıtını duygusal ve eleştirel yorumlarla canlı bir hale getirmiştir. Trajedi topluma seslenmekten vazgeçmiş gibi görünüyordu ama tehdit edici karanlık olayların ve çeşitli zamanların sıkıcı atmosferinin bir açıklama biçimi olarak ve ayrıca tiranlığın dolaylı eleştiricisi olarak yaşamını sürdürmeye devam etmiştir. Epik şiir ise bir kez daha Lucanus'un Pharsalia'sında yeniden politik bir önem kazanmıştır. Domitianus zamanında Silius'un Punica'sı bu türün neoklasik evresini oluşturmuştur. Gerçek epik şiir türünün son yazarları Flaccus ve Statius'tur. Bunlar Grek ve Roma kültürünün sentezini gerektiren bir zamanın entelektüel havasına uymuşlardır. Gittikçe özelleşen görüş açılarına uygun bir biçimde çok daha ılımlı türler epiği izlemiştir. Bunlardan biri Petronius'un gerçekçi romanıdır. Bu yapıt bildiğimiz kadarıyla ana hatlarıyla yenilikçi bir türdür ve Neronn zamanının tipik bir örneğidir. Aynı dönemdeki hiciv gerçekle görünüm arasındaki acıklı karşıtlığı ortaya çıkarmıştır (Persius'un hicivleri). Bunun ardından Iuvenalis hicvi dünyanın aynası durumuna getirmiştir. Bu ayna idealleştirilmiş Roma değerlerinin gurur dolu mirasıyla onların mirasçılarının yaşadığı acıklı koşullar arasındaki karşıtlığı açıkça ortaya koymuştur. Kişisel konulara verilen daha büyük önem o zamana dek üzerinde durulmamış türlerde kendini göstermiştir. Martialis sayesinde nükte evrensel bir önem kazanmıştı

Lucius Cornelius Sulla Felix (Latince: L·CORNELIVS·L·F·P·N·SVLLA·FELIX) (MÖ 138–MÖ 78) veya genel olarak bilinen ismiyle Sulla, MÖ 82 ile MÖ 79 arasında Roma Cumhuriyeti diktatörlüğü yapmış olan Romalı general ve devlet adamı. Diğer Romalı yöneticilerden farklı olarak iki defa geldiği konsüllük makamına ikinci gelişi, diktatörlüğü sürerken gerçekleşmiştir.

Patrici (patrisyen) sınıfından bir Romalıdır.

MÖ 87'de Sulla Roma'yı terk ettikten sonraki yıl konsüllüğe seçilmiş olan Lucius Cornelius Cinna, Sulla'nın koyduğu yeni düzeni yıkmış ve Roma senatosu aleyhine bir siyaset takibine başlamıştı. Gaius Marius ölünce yerine L. Flaccus Valerius seçilmiş ve Valerius Sulla'dan başkumandanlığı almak üzere Yunanistan'a giderken, Cinna, Sulla'nın dönüşü ile başlayacak olan iç savaş için hazırlığa başlamıştır. Bu süreçte Cinna'nın idaresinden memnun olmayan aristokratlar Sulla'nın tarafında yerlerini almışlardır. Cinna Adriyatik üzerinden geçerek Sulla'yı İlirya'da karşılamak üzere hazırlanırken 84'te Ancona'da askerleri tarafından öldürülmüştür. Diğer tarafta da Roma'da 82 yılı konsüllüklerine Marius'un bu sırada 27 yaşındaki oğlu genç Marius ile Gn. Papirius Carbo seçilmişlerdir. Bu grubun tarafında da önemli kuvvetler olmasına ve Roma'ya yeni katılan vatandaşların da Marius taraftarlarını tutmasına rağmen Sulla Latium'a kadar ilerleyerek Marius'u yenerek Roma'ya girmiştir.
Sulla, Roma'nın tek hakimi olmayı başarınca yaptığı ilk iş karşı taraf yanlılarından intikam almak olmuştur. Böylece Marius taraftarlarının hükûmetini tutmuş olanlar vatan haini ilan edilmişler ve idam edilmeye başlanmışlardır. Fakat bu hareketin sınırsız olarak uygulanması Sulla taraftarları tarafından dahi tepki çekince, ölüme mahkûm edilenlerin isimleri listeler halinde halka açık meydanlarda teşhir edilmeye başlanmış ve bunların köleler, azatlılar ve herkes tarafından öldürülmesi istenmiştir. Bu nedenle 80 senatör ile 2600 atlı sınıfı mensubu öldürülmüştür. Bu insanların köleleri Sulla tarafından azat edilmiştir. Ayrıca ölüme mahkûm edilenlerin mallarına da el konmuş ve bunlar açık arttırma ile satışa çıkarılmıştır. Bundan sonra Sulla devlet ve cemiyete yeni şeklini vermeye başlamıştır. Bir meclis kararı ile önce kendisini belli bir zaman için diktatörlüğe seçtirmiştir, amacı devlete yeni bir anayasa ve yeni bir şekil vermektir. Diktatör Sulla, bundan sonra birçok kanun çıkartmış ve bunlarla gelecekte her çeşit ihtilal hareketini olanaksız kılmak ve aristokrat sınıfın hakimiyetini emniyet altına almak istemiştir.

Halk meclisinde Senatonun daha önce kabul etmediği hiçbir kanun için oylama yapılmayacaktı. Pleblerin Tribününe üye olmuş kişiler, bundan sonra artık diğer memuriyetlere giremeyeceklerdi. Bu nedenle halkın öncülüğünü yapan kimselerin daha fazla yükselmelerine mani olunmak istemiştir.
Aynı devlet memuriyetine ancak on yıl geçtikten sonra tekrar tayin olunabilecekti. Bunda amaç bir insanın senelerce aynı memuriyette kalarak devlet içinde olağanüstü bir kudret temin etmesine mani olmaktı.
Praetor'ların sayısı 6'dan 8'e, Questorlar'ın sayısı da 20'ye çıkarıldı.
Bundan sonra rahipler halk tarafından değil, bizzat rahip meclisleri tarafından seçileceklerdi.
Konsül ve Preatorlar memuriyetleri esnasında devlet içinde yalnız mülkî işlerle uğraşacaklar ve ancak bundan sonraki yıl içinde Prokonsül ve Propraetor olarak eyaletlerde vazife alacaklardı. Bu kanunla mülkî kuvvet ile askerî kuvvetin birbirlerinden ayrılması istenmişti.
Bu zamana kadar yeni senatörleri tayin ve eskileri listeden silmekle vazifelendirilmiş olan Censor'luk kaldırılmış; yerine bulunan yöntem şu olmuştu: Questorluk'a seçilmiş olan herkes otomatik olarak Senato'ya dahil olacaktı.
Devlet düzenlemelerinde yapılan bu yeniliklerin anlamı, tam bir irtica hareketi demekti. Halk bundan böyle kanunları Konsül başkanlığında toplanan Comitia centuriatada onaylayacak, Pleblerin Tribününün (Halkın Tribünü: Latince tribunus plebis)) görevi yalnız küçük devlet memurlarını seçmek olacaktı. Sulla hiçbir zaman şahsına bağlı egemen bir devlet kurmak istememiş, aksine Senatör sınıfın hakimiyetini emniyet altına almayı arzulamıştı. Sulla eyaletlerin idaresini yeniden düzenlemekle, yüksek devlet memurlarının sayısını çoğaltmakla devlete katkı veren işler yapmıştı, fakat Roma şehir aristokrasisinin devamlı hakimiyetini sağlamak mümkün değildi. Bunun için Sulla'nın kurduğu yeni hükûmet uzun süre başarılı olamamış ve kısa bir süre sonra tarih sahnesinden çekilmiştir.

Sulla, MÖ 79 yılında istifa ederek politikadan çekilmiş ve herhangi bir başka görevi kabul etmemiştir.
İkinci konsüllük döneminden sonra ve görevlerini tamamlandığında yapacağına söz verdiği gibi Sulla, güçlerini iade etti ve ailesiyle birlikte olmak için Napoli'ye bağlı Pozzuoli yakınındaki villasına çekildi. Plutarkhos, "Life of Sulla" (Sulla'nın Hayatı) kitabında, lüks içinde geçirilen bir hayattan emekli olduğunu belirtiyor: "Aktrisler, arpistler ve tiyatro insanlarıyla bir araya gelerek, gün boyunca koltuklarda içiyordu". Sulla, bu uzak mesafeden, Roma'daki günlük siyasi faaliyetlerin dışında kaldı ama yine de politikalarının dahil edildiği birkaç müdahalesi oldu.

Sulla'nın MÖ 78'de amacı anılarını ölümünden hemen önce yazmaktı. Günümüze gelen bazı parçalar, daha sonraki yazarların alıntıları olarak var olmalarına rağmen, bu anılar büyük ölçüde kaybolmuşlardır. Sulla'nın ölümüne dair çağdaş yorumlar, muhtemelen kronik olarak kullanmakta olduğu alkolden kaynaklanan karaciğer yetmezliğinden veya yırtılmış bir mide ülserinden (ağzından ani bir kanama ve ardından hiç iyileşmediği bir ateşin belirtisi nedeniyle) öldüğünü göstermektedir. Kayıtlara, ülserin neden olduğu ve ölümüne yol açan bir solucan istilası olduğu da yazılmıştır.
Roma'da yapılan devlet cenazesi (Forum'da, tüm şehrin varlığında) MS 14'teki Augustus'unkine kadar eşsiz bir ölçekteydi. Sulla'nın naaşı şehre getirildi, emektar askerleri tarafından eşlik edilen altın bir arabada taşıncı. Başta Lucius Marcius Philippus olmak üzere, birkaç seçkin senatör tarafından hakkında konuşmalar yapıldı. Sulla'nın naaşı yakıldı ve külleri (Tanrı Mars'ın alanı kabul edilen) Campus Martius'taki mezarına yerleştirildi. Sulla'nın kendi bestesini yaptığı bir şarkı mezarının üzerine şu şekilde yazıldı: "Hiçbir arkadaşım bana hizmet etmedi ve hiçbir düşman bana yanlış davranmadı, tam olarak karşılığını vermediğim."
Plutarkhos Sulla'nın kişisel sloganı olan Campus Martius sözünün mezarının üzerine kazılı olduğunu gördüğünü iddia ediyor. Bu kişisel sloganın anlamı 'daha iyi arkadaş değil, daha kötü düşman' idi.

Plutarkhos. Bíoi Parállêloi (Βίοι Παράλληλοι) (Paralel Yaşamlar), "Kitap 6: Lysandros'un Hayatı ve Sulla'nın Hayatı" (y. 100-200) (Grekçe). 
Clough, A. H., (Ed.) (1996). The Project Gutenberg Etext of Plutarch's Lives (İngilizce). 29 Eylül 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Haziran 2016. 
Thayer, Bill (1915). Parallel Lives = Cilt 4 (İngilizce). penelope.uchicago.edu. 
Appianus (1905). Historia Romana (Ῥωμαικά Rhomaiká) (165'ten once) [Roma Tarihi] (Grekçe). 
Thayer, Bill (1913). Appian:The Civil Wars, The Histories of Appian (İngilizce). penelope.uchicago.edu. 
Sallustius. Bellum Jugurthinum (Jugurthine Savaşı) (İngilizce). ss. 95-114. 13 Temmuz 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Haziran 2016. 

"Marius ve Sulla" (İngilizce). janusquirinus.org.  Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
"Sulla ve yasakları" (İngilizce). Jerryfielden.com.  Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link)

Norveç edebiyatı , Norveç'te veya Norveç halkı tarafından bestelenen edebiyattır. Norveç edebiyatının tarihi, Bragi Boddason ve Eyvindr Skáldaspillir gibi şairlerle birlikte 9. ve 10. yüzyılların pagan Eddaik şiirleri ve skaldik mısralarıyla başlar. 1000 yılı civarında Hristiyanlığın gelişi, Norveç'i Avrupa Orta Çağ öğrenimi, menajerlik ve tarih yazımı ile temasa geçirdi. Yerli sözlü gelenek ve İzlanda etkisi ile birleşen bu, 12. yüzyılın sonlarında ve 13. yüzyılın başlarında aktif bir edebiyat üretimi dönemine dönüşecekti. O dönemin başlıca eserleri arasında Historia Norwegie, Thidreks saga ve Konungs skuggsjá sayılabilir. Norveç'in en eski edebiyatı, Viking Çağı'nda taş üzerine yapılmış runik yazıtlardan ve çoğunlukla sözlü olarak aktarılan ve yalnızca daha sonraki İzlanda el yazmalarından yazılı olarak bilinen aliterasyonlu şiirden oluşur. 13. yüzyılın İzlanda destanları da İzlanda'daki Norveçli yerleşimciler arasında devam eden bir Norveç sözlü nesir geleneğinin olduğunu gösterir. Hristiyanlık Norveç'e geldiğinde, misyoner rahipler ve rahipler yanlarında hem yazı teknolojisini hem de büyük ölçekli metinlerin oluşturulmasını sağlayan alfabeyi getirdiler. Yüksek Orta Çağ boyunca, hem kraliyet mahkemesi hem de dini liderlerin ikametgâhları ile ilgili yazı gelenekleri vardı; örneğin, Kral Sverre Sigurdsson'i hayatının bir destanının bestelenmesi için ayarladı. Orta Çağ Norveç'inden en iyi edebi metin, 1250 civarında yazılmış olabilecek ve Magnus VI Lagabøte'nin yasama çalışmalarını etkilemiş gibi görünen Konungs skuggsjå (Kralın Aynası) adlı krallar için bir el kitabıdır. Ancak Kara Ölüm'ün gelişiyle birlikte, Norveç nüfusunu o kadar çok kaybetti ki, yerli edebi gelenek neredeyse hiçbir şeye gerilemedi.
14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönem, Peder Claussøn Friis ve Ludvig Holberg gibi Norveç doğumlu yazarlar Danimarka-Norveç ortak edebiyatına katkıda bulunsa da, ülke edebiyatında Karanlık Çağ olarak kabul edilir. 19. yüzyılın başlarında milliyetçiliğin ortaya çıkışı ve bağımsızlık mücadelesi ile birlikte yeni bir ulusal edebiyat dönemi ortaya çıktı. Bir milliyetçi romantizm selinde, büyük dörtlü ortaya çıktı: Henrik Ibsen, Bjørnstjerne Bjørnson, Alexander Kielland ve Jonas Lie. Oyun yazarı Henrik Wergeland dönemin en etkili yazarıyken, Henrik Ibsen'in sonraki çalışmaları Norveç'e Batı Avrupa edebiyatında önemli bir yer kazandıracaktı. Kilisenin Orta Çağ temsilcileri, Latince'yi bir yazı aracı olarak kullandılar, ancak bu, Lutheran Reformu'nun gelişiyle değişti. Lutheranizm, bireyin Tanrı ile ilişkisine ayrıcalık tanır ve kutsal yazıları okumak, bu ilişkinin geliştirilebileceği birincil araçtır. Yeni Ahit, 1524 gibi erken bir tarihte Danca'ya çevrildi ve İncil'in tamamı 1550'ye kadar Danca olarak mevcuttu. Danca İncil çevirisi, 1397'de Danimarka ile Kalmar Birliği'ne giren Norveç'te de kullanıldı. Pek çok Lutheran bakanı yurtdışında eğitim gördü. ve eve döndüklerinde yanlarında entelektüel dürtüler getirdi. Böylece, Rönesans ve hümanizm gibi genel Avrupa hareketleri, Viking dönemi literatürüne ilginin yeniden canlandığı ve topografik betimlemelerin arttığı Norveç'te de rol oynamaya başladı. Barok döneminde, Norveç'in Petter Dass (Petter Dass)'ta (1647-1707) genel bir Avrupa estetiği içinde yazan büyük bir şairi vardı. Aydınlanma figürü Ludvig Holberg (Ludvig Holberg) (1684-1754) zamanında, Norveç ile Avrupa'nın geri kalanı arasında kurulmuş sanatsal ve edebi iletişim kanalları vardı; bununla birlikte, akış genellikle ters yönde değil, kuzeye doğruydu. Neoklasizmin etkisi Johan Herman Wessel (Johan Herman Wessel)'in komedi Kierlighed uden Strømper'de (1772; Çorapsız Aşk) gözlemlenebilir.
Modernist edebiyat, 1890'larda Knut Hamsun ve Sigbjørn Obstfelder'in edebiyatı aracılığıyla Norveç'e tanıtıldı. 1930'larda Emil Boyson, Gunnar Larsen, Haakon Bugge Mahrt, Rolf Stenersen ve Edith Øberg, düzyazı modernizmi deneyen Norveçli yazarlar arasındaydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk yıllardaki literatür, Alman gözaltında bulunan veya işgal sırasında direniş çabalarına katılan insanlardan gelen uzun bir dizi belgesel raporla karakterize edildi. 20. yüzyılın önde gelen Norveçli yazarları arasında Nobel Ödüllü iki yazar, Knut Hamsun ve Sigrid Undset yer alır. 1965'ten sonraki dönem, Norveç kurgu pazarının keskin bir genişlemesini temsil etti ve 1970'ler, Norveçli yazarların hem siyasallaşmasını hem de güçlenmesini sağladı. 1980'ler Norveç edebiyatında "fantezi on yılı" olarak etiketlendi. Fikirlerin kuzeye doğru göçü, edebiyat ve entelektüel tarihte ulusal romantizm olarak adlandırılan dönemde daha da belirgindir. Charles-Louis de Secondat Montesquieu (1689–1755), Jean-Jacques Rousseau (1712–78) ve Albrecht von Haller (1708–77) gibi figürler, bu hareketi bilgilendiren fikir ve tutumların temellerini attı. Alman filozoflar Johann Gottlieb Fichte (1762-1814) ve Friedrich Schelling (1775-1854) tarafından daha da geliştirilen bu fikirlerden bazıları, edebiyat sanatçısını doğada bulunan ilahi ile iletişim kuran bir tür peygamber olarak görmeyi mümkün kıldı. Johann Gottfried von Herder (1744-1803), hem ulusun hem de dilin rolünü ve bu ilahi ruhla olan bağlantısını vurgulayarak romantizme ulusal bir eğilim kazandırdı.

Eski İskandinav edebiyatının en eski korunmuş örnekleri, en eskileri 9. yüzyılın başlarında Norveç'te ortak Cermen aliterasyonlu şiir geleneğinden yararlanarak yazılmış olabilecek Eddic şiirleridir. 9. yüzyılda skaldik şiirin ilk örnekleri Bragi Boddason, Hvinirli Þjóðólfr ve Harald Fairhair'in saray şairleriyle birlikte görülür. Bu gelenek 10. yüzyıl boyunca büyük Norveçli şair Eyvindr skáldaspiller'le devam etti. 10. yüzyılın sonlarında, skaldic şiir geleneği giderek İzlanda'ya taşındı ve Eiríkr Hákonarson ve St. Olaf gibi Norveçli yöneticiler çoğunlukla İzlandalı şairleri kullandı. Ulusal romantizm dönemini, Norveç dışından, özellikle Fransa'dan da gelen gerçekçilik izledi. Edebi araştırmalarda realizm terimi, romantiklerin idealleştirmesi ve öznelliği olmaksızın, hayatı olduğu gibi tanımlamaya çalışan bir edebi üslubu ifade eder. Burada aynı zamanda 1855'ten 1880'lere kadar, ama özellikle 1870'lerde yazılmış Norveç düzyazısı ve dramasına atıfta bulunur. Bjørnstjerne Bjørnson çağdaş bir ortamda köylü hikâyeleri ve romanları yazarken, Camilla Collett (Camilla Collett)'in çığır açan romanı Amtmandens Døttre (Amtmandens Døtre) (1854–55; tr. The District Governor's Daughters, 1992), Norveç'te feminist edebiyatın açılışını yaptı. Modern edebiyatın güncel sorunları tartışmasını isteyen Danimarkalı eleştirmen Georg Brandes'ten (1842–1927) etkilenen Ibsen, çağdaş kültürü eleştiren bir dizi oyun yazdı. Romancı Jonas Lie (Jonas Lie (yazar)) (1833–1908) aile hayatını, iş ilişkilerini ve diğer güncel konuları tasvir etti. Lie'nin meslektaşı Alexander Kielland (1849–1906), neslinin usta hicivcisiydi.

Pagan zamanlarında Norveç'te kullanılan tek alfabe runik alfabeydi. O zamana ait korunmuş yazıtlar, çoğunlukla kısa anıt adanmaları veya büyülü formüllerdir. En uzun yazıtlardan biri, şifreli dini veya büyülü imalar içeren 8. yüzyıldan kalma Eggjum taşındadır. 1000 ila 1030 yılları arasında, Hristiyanlık Norveç'te yerleşik hale geldi ve beraberinde Latin alfabesini getirdi. En eski korunmuş Norveç düzyazı eserleri 12. yüzyılın ortalarından, en eskileri Passio Olavi, Selio'daki Acta sanctorum, Historia Norwegie ve Historia de Antiquitate Regum Norwagiensium gibi Latince menkıbe ve tarihi metinlerdir. 12. yüzyılın sonunda, tarihsel yazı, Ágrip af Nóregskonungasögum ile yerel dile genişledi, ardından St. Olaf ve Fagrskinna'nın Efsanevi Destanı geldi.
Biraz gecikmeli de olsa, bazı Norveçli yazarlar ulusal romantizmin doğaya, kırsal nüfusa ve ulusun görkemli geçmişine yaptığı vurgudan etkilenmiştir. Erken bir örnek, Maurits Hansen (Maurits Hansen)'in (1794-1842) "Luren" (1819; Çoban Boynuzu) başlıklı öyküsüdür; burada anlatıcı, ülkenin iç kesimlerinde bir Norveçli çiftlik ailesini ziyaretini anlatır. Thor adlı çiftçinin, antik kral Harald Fairhair'in doğrudan soyundan geldiği söyleniyor ve onun etkileyici lehçesinden özel olarak söz ediliyor.
Ulusal romantik temanın belki de en büyük temsilcisi, şiirsel doğa tasvirleri Norveç kimliğine müzikal bir lirizm kazandıran Henrik Wergeland (Henrik Wergeland)'dı. Siyasi katılımı, Norveç kültürünü Danimarka etkisinden ulusal Norveç temaları lehine temizleme girişimlerini içeriyordu. Ayrıca, Norveç'e Yahudi göçünün anayasal yasağının kaldırılmasını savunan, dini hoşgörünün güçlü bir savunucusuydu. Danimarka ve Norveç kültürel etkileri konusunda Wergeland'a rakip olan şair Johan Sebastian Welhaven (Johan Sebastian Welhaven), folklor şiirlerinin yanı sıra nefis doğa şiirleri de yazdı. Eşsiz bir Norveç kültürel normu arayışı, kendi kendini yetiştirmiş dilbilimci Ivar Aasen'e, batı Norveç'te konuşulan lehçelere dayanan, tek başına Nynorsk (Yeni Norveççe) adlı ayrı bir Norveççe yazılı biçimi oluşturması için ilham verdi. Peter Christen Asbjørnsen (Peter Christen Asbjørnsen) ve Jørgen Moe (Jørgen Moe) tarafından yönetilen çok sayıda kadın ve erkek halk masalları, efsaneler ve baladlar topladı, düzenledi ve yayınladı. Kariyerinin başlarında Henrik Ibsen, ulusal romantiklerin meşguliyetlerini hicveden sonraki draması Peer Gynt (1867; tr. 1892) gibi, tarih ve folklordan malzeme kullanan oyunlar yazdı.
Ulusal romantizm dönemini, Norveç dışından, özellikle Fransa'dan da gelen gerçekçilik izledi. Edebi araştırmalarda realizm terimi, romantiklerin idealleştirmesi ve öznelliği olmaksızın, hayatı olduğu gibi tanımlamaya çalışan bir edebi üslubu ifade eder. Burada aynı zamanda 1855'ten 1880'lere kadar, ama özellikle 1870'lerde yazılmış Norveç düzyazısı ve dramasına atıfta bulunur. Bjørnstjerne Bjørnson çağdaş bir ortamda köylü hikâyeleri ve romanları yazarken, Camilla Collett (Camilla Collett)'in çığır açan romanı Amtmandens Døttre (Amtmandens Døtre) (1854–55; tr. The District Governor's Daughters, 1992), Norveç'te feminist edebiyatın açılışını yaptı. Modern edebiyatın güncel sorunları tartışmasını 

Orta Çağ edebiyatı, 5. yüzyılın sonlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar süren tarihî dönemde üretilen edebiyattır. Bu dönemde genellikle Latince dilinde yazılan eserler, kültürel, dini ve tarihsel temaları işler. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu’nun varlığı ve Yunan edebiyatının etkisi de bu dönemde önemlidir.
Orta Çağ, tarihçiler tarafından 5. yüzyılın sonlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar sürdüğü söylenen tarihî dönemi ifade eden kavramdır. Bu dönem, Antik Çağ (MÖ 3000–MS 500) ile modern zamanlar arasında ayrı bir dönem olarak görülmektedir. Genel kabule göre Orta Çağ, MS 500–1500 aralığındaki dönemi kapsamaktadır ve Antik Çağ ile modern zamanlar arasında bir geçiş dönemidir. İşte Orta Çağ’ın bazı önemli özellikleri:

Orta Çağ’da, Latince baskın dildi. Bu nedenle, bu dönemin edebiyatı genellikle Latince olarak geliştirildi.

7. yüzyılda, Orta Doğu’da Muhammed önderliğinde yeni bir monoteist İbrahimî din olan İslam doğdu. İslam dünyası, 8. yüzyılın ortalarından 15. yüzyıl sonlarına kadar bilimsel, teknolojik, sanat, kültür, askerî gibi pek çok alanda dünyanın en gelişmiş medeniyeti oldu. Bu bilgi birikimi, “İslam’ın Altın Çağı" olarak bilinen dönemi yaşattı.

Orta Çağ, Haçlı Seferleri'nin başlangıcını, Mezoamerika'da medeniyetlerin gelişmesini, Hristiyan dünyasının mezhep ayrılığına düşmesini, Moğol istilalarını, Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunu ve Avrupa ile Asya medeniyetleri arasında ekonomik ve kültürel temasın sağlanmasını içerir.
Orta Çağ edebiyatı da bu dönemin kültürel ifadesini yansıtarak, şiir, nesir ve drama alanlarında eserler üretti.

Publius Ovidius Naso (20 Mart MÖ 43, Sulmona - MS 17, Constanţa (bugün Köstence)), Augustus döneminde yaşamış Romalı şair. Genelde aşk, terkedilmiş kadınlar ve mitolojik temalı şiirler yazan Naso, Publius Vergilius Maro ve Horatius ile beraber, Latin edebiyatının üç kanonik şairinden biriydi. Genelde hüzün beyitlerinin en büyük hocası olarak kabul ediliyordu. Şiirleri, orta çağ'ın sonuna kadar Avrupa sanatı ve edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir.
Ovidius'un kariyeri üç kısma ayrılır. Bunların ilki, MÖ 20'lerin ortasından MS 2'ye kadar sürdü. Bu dönemde Amores, kadın mitolojik kahramanların hayalî mektuplarından oluşan Heroides ve Ars Amatoria ("Aşk Sanatı") gibi eserler kaleme aldı. MS 2 ile 8 yılları arasında Metamorfozlar (Metamorphoses) ve Fasti olmak üzere iki büyük proje gerçekleştirdi. MS 8 yılında sürgüne yollanması sonrası ölümüne dek süren üçüncü döneminde Tristia ve Epistulae Ex Ponto gibi eserler üretti.
En ünlü yapıtı, dünyanın oluşumunu ve yaratımını anlattığı 15 kitaptan oluşan Metamorfozlardır. Aşk Sanatı adlı eserinde ise genç Romalı erkeklere, kadınlara nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair şiirsel bir dille ve çoğu zaman Roma mitolojisi'nden örneklerle öğütler verir.

Ovidius, diğer Romalı şairlere göre kendi hayatından daha çok bahseder. Biyografisi hakkındaki bilgiler genellikle şiirlerinden elde edilir, özellikle Tristia adlı eserinde kendi hayatına dair uzun bir otobiyografik içerik bulunur.
Ovidius, Roma'nın doğusundaki bir Apenin vadisinde bulunan Sulmo şehrinde, equites sınıfına mensup önemli bir ailenin çocuğu olarak 20 Mart MÖ 43'te doğmuştur. Kardeşiyle birlikte Roma'da ünlü Arellius Fuscus ve Porcius Latro tarafından eğitim görmüştür. Babası onun hukuk konuşma sanatını çalışmasını istemiştir. Kardeşinin 20 yaşında ölmesinden sonra, kanunlara karşı çıkmış ve Atina'dan Anadolu'ya birçok yerleri dolaşmış ve babasının hiç de onaylamadığı bir şekilde şiire yönelmiştir.
Edebiyat hayatının ilk 25 yılında elegia vezniyle erotik şiirler yazdı. Bu ilk çalışmalarının kronolojisi hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte, uzmanlar tahminî sıralamalar yapmışlardır. İlk gerçek anlamda eseri olarak Heroides olarak gösterilir. Mitolojik kahramanların olmayan aşıklarına mektuplarından oluşan bu eserin MÖ 19'da yazıldığı tahmin edilmektedir. Amores'in beş ciltlik ilk yayınının MÖ 16-15'te gerçekleştiği düşünülür. Bununla birlikte, bu kitabın günümüze sadece MÖ 8-3 yıllarında yayımlandığı düşünülen üç ciltlik kısaltılmış hâli ulaşabilmiştir.
İlk eserlerinden sonra çok popüler olmuş fakat Augustus tarafından MS 8'de sürgüne gönderilmiştir.
30 yaşına geldiğinde 3 kere evlenmiş, 2 kere boşanmış birisiydi; fakat sadece bir kızı vardı.

Ovidius'a dair edebiyat tarihçisi L.P. Wilkinson'ın genel değerlendirmesi şu şekilde aktarılmıştır:

Özel

Genel
Knox, Peter E., (Ed.) (2009), A Companion to Ovid, Wiley-Blackwell 
Keskin, Levent (2010), Sürgün Sonrası Eserlerinde Ovidius'un Ruh Hali ve İmparator Augustus ile Çatışması (Yüksek lisans tezi), İstanbul: İstanbul Üniversitesi

Pax Romana (MÖ 27 - MS 180), Latince "Roma Barışı" anlamına gelir. Roma İmparatorluğu'nun uzun soluklu barış dönemi için kullanılır. Terim, Roma yönetimi ve Roma hukuku altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, bazen sert bir şekilde, barıştırılmasından çıkmıştır. Roma'da "Pax Romana"yı sağlayan lider Augustus Caesar'dır.

Bu süre boyunca Romalılar hala devamlı olarak komşu devletler ve kabilerle özellikle de Cermen kabileleri ve Perslerle savaşmaya devam etti. Aynı zamanda soylu aileler arasındaki politik huzursuzluk da devam ediyordu. Bununla beraber, "Pax Romana" Roma'da ne MS 3. yüzyıldaki gibi sürekli kan dökülen büyük çaplı iç savaşların olduğu ne de üç yüzyıl önceki İkinci Pön Savaşı'nda olduğu gibi ciddi bir istilanın bulunduğu görece bir sükûnet dönemidir.
Dönemin, Augustus'un MÖ 27'de 1. yüzyıldaki "Büyük Roma İç Savaşı"nın bitişinin ilanıyla başladığı ve İmparator Marcus Aurelius'un ölümü MS 180 ya da oğlu Commodus'un ölümü MS 192 ile sona erdiği kabul edilir. Bu dönemde Roma'da ticaret korsanlar tarafından engellenmeden ya da düşman kuvvetleri tarafında yağmalanmadan yapılabilmiştir. Yine de her zaman barış hâkim değildi. Sık sık isyancılar ortaya çıktıysa da hemen bastırıldı. Örneğin Britanyalı kabileler (Queen Boudica ve Iceni) MS 60'ta insafsız Roma yönetimine karşı isyan etti ve Büyük Britanya bozgununun ardından kılıçtan geçirilen ve açlıktan ölenler hariç en az 150.000 kişi hayatını kaybetti.
Buna ek olarak, bu süre boyunca her iki sınırda da çatışmalar ve Roma zaferleri devam etti. Trajan, yönetimi sırasında Perslerle ciddi bir mücadeleye girişti ve Marcus Aurelius yönetiminin neredeyse son on yılının tamamını imparatorluğun mevziilerini koruyarak geçirdi. Aslında Roma'nın Pax Romana boyunca sürekli çatışmalar içinde olduğu söylenebilir. Ne var ki, iç eyaletler savaşlardan büyük ölçüde uzak kaldılar, böylece de imparatorlukta barış görüntüsü hâkim oldu.

Nerva
Trajan
Hadrianus
Antoninus Pius
Marcus Aurelius

"Pax Romana" terimi, dünyada gerçek ya da kurgusal istikrar dönemlerinin tanımlanmasına da etki etmiştir. Örnek olarak: 	 

Pax Americana (1945-günümüz)
Pax Britannica (1815-1914)
Pax Europeana (1945-günümüz)
Pax Germanica (Eğer Almanya II. Dünya Savaşı'nı kazansaydı yaşanabilirdi.)
Pax Hispanica (1598-1621)
Pax Mongolica (1200-1400)
Pax Ottomana (1500-1700)
Pax Praetoriana (Güney Afrika'nın komşuları üzerindeki etkisi.)
Pax Sinica (MÖ 206 - MS 1644. Çin Barışı)
Pax Syriana (1990-2005. Suriye işgali nedeniyle Lübnan'da görece istikrar.)
Pax Carthagena (MÖ 460 - MÖ 146. Kartaca, Pön Savaşları'nda Roma'ya yenilene kadar Akdeniz'in başat gücüydü.)
Pax Khazarica (9. yüzyıl. Hazar Türk Devleti zamanı)

Ara Pacis ya da "Barış Sunağı" 'Augustan' barış çağını kutlamak için masrafları Roma Senatosu tarafından karşılanarak dikilmiştir.
Roma şehri Pax Iuliae ("gens Julia Barışı") bugünkü Beja, Portekiz.

www.unrv.com/early-empire/pax-romana.php27 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pax Romana tartışma grubu

Rus edebiyatı, Rusya’nın, Rus diasporası ve Rusça yazılmış edebiyatın tümünü kapsar. Rus edebiyatına katkıda bulunanlar, örneğin Kırgız romancı Cengiz Aytmatov gibi iki dilli yazarlar da dahil olmak üzere farklı etnik kökenlerden gelen yazarlardır. Ancak Rusça edebiyat, Rusya Federasyonu’nda yaşayan fakat eserlerini yalnızca yerli dillerinde yazan yazarları kapsamaz; bu nedenle ünlü Dağıstanlı şair Resul Hamzatov bu kapsama girmez.
Rus edebiyatının kökleri, Eski Kilise Slavcasının litürjik dil olarak kullanılmaya başlandığı ve edebî dil hâline geldiği Erken Orta Çağ’a uzanır. Yerel Rus dili ise sözlü edebiyatta, fermanlarda, yasalar ve mesajlarda, kroniklerde, askerî hikâyelerde vb. kullanılmaya devam etti. Aydınlanma Çağı’na gelindiğinde edebiyat önem kazanmıştı ve 1830’lardan itibaren Rus edebiyatı şiir, nesir ve dramada şaşırtıcı bir “Altın Çağ” yaşamıştır. Romantik hareket, şair Vasily Jukovski ve öğrencisi Aleksandr Puşkin gibi isimlerle zirveye çıktı. Mihail Lermontov en önemli şair ve romancılardan biri oldu. Nikolay Gogol ve İvan Turgenyev ustalıkla öyküler ve romanlar yazdılar. Fyodor Dostoyevski ve Lev Tolstoy uluslararası şöhrete kavuştu. Diğer önemli isimler arasında İvan Gonçarov, Mihail Saltıkov-Şçedrin ve Nikolay Leskov vardı. Yüzyılın ikinci yarısında Anton Çehov öyküde ustalaştı ve önde gelen bir oyun yazarı oldu. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı, bazen Rus şiirinin Gümüş Çağı olarak adlandırılır. Bu dönemin önde gelen şairleri Konstantin Balmont, Valeri Bryusov, Aleksandr Blok, Anna Ahmatova, Nikolay Gumilyov, Sergey Yesenin, Vladimir Mayakovski ve Marina Tsvetayeva idi. Aynı dönemde Aleksandr Kuprin, Nobel ödüllü İvan Bunin, Leonid Andreyev, Fyodor Sologub, Yevgeni Zamyatin, Aleksandr Belyaev, Andrey Belıy ve Maksim Gorki gibi yazarlar eserler verdiler.
1917 Rus Devrimi’nden sonra edebiyat, Sovyet ve beyaz göçmen kollarına ayrıldı. Sovyetler Birliği evrensel okuryazarlığı sağladı ve gelişmiş bir kitap basım endüstrisi kurdu, fakat aynı zamanda ideolojik sansür getirdi. 1930’larda Sosyalist gerçekçilik hâkim edebi yönelim oldu. Nikolay Ostrovski, Aleksandr Fadeyev ve diğerleri bu üslubun öncüleriydi. Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi adlı romanı Sosyalist gerçekçiliğin en popüler eserlerinden biri oldu. Mihail Bulgakov, Andrey Platonov ve Daniil Harms gibi yazarlar ise eleştirildi ve yayımlanma şansı bulamadı. Sürgündeki bazı şairler Vladislav Hodaseviç, Georgi İvanov ve Vyacheslav İvanov; romancılar İvan Şmelyov, Gaito Gazdanov, Vladimir Nabokov ve Bunin yazmaya devam ettiler. Sovyet ideolojisine karşı çıkanlar da oldu; Nobel ödüllü Aleksandr Soljenitsin ve Varlam Şalamov gulag kamplarındaki hayatı yazdılar. Kruşçev Dönemi edebiyata kısa süreli bir özgürlük getirdi, şiir kitle kültürünün fenomeni oldu. Ancak bu “yumuşama” uzun sürmedi; 1970'lerde pek çok önemli yazar yayımlanması yasaklanıp yargılandı.
Sovyet sonrası 20. yüzyıl sonu Rus edebiyatı için zor geçti; az sayıda güçlü ses ortaya çıktı. En çok tartışılan yazarlar arasında Viktor Pelevin, Vladimir Sorokin ve şair Dmitri Prigov vardı. 21. yüzyılda yeni kuşak yazarlar ortaya çıktı; bunlar 20. yüzyıl sonu postmodernist nesirden farklılaştı ve eleştirmenler bu dönemi “yeni gerçekçilik” olarak adlandırdı.
Rus yazarlar pek çok edebi türe önemli katkılar yaptılar. Rusya'nın beş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi vardır. 2011 itibarıyla Rusya, yayımlanan başlık sayısı açısından dünyanın dördüncü büyük kitap üreticisiydi. Yaygın bir halk deyişi Rusların “dünyanın en çok okuyan ulusu” olduğunu söyler. Amerikalı araştırmacı Gary Saul Morson'ın belirttiği gibi: “Hiçbir ülke edebiyatı Rusya kadar önemsemedi.”

Bilim insanları genellikle I. Petro’nun reformlarına kadar olan dönemi tanımlamak için Eski Rus edebiyatı, ortaçağ Rus edebiyatı ve erken modern Rus edebiyatı terimlerini veya Petro öncesi edebiyat terimini kullanır. Bu terim, 11. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Eski Rusyada tüm edebî faaliyetleri ifade eder.

Bu dönemdeki edebî eserler genellikle Rus Kilise Slavcası’nda, fakat aynı zamanda Doğu Slavca unsurlar içeren biçimde yazılmıştır. Yerel dil ise sadece sözlü edebiyat (örneğin destanlar – bylina – ve halk şarkıları) için değil, fermanlar, yasalar (ör. Ruska Pravda, 11–12. yüzyıl), mektuplar (özgün huş ağacı kabuğu yazmaları, 11–15. yüzyıllar, Eski Novgorod lehçesi), elçi mesajları gibi pratik yazışmalar için de kullanılıyordu.
Eski Rus “kitaplı” edebiyatının başlangıcı, Kiev Rus'unda 10. yüzyıl sonlarında Kiev Rus'unun Hristiyanlaşması ile birlikte litürjik dil olarak Eski Kilise Slavcasının kabul edilmesine dayanır. Novgorod Psalteri (c. 1000), günümüze ulaşan en eski Eski Rus el yazmasıdır ve 2000 yılında Veliki Novgorod'da bulunmuştur. Bir diğer erken eser 1056–1057'de yazılmış olan Ostromir İncilleri'dir.

Eski Rus tarih yazımının başlıca türü, çoğu anonim olan yıllıklardı. Bunların en eskisi Kronikçi Nestor'a atfedilen İlk Kroniktir (c. 1115). Günümüze ulaşan en eski nüshalar 1377 tarihli Laurentian Codex ve 1420'lere tarihlenen Hypatian Codex'tir. Anonim eserler arasında İgor Destanı ve Hapsedilmiş Daniil’in Duası sayılabilir. Hagiografiler (svyatıların hayatları) bu dönemde popüler bir türdü. İlk önemli hagiograf Nestor olup Boris ve Gleb ile Kievli Theodosius'un yaşamlarını yazmıştır. Alexander Nevski'nin Hayatı da iyi bilinen bir örnektir. İlk hac seyahati kaydı Seyyah Daniil'in Hacnamesidir. Moğol istilalarını anlatan Ryazan’ın Yıkılışı Hikâyesi gibi destansı eserler de mevcuttur. Diğer önemli eserler: Zadonsçina, Fizyolog, Synopsis ve Üç Deniz Ötesine Yolculuk. Orta Çağ Rus edebiyatı büyük ölçüde dinî nitelikteydi ve Güney Slav etkileri taşıyan Kilise Slavcası kullanıyordu.
16. yüzyılda, ülkenin siyasi merkezileşmesine paralel olarak, yıllıklar derlenip kodlandı, Rus Ortodoks Kilisesi Stoglav adlı kararlarını yayımladı, Büyük Menayion Okuyucusu derlemesi oluşturuldu. Kraliyet Dereceleri Kitabı çar kültünü sistemleştirdi, Domostroy aile hayatına dair kuralları belirledi, Kazan Kroniği çarın eylemlerini meşrulaştırmak için kullanıldı. Bu dönemin özgün anlatılarından biri Pyotr ve Fevronya Hikâyesidir. Ayrıca Çar Korkunç İvan kendi eserleriyle 16. yüzyıl Rus edebiyatının en özgün yazarlarından biri oldu. Karışıklık Dönemi, kilise ve devletin yazılı kültür üzerindeki kontrolünü kaybetmesiyle yeni bir döneme işaret eder. Bu dönemde Avraamy Palitsyn gibi yazarlar karmaşık karakter tasvirlerinde yeni teknikler geliştirdiler.
17. yüzyılın ikinci yarısında, Barok edebiyat şekillenmeye başladı. Çar I. Aleksey 1672'de bir saray tiyatrosu açmak istedi. Yönetmen ve oyun yazarı Alman-Rus papaz Johann Gottfried Gregorii idi; onun kaleme aldığı 10 saatlik Artaxerxes’in Eylemi oyunu dönemin dikkat çekici eserlerindendir. Polotsklu Simeon ve Rostovlu Demetrius'un şiir ve dramaları da Rus Barokunun gelişimine katkıda bulundu.
17. yüzyılda Kiev Akademisi'nden Moskova'ya gelen kitap ehli kişiler, beraberlerinde Polonyalı Cizvitlerin eğitim sisteminden güçlü biçimde etkilenmiş bir kültür getirdiler. Polotsklu Simeon'un çalışmaları, eski ve çağdaş Batı Avrupa edebiyatı unsurlarını geleneksel Rus hitabeti ve imparatorluk ideolojisiyle birleştiren yeni bir üslup yarattı ve bu, Rus edebiyatının Batılılaşmasında önemli bir adım oldu. Aynı dönemde hece ölçüsü şiiri Rusya'ya taşındı; Simeon'un açtığı yolu Sylvester Medvedev ve Karion İstomin devam ettirdi.

Başrahip Avvakum’un Hayatı — 17. yüzyılın dinî muhaliflerinden Eski İnançlıların önderlerinden Avvakum tarafından kaleme alınmış olağanüstü bir otobiyografi — Petro öncesi edebiyatın başyapıtı sayılır. Bu eser, yüksek Kilise Slavcası ile gündelik Rus dili ve argo'yu edebî kurallara uymaksızın harmanlar.

17. yüzyıl sonunda tahta çıkan Büyük Petro’nun etkisi, 18. yüzyıl boyunca Rus kültüründe belirleyici oldu. Petro’nun reformları, Rus sanatçıları ve bilim insanlarını kendi alanlarında yenilik yapmaya teşvik etti. Bu dönemde Rus yazarlar dilin işlevi, ölçüsü ve edebiyatın gelişimi üzerine tartışarak ilerideki toplumsal ve politik açıdan daha keskin eserlerin temelini attılar.
Antiokh Kantemir (1708–1744), Petro’nun reformlarını ve Avrupa’daki Aydınlanma Çağını öven ilk Rus yazarlardandı. Onun Petrida adlı destanı doğrudan Petro’ya adanmışken, genellikle satirik eleştirilerle Rusya’daki “yüzeysellik ve karanlığı” hicvetti.
Vasily Trediakovski de Aydınlanma fikirlerine derinden bağlıydı. Fransız ve klasik eserleri çevirdi, ilk kez Kilise Slavcası yerine Rusça vernaküler kullanarak dünyevi edebiyatın önünü açtı.
Aleksandr Sumarokov (1717–1777), Fransız klasisizmine bağlı kaldı. Basit ve doğal dil kullanımını savundu, Şiir Üzerine Mektup adlı manifestosunda Petro'nun mirasını yüceltti.
Mihail Lomonosov ise edebiyatı yüksek, orta ve düşük üsluplara ayırarak hem vernaküler hem de Kilise Slavcasını kullandı. Onun görkemli üslubu, Büyük Petro adlı tamamlanmamış eserinde doruğa çıktı.
II. Katerina döneminde edebiyat daha politik ve tartışmalı hale geldi. İppolit Bogdanoviç'in Duşenkası (1778) rokoko tarzında erotik şiir örneğiydi. Aleksandr Radişçev’in eserleri ise serflerin durumunu tasvir ederek büyük yankı uyandırdı, yazarı Sibirya’ya sürgüne gönderildi.
Nikolay Karamzin (1766–1826) hissicilik akımının önde gelen ismiydi. Onun eserleri, duygusal üslup ve kadın yazarların konumuna verdiği destekle dikkat çekti.
Gavrila Derjavin II. Katerina’ya övgü dolu odeleriyle tanındı; devlet görevlerinde de bulundu. Denis Fonvizin ise özellikle komedileriyle soyluları hicvederek Petro dönemindeki liyakat esasına dayalı sistemin geri gelmesini savundu.

19. yüzyıl, geleneksel olarak Rus edebiyatının "Altın Çağı" olarak anılır.  
Romantizm döneminde özellikle şiir yeteneği büyük bir gelişme gösterdi; Vasily Jukovski ve onun öğrencisi Aleksandr Puşkin öne çıktı. Puşkin, edebî Rusçayı kristalize eden ve edebiyata yeni bir sanatsal seviye getiren yazar kabul edilir. En bilinen eseri, manzum roman Yevgeni Onegindir (1833). Dönemin diğer önemli şairleri Konstantin Batyuşkov, Pyotr Vyazemski, Yevgeni Baratınski, Fyodor Tyutçev v

Sümer edebiyatı, Sümer uygarlığı tarafından sürdürülen ve daha sonraki Akad ve Babil imparatorlukları tarafından büyük ölçüde korunan dini yazılar ve diğer geleneksel hikâyeler de dahil olmak üzere, bilinen en eski kayıtlı edebiyat külliyatını oluşturur. Bu kayıtlar Orta Tunç Çağı sırasında MÖ 18. ve 17. yüzyıllarda Sümer dili ile yazılmıştır.
Sümerler, MÖ 30. yüzyılda daha önceki proto-yazı sistemlerinden Sümer çivi yazısı yazısını geliştirerek ilk yazı sistemlerinden birini icat etmişlerdir. Sümer dili, Akkad ve Babil imparatorluklarında, konuşma dili halktan kaybolduktan sonra bile resmi ve edebi kullanımda kaldı; okuryazarlık yaygındı ve öğrencilerin kopyaladığı Sümerce metinler daha sonraki Babil edebiyatını büyük ölçüde etkiledi.

Sümer edebiyatının çoğu sola yaslı satırlarla yazılmıştır, ve beyit ya da kıta gibi satır tabanlı organizasyonlar içerebilir, ancak şiir'in Sümerce tanımı bilinmemektedir. Kafiyeli değildir, ancak "bazen benzer etkilerden yararlanılmıştır."  Hece vezni kullanmamıştır, ve yazı sistemi ritim, metre, kafiye veya aliterasyon tespitini engeller.  Diğer olası şiirsel özelliklerin niceliksel analizi eksik görünüyor ya da yazıyı kaydeden kâtipler tarafından kasıtlı olarak gizlenmiş.

Edebiyat türleri açıkça tanımlanmamıştı ve tüm Sümer edebiyatı şiirsel yönler içeriyordu. Sümer şiirleri, satır, imge ve metafor dahil olmak üzere şiirin temel unsurlarını gösterir. İnsanlar, tanrılar, konuşan hayvanlar ve cansız nesnelerin hepsi karakter olarak dahil edilmiştir. Gerilim ve mizah Sümer hikâyelerine dahil edilmiştir. Bu hikâyeler öncelikle sözlü olarak paylaşılırdı, ancak kâtipler tarafından da kaydedilirdi. Bazı eserler belirli müzik aletleri veya bağlamlarla ilişkilendirilmiş ve belirli ortamlarda icra edilmiş olabilir. Sümer edebiyatı başlık kullanmaz, bunun yerine eserin ilk satırıyla anılırdı.
Modern asurologlar, Miguel Civil'in sınıflandırma çalışmasına dayanarak, Sümer edebiyatının mevcut külliyatını "Edebi Kataloglar", "Anlatılar ve Mitolojik Kompozisyonlar", "Tarihi Kompozisyonlar ve Övgü Şiirleri", "Mektuplar, Mektup Duaları ve Kanunlar", "İlahiler ve Şarkılar", "Heterojen Kompozisyonlar" (Bilgelik edebiyatı dahil) ve "Atasözleri" gibi geniş kategorilere ayırmışlardır.

Sümer kâtiplik eğitimi Decad adı verilen bir müfredata odaklanmıştır. Bu on metnin el yazmaları Sümer edebiyatının en iyi korunmuş olanlarından bazılarıdır.

Kahramanların yer aldığı anlatılar şunları içerir:
 Gılgamış ve Huwawa, Gılgamış ve Cennetin Boğası, Gılgamış ve Aga, Gılgamış, Enkidu ve Cehennem ve Gılgamış'ın Ölümü gibi Gılgamış Destanı'ndan öyküler.
Enmerkar ve Lugalbanda: Enmerkar ve Aratta'nın Efendisi ve Enmerkar ve En-suhgir-ana ile Enmerkar'ın Aratta'ya karşı seferi sırasında Lugalbanda'nın iki hikâyesi: Lugalbanda Dağ Mağarasında ve Lugalbanda ve Anzud Kuşu
İnanna'nın Yeraltı Dünyasına İniş,
Adapa Efsanesi
Enki, Enlil (Enlil ve Ninlil dahil), İnanna, İnanna ve Dumuzid ve Ninurta (Lugal-e ve Angim dahil) gibi tanrıları içeren anlatılar
Sümer yaratılış efsanesi gibi diğer efsaneler

Krallar için Övgü Şiirleri
Üçüncü Ur Hanedanı - Ur-Nammu, Şulgi (Şulgi'nin Kendine Övgüsü (Şulgi D), Amar-Sin, Şu-Sin, İbbi-Sin
Işın hanedanı - Ishbi-Erra, Shu-Ilishu, Iddin-Dagan, Ishme-Dagan, Lipit-Ishtar, Ur-Ninurta, Bur-Suen, Enlil-bani
Larsa hanedanı - Gungunum, Sin-Iddinam, Sin-Iqisham, Warad-Sin, Rim-Sin
Birinci Babil İmparatorluğu - Hammurabi, Samsu-iluna, Abi-Esuh
Ur için Ağıt ve Sümer ve Ur için Ağıt gibi Şehir Ağıtları
Kral listeleri ve Ningirsu tapınağının inşası gibi diğer tarihi kompozisyonlar

Mektuplar Ur Krallarının Yazışmalarının yanı sıra İsin, Larsa ve diğer hanedanları da içerir.
Ur-Nammu Kanunları, Üçüncü Ur Hanedanı'nın kurucusu Ur-Nammu'ya atfedilir.
Lipit-Ishtar kodu
Hammurabi Kanunları

Enlil İlahisi gibi Sümer panteonundaki tanrılara adanmış ilahilerin yanı sıra Sümer Tapınak İlahileri koleksiyonu ve Keş Tapınağı İlahisi de dahil olmak üzere belirli tapınaklara adanmış ilahiler

Sümer tartışmaları - Çapanın Şarkısı, Kuş ve Balık Arasındaki Tartışma, Koyun ve Tahıl Arasındaki Tartışma, Kış ve Yaz Arasındaki Tartışma
Shuruppak'ın Talimatları gibi talimat literatürü
Bir İnsan ve Tanrısı Arasındaki Diyalog

Nippur, Susa, Urim ve Uruk'tan atasözleri antolojileri

Akad edebiyatı
Eski Mısır edebiyatı
Sümer Yaratılış Destanı
Gılgamış Destanı

The Electronic Text Corpus of Sumerian Literature26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tiberius Caesar Augustus, doğumda; Tiberius Claudius Nero (16 Kasım MÖ 42 - 16 Mart 37), Augustus'un 14 yılında ölümünün ardından Roma İmparatorluğu tahtına çıkan ikinci Roma imparatoru. Tiberius Claudius Nero ve Livia Drusilla'nın oğlu olan Tiberius doğuştan Claudius ailesinin mensubuydu. Annesi, babasından boşanarak MÖ 39 yılında Augustus ile yeniden evlenmiştir. Tiberius, sonradan Augustus'un kızı ve üvey kız kardeşi Yaşlı Julia ile evlenmiş ve ardından Augustus tarafından evlat edinilerek Julius ailesi mensubu olmuştur. Tiberius'un ardından gelen imparatorlar bu iki aile arasındaki karışımı gelecek 40 yıl boyunca devam ettirmişler, tarihçiler de bu hanedanı Julio-Claudian hanedanı olarak adlandırmışlardır.
Tiberius, Pannonia, İllirya, Rhaetia ve Germania'daki seferleriyle kuzeydeki sınırların temellerini atmış, Antik Roma'nın en büyük generallerinden birisiydi. Ancak, imparator olmayı hiçbir zaman gerçekten istememiş karanlık, münzevi ve kasvetli bir yönetici olarak hatırlanmış; Yaşlı Plinius tarafından tristissimus hominum yani "insanoğlunun en kasvetlisi" olarak adlandırılmıştır. Tiberius'un oğlu Julius Caesar Drusus'un 23 yılında ölmesinin ardından, saltanatının kalitesi azalmış ve terörle sona ermiştir. 26 yılında Tiberius kendi kendine Roma'dan gönüllü sürgüne gitmiş ve yönetim erkini geniş ölçüde ahlaksız Praetorian Prefect'leri Lucius Aelius Sejanus ve Quintus Naevius Sutorius Macro'nun ellerine bırakmıştır. Tiberius'un ölümünden sonra evlatlık oğlu Caligula tahta çıkmıştır.

Tiberius Claudius Germanicus Augustus Nero, 16 Kasım MÖ 42'de Tiberius Nero ve Livia Drusilla'nın oğlu olarak Roma'da doğdu. MÖ 39'da annesi babasından boşandı ve kısa bir süre sonra Tiberius Nero'nun oğluna hamile olduğu halde Gaius Julius Caesar Octavianus'la evlendi. Bu olaydan kısa bir süre sonra MÖ 38 yılında kardeşi Nero Claudius Drusus doğdu.
Tiberius'un İlk yılları hakkında çok az bilgi vardır. Halk önüne ilk kez MÖ 32 yılında henüz dokuz yaşındayken çıkmış, biyolojik babasına bir methiye sunmuştur. MÖ 29'da, üvey babaları Octavian'ın Antonius ve Kleopatra'yı yendiği Actium Muharebesi onuruna düzenlenen zafer alayında kardeşiyle birlikte zafer arabasında yer almıştır. MÖ 26 yılında Augustus ölümcül bir biçimde hastalanınca imparatorluğun yeniden bir kaos içine düşme tehlikesi baş gösterdi. Tarihçiler genellikle bu dönemde Augustus'un varisinin kim olacağı sorusunun birden ortaya çıktığı, ölümü halinde kendi pozisyonu için vâris olarak Agrippa ve Marcellus'u işaret etmiş olsa bile, ardılının kim olacağı belirsizliğinin Augustus'un en büyük sorunu haline geldiği konusunda hemfikirdirler.
Yanıt olarak, aralarında Tiberius ve kardeşi Drusus'un da bulunduğu birkaç olası varisin seçildiği görülmektedir. Tiberius, MÖ 24'te on yedi yaşındayken Augustus'un yönlendirmesiyle quaestor olarak politikaya girdi ve yasalar tarafından belirlenmiş beş yıllık süreden önce praetor ve konsül olarak seçilme hakkı kazandı. Benzer koşullar Drusus için de oluşturuldu.

Kısa bir süre sonra Tiberius mahkemelerde bir avukat olarak yer almaya başladı ve muhtemelen Yunan hatipliğine merakı bu dönemde başladı. MÖ 20'de, Tiberius Marcus Agrippa ile doğuya gönderildi. Persler; Marcus Licinius Crassus (MÖ 53, Carrhae savaşında), Decidius Saxa (MÖ 40) ve Marcus Antonius (MÖ 36) komutasındaki Roma lejyonlarının sancaklarını ele geçirmişlerdi. Birkaç yıl süren müzakerelerden sonra, Tiberius Ermenistan'a Roma-Pers sınırında bir tampon devlet kurmak amacıyla büyük bir güçle girdi ve ardından Augustus bir uzlaşma sonucu sancakları geri aldı ve Ermenistan iki devlet arasından tarafsız tampon topraklar olarak kaldı.
MÖ 19'da doğudan döndükten sonra Tiberius, Augustus'un yakın arkadaşı ve Roma'nın en büyük generallerinden Marcus Vipsanius Agrippa'nın kızı Vipsania Agrippina ile evlendi. Drusus dikkatini Galya Narbonensis'e ve Germen cephesine verirken, Tiberius Alpler ve Transalp Galya'sı içlerindeki kabilelerle savaştı. Tiberius MÖ 16 yılında Tuna'nın kaynaklarını keşfetti ve kısa bir süre sonra yarı yoldan geri döndü. MÖ 13 yılında Roma'ya dönünce konsül olarak atandı ve hemen hemen aynı dönemde oğlu Julius Caesar Drusus doğdu.
Agrippa'nın MÖ 12'de ölümünün ardından hem Tiberius hem de Drusus saygıyla varis ilan edildiler. Augustus'un ricası üzerine Tiberius Vipsania'dan boşanarak Augustus'un kızı ve Agrippa'nın dul eşi Yaşlı Julia ile evlendi. Bu olay Tiberius için bir kırılma noktasıdır; Julia ile mutsuz bir evlilikleri vardı ve tek çocukları henüz bebekken ölmüştü. Anlatıldığına göre Tiberius bir keresinde Vipsania'ya koşmuş ve ağlayarak kendini affetmesi için yalvarmıştı. Kısa bir süre sonra Tiberius, Augustus ile buluşmuş ve Tiberius ile Vipsania'nın asla bir araya gelmemeleri için gerekenler yapılmıştır. Tiberius, Augustus sayesinde yükselmeye devam etmiş ve önce Agrippa'nın, ardından da MÖ 9 yılında kardeşi Drusus'un ölümünden sonra tahtın vârisi olarak tek başına kalmıştır. MÖ 12 yılında oldukça istikrarsız olan ve Augustus siyasetinde önemli yer tutan Pannonia ve Germania'ya askeri görevli olarak atandı. Roma'ya dönüşünün ardından MÖ 7'de ikinci defa konsül, sonra MÖ 6'da tribünik güç ile (tribunicia potestas) ödüllendirildi ve doğuda, evvelce Agrippa'nın sahip olduğu tüm pozisyonları üstlendi. Ne var ki, tüm bu başarı ve terfilere rağmen Tiberius mutlu değildi.

MÖ 6'da, tam da doğunun komutasını kabul ederek Roma'daki en güçlü ikinci kişi olmanın eşiğindeyken Tiberius ani bir kararla siyaseti bıraktığını ilan ederek Rodos adasına çekildi. Tiberius'un böyle bir karar almasının nedenleri pek açık değildir. Tarihçiler, bunu Augustus'un evlat edindiği torunları Gaius ve Lucius'un da Tiberius ve Drusus'un daha evvel geçtikleri benzer siyasi süreçlerden geçiyor olmaları ile ilişkilendirirler. Böylece Tiberius geçici bir çözüm olacak ve iktidarı sadece Lucius ve Gaius yasal yaşa gelinceye kadar elinde tutacak, sonra da bir kenara atılacaktı. Ayrıca mutsuz bir evlilik yaptığı karısı Julia'nın davranışları da bu kararı üzerinde etkili olmuş olabilir; gerçekten de Tacitus bunu Tiberius'un Rodos'a gitmesinin intima causası yani en temel nedeni olarak tanımlar ve hareketini tam olarak Julia'ya olan nefretine ve Vipsania'ya olan özlemine bağlar. Tiberius kendini iğrendiği, Forum'daki maceralarıyla onu utandıran ve âşık olduğu kadını görmesini yasaklayan bir kadınla evli bulmuştu.
Tiberius'un bu davranışının arkasındaki güdüleri her ne olursa olsun, bu Augustus'un veraset planlarını neredeyse suya düşürdü. Gaius Caesar ve Lucius Caesar henüz onlu yaşlarının başındaydılar ve 57 yaşında olan Augustus'un hemen yerine geçebilecek bir varisi yoktu. Augustus'un ölümünün ardından barışçıl bir iktidar devir tesliminin garantisi olmadığı gibi princeps'in devamı için şart olan Augustus'un ailesinin ve dolayısıyla da ailesinin müttefiklerinin iktidarda kalmalarının bir garantisi de yoktu.
Augustus'un, hastalığının ilerlemesine bağlı olarak Tiberius'tan kalmasını rica ettiği yönündeki gerçekliği şüpheli hikâyelere rağmen, Tiberius'un tepkisi Augustus'un hayatta olduğunu duymasının ardından Ostia kıyılarından demir alarak doğruca Rodos'a gitmek oldu. Tiberius'un yolda bunun bir hata olduğunu anladığı ve birkaç kez Roma'ya dönmesi için izin verilmesini istediği ancak bu isteğin her defasında Augustus tarafından reddedildiği aktarılır.

Tiberius'un ayrılmasıyla veraset tamamen Augustus'un iki genç torunu Lucius ve Gaius Caesar'ın üzerine kaldı. Durum MS 2 yılında Lucius'un ölümüyle daha da tehlikeli bir hal alınca Augustus belki de Livia'nın teşvikiyle Tiberius'un sade bir yurttaş olarak Roma'ya dönmesine izin verdi. MS 4 yılında, Gaius Ermenistan'da öldürülünce Tacitus'un tabiriyle Augustus'un Tiberius'u seçmekten başka şansı kalmamıştı.
Gaius'un MS 4 yılındaki ölümüyle Augustus'un sarayında telaşlı bir hareketlilik başladı. Tiberius, varis ve oğul olarak evlat edinildi. Buna karşılık Tiberius'tan da kardeşi Drusus'un oğlu olan yeğeni Germanicus'u ve Augustus'un yeğeni Küçük Antonia'yı evlat edinmesi talep edildi. Evlatlık edinilmesinin ardından Tiberius hem tribünlük gücü elde etti, hem de muhtemelen Marcus Agrippa'nın bile asla elde edemediği Augustus'un maius imperium yetkisinden pay sahibi oldu. MS 7 yılında Postumus, Augustus tarafından reddedildi ve Planasia adasında tek başına yaşamaya mahkûm edildi. Böylece 13 yılına gelindiğinde Tiberius, üstlendiği güçlerle Augustus'un ikinci adamı olmaktan ziyade amaç ve niyetiyle Augustus'la müşterek imparatordu ve artık herhangi bir hükûmet boşluğu ya da karmaşa yaşamadan saltanatına devam edebilirdi.
Augustus, 14 yılında 76 yaşında öldü. Şanına yakışır cenaze töreniyle defnedildi, önceden ayarlandığı gibi tanrılaştırıldı, vasiyeti okundu ve Tiberius tek başına yaşayan mirasçısı olarak onaylandı.

Yeni Princep olarak Tiberius'un pozisyonunun gerçekliği inkâr edilememekle birlikte, iktidar devir tesliminin nasıl bir merasimle gerçekleştirileceğini ne Senato ne de Tiberius'un kendi biliyordu. Senato, 18 Eylül tarihinde Tiberius'un Princep olarak konumunu görünüşte onaylamak ve tıpkı Augustus için yaptığı gibi konumunun sahip olduğu yetkileri genişletmek için toplandı. Tacitus olup bitenleri ayrıntılı bir şekilde anlatır. Tiberius, hâlihazırda Princepin idari ve siyasi gücüne sahipti. Tek eksiği Augustus, Pater Patriae gibi unvanlar ve Corona Civica'dı.
Tiberius, ayrıca tıpkı Augustus'un yaptığı gibi, devletine hizmet etmekten başka bir isteği olmayan gönülsüz halk hizmetkarı rolünü üstlenmeye karar verdi. Alçak gönüllülükten ziyade gülünç duruma düştü, devlete hizmet etmek istemekten ziyade de güçlük çıkartan biri gibi göründü. Bir Princep gibi davranamamasının nedeni olarak yaşını gösterdi, bu pozisyonu aslında istemediğini ve devletin sadece bir bölümünü istediğini söyledi. İyice şaşkına dönen Senato devletin hangi bölümünü istediğini sordu. Sonunda bir senatör bağırarak, "Majesteleri, devletin ne kadar daha başsız kalmasına izin vereceksiniz?" diye sordu. Tiberius sonunda insafa geldi ve kendi için oylanmış olan güçleri kabul et

Marcus Ulpius Nerva Traianus (18 Eylül 53 - 8 Ağustos 117), yaygın adıyla Trajan, Roma İmparatorluğu'nun Beş İyi İmparatorundan ikincisidir. Tahta çıktığı MS 98 yılından öldüğü 117 yılına kadar Roma İmparatorluğu'na altın çağını yaşatmıştır. Mütevazı ve filantropik kişiliği sayesinde hem halk hem de ordu tarafından sevilmiştir. Ortaya koyduğu politikalar ve savaşçı kişiliği sayesinde Roma İmparatorluğu'nu tarihinin gördüğü en geniş topraklarına ulaştırmıştır.
Trajan, MÖ 206'da Roma kolonizatörleri tarafından kurulan Italica şehrinde yerleşik Ulpii gens'inden gelmektedir. Roma Senatosu tarafından kendisine, mükemmel, en iyi anlamına gelen "Optimus" mahlası verilmiştir. Domitianus'un hükümdarlığı ve Flavius Hanedanı'nın sona ermesinden sonra, Nerva'nın kısa süren hükümdarlığı ve özellikle Trajan'ın dönemi, Antoninler Hanedanı olarak bilinen hanedanın temelini oluşturmuştur. Trajan, Domitianus'un yönetimi sırasında önem kazanmıştır; bu dönemin son yılları Roma senatörlerinin zulme uğraması ve infaz edilmesiyle bilinir. Eylül 96'da bir çocuğu olmayan Domitianus'un sarayındaki üyeler tarafından bıçaklanarak öldürülmesinin ardından, eski bir konsül olan Nerva tahta çıkmış, ancak ordu içinde ün kazanamamıştır. Bir yıl süren kısa ve çalkantılı hükümdarlığının ardından, Pretoryan Muhafızlarının çıkardığı isyanlar gücünü zayıflatmış ve onu, popüler bir general olan Trajan'ı evlat edinerek varisi ve halefi yapmaya zorlamıştır. Çocuksuz ve yaşlı olan Nerva, Ocak 98'in sonunda ölmüş ve evlatlık oğlu Trajan sorunsuz bir şekilde tahta geçmiştir.
Genel olarak, Roma İmparatorluğu'nun en geniş sınırlarına Trajan'ın hükümdarlığı sırasında ulaştığı kabul edilmektedir. Bu dönemde Ermenistan ve Mezopotamya'nın kısa süreli fetihleri, Dacia'nın daha uzun süreli fethi ve Nebati Petra Krallığı'nın ilhakı sonucunda Arabia Petraea eyaletinin oluşumu gerçekleşmiştir. Trajan'ın Dacia'yı fethetmesi imparatorluğu önemli ölçüde zenginleştirmiştir, zira yeni eyalet birçok değerli maden barındırmaktaydı. Öte yandan, Part toprakları üzerindeki fetihleri, Yahudi-Part isyanının ardından yarım kalmış ve kırılgan bir duruma gelmiştir. Ölümünden sonra ekonomik durumu pek iç açıcı olmayan bir imparatorluk bırakmıştır; özellikle imparatorluğun doğu kısmı tükenmiş haldeydi.
Bu genişlemeci politikanın yanı sıra, Trajan büyük inşaat projelerine girişmiş ve o zamana kadar benzeri görülmemiş sosyal önlemler almıştır. Augustus'un tuğla, Neron'un mermer yapılarla zenginleştirdiği Roma şehrinde mermer ve beton yapıları birleştirerek Roma'yı döneminin en harika mimari eserleriyle donatmıştır. Özellikle Roma şehrini yeniden şekillendirmiş geniş çaplı kamu inşaat programıyla tanınır: Trajan Hamamları (Thermae Traiani), Trajan Forumu ve Trajan Çarşısı gibi kalıcı birçok anıt bırakmış, ayrıca Trajan Sütunu'nu inşa ettirmiştir. İtalya'nın imparatorluk içindeki merkezi rolünü güçlendirmiş ve eyaletlerin Romalılaştırılmasını pekiştirmiştir.
Bununla birlikte, savaşçı kişiliğinin yanında sanat ve edebiyata da destek vermiş ve bunlarla uğraşan kişileri korumuştur. İmparatorluk hazinesinden fakirlere ve çocuklara destek olunması için ödenek hazırlatmıştır. Döneminde birçok yazar Roma ve Grek dünyasını ele alan eserler yazmıştır. Halefleri tarafından, vasıfları nedeniyle ideal yönetici olarak görülen Trajan, her daim asalet, erdem ve doğru yöneticiliğin sembolü olarak görülmüştür.
Trajan, Senato tarafından tanrılaştırılmış ve külleri Trajan Sütunu'na gömülmüştür. Evlatlık oğlu ve yeğeni Hadrianus, Trajan'ın ölümünden sonra birkaç zorluğa rağmen onun yerine geçmiştir. Hadrianus, Trajan'ın genişlemeci politikasını sürdürmemiş, onun fethettiği Part topraklarından çekilmeyi tercih etmiş ve iç politikayı eyaletlere odaklayarak yönlendirmiştir.

Trajan, İtalya Yarımadası dışında doğan ilk Roma imparatorudur. Buna karşın Ulpia gens'i antik Umbria'nın kuzey sınırındaki Tuder kasabasıyla ilişkilidir. Trajan'un annesinin doğum yeri olan ve bu bölgeye yakın aile bağları kurma olasılığını güçlendiren bazı Ameria yerel yönetimlerinde de Ulpius adı görülmektedir. Resmi adının Marcus Ulpius Trajan olması bu ilişkiyi desteklemektedir. Marcus, Roma dünyasında yeterince ortak bir isim iken Ulpius ise bölgeye özgü bir isim olarak görülmektedir. Ulpius adının Latince lupus (kurt) kökeninden geldiği düşünülmektedir. Diğer ismi Trajan'u onunla aynı adı kullanan akrabalarından ayırmak için kullanılmıştır. Trajan doğduğu sırada ailesi Hispania'nın güneyindeki Italica'ya (Santiponce) yerleşmişti. Ailesinin bu bölgeye yerleşmesinden sonra tarihî kaynaklarda ilk kez Ulpius'un torunlarının MÖ I. yüzyıl başlarında vatandaşlıklarını kaybetmişlerdir. MÖ I. yüzyılın sonlarında ise patrici olan Ulpia ailesi gerçekleştirdikleri ekonomik faaliyetlerle öne çıkmıştır ancak Italica'dan Roma'ya geçişleri Augustus'un reformları sayesinde olmuştur.
Trajan'un tarih sahnesine girişi, MS 89 yılında gerçekleşen Germen ayaklanmasıyla bağlantılıdır. Aldığı eğitimin o dönemin geleneksel çizgilerinde olması muhtemeldir. Eğitimini tamamladığı sırada, farklı pedagoji okulları kendi resmi müfredatlarını geliştirmişti. Trajan'da muhtemelen yeni metodların öncülerinden biri olan Fabius Quintilianus'un eğitim metodunu almıştır. Grekçe öğrendiği bilinmesine rağmen bu dili kullanma becerisi yeni mezun bir öğrenci düzeyinden daha fazla değildi. Ancak rhetor'dan aldığı edebi öğretimin ötesinde kendini daha fazla geliştirmiş olabileceğine dair birkaç kanıt vardır. Tarihçi C. Dio'ya göre Trajan'un eğitimi hatiplik seviyesine uzanmamış, ancak temel ilkeleri anlamış ve uygulamıştır. Diğer bir kaynakta: “Zekâsı öğrenmesinden daha sezgisel oldu ancak bilgisi sürekli artıyordu, birçok meselede elverişli ve yeterli bir konuşmacıydı ve imparator olduğunda, rutin olarak araştırma yapmak ve konuşmalarını yazmak için başkalarını kullandı” denilmiştir. İmparatorluk döneminde, Yaşlı Plinius'a gönderdiği ellinin üzerinde mektuplara bakarak Trajan'un grammaticus'un ustaca öğretimini yansıtmakla birlikte eğitiminde kullanılan edebi eserler hakkında da bilgiler göstermektedir. Yazılarında vecizeler ve nesirler, özlü ve mükemmel bir Latince kullanmıştır.

Trajan MS 73 yılı Eylül ayında latus clavus ve vigintivirate seçilmiştir. Ancak bu göreve seçilirken öncesinde hangi makamlarda görev aldığı konusunda doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. İlerleyen süreçte decemvirate olarak seçilmesi ve gayretli bir hukukçu olduğunun bilinmesi, daha sonra yapacağı birçok yargı reformu açısından büyük önem taşımaktadır. Askeri kariyerine dair bilgiler Genç Plinius'un Panegyricus adlı eserinden gelmektedir. Buna göre: Genç yaşta tribunus görevine başlamış ve babası Trajan'a zafer nişanesi verildiğini belirtmiştir. Bundan dolayı, bu göreve geldiğinde gençlik yıllarının sonunda olduğunu ve babasının idaresindeki Syria lejyonuna atandığı tespit edilmiştir. Daha sonra Trajan'un Syria'daki hizmetinden sonra Ren sınırında bulunan bir lejyona atanmıştır. Plinius'a göre bir lejyondan diğerine muhtemel transferini stipendia decem'de on yıllık askeri hizmeti vasıtasıyla yapmıştır. Ancak bu açıklama oldukça kafa karıştırıcıdır çünkü Tiberius'un saltanatından sonra, üst düzey generaller bile tüm ulusu ilgilendiren nadir durumlar dışında yetkilerini uzun süre ellerinde tutamamışlardır. Öte yandan methiyeye bağlı kalarak Trajan'un belirtildiğinden daha uzun süre tribunus görevi yaptığı da söylenebilir. Çünkü Trajan her zamanki kısa hizmet süresinden memnun olmadığını belirtmiştir. Bundan ötürü askerlik kariyerinin ilk evresini MS 78 yılında, yirmi beş yaşında tamamladığını kabul edilir.
MS 79 yılı Eylül'ünde quaestor seçilmiştir. Hayatı boyunca yirmi kez yaptığı quaestorluğun; on ikisi senato eyaletlerinde finans memurluğu, ikisi quaestores urbani olarak Curia'da idari görevi, dördü consul yardımcılığı ve ikisi de imparatorluk sekreterlik üyeliğidir. Quaestorluğu muhtemelen MS 81/82 Ocak'ta sona ermiş ve bundan sonra da praetorlük öncesi zorunlu olarak beş yıl beklemiştir. Bir patrici olarak, sivil bir görevden de mahrum bırakılmıştır, öte yandan pleb meslektaşlarıysa bu dönemin bir kısmında aedile ya da plebeian tribunus olarak hizmet vermişlerdir. Trajan ve benzeri statü sahibi kişilerin bu zorunlu emekliye ayrılma durumunu kamusal alanda nasıl kullandığı ise belirsizdir. MS 85 yılında praetor olarak seçildiği belirtilir. Historia Augusta'daki Vita Hadriani bölümünde Trajan'un yeğeni Hadrianus’un on yaşında yetim kaldığını, daha sonra P. Acilius Attianus ve Trajan’un vasiliğine yerleştirildiğini ve sonra da Trajan’un praetor rütbesini aldığı geçer. MS 86-89 yılları arasında consullüğe seçilmiş ve Domitianus tarafından desteklenen tek patrici olarak Legio VII Gemina’nın komutanlığına atanmıştır.

İmparator Titus’un MS 81’deki ani ölümünden sonra tahta kardeşi Domitianus geçmiştir. Domitianus genel özellikleriyle hoşgörüsüzlüğü ve bağnazlığı ile ön plana çıkmıştır. Saltanatının son yılları kanlı olaylarla geçmiş, bu faaliyetlerinden dolayı pek çok kişinin nefretini kazanmıştır. Tahta geçişinden sonra sosyo-ekonomik konularda iyileştirmeler yapmış ve imparatorluğunu pekiştirmek için siyasî faaliyetlere girişmiştir. Domitianus, bu faaliyetler noktasında Legio VII Gemina’nın komutanlığına atadığı Trajan’u kuzey kavimlerinden Chatti’ler üzerine gitmesi için görevlendirmiştir. Trajan MS 12 Ocak 89’da Chatti’lere karşı saldırıya geçmiştir. Ancak kaynaklar Trajan’un bölgedeki faaliyeti hakkında bilgi vermemektedir. Nihayetinde isyan bastırılmış ve Domitianus dikkatini Tuna bölgesine vermiştir. Babası gibi, Trajan’da Flavian hanedanının sarsılmaz destekçisidir. MS 91 yılı consullüğünü Domitianus’un saltanatında seçilmiş imperial olmayan consules ordinarii olan Acilius Glabrio ile paylaşmıştır. Consullükten sonra iki kez Germania’da, iki kez Moesia’da ve Kapadokya-Galatia veya Syria-Filistin’de görev yapmıştır. Domitianus tiranlığı altında dikkat çekmeden yükselmeye çalışmıştır. Genç consuller için ayrılan iki eyalet Germania Superior veya Inferior’da 92-93 yıllarında görev yapmıştır. Pli

Publius Vergilius Maro (15 Ekim MÖ 70 - 21 Eylül MÖ 19), ünlü bir Romalı şairdir. Roma İmparatorluğu'nun destanı olarak kabul edilen Aeneis'in de yazarıdır.
Dante'nin İlahi Komedya'sındaki ana karakterlerden biridir. Vergilius bu eserde cehennemde Dante'yi gezdirmeye yardımcı olmuştur.
Kuzey İtalya'nın Mantua yöresinin Andes bucağında 15 Ekim MÖ 70'te gündelikçi işçi, çiftlik yanaşması, tuğla ustası, çömlekçi gibi türlü işlerde çalıştığı sanılan bir baba ile Cremona'nın Magius soyundan Magia Polla isimli bir anneden dünyaya gelmiştir. Aynı anne ve babadan Silon ve Flaccus adında iki de kardeşi olmuş, biri çocuk yaşta diğeri genç yaşta ölmüştür. Babasının ölümü üzerine annesi Magia Polla bir kez daha evlenip sonraları Vergilius'unda mirasının bir kısmını bırakacağı Valerius Proculus isimli bir erkek çocuğu daha dünyaya getirmiştir.
Oldukça canlı bir doğada çocukluğunu babasının çiftliğinde geçiren Vergilius, ilk öğretimini Cremona'da tamamlayıp, on beş yaşlarında Milano'ya geçer. Sonra da Roma'ya gidecektir.
Hellenistiğin; Epicurusçuluk, Orpheusçuluk, Stoacılık gibi türlü akımlarını, başta Cato, Lucretius, Varrius, Varro olmak üzere Roma ozanlarını tanır. Augustus'un yardımıyla Sibylla kitapları'nı okumuş olabilir (?). Homeros'u ve Apollonius Rhodius'u oldukça iyi öğrenir. Öğrenimini tamamladığında sıkılgan mizacı yüzünden hukukta ve devlet işlerinde kendini gösterememiştir. Tek bir davaya bakıp kaybedince oldukça çabuk vazgeçer.
MÖ 41'de Antonius ve Octavianus'un Philippi iç savaşında (MÖ 42) savaşan emekli savaşçılara dağıtmayı kararlaştırdıkları Mantua ve Cremona topraklarının yetmemesi üzerine Cremona'ya oldukça yakın bir köy olan Andes de dağıtılmıştır. Ozanın toprakları da dağıtılmak istenip Octavianus ile yakınlığı dolayısı ile topraklarını kurtarmış olabilir (?).
MÖ 19'da Aeneis destanının geçtiği İlion şehrini görmek üzere çıktığı yoldan, Hastalanması nedeni ile geri dönerken, Brundisium'da ölür.

Georgicalar, Bucolicalar
Aeneis destanı

(İngilizce)Latin texts & commentaries
(İngilizce)Aeneid translated by T. C. Williams, 1910
(İngilizce)Aeneid translated by John Dryden, 1697
(İngilizce)Aeneid, Eclogues & Georgics translated by J. C. Greenough, 1900
(İngilizce)Works of Virgil 16 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Theoi Project
(İngilizce)Aeneid, Eclogues & Georgics translated by H. R. Fairclough, 1916
(İngilizce)Works of Virgil 8 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Sacred Texts
(İngilizce)Aeneid translated by John Dryden, 1697
(İngilizce)Eclogues & Georgics translated by J.W. MacKail, 1934
(İngilizce)P. Vergilivs Maro at The Latin Library

(İngilizce)Aeneid translated by E. Fairfax Taylor, 1907
(İngilizce)Aeneid, Georgics & Eclogues translated by (unnamed)
(İngilizce)Moretum ("The Salad") Scanned from Joseph J. Mooney (tr.), The Minor Poems of Vergil: Comprising the Culex, Dirae, Lydia, Moretum, Copa, Priapeia, and Catalepton (Birmingham: Cornish Brothers, 1916).
(İngilizce)Virgil's works 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: text, concordances and frequency list.

(İngilizce)Suetonius: The Life of Virgil, an English translation.
(İngilizce)Vita Vergiliana, Aelius Donatus' Life of Virgil in the original Latin.
(İngilizce)Virgil.org: Aelius Donatus' Life of Virgil translated into English by David Wilson-Okamura
(İngilizce)Project Gutenberg edition of Vergil—A Biography 28 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Tenney Frank.
(Almanca)Vergilian Chronology (Almanca).

(İngilizce)"A new Aeneid for the 21st century". A review of Robert Fagles's new translation of the Aeneid in the TLS19 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., February 9th, 2007.
(İngilizce)Virgil in Late Antiquity, the Middle Ages, and the Renaissance: an Online Bibliography 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)Virgilmurder (Jean-Yves Maleuvre's website setting forth his theory that Virgil was murdered by Augustus)
(İngilizce)The Secret History of Virgil 7 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., containing a selection on the magical legends and tall tales that circulated about

Yapısalcılık, 1950'lerde dilbilimden doğmuş; sanat, antropoloji ve psikolojiyi de etkilemiş bir eleştirel analiz biçimidir. Yapısalcılığa göre, kültürel olaylar sözlü ve sözsüz işaret sistemlerinden oluşur. Bu tür sistemler bir "dil" içerir ve bu diller insan aklının ve davranışlarının belirleyici unsuru olma işlevini taşır.
19. yüzyılın ikinci yarısında dil, kültür, matematik felsefesi ve toplumun analizinde en fazla kullanılan yaklaşım olmuştur. Yapısalcılığın çok belirgin bir okulu olmamasına rağmen Ferdinand de Saussure'ün çalışmaları genellikle bir başlangıç noktası olarak kabul edilir. Birçok çeşitlemesi olan genel bir yaklaşım olarak görülür.
Yapısalcılık temelde büyük yapılar, sistemler ve oluşumlarla ilgilidir. Yapısalcı hareket çerçevesinde insan davranışları ve olgular bu büyük sistem ve yapılar aracığıyla (örneğin: psikanaliz, marksizm, darvinizm) incelenmeye ve açıklanmaya çalışılmıştır. Yapısalcılığın en etkili olduğu alanlar dilbilim, göstergebilim ve antropoloji olmuştur.
Yapısalcılık bir kültürde anlamı ortaya çıkaran alt birimler arasındaki ilişkileri inceler. Yapısalcılığın ikinci bir kullanımı matematik felsefesinde ortaya çıkmıştır. Yapısalcılık teorisine göre bir kültürdeki mana (anlam) önem sistemleri olarak çalışan çeşitli pratikler, olgular ve aktivitelerle tekrar ve tekrar üretilir. Bir yapısalcı, bir kültürde üretilen ve tekrar üretilen anlamın derin yapılarını keşfedebilmek için yemek hazırlanması ve sunulması ritüelleri, dini ayinler, oyunlar, edebi ve edebi olmayan yazılar ve diğer eğlence formları gibi çok geniş bir aktivite çeşidini çalışır. Örneğin, yapısalcılığın öncülerinden kültür antropoloğu ve etnograf Claude Levi-Strauss kültür olgusunu mitoloji, akrabalık ve yemek hazırlamasını içine alacak şekilde analiz etmiştir.

Jean Piaget'e göre "Yapısalcılık bir yöntemdir bir öğreti değildir, ancak öğretisel sonuçları çok olmuştur. Bir yöntem olarak uygulanabilirliği kısıtlıdır ve verimli olmasından dolayı başka yöntemlerle birleştirilmiştir."

Yapısalcılık, insan davranışının yapılar tarafından belirlendiği ve felsefenin de dilsel yapı tarafından yönetilen bir söylem olduğu fikrini savunan felsefi bir biçimdir. Yapısalcı filozoflar, söylemler ve insan davranışları dilsel yapılar tarafından belirlendiği için bunların açıklamasının dilbilimsel çözümleme ile yapılabileceğini öne sürmüştür. Yapısalcılık, varoluşçuluğun insanın "hayatını nasıl yaşayacağını seçme özgürlüğü" fikrine alternatif sunmuştur.
Saussure, dilbilime bilimsel bir statü kazandırmaya özen göstererek, dil kavramına ilişkin anlam belirsizliğini gidermek için bir terminoloji belirlemişti. Gerçekten de ondan önce dil, ifade ve söz yazardan yazara değişen özelliklerde kullanılıyordu. Bu da gerçek dilbilim teorisinin oluşturulmasını imkânsız kılan bir terminoloji belirsizliğini doğuruyordu. Dildeki altyapının temel birimleri kelimelerdir ve dönemindeki pek çok dilbilimcinin aksine dilin temel birimi olarak sesleri ve harfleri dikkate almamıştır. Çünkü yapısalcılık açısından alt birimlerin yapı için (felsefi açıdan) anlamlı olmaları gerekir.

Ferdinand Saussure dili toplumsal olgu olarak görür. Dil bilim temelli Yapısalcılığa göre; gerçeklik bizden bağımsız değil, dil yapısı içinde içkindir. Gerçeklikle ilgili her şey tamamıyla söylem içinde inşa edilir. Ontolojik anlamda farkı, gerçeklik dışarıda nesnelerde değildir, dil içinde söylemlerde saklıdır. Dilin yapısı bizi sınırlandırır, dilsiz hiçbir gerçeklik mümkün olamaz. Ağacı anlamlı kılan ağaç olmayan şeylerdir. Her şey dil içindeki karşıtlarıyla anlamlı kılınır. Saussere'e göre 'dil bireydeki konuşma yetisinin kullanılabilmesi için, toplumsal yapı aracılığıyla kabul edilmesi gereken anlaşma ve uyuşmalar bütünüdür. Konuşma yetisi dilden ayrı bir olgudur ama dil olmadan kendini gösteremez.' Dil nedir? Bir öğesindeki değişimin bütününde değişim yarattığı ve öğelerden her birinin diğerinin tümünün değerinin fonksiyonu olduğu bir işaretler sistemidir. Her öğe, kendini diğerlerinin karşısına koyan bu ilişkilerden kendi özdeşliğini kazanır. Saussure'ün yazdığına göre dilin 'en belirleyici niteliği, diğerlerinin olmadığı şey olmasıdır.' Böylece sintagmatik (başka herhangi bir birimle birlikte tasarlanmayacak olan) birime ilişkin bir eksene göre yatay olarak paradigmatik (kendinden farklı, ama yine de bir arada düşünülebilen diğer terimler bütünü için temel oluşturan terime ilişkin) bir eksene göre dikey olarak eklemlenen bir 'söylem zinciri' elde edilir. Sintagmatik grup ve paradigmatik birleşimler, yapısal çözümleme aracılığıyla sürekli olarak kullanılacaktır.

Dilin sistemini oluşturan öğeler, gösteren ve gösterilenden veya bir akustik imge ve bir kavramdan ibaret işaretlerdir. Jakobson'un buna katkısı, ikili olarak ortaya çıkan ona göre tüm dillerde bulunan bir akustik(ses bilgisi) veya fonem imgeleriyle, ayrıcı işlevleri üzerinde durarak, dilbilimsel bakış açısına uygun olarak Saussure'ün olanaksız bulduğu şekilde ilgilenmiş olmasıdır. 'Salt boş ayrım çizgileri' olarak tanımlanan fenomenler, bir sistem içindeki karşıtlıkları ve bilinç dışındaki
etkileriyle bu işlevi yerine getirirler.

Jakobson'a göre Saussure'ün büyük yeteneği 'dışa bağlı bir verinin bilinç dışında var olduğunu tam anlamıyla kavramış olmasıdır'. Lévi-Strauss da şöyle demiştir: Gerçekte bu ancak dilin, diğer her toplumsal kurum gibi fenomenlerin sürekliliğinin ve düzenleyici ilkelerin süreksizliğinin ötesinde ulaşmaya kalkışılan, bilinçsiz düzeyde işleyen zihin işlevlerini varsaydığının anlaşılmasına bağlıdır. Yapının şu özellikleri buradan kaynaklanır. İlişki, anlamlarını sistem içindeki konumlarından alan öğeler üzerine kuruludur. Her yapı mediatristir ve dilin aracı olduğu simgesel düzene aittir. Sonuç olarak yapının ayrıştırıcı kapasitesi, bilinçdışı düzeyinde gerçekleşir. Böylece özneler bir bütün olarak ele alındığında, kendilerini aşan ve onları isteyen çalışan üreten vs. özneler olarak niteleyerek, onlardaki durumu belirleyen aynı zamanda bir ilişkiler ağı içinde olması gereken varlıklardır.

Psikoloji biliminde yapısalcılar zihnin yapısını konu edinirler. Psikoloji'de yapısalcılar zihni bütün olarak incelemezler ve küçük parçalara ayırarak incelemeyi tercih ederler. Psikoloji'de yapısalcılık atomcu görüş olarak da bilinir. Gestalt yaklaşımı Psikoloji'de olan yapısalcılığa birebir zıttır. Ayrıca davranışçı yaklaşımı benimseyenler yapısalcı yaklaşımı nesnel olmamakla itham ederler. Psikoloji biliminde yapısalcı yaklaşımın en önemli temsilcileri W. Wundt ve Titchener'dir.

FOUCAULT, Michel (2001), Yapısalcılık ve Post Yapısalcılık, Birey Yayınları.
PIAGET, Jean (2008), Yapısalcılık, Doruk Yayınları.
VARDAR, Berke (2002), Dilbilimden Yaşama: Yapısalcılık, Multilingual Yabancı Dil Yayınları.
YÜCEL, Tahsin (1999), Yapısalcılık, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, (ilk baskı 1982).

Piaget, J., "Yapısalcılık", Doruk Yayınları, Ankara 1999, sayfa 129
Final Yayınları Felsefe Grubu Konu Anlatım Kitabı s. 127

Yapısöküm veya dekonstrüksiyon, anlam ile metin arasındaki ilişkiyi kavramaya yönelik ele alış biçimlerini ifade eden post-yapısalcı bir akımdır. İlk kez post-yapısalcı düşünür Jacques Derrida tarafından ortaya çıkarılan ve kullanılan bir terimdir. Post-modernizmin ve eleştirel kuramın bazı dallarına göre dekonstrüksiyon, bir metnin, bir veya daha fazla "ses" ile seslendirilmesi için, batılı kulağa göre, metnin göründüğü sınırsız bir niteliktir. Dilin geleneksel Avrupa merkezli dünya görüşü tarafından yönlendirilen, kesin hatları olmayan bir araç olduğu kabulüne dayanarak eski metinlerin yeni anlamlarını onları yeniden yapılandırarak inşa eden post-modern eleştirel yaklaşımdır.

Yapısöküm terimi 1960'lı yıllarda Jacques Derrida'nın dönemin önemli düşünce hareketleri olan fenomenoloji, yapısal dilbilim ve yapısal antropoloji çalışmalarının teorik dokularının özenli bir değerlendirmesini sunmaya girişmesi sonucu ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış bir terimdir. Metinlerle olan tekil ve içkin ilişkisini vurgulayarak Derrida bu terimin genelgeçer bir tanımını yapmaktan hep kaçınmış, özellikle geleneksel anlamda bir metodoloji ya da analiz olarak değerlendirilmesine karşı çıkmıştır. Yapısökümün tanımları daha çok negatif terimler ile yapılabilse de Derrida'nın düşüncesinin her zaman Nietzsche'ye referanslı bir olumlayıcı bir hamle olduğunu teslim etmek gerekir. Deconstruction terimi Türkçede farklı şekillerde karşılanabilir olmakla beraber, yapısökümcülük, hem yaygın olarak kullanılmakta hem de söz konusu içkin değerlendirmenin metnin teorik örgüsüne ilişkin bir uygulama olması itibarıyla iyi bir karşılık sunmaktadır.
Yapısöküm, felsefe, iletişim sosyolojisi, eleştirel teori, sosyoloji, mimarlık, estetik, edebiyat teorisi ve benzeri bütün alanlarda yaygınlaşmış ve genel bir etki kazanmıştır.

Yidiş edebiyatı, Aşkenaz Yahudilerinin (orta ve doğu Avrupa Yahudileri ve onların soyundan gelenler) Yidiş dilinde üretilmiş yazılı eserler bütünü.
Yidiş edebiyatı, modernleşmeden esinlenerek 1864'ten 1939'a kadar olan dönemde doruğa ulaştı ve ardından Holokost tarafından ciddi şekilde azaldı. Avrupa'da İbranice dualara, yorumlara ve kutsal yazılara öncelik veren bir gelenekten doğdu. Aşkenaz Yahudilerinin yerel ifadesi olarak, Yidiş edebiyatı genellikle yüksek eğitimlilerden ziyade sıradan okuyuculara yönelikti. Çok az kadın İbranice öğrendiği için okuryazarlıkları Yidiş dilindeydi ve Yidiş edebiyatının bazı biçimlerinin birincil izleyicisi oldular.
tüm bu kapsar belles-Lettres yazılmış Yidiş, diline Aşkenaz Yahudileri ile ilgilidir Orta Yüksek Almanca. Kökleri Orta Avrupa'da ve yüzyıllardır Doğu Avrupa'da yer alan Yidiş'in tarihi, edebiyatında belirgindir.
Genellikle üç tarihsel evreye sahip olarak tanımlanır: Eski Yidiş edebiyatı; Haskala ve Hasidik edebiyat; ve modern Yidiş edebiyatı. Bu dönemler için kesin tarihler belirlemek zor olsa da, Eski Yidiş'in kabaca 1300'den 1780'e kadar var olduğu söylenebilir; 1780'den 1890'a kadar Haskala ve Hasidik literatürü; ve 1864'ten günümüze modern Yidiş edebiyatı. Yidiş edebiyatının tarihi üç genel döneme ayrılır: Eski Yidiş edebiyatı, Haskala ve Hasidizm ve Modern Yidiş edebiyatı. Eski Yidiş edebiyatı (c. 1300-1780), şu anda Almanya ve İtalya olan bölgelerde ortaya çıktı. Doğu Avrupa'ya Yahudi göçü ile doğuya doğru hareket ettikten sonra, Prag ve Kraków'da yayın merkezleri ortaya çıktı. Haskala (Yahudi Aydınlanması, yaklaşık 1755-1880), ilk merkezlerinden biri olan Berlin'den doğuya doğru yayıldı ve Hasidizm, 1740'larda Polonya-Litvanya Topluluğu'nun şu anda Ukrayna olan bir bölgesinde ortaya çıkan dini bir hareketti. Haskala yazarları genellikle Yidiş kullanımına karşı çıktılar - ki bunu kusurlu bir "jargon" olarak gördüler - ve Almancayı tercih ettiler, ancak 1815'te Hasidik yayınlar Yidiş'te popüler hikâye anlatımının önemini yeniden doğruladı. Modern Yidiş edebiyatı (1864'ten günümüze), Yidiş'i diğerleri gibi bir Avrupa edebiyatının aracı olarak benimsedi. Kuzey Amerika'ya kitlesel göç (özellikle 1881'deki siyasi kargaşa ve pogromlardan sonra) Yidiş şiirini, dramasını ve kurgusunu Yeni Dünya'ya yaydı; Filistin'e (ve daha sonra İsrail'e) göç, oradaki edebi geleneği sürdürdü.

Yidiş edebiyatı, dini metinlerin tercümeleri ve yorumlarıyla başladı. Eski Yidiş edebiyatının en önemli yazarı, Hamptonlı Bevis (Bevis of Hampton) şövalye romantizmini İtalyanca versiyonu Buovo d'Antona aracılığıyla çeviren ve uyarlayan Elia Levita (Elia Levita) idi. Levita'nın Bovo d'Antona adlı ve daha sonra Mlokhim-Bukh (Mlokhim-Bukh) ve Shmuel-Bukh (Shmuel-Bukh) başlığıyla bilinen versiyonu, 1507'den itibaren el yazması olarak dağıtıldı, daha sonra 1541'de Isny'de (Almanya) yayınlandı. Bu çalışma, Avrupa edebi biçimlerinin gelişmekte olan Yidiş edebiyatı üzerindeki etkisini, yalnızca konusuyla değil, aynı zamanda kıtaları ve kafiye şeması biçiminde, İtalyan ottava rimasının bir uyarlaması olarak göstermektedir. Bununla birlikte, Levita, şövalyeliğin esasen Hristiyan doğasına huzursuz bir şekilde dayansalar da, hikâyenin birçok özelliğini Yahudi öğelerini yansıtacak şekilde değiştirdi. Yidiş edebiyatı ve kültürü, Nazi soykırımının (Yidiş khurbn) Kıta Avrupası'ndaki ana merkezlerini yok etmesinden bu yana düşüşte. Baskı, Sovyetler Birliği'ndeki Yidiş geleneğini de kısaltırken, asimilasyon Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da Yidiş'in rolünü azalttı. Ancak 1980'lerden bu yana Yidiş edebiyatı Kuzey Amerika, Avrupa ve İsrail'de yeni bir ilgi gördü ve klezmer müziği, çeviriler ve üniversite çalışmaları yoluyla Yidiş kültürünü canlandırmak için birçok çaba oldu. New York, Montreal, Paris, Tel Aviv ve başka yerlerde laik Yidiş kültürünün merkezleri var, ancak Hasidik Yahudiler, Yidiş'i günlük dil olarak kullanmaya devam eden ana grup. Yidiş edebiyatı, İngilizce yazılmış Amerikan ve İngiliz kurgularında dolaylı anlatım bulmuştur.
14-15. yüzyıllarda bir dizi Yidiş epik şiiri ortaya çıktı. Bu türün en önemli eserleri Shmuel-Bukh ve Mlokhim-Bukh'tur. Kral Davut ve diğer İbrani Kutsal Kitabı kahramanları hakkında şövalye romantizmleri. Bu şiirlerin dörtlük biçimi Nibelungen Destanı'na benzer. Diğer Avrupa destanlarının örneğini takip ederek, Shmuel-Bukh sadece okunmadı, aynı zamanda müzik eşliğinde söylendi veya söylendi; melodisi Yahudi topluluklarında yaygın olarak biliniyordu. 12. yüzyılda, Yahudi yaşamı, Almanya'nın Worms, Speyer ve Mainz kasabalarında Ren Nehri boyunca oldukça gelişmişti. Bazı dilbilimciler, Yidiş'in Rheinland'dan geldiğini öne sürdüler; diğerleri, doğu Bavyera'daki Regensburg gibi Tuna Nehri boyunca uzanan Yahudi topluluklarında başladığını düşünüyor. Orta Çağ döneminin Yidişi, çağdaş Orta Yüksek Almancaya benziyordu, ancak İbranice karakterlerle yazıldığı, İbranice ödünç sözcükleri içerdiği ve Cermen bileşeninin bazı yönlerini yeniden yapılandırdığı için ayırt ediciydi. Yahudi topluluklarının doğuya doğru göçünün bir sonucu olarak, 18. yüzyılda Slavca alıntı sözcükler de konuşulan Yidiş'in önemli bir unsuru haline geldi.
İbrani Kutsal Kitabı'nın kafiyeli uyarlamaları olmaktan çok uzak olan bu eski Yidiş epik şiirleri, İbrani Kutsal Kitabı ve Midraş'tan malzemeyi Avrupa saray şiiriyle kaynaştırdı, böylece Nibelungen Destanı ve Roland Destanı ile karşılaştırılabilen Aşkenaz ulusal destanı yarattı. Yidiş edebiyatının ilk yazılı kanıtı, 1272-73'te tamamlanan Worms kentinden bir İbranice dua kitabının el yazmasında yazılı kısa bir kafiyedir. Beş büyük İbranice karakterin boşluklarında bir düzine Yidiş kelimesi beliriyor. Bu örnek, Yidiş'i İbranice metne hizmet eden ikincil bir role yerleştirdi ve o zamandan beri Yidiş edebiyatı genellikle İbranice edebiyatına ikincil olarak kabul edildi. 1382'de yazılmış ve Kahire Genizah'ta keşfedilen bir Yidiş el yazması, İbrani Kutsal Kitabı hikâyelerini yeniden anlatan ayetler içeriyor ve varyantları haham yorumlarına dayanıyor. Yazılı Yidiş'in diğer erken örnekleri, çalışma metinlerinde İbranice kelimelerin tefsirleri olarak görülür. Daha da önemlisi, İbrani Kutsal Kitabı kitaplarının ve İbranice duaların Yidiş'e tam çevirileri; örneğin, Mezmurlar'ın bir çevirisi 1490'dan, İbranice "Adir Hu" ("Güçlü O") duasının Yidişçe çevirisinin yayınlanması 1526'ya tarihlendirildi. Bir Yidiş sözlük ve İbrani Kutsal Kitabı'na uygunluk, Bilgin Haham Anshel'e atfedilen, 1534'te Krakov'da yayınlandı.
Eski Yidiş edebiyatının bir başka etkili eseri de Mayse-bukh'tur ("Hikaye Kitabı"). Bu eser, halk hikâyeleri ve efsanelerin yanı sıra İbranice ve haham kaynaklarına dayanan ahlaki hikâyeleri toplar. Bilim adamları, Yahudi olmayan birkaç hikâyenin dahil edilmesine dayanarak, derleyicinin 16. yüzyılın son üçte birinde şu anda Batı Almanya olan bölgede yaşadığı sonucuna varmışlardır. İlk olarak 1602'de yayınlandı. Bu eğitici hikâyeler, özellikle Hasidim arasında, son derece dindar topluluklarda hala okunmaktadır. İbrani Kutsal Kitabı'nın en etkili Yidiş çevirisi, Jacob ben Isaac Ashkenazi tarafından yazılan Tsene-rene ("Gidin ve Görün"; İng. trans. Tsenerene) idi. Metin, sinagogda okunan İbrani Kutsal Kitabı pasajlarının gevşek bir ifadesidir: Musa'nın Beş Kitabı, ek okumalar (haftarot) ve beş parşömen (megillot). İlk olarak 1600 civarında yayınlanan Tsenerene, haham kaynaklarına dayanan çok çeşitli yorumlar ve anlatı açılımları içeriyordu. 200'den fazla kez yeniden basılan bu kitap, orijinal pasajları ve midraşik eserleri okumak için yeterli İbranice bilgisine sahip olmayan kadınlar ve erkekler tarafından geniş çapta okundu.
1616'da Haham Jacob ben Isaac Ashkenazi (Jacob ben Isaac Ashkenazi) tarafından haftalık Peraşa üzerine kadınlar için yazılmış bir yorum olan Tseno Ureno (Tseno Ureno) (צאנה וראינה), bu güne kadar Yidiş evlerinde her yerde bulunan bir kitap olmaya devam ediyor. Tekhines, çoğunlukla kadınlar için Yidiş duaları, dini edebiyatın bir başka önemli biçimiydi. İbrani litürjisinin aksine, Yidiş tekhinleri, Tanrı'ya hitap eden daha somut, samimi yakarışlar olma eğilimindedir. Bu dua koleksiyonlarının çoğu erkekler tarafından yazılmıştır, ancak iki önemli koleksiyon 18. yüzyılın başında Ukrayna'da yaşayan Sara Bas-Toyvim'e atfedilmiştir. Bir başka seçkin tekhine yazarı, 18. yüzyılda Polonya'nın şu anda Ukrayna'da olan bir bölgesinde yaşayan Sarah Rebekah Rachel Leah Horowitz'di.
Kadınlar eski Yidiş edebiyatını nadiren yazdılar, ancak birkaç tkhine koleksiyonu (litürjinin parçası olmayan kişisel dualar), her ikisi de 18. yüzyılda Sarah Bas Tovim ve Sarah Rebekah Rachel Leah Horowitz gibi kadınlar tarafından yazılmıştır.]] Bu döneme ait bir kadının en kapsamlı metni, 1896'ya kadar yayınlanmayan bir aile belgesi olan 17.-18. yüzyıla ait Hameln Gluckel'in anısıdır.
Max Weinreich (Max Weinreich) ve Shmuel Niger (Shmuel Niger) gibi bazı bilim adamları, laik Yidiş edebiyatının gezgin ozanların sözlü performanslarıyla başladığını iddia ettiler. Bu görüş için basılı kanıtlar yetersizdir, ancak 1450'de doğan Menachem Oldendorf, İbranice ve Yidiş şarkılarından oluşan bir koleksiyon yayınladı. Popüler Alman melodilerine atıfta bulunur ve geleneksel Yahudi hayatından çıkarılmış bir eğlence biçimini yansıtır. Yidiş şarkı performansları, badkhen'in (düğün soytarısı) sonraki gelişimine ilham vermiş olabilir.
Popüler Alman halk edebiyatı, genellikle Hristiyan referansları ve herhangi bir Yahudi karşıtı yorum hariç tutularak Yidiş'e çevrildi. Örneğin, Dietrich von Bern (Dietrich von Bern) ve Hildebrand hakkındaki efsaneler Yidiş'te ortaya çıktı. Arthur romansları iyi biliniyordu ve hahamların muhalefetine rağmen, bu hikâyelerin Yidiş versiyonları birkaç akşam boyunca oynanmış olabilir. Gösterilerin kültürel ortamının izleri basılı metinlere gömülüdür, tıpkı ozan duraklayıp "Şimdi bu noktada takılıp kalmalıyız / sen bana içecek iyi şarap verene kadar" dediğinde olduğu gibi.
Eski Yidiş edebiyatında yükselen figür, diğer Alman Yahudileriyle birlikte İtalya'ya göç eden anca

Çek edebiyatı çoğunlukla Çek dilinde yazılmış olan edebiyattır. Modern zamana yakın dönemlerde Çekçe kullanılsa da tarihte Latince ve Almanca gibi diller de kullanılmıştır. Çek dilinde yazılmış en eski edebî eserler 14. yüzyıla dayanır. Modern edebiyat ise üç döneme ayrılır:

Savaş arası dönemin yenilikçileri (1918-1939)
Komünizm ve Prag Baharı altındaki yıllar (1948-1990)
Komünizm sonrası Çek Cumhuriyeti edebiyatı (1992-günümüz)
Başka bir deyişle "Çek edebiyatı"; Eski Kilise Slavcası, Orta Latince ya da Almancadaki eserler de dahil olmak üzere, dilden bağımsız olarak, "Çekler tarafından yazılmış edebiyat" anlamına gelmektedir.

Bohemya, 9. ve 10. yüzyılın sonlarında Hristiyanlaştırıldı ve Bohemya Krallığı ile ilgili en eski yazılı çalışmalar, 12-13. yüzyıllarda yazılmış Orta Latince eserlerdir. Bu dönemdeki eserlerin çoğu, kronikler ve hagiografilerdir. Bohemyalı azizler hakkında pek çok efsane de yabancı yazarlar tarafından yazılmasına rağmen, Bohemya hagiografileri sadece Bohemya azizlerine (St. Ludmila, Wenceslas, Procopius, Cyril ve Methodius ve Adalbert) odaklanmıştır. Dönemin en önemli kroniği, Kosmas tarafından yazılan Chronica Boemorum (Bohemian Chronicle) idir bununla birlikte konulara çağdaş politikaları akılda tutarak yaklaşır ve iktidardaki hanedanı meşrulaştırmaya çalışır. Kosmas'ın çalışması, 12. yüzyılın sonlarında ve 13. yüzyılda birkaç yazar tarafından güncellenmiş ve genişletilmiştir.
13. yüzyılın ilk yarısında, Bohemya'nın Přemyslid yöneticileri, politik ve ekonomik etkilerini batıya doğru genişletmiş ve Batı Avrupa'nın politik ve kültürel krallıklarıyla temas etmişlerdir. Bu kültürel değişime kanıt olarak 13. yüzyılın ikinci bölümünde Alman nezaket şiirinin, Minnesang, edebiyatta yer alması gösterilebilir. III. Wenceslas'In öldürülmesinden ve 1306'daki krallıktaki ayaklanmalardan sonra, Bohemyalı soylular kendilerini Alman kültüründen uzaklaştırdılar ve kendi dillerindeki edebiyata yoğunlaştılar. Buna rağmen, Almanca 19. yüzyıla kadar Bohemya'da önemli bir edebi dil olmaya devam etti. Çekçedeki bu yeni edebiyat, büyük ölçüde iki türden epik şiirden oluşuyordu: hem İncil'den uydurma masallara hem de önceki dönemlerin hagiografik efsanelerine dayanan efsane ve şövalye destanı. Düzyazı da ilk olarak bu dönemde gelişmiştir.

15. yüzyılın Hussite devrimi, Çek edebiyatının edebi evriminde kesin bir kopuş yarattı ve Çek edebiyatı içinde kendi ayrı tarihini oluşturdu. Bu edebiyatın temel amacı, belirli bir dini doktrin için iletişim kurmak ve tartışmaktı ve biçimi genellikle düz yazıydı. Jan Hus'un teolojik yazımı ilk olarak 15. yüzyılın başında ortaya çıkar. Önce Latince daha sonra Çekçe yazdı ve bu ayrım daha sonraki dönemlerin çoğunda böyle kaldı. Şiir ve entelektüel düzyazıda öncelikle Latince kullanılırken popüler düzyazı Çekçe veya Almanca yazılmıştır. Hus'un yazıları teknik, teolojik sorular üzerine odaklanmıştır ve bununla birlikte, bir dizi vaazını Çekçe yayımlamış ve 17 ile 18. yüzyıllarda modern Çekçenin temellerini oluşturmak için kullanılacak olan yazım ve dilbilgisi kurallarını yaratmıştır.
Poděbradyli George'un Hussite savaşlarının ardından Çek tahtına seçilmesinden sonra yeni bir kültürel dalga Bohemya'ya sürüklendi. Hümanizm, antik çağ klasiklerinde edebiyat ve kültür için ideal bir yerdi. Bu dönemin edebiyatının temel özelliği Latin alfabesinde yazılan Katolikler arasındaki rekabettir. Gutenberg'in baskı makinesi, kitapların ve broşürlerin daha erişilebilir olmasını sağladı ve bu da edebiyatın toplumdaki statüsünü yavaş yavaş değiştirdi.

Beyaz Dağ Muharebesi'nden sonra Çek Protestanlarının ölümü, Çek edebiyatının gelişimini kesinlikle etkilemiştir. Bohemya'nın yeniden Katolikleştirilmesi ve Almanlaştırılması ve buna müteakip müsadere ve sınırdışılar, Protestan orta sınıflarını neredeyse ortadan kaldırmış ve edebiyatı iki kısma bölmüştür. yerli Katolik ve émigré Protestan kolu. Çek göçebe barok yazılarının en büyük kişiliği, gençliğini Bohemya'da geçiren ama daha sonra sürgüne zorlanan John Comenius'dur. Pedagog, teolog, eğitim reformcu ve filozof olan Comenius'un yapıtları gramer, eğitim üzerine teorik yollar ve teoloji üzerine çalışmalardı. 17. yüzyılın sonlarında ölümüyle, Çek dilinde Protestan edebiyatı neredeyse ortadan kalktı.

18. yüzyılın sonunda Bohemya toprakları kayda değer bir değişiklik geçirdi. Habsburg imparatoru II. Josef, feodal sisteme son verdi ve yeni bir din ve ideolojik hoşgörüyü destekledi. Rasyonel bilimi prensiplerini günlük yaşamın tüm yönlerine uygulamak isteyen aydınlanmış klasisizm ortaya çıktı. Bir ülkenin kendi ulusal dilinde bir ulusal kültür ve edebiyat, bir ulusun birleşmesi için bir ön koşul olarak görülmeye başlandı. Edebiyatta bu durum yeni bir ilgi oluşturdu ve okur kitlesi değişti. Bununla birlikte Bohemya ve Moravya, Avusturya ve Alman kültürel nüfuzu içinde kaldı. Yeni ulusal edebiyat, ilk olarak popüler Alman türlerini taklit etti ve daha sonra bağımsız bir yaratıcı çabaya dönüştürebildi.

Ön-romantizm, aydınlanmış klasizm ve romantizm arasındaki geçişi oluşturdu. Bu dönemde, Bernard Bolzano'nun iki dilde ve iki kültürlü bir Çek-Alman devleti vizyonunun reddi olarak gerçekten ulusal bir edebiyat ve kültür fikri gelişti. Bu dönemin belki de en büyük figürü, dünya edebiyatının birçok klasiğini tercüme eden ve yaşamını Çek edebiyatının gelişmesine adayan, ciddi ve zengin bir edebiyat olarak kuran Josef Jungmann'dır. František Palacký ve Pavel Jozef Šafárik, Çek tarihini yeniden gözden geçirme zorluğunu üstlendi.
1830'larda Çek edebiyatının temelleri atıldı ve yazarlar artık çalışmalarının sanatsal değerlerine daha çok odaklanmaya başladılar. Bu süre zarfında iki ana tip literatür üretildi: okurları eğitmek ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na sadık olmaya teşvik etmek için çabalayan Biedermeier literatürü ile bireyin özgürlüğünü vurgulayan ve öznelliğe ve bilinçaltına odaklanan romantizm.
1848 yılında Karel Hynek Mácha'yı takip eden yeni nesil Çek yazarlarını ön plana çıktı. Bu yazarlar, tamamen ulusal bir kültürün dar idealini reddettiler ve Çek edebiyatını Avrupa kültürüne dahil eden ve Çek toprakları dışında yapılan ilerlemeden ilham alan edebiyatı tercih ettiler. Mayıs kuşağını, romantik gelenekte devam eden, aynı zamanda daha çağdaş tarzları birleştiren neo-romantikler izledi: realizm, sembolizm ve dekadan. Neo-romantiklerle sohbet ederken yeni nesil yazarlar, gerçekçilik ve natüralizme, sıradan ve banal olmaya yöneldiler.
19. yüzyılın son edebi kuşağı, geçmişle ve modernizmin ortaya çıkışıyla kararsızlığa işaret etti. Bu kuşağın yazarları arasındaki ortak bağ, kendi sesleri üzerinde belirli bir üslupta bağlılıkları ve önceki kuşakların çalışmaları üzerindeki çoğu zaman eleştirel perspektifleridir.

20. yüzyılda Çek edebiyatında büyük bir değişiklik meydana geldi. Fransa, Kuzey Avrupa ve Rusya'ya yöneliş yoğunlaştı. Yeni nesil şairler kendilerini hem neo-romantiklerden hem de modernistlerden uzaklaştırdılar.

Michal Ajvaz
Jan Balabán
Josef Formánek
Ivan Martin Jirous
Jiří Hájíček
Emil Hakl
Petra Hůlová
Milan Kundera
Patrik Ouředník
Sylvie Richterová
Jaroslav Rudiš
Pavel Řezníček
Petr Stančík
Michal Šanda
Jáchym Topol
Miloš Urban
Jaroslav Velinský
Michal Viewegh
Radka Denemarková
Jaroslav Čejka (* 1943)

Çin edebiyatı, hem geçmişte hem de günümüzde toplumun ve yaşamın yansıması olmanın yanı sıra tek başına bir siyasi meseledir. Mükemmel okuma ve yazma beceri ve belagat sahipleri sıklıkla yüksek seviyede memurluk statüsünü kazanırlardı. Bu durum ayrıca çoğunlukla etkin şekilde Çin felsefesinin gelişiminde katkıda bulunma fırsatını sağlardı. Üstelik bazı krallar şair ya da edebiyatçı olarak başarı elde etmiştir.
Zamanın geçmesiyle dilin değişmesi edebiyatı etkilemiştir. Sadece sözcük kullanımları ve yapıları değil, dilin telaffuzu da değişmiştir. Bu olgu mesela, Çin Hanedanı öncesi şiirlerin çağdaş Çince telaffuzuyla neden artık kafiye yapmamasının açıklamasıdır. Buna rağmen bu tür eski şiirler, şiir kuralları nedeniyle klasik veya antik Çince telaffuzlarının yeniden kurulmasında oldukça etkili bir kılavuz haline gelmiştir.
Bunun dışında Çin edebiyatı, başta Kore, Japonya ve Vietnam olmak üzere Çin'i çevreleyen farklı bölgeleri etkilemiştir. Aynı zamanda birçok çeşitli yabancı etki benimsemiştir. Li Bai gibi birçok önemli edebiyatçı Çin'in dışında dünyaya gelmiştir. Çin edebiyatındaki temel dürtüler özellikle hem İpek Yolu üzerinde karşılaştığı Batılı halklarla hem de güneydeki halklarla bulunduğu irtibatlarla bağlanabilir.

Çin şiiri
 Wikimedia Commons'ta Çin edebiyatı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

İngilizce edebiyat, İngilizce olarak icra edilen edebiyat türüdür. Bu alanda eser veren sanatçıların ille de İngiliz olması gerekmez. Polonyalı Joseph Conrad, İskoç Robert Burns, İrlandalı James Joyce, Galli Dylan Thomas, Amerikalı Edgar Allan Poe, Hint Salman Rushdie, Karayipli V.S Naipaul İngilizce olarak birçok edebi eser vermişlerdir. Diğer bir deyişle, İngilizce Edebiyat dünyada konuşulan İngilizcenin çeşitli varyasyonları ve lehçeleri gibidir. Akademik alanda, İngilizce Edebiyat, İngilizce üzerinde çalışan bazı bölümlere, ikincil ve üçüncül eğitim sistemlerine ad olabilmektedir. İngiliz Edebiyatı'ndaki çok sayıda yazar çeşitliliğine rağmen, William Shakespeare'in eserleri, İngilizce konuşan dünya genelinde en önemli noktada yer almaktadır.

Eski İngilizce ile yazılmış olan ilk İngilizce eserler, Orta Çağ'ın başlarında ortaya çıkmıştır (bulunan en eski metin  Cædmon's Hymn metnidir). Sözlü gelenek, eski İngiliz kültüründe çok güçlüydü ve çoğu edebi eser icra edilmek amacıyla yazılırdı. Böylelikle, epik şiirler çok popülerdi ve Beowulf dahil birçoğu, bugünün Norveççesine ya da İzlandaca'sına çok yakın benzerlik gösteren Anglosakson edebiyatı'nın zengin külliyatında günümüze kadar geldi. Günümüze kadar ulaşan el yazılarındaki Anglosakson dizelerinin çoğu, kıtadaki eski Viking ve Alman savaş şiirlerinin muhtemelen "daha yumuşak" bir uyarlamasıydı. Bu şiir İngiltere'ye getirildiğinde, hala bir nesilden diğerine sözlü olarak aktarılıyordu ve aliterasyonlu dizeler'in ya da ünsüz kafiyesinin (günümüz gazete başlıkları ve pazarlama sektöründe bu teknik sıklıkla kullanılmaktadır) daimi varlığı, Anglosakson halkının onu hatırlamasına yardımcı olmuştur. Bu tür bir kafiye Cermen dilleri'nin bir özelliğidir ve Latin dillerinin sesli uyaklarından ya da kafiyelerinden farklıdır. Fakat ilk yazılı edebiyat, Aziz Augustinus ve onun müritleri tarafından kurulan ilk Hristiyan manastırlarına dayanmaktadır ve Hristiyan okuyucuların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla bir şekilde uyarlandığını düşünmek mantıklıdır. Viking savaş şiirleri, en kaba mısraları olmaksızın dahi, hala kan davalarının kokusunu taşımaktadır ve bunlara ait sesli uyaklar, kulağa kasvetli kuzey havası altında çarpışan kılıçlar gibi gelmektedir: anlatılarda, her zaman için yaklaşan bir tehlike hissi duyulur. Beowulf'un hikâyesi boyunca savaştığı canavarlar tarafından nihayetinde ölmesi gibi, her şey, er ya da geç sonlanacaktır. Beowulf'taki hiçbir şeyin baki kalmaması, gençlik ve neşenin ölüm ve üzüntüye dönüşecek olması duyguları Hristiyanlığa girmiştir ve İngiliz romanının gelecekteki görünümüne hakim olacaktır

Orta Çağ İngiliz Edebiyatı terimi, Orta Çağ İngilizcesi olarak bilinen İngilizce ile yazılmış olan ve yaklaşık olarak 1066 yılında Norman İstilası'ndan Londra-temelli bir İngilizce yapısı olan Chancery Standard'ın yaygınlaştığı ve matbaaların dili düzenli hale getirdiği 1470'lere kadar olan dönemdeki edebiyatı belirtmektedir. İngiliz edebiyatının bu döneminde, Geoffrey Chaucer Canterbury Hikâyeleri'ni, the Pearl Poet Sir Gawain and the Green Knight'ı, William Langland Piers Plowman'i yazmıştır ve çok sayıda moralite oyunu ve dini piyes üretilmiştir.

Matbaanın 1476 yılında William Caxton tarafından İngiltere'ye getirilmesini takiben, yerli edebiyat gelişmiştir. Reformasyon, edebi İngiliz dili üzerinde kalıcı bir etki yaratacak olan Book of Common Prayer'nın oluşturulmasını sağlayan yerli liturjinin üretimine ilham vermiştir. Hem Kraliçe I. Elizabeth hem de Kral I. James zamanında üretilen şiir, tiyatro ve düzyazı eserleri, günümüzde Erken modern (ya da Rönesans) olarak etiketlenmiş olan edebiyatı oluşturmaktadır. Bu edebiyat, insanı önemli bir konu olarak ele almasından dolayı (büyük oranda İtalya'dan alınan hümanizm sayesinde oluşmuştur) önemli sayılmaktadır. Neredeyse tamamen dini olan Orta Çağ İngilteresi'ndeki edebiyatın aksine, Erken modern edebiyat, okuyuculara daha dünyevi bir edebiyat sunmuştur, fakat şu unutulmamalıdır ki; Erken modern edebiyat, modern sekülerizm ile karşılaştırıldığında, çoğu bakımdan açık bir şekilde dini temelli görünmektedir.

Elizabeth dönemi, özellikle drama alanında olmak üzere edebiyatta büyük bir gelişmeye sahne oldu. İtalyan Rönesansı antik Yunan ve Roman tiyatrosunu yeniden keşfetti ve bu olay, Orta Çağ'daki eski dini piyeslerden ayrı bir şekilde gelişmeye başlamış olan yeni dramanın gelişiminde etkili olmuştur. İtalyanlar, özellikle Seneca'dan (önemli trajik oyun yazarı, filozof ve Nero'nun özel öğretmeni) ve Plautus'tan esinlenmişlerdir. Fakat İtalyan trajedileri Seneca'nın etiğine karşı olan bir ilkeyi kucaklamıştır: sahnede kan ve şiddet gösterilmesi. Bu tip sahneler, Seneca'nın oyunlarında sadece karakterler tarafından oynanırdı. Fakat İngiliz oyun yazarları İtalya modeline merak duyuyorlardı: belirli bir İtalya aktör topluluğu Londra'ya yerleşti ve Giovanni Floria İtalyan dilinin ve kültürünün büyük bir kısmını İngiltere'ye getirdi. Elizabeth döneminin çok şiddetli bir dönem olduğu ve Rönesans İtalyası'nda yüksek oranda görülen siyasal suikast olaylarının (Niccolò Machiavelli'nin Prens eserinde şekillendirilmiştir) Katolik komplosu korkularını pek yatıştıramadığı da doğrudur. Sonuç olarak, bu tür bir şiddeti sahnede temsil etmek Elizabeth dönemi izleyicisi için muhtemelen daha katartik olmuştur. Sackville ve Norton tarafından yazılmış olan Gorboduc, Kyd tarafından yazılmış olan ve Hamlet için büyük bir malzeme oluşturacak olan The Spanish Tragedy gibi Elizabeth döneminin ilk oyunlarından sonra, William Shakespeare o döneme kadar eşi benzeri görülmemiş bir şair ve oyun yazarı olarak dikkat çekmektedir. Shakespeare, meslek olarak bir edebiyat adamı değildi ve muhtemelen sadece üniversiteye hazırlayıcı bir lise eğitimi aldı. Yazmaya başladığı dönemde İngiliz sahnesini tekelleri altında bulunduran, "university wits" olarak bilinen üniversiteli oyun yazarları gibi, bir aristokrat ya da bir avukat değildi. Fakat, çok yetenekli ve inanılmaz bir şekilde çok yönlüydü ve bu kökeni düşük olan "shake-scene" ile alay eden Robert Greene gibi "profesyoneller"i geride bırakmıştır. Çoğu tiyatro eseri büyük başarı yakaladıysa da, en iyi oyunları olarak bilinen eserlerini son yıllarında (I. James hükümdarlığının ilk dönemleri) yazmıştır: Hamlet, Romeo ve Juliet, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kleopatra ve esas oyun içinde yeni krala görkemli bir gösteri oluşturan bir trajikomedi olan Fırtına. Bu 'oyun içinde oyun', yeni kapalı tiyatroların farklı özel efektleriyle renklendirilen müzikli ve danslı bir ara oyun olan maskeli piyes şeklini alır. Eleştirmenler, başlı başına bir dramatik eser sayılabilecek olan bu başyapıtın, kralın kendisi için değilse James'in sarayı için yazıldığını belirtmektedirler. Olayların sonucunun gerçekleşmesinin bağlı olduğu Prospero'nun sihir sanatları, şiirde sanat ve doğa arasındaki ince ilişkiyi hissettirmektedir. O dönemlerde (Amerika'ya ilk sömürgecilerin gelişi), Fırtına, belirgin bir şekilde olmasa da önemli bir ölçüde, Bermuda Kitapçığı (1609) ile ilgili araştırmaların gösterdiğine göre, Shakespeare'i Virjinya Şirketi 'nin ta kendisine bağlayarak, bir Bermuda adası üzerinde geçmektedir. Frank Kermode'nin belirttiğine göre, "News from the New World" zaten çıkmıştı ve Shakespeare'in bu konudaki ilgisi dikkate değerdi. Shakespeare, Petrarch'ın modeline büyük değişiklikler getiren İngiliz sonesi'ni de popülerleştirmiştir.
Sone, 16. yüzyılın başında Thomas Wyatt tarafından İngilizce ile tanıştırıldı. Thomas Campion'un eserleri gibi, şarkılar şeklinde müzik olarak düzenlenmek amacıyla yazılan şiirler, basılı olarak çıkan edebiyat evlere daha geniş bir şekilde yayıldığında, daha popüler hale geldi. Elizabeth dönemi tiyatrosu'ndaki diğer önemli şahıslar arasında Christopher Marlowe, Thomas Dekker, John Fletcher ve Francis Beaumont yer alır. Anthony Burgess, eğer Marlowe (1564-1593) yirmi dokuz yaşında bir bar kavgasında bıçaklanıp ölmüş olmasaydı, şiirsel yetenekleri sayesinde Shakespeare ile eşit konuma gelmese de ona rakip olabileceğini söylemektedir. Shakespeare'den sadece birkaç hafta önce doğmuştur ve onu iyi tanıyor olması düşünülmektedir. Fakat, Marlowe'un edebiyat konusu farklıdır: her şeyden öte rönesans insanının ahlaki dramı üzerinde yoğunlaşır. Marlower, modern bilimin getirdiği yeni sınırların karşısında büyülenmiş ve dehşete düşmüştü. Alman kültüründen yararlanarak, bilgi açlığı ve insanın teknolojik gücünün sınırlarının zorlanması isteği ile takıntılı bir bilim adamı ve büyücü olan Dr. Faustus'u İngiltere'ye getirmiştir. Geçmişe gidip Truvalı Helen ile evlenmesini bile sağlayan doğaüstü güçlere erişir, fakat şeytanla yaptığı yirmi dört yıllık anlaşmanın sonunda ruhunu ona teslim edecektir. Zamansız ölümü bir gizem olarak kalan Marlowe'un karanlık kahramanlarında ondan bir şeyler olması mümkündür. Kanunları hiçe sayan bir hayat süren, çok sayıda metresi olan, kabadayılarla arkadaşlık eden bir ateist olarak bilinirdi: Londra'daki yeraltı dünyasının 'lüks hayatı'nı yaşıyordu. Fakat çoğu kişi, bunun, I. Elizabeth'in bir gizli ajanı olarak yaptığı faaliyetlerini gizlemek için uyguladığı bir plan olduğundan ve 'kaza eseri gerçekleşen bıçaklama' olayının, Kraliyet düşmanları tarafından önceden tasarlanmış bir suikast olabileceğinden şüphelenmektedir. Beaumont ve Fletcher daha az bilinmektedir; fakat, Shakespeare'in en iyi oyunlarından bazılarını yazmasında ona yardımcı oldukları hakkındaki bilgi ve o zamanlar çok popüler oldukları neredeyse kesindir. Şehir komedisi türünün geliştiği zaman da bu döneme rastlamaktadır. 16. yüzyılın sonlarındaki İngiliz şiiri, dilin gösterişli olması ve klasik mitlere yapılan göndermelerle karakterize edilmiştir. Bu dönemdeki en önemli şairler arasında Edmund Spenser ve Sir Philip Sidney yer almaktadır. Rönesans hümanizminin bir ürünü olarak, Elizabeth'in kendisi de bazen On Monsieur's Departure gibi şiirler yazmıştır.
Rönesans şiirinin genel kuralları

Shakespeare'in ölümünden sonra şair ve oyun yazarı Ben Jonson, I. James döneminin önde gelen edebi şah

İrlanda edebiyatı, İrlandalı yazarlar tarafından İrlandaca, Latin, İngilizce ve İskoçça dillerinde yazılar eserlerin tümünü içerir. Kaydedilen en eski İrlanda yazıları yedinci yüzyıldan kalmadır ve hem Latince hem de Erken İrlandaca yazan keşişler tarafından yapılmıştır. İrlandalı keşişler, kutsal yazıya ek olarak, hem şiir hem de mitolojik hikâyeler kaydettiler. The Táin ve Mad King Sweeny gibi masallar da dahil olmak üzere İrlanda mitolojik yazılarının büyük bir hayatta kalan gövdesi var.
Kelt dilinin İrlanda'ya girişinin tarihi kesin olarak belirlenmemiştir, ancak MÖ 3. yüzyılda La Tène kültürünün ilk yerleşimcilerinin oraya varmasından daha geç olamaz. Dil genellikle en eski biçiminde Goídelic olarak tanımlanır ve adını onu konuşan Keltlerden (Goídil; tekil, Goídel) alır. İngilizcede Gaelic olarak bilinen modern form (Galce'de Gaedhilge veya Gaeilge olarak adlandırılır), İskoç Gàidhlig'den türetilmiştir.
İrlanda Galcesi'nin en eski kanıtı, genellikle MS 4. ve 5. yüzyıllara atfedilen taş veya ahşap kenarlarına oyulmuş bir vuruş ve çentik sistemine dayanan ogham alfabesindeki arkaik mezar yazıtlarından oluşur. Roma alfabesindeki yazılar, Eski İrlandaca'daki 8. yüzyıl tefsirlerinden kalmadır, ancak 7. ve hatta 6. yüzyıl kompozisyonları çok daha sonraki el yazmalarında korunur.
İngilizce, Normanların İrlanda'yı işgalini takiben on üçüncü yüzyılda İrlanda'ya tanıtıldı. Bununla birlikte, İrlanda dili, on yedinci yüzyılda İngiliz gücünün genişlemesiyle başlayan yavaş bir düşüşe rağmen, on dokuzuncu yüzyıla kadar İrlanda edebiyatının baskın dili olarak kaldı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, büyük ölçüde Büyük Kıtlık ve ardından İrlanda nüfusunun açlık ve göçle yok edilmesi nedeniyle, ülkenin büyük bölümünde İrlandalıların hızla İngilizcenin yerini aldığı görüldü. Bununla birlikte, yüzyılın sonunda, kültürel milliyetçilik, (İrlanda'da modern bir edebiyatı teşvik eden) Gal Uyanışı ve daha genel olarak İrlanda Edebi Uyanışı tarafından işaretlenen yeni bir enerji sergiledi.
Kelt dilinin İrlanda'ya girişinin tarihi kesin olarak belirlenmemiştir, ancak MÖ 3. yüzyılda La Tène kültürünün ilk yerleşimcilerinin oraya varmasından daha geç olamaz. Dil genellikle en eski biçiminde Goídelic olarak tanımlanır ve adını onu konuşan Keltlerden (Goídil; tekil, Goídel) alır. İngilizcede Gaelic olarak bilinen modern form (Galce'de Gaedhilge veya Gaeilge olarak adlandırılır), İskoç Gàidhlig'den türetilmiştir.
İrlanda Galcesi'nin en eski kanıtı, genellikle MS 4. ve 5. yüzyıllara atfedilen taş veya ahşap kenarlarına oyulmuş bir vuruş ve çentik sistemine dayanan ogham alfabesindeki arkaik mezar yazıtlarından oluşur. Roma alfabesindeki yazılar, Eski İrlandaca'daki 8. yüzyıl tefsirlerinden kalmadır, ancak 7. ve hatta 6. yüzyıl kompozisyonları çok daha sonraki el yazmalarında korunur.
Anglo-İrlanda edebiyat geleneği ilk büyük temsilcilerini Richard Head ve Jonathan Swift'de ardından Laurence Sterne, Oliver Goldsmith ve Richard Brinsley Sheridan'da buldu. Yine on sekizinci yüzyılda yazılmış olan Eibhlín Dubh Ní Chonaill'in İrlandalı dili keskin, " Caoineadh Airt Uí Laoghaire ", yüzyılın İrlanda'da veya Britanya'da yazılmış en büyük şiiri olarak kabul edilir ve kocasının ölümünün yasını tutar. Ui Laoghaire. İrlanda Gal edebiyatında dört farklı dönem tanınır. İlk edebiyat (dilsel olarak Arkaik, Eski ve Erken Orta İrlandaca), profesyonel bir sınıf olan fili (tekil, fili) ve kilise adamları tarafından oluşturuldu. Orta Çağ edebiyatı (dilbilimsel olarak geç Orta ve Klasik Modern İrlandaca) laik ve kalıtsal bardik tarikatların egemenliğindeydi. Geç edebiyatta (17. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar) yazarlık, dilin bölündüğü lehçeleri kullanarak çoğu İrlandalı konuşmacının indirgendiği sınıf olan köylüler arasındaki bireylerin eline geçti. Daha sonraki canlanma günümüze kadar devam etmiştir.
19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyıl boyunca İrlanda edebiyatı, özellikle Oscar Wilde, Bram Stoker, James Joyce, WB Yeats, Samuel Beckett, Elizabeth Bowen, CS Lewis, Kate O'Brien'ın eserleri olmak üzere benzeri görülmemiş bir küresel başarılı eserler dizisi gördü. 'Brien ve George Bernard Shaw, çoğu İrlanda'yı İngiltere, İspanya, Fransa ve İsviçre gibi diğer Avrupa ülkelerinde yaşamak için terk etti. Bu arada, Ulster'deki İskoç yerleşimcilerin torunları, özellikle güçlü bir kafiye şiir geleneğine sahip olan Ulster-Scots yazma geleneğini oluşturdular. İrlanda Gal edebiyatında dört farklı dönem tanınır. İlk edebiyat (dilsel olarak Arkaik, Eski ve Erken Orta İrlandaca), profesyonel bir sınıf olan fili (tekil, fili) ve kilise adamları tarafından oluşturuldu. Orta Çağ edebiyatı (dilbilimsel olarak geç Orta ve Klasik Modern İrlandaca) laik ve kalıtsal bardik tarikatların egemenliğindeydi. Geç edebiyatta (17. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar) yazarlık, dilin bölündüğü lehçeleri kullanarak çoğu İrlandalı konuşmacının indirgendiği sınıf olan köylüler arasındaki bireylerin eline geçti. Daha sonraki canlanma günümüze kadar devam etmiştir.
İngiliz yirminci yüzyılda egemen İrlandalı edebi dil olmasına rağmen, yüksek kalitede çok iş ortaya çıktı. İrlanda'da öncü bir modernist yazar Pádraic Ó Conaire'di ve geleneksel hayata, Tomás Ó Criomhthain ve Peig Sayers'ın çalışmalarıyla örneklenen, batı kıyısından anadili İrlandalı konuşmacılar tarafından bir dizi otobiyografide güçlü bir ifade verildi. Máiréad Ní Ghráda, genellikle Bertolt Brecht'ten etkilenen sayısız başarılı oyunun yanı sıra Peter Pan, Tír na Deo ve ilk İrlanda dili Bilimkurgu kitabı olan Manannán'ın ilk çevirisini yazdı. İrlanda'daki seçkin modernist nesir yazarı Máirtín Ó Cadhain'di ve önde gelen şairler arasında Caitlín Maude, Máirtín Ó Direáin, Seán Ó Ríordáin ve Máire Mhac an tSaoi vardı. Tanınmış iki dilli yazarlar arasında (İrlanda'da şiir ve oyun yazan) Brendan Behan ve Flann O'Brien vardı. O'Brien'ın iki romanı, İki Kuş Yüzerken ve Üçüncü Polis, postmodern kurgunun erken örnekleri olarak kabul edilir, ancak aynı zamanda İrlanda'da An Béal Bocht (Zavallı Ağız olarak çevrilmiştir) adlı hicivli bir roman da yazdı. İngilizce yazarlığıyla ün kazananLiam O'Flaherty İrlandaca da de bir kısa öykü kitabı yayımladı (Dúil). İrlanda dili edebiyatı, Éilís Ní Dhuibhne ve Nuala Ní Dhomhnaill'in şiir ve düzyazıda üretken olmasıyla modern günde gelişmeye devam ediyor. İrlanda Gal edebiyatında dört farklı dönem tanınır. İlk edebiyat (dilsel olarak Arkaik, Eski ve Erken Orta İrlandaca), profesyonel bir sınıf olan fili (tekil, fili) ve kilise adamları tarafından oluşturuldu. Orta Çağ edebiyatı (dilbilimsel olarak geç Orta ve Klasik Modern İrlandaca) laik ve kalıtsal bardik tarikatların egemenliğindeydi. Geç edebiyatta (17. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar) yazarlık, dilin bölündüğü lehçeleri kullanarak çoğu İrlandalı konuşmacının indirgendiği sınıf olan köylüler arasındaki bireylerin eline geçti. Daha sonraki canlanma günümüze kadar devam etmiştir.
En çok ilgi, İngilizce yazan ve modernist hareketin ön saflarında yer alan İrlandalı yazarlara, özellikle de Ulysses adlı romanı yüzyılın en etkili eserlerinden biri olarak kabul edilen James Joyce'a verildi. Oyun yazarı Samuel Beckett, büyük miktarda düzyazı kurguya ek olarak, Godot'yu Beklerken de dahil olmak üzere bir dizi önemli oyun yazdı. Birkaç İrlandalı yazar, özellikle Edna O'Brien, Frank O'Connor, Lord Dunsany ve William Trevor olmak üzere kısa öykü yazmada başarılı oldular. Yirminci yüzyılın diğer önemli İrlandalı yazarları arasında şairler Eavan Boland ve Patrick Kavanagh, oyun yazarları Tom Murphy ve Brian Friel ve romancılar Edna O'Brien ve John McGahern sayılabilir. Geç yirminci yüzyılın İrlandalı şair olarak, özellikle Kuzey İrlanda'dan de dahil olmak üzere öne çıktı Derek Mahon, Medbh McGuckian, John Montague, Seamus Heaney ve Paul Muldoon gibi büyük bir başarı ile Kuzey İrlanda'daki ortaya çıkmaya devam yazma Etkili eserleri Anna Burns, Sinead Morrissey ve Lisa McGee. İrlanda Gal edebiyatında dört farklı dönem tanınır. İlk edebiyat (dilsel olarak Arkaik, Eski ve Erken Orta İrlandaca), profesyonel bir sınıf olan fili (tekil, fili) ve kilise adamları tarafından oluşturuldu. Orta Çağ edebiyatı (dilbilimsel olarak geç Orta ve Klasik Modern İrlandaca) laik ve kalıtsal bardik tarikatların egemenliğindeydi. Geç edebiyatta (17. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar) yazarlık, dilin bölündüğü lehçeleri kullanarak çoğu İrlandalı konuşmacının indirgendiği sınıf olan köylüler arasındaki bireylerin eline geçti. Daha sonraki canlanma günümüze kadar devam etmiştir.
Edna O'Brien, Colum McCann, Anne Enright, Roddy Doyle, Moya Cannon, John Boyne, Sebastian Barry, Colm Toibín ve John Banville, yirmi birinci yüzyılda İngilizce yazan tanınmış İrlandalı yazarlar arasında yer alıyor ve hepsi de büyük ödüller kazandı. ödüller. Daha genç yazarlar arasında Sinéad Gleeson, Paul Murray, Anna Burns, Billy O'Callaghan, Kevin Barry, Emma Donoghue, Donal Ryan, Sally Rooney ve oyun yazarları Marina Carr ve Martin McDonagh yer alıyor. İrlandaca yazmak da gelişmeye devam etti. İrlanda Gal edebiyatında dört farklı dönem tanınır. İlk edebiyat (dilsel olarak Arkaik, Eski ve Erken Orta İrlandaca), profesyonel bir sınıf olan fili (tekil, fili) ve kilise adamları tarafından oluşturuldu. Orta Çağ edebiyatı (dilbilimsel olarak geç Orta ve Klasik Modern İrlandaca) laik ve kalıtsal bardik tarikatların egemenliğindeydi. Geç edebiyatta (17. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar) yazarlık, dilin bölündüğü lehçeleri kullanarak çoğu İrlandalı konuşmacının indirgendiği sınıf olan köylüler arasındaki bireylerin eline geçti. Daha sonraki canlanma günümüze kadar devam etmiştir.

İrlanda, Batı Avrupa'daki en eski yerel edebiyatlardan birine sahiptir (Yunanca ve Latince'den sonra).
İrlandalılar, beşinci yüzyılda Hristiyanlığın gelişiyle tamamen okuryazar oldular. O zamandan önce yazıtlar için "ogham" olarak bilinen basit bir yazı sistemi kullanılıyordu. Bu yazıtlar çoğunlukla basit "x oğlu of y" ifadeleridir. Latincenin tanıtılması, Latin alfabesinin İrlanda diline uyarlanmasına ve hem din adamı hem de meslekt

İspanyol edebiyatı, İspanya'da yazılan edebiyat yapıtlarını kapsar. İspanya'nın ulusal dili olan Kastilya lehçesinde kaleme alınan yapıtlar İspanyol edebiyatının ana bölümünü oluşturmakla birlikte, Katalan dili ve Galicia lehçesinde yazılmış yapıtlar da bu kapsamda sayılır.
MS 711'de başlayan Arap istilası sonrasında, İber Yarımadası'nda konuşulan Latince giderek yerel bir dile dönüştü. 9. yüzyılda iç bölgenin kuzeyindeki Burgos kenti dolaylarında ortaya çıkan Kastilya lehçesi, İspanya'nın Arap istilasından kurtulmasıyla güneye doğru yayılma gösterdi. 11. yüzyılda Madrid ve Toledo dolaylarında konuşulan bu dil, 15. yüzyılda Kastilya ve Aragon krallıklarının birleşmesiyle İspanya'nın resmi dili oldu.

11. yüzyıldan kalma bilinen ilk İspanyol edebiyatı metinleri Arap harfleriyle Kastilya lehçesiyle yazılmış, yalnızlık ve sevgi gibi ince duyguları dile getiren kısa şiirlerdir. Daha sonraları ise Avrupa'nın tümünde yaygınlık kazanan kahramanlık destanları, İspanya'da da yaygın bir edebiyat türü oldu. Bunlar arasında en önemlisi olan ve 12. yüzyıldan günümüze ulaşan Poema (Cantar) de Mio Cid adlı 3.750 dizelik, yazarı bilinmeyen şiir El Cid lakabıyla tanınan Kastilyalı soylu Ruy Diaz de Vivar'ın başından geçen olayları anlatıyordu. Fransız destanlarının yanı sıra, aynı dönemde dinsel konulu şiirler de yazılıyordu.
Öte yandan, 1085'te Toledo'nun Arap istilasından kurtulmasıyla bu kent, doğu dillerinden yapılan çeviriler için bir merkez olmuştu. Bu çeviriler ise düzyazı türünün gelişmesinde önemli bir etken oldu. Kelile ve Dimne (1251) adlı fabl türünde bir yapıtın çevirisi, İspanyolca yazılmış ilk öykü örneğidir. Düzyazıda Kastilya lehçesinin Latincenin yerini alması 13. yüzyıl ortalarında Kastilya ve León Kralı X. Alfonso'nun çabalarıyla gerçekleşti. Kral Alfonso'nun desteklediği çeviri ve derleme çalışmaları sonucunda klasik metinlerin yanı sıra, doğu, İbrani ve Hristiyan metinlerinin içerdiği bilgiler yerel dile kazandırılmış oldu.
Şiir türünde ise Fransız etkisi taşıyan manastır kökenli, dinsel, öğretici ya da yarı tarihsel konulara yer veren ve bilgili okurlara seslenen yeni bir akım gelişti. Bu akım çerçevesinde adı bilinen en eski İspanyol şairi olan Gonzalo de Berceo (1195-1268), içten bir deyiş ve duygusal bir anlatımla azizlerin yaşamları ve Meryem'in mucizeleri gibi konuları işleyen şiirler yazdı.
14. yüzyıl edebiyat açısından dikkate değer bir yaratıcılık dönemiydi. Kral Alfonso'nun yeğeni Juan Manuel'in 50 ahlak öyküsünden olşan bir derlemesi öykü türünün başlangıcı sayılırken, Juan Ruiz'in Libro de Buen Amor (1330) adlı şiir kitabı bu dönemin başyapıtlarındandır. Kral Arthur öykülerinin İspanyolcaya çevrilerek okunması sonucunda ilk İspanyol romanı sayılan El caballero Cifar (1305) adlı şövalye romansı kaleme alındı. Gene aynı dönemde Garci Rodriguez de Montalvo'nun yazdığı Amadis de Gaula, içerdiği doğaüstü serüvenler ve yarattığı duygusal etkiler nedeniyle 200 yıl önemini korudu.
15. yüzyılda şiir türü İtalyan etkisi altında yeniden bir canlanma gösterdi. Juan Alfonso de Baena, Francisco Imperial, Santillana ve Juan de Mena gibi şairler İspanyol şiirinin biçim ve içerik yönünden zenginleşmesine önemli katkılarda bulundular. Yazarı belli olmayan Danza de la Muerte adlı şiir ise ölüm ve kurbanları arasındaki karşılıklı konuşmalar yoluyla toplumdan bir kesit sunarken, daha sonraki yüzyıllarda gelişecek olan tiyatro türünü müjdeliyordu.

1479'da İspanya'nın Aragon ve Kastilya krallıklarının yönetiminde bir birliğe kavuşması, basım yönteminin bulunması, Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfi ve İtalya ile kurulan kültür alışverişi İspanyol Rönesansının başlamasında etken oldu. 16. ve 17. yüzyılları kapsayan altın çağ İspanyol edebiyatının en görkemli dönemidir. Dönemin başlangıcında yazarı bilinmeyen Comedia de Calixto y Melibea (1499) adlı roman bir başyapıt niteliği taşıyordu. Halkın uzun bir süre beğendiği şövalye romanslarının yerini bir yandan İtalyan edebiyatından etkilenen ve kırsal yaşamı yücelten pastoral roman, bir yandan da kökeni İspanya'da olan pikaresk roman aldı. Şövalye romansına tepki olarak doğan ve sevimli bir serserinin yaşamöyküsünü konu alan pikaresk romanın ünlü örneği yazarı bilinmeyen Lazarillo de Tormes'tir (1554). Gene de, bu çağın en ünlü romanı Miguel de Cervantes'in kaleme aldığı ve yarattığı Don Kişot ile uşağı Sanço Panza karakterleriyle çağdaş romanın ilk örneklerinden sayılan Don Kişot'tur (1605-1615).
Orta Çağ kilise oyunlarından esinlenerek gelişen İspanyol tiyatrosu bu dönemde Lope de Vega'nın oyunlarıyla sanatsal doruğa ulaştı. Sayısı 1.800'ü aşan oyunları ustalıklı bir sahne tekniği sergiliyor ve çapraşık olay örgüleri içeriyordu. Lope de Vega'yı izleyen başarılı oyun yazarları arasında Tirso de Molina ve Pedro Calderon de la Barca sayılabilir.
Bu dönemde şiir türünde de önemli gelişmeler oldu. Şair Garcilaso de la Vega İtalyan şiirinde kullanılan ölçüleri Kastilya lehçesiyle yazdığı şiirlere uygulayarak İspanyol lirik şiir geleneğini başlattı. Ünlü gizemci şairlerden San Juan de la Cruz, Aziz Juan de Yepes y Alvarez ile Azize Teresa dinsel konuları işlerken, Luis de Gongora y Argote çok süslü bir dille, yoğun imgeler ve karmaşık bir söz dizimi içeren şiirler kaleme aldı.

18. yüzyılda İspanyol edebiyatında Fransız edebiyatının etkisi sürdü ve Yeniklasikçilik Akımı'na bağlı kalındı. Edebiyat yönünden bir önceki yüzyıla göre sönük geçen bu dönemde, Orta Çağ İspanyol kültürüne yönelik araştırmalar sonucunda doğan eski-yeni tartışmaları edebiyatta eleştirel bir yaklaşımın doğmasını sağladı. Dönemin önemli yapıtları arasında José de Cadalso y Vasquez'in Noches lugubres (1789-1790) adlı düzyazı yapıtı ile José Francisco'nun Fray Gerundio (1758) adlı yergisi sayılabilir. Diego Gonzales ile Juan Melendez Valdes gibi şairler ise şiir türüne bir ölçüde canlılık getirdiler.
19. yüzyılda Avrupa'da yaygınlık kazanan Romantizm Akımı'nın etkileri İspanyol edebiyatında ancak 1830'larda görülmeye başladı ve kısa süreli oldu. İspanya'da Romantizmin önde gelen adları arasında Don alvaro, o la fuerza del sino (1835) adlı oyunuyla şair ve oyun yazarı Angel de Saavedra ve Don Juan Tenorio (1844) adlı oyunuyla yazar José Zorilla sayılabilir.
1850'den sonra ise şiir türünde romantik duyarlılık korunmakla birlikte, bu akımın biçimselliğinden kaçınan Gustavo Adolfo Bécquer, Ramon de Campoamor y Campoosorio ve Gaspar Núñez de Arce gibi yeni şairler ortaya çıktı.
İspanyol romanı 19. yüzyılın ikinci yarısında önemli bir gelişme göstererek yerel gözlem ve betimlemelere yer veren bir bölgesel roman niteliğine büründü. Pedro Antonio de Alarcón'un El sombrero de tres picos (1874), José María de Pereda'nın Peñas arriba'sı (1893) bölgesel romanın önde gelen örnekleri arasındadır.

19. yüzyılın sonlarından başlayarak baş gösteren siyasal ve toplumsal sorunlar yazarları birtakım değerleri gözden geçirmeye yöneltti. Bunun sonucunda İspanyol romanı daha ciddi amaçlı boyutlar kazanırken, eleştirel, psikolojik ve felsefî denemeler de önem kazandı. Roman ve deneme yazarlarından oluşan bu 98 Kuşağı İspanyol edebiyatının dünya çapında saygınlık kazanmasını sağladı. Bunlar arasında en ünlüsü olan Miguel de Unamuno denemelerinde ulusal sorunları ele alırken, Niebla (1914) gibi romanlarında kişiliğin temellerini irdeledi. Takma adı Azorin olan José Martínez Ruiz ise eski edebiyat kurallarına ve İspanyol kırsal yaşamına yeni bir yorum getirdi.
20. yüzyılın başlarında önde gelen adlar arasında romancı Ramon Perez de Ayala ile lirik şair Juan Ramon Jimenez sayılır. Jimenez'in izinden giden ve 1927 Kuşağı adıyla bilinen şairler arasında ise çağdaş akımlardan etkilenen, karmaşık imge ve simgelerle yüklü şiirler yazan Antonio Machado, Jorge Guillen, Federico Garcia Lorca, Pedro Salinas ve Rafael Alberti gibi şairler vardı. Lorca yoğun bir şiirsellik taşıyan Bodas de Sangre (1933) ve La Casa de Bernarda Alba (1936) gibi oyunlarında yarattığı karakterlerin tutkularını hem geleneksel çerçevede, hem de evrensel boyutta sergiledi.
İspanya İç Savaşı (1936-1939) sırasında birçok yazarın yurt dışına gitmesi, İspanyol edebiyatının gelişmesinde bir duraklama yaratırken, savaş deneyimi edebiyata değişik gerçekçilik anlayışları getirdi. Örneğin Camilo Jose Cela'nın Pascual Duarte (1942) şiddet ögeleri içeren bir gerçekçilik akımını başlattı. 1950'lerde ise Toplumsal Gerçekçilik anlayışıyla romanlar yazıldı.
İç Savaş sonrasında ise Gabriel Celaya, Blas de Otero ve Claudio Rodriguez gibi şairler salt şiirsellikten uzaklaşarak daha yalın bir dille, toplumsal içeriğe de yer vererek şiirler yazdılar.

Christoph Strosetzki, Geschichte der spanischen Literatur, Tübingen: Niemeyer, 1996, ISBN 3-484-50307-6 (Almanca)
Hans-Jörg Neuschäfer, Spanische Literaturgeschichte, Stuttgart: Metzler, 2006, ISBN 3-476-01857-1 (Almanca)
Hans U. Gumbrecht, Eine Geschichte der spanischen Literatur, Frankfurt am Main: Suhrkamp 1998, ISBN 3-518-58062-0 (Almanca)

İsveç edebiyatı, İsveççede veya İsveçli yazarlar tarafından yazılmış edebiyatı ifade eder.
İsveç'ten gelen ilk edebi metin, MS 800 dolaylarında Viking Çağı'nda oyulmuş Rök runik taşıdır. MS 1100 civarında arazinin Hristiyanlığa dönüştürülmesiyle İsveç, manastır yazarlarının Latince kullanmayı tercih ettiği [[Orta Çağ]]'a girdi. Bu nedenle, Eski İsveççede o döneme ait sadece birkaç metin var. İsveç edebiyatı, ancak İsveç dili 16. yüzyılda standardize edildiğinde gelişti; bu, büyük ölçüde İncil'in 1541'de İsveççeye tam olarak çevrilmesi nedeniyle bir standardizasyon. Bu çeviri sözde Gustav Vasa İncili'dir. Zengin Eski İzlanda edebiyatıyla yakından ilgili bir literatür neredeyse kesinlikle var olmasına rağmen, hiçbir İsveç el yazması 14. yüzyıldan önceye ait değildir. En eski korunmuş literatür çoğunlukla Latincedir ve kiliseden etkilenir, en iyi örneği sağlayan Aziz Bridget Vahiyleri. İsveç dilindeki ilk belgeler, Kral Magnus Eriksson'un ulusal Landslag'ında (c. 1350) doruğa ulaşan yasal kodlardı.
Gelişmiş eğitim ve laikleşmenin getirdiği özgürlükle, 17. yüzyılda birçok önemli yazar İsveç dilini daha da geliştirdi. Bazı önemli isimler arasında İsveççe klasik şiir yazan ilk kişi olan Georg Stiernhielm (17. yüzyıl); Johan Henric Kellgren (18. yüzyıl), akıcı İsveççe nesir yazan ilk kişi; burlesk baladların ilk yazarı Carl Michael Bellman (18. yüzyılın sonları); ve August Strindberg (19. yüzyılın sonları), dünya çapında ün kazanan sosyo-gerçekçi bir yazar ve oyun yazarı. İsveç'te 1880'de başlayan dönem gerçekçilik güçlü bir şekilde odaklanması gerekir. Baladlar ve romanslar Orta Çağ'da yerel dile çevrildi ve uyarlandı, ancak kararsız siyasi iklim kültürel gelişmeyi engelledi. Gustav I Vasa siyasi istikrar getirdi, ancak Reform sırasında edebiyat çoğunlukla dini ve didaktikti ve dönemin en dikkate değer yayınları İsveççe Kutsal Yazılar, önce Yeni Ahit (1526) ve ardından tüm İncil (1541) idi. 17. yüzyılda İsveç'in Avrupa gücü olarak yeni statüsü ile şiirinde klasik formları benimseyen Georg Stiernhielm liderliğindeki edebiyatına yeni bir güven yansıdı. Olof Rudbeck, İsveç'in Batı uygarlığının beşiği olduğunu "kanıtlayan" İsveç Gotik ideolojisinin özünü oluşturan Atland (1679-1702) adlı eserinde Latince değil İsveççeyi seçti.
1900'lerde en eski romancılardan biri Hjalmar Söderberg'di. 20. yüzyılın başlarında Selma Lagerlöf (Nobel ödüllü 1909) ve Pär Lagerkvist (Nobel ödüllü 1951) gibi önemli yazarlar üretmeye devam etti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ün kazanan tanınmış bir proleter yazar Vilhelm Moberg'di; 1949 ve 1959 yılları arasında, genellikle İsveç'in en iyi edebi eserlerinden biri olarak kabul edilen dört kitaplık Göçmenler (İsveççe: Utvandrarna) dizisini yazdı. 1960'larda Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, uluslararası üne sahip bir dizi polisiye romanı üretmek için işbirliği yaptı. En başarılı polisiye roman yazarı, eserleri 37 dile çevrilmiş olan Henning Mankell'dir. Casus kurgu türünde en başarılı yazar Jan Guillou'dur. Olof von Dalin (1708-1763), Joseph Addison'ın ve Richard Steele'in The Tatler ve The Spectator'ını model alan ve esnek, modern bir düzyazıyla yazılan Den svenska Argus'unda (İsveç Argus, 1732-1734) Aydınlanma fikirlerini yaydı. Çağdaşı Carolus Linnaeus'un seyahat tasvirleri de önemliydi. Voltaire'in İsveç edebiyatı üzerindeki etkisine Jean-Jacques Rousseau'nun etkisi eklendi ve Fru Nordenflycht'in (1718-1763) ve çağdaşlarının şiirlerinde pastoral bir tema var. Sanatın koruyucusu Gustav III'ün saltanatı sırasında şiir gelişti ve J. H. Kellgren (1751-1795) kraliyet sarayına davet edilen birkaç yazarın en iyisiydi.
Son yıllarda, dedektif romancısı Henning Mankell ve gerilim yazarı Stieg Larsson gibi bir avuç İsveçli yazar uluslararası alanda kendini kabul ettirdi. İsveç dışında da iyi tanınan çocuk kitabı yazarı Astrid Lindgren, Pippi Uzunçorap ve Emil of Maple Hills gibi eserlerin yazarıdır. Bugün oldukça popüler olan Carl Michael Bellman (1740-1795), Fredman'ın Mektupları ve Şarkıları'nda rokoko cazibesi ile barok gerçekçiliği bir araya getirerek şiir ve müzikte 18. yüzyılın sonlarında canlı ama ıssız bir Stockholm'ü çağrıştırıyor. Finlandiya'da edebi bir dil olarak İsveççenin güçlü bir geleneği de vardır; 19. yüzyılın başlarındaki ayrılıktan sonra Finlandiya, Finlandiya ulusal destanı Teğmen Stål'ın Masalları'nı yazan Johan Ludvig Runeberg ve Tove Jansson gibi yazarlar üretti.

[[Dosya:Rökstenen_2.jpg|sağ|küçükresim|İsveç edebiyatının başlangıcı olan Rök runestone

Çoğu runik taşının edebi olmaktan çok pratik bir amacı vardı ve bu nedenle esas olarak tarihçilerin ve filologların ilgisini çekiyor. Bazı runik yazıtlar da doğası gereği saçmadır, büyülü veya büyülü amaçlar için kullanılır. En dikkate değer edebi istisna, MS 800 dolaylarında Rök runik taşıdır. Bilinen en uzun yazıtı içerir ve çeşitli aruz biçimlerinde destan ve efsanelerden birkaç farklı pasaj içerir. Bir kısmı aliterasyonlu mısra veya fornyrdislag ile yazılmıştır. Genellikle İsveç edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilir. İskandinav veya İskandinav denizci savaşçıları, sömürgecileri ve tüccarları, esas olarak 9. ve 11. yüzyıllar arasında faaliyet gösteriyor. Viking kelimesine vik (körfez), vig (kavga) veya vikjan (yerleşmek) kelimelerinden türetilebilecek birçok yorum yapılmıştır. Vikinglerin Avrupa sahnesine oldukça gösterişli girişlerinin tek bir nedeni de yoktur. İskandinavya'da göreceli bir refah dönemi, Avrupa savunmasının düşük olduğu 814'te Şarlman'nin ölümünden sonraki döneme denk gelen, evde aşırı nüfusa yol açmış olabilir. Pagan İskandinav denizciler, batı ve güneydeki Hristiyan ülkelerdeki zengin, savunmasız kasabaları, kiliseleri ve manastırları karşı konulmaz buldular. İskandinavya'da Viking döneminde (c. 800-1060) hırslı reisler ve güçlü aileler bölgesel ve ulusal olarak üstünlük için mücadele ediyorlardı ve bazı reisler ve onların takipçileri, başka bir adamın yönetimi altında evde kalmaktansa Viking seferlerine çıkmayı seçtiler. Kalıp belirlendikten sonra, bazı Vikingler kazançlı maceralar bulmak ve itibar kazanmak için yola çıktılar. Ticaret seferlerini ödüllendirme olasılığı en az cezbediciydi. Vikingler için su yolları en belirgin ulaşım aracıydı ve üç İskandinav ülkesinden Vikingler, milliyetlerine bakılmaksızın seferlere katılsalar da, kendi ülkelerinin kıyılarını yıkayan denizlere açılma eğilimindeydiler. Böylece İzlanda'yı, Faeroe'ları, Orkney'leri ve Shetland'ları, Man Adası'nı, İrlanda'nın bazı kısımlarını ve İskoç anakarasını, İngiltere'yi, kuzey Fransa'yı ve hatta Grönland ve Kuzey Amerika'yı yerleşen, baskın yapan veya fethedenler büyük ölçüde Norveçliler ve Danimarkalılar oldu. İsveçliler, genel olarak, dikkatlerini doğuya çevirdiler. Arkeolojik kaynaklar, İskandinavya ile Doğu Akdeniz arasında Vistül ve diğer Doğu Avrupa nehirleri yoluyla Roma Demir Çağı (MS 1-400) boyunca zaten önemli bir temasın olduğunu gösteriyor. Yedinci ve sekizinci yüzyıllardan kalma bir İsveç kolonisinin kalıntıları, Letonya'daki Libau yakınlarında bulundu ve İsveç'in Vikinglerden önce güney Baltık ile olan bağlantılarını kanıtladı. Viking döneminin zirvesinde, İsveçli denizcilercum-tüccarlar doğuya ve güneye seyahat ettiler ve Rusya üzerinden Hazar, Karadeniz ve Bizans İmparatorluğu'na kadar ticaret yolları kurdular.

İsveç'in Hristiyanlaşması, ülke tarihindeki ana olaylardan biriydi ve doğal olarak edebiyat üzerinde de eşit derecede derin bir etkisi oldu. Gök runesi, eski literatürün nasıl çözüldüğü noktasında bir vakadır. Ramsund oymacılığı ile aynı görüntüyü kullanır, ancak bir Hristiyan haçı eklenmiş ve görüntüler, olayların iç mantığını tamamen bozacak şekilde birleştirilmiştir. Sebebi ne olursa olsun Gök taşı, Hristiyanlığın ortaya çıkışı sırasında pagan kahramanlık mitosunun nasıl yok olmaya doğru gittiğini göstermektedir. Edebiyat artık model sağlamak için yabancı metinlere yöneldi. 1200'e gelindiğinde, Hristiyanlık sağlam bir şekilde kuruldu ve İsveç'te bir Orta Çağ Avrupa kültürü ortaya çıktı. Sadece seçilmiş birkaç kişi yazı dilinde ustalaştı, ancak çok az şey yazıya döküldü. İsveççe yazılmış en eski eserler, ilk olarak 13. yüzyılda yazılan eyalet yasalarıydı. Çoğu eğitim Katolik Kilisesi tarafından sağlandı ve bu nedenle bu döneme ait literatür esas olarak teolojik veya dinsel niteliktedir. Yazılan diğer literatürün çoğunluğu hukuk metinlerinden oluşmaktadır. Bunun bir istisnası, örgülerle yazılmış kafiyeli vakayinamelerdir.

İsveç Reform edebiyatının 1526-1658 yılları arasında yazıldığı kabul edilir. Ancak bu dönem edebi açıdan pek önemsenmemiştir. Genellikle edebi gelişim açısından bir geri adım olarak kabul edilir. Bunun ana nedeni, Kral Gustav Vasa'nın tüm yayınları kontrol etme ve sansürleme isteğiydi, bunun sonucunda sadece İncil ve diğer birkaç dini eser yayınlandı. Aynı zamanda Katolik manastırları yağmalandı ve Katolik kitapları yakıldı. Kral, yüksek öğrenimi yeniden kurmanın önemli olduğunu düşünmedi, bu yüzden Uppsala Üniversitesi çürümeye bırakıldı. Olof Rudbeck, İsveç'in Batı uygarlığının beşiği olduğunu "kanıtlayan" İsveç Gotik ideolojisinin özünü oluşturan Atland (1679-1702) adlı eserinde Latince değil İsveççeyi seçti. Olof von Dalin (1708-1763), Joseph Addison'ın ve Richard Steele'in The Tatler ve The Spectator'ını model alan ve esnek, modern bir düzyazıyla yazılan Den svenska Argus'unda (İsveç Argus, 1732-1734) Aydınlanma fikirlerini yaydı. Çağdaşı Carolus Linnaeus'un seyahat tasvirleri de önemliydi. Voltaire'in İsveç edebiyatı üzerindeki etkisine Jean-Jacques Rousseau'nun etkisi eklendi ve Fru Nordenflycht'in (1718-1763) ve çağdaşlarının şiirlerinde pastoral bir tema var. Sanatın koruyucusu Gustav III'ün saltanatı sırasında şiir gelişti ve J. H. Kellgren (1751-1795) kraliyet sarayına davet edilen birkaç yazarın en iyisiydi. Bugün oldukça popüler olan Carl Michael Bellman (1740-1795), Fredman'ın Mektupları ve Şarkıları'nda rokoko cazibesi ile barok gerçekçiliği bir araya getirerek şiir ve müzikte 18. yüzyılın sonlarında canlı ama ıssız bir Stockholm'ü çağrıştırıyor. Bu süre zarfında nispeten az say

İtalyan Edebiyatı, İtalyan yazarlarca İtalyanca yazılmış edebiyat yapıtlarını kapsar. İtalya'nın siyasal birliğini 19. yüzyıla kadar kuramaması ve Katolik Kilisesi'nin etkisiyle, yazılı metinlerde uzun süre Latince kullanılmış ve yerel bir dilin yaygınlaşması öbür Avrupa ülkelerine göre daha geç başlamıştır. 12. ve 14. yüzyıllar arasında İtalya'da Fransızca düzyazı ve koşukla yazılmış romanslar okunmuş ve klasik metinlerden uyarlamalar yapılmıştır. Böylece 13. yüzyılda bir Fransız-İtalyan edebiyatı gelişmiştir. İtalyanlar Fransız öykülerini çoğu zaman uyarlayarak ve bunlara çeşitli eklemeler yaparak kaleme almışlardır. Bu edebiyatta Fransızca kullanılmakla birlikte, yazarlar yapıtlarına yer yer kendi lehçelerinin özelliklerini de katmışlardır.
Aynı dönemde Fransa'daki Provence yöresinde yazılan lirik şiirler İtalya'da da yaygınlaştı. 1208-1250 arasında Sicilya'yı yöneten Kutsal Roma İmparatoru II. Friedrich'in sarayında, Sicilya Okulu olarak adlandırılan  bir grup şair Provence şiir biçimleri ve konularını örnek alarak yerel dilde şiirler yazdı. II. Friedrich'in ölümünden sonra kültürel merkez Toskana oldu. Burada Guittone d'Arezzo ve onu izleyen şairler Sicilya Okulu tarzı şiirler yazdılar. Daha içten bir dille aşk şiirleri yazan ve Dolce Stil Nuovo (Tatlı Yeni Üslup) şairleri olarak adlandırılan yeni bir grup oluştu. Bolognalı Guido Guinizelli'nin başlattığı bu yeni akımın öbür önemli temsilcileri arasında Guido Cavalcanti, Dante Alighieri ve Cino da Pistoia sayılabilir. Bu şairler İtalyan edebiyat dilinin gelişimini başlattılar. Öte yandan, Rustico di Filippo ve Cecco Angiolieri gibi bazı şairler de aynı dönemde bu ciddi aşk şiiri geleneğinin tam karşıtı olan ve aşk konusunu komik ve kaba bir dille işleyen şiirler yazdılar.
Assisili Francesco'nun ölçülü düzyazıyla Umbria lehçesinde kaleme aldığı Cantico di frate sole, İtalyan şiirinin en eski örneklerinden biridir. Bu yüzyılda din, felsefe, hukuk, siyaset ve bilim konulu metinlerde hâlâ Latince kullanılmakla birlikte, yerel dille yazılmış düzyazı edebiyatı da başlamıştı.

Bu dönemde ortaya koyulan İtalyan edebiyatı örnekleri birkaç yüzyıl boyunca Avrupa'yı etkiledi ve Rönesansın başlangıcı sayıldı. Dante, Petrarca ve Boccaccio adlı üç büyük yazarın yaşadıkları dönemde kazandıkları ün günümüze kadar sürdü.
Dante'nin Toskana lehçesiyle kaleme aldığı ve cennet ile cehenneme yapılan bir yolculuğu anlattığı uzun şiiri La divina commedia, içerdiği karmaşık imgeler, şiirsel zenginlik ve anlam yoğunluğuyla bir başyapıt sayılmaktadır. Felsefeden çok edebiyata ilgi duyan ve aynı zamanda  bir Hümanist olan Petrarca ise Orta Çağ felsefesine karşı çıktı ve yapıtlarında klasik Latin yazarlarını örnek aldı. Boccaccio ise büyük bir edebi değer taşıyan düzyazı yapıtlarında yetkin bir üslup kullandı ve Decameron Hikâyeleri adlı 100 öykü içeren yapıtıyla Rönesans edebiyatını etkiledi.
14. yüzyılın ikinci yarısında edebiyat etkinliklerinin merkezi olarak kalan Floransa'da halka yönelik yapıtlar verildi. Boccaccio'nun etkisiyle öykü türü canlılık kazandı.

15. yüzyılda edebiyat bir önceki yüzyılın coşkunluğunu yitirirken, klasik elyazmalarının bulunması sonucunda, Platon başta olmak üzere Eski Yunan felsefesine büyük bir ilgi doğdu. İnsanın evrendeki konumu yeniden değerlendirilerek insanı temel alan yeni bir dünya görüşü benimsemeye başlandı. 15. yüzyılın ilk yarısında, yerel dili küçümseyerek Latince ve Yunanca yazmaya özen gösteren birtakım yazarlar klasik metinlerden örnek alarak çok sayıda ama değersiz yapıtlar ortaya koydu. Oysa yüzyılın ortalarında doğru edebiyat dili olarak İtalyanca Latincenin yerini almaya başladı. Toskana lehçesinin Latince kadar önemli olduğunu savunan hümanist Leon Battista Alberti, Floransa'nın kültürel önderliğini sürdürmesine katkıda bulunurken, Venedikli Pietro Bembo da İtalyancadaki ilk dilbilgisi kitaplarından birini yazdı. Ludovico Ariosto, Niccolò Machiavelli ve Francesco Guicciardini hümanist edebiyatın önde gelen adları arasındadır. Ariosto en çok Orlando furioso (1517) adlı epik şiiriyle anımsanırken, Machiavelli ile Guicciardini tarih ve siyaset konulu yapıtlarında yerel dili kullanarak Toskana lehçesinin yerini sağlamlaştırdılar. Machiavelli'nin Hükümdar (1513) adlı yapıtı hükümdarların nasıl başa geçtikleri ve ülkelerini nasıl yönettikleri gibi konuları ele alır.
İtalyan Rönesans'ının son büyük şairi Torquato Tasso'nun Gerusalemme liberata (1581) adlı klasik destan tarzındaki yapıtı Rönesans'ın en önemli ürünlerinden biridir.
16. yüzyılda lirik şiirde Petrarca'nın etkileri sürerken, tiyatro dalında Yunan ve Roma tiyatrosunu örnek alan oyunlar yazıldı. Gian Giorgia Trissino'nun Sofonisba (1524) adlı oyunu yerel dille yazılan ilk trajedi oldu. Trajedilerden daha üstün sanatsal değer taşıyan komediler ise çağdaş Avrupa tiyatrosunun başlangıcını oluşturdu. Bu türde yazanlar arasında Ariosto, Machiavelli, Pietro Aretino ve Giordano Bruno sayılabilir.

Bir gerileme dönemi olarak nitelendirilen 17. yüzyılda yazarlar abartılı ve gösterişli üslup oyunlarıyla, duygudan yoksun yapıtlar ortaya koydular. Bu dönem İtalyan edebiyatının başlıca temsilcisi, abartılı birçok söz sanatıyla yüklü lirik şiiriyle tanınan Giambattista Marino'dur. Gene bir şair olan Tommaso Campanella ise La Citta del Sole (1602) adlı yapıtında  düşsel bir din devleti çizdi. Ünlü bilim insanı Galilei'nin yazıları ise bilim dilinde de Latincenin yerini İtalyancanın almasını sağladı.
Müzikli oyunların ve operanın gelişmesi üzerine birçok şair opera besteleri için söz yazmaya başladı. Tiyatro türünde asıl önemli gelişmeler ise 18. yüzyılda gerçekleşti. Vittorio Alfieri klasik ve kutsal konulu trajedileriyle Rönesans'ın yurtseverlik anlayışına canlılık verirken, Carlo Goldoni ince bir güldürü anlayışına dayanan modern gelenek ve karakter komedisini kurdu. Carlo Goldoni'nin La Locandiera (1753) adlı komedisi günümüzde bile geçerli olan düşünceler içeriyordu.

İtalya'da Romantizm Akımı, ulusal kurtuluş hareketine paralel bir gelişim gösterdi. Bu dönemde ortaya koyulan yapıtların çoğu bu hareketin yarattığı yurtsever duygusallığı yansıtıyordu. Ugo Foscolo'nun yapıtlarında tutkulu bir duygusallıkla biçimsel yetkinlik birleşti. İtalyan Romantizminin önde gelen temsilcisi ise Alessando Manzoni'ydi. Şiir ve öykü türünde yapıtlar veren Manzoni'nin en ünlü yapıtı I promessi sposi (1825-1827) 17. yüzyılda Milano'da geçen ve yurtseverliğe değinen tarihsel bir romandır.
Dönemin öbür önemli temsilcisi ise Giacomo Leopardi'dir. Duygusal şiire tepki olarak  doğan Gerçekçilik Akımı ise Doğalcılık Akımına bağlı Fransız yazarlarının etkisini taşıyordu. Yaşamı, özellikle toplumun yoksul kesimlerinin yaşamını olduğu gibi aktarmayı amaçlayan bu akımın ilk kurumsal açıklamasını 1872'de Luigi Capuana yaptı.

İtalya'nın siyasal birliğe kavuşmasından sonra siyaset ve edebiyat konulu yazılarıyla tanınan Il piacere (1889) adlı romanında üstün insan konusunu ele alan Gabriele d'Anunzio, yeni toplumun gereksinimlerini karşılıyan yazarlardan biriydi. Bu arada Benedetto Croce de yayımladığı La Critica adlı dergide çıkan yazılarıyla ve 70'ten fazla kitabıyla edebiyat eleştirisi alanında ün kazandı. Poesia adlı derginin editörü olan Filippo Tommaso Marinetti ise, geleneksel sanat anlayışına şiddetle karşı çıkan Gelecekçilik Akımını başlattı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden geleneksel sanat anlayışı egemen oldu. Bu dönemde İtalya'daki faşist yönetimin engelleyici etkisiyle yaratıcılık da durakladı. Gene de, bazı yazarlar bu olumsuz koşulları aşarak özgün yapıtlar vermeyi başardı. Bunlar arasında Coscienza di Zeno (1923) adlı yapıtıyla Italo Svevo ve Fontamara (1930) ile Ignazio Silone sayılabilir.
Luigi Pirandello ise başlangıçta iletişim kopukluğu, delilik ve akıllılık arasındaki sınır, görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrım gibi kavramları ele aldığı öykülerinden sonra, Sei personaggi in cerca d'autore (1921) ve Enrico IV (1922) gibi birçok oyununda geleneksel oyun kurallarını da değiştirdi.
20. yüzyıl başlarında Fransa'daki Simgecilik Akımının etkisiyle sözdizimi kurallarına uymaksızın şiirler yazılmaya başlandı. Bu akımın kurucusu Giuseppe Ungaretti'ydi. Gene bu anlayışı benimseyenlerden biri olan Eugenio Montale ise 1975'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
II. Dünya Savaşı ise edebiyatta yeniden gerçekliğe dönüşü başlattı. Bu dönemin ünlü adları arasında Cristo si e fermato a Eboli (1945) adlı yapıtın yazarı Carlo Levi, Il quartiere (1945) adlı yapıtın yazarı Vasco Pratolini ile La luna e i falo (1950) adlı romanın yanı sıra Il mestiere de Viviere (1935-1950) başlıklı günlüğüyle tanınan Cesare Pavese sayılabilir. Son yıllarda ün kazanan yazarlar arasında La storia (1974) yazarı Elsa Morante ve Il nome della rosa'nın (1981) yazarı Umberto Eco vardır.

Cevdet, Kudret, Batı Edebiyatından Seçme Parçalar, İstanbul, 1972
Özdemir, Emin, Türk ve Dünya Edebiyatı, 1980
Kuray, Gülbende, İtalyan Edebiyatı Üzerine, 2000
Hösle, Johannes, Kleine Geschichte der italienischen Literatur, Münih: Beck, 1995
Kapp, Volker, Italienische Literaturgeschichte, Stuttgart: Metzler, 1994
Karakartal, Oğuz-Arslan, İbrahim, Türkçede İlk İtalyan Edebiyatı Tarihi, İtalyan Edebiyatı (1913), M. (Mehmet) Rauf, İstanbul, 2012

Türkçede İtalyan edebiyatı

Liber Liber(progetto Manuzio)8 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İtalyan Edebiyatı hakkında
www.StoriaDellaLetteratura.it - Storia della letteratura italiana (İtalyan Edebiyatının tarihçesi) 11 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kulturkreis (Türkçe: Kültür çevresi) Alman etnolog Leo Frobenius tarafından 1898 yılında ortaya atılan kültürel çalışmalar yapılan alanlarda ayrı coğrafyada yaşayan kültürler arasındaki benzerliklerin yalnızca birtakım kültür öğelerini içine almayıp, aynı zamanda tüm kültür karmaşalarını, üstelik kültür çevrelerini de içine aldığını ileri süren bir kavram. Daha sonraları Fritz Graebner tarafından da geliştirilen kuramı günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Bu kavrama göre kültürler birbirleri ile sahip oldukları benzerliklere istinaden aynı kategorilere dolayısıyla da aynı kültür çevresine aittirler.
Kültürel benzerlikleri açıklamak üzerine kurulu bir teori olmasına karşın, Nazi Almanyası tarafından ideolojik amaçlar doğrultusunda kullanılmıştır. Bu dönem araştırmacılarından olan Gustaf Kossinna, uygarlığın merkezinin, üstün ırk olan Arilerin yaşadığı Almanya toprakları olduğu iddiasında bulunmuştur.

Rastafari (Jamaika'da çoğunlukla Rasta şeklinde kısaltılır; bazen Rastafaryanizm olarak da isimlendirilir), 1930'larda Jamaika'da ortaya çıkan ve dünya çapında yayılan, Hıristiyanlıktan doğmuş ve Eski Ahit'ten birçok kavram ve ögeler barındıran toplumsal hareket, alt kültür ve inançtır. Rasta Hareketi, Haile Selassie'ye tanrılık atfeder ve Marcus Garvey'in Afrika'da siyahların kurtuluşuna liderlik edecek siyah bir kralın tahta çıkacağına yönelik kehanetinin gerçekleşeceğini iddia eder. Rasta inanışının en önemli dinî ritüellerinden biri, esrar kullanımıdır. Bazı Rastalar, saçlarını halk arasında rasta adı verilen bir türde örerler. Rastafaryanizm, ataerkil, heteronormatif bir dünya görüşüdür ve hiçbir türlü eşcinselliği tasvip etmez.

Rastafari kavramı, Etiyopya İmparatoru Haile Selassie'nin saltanat adı olan Lija Ras Täfärí Mäkonnen'den (Amharca: ልጅ ራስ ተፈሪ መኰንን) türetilmiştir. Ras, Etiyopya'nın Amharca dilinde baş anlamına gelir ve Etiyopya İmparatorluğu'ndaki en kıdemli ünvanlardan biriydi. İmparatorluk döneminde, yalnızca en büyük eyaletlerin yöneticilerine verilen bir ünvan ve yalnızca imparator tarafından verilebilen en yüksek askerî rütbeydi. Kıptî Ortodoks Kilisesi'nin bazı yüksek rütbeli din adamları da Ras ünvanını kullanma hakkına sahipti. Bu ünvan, 19'uncu yüzyıldan itibaren daha sık kullanılmıştır. Bir ras, 24 tören davulu (negarit) kullanma hakkına sahipti. Ras ünvanı, Almancadaki herzog, İngilizcedeki dük ünvanlarına denktir.

Rastafari, tipik bir büyük kurtuluş beklentisi hayali etrafında oluşturulmuş bir ideoloji ve toplumsal harekettir. Başlıca özellikleri şunlardır: Haile Selassie'yi geri dönen Mesih ve yeryüzünde yaşayan tanrı olarak kabul etmek, Batı siyasi sistemini (Babil Düzeni veya da Babil adını verdikleri yozlaşmış ve ayrımcı bir düzen) reddetmek ve siyahi insanlara eşit haklar temin edilmesi uğruna savaşmak. Jamaika ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki siyahi nüfus büyük ölçüde dindardı, ancak birçoğu Mukaddes Kitabı kendi çıkarlarına göre yorumladı; ana vatanlarından uzakta zorla köleleştirilmiş, ancak vadedilmiş topraklara geri dönmek isteyen Musa'nın halkı olarak görüyorlardı. Vaad edilmiş topraklar, Filistin'de değil, Etiyopya'dadır ve İncil'de de bahsedilir. Afrika'ya Dönüş Hareketi'nin kurucusu Marcus Garvey, Jamaika'daki Rastafari hareketinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Garvey, 1920'lerde Afrika'da güçlü bir siyahi kralın tahta çıkacağını iddia ediyordu. O zamanlar, Jamaika hâlâ İngiltere Krallığı'nın bir sömürgesiydi ve İngiltere Kralı V. George, siyahi aktivistlerce kölelik sorununun baş nedenlerinden biri olarak görülüyordu. Ne var kî, V. George Jamaikalılar tarafından büyük saygı görüyordu. Her ne kadar Haile Selassie, hiçbir zaman mesih olduğunu iddia etmemiş olsa da, 1930 yılında Habeş İmparatoru olarak tahta çıkma merasimi, söz konusu kehanetin gerçekleşmesi olarak kabul edildi. Bazı Rastafaryanlar daha sonra Haile Selassie'nin tanrısallığı fikrini terk ederek Hristiyanlığın Etiyopya Ortodoks Tevhîdi Kilisesi'ne geçtiler.
Rastafariler arasında "Houses" adı verilen akımlar, gruplaşmalar vardır; örneğin B. Nyahbinghi, Bobo Ashanti veya On İki Kavim (İsrailoğulları'nın On İki Kavmi, 1968'de Vernon Carrington tarafından kuruldu.). Bugün, 3 milyon nüfuslu Jamaika'da, yaklaşık 30.000 kişinin Rastafari inancına mensup olduğu tahmin edilmektedir.
Tanrı'nın dünyadaki yansıması olarak görülen dinin ve bu dine bağlı olarak ortaya çıkmış olan inanış ve düşünce biçiminin adıdır. Marcus Garvey de bu dinin peygamberi olarak görülür. Buna karşın, ne Haile Selasiye, ne de Marcus Garvey kendilerini bu dinle ilişkilendirmişlerdir. Bob Marley'in de mensuplarından biri olduğu bu dinin kurucusu Leonard Howell olarak bilinir.
Mısır kökenli Ra dinlerinin Hristiyanlık ve Yahudilik ile karışımından oluşan bir dindir. Musa'nın asıl yol gösterdiği kutsal kavmin Siyahlar, özellikle de Etiyopyalılar olduğunu savunur. Rastafaryanizm'de vadedilmiş topraklara Zion (bir anlamda cennet) denilmektedir. Rastafaryanlar kendi içlerinde birçok kola ayrıldıklarından değişik inanışlara ve Jah kavramına sahip olabilirler.
Bu dinin ilahileri daha sonraları Jamaika'da reggae müziğine kaynaklık etmiştir.
Rasta'nın renkleri siyah, kırmızı, sarı ve yeşildir. Kırmızı, yeşil ve sarı renkleri Etiyopya bayrağı, siyah Afrika halkını temsil eder. Her bir rengin kendi anlamı vardır ve bunlar Rastafaryanlar için çok önemlidir. Sarı bütün altın, mücevher ve hazineler içindir. Yeşil, insanların üzerinde yürüdüğü dünyadır. Kırmızı ise siyah halkın dökülen kanıdır.
Çoğu Rasta, Eski Ahit'in kural koyduğu yiyeceğe uygun yer. Etin sınırlı türlerini yerler. Kabuklu deniz hayvanı ve domuz eti yemezler. Diğerleri bütün etlerden çekinirler. Nazirite yeminini kabul eden akımlardır. Alkol kullanımını genellikle zararlı olarak görürler ve marijuana kullanımını faydalı bitki olarak sigara şeklinde içerler. Aynı zamanda Rastafari dininde vücudun toprağa tek parça girmesi gerektiğine inanılır.
Rastalar saçlarını taramaz ve kesmezler bu şekilde uzayan saçlar bir süre sonra Dreadlock isminde saç yaparlar. Rastalar bu şekilde Jah'ın uzun tırnaklarıyla bir gün onları yeryüzünden alıp Zion'a götüreceğine inanır. Günümüzde Dreadlock şeklindeki saçlar trend hâline gelmiştir ama çoğu Rastafari bu saçın stil olarak kullanılmasına karşıdır.

Din sosyolojisi
Pastafaryanizm
Yeni dini hareketler

Sâbiîlik veya Mandeizm/Mandaeizm (Mandaeans) (Arapça: الصابئة veya مندائية), Orta Doğu'da bir din. Araplarca Sabiiye olarak adlandırılan grup, kendilerine bilgili, gnostik anlamlarına gelen Manden, din adamlarına ise Nasura demektedirler.
11. yy.da Birûni, gerçek Sabiîleri II. Kiros ve I. Artaserhas zamanında Babil Sürgünü'nden Kudüs’e dönüşte geride kalan Yahudi kabilelerinin kalıntıları olarak tanımlamıştır. E. S. Drower'a (1937) göre bu kabileler Zerdüştçülük (Magizm, Zoroastrianizm) ve Yahudilik karışımı bir sistemi benimsemişlerdir.
Eskiden mensupları çoğunlukla Irak ve Suriye'de bulunurdu. İslâm'ın ortaya çıkışından sonra inanç mensuplarının sayıları iyice azalmış ve zamanla yok olma noktasına gelmiştir. Günümüzde ise Dünya üzerinde 60.000 ile 70.000 kadar Sâbiî olduğu tahmin edilmektedir. 2007 yılına gelindiğinde, Irak'taki Sâbiî nüfusu yaklaşık 5.000'e düşmüştür.

Sözcüğün kökeni konusunda çok fazla spekülasyon bulunmaktadır. Arapça ص-ب-أ "büyümek" veya (yıldız için) "içinden çıkıp yükselmek" anlamına gelir. Bu durum onların bir yıldız tapınıcısı olduğunu açıklar. Din için kullanıldığında "eski dinini terk eden" anlamına gelir. Sabiî kelimesi Muhammed peygamber için de kullanılmıştır.
Sabiî sözcüğünün kökeni vaftiz için suya daldırmak (sub), göklerin ordusu olan meleklere izafen İbranice İsabba sözcüklerinden türemiş olabilir. Sabiîlere göre yıldızlar meleklerin yurdu idi ve bu sebeple yıldızlara saygı duyulmaktaydı.
Judah Segal (1963), Sabiun kelimesinin Hinduizmin baş tanrısı Shiva'dan türetildiğini iddia etmiştir.

Sabiîliğin genellikle bir yıldız tapınımı olduğu kaydedilir. Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin de o günkü anlayışta yıldızlardan farkı yoktur ve Sabiîlikte bu gezegenlere de kendi günlerinde ibadet yapılır. Musa bin Meymun'a göre onlarda yıldızlar birer tanrıydı ve en büyük tanrı Güneş'ti. Sonra Ay ve diğer gezegenler veya yıldızlar geliyordu. Sabiîler günlük tapınmalarını (namaz) Güneş'in gökyüzündeki yerine göre plânlarlar ve öncesinde su ile temizlenirlerdi.
Sabiîlik keskin düalist bir dindir. Işık ve karanlık tanrıları bulunur ve Sabiîler, bunlardan Işık tanrısına ibadet ederler. Sabiî dininde gündüz üç, gece iki kez kuzeye dönülerek Işık kralı'na ibadet edilir. Rişama denilen bir vaftiz türü kesinlikle bir akarsuda yapılmalıdır. Oruç, hac, kurban ibadetleri de bulunmaktadır. Âdem, Nuh ve Vaftizci Yahya'yı peygamber kabul eden bir dindir. Sabiî dininin Âsur, Bâbil inançları yanında Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığa ait ögeleri de içinde barındırdığı düşünülmektedir.

Kitâb-ı Mukaddes'te Elçilerin İşleri kitabında bölüm 19:
1-2 Apollos Korint'teyken Pavlus, iç bölgelerden geçerek Efes'e geldi. Orada bazı öğrencileri bularak onlara "İman ettiğiniz zaman Kutsal Ruh'u aldınız mı?" diye sordu. "Kutsal Ruh'un varlığından haberimiz yok ki!" dediler.
3 "Öyleyse neye dayanarak vaftiz* oldunuz?" diye sordu. "Yahya'nın öğretisine dayanarak vaftiz olduk" dediler.
4 Pavlus, "Yahya'nın yaptığı vaftiz, tövbeyle ilgili bir vaftizdi" dedi. "Halka, kendisinden sonra gelecek Olan'a, yani İsa'ya inanmalarını söyledi."
5 Onlar bunu duyunca, Rab İsa'nın adıyla vaftiz oldular.
Pavlus Efes'e gittiğinde muhtemelen Sabiîler ile karşılaşmış ve Kutsal Ruh'un varlığını bilmedikleri için "Öyleyse neye dayanarak vaftiz oldunuz?" diyerek şaşkınlığını dile getirmiştir.

Kur'an'da Sabiîler ile alakalı üç ayet vardır:
2.62: Şüphesiz, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır; Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.
5.69: İnananlar, Yahudilerden, Sâbiîlerden ve Hristiyanlardan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.
22.17: Gerçek şu ki inananlar, Yahudi inancına bağlı olanlar ve Sâbiîler, Hristiyanlar ve Mecusiler ve bir de Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıranlar arasındaki hükmü Kıyamet Günü Allah verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.

Yazar Turan Dursun, Sabiîliğin Dünya'nın en eski dinlerinden birisi olduğunu, Harun Reşit'in azatlısı Abdullah bin Selam'ın oğlu Ahmet'in Hanif dinini "İbrahimci Sabiîlik" olarak tanımladığını belirtir. Buradan hareketle üç İbrahimî dinin Sabiîlikten etkilenmelerini, özellikle başlangıçta Müslümanlara 'Sabiî oldu' denmesinden ve İslâm'da günlük ibadetlerden çok sayıda örnekler vererek Sabiîliğin Müslümanlık üzerinde çok sayıda eseri olduğu sonucuna ulaşır.
Sabiîliğin haftanın her günü için bir gök cismine ibadet tahsisleri bugün de mesela Almanca ya da İngilizcede haftanın günlerini adlandırmada kullanılmakta olan kelimelerin altyapısını oluşturmaktadır. Sonntag/Sunday Güneş günü, Montag/Monday Ay günü, Saturday Satürn günü gibi.

Sâbiîlik
Resullerin İşleri (Kitâb-ı Mukaddes) 13 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ural - Altay Dil Ailesi (Turanca olarak da bilinir), 19. yüzyılda ve bazı ülkelerde 20. yüzyıl ortalarına kadar yaygın biçimde kabul edilen, Ural ve Altay dillerini bir arada toplayan hipotezdir. Günümüzde ise dilbilimciler arasında bu dillerin aralarında genetik bir bağlantı bulunmadığı ve Ural-Altay dil ailesinin gerçek olmadığı konusunda fikir birliği vardır.
Zaman içerisinde teoriye olan destek azalmış ve Altay dillerinin birbirleriyle akraba olmadığı, Türkçe ve Moğolca gibi Altay dil ailesinde sınıflandırılmış dillerin arasındaki tipolojik benzerliklerin aynı atadan gelmelerinden değil, yoğun ödünçlemeler ve uzun temaslar sonucu oluştuğu dilbilimciler tarafından kabul edilen genel görüş olmuştur. 1960'lı yıllardan bu yana Ural-Altay dil ailesine nazaran Ural dillerinin kendi başlarına ayrı bir dil ailesi olduğu, Altay dillerinin ise aralarında genetik bir ilişki bulunmadığı gerekçesiyle bir dil ailesi olamayacağı en yaygın görüş konumundadır. Günümüzde çoğu dilbilimci Ural ve Altay ailelerindeki sondan eklemelilik, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması ve dillerin dilbilgisel olarak cinsiyetsiz olması gibi benzerlikleri "tarihsel orijin" veya "yakınsama" ile sonuçlanmış karşılıklı etkileşim ile açıklamaktadır.

Ural Kolu dilleri iki ana gruba ayrılmaktadır. Bunlar, Fin/Ugor dilleri ve Samoyed dilleridir. Ural dilleri günümüzde yaklaşık 50 milyon insan tarafından konuşulmaktadır.

Fin/Ugor dilleri kendi arasında iki gruba ayrılır:
a. Fin dilleri: Bu diller dört grupta incelenir. Yandaki alanda görülen haritada mavi alan bu grubun yayıldığı coğrafi alanı göstermektedir:

1. Fin-Perm grubu: Komice, Permyakça, Udmurtça.
2. Volga-Mordvin grubu: Marice, Erzyaca, Mokşanca, Meryanca, Muromaca, Meşçerce.
3. Fin-Baltık grubu: Fince (şive ve lehçeleri: Meänkieli, Kvence ve Dış İngrî), Karelce, Ludca, Olonets Karelce, Livonca, Vepsçe, Võro, Votîce ve Estonca.
4. Sami grubu: Sami/Lâpon lehçelerinden oluşur. Bunlar: Güney Sami, Ume Sami, Lule Sami, Pite Sami, Kuzey Sami, Kainuu Sami, Kemi Sami, Akkala Sami, Inari Sami, Kildin Sami, Skolt Sami, Ter Sami.
b. Ugor dilleri: Macarca, Hantıca, Mansice Bu dillerin yayıldığı coğrafi alan yeşil ile gösterilmiştir.

İki dilden oluşmaktadır: Kuzey Samoyedçe ve Güney Samoyedçe. Konuşulduğu alan yandaki haritada turuncu renkte gösterilmiştir.
Kuzey Samoyedçenin lehçeleri; Enets, Nenets, Yurak, Nganasan, Tavgy/Tawgi ve Yurats'tır. Güney Samoyedçe lehçeleri ise Kamasça/Kamas, Mator ve Selkup'tur.

Altay kolu dillerini konuşan insanların sayısı 700 milyonu bulur ve Ural dağlarının güneyinden Japon denizine kadarki bölgede konuşulur. Bu dil ailesi üç ana gruba ayrılır; Türk dilleri, Moğol dilleri ve Tunguz dilleri. Son zamanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalarla birlikte Japonca ve Korece de bu kola dahil edilmiştir.

a. Bulgar grubu: Çuvaşça.
b. Kıpçak grubu: Karaimce, Kumukça, Karaçayca, Balkarca, Kırım Tatarcası, Tatarca, Başkurtça, Nogayca, Karakalpakça, Kazakça, Kırgızca, Urumca, Mişerce
c. Oğuz grubu: Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmence, Gagavuzca, Horasan Türkçesi, Kaşgayca, Aynullu, Salarca, Afşarca, Songori,
d. Uygur grubu: Özbekçe, Uygurca, Yugurca, Aynuca, Tarançi,Ili Turki, Lop.
e. Sibirya grubu: Yakutça, Dolganca, Tuvaca, Tofaca, Hakasça, Altayca, Şorca, Çulimce, Fuyü Gırgıs.
f. Argu grubu: Halaçça. Galaçça-Xalac

b. Moğol oluşur: Halha Moğolcası, Oyratça, Kalmukça, Darhatça, Buryatça, Hamnı Moğolcası, Dahurca, Monguorca, Kangjia, Bonan, Dongşianca, Doğu Yugur ve Moğulca.

c. Tunguz dilleri: Evenki (Tunguzca), Solon, Manegir, Nanai, Akani, Birar, Kile, Samagir, Orok, Ulch, Oroch, Udege, Mançuca ve Şibe dili.

Japon dili ve Kore dilinin de Altay grubuna dahil olduğu da bilim çevrelerinde kabul görmektedir. Samuel Martin ve Miller'ın 1960'lardan sonraki çalışmaları sonucunda Japonca Altay dilleri arasında gösterilir.

Japon dilleri: Japonca, Amami, Okinavaca, Miyako, Yaeyama, Yonaguni
Kore dili.

Hint-Avrupa dil ailesinde güçlü bir şekilde görülen farklı dillerdeki rakamların sessel benzerliği, varsayımsal Altay dil ailesinde bulunmaz ve Ural dil ailesinde de zayıftır:

Sinor, Denis (1988). "The Problem of the Ural-Altaic relationship".  Sinor, Denis (Ed.). The Uralic Languages: Description, History and Modern Influences. Leiden: Brill. ss. 706-741. 

Turan Dilleri
Avrasyatik diller

Is it really true that Finno-Ugric and Turkic are NOT related? 20 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LINGUIST List 5.908 25 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çin-Tibet dil ailesi, 400'den fazla Doğu Asya dilini içeren bir dil ailesi. Çin-Tibet dilleri, 40'ı aşkın farklı alt gruba sahiptir. Ancak genellikle Çin dilleri ile bu gruba ait olmayan tüm farklı grupları tanımlamak için kullanılan Tibet-Birman dilleri şeklinde ayrılmaktadır. Ailenin en çok konuşulan üyeleri Çince, Tibetçe, Dzongka ve Birmanca olmaktadır.

Çin dilleri, Çin'de yaşayan Hanlıların konuştuğu dillerin tümüne verilen addır. Dünyadaki 1 milyardan fazla kişinin anadili olarak kabul edilen Çince, tamamen ayrı birer dil olarak kabul edilebilecek kadar farklı "diyalektlerden" oluşmuştur. Çoğu Çin dili, bir lehçe sürekliliği oluşturmaktadır. Mandarin, Wu, Min, Amoyca, Kantonca ve Hakkaca Çin dilleri içerisinde en çok konuşana sahip dillerden bazılarıdır. Bu dil veya lehçeler kendi aralarında karşılıklı anlaşılabilirlik göstermezler. Bu kıstas göze alındığında yüzlerce Çin dili olduğu düşünülmektedir.

Tibet-Birman dilleri, Çin dilleri dışında kalan tüm Çin-Tibet dillerini tanımlar, ancak bu diller arasında 40'ı aşkın farklı grup bulunmaktadır ve terim herhangi bir akrabalık ilişkisi belirtmemektedir. Lolo-Birman, Tibet ve Karen dilleri, Çin dillerinden sonra Çin-Tibet dilleri içerisindeki en büyük alt grupları oluşturmaktadır. Tibetçe, Dzongka, Birmanca, Lolo, Moso, Şan ve Karence bu yüzeysel sınıflandırma içerisinde en çok konuşulan dillerdendir.

Çin dilleri

İbrahimî dinler, aynı zamanda İbrahimizm olarak da bilinir, İbrahim'in monoteist inancı üzerine kurulu Semitik dinler grubudur. İlk İbrahimî din Yahudiliktir; sonrasında sırasıyla Hristiyanlık ve İslamiyet kurulmuştur. Yahudilik ve Hristiyanlık, kökenlerini İshak (Y'ishak) ve soyuna bağlarken İslamiyet, İsmail (Y'işmael) ve soyuna bağlar.
Hollandalı teolog Cornelis Tiele, İbrahimî dinlerdeki Tanrı'nın atasını oluşturan YHVH'in aslen Midyanlı bir tanrı olduğunu ve İsrailoğulları'na Musa vasıtasıyla tanıtıldığını öne sürmüştür.

İbrahim'in oğullarından İshak'ın soyundan Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerinin peygamberlerinin; İsmail'in soyundan İslam peygamberi Muhammed'in geldiği kabul edilir. İbrahim sözcüğü "pek çok milletin babası" anlamına gelir. Mekkeliler İbrahim'in dinini Sâbiîlik olarak nitelerdi. Kur'an'da İbrahim'den hanif olarak söz edilir. İbrahim'in adı Tanah'ta Avram olarak geçer.
İslam kültüründeki semâvî dinler kavramı zaman zaman İbrahimî dinler kavramına karşılık olarak kullanılmasına rağmen bire bir aynısı değildir. Semavî dinler İslam'da İbrahim'den öncekiler de dâhil ilk insan kabul edilen Âdem'den beri Tanrı'dan indirildiğine inanılan ve bazıları bugün unutulmuş olan bütün tek tanrılı dinleri içine alır.

Farklı disiplinlere mensup bilim adamlarının dinlere getirdiği tanımlar farklıdır. Din tanımları genel olarak teolojik, ahlaki, felsefi, psikolojik ve sosyolojik kategoriler altında ele alınabilir.
Semavî dinlerin diğer tek tanrılı dinlerden ayrıldığı nokta bu dinlerde sonra gelen dinin önce gelen dinlerin peygamberlerini ve din büyüklerini kabul edip saygıyla anmasıdır. Ancak tersi durum her zaman geçerli değildir. Örneğin; İsa Yahudilikte Mesih veya peygamber olarak kabul edilmez, Muhammed ise hem Yahudilikte hem de Hristiyanlıkta peygamber olarak kabul edilmez. İslâmiyet her iki ismi de peygamber olarak kabul eder.

İbrahimî dinlerde tanrı tarih içerisinde Antropomorfik tanımlamalardan arındırılarak daha soyut kavramlarla ifade edilen, değişerek gelişen bir figürdür. Başlangıçta gökte bir saray içerisinde, etrafında bir sürü yaratıkla yaşayan, göğe merdivenle inip çıkan, diğer tanrıları da tanıyan insan şeklinde bir aile veya klan tanrısı iken, zaman içerisinde cinsel yaşamları ve insani özellikleri yok edilerek sadece melekler ve şeytanlar üzerinden konuşan ulusal ve son aşamada evrensel tanrı figürüne dönüşür. Bu aşamada evrenin yaratıcısı olan Tanrı; ebedî, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir tanrıdır. Günümüzde İbrahimî dinler Tanrı'nın zamandan ve mekândan münezzeh olduğuna inanır, bu yüzden Tanrı somut evrenden bağımsızdır ancak yine de duaları duyar ve tepki verir.
İbrahimî dinlerin kitaplarında Tanrı kişileştirilmiş bir yaratıcıdır. Birincil kişi olarak konuşur ve bazen insanların karşısına "insan görüntüsü" ile çıkar. İslam'da Allah Müntakim (intikam alan), Mütekebbir (büyüklenen)dir. Ayrıca Sabur (çok sabırlı), celil (Celalet; 1/azamet, 2/hiddetlilik, hışım), rahim (çok merhametli), halim (yumuşak huylu), vedud (sevecen) gibi insani duygular ifade eden isimlerle de anılır ve insana ait özelliklerin de aslında Allah'a ait olduğu ifade edilir. Hristiyanlıkta Tanrı baba gibi, Sufîlikte arkadaş gibidir. Tanah'ta da Yehova'nın sık sık kişileştirildiği görülür.
Richard Dawkins Eski Ahit'in Tanrısı'nı "en sevimsiz yapay karakter" olarak tanımlar ve şiddetle eleştirir.

Tüm semavi dinler, Tanrı'nın zat ve sıfatlarında tek olduğunu ve onun yegane yaratıcı olduğunu, ibadetin yalnız ona yapılacağını ve ondan başkasına ibadet edilemeyeceğini söylerler. Peygamberler, Tanrı'nın kendilerine vahiy gelen elçileri olduğunu mucizeler göstererek kanıtlamaya çalışırlar.
İbrahimî dinlerde birçok kurgu, kavram, deyim ya da hikâye benzer içeriklere sahip olmakla birlikte birbirleriyle tam bir benzeşme görülmez. Örneğin tanrı, kutsal kitaplar, peygamberlik ya da peygamberler ya da ahiret gibi kavramlar her dinî grupta farklı anlam ve içeriğe sahiptir.

Tarihsel olarak, İbrahimî dinler Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam olarak kabul edilmiştir. Bu kabulün bir kısmı, bu üçünün yaşı ve büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Diğer, benzer dinler ya gerçekten aynı sınıfta olduklarına karar verilemeyecek kadar yeni ya da kategori için önemi olamayacak kadar küçük görülüyordu. Bununla birlikte, İbrahimî dinlerin bu üçüyle sınırlandırılmasının bir kısmı, yalnızca tarihsel sınıflandırmadaki geleneklerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, kategoriyi bu üç din ile sınırlandırmak eleştiri konusu oldu. Bahâîlik diğer İbrahimî dinlere bir örnektir.

Bazı etnografik İbrahimî dinler Sâmirîlik, Ezidilik, Dürzilik, Sabiilik ve Rastafaryanizm'dir.

Şinto (Kanji:神道 Shintō, Kami no Michi) veya Şintoizm, Japonya'nın yerli, Japonların millî dinidir. Eskiden Japonya'nın resmî diniydi. Sadece Japonya'da ibadetlere katılan 119 milyon kişi vardır. Dünya'nın en eski dinlerinden olan Şinto bir tür animizmdir ve ayrıca şamanistik uygulamaları da içerir.
Şinto inancında ibadet edilen ruhlara (tanrılara) "kami" denir. Bu terim hayat için önemli olan rüzgâr, yağmur, ağaç, dağ, ırmak ve bereket gibi anlayış ve şeylerin şeklini alan kutsal ruhlar olarak tercüme edilebilir. Bazı kamiler yerel olup sadece belirli bir yerin ruhu veya koruyucusu iken bazıları büyük doğal oluşumları, nesneleri ve işlemleri temsil ederler (Güneş Tanrıçası Amaterasu, Ay Tanrısı Tsukuyomi no Mikoto ve Fırtına Tanrısı Susanoo gibi). Her kaminin kendine has bir karakteri olduğuna inanılır ve doğadaki her türlü olay kamilerin içinde bulundukları ruh hâllerine göre yorumlanır. Kızgın kamiyi yatıştırmak veya kamiyi yüceltmek için festivaller düzenlenir.
Şinto kelimesi iki kanjinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur: "神" şin/kami (yani "tanrılar" veya "ruhlar") ve "道" tō/michi (yani "yol"). Yani terim, "tanrıların yolu" (Kami no Michi) anlamına gelir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Şinto resmî din olma özelliğini kaybetmiştir; bu durumda ABD'nin Japon militarizmini ortadan kaldırma girişimlerinin de etkisi vardır; savaştan sonra silahsızlandırılan Japonya'da feodal kültürü yansıtan Şinto uygulama ve öğretileri, savaş dönemindeki ününü kaybetmiştir ve bugün uygulanmayıp öğretilmemektedir. Diğer uygulama ve öğretiler ise günlük etkinlikler olarak varlıklarını sürdürmektedir. Şu anda Japonya'da daha çok barışçı bir din olan Budizm hâkimdir; ancak Budizm, Japon kültürüne yerleşebilmesini Şinto'nun hoşgörülü doğasına borçludur. Bu iki inanç sistemi birbirine o kadar karışmıştır ki bu birlikteliğe "Shinbutsu/神仏" yani "Kami-Hotoke" denilmiştir. Özellikle II. Dünya Savaşı'nda sürdürülmüş olan saldırgan siyasetten kaynaklanan toplumsal yıkımların giderilmesi açısından Japonya'da milliyetçiliğin diğer simgeleri gibi Şintoizm de değer yitimine uğramış ve barışçı, uzlaşımcı nitelikler taşıyan Budizm batılılaşma, liberalleşme eğilimiyle birlikte güç kazanmıştır.

Birçok uygulama arasında, mabed ziyaretinde (Omairi) herhangi bir giriş kapısında saygıyla baş eğerek selamlanır. El yıkama havuzu varsa su ile eller ve ağız yıkanır. Buna Temizu denilir:
Maşrapa sağ ele alınıp su doldurulur. Biraz sol ele dökülür, maşrapa sol ele aktarılır ve biraz sağ ele dökülür. Maşrapa yine sağ ele alınıp sol elin avucuna su dökülür. Bununla ağza su verilir, sessizce çalkalanır ve sessizce sol avuca tükürülür. Sonra maşrapa iki el ile tutularak düşey olarak çevrilir ki kalan su tutma yeri ve eller üzerinden akıtılır. Ardından maşrapa alınan yere geri koyulur.

Japonya'da din
Yeni Japon dinleri

Ansel Adams (20 Şubat 1902, San Francisco -  22 Nisan 1984, Kaliforniya) Amerikalı fotoğrafçı.
Piyano öğrenimi gören Ansel Adams, Paul Strad'ın yapıtlarından etkilenerek tümüyle fotoğrafçılık üstünde yoğunlaşmaya karar verdiği 1930'a kadar, müzik ve fotoğrafçılığı bir arada yürüttü. Imogen Cunningham, Edward Weston, vb. fotoğrafçılarla Group F/64'ü kurup, bu akınım kurallarını kılıkırk yararcasına uyguladı. 1937'de Kaliforniya'da Yosemete'ye yerleşip, 1940'tan sonra ülkenin ulusal parklarında çok sayıda fotoğraf çekerek, kesin çizgili, ama duyarlılığı da yansıtan fotoğraflarıyla, modern fotoğrafçılığın önde gelen adları arasında yer aldı: Kesin çizgili fotoğrafları, daha önceki fotoğrafçıların çağrışıma dayalı yapıtlarıyla belirgin bir karşıtlık içindedir; hatta 19. yüzyıl peyzaj fotoğraflarının gerçekçi ayrıntılarını bile geride bırakır. Yalnızca siyah/beyaz çalışıp, yoğun görüntüler yaratmak için parlak ışıktan yararlanmıştır.

My Camera in Yosemite Valley (Yosemite Vadisi'ni Görüntülerken, 1949)
Portfolio Two: The National Parks (Albüm İki: Ulusal Parklar, 1950)
This is the Amerikan Earth (İşte Amerikan Toprağı, 1960)
Ansel Adams, Images (Ansel Adams, Görüntüler, 1923-1974)

Monolith, The Face of Half Dome, 1927.
Rose and Driftwood, 1932.
Clearing Winter Storm, 1940.
Moonrise over Hernandez, New Mexico, 1941.
Ice on Ellery Lake, Sierra Nevada, 1941.
Georgia O'Keeffe and Orville Cox at Canyon de Chelly
Aspens, New Mexico, 1958.

Ansel Adams: The Spirit of Wild Places, 2005. ISBN 1-59764-069-7
America's Wilderness, 1997. ISBN 1-56138-744-4
California, 1997. ISBN 0-8212-2369-0
Yosemite, 1995. ISBN 0-8212-2196-5
The National Park Photographs, 1995. ISBN 0-89660-056-4
Photographs of the Southwest, 1994. ISBN 0-8212-0699-0
Ansel Adams: In Color, 1993. ISBN 0-8212-1980-4
Our Current National Parks, 1992.
Ansel Adams: Classic Images, 1986. ISBN 0-8212-1629-5
Polaroid Land Photography, 1978. ISBN 0-8212-0729-6
These We Inherit: The Parklands of America, Nancy Newhall ile, 1962.
This is the American Earth, Nancy Newhall ile, 1960. ISBN 0-8212-2182-5
Born Free and Equal, 1944. Spotted Dog Press
Teknik kitapları

The Camera, 1995. ISBN 0-8212-2184-1
The Negative, 1995. ISBN 0-8212-2186-8
The Print, 1995. ISBN 0-8212-2187-6
Examples: The Making of 40 Photographs ISBN 0-8212-1750-X

Ansel Adams Biyografisi 4 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ansel Adams Resmi Sitesi 20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ansel Adams Fotoğrafları 19 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dış kuvvetler; akarsular, rüzgârlar, yer altı suları, buzullar, dalgalar ve akıntılar gibi çeşitli etmenlerin Dünya'yı şekillendirmesidir. Bu etmenler atmosfer kökenli olup enerjilerini güneşten alırlar. Dış kuvvetler, iç kuvvetlerin etkisiyle oluşan yüksek yerleri aşındırarak deniz seviyesine indirmeye çalışır. Dünyanın şekillenmesinde iç ve dış kuvvetler değişim halindedir, bu değişim uzun bir zaman aralığını kapsadığından insanlar tarafından gözlenme şansı yoktur.

Kurak veya yarı kurak iklim bölgelerinde en çok etkili olan dış kuvvet rüzgârlardır. Rüzgârlar kopardıkları parçaları havalandırıp çarptırır, böylelikle aşındırma faaliyetini gerçekleştirmiş olur. Rüzgârlar hızlarının azaldığı yerlerde ise biriktirme faaliyetleri yaparlar.

Mantarkaya: Kurak iklim bölgelerinde kayaların yumuşak olan alt kısımlarının rüzgârlar tarafından aşındırılması ile oluşan mantar görünümlü yer şeklidir.
Yardang: Kurak iklim bölgelerindeki az dirençli kayaçların rüzgâr etkisiyle oluşmuş U şeklindeki yer şeklidir.
Tafoni: Kayaçların suların etkisiyle çözünüp gevşeyen kısımlarının rüzgârlar tarafından aşındırılması sonucunda oluşmuş olan yer şeklidir. Tafoniler kuş yuvalarını andırır.
Tanık tepe: Duruşu yatay şekilde olan tabakaların uzanmış olduğu düzlük bölgelerdeki rüzgâr aşındırması sonucu oluşmuş parçalı biçimdeki yer şeklidir.
Hamada: Çöllerdeki aşırı aşındırma sonucunda çöl zeminindeki kayaların ortaya çıkmasıyla oluşur. Kaya Çölü olarak da anılır.

Barkan: Rüzgârların hızlarının azaldıkları yerlerde taşıdıkları kumları biriktirmesi sonucunda oluşur. Genellikle çöllerde görülür ve hilal şeklindedir, rüzgârların etkisiyle sürekli yer değiştiren kumullar ile oluşturdukları şeklin genel adıdır.
Kum yığınları: Rüzgârların küçük veya iri taşları biriktirmesi ile oluşur.
Lösler: Kum yığınları ve barkanlar gibi lösler de rüzgârların taşıdıkları ince kumları bir yerde biriktirmesine denir. Lösler taşınmış topraklar oldukları için bulundukları bölgelerin iklimi hakkında bilgi vermezler. Rüzgâr ve akarsu erozyonu ile farklı yerlere sürüklenen bu ince kumullar barajlar için sorun teşkil etmektedir,

Bir yatak içerisinde eğime bağlı olarak akan sulara akarsu denir. Akarsular rüzgârlar gibi dünyayı şekillendirmede etkilidir. Akarsunun doğduğu yere kaynak, göle veya denize döküldüğü yere ağız, aktığı ve izlediği yola ise akarsu yatağı denir. Akarsuların kolları ile aktığı yere ise havza denir. Akarsunun bir bölümünden saniyede geçen su miktarına debi denirken yıl içindeki akım düzenine de rejim denir. Akarsuların yataklarını deniz seviyesine ulaştırsa denge profiline ulaşmış olur.

Çentik vadi: Akarsuların hızlı bir şekilde aktığı eğimli alanları, aşındırmaları sonucunda oluşan vadi tipidir. Akarsular, yüksek, dar ve eğimli arazilerin bulunduğu bölgelerde derine doğru aşındırma yaparlar, bunun sonucunda ise çentik vadiler oluşur. Çentik vadilerin diğer bir adı ise V şekilli vadidir.
Boğaz vadi: Kara ve deniz seviyelerindeki değişimlere bağlı olarak akarsular tarafından açılmış derin ve boğaz görünümlü vadilerdir. Diğer bir ismi ise "yarma" vadidir.
Kanyon vadi: Boğaz vadi ile aynı özellikleri taşır fakat kenarları basamak şeklindedir. Karstik bölgelerde yaygındır.
Asimetrik vadi: Akarsuların bir vadide dirençli olan yerleri az, yumuşak olan yerleri ise daha çok aşındırması sonucu oluşmuş vadilerdir.
Peri bacaları: Volkanik ve tüflü arazilerde cılız bitki örtüsüne paralel olarak, rüzgârında dolaylı etkisiyle akarsu ile sel sularının oluşturdukları yer şeklidir. Peri bacalarının üst kısmı "bazalt" kayacından oluşur.
Dev kazanı: Akarsuların şelaleler oluşturarak aktığı yerlerdeki aşındırma sonucu oluşan çukurluklardır.
Menderes: Akarsuların, eğimin azaldığı yerlerde büklümler yapması sonucunda oluşmuş şekillerdir.
Kırgıbayır: Bitki örtüsünün cılız olduğu yerler ile kurak iklim alanlarında sel sularının etkisiyle oluşan bozuk arazi yapısına denir. Diğer bir adı badlans'tır.
Plato: Akarsuların derin vadilerle yardığı ve çevresine göre yüksek olan düzlüklerdir.
Peneplen: Deniz seviyesine yakın, aşındırılmış hafif dalgalı düzlüklerdir. Diğer bir adı "yontuk düz"dür.

Delta: Akarsuların taşıdıkları malzemeleri deniz kıyısında biriktirmesi ile oluşan şekillerdir.
Birikinti yelpazesi: Eğimin azaldığı yerlerdeki, yelpaze şeklinde oluşmuş olan akarsu biriktirmesidir.
Birikinti konisi: Birikinti yelpazelerinin birleşmesiyle oluşmuş yer şekilleridir.
Dağ eteği ovası: Birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşmuş yer şekilleridir.
Seki: Deniz ve karalardaki yükselmelere bağlı olarak akarsunun yatağını derine doğru aşındırması sonucunda eski yatağın basamak şeklinde ortaya çıkmasına denir
Irmak adası: Akarsu yatağının genişlediği ve yatak eğiminin azaldığı yerlerde, akarsuyun akış hızının azalmasına bağlı olarak akarsuyun taşıdığı malzemeleri yatak içerisinde biriktirmesiyle meydana gelen adacıklara ırmak adası denir.

Kalker, jips ve kaya tuzu gibi kolayca eriyebilen maddelerin bulundukları alanlara karstik alanlar denir, karstik arazilerde suların etkisiyle oluşan şekillere de karstik şekiller denir. Karstik şekillerin oluşumunda kayaç yapısı ile iklim özellikleri etkilidir.

Lapya: Karstik arazilerdeki yağışlar sonucunda, yağmur sularının kireçtaşlarını aşındırması ile oluşan oyuk ve yarıklardır
Dolin: Lapyalar zamanla genişleyip birleşirler, böylelikle dolinler oluşur. Derinlikleri birkaç metredir, çapları ise yüz metreyi bulabilmektedir.
Uvala: Karstik alanlarda dolinlerin zamanla genişleyip büyümesiyle uvalalar oluşur.
Polye: Uvalaların genişleyip büyümesiyle oluşur.
Düden: Polyelerin taban veya kenar kısımlarında suların dibe daldığı yerdir. Su yutan da denir.
Mağara:Karstik alanlarda yer altı sularının aşındırması sonucu oluşmuş doğal yer altı boşluklarıdır.
Obruk: Mağara ve galerilerin tavanlarının çökmesiyle oluşan boşluklardır.
Kör vadi: Yatağında akan suların bazı yerlerde süreklilik göstermemesine denir.

Traverten: Yer altı sularının yeryüzüne çıkması ve içlerinde eriyik halde olan maddelerin biriktirme faaliyetinde bulunması ile oluşurlar.
Sarkıt: Mağara tavanlarından sızan kireçli sularının akarken buharlaşması ile su içerisindeki kirecin birikmesi ile oluşur. Çatılardan akan suların donması gibi.
Dikit: Mağara tavanlarından aşağıya doğru akan kireçli sularının zeminde birikmesi sonucu oluşur.
Sütun: Sarkıt ve dikitlerin birleşmesi sonucu oluşur. Binalardaki kolonlar gibi.

Soğuk iklim bölgelerinde etkili olan dış kuvvetlerdendir.

Hörgüç kaya: Ana kayanın buzullar tarafından aşındırılması sonucunda deve hörgücünü benzeyen yassı tepelerin oluşması durumudur.
Buzul vadisi: Dağ yamaçlarındaki eski akarsu yataklarının buzullar tarafından doldurulması ve bu buzulların ana kayayı eritmeleri sonucunda oluşan U şeklindeki vadilerdir.
Sirk çukuru: Buz yalağı da denir. Dağ yamaçlarındaki buzulların bulundukları bölgeyi aşındırması sonucunda oluşan çukurluklardır.

Moren: Buzulların aşındırdıkları malzemeleri biriktirmeleri sonucunda oluşur, ortalama kalınlıkları elli veya altmış metredir.
Sander düzlükleri: Buzulların eridiği yerde ortaya çıkan akarsuların taşıdığı malzemeleri biriktirmesi ile oluşan düzlüklerdir.

Dalga ve akıntılar kıyıların zamanla değişip farklı görünümler almasına neden olurlar.

Falez: Yüksek kıyıların dalgalar etkisiyle alt kısımları aşınır ve oyuklar oluşur, oluşan oyukların tavanları çöker ve denize dik kıyılar meydana gelir. Falezlere yalıyar adı da verilir.
Doğal köprüler: Denizdeki bir kara parçasının alt kısımların aşındırılması sonucu oluşur. Ters U gibi bir görüntüsü vardır.

Kıyı oku: Dalga ve akıntıların taşıdıkları malzemeleri koy kenarlarında biriktirmesi sonucunda kıyı okları oluşur. Kıyı okları zamanla genişler ve kıyı kordonu adını alır.
Lagün: Koyun bir ucundan diğer ucuna doğru bir ok gibi uzanan şekillerdir. Bir kıyı okunun koyun ağzının kapatılacak şekilde gelişmesi ve karşı buruna bağlanmasıyla kıyı kordonu meydana gelir. Kıyı kordonunun oluşumuyla eskiden koy olan kısım denizden ayrılarak önce lagün daha sonra göl haline gelir. İstanbul yakınlarındaki Büyükçekmece Gölü ve Küçükçekmece Gölü, bu şekilde oluşmuş birer kıyı gölüdür.
Tombolo: Kıyı yakınındaki bir adanın biriktirme faaliyetleri sonucunda kıyıya bağlanmasıdır.

Rocky Dağları (İngilizce: Rocky Mountains ya da Rockies), Kuzey Amerika'nın batısında uzanan büyük sıradağ. Rocky Dağları, batı Kanada'daki Britanya Kolumbiyası'nın en kuzeyinden Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısındaki New Mexico'ya kadar yaklaşık 4,830 km boyunca uzanırlar.
Günümüzde, sıradağların birçok bölümü kamu alanları ve ormanlar tarafından korunmaktadır ve özellikle doğa gezintisi, kamp, dağcılık, balıkçılık, avcılık, dağ bisikletçiliği, kayak ve snowboard için popüler bir turizm bölgesidir.

Rocky Dağlarının genellikle Britanya Kolumbiyası'ndaki Liard Nehri'nden New Mexico'daki Rio Grande'nin güneyine uzandığı belirtilir. Yukon'daki Selwyn Dağları, Alaska'daki Brooks Dağları ve Meksika'daki Sierra Madre gibi diğer sıradağlar bu iki nehrin ötesinde devam eder, ama bunlar Amerikan kordilerasının bir parçasıdır, kayalıkların bir parçası değildir.

Alman markı (Deutsche Mark), Almanya'da Euro'ya geçinceye kadar kullanılmış para birimidir.
Alman Markı, 1948'den 1990'a kadar Batı Almanya'da kullanılmıştır. Batı ve Doğu Almanya'nın birleşmesi üzerine Alman Markı, Doğu Almanya'da da kullanılmaya başlanmıştır. Alman markı, AB'nin ortak birimi Euro'nun kullanılmasıyla birlikte 1999'dan 2002 yılına kadar Euro ile beraber kullanılsa da 2002'den bu yana Alman Markı kullanılmamaktadır. Alman markı Euro'ya çevrilirken 1.95 Alman Markı=1 Euro olarak çevrilmiştir. 1 Alman Markı 100 Pfennig'den oluşmaktadır. Alman Markı dünyada en güvenilir para birimlerinden biriydi. Alman Markı, en son kullanılacağı yıl 2002'de rezerv para olarak toplam rezerv paranın %13'ünü oluşturmaktaydı. Bu oran aynı dönemde Alman Markı, Amerikan dolarından sonra ikinci büyük rezerv para birimi olduğunu göstermektedir.

Asya mandası (Bubalus bubalis), kısaca manda, Boynuzlugiller (Bovidae) familyasının sığırlar (Bovinae) alt familyasına ait bir memeli türü. Çoğunlukla evcil olarak yetiştirilen mandaların yabani nüfusları önemli ölçüde azalmıştır.
Mandalar hava sıcaklığı 30 °C'nin üzerine çıktığında ter bezleri sığırınkine göre %10 daha az olduğundan yeterince vücut ısısını ter yoluyla atamazlar. Bu durum, onların metabolizmalarının bozulmasına neden olur. Bu olumsuzluğu önlemek ve serinlemek için günde birkaç kez suya girmeleri gerekir. Bu yüzden fazla kurak iklimli bölgelerde, yapay bir göl ya da duş sistemi yapılmazsa manda yetiştirilemez.
Manda sıcağa karşı duyarlı olduğu gibi soğuğa karşı da oldukça duyarlıdır. Ortam sıcaklığı 5 santigrad derecenin altına düşerse ve uzun süre sıfır derecenin altındaki sıcaklıklara maruz kalırsa üşür ve bunu titreyerek belli eder. Sürekli düşük sıcaklığa maruz kalırlarsa, ölmeseler bile kuyruk uçları donarak kangren olur ve düşer. Daha önemlisi üşümeye bir de yetersiz beslenme sonucu enerji noksanlığı eklenirse, metabolizmaları bozularak karaciğer ve böbrek yetmezlikleri gelişebilir ve ölürler.

Mandalar, Türkçede camız, camış, kömüş ve dombay adları ile de bilinirler. Manda yavrusuna malak denir. İngilizce water buffalo örneğinde olduğu gibi birçok dilde, suya bağımlı yaşama şekillerine atıfta bulunan isimleri vardır.

Manda 180 cm boyuna, 3 metre uzunluğa ve 1 ton ağırlığa kadar varabilir. Ama bu en büyük ölçüleri neredeyse sadece yabani mandalarda görülmüştür. Ev hayvanı olarak tutulan mandalar daha küçük olurlar ve ağırlıkları 500 kilodan fazla olanlara zor rastlanır. Vücutları sığırlar için tipik olan fıçı şekline sahiptir. Yabani mandaların rengi gri, kahverengi ya da siyah olur. Evcil mandalarda bu renklerin yanında, siyah-beyaz alacalıları ve hatta tamamen beyazları da bulunur.
Mandalarda sadece erkeklerin değil dişilerin de boynuzları vardır. Bu boynuzları bazı soylarda dümdüz yanlara doğru uzanır, diğerlerinde ise yuvarlağımsı bir biçimde arkaya doğru uzanır. Boynuzların uzunlukları bir metreye kadar varabilir. Dişilerin boynuzları erkeklerinkinden biraz daha kısa olur. Ayrıca daha kısa boynuzları olan manda soyları vardır. Tırnaklarını birbirlerinden epey ayırabilmesi, yaşadığı bataklıklarda daha rahat yürüyebilmesini sağlar. Mandalar boynuz şekillerine göre gruplara ayrılır. Bunlar, Murrah, Akdeniz, Jaffarabadi ve Bataklık mandasıdır. Murrah gruptaki mandaların boynuzları küçüktür ve daire şeklinde kıvrıktır. Akdeniz grubundaki mandalarda boynuzlar yukarıdan aşağıya ve sonra geriye yönelmiştir. Jaffarabadi'de ise boynuzlar aşağıya doğru uzun şekilde yönelir sonra yukarı yönelerek ucundan daire şeklinde kıvrılır. Bataklık mandlarında boynuzlar hem kalın ve hem de oldukça uzundur.

Mandaların yaşadığı coğrafya, son buz-çağından bu yana hiç durmaksızın daralmıştır. Pleistosende Kuzey Afrika'da bile mandaların yaşamış oldukları bilinmektedir. Çin, Hindistan ve Güneydoğu Asya'nın yanında, Mezopotamya'nın eski yüksek kültürleri çağında Mezopotamya'da da çok yaygınlarmış.

Günümüzde hangi mandaların hakiki yabani manda ve hangilerinin sonradan tekrar yabanileşmiş olan evcil manda soyu olduğunu kesin olarak belirlemek zor olmuştur. Kamboçya, Laos ve Vietnam'da artık hakiki yaban mandaları bulunmadığı düşünülür. Birkaç hakiki yabani manda sürüleri dağınık şekilde Nepal, Bhutan ve Hindistan'ın Assam, Madhya Pradesh, Meghalaya ve Arunaçhal Pradesh illerinde yaşamaktadırlar. Tayland'ın batısında ve Sri Lanka'da yaşayan mandaların hakiki yaban mandası olup olmadığı konusu hala tartışılmaktadır.
Mandalar yaşam bölgesi olarak geniş sulak bölgeleri, bataklıkları ve ırmak vadilerini tercih ederler. Mandaların derisi, hem çok kalın hem de koyu renk olduğu için, çabuk sıcaklar ve serinlemek için suya girmesi gerekir. Serinlemek ve böcek/sineklerden kurtulmak için her gün saatlerce suya veya çamura girerler. Çamurdan çıktıktan sonra üzerlerinde kuruyup kalan çamur da onları bir süre kan emici sineklere karşı korur.

Asya'da artık neredeyse sadece evcil mandalar ya da "tekrar yabanileşmiş" mandalar bulunduğu için mandaların davranışları daha çok uzun zamandır yabani olarak yaşadıkları Avustralya'da incelenmektedir. Mandalar 30 hayvandan oluşan sürüler oluştururlar ve bu sürünün başında tecrübeli bir dişi bulunur. Genç dişiler sürüde kalırlar ama genç erkek hayvanlar 2 yaşına vardıklarında sürüden kovulurlar. Erkek mandalar kendi aralarında 10 hayvandan oluşan bekar sürüleri oluştururlar. Çiftleşme zamanında (Eylül ayında) erkek mandalar, dişi sürülerinin peşine takılırlar. Çiftleşme zamanı sona erince, dişilerden ve yavrulardan oluşan sürünün başı olan yaşlı dişi, erkek mandaları tekrar sürüden kovar. Yaşlılıktan dolayı artık çiftleşemeyen erkekler gönüllü olarak sürülerden uzaklaşıp yalnız yaşamaya başlarlar. Bazen de daha genç bir erkek manda tarafından sürüden kovulurlar.
Dişiler her 2 yılda bir gebe olurlar. 320 gün süren bir gebelikten sonra 40 kilo ağırlığında bir yavru dünyaya getirirler. Yavrular 6 ay boyunca sütle beslendikten sonra kendileri otlamaya başlarlar. 2-3 yıl sonra üreme yaşına gelirler. Yabani mandaların ömrü 25 yıl kadardır. Ama evcil mandalarda daha uzun yaşadıkları da görülür.
Mandalar otlar ve su kenarlarında büyüyen bitkiler ile beslenirler. Doğal düşmanı kaplandır. Kaplanlar özellikle yavru mandalara ve yalnız gezen mandalara saldırırlar, sağlıklı bir sürüye yaklaşamazlar. Bir manda sürüsü, bir kaplanı rahatlıkla korkutup kovar, hatta büyük mandalar kaplanları boynuzları ile öldürebilirler.

Dünyada 150 milyon evcil manda olduğu tahmin edilir. Mandanın ilk kez ne zaman evcilleştirildiğini söylemek zordur. Çünkü evcil ve yabani mandaların iskeletlerinde herhangi bir fark yoktur. Tarihte birbirinden bağlantısı olmayarak farklı bölgelerde evcilleştirilmeye başlandığı düşünülür.
Evcilleştirilmelerin en eski kanıtları MÖ 400'de Hindistan'da Harappa-Kültüründe bulunur. Dolavira ve Shikapur bölgelerinde çok sayıda bulunan kemiklerin, orada sürü halinde tutulduklarını kanıtlamaktadır. Bu kalıntılardan az daha genç olan kalıntılar Mezopotamya'da bulunmuştur. En eski kalıntıları Hindistan'da olmak üzere, Mezopotamya'ya, Çin'e ve Güneydoğu Asya'ya doğru evcil mandaların kalıntıları bulunur.
Son birkaç yüzyıl içerisinde evcil mandalar insanlar tarafından daha uzak bölgelere yayılmışlardır; Güneydoğu Avrupa, Kuzey ve Doğu Afrika, Avustralya, Mauritius, Hawaii, Güney Amerika ve Japonya. Avrupa'da özellikle İtalya'da, Romanya'da ve Bulgaristan'da büyük kapsamlı bir şekilde yetiştirilmektedirler. Gemilerle Avustralya'ya götürülmüş olan mandaların yetiştirilmeleri bir süre sonra boş verilmiş ve mandalar yabanileşmişlerdir. Bu yabanileşen mandalar Avustralya'nın sulak bölgelerinde çok fazla türeyip bir sorun olmaya başlamışlardır. Avustralya hükûmeti sayıları 200.000 olarak tahmin edilen mandaların sayılarını azaltmak için manda avını desteklemeye başlamıştır. Yeni Guinea, Arjantin ve Tunus'ta da yabanileşmiş manda sürülerine rastlamak mümkündür.
Mandalar insanlara karşı sakindir ve hatta çocuklar bile onları rahatlıkla yönlendirebilirler. Yabanî mandalar genelde insanlardan uzak durur ve insanlardan kaçarlar. Sadece yalnız yaşayan yaşlı boğalar saldırgan ve tehlikeli olabilirler ve sadece insanlara değil hatta bir File bile saldırabilirler. Asya'da mandaların sarı ve kavuniçi rengini görünce derhal saldırdıkları söylenir. Bu yüzden kavuniçi renkli mintanlar giyen Buddha-rahipleri daima mandalardan uzak dururlar.

Mandalar pirinç tarlalarında çalıştırılırlar ve yük hayvanı olarak kullanılırlar. Sütü, eti ve derisi de kullanılır. Mandanın diğer bir özelliği de, diğer sığır türlerinin yakalandığı tipik hastalıklara karşı daha dayanıklı olmasıdır.

Mandalardan, diğer evcil sığırlardaki kadar fazla süt ve et elde edilemez. Ama zamanla geliştirilmeye devam eden yeni manda soyları biraz daha fazla süt verebilirler. 1979 senesine kadar bir yıl içerisinde bir mandanın verdiği en fazla süt miktarı 3000 litre olarak bilinmekteydi. Daha modern manda soyları ile bu miktar 5000 litreye kadar yükseltilebildi. Manda sütü, inek sütünden iki kat daha fazla yağlıdır ve daha uzun zaman bozulmadan saklanabilir. Sütteki kolesterol içeriği ise aksine yaklaşık 2,5 kat daha düşüktür.Manda yetiştiricileri, aynı diğer evcil sığırlar kadar süt verebilecek manda soylarının yetiştirilmesinin mümkün olduğuna inanmaktadırlar.
İtalya'ya özgü mozzarella peyniri manda sütü ile üretilmektedir.

Mandaların 74 ayrı soyları tanınmaktadır. Bu soylar kabaca, Bataklık mandaları ve Irmak mandaları diye ikiye ayrılır. Bataklık mandaları yük hayvanları ve ırmak mandaları et ve süt elde edilen mandalardır.
Bataklık mandaları özellikle Çin'de ve Güneydoğu Asya'da bulunurlar. Pirinç tarlalarını sürmekte kullanılan bu mandalar yaşlanınca kesilip yenilirler. Bu tür mandalar süt üretimi için uygun değillerdir.
Irmak mandaları süt ve et elde etmek için yetiştirilirler. Bu tür mandaların memleketi hiç şüphesiz Hindistan'dır. Hindistan'da en fazla ve en çok ticari anlamda elverişli manda soyları bulunur. Bunun en önemli sebebi Hindistan'da inek eti yasa dışı olduğu için manda etinin tüketilmesidir. Son zamanlarda manda soyları geliştirmesi daha çok Avrupa'da ve Amerika'da devam etmektedir.
En önemli manda soyları:

Baladi:Türkiye nin güneyinde; Yük hayvanı ve süt
Saidi, Mısır'ın kuzeyinde; Yük hayvanı ve süt
Kundi, Hindistan/ Sindhi; Süt'ü için tutulur; siyah renkli. Çok iri bir manda soyudur
Murrah, Hindistan/ Haryana, Punjab; En fazla süt veren manda soyu. Bütün dünyaya ihraç edilmekte.
Nili-Ravi, Hindistan/ Punjab; Süt-mandası; vücudu siyah ama yüzü beyaz alacadır. Boynuzları çok kısadır.
Pandharpuri, Hindistan/ Maharashtra; Süt-mandası; Vücudu siyah renk, dev boynuzları 150 cm uzunluğundadır.
Malaii mandası, Güneydoğu Asya; Yük hayvanı; Vücudu gri renk, orta uzunlukta orak şeklinde boynuzları vardır.

Mandaların eski sınıflandırmalarında yabani mandalar Bubalus arnee ve evcil mandalar Bubalus bubalis diye adlandırılıyorlardı. Ama bunlar

Balta-parası (İspanyolca: Tajaderos) hem batı Mezoamerika hem de kuzey Andlar'da bulunan bronz ezerleri ifade etmektedir. Etno-tarihsel, arkeolojik, kimyasal ve metalurjik analizlere dayanarak, araştırmacı Hosler, Lechtman ve Holm bu nesnelerin binlerce kilometreyle ayrılan bu iki bölgede ticaret yoluyla kullanıldığını ileri sürmüştür. Sadece kuzey And kıyı bölgesinde arkeolojik kayıtlarda görülen iskambil kartı şeklindeki metal objeler olan naipes'lerin aksine, balta-paralar hem Mezoamerika hem de And kültür bölgelerinde bulunmuştur. Daha spesifik olarak, bu para sisteminin ilk olarak MS 2. binyılın başlarında Peru ve Ekvador'un kuzey kıyısında ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. Her iki bölgede de bronz, muhtemelen aile birimleri tarafından eritilmiş, ince, balta şeklinde dövülmüş ve genellikle yirmişerlik, beşli gruplar hâlinde paketlenmiştir. Bu objelerin çoğunlukla mezarlarda bulunması, ekonomik işlevlerinin yanında törensel bir değeri de olduğunu düşündürmektedir.

Mezoamerika ile Andlar arasındaki tarih öncesi bağlantılar çeşitli zamanlarda öne sürülmüştür. Erken dönem Mezoamerika ve Ekvador çömlek tarzları, hem teknik hem de motif bakımından bazı benzerlikler göstermektedir. Benzer şekilde, Ekvador ve batı Mezoamerika'da bulunan erken dönem gömü biçimleri (sözde "şaft mezarlar") arasında da benzerlikler olduğu belirtilmiştir. Hatta Michoacán'daki Purépecha halkının kökenlerinin Güney Amerika'ya dayandığı bile öne sürülmüştür. Ancak, bu önerilerin hiçbiri uzmanlar arasında yaygın kabul görmemiştir. Uzmanlarca daha geniş kabul gören, Güney Amerika metal işçiliğinin Mezoamerika üzerindeki etkisi görüşüdür.

Güney Amerika metal işçiliği ise kendi içinde iki geleneğe ayrılır: Biri Peru, güney Ekvador ve Bolivya'da yer alan, bakır, kalay, gümüş, altın ve arsenik gibi metallerin çeşitli alaşımlarda çok yönlü kullanımıyla karakterize edilen gelenektir; diğeri ise Kolombiya ve Orta Amerika'nın güneyinde bulunan, Ara Bölge olarak da bilinen bölgede, daha çok sanatsal ve sembolik amaçlarla kullanılan altın ve bakır odaklı gelenektir. Batı Mezoamerika'daki metal işçiliği, coğrafi olarak Ara Bölge'ye daha yakın olmasına rağmen, biçim ve işlev açısından güney Ekvador geleneğine daha yakındır. Birbirine geçen metal halkaların formu ve üretim yöntemi iki gelenekte de aynıdır ve arkeolojik bağlamları (mezarlarda kafatası çevresine yerleştirilmiş) dikkat çekici şekilde benzerdir. Ayrıca, olta iğneleri, iğneler ve cımbızlar da her iki gelenekte görülmektedir. Bununla birlikte, Ara Bölge'nin balmumu döküm geleneği de diğer Mezoamerika bölgelerine yayılarak, batı Mezoamerika'da da etkili olmuş; örneğin bakır-altın alaşımı çanların üretiminde bu teknik kullanılmıştır.

Erken dönem İspanyol kaynaklarından, yerli Ekvadorluların kuzey And kıyısı boyunca ticaret yapmak için yelkenli balsa sal kullanarak seyahat ettikleri bilinmektedir. Gerçekten de, balta-paraların üretildiği bilinen Lambayeque bölgesinin ilk kralının etno-tarihsel anlatımlara göre şehre bir sal ile geldiği söylenir. Özellikle Peru'daki Chincha ve Ekvador'daki Manteño halkları, bu tüccarların kaynağı olarak güçlü adaylardır. Ayrıca, Ekvador'daki Guayaquil Körfezi ile Meksika Körfezi arasında toplanabilen Spondylus kabuklarının And Dağları'ndaki Chavín kültürü döneminde ticarete konu olduğuna dair güçlü arkeolojik kanıtlar da mevcuttur. Bunun yanı sıra, Meksika'nın batısındaki Balsas Nehri çevresindeki çağdaş anlatımlar, yöredeki erkeklerin baba ve dedelerinin kanoyla gelen tüccarlarla ticaret yaptıklarını ve bu tüccarların bazen bölgede yarım yıl kadar kaldıklarını bildirmektedir. Ancak, şu ana dek ne Ekvadorluların Meksika'daki varlığına ne de bunun tersine dair kesin bir arkeolojik kanıt bulunmamaktadır.
Dolayısıyla bu ticaret sistemi oldukça eskiye dayanmaktadır; Dewan ve Hosler'a göre bu tüccarlar MÖ 100 gibi erken bir tarihten itibaren Kolombiya'dan Şili'ye kadar And kıyısı boyunca faaliyet göstermektedir. Matematiksel modeller kullanarak, balsa salın sadece kıyı boyunca değil, aynı zamanda Ekvador ile Michoacán arasında açık deniz rotasında da seyredebilmesinin teorik olarak mümkün olduğunu göstermişlerdir. Coe'nun daha önceki bir önerisi ise daha çok kıyıya paralel bir ticaret rotasını savunmaktadır.
Hosler'a göre, Güney Amerikalı tüccarlar metalurji tekniklerini batı Meksika'ya iki dalga hâlinde getirmiştir: İlk olarak MS y. 800 ile 1250 yılları arasında, ikinci olarak ise y. 1250 ile İspanyol fethine kadar olan dönemde. Balta-paralar, batı Meksika'da ikinci dönemde görülmeye başlansa da, öncül formlarına Ekvador'da MS 800 kadar erken tarihlenen bağlamlarda rastlanmaktadır. Yine de, her iki Güney Amerika geleneği batı Meksika üzerinde etkili olmuş olsa da, bu bölgede dışarıdan gelen geleneklerden evrilen yerel üsluplar ve karakteristik tarzlar da ortaya çıkmıştır.

 Wikimedia Commons'ta Balta-parası ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bimetalizm, bimetal standardı olarak da bilinir, para biriminin değerinin iki metalin belirli miktarlarına eşdeğer olarak tanımlandığı ve bunlar arasında sabit bir döviz kuru yaratıldığı bir para standardıdır. Bilinen tüm tarihsel vakalarda kullanılan metaller altın ve gümüştür.
Akademik amaçlar için, "gerçek" bimetalizm bazen hem altın hem de gümüş paranın sınırsız miktarda yasal ödeme aracı olmasına ve altın ve gümüşün hükümet darphaneleri tarafından sınırsız miktarda basılabileceğine izin vermesi olarak ayırt edilir. Bimetalizm, hem altın hem de gümüşün yasal ödeme aracı olduğu ancak yalnızca birinin serbestçe basıldığı "topal standart" bimetalizmden (örneğin, 1873'ten sonra Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin paraları) ve her iki metalin de serbestçe basıldığı ancak yalnızca birinin yasal ödeme aracı olduğu ve diğerinin "ticaret parası" olarak kullanıldığı "ticaret" bimetalizminden (örneğin, 13. ila 18. yüzyıllar arasında Batı Avrupa'daki çoğu para) ayrılır. Ekonomistler ayrıca, kanunun bu koşulları garanti ettiği yasal bimetalizm ile altın ve gümüş sikkelerin sabit bir oranda dolaşımda olduğu De facto bimetalizm arasında da ayrım yaparlar.

19. yüzyılda, altın standardı veya gümüş standardı (monometalizm) yerine bimetalizmin kullanımıyla ilgili olarak çok sayıda akademik tartışma ve siyasi çekişme yaşanmıştır. Bimetalizmin amacı para arzını artırmak, fiyatları istikrara kavuşturmak ve döviz kurlarının belirlenmesini kolaylaştırmaktı.  Bazı akademisyenler, Gresham Yasası nedeniyle bimetalizmin doğası gereği istikrarsız olduğunu ve bunun yerine monometalik bir standardın getirilmesinin kaçınılmaz olduğunu savunmuşlardır. Diğer akademisyenler ise pratikte bimetalizmin ekonomiler üzerinde istikrar sağlayıcı bir etkiye sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Teknolojik ilerleme ve Güney Afrika ve Klondike Altına Hücumları yüzyılın sonunda dolaşımdaki altın arzını artırarak, gümüşün daha fazla kullanılmasına yönelik siyasi baskının çoğunu sona erdirdikten sonra, tartışma büyük oranda geçerliliğini kaybetmiştir. 1971 Nixon şokundan sonra tamamen akademik hale gelm;ş o zamandan beri, tüm dünya para birimleri, gümüş veya altının değerine bağlı olmaksızın, az çok serbestçe dalgalanan itibari para olarak faaliyet göstermiştir. Bununla birlikte akademisyenler metalik standartların göreceli kullanımı konusunda kesin bir sonuca varamadan tartışmaya devam etmektedirler.

Özel

Genel

Campaign Text-book of the National Democratic Party (1896) by Democratic Party (U.S.) National Committee: this is the Gold Democrats handbook; it strongly opposed Bryan.
Walker, International Bimetallism (New York, 1896)
Robert Giffen, Case against Bimetallism (London, 1896)
Joseph Shield Nicholson, Money and Monetary Problems (London, 1897)
Samuel Dana Horton, The Silver Pound (London, 1887)
Walker, Money (New York, 1878)
Francis Amasa Walker, Money, Trade and Industry (New York, 1879)
Elisha Benjamin Andrews, An honest Dollar (Hartford, 1894)
Helm, The Joint Standard (London, 1894)
Frank William Taussig, The Silver Situation in the United States (New York, 1893)
Horace White (writer), Money and Banking (Boston, 1896)
James Laurence Laughlin, History of Bimetallism in the United States (New York, 1897)
Langford Lovell Price, Money and its Relations to Prices (London and New York, 1896)
Utley, Bimetallism (Los Angeles, 1899)
Roger Q. Mills, What shall we do with silver? (The North American Review, Volume 150, Issue 402, May 1890.)

Epstein, David A. (2012). Left, Right, Out: The History of Third Parties in America. Arts and Letters Imperium Publications. 978-0-578-10654-0.
James A. Barnes, "Myths of the Bryan Campaign", Mississippi Valley Historical Review, 34 (December 1947) online in JSTOR
David T. Beito and Linda Royster Beito, "Gold Democrats and the Decline of Classical Liberalism, 1896–1900", Independent Review 4 (Spring 2000), 555–75.
Bordo, Michael D. "Bimetallism". in The New Palgrave Encyclopedia of Money and Finance edited by Peter K. Newman, Murray Milgate and John Eatwell. 1992.
Dighe, Ranjit S. ed. The Historian's Wizard of Oz: Reading L. Frank Baum's Classic as a Political and Monetary Allegory (2002)
Flandreau, Marc, 2004, The Glitter of Gold. France, Bimetallism and the Emergence of the International Gold Standard, 1848–1873, Oxford, Oxford: Oxford University Press, 343 p.
Friedman, Milton, 1990a, "The crime of 1873", Journal of Political Economy, Vol. 98, No. 6, December, pp. 1159–1194 in JSTOR
Friedman, Milton, 1990b, "Bimetallism revisited", Journal of Economic Perspectives, Vol. 4, No. 4, Fall, pp. 85–104.  in JSTOR
Friedman, Milton, and Anna J. Schwartz, 1963, A Monetary History of the United States, 1867–1960 Princeton University Press. 0-691-00354-8.
Jeansonne, Glen. "Goldbugs, Silverites, and Satirists: Caricature and Humor in the Presidential Election of 1896". Journal of American Culture 1988 11(2): 1–8. ISSN 0191-1813
Jensen, Richard J. (1971). The Winning of the Midwest: Social and Political Conflict 1888–1896. ISBN 9780226398259. 
Jones, Stanley L. (1964). The Presidential Election of 1896. 
Littlefield, Henry M., 1964, "The Wizard of Oz: Parable on Populism", American quarterly, Vol. 16, No. 1, Spring, pp. 47–58.
Angela Redish, "Bimetallism"
Rockoff, Hugh, 1990, "The Wizard of Oz as a monetary allegory", Journal of Political Economy, Vol. 98, No. 4, August, pp. 739–760. in JSTOR
Velde, Francois R.  "Following the Yellow Brick Road: How the United States Adopted the Gold Standard" Economic Perspectives. Volume: 26. Issue: 2. 2002.
Richard Hofstadter (1996). "Free Silver and the Mind of "Coin" Harvey". The Paranoid Style in American Politics and Other Essays. Harvard University Press. Harvard. ISBN 0-674-65461-7. 

The Bimetallic Standard, a series of pages on bimetalism from Micheloud & cie.
Speeches before the 51st Congress (1889–1891) regarding "free silver", digitized and available on FRASER (Federal Reserve Archival System for Economic Research).
Speeches before the 52nd Congress (1891–1893) regarding "free silver", digitized and available on FRASER (Federal Reserve Archival System for Economic Research).
Speeches before the 53rd Congress (1893–1895) regarding "free silver", digitized and available on FRASER (Federal Reserve Archival System for Economic Research).
The French Crime of 1873: An Essay on the Emergence of the International Gold Standard, 1870–1880 (PDF)

Bizans para sistemi, Batı'nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nda kullanılan para çoğunlukla iki tür sikkeye aitti: altın solidus ve açıkça değer verilen bronz para çeşitleri. İmparatorluğun sona ermesiyle para birimi sadece gümüş stavrata ve küçük bakır paralar ile altın para basılmadı.

Erken Bizans sikkeleri, Roma döneminin sonlarına doğru devam eder: ön tarafında, şimdi profilden ziyade tam yüz, imparatorun başı, diğer tarafında çoğunlukla haç gibi bir Hristiyan sembolü ya da bir Zafer ya da bir melek (birbirlerine birleştirme eğilimli iki tane). II. Justinianos'un altın paraları ile başlamak üzere, ön tarafında İsa'nın büstü, diğer tarafına imparatorun yarım ya da boydan imparatorun portresi konuldu.

II. Justinianos'un tarzı İkonoklazm sonunda sonraya kadar yaşamıştır ve imparatorluğun sonuna kadar çeşitli varyasyonları ile bu tarz kalmıştır.
10. yüzyılda, imparatoru tasvir eden önceki paralar yerine, "anonim folles" olarak adlandırılanlar basıldı. İsimsiz folles, ön tarafında İsa'nın büstü ile  "İsa, İmparatorların  İmparatoru" olarak çevrilebilecek XRISTUS/bASILEU/bASILE" yazısı yer aldı.
Bizans sikkeleri izledi ve en ileri uç noktaya, değerli madeni paranın zamanla daha da inceltilmesi ve genişlemesi eğilimi gösterdi. Geç Bizans altın paraları elle bükülebilen ince tabakalardı.
Bizans sikkeleri imparatorluğun sonuna kadar devam eden bir prestiji vardı. Avrupalı hükümdarlar, bir kez kendi sikkelerini çıkarmaya başladıklarında, ön yüzünde hükümdarın tam portresi ile Bizans desenlerinin basitleştirilmiş bir versiyonunu takip etme eğilimindeydiler.

Önceki para değiştiren olan IV. Mihail (1034-41), 1034'te Bizans'ın tahtını kabul etti ve hem tetarteron nomisma hem de histamenon nomisma'yı yavaş yavaş değerini düşürme sürecini başlattı. Azaltma ilk başta kademeli olmakla birlikte daha sonra hızla ivmelendi. IX. Konstantinos (1042-1055) döneminde 21 karat (% 87.5 saf), X. Konstantinos (1059-1067) döneminde 18 karat (% 75), Romen Diyojen (1068-1071) döneminde 16 karat (% 66.7), VII. Mihail (1071–1078) döneminde 14 karat (% 58), III. Nikiforos (1078–1081) döneminde 8 karat (% 33) ve I. Aleksios'un ilk on bir yılı boyunca 0 - 8 karat. I. Aleksios (1081-1118) döneminde değerini düşmüş solidus (tetarteron ve histamenon) kullanımına son verildi ve yaygın olarak 4.45 gramlık iperpiron olarak adlandırılan altın bir daha yüksek ayarda sikke (genellikle .900-.950) oluşturuldu. İperpiron, solidus'dan biraz daha küçüktü.
İperpiron'un üçte biri değerinde ve % 25 altın ve % 75 gümüş electrum aspron trachy ile birlikte billon aspron trachy ya da stamenon -% 7 gümüş ile kaplı iperpiron'nun 48'de biri- ve aspron trachy'nin 18 ve 36'de biri bakır tetarteron ve noummion piyasaya sürüldü.

II. Andronikos döneminde iperpiron temelli yeni bir sikke devreye girdi. Onlar, bakır assaria, tournesia and follara ile birlikte, gümüş miliaresion veya iperpiron'un 12'de biri bazilika ve iperpiron'un 96'sı billon politika idi.Basilikon Venedik parasının kopyasıydı ve 1304 yılından itibaren elli yıl dolaşımda kaldı.
İperpiron 1350'lere kadar düzenli basıldı ve dolaşımda kaldı, bundan sonra sadece bir hesap parası olarak kaldı. 1400'den sonra Bizans sikkeleri önemsizleştikçe İtalyan parası dolaşımdaki en büyük sikke haline geldi.
Trachy olarak bilinen bu scyphate (kupa şeklindeki) paralar hem elektrum'dan (değeri düşürülmüş altın) hem de billon'dan (değeri düşürülmüş gümüş) elde edildi. Bu gibi sikkelerin kullanılmasının tam nedeni bilinmemekle birlikte genellikle daha kolay istiflenmek üzere şekillendirildiği üzerine teori vardır.

Bizans'ın bu son evresi boyunca altın sikke basımı bırakıldı ve düzenli gümüş basımı başlatıldı. Stavraton'un değerleri 1, yarım, sekizlik, ve on altılıktı. Ayrıca bakır follaro ve tornesse'de basıldı.

Roma para sistemi
Orta Çağ Bulgar para sistemi
bezant

Notlar

Özel

Genel
Grierson, Philip (1982), Byzantine coins, Taylor & Francis, ISBN 978-0-416-71360-2, 5 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Ocak 2018 
Grierson, Philip (1999), Byzantine coinage (PDF), Dumbarton Oaks, ISBN 978-0-88402-274-9, 13 Haziran 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)17 Ocak 2018 
Hendy, Michael F. (1985), Studies in the Byzantine Monetary Economy c.300–1450, Cambridge University Press, ISBN 0-521-24715-2 
Alexander Kazhdan, (Ed.) (1991). The Oxford Dictionary of Byzantium (İngilizce). Oxford ve New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-504652-8. 

Byzantine coinage by rulers 6 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Byzantine coinage by Sear numbers 4 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Digital Library Numis (DLN) 5 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Online books and articles on Byzantine coins
Talking about Ancient and Byzantine Coins: Interview with Yannis Stoyas 6 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. An informative October 2015 interview on the Byzantine coinage with a leading Greek numismatist

Bono ya da emre muharrer senet, üzerinde yazılı belli bir tutarda paranın, senet lehtarına ya da onun emrine kayıtsız şartsız ödeneceğine dair taahhüdü içeren bir kambiyo senedidir. Üzerinde bono veya emre muharrer senet ibarelerini taşımayan ve açıkça emre yazılı olarak düzenlenen senetler "Emre yazılı ödeme vaadi" sayılır. TTK'nın 776 ila 779 maddelerinde düzenlenmiştir. Bono satış, kira, ödünç ve hizmet sözleşmeleri gibi para borcu içeren tüm hukuki ilişkilerde kullanılabilen bir kıymetli evraktır. Bonoda senedi düzenleyen yani keşideci ve lehine senet düzenlenmiş kimse yani lehtar olmak üzere, iki taraf vardır. Bono kanunen emre yazılıdır. Bir kimsenin adına (namına) düzenlenecek bononun emre yazılı olmadığı (menfi emre kaydı) veya nama yazılı olduğu açıkça belirtilmelidir. Bono hamiline düzenlenemez. Bono hukuki niteliği itibarıyla soyut bir borç ikrarıdır.

Bonoda bulunması gereken unsurlar, TTK m. 776'da sayılmıştır. Düzenleme ve ödeme yerleri, kanunda zorunlu unsurlar olarak sayılmış olmakla birlikte, Eğer bu yerler bonoda belirtilmediyse ve bonoyu düzenleyenin isminin yanında bir yer yazıyorsa bu yer hem ödeme hem düzenleme yeri sayılır. Yani düzenleyenin isminin yanında bir yer yazılı olduğu sürece yalnız düzenleme veya ödeme yerlerinin belirtilmemiş olması bononun geçerliliğini etkilemez.

"Bono" veya "Emre yazılı senet" ibaresi
Belirli bir meblağı kayıtsız şartsız ödeme vaadi
Lehdarın adı-soyadı
Düzenleme tarihi
Düzenleyenin imzası

Düzenleme yeri
Ödeme yeri

Dolarizasyon ya da Para ikamesi, bir ülkede yaşayanların yabancı para birimlerini kendi paraları yerine ve/veya paralel olarak kullanmaları durumudur.
Oluşabileceği şartlar:

gayriresmî, formel yasal onay olmadan
yarıresmî (veya resmî çift para birimi sistemi), yabancı paranın kanuni olduğu, ancak yerel para karşısında ikincil bir rol oynadığı durum
resmî, bir ülkenin para basmayı bırakıp sadece yabancı para kullanması
Dolarizasyon terimi sadece Amerikan doları için geçerli değildir. Genel olarak herhangi bir yabancı para birimine geçilmesi de dolarizasyon sayılır.
En önemli dolarize ekonomiler, Haziran 2002 itibarıyla Ekvador (2000'den beri), El Salvador (2001'den beri) ve Panama'dır (1904'ten beri).
Ağustos 2005 itibarıyla sadece ABD doları, Euro, Yeni Zelanda doları, Türk lirası, Rus rublesi, İsviçre frankı ve Avustralya doları başka ülkelerce resmî dolarizasyon için kullanılmış para birimleridir.

Yüksek enflasyonla boğuşan ülkelerde elde yerli para tutmanın maliyeti oldukça yüksektir. Bundan dolayı kişiler kendilerini enflasyonun aşındırıcı etkisinden korumak için elde yabancı para tutmayı daha çok tercih ederler. Enflasyon baskısı ne kadar uzun olursa insanların elde yabancı para tutma iştahları da o derece kabarır. Öyle ki bir zaman sonra ev sahipleri kiralarını, satıcılar mallarının ücretlerini yabancı para cinsinden istemeye başlarlar. Bu durumda ülkenin para birimi değişmemesine rağmen piyasada kullanılan para yerli paradan yabancı paraya dönmeye başlar.

Bu durumda ülke kendi parasını tedavülden kaldırıp yabancı bir parayı resmî parası ilan eder. Ülkenin bu kararı almasının en temel nedeni, yabancı paranın prestijinden faydalanarak daha ucuza borçlanma ve enflasyon seviyesini o ülkenin enflasyonuna yaklaştırma isteğidir.

Virgin Adaları
Doğu Timor
Ekvador (kendi bozuk paralarını kullanır)
El Salvador
Marshall Adaları
Mikronezya
Palau
Panama (kendi bozuk paralarını kullanır)
Pitcairn Adaları (ayrıca Yeni Zelanda doları)
Turks ve Caicos Adaları
Belize

Kosova
Monako (önceden Fransız frankı)
Andorra (önceden Fransız frankı ve İspanyol pesetası)
San Marino (önceden İtalyan lireti)
Vatikan (önceden İtalyan lireti)
Karadağ (önceden Alman markı ve Yugoslav dinarı)
Cebelitarık (İngiliz sterlini ve Euro)

Abhazya
Güney Osetya

Cook Adaları
Niue
Tokelau
Pitcairn Adası (Ayrıca Amerikan doları)

Kiribati (kendi bozuk paralarını kullanır)
Nauru
Tuvalu (kendi banknotlarını basar)

KKTC (Türk lirası)
Lihtenştayn (İsviçre frankı)
Bhutan (Hindistan rupisi)

Drahmi (Yunanca: Δραχμή), Grekçe  avuç dolusu anlamına gelen Draks kelimesinden gelir. 1 Drahmi=6 obol. 6 obol avuç dolusu olduğundan bu isim verilmiştir. Drahmi, 6 obol değerindeki gümüş sikkeye ve birimine verilen isimdir.
Antik dönemden son döneme kullanılma biçimi ve bazı değerler söyledir:

6 obolos = 1 drahmi
100 drahmai = 1 mina
6000 drahmi = 1 talent (Atina standardı)
Arabistan ekonomisinde bilinen kullanım biçimi dirhem (Arapça: درهم), İslam öncesi zamanlarda Bizans'ta da kullanıldı.
Yunanistan resmi para birimi olarak 2002 yılına kadar kullanılan Drahmi; 28 Şubat 2002 tarihinde tedavülden kaldırılmıştır. Bununla birlikte Yunan Drahmisi 10 yıl daha geçerliliğini sürdürmüş ve Drahmi-Euro değişimi Yunanistan Merkez Bankası tarafından 2012 yılına kadar devam etmiştir. Yunan Drahmisi Euro'ya çevrilirken; yaklaşık; 350 Drahmi 1 Euro'ya denk olarak kabul edilerek dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Bunun yanı sıra, 2008 yılında başlayan küresel ekonomik krizin etkileri Yunanistan ekonomisinde derin şekilde hissedilince 2013 yılında Yunan Drahmisi Euro kuru; 1500 Drahmi = 1 Euro olacak şekilde güncellenmiştir.

Elektronik para (dijital para, dijital döviz veya elektronik döviz), geleneksel kağıt para ya da madeni para gibi değerlilik, kabul edilirlik, ticaret, biriktirme ve borç verme işlerine yarayan ama gene de bazı farkları olan bir sayısal unsur, bir değişim aracı, bir döviz cinsidir.
Elektronik paraya şu sebeplerden sanal para da denir:

Elektronik para eritildiklerinde pek değer kaybetmeyen altın ve gümüş paralar gibi değerini gram olarak içinde taşımaz, bir yerlerde altın gibi değerli bir karşılığı emanette olan bir belge de değildir.
Elektronik para özelliklerinin taklidi zor olan ve detayları herkesçe bilenen fiziki bir nesne de değildir.
Her elektronik para onu geliştiren ve hayata geçirenlerce kontrol edilir.
Elektronik para devlet veya kanun gözünde genel geçerliliği olan bir değişim aracı değildir, bu yüzden sadece belli gruplar içinde kullanılabilir.
Elektronik paranın 

kağıt yerine bilgisayar dosyaları kullanan,
kayıtları koruma ve ispat için kripto şifreler kullanan,
bu yüzden ağ ortamında kullanıma uygun
değeri bu parayı "basan" ve onun taahhüdünü kabul edenlerce anlamlı
senet tarzı bir değerli not özelliği taşıyan
belge olduğu düşünülebilir.
Bu bakımdan çaycıdan çay, fırıncıdan ekmek almak için toptan satın alınan plastik poletlerin sayısal ya da sanal benzeri, ama elektronik ortamda olan örn. önceden ödemeli telefonlarda kontör, hediye kartlarında kart örgütüne emanet edilmiş para, bazı toplu taşımacılık uygulamalarında önceden ödenmiş bilet (örn. akbil) gibi şeyler de elektronik paradır.
Elektronik para, ayrıca banka banka mevduatı gibi bir özel bankadaki veya diğer finansal kuruluştaki istihkakdır.
e-gold, 1996 yılında tanıtılan ve yaygın olarak kullanılan ilk internet parasıydı ve ABD Hükûmeti tarafından 2008 yılında kapatılmadan önce birkaç milyon kullanıcıya ulaştı. e-gold, hem ABD yetkilileri hem de akademisyenler tarafından "dijital para" olarak anılıyor.
Elektronik para banka kartları, kredi kartları, internet bankacılığı, mobil bankacılık gibi yollarla gittikçe daha yüksek oranda banknot ve metal paranın yerini almaktadır. Gelecekte paranın tamamen elektronik olacağı iddia edilebilir.
Mart 2018'de, Marshall Adaları dünyada bir ilki gerçekleştirip "sovereign" adlı ulusal elektronik parayı çıkarttı ve ülkenin geçerli parası olduğunu ilan ettiler.
Kripto para birimi, dijital para biriminin bir alt türüdür ve varlık transferlerinin, eşler arası ağ oluşturmanın ve merkeziyetsizliğin dijital imzalarını bir araya getirmek için kriptografiye dayanan bir dijital varlıktır. Bazı durumlarda para birimini oluşturmak ve yönetmek için iş kanıtı veya hisse kanıtı şeması kullanılır.

Yeni bir gelişme olduğunda ilk tecrübe eden ülkelerin kanunları genellikle ilk söz eder ve diğer ülkelerin bakış açılarını yönlendirir. Sanal para konusunda Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri kanunları böyledir.
Avrupa Merkez Bankası 2012'de sanal parayı "Kanunlarca düzenlenmemiş, geliştirenlerce kontrol edilen, belli bir sanal grup üyelerince kullanılıp kabul gören, bir çeşit sayısal para" olarak tanımlamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri Hazine Bakanlığı 2013'te sanal parayı daha ketumca "Belli ortamlarda para gibi işleyen ama gerçek paranın bütün özelliklerini taşımayan bir değişim aracı" diye tanımlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti tarafından, 27 Haziran 2013'te Resmi Gazete'de yayınlanan 6943 Sayılı "ÖDEME VE MENKUL KIYMET MUTABAKAT SİSTEMLERİ, ÖDEME HİZMETLERİ VE ELEKTRONİK PARA KURULUŞLARI HAKKINDA KANUN" ile usul ve esasları belirlenmiştir.
Bu tanılara göre sanal paranın en kilit eksiği kanunen genel kabul gören bir değişim aracı olmamasıdır.

Kripto para
Nakitsiz toplum

Frank (Fransızca: Franc) Fransa'dan gelip diğer frankofon ülkelere yayılmış bir para biriminin adıdır.
Franc ismi, ilk olarak 1360 yılında sikkelerde bulunan Francorum Rex (Latince: "Franklar'ın Kralı") yazısına dayanmaktadır. Ortaçagın sonlarındaki Yüz Yıl Savaşları zamanında Fransa'da Franc d'or diye bir sikke darp edilirken 16. ve 17. yüzyıllarında frank gümüşten kesilmistir (Franc d'argent). 1795 yılında frank bütün Fransa'da ondalık sistemine göre bölünmüş (1 franc = 100 centimes) bir para birimi olarak kullanılmaya başlamıştır. Bundan isim bazı başka Avrupa ülkelerine ve Fransa'nın sömürgelerine yayılmıştır.
Bugün frank aşağıdaki ülkelerin resmi parasıdır:

Cibuti (Cibuti frangı)
Kongo Demokratik Cumhuriyeti (Kongo frangı)
Ekvator Ginesi, Benin, Burkina Faso, Fildişi Kıyısı, Gabon, Gine-Bissau, Kamerun, Kongo, Mali, Nijer, Senegal, Togo, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti (CFA frangı)
Fransız Polinezyası, Yeni Kaledonya, Wallis ve Futuna (CFP frangı)
Gine (Gine frangı)
İsviçre (İsviçre frangı)
Komorlar (Komor frangı)
Ruanda (Ruanda frangı)
Madagaskar frangının yerine 1. Ocak 2004'te Ariary geçmiştir.
Euro'nun yürürlüğe girmesine kadar frank şu ülkelerde de kullanılıyordu:

Fransa (Fransız frangı)
Belçika (Belçika frangı)
Lüksemburg (Lüksemburg frangı)
Monako (Monako frangı)

Gresham yasası, "kötü paranın iyi parayı kovması" yasasıdır. Bu yasaya göre, göreli nominal değerleri aynı, fakat külçe değerleri farklı iki madeni paradan külçe değeri yüksek olan dolaşımdan çekilir. Böylelikle, külçe değeri küçük olan para -Thomas Gresham bu parayı kötü para olarak adlandırır-, külçe değeri yüksek olan parayı -yani iyi parayı- kovmuş olur. Yani sonuçta kötü para piyasada egemen hale gelecektir.
Gresham Yasası'na ilişkin tipik örnek altın ve gümüş sikkelerin birlikte dolaşımda bulunması durumudur. Buna göre gümüş (kötü para), altını (iyi parayı) dolaşımdan çıkarmıştır.
Gresham Yasası, İngiltere'de Kraliçe I. Elizabeth'in mali danışmanı Sir Thomas Gresham'ın (1519-1579) adıyla anılmaktadır.
Antik Çağdan beri bilinen bu olgu, İngiltere'de 16. yüzyılda İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'in mali danışmanı olan Sir Thomas Gresham (1519-1579) tarafından ilk kez tanımlan­mıştır ve bu nedenle Gresham Kanunu olarak anılmaktadır.

Finans piyasalarında hisse, bir şirketin sermaye stoku içindeki özkaynak sahipliği birimidir ve yatırım fonu, limited ortaklık ve gayrimenkul yatırım ortaklığı birimlerine atıfta bulunabilir. Sermaye, bir teşebbüsün hisselerinin tamamını ifade eder. Bir şirketteki hisselerin sahibi, şirketin hissedarıdır (veya hisse sahibidir). Pay, şirket ile hissedar arasındaki mülkiyet ilişkisini ifade eden bölünmez bir sermaye birimidir. Bir hissenin nominal değeri, görünen değeridir ve ihraç edilen hisselerin görünen değerlerinin toplamı bir şirketin sermayesini temsil eder, bu hisselerin piyasa değerini yansıtmayabilir.
Hisse senedi veya pay senedi, bir şirketin anaparasının eş değer parçalarından biridir. Bir şirkete ait hisse senedini satın alan kişiler o şirketin ortakları arasına katılırlar. Hisse senedi, şirket ile hisse sahibi arasındaki özel ilişkiyi ifade eder.
Hisselerin mülkiyetinden elde edilen gelir temettüdür. Hisse senetleri, imtiyazlı hisseler, ertelenmiş hisseler, itfa edilebilir hisseler, bedelsiz hisseler, rüçhan hakkı (yeni pay alma) hisseleri ve çalışan hisse senedi opsiyon planı hisseleri gibi farklı hisse türleri vardır.

Şirketler çeşitli hisse senedi türlerini ihraç eder. Adi hisse senedi ve imtiyazlı hisse senedi en yaygın türler arasındadır ve bazı şirketlerin farklı hisse sınıfları vardır. Bu farklı hisse senedi türleri, oy haklarını, temettü ödemelerini ve şirket iflas ederse yatırımınızı telafi etme gibi hakları belirler.

Adi hisse senetlerinin fiyatları, ne zaman işlem gördüklerine bağlı olarak değişir. Adi hisse senedi sahipleri, şirketin yönetim kurulu, birleşme ve devralmalar gibi işlerine oy verebilir. Adi hisse senedi genellikle size temettü alma hakkı verir, ancak temettü ödemesi alacağınız garanti edilmez. Şirketler kendi ihtiyaçlarına göre temettü ödemeyi veya ödememeyi tercih edebilir.

İmtiyazlı hisse senetleri, bir şirkette sahiplik hissesini temsil eder, ancak oy hakkı sunmaz. İmtiyazlı hisse senedi sahiplerinin temettü ödemeleri sabit (ve genellikle daha yüksek) olduğu için, temettülerden bekleyecekleri kesin getiri miktarını bilirler. Çevrilebilir imtiyazlı hisse senetleri, adi hisse senetlerine dönüştürülebilir.

Kakao çekirdeği, kakao'nun kurutulmuş ve tamamen fermente edilmiş tohumudur. Bundan kakao tozu ve kakao yağı ekstrakte edilebilir. Kakao çekirdekleri, çikolatanın temelidir. Doğal yetişme alanı Güney Amerika, Batı Afrika, Batı Hint adaları olmakla beraber, Tropiklerin genelinde yetiştirilmektedir.

Kakao bitkisinin üç ana çeşidi Forastero, Criollo ve Trinitario'dur. Birincisi, dünya kakao üretiminin %80-90'ını oluşturan en yaygın kullanılanıdır. Criollo çeşidinin kakao çekirdekleri daha nadirdir ve nefis bir yiyecek olarak kabul edilir. Criollo ayrıca kakao bitkisine saldıran çeşitli hastalıklara karşı daha az dirençli olma eğilimindedir, bu nedenle çok az ülke hala kakao üretmektedir. Criollo fasulyesinin en büyük üreticilerinden biri Venezuela'dır (Chuao ve Porcelana). Trinitario (Trinidad'dan), Criollo ve Forastero çeşitleri arasında bir melezdir. Forastero'dan çok daha kaliteli olduğu, verimi daha yüksek olduğu ve Criollo'dan hastalığa karşı daha dirençli olduğu düşünülmektedir.

Kalpazanlık, paranın sahte kopyasını üretmektir. Sahte para basan veya piyasaya süren kimseye kalpazan denir.
Kağıt para öncesinde, gümüş veya altın paralar sık sık yapılıyordu. 15 Kasım 1690'da İngiltere'de Thomas Rogers ve Anne Rogers isimli çift, 40 gümüş para yaptıklarından dolayı yüksek kademede vatana ihanetten suçlanmıştır. Thomas asılmış, ölmeden indirilip bağırsakları ve penisi kesilip gözlerinin önünde yakılmış ve kafası kesilip vücudu dört parçaya ayrılmış; eşi Anne ise bu ceza sadece erkek hükümlülere uygulandığı için kazıkta yakılmıştır.
Geçmişteki bilinen benzeri olaylarda da; I. Justinianus döneminde Alexander the Barber benzeri bir girişimde bulunmuştur. Ancak İmparator, Barber'in finansal becerilerini kullanmak için işe almıştır.
Günümüzde, ortalama 600 milyar dolar değerinde sahte para mevcut olduğuna inanılır.
Son yıllardaki araştırmalar, sahte para üretiminin tarih boyunca yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi bir tehdit olarak görüldüğünü gösteriyor. Örneğin British Museum arkeoloji ekibinin değerlendirmelerine göre, antik Roma’dan 17. yüzyıl İngiltere’sine kadar pek çok devlet, kalpazanlığı “devlet otoritesine saldırı” olarak sınıflandırmış ve bu nedenle ağır cezalar uygulamıştır. Modern dönemde ise teknoloji, sahte para tespitini kolaylaştırsa da tamamen ortadan kaldırmamış; ABD Merkez Bankası, hâlen dolaşımdaki sahte dolar miktarını 70–200 milyon dolar aralığında tahmin etmektedir.

Kambiyo senedi, ticaret hukukunda, kıymetli evrakın bir alt türü olarak incelenen hak doğurucu niteliğe sahip senetlerdir.
Türk Ticaret Kanunu'na göre kambiyo senetleri, poliçe, bono ve çektir. Ticaret kanununda düzenlenmiş olduğundan ticari iş sayılır. Diğer kıymetli evraklardan farklı özelliklerinden biri, kambiyo senetlerinin tedavül, yani el değiştirme, devredilebilme kabiliyetlerinin çok yüksek oluşudur. Bu nedenle kambiyo senetleri ticari ilişkilerde bir kredi ve ödeme aracı olarak kullanılabilmektedir. Kambiyo senedinin tarafların gerçek amacı olan temel hukuki ilişkiden (örn. satım sözleşmesi) bağımsız olmasıdır. Bu senetler temel hukuki ilişki geçersiz olsa bile geçerlidir. Kambiyo senetleri kanunen, istisnai haller yok ise emre yazılı senet olarak kabul edilir. Bu senetler sıkı şekil şartlarına bağlıdır. İmzaların bağımsızlığı ilkesi geçerlidir.
Kambiyo, para ya da para yerine geçen belgelerin değiştirilmesi işlemidir. Para alım ve satımı ile ilgili işlemleri kapsar. Kambiyo senedi ise, kıymetli evrakın tüm özelliklerini taşıyan ve kıymetli evrak için yukarıda yapılan açıklamaların tümünü içeren ve uygulamada en yaygın olarak kullanılan kıymetli evrak çeşididir. Kanunen emre yazılı olarak düzenlenen, içerdikleri hak bakımından mutlaka bir para alacağını konu edinen, ekonomik alanda çok işlem ve etki gören önemlerine binaen Türk Ticaret Kanunu'nda özel olarak düzenlenmiştir. Bunun yanında Kambiyo İktisat literatüründe "döviz", "efektif" anlamlarında da kullanılmaktadır.
Kambiyo senetleri kıymetli evrak niteliğinde olup, Ticaret Kanunun' da poliçe, bono ve çek olmak üzere 3 şekilde düzenlenmiştir. Ticaret Kanunun'da kambiyo senetlerinin tanımı yapılmamakla birlikte, bu tür senetlerde bulunması zorunlu şekil şartları ve ortak özellikleri belirlenmiştir. Kambiyo senetleri 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 670 ile 823.maddeleri arasında düzenlenmiştir. Üç çeşit kambiyo senedi vardır. Bunlar;

Poliçe,
Bono
Çektir.
Uygulamada en yaygın olarak kullanılan kambiyo senetleri bono ve çektir.

Ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi için, kambiyo hukukunun birleştirilmesi gerekmiştir. Bu amaçla, 7 Haziran 1930'da İsviçre Cenevre'de üç sözleşme kabul edilmiş, bu sözleşmeler 1 Ocak 1934'te yürürlüğe girmiştir. Türkiye de 1957 yılında, Ticaret Kanunu sayesinde bu sözleşmelere taraf olmuştur. Türk Ticaret Kanunu'nda "kambiyo senetleri" terimi altında poliçe, emre muharrer senet ya da bono ve çek örnek olarak verilmektedir. Türkçe jargonda "ticari senet" olarak da geçebilmektedir.

Kambiyo senetleri kanunumuzda bono, poliçe ve çek olarak sayılmakta olup ortak özellikleri şu şekildedir:

Bir Miktar Paranın Ödenmesi Borcunu İçerirler
Kambiyo Senetleri İbraz Senetleridir
Tedavül Kabiliyetleri Bulunur
İlletten mücerrettirler (Soyutluk İlkesi)
Sıkı Şekil Şartlarına Tabidirler
Kanunen Emre Yazılı Senetlerdir
İmzaların Bağımsızlığı İlkesi Geçerlidir
Kamu Güvenine Mazhardırlar
Uluslararası Nitelikte Senetlerdir
Takibi Özel Hükümlere Tabidir
Senetlerde mahfuz olan hak, senet ile beraber doğar, senetten önce yoktur.
Kanunen emre yazılı senetlerdir. Kamu güvenliğini haiz senetlerdir.
Şekil şartlarına tâbidirler.
Devir, ödeme, üzerlerine imza atanların hak ve yükümlülükleri, hak sahiplerinin haklarını kullanmak için yerine getirmeleri gereken şartlar, söz konusu senetlere bağlı alacakların takibi, zaman aşımı bakımından özel kurallara tâbidirler.
Kanuni veya kazai atıfet mehilleri geçerli değildir.

TTK. m. 730, çekle ilgili olarak poliçeye atıfta bulunmuş olup, diğer özel durumlar için ise özel hükümler içermektedir. Çekle ilgili çek kanunu da mevcuttur.

Kaydi para ya da bir diğer ifadeyle mevduat parası, temel olarak bankalar tarafından yaratılan paraya denmektedir. Bankalar ve finansal kuruluşlar nezdinde üzerine çek yazılabilen vadesiz mevduat olarak tanımlanabilir.
Ticari ya da mevduat bankalarının en önemli özelliği mevduat ve mevduat benzeri kaynaklar toplayarak satınalma gücü yaratabilmeleridir. Kaydi para ya da mevduat parası, fiziki varlığı olmayan, sadece bankaların hesaplarına alacak ya da borç kaydı düşülerek yaratılan bir ödeme aracıdır. Bankalar üzerine çek çekilmesi, çeklerin ödeme aracı olarak kullanılması, verilen ödeme emirleri ile bankalardaki paraların bir hesaptan bir hesaba para aktarılması bankalara kaydi para yaratma olanağı vermektedir. Kaydi para yaratılmasında bankaya para yatırılması da zorunlu değildir; bankaların kredi açması ve bu kredi sınırları içinde çek çekilmesi ya da ödeme emri verilmesi gibi durumlarda da kaydi para yaratılabilmektedir.

Kefalet, hukuki işlem türleri yönünden bakıldığında, bir sözleşmedir. Kefalet güvence sağlama amacına yönelik sözleşmeler arasında yer alır.
Kefalet sözleşmesinin tarafları alacaklı ve kefildir. Başka bir deyişle, alacaklı ile kefil arasında kurulan kefalet sözleşmesine borçlu, yabancıdır: borçlu ile alacaklı arasındaki hukuki sözleşmeden farklı bir sözleşmedir. Ayrıca sözleşmenin meydana gelmesi için borçlunun izin ya da onayı da gerekli değildir.
Kefalet sözleşmesinin güvence sağladığı borç ilişkisi çeşitli kaynaklara bağlı olabilir. Gerçekten satım, kira, ödünç gibi bir sözleşme ilişkisinden doğabileceği gibi, bir haksız eylemden ya da sebepsiz zenginleşmeden de kaynaklanabilir.
Kefaletin en belirgin ve önemli özelliği, bu sözleşmeden doğan borcun fer'i nitelik taşmasıdır. Bu bağımlılık ortada geçerli başka bir borcun yani asıl borcun varlığını zorunlu kılar. Öyle ki, asıl borç söz konusu olmayınca geçerli bir kefalet sözleşmesi kurulamayacağı gibi, asıl borcun sona ermesiyle birlikte kefalet de kendiliğinden sona erer (Borçlar Kanunu, madde 485). Kefaletin güvence altına alınması, amaçlanan asıl borcun mukadderatına sıkı sıkıya bağlıdır.
Kefaletin ikinci bir özelliği de, tali (ikincil) olmasında kendisini gösterir. Bundan maksat, alacaklının kefile başvurmadan önce borçluya başvurup onu borcu ödemeye zorlaması yani hukuki yolla takip etmesi, ancak bundan bir sonuç alamaması halinde kefile başvurmasıdır.
Kefalet sözleşmesi ilke olarak karşılıksız (ivazsız) bir sözleşmedir. İstinaen karşılıklı da olabilir. Poliçe, bono gibi kıymetli evrak niteliği taşıyan ticari senetler üzerine yazılan kefalet beyanına Ticaret Hukukunda aval adı verilmektedir. Aval, Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenmiş bulunmaktadır.

Geçerli bir asıl borç ilişkisi: İlk olarak, yukarıda da değindiğimiz gibi, kefalet sözleşmesinin gerçekleştirilebilmesi için bir asıl borç ilişkisinin varlığı gereklidir. İleride doğacak borçlar için de kefalet sözleşmesi kurulabilir, yeter ki alacaklı kefile başvurduğu zaman asıl borç mevcut bulunsun (madde 485). Asıl borç ilişkisinin varlığı tek başına yeterli değildir. Ayrıca bu borç ilişkisinin geçerli bulunması yani sakat bir hukuki ilişki olmaması da gereklidir. Gerçekten yanılma, aldatma, korkutma gibi iradeyi bozan nedenlerle malül olan ya da hukuka, ahlaka aykırı bulunan veya yerine getirilmesi imkânsız, şekle aykırı olan geçersiz borç ilişkilerini güvence altına almak için kurulan kefalet sözleşmeleri de geçersiz olur (BK. m.485).
Kefilin tam fiil ehliyetine sahip bulunması: Geçerli bir kefalet sözleşmesinden söz edebilmek için, kefilin tam fiil ehliyetine sahip bulunması gereklidir. Yani kefil ergin (reşit), sezgin (mümeyyiz) ve kısıtlanmamış (hacredilmemiş) olmalıdır. Kefalet sözleşmesi kuracak kişi tam ehliyetli değilse, bu sözleşmeyi kuramayacağı gibi, kanuni temsilcileri de (veli, vasi) onun adına kefalet sözleşmesi yapamaz.
Kefalet sözleşmesinin yazılı şekilde yapılması zorunluluğu: Geçerli bir kefalet sözleşmesinin meydana gelebilmesi için önemli bir husus da, sözleşmenin yazılı bir biçimde gerçekleştirilmesidir. Yazılı şekil şartı bir geçerlilik koşulu olduğundan, kefaletin varlığı diğer delillerle kanıtlansa dahi, yazılı bir sözleşme olmadığı sürece kefaletten söz edilemez.
Borç miktarının sözleşmede yer alması zorunluluğu: Yazılı şekilde yapılması zorunlu olan kefalet sözleşmesinin içeriğinde ayrıca asıl borcun, borçlunun ve borcun miktarının Türk lirası olarak belirtilmesi de zorunludur. Buna uyulmadığı takdirde geçerli bir kefalet sözleşmesinden söz edilemez (BK. m. 484).

1) Adi (Olağan) kefalet: Taraflar aralarında anlaşarak, borçlunun borcu ifa etmemesi veya borcun ifasının imkânsız hale gelmesi durumunda, alacaklının kefile başvuracağını kararlaştırabilirler. Bu durumda adi (olağan) kefalet sözleşmesi kurulmuş olur.
Adi kefalette, alacaklı önce borçluya başvurmalıdır. Borçludan alacağını elde edemediği takdirde kefile başvurarak alacağının ödenmesini isteyebilir. Bu yolu izlemeyip, doğrudan doğruya kefile başvuran borçluya karşı, kefil borcu ödemeyi reddederek tartışma defi olarak nitelendirilen savunma aracını ileri sürebilir. Asıl borç için kefaletten önce veya onunla aynı zamanda da rehin tesis edilmiş ise, kefil, alacağın önce rehnin paraya çevrilmesi yoluyla karşılanmasını isteyebilir (BK. m. 486/II.c.1). Ne var ki, eğer borçlu iflas halindeyse ya da borçlunun iflası ilan olunmadıkça rehnin paraya çevrilmesi mümkün bulunmuyorsa, bu durumda kefil, değindiğimiz istemi ileri süremez (BK. m. 486/II.c.2).
Borçlar Kanunumuz, adi kefaleti 486. maddesinde düzenlemiş bulunmaktadır. Buna göre, alacaklının kefile başvurabilmesi, borçlunun iflas etmesine veya borçlu aleyhine yapılan icra takibatının alacaklının kusuru olmaksızın semeresiz kalmasına ya da borçlu aleyhine Türkiye'de takipte bulunmanın olanaksız hale gelmesine bağlıdır.

2) Birlikte kefalet: Bölünebilir bir borca, birden çok sayıda kefilin adi ya da zincirleme (müteselsil) tarzda kefil olmaları durumunda, birlikte kefaletten söz edebilir (BK. m. 488).
Birlikte kefalet, tanımdan da anlaşılabileceği gibi, "adi birlikte kefalet" ve "zincirleme (müteselsil) birlikte kefalet" olmak üzere ikiye ayrılır:

a) Adi birlikte kefalet: Bu durumda birden fazla sayıda kefil, bölünebilir nitelikli borcun bir bölümü için kefil olmakta ve borç ödenmediği takdirde, kefillerden her biri kefil olduğu bölüm için adi kefil gibi, öteki kefillere ait bölümler içinde kefile kefil gibi sorumlu olmaktadırlar (BK. m. 488 c.1). Bu tür kefalette, kefil alacaklıya karşı bölme defini ileri sürerek, alacağın ancak kendi payına rastlayan miktarının kendisinden talep olunabileceğini, geri kalan bölümlerin diğer kefillerden istenmesini, iddia edebilir.
b) Zincirleme (müteselsil) birlikte kefalet: Kefalet sözleşmesinin bu türünde kefiller ya kendi aralarında ya da asıl borçlu ile birlikte zincirleme sorumluluğu taahhüt ederler (BK. m. 488. c.2). Bu durumda kefiller ilke olarak bölme definden feragat etmiş sayılırlarsa da sözleşme ile bölme defini saklı tutabilirler. Kefiller bu tür kefalette de yukarıda belirttiğimiz tartışma definden yararlanırlar. Birlikte zincirleme kefillerden biri borcun tümünü ödediği takdirde kendisinin sorumlu olduğu bölümler için yaptığı ödemeleri elde etmek için diğer kefillere dönüp başvurabilir (rücu edebilir) (BK. m. 488/c.2.).
3) Zincirleme (müteselsil) Kefalet: Bu durumda kefil, borçlu ile birlikte "müşterek müteselsil borçlu" sıfatıyla borcun ifasını yüklenmektedir. Bu tür kefalette, alacaklı asıl borçluya müracaat etmeden doğrudan kefile başvurabilir. Bu durumda kefil, tartışma defini veya önce rehnin paraya çevrilmesi yolundaki hakkını ileri süremez (BK. m. 487).
Uygulamada zincirleme kefaletin varlığını gösteren değişik hukuki deyimlere yer verilmektedir. Gerçekten sözleşme kurulurken, genellikle tanımda yer verdiğimiz "müşterek müteselsil borçlu" deyiminden başka "müteselsil kefil", "müteselsil borçlu sıfatıyle taahhüt ve tekeffül", "Alacaklı dilerse önce bana başvurabilir", "borçluyla aynı oranda mes'ul olmak üzere" gibi ibarelere yer verilmektedir.

4) Kefile kefalet: Bu durumda kefile kefil denilen kişi alacaklıya karşı kefilin taahhüdünü temin etmektedir. Eşdeyişle, kefilin borçlu tarafından ifa olunmamış borcu ödememesi durumunda bunun ödenmesini yükümlenmektedir. (BK. m. 489/I.).
Bu sözleşme kefil ile alacaklı arasında yazılı şekle uygun olarak yapılır. Kefile kefilin önce kefile başvurulmasını isteme hakkı (tartışma defi) burada da mevcuttur.
Borcu ödemek zorunda kalan kefile kefil, asıl kefile dönüp başvurabilir (rücu edebilir).

5) Rücua kefalet: Kısa bir deyişle, alacaklıya ödemede bulunan, ancak borçludan ödediği meblağını alamayan kefile bir başkasının kefil olmasıdır (BK. m. 489/II.). Daha açık bir deyişle, bu tür kefalette rücu kefil, borcu ödemek zorunda kalan kefilin, ödediği borç için asıl borçluya dönüp başvurması (rücu etmesi) sonucu ondan ödediği bir miktarı elde edememesi durumunda bu miktarı kendisinin ödeyeceğini yükümlenmiş bulunmaktadır. Sözleşme rücua kefil ile kefil arasında yapılır. Burada da rücua kefil tartışma definden yararlanabilir. Yani kefile, önce asıl borçluya gitmesini ve ondan alacağını alamazsa o takdirde kendisinin ödemede bulunacağını ileri sürebilir.
Kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğu, borç asıl borçlu veya kefile kefalet durumunda kefil tarafından ödenmediği takdirde bu borcu ödeme yükümlülüğünden ibarettir.
Kefilin bağlı kılındığı sorumluluğun kapsamına gelince, kefil ilk önce asıl borçtan sorumludur. Bunun dışında kefil, borçlunun ödemede gecikmesi nedeniyle doğan müspet zarardan ve gecikme (temerrüd) faizinden de sorumludur. Buna karşılık, doktrinde kefilin cezai şarttan ve sözleşmeden dönme (fesih) nedeniyle doğan menfi zarardan sorumlu olmayacağı kabul edilmektedir.
Borcun ödenmemesi nedeniyle borçlu aleyhine açılan davanın giderleriyle, icra takip masraflarını da kefil karşılamak durumundadır. Ancak, kefilin söz konusu kalemlerden sorumlu tutulabilmesi için, alacaklının dava ve takipleri önleme konusunda kendisini uyarması, ancak kefilin bu uyarıya kayıtsız kalması zorunludur (BK. m. 490/II.).
Bunlardan başka kefil, eğer sözleşmede ayrıca faiz kararlaştırılmışsa, bu faizlerden de sorumludur. Fakat kefilin sorumluluğu işlemekte olan faizlerle işlemiş bir yıllık faiz tutarıyla sınırlıdır (BK. m. 490/III.).
Hukuk öğretisinde tartışmalı olmakla birlikte, kefilin ödemekle yükümlü olacağı tüm kalemlerin toplam olarak kefalet senedinde gösterilen miktarı aşmaması gerekir.
Kefilin sorumlu olacağı en erken tarih asıl borcun vadesinin dolmasıdır. Asıl borç iflas nedeniyle daha önce istenebildiği takdirde dahi, kefilden ancak borcun vadesi geldiğinde ödemede bulunması istenebilir (BK. m. 491).

1) Kefil ile alacaklı arasındaki ilişki: Kefil, borcu ödemesini isteyen alacaklıya karşı asıl borçluya ait defileri ileri sürebileceği gibi, bunun dışında kendisine ait bulunan ve ödemeden kaçınma hakkı veren defileri de başarıyla ileri sürebilir. Borçluya ait defilere örnek olarak, asıl borcu

Kişisel mülkiyet, taşınabilir bir mülkiyettir. Kişisel mülkiyet, genel hukuk sistemlerinde taşınır mal veya özel eşya olarak da bilinir. Medeni hukuk sistemlerinde kişisel mülkiyet genellikle bir yerden diğerine taşınabilen herhangi bir mülk olan menkul mülkiyet veya menkul olarak bilinir.
Kişisel mülkiyet, gayrimenkul, taşınmaz mal veya gayrimenkul (arazi ve binalar gibi) ile karşılaştırılarak anlaşılabilir.
Arazi üzerindeki taşınabilir mülkler (büyük çiftlik hayvanları gibi) otomatik olarak arazi ile birlikte satılmaz. Bunun nedeni sahibin "kişisel" mülkü olması ve sahibe bağlı olmasıdır.

Siyasi/ekonomik teorinin özellikle sosyalist, Marksist ve çoğu anarşist felsefesinde özel ve kişisel mülkiyet arasındaki ayrım son derece önemlidir. Hangi mülkiyet unsurlarının hangilerini oluşturduğu tartışmaya açıktır. Kapitalizm gibi bazı ekonomik sistemlerde özel ve kişisel mülkiyet tam olarak eş değer kabul edilir.

Kişisel mülkiyet veya mülkiyet, "kişisel kullanıma yönelik eşyaları" içerir (örneğin birinin diş fırçası, giysileri, araçları ve nadiren parası). Kişisel mülkiyet, sosyal açıdan adil bir şekilde kazanılmalıdır ve mal sahibini diğerlerinden ayıran bir dağılımsal hakkı olmalıdır.
Özel mülkiyet; bir kişi ile nesne arasında değil, mal sahibi ile yoksun kişiler arasındaki sosyal bir ilişkidir. Özel mülkiyet; eski eserleri, fabrikaları, madenleri, barajları, altyapıları, doğal bitki örtüsünü, dağları, çölleri ve denizleri içerebilir. Bunlar mal sahibinin iş gücü harcamadan sermaye üretmesini sağlar. Tersine, bir başkasının özel mülkiyetinde emek harcayanlar yaptıkları işin karşılığından mahrum bırakılır ve bunun yerine işçinin ürettiği değerden kopuk bir maaş verilir.
Marksist teoride özel mülkiyet terimi tipik olarak sermayeye veya üretim araçlarına atıfta bulunurken kişisel mülkiyet ise tüketici ve sermaye dışı mal ve hizmetleri ifade eder.

Kamu malı
Devlet mülkiyeti

Australia Personal Property Securities Act 2009 27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Personal Property Securities Register Australia 10 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
United States Tax Convention with the Kingdom of Morocco 1977 7 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Legal-dictionary.thefreedictionary.com 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 "Chattel". Encyclopædia Britannica. 6 (11. bas.). 1911. s. 9.

Kliring anlaşması, ülkeler arasındaki iki yanlı ticaret anlaşmalarının temelde malla ödemeyi öngören bir türü. Kliringde anlaşmalı ülkeler arasında ithalat ve ihracat işlemleri döviz kullanılmadan mahsup ve takas yoluyla ve kliring kurumları aracılığıyla gerçekleştirilir. Kliring kurumları merkez bankası ya da kliring ofisidir.
Kliring anlaşması imzalayan ülkelerde ithalatçılar ithal ettikleri malların bedelini kendi ülkelerinde ulusal paralarıyla öderler. Bu paralar anlaşmalı ülkeye ihracatta bulunmuş kişilere alacaklarının ödenmesinde kullanılır. Böylece dövizle ödeme yapma zorunluluğu ortadan kalkar. Kliring uygulaması daha çok mallarını serbest dövizle satamayan ülkelerin başvurduğu bir yoldur ve çoğu durumda bir ülkenin dış ticaretini gittikçe bağımlı kıldığı için tercih edilmez. Bunun en iyi örneği II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasındaki Türk-Alman dış ticaretidir.
Kliring anlaşmaları genellikle kısa dönemler (genelde bir yıl) için yapılır. Dönem sonunda iki ülke arasındaki ihracat ve ithalat birbirine eşitlenmediği takdirde yani taraflardan birinin alacaklı veya borçlu olması durumunda hesapların altın veya konvertibl dövizlerle denkleştirilmesi gerekmektedir.

Legal Definitions - clearing agreement, lsd.law17 Ocak 2026 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kredi kartı, bankaların ve bazı finans kuruluşlarının müşterilerine verdiği, anlaşmalı POS cihazı bulunan alışveriş noktalarında ödeme amaçlı veya banka ATM'lerinden nakit avans çekmek amaçlı kullanılabilen, yapılan harcamaların aylık olarak bankaya tek seferde ya da taksitlerle ödenmek zorunda olunduğu, nakit paraya alternatif bir ödeme aracıdır. İki kredi kartı grubu vardır: tüketici kredi kartları ve ticari kredi kartları. Kartların çoğu plastiktir, ancak bazıları metal kartlardır (paslanmaz çelik, altın, paladyum, titanyum). Birkaç değerli taş kaplı metal karttır. Kredi kartlarına alternatifler arasında banka kartları, mobil ödemeler, dijital cüzdanlar, temassız kartlar, kripto para birimleri, elden ödeme, banka havaleleri ve hemen al, sonra öde sayılabilir.
Kredi kartlarında EMV çipi, kabartma bant, hologram, banka kartı numarası, kart ağı logosu, son kullanma tarihi, kart sahibinin adı, temassız çip, manyetik şerit, Kart Güvenlik Kodu gibi bilgiler bulunur.

Genel uygulamada dönemsel borç tutarının belirli bir oranı asgari ödeme tutarı olarak belirlenir. Müşteri en az bu tutar kadar ödeme yaptığında kalan borç tutarına banka tarafından belirlenmiş olan alışveriş veya nakit avans faizi aylık olarak işletilir.
Kredi kartı kullanarak alışveriş yapan bireyler alışveriş yaptığı mağazaya değil, kredi kart hizmeti almış olduğu bankaya borçlanmaktadır. Banka ve finans kuruluşları kredi kartı hesap kesimini müşteriye, otuz (30) günlük bir süre içerisinde sunmaktadır. Ayrıca bu dönem boyunca kart ile yapılan harcamaları hesap bildirim cetveli (hesap özeti) ile kartı kullanan müşteriye bildirmektedir. Hesap bildirim cetveli gönderimi sonrası, müşteriye tanınan ödeme süresi yaklaşık on (10) gündür. Bu süre sonunda ödenmeyen kredi kartı borcu için banka ya da finans kuruluşu günlük olarak gecikme faizi uygulaması başlatır.
Kayıt dışı ekonomiden kayıtlı ekonomiye geçişi hızlandıran çok önemli bir araç olmakla birlikte, vadesinde ödenmeyen borçlara faiz yükü binmesi ve üstüne faiz tutarının %15'i kadar Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu ve %5 Banka Sigorta Muameleleri Vergisi eklenmesi kredi kartı borcunun çığ gibi büyümesine yol açabilmektedir.
Türkiye'de kredi kartlarına dair her türlü faaliyet BDDK (bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu) tarafından denetlenmektedir. Türkiye'deki tüm bankalar ve finans kuruluşları tarafından sunulan kartların faiz oranları ve faiz hesaplama yöntemleri BDDK resmî web adresinde güncel olarak yayımlanmaktadır.

Türkiye'de ilk kez kredi kartı kullanımı 1968'de Diners Club ile oldu ve bu karta o yıllarda sadece birkaç bin kişi sahipti. Fakat (BKM) tarafından 2015 yılı verilerine göre yapılan açıklamada, Türkiye'de BKM 3. dönem sonuç verilerine göre banka kartı sayısı 113 milyon adede yükselmiştir. Kredi kartı sayısı ise yaklaşık 58 milyon adede ulaşarak, tarihin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Ayrıca bu rakamlara göre Türkiye, Fransa'dan sonra Avrupa ülkeleri arasında kredi kartı kullanımının en yoğun yaşandığı ikinci ülke konumunda varlığını sürdürmektedir. Yapılan harcamalar bakımından da Avrupa üçüncüsüdür. Türkiye'de kredi kartının bu derece yoğun kullanılmasının nedeni ise tek seferde alınamayacak mal/hizmetleri taksitle satın alma imkânı vermesi gelmektedir. Ayrıca banka veya kart kullanıcısının tanımladığı kredi kartı limiti artırma talebi sonrası uygulamaya konan limit artışı da, bireyleri kredi kartı harcaması yapmaya teşvik etmesidir. Türkiye'de bu durum nedeniyle artan bireysel kredi kartı borçlanması karşısında devlet 1 Şubat 2014 tarihi itibarıyla bazı ürün ve hizmetlerin satın alınmasında taksiti kaldırmış, belirli bazı ürünlerde taksit sayısını ise 9 ay ile sınırlamıştır. Ayrıca, bireylerin aşırı borçlanmasını önlemek adına bankaların sunabileceği maksimum limit, BDDK tarafından belirlenmiştir. Türkiye'de kredi kartı limiti ilk yıl için kullanıcının gelirinin maksimum iki katı, ilk yıldan sonra ise gelirinin maksimum dört katı olacak şekilde hesaplanır.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından yapılan kredi kartı ile ilgili düzenlemeleri kapsayan yönetmelikler 27.09.2016 tarihli 29840 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu yönetmeliğe göre kredi kartı ile yapılan genel tüketim alışverişlerinde 9 ay taksit sınırı kaldırılmış olup 12 aya yükseltilmiştir. Türkiye'de 2019 yılı itibarıyla her yıl 4,5 milyon kredi kartı dağıtılmaktadır.

Banka kartı geri ödemesi
Dijital kart
Harcama kartı
ATM kartı
Banka kartı
Ödeme kartı
Akıllı kart

Kripto para veya kısaca kripto (Antik Yunancadan, κρυπτός, kruptós, lit. "gizlenmiş, şifreli"), bir değişim aracı olarak çalışmak üzere, işlemleri güvence altına almak için matematiğin bir dalı olan kriptografi kullanılarak tasarlanmış bir dijital unsurdur. Kripto paralar bir nevi dijital döviz, alternatif döviz ve sanal dövizdir. Kripto varlıklar, merkezi elektronik para ve merkezi bankacılık sistemlerin aksine tümüyle merkeziyetsizlerdir. Her bir kripto para biriminin merkeziyetsizliği, umumi işlem veritabanı olan dağıtık muhasebe defteri (ledger) olarak işlev gören bir blok zincirinden (Blockchain) gelmektedir.
2009'da Satoshi Nakamoto tarafından oluşturulan Bitcoin, ilk merkeziyetsiz kripto paradır. O zamandan beri birçok farklı kripto para ortaya çıkmıştır. Bitcoin dışındaki kripto para birimlerine genel olarak altcoin denilir ki bu kısaltma alternatif ve coin yani madeni para’nın birleşimidir.

Bir kripto paranın şu 6 özelliği olması beklenir:

Merkeziyetsizlik,
İşlem ve sahip kayıtları,
Yeni arz oluşturma kuralları,
Sahipliğinin kriptografik tekniklerle sadece sahibince ispat edilebilmesi,
Paranın sadece sahibinin emriyle el değiştirebilmesi,
Aynı anda aynı kripto para için birden fazla işlem yapılırsa sadece birinin yerine getirilmesi.
Biraz daha genelleyerek açarsak:

Kripto para temelde bir elektronik paradır ve onun genel özelliklerini aynen taşır:
Değerli olduğuna inanıldığı için ve taklit edilemediği, kayıtlı olduğu, kayıtlarının yani muhasebe defterlerinin (ing. "ledger") güvenliğinin, kırılması neredeyse imkansız şifrelerle, yani kripto tekniklerle sağlandığı, parayı basan kurumun keyfi uygulamalarla ya da kazayla değerini düşürme ihtimali az olduğu için değerlidir.
Elektronik paraya şu sebeplerden sanal para da denir.
Elektronik para eritildiklerinde pek değer kaybetmeyen altın ve gümüş paralar gibi değerini gram olarak içinde taşımaz, bir yerlerde altın karşılığı olan bir belge de değildir.
Elektronik para özelliklerinin taklidi zor olan ve detayları herkesçe bilinen fiziki bir nesne de değildir.
Elektronik para devlet veya kanun gözünde genel geçerliliği olan bir değişim aracı da değildir (devlet sadece kendi bastığı ulusal parayı öngörür), bu yüzden sadece belli gruplar içinde kullanılabilir, orada da olsa olsa ticari bir anlaşma ya da senet benzeri hukuki yaklaşım söz konusu olabilir.
Kripto para aynı zamanda bir ağ (network) parasıdır ki özellikle internet gibi bir bilgisayar ağı üzerinden elektronik ortamda sayısal (dijital) olarak saklanır, havale edilebilir ve kullanılır.
Bazı kripto paralar (banka kartı gibi), tıpkı geleneksel parada olduğu gibi, parayı "basan" kurumun kayıtları ve garantisi ile ayakta dururlar. Bunlar için merkezi terimi kullanılır ve hakimiyet de muhasebe defterlerini tutan o merkezin elindedir.
Başka bazı kripto paralar (bitcoin gibi) muhasebe defterlerinin fazladan kopyaları birçok yerde tutulduğu ve bunlar her biri başka mercilerce kendi şifreleriyle kilitlenip devamlı ve eşzamanlı güncellendiği için belli bir merkezden bağımsız bir güven ve garanti söz konusudur. Bunlar için merkezsiz ya da dağınık terimi kullanılır ve hakimiyet bütün bu muhasebe defterlerini tutanlar birlikte karar verebildiği kadar onların elindedir yoksa devlet dahil kimsenin elinde değildir.
Merkezsiz kripto parayı kim basar, ilk kim faydalanır? Genellikle para önceden belli bir programa göre azar azar otomatik olarak basılır ve merkezsiz işlemleri, şifre hesaplarını yapan ve muhasebe defterlerini diğer kopyalarıyla uyumlu tutanlara ispatlanmış emek karşılığı olarak verilir. Söz konusu emek zor bir hesabın cevabı olabilir; Bu zorluk "bana ver! bana ver!" şeklinde hizmet tıkayıcı (İng. "Denial of Service/DOS") hadsizlikleri önlemek amaçlıdır. Çok elektrik israfına sebep olduğu için eleştirilir. Bu yüzden ispatlanmış emek yerine ispatlanmış hak usulüyle üretilen kripto para çeşitleri de çıkartılmıştır.
 
Kripto para dijital cüzdanlarda saklanır. Aslında saklanan şey, paranın kayıtlardaki sahibinin sadece kendisinin bileceği, akılda tutulmaya uygun olmayan şifrelerdir. Bu cüzdanlar saklama hizmeti veren internet sitelerinde veya o sitelere güvenemeyenler için kağıtda yazılı olarak veya başka bir maddede yazılı olarak, hatta giderek donanım cüzdan (ing. "hardware wallet") yani sırların hiç makine dışına çıkması gerekmeyen cebe sığacak kadar küçük tek amaçlı bilgisayar (ing."single purpose computer") şeklinde elektronik olarak da gerçekleştirilebilirler. 2013 yılında dünyada bir milyon gibi, 2017'de ise 6 milyon gibi, çoğu bitcoin amaçlı elektronik donanım cüzdan kullanıcısı vardı.
Anlık işlem ve sınırsız (sınırlar ötesi) mülkiyet devri (havale) sağlar.
Bazı kripto paralar bazı topluluklarda kullanılacak şekilde kısıtlı olarak geliştirilmiş olabilir, mesela bir çevrimiçi oyunda veya sosyal ağda.

1983: Amerikalı David Chaum eCash'i tasarladı.
1995: Amerikalı David Chaum eCash'i digicash üzerinden gerçekleştirdi.
1996: ABD de NSA "Anonim kripto para nasıl basılır" başlıklı bir bildiri yayınladı.
1998: Wei Dai "b-money" adlı anonim merkezsiz kripto parayı anlatan bir bildiri yayınladı.
1998: Nick Szabo bit-gold adlı anonim merkezsiz kripto parayı gerçekleştirdi.
1998: Hal Finney, Dai ve Szabo dan esinlenip herkesin kullanabileceği bir "ispatlanmış emek" mekanizması  geliştirdi.
2009: Satoshi Nakomoto (internette kullandığı takma adı, asıl kimliği bilinmiyor) SHA-256 temelli "ispatlanmış emek" mekanizması ve blok zinciri kullanarak ilk yarı-anonim (kim ödedi-ödendi bilinemiyor ama hangi hesaptan hangi hesaba ödendi herkes görebilir) merkezsiz kripto para olan "bitcoin"i gerçekleştirdi.
2011: Nisan ayında Namecoin adı altında internet sansürünün engellenmesi amaçlı merkezsiz DNS gerçekleştirildi.
2011: Ekim ayında SHA-256 yerine "scrypt" kullanan anonim merkezsiz kripto para "litecoin" gerçekleştirildi.
Peercoin "ispatlanmış emek" yerine ""ispatlanmış hak" kullanan ilk anonim merkezsiz kripto para oldu.
IOTA blockchain yerine Tangle kullanan ilk anonim merkezsiz kripto para oldu.
Özel bir blockchain kullanan "DIVI projesi" sanal cüzdan içinde para çeşitleri arasında kambiyo işlemini ve sahibinin kişisel bilgilerinin işlemle kaydedilmesine olanak veren bir düzen gerçekleştirildi.
2014: 6 Ağustos'ta İngiltere kripto paraların ekonomiye katkısı ve devletin ne yapmasının  doğru olacağının incelenmesi için düğmeye bastı.
2018: Mart ayında Marshall Adaları "sovereign" adlı ulusal elektronik parayı çıkarttı ve ülkenin geçerli parası olduğunu ilan etti.
2018: Boston (MA, ABD) merkezli Fidelity Digital Assets, Bitcoin ve Ethereum için kurumsal trading, müşavirlik ve güdüm/yönetim hizmeti sunmaya başladı.
2021: El Salvador, kripto parayı resmi para birimi olarak kabul eden ilk ülke oldu.
2021: Türkiye, ödemelerde kripto varlıkların kullanılmasını yasakladı.

En büyük eleştiri ve tehdit geleneksel finans kurumları ve bankalardan gelmiştir, merkezsiz kripto paranın aslında garantisi olmadığı, bir balon gibi patlayacağı yönündedir. Hollanda tarihindeki Lale çılgınlığına, bir çeşit ponzi oyununa benzetilir.
Kripto paraların bankaların birçok işlevini devralma tehdidi söz konusudur, örneğin geleneksel bankalarda günler süren pahalı havale işlemleri kripto para kullanarak neredeyse bedava ve anında gerçekleşen bir işlem haline gelebilir. Banka havalelerine kripto para dışı alternatifler zaten gelişmeye ve yayılmaya başlamıştır (Nijerya'da SMS ile kontör kartları kullanan ilk teknik, PayPal, Apple Pay ve benzerleri).
Devletler merkezsiz kripto para ile devlet kontrolü dışında sınır ötesi anonim havale olanağını terör, mafya, yasak kumar, internet haydutlarının yakalanmadan rehine diyeti teslim alabilmeleri, kapital kaçırma ve vergi kaçırma sebeplerinden pek onaylamazlar ama çeşitli sebeplerden gene de karşı çıkamayabilirler. Sonuç ülkeden ülkeye büyük farklar ve durumun her ülkenin tecrübeleri ışığı altında devamlı değişiyor olmasıdır:
Devlet kontrolünde bir merkezi kripto para seçeneğinin henüz olmaması, kripto paraların getirdiği pazar ve teknoloji geliştirme faaliyetlerini başka ülkelere kaptırmanın istenmemesi, olayın toplam ekonomideki çok küçük kalan payı ve kripto parayı kimlerin kullandığı, yer yer zaman zaman değişen politikalar yönünde zorlar.
Çin 2014'te çok hızlı bir kullanım gelişmesi ertesi bitcoin ticaretini yasakladı.
Rusyada ruble dışında hiçbir para ile alış veriş yasal değildir.
Bazı ülkeler açıkça izin verir, başkalarında devletin değişik kolları değişik tavır içindedirler.
Güney Kore'de 2017-2018 kışında once yüksek değer artışı ve kullananların sayısın artışı, peşinden ani değer kaybı ve bu yüzden para kaybedenlerin çok ve genelde gençler olması devleti kurallar koymaya zorlamıştır.
Son zamanlarda boşanmalarda tarafların evlilik ortak mülkünü adaletten saklamada merkezsiz kripto para kullanmaları haber konusu olmuştur.
Eleştiren yatırımcıların itirazları borsalarda kripto para kurlarının çok ayarsız yükselme ve düşmeler yüzünden güvenilemez olduğu yönündedir.
Bir başka eleştiri merkezsiz kripto para üretmek için ispatlanmış emek yönteminin enerji israfına yol açmasındandır. Hele enerjinin devletçe fakir halk yararına suni ucuzlatıldığı yerlerde asalaklık olarak görülür.

Kripto para birimleri listesi
Avrupa'da kripto para birimleri
Kripto para borsası
Kripto para cüzdanı
Kripto para karıştırıcı
Stabil kripto para
Kriptoloji
değişim aracı, döviz
elektronik para, sanal para
dijital cüzdan
CoinMarketCap'in verilerine göre Bitcoin, Ethereum, XRP, Bitcoin Cash başta olmak üzere 21.058'ün üzerinde kripto para bulunmaktadır.
Genesis Mining

 Wikimedia Commons'ta kripto para birimi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Lira, günümüzde Türkiye'nin yanı sıra Suriye, Mısır ve Lübnan'ın resmî para birimlerinin adıdır.
Euro Alanı üyelerinden İtalya (1807-1813, 1861-2001), Kıbrıs (1879-2007), Malta (1972-2007), Vatikan (1866-1870, 1929-2001), Fransa (781-1794) ve bunlardan ayrı olarak İsrail'in (1948-1980) geçmiş para birimi lira idi. Ayrıca lira terimi, Birleşik Krallık ve deniz aşırı kolonileri, Sudan ve Güney Sudan'ın ayrıca İrlanda'nın Euro öncesi para birimi (1997-2001) olan pound sözcüğünün de Türkçe karşılığıdır.

Türkçeye, İtalyanca üzerinden Latinceden geçmiştir. Latince libra sözcüğü, "terazi" anlamındadır. Libra, Roma İmparatorluğu döneminde, değerli metallerin ölçümünde 327,45 gramlık bir ağırlık birimi olarak kullanılmış ve böylece para birimi anlamında da kullanılır olmuştur. Öte yandan "pound" sözcüğü de Latince pondus (ağırlık) sözcüğünden türemiştir.

Manyetik enerji, bir enerji biçimidir ve elektrik enerjisi ile arasındaki ilişki Maxwell denklemleri ile açığa çıkar. Bir B manyetik alanındaki bir mıknatısın manyetik momentinin m potansiyel enerjisi, manyetik çift kutup moment vektörü değişimdeki manyetik kuvvetin (aslında manyetik torkun) işi olarak tanımlanır ve şuna eşittir:

  
    
      
        
          E
          
            
              p
              ,
              m
            
          
        
        =
        −
        
          m
        
        ⋅
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle E_{\mathrm {p,m} }=-\mathbf {m} \cdot \mathbf {B} }
  
.
I akımı taşıyan bir indüktörün L indüktansında depolanan enerji şöyledir:

  
    
      
        
          E
          
            
              p
              ,
              m
            
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        L
        
          I
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{\mathrm {p,m} }={\frac {1}{2}}LI^{2}}
  
.
Eşitliğin sağ tarafındaki ifade, süperiletken manyetik enerji depolama için temel biçimdir.

Manyetik motor

Magnetic Energy7 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Richard Fitzpatrick Professor of Physics The University of Texas at Austin.

Mekanik dalga, fiziksel anlamda maddenin salınımı sebebiyle oluşan enerjiyi bir ortam aracılığı ile mekanik olarak aktarma olayıdır. Dalgalar uzun mesafeler boyunca hareket edebilmesine rağmen iletim ortamına göre hareketleri sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle, salınan madde başlangıçtaki denge konumundan uzaklaşmaz. Mekanik dalgalar, elastik ve eylemsizlik şartlarında üretilebilir. Yani, maddelerin esnek ve hareket durumlarını koruma eğiliminde olduğu ortamlar mekanik dalga üretimi için gereklidir. Üç tür mekanik dalga vardır. Bunlar, enine dalgalar, boyuna dalgalar ve yüzey dalgalarıdır. Mekanik dalgaların en yaygın örnekleri ise su dalgaları, ses dalgaları ve sismik (sismoloji) dalgalardır.
Tüm dalgalarda olduğu gibi, mekanik dalgalar da enerji taşır. Bu enerji dalga ile aynı yönde yayılır. Bir dalga oluşması için başlangıç enerjisine ihtiyaç bulunur. Bu ilk enerji verildiğinde, dalga, tüm enerjisi aktarılana kadar ortamda ilerlemesine devam eder. Elektromanyetik radyasyon (dalga) da bu kategoride sınıflandırılırlar, ancak onlar yayılmak için hiçbir ortama ihtiyaç duymazlar. Yüklü parçacıkların elektromanyetik alanlarının periyodik titreşimlerinden meydana gelirler. Bu şekilde boşlukta ilerleyebilirler.

Enine dalga, ortam parçacıklarının dalganın hareket yönüne dik titreştiği dalga şeklidir. Havuzda oluşabilecek hafif dalgalanma ve ipteki dalgalanma enine dalgaların somutlaşmış örnekleridir. 

Boyuna dalga, ortam parçacıklarının dalganın hareket yönüne paralel titreştiği dalga şeklidir. Ses dalgası boyna dalgaya örnek olarak verilebilir.

Yüzey dalgası'na verilebilecek en iyi örnek depremlerde oluşan dalgalardır. Bu dalgaların yayılabilmesi için cisim dalgalarının tersine sınırlı bir ortam gereklidir. Yer kürenin kabuğu bu dalgaların oluşmasında sınırlı (yarı-sonsuz) ortamı oluşturur. Deprem ya da patlatma gibi yüzeye yakın herhangi bir sismik kaynak tarafından sismik enerjinin bir kısmı yüzeye yakın bu yarı sonsuz ortam içerisinde hapsolur ve bu ortam içinde yayılırlar. Yüzey dalgalarını iki kategoriye ayrılabilir. Bunlardan ilki Rayleigh diğeri Love dalgalarıdır.

Fizikte mekanik enerji, mekanik bir sistemin bileşenlerinde yer alan potansiyel ve kinetik enerjinin toplamı olarak ifade edilir. Bu enerji cismin hareketi ve konumu ile ilişkilidir. İdeal bir ortamda eğer bir cisim, yalnızca yer çekimi kuvveti gibi konservatif bir kuvvete tabi ise enerjinin korunumu yasası mekanik enerjinin sabit olduğunu söyler. Bir cisim konservatif net kuvvetin tersi yönünde hareket ederse potansiyel enerji artacak ve eğer sürati (hızı değil) de değiştiyse kinetik enerjisi de değişecektir. Tüm gerçek sistemlerde sürtünme kuvveti gibi konservatif olmayan kuvvetler bulunacaktır, fakat bu değerler çoğu zaman ihmal edilebilir ve mekanik enerjinin yine de sabit olduğu söylenebilir. Esnek çarpışmalarda mekanik enerji korunurken esnek olmayan çarpışmalarda bir kısmı ısıya dönüşür. Kayıp mekanik enerji ile sıcaklıktaki artış arasındaki ilişkiyi James Prescott Joule keşfetmiştir.
Bugün elektrik motoru, buhar makinesi vb. araçlar elektriksel potansiyel enerji, ısı gibi enerji türlerini mekanik enerjiye dönüştürür.

Enerji skaler bir büyüklüktür ve bir sistemin mekanik enerjisi; konumu ile ölçülen potansiyel enerjisi ile hareketiyle ölçülen kinetik enerjisinin toplamına eşittir:

  
    
      
        
          E
          
            m
            e
            k
            a
            n
            i
            k
          
        
        =
        U
        +
        K
        
      
    
    {\displaystyle E_{mekanik}=U+K\,}
  

Eğer bir cisim ya da sistem yalnızca konservatif kuvvetlerin etkisindeyse, mekanik enerjinin korunumu yasası bu cisim ya da sistemin toplam mekanik enerjinin sabit olduğunu ifade eder. Konservatif ile konservatif olmayan kuvvet arasındaki fark şöyle açıklanabilir: Konservatif bir kuvvetin bir cismi bir yerden bir yere götürürken yaptığı iş yoldan bağımsız iken, konservatif olmayan bir kuvvet bir cisme etki ettiğinde bu kuvvet tarafından yapılan iş yoldan bağımsız değildir.
Potansiyel enerji, U, konservatif bir kuvvete tabi olan bir cismin konumuna bağlıdır. Bir cismin iş yapabilme yeteneği olarak tanımlanır ve üzerine etki eden net kuvvetin tersi yönünde ilerledikçe büyüklüğü artar. Eğer F konservatif bir kuvveti ve x de yolu temsil ederse; kuvvetin x1 ve x2 arasındaki potansiyel enerjisi F'in x1'den x2'ye negatif integrali olarak tanımlanır:

  
    
      
        U
        =
        −
        
          ∫
          
            
              x
              
                1
              
            
          
          
            
              x
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              F
              →
            
          
        
        ⋅
        d
        
          
            
              x
              →
            
          
        
      
    
    {\displaystyle U=-\int \limits _{x_{1}}^{x_{2}}{\vec {F}}\cdot d{\vec {x}}}
  

Kinetik enerji, K, cismin süratine bağlıdır ve başka bir cisme çarptığında o cisim üzerinde iş yapabilme yeteneğidir. Cismin kütlesinin yarısı ile süratinin karesinin çarpımı olarak tanımlanır. Cisimlerden oluşan bir sistemin toplam kinetik enerjisi bu cisimlerin ayrı ayrı kinetik enerjileri toplamına eşittir:

  
    
      
        K
        =
        
          
            1
            2
          
        
        m
        
          v
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle K={1 \over 2}mv^{2}}
  

Enerjinin korunumu yasası, klasik mekaniğin üç korunum yasası arasında en önemlisi olarak değerlendirilir. Bu yasaya göre ideal bir sistemin mekanik enerjisi, cisimlerin çarpışması sırasında oluşabilecek iç sürtünmeler de buna dahil olmak üzere, sürtünme kuvvetlerinden bağımsız olduğu sürece zaman içerisinde sabit kalır. Gerçekte, sürtünme kuvvetleri ve diğer konservatif olamayan kuvvetler her zaman mevcuttur fakat çoğu zaman bu kuvvetlerin etkisi yok denecek kadar azdır ve mekanik enerjinin korunumu ilkesi makul bir yaklaşık değerle kabul edilebilir. İdeal bir sistemde enerji, yoktan var ya da vardan yok edilemese de başka enerji türlerine dönüştürülebilir.

Bu yüzden, havanın direnç kuvveti ve mildeki sürtünmenin ihmal edilebildiği sallanan sarkaç gibi konservatif yer çekimi kuvvetine tabi tutulan mekanik sistemlerde, enerji; kinetik ve potansiyel olarak birbirine dönüşür ve asla sistemi terk etmez. Sarkaç dikey konumdayken Yeryüzü'ne en yakın noktada olması ve süratinin en yüksek olması nedeniyle en yüksek kinetik enerji, en düşük potansiyel enerjiye bu konumda sahip olur. Diğer bir açıdan, sarkaç; salınımın en uç noktalarına ulaştığında sürati sıfır olacağından ve Yeryüzü'nden en uzak noktaya varacağından bu konumda kinetik enerjisi en düşük ve potansiyel enerjisi de en yüksek değerini alır. Fakat işin içine sürtünme kuvvetleri dahil edildiğinde, sarkaç bu konservatif olmayan kuvvetlere karşı koymak için iş yapacağından, sistem her salınımda mekanik enerji kaybedecektir.
Sistemdeki bu tarz bir enerji kaybının sıcaklık değerini artırdığı amatör fizikçi James Prescott Joule tarafından keşfedildi. Fizikçi, sürtünmeye karşı yapılan belli bir miktarda işin belirli bir ısı değerine dönüştüğünü deneysel olarak ispatladı. Mekanik enerji ile ısı arasındaki bu denklik, çarpışan cisimler göz önüne alındığında oldukça önemlidir. Esnek çarpışmada enerji korunur, yani çarpışan cisimlerin kinetik enerjileri toplamı çarpışmadan önce ve sonra aynıdır. Fakat esnek olmayan bir çarpışmadan sonra sistemin toplam mekanik enerjisi değişir. Genelde çarpışmadan sonraki toplam mekanik enerji, ilk toplam mekanik enerjiden düşüktür ve kayıp kısım ısıya dönüşür. Fakat yine de esnek olmayan bir çarpışmadan sonra, örneğin çarpışma kimyasal enerjinin mekanik enerjiye dönüşmesine neden olmuşsa, son mekanik enerji daha büyük çıkabilir.

Günümüzde birçok teknolojik araç mekanik enerjiyi diğer enerji türlerine ya da aksi yönde dönüştürebilmektedir.

Elektrik motoru, elektrik enerjisini mekanik enerjiye çevirir.
Jeneratör, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürür.
İçten yanmalı motor, yakıt yakarak kimyasal enerjiden mekanik enerji elde eden bir ısı motorudur. Bu motor bu mekanik enerjiden genellikle elektrik üretir.
Buhar makinesi, buharın ısı enerjisini mekanik enerjiye dönüştürür.
Türbin, gaz ya da sıvı bir akımının kinetik enerjisini mekanik enerjiye dönüştürür.

Farklı enerji türleri farklı doğa bilimlerinin sınırları içerisinde incelenir.

Kimyasal enerji, kimyasal bağların sahip olduğu bir nevi potansiyel enerjidir ve kimya dalı içerisinde incelenir.
Nükleer potansiyel enerji, atom çekirdeğindeki enerjidir ve çekirdek fiziği sınırları içerisinde incelenir.
Elektromanyetik enerji; elektrik yükü, manyetik alan ve foton formundadır. Elektromanyetizma çerçevesinde incelenir.
Kuantum mekaniğindeki çeşitli enerji formları, örn. bir atomdaki elektronların enerji seviyeleri.

Notlar

Referanslar

Bibliyografya
Brodie, David; Brown, Wendy; Heslop, Nigel; Ireson, Gren; Williams, Peter (1998).  Terry Parkin (Ed.). Physics. Addison Wesley Longman Limited. ISBN 978-0582279844.  KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Jain, Mahesh C. (2009). = DqZlU3RJTywC Textbook of Engineering Physics, Part I. New Delhi: PHI Learning Pvt. Ltd. ISBN 978-8120338623. 21 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından = DqZlU3RJTywC arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ağustos 2011. 
Newton, Isaac (1999).  I. Bernard Cohen, Anne Miller Whitman (Ed.). The Principia: mathematical principles of natural philosophy. United States of America: University of California Press. ISBN 978-0520088160.  KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link)

Elektriksel iletken, elektriği ileten maddelere verilen addır. Atomların dış yörüngesindeki elektronlar atoma zayıf olarak bağlıdır. Isı, ışık ve elektriksel etki altında kolaylıkla atomdan ayrılırlar. Gümüş, bakır ve altın iyi iletkenlerdir.
Atomları 1 valans elektronlu olan metaller iyi iletkendir. Buna örnek olarak altın, gümüş ve bakır gösterilebilir.
Gümüş en iyi iletkendir, ikinci en iyi iletken bakır, sonraki altındır. Bakır, kablo ve tellerde gümüşe göre ucuz olması nedeniyle tercih edilir. Altın kolay oksitlenmemesi sebebiyle elektriksel kontaklarda kullanılır. Altının oksidi de iletkendir. Altin az bulunur olması ve fazla ısınması nedeniyle tercih edilmemektedir.
Alüminyum, altından sonra en iyi iletkendir ve yüksek gerilim hat iletiminde kullanılır.

Altın
Alüminyum
Magnezyum
tungsten
Çinko
Demir
Çelik
Nikel
Krom
Kurşun
Bakır
Gümüş
Sodyum
Grafit
Platin

Limonlu su
Tuzlu su
Asitli su
Sirkeli su
Çeşme suyu (klorlu su)
Sıvı cıva

Yarı iletken
Yalıtkan
İletkenlik

Güneş fenomenleri Güneş'in atmosferi içinde meydana gelen doğal fenomenlerdir. Bunlar, güneş rüzgarı, radyo dalgası akısı, güneş patlamasılar, koronal kütle atımları gibi birçok şekilde ortaya çıkar. Koronal ısınma ve güneş lekeleri buna bir örnektir.
Bu fenomenlerin, Güneş'in kütlesinin merkezine yakın bir yerde bulunan ve güçlü manyetik alanlar üreten sarmal bir dinamo ile yüzeye yakın bir yerde bulunan ve daha küçük manyetik alan dalgalanmaları üreten kaotik bir dinamo tarafından oluşturulduğuna inanılmaktadır. Tüm güneş dalgalanmaları birlikte güneş varyasyonu olarak adlandırılır ve Güneş'in yerçekimi alanı içinde uzay havası oluşturur.
Güneş aktivitesi ve ilgili olaylar MÖ 8. yüzyıldan beri kaydedilmektedir. Tarih boyunca gözlem teknolojisi ve metodolojisi gelişmiş, 20. yüzyılda astrofizike olan ilgi artmış ve birçok güneş teleskobu inşa edilmiştir. 1931'de koronagrafın icadı, koronanın gün ışığında incelenmesini mümkün kılmıştır.

Solar döngü
İklim değişikliği

Güneş fiziği, Güneş'in incelenmesine odaklanan bir astrofizik dalıdır. Teorik fizik ve astrofiziğin birçok disipliniyle kesişir.
Güneş, yakın mesafeden gözlemlenebilen benzersiz bir konumda bulunduğundan (diğer yıldızlar, Güneş'in sahip olduğu uzaysal veya zamansal çözünürlükte gözlemlenememektedir), uzak yıldızların gözlemsel astrofiziği ile gözlemsel Güneş fiziği arasında bir ayrım vardır.
Güneş fiziği çalışmaları, aynı zamanda plazma fiziği çalışmalarında bir "fiziksel laboratuvar" işlevi gördüğü için de önemlidir.

Babiller antik çağda Ugarit olarak bilinen şimdiki adıyla Suriye'den en eski kayıtlarda güneş tutulmasının bir kaydını aldığı görülür. Bu kayıt 1300 BC'ye denk gelir. Eski çinli gök bilimciler güneş ve ayla ilgili döngüleri temel alan takvimleri tutmak amacıyla güneş tutulması ve görünen güneş lekesi gibi güneş olaylarını inceliyordu. Maalesef, 702 BC'den önce tutulan kayıtlar belirsiz, anlaşılmaz ve kullanışlı bilgiye sahip değildir. Ancak, 720 BC'den sonra 240 yıllık gidişatta, 37 güneş tutulması not edildi.

Orta Çağ sırasında islam dünyasında gök bilimsel bilgi gelişti. Detaylı gök bilimsel araştırmanın yapıldığı şehirler olduğu yerlerde Şam'dan Bağdat'a birçok gözlem evi inşa edildi. Belirgin bir şekilde, birkaç güneş değişkenleri ölçüldü ve Güneş'le ilgili detaylı incelemeler yapıldı. Güneş incelemeleri yön belirleme amacıyla yapıldı ama çoğunlukla zaman belirlemek için yapıldı. Islama bağlı olanlar  gökyüzündeki Güneş'in özel vakitlerinde günde 5 defa namaz kılmaya ihtiyaç duyar. Aslında, güneşin ve onun gökyüzündeki yolunun kesin incelemelerine ihtiyaç duyulurdu. 10.yüzyılın sonunda, İranlı gök bilimci Abu-Mahmud-Khojandi Tahran yakınlarında bir nesne gözlemevi inşa etti. Orada, o ekliptiğin sapmasını hesaplamak için daha sonra kullandığı Güneş'in meridyen geçişlerinin bir serisinin kesin ölçümlerini yaptı. Batı Roma imparatorluğu ve Batı Avrupa'nın takip eden çöküşü sonucunda tüm eski bilimsel kaynaklar yok edildi. Özellikle, Yunanistan'da yazılan kaynaklar. Bu, kentleşmeyi artırma ve kara ölüm gibi hastalıklar Orta Çağ Avrupasında bilimsel bilgisinde bir azalmaya neden oldu. Özellikle, Orta Çağ'ın başlarında. Bu dönem sırasında, güneşin incelemeleri kilise ya da katedral gibi tapınakların bulunduğu yerlerde yardımcı olmak ya da zodyakla ilişkisini bulmak için yapılırdı.

Astronomide rönesans dönemi Nikolas Kopernik'in çalışmalarıyla başlamıştır. Kopernik, gezegenlerin Dünya etrafında değil, Güneş etrafında döndüğünü öne sürerek o dönemde kabul edilen görüşe karşı güneş merkezli modeli savunmuştur. Bu model, daha sonra Johannes Kepler ve Galileo Galilei tarafından geliştirilmiştir. Özellikle Galilei, yeni teleskobunu kullanarak Güneş'i gözlemlemiş ve 1610'da Güneş'in yüzeyindeki güneş lekelerini keşfetmiştir. 1611 sonbaharında ise Johannes Fabricius, güneş lekeleri üzerine De Maculis in Sole Observatis ("Güneş'te Gözlemlenen Lekeler Üzerine") adlı ilk kitabını yazmıştır.

Günümüz güneş fizik modern teleskoplar ve uydular yardımıyla gözlenen birçok olayları anlamaya yönelik odaklanmıştır. Belirli faiz yapısı güneş fotosfer, Korona ısı sorunu ve güneş lekeleri.

Amerikan Astronomi Topluluğu'nun Güneş Fiziği Bölümü, ana kuruluşundaki birkaç bin üyeye kıyasla (Mayıs 2007 itibarıyla) 555 üyeye sahiptir.
Güneş fiziği alanındaki mevcut (2009) çabaların temel odak noktası Güneş ve onun etkilerinin helyosfer içindeki gezegenler ve gezegen atmosferleri üzerindeki etkileriyle birlikte, Güneş Sistemi'nin tamamına dair entegre bir anlayış geliştirmektir. Helyosferdeki birden fazla sistemi etkileyen veya helyosferik bir bağlama uyduğu düşünülen fenomenlerin incelenmesine helyofizik denir. Bu terim, mevcut binyılın başlarında kullanılmaya başlanmış olan yeni bir kavramdır.

Güneş Dinamikleri Gözlemevi (Solar Dynamics Observatory - SDO), Şubat 2010'da NASA tarafından Cape Canaveral'dan fırlatılmıştır. Görevin ana hedefleri, Güneş'in manyetik alanının nasıl oluştuğunu ve yapılandığını, depolanan manyetik enerjinin nasıl dönüştürülüp uzaya salındığını belirleyerek Güneş aktivitesinin nasıl ortaya çıktığını ve Dünya üzerindeki yaşamı nasıl etkilediğini anlamaktır.

Güneş ve Heliosferik Gözlemevi (Solar and Heliospheric Observatory - SOHO), NASA ve ESA'nın ortak projesi olarak Aralık 1995'te fırlatılmıştır. Görevi, Güneş'in iç yapısını incelemek, güneş rüzgarını ve onunla ilişkili fenomenleri gözlemlemek ve Güneş'in dış katmanlarını araştırmaktır.

Japonya Uzay Araştırma Ajansı (JAXA) tarafından yürütülen ve kamu fonlarıyla desteklenen bir görev olan HINODE uydusu 2006 yılında fırlatılmıştır. Uydu, Güneş tacı ile Güneş'in manyetik alanı arasındaki etkileşimi araştıran bir dizi koordineli optik, aşırı morötesi ve X-ışını cihazından oluşmaktadır.

İleri Teknoloji Güneş Teleskobu (Advanced Technology Solar Telescope - ATST), Maui'de yapımı devam eden bir güneş teleskobu tesisidir. Yirmi iki kurum ATST projesinde iş birliği yapmaktadır ve projenin ana finansman kaynağı Ulusal Bilim Vakfı'dır (National Science Foundation).

Aşırı Morötesi Dik Açılı Spektrograf (Extreme Ultraviolet Normal Incidence Spectrograph - EUNIS), ilk kez 2006 yılında kullanılan iki kanallı bir görüntüleme spektrografıdır. Yüksek spektral çözünürlükle Güneş tacını gözlemlemektedir. Şimdiye kadar koronal parlak noktaların, soğuk geçici olayların ve koronal döngü kemerlerinin doğası hakkında bilgi sağlamıştır. Ayrıca, SOHO ve birkaç diğer teleskobun kalibrasyonunda da önemli bir rol oynamıştır.

Aeronomi
Güneş sismografisi
Güneş Fiziği Enstitüsü (La Palma Kanarya Adaları)

Mullan, Dermott J. (2009). Physics of the Sun: A First Course. Taylor & Francis. ISBN 978-1-4200-8307-1. 
Zirin, Harold (1988). Astrophysics of the Sun. Cambridge University Press. ISBN 0-521-30268-4. 

Güneş Fizik oturma Yorumları 29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA, Güneş Fizik Sayfa8 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SUPARCO Güneş fizik Sayfa20 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneş fışkırması, güneş diskine karşıdan bakıldığında görülen ve filament olarak adlandırılan, Güneş'in yüzeyinden dışarı doğru uzanmış, genellikle bir halka şeklinde olan büyük, parlak, gaz özelliğinde çıkıntılardır. Fışkırmalar, fotosferde Güneş'in yüzeyine sabitlenmektedir. Dışarı doğru güneş koronasına doğru uzanmaktadır. Korona, plazma olarak bilinen ve çok fazla görünür ışık yaymayan aşırı sıcak iyonize gazlardan oluşurken, fışkırmalar, bileşim olarak kromosferinkine benzer şekilde çok daha soğuk plazma içermektedir. Önem plazması tipik olarak koronal plazmadan yüz kat daha parlak ve yoğundur.
Tüm güneş fışkırmaları; polarite ters çevirme çizgileri (PIL), polarite ters sınırları (PRB) veya nötr çizgiler olarak adlandırılan zıt fotosferik manyetik polarite bölgeleri arasındaki bölünmelerin üzerindeki filament kanallarında oluşmaktadır. Yaklaşık 1 günlük zaman dilimi içinde var olurlar ve koronada birkaç hafta veya aylarca uzayda yüz binlerce kilometre yol kat ederek kalabilmektedirler. Bazı güneş fışkırmaları parçalanır ve daha sonra koronal kitle çıkışlarına neden olabilir. Bilim insanları güneş fışkırmalarının nasıl ve neden oluştuğunu araştırmaktadır
Tipik bir fışkırma, binlerce kilometreyi aşar. Kayıtlardaki en büyüğü tahminen  800.000 km'nin (497.097 mil) üzerindedir (aşağı yukarı  bir güneş yarıçapı büyüklüğünde).

Bir güneş fışkırmasının ilk ayrıntılı betimelemesi, 1 Mayıs 1185'teki Güneş tutulmasını anlatan 14. yüzyıl Laurentian Codex'inde yer almıştır. Burada güneş fışkırması, "canlı korların alev benzeri dilleri" olarak tanımlanmıştır.
Güneş fışkırmaları ilk olarak 18 Temmuz 1860 güneş tutulması sırasında Angelo Secchi tarafından fotoğraflanmıştır. İlk kez bu fotoğraflardan yükseklik, emisyon ve diğer birçok önemli parametre elde edilebildi.
Spektroskoplar ilk kez, 18 Ağustos 1868'deki güneş tutulması sırasında fışkırmalardan gelen emisyon çizgilerinin varlığını tespit edebildi. Bir hidrojen hattının tespiti, fışkırmaların doğada gaz halinde olduğunu doğrulanmıştır. Pierre Janssen, aynı zamanda  şimdi helyum olarak bilinen, o zamanlar bilinmeyen bir elemente karşılık gelen bir emisyon çizgisini de tespit edebilmiştir. Ertesi gün, Janssen, daha önce hiç yapılmamış bir iş yaparak, artık önünde engel bulunmayan Güneş'ten gelen emisyon çizgilerini kaydedip ölçümlerini doğrulamıştır. Gök bilimciler onun yeni tekniklerini kullanarak fışkırmaları günlük olarak incelemektedirler.

Günümüzde kullanılan bir dizi farklı önem sınıflandırma şeması vardır. En yaygın olarak kullanılan ve temel şemalardan biri, güneş fışkırmalarını, oluşturdukları manyetik ortama göre üç sınıfa ayırmaktadır. Bu üç sınıf, aktif bölge fışkırmaları, hareketsiz fışkırmalar ve ara fışkırmalar şeklindedir. Aktif bölge fışkırmaları, aktif bölgelerin merkezlerinde nispeten güçlü manyetik alan içinde oluşanlar olarak tanımlanırken; hareketsiz fışkırmalar, herhangi bir aktif bölgeden uzaktaki zayıf arka plan alanında oluşmuş olanlar olarak tanımlanmaktadır. Bu ikisi arasında, zayıf tek kutuplu plage bölgeleri ile aktif bölgeler arasında oluşmuş olarak tanımlanan ara fışkırmalar yer almaktadır.
Aktif bölge fışkırmaları ve hareketsiz fışkırmalar arasında temel farklılıklar vardır: Birincisi, yalnızca aktif bölgeler içinde yer almalarının bir sonucu olarak, genellikle daha düşük enlemlerde bulunurken, ikincisi tipik olarak kutup tacı çevresindeki daha yüksek enlemlerde bulunmaktadır. Ek olarak, sadece birkaç saatten güne kadar olan ömürleri olan aktif bölge fışkırmaları, ömürleri haftalar ile aylar arasında değişen hareketsiz güneş fışkırmalarından daha fazla püskürmektedir. Hareketsiz güneş fışkırmaları genellikle aktif bölge fışkırmalarından çok daha yükseklere ulaşmaktadır.

Aktif bölge ve hareketsiz güneş fışkırmaları, yayılan spektrumları ile de birbirinden ayırt edilebilmektedir. Aktif bölge fışkırmalarının spektrumu, güçlü He II çizgileri olan ancak çok zayıf iyonize metal çizgileri olan üst kromosferinkiyle aynıdır. Öte yandan, hareketsiz fışkırmaların spektrumu, kromosferde 1500 km'de güçlü H, He I ve iyonize metal çizgilerle, ancak zayıf He II çizgileriyle ölçülen spektrumlarla aynıdır.

Bazı fışkırmalar o kadar güçlüdür ki, 600 km'den başlayan hızlarda Güneş'ten uzaya madde fırlatmaktadırlar.

Güneş püskürtüsü

Galsgaard, K.; Longbottom, A.W. (1999). "Formation of solar prominences by flux convergence". Astrophysical Journal. 510: 444. Bibcode:1999ApJ...510..444G. doi:10.1086/306559 . 
Low, B.C.; Fong, B.; Fan, Y. (2003). "The mass of a solar quiescent prominence". Astrophysical Journal. 594 (2): 1060. Bibcode:2003ApJ...594.1060L. doi:10.1086/377042 . 
Golub, L.; Pasachoff J.M. (1997). The Solar Corona. Cambridge University Press. ISBN 0-521-48535-5. 
Tandberg-Hanssen, Einar (1995). The Nature of Solar Prominences. Dordrecht: Kluwer Acad. ISBN 978-0792333746.

Güneş çekirdeği'nin merkezden yaklaşık 0,2 ila 0,25 güneş yarıçapına kadar uzandığı kabul edilir. Güneş'in ve Güneş Sisteminin en sıcak kısmıdır. Merkezde 150 g/cm3 yoğunluğa ve 15 milyon kelvin (15 milyon santigrat, 27 milyon derece F) sıcaklığa sahiptir.
Çekirdek, merkezde 265 milyar bar (3.84 trilyon psi veya 26.5 peta paskal (PPa)) olarak tahmin edilen bir basınçtaki sıcak, yoğun plazmadan (iyonlar ve elektronlar) oluşmuştur. Füzyon nedeniyle, güneş plazmasının bileşimi, dış çekirdekte kütlece %68-70 hidrojenden, merkezde ise %34 hidrojenden oluşur.

Güneş'in çekirdeğinin animasyonlu açıklaması 16 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Güney Galler Üniversitesi)
Güneş'in çekirdeğinin sıcaklığı ve yoğunluğunun animasyonlu açıklaması 16 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Güney Galler Üniversitesi)

Heliyosferik akım burgusu veya  gezegenler arası akım bulgusu, heliosfer bölgelerini ayıran bir yüzeydir ve burada gezegenler arası manyetik alan Güneş'e doğru ve ondan uzağa doğru uzanır. Bu yüzeyde, yaklaşık 10−10 A/m2 akım yoğunluğuna sahip küçük bir elektrik akımı akar ve bu yüzeye sınırlı bir akım tabakası oluşturur. Akım tabakasının şekli, Güneş'in dönen manyetik alanının plazma üzerindeki etkisinden kaynaklanır. Akım tabakasının kalınlığı, Dünya'nın yörüngesi yakınında yaklaşık 10.000 km (6.200 mi)'dir.

The Heliospheric Current Sheet
A Star With Two North Poles (features animation)
The interplanetary magnetic field 29 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
3-Dimensional View of the Heliospheric Current Sheet
NASA Astrophysics Data System article references (Online full text articles)

Helyofizik (ön ek Attika Grekçesi dilinden "helio" ,hḗlios, Güneş anlamına gelir ve "fizik": madde ve enerji ve bunların etkileşimlerinin bilimi) Güneş'in fiziği ve Güneş Sistemi ile bağlantısıdır. NASA tanımlar heliophysics'i "(1) Güneş bilimi için kapsamlı yeni terim - Güneş Sistemi Bağlantısı bilimi için kapsamlı yeni terim, (2) Dünya'nın uzay ortamının keşfi, araştırılması ve anlaşılması ve (3) Güneşimiz gibi bir yıldızın etkilediği kozmos bölgesindeki tüm bağlantılı fenomenleri birleştiren sistem bilimi" olarak tanımlamaktadır.
Heliophysics, Güneş'in iç yapısı, atmosferi ve manyetik alanları dahil olmak üzere Güneş'in kendisini inceleyen Güneş fiziğinden daha geniş bir alandır. Güneş'in Dünya ve Güneş Sistemi'ndeki diğer cisimler üzerindeki etkileri ile uzaydaki değişen koşullara odaklanır. Öncelikle Dünya ve diğer gezegenlerin manyetosfer, iyonosfer, termosfer, mezosfer ve üst atmosfer ile ilgilenir. Heliophysics, Güneş, korona, heliosfer ve uzay bilimlerini birleştirir ve "kozmik ışınlar ve parçacık hızlanması, gezegenler arası ortam ve radyasyon, toz ve manyetik yeniden bağlanma, nükleer enerji üretimi ve iç güneş dinamiği, güneş aktivitesi ve yıldız manyetik alanları, aeronomi ve uzay plazmaları, manyetik alanlar ve küresel değişim" gibi çok çeşitli astronomik olayları ve Güneş Sistemi'nin Samanyolu Galaksisi ile etkileşimlerini kapsar.

Solar döngü
İklim değişikliği

NASA Heliophysics
Heliophysics Integrated Observatory
Understanding The Sun – The Heliophysics Program
Introduction to Heliophysics
Heliophysics and the Weather in Space
Principles Of Heliophysics: a textbook on the universal processes behind planetary habitability by Karel Schrijver et al
NASA Heliophysics textbooks
NASA-funded Summer Schools

Koronal delik, Güneş'in koronasının aşırı ultraviyole (EUV) ve yumuşak X-ışını görüntülerinde karanlık görünen bir bölgesidir, çünkü bu bölgedeki plazma çevreleyen koronaya göre daha soğuk ve daha seyrek bir yapıya sahiptir. Adına rağmen, koronal delik Güneş'in koronasında gerçek bir fiziksel delik veya boşluk değildir. Karanlık, plazmayı doğrudan gezegenler arası uzaya yönlendiren ve güneş rüzgarının hızlı bileşenini üreten açık manyetik alan çizgilerini ortaya çıkarır. Bunlar, gezegenler arası uzaya açık manyetik alanların nüfuz ettiği nispeten soğuk ve seyrek plazmadan oluşur. Bu, koronal deliğin bulunduğu yerde plazmanın sıcaklığının ve yoğunluğunun azalmasına ve gezegenler arası uzayda ölçülen ortalama güneş rüzgârının hızının artmasına neden olur.
Koronal delikler ilk olarak 1973 Skylab misyonunun yumuşak X-ışını görüntülerinde kesin olarak tanımlanmıştır, ancak yirminci yüzyılın başlarında tutulma fotoğrafları kutup bölgelerindeki karanlık bölgelere işaret etmişti. Rutin haritalama artık tam disk EUV görüntüleyicileri ile yer tabanlı sinoptik manyetografları birleştirerek deliklerin gelişimini takip etmekte ve uzay hava durumu tahminlerine bilgi sağlamaktadır.
Koronal deliklerden kaynaklanan hızlı güneş rüzgarı akımları, yavaş güneş rüzgarı akımlarıyla etkileşime girerek eşdönüşlü etkileşim bölgeleri (CIR) oluşturabilir. Bu bölgeler, Dünya'nın manyetosferi ile etkileşime girerek hafif ila orta şiddette jeomanyetik fırtınalar oluşturabilir. Güneş minimumları sırasında, CIR'ler jeomanyetik fırtınaların ana nedenidir.

Taçküre kütle atımı
Güneş lekesi
Güneş rüzgârı
Solar döngü
Helyosfer
Solar and Heliospheric Observatory
Parker Güneş Sondası

Koronal döngüler alçak koronallerin ve güneşin dönüşüm bölgelerinin temel yapısını oluşturmaktadır. Bu yüksek yapılı döngüler  solar ortamdaki manyetik sapmanın direkt sonuçlarıdır. Koronal döngülerin populasyonu solar halkalarla doğrudan bağlantılıdır; bu nedenle koronal döngüler genelde ayak izlerinde güneş izleriyle bulunurlar.

Koronal döngü 2 uçta manyetik bir sapmadır. Solar yapıdan enerji transferini incelemek için ideal yapılardır.
Koronal döngülerin farklı boyutları vardır. Fotosfere demir atmış koronal döngüler kromosferden ve dönüşüm bölgesinden yansıyarak koronoya kadar uzanırlar.
Ayrıca koronal döngüler uzunlukları boyunca geniş farklılıklar gösteren sıcklıklara sahiptirler. 1 MK altındaki döngüler ılık döngüler olarak bilinirler ve 1 MK ötesindeki döngüler de sıcak döngülerdir. Doğal olarak bu farklı kategoriler farklı dalga boylarında enerji yayarlar.

Koronal döngüler solar yüzeylerin hem aktif hem de sessiz bölgelerini popule ederler. Aktif bölgeler küçük alan kaplarlar ama aktivitenin çoğunu oluştururlar ve genel olarak taçkütle genel atımının kaynağıdırlar. Aktif bölgeler toplam koronal ısınma enerjisinin 82%sine kadar kaplayabilirler. Koronal delikler açık alan çizgileridir ve genel olarak güneşin kutuplarında yer alırlar ve hızlı solar rüzgarın kaynağı olarak bilinirler. Sessiz güneş solar yüzeyin geri kalanını oluşturur. Sessiz güneş daha pasif olsa da dinamik süreçle ve geçici olaylarla kaplıdır. Genel bir kural olarak sessiz güneş kapalı manyetik yapıların olduğu alanlarda vardır ve aktif bölgeler patlayıcı olayların kaynağıdır.

Kapalı bir alan çizgisi koronal döngü oluşturmaz ancak; kapalı akış koronal döngü olarak adlandırılmadan önce plazma ile doldurulmalıdır. Bunu düşündüğümüzde koronal döngüler solar yüzeylerde nadirlikler haline gelir. Bu da demektir ki koronayı ısıtan ve kromospherik plazmayı manyetik akışa aktaran mekanizma yüksek ölçüde yereldir. Mekanizma(lar) koronayı kromospherik plazma ile ile besleyecek kadar stabil ve hızlanabilecek kadar güçlü olmalıdırlar. Bu da koronal döngülerin yoğun çalışmaya konu olmasının nedenidir.
Koronal ısıtma sorununun yalnızca koronal ısıtma mekanizmasına bağlı olduğu fikri yanıltıcıdır. Birincil olarak, plazma dolu aşırı yoğun döngüler direkt olarak kromosfer tarafından boşaltılır. İkincil olarak, koronal akıntıların gözlemleri kromosferik bir plazma kaynağına işaret eder.

Yere bağlı teleskoplardan birçok çalışma ve koronanın tutulma gözlemleri yapılmıştır ama dünyanın atmosferinin engelleyici etkisinden kaçmak için uzay temelli gözlemler solar fizik için mecburi bir evrim olmuştur. 1946 ve 1952'de kısa roket uçuşlarıyla, spectogramlar solar EUV ve Lyman-α başlamıştır. Temel x-ray gözlemleri 1960'ta roketler kullanılarak kazanılmıştır. Başarılı olsalar da roket görevleri yaşam süresi ve masraf açısından çok sınırlıydı. 1962-1975 periyodunda  Yörüngesel Solar Gözlemevi genişletilmiş EUV ve x-ray spektrometre gözlemlerinde başarılı olmuştur. 1973'te Skylab çoklu dalgaboyu kampanyasını başlatmış ve gözlemleri tipikleştirmiştir. Bu görev yalnızca bir yıl sürdü ve solar maksimum görevi tarafından bastırıldı.

Solar topluluk ağustos 1991'de Yohkoh'un başlangıcıyla sarsıldı. 14 Aralık 2001'de bateri yetmezliği nedeniyle kaybedildi ama görevsel olduğu on yılda x-ray gözlemlerinde devrim yaptı. Yohkoh dünyayın eliptik bir yörüngede döndü ve solar patlama gibi olaylardan x-ray ve y-ray yayılımlarını gözlemledi. Yohkoh 4 ekipman taşıdı. Bragg kristal spektrometre(BCS), geniş bant spektrometre(WBS), yumuşak x-ray teleskopu(SXT) ve sert x-ray teleskopu(HXT) Japonya, ABD ve Birleşik Krallık'taki bilim insanları tarafından kullanıldılar.
SXT x-ray ışınlarını  0.25–4.0 keV aralığında inceledi ve solar özellikleri 2.5 arc'a kadar  0.5-2 saniye aralığında çözümledi. SXT 2-4 MK sıcaklık aralığında plazmaya duyarlıydı ve ideal gözlem platformuydu.
Solar fizikteki sonraki büyük adım  aralık 1995'te Solar ve Heliosferik Gözlemevi(SOHO) açılışında yaşandı. SOHO ilk başta 2 yıl operasyon ömrüne sahipti. Görev devamlı başarı nedeniyle Mart 2007'ye uzatıldı ve SOHOya tam 11 yıllık döngüyü gözlemleme şansı verdi.
SOHO Avrupa Uzay Ajansı(ESA) ve NASA biliminsanları tarafından yönetildi. SOHO 12 ekipmana sahipti: Koronal tanı spektrometresi(CDS), extrem ulraviyole görüntüleme teleskopu(EIT), solar ultraviyole ölçüm ve yayılım radyasyonu(SUMER) ve ultraviyole konograf spektrometre(UVCS).
EIT koronal döngü gözlemlerinde çoklukla kullanılmışltır. EIT iç koronadaki dönüşüm bölgesini  4 bant geçişinden yararlanarak gözlemlemiştir.
Dönüşüm bölgesi ve koronal kaşif(TRACE) Nisan 1998'de açılmıştır. Açılışın zamanı solar fazın maksimuma çıkmasıyla ayarlanmıştır.
Yüksek uzaysal ve geçici çözülümler sayesinde TRACE yüksek detaylı koronal yapı görüntüleri elde etmeyi başarmıştır. Bu kampanya gözlemevinin koronal döngülerin durağan evrelerini gözlemleme yeteneiğini göstermiştir. TRACE elektromanyetik radyasyona 71 Å FeIX, 195 Å FeXII, 284 Å FeXV, 1216 Å HI, 1550 Å CIV ve 1600 A aralığında duyarlı olan filtreler kullanmıştır.

Yukarıdaki bütün uzay görevleri güçlü plazma akıntılarını ve koronal döngülerdeki dinamik süreci gözlemlemede son derece başarılı olmuştur. Örneğin; SUMER gözlemler hızı 5–16 km/sn olan akışlar öne sürüştür ve başka bir SUMER/TRACE ortak gözlemi 15–40 km/sn. olan akıntılar saptamıştır. Çok yüksek süratler FCS tarafından solar maksimum görevi tarafından saptanmıştır. Plazma süratleri 40–60 km/sn civarındadır.

The new solar observatory Hinode (Solar-B)
The highly successful solar X-ray mission, Yohkoh (Solar-A)
TRACE homepage15 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Solar and Heliospheric Observatory, including near-real-time images of the solar corona24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Coronal heating problem at Innovation Reports27 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA/GSFC description of the coronal heating problem13 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FAQ about coronal heating1 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Animated explanation of Coronal loops and their role in creating Prominences 16 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (University of South Wales)

İletken tel sarımlı bir bobin (solenoid) alıp içine bir mıknatıs sokup çıkarırsak bir manyetik alan oluşur. Bu durumda, solenoid, mıknatısın oluşturduğu manyetik alanı yok etmek üzere karşı tepki göstererek ters yönde bir manyetik alan meydana getirir. Sonuç olarak solenoid, mıknatısın müdahalesinin oluşturduğu manyetik alana karşılık manyetik alan üretecek bir elektrik akımı üretir. Bu, endüksiyon bobininin yaptığı akıma endüklenmiş akım denir.
Bu akımın, kendisini oluşturan manyetik alana zıt yönde bir alan oluşturacak şekilde akacağını Heinrich Lenz bulduğundan LENZ kanunu olarak anılır. 
"Endüksiyon elektromotor kuvvetinin meydana getirdiği akım, kendisini meydana getiren akım değişmesine veya harekete karşı koyar." şeklinde de tanımlanır.
Bobin içerisindeki kuvvet çizgilerinin değişimi, bobinde zıt elektromotor kuvvet (zıt EMK Ez) adı verilen bir gerilim endükler. Bu gerilimin yönü kaynak gerilimine ters yöndedir. Dolayısıyla da zıt EMK, bobinden, kaynak geriliminin oluşturduğu akıma ters yönde bir akım akıtmaya çalışır. .
LENZ kanununa göre zıt EMK, büyümekte olan devre akımını küçültücü, küçülmekte olan devre akımını ise büyültücü yönde etki yapar.

Mıknatıslık
Mıknatıssal alan

Manyetik hidrodinamik (MHD), elektrik geçirgenliği olan sıvıların bilimidir. Plazmalar, sıvı metaller ve tuzlu su ya da elektrolikitler bu tip sıvılara örnektir. Magnetohydrodynamics kelimesi "manyetik" alan anlamına gelen magneto, "sıvı" anlamına gelen hydro ve "hareket" anlamına gelen dynamic kelimelerinden türetilmiştir. MHD, bu alandaki çalışmalarıyla 1970'te Nobel Fizik Ödülünü kazanan Hannes Alfven tarafından başlatılmıştır.
MHD'nin arkasındaki temel konsept, manyetik alanların hareket halindeki kondaktif sıvılarda akım yaratabilmesine dayanır ki bu akım sıvı üzerinde güç yaratarak manyetik alanın kendisini de değiştirir. MHD'yi açıklayan denklemler Navier-Stokes sıvı dinamikleri denklemlerinin ve Maxwell'in elektromanyetizm denklemlerinin bir birleşimidir. Bu değişik denklemler aynı anda analitik ya da numerik olarak çözülmek zorundadır.

Manyetik-hidrodinamik kelimesinin ilk kayıtlı kullanımı Hannes Alfven tarafından 1942'de olmuştur. “En azından Güneş’ten gezegenlere geçiş yapan momentumla ilgili birkaç şey söylenmiştir ki bu teori için temel taştır. Manyetikhidrodinamiklerin önemi bu anlamda fark edilmiş ve belirtilmiştir.”Londra’nın Waterloo Köprüsünün altından giden tuzlu su, Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşime girerek iki nehir yatağı arasında potansiyel fark yaratır. Michael Faraday bu deneyi 1832’de yapmıştır ama, akım o denli küçüktür ki o zamanki ekipmanla ölçmek mümkün olmamıştır ve nehir yatağı sinyale kısa devre yaptırmıştır. Ancak, benzer bir süreçte akıntının yarattığı voltaj İngiliz Kanalı’nda 1851’de ölçülmüştür.

MHD’nin en basit formu olan ideal MHD sıvının çok az dirence sahip olduğunu ve bu nedenle mükemmel bir iletici olarak kullanılabileceğini varsayar. Bu manyetik Reynolds sayılarının son limitidir. İdeal MDH’de, Lenz Kanunu sıvının bir anlamda manyetik alan çizgilerine bağlı olduğunu dikte eder. İdeal MHD, sistemde sıvı akımları onları değiştirse ve bozsa da, küçük halat benzeri hacimli sıvılar tarafından sarılan bir alanın manyetik bir alan etrafında dizilmeye devam edeceği şeklinde açıklanabilir. Bu etki bazen manyetik alan dizilerinin sıvı içinde “donması” olarak da anılır. [5] İdeal MHD'de manyetik alanlar ve sıvı arasındaki bağlantının, manyetik alan içindeki sıvının topolojisini düzelttiği - örneğin, eğer bir dizi manyetik alan dizisi düğümlenmiş olsaydı, sıvı/plazma ihmal edilebilir bir direnç gösterdiği sürece öyle kalırlardı. Manyetik alanları birbirine bağlamaktaki bu zorluk enerji depolamayı, sıvıyı ya da manyetik alanının kaynağını değiştirerek mümkün kılar. Bu enerjinin daha sonra bir MHD kırılması ile kullanımı uygun hale gelir ve manyetik yeniden bağlanmayı mümkün kılar, akabinde manyetik alanda saklanan enerjiyi ortaya çıkarır.

İdeal MHD denklemleri, süreklilik denklemi, Cauchy momentum denklemi, Ampere Kanunu, yer değiştirme akımı ve bir ısı değişimi denkleminden oluşmaktadır. Kinetik sistemde her sıvının tanımında olduğu gibi, kapanış yaklaşımı parçacık dağıtma denkleminin en yüksek yerine uygulanmalıdır. Bu çoğunlukla adyabatik ve izortermallik durumunda erime noktasına yaklaşırken başarılır.
Aşağıda 
  
    
      
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} }
  
 manyetik alanı, 
  
    
      
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle {E}}
  
 elektrik alanını, 
  
    
      
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle {v}}
  
 toplam plazma hızını, 
  
    
      
        
          J
        
      
    
    {\displaystyle {J}}
  
 yoğunluğu, 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 kütle yoğunluğunu, 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 plazma basıncını ve 
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
 zamanı ifade eder. Süreklilik denklemi şu şekildedir.

  
    
      
        
          
            
              ∂
              ρ
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        ∇
        ⋅
        
          (
          
            ρ
            
              v
            
          
          )
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \rho }{\partial t}}+\nabla \cdot \left(\rho \mathbf {v} \right)=0}
  
 
Cauchy momentum denklemi.

  
    
      
        ρ
        
          (
          
            
              
                ∂
                
                  ∂
                  t
                
              
            
            +
            
              v
            
            ⋅
            ∇
          
          )
        
        
          v
        
        =
        
          J
        
        ×
        
          B
        
        −
        ∇
        p
      
    
    {\displaystyle \rho \left({\frac {\partial }{\partial t}}+\mathbf {v} \cdot \nabla \right)\mathbf {v} =\mathbf {J} \times \mathbf {B} -\nabla p}
  
 
Lorentz kuvveti 
  
    
      
        
          J
        
        ×
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} \times \mathbf {B} }
  
 Ampere Kanunu kullanılarak
  
    
      
        
          
            1
            2
          
        
        ∇
        (
        
          B
        
        ⋅
        
          B
        
        )
        =
        (
        
          B
        
        ⋅
        ∇
        )
        
          B
        
        +
        
          B
        
        ×
        (
        ∇
        ×
        
          B
        
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{2}}\nabla (\mathbf {B} \cdot \mathbf {B} )=(\mathbf {B} \cdot \nabla )\mathbf {B} +\mathbf {B} \times (\nabla \times \mathbf {B} )}
  
 genişletilebilir. 

  
    
      
        
          J
        
        ×
        
          B
        
        =
        
          
            
              
                (
                
                  
                    B
                  
                  ⋅
                  ∇
                
                )
              
              
                B
              
            
            
              μ
              
                0
              
            
          
        
        −
        ∇
        
          (
          
            
              
                B
                
                  2
                
              
              
                2
                
                  μ
                  
                    0
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} \times \mathbf {B} ={\frac {\left(\mathbf {B} \cdot \nabla \right)\mathbf {B} }{\mu _{0}}}-\nabla \left({\frac {B^{2}}{2\mu _{0}}}\right)}
  
       
Sağ taraftaki birinci kısım manyetik gerilim kuvveti ve ikinci kısım manyetik basınç kuvvetidir. Plazma için İdeal Ohm kanunu şu şekildedir. 

  
    
      
        
          E
        
        +
        
          v
        
        ×
        
          B
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \mathbf {E} +\mathbf {v} \times \mathbf {B} =0}
  
   
Faraday Kanunu   

  
    
      
        
          
            
              ∂
              
                B
              
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        =
        −
        ∇
        ×
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \mathbf {B} }{\partial t}}=-\nabla \times \mathbf {E} }
  
   
Düşük frekanslı Ampere Kanunu yeri değiştirme akımını ihmal eder. 

  
    
      
        
          μ
          
            0
          
        
        
          J
        
        =
        ∇
        ×
        
          B
        
      
    
    {\displaystyle \mu _{0}\mathbf {J} =\nabla \times \mathbf {B} }
  
 
Manyetik sapma sabiti 

  
    
      
        ∇
        ⋅
        
          B
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla \cdot \mathbf {B} =0}
  
 
Enerji Denklemi

  
    
      
        
          
            
              d
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        
          (
          
            
              p
              
                ρ
                
                  γ
                
              
            
          
          )
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\mathrm {d} }{\mathrm {d} t}}\left({\frac {p}{\rho ^{\gamma }}}\right)=0}
  

  
    
      
        γ
        =
        5
        
          /
        
        3
      
    
    {\displaystyle \gamma =5/3}
  
 adyabatik denklem durumu için spesifik ısı oranıdır. Bu enerji denklemi, tabii ki, şok ve ısı iletimi yokken geçerlidir çünkü bir sıvının entropisinin değişmediğini varsayar.

İdeal MHD çok katı bir biçimde yalnızca: 

Plazma yüksek oranda çarpışmaya uygundur, böylece çarpışmanın olacağı zaman skalası sistemdeki diğer karakteristik zaman dilimlerine göre daha kısadır ve parçacık dağılımı Maxweillian olmaya daha yatkındır.
Bu çarpmalara bağlı direnç daha küçüktür. Özellikle, içinde bulunduğu zaman ölçeğinde tipik manyetik yayılmanın içinde zaman ölçeği ile çarpımı herhangi bir ilgilenilen zamandan daha uzun olmak zorundadır.
İlgilenilen zaman skalaları iyon yüzeyi derinliğinden, alana dikey olan Larmor yarıçapı Landau dampingi es geçecek kadar ve zaman ölçeği iyon dönmesi zamanına göre çok daha uzundur. (sistemin düzgün bir şekilde işlediği ve yavaşça geliştiği varsayılır)

Sıvı manyetik alanda mükemmel olmayan bir şekilde iletiliyorsa, manyetik alan genellikle sıvı içerisinde yayılma yasasını izleyerek hareket eder ve plazmanın direnci yayılma sabiti olur. Bu şu anlama gelir: İdeal MHD denklemlerindeki çözelti sadece belirli bir zaman dilimi içinde, yayılma önemsenmeyecek bir noktaya gelmeden önce belirli bir bölg

Ohm yasası, bir elektrik devresinde iki nokta arasındaki iletken üzerinden geçen akım, potansiyel farkla (örn. voltaj veya gerilim düşümü) doğru; iki nokta arasındaki dirençle ters orantılıdır.

  
    
      
        I
        =
        
          
            
              V
              R
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I={\dfrac {V}{R}}}
  

ya da

  
    
      
        V
        =
        
          I
        
        
          .
        
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle V={I}{.}{R}}
  

Burada, I akım amper, V referans alınan iki nokta arasındaki potansiyel fark volt ve R ohmla ölçülen ve direnç olarak adlandırılan devre değişkeni (volt/amper)dir. Potansiyel fark gerilim olarak da bilinir ve bazen V nin yerine U, E veya emk (elektromotor kuvvet) sembolleri kullanılır.
Bu yasa basit elektriksel devrelerdeki telden geçen akım ve gerilim miktarını açıklar.
Yukarıdaki formül elektrik/elektronik mühendisliği alanında oldukça sık kullanılan bir eşitliktir. Çünkü gerilim, akım ve direncin birbirleriyle olan ilişkisini makroskopik seviyede inceler. Bu elemanlar çoğunlukla bir elektrik devresinde bulunur.

Elektriksel aygıtları içeren elektrik devreleri birbirlerine iletkenlerle bağlanır. Yukarıdaki diyagram yapılabilen en basit elektrik devrelerinden biridir. Batarya gibi bir elektriksel aygıt içinde + ve - terminalleri bulunan bir çemberle gösterilir. Diğer aygıt zikzak şeklinde resmedilir ve arkasına R harfi konur ve direnç olarak adlandırılır. Gerilim kaynağının + veya pozitif ucu direnci önemsenmeyen bir iletkenle direnç uçlarının birine bağlanmıştır. Bu iletkenden geçen akım I ve ok işareti akımın yönünü gösterir. Direncin ikinci ucu başka bir iletkenle voltaj kaynağının - ucuna bağlanır. Bu form kapalı devredir. Çünkü gerilim kaynağının bir ucundan çıkan akım diğer ucuna dönmüştür.
Gerilim negatif yüklü elektronların iletken boyunca hareket ettiği bir elektriksel kuvvettir. Akım elektron akışına ters yönde akar ve direnç akıma karşı gösterilen zorluktur.
Ohm yasasında bahsedilen 'iletken' üzerinde gerilimin ölçüldüğü bir devre elemanıdır. Dirençler elektrik şarjının üzerinden yavaşça aktığı iletkenlerdir. 10 megaohmluk bir dirence sahip olan bir iletken 0,1 ohmluk bir dirence sahip olan iletkene göre daha zayıf bir iletkendir ve iyi iletken sayılmaz. (Yalıtkan maddelere bir gerilim uygulandığında akımın geçmesine izin vermezler.)

Fizikçiler Ohm yasasının şu formunu sık kullanır:

  
    
      
        
          J
        
        =
        σ
        ⋅
        
          E
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} =\sigma \cdot \mathbf {E} }
  

Burada J akım yoğunluğu, (akım/birim alan, Ohm yasasındaki I akımına benzemez), σ öz iletkenlik (anisotropik maddelerde Tensör olabilir) ve E elektrik alanı (volt/metre, Ohm yasasındaki V birimine benzemez) dır. Yukarıdaki ifade üç boyutlu her bir vektörün kullanılan biçimlerden biri değildir. (Normalde aşağıdaki örnekte görüleceği şekildedir. Bazen noktanın anlamı skaler çarpımdır. Buradaki nokta sadece basitce kullandığımız matematiksel çarpım anlamındadır.) Buradaki J de görüldüğü gibi kullanılan kartezyen koordinatları, vektördeki her bir bileşen için üç farklı bileşen vardır, Her bileşeninde üç farklı değeri vardır. Örneğin, J ögesinin x, y ve z yönlerinde Jx(x, y, z), Jy(x, y, z) ve Jz(x, y, z) gibi bileşenleri vardır.
Devre tasarımında kullanılan form makroskopiktir, Ohm'un genel formu yaklaşık olarak şu şekilde elde edilir:
Belirlenen iki nokta arasındaki potansiyel fark;

  
    
      
        
          Δ
          V
        
        =
        −
        ∫
        
          
            E
          
          ⋅
          d
          l
        
      
    
    {\displaystyle {\Delta V}=-\int {\mathbf {E} \cdot dl}}
  

veya elektriksel alan bağımsız yoldadır, 
  
    
      
        
          
            |
          
          Δ
          V
          
            |
          
        
        =
        
          E
        
        
          L
        
      
    
    {\displaystyle {|\Delta V|}={E}{L}}
  
 burada L referans noktalar arasındaki uzaklık.

  
    
      
        J
        =
        
          
            I
            A
          
        
      
    
    {\displaystyle J={\frac {I}{A}}}
  
 olduğunda Ohm yasası şöyle olur:

  
    
      
        
          
            I
            A
          
        
        =
        
          
            
              σ
              
                |
              
              Δ
              V
              
                |
              
            
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle {I \over A}={\sigma |\Delta V| \over L}}
  
e İletkenin elektrik direnci öziletkenlik, uzunluk ve kesit alanı ile ifade edilir:

  
    
      
        
          R
        
        =
        
          
            L
            
              σ
              A
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {R}={L \over \sigma A}}
  

  
    
      
        
          
            
              
                |
              
              Δ
              V
              
                |
              
            
            R
          
        
        =
        
          I
        
      
    
    {\displaystyle {|\Delta V| \over R}={I}}
  

Eğer madde B manyetik alannında v hızıyla hareket ediyorsa forma şu ifadeye şu eklenmelidir

  
    
      
        
          J
        
        =
        σ
        ⋅
        
          (
          
            
              E
            
            +
            
              v
            
            ×
            
              B
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} =\sigma \cdot \left(\mathbf {E} +\mathbf {v} \times \mathbf {B} \right)}
  

Mükemmel metal kafeste öziletkenlik yoktur, fakat gerçek bir metalde kristalografik kusurlar, kirlilikler, çoklu izotoplar ve atomların ısısal hareketler gibi etkiler vardır. Bunlar elektronların saçılmasına sebep olarak dirençte değişiklik oluştururlar.
Ohm yasası Kirçoh gerilim yasası (KVL) ve Kirşof akım yasası (KCL) nu elde etmek için yeterlidir. İlk eşitliğin sadece sağ tarafına bakarsak:

  
    
      
        σ
        E
        
      
    
    {\displaystyle \sigma E\,}
  

ve kapalı integral uygularsak:

  
    
      
        ∫
        
          σ
          E
          ⋅
          d
          l
        
      
    
    {\displaystyle \int {\sigma E\cdot dl}}
  

Yüzey boyunca Stokes teoremini yazabiliriz:

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        
          σ
          ∇
          ×
          E
          ⋅
          d
          A
        
      
    
    {\displaystyle \int _{S}{\sigma \nabla \times E\cdot dA}}
  

fakat E potansiyeli yönsüz olarak kabul edeceğiz:

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        σ
        ∇
        ×
        
          (
          
            ∇
            (
            ϕ
            )
          
          )
        
        ⋅
        d
        A
      
    
    {\displaystyle \int _{S}\sigma \nabla \times \left(\nabla (\phi )\right)\cdot dA}
  

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        σ
        ×
        
          
            
              0
              →
            
          
        
        ⋅
        d
        A
      
    
    {\displaystyle \int _{S}\sigma \times {\vec {0}}\cdot dA}
  

  
    
      
        J
        =
        σ
        E
        
      
    
    {\displaystyle J=\sigma E\,}
  

her iki tarafa yine kapalı integrali uygularsak:

  
    
      
        ∫
        J
        ⋅
        d
        l
        =
        ∮
        σ
        E
        ⋅
        d
        l
      
    
    {\displaystyle \int J\cdot dl=\oint \sigma E\cdot dl}
  

Maxwell denklemlerinden 
  
    
      
        c
        u
        r
        l
        (
        H
        )
        =
        J
      
    
    {\displaystyle curl(H)=J}
  
:

  
    
      
        ∫
        ∇
        ×
        (
        H
        )
        ⋅
        d
        l
        =
        ∫
        σ
        E
        ⋅
        d
        l
      
    
    {\displaystyle \int \nabla \times (H)\cdot dl=\int \sigma E\cdot dl}
  

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        H
        ⋅
        d
        A
        =
        ∮
        σ
        E
        ⋅
        d
        l
      
    
    {\displaystyle \int _{S}H\cdot dA=\oint \sigma E\cdot dl}
  

daha önceki eşitliklerden sağ tarafın sıfır olduğunu biliyoruz:

  
    
      
        
          ∫
          
            S
          
        
        H
        ⋅
        d
        A
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \int _{S}H\cdot dA=0}
  

bu açık yüzeydeki net akımın sıfır olduğunu gösteriyor.

Ohm yasası elektrik devrelerinin analizinde kullanılan bir eşitliktir, mühendisler ve bilgisayarcılar tarafından da kullanılır. bugün bile iş yoğunluğunu azaltmak için elektrik devrelerin analizinde bilgisayarlarda kullanılıyor.
Hemen hemen bütün devrelerde dirençli elemanlar vardır ki bunların hemen hemen hepsinde ideal omik devreler dikkate alınır.

Gerilim, akım ve direnç değerleri soyut kavramlardır, Başlangıçta elektrik mühendisliği öğrencileri su akışı için yardımcı analog terimler buldular. Su basıncı, pascal ile ölçülür ve, analog gerilimdir. Çünkü su akışını (yatay) olarak sağlayan borunun iki nokta arasındaki su basınç farkı hesaplanıyor Suyun akışı litre (veya galon) dakikadaki su miktarıdır. coulomb/saniye gibi analog bir akımdır.

Genellikle yalıtılmış tabakalara yerleştirilen ince metal şeritler elektrik akımını filmin yüzeyine paralel olarak taşınmak için kullanılır. Çoğu aygıtın elektriksel hassasiyetini açıklamak için ohm/birim kare terimi kullanılır.

İletkenin sıcak

Solar döngü, Güneş döngüsü veya güneş manyetik aktivite döngüsü, Güneş aktivitesi güneş yüzeyinde gözlenen güneş lekeleri sayısındaki varyasyonları açısından ölçülen yaklaşık periyodik 11 yıllık bir değişimdir. 17. yüzyılın başlarından beri güneş lekeleri gözlenmiştir ve güneş lekesi zaman serisi herhangi bir doğal fenomenin en uzun sürekli gözlenen (kaydedilmiş) zaman serisidir.

Güneş lekelerinde 11 yıllık yarı-periyodikliğe eşlik eden Güneş'in büyük ölçekli dipolar (kuzey-güney) manyetik alan bileşeni de her 11 yılda bir takla atar; ancak, dipolar alanda zirve güneş lekesi sayısında zirve gerisinde, eski iki döngü arasında en az meydana gelen. Güneş radyasyonu ve güneş materyalinin ejeksiyon düzeyleri, sayısı ve güneş lekeleri boyutu, güneş patlamaları ve koronal döngüler tüm senkronize bir dalgalanma sergilemektedir.
Bu döngü, Güneş'in görünüşündeki değişiklikler ve auroralar gibi karasal fenomenler tarafından yüzyıllardır gözlemlenmiştir. Güneş lekesi döngüsü ve geçici aperatiser süreçler tarafından tahrik güneş aktivitesi uzay hava ve darbe uzay ve darbe uzay ve yer tabanlı teknolojilerin yanı sıra Dünya'nın atmosferi ve aynı zamanda muhtemelen yüzyıllar ve daha uzun ölçeklerde iklim dalgalanmaları oluşturarak Güneş Sistemi gezegenlerin çevre yönetir.

Güneş lekesi döngüsünü anlamak ve tahmin etmek, uzay bilimi ve evrenin başka yerlerinde manyetohidrodinamik fenomenlerin anlaşılması açısından önemli sonuçlar doğurarak astrofiziğin en büyük zorluklarından biri olmaya devam etmektedir.

Güneş döngüleri yaklaşık 11 yıllık bir ortalama süresi var. Güneş maksimum ve güneş minimum maksimum ve minimum güneş lekesi sayımları dönemleri bakın. Döngüler en az bir den diğerine yayılır.

Güneş lekeleri ilk olarak 1609'dan itibaren Galileo Galilei, Christoph Scheiner ve çağdaşları tarafından sistematik olarak gözlemlenmiştir. Güneş döngüsü 1843 yılında Samuel Heinrich Schwabe tarafından keşfedildi, gözlemler 17 yıl sonra güneş lekelerinin ortalama sayısında periyodik bir varyasyon fark. Ancak Schwabe 1775 yılında yazdı Christian Horrebow önce oldu: "bu yıl belirli bir dizi ders sonra, Güneş'in görünümünü sayısı ve lekelerin büyüklüğü ne olursa olsun kendini tekrarlar görünür" 1761 ve Kopenhag gözlemevi Rundetaarn itibaren yaptığı gözlemler dayalı. Rudolf Wolf bu ve diğer gözlemleri derleyip inceledi, döngüyü 1745'e kadar yeniden inşa etti ve sonunda bu yeniden yapılanmaları Galileo ve çağdaşlarının on yedinci yüzyılın başlarındaki güneş lekelerinin ilk gözlemlerine itti.
Wolf'un numaralandırma şemasından sonra, 1755-1766 döngüsü geleneksel olarak "1" olarak numaralandırılır. Wolf bugün kullanılmaya devam eden standart bir güneş lekesi sayı indeksi, Wolf endeksi oluşturdu.
1645 ve 1715 arasındaki dönem, birkaç güneş lekeleri bir süre, Maunder minimum olarak bilinir, Edward Walter Maunder sonra, kim kapsamlı bu tuhaf olay araştırılmış, ilk Gustav Spörer tarafından kaydetti .
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Richard Carrington ve Spörer bağımsız döngüsünün farklı bölgelerinde farklı güneş enlemlerinde görünen güneş lekeleri fenomeni kaydetti.
Döngünün fiziksel temeli George Ellery Hale ve işbirlikçileri tarafından açıklığa kavuşturulmuştur, 1908'de güneş lekelerinin güçlü bir şekilde manyetize edildiğini göstermiştir (Dünya'nın ötesindeki manyetik alanların ilk tespiti). 1919'da güneş lekesi çiftlerinin manyetik polaritesinin:

Bir döngü boyunca sabittir;
Bir döngü boyunca ekvator karşısında ters mi;
Kendini bir döngüden diğerine çevirir.
Hale'in gözlemleri, manyetik döngünün orijinal durumuna (polarite dahil) dönmeden önce iki güneş döngüsünü veya 22 yılı kapsadığını ortaya koymuştur. Hemen hemen tüm belirtileri  polariteye duyarsız olduğundan, "11 yıllık güneş döngüsü" araştırma odağı olmaya devam etmektedir; ancak, 22 yıllık döngünün iki yarısı genellikle aynı değildir: 11 yıllık döngüler genellikle Wolf'un güneş lekesi sayılarının daha yüksek ve daha düşük toplamları arasında geçiş (Gnevyshev-Ohl kuralı).
1961'de Harold ve Horace Babcock'un baba-oğul ekibi güneş döngüsünün güneş üzerinde bir bütün olarak ortaya çıkan bir spatiotemporal manyetik süreç olduğunu belirledi. Onlar güneş yüzeyi güneş lekeleri dışında manyetize olduğunu gözlemledi, bu (zayıf) manyetik alan ilk bir dipol sipariş etmektir ve bu dipol güneş lekesi döngüsü ile aynı dönemde polarite ters uğrar. Horace'ın Babcock Modeli, Güneş'in salınımlı manyetik alanını 22 yıllık yarı-sabit bir periyodikliğe sahip olarak tanımladı. ve poloidal güneş manyetik alan bileşenleri arasındaki salınımlı enerji değişimini kapsamaktadır.

Son 11.400 yıl içinde güneş lekesi numaraları karbon-14tabanlı dendroclimatology kullanılarak yeniden inşa edilmiştir. 1940'larda başlayan güneş aktivitesi düzeyi istisnai - benzer büyüklükte son dönem yaklaşık 9.000 yıl önce meydana geldi (sıcak Boreal döneminde). Güneş, son 11.400 yılın sadece ~10'u boyunca benzer şekilde yüksek bir manyetik aktivite seviyesindeydi. Hemen hemen tüm önceki yüksek aktivite dönemleri mevcut bölüm daha kısa idi. Fosil kayıtları Güneş döngüsünün en az son 700 milyon yıldır istikrarlı olduğunu göstermektedir. Örneğin, Erken Permiyen sırasında döngü uzunluğu 10.62 yıl ve benzer neoproterozoic olduğu tahmin edilmektedir.
2009 yılına kadar, 28 döngünün 1699 ve 2008 yılları arasında 309 yıla yayıldığı ve ortalama 11,04 yıl süre verdiği düşünüldü, ancak araştırmalar bunların en uzununun (1784-1799) aslında iki döngü olabileceğini gösterdi. Eğer öyleyse ortalama uzunluk sadece 10,7 yıl civarında olacaktır. Gözlemler 9 yıl kadar kısa ve 14 yıl kadar gözlemlendiği için ve 1784-1799 döngüsü iki katına çıkarsa, iki bileşen döngüsünden birinin uzunluğu 8 yıldan az olmalıdır. Önemli genlik varyasyonları da oluşur.
Güneş aktivitesi tarihsel "büyük minima" bir listesi vardır. 

25. Güneş çevrimi Aralık 2019'da başladı. 25. çevrimiçin çok zayıftan güçlü büyüklüğe kadar değişen, farklı yöntemlere dayalı çeşitli tahminler yapılmıştır. Bhowmik ve Nandy'nin (2018) veriye dayalı güneş dinamosu ve güneş yüzeyi akı taşıma modellerine dayanan fizik temelli bir tahmini, mevcut minimumlarda güneş kutup alanının gücünü doğru tahmin etmiş gibi görünüyor ve 24. çevrime benzer veya biraz daha zayıf güçlü ama önemsiz olmayan bir 25. Güneş çevrimi öngörüyor. Özellikle, Güneş'in önümüzdeki on yıl içinde Maunder-minimum benzeri (durgun) bir duruma düşme olasılığını dışlamaktadırlar. 2019'un başlarında 25. Güneş çevrimi Tahmin Paneli tarafından yapılan bir ön uzlaşma vardır. NOAA'nın Uzay Hava Durumu Tahmin Merkezi (SWPC) ve NASA tarafından düzenlenen Panel, yayınlanan 25. Güneş çevrimi tahminlerine dayanarak, 25. Güneş çevrimi'nin 24. Güneş çevrimiyle çok benzer olacağı sonucuna vardı. 25. çevrimden önceki güneş çevrimi minimumunun, 24. çevrimden önceki minimum gibi uzun ve derin olacağı öngörülüyor. Güneş maksimumunun, revize edilmiş güneş lekesi sayısı cinsinden verilen 95 ila 130 güneş lekesi aralığı ile 2023 ve 2026 yılları arasında gerçekleşmesi beklenmektedir.

Güneş döngüsü 4 Ocak 2008'de başladı, erken 2010 yılına kadar minimal aktivite ile. Döngüde "çift tepeli" güneş maksimum. İlk zirve 2011'de 99'a, 2014'ün başında ise 101'e ulaştı.

Bu döngü 11,6 yıl sürdü, Mayıs 1996'da başlayan ve Ocak 2008'de sona erdi. Güneş döngüsü sırasında gözlenen maksimum düzeltilmiş güneş lekesi sayısı (aylık güneş lekeleri sayısı on iki aylık bir dönemde ortalama) 120,8 (Mart 2000) ve en az 1,7 idi. Bu döngü boyunca toplam 805 gün boyunca güneş lekeleri yoktu.

Güneş döngüsü manyetik aktiviteyi yansıttığı için, güneş lekeleri ve koronal kütle atımları dahil olmak üzere çeşitli manyetik olarak güneş olayları tahrik edilen güneş döngüsünü takip eder.

Güneş'in görünen yüzeyi, fotosfer, daha fazla güneş lekesi olduğunda daha aktif bir şekilde yayılır. Güneş parlaklığının uydudan izlenmesi, Schwabe döngüsü ile parlaklık arasında tepeden tepeye yaklaşık% 0,1'lik bir genlik ile doğrudan bir ilişki ortaya koydu. Büyük güneş lekesi grupları Dünya'nın görünümü boyunca döndüğünde, 10 günlük bir zaman ölçeğinde parlaklık% 0,3'e kadar azalır ve büyük güneş lekesi gruplarıyla ilişkili faktörler nedeniyle 6 aya kadar% 0,05'e kadar artar.
Günümüzde en iyi bilgi, güneş "yüzey" manyetik alanının görülebildiği MDI manyetogramı gibi SOHO'dan (Avrupa Uzay Ajansı ve NASA'nın ortak bir projesi) gelmektedir. Her döngü başladığında, güneş lekeleri orta enlemlerde belirir ve ardından minimum solar değere ulaşılana kadar ekvatora gittikçe yaklaşır. Bu desen en iyi sözde kelebek diyagramı şeklinde görselleştirilir. Güneş görüntüleri enlemsel şeritlere bölünür ve güneş lekelerinin aylık ortalamalı kısmi yüzeyleri hesaplanır. Bu, renk kodlu bir çubuk olarak dikey olarak çizilir ve süreç, bu zaman serisi diyagramını oluşturmak için her ay tekrarlanır.

Manyetik alan değişiklikleri güneş lekelerinde yoğunlaşırken, daha küçük büyüklükte de olsa tüm güneş benzer değişikliklere uğrar.

Güneş manyetik alanı koronayı yapılandırır ve ona güneş tutulmaları zamanlarında görülebilen karakteristik şeklini verir. Karmaşık koronal manyetik alan yapıları, güneş yüzeyindeki sıvı hareketlerine ve güneşin iç kısmındaki dinamo hareketiyle üretilen manyetik akının ortaya çıkmasına tepki olarak gelişir. Henüz ayrıntılı olarak anlaşılmayan nedenlerden dolayı, bazen bu yapılar stabiliteyi kaybederek gezegenler arası boşluğa koronal kitle püskürtmelerine veya morötesi ve X-ışını radyasyonunun yanı sıra enerjik parçacıkların ani lokalize manyetik enerji salınımının neden olduğu parlamalara yol açar. Bu patlama olayları, Dünya'nın üst atmosferi ve uzay ortamı üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir ve şu anda uzay havası olarak adlandırılan şeyin temel itici güçleridir. Koronal kütle atımlarının ve işaret fişeklerinin meydana gelme sıklığı, döngü tarafından büyük ölçüde değiştirilir.
Herhangi bir boyuttaki işaret fişekleri, solar maksimumda minimumda olduğundan 50 kat daha sıktır. Büyük koronal kütle püskürtmeleri, maksimum güneş enerjisinde günde ortalama birkaç kez meydana gelir ve güneş mini

Solar minimum, Güneş'in 11 yıllık döngüsünde en az güneş aktivitesinin görüldüğü periyottur. Bu süre zarfında güneş lekesi ve güneş patlaması aktivitesi azalır ve çoğu zaman günlerce meydana gelmez. Minimumun tarihi, 12 aylık güneş lekesi aktivitesi üzerinden düzleştirilmiş bir ortalama ile saptanır, bu nedenle minimum solar tarihi genellikle minimum gerçekleştikten 6 ay sonra saptanabilir.

Solar minimum ve maksimum, Güneş'in 11 yıllık ve 400 yıllık aktivite döngüsünün iki uç noktasıdır. Maksimum döneminde çok fazla güneş lekesi ve patlaması görülür. Gözlemciler daha fazla aurora görebilir ve uzay ajansları astronotları korumak için radyasyon fırtınalarını izlemelidir. Elektrik kesintileri, uydu arızaları, iletişim kesintileri ve GPS alıcısı arızaları, maksimum güneş enerjisi sırasında meydana gelebilecek şeylerden sadece birkaçıdır.
Güneş minimumda, daha az güneş lekesi vardır ve güneş patlamaları azalır. Bazen günler veya haftalar lekesiz geçer.

2022 civarında zirveye çıkacak olan 25. güneş döngüsü, yüzyılların en zayıflarından biri olabilir
Solar minimumun dünyayı nasıl etkilediğine ilişkin yeni bilgiler 9 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (NASA 14 Haziran 2011)

Standart solar model (SSM), güneşi küresel bir gaz topu olarak ele alan matematiksel bir yaklaşımdır (derin iç kesimlerde tamamen plazmalaşmış hidrojen ile değişken iyonlaşma durumlarında). Teknik olarak  simetrik küresel durağanımsı bir yıldız modeli olan bu model, yıldızsal yapıyı tarif eden basit fizik prensiplerinden elde edilmiş birçok diferansiyel denkleme sahiptir. Bu model, güneşin ışıklılığı, çapı, yaşı ve bileşenleri gibi iyi bilinen sınır koşullara bağlıdır. Güneş'in yaşı direkt olarak ölçülemez. Tahmini bir değer bulmanın yollarından biri en eski meteorların yaşını bulmak ve Güneş sisteminin gelişim modellerine bakmaktır. Günümüzdeki Güneş'in fotosferinin yapısı %74,9 oranında hidrojen ve %23.8 oranında helyumdan oluşmaktadır. Astronomide metaller denilen tüm ağır elementler ise %2den daha az bir kütleye tekabül etmektedir. Standart solar model yıldızsal gelişim teorisinin doğruluğunu test etmek için kullanılmaktadır. Aslında, iki serbest parametre olan helyum mevcudiyeti ve karışma uzunluğu (güneşteki ısı yayılımını modellemek için kullanılan) değerlerini bulmanın tek yolu SSMyi gözlemlenen güneşe "uygun" hale getirecek şekilde ayarlamaktır.
Işıklılık özelliğine yeni başlamış ve bunun büyük kısmını nükleer reaksiyonlardan alan, homojen bir yapıya sahip olduğu varsayılan bir yıldız sıfır yaşında (protostellar) olarak kabul edilir (dolayısıyla gaz ve toz bulutundan oluşma evresi ihmal edilir). SSMyi elde etmek için, sıfır yaşındaki yıldızsal solar kütle (MJ) modeli, Güneş'in yaşına doğru evrilir. Sıfır yaşındaki solar modeldeki element ihtivası, ilk baştan itibaren mevcut olan meteoroidlerden tayin edilir. Bu bilgiler ışığında, sıfır yaş ışıklılığı tutarlı bir şekilde tahmin edildikten sonra (örneğin günümüz güneşinin ışıklılığı) bu bilgiler tekrarlanan prosedürlerle modelin doğru değerlerine yerleştirilir; sıcaklık basınç, yoğunluk modeli yıldızın sabit durumda olduğu varsayılarak yıldızsal yapı denklemleriyle çözülür. Bu model daha sonra sayısal olarak güneşin yaşına kadar ilerletilir. Güneşin ölçülmüş ışıklılığı ve yüzey ihtivası gibi değerlerden sapmalar hesaplanıp modelde düzeltmeler yapılır. Örneğin, helyum ve ağır metaller difizyon yoluyla güneşin fotosferine yerleşmiştir. Bunun sonucu olarak güneşin fotosferinde ilk halinde bulunan helyum ve ağır metallerin %87'si bulunmaktadır. Prostellar halindeki güneşin fotosferi %71.1 hidrojen  %27.4 helyum ve %1.5 ağır metal içermekteydi. Ağır metallerin difizyon ile çökmesini hesaplamak için daha kesin bir metot gerekmektedir.

Hidrostatik denge denklemi gibi yıldızsal yapı diferansiyel denklemleri sayısal olarak entegre edilmiştir. Diferansiyel eşitlikler, fark denklemleri kullanılarak yaklaşık olarak bulunmuştur. Yıldız, küresel simetrik bir kabuk olarak düşünülmüşür ve sayısal entegrasyonlar durum denklemleriyle sonlu basamaklarda yapılmıştır ve basınç, opaklık ve enerji üretimi oranlarını yoğunluk sıcaklık ve ihtiva cinslerinden verir.

Güneşin merkezindeki çekirdek reaksiyonları hidrojen çekirdeklerini proton-proton zinciri ile helyuma dönüşmesi ve (diğer devasa yıldızlar kadar olmasa da Güneş'te de var olan) CNO döngüsü, Güneş'in bileşimini değiştirmektedir. Bu, güneşin merkezindeki ortalama moleküler ağırlığı artırmaktadır. Bunun sonucu olarak, basınçta bir düşüş gözlemlenmesi gerekirken merkezin küçülmesinden dolayı basınç düşüşü oluşmamaktadır. Virial Teorisine göre büzülmeden gelen çekimsel potansiyel enerjinin yarsı ısıyı artırmak için kullanılırken diğer yarısı yayılmaktadır. İdeal gaz teorisine göre sıcaklığın artması, aynı zamanda basıncın artmasına yol açarak hidrostatik dengenin geri kazanılmasına neden olmaktadır. Güneşin ışıklılığı, sıcaklığın artması ve nükleer reaksiyon hızının artmasıyla doğru orantılı olarak artar. Dış katmalar, artan sıcaklık ve basınç değişkenlerini kompanse etmek için genişler, yani yarı çap artar.
Hiçbir yıldız tamamen statik değildir, fakat yıldızlar ana evrede (merkezde hidrojen yakılma durumunda) uzun süre kalırlar. Güneş'i ele alığımızda, 4.6 milyar yıldır ana evresinde olduğunu ve bir kızıl deve dönüşmesine yaklaşık 6.5 milyar yıl kaldığını görebiliriz. Kabaca, toplam ana evre yılı 11 milyar (1010) yıla denk gelmektedir. Bu yüzden, sabit durum varsayımı oldukça iyi bir yaklaşımdır. Basitleştirmek adına, yıldızsal yapı denklemleri (ışıklılık değişkenliği denklemi hariç) belirgin bir zaman değişkeni olmadan yazılmaktadır:

  
    
      
        
          
            
              d
              L
            
            
              d
              r
            
          
        
        =
        4
        π
        
          r
          
            2
          
        
        ρ
        
          (
          
            ϵ
            −
            
              ϵ
              
                ν
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {dL}{dr}}=4\pi r^{2}\rho \left(\epsilon -\epsilon _{\nu }\right)}
  

Bu denklemde L sembolü ışıklılık, ε sembolü kütle başına nükleer enerji üretim hızı ve εν  sembolü nötrino emisyonundan doğan ışıklılık anlamlarına gelir (diğer nicelikler için aşağıya bakınız). Güneşin  ana evresindeki yavaş evrimi, nükleer türlerdeki değişimler ile tayin edilir (esasen hidrojenin tüketilip, helyumun üretilmesi). Çeşitli nükleer reaksiyon hızları, yıldızın iç kesimlerindeki düşük enerjilerden çıkarımlar yapan yüksek enerjilerdeki  parçacık fiziği deneyleri ile hesaplanır (Güneş, hidrojeni görece yavaş yakar). Tarihsel olarak, nükleer reaksiyon hızları yıldızsal modellemede en büyük hata kaynaklarından biri olmuştur. Nükleer cinslerin değişken bileşimleri (genelde kütle fraksiyonu olarak) bilgisayarlar yardımı ile hesaplanır. Belirli bir maddenin hem üretilme, hem de yok edilme hızları olacaktır. Bu iki hız, bu maddelerin değişken sıcaklık, basınç ve yoğunlukta zamana göre bulunma oranlarını hesaplamak için gereklidir. Birçok nükleer tür olduğundan dolayı, bilgisayarlı bir reaksiyon ağı  bu maddelerin değişen bileşimlerinin takibi için gereklidir.
Vogt-Russel Teoremi'ne göre kütle, bileşim yapısı kendine has şekilde yıldızın çapını ışıklılığını ve iç yapısını ve takip eden evrimini ortaya çıkarır (bu "teorem" yıldızsal evrimin yavaş, kararlı fazlarına uygulanmayı amaçlar ve asla evreler arasındaki geçişler ve hızlı evrimleşme safhalarına uygulanmaz). Durum eşitliklerindeki zamana göre değişen nükleer çeşitlerin miktarları, yeteri kadar küçük bir zaman artışı alınarak sayısal bir çözüm bulunmasına ve tekrarlanan işlemler kullanılarak her yıldız evresinin iç yapısının bulunmasına yeterlidir.

SSMnin iki amacı vardır:

Güneş'in doğru parlaklık ve çap değerlerinin bulunması için yıldızsal modelin ihtiyaç duyduğu helyum miktarı ve karışma mesafesi için yaklaşık değer sağlar,
Dönüş, manyetik alan ve difizyon ya da; türbülans ve ani iletim artışı modellemeleri gibi, ısıyayımın ele alınışını geliştirme gibi ilave fizik bilgileriyle daha karmaşık hale gelen modellerin değerlendirilmesini sağlar.
Parçacık fiziğindeki Standart Model ve standart kozmoloji modeli gibi, SSM de yeni teorik ya da deneysel keşifler ışığında, zamanla değişmektedir.

Güneş başlığında da anlatıldığı gibi, Güneş ışınımlı bir çekirdeğe ve ısıyayımı yapan bir kabuğa sahiptir. Çekirdekte nükleer reaksiyonlarla oluşan ışıklılık, dış katmanlara radyasyon prensibi ile iletilir. Fakat dış katmanlarda sıcaklık gradyanı o kadar yüksektir ki, radyasyon yeteri kadar enerji transfer edemez. Bunun sonucu olarak termal sütunların sıcak maddeleri güneşin yüzeyine taşımasıyla (fotosfer), termal ısı yayımı meydana gelir. Bu maddeler soğuduklarında tekrar aşağıya inerek ışınımlı bölgeden tekrar ısı alırlar.
Yıldızsal modelde açıklandığı gibi solar model de dr kalınlığında yıldızın merkezinden r uzaklıktaki yoğunluk 
  
    
      
        
          ρ
          (
          r
          )
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \rho (r)}
  
, sıcaklık T(r), toplam basınç (madde artı radyasyon) P(r), aydınlatma gücü l(r) ve birim kütle başına enerji üretim hızı ε(r)değerleri dikkate alınır.
Işımsal enerji transferi, ışımsal sıcaklık gradyanı eşitliği ile tanımlanır:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  d
                
              
              T
            
            
              
                
                  d
                
              
              r
            
          
        
        =
        −
        
          
            
              3
              κ
              ρ
              l
            
            
              64
              π
              
                r
                
                  2
                
              
              σ
              
                T
                
                  3
                
              
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {{\mbox{d}}T \over {\mbox{d}}r}=-{3\kappa \rho l \over 64\pi r^{2}\sigma T^{3}},}
  

Bu eşitlikte maddenin opaklığı κ, Stefan-Boltzmann sabiti σ ile ifade edilir ve Boltzmann sabiti 1 alınır.
Isı yayımı, karışma mesafesi teorisiyle tanımlanır ve buna ilişkin sıcaklık gradyanı eşitliği (adyabatik ısı yayılımı için) aşağıdaki gibidir: 

  
    
      
        
          
            
              
                
                  d
                
              
              T
            
            
              
                
                  d
                
              
              r
            
          
        
        =
        
          (
          
            1
            −
            
              
                1
                γ
              
            
          
          )
        
        
          
            T
            P
          
        
        
          
            
              
                
                  d
                
              
              P
          

Güneş fiziği ve Güneş gözleminde, süpergranülasyon Güneş'in fotosferinde bulunan konveksiyon hücrelerinin oluşturduğu bir desendir. Tek tek konveksiyon hücreleri genellikle süpergranül olarak adlandırılır. Bu desen 1950'lerde A.B. Hart tarafından keşfedilmiştir. Doppler hız ölçümlerini kullanarak fotosfer üzerinde yatay akışları gösterir (akış hızı yaklaşık 300 ila 500 m/s, daha küçük granüllerdeki hızın onda biri). Leighton, Noyes ve Simon tarafından daha sonra (1960'larda) yapılan çalışmalar, süper granüllerin tipik boyutunun yaklaşık 30.000 km ve ömürlerinin yaklaşık 24 saat olduğunu ortaya koydu.

a SOHO/MDI Dopplergram showing supergranular speed pattern
NASA: The Sun Does The Wave
Information at Nature.com
Michel Rieutord and François Rincon, "The Sun’s Supergranulation", Living Rev. Solar Phys. 7, (2010), 2. online article (cited on June 15, 2010).

Tachocline bölgesi veya kısaca tachocline, Güneş fiziğinden alınmış bir kavramdır.
Güneş'in dış katmanları ekvatorda 25,4 günde, kutuplardaysa 36 günde bir Güneş ekseni etrafında dönerken Güneş'in içi, rijit cisim gibi kendi etrafında 27 günden biraz daha kısa bir periyotla döner. Bu bölgeler arasında bulunan ve yüksek diferansiyel dönüşü olan bu geçiş bölgesine Tachocline adı verilir.
Tachocline, ekvator yakınlarında rt = 0,693±0,003 R☉ civarında, 60°'de ise rt = 0,717±0,003 R☉ civarında ortalanmış olup bir sferoid şeklindedir. Bölgenin kalınlığı takrîben rt = 0,04 Güneş yarıçapı olup (tanımlarla değişir) böylece ışıma bölgesiyle ısı taşınım bölgesi arasındadır. Bu bölge, rt = 0,713±0,003 R☉ bulunmakta olup bugüne kadar Güneş enlemiyle değiştiği tespit edilememiştir.

Mark S. Miesch: Large-Scale Dynamics of the Convection Zone and Tachocline, Living Rev. Solar Phys. 2, (2005), 1. URL (cited on <22. April 2005>): Large-Scale Dynamics of the Convection Zone and Tachocline

Taç küre veya korona, yıldızların plazmadan oluşan ve uzayın milyonlarca kilometre içine kadar uzanan parlak gaz yuvarıdır. Güneş'in taç küresine Güneş tacı da denir ve Güneş tutulması esnasında yalın gözle de görülebilmektedir.
Taç kürenin yüksek sıcaklığı, tayfsal açıdan ona özel nitelikler kazandırmaktadır. Öyle ki 19. yüzyılda koronyum adlı kimyasal bir öğenin varlığı öne sürülmüş, ancak daha sonra bu niteliklerin plazma sıcaklığı 106 Kelvin olan demir iyonlarından kaynaklandığı anlaşılmıştır.

2003'ün Ekim ve Kasım aylarında iki hafta boyunca, SOHO adlı uzay aracıyla videolar alınmıştır. SOHO'daki farklı aparatlar kullanılarak aynı anda resimler de alınmıştır. Magnetogram üreten MDI, Güçlü morötesi bölgede taç küre fotoğraflaması yapan EIT ve büyük açıda spektrometrik taç küre fotoğraflaması yapan LASCO.
Ek olarak, EIT, farklı sıcaklıklardaki plazma bölgelerini seçerek, farklı dalga boylarına hassas olan kendisindeki 4 filtre ile olayı videoya dönüştürebilir.
Bütün ekipmanlar fırtınayı SOHO tarafından gözlemlenen en büyük güneş aktivitesi olarak kayıtlara geçti. Belki de uzay tabanlı güneş gözlemlerinde de ilkti. Kasırga, kromosferden taç küreye kadar bütün güneş atmosferindeki plazmayı içeriyor, filmlerden de görülebildiği gibi. 
Taç küre SOHO ve LASCO'ya görünürdür. Taç küre fotoğraflama aletleri, Güneş'in parlak diskini kapatır. Böylece daha sönük olan taç küre görünür hale gelir. 
Videoları oynattıkça, Güneş'in aktif bölgelerindeki oluşumları gözlemleyebiliriz. Güneş'ten uzun akarsular gibi ışıma dışarı çıkar. Güneş rüzgarlarıyla birlikte yavaşça dalgalanır. Gözlemciye doğru fotosferden çıkan ışığı saçan yüksek yoğunluktaki serbest elektrondan dolayı parlak beyaz bölgeler görünür halde gelir. Protonlar ve diğer iyonize edilmiş atomlar da bu bölgelerde bulunur. Ancak elektronlar kadar fotonlarla etkileşime geçmedikleri için görünür değillerdir.

Uzay havası koşulları (İngilizce: Space weather), uzay fiziği, aeronomi veya güneş fiziği alanlarının bir dalıdır ve Güneş Sistemi içindeki zamanla değişen koşullarla ilgilenir. Bu koşullar arasında güneş rüzgarı da yer alır ve özellikle Dünya'nın çevresindeki uzayı vurgular. Bu kapsamda manyetosfer, iyonosfer, termosfer ve egzosferdeki koşulları içerir. Uzay hava koşulları, Dünya atmosferinin karasal hava durumundan (troposfer ve stratosfer) ayrıdır, fakat kavramsal olarak ilişkilidir. "Uzay hava koşulları" terimi 1950'lerde ilk kez kullanılmış ve 1990'ların ortalarında yaygınlaşmıştır. Daha sonra bu kavram "uzay iklimi" araştırma disipliniyle genelleştirildi. Bu disiplin, daha uzun ve daha büyük ölçekli değişkenliklerin ve etkilerin genel davranışlarına odaklanır.

Rainer Schwenn, Space Weather, Living Reviews in Solar Physics29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 3, (2006), 2, online article.
Jean Lilensten and Jean Bornarel, Space Weather, Environment and Societies, Springer, ISBN 978-1-4020-4331-4.
Mark Moldwin: An introduction to space weather. Cambridge Univ. Press, Cambridge 2008, ISBN 978-0-521-86149-6.
Ioannis A. Daglis: Effects of Space Weather on Technology Infrastructure. Springer, Dordrecht 2005, ISBN 1-4020-2748-6.

Clark, T. D. G. and E. Clarke, 2001. Space weather services for the offshore drilling industry. In Space Weather Workshop: Looking Towards a Future European Space Weather Programme. ESTEC, ESA WPP-194.
Carlowicz, M. J., and R. E. Lopez, 2002, Storms from the Sun, Joseph Henry Press, Washington DC, ISBN 0-309-07642-0.
Reay, S. J., W. Allen, O. Baillie, J. Bowe, E. Clarke, V. Lesur, S. Macmillan, 2005. Space weather effects on drilling accuracy in the North Sea. Annales Geophysicae, Vol. 23, pp. 3081–3088.
Odenwald, S. 2006, The 23rd Cycle;Learning to live with a stormy star, Columbia University Press, ISBN 0-231-12078-8.
Bothmer, V.; Daglis, I., 2006, Space Weather: Physics and Effects, Springer-Verlag New York, ISBN 3-642-06289-X.
Gombosi, Tamas I., Houghton, John T., and Dessler, Alexander J., (Editors), 2006, Physics of the Space Environment, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-60768-1.
Daglis, I. A. (Editor), 2001, Space Storms and Space Weather Hazards, Springer-Verlag New York, ISBN 1-4020-0031-6.
Song, P., Singer, H., and Siscoe, G., (Editors), 2001, Space Weather (Geophysical Monograph), Union, Washington, D.C, ISBN 0-87590-984-1.
Freeman, John W., 2001, Storms in Space, Cambridge University Press, Cambridge, UK, ISBN 0-521-66038-6.

"Space Weather Now Page Has Changed | NOAA / NWS Space Weather Prediction Center". www.swpc.noaa.gov. 3 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015. 
"Space Weather Canada". www.spaceweather.gc.ca. 1 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015. 
"Space Environment Technologies - Space Weather Now". www.spacewx.com. 9 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015. 
Utah State Univ SWC Real-time GAIM Ionosphere - (real-time model of ionosphere)
"Current sunspot cycle activity, space weather, solar storm and geomagnetic conditions and radio propagation forecasts". prop.hfradio.org. 3 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015.  Space Weather and Radio Propagation. Live and historical data and images with a perspective on how it affects radio propagation
"SolarSoft Latest Events". www.lmsal.com. 20 Şubat 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015.  Latest Data from STEREO, HINODE and SDO (Large bandwidth)
"SpaceWeather.com -- News and information about meteor showers, solar flares, auroras, and near-Earth asteroids". www.spaceweather.com. 28 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015. 
"Geomagnetic Hazard and Space Weather - British Geological Survey 1998 - 2015". www.geomag.bgs.ac.uk. 16 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2015. 
Space Weather FX7 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Video podcast series on Space Weather from MIT Haystack Observatory
ESA's Space Weather Site
Space Weather European Network - (ESA)
SpaceWeather.com26 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - News and information about meteor showers, solar flares, auroras, and near-Earth asteroids
"American Commercial Space Weather Association". www.acswa.us. 5 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Atmospheric and Environmental Research (AER)". www.aer.com. 28 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Atmospheric & Space Technology Research Associates". ASTRA - Atmospheric & Space Technology Research Associates. 6 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Carmel Research Center". www.carmelresearchcenter.com. 1 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Computational Physics, Incorporated (CPI)". www.cpi.com. 23 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Exploration Physics International, Inc. (EXPI)". www.expi.com. 6 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Flare Forecast". www.flareforecast.com. 7 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"GeoOptics Inc". geooptics.com. 9 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"PlanetiQ | Critical Data For A Smarter Planet". www.planetiq.com. 5 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Predictive Science Inc. - Home". www.predsci.com. 26 Mart 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
Q-Up Now (Q-up)10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Scientific Solutions". www.sci-sol.com. 17 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Space Environment Corporation". spacenv.com. 24 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Space Environment Technologies - Home Page". spacewx.com. 9 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Space Services Holdings, Inc. (SSH)". space-services. 25 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
Space Weather For Today and Tomorrow (SWFTT)
"Consulting on Solar Storms and EMP's for The Power Grid". solarstormconsultant.com. 6 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Space Weather Center at Utah State University". spaceweather.usu.edu. 22 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Temmuz 2015. 
"Mexican Space Weather Service (SCiESMEX)". www.sciesmex.unam.mx. 18 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Kasım 2015.

Astrofizikte yay şoku, astrofiziksel bir nesne manyetosferinin güneş rüzgarı gibi yakındaki akışkan ortam plazmasıyla etkileştiği zaman oluşur. Dünya ve diğer manyetize gezegenler için yıldız rüzgarı hızının, manyetopoz'a yaklaşması sonucu ani bir şekilde düştüğü sınırdır. Yıldızlar için bu sınır genellikle, yıldız rüzgarının yıldızlararası ortamla buluştuğu astrosferin kenarıdır.
Bir şok dalgasının belirleyici ölçütü, plazmanın toplam hızının "süpersonik"ten "ses altı"na düşmesidir. Burada ses hızı cs, 
  
    
      
        
          c
          
            s
          
          
            2
          
        
        =
        γ
        p
        
          /
        
        ρ
      
    
    {\displaystyle c_{s}^{2}=\gamma p/\rho }
  
 şeklinde tanımlanır. Bu denklemde 
  
    
      
        γ
      
    
    {\displaystyle \gamma }
  
 ısı sığası oranı, 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 basınç ve 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 plazmanın yoğunluğudur.
Astrofizikte sık karşılaşılan bir komplikasyon, manyetik alanın varlığıdır. Örneğin, güneş rüzgarını oluşturan yüklü parçacıklar, manyetik alan çizgileri boyunca sarmal yollar izlerler. Her parçacığın bir alan çizgisi boyunca kıvrılarak dönerken hareket ettiği hız, normal bir gazdaki termal hıza benzer şekilde ele alınabilir ve normal bir gazda ortalama termal hız yaklaşık olarak ses hızı kadardır. Yay şokunda, rüzgarın kitlesel ileri hızı (parçacıkların döndüğü alan çizgilerine paralel olan hız bileşeni) parçacıkların kıvrılarak döndüğü hızın altına düşer.

Yıldız manyetik alanı, bir yıldızın içindeki iletken plazmanın hareketi tarafından üretilen bir manyetik alandır . Bu hareket, malzemenin fiziksel hareketini içeren bir enerji taşıma şekli olan konveksiyon yoluyla oluşturulur. Lokalize bir manyetik alan, plazmaya bir kuvvet uygulayarak, yoğunlukta karşılaştırılabilir bir kazanç olmaksızın basıncı etkili bir şekilde artırır. Sonuç olarak manyetize bölge yıldızın fotosferine ulaşana kadar plazmanın geri kalanına göre yükselir. Bu durum yüzeyde yıldız lekeleri ve ilgili koronal döngü fenomeni yaratır.

Bir yıldızın manyetik alanı Zeeman etkisi ile ölçülebilir. Normalde bir yıldızın atmosferindeki atomlar elektromanyetik spektrumdaki belirli enerji frekanslarını emerek spektrumda karakteristik karanlık absorpsiyon çizgileri oluşturur . Ancak atomlar bir manyetik alan içindeyken bu çizgiler çok sayıda birbirine yakın çizgilere bölünür. Enerji ayrıca manyetik alanın yönelimine bağlı bir yönelimle polarize olur. Böylece yıldızın manyetik alanının gücü ve yönü Zeeman etki çizgilerinin incelenmesiyle belirlenebilir.

"Surface magnetic fields of non degenerate stars". Laboratoire d’Astrophysique de Toulouse. 16 Haziran 2003. 30 Mayıs 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Haziran 2007. 
"Differential rotation of stars other than the Sun". Laboratoire d’Astrophysique de Toulouse. 5 Kasım 2003. 14 Şubat 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Haziran 2007.

Aurora, Roma mitolojisindeki şafak tanrıçasıdır. Yunan mitolojisinde gül parmaklı Eos olarak geçer.
Güneş tanrısı Helios ve Ay tanrıçası Selene'nin kız kardeşi, rüzgârların ve Venüs'ün (çoban yıldızı) annesi gül parmaklı şafak tanrıçası Eos her gün okyanustan çıkıp, kanatlı dört atın çektiği parlak arabasıyla göğe yükselir; rüzgârları, yıldızları ve sabah yıldızını yaratmıştır.

Roma mitolojisinde, Aurōra her sabah kendini yeniler ve güneşin doğduğunu söyleyerek gökyüzünde uçar. Ebeveyni esnekti: Ovidius için, "Pallas'ın kızı" anlamına gelen Pallantis, veya Hyperion'un kızı olabilir.
Erkek kardeşi Sol ve kız kardeşi, Ay tanrıçası olmak üzere iki kardeşi vardır.
Aurōra en çok ölümlü aşıklarından biriyle cinsel şiirde görünür. Romalı şairler tarafından Yunanlardan alınan bir efsane, aşıklarından birinin Truva prensi Tithonus olduğunu söyler. Tithonus ölümlüydü ve bu yüzden yaşlanıp ölecekti. Sonsuza kadar sevgilisiyle birlikte olmak isteyen Aurōra, Jüpiter'den Tithonus'a ölümsüzlük vermesini istedi. Jüpiter onun dileğini yerine getirdi ancak Aurora, ölümsüzlükle birlikte Tithonus'a sonsuz gençlik istemeyi akıl edemedi ve Tithonus yaşlanmaya devam etti ve sonunda sonsuza dek yaşlandı. Aurora onu bir cırcır böceği haline getirdi.

Homeros'un İlyada eserinden:

Şimdi Şafak safran renkli giysisinde Okeanos'un nehirlerinden ölümlülere ve ölümsüzlere ışık getirmek için acele ederken, Thetis tanrının ona verdiği zırhlı gemilere ulaştı.
Ama erkenden pembe parmaklı Şafak ortaya çıkar çıktı, sonra halkı şanlı Hektor’un ateşi etrafında topladı.

Dönüşümler (Latince: Metamorphōsēs, Yunanca: μεταμορφώσεις) Romalı şair Ovidius tarafından MS 8 yılında tamamlanan ve 15 kitaptan oluşan öyküsel şiir türünde bir edebiyat eseridir.
Ozan, heksametre (altı ayaklık) vezni ile kaleme aldığı eserinde, Yunan ve Roma efsanelerine konu olan kahramanların mucizevî dönüşüm (başkalaşım) hikâyelerini anlatır. Latin edebiyatının altın çağının şaheseri olarak kabul edilen eser, Orta Çağ Avrupa Edebiyatı ve edebiyatçıları üzerine derin etkiler bırakmıştır. Avrupa'da mitolojinin en popüler kitaplarından biridir.
Eserin tümü, en kısası 628, en uzunu 968 dize olmak üzere yaklaşık olarak 12000 heksametron eder. Ovidius bu eserini imparator Augustus tarafından sürgüne gönderilmeden önce yazmaya başlamış, sürgüne gönderildiği yıl tamamlamıştır.
Eser, Türkçeye ilk kez 1935 yılında Salih Zeki Aktay tarafından “Değişişler" başlığıyla çevrildi. Dün ve Yarın Tercüme Külliyatı (Vakıf Matbaası, İstanbul) tarafından yayımlandı. Bu çeviri, ilk sekiz kitabı içermekteydi.

Kitap I: Gök, deniz, kara, yeryüzünde var olmadan önce “Khaos” (Kaos) adı verilen belirsizliğin on dört değişik ögesi anlatılır. Dünyanın oluşumundan sonra yaşanan altın, gümüş, tunç, demir devirlerini, Tanrılar arası savaşta dünyanın sular altında kalışı takip eder. Sonra yeni bir insan yaratılır. Bu bölümde anlatılanlar arasında Apollon'un Pyton'u öldürmesi ve sevgilisi Daphne'nin defne ağacına dönüştürülmesi, İo'nun düveye, Sirinks'in kamışa dönüşümü ve Argus'un ölümü, Epaphos'un doğuşu vardır.
Kitap II: Phaeton miti, Cycnus'un kuş olması, Kallisto'nun ayı, karganın tüyleri beyaz iken siyah olması, Ocyrhoe'nin at olması, Battus'un taş olması, Aglaure'nin kaya olması, Jüpiter'in boğa biçimine girerek Europa'yı kaçırması anlatılır.
Kitap III: Agénor'un kızını bulması için Kadmos'u görevlendirmesi; Kadmos'un öldürdüğü Dragon'un dişlerinden asker doğması; Artemis'i çıplak gören Actéon'un geyiğe çevrilmesi; Kâhin Trezsias'ın hakemliği ve kör oluşu, Narsis'in çiçek, Eko'nun yankı oluşu anlatılır.
Kitap IV: Minyas'ın kızlarının gece kuşu oluşu, ağlarının da bağ ve asma oluşu, Atlas'ın dağ oluşu, Kadmos ve Hermione'nin yılan oluşu; Perseus'un Andromeda'yı kurtarması onunla evlenmesi anlatılır.
Kitap V: Bu bölümde daha çok kayaya çevrilenler anlatılır. Bunun aynı sıra Lyncus'un vaşağa, Ascalaphos'un baykuşa, Cynane'nin suya, Arethusa’nın çeşmeye, Pieridus'ların saksağana dönüşümleri, Persephone'nin kaçırılışı, Ceres'in (Demeter) Triptoleme ile yolculukları anlatılır.
Kitap VI: Leton mitinin ağırlıklı olarak ele alındığı bu böümde Niobe'nin kendisini Leton'dan üstün tuttuğu için kayaya çevrilişi, Marsias'ın ırmak oluşu Tereus'un hüdhüd kuşu, Filomela'nın bülbül, Procne'nin kırlangıç oluşu bu bölümde ele alınan dönüşümlerdir.
Kitap VII: Ağırlıklı olarak Medee'ye mitinin ele alındığı bu bölümde ayrıca Arné'nin puhu kuşuna dönüşmesi anlatılır.
Kitap VIII: Athena kralı Pandio'un oğlu Nisus'un deniz kartalı, kızı Scylla'nın balığa dönüşümü ele alınır. Bu bölümde karı koca Phileman ve Baucis'in tanrı tapınağının sürekli bekçi olmaları için Zeus tarafından Philemon'un meşe, Baucis'in ıhlamur ağacına çevrilmesi, deniz tanrısı Poseidon'un sevgilisi Mesira ile ilişkileri anlatılır.
Kitap IX: Heracles, Byblis;
Kitap X: Evridiki, Hyacinth, Pygmalion, Adonis, Atalanta, Cyparissus;
Kitap XI: Orfe, Midas, Alcyone ve Ceyx;
Kitap XII: Iphigeneia, Centaurs, Achilles; Aesacus
Kitap XIII: Truva'nın fethi, Aeneas;
Kitap XIV: Scylla, Aeneas, Romulus;
Kitap XV: Pisagor, Hippolytus, Aesculapius, Caesar.

Değişişler. Çeviren: Salih Zeki Aktay, Dün ve Yarın Tercüme Külliyatı, 1935
Dönüşümler. Çeviren: İsmet Zeki Eyüboğlu, Payel Yayınları, 1994
Dönüşümler. Çeviren: Asuman Coşkun Abuagla, Yapı Kredi Yayınları, 2019

Yunan mitolojisinde, Epafos ya da Epaphus (/ˈɛpəfəs/ ; Eski Yunan : Ἔπᾰφος) olarak da adlandırılan Apis ya da Munantius, Zeus'un oğludur ve Mısır kralıdır.

Epafos, Zeus ve Io 'nun oğlu ve dolayısıyla Keroessa'nın erkek kardeşiydi. Eşi Memphis ile (veya diğerlerine göre Cassiopeia ) ile Libya adında bir kızı olmuştur, bazı kaynaklara göre Lysianassa adını taşıyan bir kızı daha ekler. Bu kızları daha sonra Poseidon'un oğulları, Belus, Agenor ve muhtemelen Lelex ve Busiris'i doğurmuşlardır. Efsanenin başka versiyonlarında, Epafos Thebe'nin da babasıdır. Thebe, Aigyptos ve Herakles'in Zeus ile birlikteliğinden annesidir. Bu kızları aracılığıyla Epafos, "esmer Libyalıların ve yüksek ruhlu Etiyopyalıların ve Yeraltı halkı ve zayıf Pigmelerin " atasıydı.

Epafos adı/kelimesi "Dokunma" anlamına gelir. Bu, Zeus'un elinin dokunuşuyla gebe kalma şeklini ifade eder. Euboea'da, Boösaule mağarasında veya diğerlerine göre Mısır'da Nil nehrinde annesinin uzun gezintilerinden sonra doğdu. Daha sonra Hera'nın isteği üzerine Kuretler tarafından gizlendi, ancak Io onu aradı ve daha sonra onu Suriye'de buldu ve burada Biblos kralının karısı tarafından emzirildi. Strabon'a göre, Epafos Euoboea'da bir mağarada doğmuştur.

Epafos, aynı zamanda Helios ile Clymene'nin oğlu Phaethon'un çağdaşı ve rakibiydi. Hanedanlık armalarını şöyle eleştirdi: "Zavallı, çılgın adam, annen konuşursa neye itibar etmeyeceksin, hayali baban, Günün Efendisi'nin düşkün kibriyle o kadar şişmişsin ki." Bu, Phaethon'u babasının güneş arabasında yolculuğa çıkmaya teşvik etti.

Efsanelerde Epafos, Mısır'ın Memfis kentinin kurucusu olarak kabul edilir. Hera, kocasının gayri meşru çocuğunun böylesine büyük bir krallığa hükmetmesini kıskanması üzerine Epafos'un avlanırken öldürülmesini sağladı.
David Rohl, Epafos'u Hyksos firavunu Apophis ile özdeşleştirir.

Aeschylus, iki cilt olarak tercüme edilmiştir. 2. Yalvaran Kadınlar, Herbert Weir Smyth, Ph.D. Cambridge, MA. Harvard Üniversitesi Yayınları. 1926. Perseus Digital Library'deki çevrimiçi versiyonu. 9 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yunanca metin aynı web sitesinde mevcuttur 9 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Aeschylus, iki cilt olarak tercüme edilmiştir. 1. Prometheus Bound, Herbert Weir Smyth, Ph.D. Cambridge, MA. Harvard Üniversitesi Yayınları. 1926. Perseus Digital Library'deki çevrimiçi versiyonu. 11 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yunanca metin aynı web sitesinde mevcuttur 9 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Apollodorus, Sir James George Frazer tarafından İngilizce Çeviri ile Kitaplık, FBA, FRS in 2 Volumes, Cambridge, MA, Harvard University Press; Londra, William Heinemann Ltd. 1921. ISBN 0-674-99135-4 . Perseus Digital Library'deki çevrimiçi versiyonu. 12 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yunanca metin aynı web sitesinde mevcuttur 27 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Euripides, The Complete Greek Drama, Whitney J. Oates ve Eugene O'Neill, Jr. tarafından iki cilt halinde düzenlendi. 2. Phoenissae, Robert Potter tarafından tercüme edilmiştir. New York. Rastgele ev. 1938. Perseus Digital Library'deki çevrimiçi versiyonu. 7 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Euripides, Euripidis Fabulae. cilt 3 . Gilbert Murray. Oxford. Clarendon Press, Oxford. 1913. Yunanca metin Perseus Dijital Kütüphanesinde mevcuttur 19 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Gaius Julius Hyginus, The Myths of Hyginus'tan Fabulae, Mary Grant tarafından çevrildi ve düzenlendi. Hümanistik Çalışmalarda Kansas Üniversitesi Yayınları. Topos Metin Projesi'nde çevrimiçi sürüm. 29 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Herodot, The Histories, AD Godley tarafından İngilizce tercümesi ile. Cambridge. Harvard Üniversitesi Yayınları. 1920. Topos Metin Projesi'nde çevrimiçi sürüm. 22 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yunanca metin Perseus Dijital Kütüphanesinde mevcuttur 23 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Nonnus of Panopolis, Dionysiaca tercümesi William Henry Denham Rouse (1863-1950), Loeb Classical Library, Cambridge, MA, Harvard University Press, 1940. Topos Metin Projesi'nde çevrimiçi sürüm. 22 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Panopolis'in Nonnus'u, Dionysiaca. 3 Cilt WHD Rouse. Cambridge, MA., Harvard University Press; Londra, William Heinemann, Ltd. 1940–1942. Yunanca metin Perseus Dijital Kütüphanesinde mevcuttur 5 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Sözde Clement gelen Tanınmalar Ante-İznik Smith, Rev. tarafından çevrilmiş Kütüphane Cilt 8, Thomas. T. & T. Clark, Edinburg. 1867. theoi.com'da çevrimiçi versiyon 18 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Publius Ovidius Naso, Brookes More (1859-1942) tarafından çevrilen Metamorfozlar. Boston, Cornhill Yayıncılık A.Ş. 1922. Perseus Digital Library'deki çevrimiçi versiyonu. 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Publius Ovidius Naso, Metamorfozlar. Hugo Magnus. Gotha (Almanya). Friedr. Andr. Perthes. 1892. Latince metin Perseus Dijital Kütüphanesinde mevcuttur 6 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Publius Papinius Statius , Thebaid, John Henry Mozley tarafından çevrildi. Loeb Klasik Kütüphane Ciltleri. Cambridge, MA, Harvard University Press; Londra, William Heinemann Ltd. 1928. Topos Metin Projesi'nde çevrimiçi sürüm. 23 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Publius Papinius Statius, Thebaid . Cilt I-II . John Henry Mozley. Londra: William Heinemann; New York: GP Putnam'ın Oğulları. 1928. Latince metin Perseus Dijital Kütüphanesinde mevcuttur. 23 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strabon, Strabon'un Coğrafyası. HL Jones tarafından basım. Cambridge, Mass.: Harvard University Press; Londra: William Heinemann, Ltd. 1924. Perseus Digital Library'deki çevrimiçi versiyonu. 9 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Strabon, Geographica, A. Meineke tarafından düzenlendi. Leipzig: Teubner. 1877. Yunanca metin Perseus Dijital Kütüphanesinde mevcuttur. 30 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eridanos veya Eridanus (Grekçe: Ἠριδανός), Yunan mitolojisinde anlatılan bir ırmaktır. Antik Romalı şair Vergilius, Aeneis (VI, 659.) adlı destansı şiirinde yer altı tanrısı Hades'in ırmaklarından birisi olarak saymıştır.

Hesiodos, Teogony'sinde saydığı ırmaklar listesinde 'derin anaforlu Eridanos' olarak bahseder. Yunan mitolojisinde, Okyanus ve Tetis'in oğludur. Irmakların kralıdır ve kıyılarında amber bulunmuştur. Herodotos (III, 115), Eridanos sözcüğünün Yunanca kökenli olduğunu ve bu nedenle belki de geniş bir coğrafyada olup Yunan keşfi olabileceğinden bahsetmiş, Kehribar Yolu, Po Nehrinin bitişiğinde sonlandığından bu ırmağı Po ile ilişkilendirmiştir. Rodoslu Apollonius'a ve Ovis'e göre, Kehribar (amber) güneşin çocukları Heliades'in gözyaşlarından oluşmuştur.

Gerçek Eridanos'un hangisi olduğu hakkında İtalya'nın kuzeyindeki Po veya Fransa'daki Rhône Nehri olabileceği gibi değişik tahminler bulunmaktadır. Antik Yunan yazılarında kehribarca zengin Kuzey Avrupa'da bir ırmak olarak anlatılmıştır. Atina yakınlarında metro çalışması esnasında yatağı bulunan küçük bir akarsuyun adı mitolojik Eridanos Irmağı'nın adından esinlenilerek verilmiştir.

Eridanos, günümüzde Baltık Denizi'nin bulunduğu yerde bir zamanlar akmakta olduğu anlaşılan büyük bir ırmağa jeologlar tarafından verilen isimdir. Irmağın drenaj sistemi Baltık Irmak Sistemi olarak bilinmektedir.

Ηελλιοσ, eski Yunan dininde ve mitolojisinde Güneş Tanrısı ve Güneş'in kişileştirilmiş varlığıdır. Işık saçan bir taçla ve gökyüzünde dört atlı bir arabayla betimlenir. Yeminlerin bekçisi ve görme yetisinin de tanrısıdır.
Hellios, Antik Yunanistan'da Olymposluların çevresinde sıkça yer alan bir tanrı değildi. İkinci derecede bir tanrı olmasına karşın daha geç dönemlerde Romalıların güneşle ilişkili, özellikle Apollo ve Sol isimleriyle andıkları tanrılarla özdeşleştirilmesine bağlı olarak tapınımı önem kazanmıştır. İmparator Julianus MS 4. yüzyılda Helios'u Roma'nın kısa ömürlü geleneksel dinsel törenlerini canlandırma etkinliğinin merkezine koymuştur.

Hesiodos’un Theogonia (Tanrıların Doğuşu) kitabında belirttiği üzere Helios 6 erkek Titan’dan biri olan Hyperion ile 6 dişi Titan’dan biri olan Theia’nın oğludur. İki kız kardeşinin adları Eos (Şafak) ile Selene’dir (Ay). Mit yazarlarının öykülediği ilişkileri arasında Hellios’un iki Okeanid’le olan ilişkisi öne çıkmaktadır: Bunlardan Klymene’den "Phaethon" adında bir oğlan ile "Heliades" grup ismiyle anılan kızlar doğmuştur. Diğer Okeanid Perseisden de kişisel öyküleri mitolojide sıkça dile getirilen Circe, Pasiphae, Aietes ve Perses isimli çocukları olmuştur. Torunlarından Medea (Aietes'in kızı) büyücü karakteriyle mitolojinin ve oyun yazarlarının ünlü kahramanıdır. Helios'un diğer bir sevgilisi de Poseidon'un eşi Amphitrite'den veya Aphrodite'den olma kızı Rhodedir, Rodos Adası'na ismini vermiştir. Rodos'taki Hellios kültünün kökenidir. Ayrıca Homeros, Odysseia'nın 12. kitabında Helios'un Neaira isimli bir nympha'dan Lampetia ile Phaethusa adlarında iki kızı olduğundan söz eder.

Helios, her sabah Eos'un hazırladığı ve atlarını koştuğu Güneş'in altın arabasını bilinen dünyanın doğusundan, Kolhis'ten (bugünkü Gürcistan) gök kubbeye doğru yola çıkarıp her gün izlediği yola sadık kalarak Güneş'i insanları yakacak denli yere yakın, onları donduracak denli yerden uzak tutmadan sürer, akşam olunca da yolculuğunu bilinen dünyayı kuşatan Okeanos'un batı ucundaki sularında sonlandırır. Gece olunca yolculuğun başladığı doğuya dönmek için gündüz gökyüzünden yaptığı yolculuğun tersini  bilinen dünyayı kuşatan Okeanos üzerinde yapmak zorundadır. Bunun için zanaatkâr tanrı Hephaistos'un armağan ettiği altından yapılma tekneyi kullanır.

Helios'un yer aldığı söylenceler arasında en iyi bilineni oğlu Phaethon ile yaşadığı bir günü bile doldurmayan talihsiz serüvendir; çünkü Phaeton babasının görevini bir günlüğüne üstlenmek istemiş ama başarılı olamamıştır. Onun öyküsünü Ovidius 'Dönüşümler' kitabında anlatır. (Phaethon)

Ölüler Diyarı'nın kralı Hades, kendine bir kraliçe ararken yeryüzüne çıkıp kardeşi Zeus'un Demeter'den olan kızı Persephone'yi kaçırdığında Demeter analık özlemi içinde diyar diyar kızını ararken Perses'in kızı Hekate'nin yönlendirmesiyle Helios'a başvurmuştu. Her şeyi ilk gören, bu nedenle ışığının düştüğü her şeyden haberi olan ve bu niteliğinden ötürü Panoptes (her şeyi gören) unvanını alan Helios'a kızını görüp görmediğini sorduğunda aldığı yanıt ana Demeter'i perişan etmişti. Persephone Ölüler Diyarı'na kaçırılmıştı. Bu işi yapan Hades'ti, bu olaya göz yuman da Zeus.

Bu iki Olymposlunun yasak aşkının açık edilmesinde yine Helios'un Panoptes niteliği rol oynamıştı. Aphrodite demirci/zanaatkâr tanrı Hephaistos'la evliydi ama kocasını savaş tanrısı Ares'le aldatıyordu. Buna tanık olan Helios, Hephaistos'u haberdar etmiş, o da hemen işliğine gidip görünmeyecek denli ince, demirden bir ağ örmüş, âşıkların yasak aşklarını yaşadıkları yatağa uygun bir biçimde sermişti onu. Bunu yaparken üzüntülüydü, çünkü o yatak kendi gerdek yatağıydı. Tuzağını kurduktan sonra Lemnos (Limni) Adası'na gideceğini söyleyerek evinden ayrılınca âşıklar tekrar buluşmuş, ancak sabah olup da tuzaklı yatakta kımıldayamaz duruma geldiklerinde Helios yine devreye girmiş ve hemen Hephaistos'a haber vermişti. Talihsiz koca da Olymposluları çağırmış ve kurduğu tuzağa takılan âşıkları onların huzurunda utanç içinde bırakmıştı.
Zaman içinde bu öyküye yapılan bir eklentide Helios'un ismi bir kez daha geçer. Buna göre Helios'un âşıkların ilk buluşmasını açık etmesi üzerine Ares, Alektryon isimli bir askeri Hephaistos'un gelişini haber vermesi için kapıya nöbetçi koyar. Fakat asker uyuyup kalınca Helios'un Hephaistos'u uyarması kaçınılmaz olur. Sonuçta olan zavallı nöbetçi askere olur. Öfkeli Ares güneşin ilk ışığını görür görmez haber versin diye onu horoza dönüştürür.

Aphrodite'nin, yasak aşkını açık ederek kendisini Olymposluların huzurunda küçük düşüren Helios'a duyduğu öfke öç duygusuna dönüşür. Tanrıça aşk konusunda kendisini inciteni yine aşkla incitmek ister. Helios'u diğer eş ve sevgililerini unutturacak kadar çılgın bir aşkla Leukothoe adında bir prensese âşık eder. Helios'un tutkunları arasında sevgisine karşılık bulamayan Klytie de vardır. Gözleri Leukothoe'den başkasını görmeyen Helios önce Leukothoe'nin annesinin görünümüne bürünerek kızın odasına girer, sonra da gerçek kimliğine dönüşerek ona yaklaşır. Tanık olduğu bu birliktelikle kalbi kırılan Klytie öfke ve kıskançlık duyguları içinde Leukothoe'nin babasına gidip kızının yaşadığı ilişkiyi açık eder. Gazaba gelen yabanıl karakterli kral baba kızını canlı canlı gömer. Helios kederler içinde ışınlarıyla sevdiceğine ulaşmaya çalışır ama Leukothoe'nin ölümüne engel olamaz. Mezara güzel kokulu nektar serpmekten başka bir şey gelmez elinden. Klytie ise Leukothoe'nin ölümü sonucu ilgi görmek beklentisi içinde gözleri hâlâ Helios'da tek başına gece gündüz açıkta, çıplak, aç susuz dokuz gün yüzü Helios'a dönük, hiçbir ilgi görmeden öyle oturur, beklemeyi sürdürür. Giderek durduğu yerdeki toprakla bütünleşmeye, dönüşmeye başlar, bir yanı kızıl, menekşeye benzer bir çiçek kaplar yüzünü, köküyle toprağa bağlı kalsa da dönüşümüne karşın aşkından şaşmaz, yüzünü Helios'a dönük tutar ve hep öyle kalır, günebakana dönüşür.

Helios, Herakles'in yaşam öyküsünde iki kez yer alır. İlkinde Zeus'un buyruğu üzerine üç gün sefere çıkmamış, böylece Herakles'in dünyaya gelişinin tohumunun atıldığı geceyi üç gece olarak yaşatmıştı dünyaya. Çünkü Zeus Mykenai prensesi Alkmene ile birlikte olmak için o gecenin uzun olmasını istemiş ve gerçek kimliğini gizlemek amacıyla prensesin kocası Amphitryon’un görünümüne bürünmüştü. Helios’un, Herakles’in yaşamında ikinci kez yer alması ise kendi isteğiyle değil, yetişkin Herakles’in saldırısına uğramasıyla olmuştu. Çünkü on iki zorlu görevinin onuncusunda Geryoneus’un sığırlarını alıp getirmek için bilinen dünyanın en batı ucuna doğru yollara düşen Herakles Güneş’in sıcaklığından o denli bunalmıştı ki bundan sorumlu tuttuğu Helios’a öfkeyle bir ok fırlatmak istemişti. Fakat çok geçmeden Herakles hatasını anlamış ve Helios’tan özür dilemişti. Helios da olayı uzatmamış, bu özür karşılığında ve onun cesaretini takdir ederek  Herakles’in hedefine varmak için geçmek zorunda olduğu denizi rahatlıkla geçebilmesi için kendi kullandığı altın tekneyi ona ödünç vermişti.

Pindaros’un yazdığına göre Olymposlular yeryüzündeki sorumluluk bölgelerini paylaşırlarken Helios aralarında değildi. Bu yüzden onun payına düşen bir kara parçası olmadı. Helios bu durumla ilgili olarak Zeus’a şikayette bulunmak üzereyken denizden yeni doğmakta olan bir kara parçası görünce bu karanın yani adanın kendisine verilmesini istedi; Zeus da bu dileğini kabul edince Helios adaya sevgilisinin ismini verdi: Rhodos (veya Rhode). Çocukları Ada’nın ilk sakinleri oldular.
Rodos Adası antik Yunan’da Helios’un önemli bir tanrısal varlık olarak tapınım gördüğü kült merkezleri arasında önde geliyordu. Helios’un onuruna her sene dinsel törenler ve oyunlar düzenleniyordu. Bunlardan birinde Phaethon’un öyküsünü canlandırmak üzere denize bakan bir uçurumdan aşağı dört atlı bir araba atılırdı. Limanın girişinde dev bir Helios heykeli vardı. Dev anlamına gelen ‘Kolossos’ sıfatıyla birlikte anılırdı. MÖ 292-280 yılları arasında yapılmış, MÖ 226 veya 225 de bir deprem sonucu yıkılmış olan Rodos heykeli, antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir.

Troia’nın düşmesinden sonra on yıl sürecek olan eve dönüş yolculuğuna başlayan Odysseus’un yolu söylencesel Thrinakia Adası’na düşmüştü. Burada Helios’un büyük ve küçük baş hayvan sürüleri otluyordu. Bu kutsal hayvanları güden çobanlar da Helios’un adalı bir nympha olan Neaira’dan doğma iki kızıydı: Lampetia ile Phaethusa.
Odysseus bu adadan önceki duraklarında karşılaştığı bilici Teiresias ile büyücü Kirke’den duyduklarını tayfalarına aktarmış, başlarına bir bela gelmemesi için Helios’un kutsal hayvanlarından uzak durmaları konusunda uyarmıştı onları. Fakat bir ay boyunca şiddetle esen lodos yüzünden Ada’dan ayrılamayan ve erzakları tükendiği için açlık çekmeye başlayan tayfalar Odysseus’un uyarısını göz ardı ettiler. Odysseus yanlarında değilken sürülerden alıp kestikleri hayvanlarla açlıklarını gidermekten çekinmediler. Suçluluk duygusu içinde kendilerini bağışlatmak için de evlerine döndüklerinde Helios onuruna zengin bezekli bir tapınak yapacakları konusunda birbirlerine söz verdiler. Fakat güzel çoban kızlardan Lampetia babasını olaydan haberdar etti. Öfkelenen Helios, Zeus ve diğer tanrılara çağrıda bulunup Odysseus ve adamlarından öç alınmasını isterken kesilen hayvanlarının diyeti ödetilmezse Hades’e inip oradaki ölüler arasında ışıldayacağını söyledi onlara. Zeus onu yatıştırdı, bereketli yeryüzünde ölümlü insanlar üzerine ışıldamayı sürdürmesini istedi, suçluları cezalandıracağı konusunda güvence verdi. Lodos etkisini azaltınca Odysseus ve adamları yolculuğu sürdürmek için denize açıldılar. Çok geçmeden Zeus çıkardığı kasırgayla ve attığı yıldırımlarla gemilerini parçaladı. Tayfaların hepsi öldü. Odysseus bir sonraki durağına ulaştığında tek başına kalmıştı.

Helios’un torunu Medea (veya Medeia), Argonautika destanının dönüş yolculuğu bölümünün başında İason ile anayurdu Kolkhis’i terk ettikten sonra yolculuk sırasında İason ile evlenmiş ve son durak olan Iolkos’da kral Pelias’ın ölümündeki rolün

Kuğu (Cygnus), ördekgiller (Anatidae) familyasına ait çok iri ve genellikle beyaz su kuş türlerinin ortak adı.

Erişkinleri siyah uçları olan turuncu gagaları ve siyah yüz çıkıntıları haricinde tümüyle beyazdır. Ergeni başlangıçta mat gri-kahverengidir, daha sonra gri gagası ve siyah yüz izi ile yamalı hale gelir. Boynunu "S" biçimine sokarak ya da gagasını aşağı doğru eğip boynunu dik tutarak yüzer; kuyruğu sivri uçlu ve çoğu kez yukarı doğru kalkıktır. Başını ileriye doğru iyice uzatarak uçar ve uçarken hafif kavisli tuttuğu kanatlarından derin, müzikal ve ritmik bir ses yükselir. Erkek ve dişisi aynı görünümdedir.

Cygnus alt cinsi:

Sessiz kuğu (Cygnus olor), Avrasya'da yaşar.
Chenopis alt cinsi:

Kara kuğu (Cygnus atratus), Avustralya'da yaşar.
Sthenelides alt cinsi:

Kara boyunlu kuğu (Cygnus melanocorypha), Güney Amerika'da yaşar.
Olor alt cinsi:

Ötücü kuğu (Cygnus cygnus), Avrasya'da yaşar.
Cygnus buccinator, Kuzey Amerika'da yaşar.
Küçük kuğu (Cygnus columbianus), Kuzey Amerika'da yaşar.
Cygnus (columbianus) bewickii

Okeanidler veya Oceanidler, Yunan mitolojisinde Tethys ile Okeanos'un çocuklarına verilen isimdir. Okeanidlerin hepsi peri yani nemftir. Her okeanid belli bir nehir, göl, okyanus veya su kaynağının betimlemesi ve tanrısıdır. Sayılarının 4000'i aştığı düşünülmüştür. Uzun süre yaşasalar da ölümsüz olarak tanımlanmamışlardır. Okeanidler Roma mitolojisinde de yer alır.

Achelous
Acheron
Admete
Alpheus
Amaltheia
Amphitrite
Asia
Asopus
Bolbe
Callirrhoe
Catillus
Cebren
Cephissus
Circe
Clitunno (Roma mitolojisi)
Clio
Clytie
Clymene
Crinisus
Dione
Doris
Eidyia
Electra (mitoloji)
Enipeus
Eurynome
Inachus
Lysithea
Melia
Meliboea
Metis
Merope
Nilus
Peneus
Perseis
Philyra
Pleione
Periboea
Rhode
Scamander
Styx
Telesto
Tiberinus (Roma mitolojisi)
Tibertus (Roma mitolojisi)
Tyche
Volturnus (Roma mitolojisi)
Zeuxo

Okeanos, Yunan mitolojisinde, Uranus ile Gaia'nın ilk çocuğu ve ilk Titan'dır. Tüm okyanusların kişileşmiş hâli olan Okeanos, genelde kaslı bir adamın uzun sakallı ve boynuzlu yüzüyle simgelenirdi. Okeanos'un alt kısmı bir yılanı andırıyordu.
Okeanos'un kardeşi olan bir başka Titan'la, Tethis'le zaman geçirmesi üçbin deniz nymphe'inin oluşmasına neden oldu. Okeanid olarak da bilinen bu nymphe'lerin her biri ayrı bir ırmak, çay, göl ya da havuzun hâkimleri oldular.
Bazı araştırmacılar Okeanos'un önceleri tüm tuzlu suları temsil ettiğini düşünüyorlar. Bunun nedeni de o zamanlar Akdeniz ve Atlas Okyanusu'nun çok fazla bilinmemesiydi. Ancak daha sonra coğrafya geliştikçe, Poseidon neredeyse tamamı bilinen Akdeniz'i, Okeanos ise daha az bilinen Atlas Okyanusunu temsil etmeye başladı. En bilindik çocukları Metis, Amphitrite, Eurynome, Styks ve Klymore'dir.
Okeanos, Thetis ve Themis ile birlikte Olimposlularla Titanların arasında geçen savaşa katılmamışlardır. Titanlar Savaşına katılmasa bile yüreğinden titanların kazanmasını geçirmiştir.
Günümüzde kullanılan okyanus kelimesi buradan gelmektedir.

Prado Müzesi (İspanyolca: Museo del Prado), İspanya'nın başkenti Madrid'de yer alan bir müze ve sanat galerisidir.
Resim ve heykel müzesi olarak kurulmuş olup, ayrıca 5.000'den fazla çizim, 2.000 baskı, 1.000 madeni para, Madalyalar ve yaklaşık 2.000 süs eşyaları ve sanat eserlerini içerir. Heykel, küçük bir sayıdaki eksik heykelsel parçalara göre 700'den fazla eserle temsil edilir. Madrid'de en çok ziyaret edilen yerdir.
Dünya'nın en önemli müzelerinden biri olan, 19 Kasım 1819'da Jean de Villanueva'nın yapmış olduğu yapıda hizmete giren Prado Müzesi, krallık koleksiyonlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.
İspanyol ressamlarının (El Greco, Velazquez, Goya, vb.) ve Hollanda ressamlarının (Bosch, Rubens, vb.) pek çoğunun yapıtlarının yanı sıra, birçok heykel, çizim vb. sanat yapıtı içermektedir.

Müzede sergilenen yaklaşık 1.300 tablo ile, müzenin dünya klas statüsü muhafaza edilmektedir. Prado El Greco, Bartolomé Estéban Murillo, Jusepe de Ribera, Francisco de Zurbarán ve daha çok önde gelen İspanyol eski ustaların eserleri olduğu kadar çok sayıdaki Diego Velázquez ve Francisco Goya'nın en güzel eserlerine sahiptir. Ayrıca Alman ressamların geniş bir grup önemli çalışmaları Hieronymus Bosch (II. Felipe'nin en sevdiği ressam), Titian, Peter Paul Rubens, Raphael ve Joachim Patiner vardır. Güzel çalışmalara örnek Andrea Mantegna, Botticelli, Caravaggio, Guido Reni, Albrecht Dürer, Rembrandt, Orazio Gentileschi, Artemisia Gentileschi, Veronese, Hans Baldung Grien, Fra Angelico, Antonello da Messina, Van der Weyden, Nicolas Poussin, Claude Gellée, Thomas Gainsborough, Thomas Lawrence ve birçok diğer dikkate değer sanatçılar ayrıca müzede gösterimdedir.
Müzedeki en iyi bilinen sergilenmekte olan eser Velázquez tarafından yapılmış olan Las Meninas dır.
Pablo Picasso'nun ünlü çalışması Guernica onun İspanya'nın demokrasiye dönüşüyle İspanya'ya geri gelmesinden sonra sergilendi. Fakat eser 1992 yılında Museo Reina Sofía'ya taşındı.

Prado Müzesi'nin websitesi

Stiks, (Yunanca Στυξ) ("Cehennem nehri"), Okeanos ile Tethys'in kızı bir Nymphedir. Ölüler ülkesine nehir olmuştur. Tanrılar onun adı üzerine (dönülemez yemin olarak) ant içerler. Yeminine vefasızlık eden tanrı bir yıl boyunca nektar ve ambrosiadan yoksun bırakılır ve dokuz yıl boyunca tanrılar arasından kovulur. Okeanid'lerin en büyüğüdür.
Stiks nehrine girenler bir bakıma yenilmez olurlar. Yani vücudu bir zırh gibi olur ve hiçbir şey o kişiye zarar veremez. Ama yenilmez ile ölümsüz farklıdır. Yunan tanrılarına göre en üstün onlar idi. Bu yüzden hiç kimse (kendileri dışında) ölümsüz olmazdı. Bu yüzden, Stiks nehrine girenlerin vücutlarında sadece tek bir nokta savunmasız kalırdı.
Stiks mitolojik öykülerde genellikle üzerine ant içilen bir nehir olarak yer alsa da Akhilleus'un hikâyesinde farklı bir yeri vardır. Annesi Thetis Akhilleus'u silah işlemez kılmak için onu daha çocukken Ölüler Ülkesi'nin ırmağı olan Stiks'e daldırmıştır. Ancak, topuğundan tutması nedeniyle büyülü suya değmeyen topuk Akhilleus'un tek zayıf yeri olmuştur (Bir kişinin veya topluluğun can alıcı ve zayıf noktasını belirtmek amacıyla kullanılan 'Aşil  topuğu' deyimi de buradan gelmektedir.).

İo (Grekçe: Ἰώ), Yunan mitolojisinde Zeus'un ölümlü aşıklarından biriydi. Bir Argoz prensesiydi. Perseus, Kadmos, Herakles, Minos, Lynceos, Kepheos ve Danaos gibi birçok kral ve kahramanın atasıydı. Astronom Simon Marius 1614'te Jüpiter'in ayına onun adını vermiştir. Erkek kardeşi Phoroneus olduğu için, İo, ayrıca Phoronis olarak da bilinirdi. İo bazen tanrıça İsis ile karşılaştırılmıştır ve bu durumda Mısırlı kocası Telegonus "Osiris"tir.

Efsanenin çoğu versiyonunda, Io, İnakhos'un kızıydı, ancak diğer çeşitli soy kütükleri de bilinmektedir. Babasının İnakhos olsaydı, o zaman annesi muhtemelen İnakhos'un eşi (ve kardeşi) olan Okenaos'un kızı okenaid Melia olurdu. MS 2. yüzyıl coğrafyacısı Pausanias da onun İnakhos'un kızı olduğunu öne sürüyor ve Zeus'un İo'ya aşık olması, Hera'nın efsanevi gazabı ve Io'nun güzel bir beyaz düveye dönüüşümünü anlatır. Birkaç kuşak sonra Pausanias başka bit İo'dan daha bahseder; Phoroneus'un soyundan gelen İasos'un kızıdır. İasos da Argos ve İsmene'nin oğludur. Io'nun babasına Kadınlar Kataloğu'nda ve Acusilaus muhtemelen Peiras, Peiranthus veya Peirasus olarak da bilinen yaşlı Argos'un oğlu denirdi. Bu nedenle İo, İskenderiyeli Hesychius'un önerdiği gibi, Peiranthos'un kızı Callithyia ile aynı kişi olabilir.

Io, Argos'taki Tanrıça Hera'nın bir rahibesiydi ve bu inancı babası İnakhos Argos halkına tanıştırmış olmalıydı. Zeus, ölümlü bir kadın olan İo'yu fark etti ve ona şehvetle istedi. Efsanenin Zincire Vurulmuş Prometheus oyununda anlatılan versiyonunda, İo, Zeus'un isteğini başlangıçta reddetti, ta ki babası onu kahinlerin tavsiyesi üzerine evinden kovana kadar. Bazı hikâyelere göre Zeus, İo'yu karısından saklamak için bir düveye (inek) dönüştürür; diğerleri, Hera'nın kendisinin İo'yu dönüştürdüğünü iddia eder.
Zeus'un İo'yu düveye dönüştürdüğü versiyonda, Zeus Hera'yı aldatamadı ve Hera, Zeus'a düveyi hediye olarak vermesi için yalvardı, Zeus onu reddetmek için hiçbir neden sunamadı. Böylece düveye dönmüş İo'yu karısına hediye olarak verdi. Hera daha sonra 100 gözü olan bir dev Argos Panoptes'i Io'yu göz kulak olması için başına dikti ve Zeus'un düveyi ziyaret etmesini engellemesini istedi. Böylece Zeus Hermes'i Argos'un dikkatini dağıtması ve öldürmesi için gönderdi. Ovidius'a göre, Hermes önce panpipe çalarak ve hikâyeler anlatarak Argos'u uyuttu ve sonra öldürdü. Zeus, hala bir düve formunda olan Io'yu serbest bıraktı. Bazı efsanelerde Hera, yardımlarından dolayı Argos'a teşekkür etmek için onun gözlerini tavus kuşunun tüylerini süslemek için kullandı.

İntikamını almak için Hera, sürekli olarak Io'yu sokan bir at sineği musallat etti ve bu yüzden İo, at sineğinden kaçarken dünyayı hiç dinlenmeden dolaşmaya dolaşmaya başladı. İo, sonunda Propontis ile Karadeniz arasından geçti ve böylece İstanbul Boğazı, öküz geçidi anlamına gelen Bosphorus adını aldı ve burada Zeus'un Kafkas Dağı'nda zincirlediği Prometheus ile tanıştı. Prometheus, insan formuna geri döndürüleceği ve tüm kahramanların en büyüğü Herakles'in (Herkül) atası olacağı bilgisiyle İo'yu teselli etti. İo, İyon Denizi'ni geçerek Mısır'a kaçtı ve burada Zeus tarafından insan formuna geri getirildi. Orada Zeus'tan Epafos isimli bir oğlu ve Keroessa isimli bir kızı oldu. Daha sonra Mısır kralı Telegonus ile evlendi. Aeschylus'un The Suppliants oyununda bahsedildiği gibi, torunu Danaos sonunda elli kızıyla(Danaidler) birlikte Yunanistan'a döndü.
Genellikle "Argos katili" olarak tercüme edilen Hermes Argeiphontes olarak adlandırdığı İo efsanesi, Homeros tarafından iyi bilinmiş olmalıdır, ancak bu yorum Robert Beekes tarafından tartışılmaktadır. Walter Burkert, Io'nun hikâyesinin eski destan geleneğinde en az dört kez anlatıldığını ve izlerinin bulunduğunu belirtiyor : Danais'te, Phoronis'te - Hyginus'un Fabulae 143 ve 274 satırlarına göre Phoroneus Hera inancını kurdu— Hesiodik Aigimios'un bir parçasında ve benzer şekilde tam metin olarak ulaşamamış Hesiodik Kadın Kataloğu'nda. Klasik zamanlarda, Argos'un Heraion'unda İo için bir yas tutma töreni gözlemlenmiştir.
Eskiler, İo'yu Ay ile ilişkilendirmiştir ve İo'nun Prometheus ile karşılaştığı Aiskhylos'un Zincire vurulmuş Prometheus oyununda, İo'dan "boynuzlu bakire" olarak bahseder. Kız kardeşi olarak Phoroneus ile olan ilişkisinden (veya soyundan gelen) olarak İo'ya bazen Phoronis denir.

Ligdus ve karısı Telethusa , Girit'te yaşayan fakir bir çiftti. Telethusa hamile kaldığında, kocası ona bir kız çocuğu sahibi olmayı göze alamayacaklarını ve eğer kız olacaksa çocuğu öldürmekten başka seçeneklerinin olmadığını söyledi. 8 ay sonra Io, daha sonra Isis olarak bahsedilen hikâyede, Telethusa'ya kızı doğduğunda onu tutması gerektiğini söyleyen bir vizyonla geldi. ve kocasına onun Iphis adında bir çocuk olduğunu söylemesi gerekir.
Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde, Isis (Io), nişanlısı Ianthe ile evlenmesi gerektiğinde Iphis'in cinsiyetini değiştirir.

Özel

Genel
Ovidius. Metamorfozlar, Cilt I: Kitaplar 1-8. Frank Justus Miller tarafından çevrilmiştir. GP Goold tarafından revize edilmiştir. Loeb Klasik Kütüphane No. 42. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1916. Harvard University Press'in çevrimiçi versiyonu 14 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Peck, William Thane (editör), Ovidius'un Metamorfozlarının Birinci ve İkinci Kitapları, Ginn & Company, 1900.
Tsagalis, Christos, Erken Yunan Epik Parçaları I: Antikacı ve Soybilim Destanı, Walter de Gruyter GmbH & Co KG, 2017. 9783110532876ISBN'si 9783110532876
Theoi.com: Io: Argolis ve Mısır'ın naiad perisi 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yunan ve Latin edebiyatındaki temel referansları çeviride bir araya getirir.
De Verda koleksiyonundan Goltzius'un Io gravürleri 16 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Warburg Institute İkonografik Veritabanı (Io ve Argus'un yaklaşık 250 resmi) 17 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alan teorisi, sosyal psikolojinin önemli figürlerinden biri olan Kurt Lewin tarafından ortaya atılmıştır. Lewin, fiziksel alan kavramını (manyetik alan,çekim alanı, vb.), psikolojiye taşıyarak, birbiriyle karşılıklı bağımlı olan ve dinamik bir sistem oluşturan psişik süreçler bütününü ifade eden psikolojik alan kavramını geliştirmiştir. Psikolojik alan, belirli bir anda belirli bir birey veya grup için söz konusudur ve bu birey veya grubun davranışlarını etkileyen temel dinamiktir. Psikolojik alanın öğeleri, yaşam alanı, çevre ve kişi olarak ayırdedilebilir.Bireyi değerlendirmek için ailesni okulunu ve doğal çevresini de dikkate almak gerekir
Alan kuramı, dar anlamda bir kuram olmaktan ziyade, geştaltçı bir perspektiften, nedensel ilişkilerin analizine ve kuramsal kavramların ve hipotezlerin oluşturulmasına uygun bir yöntemdir. Yaşam alanı ile davranışı etkileyen güçler (gerilimler, değerler, enerji, vb.) karşılıklı bağımlılık içinde bulunurlar. Birey veya grup, birbiriyle karşılıklı etkileşen bu öğelerin dinamik bir bütünüdür.

Genel olarak, analitik (Yunanca: ἀναλυτικός, analytikos) "analiz etme yeteneğine sahip olma" veya "unsurlara veya ilkelere bölünme" anlamına gelir.
Analitik ayrıca aşağıdaki anlamlara da sahip olabilir:

Analitik felsefe
Analitik geometri
Analitik-sentetik ayrımı
Analitik fonksiyon
Analitik Makine
Analitik kimya
Analitik psikoloji
Analitik mekanik
Analitik teknik
Molarite veya analitik konsantrasyon
Soyut analitik sayı teorisi
Analitik kombinatorikler
Analitik kapasite
Analitik devam
Analitik sayı teorisi
Analitik hiyerarşi
Analitik küme
Analitik kanıt
Analitik tablo yöntemi
Analitik eleman yöntemi
Analitik manifold
Çevrimiçi analitik işleme
Analitik sinyal
Analitik terazi
Analitik Thomizm
Postanalitik felsefe
Bilişsel analitik terapi
Psikanaliz
Analitik indüksiyon
Analitik çerçeve
Analitik Marksizm
Analitik dil
Analitik içtihat
Analitik gazetecilik
Analitik beceri

Mantıksal analiz
Analiz
Analist

Bileşke kuvvet, katı cisimlerde cisme uygulanan tek bir kuvvet ve beraberindeki tork. Cisme, diğer bütün uygulanan kuvvetlerin toplamıyla aynı etkiyi yapar. Bu kuvvetin  etkilediği yerin belirlenmesi tork bulmak açısından önemlidir. Bileşke kuvvet terimi sadece kuvveti değil beraberindeki torku da kapsamaktadır. Bazı kaynaklarda da bu yüzden bileşke kuvvet-tork diye geçer.

Buradaki örnekler basit yöntemlerle bileşke kuvveti bulmakla ilgili ufak bilgiler içerir.

	1.Şekilde bileşke kuvvet bulmak için bu iki kuvvettin birleşme noktaları hesaba katılır. Örnekte olduğu gibi birleşebilen bu kuvvetin bileşkesi paralelkenar yöntemiyle rahatlıkla bulunabilir. Bu yöntemdeki amaç ortak kesişim noktasını gözlem noktası almaktır. Bu sayede tork her zaman sıfırdır ve bu sayede bileşke kuvvet net kuvvete eşittir.
	2.Şekilde ise birbirine paralel iki kuvvetin bileşkesi alınmakta. Bu iki kuvvet paralel oldukları için direkt olarak birbirlerinin üzerine eklenerek işlem yapılabilir. Buradaki tork sorunu ise kuvvetlerin paralel ve aynı yönlü olması sayesinde kendiliğinden çözülür. Gözlem noktası farkı olmadan tork sıfıra eşittir.

Bir kuvvetin cisme uygulandığı bir etkime noktası vardır. Bu noktanın yerinin değişmesi kuvvetin cisim üzerinde yarattığı etkiyi değiştirir. Bu nedenle kuvvet etkime noktasına bağlı bir vektördür, yani kısaca bağlı bir vektördür.
Aynı noktaya etkiyen iki kuvvet veya aynı şekilde aynı noktadan başlayan iki vektör arasında işlem yapılabilir ve de bu yeni vektörün etkisi diğer iki vektörün toplam etkisiyle aynıdır. Fakat aynı etkime noktasına sahip olmayan vektörler arasında işlem yapılamaz.
Bir kuvvetin uygulanma noktasını değiştirmek o kadar da zor değildir. Kuvveti bilenşenlerine ayırıp, bunu yaparken de birbirine zıt yönlü eşit büyüklükte kuvvetler seçersek, götürmek istediğimiz yerde saf tork oluşacaktır ve de aynı zamanda etkime noktamız taşınmış. Bu yöntem kullanılarak kuvvetlerle işlemler kolaylıkla yapılabilir.
Bir cisme etkiyen bu kuvvetler bütününün tek bir noktaya taşınıp beraberinde torklarının da hesaplanmasıyla bileşke kuvvet-tork oluşur.

Eğer bir R noktası bileşke kuvvet F için etkime noktası olarak seçilirse, n kadar kuvvet için ve her bir kuvvet Fi için onunla alakalı olan tork T belirlendiğinde formüller:

  
    
      
        
          F
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =\sum _{i=1}^{n}\mathbf {F} _{i},}
  

ve

  
    
      
        
          T
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        (
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        −
        
          R
        
        )
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {T} =\sum _{i=1}^{n}(\mathbf {R} _{i}-\mathbf {R} )\times \mathbf {F} _{i}.}
  

olarak ortaya çıkar.
Kullanışlı bir bilgi olarak şu da akılda kalmalıdır ki, etkileşim noktası R, bileşke kuvvetin uygulandığı doğrultu boyunca herhangi bir nokta olarak seçilebilir. Buna bağlı olarak tork da değişmeyecektir. Bunu ispatlamak için kF i kullanarak tork formülünü yazarsak

  
    
      
        
          T
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        (
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        −
        (
        
          R
        
        +
        k
        
          F
        
        )
        )
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {T} =\sum _{i=1}^{n}(\mathbf {R} _{i}-(\mathbf {R} +k\mathbf {F} ))\times \mathbf {F} _{i}.}
  

sonra da formülün sağ tarafını orijinal formül olarak ayırırsak

  
    
      
        
          T
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        (
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        −
        
          R
        
        )
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        −
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        k
        
          F
        
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        (
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        −
        
          R
        
        )
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {T} =\sum _{i=1}^{n}(\mathbf {R} _{i}-\mathbf {R} )\times \mathbf {F} _{i}-\sum _{i=1}^{n}k\mathbf {F} \times \mathbf {F} _{i}=\sum _{i=1}^{n}(\mathbf {R} _{i}-\mathbf {R} )\times \mathbf {F} _{i},}
  

olur ve ikinci terim sıfır olduğu için F e bakacak olursak

  
    
      
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        k
        
          F
        
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        =
        k
        
          F
        
        ×
        (
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        )
        =
        0
        ,
      
    
    {\displaystyle \sum _{i=1}^{n}k\mathbf {F} \times \mathbf {F} _{i}=k\mathbf {F} \times (\sum _{i=1}^{n}\mathbf {F} _{i})=0,}
  

çıkacaktır, bu nedenle de tork değişmeden kalır.

Torkun sıfır olduğu bir etkime noktası düşünmek her zaman daha kolay ve yararlıdır.

  
    
      
        
          R
        
        ×
        
          F
        
        =
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {R} \times \mathbf {F} =\sum _{i=1}^{n}\mathbf {R} _{i}\times \mathbf {F} _{i},}
  

Yukarıda F bileşke kuvvet ve sistemdeki kuvvetler de Fi olarak belirtilmiştir.
Bu formülde de görüldüğü üzere R için bir çözüm olması için kuvvet ve etkileşim noktasının birbirine dik olması gerekiyor. İşte bu torksuz bileşke kuvvetin koşulu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun matematiksel olarak

  
    
      
        
          F
        
        ⋅
        (
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            R
          
          
            i
          
        
        ×
        
          
            F
          
          
            i
          
        
        )
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} \cdot (\sum _{i=1}^{n}\mathbf {R} _{i}\times \mathbf {F} _{i})=0.}
  

şeklinde yazabiliriz.
Eğer bu koşul sağlanırsa oluşacak sisteme saf kuvvet, fakat sağlanmadığı diğer bütün durumlarda ise saf tork denir.

Devre analizi bir elektrik devresinde bulunan bütün düğüm voltajlarını ve kollardaki akımları bulmak için tercih edilen bir yöntemdir.
Bu devre analizi terimi lineer devre analizi anlamındaydı. Bununla birlikte lineer olmayan devreler de analiz edilirdi. Dirençli devreler normalde tek bir kaynağa bağlıdır ve direçler basit teknikler kullanılarak analiz edilebilir, bununla beraber dirençli devre analizi terimi bunun yerine kullanılır. Dirençli devre analizi terimini açıklamak için yanıltıcı olan devre analizi terimi de kullanıldı.
Lineer DC devreleri bağımsız voltaj ve akım kaynakları, bağımlı akım ve voltaj kaynakları ve lineer dirençler içerir. Lineer AC devreleri de en az bir lineer diferansiyel eleman (kondansatör ve bobin), ayrıca en az bir AC kaynak içerir. Eğer bir devrede kondansatör ve bobin yoksa DC devre analiz teknikleri uygulanabilir. Eğer devrede bir veya daha fazla lineer diferansiyel eleman ve bir AC kaynak varsa AC devre analiz teknikleri uygulanmalıdır.
Elektrik ve/veya elektronik devrelerini oluşturan bileşenler üzerindeki akımları, gerilimleri ve devreye uygulanan belirli bir giriş işaretine veya fonksiyonuna (örn: dirak delta fonksiyonu, rampa fonksiyonu, zorlama fonksiyonu vs.) karşılık verdiği çıkış cevabını matematiksel yöntemler kullanarak tespit etmeye yarayan yöntemler bütünü.

Lineer DC devre analiz için birkaç metot vardır.
(1) Düğüm analizi ("düğüm")
(2) Göz analizi ("göz") - Kompleks 3D durumlarında çalışmaz
(3) Süperpozisyon - normalde eğer devrede bağımsız kaynak varsa düğüm veya göz metodu yapılır.
(4) Kaynak dönüştürme - sınırlı bir tekniktir.
(5) Eşdeğer devreler - normalde düğüm veya göz metodunda birleştirilir.

AC devre analiz metodu genellikle DC devre analizi ile aynıdır. Bununla beraber kondansatör ve bobin gibi lineer diferansiyel elemanlar için kompleks matematik veya fazör yöntemi kullanılmalıdır.
efektif direnç veya empedans gibi bileşenler için 

  
    
      
        Z
        (
        C
        )
        =
        
          
            1
            
              j
              ω
              C
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Z(C)={\frac {1}{j\omega C}}}
  
 ve 
  
    
      
        Z
        (
        L
        )
        =
        j
        ω
        L
        
      
    
    {\displaystyle Z(L)=j\omega L\,}
  
,
Burada 
  
    
      
        j
        =
        
          
            −
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle j={\sqrt {-1}}}
  
, 
  
    
      
        ω
        =
        2
        π
        f
      
    
    {\displaystyle \omega =2\pi f}
  
, 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 = AC kaynağın frekansı, C = the kapasitans ve L = indüktansdir. Kısaca baştaki 
  
    
      
        j
      
    
    {\displaystyle j}
  
 nin matematikteki anlamı çok karmaşıktır.

Lineer olmayan devre analiz yöntemi genellikle şöyle yapılır:

İşlem modunu tahmin etme (açık, kapalı, aktif, vs.) lineer olmayan bütün bileşenler için doğru olan lineer bileşeni lineer olmayan bölüm için yerine koyma.
Devrenin son haline lineer devre analizini uygulama.
Bütün tahminlerin doğru olduğunu kanıtlama. Eğer bütün yaklaşımlar doğru değilse yeni bir yaklaşımda bulunma.

Kirchoff Kanunları
Kaynak Dönüşümü
Maksimum Güç Transferi
Norton Teoremi
Ohm Kanunu
Süper Pozisyon Teoremi
Thevenin teoremi

Alternatif Akım
Doğru Akım
Sayısal Devreler
RC Devresi
RL Devresi
RLC Devresi
Empedans
Sığalık
İndüktans
Diyot
Transistör
Manyetik Devreler
Maxwell Denklemleri

All about electrical circuits10 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Electronic Circuits Archives
Circuit Analysis 15 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[http://www.elektrotekno.com/about1175.html Devre Analizi Dersi Problemleri soru-cevap
Proteus ile devre analizi marmara teknik eğitim -tez 8 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20061008083634/http://www.elektrotekno.com/about1175.html arşivlendi.
Devre tasarımı yapmak isteyenler için tavsiyeler 10 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Üretici dilbilgisinde durum kuramı, yönetim ve bağlama kuramının bir bölümünü tanımlar.
Durum kuramı, durumların meydana geldiği alanları ve onların belirli sözcük kategorilerine nasıl atandığını inceler. Öncelikle evrensel dilbilgisi düzeyindeki soyut bir durum ile dilden dile değişen morfolojik durum arasında bir ayrım yapılmalıdır. Örneğin, İngilizcede isimlere atanan durum biçimsel olarak fark edilmeseler de soyut olarak atandığı varsayılmaktadır:
1) John loves Tom.
2) Tom loves John.
Yukarıdaki cümlelerde John(veya 2. cümeldeki Tom), özne olarak algılansa da özne olduğunu bildiren biçimsel bir ek almamıştır. Aynı şekilde 1. cümledeki Tom(veya 2. cümledeki John), nesne olarak algılansa da biçimsel olarak nesne olduğunu bildiren bir ek almamıştır, fakat bazı durumlarda biçimsel olarak nesnenin aldığı durumu gösteren ek veya bükümler bulunabilir:
• I (Yalın hal), me (belirtme hal), my (ilgi hal); he, him, his.
Benzer durum Türkçede ve daha başka dillerde(Farsça, Almanca, Fransızca vb.) olabilir:
1) Para(Yalın hal) mutluluk(Yalın hal) getirir.
2) Para(Yalın hal) mutluluğu(belirtme hal) getirir.
1. cümlede görüldüğü üzere, iki sözcük de yalın halde olmasına rağmen ilk sözcük özne, ikinci sözcük ise nesne olarak algılanmaktadır. Nesne olarak algılanan sözcüğe soyut olarak belirtme durum eki atandığı kabul edilmektedir. 2. cümledeki mutluluğu sözcüğü ise açık bir şekilde belirtme durum eki aldığı görülmektedir, bu da sözcüğe fark edilebilir bir durum atandığını göstermektedir ve bu olgu şöyle formalize edilebilir:

Bir isme atanan durum ya biçimsel olarak fark edilir ya da soyut olarak atandığı için fark edilmez.

Durum ölçütü (case filter), her AdÖbeğine sadece ve sadece bir durum atanması gerektiğini belirtir. Aksi takdirde, bu tür bir AdÖbeğinin kullanıldığı bir cümle dilbilgisel değildir:

*Senin kaleminiye kullandım.
Senin kalemini kullandım.

Hangi öbeklere durum atanabileceği dilden dile farklılık gösterir. Genelde, fiiller ve edatlar durum atayabilir: birine(datif) yardım etmek, senin(genitif) için. Bunun tersine, Almancada olduğu gibi sadece bazı dillerde isimler ve sıfatlar durum atayabilir: das Haus meines Bruders(genitif), seiner Mutter(datif) ähnlich.
Durum atamasının işleyiş yönü dilden dile farklılık gösterebilir. Örneğin İngilizcede durum sağa doğru, Almanca ve Türkçede ise sola doğru atanır:

İng: I have seen him(A).
Alm: Ich habe ihn(A) gesehen.
Tr: Ben onu(A) gördüm.
İngilizcedeki seen(görmek) fiili, sağa doğru belirtme durum ataması yaparken Türkçede ve Almancadaki gesehen(görmek) fiili sola doğru belirtme durumu atamaktadır.
Not: İsimler cümle içinde yerlerinden oynayabilir. Bu ancak durum ataması gerçekleştikten sonra mümkün olmaktadır:

Ben ti gördüm onui.
Cats¡, I really love t¡.
Ihni habe ich ti gesehen.
Onu, ihn ve cats adöbeklerine ilk önce beraber üretildikleri fiiller tarafından durum atanıp daha sonra cümle içinde başka yerlere hareket etmişlerdir ve giderken geride kendilerinden fonetik olarak sesletilmeyen iz(trace) bırakmışlardır. İzlerin hangi yerinden oynayan öğeye ait olduğu belli olsun diye her birine farklı ibreler(küçük i, j, k, m gibi harfler) kullanılır:

ti tj Geldiğini gördüm beni seninj.
Whoi willj youk tj tk meet ti?
Wenj hasti duk tk tj gesehen ti?

Koşul olarak, İngilizce gibi bazı dillerde, kendisine durum atanan bir adöbeği, durum atayan başından(case assigner head) uzaklaşamaz, yani bitişiktir:

John did his homework yesterday.
*John did yesterday his homework.
Did fiilinin tümleci olan his homework, kendisine durum atansa bile fiilin yanında durması gerekir, aksi halde cümle dilbilgisel dışı olur. Türkçe, Almanca gibi dillerde bitişik olma durumu bulunmaz.

Öznelere de nesneler gibi durum atanır, ancak, nesnelerde olduğu gibi bir eylemöbeği başından(verbal head) değil, çekimöbeğinin başından(inflection head) atanır. Türkçede ve çoğu indo-aryan dilinde öznelere her zaman yalın hal durumu(nominatif) atanır, fakat bu her dilde böyle olmaz. Bazı dillerde yalın halden ziyade ergatif durumunun atandığı ergatifli diller mevcuttur.

Tüm dillerde fiillerin, tümleçlerine "standart olarak" atadığı bir durum vardır; bunlar akuzatif(belirtme) veya objektif olarak adlandırılır ve eylemöbeğinin başı tarafından durum atanır. Türkçede akuzatif durumu, tümlece -i eki şeklinde yansır. Tümleçler aynı zamanda cümle de olabilir:

Sen-i gördüm.
Senin ben-i sevdiğin-i biliyorum.
Birinci cümlede gör- eylemi, tümleci olan sen kelimesine akuzatif durumu ataması sonucu tümleçte -i eki belirmiştir. Aynı şekilde ikinci cümlede bil- eylemi tümleci olan yan cümleye akuzatif atamıştır ve yan cümlenin sonunda -i eki oluşmuştur, fakat yan cümle içindeki ben-i tümlecinin durumu, ana cümlenin bil- eylemi tarafından değil, yan cümlenin sev- eylemi tarafından atanmıştır.
Başka dillerde Türkçedeki gibi akuzatif durum tümleçe biçimsel bir ek olarak yansımayabilir. Örneğin İngilizce ve Almanca gibi dillerde nominatif olan “he” ve “er” öznesi, akuzatif olacağı zaman ek almak yerine bükülür:

Hei really loves himₖ
Eri liebt wirklich ihnₖ.
Bununla birlikte, bir cümlede nominatif-akuzatif yani özne-nesne ilişkisiyle oluşan durum her zaman bulunmayabilir:
İçsel (zorunlu) durum: Bir eylemin tümleci olan adöbeğine yüklenen belirtme durum eki(-i eki) dışındaki tüm durumlar anlamına gelir. Eylemle tümleçleri arasındaki rol ilişkisi ile bağlantılıdır. Türkçede, içsel durum biçimsel olarak tümleçlerin üzerinde -(y)a, -dan, -(y)la ile gerçekleşir: Öğretmen öğrenciye baktı. Çoğu insan örümceklerden korkar.
Yapısal durum: Eylemin nesneyi doğrudan yönettiği yani kurucu buyurma adı altında gerçekleşen durum. Bir başka şekilde özne ve nesnenin konumları, yapısal durum yüklenen konumlardır: Çocuk kitabı okudu. Sevgi huzur getirir.

 Bütün bu durum atama konusu, 1981 ve 1990 yılları arasında tam anlamıyla gelişmiş olan yönetim ve bağlama kuramı çerçevesinde kabul edilmiş bir kuramdır. Y&B kuramının 1990'dan itibaren gelişmeye başlayan ve artık adı Yetinmeci Çizgi(Minimalist Program) 31 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. olan yeni versiyonunda durum atama görüşü kaldırılmış olup yerine özellik eşleme 7 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. getirilmiştir. Günümüzde sözdizim çalışmaları hâlâ Yetinmeci Çizgi adı altında gerçekleştirilmektedir.

Barry J. Blake: Case. 2. Auflage. Cambridge University Press, 2001.
Hadumod Bußmann (Hrsg.): Lexikon der Sprachwissenschaft. 3., aktualisierte und erweiterte Auflage. Kröner, Stuttgart 2002, ISBN 3-520-45203-0.
Helmut Glück (Hrsg.): Metzler Lexikon Sprache. Stuttgart/Weimar: Verlag J.B. Metzler, 2000
Gisbert Fanselow / Sascha W. Felix: Sprachtheorie. Eine Einführung in die Generative Grammatik. Band 2: Die Rektions- und Bindungstheorie. Tübingen 1987 (UTB 1442)
Martin Haspelmath: Terminology of Case 18 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF; 269 kB). In: A. Malchukov & A. Spencer (eds.), Handbook of Case, Oxford. (noch nicht veröffentlicht)
Kâmile İmer, Ahmet Kocaman, A. Sumru Özsoy. Dilbilim Sözlüğü. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

Düğüm teorisi Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss düğüm kuramına ilişkin çalışmalar yapmış, ama bu konuda herhangi bir yapıt yayımlamamıştı. 19.yüzyılda Alman matematikçi Gauss ile başlayan düğüm teorisi ve 3-boyutlu manifoldlarla ilgili çalışmalar gelişerek halen devam etmektedir. Düğüm kuramı çoğunlukla, bir topolojik uzayın bir başka topolojik uzayın içine yerleştirilmesi problemleri gibi özel uygulamaları gerektiren durumlarda kullanılır.

3-boyutlu küre S³ = R³ ∪ {∞} ile gösterilsin. S³ içinde S¹ = {(x,y,z) : x² + y² = 1, z = 0 çemberi ile topolojik eş yapılı (homeomorf) olan herhangi bir kümeye bir düğüm denir. Yani düğüm, uzayda basit kapalı bir eğridir. Diğer bir ifadeyle düğüm, birim çemberin uzay içindeki konumudur.
Düğüm kuramı ise, matematikte, üç boyutlu kapalı eğrilerin araştırılmasına yönelik kuramdır. Bu tür eğriler, ilmik atıldıktan sonra uçları birleştirilen herhangi bir ip parçasına benzetilebilir. Tek bir devreye karşılık gelen düğümün topolojik eşdeğeri çemberdir. Ama çemberle özdeş değildir, çünkü düğüm, bir ya da daha çok noktada kendi içerisinden geçirilmedikçe çember biçimine dönüştürülemez. Bu durum ise, düğümün iki boyutlu grafiğinde, eğrinin kendisiyle kesişmesi demektir. En basit düğümlerde, bu türden üç kesişme bulunur; bu nedenle düğüm, üç basamaklı olarak kabul edilir. En basit türden düğümün bile, birbirine dönüştürülemeyen iki yapılandırması vardır.
Basamak yükseldikçe belirgin düğüm sayısı da hızla artar, ama 20. yüzyılın ortalarına değin, belirli bir basamakta elde edilebile­cek düğüm sayısının hesaplanmasını olanak­lı kılan herhangi bir yöntem bulunamadı. Öte yandan, yüksek basamaklardan bazı düğümlerin, daha düşük basamaktan düğümlerin birleşimi biçiminde ifade edilebileceği gösterildi. Örneğin, altıncı basamaktan düğümler olan camadan ve acemi bağlan, yonca yaprağı biçimindeki iki düğüme indirgenebilir. Çözülemeyen düğümlere ise asal düğüm denir.

Modern evrimsel sentez (kısaca modern sentez, Yeni Darwincilik veya Neo-Darwinizm), Darwin'in Evrim Kuramı ile Mendel'in kalıtım kuramını modern moleküler biyoloji ve matematiksel popülasyon genetiği ışığında birleştiren modern evrim kuramının adıdır.
1930'lar ve sonrasında daha önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji'nin kalıtımın moleküler temellerine ilişkin sağladığı bilgi ve Charles Darwin'in kuramının bütünleştirilmesiyle, evrim kuramı çağdaş halini aldı. R.A Fisher, Sewall Wright, J.B.S. Haldane, T. Dobzhansky, kuramın mimarisinde öne çıkan isimlerdir. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde, bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan alellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir. Bu güncellenmiş evrim teorisinin adı "Sentetik evrim kuramı" veya "Modern Evrimsel Sentez"dir.
Modern sentezin ana katkısı kalıtımın ve dolayısıyla evrimin temel birimi olan genler üzerine yeni edinilen bigilerle evrimin mekanizması, yani doğal seçilim arasındaki bağlantıyı kurmuş olmasıdır.
Modern sentezin dayandığı genel bulgular 1930 ve 40'larda ortaya çıkan ve bugün kısmen DNA kopyalanması sırasındaki hatalarla oluştuğu bilinen mutasyon ve rekombinasyondur. Bunların dışında modern sentez, gen havuzunun genetik kayma ve gen akımı gibi mekanizmalarla değişime uğradığını ortaya koymuştur. Modern senteze göre, popülasyonlar çevresel nedenlerle (örneğin coğrafi engeller) birbirinden ayrıldığında türleşme meydana gelir.
"Çağdaş sentetik evrim kuramı"na göre evrim beş ana evrimsel mekanizmanın etkileşiminden oluşur: 

Doğal seçilim/ayıklanma;
Mutasyon;
Rekombinasyon;
Rastgele kalıtımsal sürüklenme (Random genetic drift);
Gen akışı (göç).

Biyolojik Evrim

Özel

Genel
Wright, S. 1931. "Evolution in Mendelian populations". Genetics 16: 97-159.
Fisher, R. A. The Genetical Theory of Natural Selection, Clarendon Press, 1930 ISBN 0-19-850440-3
Huxley, J. S. Evolution: The Modern Synthesis, Allen and Unwin, 1942 ISBN 0-02-846800-7

More teorisi, diferansiyel topolojide, türevlenebilir çokkatlıların topolojisini anlamaya yönelik kuram. Amerikali matematikçi Marston Morse tarafından 1930'larda geliştirilmiştir. Raoul Bott, Stephen Smale, John Milnor ve Edward Witten'ın kuramın köklerine doğrudan katkılarıyla türevli topolojide standart bir yönteme dönüşmüştür.
Morse kuramı, türevlenebilir çokkatlıyı, üzerine koyduğu gerçel değerli, türevlenebilir bir fonksiyon aracılığıyla inceler. Aşağıda verilen özel koşulları sağlayan bu fonksiyonlara Morse fonksiyonu denmektedir. Bu fonksiyonun çokkatlı üzerindeki kritik noktalarını inceleyerek ve başka hiçbir şeye bakmaksızın, çokkatlının türevli topolojik tüm özellikleri anlaşılır. Örneğin kenarı olmayan ve kompakt bir çokkatlının üzerine konacak bir Morse fonksiyonu, sonlu sayıda kritik noktaya sahip olacaktır. Bu sonlu nokta sayesinde çokkatlıyı sonlu sayıda kulpun bileşimi olarak inşa edebiliriz. Bu inşa, çokkatlının homoloji gruplarına ilişkin önemli bilgiler verir.

        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 boyutlu türevlenebilir bir çokkatlı olsun. Burada (aşağıda ve yukarıda) türevlenebilir derken sürekli türevlenebilirlik kastediliyor. 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
'den gerçel sayılara bir 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonu olsun. 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin yerel koordinatlarda tüm türevlerinin 0 olduğu noktaya 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin bir kritik noktası denir. Eğer bir kritik noktada 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin ikinci türevi (Hesse matrisi) tekilse o kritik noktaya dejenere denir. Hiçbir kritik noktası dejenere olmayan bir fonksiyona Morse fonksiyonu denir. Gösterilebilir ki 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
'nin Morse olup olmaması yerel koordinat seçimlerinden bağımsızdır.
Bir Morse fonksiyonunun bir kritik noktasında Hesse matrisinin negatif özdeğerleri sayısına noktanın damgası (endeksi) denir. Yine, dejenere olmayan bir kritik noktanın damgası, yerel koordinat seçiminden bağımsızdır.
Hesse matrisi gerçel sayılardan oluşmuş 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
'ye 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 simetrik bir matris olduğu için özdeğerleri gerçeldir. Dolayısıyla, özdeğerlerin negatif olmasını istemek anlamlıdır. Ayrıca özdeğerlerin ve özvektörlerin sayısı da 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 tanedir. Dolayısıyla Hesse matrisi köşegenleştirilebilir bir matristir. Yani, kritik noktanın damgası, Hesse matrisinin köşegen halindeki negatif girdi sayısıdır.

Aşağıdaki savlar ispatlanabilir:

Türevlenebilir her çokkatlının üzerine bir Morse fonksiyonu konabilir. Üstelik, gerçel değerli, türevlenebilir verilmiş herhangi bir fonksiyona istenildiği kadar yakın bir Morse fonksiyonu bulunabilir.
Çokkatlı kompaktsa, Morse fonksiyonunun kritik noktaları sonlu tanedir.
Morse fonksiyonu istenildiği kadar küçük bir dürtmeyle, kritik noktalara karşılık gelen kritik değerler birbirlerinden farklı yapılabilir.
Morse fonksiyonu kendini damgalayan (endeksleyen) biçime dönüştürülebilir; yani fonksiyonun her bir kritik noktasına karşılık gelen değer, kritik noktadaki damgaya (endeks) eşit yapılabilir.

Perspektivizm, Türkçe anlamı bakışaçıları çokluğu olan sözcük.
Bu kavram, Friedrich Nietzsche'nin felsefesinin genel olarak yöntemsel konumunu göstermektedir. Buna göre yaşam, ancak perspektifler çokluğuyla anlaşılabilir ve değerlendirilebilir. Tek bir bakış açısı ve tek bir perspektif her zaman sorunludur ve her bakış açısı da zaten kendi sınırlılıklarıyla belirlenir. Perspektivizm, bu sınırlılıklar dolayısıyla bakış açıları çoğulluğunu önerir.
Nietzsche'ye göre, gerçeklik, yalnızca bir takım yorumların gerçekliğidir, yorumsuz ya da yorumdışı bir gerçeklik söz konusu olamaz ve bundan dolayı perspektivizm gerçekligin çoklu kavranışı olması bakımından gereklidir. Perspektivizm, Nietzscheci anlamda metafizik olmayan bir felsefi yöntemdir.
Daha sonra bu düşünce Michel Foucault ve diğer postmodern düşünürlerce kullanılacak ve geliştirilecektir.

Felsefe Sözlüğü - A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

Rasyonellik, akılcılık ya da usçuluk anlamında felsefi terim ve önerme. Rasyonalizm, rasyonelliği merkez alan bir felsefe öğretisidir. Buna göre, hem gerçekliğin hem de doğruluğun ölçütü rasyonalitede yani ustadır. 
Akılcılık, rasyonel olmanın niteliği ya da halidir - yani, akla dayalı ya da akla uygunluk. Akılcılık, kişinin inançlarının kişinin inanma nedenleriyle ve kişinin harekete geçme nedenleriyle yaptığı eylemlerle uyumlu olduğunu ima eder. "Akılcılık" felsefesinde farklı uzmanlıklara sahiptir, örnek olarak  ekonomi, sosyoloji, psikoloji, evrimsel biyoloji, oyun teorisi ve siyaset bilimi verilebilir.
Hangi davranışın en rasyonel olduğunu belirlemek için, kişinin birkaç önemli varsayım yapması ve ayrıca sorunun mantıksal bir formülüne (şüpheli - tartışmak) ihtiyacı vardır. Amaç veya problem bir karar vermeyi gerektirdiğinde, mevcut olan tüm bilgilerin rasyonellik faktörleri (örneğin tam veya eksik bilgi). Toplu olarak, formülasyon ve arka plan varsayımları rasyonalitenin uygulandığı modeldir. Rasyonalite akrabadır: Bir kişinin kendini en iyi şekilde yararlandırdığı bir modeli kabul ederse, o zaman bencillik, bencil olma ile özdeş olan davranışlarla eşitlenir; eğer gruptan yarar sağlayan bir model kabul edilirse, o zaman tamamen bencil davranış irrasyonel olarak kabul edilir. Bu nedenle, problemin nasıl çerçevelenip formüle edildiğini açıklayan arka plan modeli varsayımlarını belirtmeden rasyonaliteyi öne sürmek anlamsızdır.
Alman sosyolog Max Weber, dört farklı idealize edilmiş rasyonalite türü arasında ayrım yapan bir toplumsal eylem yorumu önermiştir. Zweckrational veya amaçlı / araçsal akılcılık adını verdiği ilki, çevredeki diğer insan veya nesnelerin davranışları ile ilgili beklentilerle ilgilidir. Bu beklentiler, belirli bir aktörün, Weber'in “rasyonel olarak izlendiği ve hesaplandığı” şeklinde belirttiği uçlara ulaşmak için araçlar olarak hizmet eder. İkinci tip Weber, Wertrational veya değer / inanç odaklı olarak adlandırdı. Burada, aktörün içsel nedenleri olarak adlandırılabilecek bir şey için harekete geçilir: bazı etik, estetik, dinsel ya da başka sebepler, başarıya yol açıp açmayacaklarından bağımsız olarak. Üçüncü tip etkileyiciydi, bir oyuncunun kendine özgü duygu, duygu ya da duyguları tarafından belirlendi. Bu, Weber'in bunun, “anlamlı olarak yönlendirilmiş” olarak nitelendirdiği sınırda yer alan bir çeşitlilik olduğunu söyledi. Dördüncü, geleneksel ya da konvansiyonel, yerleşik alışkanlık tarafından belirlendi. Weber, bu yönelimlerden sadece birini bulmanın çok sıra dışı olduğunu vurguladı: kombinasyonlar normdu. Kullanımı ayrıca ilk ikisinin diğerlerinden daha anlamlı olduğunu düşündüğünü ve üçüncü ve dördüncülerin ilk ikisinin alt türleri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır
İlk olarak rasyonellik, önsel bilginin (a priori) kesin güvenilirliği üstüne kurulmuş bir eğilimdir. Bu felsefi öğretinin dayandığı epistemolojiye göre bilgi, temelden ya da yalnızca akıldan gelir. Hem bilginin hem de yaşamın kurucu ilkesi akıl olmalıdır, der bu yaklaşım.
Duyusal deneyimi ikincil kılar ve dahası önemsizleştirir. Deneyciliğe (ampirizm) karşı, gerçek bilginin deney-dışı bir yapıya sahip olduğunu ve akla dayandığını ileri sürer. Tümdengelimli düşünce yöntemine dayanır.
René Descartes, Leibniz, Spinoza ve Kant gibi düşünürlerde görülen genel yaklaşım biçimi rasyonellik olarak ifade edilebilir. Aydınlanma çağının temelinde rasyonellik fikri, yani her şeyin akıl ile değerlendirilmesi, temellendirilmesi ve düzenlenmesi fikri egemendir.

Felsefe Sözlüğü - A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü. Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları
"Definition of RATIONALITY". www.merriam-webster.com.
"Definition of RATIONAL". www.merriam-webster.com.

GRB 970508, 8 Mayıs 1997 günü, saat 21.42'de (UTC) tespit edilmiş bir gama-ışın patlamasıdır (kısaca GIP; GRB (gama-ışın patlamasının İngilizce kısaltmasıdır)). Bir gama-ışın patlaması, uzak galaksilerde meydana gelen ve gama ışını üreten patlamalar ve bunların yol açtığı çok parlak parıltıdır. Genelde uzun süren bir "artık parıltı" (X ışını, morötesi ışın, görünür ışık, kızılötesi ışın ve radyo dalgaları) tarafından izlenirler.
GRB 970508, İtalya-Hollanda ortak yapımı olan, X ışını astronomi uydusu BeppoSAX'ın Gama Işın Patlama Gözlemcisi tarafından tespit edildi. Astronom Mark Metzger, GRB 970508'in Dünya'dan en az 6 milyar ışık yılı uzaklıkta meydana geldiğini belirledi; bu bir gama-ışın patlaması için yapılan ilk uzaklık tespitidir.
Bu patlamaya kadar, astronomlar GIP'ların Dünya'dan ne kadar uzakta gerçekleştiğinin nasıl belirleneceği konusunda bir fikir birliğine varamamıştı. Bazı astronomlar, patlamaların Samanyolu'nda meydana geldiğini; fakat görünüşte sönük olduklarını; çünkü fazla enerjiye sahip olmadığını düşünüyordu. Bazıları ise patlamaların kozmolojik uzaklıktaki başka galaksilerde meydana geldiğini ve çok fazla enerjiye sahip olduğunu savunuyordu. Bu patlama, patlamaların kaynağının kesin olarak Samanyolu dışında olduğunu göstererek tartışmayı sonlandırdı.
GRB 970508, ayrıca radyo frekansı halinde son parıltısı gözlemlenmiş ilk patlamaydı. Radyo dalgalarının azalıp çoğalan güçlerini inceleyen astronom Dale Frail, radyo dalgalarının kaynağının neredeyse ışık hızında genişlediğini hesapladı. Bu, GIP'ların görelilikli hızda genişleyen patlamalar olduğuna ilişkin kuvvetli bir kanıt oldu.

Bir gama-ışın patlaması (GIP), elektromanyetik radyasyonun en fazla enerji içeren şekli olan gama ışınlarını üreten bir tür patlamadır. GIP'lar ilk olarak 1967'de, uzaydaki nükleer patlamaları tespit etmek için kullanılan bir uzay aracı serisi olan Vela uyduları tarafından tespit edildi. Genelde uzun süren bir "son parıltı" (X ışını, Morötesi ışın, Görünür ışık, Kızılötesi ışın ve radyo dalgaları) tarafından izlenirler. İlk keşfedilen GIP son parılıtısı, GRB 970228'in X ışını kalıntılarıydı. Bu kalıntılar, İtalya-Hollanda ortak yapımı olan, esasen X ışınları üzerinde çalışma yapmak üzere tasarlanmış bir uydu olan BeppoSAX tarafından tespit edildi.
8 Mayıs 1997 Perşembe günü UTC ile saat 21.42'de, BeppoSAX'ın Gama Işını Patlaması Gözlemcisi, yaklaşık olarak 15 saniye süren bir gama-ışını patlaması tespit etti. Patlama aynı zamanda, Güneş üzerine çalışmak için tasarlanmış bir uydu olan Ulysses ve Compton Gama Işını Gözlemevi'nde bulunan Patlama ve Geçici Kaynak Deneyi (BATSE) tarafından da gözlemlendi. Patlama ayrıca, BeppoSAX'ın iki X ışını Geniş Alan Kamerası'ndan birinin görüş alanında meydana geldi. Birkaç saat içinde, BeppoSAX ekibi, patlamanın yaklaşık 10 açısal dakikalık bir çapı olan bir hata kutusunda (belli bir nokta etrafındaki, olası ölçüm hataları hesaplanarak belirlenen alan) gerçekleştiğini belirlediler.

Patlamanın konumu kabaca belli olduktan sonra, BeppoSAX ekibinden Enrico Costa, Ulusal Radyo Astronomi Rasathanesi'nin Very Large Array'inde bulunan astronom Dale Frail ile irtibata geçti. Frail, UTC ile saat 01.30'da, patlamanın keşfinden dört saat sonra, 20 santimetrelik bir dalgaboyuyla gözlemler yapmaya başladı. Frail gözlemleri için hazırlanırken, Hale teleskobu için çalışan astronom Stanislav Djorgovski'yle irtibata geçti. Djorgovski, hemen Digitized Sky Survey'den gelen yeni resimlerle eski resimleri karşılaştırdı; fakat hata kutusunda yeni bir ışık kaynağı göremedi. Djorgovski'nin Caltech gözlemevindeki bir arkadaşı olan Mark Metzger, verinin daha derin bir analizini yaptı; fakat o da yeni bir kaynak göremedi.
Ertesi akşam, Djorgovski bölgeyi tekrar inceledi; fakat iki 8 ile 9 Mayıs gecesi çekilen resimleri karşılaştırınca parlaklığı değişen bir nesne göremedi. Metzger parlaklığı değişen bir nesne gördü; fakat bunun bir GIP'ın kalıntısı değil, bir değişen yıldız olduğunu varsaydı. Jan van Paradijs'in liderlik ettiği Amsterdam'daki bir astronomi ekibinin üyeleri olan Titus Galama ve Paul Groot, 8 Mayıs günü WIYN Teleskobu ile 9 Mayıs günü William Herschel Teleskobu tarafından çekilen resimleri karşılaştırdı; fakat değişen bir ışık kaynağı bulamadı.
Patlamanın X ışını kalıntılarının keşfinden sonra, BeppoSAX ekibi daha kesin bir konumlama sağladı. Metzger bu daha küçük olan hata kutusunda da bir değişen yıldızın var olduğunu varsaydı. Caltech ve Amsterdam ekipleri de değişken nesne konusunda bir sonuç yayımlamak konusunda duraksadı. 10 Mayıs 1997 günü, Uzay Teleskop Bilim Enstitüsü'nden Howard Bond, keşfini açıkladı. Bu keşif daha sonra patlamanın görülebilir kalıntıları tarafından doğrulandı.
10 Mayıs 1997 gününü 11 Mayıs 1997 gününe bağlayan gece, Metzger'in arkadaşı Charles Steidel, W. M. Keck Gözlemevi'nde değişken nesne için tayf ölçümleri yaptı. Daha sonra verileri Metzger'e gönderdi. Metzger, magnezyum ve demir ile tayf çizgileri sisteminin kullanarak z = 0.8349 ± 0.0002'lik bir kırmızıya kayma tespit etti. Bu, patlamanın 6 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir cisim tarafından emildiği anlamına geliyordu. Patlamanın kendisinin ne kadar uzaklıkta olduğu tespit edilemese de, emen cismin Dünya ile patlama arasında olduğu kesindi ve bu nedenle, patlamanın en az 6 milyar ışık yılı uzaklıkta olduğu sonucuna varıldı. Tayflarda Lyman-alfa ormanı (uzak galaksiler ve kuasarların tayflarındaki nötr hidrojenin Lyman-alfa bağlantısından yükselen tayf çizgilerinin zirve noktası) özelliklerinin yokluğu, kırmızıya kaymanın z ≤ 2.3 olarak daha kesin bir şekilde belirlenmesini sağladı. Chicago Üniversitesi'nden Daniel E. Reichart tarafından yapılan çalışmalar ise z ≈ 1.09'luk bir kırmızıya kayma olduğunu ortaya çıkardı. Bu, astronomların bir GIP'ın kırmızıya kaymasını ölçebildikleri ilk patlamaydı. 430-710 nm ve 350-800 nm'lik dalgaboylarında, bazı opsiyonel tayflar da Calar Alto Rasathanesi'nde ortaya çıkarıldı; fakat hiç salma çizgisi tespit edilmedi.
Patlamanın tespitinden beş gün sonra, 13 Mayıs günü, Dale Frail, Very Large Array ile yaptığı gözlemlere devam etti. Patlamanın konumuna ilişkin 3.5 santimetrelik bir dalgaboyuyla gözlemler yaptı ve güçlü bir sinyal aldı. 24 saat sonra, sinyal önemli derecede güçlendi ve Frail, 6 ile 21 cm'lik dalgaboylarında da sinyal tespit etti. Bu, bir GIP'ın kalıntılarının ilk doğrulanmış gözlemiydi.
İlerleyen bir ay boyunca, Frail, radyo kaynağının gücünün günden güne önemli ölçüde azalıp çoğaldığını; fakat ortalama olarak arttığını gözlemledi. Değişkenlikler bütün dalgaboylarında aynı zamanda olmuyordu. Princeton Üniversitesi'nden Jeremy Goodman, bunu, radyo dalgalarını Samanyolu'ndaki yıldızlararası plazmanın bükmesiyle açıkladı. Böyle radyo kırpışmaları (bir nesnenin radyo parlaklığındaki ani değişimler), sadece radyo kaynağının görünürde 3 mikroarksaniyelik bir çapı olduğunda meydana gelir.

40-700 keV'de çalışan BeppoSAX'ın Gama Işın Patlaması Gözlemcisi, değişkenliği (1,85 ± 0,3) × 10−6 erg/cm2 (1.85 ± 0.3 nJ/m2) olarak ölçtü. Geniş Alan Kamerası (2-26 keV) ise değişkenliği (0.7 ± 0.1) × 10−6 erg/cm2 (0,7 ± 0,1 nJ/m2) olarak ölçtü. BATSE (20-1000 keV) ise değişkenliği (3,1 ± 0,2) × 10−6 erg/cm2 (3,1 ± 0,2 nJ/m2) buldu.
Patlamadan beş saat sonra, patlamanın kadri U bandında (tayfın morötesi bölümü) 20,3 ± 0,3 ve R bandında (tayfın kırmızı bölümü) 21,2 ± 0,1 idi. Kalıntılar, iki banttaki parlaklıklarının da zirvesine patlamadan iki gün sonra ulaştı. 11 Mayıs günü saat 02.13'te (UTC), U bandındaki parlaklık 19,6 ± 0,3 olarak, R bandındaki parlaklık ise 10 Mayıs günü UTC ile saat 20.55'te 19,8 ± 0,2 olarak ölçüldü.
Kitt Peak Ulusal Rasathanesi'nden bir astronom olan James E. Rhoads, patlamayı inceledi ve kuvvetli bir biçimde ışın saçmadığını belirledi. Frail ve arkadaşları tarafından yapılan daha fazla inceleme, patlamada açığa çıkan toplam enerji miktarının 5×1050 erg (5×1043 J) olduğunu ortaya çıkardı. Rhoads ise açığa çıkan toplam gama ışını enerjisinin 3×1050 erg (3×1043 J) olduğunu buldu. Bu, patlamada açığa çıkan gama ışını ve hareket enerjisinin karşılaştırılabilir olduğunu ortaya çıkardı ve gama ışını üretiminde nispeten verimsiz olan GIP modellerini devre dışı bıraktı.

Bu patlamadan önce astronomlar GIP'ların Dünya'dan ne kadar uzakta meydana geldiği konusunda bir fikir birliğine varamamışlardı. Patlamaların eşyönlü dağılımı, onların Samanyolu diskinde meydana gelmediklerini ortaya koysa da, bazı astronomlar patlamaların Samanyolu'nun etrafında meydana geldiğini ve az miktarda enerji içerdiğini öne sürüyorlardı. Bazıları ise patlamaların kozmolojik uzaklıklarda meydana geldiğini ve çok fazla enerji içerdiklerinden dolayı tespit edilebildiklerini söylüyordu. GRB 970508'in uzaklık ölçümü ve toplam enerji hesaplaması, kesin olarak ikinci teorinin doğruluğunu kanıtladı ve anlaşmazlığı bitirdi.
Mayıs ayı boyunca radyo kırpışmaları giderek güçsüzleşti ve en sonunda tamamen ortadan kayboldu. Bu, radyo kaynağının patlama tespit edildikten sonraki süre boyunca iyice dağıldığı anlamına geliyordu. Bilinen uzaklığı ve kırpışmalar sona erene kadar geçen zamanı dikkate alarak hesaplamalar yapan Frail, radyo kaynağının neredeyse ışık hızında patladığını buldu. Bazı teoriler göreli olarak genişleyen bir ateş topundan bahsederken, bu patlama, böyle bir teoriye ilişkin ilk güçlü kanıt oldu.

GRB 970508'in kalıntıları, parlaklıklarının en fazla olduğu döneme patlamanın tespitinden 19.82 gün sonra ulaştı. Daha sonra 100 gün boyunca zayıfladı. En sonunda, kalıntılar tamamen ortadan kayboldu ve patlamaya ev sahipliği yapan galaksi ortaya çıktı. Bu, halen yıldız üretmekte olan, cüce bir galaksiydi ve kadri V = 25.4 ± 0.15 idi. Galaksi, üstel bir diske ve 0.70 ± 0.07'lik bir eliptikliğe sahipti. GRB 970508'in görünür kalıntılarının kırmızıya kayması olan z = 0.835, ev sahipliği yapan galaksinin kırmızıyla kayması olan z = 0.83 ile uygundu. Bu ise, önceden gözlemlenmiş GIP'ların aksine, bu patlamanın bir etkin çekirdekli galakside oluştuğu ihtimalini ortaya koydu.

Bloom, J. S.;  ve 

Joule veya jul (sembolü: J), Uluslararası Birim Sistemi'nde enerji, iş veya ısı miktarından türetilmiş bir ölçü birimidir. Bir metre üzerinden bir newtonluk kuvvet uygulanarak harcanan enerjiye (veya yapılan iş) veya iki ucu arasında bir voltluk gerilim olan bir devre elemanı üzerinden geçen bir amperlik akımın bir saniyede tükettiği enerjiye eşittir. Adını İngiliz fizikçi James Prescott Joule'dan (1818-1889) almıştır.
Joule, enerjinin ölçümünde kullanılan birimdir. Joule birimi, işin miktarını veya enerjinin bir formunun diğer bir forma dönüşümünü ifade eder. Bir joule, bir newton kuvvetinin bir metrelik mesafede uygulandığı iş miktarına eşittir.
Joule birimi, adını İngiliz fizikçi James Prescott Joule'den almıştır. Joule, enerjinin korunumu kanunu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmış bir bilim adamıdır. O, ayrıca mekanik işin ve ısı enerjisi arasındaki ilişkiyi ilk kez ölçmüştür.
Joule, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "J" olarak gösterilir. Joule birimi, enerjinin herhangi bir formunu ölçmek için kullanılabilir. Örneğin, bir lambanın bir saniyede tükettiği enerjiyi veya bir pilin depoladığı enerji miktarını joule birimiyle ölçebiliriz.
Öncelikle taban SI birimleri cinsinden ve daha sonra diğer SI birimleri cinsinden şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          
            J
            =
            

            
            
              
                
                  
                    
                      k
                      g
                      ⋅
                      
                        m
                        
                          2
                        
                      
                    
                    
                      s
                      
                        2
                      
                    
                  
                
                =
                N
                ⋅
                m
                =
                
                  
                    P
                    a
                    ⋅
                    
                      m
                      
                        3
                      
                    
                    =
                    

                    
                    
                      
                        W
                        ⋅
                        s
                        =
                        C
                        ⋅
                        V
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\rm {J={}{\rm {{\frac {kg\cdot m^{2}}{s^{2}}}=N\cdot m={\rm {Pa\cdot m^{3}={}{\rm {W\cdot s=C\cdot V}}}}}}}}}
  

Burada kg kilogram, m metre, s saniye, N Newton, C coulomb, W watt, Pa pascal ve V volttur.
Bir joule ayrıca şu şekilde tanımlanabilir:

Elektriksel potansiyel farkı yoluyla bir coulombluk bir elektrik yükü taşımak için gerekli olan iştir. Bu ilişki voltu tanımlamak için kullanılabilir.
Bir saniyede bir wattlık güç üretmek için gerekli olan iştir. Bu ilişki wattı tanımlamak için kullanılabilir.

Bu SI birim adını James Prescott Joule'dan almıştır. Özel addan türetilmiş olmasına rağmen cümle başında yer almıyorsa ilk harfi küçük (joule) yazılır.

Açısal mekanikte moment, doğrusal Newton mekaniği kuvvet parametresi, kütle atâlet ânı ve mesafe açısına benzer. Enerji, her iki sistemde de aynıdır. Böylece, joule newton-metre olarak aynı boyutlara sahip olmasına rağmen (1 J = 1 N • m = 1 kg • m² • s-2), bu birimleri değiştirilebilir değildir: CGPM enerji ünitesi adını "joule"'dür. Ancak, tork ünitesine herhangi bir özel isim vermemiştir. Bundan dolayı kendisini oluşturan parçalardan türetilen bir bileşik isim olarak bilinen tork birimi newton-metre (N • m)'dir. Tork ve enerji, aşağıdaki denklemden dolayı birbirleriyle ilişkilidir:

  
    
      
        E
        =
        τ
        θ
         
      
    
    {\displaystyle E=\tau \theta \ }
  

Burada; E enerji, τ tork ve θ taşınan açı (radyan cinsinden)'dır. Radyan boyutsuz olduğu için tork ve enerji, aynı boyutlara sahiptir.
Newton-metre kullanımı tork ve enerji için, yanlış anlamaları ve iletişim eksiklikleri önlemeye yardımcı olur. 
Ek bir çözümde joule‘un skaler olduğunu fark etmekti. Tork vektörününse vektörel kuvveti ve vektör deplasmanı vardır. Tork, mesafe vektörü ve bir kuvvet vektörünün çarpımıdır. "Newton-metre" üzerinde bir geleneksel  tork vektörü çizimi, belirsizliği giderir.

Günlük yaşamda şunlar yaklaşık bir joule temsil eder:

Küçük bir elmayı dikey olarak havaya  bir metre  kaldırmak için gereken enerji (yaklaşık olarak 100 g'lık bir kütleye sahip)
Aynı elmanın  bir metreden yere düştüğünde  açığa çıkardığı enerji.
1 g suyun sıcaklığını 0,24 K arttırmak  için gereken ısı.
Bir kişi tarafından  saniyenin 1/60'ında ortaya çıkan ısı (yaklaşık 17 ms).
Çok yavaş bir şekilde hareket eden 50 kg'lık bir insanın kinetik enerjisi (0,2 m / s ya da 0.72 km / h).
6 m / s ile hareket eden 56 g tenis topunun kinetik enerjisi (22 km / saat). [8]
1 kg kütlesi  olan ve √ 2 ≈ 1.4 m / s hızına sahip bir cismin kinetik enerjisi.

Nanojoule (nJ) bir joule'un milyarda birine eşittir. Bir nanojoule uçan bir sivrisineğin kinetik enerjisinin 1/160 ile ilgilidir.

Microjoule (μJ) bir joule'un milyonda birine eşittir. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın (LHC) çarpışmalar sırasında parçacık başına 1 Microjoule (7 TeV) üretmesi bekleniyor.

Milijoule (mJ) bir joule'un binde birine eşittir.

Kilojoule (kJ) bin (10^3) joule'a eşittir. Bazı ülkelerde besin gıda standart enerji değerleri kilojoules (kJ) cinsindendir. Bir kilojoule saniyede (1 kilovat) tam gün ışığında Dünya'nın bir metrekare tarafından alınan güneş radyasyonunun yaklaşık miktarıdır.

Megajul (MJ) bir milyon (10^6) joule ya da yaklaşık olarak 160 km / saat (100 mil)le hareket eden bir tonluk bir aracın kinetik enerjisine eşittir.

GigaJoule (GJ) bir milyar (10^9) joule'a eşittir. 6 GJ, yanmış  bir varil yağın potansiyel kimyasal enerji miktarına eşittir. 

Terajoule (TJ), bir trilyon (10^12) joule'a eşittir. Yaklaşık 63 TJ enerji Hiroşima'da patlayan bir atom bombası tarafından serbest bırakıldı.

Petajoule (PJ), bir katrilyon (10^15) joule eşittir. 210 PJ  yaklaşık 50 megatona eşdeğerdir. Bu  enerji şimdiye kadarki en büyük insan yapımı nükleer Çar Bombası'nın patlaması sonucunda yayılan enerji miktarına eşittir.

Exajoule (EJ), bir kentilyon (10^18) joule'a eşittir. Japonya'da 2011 Tohoku depremi ve tsunamiden 1.41 EJ enerjiye sahipti. ABD de bir yılda kullanılan enerji yaklaşık 94 EJdir.

Zettajoule (ZJ) bir sekstilyon (10^21) joule'a eşittir. Yıllık küresel enerji tüketimini yaklaşık 0,5 ZJ olduğu tahmin ediliyor. 

Yottajoule (YJ) bir septillion (10^24) joule'a eşittir. Bu, yaklaşık 1 °C ile yeryüzündeki suyun tüm hacmini ısıtmak için gereken enerji miktarıdır.

1 joule şunlara eşittir :

1 × 107 erg (tam)
6.24150974 × 1018 eV (elektronvolta)
0,2390 cal (termokimyasal gram kalori veya küçük kalori)
2,3901 × 10-4 kcal (kilokalori ısılkimyasal, kilogram kalori, büyük kalori veya gıda kalori)
9,4782 × 10-4 BTU (İngiliz ısı birimi)
0,7376 ft • lb (foot-pound)
23.7 ft • pdl (ayak-poundals)
2,7778 × 10-7 kilovat-saatlik
2,7778 × 10-4 watt-saat
9,8692 × 10-3 litre-atmosfer
11,1265 femtogram (kütle-enerji denkliği)
1 × 10-44 foe (tam)
Joule cinsinden tam olarak tanımlanmış birimler şunları içerir: 

1 termokimyasal kalori = 4,184 J
1 Uluslararası Masa kalori = 4,1868 J
1 watt saat = 3600 J
1 kilovat saat = 3.6 × 106 J (ya da 3.6 MJ)
1 watt saniye = 1 J
1 ton TNT = 4,184 GJ

Bu liste, güvenilir kaynaklar tarafından teyit edilen, bilinen en yaşlı ağaçların bir listesidir. Tek bir ağacı neyin oluşturduğuna ilişkin tanımlar değişir. Ek olarak, ağaç yaşları, belgelenmiş "ağaç halkası" (dendrokronolojik) sayım çekirdek numuneleri ve tahminler dâhil olmak üzere çeşitli kaynaklardan elde edilir. Bu nedenlerle, bu makale, her biri farklı kriterler kullanan üç "en yaşlı ağaç" listesi sunmaktadır.
Aşağıda yaş ve türlere göre sıralanmış üç ağaç tablosu bulunmaktadır. İlk tablo, ağaç halkalarının sayılması veya çapraz referanslandırılması veya radyokarbon tarihlemesi yoluyla, minimum yaşı doğrudan belirlenen ağaçları içerir. Bu ağaçların çoğu, listelenen yaşlardan bile daha yaşlı olabilir, ancak ağaçtaki en eski odun kısmı çürümüş durumdadır. Bazı yaşlı ağaçlar için, iç kısım o kadar çok yok olmuştur ki ağaçların yaşları doğrudan tespit edilememektedir. Bu gibi durumlarda, ağacın boyutuna ve varsayılan büyüme hızına dayalı olarak tahminler yapılır. İkinci tablo, bu tahminî yaşlara sahip ağaçları kapsar. Son tablo, hiçbir tek ağaç gövdesinin dikkate değer ölçüde yaşlı olmadığı ancak organizmanın bir bütün olarak çok yaşlı olduğu düşünülen klonal kolonileri listeler.
Bireysel, klonal olmayan ağaçlar için bilinen rekor sahipleri, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki California ve Nevada'daki Büyük Havza bristlecone çam ağaçlarıdır. Ağaç halkalı çapraz referanslama yoluyla, bu bölgedeki ağaçların neredeyse beş bin yaşında oldukları ortaya konulmuştur.
Klonal bir koloni, tek bir ağaçtan çok daha uzun süre hayatta kalabilir. Utah'ın Fishlake Ulusal Ormanı'nda 106 dönümlük (43 hektar) alanı kaplayan 48.000 titrek kavak ağacından (Pando lakaplı) oluşan bir koloni, dünyanın en eski ve en büyük organizmalarından biri olarak kabul edilir. Son tahminler koloninin yaşını birkaç bin (14.000'e kadar) yıl olarak belirledi, ancak ağaç halkası örnekleri tek tek incelendiğinde gövdelerin nadiren 130 yıldan yaşlı olduğunu göstermektedir. Read Dağı'nda (Tazmanya) 2,5 dönümlük (1,0 hektar) alanı kaplayan bir Huon çam ağacı kolonisinin, yakındaki bir gölün tortusundan toplanan polenlerden alınan DNA örnekleriyle belirlendiği üzere yaklaşık 10.000 yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Bu gruptaki ağaçlar ağaç halkası örnekleriyle tek tek incelendiğinde 4.000 yıldan daha yaşlı değildir.

Not: Bu listedeki ağaçların yaşları spekülatiftir ve muhtemelen güvenilmezdir.

Tüm uzun ömürlü bitki ve mantar türlerinde olduğu gibi, klonal koloninin hiçbir parçası (aktif metabolizma anlamında) tüm klonun ömrünün çok küçük bir bölümünden daha uzun süre canlı değildir. Bazı klonal koloniler, kök sistemleri aracılığıyla birbirlerine tamamen bağlı olabilir, ancak çoğu aslında birbirine bağlı değildir, ancak vejetatif üreme yoluyla bir alanı dolduran genetik olarak özdeş klonlardır. Klonal kolonilerin yaşları, genellikle mevcut büyüme oranlarına dayanan tahminlerdir.

Metuşelah (US /məˈθuːzˌlɑː/) (İbranice: מְתוּשֶׁלַח Məṯūšélaḥ, pausada מְתוּשָׁלַח‎ Məṯūšālaḥ "Kılıcın Ölümü"; Yunanca: Μαθουσάλας Mathousalas) Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'da kutsal bir ata ve bir figürdü. Kutsal Kitap'ta bahsedilen insanlar arasında en uzun yaşam süresine sahip insandı ve anlatılara göre 969 yıl yaşamıştı. Yaratılış Kitabı'na göre Metuşelah, Lamik'in babası, Hanok'un oğlu ve Nuh'un büyükbabasıydı. Kutsal Kitap'ın başka yerlerinde Metuşelah, Tarihler Kitabı'nın 1. bölümünde ve Luka İncili'nde şecerelerde belirtilmiştir.
Metuşelah İslam'da, Nuh'un atası olarak kabul edilir ve Kısas-ı enbiyâda İslam öncesi peygamberler arasında listelenir. Ayrıca, İbn İshak ve İbn Hişam gibi erken dönem İslam tarihçileri Metuşelah'ı Muhammed'in ataları arasında listelemiştir.
Doğu Kaliforniya'daki Inyo County ilçesindeki Beyaz Dağlar'da yer alan 4.853 yaşındaki bir Büyük Havza bristlecone çamı (Pinus longaeva) ağacına Metuşelah denir.

Boia, Lucian (1998), Forever Young: A Cultural History of Longevity, 79 Farringdon Rd, London: Reaktion Books Ltd, ISBN 1-86189-154-7, 17 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Şubat 2022 
Gnuse, Robert (2014), Misunderstood Stories: Theological Commentary on Genesis 1-11, Eugene, Oregon: Cascade Books, ISBN 978-1-62564-007-9, 17 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Şubat 2022 

 Wikimedia Commons'ta Metuşelah ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Curlie'de Methuselah (DMOZ tabanlı)
Complete Bible Genealogy 12 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Family tree of Methuselah
 Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Methuselah". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company.

Vejetatif üreme, yüksek yapılı bitkilerin vejetatif organlarından (yaprak, kök ve gövdeleri) belli kısımlarının, ana bitkiyle aynı genetik yapıya sahip yeni bireylerin oluşturulmasıdır.
Vejetatif üreme, eşeysiz üreme çeşitlerindendir. Tarımda yaygın bir şekilde kullanılan bu çoğalma metodu farklı şekillerde uygulanabilir. Yüksek yapılı bir bitkinin kalıtsal özelliklerinin nesiller boyu değişikliğe uğraması istenmiyorsa vejetatif yolla çoğalması gerekir. Bu üreme çeşidinin adı yerel tarımda aşılama, kalem aşısı, göz aşısı veya budak yama denir. Vejetatif üreme kendi içerisinde birçok kısma ayrılır. Bunlar; Yumru ile üreme, rizom ile üreme, sürünücü gövde, soğanla bitki üretimi, çelikle üreme, daldırma yöntemi ile üreme, doku kültürü ile üreme, aşılama ile üremedir.

Kavak, söğüt ve gül bitkilerinden alınan dallar köklendirilip toprağa ekilir. Bu yapılar gelişerek yeni bireyler oluşur. Buna çelikle üretme denir
Patates üzerinde bulunan ve yumru adı verilen bölgelerin her birinden uygun şartlarda yeni bitkiler meydana gelir. Buna yumru gövde denir.
Yerelması
Zambak ve ayrık otu bitkilerinin rizom denilen toprak altı gövdelerinden yeni bitkiler gelişir.
Gözyaşı bitkisinde, yaprağını kenarlarında meydana gelen tomurcuklardan küçük bitkicikler gelişir. Daha sonra ana bitkiden ayrılan ve toprağa düşen bu bitkiciklerden yeni gözyaşı bitkileri oluşur.
Asma ve benzeri bahçe bitkilerinde sürünücü gövde görülmektedir.
Çilek bitkisinde  sürünücü gövde üzerindeki gözler köklenerek yeni çilek bitkisi meydana gelir.

Mikro çoğalma

Tik ağacı (Tectona grandis), çift çeneklilerden, kaplamada kerestesinden yararlanılan, doğal rengi sarı, zamanla havada kendiliğinden koyulaşan bir sıcak iklim ağacı.
Anavatanı başta Hindistan, Malezya ve Endonezya olan tik ağacı güney ve güneydoğu Asya'ya özgü bir ağaçtır. Afrika ve Karayipler gibi birçok ülkede yetiştiriciliği yapılır. Bu alanlarda doğallaşmıştır. Tik kelimesi Malayalam dilindeki Thekku kelimesinden gelir.

Tik ağacı 40 m'ye kadar boylanabilen, kırmızımsı-kahverengi dallı, yaprakdöken bir orman ağacıdır. 15–45 cm uzunluk ve 8–23 cm genişlikdeki yapraklar yumurtamsı-eliptik biçimde, yaprak kenarı tam ve yaprak sapı oldukça kalın olup 2–4 cm uzunluktadır. Geniş salkımlar oluşturan kokulu beyaz renkli çiçekleri Haziran-Temmuz aylarında görülür. Tozlaşma genellikle böceklerle olmasına karşın bazen rüzgarla da gerçekleşebilir. 1990 yılında Tayland'da yapılan bir bilimsel çalışmada Ceratina cinsi arılarının önemli tozlaştırıcı türler olduğu rapor edilmiştir.

Tik ağacı Tectona cinsindeki üç türden biridir. Nispeten dar bir yayılışa sahip olan  T. hamiltoniana ve T. philippinensis  sırasıyla Myanmar ve Filipinler'de yetişen iki endemik türdür.
Tik ağacı yılda yalnızca 500 mm yağış alan kurak ya da yılda 5000 mm yağış alan çok nemli ormanlık bölgelerdeki farklı habitat ve iklim koşullarında yetiştiğinden dolayı çeşitlilik gösterir. Yılda 3-5 aylık kurak dönem olmasına karşın yağışlı dönemde ortalama 1,250-1,650 mm büyüme yapar.

Tik ağacı ilk kez 1782 yılında Carl Linnaeus the Younger'in Supplementum Plantarum adlı eserinde tanımlanmıştır. 1975 yılında Harold Norman Moldenke bilimsel içerikli bir dergide türün dört formunun özelliklerini yayınlamıştır. Moldenke her bir formun tip türden farklılıklarını kıyaslamıştır.

T. grandis f. canescens yaprak alt yüzeyinin yoğun grimsi tüylerle kaplı olmasıyla tip materyalden ayrılır.
T. grandis f. pilosula: yaprak damarları bakımdan tip materyalden ayrılır.
T. grandis f. punctata: yalnızca yaprak altındaki büyük damarlarda tüyler mevcuttur.
T. grandis f. tomentella: yaprakların alt yüzeyi yoğun sarı keçemsi tüylerle kaplıdır.

Tik ağacı başlıca tohumda üretilir. Tohum kabuğundan kaynaklanan çimlenme engelinin kaldırılması için ön uygulama gerekir. Tohumlar ıslatma ve kurutma uygulamalarında geçirilir. İlk aşamada tohumlar 12 saat kadar suda bekletilir; ikinci aşamada ise 12 saat güneşte bırakılır. Bu 10-14 gün kadar tekrarlanır ve tohumlar torf-kum karşımından oluşan çimlenme yastığına ekilir. Tohumlar 15-30 gün sonra çimlenir. .

 Vikitür'de Tectona grandis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Tik ağacı ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

Tropikal iklim, bol yağışlı ve sıcak bir iklim kuşağıdır. Köppen iklim sınıflandırmasına göre yılın 12 ayı boyunca 18 °C'nin altında bir sıcaklık gerçekleşmez. Günlerce yağmur yağabilir ve bu yüzden ciddi derecede seller oluşabilir. Bu iklim tipinde yıllık ve günlük sıcaklık farkı Ekvatoral iklime göre fazladır. Savan iklimi Ekvatoral iklim ile çöl iklimi arasında kalan 10 ile 20 derece kuzey ve güney enlemleri arasında görülür. Yıl boyunca sıcak olan bu iklim tipinde yağış grafikleri düzensizdir. Savan ikliminde yazlar yağışlı geçerken kışlar 30 derece dinamik yüksek basınç etkisiyle kurak geçer. Savan ikliminin bitki örtüsü ise uzun boylu otlar diye bilinen savandır.
Yağışların arttığı yaz aylarında yüksek ot toplulukları yeşerir. Bu ot toplulukları içerisinde yer yer kuraklığa dayanıklı ağaçlar da görülmektedir. Savan ikliminde görülen başlıca hayvanlar; zürafa, aslan, fil, timsah, şempanze, bizon, zebra, antilop, deve kuşu, babun, çita gibi türlerdir.

Gerçek balinagiller (Balaenidae), dişsiz balinaların yaşayan iki cinsini içeren bir familyasıdır.

Gerçek balinagiller büyük balinalardır. Erişkinlerinin boyu 15 – 17 m, ağırlığı 50 - 80 ton arasındadır. Ayırtedici özellikleri, bu balinalara geniş kavisli bir çene hattı veren dar ve eğimli üst çeneleridir. Bu çene hattı oldukça uzun balina çubuğuna izin verir. Deniz yüzeyinde ya da yakınında yüzen balinalar, balina çubuklarını kullanarak sudan besinlerini ayırır ve dilleri ile balina çubuklarından besinlerini yalayarak çıkarırlar. Bu beslenme yöntemi oluklu balinagillerden ve gri balinadan farklıdır. Özellikle kopepod gibi kabuklular ile beslenirler ama bazı türleri önemli ölçüde kril de yer.
Oluklu balinagillere göre daha sağlam yapılıdırlar ve boğazları boyunca yarık yoktur. Gövdelerine göre kafaları oldukça büyüktür ve Grönland balinasının kafası vücudunun %40'ını oluşturur. Kısa ve geniş yan yüzgeçleri vardır ve sırt yüzgeçleri bulunmaz.
Tüm türleri göçmendir ve kış mevsiminde daha sıcak sulara göçerler. Bu sırada çiftleşir ve doğururlar. Gebelik yaklaşık 10-11 ay sürer ve genel olarak her üç yılda bir tek yavru doğururlar.

Familya: Balaenidae - Gerçek balinagiller
Cins: Balaena
Grönland balinası (Balaena mysticetus)
Cins: Eubalaena
Buzul balinası (Eubalaena glacialis)
Kuzey Pasifik gerçek balinası (Eubalaena japonica)
Güney gerçek balinası (Eubalaena australis)

Gray gagalı balinası veya Gray iki dişli balinası (Mesoplodon grayi), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Bu cinse ait diğer türlerden üst çenesinde de dişleri olması ve daha uzun burunu ile farklıdır.

Gray gagalı balinası güney yarıkürenin denizlerinde yaşar. Karaya vuran leşleri Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika, Şili ve Arjantin'de bulunmuştur. Hint Okyanusu'nun güneyinde canlı bireyler gözlenebilir. Bir kez Hollanda'nın kıyısına vuran bir bireyden dolayı ara sıra kuzeye de göç ettikleri tahmin edilir.

Uzun bir, beyaz renkte burunları, iki adet üçgen şeklinde azman dişi ve çene üstünde 34 - 44 dişi olur. Vücutları koyu gri renk, alt kısmı daha açık renk olur. Dişilerin boyu 5,6 metreye, erkeklerin ise 4,7 metreye varır.
Diğer iki dişli balinalardan farklı olarak gray gagalı balinası büyük gruplar içinde yaşar. 19'uncu yüzyılda 28 bireyden oluşan bir grup karaya vurmuştur. Diğer gagalı balinagiller gibi onlar da çok derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ile beslenir.
Diğer gagalı balinalardan daha sık görüldüğü ve daha sık karaya vurduğu için sayıları diğerlerinden daha sağlam olduğu tahmin edilir.

Rüdiger Wandrey: Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags GmbH, 1997, ISBN 3-440-07047-6

Gri balina (Eschrichtius robustus), Eschrichtiidae familyasından boyu 16 metre, ağırlığı 36 ton olan balina türü. Ortalama 50-60 yıl yaşarlar.

Gri balinalar genellikle 2-3 mille yüzerler fakat korktuklarında bu hızı 6-7 mile çıkarırlar. Yüzgeçli bir balina ise 20 mil hızla yüzebilir. Bu düşük hız da gri balinaların kıyıya fazla yaklaşmalarından dolayı avcılardan kaçışını çok zor bir hale getirir.
1840 yılında 25.000 gri balina sayıldı fakat 1875 yılında 50 balinayı bir arada görmek olağanüstü bir durum sayılıyordu. Bu balinalar okyanusun kuzeyindeyken Eskimolar, Kraliçe Charlotte ve Vancouver körfezinde Kızılderililer, güneydeyken ise Amerikalı balinacılar tarafından avlandılar. Fakat gri balinanın insandan başka düşmanları da vardır. Katil balinalar onları en çok öldüren hayvanların başında gelir.

Gri balina da daha ender bulunan gök balina gibi, besini ağzındaki balena denilen levhalar yardımıyla toplar. Denizdeki yumuşakça ve kabuklu hayvanlarla beslenir. Ağzını açarak besinini suyla birlikte ağzına alır. Sonra suyu balenalardan dışarı vererek içeride sadece besinlerin kalmasını sağlar.

Grönland balinası (Balaena mysticetus), gerçek balinagiller (Balaenidae) familyasından balina türü.
Gök balinadan sonra dünyanın ikinci büyük balinasıdır. Boyu 20 metre, ağırlığı 136 ton olup ortalama 60 - 80 yıl yaşadıkları zannedilmekte, fakat yapılan incelemeler ışığında 150 - 200 yıldan fazla yaşayanlar da tespit edilmiş olup, daha yaşlı balinaların da hala yaşadıkları ihtimali görülmüştür.
Balinacılıkla erken tanışan Grönland balinalarının 1966 moratoryumu öncesinde nüfusunda ciddi bir azalma söz konusudur. Moratoryum öncesi 50.000 olan nüfusu günümüzde 24.000 olarak tahmin ediliyor.

Eskimoların ana besin ve geçim kaynaklarından biridir.
Alaska'da yalnızca on yerleşim yerinde Uluslararası Balinacılık Kurulu (IWC) tarafından izin verilmektedir. Bu on yerleşimden sekizi, Barrow (Utqiaġvik), Kaktovik (Qaagtuviġmiut), Kivalina (Kivalliñiq), Küçük Diomede, Nuiqsut (Nuiqsat), Point Hope (Tikiġaq), Wainwright (Ulġuniq), Wales (Kiŋigin) İnyupiklere aittir. Diğer ikisi Sibirya Yupiklerine aittir : Savoonga ve Gambell.

Gölgeli yunus (Lagenorhynchus obscurus), yunusgiller (Delphinidae) familyasından Lagenorhynchus cinsindeki altı yunus türünden biri. Güney Yarımküre'nin kıyısularında yaşayan gölgeli yunus oldukça akrobatiktir ve insanlara sokulmayı çok sever. İlk olarak 1828'de John Edward Gray tarafından tanımlanmıştır. Pasifik beyaz yanlı yunusu ile genetik açıdan çok yakından akrabadır ancak günümüzde geçerli olan bilimsel görüşlere göre ayrı türler olarak sınıflandırılmışlardır.

Gölgeli yunus, diğer yunuslarla kıyaslandığında boyut olarak küçük ile orta arasında sınıflandırılabilir. Değişik popülasyonlar arasında boyutlar açısından önemli farklar görülmektedir. En büyük gölgeli yunuslarla Peru açıklarında karşılaşılmıştır. Buradaki yunusların boyu 2,10 m.'ye, ağırlığı da 100 kg.'a ulaşmıştır. Yunusun sırtı koyu gri ya da siyahtır ve sırt yüzgeci belirgin bir şekilde iki renklidir. Sırt yüzgecinin ön kısmı siyahtır ve arkaya doğru daha açık renkte grimsi beyaza doğru değişir. Gölgeli yunusların ön taraflarında uzun açık gri renkli bir bölge bulunur ve bu bölge kısa, koyu gri ağızlarına kadar uzanır. Boğazları ve karınları beyaz renklidir. Sırt yüzgeçlerinden kuyruklarına doğru uzanan iki beyaz çizgi bulunur. Beyaz alanların arasında yer alan, kendine özgü diken şeklindeki koyu renkli bölge bu yunus türünün kolayca tanınmasını sağlar. Bunun dışında, gölgeli yunuslar denizde iken diğer yunus türleri ile karıştırılabilirler.

Gölgeli yunusların sayısı bilinmemektedir ancak otoriteler türün hayatta kalması için şu anda endişe duymamaktadırlar. Gölgeli yunus, Şili, Arjantin, Malvinas Adaları, Namibya ve Güney Afrika'nın batı kıyıları ile Yeni Zelanda'nın tüm çevresindeki kıyısularında yaşar. Ayrıca Tazmanya, New South Wales ve Güney Atlantik Okyanusu'nda bulunan bazı küçük adaların çevresinde de gölgeli yunus popülasyonları bulunmaktadır. Patagonya açıklarında 1990'ların ortasında havadan yapılan bir araştırma sonucunda bu bölgede 7.000'den fazla gölgeli yunusa rastlanmıştır. Gölgeli yunuslar çok uzun mesafeler yüzebilmektedir, örneğin bir yunusun 1.440 km gittiği tespit edilmiştir ancak belirli bir göç yapmamaktadırlar.

ARKive - images and movies of the dusky dolphin (Lagenorhynchus obscurus)
Whale and Dolphin Conservation Society24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gözlüklü liman yunusu (Phocoena dioptrica), musurgiller (Phocoenidae) familyasının Phocoena cinsine mensup yunus türü. Brezilya'nın güneyinden başlayarak Güney Amerika'nın Atlas Okyanusu'na bakan doğu kıyısından güneye doğru, oradan ise Güney Okyanusu boyunca yayılım göstermektedir.

Türün Australophocaena dioptrica adıyla ilk tanımlanması 1912'de, Arjantin'in Buenos Aires şehri kıyısında bulduğu kafatasından yola çıkılarak Fernando Lahille tarafından yapıldı. Yapılan bu ilk tanımlamaya göre, Australophocaena adıyla tanımlanan cinsin de tek türüydü. Ancak daha sonra yapılan genetik ve morfometrik araştırmalarda elde edilen sonuçlara göre Phocoena cinsine dahil edilerek Phocoena dioptrica adını aldı ve Phocoena cinsine dahil edildi. Türün epiteti olan Latince dioptrica sözcüğü türün ayırt edici özelliği olan göz çevresindeki çift halkaya istinaden verilmiştir.

C. Bruch'ın 1916'da yetişkin erkek ve yetişkin dişi bireylerde yaptığı ölçümlerde sırasıyla; toplam boy (üst çene başından kuyrukların ayrıldığı noktaya kadar) 2.040 ve 1860 mm, üst çene başından ilk sırt yüzgecine kadar 640 ve 600 mm, anüsün merkezinden kuyrukların ayrıldığı noktaya kadar 590 ve 545 mm, ağız kenarından kuyrukların ayrıldığı noktaya kadar 100 ve 120 mm, ağız kenarından solunum deliğine kadar 150 ve 185 mm, sırt yüzgeci yüksekliği 255 ve 150 mm, sırt yüzgeci uzunluğu 445 ve 360 mm, maksimum göğüs genişliği 110 ve 70 mm, göğüsteki ilk insersiyonun çevresi 810 ve 870 mm, sırt yüzgeci hizasında yapılan çevre ölçümü uzunluğu ise 1020 ve 1080 mm olarak belirlendi. 1912'de Lahille, 1941'de J. E. Hamilton, 1968'de ise F. C. Fraser, önayaklarda ve kuyrukların ayrıldığı nokta renk farklılıkları olduğunu belirtmiştir.

Tür, Atlas Okyanusu'nun güneyinde yayılım gösterir. Rastlandığı en kuzey yer, 1971 yılında Uruguay'ın Ciudad de la Costa şehrinin Lagomar semtinde kaydedilmiştir. Brezilya ve Arjantin kıyılarında rastlanan türün en güneydeki varlığı ise Ateş Toprakları'nda kaydedilmiştir. Daha çok kıyıya yakın yerlerde yaşamakta olup; Falkland Adaları, Güney Georgia Adaları, Kerguelen Adaları, Heard Adası, Macquarie Adası ve Auckland Adaları'na kadar yayılım gösterir.

Balina ve yunuslar listesi

Barnes, L. G. (1985). "Evolution, taxonomy and antitropical distribution of the porpoises (Phocoenidae, Mammalia". Marine Mammal Science (İngilizce). 1 (2). ss. 149-163. doi:10.1111/j.1748-7692.1985.tb00003.x. 
Brownell, Jr, Robert (Nisan 1989). "A Porpoise, Australophocaena dioptrica, Previously Identified As Phocoena spinipinnis, From Heard Island". Marine Mammal Science (İngilizce). 5 (2). 21 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi18 Ekim 2016. 
Lahille, F. (1912). "Nota preliminar sobre una nueva especie de Marsopa del Río de la Plata". Anales del Museo Nacional de Historia Natural de Buenos Aires (İspanyolca). Cilt 23. s. 269. 
Marelli, C. A. (1922). "Phocoena stornii sp. n., una nueva especie de morsopa del mar austral Argentino". Anales de la Sociedad Cientifica Argentina (İspanyolca). Cilt 94. s. 229. 

Whale and Dolphin Conservation sitesindeki sayfası 8 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Güney gerçek balina yunusu (Lissodelphis peronii) Güney Yarımkürenin soğuk sularında yaşayan küçük ve ince bir memeli türü. İki gerçek balina yunusu türünden birisidir; Diğeri ise Kuzey Yarımkürenin derin okyanuslarında yaşayan kuzey gerçek balina yunusu'dur.

Güney gerçek balina yunusu, dorsal yüzgeci olmayan bir yunus türüdür. Kuzey gerçek balina yunusundan daha küçük olmakla beraber başları ve yanları daha beyazdır. Alt tarafı beyaz, üst tarafı siyah, ince ve narin bir bedenleri vardır. Yüzgeçleri ağırlıklı olarak beyaz, küçük ve kavislidir. Kuyruklarının ortasında küçük bir çentik vardır ve arka kenarları iç bükeydir. Küçük ama belirgin bir gagaları vardır. Her iki çenede 43 ila 49 dişe sahiptirler.
Bu tür Güney Yarımkürede subtropik okyanuslardan subantartik okyanuslara kadar dağılım gösterirler. Toplam nüfus aralığı hakkında yeteri kadar çalışılmamıştır. Kuzey Amerikanın batı kıyılarında büyük nüfusa sahiptirler. Soğuk akıntılarla ilişkili olarak Afrika'nın batı ve güney kıyılarıyla beraber Namibya yakınlarında nüfus kaydedilmiştir.
Bu türü ilk defa 1804'te Bernard Germain de Lacépède tanımlamıştır. Lissodelphis cinsi, Balinaların okyanus yunusları ailelerinden, yunusgiller içerisinde yer alır. Bu cinsin adı Yunanca lisso (düz), ve delphis kelimelerinden türetilmiştir. Özel sıfat olan peronii, 1800'de Tazmanya seferi sırasında bu türleri gören François Péron anısına verilmiştir. Türün bilinen isimleri güney gerçek balina yunusu (right whale dolphin) ve yılan porpoisi'dir (snake porpoise).
Güney gerçek balina yunusları muhtemelen köpekbalıkları ve katil balinalar tarafından yenirler. L. peronii hangi balık türleriyle beslendiği tam olarak bilinmemekle beraber; kabuklular, kalamarlar ve ışıldakgiller türleri ile beslendikleri bilinmektedir. Diyetleri muhtemelen kril içerebilir.

Aerodinamik bir gövdeye, kısa tanımlı bir gagaya, görünür dişlere ve tek hava deliğine sahiptirler. Alt tarafları beyaz olmakla birlikte siyah-beyaz renklere sahiptirler. Dorsal yüzgeçleri bulunmamaktadır. Hızlı ve etkin yüzücülerdirler. Yeni doğanlar 80 ila 100 cm, yetişkinler ise 1.8 ila 2.9 m arasında uzunluklara sahiptirler. Dişiler erkeklerden biraz daha uzun olma eğilimindedirler. Yetişkin ağırlıkları 60–100 kg arasındadır. Balık kalamar ve ahtapot yerler.

Güney gerçek balina yunusları oldukça narindirler ve sürekli olarak su yüzeyine sıçrayarak hareket ederler. Yavaş yüzerlerken, baş ve arkalarının arasındaki küçük bir alan olan solunum yüzeyi gözlemlenebilir. Genelde 2 ila 100 arası üyeden oluşan gruplar halinde yaşarlar. Bazı gruplar diğerlerine göre daha agresiftirler ve bot ve teknelerden uzakta yüzerler, diğerleri ise yay yüzüşü tarzında bot ve teknelere yakın yüzebilirler. Bu yay yüzüşü, 19. yüzyılda zıpkınlı balina avcıları tarafından onların aleyhinde kullanılmıştır. Güney gerçek balina yunusları genellikle kum saati yunusları ile beraber görülürler.

Güney gerçek balina yunusları, Batı Afrika Makronezyası Küçük Deniz Memelileri ve Denizanalarını Korumayla ilgili Mutabakat ve (Western African Aquatic Mammals MoU) ve Pasifik Adası Bölgesi Deniz Memelilerini ve Yaşam Alanlarını Koruma ile ilgili Mutabakat kapsamındadır (Pacific Cetaceans MoU).

Balina ve yunuslar listesi
Deniz biyolojisi

{{{assessors}}} (2008). Lissodelphis peronii. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: 6 March 2009.

Balina ve Yunus Koruma Topluluğu 24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney şişe burunlu balinası (Hyperoodon planifrons), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından Hyperoodon cinsine ait iki balina türünden biridir. Çok az gözlenebilen ve avlanan bu tür, muhtemelen Antarktik sularda en bol bulunan balinadır. İlk olarak İngiliz zoolog William Henry Flower tarafından 1770 yılında tanımlanmıştır.

Güney şişe burunlu balinası yetişkinlerinin boyları 7,5 metre olarak ölçülmüş olup Kuzey şişe burunlu balinasına göre küçüktür. Gaga erkeklerde beyaz dişilerde gri renklidir. Sırt yüzgeci vücudun geri tarafının ortasın arka tarafında ve 30-38 santimetre civarında olup diğer balina türlerine göre küçüktür. Ağırlıkları ile ilgili kesin bilgi yoktur.

Güney şişe burunlu balinası yayılımı Güney okyanuslarıdır. Güney Afrika, Brezilya ve Yeni Zelanda'nın en güney uçları ile Antarktika arasında bulunur. Popülasyonu kesin olarak bilinmemektedir.

Bütün diğer gagalı balinagiller gibi onlar da büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ve krill ile beslenir.

İnsanlar tarafından avlanmaları çok sık değildir. 1970 ile 1982 tarihleri arasında 42 balina Sovyet avcılarınca yakalanmıştır.

Bottlenose Whales in the Encyclopedia of Marine Mammals Shannon Gowans, 1998. ISBN 0-12-551340-2
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World Reeves et al., 2002. ISBN 0-375-41141-0.
Whales, Dolphins and Porpoises Carwardine, 1995. ISBN 0-7513-2781-6
{{{assessors}}} (2008). Hyperoodon planifrons. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: 27 February 2009.

Marine Bio: Southern Bottlenose Whale
Polar Conservation Organization - information on the Bottlenose Whale
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS) 24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Southern Bottlenose Whale - The Beaked Whale Resource 23 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Haliç yunusu ya da Tucuxi (Sotalia fluviatilis) Amazon havzasındaki nehirlerde ve Güney Amerika'nın kuzey ve doğu kıyılarında denizlerde bulunan bir yunus türüdür. "Tucuxi" (telaffuzu: tu-ku-şi) adı Tupi dilindeki tuchuchi-ana sözcüğünden türetilmiştir ve türün genel adı olarak kullanılmaktadır. Amazon nehir yunusu gibi gerçek nehir yunusları ile benzer coğrafi bölgelerde bulunmasına rağmen haliç yunusu genetik olarak nehir yunuslarına benzememektedir ve deniz yunusları (Delphinidae) familyasında yer almaktadır. Fiziksel olarak, özellikle de denizde bulunan tipi afalinaya benzer. Ancak yeteri kadar yakın olmadığı için kendi cinsi Sotalia altında sınıflanmıştır. Ayrıca gri yunus, gri nehir yunusu, Guyana nehir yunusu, Amerika ırmak yunusu, Sotali, Bufeo negro ve Bufo negro adları da verilmektedir.

Haliç yunusu genellikle afalinaya benzerliğiyle tanımlanır. Ancak daha küçüktür, özellikle nehirde yaşayan tipleri 1,5 metrelik boylarıyla denizde yaşayan 2,1 metrelik tiplerinden daha da küçüktür. Yunusun sırtı ve yanları açık gri ile mavimsi gri arasındadır. Karın kısmı daha açık renktedir ve nehir tipinde pembemsi, deniz tipinde de açık gridir. Sırt yüzgeci özellikle nehir tiplerinde hafifçe kanca şeklindedir. Ağızları belirgin ve orta uzunluktadır.

Denizde yaşayan haliç yunusları Güney Amerika'nın doğu ve kuzey sahillerinde, haliçlerde ve diğer korunaklı sığ sularda bulunur. Güneyde Brezilya'nın güneyine, kuzeyde de Nikaragua'ya kadar yayıldıkları bildirilmiştir ve Honduras'a kadar ulaştığına dair de bir rapor bulunmaktadır.
Nehirde yaşayan haliç yunusları Amazon Nehri ve kolları boyunca yaşar ayrıca Peru, güneydoğu Kolombiya ve doğu Ekvador'da bulunur. Daha da kuzeyde Orinoco Nehri'nde birçok yunus görülmüştür ancak bunların nehirde yaşayanlar mı yoksa yolunu kaybetmiş denizde yaşayanlar mı oldukları açık değildir.

Hem deniz hem de nehir tipleri 10-15 bireyden oluşan küçük gruplar hâlinde bulunur. Denizde sayıları 30'a çıkan yunuslar birbirine yakın yüzer ve bu gruplar hayli gelişmiş bir sosyal yapıya sahip olduklarını belirtir. Haliç yunusları oldukça aktiftir ve suyun tamamen dışına sıçrayabilir, takla atabilir ve kuyruklarını suya vurabilirler. Ancak teknelere yaklaşmazlar.
Haliç yunuslarının diğer nehir yunuslarıyla birlikte beslendikleri görülmüştür. Araştırmalar sonucunda denizde 30 yıl ve nehirde 35 yıl kadar yaşadıkları sanılmaktadır.

Haliç yunusları yukarıda sayılan bölgelerde her ne kadar kesin popülasyon tahminleri bulunmasa da oldukça sıklıkla rastlanır. Doğal alanlarında orkalar ve boğa köpekbalıkları tarafından avlandıkları tahmin edilmektedir ama gözlemlenmemiştir. İnsanların neden olduğu en önemli problem balık ağlarıdır. Her yıl balık ağlarına takılıp kaza nedeniyle ölen yunuslar hakkında güvenilir bilgi yoktur. Diğer önemli bir problem bazı bölgelerdeki deniz taşıtları ve turizmdir. Küçük balıkçı tekneleri bazen kaçacak kadar hızlı olmayan haliç yunuslarıyla çarpışır. Amazon Nehri'nde yiyecek için, denizde de köpekbalığı yemi olarak avlandıkları bildirilmiştir. Yalnızca kıyıya yakın yaşayan bu tür için altın madenlerinden kaynaklanan cıvanın suyu zehirlemesi de önemli bir tehdit kaynağıdır.
Haliç yunusları esaret altında sağlıklı bir yaşam sürdürememektedir. Az sayıda haliç yunusu Avrupa'da akvaryumlarda bulunmaktadır.
2020 yılında IUCN tarafından nesli tehlike altında olarak belirlenmiştir.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Sotalia fluviatilis. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 12 Mayıs 2006'da çekildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden tehdit altında olduğu açıklanmaktadır.
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World ISBN 0-375-41141-0
Encyclopedia of Marine Mammals ISBN 0-12-551340-2
Whales, Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, ISBN 0-7513-2781-6

Projeto Boto26 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Amazon'a özgü iki yunus türünün (Inia geoffrensis veSotalia fluviatilis) araştırılması için kâr gütmeyen araştırma projesi
ARKive - Haliç yunusu (Sotalia fluviatilis) resim ve videoları
Project Atlantis - Earthwatch Enstitüsü ile bağlantılı, Brezilya kıylarındaki haliç yunuslarının korunmasıyla ilgili kâr gütmeyen bir araştırma projesi.

Hektor gagalı balinası (Mesoplodon hectori), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Adını, Yeni zelanda'da ilk bilinen bireyin iskeletinin sahibi J. Hector adlı müze müdürü tarafından almıştır.

Hektor gagalı balinası güney yarıkürenin ılık ve soğuk okyanuslarında yaşar. Karaya vuran leşlerine Yeni zelanda, Avustralya, Güney Afrika ve Güney Amerika'nın güneyinde rastlanmıştır.

Dişiler erkeklerden daima biraz daha büyük olmak üzere boyları 4,4 m kadar varır. Uzun vücutları, çok küçük yüzgeçleri vardır. Kafaları uzun olur ve tüm gagalı balinalarda olduğu gibi sırf alt çenelerinde iki dişleri bulunur. Vücudun üst kısmı koyu gri veya kahverengimsi, alt kısmı ise daha açık renktir.

Yaşam şekilleri hakkında çok az şey bilinir. Diğer gagalı balinalardan daha meraklı olmaları ile dikkat çekerler. Çift olarak yaşadıkları ve neredeyse sırf kafadan bacaklılar ile beslendikleri tahmin edilir.

R. Wandrey: Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags Gmbh, 1997, ISBN 3-440-07047-6

{{{assessors}}} ({{{year}}}). {{{title}}}. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: {{{downloaded}}}.

Irrawaddy yunusu (Orcaella brevirostris) Güneydoğu Asya ve Bengal Körfezi'nin bir kısmında nehirlerde, haliçlerde ve deniz kıyıları yakınlarında aralıklı olarak küçük popülasyon grupları hâlinde yaşayan bir örihalin okyanus yunusu türüdür.

Irrawady yunusunun kaydedilmiş ilk tanımlamalarından biri Richard Owen tarafından 1866'da yapılmıştır. Bu tanımlamada Hindistan'ın doğu kıyısında Visakhapatnam limanında 1852 yılında bulunmuş olan numune temel alınmıştır. Sınıflandırıldığı cins içinde yer alan iki türden biridir. Muhtelif zamanlarda yalnızca kendisini içeren monotipik familyada; Monodontidae familyasında ve Delphinapteridae'de sınıflandırılmıştır. Günümüzde yaygın olarak Delphinidae familyasında sınıflandırma yönünde bir görüş birliği vardır.
Genetik olarak Irrawady yunusu katil balina (orka) ile yakın akrabadır. Ayrıca Orcaella heinsohni ile de yakın akrabadır ve bu ikisi yakın zamanlarda ayrı birer tür olarak tanınmıştır. Avustralya'nın kuzey kıyılarında yaşayan Orcaella heinsohni 2005 yılında yapılan genetik araştırmalar sonucunda ayrı bir tür olarak kabul görmüş ve Orcaella cinsinin ikinci üyesi olmuştur. Epiteti olan brevirostris Latincedir ve kısa gagalı/ağızlı anlamındadır.
Yunus baştan sona belirgin bir şekli olmayan gri ile mavimsi koyu kurşunî gri rengindedir ve alt kısmı daha soluktur. Sırt yüzgeci küçük ve yuvarlaktır; sırtın orta gerisindedir. Alnı yüksek ve yuvarlaktır, ağzı belirgin değildir. Burun kısmı küttür. Yan yüzgeçleri geniş ve yuvarlaklaşmıştır. Borneo'da yaşayan diğer türlerden sırt yüzgeçsiz liman yunusu (Neophocaena phocaenoides) Irrawady yunusuna benzer ama sırt yüzgeci yoktur; Pasifik kambur yunusu (Sousa chinensis) ise daha büyüktür ve ağzı uzun sırt yüzgeci ise daha büyüktür.
Yaşadığı coğrafyada kullanılan yerel dillerde O. brevirostris türüne verilen adlar şöyledir:

Birmanca: ဧရာဝတီ လင်းပိုင် eyawadi lăbaing
Chilika dyialekti: baslnyya magar ya da ଭୂଆଷୁଣୀ ମଗର bhuasuni magar (edebi çevirisi: yağ veren yunus)
Filipince: lampasut
Bengalce: şuşuko
Endonezce: pesut
Khmerce: ផ្សោត ph’sout
Laoca: ປາຂ່າ pha’ka
Malayca: dolphin empesut
Oriya dili: ଖେମ khem or ଖେରା khera
Tayca: โลมาอิรวดี loma Irrawaddy ya da โลมาหัวบาตร loma hua bat ("dilenci kasesi yunusu", kafa şekli nedeniyle)

Irrawaddy yunusu görünüş olarak beyaz balinaya benzer ancak katil balina ile daha yakın akrabadır. Melonu büyüktür; kafası yuvarlak ve küttür; ağzı da çok belirgin değildir. Gövdenin üçte iki gerisine doğru yer alan sırt yüzgeci kısa, küt ve üçgen şeklindedir. Yan yüzgeçleri uzun ve geniştir. Tüm gövdesi açık renklidir ancak karın kısmı sırt kısmından daha açık renklidir. Diğer yunusların aksine Irrawady yunusunun u şeklindeki solunum deliği gövde hattının solunda yer alır ve yunusun önüne doğru açılır. Kısa ağızları diğer yunuslardan daha farklı görünür ve ağızlarında çenenin her iki yanında 12 ila 19 kadar tahta çivi şeklinde diş bulunur. Ağırlıkları 90 ila 200 kg. arasında değişir. Uzunlukları tam erişkinlerde 2,3 m.'ye ulaşır. Kaydedilmiş en uzun boy Tayland'dan erkek Irrawaddy yunusunun 2,75 m.'lik boyudur.

İletişim ekolokasyon için kullanıldığı düşünülen yaklaşık 60 kilohertzlik baskın frekansta çıkarılan tıkırtı, gıcırtı ve vızıltı sesleriyle sağlanır. Kemikli balıklar, balık yumurtaları, kafadan bacaklılar ve kabuklular besin olarak alınır. Esaret altındaki hayvanları gözlemi besinlerin ağza suyu emme yoluyla alındığını gösterir. Irrawaddy yunuslarının 1,5 m. yüksekliğe kadar su fışkırttıkları gözlemlenmiştir. Bu farklı davranışın balık sürülerini avlanmak amacıyla belirli bir bölgeye sürüklemek için yapıldığı bilinmektedir. balıkları yakalarken emdikleri suyu dışarı atmak için bu davranışı kafalarını suyun dışına çıkarıp dik olarak durduklarında ve beslenirken sergilerler. Esaret altında tutulan bazı Irrawady yunuslarına kafalarını sudan çıkarıp dik olarak durmayı komut ile yapmaları öğretilmiştir. Irrawaddy yunusu yavaç bir yüzücüdür ancak tekne ile kovalandıklarında 20 ila 25 km/s hıza ulaştıkları bildirilmiştir.
Irrawaddy yunusları teknelerden çekinir; teknelerin yanından yüzerek takip etmezler ve tehlike hissettiklerinde genellikle sualtına dalarlar. Görece yavaş hareket ederler ancak bazen kafalarını sudan çıkarıp dik olarak durdukları, bir yana doğru yatarak tek yan yüzgeçlerini salladıkları ve ara sıra da su dışına sıçradıkları görülebilir. Doğal yaşam alanlarında ağızlarından su fışkırttıkları görülmüştür ve bu davranışın balık sürülerini şaşırtarak avlanmalarına yardımcı oldukları düşünülmektedir. Genellikle iki ila üçlü gruplar hâlinde bulunurlar ancak bazen 25 kadar sayıda yunusun derin sularda bir araya gelerek toplandıkları bilinmektedir. Altıdan az bireyden oluşan gruplara sık rastlanır ancak bazen 15 kadar yunustan oluişan gruplar da görülmektedir. Grup hâlinde dolaşma Irrawady yunuslarına avlanmada yararlı olmanın yanı sıra sosyal bağların oluşmasına ve çiftleşmenin gerçekleşmesine de yardımcı olur.
Su yüzüne dönerek çıkar ve yalnızca derin dalış yapacağı zaman kuyruğunu suyun dışına belirgin olarak çıkarır. Derin dalış süreleri 20-150 saniye ile 12 dakika arasında değişir. Laos'ta 277  grup dalışında süre tutulduğunda gruptaki son yunusun dalışı ile su yüzüne ilk çıkan yunus arasındaki ortalama süre 115,3 saniye olarak bulunmuştur. Dalış süreleri de 19 saniye ile 7,18 dakika arasında değişiklik göstermiştir. Ara sıra su dışına sıçrarlar ve tekneleri takip etmezler.
Orcaella türünün kıyıya doğru gitmesine zorlandığı ve daha uzmanlaşmış yunus türleri tarafından dışlandığı türler arası rekabet gözlemlenmiştir. Pasifik kambur yunusu (Sousa chinensis) ile Irrawady yunuslarının esâret altında aynı havuzda tutuldukları zaman daha baskın olan kambur yunusların Irrawady yunuslarını kovalayarak havuzun küçük bir kısmında durmalarına neden oldukları gözlemlenmiştir. Chilika Gölü'nde yerel balıkçılar denize açılan kanalda Irrawady yunusları ile afalinaların karşılaştığı durumlarda Irrawady yunuslarının çekinerek göle geri döndüklerini gözlemlemişlerdir.

Bu yunusların cinsel olgunluğa yedi ila dokuz yol arasında eriştiği düşünülmektedir. Kuzey Yarımkürede eşleşmenin Aralık ila Haziran ayları arasında olduğu kaydedilmiştir. Gebelik süresi 14 aydır ve dişiler her iki ila üç yılda bir tek yavru doğurur. Doğumda boyları yaklaşık 1 m., ağırlıkları da 10 kg. civarındadır. Yavruların memeden kesilmeleri iki yılı bulur. Yaşam süreleri 30 yıl kadardır.

Dişi ya da erkek yunus birkaç dakikalığına eşleşmek için diğer bir yunusun peşinden gitmeye çalışır. Karınları karşı karşıya gelecek şekilde birbirlerine yakınlaşarak 40 saniyeliğine çiftleşirler. Çiftleşme gerçekleştikten sonra yunuslar birbirlerinden ayrılarak farklı yönlere doğru yüzerler.

Bu yunusların beslendiği besinler çeşitlidir. Besinler arasında balıklar, kabuklular ve kafadan bacaklılar sayılabilir. Avlanma sırasında yedi kadar yunustan oluşan sürüler avlarını çevreleyerek tuzağa düşürürler. Bu tuzak su yüzeyinin hemen altında oluşur.

Her ne kadar bazen Irrawaddy nehir yunusu olarak adlandırılsa da gerçek bir nehir yunusu değildir ama kıyılarda, nehir ağızlarında ve haliçlerde acı suda yaşayan bir okyanus yunusudur. Adını aldığı İravadi Nehri ile birlikte Ganj Nehri ve Mekong Nehri gibi tatlısu nehirlerde popülasyonları bulunur. Doğal yaşam alanında dağılımı Bengal Körfezi'nden Yeni Gine ve Filipinler'e kadar uzanır ama kıyıdan uzaklaşıp açığa çıktıkları görülmez.
Sıklıkla Borneo Adası'nda koylarda görülür; Malezya Sabah'ta Sandakan'da, Brunei ve Malezya Sarawak'ın çoğu kısmında da gözlemlenmiştir. Doğu Kalimantan'da Mahakam Nehri'nden bir numune toplanmıştır.
Çin, Tayvan ve Hong Kong sularında görüldükleri bildirilmesine rağmen bunlar güvenilir sayılmadığında buralarda yaşayıp yaşamadığı bilinmemektedir Asya kıtası boyunca yaşam alanının en doğusu Vietnam'dır.
Bu hassas tür için yaşama alanı boyunca bir araştırma yapılmasa da toplam popülasyonunun 7.000 üzerinde olduğu gçrülmektedir ve bunun %90'ı Bangladeş'tedir. Bangladeş ve Hindistan dışında yaşayan popülasyonlar ise kritik tehlikede olarak değerlendirilmektedir. Irrawady yunuslarına sekiz ayrı bölgede rastlanmaktadır ve bunlar aşağıda popülasyon boyutlarına göre korunma durumlarıyla birlikte sıralanmıştır:

Bangladeş; 5.832 (VU) Bengal Körfezi'nin kıyılarında ve 451 (VU) Sundarbans mangrov ormanının acı sularında
Hindistan; 152 (VU) Chilka Gölü'nün acı suları. Hindistan'ın Sundarbans National Parkında da bulundukları kaydedilmiştir.
Laos ve Kamboçya; 78-91 (CR) Mekong Nehri'nin 190 km'lik tatlısu bölümünde
Endonezya; (CR), Mahakam Nehri'nde 420 km'lik uzunlukta tatlısuda.
Filipinler; 42 kadar (CR) Malampaya Sığlığı'nın iç kısmında acısuda. Araştırmacılar Batı Visayas'da Pulupandan ve Bago, Batı Negros'da görülen 30 ila 40 kadar yunusu araştırmaktadır.
Myanmar; 58 ila 72 kadar (CR) İravadi Nehri'nde 370 km'lik tatlısu şeridinde
Tayland: 50'den az (CR) Songkhla Gölü'nün acısularında.

Irrawaddy yunuslarının geleneksel balıkçılarla ortaklaşa balık avlamada yardımlaştıkları görülmektedir. Hindistan'da balıkçılar "lahai kway" adı verilen tahta anahtarları teknelerinin kenarına vurarak yunusları çağırdıkları ve onların da balıkları ağlarına doğru sürdükleri zamanları hatırlamaktadırlar. Burma'da İravadi Nehri'nin üst kısımlarında Irrawaddy yunusları balıkçıların çıkarttıkları akustik sinyallere cevap olarak balıkları onların ağlarına doğru sürmektedir. Balıkçılar tahtadan koni şeklinde nesneleri teknelerinin yanlarına vurarak, küreklerini suyun yüzüne çarparak, ağlarını sallayarak ya da hindi gibi sesler çıkarak yunusların dikkatini çekmeye çalışırlar. Balıkçılarla birlikte çalıimaya karar veren bir yunus süresi yarım halka şeklinde yüzerek tuzağa düşürdükleri balık sürülerini balıkçı teknelerine doğru sürerler. Bunun karşılığı olarak yunuslar balıkçıların ağlarına takılan ve istenmeyen avlarla ödüllendirilirler. Eskiden İravadi Nehri balıkçıları belirli yunusların belirli balıkçı köyleri ile ortak hareket ettiğini ve bu balıkçıların ağlarına balıkları sürdüklerini iddia etmişlerdir. 1879 

Japon gagalı balinası (Mesoplodon ginkgodens), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Bu tür 1958 yılında japon zoologlar tarafından bulunmuş ve ilk bulundukları yerin (Japonya) adını elde etmişlerdir. Türün bilimsel adı (ginkgodens) bu türün azman dişleri ginkgo ağacının yapraklarına benzemesinden dolayı verilmiştir. Erkeklerin azman dişleri dışarıya çıkık, dişilerde ve yavrularda ise saklıdır.

Japon gagalı balinası bugüne kadar sadece orta Pasifik ve Hint Okyanusunun kuzeyinde karaya vuran leşleri ile tanılır. Japonya, Tayvan, Avustralyanın doğusu, Kaliforniya ve Meksikonun batısı ve Sri Lanka kıyılarında leşleri bulunmuştur.

Renkleri gridir. Dişiler erkeklerden daha açık renk ve daha büyük olur. Erkeklerde gaganın ön yarısı beyaz renktir ve ağız açıklığı yatan bir S'yi andırır. Erkeklerde ayrıca ginkgo ağacı yaprağına benzeyen iki azman dişi ağızdan dışarı çıkıktır. Bulunan en büyük bireyin boyu 4,9 metre ve ağırlığı 2 ton civarındaydı. Çok nadir görüldüklerinden dolayı yaşam şekilleri hakkında bilgi yoktur. Diğer gagalı balinalar gibi çift olarak veya küçük gruplar içinde yaşadıkları ve büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ile beslendikleri tahmin edilir. Diğer gagalı balinalardan farklı olarak bu türün erkekleri dövüşlerden kalan yaralarla kaplı değildir.

R. Wandrey: Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags Gmbh, 1997, ISBN 3-440-07047-6

{{{assessors}}} ({{{year}}}). {{{title}}}. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: {{{downloaded}}}.

John Edward Gray (12 Şubat 1800 - 7 Mart 1875), Britanyalı zoolog. George Robert Gray'in ağabeyidir. Farmakolog ve botanikçi Samuel Frederick Gray'in oğludur.
Gray Londra'da British Museum'da zooloji bölümünü 1840'tan 1874 yılbaşına dek idare etmiştir. Müze koleksiyonlarına ait çeşitli hayvan türleri arasındaki karşılaştırmalara ve bunların yeni türlerle ilişkilerine ait kataloglar yayınlamıştır. Bu açıdan dünyanın en iyilerinden biri arasında yer almıştır.
Gray Walsall'da doğmuştur ancak kısa süre sonra Londra'ya taşınmışlardır. Burada Gray önce tıp okumuştur. Babasının yazmakta olduğu The Natural Arrangement of British Plants (1821) kitabının yazımına yardımcı olmuştur. Bir müddet sonra ilgi alanı botanikten zoolojiye dönmüş ve 1824'te British Museum'un zooloji bölümüne kaydolmuştur. Burada John George Children'a sürüngen sınıflandırması için katalog çalışmalarında yardımcı olmuştur.
1833 yılında daha sonra Royal Entomological Society of London'a dönüşecek olan kurumun temellerini atmıştır.
British Museum'da geçen elli yılında 500 civarı makale yazmıştır.
Gray aynı zamanda posta pulları ile de ilgilenirdi. Bu açıdan da ilk koleksiyonculardan olarak bilinir.
Balıçılgiller'den Ardeola grayii türünün adı ona ithaf edilmiştir.

Illustrations of Indian Zoology (1830-35) (Thomas Hardwicke ile)
The Zoological Miscellany. To Be Continued Occasionally. London: Published by Treuttel, Wurtz and Co. (1831)
Catalog of Shield Reptiles (1855 ve 1870)

Biographies for Birdwatchers - Barbara and Richard Mearns ISBN 0-12-487422-3

Kambur balina (Megaptera novaeangliae), oluklu balinagiller (Balaenopteridae) familyasından bir balina türü.
Kambur balinalar genellikle 14,6–15,2 metre uzunluğundadır ve 31–41 ton ağırlığa ulaşabilirler. Dişileri erkeklerden daha iridir ve bu özelliğe sahip az sayıdaki memeli türünden biridirler. Olağanüstü bir birey, 18,9 metre uzunluğa ve 48 ton ağırlığa ulaşabilir.

Kambur balinaların beyinciği, beyninin toplam ağırlığının yaklaşık olarak % 20'sini teşkil eder; beyni diğer dişsiz balinalarınkinden çok farklı değildir. Koku alma duyusuna ait organları oldukça indirgenmiştir ve koku alıp almadıkları konusunda kuşku duyulmaktadır. Gözleri küçüktür ve su basıncına karşı dayanmaya uyum sağlamışlardır. İşitme ile ilgili kanalları dardır ve kafasının üzerinde, gözlerinin gerisinden fazla uzak olmayan ufak bir deliğe açılır.
Kambur balinaların ayırt edici en farklı dış özellikleri, yüzgeç büyüklüğü ve şekli, kuyruk rengi ve şekli bir de dorsal yüzgeç şeklidir. Yüzgeçleri oldukça uzundur ve uç kenarlarında ufak yumrular vardır. Yüzgeçlerin rengi büyük ölçüde beyazdır. Kelebek şeklindeki kuyrukları, kolaylıkla ayırt edilebilen gri ve beyaz renkteki desenleri üzerlerinde bulundururlar ve tarak kabuğu şeklinde kenarları vardır. Dorsal yüzgeçleri, küçük bir üçgen ya da bir kanca şeklinde olabilir ve basamak ya da hörgüç şekline sahip olmaları ‘Kambur’ isminin bir kaynağıdır. Ventralinde 14–35 arasında büzgüler bulunmaktadır.
Kambur balinalar, herhangi bir sırtı yüzgeçli balinaya göre en çok balina yağı yoğunluğuna sahiptir ve gök balinayı göz önüne aldığımızda, kambur balina yoğunluk sıralamasında ikinci sıradadır. Balina yağı yoğunluğu, yılın farklı zamanlarında değişiklik gösterir ve bunda yaşın ve psikolojik durumun da etkisi vardır. Balina plakları, siyahımsı, sert ve kalın kıllarla birlikte genellikle tamamen siyah görünürler.

Kambur balinalar, soğuk kutup suları ve tropikal sularda, bunlardan özellikle Atlas Okyanusu, Büyük Okyanus ve Kuzey Buz Denizi'nde yaşarlar. Yaşam alanları ayrıca Bering Denizi suları ve Antarktika çevresindeki suları da içermektedir.

Kambur balinalar çok hareketli ve fırsatçıdırlar. Planktonları, su yüzeyindeki bitki ve hayvanlardan oluşan yaşam formlarını ya da sürü halindeki balıkları yiyerek beslenirler. Yedikleri balıklar genellikle ticari yönden kullanılan, ekonomik bir değere sahip balıklardır. Kambur balinaların beslenme işi yaz boyunca gerçekleşir.

Atka mackerel ve Pacific Saury, kambur balinaların doğuda, Büyük Okyanus'un kuzeyinde genellikle en fazla buldukları ve beslendikleri balıklardır. Ayrıca kambur balinalar, Büyük Okyanus' un kuzeyinde ve Bering Denizi'nde kril, Ammodytes americanus, kum mızrağı, ringa, capelin ve mackerel yiyerek beslenirler. Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde bulunan kambur balinaların besinlerinin % 95'ini balıklar oluşturur. Atlas Okyanusu'nda yaşayan bu balinalar Cape Cod ve Grönland yakınlarında bulunurlar ve kum mızrağı, ringa ve Pollachius pollachius (Morinaya benzer bir balık) ile de beslenirler. Avustralya ve Antarktika yakınlarındaki sularda yaşayan kambur balinalar da kril ile beslenirler.

Hayvan beslenirken önce besini ve suyu ağzına alır. Daha sonra ağzını kapatır ve suyu sıkıştırır. Bu sıkıştırmanın etkisi ile besin, balina plakları tarafından yakalanır ve sonra yutulur. Çatal kuyruklu balinagillerden sırtı yüzgeçli balinalarda bu beslenme mekanizmasına dil ile yardım edilir. Kambur balinalar beş temel beslenme davranışına sahiptirler.
1. Kambur balinalar okyanus yüzeyinde bulunduklarında ve bir çember etrafında yüzerlerken karmaşık bir beslenme davranışına sahiptirler. Böyle zamanlarda kuyruklarıyla suya vurarak avlarının etrafında bir köpük çemberi meydana getirirler. Ondan sonra çemberin altına dalarlar ve avlarını ele geçirmek için ağzı açık bir şekilde çemberin merkezinin hizasından su yüzeyine doğru çıkarlar.
2. Kambur balinalar saldırıya benzer bir davranış da sergilerler. Plankton ya da balık sürülerinin içinden yukarıya doğru dikey ya da eğik bir şekilde yüzerek geçerlerken beslenirler. Bu olay sadece besinin bol olduğu zamanlarda meydana gelir. Ayrıca bazı durumlarda lateral veya ters dönerek yapılan saldırılar aracılığıyla da gerçekleşebilmektedir. 

3. Bazı kambur balinalar hava kabarcığı davranışı denilen bir beslenme davranışı gerçekleştirirler; suyun altında soluk vererek hava kabarcığı bulutları ve sütunları meydana getirirler. Bu geniş, birbirleri ile bağlantılı hava kabarcıkları kümesi, suyun altında soluk verilmesi ile oluşarak avları bir araya toplayarak küme haline getirir veya sürü halinde toplar. Beslenmenin sualtında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Bundan sonra, kambur balina hava kabarcığı bulutunun içinden yavaşça su yüzeyine doğru yükselir. Birkaç soluk alıp verme işlemi ve fazla derine olmayan birkaç dalıştan sonra önceki manevra tekrarlanır. Bu davranışın, avın bulunmasında veya avın hareketsiz hale getirilmesi ve şaşırtılması yoluyla ele geçirilmesinde yardımcı olduğu görülmektedir. Ayrıca bu, avda bir irkilme etkisine neden olarak avcının avı bulmasına yardımcı olabilir veya avcıyı avdan gizleyebilir. Sütunlar, kambur balinanın sualtında geniş bir çember etrafında yüzerken soluk vermesi ile şekillenir. Tek bir sütun, sütun sıraları, yarım daireler ya da tam daireler oluşturulabilir. Bu daire, avları bir araya getirmede ya da sürü halinde toplamada yakalayıcı bir ağ gibi iş görür.
4. Kambur balinalar kuyruk vurma metodunu kullandıklarında kuyruklarını suyun içinde kamçı gibi vururlarken geniş bir çember etrafında yüzerler. Asıl beslenme, burgacın merkezinde meydana gelir. 

5. Kambur balinalar kuyruklarını suya daldırır gibi vururlarken derine inmeyen dalışlar gerçekleştirirler. Hayvan, keskin bir U dönüşü yaparken 180o'lik bir yuvarlanma hareketini gerçekleştirirler ve sonra balina, kuyruğu tarafından yaratılan burgu alanının içinden yavaşça yiyeceklere saldırır. Bazen kambur balinalar bu metotların bazılarını birleştirirler. Örnek olarak, kum mızrağı ile beslenmek için hava kabarcığı davranışı ve kuyruk vurma davranışının birleşimini kullanırlar. Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da yavru kambur balinalar bir yılda sütten kesildikleri halde iki yaşından daha genç olanlar kuyruk vurma davranışını kullanmazlar. Ama sütten kesilmiş daha büyük yaştaki gençler arasında bu kuyruk vurma davranışı birkaç defa görülmüştür. Ayrıca, cinsiyetler arasında, kuyruk vurarak beslenme sıklığında herhangi bir farktan söz edilemez.

Kambur balinaların çok eşli çiftleşme sistemine sahip olduğu, erkeklerin cinsel faaliyeti olan dişileri elde edebilmek için saldırganca yarışmalarından anlaşılmaktadır. Erkekler için herhangi bir ebeveyn sorumluluğu bulunmamaktadır. Kambur balinaların üreme tabiatları memelilere özgü olan tipik özellikleri gösterirler. Üreme mevsimi kış boyuncadır ve tropikal sularda gerçekleşir.

Çiftleşme için erkek ve dişi bireyler ilk önce aynı hizada yüzerler ondan sonra yuvarlanarak, yüzgeçlerini ve kuyruklarını vurarak dikkat çekmeye çalışırlar. Ardından her ikisi de suya dalarlar ve ondan sonra ventral yüzeyleri temas halinde iken dikey olarak su yüzeyine çıkarlar. Yüzgeçlerinin biraz aşağısındaki bir noktaya kadar sudan çıkarlar. Ardından, ikisi birlikte su yüzeyinde yatay duruma geçerler. Gebelik dönemi 11–11,5 ay sürer. Bu süre boyunca embriyo her ay yaklaşık olarak 17–35 cm. arasında büyür.

 Yavrular her iki yarım kürede de ılık tropikal veya tropikale yakın sularda doğurulurlar. Yeni doğan yavrular genellikle 4–5 metre uzunluktadır ve yaklaşık 5 ay boyunca anneleri tarafından emzirilirler. Dişilerin sütü son derece besleyicidir ve yüksek miktarda yağ, protein, laktoz ve su içerir. Cinsel ergenliğe genellikle 4–5 yaş arasında erişilir. Erkeklerde penis uzunluğu cinsel olgunluğun bir belirtisi olabilir. Cinsel olarak olgunlaşmış erkeklerde testislerin ağırlığı ve spermlerin gelişme hızı üreme mevsimi boyunca artar, dişilerin ovulasyonu ile aynı zamana rastlar. Dişilerde cinsel olgunluğa ulaşıldıktan sonra ovaryum ağırlığı tamamen sabit kalır. Ovulasyon yaklaşırken, dinlenen ovaryumların yüzeyindeki Graafian folikülleri büyür. Her üreme mevsiminde genellikle sadece bir ovulasyon gerçekleşir. Üreme genellikle her iki yılda bir defa meydana gelir ama her üç yılda iki defa da gerçekleşebilir. İkinci durumda, emzirme 5 aydan daha uzun sürebilir.

 Wikimedia Commons'ta Kambur balina ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Kambur balina ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Kambur yunus, Sousa cinsine ait olan yunus türlerine verilen addır. Bu yunusların özelliği erişkin bireylerinin sırtında kambura benzeyen şişkinlikler ve uzamış sırt yüzgeçleridir. Batı Afrika sahillerinde kıyıya yakın bölgelerde Atlantik türleri, Güney Afrika'dan Avustralya'ya olan kıyılarda ise Hint ve Pasifik türlerine rastlanır.

Sousa yunus cinsinin taksonomisi karmaşık ve tartışmalıdır. Beş kadar tür içerdiği önerilmiştir:

S. chinensis (Pasifik kambur yunusu ya da Çin beyaz yunusu ya da Hint-Pasifik kambur yunusu)
S. plumbea (Hint kambur yunusu)
S. teuszi (Atlantik kambur yunusu)
S. lentiginosa
S. borneensis
Otoritelerin çoğu 2000'lerin ortasında yalnızca iki tür olduğunu kabul etmiştir: Atlantik ve Hint-Pasifik kambur yunusu. Ancak, Rice çok kullanılan sistematik sınıflandırmasında üç tür tanımlamıştır. Rice Hint ve Pasifik kambur yunusunu, basitçe Hint kambur yunusu ve Pasifik kambur yunusu olarak iki ayrı tür altında sınıflandırmıştır. İki tür arasındaki sınır Sumatra'dır.

Kara liman yunusu (Phocoena spinipinnis), Güney Amerika'ya kıyılarına endemik bir musurgil türü. İlk defa türe İngilizce ismini (Burmeister's porpoise) veren Hermann Burmeister tarafından 1865 yılında tanımlanmıştır. Yerel halk arasında "marsopa espinosa" (dikenli musur) ve "chancho marino" (deniz domuzu) olarak da bilinir.

Kara liman yunusları doğal yaşam alanlarında nispeten yaygınlarken, türün üzerinde ufak bir araştırma yapılmıştır. Türün yaşam alanının Pasifik'te bulunan Peru'nun kuzey kıyılarından Ateş Toprakları dolanarak Atlantik'te bulunan Brezilya'nın güney kıyılarına kadar devam ettiği görülmektedir. Toplam populasyonu ise en az on binlerdedir. Kıyılara genellikle çok yakın oldukları bilinse de, Şili'de bulunan Valdivia Nehri'nde ve deniz kıyısından 50 km uzakta yunusların görüldüğü de olmuştur.

Kara liman yunusu fotoğraflarının çoğu ölü olanlardan çekilmiş ve siyah renginde görünmektedir. Bu nedenle türün İngilizce eski yaygın ismine "kara musur" denmiştir. Ancak canlı olanlar aslında koyu gri rengindedir. Öldüklerinden yalnızca birkaç dakika sonra siyaha dönüşürler. Alt taraflarının rengi farklıdır ama genellikle açık gridir. Erişkinler yaklaşık olarak 150 cm uzunluğunda ve 50–75 kg ağırlığında olurlar. Şu ana kadar kayda geçen en yüksek ağırlığa sahip olan 105 kg'dır ve bu bir dişidir. Gözlerinin tam önünde bulunan solunum deliklerinde sığ bir çentik bulunur. Sırt yüzgeçlerinin şekli ve yeri bir deniz memelisine göre oldukça alışılmadıktır—kavisli değil üçgen şeklinde ve uçları yukarı doğru olmaktan çok geriye doğrudur. Sırt yüzgeçleri sırtlarının dörtte üçü kadar gerisindedir—diğer yunus ve balinalar ile karşılaştırıldığında en geride olandır. Bu özellikler, türü benzer boyutlu Pasifik'te bulunan Şili yunusundan ayırmak için yeterlidir.

Kara liman yunuslarını incelemek zordur. Genellikle utangaç olurlar, yüzeye çıktığında gövdesinin çok küçük bir kısmını gösterir ve kendilerine yaklaşan teknelerden hızla uzaklaşırlar. Normalde yalnız ya da çift hâlinde dolaşırlar ama nadiren büyük gruplar halinde de dolaştıkları da görünür. Şili'deki 70'li bir grubun görüldüğü kaydedilmiştir. Ançuez, barlam balığı ve uskumru gibi pelajik balıklarla beslenirler.

Diğer bütün yunuslar gibi, kara liman yunusları da balık ağlarına takılabilmektedirler. Bu durum Uruguay, Peru ve Şili'de yaygındır. Peru'daki yıllık tahmini yakalanma sayısı, 2000'lerdedir. Kara liman yunusları ayrıca besin olarak ya da köpekbalığı yemi olarak kullanılmak için kasıtlı olarak zıpkınla öldürülmektedirler.
Şiddetli El Niño olaylarında, Humboldt akıntısının ekosistemi karışıklığa uğrar. Ançuezler ya can verip çürürler ya da bölgeyi terk ederler ve görülen odur ki sonuç olarak birçok yunus ve diğer deniz memelileri açlıktan ölür.
IUCN bu hayvanları Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi'ne eklemiştir. Türün uzun vadede durumu bilinmemektedir.
Kara liman yunusları (UNEP) -Vahşi Hayvanların Göçmen Türlerinin Korunmasına ilişkin Bonn Sözleşmesi (CMS) dahilinde olumsuz korunma statüsü olması ya da uluslararası anlaşmalarla sağlanacak işbirliğinden olumlu olarak yararlanabileceği için Ek-II listesinde bulunmaktadırlar.

Balina ve yunuslar listesi
Deniz biyolojisi

Burmeister's Porpoise in the Encyclopedia of Marine Mammals, J.C. Reyes, 1998. sayfa 177-179. ISBN 0-12-551340-2
National Audubon Society Guide to Marine Mammals Reeves et al., 2002. ISBN 0-375-41141-0
Whales, Dolphins and Porpoises, Carwardine, 1995. ISBN 0-7513-2781-6
Phocoena spinipinnis, Brownell and Praderi Mammal Species sayı 217 sayfa 1–4, 1984.

Balina ve Yunus Topluluğu24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Convention on Migratory Species page on the Burmeister's porpoise

Katil balina (Orcinus orca), Orka olarak da bilinir, okyanus yunusları ailesinin en iri üyesidir. Yayılım genişliği olarak dünyada en yaygın ikinci memelidir (insanlardan sonra) ve tüm okyanuslarda bulunur. Çok yönlü bir yırtıcıdır ve balık, deniz kaplumbağası, kuş, fok, köpek balıkları ve hatta diğer genç ve küçük yunusları yer. Bu şekilde deniz besin zincirinin en üst noktasındadır. Katil balina ayrıca diğer balinalara özellikle gri balinalara da saldırır. Doğal alanlarında bir insana saldırdığı kayıt edilmemiştir.
"Katil balina" adı hayvanın muhteşem ve korkusuz bir deniz memelisi olarak ününü yansıtır. Günümüzde Orka balina olarak görülmez (daha geniş anlamda tüm Cetacean'ların balina olduğu gerçeği dışında) ve insanlar için tehlikeli değildir. Doğada Orka'nın bir insana saldırısı kaydedilmemiştir. Bununla birlikte deniz parklarında tutsak olarak tutulan Orkaların terbiyecilerine saldırdıklarına dair raporlar vardır.

“Orka” adı bu hayvanlara ilk olarak antik Romalılar tarafından verilmiştir. Büyük olasılıkla Yunanca ὄρυξ sözcüğünden ödünç alınmıştır. Bu sözcük (diğer şeylerin yanında) bir tür balina için kullanılmaktaydı.
“killer whale” adı İngilizcede geniş olarak kullanılmaktadır. Ancak 1960'lardan itibaren “orka”nın türün adı olarak kullanımının popülaritesi düzenli olarak artmıştır ve şu anda bu alandaki insanlar arasında geleneksel olarak kullanılan “katil balina”dan daha popülerdir.
Değişikliğin birden fazla nedeni vardır. İlk olarak gerçekte “yunus” olan bir türün adında “balina” sözcüğünün geçmesi karışıklık yaratmaktadır. İkinci olarak tür diğer Avrupa dillerinin çoğunda “orka” olarak kullanılmaktadır.

Hayvanların ayırt edici özellikleri olarak sırtı siyah, göğüs ve yanları beyazdır. Göz üstlerinde ve arkasında da beyaz lekeler bulunmaktadır. Gövdeleri ağır ve tıknazdır ve büyük bir sırt yüzgeçlerine sahiplerdir. Sırt yüzgeçlerinin arkasında koyu gri bir leke bulunur. Erkeklerin uzunlukları 9,5 m'ye kadar olabilir ve ağırlıkları 6 tondan fazladır. Dişileri 1000 kg daha küçüktür; en fazla 8.5 m uzunluğunda olurlar ve ağırlıkları yaklaşık 5 tondur. Yavru katil balinalar doğduklarında 180 kg'dır ve uzunlukları yaklaşık 2,4 m'dir. Çoğu yunustan farklı olarak katil balina'nın kuyruk yüzgeci büyük ve yuvarlaktır; diğer yunus türlerinden farklı olarak kısa bir küreğe benzer. Yaklaşık 1,8 m'lik sırt yüzgeci dişilerinkinden daha uzundur ve uzatılmış ikizkenar bir üçgene benzer. Dişilerin sırt yüzgeci ise daha kısadır ve tırpan şeklindedir. Bu yüzgeçlerdeki çentik, kesik ve sıyrıklar her bir yüzgecin ayırt edici özelliklerine ek olarak bilim insanlarına katil balinaları birey olarak tanımalarına yardımcı olur.
Büyük erkek katil balinaların özellikleri çok ayırt edicidir ve diğer deniz yaratıklarıyla karıştırılmaları gibi bir olasılık yoktur. Ilıman sularda uzaktan görüldüklerinde dişiler ve gençler Yalancı Katil Balina ya da Risso Yunusu gibi diğer türlerle karıştırılabilirler. Ayrıca sırtlarındaki keser belirgin bir şekilde dik ve uzundur.

Katil balinalar insandan sonra dünyada ikinci en yaygın memelidir. Tüm okyanuslarda ve Akdeniz ve Umman Denizi dahil çoğu denizlerde (cetacean'lar için olağan dışı olarak) bulunurlar. Bununla birlikte daha düşük ısı ve kutup bölgelerini tercih ederler. Bazen derin sularda görülmekle birlikte, genellikle kıyısal alanları açık okyanusları tercih ederler.
Katil balinalar özellikle Kanada'nın Alaska'ya doğru kıvrıldığı kuzeydoğu Büyük Okyanus havzasında, İzlanda kıyılarında ve kuzey Norveç kıyılarında yoğun olarak bulunur. Düzenli olarak Antarktika sularında buz kütlesinin yakınlarında görülürler ve buz kütlesinin altında belugalar gibi hava ceplerinde nefes alarak yaşama tehlikesini göze aldıklarına inanılır. Kuzey Kutbu'nda, bununla birlikte, kışın nadiren görülürler ve buz kütlesine yaklaşmazlar. Yazın bu suları ziyaret etmezler.

Katil balinaların karmaşık bir toplumsal gruplaşma yapısı vardır. Temel birim anaerkil ailedir ve aile reisi olarak tek bir dişi (reis anne) ile onun soyunu içerir: reis annenin oğul ve kızları ile o kızların oğul ve kızları da soyun üyeleri olurken, oğulların kız ve oğlan yavruları ise kendi annelerinin üyesi olduğu anaerkil aileye dahil olur. Bu yapı aile ağacı boyunca devam eder. Dişiler doksan yıla kadar yaşayabildikleri için, dört ya da beş nesil katil balinanın aynı ailede yaşıyor olması olağandır. Anaerkil aileler uzun yıllar boyunca oldukça kalıcıdır: bireyler aileden çiftleşmek ya da yiyecek aramak için sadece birkaç saatliğine ve her seferinde birer birey olarak ayrılırlar. Bir aileden bir bireyin kalıcı olarak dışlanması şimdiye kadar kaydedilmemiştir. Kuzeydoğu Büyük Okyanus'ta kaydedilmiş ortalama anaerkil aile büyüklüğü dokuz hayvandır.
Anaerkil aileler, ortalama 18 hayvandan oluşan ve "sürü (pod)" olarak adlandırılabilecek daha büyük aile grupları olarak bir araya gelme eğilimi gösterirler. Bir sürü, yakın akraba olan anaerkil aile parçalarından oluşur ve sürünün bütün üyeleri aynı "aksan"a (bakınız: "Sesleniş/Şarkılar" bölümü) sahiptir. Ailelerin aksine sürüler, yiyecek aramak için her seferinde günler ya da haftalar boyu, sonra tekrar bir araya gelmek üzere, bölünebilirler. Kaydedilmiş en büyük sürü 49 hayvandan oluşur.
Bir sonraki gruplaşma düzeyi "boy (clan)" olarak adlandırılır. Bir boy, benzer aksana sahip sürülerden oluşur. Boy içindeki sürüler arasında, anne tarafından ortak kalıtıma sahip aile parçalarından oluşacak şekilde, yine akrabalık ilişkisi var gibi durmaktadır. Farklı boylar aynı coğrafi alanda yaşayabilir ve farklı boylardan sürülerin birlikte seyahat ettikleri sık sık kaydedilmiştir. Yerleşik sürüler bir boy olarak seyahat etmek için bir araya geldiklerinde, birbirlerine karışmadan önce iki yakın paralel çizgi halinde karşı karşıya gelerek birbirlerini selamlarlar.
Şimdiye kadar bahsedilen oldukça doğal bölümlenmenin aksine, olasılıkla insanlarca ve gelişigüzel bir şekilde ortaya konmuş son gruplaşma katmanı ise "topluluk" olarak adlandırılır. Topluluklar, "düzenli olarak birbirleriyle karıştıkları görülen boyların kümesi" olarak, gevşek bir şekilde tanımlanır. Topluluklar belirgin aile ya da ses kalıpları göstermezler.
Kuzeydoğu Büyük Okyanus'ta belirlenen üç katil balina topluluğu vardır:

Güney topluluğu : 2005 yılı itibarıyla ve Luna (L98) adlı erkek katil balina da sayılmak üzere; 1 boy, 3 sürü ve 92 katil balinadan oluşur.
Kuzey topluluğu : 2000 yılı itibarıyla; 3 boy, 16 sürü ve 214 katil balinadan oluşur.
Güney Alaska topluluğu : 2000 yılı itibarıyla; 2 boy, 11 sürü ve 211 katil balinadan oluşur.
Tüm bu hiyerarşik düzenlenmenin yerleşik gruplar için geçerli olduğu dikkate alınmalıdır. Memelilerle beslenen, geçici gruplar genellikle daha küçüktür ve onlar da anaerkil düzene dayansalar da böyle grupların erkeklerinin ayrılıp, tekil hayatlar sürmeleri olasılığı daha fazladır. Ancak, gevşek de olsa, geçici gruplar da aksanları ile tanımlanabilirler.
Katil balinaların günlük davranışları genellikle dört etkinlikten oluşur: besin arama, yolculuk, dinlenme ve sosyalleşme. Katil balinalar sosyalleşme konusunda genellikle heveslidirler ve su üstüne sıçrama (breaching), gözlem duruşu/çıkışı (spyhopping), su yüzeyine kuyruk çarpma (tail-slapping) ve baş aşağı durma (head-stand) olarak adlandırılabilecek çeşitli davranış biçimleri sergilerler. Tüm üyeleri erkek olan gruplar, sıklıkla, sertleşmiş penisleri ile karşılıklı etkileşirler. Bu etkileşme tarzının bir oyunun parçası mı ya da bir baskınlık gösterisi mi olduğu bilinmemektedir.

Kuzey Amerika kıyılarında incelenen 3 "çeşit" orka vardır: yerleşikler, geçici süreliler ve kıyıdan açıkta yüzenler. Yerleşik orkalar sadece balık yer, geçici süreliler fokları ve diğer balinaları (orkaların dışında) yerler. Kıyıdan uzakta yüzenlerin beslenmeleri konusunda fazla bilinen bir şey yoktur.
Orkaların avladıkları türler oldukça farklılık gösterir. Özel topluluklar potansiyel bir avı görmezden gelme pahasına tek bir türe odaklanma eğilimi gösterirler. Örneğin Norveç ve Grönland'daki bazı topluluklar özel olarak ringa balığı avlarlar ve her sonbaharda Norveç kıyılarında balığın göç yolunu izlerler. Bölgedeki diğer topluluklar fokları avlarlar. Orkalar, yedikleri besinler bu kadar farklılık gösteren tek memelidir.

Kum saati yunusu (Lagenorhynchus cruciger), yunusgiller (Delphinidae) familyasından Lagenorhynchus cinsindeki altı yunus türünden biridir. Bu küçük yunus türü Antarktika ve çevresindeki sularda yaşar.
Tarihsel olarak bu yunus türü çok az görülmüştür. Yeni bir tür olarak ilk defa 1820 yılında Güney Pasifik'te yapılan bir çizimden 1824 yılında Quoy ve Galmard tarafından tanımlanmıştır. Balinalar takımından yalnızca göz ile yapılan gözlemler sonucu ayrı bir tür olarak kabul edilen ilk türdür. Gerçekten de Güney okyanus sularında yıllarca yapılan avlanmaya rağmen 1960'lara gelindiğinde yalnızca üç örnek biliminsanlarının eline geçebilmiştir. Şu anda bile yalnızca altı tam ve 14 tam olmayan örnek incelenebilmiştir. Daha da fazla 4 kıyıya vurma olayından ve normalde gemilerin gitmediği sularda yapılan araştırmalardan elde edilebilmiştir.
Geleneksel olarak Lagenorhynchus cinsinde sınıflandırılan bu yunus türünün, son yapılan genetik araştırmalar sonucu aslında Cephalorhynchus cinsi ile daha yakın akraba olduğunu göstermiştir.

Kum saati yunusu siyah ve beyaz renklidir ve bu nedenle balinacılar arasında "deniz ineği" diye adlandırılır. Yunusun her iki yanında öne doğru, çenenin üzerinde, gözlerde ve ön yüzgeçlerde, arka kısmında beyaz lekeler bulunur. Ön ve arkadaki beyaz lekeler ince bir beyaz çizgiyle birleşir ve bu beyazlık kaba bir kum saati şekli oluşturur. Yunusun bilimsel adı olan Latince cruciger "haç taşıyan" anlamına gelir. Bu ad yunusa yukarıdan bakıldığında koyu renkli bölgelerin kabaca bir Malta haçına benzemesinden kaynaklanmıştır.
Yaşama alanında bu yunus kolayca tanımlanabilir. Güney denizlerinde yalnızca Güney gerçek balina yunusu benzer boyutlardadır. Gerçek balina yunuslarının sırt yüzgeci yoktur dolayısıyla da bu iki yunus türü birbirinden kolaylıkla ayırtedilebilir. Sırt yüzgeci yunustan yunusa farklılık gösterir ama genel olarak uzun ve eğiktir. Daha yaşlı bireylerde bu eğiklik belirginleşir.
Tam büyümüş erişkinler yaklaşık 1,8 m boyunda ve 90 – 120 kg. ağırlığındadır. Erkek bireyler dişi bireylerden biraz daha küçük ve daha açık renklidir.

Yaşam alanı Antarktika buz çizgisi ile 45° Güney enlemi arasında kutup çevresindedir. Güney Atlantik Okyanusu'nda 36° Güney ve Pasifik'te Şili, Valparaíso yakınlarında 33° Güney enlemleri görüldükleri en kuzey yerlerdir. En sık görüldükleri yerler, Yeni Zelanda'nın güneyinde Güney Shetland Adaları ile Arjantin'de Ateş Toprakları'nın açığıdır. Bir araştırma sonucunda günümüzde en az 140.000 kum saati yunusunun yaşadığı tahmin edilmiştir.

Kum saati yunusları 5 - 10 bireylik gruplar hâlinde hareket ederler. Uluslararası Balinacılık Kurulunun bir çalışması 60 bireylik bir grup ile karşılaşıldığını belirtir. Genellikle oluklu balinalar ile görülürler.
İncelenen birkaç örneğin midesinde çeşitli kalamar ve küçük balık bulunmuştur.

Kuzey gerçek balina yunusu (Lissodelphis borealis), Büyük Okyanus'un kuzeyinde bulunan küçük ve ince bir deniz memeli türü. Kuzey Pasifik'in derin sularında genellikle diğer deniz memelileriyle de birlikte 2.000'e kadar ulaşan sayıda gruplarla dolaşırlar. Bu tür iki gerçek balina yunusu türünden birisidir, diğeri ise Güney Yarımküre'nin soğuk sularında bulunan güney gerçek balina yunusudur.

Bu tür ilk defa Titian Peale tarafından 1848'de açıklanmıştır. Lissodelphis cinsi balinaların yunusgiller ailesine yerleştirilmiştir. Cinsin ismi Yunanca "pürüzsüz, düz" manasına gelen lisso ve delphis kelimelerinden türemiştir; borealis ise yayılımlarının kuzeyde olduklarını anlatmaktadır. Bu türün yaygın isimleri daha önce kuzey gerçek balina domuz balığı, yılan domuz balığı ve Pasifik kuzey gerçek balina domuz balığı olarak kullanılmıştır. Bu cinsin iki türü de gerçek balinalar olan Eubalaena'dan türetilmiş gerçek balina yunusu olarak anılmıştır ki bu cinsin bir sırt yüzgeci yoktur.

Bu yunuslar eğimli alınla birlikte bir aerodinamik gövdeye sahiptir, bu nedenle diğer yunuslardan daha incedirler ve kıvrımlı ve pürüzsüz sırtlarında yüzgeç yoktur. Kısa buruna, düz bir ağız yapısına ve çenelerinde düzensiz beyaz bir yamaya sahiptirler. Yüzgeçleri küçük, kavisli, dar ve sivridir. Alt kısımları kısmen beyaz ya da daha açık bir renkken gövdeleri genellikle siyahtır. Kuyrukları üçgen şeklinde ve aynı yüzgeçleri gibi sivridir. Yetişkinlerin ağırlıkları 60–100 kg (130–220 lb) arasındadır. Bu tür dışarıdan görünmeyen 74 ile 108 arasında ince ve keskin dişlere sahiptir. Yavru iken grimsi kahverengi ya da bazen krem rengindedir. Bu şekilde bir yıl durduktan sonra, gövdeleri neredeyse tamamen siyaha dönmeden önce, göbeklerinde belirgin bir beyaz ve çenelerinin altında ise ince beyaz bir çizgi oluşur.
Yetişkinleri 2–3 m uzunluğunda; dişileri 2.3–2.6 m (75–8.5 ft), erkekleri ise 3.1 m (102 ft) olarak kaydedilmiştir, ama renk ve görünümleri farklı cinsiyetlerde farklılıklar göstermemektedir. Yeni doğanlar ise 90 cm (35 in) uzunluğundadır. Kuzey gerçek balina yunuslarının gövdelerinde güney türüne göre daha az beyazlık bulunmaktadır.
Kuzey gerçek balina yunusları bireyler halinde veya 2000 kadar büyük gruplar halinde dolaşırlar. Grupların ortalama sayısı doğu Kuzey Pasifik'te 110 iken batı Kuzey Pasifik'te 200'dür. Bu yunuslar sık sık pasifik beyaz yanlı yunusları ile bir araya gelirler.
Bu yunuslar açık okyanusta 30–40 km/h (19–25 mph) hızına ulaşabilirler hatta bazen sığ kıyılar boyunca. Balık ararlarken 200 m (660 ft) derine dalabilirler, özellikle ışıldakgil ve kalamar ararken. 24 ila 8 °C (75 to −17,6 °F) arasındaki soğuk sularda bulunurlar, 51°N ile 31°N enlemlerinde Kuzey Amerika ve Asya'nın batı kıyısı arasında.
19. yüzyılın ortalarında Yanki balinacıları bazen bu yunusları yemek için avlarlardı. 20. yüzyılın sonlarındaki kayıtlara göre büyük sayıda L. borealis türünün ağlar ile yakalanmış ve büyük ölçekli kalamar balıkçılığı için kullanılmıştır ki bu da bu yunusların nüfusunun dörtte üçünü azaltmıştır. Şu anki nüfusun tam olarak bilinmemesine rağmen, IUCN Kırmızı Listesine göre bu tür asgari endişe altındaki türler arasındadır.

Hızlı hareket ettiklerinde, bir grup su boyunca sıçrıyormuş gibi görünür, sanki birlikte ağır sıçramalar yapıyorlarmış gibi. Bazen bir sıçramalarında 7 m uzağa gidebilmektedirler. Bu yunuslar sık sık teknelere yaklaşıp tekne yanında yüzerler. Bu muhteşem yüzücüler bazen akrobatik hareket yaparken de görülürler.

Balina ve yunuslar listesi
Deniz biyolojisi

Balina ve Yunus Topluluğu24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Denizdeki sesler - Kuzey gerçek balina yunusu5 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey şişe burunlu balinası (Hyperoodon ampullatus), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından Hyperoodon cinsine ait iki balina türünden biridir. Norveç ve Birleşik Krallık'ta 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında avlanmıştır. 1453 metre ile bilinen en derine dalabilen memelidir. Johann Reinhold Forster tarafından 1770 yılında tanımlanmıştır.

Kuzey şişe burunlu balinası yetişkinlerinin boyları 9,8 metre olarak ölçülmüş, 11,2 metreye kadar ulaşabildiği iddia edilmektedir. Gaga erkeklerde beyaz dişilerde gri renklidir. Sırt yüzgeci vücudun geri tarafında ve 30-38 santimetre civarında olup diğer balina türlerine göre küçüktür. Çok büyük hayvanlar olduğu için ağırlıklarını ölçmek çok zor olup yaklaşık 5,8 ile 7,5 ton arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Kuzey şişe burunlu balinası yayılımı Atlas Okyanusu'nun kuzeyidir. Serin veya soğuk sularda bulunurlar. Derinlikleri tercih ederler. Popülasyonu bilinmemekle birlikte 10.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. 20 Ocak 2006 tarihinde Londra şehri merkezinde Thames Nehri'nde görülmüştür. Kurtarılmaya çalışılırken ölmüştür.

Bütün diğer gagalı balinagiller gibi onlar da büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ve balık ile beslenir. 1 saat ve üzeri dalma süresine sahiptirler. Çok derinlere dalabilen balinalar olmalarına rağmen küçük gruplar halinde sığ sulara gelip, oynayabilir ve dinlenebilirler.

Balina avcılığının başlamasından önceki sayıları 40000 ile 50000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. 1850 ile 1973 tarihleri arasında 88000 civarında balina Norveç ve İngiliz avcılarınca yakalanmıştır. Norveç avcılığı 1973 yılında yasaklamıştır ancak Faroe Adalarında devam etmektedir.

Bottlenose Whales in the Encyclopedia of Marine Mammals Shannon Gowans, 1998. ISBN 0-12-551340-2
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World Reeves et al., 2002. ISBN 0-375-41141-0.
Whales, Dolphins and Porpoises Carwardine, 1995. ISBN 0-7513-2781-6
{{{assessors}}} (2008). Hyperoodon ampullatus. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: 27 February 2009.
Beaked Whales in the Animal Encyclopedia: The Definitive Visual Guide David Burnie, 2014. ISBN 978-0-2411-8023-5

Marine Bio: Northern Bottlenose Whale
Northern Bottlenose Whale
BBC: Whale spotted in central London 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS)24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Northern Bottlenose Whale - ARKive bio
Northern Bottlenose Whale - The Beaked Whale Resource 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voices in the Sea - Sounds of the Northern bottlenose Whale9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Küçük gerçek balina (Caperea marginata), dişsiz balinaların en küçük türü. Çok nadir rastlanır ve pek tanınmaz. Benzerliklerinden dolayı hala çatal kuyruklu balinagiller familyasına koyulduğu sınıflandırmalara rastlanır, ama çoğu sınıflandırmalarda Neobalaenidae adında ayrı bir familyaya koyulur.

En fazla 3 tona varan ağırlığı ve 6 metreye varan boyu ile diğer dişsiz balinalardan oldukça küçüktür. Rengi siyah ile koyu gri arası tonlardadır. Gerçek balinalar ile ortak özellikleri, çok büyük kafası ve yuvarlakımsı çenesidir. Ancak çatal kuyruklu balinalar ile de ortak özellikleri mevcuttur; sırt yüzgeci ve boğazında olukların hafif belirtileri vardır. Böylece bir yandan gerçek balinalar ve çatal kuyruklu balinalar arasındaki bağı oluşturduğuna işaretler bulunur, öte yandan sadece kendisine özgü özelliklere sahiptir. Bunlardan birisi, diğer bütün balinalardan farklı olarak 34 kaburgaya sahip olmasıdır.

Küçük gerçek balina güney yarıkürenin orta soğuk denizlerinde rastlanır. Çok nadir görüldüğünden dolayı yayılımı kesin bir şekilde bilinmiyor. Tazmanya, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Falkland adaları yakınlarında görülmüştür.

Yaşam şekli hakkında fazla bilinmemekte. Gerçek balinagillerde olduğu gibi yavaş yüzen ve gruplar oluşturan bir balina olduğu tahmin edilir. Bir kez 8 bireyden oluşan bir grup izlenmiştir.

Küçük gerçek balinalar açık denizde çok nadir görülmekte ve özellikle Avustralya'nın güneyinde, Tazmanya ve Güney Afrika kıyılarında karaya vuran leşleri ile tanınmakta. Hiçbir zaman diğer balinalarda olduğu gibi avlanmadığından dolayı bu türün sayısının ezelden de düşük olduğu tahmin edilir.

M. Carwardine: Wale und Delfine. Delius Klasing, 1996 (hochwertiger Führer)
Ralf Kiefner: Wale und Delfine weltweit. Jahr Top Special Verlag, 2002 (Führer der Zeitschrift "tauchen", sehr detailliert)
J. Niethammer, F. Krapp (Hrsg): Handbuch der Säugetiere Europas. Band 6: Meeressäuger, Tel 1A: Wale und Delphine 1. AULA-Verlag, Wiesbaden 1994 (sehr detailliertes Fachbuch)
R. R. Reeves, B. S. Stewart, P. J. Clapham, J. A. Powell: See Mammals of the World - a complete Guide to Whales, Dolphins, Seals, Sea Lions and Sea Cows. A&C Black, 2002, ISBN 0-7136-6334-0 (Führer mit zahlreichen Bildern)
M. Würtz, N. Repetto: Underwater world: Dolphins and Whales. White Star Guides, 2003, ISBN 88-8095-943-3 (Bestimmungsbuch)

https://web.archive.org/web/20071101023936/http://www.cetaceen.de/sp14/

Kısa yüzgeçli pilot balina (Globicephala macrorhynchus), yunusgiller (Delphinidae) familyasının pilot balina (Globicephala) cinsindeki iki balina türünden biridir. Yunusgiller familyasına ait olmasına karşılık daha çok büyük balinalar gibi davranırlar.
Kısa yüzgeçli pilot balinalar akrabaları olan uzun yüzgeçli pilot balinalarla karıştırılabilirler, ancak çeşitli farklılıklar vardır. İsimlerinden de anlaşılacağı gibi kenarları hafif eğri olan yüzgeçleri uzun yüzgeçli pilot balinalarla karşılaştırıldığında daha kısadır. Uzun yüzgeçli pilot balinalardan daha az dişe sahip olup, her çenesinde 14-18 adet diş vardır. Karınlarında ve karınlarında gri ve hemen hemen beyaz lekeler ve her gözün arkasından yukarı doğru çapraz giden bir gri veya beyaz şerit var.
Yetişkin erkeklerin vücutlarında birçok yara izi olabilir. Onların kafaları yuvarlaktır ve bu yaşlı erkeklerde daha belirgin hale gelebilir. Sırt yüzgeçleri erkek-dişi olmasına ve yaşlarına göre biçim farklılıkları gösterirler.

Yetişkin erkek 5.5 metre, dişi ise 3.7 metre uzunluğunda olup ağırlıkları 1-3 ton arasında değişmektedir. Doğdukları zaman kısa yüzgeçli pilot balina yavrusu yaklaşık 1.4-1.9 metre uzunğunda, 60 kg ağırlığında olur. Erkekler 45 yıl yaşar, dişiler ise 60 yıl yaşayabilirler.

Kısa yüzgeçli pilot balinalar çok sosyal olup ve nadiren tek başına görülürler. Genelde 10-30 oluşan gruplar hâlinde yaşarlar, bazı sürülerde 50 adet balina dahi olabilir. Bazı kuluçka dönemindeki sürülerde yzülerle hayvanın olduğu da gözlemlenmiştir. Sürüler genelde anasoylu veya dişi bazlı toplumlardır. Bazı yaşlı dişiler kendilerinin olmayan yavruların bakımını üstlenirler. Erkekler çok eşlidirler, tek seferde ve yaşamları boyu birçok dişi ile çiftleşirler. Çoğu kez sürüde her sekiz olgun dişi başına bir olgun erkek bulunur. Olgunlaşan erkekler çoğu kez doğdukları yeri terk ederler, ama dişilerin çoğu tüm hayatları boyu aynı sürüde kalırlar.

Dişiler 10 yaşına geldiğinde olgunlaşırlar ve her 5-7 senede bir doğum yaparlar. Dişiler son doğumu yaptıktan sonra bile 15 sene boyunca yeni doğan yavrulara bakıcılık yapabilirler. Hamilelik dönemi bir seneden bir az fazla olup, hayatları boyunca 4 ile 6 arası yavru verirler. Yavru en az iki sene annesini emer, ama bu durum çoğu zaman beş seneye kadar çıkabilir. Dişiler 40 yaşına ulaştıklarında üremeyi durdururlar.

Kısa yüzgeçli pilot balinaların başlıca besini kalamardır, ama aynı zamanda bazı balık ve ahtapot türleri ile de beslenirler. Onlar yaklaşık 300 metre derinlikte beslenirler ve burada uzun süre geçirirler.

Uzun yüzgeçli pilot balinaların aksine kısa yüzgeçli pilot balinalar dünyanın birçok suyunda yaşarlar. Onların başlıca yaşam alanları tropikal sulardır, ama genelde denizin daha derin sularında kalırlar. Onlar kalamarların bol olduğu yerleri tercih ediyorlar.

Balina ve yunuslar listesi
Dişli balinalar
Deniz biyolojisi

Kısa yüzgeçli pilot balina - ses kayıtları6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

La Plata yunusu (Pontoporia blainvillei) Güney Amerika'nın güneydoğusunda Atlas Okyanusu kıyılarında bulunan bir yunus türüdür. Taksonomik olarak nehir yunusları grubunun bir üyesi olan La Plata yunusu, tatlısuda yaşayan diğer üç nehir yunusu türünün aksine okyanusta ve tuzlusu haliçlerinde yaşar.

La Plata yunusu cinsindeki tek türdür. İlk olarak 1844'te Paul Gervais ve Alcide d'Orbigny tarafından tanımlanmıştır. Türün ismi olan blainvillei Fransız zoolog Henri Marie Ducrotay de Blainville'in anısına verilmiştir. La Plata yunusu, Arjantin ve Uruguay'da kullanılan Franciscana adıyla da bilinir. Brezilya'da Toninha ve Cachimbo diye de adlandırılmaktadır.

La Plata yunusu, deniz memelileri arasında gövdesine oranla en uzun ağza sahiptir, erişkin erkeklerde bu oran %15'e kadar ulaşır. Erkekler 1,6 metreye, dişiler ise 1,8 metreye kadar büyür. Gövde rengi grimsi kahverengidir ve vücudun alt kısmı daha açık renklidir. Gövde boyutlarına göre yan yüzgeçlerde hem geniş hem de büyüktür. Gövdeye bağlandığı yerde daralan yan yüzgeçler hemen hemen üçgen şeklindedir. Yan yüzgeçlerin arka kenarları testere gibi dişlidir. Yarımay şeklindeki havadeliği boyundaki sanki yunus kafasını yukarıya doğru kaldırıyormuş izlenimi veren bir deri kırışıklığının hemen önünde yer alır. Sırt yüzgecinin gövdeye bağlandığı kısım uzundur ve yüzgecin ucu yuvarlaktır.
Ağırlığı 50 kg.'a ulaşan La Plata yunusu 20 yıl kadar yaşar. Hamillelik süresi 10-11 aydır ve yavrular birkaç yıl içinde erişkin hâle gelir. Dişiler beş yaşına geldikten sonra doğurabilir.
Yunus göze çarpmayacak şekilde yavaş ve akıcı bir şekilde hareket eder ve haliçteki koşullar oldukça sakin olmadığı sürece görülmeleri çok zordur. Genel olarak tek başına ya da küçük gruplar hâlinde yüzerler. İstisna olarak 15 yunustan oluşan gruplar görülmüştür. La Plata yunusu deniz tabanından beslenir. Yunusların bağırsaklarının incelenmesi sonucunda en az 24 farklı tür balık yedikleri görülmüştür. Ayrıca ahtapot, mürekkep balığı ve karides de avlayan La Plata yunusları orkalar ve çeşitli köpekbalığı türleri tarafından avlanır.

La Plata yunusu Güney Amerika'nın güneydoğusunda Atlas Okyanusu kıyısında ve Rio de la Plata'nın halicinde bulunur. Kuzeyde Brezilya Ubatuba yakınlarındaki Oğlak Dönencesi'nden güneyde Arjantin Valdés Yarımadası'na kadar bir alanda yaşar. Nehir yunusları ailesi içinde tatlısuda değil de denizde ve tuzlusu haliçlerinde yaşayan tek türdür. Her ne kadar bazı yunuslar yaşamlarını nehir sistemleri dışında geçirse de birçok bireyin yaşamlarını nehir sistemleri içinde geçirdiği ve hiçbir zaman denize açılmadıkları bilinmektedir.

La Plata yunusu IUCN Kırmızı Liste'sinde "eksik veri" kategorisinde listelenmiştir. Ancak bu kategori, koruma yanlıları tarafından her yıl ağlara takılarak oluşan kazalar nedeniyle yunus ölümlerinin yunus türü popülasyonun düzenli bir sayıda kalmasını engelleyeceği konusundaki endişelerini maskelemektedir. Bu yunus türü aynı zamanda kıyılarda yapılan trol avcılığı nedeniyle de tehdit altındadır. 1970'lerde tutulan kayıtlara göre ölümler daha çok Uruguay sahilinde yaygınken son zamanlardaki araştırmalar artık Brezilya'nın güney sahilleri ile ve Arjantin sahillerinde bulunan ağların daha tehlikeli olduğunu göstermektedir. Her üç ülkeden de biliminsanları bu konudaki endişelerini dile getirmiş ve bu yunusların kötü durumlarının vurgulanması için uluslararası yardım isteğinde bulunmuşlardır. La Plata yunusu popülasyonu ve yıllık popülasyon değişimi bilinmemektedir.

ARKive - La Plata yunusunun (Pontoporia blainvillei) resim ve videoları
Dolphins, Whales and Porpoises: 2002-2010 Conservation Action Plan for the World's Cetaceans, Reeves, Smith, Crespo and Notarbartolo di Sciara. Çevrimiçi olarak12 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Göçmen Türler üzerine Konvansiyon'da La Plata yunusu sayfası
Cetacea.org sayfası La Plata yunusu

Laurasiatheria, Eulipotyphla takımı ile Scrotifera kladını içeren bir plasentalı memeliler üst takımıdır. Kardeş grubu  Euarchontoglires ile birlikte Boreoeutheria magna takımını oluşturur. Laurasiatheria taksonu içinde sınıflandırılan hayvanların benzer gen dizilimlerine dayanarak keşfedildi. Grubu birleştirmek için ortak anatomik özellikler henüz ortaya konmadı. Laurasiatheria kladı DNA dizilim analizleri ve retrotranspozon varlık/yokluk verilerine göre temellendirildi. Üst takım, Pangea bölünmeye başladıktan sonra Gondvana'dan ayrılan Lavrasya süperkıtasında ortaya çıktı. En son ortak atasının yaklaşık olarak 76 ila 90 milyon yıl önce soyunun ayrıldığı varsayılmaktadır.

Bu üst takımın adı Lavrasya süperkıtasında evrimleştikleri teorisine dayanmaktadır. Benzer şekilde Gondwanatheria olarak gruplandırılan soyu tükenmiş ilkel memeliler Gondvana süperkıtasında yaşamışlardı.

Günümüzde yaşayan üst takım üyelerinin filogenetik ağacına dair, özellikle Chiroptera ve Perissodactyla takımlarının yeri hakkında olmak üzere hâlâ belirsizlikler bulunur. Diğer Laurasiatheria üyeleri ile aralarındaki akrabalığı gösteren genetik araştırmalara kadar yarasalar (Chiroptera takımı) morfolojik temele dayanılarak primatlar, sivri sincapçıklar ve kolugolar ile birlikte Archonta üst takımında sınıflandırılmaktaydı. Insectiphilla kladında bulunan Eulipotyphla takımı ile en yakın bağlara sahip olması nedeniyle Chiroptera takımının tam konumu üzerinde yapılan araştırmalar çelişkilidir. 2013'te yapılan iki araştırma yarasaların, etçillerin ve toynaklıların Scrotifera kladının oluşturduğunu dolayısıyla da Eulipotyphla takımının diğer Laurasiatheria taksonları için bazal grup olabileceğini belirtiyordu.

Laurasiatheria'nın aynı zamanda soyu tükenmiş çeşitli takımlar ve üst takımlarda içerdiği belirlendi. Bu taksonların bazıları parafiletik gruplardan oluşur.

Condylarthra (gerçek toynaklılara göre parafiletik, bazı formları da Afrotheria içinde yer aldığı ve hatta eteneleri olmadığı için muhtemelen polifiletiktir)
Creodonta (Carnivora ile yakın akraba takım artık polifiletik olarak kabul edilir ve Hyaenodonta ile  Oxyaenodonta olarak iki takıma ayrılır)
Dinocerata (Perissodactyla ile yakın akraba doğal takım)
Meridiungulata (Macrauchenia ve Toxodon cinslerinde bulunan kollajen dizilimler Perissodactyla ile kardeş grup olduğunu gösterir ancak 2021'de bu kladın bazı üyelerinin Afrotheria içinde sınıflandırılması ile polifiletik olduğu ortaya kondu)
Mesonychia (doğal klad ancak Andrewsarchus cinsi gibi bazı üyelerinin artık başka gruplar içinde yer aldığı düşünülmektedir.)

Memeli sınıflandırması
Boreoeutheria

 Vikitür'de Laurasiatheria ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Mammal Species of the World: A Taxonomic and Geographic Reference adlı kitap bilinen memeli türlerinin tanımlamalarını ve bibliyografik verilerini içeren ve mammaloji dalında standart başvuru kaynağı olarak kullanılan bir eserdir. 2005 yılının sonlarına doğru üçüncü baskısı yapılan eserin editörleri Don E. Wilson ve DeeAnn M. Reeder'dır. Kısaltma olarak "MSW" kullanılır.
Eserin çevrimiçi versiyonu Bucknell Üniversitesi tarafından sunulmaktadır ve bu çevrimiçi versiyondan tür isimleri istenilen detayda liste olarak indirilebilmektedir. Kısmî çevrimiçi versiyonuna aynı zamanda Google Books'tan da ulaşılabilmektedir (bakınız "Dış bağlantılar").
MSW'nun güncellenmesi için bir Kontrol Komitesi görevliydi. Komitenin 2015 tarihli yıllık raporunda 4ncü baskı için Johns Hopkins Press ile sözleşme yapıldığı ve bu baskının editörlüğünü DeeAnn M. Reeder ile Kristofer M. Helgen'in yapacağı belirtilmiştir. Bu baskının 2017 yılında yayımlanması planlanmaktaydı.

Bucknell Üniversitesi çevrimiçi versiyonu 7 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bucknell Üniversitesi versiyonunda arama 9 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mammal Species of the World Google Books 11 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mavibalina ya da gökbalina (Balaenoptera musculus), en büyükleri 35 metreyi bulan boyu ve 150-200 ton ağırlığıyla, yaşayan en büyük hayvandır. Cetacea  takımının Mysticeti alt takımına dahil türlerden olan mavi balina, Arktik Okyanusu dışındaki tüm dünya denizlerinde yayılım gösterir.
Daha çok tek başına ya da anne-yavru çifti halinde yaşar. 2-3 yılda bir ve yaklaşık bir yıllık gebelik süresi sonunda tek yavru doğuran gökbalina, dünyanın ispermeçet balinasından sonraki en yüksek sesli ikinci hayvan türüdür. 80 yıla kadar yaşayabilecekleri öngörülen gök balinaların doğal düşmanları ise insanoğlu ve katil balinalardır. Diğer dişsiz balinalar gibi, gökbalinalar da temelde zooplankton (özellikle kril) avlayarak beslenir.
Balina avcılığının ilk dönemlerinde görece küçük ve yakalanması kolay olan ispermeçet ve benzeri balinaların nüfuslarının çok azalması sonucunda, balina avcılarının gözü daha büyük balinalara çevrilmiştir. 1864'te buharlı gemiler ile büyük balinaları avlamak için özel olarak tasarlanmış zıpkınların balinacılıkta devreye girmesiyle birlikte, gökbalinalar da hedef haline gelmiş ve Uluslararası Balinacılık Kurulunun bu canlıların avlanmasını 1966'daki yasaklayışına kadar geçen 100 yıllık dönemde de küresel nüfusları 100 yıl önceki nüfuslarının %1'inin altına inmiştir.
Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği'nin oluşturduğu Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'nde ilk yer aldığı günden bu yana tehdit altındaki türlerden olduğu kabul edilen mavibalinalar, 2002 yılının bir araştırmasına göre (Committee on the Status of Endangered Wildlife in Canada, 2002), 5000 ila 12000 gibi geniş bir tahmin aralığında değişen nüfusları ile en az beş topluluğa dağılmış olarak dünya denizlerine yayılmış durumdadırlar. Koruma altında olsalar da denizlerdeki kirlenme ve giderek artan okyanus trafiğinin seslenişlerini boğarak eş bulmalarını güçleştirmesi gibi etkenler, mavibalina nüfuslarının geri kazanılmasının önündeki tehditlerdir.

Mavi balina Balaenoptera cinsi balinalara dahil olan yedi türden biridir ama kalıtsal çözümlemelerle yürütülen evrimsel akrabalık çalışmalarının gösterdiği üzere, dahil olduğu cins içindeki diğer türlerden çok kambur ve gri balinalara yakın durmaktadır. Buna mukabil, bir gök balina ile aynı cinsin başka bir türü olan uzun balina arasındaki kalıtsal farkın da bir insan ile bir goril arasındaki fark kadar olduğu belirtilmiştir (Aranson ve Gullberg, 1983). Ayrıca, bugüne kadar, gök balina ile uzun balina melezi olan en az on bir erişkin balina doğada saptanmış ve kaydedilmiştir.

Balaenopteridae ailesinin orta Oligosen devrinde ve Mysticeti (dişsiz balinalar) alt takımındaki diğer ailelerden farklılaştığına inanılmaktadır. Ancak, bu ailelerin üyelerinin ne zaman farklılaştığı henüz bilinmemektedir.

Bazı uzmanlar mavi balinayı üç alt türe ayırmaktadırlar ki, bu alt türlere ait gök balina nüfuslarının okyanuslardaki dağılımı da farklıdır:

Bazı uzmanlar ise B. musculus indica adlı ve Hint Okyanusu'na özgü bir başka alt türü de ayırırlar. Ancak, diğer üç alt türün aksine, Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği'nin oluşturduğu Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'nde (UDKB'nin Kırmızı Listesi) B. musculus indica yer almaz.
Kimi bilimciler her iki alt tür sınıflamasına da şüpheyle yaklaşmaktadır. Kalıtımsal çözümlemeler ise muhtemelen yalnızca iki gerçek alt türün olduğuna işaret etmektedir.

Türe özgü ad olan "musculus" Latince'dir ve temelde "kas, kaslı" anlamlarını taşırsa da "küçük fare" olarak da yorumlanabilir. Bu türü 1758'deki önemli çalışmasında adlandıran Linnaeus büyük olasılıkla bunun farkındaydı ve esprili bir insan oluşu da göz önünde bulundurulursa, ironik ikili anlamı nedeniyle bilerek "musculus" adını seçmişti.

Yandan bakıldığında yassı, üstten bakıldığında ise U şekilli ve geniş olan başın yassı ve üst kısmında, soluk deliği bölgesinden üst dudağın tepesine uzanmak üzere, çok belirgin bir kabarık çizgi vardır.Baş ve boyun bölgesi çok yumuşak olduğundan çok kolay darbe alabilir.
Soluk delikleri ikizdir ve önde ve yanlarda, oldukça büyük, kabarık çıkıntılarla su girişi ya da sıçramasına karşı korunurlar. Bu deliklerden soluk verme sırasında oluşan püskürtü tek ve dikey bir sütun halindedir; genellikle 6–9 m'ye kadar yükselse de 12 m'ye kadar çıkabilir ve durgun bir günde kilometrelerce uzaktan görülebilir.
Ağzın alt çenesinin ön kısmı, üst çeneden aşağıya sarkan balina çubukları nedeniyle, görece kalındır. Siyah renkli olan balina çubuklarının uzunlukları üst çenedeki yerleşim yerlerine göre değişir: ön kısımlarda bulunanlar yaklaşık 50 cm, arkalarda bulunanlar ise yaklaşık 1 m kadardır. Üst çenenin her iki yanında 260-400 kadar (tüm üst çenede toplam 520-800) bulunan ve hayvanın beslenmesinde çok önemli işlevi olan bu yapılar ağız içinde, geriye doğru, yaklaşık yarım metre kadar uzanır (bakınız, Beslenme).
Boyun kısmındaki 60 ila 90 kadar oluk gövdeye paralel olarak uzanır. Boyunca katlantılı olan ve alt çene bölgesinden neredeyse karına kadar uzanan bu oluklar, beslenme sırasında gök balinanın boğazının olağanüstü genişlemesini ve hayvanın besin dolu deniz suyunu büyük miktarlarda ağzına alabilmesini sağlar (bakınız, Beslenme). Bu olukların bir diğer işlevi de gök balinanın yüzerken karşılaştığı su direncini azaltmaktır. Hayvanın boyun bölgesi soluk, beyazımsı bir renge sahiptir.

Biçim: Mavi balinanın başından kuyruğuna doğru incelen, uzun bir gövdesi vardır ve diğer balinaların çok daha tıknaz görünümü ile karşılaştırıldığında, daha ince görünmektedir.
Renk:

Özellikle suyun üstünden bakıldıklarında düz mavi ya da düz gri renkliymiş gibi izlenebilen mavi balinalarda hakim olan renk alacalı bir mavi-gridir. Genellikle açık renkli zemin üzerindeki koyu renkli beneklerden oluşan alacalı görünümün yoğunluğu bireyden bireye değişebilir; boyun bölgesi dışında ve özellikle sırt, yanlar ve karında belirgindir; bazen de koyu zemin üzerinde açık renkli benekler şeklinde izlenebilir.
Kuzey Büyük Okyanusu, Kuzey Atlantik ve Antarktika'nın soğuk sularında diatom adlı mikroorganizmalar ile beslenen mavi balinaların gövdesi de ince bir diatom tabakası ile kaplanır. Bu tabaka nedeniyle, hayvanların alt yüzeylerinin sarımsı yeşil ya da turuncumsu kahverengi bir renk tonu aldığı görülür. Eski balina avcılarının gök balinalara "kükürt dipli" anlamına gelen "sulphur bottom" adını yakıştırmış olmalarının sebebi de bu özelliktir.

Sırt yüzgeci genel olarak küçüktür ve daha çok hayvanın dalışa geçtiği sırada ve kısa bir süre için izlenebilir. Bu yüzgecin şekil ve büyüklüğü bireyden bireye değişkenlik gösterebilir; kimisinde ancak fark edilebilecek bir çıkıntı şeklindeyken, kimisinde oldukça belirgin ve orak şekilli olabilir. En belirgini bile en fazla 30 cm yüksekliğe sahip olan sırt yüzgeci oldukça arkaya doğru yerleşimlidir: kuyruktan itibaren, hayvanın boyunun dörtte biri kadar mesafede bulunur.
Göğüs yüzgeçleri 3–4 m kadar uzundur ve uçlara doğru incelir. Bu yüzgeçlerin alt tarafı beyazdır ve bu beyazlık genellikle gri olan üst tarafın kenarlarını ince bir sınırla çevreleyecek kadar üst tarafa uzanır.
Kuyruk yüzgeci de göğüs yüzgeçleri gibi, genellikle düz gridir. Geniş ve üçgen biçimli olan kuyruk yüzgecinin arka kenarı düzgündür ve bu kenarın kuyruk kanatlarından gelen iki yarısı ortadaki bir belirgin girintide birleşir. Kuyruk kanatlarının uçları arasındaki mesafe 7.5 m kadar olabilir. Genel olarak alacalı renkli olan gövdenin aksine, göğüs ve kuyruk yüzgeçlerinin rengi nadiren alacalıdır.

140 tonu geçebilen ağırlığı ile mavi balinanın gelmiş geçmiş en büyük hayvan olduğuna inanılmaktadır. Dinozorlar çağında yaşadığı bilinen en büyük canlı Argentinosaurus'dur ve Mesozoik devirde yaşamış olan bu canlının ağırlığının bile ancak 90 tona ulaşabildiği tahmin edilmektedir.
Bugüne kadar en büyük gök balinanın bulunup bulunmadığına ilişkin bir belirsizlik vardır. Bu konudaki çoğu veri 20. yüzyılın ilk yarısında Atlantik Okyanusu'nda öldürülmüş olan gök balinalara aittir ve standart zoolojik ölçüm yöntemleri hakkında bilgi sahibi olmayan balina avcılarınca kaydedilmiştir.
Ağırlık ve boy:
Mavi balinaların ağırlığının ölçülmesi, dev boyutları göz önünde bulundurulduğunda, oldukça güç bir iştir. Balina avcılarının öldürdüğü çoğu gök balina bir bütün olarak değil, tartılabilir parçalara ayrıldıktan sonra ölçülmüştür ki, parçalama işlemi sırasında kaybolan kan ve diğer sıvıların ağırlığı dikkate alındığında, elde edilen sonuçların toplam ağırlık hakkında olması gerekenden düşük tahminlere yol açmış olması kaçınılmazdır. Buna karşın, 45 m'ye kadar uzunluğu olan gök balinalar hakkında 300-450 tonluk ölçümlere ait kayıtlar vardır. Yine bu dönemlerden gelen veriler söz konusu olduğunda, kayıtlara geçmiş en uzun bireyler 33.6 ve 33.3 m boyundaki iki dişidir ama bu verilere şüpheyle yaklaşılmaktadır.
Amerikan Ulusal Deniz Memelileri Laboratuvarı (UDML) bilimcileri 30 m'lik bir bireyin 250 tondan fazla olacağına inanmaktadır. UDML'nin bugüne kadar yapabildiği en kesin ağırlık ölçümü 177 tondur ve bir dişi gök balinaya aittir. Aynı laboratuvarın bugüne dek ölçebildiği en uzun mavi balina ise 29.9 m'dir. Bu uzunluk, yaklaşık olarak, bir Boeing 737 yolcu uçağının ya da arka arkaya duran üç belediye otobüsünün uzunluğuna eşittir.
Tüm alt türler dahil edilerek konuşulacak olursa, gök balinaların uzunluk ortalamasının yaklaşık 25 m ve ağırlık ortalamasının da yaklaşık 115 ton olduğu söylenebilir. 29 m'ye ulaşabilen boyuyla Antarktik B. musculus intermedia en büyük, en fazla 24 m'ye ulaşabilen B. musculus brevicauda ise en küçük alt türdür. Kuzey yarı kürenin hakim alt türü olan B. musculus musculus ise ortalama 25 m'ye ulaşır. Diğer balina çubuğu balinalarında olduğu gibi, gök balinalarda da aynı yaştaki bireylerden dişi olanlar daha büyüktür.
Diğer ölçüm ve karşılaştırmalar:

Bir mavi balinanın kafası o kadar geniştir ki, dili üzerinde 50 insan ayakta durabilir.
150 tonluk bir mavi balinanın 450 kg'lık kalbinin büyüklüğü küçük bir araba, örneğin bir Volkswagen Beetle kadardır ve t

Mesoplodon gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasının Hyperoodontinae altfamilyasından 15 türü olan bir memeli cinsidir. 1991 yılında keşfedilen Peru gagalı balinası ile 2002 yılında keşfedilen Perrin gagalı balinası cinsin yakın zamanlarda bulunmuş iki üyesidir.
Orta ya da iri boy dişli balinalardır ve 3–6 m boyunda olabilirler.

Sowerby iki dişli balinası M. bidens
Çıkık dişli gagalı balina M. bowdoini
Hubbs gagalı balinası M. carlhubbsi
Sık dişli gagalı balina M. densirostris
Avrupa iki dişli balinası M. europaeus
Japon gagalı balina M. ginkgodens
Gray gagalı balinası M. grayi
Hector gagalı balinası M. hectori
Deraniyagala gagalı balinası M. hectori
Uzun dişli gagalı balina M. layardii
True gagalı balinası M. mirus
Perrin gagalı balinası M. perrini
Peru gagalı balinası M. peruvianus
Bering Denizi gagalı balinası M. stejnegeri
Kürek dişli gagalı balina M. traversii

Mesoplodon perrini, yeni dönemde tanımlanan gagalı balina türü. Türe ait örnekler 1970'li yıllarda ortaya çıkarılmıştır. İlk örnekler 1975 yılında, ardından 1978 ve 1979 yıllarında Kaliforniya sahillerinde bulunmuştur. Son örnek Eylül 1997'de bulunmuştur. Bu türler başta Hektor gagalı balinası ve Cuvier gagalı balinası olarak tanımlanmalarına rağmen, sonradan 2002 yılında yapılan DNA merkezli bir çalışmada tür yeni olarak tanımlanmış ve William F. Perrin'in adı verilerek "Perrin gagalı balinası" olarak anılmıştır.
Mesoplodon perrini türünü canlı kaydeden bir bilim insanı veya araştırmacı henüz olmamıştır. Ancak karaya vuran örneklerden yeni bir tür olduğu belirlenmiştir.

Balina ve yunuslar listesi

Mead, James G. (1989): Beaked whales of the genus Mesoplodon. In: Ridgway, S.H. & Harrison, R. (eds.): Handbook of marine mammals Vol.4: 349-430. Academic Press, London.
Baker, Alan N. (1990): Whales and dolphins of New Zealand and Australia: An identification guide. Victoria University Press, Wellington.
Jefferson, T.A.; Leatherwood, S. & Webber, M.A. (1993): FAO species identification guide: Marine mammals of the world. United States Environment Programme & Food and Agriculture Organization of the United Nations (FAO), Rome.
Mead, James G. (1993): The systematic importance of stomach anatomy in beaked whales. IBI Reports 4: 75-86.
Carwadine, M. (1995): Whales, dolphins and porpoises. HarperCollins, London.
Reeves, Randall R. & Leatherwood, S. (1994): Dolphins, porpoises and whales: 1994-98 Action plan for the conservation of cetaceans. IUCN, Gland, Switzerland. ISBN 2-8317-0189-9
Henshaw, M.D.; Leduc, R.G.; Chivers, S.J. & Dizon, A.E. (1997): Identification of beaked whales (family Ziphiidae) using mtDNA sequences. Marine Mammal Science 13(3): 487-495.
Messenger, S.L. & McQuire, J.A. (1998): Morphology, molecules and the phylogenetics of cetaceans, (İngilizce) Syst. Biol. 47(1): 90-124.

"Mesoplodon perrini". Bütünleştirilmiş Taksonomik Bilgi Sistemi. 
CMS (İngilizce)
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS)21 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Mesoplodon peruvianus, gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Ancak 1991 yılında bilimsel olarak tarif edilen bu tür aynı zamanda familyasının en küçük temsilcisidir.
Varlığının ilk işareti 1976 yılında Peru'nun bir balık pazarında tanılmayan bir balina türüne ait kafatasının bulunmasıydı. 1988 yılında yine Peru'da bu türün bir leşi karaya vurdu ve günümüze kadar Meksiko ve Peru kıyılarında bulunan başka bireyler de oldu. Bundan dolayı yayılımının doğu Pasifik okyanusunun bu iki ülke civarında olduğu tahmin edilir.

3,4 - 3,7 Metreye varan boyu ile gagalı balinagillerin en küçüğüdür. Rengi koyu gridir ve tüm gagalı balinagiller gibi onun da sırf alt çenesinde 2 dişi olur.

2 - 3 bireyden meydana gelen gruplarda, açık denizin derin bölgelerinde yaşar. Tüm gagalı balinagiller gibi oda çok derinlere dalıp kafadan bacaklılar ve balıklar ile beslenir.

Hakkında daha fazla bilgi ve yayılım haritası

Musurgiller veya Liman yunusugiller (Phocoenidae), dişli balinalar alt takımından bir familya. Yunussular üst familyasının da üyesi olarak yunuslara akrabadırlar, ancak bir sıra özellikler onları yunusgillerden farklı kılar. En mühim farklılıkları kafa şekli ve dişlerinde bulunur. Türkiye denizlerinde yaşayan tek türü bayağı musurdur (Phocoena phocoena). Familyanın 6 türü 4 cinse bölünmekte.

En fazla 2,5 metreye varan boyları ile gayet küçük balinalardır. Kaliforniya liman yunusu 1,5 metre boyu ile en küçükleridir. Musurgillerin vücudu ve kafası yuvarlağımsıdır ve yunusgillerde olan uzun bir gaga onlarda yoktur. 120 adet kürek şeklinde dişleri olur ve üçgen şeklinde olan sırt yüzgeçleri sırtın daha gerisinde bulunur. Gerçek balina liman yunusunun hatta hiç sırt yüzgeci yoktur.

Tüm 6 türe her okyanusta, çoğunlukla kıyı yakınlarında rastlanılabilir. Özellikle kuzey yarıkürenin denizlerinde yaşarlar. Altı türden sadece ikisi güney yarıkürede yaşamakta. Gerçek balina liman yunusu bazı ırmaklarda da, örneğin Yangtsekiang nehrinde yaşar. Türkiye sularında rastlanılan türü musur Karadeniz ve Ege denizinde yaşar.

Musurgiller balık, kafadan bacaklılar ve yengeçler ile beslenirler. Sayıları çoğunlukla 10, ama bazı türlerde hatta yüzlerce bireye kadar varan gruplarda yaşarlar. Aralarında çeşitli tık ve ıslık sesleri ile anlaşırlar. Çok hızlı yüzebilirler - beyaz yanlı liman yunusu 55 km/h süratı ile en hızlı balinalardan biridir. Sudan dışarıya sıçramaları yunusgillerde olduğu kadar akrobatik değildir.

Cins Phocoena
Bayağı musur (Phocoena phocoena)
Vaquita (Phocoena sinus)
Siyah liman yunusu (Phocoena spinipinnis)
Gözlüklü liman yunusu (Phocoena dioptrica)
Cins Neophocaena
Sırt yüzgeçsiz liman yunusu (Neophocaena phocaenoides)
Cins Phocoenoides
Beyaz yanlı liman yunusu (Phocoenoides dalli)

Birçok ülkelerde eti için veya da balık yemi olarak avlanılmaktalar. Ayrıca sürekli balık ağlarına takılmaları da sayılarını azaltmakta. En büyük tehditte olan tür Kaliforniya liman yunusu, yoğun endüstrili, küçük bir bölgede yaşamakta. Balık ağlarına takılmaları pinger ile önlenebilir.
Musurgiller neredeyse hiç hayvanat bahçelerinde veya delfinaryumlarda tutulmazlar. Yunusgillerden farklı olarak o kadar tanınmış değillerdir ve bakımları o kadar kolay değildir.

Gerhard Schulze: Die Schweinswale: Familie Phocoenidae. Die Neue Brehm-Bücherei, Band 583. 2. Aufl. Westarp Wissenschaften, Magdeburg, 1996. ISBN 3-89432-379-5

Phocoena phocoena veya Mutur, Phocoena cinsine bağlı yunussu balina türüdür. Muturlar, denizin kıyıya yakın kısımlarında yaşarlar.

Mutur yavrusu 67-85 cm, yetişkini 1.4 m ila 1.9 m boyundadırlar. Erkeği ile dişisi aynı boyda olsalar da ağırlıkları cinsiyete göre değişir. Dişisi, en fazla 76 kg, erkeği 61 kg ağırlığındadır. Muturlar, gagaları sayesinde yunuslardan hemen ayırt edilirler. Yüzgeçleri, kuyrukları ve sırtları siyahtır. Yanları gridir. Alt kısmı çoğunlukla beyazdır, ama boyunlarından başlayıp kuyruklarına kadar gri bir çizgi iner.

Mutur, genellikle Kuzey Kutbu'na yakın olan ve sıcaklığı ortalama 15 °C olan sularda bulunurlar. Fas, İspanya, Fransa, Birleşik Krallık, İrlanda, İsveç, Norveç ve İzlanda'nın Atlantik kıyılarında, ABD'nin kuzeydoğu kıyıları, Grönland'ın güneyi ve Newfoundland Adaları'nda bulunurlar. Ayrıca Japon Denizi, Vladivostok, Bering Boğazı, Alaska ve Seattle ve Vancouver'a kadar bir alanda da bulunurlar. Türkiye'de ise Karadeniz ve Marmara Denizi nadiren de Kuzey Ege kıyılarında görülürler.

Friel, D.; Sleeman, D.P. (2010). "A neonate harbour porpoise (Phocoena phocoena (L.)) with damaged skin". Ir. Nat. J. 31: 55. 
"Phocoena phocoena". Bütünleştirilmiş Taksonomik Bilgi Sistemi. 

ARKive - images and movies of the harbour porpoise (Phocoena phocoena)
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS) 3 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Convention on Migratory Species page on the Harbour porpoise13 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official website of the Agreement on the Conservation of Cetaceans in the Black Sea, Mediterranean Sea and Contiguous Atlantic Area 16 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Official website of the Agreement on the Conservation of Small Cetaceans of the Baltic, North East Atlantic, Irish and North Seas 5 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Memorandum of Understanding Concerning the Conservation of the Manatee and Small Cetaceans of Western Africa and Macaronesia 31 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voices in the Sea - Sounds of the Harbour Porpoise 31 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Mutur ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Mutur ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Narval veya diğer adıyla denizgergedanı (Monodon monoceros), balinalar (Cetacea) takımının Monodontidae familyası içindeki Monodon cinsinin tek türüdür. Yaşam alanı arktik denizler olan bu deniz memelisi, 70° K enleminin güneyinde nadiren görülür.

Narval, ilk olarak 1758'de Carl Linnaeus tarafından tanımlanmıştır. Monodontidae familyasını, kendisinin Monodon cinsinin tek türü olması gibi, Delphinapterus cinsinin tek türü olan beyaz balina (Delphinapterus leucas) ile paylaşır. Bir dönem, kısa burunlu yunus (Orcaella brevirostris) için de aynı familya uygun görülmüşse de yakın tarihli genetik kanıtlar ile bu canlının yunusgiller (Delphinidae) familyasına dahil olduğunu belirlenmiştir.

Narvalın üst kısmının derisi çoğunlukla alacalı gridir ve bu görünüm yanlara doğru açılarak, karın bölgesinde oldukça beyaz bir hale gelir. Boyun, baş, göğüs yüzgeçleri ve kuyruk kanatları ise neredeyse siyahtır. Erişkin bireylerin rengi, genellikle, genç bireylerden daha canlıdır.
Erişkin erkek narvaller 4,6 m, dişiler ise 4 metreye uzayabilir ve erkekler 1600, dişiler de 1000 kg ağırlığa ulaşabilir.

Denizgergedanlarının en dikkat çeken özelliği, erişkin erkek bireylerin üst sol çenesinden çıkan ve ileriye 3 metre kadar uzayabilen, sola dönüşlü helis sarmalı yapan, boynuz benzeri uzun bir diştir. Ağırlığı 10 kg'a erişebilen bu dişten dişi narvallerde nadiren çıkarken, 500 erkekten birinde normalde küçük olan sağ diş de uzar. Çok daha nadir olan bir durum, dişi bir narvalde iki dişin birden uzamasıdır (soldaki resim).
Bu kadar uzayan bir dişin ne işlevinin olduğu yoğun tartışmaların konusu olmuştur. İlk bilimsel teorilerde bu dişin narvalın Arktik Okyanus'taki yaşam alanını örten buzu delmek gibi bir işlevi olabileceği üzerinde durulmuşken, başka teorilerde de olasılıkla yankıyla yön bulmada kullanıldığına değinilmiştir. Daha yakın tarihlerdeyse, daha büyük dişe sahip erkeklerin daha yüksek olasılıkla bir eş bulabileceği görüşünden hareketle, bu dişin birincil işlevinin gösteriş ve baskınlık olduğu görüşü benimsenmiştir. Bu hipotezin öne sürülmesinin nedeni, "diş tokuşturma" (İngilizcede tusking) olarak adlandırılan ve erkek narvallerin dişlerini birbirlerine sürttüğü etkinliğin gözlenmesi olmuştur.
Ancak güncel bir araştırma, doğada karşılaştırılabilecek başka bir örneğin olmadığı bu uzantının aslında bir duyu organı olabileceğini göstermiştir. Elektron mikroskopu ile yapılan incelemeler sonuncunda, yaklaşık 2,5 m uzunluğundaki bir narval dişinde, dişin merkezinde seyreden sinirden diş yüzeyine ince kanallar içinde uzanan 10 milyon kadar sinir bağlantısı olduğu belirlenmiştir. Böylece, bu uzantının çok duyarlı bir yüzeye sahip olduğu ve sudaki sıcaklık, basınç ve madde konsantrasyonundaki değişimleri algılayabileceği ileri sürülmüştür. Konsantrasyon değişimlerini algılayabilme yetenekleri, avlarını ya da suyun tuzluluk oranını hissetmelerini sağlıyor olabilir. Ayrıca, bu hassas uzantının dokunma duyusu da algılayabildiği ve diş tokuşturma davranışının bununla ilgili olabileceği de ileri sürülmüştür.
Fillerin dişleri gibi narvallerin dişleri de kırıldığında tekrar büyümez. Ancak, bu dişlerin kırılması görece zordur çünkü sert ve bükülmez gözükseler de oldukça esneklerdir: yaklaşık 2,5 m uzunluğundaki bir narval dişi, kırılmadan her yöne yaklaşık 30 cm kadar esneyebilir. Eğer kırılma dışı bir hasar görürse de belli ölçüde kendini onarabilir.

Hızlı ve hareketli canlılar olan narvallerin temel gıdası, buz kaplı denizlerin altında yaşayan morina balığı türleridir. Bazı bölgelerde yaşayanlar ise beslenmelerine mürekkep balığı, karides, halibut, derin deniz kızıl balığı (Sebastes mentella) ve açık denizde sürüler halinde bulunan çeşitli balıkları da dahil edecek şekilde uyum sağlamıştır.
Narvaller genellikle 5 ila 10 üyelik gruplar halinde bulunur. Bazen, özellikle yazın aynı kıyılarda toplanıldığında, çeşitli gruplar bir araya gelebilir. Topluluk içindeki erkek narvaller, "diş tokuşturma" (tusking) olarak adlandırılan bir davranış dahilinde, zaman zaman dişlerini birbirlerine sürterler. Yukarıda da açıklandığı gibi, son araştırmalar ile bu dişlerin büyük olasılıkla bir çeşit duyu organı olduğu anlaşılmıştır. Diş tokuşturma davranışının ise bir anlamda diş fırçalamaya benzeyip, diş yüzeyine açılan sinir bağlantısı kanalcıklarının ağızlarından zamanla dişler üzerinde biriken kabuklu deniz canlılarını uzaklaştırmaya yaradığı düşünülmüştür.
Narvaller derin dalıcılardır. Tipik bir dalışta, 2 m/s hızla 5 ila 10 dakika kadar dalan hayvan yaklaşık 1000 m'ye ulaşır ve burada muhtemelen birkaç dakika geçirdikten sonra yüzeye çıkar. Bugüne dek kaydedilebilmiş en derin dalış 1164 m'dir. Tipik dalış süresi yaklaşık 20 dakikadır ama nadir de olsa 25 dakikalık dalışlar kaydedilmiştir.

Narvaller baskın olarak Arktik Okyanus'un Atlantik ve Rusya bölgelerinde bulunur. Hudson Körfezi'nin kuzeyi, Hudson Boğazı, Baffin Körfezi, Grönland'ın doğu kıyılarının açıkları ve Grönland'ın kuzey ucundan doğu yönünde Rusya'nın doğusuna (170° D) kadar uzanan bir şeritte narval bireyleri sıklıkla kaydedilir. Son sayılan şerit boyunca Svalbard, Franz Joseph Arazisi ve Severnaya Zemlya adlı bölgeler bulunur. Narvallerin bugüne dek görüldüğü en kuzey nokta ise Franz Joseph Arazisi'nin kuzeyinde, yaklaşık 85° K enlemindedir.
Nüfus hakkındaki tahminler Kanada'nın kuzeyi ile Grönland'ın batısındaki fiyort ve girintilerde yapılan gözlemlere dayanır. Havadan yapılan gözlemler yaklaşık 20.000, dalmış durumdaki hayvanların da göz önünde bulundurulması ise 25.000'i geçebilecek birey sayısı tahminini sağlamıştır.
Narvaller göçer hayvanlardır ve yaz aylarında kıyılara yakın hareket ederken, kış donlarının başlamasıyla birlikte kıyılardan uzaklaşır ve yoğun yüzer buzun arasında, buzdaki doğal açıklık ve yarıkları kullanarak yaşarlar. İlkbaharın gelişiyle birlikte buz yarıkları kanallara açılır ve bu canlılar da körfezlere geri döner.

Kutup ayıları ve katil balinalar, narvallerin ana doğal düşmanıdır.
Narvaller, avlamaları yasal olarak serbest olan İnuitler için Arktik iklimde bulabilecekleri önemli bir besin kaynağıdır. Bu türden başka, diğer bazı balina türlerini ya da mors, deniz aslanı ve fok gibi yüzgeç ayaklıları da avlayan İnuitler'de, genellikle, bir av gerçekleştiren ekip avladığı hayvanın karaciğerini hemen avın arkasından ve hayvana saygıyı ifade eden eski bir tören ile yer. Grönland'da, zıpkınlama gibi geleneksel balina avcılığı yöntemleri kullanılırken, Kuzey Kanada'da sıklıkla hızlı tekneler ve av tüfekleri kullanılır.
Narvallerin öldürülmesi, PETA ve benzeri hayvan hakları grupları tarafından uzun süredir protesto edilmektedir. Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi'ndeyse, narvallerin korunmasına ilişkin en güncel değerlendime 1996 yılına aittir ve şu an için bu türün korunma durumu kategorisi "DD" (Data Deficient; Veri Yetersiz) olarak geçmektedir.

Kanada'nın Nunavut bölgesinin resmî armasında yer alan ve üzerinde bir iglu ve taç bulunan kalkan simgesini taşıyan iki hayvandan biri ren geyiği, diğeri ise narvaldir (sağdaki resim).
İnuitler'in narval yaradılışı ile ilgili efsanesine göre, elinde zıpkın tutan bir kadın okyanusa düşmüş ve zıpkının çevresine dolanmıştır. Sonra, suya batan kadın zıpkının arka ucunda bir beyaz balinaya sarılmış ve böylece narval oluşmuştur.
Orta Çağ Avrupası'nda, narval ile ilgili çeşitli inanışlar gelişmiştir: kimisi, dişlerinin efsanevi tek boynuzlu attan gelen boynuzlar olduğuna; kimisi ise Nuh'un tek boynuzlu atı gemisinden attığına ve onun da narvale dönüştüğüne inanmıştır. Ayrıca, bu dişlerin sihirli güçleri olduğu da kabul edilmiş ve Vikingler gibi kuzeyli tüccarlar da bu dişleri ağırlıklarının çok katı kadar altına satabilmiştir. Elde edilen bu dişlerden, içine konan içkiye karıştırılmış zehiri etkisiz hale getireceğine inanılan kadehler yapılmıştır. 16. yüzyılda da Kraliçe 1. Elizabeth, o dönemde bir kale inşasının masrafını karşılayabilecek olan 10.000 sterline, asa olarak kullandığı bir narval dişi edinmiştir.
Tek boynuzlu atların boynuzları, sıklıkla, narval dişindekine çok benzer sarmal biçime sahip olarak resmedilir.
Narval dişi ile ilgili gerçekler ise Keşif Çağında, kaşifler ve doğa bilimciler Arktik bölgeleri gezdikçe ortaya çıkmaya başlamıştır. 1555'te Olaus Magnus, alnından boynuz çıkan balık benzeri bir yaratığı resmetmiştir. 1577'de ise Martin Frobisher, bu boynuzun ileri uzandığını tanımlamıştır. Efsaneyi sona erdiren kesin tanımıysa, narval dişleriyle ilgili halka açık bir konferans veren Danimarkalı zoolog Ole Wurm 1638'de sunmuştur.
Jules Verne'in romanı Denizler Altında 20000 Fersah'ın başlarında, Nautilus denizaltısının henüz tanımlanmamış bir narval alt türü olduğuna inanılır.

Narwhal. M. P. Heide-Jorgensen. Encyclopedia of Marine Mammals (pp 783-787). Perrin, Wursig and Thewissen eds. Academic Press. ISBN 0-12-551340-2.

ARKive'da narval resimleri.

Neophocaena asiaeorientalis Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından yeni kabul edilmiş bir liman yunusu türüdür ve Çin'de Yangtze Nehri'ne endemiktir. Çin nehir yunusunun soyunun tükenmesinden sonra ve popülasyonunun hızla azalmasından ötürü Çin hükûmeti tarafından en yüksek koruma statüsü olan Ulusal Birinci Derece Önemli Korunma Altında Olan Vahşi Hayvan statüsü verilerek soyunun tükenmemesi için önlem alınmıştır. Dünya Doğayı Koruma Vakfı ve IUCN gibi küresel çevre koruma örgütleri Çin hükûmeti ile bu türün yaşaması için ortak çalışmalarda bulunmaktadır.

Neophocaena asiaeorientalis yalnızca Yangtze Nehri'nin batısında yaşar. Yalnızca tatlısuda yaşayan bilinen tek musur türüdür. Ancak nehir üzerindeki gelişmeler nedeniyle ana nehir kolu ile buna bağlı Poyang Gölü ile Dongting Gölü'nde kalmışlardır.
Sırt yüzgeçsiz liman yunuslarının iki türü vardır ve ikisi de Çin'in sahillerinde, Penghu Adası'nda, Halong Körfezi'ni de kapsayacak şekilde Vietnam kıyılarında yaşarlar. Matsu Adaları'nın kuzey sınırı olduğu düşünülmektedir ve buradaki yerel popülasyonun sırt yüzgeçsiz liman yunusu popülasyonundan az olduğu sanılmaktadır. Bu iki tür Matsu bölgesinde iç içe geçmişlerdir.

Bu liman yunusunun sırt yüzgeci yoktur. Sırt yüzgeci yerine üzeri küçük yumrularla kaplı kalın bir deriden oluşan dar bir kamburu vardır. Ayrıca alnı da diğer musurlara kıyasla oldukça dik olarak inmektedir. Her iki çenesinde de on beş ila yirmi bir diş bulunur ve diş sayıları diğer musurlara göre ortalama olarak daha azdır.
Boyları 2,27 m.ye ve ağırlıkları da 72 kg.ya ulaşabilir ancak çoğu daha küçük boyutludur. Erişkinler genellikle 1,55 m. boyuna ve 30 ila 45 kg. ağırlığa erişirler. Yan yüzgeçleri orta büyüklüktedir ve gövde boyunun %20'sine ulaşırlar. Erişkinler tipik olarak açık gri olarak tek renklidir ancak bazılarının ağız çevresi daha açık ve yan yüzgeçlerin önü daha koyu olabilir. Dağılımının merkezinde ve doğusunda, yenidoğan yavrular genellikle sırt kamburları gri olmak üzere kara renklidir ve ancak dört ila altı aylık olduktan sonra tamamen grileşirler. Ancak batıda yaşayanların yenidoğanları açık krem rengindedir ve yaşlandıkça derileri koyulaşır.

Diğer balina ya da yunus türlerine nazaran sırt yüzgeçsiz liman yunusu anatomisi oldukça iyi araştırılmıştır. Örneğin sırt yüzgeçlerinin yerinde yer alan yumruların çok sayıda sinir ucu içerdiği ve dolayısıyla algısal bir işlevi olduğu düşünülmektedir. Kulaklar ile beyin arasında hızlı iletişim üzerine uzmanlaşmış çok sayıda büyük sinir lifleri içeren işitsel sistemin de çok gelişmiş olduğu görülmektedir. Öte yandan küçülmüş lensi, optik sinir ile gözleri oynatan kaslar arasında sınırlı sayıda sinir lifi ile görüşü görece zayıftır.
Hayvanın toplam ağırlığının yalnızca %5'ini oluşturan iskelet sıra dışı bir şekilde oldukça hafiftir. Yarısı kuyrukta olmak üzere 58 ila 65 arasında omuru vardır ve ilk üç boyun omuru kaynaşmıştır. Göğüste on ila on dört çift arasında kaburga vardır ve bazen yedinci omur ile bağlantılı fazladan bir kaburga çifti olduğu bildirilmiştir. 44 çift spinal siniri vardır.
Burun boşluğunda karmaşık yapısı olan ve boşluğu hava geçişine tamamen kapatabilen dokuz ila on hava kesesi içerir. Bunların ardında fazladan bir vomeronazal kese vardır. Yalnızca dört kıkırdak halkadan oluşan soluk borusu ise kısadır. Midede üç bölüm bulunur; çekum yoktur ve ince bağırsak ile kalın bağırsak arasında belirgin bir fark yoktur.

Balıkçıların dikkatsizliği sonucu ağlara takılarak boğulmanın bu yunus türünün popülasyonunun azalmasında önemli bir faktör olduğu düşünülmektedir. Yasadışı avlanma ve sık gözlü ağlar gibi zarar verici yöntemler Yangtze Nehri'nde sıklıkla görülmektedir. Bu yunusların tercih ettikleri yaşama alanları ile sık gözlü ağ kullanılarak balıkçılık yapılan alanlar kesiştiği için bu türü özellikle balık ağlarına takılarak boğulma konusunda hassas hâle getirmektedir. Ancak son zamanlarda IUCN tarafından Yangtze kıyılarında yaşayan balıkçı köylerinde yaptığı araştırma sonucu son yirmi yılda yunus popülasyonunun azalmasıyla birlikte balık ağlarına takılarak ölüm vakalarının azaldığını dolayısıyla da sık gözlü ağ kullanımının popülasyon azalmasının ana nedeni olamayacağını önermektedir.

Nehir üzerinde trafiğin ve kirliliğin artması ile birlikte yaşam alanlarının şartlarının kötüleşmesi popülasyonun azalmasına neden olan faktörler arasındadır. Artan tekne trafiği pervane çarpması nedeniyle ölümlere neden olmuş olmasının yanı sıra tekne gürültüsü bu musurların birbirleri ile haberleşme yetisini kısıtladığı gibi avlanma ve yön bulma gibi yetilerini de etkilemektedir. Balık ağlarına takılma ile ölüm vakaları azalırken teknelerin çarpması nedeniyle ölüm vakalarında son yıllarda artış gözlemlenmektedir.
Nehir ve göl yataklarından yaygın olarak kum çıkarma sanayisi de bu musurlar ve avları için önemli yaşam ortamlarını yok etmekte ve çevre sorunları ortaya çıkarmaktadır. Bu sorun özellikle Dongting ve Poyang göllerinde önemli sorunlara neden olmaktadır. Nehir havzasında yaşayanların sayısı 400 milyonu, kurulu fabrikaların sayısı da binleri geçmektedir. Hem insan nüfusu hem de sanayi tesisleri çok büyük ölçüde evsel, zirai ve sanayi atıklarını nehre boşaltmaktadır. Ancak bu atıkların bu musur türünün sağlığını, doğurganlığını ve popülasyonunu etkilediği kanıtlanamamıştır. Nisan 2004'te dört musur Dongting Gölü'nde bir hafta içinde arka arkaya ölmüştür ve muhtemelen bu ölümlerin kaynağı uzun süreli cıva ve kroma maruz kalmanın yanı sıra kısa süreli pestisite maruz kalmadır.
Barajların nehir ve göl ekoloisi üzerinde önemli etkileri olmaktadır. Yangtze Nehri'nde barajlar nedeniyle nehir ile bağlantılı göller arasındaki su yolları kesildiğinden ötürü göç eden avlar etkilenmektedir. Özellikle Üç Boğaz Barajı Yangtze Nehri ve buna bağlı göllerdeki ekoloik koşulları değiştirmiş ve değiştirmeye devam etmektedir.

2014 yılı itibarıyla Yangtze'nin ana kolunda 505 liman yunusu kalmıştır ve Ezhou ile Zheniang'ta popülasyon yoğunluğu alarm verici seviyelerde azalmıştır. Tehdit altında olan türlerin çoğunun popülasyonun azalma oranları korunma statüsü veildikten sonra azalmasına rağmen bu liman yunusu türünün popülasyon azalma hızı ivmelenerek artmaktadır. 1994 ila 2008 yılları arasında popülasyon azalma oranı yıllık %6,06 olarak bulunmuştur ancak 2006 ila 2012 yılları arasında popülasyonları yarıdan fazla azalmıştır. 1976 ila 2000 yılları arasındaki azalma oranları %69,8'dir. Dünya Doğayı Koruma Vakfı'nın 2012'de yaptığı bir araştırmada popülasyon azalma hızının yıllık %13ü7 ivmelendiği gösterilmiştir. Bu popülasyon azalmasının ana nedenleri 1990'lardan beri Çin endüstrisinin aşırı büyümesi sonucunda tekne trafiğinin ve kirliliğin artması sonucu çevre şartlarının kötüleşmesidir. Bunlar nehrin üzerine kurulan barajlar ve yasadışı balıkçılık aktiviteleri ile görülebilir. Bu türü korumak için Çin Tarım Bakanlığı bu türe Ulusal Birinci Derece Önemli Korunma Altında Olan Vahşi Hayvan statüsü vererek bu yunuslara zarar vermeyi yasadışı hâle getirmiştir. Alınan koruma önlemleri yirmi beş yıl içinde Tian-e-Zhou Oxbow Nature Reserve'de yunus popülasyonunun beşten kırka çıkmasını sağlamıştır. Çin Bilimler Akademisi'nin Wuhan Hidrobiyoloji Enstitüsü Dünya Doğayı Koruma Vakfı ile birlikte bu türün geleceğini korumak adına çalışmaktadır ve beş liman yunusunu başka bir i-koruma altındaki alan olan He-wang-miao oxbow'a yerleştirmiştir. En yüksek popülasyon yoğunluğunun olduğu yerlerde beş korunma altında doğal alan oluşturulmuş ve ölüm oranları bu alanlarda zararlı balıkçılık gereçleriyle avlanmayı yasaklayarak devriyeler kullanmak yoluyla kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Ayrıca esâret altında üremeyi sağlayabilmek için liman yunusunun biyolojisini araştırma üzerine çabalar sarf edilmektedir. Çin Bilimler Akademisi'nin Wuhan Hidrobiyoloji Enstitüsü'nde 1992 yılında kurulan Baiji Dolfinaryumu bu liman yunusu türünü etkileyen davranışsal ve biyoloik faktörleri ve özellikle de mevsimsel değişikliklerin üreme hormonları ve üreme biyolojisi üzerindeki etkilerini araştırmaya yardımcı olmaktadır.

Balina ve yunuslar listesi
Sırt yüzgeçsiz liman yunusu
Çin nehir yunusu

 Wikimedia Commons'ta Neophocaena asiaeorientalis ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Neophocaena asiaeorientalis ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Oluklu balina ya da Fin balinası, Çatal kuyruklu balina (Balaenoptera physalus), oluklu balinagiller (Balaenopteridae) familyasına ait bir balina türü. Gök balinadan sonra yaşayan ikinci büyük balina, ikinci en büyük canlı türüdür, ve 27 metreye kadar büyüyebilirler. Dünyadaki okyanuslardan her birinde yaşayan oluklu balinalar kutupsal iklimden, tropikal iklime kadar her türlü suda yaşamlarını sürdürebilirler. Bulunmadıkları kısıtlı yerler okyanuslardan uzak, hareket olanağını azaltan, kuzey ve güney kutuplarındaki yüzen buz kütlelerinin olduğu alanlardır. Popülasyonlarının en çok olduğu yerler ılıman sulardır. 20. yüzyılda kontrolsüz avlanmaları sonucu bugün sayıları oldukça azdır. Bu nedenle koruma altındaki türler arasında yer alırlar. Uluslararası Balinaavı Komisyonu (IWC) bu türün avlanmasına ilişkin bir erteleme kararı yayınlamıştır.

Oluklu balinalar uzun yıllardır taksonomistler tarafından bilinmektedir. İlk olarak 1675 yılında Frederick Martens tarafından tanımlanmışlar, daha sonra 1725 yılında Paul Dudley tarafından üzerine yeni bilgiler eklenmiştir. Bu tanımlar Carl Linnaeus'un 1758 yılında Balaena physalus türü için yaptığı çalışmaların temelini oluşturmuştur. 19. yüzyılın başlarında Bernard Germain de Lacèpéde tarafından tekrar sınıflandırılarak Balaenoptera physalus adını almıştır. Bu isim Yunancada esmek anlamına gelen "physa" sözcüğünden gelir.
Bu balinalar (Balaenopteridae familyası) Gök balinaları da içine alan oluklu balinagillerdendir ve diğerlerinden miyosen çağının ortalarında ayrılmışlardır. Fakat bu familyanın üyelerinin birbirlerinden ne zaman ayrıldığına dair bir bilgi yoktur. Mavi balina ve oluklu balinanın melezlerinin Kuzey Atlantik ve Kuzey Büyük Okyanus'ta oluştuğu bilinir.
Günümüze gelindiğinde her biri farklı fiziksel özellik ve vokallere sahip iki alt cins bulunur. Kuzey oluklu balinası ya da B. p. physalus (Linnaeus 1758) olarak bilinen cins Kuzey Atlantik'te yaşarken, Antarktik oluklu balinası ya da B. p. quoyi (Fischer 1829) olarak bilinen cins ise Güney Okyanusu'nda yaşar. Birçok uzman Kuzey Büyük Okyanus balinalarının da ayrı bir cins olduğunu düşünse de genel alanda bu cins ayrı olarak isimlendirilmez.

Fin balinaları 20 metre uzunluğunda ve 80 ton ağırlığındadır. Ortalama 100 yıl yaşarlar.

Oluklu balinalar kış mevsimi boyunca ekvatora yakın ılıman sularda çiftleşirler. Gebelik on bir ilâ on iki ay arasında sürer. Yeni doğmuş bir yavru oluklu balinanın boyu 11 - 12 metreye kadar ulaşmaktadır. Yavru balina 6 - 7 aylık olana kadar annesinin peşinden yiyecek aramaya gider. Fakat bu süreden sonra anneyle ilişkisini keser ve bağımsız olarak avlanmaya başlar. Dişiler her 2-3 yılda yavru verirler. Bugüne kadar 6 yavruya kadar örnekleri görülmüşse de her defasında bir yavru doğması daha yaygındır. Oluklu balinalar 3 ile 12 yaş arasında cinsel olgunluğa ulaşırlar.

Oluklu balinalar, süzerek beslenme denen yöntem ile beslenirler. Dişleri yoktur. Ağızlarında balina çubuğu denen bir yapı bulunur ve su içindeki planktonları bunlarla tutarak beslenirler. Bu yapılardan her bir yetişkin bireyin ağzının iki yanında toplam 262 ile 473 arasında bulunur. Bu balina çubuklarının boyutları uzunlukta 76 cm'ye, genişlikte 30 cm'ye varabilir. Yetişkin balinalar günde 1.800 kiloya kadar yiyecek tüketirler.

Oluklu balinalar en hızlı deniz memelilerinden biridir. Hızları saatte 37 kilometreye kadar ulaşabilir. Bugüne kadar kaydedilen en yüksek hızları saate 40 kilometre olan bu balinalara sualtının tazıları lâkabı verilmiştir. Oluklu balinalar, oluklubalinagillerde bulunan diğer türlere göre birlikte yaşamaya daha düşkündür. Her bir grup 6 ile 10 arasında bireyden oluşsa da beslenme açısından zengin yerlerde birleşen bireylerin sayısı 100'ü bulabilmektedir.

Tüm balinalar gibi oluklu balinaların erkekleri de az sıklıkta fakat yüksek sesler çıkarırlar. Gök balinalar ile oluklu balinaların çıkardıkları sesler hayvanlar âlemindeki en yüksek sestir. Çıkardıkları sesler bir iki saniye sürer. 184 - 186 desibele varan sesleri bulundukları yerden yüzlerce mil öteden duyulabilir. Bir izleyicinin bir metre uzağında bu sesi yaptığı takdirde çıkardığı ses kişinin bir metre ötesinde çalacak olan bir trenin düdüğüne eşittir. Sadece erkek oluklu balinaların çıkardıkları bu seslerin çiftleşme döneminde bir kur gibi iş gördüğü gözlenmiştir. Oluklu balinaların sayılarındaki hızlı düşüşün sebebi, okyanuslardaki donanma üslerinin, yük gemilerinin vb. son 100 yıl içinde gereksiz gürültülerinden çiftler arasındaki etkileşime olumsuz yönde etkimesi gösterilebilir.

Oluklu balinalar, dünyada en çok nüfusa sahip ikinci balina türüdür. 1970'lerde, neslinin tükenmesi tehlikesi dolayısıyla, uluslararası alınan bir kararla bu hayvanların avlanması Kuzey Pasifik'te ve Southern Hemisphere'da yasaklandı. Norveç, İzlanda ve Japonya'da usulsüz avlanmalar devam etse de, 2018'deki bir rapora göre, bu türün nüfusu 1970'ten bu yana iki katına çıktı.

Geniş çaplı avlar başlamadan önce Büyük Okyanus'un kuzeyinde yaşayan oluklu balinaların sayısının 42.000 ile 45.000 arasında olduğu tahmin ediliyordu. Bunların yaklaşık 26.000 kadarını kuzeydoğuda yaşayanlar oluşturmaktayken 1975 yılında Büyük Okyanus'ta yaşayan oluklu balinanın toplam sayısı 8.000 ile 16.000'lere düştü. U.S. Pacific Marine Mammal Stock Assessments'ın 2005 yılı verilerine göre bugün Büyük Okyanus'ta yaşayan sadece 2500 oluklu balina var.

Antarktik oluklu balinasının geçmiş ve günümüz popülasyonu hakkında bilinenler oldukça kısıtlıdır. Uluslararası Balinaavı Komisyonu (IWC)'nun yayımladığı tahminlere göre yoğun av döneminden önce Antarktik oluklu balinalarının sayısı 400.000'in üzerindeydi. 1979 yılında 85.200 olarak açıklanan Antarktik oluklu balinalarının sayısının bugün 3.000'den fazla olmadığı düşünülüyor. Fakat o dönemde yapılan çalışmaların yetersizliği nedeni ile balinaların hem geçmişteki hem günümüz için yapılan tahminleri fazla güvenilir değildir. 2007 yılı itibarıyla Antarktik oluklu balinaların popülasyonları için kabul görmüş bilimsel bir tahmin/sayı yoktur.

Balina avlarının en çok yapıldığı dönem 19. yüzyıldır. Oluklu balinaların yerine bu dönemde Gök balinalar tercih ediliyor olsa da, 1904 - 1975 yılları arasında 704.000 oluklu balina da avlanmıştır. Oluklu balinaların avlandığı ve pazarlandığı başlıca merkez Grönland'dı. Yağlarından yararlanılan bu hayvanlar Grönland için hayatî bir ticaret kaynağıydı fakat Uluslararası Balinaavı Komisyonu tarafından yaptırılan bu avların sonucunun kötüye gitmesi üzerine komisyon 19 balina alınmasını öngören bir kota koydu. Bazı diğer ülkelerin desteklemesine rağmen kaçak avlar nedeni ile oluklu balinaların sayıları her geçen gün düşmektedir.

ARKive - images and movies of the fin whale (Balaenoptera physalus)
Juvenile fin whale beaches off Ireland10 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fin Whale Vocalizations5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oluklu balinagiller (Balaenopteridae), dişsiz balinalar alt takımından bir familya. Bu familya sadece en büyük balinaları değil, en büyük yaşayan hayvanları kapsar.

Familyanın türlerinin boyu 7 - 31 metre arası değişir. Dişsiz balinaların diğer büyük familyası gerçek balinagiller ile aralarındaki farklar şunlardır: Sırt yüzgecinin varlığı, daha uzun bir vücut, ağızlarında diş yerine var olan sakallar (balina çubuğu) diğer familyada olduğundan daha kısa ve kalındır, boğaz kısmında bulunan oluklar daha büyük bir esnemeyi mümkün kılıp ağza daha fazla deniz suyu alabilmelerini mümkün kılar. Bu 10 ila 100 oluk boğazdan göğüse kadar uzanır, her birisi 5 cm derinliğindedir
Oluklu balinalar hızlı yüzücüdürler, uzun yolculuklar yaparak soğuk ve sıcak iklimleri gezerler. Bütün okyanuslarda yaygınlardır, sadece küçük denizlere girmemeye özen gösterirler.

Bütün oluklu balinalar yağ ve etleri yüzünden yoğun avlanmışlardı. İnce olan yağ tabakaları ile aslında gerçek balinalardan daha az kıymetli kabul edilmişlerdi. Ancak gerçek balinalar okyanuslarda artık bulunamayınca oluklu balina avı ile devam edildi. Böylece gök balina ve kambur balina gibi büyük türler nesli tükenme tehlikesine girdi. 1986 yılında koruma altına alındılar, ancak cüce balinalar ve Sey balinası (Balaenoptera borealis) hala avlanılmaktadır.

Cins Megaptera
Kambur balina (Megaptera novaeangliae)
Cins Balaenoptera
Cüce balina grubu
Kuzey cüce balinası (Balaenoptera acutorostrata)
Güney cüce balinası (Balaenoptera bonaerensis)
Gök balina grubu
Çatal kuyruklu balina (Balaenoptera physalus)
Gök balina (Balaenoptera musculus)
Omura balinası (Balaenoptera omurai)
Bryde balinası grubu
Bryde balinası (Balaenoptera brydei)
Sey balinası (Balaenoptera borealis)
Eden balinası (Balaenoptera edeni)
Bu balinalardan iki türü, Eden balinası ve Omura balinası henüz kısa zaman önce ayrı tür olarak kabul edilmiştir. Gen analizleri ile ayrı türler oldukları ortaya çıkmıştır.

Orcaella heinsohni, Avustralya'nın kuzey kıyılarında bulunan bir yunus türüdür.Orcaella cinsinin diğer üyesi olan Irrawaddy yunusuna çok benzer ve 2005 yılına kadar da ayrı bir tür olarak tanımlanmamıştır. Irrawaddy yunusu iki renge sahip iken O. heinsohni üç renge sahiptir. Ayrıca kafatası ve yüzgeç yapıları da iki tür arasında küçük farklılıklar gösterir.

Epiteti olan "heinsohni" adı, James Cook Üniversitesi'nde çalışmış olan Avustralyalı biyolog George Heinsohn'a ithafen, aralarında Orcaella heinsohni türünün ilk örnekleri üzerinde yapılan ilk analiz de dahil olmak üzere Avustralya'nın kuzeydoğusundaki dişli balinalar üzerine yaptığı öncü çalışmalar nedeniyle verilmiştir.
Büyük memelilerin yeni türleri günümüzde oldukça nadiren tanımlanmaktadır. Tanımlananlar da ya saola gibi çok dar ve ulaşılması zor alanlarda yaşayanlar ya da Mesoplodon perrini gibi nadiren rastlananlar ya da kürek dişli gagalı balina gibi yalnızca iki numune ile karaya vurmuş bazı kemiklerden tanımlanan hayvanlar olmuştur. Aslında O. heinsohni 56 yıl içinde tanımlanan ilk yunus türüdür ve hemen ardından 2011 yılında yine Avustralya'dan Tursiops australis türünün keşfi ve tanımlaması bunu izlemiştir. O. heinsohni popülasyonlarının bilimsel araştırma yapabilmek için ulaşılabilir olması nedeniyle son zamanlarda tanımlanan memeliler arasında sıra dışı bir yer tutmaktadır.
Buna rağmen Avustralya'nın kuzey sularında bu türün varlığı yalnızca 1948 yılında Kuzey Toprakları'nda Gove Yarımadası'nın Melville koyunda bir kafatası bulunana kadar bilinmemekteydi. Kafatası bulunan yunus muhtemelen Avustralya yerlileri tarafından yakalanmış ve yenmişti. Ancak bu keşif konu D.P. Johnson tarafından 1964 yılında tartışılana ve hemen sonra Hollandalı yelkenci Mörzer Bruyns tarafından 1966 yılında gözlemlerinin yayımlanmasına kadar fark edilmemiştir.
İki bilim insanı, James Cook Üniversitesi'nden Isabel Beasley ve Queensland Tropical Müzesi'nden Peter Arnold Townsville, Queensland açıklarında yaşayan yunus populasyonundan aldıkları DNA örneklerini La Jolla, California'da bulunan NOAA'nın (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) Güneybatı Balıkçılık Bilim Merkezi'ne gönderdi. Sonuçlar George Heinsohn'un Townsville populasyonunun yeni bir tür olduğu hipotezinin doğru olduğunu göstermiştir.
Holotip QM JM4721 (JUCU MM61) Queesnland'ta Horseshoe Bay yakınlarında 21 Nisan 1972'de köpekbalığı ağına takılarak ölen bir yunusa ait kafatası ve diğer kemiklerdir. Bu yunus öldüğünde yaklaşık 11 yaşındaydı.

Irrawaddy yunusu ile Orcaella cinsinde yer alan O. heinsohni belli belirsiz üç renklidir: Üst taraf kahverengimsi, yanlar açık kahverengi ve karın da beyaz renklidir. Irrawaddy yunusu ise beyaz karnı dışında kurşunî gridir. Yeni türün alnı Avustralya'da yaşayan diğer yunus türlerinde olmadığı şekilde yuvarlaktır. Ayrıca çok küçük "güdük" sırt yüzgeci de diğer yunuslardan ayırt edilmesine yarar. Sırtının iki yanında iz olmaması ve boyun kıvrımınn daha geride olması yakın akrabası ile ayrılmasını sağlar.

Pasifik Okyanusu'nda Townsville açıklarında 200 kadar birey bulunmuştur. Dağılımının Papua Yeni Gine'ye kadar uzanması beklenmektedir. Diğer bir deyişle O. heinsohni Sahul Sahanlığının kuzey yarısına endemiktir ancak populasyonun çoğu Avustralya sularında yaşar. Çok yaygın olarak bulunmadıklarından yüksek bir korunma statüsü verilmiştir. IUCN bu türü neredeyse tehdit altındaki türler arasında sınıflandırmıştır. Tehditler arasında balıkçılık ve köpekbalıklarına karşı kullanılan ağlar sayılabilir. Yerli halk tarafından avlanması ağlara takılarak boğulmasının yanında çok büyük bir tehdit teşkil etmemektedir.

Bu yunus türü Vahşi Hayvanların Göçmen Türlerinin Korunmasına ilişkin Bonn Sözleşmesi'nin (CMS) EK-II listesinde yer alır. Olumsuz korunma statüsü olması ve uluslararası anlaşmalar ile düzenlenecek işbirliğinden önemli ölçüde yaralanbileceği için EK-II'de listelenmiştir.
Bu tür aynı zamanda Pasifik Adaları Bölgesinde Balina ve Yunuslar ile bu Türlerin Doğal Yaşam Alanlarının Korunması için Mutabak Belgesi'nde de yer almaktadır.

Balina ve yunuslar listesi
Irrawaddy yunusu
Ganj ve İndus nehir yunusu

Pantropik benekli yunusu (Stenella attenuata) Stenella cinsindeki beş yunus türünden biridir ve dünya üzerindeki tüm ılıman ve tropik okyanuslarda bulunur. Bu yunus türü ton balığı avlama yöntemleriyle milyonlarcası öldürülünce soyu tükenme tehdidi altına girmiştir. 1980'lerde Doğu Büyük Okyanus'ta yunuslara zarar vermeyen ton balığı avlama yöntemleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu yunus türüne ayrıca dar ağızlı yunus da denmektedir.

Pantropik benekli yunus türü ilk olarak John Gray tarafından 1846'da tanımlanmıştır. Gray'in ilk analizinde Atlantik benekli yunusu da bu türe dahil edilmişti. Günümüzde iki ayrı tür olarak tanınırlar. Hem cins hem de tür ismi Latince "ince", "incelme" anlamlarına gelen sözcüklerden gelmektedir.
Rice'ın balina taksonomisi üzerine yaptığı 1998 araştırmasında üç alt türü tanımlanmıştır. Bunlardan ikisine henüz resmî bir ad verilmemiştir:

S. a. subspecies A, Doğu Büyük Okyanus'ta açık denizde bulunur
S. a. subspecies B, Hawaii Adaları civarında bulunur
S. a. graffmani, Meksika'dan Peru'ya kıyılarda bulunur

Pantropik benekli yunusu doğal yaşam alanı içerisinde bölgeden bölgeye boyut ve gövde renginde oldukça farklılıklar gösterir. En önemli farklılık kıyıda ve açık denizde yaşayan çeşitlerindedir. Kıyıda yaşayanları daha büyük ve daha çok beneklidir.
Benekler erişkin yunusları belirlemde önemli özelliklerdir. Erişkin olmayan pantropik benekli yunusları tek renge sahiptir ve afalina ile karıştırılabilir. Meksika Körfezi'ndeki popülasyonlar erişkin iken bile beneksiz olabilir. Atlantik'te ise Atlantik benekli yunusları ile karıştırılabilir.
Yunusun ince uzun bir ağzı vardır. Alt ve üst çeneler koyu renklidir ancak ince beyaz dudaklarla birbirinden ayrılır. Çene, boğaz ve karın çok az benekli ve beyaz ile soluk gri renktedir. Yanlar birbirinden ayırtedilebilen üç ayrı renktedir. En açık gri en alttadır, ortada ince gri bir çizgi vardır. En üstte, sırt koyu gridir. Uzun içbükey sırt yüzgeci de koyu gri renktedir. Kalın kuyruk orta çizgini rengindedir.
Pantropik benekli yunusu çok hareketlidir ve denizden dışarı doğru çok su sıçratan atlayışlar yapar. Suları yararak yüzer ve genellikle su dışına bir saniye veya daha fazla süre için çıkabilir. Teknelerle birlikte yüzmesine ve diğer oyunlara oldukça sık rastlanır.
Doğu Büyük Okyanus'ta sıklıkla sarı yüzgeçli orkinos ile birlikte yüzerken görülür ancak bu balıkla beslenmez. Aslında her iki balığın da benzer bir beslenme rejimi vardır ve açık deniz balıklarını yerler. Diğer bölgelerde mürekkepbalığı ve kabuklularla da beslenirler.
Doğduklarında boyu 80–90 cm.'dir. Erişkinler 2,5 m. boya ve 120 kg. ağırlığa ulaşır. Dişiler cinsel olgunluğa 10 yılda, erkeklerde 12 yılda erişir. Yaşam süreleri yaklaşık 40 yıldır.

Pantropik benekli yunusu dünya üzerinde 40&deg Kuzey ile 40&deg Güney enlemleri arasında kalan tüm ılıman ve tropik deniz ve okyanuslarda bulunur. Toplam dünya popülasyonu üç milyondan fazladır ve böylece afalinadan sonra balina familyası içindeki en fazla popülasyona sahip ikinci deniz memelisidir. Doğu Büyük Okyanus'ta yaklaşık iki milyon kadar pantropik benekli yunusu bulunur. Ancak 1950'lerde sayıları yedi milyon civarındaydı. Yüksek popülasyon yoğunluğuna sahip olan bölgeler 25 &degC'tan sıcak sığ sulardır.

Pantropik benekli yunusun sarı yüzgeçli orkinos ile birlikte dolaşmaya meyli nedeniyle yakın geçmişte Doğu Büyük Okyanus'ta ton balığı avcılığında oldukça sık yunus ölümlerine rastlanmıştır. 1960'larda ve 1970'lerde balıkçılar aynı ağlarla hem ton balığı hem de binlerce yunus yakalamaktaydı. Bu şekilde yakalanan Yunusların hepsi ölmüştür. 25 yıllık bir dönem içinde bu bölgenin popülasyonunun %75'i ve dünya popülasyonunun da yarısından fazlası tamamen yok edilmiştir. Bu konu kamuoyunun ilgisini çekmiştir. Birçok büyük süpermarket zinciri daha ayırtedici balık avlama yöntemleri ile avlanan ve ton balıklarını avlarken yunuslara zarar verilmediğini bildiren balıkçılarla çalışmayı bir çözüm olarak seçmiştir.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Stenella attenuata. 6 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 5 Ocak 2007'de erişildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden korunmaya muhtaç (LR/cd) sınıfında listelendiği açıklanmaktadır.
Pantropical Spotted Dolphin by William F. Perrin in Encyclopedia of Marine Mammals pp. 865–867.
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0
Variation of spotted and spinner porpoise (genus Stenella) in the Eastern Pacific and Hawaii23 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. William F. Perrin

Pasifik beyaz yanlı yunusu (Lagenorhynchus obliquidens), yunusgiller (Delphinidae) familyasından Lagenorhynchus cinsindeki altı yunus türünden biridir. Çok hareketli olan bu yunus türü Kuzey Pasifik Okyanusu'nun serin ve ılık sularında bulunur.

Pasifik beyaz yanlı yunusu 1865 yılında Theodore Gill tarafından adlandırılmıştır. Bu yunus türü morfolojik açıdan güney Pasifik'te bulunan gölgeli yunusa benzer. Franck Cipriano tarafından yapılan genetik analizler bu iki yunus türünün yaklaşık iki milyon yıl önce ayrıldığını göstermektedir.
Her iki yunus türü de geleneksel olarak Lagenorhynchus cinsinde sınıflandırılmış olsalar da moleküler analizler bu yunus türlerinin Cephalorhynchus cinsinde yer alan yunuslara daha yakın olduğunu göstermektedir. Bu iki tür için yeni bir cins adı olarak Sagmatias önerilmiştir.

Pasifik beyaz yanlı yunusu üç renklidir. Çenesi, boğazı ve karnı krem beyazıdır. Ağzı, yan yüzgeçleri, sırtı ve sırt yüzgeci koyu gridir. Yanlarda açık gri bölgeler bulunur ayrıca gözün üstünden sırt yüzgecine doğru giden ve kuyruğa yaklaştıkça da kalınlaşan açık gri bir çizgi de bulunur. Gözlerin çevresinde koyu gri bir halka vardır.
Bu yunus türü orta büyüklükte bir okyanus yunusudur. Dişiler 150 kg, erkekler de 200 kg. ağırlığa çıkabilir. Erkeklerin boyu 2,5 metreye dişilerin boyu da 2,3 m.'ye çıkar. Pasifik beyaz yanlı yunusu gölgeli yunustan biraz daha iridir. Dişiler olgunluğa 7 yaşında ulaşır. Gebelik süresi bir yıldır. Bireyler 40 yaşından fazla yaşayabilirler.
Pasifik beyaz yanlı yunusu oldukça hareketlidir ve kuzey Pasifik'te bulunan diğer balina ve yunus türleriyle bir arada bulunabilirler. Teknelere hemen yanaşırlar ve yanlarında yüzerler. Ortalama 90 bireyin bulunduğu geniş gruplara sıklıkla rastlanır, 300 bireyin oluşturduğu çok büyük gruplar da görülebilir. Barlam balığı, hamsi, kalamar, ringa, somon ve morina ile beslenirler.
Ortalama 60 dişleri bulunur

Pasifik beyaz yanlı yunusu kuzey Pasifik Okyanusu'nun soğuk sularından ılık sularına kadar olan bölgede yaşarlar. Batıda Güney Çin Denizi ve doğuda da Baja California Yarımadası'ndan daha güneyde görülmemişlerdir.
Japon Denizi ve Ohotsk Denizi'nde de bazı populasyonların yaşadığı görülmüştür. En kuzeyde Bering Denizi'nde bazı bireylere rastlanmıştır. Bu yunusların göç ettikleri düşünülmektedir. Doğu Pasifik'te kışları Kaliforniya kıyılarında daha çok görünürlerken kışları daha kuzeyde olan Oregon ve Washington'da görülürler. Tüm yıl boyunca açık denizde derin sularda yaşarlar.
Toplam nüfusun 1 milyon civarında olduğu düşünülmektedir. Ancak Pasifik beyaz yanlı yunuslarının teknelere yaklaşma huyları nedeniyle örnekleme yoluyla olan tahmin çalışmalarını güçleştirmektedir.

Pasifik gagalı balinası (Indopacetus pacificus) veya Longmann gagalı balinası, Indopacetus cinsine ait balina türü. Yakın zamana kadar dünyada görülen ender balina türlerinden biri olarak kabul edilmiş, ancak günümüzde kürek dişli gagalı balina bu konuma sahip olmuştur. 2010 yılı itibarıyla, türlerin kıyılarda bir düzine kadar yaşadığı bildirilmiş ve toplam sayılarının 65 civarında olduğu ifade edilmiştir.

Pasifik gagalı balinası türü, uzun yıllar boyunca yanlış tanımlamalara maruz kalmış, fakat günümüzde bu sorunlar büyük oranda çözülmüştür. 1882 yılında Avustralya'nın Mackay şehri sahillerinde bulduğu kafatası ve çene kemikleri, Albert Heber Longman'ın 1926 yılında türün tanımlamasında öncü rol oynamıştır. Fakat dönemin araştırmacıları bunun yeni bir tür olabileceğine ihtimal vermemişler ve bu tür kemiklerin True gagalı balinasına veya dişi bir şişe burunlu balinaya ait olabileceğini öne sürmüşlerdir. Longman'in orijinal yayınından uzun yıllar sınra (29 yıl), 1955 yılında Somali'de, Danane yakınlarında ikinci bir kafatası bulunmuştur. Bu kalıntılar muhtemelen kıyıya vuran bir balinaya aitti ve gövdesinin tamamı yok olmuştu, yalnızca kafatası kalmıştı. Biyolog Joseph C. Moore, bu türün Longman'ın da keşfettiği benzersiz bir tür olduğunu ifade etmiş, Mackay'daki orijinal örnekle birlikte bu türün yeni bir tür olduğunu deklare etmiştir.
Daha sonraki gelişme Dalebout ve arkadaşları tarafından 2003 yolunda ortaya konulmuştur. Bu araştırmada genetik ve morfolojik analiz yöntemleri kullanılmış ve Ocak 2000'de Maldivlerde bulunan bir cenin incelemeye alınmıştır. Çalışmada Kenya'da 1968 öncesinde bulunan bir kafatası ve Güney Afrika'da 1976 ve 1992 yıllarında bulunan iki kafatası incelenmiştir. Morfolojik incelemeye göre Indopacetus cinsinin geçerli bir cins olduğu ortaya konulmuştur.

2002 yılında yapılan bir araştırmaya göre Hawaii civarında 766 Pasifik gagalı balinasının yaşadığı ifade edilmiştir. Ayrıca Tokara Adaları Ogasawara Adaları ve Yeni Kaledonya'da yaşadığına dair çalışmalar mevcuttur.
2009 yılında ilk kez Bengal Körfezi'nin güneyinde Pasifik gagalı balinalarının olduğu doğrulandı. 2010 yazında bir araştırma gemisi olan McArthur II Hawaii'de bu balina türünden iki gruba rastladığını rapor etmiştir. Rapora göre "aktif" ve "kalabalık" olan birinci grup 70 civarı balinadan oluşmaktaydı. İkinci grup ise görüldükten sonra hızla uzaklaşmıştı. Daha sonra Tayvan'daki Yeşil Ada ve Orchid Adası civarlarında da görüldüğü bildirilmiştir. Bir Pasifik gagalı balina Pakistan'daki yerel balıkçılar tarafından kurtarılmıştır.
Dalebout ve arkadaşlarının 2003 yılındaki çalışmalarından bu yana Filipinler (2004), Tayvan ve Myanmar (2005) kıyılarında, Andaman Adaları ve Maui Adası'nda görüldüğü rapor edilmiştir.

Pasifik gagalı balinaları, diğer gagalı baline türlerine oranla daha büyük gruplar halinde dolaşmakta ve seyahat etmektedirler. Grup sayısı genelde 15 ile 20 arasında değişmekle birlikte 100'e kadar çıkabilir. Gruplar kaynaşmış bir şekilde görünür. Gruplarda bazen pilot balina, şişe burunlu yunus, dönücü yunus ve kambur balina türlerine rastlanılabilir. Yüzeyde nefes almalarıyla ve normal olarak kısa sürelerle yüzeyde görünmeleriyle bilinmektedir.<ref=Hiceas /> Dalışları 11 ila 33 dakika arasındadır, fakat bireysel dalışlar 45 dakikaya kadar çıkmaktadır.

Henüz Pasifik gagalı balinalarının avlandığına dair bir kanıt yoktur. Bununla birlikte 2005 yılında Sri Lanka ve Tayvan'da civardaki gemi hareketliliği nedeniyle balıkçıların ağlarına takıldığı rapor edilmiştir. Nadir olmalarının bilinmesine rağmen koruma durumu halen belirsizdir.

Balina ve yunuslar listesi

"Indopacetus pacificus". Bütünleştirilmiş Taksonomik Bilgi Sistemi.

Pigme ispermeçet balinası (Kogia breviceps), Kogiidae familyasının bilinen iki türünden birisidir. Genellikle denizlerde görünmezler ve bu tür hakkında bilinen çoğu şey gövdelerinin araştırmalarından gelmektedir.

Pigme ve cüce ispermeçet balinasının sınıflandırması bir tartışma konusudur (ayrıntılar için Physeteroidea maddesine bakınız). Bu iki tür uzun tartışmalar sonucunda aynı kabul edilmiştir, ta ki 1966 yılında Smithsonian Enstitüsündeki bir bilim adamı kesin olarak bu türlerin ayrı olduklarını kanıtlayana dek. Pigme ispermeçet balinasına ilk defa Henri Marie Ducrotay de Blainville, 1838 yılında isim vermiştir.
Cetacea takımı ile Odontoceti alttakımının yerine Cetartiodactyla takımının kullanılması moleküler verilerle çalışan en evrimsel mammalojistler tarafından belirlenmiş ve IUCN Deniz Memelileri Uzman Grubu ile dünyadaki en büyük uluslararası deniz mammaloji bilim insanları birliği olan Deniz Mammaloji Derneği'nin Sınıflandırma Komitesi tarafından desteklenmiştir. Tartışmanın devamı için Deniz memelileri ve Çift toynaklılar maddelerine bakınız.

Pigme ispermeçet balinası normal bir yunus uzunluğundadır. Doğduklarında yaklaşık olarak 1.2 m (3 ft 11 in) uzunluğunda, yetişkin olduklarında ise 3.5 m (11 ft) uzunluğuna ulaşırlar. Yetişkinlerin kilosu ortalama 400 kg'dır (880 lb). Alt kısımları kremsi, bazen pembemsi bir renktedir ve arkalar ile yanları da mavimsi gri rengindedir; yine de, iki renk dikkate değer bir şekilde birbirine karışmıştır. Köpekbalığına benzeyen başları gövdelerinin boyutu ile karşılaştırıldığında büyüktür, bu da yandan bakıldığında bir şişkinlik görünmesine sebep olmaktadır. Gözlerinin arkalarında genelde "sahte solungaç" diye tarif edilen beyazımsı işaretler vardır.

Alt çeneleri çok küçük ve bayağı aşağıda kalmaktadır. İleriye dönükken üstten bakıldığında hava delikleri hafifçe sola doğru yer değiştirir. Sırt yüzgeçleri oldukça küçük ve bağlanmıştır; cüce ispermeçet balinası ile karşılaştırıldığında boyu oldukça küçüktür ve diyagnostik amaçlar için kullanılabilir.

Aynı dev akrabası ispermeçet balinası gibi, pigme ispermeçet balinalarının alınlarında bir ispermeçet organı vardır (bunun amacının bir tartışmasını görmek için ispermeçet balinası maddesine bakınız). Bu memelilerin ayrıca bağırsaklarında koyu kırmızı sıvı depoladıkları bir kese bulunur. Bu hayvanlar korktuklarında bazen bu sıvıyı dışarı atabilirler, ya kafaları karıştıklarından ya da av olacaklarını sandıkları içindir.
Pigme ispermeçet balinaları 50 ila 55 arasında omura ve her iki taraflarında da 12 ila 14 arasında kaburgaları bulunur, her zaman ikisi birbirine simetrik değildir, ayrıca en arkadaki kaburgaları omurga ile bağlanmamaktadır. Kanatçıklarında yedi tane bilek kemiği ve değişken sayılarda parmak kemiği bulunur, ilk parmaklarında iki tane parmak kemiği olduğu söylenmektedir. Hiç gerçek kalça kemikleri yoktur; onun yerine yoğun bir bağlayıcı doku vardır. Dil kemiği alışılmadık bir şekilde büyüktür ve büyük ihtimalle balinanın beslenmesinde büyük bir rol oynamaktadır.

Pigme ispermeçet balinalarında 20 ila 32 arasında diş bulunur ki hepsi üst çenenin kıvrık bölümünde dizilmiştir. Alışılmışın dışında, yetişkinler MMP20 geninde meydana gelen bir mutasyon nedeniyle diş minesinden yoksundur, ama yine de genç bireylerde diş minesi bulunmaktadır.

Aynı diğer dişli balinalar gibi, pigme ispermeçet balinalarında "melon" bulunur. Melon, kafalarında bulunan odaklanmak ve çıkardığı sesleri hafifleştirmek için kullandığı yağlı bir bölgedir. Melon'un iç çekirdeğinde dış korteksten daha çok balmumu şeklinde yapı bulunmaktadır. İç çekirdek sesi diğer tabakadan daha yavaş ileterek sesi kııp çok yönlü bir ışına yansıtmasını sağlar. Melon'un arkasında, bir ince zar ile ayrılmış ispermeçet organı bulunur. Melon da ispermeçet de sinovyal bursa'ya benzer bir şekilde kalın lifli bir kabuk ile çevrilidir. Bir kapak yapısına ya da insanlarda bulunan ses teli ile aynı işlevi gören bir museau de singe'e sahip sağ burun boşluğu yoluyla hava çıkartarak ses üretir.

Mideleri üç odalıdır. İlk oda ya da ön mide beze gibi değildir ve direkt olarak sindirim bezleri ile kaplı ikinci oda olan fundus odasına açılmaktadır. Dar bir tüp ikinci odadan üçüncü oda olan pilora geçmektedir. Ayrıca beze şeklinde olan mide büzgen yoluyla oniki parmak bağırsağına bağlanmaktadır. Yemeklerin fermantasyonunun ince bağırsakta gerçekleşmesine rağmen, bu hayvanlarda çekum bulunmamaktadır.

Diğer bütün dişli balinalar gibi, pigme ispermeçet balinaları da avlarını ekolokasyon ile avlarlar. Kullandıkları frekansları çoğunlukla ultrasoniktir, 125 kHz civarındadır.

Sağlam ayrıntılara göre pigme ispermeçet balinalarının üremeleri kısıtlı olmasına rağmen, doğu yarımkürede Nisan ile Eylül ayları arasında doğum yaptıklarına inanılmaktadır. Gebelik on bir ay sürmekte ve diğer deniz memelilerinin aksine, dişiler başları önde olarak doğurur. Yeni doğmuş yavrular 1.2 metre (3 ft 11 in) uzunluğunda ve bir yaşına bastıktan sonra sütten kesilirler.

Bu balinaların hareketlerini fark etmek çok zordur. Su yüzeyine çok minik bir sıçrama ya da darbe ile oldukça yavaş bir şekilde çıkarlar ve bir süre orada hareket etmeden dururlar. Japonya'da, bu nedenle tarihi açıdan "yüzen balina" olarak bilinir. Bu türün teknelere yakınlaşmaktan ziyade uzaklaşmaya meyillidir. Gedik açtıkları görülmüştür, ama çok yaygın değildir.
Pigme ispermeçet balinaları normalde ya yalnız dolaşırlar ya da gruplar halindedirler, ama en fazla altı bireye kadar oluşan gruplarda görülmüşlerdir. Dalışları tahmini ortalama 11 dakika sürmektedir, yine de 45 dakikaya kadar yaptıkları daha uzun dalışlar da bildirilmiştir. Pigme ispermeçet balinaların ultrasonik tıklamaları 60 ile 200 kHz arasında değişmektedir, en fazla ise 125 kHz değerine çıkmıştır, ayrıca bu hayvanlar 1 ila 2 kHz değerlerinde alt frekans "bağırışları" da yapmaktadır.
Mide içeriğinin analizine göre pigme ispermeçet balinaları öncelikli olarak kafadan bacaklılardan beslenmektedirler, en yaygın ortasu ortamlarında bulunan biyolüminesans türlerinden. En yaygın avları arasında cranchiidae, lycoteuthid, ommastrephid, kalamarlar ve ahtapotlar bulunmaktadır. Ayrıca bu hayvanların derin su karidesi de yediği de bildirilmiştir, ama cüce ispermeçet balinaları ile karşılaştırıldıklarında, daha az tüketmektedirler.
Kendilerini avlayan türler büyük beyaz köpek balıkları ve katil balinalardır.
Pigme ispermeçet balinaları ve cüce ispermeçet balinaları kalamarlara benzer bir şekilde bir "mürekkep" türü kullanıp yırtıcılıktan kaçınmalarıyla diğer deniz memelileri arasında oldukça eşsizdirler. İki tür de bağırsak sistemlerinin alt kısımlarında 12 koyu kırmızımsı-kahverengi akışkan madde alabilen bir keseye sahiptir ki bu sıvılar potansiyel saldırganlara enjekte edilerek onları şaşırtmak ya da vazgeçirmek için kullanılır.

Pigme ispermeçet balinaları Atlas, Büyük ve Hint Okyanuslarının tropik ve ılıman sularında bulunurlar. Yine de, nadiren denizlerde de görülürler ki bu bilgi kendi yaşam alanlarının dışında olan bireylerden gelmektedir - bu da kesin bir doğal yaşam ve göç haritası oluşturmayı zorlaştırmaktadır. Açık deniz sularını tercih ettiklerine inanılmaktadır ve en sık 400 ila 1,000 m (1,300 to 3,300 ft) derinliğindeki sularda görülürler. Statüleri genellikle nadir olarak tanımlanır, ama ara sıra kıyıların yüksek yoğunluğu daha önceki bahsedilen bölgede daha yaygın olduğunu göstermektedir. Toplam nüfusları bilinmemektedir.
İtalya'da olduğu gibi Güney Afrika ve Japonya'da da miyosen çökellerinde K. breviceps türünün fosilleri bulunmuştur.

Pigme ispermeçet balinaları hiçbir zaman büyük ölçülerde avlanmamışlardır. Kara esaslı balinacılar bu hayvanları Endonezya'da, Japonya'da ve Küçük Antiller'de avlamışlardır. Bireylerin balık ağları ile yakalanıp öldürüldükleri de kayıt edilmiştir. Doğal yaşam alanlarından kopmuş bazı hayvanların midelerinde plastik çantalar görülmüştür - ki bu da bir endişe konusu olabilir. Bu faaliyetlerin türde yaşamsal bir uzun vadeli hasar oluşturup oluşturmadığı bilinmemektedir.
Pigme ispermeçet balinaları esarette pek becerikli değillerdir. Esaret altında en uzun hayatta kaldıkları süre 21 aydır ve esir olan çoğu birey bir ayda ölmektedir, çoğunlukla susuz kalma ve beslenme sorunlarından.

Pigme ispermeçet balinaları ASCOBANS ve ACCOBAMS tarafından korunmaktadır. Bu tür ayrıca Batı Afrika ve Macaronesia'nın Küçük Balinaları ile Denizayılarının Korunmasına ilişkin Mutabakat Zaptına (Batı Afrika'daki Sucul Memeliler MoU) ve Pasifik Adaları Bölgesi'nin Balinaları ve Onların Habitatlarının Korunmasına ilişkin Mutabakat Zaptına (Pasifik Balinaları MoU) dahil edilmiştir.

MNZ MM00265124 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Hawke's Bay, Yeni Zelanda, tarih bilgisi yok.

Balina ve Yunus Koruma Merkezi
Balina ve yunuslar listesi
Deniz biyolojisi

Pygmy and Dwarf Sperm Whales by Donald F. McAlpine in Encyclopedia of Marine Mammals pp. 1007–1009 ISBN 978-0-12-551340-1
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0

UMMZ6 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kafatası resimleri
Kafatası resimleri 6 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Max Newman's Pygmy Sperm Whale Research Paper
dolphin rescues Pygmy Sperm whales 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arkive
Voices in the Sea - Sounds of the Pygmy sperm Whale9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pilot balinalar; gri, kahverengi veya siyah renkelere sahiptirler. Göç etmeyen alt türler daha koyu bir renktedir. Erkeklerin boyu 8,5 metre, dişilerin boyu ise 6 metreye varabilir. Ağırlıkları erkek bireyler için azami 3,5 ton, dişiler için ise 2,5 tondur. Kafası köşeli ve dar bir yapıdadır. Ağzı küçüktür. Boğazı ve alt kısmı diğer yerlerinden daha açıktır. Üst çenesinde 13, alt çenesinde 8 diş bulunur.

Pilot balinaların ana besini mürekkep balığıdır. Bu besini bulamadığı zamanlarda daha küçük balıklarla beslenir. Beslenme gibi bir sorunu yoktur. İhtiyacını bir şekilde giderir.

Pilot balinalar dondurucu bir soğukluğa sahip suları tercih ederler veya sıcaklığın 0-25 °C olduğu sularda yüzerler. Bunlar da genelde okyanuslardır.
Beslenmek için sığ suları tercih ederler. Yaz aylarında Batı Kanada'ya göç ederler.

Tipik bir pilot balina sürüsü 50 - 100 bireyden oluşur. Akrobatik değillerdir. Yüzeyde durmaya ve yavaş yüzmeye dikkat ederler. Kendi aralarında iletişim kurmak için çıkarttıkları sesler vardır.

Balıkçılar bu balina türünü su altında ringa bulmak amacıyla kullanırlardı. Bu yüzden bu balinaya "pilot balina" adını verdiler.
Pilot balinaların güçlü sosyal bağları vardır. Grubun bir üyesi herhangi bir nedenden dolayı yaralanır veya hastalanırsa diğerleri onu korumak için çevresini sararlar. Adeta etten bir duvar örerler.
Pilot balinaların yaşam süreleri 40-50 yıl arasında değişir. Balinalar göç esnasında liderlerini takip ederler. Bu sayede bireyler sürüden ayrılmaz.

1888 yılında 100 tane pilot balina yakalanmış ve avlanmaları bugüne kadar süregelmiştir. Kıyılara yakın olduklarından dolayı yakalanmaları oldukça kolaydır. İnsanlar yüzyıllardır bu türü avlamak için Kuzey Atlantik'te ava çıkmışlardır. 1936-1978 yılları arasında yılda ortalama 1552 tane pilot balina avlanmıştır. 1941 yılında beklenmedik bir şekilde Faroe Adaları'nda 4325 adet pilot balina yakalanmıştır. Tüm protestolara rağmen Faroe Adaları'daki avlanma devam etmekte ve denizlerde hala kan akmaktadır. Bu avın yapılma sebebi yöresel bir yemek olan Grind Og Spik yemeğini yapmak içindir.

Ege Üniversitesi 3 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pürüzlü dişli yunus (Steno bredanensis), Steno cinsinde bulunan tek yunus türüdür. Oldukça büyük olan bu yunusa derin ılık ve tropikal sularda rastlanır.

Pürüzlü dişli yunus türü ilk olarak Georges Cuvier tarafından 1828'de tanımlanmıştır. Bu türün tek başına yer aldığı Steno türünün adı Yunanca 'dar' anlamına gelir ve bu türün ayırtedici özelliklerinden biri olan çenesinin darlığı nedeniyle verilmiştir. Türün adı Cuvier'nin yazmalarını çalışan van Breda'nın anısına verilmiştir. Yunusun adı dişlerinde aşağıya doğru dik olarak inen ince mine çizgilerinden gelmektedir.

Bu yunus türünün belirgin özelliği konik kafası ve dar burnudur. Yan yüzgeçleri, benzer yunuslara nazaran vücudun daha gerisindedir. Sırt yüzgeci oldukça belirgindir. Denizde iken Dönücü yunus, Pantropik benekli yunusu veya Afalina ile karıştırılabilir.
Dudakları, boğazı ve karnı pembemsi beyazdır. Yanı açık gri, sırtı ve sırt yüzgeci çok daha koyu gridir. Erişkin yunuslar 2,5 m boyunda ve yaklaşık 150 kg. ağırlığındadır.
Bu yunus türü sosyal bir yaşama sahiptir. Grup büyüklükleri genellikle elli yunus kadardır ama 100 yunusa kadar varan gruplar olduğu bildirilmiştir.

Pürüzlü dişli yunusun nüfusu ve dağılımı çok iyi bilinmemektedir. Bu yunus türü ile ilgili araştırmaların çoğu yaklaşık 150,000 lik bir nüfusa sahip olduğu tahmin edilen doğu Pasifik Okyanusunda yapılmaktadır. Diğer ılık denizlerden de bu yunus türünün bulunduğuna dair bilgiler gelmektedir. Sayıları bilinmeyen yunus grupları Akdeniz'de, Karayip Denizinde, Atlantik Okyanusu ve Hint Okyanusunda yaşamaktadır. Genellikle bu yunuslara kıta sahanlığının ötesinde açık denizde rastlanmaktadır.

Bu yunus türü popülasyonunun insan eylemleri sonucu tehdit altında olduğu sanılmamaktadır. Az sayıda yunus Japon balina avcıları tarafından zıpkınla yakalanmıştır. Bir kısım yunus da orkinos avlayan balıkçıların ağlarına yakalanmıştır.

Hawaii'de Pürüzlü Dişli Yunuslar  28 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Sarawak yunusu (Lagenodelphis hosei) ya da Fraser yunusu Pasifik Okyanusu'nun derin sularında ve kısmen Hint Okyanusu ile Atlantik Okyanusu'nda yaşayan, Yunusgiller familyasından bir yunustur.

Sarawak yunusu ve insan arasında bilinen en eski ilişki 1895 yılında Borneo adasında Sarawak'ın bir sahilinde gerçekleşmiştir. Charles Hose burada bir kafatası bulmuş ve bunu British Museum'a bağışlamıştır. Yunusun bilimsel adı onun anısına verilmiştir. Bu kafatası 1956'ya kadar incelenmeden kalmıştır. Bu tarihte Francis Fraser yaptığı inceleme sonucu kafatasının hem Lagenorhynchus hem de Delphinus cinslerindeki türlere benzediğini ama yine de onlardan farklı olduğunu belirtmiştir. Bu iki yunus cinsinin isimleri bir araya getirilerek yeni bir cins ismi yaratılmıştır. Sarawak yunusunun kafatasından başka vücudunun tamamına ilk defa 1971'de rastlanmıştır. Bu tarihte, kıyıya vurmuş olan örneklere doğu Pasifik'te Cocos Adası'nda, Güney Avustralya'da ve Güney Afrika'da rastlanmıştır.

Sarawak yunusları doğuşta 1 m. uzunluğunda ve 20 kg. ağırlığındadırlar. Erişkin olanlar 2,75 m. uzunluğa ve 200 kg. ağırlığa erişirler. Vücut büyüklüklerine göre kısa bir kuyrukları ve küçük yan yüzgeçleri vardır. Sırt yüzgeçleri ile ağızları da çok belirgin değildir. Üst kısımları gri-mavi ile gri-kahverengi arasındadır. Ağızlarından, göz hizası üstünden anüse kadar yanları boyunca kirli krem rengi bir çizgi uzanır. Bu çizginin altında kotu bir çizgi daha vardır. Karın ve boğaz genellikle beyazdır, bazen de kısmen pembelik görülür. Uzaktan aynı renge sahip olan ve aynı yerlerde bulunan Çizgili yunus ile karıştırılabilir.
Sarawak yunusları genellikle 100 ile 1000 yunustan oluşan gruplar halinde hızlıca yüzerler. Açık deniz yunusları arasında en küçük üreme organlarına sahip oldukları da bildirilmiştir.
Bu yunus türü deniz yüzeyinden 200 ile 500 m. altına kadar bulunan alanda yaşayan balık, kalamar ve karideslerle beslenir. Bu derinliğe güneş ışığı erişmediği için beslenme yalnızca ekolokasyon ile yapılır.

Son zamanlarda bu yunus ile karşılaşma raporları giderek artış göstermiştir ve artık 1980'lerde sanıldığı gibi bu yunus türünün çok ender rastlanan bir tür olmadığı düşünülmektedir. Ancak yine de açık denizde yaşayan bu yunus türünün nüfusu ve dağılımı çok iyi bilinmemektedir.
Bu yunusa genellikle 30° S ile 20° N parallelleri arasında bulunan derin tropik sularda rastlanmaktadır. En çok doğu Pasifik'te görülmüşlerdir. Fransa ve Uruguay'da ağa takılmış yunuslara rastlanmışsa da bunların nedeninin El Niño gibi olağandışı okyanus ve atmosferik koşullar olduğu sanılmaktadır.
Bu tür yunus Meksika Körfezi'nde de bulunmaktadır ama Atlantiğin başka bölgelerinde çok görülmemişlerdir.

Eş anlamlı, anlamdaş, müteradif veya sinonim; yazılışları farklı olduğu hâlde anlamları aynı veya çok yakın olan sözcükler.
Bu tür sözcükler genelde birbirlerinin yerini tutabilir. Türkçede anlamdaş sözcüklerden biri genellikle yabancı kökenlidir.

kıymet-değer, cevap-yanıt, sene-yıl, medeniyet-uygarlık, imkân-olanak, acele-ivedi, zelzele-deprem, yoksul-fakir, misafir-konuk, sınav-imtihan, yöntem-metot, mesele-sorun, vasıta-araç, cihaz-aygıt, görev-vazife, düşünce-fikir. Yaşlı-ihtiyar vb.
Öz Türkçe sözcükler arasında da eş anlamlılık olabilir:

deprem - yer sarsıntısı
Eş anlamlılık sadece isim soylu sözcüklerde görülmez. Eş anlamlı fiiller de mevcuttur:

saklamak - gizlemek, duymak - işitmek
Bileşik isim, deyim ve atasözlerinde yerleşmiş şekilde kullanılan sözcüklerin yerine anlamdaşı kullanılmaz. Örneğin kara bahtlı bileşik sözcüğü yerine siyah bahtlı kullanılmaz.

Birden fazla anlamı olan sözcüklerde bu anlamlardan biri veya birkaçı başka bir sözcükle eş anlamlı olabilir:

Pasaportum için resim çektirmeye gidiyorum.
Okulda bugün fotoğraf çekimi var.
Yukarıdaki ilk örnekte resim sözcüğü fotoğraf anlamında kullanıldığı için eş anlamlı görevi üstlenmiştir ancak "Bugün okuldaki suluboya resim sergisini gezmeye gideceğim." cümlesindeki anlamı fotoğraf değildir.
Kısmi eş anlamlı sözcüklere örnek olarak koymak-bırakmak, göz-çekmece, gezmek-dolaşmak, doğru-gerçek verilebilir.

Eş anlamlı sözcükler arasında konotasyon farkı olabilir. Sözcüklerden biri daha olumlu iken diğeri daha olumsuz bir çağrışım yapıyor olabilir. Örneğin kilolu, tombul, şişman ve şişko sözcükleri eş anlamlı olmasına rağmen konotasyonları farklıdır. "Kilolu" sözcüğü normal bir diyalogda kabul edilebilirken, "şişko" hakaret kabul edilebilir. "Tombul" sözcüğü bazen sevimlilik anlamı da taşır. Bu tür eş anlamlı sözcük gruplarına örnek olarak züğürt-yoksul, kısa-bücür, ölmek-vefat etmek, ceset-naaş-leş, sakat-engelli-özürlü ve bedava-beleş verilebilir. "Şişko" sözcüğü gibi "ceset" ve "leş" sözcükleri de hakaret olarak kabul edilebilir. "Naaş" sözcüğü toplumda sevilen yakınlara hitaben kullanılabilirken, "leş" veya "ceset" sözcükleri ise nefret cümleleri içinde kullanılabilir.
Kulağa kaba veya keskin gelebilecek bir söz yerine daha olumlu konotasyona sahip bir anlamdaşını kullanmaya "hüsnütabir" denir.

Karşıtanlamlı
Eşsesli

Eş Anlamlı Kelimeler Sözlüğü Veritabanı 3 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Kamu Lisansı)

Siyah çeneli yunus (Lagenorhynchus australis) ya da Peale yunusu, yunusgiller (Delphinidae) familyasından Lagenorhynchus cinsindeki altı yunus türünden biridir. Bu küçük yunus türü Güney Amerika'nın en güneyinde yer alan Ateş Toprakları'nın çevresindeki sularda yaşar.

Geleneksel olarak Lagenorhynchus cinsi içinde sınıflandırılsalar da son zamanlarda yapılan moleküler analizler siyah çeneli yunusun aslında Cephalorhynchus cinsinde yer alan yunuslar ile daha yakın akraba olduğunu göstermektedir. Eğer bu doğruysa bu yunus türü ya Cephalorhynchus cinsine geçirilmeli ya da kendi cinsi altında sınıflandırılmalıdır. Bu yunus türü için (ve ayrıca Pasifik beyaz yanlı yunusu ile Gölgeli yunus için de) Sagmatias diye yeni bir cins önerilmiştir. Siyah çeneli yunusu Cephalorhynchus cinsi altında sınıflandırmak için bazı morfolojik ve davranışsal özellikler vardır. Schevill & Watkins'e (1971) göre siyah çeneli yunus ve Cephalorhynchus cinsi yunuslar ıslık çalmayan tek yunus türleridir. Ayrıca siyah çeneli yunus diğer Cephalorhynchus yunus türleri ile göğüs yüzgeçlerinin arkasında yer alan beyaz "koltukaltı" bölgeye sahiptir.

Doğuşta boyları 1 m. olan siyah çeneli yunuslar erişkin olduklarında 2,1 m'ye ulaşırlar. Yetişkin ağırlıkları da 115 kg. civarındadır. Koyu gri bir yüze ve çeneye sahiptirler. Sırtlarının büyük bir kısmı siyahtır ve sırtlarının her iki yanında gittikçe kalınlaşan beyaz bir çizgi bulunur. Karınları beyazdır. Her iki ön yüzgeçlerinin arkasında da beyazlık bulunur. Bunlara "koltukaltı" adı verilir. Yanları da ön yüzgeçlerin arkasından başlayarak beyaz-gri renktedir. Sırt yüzgeçleri bu boyutta bir yunus için oldukça büyüktür ve eğri biçimlidir. Ön yüzgeçleri küçük ve uçları belirgindir. Kuyruklarının uçları da belirginidir ve tam ortasında bir çentik bulunur. Bu yunus türü uzaktan bakıldığında Gölgeli yunus ile karıştırılabilir.

Siyah çeneli yunus Güney Amerika'nın güney kıyısularına endemik bir türdür. Pasifik kıyısında en kuzeyde 38° S enleminde bulunan Şili'nin Valdivia Nehri yakınlarında görülmüşlerdir. Atlantik kıyısında genellikle 44° S enleminde Arjantin'in San Jorge Körfezi'nde görülürler. En güney noktası olarak 60° S enleminde, Drake Boğazı'nda görülürler.
Genellikle hızlı akıntıların olduğu ya da koylar gibi kıyıya yakın güvenli yerlerde gözlemlenirler.
Toplam nüfus bilinmese de bölgesel olarak sık rastlanan bir tür olduğu düşünülmektedir.

Siyah çeneli yunus 5 ile 20 birey arasında küçük gruplar halinde yaşarlar. Yaz ve sonbahar aylarında nadiren de olsa 100 bireye varan büyük gruplar halinde rastlanmışlardır. Gruplar tipik olarak kıyıya paralel bir hat boyunca hareket ederler. Genellikle yavaş yüzseler de bazen hareketli davranışlar da sergileyebilirler.

Siyah çeneli yunusun yalnızca küçük alanlarda hareket etmesi ve kıyıya yakın durması insanoğlunun üzerindeki etkilerine açık kalmasına neden olmuştur. Şilili balıkçılar 1970'ler ve 80'lerde yengeç yemi olması için binlerce siyah çeneli yunus öldürmüştür. Bu davranıştan yavaş yavaş vazgeçilmiş olsa da yasadışı sayılmamıştır.
Arjantin'de balıkağlarına takılıp ölen siyah çeneli yunuslar olduğu bildirilmiştir ama bunun yaygınlığı bilinmemektedir. Whale and Dolphin Conservation Society (Balina ve Yunus Koruma Derneği) gibi koruma grupları bu tür hakkında daha detaylı araştırma yapılmasını istemektedir.

Sotalia guianensis, Güney Amerika'nın kuzey ve doğu kıyıları ile Orta Amerika'nın doğu kıyılarında bulunan bir yunus türü. Yunusgiller familyasının bir üyesidir (Delphinidae).

Pierre-Joseph van Beneden tarafından 1864 yılında haliç yunusundan (Sotalia fluviatilis) farklı bir tür olduğu açıklanmasına rağmen, Sotalia guianensis türü daha sonradan Sotalia fluviatilis türünün bir alt türü olarak değerlendirildi. Bu iki tür arasındaki farklılıkları yeniden ilk defa ileri süren Monteiro-Filho ile meslektaşları üç boyutlu morfometrik bir ortamda çalışmışlardır. Daha sonra Cunha ve meslektaşlarının yaptığı bir molekül analizi net bir şekilde Sotalia guianensis türünün genetik olarak Sotalia fluviatilis türünden farklı olduğunu kanıtlamıştır. Bu buluş Caballero ve meslektaşları tarafından daha çok sayıda cins sayısı kullanılarak tekrar gözden geçirilmiştir. Bu iki türün farklılıkları bilimsel topluluk tarafından kabul görmüştür.

Beyaz yanlı musurlar, Vahşi Hayvanların Göçmen Türlerinin Korunmasına ilişkin Bonn Sözleşmesi (CMS) dahilinde olumsuz korunma statüsü olması ya da uluslararası anlaşmalarla sağlanacak işbirliğinden olumlu olarak yararlanabileceği için Ek-II listesinde bulunmaktadırlar.

Whale and Dolphin Conservation Society (WDCS)24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IUCN Kırmızı Listesinde Sotalia guianensis 10 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CMS'de Sotalia guianensis
Guiana dolphins (Sotalia guianensis) as marine ecosystem sentinels: ecotoxicology and emerging diseases 23 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marinespecies'te Sotalia guianensis 6 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sousa sahulensis bir kambur yunus türü ve kambur yunuslarının bulunuş kronolojisine göre dördüncü türdür. Bilimsel adındaki epiteti sahulensis kuzey Avustralya ve güney Yeni Gine arasında bulunan Sahul Sığlığı'na ithafen verilmiştir ki bu da türün genellikle bulunduğu yerdir.
Tür ilk defa bilimsel olarak 31 Temmuz 2014 tarihinde Marine Mammal Science dergisinde tanımlanmıştır. Ağustos 2014'ten önce, Sousa sahulensis türünün toplam nüfus sayısı için hiç tahminde bulunulmamıştır, ama şu andaki erişilebilir verilere göre denizde "birkaç bin" tanesi görülmüştür.

Sousa sahulensis türünün ortalama kilosu, diş sayısı, omurga sayısı ve coğrafi dağılımı diğer üç kambur yunus türüne çok benzer şekildedir.

Sousa sahulensis türünün birbirleri ile iplik şeklinde dizilerek beslendikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca bu yunusların Orcaella heinsohni yunus türüne kur yaptıkları da bildirilmiştir.

Marine Species'te Sousa sahulensis 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Australian humpback dolphin (Sousa sahulensis) 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sousa sahulensis — Indo-Pacific Humpback Dolphin 7 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New species of humpback dolphin 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New Species Of Dolphin Identified 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sowerby gagalı balinası (Mesoplodon bidens), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. İki dişli balina cinsinin 1804 yılında ilk keşfedilen türüdür. Keşfeden zoolog James Sowerby bu balinaya adını vermiştir.

Sowerby gagalı balinası Atlantik okyanusunun kuzeyinde yaşar. Ağırlıklı olarak okyanusun kuzey doğusunda rastlanırlar. Bugüne kadar Avrupa'nın batı kıyılarında karaya vuran 150 civarında birey bilinmekte. Bundan dolayı bu tür hakkında diğer gagalı balinagillerden daha fazla bilgi toplanabilmiştir, ancak yaşayanlara diğerlerinde de olduğu gibi çok nadir rastlanır. Akdeniz'de de varlığı mümkündür.

Sowerby gagalı balinasının boyu 5,5 metre ve ağırlığı 1,5 tona kadar varır. Renkleri lacivert veya koyu gri olur. Erkeklerin iki azman dişi ağızdan çıkık durur. Yüzgeçleri küçük ve kuyruk yüzgeci büyüktür.

Sowerby gagalı balinası açık denizlerin 500 - 2000 derinliği olan kısımlarını tercih eder. Çift olarak veya 3 - 10 bireyden oluşan gruplar içinde yaşar. Mürekkep balığı ve denizin tabanında yaşayan balıklar ile beslenir.

{{{assessors}}} ({{{year}}}). {{{title}}}. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: {{{downloaded}}}.
Bir Sowerby iki dişli balinasının vidyosu 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sık dişli gagalı balina veya Blainville gagalı balinası (Mesoplodon densirostris), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Adı, Fransız zoolog Henri de Blainville tarafından 1817 yılında tanımlanması nedeniyle verilmiştir.

Blainville gagalı balinası türünün vücutları çok sağlamdır.Erkeklerinin boyları 4,4 metreye ağırlıkları 800 kilograma, dişilerinin boyları 4,6 metreye ve ağırlıkları 1 tona kadar ulaşır. Yeni doğanları 1,9 metre boy ve 60 kg ağırlığındadır. Vücudun üst kısmı koyu mavi veya gri alt kısmı ise açık gri, kafa kısımları ise genellikle kahverengi renklidir.

Sık dişli gagalı balinanın yayılımı tropikal ve sıcak su bulunan tüm okyanuslardır. Kıyıya vurmalar, Yeni İskoçya, İzlanda, Britanya Adaları, Japonya, Rio Grande do Sul, Güney Afrika, Şili, Tasmanya ve Yeni Zelanda'da görülmüştür.

Bütün diğer gagalı balinagiller gibi onlar da büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ile beslenir. Bu tür balinalar 3 ile 7 arasında gruplar olarak görülmüştür. Suya dalmaları en az 22 dakika olarak ölçülmüştür. Araştırmalara göre, su yüzüne çıktılarında çok yavaş ve küçük sıçrama yapmakta ve katil balinalardan kaçabilmek için 170 metreye kadar sessiz dalış yapabilmektedir.

Encyclopedia of Marine Mammals. Edited by William F. Perrin, Bernd Wursig, and J.G.M Thewissen. Academic Press, 2002. ISBN 0-12-551340-2
Sea Mammals of the World. Written by Randall R. Reeves, Brent S. Steward, Phillip J. Clapham, and James A. Owell. A & C Black, London, 2002. ISBN 0-7136-6334-0
Possible functions of the Ultradense bone in the rostrum of Blainville's beaked whale (Mesoplodon densirostris). Written by Colin D. MacLeod. Canadian Journal of Zoology, 80(1): 178-184 (2002). Available: here

ARKive - images and movies of the Blainville's beaked whale (Mesoplodon densirostris)
Factsheets - Blainville's Beaked Whale17 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cetaceans of the World
CMS
Hawaii's Beaked Whales
Whale & Dolphin Conservation (WDC)7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sırt yüzgeçsiz liman yunusu (Neophocaena phocaenoides) yedi liman yunusu türünden biridir. Popülasyonun çoğu Kore Yarımadası'nda Sarıdeniz ile Doğu Çin Denizi'nde yaşar ancak Şanghay yakınlarında Jiuduansha'da Çin'in Yangtze Nehrinin ağzında yaşayan tatlısu popülasyonu da bulunmaktadır. Genetik araştırmalar bu liman yunusu türünün musurgillerin yaşayan türleri arasında en bazal üyesi olduğunu göstermektedir.
Tür içinde taksonomik olarak bir belirsizlik bulunmaktadır. N. p. asiaeorientalis alt türü Neophocaena asiaeorientalis adıyla ayrı bir tür olarak sınıflandırılmıştır. Ayrıca N. p. sunameri alt türünün de ayrı bir tür olması muhtemeldir.

Yunusun Kore'de yaşayan topluluğu sanggwaengi (Korece: 상괭이); Çin'de yaşayanları ve özellikle N. p. asiaorientalis alt türü jiangtun (Çince: 江豚, p jiāngtún ve Japonya'da yaşayanları ve özellikle N. p. sunameri alt türü sunameri (Japonca: 砂滑) olarak adlandırılır.

Sırt yüzgeçsiz liman yunusu özellikle Japonya, Kore, Çin, Endonezya, Malezya, Hindistan ve Bangladeş olmak üzere Asya'nın sahillerinde yaşar. Yaşadıkları yerlerde genellikle kıyıya yakın 50 m. derinliğe kadar sığ kumluk kıyılarda ya da haliçlerle mangrov bataklıklarında bulunurlar. İstisnai durumlarda Doğu Çin Denizi ve Sarıdeniz'de kıyıdan 135 km. kadar uzakta ama yine sığ sularda görülmüşlerdir.
İki alt türü tanınmaktadır:

Neophocaena p. phocaenoides – Basra Körfezi'nden Tayvan
N. p. sunameri – Tayvan'dan Doğu Çin Denizi ve Japonya'nın güneyine
Batıda Hindistan'ın batı kıyılarından Basra Körfezi'ne kadar olan kıyılarda yaşarlar. N. p. phocaenoides alt türünün sırtında geniş bir kambur vardır ve Pakistan'dan Tayvan boğazına kadar olan alanda yaşar. Daha dar bir kamburu olan N. p. sunameri Tayvan'dan Japon Denizi'nin kuzeyine kadar olan bölgede yaşar. Japonya kıyılarında yaşayan popülasyon coğrafi olarak Asya kıtası ile Japonya arasındaki derin sularla tecrit edilmişlerdir. Nadiren bazılarının Ryukyu Adaları'na ulaştığı görülmüştür. Bu yunus türü Sundarbans National Park'ta koruma altına alınmış hayvanlarda biridir.

Gerçek bir sırt yüzgeci olmayan tek musur türüdür. Sırt yüzgeci yerine üzeri küçük yumrularla kaplı birkaç çizgiden oluşan küçük bir kamburu vardır. Ayrıca diğer musurlarla kıyaslandığında alnı daha diktir. Her iki çenesinde on beş ila yirmibir arasında dişi ile diğer musurlardan ortalama olarak daha az dişe sahiptir. Ancak diş sayısı ayırt edici bir özellik değildir.
Sırt yüzgeçsiz liman yunusları 2,27 m boya ve 72 kg ağırlığa ulaşabilseler de çoğu bundan daha küçük boyutludurlar. Yan yüzgeçleri orta büyüklüktedir ve gövde boyunun %20'sine ulaşırlar. Erişkinler tipik olarak açık gri olarak tek renklidir ancak bazılarının ağız çevresi daha açık ve yan yüzgeçlerin önü daha koyu olabilir. Dağılımının merkezinde ve doğusunda, yenidoğan yavrular genellikle sırt kamburları gri olmak üzere kara renklidir ve ancak dört ila altı aylık olduktan sonra tamamen grileşirler. Ancak batıda yaşayanların yenidoğanları açık krem rengindedir ve yaşlandıkça derileri koyulaşır.

Diğer balina ya da yunus türlerine nazaran sırt yüzgeçsiz liman yunusu anatomisi oldukça iyi araştırılmıştır. Örneğin sırt yüzgeçlerinin yerinde yer alan yumruların çok sayıda sinir ucu içerdiği ve dolayısıyla algısal bir işlevi olduğu düşünülmektedir. Kulaklar ile beyin arasında hızlı iletişim üzerine uzmanlaşmış çok sayıda büyük sinir lifleri içeren işitsel sistemin de çok gelişmiş olduğu görülmektedir. Öte yandan küçülmüş lensi, optik sinir ile gözleri oynatan kaslar arasında sınırlı sayıda sinir lifi ile görüşü görece zayıftır.
Hayvanın toplam ağırlığının yalnızca %5'ini oluşturan iskelet sıra dışı bir şekilde oldukça hafiftir. Yarısı kuyrukta olmak üzere 58 ila 65 arasında omuru vardır ve ilk üç boyun omuru kaynaşmıştır. Göğüste on ila on dört çift arasında kaburga vardır ve bazen yedinci omur ile bağlantılı fazladan bir kaburga çifti olduğu bildirilmiştir. 44 çift spinal siniri vardır.
Burun boşluğunda karmaşık yapısı olan ve boşluğu hava geçişine tamamen kapatabilen dokuz ila on hava kesesi içerir. Bunların ardında fazladan bir vomeronazal kese vardır. Yalnızca dört kıkırdak halkadan oluşan soluk borusu ise kısadır. Midede üç bölüm bulunur; çekum yoktur ve ince bağırsak ile kalın bağırsak arasında belirgin bir fark yoktur.

Sırt yüzgeçsiz liman yunusları aralarında balık, kabuklular ve kafadan bacaklılar da olmak üzere, yaşadıkları alanlarda bulunan çeşitli besinlerle beslenen fırsatçı beslenen hayvanlardır. Diyetlerinde oluşan mevsimsel değişiklikler araştırılmamıştır.

Çin kıyı sularında ve Yangtze Nehri'nde bu yunuslar genellikle üç ila altı bireyden oluşan gruplar hâlinde bulunurlar ancak elli yunusa kadar büyük topluluklar da görüldüğü bildirilmiştir. Tipik olarak çiftler hâlinde dolaştıkları Japon sularında gruplar daha küçüktür ve nadir görülen büyük yunus topluluklarında sayı on üç bireyi geçmez.
Diğer musurlar gibi davranışları normal yunuslar gibi enerjik görünmez. Teknelerin yanında yüzmezler hatta bazı bölgelerde teknelerden kaçtıkları da görülür. Yangtze Nehri'nde suyun dışına sıçradıkları ve kuyrukları üzerinde dik durdukları bilinmektedir.
Hem yüksek frekanslı tıkırtı sesleri ile muhtemelen ekolokasyondan çok iletişim için kullanılan alçak frekanslı daha uzun süren tonlarda ses çıkarırlar. Tıkırtı sesleri tepe noktaları 100 kHz üzerinde olan dar bantlı seslerdir.
Woods Hole Oceanographic Institution (WHOI) tarafından yeni yayımlanan bir makalede yunusların türler arasında işitme yeteneklerinin farklılıkları üzerine yapılan araştırma günümüze kadar gelen tüm balina ve yunusların hepsi için kabul gören işitme yeteneği görüşünü yeniden şekillendirmiştir.

Her ne kadar suda akrobasi yapmasalar da sırt yüzgeçsiz liman yunuslarının etkin yüzücüler olduğuna inanılmaktadır. Tipik olarak su yüzünün hemen altında yüzerler ve nefes almak üçün yüzeye çıkarken yana doğru yuvarlanarak dönerler. Bu dönme hareketi su yüzünde çok fazla karışıklık yaratmadığı için su yüzüne çıktıkları genellikle fark edilmez. Arka arkaya üç ila dört nefes alarak bir dakika kadar su yüzünde kalır ve ardından hemen dalış yaparlar. Genellikle suya daldıkları noktadan çok uzak bir yerde tekrar su yüzüne çıkarlar. Dört dakikadan uzun süren dalışlar kaydedilmiştir ve yaygın rastlanan düzen uzun bir dalışın ardından iki kısa dalıştır.

Çiftleşme baharın sonları ve yazın başlarında olur. Yavrular coğrafi bölgeye göre bahar, yaz ya da kış aylarında on ila on iki aylık gebelik döneminden sonra doğarlar. Yenidoğan sırt yüzgeçsiz liman yunusu yavrularının 72 ila 84 cm arasında olduğu bildirilmiştir. Erkekler cinsel olgunluğa dört ila altı yaşında, dişiler ise altı ila dokuz yaşında erişirler. 33 yaşına kadar yaşarlar.

Bu yunus türü Vahşi Hayvanların Göçmen Türlerinin Korunmasına ilişkin Bonn Sözleşmesi'nin (CMS) EK-II listesinde yer alır. Olumsuz korunma statüsü olması ve uluslararası anlaşmalar ile düzenlenecek işbirliğinden önemli ölçüde yaralanbileceği için EK-II'de listelenmiştir.
Bu yunus türü kıyılara yakın yaşadığı için insanlarla yüksek ölçüde etkileşim içindedirler ve bu nedenle de yüksek risk altındadırlar. Çok sayıda liman yunusu sık gözlü ağlara takılarak ölmüştür. Açık deniz avcılığı yapacak teknelerin eksikliği nedeniyle II. Dünya Savaşı'ndan sonra bir süre avlanmış olsalar da Japonya'da yaygın olarak hiçbir zaman avlanmamışlardır. Takehara'da Awajima Adası çevresinde 1930'dan beri korunan bir türdür ve o zamandan beri bu koruma tüm Japon karasularına yayılmıştır. Bu tür için en büyük tehlike çevre şartlarının kötüleşmesidir.
Hayvanın popülasyonu hakkında yapılmış çok iyi bir araştırma yoktur ancak biri 1970'lerin sonundan diğeri 1999-2000 yıllarından iki incelemenin karşılaştırması sonucu sayılarının azaldığı görülmektedir. Bilim insanları bu azalmanın onlarca yıldır sürdüğüne ve günümüzdeki popülasyonun eski sayılarının çok küçük bir kısmı olduğuna inanmaktadırlar.
Kore'de Yeosu gibi yerel koruma grupları yerel popülasyonun korunması için kampanya yapmaya başlamıştır.

Balina ve yunuslar listesi
Neophocaena asiaeorientalis
Çin nehir yunusu

Sırt yüzgeçsiz liman yunusunu kurtarmak4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sırt yüzgeçsiz liman yunusu
Sırt yüzgeçsiz yunus9 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tazmanya gagalı balinası (Tasmacetus shepherdi) ya da Tazmanya balinası, ziphiidae familyasının üyesi olan bir balina türü. Bu balinalar geniş bir şekilde araştırılmamışlardır. Denizlerde görülen yalnızca dört birey ve 42 tane de kendi doğal yaşam alanlarından ayrı kalmış birey kayıt edilmiştir (2006 ve öncesinde). İlk defa 1937 yılında görülmüşlerdir, W. R. B. Oliver tarafından George Shepherd'a itham edilerek isimleri verilmiştir, Whanganui Bölge Müzesinin görevlisi 1933 yılında Yeni Zelanda'daki Kuzey Adası'nda bulunan Ōhawe yakınlarındaki güney Taranaki sahilinde numuneler toplamıştır.

Yetişkinler 6 metre (20 ft) ila 7.1 metre (23 ft) arasında uzunluğa ve 2.32 ila 3.48 ton arasında kiloya ulaşabilirler. Doğduklarında yaklaşık olarak 3 metre (9.8 ft) uzunluğunda olurlar. Diğer gagalı balinagiller ile karşılaştırıldıklarında daha güçlü ve büyük gövelilerdir, ayrıca dik bir melon ile yunuslarınkine benzer uzun gagaya sahiptirler. Tam bir fonksiyonel diş setine sahip olan tek ziphiidae türüdürler (üst ve alt çenelerinin her ikisinde de 17 ila 27 çift). Yetişkin erkeklerin ayrıca alt çenelerinin ucunda bir çift fildişi bulunur. Sırtları koyu kahve ve karınları krem rengindedir, kanatçıktan uzanan soluk renkli bir bölge de bulunur. Uzun, hilal şeklinde olan sırt yüzgeçleri uzunluklarının üçte ikisi kadar uzaklığından başlamaktadır.

Tazmanya gagalı balinalarının tahmini toplam nüfusları hiç yapılmamıştır. 2006'ya kadar, Yeni Zelanda'da 42 tane doğal yaşam alanından ayrı kalmış tazmanya gagalı balinası olduğu bildirilmiştir (Chatham Adaları'nda 24 tane, Arjantin'de 7 tane, Tristan da Cunha'da 6 tane, Avustralya'da 3 tane ve Juan Fernández Adaları'nda 2 tane). Denizde ise toplam beş tanesi görülmüştür (çoğunlukla yine Yeni Zelanda'da), bir tane "muhtemelen" Shag Rocks yakınlarında ve dört tanesi de farklı bölgelerde görülmüştür—ilk iki tanesi 1985'te Tristan da Cunha yakınlarında birkaç dakika arayla görülmüştür (ilk görülme 37°18′G 12°32′B koordinatlarında); üçüncüsü 2002 yılında Gough Adası yakınlarında (40°19′G 9°53′B); ve dördüncüsü de 2004 yılında Tasmanya'nın güneyinde (48°50′G 150°06′D) görülmüştür. Ocak 2012'de, bu türün binlercesininden oluşan bir grup Portland, Victoria'nın güneyindeki Avustralya Antarktika Bölümü tarafından fotoğraflanmış ve filme çekilmiştir.

Bu hayvanların kazara ya da kasten insanlar tarafından öldürüldüklerine ya da avlandıklarına dair bir bildiri yoktur. Tazmanya gagalı balinaları Pasifik Adaları Bölgesi'nin Balinaları ve Onların Habitatlarının Korunmasına ilişkin Mutabakat Zaptına (Pasifik Balinaları MoU) tarafından korunmaktadırlar.

Shepherd's beaked whale in the Encyclopedia of Marine Mammals Thomas A. Jefferson, 1998. ISBN 0-12-551340-2
Whales, Dolphins and Porpoises Carwardine, 1995. ISBN 0-7513-2781-6

IUCN Kırmızı Listesi'nde Tasmacetus shepherdi13 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CMS'de Tasmacetus shepherdi
AnimalDiversity'de Tasmacetus shepherdi 21 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marine Species'de Tasmacetus shepherdi 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

True gagalı balinası veya True iki dişli balinası (Mesoplodon mirus), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Adı, bu balina türünü ilk tarif eden zoolog Frederick William True tarafından verilmiştir.

True gagalı balinasının yayılımı ikiye bölünüktür; Atlantik Okyanusu'nun kuzeyinde ve Hint Okyanusu'nun güneyinde yaşarlar. Hint okyanusunda yaşayan popülasyon ancak 1959 yılında bulunmuştur. Dünyanın başka yerlerinde de henüz bulunmamış popülasyonlar olduğu tahmin edilir.

Boyları 5,3 metreye ve ağırlıkları 1,5 tona kadar ulaşır ve böylece iki dişli balina cinsinin büyük türlerinden biridir. Vücudu uzun, gri renktir ve gözlerin etrafında koyu bir halka olur. Uzun ağızları vardır, erkeklerin ayrıca iki azman dişi dıştan görünür. Sırt yüzgeçleri gayet küçük ve yuvarlakımsı olur ve sırtın arka kısmında yer alır.

True gagalı balinası açık denizde yaşar ve çok nadir kıyılara yaklaşır. Bütün diğer gagalı balinagiller gibi onlar da büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ile beslenir. Sosyal davranışları hakkında bilgi yoktur.

Rüdiger Wandrey: Die Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags GmbH, 1997, ISBN 3-440-07047-6

Tursiops australis Avustralya'nın Victoria eyaletinde bulunan yunusgiller familyasından bir yunus türüdür. Bilimsel olarak 2011 yılında ayrı bir tür olarak tanınmıştır. Boyut olarak Tursiops cinsinde yer alan diğer iki türün arasındadır. İki farklı yerde yaklaşık 150 kadar birey bulunmuştur.

Bu yunus türü Monash Üniversitesi'nden araştırmacı Kate Charlton-Robb ve arkadaşları tarafından Tursiops australis adıyla isimlendirilmiştir. Türün İngilizce adı, Avustralya Aborijinlerinin yerel dillerinden olan Boonwurrung, Woiwurrung ve Taungurung dillerinden köken alan Burrunan'dır. Türkçe karşılığı olarak "Musur tipi büyük deniz balığı" anlamına gelir.
T. australis daha önceden Tursiops cinsinde tanımlanan iki yunus türünden biri olduğu düşünülmekteydi. Geçen zamanda bazı farklı tanımlamalar ortaya çıkmasına rağmen konu hakkında yeterli kadar kanıt halen bulunmamaktadır. Buna karşın dış özellikleri ve kafataslarının DNA incelemesi sonucunda yapılan araştırmalara göre ayrı bir tür olarak tanımlandığı yayınlar da mevcuttur. Bu tür 19. yüzyıldan bu yana keşfedilen üçüncü yunus türüdür.

Biri Port Phillip'te diğeri de Gippsland Lakes'te olmak üzere yalnızca iki yerleşik populasyonu olduğu tanımlanmıştır. Toplam populasyonunun 150 yunus olduğu (Port Phillip'te 100, Gippsland'de 50) tahmin edilmektedir. Ayrıca, T. australis haplotipleri Tazmanya'nın doğusundaki açık sularda, Güney Avustralya'nın kıyılarındaki Spencer Körfezi bölgesinde ve St. Francis Adası'nın batısında bulunan yunuslarda kaydedilmiştir.

Balina ve yunuslar listesi

Tırtak (Delphinus delphis), Bayağı yunus olarak da bilinir, yunusgiller (Delphinidae) familyasından Türkiye'nin bütün denizlerinde bulunan ve bütün dünyada büyük okyanusların farklı kısımlarında yaygın olan bir yunus türü. Tırtak Yunusgiller familyasının asıl örnek türüdür. Afalina türünün "Flipper" dizisi ile dünyaca ünlü olup insanların aklına örnek yunus türü olarak yerleşmesinden önce dünyaca en çok tanınan yunus türüydü.

Sırtı siyah ya da kahverengi ve karın kısmı beyazımsıdır. Yanlarında açık sarı renkten gri renge geçen uzun alanlar vardır. Yöresel olarak renklerinde farklar olabilir; bazılarının yanlarındaki sarı-gri alanlar tamamen eksiktir. Tırtak yunusu bütün yunusların ve hatta bütün balinaların arasında en renklisidir. Boyu 1,70-2,40 m olur.

Bütün yunuslar gibi tırtak da balıklar ve ara sıra mürekkep balıkları ile beslenir. Çok hızlı bir yunusdur ve gemilerin önlerinde oluşan "Bıyık" denilen dalganın içinde yüzmeyi sever. Diğer yunuslar gibi, çok gelişmiş bir sosyal sistemin içerisinde yaşar. Oluşturdukları sürüler bazen 1.000 yunustan oluşur. Yazın bu topluluk küçük gruplara bölünür. Yunuslarda birbirine yardım etmek çok doğal bir şeydir. Örneğin, hasta yunusların diğer yunuslar tarafından taşınılıp nefes aldırmak için su yüzüne çıkarıldıkları izlenilmiştir.

Eğer bir yunus doğum yapacaksa diğer yunuslar onun etrafında bir çember oluşturup o yunusu olası köpek balığı saldırılarına karşı korurlar. Yavru yunuslar annelerinden ilk önce kuyrukları ile çıkar. Hemen doğumdan sonra anne, yavrusunu su yüzüne itekleyerek, yavrunun ilk kez nefes almasını sağlar. Yavru yunus bir yıl boyunca emzirilir ve toplam 3 yıl boyunca annesinin yanında yaşar.

Eskiden dünyanın bazı yerlerinde tırtaklar insanlar tarafından avlanılmıştır. Örneğin geçmişte Peru'da ve Karadeniz'de çok tırtak avlanılmıştır. 1960'lı yıllarda Akdeniz ve Karadeniz'de tırtak populasyonunda feci bir azalma olmuştur ama bunun nedenleri bugüne kadar aydınlatılamamıştır. Ama tırtakların hala bugüne kadar süren en büyük sorunları şunlardır: Gemilerin pervanelerine çarparak ölmeleri, balık ağlarına takılarak su altında boğulmaları ve günden güne azalan balıklar ve kirlenen denizsuyu.

Tırtak denilen yunusların sadece tek bir türden mi yoksa birkaç tür ya da alt türlerden mi oluştuğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazı bilimcilere göre Delphinus bairdii ve Delphinus tropicalis gibi diğer türleri vardır ama bunlar bilimcilerin çoğunluğu tarafından tanınmaz. Bunlar gibi şimdiye kadar 20 tırtak türü ortaya koyulup sonra tekrar vazgeçilmiştir.
1990'lı yıllardan beri Tırtak türünün ikiye ayrıldığı yeni bir görüş şeklini kabul eden zoologların sayısı günle artmaktadır:

Uzun burunlu tırtak (Delphinus capensis)
Kısa burunlu tırtak (Delphinus delphis)
Ama bunların iki ayrı tür mü, alt tür mü yoksa hatta sadece alttürlerin variyantları mı oldukları konusunda hala anlaşmazlıklar devam etmektedir.

Uzun dişli gagalı balina veya Layard gagalı balinası (Mesoplodon layardii), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Epiteti bu balina türünün ilk çizimlerini yapıp taksonomist John Edward Gray'a gönderen ve 1865 yılında tarifinin yapılmasını sağlayan Güney Afrikalı Edgar Leopold Layard onuruna verilmiştir.

Erkeklerinin boyları 5,9 metreye dişilerinin boyları 6,2 metreye ve ağırlıkları 1,3 tona kadar ulaşır ve böylece iki dişli balina cinsinin muhtemelen en büyük türüdür. Dişleri 30 santimetreye kadar büyüyebilir. Vücudu küçük beyaz yerler dışında genellikle siyah renklidir.

Uzun dişli gagalı balinanın yayılımı Güney yarıküre'de 30. güney enlemi ile Antarktika arasındadır. 1991 kayıtlarına göre, Yeni Zelanda'da 140, Avustralya'da 50, Güney Afrika'da yaklaşık 40, Arjantin'in güneyinde yaklaşık 50, Tierra del Fuego'da 10, Şili'nin güneyinde (4), Falkland Adalarında 3 ve Uruguay'da 1 adet bu tür balina (genellikle kıyıya vurma) görülmüştür.

Bütün diğer gagalı balinagiller gibi onlar da büyük derinliklerde avladıkları kafadan bacaklılar ile beslenir. Sosyal davranışları hakkında bilgi yoktur.

Encyclopedia of Marine Mammals. Edited by William F. Perrin, Bernd Wursig, and J.G.M Thewissen. Academic Press, 2002. ISBN 0-12-551340-2

Photo of skull of straptoothed whale 18 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Factsheets 24 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cetaceans of the World

Whippomorpha, su aygırları ve balinaları içeren bir çift toynaklı memeli grubu. İlk kez Waddell ve arkadaşları tarafından 1999 yılında bilimsel olarak tanımlanmıştır.
Tüm whippomorphlar, Hippopotamus amphibius ve Tursiops truncatus'un en son ortak atasının soyundan geldiği için, Whippomorpha bir taç gruptur. Çift toynaklılar takımı içerisinde yer alırlar. En son ortak atalarının yaşam şekli, yaşadığı yer ve olası ortak ata fosilleri ile ilgili çok bir delil yoktur. Ancak en son ortak atalarının yaklaşık 55 milyon yıl önce yaşadığı düşünülmektedir. Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış Pakicetus, en eski balinalardan birdir. İlk olarak Orta Eosen'de ortaya çıkmış Anthracotheridlerin, su aygırlarının ataları olduğu düşünülmektedir.
Bu canlı grubuna "Cetancodonta" olarak yeniden adlandırma girişimlerinde bulunulmuştur. Fakat yine de genel olarak "Whippomorpha" olarak bilinir.

Whippomorpha adı, balina ve hipopotam kelimelerin İngilizce karşılıklarının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur (wh[ale] + hippo[potamus] + Yunanca (μορφή, morphe = form).

 Wikimedia Commons'ta Whippomorpha ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Whippomorpha ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Yunus, balinalar (Cetacea) takımının dişli balinalar (Odontoceti) alt takımı içindeki yunusgiller (Delphinidae) familyasında sınıflanan türlerin büyük çoğunluğu ile nehir yunusları (Platanistoidea) üst familyasında sınıflananların tümü için kullanılan ortak addır.
Başta kıta sahanlıklarının görece sığ denizleri olmak üzere, tüm Dünya denizlerinde ve bazı nehirlerde bulunan yunuslar etobur canlılardır ve genellikle balık ve mürekkep balığı ile beslenirler. Omurgalı hayvanların içine girer. Yunusgiller (Delphinidae) familyası, balinalar (Cetacea) takımı içindeki en kalabalık familyadır üyeleri yaklaşık 10 milyon yıl önce, Miyosen devrinde ortaya çıkmıştır. Yunusların hayvanlar âleminin en zeki canlılarından olduğu kabul edilir ve arkadaş canlısı genel görünümleri ile oyuncu tavırları, onları insanların gözünde popüler bir yere koyar.

En sık rastlanan yunus türü olan ve "yunus" denildiğinde akla ilk gelen canlı, 1970'li yıllarda Türkiye'de de yayınlanan ABD televizyon dizisi Flipper'ın özellikle popülerleştirdiği ve Türkçede "şişe burunlu yunus" (ya da "afalina") olarak anılan Tursiops truncatus türüdür. Ancak, yunusgiller (Delphinidae) familyasının tipik türü Tursiops truncatus değil, Türkçede "tırtak" adı ile anılan ve bayağı yunus (Delphinus) cinsi içinde sınıflanan Delphinus delphis'tir.
Yunusgiller (Delphinidae) familyası içindeki görece büyük altı tür, bu familya içinde sınıflandıkları için aslında yunus olsalar da daha çok "balina" adı ile anılır. Bu canlılar şunlardır:

Feresa attenuata - Cüce katil balina
Globicephala macrorhynchus - Kısa yüzgeçli pilot balina
Globicephala melas - Uzun yüzgeçli pilot balina
Orcinus orca - Katil balina
Peponocephala electra - Elektra balinası
Pseudorca crassidens - Yalancı katil balina
Dişli balinalar (Odontoceti) alt takımı içinde bulunan ve açık olarak "yunus" adı ile anılan diğer türler, nehir yunusları (Platanistoidea) üst familyası içindeki dört familyada birer tür olarak sınıflanan Amazon nehir yunusu, Ganj ve İndus nehir yunusu, La Plata yunusu ve Çin nehir yunusudur.
Yine dişli balinalar (Odontoceti) alt takımı içinde bulunan Phocoenidae familyası ve bazı türleri, yunuslardan farklı olsalar da bazen "yunus" adı ile ilişkilendirilir. Örneğin İngilizcede, bu familyanın türleri için "domuz balığı" anlamına gelen bir kökten genel porpoise kelimesi kullanılır[1] ve bu kelime, özellikle gemiciler ve balıkçılar tarafından herhangi bir küçük yunusu adlandırmak için kullanılmıştır[2]. Türkçede Phocoenidae familyası için "domuz balinaları"[3][4], "nehir yunusları"[3], "liman yunusları"[5] ve "liman yunusugiller"[6] gibi adlara rastlanabilir. Bu familyanın tipik türü olan Phocoena phocaena için ise "domuz balinası"[7], "mutur"[3][8][9][10], "gerçek yunus"[9], "azak yunusu"[11] ve yalnızca "yunus"[3][5][8] adlarının kullanıldığı görülebilir.

Yukarıda verilmiş olan bilgiler ışığında, "yunus" ortak adı ile anılan canlıların sınıflama listesi aşağıda sunulmuştur; yalnızca ilgili familya (yunusgiller - Delphinidae) ile üst familya (nehir yunusları - Platanistoidea) ayrıntılı verilmiştir.

Takım : Cetacea - Balinalar
Alt takım : Odontoceti - Dişli balinalar
Familya : Delphinidae - Yunusgiller
Cins : Cephalorhynchus
Tür : Cephalorhynchus commersonii - Alaca yunus
Tür : Cephalorhynchus eutropia - Şili yunusu
Tür : Cephalorhynchus heavisidii - Benguela yunusu
Tür : Cephalorhynchus hectori - Beyaz başlı yunus
Cins : Delphinus
Tür : Delphinus capensis - Uzun burunlu bayağı yunus
Tür : Delphinus delphis - Kısa burunlu bayağı yunus, tırtak
Cins : Grampus
Tür : Grampus griseus - Boz yunus
Cins : Lagenodelphis
Tür : Lagenodelphis hosei - Sarawak yunusu
Cins : Lagenorhynchus
Tür : Lagenorhynchus acutus - Atlantik beyaz yanlı yunusu
Tür : Lagenorhynchus albirostris - Beyaz burunlu yunus
Tür : Lagenorhynchus australis - Siyah çeneli yunus
Tür : Lagenorhynchus cruciger - Kum saati yunusu
Tür : Lagenorhynchus obliquidens - Pasifik beyaz yanlı yunusu
Tür : Lagenorhynchus obscurus - Gölgeli yunus
Cins : Lissodelphis
Tür : Lissodelphis borealis
Tür : Lissodelphis peronii
Cins : Orcaella
Tür : Orcaella brevirostris - Irrawaddy yunusu
Tür : Orcaella heinsohni - Avustralya küçük yüzgeçli yunusu
Cins : Sotalia
Tür : Sotalia fluviatilis - Haliç yunusu
Cins : Sousa
Tür : Sousa chinensis - Pasifik kambur yunusu
Tür : Sousa plumbea - Hint kambur yunusu
Tür : Sousa teuszii - Atlantik kambur yunusu
Cins : Stenella
Tür : Stenella attenuata - Pantropik benekli yunusu
Tür : Stenella clymene - Atlantik dönücü yunusu
Tür : Stenella coeruleoalba - Çizgili yunus
Tür : Stenella frontalis - Atlantik benekli yunusu
Tür : Stenella longirostris - Dönücü yunus
Cins : Steno
Tür : Steno bredanensis - Pürüzlü dişli yunus
Cins : Tursiops
Tür : Tursiops aduncus - Hint-Pasifik şişe burunlu yunusu
Tür : Tursiops truncatus - Şişe burunlu yunus, afalina
Üst familya : Platanistoidea - Nehir yunusları
Familya : Iniidae
Cins : Inia
Tür : Inia geoffrensis - Amazon nehir yunusu
Alt tür : Inia geoffrensis boliviensis
Alt tür : Inia geoffrensis geoffrensis
Alt tür : Inia geoffrensis humboldtiana
Familya : Lipotidae
Cins : Lipotes
Tür : Lipotes vexillifer - Yangtze nehir yunusu
Familya : Platanistidae
Cins : Platanista
Tür : Platanista gangetica - Ganj ve İndus nehir yunusu
Alt tür : Platanista gangetica gangetica - Ganj nehir yunusu
Alt tür : Platanista gangetica minor - İndus nehir yunusu
Familya : Pontoporiidae
Cins : Pontoporia
Tür : Pontoporia blainvillei - La Plata yunusu
Yakın tarihli moleküler çözümlemeler, henüz aksi kabul ediliyor olsa da yunusgillere dahil çeşitli cinslerin tek soylu olmadığını göstermiştir. Dolayısıyla, başta Stenella ve Lagenorhynchus cinsleri için geçerli olan bu durum nedeniyle, yunusgiller familyasının sınıflamasında ileriki yıllarda önemli değişiklikler olabilir.

Nehir yunusları
Yunusgiller

Istanbul bogazinda 3 yunus türü üzerinde arastirmalar

2006 IUCN Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Maddede sayılan türlerle ilgili sayfalar.

Yunusgiller (Delphinidae), balinalar (Cetacea) takımına dahil olan dişli balinalar (Odontoceti) alt takımının bütün okyanus yunusları üyelerini içeren bir familyasıdır.
Yukarıdaki tanımdan anlaşılacağı üzere, yunusgiller familyasının üyeleri esasen açık denizlerde yaşar ve böylece, "yunus" adı ile anılan başka bir dişli balina grubu olan nehir yunusları (Platanistoidea) üst familyasının türlerinden ayrılırlar. Irrawaddy yunusu (Orcaella brevirostris) gibi bazı türler ise daha çok kıyı şeritlerinde ve nehir kıyılarında bulunan istisna yunusgillerdir.
Bu familya, memeliler (Mammalia) sınıfına dahil olmasına ve dolayısıyla da kendisini oluşturan türlerin balık olmamasına rağmen, Türkçede yunusbalığıgiller olarak da anılabilir[1][2].
Yunusgiller familyası içindeki görece büyük altı tür, bu familya içinde sınıflandıkları için aslında yunus olsalar da daha çok "balina" adı ile anılır. Bu canlılar şunlardır:

Cüce katil balina (Feresa attenuata)
Kısa yüzgeçli pilot balina (Globicephala macrorhynchus)
Uzun yüzgeçli pilot balina (Globicephala melas)
Katil balina (Orcinus orca)
Elektra balinası (Peponocephala electra)
Yalancı katil balina (Pseudorca crassidens)
Yunusgiller familyasındaki türler, haliç yunusundaki gibi 1,2 m uzunluk ve 40 kg ağırlıktan katil balinadaki gibi 7 m ve 4,5 tona kadar değişen büyüklüklere sahiptir. Çoğu türün ağırlığı ise 50 - 200 kg aralığındadır. Dünyanın tüm denizlerinde bulunan bu canlılar, daha çok kıta levhaları üzerindeki görece sığ denizlerde yaşarlar. Hepsi etçildir ve sıklıkla balık ve mürekkep balığı ile beslenirler.

Yunusgiller (Delphinidae) familyasının balinalar (Cetacea) takımı içindeki yeri ve türlere kadar olan ayrıntılı sınıflaması aşağıda sunulmuştur. 

Takım : Cetacea - Balinalar
Alt takım : Odontoceti - Dişli balinalar
Familya : Delphinidae - Yunusgiller
Cins : Cephalorhynchus
Tür : Alaca yunus (Cephalorhynchus commersonii)
Tür : Şili yunusu (Cephalorhynchus eutropia)
Tür : Benguela yunusu (Cephalorhynchus heavisidii)
Tür : Beyaz başlı yunus (Cephalorhynchus hectori)
Cins : Delphinus
Tür : Uzun burunlu bayağı yunus (Delphinus capensis)
Tür : Tırtak (Delphinus delphis)
Cins : Feresa
Tür : Cüce katil balina (Feresa attenuata)
Cins : Globicephala
Tür : Kısa yüzgeçli pilot balina (Globicephala macrorhynchus)
Tür : Uzun yüzgeçli pilot balina (Globicephala melas)
Cins : Grampus
Tür : Boz yunus (Grampus griseus)
Cins : Lagenodelphis
Tür : Sarawak yunusu (Lagenodelphis hosei)
Cins : Lagenorhynchus
Tür : Atlantik beyaz yanlı yunusu (Lagenorhynchus acutus)
Tür : Beyaz burunlu yunus (Lagenorhynchus albirostris)
Tür : Siyah çeneli yunus (Lagenorhynchus australis)
Tür : Kum saati yunusu (Lagenorhynchus cruciger)
Tür : Pasifik beyaz yanlı yunusu (Lagenorhynchus obliquidens)
Tür : Gölgeli yunus (Lagenorhynchus obscurus)
Cins : Lissodelphis
Tür : Lissodelphis borealis - Kuzey gerçek balina yunusu
Tür : Lissodelphis peronii - Güney gerçek balina yunusu
Cins : Orcaella
Tür : Orcaella brevirostris - Irrawaddy yunusu
Tür : Orcaella heinsohni - Avustralya küçük yüzgeçli yunusu
Cins : Orcinus
Tür : Orcinus orca - Katil balina
Cins : Peponocephala
Tür : Peponocephala electra - Elektra balinası
Cins : Pseudorca
Tür : Pseudorca crassidens - Yalancı katil balina
Cins : Sotalia
Tür : Sotalia fluviatilis - Haliç yunusu
Cins : Sousa
Tür : Sousa chinensis - Pasifik kambur yunusu
Tür : Sousa plumbea - Hint kambur yunusu
Tür : Sousa teuszii - Atlantik kambur yunusu
Cins : Stenella
Tür : Stenella attenuata - Pantropik benekli yunusu
Tür : Stenella clymene - Atlantik dönücü yunusu
Tür : Stenella coeruleoalba - Çizgili yunus
Tür : Stenella frontalis - Atlantik benekli yunusu
Tür : Stenella longirostris - Dönücü yunus
Cins : Steno
Tür : Steno bredanensis - Pürüzlü dişli yunus
Cins : Tursiops
Tür : Tursiops aduncus - Hint-Pasifik şişe burunlu yunusu
Tür : Tursiops truncatus - Şişe burunlu yunus, afalina
Yakın tarihli moleküler çözümlemeler, henüz aksi kabul ediliyor olsa da yunusgillere dahil çeşitli cinslerin tek soylu olmadığını göstermiştir. Dolayısıyla, başta Stenella ve Lagenorhynchus için geçerli olan bu durum nedeniyle, yunusgiller familyasının sınıflamasında ileriki yıllarda önemli değişiklikler olabilir.

LeDuc, R.G., Perrin, W.F., Dizon, A.E. (1999). Phylogenetic relationships among the delphinid cetaceans based on full cytochrome b sequences. Marine Mammal Science 15, 619–648.
May-Collado, L., Agnarsson, I. (2006). Cytochrome b and Bayesian inference of whale phylogeny. Molecular Phylogenetics and Evolution 38, 344-354.
2006 IUCN Tehdit Altındaki Türlerin Kırmızı Listesi27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çift toynaklılar (Latince: Artiodactyla veya Cetartiodactyla), memelilerin eteneliler (Placentalia) infra sınıfına ait bir takım. Takım, su aygırları, domuzlar, pekariler, geyikler, koyun ve keçiler gibi karasal canlıların yanında balinaları da içerir. Yaklaşık 270 adet karada yaşayan çift toynaklı türü mevcuttur. Bunlardan özellikle boynuzlugiller familyasına ait türler, insanlar için ticari açıdan çok önemlidir. Çift toynaklılar, günümüzün en başarılı otçul kara canlılarındanlardır.

Çift toynaklıların ismi 2 ya da 4 adet, yani daima çift sayıda olan toynaklarından kaynaklanmaktadır. Üçüncü ve dördüncü tırnakları (toynakları) en iyi gelişmiş olanlarıdır. Fosil kalıntıları bulunan akrabalarında başparmak tırnağı da görülmektedir, ama günümüzde var olan çift toynaklılarda yoktur. İkinci ve beşinci parmakları türden türe farklı derecede gelişmiştir: Su aygırlarında hala büyük ve kullanışlı bir haldedirler, ama çift toynaklıların çoğunda çok küçülmüş, gerilemişlerdir ve hatta yere bile değmezler. Zürafagillerde ve devegillerde hatta artık görülmeyecek kadar gerilemiştir.

Çift  toynaklıların en eski fosilleri Erken Eosen'e (yaklaşık 56 milyon yıl önce) kadar uzanmaktadır. Bu bulgular neredeyse aynı anda Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'da ortaya çıktığından, çift toynaklıların kökenini doğru bir şekilde belirlemek çok zordur. En eski fosiller, Diacodexeidae familyasına ait olarak sınıflandırılır; grubun en tanınmış ve en iyi korunmuş üyesi Diacodexis'dir. Bu familyadaki hayvanlar, ince yapılı, ince bacaklı ve uzun kuyruklu, bazıları bir tavşan kadar küçük  hayvanlardı. Arka bacakları ön bacaklarından çok daha uzundu. Orta Eosen, günümüz memelilerinin çoğunun atalarının türlenmesinin meydana geldiği dönemdir.

Eosen'de yaygın olan çift toynaklı familyaları, (şimdi soyu tükenmiş) Entelodontidae ve Anthracotheriidae idi. Entelodontlar, Avrasya ve Kuzey Amerika'da orta Eosen'den erken Miyosen'e kadar yaşadılar. Kısa bacaklı, tıknaz bir vücuda ve alt çene kemiğindeki iki tümsek ile karakterize edilen büyük bir kafaya sahipti. Anthtacotheridler, kısa bacakları ve uzun bir ağzı olan büyük, domuz benzeri bir yapıya sahipti. Bu grup Orta Eosen'de Pliyosen'e kadar olan dönemde ortaya çıktı ve Avrasya, Afrika ve Kuzey Amerika'ya yayıldı. Antrakotların su aygırlarının ataları olduğu düşünülüyor ve muhtemelen benzer şekilde daha çok suda yaşayan yaşam tarzına sahiplerdi. Suaygırları Miyosen sonlarında ortaya çıktılar ve Afrika ile Asya'da dağıldılar.Amerika'ya ise hiç gelmediler.
Develer (Tylopoda), Senozoik'in büyük bir kısmında sadece Kuzey Amerika'da yaşıyor idi; Cainotheriidae gibi erken formlar Avrupa'da dağıldılar. Kuzey Amerika develeri arasında tıknaz ve kısa bacaklı olan Merycoidodontidae gibi gruplar vardı. İlk olarak Eosen sonlarında ortaya çıktılar ve Kuzey Amerika'da çok çeşitli türlere ayrıldılar. Sadece Miyosen sonlarında veya Pliyosen başlarında Kuzey Amerika'dan Avrasya'ya göç ettiler. Kuzey Amerika'dakilerin nesli yaklaşık 10.000 yıl önce tükendi. Domuzumsular ise  Eosenden beri buralardadır. Geç Eosen veya Oligosen'de, Avrasya ve Afrika'da iki aile kalmıştı; Eski Dünya'da nesli tükenen pek çok tür, bugün sadece Amerika'da yaşamaktadır.

Panama Kıstağı'ndaki kara köprüsünün yaklaşık üç milyon yıl önce kurulmasının ardından, Güney Amerika'ya Pliyosen'de çift toynaklılar yerleşti. Sadece pekariler, Lamalar  ve çeşitli  geyik türleri ile Güney Amerika, hiçbir yerli çift toynaklı türü bulunmayan Avustralya dışında, diğer kıtalara göre nispeten daha az çift toynaklı familyasına sahiptir.

Oldukça uzmanlaşmış deniz memelilerinin, 50 milyon yıl kadar erken bir tarihte fosillerden bilinen bir grup ilkel balina olan Archaeoceti'den evrimleştiği düşünülüyor. Archaeoceteler'in daha önce morfolojik özelliklere dayanan Mesonychian toynaklılarından kaynaklandığı düşünülüyordu. Bununla birlikte, en eski Mesonychian'lar, 60 milyon yıllık fosil yataklarından bilinmektedir - ilk çift toynaklılardan çok daha erken. Bu ortak karakterlerin yakınsak evrimle kazanıldığı artık genel olarak kabul edilse de, deniz memelilerinin erken fosil tarihi, çift toynaklılar evrimi ile ilgili olarak henüz tam olarak çözülmemiştir.

Çift toynaklıların sınıflandırılmalarında midelerinin anatomisi önemli bir rol oynamaktadır. Su aygırlarının, domuzumsuların ve pekarigillerin 2 ya da 3 bölümden oluşan bir mideleri vardır ve geviş getirmeden sindirirler. Bu yüzden "gevişgetirmeyenler" olarak bir grup içinde (suina) toplanırlardı. Bunların haricinde tüm diğer çift toynaklılar geviş getirme yeteneğine sahiplerdir. Ama geviş getirme şekillerinde de farklar olduğu için devegiller asıl gevişgetirenlere dahil sayılmazlar ve topuktabanlılar olarak ayrı bir alt takıma konulurlar.

Alt takım: Domuzumsular (Suina)
Familya: Domuzgiller (Suidae)
Familya: Pekarigiller (Tayassuidae)
Alt takım:
(Tylopoda)

Familya: Devegiller (Camelidae)
Alt takım: Gevişgetirenler (Ruminantia)
Familya: Cüce geyikgiller (Tragulidae)
Familya: Zürafagiller (Giraffidae)
Familya: Misk geyiğigiller (Moschidae)
Familya: Amerikan antilobu (Antilocapridae)
Familya: Geyikgiller (Cervidae)
Familya: Boynuzlugiller (Bovidae)
Alt takım: Whippomorpha
Familya: Su aygırıgiller (Hippopotamidae)
İnfratakım: Balinalar (Cetacea)
Balinalar da çift toynaklı hayvanlardan türemişlerdir. Çok farklı olan vücut yapılarından dolayı eskiden ayrı bir takıma konulsalar da, çift toynaklıların ayrıntılı bir kladogramı için balinaların da dikkate alınması gerekir. Balinalar, güncel olarak su aygırları ile birlikte Whippomorpha alt takımında sınıflanırlar.

 Wikimedia Commons'ta Çift toynaklılar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 Vikitür'de Artiodactya ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Ungulate Taxonomy: A new perspective from Groves and Grubb (2011) 1 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çin nehir yunusu (Lipotes vexillifer; Çince: Her ne kadar Çin'de "Yangtze'nin Tanrıçası" (Çince (basitleştirilmiş): 长江女神; Çince (geleneksel): 長江女神; pinyin: chángjiāng nǚshén) adı verilen bu yunus türünü korumak için çaba sarf edildiyse de son yıllarda yunus sayısı oldukça azaldı. 2006 yılı sonunda Yangtze nehrinde yapılan yunus araştırması sonucunda bir tane yunus ile bile karşılaşılmayınca soyu kısmen tükenmiş sayılmıştır.

Fosil kalıntılarına göre yunusların Büyük Okyanustan Yangtze Nehrine yirmi milyon yıl önce göçettikleri tahmin edilmektedir. Tatlı suyu yaşam alanı olarak seçtiği bilinen dört yunus türünden biridir. Diğer nehir yunusları olan Ganj ve İndus nehir yunusu Hindistan'da Ganj ve İndus nehirlerinde, La Plata Yunusu Güney Amerika'da Rio de la Plata'da ve Amazon nehir yunusu (Boto) Amazon nehirlerinde yaşamlarını sürdürmektedir.
MÖ 3. yüzyıl civarlarında eski sözlük Erya'da tanımlandığında yaklaşık olarak 5.000 Çin nehir yunusu bulunduğu tahmin edilmiştir. Bir Çin masalına göre sevmediği bir adamla evlenmeyi reddeden ve ailesi tarafından nehirde boğulan bir prenses Çin nehir yunusu olarak yeniden doğmuştur. Barış ve gönenç simgesi olarak görülen yunusa "Yangtze'nin Tanrıçası" takma adı verilmiştir.

Tarihsel olarak Çin nehir yunusu, Yangtze Nehrinin Şangay şehrine yakın olan ağzından orta ve batıda Yiçang şehrinin bulunduğu yukarı kısımlarına kadar olan 1.700 kilometrelik bir bölgede yaşamaktaydı. Bu alan şu anda her iki taraftan da birkaç yüz kilometre azalmış ve Yangtze Nehrini besleyen Dongting ve Poyang gölleri arasında kalan Yangtze'nin ana kolu üzerine sıkışmıştır. Doğal yaşam alanındaki bu daralmanın sebebi kısmen Üç Boğaz barajının inşasıdır ama asıl sebep dünya üzerindeki insan nüfusunun yaklaşık %12'sinin Yangtze Nehri havzasında çalışması ve yaşamasıdır.

Erişkin Çin nehir yunuslarının boyu erkeklerde yaklaşık 2,3 metre, dişilerde yaklaşık 2,5 metre civarındadır ve bugüne kadar ölçülen en uzun boy 2,7 metredir. Ağırlık olarak 135-230 kilogram arasında olan yunusların doğadaki ortalama yaşam süreleri 24 yıl olarak tahmin edilmektedir. Erkekler cinsel olgunluğa dört yaşında, dişiler de altı yaşında erişir. Yılın ilk yarısında doğurdukları ve şubat ile nisan ayları arasında en çok yavrulama dönemine girdikleri düşünülmektedir. Hamilelik oranının %30 olduğu gözlemlenmiştir. Her seferinde tek yavru doğuran dişi yunusların hamilelik dönemi 10-11 ay arasındadır ve iki doğum arasında iki yıllık bir süre bulunur. Yavru yunuslar doğduklarında 80-90 santimetre civarındadır ve 8 ile 20 aylık bir süre boyunca anneleri tarafından bakılır.
Tehlikeden kaçarken 60 kilometre/saatlik bir hıza ulaşabilen Çin nehir yunusları normal şartlarda 10 ile 15 kilometre/saat hızlarda dolaşır. Görme ve işitme duyularının zayıflığı nedeniyle yunus yönbulma için genellikle sonar özelliklerini kullanır.

1950'lerde 6.000 Çin nehir yunusu bulunduğu tahmin edilmiştir ancak son elli yılda bu sayı önemli oranda azalmıştır. Guinness Rekorlar Kitabına göre dünyanın en çok soyu tükenme riski altında olan deniz memelisi olan Çin nehir yunusu en son Eylül 2004 tarihinde görülmüştür.

Dünya Korunma Birliği'ne (IUCN) göre türün soyunun tükenmesine neden olabilecek tehditler şunlardır: Büyük Atılım sırasında insanlar tarafından avlanma serbestisi, balık ağlarına takılma, yasaklanmış olduğu halde elektrikle balık avlama, tekne ve gemilerle çarpışma, doğal yaşam alanının daralması ve çevre kirliliği.
Büyük Atılım sırasında Çin nehir yunuslarına duyulan geleneksel saygı kınanarak eti derisi ve yağı için avlanmış ve kısa sürede sayıları azalmıştır.
Çin ekonomik olarak geliştikçe nehir yunusları üzerindeki baskı da giderek arttı. Sanayi ve yerleşim bölgelerinin atıkları Yangtze Nehrine verildi. Nehir yatağı birçok bölgede beton ile kuvventlendirildi. Gemi boyları büyüdü ve trafiği arttı, balıkçılar daha geniş ve daha ölümcül ağlar kullanmaya başladı. Gürültü kirliliği nedeniyle zaten hemen hemen kör olan hayvanın pervanelerle çarpışma riski arttı. Yunusun beslendiği balıkların sayıları da sanayi öncesi dönemin binde birine kadar düştü.
1970 ve 1980'lerde tahmin edilen Çin nehir yunusu ölümlerinin yarısının sebebinin balık ağlarına dolanma olduğu sanılmaktadır. 2000'lerin başında ise nehir yunuslarının karşısındaki en büyük doğrudan tehdit elektrikle balık avlanması olarak değerlendirilmiştir. Her ne kadar yasadışı da olsa bu yıkıcı avlanma tekniği Çin'de yaygın olarak uygulanmaktadır. Üç Boğaz barajının inşası ise hem yunusun yaşam alanını daha da daraltmış hem de gemi trafiğinin artmasına neden olmuştur.

MÖ 3. yüzyıl civarında: hayvan sayısı 5.000 civarında tahmin edildi
1950'ler: hayvan sayısı 6.000 civarında tahmin edildi
1958-1962: Büyük Atılım sırasında geleneksel olarak saygı görülen hayvan statüsünü kaybetti
1979: Çin, Çin nehir yunusunun soyunun tükenme tehlikesi altında olduğunu bildirildi
1983: Çin nehir yunusunun avlanmasını yasaklayan ulusal yasa çıkarıldı.
1984: Çin nehir yunusunun kötü durumu Çin'de gazete başlıklarına çıktı
1986: Hayvan sayısı 300 civarında tahmin edildi
1989: Gezhouba barajı tamamlandı
1990: Hayvan sayısı 200 civarında tahmin edildi
1994: Üç Boğaz barajının inşası başladı
1996: IUCN türü soyu tükenmesi çok büyük tehlike altında listesine aldı
1997: Hayvan sayısının 50'den az olduğu tahmin edildi. (İncelemede 23 tane bulundu)
1998: İncelemede 7 tane bulundu
2003: Üç Boğaz barajı su tutmaya başladı
2004: En son görülen yunus, ağlara takılıp ölen bir yunustu
2006: İncelemede hiç karşılaşılmadı, "büyük bir olasılıkla soyunun tükendiği" açıklandı

Çin tarafından nehir yunuslarının tehlike altında olduğu tanındıktan sonra hükûmet yunus avlamayı yasakladı, balık avlamada bazı kısıtlamalar getirdi ve doğal koruma alanları oluşturdu.
1978 yılında Çin Bilimler Akademisi (中国科学院) tarafından Wuhan Hidrobiyoloji Enstitüsü'nün bir şubesi olarak Tatlısu Yunusları Araştırma Merkezi (淡水海豚研究中心) kuruldu. 1980'lerde ve 1990'larda yunusları yakalayıp koruma altındaki alanlara yerleştirmek için çeşitli girişimlerde bulunuldu. Güdülen strateji bir yetiştirme programıyla türün nüfusunu artırmak, Yangtze Nehrindeki koşulları iyileştirdikten sonra yunusları tekrar doğal ortamına bırakmaktı. Ancak nadir görülen ve hızlı hareket edebilen yunusları yakalamanın oldukça zor olduğu görüldü, ayrıca yakalanan yunusların hiçbiri birkaç aydan uzun bir süre hayatta kalmadı.
Çin'in ilk suda yaşayan türleri koruma örgütü olan Wuhan Çin Nehir Yunusu Koruma Vakfı (武汉白鱀豚保护基金) 1996 yılının Aralık ayında kuruldu. Bir fonda 1.383.924,35 CNY (yaklaşık 100.000 USD) toplayan vakıf bu parayı in vitro hücre korunmasında ve 1998'de sel baskınına uğrayan Şişou Korunağı da dahil olmak üzere Çin nehir yunusu tesislerini işletmek için kullanmıştır.

1992'den beri Yangtze üzerinde koruma altında beş bölge ulusal ya da eyalet Çin nehir yunusu koruma bölgesi olarak ayrılmıştır. Çin nehir yunusu aktif olarak koruma altında olduğu ve balık avlamanın yasaklandığı ve Yangtze Nehrinin ana kolunda bulunan bu koruma parklarının dördü şunlardır: Şişou Şehri ve Xin-Luo Ulusal Çin nehir yunusu koruma bölgesi ile Tongling ve Zhenjiang Eyalet Çin nehir yunusu koruma bölgesi. Bunlara ek olarak beşinci bir koruma bölgesi Şişou şehrine yakın, nehrin kuzey kıyısının ötesindeki bir akmazda kurulmuştur ve adı Tian-e-Zhou akmaz yarı doğal koruma bölgesidir. Bir araya geldiğinde bu bölgeler yaklaşık 350 kilometrelik bir alanı yani Çin nehir yunuslarının yaşadığı bölgenin üçte birini kaplar. Dolayısıyla yunusların doğal yaşam alanlarının üçte ikisi koruma altında değildir.
Bu beş koruma bölgesinin yanı sıra Jianli, Chenglingji, Hukou, Wuhu ve Zhengjiang'da beş “Koruma İstasyonu”da bulunur. BU istasyonlarda iki gözlemci ile yasadışı balık avcılığını araştırmak için günlük devriye görevinde kullanılan motorlu bir tekne bulunur.
2001 yılında Çin Hükümeti, Yangtze Nehrinin memelilerini korumak için bir eylem planını onayladı. Bu eylem planı, 1968 çalışma grubunda belirlenen ve ulusal Çin nehir yunusunu koruma politikası olarak belirlenen üç önlemi tekrar vurguladı. Tüm bu yasal düzenlemelere ve çalışma gruplarına rağmen Çin'de koruma çabalarına ayıracak çok az bir fon mevcuttu. Projeye başlamak ve üç yıl sürdürebilmek için yaklaşık 1 milyon USD gerektiği tahmin edilmiştir.
Su memelilerini kurtarmak için yeterli çaba verilmediği ve geç kalındığı kanıtlanmıştır. Baiji.org Vakfının baş yöneticisi August Pfluger "Çin Hükümetinin stratejisi iyi bir stratejiydi ancak eyleme geçecek zamanımız yoktu." demiştir.

Biliminsanları en iyi eylem planının türü doğal ortamında koruma çabalarıyla paralel yürüyen doğal ortamı dışında koruma çalışmaları olduğunu kabul etmektedir. Yunusların doğal yaşam ortamını korumak için Yangtze Nehrindeki bozulma geri çevrilmelidir. Doğal ortamı dışında koruma projelerinin amacı zamanla yeterli sayıda yunus yetiştirdikten Tangtze'ye geri bırakılması dolayısıyla da doğal yaşam alanlarının da bu şekilde zaten korunmasının sağlanmasıdır.

Şişou Tian-e-Zhou, Hubei eyaletinde Şişou şehrinin yakınında bulunan 21 kilometre boyunda ve 2 kilometre genişliğinde bir akmazdır. Şişou yarı doğal bir koruma alanının gerektirdiklerşne saip olan minyatür bir Yangtze olarak tanımlanmıştır. 1992 yılında ulusal koruma alanı ilan edilen bölgenin yalnızca nehir yunusu için değil aynı zamanda Yangtze sırt yüzgeçsiz yunus için de kullanılması amaçlanmıştır. 1990 yılında ilk sırt yüzgeçsiz yunusların getirildiği koruma bölgesinde o zamandan beri bu yunusların hayatta kaldığı ve ürediği gözlemlenmiştir. 2005 Nisan ayında koruma alanında 26 sırt yüzgeçsiz yunus olduğu bilinmektedir. 1995 Aralık ayında akmaza getirilen dişi bir nehir tunusu 1996 yazında sel baskını sırasında ölmüştür. Her yıl olan sel baskınlarıyla başaçıkmak için Yangtze ile Şişou arasına bir bent inşa edilmiştir. Akmazın su akış yönüne göre aşağıdaki ağzına yapılan bir bent kapısı ile akmazdaki su kontrol altında tutulabilmektedir. Ancak bent kapısı yapıldıktan sonra yıllık besin transferi oluşamadığından akmazdaki suyun kal

Çizgili yunus (Stenella coeruleoalba), Stenella cinsindeki beş yunus türünden biridir ve dünya üzerindeki tüm ılıman ve tropik okyanuslarda bulunur. Üzerinde oldukça fazla araştırma yapılmış olan bu yunus türüne aynı zamanda Euphrosyne yunusu ve mavi beyaz yunus adları da verilmektedir.

Çizgili yunus geleneksel olarak Stenella cinsine dahil olan beş yunus türünden biridir ancak Le Duc ve arkadaşlarının (1999) yakın zamanda yaptığı genetik araştırmalar Stenella cinsinin aslında doğal bir gruplama olmadığını göstermektedir. Bu çalışmaya göre çizgili yunusun en yakın akrabaları Atlantik dönücü yunusu, bayağı yunus, Atlantik benekli yunusu ve daha önceleri afalinanın alt türü olarak görülen Hint-Pasifik afalinasıdır. Çizgili yunus Franz Meyen tarafından 1833'te bulunmuştur. Bilimsel adı olan coeruleoalba (Latince: caeruleus 'koyu mavi' ve albus 'beyaz') yunusun yanlarında bulunan kendine özgü mavi ve beyaz çizgiler nedeniyle verilmiştir.

Çizgili yunus, yaşadığı sularda bulunan diğer yunuslarla (Pantropik benekli yunus, Atlantik benekli yunusu, Atlantik dönücü yunusu) benzer gövde yapısına ve boyuta sahiptir. Ancak gövde renkleri oldukça göze çarpıcı olduğundan denizde görülmeleri kolaydır. Alt kısımları beyaz ya da pembedir. Gözün altından yan yüzgeçlere kadar giden bir ya da iki koyu mavi çizgi vardır ve bu çizgiler genişleyerek yan yüzgeçlerle aynı genişliğe ulaşır. Kulağın arkasından çıkan iki ayrı mavi çizgi daha bulunur. Bunlardan birisi kısadır ve yan yüzgeçlerin üzerinde sona erer. İkincisi daha uzundur ve yunusun yanında kalınlaşarak ilerler, kuyruğa gelmeden önce kıvrılarak karın kısmına döner. Bu çizgilerin üzt kısmında yunusun yanları açık mavi renktedir. Sırt, sırt yüzgeci, alın ve ağız koyu mavidir. Gözlerin çevresinde de koyu mavi bir bölge bulunur. Dudaklar beyazdır. Kuyruk, yanlarda bulunan orta çizgi ile aynı mavi renktedir.
Çizgili yunuslar yaklaşık bir metre boyunda ve 10 kg ağırlığında doğarlar. Erişkin yaşa geldiklerinde 2,4 metre (dişiler) ile 2,6 metre (erkekler) boya ve 150 kg. (dişiler) ile 160 kg (erkekler) ağırlığa ulaşırlar. Araştırmalara göre Akdeniz'de yaşayan dişiler cinsel olgunluğa 12 yaşında, Pasifik'te yaşayanlar ise 7-9 yaşlarında gelmektedir. Yaşam süreleri yaklaşık 55-60 yıldır. Hamilelik yaklaşık olarak 12 ay sürer ve iki yavrulama dönemi arasında üç ile dört yıllık bir ara bulunur.
Kendi cinsinde bulunan diğer yunuslarda olduğu gibi çizgili yunus büyük gruplarla, genellikle de yüzden fazla yunusla birlikte hareket eder. Akdeniz ve Atlantik'te bu gruplar daha küçük olabilir. Aynı zamanda bayağı yunuslarla da birlikte yüzebilirler. Çizgili yunuslar en az diğer yunuslar kadar akrobasi yapabilir. Sıklıkla su yüzeyini yararak yüzer ve oldukça yükseğe zıplayabilirler. Atlantik ve Akdeniz'de teknelere yaklaştıkları görülse de diğer bölgelerde bu çok yaygın bir davranış değildir. Özellikle de geçmişte oldukça çok avlandıkları Pasifik'te teknelere pek yaklaşmazlar.
Çizgili yunus derin su balıkları ve mürekkep balıklarıyla beslenir.

Çizgili yunus kıyıdan uzak, ılıman ve tropik suları sever. Akdeniz ve Meksika Körfezi de dahil olmak üzere Atlantik Okyanusu'nda, Hint Okyanusu'nda ve Pasifik Okyanusu'nda oldukça çok sayıda bulunurlar. Kabaca 40° Kuzey enleminden 30° Güney enlemine kadar olan bölgede yaşarlar. Her ne kadar standart olarak 18-22 derece Celsius su sıcaklığını tercih etseler de 10 ile 26 derece arasında sularda bulunmuşlardır. Batı Pasifik'te yoğun olarak araştırılan bu yunus türünün belirgin bir göç yolu olduğu belirlenmiştir. Diğer bölgelerde bu tarz bir göçe rastlanmamıştır. Bulunduğu yerlerde oldukça yaygın olan yunusun bazı yerlerde düşük bir popülasyon yoğunluğuna sahip olduğu düşünülmektedir. Toplam popülasyon iki milyonun üzerindedir.

Japonya en az 1940'lardan beri Batı Pasifik'te çizgili yunusları avlamaktadır. "Çizgili yunus sürek avı" günlerinde yılda en az 8.000-9.000 yunus öldürülmekteydi ve hatta bir yıl bu sayı 21.000'e çıkmıştır. 1980'lerden beri avlanmaya konulan kotalarla birlikte bu sayı yılda 1.000 yunusa düşmüştür. Doğa korumacıları nüfus, hastalık, yoğun gemi seferleri ve sıklıkla oluşan ağa takılmalar nedeniyle Akdeniz popülasyonunun tehdit altında olmasından endişelenmektedir.
Çizgili yunusların yakalanıp bakılmasıyla ilgili çabalar, besin almayı reddeden yunusların iki hafta sonra ölmesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Stenella coeruleoalba.30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 5 Ocak 2007'de erişildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden korunmaya muhtaç (LR/cd) sınıfında listelendiği açıklanmaktadır.
Striped Dolphin by Frederick I. Archer II in Encyclopedia of Marine Mammals pp. 1201–1203.
Whales Dolphins and Porpoises, Mark Carwardine, Dorling Kindersley Handbooks, ISBN 0-7513-2781-6
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World, Reeves, Stewart, Clapham and Powell, ISBN 0-375-41141-0

ARKive - Çizgili yunus (Stenella coeruleoalba) resim ve videoları

Çıkık dişli gagalı balina (Mesoplodon bowdoini), gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasından iki dişli balina (Mesoplodon) cinsine ait bir balina türü. Amerikalı zoolog Roy Andrews tarafından 1908 yılında tarif edilmiştir.

Çıkık dişli gagalı balinanın Avustralya ve Yeni zelanda kıyılarında karaya vurmuş cesetleri bulunmuştur. Yayılımı bu civardan daha da güneye doğru, Güney Kutbuna kadar vardığı tahmin edilir.

Bu balinaların torpido şeklinde bir vücudu, küçük yüzgeçleri ve büyük bir kuyruk yüzgeci olur. Renkleri lacivert ile siyah (erkekler gri) arası değişir. Diğer gagalı balinalarda olduğundan daha kısa olan burunları beyazdır. Erkeklerin ayrıca iki adet üçgen şeklinde azman dişi ağzından çıkık durur. Boyları 4,5 metreye ve ağırlıkları 2600 Kiloya ulaşır.
Karaya vurmuş bireylerin miğdeleri araştırıldığında içinde bol ahtopot ve az miktarda balık bulunmuştur.

Rüdiger Wandrey: Die Wale und Robben der Welt. Franckh-Kosmos Verlags GmbH, 1997, ISBN 3-440-07047-6

Cetacean Specialist Group (2006). Mesoplodon bowdoini. Tehlike altında olan türlerin 2006 IUCN Kırmızı Listesi. IUCN 2006. 12. Mai 2006 tarihinde alınmıştır.

İspermeçet balinası (Physeter macrocephalus), Physeteroidea familyasından tüm okyanuslarda yaygın olan balina türü. Kaşalot da denilir. Yetişkin erkekler yazın kutup sularına göç eder. Akdeniz'de görülen en yaygın balina türüdür. Türkiye'de görülmüş 4 balina türünden biridir.

Erkekleri 15–20 m ve 45-70 ton, dişiler 9–13 m ve 15-20 ton ağırlığında olur. Sırtı koyu gri, mavimsi siyaha kadar değişir, karın kısmı beyazımsıdır. Başı alışılmışın dışında iridir ve vücut büyüklüğünün üçte biri kadardır. Baş küt ve altçene dardır. Beyni yaşayan memeliler arasındaki en büyük beyindir, sırt yüzgeci yerini belirsiz bir tümseğe bırakmıştır. Kuyruk yüzgeci geniştir (4.6 m'ye kadar) ve dalarken suya vurulur. İspermeçet balinası dişli balinaların en büyüğüdür: 20 m'ye kadar olan boyu ve 50 tona kadar olan ağırlığıyla gerçek balinagiller (Balaenidae) ve çatalkuyruklu balinagillerin üyeleriyle büyüklük bakımından yarışır. Çok büyük olan başında yalnızca dişlerle (her biri 20 cm uzunlukta ve 500 g ağırlıkta koni biçiminde 40 diş) donanmış çenesi vardır. Dünyanın en büyük sesli hayvanıdır. Şekilleri biraz da olsa dikdörtgene benzer.

Genellikle 10-30 bireylik gruplar halinde bulunur. Bir erkeğin çevresinde birçok dişi ve gençler, oldukça uzakta da erişkin erkekler bulunur. 1200 metre derinliğe dalıp, bir saat su altında kalabilirler. Nefes almak için 10 dakika kadar su yüzeyinde kalır. Kaşalotların nefes alma işlemi sırasında püskürttüğü hava, ileriye doğru 45º'lik bir eğimle karakteristik bir görünüm kazanır. Ortalama ömrü 60 yıldır.
Dişiler her zaman tropik ve subtropik denizlerde kalır, erkekler ise yazın soğuk denizlere göç eder.

Genellikle sadece büyük mürekkep balıklarını (boyu 2 metreyi bulanları tercih eder) yerler. Başka balıkları ve fok gibi diğer deniz memelilerini de yerler. Denizin altında hareketsiz yatarken geçen mürekkep balığı sürüsünü ağzını aniden açıp emerek avlar. Mürekkep balıklarının sindirilemeyen kesimleri, sindirim borusunda toplanır ve sonra da ağız ya da anüs yoluyla atılır. Bunlar koku sanayinde kullanılan gri amberi oluşturur.

Kuzey yarıkürede haziran ayında çiftleşirler. Gebelikleri 20-21 ay sürer. Dişiler 3-6 yılda bir ürerler. Nadiren ikiz, çoğunlukla tek yavru dünyaya getirirler. Doğumda 4 m boyunda ve yaklaşık 1 ton olan yavru, iki yıl kadar süt emer. Eşeysel olgunluğa 10 yaşlarında ulaşırlar.

Uzun yıllar eti ve yağı nedeniyle geniş çapta avlandıktan sonra 1979 sonrasında yasaklamaya dahil alınan önlemlerle tükenmenin eşiğinden dönmüştür. Birçok ülkede ticari amaçla avlanması yasaklanmıştır. Ancak bazı ülkelerde hala belirli şartlar altında balina avcılığı yapılmaktadır. İspermeçet balinasının eti hayvan yemi olarak, yağı da sanayi ürünlerinde, hatta el ve vücut kremlerinde kullanılır.

Şili yunusu (Cephalorhynchus eutropia), (kara yunus olarak da bilinir ancak bu isim bilimsel çevreler tarafından artık kullanılmamaktadır) Cephalorhynchus cinsinde bulunan dört yunus türünden biridir. Yunus yalnızca Şili sahillerinde ve Arjantin'in güney ucunda bulunur.

Şili yunusu küt bir kafaya sahip olan, 1,7 metre boyuyla küçük bir yunustur. Bu özellikleri nedeniyle zaman zaman yanlışlıkla yunusa benzeyen porpoise olarak tanımlanır. Kalın gövdeli olan yunusun bel çevresi boyunun üçte ikisi kadardır. Diğer yunuslarla karşılaştırıldığında sırt ve yan yüzgeçleri gövdesine oranla küçüktür. Boğazı, karın kısmı ve yan yüzgeçlere yakın olan kısımları beyazdır. Vücudunun geri kalan kısmı grinin çeşitli tonlarındadır. Yunusun üst çenesinde 28-34 çift diş, alt çenesinde de 29-33 çift diş bulunur.
İki ile on bireyden oluşan küçük gruplar hâlinde dolaşan yunusun daha büyük gruplar oluşturduğu da gözlemlenmiştir.
Yaşam süresi, hamilelik ve süt verme süresi bilinmemekle birlikte, üzerinde daha çok çalışma yapılmış olan ve aynı cinsteki beyaz başlı yunus ile alaca yunusa benzer olduğu sanılmaktadır. Diğer iki yunusun yaşam süresi en çok yirmi yıldır ve hamilelik dönemi on ay ile bir yıl arasında değişmektedir.

Belki de deniz memelileri arasında üzerinde en az çalışma yapılmış olan Şili yunusunun popülasyonu kesin olarak bilinememektedir. Birkaç bin Şili yunusu olduğu sanılmaktadır ancak Steve Leatherwood adlı bir araştırmacı bu sayının daha da az olduğunu önermiştir. Sayısı ne olursa olsun, Şili yunusu Şili sahillerine özgü bir yunustur ve göç ettiği sanılmamaktadır. Diğer Cephalorhynchus türlerinden daha geniş bir enlem aralığında görülmüştür: 33° Güney enlemindeki Valparaíso'dan 55° Güney enlemindeki Horn Burnu'na kadar. Bu yunus türünün 200 metreden daha az derin olan sığ suları ve özellikle de hızlı bir gel-git akıntısı olan bölgelerle nehir ağızlarını tercih ettiği görülmektedir.

20. yüzyılın başlarında Şili yunusu daha çok kara yunus adıyla tanınıyordu. Daha sonraları bu adlandırmanın pek doğru olmadığı konusunda anlaşılmıştır. Biliminsanları tarafından ilk başlarda incelenen bireylerin çoğunun derisi hava ile temas nedeniyle kararmıştı ve deniz üzerinde uzak mesafeden gözlemlendiğinde sırt renkleri olduğundan daha koyu görünüyordu. Daha çok örnek incelendiğinde aslında yunusun sırt renginin grinin değişik tonlarından oluştuğu anlaşılmış ve karın bölgesinin de beyaz olduğu görülmüştür. Bilim çevreleri yunusun Şili sahilleri boyunca bulunmasından ötürü artık Şili yunusu diye isimlendirilmesinde hemfikirdir.

Şili yunusu Cephalorhynchus cinsi içinde teknelerin yanında su yüzeyinde yüzmeyen tek yunus türüdür. Bunun nedeninin 1980'lerin başına kadar bu yunus türünün zıpkınla avlanması sonucu yunusların teknelerden artık çekinmeleri olduğu sanılmaktadır. Avlanmaları yasaklanana kadar yılda 1.300-1.500 arası yunus öldürülmekteydi. Günümüzde her yıl birkaç yunus balık ağlarına takılmak suretiyle ölmektedir. Popülasyonun hassas durumu göz önüne alındığında bu kayıpların türün sayısının azalmasına neden olacak önemli kayıplar olduğu sanılmakta ama bu kesin olarak bilinememektedir.

Balinalar Uzmanlık Grubu (1996). Cephalorhynchus eutropia. 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 2006 IUCN Kırmızı Liste. IUCN 2006. 8 Mayıs 2006'da çekildi. Bilgibankası girişinde bu türün neden tehdit altında olduğu açıklanmaktadır.
National Audubon Society: Guide to Marine Mammals of the World ISBN 0-375-41141-0
Encyclopedia of Marine Mammals ISBN 0-12-551340-2

Hyperoodon (veya Hyperoödon) gagalı balinagiller (Ziphiidae) familyasına ait balina cinsidir. Türleri: Kuzey şişe burunlu balinası ve Güney şişe burunlu balinasıdır Pasifik gagalı balinası türü, fisiksel görünüşleri nedeniyle tropikal şişe burunlu balinası olarak adlandırılır ve sınıflandırılır. Cins, Bernard Germain de Lacépède tarafından 1804 yılında tanımlanmıştır.
Bütün diğer gagalı balinagiller gibi kafadan bacaklılar ile beslenir

Kuzey şişe burunlu balinası yayılımı Atlas Okyanusu'nun kuzeyi, Güney şişe burunlu balinası yayılımı ise Güney okyanuslarıdır.

Kuzey şişe burunlu balinası
Güney şişe burunlu balinası

Bottlenose Whales in the Encyclopedia of Marine Mammals Shannon Gowans, 1998. ISBN 0-12-551340-2
National Audubon Society Guide to Marine Mammals of the World Reeves et al., 2002. ISBN 0-375-41141-0.
Whales, Dolphins and Porpoises Carwardine, 1995. ISBN 0-7513-2781-6
{{{assessors}}} (2008). Hyperoodon ampullatus. IUCN 2008. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi. Erişim tarihi: 27 February 2009.
Beaked Whales in the Animal Encyclopedia: The Definitive Visual Guide David Burnie, 2014. ISBN 978-0-2411-8023-5

Marine Bio: Northern Bottlenose Whale
Northern Bottlenose Whale
BBC: Whale spotted in central London 24 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Whale & Dolphin Conservation Society (WDCS) 24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Northern Bottlenose Whale - ARKive bio
Northern Bottlenose Whale - The Beaked Whale Resource 3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Voices in the Sea - Sounds of the Northern bottlenose Whale 9 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Marine Bio: Southern Bottlenose Whale
Polar Conservation Organization - information on the Bottlenose Whale

Anizogami, boyut ve/veya biçim bakımından farklılık gösteren iki gametin birleşmesini veya kaynaşmasını içeren bir eşeyli üreme şeklidir. Daha küçük olan gamet erkektir, bir sperm hücresidir, daha büyük olan gamet ise dişidir, tipik olarak bir yumurta hücresidir. Anizogami çok hücreli organizmalar arasında baskındır. Hem bitkilerde hem de hayvanlarda gamet boyutu farkı, dişiler ve erkekler arasındaki temel farktır.
Anizogami büyük olasılıkla izogamiden evrimleşmiştir. Erkek ve dişinin biyolojik tanımı gamet büyüklüğüne dayandığından, anizogaminin evrimi erkek ve dişi cinsiyetlerinin evrimsel kökeni olarak görülmektedir. Anizogami hem doğal seçilimin hem de cinsel seçilimin bir sonucudur ve cinsiyetleri, davranışlardaki cinsiyet farklılıkları da dahil olmak üzere farklı birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerine yönlendirmiştir.
Geoff Parker, Robin Baker ve Vic Smith, anizogaminin evrimi için modern evrim teorisiyle tutarlı bir matematiksel model sunan ilk kişilerdir. Teorileri geniş çapta kabul görmüştür ancak anizogaminin evrimi hakkında alternatif hipotezler de mevcuttur.

Anizogami (izogaminin olumsuzlanması veya karşıtı) Grekçe an- (olumsuz bir önek), izo (eşit anlamına gelir) ve gami (evlilik anlamına gelir) bileşenlerinden gelir. Anizogami teriminin bilinen ilk kullanımı 1891 yılında olmuştur.

Anizogami, boyut ve/veya biçim bakımından farklılık gösteren iki gametin birleşmesini veya kaynaşmasını içeren eşeyli üreme biçimidir. Daha küçük olan gamet erkek (sperm hücresi) olarak kabul edilirken, daha büyük olan gamet dişi (hareketli değilse tipik olarak yumurta hücresi) olarak kabul edilir.
Çeşitli anizogami türleri vardır. Her iki gamet de kamçılı ve dolayısıyla hareketli olabilir. Alternatif olarak, çiçekli bitkiler, kozalaklı ağaçlar ve gnetofitlerde olduğu gibi, gametlerin hiçbiri kamçılı değildir. Bu gruplarda erkek gametler polen taneleri içindeki hareketsiz hücrelerdir ve polen tüpleri vasıtasıyla yumurta hücrelerine iletilirler. Kırmızı alg Polysiphonia'da, hareketli olmayan yumurtalar hareketli olmayan spermler tarafından döllenir.
İnsanlar da dahil olmak üzere hayvanlarda görülen anizogami biçimi, büyük, hareketli olmayan bir yumurtanın (ovum) küçük, hareketli bir sperm (spermatozoon) tarafından döllendiği oogamidir. Yumurta uzun ömürlülük için optimize edilmişken, küçük sperm hareketlilik ve hız için optimize edilmiştir. Yumurta hücresinin büyüklüğü ve kaynakları, yüzen sperm hücrelerini çeken feromonların üretimine izin verir.

Anizogami, cinsiyetler arasındaki fenotipik farklılıkları açıklamaya yardımcı olan eşeysel dimorfizmin temel bir unsurudur. Araştırmacılar ökaryotların %99,99'undan fazlasının cinsel yolla ürediğini tahmin etmektedir. Çoğu ökaryot bunu, her ikisi de üreme potansiyeli için optimize edilmiş erkek ve dişi cinsiyetler aracılığıyla yapar. Farklı boyut ve şekildeki gametleri nedeniyle, hem erkekler hem de dişiler, bireyin doğurganlığını optimize eden fizyolojik ve davranışsal farklılıklar geliştirmiştir. Yumurtlayan dişilerin çoğu tipik olarak yavruları taşımak zorunda olduğundan ve daha sınırlı bir üreme döngüsüne sahip olduğundan, bu tipik olarak dişileri bir türdeki erkeklerin üreme başarısı oranında sınırlayıcı bir faktör haline getirir. Bu süreç dişilerin erkekleri seçmesi için de geçerlidir ve erkeklerin ve dişilerin eşlerde farklı özellikler seçtiği varsayıldığında, birçok nesil boyunca cinsiyetler arasında fenotipik farklılıklar ortaya çıkacaktır. Bateman ilkesi olarak bilinen bu hipotez, anizogami nedeniyle erkekler ve dişiler üzerinde oluşan evrimsel baskıları anlamak için kullanılır. Bu varsayım eleştirilse de anizogam türlerde cinsel seçilim için genel kabul gören bir modeldir. Aynı tür içinde cinsiyete bağlı olarak farklı özellikler için seçilim, cinsiyete özgü seçilim olarak bilinir ve aynı türün cinsiyetleri arasında bulunan farklı fenotipleri açıklar. Zaman içinde cinsiyetler arasındaki bu cinsiyete özgü seçilim, erkek ve dişilere üreme başarısında yardımcı olan ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesine de yol açar.
Çoğu türde, her iki cinsiyet de eşlerini potansiyel eşlerin mevcut fenotiplerine göre seçer. Bu fenotipler türe özgüdür ve başarılı cinsel üreme için farklı stratejilerle sonuçlanır. Örneğin, fil foklarında büyük erkekler cinsel olarak seçilir çünkü büyük boyutları erkeğin diğer erkeklerle savaşmasına yardımcı olur, ancak örümceklerde küçük erkekler cinsel olarak seçilir çünkü cinsel yamyamlıktan kaçınırken dişi ile daha hızlı çiftleşebilirler. Bununla birlikte, cinsel olarak seçilen fenotiplerin geniş yelpazesine rağmen, çoğu anizogam tür, genel üreme başarısı modellerine dayanan bir dizi öngörülebilir arzu edilen özelliği ve seçici davranışı takip eder.

İç dölleyiciler için, tek bir üreme olayı boyunca tipik olarak daha fazla enerji harcadıkları için dişilerin üremeye yaptıkları yatırım yüksektir. Bu, oogenez kadar erken bir dönemde görülebilir; dişi, potansiyel zigotun hayatta kalma şansını daha iyi artırmak için gamet sayısını gamet boyutuna feda eder; erkeklerdeki spermatogenezden daha enerjik bir süreçtir. Oogenez, dış döllenmelerde yumurta doğumunu ve iç döllenmelerde zigot gelişimini kolaylaştırmak için üreme organlarında gerekli değişikliklere diğer dişilere özgü organları hazırlamak üzere hormonlar da üreten dişilere özgü bir organ olan yumurtalıkta gerçekleşir. Üretilen yumurta hücresi sadece büyük değil, aynı zamanda bazen hareketsizdir ve döllenmeyi başlatmak için daha hareketli sperm ile temas gerektirir.
Bu süreç dişi için çok enerji gerektiren ve zaman alıcı olduğundan, eş seçimi genellikle dişinin davranışına entegre edilir. Dişiler üremek için seçtikleri erkekler konusunda genellikle çok seçici davranır, çünkü erkeğin fenotipi erkeğin fiziksel sağlığı ve kalıtsal özelliklerinin göstergesi olabilir. Dişiler, erkekleri kur yapma yoluyla dişilere arzu ettikleri özellikleri sergilemeye zorlamak için eş seçimini kullanır ve başarılı olursa erkek üreme hakkına sahip olur. Bu durum, belirli türlerdeki erkek ve dişileri kur yapma davranışlarının yanı sıra potansiyel bir eşe fiziksel sağlıklarını gösterebilecek özelliklere yatırım yapmaya teşvik eder. Cinsel seçilim olarak bilinen bu süreç, bir termit kraliçesinin şişirilmiş boyutu gibi bireysel hayatta kalmadan ziyade üreme başarısını kolaylaştıracak özelliklerin geliştirilmesiyle sonuçlanır. Dişilerin cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyona sahip olabilecek potansiyel eşlere karşı seçim yapması da önemlidir, çünkü hastalık sadece dişinin üreme yeteneğine zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda ortaya çıkan yavrulara da zarar verebilir.
Erkeklerde nadir olmamakla birlikte, dişiler ebeveyn bakımıyla daha fazla ilişkilidir. Dişiler erkeklere göre daha sınırlı bir üreme programına sahip olduklarından, dişiler genellikle yavruları cinsel olgunluğa kadar korumak için erkeklere göre daha fazla yatırım yapar. Eş seçimi gibi, ebeveyn bakımının seviyesi de türler arasında büyük farklılıklar gösterir ve genellikle cinsel karşılaşma başına üretilen yavru sayısına bağlıdır.
Tüm büyük omurgalı gruplarından olanlar da dahil olmak üzere birçok türde dişiler sperm depolamayı kullanabilir; bu süreç sayesinde dişi bir eşten gelen fazla spermi depolayabilir ve çiftleşme fırsatları azalırsa veya eşlerin kalitesi düşerse üreme olayından çok sonra yumurtalarını dölleyebilir. Daha çok arzu edilen eşlerden gelen spermleri saklayabilen dişi, kendi üreme başarısı üzerinde daha fazla kontrol sahibi olur, böylece dişinin erkekler arasında daha seçici olmasını sağlar ve erkeklerin az olması durumunda döllenme zamanlamasını potansiyel olarak daha sık hale getirir.

Tüm türlerin erkekleri için, ürettikleri sperm hücreleri dişi yumurtanın döllenmesini sağlamak için optimize edilmiştir. Bu sperm hücreleri, cinsel karşılaşma başına mümkün olan en fazla gameti geliştirmeye odaklanan bir gametogenez biçimi olan spermatogenez yoluyla oluşturulur. Spermatogenez, ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişimini tetikleyen hormonları da üreten erkeklere özgü bir organ olan testislerde meydana gelir. Erkeğin gametleri enerjik olarak ucuz ve her boşalmada bol miktarda olduğundan, erkek dişiden çok daha sık çiftleşerek cinsel başarısını büyük ölçüde artırabilir. Yumurta hücrelerinden farklı olarak spermler de hareketlidir ve spermlerin dişinin cinsel organlarından geçerek yumurtaya doğru yüzmesini sağlar. Sperm rekabeti de sperm hücrelerinin gelişiminde önemli bir faktördür. Bir yumurtayı yalnızca bir sperm dölleyebilir ve dişiler döllenme gerçekleşmeden önce potansiyel olarak birden fazla erkekle çiftleşebileceğinden, diğer erkekler tarafından üretilenlerden daha hızlı, daha bol ve daha canlı sperm hücreleri üretmek bir erkeğe üreme avantajı sağlayabilir.
Dişiler genellikle bir türün üreme başarısında sınırlayıcı faktör olduğundan, erkeklerin genellikle dişiler tarafından dişi aramaları ve dişi için rekabet etmeleri beklenir, bu da tür içi rekabet olarak bilinir. Bu durum fasulye böcekleri gibi organizmalarda görülebilir; dişileri daha sık arayan erkek genellikle eş bulma ve üreme konusunda daha başarılı olur. Bu tür bir seçilime maruz kalan türlerde, uygun bir erkek hızlı, daha rafine duyu organlarına ve uzamsal farkındalığa sahip bir erkek olacaktır.
Bazı ikincil cinsiyet özellikleri sadece eşleri cezbetmek için değil, aynı zamanda çiftleşme fırsatları için diğer erkeklerle rekabet etmek için de kullanılır. Geyiklerdeki boynuzlar gibi bazı yapılar, rakip erkeklerin üreme başarısı elde etmesini engellemek için bir silah sağlayarak erkeğin üreme başarısına fayda sağlayabilir. Bununla birlikte, erkek tavus kuşlarında bulunan büyük renkli kuyruk tüyleri gibi diğer yapılar, Fisher'in kaçış sürecinin yanı sıra türe özgü birkaç faktörün daha sonucudur. Dişilerin erkeklerde belirli özellikleri seçmesi nedeniyle, zamanla bu özellikler erkeğin hayatta kalmasını engelleyebilecek kadar abartılır. Bununla birlikte, bu özellikler cinsel seçilime büyük ölçüde fayda sağladığından, daha fazla çiftleşme fırsatı sağlamadaki yararları, özelliğin avlanma vey

Averostra (Latince: "kuş burunları"), çoğu theropod dinozorun içinde bulunduğu, Ceratosauria ve Tetanurae'yi içeren bir teropod dinozor kladıdır. Her iki klad'da Kretase dönemine kadar hayatta kaldı. Kretase-Paleojen neslinin tükenmesi olayı meydana geldiğinde, ceratosaurianlar ve Tetanurae grubundan, tyrannosauroidler ve Maniraptoriformlar hala mevcuttu. Ancak yok oluştan sadece bir Maniraptoran alt grubu olan Aves, sağ çıktı ve özellikle Kretase Paleojen yok oluşu sonrası türleşerek günümüzedeki kuşları oluşturdu.
Averostra'nın önemli bir tanısal özelliği, ellerinde  metakarpal V'in olmamasıdır. Diğer saurischianlar, önemli ölçüde indirgenmiş bir biçimde de olsa da bu kemiği korumuştur.

Averostra, ilk olarak Gregory S. Paul tarafından bir apomorfi bazlı bir klad olarak 2002 yılında tanımlandı. Daha sonra 2007 yılında Martin Ezcurra ve Gilles Cuny tarafından Ceratosaurus ve Allosaurus'un son ortak ataları ve tüm soyundan gelenleri içeren düğüm tabanlı bir klad olarak yeniden tanımlandı. Michael Mortimer, Paul'un orijinal apomorfiye dayalı tanımının Averostra'yı Ceratosaurus ve Allosaurus düğümünden çok daha geniş bir grup olabileceğini, potansiyel olarak tüm Avepoda'yı veya daha çok grupu içerebileceğini söyledi.
Coelophysoidea'nın dahil olmadığı, sadece Ceratosauria ve Tetanurae'yi içeren klad ilk olarak Bakker (1986) tarafından Neotheropoda olarak tanımlandı. Ancak bu ad daha sonra çoğu yazar tarafından Coelophysoidea'yı da içeren bir klad olarak kullanıldı.

Bakterilerin evrimi, bundan yaklaşık 3,2-3,5 milyar yıl önce, Prekambriyen dönemde, arkeal/ökaryotik soydan koptukları ilk büyük ayrımlarından bu yana milyarlarca yıldır süregelmektedir. Bu, filogenilerini oluşturmak için bakteriyel nükleoitlerin gen sekansının çıkarılması suretiyle keşfedildi. Üstelik, Avustalya'nın Apex Chert kayalarında, yaklaşık 3,5 milyar yıl öncesinde, Prekambriyen zamanda yaşamış ilkin prokaryotlara ait mikrofosil örnekleri keşfedilmiştir. Bu, Thermotogota (eski adıyla Thermotogae) şubesinde yer alan bir canlının, modern bakterilerin en son ortak atası olduğunu ileri sürüyor.
Antik kayaların ileri kimyasal ve izotopik analizleri, kabaca 2,45 milyar yıl önce, Sideriyen dönemde oksijenin ortaya çıktığını ortaya koyuyor. Bu da gösteriyor ki okyanuslarda yaşayan fotosentetik siyanobakteriler bu dönemde evrildi çünkü bunlar metabolitik süreçlerinin bir yan ürünü olarak oksijen üreten ilk canlılardı. Bu yüzden de bu şubenin yaklaşık 2,3 milyar yıl önce baskın olduğu düşünülüyordu. Ancak kimi bilim adamları ise 2,7 milyar yıl gibi daha uzak bir tarihte yaşamış olabileceklerini öne sürüyor. Şayet doğruysa bu canlılar Büyük Oksidasyon Olayı'ndan önce yaşadı ve dolayısıyla da ekosistemi bu olay sırasında değiştirmelerinden önce atmosferdeki oksijen seviyelerinin artması için zaman vardı.
Atmosferik oksijen seviyelerinin yükselmesi Pseudomonadota (eski adıyla proteobacteria) şubesinin evrilmesini sağladı. Günümüzde bu şube içerisinde birçok nitrojen bağlayan bakteri, patojen ve serbest yaşayan bakteri bulunmaktadır. Bu şube yaklaşık 1,5 milyar yıl önce paleoproterozoyik devirde evrildi.
Her şeye rağmen, bakterilerin kökenine dair hala birbiriyle çelişen birçok teori var. Her ne kadar antik bakterilere ait mikrofosiller keşfedilmiş olsa da bazı bilim insanları, bu fosillerin tanımlanabilir morfoloji eksikliği nedeniyle, bakterilerin evrimsel zaman çizelgesine ilişkin doğru bir sonuca varmak için kullanılamayacağı anlamına geldiğini ileri sürmektedir. Buna rağmen, teknoloji geliştikçe keşfedilen kanıt sayısı da artmakta.

"Impact of Infectious Disease on Humans and Our Origins". Anthropological Review. 85 (1): 101-106. 2022. doi:10.18778/1898-6773.85.1.0711 Mayıs 2023. 

What are Cyanobacteria and What are its Types?
Webserver for Cyanobacteria Research
Price, R. G. "Understanding Evolution: History, Theory, Evidence, and Implications". rationalrevolution.net. 15 Nisan 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Şubat 2015.

Balinaların evriminin, Hindistan alt kıtasında 50 milyon yıl önce çift toynaklılardan başladığı ve en az 15 milyon yıllık bir süre boyunca ilerleyip günümüz dişli ve dişsiz balina gruplarını oluşturduğu düşünülmektedir. Balinalar, çift toynaklılar takımına ait, tamamen suda yaşayan deniz memelileridir ve yaklaşık 50-55 milyon yıl önce diğer çift toynaklılardan kopmuşlardır. Birçok analiz, balinaların Eosen veya daha öncesinde evrimleştikleri ve su aygırları ile nispeten yakın – diğer çift toynaklılara göre – bir ortak ataya sahip olmaları gerektiğini göstermiştir. Memeli olarak, hava solumak için yüzeye çıkarlar; yüzgeçlerinde 5 parmak kemiği vardır; yavrularını emzirirler. Tamamen suda yaşamalarına rağmen, karasal atalarından gelen birçok iskelet özelliğini korumuşlardır. 1970'lerin sonlarında Pakistan'da yapılan araştırmalar, deniz memelilerinin karadan denize geçişindeki çeşitli aşamaları ortaya çıkardı.

Balinaların kökeni; bilim camiasında, büyük tartışmalar ve görüş ayrılıklarına neden olmuş bir konuydu. Köken ile ilgili; farklı zamanlarda farklı görüşler kabul görmüştür ve hâla tartışılmakta olan bir konudur.

Balinaların kara kökenli olduğunu düşünen Charles Darwin; bu durumun nasıl gerçekleştiğiyle ilgili düşüncesini, Türlerin Kökeni kitabının bir baskısında şu şekilde açıklamıştı:

Heame, Kuzey Amerika'daki bir siyah ayının ağzını alabildiğine açarak saatlerce yüzdüğünü ve böylelikle bir balina gibi sudaki böcekleri yakaladığını görmüş. Böylesine uç bir durumda bile, böcekçil yaşam tarzı değişmese ve bulunduğu bölgede daha iyi uyum göstermiş rakipler olmasa, doğal seçilimin, balina kadar ucube bir yaratık ortaya çıkıncaya kadar, bir ayı ırkını yapıları ve alışkanlıkları bakımından daha fazla sucullaştırmasında, ağızlarını giderek daha fazla büyütmesinde hiçbir güçlük göremiyorum.
1866'da, Alman zoolog 
Ernst Haeckel, memelilerin şematik bir evrim ağacını çizdi. Bu ağaçta su aygırlarını "Obesa" adlı bir takıma atadı ve bu grup balinaların kardeş taksonuydu. Bunun yanında balinaların deniz inekleri ile yakın akraba olduğunu düşünüyordu.

Bunun dışında, mevcut tüm balinaların etçil olması nedeniyle genellikle balinaların atalarının etçil kara memelilerine dayandığı düşünülüyordu.

İlk kalıntıları ABD'nin Louisiana eyaletinde bulunan Basilosaurus, Harlan tarafından 1834'te tanımlandı.  Basilosaurus'un bir sürüngen olduğunu düşünen – ki ondan dolayı fosile "kral kertenkele" anlamına gelen bu ismi vermiştir – Harlan, kalıntıları analiz etmesi için anatomist Richard Owen'a götürdü. Owen, azı dişlerinin iki köklü olduğu, balıklarda ve sürüngenlerde bilinmeyen bir diş morfolojisine sahip olduğu, bilinen herhangi bir sürüngenden daha karmaşık ve çeşitli olduğu ve bu nedenle örneğin bir memeli olması gerektiği sonucuna vardı. Owen, dişleri balinalarla doğru bir şekilde ilişkilendirdi, ancak bunun deniz ineklerine benzeyen otçul bir hayvan olduğunu düşündü. 34 ila 40 milyon yıl önce yaşamış olan Basilosaurus'un 17 metre uzunluğunda olduğu tahmin edilmektedir.

1845'te Gibbes tarafından tanımlanan Dorudon serratus, bir maksilla parçası ve az sayıda diş ile temsil ediliyordu. Gibbes, dişlerin iki köklü oldukları için bir memeliye ait olması, içi boş oldukları için yavru dişleri olması gerektiği sonucuna varmış ve o zaman Zeuglodon (Basilosaurus) için tanımlanan dişlere benzerliğine dikkat çekmiştir. Tip lokalitesini araştırırken, Gibbes, orijinal materyaliyle birlikte Zeuglodon'a atfedilmesi gerektiğini hissettiği bir alt çene ve on iki kaudal omur keşfetti. Gibbes, Dorudon'un genç Zeuglodon olduğu sonucuna vardı ve sonuç olarak yeni cinsini geri çekti. Bununla birlikte, Harvard'daki Louis Agassiz'in örneklerini incelemesine izin verdi ve İsviçreli profesör, bunların ne bir gencin ne de Zeuglodon'un dişleri olduğunu, ancak Gibbes'in ilk önerdiği gibi ayrı bir cinsin dişleri olduğunu söyledi. Günümüzde Basilosaurus ile aynı familyada (Basilosauridae) sınıflandırılan Dorudon, gelişmiş bir balina olarak, Neocetiye yakın bir pozisyona yerleştirilir.

Agorophius pygmaeus'un holotipi MCZ 8761'den ilk olarak Michael Tuomey tarafından Güney Carolina jeolojisi üzerine 1848 tarihli bir raporda bahsedildi. Sonunda 1849'da Johannes Peter Müller tarafından Zeuglodon pygmaeus olarak tanımlandı. Louis Agassiz aynı örnek için Phocodon holmesii adını üretti ve onu bir dişli balina olarak sınıflandırdı. Leidy ve Cope önce, Zeuglodon pygmaeus'u Dorudon veya Squalodon'un bir türü olarak kabul ettiler. 1895'te Cope, onu Agorophius adını verdiği ayrı bir cinse atadı.
Yaklaşık 29 ila 27 milyon yıl önce yaşamış olan Agorophius, Abel tarafından 1914'te adlandırılan Agorophiidae familyasının tip cinsi ve bilinen en eski ve en ilkel dişli balinalardan biridir.

1945'te George Gaylord Simpson, balinaları Laurasiatheria'ya atadı. Prothero vd. (1988), balinaları toynaklılar içerisinde tek toynaklılara yakın bir pozisyonda sınıflandırdı.
Birçok analiz, balinaları soyu tükenmiş memeli familyası mezonikidlere yakın bir pozisyonda sınıflandırdı. Örneğin Van Valen 1966'da mezonikidler'in diş morfolojisini inceledi, mezonikidlerin balinaların atası olduğu hipotezini önerdi ve makalesinde şunu belirtti:

Mezonikidler çok büyük bir olasılıkla Puerkan cinsi Eoconodon'dan (örn., E. gaudrianus) veya çok yakın bir akrabadan türediğinden ve arkeosetler Eoconodon'dan çok Dissacus'a benzediğinden, balinaların orta veya geç Paleosen döneminde kadar denize açılmamış olması muhtemel görünmektedir.
1997'de yapılan bir DNA dizileme çalışmasında, balinaların en çok su aygırları ile ilişkili olduğu bulundu.
Buna rağmen, 20. yüzyılda genel olarak kabul edilen görüş; su aygırlarının, domuzlarla ilişkili çift toynaklılar olduğu ve balinaların çift toynaklılarla ilişkili –ancak çift toynaklılara göre dış grup olan– bir takım olduğuydu.

İlk keşfedilen protosetid olan Protocetus atavus, Fraas (1904) tarafından Kahire, Mısır yakınlarındaki Gebel Mokattam'dan orta Lütesiyen Tetis denizi kireçtaşında bulunan bir kafatası ve bir dizi ilişkili omur ve kaburgaya dayanarak tanımlandı. Yaklaşık 45 milyon yıl önce yaşamış Protocetus'un, uzunluğu 2,5 metre civarında aerodinamik, balina benzeri bir gövdeye sahip olduğu düşünülüyor. Ancak gövdesi bazı açılardan muhtemelen ilkeldi.

Aetiocetus cotylalveus, 1966'da ABD, Oregon'un Oligosen yataklarında (33.9 – 23.01 milyon yıllık) keşfedildi ve ilk olarak Aetiocetus'u plesiomorfik veya ilkel diş yapısına dayanarak arkeosetlere bağlayan Emlong tarafından tanımlandı; dişlerin varlığının Aetiocetus'u Mysticeti'den ayırdığını düşündü. Aetiocetus'u Odontoceti'den (dişli balinalar) ayıran birçok belirgin özellik vardır ve Emlong, modern dişli balina kafatasları ile ilişkilendirmek için gerekli morfolojik kanıt bulamadı. Kafatası özellikleri arasındaki ilişkinin yanı sıra Emlong, Aetiocetus'u Mysticeti ile Odontoceti'den daha çok ilişkilendirdi. Bununla birlikte, A. cotylalveus dişleri koruduğu için, Emlong onu oldukça gelişmiş bir arkeoset olarak değerlendirdi.
Daha sonraki birçok analiz Aeticetus'u; dişsiz balinalar (Mysticeti) içerisindeki en ilkel üyelerden biri olarak sınıflandırdı.

Indohyus'un fosilleri, 1971'de birkaç diş ve bir çene kemiği parçası bulan Hint jeolog A. Ranga Rao tarafından Jammu ve Keşmir'in Kalakot bölgesinde toplanan kayalar arasında keşfedildi, ancak öldüğünde birçok kaya henüz kırılıp açılmamıştı. Ranga Rao'nun dul eşi kayalarından biri, teknisyeni tarafından yanlışlıkla kırıldı. Teknisyen onlar üzerinde çalışmakta olan profesör Hans Thewissen'e verdi ve Thewissen, ektotimpanik kemikten oluşan işitsel bülün kulak yapısını tanıdı. Bu yapı, Pakicetus da dahil olmak üzere hem yaşayan hem de soyu tükenmiş balinaların kafataslarında bulunur. Indohyus, balinaların kardeş grubu olan Raoellidae'de sınıflandırılmaktadır. Raoellidae, balinalara doğrudan yol açmış olabilir, olmasa bile en yakın akrabaları oldukları söylenebilir.

P. inachus'un kafatası parçası olan ilk fosil, 1981'de Kuzey Pakistan'da (Pencap) bulundu. Daha sonra yine Pakistan'da Pakicetus'un sonraki fosilleri de bulundu, bu nedenle cins adı Pakicetus'dur. Kalıntıları, Kuzey Pakistan'daki Kuldana Oluşumu'nda  bulundu ve bulunduğu çökelti erken Eosen'e (~48 myö) tarihlendi. Pakicetus, bilinen en eski ve en ilkel balinalardandır. Tanımlandığı yıldan kısa bir süre sonra, Ichthyolestes gibi daha önce mezonikid olduğu düşünülen akrabalarıyla Pakicetidae familyasına atanmıştır.

Tip örneği 1994'te bulunan Rodhocetus kasrani; bulunduğu dönemdeki, erken balina evrimini aydınlatan, önemli fosillerdendi. Rodhocetus, yaklaşık 46-47 milyon yıl önce yaşadı. Buna rağmen çağdaşlarına göre oldukça gelişmişti. 2001'de Rodhocetus'un yeni bir türü tanımlandı – Rodhocetus balochistanensis. Yaklaşık 2.5 metre olduğu tahmin edilen Rodhocetus'un kalıntıları Belucistan'dan (Pakistan eyaleti) bilinmektedir. Rodhocetus, Protocetus'un tip cinsi olduğu Protocetidae familyasının en eski ikinci üyesidir (ilki çok daha sonra tanımlanan Maiacetustur; yaklaşık 47.5 milyon yıllık).

Ambulocetus natans, 1994'te Thewissen vd. tarafından Kuzey Pakistan'ın Kuldana Oluşumu'nda bulundu.
Bulunan fosil Aşağı Kuldana Oluşumundan kalma olan, Pakicetus ve Ichthyolestes'ten daha gençti (~47.5 myö).
Ambulocetus'un fosilleşmiş dişlerinin analizi, hem tatlı hem de tuzlu su göllerinde, okyanuslarda ve nehirlerde yaşadığını gösterir. Ambulocetus'un 3 metre uzunluğunda bir su altı pusucusu olduğu tahmin edilmektedir.

Brygmophyseter, 1994 yılında ilk tanımlandığında tür, diş morfolojisine dayalı olarak Scaldicetus (başka bir soyu tükenmiş ispermeçet balinası) cinsine yerleştirilmiş, ancak bu daha sonra 1995 yılında yeniden düzenlenmiştir. Günümüzde, yerleşimi belirsiz bir bazal physeteroid olarak sınıflandırılır.
Neredeyse eksiksiz bir iskelet olan bilinen tek örneği, Japonya'daki (Bessho Formasyonu) yaklaşık 14-15 milyon yıllık çökeltilerde bulunmuştur.
Brygmophyseter'in 7 metre (23 ft) uzunluğunda olduğu ve muhtemelen üst ve alt çenelerinde 11 veya 12 dişi olduğu düşünülmektedir. Brygmophyseter, balinalar

Beynin evrimi sürecinde etkili olan ilkelerle ilgili belirsizlikler günümüzde hala çözülememiştir. Beyin-vücut oranı allometrik olarak ölçeklenir. Küçük vücutlu memeliler vücutlarına kıyasla nispeten büyük beyinlere sahipken, büyük memeliler (balinalar gibi) daha küçük beyin-vücut oranlarına sahiptir. Primatların beyin ağırlıklarının vücut ağırlıklarına oranları, primat türünün beyin gücünü yönelik fikir verebilmektedir. İnsanlarda bu oran diğer primat türlerine göre çok daha yüksektir, bu da insanların beyin kitle indeksinin diğer primatlara göre daha yüksek olduğunu gösterir.

Beyin evrimini anlamaya yönelik yaklaşımlardan birisi, kimyasal ve elektriksel sinyallere izin veren yapılarda giderek artan karmaşıklığı gözlemleyebilmek için bir paleoarkeolojik zaman çizelgesi kullanmaktır. Beyinler ve diğer yumuşak dokular, mineralize dokular kadar kolay fosilleşmediğinden, bilim adamları beynin evrimine yönelik kanıtları genellikle fosil kayıtlarındaki diğer yapılarda ararlar. Ancak bu durum, kimyasal ve elektriksel sinyalleşme kanıtlarından çok önce koruyucu kemik veya diğer koruyucu dokulara sahip daha karmaşık sinir sistemlerine sahip organizmaların fosillerinin ortaya çıkması ile beraber bir ikileme yol açmıştır. Son kanıtlar, elektriksel ve kimyasal sinyalleri iletme yeteneğinin, daha karmaşık çok hücreli yaşam formlarından önce bile var olduğunu göstermiştir.
Belirli durumlarda beynin veya diğer yumuşak dokuların fosilleşmesi mümkündür ve bilim adamları, ilk beyin yapısının en az 521 milyon yıl önce ortaya çıktığını ve olağanüstü ortamlarda fosil beyin dokusunun korunabildiğini söylemişlerdir.
Beyin evrimini anlamak için başka bir yaklaşım, karmaşık sinir sistemlerine sahip olmayan mevcut organizmalara bakmak, kimyasal veya elektriksel mesajlaşmaya izin veren anatomik özellikleri karşılaştırmaktır. Örneğin, koanoflagellatlar, elektrik sinyalizasyonu için çok önemli olan çeşitli membran kanallarına sahip organizmalardır. Koanoflagellatların zar kanalları, hayvan hücrelerinde bulunanlarla homologdur ve bu, erken koanoflagellatlar ile hayvanların ataları arasındaki evrimsel bağlantı ile desteklenir. Elektrik sinyallerini iletme kapasitesine sahip mevcut organizmaların bir başka örneği, bir sinir sistemi olmaksızın elektriksel uyarıları yayabilen çok hücreli bir organizma olan cam süngerlerdir.
Beynin evrimsel gelişiminden önce bir sinir sisteminin en basit şekli olan sinir ağları gelişmiştir. Bu sinir ağları, evrimsel olarak daha gelişmiş beyinler için bir tür öncüydü. İlk olarak Knidliler'de gözlemlendiler ve organizmanın fiziksel temasa tepki vermesine izin veren birbirinden ayrılmış birkaç nörondan oluşuyorlardı. Yiyecekleri ve diğer kimyasalları temel olarak tespit edebilirler, ancak bu sinir ağları, uyaranın kaynağını tespit etmelerine izin vermez. Ayrıca Taraklılar bir beyin veya merkezi sinir sistemi için bu öncü türlere bir örnektir, ancak filogenetik olarak Süngerler ve Knidliler'den önce ayrılmışlardır. Sinir ağlarının ortaya çıkışına ilişkin iki güncel teori bulunmaktadır. Bir teori, sinir ağlarının Taraklılar ve Knidliler'de bağımsız olarak gelişmiş olabileceğidir. Diğer teori ise, ortak bir atadan sinir ağları gelişmiş olabileceğini, ancak bunların Süngerler'de kaybolduğunu belirtir.

Fareler, tavuklar ve primatlar ile yapılan bir araştırmaya göre beyin evrimindeki bir eğilim, daha gelişmiş türlerin temel davranışlardan sorumlu yapıları koruma eğiliminde olduğu sonucuna varmıştır. İnsan beynini ilkel beyinle karşılaştıran uzun vadeli bir çalışma, modern insan beyninin ilkel arka beyin bölgesini içerdiğini buldu. Çoğu sinirbilimci bunu protoreptilian beyin olarak adlandırmaktadır. Beynin bu bölümünün amacı, temel homeostatik işlevleri sürdürmektir. Pons ve medulla bu bölgede bulunan başlıca yapılardır. Arka beynin ortaya çıkmasından yaklaşık 250 milyon yıl sonra memelilerde beynin yeni bir bölgesi gelişti. Bu bölgenin başlıca parçaları hipokampus ve amigdaladır ve genellikle limbik sistem olarak bilinir. Limbik sistem, duygusal, cinsel ve savaş ya da kaç gibi davranışlar dahil olmak üzere daha karmaşık işlevlerle ilgilenir. Elbette omurgalı olmayan hayvanların da beyni vardır ve beyinleri ayrı evrimsel tarihlerden geçmiştir.
Beyin sapı ve limbik sistemin kökeni, sıkıca paketlenmiş nöronların toplanmış kümeleri olan çekirdeklere ve onları birbirine ve diğer konumlardaki nöronlara bağlayan akson liflerine dayanır. Diğer iki ana beyin bölgesi (Serebrum ve Beyincik) kortikal temele dayanır. Korteksin dış çevresinde, nöronlar birkaç milimetre kalınlığında (tür ve işleve göre sayıları değişen) katmanlar halinde düzenlenir. Katmanlar arasında hareket eden aksonlar vardır, ancak akson kütlesinin çoğu nöronların altında bulunur. Korteksin önemli bir özelliği, yüzey alanı ile ölçeklendiğinden, kıvrımlar oluşturarak kafatasının içine daha fazlasının sığabilmesidir. Artan yüzey alanından yararlanan daha karmaşık davranışa sahip türlerde gelişmişlik derecesi genellikle daha yüksektir.
Beyincik, beyin sapının arkasında ve insanlarda serebrumun oksipital lobunun altındadır. Amacı, ince duyusal-motor görevlerin koordinasyonunu içerir ve dil gibi bazı bilişsel işlevlerde yer alabilir.
Beyinde son zamanlarda en fazla evrimsel değişikliğin olduğu alan neokorteksdir. Sürüngenlerde ve balıklarda bu alana palyum denir ve vücut kütlesine göre memelilerde bulunandan daha küçük ve basittir. Araştırmalara göre, beyin ilk olarak yaklaşık 200 milyon yıl önce gelişmiştir ve daha yüksek bilişsel işlevlerden sorumludur. Örneğin, dil, düşünme ve ilgili bilgi işleme biçimleri. Aynı zamanda duyusal girdiyi işlemekten de sorumludur. İşlevinin çoğu bilinçaltındadır, yani bilinçli zihnin incelemesi veya müdahalesine açık değildir.

Biyolojik karmaşıklığın evrimi, evrim sürecinin önemli bir sonucudur. Evrim dikkate değer biçimde kompleks veya karmaşık yapılar ortaya çıkarmıştır ancak gerçek karmaşıklığın düzeyini tanımlamak veya biyolojide kesin olarak hesaplamak oldukça meşakatli bir iştir. Gen içeriği, hücre tipi sayıları veya morfoloji gibi özelliklerin tümü olası ölçütler olarak önerilmektedir.
Birçok biyolog evrimin, ilerlemeci (ortogenez) olduğunu ve sözde "daha yüksek canlılara" doğru giden bir yönelime sahip olduğunu zannediyordu fakat bu görüş için ileri sürülebilecekleri herhangi bir kanıt yoktu. "İlerleme" fikri, "yüksek hayvanlar" ve "düşük hayvanlar" terimlerini de beraberinde getirdi. Günümüzde bu görüşün artık yanıltıcı olduğu bilinmektedir çünkü doğal seçilimin kendiliğinden bir yönü yoktur ve organizmalar, yerel çevresel koşullara bağlı olarak kimi zaman artan, kimi zamansa azalan karmaşıklık lehine seçilebilmektedir. Her ne kadar karmaşıklık yaşam tarihi boyunca giderek artmış olsa da bu tarihin büyük bir kısmında canlılık, küçük ve basit organizmalardan ibaretti ve bunlar, tüm bu zaman dilimi boyunca varlığını sürdüregelmiştir.

Genellikle rakiplerinden daha yüksek üreme oranına sahip canlılar evrimsel bir avantaja sahiptir. Sonuç olarak, üremek için daha az kaynağa ihtiyaç duyan canlılar daha basitleşebilir ve böylece daha hızlı çoğalıp daha fazla yavru bırakabilirler. Bunun iyi bir örneği mikoplazma ve sıtma hastalığına neden olan Plasmodium gibi parazitlerdir; bu organizmalar, genellikle bir konakçıda parazitlenme yoluyla gereksiz hale gelen özellikleri kaybederler.
Bir soy hattı, belirli bir karmaşık özelliği, belirli bir ortamda seçici bir avantaj sağlamadığı durumda da kaybedebilir. Bu kaybı sebebiyle canlının mutlaka bir seçici avantaj elde etmesi gerekmez; öyle ki bu kayıp sebebiyle anında bir seçici dezavantaj görünmüyorsa genetik mutasyonların birikmesiyle özellik ortadan kalkabilir. Örneğin bir parazetik organizma, konakçısından halihazırda kolaylıkla elde edebildiği bir metaboliti sentezleyen yapılarını kaybedebilir. Bu yapıyı kaybetmek, parazitin önemli miktarda enerji veya herhangi bir kaynak tasarrufu yapmasını veya daha hızlı büyümesini sağlamayabilir fakat yapının ortadan kalkması sebebiyle bir olumsuzluk yaratmıyorsa mutasyonların birikmesiyle bu özelliğin kaybı popülasyonda sabitlenebilir.
Seçilimle, evrim daha karmaşık organizmalar da üretebilir. Karmaşıklık sıklıkla konakçı ve parazitin birlikte evrimiyle ortaya çıkar. Her iki taraf da giderek daha sofistike uyarlamalar edinir örneğin bağışıklık sistemi ve onu aşmak için çeşitli teknikler geliştiren patojenler gibi. Örneğin uyku hastalığına sebep olan Trypanosoma brucei paraziti, ana yüzey antijeninin o kadar çok kopyasını geliştirmiştir ki genomunun yaklaşık %10'u bu tek genin farklı versiyonlarına ayrılmıştır. Bu muazam karmaşıklılık, parazitin sürekli olarak yüzeyini değiştirmesini sağlar ve böylece parazit, antijenik çeşitlilik yoluyla bağışıklık sistemini alt edebilir.
Daha genel olarak, karmaşıklığın artışı, bir organizma ile onun uyum sağlamaya çalıştığı avcılar, avlar ve parazitlerden oluşan ekosistem arasındaki karşılıklı evrimle tetikleniyor olabilir: bu unsurlardan herhangi biri, diğerlerinin oluşturduğu tehdit çeşitliliğiyle daha iyi başa çıkabilmek için karmaşıklaştıkça, ötekiler de buna uyum sağlayabilmek için daha karmaşık hâle gelmek zorunda kalır. Böylece, karşılıklı olarak daha fazla karmaşıklığa doğru süregiden bir evrimsel silahlanma yarışı başlar. Bu eğilim, tür çeşitliliğinin artmasıyla birlikte ekosistemlerin ve türler arası ilişkilerin zamanla daha karmaşık bir yapı kazanmasıyla daha da güçlenebilir.

Eğer evrim, tıpkı 19. yüzyılda yaygın olarak inanıldığı gibi (ortogenez) karmaşıklığa doğru giden etkin bir eğilime sahipse, o zaman organizmalar arasında en yaygın karmaşıklık değerinde (mod) zaman içinde aktif bir artış eğilimi görmeyi beklerdik.
Ancak, karmaşıklığın artması pasif bir süreçle de açıklanabilir. Karmaşıklığın tarafsız rastgele değişimleri ve minimum bir karmaşıklığın varlığı, biyosferin ortalama karmaşıklığının zaman içinde artmasına yol açar. Bu, varyansın artması anlamına gelir ancak mod değişmez. Zamanla kimi canlıların daha karmaşık hale gelecek şekilde evrildiği bir gerçektir ancak bu canlıların küçük bir kısmı için söz konusudur.
Bu hipoteze göre, evrimin giderek daha karmaşık organizmalara doğru içsel bir yönelimi olduğu izlenimi, insanların, karmaşıklık dağılımının sağ çarpık kısmında yer alan az sayıdaki büyük ve karmaşık organizmalara odaklanıp daha basit ve çok daha yaygın olan organizmaları görmezden gelmelerinin bir sonucudur. Bu pasif model, türlerin çoğunluğunun mikroskobik prokaryotlar olduğunu öngörüyor ve bu öngörü, ökaryotlar için 106 ila 3·106'lık çeşitlilik tahminlerine kıyasla 106 ila 109 mevcut prokaryot tahminleriyle destekleniyor. Sonuç olarak bu görüşe göre, mikroskobik yaşam Dünya'ya hakimdir ve büyük organizmalar yalnızca örnekleme yanlılığı nedeniyle daha çeşitli görünmektedir.
Dünya'da yaşamın başlamasından bu yana genom karmaşıklığı genel olarak artmaktadır. Bazı bilgisayar modelleri, karmaşık canlıların oluşumunun, evrimin kaçınılmaz bir özelliği olduğunu öne sürmüştür. Proteinler zamanla daha hidrofobik hale gelmiştir ve hidrofobik amino asitler birincil dizi boyunca daha fazla dağılmıştır. Beden büyüklüğünün zamanla artması bazen Cope kuralını akla getirir.

19. yüzyılda, Jean Baptiste Lamarck (1744–1829) ve Ray Lankester (1847–1929) gibi kimi bilim adamları, doğanın evrimle daha karmaşık hale gelmek gibi doğuştan gelen bir çabası olduğuna inanıyordu. Bu inanç, evrenin giderek daha yüksek, daha mükemmel bir duruma doğru evrileceğini öngören Hegel (1770–1831) ve Herbert Spencer'ın (1820–1903) o dönemdeki güncel fikirlerini yansıtıyor olabilir.
Bu görüşe göre parazitlerin bağımsız organizmalardan parazitik türlere evrimi "tersine evrim" veya "dejenerasyondur" ve bu da doğaya terstir. Sosyal teorisyenler bazen hakir görmek amacıyla bu yaklaşımı mecazen kullanmış ve belirli insan kategorilerini "yozlaşmış parazitler" olarak tanımlamıştır. Sonraları bilim adamları tersine evrimin anlamsız olduğunu görmüştür çünkü soy hatları, seçici avantaj sağlayıp sağlamadığına göre giderek daha basit veya karmaşık hale gelir.
Quastler, 1964 yılında yayımlanan The Emergence of Biological Organization adlı kitabında, ortaya çıkışla (emergence) ilgili bir kuramın öncülüğünü yapmış; çok düşük olasılıklı, mantıksız olaylara başvurmadan, protobiyolojik sistemlerden prokaryotlara kadar uzanan bir dizi ortaya çıkışı açıklayan bir model geliştirmiştir.
Yaşayan sistemlerde biyolojik karmaşıklık şeklinde ortaya çıkan düzenin evrimiyle, bazı cansız sistemlerdeki düzen oluşumunun, 1983 yılında "Darwinci dinamik" adı verilen ortak bir temel ilkeye bağlı olduğu öne sürülmüştür. Darwinyen dinamik, önce termodinamik dengeden uzak, basit cansız sistemlerde mikroskobik düzenin nasıl oluştuğu incelenerek formüle edilmiştir. Ardından bu yaklaşım, RNA dünyasındaki en erken yaşam biçimlerine benzediği varsayılan kısa, kendini kopyalayabilen RNA moleküllerine uygulanmıştır. Cansız sistemlerdeki ve çoğalan RNA'lardaki düzen oluşturan temel süreçlerin büyük ölçüde benzer olduğu gösterilmiştir. Bu yaklaşım, termodinamik ile evrim arasındaki ilişkiyi ve Darwin'in kuramının gözlemsel (ampirik) içeriğini daha iyi anlamaya katkı sağlamıştır.
Morowitz, 1985 yılında, 1930'larda Lars Onsager tarafından başlatılan geri dönüşümsüz termodinamiğin modern çağının, enerji akışı altındaki sistemlerin kaçınılmaz olarak düzenli hâle geldiğini gösterdiğine dikkat çekmiştir. Bu da, yaşamın varlığının fizik yasalarıyla herhangi bir çelişki oluşturmadığını ortaya koymaktadır.

Dawkins, Richard (Nisan 2021) [1996].  Güner, Barbaros Efe (Ed.). Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak. Miller, Melisa tarafından çevrildi (3 bas.). İstanbul: Kuzey Yayınları. ISBN 9789944315241.

Biyolojik süreçler, bir organizmanın yaşaması için hayati önem taşıyan ve çevresiyle etkileşime girme kapasitesini şekillendiren süreçlerdir. Biyolojik süreçler, yaşam formlarının devamlılığı ve dönüşümünde rol oynayan birçok kimyasal reaksiyon veya diğer olaylardan oluşur. Metabolizma ve homeostaz örnek olarak verilebilir.
Bir organizma içindeki biyolojik süreçler de biyoendikatör olarak çalışabilir. Bilim insanları, çevresel değişikliklerin etkilerini izlemek için bir bireyin biyolojik süreçlerine bakabilirler.
Biyolojik süreçlerin düzenlenmesi, herhangi bir sürecin sıklığı, hızı veya kapsamı modüle edildiğinde gerçekleşir. Biyolojik süreçler birçok yolla düzenlenir; örnekler arasında gen ifadesinin kontrolü, protein modifikasyonu veya bir protein veya substrat molekülü ile etkileşim yer alır.

Homeostaz: sabit bir durumu korumak için iç ortamın düzenlenmesi; örneğin, sıcaklığı düşürmek için terleme
Organizasyon: yapısal olarak bir veya daha fazla hücreden oluşmak - yaşamın temel birimleri
Metabolizma: kimyasalları ve enerjiyi hücresel bileşenlere dönüştürerek (anabolizma) ve organik maddeyi ayrıştırarak (katabolizma) enerjinin dönüşümü. Canlılar, iç organizasyonu (homeostaz) sürdürmek ve yaşamla ilişkili diğer olguları üretmek için enerjiye ihtiyaç duyar.
Büyüme: katabolizmadan daha yüksek bir anabolizma oranının sürdürülmesi. Büyüyen bir organizma, sadece madde biriktirmek yerine tüm parçalarının boyutunu artırır.
Uyaranlara tepki: bir tepki, tek hücreli bir organizmanın dış kimyasallara karşı kasılmasından, çok hücreli organizmaların tüm duyularını içeren karmaşık reaksiyonlara kadar birçok şekilde olabilir. Bir tepki genellikle hareketle ifade edilir; örneğin, bir bitkinin yapraklarının güneşe doğru dönmesi (fototropizm) ve kemotaksi.
Üreme: tek bir ebeveyn organizmadan eşeysiz olarak ya da iki ebeveyn organizmadan eşeyli olarak yeni bireysel organizmalar üretme yeteneği.
Organizmalar arası etkileşim: bir organizmanın aynı veya farklı türden başka bir organizma üzerinde gözlemlenebilir bir etkiye sahip olduğu süreçler.
Ayrıca: hücresel farklılaşma, fermantasyon, döllenme, çimlenme, tropizm, hibridizasyon, metamorfoz, morfogenez, fotosentez, transpirasyon.

Kimyasal süreç
Yaşam
Organik reaksiyon

Biyoloji'de yaşam döngüsü bir canlının geçirdiği değişikliklerle tekrar başladığı noktaya dönmesidir. Biçim değişiklikleri büyüme, eşeysiz üreme, ve/veya eşeyli üreme gibi süreçleri içerir.
Bazı canlıların yaşam döngüsünde bir türün farklı soyları birbirini izler. Embryophyta ve su yosunlarının çoğu için iki çokhücreli evre vardır ve yaşam döngüleri soyların almaşı olarak adlandırılır. Kırmızı algler gibi üç ya da daha fazla çokhücreli evresi olan canlılar için daha çok yaşam öyküsü terimi kullanılır.
Eşeyli üremeyi içeren yaşam döngüleri birbiri ardına gelen haploit (n) ve diploit (2n) evreleri içerir yani ploitlik değişikliği vardır. Diploit evreden haploit evreye geçiş için mayoz bölünme şarttır. Ploitliğin değişikliği için 3 tip döngü vardır:

haplontik yaşam döngüsü — haploit evre çokhücreli, diploit evre tek hücrelidir, mayoz bölünme "zigotik"tir.
diplontik yaşam döngüsü — diploit evre çokhücrelidir ve haploit gametler oluşur, mayoz bölünme "gametik"tir.
haplodiplontik yaşam döngüsü (diplohaplontik, diplobiontik ya da dibiontik yaşam döngüsü de denir) — hem haploit hem de diploit evreler çokhücrelidir, mayoz bölünme "sporik"tir.
Mitoz bölünme olduğunda ise yaşam döngüleri farklılaşır. Zigotik mayoz ve gametik mayoz'un  birer mitoz evreleri vardır: zigotik mayozda n evresinde, gametik mayozda da 2n evresinde mitoz bölünme olur. Dolayısıyla zigotik ve gametik mayoza birlikte haplobiontik denir. Sporik mayoz ise hee iki evrede de mitoz içerdiğinden diplobiontik olarak adlandırılır.

Böceklerin evrimiyle ilgili en son anlayış, "Moleküler biyoloji, böcek morfolojisi, paleontoloji, böcek taksonomisi, evrim, embriyoloji, biyoinformatik ve bilimsel hesaplama" adlı bilim dallarının çalışmalarına dayanmaktadır. Böcek sınıfının yaklaşık 480 milyon yıl önce Ordoviçyan'da, aynı zamanda karasal bitkilerin ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Böcekler bir grup kabuklu hayvandan evrimleşmiş olabilir. İlk böcekler toprağa bağlıydı; ancak yaklaşık 400 milyon yıl önce Devoniyen dönemindeki ilk hayvanlar, bir soy böcek uçuşu geliştirdi. En eski böcek fosilinin 400 milyon yaşında olduğu tahmin edilen Rhyniognatha hirsti olduğu öne sürülmüştür ancak fosilin böcek kimliğine itiraz edilmiştir. Küresel iklim koşulları, Dünya tarihi boyunca ve böceklerin çeşitliliği ile birlikte birkaç kez değişti. Pterygotes (kanatlı böcekler) Karbonifer'de (356 ila 299 milyon yıl önce) büyük bir radyasyona maruz kalırken, Endopterygota (metamorfoz ile farklı yaşam aşamalarından geçen böcekler) Permiyen'de (299 ila 252 milyon yıl önce) başka bir büyük radyasyona maruz kaldı.

Dış iskeletleri nedeniyle, böceklerin fosil öyküsü, birçok yumuşak gövdeli organizmada olduğu gibi tamamen lagerstätte tipi korunmaya bağlı değildir. Bununla birlikte, küçük boyutları ve hafif yapıları ile böcekler özellikle sağlam bir fosil kaydı bırakmamıştır. Kehribarda korunan böcekler dışında, çoğu buluntu karasal veya karasal kaynaklara yakındır ve sadece tatlı su göllerinin kenarında olduğu gibi çok özel koşullar altında korunur. Bilinen böcek olmayan türlerin yaklaşık 1 / 3'ü soyu tükenmiş fosillerken, fosil kayıtlarının azlığı nedeniyle, bilinen böceklerin sadece 1 / 100'ü soyu tükenmiş fosillerdir.

Böceklerin kompresyon ve izlenimler, betonlar, mineral replikasyonu, odunlaşmış (fusainize) kalıntılar ve izleri de dâhil olmak üzere fosilleştirilmeleri ve korunmaları için birçok farklı yol vardır. Sıkıştırmalar ve İzlenimler, Karbonifer'den Holosen'e kadar olan kayalarda meydana gelen en geniş böcek fosili türüdür. İzlenimler, formunu ve hatta kanatlarda kıvrılma gibi biraz rahatlama gösteren bir fosil böceğin dökümü veya kalıbı gibidir, ancak genellikle kütikülden çok az veya hiç renk yoktur. Sıkıştırmalar kütikül kalıntılarını korur, böylece renk yapıyı ayırt eder. İstisnai durumlarda, skleritler ve kanat zarları üzerindeki mikrotrichia gibi mikroskobik özellikler bile görülebilir, ancak bu ölçeğin korunması, mikritik çamurlar ve volkanik tüfler gibi olağanüstü derecede ince bir tahıl matrisi gerektirir. Eklembacaklı skleritler kolayca ayrışan zarlar tarafından bir arada tutulduğundan, birçok fosil eklembacaklılar sadece izole edilmiş skleritler tarafından bilinir. Çok daha arzu edilir olan tam fosillerdir. Betonlar, kimyasal bileşimi çevreleyen matrisinkinden farklı olan ve genellikle çürüyen organizmalardan mineral çökelmesi sonucu oluşan bir fosili olan taşlardır. En önemli depozit, Illinois, Mazon Creek'teki Carbondale Formasyonu'nun Geç Karbonifer Francis Creek Şeylinin, çeşitli somutlar veren şeyllerden ve kömür dikişlerinden oluşan çeşitli yerlerinden oluşur. Çoğu beton içinde bir hayvanın kalıbı ve bazen de genellikle deniz kaynaklı bir bitkidir.
Bir böcek kısmen veya tamamen minerallerle değiştirildiğinde, genellikle tamamen eklemlenmiş ve üç boyutlu sadakatle mineral replikasyonu denir. Buna "taşlaşmış" ahşapta olduğu gibi taşlaşma da denir. Bu şekilde korunan böcekler, her zaman olmasa da, çoğu zaman beton olarak veya böceğin çekirdeği olarak oluşan mineral nodüllerinde korunur. Bu tür tortular genellikle çökeltilerin ve suyun minerallerle yüklü olduğu ve ayrıca karkasın bakteri katları ile hızlı bir şekilde mineralleştiği yerlerde oluşur.

Kelebeklerin evrimi
Örümceklerin evrimi

Ceratosauria ("boynuzlu kertenkeleler"), Ceratosaurus'a kuşlardan daha yakın akraba olan tüm teropodları içeren bir kladdır. Ceratosaurların, Erken Jura'da diğer teropodlardan ayrıldığı düşünülür. Bilinen en eski ceratosaur, 199 milyon yıl öncesine tarihlenen Saltriovenator'dur. Ceratosauria, esas olarak Güney yarımkürede bulunan bu üç ana grubu içerir: Ceratosauridae, Noasauridae ve Abelisauridae. Bununla birlikte, en son çalışmalar, coelophysoidlerin ve dilophosauridlerin diğer ceratosaurlar ile birlikte klad oluşturmadığını ve dilophosauridlerin bu grubun dışında bırakılması gerektiğini göstermiştir.
Ceratosauria adını 1884 yılında O. Charles Marsh tarafından tanımlanan Ceratosaurus nasicornis türünden alır. Geç Jura döneminden orta büyüklükte bir avcı olan Ceratosaurus nasicornis, keşfedilen ilk ceratosaurdu. Ceratosaurlar, dev avcı Carnotaurus ve önemli ölçüde küçük noasauridler gibi bazı istisnalar dışında, genellikle orta büyüklüktedir. Ceratosauria'nın başlıca tanımlayıcı özellikleri, süslemesi veya yüksekliği artmış sağlam bir kafatası ve kısalmış kollarıdır. Bu özelliklerin her ikisi de genellikle grubun abelisauridler gibi gelişmiş üyelerinde göze çarparken Ceratosaurus gibi bazal türler, ilkel teropod özelliklerini korumuştur. Ceratosaur fosil buluntularının oldukça parçalanmış olması, Ceratosauria'nın özelliklerinin, diğer neoteropodlarla ilişkilerinin ve grubun erken tarihinin gizemli ve oldukça tartışmalı kalmasına neden olmuştur.

Aşağıdaki kladogram, Diego Pol ve Oliver WM Rauhut tarafından 2012'de yapılan bir çözümlemenin sonuçlarına göre uyarlanmıştır.

Limusaurus'un ontojenisi üzerine 2017 tarihli bir makalede farklı bir sonuca varıldı. Diğer analizlerden farklı olarak Noasauridae, Ceratosaurus'tan daha bazal olarak yerleştirildi ve Ceratosaurus tanım gereği Abelisauridae'nin içindeydi. Bu daha sonra, Abelisauridae ve Ceratosauridae familyalarını içeren yeni bir küme olarak Etrigansauria'yı tanımlayan ceratosaur paleobiyolojisi üzerine bir 2018 makalesinde genişletildi. Aşağıdaki kladogram, makalede gösterilen en son filogenilerin bir fikir birliği ağacıdır:

Ceratosaurlar, Erken Jura'da ayrılmış küresel bir nüfusa sahipti. Bununla birlikte ceratosaurlar, Kretase döneminde Lavrasya kıtasında muhtemelen büyük ölçüde yok olmuşlardı. Kretase'de Lavraysa kıtasında keşfedilen birkaç örnek muhtemelen Gondvana'dan taşınmıştır. Kretase döneminden Kuzey Amerika'da doğrulanmış hiçbir ceratosaur örneği bulunamamıştır.
Abelisauridler, özellikle de Kretase döneminde Gondvana kıtasında büyük başarı elde etti. Bazı Gondvanalı ve Lavrasyalı örnekleri yakın zamanda bulunmuş, Geç Jura'ya ve hatta muhtemelen Orta Jura'ya tarihlendirilmiştir ve abelisaurid zaman çizelgesini büyük ölçüde genişletmiştir. Bazı paleontologlar, büyük bir çölün abelisauridleri Jura döneminin sonlarına kadar güney Gondvana'da sınırlamış olabileceğini öne sürdüler. Bağıntıdan veya nedensellikten dolayı, geç Kretase ceratosaurlarının bazal tetanuran (Afrika) ya da coelurosaur (Kuzey Amerika ve Asya) nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgelerde az sayıda bulunduğu gözlenmiştir. Aşağıdaki kladogram, Hendrick vd. (2015)'nın çalışmasına göre uyarlanmıştır.

Dinozorlar listesi
Dinozorların evrimi

 Vikitür'de Ceratosauria ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Ceratosauria ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Cinsel seçilim veya eşeysel seçilim, Charles Darwin'in 1859 tarihli kitabı Türlerin Kökeni'nde açıkladığı kavramdır. Doğal seçilimin temel dayanaklarından biri olarak kabul edilen cinsel seçilim yaşam erkek bireyler arasında yaşanan dişiye sahip olma savaşından ileri gelmektedir. Charles Darwin'e göre cinsel seçilim: ...hayatta kalma çabasına bağlı değil, fakat erkekler arasında dişilerini baştan çıkarma çabasına bağlıdır, sonuç da başarısız olan rakibin ölümü değildir; ancak daha az veya hiç yavru olmamasıdır. ...herhangi hayvanın dişi ve erkeği ortak genel alışkanlıklara sahipse.. ancak yapı, renk veya desenleri açısından farklılıklar gösteriyorsa, bu tip farklılıklara genel anlamda cinsel seçilim neden olmuş olur.
Darwin cinsel seçilimi tavuskuşu tüyleri, cennet kuşları ve deve boynuzlarıyla örneklemektedir. Darwin, cinsel seçilime dair başlangıçta üç sayfalık olan ilk değerlendirmesini daha sonra 1871 yılındaki İnsanın Türeyişi (The Descent of Man and Selection in Relation to Sex) adlı kitabında oldukça genişçe ele almıştır. Bu 900 sayfalık ve 2 ciltlik çalışmasının 70 sayfası insan evrimindeki cinsel seçilimi anlatırken diğer 500 sayfalık kısmı ise hayvanlardaki eşeysel seçilimi içerir. Özetle, doğal seçilim hayatta kalma mücadelesinin bir neticesi iken cinsel seçilim üreme mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Darwin'e göre: Cinsel mücadelenin iki türü vardır: ilki aynı cinsiyete sahip bireyler (genellikle erkekler) arasında olanıdır -ki bu mücadeler rakipleri saf dışı bırakmak veya öldürmek için yapılır- ve bu durumda dişiler pasif kalır; ikincisi ise aynı şekilde yine aynı cinsiyete sahip bireyler arasındadır -ve bunlar genellikle dişiler olur- fakat bu sefer mücadeler karşı cinsi etkilemek içindir ki bu sefer dişiler pasif kalmaz ve böylece kendilerine daha uygun olan eşler seçerler.

Cinsel seçilim kavramı, çoğu hayvanların geliştirdiği ve işlevi bireylerin hayatta kalmasına sağlamayan ama üretkenlik başarısını arttırmaya yardımcı olan eğilimlerdeki davranışların gözlemlenmesinden doğmuştur.
Bu, iki farklı yolla anlaşılabilir:

karşı cinse (ya da hemcinsine) karşı kendilerini çekici kılmalarıyla (cinsiyetler arası interseksüel seçilim) veya
hemcinslerini korkutma, caydırma ya da aynı cinsiyetten rakiplerini mağlup etmeleriyle (cinsiyet içi intraseksüel seçilim).
Dolayısıyla eşeysel seçilim iki ana form alır: erkeklerin dişiler tarafından seçilmek için birbirleri ile rekabet edip yarıştıkları interseksüel seçilim (aynı zamanda “eş seçimi” ya da “dişi seçimi” olarak da bilinir) ve daha az kısıtlanmış olan cinsiyetin (tipik olarak erkek cinsiyet) daha kısıtlı olan cinsiyete ulaşmak için kendi aralarında saldırganca rekabet ettikleri intraseksüel seçilim(aynı zamanda erkek-erkeğe rekabet olarak da bilinir). Burada kısıtlı olan cinsiyet, ebeveynlik görevi için en yüksek yatırım yapan cinsiyettir ve bu nedenle daha yüksek oranlarda iyi bir eş seçimi baskısı altında kalır.

Eşeyler arasındaki interseksüel seçilimin geçerli olması için bir cinsiyetin karşı cinsiyet için çekici özelliklere sahip olması gerekir. Bu özellikler bazı durumlarda garip veya aşırı oluşumların keyfi ve nedensiz seçilimlerine yol açabilirler. Başka bir durumda doğal seçilim hayvanlara diğer türleri öldürmeye veya onlardan kaçmaya yarayan yollarda gelişim sağlarken intraseksüel seçilim, alfa erkeklerinin kendi üreme partnerlerine ve rakiplerine baskın gelmesini sağlayan niteliklerin seçimine yönlendirir.
Cinsel seçilimlerin bazen ucube ve garip özellikler oluşturduğu görülmüştür; öyle ki zor zamanlarda, Pleistosen Avrupa'sında soyu tükenen İrlanda geyiğinin (Megaloceros giganteus) dev boynuzları için de ileri sürüldüğü gibi bu aşırı oluşumlar bir türün yok olmasına bile neden olabilir. Ancak cinsel seçilim aynı zamanda bunun tersi bir etki de yapabilir ve bazen genitallerde karmaşık değişikliklere yol açarak türlerin ıraksamasına ve yeni türlerin oluşmasına yol açar.
Her iki cinsiyet için itici gücün üreme başarısı olmasına rağmen, iki cinsiyet de farklı kaygılara sahiptir; erkekler bir grup doğurgan dişinin grubuna tekel bir erişim isteyebilirken, dişiler de üremeye harcadıkları enerjinin en üst düzeyde geri döndüğünü ve kendi yavrularının sağlıklı birer yetişkine dönüştüklerini görmek isterler. Bu yüzden de iyi gelişmiş, cinsel açıdan çok sayıda yavruların babası olması için çekici özelliklere sahip erkekleri tercih ederler. Sınırlı sayıda yavru yetiştirme imkânları nedeniyle (mevsimsel üreme döngüleri, tek seferde doğuracak sınırlı yavru sayısı ve yavruyu doğurmak için yeterli besin miktarı gibi) dişilerin “seçici” olmak için çok daha fazla nedenleri vardır. Dişiler en yetenekli erkekleri seçmek zorunda olup yavruları yetiştirmede erkek ve dişi yatırımları eşit olmadığı gibi dişilerin gebelik ve aile bakımı için harcadıkları enerji de çok daha fazladır. Buna karşılık, her bir yavruda çok az yatırımları olan erkekler yakaladıkları çiftleşme fırsatlarını sık sık değerlendirirler.

Güncel olarak zürafa (Giraffa camelopardalis) boynunun evrimsel kökeni ile ilgili bazı tartışmalar yaşanmaktadır. Uzun zamanlar boyunca kabul gören Charles Darwin'e ait “Rekabetçi otlayanlar hipotezi” şu an sorgulanmaktadır. Başlangıçta araştırmacılar zürafa boynunun uzamasının besin arayışına bağlı bir seçilim olduğunu düşünüyorlardı. Zürafalar milyonlarca yıl önce ilk ortaya çıktıklarında boyun uzunluğunun var olan çeşitli varyasyonlardan biri olabileceği söyleniyordu. Ancak diğer otlayıcılarla olan şiddetli rekabet sonucu kısa boyunlu zürafalar sadece bu rakip otlayanların boy seviyesindeki besinleri bulabiliyorlardı. Uzun boyunlu zürafalar ise yüksekliğe bağlı olarak daha geniş bir gıda yelpazesine sahip olduğundan daha uzun ömür sürelerine sahip oldular ve bu nedenle bu özellik doğal seçilim tarafından seçildi.
Günümüzdeki gözlemlere göre zürafaların genel uzunluklarını yaşadıkları her bölgede yaklaşık olarak 6 metre olmasına rağmen hala yerden 2 metre yükseklikte otlamaktadırlar. Dahası rakipleri kudu, impala antilopu ile Güney Afrika kaya keçiciği (steenbok) 2 metre yüksekte otlamazlar ve omuz yüksekliğini tercih ederler. Uzun boyunları zürafaların aslında daha yükseklerde otlamalarına izin verdiği için bu olağan dışı bir durumdur.
Zürafanın boynunun uzunluğunun nedenine dair başka bir açıklama da cinsel seçilimdir. Erkek zürafalar egemenliklerini sergilemek için genelde diğer erkekler ile boyun boyuna gelirler. Aşırı derecedeki bir boyun uzunluğunun eşeysel seçilim sonucu oluşmuş olduğunu belirlemek ve bunu sınıflandırılmak için 6 kriter bulunur. Teorik olarak; karakteristik bir özellik cinsiyetlerin birinde daha abartılı olmalı, bu özellik hakimiyeti belirlemek için kullanılmalı, doğrudan hayatta kalmaya dair bir faydası olmamalı, organizmanın hayatta kalmasına dair bir maliyete yol açmalı ve olumlu allomatri (organlarda farklı büyüme oranları) gözlemlenmelidır. Örneğin canlının evrimsel geçmişi, vücudun diğer kısımlarındaki artışlar ile ilişkisi olmayan bir boyun uzaması göstermelidir. Zira vücudun diğer bölgelerinde uzamalar ve artışlar oluyorsa (mesela uzandıkları yaprakları çekip koparmak için ön kolların veya uzuvların da uzaması gibi) bu bize bu durumda uzanarak otlanma ve beslenme ile ilgili bir seçilimin olduğunu gösterir.
Bu araştırma alanında şimdilik farklı görüşler ve bilgiler mevcuttur. Yayımlanan çalışmalar zürafalardaki boyun uzunluğunun nedenine dair gerek yem toplama seçilimini gerekse de cinsel seçilimi desteklemesine rağmen hiçbiri diğer olasılıkları tam olarak ortadan kaldırmamıştır. Belki de boyun uzunluğu her iki gücün de sonucudur. Açık bir sonuca varabilmek için ebeveynliğe yatırım ile kronolojik hata da hesaba katılmalıdır. Ancak doğru cevaba ulaşabilmek çok düşük bir şanstır; özellikle de fosil kayıtlarında 10 milyon yıla eşdeğer bir kayıp mevcut ise.
Bununla beraber, hem dişiler hem erkekler boyun oluşumu ve bakımına önemli bir miktarda enerji harcarlar. Kuşkusuz böyle evrimleşmiş bir organizma eğer hayatta kalma ve biyolojik uyum ile ilgili olmasaydı ayırt edici bir özellik için bu kadar kaynak harcamazdı.

Bugün biyologlar belirli evrimsel özelliklerin oluşumunu, çiftleşme öncesi ve çiftleşme sonrası rekabet olmak üzere tür içi rekabet ile (aynı türe ait olan bireyler arasındaki rekabet) açıklamaktadırlar.

Çiftleşme öncesinde cinsiyet içi intraseksüel seçilim genellikle erkekler arasında olur ve bir düello biçimini alabilir. Ayrıca cinsiyetler arası interseksüel seçilim veya eş seçimi dişiler erkekler arasından bir eş seçtiklerinde olur. Erkeklerin mücadelesi sonucu meydana gelen ve seçilen özelliklere, -Darwin'in deyimiyle “silahlar”- (sivri veya geniş boynuzlar gibi) ikincil cinsel özellikler denirken eşler tarafından seçilen özelliklere (genelde dişi) de “süs” denir.
Çiftleşme sonrası erkekler arasındaki rekabet, Geoff Parker'in 1970'te tanımladığı gibi geleneksel saldırganlıktan farklı olarak spermler arasındaki rekabete dönüşebilir. Daha güncel olarak memeli ve kuşlar gibi içten döllenen hayvanlarda görülen ve erkeğin bilgisi olmadan dişinin onun sperminde kurtulduğu bir fenomen örtülü dişi seçimi (İng: cryptic female choice) adı altında ilgi uyandırmıştır.
Son olarak eşler arasında çıkan eşeysel çatışmaların bazen dişi ve erkekler arasında evrimsel bir silahlanma yarışına yol açtığı söylenir.
Dişileri eşleşme tercihleri yaygın olarak erkeklerin ikincil cinsel özelliklerinin hızlı ve farklı evrimleşmesinin sorumlusu olarak kabul edilir. Birçok hayvan türlerinin dişileri, dış özelliklerinde süslere sahip, -ayrıntılı ve gösterişli cinsel organlar gibi abartılı morfolojik özellikleri olan- erkekler ile çiftleşmeyi tercih ederler. Bu tercihler, -belki de başlangıçta genetik sürüklenmenin bir sonucu olan- erkek morfolojisinin bazı yönleri için keyfi olan dişi seçiminin sonucu olarak uygun süse sahip erkeklerin seçimi ile ortaya çıkar. Bunun bir yorumu da “çekici oğul hipotezi” (İng: sexy son hypothesis) olarak ortaya çıkar. Alternatif olarak, erkeklerde etkileyici süsler veya mücadele etme yeteneğinin gel

Coelophysis, bundan yaklaşık 216 ila 196 milyon yıl önce yaşanan Triyas devrinin ikinci yarısında, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin güneybatısı ve ayrıca Güney Afrika ve Zimbabve'de yaşamış, Coelophysidae ailesinden bir bazal teropod dinozor cinsidir.
Coelophysis 3 metre uzunluğa kadar erişebilen küçük, ince yapılı ve karada yaşayan bipedal bir etçildi. Bilinen en eski dinozor cinsidir. Benzer hayvanlara ait dağınık numuneler dünya çapında bazı Geç Triyas ve Erken Jura oluşumlarında bulunmuştur.
C. bauri adlı tip tür, ilk olarak Edward Drinker Cope tarafından Coelurus cinsine verilmiştir. Daha sonra 1889 yılında tanımlanmıştır. Longosaurus ve Rioarribasaurus, Coelophysis ile sinonimdir. Başka bir dinozor cinsi olan Megapnosaurus da muhtemelen sinonimdir. Bu ilkel theropod, örnek bakımından en zengin dinozor cinslerinden biri olmasıyla bilinir.

Coelophysis, Maiasaura'dan (STS-51-F) sonra uzaya gitmiş ikinci - kuş olmayan - dinozordu. Carnegie Doğa Tarihi Müzesi'nden bir Coelophysis kafatası, 22 Ocak 1998'de atmosferi terk ettiğinde, STS- 89 görevini icra eden Endeavour Uzay Mekiği'nin içindeydi. Ayrıca Dünya'ya dönmeden önce Mir uzay istasyonuna götürüldü.
Coelophysis, 100 yaşın üzerinde olduğu için edebiyatta en çok bilinen dinozorlardan biridir. 1981'de New Mexico'nun resmi eyalet fosili olarak belirlendi ve şimdi New Mexico Doğa Tarihi Müzesi'nin logosunda yer alıyor.

Coelophysis 25 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in the Dino Directory

Coelurosauria (/sɪˌljʊərəˈsɔːriə/; Yunanca: "içi boş kuyruklu kertenkeleler"), Carnosauria'dan kuşlarla daha yakın akraba olan tüm teropod dinozorları içeren bir kladdır.
Coelurosauria, Compsognathidae'yi, tyrannosaurlar'ı, Ornithomimosaurlar'ı ve Maniraptoranlar'ı içerir. Maniraptora, günümüzde yaşayan tek dinozor grubu olan kuşları içerir.
Şimdiye kadar keşfedilen tüylü dinozorların çoğu Coelurosaurlardır. Philip J. Currie, tüm Coelurosaurların tüylü olmasının muhtemel olduğunu düşünüyor. Geçmişte Coelurosauria, tüm küçük teropodları sınıflandırmak için kullanmıştı, ancak bu sınıflandırma daha sonra geçersiz kılındı.

Coelurosaurlarda anatomik özelliklerin incelenmesi, son ortak ataların bitki maddelerini yeme ve sindirme yeteneğini geliştirdiğini, omnivor bir diyete uyum sağladığını ve bu yeteneğin kladın başarısına önemli bir katkıda bulunabilecek bir yetenek olduğunu gösteriyor. Daha sonraki gruplar omnivorlara tutunurken diğerleri çeşitli yönlerde uzmanlaşarak böcekçil (Alvarezsauridae), otçul (Therizinosauridae) ve etçil (Tyrannosauroidea ve Dromaeosauridae) haline gelir.
Grup, şimdiye kadar keşfedilen en büyük (Tyrannosaurus) ve en küçük (Microraptor, Parvicursor) etçil dinozorlardan bazılarını içerir. Coelurosaurlar grubunu, diğer dinozorlardan ayıran özellikler şunlardır:

Kuyruk sokumunun (sakrum) diğer dinozorlardan uzun olması.
Ucuna doğru sertliği artan, esnekliği azalan bir kuyruk bulundurmaları.
Yay biçimindeki ön kol (ulna).
Uyluk kemiğinden daha uzun bacak kemikleri.

Bu kladogram, 2015'te Coelurosaurian grupların birbirine yakınlığını göstermek için yapılmış çalışmaya göre uyarlanmıştır.

Coelurosaurus, 1929'da Friedrich von Huene'ye atfedilen ve bazen dinozor listelerinde görülen gayri resmi bir genel isimdir. Muhtemelen bir yazım hatası olarak ortaya çıktı; von Huene belirsiz kalıntıları Coelurosauria incertae sedis'e atamayı amaçladı, ancak yayın sürecinin bir noktasında metinde yapılan bir değişiklik, yeni bir genel isim olan Coelurosaurus'un (George Olshevsky tarafından 1999 tarihli bir yazıda anlatıldığı gibi) bir cins ismi gibi görünmesine neden oldu. Coelurosaurus ismi, kurgu eserlerinde görünmesine rağmen, resmi bir şekilde cins ismi olarak kullanılmamıştır.

Kuşların evrimi
Paraves
Megalosauroidea

Sirenia, modern "deniz inekleri" (Manati ve Dugong) ve onların soyu tükenmiş akrabalarından oluşan plasentalı memeliler takımıdır. Onlar var olan tek otçul deniz memelileri ve tamamen suda yaşayan tek otçul memeli grubudur. Deniz ineklerinin 50 milyon yıllık bir fosil kaydına sahip olduğu düşünülüyor (erken Eosen). Oligosen ve Miyosen sırasında mütevazı bir çeşitlilik elde ettiler, ancak o zamandan beri iklimsel soğuma, oşinografik değişiklikler ve insan müdahalesinin bir sonucu olarak azaldılar. Gruba dahil yaşayan iki cins ve dört tür mevcuttur: Atlantik kıyıları boyunca Amerika ve Batı Afrika'nın nehirleri ve kıyılarında yaşayan üç denizineği türünü içeren Trichechus ve Hint Okyanusu ile Pasifik okyanusunda bulunan Dugong.

Deniz inekleri, Proboscidea (filler) ile birlikte, soyu tükenmiş Desmostylia (bazen tek toynaklılarda da sınıflandırılır) ve muhtemelen soyu tükenmiş Embrithopoda ile birlikte Tethytheria'yı oluşturur. Tethytheria, antik Tethys Okyanusu kıyılarındaki ilkel toynaklı memelilerden ("condylarthlar") evrimleşmiş olabilir, ancak bu gruptaki canlılar daha çok boreoeutherian olarak değer görürler. Yani Afrotherianlarla yakından ilişkili değillerdir.
Tethytheria, Hyracoidea (hyraxes) ile birleşerek Paenungulata adı verilen bir klad oluşturur. Paenungulata ve Tethytheria (özellikle ikincisi), morfolojik ve moleküler çalışmalardan güçlü destek alan, en az tartışmalı memeli dalları arasındadır. Sirenia'nın ataları Balinalar ve Yüzgeçayaklılarınki'nden uzaktır, ancak aynı zamanda sucul bir yaşam tarzı geliştirdikleri düşünülür.

Fosil kayıtlarında ilk deniz ineklerinin ortaya çıkışı erken Eosen sırasındaydı ve geç Eosen'de sirenianlar önemli ölçüde türleşti. Nehirlerin, haliçlerin ve kıyıya yakın deniz sularının sakinleri, hızla yayılmayı başardılar. Bugüne kadar bilinen en ilkel siren olan Prorastomus, Eski Dünya'da değil Jamaika'da bulundu; ancak daha yakın zamanda çağdaş Sobrarbesiren fosilleri İspanya'da bulunmuştur. Bilinen ilk dört ayaklı siren, erken Eosen'den Pezosiren'di. Prorastomidae ve Protosirenidae familyalarından bilinen en eski deniz ineklerinin her ikisi de Eosen ile sınırlıdır ve yaklaşık bir domuz büyüklüğünde, dört ayaklı amfibi yaratıklardır. Eosen sona erdiğinde, Dugongidae ilk kez ortaya çıktı; deniz inekleri, arka uzuvları olmayan yüzgeç benzeri ön ayakları, yatay kuyruk yüzgeci olan güçlü kuyruğu, deniz memelileri gibi suda hareket eden (yukarı ve aşağı hareketleriyle) tamamen suda yaşayan aerodinamik vücutlarını edinmişlerdi.
Ortaya çıkan son siren familyası olan Trichechidae'nin, geç Eosen veya erken Oligosen'deki erken dugongidlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Mevcut fosil kayıtları, arka uzuv ve pelvik redüksiyonda (bir sakruma (Prorastomidae) bağlı iyi gelişmiş arka uzuvlar), uygun sakruma sahip olmayan iyi gelişmiş arka uzuvlar (Protosirenidae) ve uzuvları azaltılmış veya yok (Dugongidler ve Trichechidler) ile innominate bazı ana aşamaları belgelemektedir.
Deniz inekleri ilk evrimleştiğinden beri, muhtemelen deniz çayırlarına ve suda yaşayan anjiyospermlere (çiçekli bitkiler) bağlı olarak, otçullardı. Bugüne kadar, hemen hemen hepsi tropikal (Steller'ın deniz ineği, dikkate değer istisna dışında), deniz ve angiosperm tüketicileri olarak kaldı. Deniz inekleri, büyük akciğerleri olan sığ dalgıçlardır. Su altında kalmalarına yardımcı olacak ağır iskeletleri vardır; kemikleri pachyostotik (şişmiş) ve osteosklerotiktir (yoğun) (özellikle de genellikle fosil olarak bulunan kaburgalar).
Eosen sirenleri, Mesozoyik memeliler gibi, ancak diğer Senozoyik olanların aksine, onlara 3.1.5.3 diş formülü veren dört küçük azı dişi yerine beş tane vardır. Bu durumun sirenlerde gerçekten ilkel bir tutulum olup olmadığı halen tartışılmaktadır.
Diğer memelilerdeki türlerin tanımlanması için yanak dişlerine güvenilmesine rağmen, deniz inekleri kendi aralarında morfolojilerinde önemli ölçüde farklılık göstermezler, ancak neredeyse her zaman iki sıra büyük, yuvarlak uçlu (bunobilophodont) düşük tepeli (brakiyodont) olurlar. Deniz ineklerinin iskeletlerinin en kolay tanımlanabilen kısımları kafatası ve mandibuladır. Özellikle ön ve diğer kafatası kemikleri karakterizedir. Çoğu türde bulunan bir çift dişi andıran birinci üst kesici diş dışında –en erken deniz inekleri hariç– ön dişler (ön dişler ve köpek dişleri) hiçbirinde yoktur.

Balinaların evrimi

"Sirenian Evolution". Encyclopedia of Marine Mammals. San Diego: Academic Press. 2002. ss. 1083-1086. ISBN 978-0125513401. 978-0125513401
"5. Diversity, Evolution, and Adaptation of Sirenians and Other Marine Mammals". Return to the Sea: The Life and Evolutionary Times of Marine Mammals. Berkeley: University of California Press. 2012. ss. 127-149. ISBN 978-0-520-27057-2. 978-0-520-27057-2
"5. Sirenian and Other Marine Mammals: Evolution and Systematics". Marine Mammals: Evolutionary Biology. 2nd. Academic Press. 2006. ss. 89-110. ISBN 978-0-12-369499-7. 978-0-12-369499-7
"3. Affinities, origins and diversity of the Sirenia through time". Ecology and Conservation of the Sirenia: Dugongs and Manatees. Conservation Biology. 18. Cambridge: Cambridge University Press. 2012. ss. 35-77. ISBN 978-0-521-71643-7. 978-0-521-71643-7
Ekler 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Iterative Evolution of Sympatric Seacow (Dugongidae, Sirenia) Assemblages during the Past ~26 Million Years". PLoS ONE. 7 (2): e31294. 2012. doi:10.1371/journal.pone.0031294. PMC 3272043 . PMID 22319622. 
Sirenlerin Kökeni 9 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Makro-evrim, en iyi 9 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. haliyle Christina Reed, Geotimes Aralık 2001
Sirenia'nın Evrimi Caryn Self-Sullivan tarafından Sirenian International'da

Deniz ineği ve Fil Fosilleri

Dilophosauridae, orta ve büyük boylu bazal teropod dinozorları kapsayan, şüpheli bir familyadır. Dilophosaur ismi Grekçe'den türetilmiştir: di “iki” anlamına, lophos “tepe” anlamına, -sauros da “kertenkele” anlamına gelmektedir.

Dilophosauridler, 4 ila 7 metre uzunluğunda ve yetişkinliklerinde ağırlıkları 300 kg ila 500 kg arasında olan büyük iki ayaklı yırtıcılardı. Muhtemelen çiftleşme gösterileri için veya rakiplerini korkutmak için kullandıkları kendine özgü baş armaları bulunmaktaydı.

Aşağıdaki kladogram Smith, Makovicky, Pol, Hammer ve Currie'nin 2007 analiziyle Dilophosaurus ve yakın akrabalarının ilişkilerini özetliyor.

Aşağıdaki soy ağacı, 2015 yılında Hendrickx ve diğerleri tarafından derlenen erken dönem teropod gruplarının ilişkilerinin bir sentezini göstermektedir ve daha kısıtlı bir Dilophosauridae tanımını gösteren daha yeni araştırmaları takip etmektedir.

Dört üyelilerin evrimi, yaklaşık 400 milyon yıl önce, Devoniyen Dönemi'nde ilk dört üyelilerin lob yüzgeçli balıklardan evrimleşmesiyle başladı. Dört üyeliler (bu sayfada kullanılan apomorfi tabanlı tanım altında), yaşayan ve soyu tükenmiş tüm amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerin dahil olduğu biyolojik üst sınıf olan Tetrapoda altındaki tüm hayvanlardır. Günümüzde çoğu dört üyeli karada yaşıyor olsa da, en eski dört üyelilerin herhangi birinin karada hareket edebildiği fikrini destekleyen çok az kanıt bulunmaktadır. İlk dört üyelilerin sahip oldukları dört uzvun, bedenlerinin orta kısmını yerden kaldıramayacak düzeydeydi ve bilinen kalıntılarda karınlarını karada sürüklediklerine dair bir kanıt bulunmamaktadır. Kalıntılarda görülen izler muhtemelen sığ su kütlelerinin diplerinde yürüyen hayvanlar tarafından yapılmıştır. Dört üyelilerinin sudaki ataları ve karada kolonileşme süreci belirsizliğini korumaktadır. Bu konular şu anda paleontologlar arasında akt if araştırma ve tartışma alanlarıdır.
Günümüzde çoğu amfibi, yaşamlarının ilk aşamasını balık benzeri iribaşlar olarak geçirerek yarı suda yarı karada yaşarlar. Yılanlar ve balinalar gibi bazı dört üyeli grupları, uzuvlarının bir kısmını veya tamamını kaybetmiştir. Ek olarak birçok dört üyeli tarih boyunca kısmen sucul veya tamamen sucul yaşamlara döndü (tamamen sucul dört üyelilere örnek olarak balinalar ve deniz inekleri verilebilir). Sucul yaşam tarzına ilk geri dönüşler, Karbonifer Dönemi kadar erken bir tarihte gerçekleşmiş olabilir. Sucul yaşama diğer geri dönüşler ise deniz memelileri, yüzgeçayaklılar ve birkaç modern amfibi de görüldüğü üzere nispeten yakın bir tarihte; Senozoyik'te meydana geldi.
Hayvanların suda nefes almaya ve yol bulmaya yarayan bir vücuttan, karada hareket etmesini sağlayan bir vücuda geçişi, bilinen en derin evrimsel değişikliklerden biridir. Bu değişiklik, aynı zamanda 20. yüzyılın sonlarında bir dizi ara geçiş fosilinin bulunuşu ve gelişmiş filogenetik analizler sayesinde en iyi anlaşılan evrimsel değişimlerden biridir.

 Wikimedia Commons'ta Dört üyelilerin evrimi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Eksaptasyon, bir özelliğin farklı bir fonksiyon kazanacak şekilde evrimleşmesidir. Örneklerine anatomide ve davranışta yaygın olarak rastlanır.
Kuş tüyleri klasik bir örnektir. Tüyler başta vücut sıcaklığının düzenlenmesi için evrimleşmiş olabilir ancak sonraları uçuşa adapte oldu. İlk kez uçuş için yararlı hale geldiğinde bu, eksaptif bir kullanım teşkil etti. O zamandan bu yana kuşların aerodinamik yapısını gelişterecek şekilde doğal seçilim tarafından şekillendirilen tüyler, mevcut durumlarıyla uçuş için olabilecek en uygun hale getirildi. Eksaptasyon örneklerinin bir çoğunda benzer bir örüntüye rastlanır: bir kez başka bir iş için işe yarar hale geldiğinde daha iyi hale gelene kadar evrilmek.
"Eksaptasyon" terimi, Stephen Jay Gould ve Elisabeth Vrba tarafından, teleolojik bir anlam taşıdığını düşündükleri "ön-adaptasyon"un yerine geçmek üzere önerildi (yani yanlış bir şekilde, adaptasyonun veya genel olarak evrimin bazı hedeflerin peşinde hareket ettiğini ima etmesi).

Gould, Stephen Jay; Vrba, Elisabeth S. (1982). "Exaptation — a missing term in the science of form" (PDF). Paleobiology. 8 (1). ss. 4-15. Bibcode:1982Pbio....8....4G. doi:10.1017/S0094837300004310. JSTOR 2400563.

Paraves, Geç Jura Devri'nde ortaya çıkan yaygın bir teropod dinozor grubudur. Soyu tükenmiş dromaeosauridler, troodontidler, anchiornithidler ve scansoriopterygidlere ek olarak grup, aralarında on binden fazla canlı kuş türü olan avialanları da içerir. Paraves'in ilkel üyeleri, bazı türlerde yürürken yerden tutulan ayağın ikinci basamağında büyütülmüş bir pençe (orak pençe) bulundurmaları ile iyi bilinir.

Diğer teropodlar gibi, tüm paravianlar da iki ayaklıdır ve iki arka ayakları üzerinde yürürler.
İlkel paravianların dişleri kavisli ve tırtıklıydı, ancak Dromaeosaurus albertensis gibi bazı özelleşmiş türler dışında bıçak benzeri değildi. Dromaeosaurid ve troodontid dişlerinin ön kenarındaki çentikler çok küçük ve inceydi, arka kenarı ise çok büyük ve çengelli tırtıklara sahipti

Teropodların çoğu yere temas eden üç ayak parmağıyla yürüdü, ancak fosilleşmiş ayak izlerinde, dromaeosauridler, troodontidler ve bazı erken avialanlar da dahil olmak üzere birçok bazal paravianın, ikinci parmağı yerden aşırı genişletilmiş bir pozisyonda tuttuğunu ve sadece üçüncü ve dördüncü ayak parmaklarının yattığını doğruladı.
Daha ilkel dromaeosauridlerde ve troodontidlerde, ayaklar o kadar uzmanlaşmış değildi ve pençeler de o kadar büyük veya kancalı değildi. Ek olarak, parmak eklemleri, gelişmiş dromaeosauridlerin basit yukarı-aşağı hareketlerinden daha fazla hareket aralığı sağlıyordu. Bu, bu türlerin, ayaklarının o kadar güçlü veya sağlam olmasını gerektirmeden, yalnızca iç ayak parmakları kullanılarak sabitlenebilen daha küçük avlarda uzmanlaşmasını mümkün kılar.

Paraves, Filogenetik adlandırma sistemi'nde Oviraptorosauria'dan kuşlarla daha yakın ilişkili dinozorların tümünü içerir.
Paraves adı (Yunanca par (a): yakın + Latince aves: kuş; "kuşlara yakın" anlamına gelir) 1997 yılında Paul Sereno tarafından türetildi. Kladın tümünü içeren bir dal tabanlı sınıflandırma 1998 yılında Sereno tarafından tanımlandı.

Paravianlar diğer maniraptoranlardan 160 milyon yıl öncesinden daha geç olmamak üzere ayrıldılar; 65 milyon yıl kadar sonra, modern kuşların ataları yaklaşık 95 milyon yıl önce diğer paravianlardan ayrıldı.
Paraves'in kök soyunda doğrudan torunları olan modern kuşların taç grubu dışında, hayatta kalan hiçbir canlı veya genetik materyal yoktur, bu nedenle onların tüm soyoluşları yalnızca fosil kayıtlarından çıkarılabilir. Prototip fosil, 11 tam veya kısmi örneği bulunan Archaeopteryx'tir.

Pennaraptora
Kuşların evrimi

Bir popülasyonun bir kısmında üreme başarısını azaltan veya artıran herhangi bir neden, potansiyel olarak doğal seçilimi yönlendiren evrimsel baskı, seçici baskı veya seçilim baskısı uygular. Evrimsel biyoloji tarafından araştırılan süreçlerde meydana gelen değişim miktarının nicel bir tanımıdır, ancak resmi kavram genellikle diğer araştırma alanlarına genişletilir.
Popülasyon genetiğinde, seçici baskı genellikle bir seçilim katsayısı olarak ifade edilir.

Mayada HIS4 geni gibi bir amino asit biyosentezleme geninin amino asit seçici baskısı altına alınmasının, ökaryotlarda iki komşu genin transkripsiyonel birlikte düzenlenmesinden kaynaklanan komşu genlerin ifadesinin artmasına neden olduğu gösterilmiştir.

Bakterilerdeki ilaç direnci, doğal seçilimin bir sonucuna örnektir. Bir bakteri türü üzerinde bir ilaç kullanıldığında, direnç gösteremeyenler ölür ve yavru üretmezken, hayatta kalanlar potansiyel olarak direnç genini bir sonraki nesle aktarır (dikey gen aktarımı). Direnç geni, bir bakteriye farklı türden bir başka bakteri tarafından da aktarılabilir (yatay gen aktarımı). Bu nedenle, ilaç direnci nesiller boyunca artar. Örneğin hastanelerde, C. difficile gibi patojenlerin antibiyotiklere karşı direnç geliştirdiği ortamlar yaratılmaktadır. Antibiyotik direnci, antibiyotiklerin yanlış kullanımı ile daha da kötüleşmektedir. Antibiyotikler bakteriyel olmayan hastalıkları tedavi etmek için kullanıldığında ve antibiyotikler öngörülen süre boyunca veya öngörülen dozda kullanılmadığında antibiyotik direnci teşvik edilmektedir. Antibiyotik direnci bir popülasyondaki sabit genetik varyasyondan veya popülasyondaki de novo mutasyonlardan kaynaklanabilir. Her iki yol da antibiyotik direncine yol açabilir ve bu da bir tür evrimsel kurtarma olabilir.

Memelilerin bağırsaklarında yaşayan gram-pozitif bakteri türü olan Clostridium difficile, hastane enfeksiyonlarından kaynaklanan ölümlerin başlıca nedeni olan bir bakteri türünü örneklemektedir.
Simbiyotik bağırsak florası popülasyonları bozulduğunda (örneğin antibiyotikler tarafından), kişi patojenlere karşı daha savunmasız hale gelir. Antibiyotik direncinin hızlı evrimi, gelecek nesillere aktarılan avantajlı direnç alelleri üzerinde muazzam bir seçici baskı oluşturmaktadır. Kızıl Kraliçe hipotezi, patojen bakteriler ve insanlar arasındaki evrimsel silahlanma yarışının, birbirlerini alt etmede evrimsel avantajlar için sürekli bir savaş olduğunu göstermektedir.
Bakterilerin hızla gelişen virülans faktörleri ile modern tıbbın tedavi uygulamaları arasındaki evrimsel silahlanma yarışı, özellikle de hastanede yatan enfekte hasta sayısının giderek arttığı göz önüne alındığında, evrimsel biyologların bu patojen bakterilerdeki direnç mekanizmalarını anlamalarını gerektirmektedir. Evrimleşmiş virülans faktörleri, hastanelerde yatan ve hastalık ya da antibiyotik tedavisi nedeniyle bağışıklık sistemi zayıflamış hastalar için tehdit oluşturmaktadır. Virülans faktörleri, evrimleşmiş bakterilerin patojeniteyi artırmak için geliştirdikleri özelliklerdir. C. difficile'nin antibiyotiklere karşı direncini büyük ölçüde oluşturan virülans faktörlerinden biri toksinleridir: enterotoksin TcdA ve sitotoksin TcdB.
Toksinler, inaktive edilmesi ve ortamdan uzaklaştırılması zor olan sporlar üretir. Bu durum özellikle enfekte bir hastanın odasının 20 haftaya kadar spor içerebileceği hastaneler için geçerlidir. Bu nedenle CDI'ların hızla yayılması tehdidiyle mücadele, sporları ortamdan uzaklaştıran hastane sanitasyon uygulamalarına bağlıdır.
American Journal of Gastroenterology'de yayınlanan bir çalışma, CDI'ların yayılmasını kontrol altına almak için eldiven kullanımı, el hijyeni, tek kullanımlık termometreler ve ortamın dezenfekte edilmesinin sağlık tesislerinde gerekli uygulamalar olduğunu ortaya koymuştur. Bu patojenin virülansı dikkat çekicidir ve CDI salgınlarını kontrol etmek için hastanelerde kullanılan sanitasyon yaklaşımlarında radikal bir değişiklik gerekebilir.

Sıtma paraziti insan popülasyonları üzerinde seçici bir baskı uygulayabilir. Bu baskı, sıtmanın önemli bir sağlık sorunu olduğu bölgelerde orak hücre hemoglobin gen mutasyonu taşıyan eritrositler için doğal seçilime yol açmıştır, çünkü bu durum bu bulaşıcı hastalığa karşı bir miktar direnç sağlamaktadır.

Tıpkı bakterilerde antibiyotik direncinin gelişmesinde olduğu gibi, yaygın olarak kullanılan tarım kimyasallarında da pestisit ve herbisitlere karşı direnç görülmeye başlanmıştır. Örneğin:

ABD'de yapılan çalışmalar, portakal bahçelerini istila eden meyve sineklerinin, onları öldürmek için kullanılan bir pestisit olan malathion'a karşı dirençli hale geldiğini göstermiştir.
Hawaii ve Japonya'da elmas sırtlı güve, genetiği değiştirilmiş mısır da dahil olmak üzere birçok ticari üründe kullanılan Bacillus thuringiensis'e karşı, yoğun olarak kullanılmaya başladıktan yaklaşık üç yıl sonra direnç geliştirmiştir.
İngiltere'de bazı bölgelerdeki sıçanlar fare zehrine karşı o kadar güçlü bir direnç geliştirmiştir ki ölmeden normal sıçanlardan beş kat daha fazla tüketebilmektedirler.
DDT artık bazı yerlerde sıtmayı bulaştıran sivrisinekleri kontrol etmede etkili değildir, bu da hastalığın yeniden canlanmasına katkıda bulunmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde, pamuk üretimini engelleyen Amaranthus palmeri otu, herbisit glifosata karşı yaygın bir direnç geliştirmiştir.
Baltık Denizi'nde tuzluluk oranındaki azalma, yeni bir kahverengi deniz yosunu türü olan Fucus radicans'ın ortaya çıkmasını teşvik etmiştir.

İnsan faaliyetleri çevrede istenmeyen değişikliklere yol açabilir. İnsan faaliyeti belirli bir popülasyon üzerinde olumsuz bir etki yaratarak söz konusu popülasyondan birçok bireyin bu yeni baskıya adapte olamaması nedeniyle ölmesine neden olacaktır. Bu yeni baskıya daha iyi adapte olan bireyler hayatta kalacak ve dezavantajlı olanlara göre daha yüksek oranda üreyecektir. Bu durum, nüfus bir bütün olarak baskıya daha iyi adapte olana kadar birçok nesil boyunca devam eder. Bu doğal seçilimin iş başında olmasıdır, ancak baskı yol inşa etmek veya avlanmak gibi insan yapımı faaliyetlerden gelmektedir. Bu durum aşağıdaki uçurum kırlangıçları ve geyik örneklerinde görülmektedir. Ancak, evrimsel bir baskıya neden olan tüm insan faaliyetleri kasıtsız olarak gerçekleşmez. Bu durum köpeklerin evcilleştirilmesinde ve ardından gelen seçici yetiştirme sonucunda bugün bilinen çeşitli ırkların ortaya çıkmasında görülmektedir.

Daha yoğun (insan) nüfuslu ve trafiğin yoğun olduğu bölgelerde, çıngıraklı yılanların çıngırak çıkarmadığına dair raporlar artmaktadır. Bu olgu genellikle, keşfedildiklerinde yılanları öldüren insanların seçici baskısına bağlanmaktadır. Çıngırak çıkarmayan yılanların fark edilmeme olasılığı daha yüksektir, bu nedenle kendileri gibi çıngırak çıkarma olasılığı daha düşük olan yavruları çoğaltmak için hayatta kalırlar.

Nebraska'daki uçurum kırlangıçları popülasyonları, uzun yıllar yolların yanında yaşadıktan sonra kanatlarında morfolojik değişiklikler göstermiştir. Otuz yılı aşkın bir süre boyunca veri toplayan araştırmacılar, yaşayan kırlangıç popülasyonlarının kanat açıklıklarında bir düşüş olduğunu fark ederken, aynı zamanda yoldan geçen arabalar tarafından öldürülen kırlangıçların sayısında da bir azalma olduğunu belirttiler. Yoldan geçen arabalar tarafından öldürülen kırlangıçların kanat açıklığı, popülasyonun geneline göre daha büyüktü. Yol kullanımı, araç büyüklüğü ve nüfus büyüklüğü gibi karıştırıcı etkilerin çalışma üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görülmüştür.

İnsanlar tarafından uygulanan evrimsel baskı Kanada geyiği popülasyonlarında da görülmektedir. Bu çalışmalar morfolojik farklılıklara değil, davranışsal farklılıklara bakmaktadır. Daha hızlı ve daha hareketli erkek geyiklerin avcılara av olma ihtimalinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Avcılar, daha aktif hayvanların daha az aktif olanlara kıyasla avlanmaya daha meyilli olduğu bir ortam yaratmaktadır. İki yıldan sonra hayatta kalan dişi geyikler, her yıl geçtikçe aktivitelerini azaltarak, hayatta kalma olasılığı daha yüksek olan daha utangaç dişi geyikler bırakıyorlardı. Ayrı bir çalışmada dişi geyikler de davranışsal farklılıklar göstermiş, yaşlı dişiler bu seçilimden beklenebilecek çekingen davranışlar sergilemiştir.

Köpeklerin evcilleştirilmesinden bu yana köpekler, insanların ve çevrenin baskısı nedeniyle insanlarla birlikte evrim geçirmişlerdir. Bu durum, insanlar ve kurtların aynı bölgeyi paylaşmasıyla başlamış ve bir arada yaşama baskısı sonunda evcilleştirilmelerine yol açmıştır. İnsanlardan gelen evrimsel baskı, ister çiftlik hayvanlarını koruma ister avlanmaya yardımcı olma ihtiyacı olsun, zamanın ihtiyaçlarına paralel birçok farklı ırkın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Avcılık ve çobanlık, insanların faydalı gördükleri özellikleri yapay olarak seçmelerinin ilk nedenlerinden birkaçıydı. Bu seçici yetiştirme bununla da kalmayıp, insanların evcil köpeklerinde, somut bir şekilde insan için faydalı olmasa bile, boyut ve renk gibi arzu edilen belirli özellikleri seçmesine kadar uzanmaktadır. Bu seçimin istenmeyen bir sonucu da, evcil köpeklerin hangi ırkı kapsadıklarına bağlı olarak kalıtsal hastalıklara sahip olma eğiliminde olmalarıdır.

Seçilim değeri
En iyinin hayatta kalması

Bu liste, evrim ve evrimsel biyoloji konularına dair maddeleri içerir.

Abiyogenez - Adaptasyon - Adaptif radyasyon - Alel - Alel frekansı - Allopatrik türleşme - Altrüizm - Anagenez - Analog (biyoloji) - Aposematizm - Archaeopteryx - Ataların Hikayesi - Atavizm

Balinaların evrimi - Birlikte adaptasyon - Birlikte evrim - Biyolojik antropoloji - Biyolojik sınıflandırma - Biyomorph

Sergei Chetverikov

Charles Darwin - Darwin ispinozları - Darwin çıkıntısı - Darwinizm - Richard Dawkins - Theodosius Dobzhansky - Doğal seçilim - Duplikasyon

Endosimbiyoz kuramı - Etkin popülasyon büyüklüğü - Evcilleştirilmiş gümüş tilki - Evcilleştirme - Evrim - Evrimde Usul ve Makam - Evrim zaman çizelgesi - Evrimsel algoritma - Evrimsel biyoloji - Evrimsel biyolojide güncel araştırmalar - Evrimsel dinamikler - Evrimsel düşüncenin tarihi - Evrimsel faktör - Evrimsel psikoloji - Evrimsel silahlanma yarışı - Evrimsel Tıp

Joseph Felsenstein - Ronald Fisher - E. B. Ford - Fosil

Gaia Hipotezi - Galapagos Adaları - Gen - Gen akışı - Gen havuzu - Genetik otostop - Genetik sürüklenme - Genetik varyasyon - Genotip - George Gaylord Simpson - GFAJ-1 - Stephen Jay Gould - Grup seçilimi

J.B.S. Haldane - Hardy-Weinberg Kuralı - William G. Hill - Hill-Robertson etkisi - Homolog kromozom - Homoloji (biyoloji) - Julian Huxley - Hayvanların evrimi

Iraksak evrim

İklimsel uyum

Kambriyen patlaması - Kamuflaj - Karşılıklı yardımlaşma (evrim) - Katagenez (biyoloji) - Kladistik - Kronobiyoloji - Kuşların evrimi - Kültivar

Memelilerin evrimi - Mutasyon

Neoteni

Omurgalıların evrimi - Ortak ata

Primatların kökeni ve evrimi

Rekombinasyon

Seçilim birimleri - Sudan karaya geçiş

Thomas Henry Huxley - Tür

Alfred Russel Wallace - Sewall Wright

Yakınsak evrim - Yapay seçilim - Yaratılışçılık ve Evrim Kuramı tartışmaları - Yaşayan fosil - Yönlendirilmiş seçilim -

Evrimsel silahlanma yarışı, evrimsel biyolojide birlikte evrilen ve rekabet eden gen takımları arasında, bir silahlanma yarışını andıracak şekilde birbirlerine karşı adaptasyonlar ve karşı uyarımlar geliştirdikleri, olumlu geri bildirimleri de içerebilen evrimsel bir mücadeleyi tanımlar. Birlikte evrilen gen takıları, avcı bir tür ile onun avı (Vermeij, 1987) veya parazit ile onun konağı arasında olduğu gibi birbirinden farklı iki canlı türü içinde yer alabilir. Alternatif olarak silahlanma yarışı, iletişimde yanıltma/alıcının isteksizliği modeli (Dawkins & Krebs, 1979) veya Kızıl Kraliçe ya da Fisher'in kaçış evrim modeli gibi aynı türün bireyleri arasında da görülebilir. Evrimsel silahlanma yarışına başka bir örnek, cinsiyetler arasındaki eşeyli çatışmadır. Bu konuda Fransız biyolog Thierry Lodé, evrimdeki bu tür karşıt etkileşimlerin karakter yer değişimi ve karşıt birlikte evrimin oluşmasındaki rolüne dair özellikle vurgu yapar. Geerat Vermeij tarafından ileri sürülen Eskalasyon hipotezi daha genel çatışmalardan bahseder ve başlangıçta deniz gastropod fosilleri ile yaptığı çalışmalara dayanır.
Birlikte evrimin kendisi her zaman bir silahlanma yarışına yol açmak zorunda değildir. Örneğin mutualizm, birlikte evrilen bir tür çiftinde karşılıklı yardımlaşmaya dayanan uyum ve adaptasyonlara yol açabilir. Bu durum özellikle, tozlaşma için tozlayıcı arıları kendisine çekmede belirli ultra viyolet renk desenleri kullanan çiçeklerde görülür. Birlikte evrim tanımı gereği türler arasında gerçekleşen bir olgu olup eşeyli çatışma gibi tür içi silahlanma yarışını da içerir.
Evrimsel silahlanma yarışı, örneğin tıp araştırmacılarının yeni antibiyotik ilaçlar geliştirmesi veya mikro organizmaların bu antibiyotik ilaçlara karşı daha dirençli yeni suşlar meydana getirmesi gibi insan ve mikroorganizmalar arasında da görülür.

Fisher prensibi veya Fisher ilkesi, eşeyli üreme yoluyla döl üreten türlerin çoğunda, erkekler ve dişiler arasındaki cinsiyet oranının neden 1:1 oranında olduğunu açıklayan bir evrimsel modeldir. A. W. F. Edwards'e göre bu, "muhtemelen evrimsel biyolojideki en ünlü argümandır.
Fisher ilkesinin ana hatları Ronald Fisher tarafından 1930 yılında yayımladığı The Genetical Theory of Natural Selection kitabında çizilmiştir (ancak yanlışlıkla Fisher'a ait olduğu düşünülmüştür). ​Fisher, savını ebeveyn yatırımı açısından ifade etmiş ve her iki cinsiyete yönelik ebeveyn yatırımının eşit olması gerektiğini öngörmüştür. 1:1 cinsiyet oranları bundan ötürü "Fisherci" ("Fisherian") olarak bilinir ve bu orana uymayanlara "Fisherci olmayan" ("non-Fisherian") veya "olağanüstü" ("extraordinary") denir çünkü Fisher'in modelindeki varsayımlara uymazlar.

W. D. Hamilton, 1967 tarihli "Extraordinary sex ratios" başlıklı makalesinde, dişi ve erkeklerin üretim maliyetinin eşit olduğu koşuluyla, şu basit açıklamayı getirmiştir:

Diyelim ki erkek doğumları dişi doğumlara nazaran daha az.
Yeni doğan erkeğin üreme şansı, yeni doğan dişiden daha fazladır ve haliyle daha fazla yavruya sahip olması beklenir.
Böylece genetik olarak erkek yavru verme ihtimali daha fazla olan ebeveynlerin ortalamadan daha fazla torun sahibi olma eğilimi vardır.
Haliyle erkek üretme eğilimlerine yönelik genler yayılır ve erkek doğumları daha yaygın hale gelir.
1:1 oranına yaklaşıldığında, erkek doğumlarının getirdiği avantaj ortadan kalkar
Aynı mantık, dişilerin erkeklerle yer değiştirmesi durumunda da geçerlidir. Bu nedenle 1:1 denge oranıdır.
Modern terminolojiyle ifade edilecek olursa, 1:1 oranı evrimsel kararlı stratejidir.

Fisher, Eric Charnov ve James J. Bull tarafından "tipik biçimde kısa" ve "gizemli" olarak tanımlanan açıklamayı 6. Bölüm olan "Sexual Reproduction and Sexual Selection"da yazmıştır.

"Evrimsel biyolojideki en ünlü argüman" olarak, (Edwards, 1998, s. 564–569) Fisher ilkesi, evrim üzerine popüler bilim kitaplarının temel unsurudur. Örneğin, bkz.:

Gould, Stephen Jay (2002). The Structure of Evolutionary Theory. ss. 648-649, 678, 692. 
Dawkins, Richard (2008). "Fok'un Hikayesi". Ataların Hikayesi: Yaşamın Kökenine Yolculuk. Yıldırım, Ahmet Fethi tarafından çevrildi. Kağıthane, İstanbul: Hil Yayın. s. 213. ISBN 978-975-7638-34-6. 
Daha ileri seviye bir eseri okumak isteyenler için:

Pen, Ido; Weissing, Franz J. (2002). "chapters 1 and 2".  Hardy, Ian C.W. (Ed.). Sex Ratios: Concepts and Research Methods.

Gasosaurus (Basitleştirilmiş Çince: 气龙; Geleneksel Çince: 氣龍), Jura döneminin ortasında yaklaşık 171.6 ila 161.2 milyon yıl önce yaşamış bir tetanuran teropod cinsidir. "Gasosaurus" adı, İngilizce "benzin" ve Yunanca "sauros' ("kertenkele") kelimelerinden türetilmiştir. Şu anda cinse atanmış sadece bir tür tanınmaktadır, G. buildus; bu özel ad Çin'in Siçuan Eyaletindeki Dashanpu fosil ocağını (şimdi Aşağı Shaximiao Oluşumu olarak adlandırılmaktadır) bulan benzin şirketini onurlandırmaktadır.

İlk ve bugüne kadar sadece kafatası sonrası (kafatası eksik) fosiller, dinozorun alışılmadık adını açıklayan bir gaz tesisinin inşası sırasında 1985'te ele geçirildi. Yanal olarak sıkıştırılmış dişler, 4 servikal, 7 dorsal, 5 sakral ve 7 kaudal omur, her ikisi de humerus ve sol ilium, sol iskium, sol pubis, sol femur, sol tibia, sol fibula ve yüksek oranda aşınmış ve yeniden yapılandırılmış pelvis ile arka bacak materyalinden oluşur. Fosiller, paleontologlar Dong Zhiming ve Tang Zilu tarafından Gasosaurus tip türü olarak tanımlandı.

Gasosaurus, güçlü bacakları ancak kısa kolları olan etçil bir theropoddur. 3.5 ila 4 metre (11 ila 13 ft) uzunluğunda ve yaklaşık 150 kilogram (330 lb) ağırlığındaydı. Bununla birlikte, bazı tahminler ağırlığını 400 kg'a kadar çıkarmaktadır.
Holotip iskeletinin (IVPP V7264) birçok potansiyel olarak bilgilendirici özelliğinin, yayınlanan açıklamalara ve resimlere dayanarak değerlendirilmesi zordur. Takson, iskiyal saptan önemli ölçüde daha büyük olan iliumun bir kasık sapının varlığına dayanan bir tetanuranı temsil eder. Alçıların incelenmesi, küçük trokanterin femur başı seviyesinin üzerine çıkmadığını ve bunun yerine, femur başının proksimal kısmının kırıldığını ve küçük trokanterin, coelurosaurian olmayan tetanuranlarda olduğu gibi başın yaklaşık olarak orta seviyesine ulaştığını ortaya koymaktadır.
Ayrıca, yeni başlayan zayıf ventral omurgaya sahip bir amfiplatyan servikal merkez, amfiplatyan merkezli dorsaller, düşük nöral kemerler ve plaka benzeri nöral dikenler, uçlarda genişlemiş kütleleri olmayan dorsal nöral dikenler, beş sakral merkez ve kemerler sıkıca kaynaşmışken nöral dikenler, kaynaşmamış bir humerus forameninin varlığı, daha az gelişmiş bir anterior çıkıntıya sahip alt ilium ve pubis ve iskiumun distal uçları genişlemiş ancak ayak benzeri çıkıntılardan yoksun olması ile tanınır.

İlk tanımlandığında, bir megalosauroid olduğu düşünülüyordu, Holtz (2000), kendisinin bazal bir  coelurosaurian olduğunu buldu, ancak daha sonra Holtz vd. (2004), tanımlanmamış örneklerden elde edilen verilere dayanarak, bunun bir bazal carnosaur (muhtemelen bir metriacanthosaurid) olduğunu öne sürdü. Aslında şimdiye kadar bilinen en bazal coelurosaurian olabilir veya iki grubun ortak atasına yakın olabilir; her durumda, kesin olarak tetanuran theropodlarından birini temsil eder. Bazı paleontologlar, Gasosaurus ve Kaijiangosaurus'un aynı tür olabileceğini öne sürdüler.
Bilinen Gasosaurus fosillerinin parçalı doğası nedeniyle, Tetanurae içinde belirsiz bir konuma sahiptir ve muhtemelen Coelurosauria'nın dışındadır. Holotipin sınıflandırmasını değiştirebilecek ayrıntılı bir incelemesi devam etmektedir.

Gasosarus, yaklaşık 164 milyon yıl önce Jura ortalarında (Batoniyen ve/veya Kalloviyen evreleri) yaşadı. Aşağı Shaximiao Formasyonu'ndan bulunan diğer iki dinozor olan Chuandongocoelurus ve Kaijiangosaurus gibi diğer orta menzilli theropodlarla birlikte yaşadı. Bu üç takson, orta ila büyük gövdeli theropodlara aittir ve ilişkili prostkraniyal iskeletlerden bilinmektedir. Çin, dünyanın her yerinden tüm vücut boyutlarındaki Orta Jura theropodlarının en yüksek taksi çeşitliliğine sahiptir. Çin'den gelen çoğu Orta Jura theropodları, dünyadaki Orta Jura theropodlarının çoğunluğu gibi orta boy'dur.
Bu benzer dinozorlar, türetilmiş tetanuran sinapomorfları ve tetanuran olmayanlarla paylaşılan ilkel özelliklerin ilgi çekici bir kombinasyonunu gösterir; bu, Tetanurae içinde bazal bir pozisyon işgal ettiklerini düşündürür. Çin Jura taksonlarının anatomisini anlamak, ilkel tetanuran anatomisinin daha fazla detayını ortaya çıkarabilir ve bu başarılı theropod soyunun erken evriminin çözülmesine yardımcı olabilir. Çin Orta Jura theropod kaydının gelecekteki keşfi, daha türetilmiş theropodlar arasında daha büyük vücut boyutlarının kökeni ve Orta Jura paleobiyocoğrafyası olan Tetanurae'nin çeşitlenmesine yeni bakış açıları getirebilir.

 Vikitür'de Gasosaurus ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
 Wikimedia Commons'ta Gasosaurus ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Genetik asimilasyon, genelde kimyasal maddeler, aşırı ilaç kullanımı veya radyasyon gibi çevre şartlarıyla oluşan ve doğuştan gelen teratojen bozuklukların ya da kusurların, yapay seçilim veya doğal seçilimle birlikte aynı fenotipik değişikliklere ve genetik koda sahip olan yeni türler oluşturmak için kullanıldığı sürece verilen isim. Epigenetik kalıtımın sonuçları etkilemesi olanak dahilinde olsa da yüzeysel görünüşlere rağmen genetik asimilasyon, edinilmiş özelliklerin kalıtımını gerektirmez. Genetik asimilasyon, daha ziyade gelişimsel yolların genetik olarak kanalize edilmesinin önünde yatan engellerin aşılmasında kullanılan bir yöntemdir.
Genetik asimilasyonun klasik bir örneği, Conrad Hal Waddington'un 1953 yılında Drosophila meyve sinekleri üzerinde yaptığı deneylerdir. Bu deneylerde Waddington, meyve sineklerini anestezik bir madde olan etere maruz bırakarak mutasyonlar oluşturmuş ve çift göğüs kafesi gibi deformasyonlara sahip yeni meyve sineği fenotipi yaratmıştır. Bu yeni meyve sineği türü homeotik bir tip olup deneylerde bir vücut parçası diğerine dönüşmüştür. Etere maruz kalan ve bunun sonucu olarak mutasyon geçirip kanat benzeri askılar geliştiren bu meyve sinekleri seçilerek daha sonra birbirleriyle 20 jenerasyon boyunca üremeleri sağlanmış, neticesinde eter kullanımı olmadan bu meyve sinekleri kalıtım yoluyla aynı deforme olmuş yeni fenotipleri geliştirmeye ve gelecek nesillere aktarmaya devam etmişlerdir.

Genetik kanalizasyon
Evrimsel gelişim biyolojisi

PubMed araması: Genetic Asimilasyon26 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genetik kanalizasyon, yaşadıkları çevrenin değişebilirliği veya sahip oldukları genotipin değişkenliği ne ölçüde olursa olsun, bir popülasyonun aynı fenotipi üretebilme yeteneğinin bir ölçüsüdür. Diğer bir deyişle "dayanıklılık" veya "performans" anlamına gelir ve popülasyonun sağlamlığını ifade eder. Genetik kanalizasyon terimi ilk defa Conrad Hal Waddington tarafından kullanılmıştır. Waddington bu terimi, daha ziyade popülasyonun dayanaklılığını dikkate almak yerine, örneğin tasarlanmış sistemler gibi biyolojik sistemlerin tam olarak aynı şekilde sağlam ve dayanıklı olmadıklarını ifade etmek için kullanmıştır. Biyolojik dayanıklılık veya kanalizasyon, gelişimsel yolların evrim tarafından şekillendirildiğinde belirir. Waddington, organizmaların gelişimleri sırasında "yokuş aşağı" yuvarlandıkları durum için epigenetik yüzey terimini ortaya atmıştır. Bu benzetmede, kanalize edilmiş bir özellik, güvenli bir şekilde fenotipi onun "kaderine" doğru yönlendiren ve yüksek sırtlar ve tepelerle çevrili bir vadi olarak gösterilmiştir. Waddington, bu kanalların evrim süreçleri sırasında epigenetik yüzey tarafından şekillendirildiği ve bu sezginin biyolojik dayanıklılığın benzersiz niteliklerini anlamak için yararlı olduğunu öne sürmüştür.

Evrilebilirlik
Evrimsel gelişim biyolojisi
Gelişim biyolojisi
Gen düzenleyici ağ
Sistem biyolojisi

Geç Jura, Jura Dönemi'nin üçüncü devresidir. Kapsadığı jeolojik zaman, Üst Jura tabakalarında korunan 163,5 ± 1,0 ile 145,0 ± 0,8 myö (milyon yıl önce) aralığıdır.
Avrupa litostratigrafisinde "Malm" adı Geç Jura çağına ait kayaçları belirtir. Malm, geçmişte jeolojik zaman birimini belirtmek için de kullanılıyordu ancak bu kullanım artık litostratigrafik ve jeokronolojik/kronostratigrafik birimler arasında net bir ayrım yapmak adına önerilmemektedir.

Owen, Donald E. (March 1987). "Commentary: Usage of Stratigraphic Terminology in Papers, Illustrations, and Talks". Journal of Sedimentary Petrology. 57 (2): 363-372. 8 Haziran 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Eylül 2022. 
Kazlev, M. Alan (28 Haziran 2002). "Late Jurassic — The Malm Epoch: The Acme of the Dinosaurs". Palæos. 2 Ağustos 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Ekim 2014.

Grup seçilimi, evrimsel biyolojide Charles Darwin'e dayanan ve 1962 yılında İngiliz zoolog Vero Wynne-Edwards tarafından geliştirilmiş olan bir kavram. Grup seçilimi düşüncesi, doğal seçilimin bireyler düzeyinde gerçekleşmediğini, grup düzeyinde gerçekleştiğini ve seçilim birimlerinin de grup düzeyinde yer aldığını varsayar.
Grup seçilimin evrimin etki ettiği ana bir mekanizma olup olmadığına dair daha önce de ciddi tartışmalar ve sakıncalar olmuştur. Daha yakın zamanda, bazı evrimsel biyologlar grup seçilimin, temel bir mekanizma yerine daha ziyade bireysel seçilimin bir sonucu olarak ya da çok düzeyli bir seçilim türü olarak yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunmuşlardır..

Altrüizm
Biyolojik uyum
Akraba seçilimi

(İngilizce) Bergstrom, T.C. (2002). "Sosyal Davranışların Evrimi: Birey ve Grup Seçilimi" (PDF). Journal of Economic Perspectives. 16 (2). ss. 67-88. doi:10.1257/0895330027265. 12 Kasım 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)15 Kasım 2011. 
(İngilizce) Bijma, P.; Muir, W.M.; Van Arendonk, J.A.M. (2007). "Çok düzeyli Seçilim 1: Kantitatif Genetiğin Kalıtımı ve Seçilime Tepkisi". Genetics. 175 (1). ss. 277-288. doi:10.1534/genetics.106.062711. PMC 1775021 . PMID 17110494. 

Grup Seçilimi Teorisi Tartışmaları 22 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Üç ayda bir çıkan bir blog dergisi (İngilizce)
D.S. Wilson'ub yayınladığı kitaplara bağlantı (İngilizce)

Handikap ilkesi, ilk olarak biyolog Amotz Zahavito tarafından 1975 yılında önerilen bir hipotez olup birbirlerini yanıltma veya blöfle bir şeyi elde etmek amacında olan hayvanlar arasında evrimin "dürüst" ve güvenilir iletişim sinyallerinin de oluşmasına yardımcı olduğunu açıklar. Bu anlamda Handikap ilkesi, güven verici sinyallerin ve buna dair işaretlerin, gönderen birey için çok kıymetli olması gerektiğini ve belli bir özelliğe daha az sahip olan bir canlı bireyin buna gücü yetmeyeceği şekilde gönderen için pahalıya mal olması gerektiğini öne sürer.
Bu teoriye göre, örneğin cinsel seçilim söz konusu olduğunda, daha gelişmiş biyolojik uyum gücüne sahip hayvanlar, bu sosyal durumlarını göstermek için, bu durumlarını etkin şekilde düşüren ve sabotaj eden davranışlar veya morfolojik özellikler geliştirmek yoluyla buna dair işaret verir ve dikkat çekerler. Handikap ilkesinin ana fikri, cinsel yolla seçilen özelliklerin, basitçe bir kaynağı boş yere harcayarak bu şekilde bir israf edebilme yeteneğine sahip olduğunu gösteren sinyallerin yollandığı gösteriş amaçlı tüketim gibi işlediğidir. Alıcı, gönderilen bu sinyallerin aranılan nitelikli özelliklere ve uyum gücüne sahip bir birey tarafından gönderildiğini anlar çünkü daha düşük niteliklere sahip bir birey bu tür abartılı ve boşuna ziyan edilen sinyalleri hayatı pahasına geliştirmeyi göze alamaz.
Bu fenomenin genel geçerliliği hakkında bazı tartışma ve anlaşmazlıklar mevcut olup Zahavi'nin bu handikapların biyolojideki kapsam ve önemine dair görüşleri ana akımın dışında kalır. Bununla birlikte, Handikap fikri, bu alandaki pek çok araştırmacının teorinin hayvanlar arasındaki iletişimin bazı yönlerini açıkladığına inandıkları için çok etkili olmuştur.

Amotz ve Avishag Zahavi'nin Handikap İlkesi adlı eserinde de incelenen Arabistan Yedikardeşleri kuşlarının (Turdoides striata) davranışları bu açıdan ilginçlik taşır. Gruplar halinde yaşayan bu kuşlar akraba olmayanlarla bile yiyeceklerini paylaşır, kamusal fayda için kendilerini feda eder, tüm çocuklara ortaklaşa bakar ve karşılıksız özveriye dayalı davranışlar geliştirerek adeta birer fazilet abidesi gibi davranırlar. Arabistan Yedikardeşlerinde en “faziletli” olanlar dişiler tarafından en cazip kabul edildikleri için bireysel düzlemde biyolojik avantaj elde ettikleri gibi, bu süreç sonunda toplumsal bir fayda da sağlanır. Bireysel ve toplumsal çıkarları böylesine ince bir ustalıkla birleştiren bu kuşlar, daha ziyede rekabetçiliğe ve bencilliğe vurgu yaptığı düşünülen seçilim mekanizmalarının başka yönleri olduğunu da göstermektedir.

"Dürüst Sinyalleşimlerin Teorisi"

Hibrit türleşmesi veya melez türleşme, birbirleriyle yakın akraba olan iki farklı tür arasında melezleme veya hibritleşmenin farklı bir fenotiplerin ortaya çıkmasına yol açtığı sürece verilen isim. Çok nadir durumlarda bu fenotipler geldikleri ebeveyn soydan daha sağlıklı veya biyolojik uyum açısından daha yetenekli olabilir ve yeni avanatajlara sahip bu bireyler doğal seçilim tarafından tercih edilebilirler. Eğer bu bireyler, daha sonra herhangi bir şekilde diğerlerinden ayrılmak zorunda kalıp eşleşme açısından önüne engeller çıkar ve bu şekilde üreme yalıtımına maruz kalırsa bu durum ayrı bir türün ortaya çıkmasına yol açabilir. Ancak, hibritler ve ebeveynleri arasındaki üreme yalıtımlarının oluşmasına yol açan olaylar özellikle zor ve nadir olarak gerçekleştikleri için melez türleşme son derece nadir bir olay olarak kabul edilir.
Kromozom sayısında herhangi bir değişiklik olmadan oluşan hibritleşmelere "homoploid hibrit türleşmesi" denir. Melez türleşmenin çok nadir olarak gerçekleştiği kabul edilse de ayçiçeği ve Heliconius kelebeğinde hibritleşmenin oluştuğu tespit edilip gösterilmiştir. Kromozom sayısında değişikliklere yol açan hibritleşme olaylarına Polyploid türleşme denir ve özellikle bitki türlerinde hayvanlarda olduğundan daha yaygın olarak görülür.

Yeni Meksika kamçı kuyruk keleri (Cnemidophorus neomexicanus)
Genetik kirlenme

Mavarez, J., Salazar, C.A., Bermingham, E., Salcedo, C., Jiggins, C.D., Linares, M. (2006) Speciation by hybridization in Heliconius butterflies. Nature.

Homoloji, biyolojinin anatomi ve genetik alt dallarında farklı yapılar için kullanılan bir terimdir.

Anatomide homolog organ, embriyonik gelişim kökenleri benzer ancak aynı görevi yapmak zorunda olmayan organları ifade etmektedir. Bu tip organlar gelişim aşamasında benzer moleküler denetim mekanizmalarına tabidir ve hücresel bileşimleri ve kökleri birbirine benzer; ancak işlevsel anlamda farklılıklar gösterebilirler. Örnek olarak fokgillerin ön yüzgeci ile insan kolu verilebilir. (bknz. Analog organ)
Genetikte homoloji (eşlik, benzerlik); protein ve DNA dizilimleri ile ölçülür. Homolog iki gen, yüksek seviyede dizilim benzerliğine  özdeşliğine sahiptirler, bu paylaşım ile dizilimler aynı soydan geldikleri hipotezini de desteklemektedirler. Dizilim homolojisi aynı zamanda ortak işlev göstergesi de olabilmektedir. Dizilimlerin birbirleriyle homolog olan belli bölgelerine koru adı verilmektedir. Homolog dizilimler, ortolog ve paralog olarak isimlendirilerek iki tipte sınıflandırılırlar.

Iraksak evrim, gruplar arasında farklılıklar oluşması sonucu yeni türlerin oluşmasıdır, bu genelde bir türün iki farklı ortamda uğradığı mutasyonlara adaptasyonunun bir sonucu olarak meydana gelir. Omurgalıların uzuv yapısı ıraksak evrimin bir örneğidir, farklı türlerdeki uzuv yapısının ortak bir kökeni vardır ama yapı ve işlev bakımından farklılaşmışlardır.
"Iraksak evrim" kavramı moleküler biyoloji bağlamında da kullanılır. Bu durumda, birbirine benzer (homolog) iki gen ve onlardan üretilen proteinler veya bunlar dizileri söz konusudur. Hem ortolog genlerin (türleşme olayı sonunda ortaya çıkan genler) hem paralog genlerin (bir topluluk içinde gen ikilenmesi sonucu meydana gelen genler) ıraksak evrim gösterdiği söylenebilir. Aynı canlı türündeki iki gen arasında ıraksak evrim olması mümkündür. Daha karmaşık sistemler, örneğin iki metabolik yolak, için de ıraksak evrim kavramı uygulanabilir.
Iraksak evrimde benzerlik ortak kökenden kaynaklanır, ortak atasal bir yapıda meydana gelen değişiklikler altta yatan benzerliği daha örtememiştir. Buna karşın yakınsak evrimde, değişime uğrayan yapı veya işlevler farklı kökenlere sahiptir, ama ekolojik veya fiziksel baskılar bunları birbirlerine benzer hale doğru değişmelerine neden olur. Anatomide görülen analog yapılar bunun bir örneğidir.

Elma kurtçuk sineği (Rhagoletis pomonella) eskiden Avustralya'daki alıç meyvesine yumurtlardı. 1860'larda bu sineklerin bazıları elmaların içine yumurtlamaya başladı. Bu gıda kaynağının bolluğundan dolayı hızla çoğaldılar. Günümüzde iki ayrık tür vardır, biri olgun elmalar içinde üremektedir, öbürü ise yerli alıç meyvesinde. Bu iki sinek, geçirdikleri farklı evrimleşme süreçleri sonucu farklı üreme zamanları ve ayırdedici fizisel özellikler edinmişlerdir.

Bu terimin kullanımı Albert Lester'e dayanır ama bu ve ilgili terimlerin anlamı araştırıcıdan araştırıcıya biraz fark etmektedir. "Iraksak evrim" genelde evrimsel ilişkilerden sözedilirken kullanılan bir terimdir, "yakınsak evrim" ise benzer yapı ve işlevlerin evrim yoluyla birbirlerinden bağımsız olarak oluşması için kullanılır. Paralel evrim terimi birbiriyle yakın ilişkili türlerde benzer yapıların oluşması için kullanılır, buna karşın yakınsak evrim birbirlerine çok daha uzak sayılan kladlarda görülen yapılar için kullanılır. Örneğin, omurgalılardaki önayak yapısının kuşlar ve yarasalarda kanada dönüşmesi bazılarınca paralel evrime örnek olarak sayılır. Omurgalıların önayak yapısının ortak bir kökeni vardır ve dolayısıyla ıraksak evrim gösterirler. Ancak, bu önayak yapısının değişime uğrayarak kanada dönüşmesi birkaç omurgalı kladında bağımsız ve paralel olarak meydana gelmiştir.
Karmaşık yapılarda yapının bazı özellikleri ıraksak bazıları ise yakınsak evrimden dolayı olabilir. Göz durumunda, farklı kladlarda gözün farklı kökeni olduğu zannedilirdi ama bunun böyle olmayabileceği öne sürülmüştür. Işığa duyarlı bir gözün oluşması pek çok kladda ıraksıyor olabilir ama gözün yapısının ayrıntıları (sefalopodlar ve omurgalılarda ışığı odaklama mekanizmaları, örneğin) bazı yakınsak veya paralel unsurlar içerebilir.
Iraksak evrimin bir diğer örneği Darwin'in ispinozlarıdır, bunların orijinal bir ispinoz türüden evrimleşmiş 80 çeşidi vardır. Bir diğer örnek, insan, yarasa ve balinanın uzuvlarının 5 parmakla sonlanmasıdır. Bu canlılar ortak bir atadan evrimleşmişler ama çevresel baskılar gösterdikleri adaptasyonlar sonucu bu iskelet yapısına yükledikleri işlevde farklılaşmışlardır.

Adaptif radyasyon
Kladistik
Yakınsak evrim
Evrim
Moleküler evrim

Schneider RA. Developmental mechanisms facilitating the evolution of bills and quills. Journal of Anatomy 2005 Nov;207(5):563-73.
Murphy WJ, Pevzner PA, O'Brien SJ. Mammalian phylogenomics comes of age. Trends Genet. 2004 Dec;20(12):631-9.
Good JM, Hayden CA, Wheeler TJ. Adaptive Protein Evolution and Regulatory Divergence in Drosophila. Mol Biol Evol. 2006 Mar 14
Yoshikuni Y, Ferrin TE, Keasling JD. Designed divergent evolution of enzyme function. Nature. 2006 Feb 22
Rosenblum EB. Convergent evolution and divergent selection: lizards at the white sands ecotone. Am Nat. 2006 Jan;167(1):1-15.
De Grassi A, Lanave C, Saccone C. Evolution of ATP synthase subunit c and cytochrome c gene families in selected Metazoan classes. Gene. 2006 Feb 3;

Kafadan bacaklıların jeolojik geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. İlk nautiloidlere geç Kambriyen katmanlarında rastlanmıştır. Kafadan bacaklıların sözde kök grubunun temsilcilerine ise ilk Kambriyen lagerstätten katmanlarında rastlanmıştır.
Kafadan bacaklılar sınıfı, Orta Kambriyen döneminde gelişmiş, Ordovisyen döneminde çeşitlenmiş, Palozoyik ve Mezozoyik dönemlerde çeşitliliğini arttırmış ve dominant olmuştur. Small Shelly fosilleri gibi Tommotia da bir zamanlar erken kafadan bacaklı olarak yorumlanmıştı, ancak günümüzde minik fosiller olarak bilinen skleritlerin daha büyük hayvanlara ait olduğu anlaşılmıştır. Bu yüzden kafadan bacaklı olduğu kabul edilen en eski türlerin Orta Kambriyen dönemde yaşadığı kabul edilmektedir. Kambriyen dönemde kafadan bacaklılar en çok kıyıya yakın sığ ortamlarda görülmekteydi, ancak daha derin sularda da bulunmuşlardır. Kafadan bacaklıların, tartışmasız bir şekilde tripblidiid monoplakoforanlar ile aynı soydan geldiği düşünülmüştür. Bununla birlikte, genetik çalışmalar daha bazal olduklarını, Scaphopoda ile kardeş bir grup oluşturduklarını, ancak diğer tüm büyük yumuşakça sınıflarına da bazal olduklarını göstermiştir. Bununla beraber yumuşakçaların iç filogeni yoruma açıktır.

Karışmalı kalıtım veya karışan kalıtım, biyolojide 19. yüzyıldan kalma terk edilmiş bir kuramdır. Teoriye göre, yavrular, ebeveynlerinin özelliklerinin bir ortalamasını miras alır. Buna örnek olarak, aynı türden kırmızı ve beyaz çiçeklerin çaprazlanmasıyla ortaya pembe çiçeklerin çıkacağı düşüncesi verilebilir.
Charles Darwin'in pangenez yoluyla kalıtım teorisi, karışmalı kalıtımla ilişkilendirilmiştir. Pangeneze göre, vücudun her parçasından sperme veya yumurta hücresine katkı yapılır. Teorisine olan inancı, Fleeming Jenkin'in Darwin'in doğal seçilim teorisine muhalefet etmesine sebep oldu çünkü bu şekilde bir karışımın olmasının, doğal seçilimin yararlı yeni bir özelliği saptayamadan bu özelliğin karışma sebebiyle değerinin düşmesine sebep olacağını ileri sürmüştür.
Modern genetiğin gelişimi sırasında, 20. yüzyılın başlarından itibaren, parçacıklı kalıtımın geniş ölçüde kabul görmesiyle karışmalı kalıtım da terk edilmiş oldu.

Charles Darwin, jeolojideki tekdüze süreçlerin çok uzun zaman dilimleri boyunca popülasyonların kalıtsal çeşitlilikleri üzerinde etkili olduğu anlayışına dayanarak doğal seçilim yoluyla evrim teorisini geliştirdi. Bu süreçlerden biri, Thomas Malthus'un da belirttiği üzere, hayatta kalmak ve üremek için mücadeleye yol açan, kaynaklar için rekabetti. Bazı bireyler şans eseri sahip oldukları özellikleri sayesinde daha fazla yavru bırakırlar ve bu özelliklerin frekansı popülasyon içerisinde artma eğilimindedir. Darwin, varyasyonun yaşandığını ve hayvan ile bitki ıslahı yoluyla yapılan yapay seçilimin değişime yol açtığını göstermek için her türlü kanıtı bir araya getirdi. Gereken tek şey güvenilir bir kalıtım mekanizmasıydı.
Pangenez, Darwin'in bir kalıtım mekanizması oluşturma girişimiydi. Bu teoriye göre, vücudun her bir parçasından ebeveynlerin gametlerine yani yumurta ve sperm hücrelerine göç eden gemmül adında küçük parçacıklar yayılır. Teorinin sezgisel bir çekiciliği vardı çünkü burun şekli, omuz genişliği, bacak uzunluğu gibi vücudun tüm bölümlerinin özellikleri hem babadan hem de anneden miras alınıyordu. Ancak kimi ciddi zayıf yönleri de vardı. Öncelikle, birçok özellik bireyin yaşamı boyunca değişebilir ve çevreden etkilenebilir: demirciler yaptıkları iş sebebiyle güçlü kol kasları geliştirebilir ve haliyle kol kaslarından gelen gemmüller bu kazanılmış özelliği taşımalıdır. Bu, edinilmiş özelliklerin Lamarkçı kalıtım yoluyla aktarılması anlamına gelir. İkincisi, gemmüllerin döllenme sırasında birbirleriyle karışmaları gerektiği gerçeği, karışmalı kalıtım anlamına gelir; yani yavruların her özelliği bakımından baba ile anne arasında olması gerekir. Bu, gözlemlenen kalıtım gerçekleriyle doğrudan çelişmektedir. Yalnızca, yavruların interseks olmaktan ziyade erkek veya dişi olmaları değil, örneğin farklı renkten çiçekler çaprazlandığında ilk nesilde renkler kaybolsa da sonraki nesillerde bunların yeniden belirmesi gibi gözlemlerle çelişmektedir. Darwin bu iki çelişkinin de farkındaydı ve özel yazışmalarından da anlaşılacağı üzere, karışmalı kalıtım konusunda güçlü şüpheleri vardı. T. H. Huxley'e gönderdiği 12 Kasım 1857 tarihli mektubunda Darwin şöyle yazmaktadır:

Son zamanlarda çok kaba ve belirsiz bir şekilde speküle etmeye meyilli oldum ki; gerçek döllenme yoluyla üremenin, iki ayrı bireyin – ya da daha doğrusu her ebeveynin kendi ebeveynleri ve ataları bulunduğundan sayısız bireyin – gerçek bir füzyonu değil, adeta bir karışım şeklinde ortaya çıkacağı. Çaprazlanmış formların atalara bu denli büyük ölçüde geri dönmesinin başka türlü açıklanamayacağını düşünüyorum.

Alfred Wallace'a gönderdiği 6 Şubat 1866 tarihli bir mektubunda Darwin, Gregor Mendel'inkilere benzer şekilde bezelye bitkileriyle melezleme deneyleri yaptığından ve tıpkı Mendel gibi ayrışan (karışmamış) varyeteler elde ettiğinden bahsetmiştir. Bu da, esasen kendi pangenez ve karışım kalıtımı teorisini çürütmekteydi.

Belirli çeşitlerin birbirine karışmamasıyla kastettiğim şeyi tam olarak anlamadığınızı düşünüyorum. Burada doğurganlık söz konusu değil; açıklamak için bir örnek vereyim: Painted Lady ile mor ıtırşahileri çaprazladım; bu iki, oldukça farklı renklere sahip çeşit, aynı kapsülden dahi ara form ortaya çıkmadan, her iki çeşidin de eksiksiz bireylerini verdi. Böyle bir durumun en azından kelebeklerinizde ve Lythrumun üç formunda da ortaya çıkması gerektiğini düşünüyorum; her ne kadar bu vakalar görünüşte son derece etkileyici olsa da, dünyanın her dişisinin kendine has erkek ve dişi yavrular üretmesinden daha olağanüstü olduklarına emin değilim...
Karışmalı kalıtım, Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrim teorisiyle de açıkça uyumsuzdu. Mühendis Fleeming Jenkin, Darwin'in Türlerin Kökeni eseri üzerine yazdığı 1867 tarihli eleştirisinde, doğal seçilime muhalefet etmek için bu uyumsuzluğu kullandı. Jenkin'e göre kalıtımın karışmalı olması durumunda, bir soyda ortaya çıkabilecek faydalı herhangi bir özellik, doğal seçilimin harekete geçmesine vakit kalmadan çok önce ortadan kaybolurdu. Evrimsel biyolog Richard Dawkins, karışmalı kalıtımının gözle görülür şekilde yanlış olduğunu, çünkü bu görüşün her neslin bir öncekinden daha homojen olacağını ima ettiğini belirtmiştir. Ayrıca, Darwin'in Jenkin'e bunu açıkça söylemiş olması gerektiğini ifade etmiştir. Sorun doğal seçilimde değil, karışmalı kalıtımdaydı ve Dawkins'e göre Darwin, kalıtımın mekanizmasının bilinmediğini, ancak kesinlikle karışım olmadığını söylemekle yetinmeliydi.

Karışmalı kalıtım, Gregor Mendel'in Experiments on Plant Hybridization (1865) adlı eserinde açıkladığı parçacıklı kalıtım teorisinin ölümünden sonra geniş ölçüde kabul görmesiyle nihayet terk edildi. 1892'de August Weismann germ plazması adını verdiği bir kalıtsal materyal fikri ortaya attı. Bu materyaller gondadlarla sınırlıdır ve vücudun (soma) geri kalanından bağımsızdır. Weismann'a göre, germ plazması bedeni oluşturur; ancak beden, germ plazmasını yalnızca dolaylı olarak, doğal seçilim aracılığıyla etkileyebilirdi. Bu fikir hem Darwin'in pangeneziyle ve Lamarkçılıkla çelişiyordu. Mendel'in çalışması, genetikçi Hugo de Vries ve diğerleri tarafından 1900'da yeniden keşfedildi ve kısa süre sonra aynı yıl William Bateson'ın deneyleriyle doğrulandı. Ayrışan, parçacıklı alellerle gerçekleşen Mendelci kalıtım, hem ayrık (keskin sınırlı) hem de sürekli değişken özelliklerin açıklaması olarak anlaşılmaya başlandı.

Bowler, Peter J. (1983). The Eclipse of Darwinism: anti-Darwinian evolutionary theories in the decades around 1900. Johns Hopkins University Press. ISBN 978-0-8018-4391-4. 
Bowler, Peter J. (1989). Evolution: The History of an Idea. 2nd revised. Berkeley, CA: University of California Press. ISBN 978-0-520-06386-0. 
Larson, Edward J. (2004). Evolution:The Remarkable History of Scientific Theory. Modern Library. ISBN 0-679-64288-9.

Karşılıklı yardımlaşma veya evrimsel iş birliği, biyolojide birbirleri için yararlı olan ve aralarında yardımlaşma davranışları sergileyen canlı organizmaların davranışlarını tanımlamak için kullanılan terimler olup bu evrimsel yardımlaşma, bir iş birliği temelinde yararlı oldukları için doğal seçilim tarafından seçilmişlerdir. Bu tanıma göre, altrüizm (fedakarlık), dayanışma gösteren canlı için ilk bakışta doğrudan yararı olmayan bir karşılıklı yardımlaşma şeklidir. Hem yardımda bulunan, hem de yardım alan canlı için doğrudan faydaları olan karşılıklı yardımlaşma davranışları ise "karşılıklı yararlı" davranışlar olarak tanımlanır. Doğal seçilimin karşılıklı yardımlaşma davranışlarının bazı türlerini neden onaylayıp tercih ettiğine dair bazı açıklayıcı teoriler bulunmaktadır. Bu teoriler birbirlerini dışlamamakla beraber aşağıda tartışılan teorilerin birden fazlası karşılıklı yardımlaşma davranışının bir yönünü açıklamada katkıda bulunabilir.

Yardımlaşma gösteren canlı birey için doğrudan bir faydası olmayan altrüist davranışları en iyi şekilde anlatan açıklama, akraba seçilimi kuramı olarak kabul edilir. Bu kuram, genetik olarak birbirlerine benzeşen ve yakın olan bireylerin başkalarına oranla birbirleriyle daha çok karşılıklı yardımlaştığını öne sürer. Genler kendi varlıklarını sürdürmek için birbirlerine yardım ettiklerinden bu tür karşılıklı yardımlaşma davranışlarından sorumlu olan genler de korunur. Buna dair klasik bir örnek, arılar ve karıncalar gibi sosyal yaşamlı böceklerdir. Kolonideki işçi böcekler asla üremezler, ama bunun yerine genetik olarak onlara benzeyen kraliçenin üreyebilmesi için çalışarak yardımda bulunurlar.
Canlılar arasındaki bu tür bir karşılıklı yardımlaşma, bir canlının, yavrusunu yetiştirip büyütmesinde akrabasına yardımcı olduğu akraba seçilimindeki süreçler tarafından evrilmiştir. Bu tür bir etkinliğin seçilmiş olmasının olası bir nedeni; eğer akrabalarına yardım eden canlı birey, yardım etme etkinliğini destekleyen ve teşvik eden genlere sahipse, onun akrabaları da muhtemelen bu genlere sahip olacak ve böylece bu aleller aktarılabilecektir. Canlılar arasındaki evrimsel iş birliğini ve karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden diğer süreçler, bu yardımlaşmanın bir grup organizmaya yarar sağladığı grup seçilimini içerir.

Karşılıklılık teorisi, canlıların karşılığında bir şey almak için birbirleriyle karşılıklı yardımlaşma davranışı sergilediğini öne sürer. Bu tür davranış şekillerinin tercih edilmesi için diğer bireylerin tanıyacağı bazı fiziksel belirteçlerin olması ve dış görünüşte bazı işaretlerin diğerleri tarafından da algılanabilir olması gerekmektedir. Aksi takdirde, bu davranış şekillerini korumak için bir seçilim baskısı olmayacaktır. Karşılıklı dayanışmayı oluşturan karşılıklık hakkında yapılan araştırmaların büyük bölümü oyun kuramı olarak bilinen tutsak ikilemine odaklanmıştır.

Karşılıklı yardımlaşmanın evrimine yol açan olası mekanizmalardan birini tanımlayan başka bir teori ise Noe ve Hammerstein tarafından öne sürülen piyasa etkisi teorisidir. Bu mekanizma, birçok durumlarda, bir kaynağı elde etmek isteyen talep ile bir bireyin elde edebileceği olası kaynak miktarı toplamı, yani arz arasında bir ödünleşimin ve dengelemenin (hasıla ve maliyet dengesi) var olduğu gerçeğine dayanır. Bu durumda, sistemde yer alan ve birbirleriyle yardımlaşan her eş, belirli bir kaynağın üretilmesinde ve takas etme yoluyla bu kaynağın edinilmesinde uzmanlaşarak karşılıklı kazanç ve menfaat elde edebilirler. Eğer bu sistemde birbirleriyle yardımlaşan sadece iki canlı varsa, her biri bir kaynak üzerinde uzmanlaşabilir ve bu şekilde diğeriyle alış verişte bulunabilir. Kaynakların değiş tokuşu diğer partnerle karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği gerektirdiği gibi fiyat teklifi ve pazarlık etme süreçlerini de içerir.
Bu mekanizma, tek bir tür içinde olabileceği gibi sosyal gruplar veya türler arasında da olabilir. Aynı zamanda bu mekanizma, bir kaynağın sahibinin iş birliğinde bulunacak ortağını seçmeye muktedir olduğu birçok ortaklı sistem içinde de uygulanabilir. Bu model, örneklerinin maymunlarda, temizlikçi balıklarda ve diğer benzeri canlılarda görüldüğü doğal sistemlerde de uygulanabilir. Basit olarak uluslararası ticaret sistemleri de buna örnek verilebilir. Arap ülkeleri büyük miktarlarda petrol rezervlerine sahip olup Batılı ülkelerden teknoloji transferine gerek duyarlar. Teknolojik ürünler ise yine Arap petrolüne bağımlı olduğundan bunun çözümü ticari bir iş birliği yapmaktan geçer.

Çok katmanlı seçilim kuramı, seçilimin birden çok düzeyde gerçekleştiğini öne sürer: örneğin hücrelerde atomsal veya moleküler seviyede, vücutta hücreler seviyesinde ve sonra bütün bir organizma seviyesinde ya da grup seviyesinde ve de tür düzeyinde işleyebilirler. Aynı seviyede diğerleriyle rekabet edemeyen herhangi bir düzey, bir aşağıdaki seviye her ne kadar rekabetçi olursa olsun, elenecek ve ortadan kaldırılacaktır. Klasik bir örnek, kanser önleyici genlerdir. Kanser hücreleri kontrolsüz şekilde bölünerek çoğalır ve kısa vadede çok çabuk üredikleri ve de diğer vücut hücrelerini rekabet dışı bıraktıkları için hücresel düzeyde çok başarılıdırlar. Kanser bütün bir organizma düzeyinde öoğunlukla ölümcül olup üremeyi önlerler. Bu nedenle, örneğin hasarlı hücrelerin kendilerini yok ederek işbirliği yapmaya sevk etmesi gibi, genom içinde kanseri önleme özelliğine sahip değişiklikler tercih edilerek seçilirler. Çok katmanlı seçilim kuramı, örneğin kısa vadede kendileri için yararlı olacak ama uzun vadede tüm grubu ve onların soyundan gelecekleri yok edebilecek davranışlardan sakınmaları için bireylerin iş birliği yapmasına yol açmak gibi benzer etkilerin ortaya çıkabileceğini öne sürer.

Koinophilia
Karşılıklı Yardımlaşma (kitap) (Pyotr Kropotkin)
Mikrobiyal yardımlaşma

Özel

Genel
Nowak MA (2006). Five rules for the evolution of cooperation. Science 314: 1560-1563. [1]
Mikhail Burtsev and Peter Turchin: Evolution of cooperative strategies from first principles, Nature 440, 1041-1044 (20 April 2006)
West, S.A., Griffin, A.S., and Gardner, A. (2007) Evolutionary explanations for cooperation. Current Biology 17: R661-R672. [2]

Katastrofizm veya kıyamet kuramı, paleontoloji'yi büyük oranda geliştiren Fransız anatomist Georges Cuvier (1769-1832) tarafından ileri sürülen ve katmanlar arasındaki her bir sınırın, zaman olarak, sel baskınları ve kuraklık gibi felaketlere karşılık geldiğini ve o dönemde yaşayan türlerin çoğunun ortadan kalkmış olduğunu savunan hipotezdir.
Ancak katastrofizmde olaylar birbirine evrimsel olarak bağlı değildir (George Cuvier katmanları incelerken, her katmandaki fosilin bir üstteki katmandaki fosil ile uyuşmadığını görmezden gelir); bu katmanlaşmaların nedeni teolojik bir nedene bağlanır. Yani bu felaketler Nuh Tufanı gibi Tanrı'nın bir cezası gibi görülür.
18. yüzyılda endüstrinin gelişmesiyle demir cevherine, kömüre ve bu madenlerin taşınması için gerekli kanallara ve ulaşım yollarına duyulan ihtiyaç arttı. Maden yataklarına ulaşmak için yapılan kazılarda yeryüzünün derinlerine inilmesi, yer bilimde büyük ilerlemelerin gerçekleşmesini sağladı. 19. yüzyılın başlarında Almanya'da Abraham Werner (1750-1817) ve İngiltere'de William Smith (1769-1839) kayaların katman denilen farklı tabakalardan oluştuğunu saptadı.Bu katmanlar, içlerinde bulunan fosillere göre tanımlanan belirli jeolojik dönemlere ve zamanlara aitti. Werner geçmişte bütün dünyayı kaplayan bir dizi sel felaketinin gerçekleştiğini, bunların her biri sonucunda yerkürenin yüzeyine bir kayaç tabakası daha eklendiğini düşünüyordu. Jeolojik zamanları yansıtan katmanlardaki fosillerin büyük değişiklikler göstermesi Werner'in ve başkalarının bu "felaket kuramları"nı geliştirmesine yol açtı. Bazı bilginler her sel felaketinin Kutsal Kitap'ta anlatılan yaratılışın bir gününe karşılık geldiğini düşündü,ancak bazıları da kayaçların binlerce yılda oluşmuş olması gerektiğinin farkına vardı. Aralarında Fransız Georges Cuvier'nin de (1769-1832) bulunduğu sonraki "felaketçiler",sellerin yanı sıra depremlerin ve iklim değişikliklerinin de etkili olmuş olabileceğini öne sürdüler. Bütün bu kuramları birbirine bağlayan düşünce, yeryüzünün bugünkülerden tamamen farklı, hayal edilemeyecek kadar büyük güçlerin etkisiyle şekillendiğiydi. "Üniformitaryanizm" ya da "birörneklilik kuramı" olarak bilinen karşıt görüşe göre ise yeryüzü erozyon ve çökelme gibi günlük olaylarla yavaş yavaş bugünkü şeklini almıştı.

Jeolojinin gelişiminde, ağırlıklı olarak Hristiyan batı toplumunda yaratılışın, İncil anlatılarını ve evrensel Dünya'yı oluşturan süreçlerle ilgili yeni kavramlarla uzlaştırmak için çaba gösterildi. Antik sel mitlerinin keşfiyle, Yunanlar arasında şaşırtıcı sıklıkta bilimsel yöntemlerle neden ifade edildiğini açıklayan Plutarch'ın Ogy sel baskını bunun örneğidir.

19. yüzyılın başlarında katastrofizmin önde gelen bilimsel savunucusu olan Fransız anatomisti ve paleontolog Georges Cuvier idi. Motivasyonu, kendisinin ve başkalarının fosil kayıtlarını gözlemleyip faunalarını açıklamaktı. Avrasya'daki en son yok oluşlardan sorumlu felaketin deniz kenarında alçak alanların sular altında kalmasının bir sonucu olabileceğini düşünürken, Nuh'un seline herhangi bir atıfta bulunmadı. Ayrıca, nesli tükendikten sonra yeniden nüfusun meydana geldiği mekanizma olarak ilahi yaratılıştan hiçbir şekilde söz etmedi. Aslında Cuvier, Aydınlanma fikirlerinden ve Fransız devriminin entelektüel ikliminden etkilenmiştir. Bilimsel yazılarında dini veya metafizik spekülasyonlardan kaçındı. Cuvier ayrıca stratigrafik kaydın, yeryüzündeki yaşam tarihi boyunca uzun süreli istikrar aralıklarında tekrarlayan doğal olaylar olarak görüyordu, bu devrimlerin Dünya'nın birkaç milyon yaşında olduğuna inanmasına neden oldu.
Buna karşılık, 19. yüzyılın başlarında teolojinin etkili olduğu İngiltere'de, William Buckland ve Robert Jameson gibi bir grup jeolog Cuvier'in çalışmalarını farklı yorumladı. Cuvier, fosil dörtlüler hakkındaki makalelerinin bir koleksiyonuna bir giriş yazmış ve katastrofizmin tükenmesi hakkındaki fikirlerini tartışmıştır. Jameson, Cuvier'in İngilizceye girişini çevirerek , Dünya Teorisi başlığı altında yayınladı. Çeviriye, Cuvier'in devrimlerinin en sonlarını İncil'deki selle açıkça ilişkilendiren kapsamlı editoryal notlar ekledi. Ortaya çıkan makale İngilizce konuşulan dünyada son derece etkili oldu. Buckland kariyerinin büyük bölümünü, İncil selinin gerçekliğini jeolojik kanıtlar kullanarak göstermeye çalıştı. Cuvier sınırlı coğrafi kapsam ve uzun süreli su baskını teklif etmesine rağmen, Cuvier'in çalışmalarını sık sık dile getiren Buckland, İncille tutarlı olmak için kısa süreli evrensel bir sel baskınını savunuyordu. Sonunda Buckland sel jeolojisini Louis Agassiz'in savunduğu buzul teorisi lehine terk etti Agassiz'in buzullaşmanın etkilerini ilk elden gösterdiği Alpler'i ziyaret ettikten sonra. Jameson, Buckland ve diğer ilahiyat savunucularının etkisinin bir sonucu olarak, 19. yüzyıl katastrofizmle ilgili tartışma, İngiltere'de Avrupa'nın diğer yerlerinden çok daha güçlü dini fikirler üstlendi.

Sedimanter kaya oluşumu ve jeolojik zamanın muazzam gerginliğinin anlaşılması için tek tip açıklamalar ya da kavram derin zaman olarak bilinirken, bazen jeolojinin babası olarak bilinen James Hutton'un yazında geç saatlerde bulundu. 18. yüzyıl. Jeolog Charles Lyell, Hutton'un fikirlerini 19. yüzyılın ilk yarısında inşa etti ve Dünya'nın özelliklerinin, şimdiki zaman içinde çok büyük bir süre boyunca yavaş yavaş hareket edebilen gözlemlenen aynı jeolojik süreçler tarafından şekillendirildiği tekdüze düşünceyi desteklemek için gözlemleri topladı.. Lyell üç ciltli çalışması olan Jeolojinin İlkeleri eserini Cuvier ve Buckland gibi katastrofizm savunucularının teorilerine meydan okuyarak 1830'larda yayınlandı.
1850'den 1980'e kadar, çoğu jeolog tekdüzeliklik ("Şimdiki zamanın anahtarıdır") ve kademeliizm fikrini (jeolojik değişim uzun süreli yavaş gerçekleşir) onayladı. Deprem, volkanik patlamalar gibi felaket olaylarının olduğu fikrini reddetti. Dünya yüzeyinin oluşumunda herhangi bir önemli rol oynamıştır bunun yerine dünyanın, günümüzde hâlâ gözlemlenebilecek olan volkanizma, depremler, erozyon ve sedimantasyon gibi kuvvetlerin uzun vadeli etkisiyle şekillendiğine inanıyorlardı. Kısmen, jeologların reddiyle on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki katastrofistlerin Tanrı'nın Dünya tarihini belirlemeye doğrudan katıldığına inandıkları izlenimiyle desteklendi. 19. ve 20. yüzyılın başlarındaki Katastrofizm hakkındaki bazı teoriler dinle bağlantılıydı ve katastrofik kökenli doğal olaylar mucizevi kabul ediliyordu.
Tekdüzelikliğin yükselişi yeni bir felaket teorisinin ortaya çıkmasını çok zorlaştırdı. 1923 yılında J Harlen Bretz, ABD Washington eyaletinde buzul Missoula Gölü hakkında bir makale yayınladı. Bretz 40 yıllık acımasız bir tartışmayı başlatarak jeoloji kuruluşundan gelen teorilerine karşı direndi. Sonunda Bretz 1979'da Amerika Jeoloji Kurumu 'nun en yüksek ödülü olan Penrose Madalyasını aldı.

1950'lerde Immanuel Velikovsky birçok popüler kitapta katastrofizmden söz etti. Venüs gezegenine Jüpiter'den atılan ve daha sonra 3.500 yıl önce Dünya tarafından iki felaket yakın geçişi yaptığı eski bir "kuyruklu yıldız" olduğunu tahmin etti. 52 yıl arayla, MÖ 687'de sona eren ve şimdiki yörüngesine yerleşmeden önce Dünya ile bir dizi yakın çarpışması olan Mars ile etkileşime girdi.MÖ 687'de mevcut yörüngesine yerleşmeden önce sona erdi.Velikovsky bunu Mısır'ın İncil vebalarını, bir günlüğüne "Güneş hala ayakta" diye İncil referansını açıklamak ve Atlantis'in batması için kullandı.Bilim adamları Velikovsky'nin varsayımlarını ısrarla reddetti.

Neokatastrofizm, paleontolojik kayıttaki ani yok oluşların, yüksek yaygınlık, düşük frekans olayları (asteroid etkileri, süper volkanik patlamalar, süpernova gama ışını patlamaları vb.) yüksek frekanslı olaylardır.

Geçtiğimiz 25 yıl boyunca bilimsel temelli bir felaket, uzak geçmişteki bazı olaylara karşı geniş geçerlilik kazandı. Bu değişikliğin itici gücü, 1980'de Walter ve Luis Alvarez tarafından tarihi bir makalenin yayınlanmasıyla geldi. Bu yazı, Kretase döneminin sonunda 66 milyon yıl önce Dünya'ya 10 kilometrelik bir asteroid vurduğunu ortaya koydu. Etkisi, Kretase-Paleojen sınırını geride bırakarak dinozorlar da dahil olmak üzere tüm türlerin yaklaşık% 70'ini ortadan kaldırdı. 1990'da Meksika'nın Yucatán Yarımadası'ndaki Chicxulub'da etkisini gösteren 180 kilometrelik bir aday krater tespit edildi. O zamandan beri, dinozorların yok oluşu ve diğer kitlesel yok olma olayları hakkındaki tartışma, yok olma mekanizmasının asteroid etkisi, yaygın volkanizma (aynı zamanda meydana gelen) veya başka bir mekanizma veya bileşke olup olmadığı üzerinde odaklandı. Önerilen mekanizmaların çoğu doğada felakettir. Shoemaker-Levy 9'un Jüpiter ile gelecekteki çarpışmasının gözlemlenmesi, felaket olaylarının doğal olaylar olarak meydana geldiğini gösterdi.

Katastrofizm ve tekdüzelikçilik arasındaki temel farklılıklardan biri, felaketçilik getirmemesine rağmen, tekdüzelikliğin geniş zaman çizelgelerinin varsayılmasını gerektirmesidir. Bugün çoğu jeolog, dünya tarihinin Dünya'yı ve sakinlerini etkileyen doğal felaket olayları tarafından noktalanan yavaş, kademeli bir hikâye olduğu görüşünü alarak, felaket ve tekdüzelik bakış açılarını birleştirir.

Modern teoriler ayrıca, Dünya'nın anormal derecede büyük ayının felaketle oluştuğunu ileri sürüyor. 1975 yılında Icarus'ta yayınlanan bir makalede, William K. Hartmann ve Donald R. Davis yaklaşık 4.5 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumunun başlarında büyük bir gezegen tarafından felakete yakın bir özlemin kayalık enkazları havaya uçurduğunu, Ay'ı oluşturduğunu ve Ay'ı kurduğunu, böylece Ay'ın daha az yoğunluğunu ve demir çekirdeğin eksikliğini açıklamışlardır. Etki teorisinin bazı hataları vardır; bazı bilgisayar simülasyonları çarpışmadan sonra bir halka veya çoklu ayların oluşumunu etkiler ve elementler dünya ile ay arasında aynı değildir.

Üniformitaryanizm

Kladistik, canlılar arasında kalıtsal benzerliklere dayalı evrimsel ilişkileri belirleyen bir biyoloji dalıdır. Canlılar arasında evrimsel ilişkileri inceleyen çok sayıda filogenetik sistematik öğretilerinden en ünlüsüdür. Kladistik, inceleme konusu yapılan canlıların sinapomorflar olarak da adlandırılan "ortak kalıtsal özellikler" kullanılarak yürütülen, çok titiz bir analiz yöntemidir. Kladistik analiz, canlıları evrimsel ilişkilerine göre gruplamayı amaçlayan, birçok çağdaş biyolojik sınıflandırma düzenlemeleri için temel oluşturmaktadır. Buna karşılık, fenetik canlıları dış benzerliklerine göre gruplamaktadır, ancak geleneksel olarak bu yöntemin benimsenmesi kısıtlı sayıda anahtar karakterlere bağlı kalma eğilimini doğurmaktadır. Kladistik terimi Antik Yunanca κλάδος, klados, "dal" sözcüğünden türetilmiştir.
Kladistik bir analizin sonucu olarak, canlı gruplar arasındaki kalıtsal bağlara ilişkin farklı kuramları gösteren kladogramlar çizilir. Kladistik analizde kullanılacak veri miktarı ve niteliği araştırmacının isteğine bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Günümüz sistematik çalışmalarında, morfoloji, biyokimya, moleküler biyoloji alanlarına ait konuları içine alan çok çeşitli bilgilere yer verilmektedir.

Klimatolojide 8,2 binyıl olayı, günümüzden yaklaşık 8.200 yıl önce meydana gelen küresel sıcaklıklarda ani bir düşüştür. Yaklaşık MÖ 6.200 ve sonraki iki ila dört yüzyıl boyunca sürdü. Holosen'de Nortgripiyen çağının başlangıcını tanımlar. Daha önce Genç Dryas soğukluğunda daha hafif, ancak ondan sonraki Küçük Buzul Çağı'ndan daha şiddetli olan 8,2 binyıl olayı, Holosen iklimsel optimum genel eğilimler için önemli bir istisnaydı. Olay sırasında, atmosferdeki metan konsantrasyonu, hemisferik ölçekte soğutma ve kurutma ile %15 emisyon azalması ile 80 ppb azalmıştır.

MÖ 6200 civarında hızlı bir soğuma, ilk olarak 1960 yılında İsviçreli botanikçi 'Heinrich Zoller' tarafından tespit edildi ve olay 'Misox salınımı' olarak adlandırıldı. Bu; Norveç'te Finse etkinliği olarak da bilinir. Bond ve ark. 8,2 binyıl olayının kaynağını 1.500 yıllık bir iklim döngüsü ile bağlantılı olduğunu savundu; Bond olayı 5 ile ilişkilendirdi.
Olay için en güçlü kanıt; Kuzey Atlantik bölgesinden geliyor; iklimdeki bozulma, Grönland buz çekirdeklerinde ve ılıman ve tropikal Kuzey Atlantik'in tortul ve diğer kayıtlarında da açıkça görülebilmektedir. Bu durum Antarktika'daki buz çekirdeklerinde ve Güney Amerika endekslerinde daha az belirgindir. Soğuk algınlığının etkileri küreseldi, ancak en önemlisi deniz seviyesindeki değişimleriydi.

Bu olay, büyük olasılıkla buzul gölleri Ojibway ve Agassiz gölünün aniden Kuzey Atlantik Okyanusu'na aktığında, kuzeydoğu Kuzey Amerika'nın Laurentide Buz Tabakasının son çöküşünden kaynaklanan büyük bir eriyik su darbesinden kaynaklanmış olabilir.  Aynı tür eylem, Columbia Nehri havzasının Kanallı kabuklarını yaratan Missoula taşkınlarını meydana getirdi. Eriyik su darbesi, Kuzey Atlantik termohalin dolaşımını etkilemiş olabilir. Atlantik'te kuzeye doğru ısı taşınmasını azaltır ve önemli ölçüde Kuzey Atlantik soğumasına neden olur. Soğutma tahminleri değişiklik gösterir ve bir şekilde proxy verilerinin yorumlanmasına bağlıdır, ancak yaklaşık 1 ila 5 °C (1,8 ila 9,0 °F) arasında düşüşler rapor edilmiştir. Grönland'da olay BP 8175'te başladı ve soğutma 20 yıldan kısa bir süre içinde 3,3 °C (on yıllık ortalama) oldu. En soğuk dönem yaklaşık 60 yıl sürdü ve toplam süresi yaklaşık 150 yıldı. Eriyik suyu nedensellik teorisi, başlangıcı ve bilinmeyen bir etki bölgesi ile tutarsızlıklar nedeniyle spekülasyona atılıyor.
Araştırmacılar, deşarjın muhtemelen 600 yıla kadar süren daha soğuk bir iklimin üzerine bindirildiğini ve bunun bir bütün olarak olaya katkıda bulunan yalnızca bir faktör olduğunu öne sürüyorlar. Fransız gemisi ilk karot sahasına demir atarken, Cronin, kıç güvertesinin yukarısında asılı olan otoyollarda bir yer buldu, böylece aşağıdaki çalışma ekibinin örnekleme ekipmanını hazırlamasını izleyebildi. Uzun boylu ve ağaran saçlara ve güçlü fikirlere sahip olan Cronin, 1978'de USGS'ye katılan ve o zamandan beri iklim değişikliği, deniz seviyesi yükselmesi ve haliç oluşumu ve okyanus sirkülasyonu gibi eski dönemler hakkında üretken bir şekilde yayın yapan bir araştırma jeologudur.
Daha ileride, bazı tropikal kayıtlar, Endonezya'daki eski bir mercan resifine açılan çekirdeklere dayalı olarak 3 °C (5,4 °F) soğumayı rapor ediyor. Olay ayrıca yaklaşık 300 yıl içinde yaklaşık 25 ppm'lik küresel bir CO 2 düşüşüne neden oldu. Ancak, diğer tropikal bölgelerin tarihlenmesi ve yorumlanması, Kuzey Atlantik bölgelerinden daha belirsizdir. Ek olarak, iklim modelleme çalışması, hem eriyik su miktarının hem de eriyik su yolunun Kuzey Atlantik termohalin dolaşımını bozmada önemli olduğunu göstermektedir.
İlk eriyik su darbesi, 0.5 ila 4 m (1 ft 8 inç ve 13 ft 1 inç) arasında deniz seviyesinde yükselmeye neden oldu. Göl hacmi ve çürüyen buz örtüsü boyutuna ilişkin tahminlere dayalı olarak, 0,4–1,2 m (1 ft 4 inç – 3 ft 11 inç) değerler dolaşmaktadır. Mississippi Deltası'ndan gelen deniz seviyesi verilerine dayanarak, Agassiz Gölü-Ojibway (LAO) drenajının sonu 8,31 ila 8,18 ka'da meydana geldi ve 0,8 ila 2,2 m arasında değişiyor. Ren-Meuse Deltası'ndan gelen deniz seviyesi verileri, 'normal' post- buzul deniz seviyesinin yükseldiğini gösteriyor. Eriyik suyu darbesi deniz seviyesinde yükselme, serbest bırakma alanından çok uzakta yaşandı. Su kütlelerinin kaymasıyla ilişkili yerçekimi ve geri tepme etkileri, deniz seviyesindeki parmak izinin Hudson Körfezi'ne daha yakın bölgelerde daha küçük olduğu anlamına geliyordu. Mississippi Delta, yaklaşık% 20 kaydeder Northwestern Avrupa% 70 ve Asya küresel ortalama miktarın% 105 kaydeder. 8,2 binyıl olayı soğuması geçici bir özellikti; ancak eriyen su darbesinin deniz seviyesindeki yükselişi kalıcıydı.
2003 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı Ağ Değerlendirme Bürosu (ONA), modern bir iklim değişikliğinin olası ve potansiyel etkileri üzerine bir çalışma yapmak üzere görevlendirildi. ONA başkanı Andrew Marshall yönetiminde yürütülen çalışma, kesin olarak Genç Dryas ile daha ılıman Küçük Buz Devri arasındaki orta alternatif olduğu için, olası iklim değişikliğini 8,2 binyıl olayı üzerine modelledi.

Kuzey Afrika'da daha kurak koşullar göze çarpıyordu ve Doğu Afrika beş asırlık genel kuraklık yaşadı. Batı Asya'da, özellikle Mezopotamya, 8,2 binyıl olayı 300 yıllık bir kuraklaşma-soğuma olayıydı ve Mezopotamya'da sulama tarımı ve üretim fazlası üretimi için doğal gücü sağlamış olabilir ki bu da en erken sınıf oluşumu ve kentsel yaşam için gerekliydi.
Ancak, bu dönem yüzyıllar boyunca meydana gelen değişikliklerin, en açık şekilde Grönland buz çekirdeklerinde kaydedildiği üzere, yaklaşık 100 yıllık ani olayla özel olarak ilişkilendirilmesi zordur.
Özellikle Suriye'deki Tel Abyad'da, M.Ö. yaklaşık 6200'de yerleşim terk edilmemişti.

Genç Dryas
4,2 binyıl olayı

Sir Adam Ferguson (20 Haziran 1723, Perthshire - 22 Şubat 1816, Edinburgh), İskoç Aydınlanmasının filozofu ve tarihçi.
İskoçya'daki St. Andrews Üniversitesi'nde ve Edinburgh Üniversitesi'nde eğitim görmüş. 1764'ten 1785 yılına kadar Edinburgh'daki Ahlakî Felsefe Kürsüsünde öğretmen olarak görev yapmıştır. 22 Şubat 1816'da ölmüştür.

An Essay on The History of Civil Society (Sivil Toplumun Tarihi Üzerine Bir Deneme), Basil: Printed by J.J. Tourneisen, 1789.
Principles of Moral and Political Science (Ahlaki ve Politik Bilimlerin Prensipleri), New York: Garland Pub. 1978.
The History of The Progress and Termination of The Roman Republic (Roma Cumhuriyetinin Gelişimi ve Yıkılmasının Tarihi), Philadelphia Thomas Wardle, 1835.

 Vikisöz'de Adam Ferguson ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Adam Ferguson ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
http://www.canaktan.org/politika/liberal_demokrasi/dusunurler/ferguson.htm 22 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Batı'nın Çöküşü, (Almanca: Der Untergang des Abendlandes) Oswald Spengler'in iki ciltlik bir eseridir. İlk cilt, Biçim ve Fiiliyat alt başlığıyla 1918 yazında yayımlanmıştır. İkinci cilt, Dünya Tarihi Perspektifleri alt başlığıyla 1922'de yayımlanmıştır. Her iki cildin de kesin baskısı 1923'te yayımlanmıştır.
Spengler kitabını "Kopernikçi bir devrim" olarak tanıttı; medeniyet çöküşünün özel bir metaforu olan bu kavram, Avrupamerkezci tarih görüşünün, özellikle de tarihin doğrusal "antik-ortaçağ-modern" başlığı altında bölünmesinin reddini içeriyordu. Spengler'e göre, tarih için anlamlı birimler çağlar değil, organizmalar olarak evrimleşen bütün Kültürlerdir. Onun çerçevesinde, "Kültür" ve "Medeniyet" terimlerine standart dışı tanımlar verilmiş ve Kültürlerin yaklaşık bin yıllık gelişme ve bin yıllık gerileme ömürlerine sahip olduğu tanımlanmıştır.
Spengler'a göre, bu toplulukların doğal yaşam döngüsü bir "ırk" olarak başlamak; serpilip yeni düşünceler ürettikçe bir "Kültür" haline gelmek; ardından da bir "Medeniyet"e dönüşmekti. Spengler, diğerlerinden farklı olarak, Medeniyetin son aşamasını önceki aşamalardan mutlaka "daha iyi" olarak görmüyordu; aksine, bu dönemin başlangıcına eşlik eden askerî genişleme ve kendinden emin özgüven, Medeniyetin dünyayı zaten anladığına ve artık yeni cesur fikirler üretmeyeceğine kibirle karar verdiğinin bir işaretiydi; bu da eninde sonunda bir gerilemeye yol açacaktı.
Örneğin, Spengler'e göre Klasik dünyanın Kültür aşaması Antik Yunan ve Antik Roma düşüncesinde bulunuyordu; Roma İmparatorluğu'nun genişlemesi Medeniyet aşamasıydı; Roma ve Bizans İmparatorluklarının çöküşü ise gerileme dönemleriydi. O, Batı'nın da görünürdeki gücüne rağmen "akşam" evresinde, yani geç Roma İmparatorluğu'na benzer biçimde, kaçınılmaz çöküşüne yaklaştığına inanıyordu.
Spengler en az sekiz yüksek Kültür tanımıştır: Babil, Mısır, Çin, Hint, Mezoamerikan (Maya/Aztek), Klasik (Yunan/Roma, "Apolloncu"), Babil dışı Orta Doğu ("Müminane") ve Batı ya da Avrupa ("Faustyen"). Spengler, "Müminane" etiketi altında bir dizi topluluğu birleştirmiştir; "Semitik", Arap, Pers topluluklarını ve genel olarak İbrahimî dinleri (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) bunlardan türeyen gelenekler olarak görmüştür. Benzer şekilde, Eski Yunan ve Eski Roma'yı da kapsayan çeşitli Akdeniz Kültürlerini "Apolloncu" başlığı altında toplamış, modern Batılıları ise "Faustyen" olarak adlandırmıştır. Spengler'e göre Batı dünyası sona yaklaşmaktaydı ve Faustyen Medeniyet'in son mevsimi, yani "kışı", yaşanmaktaydı. Onun tasvirinde Batı insanı, gururlu ama trajik bir figürdü; çünkü çabalayıp yaratsa da, aslında nihai amaca asla ulaşılamayacağını içten içe bilmekteydi.

Spengler, kitabı 1911'de tasarladığını ve ilk taslağı bitirmek için üç yıl harcadığını söyledi. I. Dünya Savaşı'nın başlangıcında, kitabı gözden geçirmeye başladı ve ilk cildi 1917'de tamamladı. Spengler, 38 yaşındayken ertesi yıl yayınlandı ve Herakleitos üzerine doktora tezi dışında ilk eseriydi. İkinci cilt 1922'de yayınlandı. İlk cildin başlığı Biçim ve Fiiliyat, ikinci cildin başlığı ise Dünya Tarihi Perspektifleridir. Spengler'in çalışmanın amaçları ve niyetleri hakkındaki kendi görüşleri önsözlerde ve zaman zaman İnsan ve Teknik gibi başka eserlerinde açıklanmıştır.
Batı'nın Çöküşü'nün ilk cildi üzerinde çalışmaya, Avrupa'daki Almanya'ya odaklanmayı amaçlayarak başlamıştı. Ancak 1911'deki Agadir Krizi onu derinden etkiledi ve bu nedenle çalışma kapsamını genişletti. Spengler'e göre kitap 1914'te tamamlandı, ancak ilk baskısı 1918 yazında, I. Dünya Savaşı'nın bitiminden kısa bir süre önce yayınlandı.  Spengler, Batı'nın Çöküşü kitabında I. Dünya Savaşı'ndan hemen önceki yıllar hakkında şunları yazdı:

O zamanlar Dünya Savaşı bana hem eli kulağında hem de tarihsel krizin kaçınılmaz dışavurumu olarak görünüyordu. Benim çabam bunu önceki yüzyılların -yılların değil- ruhunu inceleyerek kavramaktı. Başlangıçta küçük olan bu görev sırasında bende devrin etkili bir şekilde anlaşılması için temel plana alınacak alanın çok büyük ölçüde genişletilmesi gerektiği ve bu tür bir araştırmada, eğer sonuçlar temelde kesin ve gerekli sonuçlar olacaksa, kişinin kendisini tek bir devirle ve onun siyasi gerçekleriyle sınırlamasının ya da pragmatik bir çerçeveyle kısıtlamasının, hatta tamamen metafiziksel ve son derece aşkın tedavi yöntemleri olmadan ilerlemesinin imkansız olduğu kanaati hasıl oldu. Siyasi bir sorunun bizzat siyaset aracılığıyla kavranamayacağı ve çoğu zaman derinlerde işleyen önemli faktörlerin ancak sanatsal tezahürleri aracılığıyla kavranabileceği ya da bilimsel veya tamamen felsefi fıkirler biçiminde uzaktan görülebileceği aşikar hale geldi. 
Batı'nın Çöküşü kitabının ilk cildi yayımlandığında büyük bir başarı kazandı. Spengler bir anda ünlü oldu.  1919'daki Versay Antlaşması'nın Alman milletinde yol açtığı aşağılanma hissi, ardından 1923'teki ekonomik bunalım ve hiperenflasyon, Spengler'in haklı olduğunu kanıtlıyor gibiydi. Çöküş fikri, Almanlara teselli veriyordu çünkü bu durum, azalan üstünlüklerinin daha büyük tarihsel süreçlerden kaynaklandığını öne sürmek için bir gerekçe olarak kullanılabiliyordu. Kitap, Almanya dışında da geniş bir başarı elde etti ve 1919 yılına gelindiğinde birkaç farklı dile çevrilmişti. Kitabın ikinci cildi 1922'de yayımlandı.
Batı'nın Çöküşü kitabının ilk cildi 1926'da Alfred A. Knopf tarafından İngilizce yayımlandı, İngilizce dilinde ikinci cildi ise 1928'de yayımlandı.

Spengler'in dünya-tarihsel bakış açısı, Goethe ve kısmen Nietzsche dahil birçok filozoftan beslenmiştir. Bu iki Alman filozofunun kendi dünya görüşü üzerindeki önemini ve etkisini Nietzsche ve Onun Çağı başlıklı konferansında açıklamıştır. Analitik yaklaşımını "Analoji" olarak adlandırmış, bu yöntemle "dünyada kutuplaşma ve döngüselliği ayırt etmeyi" hedeflemiştir.
Morfoloji, Spengler'in tarih felsefesinin temel unsurlarındandı; tarihi ve tarihsel karşılaştırmaları, işlevden bağımsız olarak uygarlıkların biçim ve yapıları üzerinden ele alan bir yöntemle yaklaşmıştır.
Bir dipnotta, Spengler tarih, Kültür ve Medeniyete yönelik felsefi yaklaşımının özünü şöyle açıklamıştır: 

Platon ve Goethe Olmakta-Oluş felsefesini, Aristoteles ve Kant ise Oluş felsefesini temsil eder. Burada analizin karşısında sezgi vardır. Aklın yöntemleriyle aktarılması pratikte imkansız olan bir şey, Goethe'nin münferit sözlerinde ve şiirlerinde, örneğin Orphische Urworte'de ve "Wenn im Unendlichen" ve "Sagt es Niemand" gibi tamamen kesin bir metafizik doktrinin ifadesi olarak görülmesi gereken kıtalarında bulunur. Şu pasajın tek kelimesini değiştirmem: "Tanrısallık ölüde değil diride, olmakta-oluşta ve değişimde faaldir, olmuşta ve kesinlikle belirlenmişte değile bu nedenle, benzer şekilde, akıl (Vernunft) yalnızca olmakta-oluş ve yaşama yoluyla tanrısal olana doğru çırpınmakla ve anlayış (Verstand) yalnızca olmuş ve kesinlikle belirlenmişten yararlanmakla ilgilidir." (Eckermann'a yazıyor). Bu cümle benim tüm felsefemi kapsamaktadır.
Günümüzde araştırmacılar, Spengler'in Almanca Untergang sözcüğüyle kastettiğini en doğru biçimde çöküş, yavaş düşüş) anlamını karşıladığını kabul ederler. Çoğunlukla daha vurgulu yıkım anlamına gelen kelimelerle çevrilmiş olsa da, kelimenin kökleri ("unter" = alt, "gang" = gidiş) Batı'nın yokuş aşağı gidişi olarak da doğru biçimde aktarılabilir. Spengler, bu kavramla ani bir felaketi değil, uzatılmış bir düşüşü, bir "alacakaranlığı" ya da "gün batımını" kastettiğini vurgulamıştır (Sonnenuntergang Almancada gün batımı, Abendland ise Batı için kullanılan bir kelime olup birebir çevirisi "akşam ülkesi"dir). 1921'de Spengler, eserinin başlığında "Vollendung" (tamamlanma ya da kemale erme) kelimesini kullansaydı, birçok yanlış anlaşılmadan kurtulacağını yazmıştır.

Spengler, günlük dilde pek rastlanmayan, kendine özgü bazı kavramlar üretmiştir:

Kültür/Medeniyet: Spengler bu iki kavramı özel bir anlam yükleyerek kullanmıştır. Ona göre, Medeniyet, bir Kültür'ün yaratıcı dürtülerinin sönüp eleştirel dürtüler tarafından baskılanmasından sonra aldığı biçimdir. Kültür "oluş" iken, Medeniyet Kültürün dönüştüğü "şey"dir. Rousseau, Sokrates ve Buda, kendi Kültürlerinin Medeniyete dönüştüğü eşikleri temsil eder. Spengler'e göre onlar, dünyayı rasyonel terimlerle sunarak, yüzyılların ruhsal derinliğini gömmüş; ruhun çekilmesiyle birlikte aklın hâkimiyetini başlatmışlardır.
Apolloncu/Müminane/Faustyen: Spengler'in sırasıyla Klasik, Arap ve Batı Kültürleri için kullandığı terimlerdir.
Apolloncu Kültür, Eski Yunan ve Roma etrafında şekillenmiştir. Spengler'in Nietzcshe'den ödünç aldığı Apolloncu adlandırılması ile bahsedilen bu dünya görüşünün insan bedeninin güzelliğine duyulan hayranlık ve yerel ile şimdiki ana yönelimle karakterize edildiğini söyler. Apolloncu dünya duyusu "tarih-dışı" olarak nitelendirilir; örneğin Thukididis'in Tarih'lerinde kendisinden önce hiçbir önemli şeyin olmadığını iddia etmesini buna örnek verir. Spengler'e göre Klasik Kültür, belgesiz bir olayla karşılaştığında Faustyenin duyduğu kaygıyı hissetmezdi.
Müminane Kültür, kitabın Almanca orijinal baskısında magisch kelimesi ile ifade edilir. Magisch, Almancada Mecusi/Mecusivari aynı zamanda büyücü/büyülü anlamına gelmekle birlikte Spengler bu kelimeyle büyüyü, Zerdüştiliği ya da başka bir İrani bir kavramı değil "imana dayalı" bir ruh, telakki, tavır, tasavvur, duygu durumu ve Kültürü kastettiği için kitabın Türkçe baskısında Müminane şeklinde çevrilmiştir.  Spengler'e göre Müminane Kültür ve Medeniyet, MÖ 400'lerden itibaren Yahudileri, erken dönem Hristiyanları ve İslam'ı ve Arapların benimsediği çeşitli diğer dinlerini kapsar. Bu Kültürün dünya algısını, "dünya bir mağaradır" fikri üzerine kurulu olarak tanımlar; bunun mimari sembolü ise kubbeli camidir. Müminane Kültürde öz üzerine yoğunlaşma belirgindir. Spengler'e göre bu Kültürün gelişimi, önceki Medeniyetlerin aşırı etkisiyle bozulmuştur; İslam'ın başlangıçtaki güçlü yayılma dürtülerinin bir kısmı da bu etkiye bir tepkiydi.
Faustyen Kültür, Batı Avrupa'da 1

Bryan Ward-Perkins, geç Roma İmparatorluğu ile erken Orta Çağ üzerine arkeolog ve tarihçidir. Geç Antik Çağ olarak da bilinen bu iki dönem arasındaki geçiş dönemi tarihi alt alan, özel ilgi alanıdır. Oxford, Trinity College'de tarih alanında akademi üyesi ve öğretmendir. Tarihçi John Bryan Ward-Perkins'in oğludur, Roma'da doğmuş ve büyümüştür, çocukluğundan beri İtalyanca konuşur.

2006 Hessell-Tiltman Ödülü, The Fall of Rome and the End of Civilization

1984: From Classical Antiquity to the Middle Ages: urban public building in Northern and Central Italy AD 300-850 . Oxford: Clarendon Press 0-19-821898-2
1998: "The Cities", in The Cambridge Ancient History, Vol. XIII: 337-425
2000: "Why Did The Anglo-Saxons not Become More British?" (English Historical Review, June 2000)
2001: The Cambridge Ancient History, Vol. XIV: 425-600 (edited with Averil Cameron and Michael Whitby). Cambridge University Press
2005: The Fall of Rome and the End of Civilization. Oxford: Oxford University Press 0-19-280564-9

Staff profile at University of Oxford History Faculty 26 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A joint interview with Bryan Ward-Perkins and Peter Heather 4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Oxford University Press
Podcast Bryan Ward-Perkins on the Fall of the Roman Empire
Interview about The Fall of Rome for Historically Speaking. (archived from the original)

Edward Gibbon (d. 27 Nisan 1737 - 16 Ocak 1794), İngiliz tarihçi ve milletvekili.

En önemli çalışması Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi 1776-1788 yılları arasında altı cilt halinde basılmıştır. Kitap genellikle yazım kalitesi, ironisi, birincil kaynak olarak kullanımı ve örgütlenmiş dini yermesiyle (ancak bu sonuncu özelliğin boyutu kimi eleştirmenler arasında tartışma konusudur) bilinir.
Diğer önemli çalışmalarından biri ise günümüzde çok popüler olan Hristiyanlığın Yükseliş nedenlerini sıralamasıdır. Bunu 5 temel nedene bağlar:

Hristiyan'ların Yahudilik'ten miras aldıkları katı ve hoşgörüsüz gayretkeşlik
Ölümden sonra yaşama fikri (bir nevi ödül)
Kilisenin mucizevi güçleri olduğu inancı (doğal felaketlerden duyulan tepkiden ve batıl inançlardan destek alıyordu)
İlk Hristiyanların sade ve sofu töreleri (o dönem için alışılmamış bir şeydir)
Roma İmparatorluğu içinden ayrı bir devlet haline gelen Hristiyan cumhuriyetinin birlik ve disiplini
Gibbon'un ilgi alanı Roma İmparatorluğu ve Hristiyanlık ile sınırlı kalmamış, Doğu imparatorlukları üzerine de yazılar kaleme almıştır. İran ve Çin, ilgilendiği imparatorluklardır. Esas olarak bin yıllık bir dönemi incelemiştir. Ancak tüm bu çalışmalarında Avrupa merkezli bakış açısının dışına çıkmış, Avrupa'nın sonuçta ulaştığı askeri üstünlüğü politik bölünmeye bağlama eğilimi göstermiştir. Öte yandan İslam'ın askerî gücüne adeta hayrandır.

Edward Wadie Said (Arapça: إدوارد وديع سعيد‎, Idwārd Wadīʿ Saʿīd) (d. 1 Kasım 1935 – ö. 25 Eylül 2003), karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve aktivist, teorisyen.
Amerikan vatandaşı Filistinli Hristiyan bir baba ile Lübnanlı Hristiyan annenin Filistin'de dünyaya gelmiş iki çocuğundan biridir.
Doğu'nun Batı tarafından (ve Batı'da) temsili konusunu, dönemin ünlü şarkiyatçı yazarlarının metinlerini kaynak olarak kullanıp analiz ettiği ve yorumladığı Orientalism ("Oryantalizm") isimli kitabı ilk olarak 1978 yılında yayımlandı. Said'in -akademik bir dal olarak da nitelenebilen- şarkiyatçılık konusunu ele alışındaki titizliğini ve incelediği metinler üzerindeki uzmanlığını bir araya getirdiği bu temel eser birçok teorisyen için bu konuda çığır açmıştır. Günümüz postmodern kültür teorilerine geçişten önce, modernliğin eşliğinde kapitalizm ve emperyalizmin kök salma sürecine dair de önemli fikirler barındıran eser, aralarında Türkçenin de bulunduğu birçok dile çevrilmiştir. 
Said, bu temel eseri dışında klasik müzik üzerine yazdığı kitaplarla ve Filistin meselesine değindiği sayısız makaleleriyle de tanınır.

Edward Said İngiliz yönetimi altında Kudüs'te doğdu. Babası zengin Hristiyan Filistinlilerden bir iş adamı ve Amerikan vatandaşı, annesi Hristiyan Lübnanlı ve Filistin kökenliydi ve Nasıra'da doğmuştu. Said 12 yaşına kadar Kahire ve Kudüs arasında gidip geldi ve 1947'de Anglikan St. George Akademisine kabul edildi. 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında aile mülteci konumuna düşüp Mısır'a gitti.

Acts of Aggression: Policing "Rogue States" (Noam Chomsky ve Ramsey Clark'la) (1999)
After the Last Sky: Palestinian Lives (1986) (Jean Mohr'un fotoğraflarıyla)
Beginnings: Intention and Method(1975)
Blaming the Victims: Spurious Scholarship and the Palestinian Question (1988) (yazar ve Christopher Hitchens'la yardımcı editör)
CIA et Jihad, 1950-2001: Contre l'URSS, une désastreuse alliance (2002), John K. Cooley'le
Covering Islam: How the Media and the Experts Determine How We See the Rest of the World (1981)
Criticism in Society
Culture and Imperialism (1993) (Türkçeye çevrildi)
Culture and Resistance: Conversations with Edward W. Said (2003) (David Barsamian'la mülakatlar)
Humanism and Democratic Criticism (2005)
Edward Said: A Critical Reader
Entre guerre at paix (1997)
Freud and the Non-European
From Oslo to Iraq and the Road Map (deneme derlemeleri) (2003)
Henry James: Complete Stories, 1884-1891 (Editör) (1999)
Jewish Religion, Jewish History (giriş)
Joseph Conrad and the Fiction of Autobiography (1966)
Literature and Society (editör) (1980)
Musical Elaborations (1991)
Nationalism, Colonialism, and Literature
On Late Style: Music and Literature Against the Grain (ölümünün ardından Nisan 2006'da yayınlanacak)
Oryantalizm (1978) (Türkçeye çevrildi)
Orientalisme (1980)
Out of Place (1999) (hatırat)
Parallels and Paradoxes: Explorations in Music and Society (Daniel Barenboim'la)
Peace and Its Discontents: Essays on Palestine in the Middle East Peace Process (1996)
Power, Politics and Culture: Interviews with Edward W. Said (2001)
The Edward Said Reader (2000)
The End of the Peace Process: Oslo and After (2000)
The Pen and the Sword: Conversations with Edward W. Said (1994) (David Barsamian'la sohbetler)
The Politics of Dispossession (1994)
The Question of Palestine (1979)
The World, the Text and the Critic (1983)
Reflections on Exile (2000)
Representations of the Intellectual: The Reith Lectures (1994) (Türkçeye çevrildi.)
Yeats and Decolonization (1988)

Oryantalizm

Edward Said/Wikipedia 26 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Z Dergisi'nde yayımlanan yazılarından Türkçeye çevrilenler
Beyaz Arif Akbaş, “Rüzgâra fısıldayan adam”, Birgün Kitap Eki, Haziran 2008

Ekim nöbeti (münavebe), bir tarlaya aynı ürünleri arka arkaya ekilmemesi, farklı bitkilerin bir düzen içinde birbirinin peşi sıra ekilmesini ifade eden tarım yöntemidir.

Bazı bitki türleri uzun yıllar arka arkaya aynı tarlaya ekildiğinde verimlerinde büyük düşüş gözlenir. Bu tür bitkilere (pancar, keten, yulaf, kolza, bezelye, haşhaş, ayçiçeği) kendine katlanmaz bitkiler denir. Bazı bitkiler ise (mısır, soya fasulyesi, bakla, çeltik, kenevir, tütün) tarlaya sürekli ekilseler de verim kaybı ciddi değildir, bunlara ise kendine katlanır bitkiler adı verilir. Kendine katlanmayan bitkinin aynı tarlaya yeniden ekilmesi için gereken zamana ekim molası, ekim nöbetinde ilk ekilen bitkiye  ön bitki, sonra ekilene müteakip bitki, adı verilir. Kendine katlanmaz bazı bitkiler ve ekim molaları şöyledir; keten (6 yıl), yonca (5 yıl), pancar (4-5 yıl), yulaf (3-4 yıl), bezelye (4 yıl), turp (3 yıl), kolza (3 yıl), ayçiçeği (3-5 yıl), haşhaş (2-3 yıl), patates, lahana, soğan (3-4 yıl). Aynı yılda aynı tarlada birden fazla ürün yetiştirilmesine çoklu yetiştirme sistemi denilir.

İnsanoğlu tarıma yeni başladığı zamanlarda, bir tarla her yıl ekilir, alınabilecek ürün alınır, en son verim iyice düşünce tarla terk edilirdi. Yeni tarlanın önce bitki örtüsü yakılır, sonra ekilir, birkaç yıl sonra burası da terk edilirdi. Bu ilkel yöntem, ekim nöbetinin başlangıcıdır. 1850 yılından sonra fiğ, yonca korunga ve üçgül tahıllar ile ekim nöbetine alınmaya başlanmıştır. Bu uygulamadan önce nadas, verim için zorunlu bir uygulama idi. Baklagillerin münavebeye alınması ile her yıl ürün alınmış, suyun bulunduğu, vejetasyon süresinin 300 günden fazla yerlerde yılda dört ürün alınabilmiştir. Nadas, yağışın belli değerin altında olduğu yerlerde günümüzde de hala ekim nöbetinin içerisinde değerlendirilmektedir.

Ekim nöbetinde amaç tarlanın üretkenliğinin sürdürülmesi ile birim alandan alınan verimin artırılmasıdır. Bitkisel üretim uygulamalarının yüksek verimli olması ve hedeflenen tarımsal başarıya ulaşmak için ekonomik ve doğal şartlara uyumlu ekim nöbeti planlanmalıdır. Her bitki topraktan aynı besini almaz. Tahıllar azotu kullanırken, baklagiller toprağa azot bağlar. Aynı bitkinin sürekli ekimi durumunda o bitki ile beslenen böcekler ve hastalıklar güçlenerek zarar vermeye devam edeceklerdir. O bitkinin kullandığı bitki besin elemanları toprakta azalacak, verim düşecektir.

Zararlılar ile mücadelede etmek için en ekonomik yöntem ekim nöbetidir. Sadece verim artırma yöntemi olmayan ekim nöbeti sürdürülebilir tarımın ilk adımı sayılmaktadır. Herbisitlerin olmadığı 19. yüzyılda zararlılarla mücadelenin temeli olmuş, zararlı otların yayılmasını engellemiştir. Herbisit kullanımının insan sağlığına olumsuz etkileri ekim nöbetini hala değerli kılmaktadır. Tek bitkiye özgü (monogag) bazı böcekler, örneğin pembe kurt (Pectinophora gossyhiella) ile mücadelede ekim nöbeti oldukça faydalıdır. 
Ekim nöbeti; topraktaki organik maddelerin artmasına, toprak yorgunluğunun yok edilmesine, tarla bitkilerinin rekabet şansının çoğalmasına, yapay gübre kullanımının azalmasına ve yabani ot mücadele yöntemlerinin çeşitlenmesine katkı sağlamaktadır. İyi bir ekim nöbeti ile; hastalıklar ve erozyon azalmakta, toprağın yapısı gelişmekte, organik madde ve azot miktarı artmakta, bitki, besin elemanlarından ve verilen gübreden daha iyi yararlanılmaktadır. Münavebe uygulanan bir tarlaya çeltik samanı ve sapı, mısır samanı, doğal ve yapay gübreler uygulanmış, sonuçta toprak hacmi, ağırlığı, gözenek büyüklüğü ve su tutma özelliği olumlu etkilenmiştir.
Baklagillerin ekim nöbetine girmesinin asıl amacı topraktaki azot miktarını artırmaktır. Baklagiller köklerindeki nodoziteler ile atmosferdeki serbest azotu toprağa bağlayıp, toprağı zenginleştirirler. Derin köklü ürünler toprak yapısını iyileştirir ve toprağı hızlıca örten mahsullerin ot baskılayıcı etkisi vardır.
Bir araştırmada sürekli pamuk ekilen tarlada solgunluk hastalığının oranı %49 iken, buğday ekiminden sonra %6'ya, mısırdan sonra %2'ye düşmüştür. 

Türkiye'ye en uygun ekim nöbetinin buğday-mercimek ekimi olduğu belirlenmiştir. Bu münavebe sisteminde, nadas-buğday sistemine göre İç Anadolu'da iki kat, geçit gölgelerinde 5-10 kat fazla gelir alınmıştır. Muş Ovası için en uygun münavebenin fiğ-buğday ve nohut-buğday olduğu belirlenmiştir.
Ekim nöbeti bazı durumlarda bir tarla birkaç parçaya bölünüp, her parçaya farklı ürün ekilerek de uygulanır. Bu durumda çiftçi yılın farklı zamanlarında çalışır, yılı iyi değerlendirmiş, aynı yıl değişik ürün ihtiyaçlarını karşılamış, başarısızlık ihtimalini azaltmış, olur.
Orta Anadolu'da yapılan bir çalışmada, toprakta en fazla nemin nadasta biriktiği, daha sonra kimyon, kışlık mercimek, kışlık fiğin geldiği, en az nem arpa-buğday münavebesinde belirlenmiştir. Baklagil ekim alanlarında nadastaki kadar azot birikmiştir.
Pamukta Anadolu şartlarında şu münavebe döngüleri tavsiye edilmektedir; bir yıl soya-iki yıl pamuk, iki yıl pamuk-bir yıl mısır, iki yıl pamuk-iki yıl yonca, bir yıl mısır-iki yıl pamuk, bir yıl buğday-üç yıl pamuk.
Nadasın kaldırılamadığı yağışın az olduğu bölgelerde nadas-buğday nöbeti yerine yeni yöntemle bulunmuştur. Nadas-buğday-yazlık mercimek-buğday şeklindeki dörtlü ekim nöbeti çiftçiye daha fazla getir getirmiştir. Böylece nadas iki yılda bir  yerine dört yılda bir uygulanmıştır.

Yeni Çağ veya Erken Modern Çağ (Erken Modern Dönem), Avrupa tarihinde Orta Çağ'ın sonu ile Yakın Çağ ve Sanayi Devrimi arasındaki dönemdir. Bu bağlamda Erken Modern Dönem, 15. yüzyılın ikinci yarısından 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar geçen yaklaşık üç asırlık dönemi kapsar. Çağın başlangıcı farklı tarih olaylarına bağlanmıştır. Yeni Çağ, 1453 senesinde Fatih Sultan Mehmed liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'in fethi ile başlamıştır. Avrupa'da Rönesans'ın başlaması veya coğrafi keşifler dönemi de çağın başlangıç noktalarından kabul edilmektedir. Çağ, sınıf ayrılılıkları sebebiyle patlak veren ve daha sonra bütün Avrupa ile dünya ülkelerinin tarihini değiştiren Fransız İhtilali ile bitmiştir.
Son on yılın tarihçileri, dünya çapında bir bakış açısından, erken modern dönemin en önemli özelliğinin küreselleşme sürecinin karakterinin yayılması olduğunu iddia ettiler. Yeni ekonomiler ve kurumlar ortaya çıktı, daha sofistike hale geldi ve dönem boyunca küresel olarak ifade edildi. Bu süreç, Orta Çağ Kuzey İtalya şehir devletlerinde, özellikle batıda Cenova, Venedik ve Milano'da ve doğuda Hindistan'ın Bengal'inde başladı. Erken modern dönem aynı zamanda ekonomik ticaret teorisinin egemenliğinin yükselişini de içeriyordu.
Amerika kıtası'nda Kolomb öncesi halklar, Aztek İmparatorluğu ve ittifakı, İnka İmparatorluğu, Maya İmparatorluğu ve şehirleri ve Chibcha dahil olmak üzere geniş ve çeşitli bir medeniyet inşa etmişlerdi. Asya ve Afrika'da, Hristiyanlığın dünyaya yayılmasına katkıda bulunan Avrupa ticaret merkezlerinin kurulması gibi, Amerika'nın Avrupa kolonizasyonu süreci de erken modern dönemde başladı. Dünyanın daha önce izole edilmiş bölümleri, özellikle Eski Dünya ile Yeni Dünya'yı birbirine bağlayan Kolombiya Mübadelesi arasındaki sürekli temasların yükselişi, genel çevreyi büyük ölçüde değiştirdi. Özellikle, Atlantik köle ticareti ve Kızılderili halklarının soykırımı bu dönemde başladı. Türkiye, Güneydoğu Avrupa'yı ve Batı Asya'nın bazı kısımlarını ve Kuzey Afrika'yı topraklarına kattı. Rusya 1647'de Pasifik kıyılarına ulaştı ve 19. yüzyılda Rusya'nın Uzak Doğusu üzerindeki kontrolünü pekiştirdi.
Dünyanın çeşitli bölgelerindeki erken dönem modern eğilimler, politik ve ekonomik olarak Orta Çağ örgütlenme tarzlarından uzaklaşmayı temsil ediyordu. Avrupa'da feodalite geriledi ve Hristiyanlar, Haçlı Seferlerinin ve Roma Katolik Kilisesi altındaki dinsel birliğin (büyük ölçüde) sonunu gördü. Eski düzen, Engizisyonu genişleten ve özellikle kanlı Otuz Yıl Savaşını içeren ve Barışı'nda modern uluslararası sistemin kurulmasıyla sona eren felaket Avrupa Din Savaşlarını ateşleyen bir tepkiye neden olan Protestan Reformu ile birlikte, istikrarsızlaştırılmaya çalışıldı. Amerika'nın Avrupa kolonizasyonuyla birlikte, bu dönem aynı zamanda Ticaret Devrimi ve Korsanlığın Altın Çağı'nı da içermekte idi.
Erken modern dönemin diğer kayda değer eğilimleri arasında deneysel bilimin gelişimi, giderek artan hızlı teknolojik ilerleme, sekülerleşmiş sivil siyaset, haritalama ve gemi tasarımındaki gelişmeler nedeniyle hızlandırılmış seyahat ve ulus devletlerin ortaya çıkışı bulunmaktadır. (Esasında bu gelişmeler, daha çok batı dünyası için geçerli tespitlerdir.) Tarihçiler tipik olarak, 1790'ların Fransız Devrimi'nin "geç modern" dönemi başlattığı erken modern dönemin sonunu tarihlerler.
Hint İmparatorlukları ve Güneydoğu Asya medeniyetleri, özellikle Bengal Sultanlığı olarak bilinen başlıca bu ticaret ülkesi, baharat ticaretinde hayati bir bağlantıydı. Babür devleti, Timur'un torunları tarafından kuruldu ve mimarisi dünyayı (genel anlamda) etkiledi. Takımada imparatorlukları, Malakka Sultanlığı ve daha sonra Johor Sultanlığı, Güney Asya bölgelerini kontrol etti.

Çağdaki olaylarının bu bileşimi, erken modern dönemde düşünceyi tamamen değiştirdi ve bu nedenle tarihleri, eskisini yeni tarzlardan ayırmaya hizmet etti.
Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa'daki bu isyanlardan itibaren bir Devrimler Çağı doğarken, kısmen Napolyon Savaşları'ndaki ayaklanmaların ve milliyetçilikten örgütleyici ordulara kadar düşünce ve düşünce üzerindeki etkilerinin bir sonucu olarak diğer ülkelerde siyasi değişiklikler ileri itildi.
İlk dönem, toplumdaki makineleşmenin, Amerikan Devrimi'nin bir sonucu olarak siyasi ve ekonomik bir değişim döneminde sona erdi; diğer faktörler arasında Viyana Kongresi'nin Nihai Senedi ile Avrupa haritasının yeniden çizilmesi ve Napolyon Savaşlarını sona erdiren İkinci Paris Antlaşması ile kurulan barış sayılabilir.

Erken Modern Dönem boyunca, ölüm oranlarına ilişkin kapsamlı ve doğru küresel veriler, tıbbi uygulamalardaki eşitsizlikler ve ölüler hakkındaki görüşler dahil olmak üzere bir dizi nedenden dolayı sınırlıdır. Bununla birlikte, bu çağdaki bebeklerin ölüm oranları hakkında hala değerli bilgiler tutan Avrupa ülkelerinden birtakım veriler hala vardır. Tommy Bengsston, Baskı Altında Yaşam: Avrupa ve Asya 1700 - 1900'de Ölüm ve Yaşam Standartları adlı kitabında, Avrupa ülkelerindeki bebek ölüm oranlarının verilerine ilişkin yeterli bilgi sağlar ve bu ölüm oranları üzerinde gerekli bağlamsal etkileri sağlar.

Erken Modern zamanlarda, Doğu Asya'nın büyük ulusları dış dünyadan bir izolasyon rotası izlemeye çalıştılar, ancak bu politika her zaman aynı şekilde veya başarılı bir şekilde uygulanmadı. Bununla birlikte, Erken Modern Dönemin sonunda, Guangzhou ve Dejima gibi liman kentlerinde ticaret ilişkileri gelişirken, Çin, Kore ve Japonya çoğunlukla kapalıydı ve Avrupalılara ilgisiz kaldı.

1576'da inşa edilen Cishou Tapınak Pagodası: Çinliler, jeomantik ilkelere göre belirli sitelerde pagoda inşa etmenin uğurlu olaylara yol açtığına inanıyordu; Ming döneminin sonlarında bu tür projeler için tüccar finansmanına ihtiyaç vardı.
Etnik olarak Han Ming hanedanlığının (1368-1644) başlangıcında Çin, bilimde olduğu kadar matematikte de dünyaya liderlik ediyordu. Ancak, Avrupa kısa sürede Çin'in bilimsel ve matematiksel başarılarını yakaladı ve onları aştı.  Pek çok bilim insanı, Çin'in ilerlemedeki gecikmesinin arkasındaki neden hakkında spekülasyon yaptı. Colin Ronan adında bir tarihçi, tek bir yanıt olmamasına rağmen, Çin'in yeni keşifler için aciliyetinin Avrupa'dan daha zayıf olması ile Çin'in erken avantajlarından yararlanamaması arasında bir bağlantı olması gerektiğini iddia ediyor. Ronan, Çin'in Konfüçyüsçü bürokrasisinin ve geleneklerinin, Çin'in Galileo Galilei gibi mevcut ortodokslukları kırmak için daha az bilim insanına sahip olmasına yol açan bilimsel bir devrime neden olmadığına inanıyor.
9. yüzyılda barut icat edilmesine rağmen, 1480'lerde kullanım kanıtıyla, klasik elde tutulan ateşli silahlar olan çifteli silahlar Avrupa'da icat edildi. Portekizliler 1500'lü yılların başlarında çifteleri Japonya'ya getirdikten sonra, Çin 1540'ta çifteleri kullanıyordu. Ming Hanedanlığı döneminde Çin, takvimini korumak için bir büro kurdu. Büro gerekliydi, çünkü takvimler göksel fenomenlerle bağlantılıydı. Bu durumun düzenli bakıma ihtiyaç duyması, on iki ayın 344 veya 355 günü olmasından kaynaklıydı ve bu nedenle yılda 365 gün sürdürmek için ara sıra artık ayların eklenmesi gerekiyordu.
Ming hanedanlığının başlarında, nüfus arttıkça ve iş bölümü daha karmaşık büyüdükçe kentleşme arttı. Nanjing ve Pekin gibi büyük kent merkezleri de özel sektörün büyümesine katkıda bulundu. Özellikle, genellikle kağıt, ipek, pamuk ve porselen ürünlerde uzmanlaşan küçük ölçekli endüstriler büyüdü. (Bununla birlikte, çoğunlukla, pazarların ülke çapında çoğaldığı nispeten küçük kent merkezleri) Kasaba pazarları, toplu iğne veya yağ gibi bazı gerekli ürünlerle ağırlıklı olarak gıda ticareti yapıyordu.
16. yüzyılda Ming hanedanı Portekiz, İspanyol ve Hollanda İmparatorluklarıyla deniz ticareti üzerinden gelişti. Ticaret, o zamanlar Çin'in çaresizce ihtiyaç duyduğu muazzam miktarda gümüşü getirdi. Çin'in küresel ticaretinden önce ekonomisi kağıt para üzerinde çalışıyordu. Ancak, 14. yüzyılda, Çin'in kağıt para sistemi bir krize girdi ve 15. yüzyılın ortalarında çöktü.  Gümüş ithalatı, kırık kağıt para sisteminin bıraktığı boşluğu doldurmaya yardımcı oldu ve bu da, Çin'deki gümüş değerinin 16. yüzyılın sonunda İspanya'daki gümüşün değerinden neden iki kat daha yüksek olduğunu açıklamaya yardımcı oldu.
Yeni Konfüçyüsçülüğün giderek daha popüler hale gelen yeni okulunun yabancı düşmanlığı ve entelektüel iç gözlem özelliği ile, Çin, daha sonraki Ming Hanedanlığı döneminde, okyanusa giden deniz araçlarının inşasını yasaklayarak izole hale geldi. İzolasyoncu politikalara rağmen Ming Ekonomisi, Macau gibi yeni Avrupa kolonileri aracılığıyla ekonomisine giren İspanyol Yeni Dünya gümüşünün aşırı bolluğu nedeniyle hala bir enflasyondan muzdaripti.

Erken modern dönemin sonu, genellikle İngiltere'de 1750 civarında başlayan, ancak 1800 civarında birçok Avrupa ülkesinde önemli değişiklikler yapmaya başlayan Sanayi Devrimi ile ilişkilendirilir.
Devrimler Çağı erken modern dönemin sonunda başlar ve Avrupa'da mutlakiyetçiliğin düşüşünü ifade ederek geç modern döneme kadar devam eder. Erken modern dönemin sonuna doğru, Amerikan Devrimi'ni, 1789 Fransız Devrimi'ni ve Napolyon Savaşlarını sona erdiren İkinci Paris Antlaşması vardı. 1815 Viyana Kongresi, yeni milliyetçilik kavramlarının yükselişi ve askerî güçlerin yeniden örgütlenmesiyle birlikte, bu siyasi kargaşa ve sık savaş döneminin sonunu işaret etti. 1815 senesi, genellikle erken modern dönemin sonu olarak kabul edilen en son yıldır.

Devrim Çağı'nın orta ve sonraki aşamalarına doğru, Fransız siyasi ve sosyal devrimleri ve radikal değişimin, Fransız hükûmet yapısının değiştirdiği görüldü. Önceden, aristokrasi ve Katolik ruhban sınıfı için feodal ayrıcalıklara sahip mutlak bir monarşiydi.
Aydınlanma, yurttaşlık ilkelerine ve vazgeçilemez haklara dayalı biçimlere dönüştü. İlk devrim Ulusal Meclis, ikincisi Yasama Meclisi ve üçüncüsü Direktörlük tarafından hükûmete götürüldü.
Değişikliklere, XVI.Louis'in yargılanması ve infazını, Terör Hükümdarlığı sırasında büy

Feliks, Karol Koneczny Lehçe telaffuz: [ˈfɛliks ˈkarɔl kɔˈnɛtʂnɨ] (Kasım 1, 1862, Krakov – Şubat 10, 1949, Krakow) bir Polonyalı tarihçi ve sosyal filozof. Uygarlıklar için kullanılan karşılaştırmalı bilim sisteminin kurucusu.

Koneczny Krakowdaki Jagiellonian University felsefe bölümden mezun oldu ve Jagiellonian kütüphanesinde çalışmaya başladı. Polonya bağımsızlığını geri kazandıktan sonra, 1919 yılında profesör oldu. Haziran 1920'de, doktro habilitasyon derecesine aldıktan sonra, Wilno'daki Stefan Batory Üniversitesinde
profesör oldu. 1929'da emekli olduktan sonra tekrar Krakow'a taşındı.

Birçok lehçe kitabı şu an İngilizce olarak mevcut.

Ne Zaman Bu Olur Rosyi. Tom I. (596 yıl), Spółka Wydawnicza Warszawska, 1917, Varşova (Polonya)
Polskie Logolar Kültür, t. I–II, Księgarnia sw. Wojciecha, Poznan 1921.
O wielości cywilizacyj, Gebethner & Wolff, Krakov 1935. İngilizce çeviri (kısaltılmış) Üzerinde Çokluk Medeniyetler, Polonica Yayınları, Ankara 1962.
Święci w dziejach narodu polskiego / Aziz tarihin Polonya ulusu, t. 1-2, Çekici. Sw. 1937-1939 Michała Archanioła, Yer Piastowe.
Hızlı bir moralności / Uzatma Ahlak, Çekici. Wiedzy Chrześć. 1938 Lublin.
Cywilizacja bizantyjska / Bizans medeniyeti, Towarzystwo im. Romana Dmowskiego, London 1973.
Cywilizacja żydowska / Yahudi medeniyeti, Towarzystwo im. Romana Dmowskiego, London 1974.
O ład w tarih / Hakkında öyküsü, Towarzystwo im. Romana Dmowskiego, London, 1977.
Państwo w cywilizacji łacińskiej. Otel koşullarıdır hukuk w cywilizacji łacińskiej / Arazi Latin medeniyeti. Kurallar içinde Hukuk Latin medeniyeti, Towarzystwo im. Romana Dmowskiego, London 1981 (Lehçe)
Hukuk dziejowe (oraz dodatek) Bizantynizm niemiecki / Tarih yasaları (ve bonus) Alman byzaninism, Towarzystwo im. Romana Dmowskiego, London 1982.
Ne zaman bu olur Rosji / Tarih Rusya. Tom III. Schyłek İwana III / Düşüş Ivan III Rusya. 1492-1505, Towarzystwo im. Romana Dmowskiego, London 1984.
(Lehçe)Siyonizm ve Polonya neden

19. ve 20. Yüzyıllarda Slavism and Sciences ve Beşeri Bilimler

P. Biliński Feliks Koneczny (1862-1949). Życie ben działalność. Ad astra, Varşova 2001.

Prof. Dr. Gordon V. Childe (d. 14 Nisan 1892 – ö. 19 Ekim 1957), Avustralyalı arkeolog.
Arkeolojiye Marksist bakış açısını getirmiştir. Arkeolojik bulguları tarihsel bütünlük ve gelişim içinde kavrayıp yorumlamaya çalışmış olup, bu anlayışla yazdığı yapıtları, arkeolojik ve tarihsel bulguların sosyalizm açısından değerlendirilmesinde ufuk açan yapıtlar olarak klasikler arasında girmiştir.

Gordon Childe 1892 Avustralya'nın Sidney şehrinde doğdu. Sidney ve Oxford üniversitelerini bitirmiştir. 1925 yılında arkeoloji teorisi üzerine yazdığı "The Dawn of Europeon Civilization" adlı kitapı onun hızlı bir şekilde tanınmasını sağladı İlk kitabında Avrupa veya batı uygarlığının doğuşunda Yakın doğunun rolü ve etkilen üzerinde düşüncelerini yansıtmıştır. G.Childe çok iyi bir dilbilimci olarak, 1927 yılında İskoçya'daki Edinburgh Üniversitesi'nde Arkeoloji profesörü olarak atandı. Bu süreçte Britanya neolitiği üzerine kazı çalışmaları yürütür. Çok iyi bir teorisyen olduğundan arkeolojik kazılarca bulunmuş verileri değerlendirmesi ile hep ön plana çıkmıştır. Nitekim
1928 yılında yazdığı "The Most Ancient East" adlı kitabı oldukça ilgi görmüştür. Ayrıca
Yunanistan, Balkanlar, Irak, Hindistan ve ABD'de kazı birçok çalışmalarına katıldı. Özellikle
Sovyetler Birliğine yaptığı ziyaretlerin kendi arkeolojik kişiliğini geliştirdiğini söyleyebiliriz.
Özellikle marxist düşünceden etkilendiği ve teorilerini bu etkide geliştirdiği kabul edilir,
1946-1956 yılları arasında Londra Üniversitesinde Tarih Öncesi Arkeolojisi profesörlüğü ve
Arkeoloji Enstitüsü yöneticiliği yaptı. G.Childe'ın en çok okunan iki kitabı "Tarihte Neler
oldu" (What Happened in History) ve "Kendini Yaratan İnsan" (Man Makes Himself) 'dır.
Edinburgh'dan sonra 1956 yılından da emekli olduğu Londra Üniversitesindeki Arkeoloji
bölümüne dekan olarak atanmıştır. 1957 yılında Avustralya'ya döndü ve Blue Mountain de
intihar etmiştir.
Gordon Childe'ın arkeoloji dünyasına kattığı ve en önemli iki teorisi "Neolitik Devrim/Neolithic Revolution" ve "Şehircilik Devrimi/Urban Revolution" dir Bu iki teori üzerine arkeolojik çalışmalar yapmış ve bunların kayıtlarını tutan ilk kişilerden birisidir ve bu çalışmaları hala günümüzde de geçerliliğini devam ettirmektedir. Özellikle Avrupa Dünyasının Neolitikleşme süreci ile ilgili ortaya attığı teoriler sürekli olarak arkeoloji dünyasında tartışılmaktadır. Vaha Teorisi (Oasis hyothesis) olarak bilinen ve insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik düzene geçiş sürecini açıklayan teorisi ile neolitik devrimin ortaya çıkışanı açıklayıcı bir model ortaya sermiştir. Ayrıca bu kapsamda "Ex oriente lux" (Doğudan Yükselen Işık), olarak bilinen söylemiyle batı veya Avrupa uygarlığının köklerinin yakın doğudan batıya doğru göç ettiği savını ileri sürmüştür. Yine. şehircilik ve devlet oluşumu ile ilgili teoriler ortaya atmıştır. Neolitik Devrim ve Şehircilik devrim kavramları dışında arkeoloji ve Hint-Avrupa dilleri üzerine çalışmalar yapmış ve bu Hint-Avrupa dillerinde daha sonra Hint-Avrupalıların kökenleri konusunda teoriler geliştirmiştir. Bunun sonucu Aryan tezini ortaya koymuştur.
Sonuç olarak, Gordon Childe'in özellikle Avrupa ve Yakın Doğu prehistoryasına yön veren en önemli kişiler arasında sayıldığı söylenebilir. Özeiiikle Neolitik Devrim ve Şehircilik devrim teorileri prehistorik arkeolojiye yön vermiştir.

Avrupa Uygarlığının Şafağı - The Dawn of European Civilization (1925)
Tarih Öncesinde Tuna - The Danube in Prehistory (1929)
Bronz Çağı - The Bronze Age (1930)
En Eski Doğu - New Light on the Most Ancient East (1935)
İskoçya'nın Tarih Öncesi - Prehistory of Scotland (1935)
İnsan Kendini Yaratır (Kendini Yaratan İnsan) - Man Makes Himself (1936, 1951)
Britanya Adaları'ndaki Tarih Öncesi Topluluklar - Prehistoric communities of the British Isles (1940, 1947)
Tarihte Neler Oldu - What Happened in History (1942)
Gelişme ve Arkeoloji - Progress and Archaeology (1944, 1945)
Tarih - History (1947)
Toplumsal Evrim - Social Evolution (1952)

Marksist arkeoloji

Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, Alan Yayıncılık (6. Baskı-1995) Çev.: Mete Tunçay - Alaaddin Şenel ISBN 975-7414-12-3
Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, Varlık Yayınları (4. Basım-1992) Çev.: Filiz Ofluoğlu ISBN 975-434-016-1
Kısa Özgeçmiş 10 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Görgü bir toplum içinde var olan ve uyulması gereken saygı ve incelik kurallarının genel adıdır.
Toplumda bireyler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinden doğan töre, adet, gelenek ve görenekler, din kuralları gibi görgü kuralları da yazılı olmayan normlardandır. Örf ve adetlerin (geleneklerin) basit biçimi olarak da kabul edilmektedir. Görgü, bir kimsenin belirli bir olay karşısında nasıl davranması gerektiğini gösterir. Örneğin; bir toplantıda konuşurken, bir davette yemek yerken veya bir törene katılırkenki davranış biçimlerini belirler. Farklı sosyal çevrelerde ortama göre değişen basit davranış kalıplarıdır. Bu kurallar kişinin toplum içinde nasıl davranması gerektiğini düzenler. Selamlaşma, yemek yeme kuralları, saygılı davranma gibi. Uyulmadığında karşılaşılacak tepki hafiftir. Bu tepki çoğunlukla Ayıplama şeklindedir.
Görgü ve buna bağlı olarak ortaya çıkan görgü kuralları bazen her toplumda geçerli, evrensel bir nitelik taşıyabileceği gibi, toplumdan topluma farklılık da gösterebilir.

Hampi (Kannada: ಹಂಪೆ Hampe), Hindistan'ın Karnataka eyaletinin kuzeyinde bulunan köy. Vijayanagar İmparatorluğu'nun başkenti olan Vijayanagar şehrinin kalıntıları üzerine kurulmuştur. Vijayanagar şehri, içerisinde Virupaksha Tapınağı gibi birçok tapınağı barındıran önemli bir dini merkezdi. Hampi, Hampi'deki Anıtlar Grubu adı altında listelenmiş UNESCO Dünya Mirası alanıdır.

Hampi, Ramayana'da Kişkindha'yla özdeşleşmiş bir yerdir. Köydeki ilk yerleşimler M.Ö 1 yılına kadar gitmektedir.
Hampi'nin kurulu olduğu Vijayanagar şehri 1336'dan 1565 yılına kadar Vijayanagar İmparatorluğu'nun başkentliğini yapmış, Dekkan sultanlıkları tarafından kuşatıldıktan sonra başkentlik unvanını kaybetmiştir. Hampi'yi çevreleyen Tungabhadra nehri, doğal savunma oluşturan tepeler ve bulunduğu stratejik konum, başkent olmasını sağlayan faktörlerdir.

Jane Jacobs (4 Mayıs 1916 - 25 Nisan 2006) kentsel incelemeler alanındaki önemli çalışmalarıyla tanınan Amerikalı-Kanadalı gazeteci, yazar ve aktivisttir. En önemli kitabı The Death and Life of Great American Cities 'de (1961) yazar, kentsel yenilemenin birçok kentlinin gereksinimlerini karşılayacak nitelikte olmadığını söylemiştir. Kitap aynı zamanda eyes on the street' ' 'sosyal sermaye' gibi sosyolojik konseptlerin tanınmasını sağlamıştır.
Jacobs, var olan mahalleleri "gecekondu temizliği"nden korumak gibi halka destek olan organizasyonlarıyla ve özellikle Greenwich Village bölgesinin yenilenmesini öneren Robert Moses'ın planlarına karşı duran fikirleriyle tanınmaktadır. Gazeteci-yazar, SoHo ve Little Italy bölgelerinden doğrudan geçirilmesi planlanan Lower Manhattan otobanının yapımının olaylı bir biçimde iptal edilmesinde etkin rol oynamış ve bir grup insanı projeye karşı kışkırttığı için 1968 yılında tutuklanmıştır. 1968 yılında Toronto'ya taşınan Jacobs, Spadina otobanının yapımına ve Toronto'da yapılması planlanan ve inşa halindeki otobanlar ağına karşı muhalif kanatta yer almıştır.
Bir anne ve bir yazar olarak Jacobs, şehir plancılığı alanındaki uzmanlaşmada erkek egemenliğini eleştirmiş ve bu alanda herhangi bir akademik öğrenime sahip olmaması nedeniyle piyasadaki yerleşik figürler tarafından yöneltilen aşağılamalara maruz kalmıştır.

Jared Mason Diamond (d. 10 Eylül 1937) Amerikalı bilim insanı ve popüler bilim kitapları yazarı. Pulitzer ödüllü Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabıyla tanınmıştır. Diamond, fizyoloji eğitimi almasına rağmen antropoloji, ekoloji, coğrafya ve evrim biyolojisi gibi çeşitli alanlarla da ilgilenmektedir. 2013'ten beri Kaliforniya Üniversitesi'nde  coğrafya profesörüdür.
Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entelektüeli listelerinde, sırasıyla 9. ve 31. sırada yer almıştır.

Diamond, Amerika Birleşik Devletleri'nin Massachusetts Eyaletinin Boston şehrinde doğdu. Babası doktordu, annesi de öğretmendi. 1958 yılında Harvard Üniversitesi'nden mezun oldu. 1961 yılında Cambridge Üniversitesi'nde safra kesesi zarlarının fizyolojisi üzerine doktorasını tamamladı. 1966 yılında California Üniversitesi'nde ders vermeye başladı.
Üniversiteden mezun olduğunda yedi dil bilen Diamond, Üçüncü Şempanze kitabında on bir dil bildiğini ve on ikincisini öğreniyor olduğunu belirtmiştir.
Jared Diamond 1964'ten itibaren birçok kez Yeni Gine adalarına oradaki kuşlar hakkında gözlemler yapmak için gitmiştir.
1976'da popüler bir dergide yazdığı bir makale, safra kesesi ve Yeni Gine kuşları dışındaki konularda yazması için başka dergiler tarafından teklifler almasına sebep olmuştur. Volkanlar, cinsellik, tekerlekler ve kabile insanları gibi çeşitli konularda yazdıkları dergilerde yayımlanmıştır.
1985 yılında MacArthur Vakfı Jared Diamond'u beş yıl boyunca yıllık 45.000 $ karşılıksız burs ile ödüllendirmiştir. Diamond bu durum hakkında şöyle demiştir: "1985'te hayatımı değiştiren bir telefon aldım. MacArthur Vakfı'nın akademik program müdürü, bana vakfın bursuyla ödüllendirildiğimi bildirdi: Beş yıl boyunca koşulsuz alacağım yıllık 45.000 $. Ödül bana ve iki düzine başka insana, dünyaya sıra dışı bir katkıda bulunacağımıza ve bu beş yıllık özgürlüğün, katkıyı daha etkin bir şekilde sağlamak için bize cesaret ve olanak vereceğine inandırmıştı. Bu beklenmedik şansa sevinmek yerine hayatımda ilk kez depresyona girdim. Bunun nedeninin anlamam bir hafta sürdü. Ödül aslında bir duruma karşılık gelmekteydi: Jared, MacArthur jürisi senin dünyaya safra kesesinden ve Yeni Gine'nin kuşlarından daha fazlasını sunabileceğini düşündü."

Diamond toplumun her kesiminin anlayacağı bir dille bilimsel makaleler ve kitaplar yazmıştır. Yazdığı birçok makale ABD'de Discover gibi çeşitli dergilerde yayımlanmıştır.

Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed (Çöküş) (2005), ISBN 0-670-03337-5.
Guns, Germs, and Steel: The Fates of Human Societies (Tüfek, Mikrop ve Çelik) (1997), ISBN 0-393-31755-2.
Why is Sex Fun? The Evolution of Human Sexuality (Seks Neden Keyiflidir) (1997), ISBN 0-465-03127-7.
The Third Chimpanzee: The Evolution and Future of the Human Animal (Üçüncü Şempanze) (1992), ISBN 0-06-098403-1.
The Birds of Northern Melanesia: Speciation, Ecology, & Biogeography (Ernst Mayr ile birlikte, 2001), ISBN 0-19-514170-9.
Avifauna of the Eastern Highlands of New Guinea (1972).

Diamond, Marie adında bir kadın ile evlidir. Diamond ve eşi Marie'nin Josh ve Max adında iki erkek çocukları vardır.

TED'de Jared Diamond 
IMDb'de Jared Diamond

Karl Theodor Jaspers, (23 Şubat 1883 - 26 Şubat 1969), felsefede varoluşçu akımın teorisyenlerinden Alman filozof ve psikiyatrist. Modern psikiyatri, din felsefesi, tarih felsefesi ve siyaset felsefesinde önemli etkileri olmuştur.

Karl Jaspers, her ne kadar felsefeye erken yaşlardan ilgi göstermeye başlasa da hukukçu babasının etkisiyle üniversitede hukuk okumaya karar vermiştir. Fakat kısa sürede hukuktan sıkılarak, 1902'te tıp okumaya başlamıştır.
1909'da tıp okulundan mezun olmuş Heidelberg'deki bir psikiyatri hastanesinde çalışmaya başlamıştır. Döneminin tıbbi çevrelerinin zihinsel hastalıklara yaklaşımından tatmin olmayan Jaspers psikiyatrik yaklaşımı geliştirmeyi kendine görev edinmiş, 1913'te Heidelberg Üniversitesi'nde geçici olarak psikoloji öğretmeye başlamıştır. Daha sonra pozisyonu kalıcıya dönüşmüş, Jaspers hiçbir zaman klinik uygulamaya geri dönmemiştir.
"Genel Psikopatoloji" (1913) adlı yapıtında psikopatoloji yöntemleri ile görüngübilimsel ve yorumbilgisel yaklaşımlar arasındaki bağları incelemiş, bu yaklaşımları bazı psikopatoloji sorunlarına başarılı bir şekilde uygulamıştır.

40 yaşında ruhbilim çalışmalarından felsefe çalışmalarına dönen Jaspers'in "Psychologie der Weltanschauungen" (1919) adlı yapıtı hem ruhbilimi algıladığımız dünyaya dair bir vizyon oluşturma gereksinimi içinde değerlendirmesi, hem de Kant, Kierkegaard, Nietzsche ve Weber'den ne ölçüde etkilendiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Jaspers'i etkileyen diğer önemli filozoflardan bazıları Platon, Plotinos, Hegel, Schelling, Dilthey ve Husserl'dir.
Karl Jaspers, başyapıtı olarak nitelenen "Felsefe" (1932) adlı kapsamlı kitabında kendi varoluşçuluk anlayışını dile getirmiş, kitap Nazi Almanyası'nda yasaklanmıştır. Bu nedenle İsviçre'ye giden ve Basel Üniversitesi'nde dersler vermeye başlayan Jaspers, bu dönemde felsefeyle bağlarını bir hayli koparmış, daha çok siyaset felsefesiyle ilgilenmiştir. Bunun en önemli göstergesi "Atom Bombası ile İnsanlığın Geleceği" (1958) adlı yapıtıdır. Ölümüne kadar ise çalışmalarının çoğunu "din felsefesi" oluşturmuştur.

Karl Jaspers felsefenin pek çok alanında ilginç anlayışlar geliştirmiştir. Bunların en önemlileri din felsefesinde "aşkın", "şifre" (gizli yazı düzeni), "felsefece inanç" tasarımları; tarih felsefesinde "Eksenler Dönemi" tezi; siyaset felsefesinde ise "yeni siyaset düşüncesi"dir.
Karl Jaspers insanın dünya karşısındaki mümkün tutumlarını, bireyin ölüm, savaş, değişme ve suç gibi durumlar karşısında vermek durumunda olduğu kararları analiz eden, varoluş problemini akıl aracılığıyla çözümleyecek bir varoluş felsefesi geliştirmiştir. Varoluşla, insanın yaşadığı ve dolayısıyla nesnelleştirilemeyen acı çekme, suçluluk ve ölüm gibi durumlarla sınırlanan ve açığa vurulan insanlık halini anlayan Jaspers'e göre, bu nihai durumlar bilimsel düşüncede gözden kaçırılır ya da bir takım açmaz ve antinomilerle ifade edilir. Oysa bu tecrübeler deneysel bene ilişkin bilgimizin eğretiliğini ve dünyasal varoluşumuzun güvenilmezliğini gösterir. Gerek kilisenin, gerekse siyasetin insanları özgür değil eşit yapmaya çalıştığını söyleyen Jaspers, gerçek varoluşunu yaşayamayan insanın başkaları tarafından kurulmuş olan bu çadırdan çıkabilmesi, kabuğunu yırtabilmesi için üç zorunlu koşul bulunduğunu söyler: Yalnızlık, cesaret ve savaş. Kitlesel duygudaşlık içinde sevgiyi kaybeden insan yalnız olabilmelidir. Bununla birlikte, önce yalnızlık ve başkalarını özleme açmazını cesaretle yaşama zorunluluğu bulunmaktadır. Bu iki koşulu gerçekleştiren insanın savaşacağı üç şey vardır: Ölüm, acı çekme ve suç. Gerçek bir varoluş düzeyine yükselmek, varolabilmek sorumlu olmaktan geçer. Bir inanç ahlakı geliştiren Jaspers, insanın varoluşunu gerçekleştirebilmesi için, bilimi aşarak "mutlağa" ya da "Tanrı"ya gitmesi gerektiğini söylemiştir. Varoluşunu bu yolla kuran insan, ona göre, ahlaksal bakımdan doğru olanı da bulmuş olur.

Genel Psikopatoloji, 1913 [1]
Psychologie der Weltanschauungen, 1919
Felsefe, 1932
Alman Suçu Sorunu, 1946
Doğruluk Üstüne, 1947
Tarihin Kökeni ile Amacı, 1949
Büyük Filozoflar, 1957
Atom Bombası ile İnsanlığın Geleceği, 1958

Haluk Erdem, Karl Jaspers Felsefesinde Hakikat, İletişim ve Siyaset, Ebabil Yayıncılık, 2007
Frank Magill, Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klasiği, Dergah Yayınları, 1992
Walter Kaufmann, Dostoyevski'den Sartre'a Varoluşçuluk, 1997

Varoluşçuluk
Psikiyatri
Psikoloji
Din felsefesi
Tarih felsefesi
Siyaset felsefesi
Basel Üniversitesi
II. Dünya Savaşı

Felsefe Ekibi Sitesi'nde Jaspers sayfası
Stanford Üniversitesi'nin Chris Thornhill tarafından hazırlanmış Jaspers sayfası 14 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"The Existential Primer" sitesinin Jaspers sayfası 11 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Goethe Enstitüsü'nden Jaspers biyografisi 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Goethe Esntitüsü sitesinde Ulrich Sand'in Jaspers felsefesinin etkisiyle ilgili yorumu 17 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bir Jaspers biyografisi 11 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jaspers'in 1941'de yayınladığı "Felsefem Üzerine" adlı makalenin bir kısmı 29 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"L'Encyclopédie de L'Agora" adlı sitenin Jaspers sayfası 12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"About.com"dan Jaspers sayfası 18 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Unesco tarafından 2000 yılında yayınlanmış, Jaspers'in eğitimle ilgili düşüncelerini içeren PDF 10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Felsefe Dünyası" adlı derginin 39. sayısında (Ocak 2004) yayınlanmış, Hasan Çiçek'in "Mevlana ve Jaspers'in Benzeşen İnsan Anlayışı" adlı metni

Kolomb öncesi Amerika, Amerika olarak adlandırılan bölgede Avrupalı sömürgecilerin varlığının hissedilir derecede olan döneme kadarki tarihsel dönemi kapsar. Bu uzun dönem Eski Taş Çağından Orta Çağa kadar uzanır. Teknik olarak Kolomb öncesi dönem Kolomb'un 1492 ile 1504 yılları arasında yaptığı yolculuklara vurgu yapsa da bu tarihsel dönem yerli Amerika halkların egemenliğinin Avrupalılarca sona erdirilmesine kadar sürer, bu bazı durumlarda Kolomb'un Yeni Dünya'ya gelişinden sonra birkaç yüzyıl sürmüştür.
Kolomb öncesi terimi daha çok Amerika'da ortaya çıkan büyük uygarlıklar olan Olmek, Toltek, Teotihuacan, Zapotek, Mixtec, Aztek, Maya (Orta Amerika) ve İnka, Moche, Chibcha, Cañaris (And Dağları) uygarlıklarını kapsar.
Kolomb öncesi uygarlıklardan birçoğu kalıcı konutlar, şehirler kurmuş, tarım ve sosyal hayatta ilerlemiş, önemli mimari yapılar inşa etmiş, karmaşık sınıfsal topluluklar kurmuşlardır. Bu uygarlıkların bazıları, kalıcı ilk Avrupalı sömürgecilerin gelmesinden önce ortadan kalkmıştır ve sadece arkeolojik buluntular sayesinde bilinmektedir. Diğerleri ise tarih anlatımları sayesinde bilinmektedir. Bu uygarlıklardan çok azı kendi tarihini yazmıştır. Ancak bu yazılı belgeler Avrupalılar tarafından dine karşı metinler olarak görüldüğünden Hristiyan din adamları tarafından imha edilmiştir. Günümüze ancak çok iyi saklanan az sayıda belge ulaşmıştır.
Yerel Amerika halklarının ve Avrupalıların aktarımlarına göre Avrupalılarla karşılaştıklarında bu halklar çok önemli gelişmeler kaydetmişlerdi. Örneğin, Aztekler Tenochtitlan (günümüzdeki Meksiko) şehrini inşa etmişlerdi. Şehir, suyun üzerine inşa edilmişti ve o dönemde nüfusunun 200 binden çok olduğu tahmin ediliyordu. Ayrıca bu halkların astronomi ve matematik alanlarında ileri durumda oldukları bilinmektedir. Bu eski uygarlıklardan ve halklardan gelenler günümüzde bazı gelenekleri ve uygulamaları Kolomb öncesi atalarına bağlayarak hâlâ uygulamaktadır.

Asya'daki göçebe halkların bugün Bering Boğazı olarak bilinen bölgeden Amerika kıtasına geldikleri düşünülmektedir. Amerika'daki yerli halklardan alınan mitokondri DNA örneklerinin Asya'dan göç eden topluluklarla benzerlik içerisinde olduğu gözlenmiştir. Çağlar boyunca insanoğlu Kuzey Amerika'dan güneye doğru inmiştir. İlk insanın ne zaman Amerika'ya göç ettiği tam olarak bilinmemektedir. İlk bilinen uygarlık olan Clovis Uygarlığı, günümüzden 13 bin yıl önceye dayanmaktadır. Ancak 20 bin yıl yaşında olan arkeolojik kazı alanları bulunmuş ve Amerika kıtasına yerleşimin 40 bin ile 13 bin yılları arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yanı sıra çok sayıda farklı göç yolunun varlığı iddia edilmiştir. Kuzey ve Güney Amerika'da MÖ 14.000 yılına ait buluntular bulunduğundan bu tarihte yerleşimin tamamlandığı düşünülebilir. Bilim adamları arasında ortaklaşılan bir teoriye göre kuzeyden gelen Eskimo-Aleut halkları ve diğer halklar daha sonraki bin yılda Sibirya ve Alaska üzerinden gelmiş ve Kuzey Amerika'ya yerleşmiştir.

Göç veya göçlerden sonra ilk karmaşık uygarlığın çıkması için binlerce yıl geçmesi gerekmiştir. Böyle ilk uygarlık MÖ 5000'li yıllarda ortaya çıkar. Amerika'daki yerli halklar avcı-toplayıcıydı. Kıtada büyük imparatorlukların varolduğu dönemde bile kıtanın geneline bakıldığında hâlâ avcılık-toplayıcılıkla varlığını sağlayan uygarlık çoğunluktaydı. Bu dönem 18. yüzyıla kadar sürecektir.

Amerika'nın ilk yerlileri tarım üretiminde ilerlemiş ve mısır hasadında ustalaşmışlardı. Yerlilerce yetiştirilen diğer ürünler arasında patates, domates, kabak, biber, bezelye, ananas, tatlı patates, çikolata, vanilya, soğan, yer fıstığı, çilek, böğürtlen, papaya, avokado sayılabilir. Dünyada bugün bilinen sebze ve meyvelerin üçte ikisi Amerika kaynaklıdır.
Yerli halklar ateşi keşfettikten sonra çok amaçlı olarak kullanmışlardır. Doğal yangınların etkisini taklit etmek ve tarımsal arazi açmak için ormanlarda yapay yangın çıkartılarak temizlenmiş, böylece hem bitkilerin kolay yetişebileceği tarımsal arazi ortaya çıkartılmış hem de ulaşım kolaylığı sağlanmıştır. Böylelikle Kuzey Amerika'daki Kolomb öncesi ovalar ortaya çıkmıştır. 
Asya, Afrika ve Avrupa kadar yoğun olmasa da Amerikalı yerli halklar da büyükbaş hayvanlara sahiptiler. Orta Amerika ve Meksika'da geyik evcilleştirilmiş, et ve süt ihtiyacı için kullanılmıştır. And Dağları'ndaki uygarlıklar aynı işlev için lama ve devegillerden alpakaya sahiptiler. Burada domuz yetiştirilmiş, Orta ve Güney Amerika'da et kaynağı olarak iguana da tüketilmiştir. 15. yüzyıla gelindiğinde mısır artık Meksika ve Mississippi'ye kadar yayılmıştır. Patates, İnkalara özgü olarak kalırken, çikolata ise Aztekler tarafından üretilmekteydi.

Amerika yerlilerinin dilleri Joseph Greenberg (1915-2001) tarafından ilk olarak 1960 yılında kurgulanan daha sonra 1987 yılında da revize edilen sınıflandırmaya göre birbiriyle akraba olmayan üç ayrı kökte toplanır. Eskimo-Aleut dilleri dışında kalan Na-Dene dilleri ile Amerind dillerini konuşan Amerika yerlileri Kızılderili ortak adıyla anılırlar.

I. Eskimo - Aleut dilleri: Amerika'ya en son (yaklaşık 10.000 önce) gelen Eskimo - Aleut halkları tarafından konuşulan Asya (Kuzeydoğu Sibirya) kökenli diller. MS 1000 yılında oluşan Thule kültürü günümüzdeki İnuit halklarının atalarıdır.
II. Na-Dene dilleri: Amerika'ya Eskimolardan önce gelen halklarca konuşulur. Asya (Kuzey Sibirya Ovası) kökenli olduğu 2008 yılında uzman dilcilerce teyid edilen tek Kızılderili dilleri budur. Daha önce bu grupta yer alan Haydaca, şimdi grup dışında izole bir dil olarak sınıflandırılmaktadır. Asya'da Orta Sibirya'da sıkışıp kalan Yenisey dilleri ile Kuzey Amerika'daki Na-Dene dilleri birlikte günümüzde Dene-Yenisey dilleri adı altında sınıflandırılmaktadır.
III. Kızılderili dilleri (ya da Greenberg'in özgün imlâsıyla: Amerind): Amerika'ya en önce gelen halklarca konuşulur. Na-Dene dilleri dışında kalan bütün Kızılderili dillerini kapsar.

Kuzey Amerika kıtasına gelen halklar yüzlerce birbirinden kültürel olarak değişik ve bağımsız kabileye ayrılır. Bu dönem Kuzey Amerika'da bulunan toplulukların aynı aileye mensup 20 ila 50 kişiden oluşan göçebe topluluklar oldukları sanılmaktadır. Bu aileler doğal kaynakların durumuna göre yer değiştirmekte ve yeni kaynaklar arayışında olarak göçebe bir hayat sürmekteydiler. Bu topluluklar iyi avcıydılar ve gelişmiş aletler kullanıyorlardı. Bu insanların günümüzde nesilleri tükenmiş olan mastudon ve bizon avladıkları tahmin edilmektedir.
Kuzey Amerika MÖ 8000 yıllarında bugünküne çok benzer bir biçimde istikrarlı hale gelince kıtadaki insan nüfusu hızla artmaya başladı. Uygun ortamda göç ve tarımsal üretim artış gösterdi, nüfus önemli oranda yükseldi. Binlerce yıl boyunca Amerika yerel halkları çok sayıda bitki türünü evcilleştirdiler, yetiştirdiler ve hasadını yaptılar. Bu bitkiler dünya çapında bugün tüketilen tüm bitkilerin %50-60'ına karşılık gelir. İklim, ekoloji, tarımsal altyapı ve coğrafi şekiller kıtaya ilk yerleşen halkların birbirinden çok farklı kültür ve dil yapıları geliştirmelerine sebep olmuştur. Yerel kavimlerin dini efsanelerine göre bu topluluklar ilk insandan beridir orada bulunmakta hatta orada yaratılmışlardır.
Avrupalılar karaya ayak bastığında Kuzey Amerika yerlileri yarı-göçebe avcı-toplayıcı topluluklar halindeydi. Tarım toplumları çok azınlıktaydı. Avrupalıların kolonileşmesine karşılık olarak çok sayıda kabile birleşerek federasyon oluşturacak ve Huron, Haida, Apache, Cherokee, Sioux, Delaware, Algonquin, Choctaw, Mohegan, Iroquois (bu federasyonun bileşenleri arasında Mohawk, Oneida, Seneca, Cayuga, Onondaga ve sonradan dahil olan Tuscarora kabilesi vardı) ve İnuit adlarıyla bilinen topluluklar oluşacaktır.
Güneylerindeki Orta Amerika uygarlıkları kadar teknoloji alanında gelişkin olmasalar da bugün ABD toprakları olarak bilinen coğrafyada yerleşik yaşama geçmiş önemli topluluklar bulunuyordu. Iroquois Milletler Birliği siyasi olarak gelişmiş bir yapıydı ve Avrupa'daki monarşilerden farklı olarak ABD'de demokratik bir hükûmet kurulmasına katkıda bulunduğuna inanılmaktadır.

Mississippi kültürü Mississippi Nehrinin etrafındaki bölgeyi Kolomb öncesi dönemde etkisi altına almıştır. Bu uygarlığın en büyük özelliği büyük höyükler oluşturmalarıdır. Mısır ağırlıklı olmak üzere tarımla uğraştılar ve yoğun ticaret faaliyetleri içerisinde bulundular. İlk olarak MS 1000 yılında ortaya çıkan uygarlık 1200 – 1400 yılları arasında en görkemli dönemini geçirecek ve Avrupalılar gelmeden çöküş dönemine girecektir. Bu halkların kurmuş olduğu en büyük yerleşim yeri günümüzdeki St.Louis, Ilinois'de olan Cahokia isimli yerleşim yeridir. Burada 20 bin kişinin yaşadığı varsayılmaktadır. Nüfusun en yoğun olduğu 12. ve 13. yüzyıllarda Cahokia, Orta Amerika'daki kentlerin çok gerisinde olsa da  Kuzey Amerika'daki en kalabalık şehirdir. Cahokia'daki Monks Höyüğü ise Kolomb öncesi Kuzey Amerika'daki en büyük törensel anıt yapıdır.

Mezoamerika Meksika'dan Kosta Rika'ya kadar uzanan bölgedir. Burada Kristof Kolomb'un ayak basmasından 3000 yıl önceye kadar uzanan tarım ekonomisine dayanan uygarlıklar kurulmuştur. MÖ 1800 ila MÖ 300 yılları arasındaki dönemde Orta Amerika'da karmaşık kültürlerin yükseldiği görülür. Bunlardan bazıları Kolomb öncesi uygarlıklardan  olan Olmekler, Teotihuacan, Mayalar, Zapotec, Mixtec, Huastec, Purepecha, Toltekler ve Azteklerdir. 4000 yıllık bu uygarlıklar çok sayıda keşifte bulunmuştur; piramit şeklinde tapınaklar inşa etmişler, matematik, astronomi, tıp, edebiyat alanında ilerlemiş, oldukça hassas takvimler oluşturmuşlar, sanat, tarım, mühendislik alanında aşama katetmiş, karmaşık bir din sistemi oluşturmuş, abaküs hesap makinesini ve tekerleği keşfetmişlerdir. İnsanlık tarihindeki en önemli buluşlardan olan tekerlek bölgede yük hayvanı bulunmayışından sosyal hayata dahil edilememiştir. Ayrıca bakır ve altın işlemeciliği de gelişmiştir.

Kuzey Meksika'daki Nuevo León eyaletinde bulunan kaya yazıtlarında bölge uygarlıklarının sayma sistemine dair pek çok bilgi bulunur. Bu karmaşık sayma sistemi 20 rak

Genetik'de, kromozomların yapısı ve düzenlenmesi ile ilişkili olarak çok defa yüzlerce kopya halinde rRNA çoğaltılmasına "Gen kuvvetlendirilmesi" (amplifikasyonu) ya da "Redunanz" denir.
Ürünlerine büyük gereksinim duyulan, (özellikle işlevsel enzim üretenler) bazı genlerin seçilerek çoğaltılmasına ilişkin düzenek, ilk defa Pavan tarafından tahmin edilmiş, fakat başlangıçta kimsenin dikkatini çekmemiştir. Klasik gen tanımında, her genin belirli bir işlevi yönettiği bilinmektedir. Bu varsayım, mRNA üreten yapısal genlerin birçoğu için geçerlidir. Fakat doğrudan doğruya yapısal özellik saptamayan bazı genler için de gen çoğaltılması görülür. Bu genler, özellikle kromozomların heterokromatin ve çekirdekçik organizatör bölgelerinde toplanmıştır.
Prokaryotlarda aynı özelliği saptayan bir gen, bir ya da birkaç tane bulunmasına karşılık, ökaryotlarda genomun büyük bir kısmı tekrarlanan gen dizilerinden oluşmuştur. Bu sayı, tekrarlanan kopyalara bağlı olmakla beraber, birkaç taneden birkaç milyona kadar değişir. Her tekrarlanan kopyada 100-50.000 nükleotid bulunur. Dizilerin uzunluğu ve sayısı ise türlere özgüdür. Tekrarlanan diziler, bunları izleyecek nükleotid dizileri ile tamamen aynı değildir, sadece benzerdir. Tekrarlanan gen dizilerinin büyük bir kısmı RNA'lara okunmakla beraber, rRNA'ların ve tRNA'ların tekrarlanan gen dizilerinden meydana geldiği kesindir. Çünkü bu RNA tiplerine büyük ölçüde gereksinme vardır. Yapısal genlerin çoğaltıldığına da ait araştırmalar sürmektedir.
Ribozoma ait alt birimlerin proteinleri için bir gen çoğaltılmasına aynı ölçüde gerek duyulmaz. Çünkü her bir mRNA'da birçok protein sentez edilebilir. Bu karşın, her rRNA, ancak bir ribozomun yapımına katılır. Ve, rRNA'ların ve ribozomal proteinlerin eşit ölçülerde üretilmesi zorunludur. Gerçekte, ribozomal protein sentezini, rRNA sentezine bağımlı kılan düzenlemeler vardır.

Polimeraz zincirleme tepkimesi
Gen
Gen frekansı
Gen havuzu
Mutasyonlar
Nokta mutasyonlar
Gen penetransı
Gen sürüklenmesi
Genler arasındaki ilişkiler
Genom
Gen mühendisliği

PCR20 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Narrated animation and step-through animation of PCR 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PCR animasyonu
 Wikimedia Commons'ta Gen amplifikasyonu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Gen yalıtımı veya izolasyonu, rekombinant DNA teknolojisinde, bir canlıya herhangi bir genin istenilen yön ve biçimde yeni bir düzenleme içine sokulmasındaki ilk aşamadır. Bu yöntemle ilgilenilen geni taşıyan DNA parçaları elde edilir. İşlem için değişik yollar kullanılabilir. Bu yöntemler şu şekilde sıralanabilir:

1. Genellikle kullanılan yöntemlerden biri, bir canlıdan yalıtılan ve saflaştırılan DNA moleküllerini, çift zincirli yapılarını bozmadan parçalamaktadır.
Çoğaltılması istenilen gen parçaları bu parçalardan birinin içinde bulunur. DNA'nın parçalanması için bazı mekanik (kontrollü çalkalama, ultrason uygulaması gibi) yöntemlerden yararlanılmakta birlikte, günümüzde en başarılı sonuçlar kesme enzimleri (restriksiyon endonükleazlar) ile sağlanmaktadır.

2. Diğer bir yöntem ise DNA kopyasının (cDNA) eldesidir.
Bunun için hücrelerden klonlanması amaçlanan genin transkripsiyon ürününü de içeren RNA yalıtılır. Daha sonra ters (revers) transkriptaz enzimiyle bu RNA moleküllerinin tamamlayıcısı olan DNA kopyaları çıkarılır. Meydana gelen RNA/DNA melezinin RNA kısmı enzimin ribonükleaz H aktivitesiyle hidroliz edilip yok edilir, daha sonra DNA polimeraz aktivitesiyle cDNA çift zincirli hale getirilir. Bu yöntem özellikle fazla miktarda DNA içeren karmaşık gen yapısı gösteren ve çoğu geninde intron bulunan ökaryotik canlılardan gen yalıtımı için kullanılmaktadır. Elde edilen DNA parçalarının içinde bazıları çoğaltılmak istenilen gen parçasını taşırlar. Farklılaşmış ve çok az çeşitte proteinlerin sentez edildiği hücrelerde ise bu olasılık daha yüksek olur. Bu yöntem özellikle ökaryotik genlerin prokaryotlara klonlanmasında kullanılmaktadır.

3. Son yıllarda çok başarılı sonuçlar sağlayan başka bir yöntem de, Polimeraz zincir tepkimesi (PCR) ile gen yalıtımıdır.
1986 yılında geliştirilen PCR yöntemi DNA moleküllerindeki istenilen gen bölgesinin canlı hücre içine sokulmadan yalıtılıp çoğaltılmasına olanak verir. Genomdan seçilen küçük miktardaki bir gen bölgesinin bile milyonlarca kopyası bu yöntemle yapılabilmektedir. Bunun için sadece bu dizinin, en azından bir kısmının önceden biliniyor olması gerekmektedir. PCR ürünü DNAlar klonlamanın yanı sıra dizi analizi, hastalık tanısı, genetik tarama gibi çeşitli amaçlar için de kullanılabilmektedir. PCR, rekombinant DNA teknolojilerinin etkinliğini ve gücünü arttırmış, hatta bazı yöntemlerin yerini almıştır.

Gen çoğaltımı (klonlaması)
Polimeraz zincir tepkimesi
Rekombinant DNA teknolojisi
Genetik mühendisliği

www.tparazitolderg.org - Gen yalıtımı ve klonlaması, PDF

→Bu madde "pazar alanında klonlama" üzerinedir. Doğal olarak eşeysiz üreyen hücreler için "klonal çoğalma" maddesine bakınız.

Klonlama, temel olarak, herhangi bir şeyin aynısının kopyalanması anlamına gelmektedir. Klon ise; tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynı olan canlı topluluğuna karşılık gelen bir biyoloji terimidir ve kısaca "cl." simgesiyle gösterilir.
Klonlama temelde üç ana başlığa ayrılarak incelenebilir:

Hücre çekirdeğinin çıkarılıp başka bir hücreye aktarılması yöntemiyle materyalinin hepsinden alınıp, başka bir organizma (alıcı) içine aktarılmasıdır.

Bu teknik, bir organizmanın (donör) genetik bedensel hücre çekirdeği aktarımı yöntemiyle materyalinin hepsinden (genom) alınıp, başka bir organizma (alıcı) içine konulur.

Bu teknikteki canlılar, insan embriyolarının kök hücreleri alınıp, hasta insanlarda "bedensel hücre çekirdeği aktarımı" yöntemiyle oluşturulmuş embriyoların gelişmesiyle ortaya çıkan canlılardır. Bu yöntemde, yetişkin bir canlıdan alınan hücre çekirdeği çıkarılmış bir embriyo hücresine aktarılır. Buna örnek olarak lenf kanserlerinde embriyonik kemik iliği hücrelerinin kanserli doku ile değiştirilmesi verilebilir. Bilimsel çalışmalar sonucunda, embriyonik kök hücrelerinin yetişkinlerde bulunan herhangi bir hücre çeşidini yapabileceği bilinmektedir. Bu nedenle doğru kullanılan kök hücreleri, tıpta çığır açacak devrimsel yeni kullanım alanları doğurmaktadır ve hastalıkların tedavisinde bizi çözüme bir adım daha yaklaştırmaktadır.

"Bedensel hücre çekirdeği aktarımı" yöntemiyle oluşturulmuş embriyoların gelişmesiyle ortaya çıkan canlılardır. Bu yöntemde, yetişkin bir canlıdan alınan hücre çekirdeği, hücre çekirdeği çıkarılmış bir embriyo hücresine aktarılır. 1996 yılında klonlanan Dolly, bu yöntemle ortaya çıkarılan ilk memeli canlıdır.

İribaş - (1959*), (*=Zamanı belli değil)
Sazan - (1963),
Koyun - (1996),
Şebek - (2000),
Sığır - (2001),
Kedi -(2001),
Katır - (2003),
At - (2003),
klonlanan diğer hayvanlardan bazılarıdır.

Rekombinant seçimi
Genetik mühendisliği
Gen aktarımı
Biyoteknoloji
Gen klonlaması
Klonlanan hayvanların listesi (İngilizce)

Klon-Klonlama
Klonlama
Klonlama ve Popüler Kültür22 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeni Nesil Efendiler
İnsan Klonlama Kararına Tepkiler - Bilim ve Teknik

Akupresör-Düğümovma, Çin'de binlerce yıldır uygulanan bir tedavi yöntemidir. Genel olarak belirli noktalara ovma yoluyla bölgede toplanan enerji yoğunluğunun dağıtılması ve ilgili noktalarla bağlantılı organların bu şekilde rahatlatılmasına dayanır.
İğnesiz akupunktur olarak da nitelendirilen yöntem, değişik aletlerle yapılabildiği gibi doğrudan parmaklarla da yapılabilmektedir.

GÇT (Geleneksel Çin tıbbı) kuramına göre akupresör (ovma) noktaları ve etkilerinin seçiminde vücudda GÇT'nin kabul ettiği meridyen sistemi etkilidir. Belirli noktalara basınç uygulayarak yin, yang ve çi'nin dengelenmesi sağlanmaya çalışılır. Söz konusu kuram modern bilime değil, GÇT'nin deneyimsel bilgilerine dayanmaktadır.
Uzakdoğa savaş sanatçıları akupresörü savunma sanatları ve sağlık amacıyla kullanmışlardır. Savaş sanatçıları kendi akupresör noktalarına masaj yaparak meridyenlerdeki engelleri kaldırdıklarını ve böylelikle herhangi bir atağa karşı daha esnek kalabildiklerini düşünürler. Bu noktalara basınç uygulayarak enkefalin, endorfin ve dinorfin gibi endojen analejiklerin salınımı sağlanarak  acı dindirilir.

Refleksoloji
Alternatif tıp
Sözdebilim
Şiatsu

Simple Acupressure Techniques 28 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ampirik tedavi. Bir hastalığın sebebi, etkileri ve seyri hakkında yeterli bilgi sahibi olunmadan; hastaya, ilgili hastalıktaki ve ilgili hastadaki etkinliği tam olarak bilinmeyen çeşitli ilaçlar, otlar veya karışımlar (kocakarı ilacı) vermeye (yedirmek, içirmek, cildine sürmek gibi) ya da girişimlerde bulunmaya ampirik tedavi denir. Bazen tıp insanlarınca da kullanılır, örneğin etkeni henüz belirlenememiş pnömoni olgularında geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı gibi.
Ampirik tedavi genelde gözlemlere dayanır. Daha önce yapılan uygulamaların sonuçlarına göre yapılan çıkarımlar ve toplumda bu konulardaki becerisiyle yer edinmiş kişilerin yorumları rehber edinir. Kısaca hastalığın ve tedavinin ne olduğunu bilmeden yapılan, sonucunda hastanın iyileşmesi umulan uygulamalarıdır. Ampirik tedavi, alternatif tedavi, yanlış tedavi ve tıbbi kötü uygulamalarla karıştırılmamalıdır.
Ampirik tedavi insanlarda olduğu kadar hayvanlarda da yapılmaktadır. İlk zamanlarda tıbbın gelişmemiş olmasından dolayı tercih edilen ampirik tedavi günümüzde genellikle maddi yetersizlikler, doktor korkusu, yakın çevrenin yönlendirmeleri, cahillik gibi nedenlerden dolayı tercih edilmektedir.
Yapılan bu uygulamalar çoğu zaman hastalık veya rahatsızlıkların kronik hale gelmelerine ya da ilerlemelerine neden olurlar. Yanlış ilaç kullanımı vücudun veya etkenlerin ilaca direnç geliştirmesine neden olabilmektedir.

Antik Yunanistan'da tıp büyük ölçüde Eski Mısır tıbbından etkilenmiştir. Bu dönemde Mısırlıların tıp alanındaki ve şifalı otlarla ilgili olarak bildikleri şeylerin ünü Odysseia'da görülebilir.
Tarihte ilk tıp okulu Antik Yunan dünyasında MÖ 700 yılında Knidos'da açıldı. İlk anatomi araştırmacısı olan Alcmaeon bu okulda çalıştı ve araştırmalarını burada sürdürdü. Daha sonra Hipokrat, Kos'ta kendi tıp okulunu kurdu. Mısır tıbbına karşı duydukları büyük ilginin bilinmesine rağmen, Antik Yunan tıbbını dış etkilerden ayırarak inceleme girişimleri döneme ait bilgi ve kaynak yetersizliği nedeniyle oldukça kısıtlı kalmıştır. Antik Yunanların Mısır tıbbından pek çok şeyi kendi kültürlerine aktardığı kesin olmasına karşın, bu İskenderiye'de bir Yunan tıp okulunun açılması ile en üst düzeyine ulaşmıştır.

Hipokrat'ın bırakmış olduğu yazılı eserler kurduğu okulun da tıbbi bilgi birikiminin çekirdeğini oluşturur. Tüm bu külliyatın Hipokrat'ın kendi tarafından yazıldığına inanan araştırmacılar olsa da, bugün pek çok kesim bunların Hipokrat'ın kendi dönemi ve öncesinde yazılmış olan parçaları bir araya getirdiğine inanmaktadır. Bunların içinden hangisinin Hipokrat'ın kendisi tarafından yazılmış olduğunu ayırmak olanaksız olduğundan bugün tüm içerik Hipokrat'a atfedilmektedir.
Hipokrat Yemini'nin varlığı Hipokrat tıbbının, birbirlerine etik olarak sıkı hâlde bağlı bir grup profesyonel hekim tarafından yapıldığını göstermektedir. İsteyen öğrenciler bir miktar para ödeyerek Hipokrat'ın okuluna girer ve öğretmenleriyle sıkı bir iş-aile ilişkisi kurarak çalışırdı. Eğitim süreci genelde sözlü öğretimlerle geçerdi. Hipokrat'ın etmiş olduğu yeminayrıca o dönemde bir hekimin neler yapması ya da yapmaması konusunda pek çok şeyi kısıtlardı. "Benden ağı ( zehir ) isteyene onu vermeyeceğim" diyerek ötenaziye karşı olduğunu belirtmiş, "Bunun için yerimi ehline terkedeceğim" diyerek bilgi sahibi olmadığı hastalıkların tıbbın diğer dallarındaki hekimlere yönlendirmiştir.

Dönemin pek çok hekimi gibi Hipokrat ve çevresindekiler de dört mizaç kuramının varlığına inanıyordu. Bu kuramın kökeni Empedokles'in evrendeki her bir varlığın ateş, su, toprak ve hava olmak üzere dört ögeden oluştuğu ve bunların ıslaklık, kuruluk, ısı ve nemi temsil ettiği inancına dayanmaktadır. Bu dörtlü aynı zamanda kuru güzü, soğuk kışı, sıcak yazı ve yağışlı ilkbaharı simgeliyordu. Siyah güze, yeşil kışa, sarı yaza, kırmızı ilkbahara denk düşüyordu. Bazı kaynaklarda bu renkler kan alma, kusma gibi tıbbi terimleri karşılıyordu. Mizaçlar ve renkler arasındaki ilişkiye yönelik inançlar farklılık gösterse de, Hipokrat bir kişinin sağlığının ancak bu dört mizacın dengede olduğu zaman mükemmel olabileceğini düşünüyordu.

Antik Yunan filozofu Aristo, Klasik Çağ'da en etkili olan araştırmacılardan biriydi. Önceleri yaptığı doğal felsefe kuramsal olgulardan oluşuyor olsa da sonraki dönemlerde biyoloji ve tıp alanında yaptığı çalışma ve araştırmalar deneycilik, bijolojik neden-sonuç ilişkileri ve yaşamın çeşitliliği konusunda büyük mantıklılık ve kanıtlanabilirlik taşımaktaydı. Aristo, özellikle bitki ve hayvanların davranışsal özellikleri ile alışkanlıkları üzerine sayısız gözlem yaptı. Çevresindeki canlı varlıkları kategorilemek için büyük zaman harcadı. Yaşamı boyunca 540 canlı türünü sınıflandırdı ve yaklaşık 50 canlıyı tüm birimleriyle keserek inceledi.

Yunan toplumlarıyla içinde bulundukları büyük kültürel etkileşim ve Yunanların yaşadığı pek çok yeri ele geçirmeleri nedeniyle Romalılar Yunan tıbbından pek çok şeyi alarak kullanmaya başladılar ve bunların pek çoğunu da geliştirdiler.
Tüm bu etkileşim sonucu Yunan tıbbının kuram ve kuralları önce Roma İmparatorluğu toprakları içinde daha sonra tüm Batı dünyasında yayılmaya başladı. Kavimler Göçü sonucunda hızla kan kaybetmeye başlayan Roma İmparatorluğu'nun sonunda yıkılması ile Katolik Kilisesi tarafından resmen desteklenen Galen'in tıp alanındaki, Yunan tıbbı üzerine kurulmuş çalışmaları, Rönesans'a kadar kabul gören tek öğreti oldu.

Antroposofik tıp, 20. yüzyılın başında Avusturyalı filozof Rudolf Steiner ve Hollandalı doktor Ita Wegman tarafından geliştirilen, holistik bir yaklaşımı benimseyen tamamlayıcı bir tıp sistemidir. Bu yaklaşım, modern tıbbın bilimsel yöntemlerini, antroposofi felsefesi ile birleştirerek insan sağlığına ve hastalıklara geniş bir perspektiften bakmayı amaçlar. Antroposofi, kelime anlamıyla "insan bilgisi" veya "insan bilimi" demektir ve evrenin ruhsal ve fiziksel boyutlarını entegre bir şekilde ele alır. Antroposofik tıp, bu felsefeyi temel alarak bireyi yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, aynı zamanda ruhsal ve zihinsel bir varlık olarak görür.

Antroposofik tıbbın temelleri, Steiner’in 1920’de verdiği "Köprü Dersleri"ne dayanmaktadır. Bu dersler, insanın ruhsal ve fiziksel varlığı arasındaki bağlantıyı anlamaya yönelik bir temel oluşturmuştur. Steiner, bu yaklaşımı, bilimsel tıbbın materyalist yönünü tamamlayıcı bir çerçeve olarak tanımlamıştır. Wegman ile birlikte yazdığı "Fundamentals of Therapy" kitabı, bu yeni yaklaşımı somutlaştıran en önemli eserlerden biridir. Kitap, geleneksel tıbbın ruhsal anlayışla birleştirilmesini savunur ve bu birleşimin hastalıkların tedavisinde nasıl kullanılacağını detaylandırır. 

1921 yılında İsviçre'nin Arlesheim kentinde ilk antroposofik tıp kliniği olan Klinik Arlesheim kurulmuştur. Klinik, doğal tedavi yöntemleri ve homeopatik uygulamalarla dikkat çeken, modern tıpla uyumlu bir sağlık merkezi olarak faaliyet göstermiştir. Steiner ve Wegman’ın liderliğindeki bu klinik, antroposofik tıbbın dünya çapında yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.
1930’lar boyunca, bu tıp sistemi Avrupa'da yaygınlaşmaya başlamış, özellikle Almanya ve İsviçre’de birçok doktor ve araştırmacı tarafından benimsenmiştir. Ancak II. Dünya Savaşı sırasında Nazi rejimi altında antroposofik uygulamalara karşı baskılar artmış, bu da sistemin gelişimini geçici olarak engellemiştir.
Günümüzde antroposofik tıp, özellikle Avrupa'da klinikler, araştırma merkezleri ve eğitim programlarıyla geniş bir uygulama alanına sahiptir. 2020 yılında antroposofik tıbbın 100. yılı, İsviçre Goetheanum'da düzenlenen bir konferansla kutlanmıştır. Bu etkinlik, disiplinin bugüne kadar ulaştığı noktayı ve gelecekteki potansiyelini değerlendirmek adına önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Ökse otu tedavisi: Antroposofik tıbbın en tanınan yöntemlerinden biri olan ökse otu (Viscum album) tedavisi, özellikle kanser hastalıklarında kullanılmaktadır. Rudolf Steiner, ökse otunun biyolojik özelliklerinin tümör hücrelerini hedef alabileceğini öne sürmüştür. Bu tedavi, bağışıklık sistemini desteklemek, yaşam kalitesini artırmak ve kemoterapi veya radyoterapi gibi standart tedavilerin yan etkilerini hafifletmek amacıyla uygulanır.
Sanatsal terapiler: Sanatsal terapiler, antroposofik tıbbın ruhsal boyutunu ele almak için geliştirilmiştir. Resim, müzik, modelleme ve eurythmy (ritmik hareket) gibi sanatsal aktiviteler, hem fiziksel hem de ruhsal iyileşmeyi desteklemek amacıyla kullanılır. Bu terapiler, duygusal blokajları çözmek, stresi azaltmak ve bireyin kendisiyle uyum içinde hissetmesini sağlamak için tasarlanmıştır.
Eurythmy (hareket terapisi): Eurythmy, bedenin ritmik hareketlerle dengelenmesini amaçlayan bir tedavi yöntemidir. Bu terapi, beden ve ruh arasında bir denge kurmaya yardımcı olmak için belirli hareketler ve pozisyonlarla uygulanır. Özellikle kronik ağrılar, nörolojik rahatsızlıklar ve stresle ilişkili durumlarda faydalı olduğu belirtilmiştir.

Antroposofik ilaçlar: Antroposofik ilaçlar, bitkisel, mineral ve hayvansal kaynaklardan hazırlanır. Bu ilaçlar, bireyin ruhsal ve fiziksel ihtiyaçlarına göre kişiselleştirilir. İlaçların hazırlanmasında Steiner’in önerdiği yöntemler izlenir ve bu ilaçların, hastanın iyileşme sürecine yönelik destek sağladığı düşünülür.
Isı ve Kompres terapileri: Antroposofik tıpta ısı ve kompres uygulamaları, dolaşım sistemi problemleri, kas ağrıları ve inflamatuar rahatsızlıklar gibi durumlarda yaygın olarak kullanılır. Özellikle yün ve doğal yağlarla yapılan kompresler, bedenin kendi kendini iyileştirme mekanizmalarını tetiklemek için tercih edilir.
Beslenme ve diyet terapileri: Antroposofik tıp, sağlıklı bir yaşam tarzını teşvik etmek için beslenmeye büyük önem verir. Biyodinamik tarım yöntemleriyle üretilmiş doğal ve organik gıdalar, hastaların diyetlerine dahil edilir. Bu yaklaşım, bedenin doğal dengeye kavuşmasını desteklemeyi hedefler.
Psikolojik destek ve ruhsal terapiler: Antroposofik tıp, bireyin ruhsal sağlığına da önem verir. Bu nedenle, psikolojik destek ve danışmanlık, tedavi sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hastaların kendilerini anlamalarına ve yaşamın anlamına dair bir farkındalık kazanmalarına yardımcı olunmaya çalışılır.
Manuel terapiler: Masaj ve manipülasyon teknikleri, bedenin fiziksel dengesi ve dolaşım sistemi üzerinde olumlu etkiler yaratmak için uygulanır. Ritmik masaj gibi yöntemler, kasların rahatlamasını sağlarken, bağ dokusunu güçlendirmek amacıyla kullanılır

En önemli risklerden biri, birçok tedavi yönteminin yeterli bilimsel kanıtlarla desteklenmemiş olmasıdır. Örneğin, kanser tedavisinde kullanılan ökse otu özütü gibi bazı alternatif tedaviler, küçük ölçekli çalışmalarla desteklense de, genel geçerliliği bilimsel anlamda kanıtlanmamıştır. Bu durum, tedavi yöntemlerinin etkinliği ve güvenliği konusunda belirsizlik yaratır, dolayısıyla antroposofik tıbbı tercih eden hastaların, bazen daha güvenilir ve kanıtlanmış geleneksel tedavi yöntemlerine geç kalmaları riskiyle karşı karşıya kalması mümkündür.
Bir diğer risk ise, hastaların geleneksel tıbbi tedavileri göz ardı etmeleri veya bunlara geç başlamalarıdır. Özellikle kanser gibi yaşamı tehdit eden hastalıklarda, antroposofik tıbbın doğal ve invaziv olmayan tedavi yöntemlerini tercih etmek, erken teşhis ve tedavi süreçlerinde gecikmelere yol açabilir. Bu gecikme, hastalığın ilerlemesine ve tedavi şansının azalmasına neden olabilir. Bununla birlikte, bazı antroposofik tedavi yöntemlerinin, geleneksel ilaçlarla etkileşime girerek beklenmedik yan etkiler yaratması da mümkündür. Örneğin, bazı bitkisel tedaviler, mevcut ilaç tedavilerinin etkisini azaltabilir veya yan etkilerini artırabilir.
Bunun dışında, antroposofik tedavi yöntemlerine yönelik daha fazla güvenlik verisi ve daha büyük çaplı klinik çalışmalar gereklidir. Gerçekleşen güvenlik çalışmaları, tedaviye bağlı yan etkilerin çoğu zaman hafif olduğunu göstermiştir; örneğin enjeksiyonlar sonucu oluşan lokal reaksiyonlar ya da mide bulantıları gibi belirtiler daha yaygındır. Ancak, tedaviye dair kapsamlı ve uzun vadeli veriler sınırlıdır ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Kriyoterapi
Waon terapisi
Kraniosakral terapi
Proton tedavisi

Yaklaşık 6000 yıllık bir geçmişe sahip olan aromaterapinin ilk olarak mumya yapımında eski Mısır uygarlığı tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Aynı çağlarda, eski Çin uygarlığı tarafından da aromaterapi yağları ve bitkileri tanrıya olan şükranın bir ifadesi olarak kullanılmaktaydı. Aromaterapinin tedavi ve güzellik maksadıyla kullanımı ise ilk olarak eski Yunan medeniyetlerinde ortaya çıkmıştır. Roma İmparatorluğu devrinde aromaterapi banyo sonrası masaj teknikleriyle kullanım alanı buldu. Eski Romalılar aromaterapi yağlarını eski Arap ve Hint medeniyetlerinden getirtiyorlardı. Günümüzde kullanıldığı şekliyle modern aromaterapinin babası Dr.René-Maurice Gattefossé'dur.
Esasen bir koruyucu hekimlik sistemi olan Aromaterapi'nin kullanım alanı günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş olmakla birlikte bitkisel yağların geniş iyileştirici etkileri halen bilinmekte ve kabul edilmektedir.
Bitkilerin -kabuk, yaprak, çiçek, meyve, tohum, sap, kök gibi- farklı yerlerinden çeşitli yöntemlerle elde edilen güzel kokulu yağlar uçucu özellik taşırlar. Bu şekilde atmosferde de buharlaşmış olarak mevcutlardır. Yağlar, pek çok bitkiye verdikleri koku ile karakter katan, kimyasal oluşumlardır.
Bitkisel yağlar bitkilerin özlerini oluşturmakla birlikte, adlarında belirtilenin aksine her zaman yağ içermek durumunda değillerdir. Bitkilerdeki yağların canlı hayatındaki yerleri çok iyi anlaşılmış olmamakla birlikte, hayvan hayatı açısından çekici/itici olarak önemli oldukları, kısmen bitkinin kendi bağışıklık sistemini oluşturduklar bilinmektedir.
Bitkisel yağlar yanıcı olup, alkol ve sabun içinde erir ancak su içinde ancak %20′ye kadar eriyebilirler.
Aromatik kokuların yüzyıllardır doğal/bitkisel tedavi alanında kullanılmakta olması dolayısıyla, aromaterapinin bitki/şifalı ot uygulamalarının bir branşı olduğu düşünülebilir. Ancak şifalı ot ile tedaviyi aromaterapiden ayıran temel farklılıklar vardır. Aromaterapi kapsamında kullanılan yağlar, şifalı bitki tedavisinde kullanılan bitkilerden kat kat fazla kuvvetlidirler (Yaklaşık olarak 1 ton gül yaprağından ancak 250 gr. Gül yağı çıkartılabilmektedir) ancak buna rağmen pek çok aktif maddeyi de içermezler. Bu nedenle, aromaterapide kullanılan bitkisel yağın, aynı bitkinin şifalı ot tedavisinde kullanılanına göre farklı özellikler taşıması normaldir. Aromaterapide kullanılan yağlar, aynı bitkinin kurusundan 75-100 kat daha fazla kuvvetlidir.
Aromaterapinin başlıca dayanağı gül, yasemin ve lavanta bitkilerinden elde edilen yağlardan oluşmaktadır.

Aromaterapik uygulamalar hastalığa tek başına çare bulmaktan öte, vücut ve ruh sağlığı için geniş kapsamlı bir etkileşim üzerinden tedavi öngören uygulamalardır.
Vücut ve ruh, aromaterapide bir bütün olarak ele alınır ve herhangi birinde meydana gelen bir rahatsızlık veya düzensizliğin diğeri üzerinde de olumsuz etkiler oluşturacağı kabul edilir. Organizmada dengeyi amaçlayan aromaterapi, vücut ve zihni uyarmak yoluyla kendi kendini desteklemesi ve iyileştirmesi esasına dayanır.
Bu kapsamda, her hastanın kendine özgü bir hastalık seyri ve dolayısıyla kendine özel bir aromaterapik uygulaması varolmaktadır. Bu şekilde, iki ayrı kişide görülen aynı hastalığın tedavisi birbirinden farklılıklar gösterebilmektedir. Standart tedavi usulleri aromaterapi için de varsayılmakla birlikte, bu şekildeki uygulamalar hastalığa ait göstergeleri bastıracak ancak hastalığın ortaya çıkmasını engelleyemeyecektir.
Aromaterapi, hastalığın seyrine yönelik doğru yağların birleşimi ile oluşan bir tedavi öngörse de, bu tedavinin kapsamı sadece ele alınan hastalığın tedavisine yönelik olmakla kısıtlanmamakta, aynı şekilde hastayı etkileyebilecek çevresel (stres, çevresel kirlilik, diet, spor, vb.) faktörler de göz önünde bulundurulmaktadır.
Aromaterapi, bilgi ve beceri ile uygulandığında güvenilir ve zararsız bir destekleyici tedavi şeklidir. Ancak, bazı bitki türlerinin yağlarının oldukça zehirli olduğu unutulmamalıdır. Örneğin, bir çay kaşığından bile az miktarda okaliptus yağının ağız yolula alınması muhtemel ölüme sebebiyet verecektir. Zehirli olmayan ölçülerde bile aromaterapi esaslarına uygun olarak kullanılmayan bazı yağlar, organizmaya zarar verebilir.
ABD'nin Ohio devlet üniversitesinde Dr.Janice Kiecolt-Glaser ve ekibinin araştırmaları aromaterapinin etkisiz olduğunu göstermiştir.

Banyo: Banyo suyunuzun içine 10-15 damla kadar yağ damlatınız. Bitkisel yağların suda erimesi zor olduğundan iyice karıştırınız ve suda karışmadan toplanan yağların cildinize direkt temasını önleyiniz. Yağların göz ile temasını engelleyiniz.
Sabun: Doğal Aromaterapi sabununu her gün kullanabilirsiniz. Bunun dışında sıvı sabun uygulamaları için, 100 gr sıvı sabuna yaklaşık 20 damla yağ karıştırınız. Kullanmadan önce iyice çalkalayınız.
Vücut/Masaj Yağı veya losyonu : 30 gr. taşıyıcı yağa (zeytinyağı, jojoba, ayçiçeği yağı gibi) 15 damla bitkisel yağ (lavanta, papatya, yasemin gibi) karıştırarak masaj şeklinde uygulayınız.
Koku: Taşıyıcı yağ ile karıştırılmış bitkisel yağları dirsek içi, boyun, diz gibi bölgelere birer damla uygulayarak parfüm şeklinde kullanabilrsiniz.
Şampuan: 30 gr. şampuan içine 12 damla bitkisel yağ karıştırarak saç diplerine masaj yaparak yıkayınız.
Saç Fırçası: 3 damla bitkisel yağı saç fırçanıza/tarağınıza sürerek saçlarınızı tarayınız.
Yüz yağ/kremi: 30 gr. yağ veya yüz kremine 8 damla bitkisel yağ karıştırarak kullanabilirsiniz.
Kompres: Bir kase sıcak su içine 5 damla bitkisel yağ ilave ederek karıştırınız, karışım içinde ıslattığınız bezi sıkarak vücudunuz üzerine sararak uygulayınız.

Oda/Araba Kokusu : 50 gr. temiz su içine 15 damla kadar bitkisel yağ karıştırarak sprey şeklinde odanız/arabanızdaki kötü kokuları doğal yoldan giderebilirsiniz.
Tuvalet Kokusu : Sifon suyuna 2-3 damla bitkisel yağ karıştırarak tuvalet kokusu olarak kullanabilirsiniz.
Aromaterapi Kaseleri : Mum veya elektrikli aromaterapi kasesi içine damlattığınız bitkisel yağ buharlaşarak bulunduğu ortamdaki kötü kokuları giderecektir.
Aromaterapi Taşları : Aromaterapi taşları üzerine damlatılan bitkisel yağlar odanıza hoş koku verecektir.
Aromaterapi Mumları : Aromaterapi mumları odanıza hafif ve hoş bir koku verecektir.

Aromaterapi güvenli ve doğal bir destekleyici tedavi şekli olmakla birlikte, kullanılan yağların organizma üzerindeki etkileri dolayısıyla ancak belirli kurallara uygun olarak uygulanması durumunda güveni olacaktır.
Aromaterapik yağların kalp ritmini arttırabileceği, tansiyonu yükseltip/azaltabileceği, kadınlarda adet kanamasını arttırabileceği, düşüklere sebebiyet verebileceği ve daha pek çok özelliği göz önünde bulundurulduğunda, aromaterapinin sadece bilinçli bir şekilde kullanımı öngörülebilir. Burada da aromaterapi konusunda ihtisas sahibi bir hekimin önerileri doğrultusunda kullanımı önem arz etmektedir. Eğer bitkisel yağların güzel kokularına kapılarak organizma üzerindeki olası etkilerini göz ardı ederseniz, o takdirde oldukça riskli bir durumla ve hatta hayati tehlike ile karşı karşıya olduğunuz konusunda dikkatinizi çekmek isteriz.
Genel anlamıyla aşağıdaki hususlar dikkate alınmalıdır;
1) Özellikle hamilelik sürecinde ve çocuklara karşı çok dikkatli kullanılmalıdır.
2) Bazı yağlar oldukça tahriş edici olabildiğinden cilde yönelik uygulamalarda dikkatli olunmalıdır.
3) Herhangi bir ilaç kullanım süresince aromaterapik yağ kullanılmamalıdır. Zira, aromaterapik yağlar kullanılan ilacın etkilerini yok edici veya arttırıcı etki gösterebilirler.
4) Bitkisel yağlar organizma açısından zehirleyici olabilirler. Öncelikle karaciğer ve böbreklerle ilgili riskli durumlar ortaya çıkabilir. Zehirleyici özellikleri dolayısıyla kullanım süreleri, kullanım şekilleri ve dozajları oldukça önemlidir.
5) Astım ve benzeri rahatsızlıkları olanlar tarafından aromaterapi solunum yoluyla uygulanmamalıdır.
6) Bitkisel yağlar hiçbir şekilde ve ne sebeple olursa olsun, gözlere tatbik edilmemelidir.
7) Aromaterapik bitkisel yağlar alerjik bünyelerde dikkatle uygulanmalıdır.
8) Pek çok bitkisel yağ, ciltte güneşe karşı hassasiyet durumu doğurabilir. Bu durum, ciltte güneş yanıklarına sebebiyet verecektir. Bu tür yağların kullanımı sonrasında asgari 12 saat güneşe çıkılmamalıdır.
9) Kafur, karabiber, okaliptüs ve pek çok nane çeşidi diğer tedavilerin etkilerini yok edeceğinden, diğer bir tedavi şekli sürecinde aromaterapi'den uzak durulması gereklidir.
10) Aromaterapi sonrası oluşabilecek sersemlik hissi sonucunda araç, iş makinaları vb. aletlerin kullanımı sakıncalıdır.
11) Gereğinden uzun süre uygulanan solunum yollu aromaterapik tedavi baş ağrısı, kusma ve baş dönmesine yol açabilir.
12) Pek çok migren çeşidi için geçerli olmak üzere, migren atakları sırasında aromaterapik tedavi uygulanması, durumu daha da kötüleştirebilir.
13) Yeni ve/veya erken doğan/prematüre bebeklere aromaterapi kesinlikle uygulanmamalıdır.
14) Bitkisel yağlar çocukların erişiminden uzak, kilit altında muhafaza edilmeli ve kesinlikle ağız yoluyla alınmamalıdırlar.
15) Evde muhafaza edilen aromaterapik yağ şişeleri etiketlenmeli, damlalıklı bir şişe ve çocuklar tarafından açılamayacak bir kapak ile emniyete alınmalıdırlar.
16) Aromaterapik yağların ağız yoluyla alınması durumunda en kısa sürede tıbbi müdahale gereklidir. Müdahalede bulunan doktora hangi aromaterapik yağın alındığının bildirilmesi faydalı olacaktır.
17) Aromaterapinin doktor kontrolü altında kullanımında bebekler, yetişkinler ve yaşlılar için farklı dozlar gereklidir. Bazı yağlar ise aromaterapi sırasında kesinlikle kullanılmazlar.
18) Bergamot, greyfurt, limon, ağaçkavunu, portakal, turunç ve melekotu gibi yağlar fotosensitiviteyi (güneşe karşı duyarlılık) arttıracağından güneşte veya solaryumda kullanılmamalıdır.
19) Yüksek tansiyonu olan kişilerce biberiye kullanılmamalıdır.
20) Sara/epilepsi rahatsızlığı bulunan kişilerde rezene, ökaliptus ve kekik kullanılmamalıdır.
21) Diyabet rahatsızlığı olan kişilerde okaliptus, ıtır ve limon kullanılmamalıdır.
22) Karanfil, fesleğen, yalancı mirha, ardıç, biberiye, tatlı mercangüç, oğulotu, adaçayı, rezene, anason, 

Aşı karşıtlığı, aşı hizmeti kendisine sunulmasına karşın kişinin kendisi ve çocuğu adına aşılamaya yanaşmaması veya tamamen karşı çıkma durumudur. Dünya Sağlık Örgütü, aşı karşıtlığını 2019'un en büyük on sağlık tehdidinden biri saymıştır. Terim, genel olarak aşılar hakkında olumsuz görüşler yaymayı, aşıları ertelemeyi ve kimi aşıları daha makbul görmeyi içerir. Aşılamaya karşı çıkan argümanlar, aşıların güvenliği konusunda sağlanmış bilimsel konsensüs ile de çelişmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, aşılara karşı sergilenen olumsuz tutumu vurgulamak için daha çok Aşı Kararsızlığı ve Aşı Reddi gibi kavramları tercih etmektedir. Tıp tarihinde aşı karşıtlığı da aşının kendisi kadar eskidir; ancak aşı karşıtı hareketin en önemli başlangıç olayı olarak 1853 tarihli Birleşik Krallık Aşı Yasası gösterilmektedir. Bu yasa ile Birleşik Krallıkta Çiçek aşısı zorunlu hâle getirildiği gibi aşılanmaya mukavemet gösterenler için idari para cezası öngörülmüştür.
Aşı karşıtlığı, aşılar hakkındaki tıbbi, ahlaki ve hukuki tartışmalardan kaynaklanmaktadır. Aşıya karşı kuşkuyla yaklaşmak, kişinin kendine veya aşıyı sağlayan kuruma güven duymaması ve aşıya erişimin kolaylığı gibi nedenlerden kaynaklanır. Aşı icat edildiğinden beri aşı karşıtlığı da olmuştur. Aşı karşıtlarının argümanlarının sürekli değiştiği saptanmıştır. Aşıya olan karşıtlığın toplum nezdinde hızlı bir şekilde yayılması salgınlara ve aşıyla önlenebilir hastalıklardan dolayı ölüme neden olabilir.
Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çeşitli ülkelerde zorunlu kılınan birtakım aşılar vardır. Bu aşıların bazıları ücretsiz yapılırken bazıları ücrete tabidir. Zorunlu aşıların ücretli olması aşı karşıtlığına bir gerekçe olarak öne sürülebilmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi Batı ülkelerinde aşı karşıtlığı vücut dokunulmazlığı veya sivil özgürlükler ile ilişkilendirilmektedir. Leonard Horowitz gibi bazı komplo teorisyeni sağlıkçılar da aşı karşıtlığı göstermektedir.

Aşılarla ilgili birkaç şehir efsanesi, ebeveynlerin kaygılanmasına ve aşı hakkında tereddüt duymasına sebep olur. Bunlar arasında doğal enfeksiyonun aşıya göre üstünlüğünün iddia edilmesi, aşıların önlediği hastalıkların tehlikeli olup olmadığının sorgulanması, aşıların ahlaki veya dini ikilemler oluşturup oluşturmadığı, aşıların etkili olmadığı, aşılara alternatif olarak kanıtlanmamış veya etkisiz yaklaşımlar önerilmesi ve hükûmete ve tıbbi kurumlara duyulan güvensizliğe odaklanan komplo teorileri bulunur.

Aşılar ve otizm arasındaki bağlantı fikri kapsamlı bir şekilde araştırılmış ve kesin olarak yanlış olduğu gösterilmiştir. Bilimsel konsensüs aşılar ve otizm insidansı arasında nedensel veya başka bir ilişki olmadığı yönündedir. Ayrıca aşı bileşenleri otizme neden olmaz.
Bununla birlikte aşı karşıtı hareket, aşıların otizme sebep olduğu mitlerini, komplo teorilerini ve ikisini birbirine bağlayan yanlış bilgileri desteklemeye devam etmektedir.

HPV aşısının artan cinsel davranışlara sebep olduğu iddiası bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir. Yaklaşık 1.400 ergen kız üzerinde yapılan bir inceleme, HPV aşısı alıp almadıklarına bakılmaksızın, genç gebelik ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyon insidansı açısından hiçbir fark bulamadı. Her yıl binlerce Amerikalı aşı ile önlenebilir kanserlerden ölmektedir.

Fitoterapi, bitkilerle doğal tedavi anlamına gelmektedir. Terim ilk olarak Fransız hekim Henri Lenclerc (1870-1953) tarafından La Presce Medical adlı tıp dergisinde kullanılmıştır.
Hastalıkları tedavi etmek için insanoğlu çok eski çağlardan beri bitkilerden fayda ummuş ve karşılığını da almıştır. Günümüzde fitoterapi eczacılığın farmakognozi ana bilim dalınca ele alınır. Geçmişteki fitoterapi uygulamaları ile günümüz arasında en büyük fark artık bitkilerin bütünüyle değil, faydalı parçalarının tedavi amacıyla kullanılmasıdır. Örneğin eskiden bir bitkinin uçucu yağından faydalanmak için onun çayı yapılıp içilirken şimdi o bitkideki uçucu yağ ekstre edilerek tek başına kullanılmaktadır. Bu da bitkinin diğer faydasız ancak yan etkileri de olabilen bölümlerinden hastayı uzak tutmayı sağlamaktadır.
Günümüzde fitoterapinin en çok geliştiği ülke Almanya'dır.

Bitkilerin sağaltımda kullanılışına ilişkin ilk yazılı belge MÖ. 3000'lere kadar gitmektedir. Mezopotamya bölgesindeki Sümer, Asur, Akad gibi uygarlıklarda bitkisel ilaçların kullanıldığı bilinmektedir. Yine Çin ve Hint tıbbında da bitkilerin önemli bir yeri vardır. Yunan tıbbının babası sayılan Hipokrat'ın kitabında bitkisel ürünlerden söz edilmektedir. İslam uygarlığında İbn Sina ve Al Gafini'nin bitkisel tıp konusunda önemli eserleri bulunmaktadır. İbn-i Sina "El Kanun fi't tıb" kitabında sağaltıcı bitkilerin tanıtımı ve kullanılışına geniş yer vermiştir.
20. yüzyılda kimya ve biyokimya alanındaki gelişmeler sonucunda bitkilere ilişkin toksikolojik, farmakolojik ve klinik çalışmalar yapılabilme imkânı doğmuş ve ilaç yapımında bu bitkilerden faydalanabilme imkânı artmıştır. Kullanılan ilaçların bir bölümünün muhteviyatında bu araştırmalardan elde edilen bulgularda ortaya çıkan maddeler yer almaktadır.

Bitkisel ürünlerin doğal oluşu kullanıcıya hiçbir şekilde zararlı etkide bulunmayacağı anlamına gelmemektedir. Bitkilerin veya bitkisel ürünlerin bazı ilaçlarla birlikte kullanıldığında toksikolojik etkilerin ortaya çıktığı belirlenmiştir. Bunlardan birkaçı aşağıda sıralanmıştır.

Sağlık bakanlığı bazı bitkisel tedavilerin yol açabileceği klinik durumlarla ilgili uyarılar yayınlamaktadır. Bu durumlar mide bağırsak sistemi, elektrolit bozuklukları ve kanser gibi etkilerden oluşmaktadır.

Herbalizm, bitki ve bitki özlerinin kullanımına dayalı modern tıp dışında kalan bir geleneksel tedavi yöntemidir. Geleneksel tedavi yöntemleri veya halk hekimliği doktorluk mesleği dışında kişiler tarafından icra edilir ve koca karı ilaçları ve bitkisel iksirler kullanılarak uygulanır.
İlk medeniyetlerden günümüze hemen her toplumda var olan, bitkiler üzerinde araştırma yapan, çeşitli fermantasyonlar uygulayarak bitkilerden elde ettiği karışımları insan veya hayvanların tedavisinde kullanan kişilere de herbalist denir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı Aktar'dır.
Çin, Hindu ve Kızılderililerde herbalistlerin toplumun önemli saygın kişileri olduğu bilinmektedir.
Türkiye'de herbalizmin en tanınmış örneği ölümsüzlük iksirini bulduğu anlatılan efsane halk hekimi Lokman Hekimdir.
Türkiye'de herbalizm veya aktarlık hemen her şehirde mevcuttur. Şifalı ot, bitki, yaprak, kök ve çiçeklerini satan aktariye dükkânlara her şehirde rastlamak mümkündür.
Bazı herbalistler şarlatan reklam ve pazarlama tekniklerini kullanarak, bilimsel açıdan da henüz çözümsüz hastalıklara yakalanmış kişilerin ümitlerini değerlendirip ticari avantaj elde etme yoluna gitmektedirler. Bu kişiler alternatif bitkisel tedaviler konusunda önemli araştırmalar yapan bitki bilimcilerin isimlerinin karalanmasına neden olmakta, herbalistlerin bilim dünyasında dikkate alınmamalarına neden olmaktadırlar.

Bitkisel kökenli ürünlerin kullanımı hakkında çeşitli ülkeler yasal düzenlemeler getirmişlerdir.
Türkiye'de bitkisel kökenli ilaçlarla ilgili yasal durum ise 27 Mayıs 2004 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5179 numaralı "Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında
Kanun" ile Türkiye'de süpermarket ve aktarlarda satılan bitkisel ilaçlar artık yalnızca eczanelerde satılacaktır. Bu preparatların ruhsatlandırılması, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nda Sağlık Bakanlığı (SB)'na devredildi. SB İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü, diğer ilaçlarla ilgili yönetmelik, genelge ve denetimleri bu ilaçlar için de uygulayacaktır.

Sağlık Bakanlığı'na bağlı GETAT Eğitim Merkezleri'nde yürütülen eğitim modüllerini başarıyla tamamlayan kişilere Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Eğitimi sertifikası verilmektedir. Aynı şekilde Sağlık Bakanlığı tarafından GETAT Merkezleri'nde klinik araştırma ve çalışmalar yürütülmektedir.
Türkiye'de fitoterapi ve bitki bilim alanında araştırmalarıyla öne çıkan isimler arasında İbrahim Saraçoğlu, Batuhan Tümay, Hakan Özkul ve Şenol Şensoy yer almaktadır.

Alternatif tıp (Tamamlayıcı tıp)
Sözdebilim

Fitoterapi sempozyumu

Dr.Özlem Şarışen-Dr.Deniz Çalışkan, STED, 2005, Cilt:14, S:8, ss:185-187 16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Biyoenerji, enerji sağaltımı(terapisi), ruhsal şifa ya da enerji tıbbı olarak da bilinen bir tür tamamlayıcı tıp dalıdır. Doğaötesi olması nedeniyle sözdebilim sayılmasına karşın uygulayıcıları iyileştirici etkisinin olduğuna inanmaktadır. Savunucuları bedenin ayrı bölgelerine eller ile temas etme, okşama, ovalama, uzaktan el devinimleri ile olumlu etkiler yarattıklarını düşünmektedirler. Reiki, çigong, terapötik dokunma, uzaktan şifa, ruhsal şifa gibi ayrı adlarla da anılan pek çok biyoenerji yöntemi bulunmaktadır.
Biyoenerjiyle ilgili olan evrensel yaşam gücü kavramı zamanında Doğu Avrupa ülkelerinde, özellikle Çekoslovakya ve Sovyetler Birliği'nde parapsikolojik araştırmalarında bulunduğu düşünülerek ortaya atılmıştır. Terim bu kişilerce günümüzde yaygın olarak kullanıldığı biçimiyle “biyolojik kaynaklardan türetilmiş materyallerden edinilen yenilenebilir enerji” anlamında kullanmamıştır. Biyoenerjinin, canlıların bedenlerinden, özellikle insan bedeninden çıkan, her şeye bağlanan, denetlenebilen ve yönlendirilebilen bir enerji türü olduğunu kabul etmektedirler. Destekçileri psikokinezide ve benzeri psişik fenomenlerde de ana rolü bu enerjinin oynadığını düşünmektedir. Terim ilk kez Avusturyalı hekim ve psikanalist Wilhelm Reich (1897-1957) tarafından kullanılmıştır ama Reich terimi sadece “vücuttaki yaşam enerjisi” anlamında ortaya atmıştır.
Resmi kurumlardan bağımsız olarak biyoenerji incelemelerinin yapıldığı Doğu Avrupa ülkelerinde biyoenerjiye dayalı birçok uygulama ve sağaltım yöntemleri geliştirilmiştir. Dr. Zdenek Rejdak, biyoenerjiye dayalı sağaltım yöntemlerinin temellerini, enerji dengesi bozulmuş hastaya, kendi yaşam (vital) enerjisini aktarabilen bir kişiden bu enerjinin aktarımı sağlanarak dengenin yeniden kurulması biçiminde açıklar. Aktarımın biyoenerji akımlarıyla sağlandığı ve uzak mesafeden de gerçekleştirilebileceğine inanılır.
Biyoenerji (bioenerji de denilir) günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca uzaktan terapiler yapılarak kişilerin yakından yapıldığı kadar etki gördüğüne inanılır. Biyoenerji yani yaşam enerjisi vücutta bulunduğu inanılan 7 çakra merkezinin zamanla kapanmasıyla vücuttaki miktarının azaldığına inanılır. Biyoenerji yapan kişiler çakraları açtığını ve enerjiyi yeniden aktif ettiğini söylerler.
Bilim çevrelerince, deneysel sınamalarının yapılmaması ayrıca süreçle ilgili net, anlaşılır bir açıklamanın da olmayışı nedeniyle reddedilmektedir. Sözde bilim sayılmasına ve günümüzde bazı kurumlarca kullanılmasına karşın sayımsal (istatistiksel) veriler ve fizyolojik incelemeler bu yöntemin etkisinin olmadığını göstermektedir.

Kirlian fotoğrafçılığı
Biyoplazma

Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları, İstanbul, 2001, s.57-58

Bizans tıbbı, Bizans İmparatorluğu'nun yaklaşık MS 400 ile MS 1453 arası yaygın tıbbi uygulamalarını kapsar. Bizans tıbbı, Greko-Romen öncülleri tarafından geliştirilen bilgi temeli üzerine inşa edilmesiyle dikkate değerdir. Bizans tıbbı, antik çağlardan kalma tıbbi uygulamaları koruyarak İslam tıbbını etkiledi ve Rönesans döneminde Batı'nın tıbbın yeniden doğuşunu destekledi.
Bizanslı hekimler genellikle tıbbi bilgileri ders kitaplarında derlediler ve standartlaştırdılar. Kayıtları, hem teşhis açıklamalarını hem de teknik çizimleri içerme eğilimindeydi. Önde gelen doktor Paulus Aegineta tarafından yazılan Yedi Kitapta Tıbbi Özet, özellikle kapsamlı bir tıbbi bilgi kaynağı olarak varlığını sürdürdü. Yedinci yüzyılın sonlarında yazılan bu özet, takip eden 800 yıl boyunca standart bir ders kitabı olarak kullanılmaya devam etti. Bu derleme geleneği, onuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar, iatrosophia olarak bilinen tıbbi yazılar türü aracılığıyla devam etti.
Geç antik çağ, tıp biliminde bir devrime yol açtı ve tarihsel kayıtlar genellikle sivil hastanelerden bahseder (her ne kadar savaş alanı tıbbı ve savaş zamanı triyajı Roma İmparatorluğu'ndan çok önce kaydedilmiş olsa da). Konstantinopolis, kavşak noktası olması, zenginliği ve birikmiş bilgisinin yardımıyla Orta Çağ boyunca bir tıp merkezi olarak öne çıktı.

Muhtemelen, ilk Bizans hekimi, İmparator Olybrius'un kızı için MS 515 dolaylarında yaratılan Viyana Dioskurides el yazmasının yazarıydı. Bizans doktorlarının çoğu gibi, bu yazar da malzemesini Galen ve Hipokrat gibi eski otoritelerden aldı, ancak Bizans doktorları Yunan ve Roma kaynaklarından korunan bilgileri genişletti. Muhtemelen en üretken Bizans derleyicisi olan Oribasius, yanlış olduğu kanıtlanan tıbbi varsayımları sık sık not etti. Diğer Bizanslı hekimlerinkilerle birlikte onun eserlerinden bazıları Latinceye ve nihayetinde Aydınlanma ve Akıl Çağı sırasında İngilizce ve Fransızcaya çevrildi.
Diğer bir Bizans incelemesi, on üçüncü yüzyıl doktoru Nicholas Myrepsos'unki, 1651'e kadar Paris tıp fakültesinin başlıca farmasötik kodu olarak kalırken, Demetrios Pepagomenos'un (on üçüncü yüzyıl) gut üzerine Bizans kitabı, Bizans sonrası hümanist Marcus Musurus tarafından  1517'de Venedik'te Latinceye çevrildi ve yayınlandı. Bu nedenle, Bizans'ın Antik Tıp bilgisinin Rönesans'a sadece 'taşıyıcı' olduğu konusundaki önceki beyanların yanlış olduğu iddia edilebilir. Örneğin, geç on ikinci yüzyıl İtalyan doktorunun (Salerno'lu Roger), Bizanslı doktorlar Aëtius ve Trallesli Aleksandr'ın yanı sıra Paulus Aegineta'nın incelemelerinden etkilendiği bilinmektedir.
Son büyük Bizans hekimi, 14. yüzyılın başlarında Konstantinopolis'te yaşayan John Actuarius'tur. İdrar ile ilgili çalışmaları, daha sonra ürolojide yapılacak çalışmalar için temellerin çoğunu oluşturdu. Bununla birlikte, 12. Yüzyılın sonlarından İstanbul'un 1453'te Türklerin eline geçmesine kadar, büyük ölçüde İmparatorluğun Latin İmparatorluğu'ndan sonra yeniden dirilişi ve Konstantinopolis'in veba ve savaş nedeniyle azalan nüfusunu takiben her iki cephede de karşı karşıya olduğu kargaşa nedeniyle, tıbbi bilginin çok az yayılması oldu. Yine de Bizans tıbbı, hem o dönemde (Batı Avrupa'nın çalkantılı olduğu bir dönemde) yapılan yeni keşifler, hem de eski Yunan ve Roma bilgilerinin toplanması ve hem Rönesans İtalya'sına hem de İslam dünyasına yayılması açısından son derece önemlidir.

Bizans İmparatorluğu gelişen tıp kurumlarına sahip ilk imparatorluklardan biriydi. Bundan önce, birleşik Roma İmparatorluğu'nun özellikle askerler ve köleler için hastaneleri vardı. Ancak, bu kuruluşların hiçbiri halka yönelik değildi. Bizans'taki hastaneler, başlangıçta kilise tarafından yoksulların temel olanaklara erişebileceği bir yer olarak hizmet vermeye başladı. Hastaneler genellikle kadın ve erkek olarak ayrılmıştı. Bu hastanelerin kalıntıları arkeologlar tarafından keşfedilmemiş olsa da, Bizans İmparatorluğu'na ait hastanelerin kayıtları, temel özelliği açık bir ocak olan büyük binaları tanımlamaktadır. Bizans İmparatorluğu'nun kuruluşları, günümüzde modern hastaneler olarak bildiğimiz hastanelerin başlangıcını andırıyordu.
İlk hastane 344-358 yılları arasında Antakyalı Leontius tarafından yaptırılmış ve yabancıların ve göçmenlerin sığınma yeri olmuştur. Aynı zamanda, Marathonius adlı bir diyakoz Konstantinopolis'teki hastane ve manastırlardan sorumluydu. Ana hedefi, hastaneleri Bizans şehirlerinin önemli bir parçası olarak gösteren kentsel estetiği geliştirmekti. Bu ilk hastaneler yoksullar için tasarlandı. Aslında, Bizans İmparatorluğu'ndaki çoğu hastane neredeyse yalnızca yoksullar tarafından kullanılıyordu. Bunun nedeni hastanelerin " Nenizili Gregorios'un hastaneyi cennete giden bir merdiven olarak adlandırarak, iyileşmeyi desteklemekten ziyade yalnızca kronik veya ölümcül hastaların ölümünü kolaylaştırmayı amaçladığını ima ettiği" gibi hastanelerin tanımları olabilir.
Bu kurumların neden kilise tarafından başlatıldığı konusunda bilim adamları arasında bir tartışma var. Bu hastaneler için durum ne olursa olsun, imparatorluğun her yerine yayılmaya başladılar. Kısa bir süre sonra, Caesarea'lı Aziz Basil, hastalara ve evsizlere sığınak sağlayan hastalar için bir yer geliştirdi.
Dördüncü yüzyılın ortalarından sonlarına kadar hastanelerdeki akınını takiben, hastaneler imparatorluğun her yerine yayıldı. Beşinci yüzyılın başlarında hastaneler Akdeniz boyunca Ostia, Roma ve Hippo'ya yayılmıştı. Ancak, bu hastaneler Bizans Afrikası ve İtalya'da daha fazla hastanenin çoğalmasına neden olmadı. Ayrıca beşinci yüzyılda, Bizans Mısır ve Suriye'de hastanelerin filizlendiğine dair kanıtlar var. Suriye'de, The Life of Rabbula of Edessa'da anlatılan hastane, sakinleri için temiz giysi ve çarşafların mevcut olduğunu belgeliyor. Ek olarak, Piskopos Rabbula ve Edessa'daki hastane, hasta ve yoksullar için ilk hastane olarak bilinir.
Altıncı yüzyıldan sonra hastaneler yavaş yavaş sivil yaşamın normal bir parçası haline geldi. Yeni hastanelerin inşasına dair kanıtlar, Michael Psellos'un Chronographia'sından gelmektedir. Kitabında imparator I. Basileios, I. Romanos  ve IX. Konstantinos'un Konstantinopolis'te bulunan yeni hastaneler inşa ettiğini anlatıyor. Konstantinopolis'in dışında, Selanik'te bir hastanenin, hastalarına yatak ve barınak sağlamanın yanı sıra, on ikinci yüzyılda yürüyerek gelen hastalara da ilaç dağıttığına dair kanıtlar var. Şimdi Viyana Dioscorides olarak bilinen 5. yüzyıldan kalma Bizans el yazması, o şehirde oluşturulduktan yaklaşık bin yıl sonra Konstantinopolis'te hala bir hastane ders kitabı olarak kullanılıyordu; 1406 yılında Nathaniel adında bir Yunan hemşire tarafından geri tepmesinin emredildiği el yazması kaydında marginalia.
Orta Çağ boyunca, imparatorluktaki gerçek hastane sayısını takip etmek zordur. Bazı uzmanlar 169'dan fazla hastaneyi tahmin ediyor Bu hastanelerin büyüklükleri çok farklıydı. Konstantinopolis'teki gibi büyük hastanelerin iki yüzden fazla yatağı olduğu tahmin ediliyordu. Yine de, o zamandan beri diğer hastanelerin çoğu, onlarca insanda yalnızca yatak sayısına sahip görünüyor.

Bizans İmparatorluğu'nun tıbbi uygulamaları, Yunan hekim Hipokrat ve Roma etnik Yunan Vatandaşı Hekim Galen'den kaynaklanmıştır. Antik Yunan tıbbi fikirlerinin kullanımının kanıtı, Bizanslı hekimin hastalıkları teşhis etmek için mizahlara güvenmesiyle görülür. Bizanslı doktorlar, vücudun dört sıvıdan, kan, balgam, sarı safra ve kara safradan oluştuğuna dair Hipokrat Teorisini takip ettiler. Bu mizaçlar, sıcak veya soğuk, kuru veya nemli belirli mevsimlere bağlıydı. Bizanslı hekimler bu huyları tespit etmek için büyük ölçüde Galen'in eserlerine güvendiler.
Bizans teşhis teknikleri, doktorun hastanın nabzını ve idrarını gözlemlemesi etrafında şekillendi. Ayrıca bazı hastalıklarda doktorlar dışkıyı, solunum hızını ve konuşma üretimini incelemiş olabilir. Nabız alanında doktorlar, nabzı büyüklük, kuvvet, hız, bir serinin sıklığı ve sertlik veya yumuşaklığa göre tanımlayarak Galen'in öğretilerini izlediler. Bizanslı hekim John Zacharias Aktouarios, bir hekimin son derece hassas bir ele ve açık bir akla ihtiyacı olduğunu belirtir. John Zacharias Aktouarios'un üroloji alanında da büyük etkisi oldu. Bizans tanısında farklı hastalık türlerini tanımlamak için idrar kullanıldı. John Zacharias Aktouarios, idrarı on bir farklı bölüme ayıran bir şişe yarattı. Şişede tortuların veya farklı renklerin göründüğü bölüm, farklı bir vücut bölümüyle ilişkilendirildi. Örneğin, şişenin tepesinde bulutlar varsa, bunun kafa enfeksiyonlarını temsil ettiği düşünülüyordu.
Nabız veya idrar gözlemleri yoluyla mizah türünü teşhis ettikten sonra, doktorlar diyet değişiklikleri, ilaç veya kan alma reçetesi vererek mizahı ortadan kaldırmaya çalışacaklardı. İnsanların tedavi edildiği bir başka yol da ameliyattı. Paulus Aegineta, ameliyatın ön saflarındaydı. Fıtığı düzeltmek için yapılan ameliyatı şöyle anlatıyor: "Tümörün üzerinden kasıklara enine üç parmak genişliğinde bir kesi yaptıktan ve zarları ve yağı çıkardıktan ve peritonun kaldırıldığı ortada ortaya çıktıktan sonra. bir noktaya kadar, bağırsakların derinlere bastırılacağı sondanın düğmesinin uygulanmasına izin verin. O halde, sondanın topuzunun her iki tarafında oluşan peritonun çıkıntısı, dikişlerle birleştirilir ve sonra, ne peritonu keser, ne testisleri çıkarır, ne de başka bir şey, ancak sertleşir, probu çıkarırız. taze yaralar için kullanılan uygulamalarla." Diğer ameliyat türleri bu süre zarfında meydana geldi ve Paulus Aegineta'nın Epitome of Medicine adlı çalışmasında tarif edildi. Bu çalışma, kırktan fazla ameliyat türüne ve yaklaşık on beş cerrahi alete atıfta bulunmaktadır. Ek olarak, "akonetes" adı verilen cerrahi aletleri temiz tutmak için işe alınan kişilerin olduğuna dair kanıtlar vardır. Bu, Bizans hastanelerinin ameliyata olan ilgisini göstermektedir.
Ameliyata ek olarak, ilaçlar da hastalıkları tedavi etmenin yaygın bir yoluydu. Trallesli Aleksandr, hastalıkları denemek ve tedavi etmek için kullandığı altı yüzden fazla ilaç y

Deve sidiği veya idrarı, develerin ürettiği idrardır. İslam peygamberi Muhammed'in tıp ile ilgili hadislerini kaynak alan tıbb-ı nebevide de yer alan sıvı, Arap Yarımadası'nda yüzyıllarca tıbbi ve dini amaçlar için kullanılmıştır.
Dünya Sağlık Örgütü insanların deve idrarı içmekten kaçınmasını önermektedir. Deve idrarı tüketimi aynı zamanda develerden insanlara bulaşmış Ortadoğu solunum sendromu ile bağlantılıdır.
İdrarın günümüzde Yemen başta olmak üzere çeşitli Arap ülkelerinde hala tıbbi kullanımı yaygındır. Yemen'de bakire develerden elde edilen idrarın litre fiyatı 20 ABD dolarına kadar çıkabilirken, bakire olmayan develerden elde edilen ürünün litre satış fiyatı 4 dolar olmaktadır.

İslam'da deve sidiği, aralarında Buhari (Sahih-i Buhari) ve Müslim'in de (Sahih-i Müslim) yer aldığı hadis hâfızları ve muhaddislerin kaydetmiş olduğu ve sahih kabul edilen hadislerde bahsedilir. Hadis, Enes bin Mâlik'e atfedilir. 

Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Muhammed’e biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Muhammed, çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütünden ve idrarından içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve idrarından içtiler ve sağlıklarına kavuştular. Derken, çobanları öldürüp develeri önlerine katıp götürdüler. Olaydan haberdar olan Muhammed birkaç adam peşlerine taktı ve nihayet onları bir yerde yakalayıp getirdiler. Muhammed onlara hakkettikleri ağır bir cezayı tatbik etti. Ellerini, ayaklarını kesti, gözlerine mil çekti ve güneşin altında ölüme terk etti.

İslam'ın tıbb-ı nebevi geleneğinde deve idrarı tarih boyunca kullanılmıştır. İslami bir din adamı olan Bahtiyar Nasır, hadislerden alıntı yaparak deve idrarı tüketimini savunmaktadır. Ebu Yusuf'a göre, devenin idrarı tıbbi tedavi için kullanılabilir, ancak Ebū Hanīfe, deve idrarının içilmesini önermemiştir.

Geleneksel Anadolu Halk Hekimliğinin kaynakları arasında hem İslam öncesi hem de İslam sonrası inanç ve uygulamalar yatmaktadır. Şamanist köklere örnek olarak ateş ile yapılan uygulamalar ve hastalığın olduğu yerin emilmesi örnekleri verilebilir. Aynı zamanda özellikle Alevi-Bektaşi dedeleri ve ocaklıları eliyle hastalığa sebep olan ruhsal varlıkların kovulması, kişinin içinden çıkarılması, delilerin tedavi edilmesi, Tahtacı ileri geleni dalaz denilen kaşıntı hastalığını tedavi etmesi. Dedelerin yılancık, sıraca ve alazlamayı tedavi etmek için okumalarının kökenleri Şaman uygulamalarına kadar geri gitmektedir. (Kaynak F. Bayat, a.g.e. s.261) Benzer uygulamalar Sünni çevrelerde de cinci veya hoca tabir edilen kişiler tarafından yapılmaktadır.

Diğer önemli kaynaklardan biri de İslam peygamberine dayandırılan Tıbb-ı Nebevidir. Diğer dini figür Lokman Hekimdir. Peygamber veya sadece hikmet sahibi bir kimse olup olmadığı tartışmalı olan bu zat ile ilgili olarak Kur'an'da başlı başına bir ayet bulunmakta ve hekimlik bilgisinin kendisine Allah tarafından verildiğine inanılmaktadır. Anlatılarda Lokman Hekimin ölümsüzlük iksirini ararken kullanacağı bitkiyi ararken bitkinin dile geldiği ve "Ben ölümsüzlüğe çareyim" dediği bildirilir. Ancak Lokman hekimin iksiri gerçekleştirdikten sonra görünmez bir elin iksiri döktüğü ve formülü tuttuğu notlarının Ceyhan Nehrinin sularına karıştığına inanılır.
Bir diğer kişi de ünlü İslam filozofu, matematikçisi, tıp adamı olan İbn-i Sina'dır. Onun "El-Kanun fi't-Tıbb" adlı eseri hem Doğu hem de Batı dünyasında tıp alanında uzun yıllar baş eser olarak kabul edilmiş, yazdığı ve kendisine atfedilen reçeteler halk hekimliğinde kaynak olarak kullanılmıştır. İbn-i Sina'nın dışında, Razi, İbn el-Cezzar, İbn-i Nefis gibi aynı zamanda tıp adamı olan bilginlerin de İslam dünyanın tıp bilgilerine çalışmalarıyla katkıları olmuştur.

İslam Öncesi ve Sonrası Tıp
İlk kaynakları mitolojilere kadar giden Türklerin tıp tarihine bakıldığında tıp ile eski Türklerin dini inanışları arasında bir bağ olduğu görülmektedir. Örnek olarak Yakut Türklerinin Güzellik Tanrıçası Ayzıt sağlık tanrıçısıyken Alt Türklerinde ise Tanrıça Yayık aynı fonksiyonu üstlenmiştir. Bu dönemde koruyucu ruhsal güçlerin insanların sağlığı için gerekli olduğu düşünülürdü. Göktürkler'in halk sağlığını önemsedikleri tedavi için değişik bitkilerden ilaçlar yaptıkları bilinmektedir. Türklerde ilkin sağaltım-tedavi işiyle ilgilenen kişiler aynı zamanda dini ritüelleri de yöneten "Kam" veya "Baksı"lardır. İkinci olarak "Otacı", "Emçi" veya "Atasagun" adı verilen hekimlerdir. Bu dönemde bitkilerden tedavide önemli ölçüde yararlanılmıştır.
Geniş bir alanda ve farklı diyalektlerde kaleme alınmış Türkçe tıp literatürü üzerinde yeterli araştırma yapılmamıştır. Ancak mevcut araştırmalar en eski Türkçe tıp literatürünün Orta Asya'da Turfan'da bulunan onuncu yüzyıldan kalma, Uygur Türkçesiyle yazılmış kırkbeş tomar olduğu göstermektedir. Hint ve Çin tıp literatüründen Uygur lehçesine çevrilmiş tıp reçeteleri genel olarak materia medica'dan ve bazı yerel ilaçlardan müteşekkildir. İçinde tıp terimleri olan (581 terim) Divan-ı Lügat'it Türk gibi eserler bir kenara bırakılırsa Türkçe tıp literatürü Hakim Barakat'ın 13. yüzyılda (Selçuklu dönemi) Amasya hakimi Alp Gazi'ye ithaf ettiği Tuhfa-i Mubarizi adlı eserle başlayarak süreklilik kazanmıştır. Türk tıp literatürü 14. ve 15.yüzyıllarda Anadolu Selçuklu Devletleri yöneticilerinin de desteğiyle hızla artış göstermiştir.
Dönemin Türk tıp literatürlerindeki konular genel olarak humoral teoriyle uyumlu olarak betimlenen etiyoloji, semptomlar ve belirtileriyle, teşhisleriyle (nabız yöntemi, üroskopi vs.) klasik İslam tıbbı teori ve uygulamalarıyla aynı özellikleri sergilemektedir.
Selçuklu Döneminde Tıp
Selçuklu döneminden önce Türk tıbbı kurumsallaşmaya ve gelişmeye başlamış, hemen her büyük şehir merkezinde sağlık kuruluşları inşa edilmiştir. Anadolu Selçuklu başkenti Konya'da hastalarının tedavi edildiği şifahâne ile akıl hastalarının tedavi edildiği bimarhane yan yana bulunuyordu XIII. yüzyılda Selçuklular ayrıca Divriği, Çankırı, Kastamonu, Tokat, Erzurum, Erzincan, Mardin, Amasya gibi merkezlerde, birçok hastahane inşa edilmiş ancak bu hastahanelerin çoğu günümüze ulaşamamıştır.
Osmanlı Döneminde Tıp
Bknz. Osmanlı tıbbı
Osmanlı döneminin ilk Türkçe telif tib kitabi olarak kabul edilen "Havâsu'l-Edviye"yi te'lif eden Ishak b. Murad ile Amasya Hastahânesi bashekimi Sabuncuoglu Serafeddin ve Sultan II. Murad adina 841 (m. 1437)'de "Zahire-i Muradiye" adli büyük tip kitabini yazan Sinoplu Mü'min b. Mukbil, sonradan Osmanlı Devleti'ne gelip hizmet eden tabiblerdir.
Osmanlılar da hastahane kurmakta, aynı geleneğini devam ettirmişlerdir. Sağlık konusunda daha Sultân Orhan zamanında (1324 - 1362) Bursa şehrini fetheden Osmanlılar birkaç yıl sonra, bir hastahane kurmuşlardır. Yıldırım Bâyezid Bursa'da ikinci bir hastahane kurdurmuştur.
Fâtih Sultan Mehmed devri, tibbî faaliyet ve gelismeler bakimindan önemli bir devirdir. Fâtih, saglik islerini organize eden ve o günün sartlarina göre çok ileri bir zihniyetin anlayisi oldugu anlasilan Hekimbasilik (Reisu'l-Etibba) müessesesini kurarak, basina Kutbeddin Ahmed'i getirmisti. Sultan Fâtih'in oğlu II. Bâyezid ise Edirne'de Kirişhâne Mahallesi'nde bir cüzamhane ile akıl hastanesi yaptırmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatname adlı eserinde Fâtih, Süleymâniye, Sultânahmed hastahanelerini anlatır.
Osmanlı döneminde tıp adamlarına büyük önem verilmekteydi. Yerli tıp adamlarının yanı sıra farklı bölgelerden gelen tabibler de Osmanlı'da ilgi görmekteydi. Bu dönemin tabipleri ameliyatlar yapabilmekteydi. Örneğin nebatî (bitkisel tıp) tıpla meşgul olan Altunîzâde'nin (öl. XV. yüzyil sonlari) idrar darligi çekenlere başarılı sonda ameliyatları yaptığını Şakaik-i Numaniye'den ögrenmekteyiz.
Osmanlı'da yazılan bazı tıp eserleri ve yazarları şunlardır:

Ahmedî: Tervihu'l-Ervah, Müntehab-i Sifa
Haci Pasa: Kitabu'l-Feride, Kitabu's-Saade ve'l-Ikbal, Kitabu't-Ta'lim, Sifau'l-Eskam ve Devau'l-Âlâm, Müntehab-i Sifa
Şeyhî: Kenzu'l-Menafi'
Mü'min b. Mukbil: Kitabu't-Tib, Miftahu'n-Nur ve Hazainu's-Surûr, Zahire-i Muradiye
Aksemseddin: Kitabu't-Tib, Maddetu'l-Hayat
Serafeddin Sabuncuoglu: Cerrahiye-i Ilhaniye, Mücerrebnâme
Bedr-i Dilsad: Kehhalnâme, Kemalnâme, Muhtasaru't-Tib
Ibn-i Serif: Yadigâr-i Ibn-i Serif
Mehmed b. Lütfuullah: Müfredat-i Tib
Sükrullah Sirvanî: Ilyasiye fi't-Tib
Kaysunîzâde Mehmed: Tıb Mecmuasi
Halimî Lütfullah Efendi: Kasimiyye
Hekimsah Mehmed Kazvinî: Asbabu Sitteti'z-Zaruriyye, Mucez Serhi, Nasihatnâme
Ahi Çelebi: Risâle-i Hassatu'l-Kilye ve'l-Mesâne, Mucez Tercümesi
Kaysunîzâde Mehmed b. Mehmed: ed-Dürretu'l-Muntahab, Düsturu'l-Bimâristan, Düsturu't, Tibbi'l-Misbah, Zâdu'l-Mesir fî Ilaci'l-Bevâsir
Atufî: Hifzu'l-Ebdân, Ravzu'l-Insan fî Tedabir-i Sihhati'l-Ebdân
Ilyas b. Isa: Müfredât
Nidaî: Baytarnâme: Manzume-i Tib, Menafi'n-Nâs, Tababet-i Beseriye ve Baytariyye
Takiyüddin Sirazî: Enisu'l-Etibba fi't-Tib
Mehmed Efendi: Menbau'l-Hayat
Davud Antakî: Bugyetu'l-Muhtac, ed-Durretu'l-Muntahab, Elfiye fi't-Tib, Letaifu'l-Minhac, Mecmau'l-Menafii'l-Bedeniyye

Eski Anadolu tıbbında diğer antik kültürlerdekine benzer şekilde (Yunan ve Çin tıbbı)insan vücudunda dört temel unsurun (bk. Humoral Patoloji Teorisi) bulunduğu kabul edilmektedir. Bunlar; safra, sevdâ, dem ve balgam veya günümüzdeki söyleyişiyle Kan, Sarı safra, Kara safra ve Balgamdır. Ahlat-ı erba'a denilen bu dört unsurdan biri veya birkaçının eksikliği, fazlalılığı hastalığın kaynağıdır. Bu dört unsurdaki dengesizlik psikolojik rahatsızlıkların da kökeninde yatmaktadır.
Ahlat-ı erba'adaki dengesizliği anlamak için yani teşhis koymak için hekim nabız teşhisi metodunu kullanır ayrıca hastaya sorular sorulur ve yanıtlara göre bir tedavi tarzı seçilirdi.
İslam tıbbı da Antik Yunan'da doğmuş olan bu tıp teorisini büyük ölçüde benimsemiş ve geliştirmiştir. İslam tıp teorisinde Humoral Patoloji Teorisi'nin genel unsurları aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

Osmanlı'da kurumsal hale gelen tıp çalışmalarında günümüz tıbbında geçerli deneysel çalışmalara benzer çalışmaların olduğu bilinmektedir. Örneğin Sabuncuoğlu Şerefeddin'in 1465'te yazdığı Cerrâhiyye-i İlhâiniyye'sinde ameliyat tekniklerini ve operatörlük aletlerini gösteren resimler yapmıştır.
Çeşitli kesimlerde "Kocakarı ilaçları" deyimiyle pejoratif ima taşıyan bir kullanımla değerlendirilen halk arasındaki sağaltım yaklaşımları ise çok büyük çeşitlilik gösterir. Halk arasında bilgeliğiyle tanınan ve geleneksel bir öğreti silsilesiyle usta-çırak ilişkisi içinde sağaltım yöntemleri öğrenen ve "El almak" denilen deyimle tanımlanan bu ilişki içerisinde kendini geliştirmiş kişiler halkın karşılaştığı sağlık sorunlarına özgün yöntemler kullanarak yanıt vermeye çalışmışlardır. Özellikle modernleşme sonrasında ve yaygınlaşan modern sağlık sistemiyle bu tür insanların sayısında da azalma olmuş ancak kimi geleneksel ve yerel kültüre büyük ölçüde yerleşmiş uygulamalar halk arasında uygulanmaya devam ettirilmektedir.
Bitki kullanımının yaygın olduğunu görmekteyiz: Ahlat-ı erbaa'dan sevdâ arttığında gelin saçı denilen eft'imûn, ahlat-ı erbaa'dan balgam arttığında Ebûcehil karpuzu kullanılırdı. Baharatlar da şifa verici özellikleriyle öne çıkardı. Bunların en meşhuru Mesir macunu ve Padişah macunu olarak bilinen karışımlardır.
Bazı uygulamalara örnekler:
Akıl ve sinir hastalıklarında yatır yanındaki suda yıkanılır. (Çorum). Doğumu kolaylaştırmak için kadına kocasının avucundan su içirilir (Tokat, Antalya, Sivas, İstanbul, Mersin, Isparta, Sinop) Doğumu kolaylaştırmak için kadına Kabe toprağı konmuş su içirilir. (Ordu) Doğumu kolaylaştırmak için, türbe toprağı konmuş su içirilir. (Eskişehir) Çocuğun sancısını kesmek için, hocaya bıçak ağzı yazdırılır ve bu bıçağın batırıldığı su çocuğa içirilir. (Trabzon) Yürüyemeyen çocuk, üç gün, hiç tartılmamış etin içine konduğu su ile yıkanır. Sonra et, üç yol ağzına gömülür. Kırk basan çocuk çeşme veya değirmen çarkından alınan su il

Geleneksel Gürcistan tıbbı, binlerce yıldır Gürcistan'da geliştirilen ve uygulanan geleneksel tıbbi uygulamaların bütününü tanımlamaktadır. Doğu ve Batı tıbbının kesişme noktasında ortaya çıkan Gürcistan tıbbı, her iki tıbbi geleneğin ilkeleriyle bütünleşmiştir. Gelişmişlik düzeyi olarak kabile düzeyinde uygulanan geleneksel tıbbın çok ilerisinde olan Antik Gürcistan tıbbı, geleneksel ilaçlarının kullanıldığı kurumsallaşmış Yunani ve Geleneksel Çin tıbbının seviyesine yakındı. Bazı Antik Gürcü halk ilaçları o dönemde formülleştirilmiş ve günümüzdeki ilaçlar gibi ticari olarak satılmıştır. O dönemde satılan ilaçların çoğu alkol içerikli merhemlerin benzeriydi.

Antropolojik veriler, günümüz Batı Gürcistan topraklarında yaşamış Paleolitik Cro-Magnon insanlarının, yağla karıştırılmış hayvan beyinlerinden yapılmış bir çeşit ilkel merhemden haberdar olmuş olabileceğini göstermektedir. Klasik Yunan mitolojisi, Antik Kolhis halkının, Miken-Yunan gezginlerini etkileyecek düzeyde gelişmiş tıp uygulamaları olduğu düşündürmektedir. Bazı tıp tarihçileri, modern tıbbın bilimsel ilkelerinden "Contraria contrariis curantur" (zıtlar zıtlara iyi gelir) ifadesinin Antik Kolhis halklarına ve şifacı ve büyücü prenses Medea'ya dayandığını, Klasik Yunan ve modern tıpta son halini aldığı ileri sürmektedir. Gürcü söylemler, İngilizcede tıp anlamına gelen "medice" kelimesinin bile kökeninin Medea (Midia) ismiyle bağlantılı olduğunu rivayet etmektedir. Bununla beraber, bu terim yüksek ihtimalle Hint-Avrupa dillerindeki  "Ma" ve "Mad" köklerinden türemiştir. Düşünmek, yansıtmak, değerlendirmek ya da önemsemek anlamlarına gelen bu kök, muhtemelen zamanla "med" halini almıştır. Yine de, Medea adıyla medicine terimi arasındaki olası ilişki kesin olarak reddedilemez.

Geleneksel Gürcistan tıbbının kaydedilmiş tarihinin başlangıcı, 11. yüzyılda yazılmış ve “Ustsoro Karabadini” (Gürcüce: უსწორო კარაბადინი) olarak bilinen kitaptır. Kitabın tıbbi bilgi ve ilaçlarla ilgili olduğu düşünülmektedir. Sonraki dönemde, 19. yüzyılın sonuna kadar her yüzyılda bir veya iki kere benzer başlıklar altında orijinal temel eser ve farklı derlemeler yayınlanmıştır. 16. yüzyılda yayınlanmış tıbbi ansiklopedi "Iadigar Daudi" (Gürcüce: იადიგარ დაუდი) bu eserlerden biridir. Bu eserler, benzersiz yerel tedavi yöntemleriyle beraber, Antik Yunan, Bizans ve Orta Asya ve Orta Doğu tıp geleneklerinden etkilenen bilgileri de içermekteydi.
Orta Çağ Gürcistan'ın son derece gelişmiş feodal sosyal yapısı, geleneksel Gürcü tıp ailelerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu ailelerden biri olan Turmanidze'lerden (Gürcüce: თურმანიძეები) tarihi belgelerde ilk olarak 10 veya 11. yüzyılda bahsedilmektedir. Yirminci yüzyılda bile Turmanidze ailesinden gelenlere herhangi bir örgün eğitim almasalar bile Sovyet yetkililer tarafından tıbbi lisans verilmekteydi. Bununla beraber, Sovyet yetkililer geleneksel tıp yöntemlerine izin vermeme konusunda kararlılıkları ile bilinirdi.

Geleneksel tıp
Alternatif tıp
Geleneksel Çin tıbbı
Yunani Tıbbı

Geleneksel Kore tıbbı (Korece: 한의학, romanize: Han-Uihag), Kore'de uygulanan geleneksel tıp yöntemlerini ifade eder.

Kore tıbbi gelenekleri, antik ve tarih öncesi dönemlere kadar uzanır ve günümüz Kuzey Kore'sinde bulunan Kuzey Hamgyong ilinde taş ve kemik iğnelerin bulunduğu MÖ 3000 yılına kadar uzanmaktadır. Kore'nin kuruluş efsanesinin kaydedildiği Gojoseon'da, insan formunda yeniden doğmak isteyen ve pelin otu ile sarımsak yiyen bir kaplan ve bir ayıdan bahsedilir. Samguk Yusa döneminde yazılan Jewang Ungi (제왕운기) eserinde, pelin otu ve sarımsak "yenilebilir ilaç" olarak tanımlanır; bu da, büyücülük tıbbının ana akım olduğu zamanlarda bile, Kore'de şifalı bitkilerin iyileştirici olarak verildiğini gösterir. Bu dönemde şifalı bitkiler, ağrıyı hafifletmek veya yaraları tedavi etmek gibi iyileştirici tedaviler için kullanılıyordu ve ayrıca hangi yiyeceklerin sağlığa iyi geldiğini bilmek de önemliydi. Üç Krallık döneminde, geleneksel Kore tıbbı esas olarak eski Çin tıbbı gibi diğer geleneksel tıplardan etkilenmiştir. Bu dönemde yabancı ülkelerle önemli ticaret vardı. "Özellikle Çin ve Hindistan'dan gelen tıbbi bilgiler, Eski Joseon döneminden beri aktarılan geleneksel tıbbın temelini tamamladı." Kore'de bu, "daha fazla gelişmeyi teşvik etti."

Kore geleneksel tıbbının en yaygın uygulamaları akupunktur, bitkisel tıp ve moksibüsyondur. Bunlar doğal ve tıbbi bilimler araştırmalarının bir kombinasyonunu tanımlar. Kore'de, geleneksel olarak geliştirilen tıbbın savunucuları akupunkturun ilk sırada geldiğini, moksibüsyonun ikinci, bitkisel tıbbın ise üçüncü sırada geldiğini belirtir. Bireyin fiziksel durumuna ve özel koşullarına bağlı olarak, bu uygulamalar ayrı ayrı reçete edilebilir.

Geleneksel Çin Tıbbı (GÇT), (Klasik Çin Tıbbı veya Çin Tıbbı da denir) (Çince (basitleştirilmiş): 中医学; Çince (geleneksel): 中醫學; pinyin: Zhōngyī xué), Antik Çin'de ortaya çıkıp günümüze dek süregelen ve Doğu Asya'da yaygın olarak kullanılan, temeli Dao evren anlayışına dayanan hekimlik bilgilerinin tümüne denir. MÖ 2500-300 arasında binlerce yıl boyunca hekim ve çırak ilişkisiyle geliştirilen ve aktarılan bilgi ve deneyimler yığılarak birikmiştir. Qin Hanedanlığı'ndan itibaren ise tüm klasik eserler sistematik bir düzen içinde tekrar yazıya geçirilmiş ve Çin Tıbbı da bu klasikler arasında yer almıştır. Hekimlik alanında Huangdi Neijing (Sarı Hekim'in Dahiliye Tıbbı) adlı eser, yazılı en eski tıbbi kaynak olduğu gibi günümüzde de Çin Tıbbı'nda başvuru kitabı olarak kullanılmaktadır. Huangdi, efsanevi bir karakter olarak anlatılsa da özünde bu tıbbi eserin, birçok hekimin deneyim ve yöntemlerinin derlemesi olduğu görüşü hakimdir. Rahatsızlıkların kökeni incelenirken Dao evren anlayışı ilkelerini temel alır. Sinosfer'de binlerce yıldır yaygınca kullanılmaktadır. Çin Tıbbı'nda akupunktur, Çin Tıbbı bitkileri, Çin Tıbbı beslenmesi, çigong, tuina, kupa çekme vs. gibi tedavi yöntemleri bir bütün olarak uygulanır. Çin Tıbbı'nın kuramsal yapısını, Çi (Qi, 氣 ) ve Kan kuramı, Yin Yang ve Beş Unsur (karşıtlık ve döngüsellik ilkeleri), Zang Fu (organlar ve kanalları/ırmakları) Kuramı gibi kök kuramlar üzerine örülmüştür.
Dao Kozmogonisi'ni temel alan GÇT'nin kökleri şamanik, göçebe, Avcı-Toplayıcı paleolitik ve neolitik topluluklara kadar uzandığı yapılan kazılarda çıkan materyallerden anlaşılmaktadır. Günümüze kadar sürekli eleme yoluyla gelip bugünkü haline ulaşan dinamik bir tıp anlayışıdır. Modern Tıp ile farklı evren anlayışlarına yaslandıkları için büyük oranda örtüşmezler. "Modern Tıbp/Allopatik Tıp" kuramsal altyapısı önceden Grek Felsefesi'ne, yakın yüzyıllarda ise akılcılığı esas alan Avrupamerkezci felsefelere dayanan bilimsel anlayışa ve deneyimlere yaslar. Bu yüzden Modern Tıp savunucuları, GÇT'yi önemsizleştirme ya da değersizleştirme tutumu sergilemektedirler. Klasik Çinceden en çok çeviri yapan ve bu dili bilmeyenler için önemli bir köprü görevi gören P. Unschuld gibi akademisyenler dahi bu temkinliliği koruyanlar arasındadır. Çevirilere bu tutumlarını yansıtmaları etik bulunmayarak eleştirilmektedir. Çinli hekimler, modern bilimin kendi anlayışlarına ne kadar uyup uymadığından çok işe yarayıp yaramadığına öncelik vermektedirler. Çin'de klinikler, GÇT ve Modern Tıbbı bir arada uygulamaktadır.

Kainatın (Yer ve Gök/Tian Di) oluşumunda ve her aşamasında rol alan tetikleyici güce, enerjiye en genel anlamıyla Çi denir. Hareketin, değişim ve dönüşümün gerçekleşmesi Çi ile sağlanır ve her aşamasında farklı isimler alabilir. Organsal çiler; misal akciğer çisi, kanallardaki çi, besinsel çi, nefessel çi, savunmasal çi, vb. İnsan bedeni ve canı aynen diğer tüm varlıklar gibi bu evrenin bir parçasıdır ve evrenin tüm özelliklerini barındırırlar. Dolayısyla insan da Çi'nin başka bir biçim almış ve almakta olan hâlidir. İnsan bedeni (Yin Çi) ve canı (Yang Çi) içeriden ve dışarıdan gelen bozucu etkenlerle geçici veya süreğen olarak etkilenir. İçsel veya dışsal etkenlerle yin ve yang uyumsuzluğuna yol açan çideki değişmeler, rahatsızlıkların kökenidir. Bu rahatsızlıklar; uygun bitkiler, organ kanalları akupunkturu, çigong vb. binlerce yılda geliştirilmiş çi kullanma yöntemleriyle yeniden takviye ya da tahliye edilebilir. Türkçede canlılar için çi, kabaca cana; kan ise bedene denk düşer. Ancak, her şeyin çi olduğu unutulmamalıdır; aynen enerjinin her şey olması gibi.

Çi ile yin ve yang karşıtlığı aynı anda devreye girerler. Bu karşıtlık, çinin devinimini açıklayan temel ilkedir. Tüm kainatın hareket ilkeleri, yin ve yang karşıtlık ilkesiyle ele alınır. İnsan bedeni de kainatın bir parçası olarak sürekli bir devinim içinde olduğu için rahatsızlıkların ve sağlığın kökünün incelemesi de yin yang ilkesi ile yürütülür. İnsanın sağlıklı olma hâli kişiden kişiye değişir. Yin ve yang uyum arayışı, içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak her varlıkta dolayısıyla her insanda farklı cereyan eder. Yin ve yang özellikleri bir bedende/canda azalabileceği gibi taşkınlık da gösterebilir. Bu iki durum da bireyin olağan yin ve yang seviyesini değiştirir ve bireyin yaşamının olağan akışını bozar. Dolayısıyla Çin Tıbbı'nda, hastalıktan çok yin ve yang'in seviyesi, yeri ve koşullarına göre oluşturduğu yeni şablonlar tanımlanır.

Çin tıbbında, modern tıptaki gibi bir anatomi anlayışı yoktur. Organlar her zaman onlara bağlı kanallarla birlikte düşünülür. Yin organları ve kanalları, yang organları ve kanalları olarak iki ana kola ayrılır. Sonra da El yin ve yang kanalları, Ayak yin ve yang kanalları olarak tekrar ikiye ayrılır. Yin organ ve kanalları daha çok besleyici çi ve kan üretiminde; yang organ ve kanalları ise çi ve kanın işlevselliği üzerinde görevlidir. Modern tıptaki pankreas organı Çin tıbbında yoktur. Çin tıbbında üç ocak adlı organ ve kanalı da modern tıpta yoktur. Diğer organlar (kanallar hariç) iki tıpta da aynıdırlar ama bu organların yapı ve işlevleri ciddi farklılıklar gösterebilir.
Her organ içinde çi taşıyan kanallarla birlikte vardır ve birbirleriyle bir ağ, örgüyle bağlantılı haldedirler. Organdaki uyumsuzluk kanallara yansır, kanallardaki uyumsuzluk organa yansır. Bedene dışardan gelen ve çi uyum seviyesini bozan etkenler yine bu kanallar üzerinden vücuda yayılabilir.

Rüzgar, soğuk, sıcak, kuruluk, nem, son yaz sıcağı bedeni/canı dışardan etkileyen unsurlardır. Bu etkenler canlının çi enerjisinin yin veya yang kutupları üzerinde genelde taşkınlık yaratarak kendini gösterir. Taşkınlık, yin veya yang çisindeki aşırı artışa denir. Bu durum çinin beden veya candaki tüm olağan hareketlerinde değişikliklere yol açar. Çinin beden veya candaki olağan hareketine döndürülmesinde hangi dış etkenin baskın olduğunun belirlenmesi önemli ipuçları verir.

Antik çinli bilgelere göre evrenin en temel öz maddeleri ve onlar arasındaki ilişkiyi temel alır. Birçok eski kültürde görülmesine karşın Çin'de kuramsal gelişimi devam eden bir yaklaşımdır. Beş Unsur (Wuxing) olarak anılır. Beş Unsur dünya ve tüm evrenin olduğu kadar insan bedeninde de yer alan kurucu, yönlendirici, dönüştürücü unsurlardır. Etkileri ve ilişkileri kaçınılmaz etkendir.

Geleneksel Çin Tıbbında (GÇT) Beş Element teorisi kadar Yin-Yang karşıt kutupluluğunu anlamak da önemlidir. Her şeyin birbirini tamamlayan bu iki karşıt kutuptan oluştuğu kabul edilir Geleneksel Çin Tıbbı ve onun da bir parçası olan Çigong'da. Eski bir Çin tıp kitabında "Yin ve yang'ı anladığınızda tüm Evreni ellerinizde tutabilirsiniz" denmektedir. Bu iki evrensel enerji doğada olduğu kadar bedenlerimizde de sağlıklı olma durumunda dengeli bir şekilde yer almaktadır. Örneğin GÇT'de bedenimizin ön yüzü Yin kabul edilirken arka tarafı Yang; bedenin üst kısmı Yang, alt kısmı Yin, orta kısmı ise hem Yin hem Yang; kol ve bacaklarımızın dış kenarları Yang, iç tarafları Yin; Çi enerjisi Yang, kan ve bedensel sıvılar Yin; beş ana organ (karaciğer, kalp, dalak, akciğer, böbrek) yin, bu organların eş organları (safra kesesi, küçük bağırsak, mide, büyük bağırsak ve mesane) Yang kabul edilir. Normal sağlıklı koşullarda Yin ve Yang'ın birbirleriyle ayrılmayan, uyumlu bir ilişki içinde olduğu kabul edildiğinden herhangi birisinde çıkacak bir problemin karşıt kutbunu da etkileyeceği varsayılmaktadır. Örneğin safra kesesinde çıkacak bir dengesizlik er ya da geç eş organı olan karaciğeri etkileyecektir ve bunun tersine karaciğerdeki bir problem de safra kesesini etkileyecektir.
Dört Temel
Sağlığın dört temeli; kan (hsueh), enerji (çi), gıda (ying) ve direnç (wei)dir. Yin ve yang'ın fizyolojik bakımdan işlevsel görünümleri olan bu dört temel karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdır ve kişinin hem sağlık durumunu hem de hastalıklara ve dejenerasyona yönelik direnç kuvvetini tayin eder.
Kan: Kan fiziksel bedenin beslenmesinin doğrudan sorumlusudur ve durumu diğer üç temeli etkiler. Örneğin kan (yin) enerjiyi besleyin gıdayı (yin) taşıdığı için zayıf veya toksik kan bedenin ihtiyaç duyduğu yeterli besini bedene dağıtamaz ve yüksek enerji sağlayamaz, bunun sonucunda yetersiz besin (yin) yüksek mukavemet (yang) sağlayamaz.

Çin Tıbbı, bazı Modern Tıb akademisyenleri tarafından; qi, organ ve kanallar sistemi ve akupunktur gözeleri gibi kavramlar bilimsel kanıtlara dayanmıyor denerek reddedilir. Öte yandan, bu tutumun kendi başına bilimsel bir duruş olmadığı öne sürülmüştür: Çin Tıbbı'nda kullanılan yaklaşımların bilimsel geçerliliği hakkında olumlu veya olumsuz kesin bir hükmün, Avrupa Merkeziyetçi bilim ve felsefe tezlerine uymuyor denerek, ortaya konması olanaklı görünmemektedir.
Çin Tıbbı, insan bedenini, organlar ve onların Çi Ağı (Qi kanalları) ile örülmüş görürken; Modern Tıp, beden anatomisini cisimsel varlığıyla sınıflandırmıştır. Modern Tıb savunucuları, Çi Ağı denilen şeyi tümüyle uydurma bulur ve işe yarıyor olmasını da plasebo etkisi olarak açıklamaktalar.
GÇT savunucuları; gözlem, deneme, yanılma, eleme, tutarlılık, devamlılık arayışına dayalı geleneksel Doğal Bilimler anlayışının, doğayı sadece akılcı ve matematik mantıkla analiz etmeye indirgeyen bilim anlayışına evrilmesini, Çin Tıbbı kuramlarını anlamak için önemli bir engel olduğunu vurgulamaktalar. Diğer engelin ise karşı çıkanların büyük bölümünün Çin Tıbbı ve dayandığı felsefe hakkında pek bir bilgi birikimlerinin olmamasıdır. Modern Bilim, köklerini Grek Felsefesi'nden alan ve Avrupa'da 16.-20. yüzyıl arası ortaya çıkan filozofların görüşleriyle şekillenen ve temelinde akla dayanan bir bilimsel uygulama sahasıdır. Akıl ve mantık, Çuang Zi'ye (MÖ 3. yüzyıl) göre insanın aklıyla kurduğu dünya ve evrene ait yapay kavramlardır. Yer ve Gök'ten ibaret bu evrenin gerçek doğası, insan tarafından inşa edilen evrenle aynı ilkeler üzerine kurulu değildir. Dolayısıyla insan merkezli modern bilim anlayışında GÇT hiçbir zaman kanıtlanamaz. Akıl ve mantığa dayalı determin

Doğu Oğuz dilleri veya Doğu Oğuzca, Türkî diller ailesine bağlı Oğuz dil grubunun doğu kolunu oluşturan diller. Glottolog'a göre dil grubu Türkmence ve Horasan Türkçesi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Gruba ait değişkeler, coğrafî açıdan Türkmenistan'ın güneyinde ve İran'ın kuzeydoğusunda konuşulmaktadır.

Çekirdek Oğuzca olarak adlandırılan Batı, Orta ve Doğu Oğuz dilleri ve Kaşkayca (Güney Oğuzca), Salarca ile birlikte, Türk dilleri içerisindeki Oğuz grubununu oluşturur. Glottolog, Doğu Oğuz grubunu Türkmence ve Horasan Türkçesi olmak üzere ikiye ayırır. Bu diller ise kendi içlerinde çeşitli değişke ve lehçelere ayrılmıştır:

Horasan Türkçesi
Kendi içinde Kuzey, Kuzeydoğu, Kuzeybatı, Güney ve Güneydoğu Horasan Türkçesi, Langar ve Batı Goçan olmak üzere ayrılmıştır.
Türkmence
Kendi içinde Anevli, Çovdur, Esari, Göklen, Kaşarlı, Nerezim, Nohurli, Salur, Sarık, Teke ve Yomut olmak üzere ayrılır.

Erdebil (Farsça:اردبيل, [ærdæˈbiːl], Azerice: Ərdəbil), İran'ın Güney Azerbaycan bölgesinde, İran'ın aynı isimli Erdebil Eyaleti'nin yönetim merkezi olan şehirdir.
Aynı zamanda, eyaletin kendi adını taşıyan Erdebil şehristanı'nın ve Merkezî bahşı'nın da yönetim merkezi olan şehrin 2016 yılı resmi nüfusu 529.374 kişi ve 156.324 hanedir.
Şehir nüfusunun çoğunluğunu İran Azerileri oluşturur. Halkın dili İran Azericesi'dir.

Erdebil'in ne zaman kurulduğu hakkında bilgi yoktur, eski kentlerden birisidir. Zarathustra'nın Avesta'yı yazdığına inanılan Savalan Dağı'nın bu kente yakınlığından dolayı Zerdüştlerce kutsal addedilen şehrin en eski ismi Artavil'dir. Sasani döneminde de önemini koruyan kent bu dönemde Şeyh Safiyüddin İshak Erdebilî'nin sayesinde bir sufi merkezi olmuştur. Adı bu dönemde Baran-Pirouz' olan kent, dini olarak kendini temizlemek isteyenlerin gelip huzur buldukları mistik bir şehirdi. Bu nedenle kente Dar'el Amân ("tövbe yurdu" anlamındadır) da denmiştir.
Abbasiler devrinde Erdebil bölgedeki askeri ve idari merkezlerden biri olmuştur.
Bölgede dini öneme sahip olan Safeviye Tarikatı 14. yüzyılda Safiyüddin İshak tarafından Erdebil'de kurulmuştur ve Safevi Devleti'nin kurucusu ve ilk hükûmdarı I. İsmail bu şehirde doğmuştur.

Erdebil gezi rehberi
www.irantour.org
www.travel-images.com 18 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Glottolog, Leipzig, Almanya'daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü'nde geliştirilmiş, daha az bilinen dilleri hedef alan bibliyografik bir veritabanıdır. 2015'ten beri Jena, Almanya'daki Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü tarafından yürütülmektedir.
Glottolog, dünya dillerinin ve dil ailelerinin bir kataloğu ile dünyanın daha az konuşulan diller hakkında bir kaynakça sunar. Benzeri Ethnologue'dan, sadece varlığı kesin olan aileleri sınıflandırması ve kaynak sunması gibi çeşitli açılardan farklıdır:
Bibliyografik kayıtlarda kullanılan dil adları ISO 639-3 kodu veya Glottolog'un kendi kodu (Glottocode) ile tanımlanır. Glottolog, dillerin coğrafi merkezinde yer alan tek bir nokta dışında, etnografik veya demografik bilgi sağlamaz. Dış bağlantılar ise ISO, Ethnologue ve diğer çevrimiçi dil veritabanlarına sağlanır.
Sürüm 2.2, 2013 yılında çevrimiçi olarak yayınlanmış ve bir "Creative Commons Atıf-Benzeri Paylaşım 3.0 Aktarılmamış Lisansı" altında lisanslanmıştır. Sürüm 2.4, 2015'te, 3.0  2017'de, 3.3.2 Ağustos 2018'de, 3.4 Nisan 2019'da, 4.0  Haziran 2019'da yayınlanmıştır. En son sürüm Kasım 2019'da sürülen 4.1'dir. Son sürüm, 420 konuşma dilinin varlığını rapor etmiştir.

Resmî site

Herat (Farsça: هرات, Eski Türkçe: Heri), Afganistan'ın batısında Herat Vilayeti'nin merkezi olan kent. 2016 tahminine göre 1,762,157 kişi nüfusu ile Herat Afganistan'ın nüfus itibarıyla ikinci büyük şehridir. Münbit Hari Nehri vadisinde konumlanmıştır. Kandehar ve Mezar-ı Şerif kentlerine 1. No.lu devlet yolu ile veya dış çevre yolu bağlıdır.  Şehir İran içinde bulunan Meşhed şehrine İslam Kale sınır şehri dolayısıyla bağlıdır.

Herat'ın tarihi antik çağlara dayanmaktadır. Yunan tarihçi Herodot, Herat'ın Orta Asya'nın buğday ambarı olduğunu yazmıştır. MÖ 330 yılı civarında kent Büyük İskender tarafından alındı. Daha sonra ise kent Selevkoslar'ın eline geçti. MÖ 167 yılında da kente Partlar egemen oldu. Sasaniler (226-652) döneminde Ak Hun İmparatorluğu ile Sasaniler arasında geçen savaşlarda Herat stratejik bir öneme sahipti. 786-809 yılları arasında kent Abbasiler tarafından yönetildi. Herat, 1000 yılında Gaznelilerin 1040 yılında ise Selçukluların eline geçti. Daha sonra Harzemşahların bir parçası oldu.
1221 yılında Herat Cengiz Han tarafından yerle bir edildi. 1381 yılında da Timur tarafından tekrar imha edildi. 15. yüzyılda kent bir süre Karakoyunlular tarafından yönetildi. 1507 yılında Özbekler'in eline geçen kent 1510 yılında Şah İsmail tarafından Safevi Devleti'ne katıldı. 1750 yılında Herat, Ahmed Şah Dürrânî'nin eline geçti.(Bkz. Herat Kuşatması) Herat 1860 yılında Dost Muhammed Han tarafından Afgan Devleti'nin bir parçası haline getirildi. 19. yüzyıl boyunca kent İngilizler, İranlılar ve Afganlar arasında birçok savaşlara sahne oldu.
Sovyet-Afgan Savaşı sırasında Herat, Sovyetler Birliği tarafından işgal edildi. 10-20 Mart 1979 tarihleri arasında kentte Sovyetler'e karşı çıkan isyanı bastırmak üzere Sovyetler kenti bombalayarak 20.000 kişinin ölümüne neden oldular. Kent 1995 yılında Taliban'ın eline geçti. 2001 yılında ABD'nin Afganistan'a yaptığı müdahale sonucu Taliban kenti terk etmek zorunda kaldı. Taliban sonrası yeni kurulan Afgan hükûmetinin kontrolüne geçen şehir, 12 Ağustos'ta yeniden Taliban'ın kontrolüne geçmiştir. Günümüzde Taliban'ın kontrolündeki Afganistan'ın yönetimi altındadır.

Herat Havaalanı

Şar Noe (Kent merkezi)
Vilayet (Vilayet binası)
Kolordu (Ordu karargahı)
Farka (Ordu karargahı)
Durvaza Kuş
Çar-suk
Pul-rangina
Sufi-abad
Noe-abad
Pul-malaan
Tak-ta Sefer
Havza-Karbas
Baraman
Darvaza Kandahar
Darvaza Irak

Herat Kalesi (İskender Kalesi)
Musalla Kompleksi

Herat Milli Müzesi
Cihat Müzesi

Kraliçe Türbesi Gevher şad begüm
Mirveys Sadık Türbesi
Jami Türbesi
Kaca Kaltan Türbesi
Ali Şir Nevai Türbesi

Cuma Camii
Kazirgah Şerif
Kalga Şerif
Şah Zahdaha

Park-ı Terakki
Park-ı Millet
Kana-i Cihat Parkı

Herat Stadyumu

Serena Hotel
Diamond Hotel
Marcopolo Hotel

Herat Üniversitesi

 (İngilizce)
Heratonline.com: Herat hakkinda enformasyon ve haberler 25 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Herat Şehri ayrıntılı haritası
1942'de yapılan bir haritaya göre Herat şehri ve civarı8 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.,
W. J. Vogelsang (2003 son ek:1012) "Herat ii. History, Pre-Islamic Period". Encyclopedia Iranica Cilt:XII/2 Sayfa: 205-206, On-line:[1] 1 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Editor, (Son rev.:2013)) "Herat, Afganistan"  Encyclopedia Britannica 2016 On-line: [2] 10 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Merkezi İli (Farsça: استان مرکزی; Ostân-e Merkezî), İran'ın 31 ilinden birisidir.
Merkezi ili, İran'ın batısında yer alır. Yönetim  merkezi Erak şehridir. Nüfusu 1.350.000 civarındadır. Merkezi Eyaleti, 1980'li yıllarda İsfahan, Semnan, Tahran ve Zencan eyaletlerinden toprak alınarak ayrı bir eyalet yapılmıştır. Kentin ismi Farsçada 'orta yer' anlamına gelir.
Eyaletin önemli kentleri şunlardır: Save, Mehellat, Humeyn, Dilican, Tefriş, Aştiyan ve Şazend (Serbend).
ISO 3166-2:IR kodu, IR-22'dir.

Merkezi Eyaleti, milattan önceki ilk binyılda Med İmparatorluğu'nun önemli bir parçasıydı. Bölge, İran yaylasında eski yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilir.
İslam hakimiyeti sırasında bölgeye, Cabal ve Kahestan isimleri verilmiştir. 10. yüzyılda, Cabal vilayeti olarak adlındırılan bölgede önemli iki kentten söz edilirdi: Humeyn ve Tafreş. Son zamanlarda, İran'ın kuzey-güney hattındaki demiryolunu gelişmesi (bu hat Farsça koridor olarak adlandırılmıştır) ve büyük sanayi kuruluşlarının kurulması bölgenin önemini arttırmıştır ki Merkezi Eyaleti, İran'ın ağır sanayisinin merkezi konumuna gelmiştir.
İran tarihinde pek çok ünlü bu eyalette doğup yetişmiştir, en bilinenlerinden biri ise Humeyni'dir. (Soyadından da anlaşılacağı üzere Humeyn'de doğmuştur.)

Merkezi Eyaleti, idari olarak 12 şehristan ve 21 bahşa ayrılmıştır.

Romani Studies (Türkçe: Roman Çalışmaları), Roman çalışmalarının tüm yönlerini kapsayan ve iki yılda bir yayınlanan hakemli akademik bir dergidir. Dergi, Gypsy Lore Society'nin (Çingene Kültür Derneği) resmi yayın organıdır. 1888 yılında kurulan dergi, 1982 yılına kadar Journal of the Gypsy Lore Society (Çingene Kültür Derneği Dergisi) ismiyle yayınlanmıştır. 1991 yılında yeniden yayınlanmaya başlamış ve 2000 yılında bugünkü ismini almıştır. Dernek, günümüzde bu yayını Liverpool University Press işbirliğiyle basmaktadır.
Journal Citation Reports'a göre derginin 2021 yılı etki faktörü 0,111'dir.

Geçmişten günümüze derginin genel yayın yönetmenleri şu şekildedir:

Elena Marushiakova (mevcut)
Colin Clark (2019–günümüz)
Daniel Škobla (2019–2020)
Kimmo Granqvist (2017–2019)
Yaron Matras (1999–2017)
Sheila Salo (1990–1999)

Resmî site

Vasıta eki veya vasıta hâl eki, "ile" edatının kelimeye birleşik yazılan şeklidir. Kelimelerin araç (instrumental) hâlini belirtir. Ünsüz ile biten kelimelere -le şeklinde eklenir. Ünlü ile biten kelimelere eklendiğinde ise -yle hâline dönüşür. Vasıta eki başlıca olarak şu üç görevde kullanılır:
Birliktelik: Fiilin kim ile birlikte gerçekleştirildiğini belirtir.
Durum: Fiilin nasıl veya ne zaman gerçekleştiğini belirtir.
Vasıta: Bahsi geçen cismin bir araç olarak kullanıldığını belirtir.

İstanbul'a hızlı trenle gideceğim. (vasıta)
Küçük kardeşim renkli kalemlerle duvarları boyamış. (vasıta)
Müdür hızla odadan çıktı. (durum)
Sabahın ilk ışıklarıyla kenti terk ettik. (durum)
Yarın annemle alışverişe çıkacağız. (birliktelik)
Bazı kelimelerin vasıta hâli zarf şeklinde kalıplaşmıştır:

Öğretmen öğrencilerine sevgiyle bakıyordu. (zarf)
Vasıta eki sonu ünlüyle biten kelimelere eklendiğinde “i” düşer, “y” sesi türer. 

Dallar, ilkbaharın tatlı rüzgârlarıyla kımıldıyordu.

Bazı kaynaklarda bağlaç olan ile kelimesinin bitişik yazılan hâli de vasıta eki kabul edilir, ancak genel kanı vasıta eki olmadığı yönündedir. Bağlaç olan "ile" kelimesi cümleye "ve" anlamı katar ve vasıta ekinin birliktelik hâli ile karıştırılmamalıdır:

Dayımla yengem bu akşam  bize geliyorlarmış. (bağlaç. dayım "ve" yengem)
Geçtiğimiz hafta sonu arkadaşımla sinemaya gittim. (vasıta eki. "arkadaşım ile birlikte" anlamında)
Pazardan elmayla armut aldım. (bağlaç. elma ve armut)

Zencan, (Farsça ve Azerice: زنجان), İran'ın ve Azerbaycan'ın aynı isimli Zencan eyaletinin yönetim merkezi olan şehirdir.
Başkent Tahran'a 298 km. uzaklıkta, Tahran-Tebriz ve dolayısıyla Türkiye'ye uzanan transit yol üzerindedir. Hazar Gölü'ne 125 km. uzaklıktaki kent, denizden 1638 m yüksekte kurulmuştur. Zencan'ın 2016 verilerine göre 430000 nüfusu vardır.
Kent eskiden beri paslanmaz bıçakları, el yapımı sandalet ve çarıkları ile malile adı verilen gümüş işlemeciliğiyle tanınmıştır. Malile gümüş tellerle çeşitli takılar ve dekoratif eşya yapım sanatıdır. Bıçakçılık ise, piyasaya ucuz Çin mallarının girmesinden sonra terk edilmeye başlanmıştır. Köylerinde ise hâlâ el yapımı halı ve kilimleri halkın geçimini sağlar.
İranlı seyyah ve tarihçi Hamdullah Mustavfi, kentin Sasani İmparatorluğu döneminde, ilk imparator 1. Ardeşir tarafından kurulduğunu yazmıştır. Kent, 1851 yılında Neyriz ve diğer kentlerle birlikte Babilik inancının önemli merkezlerinden biri olmuştur. Zencan'da Babilik inancının önemli isimlerinden Vizir Amir Kabir ve yandaşları dönemin hükûmet güçlerince kentteki kalelerinde kuşatılmış, kale ele geçirilince pek çoğu öldürülmüş geri kalan Babiler ise sürgün edilmiştir.

Zencan Üniversitesi
Zencan Üniversitesi Tıp Fakültesi
Zencan Azad İslam Üniversitesi
Institute for Advanced Studies in Basic Sciences (IASBS)

Şahabeddin Sühreverdî ünlü İslam filozofu
Said Metinpur - Azerbaycanlı milli-kültürel aktivist, gazeteci, blog yazarı ve düşünce mahkûmu.
Ahmedi Zencani (turbesi Bayburt'ta)
Reza Mirkarimi yönetmen
Pr. Yousef Sobouti fizikçi
Ali Reza Khamseh actor
Hossein Monzavi şair

 Trabzon, Türkiye (2001)
 Malakka Malezya

Çinghay (Çince: 青海; pinyin: , kelime anlamıyla "yeşil/mavi deniz"; Salarca: Göxdeñiz; Tibetçe: མཚོ་སྔོན་, Wylie: mtsho sngong zhing chen), Çin'in kuzeybatısında bir eyalettir. Tibet Platosu'nda yer alır. Kuzeybatıda Kansu, güneydoğuda Siçuan eyaletleri, kuzeybatıda Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve güneybatıda da Tibet Özerk Bölgesi'yle çevrilidir.

MÖ 3. yüzyılda bazı bölümleri Çin'in denetimi altına girdi. Yüzyıllar boyunca ağırlığını Tibetli ve Moğolların oluşturduğu göçebe çobanların ve Koko Nor Gölü'nün kuzeydoğu köşesine yerleşmiş Çinli çiftçilerin yaşadığı, düşük nüfuslu bir bölge olarak kaldı. Zamanla Çinli nüfus arttı ve Çinghay 1928'de Çin'e bağlı bir yönetim bölgesi oldu.

Çinghay'ın büyük bölümü dağlardan ve yüksek platolardan oluşur. Sıradağlar arasında geniş vadiler, tepelik alanlar ve masadağlar yar alır. Büyük bir düzlük olan Qaidam Havzası platonun kuzeybatısındadır. Havzanın güneydoğusunda, karla kaplı Tanggula Dağlarından gelen çok sayıda ırmağın oluşturduğu geniş bir bataklık bulunur. Çinghay tipik bir kara iklimine sahiptir. Yağışlar yaz aylarında yoğunlaşır. Kışlar soğuk ve rüzgarlı, yazlar sıcak geçer. Çin'in en büyük gölü olan Koko Nor Gölü Çinghay sınırları içindedir.

Çinghay, Çin'in en küçük ekonomiye sahip eyaletidir. Demir ve çelik üretimi, ağır sanayi etkinlikleri arasında önemli yer tutar. Qaidam Havzası'ndan çıkarılan petrol ve doğalgaz ihraç edilmektedir.

2020 yılı Çin Ulusal Nüfus Sayımı'na göre, Çinghay Eyaleti'nin toplam nüfusu 5.923.957. Çin'in toprak açısından üçüncü büyük yönetim bölgesi olmasına rağmen nüfus yoğunluğu düşüktür.

Çinghay Eyaleti sınırları içerisinde nüfusları 10 bini aşan etnik gruplar şunlardır:

Çinghay Eyaleti çapında Beifanghua'nın (Mandarin) bir dalı olan Zhongyuan Guanhua'nın farklı lehçeleri konuşulur: eyalet başkenti Xining'de Qinlong lehçesi; Minhe Hui ve Tu Özerk İlçesi, Şunhua Salar Özerk İlçesi, Haidong Şehri-Ledu Semti ve Tongren Şehri'nde ise Hezhou lehçesi konuşulur. Tüm bunların dışında, Ethnologue'a göre, Çinghay'da konuşulan diğer diller şunlardır: Amdo Tibetçesi, Bonan dili, Doğu Yugurca, Kalmuk-Oyratça, Kangjia dili, Kazakça, Khams Tibetçesi, Monguor dili, Salarca ve Wutun dili.

Çinghay Eyaleti toplam 2 il düzeyi şehir ve 6 özerk ilden oluşmaktadır:

 Wikimedia Commons'ta Çinghay ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Hoh Xil

Resmi Çinghay Eyalet İdaresi websitesi1 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Katolik Kilisesi teolojisi ya da kısaca Katolik ilahiyatı, Katolik Kilisesi Öğretici Kurumunun yetkisinde, doğal hukuka, kilise kanunlarına, dini yazılara, vahye ve elçisel geleneğe dayanmaktadır.
Katolik Kilisesi'nin öğretileri, İznik İman Açıklaması ve Elçilerin İman Açıklamalarını da içeren Katolik Kilisesi Kateşizmi’nde özetlenmiştir. Katolik öğretileri, tarih boyunca önemli konular hakkında Papa’ın çağrısıyla toplanan kilise konsillerinde konuşulmuş ve netleştirilmiştir. Ayrıca, İsa’dan 50 yıl sonra havariler tarafından gerçekleştirilen Kudüs Konsili ilk konsil ve 1962 ile 1965 yılları arasında gerçekletirilen İkinci Vatikan Konsili son Ekümenik konsil olarak kabul edilmektedir. Katolik Kilisesi’nin Kutsal Ruh tarafından yönlendirildiğine ve öğretilerin hiç bozulmadan hatasızca korunduğuna inanılmaktadır. Kiliseye göre, Kutsal Ruh; dini yazılar ve elçisel gelenek yoluyla tanrısal gerçekleri ortaya koymaktadır. Elçisel gelenek, havarilerden beri kilise aracılığıyla aktarılan  inançlardan oluşmaktadır.
Ekümenik Konsillerin yorumlanmasında Ruhbanlar, Papa ile birlik içinde mevcut öğretileri yanlışlarken veya doğrularken, Papalık tarafından da bildirilmiş şekliyle, Katolik Kilisesi’nin Öğretici Kurumu olan Magisterium’un onaylamış veya doğrulamış öğretilerinin hatasız olduğu kabul edilir. Katolik teolojideki kilise kanunlarıyla, laik kanunları ilk ayıran İtalyan Protestan Alberico Gentili olmuştur.
Litürji anlamına da gelen Katolik Kilisesi’ndeki ibadetler, kilise otoritesi tarafından belirlenmiştir. Efkaristiya ayini ve yedi sakrament ibadetlerin temelini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak, kişisel dualar, tespih duası, Haçın Durakları gibi ibadet çeşitleri de bulunmaktadır.

Katolik Kilisesi; Tanrı arzusu insanın yüreğinde vardır, çünkü insan Tanrı tarafından ve Tanrı için yaratıldı; Tanrı insanı kendisine doğru çekmeye devam ediyor, insan da aradığı gerçeği ve mutluluğu yalnız Tanrı’da bulabilir öğretisine sahiptir:

İnsan Tanrı’yı unutsa ve reddetse bile, Tanrı, insanın yaşaması ve mutluluğu bulması için, her insanı durmadan Kendisini aramaya çağırır. İnsanın yetenekleri insanı, kişiliği olan bir Tanrı varlığını tanımaya götürebilir. İnsanın Kendisine yakın olabilmesi için, Tanrı kendisini insana açıklamak ve insana bu vahyi inançla kabul etme gücü vermek istedi. Bununla birlikte Tanrı varlığını gösteren kanıtlar inancı hazırlayabilir ve imanın insan aklına aykırı olmadığını göstermeye yardımcı olabilir.
Kilise İnsan Tanrı’yla ilişki kurabilir başlıklı bölümü, insan doğası ve eğilimi gereği dinsel bir yaratıktır. Tanrı’ dan gelip, Tanrı'ya giden insan tamamen insanca bir yaşamı ancak Tanrı'yla olan özgürce bağı sayesinde yaşar ifadeleriyle özetler.

Kiliseye göre, Eski Ahit'ten başlayarak kendini yavaş yavaş gösteren Tanrı, bir insan olarak yeryüzüne oğlu İsa Mesih'i göndererek bu vahiy tamamlanmıştır. Bu vahyin Âdem ve Havva'nın günah işleyip yeryüzüne geldikten sonra kesilmediği, aksine, Tanrının onların düşüşünden sonra onlara bir kurtarıcı sözü verdiğini öğretmektedir. Tanrı, Nuh ve İbrahim ile yaptığı anlaşmalarla kendisini ortaya koyduklarına inanılır. Tanrı, Sina Dağı'nda Musa'ya yasayı teslim etmiş ve Eski Ahitte yer alan peygamberler aracılığıyla da konuşmuştur.

İlahiyat, teoloji (Yunanca: θεος, theos, "Tanrı" + λογος, logos, "bilim") veya tanrı bilimi, "tanrı" kavramı ve din olgusunun sistematik olarak ele alan disiplindir. Temel konusu doğaüstü güçlerdir ancak dini epistemoloji ve vahiy ile ilgilenir. Vahiy üzerinden tanrı ya da tanrıların varlığının kabulüne ulaşır. Bunların sadece, doğa ötesi varlıklar olması ile değil, dünya ile ilişki kurmak ve insanlara varlığını göstermeye istekli olduklarını ispat etmeye çalışır.
Orta öğrenim ve üniversite düzeyinde ele alınan akademik bir disiplindir. Teoloji ile ilgilenen kişilere teolog, ilahiyatçı denir.

Modern dönem öncesi kurulan pek çok üniversite, kilise okullarından ve manastır kurumlarından dönüştürülmüştür. Bu sebeple, Orta Çağ'da teoloji, üniversitelerin temel araştırma alanlarının en ön sıralarında gelmekte ve teolojiye "bilimlerin kraliçesi" (The Queen of the Sciences) adı verilmekteydi. Bu önceliğinden ötürü bu okulların müfredatlarında, kilise kanunları gibi dersler yer almakta ve bu dersler ile kiliseye hizmet edecek gençlerin yetişmeleri amaçlanmakta idi. Hatta bu üniversitelerin duâ etme, vâaz verme veya âyinleri de içeren şapelleri de bulunmaktaydı.
Aydınlanma ile birlikte üniversiteler değişmeye ve hümanist bir perspektifle farklı alanlardaki konuları öğretmeye başladılar. Teoloji, artık üniversitelerde öğretilen ana konular arasında yer almıyordu. Üniversiteler, kiliselere din adamı yetiştirmenin dışında da amaçlar edinmeye başlamışlardı. Sonuç olarak teoloji, inancı ele alış şeklinin inancın içinden olması farkı ile aynı konuyu ele alan diğer akademik disiplinlerden ayrıldı. Çoğu "kilise babası", teoloğu "hakiki olarak duâ eden kişi" olarak tanımlamaktadır. Dindar olmayan teologlar bu görüşle uyuşmasa da teoloji aşağıdaki disiplinlerden ayırt edilmelidir. Din bilimleri şu beş başlık altında incelenir:

Karşılaştırmalı din / Dini araştırmalar
Din felsefesi
Din psikolojisi
Din sosyolojisi
Dinler tarihi
Tüm bu disiplinler, dine hümanist varsayımlarla yaklaşır ve teolojiden farklı olarak, dinî inanç ve deneyimin tek biçimliliğini öne sürerler.

Angeloloji: Meleklerin doğası.
Bibliyoloji: Vahyin doğası ve vasıtaları.
Hermenötik: Kutsal metnin yorumu.
Kristoloji: İsa Mesih, Mesih'in doğası, Mesih'teki ilahi ve beşerilik arası ilişki.
Misyoloji: İncil mesajının yayılmasının yolları, metodolojisi.
Soteriyoloji: Kurtuluşun yolları ve araçları.
Patroloji: İlk dönem Kilise Babalarını inceler.

İslam felsefesindeki temel sorgu mekanizmalarını ve aklî delillendirme metodolojilerini ilke edinerek eşyanın hakikatini elde etme güdüsü sonucu ortaya çıkmış dinbilimsel yaklaşımların "İslam teolojisi" bağlamında ele alınmasıdır.
İslamiyet'te Allah'ın varlığı ve nitelikleriyle ilgili konuları ele alan bilim kolu, tanrı bilimi ile İslam dini ilimlerinin bütününe verilen ad, ilahiyattır. İlah ve çoğul -at eki, Arapça kökenli olmasına karşın "ilahiyat" şeklindeki bir adlandırma Türkçe dışındaki dillerde bulunmamaktadır. Arapçada benzer anlamda "Ulûm-u Dîniyye" tâbiri kullanılmaktadır. İslam İlahiyatı ile ilgili konuların ayrıntılı ve bilimsel olarak incelenmesi de ilahiyat fakültelerinin ilgi sahasına girmektedir. Hristiyanlıkta ise hem ilahiyat fakülteleri, hem de teoloji okulları ayrı ayrı kurulmuştur.
Türkiye'de ilahiyat fakülteleri, standart teoloji fakültelerindeki eğitimin yanı sıra detaylı bir İslam teolojisi eğitimi verir. Olgulara din bilimsel metodoloji ile yaklaşım benimsenir.
İslam tarihinde Muhammed'den hemen sonra doğup gelişen; bir kısmı kutsal metin, bir kısmı İslam peygamberinin söz ve davranışları veya İslamiyet'in çeşitli felsefi ekollere ve ana akım din anlayışının dışındaki akımlara karşı genel akımı akli/felsefi metotlarla savunan kelâm gibi dalların tümü İslam ilahiyatı içerisinde yer almaktadır.

Tefsir: Kur'an'ın açıklanması ve açıklanmasına ilişkin usûl bilgisi.
Kıraat: Kur'an'ın farklı okunuş biçimlerini ve bu okunuş farklılıklarından kaynaklanan farklı anlam ve yorumlarla ilgilenen bilim dalıdır.
Tecvid: Kıraat ilmi içinde yer alan Tecvid, Kur'an okuma usulü ve ilmidir.
Hadis: İslam peygamberi Muhammed'in söz ve davranışlarını araştırır.
Siyer: İslam dini literatüründe peygamberlerin, halifelerin ve diğer sahabelerin biyografilerini inceler.
Fıkıh: Şeriat ve ibadet ile ilgili konuları inceler.
Kelâm: İslam itikadını akli, felsefi yöntemlerle açıklamaya çalışır, inanç ile ilgili konuları inceler.
Tasavvuf: İslamiyet'in mistik yönüdür; kişileri manevi yönden geliştirecek unsurlar ile ilgilenir.
İslam Mezhepleri Tarihi: Müslümanlar arasında ortaya çıkmış itikadi, fıkhi ve siyasi mezhepleri inceler.

Hristiyan teolojisi içinde toplumsal kurallar ve davranış biçimlerini, peygamberin sözlerini ve tarihi de barındıran İslam ilahiyatından bir yönüyle benzeşmekte bir yönüyle de ayrılmaktadır. Tanrı ve fizikötesi diğer konuları felsefe dilini özellikle aristocu felsefe metotlarını kullanarak ispatlamaya çalışmasıyla, Hristiyan teolojisi ve İslam kelamı birbirine çoğunlukla benzemektedir. Ancak İslam ilahiyatı bu apolejetik (dini savunma) ihtiyacını kelâm ile savunurken bir yandan da "fıkıh" denilen ve bugünkü hukuk ve siyâset bilimi içine giren alanlarda da hem kutsal metne dayalı tasvir, hem de kutsal metne bağlı akılla (fıkıh Arapçada anlamaya çalışmak manasına gelmektedir) oluşan yeni durumlara dinden hüküm ortaya koymaya çalışmıştır. Her iki dinin karakteristik yapısı ve teolojileri arasında böyle bir farkın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Akide/İslam Kelâmı'nın Muslim theology-Islamic theology/Ilm al-Kalam (Islamic Theology), Fıkıh/İslam hukukunun Fiqh/Islamic Jurisprudence, şeriatın da Islamic Law olarak İngilizceye çevrilmesinin ardında da bu ayrımları belirtme ihtiyacı bulunmaktadır.

Din
Din bilimleri
Kelâm
Akaid

Berlin Humboldt Üniversitesi, (Almanca: Humboldt-Universität zu Berlin) Almanya'nın başkenti Berlin'deki 4 üniversite arasında en eski üniversitedir.
Humboldt Üniversitesi, 1809 yılında "Universität zu Berlin/ Berlin Üniversitesi" adıyla kuruldu ve 1810 yılı sonbahar yarıyılında faaliyete başladı. Humboldt Üniversitesi, Berlin'deki ikinci büyük üniversitedir. Merkezi, Berlin'in Mitte ilçesinde ünlü Unter den Linden bulvarı üzerindeki "Palais des Prinzen Heinrich (Prens Heinrich Sarayı)"nda bulunmaktadır.
Humboldt Üniversitesi, Almanya'nın en önemli 20 üniversitesi arasında yer aldığı gibi, Almanya'da "Eliteuniversitäten" adı verilen en seçkin 20 üniversite arasına da girdi. Mezunları arasında 29 Nobel Ödülü sahibi bilim insanı vardır.

Humboldt Üniversitesi, 16 Ağustos 1809 tarihinde Prusya Krallığı döneminde liberal bir politikacı olan Wilhelm von Humboldt'ün gayretleri ve Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm'in kararıyla Berlin'de kuruldu. 1810 yılının sonbahar yarıyılında Berlin Üniversitesi adıyla faaliyete başladı. 1828 yılında üniversitenin ismi kurucusuna ithafen "Friedrich Wilhelm Üniversitesi" yapıldı ve bu isim 1945 yılına kadar kullanıldı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu Almanya sınırlarında kalan üniversitenin ismi bir kez daha değiştirildi. Her türlü aristokratik unvana karşı olan sosyalist rejim tarafından üniversitenin ismi "Humboldt Üniversitesi" yapıldı.
Bu üniversite modeli diğer Avrupa ve Batı üniversitelerini ciddi biçimde etkilemiş ve büyük Alman düşünürlerine ev sahipliği yapmıştır, bunların arasında: idealist filozof Johann Gottlieb Fichte, teolog Friedrich Schleiermacher, idealist filozof G.W.F. Hegel, karamsar düşünür Arthur Schopenhauer, Friedrich Schelling, ünlü fizikçiler Albert Einstein ve Max Planck. Dünyayı etkilemiş Karl Marx ve Friedrich Engels üniversitede okudu. yanı sıra şair Heinrich Heine, Alman Milli Birliğini kuran Otto von Bismarck, Almanya Komünist Partisi kurucusu Karl Liebknecht da yer alır.

Hukuk Fakültesi
Hayat bilimleri Fakültesi
Biyoloji Enstitüsü
Albrecht Daniel Thaer ziraat ve bahçecilik Enstitüsü
Psikoloji Enstitüsü
Kültürel, toplumsal ve eğitim bilimleri Fakültesi
Arkeoloji Enstitüsü
Asya ve Afrika bilimleri Enstitüsü
Kültür bilimleri Enstitüsü
Sanat tarihi Enstitüsü
Müzik ve iletişim bilimleri Enstitüsü
Sosyal bilimler Enstitüsü
Cinsîyetler arası araştırma Merkezi (ZtG)
Eğitim bilimleri Enstitüsü
Rehabilitasyon bilimleri Enstitüsü
Spor bilimleri Enstitüsü
Eğitimde kalite geliştirme Enstitüsü
Berlin göç ve uyum araştırmaları Enstitüsü
Matematik ve Fen Bilimleri Fakültesi
Kimya Enstitüsü
Fizik Enstitüsü
Coğrafya Enstitüsü
Bilgisayar bilimi enstitüsü
Matematik Enstitüsü
Charité Tıp Fakültesi (FU Berlin ile Humboldt Üniversiteleri'nin ortak tıp fakültesi)
Felsefî Bilimler Fakültesi
Felsefe Enstitüsü
Tarih Enstitüsü
Kütüphane ve bilgi bilimi Enstitüsü
Lisan ve edebî bilimler Fakültesi
Alman Edebiyatı Enstitüsü
Alman dili ve filolojisi Enstitüsü
Kuzey Avrupa Enstitüsü
Latin kültürü Enstitüsü
Slav kültürü Enstitüsü
İngiliz ve Amerikan kültürü Enstitüsü
Klasik filoloji Enstitüsü
İlâhiyat Fakültesi
Eski Ahit Semineri
Yeni Ahit Semineri
Kilise tarihi Semineri
Yöntemsel Teoloji Semineri
Uygulamalı Teoloji Semineri
Din bilimleri, Misyonerlik ve Ekümeniklik araştırmaları Semineri
Antik dönem ve Hristiyanlık Enstitüsü
Yahudilik ve kilise tarihi Enstitüsü
Din sosyolojisi ve cemaat yapısı Enstitüsü
İslâm teolojisi Enstitüsü
İktisat Fakültesi
Humboldt-Universität zu Berlin'in tüm bölümlerini görmek için buradan 29 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. üniversitenin sayfasına gidebilirsiniz.

Carl Menger von Wolfensgrün (d. 28 Şubat 1840, Nowy Sącz - ö. 26 Şubat 1921, Viyana), Avusturyalı iktisatçıdır. Klasik iktisat eleştirmeni ve Avusturya İktisat Okulu'nun kurucusudur. Marjinal fayda ve sübjektif değer kuramcısıdır.

Carl Menger 28 Şubat 1840'ta Galiçya’da doğdu. Bohemya göçmeni soylu bir Avusturyalı aileden geliyordu. Babası avukattı ve annesi zengin bir Bohemya tüccarının kızıydı. Menger’in kardeşlerinden Anton, Viyana Üniversitesi’nde hukuk profesörü iken Max ise Avusturya Parlamentosu’ndan yer alan liberal dünya görüşünü benimsemiş bir mebustu. Carl ise oldukça erken bir tarihte “von” unvanını kullanmamayı tercih etmişti. 1859-1863 arasında Prag ve Viyana'da iktisat eğitimi alan Menger daha sonra ekonomi gazeteciliği yapmaya başladı, roman ve komedi türünde yazılar da yayımladı. 1865 yılı soylu ve entelektüel çevrelerle etkileşiminde bir başlangıç oldu. Öyle ki yıl içinde Avusturya'nın Liberal başbakanı Kont Richard Belcredi ile tanıştı ve kısa sürede onunla iyi bir iletişim tesis etti. Bir yıl soonra Wiener Zeitung'daki piyasa analistliği görevinden ayrılarak hukuk doktorası almak için çalıştı. Bu dereceyi Krakow Üniversitesi’nden 1867’de aldı, ekonomi gazeteciliğine de geri döndü. 1867 yılı Menger’in kendini tamamen politik ekonomiye adadığı bir yıldı. 1871’de opus magnumu olan Principles of Economics'i (Türkçe: Politik İktisadın İlkeleri) yayımlayana dek dört yıllık süreci klasik iktisatçıların yaygın görüşlerini tenkit edecek düşünsel altyapıya harcadı, fiyat teorisini yeniden değerlendirdi.
1867 sonrasında fiyat teorisini yeniden kurma amacını taşıyan Menger, 1870’te liberal yoğunluklu Avusturya kabinesinin basın bakanlığında bir memuriyet elde etti. 1873’te Viyana Üniversitesi Hukuk ve Siyaset Bilimi Fakültesi’nde profesör unvanını aldı. Bakanlıktaki görevinden istifa ederek 1875’e kadar ekonomi gazeteciline devam etti. 1876’da Veliaht Prens Rudolf von Habsburg’a hoca tayin edildi, onunla birçok Avrupa ülkesini görme şansını yakaladı. Prensin babası İmparator Franz Joseph 1789’da Menger’e ordinaryüs ve en yüksek profesörlük unvanlarını verdi, Viyana Hukuk Fakültesi’ndeki Politik Ekonomi Kürsüsü’nde göreve başladı. Artık 1871’de Principles'te ortaya koyduğu fikirlerin izahlarını geliştirip güçlendirmeye daha fazla zaman ayırmaya başladı, üstelik yüksek bir akademik göreve tayini onun pozisyonunu güçlendiriyordu.

Principles 1870’ler boyunca Alman Tarihçi Okul’un etkisinde kalan Almanya’da olağanüstü bir ilgi görmemişti. Ancak Menger’in 1883 tarihli Untersuchungen uber die Methode der Sozialwissenschaften und der politischen Ökonomie inbesondere (Sosyal Bilimler Yöntemine Dâir, İktisada Özel Referansla Birlikte Soruşturmalar) adlı eseri tam tersi bir durum yarattı ve Alman akademisinde refleks yarattı. "Avusturya Okulu" deyişi bu aralıkta, Alman iktisatçılar tarafından Menger ve takipçilerini mevcut ve geçerli iktisadî düşünceden dışlamak için kullanılmaya başladı. Menger daha refleksif bir tavırla 1884 yılında Irrthumer des Historismus in der deutschen Nationalökonomie (Alman İktisadında Tarihsiciliğin Hataları) adlı eseri yayımladı. Menger ile Gustav von Schmoller'in başını çektiği ünlü Methodenstreit (yöntem anlaşmazlığı) bu şekilde başladı ve 10 yıldan fazla süre devam etti.
Yükselen ve daha refleksif davranan Menger'in takipçilerinin doğması da kaçınılmazdı. Eugen von Boehm-Bawerk ve Friedrich von Wieser gibi isimler Menger'in seminer ve eserlerinden etkilenmişti. 1870 sonrasında ondan etkilenenlerin artmasıyla birlikte gerçek manada bir Avusturya Okulu tesis edilmiş oldu. 1880'lerden sonra Menger'ci fikirler Fransa, Hollanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ta ana dili Almanca olmayan iktisatçılar tarafından benimsenerek yayılmaya devam etti. Methodenstreit tartışmalarına aktif katılımdan el çekmesinden sonra teorik iktisadî yöntemler geliştirmeye devam etti. Sermaye teorisini ele aldığı Zur Theorie des Kapitals'i 1888’de yayımladı. Para politikaları ve teorilerini gözden geçirmesinde Avusturya ekonomisindeki bir dizi reform görevinde yer alması etkili oldu. Para teorisini ele aldığı Geld (Para) sonrasında dört yıl içinde bu konuyu ele alan birçok makale yayımladı. 1903’te profesörlükten emekliye ayrıldı ve 1921’deki ölümüne kadar olağanüstü etkisi olan bir çalışma yayımlamadı.

Carl Menger 1871’de Principles'i yayımlamadan evvel David Hume, Adam Smith ve David Ricardo tarafından tesis edilip temelleri atılmış olan Britanya Klasik Okulu’nun etkisi Avrupa ve akademide yoğun bir etkiye sahipti. Ancak Menger bu düşünsel altyapıyı tamamıyla devirme amacını taşımıyor üstüne bundan beslendiği de oluyordu. Özellikle "kısa vadeli fiyat belirlenimi teorisi" ve laissez-faire düşüncesinin sonuçları onun için de geçerliydi. Onun nihai amacı tüketicinin (bireylerin) seçim ve eylemlerini anlama çabasıyla merkeze alan bir fiyat teorisini ortaya koymaktı. Klasik iktisadı bu sayede daha sağlam bir düzleme oturtmak amacındaydı. Ona göre fiyat teorisiyle dağılım teorisi arasında bir boşluk bulunmaktaydı. Bu onarım düşüncesini Principles'in önsözünde duyurmuştu. Israel Kirzner’e göre ise Menger, bu eserinde Ricador’cu iktisadî sisteme radikal boyutlarda tezat oluşturan bir bakış açısını sadece "göz ucuyla" yakalamıştı.
Menger'in iktisadi teorisinde insan (tüketici) merkezi bir rol oynuyordu. İhtiyaç tatminlerini neden-sonuç ilişkisiyle açıklama eğilimdeydi. Onun fikriyatında insan eylemleri (seçimleri-tatmin yoğunluğu) referans alınacak bir parametreydi. Bu düşüncelerini "İnsanın kendisi her ekonominin başlangıcı ve sonudur." ve "Bizim bilimimiz bir insanoğlunun kendi ihtiyaçlarının icabına bakma marifetinin teorisidir" sözleriyle Principles'te vurgulamıştı. Onun bu düşüncesi daha sonra felsefi bir hâl alarak Ludwig von Mises’le "praksiyoloji" kavramıyla hayat buldu ve kavram Avusturya Okulu’nun temel ilkelerinden biri haline geldi.
Ortaya koyduğu mal teorisinin izahına Principles'te 25 sayfa ayırmıştı. Önce "iktisadî olmayan mallar" ve "iktisadî mallar" olmak üzere iki ayrıma gitmişti. Buna göre iktisadi olmayan mallar, eğer ihtiyaca nazaran fazla durumdaysa insanlar bunun için belirgin bir eylemde bulunmazlardı. İktisadi mallar ise daha sınırlı olduğundan bireyler bunları daha tasarruflu kullanmak için eylemli olurlardı çünkü bireyler ihtiyaçlarını olabildiğince tatmin etme gayretinde olurlardı. Buna içilebilir suların kullanımdaki değişkenlikler örnek gösterilebilir. Değer teorisini ise insanların bilinciyle ölçmekten yanaydı. Böylece değer kavramına tatminden hareketle sübjektif bir açıdan yaklaşıyordu. Örneğin birey için herhangi bir metanın değeri ihtiyaçlarını karşılama arayışıyla ilintiliydi.

Her somut durumda, iktisatlı kullanımda bulunan bireyin tasarrufundaki bir malın bütün miktarı vasıtasıyla temin edilen tatminlerin hepsinin arasından, sadece onun için en az öneme sahip olanları, bütün miktarın verili bir kısmının mevcudiyetine bağlıdır. Bu yüzden, malın bütün mevcut miktarının herhangi bir kısmının bu kişi için değeri, bütün miktarca temin edilenler arasında en az önemli ve eşit bir kısım ile kazanılan, tatminlerin onun için önemine eşittir.” – Carl Menger
Menger'in fiyat teorisi bir metanın kullanım değeri ila mübadele değeri arasındaki farkı açıkça ortaya koyuyordu. Bunu yaparken tüketici değerlendirmesi ve tercihlerine sıkı bir atıfta bulunuyordu. Bu düşüncede üretim maliyetlerine göre belirlenen "fiyatı" tüketici tercih ve şartlarına göre çürütüyordu. Menger ve takipçileri insanların ihtiyaç duyduğu tatminlerin (metaların) farkındaydılar ve bağımlılıklarının bilincindeydiler. Fiyat değişen şartlara göre "isnat edilen" ürüne biçilen değerdi. Bu, marjinal fayda teorisinin de bir yansıması ve emek-değer teorisinin aksiydi. William Stanley Jevons, Leon Walras ve Menger gibi Marjinalist Devrimin öncülerinin fikriyatında "emek" kavramının yeri çok daha azdı ve "emek" ağırlıkla tüketici tercihlerine göre şekillenen bir türev olarak görülüyordu. Bu düşüncede sübjektif bir kavrama indirgenen emeğin değerini, ücretini, tüketicinin tercih ve fayda algısı (tatmin yoğunluğu) belirliyordu. Menger'in malları alt-üst olarak kategorize etmesi bundan ileri geliyordu.
Menger için üretim ve tüketim süreçlerinde kullanılan malları alt ve üst olmak üzere ikiye ayırmak mümkündü. Alt düzey mallar tüketicinin ihtiyacını (tatminini) doğrudan karşılamaktaydı. Kapital ve üretim malı mahiyetine sahip üst düzey mallar ise alt düzey malları üretirdi. Üst düzey mallar birbirleri için tamamlayıcı (kompleks) bir yapıya da bürünürlerdi, bu nedenle üretimde gerekli olan bütün üst düzey malların teminiydi. Bir malın üst düzey oluşunu koruyan da bu birbirine bağlılık ve izlenen girift süreçten ileri geliyordu. Menger bunu temel bir ihtiyaç maddesi olan ekmek üzerinden anlatma gayretine girmişti. Ekmek üretiminde mayanın eksikliğini diğer malzemelerin kullanımını engellemesi örneğini vermişti. Eş-marjinal fayda prensibini de tüketici ihtiyaçlarının önemine göre dizmişti.
Menger'in sübjektivistliğini sistematik bir hale getiren başlıca isim onun takipçilerinden Mises'di. Onun "tüketici egemenliği doktrini" Menger vizyonunun bir yansıması ve aldığı son şekildi. Bu doktrinde özel mülkiyet kavramı ferdiyetçi bir bakışla ele alınıyordu. Sermaye ve üretim araçlarının sahibi ile tüketici arasındaki çıkar uyumu sistematize ediyordu. Mises'in takipçisi olan ve New York Üniversitesi'nde ekonomi profesörlüğü görevinde bulunan Israel Kirzner'in aktarımına göre, Menger'in sübjektivistliğinin özgünlüğüne ilişkin kuşkular da bulunmaktadır. Öyle ki Kirzner 19. Yüzyılın başlarında hemen hemen aynı fikriyatta olan Alman ekonomistlerin olduğu bilgisini Erich W. Streissler'e atfen paylaşmaktadır.
Menger'in iktisadî düşüncelerinde ve iktisadî analizlerinde Aristo'nun iktisat ve bilime ilişkin görüşlerinin izleri de görülür. Onun Arisito'cu eğilimleri iktisadi olayların özünü ortaya koyma ve bunların içsel fragmanlarının olduğunu savunmasında belirgindi. Doğal süreç savunusu da bu eğilimin bir başka yansıması idi. Menger'i e

Dünyanın büyüsünün bozulması (Almanca: Entzauberung der Welt), Avrupa düşünce tarihinde modernite çağında rasyonalizme ve pozitivizme doğru bir dönüşe işaret eden, kamusal yaşamın sekülerleşmesi ve mitolojiden arındırılması sürecidir. İlk olarak şair Friedrich Schiller tarafından ortaya atılan bu fenomen, Alman bilim insanı Max Weber'in çalışmaları sayesinde daha yaygın olarak tanındı.

Max Weber'e göre "dünyanın büyüsünün bozulması", antik çağlardan beri başlayan bilimsel çalışmaların sonucunda doğal fenomenlerin mistik, büyülü ve diğer dünyasal güçler aracılığıyla açıklanmasının reddedilmesiyle başlayan bir süreçtir. Bu “büyüsüzlüğün” doruk noktası, dinin dikkati dünyevi görevlerden dünyevi görevlere ve sorunlara kaydırdığı Protestanlık çağının gelişmesidir.
Bilimsel ilerleme, binlerce yıldır başımıza gelen entelektüelleşme sürecinin bir parçası ve dahası en önemli parçasıdır.

...artan entelektüelleşme ve rasyonalizasyon, kişinin var olması gereken yaşam koşulları hakkındaki bilgisinde bir artış anlamına gelmez. Bunun başka bir anlamı daha var: insanlar sadece istemek zorunda olduğunu biliyor ya da inanıyorlar ve her an tüm bunlar bilinebilir; sonuç olarak, prensipte burada açıklanamayacak gizemli güçler yoktur, aksine, prensipte her şeye hesaplama yoluyla hakim olunabilir. Bu, dünyanın büyüsünün bozulduğu anlamına gelir. Ruhları kazanmak veya boyun eğdirmek için, bu tür gizemli güçlerin var olduğu vahşilerin yaptığı gibi, artık sihirli araçlara başvurmak gerekli değildir. Artık her şey teknik araçlar ve hesaplama yardımı ile yapılıyor. Entelektüelleşme budur.
Çalışmalarında, Alman sosyolog Weber, bilimsel bilginin inançtan daha yüksek olduğu ve hayatta meydana gelen tüm süreçlerin, "dünyanın büyük, büyülü bir bahçe olarak kaldığı" geleneksel toplumun aksine rasyonel hedeflere ulaşmaya odaklandığı modern ve seküler bir Batı toplumunun özünü gösterdi.

Max Weber, "dünyanın büyüsünün bozulması"nı olumlu değerlendirdi ve irrasyonel olanın ortadan kaldırılmasına yol açmaya başlayan ölçüm, kesin deney ve titiz matematiksel analize dayalı bilimin uzun vadeli sosyo-kültürel gelişme için gerekli bir ön koşul olarak gördü. Bununla birlikte, Alman sosyolog, dünyanın tamamen “büyüsü bozulmadığını” vurguladı, çünkü insanlar arasında, genel olarak geçici bir fenomen olarak değerlendirilen kutsallıktan arındırmayı kabul etmeyi reddedenler vardı.
Aynı zamanda, dünyanın “büyüsünü yitirdiği” için anlamını yitirdiğini kabul eden Max Weber, "Bir Meslek ve Meslek Olarak Bilim" adlı eserinde de belirttiği gibi anlamlı olacak ilerleme için çaba göstermeye çağırdı:

"İlerleme"nin teknik alanın ötesine geçen ve böylece ilerleme hizmetinin gerçekten bir anlamı olan bir meslek haline gelebilmesi için anlaşılabilir bir anlamı var mı? Böyle bir soru sorulmalıdır. Ancak artık sadece bilime kendini adayan bir kişi için bilimin bir meslek ve meslek olarak ne anlama geldiği sorusu olmaktan çıkacaktır. Bu ve başka bir soru: Bilimin tüm insanlığın yaşamındaki görevi nedir? değeri nedir?
Frankfurt Okulu temsilcilerine, özellikle Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno'ya göre, "dünyanın büyüsünün bozulmasından" doğan Batı Avrupa rasyonalitesi, içsel olarak son derece diyalektiktir. Frankfurtçular, "Aydınlanma'nın kurbanı olan mitlerin bizzat kendisinin doğrudan ürünleri olduğuna" ikna olmuşlardır. Bu fikir, post-yapısalcılığın bir destekçisi olarak rasyonalist bilimciliğe keskin eleştirilerle çıkan ünlü Mitoloji kitabının yazarı Roland Barthes tarafından da desteklenmektedir.
Aynı zamanda, Frankfurt Okulu'nun yandaşları rasyonalitenin önemini tamamen inkâr etmezler. Weber, Batı kültürünün rasyonalitesine alternatifler görmediyse de Frankfurtçular, toplumdaki çeşitli rasyonalite türlerine ilişkin hoşgörü geliştirme ihtiyacını vurgulayarak kendilerine yeni rasyonalite türleri bulma görevini verdiler.
Amerikalı antropolog ve sosyolog Clifford Geertz'e göre, insanlara “sağlıklı” ve “rasyonelliği” belirlemede, aslında mantığın nesnel gereksinimlerinin ürünleri tarafından değil, belirli bir zamanda belirli bir yerde içkin olan kültür tarafından yönlendirilir. Böylece, "bilim" gibi bir sosyal olgunun Batı kültürünün gelişimi üzerinde önemli bir etkisi olduğunu belirtiyor. Ayrıca, “dünyanın büyüsünün bozulması” kavramının nesnellik ve evrensellik iddiasında bulunmadığını kanıtlamak için Weber'in kendisinden alıntı yapması da dikkate değerdir:

İnsan, kendisi tarafından örülmüş bir anlamlar ağında asılı duran bir hayvandır, ben kültürü bu ağ olarak ve onun analizini de anlam arayışıyla uğraşan bilimin eseri olarak alıyorum.
İngiliz sosyolog Anthony Giddens, Geertz'in bakış açısına katılarak, sosyoloji biliminin, özellikle de M. Weber tarafından, sosyoloji biliminin kültürel faktörü görmezden geldiğine işaret ederek, onu "geçmişin kalıntılarından" biri olarak nitelendirdi.
Ek olarak, bilimciliğin ve mantıksal pozitivizmin başarısızlığı, günümüzde giderek daha fazla kabul gören postmodernizm ve yapılandırmacılığın modern felsefi eğilimleri tarafından da kanıtlanmıştır; bu akımların temsilcileri, olup bitenlerin yorumlanmasının ve dünya görüşümüzün sosyal faktörler (dil, tarih, ırk, cinsiyet, sosyal tabaka, kültürde baskın olan ideoloji) tarafından koşullandırıldığını ve inşa edildiğini göstermeye çalışmaktadır. Bu nedenle, Avustralyalı-Amerikalı bilim insanı R. Walsh'a göre, bir dünya görüşü yalnızca "şeylerin gerçek durumunun" bir açıklaması değil, aynı zamanda bir inşa veya projeksiyondur. Yani mantıksal olarak bilimden çıktığı düşünülen hayal kırıklığına uğramış dünya görüşü, bir şekilde kültürel olarak belirlenmiş bir seçim olarak görülebilir. Özünde, bu, bilimle uyumlu, ancak kanıtlanmamış veya onun tarafından öngörülmemiş birkaç olası dünya görüşünden sadece biridir.
"Büyüsüzlüğün" kesin bilgiye ulaşılmasına katkıda bulunduğu fikri, Edward Said tarafından ünlü eseri "Oryantalizm"de de tartışıldı. Arap kökenli Amerikalı bir tarihçi ve kültürbilimci, eserinde, Batı bilimini manevi destek ve sömürgecilik politikasını haklı çıkarmakla suçlayarak Batı'nın Doğu hakkındaki fikirlerinin yanlışlığını gösterir.

Erfurt, Almanya'nın Türingiya eyaletinin başkentidir ve Almanya'nin coğrafik  merkezine en yakın olan şehirdir. Coğrafik olarak Erfurt "Thüringen Havzası"'nın güney kısmında ve "Unstrut Irmağı"'nın bir kolu olan "Gera Irmağı"'nın geniş vadisi içinde konumlanmıştır. Şehrin güneyinde "Steigerwald" ormanları bulunur. Şehrin 100 km kuzeydoğusunda Leipzig, 113 km kuzeybatısında Kassel, 150 km güneyinde Nürnberg  ve 180 km kuzeybatısında Hannover şehirleri bulunmaktadır.
Erfurt'un belediye sınırları içindeki nüfusu (2015 yılı sonu itibarıyla) 210.118 kişi olup şehir yaklaşık 500.000 kişi nüfuslu metropoliten şehirsel Erfurt-Weimar-Jena alanı içindedir.

 Győr, Macaristan
 Vilnius, Litvanya
 Kalisz, Polonya
 Mainz, Almanya
 Lille, Fransa
 Shawnee, Kansas, Amerika Birleşik Devletleri
 San Miguel de Tucumán, Arjantin
 Lovech, Bulgaristan
 Hayfa, İsrail
 Xuzhou, Çin
 Kati, Mali

Türingiya

Erfurt Belediyesi 21 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Almanca)
Erfurt şehri panoramaları ve sanal turları8 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"World Shots" websitesinde Erfurt fotoğrafları.

Göttingen Üniversitesi (Almanca: Georg-August-Universität Göttingen), Almanya'nın Göttingen şehrinde bulunan bir araştırma üniversitesidir. 2019 itibarıyla Göttingen Üniversitesi; 13 fakültesi, 32.000 öğrencisi ve 4.200'den fazla profesör ve akademisyeni ile eğitim vermeye devam etmektedir. Üniversite, Coimbra Grubu'na üyedir ve Göttingen'deki 4 Max Planck Enstitüsü ve 1 Leibniz Enstitüsü ile yakından iş birliği içerisindedir.
Georg August Üniversitesi 1734 tarihinde Büyük Britanya kralı ve Hannover elektörü II. George tarafından kurulmuş ve ilk olarak 1737 yılında eğitim vermeye başlamıştır. Göttingen Üniversitesi, Almanya'da 2006 yılında başlatılan Alman Eğitim ve Araştırma Bakanlığı bünyesinde kurulan German Universities Excellence Initiative koordinasyon programının 9 nitelikli üniversitesinden birisidir.
Üniversite, kuruluşundan bu yana 45 tane Nobel Ödülü kazanan bilim insanı çıkarmış; bunların büyük bir bölümü II. Dünya Savaşı'ndan önce gerçekleşmiştir. Bu dönemde üniversite, "Göttingen Nobel Ödülü Harikası" olarak da nam salmıştır. Şu an Göttingen'de Erwin Neher ve Stefan Hell olmak üzere iki öğretim üyesi Nobel Ödülü'ne layık görülmüştür. Albert Einstein da burada belli bir süre için çalışmalarını yürütmüş; ancak II. Dünya Savaşı sırasında artan Nazi baskıları nedeniyle Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Göttingen Üniversitesi, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da tekrar açılan ilk üniversitedir; İngilizler tarafından 1945 yılında tekrar eğitime açılmıştır.
Göttingen Üniversitesinin kütüphanesi aynı zamanda 1751'de kurulan Göttingen Bilimler Akademisi'nin ve Aşağı Saksonya eyaletinin de kütüphanesidir ve 8 milyon ünitenin üzerindeki arşiviyle Avrupa'nın en büyük koleksiyonlarından birine sahiptir. Bunların içinde özellikle Göttingen'in eski bilim insanlarının elyazmaları büyük ilgi görür.
Üniversitenin 1736'da Albrecht von Haller tarafından kurulan Eski Botanik Bahçesi barındırdığı yaklaşık 14 bin türle  Almanya'nın en önemli bitki koleksiyonlarından birine sahiptir.
Günümüzde Göttingen Üniversitesi şehirde çeşitli bölgelerde konuşlanmıştır. Birkaç Max Planck Enstitüsü, bir Leibniz Enstitüsü ve üniversitenin doğa bilimleri bölümleri şehrin kuzey tarafındaki Kuzey Kampüsü'nde, sosyal bilimler ve sağlık bilimlerinin binaları genellikle burasıyla şehir merkezi arasında bulunur. Şehir merkezinde üniversitenin ana binası, büyük amfisi, tarihi yemekhanesi, tarihi eczanesi, tarihi kütüphane binası ve Göttingen Bilimler Akademisi bulunur. Şehir merkezinin güney tarafında Matematik ve Uygulamalı Matematik enstitüleri, bir Max Planck Enstitüsü ve üniversitenin tarihi rasathanesi bulunur.
Üniversite'nin en eski ünlü mensubu Georg Christoph Lichtenberg sayılabilir. Lichtenberg 1769'da Göttingen'de Almanya'da ilk olarak açılan deneysel fizik kürsüsüne getirilmiştir. Alexander von Humboldt ve daha sonra Berlin Üniversitesini (şimdiki adıyla Berlin Humboldt Üniversitesi) kuran Wilhelm von Humboldt 18. yüzyılın sonlarında Göttingen'de okumuşlardır. Aynı dönemde Grimm Kardeşler burada dilbilimi, tarih, hukuk dersleri vermişler ve ilk Almanca sözlüğü hazırlamışlardır. 1809 yılında filozof Arthur Schopenhauer burada öğrenci olmuş, felsefe ve psikoloji okumuştur.
19. yüzyılın ortalarına doğru Otto von Bismarck burada hukuk okumuştur. O yüzyılın başından itibaren Göttingen'de doğa bilimleri ve özellikle matematik büyük bir hızla gelişmiş ve nam salmıştır. Matematikteki gelişmenin başlangıcı Carl Friedrich Gauss'un burada profesörlüğe getirilmesi olarak saptanabilir. Bunu takiben Bernhard Riemann, Peter Gustav Lejeune Dirichlet, Richard Dedekind gibi büyük matematikçiler üniversitenin mensubu olmuşlardır. 19. yüzyılın sonundan 2. Dünya Savaşı dönemine kadar Göttingen David Hilbert, Felix Klein, Hermann Weyl, Emmy Noether, Richard Courant, Constantin Carathéodory, Carl Runge, Hermann Minkowski, Carl Ludwig Siegel, Helmut Hasse, gibi ünlü matematikçilere ev sahipliği yapmıştır. 1938'de Cahit Arf burada (Hasse'yle) doktorasını yapmıştır. Göttingen ayrıca fizik dünyasında kuantum mekaniği'nin doğduğu yer olarak da bilinir: 2. Dünya Savaşı dönemi öncesi Max Born, James Franck, Werner Heisenberg, Enrico Fermi, Max von Laue, Paul Dirac, Robert Oppenheimer, Wolfgang Pauli ve Max Planck gibi fizikçiler burada okumuş ve/veya çalışmalar yapmışlardır. Ayrıca Heinrich Heine, Claus Roxin, Johann Stephan Pütter, Andreas Paulus, Rudolf von Jhering gibi hukukçular üniversitenin mensubu olmuşlardır. Felsefede fenomenolojinin kurucusu olan Edmund Husserl, 1901-1916 yılları arasında burada profesörlük yapmıştır. Göttingen Üniversitesi, Otto von Bismarck ve Gerhard Schröder olmak üzere 2 şansölye, Richard von Weizsäcker ile 1 başbakan çıkarmıştır.

Gänseliesel

Claude Henri de Rouvroy, comte de Saint-Simon, genellikle Henri de Saint Simon olarak anılır (17 Ekim 1760, Paris –  19 Mayıs 1825), Fransız sosyalizminin kurucusudur.
Toplumu çaba, üretim, eylem ve yaratma olarak gören; düşünce tarihinde, toplumun bilimi olarak gördüğü sosyolojinin düşünce babası olarak tanınan Fransız filozof ve iktisatçıdır.

Saint Simon 1760'da belirsiz, soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Klasik edebiyat ve aydınlanma felsefesi eserleri üzerine çalıştı. Aydınlanma fikirleriyle birlikte on üç yaşında Katolikliği reddetti ve cumhuriyetçiliği benimsedi. 1779'da Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek devrimde subay olarak savaştı ve iki kez yaralandı. Fransız Devrimi başladığında hızlıca kont ünvanını terk etti ve Sans-culottes'ı destekledi. Ama o dönem enerjisinin çoğunu Prusyalı bir diplomat olan Redern Kontu J. Sigismund Ehrenreich ile ortaklaşa ulusal mülk satışından servet yapmaya adadı. Kimlik yanlışlığından dolayı Terör Dönemi esnasında kısa süre hapse girdi. Ardından Palais Royal yakınlarında bir malikane aldı. Comte'un takdir ettiği bilim insanları Monge ve Lagrange düzenli misafirleriydi. Zamanla yakın arkadaş oldular. Redern Kontu iflas korkusuyla ortaklıklarını bitirdiğinde, Saint Simon insan zekasıyla ilgili yeni bir kariyere başlamaya karar verdi.

Saint-Simon, toplumda bir reforma gitmeyi amaçlamış, toplumun endüstri çağının, endüstrinin gereklerine göre düzenlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bilimsel düşünceye dayanan bir toplum bilimi kurmanın zamanının geldiğini, artık pozitif bilim çağının başlamış olduğunu öne sürdüğü için, aynı zamanda pozitivizmin de kurucusu olarak da bilinen Saint-Simon'un en büyük düşü, insan toplumunun reformdan geçirilmesi olmuştur. Ona göre, Fransız Devrimi mutluluk getirmemiştir. Evrensel insan haklarının ilanı, Saint-Simon'a göre, aşağı sınıfların cehaletini ve yoksulluğunu ortadan kaldırmamıştır. Toplumdaki tüm insanların mutluluğunun yeni bir toplumsal düzenleme, bir sosyal reformla sağlanabileceğine inanan Saint-Simon, toplumda gerçekleştirilecek reformun toplumsal yasaların bilgisine dayandığını ve bunun bilimlerde de bir reformu gerektirdiğini düşünmüştür.
Bundan dolayı, onun felsefesi öncelikle toplum konusunu ele alır ve bir toplum felsefesi olarak ortaya çıkar. Toplumu bir organizma olarak gören ve bu organizmanın evrimini inceleyen Saint-Simon'a göre, toplumun kökeninde çıkar öğesi vardır. O, bir toplumun insanlarının birbirlerine gelişigüzel yaklaşmadığını söyler. İnsanlar, ancak bir çıkar durumu ortaya çıkınca, bir toplum halinde bir araya gelirler. Toplum, Saint-Simon'a göre, çıkar öğesinin bir sonucu olarak uzlaşmayla kurulur. Bir toplumun kurulabilmesi, çıkarın sonucu olan bir toplumsal bağın var olmasına ve dolayısıyla kolektif bir vicdanın oluşmasına bağlıdır.
Saint-Simon'a göre, insanlar kendilerine özgü orijinal varlıklar olmanın yanında, doğada hüküm süren determinizme tabi olan varlıklardır. Fizik ve kimya alanındaki ağırlık merkezi yasası gibi, toplumları yöneten bir ilerleme yasası vardır. Sosyoloji biliminin görevi, bu yasanın varlığını gösterip, insanlara bu yasaya itaat etmeyi öğretmektir. Zira, Saint-Simon'a göre, bu yasayı insanlar koymuş değildir. Biz, bu ilerleme yasasını, siyasi, ahlâki, ekonomik, vb, olaylar içinde görürüz. Sosyolojinin tarihsel yöntemi benimseyen bir gözlem bilimi olmasının nedeni budur. O, bu ilerleme yasasını düzenli bir yöntemle açıklayarak, Avrupa Uygarlığının toplumsal ve siyasi evriminin genel yasalarını elde etmeye çalışmıştır.
İnsanın toplumsal tarihinin kendilerine ayrı düşünce tarzlarının karşılık geldiği üç ayrı aşamadan, yani sırasıyla çoktanrıcılık/kölelik, teizm/feodalizm ve pozitivizm/endüstriyalizm evrelerinden geçtiğini öne süren Saint-Simon'a göre, toplumsal değişme ve düzenin yasaları, pozitivizmin marifetiyle, bulunabilir. Toplumun, ona göre, başlıca görevi, yaşamak için gerekli nesneleri çoğaltan üretimi geliştirmektir; çünkü mutluluk ancak bu şekilde sağlanır. Yeni düzende toplumu anlar, yani endüstri alanında çalışanlar yönetecektir. Endüstri alanında çalışanlarla, o zanaatlarla uğraşanları, çiftçileri, fabrikatörleri, yatırıma açtıkları kredilerle üretime katılan bankerleri, türlü üretim dallarındaki uzmanları anlatmak ister. Toplumu endüstri alanında çalışanların yönetmesi. Yoksulları yoksulluklarından kurtaracaktır; ona göre, bilimle, akla uygun olarak düzenlenecek üretim, bütün çalışanları her bakımdan yükseltecektir. Herkes çalıştığı, görevini yerine getirdiği ölçüde, üretimden payına düşeni alacaktır. Üretimi yönetenler, Saint-Simon'a göre, halkı keyiflerine göre değil, fakat üretimi geliştirmenin gereklerine göre yöneteceklerdir. Bu yöneticilerin görevlerini kötüye kullanmalarına, halkı aldatmalarına, halka ödevlerini anlatacak yeni bir din ile toplumu aydınlatacak bilginler engel olacaktır.
O, bilim konusunda, tüm bilimlerin şimdiye dek bilimsel olmayan yöntem ve adımlarla işe başlamış olduğunu söyler. Bundan başka, her bilim birtakım dini tasarımlar, metafizikle ilgili sanılarla yüklüdür. Başlangıçta, teolojik bir temeli olan ve metafizik kavramlarla geliştirilen, gerçek olmayan bir bilimin yerine, Saint-Simon'un çağında gerçek bilim, pozitif bilim geçmiştir. Ona göre, ilerlemeyi sağlayan etken de bilimin, başlangıçta onun içine karışmış olan bu öğelerden temizlenmesidir. Saint-Simon, artık pozitif bilim çağının başlamış olduğunu söyler.

Saint Simon'a göre fizik bilimi fiziki olayları önceden görmeyi ve onları kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizikte sosyal olayları görüp onları kontrol altına almayı ve şekillendirmeyi mümkün kılacaktır. Pozitif bilimlerin tüm dallarıyla ilgilenen düşünür bu bilimlerin ancak pozitif bir sosyal bilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanmış ve bu amaçla bu bilime sosyal fizik adını vermiştir. Simon, sosyolojinin sistematiğinden çok mevcut ve gelecekteki sosyal sorunlarla uğraşmayı tercih etmiştir.

Geleneksel otorite biçimleri meşru kabul edilmediği için, endüstri toplumunda ahlaki bir boşluk ve toplumsal bir kriz oluştuğunu düşünen Simon, çözüm olarak yeni, dünyevi, laik bir din önermiştir. Toplumun yeni dini liderleri de önde gelen bilim ve sanat insanları ile sanayiciler, yani çıkarları kitle çıkarlarından farklı olmayan insanlar olacaktı. Simon, Sosyolojinin gücüne inanarak bu bilimi yeni bir din haline dönüştürerek toplumu örgütleyip sorunları çözümlemeyi amaçlamıştır.
Yeni din sisteminde, ekonomik ve siyasi yönetimin başında banka, fabrika, maliye uzmanlarının bulunmasına karşılık, inanç ve eğitim gibi işlerin başında da bilim, sanat uzmanları bulunacaktır. Ona göre, yeni din, kardeşlik ve sevgiye dayanan bir inanç olmalı ve her türlü hurafeden arındırılmalıdır. Başka bir deyişle, modern toplumun yön ve düzeninin, üretici olmayan bürokratlar tarafından değil de, bilim insanları ve sanayiciler tarafından belirlendiğini öne süren Saint-Simon'a göre, modern toplumdaki kriz de, pozitivizme dayanan yeni bir din ile çözülebilir.

De la Réorganisation de la Société européenne [Avrupa Topluluğunun Yeniden Örgütlenmesi Üzerine]
Du Système industriel [Sanayi Sistemine Dair]
Catéschisme des Industriels [Sanayicilerin İlmihali]

Meritokrasi

1803: Lettres d'un habitant de Genève a ses contemporains ("Bir Cenevrelinin Çağdaşlarına Mektupları")
1807: Introduction aux travaux scientifiques du XLX siècle ("XLX. yy'ın Bilimsel Çalışmalarına Giriş")
1810: Esquisse d'une Nouveau Encyclopedie ("Yeni Bir Ansiklopedi Taslağı")
1813: Mémoire sur la science de l'homme ("İnsan Bilimi Üstüne İnceleme")
1814: De la réorganisation de la société européenne ("Avrupa Toplumunun Yeniden Düzenlenişi Üstüne", Augustin Thierry ile birlikte)
1816-1817: L'Industrie ("Endüstri kapitalizmin ilk dönemlerinin meseleleri üzerine çıkarttığı dergi")
1823: Du Système industriel ("Sanayi Sistemi Üstüne")
1824: Le Catéchisme des industriels ("Sanayicilerin Kutsal Kitabı")
1825: Nouveau Christianisme ("Yeni Hristiyanlık")

Henry David Thoreau (12 Temmuz 1817 - 6 Mayıs 1862), Amerikalı harita mühendisi, yazar, filozof, şair, tarihçi, kölelik karşıtı, vergi direnişçisi, kalkınma eleştirmeni ve natüralist.

1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ın asistanı gibiydi, The Dial isimli transendentalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdiği doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır.
1854'te yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerika'nın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transandantalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz. Amerikan düşünce tarihi, transendentalizm ve naturalizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır.
Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden ölmüştür. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır.

Doğal Yaşam ve Başkaldırı / Sivil İtaatsizlik Makalesi ve Walden Gölü, ISBN 975-6698-10-1
Walden

Biyografisi, düşüncesi, eserleri
Biyografisi ve Sivil itaatsizlik üzerine 14 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Henry David Thoreau ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Herbert Marcuse (19 Temmuz 1898, Berlin –  29 Temmuz 1979, Almanya) Alman - Amerikan filozof, sosyolog, politik felsefeci, Frankfurt Okulu'nun Eleştirel teorisi'ne yaptığı katkılarla tanınmaktadır.
Frankfurt Okulu mensuplarından biri olan Marcuse, Marksist kuramı, 1920'den başlayarak değişen tarihsel koşullarla uyumlu hale getirmenin mücadelesini vermiştir. Bu amaçla, eleştirel Marksizmin kendi versiyonunu öne süren ve 1960'lı yıllardan başlayarak uluslararası bir ün kazanan Marcuse, Amerika Birleşik Devletleri'yle Avrupa'daki yeni sol hareketin destekçisi ve savunucusu olmuştur. O, söz konusu eleştirinin ardından, estetik ve biyolojik değerlerin yüceltildiği bir toplum düzeni arayışına girmiştir. Geleceğin toplumuna ilişkin görüşleriyle özgürlükçü bir komünist olarak nitelenen Marcuse, özgür, güzel, aydınlık, cinsel içgüdülerin bastırılmadığı, herkesin yeteneğine göre özgürce çalıştığı, çalışmanın bir oyun haline getirildiği, devletin baskıcı görevine gerek duyulmayan bir toplum düzenini özlemiştir.
Marcuse'ün çalışmasının temeli, baskının bütün sistemlerini kapsayan, iddia ve tartışmayı denetim altına alan bütün muhalefet şekillerini ortadan kaldıran gelişmiş sanayi toplumun -yani "baskıcı hoşgörü'nün- ortaya konulmasıdır. Bu "tek boyutlu toplum" a karşı Marcuse, sadece ütopik bir geleceği kabul etmedi, aynı zamanda Üçüncü Dünyadaki öğrenciler, etnik azınlıklar, kadın ve işçiler gibi gruplara güvenen geleneksel çalışan sınıfa devrimci bir güç olarak baktı. Marcuse' ün önemli çalışmaları şunlardır: Reason and Revolution (Us ve Devrim, 1941), Eros and Civilization (Eros ve Medeniyet, 1958) ve One Dimensional Man (Tek Boyutlu İnsan, 1964).

Kitaplar
Hegel's Ontology and Theory of Historicity (1932) orijinal dili Almanca
A Study on Authority (1936) orijinal dili Almanca
Reason and Revolution: Hegel and the Rise of Social Theory (1941). ISBN 978-1-57392-718-5
Eros and Civilization: A Philosophical Inquiry into Freud (1955). ISBN 978-0-415-18663-6
Soviet Marxism: A Critical Analysis (1958)
One-Dimensional Man (1964).
A Critique of Pure Tolerance (1965) Robert Paul Wolff and Barrington Moore, Jr ile beraber.
Negations: Essays in Critical Theory (1968)
An Essay on Liberation (1969)
Counterrevolution and Revolt (1972) ISBN 978-0-8070-1533-9
The Aesthetic Dimension: Toward a Critique of Marxist Aesthetics (1978) ISBN 978-0-8070-1519-3
Five Lectures (1969)
Makaleler
Repressive Tolerance (1965)
On the Problem of the Dialectic (1932–1972)
Liberation (1969)
Türkçeye çevrilmiş eserleri
Tek Boyutlu İnsan, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, ISBN 9789753970136.
Eros ve Uygarlık, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, ISBN 9789753971874.
Us ve Devrim, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, ISBN 9789753970037.
Karşıdevrim ve İsyan, Çev. Volkan Ersoy - Gürol Koca, Ayrıntı Yayınları, ISBN 9789755391977.
Özgürlük Üzerine Bir Deneme, Çev. Soner Soysal, Ayrıntı Yayınları, ISBN 9789755397603.
Olumsuzlamalar, Çev. Akın Karaca vd., Ayrıntı Yayınları, ISBN 9786053144816.
Estetik Boyut, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, ISBN 9789753970549.

Comprehensive 'Official' Herbert Marcuse Website19 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Herbert Marcuse Society website 17 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Herbert Marcuse (on-line) Archive" 4 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Herbert Marcuse Archive30 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Marcuse: professor behind 1960s rebellion"
"Illuminations: The Critical Theory Project"
Douglas Kellner, "Herbert Marcuse" 5 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bernard Stiegler, "Spirit, Capitalism, and Superego" 20 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Herbert Marcuse Biography Indonesian"4 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Azurmendi, J. 1969: Pentsalaria eta eragina Jakin, 35: 3-16.

Hindutva, Hindistan’daki Hindu milliyetçiliğinin en yaygın şeklidir. Terimi Vinayak Damodar Savarkar 1923'te yaygınlaştırmıştır. Görüş, Raştriya Swayamsevak Sangh (RSS), Vishva Hint Parishad (VHP) ve Hint Sena gibi kuruluşlar tarafından savunulur.
Hindutva hareketi, homojenleşmiş çoğunluk ve kültürel hegemonya kavramı gibi tartışmalı görüşlere bağlı kalmasından ötürü "klasik anlamda neredeyse faşist" olarak tanımlanmıştır. Bazıları ise faşist etiketini doğru bulmamakta ve Hindutva'nın aşırı bir "muhafazakarlık" veya "etnik mutlakiyetçilik" olduğunu öne sürmektedir.
Hindistan'da büyük bir siyasi parti olan Bharatiya Janata Partisi (BJP) hakkındaki Encyclopædia Britannica makalesine göre Hindutva, "Hindu değerleri açısından Hint kültürünü savunan" bir ideolojidir. BJP'ye göre Hindutva terimi “kültürel milliyetçilik” anlamına gelir ve “dini veya teokratik bir kavram” değildir.

Voyage aux Pyrénées (Pirene Surlarına Yolculuk)
1854 yılında sağlık sorunları nedeniyle Pirene bölgesine yaptığı seyahat sırasında Hippolyte Taine, gözlemlerini not ederek daha sonra Voyage aux Pyrénées (1855) adlı eserinde toplamıştır. Bu eser, yalnızca bir gezi anlatısı değil, aynı zamanda Taine’in düşünce sisteminin erken dönem özelliklerini yansıtan önemli bir çalışmadır.
Eserde Taine, Pirene bölgesinin doğal çevresini, iklimini, toplumsal yapısını ve kültürel özelliklerini ayrıntılı biçimde betimler. Bununla birlikte, gözlemlerini yalnızca betimleyici bir düzeyde bırakmaz; çevresel koşullar ile insan davranışları arasında nedensel ilişkiler kurmaya çalışır. Bu yaklaşım, onun daha sonra geliştireceği pozitivist tarih ve edebiyat eleştirisi anlayışının temelini oluşturur.
Taine’in bu eserde ortaya koyduğu düşünceler, özellikle “ırk, çevre ve tarihsel an” (race, milieu, moment) yaklaşımının erken izlerini taşır. Bu çerçevede insan davranışlarının bireysel iradeden ziyade çevresel ve tarihsel faktörler tarafından belirlendiği görüşü ön plana çıkar. Voyage aux Pyrénées, bu yönüyle Taine’in metodolojik yaklaşımının şekillenmesinde önemli bir basamak olarak kabul edilir.

Hugo Grotius (10 Nisan 1583 - 28 Ağustos 1645), doğal hukuk öğretisiyle ün kazanmış olan Hollandalı düşünür. Hukuk alanında, Descartes bilgi felsefesiyle modern düşünce açısından ne kadar önemliyse, o kadar önemli olan Grotius, Descartes'ın bilgi alanında gerçekleştirdiği şeyi, hukuk alanında yapmıştır. Başka bir deyişle, nasıl ki modern felsefenin kurucusu olan Descartes, kuşku yoluyla bilgiyi teolojik-skolastik tasalluttan kurtararak özneden yola çıktıysa, aynı şekilde Grotius da hukuku, Tanrı iradesi karşısında bağımsız ve nesnel bir kurum olarak öne sürmüştür.
Hugo Grotius'un ortaya attığı ve bugün de hâlen Uluslararası Hukuk alanında yürürlükte olan en önemli ilke "denizlerin serbestisi" ilkesidir.
Doğal hukuk kendisini gerçekleştirebilmek için reel bir güce, devlet gücüne muhtaçtır; dolayısıyla devleti kendisinden önce ve varoluşunun nedeni olan hukuku korumak ile yükümlüdür; devlet, hukukun koruyucusu ve garantisidir. Ona göre Machiavelli'nin tersine, hukuku yaratan devlet değil, devleti yaratan hukuktur.
Doğal yasa anlayışının ortaya çıkmasında en önemli sebep olan ahlâkî kuşkuculuğu çürütmek Hugo Grotius'un (1583-1645) da amacıydı. O, Savaş Etik Tarihindeki Temel “Doğal Yasa” Anlayışları Ve Bu Anlayışlardaki Dînî Unsurlar ve Barışın Yasası Üzerine adlı eserinde uluslararası ilişkilerde, fazlasıyla var olan ahlâkî kuşkuculuğun giderilmesiyle ilgili görüşler ortaya koymuş, uluslararası barışı sağlamak için ahlâkî bir çerçeve sunmaya çalışmıştır. Grotius, kendinden öncekiler gibi, doğal yasanın, aklı kullanmakla keşfedilebilecek kurallar kümesi şeklindeki tanımını benimsemiştir. Bununla birlikte, onun anlayışında iyinin hakka önceliğinden, hakkın iyiye önceliğine geçilmiş görünmektedir. Grotius'un bu alana yaptığı en önemli katkı doğal yasayı insan haklarıyla ilgili teoriye dönüştürmesidir. Dolayısıyla, onun öğretisi bireysel insan haklarını esas almaktadır. Nitekim o, ahlâk alanını, bir bireysel haklar topluluğu olarak görmüş, hukukun bu tür hakların teorisi olarak anlaşılabileceğini belirtmiştir. Bu durumda, Grotius'a göre, bir hak, kişinin ahlâkî bir niteliğidir. Bu ‘ahlâkî nitelik’, ahlâkî eylemleri mümkün kıldığı için, bir tür ahlâkî güç ya da ahlâkî bir kapasite olarak anlaşılabilir. Ahlâkî niteliğe sahip olan birey özgür, bağımsız ve ahlâkî anlamı olan birisidir. Bu görüşlerin, birey-toplum ilişkisi açısından iki önemli sonucu vardır. Birisi, ahlâk insanî ve sosyal içerikli yükümlülükler olarak değil, bireysel ağırlıklı, gönüllü muameleler ve bağımsız fiiller olarak anlaşılmaktadır. Diğeri, bireylerin ayrılığı ve farklılığı ahlâkî açıdan anlamlı hale gelmektedir. Bize göre, Grotius'un doğal yasa anlayışına yapmış olduğu en az yukarıda ifade edilen katkı kadar önemli olan bir diğer katkı daha vardır. Grotius ateist değildir. Bununla birlikte, o, Tanrı'ya inancı doğa yasasının ontik şartı olarak görmez.Başka deyişle, Tanrı'nın olmadığı kabul edilse de Grotius'un ulaştığı nokta, aslında, doğa yasasının bize Tanrı tarafından verildiği, bu yasanın bizim doğamızın yasası olduğu ve ‘doğru’ aklın düşünme kapasitesinde mevcut bulunduğu şeklindeki, Aquians'ın anlayışıyla da desteklenen Eski ve Orta Çağ'daki düşüncelerin bir sonucudur. Bununla birlikte, Grotius'un hem sekülerizmi hem de bireysel haklar teorisi, insanlara yükümlülük fikri sağlamada zayıf düşmektedir. İnsan, bir takım avantajlar sağladığında yükümlülüklerinden niçin vazgeçmesin? Bu güçlüğün giderilmesinde, bize göre, Grotius'un muhafazakâr yorumcularının katkısından yararlanılabilir. Onlara göre, insanın doğal yasayla ilgili bilgisi Tanrı'ya bağlı değilse de, doğal yasaya uyma gerekçeleri Tanrı'ya bağlıdır.
De Jure Belli Ac Pacis en ünlü eseridir.Savaş onun için necessary evil yani zorunlu kötülüktür.
Bir diğer önemli eseri 1609 yılında yazdığı Denizlerin Serbestisi'dur.

I. Fotios (Yunanca: Φώτιος, Phōtios; yaklaşık 810 – yaklaşık 893a[›]), ayrıca Photius ya da Photios olarak da okunur, 858'den 867'e ve 877'den 886'ya kadar Konstantinopolis Patriği.
Fotios, İoannis Hrisostomos'tan sonra en güçlü ve etkili Konstantinopolis Patriği kabul edilir. Zamanının en önemli düşünürüdür, "9. yüzyıl rönesansının yol gösteren ışığıdır". Slavların, Hristiyan olmasında ve Ortodoks Kilisesinin, Katolik Kilisesinden ayrılmasında merkezi bir rol oynamıştır.
Fotios, Konstantinopolisli soylu bir aileye mensup iyi eğitim almış birisidir. Fotios'un büyük amcası, önceki Konstantinopolis Patriği Tarasius'tur. Keşiş olmaya niyet etmiştir, fakat alim ve devlet adamı olmayı seçmiştir. 858 yılında III. Mihail, Konstantinopolis Patriği İgnatius'u görevden aldı ve Fotios bu meslekten biri olmayarak bu göreve atandı. Papa ile imparator arasındaki güç savaşının ortasında, İgnatius göreve yeniden getirildi. İgnatius'un 877 yılında ölümünden sonra Fotios, İmparatorun emri ile bu makama geri döndü. Yeni Papa VIII. Ioannes, Fotios'un makama geri dönmesini onayladı. Yalnızca Katoliklerin kabul ettiği Dördüncü Konstantinopolis Konsili'nde aforoz edilmesi yasalaştı. Doğu Ortodoksların kabul ettiği aynı sıra numaralı ikinci konsilde bu kararın tersi yasalaşmıştır. Böylece iki tane Dördüncü Konstantinopolis Konsili ile, birleşmişliğin göstergesi ilk yedi ekümenik konsil serisi sona ermiştir.

Fotios'un hayatı hakkındaki ana kaynakların çoğu ona düşman kişilerce yazılmıştır. Modern araştırmacılar bu nedenle bu kaynaklara dikkatli yaklaşırlarb[›] Fotios'un orijini ve erken yılları hakkında çok az şey bilinmektedir. Bildiklerimiz, Konstantinopolisli soylu bir aileye mensup olduğu, büyük amcasının, İmparatoriçe İrini ve İmparator I. Nikiforos dönemlerinde 784 yılından 806 yılına kadar Konstantinopolis Patrikliği yapan Tarasius olduğudur. İkinci Bizans ikonoklazmı sırasında, babası Sergios resimlere saygı duyan (ikonofil) olduğu için ailesi sıkıntı yaşamıştır. Sergios'un ailesi 842 yılında ikonaların tekrar yerine konmasından sonra göze girmişlerdir. Belirli araştırmacılar, Fotios'un, en azından bir parçasının, Ermeni olduğunu belirtirlerkenc[›] Diğer alimler onu sadece Bizans Rumu olarak adlandırırlar. Bizans yazarları, İmparator III. Mihail'ın bir keresinde sinirli bir şekilde Fotios'u "Hazar-yüzlü" diye çağırdığını yazarlar. Bunun genel bir hakaret mi yoksa kökeni ile ilgili mi olduğu açık değildir.
Fotios, mükemmel bir eğitim almasına rağmen, bu eğitimi nasıl aldığına dair elimizde bilgi yoktur.d[›] Teoloji, felsefe, gramer, hukuk, doğa bilimleri ve tıp konuları üzerine sahip olduğu ünlü kütüphane, onun muhteşem bilginliğinin kanıtıdır.
Birçok araştırmacı, Fotios'un Konstantinopolis Üniversitesi Magnaura ya da başka bir üniversitede ders vermediğine inanır; Vasileios N. Tatakis, patrik olduğu dönemde bile Fotios'un "öğrenmeye çok arzulu genç öğrencilere" evinde, "öğrenimin kalbinde", ders verdiğini belirtir.
Fotios, genç iken, manastır hayatına özendiğini fakat onun yerine din dışı bir kariyer seçtiğini söyler. Bu kariyer muhtemelen erkek kardeşi Sergios'un, kocası Theofilos'un 842 yılında ölmesi ile İmparatoriçe olan Theodora'nın kız kardeşi İrini ile evlenmesi ile açılmıştır. Fotios, önce muhafız alayının komutanı (prōtospatharios) sonra baş imparatorluk sekreteri (protasēkrētis) olmuştur. Belirsiz bir tarihte, Fotios, Bağdat'ta bulunan Abbasiler'e giden elçi heyetine katılmıştır.

Fotios'un kilise kariyeri Sezar Bardas ve yeğeni genç İmparator Mihail'ın 856 yılında Theodora'nın yönetimine son vermesi ile yükselmeye başlamıştır. 858 yılında Bardas, kendisini İgnatius'un muhalefeti ile karşılaştı. İgnatius, dul gelini ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle Bardas'ın Aya Sofya'ya girişine izin vermiyordu. Buna cevap olarak, Bardas ve Mihail, İgnatius'un görevden alınıp, ihanet ile suçlanmasını sağlayıp patriklik makamının boşalmasını sağladılar. Makam, kısa sürede Bardas'ın akrabası Fotios tarafından dolduruldu. Fotios, 20 Aralık 858 tarihinde din adamı oldu, dört gün içinde başarılı şekilde okuyucu, kıdemsiz diyakoz, diyakoz ve rahip oldu. Noel günü Konstantinopolis Patriği oldu.
İgnatius'un görevden alınması ve Fotios'un hızlı yükselişi skandala ve Ekümenik ölçekte kiliselerin bölünmesine neden oldu. Papa ve diğer batı piskoposları İgnatius'un tarafında yer aldı. İgnatius'un formal kilise mahkemesi sonucu görevden alınmaması Fotios'un seçimini kanunsuz kıldı. Sonuçta, kıdemli patrik olarak Papa I. Nikolas, Fotios'un seçiminin hukukiliğini belirlemek için sürece dahil oldu. Elçileri, konuyu araştırma göreviyle Konstantinopolis' gitmek için yola çıktılar. Ancak vardıklarında, Fotios'un yerine yerleşmiş buldular ve 861 yılında toplanan sinodun kararların kabullenmek zorunda kaldılar. 863 yılında Roma'da toplanan sinod, Fotios'u görevden aldı ve İgnatius'u tüm yetkileri ile tekrar atadı. Dört yıl sonra, Fotios bir konsil toplayarak Papayı, Kutsal Ruhun çifte tabiatı hakkındaki sorular üzerine kafir olduğu temeli ile aforoz etti.
Durum, ayrıca papalığın tüm kilise üzerinde yetkisinin sorgulanması ve yeni Hristiyan olan Bulgarlar üzerinde kimin yetkili olduğu tartışması ile daha çetrefilli bir hal aldı. Papa Nikolas, Fotios'un görevinden ayrılması üzerine odaklandı, güç üzerine ihtiras suçlamaları ile çok sert saldırılarda bulundu.
Fotios'un hamisi Bardas'ın 866 yılında, İmparator III. Mihail'ın ise 867 öldürülmesi ve Makedonyalı Basileios'un tacı ele geçirmesi ile değişti. Fotios, yalnızca Bardas ve Mihail tarafından korunduğu için değil fakat Basileios'un papa ve batı imparatorları ile müttefiklik arayışı nedeniyle, patriklikten alındı. Fotios, makamı bıraktı ve Eylül 867 tarihine kadar sürgün yaşadı. İgnatios, 23 Kasım'da yeniden patrik oldu. Fotios, 869-870 Konsillerinde lanetlendi. İgnatios, ikinci patriklik döneminde, Fotios'un politikalarına yakın politika izledi.
Aforoz edilmesinden çok uzun sürmeyen bir süre sonra, Basileios ile ilişkilerini düzeltti ve imparatorun çocuklarının hocası oldu. Fotios'un sürgünde Skepi manastırında yazdığı günümüze ulaşan mektuplarında, imparatorun kendisine patriklik makamını geri vermesi için kulis yaptığı görülmektedir. İgnatios'un biyografi yazarı, Fotios'un Basileios'un kökleri ve soyu hakkında bir evrak uydurup, arkadaşı bir kütüphanecinin yardımı ile imparatorluk kütüphanesine koydurduğunu iddia eder. Bu dokümana göre, imparatorun ataları herkesin bildiği gibi köylü olmayıp, Ermeni Arsacid Hanedanından gelmektedir. Doğru ya da yanlış bu hikâye Basileios'un Fotios'a ister edebi ister ideolojik bağımlılığını ortaya çıkarmaktadır. Fotios, geri çağrılmasından sonra, İgnatios ile buluştu ve halka uzlaştıklarını açıkladılar. İgnatios, 23 Ekim 877 tarihinde öldü. Üç gün sonra Fotios, patriklik tacını giydi. Shaun Tougher, bu noktada Basileios'un artık ona bağlı değil aksine yönlendirdiğini belirtir.
Fotios, Kasım 879 yılında Konstantinopolis'te toplanan konsilde, Hristiyan dünyasından resmi bir kabul görmüştür. Papa VIII. Ioannes'in elçileri katılmışlar, Fotios'un yasal patrik olduğunu açıklayan Latin görüşleri ile sansürlenmiş bir onay hazırlanmışlardır. Patrik, Papa'dan özür, yeni Hristiyan olan Bulgarlar üzerinde kimin yetkili olduğu, Kutsal Ruh'un hem Baba, hem de Oğul'dan kaynaklandığı (filioque) düşüncesinin İznik amentüsüne sokulması gibi Batı ve Doğu kiliseleri arasındaki çekişmenin ana konularda ılımlı bir duruş sergilemiştir. Gerçekte, Fotios Papa'dan özür dilememiş, filioque kabul etmemiştir. Bulgaristan'ın 870 yılında bağımsız kilise olmasını güven altına alarak Bizans usulüne dönüşü ile, onay sadece kâğıt üzerinde kalmıştı. Bulgaristan Kralı I. Boris'in izni olmadan, papalığın iddialarını hayata geçirmesi mümkün değildi.
Basileios ile ardılı VI. Leon arasındaki çekişmede Fotios, Basileios tarafını tutmuştur. 883 yılında, Basileios, Leon'u komplo kurmakla suçlayıp, saraya hapsetmiş ve kör ettirmek istemiştir. Leon'un metresi Zoe'nun babası Stilianos Zaucis ve Fotios onu bunu yapmaktan vazgeçirmişlerdir. 886 yılında, Basileios birçok bürokratın dahil olduğu bir komployu ortaya çıkardı ve cezalandırdı. Bu komplo, Leon'u kapsamamıştır fakat Fotios, Basileios'un otoritesine karşı yapılan bu komplonun katılımcılarından biriydi.
Basileios, 886 yılında resmi söyleme göre bir av kazasında öldü. Warren T. Treadgold ise İmparator olup, aynı zamanda hocası olan Fotios'u görevden alan Leon tarafından hazırlanan bir entrika sonucu öldürüldüğünü gösteren kanıtlar olduğuna inanır. Fotios'un yerine İmparatorun kardeşi Stephanus, Konstantinopolis Patriği olmuştur. Fotios, Ermenistan'da Bordi'de bir manastıra sürgüne gönderilmiştir. Papa V. Stephanus ile yaptığı mektup alış verişinde, Fotios, Leon'un onun istifa etmesini sağladığını onaylar. 887 yılında, Leon bir mahkeme ile Fotios'u ihanet ile suçladı. Ancak hiçbir suçlama kanıtlanamadı. Ana tanık Theodore Santabarenos, Fotios'un 883 yılında Leon'un iktidardan düşmesinin arkasında olduğuna dair tanıklık etmeyi reddetmiştir. Mahkemeden sonra, imparatorun gazabını çekmiştir. Persona non grata Fotios'u manastırda emekliliğe zorlamıştır. Ancak, hayatının kalan kısmında hakarete uğramışlığı devam etmemiştir.

Fotios, sonraki birkaç yılda itibarını iade eden Leon'un hükümdarlığında, kariyerini yazar olarak devam etmiştir. 888 yılında yazılan bir tekstte, imparator, Fotios'u yasal piskopos olarak betimler. İtibarının iade edildiğine bir başka kanıt, Fotios'un ölümünde cesedinin Konstantinopolis'e gömülmesine izin verilmesidir. İgnatius'un anti-Fotios biyografi yazarına göre, Fotios'un taraftarları, onu ölümünden sonra "Aziz" yapmak için uğraşmışlardır.
Doğu Ortodoks Kilisesi, Fotios'u aziz ilan etmiştir. Yortu günü 6 Şubattır.

Fotios'un en önemli eseri Bibliothiki veya Myriobiblondur, bu, daha önceki yazarların (genellikle Kodeksler olarak anılır) 280 cildinin özetleri ve özetlerinden oluşan bir koleksiyondur, bunların orijinalleri artık büyük ölçüde kaybolmuştur. Eser, özellikle tarihsel yazarlardan alınan alıntılar açısından zengindir.
Ktesias, Her

Papa I. Gelasius, 1 Mart 492'den 19 Kasım 496'daki ölümüne kadar Roma piskoposudur. Gelasius, tarzıyla Geç Antik Çağ ile Erken Orta Çağ arasında bir yerde duran üretken bir yazardır. Bazı akademisyenler, selefi III. Felix'in onu papalık belgelerini taslak haline getirmesi için işe almış olabileceğini ileri sürmüşlerdir ancak bu kesin değildir.
Papalık görevi sırasında katı Katolik Ortodoksluğu çağrısında bulunmuş, papalık otoritesine itaati daha da ısrarla talep etmiş ve sonuç olarak Batı ve Doğu Kiliseleri arasındaki gerginliği artırmıştır. Şaşırtıcı bir şekilde, Ariusçu (yani Teslisçi olmayan Hristiyanlar) olan ve bu nedenle İznik Hristiyanlarının bakış açısından sapkın olarak algılanan Ostrogotlarla da yakın ilişkileri mevcuttur.

Gelasius'un nerede doğduğu konusunda bazı karışıklıklar vardır: Liber Pontificalis'e göre Afrika'da ("natione Afer") doğmuştur, Roma imparatoru I. Anastasius'a hitaben yazdığı bir mektupta ise "Romalı olarak doğduğunu" ("Romanus natus") belirtmiştir. J. Conant, ikinci iddianın muhtemelen sadece Vandallar istila etmeden önce Roma Afrika'sında doğduğunu belirttiğini ileri sürmüştür.

Gelasius'un 1 Mart 492'de papalığa seçilmesi bir devamlılık göstergesiydi: Gelasius, Papa III. Felix'in Doğu Roma İmparatoru Anastasius ve Konstantinopolis patriği ile yaşadığı çatışmaları devraldı ve çağdaşı Patrik Euphemius'un her türlü evrensel jestine rağmen, ölen Konstantinopolis Patriği Akakios'un isminin diptiklerden silinmesinde ısrar ederek bu çatışmaları daha da şiddetlendirdi.
İmparator ve Konstantinopolis Patriği ile ayrılık, Batı bakış açısından kaçınılmazdı çünkü onlar İsa Mesih'in yalnızca İlahi bir doğaya sahip olduğu Monofizit sapkınlığını benimsemişlerdi. Gelasius, bu konudaki Katolik doktrinini anlatan De duabus in Christo naturis (Mesih'in ikili doğası üzerine) adlı kitabı yazdı. Dolayısıyla Gelasius, yazma tarzının tüm muhafazakar Latinliğine rağmen Geç Antik Çağ ile Erken Orta Çağ'ın eşiğindeydi.
Akakios bölünmesi sırasında Gelasius, Roma Makamı'nın Doğu ve Batı'daki evrensel Kilise üzerindeki üstünlüğünü savundu ve bu doktrini, ilk yüce papa Petrus'tan papalığa geçişleri nedeniyle papalık üstünlüğünü iddia eden ardışık papalar için model haline gelen terimlerle sundu.
494 yılında Gelasius, Anastasius'a kilise ve devlet arasındaki ilişki konusunda oldukça etkili bir mektup Duo sunt yazdı; bu mektup, yaklaşık bin yıl boyunca siyasi etki yarattı.

Daha yakın bir yerde, uzun bir mücadeleden sonra Gelasius, nominal olarak Hristiyan bir nüfus arasında birkaç nesildir devam eden Antik Roma'ya ait Lupercalia festivalini nihayet bastırdı. Gelasius'un Senatör Andromachus'a yazdığı mektup, tartışmanın temel iddialarını ele aldı ve tesadüfen, aksi takdirde kaybolabilecek olan doğurganlık ve arınmayı birleştiren festivalin bazı ayrıntılarını sağladı. Lupercalia, adını Şubat ayına "februare" ("arındırmak") kelimesinden gelen "dies februatus"tan alan bir arınma festivali olmasına rağmen, yaygın olarak "Candlemas" olarak da adlandırılan Kutsal Bakire Meryem'in Arınma Bayramı ile ilgisi yoktu; bu son bayram, ilk oğlunun doğumundan 40 gün sonra Musa yasası uyarınca Kutsal Aile'nin törensel yükümlülüklerinin yerine getirilmesini anmaktadır. Kutsal Aile örneğinde, bu Noel'den 40 gün sonra, 2 Şubat'ta gerçekleşmiştir.

Kısa ama dinamik bir görev süresinin ardından Gelasius, 19 Kasım 496'da öldü. Yortu günü, ölümünün değil, gömülmesinin yıldönümü olan 21 Kasım'dır.

Gelasius, Roma'nın ilk piskoposlarının en üretken yazarlarından biriydi. 100'den fazla Gelasius mektubu günümüze ulaşmıştır, ancak bunların 49'u parça parçadır ve bazıları birkaç satır kadar kısadır. Ek olarak, Gelasius adını taşıyan 6 inceleme mevcuttur. Cassiodorus'a göre, Gelasius'un ünü, kendisine ait olmayan diğer eserleri de adının yanına çekmiştir. Acacian Şizması ile bağlantılı dogmatik mektupları geç antik çağda yaygın olarak dolaşımda olmasına (ve birçok akademik ilginin odağı olmasına) rağmen, Gelasius'un mektuplarının çoğu aslında banliyö İtalya'sının kilisesinin yönetimiyle ilgiliydi.

Pseudo-Gelasian eserlerinin en ünlüsü De libris recipiendis et non recipiendis ("Alınacak ve alınmayacak kitaplar hakkında"), ayrıca Decretum Gelasianum olarak da adlandırılan, papalık döneminde ortodoksluk için yapılan baskıyla bağlantılı olduğuna inanılan ve Gelasius'un kanonik ve apokrif kitaplar üzerine bir kararname olarak okunması amaçlanan, iç kanıtların daha sonraki bir tarihte olduğunu ortaya koyduğu listedir. Bu nedenle Kutsal Yazıtlar kanonunun belirlenmesi geleneksel olarak Gelasius'a atfedilmiştir.

Latin Katolik geleneğinde, Pseudo-Gelasian Sakramentaryası aslında Roma kaynaklarından türetilen ve yerel Galya ayin öğelerinin eklenmesiyle MS 8. yüzyılın ortalarında Paris yakınlarında yazıya geçirilen bir ayin kitabıdır. Gelasius'un yazdığı bazı duaların metinlerini içermesine rağmen, kitabın baş yazarı veya derleyicisi değildi. El yazması (Vatikan, Vatikan Kütüphanesi, Reg. lat. 316 + Paris, Ulusal Kütüphane, ms. lat. 7193, fol. 41–56) aslında Liber sacramentorum Romanae ecclesiae (Roma Kilisesinin Sakramentler Kitabı) olarak adlandırılmıştır. Gelasius'a yapılan atıf, en azından kısmen, Gelasius'un "fecit etiam et sacramentorum praefationes et orationes cauto sermone et epistulas fidei delimatato sermone multas" olduğunu belirten Liber Pontificalis olarak adlandırılan Yüce Papaların kroniğine dayanmaktadır ("Ayrıca kutsal ayinlere ve dualara dikkatli bir dille önsözler yazdı ve inançla ilgili olarak cilalı bir dille birçok mektup yazdı"). Eski bir gelenek, kitabın Gelasius'a ait olduğunu ileri sürüyordu; bu, görünüşe göre Walafrid Strabon'un bu kitabı Gelasius'a atfetmesine dayanıyordu.

Kardinal Giuseppe Maria Tomasi, Ayin'de Gelasius'a atfedilen ve 'Contra obloquentes' başlıklı bir ayin kitabının bir bölümünü alıntıladı ve yayınladı. Bölüm şöyleydi: "Bağışla, Tanrım, Sana yalvarıyoruz, sahte zihinlerin çelişkisi konusunda kendimizi yormayalım, ama bu kötülük bir kez reddedildikten sonra, ne haksız eleştirilerden korkmamıza ne de sinsi iltifatlara kapılmamıza izin vermen için dua edelim, bunun yerine Senin emrettiğin şeyi sevmemiz için...". Papa XIV. Benedictus, 1751'de, masonluğa saldıran Apostolik Anayasası "Providas" içinde bu alıntıyı yayınladı.

Papa Aziz I. Gelasius'un biyografisinin Liber Pontificalis'in yanı sıra birincil kaynağı, Cassiodorus'un öğrencisi Dionysius Exiguus tarafından yazılan bir biyografidir.

Cohen, Samuel (2022). "Gelasius and the Ostrogoths: jurisdiction and religious community in late fifth‐century Italy". Early Medieval Europe. 30 (1): 20–44. doi:10.1111/emed.12519. ISSN 0963-9462
Norman F. Cantor, Civilization of the Middle Ages.
Neil, Bronwen, and Allen, Pauline (eds. and trans.). The letters of Gelasius I (492-496) : pastor and micro-manager of the Church of Rome. Turnhout, Belgium. pp. 8–9. 978-2-503-55299-6 OCLC 893407493
Catholic Encyclopedia, 1908.
Rudolf Schieffer, Gelasius I, in Lexikon des Mittelalters, Bd. 4 (1989), Sp. 1197.
Friedrich Wilhelm Bautz (1990). "Gelasius I".  Bautz, Friedrich Wilhelm (Ed.). Biographisch-Bibliographisches Kirchenlexikon (BBKL) (Almanca). 2. Hamm: Bautz. cols. 197–199. ISBN 3-88309-032-8. 
Ullmann, W., Gelasius I. (492–496): Das Päpsttum an der Wende der Spätantike zum Mittelalter, Stuttgart, 1981.
 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Pope St. Gelasius I". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company. 

Duo sunt: introduction and text in English
Collected Works (Opera Omnia) in Migne's Patrologia Latina
Fontes Latinae de papis usque ad annum 530 (Papa IV. Felix)
Liber Pontificalis
Decretum Gelasianum: De Libris Recipiendis et Non Recipiendis
"Gelasius I" in the Ökumenisches Heiligenlexikon

I. James (İskoçya için: VI. James; 19 Haziran 1566 – 27 Mart 1625), İskoçya, İngiltere ve İrlanda kralı.
İskoçya Krallığına soyluların annesini tahttan indirmesiyle sahip oldu. 1589'da Danimarka kralı II. Fredrick'in küçük kızı Anne ile evlendi ve 3 çocukları oldu. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth çocuksuz olarak ölünce en yakın akrabası olarak James tahta geçti. James İngiltere için ülkeyi yöneten ilk Stuart Hanedanı üyesiydi.
Annesi I. Mary koyu Katolik olduğundan I. James kral olduğunda İngiliz Katolikleri durumlarının iyileşeceğini ve üzerlerindeki baskının azalacağını düşünmüşlerdi. Ancak I. James Kalvinist bir Protestandı. Zamanla Katolikler üzerindeki baskı daha da artınca bazı Katolikler Robert Catesby önderliğinde I. James'e karşı meşhur 5 Kasım 1605 Barut Komplosunu kurmuşlardı.

James 19 Haziran 1566'da Edinburgh Kalesi'nde doğdu ve hükümdarın en büyük oğlu ve veliahtı olarak otomatikman Rothesay Dükü ve İskoçya Prensi oldu. Beş gün sonra, bir İngiliz diplomat olan Henry Killigrew, tam olarak iyileşmemiş olan ve sadece hafifçe konuşabilen kraliçeyi gördü. Bebek "hemşiresini emiyordu" ve "iyi orantılıydı ve iyi bir prens olduğunu kanıtlayacak gibiydi." 17 Aralık 1566'da Stirling Kalesi'nde düzenlenen bir Katolik töreninde "Charles James" veya "James Charles" olarak vaftiz edildi. Vaftiz ebeveynleri Fransa Kralı IX Charles, İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth ve Savoy Dükü Emmanuel Philibert idi.Mary, o zamanlar adet olduğu üzere "çopur bir rahip" olarak bahsettiği St Andrews Başpiskoposu'nun çocuğun ağzına tükürmesine izin vermeyi reddetti.
James, İskoç Kraliçesi Mary ile ikinci kocası Lord Darnley Henry Stuart'ın tek oğluydu. Hem Mary hem de Darnley, VIII Henry'nin ablası Margaret Tudor aracılığıyla İngiltere Kralı VII Henry'nin torunlarının torunlarıydı. Mary'nin İskoçya üzerindeki yönetimi güvensizdi ve Roma Katoliği olan Mary ve kocası Protestan asilzadelerin isyanıyla karşı karşıya kaldı. Mary ve Darnley'in zor evliliği sırasında, Darnley gizlice isyancılarla ittifak kurdu ve James'in doğumundan sadece üç ay önce kraliçenin özel sekreteri David Rizzio'nun öldürülmesinde komplo kurdu.
James daha 8 aylıkken babası Lord Darnley 10 Şubat 1567'de Edinburgh'daki Kirk o' Field'da, belki de Rizzio'nun öldürülmesinin intikamını almak için öldürüldü. James babasının Albany Dükü ve Ross Kontu unvanlarını miras aldı. Mary zaten sevilmeyen biriydi ve 15 Mayıs 1567'de Darnley'i öldürdüğünden şüphelenilen Bothwell 4. Kontu James Hepburn ile evlenmesi ona karşı yaygın olan kötü hisleri daha da artırdı. Haziran 1567'de Protestan isyancılar Mary'yi tutuklayıp Lochleven Kalesi'ne hapsettiler; oğlunu bir daha hiç görmedi. Mary, 24 Temmuz 1567'de bebek James lehine tahttan çekilmek ve gayrimeşru üvey kardeşi Moray Kontu James Stewart'ı naip olarak atamak zorunda kaldı. Böylece James, bebekken tahta çıkan üçüncü İskoç hükümdarı oldu.

James'in bakımı, Stirling Kalesi'nin güvenliği içinde "korunması, emzirilmesi ve yetiştirilmesi" için Mar Kontu ve Kontesi'ne emanet edildi.James on üç aylıkken 29 Temmuz 1567'de İskoçya Kralı olarak taç giydi. İskoç yönetici sınıfının çoğunun dini inançlarına uygun olarak James, İskoçya Protestan Kilisesi Kirk'ün bir üyesi olarak yetiştirildi. Özel Konsey James'in eğitmenleri ya da hocaları olarak seçti. Genç kralın kıdemli öğretmeni olarak Buchanan, James'i düzenli olarak dayağa maruz bıraktı ama aynı zamanda ona hayat boyu sürecek bir edebiyat ve öğrenme tutkusu aşıladı. Buchanan, James'i De Jure Regni apud Scotos adlı eserinde ana hatlarıyla belirttiği gibi monarşinin sınırlamalarını kabul eden, Tanrı'dan korkan, Protestan bir kral haline getirmeye çalıştı.
1568'de Mary Lochleven Kalesi'nden kaçtı ve bu da birkaç yıl süren düzensiz şiddet olaylarına yol açtı. Moray Kontu, Langside Savaşı'nda Mary'nin birliklerini yenerek onu İngiltere'ye kaçmaya zorladı ve daha sonra Elizabeth tarafından hapsedildi. 23 Ocak 1570'te Moray Kontu James Hamilton tarafından öldürüldü. Bir sonraki naip James'in baba tarafından dedesi, Lennox'un 4. Kontu Matthew Stewart'tı ve bir yıl sonra Mary'nin destekçileri tarafından yapılan bir baskından sonra ölümcül bir şekilde yaralanarak Stirling Kalesi'ne taşındı. Halefi Mar Kontu "şiddetli bir hastalığa yakalandı" ve 28 Ekim 1572'de Stirling'de öldü. James Melville'in yazdığına göre Mar'ın hastalığı, Morton'un 4. Kontu James Douglas tarafından Dalkeith Sarayı'nda verilen bir ziyafeti izlemiştir.
Morton, Mar'ın makamına seçildi ve birçok açıdan James'in naipleri arasında en etkilisi olduğunu kanıtladı, ancak açgözlülüğüyle düşmanlar edindi. James'in babası Lord Darnley'in ilk kuzeni ve gelecekteki Lennox Kontu olan Fransız Esmé Stewart, Sieur d'Aubigny, İskoçya'ya geldiğinde ve kısa sürede James'in güçlü gözdelerinden ilki olarak kendini kabul ettirdiğinde gözden düştü. James 19 Ekim 1579'da Edinburgh'a giriş töreninde yetişkin bir hükümdar olarak ilan edildi. Morton 2 Haziran 1581'de Darnley cinayetinde suç ortaklığı yapmakla suçlanarak idam edildi. 8 Ağustos'ta James Lennox'u İskoçya'daki tek dük yaptı. O zamanlar on beş yaşında olan kral yaklaşık bir yıl daha Lennox'un etkisi altında kaldı.

Lennox Protestanlığa geçmişti ama kralla aralarındaki fiziksel yakınlaşmayı fark eden ve Lennox'un "kralı cinsel şehvete sürüklemeye çalıştığını" iddia eden İskoç Kalvinistleri ona güvenmiyordu. Ağustos 1582'de, Ruthven Baskını olarak bilinen olayda, Protestan Gowrie ve Angus kontları James'i Ruthven Kalesi'ne çekerek hapsettiler. ve Lennox'u İskoçya'yı terk etmeye zorladılar.
James 27 Haziran 1583'te Falkland'dan kaçtıktan sonra, krallığının kontrolünü giderek daha fazla üstlendi. Kirk üzerinde kraliyet otoritesini tesis etmek için Kara Yasaları yürürlüğe koydu ve eski hocası Buchanan'ın yazılarını kınadı. 1584 ve 1603 yılları arasında, 1592'ye kadar hükûmeti yöneten Thirlestane'li John Maitland'ın da yardımıyla etkili bir kraliyet hükûmeti ve lordlar arasında göreceli bir barış tesis etti.
Kralın şahsına yönelik son bir İskoç girişimi Ağustos 1600'de, James'in Gowrie Kontu'nun küçük kardeşi Alexander Ruthven tarafından Ruthvens'lerin oturduğu Gowrie House'da saldırıya uğramasıyla gerçekleşti. Ruthven, James'in hizmetkârı John Ramsay tarafından ezildi ve ardından çıkan arbedede Gowrie Kontu öldürüldü; hayatta kalan çok az tanık vardı. James'in Ruthvens'lerle olan geçmişi ve onlara yüklü miktarda borcu olduğu göz önüne alındığında, Ruthven'in bu olayla ilgili anlattıklarına herkes inanmamıştır
James 1586'da İngiltere ile Berwick Antlaşmasını imzaladı. Bu ve annesinin 1587'de "akıl almaz ve garip bir prosedür" olarak kınadığı idamı, sınırın güneyinde verasetinin önünün açılmasına yardımcı oldu.Kraliçe Elizabeth evlenmemiş ve çocuksuzdu ve James onun en olası halefiydi. İngiliz verasetini güvence altına almak politikasının temel taşlarından biri haline geldi. 1588'deki İspanyol Armada krizi sırasında, Elizabeth'e "doğal oğlunuz ve ülkenizin yurttaşı" olarak desteğini garanti etti. Elizabeth, James'e 1586'dan itibaren yıllık bir sübvansiyon gönderdi ve bu da ona İskoçya'daki işler üzerinde bir miktar baskı sağladı.

James'in cadı avlarına aşina bir ülke olan Danimarka'ya yaptığı ziyaret, cadılık çalışmalarına ilgi duymasına yol açtı. 1563 tarihli Cadılık Yasası uyarınca İskoçya'da cadılara yönelik ilk büyük zulüm olan Kuzey Berwick cadı mahkemelerine katıldı. Başta Agnes Sampson olmak üzere birçok kişi James'in gemisine karşı fırtına göndermek için büyücülük yapmaktan suçlu bulundu.

James cadı olmakla suçlanan kadınlara yapılan işkenceleri bizzat denetlemiştir. 1599'dan sonra görüşleri daha şüpheci bir hal almıştır. James daha sonra İngiltere'de oğlu Henry'ye yazdığı bir mektupta prensi "küçük sahte fahişenin keşfi" nedeniyle tebrik eder. “Bu tür keşiflerde benim varisim olman için Tanrı'ya dua ediyorum... günümüzde mucizelerin çoğu yanılsamadan başka bir şey değil ve bununla yargıçların suçlamalara güvenirken ne kadar dikkatli olmaları gerektiğini görebilirsin."

1601'den itibaren, Elizabeth'in hayatının son yıllarında, bazı İngiliz politikacılar -özellikle de başbakanı Robert Cecil sorunsuz bir veraset için önceden hazırlık yapmak üzere James ile gizli bir yazışma sürdürdüler. Kraliçe açıkça ölürken, Cecil James'e Mart 1603'te İngiliz tahtına geçişine dair bir bildiri taslağı gönderdi. Elizabeth 24 Mart'ın erken saatlerinde öldü ve James aynı günün ilerleyen saatlerinde Londra'da kral ilan edildi.
5 Nisan'da James, her üç yılda bir geri dönme sözü vererek (bu sözünü tutmadı) Edinburgh'dan Londra'ya doğru yola çıktı ve yavaş yavaş güneye doğru ilerledi. Yol boyunca yerel lordlar onu cömert bir misafirperverlikle karşıladı ve James yeni topraklarının ve tebaasının zenginliği karşısında hayrete düşerek "taşlı bir kanepeyi derin bir kuş tüyü yatakla değiştirdiğini" iddia etti.
James, Elizabeth'in cenazesinden dokuz gün sonra, 7 Mayıs'ta başkente vardı. Yeni tebaası onu görmek için akın etti, verasetin ne huzursuzluğa ne de istilaya yol açmamış olmasından dolayı rahatlamışlardı.
James'in İngiliz taç giyme töreni 25 Temmuz'da Westminster Abbey'de gerçekleşti. Bir veba salgını kutlamaları kısıtladı. Thomas Dekker ve Ben Jonson gibi dramatik şairlerin ayrıntılı alegoriler sunduğu Londra'ya Kraliyet Girişi 15 Mart 1604'e ertelendi. Dekker "sokaklar insanlarla döşenmiş gibiydi; zengin mallar yerine tezgahlar çocuklarla kurulmuştu; açık pencereler kadınlarla doluydu" diye yazdı.

James'in saltanatının ilk yıllarında, hükûmetin günlük işleyişi, James'in Baron Ellesmere ve Lord Chancellor yaptığı deneyimli Thomas Egerton ve Lord Treasurer olarak devam eden kısa süre sonra Dorset Kontu olan Thomas Sackville tarafından ustaca yardım edilen, daha sonra Salisbury Kontu olan kurnaz Cecil tarafından sıkı bir şekilde yönetildi. Sonuç olarak James, İngiltere ve İskoçya arasında daha yakın bir birlik planı ve dış politika meseleleri gibi daha büyük konulara odaklanmanın yanı sıra, özellikle avcılık olmak üzere boş zamanlarının tadını çıkarmakta özgürdü.
James, İskoçya ve İngiltere'nin kişisel bi

Jacques Maritain (d. 18 Kasım 1882, Paris - ö. 28 Nisan 1973, Toulouse, Fransa), görüşlerini Katolik inancına dayandıran Fransız düşünür. Aquino'lu Aziz Tommaso'nun düşüncesi üzerine yorumları ve buna dayalı Tommasocu felsefesiyle tanınmıştır.

Protestan inancıyla yetiştirildi. Paris'te Sorbonne Üniversitesi'ndeki öğrenimi sırasında insanın yaşam ve ölüme ilişkin sorunlarının ancak doğal bilimler aracılığıyla çözülebileceğini savunan öğretmenlerinden etkilendi. Sorbonne'da tanıştığı Yahudi asıllı Rus olan Raissa Oumansoff da onun doğruluk arayışına dahil oldu. Sorbonne'daki bilimci tutumla hayal kırıklığı yaşayan iki öğrenci sezgici felsefeyi öğreten Henri Bergson'un derslerini takip ettiler. Bu düşünce yapısından etkilenerek "Mutlak" olana gereksinim duyduklarının farkına vardılar ve evlenmelerinden iki sene sonra, 1906 yılında, Katoliklik inancını benimsediler.

​
James Burnham (22 Kasım 1905 - 28 Temmuz 1987), Amerikalı filozof, siyaset teorisyeni ve stratejist. 1930'larda radikal bir Troçkist olarak tanınırken, 1940'lardan itibaren modern Amerikan muhafazakârlığının en önemli entelektüel kurucularından biri haline gelmiştir. Özellikle "Yönetsel Devrim" teorisiyle tanınan Burnham, güç dinamikleri üzerine yaptığı gerçekçi analizlerle siyaset bilimine önemli katkılarda bulunmuştur.

Chicago'da demiryolu yöneticisi bir babanın oğlu olarak doğan Burnham, eğitimini Princeton ve Oxford'da tamamladı. Oxford'da J. R. R. Tolkien'in öğrencisi oldu. 1930'larda Lev Troçki ile yakın çalıştı ancak 1940 yılında diyalektik materyalizmle bağlarını kopararak radikal sol hareketten ayrıldı. Bu kopuş, onun siyasal realizme (Makyavelizm) yönelmesine yol açtı.

1941 tarihli bu eserinde Burnham, kapitalizmin yerini sosyalizmin değil, "yöneticiler sınıfının" (teknokratlar ve bürokratlar) alacağını savundu. Ona göre modern devlet ve şirketler, mülkiyet sahiplerinden ziyade yönetim süreçlerini kontrol edenlerin eline geçmektedir. Bu teori, George Orwell'in 1984 romanındaki totaliter dünya düzeninin en büyük ilham kaynaklarından biri olmuştur.

Burnham, siyasetin ideolojik sloganlar üzerinden değil, "güç" ve "elitlerin yer değiştirmesi" üzerinden okunması gerektiğini savunmuştur. Machiavelli, Mosca, Pareto ve Michels'in fikirlerini modern çağa uyarlayarak, özgürlüğün ancak rakip güç odaklarının birbirini dengelemesiyle (kuvvetler ayrılığı) mümkün olabileceğini iddia etmiştir.

Burnham'ın "yöneticiler toplumu" analizi, daha sonraki düşünürler (özellikle Sam Francis) tarafından geliştirilen anarko-tiranlık kavramına zemin hazırlamıştır. Bu görüşe göre modern devlet, bir yandan ciddi suçlara karşı etkisiz kalırken (anarşi), diğer yandan yasaya saygılı vatandaşlar üzerinde aşırı bürokratik baskı (tiranlık) kurmaktadır.

1955'te William F. Buckley Jr. ile birlikte National Review dergisini kurarak modern Amerikan sağının entelektüel omurgasını oluşturdu. 1983 yılında, Soğuk Savaş stratejilerine katkıları nedeniyle Ronald Reagan tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi.

The Managerial Revolution (1941)
The Machiavellians: Defenders of Freedom (1943)
The Struggle for the World (1947)
Suicide of the West (1964)

National Review - James Burnham Arşivi

17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturmaları veya 2013 Türkiye yolsuzluk skandalı, 2013-2014 yıllarında Türkiye'de bazı kamu kurumları, kamu görevlileri, iş insanları ve aralarında dönemin dört bakanının da bulunduğu siyasetçiler hakkında rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, kaçakçılık ve yolsuzluk iddialarıyla yürütülen soruşturmalardır.
Soruşturmalar, Eylül 2012 ve Şubat 2013'te yapılan bir dizi ihbarın ardından başlatıldı. 17 Aralık 2013'te Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın gözaltı talimatları ve ilgili mahkemelerin arama kararlarının uygulanmasıyla süreç kamuoyuna yansıdı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele ve Mali Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından yürütülen soruşturmada, iş insanları, bürokratlar, banka yöneticileri, çeşitli düzeylerde kamu görevlileri, 61. Türkiye Hükûmeti kabinesinde yer alan bazı bakanlar ve bakan çocukları hakkında çeşitli suç iddiaları yer aldı. 16 Ocak 2014 tarihli Hâkimler ve Savcılar Kurulu kararıyla soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın görev yeri değiştirildi ve soruşturma daha sonra diğer savcılar tarafından yürütüldü.
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, soruşturmayı yürüten bazı yargı ve emniyet mensuplarının Gülen Hareketi tarafından yönlendirildiğini ve “paralel devlet” yapılanması içinde yer aldığını iddia etti. Soruşturmaların ardından Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar bakanlık görevlerinden istifa etti; Bayraktar ayrıca milletvekilliğinden de istifa ettiğini açıkladı. 5 Ocak 2015'te Meclis Soruşturma Komisyonu, eski bakanların Yüce Divan'a sevk edilmemesi yönünde karar aldı. 20 Ocak 2015'te TBMM Genel Kurulu'nda yapılan oylamada ise Egemen Bağış, Muammer Güler, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar hakkındaki Yüce Divan'a sevk önergeleri kabul edilmedi.

Bazı kamu kurumları ve savcılığa yapılan rüşvet, görevi kötüye kullanma ve ihaleye fesat karıştırma ihbarları üzerine 13 Eylül 2012, 21 Eylül 2012 ve 14 Şubat 2013 tarihlerinde soruşturmalar başlatıldı. Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın talimatı üzerine 17 Aralık 2013'te bazı şüphelilerin ev ve iş yerlerinde arama yapıldı; çeşitli eşya ve paralara el konuldu.
Soruşturma kapsamında dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, iş insanı Ali Ağaoğlu, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve Rıza Sarrafın da aralarında bulunduğu kişiler gözaltına alındı.
Medyaya yansıyan bilgilere göre soruşturmanın merkezinde Rıza Sarraf'ın faaliyetleri yer aldı. Sarraf hakkında kara para aklama, altın ticareti üzerinden kaçakçılık ve bazı kamu görevlileriyle rüşvet ilişkisi kurduğu iddiaları gündeme geldi. Üç bakan çocuğu hakkındaki suçlamaların ise “rüşvet almaya ve vermeye aracılık etmek” olduğu öne sürüldü.
Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 71 şüpheliden 24'ü çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı; 38 kişi ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 18 Aralık 2013'te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, dosyanın kapsamı ve iş yükü gerekçesiyle soruşturmaya iki savcı daha görevlendirdi.
İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış hakkında hazırlanan fezlekeler, TBMM'ye gönderilmek üzere Adalet Bakanlığı'na sunuldu.
25 Aralık 2013'te Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş'ın yürüttüğü ayrı soruşturmada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan'ın şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmasına yönelik bir belge hazırlandığı basına yansıdı. Emniyet yetkilileri, söz konusu gözaltı ve arama talimatlarının gerekçe ve delil bakımından yeterli olmadığı gerekçesiyle uygulanmadığını bildirdi.
17 Aralık soruşturması kapsamında tutuklanan bazı şüpheliler, 28 Şubat 2014'te tahliye edildi.

17 Aralık 2013'teki gözaltıların ardından Türkiye piyasalarında dalgalanma yaşandı. Operasyonun kamuoyuna yansımasından sonra Borsa İstanbul'da bazı hisselerde düşüşler görüldü; döviz piyasasında ise dolar ve avro yükseldi.
Soruşturmada bazı bakan çocukları, iş insanları ve kamu bankası yöneticilerinin adlarının geçmesi, olayın siyasi etkisinin yanında ekonomik etkilerinin de tartışılmasına yol açtı. Özellikle gözaltılar, aramalar ve medyaya yansıyan para görüntüleri, dönemin piyasa yorumlarında belirsizlik unsuru olarak değerlendirildi.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, soruşturmayı hükûmeti ve ekonomiyi hedef alan siyasi bir operasyon olarak nitelendirdi. Erdoğan ve hükûmet yetkilileri, soruşturmaların Gülen Hareketi ile hükûmet arasında dershaneler konusunda yaşanan gerilimle bağlantılı olduğunu ve yargı ile emniyet içindeki Gülen Hareketi mensuplarınca yürütüldüğünü iddia etti.
Hükûmet yetkilileri, soruşturma bilgilerinin basına sızdırılmasını da eleştirdi. Erdoğan, Mart 2014'te yaptığı bir açıklamada soruşturma sürecine ilişkin ses kayıtları ve dinlemeler üzerinden değerlendirmelerde bulundu.
Gülen Hareketi adına yapılan açıklamalarda ise hükûmetin hareketi hedef göstermesi eleştirildi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, soruşturmaların arkasında Gülen Hareketi'nin bulunduğu iddiasını reddetti; yargı sürecine müdahale edilmemesi gerektiğini savundu ve “paralel devlet” iddialarının delillerle ortaya konulması gerektiğini belirtti.
Soruşturmanın ardından bazı siyasi partiler, sivil toplum grupları ve sendikalar tarafından yolsuzluk iddialarına ilişkin protesto eylemleri düzenlendi. Bu eylemler, soruşturma sürecinin yalnızca adli değil, aynı zamanda siyasi bir kriz olarak da tartışılmasına yol açtı.

17 Aralık soruşturma dosyası başlangıçta Cumhuriyet savcıları Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç tarafından yürütüldü. Operasyonun ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, Cumhuriyet savcıları Mustafa Erol ve Ekrem Aydıner'i de dosyada görevlendirdi. 16 Ocak 2014'te HSYK kararıyla Çolakkadı'nın görev yeri değiştirildi ve yerine Hadi Salihoğlu atandı.
29 Ocak 2014'te savcılar Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç dosyadan alındı; Mustafa Erol ise dosyadan çekildi. Bu tarihten sonra 17 Aralık soruşturması Ekrem Aydıner tarafından yürütüldü. Aydıner, 17 Ekim 2014'te 17 Aralık soruşturması kapsamında 53 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Karara yapılan itirazın 16 Aralık 2014'te reddedilmesiyle dosyanın kapanması kesinleşti.
25 Aralık soruşturmasında ise Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş dosyadan alındı ve dosya Cumhuriyet savcıları İrfan Fidan, Fuzuli Aydoğdu ve İsmail Uçar'a devredildi. Bu dosyada 1 Eylül 2014'te aralarında Bilal Erdoğan'ın da bulunduğu 96 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

Soruşturmaların ardından emniyet ve yargı teşkilatında çok sayıda görev değişikliği yapıldı. 17 Aralık soruşturmasını yürüten bazı savcılar dosyadan alınırken, soruşturma iznini veren İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Zekeriya Öz de dâhil olmak üzere çok sayıda hâkim ve savcının görev yeri değiştirildi.
İçişleri Bakanlığı tarafından, savcılığın gözaltı ve mahkemelerin arama kararlarını yerine getiren bazı adli kolluk amir ve memurlarının görev yerleri değiştirildi; bazıları hakkında ise görevden alma veya meslekten çıkarma işlemleri yapıldı.
Soruşturma dosyalarında görev alan veya bu dosyalarla bağlantılı kararlar veren bazı savcı ve hâkimler, sonraki yıllarda farklı görevlere atandı veya yüksek yargı organlarında görevlendirildi. Bu atamalar, bazı medya organları ve muhalefet temsilcileri tarafından tartışma konusu yapıldı.

17-25 Aralık soruşturmalarının ardından hükûmette kabine değişikliği yapıldı. Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar bakanlık görevlerinden istifa etti.
Bayraktar, istifasının ardından yaptığı açıklamada, soruşturma dosyasında yer alan bazı imar planlarının dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla yapıldığını belirterek Erdoğan'ı eleştirdi ve milletvekilliğinden de istifa ettiğini açıkladı.
Soruşturma süreci ve aynı dönemdeki dershane tartışmaları, AK Parti içinde bazı milletvekili istifalarıyla da gündeme geldi. İdris Naim Şahin, Erdal Kalkan, Ertuğrul Günay, Hasan Hami Yıldırım, Haluk Özdalga, Muhammed Çetin ve Ahmet Öksüzkaya partiden istifa etti. Hakan Şükür ve İdris Bal ise soruşturmadan önce, dershane tartışmaları sırasında AK Parti'den ayrılmıştı.

Soruşturmaları "siyasi bir operasyon" olarak nitelendiren hükûmet, çok tartışmalı bir sürecin ardından HSK'nın yapısında değişiklik öngören bir yasa çıkarttı. Düzenlemeyle HSK bünyesinde adalet bakanına hakim, savcı ve adalet müfettişlerinin atanması, disiplin soruşturmaları, vb birçok konuda geniş yetkiler verildi. Ayrıca düzenleme HSK Kurullarının yapısında değişiklik öngörüyordu ve düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle yönetim ve denetim kurulları ile Adalet Akademisi üyelerinin görevlerine son verilmesini içeriyordu.
Yeni durum halkın büyük bir bölümü tarafından "hükûmet yargıyı kendine bağladı" şeklinde yorumlandı. AB Komisyonu da hükûmeti, atılan adımın "hukuk devleti" ve "kuvvetler ayrılığı" ilkelerine uymadığı gerekçeleriyle eleştirdi. Ayrıca HSK Başkanvekili Ahmet Hamsici, 66 sayfalık bir açıklama yaparak, değişikliğin Anayasa'ya aykırı olduğunu söyledi.
Anayasa Mahkemesi, bu düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle yapılan iptal başvurusu üzerine, 11 Nisan 2014'te verdiği kararla, düzenlemenin Adalet Bakanı'na verdiği olağanüstü yetkileri Anayasaya aykırı bularak iptal etti.

17 Aralık sürecinden sonra istifa eden ya da görevden alınan bakanları araştırmak üzere 5 Mayıs 2014'te TBMM'de 15 kişilik bir komisyon kuruldu. 9 AK Parti, 4 CHP, 1 MHP ve 1 HDP'li üyesi olan komisyon 5 Ocak 2015'e kadar çalıştı.
5 Ocak 2015'te Komisyon Başkanı Hakkı Köylü başkanlığında son kararın verilmesi için toplanıldı ve yaklaşık üç saat süren oylama aşamasından sonra dört eski bakan

2025 Türkiye protestoları veya Saraçhane eylemleri, 19 Mart 2025'te Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından başlayan ve ifade özgürlüğü, medya sansürü, otoriteryanizm gibi toplumsal sorunlara değinen halk protestolarıdır. Gösteriler, katılımcıların Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başlıca siyasi rakibine karşı siyasi motivasyonlu yasal işlemler olarak nitelendirdikleri duruma karşı önemli bir halk muhalefetini temsil etmektedir.
Üniversite öğrencilerinin öncülüğünde başlayan protestolar, polisin biber gazı ve tazyikli su müdahalesiyle büyüdü. Gösterilerin odak noktası, İstanbul Belediye Sarayı'nın bulunduğu Saraçhane oldu. Bu bölgede Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından kitlesel mitingler düzenlendi. 25 Mart'ta Saraçhane'deki son mitingin ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Cumartesi günleri Türkiye genelinde haftalık mitingler düzenleyeceklerini, İstanbul'da ise her Çarşamba günü Ekrem İmamoğlu'na özgürlük temalı mitingler gerçekleştireceklerini açıkladı ve eylemleri bitirdi. Aynı dönemde, hükûmet yanlısı medya kuruluşlarının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle bu yayın organlarına ve iktidar bağlantılı şirketlere karşı ülke genelinde boykot kampanyaları başlatıldı. CHP'nin organize ettiği mitingler, 11 Nisan'da Samsun'da başladı; Yozgat, Konya, Van, İzmir ve Bursa'da devam etti. Bu süreçte birçok CHP'li belediye başkanı, yolsuzluk ve terör suçlamasıyla gözaltına alındı ve tutuklandı.
Sosyal medya, protestolarda kilit bir rol oynadı, çünkü Türk medyasının büyük bir kısmı protestoları küçümsedi ve protestolara sansür uyguladı. Protestocuların yelpazesi geniştir; hem sağ hem de sol görüşlü bireyleri kapsamaktadır. Bu bağlamda, eylemlerde başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyet sembolleri ortak bir çatı ve simgesel referans noktası olarak öne çıkmaktadır. 

Ekrem İmamoğlu, 2019 yılından bu yana İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görev yapıyordu. İmamoğlu, 2019 yerel seçimlerinde ve 2024 yerel seçimlerinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın müttefiklerine karşı kayda değer seçim zaferleri elde etti ve bu seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'nin büyük şehirlerinin çoğunun kontrolünü ele geçirdi. Bu zaferler, Erdoğan'ın siyasi hakimiyetine karşı önemli meydan okumalar olarak yorumlandı.
Gözaltına alınmasından önceki aylarda İmamoğlu, Erdoğan yönetimine yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı ve bunun sonucunda hakkında çok sayıda yasal işlem başlatıldı. 19 Mart 2025'te Türk yetkililer, İmamoğlu'nu yolsuzluk, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, nitelikli dolandırıcılık ve irtikap gibi suçlamalarla gözaltına aldı. Aralarında gazeteciler ve iş dünyasından isimlerin de bulunduğu yaklaşık 100 kişi de belediye ihaleleriyle bağlantılı suç faaliyetlerinde bulunmakla suçlandı. Suçlamalar arasında suç örgütü yönetmek, rüşvet almak ve ihale süreçlerini manipüle etmek yer alıyordu.
18 Mart 2025'te, İmamoğlu'nun tutuklanmasından bir gün önce İstanbul Üniversitesi, İmamoğlu'nun 31 yıllık diplomasını tartışmalı bir şekilde iptal etti ve bu kararın onanması halinde İmamoğlu gelecekteki cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılamayacak.

19 Mart 2025'te İmamoğlu'nun gözaltına alınmasından itibaren Türkiye'nin birçok büyük şehrinde kitlesel gösteriler patlak verdi. Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere, Türkiye genelinde hükûmet karşıtı protestolar düzenlendi. Büyük gösteriler Saraçhane, Beşiktaş, Kadıköy ve Şişli gibi ilçelerde yoğun olarak gerçekleşti. Ülke genelinde üniversite  öğrencileri ve öğretim üyeleri de gösteri ve protesto yürüyüşleri gerçekleştirdi. Bazı üniversitede öğrenciler boykot nedeniyle derslere katılmadı. İstanbul Valiliği, buna karşılık olarak şehir genelinde tüm halk toplantılarını yasakladı ve polis merkezinin etrafına barikatlar kurmak üzere güvenlik güçlerini görevlendirdi. Çevik kuvvet birimleri ve tazyikli su araçları şehir merkezine giden yolları kapatmak için konumlandırıldı. Polis ve protestocular arasında birçok çatışma meydana geldi. Protestolara biber gazı, tazyikli su ve fiziksel güç kullanarak müdahale edildi. Ayrıca polisin plastik mermi kullandığı iddia edildi, ancak bu iddia İletişim Başkanlığı tarafından reddedildi. Bakanlık, güvenlik güçlerinin kamu düzeni yasalarına uygun hareket ettiğini ve bazı göstericilerin “provokatif ve şiddet içeren davranışlar” sergilediğini iddia etti. Ancak, muhalefet liderleri ve insan hakları örgütleri, hükûmeti aşırı güç kullanmakla suçladı ve gözaltına alınanların büyük çoğunluğunun anayasal toplanma hakkını barışçıl bir şekilde kullanan kişiler olduğunu belirtti.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 19 Mart'ta başlayan protestolar nedeniyle toplam 1.133 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Ayrıca, protestolar sırasında 123 polis memurunun yaralandığını, protestocuların elinde havai fişekler, molotofkokteylleri ve bıçaklar bulunduğunu öne sürdü. Erdoğan, Ankara'da yapılan kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, protestolar sırasında meydana gelen maddi hasardan ve polis memurlarına verilen zarardan Cumhuriyet Halk Partisi'nin sorumlu olduğunu söyledi. Ayrıca protestoların bir "şiddet hareketine dönüştüğünü" iddia etti. İstanbul Valiliği, İstanbul'a giriş ve çıkışların kısıtlandığını duyurarak, "İlimize illegal eylemlere katılmak amacıyla gelen kişi, grup ve araçların giriş-çıkışına izin verilmeyecektir" açıklamasını yaptı. Antalya'da Pikachu kostümü giyen bir protestocunun polislerden kaçtığı görüntü, sosyal medyada viral oldu ve protestoların simgelerinden biri haline geldi.
23 Mart'ta Özgür Özel, protestoları yayınlamayan yandaş medya kuruluşlarına ve AK Parti ile bağlantılı kuruluşlara yönelik boykot çağrısında bulundu. İş bırakan bazı akademisyenler, üniversitelerde basın açıklamaları yaparak öğrencilerin boykot kararına destek verdi. 27 Mart'ta Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından boykot listesine erişim engeli getirildi. Aynı gün RTÜK tarafından protestoları yayınlayan televizyon kanallarına ceza kesildi. Protestoları yayınlaması sebebiyle 27 Mayıs'ta Sözcü TV'ye 10 gün ekran karartma cezası verildi.

29 Mart'ta Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Maltepe'de protesto mitingi düzenlendi. Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, yapay zekâ tarafından seslendirildi. Türkiye'deki ana akım medyanın büyük bir kısmı mitingleri yayınlamadı. Özgür Özel'e göre protestolara 2,2 milyon kişi katıldı. Aynı gün Fransız Le Monde gazetesine verdiği röportajda Özel, Cumartesi mitinglerini Türkiye'nin dört bir yanındaki şehirlerde haftalık bir etkinlik haline getirmeyi planladığını, İstanbul'da ise her Çarşamba miting düzenleneceğini söyledi. Özel, 6 Nisan'da düzenlenen CHP'nin 21. Olağanüstü Kurultayı'nın ardından, Ankara'da "Millet İradesine Sahip Çıkıyor" mitingi düzenlendi. Daha sonra sırasıyla Samsun, Yozgat, Konya, Van, İzmir ve Bursa'da protesto mitingleri düzenledi. Haftada en az bir şehirde ve bir İstanbul ilçesinde olmak üzere "Millet İradesine Sahip Çıkıyor" mitingleri düzenlenmeye devam etti.

Türkiye'de yaşanan protestolarda sosyal medya, halkın örgütlenmesi, bilgi paylaşımı ve kamuoyu oluşturulmasında kritik bir rol oynadı. Özellikle 19 Mart 2025'te Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından, sosyal medya platformları protestoların yayılmasında ve organize edilmesinde etkili oldu.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden ve suç işlemeye teşvik eden içerikleri paylaşan 261 şüpheli sosyal medya hesabı yöneticisinin tespit edildiğini ve 37 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Sosyal medya platformu olan Twitter'da hükûmetin talepleri doğrultusunda birçok muhalif hesabı askıya alındı. Bu hesapların bir kısmı yalnızca Türkiye'de askıya alınmış olup, yurt dışından erişilebilir durumdadır. Ayrıca, Çağdaş Hukukçular Derneği, Halkevleri, Ekmek ve Gül gibi birçok sivil toplum kuruluşunun sosyal medya hesaplarına da erişim engeli getirildi.
23 Mart'ta X, Türkiye merkezli 700'den fazla X hesabının erişime engellenmesine yönelik çok sayıda mahkeme kararına itiraz ettiklerini açıkladı. 9 Mayıs'ta Ekrem İmamoğlu'nun X hesabına erişim engeli getirildi.

Türk basınının büyük bir kısmı protestoları küçümsedi veya görmezden geldi. Medyanın önemli bir kısmı, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkamadı ve Saraçhane'deki protesto mitingini göstermedi. Türkiye genelindeki protestolar, sadece Halk TV, Sözcü TV ve Tele1 tarafından yayınlandı. Özgür Özel, konuşmasında mitingleri yayınlamayan ana akım medyayı eleştirdi. Bu konuşma sırasında yandaş medya kanalı olan NTV, Özel'in konuşmasını yarıda keserek stüdyoya bağlandı.

22 Mart 2025'te Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun Başkanı Ebubekir Şahin, protestolara destek veren yayıncı kuruluşlarla ilgili yayın durdurma ve daha sonrasında lisans iptaline kadar cezalar vereceğini söyledi. Yapılan sansür açıklamasından sonra Sözcü TV ve Halk TV gibi bazı kanallar, Saraçhane ve Çağlayan'daki canlı yayınlarını kesti. CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, sosyal medyadan paylaştığı videoda RTÜK'ün kanallara yaptığı uyarıya atıfta bulunarak, “Çin TV'si burada canlı yayın yapıyor, ama Halk TV, Sözcü, Tele1 yapamıyor” dedi ve sosyal medya hesaplarıyla Saraçhane'den canlı yayın yaptı. Bunun sonucunda, milyonlarca kişi protestoları izlemek için İmamoğlu'nun sosyal medya hesaplarına ve CHP'nin yayınlarına yöneldi. Bu yayınlar 4,3 milyon eşzamanlı izleyici ile rekor kırdı.
27 Mart'ta RTÜK, protestoları yayınlayan kanallara ceza kesti. Sözcü TV'ye 10 gün yayın durdurma cezası, Halk TV ve Tele1'e ise yüzde 5 para cezası ve 5 kez program durdurma cezası verdi. Ayrıca yayınlarda eleştiri sınırının aşıldığı gerekçesiyle, NOW'a yüzde 2, Sözcü TV, Halk TV ve Tele1'e ise yüzde 3'er para cezası verildi. Türkiye'deki çoğu muhalif parti lideri ve siyasetçi, basına uygulanan sansürü eleştirdi. CHP Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Tanal, bir grup gençle birlikte RTÜK binasının önünde ''basına uygulanan sansürü'' protesto etti. 27 Mayıs'ta Sözcü TV'ye protestoları yayınlaması sebebiyle 10 gün ekran karartma cezası verildi. 30 Mayı

37. Türkiye Hükûmeti veya I. Ecevit Hükûmeti (26 Ocak 1974 - 17 Kasım 1974), 1973 Türkiye genel seçimleri sonrası Bülent Ecevit tarafından kurulan CHP ve MSP koalisyon hükûmetidir.

Hükûmetin kurulması aşamasında CHP ve MSP arasında kurulan koalisyon hükûmetinin ortaklık şartlarını ve hükûmetin hedefini belirlediği bir protokol imzalanmıştır.
Protokolde, milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkesine yürekten inanan; hukukun üstünlüğüne, demokratik hak ve hürriyetlere saygılı olan iki partinin ortak amaçlarının, kanunları herkese eşit olarak uygulayan, Atatürk İlkelerine bağlı bir devlet idaresiyle anlayış, kardeşlik ve sosyal adalete dayanan bir toplum düzeninin kurulması olduğu belirtilmiştir.

Mart 1974'te koalisyonun temeli Güzel İstanbul Olayı ile sarsıldı. MSP tarafı, Cumhuriyetin 50. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde İstanbul'da dikilen çıplak bir heykelin kaldırılmasını istemiş, ancak bu CHP'nin demokratik görüşlerine uygun düşmemiştir. CHP, MSP'yi kendileriyle koalisyonda tutmak için heykelin kaldırılması isteğini kabul etti.
Hükûmet, Mayıs 1974'te genel af çıkarmıştır. Bu af, 1974 Affı olarak bilinir.
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekâtı bu hükûmet döneminde yapılmıştır.

3 Eylül 1974'te Ecevit, CHP ve MSP'nin siyasi perspektiflerinin uzlaştırılamayacağını açıkladı. 18 Eylül'de istifa etti.

54. Türkiye Hükûmeti, Erbakan Hükûmeti veya REFAHYOL Hükûmeti, 28 Haziran 1996-30 Haziran 1997 tarihleri arasında görev yapan, Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyonunun oluşturduğu Türkiye hükûmetidir.

1995 Türkiye genel seçimleri sonrasında 20. dönem TBMM oluştu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükûmeti kurma görevini ilk olarak seçimden birinci olarak çıkan Refah Partisi'nin genel başkanı ve Konya Milletvekili Necmettin Erbakan'a verdi ancak Refah Partisi'nin mecliste güvenoyu almak için yeterli milletvekiline sahip olmaması ve mecliste üyesi bulunan diğer partilerin destekte bulunmaması nedeniyle Erbakan hükûmeti kuramadı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Demirel seçimde üçüncü gelen Anavatan Partisi genel başkanı Mesut Yılmaz'a hükûmet kurma görevini verdi ve Anavatan Partisi ile Doğru Yol Partisi ortaklaşa 53. Türkiye Hükûmeti'ni kurdular. Ancak bu hükûmet yalnızca üç ay sürdü.

Cumhurbaşkanı Demirel, hükûmet kurma görevini ikinci kez Necmettin Erbakan'a verdi ve Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin oluşturduğu koalisyon hükûmeti 28 Haziran 1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in görevlendirmesiyle kuruldu.
Partiler arasında imzalanan koalisyon protokolüne göre hükûmet şu şekilde olacaktı:

Başbakan ilk olarak Necmettin Erbakan olacak, 2 yıl sonra ise başbakanlık görevini Doğru Yol Partisi genel Başkanı Tansu Çiller yürütecek. Bu şekilde ikişer yıl arayla başbakan değişecekti.
Necmettin Erbakan başbakan, Tansu Çiller başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olacaktı.
Hükûmet, TBMM'deki 8 Temmuz 1996 tarihli güven oylamasında 278 kabul, 265 ret ve 1 çekimser oyla güvenoyu aldı.

Hükûmetin kurulması üzerinden bir yıl geçmeden muhalefet partilerinden ve Cumhurbaşkanı Demirel tarafından siyasi krizin son bulması için erken seçim gerektiğine dair açıklamalar yapıldı. 54. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti döneminde 28 Şubat Süreci yaşandı. Bu süreç 54. hükûmetin sonunu getirdi. 28 Şubat 1997 tarihinde "irtica ve buna karşı alınacak tedbirler" gündemiyle toplanan Millî Güvenlik Kurulu bazı kararlar aldı. Başbakan Erbakan, 22 Mayıs'ta TBMM grup toplantısında şu açıklamayı yaptı: "Hükûmetin önünde iki seçenek vardı. Birincisi ordunun tavırlarına rest çekip hükûmetten ayrılmak, ikincisi de uzlaşmayı ve iknayı denemekti. Biz uzlaşmayı seçtik". 21 Mayıs 1997 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, "yasa dışı bazı eylemlerin odağı olmaya başladığı ve bazı üyelerinin laik rejimi hedef alan girişimleri" nedeniyle Refah Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı. Başsavcı Vural Savaş, dava ile ilgili yaptığı açıklamada partinin "laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini ve ülkeyi giderek bir iç savaş ortamına sürüklediğini" belirtti. Refah Partisi'ni kapatma davası devam ederken Erbakan, başbakanlık görevini (2 yıl dolmamasına rağmen DYP'nin ısrarları üzerine) Tansu Çiller'e devretmek amacıyla 18 Haziran 1997'de Cumhurbaşkanı Demirel'e istifasını sundu. Cumhurbaşkanı Demirel 54. hükûmet protokolü gereği başbakanlık görevini Doğru Yol Partisi'nin genel başkanı Tansu Çiller'e vermedi. Yeniden hükûmet kurmak üzere Anavatan Partisi genel başkanı Mesut Yılmaz'a görev verdi. 55. Hükûmet Mesut Yılmaz'ın liderliğinde Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti, Demokrat Türkiye Partisi koalisyonu ile kuruldu.

58. Türkiye Hükûmeti veya Gül Hükûmeti, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisinin tek başına iktidara gelmesinden sonra, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset yasağı yüzünden seçimlere katılamaması nedeniyle Kayseri milletvekili Abdullah Gül'ün kurduğu hükûmettir.

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 16 Kasım 2002 tarihinde hükûmeti kurmak için Abdullah Gül'ü görevlendirdi. 18 Kasım 2002'de kurulan 58. Hükûmet, 28 Kasım 2002'de 170 ret oyuna karşı 346 oy ile güvenoyu aldı.

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, 9 Mart 2003 Siirt milletvekili yenileme seçiminde parlamentoya girmesinden sonra AK Parti Kayseri Milletvekili Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükûmet, 11 Mart'ta istifa etti. Erdoğan başkanlığındaki 59. Hükûmet, 14 Mart 2003'te kuruldu.

58. Hükûmet Bakanlar Kurulu
58. Hükûmet Programı
58. Hükûmet Güvenoylaması

59. Türkiye Hükûmeti veya I. Erdoğan Hükûmeti olarak da isimlendirilen hükûmettir.

Seçim sonrasındaki 58. Hükûmet, Abdullah Gül başbakanlığında kuruldu. Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin genel başkanı olarak 9 Mart 2003 Siirt milletvekili yenileme seçiminde parlamentoya girmesinden sonra, AK Parti Kayseri Milletvekili Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükûmet 11 Mart'ta istifa etti. Siyasi yasağı bulunduğu için seçimlere giremeyen ve milletvekili seçilemeyen 58. Hükûmet döneminde Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılması için TBMM'ye yasa teklifi sunuldu. Bu yasa değişikliği TBMM tarafından oy çokluğuyla kabul edilse de 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yasayı "öznel, somut ve kişisel" olduğu gerekçesiyle veto etti. Daha sonra aynı yasa değiştirilmeden mecliste tekrar kabul edildi ve cumhurbaşkanına iade edilen aynı yasa Sezer tarafından bu kez onayladı. Bu yasanın kabulüyle Erdoğan'ın milletvekili seçilmesi için yasal bir engel kalmadı.
2003 yılında 58. ve 59. Hükûmetin ilk yıllarında yapılan 17 yasayı veto eden Sezer, sayısı 17 olan vetolu yasanın üçü Abdullah Gül'ün, 14'ü ise Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde çıkartıldı. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yeni hükûmeti kurma görevini aynı gün Erdoğan'a verdi. Güvenoylaması TBMM'nin 23 Mart 2003 tarihindeki 53. Birleşiminde gerçekleştirildi. Hükûmet, 162 ret oyuna karşı 350 oy ile güvenoyu aldı. Oylamaya 512 milletvekili katıldı.
59. Hükûmetin bakan sayısı, bir önceki hükûmete göre Başbakan dahil 25'ten 23'e indi. Yine aynı aynı hükûmette bir önceki 58. Hükûmet'in Başbakanı olan Abdullah Gül, yeni kabinede Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Önceki Gül hükûmetinin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır, Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Çevre Bakanı İmdat Sütlüoğlu, Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında kurulan 59. Hükûmet'de kabine dışında kaldılar.
Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı, TBMM'de 16 Nisan 2003'te kabul edilen 4848 sayılı yasa ile birleştirilerek "Kültür ve Turizm Bakanlığı" adını aldı. Aynı gün, Turizm Bakanı Erkan Mumcu, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na, Turizm Bakanı Güldal Akşit de, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı'na getirildi. Çevre Bakanlığı ile Orman Bakanlığı, 8 Mayıs 2003 tarihinde birleştirilerek, "Çevre ve Orman Bakanlığı" adını aldı. Orman Bakanı Osman Pepe Çevre ve Orman Bakanlığı'na atanırken, Çevre Bakanı Kürşad Tüzmen Devlet Bakanlığı'na getirildi. Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'e bağlı kuruluşlar Dış Ticaret Müsteşarlığı ve Gümrük Müsteşarlığı, ilgili kuruluş da Türkiye İhracat ve Kredi Bankası Genel Müdürlüğü (Türk Eximbank) oldu. Bu hükûmet döneminde Türk lirasından 6 sıfır atıldı.

59. Türkiye Hükûmeti, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanı sıra aşağıdaki bakanlardan oluşmaktadır;

15 Şubat 2005 tarihinde 59. Hükûmet'te ilk istifa yaşanmış, Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu, bakanlık görevinden ve partiden istifa etmiş, Anayasası'nın 114 üncü maddesi gereğince 2007 Türkiye genel seçimleri öncesi 2 Haziran 2005'te, Malatya Milletvekili Güldal Akşit'in yerine Nimet Çubukçu, Bitlis Milletvekili Zeki Ergezen'in yerine Faruz Nafiz Özak ile Konya Milletvekili Sami Güçlü'nün yerine Diyarbakır Milletvekili Mehmet Mehdi Eker getirilmiştir. Anayasanın o zaman yürürlükte olan 114. maddesi gereği seçimlerden önce adalet, içişleri ve ulaştırma bakanlarının seçimden bir süre önce görevlerini bağımsız kişilere devretmeleri gerektiğinden, 7 Mayıs 2007 tarihinde Adalet Bakanı Cemil Çiçek görevini Fahri Kasırga'ya, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu görevini Osman Güneş'e ve Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım görevini İsmet Yılmaz'a devretmişlerdir.

59. Hükûmet Bakanlar Kurulu
59. Hükûmet Programı
59. Hükûmet Güvenoylaması

61. Türkiye Hükûmeti veya III. Erdoğan Hükûmeti, AK Parti genel başkanlığını ve hükûmet başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı hükûmettir. 2011 Türkiye genel seçimlerinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hükûmeti kurma görevini vermesinin ardından kurulan hükûmettir.
Bakan yardımcılığı görevi ihdas edildi. İlk bakan yardımcısı Yalova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Davut Kavranoğlu oldu. Kavranoğlu, Bilim ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün'ün yardımcılığına atandı. Bakanlar Kuruluna alfabetik düzen getirildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bakanların bugüne kadar önem sırasına göre belirlenen protokoldeki yerlerini, “Bütün bakanlarım eşit öneme sahip. Yanlış algılamaya neden oluyor” diyerek alfabetik düzene soktu. Buna göre bakanların, Bakanlar Kurulundaki oturma pozisyonlarından, makam otomobillerine takılan kırmızı plakaların dizilimine kadar tüm protokol, yeniden düzenlendi.

Bu kabinede devlet bakanlıkları kaldırılarak bakanlar kurulunda köklü bir değişikliğe gidildi. İlk defa bu kabinede yer alacak bazı bakanlıklar kurulmuştur. Yeni bakanlıklar şunlardır:

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kuruldu.
Avrupa Birliği Bakanlığı kuruldu.
Sanayi ve Ticaret Bakanlığının yerine Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı kuruldu.
Çevre ve Orman Bakanlığı ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığının yerine, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı kuruldu.
Ekonomi Bakanlığı kuruldu.
Gençlik ve Spor Bakanlığı kuruldu.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığının yerine, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kuruldu.
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı kuruldu. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan "Ticaret" alındı
Devlet Planlama Teşkilatı yerine Kalkınma Bakanlığı kuruldu.
Ulaştırma Bakanlığı'nın yerine Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı kuruldu.

Kabinede iki kere değişikliğe gidildi. 24 Ocak 2013'te İçişleri Bakanı, Kültür ve Turizm Bakanı, Millî Eğitim Bakanı, Sağlık Bakanı değiştirildi. 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması sonrasında 25 Aralık 2013'te ise Başbakan Yardımcısı, Adalet Bakanı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Avrupa Birliği Bakanı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı, Çevre ve Şehircilik Bakanı, Ekonomi Bakanı, Gençlik ve Spor Bakanı, İçişleri Bakanı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı değiştirildi.

61. Hükûmet Bakanlar Kurulu
61. Hükûmet Programı
61. Hükûmet Güvenoylaması

62. Türkiye Hükûmeti veya I. Davutoğlu Hükûmeti, AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun kurduğu hükûmettir.
29 Ağustos 2014'te kurulmuştur. Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesinden dolayı kurulmuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın hükûmeti kurma görevini Davutoğlu'na vermesinin ardından kurulan hükûmettir. 6 Eylül 2014 Cumartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan güven oylaması sonucunda 133 ret oyuna karşılık alınan 306 kabul oyuyla 62. Türkiye Hükûmeti Davutoğlu başbakanlığında güven oyu alarak göreve başladı. Hükûmet, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinin ardından, AK Parti'nin tek başına iktidar olamaması üzerine 9 Haziran 2015 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a istifasını sundu ve Erdoğan istifayı kabul etti. 63. Türkiye Hükûmeti kurulana kadar görevine devam etti.

7 Mart 2015 tarihinde Anayasa'nın 114'üncü maddesi gereğince 7 Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi İçişleri Bakanlığı'na müsteşar Sebahattin Öztürk, Adalet Bakanlığı'na müsteşar Kenan İpek ve Ulaştırma Bakanlığı'na müsteşar Feridun Bilgin atanmıştır.

62. Hükümet Bakanlar Kurulu

63. Türkiye Hükûmeti, II. Davutoğlu Hükûmeti veya Seçim Hükûmeti, bir önceki hükûmetin de başbakanı olan dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun, 1 Kasım 2015'te yapılan seçim öncesi süreçte ülkeyi yönetmek üzere kurduğu seçim hükûmetidir. Seçimden sonra yeni bir hükûmetin kurulmasına dek görev yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde kurulan ilk seçim hükûmetidir.
7 Haziran 2015'te yapılan seçimlerin ardından 45 gün içinde hükûmetin kurulamamış olması üzerine Cumhurbaşkanının TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi sonucunda kurulmuştur ve geçici bakanlar kurulu niteliğindedir. Anayasanın 114. maddesine göre, 63. Hükûmet için TBMM'de güven oylaması yapılmamıştır.

7 Haziran 2015'te yapılan milletvekili genel seçimlerinde hiçbir parti tek başına iktidar olmak için gerekli çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, en çok oyu alan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin genel başkanı Ahmet Davutoğlu'nu 9 Temmuz'da yeni hükûmeti kurmakla görevlendirdi. Ancak Davutoğlu'nun temasları sonucunda hiçbir partiyle anlaşmaya varılamadığından, hükûmet kurulamadı. Davutoğlu aldığı görevi, anayasadaki kırk beş günlük sürenin dolmasına beş gün kala Cumhurbaşkanına iade etti.
TBMM Başkanlık Divanı seçiminden sonra kırk beş gün içinde yeni bakanlar kurulunun kurulamaması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasanın 116. maddesinde yer alan yetkiye dayanarak, seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Bu karar üzerine girilen seçim döneminde görev yapması amacıyla, AK Parti Genel Başkanı ve mevcut Başbakan Davutoğlu, 25 Ağustos'ta anayasada belirtildiği üzere geçici bakanlar kurulu niteliğinde bir seçim hükûmeti kurmakla görevlendirildi.

CHP 27 Haziran 2015 tarihinde 14 maddelik ilkeler listesini açıkladı. AK Parti koalisyon çalışmaları için ilk olarak Ahmet Davutoğlu başkanlığında 13 Temmuz 2015 tarihinde CHP genel merkezine gitti. Davutoğlu ile Kılıçdaroğlu arasındaki görüşme 1 saat 40 dakika sürdü. Görüşme sonucunda erken seçimin sorunlara çare olmayacağı, bir koalisyon hükûmeti ile yola devam edilmesi gerektiği görüşü öne çıkmıştır. AK Parti ve CHP arasındaki görüşmeleri Ömer Çelik ve Haluk Koç'un sürdüreceği bildirilmiştir.
AK Parti heyeti 14 Temmuz'da ikinci olarak Milliyetçi Hareket Partisi ile görüştü. 1 saat 45 dakika süren görüşmede MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Önce CHP ve HDP ile denemelerini, bu olmazsa üzerlerine düşeni yapacaklarını" söylediği basında yer almıştır.
Mecliste grubu bulunan Halkların Demokratik Partisi ile 15 Temmuz'da yapılan görüşme 1 saat 58 dakika sürdü. Görüşme sonrasında HDP adına açıklama yapan Sırrı Süreyya Önder "AK Parti-CHP koalisyonuna yapıcı muhalefet anlayışıyla destek veririz" dedi. Görüşmede Çözüm Süreci hakkında da konuşulduğu bildirildi.
21 Temmuz 2015 tarihinde basında yer alan haberlerde AK Parti ile CHP arasında ilk görüşmenin ardından Ömer Çelik ve Haluk Koç arasında koalisyon kurulmasındaki yöntem konusunda anlaşıldığı belirtildi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 22 Temmuz 2015 tarihinde Kırıkkale'de yaptığı açıklamada "Erken seçimden korkmuyoruz. Her an seçim olacakmış gibi Kırıkkale'den bugün startı veriyoruz" dedi.
20 Temmuz 2015'te Suruç'ta düzenlenen bombalı saldırının ardından CHP kanadından Kemal Kılıçdaroğlu ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal'ın yaptığı açıklamada koalisyon görüşmeleri sürecinin devam etmesine karşın erken seçim ihtimalinin arttığını belirttiler.
AK Parti ile CHP arasındaki koalisyon görüşmelerinde CHP heyetinde Parti Sözcüsü Haluk Koç, Genel Başkan Yardımcıları Faik Öztrak, Selin Sayek Böke ve İstanbul Milletvekili Akif Hamzaçebi yer aldı. AK Parti'den ise Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz ile milletvekilleri Taha Özhan ve Osman Can katıldı. Görüşmelerde AK Parti'nin 10 CHP'nin ise 14 maddesi üzerinde görüşüldüğü bildirildi. AK Parti, CHP'nin 14 maddesinden 9'una sıcak baktığı iddia edildi. 25 Temmuz 2015 tarihinde AK Parti ve CHP arasında varılan mutabakat çerçevesinde heyetler arası ilk görüşme yaklaşık 5 saat sürdü. Görüşme sonrasında AK Parti adına açıklama yapana Ömer Çelik "4-5 toplantıya daha ihtiyacımız var. Görüşmelerin gelecek hafta da devam edecek. Hükûmet ortaklığı tablosunun çıkması ya da bir erken seçim seçeneğinin ortaya çıkması yüzde elli ellidir. Son ana kadar bu böyle korunacaktır." ifadelerini kullandı.
24 Temmuz 2015 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Suriye'deki IŞİD ve Irak'taki bazı PKK hedeflerini vurmasının ardından CHP tatile giren meclisi olağanüstü toplama çağrısı yaptı. Bu çağrı AK Parti cephesinden de olumlu karşılandı.
CHP ve AK Parti arasındaki ikinci görüşme 29 Temmuz 2015 tarihinde gerçekleştirildi. İkinci görüşme 6,5 saat sürdü. Bu görüşmenin ardından basında yer alan haberlerde 10 maddenin 6'sında uzlaşmaya yakın olunduğu, ciddi görüş ayrılığı olan şu 4 madde liderlere kalabileceği iddia edildi. Ve ayrıca seçimlerin ardından CHP'nin yayınladığı 14 maddelik ilkeler listesindeki 9 maddeden vazgeçtiği 5 maddeden ise taviz verilmeyeceği basında yer aldı. Üçüncü görüşme ise 31 Temmuz'da gerçekleştirildi ve bu görüşmede 7 saat 40 dakika sürdü. Dördüncü görüşme 1 Ağustos 2015 tarihinde gerçekleşti. Heyetler arası son görüşme 4 Ağustos 2015 tarihinde gerçekleşti ve 7,5 saat sürdü. Toplantılar sonrasında heyetler adına açıklama yapan Ömer Çelik ve Haluk Koç görüşmelerle ilgili genel başkanlarına ve partilerin yetkili organlarına sunumlar yapılacağını belirttiler. Bundan sonraki sürecin parti içinde yapılacak görüşmeler sonrasında netlik kazanacağı açıklandı. Toplantılar sonrasında basında yer alan haberlerde dış politika, eğitim, hak ve özgürlükler, sosyal politikalar ve cumhurbaşkanının yetkileri konusunda görüş ayrılıkları olduğu öne sürüldü. Bu görüşmeler tamamlandığında Anayasada öngörülen seçimlerden sonra 45 gün içerisinde hükûmet kurulması gerektiren sürenin bitmesine 19 gün kalmıştı. İki lider 10 Ağustos 2015 tarihinde 4,5 saate yakın bir görüşme gerçekleştirdi. İlk görüşmenin ardından CHP'de yapılan Merkez Yönetim Kurulu toplantısında koalisyon için Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'na tam yetki verildi. 12 Ağustos tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 45 günlük sürenin esnetme yetkisi olmadığını söyledi. Liderler arası ikinci görüşme ise 12 Ağustos'ta gerçekleşti. İkinci görüşmenin ardından koalisyon konusunda anlaşma sağlanamadı. Görüşmenin ardından liderler açıklamalarda bulundu. Kemal Kılıçdaroğlu AK Parti tarafından kendilerine 3 aylık seçim hükûmeti oluşturmak için teklifte bulunulduğunu açıkladı. AK Parti'den, böyle bir hükûmet önermedikleri açıklamasının ardından CHP'den Haluk Koç tutanakla yanıt geldi. Bu gelişmelerin ardından Kasım ayında bir erken seçim ihtimalinin güçlendiği senaryoları konuşulmaya başlandı. Görüşmelerde anlaşma sağlanamamasının ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "AK Parti ile CHP millet nezdinde hayal kırıklığı yarattı" açıklamasında bulundu.
CHP ile anlaşma sağlayamayan AK Parti heyeti koalisyon görüşmeleri için MHP'den randevu talebinde bulundu ve bu talep MHP tarafından kabul edildi. Ancak bu görüşmede taraflar anlaşma sağlayamadılar. Görüşme tamamlandığında hükûmet kurulması gerektiren sürenin bitmesine 6 gün kalmıştı. Bu görüşmenin ardından CHP'den yapılan açıklamada Davutoğlu'nun görevi iade etmesi çağrısında bulunuldu.
30 Temmuz'da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açılım konusunun tamamen sonlandırılması ve diğer şartlarının yerine getirildiği takdirde, "Elimizi değil, gövdemizi taşın altına koyarız" dedi. Bu açıklamanın bir gün sonrasında ise Bahçeli yaptığı açıklamada "Sizin için en kutsal değerinizi esas alırız. Protokolü hep beraber yazarız da o kalemin ucunda yazarken ayağının yerden kalktığını bilemeyiz. Ama bunların hepsini kabul ettikten sonra milletin huzurunda Kur'an-ı Kerim'e el basarsanız, basarız" dedi. Başbakan Davutoğlu da 'Yeni Türkiye Yolunda' adlı ulusal sesleniş konuşmasında "Milliyetçi Hareket Partisi ile de temaslarımız devam ediyor" ifadesini kullandı. Kemal Kılıçdaroğlu 1 Ağustos'ta Hürriyet gazetesinden Vahap Munyar'a yaptığı açıklamalarda "Türkiye’nin çıkarları için her türlü ödünü vermeye hazırız. AK Parti ile koalisyon kuramazsak üzülürüm. Kurulacak koalisyon eğer Türkiye’ye önemli bir sıçrama yaptıracaksa, kısa vadeli oy kaybı yaşamaya razıyız" dedi. Görüşmelerin olumsuz sonuçlanmasının ardından MHP kanadı koalisyonun kurulamaması ile ilgili Davutoğlu'nu suçladı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Seçim Hükûmeti kurulması için Davutoğlu'nu görevlendirdi. Davutoğlu'nun bakanlık teklifinde bulunduğu Deniz Baykal ve Levent Tüzel teklifleri kabul etmedi. Oluşturulan seçim hükûmetinin ardından kamu kurum ve kuruluşlarına atamaları durduran bir genelge çıkartılmıştır.

Anayasa uyarınca TBMM Başkanlığı, partilerin milletvekili sayılarına göre seçim hükûmetindeki kontenjanlarını hesapladı. Buna göre, başbakanlık ve anayasaya göre bağımsız olması gereken 3 bakan haricinde AK Partiye 11, CHP'ye 5, MHP ve HDP'ye üçer bakanlık düştü. CHP ve MHP bakanlıkları reddedeceklerini, HDP ise kabul edeceğini duyurdu. Buna karşın, bakanlık teklifi alanlardan MHP'li Tuğrul Türkeş parti kararının aksine bakanlığı kabul etti, HDP'li Levent Tüzel ise parti kararının aksine kabul etmedi.
Bakan olarak bağımsız isimlerden oluşan 11 bakandan dördünün eski AK Partili olması da kamuoyunda tartışıldı. Anayasanın 114. maddesi gereğince geçici bakanlar kurulu hakkında göreve başlarken güven oylaması yapılmadı.

31 Ağustos 2015 tarihinde başbakan yardımcılarının görev dağılımı belli oldu. 1 Eylül 2015'te Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun imzaladığı başbakanlık genelgesiyle seçim hükûmetindeki bakanların atama yapması durduruldu.
Partisi MHP'nin teklifi reddetme kararı almasına rağmen bakanlık teklifini kabul eden Tuğrul Türkeş 5 Eylül 2015'te MHP'den ihraç edildi. 18 Eylül 2015 tarihinde ise Adalet ve Kalkınma Partisi'ne geçerek Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri için bu partiden milletvekili adayı oldu.
Partisi HDP'nin teklifi kabul etme kararına ra

64. Türkiye Hükûmeti veya III. Davutoğlu Hükûmeti, AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun kurduğu hükûmettir. Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde oluşan tek parti iktidarı olmasının ardından 17 Kasım 2015 (2015-11-17) tarihinde Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hükûmeti kurması için görevlendirildi. Erdoğan ve Davutoğlu arasında hükûmetin yapısı konusunda yaşanan anlaşmazlıklara atfedilen resmi açılıştaki gecikmelerin ardından, hükûmet 24 Kasım 2015 tarihinde nihai halini aldı ve kabul edildi.
22 Mayıs 2016 tarihinde Davutoğlu, Erdoğan ile yaşadığı anlaşmazlıkların ardından AKP liderliğinden istifa ettikten sonra kabine adına hükûmetin istifasını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a sundu. Kabine, Davutoğlu'nun halefi AK Parti Genel Başkanı Binali Yıldırım tarafından yeni bir hükûmet kurulana kadar görevine devam etti.

Kabinenin istifası ilk olarak 5 Mayıs 2016 tarihinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkilerinin bozulmasının ardından AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevlerinden ayrıldığını açıklayan Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından duyuruldu. Kabinenin istifası, Binali Yıldırım'ın 2. AK Parti Olağanüstü Kongresi'nde Davutoğlu'nun halefi olarak seçilmesinin ardından 22 Mayıs 2016 tarihinde resmen sunuldu ve Yıldırım 24 Mayıs 2016 tarihinde Türkiye'nin 65. hükûmetini kurana kadar görevde kaldı.

65. Türkiye Hükûmeti veya Yıldırım Hükûmeti, AK Parti Genel Başkanı Binali Yıldırım tarafından kurulan hükûmet. Ahmet Davutoğlu'nun AK Parti genel başkanlığı ve başbakanlık görevinden istifa etmesinin ardından 22 Mayıs 2016 tarihinde Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hükûmeti kurması için görevlendirildi; 24 Mayıs'ta ise 65. Türkiye Hükûmeti'nin kabine üyeleri açıklandı. 65. Türkiye Hükûmeti, TBMM üyelerinden 315 oyla güvenoyu aldı.

31 Ağustos 2016 tarihinde Efkan Âlâ'nın istifasıyla boşalan İçişleri Bakanlığı görevine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu atandı. Soylu'nun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına ise Mehmet Müezzinoğlu getirildi.
19 Temmuz 2017'de kabinede revizyon yapıldı. 6 yeni isim bakan olurken, 5 isim de farklı bakanlıklarda görevlendirildi.

66. Türkiye Hükûmeti veya IV. Erdoğan Hükûmeti, cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ilk hükûmetidir. 2018 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan hükûmettir. Kabine 10 Temmuz 2018 tarihinde TBMM'de yemin ederek görevine başlamıştır. Ayrıca Türkiye'nin en uzun süre görev yapan hükûmetidir.
66. Türkiye Hükûmeti kabinesi son toplantısını cumhurbaşkanı başkanlığında 6 Mart 2023 tarihinde gerçekleştirdi.

Yeni sistemde 26 olan bakanlık sayısı 16'ya indirildi. Bazı bakanlıklar birleştirildi ve yayımlanan yeni uyum kararnamesiyle bakanlıkların teşkilat yasaları lağvedildi. 1 Numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 6 yeni Bakanlık kuruldu.

21 Nisan 2021'de Resmi Gazete'de yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kabinedeki Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ikiye ayrıldı.

Anayasanın 106. maddesi uyarınca cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atananların milletvekillikleri sona erer. Bu sebeple AK Parti'den seçilen milletvekilleri Abdulhamit Gül, Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Süleyman Soylu'nun milletvekillikleri sona erdi.
Berat Albayrak'ın istifası ile boşalan hazine ve maliye bakanlığına 10 Kasım 2020 tarihinde AK Parti milletvekili Lütfi Elvan atandı. Bu sebeple Elvan'ın milletvekilliği sona erdi.
Ticaret bakanlığına atanan Mehmet Muş'un milletvekilliği sona erdi.
Adalet bakanlığına atanan Bekir Bozdağ'ın milletvekilliği sona erdi.

67. Türkiye Hükûmeti veya V. Erdoğan Hükûmeti, 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan Türkiye'nin mevcut hükûmetidir. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ikinci hükûmetidir.

3 Haziran 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM'de göreve başlama yemini etti. Aynı gün akşam saatlerinde Erdoğan, Çankaya Köşkü'nde düzenlenen basın toplantısında yeni kabinenin üyelerini açıkladı. Erdoğan'ın 3 Haziran 2023 tarihli yeni bakanları atama kararı 4 Haziran 2023 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlandı. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve Sağlık Bakanı Fahrettin Koca haricinde kabinedeki tüm bakanlar yeni kişilerden oluştu.
4 Haziran'da oluşturulan yeni kabine cumhurbaşkanı başkanlığında ilk toplantısını 6 Haziran 2023 tarihinde yaptı.
Bakanlar Kurulu 2018'de kaldırılmıştır; cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanların toplamına "Cumhurbaşkanlığı Kabinesi" denmeye başlanmış olsa da, Kabine anayasada yer alan bir kurum değildir. Bununla birlikte çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden hiçbirinde de yer almamıştır.
1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nde, yürütmede rol alan Cumhurbaşkanlığı teşkilatı "Beşinci Kısım: Cumhurbaşkanlığına Bağlı Kurum ve Kuruluşlar" ve "Altıncı Kısım: Bakanlıklar" bölümlerinde düzenlenmiştir. Bakanlar ve kurum başkanlarının görev süresi, onları atayan Cumhurbaşkanının görev süresiyle sınırlıdır. Kurum ve kuruluş başkanları, bakanlarla birlikte Cumhurbaşkanlığı teşkilatının bir parçasıdır, ancak fiilen düzenlenen "kabine toplantılarına" katılmazlar.

2 Temmuz 2024 tarihinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca istifa etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Sağlık Bakanlığı görevine İstanbul İl Sağlık Müdürü Kemal Memişoğlu atandı.
2 Temmuz 2024 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki sağlık nedenlerini gerekçe göstererek istifa etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bakanlık görevine İstanbul milletvekili ve Çevre Komisyonu başkanı Murat Kurum atandı. Murat Kurum bakan olduğu için milletvekilliği düştü.
11 Şubat 2026 tarihinde Adalet Bakanı Yılmaz Tunç istifa etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Adalet Bakanlığı görevine İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek atandı.
11 Şubat 2026 tarihinde İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya istifa etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından İçişleri Bakanlığı görevine Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi atandı.

Abdulkadir Karaduman  (d. 1992, Pütürge, Malatya) Türk siyasetçi ve TBMM 27. Dönem Saadet Partisi Konya milletvekili ve 2024 Türkiye yerel seçimleri Konya büyükşehir belediye başkan adayıdır.

İlköğretim ve ortaöğrenimini Malatya'da gerçekleştirdi. İnönü Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. Çankaya Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini almaya devam etmektedir. Saadet Partisi'nde sırası ile Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcılığı ve Genel Başkanlığını görevlerini yürütmüştür. 24 Kasım 2024 tarihinde gerçekleşen Saadet Partisi 9. Olağan Büyük Kongresi'nde görevi devretmiştir. Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) Yönetim Kurulu Üyesidir. 
Abdulkadir Karaduman orta seviyede İngilizce ve az düzeyde Farsça bilmektedir. Evli ve iki çocuk Babasıdır.
2018 Türkiye genel seçimlerine Millet İttifakı olarak Saadet Partisi ile birlikte seçime katılan Cumhuriyet Halk Partisi listesinden Abdüllatif Şener'in ardından 2. sırada aday olmuş ve kazanmıştır. Seçildikten sonra Saadet Partisi'ne dönmüştür.
15 Şubat 2024'te Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu tarafından 2024 Türkiye yerel seçimleri için partisinin Konya büyükşehir belediye başkan adayı gösterilmiş ve seçimlerden 3.38% oy almıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisinin kapatma davası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın, AK Parti'nin "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği" gerekçesiyle, partinin kapatılması ve ilgili dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahil 71 kişinin 5 yıl süre ile siyasetten uzaklaştırılması istemiyle hazırladığı iddianame Anayasa Mahkemesine 14 Mart 2008'de sunulmuş olup, Anayasa Mahkemesi iddianameyi 31 Mart 2008 günü kabul etmiştir. 16 Haziran günü Adalet ve Kalkınma Partisi esas hakkındaki savunmasını vermiştir. 30 Temmuz 2008 tarihinde kamuoyuna yapılan açıklamada, partinin temelli kapatılmaması, fakat hazine yardımının belirli bir oranda kesilmesi kararına varılmıştır. 6 üye kapatılması, 5 üye kapatılmaması yönünde oy kullanmışken, hazine yardımının kesilmesi hakkındaki oylamada 11 üyenin 10'u kesilmesi yönünde oy kullanmıştır. Kapatma talebi en az 7-4 şeklindeki nitelikli çoğunluk koşulu sağlanamadığı için reddedilmiştir.

Siyasi partilerin demokratik siyasi yaşamın öğesi olarak devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle ilişki içinde bulunmaları dolayısıyla uyacakları esasların Anayasa'da yer aldığı, çalışmalarının anayasa ve yasalara uygunluğunun kanunlarla belirlenen şekillerde denetlendiği ve kanunen partilerin eylemlerinin yoğunluğu ve sosyal gereksinim göz önüne alınarak, demokrasi düşüncesiyle bağdaşmayan eylemlerin odağı olması durumunda partinin kapatılmasını istemek Cumhuriyet Savcılığının hizmet alanında olduğunu iletmiş.

Bu konudaki temel ayrıntılar için Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Temelli Kapatılması İstemine İlişkin Savcılık İddianamesi maddesine bakınız.
Davalı AK Parti, 14.08.2001 tarihinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 8 inci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Tüzel kişilik kazanmasından sonra 03 Kasım 2002 ve 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel seçimleri sonucunda Parlamento çoğunluğunu elde ederek tek başına iktidar olmuştur.

Bu konudaki temel ayrıntılar için hukuksal yönden irdelenmesi, siyasi partiye isnat edilebilirliği ve kapatılan siyasi partiler maddelerıne bakınız.
Laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmek Anayasa'nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası, yoluyla, 68. maddesinin dördüncü fıkrasında düzenlenmiş bulunmaktadır. İddanamede laik düzen, devlet dinlere karşı tarafsız olup, davalı partinin söylemi olan devletin tarafsızlığı dinsel özgürlüklerin sınırsızlığı anlamında olmadığı, Anayasa'da lâiklik ilkesi ile devletin akla ve bilim kurallarına göre kurumsallaşması amaçlandığı belirtilmektedir. Dinî kurallar Devlet yönetim ve prensiplerinden tamamen ayrı olduğu belirtilmektedir.

Bu konudaki temel ayrıntılar için eylemleriyle siyasi partinin kapatılmasına neden olan üyeler maddesine bakınız.
Davalı partinin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili olarak eylem ve beyanları bulunan T.C. Başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçleri olduğu, eski TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçleri olduğu, T.C. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçleri olduğu, Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in laiklik ilkesine aykırı eylem ve demeçleri olduğu, ayrıca diğer milletvekillerinin laikliğe aykırı eylem ve demeçleri olduğu ve hükûmet faaliyetlerinde laiklik ilkesine aykırı diğer eylemleri olduğu, en son olarak yerel yöneticiler ile partinin il, ilçe ve belde teşkilatı yöneticilerinin laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri olduğu iddianame bulunmuştur.

Bu konudaki temel ayrıntılar için İç Hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Siyasî Parti Kapatma Davalarında Esas Aldığı Ölçütler de Nazara Alınarak Eylemlerin Değerlendirilmesi maddesine bakınız.
İddianamede altı çizilen bazı hususlar şu şekilde:

Meclis'te hükûmet olan bir partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmak istenmesinin politik sistem üzerine kuşku doğurduğu ortaya atılmış; AK Parti'nin yüzde 47 oy çoğunluğunu elde etmiş olmasının bir sorun olduğu; partinin kapatılmasının sisteme ne kazandıracağının düşünülmesi gerektiği; seçimle gelen seçimle gitmeli görüşü savunulmuş; laiklik sebebiyle parti kapatmanın demokrasiye bir müdahale olup halk vicdanının istediğini gerçekleştirmesi gerektiği fikri ortaya atılmıştır.
AK Parti'nin yüzde 47'ye yakın oyunun anlamı ve ağırlığı bulunduğu ve demokrasilerde oy çokluğu ile yürütmeyi ele geçiren, yasaların yeniden yazılması üzerinde de ağırlığı olacağı, ama çoğulcu ve çağdaş demokrasilerde siyasi iktidarın gücünün, basit oy çoğunluğuna olmadığı iddia edilmiştir. Bir parti anayasal suç işlemişse, 47'ye yakın oyla bile olsa, Anayasa Başsavcısının görevini yerine getirmesinin lazım olduğu; yargının demokrasinin bir ayağı olduğu ve hiçbir partinin yasaya uymama hakkı olmadığını belirterek, bu yüzden Anayasa sadece yönetilen değil, özellikle yönetenlerin, siyasetçilerin de uyma gereği bütün partileri bağlar denildi AKP'nin 6 yılını yargılayan 170 sayfalık iddianamenin ciddi bir olgu olduğu. Parti ve suçlanan 70 kişi, bu belgeye çok ciddi cevaplar hazırlamasının asıl olduğu. İddianame tenkit edilebilir, ama iddianameyi, Mahkeme'yi ve anayasayı ciddiye almanın gerekliliği ortaya atılmıştır. Anayasa Mahkemesi üyelerinin önünde savunma yaparak, partinin temize çıkmasının önemli bir fırsat olduğu. Eğer AKP ‘Ben laikliğe karşı değilim, laiklik benim dönemimde tehlikeye girmeyecek’ diyorsa bunun fırsat olduğu Hüsamettin Cindoruk tarafından ortaya atılmıştır. Yargı süreci başladığından, sonucun saygı ile beklenmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Türkiye AK Parti döneminde ekonomik alanda istikrarı sağlamıştır diyen Ertuğrul Günay, bu davanın istikrarı bozacak iddiası ortaya atmıştır. Davanın açıldığı gün İMKB ulusal 100 endeksi %7,46 düşmüştür. 1,23 olan dolar-TL kuru 1,2720'ye 1,92 olan euro-TL kuru 2 liraya çıkmıştır.

Başsavcının iddianamesinde davanın amacının ne olduğunu kapatma yaptırımı yasal bir amaca dayanmaktadır diyerek özetlemiştir. Prof. Dr. Ergun Özbudun dünyanın hiçbir yerinde böyle davalar açılmadığını savundu. Onur Öymen parti kapatma girişimleri sadece uzak geçmişte kalan tarihi olaylar gibi görülemez; Almanya'da son parti kapatma girişiminin 1950'li yıllarda beri gerçekleşmediği ifadesinin eksik olduğunu ortaya atmıştır ve Almanya'dan örnekler vermiştir Vural Savaş İspanya'da bulunan koşulları açıklamış ve sorunun kanunlardan çok ülkelerin özel koşullarında aranmasını öngörmüştür.
Başsavcının iddianamesinde yaptırım yasayla öngörülmüştür diyerek hangi koşullarda ve kanunlara bağlı kalarak hareket ettiğini belirtmiştir. Yetkili Cumhuriyet Başsavcısının gizli amacı olduğu, sekreterinin başının örtülü olduğu ve Cumhuriyet Başsavcısı yaptığı işle değil bireysel olarak halk önünde tartışılmış dır. Bülent Arınç iddianamenin Başsavcının elinde yeterli kanıt olmadan bir iddianame hazırladığı ve "kin ve garez ürünü"; eski bir bakan ise "Askeri darbelerdeki tankların, silahların yerini artık savcılar, hakimler almaya başladı" dedi. Sami Selçuk SPK'nin halkın iradesini hiçe saydığını iddia etti ve savcıya kızmanın bir manası olmadığını çünkü o da, hukuku kurallarına uymak zorunda olduğunu söyledi. SPK yerine hukukun gereğini yapmakla yükümlü Başsavcı'ya saldırmak, hedefte yanılgıdır/sapmadır fikri ortaya atıldı. Hikmet Sami Türk SPK'da kusur arama gereği olmadığını, asıl sorunun partiler ne yaparlarsa yapsınlar istediklerini söylesinler, isterse bölünmeyi savunsunlar, isterse şeriatın geri getirilmesini savunsunlar diyebilmekten geçtiğini önermiş, zamanın ve koşulların hazır olmadığı yargısında bulunmuştur. Gelişmeler sonucu hukuk fakülteleri adına yapılan açıklamada, herkesin ve özellikle siyasi parti temsilcilerinin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda yargı organlarını yıpratacak, hakim ve savcıları baskı altına alacak yaklaşımlardan özenle kaçınmaları ve kanuni görevleri üzerine hareket eden Cumhuriyet savcıları, açtıkları davalarda kişisel olarak taraf değillerdir demişlerdir.
Başsavcının iddianamesinde davanın demokrasiyle olan ilişkisini kapatma yaptırımı demokratik toplum gereklerine uygun diyerek gerekçeleriyle incelemiştir. Açılan davanın siyaset kurumunu daraltma, hukuku siyasallaştırılmak, anayasa mahkemesinin böyle bir hakkı olmadığı ve siyasi partileri cezalandırma da, takdir etme de halkın egemenliğinde olduğu fikri Süleyman Soylu tarafından söylenmiştir. Davanın baz aldığı Anayasa maddeleri tartışma konusu olmuştur. AK Parti'nin başörtüsünü savunduğu için kapatılmak istendiği buna dayanak olan Anayasanın 69. maddesinin değiştirilmesi gerekliliği Nazlı Ilıcak tarafından ortaya atıldı 19 Mart 2008 tarihinde AK Partinin hukukçu kurmayları Cemil Çiçek, Sadullah Ergin, Bekir Bozdağ, Burhan Kuzu Ahmet İyimaya, davanın gidişatını değiştirmek için farklı formüller öne sürmüşlerdir. Üç önemli düzenleme üzerinde durulmuş; birincisi siyasi partilere kapatma davasını açma yönteminde de değişiklik; ikincisi kişilerin işlediği suçların sorumluluğunu siyasi partilerin üzerine yüklememeyi ve üçüncü olarak ortak sonuç bulunamazsa referandum sandığı ortaya atılmış dır. Bu bağlamda tartışmaya açılan bir kavram ise siyasi partilerin ancak terör ve şiddete destek verdiğinde kapatılabilir fikri ortaya atılmıştır.
MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli, Başsavcı'nın kapatma davası açma yetkisini elinden alacak ve Anayasa Mahkemesi'nin TBMM'nin de üstüne çıkacak şekilde yanlış yorumlanan yetkilerinin, sınırlandırılmadığı takdirde rejimi tehlikeye atabilecek çok vahim bunalımlara davetiye çıkarma ihtimali olduğunu ve siyasi ve anayasal krize yol açabileceği fikrini belirtmiştir. Anayasa değişikliklerinin teklif edilebilirlik açısından da denetlenmesi gerektiğini ileri sürenler, aksi takdirde Cumhuriyet'in ve onun temel niteliklerinin korumasız kalacağını söylemektedirler.
Amerika'da yayımlanan Newsweek dergisindeki bir yazıda bu dava "millet iradesi"ne karşı yapılan bir "yargı darbesi" (judicial coup d'etat) olarak nitelendirmiştir.
Başsavcının iddianamesinde iddianamesinde "Od

Ahmet Kahraman, (1955, Menemen - 29 Aralık 2013, Ankara) Türk hukukçu.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 1990 yılından itibaren Adalet Bakanlığı'nın birimlerinde tetkik hakimi, daire başkanı ve genel müdür yardımcılığı yaptı. 2000 yılında Ankara hâkimliğine atandı. 2008 yılında müsteşar yardımcısı, 19 Temmuz 2008 tarihinde ise Adalet Bakanlığı müsteşarı oldu. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 114. maddesi gereğince 12 Haziran 2011 Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız Adalet Bakanı olarak atandı. 21 Kasım 2011 tarihi itibarıyla emekli olarak görevinden ayrıldı. Yerine Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Üyesi Birol Erdem getirildi. Okan Üniversitesi Danışma Kurulu üyesi olmuştur. 2012 yılında Türkiye Halk Bankası A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmaya başlamıştır. Beyin tümörü tanısıyla tedavi gördüğü Ankara'da 29 Aralık 2013 tarihinde öldü.

Ahmet Tekdal (6 Şubat 1931, Ağrı - 2 Haziran 2020, Ankara), Türk siyasetçi, bürokrat.
Ahmet Tekdal 6 Şubat 1931'de, Ağrı'da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Refah Partisi'nin kurucu genel başkanlığını üstlendi ve 1984-1987 yılları arasında ilk genel başkanı oldu. Tekdal, 20. Dönem Ankara Milletvekilliği yaptı. 8 Ocak 1996'da başladığı görevi, 22 Şubat 1998'de, anayasanın 84. maddesi son fıkrası gereğince milletvekilliği görevi sona erdi. Serbest avukatlık, Refah Partisi Kurucu Üyeliği ve Genel Başkanlığı da yapmıştı. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Ankara Hukuk Fakültesi'nde yükseköğrenimini tamamlayan Tekdal, bir süre serbest avukat olarak çalıştı. Tekdal, Refah Partisi'nin kuruluşunda yer aldı ve 1984-1987 yılları arasında ilk genel başkanı oldu. 11 Ekim 1987 itibarıyla görevi sonlanan Tekdal'ın yerine Necmettin Erbakan  geldi. Prof. Dr. Erbakan'ın genel başkan olduğu süreçte Tekdal da, partinin teşkilat başkanlığı görevini yürüttü. Parti, 1991 Seçimleri'nde meclise girdi. 1995 Türkiye genel seçimleri'nden birinci parti olarak çıktı. Bu dönemde Tekdal, 20. Dönem Ankara Milletvekili olarak meclise girdi. 8 Ocak 1996'da başladığı görevi, 28 Şubat Süreci ile anayasanın 84. maddesi son fıkrası gereğince milletvekilliği görevi sona erdirildi.
1980 darbesinden sonra Milli Selamet Partisi kapatıldı. Milli Güvenlik Konseyi'nin siyasi partilerin yeniden kurulup faaliyet göstermesine izin vermesinin ardından, 19 Temmuz 1983'te, Millî Selamet Partisi'nin görüşlerini benimseyen Refah Partisi, Ali Türkmen başkanlığında kuruldu. Milli Güvenlik Konseyi'nin kurucuları birkaç kez veto etmesi üzerine kadro, kanunların verdiği zamanda kurulamadı. Böylece Refah Partisi, 1983 Seçimlerine katılamadı. Bunun üzerine ilerleyen süreçte kurucu üyeler arasında bulunan ve veto edilmemiş olan Ahmet Tekdal, 1984'te parti başkanlığına getirildi.
Parti ilk kez 25 Mart 1984'te, Ahmet Tekdal başkanlığında yerel seçimlere katıldı. Yüzde 4,44'lük oy oranı ile Van ve Şanlıurfa belediye başkanlıklarını aldı. 28 Eylül 1986'da, 11 ilde yapılan milletvekili ara seçimlerinde de vardı. Bu seçimde de yüzde 4,76'lık oy oranı alan Refah Partisi'nde, 6 Eylül 1987'de yapılan referandum ile bazı değişiklikler oldu. Referandum ile siyaset yapma yasağı kaldırılan eski siyasi parti liderlerinden Millî Selamet Partisi eski başkanı Necmettin Erbakan, 11 Ekim 1987'de genel başkan seçildi.
28 Şubat sürecinde Refah Partisi, Doğru Yol Partisi ile kurduğu koalisyon hükûmeti ile Refahyol Hükümeti'ne imza atmıştı. Bu koalisyon, 28 Haziran 1996'da, TBMM'de güvenoyu aldı. Necmettin Erbakan da başbakan olmuştu. Ancak Erbakan'ın Haziran 1997'de istifası üzerine Refahyol Hükûmeti dağıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 21 Mayıs 1997'de, Refah Partisi iktidardayken, ‘Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri' olduğu gerekçesiyle dava açmıştı. 8 ay süren davanın ardından Refah Partisi, 16 Ocak 1998'de, Anayasa Mahkemesi kararınca kapatıldı. Ayrıca Ahmet Tekdal ile birlikte Necmettin Erbakan, Şevki Yılmaz, Şevket Kazan, İbrahim Halil Çelik ve Hasan Hüseyin Ceylan'a 5 yıl siyaset yapma yasağı getirildi.
Kapatılması ihtimaline karşı İsmail Alptekin başkanlığında Refah Partisi'nin mirasçısı olarak, 17 Aralık 1997'de Fazilet Partisi kurulmuştu. Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından bağımsız kalan yaklaşık 150 milletvekili de, Fazilet Partisi'ne geçti.
Siyaset yapma yasağı bulunan Ahmet Tekdal, aktif olarak siyaset yapamasa da, 1998-2001 yılları arasını Fazilet Partisi'nde geçirdi. 22 Haziran 2001'de Fazilet Partisi kapatıldı, daha sonra bu partinin devamı niteliğinde Recai Kutan önderliğinde Saadet Partisi kuruldu. Ahmet Tekdal, 2001'den ölümüne kadar Saadet Partisi'nde yer aldı.

Akif Çağatay Kılıç (d. 15 Haziran 1976), Türk siyaset bilimci ve eski Gençlik ve Spor Bakanı. 2013-2017 yılları arasında Gençlik ve Spor Bakanlığı görevini sürdüren Kılıç, ilk defa 2011 Türkiye genel seçimleri'nde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Samsun milletvekili olarak meclise girdi. Ayrıca Haziran 2015 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri'nde de AK Parti Samsun milletvekili olarak seçildi.
Çağatay Kılıç, 1960'lı ve 70'li yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) milletvekilliği yapan İlyas Kılıç'ın torunudur.

Çağatay Kılıç 15 Haziran 1976 tarihinde Almanya'nın Siegen şehrinde Sinan ve Behire Yıldız Kılıç çiftinin çocuğu olarak doğdu. Aslen Trabzon'un Sürmene ilçesinden Samsun'un İlkadım ilçesinin sınırlarında yer alan Ataköy'e yerleşmiş bir ailenin çocuğu  olan Kılıç, 10 yaşına kadar Almanya'da yaşadı ve ailesinin Türkiye'ye dönmesiyle birlikte İstanbul Işık Lisesi'nde bir yıl okudu, lise öğrenimini İstanbul Özel Alman Lisesi'nde tamamladı. Hertfordshire Üniversitesi Siyaset ve Avrupa Çalışmaları bölümünden mezun oldu. Siyaset bilimi ve Avrupa Ekonomisi alanında eğitim alan Kılıç, mezun olmasının ardından bir yıl süreyle Sabancı Holding'in Londra Bürosunda satın alma uzmanı olarak çalıştı. Bu görevinden sonra uzun bir süre Recep Tayyip Erdoğan'ın Özel Kalem Müdür Yardımcılığı görevini üstlendi. Bu dönemde Erdoğan'ın yakın kurmay ekibinde yer alıp, yurt dışı gezilerinin çoğunda Erdoğan'ın tercümanlığını yaptı.

Çağatay Kılıç, 2011 Türkiye genel seçimleri'nde milletvekili adayı olabilmek için 10 Mart 2011 tarihinde özel kalem müdür yardımcılığı görevinden istifa etti. 11 Nisan 2011 tarihinde Samsun'dan 5. sıra milletvekili adayı olarak gösterildi ve Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) Samsun'da %61.86 oy oranı aldığı 2011 genel seçimlerinde AK Parti milletvekili olarak meclise girdi. TBMM'de Türkiye-Almanya Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı, Türkiye - Arjantin Parlamentolararası Dostluk Grubu başkanvekili, Türkiye-Brezilya ve Türkiye-İtalya Parlamentolararası Dostluk Grupları saymanı, Türkiye-Kanada Parlamentolararası Dostluk Grubu genel sekreteri ve Türkiye-İran Parlamentolararası Dostluk Grubu üyeliği yaptı.

26 Aralık 2013 tarihinde yapılan bir kabine değişikliği ile Gençlik ve Spor Bakanlığı görevini Suat Kılıç'tan devraldı. 2014 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi'nde Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde kurulan 62. Türkiye Hükûmeti'nde Gençlik ve Spor Bakanlığı görevine devam etti. Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri'nde tekrar AK Parti Samsun milletvekili olarak seçilen Kılıç, Davutoğlu başkanlığında kurulan Seçim Hükûmeti'nde görevine devam etti. Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde görevine devam etmiş ve 19 Temmuz 2017 tarihinde yapılan kabine revizyonu ile görevini tamamlamıştır.

Bakanlık görevinin ardından meclise dönen Kılıç, 24 Haziran 2018 genel seçimlerinde İstanbul Milletvekili olarak tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisine girmiştir. 27. Dönem başında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanı olarak görev yapmış, yasama döneminin ikinci yarısında Dışişleri Komisyonu Başkanı görevine seçilmiştir. Kılıç, aynı zamanda Türkiye-Almanya Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevini sürdürmüştür.
2023 yılı itibarıyla Büyükelçi unvanı ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı görevine atanmıştır.

Çağatay Kılıç'ın dedesi 1961 ve 1980 yılları arasında 19 yıl süreyle Cumhuriyet Halk Partisi'den (CHP) 5 dönem Samsun milletvekilliği yapan, İlyas Kılıç'tır. Gastroenteroloji uzmanı olan babası Sinan Kılıç, İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan'ın özel doktorluğunu yaptı. Amcası ise 2014 yılından bu yana Vaşington Büyükelçisi olarak görev yapan Serdar Kılıç'tır.
Kılıç, Samsun'un tanınmış ailelerinden Kefeliler'in kızı olan Eda Kılıç ile evlidir. Çok iyi derecede İngilizce ve Almanca bilmektedir.

TBMM sayfası18 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Akil İnsanlar Heyeti, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından "Kürt meselesi"nin demokratik açılım ve çözüm süreci kapsamında 4 Nisan 2013 tarihinde aralarında Yılmaz Erdoğan, Orhan Gencebay, Abdurrahman Dilipak gibi toplumun çeşitli kesimlerinden itibarını kazanmış 63 üyeden oluşturulan gruptur.

Toplamda altmış üç üyesi bulunan Akil İnsanlar Heyeti Türkiye'nin bölgelerinde çeşitli illerde temas ve sempozyumlarda bulunmuşlardır.
2013 yılındaki çözüm sürecinde/açılım sürecinde heyetin adı "Akil Adamlar Heyeti" olarak da kullanılmıştır. Osmanlı döneminde de benzer bir heyet kurulmuştur ve adı Heyet-i Nasîha olarak tarihi belgelerde geçmektedir.

Komisyon'da yer almaları için teklif götürülen iki isim, Ege Bölgesi için DİSK'e bağlı Genel İş Sendikası Başkanı Erol Ekici ve Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Vedat Ahsen Coşar, listede yer almayı kabul etmedi.

Anadolu Gençlik Derneği (kısaca AGD), genel merkezi Ankara'da bulunan Millî Görüş ideolojisindeki sivil toplum kuruluşudur. Genel başkanı Salih Turhan'dır. Avrupa'da Avrupa Gençlik Derneği (AGD), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Sevgi ve Kardeşlik Derneği (SEVKAD) adı örgütlenmiştir. Saadet Partisi'ne yakınlığı ile bilinir.

AGD, il ve ilçe temsilcilikleri ve şubeleri aracılığıyla her yaz ve 15 Tatil döneminde kamplar düzenlemektedir. Ayrıca Lise ve Ortaokul kategorilerinde Siyer-i Nebi sınavları düzenlemektedir. 
AGD Üniversite teşkilatları 9 Mart 2022'de Türkiye'yi ziyaret eden İsrail Cumhurbaşkanı İzak Herzog'u karşılamak için Protokol Yolu'na asılan İsrail bayraklarını indirerek yerine Filistin bayrağı asmışlardır. Eylemi gerçekleştiren gençler gözaltına alınmışlar, daha sonra serbest bırakılmışlardır. 
1 Kasım 2023 tarihinde Filistin'de yaşanan soykırımı protesto etmek için Irak Konsolosluğu önüne bebek tabutları ve çelenkler bırakan AGD Ankara Şubesi mensupları gözaltına alınmıştır. Bu olaydan sonra AGD mensupları bir basın açıklaması düzenlemiş, gözaltına alınan gençler ertesi gün serbest bırakılmıştır.
3-4 Kasım 2024 gecesi, İsrail'e mühimmat ve patlayıcı taşıyan MV Kathrin gemisinin Haydarpaşa Limanı'nda demirlemiş olması dolayısıyla AGD İstanbul Şubesi Üniversite Başkanlarından oluşan bir ekip gemiye baskın düzenlemiş ve Filistin bayrağı çekmişlerdir. O gece tutuklanan gençlerin telefonlarına dahi el  konulmuş, avukatlarıyla görüştürülmemişlerdir. 36 saat sonra mahkemeye çıkarılan gençler yurtdışına çıkış yasağı ile serbest kalmışlardır.
MV Kathrin gemisi, daha sonra demir attığı Antalya Limanı'nda da AGD Antalya şubesinin tepkisine neden olmuştur.
Ayrıca AGD şubeleri etkinlikler, konvoylar ve eylemlerle Filistin ve Doğu Türkistan'a desteklerini ifade etmişlerdir. Bu eylemlerden en ses getireni AGD Ankara Şubesi'nin organize ettiği TBMM önünde yapılan eylem olmuştur.

Etkinliklerini Millî Görüş ideolojisiyle yürütür. Bünyesinde Anadolu Gençlik Dergisi, Genç İstikbal Dergisi, Zehra Dergisi ve Kaşif Dergisi bulunmaktadır. Grup Anadolu Gençlik adında bir müzik grupları, çeşitli illerde AGD adıyla mücadele eden spor kulüpleri vardır. 

Resmî site

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu(KPK) (İngilizce: EU-Turkey Joint Parliamentary Committee,Fransızca: Commission parlementaire mixte UE-Turquie), 14 Mayıs 1965 tarihli Avrupa Parlamentosu Kararı, 22 Haziran ve 14 Temmuz 1965 tarihli, sırasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu kararları, 27 Temmuz 1965 tarihli Türkiye-AET Ortaklık Konseyi kararına dayanarak kurulmuştur. KPK Türkiye-Avrupa Birliği ortaklığının demokratik denetim organıdır.

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu, Türkiye-AB ortaklığının demokratik denetim organı olarak düşünülmüştür. KPK Ankara Anlaşması'nın 27. maddesi uyarınca oluşturulmuş ve bu "Türkiye ve AET Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma"nın  27. maddesi Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu'nun hukuki dayanağı olmuştur.

Söz konusu 27.madde;
"... bir yandan Avrupa Parlamenter Asamblesi, topluluğun Ekonomik ve Sosyal Komitesi ve öteki organları ile, öte yandan, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye'nin yukarıdaki maddeleri karşılayan organları arasında işbirliğini ve temasları kolaylaştırmak için her türlü tedbiri ..." alma görevini vermiştir. KPK iç tüzüğünün birinci maddesinde de belirtildiği üzere, 14 Mayıs 1965 tarihli Avrupa Parlamentosu Kararı, 22 Haziran ve 14 Temmuz 1965 tarihli, sırasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu kararları 27 Temmuz 1965 tarihli Türkiye-AET Ortaklık Konseyi kararı ile faaliyetine başlamıştır.
Komisyon, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecine ilişkin konularda görevlidir. Bu çerçevede Komisyon, 12 Eylül 1963 tarihinde Türkiye ile AET arasında Ankara'da imzalanan Ortaklık Anlaşması yanı sıra 3 Ekim 2005 tarihli Hükûmetlerarası Konferans ile başlayan katılım müzakereleri ile mevcut tüm ikili ilişkiler ile Ortaklık Konseyi kararlarının takip edilmesi, analizi ve değerlendirilmesiyle görevlidir. Ayrıca Komisyon, TBMM ve Avrupa Parlamentosu arasındaki ilişkileri güçlendirmekle görevlidir. Komisyon, TBMM ve Avrupa Parlamentosu'na verilen yetki içerisinde Türkiye-AB ilişkileri kapsamında bütün konuları inceleyebilir.

Komisyon, TBMM ve Avrupa Parlamentosu'nun eşit sayıdaki üyelerinden meydana gelmektedir. Komisyon bugün TBMM ve Avrupa Parlamentosunun eşit sayıdaki 25'er milletvekilinden oluşmaktadır. Komisyonun Başkanlık Divanı, KPK iç tüzüğünün dördüncü maddesi uyarınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyeti Başkanı ile Avrupa Parlamentosu Heyeti Başkanı ve birden çok başkan yardımcısından meydana gelir. Hâlihazırda KPK TBMM Kanadı Başkanlık Divanı, Eş Başkan ve iki Eş Başkan Yardımcısından oluşmaktadır.

İlke olarak KPK yılda üç kere toplanır. Komisyon, KPK Eş Başkanları tarafından toplantıya çağrılır. Komisyon toplantılarının bir ay kadar öncesinde Başkanlık Divanı üyeleri bir araya gelerek toplantı programı ve gündemini oluşturmaktadır. İlke olarak oturumlar sıra ile Türkiye'de ve Avrupa Parlamentosu'nun toplandığı şehirlerden birinde yapılır.
İç Tüzük uyarınca Komisyon toplantıları, Komisyon aksine bir karar almadıkça, kamuya açıktır. Ortaklık Konseyi üyeleri, AB Komisyonu ve AB Konseyi üyeleri, Türkiye hükûmetinin temsilcileri ve diğer kişiler komisyonun Başkanlık Divani kararıyla bir toplantıya katılmaya veya bu toplantıda söz almaya davet edilebilirler.
KPK'nın resmi dilleri Avrupa Parlamentosu resmi dilleri ve Türkçedir.

Komisyonun sekreterlik işleri, Avrupa Parlamentosu'nun Sekretaryası ve TBMM KPK Uluslararası Delegasyon Sekretaryası ile işbirliği hâlinde yürütülür. Sekretarya tarafından her oturumun özet tutanağı kaleme alınmakta, KPK Üyeleri'nin düzeltme önerileri alındıktan sonra, gelecek oturumun açılışında tutanağın son şekli Komisyon'un onayına sunulmaktadır.

http://www.tbmm.gov.tr/ul_kom/kpk/genelbilgiler.htm 18 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.europarl.europa.eu/delegations/en/d-tr/home.html 18 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20121006152644/http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=270&l=1
http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ab-iliskilerine-genel-bakis.tr.mfa27 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

http://www.europarl.europa.eu/delegations/en/d-tr/publications.html 18 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.europarl.europa.eu/intcoop/euro/jpc/d_tr/default_en.htm 16 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Birliği Bakanlığı, 2011'de kurulan ve ilk olarak 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nde yer alan bakanlıktır. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecine ilişkin faaliyetleri koordine etmek amacıyla kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış oldu.
Bakanlık, 2018 yılında 703 sayılı KHK ile kaldırılarak yetkileri Dışişleri Bakanlığı'na devredildi. Bu devir sonrasında Dışişleri Bakanlığı'na bağlı olarak Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Başkanlığı oluşturuldu.

Bakanlığı, Anayasaya, kanunlara, hükûmet programına ve Bakanlar Kurulunca belirlenen politika ve stratejilere uygun olarak yönetmek.
Bakanlığın görev alanına giren hususlarda politika ve stratejiler geliştirmek, bunlara uygun olarak yıllık amaç ve hedefler oluşturmak, performans ölçütleri belirlemek, Bakanlık bütçesini hazırlamak, gerekli kanuni ve idari düzenleme çalışmalarım yapmak, belirlenen stratejiler, amaçlar ve performans ölçütleri doğrultusunda uygulamayı koordine etmek, izlemek ve değerlendirmek.
Bakanlık faaliyetlerini ve işlemlerini denetlemek, yönetim sistemlerini gözden geçirmek, teşkilat yapısı ve yönetim süreçlerinin etkililiğini gözetmek ve yönetimin geliştirilmesini sağlamak.
Faaliyet alanına giren konularda diğer bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları arasında iş birliği ve koordinasyonu sağlamak.

Aykan Erdemir (d. 28 Temmuz 1974, Bursa) Türk sosyal antropolog ve siyasetçi.
Orta ve lise öğrenimini (1985-1992) İstanbul Amerikan Robert Lisesi'nde tamamladı. Lisans derecesini 1996 yılında Bilkent Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler alanında aldı. 1998 yılında Harvard Üniversitesi'nde Orta Doğu Çalışmaları alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Sosyal Antropoloji ve Orta Doğu Çalışmaları alanındaki doktora derecesini 2004 yılında Harvard Üniversitesi'nde "Alevileri Eklemlemek: Türkiye’de Yönetişimin ve İnanca Dayalı Kolektif Eylemin Dönüşümü" başlıklı tezi yazarak tamamladı. Harvard Üniversitesi John F. Kennedy Kamu Yönetimi Okulu Hauser Kâr Amacı Gütmeyen Kuruluşlar Merkezi'nde bursiyer araştırmacı, Oxford Üniversitesi'nde Göç, Siyaset ve Toplum Merkezi'nde misafir araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. 2004-2011 yılları arasında ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2005-2010 yılları arasında ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı. 2011 yılında Sosyoloji alanında doçent unvanını aldı. 2015-2016 yılları arasında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Halihazırda Washington'daki Demokrasileri Koruma Vakfı adlı düşünce kuruluşunda kıdemli analist olarak çalışmaktadır.
CHP'nin 18 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilen 15. Olağanüstü Kongresi'nde 1107 oy alarak Parti Meclisine seçildi. 12 Haziran 2011 seçimlerinde CHP'nin Bursa 4. sıra milletvekili adayı olarak gösterilmiş ve XXIV. dönem Bursa milletvekili olarak seçilmiştir. Şubat 2014-Haziran 2015 arasında CHP Yurtdışı Örgütlenme Yürütme Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır.
TBMM'de Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu ve Bilişim ve İnternet Araştırma Komisyonu üyeliği, Türkiye-İsveç Parlamentolararası Dostluk Grubu genel sekreterliği ve Türkiye-Kosova Parlamentolararası Dostluk Grubu yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuştur.  İnanç Özgürlüğü için Uluslararası Parlamenterler Girişimi (IPPFoRB) kurucularındandır.
Sosyoloji Derneği ve Sosyal Demokrasi Derneği yönetim kurullarında görev yaptı. Bursaspor kongre üyesidir.
2016 yılında Stefanus İnanç Özgürlüğü ödülünü layık görülmüştür. Uluslararası Genç Liderler ve Girişimciler Derneği Türkiye Şubesi tarafından düzenlenen Türkiye'nin On Başarılı Genci Yarışması'nda 2014 yılında Siyaset, Hukuk ve Kamu Yönetimi kategorisinde Türkiye'nin En Başarılı Genci seçilmiştir. Kültürel Diplomasi Enstitüsü Türkiye-Almanya Genç Liderler, Körber Vakfı Münih Güvenlik Konferansı Genç Liderler, Ulusal Demokratik Enstitüsü Uluslararası Liderler Forumu, Aspen Enstitüsü Liderlik Semineri ve Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı Geleceğin Uluslararası Liderleri gibi programlardan ödül ve destekler almıştır.
Hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosunca, FETÖ'nün talimatıyla gerçekleşen 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu yargısal darbe teşebbüsüne ilişkin yürütülen soruşturmada, ABD'de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hakkında devam eden yargılamada tanık listesinde ismi bulunduğu ve "Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrif etme, amacı dışında kullanma, hile ile alma-çalma" suçunu işlediği gerekçesiyle yakalama kararı bulunmaktadır.
Köşe yazıları Yeni Arayış 13 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'ta yayımlanmaktadır.

Antagonistic Tolerance: Competitive Sharing of Religious Sites and Spaces. New York: Routledge, 2016.
Alevitisches Leben in der Türkei: Diskriminierung im Alltagç Köln: Alevitische Gemeinde Deutschland e.V. 2015.
II. Uluslararası Tarihten Bugüne Alevilik Sempozyumu. İstanbul: Horasan Yayınları, 2012.
Alevi Bakış Açısıyla Türkiye'de Ayrımcılık. Ankara: Alevi Kültür Dernekleri, 2010.
Türkiye'de Alevi Olmak. Ankara: Alevi Kültür Dernekleri, 2010.
Tarihten Bugüne Alevilik. Ankara: Cem Vakfı Ankara Şubesi, 2010.
Rethinking Global Migration: Practices, Policies, and Discourses in the European Neighbourhood. Ankara: KORA, 2008.
Social Dynamics of Global Terrorism and Prevention Policies. Amsterdam: IOS Press, 2008.
Alevism-Bektashism: A Brief Introduction. Londra: England Alevi Cultural Centre & Cem Evi, 2006.

30.12.2010 tarihli Vatan gazetesindeki röportajı
1.11.2010 tarihli Vatan gazetesindeki röportajı
3.12.2007 tarihli Milliyet gazetesindeki röportajı 15 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
22.10.2012 tarihli Radikal gazetesindeki röportajı 24 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
5.1.2015 tarihli Hürriyet gazetesindeki röportajı 15 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ayşenur İslam (16 Ocak 1958, Üsküdar, İstanbul), Türk siyasetçi.

Orta eğitiminin bir bölümünü İstanbul'da (Kadıköy Maarif Koleji) yaptı. Liseyi TED Ankara Koleji'nde tamamladı. Bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi'nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi'nde Yüksek Lisans ve Gazi Üniversitesi'nde Doktora yaptı. Mezuniyetinden sonra sırasıyla Ankara Üniversitesi, Kırıkkale Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü görevlerini ifa etti. Yunus Emre Enstitüsü'nün kuruluşunda ve Yönetim Kurulunda görev aldı. Adalet Partisi milletvekillerinden Nadir Latif İslam'ın oğlu Doktor Bahadır Celal İslam ile evli olan Ayşenur Külahlıoğlu bir çocuk annesidir. İyi derecede İngilizce bilmektedir. Yayımlanmış on kitabı, elli kadar makalesi bulunmaktadır.

2011 Türkiye genel seçimlerinde XXIV. Dönem Sakarya milletvekili seçilmiştir.
25 Aralık 2013 tarihi itibarıyla Fatma Şahin'den boşalan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı görevine getirilmiştir. Bu göreve 62. Türkiye Hükûmetinde de devam etmiştir. Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde XXV. Dönem Sakarya milletvekili seçilmiştir.

Bedrettin Yıldırım (d. 19 Ağustos 1951, İspir, Erzurum), Türk siyasetçidir. Adalet ve Kalkınma Partisi Bursa 24. dönem milletvekilidir.

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Bölümünden mezun oldu. Çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. Kütahya'da Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı ve Müdürlüğü görevlerini yürüttü. Sakarya Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı ve Genel Sekreter Yardımcılığı görevini üstlendi. Başbakanlık Devlet Personel Başkan Yardımcılığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığında APK uzmanı ve Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Özel sektörde yöneticilik yaptı. Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürlüğü görevini yürüttü. Türkiye Gübre Fabrikaları ile Razi Petro Kimya Tesisleri Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.

2011 Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden Bursa milletvekili seçilmiştir.

Bekir Bozdağ (d. 1 Nisan 1965, Yozgat), Kürt asıllı Türk ilahiyatçı, avukat ve siyasetçidir.
Türkiye Cumhuriyeti eski Adalet Bakanı ve eski Başbakan Yardımcısıdır. 2013-2015 ve 2015-2017 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım tarafından kurulan hükûmetlerde Adalet Bakanlığı görevini sürdürmüştür. 2011-2013 ve 2017-2018 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan hükûmetlerde Başbakan Yardımcılığı görevini sürdürmüştür. 29 Ocak 2022 tarihinde yeniden Adalet Bakanlığı'na atanmıştır.
İlk defa 2002 Türkiye genel seçimleri'nde Adalet ve Kalkınma Partisi Yozgat milletvekili olarak meclise girmiştir. Ardından 2007 ve 2011 Türkiye genel seçimlerinde de AK Parti Yozgat milletvekili olarak meclise girmiştir. 7 Mart 2015 tarihinde Anayasa'nın 114. maddesi gereğince 7 Haziran 2015 genel seçimleri öncesi görevini müsteşar Kenan İpek'e devretmiştir.
1 Kasım 2015 genel seçimleri'nde yine AK Parti Yozgat milletvekili olarak meclise girmiştir. Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan 64. Türkiye Hükûmeti'nde Adalet Bakanı olarak görevlendirilmiştir. Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde Adalet Bakanlığı görevine devam etmiştir. 19 Temmuz 2017'de görevini Abdülhamit Gül'e devretmiştir. 29 Ocak 2022'de 66. Türkiye Hükûmeti'nde de Adalet Bakanı olarak yerini almıştır. Bu görevi 4 Haziran 2023 tarihine kadar sürdürdü. Bu tarihte görevi 2023 seçimlerinden sonra kurulan 67. Türkiye Hükûmeti'nde Adalet Bakanı olarak atanan Yılmaz Tunç'a bıraktı.

Kürt asıllı olan Bekir Bozdağ, 1 Nisan 1965 tarihinde Yozgat'ın Akdağmadeni ilçesinde Mehmet Duran Bozdağ ve Nuriye Bozdağ çiftinin çocuğu olarak doğdu. İlkokul, orta öğrenim ve lise eğitimini Yozgat'ta tamamlamasının ardından Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi Anabilim Dalında tamamladı. Bir süre kamu görevinde bulunduktan sonra serbest avukatlık yapmaya başladı.

1999 yerel seçimleri'nde Fazilet Partisi'den Akdağmadeni İlçe Belediye Başkan Adayı oldu. AK Parti'nin kurulmasıyla birlikte Yozgat'ta AK Parti İl Teşkilatı'nın kurucuları arasında yer aldı ve kurucu il yönetiminde Siyasi ve Hukukî İşlerden Sorumlu İl Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. 2002 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Yozgat milletvekili olarak meclise girdi ve AK Parti Teşkilat Başkanlığına bağlı olarak değişik illerde İl Teşkilat Koordinatörlüğü ve 12. Bölge Teşkilat Koordinatörlüğü görevlerinde bulundu.
61. Türkiye Hükûmeti’nde Başbakan yardımcılığı görevini üslenmiştir. 13 Eylül 2015 tarihi itibarıyla AK Parti'nin Seçim İşlerinden sorumlu Genel Başkan yardımcısıdır. 24 Kasım 2015 tarihinde kurulan 64. Türkiye Hükûmeti'nde yeniden Adalet Bakanlığı görevine atandı. 29 Ocak 2022 tarihinde cumhurbaşkanı kararıyla Adalet Bakanı Abdulhamit Gül'ün yerine atanmıştır. 2023 Seçimleri sonrasında AK Parti tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili olarak seçilmiştir.

Orta düzeyde İngilizce ve Arapça bilmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Bekir Bozdağ'ın TBMM'deki sayfası 13 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beytüşşebap, (Kürtçe: Elkî) Şırnak ilinin bir ilçesidir.
Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Irak ve Suriye sınırlarından ortalama 20 km uzaklıktadır. Habur sınır kapısına adını veren Habur Çayı Beytüşşebap sınırları içerisinden doğar. İlçede sıcak su kaplıcası bulunmaktadır. İlçe stratejik bir konumdadır. Kuzeydoğusunda Van, doğusunda Hakkâri, kuzeybatısında Siirt, güneyinde Uludere, batısında ise Şırnak bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 1.647 km²’dir.

Beytüşşebap, kelime anlamı olarak Beyt ve Şebap kelimelerinden elde edilmiş Arapça bir birleşik isimdir. Gençlerin evi anlamına gelmektedir.
Başka kaynaklara göre ise Beytüşşebap ismi Süryaniceden gelmekte ve beth şabath (Şabath yeri) anlamına gelmekterir. 
İlçeye adını veren asıl Beytüşşebap şimdiki Hisarkapı köyüdür.

İlçeye tarih içerisinde Hurriler, Mittaniler, Asurlular ve Urartular egemen olmuşlardır. İlçe, 1054 yılında Selçukluların, 1514 yılında ise Osmanlı egemenliğine girmiştir. 1855 yılında Erzurum iline, 1865 yılında Van iline bağlanan Beytüşşebap, 1887 yılında ilçe olmuştur. Bu tarihten Cumhuriyetin ilanına kadar Van iline bağlı kalan Beytüşşebap, 1926 yılında Siirt, 1936 yılında Hakkâri ve 1990 yılında da Şırnak iline bağlanmıştır.
Beytüşşebap ilçesi 19. yüzyıl sonlarında Van ili Hakkari livasına bağlı bir ilçe iken, 7 nahiyesi ve 46 köyü vardı. 
19. yüzyılın sonlarında kaza nüfusu 900 Osmanlı Türkü, 11,100 Kürt, 5,000 Nasturi Hristiyan ve 1,700 Keldani Hristiyandan müteşekkildi. Ancak başka kaynaklar 20. yüzyıl başlarına dek varolan küçük bir Yahudi toplumundan söz eder.
İlçe, I. Dünya Savaşı'nda Rus işgaline uğradı. 1917 yılında Rusların geri çekilmeleri ile işgalden kurtuldu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ilçe olan Beytüşşebap bu sefer Siirt iline bağlandı. Daha önceleri Siirt iline bağlı bir ilçe olan Beytüşşebap, 6 Mayıs 1936'da Hakkari iline bağlandı. 1990 yılında Şırnak'a bağlandı.

Dağlık bir arazi yapısına sahip olup doğusunda Hakkâri, batısında Siirt-Pervari, kuzeyinde Van-Çatak, güneyinde ise Hakkâri-Çukurca ve Şırnak-Uludere yer almaktadır. İlçenin doğusunda yer alan Altın Dağları ve batısında yer alan Tanin Dağı, ilçe sınırları içerisinde kesişmektedir. Ayrıca, ilçede Kato Platosu mevcuttur. İlçenin en önemli akarsuyu Habur Çayı'nın kollarıdır. Beytüşşebap ilçe merkezinin denizden ortalama yüksekliği 2.566 metredir. İlçenin en yüksek noktası ise 3000 metreyi aşan Kato Platosu'dur. İlçenin iklimi, sert Doğu Anadolu iklim özellikleri taşımaktadır.

Beytüşşebap ilçesinin 2020 ilçe toplam nüfusu 16.317 kişidir. Bu nüfusun 8.799'u erkek, 7.518'i kadındır. İlçe merkezinin nüfusu 5.690, bu merkez nüfusun 3.358'i erkek, 2.332'si kadındır. İlçenin belde ve köy toplam nüfusu 10.627'dir. Bu nüfusu 5.441'i erkek, 5.186'sı kadındır. İlçe nüfusu 2022 yılında 16.044 kişi 2023 yılında ise 16.056 kişi olarak tespit edilmiştir.

PKK'nın kurban bayramının ikinci gününe rastlayan 25 Eylül 2015 Cuma günü 500'e yakın eylemciyle ilçeyi ele geçirme amacına yönelik olarak emniyet noktaları, jandarma komutanlığı, komando alayı, askeri üst bölgeler başta olmak üzere diğer sivil hedeflere karşı yapmış olduğu silahlı eylemdir. Bu saldırıda ilçeye hakim konumda olan askeri üs bölgesi ile ilçe girişindeki polis noktası başta olmak üzere çok şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Sabah 05.40'ta başlayan çatışma yaklaşık 6 saat sürmüş ve öğlene doğru sona ermiştir. Saldırıda 1 asker ölürken, Genelkurmay başkanlığının açıkladığı verilere göre 34 saldırgan da etkisiz hale getirilmiştir. Saldırıda ilçe kaymakamı Kadir Güntepe'nin evine, makam arabası ve makam odasına silahlı saldırıda bulunulmuş, ilçede görev yapan hakim ve savcıların makam odaları kurşunlanmıştır. Bununla birlikte yaralı polis için gelen ambulans eylemcilerce taranarak ambulans şoförü öldürülmüştür. Gene saldırı sonucu 3 sivil vatandaş ölmüştür. Saldırıdan birkaç gün sonra Murat Karayılan "İstediğimiz zaman bir şehri tek bir gecede denetim altına alırız. Aslında bu tarz eylem bir ilktir; acemilikten kaynaklı sorunlar da vardır" diyerek verdikleri ağır kayıpları ve ilçeyi ele geçirme amacına yönelik bir eylem olduğunu belirtmiştir.

Konya, Altılar

Beşir Atalay (d. 1 Nisan 1947; Armutlu, Keskin, Kırıkkale), Türk siyasetçi ve eski içişleri bakanı.

Beşir Atalay 1 Nisan 1947 tarihinde Keskin, Kırıkkale'de doğmuştur. 1962 yılında Kırıkkale Ortaokulunu ve 1965 yılında Kırıkkale Lisesini bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1970 yılında mezun olduktan sonra, aynı okulda master ve doktora yaptı. Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi, DPT Sosyal Planlama Daire Başkanı, Marmara Üniversitesi öğretim üyesi, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi, Kırıkkale Üniversitesi Kurucu Rektörü, Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi Koordinatörü olarak görev yaptı.

2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisinin kurucuları arasında yer aldı. 22., 23., dönem Ankara, 24. dönem Kırıkkale ve 26. dönem Van milletvekili seçildi. Partinin iktidara gelmesinden sonra kurduğu 58. ve 59. Hükûmette devlet bakanı (bağlı kurumları arasında DİE, TİKA, RTÜK, TRT, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, 60. Hükûmette içişleri bakanı ve 61. Hükûmette başbakan yardımcısı olarak görev yaptı.
2018 Türkiye genel seçimleri için milletvekili adaylığı başvurusu yapmadı.
29 Ağustos 2019 tarihinde AK Parti'den istifa etti.

İngilizce bilmekte olup, evli ve 3 çocuk babasıdır. 2010 yılında Ali Şir Nevai ödülünü aldı.

Birol Aydın (d. 1969, Şiran, Gümüşhane), Türk siyasetçidir. Saadet Partisi sözcüsü ve Saadet Partisi 28. Dönem İstanbul milletvekilidir.

1969 yılında Gümüşhane'nin Şiran ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğretimini Gebze'de tamamladı. Tunus Zeytune Üniversitesi Yüksek İslam Uygarlığı Fakültesinde lisans eğitimi aldı. Gençliğinde sivil toplum kuruluşlarında etkin biçimde çalışmalara katıldı. Milli Gençlik Vakfı'nda ve Anadolu Gençlik Derneği’ne pek çok düzeyde görev yaptı. 2007'den 2014'e kadar Uluslararası Gençlik Forumu'nda (IYFO) Genel Merkez Yöneticiliği yaptı. 2007'den beri de Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nde (ESAM) yönetim kurulu üyesidir.

Siyasi faaliyetlerine Fazilet Partisi'nde başladı. Partinin Kocaeli İl Yönetim Kurulu Üyeliğini yapan Birol Aydın Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra Saadet Partisi'ne katıldı. 2002'den 2006'ya kadar Saadet Partisi Kocaeli İl Başkanlığı yaptı. 2006 yılından bu yana Saadet Partisi Genel İdare Kurulu (GİK) üyesidir.
2014 yerel seçimlerinde Saadet Partisi'nden Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterildi ama seçilemedi. Seçimlerin ardından Saadet Partisi İl Başkanlığına getirildi. Bu görevi 1 Ekim 2017 yılında Saadet Partisi İstanbul 6. Olağan İl Kongresinde Dr. Abdullah Sevim'e devretti. 2018 genel seçimlerinde Saadet Partisi'nden İstanbul 2. bölgede ilk sırada milletvekili adayı oldu, ancak partisi baraj altında kaldığı için seçilemedi. 2010'dan 2019'a kadar Saadet Partisinde sırasıyla Teşkilat, Tanıtma, Sivil Toplum ve Halkla İlişkiler Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu.
2019 yerel seçimlerinde tekrar Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı adayı gösterildi ama yine seçilemedi. 2020 Temmuz ayında Saadet Partisi'nin sözcüsü oldu. 2023 genel seçimlerinde İstanbul 1. bölgede CHP listesinden milletvekili seçildi ve seçimden sonra Saadet Partisi'ne döndü. 2024 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına aday oldu, ama yüzde 0,56 oy oranıyla seçimi kaybetti.

Evli ve 3 çocuk babasıdır. Arapça bilmektedir.

X'te Birol Aydın

Bülent Kaya (d. 1973, Ergani, Diyarbakır), Türk avukat ve siyasetçidir.
TBMM 28. Dönem Saadet Partisi İstanbul milletvekilidir.

1973 yılında Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenim gördü. Serbest avukatlık ve hukuk danışmanlığı yaptı. Anadolu Gençlik Derneği, İlim Kültür ve Eğitim Vakfı'nda çeşitli görevlerde bulundu.

Saadet Partisinde hukuk işlerinden sorumlu genel başkan yardımcılığını yaptı.
2018 Türkiye genel seçimlerinde Saadet Partisi Diyarbakır 2. sıra milletvekili adayı oldu, meclise giremedi.
2023 genel seçimlerinde İstanbul 3. bölge milletvekili olarak Millet İtitfakı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) listesinden TBMM'ye girdi. TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyesidir.

İstanbul milletvekilleri listesi
İstanbul'da 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri

TBMM internet sitesinde Bülent Kaya 4 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
X'te Bülent Kaya

Cevat Ayhan, (d. 1938; Akyazı - Sakarya - ö. 7 Mayıs 2018; Ankara), Türk makine mühendisi ve siyasetçi.
Cevat Ayhan, 1938 yılında Sakarya'nın Akyazı ilçesinde doğdu. İTÜ Makina Mühendisliği Fakültesi'ni bitirdi. Aynı Fakültede Master derecesi aldı. Eğitimini tamamlamasının ardından; Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü'nde Yol Dairesi Mühendisi, DPT Uzmanlığı, Aliağa Rafinerisi Tevsi Projesi Makine Grubu Şefi, Petkim Tesisleri Tevsi Projesi Proje Müdürü, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Müsteşar Muavini ve Türkiye Zirai Donatım Kurumu'nda Genel Müdür olarak görev yaptı.
Siyasete Refah Partisi saflarında katıldı. XIX., XX. ve XXI. Dönem Sakarya Milletvekilliği ile 54. Türkiye Hükûmeti'nde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı yaptı.
Evli ve bir çocuk babasıdır. Ankara'da tedavi gördüğü hastanede 7 Mayıs 2018 tarihinde öldü.

Cevdet Yılmaz (d. 1 Nisan 1967, Bingöl), 2023'ten itibaren  2. Türkiye cumhurbaşkanı yardımcısı olarak görev yapan Türk bürokrat ve siyasetçidir. Daha önce Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) üyesi olarak Bingöl milletvekilliği yapan Yılmaz, 2023'teki cumhurbaşkanlığı seçimi seçiminin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 3 Haziran 2023 tarihinde cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atandı.

Zaza asıllı olan Cevdet Yılmaz, 1 Nisan 1967 tarihinde Bingöl'de doğdu. Babasının adı Kemal, annesinin Fatmadır. Lise öğrenimini Bingöl'de 1983 yılında tamamladı. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girerek bu bölümden 1988 yılında birincilikle mezun oldu.

1989 yılında Devlet Planlama Teşkilatında çalışmaya başladı. 1992-1994 yılları arasında ABD'ye giderek Denver Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı.
1995-2003 yıllarında DPT'deki görevine Planlama Uzmanı olarak devam ederken Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde doktora eğitimi aldı. 2003 yılında doktora tezi kabul edildi. Aynı yıl, teşkilatın AB İlişkiler Genel Müdürlüğü görevine getirildi.
Ulusal Ajans, ATAUM ve Sümerhalı'da yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu.

Siyasal yaşamına AK Partide başladı. İlk defa 2007 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Bingöl milletvekili olarak 23. dönem TBMM'ye girdi. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyesi ve Parlamentolararası Birlik (PAB) Türk Grubu Başkanı oldu.
2007, 2011 ve Kasım 2015 ve 2018 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Bingöl milletvekili olarak, Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde ise Diyarbakır milletvekili olarak meclise girdi.
Temmuz 2011-Ağustos 2015 ve Kasım 2015-Mayıs 2016 tarihleri arasında Kalkınma Bakanı; Ağustos 2015-Kasım 2015 tarihleri arasında Başbakan Yardımcısı olarak görev yaptı.
Mayıs 2016'da AK Parti Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi.
1 Mayıs 2009 tarihinde gerçekleşen 60. Türkiye Hükûmeti kabine değişikliği sonucu GAP-DAP Projesi ve Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanlığı görevine getirildi.
2011 genel seçimlerinde tekrar AK Parti Bingöl milletvekili olarak meclise girdi. Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 61. Türkiye Hükûmetinde Kalkınma Bakanı olarak yer aldı.
Erdoğan 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilince hükûmet kurma görevi Ahmet Davutoğlu'na verildi. Davutoğlu tarafından 29 Ağustos 2014 tarihinde kurulan 62. Türkiye Hükûmetinde Kalkınma Bakanlığı görevini korudu.
Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde Diyarbakır milletvekili olarak meclise girdi. Bu seçimlerde hiçbir parti tek başına iktidar olmak için gereken sandalye sayısına ulaşamayınca ve koalisyon görüşmelerinden sonuç alınamayınca erken seçime gidilme kararı alındı. Davutoğlu başkanlığında kurulan seçim hükûmetinde 28 Ağustos tarihinde başbakan yardımcısı olarak görevlendirildi. Bu görevini 24 Kasım 2015 tarihinde kadar sürdürdü.
Yılmaz, Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde Bingöl milletvekili olarak meclise girdi.
3 Haziran 2023 tarihinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atandı.

Evli ve iki çocuk babası olan Yılmaz ana dili Zazaca dışında İngilizce, Kürtçe ve Türkçe bilmektedir.

Facebook'ta Cevdet Yılmaz
X'te Cevdet Yılmaz
Instagram'da Cevdet Yılmaz

Nazır Cihangir İslam (d. 6 Şubat 1959, Sakarya), Türk hekim ve siyasetçidir.

1959 yılında Sakarya'da doğdu. Babası, Boşnak göçmen bir aileden gelen hukukçu-siyasetçi Nadir Latif İslam, annesi Denizli'nin Çal ilçesinden bir aileye mensup Seval Hanım'dır. Ailenin dört çocuğundan ikincisi idi. İlkokulu Sakarya'da, ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji'nde; lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamladı. Aynı üniversitede ortopedi ve travmatoloji alanında uzmanlık eğitimini tamamladı.
ABD'de Minnesota Üniversitesi'nde, Kanada'da McGill Üniversitesi'nde ve ardından yine ABD'nin Minnesota eyaletinde Twin Cities Spine Center'da omurga cerrahisi ve klinik araştırma eğitimi aldı.
1991 yılında Mazlumder'in kurucuları arasında yer aldı. 1997-1998 arasında Van-Hakkari Tabip Odası başkanlığını yaptı. Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Kafkas Üniversitesi'nde ortopedi ve travmatoloji anabilim dalında öğretim üyesi olarak görev yaptı.
Gençlik yıllarından itibaren siyasetle ilgilenen Cihangir İslam, Saadet Partisi'nin, Halkın Sesi Partisi'nin kurucu üyelerinden birisi oldu; Adalet Zemini Platformu (2014), Hak ve Adalet Platformu (2017) gibi oluşumlarda yer aldı.
Kafkas Üniversitesi'ndeki görev yaptığı sırada 611 imzalı bildiri olarak da bilinen 18 Ocak 2016 tarihli ikinci Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzaladı  ve 2017 Şubat ayında  686 numaralı kanun hükmünde kararname ile Kafkas Üniversitesi'nden ihraç edildi.
Doktorluk mesleğini Haydarpaşa Numune Hastanesinde Ortopedi ve Travmatoloji klinik şefi olarak sürdürdü.
Türkiye 2018 genel seçimlerinde, kurulan seçim ittifakı çerçevesinde CHP İstanbul milletvekili olarak aday olup meclise girdi. Meclise girdikten sonra önce Saadet Partisi'ne geçmiş; 2020'de  Saadet Partisi'nden istifa  ederek bağımsız milletvekili olmuş; 9 Mart 2021'de CHP'ye katılmıştır.

Gençlik yıllarından itibaren siyasetle yakından ilgilendi; siyasi çalışmaları Adalet Partisi Gençlik Kolları ve Büyük Hürriyetçi Gençlik Derneği'nde başladı. 2001'de kurulan Saadet Partisi'nin, 2010'da ise Saadet Partisi'nden ayrılan üyelerle kurulan ve 2012'de Adalet ve Kalkınma Partisi ile birleşerek feshedilen Halkın Sesi Partisi'nin kurucu üyelerinden birisi oldu.
2014 yılında Adalet Zemini Platformu'nda, 2017'de  İslami kesimden yazar ve siyasetçileri bir araya getiren Hak ve Adalet Platformu adlı oluşumlarda yer aldı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 15 Haziran 2017 tarihinde başlattığı Adalet Yürüyüşü'ne katıldı ve yürüyüş boyunca Kılıçdaroğlu'nun doktorluğunu da üstlendi.
Türkiye 2018 genel seçimlerinde  Millet İttifakı çerçevesinde Saadet Partisi kontenjanından CHP'nin İstanbul 3. Bölge Milletvekili listesinden 9. sırada aday oldu ve meclise CHP İstanbul milletvekili olarak girdi. 7 Temmuz 2018 tarihinde Saadet Partisi'ne geçti.  27. dönem TBMM Başkanlığı seçiminde Saadet Partisi'nin adayı oldu; ilk turda 3, ikinci turda 4, üçüncü turda ise 5 oy aldı.
4 Mart 2020 tarihinde Saadet Partisi'nden istifa etti ve bağımsız milletvekili oldu. 9 Mart 2021 tarihinde CHP'ye katıldı.
Mecliste TBMM AB Uyum Komisyonu ve TBMM Yaşlılık Sorunları Araştırma Komisyonu'nda görev almıştır.

Cumhur İttifakı, 20 Şubat 2018 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) arasında kurulan seçim ittifakıdır. Daha sonrasında Büyük Birlik Partisi (Büyük Birlik) ve Yeniden Refah Partisi (Yeniden Refah) de ittifaka katılmıştır. AK Parti listelerinden seçime gireceğini açıklayan Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) ise Cumhur İttifakına dâhil olmadan dışarıdan destek vereceğini açıkladı. Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, HÜDA PAR'ın Cumhur İttifakında yer almadığını söyledi. Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal, DSP'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı destekleyeceğini ve AK Parti listelerinden seçime gireceklerini ifade etti.

2013-2015 PKK-Türkiye çözüm sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) PKK'ya karşı ideolojik olarak birbirlerine yaklaştılar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM'deki MHP oylarının desteğiyle Nisan 2017'de Türkiye'yi cumhurbaşkanlığı sistemine geçiren ve cumhurbaşkanının yürütme yetkisini genişleten anayasa referandumunu geçirmeyi başardı. MHP'li muhalifler, Ekim 2017'de İYİ Parti adında yeni bir parti kurdular.

İttifak, 2018 genel seçimlerine birlikte katılmak için kuruldu ve mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden seçilmesini destekleyen siyasi partileri bir araya getirdi. Büyük Birlik Partisi (Büyük Birlik) de ittifaka katıldı.
Rakip olarak 3 Mayıs 2018 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti tarafından Millet İttifakı kuruldu.

23 Kasım 2018'de kurulan Yeniden Refah Partisi 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Cumhur İttifakına destek vereceğini açıklamıştı. Buna rağmen Yeniden Refah Partisi, Cumhur İttifakına katılmaktan kendi kararıyla vazgeçtiğini 20 Mart 2023 tarihinde açıkladı. Ancak 24 Mart 2023 tarihinde Yeniden Refah Partisi Cumhur İttifakına katıldığını ve cumhurbaşkanlığı seçimi için Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleme kararı aldığını açıkladı.
11 Mart 2023 tarihinde Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) cumhurbaşkanlığı seçimi için Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleme kararı, 24 Mart 2023 tarihinde ise genel seçimlere AK Parti listelerinden katılma kararı aldı. Müzakere sürecinde, HÜDA PAR'ın AK Parti'den 8 ile 20 milletvekilliği istediği iddiaları çeşitli basın kuruluşları tarafından ortaya atıldı. 7 Nisan 2023 tarihinde Demokratik Sol Parti cumhurbaşkanlığı seçimi için Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleme ve AK Parti listelerinden seçime girme kararı aldı. 12 Nisan 2023 tarihinde Büyük Türkiye Partisi Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Cumhur İttifakını desteklemek adına seçimden çekildi. 19 Nisan 2023 tarihinde Doğru Yol Partisi Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Cumhur İttifakını destekleme kararı aldı. 5 Mayıs 2023 tarihinde Yeni Dünya Partisi Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Cumhur İttifakını destekleme kararı aldı. 17 Mayıs 2023 tarihinde Vatan Partisi cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. turunda Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Cumhur İttifakını destekleme kararı aldı. 22 Mayıs 2023 tarihinde Sinan Oğan ikinci turda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı destekleyeceğini açıkladı. 23 Mayıs 2023 tarihinde Türkiye İttifakı Partisi cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. turunda Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Cumhur İttifakını destekleme kararı aldı. 25 Mayıs 2023 tarihinde Ülkem Partisi cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. turunda Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleme kararı aldı.
3 Şubat 2024'te Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan yaptığı açıklamada İstanbul, Ankara ve İzmir'de kendi adaylarıyla girme kararı aldı ve 2024 yerel seçimlerinde ittifak yapmama kararı aldı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu veya kısa adıyla Yüksek İstişare Kurulu (YİK), ulus ve devlete hizmeti olmuş bilgi ve birikim sahibi kişilerin bu kazanımlarından yararlanılabilmesi amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 15 Mayıs 2019 tarihinde yayımlanmış Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile oluşturulmuş kuruldur.

Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde değişiklik yapılmasına dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla, 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî Gazete'nin 4/A ek maddesinde yayınlanmıştır.
Kararname ile ulus ve devlete hizmeti olmuş bilgi ve birikim sahibi kişilerin bu kazanımlarından yararlanılabilmesi amacıyla Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu oluşturuldu.

Kurul üyeleri, cumhurbaşkanı tarafından devlete hizmeti olmuş ve bilgi birikimine sahip olan TBMM eski başkanları veya başkanvekilleri arasından belirlenir.
Ayrıca kurulun çalışma yöntemi ve esasları, kurul üyelerine yapılabilecek ödemeler cumhurbaşkanınca belirlenir.

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeleri

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İnternet Sitesi 3 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cumhuriyet Mitingleri, 2007 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan veya başka bir Millî Görüş kökenli siyasetçinin olası cumhurbaşkanı adaylığına karşı düzenlenen mitingler. Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde, 2007 yılının Nisan ve Mayıs aylarında yapılan mitinglerin duyurulmasında "cumhuriyetine sahip çık" mesajı kullanıldı.
Mitinglerin ilki 14 Nisan 2007'de, Cumhurbaşkanlığı seçiminden iki hafta önce Ankara'da yapıldı. İkinci miting 29 Nisan'da İstanbul Çağlayan meydanında oldu. Üçüncü ve dördüncü mitingler 5 Mayıs'ta Manisa ve Çanakkale'de yapıldı. Beşinci miting ise 13 Mayıs'ta İzmir'de yapıldı. Bu mitingi 20 Mayıs Samsun ve 9 Haziran Diyarbakır mitingleri izledi. 
Mitinglere katılım oranı ise çeşitli tartışmalara neden oldu. Anıtkabir önünde yapılan ilk mitinge katılım değişik kaynaklara göre birkaç yüz bin ile 1.5 milyon arasında değişti. İstanbul'daki ikinci mitinge katılım ise AFP ve Reuters'a göre bir milyon kişi, BBC'ye göre ise yüz binlerce kişi idi.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere bir kısım muhalefet partisi Adalet ve Kalkınma Partisi'ne erken seçim kararı aldırma ve cumhurbaşkanını şu anki meclis tarafından seçilmemesi çağrısını yapmış fakat Adalet ve Kalkınma Partisi bu fikri kabullenmemiş ve mitinglerin başladığı Nisan ayına kadar cumhurbaşkanı adayını açıklamamıştır.
12 Nisan 2007 tarihinde Genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak "Cumhuriyetin temel değerlerine, devletin üniter yapısına, laik demokratik devlete sözde değil özde bağlı bir cumhurbaşkanının seçileceğini umut ediyorum" açıklamasını yapmıştır.
13 Nisan 2007'de Nokta dergisinin binasına Askeri Mahkeme kararıyla baskın düzenlenmiş ve derginin bilgisayarlarına el konulmuştur. Nokta dergisi 29 Mart 2007'de Cumhuriyet mitinginin düzenleyicilerinden olan Atatürkçü Düşünce Derneği genel başkanı Şener Eruygur'un Jandarma Genel Komutanlığı sırasında hükûmeti devirmek amacıyla hazırladığı iddia edilen Sarıkız ve Ayışığı darbesi planlarını, 5 Nisan 2007'deki "Günümüzdeki sivil eylemler ne kadar sivil" başlıklı haberinde cumhuriyet mitingini düzenleyen bazı sivil toplum örgütlerinin Türk Silahlı Kuvvetleri ile olan ilişkisi ve TSK'nın sivil toplum kuruluşlarını psikolojik savaş aracı olarak gördüğüne dair belgeler yayınlamıştı. Genel yayın yönetmeni Alper Görmüş derginin aynı sayısında Bugün, doğrudan bir darbe tehlikesi içinde değiliz, fakat 14 Nisan'daki Anıtkabir'e yürüyüş dahil, örgütlenen kitlesel sivil hareketlerin tümüyle ‘sivil' olduğunu düşünmek de saflık olacaktır. yorumunda bulunmuştu.

Anıtkabir bir günde en çok ziyaretçiyi (370 bin) 14 Nisan 2007 tarihinde ağırlamıştır. Bazı yerli ve yabancı haber ajanslarına göre bu miting Cumhuriyet tarihinin en kalabalık mitingi olarak kayda geçmiştir. ADD mitinge en az 1 milyon kişinin katıldığını duyurmuştur.  Emniyet Genel Müdürlüğü mitinge toplam 583 bin kişinin katıldığını açıklamıştır. TSK tarafından Anıtkabir'i ziyaret edenlerin 370 bin kişi olduğunun belirtilmesine karşın, özellikle dış basın mitinge katılımın 200 bin ile 300 bin arasında olduğunu ajanslara geçmişlerdir. Bir internet sitesi ise Google Earth kullanarak yaptığı bir hesaba göre (Alanın çevresi ölçülmüş ve alanın bir kare olduğu varsayılmıştır. Ancak kaplanan alan kare olmaktan uzaktır)  en az 1.400.000 kişi olduğunu iddia etmiştir. 14 Nisan Mitingi'ne kaç kişinin katıldığı sağlıklı olarak belirlenememiştir. Kalabalık grupları saymak için önerilen yöntemlerin hiçbiri bu miting için gerçekleşmemiştir. Kalabalıkları sayma konusunda kullanılan temel yöntem havadan çekilen fotoğrafın üzerinde alan hesaplaması yapıp kalabalığın bu alan üzerindeki dağılım oranlarının da hesaplanması şeklindedir. Bahsi geçen alanların hesaplanması sırasında alanın eğimi, şekli, alan üzerinde bulunan ağaç, araçlar gibi faktörlerin de hesaplanması, kalabalığa olan katılım ve ayrılmaların miktarının belirlenmesi gerekir. Sayım sırasındaki kritik ölçütlerden biri de birim alana kaç kişinin düştüğünün belirlenmesidir, tıklım tıklım dolu bir otobüste metrekareye 3-4 kişi düşerken sokakta yapılan gösterilerde bu değer 1 - 2 arasında değişebilmektedir. Örneğin 14 Nisan mitinginde bahsi geçen yollar ve meydanların toplam alanları hesaplanmamış, kalabalık yoğunluğu ve katılım-ayrılım oranları belirlenmemiştir. Kaynaklarca verilen rakamların bu derece farklılık göstermesi de bilimsel ölçüm yapılmamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Katılımcılar, önce Tandoğan Meydanı'ndaki etkinliklere katıldı, buradan da Anıtkabir'e yürüdüler. Mitinge katılanlara Turgut Özakman'ın yazdığı senaryo tarzı metin çerçevesinde Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, Prof. Dr. Birgül Ayman Güler ve Prof. Dr. Nur Serter seslenmiştir. 
Mitinge ayrıca, siyasi parti liderlerinden Deniz Baykal, Zeki Sezer, Yaşar Okuyan ve Mümtaz Soysal, sanatçılardan Rüştü Asyalı, Edip Akbayram, Tuncer Tercan ve Tolga Çandar, bazı üniversite rektör ve dekanları ile çeşitli sivil toplum kuruluşları katıldılar.

O dönem Tuncay Özkan'a ait olan Kanaltürk televizyonu mitingi canlı aktarmış, bazı kanallar ise haber özetlerine yer vermişlerdir. TRT, bazılarınca mitinge yeterince yer vermediği gerekçesiyle eleştirilmiş, ancak yönetimi bu iddiaları yalanlamıştır.

Miting için yakın illerden polis takviyesi ile toplam 10.000 polis görev almıştır. Tandoğan Meydanı sürekli olarak izlenirken, civardaki çatılara keskin nişancılar yerleştirilmiş, ayrıca ihtiyaç duyulması halinde jandarma birlikleri de takviye olarak hazır tutulmuştur. Miting alanında 12 ambulans görev yaparken 13 panzer de sokak aralarında hazır bekletildi. Miting boyunca hiçbir tatsız olay ya da kışkırtma yaşanmamıştır.

TBMM Başkanı Bülent Arınç ve hükûmet 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi öncesi "provokasyon" uyarılarında bulunmuştur. Bu durum bazılarınca karşı propaganda olarak algılanmıştır.
Bakanlar arasındaki genel görüş mitingin demokratik bir hak olduğu ve yasalara uygun olduğu sürece normal karşılanması gerektiği olarak ifade edilmiştir. Başbakan Erdoğan mitinge katılanları bindirilmiş kıt'alar (bir eylem için o konuyla ilgili olmayan kişilerin toplanması) olarak tanımlamış, AK Parti Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa ise "Biz de miting düzenlersek on katı kalabalık toplarız. Her kalabalık sonrası Meclis kararını mı değiştirecek? Bu Meclis iradesine müdahale olur" diyerek tepkisini göstermiştir.

Mitingi düzenleyen ve destekleyen bazı kişilerin Sarıkız ve Ayışığı askeri darbesi girişimleriyle bağlantılarının Nokta dergisinde iddia edilmesi, destekleyici gruplar arasında Türk İntikam Tugayı'nın da yer alması; anti-demokratik ve milliyetçi bu gruplara karşı kesimlerin eleştirilerine yol açtı.
Miting aşırı milliyetçi ve antidemokratik olduğu suçlamasıyla İktidara yakın kesimler tarafından eleştirildi. Ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına yakın olan gazeteci Nazlı Ilıcak, mitingi Ergenekon'un organizasyonu, katılanları da Ergenekoncu olarak nitelemiştir.

Miting çok sayıda yerli ve yabancı gazeteci tarafından izlendi.

BBC: İnternet sitesinde verdiği haberde, "Laik miting Türk Başbakanı'nı hedef aldı" başlığını kullandı ve "Onbinlerce kişinin, laikliğe destek için Ankara'da toplandığını" yazdı.
Reuters, AP, AFP: "Binlerce laik Türk'ün meydandaki gösterinin ardından Anıtkabir'e yürüyüşe geçeceğini" kaydetti. AP, Ankara'da yapılan "Cumhuriyet Mitingi"ni abonelerine acil koduyla duyurdu.
Financial Times: Cumhuriyet Mitingini, dünya çapında haftanın en önemli olaylarını derlediği “The Week Ahead” köşesinde dünyada haftanın en önemli olayları arasında gösterdi.

Gösterinin ana temasını laikliğin korunması ve erken seçime gidilmesi oluşturuyordu. Mitingde atılan sloganlar başta AK Parti hükûmetini ve partinin önde gelen isimlerini hedef almıştı. Muhalefete birleşme çağrılarının da yapıldığı miting olaysız olarak sona erdi. 

Mitingin ana temasını ve düzenleniş nedenini AK Parti'nin Cumhurbaşkanlığı konusundaki tutumunu eleştirmek ve laikliğe destek vermek oluşturmaktadır. Miting Düzenleme Komitesi Başkanı Prof. Dr. Necla Arat'ın miting öncesi yaptığı açıklamada şu ifadeler yer almaktadır:
Laik, demokrat, sosyal hukuk devleti için, irticaya, dinci ve ırkçı faşizme 'dur' demek için, emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye için, ülkemizin ve ulusumuzun bölünmez bütünlüğü için, çağdaş, laik, demokratik, parasız bilimsel eğitim için, onurlu yaşam ve emeğimize sahip çıkmak için, cumhuriyet devriminin kazanımlarına ve kurumlarına sahip çıkmak için 29 Nisan Pazar günü saat 13.00'te Çağlayan alanında buluşalım.

14 Nisan Cumhuriyet Mitingi'nde olduğu gibi bu miting de aşırı milliyetçi kesimlerin etkisi altında düzenlenmek, antidemokratik olmak ve Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmakla eleştirildi. ADD Başkanı Çölaşan "Bizim yanımızda durması gereken gazeteler bile bizim yanımızda yok. Yani Cumhuriyet’te bile yer almıyoruz. Basın ya satılık, ya suskun ya da çok fazla hareket edemiyor. Basında sesimizi çok fazla duyuramıyoruz” dedi. Mitingin düzenleyicilerinden Atatürkçü Düşünce Derneği Başkan Yardımcısı Nur Serter'in  "'Ne mutlu Türküm diyene' demek neredeyse suç olmuşken 'Ne mutlu Kürdüm ya da ne mutlu Ermeniyim' demek insan hakları ve demokrasi diye yutturuluyor. Bir Türk vatandaşı olarak, bir ulusalcı olarak TSK'ya şükranlarımı sunuyorum. Ne mutlu Türküm diyene demekten onur duyanları meydana çağırıyorum." şeklindeki sözleri ve meydanda atılan 'Ne ABD ne AB, bağımsız Türkiye' sloganı bu açıdan eleştirildi. Star gazetesi yazarlarından Mehmet Altan 27 Nisan Genelkurmay Başkanlığı Basın Açıklaması sonrasında "Tehlikede olan demokrasi değil mi?" başlıklı yazısıyla bu tip bir mitingin cumhuriyet savunusu için değil de demokrasi savunusu için yapılması gerektiği yorumunda bulunarak eleştirdi.

Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye.
Ne şeriat ne darbe tam bağımsız Türkiye.
Mustafa Kemal'in Askerleriyiz.
Biz kaç kişiyiz.

Çağlayan Mitingi, 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi'nin devamı niteliğindedir. Her 2 miting de ÇYDD ve ADD önderliğindeki Miting Düzenleme Komi

Demirtaş, Bursa'nın Osmangazi ilçesine bağlı bir mahalledir.
29 Mart Seçimleri'ne kadar Demirtaş Belediyesi olarak ayrı bir bölgeydi. Fakat bu tarihten sonra Osmangazi ilçesine bağlandı. Şu anki belediye binası Halk Eğitim Merkezi olarak kullanılmaktadır. Eski TBMM başkanı Bülent Arınç bu kasabada doğmuştur. TOFAŞ fabrikası da bu semtte yer almaktadır.

Daha önceleri köy olan Demirtaş, 5 Kasım 1955 tarihindeki kararla belediye statüsü alarak beldeye dönüştü. 12 Kasım 2012'de TBMM'de kabul edilen 6360 sayılı kanun ile mahalle oldu.

Nüfusun büyük bir kısmı Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan mübadele ile bu yöreye yerleşmiştir. Diğer bir kesim olan göçmenler 1970 yılından sonra Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç edenler oluşturur. Nüfus iş saatleri içinde  DOSAB sayesinde yükselir. Şu anki nüfusu 100 bin civarına yakındır. Bursa'nın en çok göç alan ve gelişen bölgelerinden biridir.

Bölgede sınırlı ölçüde tarıma dayalı ekonomi bulunmaktadır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık ise neredeyse sona ermiştir. Sanayi faaliyetlerinde Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi (DOSAB) önemli bir rol oynamaktadır. Göçmen nüfusun büyük bölümü fabrikalarda çalışmaktadır. 2020 yılı itibarıyla istihdam edilen kişi sayısı 42.000'dir.

DSİ tesisleri, Kıran tepe, Demirtaş barajı bölgenin piknik alanlarıdır.

Tepelik bir alanın eteğine kurulan şehir, daha sonraları ovaya doğru genişlemiştir. Cumhuriyet mahallesi, Barbaros mahallesi, Dumlupınar mahallesi ve Sakarya mahallesi olmak üzere dört mahalle bulunmaktadır. Genel olarak mübadele öncesi evler ve sokaklar Rum mimarisi gereği sıktırlar. Ama bu ortama rahat bir hava verir. Yeni yapılan binaların çoğu bahçelidir. Fakat bazı binalar mimariden uzak soğuk bir tasarıma sahiptir. Nüfus Barbaros ve Cumhuriyet mahallelerinde yoğunlaşmaktadır.

Demirtaş Meydanı, Bursa'da planlı şehirleşmenin en güzel örneklerinden biri olarak inşa edilen bir alan ve yaşam merkezidir. 15 bin metrekarelik bir alana sahip olan meydan, geniş park ve dinlenme alanları, 82 araçlık otoparkı, yürüyüş yolları, kültür merkezi ve camisiyle dikkat çekmektedir.
Meydanın içerisinde yer alan modern ve çağdaş mimariye sahip kültür merkezi, alışveriş alanları, PTT şubesi, muhtarlık birimleri, toplantı salonları, atölyeler, nikah-sergi salonları, kafeterya ve çeşitli sosyal imkanlar sunmaktadır. Bu özellikleriyle Bursa'nın kültürel hayatına yeni bir soluk getiren bir yaşam alanı olmuştur.
Ayrıca, Demirtaş Meydanı'nın bir parçası olan ve mimarisiyle dikkat çeken Demirtaş Camii de 2018 yılında hizmete girmiştir. Cami, modern tasarımı ve estetik görünümüyle bölgenin önemli bir ibadet ve kültür merkezi haline gelmiştir.
Demirtaş Meydanı ve içerisinde yer alan kültür merkezi ile cami, Bursa'nın kültürel ve sosyal hayatına katkı sağlayan önemli bir merkez haline gelmiştir.

Demirtaş dört mahalleden oluşmaktadır. Bunlar;

Demirtaş Dumlupınar Mahallesi
Demirtaş Sakarya Mahallesi
Demirtaş Cumhuriyet Mahallesi
Demirtaş Dumlupınar OBS Mahallesi
Demirtaş Barbaros Mahallesi'dir.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Bakanlığı ilk olarak 1946'da Başbakan Mehmet Recep Peker başkanlığında kurulan 15. hükûmet döneminde oluşturuldu. Bu hükûmet döneminde ilk Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mümtaz Ökmen, ilk Devlet Bakanı ise Mustafa Abdülhalik Renda oldu.
Adnan Menderes başkanlığında 1950'de kurulan 20. hükûmet döneminde ise Devlet Bakanlıkları sayısı 7'ye çıktı. Devlet Bakanlıklarının sayısı, bu dönemin ardından kurulan hükûmetlerde zaman zaman artırıldı, zaman zaman da azaltıldı.
Başbakan Suad Hayri Ürgüplü başkanlığında 1965'te kurulan 29. hükûmette Süleyman Demirel, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevinde bulundu. Bu dönemde devlet bakanlığı sayısı 4'e indirildi.
Bülent Ecevit başkanlığında 1974'te kurulan 37. hükûmet döneminde Necmettin Erbakan, Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. Yine Ecevit başkanlığında 1978'de kurulan 42. hükûmet döneminde devlet bakanlıkları sayısı 15'e yükseltildi.
Turgut Özal'ın 1983'te kurduğu 45. hükûmette Mesut Yılmaz, 1989'da kurduğu 46. hükûmette ise Cemil Çiçek Devlet Bakanlığı görevinde bulundu. Özal başkanlığındaki 46. Hükûmet döneminde ise Devlet Bakanlığı sayısı 19'a çıkarıldı.
Türkiye'nin ilk kadın Devlet Bakanı ise 1991 yılında Mesut Yılmaz Başkanlığında kurulan 48. hükûmette görev alan İmren Aykut oldu. 5 ay sonra kurulan 49. hükûmette ise Tansu Çiller'in de aralarında bulunduğu 18 Devlet Bakanı görev yaptı.
Necmettin Erbakan başkanlığında 1996'da kurulan 54. hükûmetin 19 Devlet Bakanı arasında Abdullah Gül de yer aldı.
Abdullah Gül başkanlığında 2002'de kurulan 58. hükûmette Devlet Bakanlığı sayısı 7'ye, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında kurulan 59. hükûmette ise 3'e indirildi.
Erdoğan başkanlığında kurulan 60. hükûmette ise sayısı yeniden 3'ü devlet bakanlığı ve başbakan yardımcılığı, 8'i devlet bakanlığı olmak üzere 11'e çıkarıldı.
Devlet bakanlıkları Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında kurulan 61. hükûmet döneminde kaldırıldı.

Efkan Âlâ (d. 21 Şubat 1965; Oltu, Erzurum); Türk bürokrat, siyasetçi ve eski içişleri bakanı. İçişleri bakanlığı görevini 2013-2015 ve 2015-2016 yılları arasında sürdürdü. Bu görevinden önce 2007-2013 yılları arasında başbakanlık müsteşarı olarak görev yaptı. 2003-2004 yılları arasında Batman'da, 2004-2007 yılları arasında ise Diyarbakır'da vali olarak görev yaptı.
Efkan Âlâ, 31 Ağustos 2016 tarihinde yaklaşık üç yıldır sürdürdüğü içişleri bakanı görevinden istifa etti. Bazı yerel ve uluslararası yorumcular; Fethullahçılar ile mücadelenin hızı ve koordinasyon konusundaki uyumsuzluk, PKK'nın ve Irak ve Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) eylemlerinin artması, 55 kişinin öldüğü Ağustos 2016 Gaziantep saldırısı başta olmak üzere Doğu ve Güneydoğu'da yaşanan çok sayıda patlama, 15 Temmuz askerî darbe girişiminde pasif kalması sonucunda istifasının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından istendiğini iddia ettiler. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İzmir milletvekili Aytun Çıray, Âlâ'nın tutuklanan Sinop valisinin ifadeleri doğrultusunda içişleri bakanlığından istifa ettirildiğini öne sürdü. Âlâ'dan boşalan içişleri bakanlığına Süleyman Soylu atandı.

Efkan Âlâ, 21 Şubat 1965 tarihinde Gönül ve Temel Âlâ çiftinin çocuğu olarak Erzurum'un Oltu ilçesinde doğdu. İlk öğrenimini Oltu ilçesine bağlı Çanakpınar köyünde tamamladı. Orta ve lise öğrenimini Erzurum İmam-Hatip Lisesinde tamamlamasının ardından 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. Yüksek Lisansını Karadeniz Teknik Üniversitesinde İktisat alanında yaptı.

1988 yılında kaymakamlık stajına başladı. İki yıl Sakarya Valiliği maiyet memurluğu, bir yıl İngiltere'de hizmet içi eğitimden sonra, ikişer yıl Dernekpazarı ve Kabataş ilçelerinde kaymakamlık, Tunceli'de vali yardımcılığı yaptı. Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığında Eğitim Şube Müdürlüğü, İller İdaresi Daire Başkanlığı, Turizm Bakanlığında Eğitim Genel Müdürlüğü ve Müşavirlik görevlerinde bulundu. 13 Şubat 2003 tarihinde Batman Valiliğine atandı. Batman Valiliğinden sonra 14 Eylül 2004 tarihinde Diyarbakır Valiliğine atandı. Mart 2006 Diyarbakır olayları sırasında Diyarbakır Valisi idi. 10 Eylül 2007 tarihinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirildi.

17 Aralık 2013'te gerçekleştirilen yolsuzluk ve rüşvet soruşturması sonrasında görevinden istifa eden dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler'in yerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 61. ve 62. Türkiye Hükûmetleri'nde, TBMM üyesi olmamasına rağmen, dışarıdan atama yolu ile İçişleri Bakanlığı'na atandı.
Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Erzurum milletvekili olarak Meclis'e girdi. Kasım 2015 Türkiye genel seçimlerinde AK Parti Bursa Milletvekili olarak tekrar Meclis'e girdi. 24 Kasım 2015 tarihinde Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan 64. Türkiye Hükûmeti'nde yeniden İçişleri Bakanlığı görevine atandı. Ahmet Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde İçişleri Bakanı görevine devam etti. 31 Ağustos 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı görevinden istifa etti.

10 Kasım 2020 tarihinde AK Parti Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atandı.

Gülseren Âlâ ile evli olan Efkan Âlâ iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.
Efkan Âlâ'nın İçişleri Bakanlığına atanmasından kısa bir süre sonra kardeşi Atıf Âlâ da Millî Eğitim Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığına atandı. 31 Ağustos 2016 tarihinde Efkan Âlâ'nın istifa etmesi ile kardeşi Atıf Âlâ da görevinden ayrıldı.

Özgeçmişi (İçişleri Bakanlığı)

Egemen Bağış (d. 23 Nisan 1970; Bingöl), Türk siyasetçi. Türkiye'nin ilk Avrupa Birliği Bakanı ve AB Başmüzakerecisidir. Babası Abdullah Bağış 1974-1979 yılları arasında Adalet Partisinden Siirt belediye başkanlığı yapmıştır. 2019-2024 yılları arasında Çekya, Prag Büyükelçiliği yapmıştır. The Baruch College of The City University of New York İşletme Fakültesi İnsan Kaynakları bölümünde lisans eğitimi görüp, kamu yönetimi üzerine de yüksek lisans yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

2002'de İstanbul milletvekili seçildi. AB ile tam üyelik görüşmelerini yürütmek üzere Ocak 2009'da Devlet bakanı ve Başmüzakereci oldu. Daha önce AK Parti dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcılığı yapan Bağış, genel başkan yardımcısı olarak AK Parti'nin en yüksek yürütme organı olan Merkez Yürütme Kurulu üyeliğinde bulundu.
20 Eylül 2019'da Çekya büyükelçiliğine atandı.

Türkiye'nin ABD temaslarında da faal olarak yer aldı. 22. Dönem Türkiye-ABD Parlamentolar arası Dostluk Grubu başkanlığına seçildi. Bu arada, NATO-Parlamenterler Asamblesi (PA) Transatlantik Komitesi başkanlığı ve NATO-PA Türk Grubu başkan yardımcılığı Bağış'ın 22. Dönem de yaptığı diğer görevler arasındadır.

Bağış, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi'nin Danışma Kurulu başkanlığı görevini yürütmüştür. Ayrıca, İstanbul Modern ve 'Silahtarağa Santral' Müzelerinin kuruluşlarına da öncülük etmiştir.
New York'ta bulunan Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu'nun başkanlığına oy birliği ile iki defa üst üste seçildi.
XXIV. dönem İstanbul milletvekili olarak tekrar seçildi. Seçim sonrası kurulan 61. Hükûmette yeni kurulan Avrupa Birliği bakanlığı görevine getirildi. 25 Aralık 2013 tarihli kabine revizyonu ile görevini Mevlüt Çavuşoğlu'na devretti.

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması kapsamında "rüşvet ve nüfuz ticareti" suçlarını işlediği iddiasıyla" hakkında soruşturma açılan 4 bakan arasında yer aldı ve Avrupa Bakanlığı görevinden alındı. Hakkında ceza soruşturması açılabilmesi için diğer partiler tarafından TBMM'ye fezlekeler sunuldu. Mecliste 5 Mayıs 2014 tarihinde bu amaçla kurulan komisyon 5 Ocak 2015'e kadar çalışmalarını sürdürdü ve bakanların Yüce Divan'a gönderilmemesi yönünde karar aldı.
Komisyonun kararı tavsiye niteliğinde olduğundan, nihaî karar için 20 Ocak 2015'te TBMM Genel Kurulunda oylama yapıldı. Yapılan gizli oylama sonucunda 245 kabul oyuna karşılık 255 ret oyuyla Egemen Bağış'ın Yüce Divan'a gönderilmesine dair önerge reddedildi. Oylamada 7 milletvekili çekimser kaldı, 6 boş oy verilirken, 4 milletvekili geçersiz oy kullandı.

 Wikimedia Commons'ta Egemen Bağış ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Resmî site
X'te Egemen Bağış
Instagram'da Egemen Bağış

Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı (TEM), Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bağlı terörle mücadele ile mücadeleden sorumlu daire başkanlığıdır. Terörle Mücadele Daire Başkanlığı 30 Eylül 1985 kurulmuş olup başlıca görevleri terörle mücadele etmek ve terör faaliyetlerini engellemektir. Merkezi Ankara'nın Çankaya ilçesinde Emniyet Genel Müdürlüğü binasında yer almaktadır.
Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı, illerde şube müdürlükleri, ilçelerde ise büro amirlikleri şeklinde teşkilatlanmıştır. Bünyesinde bulunan Terörle Mücadele Akademisi (TEMAK), terörle mücadelede eğitimli ve uzman personel eğitimi gerçekleştirmektedir.

Türk polisindeki terörle mücadele biriminin kökeni 1924 yılına kadar uzanmaktadır. Bu tarihte Emniyet Umumiye Müdür Muavini'ne bağlı olan Birinci Şube kurulmuştur. 1937 yılında birinci şubenin adı Birinci Daire Reisliği olarak değiştirildi. 3201 sayılı Güvenlik Teşkilatı Kanunu'nun 9. Maddesi, ilk şubesi olan Emniyet Müdürlüğü'nü siyasi polis hizmetlerini yürüten bir birim olarak tanımlamıştır. Aynı zamanda daire bünyesinde Yıkıcı Faaliyetler Şubesi kuruldu.
1986 yılına kadar siyasi polis Birinci Şube olarak biliniyordu. 30 Eylül 1985 tarihinde bakanlık kararıyla Yıkıcı Faaliyetler Şubesi Güvenlik Dairesi Başkanlığından ayrılarak Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı kuruldu. Merkez teşkilatına ek olarak, il ve bazı ilçelerde de terörle mücadele birimleri kuruldu. 5 Kasım 2001 tarihinde daire başkanlığı yeniden yapılandırıldı.

Resmî site

Emrullah İşler  (d. 7 Ocak 1960, Kuşcuören); Türk akademisyen, siyasetçi ve eski başbakan yardımcısı. 2013-2014 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 61. Türkiye Hükûmetinde başbakan yardımcılığı görevini sürdürmüştür. 2011 ve Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara milletvekili olarak meclise girmiştir.
Gazi Eğitim Fakültesi Arap Dili Eğitimi Anabilim Dalı Başkanlığı yapan İşler'in çok sayıda bilimsel kitap, makale ve bildirileri bulunmaktadır.

Emrullah İşler 7 Ocak 1960 tarihinde Ankara'nın Kızılcahamam ilçesine bağlı Kuşcuören köyünde Abdullah ve Zeliha İşler çiftinin çocuğu olarak doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamlamasının ardından 1985 yılında Kral Suud Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Bölümü tefsir anabilim dalında yüksek lisansını ve doktorasını tamamladı.
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümünde tefsir alanında yardımcı doçent olarak çalıştı. Daha sonra Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi Arap Dili Eğitimi anabilim dalında yardımcı doçent, doçent ve profesör unvanıyla görev yaptı. Kazakistan ve Suudi Arabistan'da misafir öğretim üyeliği görevinde bulundu. 2006 ve 2011 yılları arasında başbakan başmüşaviri olarak çalıştı. Gazi Eğitim Fakültesi Arap Dili Eğitimi Anabilim dalı başkanlığı yaptı.

Emrullah İşler ilk defa 2011 Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara milletvekili olarak meclise girdi. Milletvekilliği döneminde İslam Konferansı Örgütü Parlamento Birliği (İKÖPAB) Türk Grubu Başkanlığı görevini üstlendi. Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan 61. Türkiye Hükûmetine 25 Aralık 2013 tarihinde başbakan yardımcısı olarak atandı. Bu görevini 29 Ağustos 2014 tarihine kadar sürdürdü. Dışişleri komisyon üyesi olarak görev yaptı ve İslam Konferansı Örgütü Parlamento Birliği Başkanlığı görevinde bulundu. 14 Ekim 2014 tarihinde Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu başkanı seçildi. Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinde tekrar AK Parti Ankara milletvekili seçildi. 10 Ekim 2018 tarihinde Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu başkanı olarak tekrar seçildi.
2024 yılında Resmi Gazete'de yayımlanan kararname ile Türkiye'nin Riyad Büyükelçisi olarak atandı ve Mart 2024'te görevine başladı.

Çok iyi düzeyde Arapça ve iyi düzeyde İngilizce bilmektedir. Ayşenur İşler ile evli olup 3 çocuk babasıdır.

Resmi sitesi 5 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erdoğan Bayraktar (d. 10 Ekim 1948; Of, Trabzon), Türk mühendis, bürokrat ve siyasetçi. 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'nin eski Çevre ve Şehircilik Bakanı.

Eğitimine İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Mühendisliği Bölümü'nü bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü İnşaat Anabilim Dalı'nda, Metropol Şehirlerde Alternatif Yerleşim Birimleri konusunda Yüksek Lisans derecesi aldı. Bükreş Üniversitesi'nde de inşaat sözleşmeleri konusunda tez hazırlayarak derece almıştır.

Özel sektörde geçirdiği 21 yıl boyunca müteahhit olarak ve kendi kurduğu şirketin konut yapı kooperatifi yöneticisi olarak, 3 bin konut, ofis ve sanayi işyerleri üretimini gerçekleştirdi. 1977-1979 yılları arasında vatani görevini ifa ederken, Eskişehir-Afyon-Kütahya-Balıkesir illerinde askeri lojman inşaatlarında Kontrol Amiri Vekili olarak 6 bin konutun inşaatını denetlemiştir.

İstanbul ve Eminönü belediyelerinde Belediye Meclis Üyeliğinde; ayrıca, 1995-1999 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan KİPTAŞ'ta Genel Müdürlük görevinde bulundu. Genel Müdürlük görevi sırasında, İstanbul'un 11 değişik bölgesinde 17 bin konuttan oluşan yerleşim birimleri üretimini gerçekleştirmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri'de 10 ay süreyle Yabancı Dil ve İnşaat Teknolojileri eğitimi aldı. Avrupa'da çeşitli ülkelerde konut, işyeri, kooperatifçilik ve gayrimenkul sistemleri hakkında eğitim ve seminerlere katıldı.
2000-2001 yıllarında Ankara Büyükşehir Belediyesi Metropol İmar A.Ş.’de Genel Müdürlük yaptı. 2001–2002 yıllarında Ankara Büyükşehir Belediyesi PORTAŞ Genel Müdür Danışmanlığı yaptı. 2002 yılının Aralık ayından 10 Mart 2011 tarihine kadar Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanlığı görevinde bulundu. 24. Dönem Trabzon Milletvekili olarak TBMM'ye girmiştir.

81 il 800 ilçe, 1920 şantiyede (486.784 konut)
54.218'i gecekondu kentsel dönüşüm projesi,
687 okul (lise, ilköğretim ve anaokulu), 771 spor salonu, 37 kütüphane, 420 ticaret merkezi, 92 hastane, 86 sağlık ocağı, 351 cami, 66 Yurt ve Pansiyon (16.876 Kişilik), 23 Sevgi Evi (199 bina), 17 Engelsiz Yaşam Merkezi (165 bina) inşaatları başlatılmış, büyük kısmı tamamlanmıştır.

Erdoğan Bayraktar, 17 Aralık 2013 tarihinde yapılan yolsuzluk operasyonu çerçevesinde 25 Aralık tarihinde bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğini açıkladı. Görevden istifa etmiş olmasına rağmen resmi yazışmalarda durumu Başbakan tarafından görevden alınmış olarak gösterilmiştir.

Gecekondu ve Kentsel Yenileme, 288s, 2006, Ekonomik Araştırmalar Merkezi Yayınları, ISBN 979-975-814-424-1* Bir İnsanlık Hakkı: Konut, 168s, 2008, Boyut Yayıncılık, ISBN 978-975-230-459-8

İspanya Kraliyet Ailesi tarafından “Alt Gelir Grubuna Yönelik Konut Üretimi”nden dolayı TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’a kraliyet nişanı ödülü verilmiştir.
Aynı zamanda, dünyanın önde gelen Gayrimenkul Organizasyonlarından Barcelona Meeting Point (BMP) ve EIRE (İtalya, Milano Gayrimenkul Organizasyonu) tarafından Erdoğan Bayraktar’a ve TOKİ’ye “Alt Gelir Grubuna Konut Sunumu” ve “Girişimcilik ve Gayrimenkul Geliştirilmesi” konularında ödüller verilmiştir.
“Gecekondu ve Kentsel Yenileme” adlı kitabı, Ekonomik Araştırmalar Merkezi Yayınları tarafından Mayıs 2006'da, “Bir İnsanlık Hakkı Konut: TOKİ’nin Planlı Kentleşme ve Konut Üretim Seferberliği” adlı kitabı da Boyut Yayınları tarafından Kasım 2007'de yayınlanmıştır.
Ulusal ve uluslararası pek çok konferansa katılımının yanı sıra, İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Yapı İşletmesi Ana Bilim Dalı, Ankara Üniversitesi Taşınmaz Geliştirme Anabilim Dalı, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi İşletme Bölümü ve Elazığ Fırat Üniversitesinde gayrimenkul geliştirme ve finansmanı, inşaat sektöründeki gelişmeler, konut politikaları ve TOKİ uygulamaları konularında dersler ve seminerler vermiştir. Nisan 2010'da İstanbul Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyeliğine seçilmiştir. 1 Haziran 2010 tarihinde Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi tarafından “toplu konut alanındaki birikimi, konut üretimi konusundaki çalışmaları, gecekondu önleme, kentsel gelişim ve yenileme çalışmaları” nedeniyle Fahri Doktora unvanı verilmiştir.

Resmî site

Erdoğanizm veya Tayyipçilik, 2003 yılında Türkiye başbakanı olan ve 2014 yılında cumhurbaşkanı seçilinceye kadar görev yapan Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi ideallerini ve gündemini ifade eden bir terimdir. Desteğini önemli ölçüde karizmatik otoriteden alan Erdoğanizm, “Kemalizm'den bu yana Türkiye'deki en güçlü fenomen” olarak tanımlandı ve Erdoğan'ın popülaritesinde önemli bir düşüşe neden olan 2018 Türkiye ekonomik krizine kadar ülke çapında geniş bir desteğe sahipti. İdeolojik kökleri Türk muhafazakârlığına dayanmaktadır ve en baskın siyasi yandaşı, Erdoğan'ın 2001 yılında bizzat kurduğu, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'dir. Bazıları tarafından Üçüncü Yol ideolojisi olarak görülmektedir.

Erdoğanizm, muhafazakâr demokrasinin kişiselleştirilmiş bir türü olarak, temel idealleri arasında öncelikle seçimsel onaya dayanan, daha az olarak ise güçler ayrılığı ve kurumsal denge ve denetim ilkelerine dayanan güçlü bir merkezi liderliğe, dinin ilham kaynağı olduğuna dair bir anlayışa sahiptir. Eleştirmenler, Erdoğan'ın siyasi bakış açısını sıklıkla otoriter veya seçimle iş başına gelen bir otoriterlik olarak nitelendirmektedirler. Erdoğanizm'in seçim odaklı bakış açısı, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán gibi yabancı liderler tarafından sıklıkla illiberal demokrasi olarak tanımlanmıştır.
Erdoğanizmin, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda temel olan Kemalist ilkelerden uzaklaşmayı ve Erdoğan'ın vizyonuyla uyuşmayan katı laiklik gibi idealleri ortadan kaldırmayı amaçlayan 'Yeni Türkiye'yi kurma arzusundan da güçlü bir şekilde etkilenmekte olduğu iddia ediliyor. Erdoğanizm destekçileri, genellikle Osmanlı İmparatorluğu'ndan gelen kültürel ve geleneksel değerlerin yeniden canlanmasını talep etmekte ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılan Batı yanlısı sosyal reformları ve modernleşmeyi eleştirmektedirler. Erdoğanizm'e yönelik temel destek, çoğunlukla Erdoğan etrafında bir kişilik kültü gelişmesi ve karizmatik liderliğin baskınlığından kaynaklanmaktadır. Türk muhafazakâr değerlerinin bireysel bir temsilcisi olarak kişiselleşen Erdoğan'ın rolü, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri için "Milletin Adamı" şeklinde çevrilebilecek, "man of the nation" gibi önemli seçim sloganları şeklinde kendini göstermiştir.

'Erdoğanizm' terimi, ilk olarak Erdoğan'ın 2011 genel seçim zaferinden kısa bir süre sonra ortaya çıktı ve genellikle AK Partinin muhafazakâr demokratik ideallerinin Erdoğan'ın demagoji ve kişilik kültüyle birleştiği şekliyde tanımlandı. Terimin kullanımı, Erdoğan'ın küresel sahnede daha fazla tanınmasına paralel olarak artmıştır, bunun başlıca nedeni Neo-Osmanlıcılığa dayanan proaktif dış politika ideallerine dayanan Erdoğanizm'in kapsadığı bir temel faktördür.

Mustafa Akyol, Erdoğanizm'i temel olarak Erdoğan etrafında oluşturulan bir kişilik kültüne dayanan bir ideoloji olarak tanımlamış ve ona Rusya'daki Putinizm'e benzer bir popülist otoriterlik şekli olarak atıfta bulunmuştur. Akyol ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nun yüceltilmesini, İslamcılığı, Türk milliyetçiliğini, Orta Doğu'da Batılı siyasi müdahalelere duyulan şüpheyi, Kemalizm'in reddedilmesini ve demokratik sürecin ve seçimlerin belli algılar altında yapılmasını Erdoğanizm'in temel özellikleri olarak açıklamıştır.

Erdoğanizm'in bazı unsurları, özellikle destekçileri tarafından kullanılan siyasi retorik, İslamcılıktan ilham alsa da, Erdoğan etrafında oluşturulan yoğun kişilik kültünün, devlet politikasındaki egemenliği konusunda şüpheci olan sert çizgili İslamcıları izole ettiği iddia edilmektedir. Erdoğanizmin merkezi ve baskın otoritesi, takipçilerin bir lider yerine Allah'a ve İslam'ın öğretilerine bağlı olmaları gerektiğine inanan İslamcılar tarafından eleştirilmiştir. Bu nedenle, Erdoğan'ın baskın egemenliği, özellikle Saadet Partisi (SP) gibi İslamcı partiler tarafından İslamcılığa dayanmadığı, ancak muhafazakâr destekçiler arasında halk desteğini sürdürmek için dini retorik kullanan otoriterlik temelinde olduğu iddia edilen Erdoğanizm'e yönelik İslamcı eleştirileri artırmıştır.

Erdoğanizm'in reddi ve karşıtlığı Antierdoğanizm olarak bilinir. Antierdoğanizm, aşırı soldan aşırı sağa, liberallerden sosyalistlere, muhafazakarlardan milliyetçilere ve İslamcılara kadar her Türk siyasi kesiminde mevcuttur.
Bazı Antierdoğancılar, Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi'ni Yeni Osmanlı olmakla suçladı ve bunu Putinizm'e benzetti. 2015'ten beri eleştirmenler, Erdoğanizm'i faşist bir ideoloji olmakla suçladı.
Birçok kişi Erdoğan'ı İslamcı olduğu algısı nedeniyle eleştirmesine rağmen, çoğu İslamcı da Erdoğan'ı ve yönetimini, ayrıca Erdoğanistleri aşırı bir kişilik kültü oldukları için eleştirmektedir. Saadet Partisi, Türkiye'deki en sert antierdoğancı partilerden biri ve Erdoğan'ın sadece popüler desteği korumak için dini söylem kullanan bir fırsatçı olduğunu iddia eder.
Erdoğan başlangıçta Türkiye'deki Kürtlerin haklarını iyileştirmiş olsa da, Milliyetçi Hareket Partisi ile ittifakı nedeniyle 2015'ten itibaren giderek daha fazla Kürt desteğini kaybetmeye başladı. Erdoğan'ın politikalarını eleştiren Kürtleri genellikle asılsız bir şekilde PKK destekçisi olmakla suçluyor ve bu da PKK'yi desteklemeyenleri daha da hayal kırıklığına uğrattığı belirtilmiştir. Birçoğu bir zamanlar sadık Erdoğan destekçisi olan muhafazakar Kürtler bile artan milliyetçiliği nedeniyle desteklerini kestiler. Erdoğan'ın çok güçlü bir milliyetçi söylemi öne sürdüğü 2023 seçimleri sırasında Kürtlerin çoğunluğu ona oy vermedi ve birçok muhafazakar Kürt, muhalefeti daha iyi bir alternatif olarak gördükleri noktaya kadar milliyetçiliğinden tiksindi. Birçok Kürt, Erdoğan'ın bir İslamcı olduğunu reddetti ve onun sadece bir "Yeşil Kemalist" olduğunu iddia etti.
Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu, Erdoğan'ın artan milliyetçiliği nedeniyle Erdoğan'ın politikalarına karşı çıkmaya başlamışlardır.
Milli Yol Partisi, 2021 yılında Büyük Birlik Partisi'nden partinin Erdoğan'ı desteklemesinden ötürü istifa eden partililer ve Alperen Ocakları üyeleri tarafından kuruldu. Partinin, Erdoğan hakkındaki anlaşmazlık dışında BBP ile önemli bir ideolojik farkı bulunmamaktadır. Remzi Çayır ayrıca Muhsin Yazıcıoğlu ve Alparslan Türkeş'in Erdoğan'ı destekleyen ülkücüleri gördüklerinde çok hayal kırıklığına uğrayacaklarını iddia etmiştir.
Irak ve Şam İslam Devleti, Erdoğan'ı "tağut" olarak, destekçilerini ise "kafir" olarak reddediyor. Örgüt, Rumiye'ın 4. baskısında insanları "Allah'tan yardım istemeye ve Türkiye'ye saldırmaya" ve "AKP'yi destekleyenleri bıçaklamaya" çağırdı.
Selefi bir din adamı olan Alparslan Kuytul, Erdoğan'ın sadık bir eleştirmenidir. Kuytul, Şeriat sistemini savunmaktadır ve Erdoğan'ın da bir tağut olduğuna inanmaktadır. Kuytul, AKP'den ZKP (Zulüm Kalkınma Partisi) olarak bahsediyor.

Muhafazakâr demokrasi
Totaliter demokrasi
Avrupa şüpheciliği
Batı karşıtlığı
Türk modeli

Faruk Nafız Özak (d. 19 Nisan 1946, Trabzon), iki dönem bakanlık yapmış ve üç dönem milletvekili seçilmiş bir politikacı, eski futbolcu, iş insanı ve 11. Trabzonspor başkanı. 2005-2009 yılları arasında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı görevini üstlenmiştir. Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini 2009-2011 yılları arasında sürdürmüştür. Siyasal kariyeri öncesi Özak, Trabzonspor takımında futbol oynarken Yılın Sporcusu Ödülü'nü almıştır.

Faruk Nafız Özak, 19 Nisan 1946 tarihinde Trabzon'da doğdu. Babasının adı Ali Haydar, annesinin adı Safiye'dir. ODTÜ'de başladığı öğrenimini futbol ile daha yoğun ilgilenebilmek için önce İTÜ'ye  sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi'ne geçiş yaparak İnşaat Mühendisliği Bölümünü 1970 yılında yüksek mühendis olarak tamamladı. Rizespor ve Trabzonspor'da futbol oynayan Özak, her iki takımda da kaptanlık yaptı. Futbolculuk kariyeri sonrasında Trabzonspor asbaşkanlığını ve başkanlığını yaptı. Yılın Sporcusu Ödülü sahibi olan Özak, Yapısun A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı, Trabzon Kalkınma Vakfı kurucusudur.

2 Haziran 2005 tarihinde Bayındırlık ve İskân Bakanı, 1 Mayıs 2009 tarihinde Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı olmuştur. 9 Haziran 2011 tarihinde kabinede yapılan değişiklik sonucu bakanlığın adı değiştirilmiş ve Gençlik ve Spor Bakanı olmuştur.

İngilizce bilen Özak, evli ve iki çocuk babasıdır.

Mackolik'te Faruk Nafız Özak 
Transfermarkt'ta Faruk Nafız Özak (başkan)

Faruk Çelik (17 Ocak 1956; Yusufeli), Türk siyasetçi, 2011-2015 yılları arasında Türkiye çalışma ve sosyal güvenlik bakanı ve 2015-2017 yılları arasında gıda, tarım ve hayvancılık bakanı olarak hükûmette yer almıştır.

Faruk Çelik Yaşar ve Hedise çiftinin çocuğu olarak 17 Ocak 1956 tarihinde Artvin'in Yusufeli ilçesinde doğdu. Küçük yaşlarda ailesi 
Artvin'den Bursa'ya taşındı. Çocuk yaşlardan itibaren çocuk işçi olarak çalışmaya başlayan Çelik, Bursa Uludağ Üniversitesi'nden mezun oldu. Ardından Yıldız Teknik Üniversitesi'ne bağlı Kocaeli İşletme Enstitüsü'nde iki yıl işletme eğitimi gördü. Dört yıllık bir lise öğretmenliği geçmişi de olan Çelik, ticaretle de uğraşmıştır. İki yıl yerel bir gazete işletti ve köşe yazarlığı yaptı.

Refah Partisi'nde il başkanlığı, Fazilet Partisi'nde Genel Başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. İlk defa 1999 Türkiye genel seçimleri'nde Fazilet Partisi Bursa milletvekili olarak meclise girdi. Rahşan Affı'na destek verdi, 21 Aralık 2000'de Meclis'te yapılan oylamada kabul oyu verdi. 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'ne katıldı ve Kurucular Kurulu üyesi oldu. 2002 ve 2007 Türkiye genel seçimleri'nde Bursa, 2011 ve Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri'nde Şanlıurfa milletvekili olarak meclise girdi.
2002–2007 yılları arasında AK Parti Grup Başkanvekilliği yaptı. 1 Mayıs 2009'da yapılan kabine değişikliğinde, Din İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı'na atandı. 6 Temmuz 2011 tarihine kadar bu görevini sürdürdü. 2007–2009 ve 2011–2015 yılları arasında Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan hükûmetlerde Çalışma ve sosyal güvenlik bakanı olarak yer aldı.

AK Parti'nin Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri zaferinden sonra Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan 64. Türkiye Hükûmeti'nde 24 Kasım 2015 tarihinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak yer aldı. Çelik, göreve geldikten kısa süre sonra birçok genel müdür ve bürokratı görevden aldı. Görevi Kutbettin Arzu'dan devralan Çelik, 153 milyar dolar tarımsal hasıla hedeflediğini belirtti. Davutoğlu'nun istifa etmesinin ardından Binali Yıldırım tarafından kurulan 65. Türkiye Hükûmeti'nde tekrar aynı göreve atandı. 19. Temmuz 2017'de yapılan kabine değişikliğinde görevi Ahmet Eşref Fakıbaba'ya devretmiştir.

Faruk Çelik'in kızı Zeynep, Acıbadem Üniversitesi'nde okurken Türkiye'nin en iyi fakültelerinden biri olan ve üniversite sınavında ancak ilk bine girmiş öğrencilerin tercih ettiği Hacettepe Tıp Fakültesi'ne yatay geçiş yapmıştır. Yeterli koşulları taşımamasına rağmen yatay geçiş koşullarının değiştirildiği ve bu sayede daha önce yatay geçiş başvurusu reddedilen Zeynep Çelik'in yatay geçiş yapması sağlandığı iddia edilmiştir.

Evli ve 4 çocuk babasıdır. Artvin ili Yusufeli ilçesi Yüksekoba köyündendir.

Muhammed Ali Fatih Erbakan (d. 1 Ocak 1979, Ankara), Türk mühendis ve siyasetçi. Türkiye Cumhuriyeti 23. Başbakanı Necmettin Erbakan'ın oğlu ve Yeniden Refah Partisi'nin genel başkanıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 28. dönem İstanbul milletvekilidir. Aynı zamanda Erbakan Vakfı'nın Mütevelli Heyeti Başkanlığını da yürütmektedir.

Fatih Erbakan, ortaokul öğrenimini Ankara Merkez İmam Hatip Ortaokulu'nda, lise öğrenimini ise Ankara Ayrancı Lisesi'nde tamamladı. Daha sonra Başkent Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisans için İngiltere'ye gitti ama annesi Nermin Erbakan'ın ölümü dolayısıyla Türkiye'ye dönmek zorunda kaldı. Lisans derecesini aldığı Başkent Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversitede yönetim ve organizasyon dalında doktorasını tamamlayarak "doktor" unvanı aldı. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

1999 senesinde Fazilet Partisi Çankaya Teşkilatı'nda seçim ve gençlik çalışmalarına iştirak etti. Lisans eğitimini gördüğü Başkent Üniversitesinde MGV üniversite temsilciliği yaptı. Saadet Partisi kurulduktan sonra Genel Merkez Gençlik Kolları Yönetim Kurulunda bulundu. Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi ve Genel Başkan Başdanışmanı olarak Saadet Partisinde görevini 2014 yılında yapılan 5. Olağan Kongre'ye kadar sürdürdü. Kongrede aday olan Erbakan'ın yerine yeniden Mustafa Kamalak seçildi. 2015 yılında Saadet Partisinden ayrıldı.
Erbakan, Andy-Ar adlı araştırma şirketinin 2011 yılında yayınladığı geleceğin potansiyel liderleri listesinde ilk ona girdi. 14 Haziran 2013 tarihinde kurulan Necmettin Erbakan Vakfının ilk genel başkanı seçildi.

23 Kasım 2018 tarihinde Yeniden Refah Partisini kurdu ve genel başkanı seçildi. 17 Kasım 2019 tarihindeki 1. Olağan Büyük Kongresi'nde 45.000 kişilik, 6 Kasım 2022 tarihinde gerçekleştirilen 2. Olağan Büyük Kongresinde ise Emniyet verilerine göre 65.000; gayriresmî verilere göre de 80.000 kişinin rekor katılımları ile üst üste 2 kez yeniden genel başkan seçildi.
2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi için önce aday oldu, adaylığı imza toplama aşamasındayken Cumhur İttifakına katılma kararı alarak adaylıktan çekildi. 2023 Türkiye genel seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili seçildi.
Liderliğini yürüttüğü Yeniden Refah Partisi, 2024 Türkiye yerel seçimlerinde yurt genelinde Cumhur İttifakından ayrı bir şekilde aday gösterme kararı aldı. Böylece Yeniden Refah Partisi kuruluşundan bu yana ilk kez yerel seçimlere girdi. Seçim sonucunda YRP, 1 büyükşehir (Şanlıurfa) ve bir il (Yozgat) kazandı ve yurt genelinde almış olduğu 6,9'luk oy oranıyla seçimi üçüncü parti olarak tamamladı.

2003 yılında Beyza Molu ile evlendi. Bu evlilikten Merve ve Mina adlarında ikiz kız çocukları oldu. Türkiye eski başbakanı Necmettin Erbakan'ın oğludur.

"Muhammed Ali Fatih Erbakan". Necmettin Erbakan Vakfı. 9 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Nisan 2017. 
Facebook'ta Fatih Erbakan
X'te Fatih Erbakan
Instagram'da Fatih Erbakan

Fazilet Partisi (kısaca FP), Millî Görüş'ü benimseyen Refah Partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına az bir zaman kala İsmail Alptekin başkanlığında kurulan siyasi çatısı. Daha sonra Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın iddiaları Anayasa Mahkemesince haklı bulundu ve parti kapatıldı.

17 Aralık 1997'de, Refah Partisi'nin kapatılması ihtimaline karşı Millî Görüş çizgisindeki bir parti olarak İsmail Alptekin başkanlığında kuruldu. Refah Partisi'nin 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra bağımsız kalan 150'ye yakın milletvekili Fazilet Partisi'ne geçti. 14 Mayıs 1998'de FP Kurucular Kurulu kararı ile Recai Kutan genel başkanlığa getirildi.
1999 yılında, aynı tarihte yapılan yerel seçimlerde elindeki belediyeleri büyük ölçüde korusa da, genel seçimlerde Refah Partisi'nin 1995'teki oy oranının ve milletvekili sayısının altında kaldı. 2 Mayıs 1999'da, Fazilet Partisi İstanbul milletvekili Merve Kavakçı'nın TBMM'deki yemin töreni sırasında genel kurula başörtüsüyle girmesi krize neden oldu.
Bu olaydan hemen sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 11 Mayıs 1999 günü kapatma davası açtı. 14 Mayıs 2000'de yapılan FP 1. Kongresi'nde gelenekçi ve yenilikçi kanatlar arasındaki çekişme su üstüne çıktı. Yenilikçi kanadın adayı Abdullah Gül 521, Recai Kutan 633 oy aldı. 

Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş 7 Mayıs 1999'da Fazilet Partisi'nin kapatılması yönünde dava açtı. Vural Savaş gerekçe olarak Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin ihlal edilmesini ve Fazilet Partisi'nin Refah Partisi'nin devamı olmasını gösterdi. Ayrıca kapatılan partilerin yöneticilerinin bir başka partinin yöneticisi ya da denetleyicisi olamayacağını ve partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini öne sürdü. Vural Savaş, Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu iddianamede kapatılan Refah Partisi milletvekillerinin birkaç gün içinde Fazilet Partisi’ne geçmelerinin, Necmettin Erbakan’ın Fazilet Partisi’ni yönetmesinin, Fazilet Partisi’nin kapatılan Refah Partisi’nin devamı olduğunu gösterdiği savunuldu. Erbakan’ın Balgat’taki evinde sürekli FP kurmayları ile görüşmesi, bayramda parti genel başkanıymış gibi FP’lileri gruplar halinde kabul etmesi kanıt gösterildi.
FP’nin kapatılma davası, 8 Mayıs 1999 günü işleme koyuldu. Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, ilk incelemesini yapması için dosyayı raportöre havale etti. FP’nin kapatma davasında ilk incelemeyi 12 Haziran günü yapan Anayasa Mahkemesi, iddianamesini, FP’li Merve Kavakçı'nın TBMM’deki başörtüsü olayına, "FP’lilerin başörtüsü ve dini sömürü aracı yaparak, kolay yoldan oy toplamalarına, bunun da laikliğe aykırı olduğu" tezine dayandıran Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın belgelerini eksik buldu. Anayasa Mahkemesi, başsavcıdan başta Genel Başkan Recai Kutan olmak üzere, FP yöneticileri, milletvekilleri ve belediye başkanlarının kapatma gerekçesi olabilecek söz ve eylemlerini tek tek kanıtları ile sunmasını istedi. Bu sırada Show TV'nin, tarikat toplantısına katıldığını ortaya çıkardığı FP'li Aksaray Belediye Başkanı Ahmet Er hakkında 15 Haziran 1999 günü Ankara DGM Başsavcılığı soruşturma başlattı. Er’in katıldığı Ceylani Hizmet Vakfı'nın tarikat toplantısı ile ilgili haberin kaseti ve Erbakan ile Hatipoğlu'nun telefon görüşmesi kaydı Anayasa Mahkemesi’ne kanıt olarak sunuldu. Bu ses kaydında seçimlerin iptaliyle ilgili oylama konusunda Erbakan’la konuşan Hatipoğlu, "Meclis’te yaptığım usule, hukuka ve kurallara aykırı" demektedir ve Erbakan'dan talimat almıştır. Anayasa Mahkemesi, başsavcının sunduğu kanıtlar dolayısıyla FP'den savunma istedi ve partiye ek süre tanıdı. FP 10 Eylül 1999'da savunmasını verdi. Savunmada FP'nin RP'nin devamı olmadığı ve FP'ye yöneltilen suçlamaların dayanaksız olduğu ileri sürüldü. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın, 7 Mayıs 1999'da FP için açtığı kapatma davası, 19 ay sonra 16 Kasım 2000'de başladı. Mahkeme, milletvekillerinin sözlü savunmalarının alınması taleplerini reddetti. Mahkeme, bu kararını ise "bu davada şahısları değil, tüzel kişiliğin yargılandığı" gerekçesine dayandırdı.
Cumhurbaşkanı Sezer 18 Aralık 2000'de Yargıtay Başsavcılığı seçiminde 49 oy fark atan Vural Savaş'ın yerine, bu makama ikinci sıradaki Sabih Kanadoğlu'nu atadı. Bu karar FP’de kısa süreli bir sevinç yarattı. Yargıtay'ın yeni Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu 5 Şubat 2001'de FP hakkındaki kapatma davasında ek iddianame verdi. Kanadoğlu, ek iddianamede, Anayasa Mahkemesi’nin delil olarak kabul etmediği FP 1. Olağan Kongresi’ne ilişkin kasetleri dayanak göstererek, FP’nin kapatılan RP’nin devamı olduğu gerekçesiyle kapatılmasını istedi. FP 1. Olağan Kongresi’ne ilişkin kasetlerin Anayasa Mahkemesi'nce "iddianame tarihinden sonraki olayı içerdiği" gerekçesiyle delil kabul edilmediği anımsatılan ek iddianamede, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda CMUK hükümleri geçerli olsa da bu davaların ceza davası olarak kabul edilemeyeceği belirtildi. Anayasa Mahkemesi'nde bulunan FP 1. Olağan Kongresi'ne ilişkin kasetlerin çözümünden "Mücahit Erbakan-Erbakan nerede biz oradayız-İşte komutan işte asker" şeklinde tezahüratların yapıldığı ve dev ekrandan altyazı olarak "Mücahit Erbakan" yazısının geçtiği kaydedilen ek iddianamede, Anayasa Mahkemesi'nin 16 Ocak 1998 tarihinde RP'nin Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasına göre "Laik cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği" gerekçesiyle temelli kapatılmasına karar verildiği hatırlatıldı. Bunun üzerine FP yine ek süre talep etti ve FP'nin kapatılma davası Anayasa Mahkemesi tarafından ancak 11 Haziran 2001 tarihinde görüşülmeye başlanabildi. 22 Haziran 2001 günü Anayasa Mahkemesi başkanı Mustafa Bumin, kapatılan Refah Partisi'nin devamı olma iddiasının oy çokluğuyla reddedilip partinin ise temelli kapatılmasına karar verildiğini açıkladı. Milletvekilleri Nazlı Ilıcak, Bekir Sobacı, Eski milletvekilleri Merve Kavakçı, Ramazan Yenidede ve Mehmet Sılay'a 5 yıl süreyle siyasi yasak getirildi. Daha sonra bu partinin devamı niteliğinde Recai Kutan önderliğinde Saadet Partisi kuruldu.
Parti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvurusunu ise Mahkeme'nin Müslümanlara çifte standart uyguladığı gerekçesi ile sonraki bir aşamada geri çekti. Partinin kapatılması ile milletvekilleri yerine kurulan Recai Kutan başkanlığındaki Saadet Partisi'nde birleştiler. Fazilet Partisi Kongresinde Abdullah Gül'ü destekleyen ve kendilerine yenilikçiler diyen ve artık Millî Görüşçü olmadıklarını ifade eden bir grup ise ayrılarak Abdullah Gül liderliğinde daha sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın başına geçeceği Adalet ve Kalkınma Partisi altında toplandılar. Anayasa Mahkemesi'nin 450 sayfalık gerekçeli kararı 5 Ocak 2002 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlandı.

Fazilet Partisi davası (iddianameler ve gelişmeler)
Hürriyet Gazetesi Fazilet dosyası

Feridun Bilgin (d. 5 Nisan 1964; Alacahan); Türk bürokrat, siyasetçi ve eski Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı.

Feridun Bilgin, 5 Nisan 1964'te, Safiye ve Mehmet Tevfik Bilgin'in oğlu olarak Sivas'ın Kangal ilçesinin Alacahan köyünde doğdu. 1985 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Fakültesi Elektrik Mühendisliği Bölümü'nden mezun olmuştur. 1985-1987 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Elektrik Mühendisliği Bölümü'nde yüksek lisans yapmıştır. 1986 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü'nde Uzman Yardımcılığı, 1991 yılında Planlama Uzmanlığı, 1992 yılında ise aynı yerde Grup Başkanlığı, aynı yıl Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü'nde Şube Müdürlüğü, 1996-1999 yılları arasında T.C. Üsküp Büyükelçiliği'nde Ekonomi Müşavirliği yapmıştır. 15 Ekim 2003 tarihinde Hazine Müsteşarlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdür Vekili görevine, 2 Kasım 2007'de ise aynı göreve asaleten atanmıştır. 30 Haziran 2010'da Hazine Müsteşarlığı Müsteşar Yardımcısı Vekilliği, 30 Temmuz 2010 tarihinden 2014 yılına kadar Hazine Müsteşarlığı Müsteşar Yardımcılığı görevini yürütmüştür. 2014 yılında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Müsteşarlığı görevine atanmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 114 üncü maddesi gereğince Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi bağımsız Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olarak atanmıştır. Ocak 2016 tarihi itibarıyla Başbakan başdanışmanı olmuştur.
25 Aralık 2019 tarihi itibarıyla Gelecek Partisi Politika İzleme Kurulu Başkanı olarak partinin genel başkan yardımcısıdır.

Fethullah Gülen (27 Nisan 1941, Pasinler - 20 Ekim 2024, Saylorsburg), Fethullahçılar örgütünün kurucusu ve eski lideri olan Türk imam, vaiz ve yazardır. 28 Şubat sürecinde, dönemin Ankara Emniyet Müdürlüğü; Gülen ve örgütlenmesi hakkında bir rapor hazırladı. Rapora göre, Gülen bir örgütün lideriydi ve liderlik ettiği örgütün mensupları Türk emniyet birimlerine sızmaktaydı. Emniyet Genel Müdürlüğü bu raporu aldıktan 3 gün sonra, 21 Mart 1999'da; sağlık problemlerini sebep gösteren Gülen, Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. O tarihten 20 Ekim 2024 tarihindeki ölümüne kadar Pensilvanya eyaletindeki Saylorsburg kasabasında yaşadı.
Bazılarına göre, Gülen'in amacı bilim, eğitim ve dinler arası diyaloğu kucaklayan bir İslâm versiyonunu teşvik etmekti. Bazılarına göre ise Gülen'in gâyesi; devlet kurumlarına sızıp Türkiye Cumhuriyeti'ni ele geçirmek ve İslâm hükümlerini egemen kılan teokratik bir İslâm diktatörlüğü kurmaktı. 28 Ekim 2015 tarihinden itibaren, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan "en çok aranan teröristler" listesinin kırmızı kategorisinde yer almakta, Fethullahçı Terör Örgütü ve Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) lideri olmakla suçlanmaktaydı.
15 Temmuz 2016'da, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde bulunan takipçilerine verdiği emirle 16 Temmuz 2016 sabahına karşı Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini yıkmak için bir darbe girişiminde bulunduğu iddia edildi. 17 Temmuz 2016'da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD'li yetkililere "O zatı (Gülen'i) artık bize teslim edin" çağrısında bulundu. Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı yetkilileri, 27 farklı suçlamadan dolayı, ABD'ye resmî olarak yedi kez Fethullah Gülen'in iadesi için talepte bulunulduğunu belirtmiştir. Fethullah Gülen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından; "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme", "silahlı terör örgütü kurma ve yönetme", "cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme", "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etme", "Cumhurbaşkanına suikast", "dolandırıcılık", "resmî belgede sahtecilik", "sınav sorularının çalınması", "usulsüz dinleme", "suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama", "özel hayatın gizliliğini ihlal" suçlarını gerçekleştirmek ile suçlanmakta, ayrıca 15 Temmuz 2016'daki darbe girişimin bir numaralı faili olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca Fethullah Gülen, Fethullahçılar'ın darbe girişimi öncesi işlediği iddia edilen suçlar ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi olmak üzere hakkında açılan 45 davada bir numaralı sanık olarak yargılanmaktaydı. 50'yi aşkın kitabı, çeşitli dergilerde dini konularda yazdığı makaleleri ve birçok vaazı yayımlanmıştır.

Erzurum'un Pasinler ilçesinin Korucuk köyünde 27 Nisan 1941'de doğdu. Doğum adı Fetullah Gülen'di. Babası Ramiz Gülen cami imamı, annesi Refia Gülen ev hanımıdır. Gülen, altısı erkek, ikisi kız, sekiz kardeşin ikincisidir.
1945'te Kur'an öğrenmeye başlayan ve Kur'an'ı hatmeden Gülen, 1946 yılında ilkokula başladı. Babasının 1949 yılında Alvar köyüne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kalmış, sonradan Erzurum'da dışarıdan girdiği imtihan ile ilkokul diplomasını aldı. Babası Ramiz Efendi'den Arapça dersleri, Hasankale'de bulunan Hacı Sıtkı Efendi'den tecvid ve Kur'an dersleri alan Gülen, 1951'de hafızlığını tamamladı. Gülen, 1954'te Erzurum'daki Kurşunlu Camii medresesinde Alvar İmamı Muhammed Lütfi'nin torunu Sâdi Efendi'den medrese dersi aldı. İki buçuk ay içinde Emsile, Bina ve Merah'ı metin ezberleyerek okuyan ve İzhar'ı bitiren Gülen'in Kâfiye okumasına lüzum görmeyen Sâdi Efendi onu Molla Câmi'ye başlattı. 1955'ten 1959'a Edirne'ye gidinceye kadar Osman Bektaş'tan fıkıh ve din eğitimi aldı.
Gülen, diğer çalışmaları yanında toplum geneline açık olarak gerçekleşen çok sayıda vaaz, konferans ve daha özel topluluklarla gerçekleştirilen geleceğe ait plan ve uygulamaların da ele alındığı veya soru-cevap şeklinde gerçekleşen örgüt içi konuşmaların sahibidir. Bu konuşmalar Ortodoks İslami bilgi ve sıradan telkinler içeren edebi sanatlarla süslenmiş konuşmalardan, tesettür, “evrim ve yaratılış” gibi daha karmaşık konuların ele alındığı seri vaaz ve konferanslara kadar çeşitlilikler gösterir. Cemaat ve örgütüne duygu, inanç, bağlılık ve adanmışlık anlamında zihinsel altyapı oluşturan Gülen bu konuşmalarında, ileride örgüt faaliyetlerinde çok işine yarayacak, inanç ve kendisinin “metafizik gerilim” adını verdiği belirli bir coşkuyu oluşturma amacındadır. Zaman zaman bu coşku, cemaat içindeki belirli yatkınlıklara sahip kişilerde duygusal taşkınlık ve sanrıların (dinsel hezeyan) tetiklendiği, Gülen ve tüm cemaatin duygu seline dönüşen bir seviyeye ulaşır. Bu konuşmaların bir diğer karakteristiği ise din ve inanç için sözdebilim olarak üretilen materyalin bol bol kullanıldığı konuşmalar olmasıdır.

Askerlik öncesi ve sonrasında Edirne Üç Şerefeli Cami'de toplam dört yıl süre ile imamlık yaptı. Askerlik acemi eğitim dönemini Ankara Mamak ve usta erlik dönemini İskenderun'da tamamladı. Askerlik sonrasında, 1963 yılında, Erzurum'a giderek bir yıla yakın ailesinin yanında kaldı. Bu sırada Komünizmle Mücadele Derneğinin 2. şubesinin Erzurum'da kuruluşunda yer aldı ve derneğin yönetimine girdi.
Edirne'deki görevi sırasında Darülhadis Camii'nin imam odasında özel sohbetler başlattı. 1965'te Kırklareli'ne tayin olup burada bir yıl vaizlik yaptı. 1966'da İzmir'deki Kestanepazarı Camii vaizliğine atanan Gülen, 1971 yılına kadar buradaki görevine devam etti. 1968 yılında resmî görevlendirme ile ilk kez Hac'ca gitti ve gezici bölge vaizi olarak da Ege Bölgesi'nin çeşitli il ve ilçelerinde vaaz ve sohbetlerde bulundu. Bu dönemlerde Turgut Özal ile de tanıştı. Turgut Özal ile tanışıklığının 1960'ların ortalarında olduğunu ifade eden Gülen, Turgut Özal hakkında "sık sık Bornova camiinde vaaz yaptığımda, vaaz dinlemeye gelirdi" der.

12 Mart 1971 Muhtırası'nın ardından 3 Mayıs 1971'de TCK'nın 163. maddesinden tutuklandı. 6 ay tutuklu kaldıktan sonra 9 Kasım 1971 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. 20 Eylül 1972'de hüküm giydi. 24 Ekim 1973'te Askerî Yargıtay kararı bozdu. 1974'te Bülent Ecevit başbakanlığındaki Hükûmetin çıkardığı 1974 Genel Affı sonucu yargılaması sona erdi.
23 Şubat 1972 tarihinde Edremit vaizliğine atandı, aynı zamanda Manisa ilinde de vaizlik görevlerine devam etti. Daha sonra İzmir'in Bornova ilçesi vaizliği görevine atandı.
1975 ve 1976 yıllarında Anadolu'nun bazı şehirlerinde Kur'an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferansları verdi. İlk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı dergisinde önce başyazıları, daha sonra orta sayfa yazılarını da yazmaya başladı.

1980'de 12 Eylül Darbesi'nden sonra askerî cuntanın İzmir ve Ege Ordu Sıkıyönetim Komutanlıkları tarafından yakalanma emri yayımlandı. Aynı tarihte İzmir'i terk etti. Anadolu'da çeşitli illerde dolaştı, dost ve akrabalarında kaldı. 20 Mart 1981 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığındaki vaizlik görevinden istifa etti.
1986'da hacca giderek hacı oldu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 25 Temmuz 1986 günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında Fethullah Gülen için şunları söyledi:"Fethullah Hoca isimli bir adam türedi. Bana, Atatürk'e ve tüm ilericilere küfrediyor. Yakalandı, mahkemeye verildi. Fakat mahkeme kendisini serbest bıraktı. Ayrıca ortalıkta Mahmut Hoca diye bir şahıs daha görülmeye başladı. Mahkeme onu da serbest bıraktı. Bu gelişmeler, bu gibi mürtecileri cesaretlendiriyor."Bu sözlerin Kenan Evren'in Anıları'nın 1991 yılında basılan 5. cildinde yer alması üzerine Gülen mahkemeye başvurdu ve tekzip aldı. Gülen'in vekili avukat Feti Ün, "Kenan Evren'in anılarına mahkeme kararıyla aldığımız tekzip metni, Hukuk saygı ister müslüman küfre karşıdır" başlıklı yazılı bir basın açıklaması yaparak, "devlet başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı yapmış da olsa bir kişinin, milletin bir ferdinin temel hak ve hürriyetlerini, haysiyet ve şerefini ulu orta karalamaya hakkı olmadığını" söyleyerek Evren'e tepki gösterdi. "Gülen'in kimseye küfretmediğini, gerici ve akımcı olmadığını" söyledi.
İlk sayısı 1 Temmuz 1988'de çıkan ve üç aylık periyotlarla yayın hayatına devam eden Yeni Ümit dergisinde başyazılar yazmaya başladı. 1989'da İstanbul ve İzmir'de Diyanet İşleri bünyesinden bağımsız, gönüllü olarak vaazlarına yeniden başladı. Üsküdar'da Yeni Valide Külliyesi'nde 13 Ocak 1989 tarihinden 16 Mart 1990 tarihine kadar (62 hafta) verdiği vaazlar, daha sonra Sonsuz Nur adıyla üç cilt hâlinde kitaplaştırıldı. 1992 yılına kadar gönüllü olarak vaazlarını sürdürdü.

1990'lı yıllarda Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Recep Tayyip Erdoğan, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Turgut Özal, Abraham Foxman, Morton Abramowitz, Papa II. Ioannes Paulus gibi tanınmış din ve siyaset adamları ile görüşmeler yapmış, Amerika'da ölen Cumhuriyet Halk Partisinin eski genel sekreterlerinden Kasım Gülek'in cenaze namazını Gülek'in vasiyeti üzerine kıldırmış ve çeşitli gazetelerde röportajları yayımlanmıştır. 12 Eylül 1980 Darbesi'nin lideri, Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile de görüşmek istemiş, Evren bu isteği reddetmiştir. Tekrar görüşme isteğinde bulunmuş ve Evren'e bir saat göndermiş fakat Evren saati almayıp teklifi yine reddetmiştir. Evren bu saatten "rüşvet" diye bahsetmiştir. 1995'te Sabah gazetesinden Nuriye Akman ve Hürriyet gazetesinden Ertuğrul Özkök'e; Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, Başbakan Tansu Çiller ile görüşmesi, İslam, siyaset, kadın ve eğitim konularında röportajlar vermiştir. Bu yıllarda ayrıca Cumhuriyet gazetesi ve gazeteci Hikmet Çetinkaya'dan dava yoluyla almaya hak kazandığı 150 milyonluk tazminatları Türk Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfına bağışlamıştır. 1997 yılında dönemin başbakanı Necmettin Erbakan tarafından Başbakanlık Konutu'na iftara davet edilmiş a

Habertürk, 1 Mart 2009 tarihinde yayın hayatına başlayan günlük gazeteydi. Son sayısı 5 Temmuz 2018'de çıktı. Gazete internet ortamında haberturk.com adresinden yayın hayatına devam etmektedir. Genel yayın yönetmenliğini Yavuz Barlas yapmaktadır.
Gazete, ilk gün tüm Türkiye'de saat 10 civarında tüm bayilerde tükendi ve 360 bin adet sattı. İkinci gün ise 202 bin adet satıldı. 365. sayısı yaklaşık 380.000 satarak gazete kendi rekorunu kırmıştır.
Broadsheet formatını uygulayan pek çok gazetenin aksine Habertürk, Türkiye'de Berliner formatını uygulayan ilk gazete olmuştur. Normal Berliner formatı 315 mm'ye 470 mm iken, Habertürk'ün boyutları 350 mm'ye 500 mm olarak basılmıştır.
Ciner Yayın Holding, gazetenin 5 Temmuz 2018'de çıkacak son sayısı ile basılı yayın hayatına veda edeceğini, bundan böyle haberturk.com olarak dijital yayınına devam edeceğini duyurdu.

İstanbul, Ankara ve İzmir'de HT Spor, HT Magazin+Bulmaca ve HT İstanbul/Ankara/İzmir (bölgeye ve ile göre) olmak üzere 4; diğer illerde ise HT Spor, HT Magazin+Bulmaca olmak üzere 2 ek gazeteyle beraber satılmaktadır. Salı ve cuma günleri tüm Türkiye'de İddaa rehberi eki verilmektedir.

İstanbul, Ankara ve İzmir'de, HT Spor, HT Magazin+Bulmaca, HT İstanbul/Ankara/İzmir (bölgeye ve ile göre) ve HT Cumartesi olmak üzere 5; diğer illerde ise HT Spor, HT Magazin+Bulmaca ve HT Cumartesi olmak üzere 3 ek gazeteyle beraber satılmaktadır.

İstanbul, Ankara ve İzmir'de, HT Spor, HT Pazar+Bulmaca, HT İstanbul/Ankara/İzmir (bölgeye ve ile göre) ve HT Kariyer olmak üzere 5, diğer illerde HT Spor ve HT Pazar+Bulmaca olmak üzere 3 ek gazeteyle beraber satılmaktadır.
30 Mayıs 2010 ilâ 22 Mayıs 2011 tarihleri arasında gazetenin pazar eki olarak, popüler tarih içeriği barındıran Habertürk Tarih de dağıtıldı. Ek, toplam 52 sayı çıktı. 24 sayfa gazete boyutunda gazete kâğıdına basılmış olan Habertürk Tarih, Tarihin Arka Odası sloganıyla çıkan dergi kendinden önceki popüler tarih dergileri gibi her kesimden tarih meraklısına hitap edecek şekilde düzenlenmişti. Derginin künyesinde yayın yönetmeninin ise Murat Bardakçı olduğu, yazarları arasında İlber Ortaylı, Erhan Afyoncu, Vahdettin Engin, Nezih Uzel, Ayşe Özek, Pelin Batu, Önder Kaya, Nihal Metin, Saro Dadyan, Uğur Demir, Beyiz Karabulut ve Aykut Can gibi isimlerin bulunduğu dergidir.

Gazete Habertürk'te 22, HT Spor ekinde 19, HT Magazin'de 11, HT Ekonomi'de 12, HT İstanbul'da 1 ve HT Cumartesi - Pazar eklerinde 3 olmak üzere toplam 68 köşe yazarı yazmaktadır.

Resmî site
Gazete Habertürk'ün ilk reklam filmi

Halk TV, Türkiye'de yayın yapan bir televizyon kanalıdır. Her saat başı haber veren bir kanaldır. Ayrıca bu kanalla ilişkili bir de radyo istasyonu (Halk Radyo) bulunmaktadır.
Digiturk, D-Smart, KabloTV, BluTV, tivibu, Turkcell TV+, Türksat 3A, Türksat 4A ve internet üzerinden izlenebilmektedir.

10 Ocak 2005 tarihinde Deniz Baykal'a yakın iş adamlarının girişimleriyle kuruldu. 2020 yılının başında iş insanı Cafer Mahiroğlu tarafından satın alındı. 16 Temmuz 2020'de stüdyoları, 23 Temmuz 2020'de ise grafikleri ve jenerikleri yenilendi. 4 Ekim 2020'de HD yayına geçti. 18 Ekim 2021'de ise yeni logoya geçildi.
22 Temmuz 2023 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Eren Erdem, Halk TV ile tüm anlaşmaların feshedildiğini açıkladı.
2013 yılında Gezi Parkı eylemlerinin yapıldığı dönemde, diğer haber kanallarının aksine protesto eylemlerinden kesintisiz canlı yayın yapması ile, kanalın bilinirliğini artırmıştır.
26 Haziran 2025 tarihinde Sinem Fıstıkoğlu'nun sunduğu "Sansürsüz” programında Atom Mühendisi Tolga Yarman'ın “Türkiye dincileşiyor değil mezhebileşiyor" ve "Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün adının konulmasından itibaren bakarsak İran'a karşı azmettirildik" ifadeleri üzerine kanala RTÜK tarafından "halkı kin ve düşmanlığa teşvik" gerekçesiyle oy çokluğuyla 10 gün yayın durdurma cezası verilmiştir.

2024 yılında yayın yapan güncel programlarının listesi ise şu şekildedir:

Halk Tv Genel Yayın Yönetmeni ile Hürriyet Röportajı22 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halkın Sesi Partisi (HAS Parti), Türkiye'de 1 Kasım 2010 tarihinde kurulan, 19 Eylül 2012 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi ile birleşerek feshedilen bir siyasi partidir. Anayasa Mahkemesinin 2016/15 sayılı, 12 Ekim 2016 tarihli kararı ile dağılmış sayılarak hukuki varlığının sona erdiğine ve tüm mallarının Hazine Müsteşarlığına devredilmesine karar verildi.

1 Kasım 2010 tarihinde Ankara'da, Numan Kurtulmuş'un başlattığı Medeniyet Siyaseti Hareketi'nin çalışmaları sonucunda ortaya çıktı. Kurucu genel başkanı Numan Kurtulmuş, kısa adı HAS Parti olan partinin amblemi, adalet ve medeniyet güneşi idi.
Partinin ilk olağan büyük kongresi kuruluşunun 28'inci gününde "Halkın Sesi İktidara" sloganı ile 28 Kasım 2010 tarihinde Ankara Atatürk Spor Salonu'nda gerçekleştirildi. Tek liste ile gidilen kongrede 210 delegenin 207'sinin desteğini alan Numan Kurtulmuş, genel başkanlığa seçildi. 235 kişiden müteşekkil olan kurucular kurulunda HAS Parti ile ilk defa siyasete girecek isimlerin yanı sıra, daha önce bakanlık yapmış 6, milletvekilliği yapmış 37 ve il belediye başkanlığı yapmış 4 isim yer aldı. HAS Parti kurucular kurulundaki isimlerin bir diğer özelliği de eğitim alanındaydı. Kurucu üyelerinin yüzde 89'u en az bir üniversite mezunu ve kurucuların yüzde 23'ü yüksek lisans veya doktora derecesine sahip. Kurucular kurulunda 29 avukat, 26 mühendis, 21 akademisyen, 17 eğitimci, 12 yönetici ve 10 doktor bulunuyordu.

12 Temmuz 2012'de dönemin başbakanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kurtulmuş'a AK Parti ile HAS Parti'nin birleşmesini teklif etti. İki partinin yetkili organlarınca alınan karara göre bir birleşme süreci başladı. Delegelerine genel kurul çağrısında bulunan HAS Parti, 19 Eylül 2012 günü gerçekleştirdiği olağanüstü kongrede, geçerli 177 oyun 165'i gereğince bütünleşme sebebiyle fesih kararı alarak kapandı. HAS Parti'nin feshedilmesinin ardından Numan Kurtulmuş, birçok partiliyle birlikte 22 Eylül 2012 günü düzenlenen törende AK Parti'ye katıldı.

Hasan Bitmez (15 Aralık 1969, Alucra – 14 Aralık 2023, Çankaya), Türk siyasetçi. Saadet Partisi 28. Dönem Kocaeli milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı. 12 Aralık 2023'te TBMM'de yaptığı konuşma sırasında kalp krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldı. 14 Aralık 2023 tarihinde 53 yaşında Ankara'da öldü.

15 Aralık 1969 tarihinde Giresun'un Alucra ilçesinde doğdu. Babası Salih Bitmez'dir. İstanbul'da ilkokul eğitimi aldıktan sonra orta öğretimini Gebze İmam-Hatip Lisesininde tamamladı. Yüksek öğretimini El-Ezher Üniversitesi Usuluddin Fakültesinde tamamladı.

GİLMDER (Gebze İmam Hatip Lisesi Mezunlar Derneği) kuruculuğunu üstlendi ve bir süre başkanlığını yaptı. Millî Gençlik Vakfı'nda 1999-2004 yılları arasında Teşkilatlanmadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 2000 Yılında Anadolu Gençlik Dergisini kurdu ve derginin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 2006-2010 yıllarında arasında IIFSO (International Islamic Federation of Student Organizations) Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2010-2014 yılları arasında Şura Meclisi Başkanlığını yaptı. 2008-2010 yılları arasında IYFO (International Youth Form)'nun Genel Başkanlığını yürüttü.
Hasan Bitmez, ölümüne kadar ESAM (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) Genel Merkez Denetleme Kurulu Üyesi ve İSBAM-İslam Birliği Araştırmaları Merkezi Başkanıydı.

Siyasete Refah Partisi'nin Gebze ilçe teşkilatında başladı. Fazilet Partisi ve Saadet Partisinde çeşitli kademelerde görevler aldı. 2023 Türkiye genel seçimlerinde CHP'nin listelerinden 3. Sıra Kocaeli adayı olarak Saadet Partisi Kocaeli milletvekili seçildi. Saadet Partisinde aynı zamanda seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcılığı görevinde bulundu.

Safiye Bitmez ile evli olup Meryem Bitmez adında bir kızı vardır. Arapça ve İngilizce bilmekteydi.
12 Aralık 2023'te Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde Hamas-İsrail Savaşı hakkındaki konuşmasının ardından baygınlık geçirip yere düştü. Kalbi duran Bitmez yoğun bakıma kaldırıldı. 14 Aralık 2023'te Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde 53 yaşında öldü. Bitmez için aynı gün TBMM'de cenaze töreni düzenlendi. Bitmez için 15 Aralık 2023'te Fatih Camii'nde cenaze töreni düzenlendi. Bitmez, aynı gün Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi.
Halid Karsıalan, Mehmet Abdurrezak Ceylan ve Mehmet Fevzi Şıhanlıoğlu'ndan sonra Meclis'te gerçekleşen olaylar esnasında ya da olaylardan sonra ölen 4. milletvekilidir.

X'te Hasan Bitmez

Hasan Hüseyin Türkoğlu (1 Mayıs 1968, Bahçe, Osmaniye - 11 Şubat 2020, Ankara), Türk siyasetçi.
1979 yılında Tatbikat İlkokulunu bitiren Türkoğlu, 1982 yılında Düziçi Ortaokulu bitirerek Düziçi Öğretmen Lisesine girmeye hak kazanmış ve buradan 1985 yılında mezun olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne kayıt olmuştur. 1989 yılında yüksek öğrenimini tamamlamasına müteakiben 1990 yılında Adana kaymakam adayı olarak Mülki İdare Amirliği mesleğine başladı. 1992–1993 yılları arasında İngiltere'de yabancı dil ve kamu yönetimi eğitimi aldı. 1991 Yılından itibaren sırasıyla Karacasu, Kıbrısçık Kaymakam Vekillikleri, Yavuzeli, Nazımiye, Besni Kaymakamlıkları görevlerinde bulundu. 2001 Yılında İçişleri Bakanlığı Eğitim Daire Başkanlığı Eğitim Şube Müdürlüğüne, daha sonra Personel Genel Müdürlüğü Şube Müdürlüğüne, 2002 yılında Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü Daire Başkanlığına ve daha sonra da Personel Genel Müdürlüğü Daire Başkanlığına atandı. Millî Güvenlik Akademisinden 59.dönem müdavimi olarak başarıyla mezun oldu. 2008 yılının Haziran ayından 2011 yılının Mart ayına kadar Hukuk Müşaviri olarak görev yapmıştır. TBMM 24. Osmaniye milletvekilidir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
İlik kanseri nedeniyle Ankara'daki özel bir hastanede tedavi gören Türkoğlu, 11 Şubat 2020'de öldü.

Hasan Hüsnü Saka (1885, Trabzon - 29 Temmuz 1960, İstanbul), Türk siyasetçi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 7. başbakanı.

Hasan Saka, 1885 yılında Trabzon'da doğmuştur. Sakaoğulları ailesinden Trabzonlu Hafız Yunus Efendi'nin oğludur. İlk ve orta öğrenimini Trabzon İbtidai Mektebi ve Rüştiyesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Mercan İdadisi'nden birincilikle mezun oldu.
1908 yılında Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. Divan-ı Muhasebat'a girdi. 1909 yılında öğrenim için Fransa'ya gönderildi. Kasım 1912 tarihinde Paris Siyasal Bilgiler Okulu Diplomasi Şubesinden mezun olarak yurda dönüşünden sonra Mülkiye Mektebinde İktisat ve Maliye dersleri okutmuştur. Nisan 1915 tarihinde Maliye Nezareti Varidat Umum Müdürlüğü Temettü Vergisi Temyiz Komisyonu 1. Mümeyyizliğine atandı. Ekim 1916 tarihinde Eskişehir Bölge İktisat Müdürü oldu. 4 Eylül 1918 tarihinde Mülkiye Mektebi İktisat Öğretmenliğini üstlendi.

Osmanlı Mebusan Meclisinin son döneminde Trabzon Milletvekili seçilerek dağılmasına kadar görev yaptı.
28 Ocak 1921 tarihinde TBMM'nin I. döneminde Trabzon milletvekili seçilerek meclise girdi. 19 Mayıs 1921 tarihinde Maliye Bakanı oldu, 22 Nisan 1922 tarihinde istifa ederek görevden ayrıldı. 11 Mayıs 1922 tarihinde İktisat Vekilliği'ne seçildi. II. Dönem seçimlerinde tekrar Trabzon'dan milletvekili seçildi. 24 Eylül 1922 tarihinde tekrar İktisat Vekilliği'ne seçildi. 30 Ekim 1923 tarihinde kurulan 1. İsmet Paşa Hükûmeti'nde İktisat Vekilliği görevine devam etti. 6 Mart 1924 tarihinde 2. İsmet Paşa Hükûmeti'nde Ticaret Vekilliği'ne getirildi. 3 Mart 1925 tarihinde 3. İsmet Paşa Hükûmeti'nde Maliye Vekilliği görevine atandı. 13 Temmuz 1926 tarihinde görevinden istifa etti. 1 Kasım 1926 tarihinde TBMM Başkan Vekilliği'ne seçildi. Bu görevini III. ve IV. dönemlerde de korudu. V. Dönemde yeniden Trabzon Milletvekili seçilerek 1 Mart 1935 tarihinde yeniden Başkan Vekili oldu. 1 Kasım 1935 tarihinde Başkan Vekilliğinden ayrıldı. 24 Ekim 1936 tarihinde İstanbul'dan Ankara'ya nakledilen Siyasal Bilgiler Okulu Umumî İktisat Profesörlüğünü üstlendi.
VI., VII. ve VIII. Dönemlerde de Trabzon'dan Milletvekili seçilerek 13 Eylül 1944 tarihinde II. Saracoğlu kabinesi'nde Dışişleri Bakanlığı'na getirildi. Recep Peker Kabinesi'nde de aynı görevi korudu. 9 Eylül 1947 tarihinde Kabinenin istifasıyla görevi son buldu.
Başta Lozan olmak üzere çeşitli Kongre ve Konferanslarda Türkiye'yi temsil etmiş, Balkan Dostluk Derneği başkanlığında bulunmuş ve 1934'te İstanbul'da toplanan Parlamentolar Konferansında başkanlık etmiş, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grubu başkanlığını yapmış, 13 Eylül 1944'ten 10 Eylül 1947 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığını yapmıştır. Birleşmiş Milletlerin Kurulması amacıyla 1945 Haziran ayında Sanfransisko'da toplanan Konferansa Türk görüşme heyeti başkanı olarak katılmış.

10 Eylül 1947 tarihinde Başbakanlığa atandı. 10 Haziran 1948 tarihinde II. Kabinesini kurdu, 9 Ocak 1949 tarihinde Başbakanlıktan çekildi. Mecliste CHP Grup Başkanı olarak yasama görevini sürdürdü. IX. Dönemde son kez Trabzon'dan milletvekili seçildi. 1954 seçimleriyle politikadan çekildi.
29 Temmuz 1960'ta İstanbul'da öldü, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Hayati Yazıcı (d. 23 Mayıs 1952, Buzlupınar) Türk avukat, siyasetçi.

Çocukluğu Rize'de geçti. Daha sonra üniversite tahsili için İstanbul'a gelerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.
Kamu hukuku alanında seminer çalışmalarına katıldı. 1976 yılında hâkim adayı olarak İstanbul Adliyesi'nde kamu görevine başladı. Sırasıyla Çayırlı, Mihallıççık ve Kargı hâkimliklerinde bulundu.
1984 yılı sonunda kamudaki görevinden ayrılarak İstanbul Barosuna kayıtlı avukat olarak serbest çalışmaya başladı.

Avukatlık yaparken çeşitli dernek, vakıf ve siyasi partilerde üye ve yönetici olarak toplumsal çalışmalar içinde yer aldı. Bu süreçte Recep Tayyip Erdoğan'ın avukatı ve hukuk müşaviri olarak da görev yaptı.
Yazıcı, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kuruluş sürecinde yer alarak, partinin kurucu üyelerinden oldu. 3 Kasım 2002 seçimlerinde İstanbul milletvekili olarak parlamentoya girdi. Kasım 2002'den itibaren beş yıl süreyle AK Parti'nin Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.
22 Temmuz 2007 günü yapılan genel seçimlerde yeniden İstanbul'dan milletvekili seçildi. 60. Hükûmet'te devlet bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevini üstlendi.
12 Haziran 2011 genel seçimlerinde bu kez Rize milletvekili oldu. 61. Hükûmet'te gümrük ve ticaret bakanı olarak görev yapmıştır.
Yazıcı, AK Parti 2. Olağanüstü Kongresi'nde MKYK üyesi seçilmiş ve ardından Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı (Genel Başkanvekili) olmuştur.

Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Mehmet Hilmi Güler (15 Temmuz 1949, Ordu), Türk siyasetçi, akademisyen, metalurji ve malzeme mühendisidir. 2019 ve 2024 Türkiye yerel seçimlerinde Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiştir.

58. Hükümet'te, 59. Hükümet'te ve 60. Hükümet'te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ve TBMM 22. ve 23. Dönem AK Parti Ordu milletvekillerindendir.
İlk, ortaokul ve lise öğrenimini Ordu'da yaptı. ODTÜ Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu ve aynı üniversitede yüksek lisans ve doktora yaptı. ODTÜ ve ADMMA Makina Mühendisliği Bölümlerinde asistanlık ve öğretim görevliliği yaptı. Türk Uçak Sanayii (TUSAŞ) Proje Mühendisi ve Grup Başkanı, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi, Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve Etibank Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı, Erdemir ve İGDAŞ'ta Yönetim Kurulu Üyesi ve Murahhas Aza, Başbakanlık Başmüşaviri olarak çalıştı. AK Parti kurucu MKYK üyeliği ve AR-GE'den sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Araştırma ve Geliştirme, Yatırım, Proje Yönetimi, Şirketlerin Yeniden Yapılanması ile Etkinlik ve Verimlilik konularında danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca Turkcell yönetim kurulu üyeliği de yaptı. 2019 Türkiye yerel seçimlerinde Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi ve 2024 Türkiye yerel seçimlerinde AK Parti'den Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı olarak aday olmuştur.
Evli ve iki çocuk babası olup İngilizce bilmektedir.

Mehmet Hilmi Güler Resmi Web Sitesi4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wikicommons'ta Mehmet Hilmi Güler

Ahmet Hüsamettin Cindoruk (8 Haziran 1933, İzmir - 11 Nisan 2026, İstanbul), Türk hukukçu ve siyasetçiydi. 17. dönem Samsun, 19. dönem Eskişehir milletvekilliği, 1991-1995 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı ve 1993 yılında vekâleten cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulunmuştur. Aynı zamanda Doğru Yol Partisi ve Demokrat Türkiye Partisi genel başkanlığı yapmıştır.

8 Haziran 1933 tarihinde İzmir'de doğdu. İlkokulu Ankara'daki Çankaya İlkokulu'nda, liseyi ise Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamladı. Yükseköğrenimini tamamlamak için girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1954 yılında mezun oldu ve 1955 yılında avukatlığa başladı.

Siyasi kariyerine Demokrat Parti gençlik kollarında başlayan Hüsamettin Cindoruk, 1958 yılında bu partiden ayrılarak Hürriyet Partisi kurucuları arasında yer aldı. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Demokrat Parti yöneticilerinin yargılandığı Yassıada'da, aralarında eski meclis başkanı Refik Koraltan'ın da bulunduğu 18 eski milletvekilinin avukatlığını yaptı. Yargılama sürecinde Yüksek Adalet Divanı'na hakaret ettiği gerekçesiyle iki buçuk ay Balmumcu Sıkıyönetim Cezaevi'nde tutuklu olarak yattı.
Hapisten çıktıktan sonra Adalet Partisi ve Demokratik Parti'de faaliyet gösterdi. 12 Eylül Darbesi ile birlikte siyasi yaşamının kesintiye uğramasının ardından, 1983 yılında Büyük Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı. Ancak bu siyasi parti, kuruluşundan 15 gün sonra Millî Güvenlik Konseyinin 79 sayılı bildirisiyle kapatıldı ve aynı bildiri ile Hüsamettin Cindoruk, Süleyman Demirel ve birlikte hareket ettikleri diğer isimlerin Zincirbozan Garnizonu'nda zorunlu ikamete tabi tutulmaları kararlaştırıldı. Cindoruk burada 4 ay tutuklu kaldı.
14 Mayıs 1985 tarihinde Doğru Yol Partisi genel başkanlığına seçildi. Genel başkanlık makamını, siyasi yasağı biten Süleyman Demirel'e bıraktıktan sonra 1991-1995 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı yaptı. 17 Nisan 1993 günü, cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümü üzerine cumhurbaşkanlığını vekâleten üstlendi ve 16 Mayıs'a kadar bu görevi sürdürdü. Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilince boşalan Doğru Yol Partisi genel başkanlığı için aday olmadı.
Tansu Çiller'in Doğru Yol Partisi genel başkanı olduğu dönemde partiden ayrılıp Demokrat Türkiye Partisi'ni kurdu. 1997'de Demokrat Türkiye Partisi, Mesut Yılmaz başbakanlığındaki koalisyon hükûmetine katıldı ama Cindoruk hükûmette görev almadı. Parti 1999 genel seçimlerinde oyların %0,58'ini aldı ve barajı aşamayarak meclis dışında kaldı. Cindoruk, bu seçimin ardından Demokrat Türkiye Partisi genel başkanlığından ayrıldı ve yerine İsmet Sezgin geçti.
16 Mayıs 2009 tarihinde yapılan Demokrat Parti 5. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde, 3. turda 559 oy alarak partinin genel başkanlığına seçildi. Genel başkanlığa gelmesinin ardından, Demokrat Parti ile Anavatan Partisi'nin birleşme sürecinde etkin rol aldı. İki parti 31 Ekim 2009 tarihinde Demokrat Parti çatısı altında bütünleşti ve Hüsamettin Cindoruk da bu bütünleşmenin başındaki isim oldu. Siyasi kariyerini Demokrat Parti genel başkanı olarak sürdürdü ve Ocak 2011'e kadar bu görevde kaldı.

27 Ekim 2017 tarihinde Türkiye Barolar Birliği tarafından verilmeye başlanan Onur Ödülü'nün ilkine layık görülmüştür.

Dilek Cindoruk ile evliydi ve üç çocuk babasıydı. Emin Çölaşan'ın kuzenidir. 11 Nisan 2026 tarihinde tedavi gördüğü Koç Üniversitesi Hastanesi'nde 92 yaşında öldü. Cindoruk, ölümünden önce ailesine devlet cenaze töreni yapılmaması ve Ankara'daki Devlet Mezarlığı'na defnedilmemesi yönünde vasiyet bıraktı. 13 Nisan 2026'da Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Hüseyin Cahit Yalçın (7 Aralık 1875 - 18 Ekim 1957), Türk gazeteci, yazar, çevirmen, siyasetçi.
Yazı hayatına Servet-i Fünûn döneminde edebiyatçı olarak başlamış, II. Abdülhamit, II. Meşrutiyet, Mütareke, Atatürk, İsmet İnönü ve Demokrat Parti dönemlerinde her daim sert kalemiyle yazdığı polemik ve eleştirilerle ve aynı zamanda da kültürün yaygınlaşmasına destekleriyle akıllarda kalmıştır.

7 Aralık 1875'te babasının görevi nedeniyle bulundukları Balıkesir'de dünyaya geldi.

İstanbullu bir ailenin oğlu olan Hüseyin Cahit'in babası, orta halli bir maliye memuru (Aşar Müdürü) olan Ali Rıza Efendi, annesi Fatma Neyyire Hanım'dır.
Hüseyin Suat adında ağabeyi vardır.

İlköğrenimini İstanbul'da, ortaöğrenimini Serez'de Askeri Rüştiye'de tamamladı.
1889'da İstanbul'da Dersaadet İdadîsinde (İstanbul Lisesi) öğrenim gördü.
Lise öğrenimini tamamladıktan sonra 1893-1896 yılları arasında İstanbul'da, Mekteb-i Mülkiye'de yükseköğrenim gördü.
1896'da yükseköğrenimini ikincilikle tamamladı.

Bir süre Maarif Nezareti Mektub-i Kalemi'nde çalıştıktan sonra 1897 yılından itibaren Vefa ve Mercan İdadilerinde Türkçe, Fransızca öğretmenliği ve idarecilik yaptı.
1899'da ilk öykü kitabı Hayat-ı Muhayyel yayımlandı.

Edebiyata ilgisi öğrencilik yıllarında başladı İlk romanı Nâdide 1891'de yayımlandı.
Lise son sınıfında birkaç arkadaşıyla Mektep adlı dergiyi çıkararak gazeteciliğe başladı.
Daha sonra Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılan Hüseyin Cahit, gazetecilik yaşamını Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan öyküleri ve sanata ilişkin makaleleri yanı sıra, Mütalaa, Tarik, Sabah ve Saadet gibi gazetelerdeki yazıları ile de sürdürdü.

1900 yılında Tevfik Fikret'in dergiden ayrılmasından sonra Servet-i Fünun Dergisi'nin yönetimini üstlendi. 1901'de ikinci romanı Hayal İçinde Servet-i Fünun'da tefrika edildi. Dergi, 16 Ekim 1901'de  yayımlanan, Fransızcadan çevirdiği Edebiyat ve Hukuk adlı bir yazıda Fransız Devrimi'nden söz edildiği gerekçesiyle II. Abdülhamid yönetimince kapatılınca bir süre yazı yaşamından çekildi. 1901-1908'de dilbilgisi ve sözlük çalışması yaptı, Türkçe Sarf ve Nahiv adında bir dil bilgisi kitabı hazırladı.

1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra memuriyetten ayrılan ve edebiyatı bırakıp gazeteciliğe ve siyasete başladı. İttihat ve Terakki yöneticilerinin isteği doğrultusunda Ağustos 1908'de Tevfik Fikret ve Hüseyin Kazım Kadri ile birlikte Tanin gazetesini kurdu. İlk sayısı 1 Ağustos 1908'de yayımlanan gazetenin başyazarlığını üstlendi. İttihat ve Terakki'nin siyasi alanda bir nevi kalemşoru oldu. Tanin, zamanla kamuoyunun gözünde İttihat ve Terakki ile özdeşleşti ve onun yayın organı olarak görüldü.
Aynı yıl İttihat ve Terakki'den milletvekili seçildi. 1908-1912 Osmanlı Meclisi Mebusanı, 1912 Nisan-Ağustos Osmanlı Meclis-i Mebusanı ve 1914-1918 Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda İstanbul milletvekili olarak yer aldı. Meclisin ikinci dönem çalışmalarında meclis başkanlığını yürüttü.

31 Mart Ayaklanması sırasında ayaklanmayı çıkaran güçler tarafından matbaası basılan  ve öldürülmeye çalışılan Hüseyin Cahit, saklanıp kurtulurken Lazkiye milletvekili Emir Arslan Bey, ayaklanmacılar tarafından Hüseyin Cahit sanılarak öldürüldü. Hüseyin Cahit ise Rus elçiliğinin yardımı ile Romanya'ya kaçtı ve Mehmet Reşat’ın tahta çıkarıldığı 27 Nisan 1909’da ülkeye dönerek gazetesinin yayınını sürdürdü.

1911'de Maliye Bakanı Mehmet Cavit Bey’in teklifi ile Düyunu Umumiye Dayinler vekili olarak görev verildi. 1922 Mayısında adaylığı Ankara hükûmeti tarafından reddedilinceye kadar bu görev nedeniyle yüksek bir aylık almayı sürdürdü.

Hükûmete yönelik eleştirileri yüzünden 1912’de gazetesinin kapatılması üzerine Viyana’ya kaçan Hüseyin Cahit, Bâb-ı Âli Baskını’ndan sonra İstanbul’a dönebildi. 31 Ocak 1913’te yeniden çıkartmaya başladığı Tanin’de eleştirilerini artık İttihat ve Terakki’ye yöneltti. Partiden gelen uyarıların sıklaşması üzerine Tanin’i 30 Ocak 1914’te partiye sattı.

Hüseyin Cahit, I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul’un işgal edilip meclisi dağıtan İngilizler tarafından Şubat 1919’da  tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne konulan 78 kişi arasındaydı. Diğer tutuklularla birlikte Malta'ya sürüldü (Haziran 1919). Malta’da ayrıcalıklı bir konumda oldu; bir otelde  veya pansiyonda oturmasına, ailesini getirmesine izin verildi. Sürgünlüğü sırasında İngilizce ve İtalyanca öğrendi. “Oğlumun Kütüphanesi” adlı çeviri dizisini hazırlamaya başladı. 16 Mart 1921 günü Türk ve İngiliz hükûmetleri arasında imzalanan anlaşma ile serbest bırakıldı. Diğer sürgünlerden ayrı olarak varlıklı diğer üç kişi ile birlikte 29 Nisan 1921 günü adadan ayrıldı. Ailesi ile birlikte diğer Avrupa şehirlerini gezdikten sonra 15 Temmuz 1922'de işgal altındaki İstanbul'a döndü.

1922'de Malta'dan İstanbul'a döndükten sonra Tanin adıyla gazete çıkarmasına izin verilmeyince gazeteyi Renin adıyla çıkarmaya başladı. Bir yandan da çeşitli çeviri eserler yayınladı. Hüseyin Cahit, gazetesinde Anadolu'da devam eden milli mücadeleyi destekleyici yazılar kaleme aldı ve bir süre sonra gazetesinin adını Tanin'e dönüştürdü. Her ne kadar yazılarıyla İstiklal Savaşı’na destek verse de saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması konularındaki tutumu nedeniyle gazete Ankara hükûmeti tarafından muhalif bir yayın organı haline gelmekle suçlandı ve Hüseyin Cahit muhalif gazeteci ilan edildi.

Lozan Anlaşması’ndan sonra Hint asıllı iki İngiliz’in İngiltere İslam Cemiyeti adına başbakanlığa gönderdikleri mektubu, henüz başbakanlığa ulaşmadan, 5 Aralık 1923 günü gazetesinde yayımlanması nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Başka iki gazetenin daha (İkdam ve Tevhid-i Efkar) başyazar ve müdürlerinin yargılandığı duruşmalar Ocak 1924’e kadar sürdü ve mahkeme tüm gazetecilerin beraatine karar verdi.

13 Şubat 1925'te çıkan Şeyh Said İsyanı sonrasında İsmet Paşa önderliğinde kurulan yeni hükûmet, Takrir-i Sükun yasasını çıkarmıştı. İsyanın sorumlusu olarak İstanbul basını gösterilince Takrir-i Sükun yasası ile  kurulan iki İstiklal Mahkemesi’nden birisi İstanbul’a gönderildi ve çoğunluğu muhalif olarak tanınan birçok basın organı 6 Mart 1925  günü kapatıldı. Aynı gün Hüseyin Cahit, bundan böyle siyasal yazılar yerine hatıra, ilmi makale ve hikayeler yazacağını duyurdu. Ne var ki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın İstanbul Merkez Şubesinin 12 Nisan’da  aranmasını gazetede “Dün Gece Terakkiperver Fırka basıldı” biçiminde duyurunca, Tanin de 16 Nisan'da süresiz kapatıldı. Gazetenin sahibi ve başyazarı olan Hüseyin Cahit, 20 Nisan'da Cebeci Hapishanesi'ne konuldu. 7 Mayıs 1925'te sonuçlanan dava sonucu Çorum'da ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldı.

Çorum'da sürgün cezasını çekmekte iken İzmir'de cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Kurulan İstiklal Mahkemesi, suikastın arkasında eski İttihatçıların olabileceğini değerlendirerek 1923 yılında İstanbul'da Mehmet Cavid Bey'in evinde İttihatçıların yaptığı toplantıya katılanları Ankara'da yargılamaya karar verdi. Görülen dava sonucu 26 Aralık 1926'da Cavid Bey, Dr. Nazım, Hilmi ve Nail Bey'lerin idamına karar verildi ve cezaları o gece infaz edildi. Davada yargılananlardan birisi olan Hüseyin Cahit, beraat etti. İdam edilen arkadaşı Mehmet Cavit Bey'in eşine ve oğlu Şiar'a sahip çıktı.

1926'da sürgün cezası kaldırılınca İstanbul'a döndü. Ne yeniden gazetecilik yapma olanağı ne de başka bir iş bulabildi; Malta sürgünü sırasında çevirdiği kitapları yayımlayarak geçim sıkıntısını hafifletmeye çalıştı. 26 Haziran 1929 Tarihinde verilen pasaportla yurt dışına çıktı (pasaport no: 2992). 1930 yılında Sanayi ve Maadin Bankası İdare Meclisi Başkanlığına atandı. 1933'te gerçekleşen I. Türk Dili Kurultayı'nda devlet müdahalesi ile dil değişikliği yapılamayacağını savundu. Dil konusundaki resmi görüşe karşı çıkması, bankadaki görevine son verilmesine neden oldu.

1933'te Akşam gazetesinde yazılar yazmaya ve cumhuriyetin 10. Kuruluş yıl dönümünden itibaren Türk kültür hayatının önemli yayın organlarından biri olan Fikir Hareketleri dergisini yayımlamaya başladı. Fikir Hareketleri Dergisi, 1940 yılına kadar yayın hayatını sürdürdü, 364 sayı yayımlandı. Derginin tüm yazılarını Hüseyin Cahit yazdı, liberal demokrasiyi savundu. Siyasete atıldığı 1939 yılına kadar dergide iç politika ile ilgili güncel yazılar yazmaktan uzak durdu. 1935-1946 arasında Yedigün Dergisi'nde sohbet, deneme, gezi yazıları yayımladı.

Atatürk'ün ölümünden sonra, İsmet İnönü'nün teklifiyle tekrar politikaya dönmüştür. V. Dönem (Ara Seçim),VI. Dönem Çankırı, VII., VIII. Dönem İstanbul ve IX. Dönem Kars Milletvekilliği yapmıştır. Milletvekilliği sırasında Birleşmiş Milletler Filistin Uzlaştırma Komisyonu üyeliği yaptı, partisinde Grup Başkan Vekilliğine seçildi, Türk Basın Birliği Başkanı oldu. CHP'nin siyasi görüşlerini savundu.

1943-47 yılları arasında Tanin gazetesini tekrar yayınladı. Gazetede 3 Aralık 1945 günü yayımlanan makalesinde komünizm propagandası yapmakla suçladığı Tan gazetesini hedef olarak göstermiş, ertesi gün Sabiha Sertel'i Moskova'nın emrinde biri olarak tanıtmıştı. O gün, Türk basın tarihinde "Tan Gazetesi Baskını" diye anılan olay gerçekleşti. Tan Matbaası'nın basılmasıyla başlayan olaylar dizisinde makalesinin büyük rolü olduğu kabul edilir. Yalçın, bu olay sonrasında, olay hakkında hiçbir yorum yapmamıştır. Tanin, 14 Kasım 1947 günü 1542. sayısı ile yayınına son verdi.

Tanin gazetesini kapadıktan sonra 11 Eylül 1948'den itibaren CHP'nin resmi yayın organ olma özelliği taşıyan Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. En önemli polemiklerini Cumhuriyet'teki Nadir Nadi ile yaptı. Ulus, Yeni Ulus adı ile 8 Aralık 1953'te yeniden yayınına başladığında, bu gazetenin de başyazarlığını yaptı. Ulus'ta yayınlanan bir yazısı nedeniyle dokunulmazlığı kaldırıldı.
Demokrat Parti yönetimine karşı bir yazısından dolayı 1954'te 79 yaşında tutuklanarak hapse girdi ve kısa süre sonra Cumhurbaşkanı tarafından bağışlanarak çıktı. Hapishaneden çıktıktan sonra da yazı yazmayı ve iktidarı eleştirmeyi sürdürdü. 1957 seçim

Hüseyin Gülerce, (d. 1950, Keşan) Türk köşe yazarı, öğretmen, kitap yazarı.

1950 yılında Edirne'nin Keşan ilçesinde doğdu. İlkokulu Enez'de, ortaokulu Keşan'da bitirdi. Edirne Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nu ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümünü bitirdi. İstanbul'da 1969-1977 yıllarında Yeniden Milli Mücadele dergisinde ve Bayrak gazetesinde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. 
Yalova Lisesi fizik öğretmenliği ve müdürlüğü ile Bursa Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Anavatan Partisi'nden milletvekiliğine aday oldu. Yazarlığın yanı sıra Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğinde de bulundu. 6 haziran 2014'ten sonra yazıları Zaman'da yayınlanmadı. 26 Ağustos 2014'te gazeteden istifa ettiğini açıkladı. Eylül 2015 itibarı ile Star gazetesine geçip halen burada köşe yazarlığı yapmaktadır. Ayrıca her Pazar günü Beyaz TV ekranlarında Türker Akıncı'nın moderatörlüğünde yayınlanan Ortak Akıl isimli tartışma programında gündeme dair yorumlar yapmaktadır. Yalova'da yaşamaktadır.

Hüseyin Gülerce uzun yıllar Gülen Hareketinin içinde bulunmuştur. Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmış ve gazetenin genel yayın yönetmenliği görevini üstlenmiştir. 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından sonra hareketten ayrıldığını söylemiştir. Bu tarihten sonra Fethullah Gülen'i ve Gülen Hareketini sıklıkla eleştirmeye başlamıştır.

Türkiye'nin Kimlik Arayışı Marifet

Hüseyin Şahin, (d. 12 Ocak 1968, İnegöl), Türk siyasetçi.
Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur.
Orman ürünleri ve mobilya sektörü üzerinde ticari faaliyetlerde bulundu. İnegöl Genç İş Adamları Derneği Kurucu Üyeliği ve Dönem Başkanlığı, İnegölspor Kulüp Yöneticiliği, Bursaspor Süper Lig İdari Asbaşkanlığı ve Yöneticiliği, Türkiye Futbol Federasyonu Delegeliği görevlerini icra etti. Ayrıca İnegöl Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Üyeliği, İnegöl Ağaç İşleri ve Mobilya Organize Sanayi Bölgesi Kurucu Üyeliği, Güney Marmara Genç İş Adamları Derneği Federasyonu Kurucu Üyeliği ve Başkan Yardımcılığı ile Türkiye Genç İş Adamları Konfederasyonu Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Birçok sivil toplum kuruluşu, dernek ve vakıfta görevler aldı. 2004'te Bursa İl Genel Meclisi Üyeliği ve İl Daimi Encümen Üyeliği görevlerinde bulundu.
24., 25., 26. Dönemde Bursa Milletvekili seçildi. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Üyeliği, TBMM Gürcistan Dostluk Grubu Başkanlığı ve AK Parti Grup Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı.
2018 yılının Haziran ayında yapılan genel seçimleri için milletvekili adaylığı için başvuru yapmadı.
İyi düzeyde İngilizce bilen Şahin, evli ve iki çocuk babasıdır.

Kadir Mısıroğlu (24 Ocak 1933, Trabzon - 5 Mayıs 2019, İstanbul), Türk avukat, İslamcı komplo teorisyeni, yazar ve yayımcıdır.
1964'te yayımcılığa başlayan Mısıroğlu, İslamcı ve monarşist ideolojisi doğrultusunda kurguladığı neo-Osmanlıcı tarih revizyonizmini metodolojik sorunlar ve metinlerin tahrif edilmesi gibi ciddi kusurları da barındıran kitap, dergi ve dijital medya kanalları aracılığı ile yaydı. Yayım hayatı boyunca Türkiye'deki erken Kemalist döneme ve Cumhuriyet reformlarına karşı sert muhalefetini sürdürdü. Atatürk düşmanlığı ve fesi ile tanındı. Hakaret içerdiği iddia edilen yayımları ve konuşmaları nedeniyle hakkında pek çok dava açıldı. Laikliğe aykırı propaganda yapmak, laikliğe aykırı cemiyete girmek ve Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret etmek suçlarından hapis cezası aldı. 1974'te Bülent Ecevit başbakanlığındaki Hükûmet tarafından çıkarılan Genel Af ile serbest kaldı. Siyasete atılarak Millî Selamet Partisine girdi. Milletvekilliği ve senatörlük seçimlerini kaybetti. 12 Eylül Darbesi'nden sonra yurt dışına, Batı Almanya'ya gitti. 7 Eylül 1983 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı. İngiltere'ye sığınma talebinde bulundu, İngiltere'ye yerleşti. Daha sonra Almanya'ya döndü. 1991'de ise Türkiye'ye döndü. Dijital medyadaki görünürlüğü ona tutucu çevreler ve İslamcı tarih revizyonistleri arasında popülerlik kazandırdı. 5 Mayıs 2019'da tedavi gördüğü hastanede öldü.

1933 yılında Trabzon'un Akçaabat ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Akçaabat'ta, lise öğrenimini Trabzon Lisesi'nde tamamladı. 1954 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Fakülte yıllarından itibaren hukuktan çok tarihe ilgi duydu ve Türkiye'nin yakın tarihi ile alakalı araştırmalar yapmaya yöneldi. Gençlik yıllarında çeşitli gazete ve dergilerde takma adlarla makaleler ve şiirler yayımladı. 1961'de Aynur Aydınaslan ile evlendi. Bu evlilikten Abdullah Sünusi (1963), Fatıma Mehlika (1965), Mehmed Selman (1973-2014) isimli üç çocuğu oldu.
1964 yılında Sebil Yayınevi'ni kurdu ve "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" kitabının birinci cildini bu yayınevinin ilk kitabı olarak yayımladı. Rıza Nur tarafından yazılan "Hayat ve Hatıratım" adlı kitabını 1968 yılında yayımladı.
1970 yılında genişletilmiş ikinci baskısını yayımladığı "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" kitabı 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'a istinaden toplatıldı ve Mısıroğlu hakkında dava açıldı. 1970 yılının Ocak ayında Millî Türk Talebe Birliği'nde Harf Devrimi ile alakalı verdiği bir konferanstaki sözleri nedeniyle de hakkında dava açıldı, yedi yıl hapis cezası aldı. Eskişehir Sivil Cezaevi ve İstanbul Sağmalcılar Cezaevi'nin ardından Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde yattı. Bu sırada Cerrahpaşa Tip Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nden bir rapor aldı. Bu raporla bir süre hapisten çıkmayı talep etti ancak bu talep reddedildi. 1974 yılında serbest kaldı, "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" kitabı ile ilgili dava da bu af ile karara varılmadan düştü.

1976 yılının başından itibaren Sebil dergisini çıkarmaya başladı. Bu dergideki birtakım yazılarından dolayı hakkında çok sayıda dava açıldı. Mısıroğlu, kendi ifadesine göre dokunulmazlık elde edip hakkında açılan davalardan kurtulmak amacıyla siyasete girdi. 1977 Türkiye genel seçimlerinde genel başkanlığını Necmettin Erbakan'ın üstlendiği Millî Selamet Partisi'nden (MSP) Trabzon Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekili adayı oldu ancak seçimleri kaybetti. Ertesi yıl aynı partinin İstanbul'dan Senato adayı oldu fakat giremedi. 1978 yılında MSP Genel İdare Kuruluna seçildi. 12 Eylül Darbesi ile MSP kapatıldı ve parti yöneticileri tutuklandı. Mısıroğlu ise Almanya'ya gitti. Bir süre sonra ailesini de Frankfurt'a getirtti.
1983 yılı başlarında gazete, radyo ve televizyon anonslarıyla Türkiye'ye dönmeye davet edilen Kadir Mısıroğlu, bu çağrılara yanıt vermedi. 25 Temmuz 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren başkanlığında toplanan 12 Eylül Kabinesi, Mısıroğlu'nun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmasına karar verdi. Karar 7 Eylül 1983'te Resmî Gazete'de yayımlandı ve Mısıroğlu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı. Ailesi ile birlikte İngiltere'ye iltica etti. Daha sonra yine Almanya'ya döndü.

1991 yılında çıkarılan "Terör Kanunu" ile Türk Ceza Kanunu'ndan 163. madde çıkarılınca Türkiye'ye döndü. Bir davayı kaybetmesi üzerine 2004 yılı Eylül ayında müvekkili tarafından silahlı saldırıya uğradı ve sol dizinden yaralandı. Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı'nda cumartesi günleri "Cumartesi Sohbetleri" başlığıyla sohbetler veren Mısıroğlu, sohbetlerinde dinleyicilerden gelen tarih, siyaset, din, edebiyat ve gündemle ilgili soruları cevaplandırdı. Bunun yanında 2016 yılının Ramazan ayı boyunca Beyaz TV'de yayınlanan Ramazan Sohbetleri programına da katıldı.

Kadir Mısıroğlu uzun süredir rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü Acıbadem Altunizade Hastanesi'nde çoklu organ yetmezliğine bağlı olarak 5 Mayıs 2019'da 86 yaşında öldü. Mısıroğlu'nun cenazesi 6 Mayıs 2019'da Çamlıca Camii'nde birçok siyasetçi ve devlet adamının katıldığı cenaze namazının ardından Üsküdar'daki Nasuhi Mehmet Efendi Camii haziresine defnedildi.

Mısıroğlu, Atatürk ve Millî Mücadele aleyhindeki ifadeleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tartışma konusu olmaktaydı. "Mustafa Kemal'in hilafeti yıkmak üzere İngiltere ile anlaşması sonucu Anadolu Yunan işgaline uğramıştı!" iddiasında bulunmuştur. "Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı ne şeriat kaldırılırdı!" demiştir. Çünkü Mısıroğlu'na göre düşman işgali altındaki bir ülkede İslami yönetim altında yaşamak, özgür bir ülkede laik yönetim altında yaşamaya yeğdi. "10 Kasım'da saat 9'u 5 geçe kenefe gidin!" gibi sözlerinin yanı sıra "Şeriat gelsin de, isterse Türkiye batsın, ben razıyım!" demesi ve "Amerika'nın ihtiyacı petrole, benim de ihtiyacım tarihi müesseselerime dönmeye. Bu menfaati mukabilinde bana yardımcı oluyorsa, 'Allah razı olsun' derim. Ya Amerika'nın desteğiyle gelen, Amerikan kuklası bir halife gelse?.. Gelsin de, kim gelirse gelsin! Hilafeti geri getirelim. Bunun ispatı nedir, bu iş için Clinton zamanında çalışan heyetten bana da teklif geldi; 'Bu iş nasıl gerçekleşir?' Ben durup dururken bu raporu yazmadım ya!" demesi; Selahaddin Eyyubi için, Eyyubi'yi yetiştiren Nureddin Zengi'nin dul eşiyle evlenmesine kızdığı bir söyleşide, Eyyubi'ye "hayvan oğlu hayvan" ve "şerefsiz" demesi ve Mehmet Âkif Ersoy için "Yunan ile öç için mi dövüştün? 'Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl' diyorsun İstiklâl Marşı'nda. Bunları hiç düşünmemişler. Seksen sene sonra Yunan'ı hâlâ Sakarya'da mı vehmediyorsun da 'Korkma!' diye başlatıyorsun? Niye korkacağım lan, dünya benden korksun, pezevenk! Mehmet Âkif ... serserinin teki!" demesiyle tepki çekmiştir. Necip Fazıl'ın ise ahlaken bir Müslüman olmadığını ifade eden Mısıroğlu, Necip Fazıl'ın bir dolandırıcı olduğunu belirtmiş, "Yaptıklarını anlatsam, lağım patladı zannedersiniz!" beyanatında bulunmuştur.
Mısıroğlu, bu açıklamaları dışında örneğin Karl Marx'ın bir cinnî olduğunu ve Das Kapital'i cinlere yazdırdığını; Stalin'in II. Dünya Savaşı sırasında kumlara Ayet el-Kürsi okutup Alman ordusunun üzerine serptirdiğini; bir arkadaşına Atatürk'ün ruhunu çağırtıp onunla konuştuğunu; Temmuz 2016'daki bir televizyon röportajında, Shakespeare'in gerçekte İngiliz olmadığını, "Şeyh Pir" adında gizli bir Müslüman olduğunu iddia ettiği açıklamalarıyla da gündeme gelmiştir.
Cumartesi Sohbetleri'nden birinde, 7 Mayıs 2016 tarihinde ise, şöyle demiştir: "Ben saltanatçıyım. Ben cumhuriyetçi değilim. Bunu 1991'de de söyledim. İslam ne cumhuriyet emreder ne saltanat emreder. İslam ruh emreder. İdarenin şekli, şartlara bağlıdır. Küçük bir devletsen cumhuriyet olursun. Alemşümul bir devlet isen, cumhuriyet olmaz."

Lozan Zafer mi, Hezimet mi? C. I-II-III (1965, 1974, 1977)
Macar İhtilâli (1966)
Yunan Mezâlimi (Türk'ün Siyah Kitabı) (1966)
Kurtuluş Savaşı'nda Sarıklı Mücâhidler (1967)
Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi (1967)
Moskof Mezâlimi C. I-II (1970)
Musul Mes'elesi ve Irak Türkleri (1972)
Osmanoğulları'nın Dramı (1974)
Ali Şükrü Bey (1978)
Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin (2005)
Bir Mazlum Padişah: Sultan Abdülaziz (2006)
Bir Mazlum Padişah: Sultan II. Abdülhamid (2007)
Muhtasar İslâm Tarihi C. I-II-III (2009, 2010, 2012)
Osmanlı Tarihi C. I-II-III (2013, 2014, 2017)
Tarihten Günümüze Ermeni Meselesi ve Zulümler (2015)
CHP'nin Günah Galerisinden Sayfalar (2015)
Asrın İhâneti: Paralel Yapı veya F. Gülen'in Günah Galerisinden Sayfalar (2015)

İslâmcı Gençliğin El Kitabı (1981)
Hicret (1990)
Geçmişi ve Geleceği ile Hilâfet (1993)
Üstad Necip Fazıl'a Dâir (1993)
İslâm Yazısına Dâir (1993)
Doğru Türkçe Rehberi Yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot (1993)
Geçmiş Günü Elerken C. I-II (1993, 1995)
Âşıklar Ölmez!.. (1994)
Üç Hilâfetçi Şahsiyet (1995)
Gurbet İçinde Gurbet (2004)
Filistin Dramı'nın Düşündürdükleri (2004)
İthaflı Fıkralar (2005)
Hayat Felsefesi Yahud Yaşamak Sanatı (2005)
İslâm Dünya Görüşü (2008)
Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. I-II-III (2010, 2011, 2012)
Kırk Görgü Şahidinden Naklen Benden Tarihe Haberler (2016)
Kemalist İnkılabın Anatomisi (2021)

Kanlı Düğün (1972)
Uzunca Sevindik (1973)
Kırık Kılıç (1973)
Kavuklu İhtilâlci (2005)
Düzmece Mustafa (2005)
Cem Sultan'ın Papağanı (2006)
Zağanos Paşa (2006)
Veli Bayezid'in Bedduası (2008)
Malkoçoğlu Kardeşler (2008)
Makbul ve Maktul İbrahim Paşa (2008)
Barbaros Hayreddin Paşa (2009)
Sokollu Mehmed Paşa (2009)
Mimar Koca Sinan (2011)
Zorâkî Âsî (Şehzade Bayezid) (2012)
Pîrî Reis (2012)

Cemre (1992)

Perili Köşk (masal, 1972)
Of Lala (masal, 1972)
Yahûdî (İngilizceden tercüme, 1974)
Poliyanna (İngilizceden tercüme, 1975)
Hacı Murad (İngilizceden tercüme, 1975)
A'mak-ı Hayal (Osmanlıcadan sadeleştirme, 1994)
Dede Korkut Hikayeleri (Osmanlıcadan sadeleştirme, 2004)
Gök Bayrak (Osmanlıcadan sadeleştirme, 2004)

Sebil (1976-1980) (249 sayı) (Türkiye'de haftalık yayımlandı.)
Sebil (1989-1991) (20 sayı) (Almanya'da ay

Kadir Topbaş (8 Ocak 1945, Yusufeli, Artvin - 13 Şubat 2021, İstanbul), Türk mimar, iş insanı ve siyasetçi.
1999-2004 yılları arasında Fazilet Partisi'nden Beyoğlu Belediye Başkanlığını yürüttü. 2004-2017 yılları arasında Adalet ve Kalkınma Partisi'nden on üç yıl boyunca İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görev aldı. Topbaş, 2009 ve 2014 yerel seçimlerinde yeniden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilerek İstanbul tarihinde üst üste üç seçim kazanan ilk büyükşehir belediye başkanı oldu. Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı'na (UCLG) 2010 ve 2013 yıllarında iki kez başkan seçilen Topbaş, bu göreve getirilen ilk Türk yerel yönetici olma başarısını elde etti. Topbaş ayrıca 2011-13 yılları arasında Asya Belediye Başkanları Forumu (AMF) Başkanlığı ile, 2009-17 arasında ise Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığını yaptı.

Annesinin II. Dünya Savaşı boyunca bulunduğu Artvin ilinin Yusufeli ilçesinde bağlı Altıparmak köyünde 8 Ocak 1945 tarihinde doğan Topbaş, henüz üç aylıkken İstanbul'a geldi.
Topbaş orta öğrenimine Işık Lisesi'nde başlayıp İstanbul İmam Hatip Lisesi'nde tamamladı. 1972 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden, 1974 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nden mezun oldu. Doktora tezini İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümü'nde “Hidiv Kasrı ve Boğaziçi Sivil Mimarisindeki Yeri” başlığıyla tamamladı.

Topbaş, uzun yıllar serbest mimar olarak çalıştı. 1994-1998 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığını yaptı. Danışmanlığı süresince, Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı olan saray, kasır ve tarihî eserlerin restorasyon çalışmalarına katkıları oldu. Kültür Bakanlığı İstanbul 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma ve Anıtlar Kurulu Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. Bir süre aile şirketlerinin yönetiminde bulundu.
1996 yerel ara seçimlerinde RP'den Bakırköy Belediye Başkanlığına aday oldu ancak seçilemedi. 1999 yerel seçimlerinde FP'den Beyoğlu Belediye Başkanlığına seçildi. Bu görevi süresince "Güzel Beyoğlu" projesini hayata geçirdi. Mimari projesini kendisinin çizdiği "Kentsel Dönüşüm ve Sosyal Rehabilitasyon" çalışmaları kapsamında Kasımpaşa'da Kapalı Spor Salonu Kompleksi, Eğitim ve Sosyal Tesislerini hizmete sundu. 28 Mart 2004 tarihinde yapılan yerel seçimlerde AK Parti'den aday oldu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi. Topbaş, bu görevinden 2017 yılında istifa etti.
Kadir Topbaş, 2007'den bu yana dünya kentlerinin Birleşmiş Milletleri sayılan Dünya Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı'nın eş başkanlığını yürüttü. Topbaş aynı zamanda İstanbul Kalkınma Ajansı Başkan Yardımcılığı'nı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Koordinasyon Kurulu ve İstanbul Modern Yönetim Kurulu Üyeliğini, Tarih ve Çevre Vakfı (TAÇ Vakfı) Mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Üyeliklerini yürüttü.
2010 yılında üç yıllığına, Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı (UCLG) dönem başkanlığına seçilmiştir. Başkanlık için bir sonraki seçimler, UCLG'nin 2013 yılında Fas'ın Rabat kentinde yapılan ve 130'a yakın ülkeden üç binden fazla delegenin katıldığı olağan kongresinde yapıldı. Tek adayla gidilen seçimde, Topbaş, 2016'ya kadar görev yapmak üzere yeniden başkan seçildi. Topbaş ayrıca 2011'de Birleşmiş Milletler Yerel Yönetimler Danışma Komitesi (UNACLA) Başkanlığına seçilmişti.
22 Eylül 2017'de sebebini açıklamadan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden istifa etti. Yerine Belediye Meclisi seçimi ile Mevlüt Uysal geçti.

Topbaş, Özleyiş Topbaş'la evli ve üç çocuk babasıydı. İstanbul Bilgi Üniversitesi ile beraber çıkardığı ‘Beyoğlu: Kültürleri Buluşturan Kent', TAÇ Vakfı ile birlikte hazırladığı ‘Geçmişten Günümüze Beyoğlu I-II' ve ‘Anılarda Beyoğlu' isimli eserleri bulunmaktadır. Fenerbahçe SK 12335 sicil numaralı kongre üyesiydi.

COVID-19 hastalığına yakalanan Kadir Topbaş, 16 Kasım 2020'de tedavi gördüğü hastanede entübe edildi. Yaklaşık 3 ay yoğun bakımda bulunan Kadir Topbaş, hastalığı atlattı ancak sonrasında bağışıklığın düşmesiyle çoklu organ yetmezliği gelişti ve tekrar yoğun bakıma alındı. Tedavi gördüğü hastanede 13 Şubat 2021'de öldü. 14 Şubat 2021'de İstanbul Belediye Sarayı önünde ve Fatih Camii'nde düzenlenen cenaze töreninden sonra Fatih Camii Haziresi'ne defnedildi.

2010 İstanbul Turizm Onur Ödülü'nü, Haliç Kongre Merkezi ve İstanbul Kongre Merkezi gibi İstanbul'un dünyada önemli bir kongre merkezi olması yolunda çok önemli olan projelere imza atması, kendi alanında Dünya Başkanı olması (UCLG Başkanı seçilmesi), İstanbul için yaptığı tüm çalışmalar ile İstanbul turizmine katkılarından dolayı almıştır.

Resmî site
Twitter'da Kadir Topbaş 7 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Facebook'ta Kadir Topbaş
UCLG.org profili 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TBB.gov.tr profili 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İsmet Kaya Erdem (d. 10 Eylül 1928, Safranbolu, Karabük), Türk siyasetçi. Tarhan Erdem'in abisidir.

Kaya Erdem, 1928'de Safranbolu'da doğdu. İlkokulu İzmir'deki Gazi İlkokulu'nda bitirdi. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunudur. Hazine genel sekreterliği (1978-1980), SSK genel müdürlüğü (1976-1977) görevlerinde bulundu. 12 Eylül 1980 sonrası kurulan Bülend Ulusu hükûmetinde maliye bakanlığı yaptı (1980-1982). ANAP'tan İzmir milletvekili seçildi. Turgut Özal hükûmetinde başbakan yardımcılığına getirildi (Aralık 1983). Ocak 1989'da Özal ile siyaset anlayışında farklılık gerekçesiyle hükûmetten ayrıldı. TBMM başkanlığına seçilerek ANAP iktidarının sonuna kadar bu görevini sürdürdü. ANAP içinde liberal ve laik kesimin önde gelen isimlerindendi. Kaya Erdem Maliye Bakanlığı görevini yürütürken 1981 yılında: "Vatandaş üç-beş kuruş fazla kazanmak için kumar oynamıştır" ifadelerini kullanmıştır. Bunun üzerine on binlerce kişi yüksek faiz vaadinde bulunan şirketlere yatırdıkları parayı geri almak için başvuruda bulundu ve bunun üzerine Türkiye'de "Bankerler Krizi" yaşandı.
1959-1966 yılları arasında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde profesör olarak ek görev yaptı "İktisadi Devlet Teşekkülleri Mevzuatı, Maliyet Muhasebesi ile ilgili Üniversite Ders Teksirleri" gibi eserleri bulunmaktadır. 1983-1999 yılları arasında 4 dönem arka arkaya İzmir milletvekilliği yaptı. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

24 Ocak Kararları
Bankerler Olayı

Kayıp trilyon davası, 28 Şubat süreci sonrası, Refah Partisi'nin 1998 senesinde kapatılmasının akabinde, yöneticilerinden, ellerinde bulunan 896 milyar TL'lik, (1 trilyona yuvarlanan) hazine yardımını, devlete iade etmeleri istendi. Partinin, hazine yardımını devlete iade etmemesi üzerine, açılan davaya bu isim verilmiştir. Davada müfettişlerin yaptığı incelemelerde, paranın sahte belgelerle harcanmış gibi gösterildiği iddia edilmiştir.
Dava sonucu RP başkanı Necmettin Erbakan 2 yıl 4 ay hapse mahkûm olmuştur. Yine RP'nin 68 yöneticisi 1 yıl ile 1 yıl 2 ay arası hapis cezası almıştır.
Kayıp trilyon davasının, 28 Şubat darbe ortamında adaletle sonuçlanmadığını iddia eden, kapatılan Refah Partisi'nin yöneticilerinden Şevket Kazan, bu dava hakkında, bir kitap kaleme almıştır.
Kitabında yer verdiği, davaya konu belgelerin, "Yargılama aşamasında, ne bilirkişi ne de mahkeme tarafından dikkate alınmadığını" öne süren Kazan, kayıp olduğu belirtilen 896 milyar liranın harcandığı yerleri, bu belgelerle ortaya koymak istediklerini belirtmiştir.

Kemal Güven (d. 1921 - ö. 10 Temmuz 2013), Türk hukukçu ve siyasetçi, 1973 ile 1977 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Kars'ın Posof, Kağızman ve Tuzluca ilçelerinde Cumhuriyet Savcılığı görevinde bulundu. Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) 1954, 1957 ve 1961 yıllarında Kars milletvekili seçildi. 1965-1969 arasında savcılık mesleğine döndü. 1969'da tekrar Kars Milletvekili seçildi. 1973-1977 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevini yürüttü. 1977 seçimlerinde tekrar milletvekili seçilerek 12 Eylül 1980'e kadar parlamento üyeliğini yürüttü.
10 Temmuz 2013'te Ankara'da yaşamını kaybetti. Cenazesi, TBMM'de düzenlenen devlet töreninden sonra, Ahmet Hamdi Akseki Camisi'nde, Cuma namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından, Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Kemal Unakıtan (14 Şubat 1946, Edirne - 12 Ekim 2016, İstanbul), Türk siyasetçi ve ekonomist. 2002 ve 2008 yılları arasında Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulan hükûmetlerde maliye bakanı olarak görev yaptı. 2002 ve 2007 Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı. 12 Ekim 2016 tarihinde 70 yaşında öldü.

Kemal Unakıtan, Mustafa Bey ve Hidayet Hanım'ın çocuğu olarak 14 Şubat 1946 tarihinde Edirne'nin Süloğlu ilçesine bağlı Domurcalı köyünde dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Edirne'de tamamlamasının ardından, 1968 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nden (Bugünkü adıyla Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) mezun oldu. Sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanlığı'nda Hesap Uzmanı olarak göreve başlayan Unakıtan, Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları A.Ş'da (SEKA) Genel Müdür Muavinliği ve 1976-1978 yılları arasında SEKA Genel Müdürlüğü görevlerini üstlendi. Ayrıca özel sektörde de çalıştı; çeşitli sanayi kuruluşlarında, finans kurumlarında (Albaraka Türk), dış ticaret şirketlerinde Genel Müdürlük, Yönetim Kurulu Üyeliği ve yöneticilik yaptı. Ahsen Hanım ile evli üç çocuk babası olan Unakıtan, İngilizce bilmekteydi.

Siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan'ın talebiyle onun yerine aday olarak 2002 genel seçimlerinde AK Parti İstanbul Milletvekili olarak seçildikten sonra 58. Türkiye Hükûmeti'inde Maliye Bakanlığı görevine getirildi. Erdoğan'ın Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nı Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'den alarak, Unakıtan'a bağlamasıyla özelleştirmenin de patronu oldu. 59. Türkiye Hükûmeti'nde Maliye Bakanlığı görevini sürdürdü. Döneminde Türk lirası'ndan 6 sıfır atıldı.
2007 genel seçimlerinde AK Parti'den Eskişehir Milletvekili seçilerek Meclise tekrar giren Unakıtan, 60. Türkiye Hükûmeti'nde de Maliye Bakanı olarak görev aldı. Ancak 1 Mayıs 2009 tarihindeki kabine değişikliği sonucu kabine dışı kaldı. Unakıtan hakkında Ekim 2005, Şubat 2006 ve Mart 2006 tarihlerinde verilen üç ayrı gensoru önergesi de, TBMM Genel Kurulunda reddedildi.

2005 yılında besin zehirlenmesi yaşayıp vücudunun susuz kalması sonucu böbrekleri iflas eden Unakıtan, Kök hücre operasyonundan istediği sonucu alamamış, 30 yıllık arkadaşı ve dünürü Ali Rıza Üstün'ün kendisine bir böbreğini vermesi üzerine yeni bir operasyon daha geçirmişti. Unakıtan, 2010'lu yıllarda kalbi ve böbreğiyle ilgili sağlık sorunları yaşadı. 2009 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde Koroner arter baypas ameliyatı geçirdi. Unakıtan, İsrail'in başkenti Tel Aviv'de yer alan bir merkezde kök hücre nakli yaptırdı. 2013 yılında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'nde böbrek nakli oldu.
Kemal Unakıtan bir süredir vücudundaki ödemler nedeniyle Acıbadem Maslak Hastanesi'nde tedavi görmekte iken 12 Ekim 2016 tarihinde 70 yaşında öldü.

Cenaze töreni 13 Ekim 2016'da Süleymaniye Camii'nde gerçekleştirildi. Törene, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, eski Başbakan Yardımcısı ve AK Parti Ankara Milletvekili Ali Babacan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, İstanbul Valisi Vasip Şahin, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir katıldı.

2005'te Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Antalya milletvekili Tuncay Ercenk'in "Unakıtan soyadlı kişilerin kurduğu şirketleri" sorması üzerine; "Ne yiyecek bu çocuklar? Soyadını mı değiştirecek babası Maliye Bakanı oldu diye?" şeklinde tepki göstermiştir.

Kenan İpek (d. 5 Ekim 1959; Rize, Türkiye), Türk hakim ve eski Adalet Bakanı.

Kenan İpek 5 Ekim 1959 tarihinde Rize'de doğdu ve 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1983 yılında İstanbul Adli Yargı hâkim adayı olarak mesleğe başlayan Kenan İpek çeşitli savcılık görevlerinin ardından 12 Kasım 1997 - 6 Ekim 2003 tarihleri arasında Adalet Bakanlığı İşyurtları Kurumu Daire Başkanlığı, 6 Ekim 2003 - 26 Ağustos 2008 tarihleri arasında Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ve 26 Ağustos 2008-31 Aralık 2013 tarihleri arasında Adalet Bakanlığı Yüksek Müşavirlik görevlerini yürüttü. 1 Ocak 2014 tarihinde Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı görevine başladı.

Anayasa'nın 114'üncü maddesi gereğince 7 Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi Bekir Bozdağ'ın yerine Adalet Bakanlığı'na atanmıştır. Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi kurulan seçim hükûmetinde de bu görevini devam ettirmiştir.

25 Kasım 2015 tarihinde tekrar Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı görevine başlamıştır. 17 Ekim 2017 tarihinde müsteşarlık görevinden ayrılmıştır. 18 Ekim 2017 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilmiştir.

Kinyas Kartal (1900, Erivan, Rus Çarlığı - 24 Mayıs 1991), Kürt asıllı Türk siyasetçi.
Bugünkü Gürcistan ve Ermenistan sınırları içinde bulunan Bruki/Burukan aşireti Kürt aşiretinin liderlerindendi. Kinyas adı Rusça knyaz ("prens") anlamındadır. Tiflis askeri lisesinde ve Baku askeri akademisinde eğitim gördü. Troçki'nin komutası altında Kızıl Ordu'da görev aldı. Ancak 1921'i izleyen yıllarda Bruki aşireti topluca Türkiye'ye göçünce, Rus kökenli olan eşiyle birlikte Türkiye'ye geldi. 1930 ve 1960'lı yıllarda iki kez sürgün edildi. 1965-1980 yılları arasında Adalet Partisi listesinden TBMM 2.(XIII), 3.(XIV), 4.(XV) ve 5.(XVI) Dönem Van milletvekilliği yaptı. Evli ve on çocuk babasıydı.
5 Haziran - 17 Kasım 1977 tarihleri arasında 5 ay boyunca en yaşlı üye sıfatıyla Meclis Başkanlığını yürüten Kartal, XIX. Dönem Van Milletvekili Nadir Kartal'ın babasıdır.
1987 yılında Anadolu Basın Birliği Genel Merkezi Yayınları'ndan yayınlanmış "Erivan'dan Van'a Hatıralarım" isimli 22 sayfalık bir kitabı vardır.

Mehmet Kâzım Orbay (11 Mart 1886, İzmir - 3 Haziran 1964, Ankara), Türk asker ve siyasetçi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin 3. Genelkurmay Başkanı.

1904 yılında topçu teğmen rütbesi ile Harp Okulu'nu bitirdikten sonra, aynı yıl girdiği Harp Akademisi'ni 1907 yılında bitirerek Kurmay oldu. 1908-1909 yılları arasında Almanya'da topçu ve piyade atış kursu gördü. Hareket Ordusu ile 31 Mart İsyanı'nın bastırılmasına katıldı. 12 Ekim 1909'da kurmay kıdemli yüzbaşı oldu. I. Balkan Savaşı'nda Garp Ordusu Karargâhında istihbarat subayı, 25 Temmuz 1913'te 5. Kolordu Kurmaylığında görev yaptı. 9 Ekim 1913'te Mekteb-i Harbiye'de istihkâm dersi öğretmenliğine, 25 Aralık 1913'te 3. Tümen Kurmaylığına, 15 Ocak 1914'te Erkân-ı Harbiye Merkez Şubesi Müdürlüğü'ne getirildi. 16 Mart 1914'te Harbiye Nezareti Başyaverliğine atandı. I. Dünya Savaşı boyunca bu görevinde bulundu. 14 Aralık 1916'da kaymakam, 28 Temmuz 1918'de miralay rütbesine terfi etti. 7 Ekim 1918'de Harbiye Nezareti müsteşar yardımcılığına, 12 Ağustos 1919'da Erkân-ı Harbiye Personel Dairesine atandı. 1920 yılında Türk Kurtuluş Savaşı'na katılmak üzere Anadolu'ya geçti. 2 Mayıs 1920'de Doğu Cephesi kurmay başkanı, 16 Ağustos 1921'de Milli Müdafaa Vekaleti Ordu Dairesi başkanı oldu. 11 Mart 1922'de 3. Kafkas Tümeni Komutanlığına atandı. Komuta ettiği tümenle Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ne katıldı. 31 Ağustos 1922 tarihinde Mirliva rütbesine terfi etti. Mirliva rütbesi ile 3. Kafkas Tümeni Komutanlığı ve Genelkurmay 2. Başkanlığı görevlerini yürüttü. 30 Ağustos 1926 Ferîk rütbesine terfi etti. Aynı göreve devam ederek bilahare Afganistan Askeri Heyet Reisliği ve 4. Kolordu Komutanlığı görevlerinde bulundu. 30 Temmuz 1930 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı'na, 24 Ağustos 1935 tarihinde 3. Ordu Müfettişliği'ne atandı. 30 Ağustos 1935 tarihinde Ferîk-i evvel rütbesine terfi etti. 15 Şubat 1943 tarihinde Yüksek Askerî Şura Üyesi olarak atandı. 1 Aralık 1943 tarihinde Genelkurmay 2. Başkanlığı görevine atandı.

12 Ocak 1944 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı olarak atandı. Ankara Cinayeti olayı sonrası 23 Temmuz 1946 tarihinde görevinden istifa etti. Hala gizemini koruyan bu cinayette Kazım Orbay'ın oğlu Haşmet Orbay, Doktor Neşet Naci Arzan'ın öldürülmesinde azmettiren olarak yargılandı. Doktor Arzan aynı zamanda Sovyetler Birliği elçiliğinde çalışmakta idi. Orbay, 29 Temmuz 1946 tarihinde Yüksek Askerî Şura üyesi olarak atandı. 6 Temmuz 1950 tarihinde Yüksek Askerî Şûra üyeliği görevinden emekli oldu. Görevde bulunduğu sürece gösterdiği başarılardan dolayı 4. rütbeden Osmani, Gümüş, Altın, Liyakat, 4. rütbeden Mecidi, 1. Rütbeden Demir Salip, Kılıçlı Krom Şövalye, Alman Kırmızı Kartal ve Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası gibi nişanlar aldı.

9 Ocak 1961 ile 26 Ekim 1961 tarihleri arasında Kurucu Meclis Devlet Başkanı Temsilcisi olarak katıldı ve bu meclisin başkanlığını yaptı. Temsilciler Meclisi Başkanlığı görevinden sonra 1961'de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından kontenjan senatörü olarak seçildi. 1963 Aralık ayında mide ameliyatı geçirdi ancak bu rahatsızlığını atlatamayarak 3 Haziran 1964 tarihinde Ankara'da öldü.

Enver Paşa'nın kız kardeşi Mediha Orbay (1895-1983) ile evli Kâzım Orbay bir çocuk babasıydı. Fransızca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca biliyordu.

Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan üst kademelerdeki komutanlar
Ankara cinayeti

Kâzım Özalp (1882, Köprülü - 6 Haziran 1968, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidir. 1924 ve 1935 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevini sürdürmüştür.

Süvari Miralay İsmail Nazmi Bey'in ve Yıldız Hanım'ın oğludur. Üsküp Askerî Rüştiyesi, Manastır Askerî İdadisi'ni bitirdikten sonra 14 Mart 1897 tarihinde girdiği Harp Okulu'ndan 6 Aralık 1902 tarihinde Teğmen rütbesiyle, devam ettiği Harp Akademisi'nden 5 Kasım 1905 tarihinde Yüzbaşı olarak mezun oldu.
İlk görev yeri olan Selanik'te 36. Alay'da görev yaparken İttihat ve Terakkî Cemiyeti'ne girdi. Selanik-Karasulu istasyonları arasındaki demir yolu hattını korumakla görevlendirildi. Bu görevde iken Gevgili ve Menlik yakınlarında Bulgar çeteleri ile çatışmalara girdi. Hareket Ordusu ile 31 Mart İsyanı'nın bastırılmasında görev aldı. 9 Ağustos 1910 tarihinde Menlik İlçe Kaymakamı olarak atandı. 1911 yılında kurmaylığı onandı.
8 Kasım 1911 tarihinde 5. Kolordu Kurmay Heyeti'nde görevlendirildi. 29 Kasım 1911 tarihinde Selanik Jandarma Alayı Takip Taburu Komutanı olarak atandı.

Balkan Savaşları sırasında 23 Eylül 1912 tarihinde Edremit Redif Tümeni Kurmay Başkanı, 29 Eylül 1912 tarihinde Vardar Ordusu kuruluşundaki 5. Kolordu Kurmaylığına, 25 Haziran 1913 tarihinde Çatalca Ordusu Sol Cenah Komutanlığı Kurmay Heyetinde görevlendirildi. 9 Kasım 1913 tarihinde 1. Kolordu Kurmayı, 17 Mart 1914 tarihinde Van Jandarma Alay Komutanı olarak atandı.

I. Dünya Savaşı başlayınca 26 Mart 1915 tarihinde Seyyar Jandarma Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. Bu tümen ile Dilmen, Urumiye, Hoy, Saray ve Van yakınlarında Ruslarla muharebelere girişti. 15 Ağustos 1915 tarihinde 36. Tümen Komutanı olarak atandı. 11 Ocak 1918 tarihinde 37. Kafkas Tümen Komutanı olarak atandı. Bu görevdeyken 10. ve 3. Kafkas Tümenleri de emrine verilerek Trabzon ve Batum'un işgaliyle görevlendirildi. 31 Aralık 1918 tarihinde 60. Tümen Komutanı olarak atandı.

9 Ağustos 1919 tarihinde 61. Tümen Komutanı olarak tayin edildi. Heyet-i Temsiliye kararıyla Kuzey Cephesi Komutanlığına atandı. Bu görevdeyken emrindeki birliklerle Anzavur Ayaklanması'nı bastırdı. 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Büyük Millet Meclisinde I. Dönem Karesi (Balıkesir) milletvekili seçildi.
6 Nisan 1921 tarihinde Kocaeli Bölge Komutanı ve sonra Mürettep Kolordu Komutanı olarak atandı. Bu görevdeyken İzmit ile Adapazarı'nı Yunan kuvvetlerinden geri aldı. Sakarya Meydan Muharebesi'ne katıldı. Gösterdiği başarıdan ötürü 12 Eylül 1921 tarihinde mirliva rütbesine terfi etti ve paşa oldu.
7 Eylül 1921 tarihinde 3. Kolordu Komutanı olarak atandı. 1921 yılı sonunda 3. Kolordu Komutanlığı görevinden ayrılarak 14 Ocak 1922 tarihinde TBMM Millî Müdafaa Vekilliği görevini üstlendi. Büyük Taarruz ve Dumlupınar Meydan Muharebesi'nden sonra 25 Eylül 1922 tarihinde ferîk rütbesine terfi etti.
30 Ağustos 1926 tarihinde ferîk-i evvel rütbesine terfi etti. 6 Temmuz 1927 tarihinde kendi isteğiyle askerlikten emekliye ayrıldı.

15 Ağustos 1915 tarihinde Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası, 23 Mayıs 1917 tarihinde Alman 2. Dereceden Demir Haç, Mayıs 1918 tarihinde 3. Dereceden Mecidiye Nişanı, 5 Haziran 1918 tarihinde Muharebe Altın Liyakat Madalyası, Haziran 1918 tarihinde Harp Madalyası, Haziran 1918 tarihinde Harp Leopold Şövalye Madalyası, 21 Kasım 1923 tarihinde Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ve Takdirname ile taltif edildi.

TBMM'deki yerini 1920 yılından siyasal yaşamdan çekildiği 1954 yılına kadar aralıksız korudu. 1924-1935 yılları arasında TBMM Başkanı, 1923-1924 ve 1935-1939 yılları arasında iki kez Millî Savunma Bakanı olarak görev yaptı. I. ve II. Dönem Karesi, III., IV., V., VI., VII., VIII. Dönem Balıkesir, IX. Dönem Van milletvekili seçildi.
6 Haziran 1968 tarihinde İstanbul'da Suadiye'deki evinde öldü. Suadiye'de bir sokağa onun adı verilmiştir. Ankara'ya nakledilen cenazesi Cebeci Askeri Şehitliği'ne defnedildi. Naaşı 1988 yılında Devlet Mezarlığı'na nakledildi.
Millî Mücadele adlı anılarını anlatan bir kitap yazdı.

Ahmed Sencer, Sencer veya Sancar (5 Kasım 1086 - 8 Mayıs 1157), 1097-1118 tarihleri arası Horasan Selçuklu Sultanı, 1118-1157 döneminde Büyük Selçuklu Sultanı.

Babası Melikşah, annesi cariye kökenli Taceddin Seferiyye Hatun'dur. Babasının bir seferi sırasında, 1086 yılında Sincar'da doğdu. Babası 1092'de öldüğünde henüz küçüktü. Melikşah'ın ölmesi ile Büyük Selçuklular  bir anarşi içine girdi. Melikşah'ın eşi Terken Hatun, Melikşah'ın küçük yaştaki oğlu ve Sencer'in kardeşi I. Mahmud'un sultanlığını ilan etti. Melikşah'ın büyük oğlu olan Berkyaruk ise taraftarları tarafından Rey şehrine kaçırılıp sultan ilan edildi. Bunun üzerine Berkyaruk ve I. Mahmud güçleri arasında 17 Ocak 1093 Burûçird'de yapılan savaşta Berkyaruk galip geldi. Ahmet Sencer ve Berkyaruk'un amcası olan Tutuş, Suriye'ye ilerleyerek Şam ve Halep şehirlerini eline geçirip Suriye Selçuklu Devleti'nin kurucusu oldu. Tutuş, Berkyaruk'un elinde bulunan İran arazilerini de ele geçirmek üzere Berkyaruk'a hücum ettiyse de 26 Şubat 1095'te Rey'de Berkyaruk ile yapılan savaşta yenildi ve öldü. Böylece Berkyaruk tek sultan oldu ancak zaman zaman ya kardeşleri ya da onların varislerinin ayaklanmaları ve tehditleriyle karşılaştı. Bundan sonra Büyük Selçuklu Devleti üçe bölünmüş olarak görülmeye başlandı:

İran, Irak ve Orta Asya'nın bir kısmı Berkyaruk'un sultanlığı altında
Suriye'de Tutuş'un iki oğlu idaresi altında Şam Melikliği ve Halep Melikliği;
Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın kurduğu ve oğlu I. Kılıç Arslan hükümdarlığı altında Anadolu Selçuklu Devleti
1097'de Sultan Berkyaruk, 12 yaşında olan kardeşi Ahmed Sencer'e Merv şehrinde merkezi olan Horasan valiliğini verdi.

1097 yılında Berkyaruk, Sencer'i Horasan valisi olarak atadı. Selçuklu Meliki Emir Muhammed, Sencer'in Horasan valisi olduğu dönemde isyan etti ve Horasan'ı ele geçirmek için destek aradı. Emir Muhammed bu desteği Gaznelilerden buldu ve Sencer'e karşı yürüdü. Emir Muhammed'in ordusuyla geldiği haberini alan Sencer, ordusuyla onun üzerine yürüdü. İki taraf arasındaki savaşta Emir Muhammed'in ordusu yenildi ve Emir Muhammed esir alındı. Sencer Horasan'ın Gaznelilerin eline geçmesini de engelledi. Çünkü Emir Muhammed galip gelseydi Horasan valisi olarak Gazneliler'in hizmetine girecekti.

Horasan'a hakim olma mücadelesi veren Sencer ile Habeşi bin Altuntak arasında yaşanan mücadele sonucunda Habeşi bin Altuntak yenildi. Bu durum üzerine Habeşi bin Altuntak, Sencer'i Berkyaruk'a şikâyet ederek Berkyaruk'tan yardım istedi. Berkyaruk ordusuyla Horasan'a geldi. Taraflar Nuşecan yakınlarında karşılaştılar. İki taraf arasındaki savaşta Sencer'in ordusu Berkyaruk'un ordusunu yendi. Habeşi bin Altuntak esir alındı.

Sencer Horasan'da bulunmadığı sırada Karahanlı hükümdarı Kadir Han (Arslan Han) bundan yararlanarak 100.000 kişilik bir orduyla Horasan'a sefere çıktı. Kadir Han'ın bu seferini duyan Sencer, süvari birliğiyle geri döndü. Kadir Han (Arslan Han) avlanırken Selçuklular tarafından ani bir baskınla esir alındı. Sencer, Kadir Han'ın öldürülmesini emretti.

Sencer, İran'daki Nizari İsmailileri ortadan kaldırmak için sefere çıktı ve onları Kuhistan ve Tebes dahil olmak üzere birçok kalesinden başarıyla kovdu. Ancak bir anekdot, Sencer'in Alamut'taki başlıca kalelerine giderken bir gün uyandığında yanında bir hançer bulduğunu ve Hasan Sabbah'dan barış istediğini belirten bir notu iğnelediğini gösteriyor. Bu olaydan dolayı şaşkınlık içinde olan Sencer, Hasan Sabbah'a elçiler gönderdi ve ikisi de birbirlerinin yolundan çekilmeyi kabul ettiler.

Gazneli III. Mesud'un 1115'te ölümünün ardından Gazneli şehzadeleri Şirzad, Arslan Şah ve Behram arasında taht savaşı başladı. 1115'te Şirzad tahta geçti fakat ertesi yıl küçük kardeşi Arslan Şah tarafından öldürüldü ve Arslan Şah Gazneliler'in Sultanı oldu. Daha sonra Arslan Şah, Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer'den destek alan diğer kardeşi Behram Şah'ın isyanıyla uğraşmak zorunda kaldı. Horasan'dan Behram Şah'a desteğe gelen Ahmed Sencer ordusu ile Afganistan'a girdi ve Gazne yakınlarında Şehrebad mevkiinde yapılan muharebede Arslan Şah'a ve onun ordusuna ezici bir yenilgi yaşattı. Arslan Şah mağlubiyetin ardından kaçmayı başardı. Bu muharebeden sonra Behram Şah, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun vasalı olarak Gazneli İmparatorluğu'nun tahtına geçti. 

Muhammed Tapar'ın ölümünden sonra, önce Muhammed Tapar'ın oğlu Mahmud daha sonra da Sencer kendilerini sultan ilan ettiler. İki taraf arasında yaşanan taht mücadelesi Sencer'in, Mahmud üzerine sefere çıkması ile sonuçlandı. İki ordu Sâve yakınlarında karşılaştı ve yapılan muharebede Mahmud yenildi. Daha sonra Sultan Sencer yeğenini affeti ve ülkesinin batı taraflarında bulunan bazı şehirleri onun hakimiyetie verdi. Böylece Mahmud'un hakimiyeti altında bulunan topraklarda Irak Selçuklu Devleti kuruldu ve Mahmud ilk Irak Selçuklu Sultanı oldu.

1130 yılında Batı Karahanlı ülkesinde çıkan iç karışıklıklar sonucunda Batı Karahanlı hükümdarı Arslan Han, Sencer'den yardım istedi. Bir süre sonra Arslan Han ülkesinde yaşanan iç karışıklıkların sona erdiğini haber verdi ve Sencer'in geri dönmesini istedi. Daha sonra Arslan Han tarafından Sencer'e karşı yapılan suikast girişimi  ortaya çıktı. Bu olayların ardından Sencer ordusuyla Semerkant'a yürüdü ve şehri kuşattı. Sencer komutasındaki Selçuklu ordusu Semerkant'ı ele geçirdi.

Batıya göç eden Karahitaylar, Karahanlı topraklarına vardıklarında, Doğu Karahanlı hükümdarı Ahmed Han, 1122 yılında Karahitaylar'ı yenerek onları hizmetine aldı. Ahmed Han'ın ölümünden sonra, Doğu Karahanlı tahtına çıkan hükümdarın saltanatı sırasında, Doğu Karahanlı topraklarında başta Oğuzlar ve Karluklar olmak üzere birçok boyun katıldığı bir isyan çıktı. Bu isyandan yararlanan Karahitaylar, Balasagun'u ele geçirdiler. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun vasalı olan Doğu Karahanlılar, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'den yardım istediler. Sencer de 1130 yılında ordusuyla Doğu Karahanlı topraklarına bir sefer düzenledi. İsyancıların elebaşı, Sencer'in gelişini duyunca kaçtı. Sencer, Doğu İslam topraklarına doğru ilerleyen Karahitay ordusunu Kaşgar yakınlarında yendi ve ardından Oğuzlar, Karluklar ve diğer boyları yendi.

Mahmud'un ölümünden sonra diğer kardeşleri Mesud, Tuğrul ve Selçukşah arasında iktidar mücadelesi başladı. Bu mücadeleyi sona erdirmek isteyen Sencer, Mahmud'dan sonra Irak Selçuklu tahtına Tuğrul'u tayin etti. Tuğrul'un diğer kardeşleri Sencer'in kararına karşı çıktılar ve halife Müsterşid ile ittifak kurdular. Bu yaşananlar üzerine Sencer, ordusunu hazırladı ve onlara karşı sefere çıktı. İki ordu Dinever yakınlarında karşılaştı. Muharebenin sonunda müttefikler yenildi. Sencer daha sonra Mahmud'dan sonra Irak Selçuklu tahtına Tuğrul'u getirdi.

Sencer'in valilerinden Atsız, Cend ve Mangışlak'ı ele geçirdi ve bu bölgede düşman unsurlara karşı savaşan Müslümanları öldürdü. Bu olaylardan sonra Sencer, Atsız'a karşı Harzem üzerine sefer düzenlemeye karar verdi. 1138'de Sencer, ordusuyla Harezm'e yürüdü ve Hazarasp Muharebesi'nde Atsız ve ordusunu yendi ve Harezm'i ele geçirdi. Daha sonra Harezm valiliğine yeğeni Süleyman Şah'ı getirdi ve başkenti Merv'e geri döndü.

Sultan Sencer komutasındaki Selçuklu ordusu ile Karahitaylar ve Karluklar üzerine sefere çıktı. Sultan Sencer komutasındaki Selçuklu ordusu ve Gürhan komutasındaki Karahitay-Karluk ordusu Semerkand'ın kuzeyindeki Katvan bozkırlarında karşılaştı iki taraf arasında yaşanan muharebede Selçuklu ordusu yenildi. Sultan Sencer başarılı bir yarma hareketı yaparak esir düşmekten kurtuldu.

Atsız, 1141 yılında Süleyman Şah ile mücadeleye girdi ve Harezm'i ele geçirdi. Atsız, Karahıtaylar'a karşı sefere çıkmaya hazırlanan Sencer'e tâbbiyetini bildirdi. Sencer de Karahıtaylar'a karşı sefere çıktığı için Harzem üzerine ordu göndermedi ve Atsız'ı Harezm valisi olarak bıraktı. Katvan Muharebesi'nden sonraki yenilgiden faydalanan Atsız, Horasan'a saldırdı, başkent Merv de dahil olmak üzere birçok şehri işgal edip yağmaladı ve şehirlerde bulunan alimleri esir aldı. Katvan Muharebesi'nde esir olmaktan kurtulan Sencer, kurduğu yeni orduyla Atsız'ın üzerine sefere çıktı. Sencer'in yeni ordusu ile sefere çıkması üzerine Atsız Harezm'e kaçtı. Sencer daha sonra 1143 yılında ordusuyla Harezm'e yürüdü. Atsız'ın bulunduğu Harezm'in başkenti Ürgenç'e kadar ilerledi ve şehri kuşattı. Sencer ile baş edemeyeceğini anlayan Atsız, Sencer'den aff diledi ve yağmaladığı malları ve ele geçirdiği âlimleri geri teslim etti.

Sencer, Atsız'ın itaatsizliğini sürdürdüğünü haber alınca ona bir elçi gönderdi. Elçi Atsız'ın yanındayken Sencer'e, Atsız'ın Sencer karşı suikast düzenlenmek için plan kurduğu ve bu amaçla Horasan'a iki suikastçi gönderdiğini haber verdi. Elçinin Sencer'e suikast olayını haber verdiğini öğrenen Atsız, elçiyi öldürdü. Bu olayların ardından Sencer, 1147 yılında ordusuyla Harezm'e yürüdü. Sencer, önce Hazarasp kalesini kuşattı ve ele geçirdi. Sencer, daha sonra Harezm'in başkenti Ürgenç'e doğru ilerledi. Sencer tarafından yenileceğini anlayan Atsız, elçiler gönderdi, aff diledi ve itaat edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Sencer, onu affetti ve Harezm valisi olarak bıraktı.

Katvan Muharebesi'nden sonra Gaznelilere bağlı Alaeddin Hüseyin komutasındaki Gurlular Herat'ı ele geçirerek Belh'e doğru ilerlediler. Bu gelişmelerin ardından Gurluları durdurmak için harekete geçen Selçuklu komutanı Emir Kumaç yenildi. Daha sonra Alaeddin Hüseyin Selçuklulara bağlı Gaznelilere saldırdı. Gaznelilerin başkenti Gazne'yi işgal etti ve şehri yaktı. Daha sonra Alaeddin Hüseyin bağımsızlığını ilan etti. Bu olayların ardından Sencer, Alaeddin Hüseyin'e karşı bir sefer düzenledi. İki ordu 24 Haziran 1152'de Herat yakınlarındaki Nab adlı yerde karşılaştı. Ardından gelen savaşta Alaeddin Hüseyin kesin bir yenilgiye uğradı ve Sencer tarafından esir alındı.

1153'te Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer, aralarında ittifak etmiş bir müttefik Oğuz boyları grubuna karşı, daha önceki anlaşmalara uymayarak yıllık 20 bin koyun tazminatı vermedikleri için bir sefere çıktı. Fakat

Alaeddin Halaci (Urdu/Arapça: علاء الدين الخلجي, Peştun: سلطان علاوالدين غلجی), aslı adı Ali Gurşasp (? - 1316) Hindistan alt kıtasındaki Delhi Sultanlığı'nı yöneten Halaci hanedanının bir hükümdarıydı. Alaeddin, Delhi Sultanlığı'nda gelirler, fiyat kontrolleri ve toplumla ilgili bir dizi önemli idari değişiklik başlattı. Ayrıca Hindistan'a yönelik birkaç Moğol istilasını da başarıyla savuşturdu . 

Alaeddin Halaci, Delhi Sultanı olan Celaleddin Firuz Halaci'nin yeğeni ve damadıydı. Celaleddin Firuz Halaci, Aladdin'i Allahabad şehrinin yakınlarındaki Kara şehrinin valisi olarak görevlendirir. 1293 yılında amcası Sultan Celaleddin Firuz Halaci'nin emrinde bugün Vidisha olarak bilinen Bhilsa'ya sefer düzenleyerek burayı yağmalar. Şubat 1296'da Devagiri bölgesine sefer düzenler. Bölgenin hakimi Ramchandra ve Ramchandra'nın oğlu Singhana ile yaptığı kanlı savaşlarda galip gelir ve yüklü bir savaş tazminatı ve ganimetle ayrılır. 1296 yılında tahta geçebilmek için amcasını öldürür. Ancak öldürülen sultanın eşi Melike Cihan, oğlu Rüknettin Halaci'yi tahta çıkartmak ister. Egemen olduğu Kara şehrinden Delhi'ye yürüyen Alaeddin 3 Ekim 1296 tarihinde şehre girer ve kendisini sultan ilan eder. Öldürülen sultanın oğulları kör edilip sürgün edilir ve ardından boğularak öldürülür. Eşi de hapse atılır.

Egemenliğini kurmak için sultanlıktaki zengin ve güçlü asil ailelere saldırır. Çok sayıda asil aile mensubu öldürülür, tutuklanır, egemenliklerindeki şehirler yağmalanır. 1297 yılında Gucerat yağmalanır. Racistan'ın hakimi Kanhad Dev Songara, Alaeddin'in komutanını yenerek önceden yağmalanan kutsal Somnat Tapınağından alınan tanrı Şiva'nın putunun kırılan parçalarını kutsal sayılan Ganj Nehrinde yıkayarak yeniden bir araya getirerek yerine koyar.
Alaeddin Halaci 80 bin süvariye sahip büyük bir ordusunu Hammir Dev Chauhan üzerine gönderse de başarısız olur ve püskürtülür. Ranthambore Kalesine karşı 1301 yılında kendisi bizzat ordunun başına geçerek sefer düzenler. Uzun süren kanlı kuşatmadan sonra Alaeddin diplomasiye başvurur. Ateşkes görüşmeleri sırasında kaleyi savunan iki komutanı olan Ratipal ve Ranmal'i oyuna getirerek kendi tarafına çeker ve kaleyi ele geçirir. Sonrasında Gucerat'ın tamamını ele geçirir.

1294 yılında Kubilay Han öldüğünde Moğol İmparatorluğu çeşitli hanlıklara bölünür. Orta Asya'da bulunan ve Afganistan'dan Hindistan'a yayılmaya çalışan Çağatay Hanlığının başında o dönemde Yesü Duva bulunmaktadır. Duva bölgeyi almaya çalışsa da Delhi Sultanlığı, Zafer Han komutasındaki ordularıyla 1297 yılında Moğolları yener.
Bu dönemden sonra Hindistan'a sayısız Moğol seferi düzenlenecek ve Moğollar genelde sınırlı başarılar elde edecekler, kalıcı fetihler gerçekleştiremeyeceklerdir. 1299 yılında Yesü Duva'nın oğlu Qutlugh Khwaja komutasındaki 200 bin kişilik Moğol Ordusu Delhi önlerine gelir. Diplomasiye başvurarak güçlü düşmanla uzlaşmasını öneren danışmanlarının aksine Moğollara doğrudan saldırma kararı alan Alaeddin Halaci, öncü olarak Zafer Han komutasındaki orduyu gönderir. Moğollar Zafer Han'ı öldürseler de çok yıpranacaklar ve bizzat Alaeddin Halaci'nin komutasındaki saldırılar karşısında Delhiş önlerinden geri çekilmek zorunda kalacaklardır.
Moğollar yenilgiden dersler çıkartarak bir sonraki istila girişimi için Alaeddin'in hamlesini beklerler. Racistan'daki Chittorgarh'yı ele geçirmeye çalışırken hafif ve hızlı bir orduyla Delhi'ye saldırırlar. İlerleyemeyen Alaeddin Siri kalesine sığınıp Moğolların Delhi hariç tüm bölgeyi yakıp yıkmalarını seyretmek zorunda kalır. Sonunda aylarca kalesinden çıkmayan düşman karşısında yılgınlığa kapılan Moğol askerlerin baskısıyla ordu yeniden geri çekilir. Moğol orduları güçlü olmalarına rağmen düşman yerel halk yüzünden yurtlarından uzak şekilde uzun süre ayrı kalamazlar.
Moğol istilasını atlatan Alaeddin Halaci savunmalarını güçlendirmeye çaba gösterir. Sınır güvenliği için özel birlikler oluşturur. Değer verdiği alim ve şairlerin ödeneklerinde kesintiye giderek savunma harcamalarına harcar. Bundan sonra bölgeyi yağmalamk için saldıran Moğol komutanlar başarılı savunma taktikleri sayesinde yakalanacak ve orduları püskürtülecektir. Moğol komutanların filler tarafından ezilerek öldürüldüğü rivayet edilir.
1306 yılındaki Moğol istilasında ise Pencap valisi Gazi Melik ve Malik Kafur komutasındaki Delhi Sultanlığı ordusu saldırıyı püskürtür ve 50 bin Moğol askerini esir alır. Alaeddin Halaci tüm esirleri öldürür. Bu hezimetten sonra Çağatay Hanlığı saldırıları kesilecektir.

1308 yılından sonra Moğolların Hindistan'a saldırmamasının ardında çok sayıda sebep vardır. Bunlardan en önemlileri Moğol süvarilerin alışık oldukları ve rahat hareket ettikleri düz ovalar bu bölgede bulunmamakta, dağlık ortam ve aşırı sıcaklar Moğol savaşçıları zorlamaktadır. Ayrıca Moğol saldırılarına karşı Alaeddin Halaci'nin uyguladığı acımasız tutum da caydırıcı olmuştur. Moğolların Hindistan'ı ele geçiremeyeceklerini anlamaları açısından Alaeddin Halaci'nin varlığı önemli olmuştur. Moğol saldırılarını beklemektense Moğol topraklarına saldırma taktiğini benimseyen sultan Kandahar, Gazni ve Kabil'e ara sıra yağma amaçlı seferler düzenlemiştir. Moğol ve Hint egemenlik sınırları Timurlenk dönemine kadar aşağı yukarı korunmuştur.

1301 yılında Gucerat'ın alınmasından sonra sıra Rajput krallıklarından olan ve Müslümanların eline hiç geçmemiş olan Mewar'dadır. 28 Ocak 1303 tarihinde Alaeddin Halaci sefere çıkar. İlk olarak saldırılan Chitor kalesi Rana Ratan Singh tarafından başarıyla savunulur. Sonunda yedi ay süren kuşatmanın ardından kale ele geçirilir. Alaeddin kaleyi almasına rağmen bölge halkını direnişi kıramaz. Bunu aşmak için yerel bir Rajput olan Maldeo'yu başa geçirir. Ancak Alaeddin'in ölümünden sonra bölge yine bağımsızlığını kazanacaktır.
Alaeddin'in fetihleri bölgedeki diğer krallıklara korku salacak ve birleşmelerine yolaçacaktır. Malwa kanlı bir muharebe sonunda ele geçirilir ve hükümdarı Harnana Koka öldürülür. 1308 yılında ise Marwar alınır, yerel kral Satal Dev yakalanarak idam edilir.

1296 yılında Alaeddin Halaci henüz hükümdar değilken haraca bağlanan Devagiri bölgesinin Raca'sı (yani hükümdarı) Ramchandra, Alaeddin'in Moğollarla uğraşmasını fırsat bilerek isyan eder. 1306/07 yılında düzenlenen seferle Ramchandra esir alınır fakat Alaeddin tarafından güler yüzle karşılanarak tekrar Devagiri Raca'sı tayin edilir. İlerleyen yıllarda Telanganabölgesine düzenlenecek seferlerde Devagiri Racası Ramchandra'nın ordunun ihtiyaçlarını karşılayarak Aleddin'e iyi bir şekilde hizmet ettiği ve tekrar ihanet etmediği görülecektir. Kuzeyde fethedilen bölgelerden askerlerin katılımıyla güçlenen ordusunun başında Malik Kafur olan Alaeddin, artık Rai Rayan (krallar kralı) unvanını kullanmaya başlar. Bundan sonra 1309 yılında Telangana Racalığı'nın merkezi olan Warangal üzerine sefer düzenlenerek Telangana Racalığı da Devagiri Racalığı gibi haraca bağlanır. Hem Devagiri hem Telangana seferlerinde ordunun başında Alaeddin'e en yakın isim olan Melik Kafur vardır. Alaeddin, muhtemelen kuzeydeki Moğol tehdidinin devam etmesi sebebiyle Güney Hindistan'a yapılan bu seferlere bizzat katılmamayı tercih etmiştir.

Alaeddin 1316 yılının Ocak ayında hastalanarak ölür. Mezarı Delhi'deki Qutb Medresesindedir.

1303 yılında Chittor seferini Kral Rawal Ratan Singh'in çok güzel olduğu rivayet olan kraliçesi Rani Padmini için yaptığı ileri sürülür. Onun bu aşkı Malik Muhammad Jayasi tarafından Awadhi dilinde yazılan 1540 tarihli Padmavat adlı şiirde görülebilir.

Delhi Sultanlığı
Hindistan'ın Moğollar tarafından istilası

Delhi Sultanları 30 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce), 13 Mayıs 2010 tarihinde erişilmiştir
Fars edebiyatındaki yeri (İngilizce), 13 Mayıs 2010 tarihinde erişilmiştir

Algu (?- 1266) 1260 – 1266 yılları arasında Çağatay Hanı. Çağatay Han'ın torunu ve Baydar'ın oğludur.

Moğol İmparatorluğu Büyük Hanı Möngke 1260 yılında öldüğünde tahta çıkan Arık Böke tarafından annesi Organa Hatun vesayetindeki küçük yaştaki Mübarek Şah'ın yerine Çağatay Hanlığı tahtına çıkartılır. 1261 yılında önceden Gök Orda denetimindeki bölgeleri de ele geçirerek hakimiyetini genişletir. Semerkant ve Buhara'yı kendi denetimine alır. Bu dönemde Moğol tahtı için Kubilay Han ile kanlı bir Tuluy İç Savaşı'nın ortasında olan Arık Böke'ye karşı ayaklanır. İki yıl boyunca sürecek savaşlar kanlı geçecektir. Algu, Kubilay Han'ın valilerinden Mesud Bey'in ve Organa Hatun'un desteğini alacak ve Arık Böke'nin güçlerini zayıflatacaktır.
1263 yılında Kubilay Han'a bağlılığını bildiren Algu, Arık Böke'yi destekleyen Kaydu Han ile savaşır. Kaydu, yardım için başvurduğu Altın Orda Devleti hükümdarı Berke Han'dan büyük destek görür. Toprakları işgal altına kalan Algu, Kaydu'ya yenilerek geri çekilmek zorunda kalır. Güçlerini toplayarak yeniden saldıran Algu yeni sefer sırasında 1266 yılı başlarında ölür. Mezarı Almalık'dadır.

Michael Biran, Qaidu and the Rise of the Independent Mongol State in Central Asia. The Curzon Press, 1997, ISBN 0-7007-0631-3

Arık Böke

Ali İbnü'l-Esîr, İbnü'l-Esîr ailesinden üç erkek kardeşlerden ortancasıdır. Tam ismi (Ebü'l-Hasan İzzeddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybânî el-Cezerî) 1160 ila 1233 yılları arasında yaşamış olan Arap kökenli İslam tarihçisi.

İslam fetihleri sırasında Irak'a yerleşmiş, Arapların büyük bir kabilesi olan Bekir bin Vail kabilesinin Şeybanoğulları kolundan Arap bir aileye mensuptur. Daha sonra 10. yüzyılda Şehrizor'da yaşarken Büveyhilerin baskısıyla Cizre'ye göç etmişlerdir.

Ünlü erkek kardeşlerden ortancası olan Ali İbnü'l-Esîr, günümüz güneydoğu Türkiye'de Cizre (Jazīrat ibn Umar)'de 1160 yılında doğmuş, bilimsel yaşamının çoğunu Musul'da, fakat sık sık Bağdatı ziyaret etmiştir. Bir zaman için Selahaddin Eyyubi'nin ordusuyla Suriye'de bulunmuş ve sonra Halep ve Şam'da yaşamıştır.

Al-Kamil fi al-Tarikh (Arapça: الكامل في التأريخ, al-kāmil fī t-taʾrīḫ)
Ali İbnü'l-Esîr, en büyük eseri Al-Kamil fi al-Tarikh kitabını 1230 - 1231 yılları arasında Musul'da yazmıştır. Kitabında ara sıra, kurucusu İmadeddin Zengi olan Zengiler, 12. ve 13. yüzyıllarda Kuzey Irak ve Suriye'de Selçuklu atabeyleri olarak hüküm sürmüş bu hanedanının önemini açıklar. Ayrıca bu eserinde 1099 yılında haçlılar tarafından Kudüs'ün kuşatılmasından ve onların Kudüs'teki bir dağdaki Mescid-i Aksa 'ya saldırıları sırasında onbinlerce Müslümanın öldürüldüğünden bahseder. Ayrıca Gazalî’nin öz geçmişini içeren temel kaynak eserdir.

Usud al-Ghabah fi Ma'rifah al-Sahabah (Arapça:أسد الغابة في معرفة الصحابة‎, Usud al-ġāba fī maʿrifati ṣ-ṣaḥāba)
Ayrıca, Ali İbnü'l-Esîr Sahabe'lerin yaşamı ve onların etkisi hakkında kapsamlı bir biyografiyi (Arapça:أسد الغابة في معرفة الصحابة‎, Usud al-ġāba fī maʿrifati ṣ-ṣaḥāba) yazmıştır.

İbnü'l-Esîr

Ībnü'l Esir (Tr. çev. Abdulkerim Özaydın) (1987) El-Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi İstanbul:, Bahar Yayinevi
Ībnü'l Esir (Tr. çev. Ahmet Ağırakça et al) (2008), İslam Tarihi (10 cilt), İstanbul:Hikmet Neşriyat, ISBN 9756524299
http://www.britannica.com/eb/article-90419037 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Watson, William () "Ibn al-Athīr's Accounts of the Rūs: A Commentary and Translation" Canadian/American Slavic Studies [1] (İngilizce)
http://www.bogvaerker.dk/Bookwright/rijal.html7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Carl Brockelmann: Geschichte der arabischen Litteratur. Zweite den Supplementbänden angepasste Auflage. Cilt 1, sayfa 422-423. Brill, Leiden 1943.
Heribert Busse:Arabische Historiographie und Geographie. In: Helmut Gätje (hrsg.): Grundriß der Arabischen Philologie. Band II:Literaturwissenschaft. Wiesbaden 1987. sayfa 272
The Encyclopaedia of Islam. New Edition. Cilt 3, sayfa 723. Brill, Leiden

Alâeddin Atâ Melik Cüveynî, (Farsça: علاءالدين عطا ملك جويني; Ebü'l- Muzaffer Alâúdîn Atâ‘ Melik bin Bahâiddîn Muhammed el-Cüveynî) Farslı bir Moğol tarihçisi. Moğol İmparatorluğu hesabına Târîh-i Cihângüşâ (تاريخ جهانگوشاهى جويني; Ta' rīkh-i jahān-gushā) ismindeki kitabı yazmıştır.

Günümüzde İran'nın kuzeydoğusunda tarihi büyük Horasan'ın Juvain şehrinde 1226 yılında doğmuş ve 1243-1256 yılları arasında Emir Argun Âkâ Han'ın kampında yaşamıştır. 1246-47 yıllarında Agun Âkâ ile birlikte ilk kez ve daha sonra da 1249-50 yıllarında Moğolistan'ı ziyaret etti. 1251-52 yıllarında ise daha uzun süreliğine Karakurum'a geldi. Burada kaldığı zaman zarfında arkadaşları tarafından Tāriḵ-e jahāngošāy adında Moğollar'ın fetihlerini ebedîleştirecek olan eserini kaleme almaya iknâ edildi.

Cüveynî'nin dedesi ve babası, sırasıyla Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menkûberti ve Ögeday Han'a sahib-divan veya maliye veziri olarak görev yapmışlardır. Emir Argun Aka'nın yardımcısı olarak tahminen 1246 yılında Gürcistan ve Ermenistan'ı içine alan büyük bir alanı yönetmekle görevlendirilmiştir. Cüveynî, İmparatorluğun çok önemli bir memuru olur. Moğol başkenti Karakurum'u iki defa ziyaret eder, böyle bir ziyaret onun Moğol fetihleri ilgili yazılarına başlangıç olmuştur. 1256 yılı Kasım ayında sarp dağların tepesinde bulunan Alamut Kalesi'nin fethinde Hülagû Han'nın yanında bulunmuş, Hasan Sabbah'ın ünlü Kütüphanesinde 70 yıldır toplanan binlerce kitaplardan, Kur'ân-ı Kerîmler dışında İsmailiyye mezhebinin usul ve fururuna dair tüm kitapları ateşe vermiştir.
İran'a geri döndüğünde Argun Aka'nın kâtibi olarak çalışmağa başlamıştır. Hülagû Han'nın 1256'da İran'a gelmesi üzerine 1258 yılında Bağdat istilasında Hülagû Han'a eşlik etmiş, ertesi yıl onun tarafından Hülagû'nun oğlu Kiray-Melik ve Emir Ahmed Bitekçi ile birlikte Bağdat, aşağı Mezopotamya, Huzistan (Khūzestān) ve Mazendran'a kraliyet valiliğine atanmıştır.
Alâeddin Atâ Melik Cüveynî'nin söz sahibi kardeşi Sahip Şemseddin Mehmed Cüveyni, Hülagû Han ve Abaka Han döneminde maliye bakanlığı yapmış, Orta Çağ'da Gürcü Krallığı'ın ordu komutanı olan (ამირსპასალარი; Amirspasalar) Awak Zak'arean-Margrceli'nin kızı Koşak'ın kocasıdır. Cüveynî hükümdarlıkta diğer tarihçilerin ulaşmasının hiç de mümkün olmadığı, kendi görevi ve ailevi bağlantıları nedeniyle kapalı ve gizli olan pek çok bilgiye ulaşabilmiştir. Bilinmeyen bir nedenden dolayı yirmi yıldan fazla süren tarihi kayıtları ölümünden önce 1260 yılında birden sona ermiştir.

1282 yılı civarında Cüveynî Van Gölü'nün kuzeydoğusunda Ala-Taq otlağında bir Kurultay'a veya toplantıya katılır. Alâeddin Atâ Melik Cüveynî 1283 yılında Azerbaycan'da Muğan Ovası'nda veya Arrân'da ölmüştür.

Târîh-i Cihângüşâ (تاريخ جهانگوشاهى جويني; Ta' rīkh-i jahān-gushā) isimli en önemli eserini 1260 yılında tamamlamıştır. Alâeddin Atâ Melik Cüveynî'nin bu "Târîh-i Cihângüşâ" adlı kitabı Raşit al-Din Hamadani'ye büyük kaynak olmuştur.

Maymun Diz Kalesi 30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Mirza Muhammad Qazvini (İngilizce)
Tarik-i Cihan Güşa-i Cüveynî (İngilizce)

Alâeddin Atâ Melik Cüveynî, Târîh-i Cihângüşâ, Çeviren, Mürsel Öztürk, Ankara 1999.
Mongols, Huns, and Vikings, by Hugh Kennedy, 2002.

Alaaddin Muhammed Harezmşah (ö. Aralık 1221) Harezmşahlar Devleti'nin 1200-1221 döneminde Harezmşah unvanı ile hükümdarı idi. Saltanatının başında Büyük Selçuklu Devleti'nin çökmesi nedeniyle geniş topraklar elde etmiştir. Fakat sonradan Cengiz Han hükümdarlığı altında genişlemeye başlayan Moğollar ile savaşmak zorunda kalmıştır. Moğol orduları Harezmşah ülkesini talan ve harap edip halkına büyük zayiat verdirmişlerdir. Alaaddin Muhammed Harezmşah, Moğol ordularına yenildi ve sonunda onlar tarafından kovalanıp Hazar Denizi üzerinde bir adaya saklandı ve 1221'de bu adada öldü.

Alaaddin Muhammed döneminde Büyük Selçuklu Devleti çökmüş olduğundan Harezmşah Devleti genişlemeye hazırdı. 1204'te Alaaddin Muhammed idaresindeki Harezm orduları 1204'te Herat, 1206'da Belh, Cüzcan, Toharistan, Sistan, Sicistan, 1207'de Semerkant ve 1210'da Taberistan ve Maveraünnehir'i ele geçirdiler. Babasının rakip saydığı günümüzdeki Afganistan'ın büyük bir kısmını idare eden Gurlular ile savaş 1210'da başladı ve aynı yıl Gurlular devleti ortadan kaldırıldı. 1211'de Taşkent, Fergana, Mekran, güneyde Belucistan, batıda Kazvin ve Azerbaycan fethedildi. 1212'de ise de Karahanlılar Devleti'ne son verilerek tüm toprakları Harzemşahlara katıldı.
Alaaddin Muhammed kendine "Şah" unvanı verdi ve bunu resmen teyit etmesi için Bağdat'ta bulunan Abbasi Halifesi'ne müracaat etti. Fakat Abbasi Halifesi Nasır Lîdinillah bu isteği reddetti. Alaaddin Muhammed buna çok kızarak önce kendine yakın Harezmli alimlerden birini Halife olarak ilan etti. Sonra da Halifeyi Bağdat'tan atıp kendi adamını kukla halife olarak Bağdat'a yetiştirmek için ordusu ile Bağdat üzerine sefere çıktı. Fakat Harezmşah ordusu Zagros Dağları arasında bulunan bir dar geçitten geçmekte iken büyük bir kar tipi ve fırtınaya uğradı. Harezmşah ordusu çok büyük zayiat verdi ve ordudaki yüksek komutanların isteğiyle ordu Bağdat'a gitmeden geri dönmek zorunda kaldı.

Alaaddin Muhammed bu başarılarından dolayı büyük planlar yapmaktaydı ve Çin'i ele geçirmek gibi emelleri bulunmaktaydı. Fakat bu dönemde Cengiz Han idaresi altında Moğollar büyük bir güç haline gelmişlerdi ve eskiden Çin'in elinde bulunun Orta Asya'nın büyük bölümünü ellerine geçirmişlerdi. Hatta Moğolların Çin'i almaları bir rüya değildi. 1215'te Cengiz Han komutasındaki Moğollar Çin'deki Çin Hanedanı'nın başkenti olan (sonradan Pekin adını alacak olan) Yanjing'i kuşattılar, ellerine geçirdiler ve talan etmişlerdi. Çin İmparatoru ülkesinin tüm kuzeyini Moğol işgaline bırakmış ve başkentini güney de Kaifeng'e çekmişti. Alaaddin Muhammed Moğol tehlikesini görmüştü ve Moğollarla iyi geçinmeye çalışmaktaydı. Alaaddin Muhammed İpek Yolu'nu kullanarak Moğollar ve onların işgali altına geçmiş olan Çinlilerle ticaretin karlı olacağını düşünmekte idi. Moğollarla bir ticaret anlaşması imzaladı ve 500 küsur deveden oluşan büyük kervanları göndermeye ve geri almaya başladı.
Fakat bir Harezm şehri olan Otrar valisi ve Alâeddin Harezmşah'ın amcası olan İnalcık bu ticaretten hoşlanmamakta idi ve Moğol kervanlarının casusluk yapma nedeniyle geldiklerine inanmıştı.
1218'de 450 Moğol tacirden oluşan bir kervan Otrar'a geldi ve bu kervanda Harezmşah'a Cengiz Han'ın gönderdiği elçi de bulunmaktaydı. Bu Moğol ticaret kervanı, Harzemşah valisi İnalcık tarafından yağmalandı. Bu yağmalamada birçok Moğol taciri öldürüldü ve geri kalanlarının da sakalları yakılıp geri gönderildi. Bu olay tarihe Otrar Faciası olarak geçti ve Moğollarla Harezmşahlar'ın arasını bozdu. Bu olayın neden ortaya çıktığı tartışmalıdır. Bazılarına göre yağmalatma sebebi; Moğol kervanındaki pahalı eşyalar ve değerli kervan mallarıydı. Diğer kaynaklara göre ise kervan Cengiz Han tarafından casusluk amacıyla gönderilmiş ve Moğol tehlikesinden kuşkulu olan Otrar valisi bu kervandaki casus tüccarları öldürerek aklınca Moğol tehlikesini önlemiştir. Diğer kaynaklar ise Otrar Faciası'nda şehre yollanan kervanın savaş çıkartmak için çeşitli kışkırtma yöntemleri kullanıp Harezmler ile Moğollar arasında bir savaş çıkartmasına kıvılcım olma amacı olduğunu bildiriler. Bu olay üzerine Cengiz Han Harezmşah'a Otrar valisinin kendine teslim edilmesini isteyen bir talebini getiren Moğol elçileri yollamıştır. Harezmşah Alâeddin Muhammed bu elçilerden başelçiyi kafasını kestirerek idam ettirmiş ve diğer iki tanesinin de saç sakalını keserek geri göndermiştir. Otrar Faciası ve sonraki elçilere yapılan fena hareketlerin Moğollar'ı savaşa kışkırttığı inkâr edilemez.

Bu iki olayın Cengiz Han'ı çok kızdırdığı inkâr edilmez bir gerçektir. Cengiz Han bunun üzerine o zamana kadar hazırladığı ordulardan çok daha büyük bir ordunun Harezmşah üzerine gitmek üzere hazırlanmasını emretmiştir. Bu ordu 20 tümenden ve yaklaşık 200.000 askerden oluşmaktaydı. En yetenekli Moğol komutanları ve Cengiz Han ve oğulları tarafından komuta edilmekte idi. Cengiz Han oğlu Ögeday Han'ı başkentinde kaymakam ve vâris olarak bırakmıştı. Moğol ordusunun bir kısmı da Çin'i işgal için geride kalmıştı. Sefere çıkan tüm Moğol ordusunun başkomutanlığını da Cengiz Han'ın kendisi yüklenmişti. Cengiz Han Tienşan Dağları'nı geçtikten sonra ordusunu üç kola böldü. Büyük oğlu Cuci Han komutasında bir grup kuzeydoğu Harezm üzerine yürüdü. Cebe Noyan komutasında ikinci grup ise gizlilikle Harezm ülkesinin güneydoğusuna yürüyüşe geçti. Ortada bulunan gruba komutanlar Cengiz Han ve küçük oğlu Tuluy Han olup ve bu grup Semerkant yönüne doğru gitmeye başladı. Cebe Han'ın grubu ve orta grubun Semerkant'ı bir kıskaç altına almaları planlanmıştı. Cengiz Han orduları Çin'den onların çok gelişmiş şehir kuşatma harp silahları, hatta barutlu bombalar ve obüsler ile ordusunu donatmış ve bu yeni silahları kullanmak için ordusuna özel Çinli ve yabancı kuvvetler eklemişti.
Alaaddin Muhammed Harezmsah'ın ordusu 400.000 kişi kadardı. Ama komutanları arasında rekabet yüzünden koordinasyon imkânı azdı. Ülkenin başkentine yapılan bir askeri strateji divanında, Harezmşah strateji olarak ordusunu nispeten küçük birliklere ayrılarak bu gruplara ülkenin önemli şehirlerini savunma görevleri verdi. Böylece Harezmşah ordusu Moğollara karşı bir birleşik savunma yapacakları yerde, küçük gruplar halinde savunmaya giriştiler. Bu stratejinin, uzun yürüyüşten yorgun olmakla beraber büyük gruplar halinde teksif edilmiş bulunan Moğol ordularının galip gelmesine yol açtığı iddia edilmektedir.
1219 sonbaharında Cengiz Han orta kolunun birlikleri Otrar Kalesi önüne geldiler. Çok büyük olan bu ordu ile kale sarıldı ve Çin ordularının kullandığı Orta Asya'da görülmemiş kuşatma aletleri Moğol ordusu tarafından kullanılmaya başlandı. Otrar kuşatması 5 ay sürdü. Cengiz Han kuşatma sonuna kalmayıp kendi koluyla birlikte bu kale civarından ayrıldı. Sonunda kuşatmaya devam eden Moğollar şehrin kalesine iyi kilitlenmemiş bir huruç kapısından girmeyi ve kale içini ele geçirmeyi basardılar. İç kalenin alınması biraz daha uzun sürdü ve 1 ay sonra da bu iç kale de Moğollar eline geçti. Moğollar savunuculara karşı gayet gaddar davrandılar; Harezmşah savaşçıları hiç esir alınmadan öldürüldüler; şehir halkının çoğu da öldürüldü ve ancak çok az sayıda halk köle olarak alındı. Şehir boşaltıldı ve yerle bir edildi. Otrar Faciası'nı yaratan İnalcık ise en sonuna kadar dayandığı görülmüştür. Ama sonunda esir alındığı ve esir iken ağzından, burnundan ve kulak deliklerinden erimiş gümüş dökülerek boğulup idam edildiği bildirilmektedir.
Otrar Kuşatması devam ederken Cengiz Han ve Toluy Han 50.000 kadar ordu ile güneye gittiler ve Semarkent'a girmeyip batıya Buhara üzerine yöneldiler. Bu yürüyüş sırasında vahadan vahaya geçerek Moğol ordusu Kızıl Kum Çölünü inanılmayacak hızla geçti ve şehir savunucularının hiç beklenmediği bir anda Buhara kale kapıları önüne geldiler. Buhara çok muhkem değildi ve savunması bir sıra sur duvarları ve önündeki hendekten ibaretti. Şehirde bulunan Türk asıllı askerler ve komutanlar üçüncü gün 20.000 kişi ile bir huruç hareketi yaparken yapılan çarpışmada hemen hemen yok edildiler. Şehrin iç kalesi 12 gün daha dayanmakla beraber, şehir liderleri şehir kapılarını Cengiz Han'a açtılar. Moğollar şehri talan ettiler ve bu talandan sonra çıkan yangın da şehri yerle bir etti. Şehirde büyük bir katliam da yapıldı; sağ kalan halkın büyük bir kısmı köle olarak Moğol askerleri arasında bölüştürüldü; şehrin uygun gençleri Moğol ordularına asker olarak alındı ve şehir zanaatkârları ise Moğolistan'a gönderildiler.
Sonra Moğol ordusu Mart 1220'de yeni Harezmşah başkenti olan Semerkand üzerine gitti. Otrar'ı ellerine geçiren Moğol orduları, Cengiz Han'ın oğulları olan Çağatay Han ve Ögeday Han komutasında ana Moğol ordusuna katıldı. Şehrin savunma mevkileri Buhara'dan daha iyi idi ve 100.000 kişilik bir savunma ordusu şehirde bulunmaktaydı. Moğollar şehre hücuma hemen başladılar; fakat üçüncü gün çekilmeye başladılar. Bunu Moğolların yenildiğine atfeden şehrin savunucularından 50.000 kişilik bir kuvvet şehirden çıkıp Moğolları kovalamaya koyuldu. Ama bu bir Moğol hilesi olup, şehirden çıkan orduyu pusuda bulunan Moğol güçleri çembere alınıp büyük zayiatla elemine ettiler. Alaaddin Muhammed Harezmşah ordusuyla Semarkant yakınına gelmişti ve şehri kuşatmadan kurtarmak için kuşatmayı yapan Moğol ordusuna karşı arkadan iki defa büyük hücuma geçti. Ama her iki defasında da geri püskürtüldü. Alaaddin Muhammed Harezmşah moralini yitirip çareyi Cengiz Han ordularından kaçıp saklanmada buldu.
Semerkand kuşatmasının 5. gününde 17 Mart 1221'de kale savunucularının hepsi, iç kalede savunmaya geçen 20.000 asker hariç, Moğollarla barış görüşmeleri yapıp onlara teslim oldular. Ama Cengiz Han hiç teslim şartlarına ait verdiği sözlere aldırmadan savunucu askerlerin hepsini idam ettirdi. Teslim olan şehir halkına da şehirden dışarı çıkıp şehir önündeki ovada toplanmaları emri verildi. Sivil halk burada katliama uğrayıp tümüyle yok edildi. Moğolların zaferlerini kutlamak için kesilmiş kellerden büyük piramitler yaptıkları belgelenmiştir.

Cengiz Han, kaçan Alaaddin Muhammed Harezmşah'ı arayıp bulmakla S

Anadolu'nun Moğollar tarafından istilası, Kösedağ Muharebesi ile sonuçlanan 1241-1243 seferinden başlayarak çeşitli zamanlarda meydana geldi. Selçukluların 1243'te teslim olmasından sonra, 1335'te İlhanlılar'ın düşüşüne kadar Anadolu üzerindeki gerçek güç Moğolların elindeydi. Selçuklu Sultanı birkaç kez isyan çıkardığı için 1255'te Moğollar Orta ve Doğu Anadolu'yu kasıp kavurdu. İlhanlılar garnizonu Ankara yakınlarında konuşlanmıştı. Bir Moğol valisinin ve Hülâgû'nün bir oğlunun mezarları da dahil olmak üzere Moğol kültürel mirasının kalıntıları Türkiye'de hala görülebilmektedir.
14. yüzyılın sonunda, Anadolu'daki Selçuklu hanedanının çöküşü nedeniyle Anadolu'nun çoğu çeşitli Anadolu beylikleri tarafından kontrol ediliyordu. Türkmen beylikleri, Selçuklu sultanlarının yıkılmasıyla Moğolların kontrolüne geçmiştir. Beylikler, İlhanlılar'ın hakimiyetinde kaldıkları süre boyunca kendi liderlerinin adına sikke basmamışlardır. 1320'lerde "Ertuğrul oğlu Osman tarafından basılmıştır" ifadesi taşıyan madeni parayı kendi adına basan Osmanlı hükümdarı Osman Gazi, ilk Türk hükümdarıydı Madeni para basmak, İslami pratikte sadece hükümdar olmak için tanınan bir imtiyaz olduğundan, Osmanlı'nın Moğol Hanlarından bağımsızlaştığı düşünülebilir.

12. yüzyılda Bizans İmparatorluğu, Batı ve Kuzey Anadolu'da kontrolü yeniden ele aldı. 1204'te Konstantinopolis'in Latin Haçlılar tarafından yağmalanmasından sonra, iki ardıl Bizans devleti kuruldu: İznik İmparatorluğu ve Epir Despotluğu . Üçüncüsü , Trabzon İmparatorluğu, Konstantinopolis'in Trabzon Kralı I. Aleksios tarafından yağmalanmasından birkaç hafta önce kuruldu. Bu üç halef devletten Trabzon ve İznik, Moğol İmparatorluğu'nun yanında yer aldı. Anadolu'nun kontrolü daha sonra Yunan devletleri ile Anadolu Selçuklu Devleti arasında bölündü ve Bizans toprakları kademeli olarak azaldı.
Moğol İmparatorluğu 1230'da İran'ı fethetti; Cormagon Noyan askeri vali oldu. O zamanlar Selçuklu Türkleri ile herhangi bir düşmanlık yoktu. II. Gıyâseddin Keyhüsrev ve halefi I. Alâeddin Keykubad, Büyük Han Ögeday'a en azından simgesel bir haraç ödeyerek vasallık yemini ettiler. Ögeday 1241'de öldü ve Keykubad, Moğollara direnecek kadar güçlü olduğuna inanarak vassallığını reddetme fırsatını değerlendirdi. Chormaqan'ın halefi Baycu Noyan, şahsen Moğolistan'a gidin, rehineler verin ve bir Moğol Baskak'ı kabul edin talepleri ile vasallığı yenilemeye çağırdı. Sultan reddedince Baycu savaş ilan etti. Selçuklular, Moğol İmparatorluğu'nun vasalı olan Gürcistan Krallığı'nı işgal ettiler.

Keyhüsrev'in isyanı üzerine 1241'de Baycu'nun ordusu Erzurum'a saldırdı. Baycu  saldırmadan önce boyun eğmeyi talep etti. Şehrin sakinleri, onun gönderdiği Moğol elçisine hakaret ettiler. Şehir, Moğol diplomasisine direnmeye ve meydan okumaya karar verdiği için Moğollar onu kuşattı. İki ay içinde Moğollar Karin'i aldı ve sakinlerini cezalandırdı. Anadolu'daki Selçuklu gücünün farkında olan Baycu, daha fazla ilerlemeden Mungan ovasına döndü.

Baiju, 1243'te Avag ve Shanshe komutasındaki Gürcü ve Ermeni savaşçılardan oluşan bir birlik ile Erzurum'a ilerledi. Vali Yakut teslim olmayınca Erzurum şehrini kuşattılar. Baycu, on iki mancınık gücüyle Erzurum'a saldırdı. Erzurum'a yapılan saldırı raporları kendisine bildirildiğinde, II. Gıyâseddin Keyhüsrev silahlı kuvvetlerini Konya'ya çağırdı. Baycu'ya ordusunun birçok şehrinden yalnızca birini aldığına meydan okuyarak bir savaş mesajı göndererek meydan okumayı kabul etti.

Selçuklu Sultanı, çevresindeki bütün milletlerle ittifak yaptı. Kilikya Ermeni Krallığı Kralı ona bir birlik gönderme sözü verdi; ancak Moğollarla mücadelesine gerçekten katıldıkları kesin değildir. Keyhüsrev, Trabzon İmparatorluğu ve Halep'teki Eyyûbî Sultanı'ndan askeri destek almış ve sefere Frank paralı askerleri katılmıştır. Çok az güvenilir bilgi nedeniyle, karşıt birlikleri ölçmek zordur. Ancak Selçuklu kuvveti Moğollardan daha büyüktü.
Kayhusrev, Konya'dan Köse Dağı'na kadar yaklaşık 200 mil (320 km) ilerledi. Haziran 1243'te bölgeye giren Moğol ordusu, Selçuklular ve müttefiklerinin ilerleyişini bekliyordu. Savaşın erken aşamasında üstün bir taraf yoktur. Sultanın kuvvetleri daha büyük kayıplar verdi ve o gece geri çekilmeye karar verdi. Onu takip eden Baycu, yolda Arzenjan (Erzincan), Divriği ve Sivas'ı teslim aldı.
Moğollar Sivas yakınlarında kamp kurdular. Moğollar Kayseri'ye girince onlara karşı koymayı seçti. Kısa bir direnişin ardından işgalcilerin eline geçti. Köse Dağ'daki felaketi duyan Kilikya Ermeni Krallığı'ndan I. Hethum, 1243'te Moğollarla hızla barıştı ve kardeşi Sparapet Sempad'ı 1247'de Moğol İmparatoru Güyük ile ittifak görüşmesi yapması için Karakurum'daki Moğol sarayına gönderdi.

Keyhüsrev, veziri başkanlığındaki bir heyeti Baycu'ya gönderdi ve daha fazla direnişin yalnızca büyük bir felakete yol açacağını anladı. Baycu, yeniden teslime dayalı şartlar teklif etti ve Sultan, her yıl belirsiz miktarda altın, ipek, deve ve koyun olarak bir haraç vergisi ödemeyi üstlendi. Ancak askerî güç tarafından alınan Türk krallığı Moğolların işgali altında kaldı. Anadolu Selçuklu Sultanlığı'nın neredeyse yarısı işgal edilmiş bir ülke oldu. Trabzon İmparatorluğu, Köse Dağ savaşına katıldıkları için olası bir ceza seferinden korkarak Moğol Kağanı'na tabi oldu.
İznik İmparatorluğu'nda III. İoannis yaklaşan Moğol tehdidine hazırlandı. Ancak III. İoannis, Kağanlar Güyük ve Möngke'ye elçiler göndermişti ama zaman kazanmak için oynuyordu. Moğol İmparatorluğu, elçi gönderdikleri Latin İmparatorluğu'nun elinden Konstantinopolis'i geri alma planına herhangi bir zarar vermedi. III. İoannis'in halefleri, yeniden kurulmuş Bizans İmparatorluğu'nun Paleologos imparatorları, Moğollarla ittifak yaparak prenseslerini Moğol hanlarına verdi.

Arık Böke ya da Arık Buka (Moğolca: Аригбөх, Çince: 阿里不哥, 1219-1266) Moğol İmparatoru Cengiz Han'ın oğullarından Tuluy Han'ın oğlu. Büyük Han Möngke'nin ölümünün ardından kardeşleri Kubilay ve Hülagû seferde oldukları için kısa bir süre tahta çıkmıştır. Tahta kimin çıkacağının belirlenmesi için toplanan kurultayda 1260 yılında yapılan görüşmelerde rakip gruplar uzlaşmaya varamaz ve hem Kubilay, hem Arık Böke tahta geçer. Moğol İmparatorluğu, bu çekişme içinde üç yıl boyunca Tuluy İç Savaşı yaşayacaktır. Savaşta Arık Böke gelenekçi Moğol prensleri tarafından desteklenirken Kubilay Kuzey Çin ve Mançurya prensleri tarafından desteklenir.

Cengiz Han'ın en genç oğlu olan Toluy Han ve eşi Sorghaghtani Beki'nin en genç oğluydu. Cengiz Han 1227 yılında öldüğünde Moğol İmparatorluğu Cengiz Han'ın oğlu ve Arık Böke'nin amcası Ögeday Han tahta geçer. Toluy 1232 yılında ölür. Ögeday'dan sonra sırasıyla Güyük Han ve Möngke Han tahta çıkar. Bu dönemde Moğolistan'da bulunan Fransız kralı IX. Louis'nin temsilcisi Rubrucklu William'ın anlatımına göre Arık Böke Hristiyanlığa karşı adil davranmıştır.

Ögeday Han öldüğünde ortaya çıkan taht kavgası sonunda iktidara Ögeday'ın oğlu Güyük geçse de iki yıl sonra 1248 yılında ölünce yeni bir taht kavgası başlar. İktidarı Toluy'un oğlu olan Möngke alır. Kubilay ile birlikte Güney Çin bölgesini ele geçirmeye ve Song Hanedanına boyun eğdirmeye çalışır. Diğer kardeş olan Hülagû ise batıya doğru sefere çıkmış, Bağdat'ı ele geçirerek Suriye ve Filistin'e doğru ilerlemiştir. Bu dönemde merkezdeki işlerden Arık Böke sorumlu olmuş, Möngke 1259 yılında ölünce de kardeşlerinin olmadığı bir ortamda Büyük Han olmuştur. İmparatorluğun başkenti olan Karakurum'daki güçlü ailelerin, Altın Orda prenslerinin, Torgut imparatorluk muhafızlarının, Ak Orda asillerinin ve Oyrat kabilesinin desteğine sahipti.
Ancak Kubilay ve Hülagû, Möngke'nin ölüm haberini alır almaz askeri seferleri durdurarak başkente yetişmek üzere yola çıkarlar. 1260 yılı Nisan ayında Kubilay kendi destekçileri tarafından Büyük Han ilan edilir. Bunun üzerine iki kardeş arasında iç savaş başlar. İkili iktidar dönemi tüm Moğol seferlerini ve bağlı devletlerini derinden etkileyecektir. Çağatay Hanlığına lider olarak Kubilay kendisine sadık olan Abishqa'yı atarsa da Arık Böke onu yakalatıp öldürterek yerine kendi müttefiki olan Algu'yu geçirir. Arık Böke Algu'dan bölgeyi diğer kardeşi Hülagû'den ve Altın Orda lideri Berke'den korumasını ister. Ancak Algu saf değiştirerek Arık Böke'yi desteklemekten vazgeçer. Kaydu Han bölgede Arık Böke'ye sadık kalmış, ordusuyla bölgeye gelen Arık Böke, Algu ile önce yenişemese de sonunda batıya doğru geri çekilmesini sağlamıştır.

Arık Böke ile Kubilay arasında savaş sürerken Arık Böke kuvvetleri giderek zayıflamaya başlar. Kubilay ordusunda Moğol süvarileri, Alan ve çeşitli Türk boylarından savaşçılar ve çok sayıda Çinli ve Goryeo piyadesi bulunuyordu.
Kubilay'ı destekleyen ve Ögeday'ın oğlu olan, aynı zamanda da başarılı Avrupa seferleriyle bilinen Kadan Alandar komutasındaki Arık Böke kuvvetlerini yenerek başkenti alacak ve iç savaşı sona erdirmek için önemli bir adım atacaktır. Geri çekilen Arık Böke 21 Ağustos 1264 tarihinde yazlık sarayın bulunduğu Xanadu'da teslim olur. Kubilay kardeşinin hayatını bağışlasa da tüm komutanlarını ve destekçilerini idam eder.

Tarihçi David Morgan, Arık Böke'nin Moğollar arasında önemli fikirlerin sahibi olarak önemli bir yeri olduğunu belirtir. Bu fikirler, Kubilay iktidarında reddedilmiş ve tersine icraatlarda bulunulmuştur. Moğol asilleri, gelişkin Çin kültürüne tabi olarak yerleşik uygarlığın benimsenmesi olarak değerlendirilen Kubilay iktidarına karşı Moğol İmparatorluğunun merkezinin Moğolistan'da olması gereği, Moğol göçebe hayatının devam ettirilmesi ve Çin'in de diğer ülkeler gibi sadece sömürge olarak sömürülmesini savunmuşlardır. Arık Böke bu gelenekçi düşünüş tarzının fikir babalarından olarak kabul edilir. Muhalif fikirleri Kubilay'a karşı uzun yıllar başkaldıran  Kaydu Han tarafından devam ettirilmiştir. Arık Böke iktidardan tasfiye edilse de İlhanlı sarayında ve Yuan Hanedanının kuzey bölgelerinde etkisi hissedilmiştir. 1206-1635 yılları arasında var olmuş olan Börçigin hanedanına mensuptur.

Morgan, David (2007). The Mongols. Blackwell Publishing. ISBN 1-4051-3539-5.
Rene Grousset - Empire of the Steppes
Morris Rossabi - Kublai Khan
Jack Wheaterford - Genghis khan and the Making of the Modern World
John Man - Kublai Khan
H.H.Howorth - History of the Mongols Part II.

Barış kelimesi genel anlamda düşmanlığın olmaması anlamında kabul görülür. Başka bir anlatımla kötülükten, kavgalardan, savaşlardan kurtuluş, uyum, birlik, bütünlük, sükûnet, sessizlik, huzur içinde yaşamak olarak da tanımlanabilir.

Barış halk arasında "hoş geldiniz" duygusunu oluşturmak için de kullanılan bir kavramdır. Barış kelimesi duygusal bir durum için de kullanılabilir. Bir insanın kendisiyle barışık olması, kendi içinde bir denge, dinginlik, sükunet ve huzur içinde olması buna örnek gösterilebilir.
Barış ayrıca sık kullanılan erkek isimlerindendir.

Barış sembolleri arasında en çok kullanılanlardan ikisi, zeytin dalı taşıyan beyaz bir güvercin ile, aslında Nükleer Silahsızlanma Kampanyası'nın sembolü olarak tasarlanan semboldür.

İnsanlık tarihiyle beraber başlayan savaşlar aynı zamanda barış kavramını da doğurmuştur. İnsanlık tarihiyle eş zamanlı olarak var olan barış, insanlık kadar eski bir geçmişe sahiptir. İlk dönemlerde Aristophanes gibi filozoflar, barışı tiyatro oyunları ve yazılı eserlerle anlatmaya çalışırken devletler de barışı kraliyet evlilikleri aracılığıyla tesis etmeye çalışmıştır.
Kraliyet evliliklerine tarihsel örnekler vermek gerekirse; Asya Hun Devleti'nde ortaya çıkan "Ho-ch" antlaşması, MÖ 800 civarında Frigya kralıyla evlenen Hermodike I ve yaklaşık MÖ 600 civarında Lidya kralıyla evlenen Hermodike II gösterilebilir. Bu evliliklerin her ikisinde de Yunan prensesleri, günümüzde Türkiye topraklarında bulunan kraliyet aileleriyle birleşmiştir.
Barış her zaman basit yöntemlerle elde edilememiştir. Tarih boyunca bazı durumlarda barış, savaşlarda bir tarafın galip gelmesi ve ardından şiddet ve baskı uygulaması sonucu gerçekleşmiştir. Barışı sağlama yöntemlerinin çeşitliliği, bu konuda fikir ayrılıklarına neden olmuştur.
Dünya tarihinde tamamen barış içinde geçen dönemler oldukça nadirdir; çoğunlukla savaşlar az ya da çok devam etmiştir. Belli bölgelerde ve dönemlerde nispeten daha huzurlu ve barışçıl yaşanılan süreçler için Latince "barış" anlamına gelen "Pax" terimi kullanılır. Örneğin, Japon tarihinde 1603-1868 yılları arasını kapsayan Edo dönemi, "Pax" kavramının uygulandığı dönemlerden biri olarak gösterilebilir.

Pax Americana
Pax Britannica
Pax Europeana
Pax Germanica
Pax Hispanica
Pax Mongolica
Pax Ottomana
Pax Praetoriana
Pax Romana
Pax Sinica
Pax Syriana

Dünya Barış Konseyi (World Peace Council) kurulduğu 1949 yılından beri barış, silahsızlanma, küresel güvenlik, ulusal bağımsızlık, ekonomik ve sosyal adelet, gelişim, çevrenin korunması, insan hakları, bağımsızlık mücadelesi veren halklarla dayanışma için ve emperyalizme karşı mücadele etmektedir. Kurucu başkanı Frédéric Joliot-Curie'nin "Barış herkesin işidir" sözünü kendine ilke edinen Konsey, dünyanın pek çok ülkesinde bulunan barıştan yana örgütlerin federasyonudur. Türkiye'de faaliyet gösteren Barış Derneği, Dünya Barış Konseyi üyesidir.

Dünya Barış Duası Topluluğu (The World Peace Prayer Society), 1955 yılında Masahisa Goi tarafından Japonya'da kuruldu. Topluluk, "Dünya'da Barış Egemen Olsun" ("May Peace Prevail on Earth") diyerek barışın dua aracılığıyla evrenselleşmesini hedeflemektedir. 1986 Uluslararası Barış Yılı itibarıyla faaliyetlerini uluslararası alanda yoğunlaştıran topluluk, 1988 yılında merkez binasını New York'a taşıdı. 1990 yılında Birleşmiş Milletler'e bağlı bir hükûmet dışı kuruluş (NGO) olarak kabul edilen topluluğun merkezi 2001'den bu yana New York'ta bulunan Dünya Barış Sığınağı (World Peace Sanctuary) bünyesindedir.

Uluslararası Barış Bürosu 1891 yılında kurulan dünyanın en eski barış örgütüdür. Barış konferansları için yapılan başvurular üzerinde çalışmak amacıyla, 13 Kasım 1891'de kuruldu. I. Dünya Savaşı'ndan sonra barış politikaları konusunda belirleyici bir rol oynayamadı. 1924'te kuruluşun sekreterliği Cenevre'ye taşındı, konferanslara katılım azaldı, diğer gruplarla birlikte çalışma eğilimi zayıfladı. II. Dünya Savaşı sırasında da bir etkinliği olmadı.

Birleşmiş Milletler (BM) uluslararası hukuk, uluslararası güvenlik, ekonomik kalkınma, sosyal ilerleme, insan hakları ve dünya barışını sağlama konularında işbirliğini kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş uluslararası bir örgüttür. BM İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 1945'te Milletler Cemiyeti'nin yerini almak, ülkeler arasındaki savaşları önlemek, ülkeler arasındaki diyaloğu sağlamaya bir platform görevi üstlenerek yardımcı olmak amacıyla kurulmuştur.
Güvenlik Konseyi'nin yetkilendirmesiyle, BM silahlı çatışmaların sonlandığı veya durduğu bölgelere, barış antlaşmalarının şartlarını uygulamak ve savaşan tarafların yeniden çatışmasını önlemek amacıyla barış güçleri göndermiştir. BM'nin kendi askerî gücü olmadığından dolayı barış gücü birlikleri, BM üye devletleri tarafından gönüllü olarak gönderilmiştir. BM anlaşmalarını uygulayan ve Mavi Bereliler olarak da bilinen bu güçlere, askeri nişanlar yerine uluslararası nişanlar olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler Madalyaları verilmiştir. Barış gücü bir bütün olarak, 1988'de Nobel Barış Ödülü'nü almıştır.

Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler'in başlıca öncüsüydü. 1919 Paris Barış Konferansı'nda kuruldu ve I. Dünya Savaşı sırasında Woodrow Wilson ve diğer idealistlerin savunuculuğunda ortaya çıktı. Milletler Cemiyeti Misakı 1919'da Versay Antlaşması'na dahil edildi. Cemiyet, II. Dünya Savaşı sonucunda feshedilip yerine Birleşmiş Milletler geçene kadar Cenevre'de bulunuyordu. 1920'de Milletler Cemiyeti Birliği üyeleri arasında yaygın olan büyük umutlar, 1930'lardaki Nazi Almanyası, Faşist İtalya ve Japonya'nın yarattığı zorlukla mücadelede Cemiyet'in yetersiz kalması nedeniyle yerini geniş çaplı hayal kırıklıklarına bıraktı.
Ünlü akademisyen ve geniş bir kitle tarafından Milletler Cemiyeti'nin en etkili entelektüellerinden biri olarak kabul edilen Sir Alfred Eckhard Zimmern çalışmalarında, Gilbert Murray ve Florence Stawell gibi diğer Britanyalı akademisyenlerle birlikte klasiklerden ilham almıştır. Bu akademisyen grubu, antik Yunan medeniyetine olan ortak ilgisi ve barışın teşvik edilmesi nedeniyle 'Yunanistan ve barış' topluluğu olarak anılmaktadır.
Milletler Cemiyeti'nin kurulması ve uluslararası konularda bilinçli bir kamuoyu oluşturulması umudu, I. Dünya Savaşı sonrasında uluslarası ilişkileri anlamaya adanmış kuruluşların ortaya çıkmasını da beraberinde getirdi. Bu kurumlar içerisinde New York'taki Dış İlişkiler Konseyi ve Londra'daki Chatham House bünyesindeki Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü mevcuttur. Aynı zamanda, 1919'da Galler'in Aberystwyth şehrinde Woodrow Wilson adına verilen uluslararası siyaset alanındaki ilk profesörlük kuruluşuyla birlikte uluslararası ilişkiler alanındaki akademik çalışmalar profesyonelleşmeye başladı.

Barışseverler Cemiyeti, dünya barışının korunmasına yönelik faaliyet yapmak amacıyla 14 Temmuz 1950'de İstanbul'da kuruldu. Cemiyet kurucuları, barış sorununun ekonomik, sosyal bir sorun olduğunu savunmaktaydılar. Bu nedenle de savaşı insanlık tarihinden uzaklaştırabilmek için, ekonomik, politik, sosyal konularda taraf olmaktan kaçınmamak gerektiğini belirtmekteydiler. Onlara göre aksi takdirde barış söylemi, soyut ve çözümsüz bir söylemden öteye gidemezdi. Cemiyeti kuranlar çözümün sosyalizmde olduğuna inanmaktaydılar. Bu nedenle Sovyetlerin “barış içerisinde bir arada yaşama” seçeneği Türkiye'deki sol çevreler tarafından desteklenmekteydi.

Amerikan Dostluk Hizmet Komitesi, Quaker topluluğunun Amerika ve dünya genelinde sosyal adalet ve barış için faaliyet gösteren bir organizasyonudur.Birinci Dünya Savaşı sırasında mağdurlara yardım sağlamak amacıyla Quaker topluluğu tarafından 1917'de ABD'de kuruldu.Bu kuruluşun üyeleri, askerlik yapmayı reddeder ve taraf gözetmeksizin savaşta hem kaybeden hem kazanan tarafa yardımlarda bulunur. AFSC, 1947'de İngiltere'deki Quaker kuruluşu Quaker Peace and Social Witness ile beraber Nobel Barış Ödülü'nü kazanmıştır.

Barış Derneği 20 Nisan 1977'de İstanbul'da kuruldu. 12 Eylül Darbesi sonrası kapatılana kadar nükleer silahların yasaklanması savundu, insan hakkı ihlalleri ile devletlerin sömürü faaliyetlerine karşı çıktı ve Birleşmiş Milletler kararları ve Helsinki Nihai Senedi'ne saygı gösterilip uyulması için faaliyetlerde bulundu. Aynı zamanda Türkiye'nin NATO'dan çıkması amacıyla faaliyet yürüttü.

Sovyet Barış Komitesi, barış hareketlerinden sorumlu devlet kuruluşu olarak 1949 yılında kuruldu. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu feshedildi. 1992 yılında Rusya'da "Barış ve Uzlaşma Federasyonu" adıyla tekrar organize edildi.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı 1910 yılında kurulan, ülkeler arası iş birliğini geliştirmeyi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası anlamda aktif uğraşlarını geliştirmeyi amaçlayan vakıftır. Aynı zamanda dünya barışına hizmet ve milletlerin birbirlerine anlayış gösterecekleri bir ortam doğmasına olanak sağlamıştır. Milletlerarası toplantıları, kitap yayımlarını ve sair propaganda işlerini finanse etmektedir.

Immanuel Kant'ın fikirlerinden yola çıkılarak 1980'lerde ileri sürülmüş olan, demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşmayacakları varsayımıdır.

Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği tarafından geliştirilmiş bir teoridir. Buna göre Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkeler ile kapitalist devletler bir arada barışçıl bir şekilde varlıklarını devam ettirebilirler. Teori Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkeleri tarafından ABD ve NATO örgütüne üye ülkeleriyle olan ilişkilerinde uzunca bir dönem hakim olmuştur.

Barış ilkelerini kullanarak Çin'in sosyalist sistemini çökertme düşüncesini ele alan bir teoridir. Bu teoriye göre; Amerika Birleşik Devletleri'nin ana stratejisi, Batılı siyasi fikirleri ve yaşam tarzlarını sosyalist ülkelere, özellikle de Çin'e yaymak için ülke içi hoşnutsuzlukları kışkırtmak ve grupların Çin Komünist Partisi önderliğine meydan okumalarını teşvik ederek sosyalist ülkeleri alt etmektir. Teoriye göre ABD, bu durumu barışçıl yöntemleri kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu nedenle barışçıl girişimlere daima şüpheyle yaklaşılması

Batu (Moğolca: Бат Хаан, Rusça: Баты́й, Farsça: باتو Bātū, Çince: 拔都, bá dōu; 1205 - 1255), Cengiz Han'ın en büyük oğlu olan Cuci'nin oğludur. Moğol İmparatorluğu'na bağlı Altın Orda'nın kurucusudur. 1240 - 1255 yılları arasında Altın Orda Devleti'ni yönetmiştir. Lehistan ve Macaristan ordularını yendikten sonra kurduğu devlet Rus toprakları ve Kafkaslarda 250 yıl egemen olmuştur.

Oğlu Cuci öldükten sonra Cengiz Han topraklarının oğullarını geçmesini buyurarak yönetimi Batu'ya verir. Batu'nun ağabeyi Orda Han da buna karşı çıkmaz. 1227 yılında Cengiz Han öldüğünde ise topraklar Batu ile Orda arasında yeniden dağıtılacaktır. Buna göre Batu İdil Nehri'nin batısındaki toprakları, Orda ise sonradan Ak Orda devletini kuracağı nehrin doğu kıyısındaki toprakları alacaktır. Batu, Ögeday komutasındaki Kuzey Çin seferine katılırken, kardeşi de batıda Kumanlar, Alanlar ve Bulgarlara karşı savaşır.

Kuzey Çin'in fethinden sonra Ögeday, kurultayda Batu'dan batıya doğru seferlere devam etmesini ister. 1235 yılına gelindiğinde Kırım topraklarını zaten fethetmiş olan Batu 130 bin kişilik orduyla Doğu Avrupa'ya ilerlemeye başlar. Ögeday'ın emriyle sefere Güyük, Büri, Möngke, Hulgen, Kadan, Baydar gibi Moğol asillerinin yanı sıra Sübedey, Borolday gibi önemli komutanlar katılır. Ordunun genel komutası Sübedey'dedir.
İdil Nehri'ni geçen ordu Volga Bulgarlarının topraklarını işgal eder. Volga Bulgarları, Kıpçaklar ve Alanların işgale karşı direnişleri bir yıl içinde bastırılır. 1237 yılının Kasım ayında Batu, Kiev Knezliği sarayına elçi göndererek II. Yuri'den bağlılığını bildirmesini ister. Yuri Moğollara teslim olmayı reddedince Ryazan kuşatılır. 6 gün süren muharebelerden sonra şehir tamamen yerle bir edilir. Yuri'nin, Moğol ordusunu durdurmak için oğullarının komutasında gönderdiği ordular yenilir. Kolomna ve Moskova şehirleri yakılır. 4 Şubat 1238 tarihinde Vladimir kuşatılır. 3 gün içinde başkent yakılır ve tamamen yokolur. Kraliyet ailesinin çoğunluğu yangında ölecek, Yuri kuzeye çekilir. Yeni kurduğu ordu ise Moğollar tarafından 4 Mart 1238 tarihinde Sit Nehri'nde hezimete uğratılır.
Bundan sonra Moğol ordusu gruplara ayrılarak Rus şehirlerine saldırır. Rostov, Uglich, Yaroslavl, Kostroma, Kashin, Ksnyatin, Gorodets, Galich, Pereslavl-Zalessky, Yuriev-Polsky, Dmitrov, Volokolamsk, Tver ve Torzhok ele geçirilir. Moğollara karşı en başarıyla direnen şehir 7 hafta boyunca işgalcilere boyun eğmeyen Kozelsk olur. Moğollara bağlılığını ilan eden Smolensk yıkımdan kurtulurken, Novgorod ve Pskov coğrafi engeller ve uzaklıklarından dolayı işgale uğramaz. İşgal sırasında Moğollar arasında da sorunlar yaşanır. Batu ile gerilim yaşayan Güyük ve Buri geri çağrılacak, Ögeday sadece Güyük'ün cepheye geri dönmesine izin verecektir. 1240 yılının Aralık ayında kuşatmadan sonra Kiev de ele geçirilince tüm Rus toprakları Moğol boyunduruğuna girmiş olur.

Moğolların ilerleyişinden kaçan Kumanlar Macaristan Krallığına sığınırlar. Batu, Macar kralı IV. Bela'ya sayısız elçiler gönderecek ve cevap alamayacaktır. Batu, Moğollara ihanet ettiğini iddia ettiği Kumanların iadesini isteyerek Macarları tehdit eder. Tarihçiler arasında Batu'nun amaçları hakkında ortak bir görüş yoktur. Batu'nun tüm Avrupa'yı fethetmek mi istediği, yoksa sadece hakim olduğu toprakların güvencesini sağlamak için mi Doğu Avrupa seferi düzenlediği bilinmemektedir. Lehistan ve Macar topraklarına saldırmayı planlayan Sübedey ve Batu bu ülkelere casuslar göndererek durum hakkında bilgi sahibi olurlar. Genel komuta Sübedey'de olacak şekilde istila planı hazırlanır. Üçe bölünen ordunun ilk grubu Lehistan topraklarına girerken, ikinci grup Karpatlara girer, üçüncü grup ise Tuna Nehri boyunca ilerler. Lehistan Ordusu Legnica Muharebesi, Macar Ordusu ise Mohi Muharebesinde yenilir. Macaristan ovası, Avusturya ve Dalmaçya Moğol egemenliğine girer. Moğollardan kaçan Macar kralı IV. Bela'yı takip etmek için Kadan görevlendirilir. 1241 yılında Batu ve Sübedey İtalya ve Almanya topraklarına sefer düzenleme planları yaparken Aralık ayında Ögeday Han'ın ölüm haberi alınır. Yeni hanın seçilmesi için geri çağrılan Moğol asilleri başkent Karakurum'a gitmek üzere cepheyi terk edecektir. Sübedey geri dönse de Batu fethedilen topraklarda kalacaktır.

Macar topraklarından Volga kıyılarına çekilen Batu, yeni hakanın seçilmesi için Töregene Hatun tarafından Karakurum'a davet edilse de gelemeyeceğini bildirir. Uzun bir zaman süren belirsizlikten sonra 1246 yılında tahta Güyük geçecektir. Börçigin hanedanının en yaşlı temsilcilerinden olan Batu, Moğol İmparatorluğunun batıdaki topraklarının hakimi olur. Rus toprakları ve Kafkaslarda egemenliğini ilan etse de Büyük Kağanın otoritesini hiçbir zaman reddetmeyecektir. Batu egemenliği altına aldığı Rus topraklarında Vladimirli Rus prens II. Yaroslav ile görüşür ve onu Kiev'de yetkili tayin eder. Batu daha sonra Yaroslav'ı Karakurum'a göndererek Güyük Han'ın tahta çıkış törenine katılmasını ister. Ancak Batu'nun başkentteki düşmanları Yaroslav'ı zehirleyerek öldürür. Batu Rus topraklarını ele geçirdikten sonra Rus prenslerinin kendisine bağlılıklarını ilan etmesini talep eder. Chernigovlu Mihail Cengiz Han döneminden kalan şaman geleneklerine göre iki ateşin önünden geçmeyi ve Cengiz Han'ın yazıtlarının önünde eğilmeyi reddedince Batu tarafından öldürülür.

Batu ile Güyük arasındaki çekişme Moğol istilası altındaki Gürcü Krallığında şiddetli şekilde hissedilir. Ögeday tarafından Moğol hakimiyetini yaymak üzere görevlendirilen Baycu Noyan, İran'daki ordusuyla Anadolu üzerine yürür. Anadolu Selçuklu Devleti 1243 yılında yapılan Kösedağ Muharebesinde yenilerek Moğol boyunduruğuna girer. Baycu Noyan, Selçukluların elindeki Gürcü prens VII. Davit Ulu'yu serbest bırakarak Güyük'ün sarayına gönderir. Gürcü tahtına kendi oğlunun çıkmasını isteyen kraliçe Rusudan ise Batu'nun sarayına oğlu VI. Davit Narin'i gönderir. Batu, VII. Davit Ulu'yu Gürcü topraklarının egemeni olarak tanıyarak desteklese de, Güyük Batu'nun kararını çiğneyerek VI. Davit Narin'i Gürcü kralı ilan eder.
Batu ile Güyük arasındaki gerginlik daha da artınca bölgedeki komutanı olan Baycu Noyan'ı görevden alacak ve Eljigidei adlı Moğol komutanı getirecektir. Bu dönemde Güyük, Rus topraklarında Batu'ya karşı ittifak yapmaya girişecek ve Aleksandr Nevski ile ittifak yapacaktır. Batu'yu huzuruna çağırdığı bir dönemde Güyük ölecektir.

Güyük ölünce Batu için Ögeday ve oğlu Güyük tarafından sürdürülen aile hanedanına son verme şansı ortaya çıkar. Tahta geçme şansı olan Batu, kendisi çok hasta iken ziyaretine gelen Möngke'nin bağlılığından etkilenecek ve 1250 yılında kendi hakimiyetindeki topraklarda yapılacak kurultayda Möngke'nin hanlığını destekleyecektir. Karara karşı çıkan Ögeday ve Çağatay soyundan Moğol prensler kurultayın Moğolistan'da yapılması gerektiğini öne sürerler. Batu, kardeşi Berke ve oğlu Sartak’ın korumasında olduğu halde Möngke’yi Moğolistan’a gönderir ve resmî kurultayda han seçilmesini sağlar. Ögeday hanedanının devam etmesini isteyen prensler kurultay tanımayacaktır. Bunun üzerine 1251 yılında tahta geçen Möngke rakiplerini hızla tasifiye eder.
Batı Rus topraklarında ise Batu’ya karşı çıkan Rus prens II. Andrey isyancı Moğol prenslerine destek verir. Bunun üzerine Vladimir’e saldıran Batu’nun ilerleyişi Novgorod ve Pskov önlerinde Töton Şövalyeleri tarafından durdurulur. Bu bölgeyi ise Batu Han ve oğlu Sartak ile dostluğu olan Aleksandr Nevski yönetecektir.
Möngke’nin iktidarı sırasında ona yardım ettiği için Batu’nun prestiji en yüksek seviyededir. Kardeşi Berke’nin itirazlarına rağmen Hülagu’nun seferlerine asker gönderecektir. Ancak Moğol İmparatorluğunda belirginleşmeye başlayan ayrılık sonunda Moğollar kendi aralarında savaşmaya başlayacaktır.
Batu’nun soyu kurmuş olduğu Altın Orda haricinde de bölgede çok sayıda hanedanda sürdürülecektir.

Batu’nun en az dört çocuğu olduğu bilinmektedir. Bunlardan Sartak babası öldükten sonra 1255-56 yılları arasında Altın Orda tahtına çıkacak, ancak Möngke’yi Moğolistan’da ziyaretinden az sonra ölecektir. Ondan sonra tahta amcası Berke geçecektir. Müslümanlığı seçen Berke, Moğolistan İmparatorluğuna şeklen bağlı kalsa da Abbasileri yenen akrabası Hülagû Han ile savaşacaktır. Bu dönemde artık Moğol İmparatorluğundaki çatlak iyice artmış olacak ve Altın Orda bağımsız bir devlet konumuna gelecektir. Berke, Doğu Avrupa’ya karşı büyük seferlere girişmeyecek ve iktidarı döneminde bazı yağma seferleri yaşanmasına rağmen kardeşi Batu dönemine göre Avrupa’da Moğol istilası yaşanmayacaktır. Altın Orda diğer Moğol devletlerine göre en uzun süre ayakta kalan olacaktır.

Moğolların Avrupa'yı istilası
Moğol İmparatorluğu
Altın Orda
Altın Orda hanlar listesi

Berke Han (d. ? - ö. 1266), 1257-1266 yılları arasında hüküm sürmüş Altın Orda Devleti hanı.

Cuci'nin oğlu, Batu Han'ın küçük kardeşidir. Hemen hemen kendisiyle aynı dönemde yaşayan tarihçi Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî'ye göre 1237/38 yılında Moğol ilerleyişi kapsamında Kafkasya'nın kuzeyinde Kıpçaklar'ın kesin yenilgiye uğratıldığı seferde Moğol kuvvetlerini komuta etti. Ağabeyi Batu Han'ın komutasındaki Moğollarca Avrupa topraklarına yapılan seferde yer alırken 11 Nisan 1241'de Macar ordusunun yok edildiği Mohi Muharebesinde bulundu.
İbn-i Haldun, El-Ayni ve El-Kalkaşandi'ye göre tahta geçmeden önce Kübreviyye Şeyhi Seyfeddin Bahârzi'nin sayesinde Müslüman olmuş, Berke Han'ın döneminde yaşamış Afgan tarihçi Cüzcani'ye göre ise zaten Müslüman bir çevrede büyüyen Berke çok daha önceden bu dine ilgi duymakla birlikte Buhara ziyaretinde Seyfeddin Bahârzi'nin etkisiyle kesin olarak İslam'a geçmişti. Berke ileriki yıllarda han olduğunda da Altın Orda tarihindeki ilk Müslüman han olma konumuna ulaşmıştı.
1251 yılında abisi Batu Han tarafından, bir türlü toplanamayan büyük Moğol hanının seçileceği kurultayı toplamakla görevlendirilen Berke, Moğolistan'ın Kodoe Aral denilen yerinde kurultayı toplayarak abisinin iradesi doğrultusunda burada Möngke'nin büyük han seçilmesinde önemli rol aldı. Müslümanlardan ordu kuran Berke, abisi Batu Han döneminde Halife ile Müslüman emir ve beyliklere elçiler göndermeye başlamıştı. 1253 yılında, Büyük Moğol Hanına Fransa kralının elçisi olarak gönderilen Flaman misyoner Rubrucklu William'ın kayıtlarına göre Batu Han, kardeşinin hanlığın komşusu Müslüman hükümdarlarla iletişimden rahatsızlık duymasından dolayı Berke'yi yurtluğu olan Derbent, Dağıstan bölgesinden daha doğuya doğru uzaklaştırmıştı.
Batu Han'ın 1255 yılında ölümünden sonra büyük Moğol hanı Möngke tarafından Hristiyan inancına sahip Sertak Han Altın Orda hükümdarı ilan edilmişti. Karakurum'dan Altın Orda'ya dönmekte olan Sertak Han, dönüş yolu üzerindeki amcası Berke'ye sırf Müslüman olduğu için uğramayarak ona saygısızlık etmişti. Ancak Sertak Han kısa süre sonra hastalanarak ölmesinin akabinde Möngke tarafından Sertak'ın on yaşlarındaki oğlu Ulakçı Han Altın Orda hanı ilan edilmişti. Ancak Ulakçı'da çok kısa süre hüküm sürebilmiş ve bilinmeyen bir sebeple hayatını kaybetmişti. Dönemin bazı Müslüman yazarlarınca Sertak'ın ölümüne kendisine saygısızlık yapılan Berke'nin dualarının etkili olduğu belirtilmekle birlikte, Sertak ve oğlunun kısa sürede ölümlerinde Berke'nin rolü olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Berke Han, kısa süren Sertak Han ve Ulakçı Han iktidarlarının akabinde 1256 yılı sonu ya da 1257 yılı başında Altın Orda hanı seçildi.
1257 yılında Rus topraklarında nüfus sayımı yaptıran Berke Han, 1259 yılında o tarihe kadar nüfus sayımı yapılmamış Novgorod Knezliğinde de sayım yaptırmak isteyince Novgorodlular'ın ayaklanmıştı. O da kendisine tabi Aleksandr Nevskiy'i görevlendirerek ayaklandırmayı bastırttığı gibi Novgorod'u da itaat altına alarak vergiye bağladı. Galiçya- Volhinya Kralı Daniel'in yeni kaleler inşa ederek isyana başlaması üzerine 1259/60 yılında Burundai'yi görevlendirerek Batı Ukrayna-Litvanya-Polonya topraklarındaki Lublin, Sandomierz, Sieradz, Zawichost, Krakow ve Bytom gibi şehirler yakılıp yağmalandı. Yapılan sefer sonucunda buralarda hanlığın etkinliğini yeniden sağladı.
Berke ilk yıllarında İlhanlılar ile yakın ilişki içindeydi. Hatta Hülâgû Han'ın İran ve Suriye seferlerine de askeri destekte bulundu. Ancak Hülâgû Han'ın ele geçirilen Azerbaycan'dan pay vermeyip kendi topraklarına katması üzerine bu verimli ve zengin topraklar nedeniyle onunla arası bozuldu. Bir süre sonra Azerbaycan ve Gürcistan toprakları üzerinde İlhanlılar ile hâkimiyet mücadelesine başlayan Berke Han ile İlhanlılar'ın diğer düşmanı Memlük sultanı Baybars ortak hareket etmek amacıyla karşılıklı olarak elçiler göndermeye başlamıştı. 1262 yılında İlhanlılar üzerine düzenlenen askeri seferde yeğeni Emir Nogay idaresindeki ordusu İlhanlı birliklerini başlarda yense de sonrasında Hülâgû Han komutasındaki İlhanlı ordusuna yenildi. Aynı yılın Aralık ayında, iki hükümdarın başındaki orduların karşılaştığı ana savaşta da Hülâgû Han galip geldi. Hülâgû Han'ın emriyle, kaçan Altın Orda kuvvetlerini takibe koyulan İlhanlı birliklerinin yağma ve eğlenceye düşmesinden faydalanan Berke Han, zor da olsa yeniden asker toplayarak ani bir saldırı ile 13 Ocak 1263'te Terek Irmağı yakınlarda yaşanan muharebede İlhanlı güçlerini yenilgiye uğrattı.
Berke Han, İlhanlılar ile mücadele hâlindeyken 1262 yılında Rostov, Yaroslavl, Suzdal ve Vladimir halkları fazla vergilerden duydukları rahatsızlık sonucu isyan başlatmıştı. İlhanlı seferi nedeniyle zor durumda olan Berke Han ilk başlarda gerekli müdahalede bulunamadı. Ancak İlhanlı mücadelesinin sonlanmasının akabinde Ruslar'ı cezalandırma seferi hazırlığındayken Aleksandr Nevskiy'in arabuluculuğu sayesinde seferden vazgeçti. Yapılan görüşmeler sonucunda vergilerin toplanması ve Han'a sunulması da bizzat knezlerin sorumluluğuna bırakıldı.
1263 yılında Berke Han, İlhanlılar'a karşı Memlük sultanı Baybars ile ittifak kurdu. Bu ittifaka İlhanlılardan kaçarak Bizans'a sığınmak zorunda kalan Anadolu Selçuklu Devleti'nin eski hükümdarı II. İzzeddin Keykavus da katılmıştı. Berke Han, İzzettin Keykavus'un halası ile evli olduğundan ona yakınlık duymakta ve yeniden Anadolu Selçuklu tahtına geçmesi için onu desteklemekteydi. Bu esnada Hülâgû'dan çekinen Bizans İmparatoru VIII. Mihail'in, İzzettin Keykavus'u Ainos kalesine hapsetmesi üzerine Berke Han, ordusunu Ainos üzerine gönderdi. Moğol güçlerinin kuşatmasına dayanamayacağını anlayan kale savunucuları II. İzzeddin Keykavus'u 1264 yılında bırakmak zorunda kaldı.
Arık Böke ile Kubilay Han'ın 1260-1264 yılları arasında  Moğol İmparatorluğu'nun idaresi için yaşanan iç savaşta Arık Böke'yi destekleyen Berke Han, tahta Kubilay'ın geçmesiyle büyük hanlıkla olan ilişkisini kesti. Bu arada kendisine bağlı Harezm bölgesini işgal eden Çağatay Hanlığı Hanı Algu ile de ilişkileri bozuldu. Çağatay Hanlığı için Algu ve Kaydu arasında yaşanan çatışmalarda Kaydu'yu desteklemekle birlikte, İlhanlılarla olan mücadeleden dolayı çatışmalara tam olarak müdahil olamadı.
1265 yılında Bulgar Çarı Konstantin Tih'in yardım talebi üzerine, Emir Nogay idaresinde büyük bir orduyu Bizans üzerine yolladı. Yapılan savaşta Bizans kuvvetleri bozulup geri çekilirken VIII. Mihailde güçlükle İstanbul'a dönebildi.
1265 yılı başlarında Hülâgû Han'ın ölümü üzerine Emir Nogay komutasındaki Altın Orda kuvvetleri Derbent üzerine harekete geçirtti. Ancak 20 Temmuz 1265'te Aksu Irmağı kenarında yaşanan çatışmada ordusu yenilgiye uğrayıp çekilmek zorunda kalınca kendisi 300.000 kişilik büyük bir orduyla İlhanlılar üzerine sefere çıktı. Kura Nehri'ne karşılaştığında yeni İlhanlı hükümdarı Abaka Han onun askerî gücü nedeniyle doğrudan bir çatışmadan kaçınarak tüm köprüleri yıktırttı. Nehrin karşısına geçemeyen Berke Han, bunun üzerine Tiflis dolaylarından Azerbaycan topraklarına girmek için harekete geçtikten kısa bir sonra yolda hastalanarak öldü.
Berke Han öldüğünde, arkasında iç huzurunu sağlamış, Müslümanlaşmış ve barındırdığı yoğun Kıpçak nüfusu nedeniyle giderek Türkleşen bir imparatorluk bırakmıştı.
Berke Han Müslüman olan ilk Altın Orda hanı olduğu gibi Moğol devletleri arasında da Müslümanlığı seçen ilk hükümdardır. Batu Han döneminde kurulan başkent Saray, onun döneminde Ural Nehri kenarında günümüzde Kazakistan'ın Atırav şehri yakınlarındaki Saray Berke'ye taşındı. Moğol İmparatorluğu'dan ayrılan Berke Han, kendi adına sikke bastırarak bağımsızlığını ilan etti.

Bohemya Krallığı (Çekçe: České království) Orta Avrupa'da Bohemya bölgesinde yer alan Çek devletidir, bugünkü Çekya sınırları içinde kalmaktadır. 1806 tarihine kadar Bohemya kralı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu hükümdarı seçme yetkisine sahip olan elektör heyetinin üyesiydi. Krallık önce Avusturya İmparatorluğu, 1867 yılında da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarının parçası olmuştur. I. Dünya Savaşı'nda İttifak Devletlerinin yenilgisinin ardından krallık ve bağlı olduğu imparatorluk dağılmış, sonrasında bağımsızlığını ilan eden Çekoslovakya'nın ana unsurlarından olmuştur.

11. ve 12. yüzyıllarda Bohemya hükümdarları soya dayalı olmayan kraliyet unvanlarına sahip olduktan sonra I. Ottokar 1198 yılında krallığı devam ettirecek hanedanı resmen ilan etmiştir Bu hak iddiası Alman kralı Philip tarafından tanınmış, bunun karşılığında Philip'in IV. Otto'ya karşı tahtta hak iddiası desteklenmiştir. 1204 yılında I. Ottokar'ın hükümdarlığı IV. Otto ve III. Innocentius tarafından da onaylanmıştır. 1212 yılında İmparator II. Friedrich Bohemya'yı dükalıktan krallığa yükseltirken, Çek kral imparatorluk konseyleri hariç bütün zorunluluklarından affedilir. 1526 yılında Habsburg Monarşisi'ne dahil edilir. 1918 yılında I. Dünya Savaşı'nın ardından dağılan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bünyesindeki son Bohemya Kralı I. Karl tahttan feragât etmeyince devrilecektir. Prag'da kurulan meclis Habsburg Monarşisi'nin devrildiğini ve Çekoslovakya Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan eder.

Bohemya hükümdarları listesi

Bohemya tarihi13 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) 14 Kasım 2012 tarihinde erişilmiştir

Buhara Kuşatması, Harezmşahlar'ın Moğollar tarafından istilası sırasında Şubat 1220'de] gerçekleşmiştir. Moğol İmparatorluğu'nun hükümdarı Cengiz Han, Şah Alâeddin Muhammed'in yönettiği Harezmşahlar Devleti'ne karşı çok yönlü bir saldırı başlatmıştı. Şah, büyük şehirlerini tek başına savunmayı planlarken, Moğollar sınır kasabası Otrar'ı kuşattılar ve Harezm içlerine doğru ilerlediler.
Buhara şehri, Harezmşah İmparatorluğu'nun önemli bir ticaret ve kültür merkeziydi; ancak Moğol İmparatorluğu sınırından çok uzaktaydı ve bu nedenle Şah, şehri savunmak için 20.000'den az asker tahsis etmişti. Cengiz Han'ın komuta ettiği ve 30.000 ila 50.000 kişilik bir Moğol kuvveti, daha önce büyük ordular için geçilmez olduğu düşünülen Kızılkum Çölü'nü aştı. Buhara'yı hazırlıksız yakaladılar ve başarısız bir saldırının ardından dış şehir üç gün içinde 10 Şubat'ta teslim oldu. Harezmşahlar kaleyi iki haftadan az bir süre savundular, ancak daha sonra kale alındı.
Moğol ordusu kaledeki herkesi öldürdü ve şehrin nüfusunun büyük kısmını köleleştirdi. Moğollar yetenekli zanaatkarların ve sanatkarların çalışmalarını kendilerine mal ettiler ve diğer yerlileri ordularına aldılar. Buhara daha sonra yangınla yok olmasına rağmen, yıkım diğer yerlere kıyasla nispeten hafifti; kısa bir süre içinde şehir bir kez daha ticaret ve öğrenim merkezi haline gelerek Pax Mongolica'nın büyük ölçüde parçası oldu.

Moğol istilasının arifesinde, Yâkût el-Hamevî'nin coğrafi araştırması Buhara'yı " Orta Asya'nın en büyük şehirlerinden biri" olarak tanımar. Yaklaşık 300.000 kişilik nüfusu ve 45.000 kitaplık kütüphanesiyle şehir, öğrenme ve kültür merkezi olarak Bağdat ile rekabet etmekteydi. 1121 yılında inşa edilen Po-i-Kalan camisi, dünyanın en büyük camilerinden biriydi ve Kalyan minaresini içeriyordu. Büyük bir ticaret merkeziolan Buhara, aynı zamanda köle ticareti 1220 yılına gelindiğinde yüzyıllardır Orta Asya'nın köle ticaretinin önemli bir merkeziydi
Şehir, beşinci yüzyılda inşa edilen ve bir kale görevi gören Ark Kalesi tarafından korunuyordu; tarım arazileri Zerefşan Nehri'nden gelen su ile yoğun bir şekilde sulanıyordu.
On ikinci yüzyılda şehir, Semerkant, Taşkent ve Fergana gibi bölgedeki en zengin şehirlerin çoğunu tarihsel olarak kontrol eden Karahanlılar'ın yönetimi altındaydı. İsim olarak Karahıtay Hanlığı'nın vasalı olan Karahanlılar, kontrolleri altındaki geniş nüfus ve topraklar nedeniyle özerk olarak faaliyet göstermelerine izin verilmişti. 1215'e gelindiğinde, çöken Selçuklu İmparatorluğu'nun bıraktığı güç boşluğuna Ürgenç'e doğru genişleyen ve aynı zamanda Karahıtayların eski vasalları olan Harezmliler tarafından boyunduruk altına alınmışlardı. 1218 yılında Hârezmşâh Alâeddin Muhammed, Hemedan, İran ve Horasan sultanıydı ve Gurlular ile İldenizliler üzerinde hakimiyet kurmuştu. Harezmşah Hanedanı, Cengiz Han'ın fetihlerinden kaçan mülteciler tarafından zaten istikrarsızlaştırılmış olan Karahıtay'ı gasbetmişti ve Cengiz Han Moğol kabileleri üzerinde egemenlik kurmaya başlamıştı.
Ortak düşmanları olan Nayman prensi Kuçluk'un yenilgisinden sonra Moğollar ile Harezmliler arasındaki ilişkiler başlangıçta güçlüydü ancak Şah kısa süre sonra Moğollardan çekinmeye başladı. Tarihçi en-Nesevi bunu, hızı ve hareketliliği Şah'ı korkutan Moğol birlikleriyle daha önce gerçekleşen beklenmedik bir çatışmaya bağlar. 1218 yılında Şah, Otrar valisi İnalcık'ın bir Moğol ticaret kervanını tutuklamasına ve mallarına el koymasına izin vermiştir. Diplomatik bir çözüm arayışında olan Cengiz Han, Ürgenç'e üç elçi gönderdi; ancak Muhammed onları aşağılayarak, birini alenen idam etti. Öfkelenen Cengiz Han, Kin Hanedanlığı'na karşı sürdürdüğü savaşı geride Mukali komutasında yalnızca asgari bir kuvvet bırakarak 1219'da ordusunun büyük bir kısmıyla batıya doğru yola çıktı.

Moğol istilasının toplam gücü hakkında çelişkili bilgiler bulunmaktadır. En yüksek rakamlar Cûzcânî ve Reşîdüddîn gibi klasik Müslüman tarihçiler tarafından hesaplanmıştır. Morris Rossabi gibi modern bilim insanları Moğol istilasının toplam gücünün 200.000'den fazla olamayacağını belirtmişlerdir; John Masson Smith ise yaklaşık 130.000 civarında bir tahminde bulunmaktadır. 75.000'lik asgari rakam, tümenlerin (Moğolların en büyük askeri birimi) sıklıkla büyüklük olarak abartıldığı hipotezini öne süren Carl Sverdrup tarafından verilmiştir. Moğol orduları dalgalar halinde Harezm'e geldiler: önce Cengiz'in en büyük oğlu Cuci ve general Cebe komutasındaki bir öncü kuvvet Tanrı Dağları geçitlerini geçerek Fergana Vadisi'nin doğusundaki kasabaları harap etmeye başladılar. Cuci'nin kardeşleri Çağatay ve Ögeday daha sonra Otrar'a inip şehri kuşattılar. Cengiz Han kısa süre sonra en küçük oğlu Tuluy'yu de yanına alarak geldi ve işgal kuvvetlerini dört tümene ayırdı: Çağatay ve Ögeday Otrar'ı kuşatmaya devam ederken, Cuci kuzeybatıya, Ürgenç yönüne doğru ilerleyecekti. Küçük bir müfreze de Hucend'i almak için gönderildi, ancak Cengiz Han'ın kendisi ise Tolui'yi ve ordunun yaklaşık yarısını yani 30.000 ila 50.000 kişi arasında askeri alarak batıya doğru yola çıktı.

Harzemşahlar pek çok sorunla karşı karşıyaydı. İmparatorluğu geniş ve yeni kurulmuştu, hala gelişmekte olan bir yönetime sahipti. Annesi Terken Hatun, krallıkta hâlâ önemli bir güce sahipti; Peter Benjamin Golden, Şah ile annesi arasındaki ilişkiyi "huzursuz bir ikilik" olarak nitelendirir ve bu durum sıklıkla Muhammed'in aleyhine işlemiştir. Şah, komutanlarının çoğuna güvenmiyordu; tek istisna, bir önceki yıl Irgız Nehri çatışmasında askeri becerisi kritik öneme sahip olan en büyük oğlu ve vârisi Celâleddin'di. Eğer Harezmşah, komutanlarının çoğunun istediği gibi açık savaşa girmek isteseydi, hem ordunun büyüklüğü hem de becerisi açısından Moğol ordusu tarafından geride bırakılacaktı. Şah, kuvvetlerini imparatorluğun en önemli şehirlerine garnizon birlikleri olarak dağıtmaya karar verdi. Varsayılan savaş alanına uzak olduğundan, Buhara'ya nispeten az sayıda asker bırakıldı. Moğol ordusunda olduğu gibi Şah'ın kuvvetlerinin büyüklüğü ve yapısı konusunda da tartışmalar vardır. Tarihçi Cüveynî, Otrar'a yardım için 50.000 kişinin gönderildiğini ve Buhara'da en az 20.000 kişinin bulunduğunu belirtmektedir. Sverdrup'a göre Buhara'da iki ila beş bin arasında asker vardı. Şah'ın stratejisini anlayan Cengiz, Semerkant kalesini dolaşarak Kızılkum Çölü'nde 300 mil yol kat ederek 7 Şubat 1220'de Buhara'ya ulaşmıştır. Çağdaşları Kızılkum'u büyük orduların geçemeyeceğine inanırken, H. Desmond Martin ve Timothy May bu manevrayı taktiksel bir ustalık hamlesi olarak değerlendirdiler.

Şah tamamen hazırlıksız yakalandı. Cengiz Han'ın önce Semerkant'a saldıracağını, hem ordusunun hem de Buhara'da bulunan garnizonun kuşatmayı kaldıracağını öngörmüştü. Han'ın Kızılkum'dan geçmesi, Harezm ordusunu güçsüz bırakmıştı; düşmanla savaşa giremiyordu veya halkına yardım edemiyordu. Cüveyni, Buhara'daki garnizonun Gür-Han adlı bir adam tarafından komuta edildiğini kaydeder; 20. yüzyılın başlarındaki tarihçi Vasily Bartold, bunun Cengiz'in eski dostu ve yeni düşmanı olan Camuka olabileceğini öne sürmüştür. Daha yakın tarihçiler ise Camuka'nın 1206'da idam edildiğine inandıkları için bunun pek olası olmadığını düşünüyorlar.
Kuşatmanın asıl askeri hareketi, Sultan'ın 2.000 ila 20.000 kişilik birliklerinin kuşatmanın ikinci veya üçüncü gününde meydana geldi; Cüveyni, bunların Moğollar tarafından nehrin kıyısında yok edildiğini şu şelide kaydeder:

Bu kuvvetler Ceyhun kıyılarına vardıklarında Moğol ordusunun devriyeleri ve öncü birlikleri üzerlerine saldırdı ve hiçbir iz bırakmadı... Ertesi gün güneşin yansımasıyla ova, kanla dolu bir tepsiyi andırıyordu.
Tarihçi Paul Buell, yalnızca Sultan'ın yardımcı birlikleri tarafından yürütülen ve şehir garnizonun katılmadığı bu hurç hareketinin sadece bir kaçma girişimi olabileceğini belirtirken bu kadar ayrılmaya istekli olmalarının Buhara'nın Karahanlılar'dan on yıldan daha kısa bir süre önce alınmış olan çok yeni bir Harezm fethi olmasına bağlıyor. 10 Şubat'ta kasaba teslim oldu. Tek direniş, kaledeki küçük bir sadık grup tarafından gösterildi. Kale en yüksek özelliklere göre inşa edilmişti, ancak Han Çin'den kuşatma savaşı konusunda uzmanlar getirmişti; on gün sonra yangın çıkarıcı ve barutlu silahlar kullanılarak bir gedik açıldı ve kale on ikinci günde düştü.

Şehre girdikten sonra Cengiz Han'ın şehrin Ulu camisinde şu konuşma yaptığı kaydedilmektedir:

Ey Ahali, bilin ki büyük günahlar işlediniz ve aranızdaki büyükler bu günahları işlediler. Bana bu sözlerim için ne kanıtım olduğunu sorarsanız, bunun Tanrı'nın cezası olmam olduğunu söylerim. Eğer büyük günahlar işlememiş olsaydınız, Tanrı benim gibi bir cezayı üzerinize göndermezdi.
Kaleden gelecek ufak bir direniş bile Buhara'nın geri kalanına zarar verecekti. Moğollar, direnenleri dışarı atmak amacıyla şehri ateşe verdiler; şehirdeki yapıların çoğu ahşap olduğundan, kısa sürede kontrolden çıkan yangın, ünlü kütüphane de dahil olmak üzere şehrin çoğunu küle çevirmiştir. Yangında ayakta kalan Po-i-Kalyan camisi de dahil olmak üzere taş yapıların çoğu Moğollar tarafından yerle bir edildi; Kalyan Minaresi ise ayakta kaldı.
Kalenin içindeki herkes katledilmiş olmasına rağmen, Merv ve Gürgenç gibi diğer şehirlerin aksine, kale halkı tümüyle yok edilmemiştir. Bunun yerine halk tahliye edilmiş ve bölünmüştür. Kadınların çoğu tecavüze uğramış ve cariye olarak alınmış; şehrin zanaatkarları fabrikalara gönderilerek Moğol silahları üretmeleri talimatı verilmiş ve savaşma çağındaki tüm kalan erkekler Moğol kuvvetlerine alınmıştır. Bu askerler, 1220 ve 1221'de gerçekleşecek Semerkant ve Gürgenç kuşatmalarında canlı kalkan olarak kullanılacaktı. Şah Muhammed Hazar Denizi'ndeki bir adada yoksul bir şekilde ölmüş ve Moğollar sistematik olarak imparatorluğundaki her büyük şehri kuşatmış ve ele geçirmiştir; oğlu Celaleddin en fazla direnişi göstermiş ancak sonunda Kasım 1221'de İndus Muharebesi'nde yenilmiştir.

Kısa vadede yıkıcı olsa da kuşatma şehrin sonu olmamıştır. Aslında şehir, yirmi yıl içinde

Burhan Haldun Dağı Moğolistan'ın Hentiy eyaletinde bulunan ve Moğollar için kutsal sayılan dağlardan biridir. Cengiz Han'ın buraya gömüldüğü kuvvetli bir ihtimal olarak görülmektedir. Budist olan Moğollar ve Türki kavimler Buda'yı burhan olarak adlandırmaktaydı, bu sebeple bu dağın isminin Sonsuz Buda anlamına geldiği söylenir.
Moğol İmparatoru Cengiz Han'ın seferlere çıkmadan önce buraya gelip dua ettiği rivayet edilir, aynı zamanda mezarının bu dağa yakın bir yerde olduğu sanılmaktadır. Ayrıca Cengiz Han'ın babası Yesügey Bahadır öldüğünde, henüz 9 yaşındaki Cengiz Han'a miras kalan 9 tuğlu sancağı ele geçirmek için Cengiz Han'ı öldürmek isteyen Targutay Kriltuh ve onu destekleyenlerin eline 9 tuğlu sancağı geçirmek istemeyen Cengiz Han 4 gün boyunca bu dağda sadece atıyla birlikte kalmıştır. 4 gün atının kanını içerek beslenmiş, dağdan çıkmak istediği her günde bir engelle karşılaşmış ve bunu tanrıların gösterdiği işaretler olarak yorumlayıp dağdan inmemiştir. Açlıktan ölmek üzere olduğunu düşünen ve artık "Sonu ne olursa olsun" demeye başlayan Cengiz Han, atıyla birlikte dağdan bir patikayı takip ederek inerken yakalanıp esir alınmıştır. Esirlikten kurtulduktan sonra da beyliğini bu dağın yamacına kurmuş ve her sabah düzenli olarak dağa çıkarak dua etmiştir. Öldükten sonra bu dağlara gömülmek istediğini, vasiyet olarak kendisinden 2 yaş küçük ve hanlığı boyunca en rütbeli komutan olan kardeşi Kassar'a bildirmiştir. Burgada daglarından çaylar doğardı. Başlıcaları Baykal Golüne dökülen Tula, Büyük Okyanusa dökülen Onan ve Kerulan ırmaklarıdır.

Moğolistan'daki Dünya Mirasları listesi

Börçigin (Moğolca: Боржигин, Borçigin; Çince: 博爾濟吉特; pinyin: Bó'ěrjìjítè Eski Türkçe: Börü Tegin), Cengiz Han ve ardıllarının üyesi olduğu boydur. Ayrıca "Altan Urug" (Moğolca: Алтан ураг), yani "altın soy" ve Munkak olarak da bilinir.
Esasen Bodonçar'ın sülalesi için kullanılan Börçigin adı, Moğol İmparatorluğu kurulduktan sonra Kiyat boyundan sadece Cengiz, Cuci Kasar, Kaçiun ve Temüge Oççigin olmak üzere dört kardeşin sülalesinden gelenler ("Altan Uruk") için kullanılmaya başlamıştır.
1271'de Cengiz Han'ın torunu olan Kubilay Han Çin'de Yuan Hanedanını kurdu. Börçiginler 14. yüzyılın büyük bölümü boyunca da Moğol İmparatorluğu'nda, Çin'de ve Asya'nın diğer kısımlarında hüküm sürdüler. 1368'de Togan Timur yönetimindeyken Börçiginler Çin hakimiyetini kaybettiler ama aile mensupları 17. yüzyıla kadar Moğolistan'ı yönetmeye devam etmiştirler ve Çin'in Kin Hanedanı'ndaki 49 Moğol sancağının en güçlüsüydüler. Börçigin günümüz Moğolistan'ında yaygın bir soyadıdır.

Cengiz Han Soyu'nun izlerini özellikle Orta Asya'da bulmak mümkündür. Onun dört oğlu ve onun hemen ardından gelen vârisleri adları ve yaptıklarıyla şöhret sahibidirler. Daha sonraki Asyalı hükümdarlar çürük dayanaklarla kendilerini bu soydan gelmiş göstermeye çalışmışlardır. 14. yüzyılda geçerli kaynaklar (ki bunlar büyük oranda Reşidüddin'e ve diğer Arap tarihçilerine dayanmaktaydı) bu konuda bilgi verememektedir. Genbilimsel DNA testinin yakın zamanda gördüğü revaçla birlikte daha çok insan bu büyük Kağan'ın soyundan geldiğini iddia etmeye başlamıştır.
Cengiz Han soyundan inen Asya hanedanları arasında şunlar vardır: Çin'de Yuan Hanedanı, İran'da İlhanlılar, Deşt-i Kıpçak'ta Altın Ordu (Cuci ulusu), Kuzey Asya ve Orta Asya'da Sibir Hanlığı, Şeybânî Hanlığı ve Astrahan Hanlığı Cungarya ve Altaylarda Ögeday Hanlığı. Kural olarak Cengiz soyu Tatar politikalarında çok büyük önem arz ediyordu.
Örneğin Mamay Mirza yetkisini kukla hanlar eliyle kullanabiliyor ama kendisi Cengiz soyundan gelmediği için han unvanını kullanamıyordu.
dipnot: Börçigin; Börü Tigin'den türemiş olup "kurt prens" anlamına gelir.

Boy teşkilatlanmasının 20. yüzyılda uygulanan bir bağı kalmamıştır ama hâlen pek çok Moğol için bir şeref ve gurur meselesi sayılmaktadır. 1920'lerde komünist rejim boy adlarının kullanılmasını yasaklamıştı. Bu yasak 1997'de yürürlükten kaldırıldığında ailelerin çoğunluğu boy bağları hakkındaki bilgilerini yitirmişlerdi. Bu nedenle de aşırı sayıda aile nüfus kaydını en prestijli boy ismi olan Börçigin mensubu olarak yapmıştır ki bunların pek çoğunun tarihi bir temeli yoktur.

Camuka ((Moğolca: Жамуха)  veya Gür Han ö. 1206), asker, politikacı ve Moğol Cacirat kabilesinin şefi, sonraları Cengiz Han olarak anılacak olan Temuçin’in kan kardeşi (anda) ve rakibidir.

Camuka, 12. yüzyıl sonları ve 13. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Küçük yaşlarda Temuçin ile tanışmış ve kan kardeşi (anda) olmuştur. Temuçin'in karısı olan Börte, Merkitler tarafından kaçırıldığında, Tuğrul Han ile birlikte Temuçin'in yanında Merkitler’e karşı savaşmış ve Börte’nin kurtulmasını sağlamıştır. Buna rağmen Temuçin ve Camuka’nın aralarının bozulması çok uzun sürmemiştir. Aralarının bozulmasında ki asıl etmenin iktidar hırsı olup, “Moğolların Gizli Tarihi” adlı eserde bir buçuk yıl göçebe olarak Temuçin ve Camuka’nın nasıl birlikte yaşadığını ve ayrıldığını anlatmıştır. Temuçin dağa doğru, Camuka nehre doğru giderek konaklamışlardır. Temuçin ile aralarında olan gerilim daha sonraları artmış, Camuka, Temuçin’in kabilesine saldırarak büyük zararlar vermiştir.

Temuçin'in yeniden güçlenmesinin ardından, Tuğrul Han ile ittifak yapan Camuka, Temuçin'e yeniden saldırmış, ancak ittifakta olan bazı kabilelerin Temuçin'in yanında yer alması nedeniyle Tuğrul Han ve Camuka yenilmiştir. Bu yenilgiden sonra Camuka Naymanlar’a sığındı.
1201’de, Camuka’nın topladığı Kurultay, Camuka’ya “Gür Han” unvanı vermiştir. Camuka bu unvanını kullanarak, Temuçin'e karşı olan kabileleri tekrar etrafında topladı ve Temuçin'e karşı savaş başlattı. Bu savaşı da Temuçin kazanarak, Camuka'nın ordusunu tamamen dağıttı ve Camuka, Temuçin'e esir düştü.

“Moğolların Gizli Tarihi” adlı esere göre, Camuka'nın, Temuçin'e esir düşmesinden sonra, Temuçin yeniden dost olmak istediğini söylemiş ancak Camuka bunu reddedip, onurlu (kansız) bir ölüm istemiş ve Temuçin de Camuka'nın bu isteğini yerine getirmiştir. Bir çuvalın içine konularak tokmaklarla vura vura öldürülmüştür, böylece kanı akıtılmamıştır.

2007 yapımı Moğol: Cengiz Han'ın Yükselişi adlı sinema filminde Camuka, Çinli oyuncu Sun Honglei tarafından canlandırıldı.
Paradox Interactive'in yayımladığı 2020 çıkışlı video oyunu Crusader Kings III'de yer almaktadır.

Temir, Ahmet. Moğolların Gizli Tarihi (Çeviri). Ankara: Türk Tarih Kurumu (2010). ISBN 978-975-6-0752-2

Cebe (Moğolca: Зэв, romanize: Zev; doğum ismi :Jirqo'adai (Modern Moğolca: Zurgadai); Moğolca: Зургаадай, Çince: 哲别) (ö. y. 1224) Cengiz Han'ın en önemli Noyanlarından birisiydi. O Cengiz Han zamanında Targudai Khiriltug'un liderliği altında olan Tayçiut kabilesinin Besut klanına mensuptu. Cebe Cengiz Han'ın idaresindeki Moğol İmparatorluğu'nun topraklarının genişlemesinde önemli bir rol oynamıştır. Cengiz Han'ın generali olarak tarihteki önemli rolüne rağmen hakkında pek fazla kaynak veya biyografi bulunmamaktadır. Cebe düşman askeriyken Cengiz Han onu kendi ordusuna katmış ve onu dünyanın en büyük generallerinden biri haline getirmiştir. Cebe alışılagelmişin dışında ve cüretkâr hamleleri ile "Tarihteki en büyük süvari generali" olarak adlandırılmıştır.

1201'de Chakirmaut Muharebesi esnasında atılan bir ok, Cengiz Han'ı boynundan yaraladı. Bunun üzerine Cengiz Han'ın sadık komutanı Çelme, onun yarasıyla ilgilendi. Savaşı kazandıktan sonra, mağlup tarafa kendi atını boynundan vuranın kim olduğunu sordu. Bu muhtemelen yarasını gizlemek ve yanlış iddiaları ortadan kaldırmak için yapılmış bir örtmeceydi. Jirgo'adai gönüllü olarak oku atan kişinin kendisi olduğunu itiraf etti. Jirgo'adai, ayrıca kendi hayatının Cengiz Han'ın elinde olduğunu belirtti ve eğer ki Cengiz Han kendisini bağışlarsa ona hizmet edeceğini söyledi. Cengiz han insanların yeteneklerine ve sadıklıklarına değer verirdi. Nitekim Jirgo'adai'yi affetti ve onu kendi ordusuna kattı. Sonrasında Jirgo'adai'ye 'Cebe' bir isim verdi. Cebe, Moğolca'da hem ok hem de silah anlamına gelmektedir.

Cebe gösterdiği askeri başarılar ile Cengiz Han'ın en yakınındaki generallerinden biri olmuş ve Cengiz Han'ın gözünde Subutay ve Mukali seviyesine yükselmiştir. 1211 yılında Moğollar, Kin Hanedanı'na karşı savaş ilan etmiş ve Cebe'de bu istilalar sırasında ordunun sol kanadını yönetmiş, burada büyük askerî başarılar göstermişti. 1218 yılında Cebe, Karahıtaylar'ı işgal etme ile görevlendirildi. Aynı zamanda Karahıtay hükümdarı Kuçluk'u da öldürmesi emredildi. Cebe ve 20.000 kişilik ordusu Karahıtay Devleti'ne girince burada büyük bir törenle karşılandı. Zira Kuçluk, Budist bir Türk idi lakin halkın çoğu Müslümandı. Kuçluk, halkını Budist olmaya zorluyor ve Müslümanlara işkenceler ediyordu. Bu sebepten dolayı Karahitay halkı, Moğollar'a işgalci gözü ile bakmamış aksine Cebe ve Moğol ordusuna kurtarıcı gözüyle bakmıştır. Bu iyi niyetten ötürü Cebe, şehrin yağmalanmasını yasakladı. 1219 yılına gelindiğinde Moğollar ve Harezmşahlar arasında savaş patlak vermiş ve Cebe'de bu savaşta büyük başarılar göstermiştir. Fergana Vadisi çevresinde saldırılarda bulunan Cebe, daha sonrasında Harezmşahlar Devleti'nin başkenti Semerkant'a gelerek Cengiz Han'ın ana ordusuna katıldı.

Cebe Noyan'ın, Kalka Nehri Muharebesi sonunda bir Kıpçak tarafından öldürüldüğü iddia ediliyor. Cebe'nin nasıl öldüğü hala gizemini korumakta.

Cengiz Han'ın yükselişi, 1162'de Temuçin olarak doğumundan, Moğol reislerinden oluşan bir meclis olan Kurultay tarafından kendisine "Evrensel Hükümdar" anlamına gelen "Cengiz Han" unvanının verildiği 1206 yılına kadar olan olayları kapsar.

Moğollar ilk olarak Tang Hanedanı döneminde ortaya çıkmış ve 553'ten 745'e kadar Göktürkler'in vasalları olan Şiveyler'in bir kolu olarak tanımlanmıştır. Şiveyler, Moğolların Argun Nehri'ne göçtüğü ve Hıtaylar'ın vasalı oldukları 10. yüzyıla kadar Küçük Hingan Sıradağları'nda yaşamışlardır. Moğollar 11. yüzyılda Onon Nehri ve Kerulen Nehri'ne ulaşana kadar batıya doğru ilerlemeye devam etmişlerdir.
Moğol mitolojisine göre, Cennet tarafından doğurulan mavi-gri bir kurt ile alageyik bir dişi geyikten türemişlerdir. Hep birlikte bir gölü geçerek Burhan Haldun Dağı'a ulaşmışlar ve burada bir erkek doğurmuşlardır. Bat Tsagan adındaki bu erkek insan, tüm Moğolların atası sayıldı. Bat Tsagan'ın soyunun 11. neslinde Dobun Mergen, Khorilar'dan Alan Gho'a adında genç bir kadınla evlendi. Dobun Mergen öldükten sonra Alan Gho'a, Börçigin klanının kurucusu Bodonçir Munkhag'ı doğurdu. Bodonçir'in büyük büyük torunu Kaidu 11. yüzyılda doğmuş ve "tüm Moğolları yöneten" ilk kağan olmuştur.
Moğollar 1135'ten 1147'ye kadar sürekli olarak Jin Hanedanlığı sınırlarına akınlar düzenlediler. Jin misilleme yaparak Tatarlarla ittifak kurdu ve Tatarlar, yeni Moğol hanı Taichiud'lu Ambaghai'yi barış yapma bahanesiyle yakalayıp Jin sarayına teslim etti. Ambaghai yakalanmadan önce akrabalarına bir haberci göndermeyi başararak onları Tatarlarla ölümüne savaşmaya çağırdı. Ambaghai tahta bir eşeğe çivilenerek ölüme terk edildi. Ambaghai'nin 1150'lerde ya da 1160'larda yakalandığı sıralarda, Khabul'un torunu Yesugei, Merkitler'den bir kadını gelin olarak kaçırdı. Hotula Han tarafından Tatarlara karşı yapılan bir dizi akına katıldı. Bu saldırılardan birinden döndükten sonra karısı, Cengiz Han adını alacak olan Temuçin'i doğurdu.

Temuçin'in doğum yılı tartışmalıdır ve farklı tarihçiler tarafından birden fazla tarih verilmektedir: 1155, 1162 veya 1167. Ancak 1162 en çok kabul gören tarihtir. Temuçin'in doğum tarihini hiçbir zaman tam olarak bilmek mümkün değildir. Moğolların Gizli Tarihi doğum yerini Onon Nehri üzerindeki Delüün Boldog olarak belirtir.
Cengiz Han, Börçigin klanının lideri Yesügey ile Olkhonud kabilesinden Höelin'in çocuğu olarak Temuçin adıyla dünyaya geldi. 1171 yılında Yesugei, oğlu ile Börte arasında bir evlilik ayarlamak için Temuçin'in Tatar topraklarından doğuya, karısının Olkhonud kabilesiyle yakından ilişkisi olan Khongirad'a götürdü. Temuçin, Khongiradların yanında bırakıldı, ancak Yesugei dönüş yolculuğu sırasında Tatarlar tarafından zehirlendi. Yesugei, Temuçin'i Khongirad'dan alması için Münglig adında güvenilir bir hizmetkârını gönderdi. Babasının yoldaşları onun ölümü üzerine dağıldı ve Hoelun çocuklarına tek başına bakmak zorunda kaldı. Çocuklarıyla birlikte Hentiy Dağları'na gittiler ve burada birkaç yıl boyunca balıkçılık ve bitki kökleri toplayarak geçimlerini sağladılar. Temuçin'in bu yıllarda yaşadığı olaylar hakkında üç önemli nokta dışında çok az şey bilinmektedir. Bir noktada Temuçin üvey kardeşi Begter'i bir balık çaldığı için öldürmüştür. Daha sonra Taichiud'un esiri oldu ve Suldus Shira adlı bir kabile üyesinin yardımıyla kaçmadan önce bir süre kafeste yaşadı. 1173 yılında Jadaran (Jajirad) klanından Camuka'nın kan kardeşi oldu. Jadaran klanı kendilerinin Börçigin soyundan geldiğini düşünmekteydi, ancak bazıları onların gayrimeşru bir hanedan olduğunu söylemektedir.

1177'de Temuçin Khongirad'a gitti ve Börte ile evlendi, ancak kısa süre sonra Börte bir Merkit baskınında kaçırıldı. Temuçin 20,000 savaşçı topladı ve kan kardeşi Camuka ile Keraitlerin hanı Tuğrul Han'ın yardımını aldı. Birlikte Temuçin'in Börte'yi geri almasına yardım ettiler. Börte'nin nasıl geri getirildiği ya da bu süreçte askeri bir harekâtın söz konusu olup olmadığı net değildir. Bir söylenim, Temuçin ve müttefiklerinin Merkit'i bozguna uğrattığını ve Börte'nin çok sayıda ganimetle birlikte kurtarıldığını iddia eder, ancak bu daha sonraki bir askerî harekâtı daha önceki bir olayla birleştiren karma bir anlatı olabilir. Börte kısa bir süre sonra doğum yapmış ve çocuğun babası bir Merkit olsa da, Temuçin onu yine de kendi çocuğu olarak yetiştirmeye karar vermiş ve adını Cuci koymuştur.
Temuçin'in hayatının 1177'den 1191'e kadar olan dönemi, Temuçin'in Taichiud, Salji'ut, Khadagin ve Tatarlarla karışık olarak sık sık savaşması dışında büyük ölçüde bilinmemektedir. Temuçin'i lider kabul eden klanlardan biri sonunda ayrıldı ve Taichiud tarafından yenilgiye uğratıldı, ardından Camuka'ya katıldılar. 1180'lerde Moğolistan'da kabileler arasındaki çatışmayı artıran olaylar baş gösterdi, ancak Temuçin bu olaylarda etkin olarak yer almadı.

Merkitlere yapılan ve Börte'nin kurtarılmasıyla sonuçlanan önceki saldırı 1191'de gerçekleşen ayrı bir sefer olabilir ve kaynaklarda karıştırılmış olabilir. 1191'de Camuka, Temuçin ve Tuğrul ile kardeşi Jaka Gambu, Merkit'e saldırmaya karar verdiler. Ancak Temuçin ve Tuğrul'un buluşma yerine üç gün geç gelmesi Camuka'yı çok kızdırdı. Birlikte 40,000 kişilik müttefik kuvvetleri düşman kampına kuzeydoğudan saldırmak için doğuya doğru bir sapma yaptı. Bir balıkçı onları gördü ve Merkit'i yaklaşan saldırı konusunda uyardı, ancak Merkit gerekli hazırlıkları yapamadı ve dağıldı.

Temuçin ve Camuka savaştan sonra bir süre daha birlikte hareket ettiler. 1187 veya 1193'te Temuçin ve Camuka, iki kampın muhafızları at hırsızlığı yüzünden çatışmaya girince ayrıldılar. Temuçin yanına 41 kabile liderini ve Camuka'dan 10,000 adam aldı ve ilerleyen günlerde takipçileri tarafından han seçildi. Taichiud klanı, Temuçin'in gücünden korkarak Camuka'ya katıldı.
Camuka 30,000 adam topladı ve Temuçin'in mevzisini kuşatmak için kuzeyden bir yay çizerek ilerledi. İki kuvvet eşit durumdaydı ancak Temuçin'in ordusu Camuka'nın ordusundan daha fazla zayiat verdi. Temuçin'in ordusu Onon Nehri yakınlarındaki bir geçide çekilmek zorunda kaldı. Camuka'nın zaferine rağmen, esirlere yaptığı sert muamele müttefiklerini o kadar tiksindirdi ki, yanlarındaki 10,000 adam ile Temuçin'e katıldılar. Yanında 20,000'den az adamla kalan Camuka ikinci kez Temuçin'e meydan okuyamadı ve doğuya çekildi.
Modern tarihçiler Temuçin'in Dalan Baljut'taki çatışmayı takip eden on yılın büyük bir bölümünü Kuzey Çin'deki Jin Hanedanlığı'nın hizmetkârı olarak geçirmiş olmasının çok muhtemel olduğunu düşünmektedir. Tarihçi Zhao Hong, geleceğin Cengiz Han'ının birkaç yılını Jin'in kölesi olarak geçirdiğini belirtmiştir. Zamanla Temuçin'in önemli bir gücü elinde tutarak yeniden ortaya çıkması, muhtemelen Jin'in hizmetinde kazançlı çıktığını göstermektedir. Daha sonra bu devleti devireceği için, Moğol prestijine zarar veren böyle bir olay tüm kaynaklardan çıkarılmıştır.

1195 yılında Curçen Jin hanedanı, Khongirad'a saldırmak için Tatarlarla ittifak kurdu. Sonuç olarak askerî harekât başarılı oldu ancak Tatar lider Zuxu ganimetlerin paylaşımı konusunda sıkı davrandı. İletişimin kopması ertesi yıl Tatarlara karşı bir Jin saldırısına yol açtı. Jin generali Wanyan Xiang, Wanyan Anguo komutasındaki bir öncü müfrezeyi Kerulen Nehri'ne doğru gönderdi ve burada Jin ordusunun ana kuvvetleri gelip Tatarları bozguna uğratmadan önce üç gün boyunca Tatar kuvvetlerini oyaladılar.
Khongiradlar, 4 Şubat 1196'da Jin topraklarına saldırdılar ve bir Jin birliğini bozguna uğrattılar. Bu sırada Jin kuvvetlerinden kaçan Tatarların yolu Tuğrul Han ve Temuçin tarafından kesildi. Kaçan Tatarlar, muhtemelen karşı güçten çok daha zayıf oldukları için açık alan yerine derme çatma bir barikatta savaşmayı tercih ettiler. Ortaya çıkan çatışma Tatarların tamamen yenilmesiyle sonuçlandı. Tuğrul Han ve Temuçin daha sonra Tatarların yok edilmesinden son derece memnun olan Jin yetkilileriyle görüştüler ve ödüllendirildiler. Jin yetkililerinden biri olan Yelü Ahai adlı bir Hıtay, Temuçin'den o kadar etkilenmişti ki, kendisi ve kardeşi Tuhua daha sonra 1203 yılında Temuçin'in ordusuna katıldılar.

Naymanlar'ın artan nüfuzunu tehdit olarak gören Temuçin, Naymanlar'a karşı ortak bir sefer düzenlemek için Jurkin klanından yardım istedi. Jurkinler, Temuçin'in elçilerini öldürerek karşılık verdi. Temuçin, 1196'da Jurkinler'e saldırdı ve daha sonra Moğol İmparatorluğu'nun en önde gelen generallerinden biri olacak olan Mukali de dâhil olmak üzere Jurkinlerin çoğuna boyun eğdirdi. Tuğrul'un kardeşi Erke Kara da Merkit'i kovmasına yardım ettikten sonra Temuçin'e katıldı. 1197'de Tuğrul, Temuçin'in yardımıyla kendini Keraitler'in lideri tayin etti. Temuçin, 1197-1198 kışında kalan Cürkin klanını ortadan kaldırdı ve liderlerini idam etti.
1198'den 1199'a kadar Temuçin ve Tuğrul, Merkitleri avlayarak onları daha da kuzeye sürdüler. Tuğrul ganimeti Temuçin ile paylaşmamayı tercih etti ve bu durum Temuçin ile olan bağını koparmasının adımlarından biri oldu.

Toğrul'un oğlu Senggüm babasını Temuçin'e karşı düşman olmaya ikna etti. Temuçin iki aile arasındaki bir düğüne giderken onu pusuya düşürmeyi planladılar, ancak bir Kerait, Temuçin'i önceden uyardı ve planlarını bozdu. Tuğrul ve Camuka'nın, Temuçin'in erkek kardeşi Qasar'a saldırıp ordusunu bozguna uğratmasıyla eski dostlar arasındaki savaş başlamış oldu. Qasar kaçtı ama aile üyelerinin çoğu esir alındı. Daha sonra Temuçin'in üzerine güneyden ilerlediler, ancak Temuçin düşmanın sayıca üstünlüğünü etkisiz hale getirmek için daha küçük bir bölgeye konumlandı. Senggüm'ün savaşta yaralanması, kuvvetlerini kargaşaya sürükledi. Bu savaşın ardından Temuçin ve kalan takipçilerinin liderleri Baljuna Antlaşması olarak bilinen bir kardeşlik yemini ettiler.
Bu arada Jamukha ve Toğrul'un müttefiklerinin büyük bir kısmı onlardan ayrılmaya karar verdi. Tuğrul bunu haber alınca ayrılmak isteyenlere saldırdı ve bazıları Temuçin'e sığındı. 1203 sonbaharında iki taraf arasındaki durum tersine dönmüştü; Temuçin'in kuvvetleri 40,000'den fazlayken, Tuğr

Cengiz Han (Rusça: Монгол Monɡol), Amerika Birleşik Devletleri'nde  Cengiz Han'ın Yükselişi ve Birleşik Krallık'ta Monɡol: Cengiz Han'ın Gücünün Yükselişi olarak da bilinen, Sergei Bodrov tarafından yönetilen, daha sonraları Cengiz Han olarak bilinen Temüjin'in erken yaşamını konu alan 2007 yapımı epik bir filmdir. Hikâye, Bodrov ve Arif Aliev tarafından yazılan bir senaryodan tasarlandı. Yapımcılığını Bodrov, Sergei Selyanov ve Anton Melnik'in üstlendiği filmin başrollerinde Tadanobu Asano, Sun Honglei ve Chuluuny Khulan yer almaktadır. Mongol kaçırılmayı, akrabalığı ve savaşın sonuçlarını araştırmaktadır.
Film, Rusya, Almanya ve Kazakistan ortak yapımıydı. Çekimler esas olarak Çin Halk Cumhuriyeti'nde, özellikle İç Moğolistan'da (Moğol özerk bölgesi) ve Kazakistan'da yapıldı. Çekimler Eylül 2005'te başladı ve Kasım 2006'da tamamlandı. 10 Ağustos 2007'de Vyborg'daki Rus Film Festivali'nde ilk gösteriminin ardından Cengiz Han, 20 Eylül 2007'de Rusya'da gösterime girdi. 6 Haziran 2008'de Amerika Birleşik Devletleri'nde sınırlı bir şekilde ɡösterime ɡirdi ve yurt içi bilet satışlarında 5,7 milyon dolar hasılat elde etti. Ayrıca, toplam 26,5 milyon dolarlık brüt gelirle uluslararası yayın yoluyla yaklaşık 21 milyon dolarlık satış kazandı. Film, gösterime girdikten sonra küçük bir malî başarı elde etti ve genellikle olumlu eleştiriler aldı. Film, Kazakistan'da 2007 En İyi Yabancı Film Akademi Ödülü'ne aday gösterildi.

1192'de Tangut krallığında bir mahkûm olan Temüjin, hikâyesini bir dizi geri dönüşle anlatmaktadır.
20 yıl önce (1172) bir sefere çıkan dokuz yaşındaki Temüjin'e, müstakbel eşi olarak bir kız seçmesi için babası Yesügei eşlik eder. Babasının istememesine karşın Börte ile tanışır ve onu eş olarak seçer. Yesügei, eve giderken düşman bir kabile tarafından zehirlenir; son nefesinde oğluna artık kendisinin Han olduğunu söyler. Ancak Yesügei'nin yardımcısı Targutay kendini Han ilan eder ve genç rakibini öldürmek üzeredir. Çocuğun annesi tarafından bunu yapması engellenen Targutay, Temüjin'nin gitmesine izin verir ve yetişkin olur olmaz onu öldürmeye ant içer.
Donmuş bir göle düşen Temüjin, Camuka tarafından kurtarılır. İkili kısa sürede arkadaş olur ve kan kardeşi olurlar. Targutay daha sonra onu yakalar, ancak gecenin karanlığında kırsala doğru kaçar.
Yıllar sonra (1186), Temüjin bir kez daha Targutay tarafından yakalanır. İkinci kez kaçar, Börte'yi bulur ve ailesine kavuşturur. O gecenin ilerleyen saatlerinde Merkit kabilesinin saldırısına uğrarlar. At sırtında kovalanırken Temüjin bir okla vurulur ama hayatta kalır. Ancak Börte kaçırılarak Merkit kampına götürülür.
Temüjin, artık kabilesinin Hanı olan Camuka'ya gider ve karısını kurtarmak için ondan yardım ister. Camuka kabul eder ve bir yıl sonra Merkitlere bir saldırı başlatırlar ve başarılı olurlar. Temüjin bir gece zaferlerini kutlarken askerlerinin yağmadan eşit pay almasına izin vererek cömertliğini gösterir. Camuka'nın adamlarından ikisi, bunu Han'ın davranışlarıyla tam bir tezat olarak görür ve ertesi sabah yeni efendilerinin peşinden giderek onu terk eder. Camuka onu kovalar ve adamlarını geri vermesini ister, ancak bunu reddeder. Biyolojik kardeşinin Temüjin'in adamlarından biri tarafından istemeden öldürülmesiyle ağırlaşan bu eylem, Camuka'ya (Targutay ile müttefik olarak) ona savaş ilan etmekten başka seçenek bırakmaz. Sayıca üstün olan Temüjin'in ordusu hızla yenilir. Kan kardeşini bağışlayan Camuka, onu köle olarak satmaya karar verir.
Temüjin, bir Tangut asilzadesine satılır. Börte, bir tüccarın cariyesi kılığında Tangut sınır kasabasına sızar ve ikisi kaçar.
Temüjin, tüm Moğol kabilelerini birleştirmeyi taahhüt eder ve uymaları için üç temel yasa koyar: asla kadınları ve çocukları öldürmeyin, sözlerinizi her zaman yerine getirin ve borçlarınızı geri ödeyin ve asla Han'a ihanet etmeyin. Daha sonra 1196'da, bir ordu toplar ve daha da büyük bir güce sahip olan Camuka ile çatışır. Savaş sırasında bozkırda Camuka ve Temujin'in ordularını dehşete düşüren bir fırtına çıkar. Ancak Temujin korkmaz ve ordusu onun korkusuzca at sürdüğünü görünce, aynı zamanda korkusuz olmaları ve Camuka'nın hemen teslim olan çaresiz ve sinmiş ordusuna saldırmaları için ilham alırlar. Temüjin, Camuka'nın yaşamasına izin verir ve Camuka'nın ordusunu bayrağı altına alır. Targutay kendi askerleri tarafından öldürülür ve onu yatıştırmak için cesedi Han'a sunulur, ancak kanuna uymadıkları için idam edilirler.
Temüjin'in 1206'da tüm Moğolların Hanı - Büyük Bozkırın Cengiz Hanı olduğu gösterilir. Daha sonra, keşişin kehanetini yerine gelir, 1227'de Tangut krallığını işgal edip fetheder.

Tadanobu Asano - Cengiz Han/Temüjin
Odnyam Odsuren - genç Temüjin
Sun Honglei - Camuka
Amarbold Tuvshinbayar - genç Camuka
Chuluuny Khulan - Börte
Bayertsetseg Erdenebat - genç Börte
Amadu Mamadakov - Targutay
Ba Sen - Yesügei
Sai Xing Ga - Chiledu
Bu Ren - Taichar
Aliya - Oelun
He Qi - Dai-Sechen
Deng Ba Te Er - Daritai
Zhang Jiong - Garnizon Şefi
Ben Hon Sun - Keşiş

Çekimler 2005 yılında başladı, 25 hafta sürdü ve Çin, Moğolistan ve Kazakistan'da çekildi. Bodrov, ata binen dublör sahneleri için, Nomad'ın yapımından aşina olduğu Kazakistan ve Kırgızistan'dan deneyimli dublörler çağırdı. Bazı dublör çalışmalarını anlatan Bodrov, "Bu filmde tek bir at bile yaralanmadı. Filmde genç Camuka'nın Temüjin'e 'Moğol için at kadından daha önemlidir' dediği bir replik vardır. Kazak ve Kırgız dublörlerinde de durum böyledir. Atlara çok iyi baktılar ve çok vicdanlıydılar" dedi. Bodrov, filmde editörler Zach Staenberg ve Valdís Óskarsdóttir ile işbirliği yaptı.

Film aday çeşitli ödüllere gösterildi ve 2007-09'da birçok ödül kazandı. Çeşitli eleştirmenler filmi 2008'in en iyi 10 filmi listelerine dahil etti. The Oregonian'dan Mike Russell, filmi 2008'in en iyi beşinci filmi olarak adlandırdı. The Charlotte Observer'dan Lawrence Toppman filmi 2008'in en iyi sekizinci filmi olarak adlandırdı. ve New York Post'tan VA Musetto da 2008'in en iyi sekizinci filmi olarak adlandırdı.

Moğol pop şarkıcısı Amarkhuu Borkhuu'ya bir rol teklif edildi, ancak reddetti. Üçleme projesi sonunda rafa kaldırıldı, ancak Temmuz 2013'te Ulan Batur'daki yıllık Naadam Festivalini ziyareti sırasında Bodrov basına devam filminin yapımının yeniden başladığını söyledi. Devam filmi artık "Mongol II: The Legend" olarak adlandırılıyor ve çekimlerine başlandı.

Mongol'un film müziği, 29 Temmuz 2008'de Amerika Birleşik Devletleri'nde Varèse Sarabande müzik şirketi tarafından yayınlandı. Filmin müzikleri Tuomas Kantelinen tarafından bestelendi ve ek müzikler Moğol folk rock grubu Altan Urag tarafından yönetildi.

IMDb'de Cengiz Han 
Box Office Mojo'da Mongol
Rotten Tomatoes'ta Mongol
Metacritic'te Mongol

Cormagon Noyan, Moğol istilaları zamanı ortaya çıkmış Moğol komutan ve Moğolların İran-Kafkasya bölgesindeki birliklerin ilk komutanı.

Kesin doğum tarihi bilinmemesine karşın, 1242 yılında ölümüne kadar İran, Azerbaycan, Kafkasya ve Anadolu'yu işgal eden Moğol ordusunun başkomutanı olan Cormagon Noyan, devrinin önemli hükümdarlarından Alaaddin Keykubat, Celaleddin Harezmşah, İvane Zakaryan gibi komutanları mağlup etmiş, Ögeday Han devrinde Moğol Ordularının Kafkasya, Ön Asya ve İranda mutlak güç olduğunu ortaya koymuştur.
Azerbaycan'ı ele geçirdikten sonra, Karabağ'dakı Alban hükumdar Asan Calal Dövle ile akrabalık ilişkisi kurmuş ve Asan Calalın kızı ile oğlunu evlendirmiştir.
Cengiz Han döneminde başarısıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Cormagon, Büyük Han'ın ölümünden sonra (1227), 1231-1241 yılları arasında tam 10 yıl, Moğol ordularının başkomutanı olmuştur. Ölümünden sonra yerine Baycu Noyan geçmiştir.

Crusader Kings III, Paradox Development Studio tarafından geliştirilen ve Crusader Kings (2004) ve Crusader Kings II'nin (2012) devamı olarak Paradox Interactive tarafından yayımlanan, Orta Çağ temalı bir strateji oyunu. Oyun, ilk olarak Ekim 2019 tarihinde PDXCon 2019'da duyuruldu ve 1 Eylül 2020 tarihinde de yayımlandı.

Oyun, önceki oyunları Crusader Kings ve Crusader Kings II gibi, Orta Çağ'da geçen bir strateji ve hanedan simülasyonu oyunudur. Oyunun zaman çizgisi Viking Çağı'ndan Bizans'ın düşüşüne kadar sürmektedir.
Karakterler, 2D portreler yerine tam gövdeli, 3D olarak oluşturulmuş karakter modellerine sahiptir. Crusader Kings II'de olduğu gibi, istatistiklerini ve davranışlarını etkileyen özelliklere sahiptirler. Bir karakterin özelliklerine aykırı seçimler yapmak, o karakterin stresini artıracaktır. Oyunun genetik sistemi, karakterlerin bazı özelliklerini torunlarına aktarmalarına izin veriyor. Karakterler takip etmek için beş yaşam tarzından birini seçebilirler. Her yaşam tarzının, karakterlerin o yaşam tarzıyla ilgili becerileri geliştirmesine izin veren üç beceri ağacı vardır.

Oyun yönetmeni Henrik Fåhraeus, oyunun geliştirilmesinin "Imperator: Rome'dan yaklaşık 1 yıl önce" yani 2015'te başladığını belirtti. Crusader Kings II'nin şu anki oyun motorunun uyduruk ve "bantla bir arada tutulmuş" olarak tanımlayarak, yeni oyunun güncellenmiş bir motora sahip olacağını da belirtti.
Paradox'un yayınlanmamış ve şu anda birçok çalışmasında olduğu gibi, geliştiriciler haftalık bir geliştirici günlüğü yayınlamaktadır. Her bir geliştirici günlüğünde, yeni eklenecek olan hükûmet sistemleri, kullanıcı arayüzleri ve eklentiler ile ilgili yenilikler hakkında bilgiler verilir. Paradox Interactive YouTube kanalında, o ayın geliştirici günlüklerinde yapılan tüm değişiklikleri özetleyen aylık bir güncelleme videosu da yayınlanmaktadır.

Crusader Kings III, Steam Atölyesi'nde çok sayıda topluluk moduna sahiptir. Bu modlar yeni oyun mekanikleri, grafiksel iyileştirmeleri ve daha fazlasını içerir. Bazı popüler modlar arasında Buz ve Ateşin Şarkısı evreninde geçen tam yenileme modu A Game of Thrones ve oyunun zaman çizelgesinin Roma İmparatorluğu'nun çöküşünde geçtiği The Fallen Eagle bulunmaktadır.

Crusader Kings III, Metacritic'e göre PlayStation 5 ve Xbox Series X/S için "genel olarak olumlu" eleştiriler aldı; PC sürümü "evrensel beğeni" aldı. IGN'den Leana Hafer oyunun "mükemmel bir strateji oyunu, harika bir RPG" olduğunu yazarak; incelemesinde 10/10 puan verdi. VG247'den Lauren Aitken da oyuna mükemmel bir puan verdi; incelemesinde "Crusader Kings III, önceki oyunu kadar çılgın, öngörülemez ve büyüleyici." diye yazdı.
GameSpot'tan David Wildgoose, oyunun anlatılarını överek, etkileyici ve dokunaklı olduğunu söyledi; öte yandan, olumsuz olarak, "hikayenizi kurgulamadıkça, eylemleriniz ezberci ve yavan gelebilir" diye yazdı.
Aralık 2020'de Crusader Kings III, 2020 The Game Awards'ta En İyi strateji kategorisinde aday gösterildi, ancak Microsoft Flight Simulator'a kaybetti. Nisan 2021'de Crusader Kings III, 24. Yıllık D.I.C.E. Ödülleri'nde Yılın Strateji/Simülasyon Oyunu dalında aday gösterildi ve yine Microsoft Flight Simulator'a kaybetti.
Oyun, piyasaya sürüldükten sonraki 1 ay içinde 1 milyondan fazla kopya sattı. Eylül 2020'de ABD'de en çok satan yedinci oyun oldu ve herhangi bir Paradox Interactive oyunu için en yüksek lansman ayı satışına sahipti. Mart 2022'de Paradox Interactive, Crusader Kings III'ün dünya çapında 2 milyondan fazla sattığını, Eylül 2023'te Paradox Interactive, Crusader Kings III'ün dünya çapında 3 milyondan fazla sattığını duyurdu.

Cuci (d. 1182 - ö. 1227), Cengiz Han'ın en büyük oğlu. Bazı kaynaklarda Cuci Han olarak geçse de Cengiz Han'dan önce öldüğü için hanedan, kardeşleri ve oğullarıyla sürmüştür, kendisi han olmamıştır.

Cengiz Han daha tüm Moğol boylarını bir bayrak altında toplamadan önce, babası Yesügey'den öç almak isteyen Merkitler eşi Börte'yi kaçırır. Daha sonra Cengiz, eşi Börte'yi kan kardeşi Camuka'nın yardımıyla kurtarmış olsa da Börte öyle bir zamanda doğum yapar ki, bu bebeğin Cengiz'e mi yoksa onu esir eden Merkitli'ye mi ait olduğunu kimse anlayamaz. Bu yüzden adı Moğolca "Misafir/Konuk" anlamına gelen "Cuci" koyulur.
Cuci, babasının yanında birçok sefere katıldı. Cengiz Han'ın Harzemşahlar seferini dönüşüne denk gelen 1225 yılında babası tarafından kendisine Harezm ve Doğu Kıpçak topraklarının idaresi verildi. Cengiz Han ölümünden birkaç yıl önce imparatorluğunu oğulları arasında paylaştırırken, Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan topraklar Cuci'nin payına düştü.
Cuci'nin idaresi altındaki topraklarda yaşayan kavimler, adına izafeten "Cuci Ulusu" olarak adlandırılmıştır. 1227 yılındaki bir av partisi esnasında kaza sonucu öldü. Ölümünden sonra toprakları Cengizhan tarafından, oğulları Batu (Gök Orda) ve Orda (Ak Orda) arasında paylaştırıldı.

Cengiz Han 1223 sonbaharında Harezm seferini tamamladıktan sonra Moğolistan'a doğru yola çıktı. Ögedey, Çağatay ve Tuluy onunla birlikte gittiler ama Cuci, Aral ve Hazar Denizi'nin kuzeyindeki topraklarına çekildi. Ölümüne kadar orada kaldı ve babasını hayattayken bir daha göremedi.
Cengiz Han sağlığında imparatorluğunu hayatta kalan dört oğlu arasında hanlıklara bölmüştü. Cuci'ye, o zamanlar Ural ve İrtiş nehirleri arasında uzanan imparatorluğun en batı kısmı emanet edildi. Cengiz Han'ın ölümünü takip eden 1229 Kurultayı'nda bu paylaşım resmîleştirildi ve Cuci'nin ailesine (Cuci, Cengiz Han'dan altı ay önce ölmüştü) batıdaki topraklar 'Moğol atlarının toynaklarının bastığı yere kadar' tahsis edildi. Moğol geleneklerine uygun olarak Cengiz Han, üç büyük oğlunun her birine yalnızca dört bin 'orijinal' Moğol askeri ve en küçük oğlu Tuluy'a 101.000 asker miras bıraktı. Sonuç olarak, Cuci'nin torunları imparatorluklarını çoğunlukla boyun eğdirilmiş halklardan gelen ve Türk olan yardımcı birliklerin yardımıyla genişlettiler. Bu, Altın Orda'nın Türki bir kimlik kazanmasının başlıca sebebiydi. Cuci'nin mirası oğulları arasında paylaştırıldı. Oğulları Orda ve Batu sırasıyla Ak Orda ve Mavi Orda'yı kurdular ve daha sonra topraklarını Kıpçak Hanlığı veya Altın Orda olarak birleştireceklerdi. Cuci'nin oğullarından bir diğeri olan Şiban, Batu ve Orda'nın Ülüs'ünün kuzeyinde kalan toprakları aldı.
Bazı olaylar Cuci'nin Cengiz Han'dan daha nazik bir mizaca sahip olduğuna işaret etmektedir, ancak “nazik” sıfatı kendi zamanının ve çevresinin standartlarına göre yorumlanmalıdır çünkü Cuci sivilleri de katletmiştir. Bir keresinde Cuci, esir alınan ve büyük bir okçu olan bir düşman şefinin oğlunun hayatını bağışlaması için babasına yalvarmıştır. Cuci, böyle büyük bir okçunun Moğol ordusu için bir değer olabileceğini savundu. Cengiz Han bu öneriyi bir kenara itti ve esiri idam ettirdi.

2021 yılında Milliy TV'de (Özbekçe) ve ATV'de (Türkçe) yayınlanan Bozkır Arslanı Celalettin dizisinde Ali Khan tarafından canlandırılmıştır.

Câmiu't-Tevârîh (Arapça: جامع التواريخ; ǧāmiu't-tawārīḫ), Mahmud Gazan'dan, Moğollar ve onların hanedanlığını, sonraları Âdem'den Reşîdüddîn Hemedanî’nin yaşadığı döneme kadar olan tüm tarihi kayıtları içeren bir kitaptır.

Camiü't-Tevârîh'in yazarı olarak bilinen Reșîdüddîn Fazlullah Hemedanî (1247 – 1318) Yahudi asıllı hekim, yazar, tarihçi ve İlhanlıların Farslı bir veziridir. Ancak Reșîdüddîn Fazlullah Hemedanî bu yazmanın doğrudan yazarı değil, yazım sürecini yöneten kişidir. İlhanlı hükümdarı Gazan Han, Reșîdüddîn Fazlullah Hemedanî'ye Tebriz yakınlarında  Rab-ı Reşidi adlı bir mahalle kurdurmasını emreder. Kayıtlarda mahalle içinde yirmi dört kervansaray, bin beş yüz dükkân ve otuz bin konutun yanında hamam, darphane, boya ve kâğıt atölyeleri gibi bilim ve sanat faaliyetleri için gerekli ihtiyaçları karşılayacak birimlerin de yapıldığı bilinmektedir.
Rab-ı Reşidi'nin kurulmasından sonra Gazan Han'ın emri ile hazırlanan Câmiu't-Tevârîh tarafsız ve modern anlamda ilk dünya tarihi eseri olarak kabul edilmektedir. Eser ilk olarak Moğol tarihi olarak düşünülsede sonradan esere dünya tarihi ve coğrafya kitabı da ilave edilmiştir. Câmiu't-Tevârîh'in yazımına Gazan Han'ın ölümünden sonra yerine gelen Sultan Olcaytu'da destek olmuştur. Câmiu't-Tevârîh'in tarafsız bir eser olmasındaki en önemli etken iki Çinli, bir Budist rahip, bir moğol ve bir Hristiyan papazdan oluşan bir komite tarafından hazırlanmasıdır.

Cami’üt-Tevarih, dört farklı ana bölümden oluşur:

Ta'rikh-i Gazani, en kapsamlı birinci bölüm,

Moğol ve Türk boyları: Onların tarihi, soy ağaçları ve destanları
Cengiz Han'dan Mahmud Gazan'nın ölümüne kadar dönemin Moğol tarihini içerir.

1310 yılına kadar Olcaytu (Muhammed Hudabende) saltanat dönemi tarihi
Avrasya'daki Moğol olmayan ırklar:
Âdem ve oğulları
İslam öncesi Pers hükümdarları
Muhammed ve Halifeler
Fars'da İslami hanedanlıklar (Gazneliler, Harezm şahları, İsmailler)
Türkler,
Çinliler,
Yahudiler,
Frenkler,
Hintler gibi konuları içerir.
Kitabın ikinci cildinde yer alan "Tarih-i Oğuzân ve Türkân" adlı bölümüne dayanılarak Zeki Velidi Togan tarafından "Oğuz Destanı" adıyla yayımlanmıştır. Reșìdeʿd-dìn Fazlullāh, bu eserinde Uygurca Oğuz Kağan'dan istifade etmemiştir. Reșìdeʿd-dìn kendisine yazılı olarak verilen Tarih-i Oğuzan'ı değiştirmemiş, yalnızca Kur’an'dan ayetler, bazı tarihi kayıtlar, İran edebiyatından ve Şehnâme'den şiirlerle süslemiştir. Kendisince bilinen bazı isimlere ekler yapmaktan hoşlanmıştır. Destanın eski zamanlara ait kısımlarında Orta Asya'nın Çin ile münasebetleri derin bir bilgiye dayandırılmıştır. Bu bir kitaptan alınmamış, halkın hatırında yaşayan rivayetlerden çıkarılmış olabilir. İnal Yabgu zamanından önceki hanlara ait kısmının ravilerin hafızasından ziyade, rivayetlere dayandığını gösteren izler vardır. Oğuz Kağan'nın seferleri arasında en dikkat çekeni Ön Asya (İran, Mezopotamya) seferidir.
Peygamberler tarihininde olduğu ikinci bölümde Muhammed'in hayatından minyatürlenmiş olan on sahne bulunmaktadır. Edinburgh Üniversitesi Kütüphanesi (Or. Ms. 20) ve Khalili Koleksiyonu'ndaki (MSS. 727) nüshalarda bulunan bu tasvirler; Miraç, Hacer'ül Esved'in Kabe'deki yerine yerleştirilmesi, Muhammed'in Bedir Savaşından önce ailesi ile görüşmesi, Muhammed'in Rahip Bahira ile karşılaşması, Muhammed'in Kaynuka kabilesine karşı Hamza ve Müslümanlara önderlik etmesi, Muhammed ve Ebubekir'in Medine'ye hicreti, Muhammed'e Peygamberliğin Tebliğ Edilişi, Beni Nadir Kabilesi Kuşatması ve Muhammed'in Doğumudur. Resimli bir ikonografik geleneğin gelişmediği İslam sanatında Muhammed'e Peygamberliğin Tebliğ Edilişi, Beni Nadir Kabilesi Kuşatması ve Muhammed'in Doğumu konulu sahnelerde Bizans resim sanatının etkilerinin görülmesi oldukça dikkat çekicidir. Resim-metin ilişkisi dışında resimlenen bu sahnelerde eserin yazımında yer alan komitede ki Hristiyan papazların etkisi olduğu düşünülmektedir.

Shu'ab-i panjganah (MS 2937) ismindeki Arap, Yahudi, Moğol, Frenk ve Çinlilerin soyağacı içerikli el yazması kitabı İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bulunmakta ve şimdiye kadar hiç yayınlanmamıştır.

Suwar al-akalim, bir coğrafi incelemedir. O bilinen el yazması günümüze kadar ulaşamamıştır.

İki bölüme ayrılmış, birisi Edinburgh Üniversitesi'nde (151 sayfa) ve ikincisi Profesör Nasser Davud Halili derlemelerinde (59 sayfa) bulunan eşzamanda yazılmış iki farklı baskı Arapça el yazmaları bulunur.
Edinburgh'daki bölüm, 41.5 × 34.2 santimetre ölçüsünde, sayfa başına 35 satırı kapsar ve Nesih (Arapça: نسخ, nasakha, naskh) el yazısı ile yazılıdır.

İki adet Farsça kopyaları İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde saklanmaktadır.

Ms. H 1653, 1314 tarihli Büyük Timur İmparatorluğu Sultan Şahruh daha geç dönemin toplamalarını kapsar.
Ms. H 1654, 1317 tarihli, 118 resimli, 21 sayfalık Çin imparatorları betimlemesini içerir. Herhalde Reșìdeʿd-dìn Fazlullāh için kopyelenmiş olacaktır.

S. Blair, A compendium of chronicles : Rashid al-Din’s illustrated history of the world, 1995, 2006 ISBN 1-874780-65-X (İngilizce)
S. Blair and J. Bloom, The Art and Architecture of Islam 1250 – 1800, Yale University Press, 1994 ISBN 0-300-05888-8 (İngilizce)
O. Grabar, Mostly Miniatures: An Introduction to Persian Painting, Princeton University Press, 2000 ISBN 0-691-04941-6 (İngilizce)
B. Gray, Persian painting, Macmillan Publishers, 1978 ISBN 0-333-22374-8 (İngilizce)
B. Gray, The 'World history' of Rashid al-Din: A study of the Royal Asiatic Society manuscript, Faber, 1978 ISBN 0-571-10918-7 (İngilizce)
D. T. Rice, Basil Gray (ed.), The illustrations to the “World History” of Rashid al-Din, Edinburgh University Press, 1976 ISBN 0-85224-271-9 (İngilizce)
A.Z.V. Togan, The composition of the history of the Mongols by Rashid al-din, Central Asiatic Journal, 1962, pp 60 – 72. (İngilizce)
O. G. Özgüdenli, "Bir İlhanlı Şehir Modeli: Rab‘-i Reşîdî'de Meslekler, Görevliler ve Ücretler", Osmanlı Öncesi ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Esnaf ve Ekonomi Semineri, İstanbul, 2003, 105-126.
R. Şeşen, “Câmiu’t-Tevârîh”. TDV İslam Ansiklopedisi 7, İstanbul, 1993, 132-134.
G. İnal, Türk Minyatür Sanatı (Başlangıcından Osmanlılara Kadar), Ankara, 1976.
M. Çetinaslan & A. C. Özçelik, "Câmiu’t-Tevârîh Yazmalarındaki Hz. Muhammed Konulu Minyatürlerin Bizans Resim Sanatındaki Kökenleri", Selçuklu Medeniyeti Araştırmaları Dergisi 6, 2021, 21-43.

Paul Lunde ve Rosalind Mazzawi, A History of the World7 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Saudi Aramco World, Ocak 1981 (İngilizce)
Folios from the Jami' al-tavarikh26 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Timeline of Art History, Metropolitan Museum of Art (İngilizce)
Türk Tarihinin Ana Kaynaklarından Cemiüttevarih, Ord.Prof. M. Şemseddin Günaltay24 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Damga (Eski Türkçe: tamga) bir şeyin üzerine bir işaret basmaya yarayan alet, mühür demektir. Ayrıca herhangi bir şeyin üzerine bu aletle bırakılmış olan işaret, iz anlamına da gelir. Türk halklarında ve Türk kökenli olmayan Kafkas halklarında boy/aşiret damgaları geleneği görülür (Batı Çerkesçe tamığe (тамыгъэ), Doğu Çerkesçe damığe (дамыгъэ), Abazaca adamğ (адамгъ)).
Eski Türkçede "Tamga" olarak söylenirken, günümüz Türkçesinde "Damga" biçimiyle yer alır. Ayrıca; Azerice Damğa, Tatarca Tamga, Başkurtça, Özbekçe, Kırgızca ve Uygurca da ise Tamğa olarak söylenir. Türkmenler ise (ğ-m değişmesiyle) "Tağma" biçiminde ifade ederler. Hatta Rusçaya dahi Tamga biçimiyle geçmiştir.

Tamga (Göktürkçe:  tamga) Türklerin çeşitli boylarının çeşitli amaçlarla oluşturup kullandıkları simgelerdir. Tarihsel kökeni çok eskilere dayanan tamgalar (damgalar) bir iletişim gereksinimi olarak türemiştir. Bu sebeple hayvan, eşya ve hatta silahların damgalanması gibi harmanda elde edilmiş olan hububat da damgalanırdı. Erken Türkler, Kuzey Avrasya kıtasında yaygın olarak yaşamışlar, geçimlerini çobanlık ve avcılıkla sağlamaya başlamışlardı. Yazın yaylakta, kışın kışlakta yarı göçebe hayat sürdürmüşlerdi. Mevsim göçleri sırasında, sürülerin birbirlerine karışmaması için her boy, sürülerine kendi tamgasını vuruyordu. Harzemşahlar çağında yazılmış olan Mukaddimetü'l Edeb'de "Mühür bastı, bugdayga" şeklinde bir cümle görülmektedir. Daha sonraki çağlara ait olan Moğolca karşılığında ise yarı Türkçe yarı Moğolca olarak "Tamga daruba bugdayda" denmektedir.

Aileler (oguşlar) birleşerek urug (oymak)ları, uruglar birleşerek boyları, boylar birleşerek bodunları, bodunlar da birleşerek elleri (illeri) oluşturur. Bu kelimenin baş harfi "i" ile "e" karışımı bir sesle okunmaktadır. Bozkırda en yüksek siyasal örgütlenme biçimi eldir. Bodun yöneticisine han, el yöneticisine kağan denilmektedir.
Kayı, Afşar, Bayat, Yazgır dört Oğuz boyları Reşideddin Fazlullah'a göre Bozok boy (sağ kolu) birliğine, diğer on ikisi de Üçok boy (sol kolu) birliğine uygundur. Cami’üt-Tevarih adlı kitabında iki grubun her biri on iki boyların Ordu'nun sağ ve sol kolundan oluştuğu aktarılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud'a göre Divânu Lügati't-Türk'teki yirmi iki Oğuz bölüğünün tamga ları: Kaşgarlı bu tamgaların davarlara, yılkı lara vurulduğunu söyler.

Yazıcızāde ʿÂlì'nin, Tevârih-i Âl-i Selçuk adındaki eserinde Oğuz boyları;

Sağ Kol;
Gün Ḫan, Ay Ḫan, Yılduz Ḫan
Ḵayı, Bayat, Yazur, Döger, Ușar (Avşar), Ḳayzıḳ (Kızık), Alḳaövli, Ḳaraövlü, Davdarḡa (Dodurğa), Yaparlu, Bigdeli, Ḳarḳın.

Sol Kol;
Gök Ḫan, Ṯaḳ Ḫan, Dingiz Ḫan
Payındur (Bayındur), Becene (Biçene), Salur, İgdür, Bügdüz, Çavundur, Cibini (Çepni), Alayundlu, Evdagir (Üregir), Yıva, Ḳınuḳ.
Anadolu’da bugünkü söylenişe göre Oğuz boylarının adları:

Boz-oklar: Kayı, Bayat, Kara-Evli, Ak-Evli, Yazır, Döğer, Dodurğa, Avşar, Kızık, Beğ-Dili, Karkın.
Üç-oklar : Bayındır, Peçenek (Beçenek), Çavundur, Çepni, Salur (salır), Eymir, Alayuntlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Kınık.

Damga-sembol (ongun) olarak sıkça kullanılan kartal, kudret ve kuvvetin temsilcisidir. Göksel hâkimiyeti, yükseklerde uçabildiği için yaratıcı’ya yakın oluşu ve insanlar arasında olan hadiseleri yaratıcı’ya haber verdiğine inanılması dolayısıyla kutsal sayılmıştır.

Eski Oğuzca'da "ongun" kelimesi "totem" anlamındadır. Macar dilbilimci László Rásonyi Ongun'un Türkçe bir kelime olduğunu, Abdülkadir İnan ise Moğolca kökenli olduğunu ifade eder. Bahaeddin Ögel de "ongun" kelimesinin aslının Moğolca olduğuna katılırken Türkçesinin de "kök-menşe" anlamındaki "töz" olduğuna işaret eder. Oğuz destanlarına göre, her boyun bir kuş sembolü vardır. Bu kuşlar da genel olarak yırtıcı kuşlardan seçilmiştir. Moğol tarihçisi Reşideddin Fazlullah, bu kuşlara Ongon deyimini kullanmış ve bu suretle deyim günümüze kadar ulaşmıştır.
Ebulgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk eserine göre: Salur boyununki kartal, Dodurğa boyunun kızıl kartal ve Kınık boyunun da ak kartal'dır. Kartal, Altay mitolojisinde en büyük Tanrı sayılan Ülgen'in yedi oğlundan biridir.

Kınık boyu : cürre karcığay, yani çakırdoğanın erkeği (Farsça cürre = kuşların erkeği)
Kayı boyu : sungur (Reşideddin Fazlullah'ın listesinde şahin'dir.), yani şahinlerin en büyüğü olan akdoğan.
Bayındır boyu : laçin (Reşideddin Fazlullah'ın listesinde şahin'dir), gezgin şahin.
Yıva boyu : tuygun, yani yaşlı erkek çakırdoğan. Prof. Bazin Özbekçedeki karşılığını bulmuştur: kari erkek karcıyağ.
Salur boyu : bürgüt, yani kral kartal.
Afşar boyu : çure-laçin, yani erkek Falco peregrinus.
Begtili boyu : bahri, yani Pandion haliaetos.
Büğdüz boyu : italyu (tam olarak köpekleri alan anlamındadır), yani Falco lanarius (Rusçada balaban), av için yetiştirilen dişi ya da kutsal doğan.
Bayat boyu : ükü, yani grandük.
Yazır boyu : turumtay (Reşîdüddîn Fazlullah'ın listesinde çakır'dır.), Falco columbarius aesalon.
Eymür boyu : adı bilinmeyen bu kuşa isperi, Falco subbuteo.
Karabölük boyu: küyenek sarı, yani küçük sarı kerkenez (küye'nin nek'le kısaltılmışı).
Alkaevli boyu : küyenek, yani kerkenez.
İğdir boyu : karcığay, yani Falco columbarius.
Üreğir boyu : biku, yani gecekuşu.
Tudırka boyu: kızıl karcığay, yani kızıl çakırdoğan.
Ulayundluğ boyu : yağalbay, Falco vespertinus.
Tüger boyu : küçügen, yani kuzuların büyük çakırdoğanı.
Peçenek boyu : ala toğunak, .lanius exubitor.
Çavuldur boyu : buğdayınık. Kononov'un bunu Humay olarak yorumlaması yanlıştır. Kırgız halkbiliminde yer alır. Adının buğdaykuşu olduğu düşünülür.
Çepni boyu : humay. Farsça hüma. Bu kez hatayı Ebulgazi Bahadur Han yapmıştır. Gerçekte ongun'ları kumay, yani kar çakırdoğanı.
Çarukluğ boyu : sarı karcığay, yani sarı çakırdoğan.

Oğuzlar
Tuğra

Atalay, Besim (2006). Divanü Lügati't - Türk. Ankara: Türk Dil Kurumu yayını. ISBN 975-16-0405-2
Yazıcızāde ʿÂlì, Tevârih-i Âl-i Selçuk, Staatsbibliothek zu Berlin, Ms. Or. Quart. 1823
Yazıcızâde 'Âlì, Tevârih-i Âl-i Selçuk, Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Revan Bölümü, nr. 1390, vr. 234a

Evcil yak (Bos grunniens) uzun kıllı olan evcil hayvanlar arasındadır ve Himalaya bölgesi boyunca yani Hindistan Yarımadası'nda, Tibet Platosu, Kuzey Myanmar, Yunnan, Siçuan ve bilindiği kadarıyla daha kuzey bölgeler olan Moğolistan ve Sibirya'da yaşamaktadır. Yabani yak (Bos mutus) soyundan gelir. Tibetçede yak kelimesi sadece türün erkeğini tanımlamakta kullanılır, dişiler nak veya dri olarak adlandırılır. Buna rağmen birçok dilde yak iki cinsiyet için kullanılmaktadır.

Yaklar, Bos cinsine aittir ve bu nedenle sığırlarla (Bos primigenius türleri) akrabadır. Yakların evrimsel tarihini belirlemek için mitokondriyal DNA analizleri sonuca bağlanamamıştır.
Yak, sığırlardan bir ila beş milyon yıl önce herhangi bir noktada ayrılmış olabilir ve bu cinsin diğer üyelerine kıyasla bizonla daha yakından ilişkili olabileceği yönünde bazı hipotezler öne sürülmektedir. Rusya'nın doğusunda, Bos baikalensis gibi yak'ın görünür yakın fosil akrabaları bulundu ve bu, modern Amerikan bizonunun yak benzeri atalarının Amerika'ya girebileceği olası bir yol önermektedir.
Tür, ilk olarak 1766'da Linnaeus tarafından Bos grunniens ("homurdanan öküz") olarak tanımlanmıştı, ancak bu adın genel olarak hayvanın yalnızca evcilleştirilmiş biçimine atıfta bulunduğu düşünülmektedir, Bos mutus ("sessiz öküz") vahşi türler için tercih edilen isimdir. Bazı yazarlar yabani yakı hâlâ bir alt tür, Bos grunniens mutus olarak görse de, ICZN 2003 yılında Bos mutus adının yabani yaklar için kullanılmasına izin veren resmî bir karar verdi ve bu artık daha yaygın bir kullanımdır.
Yabani yak'ın Bos grunniens'in bir alt türü olarak kabul edildiği durumlar dışında, yak'ın tanınmış bir alt türü yoktur.

Yaklar, iri cüsseli, sağlam bacaklı, yuvarlak, yivli toynakları ve karnından aşağıya doğru sarkan aşırı yoğun ve uzun kürklü, ağır yapılı hayvanlardır. Yabani yaklar genellikle koyu renkte, siyahımsı kahverengiye değişen renkte iken, evcil yaklar genellikle kızıl kahverengi ve kremsi lekelere sahip olarak renkleri oldukça değişken olabilir. Küçük kulakları ve geniş alınları vardır, boynuzları genellikle koyu renktedir. Erkeklerde (boğalarda), boynuzlar [genellikle 48 ila 99 santimetre (19 ila 39 in) uzunluğunda] başın yanlarından dışarı doğru uzanır ve sonra öne doğru kıvrılır. Dişilerin (ineklerin) boynuzları daha küçüktür [sadece 27 ila 64 santimetre (11 ila 25 in) uzunluğunda] ve daha kalkık bir şekle sahiptir. Erkeklerde daha büyük ve daha belirgin olmasına rağmen, her iki cinsiyette de omuzların üzerinde belirgin bir kamburluk olan kısa bir boyun vardır. Erkekler, 350 ila 585 kilogram (772 ila 1.290 lb) kütlesindedir dişilerin 225 ila 255 kilogram (496 ila 562 lb) aralığında değişir. Yabani yaklar önemli ölçüde daha ağır olabilir, boğalar 1.000 kilogram (2.200 lb) . Cinsine bağlı olarak, evcil yak erkekleri 111-138 santimetre (44-54 in), dişiler 105-117 santimetre (41-46 in) omuz yükseliğine sahiptir.

Her iki cinsiyette de uzun tüylü saçları vardır ve göğüs, yanlar ve kalçaları soğuktan izole etmek için yoğun yünlü bir astar içerir. Özellikle boğalarda bu, yere kadar ulaşabilen uzun bir "etek" oluşturabilir. Kuyruk, sığır veya bizonun kuyrukları gibi püsküllü olmaktan çok uzundur ve atınki ile yakınlık gösterir. Evcil yaklar çok çeşitli kürk renklerine sahiptir ve bazı bireyler beyaz, gri, kahverengi, kara veya benekli olabilir. Dişilerde meme, erkeklerde skrotum soğuğa karşı koruma olarak küçük ve tüylüdür. Dişilerin dört meme başı vardır.Yakların, sığırların karakteristik alçalma sesini çıkardıkları bilinmemektedir, ancak hem vahşi hem de evcil yaklar homurdanma ve ciyaklama davranışını gösterdiği bilinmektedir. Bu da yerli yak varyantı Bos grunniens'in (homurdanan boğa) bilimsel adına ilham kaynağı olmuştur. Nikolay Przhevalsky, vahşi varyantı Bos mutus (sessiz boğa) olarak adlandırdı ve hiç ses çıkarmadığına inanmaktaydı, ama hayvan gerçekte ses çıkarmaktadır.

Yak fizyolojisi, yüksek rakımlara düşük rakımlarda bulunan sığırlardan daha büyük akciğerlere ve kalbe sahip olmanın yanı sıra, fetal hemoglobinin yaşam boyu kalıcılığı nedeniyle iyi adapte olmuştur, Tersine, yaklar daha düşük rakımlarda gelişmekte sorun yaşar, 15 °C (59 °F) üzerinde ısı kaybından muzdariptir. Soğuğa daha fazla adaptasyon, kalın bir deri altı yağ tabakası ve neredeyse tamamen ter bezlerinin eksikliğini beraberinde getirir.
Yerli sığır ile karşılaştırıldığında, rumende, omasuma göre alışılmamış derecede büyüktür. Bu muhtemelen bir seferde daha yüksek miktarda düşük kaliteli gıda tüketmelerine ve daha fazla besin elde etmek için daha uzun süre fermente etmelerine olanak tanır. Yak, günlük vücut ağırlığının %1'ine eşdeğer miktarda besin tüketirken, sığırların dengeyi korumak için %3'e ihtiyacı vardır.

Yaklar, ortam şartlarına bağlı olarak genellikle temmuz ve eylül ayları arasında çiftleşir. Yılın geri kalanında pek çok boğa, küçük bekâr gruplar halinde büyük sürülerden uzaklaşır, ancak östrus yaklaştıkça agresifleşir ve egemenlik kurmak için düzenli olarak birbirleriyle savaşırlar. Şiddet içermeyen tehdit gösterilerine ek olarak, böğürüp boynuzlarıyla yeri kazıyarak, boğa yakları da daha doğrudan rekabet eder; kafaları aşağı indirilmiş veya boynuzlarıyla vuruşarak birbirlerine tekrar tekrar saldırırlar. Bizon gibi, ancak sığırların aksine, erkekler kızgınlık döneminde kuru toprakta yuvarlanır, sıklıkla idrar veya dışkı ile koku lekeleri bırakır. Dişiler östrusa yılda dört kereye kadar girmesine karşın her döngüde sadece birkaç saat kabul vardır.
Gebelik 257 ile 270 gün arasında sürer böylece mayıs ve haziran ayları arasında doğan tek bir buzağıyla sonuçlanır. İnek doğum yapmak için tenha bir yer bulur, ancak buzağı doğumdan sonra yaklaşık on dakika içinde yürüyebilir ve çift, kısa süre sonra sürüye yeniden katılır. Hem vahşi hem de evcil formdaki dişiler tipik olarak her iki yılda bir doğum yaparlar ancak sürekli besin verilmesiyle daha sık doğumlar mümkündür.
Buzağılar bir yılda sütten kesilir ve kısa bir süre sonra bağımsız hâlde yaşamaya başlar. Yabani buzağılar başlangıçta kahverengidir ve ancak sonrasında daha koyu yetişkin tüyleri geliştirir. Dişiler genellikle ilk kez üç ya da dört yaşında doğum yapar ve yaklaşık altı yaşında üreme uygunluklarının zirvesine ulaşırlar. Yaklar, evcilleştirme veya esaret altında yirmi yıldan fazla yaşayabilir ancak bunun vahşi doğada biraz daha kısa olması muhtemeldir.

Evcilleştirilmiş yaklardan, öncelikle sütleri, lifleri ve etleri için ve yük hayvanı olarak binlerce yıldır yararlanılmıştır. Kurutulmuş dışkıları, Tibet'in her yerinde yakıt olarak kullanılır, genellikle yüksek ve ağaçsız Tibet Platosu'nda bulunan yegâne yakıttır. Yaklar, yerel çiftçiler ve tüccarların yanı sıra dağcılık ve dağ yürüyüş gezileri için mal taşımada kullanılır. Saban çekmek için de kullanılırlar. Yak'ın sütünden genellikle Tibet ve Nepal dillerinde chhurpi denilen ve Moğolistan'da byaslag adı verilen bir peynir yapılır. Yak sütünden üretilen tereyağı, Tibetlilerin çok miktarlarda tükettikleri tereyağı çayının bir bileşenidir ve ayrıca dinî bayramlarda inşa edilen tereyağı heykellerindeki lambalarda da kullanılır.

Hindistan hükûmeti, 1989 yılında yak yetiştiriciliği üzerine araştırma yapmaya yönelik bir merkez olan ICAR-Yak Ulusal Araştırma Merkezi'ni kurmuştur. Dirang, Arunaçal Pradeş'te bulunur 2.750 metre (9.020 ft) yükseklikte bir yak çiftliği (9,020 MSL'nin üzerinde.

Tibet ve Karakurum'un bazı bölgelerinde yak yarışları, geleneksel festivallerde bir eğlence biçimidir ve kültürlerinin önemli bir parçası olarak kabul edilir. Daha yakın zamanlarda, yak kayağı veya yak polosu gibi evcil yaklarla oynanan sporlar, Gilgit-Baltistan, Pakistan da dâhil olmak üzere Orta Asya ülkelerinde turist çekmektedir.

Bos mutus

Uluslararası Yak Derneği (İYAK) 4 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Yak Derneği (EYAK)
FAO arşivlerinde Yak ırkları hakkında makale 30 Aralık 2003 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaklar: Tibet'in Resmi Hayvanı 31 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yak Genom Veritabanı

Gazne (Farsça: غزني; Darice: غزنی), Afganistan'ın kuzeyinde, Gazni Vilayeti'nin merkezi olan şehir.
Kent, Afganistan'ın en işlek karayollarının kavşağında kurulmuştur. Güneybatıdan Kalat'a, kuzeydoğudan başkent Kabil'e ve doğudan Gardez'e bağlıdır.
Kelime anlamı "pırlanta" olan Gazne şehri zengin bir tarihe sahiptir. Gazne Kalesi, Gazne Minareleri, Sultan III. Mesud'un sarayı ve diğer kültürel hazineler yüzyıllardır gezginleri şehre çekmiştir. 2013 yılında ISESCO tarafından İslam dünyası kültür başkenti seçilmiştir.
İslamiyet öncesi dönemde bölgede Budizm ve Hinduizm inanışlarına sahip kabileler yaşamıştır. 7. yüzyılda İslamiyeti getiren müslüman Arapları, 9. yüzyılda Saffârîler takip etmiştir. 10. yüzyılda Sebük Tegin tarafından Gazneliler Devleti'nin başkenti yapılmıştır. Şehir Gurlular tarafından yıkılmıştır, ama tekrar inşa edilmiştir. Timurlular ve Delhi Sultanlığı dahil birçok yerel gücün eline geçmiştir. Son olarak Hotakîlere ve onun devamı olan Dürrânîlere, yani modern Afganistan'a geçmiştir.

Map of Ghazni district
Dupree, Nancy Hatch (1977) [1st Edition: 1970]. An Historical Guide to Afghanistan (2nd Edition, Revised and Enlarged bas.). Afghan Tourist Organization. 
Ghazni.org
1911 encyclopedia entry
The City Of Ghazni
Columbia Encyclopedia (Sixth Edition) - Mahmud of Ghazna24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopaedia Britannica (Online Edition) - Mahmud26 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopaedia Britannica (Online Edition) - Ghaznavid Dynasty24 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopaedia Britannica (Online Edition) - Ghaznavids and Ghurids26 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Columbia Encyclopedia (Sixth Edition) - Muhammad of Ghor24 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mahmud Ghaznavi's 17 invasions of India
Mahmud Ghazni15 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of Iran: Ghaznevid Dynasty24 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rewriting history and Mahmud of Ghazni29 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürcistan ve Kafkasların Moğollar tarafından istilası, Orta Çağ'da Gürcistan Krallığı ve Kafkaslardaki ona bağlı vasal devletlerin 13. yüzyılda Moğol İmparatorluğu orduları tarafından istila edilmesidir. İlk muharebeler 1220 yılında Moğol öncü birlikleriyle yaşanır. 1236 yılında ise Moğol Ordusu bütün kuvvetiyle bölgeyi istila eder ve 1243 yılında Gürcistan Moğol egemenliğine boyun eğer. Devlet her yıl çok ağır bir vergi vermek zorunda kalacak ve bitip tükenmeyen Moğol seferleri için asker sağlamak durumunda kalacaktır. İlk dönemlerde güçsüz olan Gürcü direnişi gelişerek açık isyanlara dönüşecektir. Gürcistan devletinde Moğol yanlısı ve Moğol karşıtı grupların çekişmeleri ülkeyi bölecektir. 1320'li yıllarda tahta çıkan kral V. Giorgi diplomatik ve askeri alandaki başarılarıyla krallık topraklarında yeniden Moğolları yenerek egemen olacak ve devleti eski gücüne çıkaracaktır.

Moğollar Gürcü topraklarında ilk kez görüldüklerinde Gürcü Krallığı hala güçlüydü ve Kafkasların çoğuna egemendi. İki ülke arasında ilk temas 1220 yılında yaşandı. Sübedey ve Cebe komutasındaki 20 bin Moğol Harezmşahlar Devleti hükümdarı Şah II. Alaaddin Muhammed'i Hazar Denizi kıyılarına kadar kovalamaktaydı. Cengiz Han'ın emriyle bu iki komutan ileri kol olarak bölgeye gelir. O dönemde Gürcistan egemenliğinde bulunan Ermenistan topraklarına girerler. Kotman Nehri civarında yapılan Khunan Muharebesinde Gürcü kral IV. Giorgi komutasındaki 60 bin kişilik Gürcü ve Ermeni ordusunu yenerler. IV. Giorgi savaşta ağır yaralanır. Moğol komutanlar savaşı kazanmalarına rağmen Kafkaslarda fetih peşinde değillerdir ve Hemedan'a geri dönerler. Moğollar Ocak 1221'de yeniden Gürcü topraklarına saldırsa da günümüzdeki Azerbaycan topraklarında bulunan Berde'de yapılan  Berde Muharebesinde taraflar yenişemeyecektir. Sonrasında güney Rus steplerinde ilerleyen Moğol Orduları 1223 yılında Kalka Nehri Muharebesi'nde Rus ve Kıpçak Ordularını yenerek Moğol ana gövdesine katılmak için geri dönerler.
Gürcüler bir anda maruz kaldıkları kimliği bilinmeyen düşmanların saldırıları sonucu şaşkınlık içinde kalırlar. Döneme ait tarih yazmalarında saldıranların ismi verilemeyecektir. 1223 yılında Moğolların artık Gürcü topraklarıyla ilgilenmediğinin ortaya çıktığı anlaşılır. Kardeşi IV. Giorgi 1223 yılında öldükten sonra tahta geçen ve kraliçe Tamar'ın kızı olan Rusudan, Papa III. Honorius'a savaştıkları Moğolların başta Hristiyan olduklarını sandıklarını, ancak sonradan onların tanrıtanımaz olduklarını anladıklarını yazacaktır.

Kafkasların Moğollar tarafından üçüncü ve kesin istilası 1236 yılında gerçekleşir. Gürcü topraklarının yerle bir edileceği bu istilanın öncesinde de ülke güçsüz durumdadır. Dağılan Harezmşahlar Devleti'ni yeniden kurmaya çalışan Celaleddin Harezmşah bölge halklarından kurmak istediği orduyla Moğolların karşısına çıkmak istemektedir. Gürcülerden de askeri yardım talep eden Celaleddin Harezmşah red cevabı alınca Gürcü topraklarına saldıracak ve 1226 yılında Tiflis’i ele geçirerek talan edecektir. Gürcü Krallığı yaklaşmakta olan Moğol işgaline karşı artık iyice savunmasız kalmıştır. Moğol komutanı Cormagon Noyan 1236 yılında Gürcü Krallığı toprakları üzerine yürümeye başlar. Sınır bölgesindeki çoğu Gürcü ve Ermeni asilzade kalelerine çekilecek ve ciddi bir direniş göstermeden uzlaşarak boyun eğecek, halk ise Moğolların önünden kaçacaktır. Gürcü kraliçesi Rusudan başkent Tiflis’ten Kutaisi’ye çekilmek zorunda kalır. Bu durumda Gürcü Krallığı'nın doğudaki toprakları Moğollarla anlaşan Gürcü beyleri Avag Mkhargrdzeli ve Egarslan Bakurtsikheli'nin denetimlerine geçer. Moğollara tabi olmayı reddederek direnişe geçen tek asilzade Samtskhe Prensi Iwane Jakeli-Tsikhisjvreli olur. Toprakları işgalcilerce mahvedilen Iwane, sonunda kraliçe Rusudan’ın araya girmesiyle 1238 yılında Moğollara boyun eğer. Moğollar ise Gürcü kraliçesinin peşinden gitmezler ve aşılması zor dağlık Likhi bölgesinden öteye ilerlemeye çalışmazlar. Bu yüzden batı Gürcistan Moğol saldırılarından kurtulmuş olacaktır. Kraliçe Rusudan Papa IX. Gregory’den yardım talebinde bulunduysa da cevap alamayacaktır. Moğollarla anlaşan Gürcü asillerinden Avag aracılığında 1243 yılında teslim olur ve Gürcü Krallığı resmen Cengiz Han’a boyun eğmiş olur. Krallık artık Moğollara yıllık 50 bin altın vergi ve Moğolları destekleyecek bir ordu vermek zorundadır.

Moğollar Gürcistan ve Kafkasları Gurjistan Vilayeti olarak tanımlayarak dolaylı olarak denetimlerine alacaklardır. Yönetim Gürcü hükümdarda olacak ancak bu hükümdarın tahta çıkışı Moğol Hanı tarafından onaylanacaktı. Kraliçe Rusudan’ın 1245 yılında ölmesiyle beraber Gürcü Krallığında fetret dönemi başlar. Moğollar tahta kimin çıkacağının bilinmemesini çok iyi kullanacak ve Gürcü asillerini iki kampa bölmeyi başaracaklardır. Bu iki kampın da iki farklı kral adayı bulunmaktadır; bunlar IV. Giorgi’nin evlilik dışı oğlu VII. Davit “Ulu” ile Rusudan'ın oğlu VI. Davit "Narin”dir. 1245 yılında Moğol egemenliğine karşı bir isyandan sonra Güyük Han 1247 yılında iki kralı da tahta çıkaracak ve ülke doğu ve batı olarak ayrılacaktır. Moğollar yönetime karışmasalar da vergilerin ödenmesini takip etmekte ve Moğol ordusu için asker temin edilmesini hızlandırmaktaydı.
Moğol Ordusu içinde çok sayıda Gürcü asil ve askeri savaşacak ve özellikle Alamut (1256), Bağdat (1258) seferleri ile Ayn Calut Muharebesinde (1260) onbinlerce Gürcü askeri yer alacaktır. Bu sırada Gürcistan ve Kafkaslardaki Gürcü toprakları güçsüz kalacak, ağır vergilerden ve zoraki askerlikten dolayı patlak veren yerel isyanlar Moğollar tarafından bastırılacaktır. Tarihin bir cilvesi olarak Moğolların Anadolu Selçuklu Devleti'ni yendiği Kösedağ Muharebesi (1243) sırasında iki tarafta da Gürcüler savaşmaktaydı.
1256 yılında Gürcistan İlhanlıların egemenliğine girer. 1259 yılında Gürcü asilleri Davit Narin önderliğinde Moğollara karşı ayaklanır ve Batı Gürcistan'daki İmereti bölgesini özgürleştirmeyi başarırlar. Diğer kral olan Davit Ulu da aynı zamanda yeğeni olan Narin'e katılmaya çalışsa da Gori civarında Moğollara yenilir ve Moğol egemenliğine boyun eğer. 1261 yılından itibaren Kafkaslarda İlhanlılar ve Altın Orda arasında şiddetli mücadeleler yaşanmaya başlar.
Gürcistan'ın birliğinin dağıldığı bu dönemde Moğolların, özellikle güçlenen prensleri Gürcü tahtına karşı kışkırtıp bağımsızlıklarını tanıyarak merkezi bir Gürcü iktidarının oluşmasını engellemeye çalıştıkları görülür. 1266 yılında Samtskhe Prensi Sargis Jakeli Moğollar tarafından korunarak Gürcü tahtına karşı korunur. Doğu Gürcistan kralı II. Demetre (1259 - 1289) İlhanlılara karşı ülkesinde birliği sağlamaya çalışsa da başarısız olacak ve idam edilecektir. Ülkenin batısı çok zorlu koşullarda bağımsız kalabilse de doğusu ağır vergi ve siyasi belirsizlik altında ezilecektir. VIII. Davit (1292-1310) zamanındaki ayaklanmalar da başarısız olacaktır. Moğollar bu dönemde bazı prensleri ön plana çıkararak iç çatışma ortamı yaratmış ve duruma hâkim olmaya çalışmışlarsa da, İran'da egemenlikleri gerileyen İlhanlıların Gürcü topraklarındaki hâkimiyeti sarsılacaktır.

V. Giorgi (1299–1302, 1314–1346) esnek ve uzun vadeli bir siyasetçi ve yönetici olarak  ilk başlarda Moğollarla uzlaşma yanlısı olacak ancak İlhanlıların 1327 yılında içine düştükleri çöküş döneminin başlamasını fırsat bilerek vergi vermeyi bırakacak ve ülkeden Moğolları atacaktır. Gürcü Krallığının topraklarını neredeyse tamamen yeniden fethedecek ve Kafkaslardaki Moğol egemenliğine son verecektir.

Anadolu'nun Moğollar tarafından istilası

Ronald Grigor Suny, The Making of the Georgian Nation: 2nd edition (December 1994), Indiana University Press, ISBN 0-253-20915-3, s.39–44
Gürcistan Sovyet Ansiklopedisi (k'art'uli sabch'ota entsiklopedia) (1984), Tiflis: cilt. 7, s.112-3
Lang, D. M. (1955). "Georgia in the Reign of Giorgi the Brilliant (1314-1346)". Bulletin of the School of Oriental and African Studies 17 (1): 74–91. [1] 28 Aralık 2009 tarihinde erişilmiştir.

Han, eski Türk - Moğol topluluklarında hükümdar. "Ulu insan", "lider" anlamları taşımaktadır. Moğolcada ve bazı Altay lehçelerinde Kan (Gan) olarak da söylenir. İngilizcede king denilen kral sözcüğünün Türkçedeki karşılığıdır.

Han, Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir boyu yöneten kişidir. Mitoloji de tanrıların da sıfatı olarak kullanılır. İlk çağlarda Han aynı zamanda topluluğun dini önderidir. Topluma baş-şamanlık yapan kişidir. Ata Ruhları adına törenler düzenler. Tahta çıktığında ise bir keçe üzerine oturtulup dokuz kez doğudan batıya doğru çevrilir. Bu onun göğe çıkmasını, göğün dokuz katını aşıp Tanrıya ulaşmasını ifade eder. Doğal olayların önderden kaynaklandığı düşünülür. O doğaya etki edebilir. Daha sonraları bu durum biraz daha soyutlaştırılıp, kötü yöneticinin bereketsizliğe, iyi olanın ise bolluğa sebep olacağı inancı haline dönüşmüştür. Devletin gücü hakanın ne kadar kutlu olduğuyla ilgilidir. Kan kelimesi ile yakından ilgilidir. Kan hayat verici bir güç olarak ve nesilden nesile aktarılan bir yaşam ve özellik taşıyıcısı şeklinde düşünülür. Yeminler kan akıtarak yapılır. Kanla ıslanmış mendiller sürüldüğünde kör olan göz görmeye başlar. Kanları birbirine karışan insanların ömür boyu hatta ölümden sonra bile bağlı kalacağına inanılır ve bu nedenle biraz sütün içine bir iki damla kendi kanlarını damlatarak içenler “Kankardaş” olurlar ve soydan gelen kardeşlik kadar geçerli sayılır. Kahramanlar doğarken avuçlarında sertleşmiş bir kan pıhtısı tutarlar. Moğolcada Han kelimesi Gök anlamını da içerir. Buyrultu/Buyruldu (ferman) veya Yarlıg/Yarlık (ferman) adı verilen emirleri toplumu düzenler ve masallarda da sık sık yer alır. Türklerde Ege/Eğe sözcüğü de kral anlamında kullanılır. Tigin/Tekin ise Prens, Şehzade demektir. Bazen Beg/Beğ/Bey sözcüğü de Han anlamında kullanılsa da aslında Beğ daha düşük bir hiyerarşik düzeydedir ve genelde Ağa kavramına denk düşer, bazen de il, ilçe yöneticileri kastedilir.
Han ünvanı, ailesinde Moğol dışında başka topluluktan insan olan devlet başkanları tarafından kullanılamazdı. Bunun en büyük örneği Timur'dur. Türk olan Timur Emir ünvanı almıştır. Türk toplumundaki karşılığı Hakan veya Kağan'dır.
Günümüzde isim olarak tek başına çok nadir kullanılmaktadır. Genelde önüne sıfat getirerek kullanılır; Gök-Han, Er-Han, Rey-Han, Öge-Han gibi

Hanım, Türk toplumsal düzeninde kadın yönetici, kraliçe demektir. Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir boyu yöneten kadındır. Mitoloji de tanrıçaların da sıfatı olarak kullanılır. Kanım şeklinde de söylenir. Ece veya Eçe olarak da kullanılır. Devlet yöneticilerini Türkler; Han ve Hanım, Moğollar ise Han ve Hatan (Kan "hakan" ve Katan "hatun") olarak ikili şekilde ifade ederler. Prenseslere ise Bike/Büke denilir. Hanım (Kraliçe) sözcüğünün türeyişi şu şekilde anlatılır. Mete Han (Moğollar Cengiz Han olduğunu söylerler) gelip saygı sunan herkesin Han'ım şeklinde hitap ettiği bir ortamda, içeri giren eşini görünce “İşte bu da benim Hanım” der. O günden bu yana kadın yöneticilere Hanım denir. Etimolojik olarak doğruluğu tartışılsa da, sosyal hayat algısı olarak kadının bu konumu tartışılmaz bir gerçektir. Han sözcüğünden Hanım'ın türetilişine benzer bir durum da Beg/Beğ (Bey)’den Begüm sözcüğünün oluşumudur. Begüm; Bey’in dişil halidir ve hanımağa, kadın yönetici, prenses gibi anlamlar içerir. Önemli Tarihsel Hanımlar şöyle sıralanabilir: Süyünbike Hanım, Emese Hanım, Türkan Hanım, Çeçek Hanım, Tomrus Hanım, Ipar Hanım, Mama Hanım, Börte Hanım, Kösem Hanım...
Türk dilinde cinsiyet dönüştürme ekleriyle türetilen kadın ve erkek yönetici unvanları şunlardır. Türkçede dişil sözcükler türetmek için kullanılan bir yol (çok sık olmasa da) –ım / –im ekidir.

Han ve Hanım: Kral ve Kraliçe
Beğ ve Begüm: Ağa (vali, prens) ve Hanımağa (prenses)
Ayrıca -çe / -ça eki ile de türetme yapılabilir:

Kıral (Kral) ve Kıralça (Kraliçe): Padişah ve Hanımsultan
Tigin ve Tiginçe: Prens ve Prenses
Bey ve Biyçe: Ağa (vali, prens) ve Hanımağa (prenses)
Ul ve Ulça: Erkek evlat (oğul) ve Kız evlat

(Han/Kan) kökünden türemiştir. Soy ve soyluluk anlamları içerir. Moğolca, Tunguzca, Mançuca ve Türkçede küçük ses farklarıyla hep aynı anlamı taşır. Ramstedt’e göre "ke-kuan"(Çince: "ke" büyük +"kuan" prens), P. Pelliot ve P. Olbricht'e göre "K'o-han"(Cücence: asil aile) biçimindedir.
Dybo (2007), Benveniste 1966'nın görüşünü takiben, Han/Khagan'ın nihai etimolojik kökünün Orta İran dilindeki *hva-kama- "kendi kendini yöneten, imparator" kelimesinden geldiğini öne sürer. Savelyev ve Jeong 2020, her ikisinin de Han/Khagan için etimolojik kök olduğunu not eder. ve onun kadın eşdeğeri Khatun, Doğu İran dillerinden, özellikle "Erken Saka" *hvatuñ'dan türetilmiş olabilir, bkz. onaylanmış Soğdca xwt'w 'hükümdar' (< *hva-tāvya-) ve xwt'yn 'hükümdarın karısı sözcükleri ' (< *hva-tāvyani)".

Türk mitolojisinde pek çok boyun kendi adını taşıyan bir ilk atası vardır. Örneğin İlemen Han, İlemen boyunun atasıdır. Aynı şekilde Türügeş Han, Türgeşlerin; Tileg Han, Teleğütlerin; Oyrat Han, Oyrat ve Kalmukların; Kuzar Han, Hazarların ve Azerilerin atası olarak kabul edilir. Türk Han ise tüm Türklerin atasıdır. Türk söylencelerinde adı geçen efsanevi hanlar şu şekildedir.

Türk ve Altay mitolojisinde söylencesel hakandır. Gil Han olarak da söylenir. Kildağ'da yaşar. Kendisine dağın etrafını çeviren balçıktan dolayı ulaşılamaz. Balçık sözcüğü ile yaklaşık aynı anlamlar taşır.

Kurdağ'da yaşayan bir hakan olduğu söylenir. Kürhan, Gurhan veya Gürhan olarak da tanınır. Oğuz Kağan'ın amcasıdır. Sümerlerde yer altı tanrısının adı Kür olarak geçer ve onun koruduğu ırmağın adı da Kur'dur. Yer altı dünyasına da bu ad verilir. Kür/Kur/Gur sözcüğü; güç, kuvvet, dayanıklılık, bağımsızlık anlamlarına gelir.

Türk ve Altay mitolojisinde Kuzdağ'da yaşayan efsanevi hakandır. Küz Han veya Guz Han olarak da bilinir. Yaşadığı dağa varmak isteyenler soğuktan ve rüzgardan dolayı ulaşamazlar. Kuz/Guz kelimesi; soğuk, kuytu, karanlık demektir. Kuzey kelimesiyle aynı kökten gelir.

Musdağ (Buzdağ)'da yaşayan bir hakandır. Bus Han, Mus Han, Büs Han veya Müs Han olarak da söylenir. Moğollar Mös Kan derler. Buzullar nedeniyle kendisine ulaşılamaz.

Ordağ'da yaşayan hakandır. Soğuktan ve rüzgardan dolayı ulaşılamaz. Ur Han olarak da söylenir. Oğuz Han'ın amcasıdır. Ordu (Ordo) şeklinde askeri örgütlenmeyi ilk gerçekleştiren kişi olarak kabul edilir. Or sözcüğü güç, kuvvet, ordu, yıkılmazlık anlamlarına gelir. Ordu (askeriye), orda (halk) bu kökten türemiş sözlerdir. Yerleşmek, mevki, makam anlamları vardır. Yücelik ifade eder.

Türk ve Altay mitolojisinde Daş Han olarak da anılan ve Taşdağ'da yaşayan bir hakan. Kayalık bölgeler kendisini korur.

(Kur/Gur/Kür) kökünden türemiştir. Güç, kuvvet, dayanıklılık, bağımsızlık anlamlarına gelir. Kurtarmak fiili ile de bağlantılıdır. Moğolcada Görü/Gürü, Tunguzcada Güre sözcükleri aynı manaları ifade eder.

Hakan
Kağan

Harezmşahlar'ın Moğollar tarafından istilası (Farsça: حمله مغول به خوارزمشاهیان) 1219 ile 1221 yılları arasında gerçekleşti, Cengiz Han komutasındaki Moğol İmparatorluğu birlikleri Orta Asya'daki Harezmşahlar Devleti topraklarını işgal etti.
Karahıtay Devleti'nin ilhakını takip eden bu sefer, geniş çaplı yıkım ve zulümlere sahne oldu. Bu istila ile Moğolların Orta Asya'yı fethi tamamlandı ve akabinde İran'ı fethetme süreci başladı. Savaşan her iki taraf geniş topraklara sahipti ve yakın zamanda kurulmuştu. Harezmşahlar 1100'lerin sonu ve 1200'lerin başında Selçuklu İmparatorluğu'nun yerini alabilmek için topraklarını genişletmişti. Aynı dönemde Cengiz Han Moğol halklarını birleştirmiş ve Batı Şia Hanedanı'nı fethetmişti. Başlangıçta her iki ülke arasındaki ilişkiler sorunsuz devam ederken, Cengiz Han bir dizi diplomatik provokasyon karşısında öfkelendi. Üst düzey bir Moğol diplomatı Sultan Muhammed Harezmşah tarafından idam edilince, Han 90.000 ila 200.000 kişi arasında olduğu tahmin edilen kuvvetlerini harekete geçirdi ve ülkeyi işgal etti. Sultan Muhammed'in kuvvetleri geniş bir alana dağılmıştı ve muhtemelen sayıca azdı. Dezavantajın farkına vararak Moğolları durdurmak için şehirlerini tek tek garnizonlaştırmaya karar verdi.
Ancak Moğollar, mükemmel bir organizasyon ve planlama sayesinde Maveraünnehir'deki Buhara, Semerkant ve Ürgenç şehirlerini kuşatıp fethetmeyi başardılar. Cengiz ve en küçük oğlu Tuluy daha sonra Horasan'ı yerle bir ederek dünyanın en büyük şehirlerinden olan Herat, Nişabur ve Merv'i yok etti. Bu arada Moğol generalleri Subutay ve Cebe tarafından kovalanan Sultan Muhammed, hiçbir destek kalesine ulaşamadan Hazar Denizi'ndeki bir adaya sığınmak zorunda kaldı ve burada yoksul bir şekilde öldü. Oğlu ve varisi Celâleddin Harezmşah, Pervan Muharebesi'nde Moğolları yenerek orduyu toparlamayı başardı, ancak birkaç ay sonra İndus Muharebesi'nde Cengiz Han tarafından bozguna uğratıldı. Cengiz, geriye kalan direnişleri de temizledikten sonra 1223 yılında Kin hanedanına karşı yürüttüğü savaşa geri döndü.
Savaş insanlık tarihinin en kanlı savaşlarından biri olmuş, toplam kayıpların iki ila on beş milyon kişi arasında olduğu tahmin edilmektedir. Harezm toprakların zapt edilmesi, Moğolların bundan sonra Gürcistan'a ve İran'ın geri kalanına yapacakları saldırılar için bir temel oluşturacaktı. İmparatorluk bölündükten sonra, eskiden Harezmşahlar tarafından yönetilen İran toprakları İlhanlılar tarafından, kuzeydeki şehirler ise Çağatay Hanlığı tarafından yönetilecekti. Moğolların ilk kez Çinlileşmemiş bir devletle karşılaştığı ve onu yendiği bu savaş, Moğol İmparatorluğu'nun büyümesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.

On ikinci yüzyılın sonlarında Orta Asya'daki hâkim güç, 1124 yılında Yelü Dashi tarafından kurulmuş olan Karahıtay Hanlığı'ydı. Harezmşahlar ve Karahanlılar görünürde Karahıtayların vasallarıydı, ancak gerçekte, büyük nüfusları ve geniş toprakları nedeniyle neredeyse özerk bir devlet gibi yönetilmelerine izin verildi. Bu iki büyük vasaldan Karahanlılar daha nüfuzluydu; iki yüzyıl boyunca hüküm sürdüler ve Buhara, Semerkant, Taşkent ve Fergana gibi bölgedeki en zengin şehirlerin çoğunu kontrol ettiler. Buna karşılık Harezmşahlar büyük şehir olarak sadece Ürgenç'e sahipti ve ancak 1150'den sonra İlarslan döneminde ön plana çıkabilmişlerdi.
1154'te Ahmed Sencer'in ölümünden sonra Büyük Selçuklu İmparatorluğu yavaş yavaş parçalanırken, Harezmşahlar coğrafi yakınlıkları nedeniyle bu kaostan faydalanmayı başardılar; İlarslan'ın oğlu Tekiş, yakınlardaki Horasan bölgesinde Nişabur ve Merv gibi büyük şehirleri ele geçirerek 1189'da kendisini hükümdar ilan edecek kadar güç kazandı. Abbasi halifesi Nâsır ile ittifak kurarak 1194'te son Selçuklu Sultanı III. Tuğrul'u devirdi ve Hemedan sultanlığını gasbetti. Tekiş artık batıda Hemedan, doğuda Nişabur'a kadar uzanan geniş bir toprak parçasına hükmediyordu. Elde ettiği güçle, 1198'de kendisini gönülsüzce İran ve Horasan Sultanı olarak ilan eden halifeyi savaşla tehdit etti. Harezmşahlar Devletinin hızla genişlemesi Karahıtayları büyük ölçüde istikrarsızlaştırdı. On üçüncü yüzyılın başlarında Cengiz Han'ın fetihlerinden kaçan mülteciler onları daha da zayıflattı.

 
1200 yılında Tekiş ölünce oğlu Alâeddin Muhammed, Harezmşah oldu. Saltanatın başlarında Afganistan'daki Gurlularla savaştı, babasının yayılmacı politikalarını takip ederek Karahanlılara boyun eğdirdi ve Buhara dâhil olmak üzere birçok şehri ellerinden aldı. 1211'de Naymanların önde gelen bir yöneticisi olan Kuçluk, Sultan Muhammed'in yardımıyla, kayınpederi Yelü Zhilugu'dan Karahıtay Hanlığını gasbetmeyi başardı. Ancak kendi halkına uyguladığı Müslüman karşıtı önlemlerleri nedeniyle Harezmşahlar ile arası açıldı. Cebe liderliğindeki bir Moğol müfrezesi peşine düştüğünde Kuçluk kaçtı ancak yakalandı ve idam edildi. Bu arada Sultan Muhammed Belucistan ve Mekran topraklarını fethetti ve İldenizliler'in bağlılığını kazandı.

Ortak düşman Kuçluk'un yenilmesi ile Moğollar ve Harezmşahlar komşu oldu. İlk başta iki ülke ilişkileri güçlüydü, ancak kısa bir süre sonra Harezmşah yeni doğulu düşmanından korkmaya başladı. Tarihçi Nesevî’ye göre bu tutum değişikliği, Harezmşah’ın Turgai Nehri Muharebesi’nde Moğol ordusunun hız ve hareket kabiliyetini gördükten sonra endişe etmesinden kaynaklanıyordu. Harezmşah'ın gurura kapılmış olması da muhtemeldir - babası gibi o da artık Abbasi halifesi Nâsır'la anlaşmazlığa düşmüştü ve bir orduyla Bağdat'a yürüyecek kadar ileri gitmiş, ancak Zagros Dağları'ndaki bir kar fırtınası tarafından durdurulmuştu. Bazı tarihçiler, halifenin özellikle Moğol-Harezm ilişkileri bozulduktan sonra Cengiz Han'la ittifak kurmaya çalıştığını öne sürmüşlerdir. Moğol tarihçiler Cengiz'in o dönemde Harezmşahlar Devleti’ni istila etmek gibi bir niyetinin olmadığını, sadece ticaretle ve hatta potansiyel bir ittifakla ilgilendiğini söylemektedirler. Buna gerekçe olarak da Cengiz'in Çin'de Kin Hanedanı’na karşı yürüttüğü savaşta batağa saplanmış olması ve 1216'da Sibirya'da Hoi-yin İrgen isyanıyla uğraşmak zorunda kalmasını göstermektedirler.

Cengiz Han, 1218'de Harezm'e büyük bir Moğol tüccar kervanı gönderdi. Moğol seçkinlerinin büyük bir kısmının bu sefere yatırım yapmış olması kişisel bir menfaatin söz konusu olduğunu düşündürmektedir. Ancak Otrar valisi İnalcık, kervanın mallarına el koymuş ve üyelerini casusluk suçlamasıyla idam etmiştir. Suçlamaların geçerliliği ve Sultan Muhammed‘in olaya müdahil olup olmadığı tartışılsa da, Cengiz Han'ın daha sonra İnalcık'ın cezalandırılması yönündeki taleplerini reddettiği ve bir Moğol elçisini öldürüp diğer ikisinin sakallarını kesmek suretiyle onları aşağılayacak kadar ileri gittiği kesindir. Bu olay Cengiz Han için büyük bir hakaret olarak kabul edildi çünkü elçiler Büyük Han'ın kendisi kadar "kutsal ve dokunulmaz" sayılıyordu. Cengiz Kin'e karşı yürüttüğü savaştan vazgeçti (sadece küçük bir ordu bıraktı) ve Harezm'i işgal etmek için mümkün olduğunca çok asker topladı.

Her iki ordunun kesin sayıları büyük tartışmalara konu olmuştur. Kesin olan tek şey Moğol ordusunun Harezmşah'ın ordusundan daha kalabalık olduğudur. Orta Çağ tarihçisi Hemedânî Moğol ordusunun 600.000'den fazla olduğunu ve karşılarında toplam 400.000 Harezmli bulunduğunu belirtmiştir; çağdaşı Cûzcânî ise Han için 800.000 rakamını vermektedir. Bu sayılar modern tarihçiler tarafından büyük ölçüde abartılmış olarak kabul edilir. Neredeyse güvenilir olarak kabul edilen tek çağdaş kaynak, Moğol ordusu için 100.000 ila 135.000 arasında toplam bir sayı veren Moğolların Gizli Tarihi'dir. Ancak bu sayılar Moğol yanlısı bir tarihçi tarafından düşürülmüş olabilir.
Stubbs ve Rossabi toplam Moğol istila gücünün 200.000'den fazla olamayacağını belirtirken, bir tümen büyüklüğünün genellikle olduğundan fazla hesaplandığını varsayan Sverdrup minimum 75.000 rakamını vermektedir. Çoğu tarihçi bu iki uç arasında rakamlar vermiştir: McLynn Moğol kuvvetlerini 120.000 civarında tahmin etmektedir; Smith ise 130.000 rakamıyla Gizli Tarih'i desteklemektedir. Belirsizliğin sebebi Moğol kuvvetlerinin operasyonel yapısının yüksek esnekliği ve verimliliğidir. Bu da kuvvetlerin istenildiği zaman ayrılıp birleşmesine olanak tanımaktadır. Harezmlilere gelince, benzer şekilde güvenilir bir çağdaş kaynak yoktur; Sverdrup, Müslüman kuvvetlerin oransal abartısını Moğollarınkine eşit kabul ederek, bazı şehir milisleri hariç toplam 40.000 civarında asker tahmin etmiştir. Mclynn ise 200.000 gibi çok daha büyük bir rakam vermektedir.

Harezmşah birçok sorunla karşı karşıya kaldı. Henüz gelişmekte olan bir yönetime sahip olan devleti, çok geniş topraklara sahipti ve yeni kurulmuştu. 1218'de Selçuklu döneminden kalma yönetim şeklini revize ettiği bilinmektedir. Süregelen değişim Moğol istilası sırasındaki düzensizliğe katkıda bulunmuş olabilir. Buna ek olarak, annesi Terken Hatun devlette hala önemli bir güce sahipti. Bir tarihçi Harezmşah ile annesi arasındaki ilişkiyi 'endişeli bir diarşi' olarak adlandırdı ve bu durum çoğu zaman Sultan Muhammed'in aleyhine sonuçlanıyordu.
Ayrıca Sultan Muhammed'in, askerlerine savunma görevi verdiği bölgelerin çoğu yakın zamanda Harezm kuvvetleri tarafından tahrip edilmişti. Nişabur'dan geçerken halkı babasının yıktığı surları onarmaya çağırmış, Buhara ise sadece sekiz yıl önce, 1212'de Muhammed tarafından yağmalanmıştı. Harezmşah aynı zamanda komutanların çoğuna güvenmiyordu; bunun tek istisnası, bir önceki yıl Turgai Nehri Muharebesi'nde askeri zekâsı sayesinde kritik bir başarı elde etmiş olan büyük oğlu ve vârisi Celâleddin Harezmşah'dı. Eğer komutanların çoğu istediği gibi bir meydan savaşına girseydi asker sayısı bakımından yetersiz kalacak ve muhtemelen yenilecekti. Sultan Muhammed bu nedenle kuvvetlerini Semerkant, Merv ve Nişabur gibi önemli şehirlere garnizon birlikleri olarak dağıtmaya karar verdi.
Cengiz'in ordusu, Kin'e karşı savaşı sürdürmek üzere geride bırakılan Mukali hariç, en yetenekli generalleri tarafından komuta ediliyordu. Cengiz ayrıca baruta aşina olan bi

Hemedan (Farsça: همدان, Hamadan), İran'ın  aynı isimli Hemedan Eyaleti'nin yönetim merkezi olan şehir.
Şehrin eski Farsça ismi Hegmetane, antik Yunancada ise Ekbatan'dır. Hemedan sadece İran'ın değil, dünyanın da en eski şehirlerinden biri olarak kabul edilir. İbn-i Sina'nın mezarı bu kenttedir.

Tarihi İpek yolu güzergahında ve stratejik konumuyla daima önemini koruyan şehir, İran'ın orta-batı kesiminde, 3574 m'lik Alvand Dağı'nın engebeli arazisine kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1850 m'dir. 2005 itibarıyla 550.284 nüfusa sahip kent, başkent Tahran'ın 360 km güneybatısındadır.
1997 yılı rakamlarına göre Hamedan Eyaleti'nin nüfusu 1.677.957 iken, Hamedan şehrinin nüfusu 563.444'tür. Eyalet nüfusunun 1/3'ünü oluşturan kentte konuşulan diller etnik yapı hakkında fikir verebilir: % 60 Farsça, % 38 Azerice ve % 8 Lurca, Kürtçe ve Lekçe.

Bazı Asur kaynaklarında, şehrin kuruluşunun MÖ 1100 yıllarına denk geldiği görülse de, tarihçiler şehrin kuruluşunun MÖ 3000 yıllarına kadar dayandığını söyler.
Hemedan Medler tarafından kurulmuştur ve bu medeniyetin başkentiydi. Uzun yıllar bu devlete başkentlik yapan kent daha sonra kurulan Pers devletine de başkentlik yapmıştır. Daha sonraları ise, sadece imparatorların yazlık konutunun bulunduğu bir şehir olarak kaldı.
Şehir 633 yılındaki Nihavend Savaşı'ndan sonra Müslüman hakimiyetine girmiştir. 11. yüzyılda Büyük Selçuklular tarafından alınan kent daha sonra Timur tarafından tamamen tahrip edildi. Daha sonra Safevi devleti zamanında şehir altın devrini yaşadı ve çok gelişti. 1 Eylül 1724 tarihinde Osmanlılar tarafından alınan şehir kısa bir süre bu devletin idaresinde kalsa da, şehir ve çevresindeki yerel direnişe fazla dayanamayan Osmanlılar şehri 1732 yılında Ahmed Paşa Antlaşması'yla İranlılar'a geri verdiler.

Hamedan, Zagros Dağları'nın doğusunda yüksek bir konumda olmasına rağmen ılıman bir iklime sahiptir. Kuzeyindeki düzlük arazide yıl boyunca kuvvetli rüzgarlar eser ve kentin havasını yumuşatarak bol yağış getirir. Havası ılıman olsa da Hemedan oldukça soğuk ve bol kar yağışlı kışlar da geçirir. Sıcaklığın -30 geçtiği zamanlar görülür.

Şehir tarih boyunca pek çok sanatçı ve edebiyatçı yetiştirmiştir ki bunda Hemedan'ın dünyanın en eski kentlerinden biri olmasının etkisi büyüktür. Bunlar arasında, 11.asırda yaşamış ünlü şair Baba Tahir ve Makamat yazarı Badi'ul-Zaman el-Hamedani sayılabilir. Ayrıca 2003 yılında Nobel Barış Ödülü'nü alan avukat Şirin Ebadi de Hemedanlı'dır. Iran's Cultural Heritage Organization adlı kurum, şehirde 207 adet kültürel miras listesine giren eser olduğunu bildirmiştir.
Hamedan yüzyıllar boyunca deri işlemeciliği, seramik ve el yapımı halıların en güzel örneklerinin verildiği şehir olmuştur. 

Hemedan halkı, kentin tarihi mirasıyla gurur duyar. Halkın başka bir gurur kaynağı ise İbn-i Sina'nın mezarının şehirlerinde olmasıdır. İlköğretim okulları, liseler ve şehrin üniversitesi onun adını taşır. Hatta dükkânlar ve iş yerlerine bile bu büyük hekimin ismi verilmektedir. Bouali Caddesi, şehrin merkezi ve eğlence bölgesidir.
Şehrin nüfusu varoşlarıyla birlikte 600.000'e yaklaşmıştır. Hemedan genellikle müreffeh bir kenttir. Kuzey bölgelerinde alt ve orta sınıf ya da işçi sınıfı, güney bölgelerinde ise üst orta ve zengin sınıf oturmaktadır.

Hemedan'da eski bir kent olması dolayısıyla görülmesi gereken pek çok yer mevcuttur. Başlıcaları şunlardır:

İbn-i Sina mozolesi: Kendi adıyla anılan meydanda bulunan bu yapı, İran mimarisinin en eski binası olan Kavus Kümbeti örnek alınarak yapılmıştır.
Gencnâme: (kelime anlamı: Hazine mektubu), I. Darius ve oğlu I. Serhas'a ait olan yazıtlar şehrin 5 km. batısında, Alvend Dağı'nın kayalıkları üzerine kazınmıştır. Her bir yazıt üç sütun ve yirmi satırdan oluşmaktadır. Antik Farsça, Babilce ve Antik İlamî dilinde yazılmışlardır.

 Kulyab, Tacikistan
  Isparta, Türkiye

Hamedan Tıp Üniversitesi [1] 19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ecbatana, Hamedan resimleri, Livius 8 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Gandj Nameh, Hamedan resimleri, Livius 29 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
The Bisotun inscription, Hamedan resimleri, Livius 10 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Hamedan resimleri
irantour.net
Hamedan: Tarihten de eski! 14 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hamedan: Medlerin başkenti 8 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uydu fotoğrafları (Ocak, 2005)
Google uydu resimleri 12 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hamedan Cultural Heritage Organization
Hegmataneh resmi sitesi 22 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopædia Iranica 13 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopædia Iranica 19 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Various Photos of Hamadan - Esthers Shirne, İbn-i Sina'nın kabri, Gonbad Alavian, Baba Tahir kabri, Stone Lion, Ganjnameh ve şehir merkezi resimleri.

Hindistan'ın Moğollar tarafından istilası, 1221 – 1327 yılları arasında Hindistan yarımadasına düzenlenen çok sayıdaki Moğol İmparatorluğu istilalarını anlatır. Moğollar Kaşmir bölgesine boyun eğdirseler de Delhi Sultanlığına karşı yapılan saldırılar başarısız olur.

Hindistan ile Moğollar arasında coğrafi olarak Harezmşahlar Devleti bulunmaktadır. Bu devletin ortadan kalkmasıyla Hindistan Moğol akınlarına maruz kalacaktır. 1221 yılında Harezmşahlar Devleti kralı Celaleddin Harezmşah'ı İndus Nehrinde yenen Cengiz Han kaçan Celaleddin Harezmşah'ı takip etmek için ardından Bala komutasında bir birlik gönderir. Bala Celaleddin Harezmşah'ı Pencab bölgesine kovalar. Lahor bölgesine kadar ilerler. Celaleddin Harezmşah bütün takiplerden kurtularak etrafında küçük bir ordu oluşturmayı başarır. Ancak Hindistan'daki müslüman krallarla Moğollara karşı ittifak teklifleri de reddedilir. Celaleddin Harezmşah Pencab bölgesindeki devletleri yense de topraklarını işgal edemez. Dağılmakta olan devletinde ve özellikle Kirman'da çıkan isyanı bastırmaya çalışır. Yeni müttefiklerle Gazne'ye ilerler ve kendisini takiple görevlendirilen Moğol Ordusunu yener. Moğollardan kazanılan ganimetin paylaşılması üzerine çıkan anlaşmazlıklar üzerine ittifak çöker. Bu dönemde Moğol tahtına Ögeday Han geçer. Celaleddin Harzemşah bölgeden uzaklaştırılacaktır.

1235 yılında Moğol Orduları Keşmir'i işgal eder ve bölge doğrudan Moğol egemenliğine girer. Moğol Orduları Peşaver'e saldırır ve önceden Celaleddin Harezmşah ile işbirliği yapmış olan kabileleri yenilgiye uğratır. Moğol saldırılarından kaçan ve çoğunlukla Türk kökenli Halacilerden oluşan savaşçılar Delhi Sultanlığı Ordusuna katılırlar. 1241 yılı kış aylarında Moğollar İndüs Vadisini ele geçirerek Lahor şehrini kuşatırlar. Moğol komutanının şehrin alınması sırasında öldürülmesi üzerine Moğollar şehri ele geçirdiğinde büyük bir katliam yaparlar. Bu dönemde Ögeday Han da öldüğü için Moğollar Hindistan seferlerine ara verir.
Keşmir halkı 1254-1255 yıllarında Moğol boyunduruğuna karşı ayaklanınca Möngke Han tarafından gönderilen birlikler isyanı bastırır. Bölge yıllar boyu Moğol egemenliğinde kalacaktır. Möngke Han'ın kuvveti ve etkisi Hindistan'da hissedilmeye başlanınca Delhi Sultanlığı tahtını ele geçirmek isteyen Prens Celaleddin Mesud, 1248 yılında Moğol başkenti Karakurum'a giderek ondan yardım ister. Moğol Ordusunun ve Moğollara bağlı Herat valisinin ordusunun yardımıyla Celaleddin Mesud Lahor, Kojah ve Sodra'da hakimiyetini ilan eder.

1257 yılında Sind valisi Delhi Sultanlığı'na karşı saldırması durumunda İlhanlı egemenliğine geçeceğini bildirmesi üzerine Hülagû Han güçlü bir orduyu bölgeye gönderir. Ancak Hülagû Han Delhi Sultanlığı'nı işgal etmez, diplomatik olarak uzlaşmayı tercih eder. Bundan sonra Hindistan'a büyük ölçekli Moğol saldırıları kesilecektir. Bu durumu fırsat bulan Delhi Sultanları da Moğollar ve Harezmşahlar gibi yabancı istilacılarla işbirliği yapan yerel prensleri cezalandıracaktır.
Moğol istilalarından kaçan yerel kabilelerin Delhi Sultanlığı'na sığınmaları Hindistan'ın kuzey bölgelerinin nüfus yapısını değiştirecektir. Savaşçı Türk kökenli Halaciler, Delhi Sultanlarından iktidarı alarak kendi hanedanlarını kuracaklardır. Delhi Sultanlığı'nın yeni önderleri Hint Yarımadasına yayılmaya başlarken Moğollar yeniden belirecektir.

Moğol İmparatorluğu genelinde Möngke Han'ın ölümünden sonra iç savaşa varan taht kavgası yaşanır. 1227 yılında Çağatay Han tarafından kurulan ve Moğol tahtına bağlı kalan Çağatay Hanlığı iç savaş ortamında bağımsızlığını ilan eder ve bölgesel bir güç haline gelir. 1291- 1306 yılları arasında Çağatay Hanı olan Yesü Duva Afganistan'da etkili olur ve Moğol hakimiyetini Hindistan'a doğru genişletmek ister. 1292 yılında Pencap'ı işgal etmeye gönderdiği öncü birlik Halaci sultanına yenilecektir. Halaci Delhi Sultanı yaklaşan Moğol Ordusunun ilerlemesini geciktirmeye çalışır. Bu sırada öncü birlikteki esir edilen Moğol askerlerinden 4 bin tanesi müslüman olarak Delhi Ordusuna dahil edilir.
1297 yılında Moğolların Hindistan seferi başarısız olur. 1294 yılında tahta çıkan Delhi Sultanı Alaeddin Halaci'nin en başarılı komutanlarından Zafer Han Moğol Ordularını durdurmayı başarır. Çağatay Hanı Yesü Duva, 1304 yılında Cengiz Han torunları arasındaki iç savaşların sona ermesi ve Temür Olcaytu Han'ın toplanan kurultay sonunda barış ilan etmesi üzerine Hindistan'a ortak bir sefer çağrısı yapsa da planlanan bu sefer gerçekleşmez.

Moğol saldırıları durdurulmuş olsa da kesilmeyecektir. Alaeddin Halaci, Moğollarla barış yapması ve boyun eğmesi çağrılarına kulak asmayacak ve Delhi önlerine kadar ilerleyen Moğollarla savaşacaktır. Delhi Sultanlığı Ordularının komutanı Zafer Han beklemektense saldırarak Moğol Ordularını püskürtecek ancak savaş sırasında kendisi de öldürülecektir. Moğollar geri dönmek için acele etmezler. Alaeddin Halaci'nin Chittor'u muhasara etmesini beklerler ve görece az bir kuvvet olan 12 bin askerle ağır silahlar olmaksızın hızla ilerlerler. Siri'ye sığınmak zorunda kalan Alaeddin Halaci aylarca Moğol Ordusunun bölgeyi ve Delhi'yi yağmalamasını çaresiz seyretmek durumunda kalır. Ağır silahlardan mahrum olan Moğollar bölgeyi talan etse de Siri'yi alamazlar. Yaklaşık iki aylık pat durumundan sonra uzun süre düşman bir bölgede yurtlarından uzak kalamayan Moğollar bölgeden çekilmeye karar verirler. Moğolların ayrılmasından sonra benzer bir istilaya önlem almaya çalışan Alaeddin Halaci bölgedeki kaleleri güçlendirir ve garnizonları yoğun bir şekilde silahlandırır. Sınır birlikleri için özel bir ordu bile kurulur.
Alınan önlemlere rağmen Moğol Ordusu yeniden belirip Pencapa bölgesini yağmalar. Bu sefer Delhi Sultanlığı saldırıya hazırdır. Ünlü komutanlar Gazi Malik ve Malik Kafur komutasındaki ordu Moğolları püskürtecek ve önemli komutanları esir alacaktır.
Çağatay Hanı Yesü Duva'nın 1306 yılında ölmesiyle başa gelen oğlu Könçek bölgeye yeniden sefer düzenler. İndüs Nehrini Multan yakınlarında geçerken saldırıya uğrayan Moğollar tüm orduyu kaybedecektir. Bu dönemdeki son Moğol istilası 1307-1308'de yaşanır ancak kısa sürede püskürtülür.
1308 yılından sonra Hindistan'a Moğol saldırıları kesilir. Bunda Alaeddin Halaci'nin uyguladığı saldırgan dış siyasetin de etkisi vardır. Sürekli olarak Moğol egemenliğindeki topraklara yağmalama amaçlı ordular gönderecek ve Moğol ileri hatlarını yıpratacaktır.
Moğol Ordusunda savaşırken esir düşen ve müslüman olunca Delhi Sultanlığı ordusuna katılan müslüman Moğol askerler arasında huzursuzluk baş gösterir. Bunun sebepleri arasında bu askerlerin subay yapılmaması, diğer askerlerin haklarından yararlanamamaları ve ayrımcılığa maruz kalmaları sayılabilir. Bu askerler sorunlarının kaynağı olarak gördükleri Delhi Sultanı Alaeddin Halaci'ye suikast düzenlerler ancak başarılı olamazlar. Bunun ardından müslüman olmuş Moğollara karşı kitlesel katliam yapılacak ve askerlerin yanı sıra aileleri de katledilecektir.
1320 yılında Moğollar Keşmir bölgesine saldıracak ve kış aylarına kadar bölgede kalıp yağmalayacaklardır.

Hindistan'a Moğol saldırıları Halaci Hanedanının yerine geçen Tuğluk Hanedanı döneminde de devam edecektir. 1327 yılında Çağatay Hanlığı orduları sınır kasabalarına saldıracak ve Delhi'yi kuşatacaktır. Tuğluk hükümdarı I. Giyaseddin Tuğluk Şah Sultanlığını saldırılardan korumak için büyük miktarda rüşvet verecek, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır ile ittifak yapmaya çalışacaksa da başarısız olacaktır. Çağatay Hanı Alaaddin Tarmaşirin'in Budizmden Müslümanlığa geçmesi ülkesinde çalkalanmaya yolaçacak ve iç sorunlarla boğuşan Çağatay Hanlığı Hindistan'a büyük çaplı sefer düzenleyemeyecektir.
Bu dönemde Moğol paralı askerleri kuzeydoğu Hindistan bölgesinde yerel prenslerin ordularında yer alarak bölgesel çatışmalara dahil olacaklardır. Büyük çaplı Moğol istila dönemi kapanmıştır.

Timur'un kurduğu imparatorluk kısa sürede dağılacak ve ardılları fethedilen bölgelerde tasfiye edilecektir. Timur soyundan gelenler, yerel hükümdarlarla ve Çağatay kolundan Moğollarla çeşitli evliliklerle karışacaktır. Bu geleneğin bir parçası olan Babür hem Timur hem de Cengiz Han soyundan gelir. Önce Kabil'de bulunan Babür, komutasındaki birliklerle Delhi Sultanlığı'na saldıracak ve tahtta olan Ludî Hanedanı'na 1526 yılındaki I. Panipat Muharebesi ile son vererek kendi hükümdarlığını ilan edecektir. Babür, Timur İmparatorluğu'nda görev almayarak Hindistan'a yerleşecek ve kendi imparatorluğu olan Babür İmparatorluğu'nu kuracaktır. Türk- Moğol askeri sistemi, gelişkin Türk-Hint kültürüyle Babür İmparatorluğu döneminde kaynaşacak ve yoğrulacaktır.

Lamb, Harold, Genghis Khan: Emperor of All Men, ISBN 0-88411-798-7
Grousset, Rene, Empire of Steppes, Rutgers University Press, New Jersey, 1988 ISBN 0-8135-1304-9
Smith, John Masson Jr.,Mongol Armies and Indian Campaigns, University of California, Berkeley

Höelin (veya Höelin Ujin, Moğolca: Өэлүн үжин, Өэлүн эх, Anne Höelin) sonraları Cengiz Han olarak anılacak olan Temuçin'in annesi ve Moğol kabile şefi Yesügey'in eşi.

Höelin, Onggirat boyunun Olkunat kabilesindendir. 1159 Yılı civarında Yesügey tarafından kaçırıldı. Höelin, Yesügey tarafından baş eşi yapıldı. Böylece Yesügey'in varisleri Höelin'in çocuklarından olacaktı. Höelin'in, Yesügey'den beş çocuğu oldu. Bunlar, Temuçin, Hazar Kasar, Kaçiun, Temüge erkek çocukları, Temulin ise kız çocuğudur. Ayrıca Yesügey'in diğer karısından olan Bekter ve Belgütey adında iki erkek üvey çocuğu vardır.

Yesügey'in Tatarlar tarafından öldürülmesinden sonra, kabiledeki birçok kişi obayı terk etmiş, Höelin çocuklarıyla birlikte yalnız kalmıştır. Höelin ailesinin sorumluluğunu alarak bir arada tutmaya çalışmıştır. Buna rağmen Temuçin ve Bekter arasındaki mücadele, Temuçin'in Bekter'i öldürmesiyle son bulmuştur. Höelin bu duruma önceleri çok büyük tepki göstermesine rağmen aileyi bir arada tutabilmek için Temuçin ile birlikte yaşamaya devam etmiştir.

Cengiz Han'ın en önemli danışmanları karısı Börte ile birlikte annesi Höelin olmuştur.

Cengiz Han
Yesügey
Ögeday
Bekter

Temir, Ahmet. Moğolların Gizli Tarihi (Çeviri). Ankara: Türk Tarih Kurumu (2010). ISBN 978-975-6-0752-2
Atwood, Christopher P. (2004). Encyclopedia of Mongolia and the Mongol Empire. New York: Facts on File. ISBN 978-0-8160-4671-3. Erişim tarihi: 2 Mart 2022. 
The Secret History of the Mongols. Atwood, Christopher tarafından çevrildi. Londra: Penguin Classics. 2023. ISBN 978-0-2411-9791-2. 
Biran, Michal (2012). Genghis Khan. Makers of the Muslim World. Londra: Oneworld Publications. ISBN 978-1-78074-204-5. 
Broadbridge, Anne F. (2018). Women and the Making of the Mongol Empire. Cambridge Studies in Islamic Civilization. Great Barrington: Cambridge University Press. ISBN 978-1-1086-3662-9. 
Brose, Michael C. (2014). "Chinggis (Genghis) Khan" (ebook).  Brown, Kerry (Ed.). The Berkshire Dictionary of Chinese Biography. Great Barrington: Berkshire Publishing Group. ISBN 978-1-933782-66-9. 
Ke Shaomin (1920). "Vol. 104: Biographies 1: Empresses and Consorts 
May, Timothy (2018). "The Mongols outside Mongolia". The Mongol Empire. Edinburgh: Edinburgh University Press. ss. 44-75. doi:10.3366/j.ctv1kz4g68. ISBN 9780748642373. JSTOR 10.3366/j.ctv1kz4g68.11.

I. Wenceslaus (Çekçe: Václav I) (yaklaşık 1205 - 23 Eylül 1253), 1230 - 1253 yılları arasında hüküm sürmüş Bohemya kralıdır.

Wenceslaus Bohemya kralı I. Ottokar'ın ikinci eşi Macar Konstans'tan olan oğludur. Kızkardeşi Judith, Carinthia Dükü Bernhard von Spanheim ile evlenmiştir. Diğer kız kardeşi Anna ise Wrocław Dükü II. Henry ile evlenmiştir. Agne isimli kız kardeşi Fransisken rahibesi olmuştur.

1224 yılında Wenceslaus, Hohenstaufen Hanedanı'ndan Kunigunde ile evlenir. Eşi Alman kralı Philipp von Schwaben'ın ikinci kızıdır. Bilinen beş çocuğu vardır:

Vladislaus, Moravya Uçbeyi (yaklaşık 1228 – 3 Ocak 1247)
II. Ottokar, Bohemya kralı (yaklaşık 1230 – 26 Ağustos 1278)
Beatrice (yaklaşık 1231 – 27 Mayıs 1290)
Agnes (ölümü 10 Ağustos 1268)
İsimsiz bir kız, çok genç yaşta ölmüştür

6 Şubat 1228 tarihinde Wenslaus babasıyla birlikte Bohemya Krallığı'nın ortak hükümdarı ilan edilir. 15 Aralık 1230 günü babası I. Ottokar hayatını kaybedince Wenceslaus kral olarak tahta çıkar. Hükümdarlığının ilk yılları Avusturya Arşidükü II. Frederik 'in yayılmacı politikalarına karşı verilen mücadelelerle geçer. 1236 yılında Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Friedrich Lombard Birliği'ne karşı düzenlediği sefere destek vermesi için Wenceslaus'dan birlik talep eder. Avusturya tehlikesini aktaran prensler Wenceslaus ile birlikte sefere katılıp imparatora rahatsızlıklarını bildirirler. 1236 yılında imparator çağrılara kulak vererek Avusturya Arşidükünün üzerine yürür ve Viyana'dan kaçmasına yol açar. İmparator Avusturya ve Styria üzerinde doğrudan hakimiyetini ilan eder. Wenceslaus kendi topraklarının doğrudan imparatorun tayin ettiği vali  tarafından yönetilmesinden memnun değildir. Wenceslaus imparatora karşı bu kez kaçak durumdaki Dük Frederik ile ittifak kurar. İmparator doğrudan bir karşı karşıya gelmeyi tercih etmeyerek 1237 yılında doğrudan imparatorluk idaresinden geri adım atar. Bohemya toprakları Tuna kuzeyine doğru genişler. Wenceslaus ve Frederik Bavyera Dükü II. Otto Wittelsbach ile müttefik olurlar. Aforoz edilen II. Frederik'e karşı bir kral seçmeye çalışsalar da başarılı olamazlar. 1246 yılında Henry Raspe kral seçilir.

1241 yılında Wenceslaus Moğolların Avrupa'yı istilası kapsamında Bohemya topraklarını işgal eden Batu Han ve Sübedey komutasındaki Moğol öncü birliklerini püskürtür. Moğollar Polonya, Bohemya ve Silezya bölgelerine öncü birlik göndermiş, esas ordu Moravya bölgesinde kaldığı için burası en büyük zarara uğramıştır.
9 Nisan 1241 tarihindeki Legnica muharebesi'ndeki yenilgisinin ardından geri çekilen Wenceslaus Türingiya ve Saksonya bölgesine giderek destek bulmaya çalışır. Bu bölgedeki Moğol komutanlar Baydar ve Kadan aldıkları emir gereğince Mohi Muharebesi'nde Macarları yenen ordunun ana gövdesiyle birleşmek için geriye döner. 1242 yılında Sübedey birliklerinde üç prens bulunduğu için Ögeday Han'ın öldüğünü öğrenince aldığı talimat gereğince yeni kağanın seçilmesi için başkent Karakurum'a doğru geri çekilirler.

15 Hazira 1246 tarihindeki Leitha Muharebesi'nde Avusturya Arşidükü II. Frederik Macar kralı IV. Béla'ya yenilir ve savaş meydanında ölür. Arşidükün oğlu olmadığı için hakimiyetindeki topraklarda yıllarca sürecek olan hak iddiaları başlayacaktır. Avusturya'yı doğrudan imparatorluğa bağlama çabaları ayaklanmayla karşılaşır. ölen Arşidükün yeğeni Düşes Gertrude hak iddiasında bulununca I. Wenceslaus Gertrude'yi en büyük oğlu Vladislaus ile evlendirir. Vladislaus jure uxoris Avusturya Arşidükü ilan edilse de kısmî olarak kabul görür. Vladislaus 3 Ocak 1247 tarihinde beklemedik şekilde ölünce Gertrude Baden Uçbeyi VI. Herman ile evlenince I. Wenceslaus'un Avusturya bölgelerini hakimiyeti altına alma planları suya düşer.

1248 yılında Wenceslaus Bohemyalı asillerin başlattığı ve oğlu II. Ottokar önderliğindeki ayaklanmayla uğraşmak durumunda kalır. Ayaklanmanın başladığı 31 Temmuz 1248 ve bastırıldığı 1249 yılı Kasım ayı arasında II. Ottokar Bohemya Kralı olarak anılır. Başarısız ayaklanmanın ardından II. Ottokar babası tarafından hapse atılır.
1250 yılının sonlarına doğru hem imparator hem de Baden Uçbeyi VI. Herman ölür. Avusturya topraklarında hak iddia eden Wenceslaus durumu fırsat bilerek işgal girişimde bulunur. 1251 yılına gelindiğinde Avusturya topraklarını ele geçirmiş olan Wenceslaus oğlu II. Ottokar'ı affederek onu Avusturya Arşidükü ve Moravya Uçbeyi ilan eder. Hak iddiasını güçlendirmek için Avusturya Düşesi Margaret ile oğlunu 11 Şubat 1252 tarihinde evlendirir.

Kazandığı zaferin sonuçlarını yaşayamadan hayatını kaybeder. 23 Eylül 1253 günü hayatını kaybeden Wenceslaus'un ardından tahta II. Ottokar çıkar.

I. Wenceslaus idaresinde Bohemya topraklarında dönemsel Batı Avrupa kültürü yerleşmiştir. Sarayda turnuvalar düzenlenmiş, şair ve besteciler desteklenmiştir. Çek devlet geleneğinin artmasıyla Çek asilzadeleri güçlenmiş ve etkileri artmaya başlamıştır. Wenceslaus döneminde şehir hayatı, ticaret ve imalat gelişmiştir. Hükümdarlığı sırasında etnik Almanların ve Yahudilerin topraklarına gelmesine izin vermiştir. Yahudiler çok yüksek bedeller ödemek zorunda kalsalar da görece sorunsuz bir şekilde toplumsal hayata kabul edilmişlerdir.

Jihlava, 1233
Brno, 1238
Olomouc, yaklaşık 1240
Prag eski şehir yaklaşık 1240
Stříbro, yaklaşık 1240
Loket, yaklaşık 1250
Žatec, yaklaşık 1250
Cheb, yaklaşık 1250
Přerov, 1252

Legnica Muharebesi

I. Wenceslaus'un hayatı14 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) 3 Kasım 2012 tarihinde erişilmiştir

II. Henryk Pobożny (1196 - 9 Nisan 1241), 1238'den ölümüne kadar Silezya Dükü ve Polonya Yüksek Dükü ve aynı zamanda Güney-Büyük Polonya Dükü idi. 1238 ile 1239 yılları arasında Sandomierz ve Opole – Racibórz'un naibi olarak da görev yapmıştır. I. Henryk'in oğlu ve Silezya Piast hanedanının bir üyesidir. Ekim 2015'te, Legnica'daki Roma Katolik Piskoposluğu, aziz olma davasını açarak ona Tanrı'nın Hizmetkarı unvanını kazandırmıştır.

9 Nisan 1241'de gerçekleşen Legnica Muharebesi'nde Henryk, çatışmada yenildi ve öldürüldü.

1214 ile 1218 yılları arasında Henry, Bohemya Kralı I. Ottokar'ın kızı Anna (yaklaşık 1201 - 23 Haziran 1265) ile evlenmiştir. Çiftin aşağıdaki çocukları olmuştur:

Gertrude (1218/20 - 23/30 Nisan 1244/47), 1232'de Masovia'lı I. Bolesław ile evlendi.
Constance (1221/27 - 1253/3 Mayıs 1257), 1239'da Kuyavialı I. Casimir ile evlendi.
Kel II. Bolesław (1220/25 - 26/31 Aralık 1278)
Mieszko (1223/27 – 1241/1242).
Beyaz III. Henryk (1222/30 - 3 Aralık 1266)
Elizabeth (1224/1232 - 16 Ocak 1265), 1244'te Büyük Polonya'dan I. Przemysł ile evlendi.
Konrad (1228/31 - 6 Ağustos 1273/1274)
Władysław (1237 – 27 Nisan 1270, Salzburg Katedrali'nde gömülü), Bohemya Şansölyesi (1256), Passau Piskoposu (1265) ve Salzburg Başpiskoposu (1265–70)
Agnes (123/1236 - 1277'den sonra 14 Mayıs), Trebnitz'deki St. Clara Başrahibesi.
Hedwig (1238/41 - 3 Nisan 1318), Wrocław'daki St. Clara Başrahibesi.

Özel

Genel
Cheshire, Harold T. (1926). "The Great Tartar Invasion of Europe". The Slavonic Review. 5 (13). Modern Humanities Research Association. ss. 89-105. JSTOR 420203219 Ekim 2020. 
Davies, Norman (1982). God's Playground: A History of Poland. I: The Origins to 1795. Columbia University Press. 
Halecki, Oskar (2000). Borderlands of Western Civilization: A History of East Central Europe. Simon Publications. 
Klaniczay, Gábor (2000). Holy Rulers and Blessed Princesses: Dynastic Cults in Medieval Central Europe. Palmai, Eva tarafından çevrildi. Cambridge University Press.

IV. Giorgi Laşa (Gürcüce: გიორგი IV ლაშა, ლაშა გიორგი) (1191-1223) Bagratlı Hanedanı mensubu Gürcü kralı. 1213 – 1223 yılları arasında Gürcü Krallığına hükmetmiştir.

Kraliçe Tamar ile Davit Soslani'nin oğludur. 1207 yılında annesi tarafından tahtın vârisi ilan edilmiştir.

Tahta çıkınca Tamar'ın izlediği Gürcü topraklarını genişletme politikasını sürdürdü. Ordusunu güçlendirdi. 1220 yılında 5. Haçlı Seferine destek vermek için sefer hazırlıklarına başladı. Ancak topraklarına yaklaşmakta olan Moğol İmparatorluğu orduları nedeniyle bu sefere çıkamadı.

Gürcü Krallığı sınırlarına giren Moğol Orduları 1221 ve 1222 yıllarında Gürcü Ordularını ağır şekilde yendi. Moğol Orduları yaklaşmakta olan esas Moğol istilasının ileri kolu olduğu için işgal için ülke içlerine ilerlemeksizin geri çekildi. Ülke Moğol işgali altında kalmasa da kral IV. Giorgi savaşta ağır yaralanacak ve ordusu dağılacaktır. Ağır yaralı IV. Giorgi çok geçmeden ölünce tahta kız kardeşi Rusudan geçer.

IV. Giorgi oldukça ileri fikirli ve açık görüşlü birisiydi. Asil bir aileden gelmeyen eşiyle evlendiği için dönemin muhafazakâr feodal toplum yapısından oldukça eleştiri almıştır.

Oğlu Davit, 1270 yılına kadar VII. Davit Ulu olarak tahta çıkacaktır. Kesin olmamak ile birlikte adı bilinmeyen metresinden Rusudan adında kızı olmuştur.

IV. İvan, İvan Vasiliyeviç veya yaygın adıyla Korkunç İvan (Rusça: Ива́н четвёртый, Васи́льевич, Иван Грозный 25 Ağustos 1530; Kolomenskoye, Moskova - 28 Mart 1584, Moskova), son Moskova Knezi ve ilk Rus çarı. Düzenlediği seferler ve yaptığı fetihlerle Moskova Knezliği'ni lağvetmiş ve Rus Çarlığı'nı kurmuş olan bir hükümdardır. Rusya'yı, "Tüm Rusya'nın çarı" sıfatıyla 1547 yılından 1584'teki ölümüne kadar yönetmiştir.
IV. İvan, III. Vasili'nin ikinci eşi Elena Glinskaya'dan olan en büyük oğluydu ve III. İvan'ın torunuydu. Babasının ölümü üzerine üç yaşındayken tahta geçti. İvan'ın gençliğinde etrafında reformcu bir grup toplandı ve onu 1547'de, 16 yaşındayken çar olarak taçlandırdılar. Saltanatının ilk yıllarında, Seçilmiş Meclis (Rusça: Избранная рада) olarak bilinen bu reformcular grubuyla birlikte yönetim sürdürdü ve çarın topladığı yeni bir meclis olan Zemski Sobor'u kurdu. Ayrıca dönemin yasalarını gözden geçirerek yerel özerklik unsurları içeren reformlar yaptı ve Rusya'nın ilk daimi ordusu olan streltsy birliğini oluşturdu. İvan, Kazan ve Astrahan hanlıklarını fethederek Volga Nehri'nin tamamını Rus egemenliği altına aldı.
Gücünü pekiştirdikten sonra İvan, Seçilmiş Meclis'ten gelen danışmanlarından kurtuldu ve Baltık Denizi'nde bir güç merkezi kurma amacıyla 1558–1583 yılları arasında süren Livonya Savaşı'nı başlattı. Bu savaş Rusya'yı harap etti; Livonya üzerinde denetim kurma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ve İngriya kaybedildi. Ancak İvan, bu süreçte Rus soyluluğu üzerinde daha güçlü bir mutlakiyetçi denetim kurmayı başardı ve bunu, Rusya'nın ilk siyasal polis örgütü olan opriçnina birliklerini kullanarak acımasız tasfiyeler yoluyla gerçekleştirdi. Saltanatının sonraki yılları, oprichnikilerin gerçekleştirdiği Novgorod katliamı (Massacre_of_Novgorod) ve Tatarların Moskova’yı yakması gibi olaylarla damgalandı. Bununla birlikte İvan kültürel alanda da bazı girişimlerde bulundu; Rusya'ya ilk matbaayı getirdi ve yüzyıllar boyunca devam edecek bazı süreçleri başlattı: özellikle İngiltere ile olmak üzere Avrupa devletleriyle ilişkilerin derinleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu ile yürütülen savaşlar ve Sibirya’nın fethi bunlar arasındaydı.

Henüz üç yaşında Moskova Knezliği'nin başına geçti. 1547'de taç giydi. 1549'da Zemskiy Sobor'u kurdu. Kararlı, etkileyici ve acımasız bir portre çizen İvan, büyük hırsları olan ve intikam duygusu oldukça yüksek bir Rus lideriydi. Tatarlar üzerine yaptığı birçok sefer bunun kanıtıydı. Düşmanları arasında korku salan, gözü kara, dengesiz kişiliğe sahip olan IV. Ivan bu yüzden kendine ihanet ettiği gerekçesiyle 1582 yılında oğlunu öldürdü.
Yaptığı çeşitli seferlerle Moskova Knezliği'ni genişletti. Bu durumdan faydalanarak kendini "Tüm Rusya'nın çarı" ilan etti. Böylece devlet, Çarlık yönetim sistemine geçmiş oldu.
1550'de sivil ve ruhani büyüklerden teşekkül eden bir toplantı olan Sobor düzenledi. Toplantıda, Rusya'da yürürlükte olan devlet ve kilise kanunları ile nizamları üzerine konuşmalar yapıldı. Bu toplantıda karar alıcıları Mümtaz Heyet olarak adlandırıldı.
Çar'ın en yakın müşavirleri sıfatıyla devlet işlerinde önemli rol oynayan Mümtaz Heyet, 1553'te İvan'ın gözünden düşmeye başladı. Metropolit Macari'nin etkisiyle kendini Tanrı inayetiyle hükümdar, Rusya'yı dilediği gibi idareye memur bir Çar diye telakki ediyordu.
1560'ta İvan'ın eşi Anastasya, geride İvan ve Fyodor adlı iki çocuk bırakarak öldü. Eşinin her yönden İvan üzerinde etkisi vardı. Eşinin ölümü İvan'ı zevk ve sefahat alemine dalmasına neden oldu. Yine bu dönemde yeni gözdeleri ortaya çıktı. Bunların da kışkırtmasıyla uzun zamandır içinde sakladığı arzular ve hevesler ortaya çıkmaya başladı. Bu süreçte birçok kişi sürgüne gönderildi.
1564'te çocuklarını, saray hademeleri ve maiyetini, saray hazinesini alarak Kremlin'i terk etti. Bu gidiş Moskovalılar gözünde bir muammaydı. Bir yıl sonra soylulara ve ruhani liderlere, "Soyluların ihanet içinde olduğu için Moskova'yı terk ettiğini" yazdı.
Bu Moskova'da derin bir etki yarattı ve Çar'ın geri dönmesi için çabalar başladı. Nihayet iki ay sonra Moskova'ya döndü. Fakat 35 yaşında olmasına rağmen ihtiyar bir görüntüyle tanınmaz hale gelmişti.
Döner dönmez 'hainleri' cezalandırmaya başladı. Böylece hem tek adam olma yönünde büyük bir adım atacaktı hem de tek adamlığı destekleyecek ıslahatları yapma fırsatı bulacaktı. Nihayet Opriçnina denilen idari bir sistemi yerleştirerek bu emellerine ulaştı.

Korkunç İvan tarihçilerin farklı değerlendirmelerine konu olmuş bir adamdı. Bazıları onu, hayatta başlıca hedefi en temel içgüdülerini tatmin etmek olan ve izlediği politikalarla sonunda devletin çökmesine yol açan çılgın bir sadist ve seks düşkünü olarak betimlemiştir. Diğerleri ise onu -işlediği suçları her zaman görmezden gelmeksizin- bencil soylulara diz çöktüren, devleti birleştirmekle kalmayıp aynı zamanda iktidar alanını genişleten kişisel bir otokrasinin kurucusu, yetenekli bir lider olarak övmüşlerdir. Onun en kalıcı özelliğinin ahlaki istikrarsızlığı olduğu görülmektedir. Kişisel hayatında ve devlet işlerinde düzenli biçimde "kibirli zihinsel uçuşmalar ile utanç verici ahlaki rezaletler" arasında gidip geliyordu. Nitekim dini ritüellere titizlikle uyar, sabahın dördünde kalkıp iki ya da üç saat dua ederdi. Fakat amaçları gerektirdiği anda kiliseyi hiçe sayar ve öğretilerini aşağılardı. İvan birinci karısına sahici bir bağlılık duyuyordu fakat ölümünden sonraki on iki gün içinde kendine başka bir kadın seçti. En büyük oğlu İvan İvanoviç'i çok sever, onu el üstünde tutardı fakat bir öfke anında ona sopayla öyle bir vurdu ki genç adam oracıkta öldü. Novgorod'un ihanet planları yaptığına dair sadece bir kuşku üzerine kenti talan etti ve 60.000 erkek, kadın ve çocuğu katletti; fakat ardından büyük bir acı duyarak kurbanların listesini çeşitli manastırlara göndererek onlar için yas ayinleri yapılmasını sağladı. Bu ayinlerin masrafını karşılamak için cömertçe kişisel katkıda bulundu. Bir biyografi yazarına göre, on yaşına geldiğinde İvan'ın "en büyük eğlencesi köpekleri kalenin terasından fırlatıp atmak ve can çekişmelerini zevkle izlemekti". On üç yaşına geldiğinde, "sokaklarda dolaşarak... önüne geleni dövmeye, kadınlara şiddet uygulamaya başladı... çevresinde bulunanlar tarafından hep alkışlandı". Bütün bu davranışlarda bir tür delilik olduğu saptansa da, İvan'ın politikalarının toplam etkisi değerlendirildiğinde, yönetim sistemi "bir dahinin deliliği" olarak betimlenmiştir.

Bu rejimi tam 20 yıl sürdürdü. Bu dönemde birçok olay kanlı baskınlar sonucu örtüldü. Yine bu dönem içinde 1582 yılında kendi oğlunu bile öldürmekten çekinmeyen Çar İvan, 28 Mart 1584'te Bogdan Belski ile satranç oynarken 53 yaşında öldü. Kehanetler, IV. İvan'ın bu tarihte öleceğini söylüyordu. 1960'lı yıllarda mezarını açan arkeologlar, zehirlendiğine dair kanıt oluşturabilecek cıva kalıntılarına ulaştı. Bogdan Belski ve daha sonra çar olan Boris Godunov tarafından zehirlendiği sanılmaktadır.

Korkunç İvan (film)
İvan Vasileviç İşini Değiştiriyor (film)

Bobrick, Benson (1990) Ivan the Terrible. Edinburgh: Canongate Books, ISBN|0-86241-288-9 (İngilizce)
Hosking, Geoffrey, (2004). Russia and the Russians: A History. Cambridge: Harvard University Press, ISBN 0-674-01114-7 (İngilizce)

Kurat, Akdes Nimet (6.baskı: 2014), Rusya Tarihi / Başlangıcından 1917'ye Kadar, Ankara:Turk Tarih Kurumu, ISBN 9751605504. Online:[1] 18 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Xs4all.nl websitesinde "madmonarchs/ivan4" maddesi. Online:[2]23 Haziran 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kadan (Moğolca: Кадан), Ögeday'ın oğullarından birisidir.

Moğolların Avrupa istilalarında, Çağatay'ın oğlu Baydar ile Polonya ve Macaristan üzerine saldırılar gerçekleştirdi ve istilalar sırasında önemli rol oynadı.
Legnica'da gerçekleşen muharebede Baydar ve Orda ile Hristiyan ordusunu yok ettiler ancak beklediklerinden daha fazla kayıp verdiler. 1251'de Kadan, Möngke'nin Ulu Han seçilmesi için oy verdi. Kadan, Kubilay Han'a sadıktı ve Arık Böke'ye karşı yaşanan Tuluy İç Savaşı sırasında onu destekledi. Arık'a karşı verilen savaşta orduları kumanda etti ve komutanı Alandar'ı öldürdü.

(Ögeday Han＞窩闊台,اوگتاى قاآن/Ūgtāī Qā'ān)

Kadan ＞合丹/hédān,قدان اغور/Qadān āghūr)
(Dorǰi ＞覩爾赤/dǔěrchì,دورجی/Dūrjī)
(Söse ＞小薛/xiǎoxuē,سوسه/Sūse)
(Singgibal ＞星吉班/xīngjíbān)
(Askiba ＞اسکبه/Askiba)
(Yesür ＞也速児/yěsùér,ییسور/Yīsūr)
(Qibčaq ＞قبچاق/Qibchāq)
(Quril ＞قوریل/Qūrīl)
(Qada'an ubuk ＞قدان اوبوک/Qadān ūbūk)
(Moğolca: Qurmši oγul ＞قورمشی/Qūrmshī)
(Yeye ＞ییه/Yeye)
(Örük temür ＞اورک تیمور/Ūrk tīmūr)
(Yiš temür ＞ایش تیمور/Yīsh tīmūr)
(Ebügen ＞也不干/yěbúgān,ابوکانAbūkān)
(Qorangsa ＞火郎撒/huǒlángsā)
(Yesün tu'a,也孫脱/yěsūntuō)
(Qoniči ＞火你/huǒnǐ)
(Yoǰu ＞咬住/yǎozhù)
(Nogai ＞那海/nàhǎi)

Diriliş Ertuğrul dizisinin sezon finalinde Kadan'ı, Serdar Akülker canlandırdı.

Karahıtaylar (Çince: 西遼 pinyin: xī liáo; anlamı: Batı Liao, 黑契丹 hēi qìdān; anlamı Kara Kitan, Moğolca: Хар Хятад; Kara Kitad, Farsça: قرا ختاى Qarā Hitāy; 1125 - 1211), Orta Asya'da Hıtay (Kitan)lar tarafından kurulan Moğol devleti. Başkenti Balasagun (Çince: 八剌沙衮 Farsça: بلاساغون Balāsāghūn, غزباليغ Ghuzz-Balïğ, başka isimleri; Karabalsagun, Koz Ordu, Koz Uluş) idi.
Tarih sahnesine ilk defa 4. yüzyılda çıkan ve Orhun kitabelerinde “doğudaki Türk düşmanı kavim” şeklinde tanıtılan Moğol asıllı Hıtaylar'ın (Kıtaylar-K'itan) anavatanları Mançurya’nın güneyidir. 10. yüzyılın başında Yehlü Apaochi (Apaoki) adlı Hıtay reisi, kavminin bütün boylarını itaat altına alarak Moğolistan’ın büyük bir kısmına hakim oldu ve 916 yılında kendini hükümdar ilan etti. Onun oğlu Te Kuang (926-947) Kuzey Çin’in bir kısmını ele geçirerek orada Çinliler’in Liao hanedanı dedikleri devleti kurdu. Kuzey Çin’de iki yüzyıldan fazla hüküm süren Liao İmparatorluğu’nun güney sınırları Chili eyaletinin kuzeyinden şimdiki Pekin dahil Shanhsi’ye kadar uzanıyordu; ayrıca bütün Moğolistan ve Mançurya halkları, hatta Kırgızlar da bu devlete bağlanmıştı. Hıtaylar 1009’da batıya yöneldiler ve Uygurlar’la Karahanlılar’ı tehdit etmeye başladılar. Fakat Karahanlılar tarafından Balasagun yakınlarında bozguna uğratılarak (1016) batıya ilerleyişleri bir yüzyıl geciktirildi. Liao hanedanının yıkılışından sonra Hıtaylar’ın büyük bir kısmı Tunguz kavmine mensup olan Curcenler’in hakimiyetini kabul ederken Liao İmparatorluğu’nun kurucusu Apaochi’nin sekizinci göbekten torunu olan Prens Yehlü Taşi (Çince: 耶律大石 yélǜ dàshí), yönetimi altındaki küçük bir grup ve Batı Moğolistan’daki birçok kavmin desteğini sağladıktan sonra Türkistan’a doğru ileri harekata geçti.
1121-1126 yıllarında İslam alemiyle temasa geçen Yehlü Taşi kumandasındaki Karahıtay ordusu 1128 yılında Balasagun, Hoten ve Kâşgar bölgesine ilk girdiğinde Doğu Karahanlı Hükümdarı Arslan Han Ahmed b. Hasan tarafından mağlup edildi. Fakat 1130 baharında Yenisey boyundaki Kırgız topraklarını geçtikten sonra tekrar güneybatıya yönelerek Tarbagatay’ da İmil şehrini kuran Yehlü Taşi, Karluklar'la Kanglı boyları tarafından sıkıştırılan Karahanlı hükümdarının yardım istemesi üzerine herhangi bir mukavemetle karşılaşmadan Balasagun'a kadar geldi ve bu fırsattan yararlanarak Kaşgar, Beşbalık ve Hoten'i de kendine tabi kılıp başşehri Balasagun olan Karahıtay Devleti'ni kurdu (1130). Yehlü Taşi'nin Liao İmparatorluğu'na mensup olmasından dolayı Çin kaynakları bu devleti Hsi Liao (Batı Liao) adıyla zikretmişlerdir. Türk-İslam kaynakları ise büyük bir ihtimalle Hıtâ (Hatâ) dedikleri Kuzey Çin'deki Liao İmparatorluğu'ndan ayırt etmek için bu devlete Karahıtay adını vermişlerdir. Bundan sonra “gürhan” unvanıyla anılan Taşi (1130-1142), önce eski yurtlarını geri almak için Kuzey Çin topraklarına bazı seferler düzenlediyse de pek başarılı olamadı. Bunun üzerine batıya yönelerek Maveraünnehir'e ve Doğu İran'a saldırdı. 531'de (1137) Hucend yakınlarında Selçuklu Sultanı Ahmed Sencer tarafından tayin edilen Batı Karahanlı Hükümdarı Mahmûd b. Muhammed'i mağlup eden Yehlü Taşi daha sonra da Sultan Sencer'i Katvan Savaşı'nda ağır bir bozguna uğrattı (9 Eylül 1141).
Böylece karşılarında rakip kalmayan Karahıtaylar, Ceyhun Irmağının sağ kıyısına kadar bütün Maveraünnehir'i ele geçirdiler ve Buhara'da kendilerine direnen Burhan ailesinden Sadr Hüsâmeddin Ömer b. Abdülazîz işgal sırasında şehit edilince yerine Alp Tegin adlı birini vali tayin ettiler. Semerkant'ta ise Batı Karahanlı tahtına Tamgaç Buğra Han III. İbrâhim b. Muhammed'i oturttular ve vergi toplamak üzere memurlar görevlendirip geri çekildiler. 1198 yılında Gurlular'dan Bahâeddin Sâm b. Muhammed'in Karahıtaylar'a bağlı bir Türk beyi tarafından idare edilen Belh şehrini alması üzerine Karahıtay ordusu Tayangu'nun kumandasında Ceyhun Irmağını geçerek Cûzcân'ın bir kısmını ve civar vilayetleri yağmaladı. Fakat daha sonra yapılan savaşta Gur ordusuna yenildi. Bu yenilginin sebebini Hârzemşahlar'a yükleyen Karahıtaylar onlardan tazminat istediler; reddedilince de Harzemşahların başkenti Gürgenç'i kuşattılar ancak şehri ele geçiremediler.
Karahıtaylar da eski güçlerini yitirdikleri için kendilerine bağlı bölgeleri eskisi gibi kontrol altında tutamamaya başladı. Hârizmşah Alâeddin Muhammed önce Semerkant ve Buhara'yı ele geçirdi; daha sonra da Seyhun ırmağını geçerek Tayangu'nun ordusunu İlâmış sahrasında (veya Talas'ta) mağlup edip kendisini esir aldı. 1209'da Karahıtaylar'a bağlı Uygur Hükümdarı İdikut Barçuk, Cengiz Han'a bağlandı. Bu sırada Harzemşahlar, Naymanlar’ın hükümdarı ve Gürhan Ch’eluku’nun damadı olan Küçlüğ Han ile anlaşarak ayrı yönlerden saldırdılar. Önce Küçlüğ, arkasından Hârizmşah Alâeddin Muhammed ve sonra tekrar Küçlüğ zafer kazandılar. Böylece Karahıtaylar’a son darbeyi vuran Küçlüğ kayınpederi Ch’eluku’yu esir ederek bu devlete 1211 yılında son verdi.
Karahıtay Devleti’nin sınırları en geniş olduğu dönemde doğuda Çin’in batısındaki Hsihsia’ya, kuzeyde Altay dağlarındaki Nayman ülkesine, batıda Ceyhun Irmağına, güneyde ise Belh, Tirmiz ve Hoten’e dayanıyordu. Doğuda Beşbalık’tan başlayarak Turfan, Karaşar ve Kuça’da oturan Uygur Türkleri, kuzeyde Aşağı İli’de oturan Karluklar, güneybatıda Maveraünnehir ve Kuzey Afganistan halkları, Doğu İran’da da Müslüman Türkler ve diğer bazı kavimler Karahıtaylar’a bağlıydılar. Müslüman yazarlar tarafından putperest olarak tanıtılan Karahıtaylar’ın dinleri Budizm ile Şamanizm karışımı bir mahiyette idi. İbnü’l-Esîr ilk hükümdarlarını Maniheist olarak göstermiştir. Karahıtaylar, İslamiyet’i kabul etmemekle birlikte genelde bütün din ve inançlara karşı hoşgörülü davrandılar; son Gürhan Ch’eluku’nun gizlice Müslüman olduğu da rivayet edilmiştir. Çin hece sisteminden uyarlanmış özel bir yazıya sahip olan Karahıtaylar sürekli kendi kültürlerine dayanarak eski Liao İmparatorluğu’ndan getirdikleri gelenekleri ve idare sistemini muhafaza etmişlerdir. Devlet idaresinde Yehlü ve Hsiao adlı iki aile büyük rol oynamıştır. Beş hükümdardan ikisi kadındır. İpek yolu güzergahını elinde bulunduran Karahıtaylar doğu ile olan ticari ilişkilerini daha da güçlendirdiler. Karahıtaylar’ın yıkılmasından sonra hanedana mensup Barak Hâcib (Kutluğ Han) 1222 yılında Kirman’da Kutluğhanlılar adıyla bilinen bir devlet kurmuştur.

Keraitler
Naymanlar
Öngütler

Kağan veya hakan, Moğol ve Türk devletlerinde hükümdarlar tarafından kullanılan unvanlardan birisi ve göreceli olarak en eskilerindendir. Avarlar döneminden beri Türk devlet kültürü "kağan" sözcüğünü barındırmaktadır. Bu bağlamda "kağan", Tanhu, Bey, Toktamış, Giray gibi Türkçe bir sözcük olup Türk devletleri için ayırt edici bir özellik de oluşturur. Kağanın eşine ise kağatun denilir.

Nihal Atsız, kağan kelimesinin büyük, ulu anlamındaki kağa kelimesinden türediğini savunmaktadır. Buna kanıt olarak kağanın yönetsel güçte etkili olan eşine kağatun denilmesini kanıt göstermektedir. Bir görüşe göre ise, kağa kan (kan eski Türkçede "baba" anlamına gelir) kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir. Bu da hanların hanı veya kralların kralı anlamına gelmektedir ki, Farsçada şehinşah (Şahların Şahı) ve Latince imperator kelimesinin Türkçedeki karşılığıdır. İslam kaynaklarında kağan kelimesinden çok bu kelimenin Farsçaya uyarlanmış hâli olan "hakan" kelimesi kullanılır.
Dybo (2007), Benveniste 1966'nın görüşünü takiben, Khagan'ın nihai etimolojik kökünün Orta İran dilindeki *hva-kama- "kendi kendini yöneten, imparator" kelimesinden geldiğini öne sürer. Savelyev ve Jeong 2020, her ikisinin de Khagan için etimolojik kök olduğunu not eder. ve onun kadın eşdeğeri Katun, Doğu İran dillerinden, özellikle "Erken Saka" *hvatuñ'dan türetilmiş olabilir, bkz. onaylanmış Soğdca xwt'w 'hükümdar' (< *hva-tāvya-) ve xwt'yn 'hükümdarın karısı sözcükleri ' (< *hva-tāvyani)".
Kağan kelimesinin okunuşundan dolayı Moğolca Kaan kelimesi de Türkçeye erkek adı olarak girmiştir.

Han

Kiev Knezliği (Eski Doğu Slavcası: Роусь, romanize: Rusĭ veya роусьскаѧ землѧ, romanize: rusĭskaę zemlę, "Rus' ülkesi"; Belarusça: Кіеўвская Русь, Rusça: Киевская Русь; Ukraynaca: Київська Русь) (Rus, bir İskandinav halkı olan Rus'tan hareketle adlandırılır) veya Kiev Dükalığı, Vareg prensi Rurik tarafından kurulan Rurik Hanedanı'nın hükümdarlığı altında 9. yüzyılın sonlarından 13. yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren bugünkü Ukrayna topraklarında kurulan bir federasyondu. Bu devlet Belarus, Rusya ve Ukrayna'nın atası sayılır. Ukraynalılar Kiev Knezliğinin devamıdır ve Slavların ataları olarak bilinmektedir.

Rus kimliği, Slav kabileleri ile Normanların karışması sonucu, Kiev Knezliği döneminde ortaya çıkmıştır.

Kiev Knezliği ya da tarih yazımında sıklıkla kullanılan adıyla Kievan Rus', 9. yüzyılın sonunda Slav kabileleri ile İskandinav kökenli Vareg gruplarının siyasi ve kültürel etkileşimi sonucunda ortaya çıkan, Orta Çağ Doğu Avrupa'sının en etkili devletlerinden biridir. Knezliğin kökeni, genellikle Rurik Hanedanı'nın ilk temsilcilerine dayandırılır; ancak devletin gerçek anlamda güç kazanması, Kiev merkezli siyasi yapılanmanın bölgedeki kabileleri tek otorite altında toplamaya başlamasıyla ilişkilendirilir. Modern Ukrayna, Belarus ve Rus uluslarının erken tarihsel oluşumları, büyük ölçüde bu knezlik dönemine dayandırılır.
Kiev Knezliği'nin erken siyasi yapısı, hem Slav kabile geleneklerinin hem de Vareg savaşçı aristokrasisinin bir arada bulunduğu bir modeldi. Bu yapı, knezliğin geniş ticaret ağlarına ve savaşçı baskın gücüne dayanarak hızla zenginleşmesini sağladı. Kiev, kısa sürede Baltık'tan Karadeniz’e uzanan ticaret yollarının kavşağı hâline geldi. Bizans İmparatorluğu, İskandinav dünyası, Volga Bulgarları ve Kafkasya ile kurulan ticari ilişkiler, knezliğin ekonomik temelini oluşturan en önemli unsurlardan biri oldu. Bu dönemde Kiev, hem ticaret hem diplomasi bakımından Doğu Avrupa'nın merkezi olarak görülüyordu.

Knezliğin siyasi tarihinde belirleyici bir dönüm noktası, genellikle Kiev knezi Oleg'in 882'de Kiev'i ele geçirmesiyle ilişkilendirilir. Oleg'in yönetimi, knezliğin Novgorod-Kiev hattı üzerinde birleşik bir devlet yapısına kavuşmasını sağladı. Bu merkezi otorite, Yaroslav, Igor ve Olga gibi hükümdarların dönemlerinde daha da güçlendi. Özellikle Olga'nın Konstantinopolis ile diplomatik ilişkiler yürütmesi ve Kiev'in vergi sistemini düzenlemesi, knezliğin kurumsal yapısına erken katkılardan sayılır.
Kiev Büyük Knezi I. Svyatoslav'ın Peçenekler  tarafından öldürülmesinin ardından çıkan taht kavgasını kazanan oğlu I. Yaropolk'un 973 ile 980 yılları arasındaki hükümdarlığı döneminde Ruslar ile Peçenekler arasında dostluk ilişkisi başladı. Hatta Peçenekler, Rus knezlerinin kendi aralarındaki mücadelelerinde de yer almaya başladılar. Kiev Knezliği de diğer knezlikler içinde en büyüğü idi.
10. yüzyıl sonu ve 11. yüzyıl başı, Kiev Knezliği'nin klasik "altın çağ"ı olarak değerlendirilir. Vladimir'in 988'de Bizans ritüeline bağlı Hristiyanlığı devlet dini ilan etmesi, knezliğin hem kültürel hem de siyasal yönelimini köklü biçimde değiştirdi. Hristiyanlığın kabulü, Kiev topraklarında yazılı kültürün, mimari üretimin, hukuksal yapıların ve kilise örgütlenmesinin gelişmesini sağladı. Aynı zamanda Bizans ile kurulan akrabalık ve ittifak ilişkileri, knezliğin diplomatik gücünü artırdı.

Hristiyanlığı benimseyen ilk Kiev Büyük Knezi olan I. Vladimir'in 1015 yılında ölümü ile başlayan taht kavgaları sonunda, önce yeğeni I. Svyatopolk, 4 yıl sonra ise oğullarından "Bilge" olarak anılan I. Yaroslav, kardeşlerine üstün gelerek tahta çıktı. Zaten Yaroslav, 1015 yılında babasının ölümünün ardından 1015-1019 yılları arasındaki dönemde Novgorod'un başkan yardımcılığını yürütüyordu. I. Svyatopolk Kiev'deki iktidarını sağlamlaştırmak için Yaroslav'ın kardeşlerinden üçünü öldürdü. Bunun üzerine Yaroslav, Veliki Novgorod çevresindeki Novgorodların aktif desteğiyle ve Viking paralı askerlerinin yardımıyla, Svyatopolk'u yenip 1019'da Kiev Büyük Knezi oldu. Vladimir'in ardından tahta geçen Yaroslav "Bilge", knezliğin en parlak dönemlerinden birine damgasını vurdu. Onun döneminde Rus Yasası olarak bilinen Russkaya Pravda düzenlendi ve knezliğin hukuki temelleri modern bir forma kavuşturuldu. Kiev'de Ayasofya Katedrali'nin inşası, kültürel üretimin ivmelenmesi ve knezliğin Avrupa kraliyet aileleriyle kurduğu evlilik bağları, devletin uluslararası nüfuzunu artırdı. Yaroslav'ın yönetimi, Kiev'in yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda Avrupa siyasetinin önemli bir aktörü olarak konumlanmasını sağlayan bir dönem oldu. Kiev Knezliği'nin zayıflama süreci 12. yüzyılda belirgin hâle geldi. Yaroslav'ın ölümünden sonra uygulanan bölünmüş miras sistemi, knezlik aileleri arasında rekabeti artırdı ve Kiev merkezli otoritenin çevre knezlikler üzerindeki kontrolü giderek zayıfladı. Novgorod, Vladimir-Suzdal, Galich ve diğer bölgesel knezlikler bağımsız politikalar izlemeye başladı. Bu da knezliğin bütünlüğünü sarsan temel etkenlerden biri oldu. Ayrıca Peçenekler, Kumanlar (Kıpçaklar) ve diğer bozkır topluluklarının sürekli akınları, Kiev çevresindeki tarım ekonomisinin zarar görmesine yol açtı ve devlet gelirlerini zayıflattı.

Kiev Knezliği'nin kültürel mirası, Ortodoks Hristiyanlık, Slav yazı gelenekleri, el yazmaları, hukuk metinleri, kilise mimarisi ve sözlü destanlar üzerinden günümüze kadar ulaşmıştır. Orta Çağ Doğu Avrupa'sında kimlik, devlet yapısı ve siyasi kültürün oluşması açısından knezliğin rolü modern tarihçiliğin en önemli araştırma alanlarından biri olmaya devam etmektedir.

13. yüzyılın ortalarında Moğol istilaları, Kiev Knezliği için yıkıcı bir darbeye dönüştü. 1240'ta Kiev'in Batu Han tarafından ele geçirilip tahrip edilmesi, knezliğin tarihsel varlığını fiilen sona erdirdi. Moğol hakimiyeti sonrasında bölgedeki siyasi merkez kuzeye, özellikle Vladimir-Suzdal ve ardından Moskova Prensliği'ne kaydı. Bu değişim, ilerleyen yüzyıllarda Moskova Rusyası'nın yükselişine zemin hazırladı. Buna rağmen Kiev Knezliği, Rus, Ukrayna ve Belarus tarih yazımlarında ortak bir kök devlet olarak görülür. Ukraynalı tarihçiler knezliği Ukrayna devlet geleneğinin başlangıcı olarak değerlendirirken, Rus tarihçiliği Kiev'i Rus devlet fikrinin ilk aşaması olarak kabul eder. Belarus tarihçiliği ise knezliği Doğu Slav halklarının ortak tarihsel mirası olarak yorumlar.
Moğolların baskıları sonucunda Kiev Knezliği parçalanıp, Altın Orda Devleti'ne bağlı prensliklere ayrıldı. 15. yüzyılın sonlarında Moskova Knezleri, eski Kiev topraklarının bazı kısımlarını ele geçirmeye başladı ve (egemenliğin bir toplumun elinden alınıp başka bir topluma verilmesi anlamına gelen) Orta Çağ teorisi translatio imperiiye göre kendilerini Kiev Knezliği'nin tek yasal mirasçısı ilan ettiler.
Ukraynalı tarihçiler ve akademisyenler Kiev Knezliği'ni, Ukrayna devletinin ilk kurucu devleti olarak görürler. Rus tarihçiler ise Kiev Knezliği'ni, Rus tarihinin ilk dönemi olarak benimserler. Kiev Knezliği'nin kültürel mirası, Ortodoks Hristiyanlık, Slav yazı gelenekleri, el yazmaları, hukuk metinleri, kilise mimarisi ve sözlü destanlar üzerinden günümüze kadar ulaşmıştır. Orta Çağ Doğu Avrupa'sında kimlik, devlet yapısı ve siyasi kültürün oluşması açısından knezliğin rolü modern tarihçiliğin en önemli araştırma alanlarından biri olmaya devam etmektedir.

Rus hükümdarları listesi

Kin Hanedanı (Çince: 金, Pinyin: Jin, Curçen dili: amba-an antʃu-un guru-un (yani "altın ulus"); 1115 - 1234), Curçen Hanedanı (Çince: 女真) olarak da bilinen hanedan, yaklaşık 500 yıl kadar önce Çin Hanedanı'nı kuran Mançuların, ataları olan Curçen'lerin, Vanyan (完顏 Wányán) kabilesi tarafından kurulmuştur.
İsmi bazen, Latin harfleriyle aynı yazılan, daha önceki Jin Hanedanı'ndan ayırabilmek için Jinn şeklinde de yazılır.
Kin hanedanı, Wanyan Aguda'nın Liao hanedanına (916-1125) karşı isyanında ortaya çıktı; bu isyan, yeni ortaya çıkan Kin tarafından Çin tarih yazımında Batı Liao olarak tanınacakları Batı Bölgelerine sürülene kadar kuzey Çin'i etkisi altına aldı. Liao bölgesini fethettikten sonra Kin, güney Çin merkezli ve yöneticileri etnik olarak Han Çinlileri olan Song hanedanına (960-1279) karşı yüzyıllık bir sefer başlattı. Kin'in yönetimi boyunca imparatorlar Han geleneklerine uyum sağladılar ve hatta Çin Seddi'ni yükselen Moğol İmparatorluğuna'na karşı güçlendirdiler. Kin ayrıca Konfüçyüsçülüğün yeniden canlandırılması gibi bir dizi iç kültürel ilerlemeyi de denetledi.
Cengiz Han yönetimindeki Moğollar, yüzyıllar boyunca Kin'in emri altında vasallık yaptıktan sonra 1211'de işgal ederek Jin ordularına birçok ezici yenilgi yaşattı. 23 yıllık bir süre boyunca bir dizi yenilgi, isyan, iltica ve darbeden sonra Kin, 1234'te Moğollar tarafından fethedildi.

Kubilay Han (23 Eylül 1215 - 18 Şubat 1294), Moğol İmparatorluğu'nun kağanı, aynı zamanda Çin'deki Yuan Hanedanlığı'nın kurucusu ve ilk imparatorudur. Tuluy ve Sorghaghtani Beki'nin ikinci oğlu; Cengiz Han'ın torunudur. Moğol hanı Möngke'nin kardeşi; İran'daki Moğol İlhanlılar devletinin kurucusu Hülâgû'nün ağabeyidir.

Kubilay gençlik yıllarında Çince öğrenmişti ve Çin kültürüne büyük merak duymaktaydı. 1251'de Moğol hükümdarlığına seçilmiş olan kardeşi Mengü, Kubilay'ı doğu ülkelerini, Hülâgû'yü de batıdaki ülkeleri almaya göndermişti. Güney bölgelerinde (Çin) valilik yaptığı sırada adil yönetimi ile dikkatleri topladı.
Kubilay önce büyük bir ordu ile Xi'an'ı aldı. Zorlu savaşlarla büyük Çin eyaletlerini hükümdarlığına kattı. 1258'de Yunnan ve Sichuan bölgelerine sefere çıktı. 1259'da seferde iken Mengü'nün öldüğü haberini aldı. Ancak Kubilay geri dönmeden Vuhan'daki kuşatmasına devam etti. Bu arada kardeşi Arık Böke'nin yönetimi ele geçirmeye çalıştığını öğrenince Song Hanedanlığı ile barış imzalayıp ordusunu Moğolistan'a çevirdi. 1260 yılında Kubilay ve kardeşi kendilerini Han ilan ettiler. İki kardeşin mücadelesi 1264 yılında Kubilay'ın üstünlüğü ile sona erdi. Ancak bu iç karışıklıklardan yararlanan Yizhou valisi Li Moğol egemenliğine karşı isyan etti. Kubilay bu isyanı kolayca bastırdı, ancak bu onda Han Çinlilerine karşı derin bir güvensizlik yarattı. İmparator olduktan sonra yönetimde Han Çinlilerine yer vermedi, buna karşılık danışmanları arasında pek çok azınlık temsilcisi ve yabancılar bulunmaktaydı.
Kubilay'ın annesi Hristiyandı. Bölgedeki bazı antik Budizm tapınaklarını ve dagobaların (kubbe şeklinde mabetler) restore etmesi için teşvik etti. Kubilay, bütün dini inanç ve milletlerden insanları topraklarına kabul etti. Torunu ve halefi Temür Olcaytu Han, Çin'de bulunduğu süre boyunca 10.000'den fazla Moğol'u vaftiz ettiğini iddia eden papalık elçisi Fransisken keşiş Montecor John'a ev sahipliği yaptı.
Kubilay Han, Çin'de Yuan Hanedanlığı'nı kurarak 1271 ile 1294 yılları arasında hükümdarlık yaptı. Hanedanlığın başkenti Pekin idi. 1279 yılında Song Hanedanlığı'na kesin olarak son vererek Çin'i tekrar birleştirdi. Kubilay'ın devletinin hudutları, Çin dışında Kıpçak, Çağatay, Almalık, İran ve kuzeyde Polonya hudutlarına kadar yayılıyordu. Kubilay Han, Japonya’ya ve Vietnam’a yaptığı akınlarda başarılı olamadı. Burma’da büyük bir zafer kazandı. Kubilay Han 1293'te de Endonezya'ya bir sefer yaptı ve Cava'yı ele geçirdi.
Japonya'ya yaptığı sefer sırasında filosunun batması ve Japonya'ya ulaşamaması, Japonlar tarafından tanrı rüzgarı anlamına gelen "Kamikaze" sözünün doğmasına yol açmıştır. Kamikaze daha sonrasında sonu ölümle biten görevleri tanımlamak için kullanılmıştır. Bazı bulgular ve tarihçilere göre filonun batmasının sebebi, gemileri yapan Çinlilerin gemileri kasten hatalı üretmeleri olarak da görülür
Kubilay Han Çin'de Büyük Kanal inşaatına devam etti; birçok kamu binasını tamir ettirdi. Çin'de ilk defa kâğıt para kullanımını başlattı. Çin sanatının gelişmesini destekledi. Ancak kimi yönlerden Moğol yaşam tarzını Çin'de uygulamaya diretmesi, kültürel ve toplumsal gerilimlere yol açtı.
Kubilay döneminde Çin'i pek çok Avrupalı ziyaret etti. Bunların arasında en ünlüsü Marco Polo'dur. Marco Polo, bu imparatorun sarayı, oradaki hayat, eğlenceler ve vergi sistemi hakkında bilgiler vermektedir.
Kubilay Han, 1294'te 78 yaşında iken öldü.

Moğolların Japonya seferleri

Köhne Ürgenç veya Gürgenç (Türkmence: Köneürgenç, Farsça: کهنه‌گرگانج Kohna Gūrgānj ‎/ کهنه‌اورگانج‎ Kohna Ūrgānj), Türkmenistan’ın kuzeydoğusunda Ceyhun Nehrinin güney kıyısında Taşoğuz ilinde yer alan Orta Çağ harabelerinin adıdır.

Gürgenç şehri Ahameniş İmparatorluğu'na bağlı Harezm Bölgesi’nin merkezi idi. Daha sonra Harezmşahlar Devletinin başkenti olmuştur. Ancak Moğol İmparatorluğu tarafından imha edilmiş ve tekrar inşa edilmiştir. 1646’da şehrin insanları yeni şehre (Taze Ürgenç’e) taşınınca, önceki şehir "Köhne Ürgenç" (Eski Ürgenç) olarak anılmaya başladı. Bu kentte 11. yüzyıl ve 16. yüzyıldan kalma bir dizi kalıntı bulunur. Kaltıntıların en önemlileri, bir cami, bir kervansaray kapısı, kaleler, türbeler ve bir minaredir. Kalıntılar, mimari ve sanat alanında etkisi İran, Afganistan ve daha sonra 16. yüzyıl Hindistan'ındaki Moğol İmparatorluğu'na kadar uzanan başarıların bir belgesidir.
Köhne Ürgenç'te, Kubreviye ve Zahabiye tarikatlarının kurucusu Necmeddin Kübra'nın türbesi, Türkmenler'in dört büyük velisinin (Priyar Veli, Danıyar Veli, Şıhatar Veli ve Döven Veli) mezarları, Harezmşah İl Aslan'ın ve Sultan Tekiş'in türbesi (Gökgömmez - Mavi Kubbe olarak bilinir) ile camisi, Harzemşahların sarayı olarak kullanılan Türebeg Hanım Türbesi yer alır.
Yazın sıcaklık +40 → +45 °C, kışında soğuk -20 →-30 °C'dur.
Köhne Ürgenç, 2005 yılında Dünya Mirası listesine alınmıştır.

Lehistan Krallığı veya Polonya Krallığı, günümüzdeki Polonyalıların atalarının Orta Çağ'da kurduğu bir devlettir. Bu krallığın başlangıç tarihi olarak 18 Nisan 1025 tarihinde Lehistan dükü I. Bolesław'ın Gniezno Katedrali'nde taç giyerek kendini kral ilan etmesi verilmektedir. 1385 yılında Lehistan'ın başına Litvan Jagiellon Hanedanı geçerek her iki devleti de birlikte yönetmeye başlamışlar, 1569 yılından sonra ise Lehistan ve Litvanya ülkeleri resmen tek bayrak altında birleşerek Lehistan-Litvanya Birliği'ni kurmuşlardır.

Polonya'daki Oder ve Vistül nehirlerinin boyları tarihçiler tarafından dünyadaki Slav ırkının anavatanı olarak kabul edilmektedir. Buradan Avrupa'nın diğer bölgelerine dağılan Slavlar günümüzdeki Slav-kökenli ulusları oluşturmuşlardır. MS 800 yılına doğru Doğu Slavlar Rusya, Ukrayna ve Belarus'a yerleşmiş, Güney Slavlar ise Sırbistan, Hırvatistan ve Bulgaristan gibi Balkan ülkelerine yerleşmiş, Batı Slavlar da Polonya, Çekya, Slovakya ve Doğu Almanya civarına yayılmışlardır.
Polonyalı bir kral olan I. Mieszko'nun 966 yılında Hristiyanlığı kabul ederek Piast Hanedanını kurması Polonya tarihinin başlangıcı olarak kabul edilir. Polonyalılar 11. yüzyıl boyunca güçlü bir devlet kurdular. Ancak Polonya kralı III. Bolesław'ın 1138 yılındaki ölümünden sonra bu krallık parçalandı. 1241 ve 1259 yıllarındaki Moğol istilaları Polonya'yı daha da zayıflattı. Bu dönemde Polonya büyük bir Alman göçüne sahne oldu. Almanlar bu bölgede 20. yüzyıla kadar varlık gösteren büyük bir azınlık oluşturdular ve Polonya kültürüne geniş bir etkide bulundular.

Moğolların Avrupa'yı istilası

{{Ülke bilgi kutusu
|native_name            = Magyar Királyság (hu)Regnum Hungariae (la)
|conventional_long_name = Macaristan Krallığı
|common_name            = Macaristan Krallığı
|era                    = Orta Çağ
|status                 = Macaristan ile şahsi birlik içinde Hırvatistan Krallığı
|status_text            = 
|government_type        = Feodal monarşi
|
|year_start             = 1000
|year_end               = 1301
|event_start            = 
|date_start             = 
|event_end              = Árpád Hanedanı'nın son üyesi III. András'ın ölümü
|date_end               = 
|
|event1                 = 
|date_event1            = 
|event2                 = 
|date_event2            = 
|event3                 = 
|date_event3            = 
|event4                 = 
|date_event4            = 
|event5                 = Moğollar tarafından birinci istila
|date_event5            = 1241-1242
|event6                 = Moğollar tarafından ikinci istila
|date_event6            = 1285-1286
|
|p1                     = Macaristan Prensliği
|flag_p1                = Flag of Hungary (895-1000).svg
|border_p1              = no
|p2                     = Hırvatistan Krallığı (925–1102)
|flag_p2                = Croatian Chequy Flag.svg
|s1                     = Macaristan Krallığı (1301-1526)
|flag_s1                = Flag of Hungary (1301-1382).svg
|border_s1              = no
|s2                     = 
|flag_s2                = 
|s3                     = 
|flag_s3                = 
|
|image_flag             = Flag of Hungary (13th century).svg
|image_flag2            = Flag of Hungary (11th c. - 1301).svg
|flag_size              = 
|flag_border            = no
|flag2_border           = no
|flag_type              = Üst: Kraliyet flaması(13. yüzyıl)Alt: Árpád Hanedan ve askeri sancağı (13. yüzyıl)
|image_coat             = Coa Hungary Country History Ladislaus IV (1262-1290).svg
|symbol_type            = Arma(1262–1290)
|image_map              = Kingdom of Hungary 1190.svg
|image_map_caption      = 1190'da Hırvatistan ile şahsi birlik içinde Macaristan Krallığı
|capital                = Estergon ve Székesfehérvár
|
|national_motto         = 
|national_anthem        = 
| common_languages ​​   = Latin (tören, dini, idari), "Avrupalı bir hükümdarın yetkilerine uygulanan anayasal sınırların ilk örneklerinden biri olan" 1222 fermanını çıkarmaya zorladılar. Krallık, 1241-1242'deki Moğol istilasından büyük bir darbe aldı. Bundan sonra, Kuman ve Jassic grupları merkezi ovalara yerleşti ve yerleşimciler Moravya, Polonya ve diğer yakın ülkelerden geldi. Moğolların çekilmesinden sonra hükümdarlar tarafından desteklenen toprak ağaları tarafından kale inşa edilmesi, güçlü kodamanların hakim olduğu yarı özerk "vilayetlerin" gelişmesine yol açtı. Bu yerel güç sahiplerinin bazıları, yerli Árpád Hanedanı son erkek soyundan olan III. András'ün (h. 1290-1301) otoritesine bile meydan okudu. Ölümünü bir fetih ve anarşi dönemi izledi. Merkezi güç ancak 1320'lerin başında yeniden kuruldu.

Macarlar veya Magyarlar, 9. ve 10. yüzyılların başında Karpat Havzası'nı fethettiler. Burada ağırlıklı olarak Slavca konuşan bir nüfus buldular. Yeni vatanlarından Doğu Frank Krallığı, İtalya ve Avrupa'nın diğer bölgelerine yağma baskınları düzenlediler. Akınları, 955'teki Lechfeld Muharebesi'nde onları mağlup eden gelecekteki Kutsal Roma İmparatoru I. Otto tarafından durduruldu.
Macarlar, kabileleri oluşturan klanlar halinde örgütlenmiş babasoylu ailelerde yaşadılar. Kabile konfederasyonuna yaklaşık "toprakları ele geçirdikleri" zamandan beri her zaman Macarların lideri olan Árpád'ın soyundan gelen ailenin bir üyesi olan büyük prens başkanlık ediyordu. Dönemin yazarları, Macarları göçebe olarak tanımlar, ancak İbn Rusta ve diğerleri de ekilebilir topraklar işlediklerini eklerler. Slav dillerinden alınan çok sayıda kelime, Macarların Orta Avrupa'da yeni teknikler ve daha yerleşik bir yaşam tarzı benimsediklerini kanıtlıyor. Macarların ve yerel etnik grupların bir arada yaşaması, 10. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan "Bijelo Brdo kültürü" topluluklarına da yansımıştır.
Macarlar, pagan olmalarına rağmen, Hristiyanlara, Yahudilere ve Müslümanlara karşı hoşgörülü bir tavır sergilediler. Bizans Kilisesi, Macarların liderleri arasında dinini başarılı bir şekilde yerleştiren ilk kilisedir: 948'de horka, ve 952 civarında gyula Konstantinopolis'te vaftiz edildi. Ancak, büyük prens Géza (h. c. 970 - 997) Latin ayinine göre vaftiz edildi. Géza, kaleler inşa etti ve yabancı savaşçıları ağır süvarilere dayalı yeni bir ordu geliştirmeye davet etti. Géza ayrıca oğlu István'ın Kutsal Roma İmparatorları ailesinden bir prenses olan Bavyeralı Giselle ile evlenmesini de ayarladı.
Géza 997'de öldüğünde, oğlu, Árpád Hanedanı'nın en yaşlı üyesi olan Koppány ile hilafet için savaşmak zorunda kaldı. Alman ağır süvarilerinin yardımıyla István, 998'deki kesin savaşta galip çıktı. İmparator III. Otto'nun rızasıyla, talebini kabul eden Papa II. Silvester'a kraliyet tacı başvurusunda bulundu.

István, 25 Aralık 1000 veya 1 Ocak 1001'de ilk Macaristan Kralı olarak taç giydi. Yönetimini, dayısı Gyula da dahil olmak üzere yarı bağımsız yerel yöneticilere karşı bir dizi savaşla pekiştirdi. 1030'da Kutsal Roma imparatoru II. Konrad'ın istilasını püskürttüğünde krallığının askerî gücünü kanıtladı. Bataklıklar, diğer doğal engeller ve taş, toprak veya keresteden yapılmış barikatlar krallığın sınırlarında savunma sağlıyordu. Gyepü olarak bilinen geniş bir bölge, sınırlar boyunca savunma amaçlı olarak kasıtlı olarak ıssız bırakıldı. Macaristan'daki erken Orta Çağ kalelerinin çoğu toprak ve keresteden yapılmıştır.

I. István'ın devlet idaresi hakkındaki görüşleri, Admonitions olarak bilinen bir çalışmada 1015 civarında özetlendi. "Tek dili ve tek geleneği olan ülkenin zayıf ve kırılgan olduğunu" belirterek, yabancıların veya "misafirlerin" gelişinin avantajlarını vurguladı. I. István, dönemin Batı Avrupa monarşilerine benzer bir devlet geliştirdi. Temel yönetim birimleri olan kontluklar, kaleler etrafında düzenlenen ve ispán veya kont olarak bilinen kraliyet yetkilileri tarafından yönetiliyordu. I. István, piskoposluklar ile en az bir başpiskoposluk ve Benediktin manastırlarını kurdu. Her onuncu köyün bir cemaat kilisesi inşa etmesini buyurdu. 10. yüzyılın en eski kiliseleri basit ahşap yapılardı, ancak Székesfehérvár'daki kraliyet bazilikası Romanesk tarzında inşa edildi. I. István'ın yasaları, Hristiyan bir yaşam tarzının zorla bile olsa benimsenmesini hedefliyordu. Özellikle Hristiyan evliliğini çok eşliliğe ve diğer geleneksel davranışlara karşı korudu. Süslü kemerler ve diğer pagan modası öğeleri de ortadan kayboldu. Sıradan kişiler uzun yün paltolar giymeye başladılar, ancak zenginler kürklerle süslenmiş ipek kaftanlarıyla ısrar ettiler.

Ahlaksızlıkla aşağılanan bir savaşçı, bir kızı ebeveynlerinin rızası olmadan karısı olmak için kaçırırsa, kızın kendisine zorla bir şey yapsa bile ailesine iade edilmesini ve daha sonra kızın ailesiyle barışmış olsa da, kaçırma için on öküz ödeyecektir.
Hukuki açıdan, Macar toplumu özgür insanlar ve serfler olarak bölünmüştü, ancak ara gruplar da vardı. Tüm özgür insanlar mülk sahibi olmak, dava açmak ve dava açılması için yasal ehliyete sahipti. Çoğu hükümdara ya da onlardan daha zengin bir toprak ağasına bağlıydı ve sadece "konuklar" özgürce hareket edebiliyordu. Bir kaleye bağlı topraklarda yaşayan özgür insanlar arasında, "kale savaşçıları" orduda görev yaptı ve "kale halkı" topraklarda işlemiş, silahlar dövmüş veya başka hizmetler yapmıştır. Tüm özgür insanlar, hükümdarlara szabadok dénárja ("özgürlerin vergisi") doğrudan özel bir vergi ödüyorlardı. Özgür insanlar ve serfler arasında geçici bir statüyle, udvarnokok olarak bilinen köylüler bundan muaf tutulmuştur.
Serfler teorik olarak özgür insanlar için mevcut yasal statüden yoksundu, ama pratikte kendi mülklerine sahiptiler: efendilerinin toprağını kendi aletleriyle işlerler ve hasadın yüzde 50-66'sını kendilerine saklarlardı. I. István'ın yasaları ve tüzükleri, halkın çoğunun köyleri oluşturan yerleşik topluluklarda yaşadığını ortaya koyar. Ortalama bir köy, bir demirci ocağı ile 40'tan fazla olmayan yarı batık ahşap kulübeden oluşuyordu. Köylerin çoğuna bir mesleğin adı verildi, bu da köylülerin efendilerine özel bir hizmet vermeleri gerektiğini ima ederdi.

I. István tek oğlu Imre'den uzun yaşaması, 40 yıllık bir krize neden oldu. István, kuzeni Vazul'u taht için uygun görmedi ve varisi olarak kendi kız kardeşinin oğlu Venedikli Peter Orseolo adını verdi. Vazul'un kör edilmesinden ve üç oğlunun kovulmasından sonra, Peter 1038'de herhangi bir direniş görmeden amcasının yerini aldı. Peter'in yabancı saray mensuplarını tercih etmesi, kraliyet ailesiyle akraba olan yerli bir lord olan Samuel Aba'nın lehine tahttan inmesiyle sonuçlanan bir isyana yol açtı. İmparator III. Heinrich tarafından desteklenen Peter Orseolo, 1044'te geri döndü ve Samuel Aba'yı sınır dışı etti. İkinci iktidarı sırasında imparatorun hükümdarlığını kabul etti. Onun yönetimi, bu vesileyle paganizmin geri gelmesini amaçlayan yeni bir isyanla sona erdi. Hristiyan monarşisinin yıkılmasına karşı çıkan birçok lord vardı. Tacı, Macaristan'a dönen, Vazul'un oğullarından biri olan I. András'a teklif ettiler; tahta çıkan I. András 1046'da Peter'i yendi ve paganları bastırdı. Yetenekli bir askeri komutan olan kardeşi Béla ile yaptığı işbirliği, krallığı 1050 ve 1053'te iki kez fethetmeye çalışan İmparator III. Heinrich'e karşı zaferini sağladı.
Dük Béla 1059'da kendisi için tacı talep ettiğinde yeni bir iç savaş patlak verdi, ancak üç oğlu 1063'te I. András'ın oğlu Solomon'un yönetimini kabul etti. Başlangıçta genç kral ve kuzenleri işbirliği yaptı; örneğin, 1068'de Transilvanya'yı yağmalayan Peçenekler'i ortaklaşa bozguna uğrattılar. Kraliyet ailesindeki güç çatışması 1071'de yeni bir iç savaşa neden oldu. 1080'lerin başında Solomon'un kuzenlerinden biri olan I. Ladislaus lehine tahttan çekilmesine kadar sürdü.
Kral Ladislaus, suçlulara karş

Meritokrasi, yönetim gücünün, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne yani liyakata dayandığı yönetim biçimidir. Bu yönetim şeklinde idare gücü, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır, kayırma yoktur. Özellikle kamu yönetiminde daha bilgili ve yetenekli kişilerin seçilmesi ve yine hizmet içindeki ilerleme ve yükselmelerinin bilgi, başarı ve yetenek kıstaslarına göre yapılmasını amaçlar. Osmanlı Devleti'ndeki devşirme sistemi buna benzer bir örnek olarak gösterilebilir.

Meritokrasi sözcüğü ilk kez Britanyalı sosyolog Michael Young'ın hiciv tarzındaki eseri İngilizce: Rise of the Meritocracy (Meritokrasinin Yükselişi)'nde geçmektedir. Bu kelime Latince Latince: meritum ile Yunanca kratein (Yunanca: κρατεῖν) sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Meritum; yeterli ve değer anlamına, kratostan türeyen krasi ise güç, etki ve kuvvet anlamına gelmektedir. Sözcükler birleşince ortaya çıkan sözcük ise toplumda değerlilerin, seçkinlerin güçlü ve etkili olmasını savunan bir görüşün adıdır. Dolayısıyla üst kademelerde zekâ, çalışkanlık ve diğer meslekî hünerleri bulunan kişilere yer verilmesi anlamına gelmektedir.

Liyakat sistemi (İngilizce: merit system), siyasi kayırmacılık sisteminin uygulamada olumsuz sonuçlar vermesi neticesinde ortaya çıkan bir sistemdir. Sistem, 1883 tarihli “İngilizce: Pendleton Act”in ABD’de uygulanmasıyla başlanmıştır. Kayırma sisteminin ortaya çıkışından itibaren geçen zaman içinde devletin rolü büyük ölçüde değişmiştir. Devletin geleneksel düzenleyicilik işlevleri hem hacim yönünden katlanarak artmış, hem alan itibarıyla son derece genişlemiş; bunun sonunda devlet yeni ve büyük sorunlar üstlenmiştir. Devletin bu yeni görevlerini yerine getirebilmek için modern kamu personeli, zamanımızın sosyal, ekonomik, bilimsel ve teknik problemlerini çözme gücüne sahip olmalıdır. Bu ihtiyaçlarla ve sorunlarla karşı karşıya kalan devlet, bunları çözümleme sorumluluğunu üzerine almış ve “liyakat sistemini” geliştirmiştir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi, yazarın Kamu ve Kamu Personeli kitabında bulunmaktadır.
Ayrıca sosyolog Melvin Tumin'in ifade ettiği üzere meritokrasi, toplum içerisinde bireylerin yetenekleri ölçüsünde rol almaları durumudur.
İngiltere merkezli Meritocracy Party, beş maddeden oluşan bir manifesto yayımlamıştır. Bu maddeler şu şekildedir:

Kayırmacılık yoktur: Ailenizin değil, sizin kim olduğunuz önemlidir.
Yandaşçılık yoktur: Başkalarının sizin için ne yapabildiği değil, sizin ne yapabildiğiniz önemlidir.
Ayrımcılık yoktur: Cinsiyet, ırk, din, yaş, geçmiş önemsizdir. Yetenek her şeydir.
Eşit imkânlar: Herkesle aynı noktadan başlar ve yeteneklerinizin sizi götürdüğü yere gidersiniz.
Tatminkar erdemler: En başarılı insanlar, en yüksek tatmine erişirler.

Balibar ve Wallerstein tarafından, nepotizmaya karşı ilerici uygulamaları olduğu vurgulandığı halde kapitalist toplum yapısından dolayı iyi eğitime ulaşmayı sağlayacak maddi imkânların yarattığı ayrıcalıkla iyi eğitilmiş olanın daha yetenekli ve zeki olanın önüne geçmesine neden olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Henri de Saint Simon
Meritokratik monarşi

Merv (Türkmence: Merw; Farsça: مرو, Marv, bazı çevirilerde Marw veya Mary; Çince: 木鹿, Mulu), Türkmenistan sınırları içinde tarihi İpek yolu güzergâhı üzerinde kurulmuş, Karakum Çölü'nde bir vaha şehridir.
Taş devri'nden beri çeşitli yerleşimlere ev sahipliği yapan ve uzun bir süre “Horasan’nın Kabesi” ve “Horasan’daki tüm şehirlerin anası” olarak tarif edilecek ölçüde siyasi, iktisadi ve ilmi bir merkez olan tarihi Merv şehri, 135 bin nüfusluönemli bir sanayi merkezi olan Mary şehrine yaklaşık 30 km. mesafededir.
Tarihi şehrin yanındaki modern şehir (Mary veya Marw), 1884 tarihinde Rusya'nın askeri ve idari merkezi olarak kurulmuş; Sovyetler Birliği zamanında pamuk üretim merkezi haline gelmiştir. 1968 yılında şehrin 20 km batısında büyük bir doğalgaz rezervi ortaya çıkarıldı. Tarihi Merv şehri ise 1987'de Türkmenistan tarafından arkeolojik park haline getirilmiş ve 1999'da UNESCO Dünya Mirası listesine girmiştir.

İbn-i Haldun (Abū Zayd ‘Abdu r-Raḥman bin Muḥammad bin Khaldūn), Mukaddime (Muqaddimah) ismindeki eserinde şöyle yazmıştır; "Güneyinde dağlar ve doğusunda çöl, Nişabur yatar sonra Marw ash-Shihijan gelir."
Türk Dili'nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"... Bir takımları da Türk sınırının "Merv-eş-şahıcan"dan başladığını söylerler. Çünkü Kaz'ın babası olan "Tonğa Alp er" Afrasyap demektir; " Merv" şehrini yapan zattır. Afrasyap burayı, "Tahmures" tarafından şehrin iç kalesi yapıldıktan üç yüz sene sonra kurmuştur."

Merv, Yeni Taş Devri'nden (Cilalı Taş Devri veya Neolitik Devir) beri konumlanmış, ilk defa en yüksek çağını Milâttan önce 2. yüzyıldan kalma Erk-Kala diye tanınan on iki hektar büyüklüğünde bir yerleşim yerinden bilinir.
Büyük İskender’in seferinde burayı ele geçirmiş ve Aleksandria margiane (eski Yunanca: Άλεξάνδρεια μαργιάνη) ismini verip, böylece Polis (pólis, πόλις, çoğul: póleis) denilen antik yunan şehir devletini kurmuştur. Selevkos İmparatoru I. Antiohos şehri yıkıp, yerine Antiochia in Parthien denilen yeni bir şehir yaptırmıştır. Şehir sonraki yüzyılda Partlar'ın eline geçti;, daha sonra antik çağın sonuna kadar Sasani İmparatorluğu tarafından yönetilmiştir. Milâttan sonra Sasani İmparatorluğu'nun son kralı III. Yezdicerd (Farsçada: یزدگرد سوم, "Tanrı tarafından yaratılan") İslam ordularına yenilip doğuya doğru kaçtığında buraya sığınmış; yakındaki bir köyde öldürülmüştür. Şehir bu olaydan hemen sonra Müslüman Arapların eline geçti.

Halife Osman devrindeki fetih harekâtı sırasında Merv şehrinin reisi Araplarla anlaşıp şehri teslim etti ve şehre Benî Mâhân Camii inşa edildi. Emeviler devrinde Merv şehrini bazen Irak genel valisi, bazen de bizzat halifenin tayin ettiği valiler yönetmekteydi. 697’de Mühelleb bin Ebû Sufre’nin Horasan’a atanmasından sonra şehrin hâkimiyeti üç nesil boyunca Mühellebîler’in elinde kaldı. Merv’in ikinci camisi olan Mescid-i Atîk’in bu dönemde inşa edildiği düşünülür.
Abbâsî ihtilâli 747’de Merv’de patlak verdi. Merv doğumlu komutan Ebû Müslim Horasânî, İranlı köylülerle diğer mevâlîden oluşturduğu ordusunun başında şehre girdiğinde Emevîler’in(Arapça: بنو أمية/الأمويون, Farsça: اموىان) son Horasan valisi Nasr b. Seyyâr ailesiyle birlikte kaçtı.
Şehir, Abbasi halifesi Memun (Arapça: المأمون‎; al-Ma'nun) (yönetimi 813-833) zamanında başkentlik yaptı. Müşkân kapısı yakınlarında bir saray ve askerî garnizon inşa ettirmesinden sonra şehir o yönde genişlemeye başladı.
Ünlü yahudi gök bilimci, matematikçi Saul ben ibn Bishr (Saul ibn Bishr al-Israili; Zahel veya Zael isminde de tanınır), Abbasiler devrinde Merv'de yetişmiştir.
Halife Memun’un Bağdat’a dönmesinin ardından Merv idaresi Horasan Tâhir b. Hüseyin’e verildi; şehir bir süre Abbasi Devleti’ne bağlı Tâhirî hânedanının idare merkezi oldu. Zamanla Tâhirîlerin merkezi Nişabur’a kaysa da Merv, ekonomik önemini korudu. Tahirilerin ardından Samanî ve Gazne yönetimine girdi. Merv, merkez olma özelliğini yitirse de büyük bir şehir olarak varlığını sürdürdü.

Türk Hakanı Afrâsîâb'ın kurduğu rivayet edilen Merv şehrini Selçuklu Çağrı Beğ 1037 yılında fethederek, iç kaleye girmiş ve atının örtüsünü yere koyup "taht gibi" üstüne oturmuştur Bu tarihten sonra Merv şehri Selçuklular'ın önemli yönetim merkezlerinden biri haline geldi. Selçuklu tehlikesine son vermek için 1040 yılında Merv şehrine yürüyen Gazne Sultanı Mesut'un yenildiği Dandanakan Muharebesi'nden sonra Büyük Selçuklu Devleti kurulmuş kabul edilir.
Çağrı Bey'in 1060'ta Merv ve Nişabur arasındaki ölümünden sonra cenazesi Merv'e getirildi; Büyük Selçuklu tahtına oğlu Alp Arslan çıktı. Merv şehri, yönetimi Selçuklu şehzadelerine bırakılan Horasan vilayetinin merkezi oldu. Alp Arslan 1072'de Mâverâünnehir Seferi sırasında öldürüldüğünde cenazesi Merv'e getirilerek babası Çağrı Bey'in yanına gömüldü. Büyük Selçuklu Devleti'nin son sultanı Sencer, tahta çıkmadan önce yirmi yıl devamlı Merv şehrinde Horasan vilayetini yönetmişti. 1118'de Selçuklu tahtına çıktıktan sonra batıda yeni bir kale (Sultan Kale) inşa etti ve şehir yeni kalenin etrafında gelişti. Sultan Sencer tarafından başkent ilan edilen Merv, bir ilim merkezi haline geldi.
Sultan Sancar'ın Katvan Muharebesi'nde Karahitaylar'a yenilmesinden sonra Merv şehri kısa bir süre için Harezm Şahı Atsız'ın yönetimine girdi; halkından pek çok kimse katledildi. Ertesi yıl şehre yeniden hakim olan Sultan, 1153'te çıkan Oğuz isyanı'nda esir düşüp Merv hankahına kapatıldı; şehir ise 3 gün 3 gece yağmalanıp tahrip edildi. Sultan Sencer 3 sene esaretten sonra kurtarılmış; ertesi yıl ölüp Merv'de daha önce yaptırdığı türbeye defnedilmiştir. Türbe, Türkmenistan'ın sembolü durumundadır.
Merv'deki Selçuklu eseri Sultan Kale içinde günümüze kadar gelen başlıca yapılar Sultan Sencer türbesi, Yusuf Hemedani'nin mezarı ve Şehriyâr-Erk kurganıdır. Muhammed ibn Zayd türbesi, çanak, çömlek ve diğer kalıntılar bu alanda bulunur.

Sultan Sencer'in ölümü ile Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından Harzemşahlar ve Gurlular arasında el değiştiren Merv, 1221'de Cengiz Han'ın emrindeki Moğollar tarafından yağma edilmiş, halkının neredeyse tamamı öldürülmüştür.
Timurlu hükümdarı Şahruh, şehri tekrar eski günlerine döndürmeye çalışmıştır.1410'da Merv vadisinde bulunan Murgab barajının (Sultanabad diye de bilinir) yeniden temizlenmesi ve yeniden açılmasını emretti. Barajın restorasyonu bir ayda tamamlandı. 1418'de Sultan Kale'ye 2 km. mesafede yeni bir kale ve kale içi yerleşim kurdu. O dönemden kalan kale yıkıntıları Abdulllah Han Kale olarak bilinir. Şâhruh'un attığı temeller üzerine selefleri Sultan Ebu Said ve Sultan Hüseyin, Herat ve Merv bölgelerinde sulama ağlarını genişletmeye devam ettiler. Cengiz Han işgalinden bu yana harabe haline gelen Merv vadisi canlandırıldı. 

Şehir, 16. yüzyılda Özbekler ve Safeviler arasında rekabet konusu oldu. Bu dönemde Merv'den geçen ticaret yolları güvenlik endişesiyle Herat'a taşındı.
1785'te Buhara Emiri Şah Murad'ın Murgab bendini yıkıp halkı sürgüne göndermesi yüzünden şehir canlılığını tamamen kaybetti. 1795'ten sonra Türkmen kabilelerinin Merv şehrinde tekrar yoğunlaştı.
19. yüzyıl başında Merv, Buhara ve Hive Hanlıkları arasında sürekli el değiştirdi. 

Rusya, 1865'te Hokand, Buhara ve Hive hanlıklarının işgal ettikten sonra Türkmenlere karşı harekete geçti. Göktepe Savaşı’ndan sonra yaşanan Göktepe katliamının yaşandığı işgal sürecinde Merv şehri 1884’te Rusların eline geçti. Merv’in işgali, on dokuzuncu asır boyunca devam eden İngiliz-Rus rekabetinin önemli bir halkasını oluşturmuştur.
Rusların, Hindistan üzerinde gizli emelleri ve planları olduğuna inanan İngilizler, onların Orta Asya’da Hindistan’a doğru işgal ettikleri her toprak parçasında büyük kaygılar duymuşlardır. Bu kaygılarından dolayı bölgeye ajanlar göndermişler, Ruslarla çetin bir diploması trafiği kurmuşlar ve zaman zaman da Afganistan ve İran'da işgallerde bulunmuşlardır. "Büyük Oyun" olarak isimlendirilen İngiliz-Rus rekabeti, Merv'in 1884 yılında Farslılarla Türkmenler arasındaki anlaşmazlıktan fırsat bilen Alexander Wissarionowitsch Komarow komutasındaki Ruslar tarafından işgali sırasında ateşli bir seyir izlemiştir. Rus hakimiyeti altında askerî ve bozuk bir düzenin baskısına maruz kalan Türkmenlerin geleneksel yaşam tarzlarında hemen değişiklik olmamış, ancak şehirleri ve zengin toprakları yeni gelen Rus ve yabancı göçmenler tarafından ele geçirilmiştir. Ruslar ile İngilizler arasındaki sınır belirleme siyaseti nedeniyle bir kısım Türkmenler Afganistan ve İran idaresi altında kalmışlardır.
Rusların istilası sırasında 2,500 km2 büyüklüğündeki Merv vahasında konumlanan, Merv bir küçük şehirdir, Türkmenistanın bir parçası ve çoğunlukla Teke, Sarı, Salor, Ersari, Ata, Mahtim ve Yamud isminde Türkmen (Oğuz) boy ve oymakları tarafından yerleşilmiştir. Teke Türkmenleri ortalama sayıları 250.000 olan en büyük oymaktır.

Horasan'daki kardeş şehirler;

 Belh Afganistan
 Nişabur İran
 Buhara Özbekistan
 Semerkant Özbekistan
 Konya, Türkiye

Arkoleji Enstitüsü: Antik Merv Projesi 10 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmet Misbah Demircan (d. 1967; Kasımpaşa, İstanbul), Türk siyasetçi, diplomat, Beyoğlu eski belediye başkanı, eski Kültür ve Turizm bakanı yardımcısıdır.

Ahmet Misbah Demircan 1967 yılında Beyoğlu'nun Kasımpaşa semtinde ilahiyatçı ve yazar Ali Rıza Demircan'ın oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi Rize ilinin merkeze bağlı Sütlüce köyündendir. İlköğrenimini Piyalepaşa İlköğretim Okulunda tamamladı. 1987 yılında  Kemal Çağlar Lisesinden mezun oldu. 1992 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olan Ahmet Misbah Demircan Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Siyasî Tarih ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamladı. Tunus'ta Arapça, İngiltere'de İngilizce dil eğitimi aldı. Çalışma hayatına turizmci olarak başladı Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ve Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği'nde (TÜRSAB) çeşitli görevler aldı.
Aktif siyasi hayata 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisinin kurulması ile başladı. 3 Kasım 2002 yılında yapılan genel seçimlerinde İstanbul 2. Bölgeden 16. sıra milletvekili adayı oldu. 28 Mart 2004 tarihinde yapılan yerel seçimlerinde AK Parti'den Beyoğlu belediye başkanlığına aday gösterildi ve seçimi kazandı. 2009 ve 2014  yapılan seçimleri de kazanarak   2004 ile 2019 yılları arasında 15 yıl Beyoğlu belediye başkanı olarak görev yaptı. Mayıs 2014'te İstanbul Boğazı Belediyeler Birliği başkanlığına seçildi.  23 Ekim 2019'de Kültür ve Turizm Bakan Yardımcılığına  atandı Şubat 2024'te Resmi Gazete'de yayımlanan kararname ile Türkiye'nin Tunus büyükelçisi olarak atanmıştır.
Sekiz kardeşi olan Arapça ve İngilizce bilen 1996 yılında Rana Hanım'la evlenen Ahmet Misbah Demircan, Zeynep, Rana ve Neva adlarında üç kızı vardır.

Beyoğlu Sonsuz Bir Söz
Bir Sistem Tartışması
II. Abdulhamid Döneminde Osmanlı Hilafetine Aykırı Bakışlar

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ahmet-misbah-demircan-kultur-ve-turizm-bakan-yardimciligina-atandi/1624410 8 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.sariyermanset.com/iste-ak-parti-sariyerin-yeni-yonetimi-10216h.htm 2 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ali Muhiddin Hacı Bekir, 1777 yılında kurulmuş İstanbul'daki şekerci.
Türkiye'deki şekercilerin ve kimi iktisat tarihçilerine göre yaşayan şirketlerin en eskisidir. Lokumları ve güllü, tarçınlı, sakızlı, portakallı, limonlu akide şekerleri ile ünlüdür.
Kastamonu'nun Araç ilçesinden İstanbul'a gelen şekerci Bekir Efendi'nin Bahçekapı'da açtığı küçük şeker dükkânında faaliyete başlamıştır. Bekir Efendi'nin 1817-1820 yılları arasında hacca gitmesinden sonra işyerinin adı Hacı Bekir halini aldı. Osmanlı sarayı, "Hacı Bekir Ağa"nın şekerci dükkânının müşterisi idi. Şekercibaşı unvanını alan Hacı Bekir'den sonra işi ve Şekercibaşı unvanını oğlu Mehmet Muhiddin Efendi ve ardından torunu Ali Muhiddin Hacı Bekir devraldı. Cumhuriyet devrinde de faaliyetini sürdüren şirketi, ailenin beşinci kuşağı yönetmektedir.

Kastamonu’nun Araç ilçesinden İstanbul'a gelen Bekir adlı müşteşebbis, 1777 yılında  Fatih'in  Bahçekapı semtinde şeker dükkânı açtı. Alanında önemli yenilikleri takip eden Bekir Efendi, 1817-1820 yılları arasında hac ziyareti yaptıktan sonra kendisi ve dükkânı "Hacı Bekir" olarak anılmaya başladı.
Türkiye'de 16. yüzyılda başlayan şekerleme imalatında tatlandırıcı olarak bal, pekmez, su bağlayıcı, doku yapıcı olarak un kullanılmakta idi. 18. yüzyıl sonlarında Avrupa'da kurulan rafinelerde üretilen şekerin, o günlerin ismiyle "Kelle Şekeri" olarak Türkiye'ye gelmesiyle, şekerci Hacı Bekir, bu şekeri havanlarda dövüp eriterek, gül, tarçın gibi doğal aroma ve boyalarla pişirip akide şekeri imalatını geliştirdi. Ayrıca 1811'de bir Alman bilgini tarafından bulunan nişastayı un yerine kullanarak, şeker ve nişasta terkibi ile bugünkü nefasetteki lokum imalatını gerçekleştirdi.

Bizzat kendi eliyle yaptığı imalat ve hassas çalışmalarıyla Türk şekerleme ve lokum çeşitlerini geliştiren Hacı Bekir'in İstanbul Bahçekapı'daki dükkânından 19. yüzyılda aldığı lokumları ülkesine götüren bir İngiliz turisti, Türk lokumlarını Avrupa'da "Turkish Delight" olarak tanınmasına vesile olmuştur.
Bundan böyle Türk lokumu dünyada "Turkish Delight" ya da "Lokoum" olarak tanınmış ve uluslararası şekercilik literatürüne girmiştir.
Bundan başka sallama kazanlarda yapılan badem şekeri, haşlanmış bademlerin soyulup havanlarda dövülerek şeker ve şeker şerbeti ile yoğurulup, şekillendirilen çeşitli badem ezmeleri Hacı Bekir'e günümüze kadar intikal eden haklı ilgi ve şöhreti kazandırmıştır. Şekerci Hacı Bekir başarılarıyla, zamanın padişahı tarafından Nişan-ı Ali Osmani'nin 1. Rütbe Nişanı ile sarayın Şekercibaşı'sı olarak taltif ve takdire şayan görülmüştür.
 
Bu sürelerde iştirak edilen fuarlarda:

1873 Viyana Fuarı, Gümüş Madalya
1888 Almanya-Köln Fuarı, Gümüş Madalya
1897 Brüksel Fuarı, Altın Madalya
1906 Fransa Fuarı, Altın Madalya
1939 New York Fuarı, Başarı Ödülü kazanılmıştır.
Üç neslin ismini taşıyan Ali Muhiddin Hacı Bekir müessesi sürecinde İstanbul'da Bahçekapı merkez mağazasına ilave olarak Karaköy, Galata, Tepebaşı, Pangaltı, Çarşıkapı, Beyoğlu, Parmakkapı, Kadıköy,Bakırköy satış şubeleri açılmıştır.
Ayrıca Mısır'a götürülen usta ve personel ile Kahire ve İskenderiye şubeleri kurulmuş ve Mısır Hidivi'nin takdir ve taltifleriyle Mısır Sarayı'nca da Şekerbaşı'lık payesi ihsan edilmiştir.
Şekerci Hacı Bekir halen Türkiye'nin en eski firması olarak kurulduğu tarihi yerinde (asırlarca) faaliyetini sürdürmektedir.
Osmanlı ve Türk toplumu ve folklorunun bir parçası olarak örf ve adetlere de giren Hacı Bekir, bilhassa zamanın yaşam tarzını belgeleyen roman ve yazılarda da yer almış, 19. asır ve 20. asır başlarındaki İstanbul toplum ve mozayikinin parçaları olan levantenler ve yabancılar tarafından da kaleme alınmış hatta resimlendirilmiştir.
Maltalı ressam Preziosi fırçasıyla resmedilmiş şekerci Bekir Efendi, 43x58 cm ölçüsündeki suluboya resim (aslı Louvre Müzesinde) zamanın yaşamını ve Hacı Bekir'i belgelemiştir. (Resmin litografik reprodüksiyonu 214 numara ile Topkapı Sarayındadır.)
Şekerci Hacı Bekir, Ali Muhiddin Hacı Bekir'in vefatından sonrası kurulan Ali Muhiddin Hacı Bekir Şekercilik Ticaret A.Ş. ve Hacı Bekir San. A.Ş. isimlerindeki iki şirket halinde faaliyetlerini günümüzde de sürdürmektedir.
ABD, Japonya, Güney Afrika, Mısır, İngiltere ve Fransa'da temsilcilikleri bulunan firma, lokumlar, tahin helvası, akide şekeri vb. şekerlemeler, karamela, badem ezmesi, şekerli drajeler, bisküvi, kurabiye, kek, hamur tatlıları imalatı, perakende ve toptan satışları ve ihracat yapmaktadır.

Resmî site

Özel Alman Lisesi (Almanca: Deutsche Schule Istanbul, kısaca DSI), diğer bilinen adıyla İstanbul Alman Lisesi veya kısaca Alman Lisesi, Türkiye'nin İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde bulunan özel yabancı lise. Hem Almanya'nın Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığına hem de Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyetlerini yürütmektedir.
1868'de, Eşitlik İlkesine Dayalı Alman ve İsviçre Yurttaş Okulu adıyla, şehirdeki Almanca konuşan topluluğa hizmet verme amacıyla kuruldu. 1871'de, Galata Kulesi yakınlarında, yalnızca okulun kullanımına özgü bir bina yaptırıldı. 1894'teki depremde bu binanın hasar görmesi sebebiyle 1897'de günümüzdeki binaya geçiş yapıldı. İlerleyen dönemlerde yalnızca Almanca konuşan öğrenciler değil, Türk öğrenciler de okul bünyesine katılmaya başladı. 1918 yılında, I. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle beraber okul kapandı ve binası işgal kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlandı. Cumhuriyetin ilanı sonrasında, 1924 yılında tekrar eğitime başlanırken 1925'te esas binaya dönüş yapıldı. 1945'te bir kez daha kapatılarak binada Beyoğlu Kız Lisesi faaliyet göstermeye başladı. 1953'te bina tekrar Alman Lisesi'ne tahsis edildi ve bu tarihten beri aynı binada faaliyetlerini sürdürmektedir.
Okuldan mezun olan lise öğrencileri, tâbi tutulacakları Yüksek Olgunluk Sınavı'nı geçmeleri hâlinde Abitur diploması kazanmakta ve bu diploma sayesinde Almanya, Avusturya veya İsviçre'de üniversitede okumak için başvuru yapabilmektedir. Özel Alman Lisesi, İstanbul Lisesi ile birlikte Türkiye'de bu diplomayı veren iki okuldan biridir.

1867-1868 yıllarında, 1850'de kurulmuş olan ve İstanbul'da yer alan Alman topluluğa hizmet vermek üzere, 1863'ten sonra Alman Protestan topluluğuna ait Alman Protestan Cemaat Okulu (Almanca: Deutsche Evangelische Gemeindeschule) ile birlikte bir eğitim kurumu kurma girişimi olduysa da, iki tarafın uzlaşamaması üzerine bu girişim sonuçsuz kaldı. 1 Mayıs 1868'de Alman Mektebi İdare Cemiyeti tarafından, Eşitlik İlkesine Dayalı Alman ve İsviçre Yurttaş Okulu (Almanca: Paritaetische Deutsche und Schweizer Bürgerschule) adlı okul, şehirdeki Almanca konuşan topluluğa hizmet vermesi amacıyla Beyoğlu'ndaki Kumdibi Sokağı'nda kuruldu ve 11 Mayıs'ta öğrenime başladı. Kurulduğu dönem bünyesinde iki öğretmen ile 24 öğrenci barındırmakta ve dersler, kirayla tutulan mekânlarda gerçekleştirilmekteydi. Okulun ayrıca ticaret eğitimi veren ticaret bölümü (Almanca: Bürgerschule) de bulunmaktaydı. Mezhepten bağımsız bir eğitim sistemini ve eşitlik ilkesini benimseyen okulun ilk müdürü ise öğretmen Adolf Engelkind idi. Sonrasında İsviçreliler de okul topluluğuna katılırken; 1871 yılında, Beyoğlu'ndaki Galata Kulesi yakınlarında, okulun mülkiyetinde olacak bir bina yaptırıldı. 28 Ağustos 1872'de bu binaya geçiş yapılırken, 1 Aralık 1872'de Protestanların da bu okula katılmasıyla Alman Protestan Cemaat Okulu kapatıldı.
31 Mayıs 1882'de, aynı binada bir çocuk yuvası (Almanca: Kindergarten) da faaliyet göstermeye başladı. 10 Temmuz 1894'te gerçekleşen depremde binanın ağır hasar alması sebebiyle okul için yeni arazi arayışına girişildi. En başta yalnızca Almanca bilenlerin katılımına açıkken, 1879'da okul müdürlüğüne gelen Bericht von Felix Theodor Mühlmann'ın hazırlık kursları açmasıyla Almanca bilmeyen öğrenciler de okula kayıt olmaya başladı. Günümüzde halen kullanılmakta olan lise binasının birinci kısmının inşası, yüksek mimar Kapp von Gültstein ve Osmanlı Bankası Müdürü Wülfing'in maddî ve manevî yardımları ile Haziran 1896'da başladı ve binanın tamamlanmasının ardından, 14 Eylül 1897'de, 15 sınıf ve bir konferans salonunun yer aldığı bu binaya geçiş yapıldı. Okul, ruhsatnamesini ise 9 Ocak 1897'de almıştı. 1898'de şehre gelen Alman İmparatoru II. Wilhelm okulu ziyaret ederken, Almanya'daki liselere verilen diplomayı verme hakkını bu okula da tanıdı ve böylece okul, Almanya dışında bu diplomayı veren ilk eğitim kurumu oldu. Okulun ilk dönemlerinde Alman öğrenciler yoğunlukta iken, 1899'da Türk öğrenci sayısı toplam öğrencilerin %30'una, 1914'te ise %63,5'ine tekabül edecek şekilde artış gösterecekti. 1903'te okul binasının ikinci kısmı beş katlı olarak inşa edildi. 1911'de okulun programı genişletilerek Osmanlı idadileri ile eşdeğer seviyede kabul edildi ve 27 Aralık 1911'de aldığı yeni ruhsatname ile son sınıf sınavı yaparak diploma verme hakkı kazandı. 1893-1903 yıllarında 600 olan öğrenci sayısı, 1916 itibarıyla 1.000'e ulaştı. 1918'de, I. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından kapandı ve okul binası, İstanbul'un İşgali'ne dahil olan Fransız askerler tarafından kışla olarak kullanılmaya başlandı. Bu süreçte okula ait envanterler de yok edilmişti.

Cumhuriyetin ilanından sonra işgal kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte, Kasım 1924'te tekrar açılan Alman Lisesi, Polonya Sokağı'nda (bugünkü Nuruziya Sokağı) kiralık bir binada yeniden eğitime başladı. Yeni binada çocuk yuvası da açılmış, ancak 30 Kasım 1924'te kapatılmıştı. 1 Ocak 1925'te çocuk yuvası, yalnızca Almanlara hizmet vermek üzere bir kez daha hizmete girdi. 1 Eylül 1925'te lisenin esas binası okula geri verildi. Temmuz 1953'te bina tekrar Alman Lisesi'ne iade edilirken, 1 Ekim günü bu binada ders başı yapıldı. 1959'da yapılan bir dizi yenilemelerin yanı sıra spor salonu ve müzik odası inşa edildi.
1974'te, yalnızca kız öğrencilerin kullanımı için bir spor salonu kurulurken, ertesi yıl erkeklerin kullandığı salonda yenileme ve genişletme yapıldı. 1976'da, okulda eğitim gören ve mezun olan Türk öğrenciler için Yüksekokul Olgunluk Sınavı gerçekleştirmeye başladı. Bu sınavı geçen öğrenciler, Abitur diplomasına sahip olmakta ve bu sayede Almanca konuşan ülkelerdeki yüksekokullara başvurmak için geçerli bir lise mezuniyet belgesine sahip olmaktaydı. 1979'da, okulun folklor grupları ilk kez Almanya'ya bir gezi düzenlerken, ertesi yıl Türk öğrencilerden oluşan bir grubun ilk Almanya seyahati gerçekleştirildi. 1985-86 eğitim-öğretim sezonuyla birlikte her iki ülke arasında öğrenci değişimine başlandı. 1989-90 sezonunda öğrenciler için bir bilgisayar laboratuvarı oluşturuldu.
2015'te, değişen okul yönetimi tarafından Özel Alman Lisesi adına yapılan şikayet neticesinde, okulun daha önce görev yapan yönetim kurulunun bazı mensupları ile eski çalışanlarından oluşan 20 kişi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2013 yılına yönelik "zimmet, görevi kötüye kullanma ve dolandırıcılık" suçlamalarıyla başlatılan soruşturma sonrasında bir dava açıldı. İddialar, adı geçen yönetim kurulu üyelerinin okulla ilişiğinin sonlanması ve yeni bir yönetim kurulu oluşturulması sonrasında gün yüzüne çıkmıştı. Federal Dışişleri Ofisinin açıklamasına göre €1.922.047 ile ₺2.155.246, adı suçlamalara karışan kişilerin zimmetine geçirilmişti.

Okul, hem Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığına hem de Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyetlerini yürütür. İstanbul Özel Alman Lisesi İdare Derneğinin yönetim kurulu tarafından yönetilir ve okul müdürü de bu yönetim kuruluna bağlı olarak faaliyet gösterir.
Öğrenciler, 1 yıllık hazırlık ile başlayan toplam 5 yıllık lise eğitimi alır. Almanca, İngilizce ve Türkçe eğitim verilirken, seçmeli olarak Fransızca eğitimi de verilmektedir.
Liseden mezun olan herkes, lise diplomasının yanı sıra Deutsches Sprachdiplom belgesinin de sahibi olur. Mezun olan öğrenciler ayrıca, Yüksekokul Olgunluk Sınavı'nı geçmeleri koşuluyla Abitur diplomasını de elde edebilmektedir ve Özel Alman Lisesi, İstanbul Lisesi ile birlikte Türkiye'de bu diplomayı veren iki okuldan biri konumundadır. Abitur sınavını başarıyla tamamlamış en az bir öğrenci, Almanya'da eğitim için Alman Akademik Değişim Servisi tarafından verilen bursu almaya hak kazanır. Ayrıca yönetim kurulu 2001 yılından beri, Abitur'u başarıyla tamamlamış bir öğrenciye burs vermektedir.
2016-17 sezonu itibarıyla okulda 640 öğrenci, 51'i Alman 36'sı Türk olmak üzere 87 öğretmen bulunmaktadır.

Okul bünyesinde, kitapların yanı sıra sözlük, dergi, atlas, sesli kitap, DVD, çizgi roman, grafik roman gibi çeşitli materyallerin yer aldığı bir kütüphane bulunur. İkişer fizik, kimya ve biyoloji laboratuvarlarının yanı sıra bilgisayar laboratuvarları vardır. İki müzik salonu, bir resim atölyesi, çeşitli kültürel ve sportif etkinliğin yapılabildiği kapalı bir spor salonu, açık hava spor alanları ile sosyal, kültürel faaliyetler için bir konferans salonu da okul bünyesinde yer alır.

İlk okul yıllığı 1961'de çıkarıldı. 1978-1981 yılları arasında Zeit der Tanztee etkinliği düzenlendi. 1985-86 eğitim-öğretim sezonunda tiyatro topluluğu kuruldu. 1981'de Sosis Günü, 1982'de ise Okul Şenliği düzenlenmeye başlandı. 1983'te, her yıl Belgrad Ormanı'nda düzenlenen Atatürk Koşusu'nun ilki gerçekleştirildi.
Okul öğrencileri, her yıl düzenlenen Liselerarası Müzik Yarışması'na katılmaktadır. 2006'daki yarışmada En İyi Orkestra ve En İyi Sahne Performansı kategorilerinde ikincilik, 2012'de En İyi Orkestra kategorisinde birincilik ve grup dalında Basın Özel Ödülü, 2017'de ise En İyi Kız Solist kategorisinde ikincilik ödülü okulun öğrencileri tarafından kazanıldı. Model United Nations Club'ın düzenlediği Model Birleşmiş Milletler konferansı ile beraber Üsküdar Amerikan Lisesi tarafından düzenlenen Turkish International Model United Nations konferansına, Bilkent Üniversitesi Hazırlık Okulu tarafından düzenlenen MUNESCO ve Avrupa'daki MUNESCO konferanslarına katılır.
2017-18 eğitim-öğretim sezonu itibarıyla okulda faaliyet gösteren eğitsel kulüpler şu şekildedir:

Okulun mezunları tarafından kurulan İstanbul Alman Liseliler Derneği (Almanca: Verein der Ehemaligen Schüler der Deutschen Schule Istanbul), 1976 yılından beri faaliyet göstermektedir. Dernek her yıl Sosis Günü etkinliğinin yanı sıra, Yeni Yıl Yemeği ve Back to School etkinliklerini düzenlemektedir.
1996'da, lise mezunları tarafından Alman Liseliler Kültür ve Eğitim Vakfı (kısaca ALKEV) adlı vakıf kuruldu. Bu vakıf 2000'de Büyükçekmece'de, anaokulundan başlayarak ortaokula kadar, 2013'te yapılan değişiklikle birlik

Andrea Gritti (1455; Bardolino, Verona - 28 Aralık 1538, Venedik), 1523-1538 arasında Venedik Cumhuriyeti "Doçe" (Venedik Dükü) unvanlı hayat boyu hüküm etmek üzere seçilmiş devlet başkanı.

Verona yakınlarında Bardolino kentinde yak.1455'te dünyaya geldi. Babası Francis Triadano Gritti ve annesi Vienna Paul Zane idi. Babası Andrea daha küçük yaşta iken öldü ve annesi James Dario Malipiero ile yeni bir evlilik yaptı. Paulo ve Michele adlı bu evlilikten olan baba ayri anne bir iki yarı kardeşi ile Andrea'nın  birlikte öz kardeşlermiş gibi gayet iyi  geçindikleri belirtilir. Andrea ilk eğitimini ve tüccarlık bilgilerini baba tarafından dedesi olan kişinin sağladığı okul dışı eğitim şeklinde  aldı. Sonra yine dedesinin mali desteği ile Padova ya ileri eğitim için gönderildi. Bu eğitiminden sonra Andrea Gritti, Venedik Cumhuriyeti diplomatlarından olan dedesine onun gönderildiği İngiltere, Fransa ve İspanya'da diplomatik misyonlar için refakat etti.
Tam yirmi bir yaşında iken 1476'da Benedetta Luca Vendramın ile bir evlilik yaptı. O yıl karısı Andrea'nın tek meşru oğlu olan Francis'in doğumunu yaptıktan sonra öldü.
Bu olaydan sonra Andrea Gritti Venedik'ten ayrıldı. İstanbul'da ticaret yapmaya başladı. Bu dönemde özellikle Karadeniz üzerinden buğday ve zahire dış ticareti ile uğraştı. İstanbul'da  Galata'nın üstünde Pera semtinde bir ev satın aldı ve Rum asıllı bir kadınla beraber yaşamaya başladı. Bu ilişkisinden Alvise, Giorgio, Lorenzo ve Pietro adlarını taşıyan dört tane gayrimeşru erkek çocuğu oldu. Bunlardan Alvise sonradan İstanbul babasının evinde yerleşip bu evi konak şekline sokup büyüttü
1492'de Koca Davut Paşa sadrazam iken Osmanlı-Venedik ilişkileri bozuldu ve "balyoz" adıyla anılan Venedik'in elçisi olan "Girolamo Marcello" istenmeyen kişi olarak İstanbul'dan Venedik'e geri gönderildi. Venedik Cumhuriyeti'nin ve Osmanlı devleti içindeki tüccarların Osmanlı devleti ile olan ilişkilileri kendilerinin  lideri olduğu kabul edilen Andrea Gritti'ye kaldı. Andrea Gritti Venedik Cumhuriyeti'ne İstanbul'la ve Osmanlı devleti ile ilgili gizli bilgileri şifreli olarak bildirme görevini üslendi.
1499'da çıkan Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında Andrea Gritti'nin Osmanlı devleti (özellikle donanma ve deniz nakliyatı) ile ilgili gizli bilgileri Venedikli komutanlara sızdırdı açığa çıktı ve Gritti casusluk şüphesiyle Yedikule zindanlarında tutuklanmaya alındı. Sadrazam ile ve sarayla ilişkileri sayesinde idamdan kurtuldu. Fakat, yaklaşık 32 ay kadar Yedikule'de hapis yattı. Bu savaşta guya doğu Akdeniz sahibi olan Venedik donanması Sapienza Deniz Muharebesi (1499) ve Modon Deniz Muharebesi (1500)'nde büyük mağlubiyetlere uğradı. Sonunnda Venedik, Mora ve Arnavutluk'taki büyük liman üslerini ve denizlerdeki üstünlüğünü kaybetti ve barıştan başka çözüm yolu kalmamıştı. 27 Eylül 1502'de kalabalık bir ekiple Venedik barış heyeti İstanbul'a geldi ve 4 Aralık 1502'de 31 maddelik Osmanlı - Venedik Barış Antlaşması (İstanbul Muahedesi) imzalandı. Bu barış üzerinde Yedikule'de tutuklanmakta olan Andrea Gritti ve diğer Venedikli tüccarlara serbest bırakıldılar. Gritti Venedik'e geri döndü.
Venedik'e geri döndüğünde Gritti 50 yaşını bulmuştu. Bu dönüş kariyerinde bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra ticaretten ayrıldı. Diplomatik tecrübelerini  ve liderlik yeteneklerini kullanarak diplomasi, politika, idarecilik ve hatta askeri komutanlık alanlarında uğraşa girdi. Önce İstanbul'da savaştan zarar gören Venedikli tacirlerinin gördükleri parasal zararların karşılanması için Venedik'te kurulan siyasal komitede gayet aktif olarak üyelik yaptı. 1503'te resmi olağanüstü Venedik Elçisi olarak İstanbul'a geldi ve Mayıs 1503'te yürürlüğe giren barış hakkındaki Osmanlı devlet idarecilerinin hazırladığı raporu Venedik'e geri getirerek bunu Venedik Senatosu'na şahsen tanıttı. Bu katkısı sayesinde Osmanlı-Venedik barışının tutarlı ve devamlı olmasını sağladı. Bu nedenle ölümüne kadar Osmanlı Sarayında özel bir öneme sahip oldu.
Sonra Venedik şehrinin önemli bir semti olan Castello semti idarecisi olarak Düklük komiserliğine atandı. Daha sonra Venedik Cumhuriyeti'nin en önemli ama çok kere gizli olarak kararlar alıp uygulatan yüksek idari kurumu olan "Onlar Konseyi"'ne finansal bilgiler ve tavsiyeler sağlamak için kurulan mali komite üyeliğine atandı. Takiben 1505-1506da Papa II. Julius'un bir diplomatı olarak görev yaptı. Sonunda Venedik "Onlar Konseyi" başkanlığı görevini yüklendi.
1508'de Venedik Devleti'nin İtalya anakarası üzerinde eline geçirmiş olduğu topraklarının ("Terra Firma"'nın) kuzey hududunda olan Cadore adlı sınır bölgesinde sorunlar ortaya çıktı. Şubat-Temmuz 1508'de bu bölge Avusturya Arşidüklüğü (ve onun idarecisi olduğu Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu ile Venedik Cumhuriyeti arasında (Cadore İstilası adı verilen) ciddi anlaşmazlıklara ve küçük çatışmalara sahne olmaya  başladı.
Bu savaşın başında Andrea Gritti Venedik Cumhuriyeti tarafından "Terra Firma" üzerindeki (özellikle Trentino bölgesindeki) savunma hazırlıklarını  (mevzileri, müstahkem mevkileri ve kaleleri) teftiş etmek görevi ile Georgia Corner tarafından "Genel Vali (Proveditore Generale)"  olarak tayin edildi. 12 Nisan 1509'da ise Gritti  Venedik Cumhuriyeti devlet yönetmenliği içinde dükten sonra ikinci önemi olan "Procurator San Marco de supra (Dük Naibi)" olarak atandı ve böylece yetkileri ve unvanının önemi artırıldı. Bunun yanında Gritti paralı asker komutanı olan Bartolomeo d'Alviano'nun yardımcı komutanı oldu ve yeniden toplanan 1500 askerî birliği ona yetiştirdi. Sonra  Cremona kuşatmasını kırmak için gönderilen 2000 kişilik birliğe komuta etti. Böylece at üstünde savaş sahasında bile bir askeri komutan olma yeteneği olduğunu gösterdi.
14 Mayıs 1509'da Venedik için bir felaket yenilgi olan Agnadello Savaşı'na katıldı. Bu yenilgi de bile Venedik'in San Marco bayrağını Orzinuovi şehri üzerine çekmeyi başardı. Bu yırtılmış bayrak sonra Venedik'te Santi Giovanni e Paolo Kilisesi'e duvarına konulmuştur. Bu yenilgi sonucu olarak Venedik bir ōnceki yüzyılda İtalya anakarasında elegeçirdiği arazilerin hemen hepsini (özellikle Padova, Verona, Vicenza, Revanna şehirlerini) kaybetti.
Gritti Venedik ordusunun süvari birliklerini komutası altına alarak Venedik'in kaybettigi Padova'da yeni yönetim askeri valisine isyan eden şehir halkına destek sağlayıp bu şehri geri almak için bir  karşı taarruza geçti. 17 Temmuz'da Padova şehri ve 19 Temmuz bu şehrin kalesi Venedikliler eline geçti. Gritti, şehir Venediklilerce alındıktan  sonra bu şehirde Venedik aleytharları olanları bulmak, onaları tutuklamak, mallarına ve gayrimenkullerine el koymak ve onları sürgüne göndermek işleri ile uğraştı. Ayrıca Venedik ordusuna destek veren köylü gönüllülerin, ele geçirilen şehri yağma etmelerini önlemek için onları ödüllendirmeye karar verdi ve 23 Temmuz'da Venedik hükûmetine bir muhtıra göndererek hükûmetin bu gönüllülere 5 yıllık vergi muaflığı hakkı vermesine ve bunların devlete olan eski vergi borçlarının sıfırlanmasına neden oldu.
Fakat imparatorluk orduları Padova'yı geri almak için hazırlıklara başlamıştı. Gritti, bunların şehri kuşatmasına karşı direnmek için 20 Ağustos'ta tedbirler almaya başladı. Direniş mevzileri kurmak için kullanılacak işçilere destek sağlamak için halktan para topladı. Fakat Avusturya ordusu komutanı imparator I. Maksimilian Habsburg'un Padova'ya hücum etmek için büyük bir ordu ile yürüyüşe başladığı; ama at bulma sıkıntısı nedeni ile gayet yavaş ilerlediği ancak Eylül'de Padova surlarına yetişip Paduva Kuşatması'na başlayacağı anlaşıldı. Bunun üzerine Padova savunmasınıVenedik komutanı Pitigliano'ye bırakan Gritti komutası altındaki birlikler başında Suave'yi istala etmeye başlayan Fransa Krallığı ordusuna karşı durmak için Padova'dan ayrıldı.
Venedik komutanı Pitigliano İmparatorluk ordularının Paduva Kusatmasi'na dayandı. Kusatma ordusu Eylül sonunda geri çekilince karşıi taaruuza geçip Kasım ortasında geride kalan imparatorluk ordularını yenip Vicenza, Este, Feltre ve Belluno'yu ele gecirdi; bir Papalik devleti ordusunu yendi; ama Venedik donanması Po Nehri üzerinde Polesela Muharebesi'nde yenik düştü. Lakin bu sırada ilerlemeye başlayan bir Fransa Krallığı ordusu karşısında savaştan kaçınarak bu kazançların hemen hepsini arkada bırakıp Padova'ya geri çekildi.
Gritti, gayet başarılı ve askerleri ve halk tarafından tutulan askeri faaliyetlerinden sonra, bu askeri hayattan ayrılmayı istemekteydi. Komutanlık ve diğer idari görevleri bırakarak Venedik'e geri dönmek istediğini hükûmete bir mektupla bildirdi. Fakat 14 Ocak 1510'da yazılan bir mektupla Venedik hükûmeti onun bu isteklerini kabul etmediğini ve geri dönerse askeri görev kaçaklığı olarak kabul edilip türtuklanıp yargılanacağını belirtti. Ocak 1510'da Padova'da Venedik orduları komutanı Pitiglione ölmüştü ve yerine yardımcısı olan Andrea Gritti atandı.
1510 başında Venedik Cumhuriyeti Papa  II. Julius ile müzakerelere geçip bir ittifak için onun gayet ağır şartlarını kabul etti. 25 Şubat 1510'da Papalık ile Venedik Cumhuriyeti bir ittifak anlaşması yaptılar.
İmparatorluk ordularının desteği olmamakla beraber Fransız Krallığı orduları ve Venedik ordusu arasındaki savaş devam etti. Mayıs'ta Fransızlar Vicenza'yı ele geçirdiler. Gritti ordusu ile Padova'ya çekildi. Fakat Fransa kralı Xİİ. Louis bu kuşatmay yapmaktan kaçındı. Papalık kiralanan İsvireli askerlerden oluşan ordusuyla Fransa ordularına hücuma başladı ve Venedikliler destek sağladılar.
Aralık 1511 sonlarından Gritti ve emerindeki birlikler İsonzo Nehri kenarlarında çatışmalara giriştiler.
Şubat 1512'da Brescia kalesinin kuşatılmasına Venedik ordusu destek sağladı. Bu kuşatmayı yaparken Venedik güçleri komutanı olan Giampaolo Baglioni hastalandı. Onun yerine Venedik ordusuna komutanlık yapan Gritti şehrin teslim olması dolayısı ile şehrin fatihi olarak Venedik askerlerinin başında girdi. Bunu hemen takiben gayrimeşru oğullarından Lorenzo'yu geri alınan Brescia'nın valisi olarak tayin etti,
Fakat Brescia tümüyle Venedik güçleri eline geçm

Arnavutköy, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda bulunan bir ilçesidir.

Yaygın bir anlatıya göre, Arnavutköy ismi, eski dönemlerde bu bölgede yaşayan Arnavut bir köylüden gelmektedir. Şöyle ki; bölge en eski dönemlerinden bu yana Edirne'ye ve dolayısıyla Avrupa'ya gidiş güzergâhı üzerinde yer almıştır. Yol üzerinde oluşu ve burada bir Arnavut'un yaşamasından dolayı bu güzergâhtan geçenler zamanla bu mevkiye Arnavut'un Köyü ismini takmışlardır. Geçen süre içerisinde de "Arnavut'un Köyü" "Arnavutköy" olarak değişmiş ve halkın diline bu şekilde yerleşmiştir.

Arnavutköy'ün yerleşim yeri olarak kurulduğu tarihi saptamak güç, ancak arşivlerden çıkan haritalardan bölgenin 1850'li ve 1890'lı yıllarda dahi (Arnaout Kevi) Arnavutköy ismiyle anıldığı, haritalarda da bu isimle yer aldığı bilinmektedir. Daha detaylı bilgilere ise 1920'li yıllardan itibaren ulaşılabilmektedir.
Arnavutköy, mübadeleden (yaşayan halkların değişimi) önce yaklaşık 180 haneden oluşan Rum köylülerin yaşadığı ve şimdilerde "Eski Köy", "Köy içi", "Aşağı Köy" gibi değişik adlarla anılan bir bölgede yer alıyordu. 1923 Lozan Anlaşması çerçevesinde; Yunanistan ve Türkiye arasında yaşayan halkların değişimi “mübadele” protokolünün imza altına alınmasıyla birlikte karşılıklı göçler başlamıştır. Halkların karşılıklı değişimini öngören Protokol gereği bu bölgede yaşayan Rum Köylüler Yunanistan'a, Yunanistan Drama (il) bölgesinde yaşayan Türkler ise bu bölgeye yerleştirilmişlerdir. Türkler, bu bölgeye yerleşim esnasında Rum köylüleri ile 2 ay beraber yaşamışlardır. Daha sonra Rumlar kendilerine ait bir kilisenin de bulunduğu bu bölgeden evlerini bırakarak anlaşma gereği Yunanistan'a göç etmişlerdir.
Bir tane okul ve bir tane bakkalı olan yolcuların konakladığı han ve kahvehanesi olan köyde ulaşımın ve yolların bulunmamasından dolayı İstanbul'a at arabaların kullanıldığı araçlarla konvoy yapılarak gidilebiliyordu. Edirne asfaltı olarak bilinen yol güzergâhı 1939 yılından sonra ulaşımın kolay olması açısından yeniden düzenlenmiştir. Bu bölgeye Bulgaristan ve Yunanistan'dan mübadele yolu ile gelen Türklerin yerleşimi ile hane sayısı 350'ye ulaşan Arnavutköy 1950'li yıllarda yeni yerleşimlerle bugünkü merkez isimli bölge şekillenmeye başlamıştır. 1963'e kadar Arnavutköy Çatalca'nın Boyalık Bucağı'na (merkezi Hadımköy) bağlı bir köyken o yıl Eyüpsultan'dan ayrılıp ilçe olan Gaziosmanpaşa'ya bağlanmıştır.
Beldede İmrahor adı verilen bölge isim itibarıyla Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişahın atlarına ve onlarla alakalı araçlara bakmakla yükümlü olan kişinin adıdır. Rivayet olunur ki, İmrahor, Osmanlı döneminde Fatih Sultan Mehmet'in atlarının bulunduğu bir hara ile anılmıştır. 1893 yılında Tatar Türklerinin yerleşimi ile faaliyete geçmiştir. İmrahor tarihi dokusu ve doğal zenginliği ile tartışılmaz güzellikte olan bir mesire yeridir.
Yıllar itibarıyla ülke genelinde köylerden şehirlere doğru yaşanan göç furyasından Arnavutköy de nasibini almış ve giderek büyük bir merkez haline gelmiştir. 22 Mart 2008 tarihli Resmi Gazetede yer alan ve 1 Ocak 2009'da yürürlüğe giren kanun ile Arnavutköy'ün kaderi değişmiş ve Çatalca'ya bağlı Durusu ve Hadımköy beldeleriyle Gaziosmanpaşa'dan Boğazköy, Haraççı, Bolluca ve Taşoluk beldelerini de alarak ilçe olmuştur. Bugünkü sınırlarına 12 Kasım 2012'de kabul edilen 6360 sayılı kanunla Bahşayiş ve Nakkaş mahallelerini Çatalca'ya vererek ulaşmıştır.

Arnavutköy'ün yüzölçümü 453 km2dir. Doğusunda Eyüpsultan, güneydoğusunda Başakşehir ve Esenyurt, güneyinde Büyükçekmece ve batısında Çatalca ilçelerine komşudur. Ayrıca bu ilçenin kuzeyden Karadeniz'e kıyısı vardır ve ayrıca Durusu Gölü'nün doğu, Küçükçekmece Gölü'nün kuzey ve Büyükçekmece Gölü'nün kuzeydoğu kıyıları ilçe sınırlarında kalır. 
Arnavutköy ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 163 metredir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Arnavutköy ilçesine bağlı 38 mahalle bulunmaktadır.

29 Ekim 2018 tarihinde ilçe sınırlarında açılan havalimanı ile bölge turistik ve ekonomik anlamda gelişme kaydetti.

2006'da kurulan Arnavutköy Belediyespor ilçede faaliyet gösteren tek profesyonel kulüp olup 2. Ligde mücadele etmektedir. Aynı zamanda futbol alanında Arnavutköyspor 1965, Taşolukspor, Hadımköyspor, Haraççıspor, Bollucaspor gibi kulüplerde Amatör liglerde mücadelesine devam etmektedir.

İlçede haftalık ve günlük olarak yerel gazeteler yayımlanmaktadır.

İstanbul Havalimanı ilçe sınırları içerisinde yer almaktadır. İstanbul Metrosunun yapımı devam eden M11 hattı'nın havalimanına hizmet eden istasyonları (Terminal 2 istasyonu hariç) 2023 yılında açılırken ilçe merkezinde bulunan Taşoluk ve Arnavutköy Hastane istasyonları ise 19 Mart 2024'te hizmete girmiştir. Kuzey Marmara Otoyolu ilçeden geçmektedir.

T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Arnavutköy ve Tanıtımı
Arnavutköy Belediyesi İnternet Sitesi1 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aslıhan Pasajı, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinin Balık Pazarı bölgesinde yer alan iki katlı bir sahaflar pasajı. Meşrutiyet Caddesi üzerine konumlandırılmış çarşı, eski kitap, dergi, çizgi roman, poster ve efemera satan dükkânlardan oluşmaktadır. Pasajda muhtelif müzayedeler de gerçekleştirilmektedir.

Pasajın bulunduğu bölgede eskiden meyhânelerin, kunduracıların ve berberlerin yer aldığı ve dar bir geçit üzerine kurulmuş tarihi Krepen Pasajı bulunmaktaydı. Edip Cansever, Cevat Çapan, Behçet Necatigil ve Sait Faik'in sıkça gittikleri mekanlara ev sahipliği yapıyordu. Cihat Burak, Cardonlar adlı kitabına aldığı "Cuma ve Oğulları" adlı hikâyesini 23 Haziran 1976'da Krepen'deki İmroz restoranında yazmıştı.
Krepen'in 1982'de kısmen yıkılması ile işletmeler Nevizade gibi diğer bölgelere yerleşmiş, pasaj yerine de Aslıhan Pasajı inşa edilmiştir. 1984-85 senelerinde ilk dükkânların yerleşmeye başladığı pasajda, 90'larda sahaflık faaliyetleri başladı. Beyazıt Sahaflar Çarşısı'ndaki sahaf kültürünün dağılmasından sonra Aslıhan Pasajı'ndaki dükkân sayısı arttı ve boşalan eski dükkânların yerine kitapçılar yerleşti.
Pasajda yer alan dükkân sahipleri[kim?], 2014 yılında Bianet muhabirleri ile yaptıkları bir röportajda, Beyazıt Sahaflar Çarşısı'ndaki gibi dükkânlarında ders kitabı satmak istemediklerini belirtmiştir.
Pasaj içerisinde kırtasiye, fotokopi ve berber dükkânı ile bir çay ocağı da bulunmaktadır.

Beyazıt Sahaflar Çarşısı
Akmar Pasajı

Asmalı Mescit veya Asmalımescit, İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesine bağlı bir mahalledir. Mahalle, 20. yüzyılın başından beri bir eğlence merkezi olarak tanınır.

Asmalımescit, ismini II. Bayezid döneminde Tersane-i Amire'de Kalafatçıbaşı olarak çalışan Yunus Ağa tarafından inşa edilmiş bir asmalı mescitten almaktadır. Mescit üzerinde bulunduğu sokağa ismini vermiş, sokak ise mahalleye ad kaynağı olmuştur. Asmalı Mescit Caddesi'nde, Kamhi Apartmanı (modern Palazzo Donizetti Hotel) civarında yer aldığı düşünülen bu mescit günümüze ulaşmamıştır.
Erken 20. yüzyılda, Meşrutiyet'in İlanı'ndan sonra As­malımescit, Tepebaşı ve Şişhane ile birlikte dönemin tiyatro, gazino, bar mekânlarıyla sanat ve eğlen­cenin merkezi hâline gelmiştir.

Temmuz 2011'den itibaren çevreye masa ve sandalye koyan işletmelere ceza uygulanmaya başlandı ve sokaklardaki eşyalar zabıta ve polis birimlerince toplatıldı. Dönemin Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan'ın Berat Kandili akşamında Beyoğlu'nu ziyaret etmeleri sırasında araçlarının Asmalımescit'de masalar nedeniyle bölgeyi geçememiş olması öne sürülerek toplama işlemlerinin Erdoğan'ın ziyaretiyle birlikte başlatıldığı iddia edildi.

TRT tarafından yayımlanan Masumlar Apartmanı dizisi, mahallede bulunan Jurnal Sokak'taki bir apartmanda konu almaktadır.

Nevizade

 Wikimedia Commons'ta Asmalı Mescit ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Asmalı Mescit ile ilgili coğrafi veriler

Atatürk Kültür Merkezi (AKM), İstanbul'da Taksim Meydanı'nda bulunan opera, bale, tiyatro, konser ve kongre amacı ile kullanılan içinde bir sergi salonu ve sinema da bulunan yapıdır.
İlk defa 1969 yılında dünyanın dördüncü büyük sanat merkezi olarak hizmete giren bina, Türkiye'de Cumhuriyet döneminin simge yapılarından biridir. Kültür merkezi, 2008'den 2018'e kadar kapalı kaldı ve Şubat 2018'de yenisinin yapımı için yıkıldı. Yeni yapılan bina ise 29 Ekim 2021 tarihinde açıldı.

Mimar Feridun Kip ile mimar Rüknettin Güney tarafından projesi çizilen, 29 Mayıs 1946'da temeli atılan bina, ödenek yokluğu nedeniyle tamamlanamayınca 1953 yılında Bayındırlık Bakanlığına devredildi ve 1956'da mimar Hayati Tabanlıoğlu projesi ile inşaata devam edildi. Bina, 12 Nisan 1969'da İstanbul Kültür Sarayı adıyla hizmete girdi. Açılışta Ferit Tüzün'ün Çeşmebaşı Balesi ile Verdi'nin Aida Operası sahnelendi.
23 yılda tamamlanabilmiş olan İstanbul Kültür Sarayı binası, kısa bir süre sonra 27 Kasım 1970'te Arthur Miller'in Cadı Kazanı adlı oyun oynanırken çıkan yangında harap oldu. Yangında can kaybı olmadı ancak bina ile beraber IV. Murad adlı oyunun galası için Topkapı Sarayı'ndan getirtilmiş eşyaların bir kısmı da yandı (IV. Murad'a ait bir kaftan, değerli bir Kur'an, IV. Murat'ı gösteren bir tablo). Yangının kaynağı tespit edilemedi.
Yangından sonra Hayati Tabanlıoğlu tarafından onarılan bina 8 yıl sonra 6 Ekim 1978 tarihinde ikinci kez açıldı. 2000'li yıllara kadar o haliyle hizmete devam etti.
2005 yılında, binanın ekonomik ömrünü tamamlamış olduğu gerekçesiyle dönemin Kültür Bakanı Atilla Koç tarafından binanın yıkılması önerilmiştir. Ancak sanat ve mimarlık platformlarının, sivil inisiyatiflerin yoğun tepkisi, ısrarlı gösteriler ve basının desteğiyle yeniden yapılan değerlendirmeler sonucunda Kasım 2007'de İstanbul 2 No'lu Koruma Kurulu, Atatürk Kültür Merkezi'ni 1. grup kültür varlığı olarak tescil etti ve böylece yıkım gerçekleşmedi.

Kasım 2008'de Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından imzalanan protokolle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın üstlendiği Atatürk Kültür Merkezi'nin yenileme projesini hazırlamak üzere Tabanlıoğlu Mimarlık görevlendirildi. Tadilat, Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’nın açtığı dava nedeniyle mahkeme kararıyla durduruldu.
Şubat 2012'de Sabancı Holding ve Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında Atatürk Kültür Merkezi'nin restorasyonu mutabakat imzalandı. Atatürk Kültür Merkezi'nin yenileme çalışmalarına Sabancı Holding 30 milyon TL'lik katkı sağlayacaktı. Ancak o yıl, Taksim Gezi Parkı ve Taksim Meydanı bölgesi için önerilen imar planları kapsamında AKM'nin yıkılıp yerine başka bir opera binası ve cami yapılacağı bildirildi. 28 Mayıs 2013'te başlayan Gezi Parkı olaylarında gece çok sayıda gösterici meşalelerle AKM çatısına çıktı. Çökme tehlikesi nedeniyle çatı boşaltıldı. Polis boş binaya yerleşti ve lojistik merkez olarak kullanmaya başladı. 2015 yılında boş binanın yağmalandığı, teknik tesisatının, aydınlatma ve ses ekipmanlarının yanı sıra birçok eşyanın polis korumasında olmasına rağmen ikinci el pazarlarında veya hurdacılarda satıldığı ortaya çıktı.
Orijinal AKM'nin yerine yeni bir bina yapılması için, on yıl önce terk edilen binanın yıkım çalışmalarına 13 Şubat 2018'de başlandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, binanın yıkımının ardından "AKM için de çok bağırdı Geziciler. İstediğiniz kadar bağırın, çatlayın, patlayın yıktık." sözlerini kullandı. Yaklaşık üç buçuk ay sonra aynı yıl 30 Mayıs'ta yıkım tamamlandı.

10 Şubat 2019'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı temel atma töreniyle yeni kompleksin yapımına başlandı. Yeni kültür kompleksi, toplam 95.000 m2 alana sahip beş bölümden oluşmaktadır. Tiyatro, sinema ve konser salonlarının yanı sıra sergi merkezi, kongre salonu, kütüphane, müze, sanat galerisi, kafe ve restoranlar yer almaktadır. Yeni binanın mimarı, 1969 yılında inşa edilen AKM'yi tasarlayan Hayati Tabanlıoğlu'nun oğlu Murat Tabanlıoğlu'dur. Yeni AKM, 29 Ekim 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla Beyoğlu Kültür Yolu Festivali'nin başlatılması ve Sinan Operası performansıyla açılmıştır.

Orijinal Atatürk Kültür Merkezi'nde 1307 kişilik Büyük Salon, 502 kişilik konser salonu, 296 kişilik tiyatro salonu, 190 kişilik "Aziz Nesin Sahnesi" ve 206 kişilik sinema salonu bulunmaktaydı. Üst katlarda büyük de bir sergi salonuna sahip olan AKM, İstanbul Devlet Tiyatrosu, Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası'nın daimi sahnesi olarak da hizmet vermekteydi.

Hayati Tabanlıoğlu'nun son şeklini verdiği çalışma, 1950'lerin yalın ve işlevsel mimari anlayışının tipik bir örneği olarak kabul edilmektedir. Özellikle Büyük Salon'un yüksek sofitası, derin ve geniş sahnesi, yine bu sahnenin çeşitli asansörlerden oluşan gelişmiş mekanik kapasitesi ile farklı kullanımlara imkân vermesi, AKM'yi Türkiye'nin en gelişmiş gösteri sanatları mekanı yapmaktadır.

Yeni AKM 95 bin 600 metrekare kapalı alana sahiptir. 29 Ekim 2021 tarihinde Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan yapının 4 bodrum, zemin ve 9 katı bulunan yapının 2 bin 40 kişilik opera salonu ve 16 bin 228 metrekare büyüklüğüne sahip 4 bodrum, zemin ve 5 kattan oluşan 805 kişilik bir tiyatro salonu bulunmaktadır. Yapının tam ortasında yer alan opera salonunun dışı 15 bin adet özel imalat seramikle kaplanmıştır. Ayrıca yapı içerisinde yer alan Kültür Yolu'nda çeşitli fuaye alanı, AKM Müzik Platformu, çocuk sanat merkezi, sinema, sergi salonu ve çok sayıda kafe yer almaktadır.

Taksim Meydanı
Taksim Yayalaştırma Projesi
Taksim Gezi Parkı
Gezi Parkı olayları
İstiklal Caddesi
Taksim Camii
Yenikapı-Hacıosman metro hattı
Süreyya Operası

 OpenStreetMap'te Atatürk Kültür Merkezi (İstanbul) ile ilgili coğrafi veriler  
Resmî site

Ataşehir, İstanbul'un Anadolu yakasında bulunan bir ilçedir. İstanbul'un doğu yarısında, Kocaeli Yarımadası'nın batı kısmında yer alan ilçenin denize kıyısı yoktur. 2008 yılında Kadıköy, Maltepe, Ümraniye ve Üsküdar'dan bazı mahallelerin dâhil edilmesiyle ilçe statüsü kazanarak İstanbul'un 39 ilçesinden biri olmuştur. Güneybatıdan Kadıköy, batıdan Üsküdar, kuzeyden Ümraniye, doğudan Sancaktepe ve güneydoğudan Maltepe ilçeleriyle çevrilidir. İlçenin 2022 itibarıyla nüfusu 423.127'dir ve 17 adet mahalleye sahiptir.
İlçenin yüzölçümü 35 km²dir. Ataşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 110 metredir.
İnşaat şirketlerinin Ataşehir'in batı tarafındaki arazilerin uygunluğundan dolayı konut ve ofis projelerini bu bölgede gerçekleştirmesiyle Batı Ataşehir kavramı ortaya çıkmıştır. Varyap Meridian, Uphill Court gibi yapılar ilçenin batı kısmında  bulunmaktadır. Ayrıca 2012 yılında kurulan Ülker Sports Arena da Batı Ataşehir'de yer almaktadır.

Anadolu yakasında yontma taş devrine ait ilk el baltaları İçerenköy'de bulunmuştur. İlçeyle ilgili tarihlenebilen ilk yerleşim 14. yüzyılda kurulmuştur. 1329'da Orhan Gazi, Maltepe (Palekanon) Savaşı'nda Bizans İmparatoru III. Andronikos'u yenerek Üsküdar'a doğru ilerlerken komutanlarından Konur Alp de derviş yoldaşları ile birlikte Kayış Dağı'nın batı eteklerini ve bugünkü İçerenköy bölgesini fethetmişti. Konur Alp'in savaşçı dervişlerinden olan Geyikli Baba'nın müritlerinden Gözcü Baba, Eren Baba, Kartal Baba, Ali Gazi, Sarı Gazi gibi erenlerin öncülüğünde bölgeye gelenler, başta Merdivenköy olmak üzere İçerenköy-Göztepe yöresinde iskân edildiler. 1335'te Tekkebağ Köyü adıyla kurulan ilk yerleşim yeri, Baba ile Ali Gazi'nin yönetimindeydi. 1465'ten sonra bölgenin adı, tapu kayıtlarında "Eren Baba"dan gelerek Erenköy diye geçer. 1639'da Kayışdağı'nın suları künklerle Erenköy'e akıtılınca Tekkebağ ve Karaman Çiftliği'nin halkı, Erenköy'e göç etmiştir. 1664'te tersane kâhyalarından Mustafa Ağa bölgede ilk camiyi yaptırmıştır.
1872'de Haydarpaşa-İzmit demiryolu Tellikavak mevkiinden geçirilerek Bostancı'ya uzatıldığında, yapılan yeni istasyonun çevresindeki bölgeye Erenköy adı verilmiş ve ilk yerleşme olan asıl Erenköy istasyona göre içeride kaldığından İçerenköy olarak anılmaya başlamıştır.
İlçeye adını verecek olan Ataşehir bölgesinin üzerinde yükseldiği arazi, 1912 yılında Karaman Çiftliği adı ile bilinen 6.500 dönümlük bir alanı kapsamaktaydı. Karaman Çiftliği arazisi, Cumhuriyet'in ilanından sonra Maliye hazinesine devredildi. Maliye hazinesinin 1978 yılında satışa çıkardığı araziyi Tercüman gazetesinin sahibi Kemal Ilıcak ve iş insanı Alim Kantarcı satın aldılar.
1983 yılında, Ilıcak ve Kantarcı'nın Karaman Çiftliği olarak bilinen 6.500 dönümlük arazi için hazırladıkları İsotaş Yenikent isimli 50.000 konutluk proje, yerleşim merkezlerine uzak ve ütopik olduğu gerekçesiyle talep görmedi. O yıllarda çektiği kredileri geri ödeyemeyen Ilıcak ve ortakları, ipotekli olan arazinin mülkiyet hakkını da Yapı Kredi Bankası'na bırakmış oldu. Öte yandan Maliye Hazinesi ise %21'lik payının tamamını yine bir kamu bankası olan Anadolu Bankasına devretti. 8 Ocak 1988 tarihinde Anadolu Bankası, Türkiye Emlâk Kredi Bankası ile birleşti ve bankanın yeni adı "Türkiye Emlâk Bankası" oldu. Banka, Yapı Kredi Bankası'nın elindeki kalan arazi hisselerinin tümünü satın alarak, Karaman Çiftliği'nin tek sahibi oldu.

1988'de açılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün bağlantı yollarının bugünkü Ataşehir-Kozyatağı bölgesinden geçmesiyle bu bölge Anadolu yakasının hem prestijli bir konut bölgesi hem de tercih edilir bir iş merkezi hâline geldi.
Emlâk Bankası o dönemdeki konut geliştirme projeleri kapsamında, ilk önce ismini "Anatepe uydu kenti" olarak belirlediği bu arazinin 1800 dönümlük kısmını Eska, Tekfen, Eltes ve Baytur isimli inşaat şirketlerine etap etap inşa ettirdi. 1993 yılında Ataşehir Konutları'nın ilk etabı satışa çıkarıldı. 1995 yılında Kadıköy Belediyesi sınırları içerisinde, İstanbul Anadolu Yakası'ndaki ilk uydu kent olarak planlı biçimde yerleşime açıdı. 
1999 yılında yaşanan Marmara Depremi'nden sonra Bağdat Caddesi ve çevresinde yaşayan ve güvenli olmayan binalarda oturduklarını düşünen orta-üst gelir grubundaki insanların bir kısmı Kozyatağı-Ataşehir bölgesindeki yeni konut projelerini tercih etmeye başladılar.
2000'li yıllara girerken Alarko inşaatın da faaliyetleriyle gelişen bölgenin kontrolü TOKİ'ye devredildi. 2002 yılından sonra O-2 Otoyolu'nun batı tarafında kalan 2800 dönümlük kısmında da Teknik Yapı, Varyap, Ağaoğlu gibi inşaat şirketlerinin uygulamasına sunan TOKİ Türk emlak sektörüne Batı Ataşehir kavramını da kazandırmış oldular.
Giderek artan nüfusa paralel olarak 1990'lı yıllardan itibaren Kadıköy ilçesinin D-100 karayolunun kuzeyindeki mahallelerinin ayrı bir ilçe olması gündeme gelmiştir. Ataşehir İlçesi 6 Mart 2008'de TBMM'de kabul edilen ve 22 Mart 2008 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan "5747 Sayılı, Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun"la kuruldu. Başlangıçta Erengazi olarak düşünülen ilçenin adı, halktan da gelen talepler doğrultusunda son dakikada Ataşehir olarak değiştirilirdi.

Düzenlemeye göre Kadıköy'e bağlı yedi (Atatürk (O-4 ve E80 Karayolu'nun güneyinde kalan kısmı), Barbaros, İçerenköy, İnönü, Kayışdağı, Küçükbakkalköy ve Yeni Sahra), Üsküdar'a bağlı üç (Örnek, Esatpaşa ve Fetih), Ümraniye'ye bağlı Yeni Çamlıca (dörde bölünerek Yeni Çamlıca, Mimar Sinan, Mevlana ve Yenişehir mahalleleri oluşturuldu) ile Mustafa Kemal ve Namık Kemal mahallerinin O-4 Karayolunun güneyinde kalan kesimleri ve Kartal'ın Samandıra belde belediyesine bağlı Ferhatpaşa Mahallesi'nin E80 Karayolu'nun ve E80-D100 bağlantı yolunun güneyinde kalan kısmının birleşmesiyle kurulan Ataşehir ilçesinin belediye teşkilatı 2009 yerel seçimlerinden sonra oluşturuldu.
2012 yılında, Barbaros mahallesi sınırları içinde kalan ve ilçenin O-4 karayolunun kuzeyindeki tek arazisi olan İstanbul Finans Merkezi onaylı arazi, Ataşehir ilçesi sınırlarının dışına çıkarılıp Ümraniye ilçesine bağlandı.
Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın 2022 İlçe SEGE Raporuna göre Türkiye'nin 9., Kadıköy'ün ardından İstanbul Anadolu Yakası'nın 2. en gelişmiş ilçesidir.

Ataşehir Belediyesi 2009 yerel seçimlerinden sonra kurulmuştur. Ataşehir Belediye binası ve Ataşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü Barbaros Mahallesi'nde yer almaktadır. Ataşehir Belediyesi bünyesinde toplam 24 müdürlük bulundurmaktadır.

Ataşehir ilçesi 17 mahalleden oluşmaktadır.

Ataşehir ilçe sınırları içerisinde Bulvar 216, Palladium, Optimum, Brandium, Novada ve City's Avm gibi birçok alışveriş merkezini barındırmaktadır. Ayrıca 2019 yılında kapılarını açan Metropol İstanbul ile Ataşehir, Avrupa'nın en yüksek binasına ev sahipliği yapmaktadır. Ataşehir bulvarı boyunca birçok kafe, restoran, banka, market ve başka işletmeler bulunmaktadır.
Halk arasında "Erenköy Gümrüğü" olarak bilinen Erenköy Gümrük Müdürlüğü Dudullu Caddesi üzerinde 328.960 m² alan üzerinde yer alır. Hâlen faaliyetine devam eden Müdürlüğün bir adet tasfiye ambarı, üç adet kaçak eşya ambarı, iki adet geçici depolama yeri ve yaklaşık 90.000 m²lik TIR parkı mevcuttur. İçerenköy'de meyve-sebze hali yer alır.

Ataşehir'de pek çok park bulunmaktadır. Bunların arasında 2012 yılında Barbaros Mahallesi'nde açılan yaklaşık 8.000 metrekarelik bir alana kurulan Bülent Ecevit Parkı içinde basketbol sahaları, mini futbol sahası, gölet ve şelaleler, yer satrancı, çocuk oyun alanları, spor alanları, koşu parkuru, dinlenme alanları, meydanlar, duvar banklar, çardak ve yürüyüş yolları barındırmaktadır. Ayrıca Deniz Gezmiş, Nazım Hikmet ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan parkları da Ataşehir halkına hizmet vermektedir.

2022 yılı itibarıyla ilçe sınırları içinde 28'i devlet, 76'sı özel 104 anaokulu, 22'si devlet, 36'sı özel 58 ilkokul, 19'u devlet, 31'i özel 50 ortaokul ve 24'ü devlet, 33'ü özel olmak üzere toplam 57 adet lise ve dengi eğitim kurumu bulunmaktadır. Yeditepe Üniversitesi 26 Ağustos Yerleşimi, Acıbadem Üniversitesi Kerem Aydınlar Yerleşimi, Fenerbahçe Üniversitesi Ataşehir Yerleşimi ile Adıgüzel Meslek Yüksek Okulu ilçe sınırları içindedir.

Ataşehir'de ulaşım ağı çok gelişmiştir. O-2 ve O-4 otoyollarının kesişiminde bulunan Ataşehir'den iki köprüye de ulaşım çok rahattır. Ayrıca Ataşehir içinde ve Ataşehir'den başka ilçelere İETT'nin 10, 10A, 10E, 10EK, 11E, 11Ü, 11M, 13, 13AB, 13FY, 14KS, 14ŞB, 14ÇK, 16M, 18UK, 19, 19E, 19EK, 19K, 19M, 19S, 19T, 19Y, 19YK, 20Ü, 20K, 20E, 133F, 256, 319, 320A, KM46  hatları yolcu taşımaktadır.
İlçeden iki metro hattı geçmektedir. Kadıköy-Sabiha Gökçen Havalimanı Metrosu'nun Yenisahra, Pegasus-Kozyatağı ve Bostancı istasyonları ilçenin güneyinde olup M8'in istasyonu olan Kozyatağı istasyonu ilçeye bağlı İçerenköy sınırları içinde bulunmaktadır. İlçenin doğusundan geçen M8 (Bostancı – Parseller) Metro Hattı, 6 Ocak 2023'te hizmete girmiştir. İlçenin batısından geçecek olan M12 hattı inşa halinde, M13 hattı ise proje aşamasındadır.
Ataşehir ve Ferhatpaşa'dan Üsküdar'a karşılıklı minibüs seferleri vardır. Ataşehir'e bağlı olan Örnek ve Esatpaşa mahallerinden Kadıköy'e karşılıklı gece 01.00'e kadar minibüs vardır. Taksim ve Bostancı'ya dolmuş seferleri vardır.

2007 yılında kurulan Ataşehir Belediyesi Kadın Futbol Takımı üç sezon (2010-11, 2011-12, 2017-18) Kadınlar 1. Ligi şampiyonu oldu.
2012 yılında inşaatı tamamlanan, Fenerbahçe Spor Kulübü basketbol şubesi  Fenerbahçe Beko'nun kullandığı Ülker Spor ve Etkinlik Salonu adlı çok amaçlı spor salonu Batı Ataşehir'de yer almaktadır.
Yenisahra Stadyumu aynı adı taşıyan semtte bulunmaktadır. İlçedeki diğer spor tesisleri İstanbul Site Spor Sahası, Libade Spor Kulübü Futbol Sahası, Galatasaray Spor Kulübü Taç Spor Tesisleri ve Zübeyde Hanım Öğretmenevi Esatpaşa Spor Salonu'dur.
Ataşehir Golf Kulübü, 2017 yılında kentsel dönüşüm ile açılmış bir alana kurulmuş 6 delikli bir golf sahasına sahiptir. Kulüpte aynı za

Atlas Pasajı, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde, İstiklal Caddesi'nin üzerinde yer alan tarihi bir pasaj.
1877 yılında bir kışlık konak olarak inşa edilmiş bina, arkasındaki üç katlı blok ile birleşerek günümüzdeki halini almıştır. Yapı, 1930'lu yıllardan itibaren şehrin kültür ve eğlence yaşamında önemli rol oynamış; Mulen Ruj gazinosu, Atlas Sineması, Küçük Sahne, Kulis Bar gibi mekanlar bu yapıda faaliyet göstermiştir. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde gelişen cephe mimarisinin ve iç tasarımın başarılı örneklerinden birisi kabul edilir. 
2018-2020 arasında yenilenen binada  tarihî Atlas Sineması, 2021 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından açılan İstanbul Sinema Müzesi ve pasaj bölümünde dükkânlar yer alır.

İstiklal Caddesi No:131 adresinde bulunan Atlas Pasajı, üç bloktan oluşur. Bloklardan birincisi, 1870 yılındaki Büyük Beyoğlu Yangını'ndan sonra  Agop Köçeyan adlı Ermeni sarraf tarafından onun karşısındaki arazide taş ve dökme demir kullanılarak inşa ettirilmiş kışlık bir köşktür. İkincisi 1948 yılında inşa edilen Atlas sineması binasıdır. İki binayı çeşitli dükkânların yer aldığı pasaj birleştirir.

Konağın sahibi Agop Köçeyan (Agop Koçeoğlu olarak da bilinir), devrin padişahı Sultan Abdülaziz'in arkadaşı ve aynı zamanda saray sarrafı idi. 1870 yılındaki Büyük Beyoğu Yangını'nda evi yanınca karşısındaki arazide taş ve dökme demir kullanarak yeni bir kışlık köşk inşa ettirdi. Kışlık köşk bodrum kat, zemin kat, 3 normal kat ve bir çatı katından oluşan bir bina idi. Köçeyan'ın sultana yakınlığı nedeniyle padişah tarafından ziyaret edilebileceği göz önünde bulundurularak yapının süslemelerine özen gösterilmiş; tavan süslemeleri, duvar resimleri üstüne uzmanlaşmış Fransız ressam Hippolyte Berteaux'e yaptırılmıştı. Roma'daki Farnase Sarayı'nı andıran binanın birinci katı Köçeyan'ın misafirlerini ağırladığı kat; ikinci katı Sultan Abdülaziz'in ağırlandığı  kat idi. Kullananların hiyerarşisine göre her katın tavanları farklı yükseklikte inşa edilmişti ve en yüksek tavanlı kat, ikinci kat idi.
Giriş kısmındaki geniş alan Köçeyan'ın konağı olduğu dönemde, at ve arabalar için ahır olarak kullanılmıştır. Bu bölüme geçiş pasajdan sağlanmaktaydı. Geçerken atların kaymaması için pasajın zemini tuğla ile kaplanmıştı.
Bina, 1882'deki ölümünden önce Köçeyan tarafından Taksim Vosgeperan Ermeni Kilisesi'ne hediye edildi. 1910'lu yıllarda konağın arka bahçesi, bir eğlence merkezi olarak at cambazhanesine dönüştürüldü. Yapı, 1918 - 1922 yılları arasında İngiliz işgal kuvvetleri tarafından mahkeme olarak kullanıldı; daha sonra PTT Genel Müdürlüğü olarak hizmet verdi.
1932 yılından sonra tamir ve onarımdan geçirilerek bir eğlence ve sanat merkezine dönüştürüldü. 1930'ların sonunda ise mülkiyeti tütün tüccarı Aziz ve Ahmet Borovalı kardeşlere geçmiş ve bir süre Borovalı Han olarak anılmıştır.  Vaktiyle Köçeyan'ın at ahırı olan kısımda  Mulen Ruj (Fransızca: Muoulen Rouge)  adlı gazino açıldı ve İstanbul'un eğlence hayatında önemli rol oynadı. Mulen Ruj, 1930'lu yıllarda Seyyan Hanım'ın ilk Türkçe tangoları seslendirdiği, Safiye Ayla'nın ilk defa sahneye çıktığı yerdi. Gazino, daha sonra  Kırmızı Değirmen, Lale, Çağlayan ve İstanbul gazinosu adlarını aldı ve devrin tanınmış sanatçılarının sahneye çıktığı bir mekan olmayı sürdürdü.  Aynı mekânda 1940'lı yıllarda Lütfullah Sururi ve Suzan Sururi tarafından Halk Opereti, revüler ve operetler sahneledi.

Geçmişte at cambazhanesi olan bölüme 1948 yılında ikinci bir blok inşa edildi ve dönemin en büyük sinemalarından biri olan Atlas Sineması 19 şubat 1948'de hizmete girdi Sinema, açıldığında 1860 kişi kapasiteli, 35 localı idi. Sinema işlevinin yanı sıra konserler, parti kongreleri gibi birçok etkinlik için kullanılmıştır. 1980'lerde parter kısmı dükkânların olduğu bir  alana dönüştürülmüş; sinema salonu olarak kalan üst kat ise 1990'da üç ayrı salon haline gelmiş, 2020'de yeniden birleştirilerek 1980'lerdeki haline dönmüştür..

1951 yılında konağın birinci katı tiyatro salonuna dönüştürüldü. Yapı ve Kredi Bankası ile Aziz ve Ahmet Borovalı kardeşler tarafından kurulan şirketin inşa ettirdiği sahnenin tasarımını mimar Halit Femir ve Feridun Akozan yaptı.  Küçük Sahne adını alan 300 kişi kapasiteli bu sahnede Muhsin Ertuğrul'un kurduğu Küçük Sahne Tiyatro Topluluğu oyunlarını sahneledi. 1957 yılında Küçük Sahne Tiyatro Topluluğu dağıldıktan sonra ise birçok özel tiyatro topluluğu bu sahnede oyunlarını sergilemiştir. Küçük Sahne, Kültür Bakanlığı tarafından satın alınıp 2018'e kadar  Devlet Tiyatroları'na bağlı olarak faaliyet gösterdi.
Küçük Sahne'nin açılmasından sonra  pasajın girişindeki lokantanın yerinde Jorc Sütçüyan adlı girişimcinin işlettiği Kulis Bar adlı bar açılmıştı. Tiyatro, sinema, ses sanatçısı, yazar, gazeteci ve eleştirmenin bir toplanma yeri haline gelen Kulis Bar, 1960'lı yıllarda Nişantaşı'na taşındı.

Bina, 1971 yılında  1. Derecede Eski Eser kapsamına alındı.  1970'li yıllarda Banker Kastelli Menkul Değerler Ticaret A.Ş. tarafından satın alındı; adı Kastel İş Merkezi oldu. Şirketin iflasının ardından bina Maliye hazinesine devredildi, bir süre kullanılmaz halde kaldı. 1976 yılında  pasaj dükkânlarının olduğu blok inşa edildi. Pasajdaki hediyelik eşya satan dükkânların ilgi görmesiyle markalaştı.
Atlas Sineması'nın  ana salon kısmı 1980'lerde pasaja katıldı; locaları ise iki cep salonu ile bir ana salona bölündü. 1980'lerde pasajın antikacılar-kuyumcular çarşısına dönüştürülmesi planlandı ancak bu plan gerçekleştirilmedi.
Pasajdaki dükkânlar 1985'te İstanbul Defterdarlığı Milli Emlak Müdürlüğü tarafından satın alındı; geriye kalanı kültür ve sanat faaliyetlerinde kullanılmak üzere 1992'de Kültür ve Turizm Bakanlığı'na tahsis edildi. Dükkânların olduğu bölüm, alışveriş merkezi olarak kullanılmaktadır.

1993 yılında bina, kapsamlı bir onarımdan geçti. Onarımdan sonra saray bölümü İl Kültür Müdürlüğü oldu; Sinema ve pasaj bölümlerinde kültür alanında faaliyet gösteren çeşitli dernekler tarafından kullanıldı; Atlas Sineması'nın işletmesini Türker İnanoğlu ve İrfan Atasoy üstlendi.  1994 yılında Küçük Sahne, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun bir sahnesi olarak perde açtı.  1997 yılında sahneyi kiralayan Çolpan İlhan, eşi Sadri Alışık anısına bir tiyatro faaliyete geçirdi ve Sadri Alışık Kültür Merkezi adıyla bir faaliyetler gerçekleştirdi. Küçük Sahne, 2018 yılında kapandı.

Atlas Sineması'nı ve Küçük Sahne'yi restore etme ve sinema müzesi işlevi kazandırma projesi 2015 yılında ortaya çıktı, projeler 2017'de hazırlandı. Yapı, 2018-2021 yılları arasında  Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edildi.  Kışlık Sarayın iki yanındaki dükkân işlevi olan birimler müzeye katıldı.  Konaktaki restorasyon çalışmaları 2020 yılı mayıs ayında tamamlandı, müze düzenleme çalışmaları başladı.
Temmuz 2020'de  ise Atlas Sineması'ndaki çalışmalar başladı. Üç salona bölünmüş olan  sinema, tekrar 1980'lerdeki gibi tek bir salon haline getirildi.

Sinema müzesinin açılışı 26 Şubat 2021'de yapıldı. Müzenin birinci ve ikinci kat kalıcı, üçüncü katı geçici sergi kat dördüncü katı çalışma alanı olarak tasarlanmıştır; beşinci kat kafe alanıdır.

Avcılar, İstanbul'un Avrupa yakasında yer alan bir ilçesidir.

Avcılar ilçesi 27 Mayıs 1992'de kuruldu.

İlçenin doğusunda Küçükçekmece Gölü ile Küçükçekmece ilçesi, kuzeyinde Başakşehir ilçesi, batısında Esenyurt ve Beylikdüzü ilçeleri, güneyinde ise Marmara Denizi ile çevrelenmiştir. Şehir merkezine 27 km uzaklıktadır. TEM () otoyolu, D.100 Karayolu ilçe sınırları içinden geçmektedir. İlçenin yüzölçümü 50 km²dir. Avcılar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 9 metredir.

1992 yılında Avcılar'ın Küçükçekmece'den ayrılmasıyla Tahsin Salihoğlu ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.
2025 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik yapılan operasyonların 5. Dalgasında seçilmiş belediye başkanı Utku Caner Çaykara'nın tutuklanmasının ardından 11 Haziran tarihinde yapılan Belediye Meclis seçimlerinde CHP'nin adayı Yüksel Can belediye başkan vekili seçilmiştir.

Avcılar'da sanayi tesislerinin gelişmesiyle balıkçılık, bağcılık ve tarım tarihe karışmış, bunların yerini sanayi, ticaret ve rekreasyon (eğlence-dinlenme) tesisleri almıştır. Avcılar'da başta madeni eşya, dokuma, giyim eşyası olmak üzere irili ufaklı 250'den fazla sanayi tesisi faaliyettedir. Buna göre nüfusun %40'ından fazlasını işçiler, %10'unu bölge esnafı ve küçük çapta memur kesimi oluşturmaktadır.

Avcılar'da en önemli ulaşım ağı Metrobüs'tür, bu sistemde yer alan Avcılar Merkez-Üniversite Kampüsü Metrobüs İstasyonu'ndan hem Beylikdüzü hem de Kadıköy, Söğütlüçeşme'ye ulaşmak mümkündür. Ayrıca D.100 üzerinden geçen otobüsler ile İstanbul'un birçok iline ulaşmak da kolaydır ve yine D.100 üzerinden geçen Küçükçekmece minibüsleri ile Marmaray'ın Küçükçekmece istasyonuna ulaşmak mümkündür. Metro bakımdan henüz bir hat geçmese de 3 tane raylı sistem planlanmaktadır ilk olarak M7 hattının Esenyurt'a uzatılması planlanmasında Avcılar'ın kuzey tarafındaki Tahtakale Mahallesi'nde Tahtakale istasyonu düşünülmektedir ve Esenyurt'a da uzatıldıktan sonra da Avcılar'ın Mustafa Kemalpaşa mahallesine de uzatılması planlanmaktadır. Avcılar'da ayrıca planlanan M20 metro hattının Avcılar'da toplam 4 tane istasyonu bulunmaktadır. Bunlar Reşitpaşa, Avcılar Merkez, Cihangir ve Saadetdere istasyonlarıdır. Avcılar'da füniküler hatta planlanmaktadır, iki duraklı hat İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Yerleşkesi ve İDO'nun Avcılar'da bulunan Avcılar Terminali arasında planlanmaktadır.

9 Eylül 2022'de Şükrübey Metrobüs durağı yakınlarında 2 İETT metrobüsünün kafa kafaya çarpışmasıyla 99 kişi yaralandı.

İlçede birçok eğitim kurumu vardır. Bu kurumların içinde İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Kampüsü büyük öneme sahiptir. Kampüste Mühendislik, Veterinerlik ve Spor Bilimleri Fakülteleri, Teknik Bilimler Yüksek Okulu bulunmaktadır. Bunun yanında İstanbul Gelişim Üniversitesi de bu ilçede konumlanmıştır. Ayrıca, ilçede toplamda 98 adet devlet okulu ve 81 adet özel okul vardır.

İlçe, birçok yerel basın organını yaşatmaktadır. İlçede 2 radyo, birçok dergi ve üçü günlük olmak üzere birçok gazete yayınlanmaktadır.

Avcılar ilçesinde birçok muayenehane ile resmi ve özel sağlık kurumu bulunmaktadır. İlçede bulunan sağlık kurumlarının listesi aşağıda yer almaktadır.

Avcılar, 10 mahalleden oluşmaktadır:

Avcılar Kaymakamlığı Resmî İnternet Sitesi4 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Pasajı, Beyoğlu, Hüseyinağa Mahallesi'nde, Meşrutiyet Caddesi (eski Hamalbaşı Sokak) ile Sahne Sokak'ı (eski Tiyatro Sokak) birbirine bağlayan bir pasaj. Kapı numaraları Meşrutiyet Caddesi 'nde 8, Sahne Sokak'ta 9'dur. Galatasaray Lisesi ve Balık Pazarı'nın yakınında yer alır. İç kısmında yer alan aynalardan dolayı Aynalı Pasaj olarak da isimlendirilir.

Avrupa Pasajı ile yakınındaki Çiçek Pasajı'nın yerinde daha önceden Naum Tiyatrosu ile Jardin des Fleurs (Çiçek Bahçesi) Oteli bulunuyordu. 5 Haziran 1870'te gerçekleşen Büyük Beyoğlu Yangını'nda birçok binanın yanı sıra bu yapılar da tamamen yanmıştır. Avrupa Pasajı, yanan bu alana Ermeni tüccar Onnik Düz tarafından, İsveç Elçilik Sarayı'nın da mimarı olan Avusturyalı Domenico Pulgher'e 1874'te yaptırılmıştır.
Yapının ilk yıllarında, kuaför Karkonakis, Massali ve Zografos, terzi Konstantin Hisar, Ma­dam Puzzo ve Marko Perpignani, ibrişimci Emmanuel Karlatos ve Yorgo Tsiotis, iplikçi Josef Miari, saatçi Wosterling ve dönemin ünlü çiçekçisi Sabuncakis'in dükkanları bulunmaktaydı. Sonraki yıllarda ise pasajda çiçekçiler, saatçiler, ayakkabıcılar, piyano üreticileri, moda evleri gibi iş yerleri hizmet verdi.
1929 yılında hazineye geçen pasaj, 1936 Emlak ve Eytam Bankası tarafından, o zamanın parasıyla 172 bin liraya satılmıştır.
Günümüzde pasajda yemeni, kartpostal, çini gibi eşyalar satan hediyelik eşya dükkânları yer alır. Kilimci ve antikacılara da rastlamak mümkündür.

56 metre uzunluğundaki Neoklasik tarzda inşa edilmiş pasajda 22 dükkân bulunur. Binanın cephesinde, Malta adasından getirtilen Malta taşı kullanılmıştır. Zemin, İtalya'dan gelen Trieste taşı ile kaplıdır. Her dükkân kendine ait bir personel odasına, mutfağa ve bodruma sahiptir ve üzerinde iki kat daha barındırır. Dükkânların ön yüzleri zemine kadar cam ile kaplıdır. Her dükkânın arasında kemerler yer alır. Dükkânların pasaja bakan üst cephelerindeki nişlerde, pişmik topraktan Neoklasik üslupta heykeller bulunur. Bunların bir kısmı, Hera, Demeter, Apollon, Afrodit gibi Yunan mitolojisinden tanrı ve tanrıça tasvirleridir. Pasajın tavanı cam ve ferforjeden oluşan bir çatıyla örtülmüştür. Pasaj, elektriğin henüz gelmediği yıllarda aynalarının önüne konulan gaz lambaları ile aydınlatılmaktaydı. Şu anda tavandan sarkan avizeler kullanılmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Avrupa Pasajı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Sankt Georg Avusturya Lisesi ve Ticaret Okulu (Almanca Österreichisches Sankt Georgs-Kolleg), İstanbul'un Karaköy semtinde bulunan 1882 yılında kurulmuş bir özel yabancı lisedir. İdari kadrosunun ve öğretmenlerinin çoğunluğu Avusturyalılardan oluşan okulda ders öğretim dili Almancadır, ancak Türkiye Coğrafyası, Türk Tarihi, Türk Kültürü ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri Türkçe olarak verilir. Ayrıca 5 yıl zorunlu İngilizce ve 4 yıl süreli seçmeli Fransızca eğitimi verilmektedir.
625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu çerçevesinde, ders programı dahil okulla ilgili tüm faaliyetler Millî Eğitim Bakanlığı kanunlarına tabidir ve mezun olan öğrencilere Türk lise diploması verilir. Bununla beraber, 1995-96 öğretim yılında başlatılan bir uygulamayla, Türk öğrencilere Türk lise diplomasının yanı sıra Avusturya lise diploması (Matura) alma imkânı da tanınmıştır. Bu diplomayı almak isteyen öğrencilerin, okul bünyesinde gerçekleştirilen "olgunluk sınavları"nı başarıyla geçmeleri gerekir. Matura diploması alan öğrenciler, Avusturya Yükseköğretim Kanunu ve ilgili yönetmelikler uyarınca, Avusturya'da (ve diğer Avrupa Birliği ülkelerinde) diledikleri üniversitede okuyabilirler.
2025 yılındaki Liseye Geçiş Sınavı sonucunda okul, Robert Koleji, Alman Lisesi'nden sonra Türkiye'deki 3. en yüksek taban puanına sahip özel okul olmuştur.

1882 yılında Avusturyalı bir Lazarist cemaati tarafından kurulan okul, önce Almanca konuşan Katolik çocuklar için ilkokul ve yetimhane olarak düşünülmüş, daha sonra orta ve lise kısımlarının eklenmesiyle 1913'te ilk lise mezunlarını vermiştir.
I. Dünya Savaşı yıllarında Fransa ve İtalya, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaştıklarından Türkiye'deki Fransızlara ve İtalyanlara ait dinsel, eğitsel kurumlar kapatılmış; ancak Avusturya Lisesi bu durumdan etkilenmemiştir. Hatta Avusturyalı rahipler, boşaltılan binalara yerleşmişlerdir. Örneğin Karaköy'de Fransız Lazaristlerin yönetiminde olan Saint Benoit Fransız Lisesi binasındaki kilise, Avusturya Lisesi'nde görev yapmakta olan Avusturyalı rahiplerce savaş sona erene dek koruma altına alınmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrasında ise durum tam tersine dönmüş, bu kez sürgün edilme sırası Avusturyalılara gelmiştir. İstanbul'daki işgal kuvvetlerine bağlı bir Fransız komutanı, okul çalışanlarına Osmanlı Devleti'ni terk etme emri verince okul 1919'da kapatılmış, ancak 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra tekrar açılabilmiştir.
1938'de Avusturya'nın ilhakı sonucunda okulun adı St. Georg Alman Lisesi olarak değiştirilmiş, 1944'te Türkiye ile Nazi Almanyası'nın bozulmaya başlayan ilişkileri sebebiyle okul ikinci kez kapatılmıştır. Üç yıl kapalı kalan okul, 1947'de Avusturya Lisesi adıyla tekrar açılmıştır.
1995'te okulun kız ve erkek bölümleri birleştirilmiş, 1997'de yürürlüğe giren "sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim" reformu sonucunda da okulun sekiz yıllık öğrenim süresi (Hazırlık + Orta 1-3 + Lise 1-4) beş yıla indirilmiştir (Hazırlık + Lise 1-4).
Avusturya Lisesi, bugün yaklaşık 577 öğrenci, 45 Avusturya Vatandaşı ve 25 Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı öğretmen ile eğitime devam etmektedir.
Ayrıca Avusturya Lisesi ile Bankalar Caddesi'ni birleştiren Kamondo Merdivenleri'nin 1850'li yıllarda dönemin en önemli banker ailelerinden olan Banker Kamondo tarafından evinden Bankalar Caddesi'ndeki iş yerine rahat gidebilmesi ve Avusturya Lisesi'nde eğitim gören çocukları için kolaylık sağlaması için kestirme bir yol olarak inşa edildiği ve çocukların düşmemesi için altıgen şeklinde basamakların tasarlandığı bilinmektedir. ("Karaköy'ün Meşhur Kamondo Merdivenleri'nin İlginç Hikayesi - Ekşi Şeyler". web.archive.org. 30 Haziran 2023. 30 Haziran 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Haziran 2023.)

Avusturya Lisesi'nde öğretim dili Almanca ve Türkçedir. Türk dili ve kültürüyle ilgili dersler (Türk Dili ve Edebiyatı, Tarih, Coğrafya, Millî Güvenlik, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) Türkçe dilinde, diğer dersler ise Almanca dilinde işlenir. Ayrıca okulda İngilizce (zorunlu) ve Fransızca (seçmeli) dersleri verilmektedir.

1988 yılında okul içinde bulunan küçük kütüphaneler birleştirilerek büyük bir bilgi merkezi oluşturulmuş, 1996 yazında kütüphanedeki tüm kitap ve malzemelerin bilgisi "Littera" adlı programla bilgisayar ortamında dosyalanmaya başlamıştır.
Bugün kütüphanede yaklaşık 16.000 kitap, çeşitli dillerde 20 adet dergi aboneliği ve eğitim amaçlı çok sayıda CD ve DVD bulunmaktadır. Yeni alımlar büyük ölçüde okulun kendi bütçesinden karşılanmakta, bunun yanı sıra Avusturya'daki kütüphanelerden, Avusturya Eğitim, Sanat ve Kültür Bakanlığı'ndan, İstanbul'daki Avusturya Kültür Ofisi'nden ve bazı başka firma ve kurumlardan da destek alınmaktadır.
Avusturya Lisesi dostları, öğretmenler, mezunlar ve öğrenciler kullanmadıkları kitapları kütüphaneye iletmektedirler. İyi ve güncel durumda olanlar kütüphanede kullanıma sunulmakta, bunun dışındakiler ise, özellikle birden fazla olanlar, öğrencilere karşılıksız olarak verilmektedir.

1900 yılında eğitime başlayan Ticaret bölümü (Handelsakademie), 1999-2000 öğretim sezonunda meslek liselerinin puan katsayı sorunları yüzünden kapatılmış ve 2003-04 öğretim yılında tekrar eğitim vermeye başlamıştır.

Okulda her yıl gösteriler sunan Türkçe ve Almanca tiyatro gruplarının yanı sıra, bir de dans kulübü vardır. Hem Tiyatro Kulüpleri hem de Dans Kulübü, yıl boyunca gösterilerini hem Türkiye'deki hem de Avusturya başta olmak üzere Avrupa'daki çeşitli kentlerde sergilerler. Okulda ayrıca Sosyal Yardım Kulübü de aktif kulüplerin başında gelmektedir. Yalova'daki kardeş okula yapılan yardımlar ve daha birçok sosyal yardımlar ile öğrencilere yardımlaşma ve sevgiyi aşılamaktadır.
Arkeoloji Kulübü de yıl boyunca İstanbul içinde birçok arkeolojik ve tarihi geziler düzenler ve her yıl sonu okulların son haftasında, o yılki konusuna bağlı olarak (Frigya, Hititler vs.) Anadolu'ya geziler düzenlenir. Bunun yanında Gezi Kulübü de yıl boyunca öğrencilere keyifli ve güzel anlar yaşatan yurt içi ve yurt dışı gezileri düzenlemektedir. Geçtiğimiz yıllarda; Prag, Roma gibi yurt dışı gezileri ile Batı Anadolu, Kapadokya, Güneydoğu Anadolu gibi yurt içi gezileri düzenlenmiştir.
Okul ayrıca, 2004-05 öğretim yılında özellikle yurt dışı üniversitelere kabulü kolaylaştıran Uluslararası Gençlik Ödülü programını uygulamaya başlamıştır. 2008 yılında Avusturya Lisesi mezunları, Uluslararası Gençlik Ödülleri'ni İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'in elinden alma onuruna erişmişlerdir.

Okulun voleybol, basketbol, masatenisi ve satranç, kayak ve snowboard takımları ise çeşitli müsabakalarda birçok ödül almıştır.
Genç erkek voleybol takımı 1987-88 ve 1988-89 sezonlarında İstanbul, 1988-89 sezonunda Türkiye şampiyonu oldu. Yıldız erkek voleybol takımı ise, 1982-83, 1983-84, 1993-94, 1994-95, 1995-96, 1996-97, 1999-2000 ve 2000-01 sezonlarında İstanbul, 1982-83, 1985-86 ve 1988-89 sezonlarında ise Türkiye şampiyonluğuna ulaştı; 1994-95, 1995-96, 1996-97 ve 1998-99 sezonlarında ise Türkiye ikincisi oldu.
1980'li yıllarda birçok kez İstanbul ve Türkiye şampiyonu olan masatenisi takımı 2005-06 sezonunda İstanbul üçüncüsü, 2006-07 İstanbul ikincisi oldu.

Avusturya Lisesi mezunları her yılın Nisan ayının son haftasında okulda Strudeltag denilen mezunlar gününde bir araya gelirler. Bir diğer mezunlar günü de Mayıs ayında Viyana'da düzenlenir.

Osterbasar, Almancada "Paskalya pazarı" anlamına gelir. Bu genellikle baharın başında, Paskalya arifesinde düzenlenen bir etkinliktir. Bu etkinlikte, genellikle el işleri, süs eşyaları ve geleneksel Paskalya yiyecekleri gibi öğeler satılır. Osterbasar genellikle küçük yerel topluluklar tarafından düzenlenir ve bölgedeki insanlar arasında bir buluşma noktası olarak hizmet eder.
Bu kapsamda Avusturya Lisesi'nde yılın mart ayının ikinci hafta sonunda bütün mezun ve öğrencilerinin davetli olduğu günde okulda Osterbasar denilen etkinlikte bir araya gelirler. Bu etkinlikte bütün okulda kermes masaları kurulur. Sponsorların katkısıyla gerçekleşen bir çekiliş düzenlenir. Okul korosu ve öğrenciler müzik yeteneklerini sergilediği etkinlikler gerçekleşir.

Türk siyasetçi Tuncay Özkan'ın Nazlıcan Özkan adlı kızı Avusturya Lisesi'nde okurken o dönemde Ergenekon davaları kapsamında hapiste olan babasını düzenli olarak Çarşamba günleri ziyaret etmekteydi. Özkan ailesinin iddialarına göre okul yönetimi Ziya Bey altında iken Nazlıcan Özkan'ın Çarşamba günü okuldan çıkarak babasını ziyaret etmesine izin verilmekteydi, ancak yönetime Yasin Beşer'in gelmesi ile bu durum değişti. Özkan ailesinin iddiasına göre bu durum okuldaki Avusturyalı hocalar Frau Berger ve Frau Braunschmidt tarafından da sürekli öne çıkartılmaktaydı. Okul yönetimi Mart 2010'da Nazlıcan'ı devamsızlığının 45 gün olmasını ve annesi Arzu Özkan'ın kızının okul değiştirmesini istemesini öne sürerek okuldan attı, ancak Özkan ailesi bu gerekçelerin doğru olmadığını iddia etti. Konunun 5N1K adlı programda tartışılması durumu Türkiye gündemine taşıdı. Tuncay Özkan, duruma ilişkin "Avusturya Lisesi’ni ömür boyu affetmeyeceğini ve çıkar çıkmaz ilk işlerinden birinin onlarla yüzleşmek olduğunu" söylemiştir.

Avusturya Lisesi, diğer yabancı liseler ile birlikte eğitim gören öğrencileri yurtdışı odaklı yetiştirmesi nedeniyle beyin göçüne teşvik ettiği öne sürülerek eleştirilmektedir. 2023 yılında mezun olan öğrencilerin tamamına yakını yurtdışında eğitim hayatlarını devam ettirmeyi seçmiştir.

Rutkay Aziz
Zeyno Baran
Enis Berberoğlu
Ozan Ceyhun
Burak Elmas
Ediz Hun
Mustafa Koç
İlber Ortaylı
Tezer Özlü
Niyazi Serdar Sarıçiftçi
Mesut Yılmaz
Mustafa Çiloğlu
Murat Ses
Cansu Demirci

Osmanlı Devleti'nde Misyonerlik

 OpenStreetMap'te Avusturya Lisesi ile ilgili coğrafi veriler

Aya Triada ("Kutsal Teslis"; Yunanca: Ιερός Ναός Αγίας Τριάδος, Ierós Naós Agías Triádos) İstanbul, Beyoğlu'nda bulunan Rum Ortodoks kilisesidir. Taksim Meydanı'nın güneybatısında; Meşelik Sokağı, İstiklal Caddesi ve Sıraselviler Caddesi'nin kesişiminde bulunan kilise, İstanbul'daki en büyük Rum Ortodoks mabetlerinden biridir. Halen Rum cemaati tarafından aktif olarak kullanılmaktadır.

Kilisenin bulunduğu arazide daha önceleri eski bir Rum Ortodoks mezarlığı ve Aya Yorgi'ye atfedilmiş ahşap bir kilise bulunmaktaydı. Dönemin Rum Ortodoks cemaatinin ihtiyaçlarına karşılık veremediği gerekçesiyle kilisenin mezarlıkla birlikte yıkılıp yerine daha görkemli bir kilisenin yapılması kararlaştırıldı. Rum mimar Potesaros'un çizimlerine dayanarak Vasilaki İoannidis Efendi‘nin inşaatını yürüttüğü binanın, Sultan Abdülaziz döneminde verilen izinle 13 Ağustos 1876’da temelleri atılmıştır. Patrik III. İoakim döneminde, Haç Yortusu'na denk gelen 14 Eylül 1880 Pazar gününde resmi açılışı gerçekleştirilmiştir. Daha önceleri yerinde bulunan mezarlık, 1876 yılında Pangaltı semtine nakledilmiştir.

Etrafı yüksek duvarlarla çevrili geniş bir bahçe içerisinde bulunan kilise binası, Yunan haçı planlı, merkezî kubbeli ve kâgir olup doğu-batı ekseninde uzanmaktadır. Giriş cephesinin ve aynı zamanda narteksin her iki yanında simetrik konumlanmış dört katlı, çinko kubbeli, neoklasik tarzda birer adet çan kulesi bulunmaktadır. İki kat sıralı, her katı beşer kemerden oluşan bir portik ve bunun tepesinde yer alan gül pencere, yapının neogotik ve neobizans etkileri taşıyan ön cephesinin önemli elemanlarıdır.  Tüm bu farklı mimari stilleri bünyesinde barındırması itibarıyla yapı, eklektik bir üsluptadır. Kemerler, açık-koyu sıralı taş işçiliğiyle vurgulanmıştır. Cephede bulunan sütunlar, Korint başlıklıdır ve başlıkların üzerinde yer alan abakuslar haç ve çiçek motifleriyle bezenmiştir.
Kubbe kasnağında yer alan on iki pencere, İsa'nın on iki havarisini simgelemektedir. Kasnağın iç tarafında, her bir pencerenin yanında birer adet havari, kubbenin altında da İsa ikonası bulunmaktadır. Kilisenin zemini mermer kaplıdır. Orta nefin kuzeyinde bulunan ambon ve güneyinde bulunan despot koltuğu da mermerden yapılmış ve her ikisi de çeşitli kabartmalarla bezelidir. Binanın içindeki İsa, Meryem ve aziz tasvirleri usta ikonograf Sakellarios A. Maglis tarafından resmedilmiştir. Mermer süslemelerini ise heykeltıraş Aleksandros Krikelis yapmıştır. Tıpkı Ayasofya'da olduğu gibi, kubbeyi taşıyan dört pandantifin her birinin üzerinde altı kanatlı Seraf meleklerinin freskleri bulunmaktadır.

 OpenStreetMap'te Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi (Beyoğlu) ile ilgili coğrafi veriler  

Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi 360 Derece Sanal Gezisi (İç ve Dış) Tüm Alanları 17 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aya Triada Kilisesi, Beyoğlu Kent Rehberi

Ayios Konstantinos ve Ayia Eleni Kilisesi, İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde bulunan kilise.
25 Mart 1856 yılında inşasına başlanan yapı 9 Nisan 1861 tarihinde Patrik II. İohakim'in kutsamasıyla ibadete açılmıştır. Yapı Hristiyanlığı devletin resmî dini yapan Doğu Roma İmparatoru Konstantin ve annesi Helena'ya atfedilmiş, ismini de bu kişilerden almıştır.

Barok ağırlıklı eklektik bir üsluba sahip kilise, bazilika ve Yunan haçı planlarının uyumlu bileşimiyle oluşan bir plana sahiptir. Doğu eksenindeki yarım yuvarlak iç apsis ve doğu tarafındaki yarım yuvarlak üç apsis dışa doğru çıkıntılıdır.

Yapının batı cephesinde yüksek çan kuleleri bulunmakta ve aynı zamanda çatı kısmında kulevari bir bir çıkıntıda saat yer almaktadır. Kule yapının iki yanındaki çan kulesini dengeleyen bir görüntü içerisindedir.

Azapkapı, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde semt.

1960'lardaki imar değişimleri özellikle Saliha Sultan Çeşmesi'nin bir meydan çeşmesi olma özelliğini kaybetmesinde etkili olmuştur.

146B Metrokent - Eminönü
31E Yenibosna Kuyumcukent - Eminönü
32 Cevatpaşa - Eminönü
33  Giyimkent/Turgutreis - Eminönü
33B Giyimkent/Birlik Mahallesi - Eminönü
33D Esenler Bilim Parkı - Eminönü
33ES Giyimkent/Tekstilkent - Eminönü
33TE Esenler Turgutreis - Eminönü
33Y Giyimkent/Yüzyıl Mahallesi - Eminönü
336E Sultançiftliği - Eminönü
35 Kocamustafapaşa - Eminönü
36KE Karadeniz Mahallesi - Eminönü
38E G.O.Paşa Devlet Hastanesi/Küçükköy - Eminönü
46Ç Kağıthane/Çağlayan - Eminönü
46E Hürriyet Mahallesi - Eminönü
50E Alibeyköy Metro - Eminönü
50P Çırçır Metro - Eminönü
54E Okmeydanı - Eminönü
54TE Sadabat Evleri/Talatpaşa - Eminönü
66 Gülbağ - Eminönü
70FE Feriköy - Eminönü
74 Hilton Sitesi - Eminönü
74A Gayrettepe - Eminönü
77Ç Çıksalın - Eminönü
78 Metrokent - Eminönü
78H Fenertepe - Eminönü
79GE Güvercintepe/Fenertepe - Eminönü
82 Kuyumcukent - Eminönü
90 Draman - Eminönü
92 Yenimahalle Metro - Eminönü
92A Kirazlı Metro - Eminönü
92C Haznedar - Eminönü
93 Zeytinburnu - Eminönü
97A Basınsitesi - Eminönü
97GE Güneşli - Eminönü
99A Gaziosmanpaşa - Eminönü
EM1 Eminönü - Kulaksız
EM2 Eminönü - Kulaksız

 Yenikapı - Hacıosman

Sokollu Mehmet Paşa Camii (Azapkapı)

Aznavur Pasajı, İstanbul'un Galatasaray semtinde, İstiklâl Caddesi üzerinde yer alan tarihî bir pasajdır. 1893 yılında pasajın şu an bulunduğu yerde yer alan Cafe Commerce ve Cafe de Pera adlı yapıların yıkılması ile yerine inşa edilmiştir. Yapının mimarı, Mısır Apartmanı'nı da tasarlamış olan Ermeni Mimar Hovsep Aznavuryan'dır. Aslen iki katlı olarak inşa edilen pasaj günümüzde 9 katlıdır.
Başta yarım pasaj şeklinde inşa edilen yapı, 1924 yılında Tepebaşı'na doğru binanın mimarı Hovsep Aznavur'un oturduğu evin altından bir geçitle birleştirilmesi ile bugünkü halini almıştır. Yapı dönemin İtalyan mimarisinden izler taşır. 1940'lara kadar içinde Alexander Vasiliyadis'in kimyahanesi ve laboratuvarını barındırmıştır.
Pasaj, 1993 yılında özgün yapısı korunarak restore edildi. Binanın ön yüzünde yer alan süs çıkıntıları bölgenin binalarında sık sık rastlandığı gibi yer yer gelişerek üst bölümü balkon halini almış. Bina cephesi Art Nouveau süslemeler ile kaplıdır. Günümüzde pasajın girişi ve alt katlarında giysi ve hediyelik eşya satıcıları bulunur. Gençlere yönelik eski giysi ve dergi, tütsü benzeri ürünler de pasaj içerisinde satılmaktadır. Üst katlar ise büro, işyerleri ve dernekler tarafından kullanılır.

Bayrampaşa, 1971'e kadar Sağmalcılar, İstanbul ilinin bir ilçesidir. Kuzeyde Gaziosmanpaşa, doğuda Eyüpsultan, güneyde Zeytinburnu, batıda Esenler ile çevrilidir. 1970 yılında İstanbul nüfusunun %4,11'ini oluşturan Bayrampaşa, 2000 yılında %2,44'lük bir paya sahiptir. Bayrampaşa ilçesi, nüfus yoğunluğu açısından, yıllara göre artan değerlere sahiptir. İstanbul ilinin en yüksek yoğunluk değerine sahip ilçelerinden birisidir. 1970 yılında yoğunluğu 130 ki/ha iken 2000 yılında 259 ki/ha yoğunluk değerine ulaşmıştır.
İlçenin yüzölçümü 9 km²dir. Bayrampaşa ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 69 metredir.

1927'de Bulgaristan'ın Filibe şehrinden göç eden ve yöreye ilk yerleşen göçmen grubuna tarım için ayrılan bölgede bağcılık yapılmış, sağmal inekler yetiştirilmek üzere Velibey (Demirkapı), Ferhatpaşa ve Cicoz adlı çiftlikler kurulmuştur. 
İstanbul halkının 1950'lere kadar mesire yeri olan ve gelenlerin istedikleri kadar üzüm yedikleri, ancak dışarıya çıkartamadıkları meşhur Numunebağları, Abdi İpekçi Caddesi ile O-1 Karayolu arasındaydı. (Anılan bağlardan geriye "Numunebağı Caddesi" adı kalmıştır.) Bugünkü Bayrampaşa'nın ilk çekirdeğini oluşturan ve 1950'de köy statüsüne getirilen Sağmalcılar, Rami Bucağı sınırları içindeydi ve Maltepe Askeri Kışlası nedeniyle "Kışla Arkası" olarak da anılıyordu.
1927'den itibaren gruplar halinde Bulgaristan ve Yugoslavya'dan gelen göçmenlere ilaveten 1955'te İstanbul'un iki büyük caddesi olan Vatan ve Millet Caddeleri yapılırken evleri istimlake uğrayan vatandaşların çoğunun Sağmalcılar Köyü'ne yerleşmesi, nüfusun artışına neden oldu. Ayrıca, 1950'den itibaren bölgede yapılan fabrikalar, ilçeyi sanayi bölgesi haline getirdi. Bu yüzden göçmen semti olarak bilinir.
Sağmalcılar Köyü, 3 Nisan 1962'de belde belediyesine dönüştürüldü. Mimar Sinan tarafından İstanbul'un su ihtiyacını karşılamak amacıyla döşenen ve o sırada hâlâ faal durumda bulunan su kanallarına, inşa edilen binaların atık su ve tuvalet tesisatlarının yanlış bağlanması ve bu su kanallarına bağlı çeşme sularının bölge halkı tarafından kullanılması sonucunda semtte kolera salgını çıktı. Salgın çok kişinin hayatına mal oldu. Sağmalcılar adını zihinlere kolera sözcüğüyle birlikte yerleştiği düşünülerek ve IV. Murad'ın sadrazamlarından Bayram Paşa'nın burada bir çiftlik sahibi olmasından esinlenilerek Sağmalcılar adı Bayrampaşa olarak değiştirildi.
Eyüp ilçesinin bir semti olarak gelişmesini sürdüren Bayrampaşa Mayıs 1990 tarihinde ilçe statüsüne yükseltildi. Böylece Eyüp Belediyesi'nden ayrılarak müstakil belediye teşkilatına kavuşturuldu. Bayrampaşa, cadde ve sokakları ile oldukça planlı bir şehir görünümündedir. Semt merkezi Orta, Vatan ve Yenidoğan Mahallelerini içine almaktadır. Diğer mahalleleri: Altıntepsi, Cevatpaşa, İsmetpaşa, Kartaltepe, Kocatepe, Terazidere, Yıldırım ve Muratpaşa'dır.
Büyük İstanbul Otogarı, sebze hali, metro merkezi, otobüs terminali, PTT santrali, Bayrampaşa Devlet Hastanesi, Sağlık Ocağı ve Dispanseri başlıca kamu kuruluşlarıdır. Kızılay, Türk Hava Kurumu, Bayrampaşa Vakfı, Sosyal Doku Vakfı, Anadolu Gençlik Derneği, Göz Nuru Vakfı ilçedeki sosyal yardım kuruluşlarıdır. İlçede 2 adet anaokulu, 15 adet ilkokul, 14 adet ortaokul, 13 adet lise dengi okul, çok sayıda özel öğretim kurumu ve çeşitli üniversitelerin fakülteleri bulunmaktadır. Cami sayısı 30'u aşmıştır. Bunlardan Bayrampaşa Merkez Camii, belediye başkanlığı binası karşısındadır. Osmanlı klasik mimarisinin izlerini taşımaktadır. Kubbe ve şerefeleri Edirne Selimiye Camii'nin tarzını andırır. Caminin alanı 860 m²yi bulmaktadır. 2 stadyum ve 4 kapalı spor salonu ve içinde 2 adet yüzme havuzu bulunan Hidayet Türkoğlu spor merkezi Bayrampaşa'nın önemli spor tesisleridir. Semt folkloru çeşitlilikler göstermektedir. Türkiye'nin her yöresinden ve yurt dışından gelen insanlar, geldikleri bölgenin ve ilin farklı oyun, türkü ve geleneklerini getirmişlerdir. Bulgaristan'dan gelen göçmenlerin kurdukları Balkan Oyunları, Folklor Derneği ilçe folkloruna canlılık kazandırmaktadır.
Tarihî eserler bakımından önemli bir yeri olan Maltepe Askeri Hastanesi, 1827'de yaptırılmıştır. Bina dört cephelidir. Orta yerinde büyük bir avlusu vardır. Ön cephesi tek, öteki yönleri ikişer katlıdır. Tavanları yüksek, odaları ve koğuşları geniştir. Giriş kapısı Türk-rokoko tarzında mermerden inşa edilmiştir. Nizamiye Kapısının üzerinde Haşim imzalı "Tuğra-i Hümayun" ve çok uzaktan okunabilen besmele ile "Fih-i Şifa-ün'lin nas" ayetini içeren altın suyu ile celi yazı, altında ve kapının iki tarafında Yesarizade Mustafa İzzet Efendi'nin yeşile boyanmış ta'lik yazısı ile "Çaresaz-ı derdimendan Hazret-i Mahmüd Han" (Dertlerin dermanı olan sultan II. Mahmud) dizesi ile başlayan ve "Cism-i Han Mahmud ola asattan daim masun" (Tanrı Sultan Mahmud'u daima kötülüklerden korusun) dizesi ile sona eren 32 beyitlik bir kitabe bulunmaktadır. 1922'de lağvedilen hastane bir müddet askeri okul ve daha sonra kışla haline getirilerek 66. Tümen'in karargahı olarak kullanılmıştır. Bugün Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü'ne hizmet binası olarak ayrılmıştır. I. Süleyman'ın (Kanuni) emriyle Koca Sinan tarafından yapılan su terazilerinden ve su maslaklarından pek az iz kalmıştır. Belediye Parkı'ndaki Atatürk Anıtı ilçede yeni anıtlardır. Bayrampaşa'da bulunan kapalı ceza ve tevkifevinin yapımına 1955'te başlanmış, 1968'de tamamlanarak hizmete sokulmuştur. Sultanahmet Ceza ve Tevkifevi buraya taşınmıştır. 120.000 m²lik bir alanı kaplamaktadır. 30.000 m²lik bölümü hücre kısmına ayrılmıştır. Kadın ve çocuk koğuşları ayrıdır. Bünyesinde 100 yataklı bir hastane vardır. Bayrampaşa Cezaevi 2009 yılında Silivri'ye taşınmış ve cezaevi kapatılmıştır.

1970 öncesi tarıma dayanan bir ekonomisi olan Bayrampaşa, 1970 sonrası hızlı kentleşme ve yoğun göç sonucunda ekonomisi sanayi ve ticaret ağırlıklı bir ilçe oldu. İlçede yaşayanların bir kısmı ilçe dışında çalışırken, bir kısmı da esnaflık yapmakta ve sanayi kuruluşlarında çalışmaktadır. Ağır bir sanayisi olmayan Bayrampaşa'da, sanayi, yedek parça, otomobil tamiri, kalıpçılık, elektrik elektronik parça üretimi, hırdavat alet üretimi, plastik döküm, soğuk demir işlemesi, talaşlı üretim, tekstil gibi alanlara yönelmiştir. Tarımsal alan yoktur.
İlçe eski hantal görüntüsünden modern bir görüntüye geçiş aşamasındadır. Otogar'ın arkasına açılmış olan Carrefoursa ve Bauhaus, merkezde belediyenin yanında açılan Turkuazoo ilçenin ticari hayatını canlandırmıştır. Demirkapı Caddesi, Bayrampaşa'nın ticaret merkezi sayılabilir. Ayrıca yeni açılan IKEA semtin tanınmasına sebep olmuştur. 2009 yılının sonlarına doğru yapımı tamamlanan Forum İstanbul AVM hizmete açılmıştır.
Ayrıca İstanbul'un en büyük ulaşım noktası olan Büyük İstanbul Otogarı bu ilçededir.

Bayrampaşa ilçesi 11 mahalleden oluşmaktadır.

M1A ve M1B metro hatları

Bayrampaşa Belediyesi29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayrampaşa Kaymakamlığı30 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bayrampaşa 360 sanal tur Panorama
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Bayrampaşa İlçesi Tanıtımı

Bağcılar, İstanbul Avrupa Yakası'nda bir ilçedir. İstanbul'un ilçeleri arasında en fazla nüfusa sahip 5. ilçedir. Ulaşım açısından zengin bir ilçedir. Bağcılar'ın 2025 Aralık ayı itibarıyla nüfusu 707.635 olmuştur. İlçenin yüzölçümü 23 km²dir. Bağcılar ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 92 metredir.

Bağcılar Belediyesi'nin düzenlemiş olduğu "Köyden Kente Geçmişten Geleceğe Bağcılar" adlı kitabın tanıtım konferansında Bağcılar'ın bilinen tarihi ve keşfedilen yeni bilgiler detaylıca açıklanmıştır.
Bağcılar'ın 143 yıl önceki fotoğraflarına ulaşılmıştır. Genç Osman'ın 403 yıl önce Bağcılar ilçe merkezi bölgesinde cami yaptırdığı bilinmektedir. Halihazırda Bağcılar'ın merkezine sınırda bulunan Güngören ilçe sınırında kalmış yine Genç Osman'ın yaptırmış olduğu 400 yıllık bir cami bulunmaktadır.
İlçede tahrip olsa da bilinen tarihî eserler mevcuttur. Bağcılar ilçesinin askeri alanında bulunan su kemerleri zamanında İstanbul şehrinin su ihtiyacını karşılamakla görevliydi. Bağcılar'da İstanbul'a gelen tüccarların İstanbul'a giriş izni aldığı kaşıkçı hanının da varlığı bilinmektedir. Bağcılar ilçesinde varlığını sürdüren en eski tarihi yapılardan birisi de Mahmutbey Mahallesinde bulunan tarihi çeşmelerdir. Bu çeşmeler zamanında Osmanlı padişahları tarafından İstanbul'un çeşitli yerlerine yaptırılmıştır.

Bağcılar ismi üzüm bağlarının çokluğu sebebiyle verilmiş, Bağcılar belde olunca Yeşilbağ olarak değiştirilmiş ve Bağcılar ilçe olunca Bağcılar ismi tekrar verilmiştir.

Bağcılar, Osmanlı döneminde Rum ahalinin yaşadığı Mahmutbey Nahiyesi'nin köylerinden biridir.
Mahmutbey Nahiyesi İstanbul'un en eski yerleşim merkezlerinden olup 11 köyün kendisine bağlı olduğu bir yerleşim merkezi idi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstatistik Müdürlüğü'nce "İstanbul Şehri İstatistik Yıllığı 1930-31" adlı eserde bu köylerden altı tanesinin isimleri şunlardır: Avaz Köyü, Ayapa Köyü, Ayayorgi Köyü, Çıfıtburgaz Köyü, Vidoz Köyü ve Yeni Bosna Köyü. Zamanla bu köylerin isimleri Avas Atışalanı, Ayapa Kirazlı, Litros Esenler; Vidos Güngören, Ayayorgi Kayabaşı, Nifos Kocasinan ve Çıfıtburgaz ise Bağcılar olarak değiştirilmiştir. Çıfıtburgaz, "Yahudi kulesi" anlamına gelmektedir. Mahmutbey Nahıyesi 1950'li yıllarda içinde jandarma karakolu, sağlık merkezi, eczanesi, postahanesi, Elektrik Birliği, sineması, misafirhanesi, köy muhtarlığı ve okul müdürlüğü lojmanı bulunan bir köy konağına sahipti.
Bağcılar'ın ilk şehirleşme evresi için, İstanbul şehriyle tamamen bir bütünlük arz ettiği 1980'li yıllara kadar olan zaman diliminin incelenmesi gerekir. 1980'li yıllara kadar Topkapı ve Bakırköy ekseninde bir gelişim yaşandığı görülür. İlçenin günümüzde en yoğun caddelerinden biri olan, Bağcılar ile Bakırköy'ü birbirine bağlayan Bağcılar Caddesi ve ona paralellik arz eden sokaklarda, Bağcılar ilçe merkezinin tamamında ve (kısmen) Bağcılar'ın bucak merkezlerinde ilk şehirleşme evresinin olduğu tanımlanabilir. Bu bağlamda Çınar, Merkez, Sancaktepe, Yavuz Selim, Yenigün ve Yıldıztepe mahalleleri ilk şehirleşme evresi yaşanan mahallelerdir. 1990'lu yılların başında ise Güneşli ve Mahmutbey semtleri, semtleri birbirine bağlayan ara bölgelerin de tamamen şehirleşmesiyle, Bağcılar ilçe merkeziyle tamamen bir bütünlük arz etmiştir. Bağcılar'ın Topkapı-Bakırköy ekseninde gelişen bölgesi, Güngören ve Bahçelievler'inde sınırlarına dahil olan bu semtin yoğun bir parselleşme sürecinde yer alması sebebiyle 1980'lerde Parseller ismini almıştır. Semt, bu 3 ilçenin de en yoğun bölgesidir.
Bağcılar ilçesinin tamamen şehirleşmesi Bağcılar'ın 1992 yılında Bakırköy'den ayrılarak ilçe olmasına neden oldu. Bağcılar, aldığı yoğun göç ve plansızlığı ile bilinen bir ilçeydi. Şu an ise son yıllarda nüfusu düşen ve kentsel dönüşüm çalışmalarının yoğun olarak sürdürüldüğü bir ilçedir.
İlçede tarihi eşyaların görülebileceği 2 adet müze mevcuttur. Çevre ilçelerde müze olmaması Bağcılar'ı bu konuda farklı kılmıştır.

Bağcılar'daki sayılı tarihî eserlerden en dikkat çekici olanlarından biri de şapeldir. Güneşli Mahallesi'nde bulunan şapel, bir okulun duvarıyla bütünleşmiş bir şekilde, gerekli restore işlemi almamış metruk bir şekilde durmaktadır. 1912 yılına ait Osmanlı haritasında İstanbul bölgesinde şapelin olduğu bölge Ayazma olarak adlandırılmaktadır. Arkeologlar yaptığı kabaca araştırma sonucunda çeşitli tahminler yürütmüş, "3 yapının birleştiği dünyadaki tek yer." olarak tanımlamışlardır.

Bağcılar İstanbul'un Avrupa Yakası'nda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi hizmet sınırları içinde yer alır. Yüzölçümü 23 km²dir. Konut stoğunun bitmesi ve ilçede konut imarlı boş arsa kalmaması nedeniyle son yıllarda göç almamaktadır ve nüfusu düşmektedir. E-5 ile TEM Otoyolu arasında kalmaktadır. Güneyinde Bahçelievler, batısında Küçükçekmece, kuzeybatısında Başakşehir, doğusunda Güngören, kuzeyinde Esenler, Esenler ve Başakşehir'e bağlı askerî araziler bulunmaktadır. İlçe merkezi ilçenin güneydoğusundadır. Denize kıyısı yoktur. Aşınma ile meydana gelmiş yer yer düz ve dalgalı bir platoya yayılan Bağcılar ilçesinin denizden yüksekliği 50-130 metre arasında değişkenlik gösterir.

Bağcılar, kent içi ve genel ulaşım ağı itibarıyla önemli bir konumdadır. İlçenin kuzeyinden geçen TEM otoyolu ve İstanbul Çevre Yolu ilçeyi 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve Avrupa'ya bağlar. İlçenin batı sınırını oluşturan Basın Ekspres yolu ilçeyi Atatürk Havalimanı, Kuzey Marmara otoyolu, E-5 otoyolu ve İstanbul Havalimanı'na bağlar. Ayrıca ilçeden TEM ile Basın Ekspres yollarını birbirine bağlayan Mahmutbey Kavşağı da bulunur. İlçe sınırlarından M1ʙ, M3, M7 ve M9 metro hatları ile T1 tramvay hattı geçmektedir. Gelecekte yapılması planlanan HızRay / M34 hattı da ilçe sınırlarından geçecektir. Ayrıca ilçenin içinden geçen minibüs ve İETT otobüsleri ile Metrobüs'e ulaşım zor değildir. Bağcılar'da 1 bulvar, 103 cadde ve 2.679 sokak bulunmaktadır.

İlçede tekstil lokomotif sektördür. İlçede İstoç, Otocenter, Massit, sınırlarında ise Tekstilkent, Giyimkent, İkitelli Organize Sanayi Bölgesi gibi önemli ticari birimler bulunmaktadır. Önemli basın merkezleri ve bankacılık birimleri bu ilçededir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi binası bu ilçededir. Tekstil dışında gıda, metal işleri, taşımacılık sektörleri gelişmiştir. İlçenin ana ticari dokusunu küçük işletmeler oluşturur. Tarım tamamen terk edilmiştir. Demirören Holding'e bağlı basın kuruluşları Bağcılar'da yer almaktadır.

Bağcılarda aktif nüfusun 1/3'ini 7-22 yaş arası insanlar oluşturur. İlköğretim alanında okullaşma oranının en yüksek olduğu ilçelerden biri olmasına rağmen, 600.000 kişiyi kapsayan ilçe nüfusuna kayıtlı olmayan birçok göçmen ailenin de olması neden ile okul konusunda hâlâ büyük bir yetersizlik vardır. Bağcılarda ilköğretim ve lise düzeyinde 118.250 öğrenci olup bunların öğrenim gördüğü 65 okul ve 1509 derslik vardır. İlçede yükseköğretim faaliyetlerinin gerçekleştirildiği 1 üniversite ve 2 üniversite hastanesi vardır. Altınbaş Üniversitesi, Medipol Üniversite Hastanesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi ilçede yükseköğretim faaliyetlerinin gerçekleştirildiği yerlerdir. Mahmutbey semtinde 3068 kitap kapasiteli halk kütüphanesi bulunur. Bunun yanında ilçeye bağlı 22 mahallenin mahalle konaklarına da birer kitaplık kurulmuş ve burada kitapların yanı sıra el beceri kursları ve sağlık ocakları da vardır. İlki 2008 yılında açılan, 8-14 yaş arası çocukların eğitimlerine destek olabilecek toplam 16 Bilgi Evi mevcuttur.
İlçede kültür faaliyetlerine yardımcı olması amacıyla Bağcılar Kültür Merkezi kurulmuştur. Kültür merkezi içerisinde 20.000 kitap kapasiteli bir kütüphane, spor salonları, sinema-konferans salonları ve kapalı spor salonları da bulunur. İlçede park ve çocuk oyun alanı bakımından kişi başına 0,35 km² olan aktif yeşil alan yapılan yatırım programları sonucunda kişi başına 2 km²ye çıkarılmıştır.
88 cami ve mescit, 12 lise ve dengi okul, 101 ilkokul, 17 özel okul, 22 mahalle ve bunlara bağlı mahalle konakları, 25 kütüphane, 1 eğitim ve araştırma hastanesi, 41 aile sağlığı merkezi, 1 büyükşehir sağlık merkezi, 7 özel hastane, 23 özel klinik merkez, 2 verem savaş merkezi, 1 ana-çocuk sağlığı merkezi, 1 sağlık danışma merkezi ve 4 belediye kültür merkezi bulunur.

1960 yılına kadarki nüfus Bağcılar ilçe merkezi nüfusudur. 1965-1970-1975-1980 nüfusları ilçenin şu anki sınırları içerisindeki köy ve bucakların nüfusuyla hesaplanmıştır.

Bağcılar ilçesinde 22 mahalle bulunmaktadır:

1992 yılında Bağcılar'ın Bakırköy'den ayrılmasıyla Feyzullah Kıyıklık ara seçimlerde belediye başkanı seçilmiştir.
Feyzullah Kıyıklık, 2007 genel seçimlerinde milletvekili olmak için istifa etmiş ve görevi Lokman Çağırıcı'ya devretmiştir.
2022 yılında Lokman Çağırıcı'nın istifası ile yerine Abdullah Özdemir belediye başkanı seçilmiştir.
2025 yılında Abdullah Özdemir, AK Parti İstanbul İl Başkanı görevine getirileceği için istifa etmesi ile yerine Yasin Yıldız belediye başkanı seçilmiştir.

Altınbaş Üniversitesi
Medipol Üniversitesi (Üniversite Hastanesi)
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (Üniversite Hastanesi)
Atlas Üniversitesi (Üniversite Hastanesi)

Bağcılar'daki hastaneler aşağıdadır.

Bağcılar Belediyesi'nin kardeş belediyeleri şunlardır:

 Kastamonu – Hanönü, Türkiye
 Malatya – Battalgazi, Türkiye
 Giresun – Çamoluk, Türkiye
 Muş – Korkut, Türkiye
 Çanakkale – Evreşe, Türkiye
 Çanakkale – Ezine, Türkiye
 Çanakkale – Terzialan, Türkiye
 Çanakkale – Karabiga, Türkiye
 Muş – Malazgirt, Türkiye
 Rize – İkizdere, Türkiye
 Sinop – Durağan, Türkiye
 Erzurum – Köprüköy, Türkiye
 Kastamonu – İnebolu, Türkiye
 Çanakkale – Geyikli, Türkiye
 Çanakkale – Kalkım, Türkiye
 Sivas – Suşehri, Türkiye
 Adıyaman – Kahta, Türkiye
 Afyonkarahisar – Sandıklı, Türkiye
 Amasya – Taşova, Türkiye
 Ankara – Keçiören, Türkiye
 Ardahan – Çıldır, Türkiye
 Artvin – Hopa, Türkiye
 Batman – Balpınar, Türkiye
 Bayburt – Arpalı, Türkiye
 Bayburt – Merkez, Türkiye
 Bingöl – Sancak, Türkiye
 Bingöl – Merkez, Türkiye
 Bitlis – Adilcevaz, 

Başakşehir, İstanbul'un bir ilçesidir. 2008 yılında Küçükçekmece, Esenler ve Büyükçekmece ilçelerinden ayrılarak ilçe yapılmıştır. Başakşehir, kuzeyde Arnavutköy, kuzeydoğuda Sultangazi ve Eyüpsultan, doğuda Esenler, güneyde Bağcılar, Küçükçekmece ve Avcılar ile batıda Esenyurt ilçeleriyle çevrilidir.
Başakşehir, Türkiye'de yabancı uyruklu vatandaşların en çok tercih ettiği ilçelerden biridir. İlçenin yoğun göç alan bir bölge olmasından dolayı Arapça, Rusça, İngilizce ve Fransızca konuşanların oranı yüksektir. Orta Doğu ve Afrika'dan aldığı göçler dolayısıyla Arapça, Fransızca ve İngilizce konuşanlar çoktur. Rusçayı ise genelde Rusya'dan göç eden halkların yanı sıra Orta Asya Türkleri'de konuşur. Arap nüfusunun fazlalığı nedeniyle bölgede Araplar için özel okullar bulunmaktadır.

İlçenin kurulduğu bölgede Osmanlı döneminde devletin barut ihtiyacını karşılamak üzere Azatlı baruthanesi kurulmuş, bölge Azatlık adıyla anılmıştır. İlçede tarihi özelliği bulunan diğer yapılar, Resneli Niyazi Bey'e ait Resneli çiftliği ve İstanbul'daki bilinen ilk yerleşim yeri olan Yarımburgaz Mağarası ve baruthaneye su sağlamak için kurulmuş Şamlar bendi'dir.
2000'li yıllarda Başakşehir 1. ve 2. etapları, Altınşehir merkezi, Güvercintepe, Şahintepe mahalleleri ve Kayabaşı köyü Küçükçekmece Belediyesi'ne, 4. Etap ve 5. Etap'ı Esenler Belediyesi'ne, Bahçeşehir ise Büyükçekmece ilçesine bağlı bir belde belediyesi durumundaydı. Fakat son yapılan düzenlemelerle bu semtler birleştirilerek Başakşehir ilçesi kuruldu.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Başakşehir ilçesinin 11 mahallesi bulunmaktadır.

İlçede Devlete bağlı faaliyet gösteren, 1 adet Genel Lise (Düz Lise), 4 adet Anadolu Lisesi, 2 adet İmam Hatip Lisesi, 1 Adet Çok Programlı Lise ve 6 Adet Mesleki Teknik Eğitim Lisesi olmak üzere toplam 14 adet lise, 21 adet İlkokul, 18 adet Ortaokul, 2 adet İmam Hatip Ortaokulu, 5 adet anaokulu (Okul Öncesi Eğitim Kurumu), 1 adet Rehberlik ve Araştırma Merkezi, 1 adet Halk Eğitimi Merkezi ve 1 adet Mesleki Eğitim Merkezi bulunmaktadır. 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu kapsamında faaliyet gösteren özel öğretim kurumları ise; 1 adet üniversite, 1 adet Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi, 1 adet Anadolu İletişim Meslek Lisesi, 2 adet Özel Anadolu Sağlık Meslek Lisesi, 3 adet Özel Meslek-Teknik Lise, 10 adet Anadolu Lisesi, 1 adet Fen Lisesi, 1 adet Fen ve Teknoloji Lisesi, 1 adet Özel Hazırlık Sınıfı Bulunan Anadolu Lisesi olmak üzere toplamda 21 adet Özel Lise, 12 adet Özel Türk İlkokulu, 10 Adet Özel Türk Ortaokulu, 55 adet Özel Türk Okul Öncesi Eğitim Kurumu (Anaokulu), 10 Adet Özel Çeşitli Kurs, 28 adet Özel Dershane, 14 adet Özel Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu, 10 adet Özel Öğrenci Etüt Eğitim Merkezi, 7 adet Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ve 5 adet Özel Öğrenci Yurdu bulunmaktadır. 1 adet devlet hastanesi, 1 adet şehir hastanesi ve ilçe genelinde toplam 6 adet sağlık ocağı bulunur.

İlçeye ulaşım TEM otoyolu ve Demiryolu ile gerçekleştirilmektedir. İlçeye otobüs seferleri de bulunmaktadır. Demiryolu ile ulaşım Ispartakule Tren İstasyonu ile sağlanmaktadır. Başakşehir Belediyesi tarafından Halkalı Tren İstasyonu ile Bahçeşehir Tren İstasyonu arasında geçici süre ile mekik tren seferi yapılması için TCDD'ye başvuruda bulunulmuş ve kabul edilmiştir. Marmaray'la entegre çalışan B2 hattı, ilçe sınırları içindeki Bahçeşehir ve Ispartakule istasyonlarına günde iki sefer yaparak bölge halkına Marmaray bağlantısı sağlamaktadır. 7 Temmuz 2013 tarihinde resmi açılışı yapılan M3 Metro Hattı ile başlangıçta 5. Etap Metrokent'e ve 29 Mayıs 2021 tarihinde resmi açılışı yapılan M9 Hattı ile Atatürk Olimpiyat Stadyumu'na ve Mall of İstanbul'a kadar metro ulaşımı sağlanmıştır. M3 hattı daha sonra Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'nden geçecek şekilde Kayaşehir'e uzatılmıştır. Güney yönlü uzatma çalışmalarının da tamamlanmasıyla diğer raylı sistemlere entegre olan bu hatlar sayesinde Başakşehir'den Pendik'e ve Gebze'ye kadar raylı sistemler ile ulaşım mümkün hale gelmiştir. Ayrıca Başakşehir Belediyesi tarafından Güvercintepe bölgesinde yaşayan vatandaşların Olimpiyat Metro İstasyonu'na rahat ve hızlı ulaşması amacıyla yaya viyadüğü yapılmıştır. 19 Haziran 2026 tarihinde M11 hattının Arnavutköy-Halkalı kesiminin açılmasıyla ilçeye hizmet veren metro hattı sayısı üçe yükselmiştir. Yarı ring şeklindeki bu hatla ilçe Halkalı Tren İstasyonu'na, İstanbul Havalimanı'na ve devamında Gayrettepe'ye kadar doğrudan metroyla bağlanmıştır.

Başakşehir ilçesi İstanbul'un en büyük hastanesi olan Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'ne sahiptir. Bu şehir hastanesi çevre ilçelerin yanı sıra çevre illere de hizmet vermektedir. İlçede ayrıca Başakşehir Devlet Hastanesi ve Başakşehir Tıp Merkezi gibi hastanelerin yanı sıra özel hastaneler ve polikinlikler bulunmaktadır.

İlçenin profesyonel futbol liglerindeki en büyük temsilcisi İstanbul Başakşehir FK olmuştur. Başakşehir FK, 1990 yılında İstanbul Belediye Başkanı, Nurettin Sözen tarafından kurulmuştur. 2014 yılının Haziran ayına kadar İstanbul Büyükşehir Belediyespor bünyesinde faaliyet göstermesinin ardından 4 Haziran 2014'te belediye bünyesinden ayrılıp faaliyetlerine futbol kulübü olarak devam etme kararı almış, ismini de İstanbul Başakşehir Futbol Kulübü olarak değiştirmiştir. Kulüp maçlarını Başakşehir'de bulunun Başakşehir Fatih Terim Stadyumu'nda oynayan takım, 2019-20 sezonunda Süper Lig şampiyonluğuna ulaşmıştır.
Seyirci kapasitesi olarak Türkiye'nin en büyük stadyumu olan ve ismini modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ten alan Atatürk Olimpiyat Stadyumu Başakşehir'dedir. 2002 yılından beri faaliyet gösteren stadyum, 2005 ve 2023 yıllarında UEFA Şampiyonlar Ligi finallerine ev sahipliği yapmıştır.

İlçenin kuzeyi ormanlarla kaplıdır, kalan bitki örtüsü bozkır ve çalılıklardan oluşur. Resneli Çiftliği'nin içinde bulunduğu Sazlıdere vadisinde bitki çeşitliliği çok fazladır. İlçede Sazlıdere akarsuyu ve Ayamama deresi doğar, Ispartakule deresi ise içinden geçer.
İlçenin yüzölçümü 107 km²dir. Başakşehir ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 110 metredir.

İlçede sosyal yaşam, Başakşehir Millet Bahçesi, Sular Vadisi ile Bahçeşehir'deki yapay gölet ve çevresindedir. Bahçeşehir'deki gölet, Türkiye'nin en büyük yapay göletidir. Başakşehir Millet Bahçesi ise 360 bin metrekare büyüklüğünde ve kendi kendini temizleyen 15 bin 600 metrekarelik Biyolojik göle sahiptir. Bunun dışında Atatürk Olimpiyat Stadyumu ve Başakşehir Fatih Terim Stadyumu bu ilçede bulunmaktadır. TOKİ tarafından geliştirilen ve Türkiye'nin en büyük uydukent projesi olan 65.000 konutun planlandığı Kayaşehir projesi de bu ilçe sınırları içindedir.
İlçede oturanlar genelde orta ve üst sınıf muhafazakarlardan oluşur. Öyle ki ilçe kurulduğundan itibaren yapılan bütün yerel ve genel seçimlerde hep Adalet ve Kalkınma Partisi birinci parti olmuştur.

Bereketzade Ali Efendi Camii, İstanbul'un Beyoğlu semtinde, Galata Kulesi'nin hemen altında 15. yüzyılda inşa edilmiş cami.
İstanbul'un fethinden sonra Galata da inşa edilen ilk cami olarak bilinir. İçinde bulunduğu Bereketzade Mahallesine adını  verir. Günümüzde Beyoğlu Göz Hastanesi olan eski İngiliz Bahriye Hastanesi'nin yakınında bulunan ibadethane, ahşap çatılı klasik bir mahalle mescididir. Banisi, Galata Kulesi dizdarlarından Bereketzade Hacı Ali Bin Hasan'dır.
Kaynaklarda bir medrese ve çeşmesinden de bahsedilir. Medrese günümüze ulaşamadı; zaman içerisinde harap olan çeşmenin yerine ise 1732 tarihinde Defterdar Mehmed Efendi tarafından yeni bir çeşme yaptırıldı.
1920'li yıllarda ibadete kapatılan cami, 1939'da İstanbul Anıtlar ve Müzeler Müdürlüğü tarafından "korunması gereken yapı" statüsüne alındı. Koruma kararına rağmen 1948-1952 yıllarında belediye tarafından yıllarda tamamen yıkıldı; arsası otoparka çevrildi. Bereketzade çeşmesi ise bulunduğu yerden kaldırılıp Galata Kulesi’nin Beyoğlu yönündeki duvar kalıntısının önüne nakledildi.
Cami, 1990’lı yıllarda Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun onayı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edildi.
Cami kitabesinde, Galata Kulesi’nden mescidin minaresine ve buradan da aşağıya Karaköy eski limana inen, ancak bir kişinin geçebileceği gizli bir geçidin olduğu yazılıdır.
Hüseyin Ayvansarayî’nin "Hadikatül Cevami" adlı eserinde cami civarında üzerinde yazı olmayan ve Bereketzade Ali Efendi'ye ait olduğu belirtilen bir mezar taşından söz edilir. Ancak günümüze böyle bir mezar kalıntısı ulaşmamıştır.

 OpenStreetMap'te Bereketzade Ali Efendi Camii ile ilgili coğrafi veriler

Beykoz, İstanbul ilinin bir ilçesidir. Çatalca-Kocaeli bölümünün Kocaeli Yarımadası batısında yer almakta olup; batıdan İstanbul Boğazı, doğudan Şile ilçesi, kuzeyden Karadeniz ve güneyden de Çekmeköy, Üsküdar ve Ümraniye ilçeleri ile çevrelenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yapılan sanayi ağırlıklı çalışmaların etkisiyle fabrikaların çoğalması sonucu genelde işçi kesimin tercih ettiği yerleşim yeri olan Beykoz, son yıllarda üst gelir seviyesi kesimden de talep görmektedir.

Deniz seviyesinden başlayarak 240 metreye kadar yükselen Beykoz'un engebeli arazisini Riva, Küçüksu ve Göksu dereleri parçalamıştır. Beykoz ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 124 metredir. İlçe ve yakın çevresinde Akdeniz iklimi ile Türkiye'de Karadeniz iklimi nin karışımı olan “Geçiş Tipi İklim” etkilidir. Yazlar, Akdeniz kadar sıcak olmamakla birlikte Karadeniz kadar yağışlı değildir. Beykoz ve çevresi başta kestane, meşe, gürgen, ıhlamur, kayın, kızılağaç ve fındık ağaçlarından oluşan doğal orman örtüsüyle kaplıdır.
İlçenin yüzölçümü 310 km²dir.

Rivayete göre Farsçada köy anlamına gelen kos sözcüğünün Türkçe bey sözcüğüne eklenmesi sonucunda ortaya çıkan Beykos (Beyköyü) sözcüğü kentin adı olarak kalmıştır. Beykos zamanla Beykoz'a dönüşmüştür. Bilinen bir başka rivayet ise, Beykoz isminin, kentin Osmanlı idaresi altına girdiği dönemden sonra kentte inşa ettirilen On Çeşmeler adlı bir çeşmenin yanında bulunan büyük bir ceviz ağacına binaen ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu rivayete göre söz konusu dönemde "koz" sözcüğü "ceviz" sözcüğünü nitelemek üzere kullanılmaktadır. Bu yörede ceviz ağaçlarının çok fazla sayıda bulunması nedeniyle de bu yöreye Binkos adının verildiği ve bu ismin zamanla Beykoz ismine dönüştüğü öne sürülmektedir.

Beykoz'un tarihine ilişkin olarak bilinen en eski tarih MÖ 700'lerdir. Bu dönemde deniz yoluyla gelip Beykoz'u kendilerine yurt edinen Traklar, Beykoz'da yerleştiği bilinen ilk halk olarak karşımıza çıkar. Her ne kadar sanat tarihçileri ve arkeologlar çok daha önceki dönemlerde Karadeniz'den Boğaz'a doğru seyreden tepelerde Apollon tapınağı benzeri yapıların olduğunu öne sürmekte ve dolayısıyla da Beykoz'un bir kent olarak tarihini çok daha önceki tarihlere götürmek gerektiğini iddia etseler de, örgütlü bir toplumsal hayatın Beykoz'da söz konusu tarihle birlikte başladığını söyleyebiliriz.

Traklar Beykoz'a geldiklerinde, kralları Amikos'un ismine dayanarak, buraya “Amikos” adını vermişlerdir. Amikos, Beykoz'un bilinen en eski adıdır. Boğaz'ı geçerek Beykoz'a gelen Traklar burada Bebrik Devleti'ni kurmuşlardır. Bir rivayete göre Bebrikler isimlerini Akdeniz kıyısında, Pirenelerin kuzeyinde ve güneyinde bulunan eski bir İber kavminden almışlardır. Bebrikler M.Ö. 337 yılında Bitinyalıların saldırısına uğramış ve Bebrik Devleti uzun süren kanlı mücadele ve savaşların ardından yıkılmıştır.
Bitinya dönemi, Beykoz'un yavaş yavaş gelişmeye başladığı bir dönemdir. Beykoz (Amikos), yönetim mekanizmasının babadan oğula geçen bir krallık sistemine bağlı olduğu Bitinyalılar devrinde tam dokuz kral görmüştür. M.Ö. 74 yılında Bitinya kralı IV. Nicomedes ölüm üzereyken tüm krallığını Roma imparatorluğuna devretmiştir. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu Bitinya'yı bir eyalet olarak ilan etmiştir. Ancak Pontus kralı III. Mithridates Bithinya'yı zaptetmiş ve M.Ö. 74 yılının ortasında Roma İmparatorluğu bölgeyi yeniden ele geçirmek üzere, askeri bir birlik hazırlamış ve bölgeye yollamıştır. On yıllık bir mücadele neticesinde M.Ö. 65 yılında Bithinya Roma İmparatorluğu tarafından ele geçirilmiş, Pontus toprakları da Bithinya topraklarına dahil edilmiştir. III. Mithridates'in M.Ö. 63 yılında yakalanması ile birlikte tarihte Üçüncü Mithridates Savaşı olarak bilinen savaş son bulmuştur.

M.S. 395 yılında Roma İmparatoru Büyük Teodosyus, imparatorluğu Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye bölene dek Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan Beykoz, bu tarihten itibaren Bizans İmparatorluğunun egemenliği altına girer.
Pers İmparatorluğu 609 yılında Beykoz'u sınırlarına dahil eder. Persler altmış yıl bu topraklarda kaldıktan sonra, 669 yılında Müslüman Araplar bu toprakları Perslerden alırlar. Kısa bir süre sonra çekilen Arapların ardından bölgenin hakimiyeti yeniden Bizanslıların eline geçer. Bizanslıların bölgedeki bu üstünlükleri yedi yüz yıldan daha fazla, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid'ın bölgeyi ele geçirdiği tarih olan 1402 yılına kadar devam eder. İstanbul'un 2. Mehmet tarafından fethinden 51 yıl önce, Beykoz (Amikos) Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içerisine dahil edilir. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına dahil edilen kentin adı bundan böyle Amikos değil, Beykoz'dur. 

Beykoz 28 Mayıs 1928 tarih ve 900 sayı ile resmi gazetede yayımlanarak 1 Haziran 1928 tarihinde 1282 sayılı kanun ile ilçe oldu.

Anadolu Hisarı (Yıldırım Bayezid yaptırmıştır)
Kaymakdonduran Çeşmesi (Kanije Beylerbeyi Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır.)
İshak Ağa Çeşmesi
İskenderpaşa Camii (Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.)
Göksu Mihrişah Valide Sultan Camii (Orijinali, Mihrişah Sultan tarafından 1750'lerde yaptırılmıştır)
Küçüksu Kasrı (Sultan I. Mahmut'a hediye olarak yaptırılmıştır)
Anadolu Feneri
Hidiv Kasrı (Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa yaptırmıştır)
Mecidiye Kasrı

2024 TÜİK verilerine göre ilçede 245.440 kişi yaşamaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe, 45 mahalleden oluşmaktadır. Büyükşehir yasası ile köyden mahalleye dönüştürülen yerleşimlerin nüfusları düşüktür. Elmalı Mahallesi orman içine sonradan yerleşilerek oluşmuş köy niteliğinde olup, Karadeniz köyleri özelliğini taşır.

15 Beykoz - Üsküdar
15F Beykoz (Şahinkaya) - Kadıköy
15BK Beykoz - Kadıköy
15A Anadolu Kavağı - Kavacık Aktarma
121A Beykoz - Mecidiyeköy
15TY Tokatköy - Beykoz Devlet Hastanesi
11H Ortaçeşme - Ümraniye
135A Anadolu Kavağı - Beyko

Beykoz Belediyesi, Beykoz İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü ile ilçede bulunan çeşitli vakıf ve derneklerin işbirliği sayesinde halk oyunları, tiyatro etkinlikleri ve çeşitli yarışmalar yapılmaktadır. Ayrıca İSMEK'in açtığı kurslara da büyük rağbet vardır. İlçede bir de Halk Eğitim Merkezi bulunmaktadır Kütüphanelerin ve çok amaçlı salonların yetersizliği, kültürel faaliyetlerin istenilen düzeye ulaşmasını engellemektedir. İlçede 3 sinema, 3 kütüphane, 11 spor kulübü, 1 spor salonu, 3 futbol sahası, 4'ü şahıslara ait 26 halı saha mevcuttur. Beykoz Çayırı'nda yapılmaya başlayan geleneksel Beykoz Şenlikleri kültürel etkinliklerin sergilendiği önemli bir faaliyettir. Beykoz Çayırı'ndaki askeri kışlanın ve (halk tarafından Saray Hastanesi) olarak bilinen Beykoz Kasrı'nın yakın tarihte turizme açılacak olması turizmi geliştirmiştir.

Beykoz merkezindeki Abraham Paşa Korusu çeşitli turistik tesislerle yeniden düzenlenmiştir. Kanlıca'da bulunan Mihrabad Korusu Boğaz manzaralı görünümüyle en gözde mesire alanları arasında yer almaktadır.
Beykoz tarihi yalıları ile de ünlüdür. Anadolu Hisarı'ndan Beykoz Yalıköy'e kadar birçok özel mülk konumunda olan tarihi yalılar, Boğaz görünümüne güzellik katmaktadır. Bu yalıların en önemlisi Anadolu Hisarı'ndaki Hekim Paşa Yalısı'dır.
%60'ı orman alanı olan Beykoz, İstanbul halkının hafta sonu dinlenme ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılamaktadır. Anadolu Kavağı, Anadolu Feneri, Poyraz Köy, Riva (Çayağazı), Cumhuriyet, Alibahadır, Değirmen Dere, Bozhane, Göllü, Akbaba, Polonezköy en çok ilgi çeken mesire alanlarıdır. Turizm alt yapısı ve tesisleri yetersizdir. Polonezköy'de bulunan otel ve pansiyonlar dışında turizm amaçlı tesis çok azdır.
Boğaz eskiden beri balıkçılığı ile meşhur olmasına rağmen Beykoz bu açıdan da istenilen ölçüde tanıtılamamıştır. Anadolukavağı'ndaki balık lokantaları deniz ve kara yoluyla gelen yerli ve yabancı turistlerin rağbet ettikleri yerlerdendir. Akbaba köyünde bulunan Akbaba Sultan Türbesi ve Mescidi, Anadolu Kavağı Yuşâ Tepesi'ndeki Yuşâ Türbesi, Kanlıca'daki İskender Paşa Türbesi ve Camii, Dereseki köyündeki Kırklar Baba Türbesi, Orta Çeşme'deki Uzun Evliya Türbesi çok sayıda ziyaretçi çeken yerledir. İlçe sınırları içinde bulunan ve Türkiye'de Kültür ve Tabiatı Koruma Vakfının belirlediği anıtsal ve korunmaya değer ağaçlar vardır ki bunlardan bazıları; Kaymak Donduran da 200 yaşındaki kestane ağacı, Beykoz Çayırı'ndaki 200 yaşındaki Çınar Ağaçları örnek verilebilir.

1907 yılında Mısır'ın son hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından İtalyan mimar Delfo Seminati'ye yaptırılmıştır. Dönemin mimari modasına uygun olarak art nouveau tarzındadır.

I. Süleyman ve II. Selim dönemlerinin devletin ileri gelenlerinden, “Mağusa Fatihi” olarak tanınan Gazi İskender Paşa (ö. 1570) tarafından yaptırılmıştır.

Beykoz Merkez bucağına bağlı Dereseki Köyündedir.

Anadolukavağı sırtlarındaki Doğu Roma döneminden kalma kaledir.

1986 yılında spora açılan salon 1750 seyirci kapasiteli olup 60 araçlık otoparkı mevcuttur. Beykoz Belediyesi tarafından işletilen salonu Türkiye Basketbol Ligi'nde Beykoz SK kullanmaktadır.

Beykoz Kasrı 1845-1854 Abdülmecid
Küçüksu Kasrı 1752 I. Mahmut
Anadoluhisarı Kalesi 1396 Yıldırım Bayezit (Güzelcehisar Kalesi)
Mihrişâh Sultan Çeşmesi 1806 III. Selim
Midillili Ali Reis Camii 1593 Midillili Ali Reis tarafından yaptırılmıştır.
On Çeşmeler(İshâk Ağa Çeşmesi) 1550-1747 I. Mahmud
Paşa Çeşmesi 1870 Abdülaziz
Anadolu Feneri ve Camii 1567 (I. Mahmud döneminde yaptırılmıştır)

 Prizren, Kosova
 İskele, KKTC
 Zakopane, Polonya
 Mohaç, Macaristan
 Mülheim an der Ruhr, Almanya
 Srebrenitsa, Bosna-Hersek
 Berde, Azerbaycan
 Beyt Hanun, Filistin

2025 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik yapılan operasyonların 5. Dalgasında seçilmiş belediye başkanı Alaattin Köseler'in tutuklanmasının ardından 10 Mart tarihinde yapılan Belediye Meclis seçimlerinde CHP'nin adayı Özlem Vural Gürzel belediye başkan vekili seçilmiştir.
5 Eylül tarihi itibarıyla Alaattin Köseler'in tahliyesine karar veri

Beylikdüzü, İstanbul ilinin batıdaki ilçelerinden biridir. Güneyinde Marmara Denizi, doğusunda Avcılar, batısında Büyükçekmece, kuzeyinde ise Esenyurt ilçeleri vardır. İlçenin yüzölçümü 39 km²dir. Beylikdüzü ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 109 metredir.

Beylikdüzü İstanbul'un gecekondu yapılaşması çok düşük olan ilçelerinden birisidir. Beylikdüzü ilçesi kişi başına 10 m²yi aşan yeşil alanları ile bir Avrupa kenti standartındadır. Beylikdüzü ilçesinin hemen hemen her sokağı ve caddesinde simetrik aralıklarla ağaçlar bulunmaktadır. Geniş caddeleri, bulvarları, kaldırımları ve yeşil alanları ile Beylikdüzü İstanbul'un planlı kentleşmiş bir ilçesidir. Cumhuriyet Mahallesi ve Adnan Kahveci Mahallesi arasında kalan bölgede Beylikdüzü Yaşam Vadisi adında bir yeşil alan bulunup bu alan sahile kadar uzanmaktadır. Aynı zamanda bu vadi, İstanbul'daki ilk Yaşam Vadisi olma özelliğine sahiptir. Kumkapı'da bulunan İstanbul Su Ürünleri Hali, Beylikdüzü ilçesi Gürpınar sahiline taşınmıştır.

MÖ 7. yüzyılda ilk yerleşimin başladığı Beylikdüzü'nün kurucularının Helenler olduğu varsayılır. MÖ 2. yüzyılda yerleşimlerden biri olan Beylikdüzü, İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmıştır. Beylikdüzü, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde orduların konaklama yeri olduğundan, bölgede yoğun bir yerleşim olmamıştır.

Beylikdüzü ilçesinin çekirdeğini oluşturan yerleşme Kavaklı'dır. Osmanlı devrinde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında "Gardan" veya "Gardas" (Yun. Γαρδάς) olarak anılan köyün adı ilerleyen yıllarda köyün doğal iklimine çok kolay ayak uyduran kavak ağaçlarının yoğunluğundan ilhamla "Kavaklı" olarak değiştirilmiştir.
Uğradığı nüfus artışı nedeniyle Kavaklı köyünde 1993'te belediye teşkilâtı kurulması kararlaştırılmıştır. 1 Aralık 1993 tarih ve 21.775 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan İçişleri Bakanlığı'nın 93/42.466 sayılı kararı ile Kavaklı, Büyükçekmece'ye bağlı bir belde belediyesi olmuştur. 2002 yılında Kavaklı adı, Silivri ilçesinde de aynı isimde bir yerleşim yerinin bulunmasının da etkisiyle 2002/4962 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Beylikdüzü olarak değiştirilmiştir.
22 Mart 2008 Tarihli ve 26824 Sayılı Resmî Gazetede yayınlanan "Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun" çerçevesinde komşu Gürpınar ve Yakuplu belediyeleriyle birleştirilerek "Beylikdüzü" adıyla ilçeye dönüştürülmüştür.

Beylikdüzü özellikle 1999 Marmara Depremi sonrasında eski ve çürük yapılardan kaçıp Beylikdüzü'ne taşınan İstanbullular ile büyük bir göç almış ve büyümeye başlamıştır. Metrobüs inşaatı ile ikinci göç dalgasına uğramıştır. Beylikdüzü'nün nüfusu göç ile oluştuğu ve nispeten yeni kurulmuş bir yerleşim yeri olduğu için her geleni kucaklayan ve sınıflaşmanın olmadığı dinamik bir semt karakterine sahip olmuştur. Beylikdüzü'nün popüleritesi son zamanlarda çok artmış ve nitelikli konut yatırımının çekim merkezi haline gelmiştir. Beylikdüzü İstanbul'da en fazla prim yapan bölge olarak yatırımcısına en çok kazandıran ilçe olmuştur.

Beylikdüzü ilçesi, 11 mahalleden oluşmaktadır.

Beylikdüzü sahillerinde deniz suyunun ortalama sıcaklığı 14,4 °C'dir. Yıllık ortalama yağış 54,2 mm'dir. Aralık rüzgârların en hakim olduğu aydır. Beylikdüzü'nde maksimum kar kalınlığı 60 cm'dir. Beylikdüzü denizden ortalama 150 metre yüksekte kaldığı için İstanbul'un merkez ilçelerine nazaran daha nemsiz, temiz ve rüzgârlı bir havaya sahiptir ve kışları sert geçmektedir. Beylikdüzü'nün hemen hemen her yerinde ağaçlık alanlar bulunduğu için mevsim geçişleri bir görsel şölene dönüşmektedir.

Beylikdüzü'ne ulaşım ilçeye Metrobüs hattının uzatılması ile rahatlamıştır. Metrobüs ile Beylikdüzü'ne 24 saat ulaşım mümkündür. Beylikdüzü Zincirlikuyu arası Metrobüs ile ortalama 60 dakika sürmektedir. Metrobüs dışında ilçeye Taksim'den ekspres otobüsler hareket etmektedir, 145T otobüsü Taksim'den doğrudan Cumhuriyet, Barış, Büyükşehir mahallelerine, 145M otobüsü ise Beykent'den doğrudan Taksim'e gitmektedir. Beylikdüzü ilçesi E-5 karayolu üzerinde yer aldığı için Yenibosna ve Bakırköy kalkışlı Büyükçekmece yönüne giden tüm toplu taşıma araçları ile ulaşım sağlanabilir.
Ayrıca yakın gelecekte Beylikdüzü-Sefaköy Metrosu'nun İBB tarafından temelinin atılması planlanmaktadır. Bu hat aynı zamanda Yenikapı-Sefaköy metro hattına bağlanacaktır.
Beylikdüzü Atatürk Havalimanı'na 13 km uzaklıktadır. Beylikdüzü'den TEM'e (Avrupa Transit Karayolu) Hadımköy ve Esenyurt olmak üzere 2 adet bağlantı yolu vardır.

Beylikdüzü ekonomisi genel olarak sanayi ve ticarete dayalıdır. İlçede Türkiye'nin en büyük konteyner limanı olan Ambarlı Limanı yer almaktadır. Ambarlı Limanı dünyada en büyük 50 konteyner limanı içerisinde yer almaktadır. Ambarlı Limanı'nın doğusunda bulunan Yakıt Dolum Ve Dağıtım Tesisleri ve Termik Santral ilçe ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır. Ambarlı Limanı'nın yanına West Istanbul Marina inşa edilmiştir. İlçede Beylikdüzü Organize Sanayi Bölgesi çatısı altında Birlik Sanayi Sitesi, Bakırcılar Sanayi Sitesi, Mermerciler Sanayi Sitesi ve Beysan Sanayi sitesi ilçe ekonomisinin sanayi dalını oluşturur. Beylikdüzü Beykent bölgesinde Arçelik fabrikası bulunmaktadır. İlçede zirai faaliyet olarak arıcılık yapılmaktadır, Gürpınar bölgesinde ise balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır. İstanbul Su Ürünleri Hali Gürpınar'dadır. Son 5 yılda ilçe ekonomisi daha çok konaklama sektörüne kaymıştır. 2014 yılı verilerine göre ilçede 5000 konutluk dev bir kısa süreli ev kiralama sektörü oluşmuştur. Beylikdüzü günlük kiralık ev ilanlarına internet üzerinde sıkça rastlayabilirsiniz. Metrobüs hattının 24 saat hizmet vermesiyle İstanbul'un her ilçesinden bu evlere çok ciddi talep olmaktadır.

İlçede geniş spor olanakları bulunmaktadır. Beylikdüzü Sahil'de Rüzgâr Sörfü Spor Kulübü ve TSSF Sualtı Sporları Eğitim Merkezi bulunmaktadır. Cumhuriyet Mahallesi'nde Icetanbul Buz Pisti ve kapalı halı saha yer almaktadır. Ayrıca Beylikdüzü Kayak İhtisas Spor Kulübü 2012 kış mevsiminde E-5 karayolu üzerinde yer alan yeni Beylikdüzü Meydanı'nda kayak yaparak yazılı ve görsel yayında geniş bir şekilde yer almıştır. Beylikdüzü Olimpik Yüzme Havuzunun inşası devam etmektedir. Adnan Kahveci Mahallesi bulvarlarında ve Gürpınar sahilde araçların giremediği özel bisiklet yolları vardır. 2013 yılı One Dünya Windsorf Şampiyonası ve Tekerlekli Kayak Turnuvası Beylikdüzü ilçesinde yapılmıştır. 

Eğitimle ilgili sayılar:

Okul/Kurum: 167
Derslik: 1.934
Öğrenci: 55.858
Öğretmen: 1.727
Derslik Başına Düşen Öğrenci: İlkokul + Ortaokul: 31
Genel Ortaöğretim: 34
Mesleki ve Teknik Ortaöğretim: 44
Devlet okulu statüsünde bir Fen Lisesi ve bir Sosyal Bilimler Lisesi mevcuttur: Yaşar Acar Fen Lisesi ve Vali Muammer Güler Sosyal Bilimler Lisesi.

Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. Adnan Kahveci Mahallesi'nde Balıkçı Kenan Deniz Canlılar Müzesi bulunmaktadır. Beylikdüzü TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi 22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'nde her sene İstanbul Uluslararası Kitap Fuarı ve diğer (Autoshow, vb.) etkinlikler düzenlenmektedir. Ayrıca her sene Gürpınar sahilde Geleneksel Beylikdüzü Balık Festivali ve Sahil Festivali yapılmaktadır.

Kavaklı Belediyesi (Belde belediyesi) olarak

İlçe belediyesi olarak

22 Mart 2008 Tarihinde Gürpınar ve Yakuplu beldeleri birleştirilerek "Beylikdüzü" adıyla ilçeye dönüştürülmüştür

19 Mart 2025 tarihinde Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık hakkındaki iddialardan dolayı tutuklanıp, içişleri bakanlığı tarafından görevden geçici süreyle uzaklaştırılmış olup, Beylikdüzü Belediye Meclisi'nde yerine Önder Serkan Çebi Seçilmiştir.

Beylikdüzü bölgesiyle ilgili ciddi bir isim, semt ve ilçe sınırı karmaşası yaşanmaktadır. 2009 yılında Beylikdüzü ilçesi oluşturulmadan önce "Beylikdüzü" ismi bu bölgede bulunan düzlüğün tamamını anlatan bir semt olarak addedilmiştir. 2009 yılında E-5 sınır kabul edilerek bu düzlüğün E-5'in kuzeyinde kalan bölgesi Esenyurt ilçesine, güneyinde kalan bölgesi ise Beylikdüzü ilçesine bağlanmıştır. Durum böyle olunca "Beylikdüzü" artık yeni bir ilçenin ismi olmuş ancak eskiden beri Beylikdüzü olarak söylenen tüm bölgeyi kapsayamamıştır. Beylikdüzü olarak bilinen bölgenin bazı kısımları Esenyurt ve Büyükçekmece ilçeleri içerisinde kalmıştır. Beylikdüzü ilçesi kapsamı dışında kalıp eskiden Beylikdüzü olarak bilinen düzlük bölgelerden bazıları bugün Esenyurt ilçesine bağlı olan Güzelyurt Mahallesi ve Büyükçekmece ilçesine bağlı olan Cumhuriyet Mahallesi'dir.

Beylikdüzü ve Esenyurt ilçelerinde birer "Cumhuriyet Mahallesi" bulunması ve bu mahallelerin birbirlerine komşu olmaları var olan karmaşayı daha da bulandırmaktadır. Üstelik Beylikdüzü Cumhuriyet Mahallesi ve Esenyurt Cumhuriyet Mahallesi'nin hemen batısında bir adet Büyükçekmece Cumhuriyet Mahallesi bulunmaktadır, bahsi geçen üç mahalle de Beylikdüzü düzlüğü içerisinde yer almaktadır ancak sadece bir tanesi Beylikdüzü ilçesi sınırı içerisindedir. Metrobüs hattının "Cumhuriyet Mahallesi" durağı aslında hem Beylikdüzü Cumhuriyet hem de Esenyurt Cumhuriyet Mahallesi arasındadır. Metrobüs'ün son durağı TÜYAP ise aslında Büyükçekmece Cumhuriyet Mahallesi'nde yer almaktadır.

Ayrıca son zamanlarda Beylikdüzü ile ilgisi olmayan Haramidere, Saadetdere, Talatpaşa ve Kıraç gibi yerlerdeki konut projeleri Beylikdüzü'ndeymiş gibi lanse ederek satışa sunulmaktadır. Bu durumdan duyduğu rahatsızlığı Esenyurt Belediye Başkanı bir açılış sırasında dile getirmiş ve Esenyurt gibi nüfusu yarım milyonu aşan bir ilçenin başka küçük ilçe isimleri ile prestij kazanmasına gerek olmadığını söylemiş ve inşaat firmalarını uyarmıştır. Başka bir programda ise Esenyurt Cumhuriyet, Atatürk ve Güzelyurt mahallelerini kastederek "Beylikdüzü" bölgesinin Esenyurt'un bahsi geçen 3 mahallesini de kapsadığını, "Beylikdüzü" dendiğinde sadece Beylikdüzü ilçesi mahallelerinin anlaşılmaması gerektiğini vurgulamıştır.

Beylikdüzü - Esenyurt karmaşasına ek olarak bir de Beyl

Beyoğlu'ndan geçen ulaşım hatları;

25G Sarıyer - Taksim
27E Şirintepe - Kabataş
27SE Seyrantepe - Kabataş
29C Tarabyaüstü - Kabataş
29D Ferahevler - Kabataş
32T Cevatpaşa - Taksim (Harbiye)
35C Kocamustafapaşa - Taksim (Harbiye)
40 Rumeli Feneri/Garipçe - Taksim
40T İstinye Dereiçi - Taksim
42T Bahçeköy - Taksim
41E Ayazağa - Kabataş
43R Rumeli Hisarüstü - Kabataş
48N Emniyettepe - Taksim
48T Hamidiye Mahallesi - Taksim
49T Yeşilpınar - Taksim
50G Göktürk - Taksim
50N Alibeyköy Metro - Taksim (Harbiye)
50T Alibeyköy Metro - Taksim
54Ç Çıksalın - Taksim
54HŞ Hasköy - Şişli
54HT Hasköy - Taksim (Harbiye)
54K Hasköy/Kulaksız - Taksim
54KT Kaptanpaşa/Dolapdere - Taksim
54ÖR Örnektepe - Taksim
54P Piyalepaşa Mahallesi - Taksim
55T Gaziosmanpaşa - Taksim (Harbiye)
58A Poligon Mahallesi/Reşitpaşa - Kabataş
58N Fatih Sultan Mehmet - Kabataş
58S Levazım Mahallesi - Kabataş
58UL Ulus Mahallesi - Kabataş
62 Kağıthane/Gültepe - Kabataş
63 Kağıthane/Çeliktepe - Kabataş
71T Ataköy - Taksim (Harbiye)
72T Yeşilköy - Taksim (Harbiye)
73 Yenibosna Metro - Taksim (Harbiye)
73F Florya - Taksim (Harbiye)
76D Bahçeşehir / Esenkent - Taksim
77Ç Çıksalın - Eminönü
79T Kayabaşı Kiptaş - Taksim
80T Kazlıçeşme - Taksim
87 Topkapı/Edirnekapı - Taksim (Harbiye)
89C Metrokent - Taksim (Harbiye)
89T K.S.S.Hastanesi / Atakent Mahallesi - Taksim (Harbiye)
92T Bağcılar Devlet Hastanesi - Taksim (Harbiye)
93T Zeytinburnu - Taksim (Harbiye)
97BT Kocasinan İtfaiye - Taksim (Harbiye)
97T Basınsitesi - Taksim (Harbiye)
129T Bostancı - Taksim
145M Beykent - Taksim
145T Beylikdüzü - Taksim
256 Yeditepe Üniversitesi / Ataşehir - Taksim
559C Rumeli Hisarüstü - Taksim
DT1 Ortaköy Dereboyu - Taksim
DT2 Ortaköy Dereboyu - Taksim
E-56 Ispartakule Bizimevler - Taksim
E-59 Boğazköy / Bahçeşehir - Taksim
EM1 Eminönü - Kulaksız
EM2 Eminönü - Kulaksız

 Metrobüs (Sadece Halıcıoğlu Metrobüs İstasyonu)

 Yenikapı - Hacıosman (Haliç ile Taksim arası)
 Kabataş - Mahmutbey (Sadece Kabataş) - İnşa halinde
 Kabataş - Bağcılar (Kabataş ile Karaköy arası)
 Taksim - Tünel
 Taksim - Kabataş
 Karaköy - Beyoğlu

Kasımpaşa - Kadıköy
Kasımpaşa - Kadıköy - Fatih - Hasköy - Sütlüce - Eyüpsultan
Beşiktaş - Kabataş - Karaköy - Kasımpaşa - Hasköy - Sütlüce - Eyüpsultan
Minibüs Hatları

Beşiktaş - Taksim
Beşiktaş - Taksim
Taksim - Yeşilköy
Taksim - Florya
Taksim - Yenibosna
Taksim - Cevizlibağ
Taksim - Topkapı
Taksim - Aksaray
Taksim - Kocamustafapaşa
Kadıköy - Taksim
Bostancı - Taksim
Teşvikiye - Taksim
Kadıköy - Acıbadem - Taksim
Şişhane - Şişli
Şişhane - Yunus Emre Mahallesi
Şişhane - Vialand AVM
Şişhane - İmar Blokları

Beyoğlu şu anlamlara da gelebilir:

Beyoğlu, İstanbul ili ilçesi
Beyoğlu, Türkoğlu, Kahramanmaraş ili Türkoğlu ilçesine bağlı mahalle
Beyoğlu, Tuzluca, Iğdır ili Tuzluca ilçesine bağlı köy
Beyoğlu, Şarköy, Tekirdağ ili Şarköy ilçesine bağlı mahalle
Beyoğlu, Tekkeköy, Samsun ili Tekkeköy ilçesine bağlı mahalle

Beyoğlu Film, 1980'li ve 1990'li yıllarda daha aktif olmuş Türk film yapım şirketi.

Beyoğlu (oyun), Devekuşu Kabare topluluğunun 1984 yılında sergilediği güldürü tarzında müzikli oyun

Beyoğlu (şarkı), Şecaattin Tanyerli'nin seslendirdiği Türkçe tango parçası.
Beyoğlu (Fahir Atakoğlu şarkısı), Fahir Atakoğlu'nun 1996 tarihli "Fahir Atakoğlu–2" albümündeki 8. şarkı (Tempa & Foneks-CD 035)
Beyoğlu (Athena şarkısı), Grup Athena'nın "Herşey Yolunda" adlı 2002 tarihli albümlerindeki 7. parça (Universal–9750122)
Beyoğlu (Nazan Öncel şarkısı), Nazan Öncel'in 2003 tarihli "Yan Yana Fotoğraf Çektirelim" albümündeki 4. şarkı (Hitt–1866.003)
Beyoğlu Çitetellisi, Mustafa Kandıralı'nın Ahmet Yatman ve Kadri Şençalar'la birlikte doldurğuğu 45'lik plâğı (Dedefon Plâk–YD. 4)

Beyoğlu Anadolu Lisesi, İstanbul Beyoğlu'nda eğitim veren bir Anadolu lisesidir.

Okul ilk defa 1849 yılında Beyoğlu Bursa Sokağı'nda, İngiltere sefiri Viscant Stradford Redcliffe'in eşi Lady Redcliffe tarafından açılmıştır. Sultan Mecid bu girişimi takdirle karşılayarak Lady Redcliffe'e 1858 yılında bugünkü binayı hediye etmiştir. Türk-Rus Savaşı'nın başlaması üzerine altı yıl kapalı kalmıştır. Sultan Mecid binayı İngiliz Sefaretine devretmiştir. 1881 yılında yeniden öğretime başlamıştır. 1. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine ikinci kez kapanan okul, 1920 yılında tekrar öğretime açılmıştır.
Okulun kuruluşundan beri "English High School for Girls" olan adı 1979 yılında devletleştirilip "İngiliz Kız Ortaokulu" olarak değiştirilmiş, 1980 yılında lise kısmı açılarak adı Beyoğlu Anadolu Lisesi 'ne dönüştürülmüştür.

Kurulduğu günden beri çok üst düzey bir İngilizce eğitimi vermekle ünlü olan okulun YGS-LYS başarısı da yüksektir. Okulun English Highschool döneminden kalan bir yüzük geleneği vardır. Highschool iken sadece belli bir olgunluğa erişmiş öğrenciler altın yüzüğü alabilirken günümüzde bütün öğrenciler gümüş veya altın olmak üzere iki seçenekten birini alabilmektedir. "Post Tenebras Lux"-"Karanlıktan Aydınlığa"- felsefesini kurulduğu günden beri benimseyen tarihi okul İstiklal Caddesi'ndedir. Tarihi bir binada eğitim vermektedir.

Resmî site

Surp Yerrortutyun Ermeni Kilisesi (Ermenice: Սուրբ Երրորդութիւն Եկեղեցի Surp Errortutün Egeğedzi) ya da Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi, Türkiye'de İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesi Galatasaray semtinde bulunan Ermeni kilisesi.
Kilisenin yaım tarihi bilinmese de 16. yüzyılda mevcut olduğu bilinmektedir. 1503 tarihli “Üç Horan” adındaki elyazması ve sultanın mührünün bulunduğu bir senede göre kilise arazisi satın alınmıştır. 1805'te Krikor Amira Kevorkyan-Çerazyan cemaat üyelerinin çabalarıyla başka elyazmaları da bulunur ve araziye Surp Eçmiyadzin Çocuk Okulu inşa edilir. Daha sonra elde edilen fermanla kilise izni alınır ve okul kiliseye çevrilir. “Amenasurp Yerrortutyun” adıyla 1807'de kutsanan kilise 1810'da bir yangın geçirmiş ve 1836'da Dolmabahçe Sarayı'nın da mimarı olan Garabed Amira Balyan ile birlikte Hovhannes Amira Serveryan ve Usta Minas Ağa tarafından mimari çizimleri yapılarak tekrar inşa edilir ve 1838'de İstanbul Ermeni Patriği Isdepanos Ağavni tarafından ibadete açılır. 1845 yılında bir onarım gören kilise'nin cemaati, 1915 Ermeni Soykırımı'ndan sonra küçülmüştür ve Hristiyan ziyaretçilerinin sayısı azalmıştır. Kilise 2000 yılında son onarımını görmüştür ve ibadete açıktır.

Beyoğlu Yeni Çarşı SF veya eski adıyla Halide Edip Adıvar Spor Kulübü, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde faaliyet gösteren spor kulübüdür. Beyoğlu 1979 Yeniçarşı Gençlik ve Spor Kulübü Derneğine bağlı olarak kurulan şirketin idaresindeki futbol takımı 2. Lig'de mücadele etmektedir.

1990'lı yıllarda yerel turnuvalarda boy gösteren Halide Edip Adıvar Spor Kulübü, 2004 yılında "Kasımpaşa Harb-İş Dikimevi" takımının satın alınması ile İstanbul'un Şişli ilçesinin Halide Edip Adıvar semtinde resmî olarak kurulmuştur. Kulübün adı "Halide Edip Adıvar Spor Kulübü", renkleri ise "kırmızı-beyaz" olarak belirlenmiştir. İlk kulüp başkanı Kenan Demirtaş olmuştur. İlk senesinde 2. Amatör'de mücadele eden HEASK, 2. yılında 1. Amatör Küme'de oynamaya hak kazanmıştır.
2009-2010 sezonunda yapılan yönetim değişimi ve yapılanmanın ardından HEASK, grubunu şampiyon olarak tamamlayarak Süper Amatör'de oynamaya hak kazanmıştır.
2012-2013 sezonunda İstanbul Süper Amatör Ligde normal sezonu 1. sırada Play Off grubunu ise 3. sırada tamamlayarak Bölgesel Amatör Lige yükseldi.
2013-2014 sezonunda ilk 2 sırayı alan takımın 3. Lig'e yükselmek için 2 play-off maçı oynamaya hak kazanacağı Bölgesel Amatör Lig 11.Grup'ta Edirnespor Gençlik Kulübü'nün ardından 2. olmuştur. Play-off maçlarında önce Sorgun Belediyespor'la eşleşen HEASK, normal süresi ve uzatmaları 1-1 biten maçta rakibini penaltılarla 3-2 eleyip  ardından Arnavutköy Belediyespor'la eşleşmiş ve normal süresi 2-2, uzatmaları 3-3 biten maçta rakibini penaltılarla 5-3 eleyerek  3. Lig'e yükselmeye hak kazanmıştır.
2014-15 sezonunda 3. Ligde grubunu 16. sırada tamamlayarak 3. Ligden tekrar Bölgesel Amatör Lige düştü.
2015-2016 sezonunda tekrar Bölgesel Amatör Lig'de mücadele etmeye başlayan kulüp, Bölgesel Amatör Lig 8. Grup'ta şampiyon olup Afjet Afyonspor'la oynadığı ilk play-off maçını 2-0 kaybetmesine rağmen Sarayönü Belediyespor'la oynadığı ikinci play-off maçını 2-0 kazanarak tekrar 3. Lig'e yükseldi.
2018-19 3. Lig 3. grupta yer alan Halide Edip Adıvar Cemil Yücel ile başladığı sezonda, 11. haftanın ardından Erman Güraçar yönetiminde ligde mücadele etti. 34 maçta 11 galibiyet, 13 beraberlik ve 10 mağlubiyet aldı. 46 puan toplayarak grubunu 9. tamamladı.
Kulüp 2021-22 sezonu öncesi ise isim değişikliğine giderek Beyoğlu Yeni Çarşı Spor Faaliyetleri adını alıp, renklerini ise mavi-beyaz olarak değiştirdi.
2022-23 sezonunda kulüp ligi 4. tamamlayıp Play-Off'a kaldı. Önce Çankaya Futbol Kulübü'nü 2-1 mağlup ettiler, sonra Efeler 09 SFK'yı toplamda 3-2 geçerek finale kaldılar. Finalde de Kepez Belediyespor'u 1-0 mağlup ederek tarihinde ilk kez 2. Lig'e yükseldi.

3. Lig
Play-off şampiyonluğu (1): 2022-23

Bölgesel Amatör Lig
Şampiyonluk (2): 2013-14, 2015-16

Amatör Lig
İstanbul SAL Şampiyonluğu (1): 2012-13
İstanbul 1. Amatör Şampiyonluğu (1): 2011-12
İstanbul 2. Amatör Şampiyonluğu (1): 2004-05

2. Lig: 3 sezon
2023-

3. Lig: 8 sezon
2014-2015, 2016-2023

Bölgesel Amatör Lig: 2 sezon
2013-2014, 2015-2016

Amatör Lig: 16 sezon
1997-2013

TFF.org'da Beyoğlu Yeni Çarşı SF
Halide Edip Adıvar SK Resmi İnternet Sitesi8 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halide Edip Adıvar SK Resmi Facebook Sayfası10 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halide Edip Adıvar SK Resmi Twitter Sayfası19 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halide Edip Adıvar SK Resmi Instagram Sayfası20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halide Edip Adıvar SK Resmi Youtube Sayfası
Halide Edip Adıvar SK Güncel Kadrosu Transfermarkt25 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Beyoğluspor, İstanbul'da kurulan spor kulübü. Futbolun yanı sıra birçok spor dalında faaliyet gösteren sarı-siyahlı takım özellikle voleybol ve masa tenisinde İstanbul ve Türkiye şampiyonluklarını uzun süre elinden bırakmadı ve Türk millî takımlarına da birçok sporcu yetiştirdi.
Futbol takımı ise 2023-24 sezonunda İstanbul 2. Amatör Ligi'nde lige katılmamıştır.

Beyoğluspor, 1914'te Kostas Vasiliadis ve birkaç arkadaşının girişimiyle Pera Kulübü adıyla, İstanbul'daki Rum azınlıklarının kulübü olarak kuruldu. I. Dünya Savaşı sırasında pek faaliyet göstermeyen Pera Kulübü, İstanbul'un İşgali sırasında İstanbul Pazar Ligi'ne dahil oldu. 1919-22 yılları arasında işgal kuvvetlerinin kulübe müsamaha gösterdiği gerekçesiyle pek çok maçı olaylı geçti. Olaylı maçların getireceği mesuliyetlerden çekinen Pera oyuncuları ve yöneticileri, 1922'de Türkiye'yi terk ettiler ve 1924 yılında Atina'da AEK kulübünü kurdular.
Kulüp, 1923'te Beyoğlu Spor Kulübü adıyla yeniden kuruldu. Uzun yıllar İstanbul Ligi ve Süper Lig'de mücadele eden Beyoğluspor, 1964'ten itibaren düşüşe geçti. 1987 yılında küme düştükten sonra bir daha profesyonel liglerde yer alamadı. 2014-2015 sezonunda futbol şubesini yeniden açan kulüp hâlen İstanbul 2. Amatör Ligi'nde mücadele etmektedir.

Mevcut kayıtlara göre voleybolda ilk kez 1925-26 sezonunda faaliyet gösterdiği görülen Beyoğluspor, 1930'lu yıllarda daha ziyade azınlık kulüpleriyle temas içindeyken, 1940'lardan itibaren düzenli olarak İstanbul Voleybol Ligi'nde boy göstermeye başladı. 1941-42 ve 1942-43 sezonlarında Galatasaray'ı geride bırakarak ilk İstanbul şampiyonluklarına ulaşan takım aynı dönemde Eminönü ve Beyoğlu halkevlerinin düzenledikleri turnuvaların birinciliklerini de kazanmayı başardı. 1945-46, 1948-49, 1949-50, 1950-51 ve 1951-52 sezonlarında da İstanbul Ligi şampiyonluklarını kazanan Beyoğluspor, 1948 yılında ilk kez düzenlenen Türkiye Şampiyonası'nın ikinci yılından itibaren tam bir hegemonya kurdu ve beş yıl üstüste (1949, 1950, 1951, 1952 ve 1953) Türkiye şampiyonu oldu.
1955 yılındaki 6-7 Eylül Olayları'ndan sonra gücünü hızla kaybeden Beyoğluspor, bir daha hiç şampiyonluk yarışında yeralmasa da İstanbul Voleybol Ligi'nin son sezonunu teşkil eden 1969-70' kadar İstanbul Birinci Ligi'nde tutunmayı başardı. Bununla birlikte, söz konusu sezonu 5. sırada tamamlayarak ilk üç sıradaki takımların katılmaya hak kazanacağı Türkiye Voleybol Ligi'ne (ilk sezonu 1970-71) adını yazdırmayı başaramadı. 1971-72 sezonunda İstanbul 1. Küme'de şampiyon olduktan sonra Bolu'daki Terfi Müsabakaları'nda 2. olarak 1972-73 sezonunda Türkiye Voleybol Ligi'nde mücadele etmeye hak kazandı. Ancak, sadece bu ligde tutunamayarak yalnızca iki galibiyet alabildi ve küme düşerek İstanbul 1. Küme'ye döndü.

Masa tenisi, Beyoğluspor'un bir dönem Türkiye'nin zirvesinde yer aldığı bir diğer sporu teşkil etti. 1938 yılından itibaren bu sporla iştigal ettiği görülen sarı-siyahlılar 1943 yılında İstanbul şampiyonu olarak ilk başarılarına ulaştılar. Kostas Vasilyadis, Stelyos Varsamis, Luis Divras, Aleksis Tiveryos ve Yannis Vafiyadis'ten kurulu Beyoğluspor şampiyonluğa ulaşırken, Vasilyadis de tekler birinciliğini kazandı. Divras 1947'de birinciliği yeniden sarı-siyahlı renklere kazandırırken Beyoğluspor bu sporda önemli bir varlık gösteren Fenerbahçe ve Galatasaray'ın gerisinde kaldı.
1957 yılından sonraysa on yıl boyunca Beyoğluspor bu sporda Türkiye'nin en güçlü takımı oldu. Aynı yıl ilk kez düzenlenen Türkiye Şampiyonası'nda Anastasis Nikolau, Toma Hacıminaoğlu ve Stamati Hacıminaoğlu'dan oluşan takım Türkiye şampiyonu olurken, Anastasis Nikolau tek erkeklerde, Varvara Karamiçu ise tek kadınlarda Türkiye birinciliklerine ulaştılar. Dönemin en öndegelen masatenisçisi Kostas Yuvanidis'in de dahil olmasıyla adeta rakipsiz hale gelen takım 1959'dan 1967'ye kadar İstanbul şampiyonluğunu hiçbir takıma bırakmadığı gibi, 1961 yılında hem erkeklerde hem de kadınlarda Türkiye şampiyonluğuna ulaştı. Sonrasında (1968'e kadar) il karmaları arasında düzenlenen Türkiye Şampiyonalarında ise İstanbul'u temsil etti ve şampiyonluklarını sürdürdü. Bu süreçte erkeklerde; Erden Günay, Stelyos Hacıminas, Yannis İsakoğlu ve Hristos Damianidu, kadınlarda ise Yolanda Spertu ve Eleni Kakeleri İstanbul ve Türkiye birincilikleri kazandılar.
Beyoğluspor'un bu uzun süren hegemonyasını 1968 yılında eski gücüne yeniden kavuşan Fenerbahçe kırdı. 1972'ye kadar sarı-lacivertli takımın önderliğindeki bu sporda 1973'ten sonra ise çoğunlukla Beyoğluspor'lu ve İzmirli şampiyon sporcuları transfer etmiş olan Eczacıbaşı ağırlığı hissedildi. Bu dönemde altyapıya eğilen Beyoğluspor yetiştirdiği birbirinden değerli sporcularla önce bireysel düzeyde ardından yıldız ve genç takımlarda İstanbul ve Türkiye şampiyonluklarını kazanırken 1976 yılından sonra ise yeniden A takımlar düzeyinde de Türkiye şampiyonu olmaya başladı.

İstanbul Mahallî Ligi: 1961-62

Süper Lig: 1962-1964
2. Lig: 1964-1967
3. Lig: 1967-1973, 1984-1987
Amatör Lig: 1877-1962, 1973-1984, 1987-

TFF.org'da Beyoğluspor

Boğazkesen Caddesi, İstanbul'un Beyoğlu ilçesinde yer alan bir yoldur. 
Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda Çukurcuma semtinden Tophane'ye iner. Firuzağa ve Tomtom mahalleleri arasında idarî sınır teşkil eder. Galatasaray Meydanı'nden başlayarak Çukurcuma'da sonlanan Yeniçarşı Caddesi'nin devamı niteliğindedir. 
Cadde, 1865 yılında Galata surlarının Doğu kanadının yıkılmasından sonra Pera’ya geniş bir bağlantı sağlamak üzere açılmıştır. Boğazkesen adını, İstanbul Boğazı'na paralel olarak ilerleyen Meclis-i Mebusan Caddesi'ni dik kestiği için almıştır. Adı ile ilgili farklı rivayetler de bulunur: Bu rivayetlerden biri, Kafkaslardan gelen Çerkezlerin yerleştirildiği mahalle ile hemen yanındaki n Arnavut mahallesini  yaşayanları, İstanbul Boğazı'ı güneyden kesen bu caddenin ayırması nedeniyle Boğazksen adını aldığıdır. Bir diğeri ise Arnavut kabadayı Ustura Kemal'in boğazını bir Çerkes gencin kesmesinden sonra bu adı aldığı şeklindedir.  
Yokuş üzerinde bulunan önemli yapılar Tomtom Kaptan Camii, Saint-Joseph Fransız Yetimhanesi, Yazıcızade Apartmanı ve Tophane-i Amire Binası'dır. 
Caddede herhangi bir toplu taşıma aracı çalışmamaktadır ancak T1 Tophane istasyonuna kolaylıkla ulaşılabilir.

Büyükçekmece, İstanbul ilinin batısında bulunan bir ilçesidir. Doğusunda Beylikdüzü ve Esenyurt, batısında Silivri, kuzeyinde Çatalca ve Arnavutköy ilçeleriyle güneyde Marmara Deniziyle çevrilmiştir. Yüzölçümü 163 km²dir. Büyükçekmece ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 8 metredir. 1987'ye kadar Çatalca'ya bağlı bucak merkeziyken ilçe olmuş ve 2009'daki idari yapılanma değişikliklerine kadar Avcılar ve Küçükçekmece ilçelerine komşu olmuştur. Bu yılda yapılan değişikliklerde Gürpınar, Beylikdüzü (eskiden Kavaklı) ve Yakuplu beldeleri Beylikdüzü; Esenyurt ve Kıraç beldeleri Esenyurt; Bahçeşehir beldesi de Başakşehir ilçelerine bağlanınca ilçenin alanı büyük ölçüde küçülmüş, yalnız lağvedilen Çatalca'nın Muratbey ve Silivri'nin Celaliye-Kamiloba beldelerinin katılımıyla batı yönünde ilçe genişlemiştir. Ayrıca lağvedilen Tepecik, Mimarsinan ve Kumburgaz beldelerinin mahalleleri de Büyükçekmece Belediyesi sınırlarına katılmıştır.
Büyükçekmece'de Türkiye'nin 1., Avrupa'nın 3. en yüksek TV kulesi, Türkiye'nin en büyük sergi alanı TÜYAP bulunmakta ve Büyükçekmece yazlık kent olduğu için uzun bir sahili, alışveriş merkezi, çarşısı, tarihî eserleri, 5 yıldızlı hotelleri, tiyatrosu, spor salonları, parkları ve su parkı vardır. Büyükçekmece, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda bulunan bir ilçedir. Tarihi, doğal güzellikleri ve modern yaşam alanlarıyla dikkat çeker. İlçe, Marmara Denizi'nin kıyısında yer alır ve doğal plajlarıyla bilinir. İstanbul'un tarihinde önemli bir yere sahip olan Büyükçekmece, birçok medeniyetin izlerini barındırır.
Büyükçekmece'nin tarihi, M.Ö. 7. yüzyıla kadar uzanır ve birçok farklı uygarlığın yaşadığı bir yerdir. Osmanlı döneminde de önemli bir liman kenti olarak varlığını sürdürmüştür. Günümüzde ise modern altyapısı, konut projeleri ve ticaret alanlarıyla İstanbul'un önemli ilçelerinden biridir.
İlçenin doğal güzellikleri arasında Büyükçekmece Gölü ve sahil şeridi önemlidir. Göl, su sporları için popüler bir noktadır ve çevresinde rekreasyon alanları bulunur. Ayrıca sahil şeridi, yaz aylarında yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktalarından biridir.
Büyükçekmece'nin ekonomisi, sanayi, ticaret ve turizme dayalıdır. İlçede birçok sanayi bölgesi ve organize sanayi bölgeleri bulunur. Ayrıca çeşitli alışveriş merkezleri, mağazalar ve restoranlar da ilçenin ekonomisine katkı sağlar.
Ulaşım açısından, Büyükçekmece E-5 karayolu ve TEM otoyoluna yakınlığıyla önemli bir konumdadır. Ayrıca toplu taşıma araçları da ilçenin farklı bölgelerine kolayca ulaşım sağlar.
Kültürel olarak da zengin bir yapıya sahip olan Büyükçekmece, çeşitli festivaller, konserler ve etkinliklere ev sahipliği yapar. İlçede bulunan tarihi yapılar, müzeler ve sanat galerileri de ziyaretçilerin ilgisini çeker.

Büyükçekmece'de 3 adet özel üniversite, 58 Resmi, 11 Özel İlköğretim Okulu, 13 Özel Lise, 2 Resmi, 16 Özel Anaokulu, 23 Okul Bünyesi Ana sınıfı, 2 Anadolu Lisesi, 2 Çok programlı Lise, 1 Ticaret Meslek Lisesi, 1 Anadolu Meslek Lisesi vardır.

Büyükçekmece'de birçok sayıda resmi ve özel sağlık kurumu bulunmaktadır. Bu kurumların listesi aşağıda yer almaktadır.

Büyükçekmece ilçesinden TEM ve D-100 karayolları geçmektedir. İETT ve Özel Halk Otobüsleri'nin ve BUDO'ya bağlı deniz otobüslerinin düzenli seferleri vardır.

Büyükçekmece'de bulunan tarihî eserlerden bazıları şunlardır:

Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü
Kurşunlu Han
Sokullu Mehmet Paşa Camii
Kanuni Sultan Süleyman Çeşmesi
İmaret Cami
Zeynep Dudu çeşmesi
Fatih Sultan Mehmet çeşmesi
Süleyman ağa çeşmesi
Enver Paşa Köşkü
Sultan Hamid çeşmesi ve havuzu

Büyükçekmece'de dünyanın en büyük 3. festivali olarak gösterilen ve 2000 yılından itibaren her yıl 1-7 Temmuz arasında düzenlenen Büyükçekmece Kültür ve Sanat Festivali'nde yurt içi ve yurt dışından gelen sanatçı ve dansçılar yeteneklerini sergiler ve bu festival her yıl giderek daha da büyümektedir.
Festivalin ilk günü Cumhuriyet Meydanı'nda yapılır ve ünlü komedyenlerin esprileri ve ünlü sanatçıların verdiği konserlerle başlar. Festival asıl 2. gün havai fişek eşliğinde başlar ve dünyanın dört bir yanından elliye yakın ülkeden gelen dans grupları ülkelerinin geleneksel danslarını en iyi şekilde göstermeye çalışır.
Her yıl 35.000 kişinin katıldığı festivalde Gülben Ergen, Tarkan, Sezen Aksu, Sıla, Demet Akalın, Feridun Düzağaç, Emre Aydın, Ebru Gündeş, Fatih Erkoç, Volkan Konak gibi birçok ünlü sanatçı konser vermiştir.
Festivalin kapanışı da havai fişek gösterisi ile olur.

Büyükçekmece'nin kardeş şehirleri şunlardır:

 Kranj, Slovenya
 Gorna Oryahovitsa, Bulgaristan
 Mamuşa, Kosova
 Gelsenkirchen, Almanya
 Cheonan, Güney Kore
 Nea Propontida, Yunanistan
 Struga, Kuzey Makedonya
 Değirmenlik, KKTC
 İskele, KKTC
 Lapta, KKTC
 Güzelyurt, KKTC

Büyükçekmece Kaymakamlığı 12 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Büyükçekmece Belediyesi
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Büyükçekmece İlçesi Tanıtımı
Yerel Basın 5 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Büyükçekmece Rehberi 22 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cezayir Sokağı ya da Cezayir Çıkmazı. Beyoğlu, İstanbul'da yer alan bir sokak. Merdivenli çıkmaz sokak, Beyoğlu ile Tophane semtlerini bağlayan bir yaya yolu niteliği taşır.
Galatasaray Lisesi'nin arka kısmında bulunan sokak, 2003 yılının son aylarında, binaların birçoğunu satın alan bir şirket tarafından kısmen düzenlendi ve Fransız sokağı adı ile tanıtıldı. Hem sokağın isminin değiştirilmesi, hem de binaların kullanımı çeşitli eleştirilere uğradı. Kafelerin açılışı sırasında sokaktaki güvenlik önlemlerini konu edinen gazeteci Ahmet Tulgar'ın ardından başka gazeteciler de konuyu ele aldılar. Bulunmaz Tiyatro, durumu eleştirmek amacıyla Cezayir Sokağı Vesaire adlı bir oyun oynadı. Fransa'nın Ermeni Soykırımı iddialarını kabul etmesiyle beraber sokağın ismi geniş biçimde tartışmalı hâle geldi. Asıl ve resmi adı olan Cezayir Sokağı olarak anılması talep edildi ve önce sokağın alt başındaki, daha sonra üst girişindeki tabelalar kaldırıldı. Günümüzde Fransız sokağı ibaresi sadece bazı işletmelerin girişinde kullanılıyor.

T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Cezayir Sokağı tanıtım sayfası

Cihangir, İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde bulunan mahalle ve semt. Semt olarak kuzeyde Taksim Meydanı tarafından Sıraselviler Caddesi ile Kazancı Yokuşu arasından başlayıp, güneyde dik yokuş ve merdivenlerle Tophane ve Fındıklı'ya inilen tepe yamaçlarına kapsar. Kafeleri ve eski binaları ile bilinir. İstanbul'a yerleşen yabancıların ve sanatçıların yoğunlukta olduğu bir semttir.
Cihangir semti; Cihangir, Kılıç Ali Paşa ve Pürtelaş mahallelerinden oluşmaktadır. Cihangir Caddesi'nin her iki ucundan da ulaşım pek zor olduğundan semtin merkezi Taksim'den aşağı Firuzağa Camii'ne inen Sıraselviler Caddesi'nin alt bölümüne kaymıştır. Pek çok süpermarket ve banka bu cadde üzerindedir. Cihangir'in ana caddeleri Akarsu ve Cihangir caddeleridir.

Cihangir hakkında Osmanlı öncesi dönemine ait herhangi bir bilgi bulunmamakla birlikte, denizden kayalık halinde yükselen dik tepenin üzerinde eski bir pagan tapınağına veya bir erken Bizans manastırına ait olduğu sanılan kalıntılara rastlanmıştır. Osmanlılar dönemine ait semtle ilgili ilk belgede ise burada bir takım nahoş kadınların ve erkeklerin kaldığı yazılıdır (1563).
O sıralarda Kanuni Sultan Süleyman'la Hürrem Sultan'ın küçük oğulları Şehzade Cihangir'in çok genç yaşta ölmesi üzerine padişah İstanbul'a hakim bu tepenin üzerinde, eski dini binanın harabelerinin bulunduğu mevkide 1559-1560'ta bir cami (Cihangir Camii) inşa ettirdi. Mimar Sinan tarafından yapılan camiye Şehzade Cihangir'in adı verildiğinden bölgenin adı da Cihangir kaldı. Buna rağmen, o sıralarda yöre henüz semt denilecek kadar bir yerleşim bölgesi değildi.
İstanbul'un birçok semti gibi Cihangir de, 19. yy boyunca zaman zaman yangınlara maruz kalmıştı, fakat nüfus yoğunluğu yüksek olmadığından bu yangınlar, İstanbul'un ünlü yangınlarındaki kadar hasara yol açmamıştır. 1916'daki yangında tüm ahşap binalar kül olmuş, kâgirler de hayli hasar görmüştü. O tarihten sonra semtte bir daha ahşap bina yapılmadı.
19. yy'ın sonlarında ve 20. yy'ın ilk çeyreğinde yapılan kâgir binalarla ve büyük apartmanlarla semt yoğun bir yerleşim bölgesi oldu. 
Bu dönemde daha çok gayrimüslim azınlıkların oturduğu Cihangir'e, 1920'den sonra akın akın gelip Pera'da biriken Beyaz Rus göçmenlerin bir bölümü yerleşti. Cumhuriyet'in İlanı'ndan sonra da Cihangir'in inşa ve gelişmesi devam etti.
Cihangir 1930, 1940 ve 1950'lerde hem Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerinde çalışanların oturduğu, randevuevlerinin bulunduğu, hem de lüks apartman dairelerinin yer aldığı, varlıklı bir kesimin yaşadığı, kentin tanınmış pek çok tabip ve diş hekimi muayenehanelerinin, özel dispanser ve polikliniklerinin bulunduğu bir semtti. Taksim İlkyardım Hastanesi de Sıraselviler üzerinde, bu semttedir.
Cihangir'in yazgısı Beyoğlu ve Taksim'inkine bağlı olmuştur. 1960'larda başlayan Taksim ve Beyoğlu'ndaki bozulmaya paralel olarak Cihangir de kötüleşti, bakımsızlaştı. Önceden gayrimüslimlerin de dahil olduğu bir üst-orta sınıf nüfusun yaşadığı semtte, onların terk etmesiyle gayrimenkul fiyatları düştü ve el değiştirdi. Kent merkezi olması ve ailelerin tercih etmemesi nedeniyle bu süre içinde marjinal olarak tanımlanabilecek gruplar yerleşti. 1983 yılında semtin halka açık biricik yeşil alanı olan Cihangir Parkı'nın bir kısmı kaldırılarak, yerine beton yığını halinde kapalı otopark yapıldı.
1980'li yılların sonundan itibaren İstiklal Caddesi ve çevresindeki düzelmeye paralel olarak evrimleşen Cihangir, günümüzde edebiyatçı, oyuncu, ressam, müzisyen ve yazar sakinleri veya müdavimleriyle ‘sanatçı muhiti’ veya ‘enteller semti’ olarak adlandırılmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Cihangir ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Cihangir, Beyoğlu ile ilgili coğrafi veriler

Cihangir Camii, Beyoğlu, Pürtelaş mahallesinde, Cihangir yokuşundadır. İlk cami Kanuni Sultan Süleyman tarafından Şehzade Cihangir için Mimar Sinan'a yaptırılmıştı (1559). Sonra cami deprem ve yangınlarda defalarca yıkılıp yapılmış, en son 1889'da II. Abdülhamid yenilemiştir.
Bugünkü cami dikdörtgen planda, eğimli arazide kurulmuştur. İstinat duvarlı avlunun iki kapısı vardır. 14 m çaplı kubbenin 4 kemerinin köşeleri kulelidir. Kemer duvarları geniş yelpaze pencerelerle kaplıdır ve üst taraflar süslemelidir. Kubbe ve pandantifler kurşun kaplıdır.
Caminin çeşmesi duvara bitişiktir. Hazirede tekke şeyhi Hasan Cihangiri yatmaktadır. Doğu duvarında bir sarnıç ve kuzey duvarında bir mermer levha üzerinde kabartma işi bulunmaktadır.
Son cemaat yeri kapalı olup iki yanı kubbe, ortası çapraz tonozdur. Caminin iki köşesinde tek şerefeli ikiz minareleri vardır.
Cami, Vakıflar Genel Müdürlüğünce 2015 yılında restorasyona alınmış 3 yıl süren restorasyon çalışmalarının ardından 2018 yılında tekrar ibadete açılmıştır. Restorasyon sürecinde 1868-1890 yılları arasına tarihlenen otuz dokuz hüsnü hat levhası hırsızlık vakaları sebebiyle camiden alınıp müzeye kaldırılmıştır. Bu eserler Mustafa İzzet, Hâfız Ahmed Sünbülî, Sâmi, Râkım, Hasan Rızâ, Sabri, Şefik, Muhammed Fehmi, Muhammed Nazif, Nazif, Ârif, Mehmed Tâhir, Seyyid Ali, Alâeddin, Hasenî, Cerî, Mısrîzâde Ali Rızâ Üsküdârî ve Şevki gibi hattatlar tarafından yazılmıştır.

Hakan Arlı, Cihangir Camii, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.2, s.431-3

 OpenStreetMap'te Cihangir Camii ile ilgili coğrafi veriler  

Cihangir Camii 360 derece sanal tur
Cihangir Camii, beyoglumuftulugu.gov.tr, erişim 26 Şubat 2013
Şehzade Cihangir Camii, envanter.gov.tr, erişim 26 Şubat 2013

Cristoforo Buondelmonti (y. 1385, Floransa - y. 1430), İtalyan gezgin ve Fransiskan papaz.

Yunanca öğrenmek için gittiği Rodos Adası'nda sekiz yıl geçirdikten sonra, altı yıl boyunca Ege Adaları'nı dolaştı. Gezileri sırasında Konstantinopolis'e (İstanbul) ve Galata-Pera'ya uğrayan Buondelmonti, ada olmamalarına rağmen bu yerleri seyahatnamesine dahil etmiştir. Gezilerini anlattığı Liber Insularum Archipelagi başlıklı Latince seyahatnamesi dışında, gördüğü yerlerin kendi eliyle çizilmiş planları vardır. 1422 yılında çizdiği tahmin edilen İstanbul haritası, İstanbul'un çizilmiş en eski haritalarından biri olarak kabul edilmektedir. 15. yy ve sonrasında geniş çevrelerce okunan bu popüler eserin çok sayıda yazma nüshası da bulunmaktadır. Seyahatnamenin 15. yüzyıla ait anonim bir Grekçe tercümesi de Topkapı Sarayı'nda bulunmaktadır.

Dolapdere, İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesine bağlı semtlerden biridir. Taksim, Pangaltı ve Kurtuluş ve Kasımpaşa semtleriyle çevrelenen semt nispeten düşük gelir düzeyine mensup insanların yoğun olarak yaşadığı bölgelerdendir. Son yıllarda doğudan gelen iç göçler nedeniyle de nüfus profilinde değişiklikler görülmüştür.

19. yüzyılda yaşayan ve 1855 yılında siyasi sığınmacı olarak ülkesinden ayrılarak İstanbul'a gelen Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in yaşadığı ve kolera salgını nedeniyle öldüğü ev bugün müze olarak kullanılmaktadır.
İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Dolapdere yerleşkesi bu semtte bulunur.

54KT Kaptanpaşa/Dolapdere - Taksim
55ET Eyüpsultan Üçşehitler - Beşiktaş
70D Kurtuluş/Dolapdere - Beşiktaş

Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. Kültür Bakanlığı, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı. 1993. s. 87. Erişim tarihi: 7 Ağustos 2009.

Dolmabahçe Camii, Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından başlatılıp ölümü üzerine Sultan Abdülmecid tarafından tamamlanan ve tasarımı Garabet Balyan'a ait olan bir yapıdır.
Asıl adı Bezmialem Valide Sultan Camii olan ama konumu nedeniyle Dolmabahçe Sarayı bütünü içinde düşünülüp birlikte anılan Dolmabahçe Camii, iki yılı aşkın bir yapım süreci sonunda 23 Mart 1855'te bir cuma töreniyle ibadete açılmıştır.
Caminin en belirgin biçimsel özelliği net bir kurgu ve geometriye sahip olmasıdır. Cami ve hünkar bölümleri, işlevlerine de bağlı olarak ayrı ayrı tasarlanmış ve sonra birleştirilmiş gibidir. Cami, kare planlı altyapı üzerine kubbeli ve yüksek bir kitledir. Hünkar bölümü ise, dikdörtgen planlı prizmatik ve daha alçak bir kitledir. Bu iki kitle, caminin kuzey cephesi yönünde bitiştirilirler. Bu yapıdaki geometri egemen tasarım, ampir üslubun veya yeni klasikçiliğin 19. yüzyılın ortasındaki son fakat en bütüncül örneklerindendir.
1956'dan 1960'a kadar Deniz Müzesi'ne ev sahipliği yapan cami, 1967'de yeniden ibadete açılmıştır. Yol genişletme çalışmaları, başlangıçta tasarımın bir parçası olan avluyu ve sebili ortadan kaldırmıştır.

 OpenStreetMap'te Dolmabahçe Camii ile ilgili coğrafi veriler

Doğan apartmanı İstanbul'da Beyoğlu'nda Serdar-ı Ekrem Sokağı'nda 1894 yılında inşa edilen, İtalyan mimari tarzında bir binadır.
Apartman, Belçikalı banker bir aile olan Helbig Ailesi tarafından yaptırıldı. 1919 yılında, sigara kağıdı fabrikatörü Mair de Botton ve kardeşi David de Botton tarafından satın alındı ve binanın adı Botton Apartmanı olarak değiştirildi. Botton Ailesi'nin iflasından sonra birçok kez el değiştiren yapı son olarak Kazım Taşkent tarafından satın alındı. Taşkent'in oğlu Doğan Taşkent'in İsviçre'de dağda kayak yaparken ölmesi üzerine binanın adı Doğan Apartmanı olarak değiştirildi. Bina daha sonra, Taşkent tarafından 51 daire ve 2 dükkâna ayrılarak satışa çıkarıldı. Tenis kortu olan yer ise arsa olarak satıldı. Halen bölgede otopark olarak kullanılmaktadır.
Bir avluyu üç yanından saran bina dört bloktan oluşur. İZ TV'de ayrıntılı bir belgeseli 2007 şubat ayında gösterildi.
Bina 2001 yılında önemli bir tamirat gördü, ayrıca kapı ve yönetim standartları yükseltilerek yaşam kalitesi lüks bir apartman seviyesine çıkarıldı. Galata bölgesinde görülmeye değer binalardandır. Muhteşem manzaralı çatısında ve dairelerde birçok film çevrilmiştir.

Genel
C. Meyer-Schlichtermann, Prusya Elçiliği'nden Doğan Apartmanı'na. İstanbul-Beyoğlu'ndaki Bir Binayla Arsanın 130 Yıllık Tarihi. İstanbul (İstanbul Kitaplığı) 1992. ISBN 975-7687-09-X
Doğan apartmanı 360 derece sanal tur
Özel

Dubrovnik ya da eski adıyla Ragusa, Hırvatistan'ın Adriyatik Denizi sahilinde bulunan, Orta Çağ'dan kalma tarihî eserleri ile ünlü şehri.
Şehrin nüfusu 49.000'dir. Hırvatistan'ın 1991'de Yugoslavya'dan ayrılışı sırasında çıkan iç savaşta, Sırp saldırıları nedeniyle şehirdeki tarihî eserler önemli ölçüde zarar gördü. UNESCO'nun başlattığı restorasyon çalışmaları ile de 2005 yılı itibarıyla şehir eski görünümünü büyük ölçüde kazandı. Plaj ve botanik bahçeleriyle ünlü Lokrum adası, şehri çevreleyen surlar ve Dubrovnik katedrali ile ünlüdür. Şehrin tarihi alanları 1979 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiştir.
Dubrovnik'e Türk kaynaklarında da (eski adıyla Ragusa) rastlanmaktadır. Bu kentte kurulu şehir-devleti Ragusa Cumhuriyeti'ne I. Murat döneminde 1365 yılında ayrıcalık tanınmış, buna karşılık bu küçük devlet Osmanlı İmparatorluğu'nun himayesine alınmış ve yıllık vergiye tâbi tutulmuştu. Napolyon Bonapart dönemindeki savaşlar sırasında 1808 yılında şehre giren Fransız ordusu devlete de son vermiş ve şehri Fransa'ya bağlamış, 1815 yılında düzenlenen Viyana Kongresi ise şehri Avusturya yönetimine vermişti. Bu şekilde şehir üzerindeki 443 yıllık Osmanlı egemenliği de sona ermiştir.
Dubrovnik'te turizmin 19.yüzyılda yapılan Opatija Grand Hotel (1890) ve Dubrovnik Hotel Imperial (1897) lüks otellerinin açılmasıyla başlamıştır. CNNGo'ya göre, Dubrovnik dünyanın en iyi 10 Orta Çağ duvarlı şehirler arasındadır. Dubrovnik 1971 yılında savaştan korunmak için askerden arındırılmış bölge ilan edilmiş (demilitarize) ve 1991 yılında Yugoslavya'nın dağılmasıyla Sırp güçler tarafından kuşatılmış ve bombardımana tutularak büyük hasar almıştır.

Hırvatçada şehir Dubrovnik; İtalyancada Ragusa; Latincede Ragisium; Raugia (Ραυγια) veya Ragousa (Ραγουσα) anlamlarına gelmektedir.

13.yüzyılda yapılan eser Placa'nın başlangıcında yer almaktadır.

Yerel ustalardan tarafından 1444 yılında yapılan yapı, ilk olarak çana vuran ve tahtadan oluşan iki figürden yapılmıştır.

Çan Kulesi'nin yakınında bulunmaktadır ve Stradun Caddesi'nin sonunda yer almaktadır.

Sarayın bünyesinde Barok, Gotik ve Rönesans etkileri görülmektedir.

Şehirde bulunan kapılardan bir tanesidir. Kapının iç ve dış duvarları var.

Şehirde bulunan kapılardan bir tanesi de Ploce Kapısıdır.

Aziz Blaise, 1715 yılında eski bir kilise alanının üzerine yapılmıştır.

Günümüze kadar orijinal yapısıyla gelebilen nadir yapılardandır.

Şehrin en önemli müzelerinden bir tanesidir.

Elhamra Sineması, geçmişte İstanbul'da yer almış tarihi bir sinema salonu ve tiyatro sahnesidir.
İstiklal Caddesi'nde, eski adıyla Grande Rue de Pera'da, 320 numarada bulunan ve "Fransız Tiyatrosu" adı verilen binanın, 1831'de çıkan büyük bir yangında yanarak kül olmasının ardından, binanın yerine bir İtalyan (Giustiniani) tarafından yaptırılan yeni ve görkemli bina yeniden tiyatro olarak inşa edilmiştir. sekizer kişilik 26 locası ve altın yaldızlarla, ön sıralardaki deri koltuklarla, kubbe şeklindeki tavanıyla süslü bina, Kristal Palas adıyla anılmaktaysa da iş yapamaması üzerine el değiştirerek bir süre halı ve mobilya dükkânı olarak kullanılır. Arapzade Sait Bey'in binayı satın almasıyla; 1923 yılında Elhamra Sineması haline gelir.
1936 yılında yine el değiştiren yapı, Sakarya Sineması adını alır. 1944 yılında yeniden Elhamra adıyla film gösterimlerinin yapıldığı sinema salonu, iş yapamama nedeniyle tekrar tiyatro salonu haline getirilerek; Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosu ile Toto Karaca'nın yönettiği İstanbul Tiyatrosu, Elhamra'da birçok oyun sergilemiştir.
1976 yılında yeniden sinema salonu haline getirilmesiyle, günün cinsel içerikli filmleri modasına uyan yapı, 15 Şubat 1999'da yine bir yangınla sarsılarak kullanılamaz hale geldi. Yerine inşa edilen bina, gece kulübü olarak kullanıma açıldı.
Elhamra Sineması, Atatürk'ün de iki kez film izlemesi, Muhsin Ertuğrul'u tebrik etmesi, ilk Türk sesli film yapımı olan İstanbul Sokaklarında'nın oynatılması, özgün biçimini koruyan en eski İstanbul Tiyatrosu olma gibi özelliklere sahiptir.

Esenler, İstanbul ilinin 39 ilçesinden biridir. Kuzeydoğuda Sultangazi, doğuda Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa ve Zeytinburnu, batıda Bağcılar ve Başakşehir, güneyde Güngören ilçeleriyle çevrilidir. Esenler, 17 mahalleden oluşmaktadır. İlçenin yüzölçümü 19 km²dir. (1900 hektar) Esenler ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 127 metredir. Metris Cezaevi bu ilçede bulunmaktadır. Esenler bugünkü sınırlarına 2009 yılında Eski Habipler Mahallesi'ni Sultangazi'ye vererek ulaşmıştır.
Esenler, çevresindeki ilçelerden farklı olarak, sanayi merkezi olmaktan çok bir yerleşim merkezi özelliğindedir. Esenler'i Davutpaşa yoluna bağlayan Ayazma yolu üzerindeki su kontrol kuyuları, şimdi Belediye oto garajı olarak kullanılan Üçyüzlü, Ayazma Çeşmesi, Su Terazisi ve garaj içinde yıkık vaziyette olan kilise güzel bir mimari örnek olarak karşımıza çıkar. Esenler'de Dörtyol Merkez Camii'nin karşısındaki kilise kalıntısı restore edilerek günümüzde Adnan Büyükdeniz Dijital Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir.
İstanbul surlarının yıkılmasından sonra bu bölge toprakları askeri bakımdan önem kazanmıştır. İlçe tarihinin İstanbul Tarihi içinde mütalaa edilmesi gerekir. İlçe tarihî eser bakımından zengin sayılmaz. Bizans ve Osmanlı dönemine ait çeşme, su kemeri, su terazisi ve sebil günümüze ulaşan tarihi yapılardır. Bu eserlerin de kitabeleri tahrip edildiği için yapım tarihleri hakkında bilgi vermek mümkün değildir. Bunlar: Avas kemeri, Atışalanı Çeşmesi, Atışalanı Sebili, Menderes Çeşmesi (Litros Ayazması), Yavuz Selim Çeşmesi ve Nene Hatun Çeşmesi.

Bölge, Bizanslılardan kalma bir yerleşim alanıdır. Bu bölgenin en eski ahalisi Litros ve Avas adlarıyla kurulan köylerde yaşayan Rumlardır. Bu devirde ahali tarafından Aretai yani Faziletler Tepesi olarak da bilinirdi. Esenler veya Atışalanı Köyleri eski tarihlerde Bizans'ın şaşaalı devirlerinde İstanbul'un Türkler tarafından fethine kadar Bizans köyleri olup, Bizans İmparatorluğu'na türlü tarım ürünleri yetiştirerek ekonomik katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı döneminde Mahmutbey nahiyesi içerisinde birer Rum yerleşim yeri olan Litros ve Avas köylerinin etnik yapısı, Lozan Antlaşması'yla değişmiştir. Cumhuriyet döneminde Rum kökenli halkın Yunanistan'a göç etmesiyle boşalan köylere, Doğu Makedonya'dan gelen mübadele göçmenlerini Türkler iskan ettirilmiştir. Uzun yıllar mübadele köyü konumunda kalan Litros ve Avas isimlerini 1930'lu yıllara kadar korumuştur. 1937-1940 yıllarında gerçekleştirilen değişiklikle Litros-Esenler, Avas-Atışalanı olarak Türkçeleştirilmiştir.[1]

Esenler ahalisi 1969'da belediye teşkilatı kurulması için başvuru yapmıştır. İstanbul İl Genel Meclisi, 23 Ocak 1969'da belediye kurulmasına bir engel olmadığına karar vermiştir. Böylece Esenler, bir belde belediyesi statüsü almıştır. Ertesi yıl yapılan seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Şaban Hoşmen yarıştan çekilmiş, onun yerine MTTB Yönetim Kurulu üyeliği yapmış Nadir Bayır aday gösterilmiştir. Adalet Partisi'nin adayıysa Hüseyin Gürses'ti. Seçimi, Nadir Bayır %51,68 oy oranıyla kazanmıştır. Daha sonra 1973'te Nadir Bayır, Cumhuriyetçi Güven Partisi'ne geçmiş ve CHP adayı Çetin Aksoy ile oyların bölünmesi sonucu Adalet Partisi'nden Mustafa Yumak belediye başkanı seçilmiştir. 1977'de yine CHP'den Çetin Aksoy belediye başkanlığı görevini yürütmüştür. 1980 askeri müdahalesinin ardından belediye lağvedilmiştir. Bundan sonra Bakırköy Belediyesi'ne bağlı şube müdürleri tarafından idare edilmiştir. Esenler, Bakırköy'e bağlıyken 1992'de Güngören'e bağlanmıştır. Esenler, 1993'te ilçe olmuştur. Belediye statüsüne tekrar kavuşmuştur.

Avasköy Kemeri olarak da bilinen ve Esenler'de bulunan su kemerleri oldukça dikkat çekici tarihi yansıtmaktadır. Kitabelerinin şu anda tahrip olduğu bilinen bu su kemerlerinin hangi tarihte yapıldığı bilinmemektedir. Ama eldeki verilere bakılırsa, Mimar Sinan tarafından zamanında yer alan susuzluğu gidermek amacıyla yapıldığı düşünülmektedir.

Osmanlı dönemine ait olan bu kasır önemli tarihi yapılardan biridir. Otağ-ı Hümayun olarak bilinmektedir. Osmanlı mimarisini yakından görebileceğiniz Hünkar Kasrı Esenler'de görülmesi gereken önemli yerlerden biridir. İç ve dış mimarisi de oldukça dikkat çekici olmaktadır.

İstanbul'u ise Edirne'ye bağlayan otoyolun üzerinde bulunan Davutpaşa Kışlası dikkat çekici tarihi mekanlardan biri olmaktadır. Davutpaşa Kışlası Cumhuriyet Döneminde de 1999 yılına kadar kışla olarak kullanılmıştır. Çeşitli zamanlarda onarım gören bina günümüze sağlam olarak ulaşmıştır. Davutpaşa Kışlası görülmesi gereken yerlerdendir. Kışlanın hemen karşısında bulunan Davutpaşa Fırını II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır.

19. yüzyılın başında kurulmuştur. Kalıntıları restorasyonla Adnan Büyükdeniz Dijital Kütüphanesi olarak 2010 yılında kullanıma açılmıştır.

Esenler, 17 mahalleden oluşmaktadır:

Otoyol 3, ilçe için önemli bir karayolu ulaşımı sağlamaktadır. Toplu taşıma hizmeti sağlayan otobüs hatlarının çoğu bu otoyolu kullanmaktadır.

Erokspor'un 2017'de Esenler'e taşınması ve Esenler Erokspor adını alması, ilçenin 1. Lig'de temsil edilmesini sağlamıştır. Takım, maçlarını Kemer mahallesinde bulunan Esenler Stadında oynamaktadır. Bunun yanında Atışalanıspor, Esenler Kent Yıldızspor, Esenler Tokatspor, Esenler Turgutreis Gençlikspor, Esenlerspor, İstanbul Sivasspor, Öz Yavuzselimspor ve Üçyüzlüspor gibi amatör futbol kulüpleri de bulunmaktadır. İlçede üç büyüklerin spor okulları da vardır.

Esenler Belediyesi
Esenler Kaymakamlığı

Esenyurt, İstanbul ilinin bir ilçesidir. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) 2025 sonuçlarına göre 1.003.905 nüfusuyla Türkiye'de 1 milyonu aşan ilk ilçe olmuştur. Büyükçekmece ilçesinin semtlerinden biriyken, 2008 yılında Kıraç beldesi ile birleştirilerek ilçe olmuştur. İlçede bir şehir parkı bulunmaktadır. İlçede güvenlik 1 Haziran 2009 itibarıyla polis teşkilatına geçmiş ve emniyet müdürlüğü binası kurulmuştur.

19. yüzyılın başlarında Ekrem Ömer Paşa'ya ait çiftlik toprağında kurulan yerleşme, buranın hissedarlarından olan Eşkinozgillerden Eşkinoz adını almıştır.
1967'de de yerleşimin adı Esenyurt olarak değiştirilmiştir. Eşkinoz Çiftliği'nde çalışanların oluşturduğu yerli halka 1920-1938 yıllarında Romanya ve Bulgaristan'dan göçenlerin katılımı ve son yıllarda iç ve dış göçlerle gelen nüfus, etnik yapının bugünkü hâlini almasını sağlamıştır.
Esenyurt Belediyesi'nin kurucu belediye başkanı Gürbüz Çapan'dır. Esenyurt ilçesinin 2024 Yerel Seçimlerinde Ahmet Özer belediye başkanı seçilmiş olup, hakkındaki iddialardan dolayı İçişleri Bakanlığınca geçici olarak görevden uzaklaştırılmış, bu geçici süreç boyunca yönetim, Belediye Başkan Vekilliği görevine atanmış İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy tarafından yürütülmektedir. İlk yerleşim, Merkez Mahallesi'nde Köyiçi mevkiinde oluşmuştur. Bugün hâlâ bu alanda bulunan Romanların yaşadığı ve yerleşmenin en yoğun özelliklerini taşıyan Roman Mahallesi ilk yerleşmenin çekirdek alanlarından biridir. 1920-1938 yıllarında bölgeye gelen Romanya ve Bulgaristan göçmenlerinin ikamet ettiği Merkez Mahallesi'nin kuzey kesiminde bulunan göçmen mahallesi de yerleşmenin en eski bölgesidir.

Esenyurt yerleşim yeri bütünü, Marmara Bölgesi'nin Trakya alt bölgesinde, İstanbul Metropolitan alan sınırları içerisinde yer almaktadır. Bu bölgenin doğusunda Küçükçekmece Gölü, batısında Büyükçekmece, kuzeyinde Bahçeşehir mahallesi ve TEM Karayolu, güneyinde Firuzköy ve E-5 Karayolu bulunmaktadır. İlçe batıda Büyükçekmece, kuzeyde Başakşehir, kuzeybatıda Arnavutköy, doğuda Avcılar, güneyde Beylikdüzü ilçeleriyle komşudur.
İlçenin yüzölçümü 43 km²dir. (2.770 hektar) Esenyurt ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 55 metredir. 1989 yılında belediye olma niteliği kazanmıştır. Belediye teşkilatının kurulmasıyla bölgenin gelişmesi hızlanmıştır. Nüfus bakımından İstanbul ve Türkiye'nin en büyük ilçesidir.

Akbatı AVM
Eskule AVM
Torium AVM
Marmara Park
City Center AVM

Haramidere Köprüsü
Viyana Köprüsü (Esenyurt)
Esenyurt Tarihi Merkez Camii
Tarihi Bağlar Çeşmesi
Kazlıçeşme

İlçede birçok eğitim kurumu vardır. 2013 yılında eğitime başlayan İstanbul Esenyurt Üniversitesi büyük bir öneme sahiptir. Ayrıca Esenyurt'ta büyük bir gözlemevi ve çok sayıda kütüphane de yer almaktadır.

İlçede sağlık alanında; 7 acil yardım istasyonu, 157 aile hekimliği, 34 diş muayenehanesi, 3 diş protez laboratuvarı, 2 diyaliz merkezi, 190 eczane, 1 evde bakım merkezi, 6 işitme cihazı satış ve uygulama merkezi, 11 muayenehane, 3 müstakil tek uzmanlık dalında tıbbi laboratuvar, 47 optisyenlik müessesesi, 1 ortez-protez yapım ve uygulama merkezi, 1 özel ağız ve diş merkezi, 26 özel ağız ve diş sağlığı polikliniği, 4 özel hastane, 1 özel poliklinik, 14 özel tıp merkezi, 5 sağlık kabini, 1 vakıf üniversitesi hastanesi bulunmaktadır. Ayrıca yeni aşılar ve ilaçlar geliştirmek için Esenyurt Hıfzıssıhha Enstitüsü kurulmuştur.

Esenyurt Devlet Hastanesi
Esenyurt Devlet Hastanesi Ek Bina
Özel Doğa Hospital
Özel Elitium Tıp Merkezi
Özel Esencan Hastanesi
Özel Avrupa Tıp Merkezi
Özel Yeni Hayat Cerrahi Tıp Merkezi
Özel Mutlu Yaşam Tıp Merkezi
Özel Mediplus Tıp Merkezi
Özel Avrupagöz Esenyurt Göz Merkezi
Özel Çavuşoğlu Esenyurt Diyaliz Merkezi
Özel Reyap Hastanesi
Özel Eslife Hastanesi
Özel Etik Life Tıp ve Cerrahi Merkezi
İstinye Üniversitesi Liv Hospital
Özel Medihaus Tıp Merkezi

Esenyurt Cumhuriyet Meydanı, İstanbul'un Esenyurt ilçesinde bulunan Doğan Araslı Bulvarı ve 19 Mayıs Bulvarı'nı birbirine bağlayan meydandır.
Atatürk Anıtı, Esenyurt Mezarlığı, Eskule AVM, Kızılay Devlet Hastanesi, Esenyurt Anadolu Lisesi ve pek çok iş hanı tarafından çevrili olan meydan Esenyurt'un en uğrak yeridir.
Etrafta pek çok mağaza, dükkan, alışveriş merkezi ve iş hanının bulunması nedeniyle pek çok kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca meydan bir tünele sahiptir ve buradan pek çok otobüs ve minibüs hattı geçmektedir.
Meydanda oturmak için banklar ve pek çok zaman yapılan çeşitli etkinlikler bulunmaktadır. Meydanın alt kısmında bir tarihi çeşme bulunmaktadır.
Meydanın emniyeti için sürekli polis ekipleri Atatürk Anıtı çevresinde nöbet tutmaktadırlar.

Mahalle başına çok fazla nüfus yoğunluğunun yaşanması ve yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin pratikliğinin arttırılması amacıyla büyük mahalleler bölünerek yeni mahalleler oluşturulmuş ve 2015'te 20 olan mahalle sayısı 43'e çıkartılmıştır.

Esenyurt, 43 mahalleden oluşmaktadır:

Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2023 verilerine göre, nüfusu 978 bin 7 kişidir. Bu yönüyle Türkiye'nin nüfus bakımından en büyük ilçesi konumundadır. Nüfusu, 57 ilden daha fazladır.

30 Ekim 2024 tarihinde Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer hakkındaki iddialardan dolayı görevden geçici süreyle uzaklaştırılmış olup, yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy atanmıştır.

Esenyurt Belediyesi 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Esenyurt Kaymakamlığı 18 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Esenyurt İlçesi Tanıtımı

Eyüpsultan ya da eski adıyla Eyüp, İstanbul ilinin Avrupa yakasında yer alan bir ilçesidir. 1936'da Fatih, Beyoğlu ve Sarıyer ilçelerinin bir bölümüyle kurulan Eyüpsultan ilçesinin yüzölçümü 228 km²dir. Eyüpsultan ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 71 metredir. 29 mahallesi bulunan Eyüpsultan ilçesinin nüfusu 2021 yılındaki Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre 417.360'tır. İlçenin Haliç'in iç kesiminde kısa bir sahil şeridi, Karadeniz'de Akpınar ve Çiftalan köyleri arasında da uzun bir sahil şeridi vardır. Kurulduğunda bugünkü Sultangazi ilçesinin Eskihabipler Mahallesi dışında tamamını, Gaziosmanpaşa ve Bayrampaşa ilçelerini de kapsayan Eyüpsultan, bugünkü sınırlarına 2009'da Yayla mahallesini Sultangazi'ye vererek ulaşmıştır. Eyüpsultan ilçesi doğuda Sarıyer, güneydoğuda Kâğıthane ve Beyoğlu, güneybatıda Gaziosmanpaşa ve Bayrampaşa, güneyde Zeytinburnu ve Fatih, batıda Arnavutköy ve Sultangazi, güneybatıda Başakşehir ilçelerine komşudur.

İlçe ismini, sınırları içinde türbesi bulunan Ebu Eyyûb el-Ensarî'den almaktadır. İstanbul'un Fethinden sonra Türklerin sur dışında kurduğu ilk yerleşim merkezi olan Eyüpsultan'da başta Eyüp Sultan Camii olmak üzere Osmanlı döneminden kalma  çok sayıda tarihî eser mevcuttur. III. Selimin annesi ve III. Mustafa'nın eşi Mihrişah Valide Sultan'ın 1795 tarihinde inşa ettirdiği imaret 225 yıldan beri faaliyetini sürdürmektedir. İstanbul'un fethinden hemen sonra inşa edilen ve daha sonra Mimar Sinan tarafından şimdiki şekli ile yeniden yapılan “Eyüp Sultan Camii Kebir Hamamı” restorasyon aşamasında olup "Su Medeniyeti Müzesi" olarak planlanmıştır. Tarihi Eyüpsultan mezarlığında Osmanlı döneminin önemli asker, devlet adamı, sanatkar ve alimlerinin mezarları bulunmaktadır. Bilinenin aksine bölgede bir değil yedi sahabe medfun (makamı) bulunmaktadır. Şimdiki adı Alibeyköy olan Köpekyaylası önemli yerleşim alanlarındandır. 19 Ekim 2017 tarihinde, 7039 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 36. maddesi gereğince ilçenin ismi Eyüpsultan olmuştur.

Eyüpsultan ilçesinin kapladığı alan İstanbul Surları'nın dışında kalmasına rağmen, burada daima bir köy vardı. Çünkü iki nehir çok miktarda temiz su sağlıyordu. Ve Bizans döneminde köyde bir kilise vardı. Ve daha sonra bir manastır (Bugünkü Eyüpsultan Camii'nin arkasındaki tepelerin yükseğine inşa edilmişti.) şehir duvarlarının dışında kalınca bu alan mezar yeri olarak kullanılmaya başlandı. Burada kiliseler ve mezarlıklar vardı. Buraya adını ve ününü veren Eyüp Sultan türbesinden başka Eyüpsultan'da çok sayıda önemli kişinin türbesi de vardır. Buraya defnedilme arzusundan dolayı çevrede çok sayıda müslüman mezarlığı oluşmuştur.

17. yüzyıl ve 18. yüzyıl'da İstanbul Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olarak plansız bir şekilde büyüyordu. Savaşlar nedeniyle Balkanlar'daki Türk toplumu ve Kafkasya'lılar şehre geldiler. Bu dönemde Eyüpsultan alanı, mistik havasını kaybederek şehirle bütünleşmiş hale geldi. Çünkü Altın Boynuz boyunca fabrikalar inşa ediliyordu. Bunların ilki Feshane idi. Fabrika Osmanlı ordusuna fes üretmekteydi. Göçmenlerin ve fabrika işçilerinin bölgeyi hızlı bir şekilde iskan yeri seçmesi, kuşkusuz bazı olumsuz sonuçları da beraberinde getiriyordu.

Yakın zamanda pek çok fabrika kapatıldı veya buradan kaldırıldı. Haliç artık kokmuyor. Su kenarında oturmak artık mümkün. Bundan dolayı Eyüpsultan'ın nitelikleri tekrar olumlu olarak değişiyor. Semtin değişim süreçleri her alanda fark ediliyor. Kırk veya elli sene önce burada şehir hayatının alışılagelmiş zevkleri yaşanırdı. Günümüzde camiye yakın bölgede barlar yok. Fakat köşe dükkanlarda bira satılabilir. Sokakları kahvehanelerle doludur. İnsanlar buralarda vakitlerini kahve-çay içerek veya oyun oynayarak geçirirler.
Yeni apartman blokları ile birlikte nüfus da büyüdü. Fakat atmosfer hala barış dolu. Camiler ve tarih semte hala hakim vaziyette. Eyüpsultan ruhsal sakinlik ve rahatlama imajını vurgulamaya çalışmakla meşgul durumda. Eyüpsultan sadece bir cami ve mezarlıktan ibaret olmayıp civarı bir zamanların sivil toplum kuruluşları olarak kabul edilen tekkeleri ile de meşhurdur. İlk kadın sığınma evi olarak kabul edilen "Hatuniye Tekkesi", Türkistanlı hacıların uğrak yeri olarak kabul edilen "Kaşgari Dergahı", sahilde yer alan ve Zekai Dede Efendi'nin bir akademisi olarak faaliyet gösteren Bahariye Mevlevihanesi devrin önemli mekanlarıdır. Piyer Loti mevkiinde, mezarlıkların sona erdiği yerde Karyağdı Ali Baba isimli Bektaşi Tekkesi de bulunmaktadır. 19. yüzyıl'ın son çeyreğinde tekkenin içinde bir matbaanın olduğu çeşitli kaynaklarda zikredilir. Yukarıda mezarlıkların bittiği yer olan tepelerde ağaçlıklar bulunur. Burada genişçe yayılmış vaziyette duran ve adını Fransız yazar Pierre Loti'den alan bir kır kahvesi vardır. Haliç üzerinde şahane bir manzaraya sahiptir. Eminönü'ne giden bütün yollar görülebilir. Büyük bir barış ve huzur duygusunu ağaçların altında çayınızı yudumlarken hissedebilirsiniz. Dünyanın pek çok yerinden insanlar bu güzelliği görmek için gelir. Şimdi Haliç temiz olup, nostaljik sandallar insanları eskiden olduğu gibi karşı sahillere taşımaktadır.
Eyüpsultan Belediyesi 2016 yılında ilçenin tarihi dokusuna göre yenileyerek, yerli ve yabancı ziyaretçilere daha iyi bir hizmet verebilmek adına ESTAM (Eyüp Sultan Tarihi Merkez) kimliği ile çalışmalara başlamıştır. Ayrıca belediye her yıl ilk ve ortaokul öğrencilerine kırtasiye desteği vermekte, 12. sınıf öğrencilerine ise üniversiteye giriş desteği olarak nakdi yardım sağlamaktadır.

Eyüp adı, Muhammed'in yoldaşı ve sancaktarı olan Ebu Eyyûb el-Ensarî'den gelmektedir. Kendisi buraya Arap ordusu ile birlikte şehrin ilk defa feth edilme denemesinde gelmiş ve burada ölmüştür. Son arzusu ise buraya gömülmekti. Onun istirahat yeri Bizans döneminde hürmet edilen bir yerdi. Fakat Latin İstilası olarak da bilinene Dördüncü Haçlı Seferi sırasında diğer kutsal Bizans yerleri ile birlikte dağınık duruma düştü. Yedi yüzyıl sonra, İstanbul'un fethi sırasında II. Mehmed'in (Fatih Sultan Mehmed) hocası şeyh Akşemseddin tarafından yeniden keşfedildi. Fatih Sultan Mehmet, şehrin alınmasından sonra bir mezar yeri veya Türbe Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin istirahat yeri üzerine ve bir cami onun onuruna yapılmasını emretti. İstanbul'a ilk büyük cami inşa edilecekti. Geleneksel hamam, okul odaları ve kantin kompleksi camiyi çevreleyecekti. Aynı zamanda İstanbul'a ilk defa böyle bir yapı yapılacaktı. Eyüpsultan'ın kutsal yer olması noktasından, Caminin bir taşının Peygamberin ayak izini taşıdığı söylenir. Pek çok cami, dua yerleri, şadırvanlar inşa edildi. Ve pek çok Osmanlı yöneticisi Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin istirahat yeri yakınına gömülmek istiyordu. Alan büyüyordu ve pek çok dini mimarı kazanıyordu. İstanbul'a bu alana serin hava ve güzel manzara için gelmiş olan Türk ve yabancı turistlerin derviş tekkelerine ulaşabilme yeri haline geliyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme döneminde Eyüpsultan, şehir duvarları dışında kalan tanınmış üç yerleşim yerinden biri idi. Diğer ikisinden biri Üsküdar ve sonuncusu Galata idi. Bu dönemin bazı karakteri, Count Preziosi'nin çoğu Eyüpsultan'ı içeren şehrin yağlı boya tablolarında görülebilir.

Bugünkü Karyağdı Mahallesinde, mezarlıkların bittiği noktada ve Pierre Lotti tesislerinin yanı başında bulunmaktadır. 18. yüzyılın sonlarında kurulan bu Bektaşi tekkesi dönemin Osmanlı münevverlerinin ve Yeniçerilerin devam ettiği bir tekke idi. 1828'de Padişah II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı'nın ve Bektaşiliğin yasaklanmasıyla birlikte kapatılmış ancak sonraki dönemlerde tekrar açılmıştır. Mehmed Necib Baba, (ö. Bursa 1296/1879) Karyağdı Tekkesi şeyhi. Nicolas Vatin ve Thierry Zarcone'nin araştırmalarına göre bu şeyh tekkenin içine bir matbaa kurar. En azından, bilindiği kadarıyla, 1291/1874-1875 yılında tekke tarafından yayınlanan bir eser vardır. Bu yayın, sufi şiirlerinden oluşan, "Risale-i la'ihat-i cami" adında, 20 sayfalık küçük bir litografidir. İlk sayfasında, bu kitapçığın "Milli Eğitim Bakanlığı izni ile Karyağdı tekkesindeki Necib Baba Efendi matbaasında" basıldığı belirtilmiştir. Tekkenin çevresinde Bektaşi tarikatına ait kişilerin kabirleri vardır. Buradaki en eski kabir 1779 tarihinde resmi olarak tekkenin yönetimine getirilen es-Seyyid Muhammed Ali'ye aittir.

II. Mahmud tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun Fes ihtiyacını karşılamak için kurulmuştur. 2018 yılında başlayan restorasyon çalışmaları, 22 Haziran 2023 tarihi itibarıyla sona erdi ve Artistanbul Feshane adıyla kültür sanat merkezi olarak ziyarete yeniden açıldı.

Adını Fransız şair Pierre Loti'den almaktadır. İstanbul'a geldikten sonra Eyüpsultan'da yaşaması ve kendisini her zaman Türk dostu olarak nitelendirmesinden dolayı tepeye Pierre Loti Tepesi adı verilmiştir. 2007 yılında dönemin Belediye başkanı Ahmet Genç, "Pierre Loti Tepesi diye bir yer yoktur, bunu düzeltelim. Eyüp Sultan Tepesi diye bir yer de yoktur. Burası illaki Pierre Loti olmasın diye bir çalışma yapmayız" şeklinde açıklama yapmıştır.

1812 yılında ahşap olarak inşa edilen kilise, 1855'te günümüzdeki halini almıştır. Coğrafyacı Gugios İnciciyan kilise hakkında: "Çeşmeli Odalar Mahallesi'nde bulunan bu küçük kilise bir sene evvel kısmen yıkıldı ise de, kalan kısmında âyin yapılmıştır." demiştir.

İnciciyan 18. Asırda İstanbul adlı eserinde: "Eskiden, buranın Serviler Mahallesi denilen yerinde Surf Egia adlı bir ermeni kilisesi vardı, fakat 1182 (1766) senesinin 16 mayıs günü kaldırıldı, bugün aynı yerde mevcut Surf Egia Kilisesi 1800 senesinde alınan fermanla tekrar yapılmıştır. Bu kilise 1832 de tamamen yeniden yapılmıştır. Serviler Mahallesi daha sonra Yukarı Mahalle adını almıştır." demiştir.

1914 yılında, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan kömür yakıtlı santral, kurulduğu tarihten, kapılarını kapattığı 1983 yılına değin İstanbul'un enerji gereksiniminin karşılanmasında kullanıldı. Günümüzde Santralistanbul ismiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından Enerji Müzesi olarak 

Ezger Sinagogu ya da Esgher Sinagogu, geçmişte İstanbul'da bulunan bir sinagogtu. Beyoğlu ilçesinin Hasköy semtinde, Haliç kıyılarına yakın bir konumdaydı. Sinagogun inşa ediliş tarihine ilişkin kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Adının rastlandığı en eski kaynak, 1912 yılına tarihlenen Annuaire Orientale adlı yıllıktır. Yapının mimari özellikleri, tuğla büyüklükleri ve cephe düzenlemeleri, yapının 19. yüzyılın ilk yarılarında inşa edilmiş olabileceği konusunda ipuçları vermektedir.
Hahambaşılığın 28 Temmuz 1948 tarihli bir raporuna göre sinagog, cemaat yokluğu nedeniyle boşaltılınca hahambaşılık tarafından özel şahsa depo olarak kiraya verilmiştir. Bir süre de dökümhane olarak kullanıldığı bilinmektedir. Haliç'te sahil düzenlemelerinin yapıldığı yıllarda yapının yalnızca 4 duvarı ayaktaydı. Yapı bu tarihte korumaya alındıysa da, duvarlar bir süre sonra yıkıldı ve sinagog tümüyle yok oldu.

Türkiye'de Yahudilik
Türkiye'deki sinagogların listesi

Türkiye Hahambaşılığı
Şalom Gazetesi

F1 (Taksim - Kabataş) Füniküler Hattı, İstanbul'da yer alan füniküler hatlarından birisidir.
17 Ocak 1875'te hizmete giren Tünel'den 131 yıl sonra inşa edilen ikinci füniküler hattı olan ve 29 Haziran 2006'da hizmete giren hat, Taksim ile Kabataş arasında 640 metrelik güzergâhı yaklaşık 2,5 dakikada katetmektedir. 06.00 - 00.00 saatleri arasında pik saatlerde 5 diğer saatlerde 8 dakikada bir sıklıkla çalışan hat, günlük ortalama 400 sefer yapar. Saatlik tek yön yolcu kapasitesi 7500 kişi olan hat 2023 yılında günde ortalama 13.898 yolcu taşımıştır. Hattın 2023 yılı yolcu rekoru ise 32.707 kişidir.

İstanbul ulaşımında raylı sistemler arasına entegrasyonu sağlamak, raylı sistemleri deniz ulaşımı ile birleştirmek ve bağlantı yollarındaki motorlu kara taşıtı dolaşımını azaltmak amacıyla Taksim ile Kabataş arasındaki eğimli alanda bir füniküler sistem kurma düşüncesi ortaya atılmıştır. Proje için ilk somut adım, yapım işlemlerinin 22 Ocak 2002 tarihinde 12.895.263.538.107 TL + 9.800.159,24 $ + KDV bedelle Yapı Merkezi ve Garaventa AG ortak girişimine ihale edilmesiyle atılmıştır. 18 ayda bitirilmesi öngörülen hattın iş teslim tarihi son uzatma süresiyle birlikte 27 Mart 2006 tarihinde olmuştur. Hatta ilk araçlar 3 Aralık 2005 günü indirilmiş ve 5 Ocak 2006'da hatta ilk deneme sürüşü yapılmıştır. Hattın  resmî açılışı dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın da katılımıyla 29 Haziran 2006'da Kabataş İskelesi önünde düzenlenen törenle yapılmıştır.

F1 hattı, M2 ile T1 hatlarını birbirine bağlaması ve yolcuların Kabataş'ta bulunan Şehir Hatları iskelesi İDO termimali aracılığıyla Anadolu Yakası ve Boğaziçi yerleşim birimlerine kısa sürede ulaştırılabilmesi amacı güdülerek oluşturulmuştur. Deniz seviyesinde yer alan Kabataş semti ile denizden yüksekliği yaklaşık 70 metre olan Taksim semtlerini %22,19'luk eğime sahip bir tünelle yeraltından birbirine bağlar. Hattın yapımı süresince 87.000 m³ katı atık çıkarılmış, 30.000 m³ betonarme betonu, 34.000 m² püskürtme betonu, 4.000 ton betonarme demiri, 4.500 metre fore kazık, 5.100 metre mini kazık, 6.000 metre şemsiye borusu, 6.600 metre zemin ankrajı, 10.400 metre ayna çivisi, 9.300 adet kaya bulonu, 27.000 m² su yalıtımı, 750 metre hat işi ve 2 adet makas kullanılmıştır.

M2 hattını kullanan yolcular Taksim Aktarma Merkezi'nde indirimli aktarmayla -aktarma merkezinin ikinci katında yer alan- füniküler istasyonuna aktarma yapabilirler. Füniküler istasyonuna tek ulaşım yolu budur. İstasyona İstiklal Caddesi, Atatürk Kültür Merkezi, Taksim Gezi Parkı ve Talimhane girişlerinden erişilebilir. Taksim'de metro ve füniküler istasyonları aynı yapı kompleksi içinde bulunduğundan M2 istasyonunun tüm girişlerinden bu hatta geçiş yapılabilmektedir. Ayrıca Taksim Meydanı'nda, İETT'nin otobüs duraklarındaki elli yedi otobüs hattına ve T2 (Taksim - Tünel) Nostaljik Tramvay Hattı'nın Taksim istasyonuna ulaşılabilir. Hattın Kabataş ayağındaysa İstanbul'un en çok kullanılan raylı sistem hattı T1'e aktarma olanağı bulunmaktadır ve yapımı tamamlandığında M7 hattına da aktarma yapılabilecektir. Kabataş füniküler istasyonundan tramvay durağına doğrudan giriş vardır. Bu sayede yolcular M2 hattının Hacıosman Metro İstasyonundan başlayarak M1 hattıyla Atatürk Havalimanı ve Bağcılar Meydan, T1 hattıyla Bağcılar ve T4 hattı ile de Mescid-i Selam'a dek kesintisiz raylı sistem ulaşımından yararlanabilmektedirler. Kabataş'ta ayrıca İDO'nun Bostancı - Kabataş ve Kabataş - Adalar hatlarına aktarma yapma olanağı vardır. Eminönü ve Beşiktaş yönüne gitmek için Kabataş'tan kalkan ya da Kabataş'tan geçen on bir otobüs hattından da yararlanılabilir.

F1 hattında 34,55 metre boylarında, 2,90 metre genişliğinde iki vagonlu iki araç seti kullanılmaktadır. İnsansız işleyebilen araçların boş hâlde ağırlığı 40 ton, yolcu kapasitesi 56'sı oturan, 319'u ayakta toplam 375'tir.
Tek bir yönde saatte 7500 yolcu taşıyabilecek biçimde tasarlanan hatta iki istasyon arası 110 saniye de alınmaktadır. Her bir istasyonda 69 saniye süresince bekleyen araçlarla hatta her 3 dakikada bir araç kalkmaktadır.
Hatta Kabataş istasyonu ray kotu, -11,10 m, Taksim istasyonu ray kotu +63,85 m, istasyonlararası kot farkı 74,95 m, maksimum eğim % 22,19, toplam hat uzunluğu 646,5 m, ortalama peron boyu ise 40 metredir. Eğimli hatta yolcuların eğimi ve eğimden doğabilecek rahatsızlıkları en alt düzeyde hissetmeleri için araçlar özel tasarlanmıştır. Basamak ve seviye farkı sisteminin kullanıldığı araçlarda yolcuların ayakta gidebilmesine olanak sağlanmaktadır.
F1 hattında standart füniküler sistemlerde olduğu gibi çekme halatlarıyla birbirine bağlanmış iki tren karşılıklı çalışmaktadır. Taksim istasyonunda yer alan ve elektrikli motorla çalışan bir makara yardımı ile çekme halatı vagonları çekmektedir. Araçlar birbirine halatla bağlı olduğu için araçların hareketleri eşzamanlıdır. Yani bir istasyondan araç kalktığında diğer istasyona yeni araç varmıştır. Araçların çalışabilmesi için kapıların tümüyle kapalı olması gerekir. Hat ilk açıldığı dönemde halatların sarıldığı makara ve makarayı sabitleyen demir tutamak, uluslararası ölçünler gereğince birbirinden kolaylıkla ayırt edilebilecek iki renkte; sarı ve lacivert renklerde boyanmıştır. Ancak bu renkler, Türkiye'deki futbol kulüplerinden birinin simgesel renkleri olması nedeniyle tepki toplamış ve bunun sonucunda renkler değiştirilerek desenli tema uygulanmıştır.

Metro İstanbul tarafından yayınlanan verilere göre 2023 yılında 5.072.731 yolcu taşınmıştır.
Yolcu sayısı (milyon)Yıl024681012200620092012201520182021Yolcu sayısı (milyon)İstanbul F1 Füniküler Hattı yolcu sayıları.mw-chart-77a06d2b71a94cf456c56f003b793563a49f73f9812111aa9731fb2d2c693b972087483d844dce1133e074d40a7e2b51d81ee89d8345ade2635b3dba8416b898__zr814702-cls-4185445:hover{pointer-events:none}.mw-chart-77a06d2b71a94cf456c56f003b793563a49f73f9812111aa9731fb2d2c693b972087483d844dce1133e074d40a7e2b51d81ee89d8345ade2635b3dba8416b898__zr814702-cls-4185446:hover{cursor:pointer;fill:rgba(0,0,0,1)}.mw-chart-77a06d2b71a94cf456c56f003b793563a49f73f9812111aa9731fb2d2c693b972087483d844dce1133e074d40a7e2b51d81ee89d8345ade2635b3dba8416b898__zr814702-cls-4185447:hover{cursor:pointer}.mw-chart-77a06d2b71a94cf456c56f003b793563a49f73f9812111aa9731fb2d2c693b972087483d844dce1133e074d40a7e2b51d81ee89d8345ade2635b3dba8416b898__zr814702-cls-4185448:hover{cursor:pointer;fill:rgba(82,130,235,1)}.mw-chart-77a06d2b71a94cf456c56f003b793563a49f73f9812111aa9731fb2d2c693b972087483d844dce1133e074d40a7e2b51d81ee89d8345ade2635b3dba8416b898__zr814702-cls-4185449:hover{cursor:pointer;fill:rgba(0,0,0,0)}

İstanbul Füniküleri
İstanbul ilinde toplu ulaşım

Metro İstanbul resmî sitesi 24 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fatih veya tarihî yarımada, İstanbul şehrinin kurulup geliştiği bölgenin tamamını kaplayan ve şu anda İstanbul ilinin merkez ilçesidir. Valilik, büyükşehir belediye başkanlığı, emniyet müdürlüğü ve şehrin vergi dairesi gibi kurumların yer alıyor olması sebebiyle İstanbul'un merkezi sayılır. Güneybatıdan Zeytinburnu, kuzeybatıdan Eyüpsultan ilçeleri; kuzeyden Haliç, doğudan İstanbul Boğazı ve güneyden Marmara Denizi ile çevrilidir.
İlçe, 1930'dan 2009'a kadar Eminönü'yle beraber tarihî yarımadadaki iki ilçeden biri olmuştur. 2009'da Eminönü ilçesinin lağvedilip Fatih ilçesine katılmasından sonra tekrar tüm tarihî yarımada üzerindeki tek ilçe hâline gelmiştir. Kırsal yerleşimi olmayan Fatih ilçesi 57 mahalleden oluşmaktadır. İlçenin yüzölçümü 15 km²dir. Fatih ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 29 metredir.

Konstantinopolis 1453'te Osmanlılar tarafından fethedildiğinde Ortodoks Patrikhanesi, Ayasofya'nın hemen yanında yer almaktaydı. Patrikhane fethi izleyen günlerde önce Havariyyun Kilisesi'ne (Havariler Kilisesi) daha sonra da Fener'e taşındı.
Fatih Sultan Mehmet fethin onuncu yılında yıktırdığı Havariyyun Kilisesi'nin yerine kendi adıyla anılan büyük bir külliye yaptırdı. Fatih Külliyesi'nin çevresinde zamanla bir Müslüman mahallesi ortaya çıktı. Külliyenin adıyla anılmaya başlayan bu mahalle hızla klasik bir Osmanlı şehri halini almış, Fatih semtine ve ilçesine adını vermiştir.

Fatih ilçesi, İstanbul'un tarihî yarımadasını kapsayan ve hem Antik Çağ'dan Bizans'a hem de Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan üç bin yılı aşan bir yerleşim alanı üzerinde kuruludur. Bölgenin tarihi MÖ 7. yüzyılda Megaralı kolonistler tarafından Bizantion'un kurulmasına kadar gider. Roma İmparatorluğu'nun 330 yılında Konstantin tarafından başkent ilan edilmesiyle yarımada, imparatorluk idaresinin merkezi hâline gelmiş; Konstantin Forumu, Büyük Saray, Hipodrom ve Ayasofya gibi yapılar bu dönemin temel karakterini belirlemiştir.
Bizans döneminde Fatih, dini ve idari yapıların yoğunlaştığı bir merkez olarak gelişmiştir. 5. yüzyılda Theodosius surlarının tamamlanmasıyla yarımada, dünyanın en güçlü savunma sistemlerinden biri hâline gelmiş; Zeyrek'teki Pantokrator Manastırı, Vefa'daki Kilise Cami, Fenari İsa Manastırı, Blaherne bölgesindeki kutsal yapılar ve imparator saray kompleksi bu dönemde inşa edilmiştir. 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi'nin şehri tahrip etmesine rağmen Palaiologos hanedanının 1261'deki dönüşü sonrası yarımada yeniden imar edilmiştir.
1453'te İstanbul'un Türkler tarafından fethiyle Fatih, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olarak yeniden şekillenmiştir. Bölge, imparatorluğun siyasi, dini ve kültürel merkezi hâline gelmiş; bu dönüşümün odağını II. Mehmed'in inşa ettirdiği Fatih Külliyesi ve Topkapı Sarayı oluşturmuştur. Fatih Külliyesi çevresinde kurulan medreseler, darüşşifa, kütüphane ve imaretler Osmanlı klasik dönem eğitim ve sosyal yapısının temelini oluştururken; 16. yüzyılda Mimar Sinan'ın inşa ettiği Süleymaniye Külliyesi İstanbul siluetinin en belirleyici unsuru hâline gelmiştir.
Osmanlı döneminde Fatih, yalnızca Müslüman mahallelerin değil, Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin de yaşadığı çok kültürlü bir bölgeydi. Fener ve Balat'ta Rum Ortodoks Patrikhanesi ve eski Bizans kiliseleri; Samatya'da Ermeni mahalleleri; Hasköy ve Balat çevresinde sinagoglar bu etnik dokunun izlerini günümüze taşımaktadır. Semt, 1509'daki “Küçük Kıyamet” depremi, 1766 depremi ve çok sayıda büyük yangınla defalarca hasara uğramış ancak her seferinde yeniden inşa edilmiştir.
19. yüzyıl Tanzimat reformlarıyla birlikte ilçede modern belediyecilik uygulamaları başlamış; yollar genişletilmiş, yeni idari yapılar inşa edilmiş ve şehir dokusu kısmen değişmiştir. 1871'de Sirkeci–Edirne demiryolunun açılması bölgenin ulaşım tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Cumhuriyet döneminde İstanbul'un idari merkezi Ankara'ya taşınsa da Fatih, Türkiye'nin en yoğun tarihî mirasını barındıran ilçe olarak önemini sürdürmüştür. 1950'lerde başlayan yol genişletme politikaları (özellikle Vatan Caddesi ve Millet Caddesi), ilçenin geleneksel dokusunu önemli ölçüde etkilemiştir. 1985'te tarihi yarımada UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dâhil edilmiştir. 2009 yılına kadar Fatih ve Eminönü tek bir ilçe iken bu tarihte ikiye ayrılmış; günümüz Fatih ilçesi tarihî yarımadanın büyük bölümünü kapsamaktadır.
Günümüzde Fatih, Ayasofya, Süleymaniye, Kapalıçarşı, Sultanahmet Meydanı, Haliç kıyıları, sur sistemi ve Fener–Balat gibi alanları barındıran, İstanbul'un hem turistik hem kültürel hem de dini merkezlerinin büyük bir kısmını içeren bir bölge olarak varlığını sürdürmektedir.

Fatih ilçesi, kuzeybatıda Eyüpsultan ilçesi, kuzeyde Haliç, güneyde Marmara Denizi, batıda Zeytinburnu ilçesiyle komşudur. İlçenin yüzölçümü 15,62 km²dir (1562 hektar). İlçenin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 60 m'dir. İstanbul'un geleneksel tarım alanı Yedikule Bostanları bir vakitler Fatih'te yer almış olsa da artık şehirleşme ile beraber yok seviyesine düşmüş, ilçedeki durum tarım arazisi yoktur şeklinde açıklanabilir hâle gelmiştir. Tarihî yarımada 7 tepe üzerine kurulmuştur, şiirlere konu olan İstanbul'un yedi tepesi, Fatih sınırları içinde kalır.
Fatih'in sınırlarını tarihi surlar ile Haliç ve Marmara Denizi belirler. Haliç Ayvansaray'dan Yedikule'ye kadar uzanan surların bir bölümü tamir görmüştür ve Fatih'i Eyüp ve Zeytinburnu ilçelerinden ayırır. Haliç ve Marmara kıyılarındaki deniz surları büyük ölçüde tahrip olduğu için günümüze kadar ulaşamamıştır. Kıyılarının toplam uzunluğu 14 km'dir.

İlçenin tümü İstanbul kentinin tarihsel çekirdeği olan Suriçi'nde yer alır. 21 Mayıs 1930 tarihli ve 1499 sayılı resmi gazetede yayımlanarak 1 Eylül 1930 tarihinde yürürlüğe giren 1612 numaralı kanun ile İstanbul İli Merkez İlçesi Eminönü ve Fatih ilçeleri kurularak ikiye bölündü. Fatih ve Eminönü ilçeleri 1984'e değin İstanbul Belediyesi'ne bağlı bir şubeyken, yapılan bir düzenlemeyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde ilçe belediyeleri durumuna getirildiler. 29 Mart 2009 tarihinde yürürlüğe giren 5757 sayılı kanunla, tarihî yarımadanın iki ilçesi (Fatih ve Eminönü), "Fatih" adı altında tek bir ilçeye dönüştürülmüştür. Bu birleştirme öncesi 2008'de Fatih'teki mahalle sayısı 69'dan 24'e düşürülmüş, birleştirme sonrası Eminönü'ndeki mahallelerin eklenmesiyle mahalle sayısı 57'ye çıkmıştır.

Fatih ilçesi bugün 57 mahalleden oluşmaktadır:

Marmaray kazıları neticesinde 8500 yıllık bir tarihe sahip olduğu anlaşılan İstanbul şehrinin en eski yerleşim alanlarından biri olan Fatih İlçesi, tarihsel yapılar açısından oldukça zengindir. Tarihî yarımada Fatih, Roma İmparatorluğu'nun en önemli merkezlerinden biri olma özelliğine sahip bir yer olmasının yanında 1058 yıl Bizans'a, 469 yıl Osmanlı Devleti'ne başkentlik yapmıştır. Bu özelliği dolayısıyla tarihî yarımadada bu üç önemli medeniyete ait çok önemli eserleri bir arada görmek mümkündür. Tarihî yarımada, üzerinde yer alan Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinden kalma eserlerle adeta bir açık hava müzesi görünümündedir.

İstanbul ilinin çevresinde bulunan, Bizans zamanında yapılmış şehir duvarlarıdır. İstanbul'un etrafını çeviren surlar tarihte 5. yüzyıldan başlayarak inşa edilmiş, yıkılmalar ve yeniden yapmalarla dört defa elden geçmiştir. Son yapımı MS 408'den sonradır. II. Theodosius (408-450) zamanında İstanbul surları Sarayburnu'ndan Haliç kıyısı boyunca Ayvansaray'a bu taraftan ve Marmara kıyısı boyunca Yedikule'ye, Yedikule'den Topkapı'ya, Topkapı'dan Ayvansaray'a uzanıyordu.
Fatih ilçesi bugün yalnızca kuzey ve batıdan tarihi surlarla çevrilidir. Haliç kıyısındaki Ayvansaray'dan Marmara kıyısındaki Yedikule'ye kadar uzanan bir bölümü tamir gören bu surlar Fatih İlçesini Eyüp ve Zeytinburnu ilçelerinden ayırır. Haliç ve Marmara kıyılarındaki deniz surları büyük ölçüde tahrip olduğu, zarar gördüğü için günümüze kadar ulaşmamıştır.

Bizans İmparatoru  I. Justinianus tarafından M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbul ilinin tarihî yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul'un Türkler tarafından alınmasıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş, 1934 yılından 2020 yılına kadar müze olarak hizmet vermiş, 2020 yılında ise tekrar camiye çevrilmiştir. Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Topkapı Sarayı Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478'de yaptırılmış, Abdülmecid'in Dolmabahçe Sarayı'nı yaptırmasına kadar yaklaşık 380 sene boyunca devletin idare merkezi ve Osmanlı padişahlarının resmî ikametgâhı olmuştur. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700.000 m²lik bir alanda yer alan sarayın bugünkü alanı 80.000 m²dir.

1609-1616 yılları arasında sultan I. Ahmed tarafından tarihî yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa'ya yaptırılmıştır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de gene mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca "Mavi Cami (Blue Mosque)" olarak adlandırılır. Ayasofya'nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul'un ana cami konumuna ulaşmıştır.
Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul'daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.

Eminönü'nde Yeni Camii'nin arkasında ve Çiçek Pazarı'nın yanındadır. İstanbul ilinin en eski kapalı çarşılarından olan Mısır Çarşısı, 1660 yılında Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Kazım Ağa'dır. Çarşı son olarak 1940-1943 yılları arasında İstanbul Belediyesi tarafından restore edilmiştir.

Fatih İlçesindeki en önemli dini anıtsal yapılardan biri olan Fatih Camii yine Fatih Sultan Me

Fransiskenler veya Fransiskanlar, bir İtalyan rahibi olan Assisili Francesco, İsa'nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri ile kurduğu tarikatlar.

Papa III. İnnocentius 1210 yılında bu tarikata ait düzeni kabul etmiştir. 1223 yılında Papa III. Honorius tarafından da onaylanan Fransisken tarikat esaslarına göre, Fransiskenler tam bir yoksulluk içinde, dilenerek yaşarlar ve yoksul halk çevrelerinde İncil'in hükümlerini yayarlar. Sırtlarına kahverengi bir cüppe, bunun üstüne aynı renkte bir harmani giyerler. Bellerine, önden düğümlenen ipten bir kuşak sararlar. Çıplak ayaklarına sandalet giyerler. Başlarında bir kukuleta vardır.
İlk Fransisken tarikatının temel ilkelerinden biri, şeylere sahip olmayı reddetmekti; bu yolla onların potansiyel iktisadi değeri ve böylece başkalarını sömürme olasılığı da reddedilmiş oluyordu.

Santa Maria Draperis kilisesi (İstanbul)
St. Antuan Katolik Kilisesi (İstanbul)
Büyükada - San Pasifiko Kilisesi (İstanbul)
Yeşilköy - Aziz Stefanos Kilisesi (İstanbul)
Mater Dolorosa Katolik Kilisesi (Samsun)
Giresun Kapusen Kilisesi (Giresun)
St. Antuan Katolik Kilisesi (İzmir)
Meryem Ana Evi (İzmir)
Terra Santa Manastırı - Kendirli Kilisesi (Gaziantep)

Küçük Kardeşler Tarikatı (Ordo Fratrum Minorum)
Kapusenler (Fratres Minores Capucinorum)
Konventueller (Ordo Fratrum Minorum Conventualium)

Assisili Francesco
Bonaventura
Padovalı Antonio
Brindisili Lorenzo
John Duns Scotus

Francesco, giullare di Dio (Türkçe: Tanrı’nın Övücüsü Francesco) Roberto Rossellini yönetmenliğinde, 1950 yılında vizyona girmiştir. Filmin başrol oyuncu: Aldo Fabrizi.
Le Franciscain de Bourges Claude Autant-Lara yönetmenliğinde, 1968 yılında vizyona girmiştir. Filmin başrol oyuncu: Hardy Krüger.
Le Nom de la rose (Türkçe: Gülün Adı) Jean-Jacques Annaud yönetmenliğinde, 1986 yılında vizyona girmiştir. Filmin başrollerini Sean Connery, Michael Lonsdale ve Christian Slater paylaşmaktadır.

Fındıklı, İstanbul Boğazı'nın kıyısında, Beyoğlu ilçesine bağlı bir semttir.

Boğaziçi'nin Rumeli yakasında, Tophane ile Kabataş arasında sahil boyunca uzanan semt Mimar Sinan Üniversitesi'ne de ev sahipliği yapmaktadır. Kendi adıyla anılan parkı meşhurdur. Parkta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencilerinin tasarladığı heykeller sergilenmektedir.
Fındıklı denilen yerin resmi mahalli yönetim birimleri Ömeravni ve Purtelaş mahalleleridir.

26 Dikilitaş - Eminönü
26A Fulya Mahallesi - Eminönü
26B Gayrettepe - Eminönü
27E Şirintepe - Kabataş
27SE Seyrantepe - Kabataş
28 Topkapı/Edirnekapı - Beşiktaş
28T Topkapı - Beşiktaş
29C Tarabyaüstü - Kabataş
29D Ferahevler - Kabataş
30D Ortaköy/Dereboyu - Yenikapı
41E Ayazağa - Kabataş
43R Rumeli Hisarüstü - Kabataş
58A Poligon Mahallesi/Reşitpaşa - Kabataş
58N Fatih Sultan Mehmet - Kabataş
58S Levazım Mahallesi - Kabataş
58UL Ulus Mahallesi - Kabataş
62 Kağıthane/Gültepe - Kabataş
63 Kağıthane/Çeliktepe - Kabataş
70KE Kurtuluş - Eminönü

 Bağcılar - Kabataş

Bizans İmparatorluğu ile ittifak hâlinde olan Cenevizliler 1267'de, Haliç'in kuzeyinde bulunan Galata'da "Pera" adlı bir koloni kurmuş, bu koloninin hâkimiyet alanını da zaman içinde Bizans tarafından verilen izinlerle genişletmişti. Günümüzde Galata Kulesi olarak bilinen kule, bu izinlere aykırı bir şekilde kuzeydoğu yönündeki tepeye doğru hâkimiyet alanı artırılarak 1335-1349 yılları arasında bölgede yapılan tahkimatın bir parçası olarak 1348'de inşa edildi. Tepesindeki haçtan ötürü o dönem "Kutsal Haç Kulesi" (Turris Sancte Crucis) olarak anılıyordu. İki devlet arasında o yıl patlak veren savaş, ertesi yıl imzalanan antlaşmayla sona ererken kulenin bulunduğu tepe Ceneviz kontrolüne bırakıldı. Konstantinopolis'in 29 Mayıs 1453'te Osmanlı İmparatorluğu'na katılması sonrasında Pera'daki Cenevizliler, herhangi bir direniş göstermeden koloniyi Osmanlı'ya devretti. Kulenin de dâhil olduğu Galata'daki tahkimat tahrip edilse de, Osmanlı Padişahı II. Mehmed'in fermanıyla tahribatlar durduruldu ve tahrip edilen kısım yeniden inşa edildi. 1509'daki depremde hasar gören kule, 1510 itibarıyla onarıldı. 16. ve 17. yüzyıllarda, savaş esirlerini tutma yeri ve levazım ambarı, 18. yüzyıl itibarıyla Mehterhâne Ocağı ile yangın gözleyiciler tarafından bir yangın kulesi olarak kullanıldı.
1794'teki yangın sonrasında yapılan onarım çalışmalarında kulenin tasarımı değiştirilirken üst kısım bir kahvehaneye dönüştürüldü. 1831'deki yangın sonrasında tasarımı bir kez daha değiştirildi. 1875'teki bir fırtınada çatısının devrilmesinin ardından en üst katın üzerine kâgir iki ahşap kat çıkılarak bu kısım, şehirde çıkan yangınları gözleme ve haber verme amacıyla kullanılmaya başlandı. 1965-1967 yılları arasındaki restorasyon çalışmasıyla, katları farklı amaçlara hizmet eden turistik bir yapı olarak düzenlenirken kulenin çatısı da 1832-1876 yılları arasındaki tasarıma benzer şekilde yenilendi. Bu dönemde, Ünal Kardeşler ile sonrasındaki dönemde vârislerine ait şirket tarafından İstanbul Belediyesinden kiralanarak işletilmeye başlandı. 1999-2000 yıllarında dış cephesinde bir restorasyon yapıldı. 2013'te, İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı BELTUR işletmeyi devraldı. Bu dönemde kulenin en üst iki katında birer kafe ile restoran yer alıyordu. Aynı yıl, UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dâhil edildi. 2019'da mülkiyeti ve işletmesi Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçti. 2020'de yapılan çalışmalar sonrasında kule, müze ve sergi mekânı olarak düzenlendi.

Ceneviz Cumhuriyeti ile İznik İmparatorluğu, Mart 1261'de imzaladıkları antlaşmayla, Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında Konstantinopolis merkezli olarak kurulan Latin İmparatorluğu'na karşı bir ittifak oluşturdu. 1261'de, Konstantinopolis'in İznik İmparatorluğu tarafından alınmasıyla Latin İmparatorluğu'na son verildi ve Bizans İmparatorluğu canlandırıldı. İki devlet arasındaki ittifak kapsamında Cenevizliler 1267'de, Haliç'in kuzeyinde bulunan Galata'da "Pera" adlı bir koloni kurdu. Haliç kıyısında uzanan ve herhangi bir savunması bulunmayan bu koloninin doğusunda, erken Bizans döneminden kalma Kastellion adlı bir kale bulunuyordu. Yeoryos Pahimeris, Bizans İmparatoru VIII. Mihail tarafından Cenevizlilere verilen bölgeye bu kalenin dâhil edilmediğini ve Galata'daki mevcut surların ise güvenlik nedeniyle önceden yıktırıldığını ifade eder. Pera'nın kesin sınırları, Mayıs 1303 tarihli bir Bizans fermanıyla belirlenirken Mart 1304 tarihli bir fermanla bu sınırlar genişletildi. Ancak Cenevizliler, kuzeydoğusundaki tepeye doğru uygunsuz bir şekilde ilerleyerek hâkimiyet alanını artırdı ve 1335-1349 yılları arasında bu tepenin yamaçlarında, hendeklerle çevrili sur ve kuleler inşa etti.
Günümüzde Galata Kulesi olarak bilinen ve tepenin zirvesinde bulunan surların baş kulesi; bir gözetleme kulesi olmasının yanı sıra, karadan yapılabilecek bir kuşatmada, koloninin düzlükte bulunan kıyı kısmının korunması amacını güdüyordu. Kulenin önünde, yapıya iki yanından bitişik bir biçimde, düz sur hattından yarım daire şeklinde çıkıntı yapan bir barbakan vardı. Dört sur hattının kesiştiği bu yerde Pera'nın ana girişi bulunuyordu. Girişte yer alan levhaya göre 1 Nisan 1452'de tamamlanan bu kısım, Pera'nın Osmanlı İmparatorluğu kontrolüne girmesinden önce inşa edilmiş son tahkimattı.
Ağustos 1348'de Bizanslılar ile Cenevizliler arasında, ticari çekişmelerin yol açtığı bir savaş patlak verdi. Nikiforos Grigoras, 1348 dolaylarında sınırlarını tepeye doğru genişleten Cenevizlilerin bölgede "güçlü surlar ve yüksek kuleler" inşa ettiklerini ifade eder. VI. İoannis ise bu tepenin kendilerine verilmesini talep eden Cenevizlilerin bu isteklerinin reddedildiğini, sonrasında ise yontulmamış taş parçalarını ve diğer inşa malzemelerini gizlice temin eden Cenevizlilerin tepeyi tahkim ederek 1348 yılı sonlarında tepenin zirvesine bir kule inşa ettiklerini belirtir. Pera'nın son podestà'sı Angelo Giovanni Lomellini'nin 23 Haziran 1453 tarihli mektubunda, Kievli İsidoros'un 8 Temmuz 1453 tarihli mektubunda, Sakızlı Leonardo'nun 16 Ağustos 1453 tarihli mektubunda ve Cristoforo Buondelmonti'ye ait Liber insularum Archipelagi'nin Düsseldorf Üniversite ve Eyalet Kütüphanesi'nde yer alan 1485-1490 yılları arasına ait kopyasında kulenin adı "Turris S. [Sancte] Crucis" ("Kutsal Haç Kulesi") olarak geçer. Bu ad, kulenin tepesinde yer alan bir haçtan dolayı kullanılıyordu. Günümüzde Yüksek Kaldırım Caddesi ile Lüleci Hendek Caddesi'nin köşesinde konumlanan Küçükkule Kapısı'nın yanındaki Sanct Nicolaus burcu üzerindeki bir levhada, yamaç boyunca uzanan surların kuleye bağlanma tarihi 1349 olarak belirtilir.

Cenevizliler, IV. İoannis'in, tahkim ettikleri alanı terk etmeleri ve inşa ettikleri surları yıkmaları yönündeki talimatını yerine getirmedi. 1349'da savaşın sona erip barışın sağlanmasının ardından Cenevizliler de işgal ettikleri bu bölgeden çekildi. İmparator İoannis, bu antlaşmayla Cenevizlilerin çekildiklerini ancak bu mücadeleyi "Cenevizlilerin, kendi rızası olmaksızın Bizans'ın çıkarlarına ters bir davranışta bulunamayacaklarını gösterme" amacıyla verdiğini ifade ederek bölgedeki Bizans kuvvetlerini çektiğini belirtir. 1349'da ise İoannis tarafından yayımlanan bir fermanla bu tepenin kontrolü Cenevizlilere verildi.
Boğazlar Savaşı'nın bir parçası olarak Şubat 1352'de Galata açıklarında, Bizans-Venedik ittifakı ile Cenevizliler arasında gerçekleşen muharebeden Cenevizliler zaferle ayrıldı. Taraflar arasında 6 Mayıs 1352'de imzalanan ve savaşı sona erdiren antlaşma gereğince Cenevizlilerin hâkimiyet alanı, "Kutsal Haç Kalesi"ne (Castrum Sancte Crucis) kadar genişledi.

Bazı kaynaklarda; Karaköy kıyısında yer alan, geriye kalan kısımları günümüzde Yeraltı Camii olarak varlığını sürdüren ve Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, "Galata Kulesi" (Tor de Galathas) olarak tanımlayan Latinlerin ele geçirdiği Kastellion adlı Bizans kalesi, isim benzerliğinden dolayı günümüzdeki Galata Kulesi ile karıştırılır. Mayıs 1303 ve Mart 1304 tarihli Bizans fermanlarında "Galata Kalesi" (Castrum Galathe) olarak adlandırılan bu kale, Cenevizlilere verilen Galata'daki bölgenin doğu sınırı için bir referans noktası olarak anılır. 1391 yılında Cenevizlilerin, kontrol altına aldıkları kalenin kıyıya bakan tarafına inşa ettikleri ve "Kutsal Haç Kulesi" (Turris Sancte Crucis) olarak adlandırdıkları silindirik kule, 1766'daki depremde yıkılmıştı.
Galata'nın doğusunda, Tophane'ye kadar uzanan sur hattındaki kıyı kapılarından sondan bir önceki olan Eğrikapı üzerinde yer alan 20 Eylül 1446 tarihli bir levhada, Podestà Baldassare Maruffo'ya atfen "kenar mahallenin bu kısmındaki surları yükseltmiş ve İsa Kulesi'nden [Christea Turris] limana kadar eski yüksekliğine kıyasla iki katına çıkarmıştır" ifadesi yer alır. Bu levhanın yazıtını ilk kez 1794'te yayımlayan Cosimo Comidas, "İsa Kulesi" ifadesini Galata Kulesi'yle özdeşleştirirken 1797'de yayımlanan çalışmasında James Dallaway, "limana kadar" anlamındaki anavistatio ifadesini "Anastasius" olarak yorumlayarak levhada Maruffo'nun 1446 yılında, "Anastasios'a ait İsa Kulesi'ni eski yüksekliğine kıyasla iki katına çıkardığı" bilgisinin verildiğini belirtir. Buradan hareketle Dallaway, Galata Kulesi'nin I. Anastasios'un hükümdarlığı döneminden (491-518) beri varolduğunu ifade ederek bu kuleyi, aslında kıyıdaki Kastellion'un kulesi olan ve Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latinler tarafından ele geçirilen kuleyle eşleştirir. Semavi Eyice de 1969'da yayımlanan eserinde, 1445-1446 yılları civarında kulenin Cenevizliler tarafından yükseltildiğini ve bu işlem için Osmanlı Padişahı II. Murad'dan malzeme ve borç para talebinde bulunulduğunu ifade eder. Ancak Eyice'nin kullandığı ve Murad'ın Pera'daki bir kule için yapacağı yardıma karşılık kulenin üzerine tuğrasının yerleştirilmesinden de bahseden bu belge 15 Nisan 1424 tarihli olup Pera'nın kantar ve ticaretgâhının yakınlarında inşa edilecek bir kuleyle ilgilidir.
İstanbul Rum Ortodoks Patriği I. Konstantios'un 1846 çıkışlı eserinde, kaynak gösterilmeksizin Galata Kulesi'nden "Tour du Christ" (İsa Kulesi) olarak bahsedilir ve I. Anastasius döneminde inşa edilen kulenin 1446'da Cenevizliler tarafından yükseltildiği belirtilir. 1862 tarihli eserinde Skarlatos Bizantios da bu argümanı tekrar eder ve levhadaki ilgili kısmı "Christeam turrim Anastasio" ("Anastasius'un İsa Kulesi)" olarak aktarmakla birlikte, 541-542 yıllarında baş gösteren veba salgınında kulenin bir mezarlık olarak kullanıldığını söyler. Ancak Bizantios'un veba salgını kısmı için kaynak aldığı Prokopius, surlardaki hangi kulelerin bu amaçla kullanıldığından bahsetmez. Kulenin 528'de I. Justinianus tarafından inşa edildiğine dair iddiaların kaynağı olan İoannis Malalas ise anlatısında, bölgedeki surların 528'deki tamirinden bahsederken herhangi bir kule inşasına değinmez.
Surların yıkılması sürecinde görevlendirilen Victor-Marie de Launay 1875'te, kulenin Anastasius döneminde yapıldığını belirtse de bu iddianın levhadaki anavistatio ibaresinden kaynaklandığının farkında olmadan bu ifadeyi, "yukarıdan gözetl

Galata Mevlevihanesi veya diğer adıyla Kulekapı Mevlevihanesi, Türkiye'nin İstanbul ilinin Beyoğlu ilçesinde bulunan eski bir mevlevihane. Günümüzde Galata Mevlevihanesi Müzesi adıyla müze olarak faaliyet göstermektedir.
1491 yılında İskender Paşa tarafından yaptırılan ve şehirdeki ilk mevlevihane olma niteliği taşıyan Galata Mevlevihanesi'nin ilk şeyhi Semâî Mehmed Dede idi. 1500'lerin ikinci yarısıyla 1600'lerin başı arasındaki süreçte Halvetilik tarikatına bağlı bir zaviye ve derslik olarak kullanıldı. Farklı zamanlarda çeşitli onarım ve ekleme çalışmalarının sonucunda bir külliye hâline geldi. 25 Ekim 1925'te çıkarılan tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ve bazı unvanların yasaklanması ve kaldırılmasına dair kanun çerçevesinde faaliyetlerine son verildi. Bu dönemden sonra mevlevihanenin ana yapısı ilkokul ve lojman, diğer bölümleri ise farklı amaçlarla kullanıldı. Çeşitli girişimler sonucunda müzeye dönüştürüldü ve 27 Aralık 1975 günü Divan Edebiyatı Müzesi adıyla ziyarete açıldı. Bu tarihten sonra dönem dönem restorasyon çalışmaları yapıldı. 2007'de başlayan son restorasyonun ardından, 21 Kasım 2011'de Galata Mevlevihanesi Müzesi adıyla hizmet vermeye başladı.
Günümüzde mevlevihane bünyesinde semahane ve derviş odalarını kapsayan ana yapı, Halet Efendi Kütüphanesi, Sebili ve Türbesi, Şeyh Galib Türbesi, Hasan Ağa Çeşmesi, sarnıç, hâmûşân, Adile Sultan Şadırvanı ve çamaşırhane bulunmaktadır.

Mevlevihane yapılmadan önce ağaçlarla kaplı olan ve Bizans İmparatorluğu döneminden kalan Aziz Theodore Manastırı'nın da içinde bulunduğu arazinin, Osmanlı Padişahı II. Bayezid döneminde bostancıbaşı ve beylerbeyi olarak görev yapan İskender Paşa'ya tahsis edilmesinin ardından burada bir av çiftliği kuruldu. Afyonkarahisar Mevlevihanesi Şeyhi Semaî Mehmed Dede'nin burada bir dergâh yapmak istemesi sonucunda 1491 yılında, İskender Paşa tarafından mevlevihanenin yapımına başlandı. Rumeli Eyaleti sınırlarında bulunan Edirne'ye bağlı Vize kazasının Karabürçek köyünün gelirleri de İskender Paşa tarafından mevlevihaneye vakfedildi. Şehirdeki ilk mevlevihane olma niteliği taşıyan bu ilk yapıdan yalnızca Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde bahsedilmekte olup; esere göre İskender Paşa, yüz derviş odası ile çevreye hâkim ve manzaralı bir avlu yaptırmıştı.

Kuruluşunun ardından mevlevihanenin şeyhliğine geçen Semâî Mehmed Dede bu görevi bir yıl kadar sürdürmesinin ardından 1492 yılında Afyonkarahisar'a dönerken; yerini vekaleten, İskender Paşa'nın vakıflarının kâtibi olan Ali Safaî Dede'ye bıraktı. Ali Safaî Dede'nin 1548'deki ölümüne kadar bu görevi sürdürmesinin ardından şeyhliğe Mahmud Dede geldi. Mahmud Dede döneminde mevlevihane ihmale uğradı ve Halvetilik tarikatının eline geçerek zaviye ve derslik olarak kullanıldı. 1608'de Konya'dan gelen Abdî Dede'nin Mahmud Dede'nin yerine geçmesiyle yapı yeniden mevlevihane olarak hizmet etmeye başladı. 1510'da, Kasımpaşa'da bulunan kendi arazisi üzerine bir mevlevihane yapmak üzere buradan ayrılan Abdî Dede'nin yerine, Konya'dan İstanbul'a Postnişin olarak tayin edilen İsmail Rusûhî Dede geçti. Bu görev değişiminin ardından Abdî Dede, şehrin üçüncü mevlevihanesi olan Kasımpaşa Mevlevihanesi'ni kurmuştu. Ankaralı olması nedeniyle İsmail Ankaravî olarak da anılan şeyhe, Mesnevî'nin en eski Türkçe açıklamasını oluşturmasından dolayı "Hazret-i Şarih" unvanı verilmişti. 1631 yılındaki ölümüne kadar görevini sürdüren İsmail Rusûhî Dede'nin türbesi mevlevihanenin avlusunda bulunmaktadır. Yerine gelen Âdem Dede dönemindeki 1649 yılında matbah emini (mutfaktan sorumlu kişi) Hasan Ağa tarafından biri avluya, diğeri ise mevlevihanenin aşağı tarafındaki Lüleci Hendek caddesinin köşesine olmak üzere iki çeşme yaptırıldı. 1650 yılında tersane ve matbah emini İsmail Efendi tarafından mevlevihanede birtakım imar faaliyetleri de yapıldı. 1652 yılında Âdem Dede'nin hacca gitmek için şehirden ayrılmasının ardından Mısır'da vefat etmesi üzerine yerine Arzî Mehmed Dede geldi. 1664 yılında ölen Arzî Mehmed Dede de mevlevihanenin avlusundaki kabristana gömüldü. Yerine atanan Derviş Çelebi'nin görevini yerine getirememesi üzerine görevi Naci Ahmed Dede devraldı. 1668'de Konya'dan gelen emir doğrultusunda şeyhliğinin kaldırılmasının akabinde Derviş Çelebi ikinci kez görevi devraldı. Yaklaşık bir yıl kadar görevini devam ettiren Derviş Çelebi, mevlevihane tarihinde iki farklı dönemde etkinlik gösteren ilk şeyh oldu.
1668 yılında şeyhlik görevine Gavsî Ahmed Dede geldi. 29 yıl kadar görevi yürüten Gavsî Ahmed Dede, 1697'deki vefatından sonra semahanenin girişine defnedildi. Yerine, damadı ve 18 yıldır mevlevihaenin neyzenbaşı olan Osman Dede geçti. 1730 yılı başlarındaki ölümüne kadar şeyhlik yapan Osman Dede'nin yerine oğlu Sırrî Abdülbâkî Dede geçerken; Osman Dede'nin cenazesi, kayınpederi Gavsî Ahmed Dede'nin yanına gömüldü. Sırrî Abdülbâkî Dede, 1751'deki ölümü sonrasında babasının yanına defnedildi. Bu dönemden sonra şeyhlik başka bir aileye geçti. Önce 1751-1761 yılları arasında Mehmed Şemseddîn Dede mevlevihanenin başına geçti. Ölümünün ardından mevlevihaneye defnedilen Mehmed Şemseddîn Dede'nin yerine kardeşi Îsâ Dede geldi. İsa Dede döneminde, 1766 yılında çıkan Tophane yangını sonucunda Galata Mevlevihanesi de yanarak kullanılmayacak duruma geldi. Aynı yıl, Padişah III. Mustafa'nın emri doğrultusunda bina emini olarak atanan Yenişehirli Osman Efendi tarafından mevlevihane yeniden yaptırıldı. 1771 yılında Îsâ Dede yerini, damadı Selim Dede'ye devretti. 1777'de Selim Dede ölüp, avludaki türbeye gömülürken; Kasımpaşa Mevlevihanesi'nden gelen oğlu Mehmed Sâdık Dede Galata Mevlevihanesi'nin yeni şeyhi oldu. Bir yıl kadar görevini sürdüren Mehmed Sâdık Dede, yakalandığı vebadan öldü ve avludaki hâmûşâna gömüldü.

1778 yılında Galata Mevlevihanesi'nin başına, Kahire Mevlevihanesi'nden gelen Seyyid Abdülbâkî Dede geçti. Konya Mevlevihanesi'nde aşçıbaşı olan Hüseyin Dede 1781-1782 yılları arasında, yine Konya'dan gelen Bakkalzade Ali Dede ise 1782-1786 yılları arasında ise şeyhlik yaptı. Bakkalzade Ali Dede'nin şeyhliğinin kaldırılmasının ardından yerine tayin edilen Üsküdarlı Nûmân Dede, Üsküdar Mevlevihanesi'ni kurmak üzere 1790'da buradan ayrıldı. Şeyhlik Abdullah Dede'ye verilse de, kendisinin geliş yolculuğu sırasında vefat etmesi üzerine vekaleten görevi Bakkalzade Ali Dede üstlendi. Abdullah Dede'nin cenazesi ise mevlevihanenin hâmûşânına defnedildi. 9 Haziran 1791 tarihinde şeyhliğe Mehmed Esad Galib Dede (Şeyh Galib olarak da bilinir) atandı. Bu dönemde semahane yeniden inşa edilirken, ahşap derviş odaları yenilendi. Yapılan bu onarım ile ilgili 1791 tarihli bir kitabe de girişteki taç kapıya işlendi. 1798'de ölen Galib Mehmed Esad Dede, avluda yer alan türbeye defnedildi.

1798-1800 yılları arasında Mehmed Rûhî Dede, sonrasında ise 1816'da Beşiktaş Mevlevihanesi'ne geçinceye kadar Mahmud Dede şeyhlik yaptı. 1816'da göreve gelen Kudrettullah Dede döneminde; 1819 yılında Halet Efendi tarafından bir cephesi caddeye bakan iki katlı muvakkithâne, sebil ve kütüphane ile yine bir cephesi caddeye bakan kendi türbesi yaptırıldı, ahşaptan yapılan İsmail Ankaravî'nin türbesi yeniden inşa edildi, bahçeye mermer döşendi ve mezarlığa yaldızlı pirinç korkuluklar eklendi. Halet Efendi, 1819'da 266 cilt, 1821'de ise 547 cilt olmak üzere toplamda 813 adet eseri kütüphaneye bağışlarken; kütüphanenin yönetimi, kitapların korunması, çalışanların maaşı ve mevlevihanedeki dedelerin refahı için çoğu Yunanistan'da bulunan arazi ve çiftliklerini vakfetti. 1824 yılında çıkan yangında matbah, mescit ve dokuz derviş odası kullanılamaz duruma geldi. Kudretullah Dede 1828 yılında sadrazamlık makamına yazdığı dilekçeyle dervişlerin hâlen çadırlarda kaldığını belirterek, bu çadırların yıprandığı için gereğinin yapılmasını isterken; 10 Kasım 1828 tarihinde sadrazamlıktan gelen cevapla padişah tarafından yeni çadırlar verileceği bildirilmişti. Daha sonraları, Manas Kalfa tarafından yapılan onarım çalışmaları, 1835 yılında tamamlandı. 1847'de, Padişah II. Mahmud'un kızı Âdile Sultan tarafından mevlevihaneye birer sarnıç, şadırvan ve çamaşırhane yaptırıldı. 1851 yılında Padişah Abdülmecid Hasan Ağa Çeşmesi'nin onarımı ile matbahın inşasını gerçekleştirdi. 1859 yılında ise semahane, selamlık ve dergah odalarının bulunduğu ana yapı, günümüzdeki şekliyle inşa edildi. 1871 yılında Kudretullah Dede'nin ölüp Halet Efendi tarafından yapılan türbeye defnedilmesinin ardından yerine oğlu Ataullah Dede şeyh oldu. Bu dönemde mevlevihaneye gelen kişi sayısı artış göstermiş ve çalışan sayısı artmıştı. 1885 yılındaki nüfus sayımına göre burada kalan ve çalışan 36 kişi bulunmaktaydı. Evkaf Nezareti'nin kararı sonrasında çıkarılan 12 Şubat 1908 tarihli buyruk gereğince 21.150 kuruşluk keşif masrafının İskender Paşa vakfından karşılanması kaydıyla, mevlevihane bir kez daha onarımdan geçti. 1909 yılında, sağlık sorunlarından ötürü Veled Çelebi'yi vekili olarak atayan ve 1910'da ölen Ataullah Dede, babası Kudretullah Dede'nin yanına gömüldü. Yerine ise mevlevihanenin son şeyhi olan Ahmed Celaleddin Dede atandı.

25 Ekim 1925 tarih ve 677 sayılı tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ve bazı unvanların yasaklanması ve kaldırılmasına dair kanun çerçevesinde Galata Mevlevihanesi'nin faaliyetlerine son verildi. Mevlevihanenin ana yapısı bir süre halkevi olarak hizmet verdi. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumuna bağlı İstanbul'u Sevenler Grubunun 8 Şubat 1941 tarihindeki toplantısında Maarif Vekili Hasan Âli Yücel'in Galata Mevlevihanesi'ni bir müze hâline getirme teklifi görüşüldü. Toplantıdan, Maarif Vekâletinin mevlevihaneyi yenilemesi çalışmalarına başlaması kararı çıktı. 1942 yılında, aralarında Humbaracı Ahmed Paşa ve İbrahim Müteferrika'nın da olduğu 17 mezar, kabir taşlarıyla beraber mevlevihaneye nakledildi. Semahane girişinin sağ ve sol kısımlarında yer alan ahşaptan yapılma, dikdörtgen biçimindeki, birer katlı iki türbe kaldırıldı ve bunların yerine mezartaşları dikildi. Bahçede de birtakım onarım çalışmaları yapılmasına karşın ana binada herhan

Galata Rum Okulu (Okul), 1910-1988 arasında İstanbul'da Galata'nın Rum cemaatinden pek çok öğrenci yetiştirmiş bir okul ve okulun günümüzde kültür, sanat, eğitim alanı olarak kullanılan binasıdır.
Karaköy'de bulunan, inşaatı 1885'te tamamlanmış, neoklasik üslupta bir yapıdır.

Galata Rum Okulu, İstanbul'daki Rum topluluğunun Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme sürecinde meydana getirdiği önemli eğitim kurumlarından birisi idi. Arsası, hayırsever Eleni Zarifi'nin desteğiyle Galata Rum cemaatine bağışlanarak inşa edildi. Mimarları Patroklos Kambanakis ve Stavros Hristidis'tir. Perikli Fotiadis mimarlara danışmanlık yapmış, uygulama sürecinde dönemin tanınmış kalfalarından olan Marko Langas yer almıştır.
Okul, 2 Haziran 1910 günü açıldı. 1988'de kapanana kadar Galata'nın Rum cemaatinden pek çok öğrenci yetiştirdi. 1989'da binasına ve gelir kaynaklarına Hazine tarafından el konuldu. Bina, 2000–2007 arasında anaokulu olarak hizmet verdi.
Azınlık vakıflarının taşınmazlarının iade edilmesiyle ilgili 28 Ağustos 2011'de çıkan Kanun Hükmünde Kararname'nin ardından Galata Rum Okulu binası Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2012'de Galata Rum İlköğretim Okulu Vakfı'na iade edildi. Sanat sergilerine ve kültür etkinliklerine ev sahipliği yapmaya başlayan binada tüm eğitim faaliyetleri 2015 itibarıyla sona erdi. 2019-2023 yıllarındaki restore edildi. Resorasyon projesinin uygulaması Ekümenik Patrik ve Konstantinopolis Başpiskoposu I. Bartholomeos'un himayesinde, Marina ve Athanasios Martinos'un sponsorluğunda gerçekleşti.

Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi (Ermenice: Սուրբ Գրիգոր Լուսավորիչ եկեղեցի), İstanbul'un Beyoğlu ilçesi Karaköy semtinde bulunan Ermeni kilisesi. İstanbul'un fethinden önce İstanbul'a yerleşmiş olan Ermeniler ve Cenevizliler arasındaki iyi ilişkilerin bir sonucu olarak Cenevizliler kendilerine ait bir kutsal alanı Ermenilere satar. Kırım-Kefe kentinden İstanbul'a gelen  Goms veya Gozma adlı bir hayırsever Ermeni tüccar, Cenevizlilerden alınmış olan bu arsa üzerine bir kilise inşa ettirir. Aved adlı bir demirci ustasının da kilisenin mihrabını tamamlayıp yanına Surp Haç Mabedi'ni inşa ettiği bilinmektedir.

Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi, Ceneviz yönetimindeki Galata 'da(Karaköy)  Doğu Roma(Bizans) İmparatorluğu'nun  başkenti (Konstantinopolis) İstanbul'da inşa edilmiş olan ve bilinen en eski Ermeni Kilisesi'dir. Bugün kilise, Türkiye'de İstanbul iline bağlı Beyoğlu ilçesi Karaköy semtinde Kemeraltı Caddesi 'nde ibadete açık bulunmaktadır. Kilisenin yapılış tarihi açısından birçok görüş ortaya atılmıştır. Ancak 1953 yılında kilisede ortaya çıkan bir İncil,haçkar va heykelcikten anlaşıldığı üzere yapım yılının 1431 olduğu kesinlik kazanmıştır. Kilise, 7 Nisan 1660 günü büyük Galata yangınında zarar görmüş fakat onarılmıştır. Bunun üzerine tekrar 7 Şubat 1731'de çıkan Büyük Galata yangınında tamamen yanmıştır. Patrik Hovhannes Golod'un Sadrazam Ali Paşa aracılığıyla  I.Mahmud'dan aldığı fermanla saray mimarı Kayserili Sarkis Kalfa tarafından 3 ay içinde yeniden inşa edilmiştir. Açılışı 10 Mart 1733'te yapılmıştır. Ermeni killiseleri içinde kemerli ve kurşunla örtülü olan tek kilisedir.
8 Şubat 1771 Galata yangınında, ahşap şapelleri yanarak harap olmuş, öylece onarılmadan kalan kilise ancak 18 Eylül 1799'da padişahtan alınan izinle, saray mimarı Minas Kalfa eliyle temelden inşa edilmiştir. 1834'te bir onarım geçiren yapı 1888'de yapılan değişikliklerle 1958 yılındaki yıkıma kadar üç bölümlü büyük ve görkemli bir kilise olarak tarihsel varlığını korumuştur. Tarihçi İnciciyan'a   göre kilisenin iç duvarları ünlü Ermeni fresk ressamı Kayserili Parseh'in kardeşi Yesayi tarafından yaptırılmıştır. 

Adnan Menderes'in, İstanbul'un sahil kesiminde başlattığı yol yapım çalışmaları sırasında (1956-1958), günümüzdeki Kemeraltı Caddesi ortalarına doğru yayılan eski büyük kilise kamulaştırılarak yıktırılmış, yeniden yapım izni alınarak, kalan arsa üzerine Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi son kez mimar Bedros Zobyan   tarafından inşa edilmiştir. Yeni yapı, yıkımdan sonra geriye kalan arsanın 1/3 lük alanına yerleşmiştir. Kilisenin inşası 1961-1965 yıllarında gerçekleştirilmiş, temel atma töreni 8 Nisan 1962'de yapılmıştır.25-26 Ağustos 1965'te kutsanmış, yapı eksiksiz olarak tamamlandıktan sonra 15 Mayıs 1966'da büyük bir dini ayinle Patrik Şnorhk Kalusdyan tarafından ibadete açılmıştır. Kilise inşa edilirken Orta Çağ yapısı 1215'te inşa edilmiş Kars Ani Tigran Honents Kilisesi   örnek alınmıştır.
Eski kilise tek katlı ve üç nefli bir yapı iken bugünkü kilise iki katlıdır. Zemin kat kilise iken, bodrum katı mezar şapelidir. Giriş kapısı önünde 2 katlı 4,5/6,5 m. lik beton çan kulesi bulunmaktadır. Kilise 

10x14,20 m²lik bir alana inşa edilmiştir. Kubbenin yüksekliği 23 metredir (Eski kilise  36x40 m² lik bir alanı kaplamaktaydı.). Kilisenin eski kitabesi halen yerinde olup, galeri çok sesli ayinler vesilesiyle korolara tahsis edilir. Kilisenin yıkımı sırasında toplanmış olan kıymetli eşyalar yine kilisenin belirli kısımlarında sergilenmektedir. Yıkım sırasında sökülmüş olan 18. yy. Kütahya çinileri vaftiz ve mezar şapelinde yer almaktadır. Mimari açıdan bakıldığında kare bir narteks, beşik tonoz örtülü bir galeri katı ve kubbeli bir naos kendini gösterir. Birer küçük yan oda, apsisin iki tarafını sarmaktadır. Bu odalardan kuzeyde vaftiz şapeli yer alırken, güneyde ise kilise görevlilerinin eşyaları ile kutsal eşyaları saklanır.

 OpenStreetMap'te Galata Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi ile ilgili coğrafi veriler

Galataport, İstanbul Karaköy semtinde yer alan  kruvaziyer limanı ve karma kullanımlı tesis niteliği taşıyan bir yapıdır. Konum olarak  İstanbul Boğazı'nın Avrupa yakasında, Haliç ile birleştiği noktada bulunmaktadır. Proje, Doğuş Grubu ve Bilgili Holding'in ortak girişimidir. Her iki grup da projeye 1,8 milyar ABD dolarının üzerinde yatırım yapmıştır. Tesis, Boğaz kıyısında 1,2 kilometrelik bir sahil şeridi üzerinde yer almaktadır. Otel, kafe, restoran, butik mağazalar, ofis alanları ve iki sanat müzesini bünyesinde barındırmaktadır. 
Proje, kamunun kıyıya erişimini zorlaştırması, inşaat sürecinde tescilli kültür varlıklarının zarar görmesi ve çevredeki yapılarda hasara yol açması gibi nedenlerle kamuoyunda tartışmalara konu olmuştur.

1900'lu yıllardan itibaren İstanbul'un en önemli endüstriyel ulaşım ve taşıma alanı olan bu bölgede 1958 yılında Sedat Hakkı Eldem tarafından tasarlanan antrepolar inşa edilmiştir. 1982 yılında bölge, turizm merkezi ilan edilmiştir. 1987 yılında yük gemisi girişlerine ve 1988 yılında tırların girişlerine kapatılması nedeniyle antrepolar ve gümrük limanı işlevlerini yitirmeye başlamıştır. 1993 yılında Koruma Kurulu bu bölgeyi Kentsel Sit Alanı yapmıştır. 2000'li yılların başından itibaren antrepolar kiralanmaya başlanmıştır. 2004 yılında İstanbul Modern açılmıştır. İstanbul 2 No'lu Koruma Kurulu Antrepo 4'ün İstanbul Modern ve Antrepo 5'in M.S.G.S.Ü. İstanbul Resim Heykel Müzesi olarak korunmasına karar vermiştir. İnşaatın başladığı Şubat 2015'e kadar bu alandan gemilerden yükleme, depolama ve boşaltma işlemleri devam etmiştir. Dört antrepodan oluşan, 30.175 metrekare açık alan ve 78.810 metrekare kapalı alana sahip olan limanın uzunluğu ise 1750 metre olmaktaydı. Burası İstanbul'da kruvaziyer yolcu gemilerinin demirlediği tek nokta idi. İnşaat başladığından beri İstanbul'da kruvaziyer yolcu gemilerinin demirleyebileceği herhangi bir liman yoktur.
Galataport İstanbul projesinin ilk ihalesini Türkiye Denizcilik İşletmeleri Eylül 2005'te gerçekleştirmiştir. Bu ihaleyi Sami Ofer'in ortak olduğu Royal Caribbean Cruises konsorsiyum kazanmıştır. İhale bedeli olarak 3 milyar 538 milyon avro önerilmiştir. İstanbul Şehir Plancıları Odası Galataport projesinin inşa edilmesine imkân verecek imar değişikliğinin iptali için dava açmıştır. Danıştay 6. Dairesi bu imar değişikliğini onaylayan Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kararının yürürlüğünü oybirliğiyle durdurmuştur.
İkinci ihale Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından gerçekleştirilmiştir. 16 Mayıs 2013 tarihinde yapılan ihaleyi Doğuş Holding 702 milyon dolarlık teklif ile kazanmıştır.
Ocak 2014'te Doğuş Grubu ile Bilgili Holding'e bağlı BLG Capital ortaklığı ile Salıpazarı Liman İşletmeciliği ve Yatırımları kurulmuştur. Şubat 2014'ten beri bu şirket Galaport projesi kapsamında faaliyetlerine başlamıştır. Bilgili Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Bilgili projenin Şubat 2015'te başlayacağını duyurmuştur.

Salıpazarı Limanı'nın özelleştirilmesine ilişkin ihale, 16 Mayıs 2013 tarihinde Özelleştirme İdaresi tarafından gerçekleştirilmiş olup, ihaleyi 702 milyon Amerikan doları teklif ile Doğuş Grubu kazanmıştır. 2014 yılının Ocak ayında Doğuş Grubu ile Bilgili Holding'e bağlı BLG Capital arasında bir ortaklık kurulmuş ve bu ortaklık kapsamında limanın geliştirilmesi ile işletilmesinden sorumlu Salıpazarı Liman İşletmeciliği ve Yatırımları A.Ş. adlı şirket oluşturulmuştur. Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. ile yapılan devir sözleşmesi doğrultusunda, Şubat 2014 tarihinde liman sahasının devri tamamlanmış ve şirket faaliyete geçmiştir. 14 Şubat 2018 tarihinde şirketin unvanı Galataport İstanbul Liman İşletmeciliği ve Yatırımları A.Ş. olarak değiştirilmiştir.

Şubat 2015'te başlayan projenin 2018 yılının son çeyreğinde tamamlanması hedeflendiği yetkililer tarafından açıklanmıştır. Temmuz 2016'da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu izni çıkmıştır. Ağustos 2016'da projenin finansmanı için 6 Türkiye kökenli banka ile toplam 3.3 milyar TL kredi anlaşmaları yapılmıştır. Bu anlaşmalara göre Yapı Kredi Bankası 275 milyon avro, Garanti Bankası 255 milyon avro, Türkiye İş Bankası 150 milyon avro, Ziraat Bankası 130 milyon avro, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası 110 milyon avro ve Finansbank 100 milyon avro kredi sağlamayı taahhüt etmiştir.
16 Şubat 2017 tarihinde tescilli bir kültür varlığı olan Karaköy Yolcu Salonu yıkılmıştır. 1 Mart 2017 tarihinde ise, yıkmadan güçlendime kararına rağmen tarihi Paket Postanesi'nin denize bakan ön cephe duvarı ile kısa yan duvarları ayakta bırakılarak, kalan kısmı yıkılmıştır.

Projenin ana fonksiyonu kruvaziyer terminali veya ona hizmet eden bekleme alanları ve biletleme kontuarlarıdır. Bu fonksiyonlara yardım amacıyla devlet otoriteleri için kullanım alanları, duty free dükkânları, teknik alanlar, otel, restoran ve diğer ticari işletmeler de bulunmaktadır. Bu işlevlerin yanı sıra konaklama, yeme-içme, çalışma alanları yer almaktadır.

Karaköy rıhtımı üzerinde yolcu salonu olarak inşa edilen ilk yapı, daha sonra Türkiye Denizcilik Bankası A.Ş. Hastanesi ve Paket Postanesi olarak da kullanılmıştır. Günümüzde hâlen Paket Postanesi olarak anılan ve Galata Rüsumat (Gümrük) Binası adıyla da bilinen bu yapının mimarına ilişkin kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Yapının ilk inşa edildiği dönemde zemin katı yolcu salonu işlevi görmüş; üst katlarında ise Fransızlara ait İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo Şirketi'nin idare merkezi ile gümrük binası gibi idari birimler yer almıştır.

Çinili Han, 1910–1911 yılları arasında denizin toprakla doldurulmasıyla oluşturulan rıhtım alanı üzerine inşa edilmiştir. İlk olarak yolcu salonu olarak kullanılan yapı, 1940 yılından itibaren yeni yolcu salonunun inşa edilmesini takiben Türkiye Posta Telgraf Teşkilatı (PTT) tarafından Posta Merkezi olarak değerlendirilmiştir. 2013 yılında Özelleştirme İdaresi tarafından düzenlenen ihale kapsamında liman sahasının devri sürecinde ise yapı, Gümrük Bölge Müdürlüğü tarafından kullanılmıştır. Çinili Han, günümüzde hâlen ayakta olan ve Karaköy'ün liman geçmişine tanıklık eden önemli yapılardan biridir.

Rıhtım Şirketi, 1910–1914 yılları arasında Karaköy'de, rıhtım üzerinde iki büyük yapı inşa etmiştir. Bu yapılardan daha büyük olanı, günümüzde Karaköy Yolcu Salonu'nun hemen yanında yer alan Merkez Han'dır. Rıhtım Caddesi üzerinde, 1912–1914 yılları arasında inşa edilen Merkez Han, uzun yıllar boyunca Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş.'nin Genel Müdürlük binası olarak kullanılmıştır. Yapı, T.C. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi tarafından Mayıs 2013'te düzenlenen Salıpazarı Limanı ihalesine kadar bu işlevini sürdürmüştür.

1930'lu yılların başında İstanbul limanına gelen gemi sayısı çoğalması, beraberinde yolcu ve yük sayısında önemli ölçüde artış getirmiş; rıhtımlar ve mevcut salonların kapasiteleri, bu artışa cevap veremez duruma gelmiştir. Bu sıkışıklığın giderilmesi amacıyla, Tophane rıhtımı üzerinde yeni düzenlemelere gidilmiştir. Limanın yolcu salonu inşası için, Ticaret Bakanlığı ve İstanbul Liman İşleri Umum Müdürlüğü tarafından 1936 yılında mimari bir yarışma düzenlenmiş; jüri, Mimar Rebii Gorbon'un eserini birinci seçilmiştir. Çinili Han ile Merkez Han arasında bulunan Küçük Rıhtım Han, Panorama Han, Orta Han ve Maritime Han'ın yıkılması ile elde edilen arsa üzerine inşa edilen Yolcu Salonu, 1 Temmuz 1940 tarihinde hizmete açılmıştır. Yapının kulesindeki saat, II. Abdülhamid'in saatçisi Mustafa Şem'i tarafından yapılmıştır. Karaköy Yolcu Salonu, Mayıs 2014 tarihine kadar hizmet vermiştir. Galataport İstanbul projesi kapsamında Merkez Han, Karaköy Yolcu Salonu ve Çinili Han ile birlikte eski bir antrepo alanı, uluslararası bir otel zinciri tarafından otel olarak işletilmektedir.

Tophane Saat Kulesi, diğer bilinen adıyla Nusretiye Saat Kulesi, İstanbul'un Tophane semtinde Nusretiye Cami'nin yanında yer almaktadır. 19. yy ikinci yarısında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan saat kulesi, yukarı doğru kademeli olarak daralan, saatli bölümüyle beraber dört katlı bir yapıdır. Dört cephesi birbirine eş olarak tasarlanan kulenin denize bakan cephedeki kapısının üstünde, Abdülmecid'e ait tuğra yer almaktadır.

Tophane'de bulunan Kaptanı-derya Kılıç Ali Paşa Camii ve Külliyesi, 16. yüzyıl sonlarında Mimar Sinan tarafından yapılmaktadır. Kılıç Ali Paşa, Barbaros Hayrettin Paşa'nın maiyetindendir. Denizciliği ondan öğrenmiştir. Kılıç Ali Paşa, Kıbrıs'ın Fethi savaşına katılmış, bilahare Kaptan-ı Derya olmuştur. Kaptan Paşa'yken Akdeniz'e açılarak birçok sefer yapmış ve pek çok başarı göstermiştir. İşte Kılıç Ali Paşa, Tophane'de bir cami yaptırmak istemiş ve inşaatı da Mimar Sinan gerçekleştirmiştir. Cami ve Külliye, yapıldığı dönemde deniz kıyısında ve limandaki gemilerden Beyoğlu tarafına çıkışı sağlayan en önemli iskelenin başında bulunmaktadır. 1745 yılında ve sonrasında çeşitli dönemlerde denizin doldurulmasıyla içeride kalmıştır. Kılıç Ali Paşa Külliyesi, dış avlu duvarıyla çevrili bir cami ile yanındaki büyük bir medrese ve tek hamamdan oluşmaktadır. Kılıç Ali Paşa külliyesi içinde, caminin güney dış duvarı önündeki hazirede Kılıç Ali Paşa Türbesi yer almaktadır. Türbenin, caminin inşa edildiği 1580-1581'de yapıldığı anlaşılmaktadır. Kılıç Ali Paşa külliyesinin bir parçası olarak Kılıç Ali Paşa Medresesi'nin girişi, kuzey yönündedir.

Nusretiye Camii, 1826 yılında II. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Cami, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerindedir ve Tophane Camii olarak da bilinmektedir. Caminin bulunduğu yerde daha önce III. Selim tarafından yaptırılmış Tophane-i Amire Arabacılar Kışlası Camii vardır. Bu yapının 1823 Firuzağa yangınında diğer kırk sekiz bina ile yanması sonrasında, Nusretiye Camii, II. Mahmud tarafından aynı yere Mimar Kirkor Balyan'a yaptırılmıştır.

16. yüzyıldan itibaren başlayan bir gelenek uyarınca zaman zaman padişahlar, sadrazamlar veya üst düzey devlet görevlileri top dökümünü izlemek üzere Tophane'ye gelmişlerdir. Bu gibi durumlarda padişahlar ve diğerlerinin dinlenmeleri ve yemek yemeleri için özel bir mekân

Galatasaray Beyoğlu Hasnun Galip Kulüp Merkezi, 2004 senesine kadar Galatasaray Spor Kulübü'nün kulüp merkezi olarak görev yapan binadır. Binanın giriş katı, kulüp lokali olarak çalışmaktadır. Binanın 2. katında Divan Kurulu odası bulunmakta olup, 3. katında ise voleybol salonu bulunmaktadır.
Günümüzde Galatasaray Spor Kulübü'nün tüm birimleri Ali Sami Yen Spor Kompleksi'ne taşınmıştır.

Binanın bulunduğu sokağın ismi Hasnun Galip sokaktır. Bina ismini 21 Haziran 1915'te Çanakkale' de şehit düşen 1909'da kulübe üyelik kaydı yaptıran Galib Paşa' nın oğlu Çanakkale Şehidi Hasnun Galip' ten alır. 1925 yılında kiralanan bu yer 1938 yılında Galatasaray Spor Kulübü tarafından satın alınmıştır. Daha sonra bir yangın geçiren bina restore edilmiştir. Bina 1936 yılına ait bir tapu senedinde, gazoz fabrikası olarak gözükmektedir.

Google Maps'den Galatasaray Beyoğlu Hasnun Galip Kulüp Merkezi' nin görünüşü

Galatasaray Lisesi (Fransızca: Lycée de Galatasaray, Osmanlıca: مکتب سلطانی Mekteb-i Sultânî), İstanbul'un Beyoğlu ilçesinin Galatasaray semtinde bulunan bir lisedir. Türkiye'nin en eski eğitim kurumlarından biri olan okul Fransızca eğitim vermektedir.

XV. yüzyılda saray mektebi enderûn, Osmanlı sarayında padişahın günlük yaşamını geçirdiği, sarayın eğitim birimlerinin, kütüphanenin, hazine odasının yer aldığı büyük bahçe içine kurulu bir kompleksti. Burada, başta padişah olmak üzere, saraydaki diğer görevlilerin danışabileceği, birçok alanda bilgi sahibi kişiler hizmet vermekteydi. Yüksek öğrenimlerini Saray Okulu'nda alan bu kişilerin ilk ve orta dereceli eğitimlerini layıkıyla sağlamak amacıyla, II. Bayezid, 1481 yılında Galata Sarayı Hümayûn Mektebi adında bir okul kurarak Osmanlı saray eğitiminin önemli bir parçasını oluşturdu. Kurum enderûna üst düzeyde eğitimli görevli yetiştirdiğinden, Mekteb-i Sultanî ve Galata Sarayı Ocağı gibi adlara da sahiptir.

Evliya Çelebi'nin aktardığı hikâyeye göre ise okulun kuruluşu daha farklı olmuştur; II. Bayezid, bir kış günü Galata sırtlarında avlanırken son derece bakımlı büyük bir bahçe içinde, köhnemiş küçücük bir kulübe görür. Kulübenin sahibi Gül Baba ile tanışan padişah, onu bahçeye gösterdiği özenden dolayı ödüllendirmek ister ve Gül Baba'nın isteği üzerine bu bahçeye bir mektep ve bir darüşşifa (hastane) yaptırır.
1675 yılına gelindiğinde, ocaktaki iç oğlanlardan yeteneklileri saraya alınmaya başlanırken diğerleri süvari bölüklerine dağıtılmaya başlanır ve kurum on yıllığına tasfiye edilir. 1715 yılında yeniden açılan ocak, tekrar acemi oğlanların eğitimini üstlenir. 1820 yılına dek Osmanlı'nın en önemli kurumlarından biri olan Galata Sarayı Ocağı, bu yıldan sonra Tıbbiye ve kışla olarak kullanılır.

XIX. yüzyılda önemi ve işlevi gün geçtikçe artan kurum, Osmanlı'da Batılılaşma döneminin ve Tanzimat uygulamalarının bir simgesi olur. Çünkü bu kez de Osmanlı'da hukuksal, siyasal ve sosyal alanda gerçekleştirilecek yenilikleri yaşama geçirecek aydın kadrolara ve bu kadroların yetiştirilmesi için geleneksel eğitimin dışında batılı programları da bünyesinde barındıran bir eğitim kurumuna ihtiyaç vardır. İstanbul'da daha ziyade yabancıların ve gayrimüslim Osmanlıların devam ettiği ve Fransızca eğitim yapan Saint Benoît, Notre Dame de Sion gibi okullar vardı, ancak bu okullar Osmanlı'dan çok Fransa'nın denetiminde idiler. Amaç, Osmanlı Devleti'nin etkin olacağı batılı bir kurum yaratmaktı. Bu amaç doğrultusunda 1 Eylül 1868'de Abdülaziz'in katıldığı bir törenle Mekteb-i Sultanî adıyla kurum yeniden faaliyete geçer. Dönemin Paris büyükelçisi Mehmed Cemil Paşa ile Hariciye Nazırı Fuad Paşa'nın çabalarıyla kurum Fransa'daki lise eğitimine denk ve aynı kalitede öğrenci yetiştirir. Öğrencilerin arasında Katolik, Ortodoks ve Yahudi öğrenciler de vardır. 9-12 yaşlarında öğretime başlayabilen bu öğrenciler dil durumlarına göre Fransızca ya da Türkçe hazırlık okumaktadırlar. 1908 yılında müdür Tevfik Fikret Bey'in yaptığı yeniliklerle; ilk, orta ve lise için üçer yıllık programlar hazırlanarak eğitim süresi 9 yıla çıkar. Ayrıca Farsça, Arapça, İtalyanca, Latince, Rumca, Ermenice ve Almanca dersleri isteğe bağlı olarak seçmeli ders statüsüne getirilirken, piyano ve keman dersleri de programa dahil edilir.
Öte yandan 1905 yılında, Ali Sami Yen ve arkadaşlarından oluşan bir grup öğrenci Galatasaray Spor Kulübü'nü kurmuşlardır.

1927 yılında kurum, Galatasaray Lisesi adıyla ve Cumhuriyet devrimlerine uygun olarak eğitime başlar. Teneffüslerde Fransızca konuşma zorunluluğu kaldırılır ve genel kültür dersleri Türkçe verilmeye başlar. 1965 yılında okula kabul edilen kız öğrenciler için Feriye Sarayları hizmete açılır. 1968'de Mekteb-i Sultanînin kuruluşunun 100. yılı nedeniyle dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle liseyi ziyaret eder. 1975'te ise kurum, Anadolu lisesi konumuna getirilir ve ortaokul ve liseden oluşan eğitim 8 yıla çıkar. 14 Nisan 1992 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal arasında imzalanan protokol ile ilkokul ve üniversite eğitimini de kapsayan Galatasaray Eğitim Öğretim Kurumu (GEÖK) hayata geçirilir. GEÖK bünyesinde 1992 yılında Galatasaray Üniversitesi, 1993 yılında ise Galatasaray İlköğretim Okulu kurulur.
Liseye kayıt kontenjanının üçte biri, Galatasaray İlköğretim Okulu'ndan mezun olacak öğrencilere ayrılmıştır. İlköğretim okulunun amacı, birinci sınıfa başlayan 50 öğrencisinin tamamının eğitiminin devamını Galatasaray Lisesi'nde sağlamaktır. Bunun için öğrenciler, Galatasaray Üniversitesinin, Galatasaray Lisesi ve Galatasaray İlköğretim Okulu yönetmeliği çerçevesinde yapılan iç sınavlarda başarılı olmakla yükümlüdürler. İlköğretim okulu tarihinde sadece bir öğrenci 2005 yılında liseye asilden, yatay geçiş hakkını kullanmadan girebilmiştir.
Günümüzde Galatasaray Lisesi Anadolu lisesi kategorisinde, eğitim dili Fransızca, Türkçe, İngilizce, İtalyanca ve Latince olan bir devlet lisesidir. Lise, Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, Fransız Hükûmeti ve Galatasaray Vakfı'nca resmen tanınmış bir kurumdur. Galatasaray Lisesi bünyesinde her biri otuz öğrenci kapasiteli 54 sınıf, iki multimedya merkezi, her biri kırk öğrenci kapasiteli iki resim atölyesi, iki müzik odası, biri 250, öbürü 350 öğrenci kapasiteli iki toplantı merkezi, 30 bilgisayarlı bir bilgisayar laboratuvarı, bir tenis kortu, üç jimnastik salonu, bir futbol sahası, 15 kişilik revir, 250 kişilik kız öğrenci yurdu, 675 kişilik erkek öğrenci yurdu, her biri 400 kişilik üç büyük yemekhane yer almaktadır.

Mevcut "U" biçimli binanın merkezinde, çatıda yer alan Meyer markalı dairesel kadranlı saat elektronik mekanizmalıdır ve hâlen çalışmaktadır. Saatin 1870 yılındaki yangın sırasında hasar gören mevcut binanın 1908 yılında tamamlanan restorasyon çalışmaları sırasında eklendiği düşünülmektedir.

Lise mezunlarının toplandığı pilav günlerinde ve genel olarak okul yemekhanesinde yapılan bir pilav türüdür. Mezunlar toplantısı Haziran ve Aralık aylarında olmak üzere iki kere yapılır. Bu pilavın ilk ikram edilişi 1930'lara dayanır. Mezunlar pilav gününün başlangıcı ise 1934'tür.
An'anevî (geleneksel) Galatasaray pilâvi pirinç, tereyağı (tercihen Trabzon yağı ), dolma fıstığı ve kuş üzümünden yapılır.

Google Haritalar'da Galatasaray Lisesi'nin görünüşü
Resmî site (Türkçe)
Galatasaray Üniversitesi 15 Nisan 1998 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galatasaray Spor Kulübü 23 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galatasaray Eğitim Vakfı 27 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galatasaray İlköğretim Okulu

Basmil veya Basmıl (Çince: 拔悉蜜, Basimi, Baximi) göçebe bir Türk boyu 7.- 8. yüzyıllarında Cungarya Havzası (Moğolca: Зүүнгар Züüngar, Çince: 準噶爾; Zhǔngáěr, Rusça: Джунгария Dzhungariya) (şimdiki Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuzeybatısı) denilen bölgede yaşamışlardır. Basmiller Doğu Türk Kağanlığı zamanında çok önemli rol oynamışlardır hatta bir devir Kağanlar bu boydandır. (Türkiye menşeli tarih kitaplarında Basmiller olarak geçer.) Göktürk Kağanlığına karşı direnmişlerdir. Ancak belli bir süre sonra yok olup, öbür Türk kavimleriyle karışmışlardır. Güçlü bir boy olan Basmiller, tarihe izlerini fazla bırakamamışlardır. Bugünkü Türk cumhuriyetlerinde Basmiller'in hâlâ yaşadığı konusunda bir delil yoktur. Ancak bugünkü Türk boylarının içinde Basmil boyuyla karışmış olan mutlaka bulunur. Çünkü bir halk ya da boy ancak karışarak ve asimile olarak yok olabilir.
Basmiller Orhun Kitabelerinde geçmektedir.
Eski bir Türk ünvanı olan qutluγ (kutluğ), başka ünvanlarla birlikte sık sık kullanılırdı, ïduq qut (Basmil boyunun Hakanın ünvanı, sonra Turfan'nın Uygur kağanı), qut Tengri xatunï, Bilge qutï (Uygur beylerine verilen ünvan)
Bilge Kağan Bengü Taşı 1. yüzünde (Doğu yüzü);

"Yirmi yaşımda, Basmıl Idıkut soyum (olan) bodun idi. Yüklü deve göndermedi diye ordu saldım. ..... boyun eğdirttim. Varlığını beri getirdim."
Argular, Kazakların Orta Jüz (Kazakca: Орта жуз, Orta Jûz) dedikleri göçebe boylar birliği olarak bilinen, eski Basmillerdir.
Kaşgarlı Mahmud, Türk Dili'nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te; 
"Rûm ülkesine en yakın olan boy Beçenek'dir; sonra Kıpçak, Oğuz, yemek, Başgırt, Basmıl, Kay (Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar. Bundan sonra Tavgaç (bkz. Tabgaçlar) gelir. Bunların ülkesi ise Maçindir. Ayrıca "Çomul boyunun kendilerinden bulunduğu çöl halkı ayrı bir dile sahiptir, Türkçeyi iyi bilirler. Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boyları da böyledir. Her boyun ayrı bir ağzı vardır; bununla beraber Türkçeyi de iyi konuşurlar. Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs), Yağma, Çiğil, Uğrak, Çaruk boylarının öztürkçe olarak yalnız bir dilleri vardır. Yemeklerle Başgırtların dilleri bunlara yakındır. .... Dillerin en yeğnisi Oğuzların, en doğrusu da Toxsı ile Yağmaların dilidir." şeklinde tanımlanmıştır.

S.G.Klyashtorny, "Ancient Turk Rock Inscriptions in the Talas Ala-Too. A Sogdian Word in an Old Turk Inscription", Webfestschrift Marshak 2003, (Direkt Web Yazısı 24 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) (İngilizce)
Atalay, Besim (2006). Divanü Lügati't - Türk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ISBN 975-16-0405-2

Bezeklik Bin Buda Mağaraları (Çince: 柏孜克里千佛洞; pinyin: Bózīkèlǐ Qiānfódòng, Uygurca: بېزەكلىك بۇددا غارلىرى), Çin'in Turfan ve Piçan (Loulan) kentleri arasında yer alan ve 5. yüzyıldan 14. yüzyıla tarihlenen Budist grottolardan oluşan bir komplekstir. Mağaralar kuzeydoğu Taklamakan Çölü'nde, Karahoca antik kalıntılarının da bulunduğu Yanan Dağlar'ın Mutou Vadisi'nde yer alır. Batı Mutou Vadisi'ndeki kayalıklarda yer alan mağaraların ayakta kalanlarının çoğu 10. ila 13. yüzyıllar arasında Batı Uygur Krallığı'ndan kalmadır.

Bölgede 77 adet oyularak oluşturulmuş mağara bulunmaktadır. Çoğu mağara, genellikle dört dikdörtgen bölüme ayrılmış kemerli tavanlara sahiptir ve bu ayrılmış alanların her biri Buda'yı tasvir eden duvar resimlerini barındırır. Bunun sonucunda her tavan yüzlerce Buda duvar resmi ile kaplıdır. Bazı duvar resimleri, Türkler, Hintler ve Avrupalılar da dahil olmak üzere diğer figürlerle çevrili büyük bir Buda tasvir ederler.
Duvar resimlerinin bazıları sanatsal açıdan basit olmakla birlikte, bazıları dini sanatın başyapıtları olarak sınfılandırılmaktadır. Bezeklik Bin Buda Mağaralarını en iyi temsil eden duvar resimleri, “Praṇidhi Sahnesi” olarak adlandırılan ve Sakyamuni’nin geçmiş hayatını tasvir eden büyük boy resimlerdir.
Profesör James A. Millward, orijinal Uygurların fiziksel olarak Mongoloid olduklarını ve Tarım Havzası'nın Hint-Avrupalı yerlileri Toharlar ile karışarak modern Uygurları oluşturduklarını, Mağara 9'da yer alan Uygur resimlerini kanıt göstererek savunmuştur. Budist Uygurların ürettiği bu resimler Çin ve İran sanatından büyük oranda etkilenmiş ve Soğdlar gibi beyaz Budist halkaları da tasvir etmişlerdir.
Karahoca Krallığı ve Turfan'nın Budist Uygurları, Müslüman Çağatay Hanlığı hükümdarı Khizr Hoca'nın (r. 1389-1399) dini bir savaş sonucunda bölgeyi ele geçirmesi sonucunda İslam inancına geçtiler. İslam'a geçtikten sonra, Turfan'daki eski Budist Uygurların torunları, atalarının inşa ettiği eserleri unutarak yanlış bir şekilde Budist anıtların Kalmuklar (Cungarlar) tarafından inşa edildiğine inanmaya başladılar.
Bezeklik'teki duvar resimleri tarih boyunca büyük zararlar görmüştür. Tapınakların çoğuna, figür tasvirinin İslam'da yasak olmasından ötürü yerel Müslüman nüfus tarafından hasar verilmiş, tüm heykeller yıkılmış, bazı resimler kazınmış ve diğerleri çamurla kaplanmıştır. Tasvirlerin gözleri ve ağızları, figürlerin geceleri canlanabileceği konusundaki yerel inanç nedeniyle oyulmuştur.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında, Avrupalı ve Japon kaşifler kuma gömülmüş sağlam duvar resimleri buldu ve bu resimlerin birçoğu çıkartılarak dünyanın pek çok yerine dağıtıldı. En iyi korunmuş duvar resimlerinden bazıları Alman kâşif Albert von Le Coq tarafından bulundu ve Almanya'ya taşındı. Praṇidhi sahnesini gösterenler gibi büyük parçalar kalıcı olarak Berlin'deki Etnoloji Müzesi'ndeki duvarlara sabitlendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Müttefik Devletler tarafından gerçekleştirilmiş Berlin Bombalaması sonucunda müzenin yıkılması ile bu resimler yok edildi.
Günümüzde St. Petersburg'daki Ermitaj Müzesi, Japonya'daki Tokyo Ulusal Müzesi, Londra'daki British Museum ve Kore ile Hindistan'ın ulusal müzeleri gibi dünyadaki çeşitli müzelerde resimlerin bazıları sergilenmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Bezeklik Mağaraları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mogao Mağaraları
Kızıl Mağaraları
Tianlongshan Mağaraları

Beşbalık, (Çince: 北庭故城遗址, Beiting gucheng yizhi; Uygurca: بەشبالىق, Beshbaliq, Bishbalıq), Çin'de Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin kuzeydoğusunda, Sanci Hui Özerk İli'inde Jimisar İlçesi içinde tarihî bir kalıntı şehirdir.
Beşbalık tarihî kalıntı şehir, 1988 yılından beri Çin'de Anıt Listesi'ne alınmıştır.

Jimisar İlçesi'nin 12 kilometre kuzeyinde, İlk Han Hanedanı (Çince: 漢朝, Hàn cháo) zamanında (MÖ 206 - MS 220)'den beri kurulu Beşbalık (Beiting), Cungarya havzasında ve kuzey İpek Yolu üzerinde en önemli bir yerleşim yeridir.
Uygurlar 4. yüzyılda, 605 - 630 yıllarında ve 745 - 840 yılları arasında varlığını sürdüren Uygur Kağanlığı zamanında Beşbalık'ı ellerinde tutmuşlardır. Bazı kaynaklar Beşbalık'ı Uygurlar'ın baş şehri olarak vermektedir. Uygurlar İslâm'a dönmeden daha önce Tengricilik (Göktanrı), Mani, Budizm veya Nestorian Hristiyanlık gibi dinlere inanmışlar, şehirde bulunan kalıntı ve bulguların çoğu Mani ve Budizm dini ile ilgilidir. Karahoca Uygur Krallığı'na (866 - 1209) Turfan kış aylarında, Beşbalık ise yaz aylarında başkentlik yapmıştır. 10. yüzyılın birinci yarısında ünlü bir Uygur bilgini ve Uygur edebiyatcısı olan Singku Seli Tutung'un Beşbalık'ta yaşadığı tahmin edilir.
Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"بلق balık:  İslâmlıktan çok evvel Türk dilince sığınak, kal'e, şehir demektir. Uygurcada dahî böyledir. Uygurların en büyük şehirlerden birisine "Béş balık" denir. Burası Uygurların en büyük şehridir; "beş şehir" demektir... Zülkarneynin yaptırmış olduğu "Sulmî, Koçu, Can-balık, Béşbalık, Yanğıbalık" adındaki şehirlerdir.
Beşbalık'ta bulunan taş yazıtlardan birinde bir baskında yenilmiş olan Basmiller şöyle yazmışlar: "Maymun yılında, dokuzuncu ayda, biz Bishbalık'a gizlice gittik. Mutlu bir kahraman güçlüğün içinde, onun ordusu tuzağa düştü. Bu adamın orada mutlu olmasına izin ver! "
Bilge Kağan Beñgü Taşı 1. yüzünde (Doğu yüzü);

"Otuz yaşımda Beş Balık'a doğru ordu yürüttüm. Altı yol savaştım. ... Ordusunu hep öldürdüm. Beş Balık içinde pek çok kişi ... yok olacağından kişi(ler) beni çağırmaya geldi(ler). Beş Balık onun için kurtuldu."
982 yılı Mayıs ayında Beş-balık (Pei-t'ing) yaylağında bulunan Arslān Kağan'a (Musa Baytaş'ın oğlu Ali Arslan Han olabilir) gelen Çin elçisi Wang Yen-tê' (Wang Yande), ziyaretini şöyle anlatır.
"Altın dağa çıktı bir gün sonra Şimal Ordu'suna geldi... Kağan bir koyun ve bir at pişirterek büyük bir ziyafet verdi. Bu ilde çok at vardı. Kağan, Hatun ve Tigin'in atlarının otlağı 100 li'dir (50 km.)... Atları renklerinden fark ederler. Beş-balık, birkaç bin li genişliğinde uzun bir vadi içindedir. Merasim yedi gün sonra oldu. Kağan oğulları ve hizmetkârları doğuya dönerek onu selâmladılar. Kağan'ın yanında bir musikîşinas, sesli taşa (khing) vurarak selâm vermek sırasını tayin ediyordu... Ziyaretten sonra tiyatro oynandı... Ertesi gün kayık ile gölde gezildi. Gölün etrafında musikî çalınıyordu..."
Beş-balık yanındaki Kin-ling'e (Altın Dağ) Kaşgarlı Mahmud Altun Kan adını verir.
637 yılında yapılan iki Burkan ma'bedini gezen Wang Yen-tê' şöyle bahseder:
"Şehirde pek çok "kahk"lar, kuleler ve bahçeler vardı... Uygurlar çok becerikli ve yeteneklidir. Altın, gümüş, demir kaplar yaparlar. Yeşim taşını da oymalar ile süslerler. Erkekler at biner ve ok atar. Kadınların başında cilalı hotozlar vardır... Pi-pa (kopuz) ve 25 telli Kong-heou çalarlar... Gezerken ellerinde musikî aleti taşırlar".

Beiting Gaochang Huihu Fosi yizhi 北庭高昌回鶻佛寺遺址 [Ruins of a Buddhist temple of the Khoco Uighur period at the ancient city of Beiting]. Shenyang: Liaoning meishu chubanshe 1991, ISBN 7-5314-0873-2 (Kaoguxue zhuankan)
Atalay, Besim (2006). Divanü Lügati't - Türk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ISBN 975-16-0405-2.
Özkan İzgi, Çin elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur seyahatnamesi, Ankara 1989, Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Beşbalık için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
Beiting Ancient City Site (İngilizce)
Ruins of Ancient City of Beiting (İngilizce)
The Ruins of the Ancient City of Beiting 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Ruins of Ancient City of Beiting (İngilizce)
The Religious-Funerary Complex at Beiting 6 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Beshbaliq, the old Northern Capital of the Uighurs5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Beiting gucheng yizhi 26 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)
Beiting dufuhu gucheng yizhi (Çince)
Béşbalık on Wikimapia (İngilizce)
tageo.com'da Beşbalık (İngilizce)

Dokuz Oğuzlar, (Eski Türkçe:  , Toquz Oγuz, Çince: 鐵勒九姓 / 铁勒九姓, tielè jiǔxìng), Tielenin dokuz boyu.
Çin kaynaklarında, (九姓; Jiuxing) "dokuz boy, halk", Çin'deki Tabgaç hanedanı sırasında Uygurlar Gao Chu adıyla anılmışlardır. Bununla beraber Uygur Kağanlığı kurulduktan sonra Uygur kelimesi Dokuz Oğuz için de kullanılmaya başlandı. İslam coğrafyacıları, Tokuz-Oğuz Uygurları eş tutmuşlardır.
Dokuz Oğuz boyları şunlardı: Bugular (Pu-ku), Hun, Bayırku, Tongra, İzgil, Ch'i-pi, A-pu-sse, Ku-lun-wu-ku, Edizler. Bunların arasında Uygurlar da katılınca Dokuz Oğuzlar, "On Uygur" olarak anılmaya başlandı.
Çin kaynaklarına göre Dokuz Oğuz boyu şunlardır: Huihe (Yaylakar) (Uygur), Bugu, Hun, Bayırku, Tongra, Ch'i-pi, A-pu-sse, Sijie, Ku-lun-wu-ku. Çin kaynaklarına göre Uygur devletini Dokuz Oğuz boyu birleşerek Huihe (Yaylakar) boyu önderliğinde kurmuştur.

Karabalgasun Yazıtı'nın Çince yüzünde Uygurların dokuz aileden meydana gelmiş oldukları anılmıştır. fakat bu "dokuz aile"nin isimleri tek tek sayılmamıştır. Başka Çin kaynakları yardımıyla Uygurların oluştuğu dokuz aile şu şekilde sıralanabilir;

薬羅葛 Yüe-lo-ko (Yaγlaqar, Yağlaqar veya Yaglakar): (Huihe)
胡咄葛 Hu-to-ko (Quturγar veya Uturkar): (Pugu)
啒羅勿＝倶羅勃 To-lo-wo (Küräbür veya Kürebir): (Hun)
貊歌息訖 Mo-Ko-si-k'i (Bakasıkır): (Bayırku)
阿勿嘀 A-vu-ti (Ebirçeg): (Tongra)
葛薩 Ko-sa (Qazar veya Kasar): (Sijie)
斛嗢素 Hu-Wu-su  (oguz): (Ch'i-pi)
薬勿葛 Yüe-wu-ku (Yaγmurqar veya Yagmurkar): (A-pu-sse)
奚耶勿＝愛邪勿 Hi-Ye-Vu (Aymur veya Eymur): (Ku-lun-wu-ku)

Moğolistan'ın doğusunda özellikle Tola (Tuul, Tula) akarsuyu dolayında yaşayanlar Dokuz Boydan oluştukları için onlara Dokuz Oğuzlar denildi.

Karahoca ya da Karahoço (Çince: 高昌, Gāochāng; Uygurca: قاراهوجا Qara-hoja, Xoqo) Çin Halk Cumhuriyeti'nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'de Turfan'nın 30 kilometre güneydoğusunda İpek Yolu üzerinde tarihi bir vaha şehridir.

Karahoca milattan sonra 1. yüzyılda kurulmuş ve o zamanlar İpek Yolunun önemli bir durak yeridir. 14. yüzyıldaki savaşlarda yakılan şehirden, eski kale kalıntıları ve iç ve dış şehir duvarı bugün hala tanınabilir. Geçmişi hakkında çok iyi belgeler bulunmadığından, sadece ağızdan ağza anlatılan hikâyeler vardır. Orada yaşayan yerel halk Karahoca'ya Idykut-shehri, Idikutshehri veya Idikutschari adını verirler. Alman Kazıbilimci ve Ana asya araştırmacı Albert von Le Coq, Karahoca şehir tarihi kalıntılarının üzerine bir kitap yayınlamıştır (Dış bağlantılara bakınız).
439 yılında Rouranlar (柔然) tarafından yenilen Juqu Wuhui (沮渠無諱, Jǔqú Wúhuí) ve Juqu Anzhou (沮渠安周, Jǔqú Ānzhōu) komutasında geriye kalanlar kuzey Lian  (Çince: 北凉, Bĕi Liáng)'dan kaçıp Karahoca'ya geldiler ve 460 yılına kadar burada hüküm sürdüler. O zamanlar Karahoca'da onbine yakın Han Çinlisi yaşardı ve Rouranlar tarafından adı Kàn Bózhōu (闞伯周) olan bir Han Çinliyi 460 yılında bağımlı Karahoca Krallığına aday gösterirler. Bu tarihte Gaoche'ler (高車) ve Rouranlar Tarım Havzası için tartışırlardı.
Gaoche-Kralı Afuzhiluo (阿伏至羅; Āfúzhìluó), Kàn Shǒugūi (闞首歸)'yi öldürür ve Dunhuang'dan gelme Zhang Mengming (張孟明) adındaki bir Han Çinliyi bağımlı Kral ilan ederler, böylece Karahoca yönetimi ve kontrolü Gaoche'lerin eline geçer. Sonraları Zhang Mengming Gaoche'lerin ayaklanmalarında öldürülür yerine Ma Ru (馬儒) geçer. 501 yılında Ma Ru  düşürülüp öldürülür, Karahoca halkı Kansu (Çince: 甘肅 / 甘肃; Gānsù)'da  Jincheng'den gelen ismi Qu Jia (麴嘉) olan birini Kral seçerler. Qu Jia Rouranlarla ittifak kurmayı kabul eder, fakat Rouranların Kağanı Gaoche'ler tarafından öldürülür ve o Gaoche'lerin egemenliğini altına girer.
Daha sonra, Göktürklerin bölgede güçü artınca Karahoca (Gaochang) Qu-Hanedanlığı Göktürklerin vasalı olur. 640 yılında Çin Tang Hanedanı tarafından Karahoca ele geçirilir, Tang Hanedanlığına eklenip Xizhou (西州) ismi verilir. Yuan ve Ming Hanedanlığı kayıtlarında Karahoca (Gaochang), "Halahezhuo" (哈拉和卓) ve "Huozhou" (火州) olarak adlandırılmıştır.
Karahoca 9. - 13. yüzyılda Karahoca Uygur Krallığına önemli bir merkez olmuştur.
Budizm Hindistan'dan Çin'e, kuzey İpek Yolu rotası boyunca etkin olarak  4. ve 5. yüzyılda kuzey Wei Hanedanı başlangıcında yayılmıştır. Budist Tapınak mağaraları yapısı bu zaman boyunca başlar. Mağaraların çoğu 9. yüzyıl ve en geç 13. yüzyılda yapılmıştır. Karahoca yakınlarındaki en büyük olanı Bezeklik mağaralarıdır (Bozikeli Qianfodong 柏孜克里克千佛洞)(بېزەكلىك مىڭ ئۆيى). Çinli Kazıbilimcileri tarafından Karahoca (高昌故城, Gāochāng gùchéng) adlandırılır.
Karahoca'da bir tapınak bulunur, öbürlerine göre daha büyüktür ve Erken Tang döneminden tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen Xuanzang'nın burada yaşadığı tahmin edilir. Bu tapınak ortalama 10.000 m² büyüklükte ve büyük bir ana odası, rahipler için yatak odası, bir okuma odası ve birde kütüphanesi bulunur.

Albert Grünwedel: Bericht über archäologische Arbeiten in Idikutschari und Umgebung im Winter 1902-1903 (Online)23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Albert Grünwedel: Altbuddhistische Kultstätten in Chinesisch-Turkistan. Bericht über archäologische Arbeiten von 1906 bis 1907 bei Kuča, Qarašahr und in der Oase Turfan (Online)23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A. von Le Coq: Chotscho. Facsimile-Wiedergaben der wichtigeren Funde der ersten königlich preussischen Expedition nach Turfan in Ost-Turkistan (Online)24 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Annemarie von Gabain: Das uigurische Königreich von Chotscho, 850-1250. Berlin 1961 (Sitzungsberichte der dt. Akademie d. Wissenschaften zu Berlin. Klasse für Sprachen, Literatur u. Kunst. Jg. 1961 Nr. 5)
Annemarie von Gabain: Das Leben im uigurischen Königreich von Qočo (850-1250). 2 Bde. Wiesbaden 1973
Peter Zieme: Religion und Gesellschaft im Uigurischen Königreich von Qoco. Kolophone und Stifter des alttürkischen buddhistischen Schrifttums aus Zentralasien. Opladen: Westdeutscher Verlag 1992 (Abhandlungen der Rheinisch-Westfälischen Akademie der Wissenschaften, 88)
Zhongguo shehui kexueyuan Kaogu yanjiusuo (Yayınlayan): Beiting Gaochang Huihu Fosi yizhi 北庭高昌回鶻佛寺遺址 [Ruins of a Buddhist temple of the Khoco Uighur period at the ancient city of Beiting]. Shenyang: Liaoning meishu chubanshe 1991, ISBN 7-5314-0873-2 (Kaoguxue zhuankan)

Albert von Le Coq: Chotscho. Facsimile-Wiedergaben der wichtigeren Funde der ersten königlich preussischen Expedition nach Turfan in Ost-Turkistan (Online)24 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Online version of Albert Grünwedel's initial work in the area23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Online version of Grünwedel's further work in the area24 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Online version of Le Coq's work on monuments of Gaochang24 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gaochang Ruins (built 2nd century BC - 14th century AD)8 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kaşgar (Uygur Arap yazısı: قەشقەر; Uygur Latin yazısı: Qeshqer; Çince (basitleştirilmiş): 喀什噶尔; Çince (geleneksel): 喀什噶爾; pinyin: Kāshígá'ěr ya da 喀什 Kāshí), Çin'de Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin batısında yer alan tarihi bir vaha şehridir.

Araştırmacılar Kaşgar adını Koşkar, Köşker veya Kaşkar oymağından aldığını ileri sürerler. Köşker oymağının ata yurdu Kırgızistan'ın güneyinde, Kırgızistan-Özbekistan sınırına yakın Celal-Abad İlinde bulunan Koşkar-Ata (Кочкората) şehridir. Bir başka varsayıma göre ise Kaşgar, adını şehrin civarından sık bulunan "Kaş Taşı" veya diğer adıyla "Yeşim Taşı"ndan almıştır.
Dîvânu Lugâti't-Türk'te, "قشغار Kaşgar" "Doğu Türk ilinde tanınmış şehir adı." olarak tanımlanır. Kutadgu Bilig'te ise;
"Kent: Şehir. Bu kelimeden alınarak Kaşgar için "Ordu Kent" derler. Hanın oturduğu şehir demektir. Çünkü Afrasiyab, havası güzel olduğu için burada otururdu". diye bahsedilir.
Diğer ismi olan Ordu Kent ise hanların, hakanların oturduğu yer anlamına gelmektedir.

Şehir, batısında Kaşgar Kuna Şehir İlçesi, kuzeyinde Atuş İlçesi, doğusunda Feyzivat İlçesi ve güneyinde Yengisar İlçesi ile sınırdır. Taklamakan Çölü'nün batısında Tanrı Dağları'nın eteklerinde yer alan Kaşgar, deniz seviyesinden 1290 metre yükseklikte konumlanır. Tarım Nehri kollarından olan Kaşgar suyu kıyısında kurulmuştur.

Kaşgar şehri, dört mahalle komitesi (社区居民委员会; jūmínwěiyuánhùi), dört kırsal belde (乡 xiāng) gibi yerleşim birimlerinden oluşur.

MÖ 2. yüzyıl kaynaklarında şehir devleti konumunda olan Kaşgar, Büyük Hun İmparatorluğu ile Han Hanedanı arasında mücadeleye sahne oldu. Büyük Hun İmparatorluğu MÖ 1. yüzyıl ortalarında doğu ve batı olarak, doğu da kendi içerisinde kuzey ve güney şeklinde ikiye ayrılmıştı. Bu tarihten sonra Kaşgar'ın da içerisinde olduğu bölge de Çin'in üstünlüğü görülmeye başlamış ve Kaşgar, Çin'e haraç vermeye başlamıştır. MS 1. yüzyıl başlarında Çin'de çıkan politik karışık sonucunda Kaşgar'ın da içinde bulunduğu şehir devletleri Çin'in denetiminden çıkmıştır. 1. yüzyılın ortalarında Çin'in Güney Hunları'nı hakimiyet altına almış, 80 ve 86 yıllarında da Kaşgar şehrine saldırmıştır. Bu dönemde Çin'in etkinliği görünse de zaman zaman Kuzey Hunları da Kaşgar üzerinde hakimiyet gösterebilmiştir. Bunun yanı sıra 120 yılındaki tarihi kayıtlara göre Kaşgar, Kuşan İmparatorluğu sınırları içerisinde bulunmaktaydı. 170 yılında Çin saldırılarına maruz kalan şehir bu saldırılara karşı koyabilmiştir. 5. yüzyıl ortalarına doğru Kaşgar şehir devleti, Kuzey Vey hanedanına vergi vermekteydi.
Çin kaynaklarında doğu-batı ticaretinin yapıldığı üç stratejik yoldan birisi üzerinde önemli bir yol üzerinde bulunan Kaşgar, 6. yüzyıl ortalarından itibaren Göktürklerin himayesine girmiştir. 7. yüzyıl başlarında başlayan Göktürk-Tang Hanedanı mücadelesi sonrasında 632 yılında bölgeyle birlikte Kaşgar da Tang Hanedanı'nın himayesine girdi. Bu dönemde şehirde Çin garnizonu bulunmakta birlikte şehrin idaresi yerel hanedanlar tarafından sağlanmaktaydı. 665 yılında Tibet krallığı, Batı Göktürk ve yerel hanedanların desteğiyle Tarım Havzası'na hakim olmuş ancak 673-675'te Kaşgar'la birlikte önemli şehirler yeniden Tang hakimiyetine girdi. Tibet ile mücadelenin sürdüğü bölgede bulunan Kaşgar, 691 yılında yeniden Tang topraklarına katıldı. Tibet, Türk ve Tang güçlerinin çekişmesi arasında kalan Kaşgar şehri 766'da Karluklar'ın eline geçmiştir. Ancak bu egemenlikte kesin olmayıp, şehir Türkler ve Tibetliler arasında zaman zaman el değiştirmiştir.
Tibet Krallığı'nın 842 yılında yıkılmasıyla Kaşgar şehri Türk boylarının egemenliği altında görülmeye başladı. 10. yüzyıl başlarında Karahanlı Devleti başkentlik yapmaya başlayan şehir, büyük bir gelişim göstererek bilim ve kültür açısından da önemli bir merkez konumuna ulaştı. 11. yüzyıl sonlarına doğru Doğu Karahanlı hükümdarı Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun hakimiyetini tanımış ve Kaşgar uç şehri olmuştur. 1141 yılında Katvan'da yapılan savaşta Selçuklular'ın yenilgiye uğratılmasıyla Kaşgar'da Doğu Karahanlı hükümdarlarının yönetiminde kalmakla birlikte Karahıtaylar'ın hakimiyetine girdi. Nayman Küçlük tarafından kurtarılan Karahanlı hanedanlığından Ebü'l-Feth Muhammed'in, 1211 yılında Kaşgar'a giderken asi beyler tarafından yolda öldürülmesi üzerine Küçlük tarafından Karahanlı merkezi olan Kaşgar işgal edilmiş ve yağmalatılmıştır. Küçlük döneminde Kaşgar'daki Müslümanların ibadet etmesi zorlaştırılmış ve Müslümanlara Hristiyan ya da Budist olmaları yönünde baskı uygulanmıştır. 1219 yılında Kaşgar şehri Moğol kuvvetlerince ele geçirilmiş ve Müslüman halka da ibadet özgürlüğü getirilmiştir. Cengiz Han ölmeden önce topraklarını oğullarına paylaştırmasıyla Kaşgar da Çağatay Hanlığı topraklarında yer aldı. Çağatayların zayıflamasıyla Kaşgar gibi birçok şehir emirler tarafından yönetilmeye başlanmıştır. 1399 yılında Timur'un ordusu Kaşgar'ı ele geçirmiştir. Kaşgar, Çağatay hanedanlığı yönetilmeye devam ederken, Timur İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla 1478 yılında Duğlat kabilesinden Ebu Bekir Mirza Kaşgar'ı ele geçirdi. Timurlular'ın 16. yüzyıl başında yıkılmasıyla oluşan kısa bir süre karışıklıktan sonra 1514'te Said Han tarafından ele geçirilen şehir, yeni kurulan Yarkand Hanlığı topraklarına katıldı.

Doğu Türkistan'da 1514 ile 1680 yılları arasında Altışehir (Altıshahr) olarak bilinen Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu ve Uçturfan gibi şehirleri içine alan bölgede Yarkand Hanlığı, (mamlakati Yarkand, mamlakati Moghuliya, mamlakati Saidiya) egemenlik sürmüştür. Bu dönemde dini olarak önemli bir konumda olan Hocalar'ın hanlar üzerinde etkinliğinin arttığı görülmektedir. Doğu Türkistan'da hocalıklar; Kuça, Karataglık ve Aktaglık olarak üç kola ayrılmış ve 1662 yılında Kaşgar'a vali olan Yolbars Han'ı destekleyen Aktaglık hocalarının merkezi hâline gelmiştir. 17. yüzyıl ortalarında Aktaglık ve Karataglık hocaları arasında başlayan mücadelenin bu yüzyıl sonlarına doğru artması, Yarkand hanının Karataglı hocalarını destekleyerek 1677 yılında Aktaglık hocalarının lideri Afak Hoca'yı Kaşgar'dan kovmasıyla değişik bir boyut kazanmış ve Afak Hoca'nın Tibet'te bulunan Budistlerin ruhani lideri olan Dalay Lama'dan yardım istemesi üzerine Budizmi benimseyen Cungar Han'ı Galdan Han 1678 yılında Kaşgar'ı ele geçirdi. Galdan Han, Kaşgar ve Yarkent'in idaresini vali olarak da tayin ettiği Afak Hoca'ya bıraktı. Hocalıklar arası mücadele içten içe devam ederken Afak Hoca'nın ölmesiyle Yarkent Karataglık hocalarından Dalyan Hoca, Kaşgar ise Aktaglık hocalarının lideri Ahmed Hoca tarafından yönetilmeye başlamıştır. Galdan Han'ın 1697'de ölmesinden sonra yerine geçen yeni han her iki hocayı da esir edip Kaşgar ve Yarkent'i doğrudan Cungar hanlığına bağlamıştır. 1720'de Danyal Hoca Yarkent'e vali tayin edilmiş onun 1735'te ölümüyle de oğullarından Yusuf Hoca
Kaşgar'a vali atanmıştır. Yusuf Hoca bir süre gözaltında tutulduğu İli'den bir bahaneyle 1754 yılında Kaşgar'a gelmiş, Cungarlar'ın iç çekişmeler ve Mançular'la olan mücadelede gücünü kaybetmesi üzerine hakimiyetini ilan etmiştir. 1755 yılında Mançular'ın Cungarlar üzerinde hakimiyet sağlamalarından sonra Cungar ve Mançu desteğini alan Aktaglık hocalarından Burhaneddin Hoca tarafından ele geçirildi. böylece Kaşgar, Mançular'ın vassalı olan Cungarlar'ın kontrolünde Burhaneddin Hoca tarafından yönetilmeye başladı

Cungarlar'ın 1757 yılında Mançular'a isyan etmesiyle, Burhaneddin Hoca'da Kaşgar'da bağımsızlığını ilan etmiştir. Ancak Mançular önce Cungarlar'ı ağır bir yenilgiye uğratmış, 1759'da da Kaşgar'ı ele geçirmişlerdir. Mançular Kaşgar'ı ele geçirdiklerinde hocaların hakimiyetini tamamen ortadan kaldırmıştır. Mançular döneminde ticaret ve kültürel yaşam konusunda sıkı kontrollere tabi olmayan şehir İpek yolu güzergahında olmasına rağmen önemini kaybetmeye başlamıştır. Bu dönemde şehirdeki Müslüman halkla ilişkisi kesik olan, Mançu ve Çinli idarecileri, memurlar ve askerlerin bulunduğu yeni şehir inşa edilmiştir. Bölgede hocaların etkinliği kırılmakla birlikte zaman zaman Müslümanlar, Çin idaresine karşı mücadele başlattılar. Mançular'ın kurduğu Çing Hanedanı idaresindeki Çin tarafından Kaşgar Yakup Han (Yakub Beg Badawlat) bölgede bağımsız bir devlet kurdu ve 1872'den itibaren ülkesinde Osmanlı Sultanı Abdülaziz adına hutbe okutmaya başladı.
Kaşgar, Yakup Han'ın hükümdarlığı kaynaklarında sık sık söz edilen Yettishahr ("Heptapolis") yedi şehir'den birisidir, diğerleri Hotan (Khotan), Yarkent (Yarkand), Yengihisar (Yangihisar), Aksu, Kuçar (Kucha) ve Korla'dır. Yakup Han'ın ölümünden sonra 1878 yılında Çin tekrar Kaşgar'ı ele geçirdi. Çin yönetimi 1884'te bölgede Sincan vilayetini kurdu. Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti'nin merkezi konumunda olan Kaşgar 1932-1934 yılları arasında Çin ile olan mücadeleye sahne oldu. 1949 yılında Çin'in kurulmasından sonra 1955'te Sincan Uygur Özerk Bölgesi kuruldu. 1985 yılında Çin hükûmetince "tarihsel ve kültürel öneme sahip bir şehir" ilan edildi. 1990'lardan günümüze şehir, Uygur Sorununun yaşandığı yerleşimlerden birisi konumundadır.

Kaşgar, sıcak yazlar ve soğuk kışların olduğu, iki mevsim arasında büyük sıcaklık farklılıkları gösteren Çöl iklimi etkisi altındadır. Yıllık 64 mm yağış ile en kurak şehirlerdendir.

İlk Çağ'dan beri Tarım Havzası'nın ekonomik merkezi olan şehirde pamuk sanayisi gelişmiştir. Kaşgar'da pazar günü kurulan çarşı şehrin ekonomik hayatında önemli bir yer tutar. Binlerce çiftçi çevredeki verimli tarlalarda çeşitli meyve ve sebzeleri üretir. Hotan'dan getirilen ipek ve halılar, diğer el sanatlarına dayalı eşyalarla birlikte Kaşgar pazarında satılır.

Kaşgar'ın nüfusu 600 binin üzerindedir. Şehrin nüfusunun büyük bir bölümünü Müslümanlar oluşturur. Şehirdeki en kalabalık etnik grup Uygurlar'dır.
Kaşgar Nüfus Sayımı 2015

Çin'de 1960 yılında başlayan kültür ihtilali sırasında şehirde bulunan cami ve mescidlerin önemli bir bölümü yıkıldı. Günümüzde şehirde kültür ihtilali sırasındaki yıkımdan kurtulan 100 civarında mescid ve cami bulunmaktadır. Iydgâh Camii (艾提尕尔清真寺; Àidīgǎ'ěr qīngzhēnsì), 

Kumul (Uygurca: قۇمۇل, Qumul, K̡umul, Çince: 哈密市; pinyin: Hāmì shì) Çin Halk Cumhuriyetinde Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin güneyinde İpek Yolu'nun Taklamakan kuzeydoğu güzergâhı üzerinde yer alan tarihi bir vaha şehridir.
Kumul, Çin'de ünlü Hami kavunları (Çince: 哈密瓜; Hāmì guā) ile tanılır.

Diğer verilen isimler: Ha-mi-hsien, Komul, Chamil, Ha-mi-ch'eng-chen, Kamil, Ha-mi-chen, Qomul, Kumul, Khamil, Koumoul, Ha-mi-shih, Qumul ve Kha-mi.
Portekizli Yezit Benedict Goës ve İtalyan Matteo Ricci 1615 yılında gezilerinde adını Camul  kaydetmişlerdir. En eski doğrulanmış Çince adı Kūnmò 昆莫; Han Hanedanı kayıtlarında Yīwú 伊吾 veya Yīwúlú 伊吾卢; Tang Hanedanı zamanında Yīzhōu 伊州; Yuan Hanedanı zamanında Moğolca Qamil, Çince yazıya çevirisi Hāmìlì 哈密力, Ming Hanedanı zamanında Qumul, Hāmì 哈密 olarak bilinir.
Tunç çağından veya erken Demir çağından kalma  (焉不拉克文化; Yanbulake wenhua) Yanbulak-kültürüne ait Yanbulak mezarları (Çince: 焉不拉克古墓群; Yanbulake gumuqun veya 焉不拉克墓地; Yanbulake mudi) buradadır. Ayrıca çok eski bir budist tapınak kalıntıları Baiyang He (白杨河) nehrinin batı yakasında, Baiyanggou cun (白杨沟村) köyündedir.
1697 - 1930 yılları arasında hüküm sürmüş dokuz müslüman Hanlardan yedinci ve dokuzuncu Hanların türbeleri Kumul şehrinin ortalama bir kilometre güneybatısındadır.

Turfan gibi, Kumul ortalama deniz seviyesinden 200 metre altında ve İklimi aşırı farklı olup, yazın en yüksek sıcaklık 43 °C ve kışın ise en düşük sıcaklık -32 °C arasındadır.

Bir araştırmaya göre Sincan Özerk bölgesinde ve Kumul'da 27 çeşit Karpuz yetişir, bunlardan en önemlisi beyaz ve siyah karpuz'dur. Ayrıca yeni karpuz türleri türetilmiştir.

Kumul şehir planı 10 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)
TÜRKLERİN ANA YURTLARINDAN BİRİ KUMUL (HAMİ) VE KUMUL KELİMESİNİN ETİMOLOJİSİ HAKKINDA

Kutluk Bilge Kül Kağan (Çince: 骨咄禄毗伽阙可汗Gǔ duō lù Pí jiā Quē Kè hán veya Guli Peiluo), 744'te Uygur Kağanlığı'nı kuran devlet adamı. Uygur Kağanlığı'nı 744'ten 747'ye kadar yönetmiştir. Uygurları oluşturan dokuz boydan, hükümdar ailesinin mensup olduğu Yaglakar uruğundandır. Bilge Kül Kağan'ın adı Karabalgasun Yazıtı'nın Çince metninde Kutlug Boyla şeklinde geçmektedir. Kağan olduktan sonra bugünkü Karabalsagun olarak bilinen yerde başkent olarak inşa ettirdiği Ordu-Balık kenti Türklerin kurduğu ilk kenttir. Böylece Türklerin kutsal başkenti Ötüken başkentliğini kaybetmiş, Türkler yerleşimlerini Orhun Nehri'nin dış havzasındaki yamaçlardan bizzat nehrin yatak boylarına taşımıştır.

İrteriş Kağan, Göktürk Kağanlığı'nın ayakta kalabilmesi için Çin'le yakınlaşmış ve Çin'e bağımlı bir politika izlemeyi benimsemiştir. Bu durum karşısında ülkenin asilzadeleri konfederatif karar organı olan ve Tuğluk uruğu ve On-ok uruğu etkisindeki Göktürk Toygunu'nu toplayarak İrteriş'i Toygun kararıyla tahttan indirmiş, onun yerine tam bağımsızlık taraftarı Ozmış'ı tahta geçirmiştir. Bu durum Bayan Çor Yazıtı'nda şöyle anlatılır:
Kara Kum aşmış Kögür'de, Kömür Tag'da, Yar Ügüz'de Üç Tuglug Türk bodun, Ozmış Tigin'i kan bolmış. (Türkiye Türkçesi: Kara Kum'dan sonraki Kögür'de, Kömür Dağı'nda ve Yar Irmağı'nda Göktürklerin Tuğluk soyu Ozmış Tigin'i han yaptı.)

Bilge Kül Kağan, Uygurların hükümdar soyundan gelen Yaglakar uruğundan Huşu'nun oğludur. Huşu, II. Göktürk Kağanlığı'nın güçlü olduğu yıllarda, Türklerin kurucu uruklarından olan Aşina ile çarpışmaktan kaçınsa da, gelecekte kurmak istediği Uygur devleti için planlı durumlar oluşturmuştur. Bu amaçla, Göktürklerle çatışmadan boyunu kuzeye çekerek Orhun Vadisi'ne yerleştirmiştir. Basmiller ile girdiği mücadelede Pan Kül Tigin'in öldürülmesinden sonra iyice zayıflayan II. Göktürk Kağanlığı'na karşı, Tang Hanedanlığı (Wang-Chung-ssu komutasındaki), Basmiller, Uygurlar ve Karlukların oluşturduğu ittifak; Uygur devletinin kurulması için uygun zemini oluşturmuştur. Göktürkleri yıkma noktasına getiren bu ittifak, Basmillerin kendi kağanlıklarını ilan edip Uygurların tabiiyetini istemesi üzerine dağılmıştır. Babasının Uygur devleti iddiasını devam ettiren Bilge Kül Kağan, Basmillere tabî olmayıp 744'te kağanlığını ilan etmiş, 745'te fiilî olarak son Göktürk kağanı olan Ozmış Kağan'ı öldürerek Ozmış'ın eşini kaçırmıştır. Basmilleri yenilgiye uğrattıktan sonra bölge Türk halklarının tek hâkimi hâline gelmiştir. Böylelikle İkinci Göktürk Kağanlığı'nın bakiyesi üzerinde 744'te ilan edilen Uygur Kağanlığı 745'te tam anlamıyla bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Çin imparatoru, Göktürklerin yıkılması ve Basmillerin mağlup edilmesinin ardından Bilge Kül Kağan'ın kağanlığını şaşaalı bir törenle tasdik ettiğini bildirmiştir. Bayan Çor Yazıtı'nda, Kutlug Bilge Kül Kağan'ın Ozmış Kağan'ı öldürerek Uygur Kağanlığı'nı kurması şu şekilde anlatılır:

Ozmış Tigin kan bolmış. Kony yılka yorıdım, ikinti süngüş (düm i) ki ay altı yangıka t(okıdım). Tutdum, katunın anta altım. Türk bodun anta ınagaru yok boltu. 
(Ozmış Tigin kağan olmuş. Koyun yılında (743) üzerine yürüdüm. İkince defa savaştım. İki ay altı gün vuruştum. K10. Tuttum, hatununu

orada tutsak ettim. Köktürk boyu orada tamamen yok oldu.)
745'te isyan eden bir diğer uruk ise, daha önce Uygurlarla hareket eden Üç Karlukdur. Onların isyanı da bastırılmış ve Karluklar daha önce yıkılmasında etken oldukları Göktürk Kağanlığı'nın asli uruklarından olan On-Oklara sığınmıştır. Bayan Çor Yazıtı'ndaki:

Üç Karluk yablak sakınıp teze bardı. Kurıya On Okka kirti. (Üç Karluklar endişeye kapılıp kaçtılar. Batıda On-Ok'lara sığındılar.)bu tarihî olayı anlatmaktadır.
Bilge Kül Kağan, Göktürklerin yıkılış sürecinde Tuğluk uruğu ve On-ok'un birbirleriyle olan uyuşmazlıklarının etkisini gördüğü için bu unsurları barış içerisinde tutma siyaseti gütmüştür. Bu amaçla, Yaglakar (Yaglakır), Hu-tuko (Uturkar), Hu (Kürebir), Mo-ko-sik-i (Bagasıgır), A-vu-çö (Ebirceg), ko-sa (Hazar), Hu-vu-su (Khifuzu), Yo-vu-ku (Yagmurkar) ve Hi-ye-vu (Ayabire)'den oluşan Dokuz Uygur boyuyla, Du-ku (Buku), Hun (Kun), Pa-ye-ku (Bayırkular), Tung-lu (Tongra), Sse-kie (Sıkar), Ki-pi, A-pu-sse, Ku-lun-vu-ku ve A-tie (Ediz) uruklarından meydana gelen Dokuz Oğuzları da içerisine alan On-Uygur ulusunu inşa etmeye çalışmıştır. Bilge Kül Kağan, Uygur devletini kurduktan sonra Bayan Çor'u Oğuzların başına yabgu olarak atamıştır. Böylece Göktürk Kağanlığı'nın sonunu hazırlayan boy ve oymak kavgalarını engellemeye çalışmıştır. Ayrıca Karluklar ve Basmilleri de kendine bağlı kılan Bilge Kül Kağan, devletin sınırlarını Amur Nehri'nden İrtiş Nehri'ne kadar genişletmiştir.

Kutluk Bilge Kül Kağan, üç yıllık hükümdarlığından sonra 747'de ölmüştür. Onun ölümü üzerine ülkede isyanlar baş gösterse de, oğlu Bayan Çor Kağan bu isyanları bastırarak Uygur tahtına çıkmıştır.

Kuçar İlçesi, (Uygurca:كۇچار, Çince: basit: 库车; geleneksel: 庫車; Pinyin: Kùchē; veya Latince Qiuzi, Qiuci, Chiu-tzu, Kiu-che, Kuei-tzu), eskiden Budizm dini yaygın olan şehir, Taklamakan Çölü'nün kuzey kenarından geçen İpek Yolu güzergâhı üzerinde konak yeridir.

Batısında Bay İlçesi ve Toksu İlçesi, kuzeyinde Hoçing İlçesi, doğusunda Bügür İlçesi ve Lopnur İlçesi, güneyinde Şayar İlçesi ile sınırdır.

Kuçar ilçesi, bir kasaba (镇 zhèn), on üç kırsal belde (乡 xiāng), iki özel kasaba (拟镇) ve altı özel kırsal belde (虚拟乡) gibi yerleşim birimlerinden oluşur. İlçenin ana merkezi Kuçar (库车镇; Kùchē zhèn) ilçedir.

Diğer verilen isimler: Kocha, Kuchu, Kuchar, Kuchi, Kuchel, K'u-ch'e-chen, K'u-ch'e-hsien, Kuga, Kucha ve K'u-ch'e.
Han Kitab'ında (Çince basit: 汉书; geleneksel: 漢書; Hànshū; Wade-Giles: Ch'ien Han Shu), Kucha büyük bir "batı bölgesinde Otuzaltı Krallık", nüfusu 81317, bunlardan 21076 kişi silah taşıyacak durumdadır.
630 yılında Xuanzang (玄奘; Xuán Zàng) Erken Tang döneminden tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen Kucha'yı ziyaret etmiştir.
Tanınmamış bir Arap veya Fars yazar tarafından 982 yılında yazılmış, Gurlular'ın Hükümdarı Abu ul-Harith Muhammad ibn Ahmad'a sunulan Hudud ul-'alam min al-mashriq ila al-maghrib adlı kitapta;
"Kucha Çin sınırında ve Çine aittir, fakat yerlileri sürekli (har vaqti) dokuzoğuzlar baskın (tazand) ve yağma ederler. Bu şehrin çok avantajı vardır."
Mirza Muhammet Haydar Duğlat (Mirza Muhammad Haidar Dughlat) bir askeri general, tarih yazarı, onun ünlü tarihî eseri olan kitabı Tarikh-i-Rashidi'de Kūsān diye yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud, Türk Dili'nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te; 
"Zülkarneynin yaptırmış olduğu şehirlerinden biridir.", " كُجوُ Koçu: Uygur şehri.". Diğer isimleri Koçu, Köçe, Küçe, Küsen'dir.

Ta-mu 170 rahibi vardı.
Che-hu-li civarında Po-shan kentinin kuzeyinde bir tepede, 50 veya 60 rahibi vardı.
Bir başka Manastır, Kral Wen-Su (Uch-Turfan) tarafından kuruldu ve 70 keşişi vardı.

A-li (Avanyaka)'de iki tane rahibe manastırı vardı.

Liun-jo-kan: 50 rahibe
A-li-po: 30 rahibe
Başka bir manastır, Tsio-li, Kucha'nın 40 li kuzeyinde ve ünlü bir yer ki Kumārajīva'nın annesi Jīva burada inzivaya çekilmiştir.

Po-Yen ismiyle bilinen, Çinlilerin başkenti Luoyang (Çince basit: 洛阳; geleneksel: 洛陽; pinyin: Luòyáng)'na milattan önce 256 - 260 yılları arasında gezi yapan kral ailesinden bir rahip. O altı Budist metnini Çin'de ünlü Beyaz At Tapınağı (Çince basit: 白马寺; geleneksel: 白馬寺; pinyin: Báimǎ Sì)nda 258 yılı içinde Çinceye çevirdi, Sınırsız Yaşam Sutra içeren, Saf Taşra Budizminde önemli bir sutradır.

Po-Po-Śrīmitra, Kuçar'dan başka bir rahiptir ki, o 307 - 312 yılları arasında güney Çin'i gezmiş ve üç Budist metni çevirmiştir.

Po-Yen ismiyle bilinen Kuçar'lı ikinci bir Budist rahip, ayrıca Liangzhou (günümüz Gansu'daki Wuwei bölgesinde) gitmiş, Çin'de o kadar tanınmamışta olsa Çinliler tarafından benimsenmiş ve birçok metinleri çevirmiştir.

Krallık batısında Aksu'dan sonra Kaşgar'la ve doğusunda Karasahr'dan sonra Turfan'la sınırdılar. Buna karşın Taklamakan Çölü'nün güneyinde Khotan (Hotan) vardı.

MS 630 yılında tanınmış bir Çinli Budist rahip, bilgin, gezgin ve çevirmen Xuanzang (玄奘; Xuán Zàng) bu krallığı ziyaret etmiştir.

İklimi karasal olup kuraktır. Ortalama sıcaklık -6 °C soğuk kış aylarında, +25 °C yaz aylarında, yıllık sıcaklık ortalaması ise, 11,4 °C'dir ve ortalama yağış, 61 mm'dir.

Qiuci ve Subaşı ismindeki antik şehirler
Büyük camii
eski şehir surlarının kalıntıları

Kuça'dan fotograflar (Dru C. Gladney) (İngilizce)

Nestûrîlik, İsa Mesih’te biri ilahi biri de insani olan iki hipostazın bir arada olduğunu savunan Mesihsel doktrindir. Kısaca, Nestûrîlik veya Nestoryanizm, Diofizitizmin radikal bir formudur. Bu tez adını savunucularından biri olan Konstantinopolis patriği (428-431) Nestorius’tan (d. y.381 – ö. 451) alır. Öğretisi Efes Konsili tarafından sapkın ilan edilir ve reddedilir. Diofizitizm ve Monofizitizm, Kalkedon Konsili tarafından reddedilmiştir.

Nestûrîlik Hristiyan teolojik akımının adı 428-431 yılları arasında Konstantinopolis Patriği olan Nestorius'tan gelir.
Hocası olan Mopsuestia'lı Theodor'un öğretisini izleyen Nestorius, İsa'ya 30 yaşındayken Kelam'ın indiğini, ancak o zamandan sonra İnsan ve Tanrı karakterlerini taşıdığını, Meryem'in, Tanrı olan İsa'nın değil, insan olan İsa'nın annesi olduğunu söylemiş ve dolayısıyla da, Meryem'e "Tanrı'nın annesi" (Theotokos) denmesine karşı çıkmış ve Tanrı'nın doğurulamayacağını, doğurulmadığını belirtmiştir. Nestorius'a göre İsa'nın insani kimliği ile tanrısal kimliği birbirinden ayrıdır; bu nedenle Nestorius öğretisi bazı kaynaklarda diofizit ("iki tabiatçı") olarak adlandırılır. Bu görüşe göre çarmıha gerilirken tanrısal tabiat İsa'dan ayrılmış, sadece insan olan İsa acı çekmiş, çektiği acılar Tanrı olan İsa'ya dokunmamıştır.
Nestorius'un görüşleri Batı ve Doğu Roma kiliselerinde yoğun tartışmalar doğurmuş ve nihayet 431 yılında Efes'te toplanan Üçüncü Ekümenik Konsil, Nestorius'u sapkın ilan ederek aforoz etmiştir. Bu olayı izleyen yıllarda Nestorius taraftarları özellikle Anadolu ve Suriye'de yoğun takibata uğramıştır. 457 yılında ünlü Edessa Okulu'ndan kovulan Nestoriusçuların önderi olan Nusaybinli Barsauma İran'a sığınmış ve Şah Fîrôz'u (457-484) ikna ederek, o tarihte İran sınırları içinde bulunan Nusaybin'de (Nisibin, Nisibis) etkisini yüzyıllarca sürdürecek olan bir akademi (medrese) kurmuştur. Nusaybin Okulu bundan böyle ateşperest (Zerdüştçü) İran'da en önemli Hristiyan düşünce merkezi olurken, Nestûrîlik de İran'ın yarı-resmî azınlık mezhebi olarak tescil edilmiştir.

   
İran Nestûrîileri Asya ülkelerine yönelik yoğun bir misyonerlik faaliyetine girişmişlerdir. Moğolistan ve Çin'de ilk Hristiyan cemaatleri 630 yılı dolayında Nestûrîler tarafından kurulmuştur. 9. yüzyılda Uygur Türklerinin büyük bir bölümü Nestûrî mezhebini kabul etmiştir. (Uygur Türkçesiyle yazılmış Nestûrî dinî metinleri Türkçenin en eski yapıtları arasında yer alır.) Güney Hindistan'daki Malabar sahilindeki Hristiyan cemaatinin de 9. yüzyılda Nusaybinli Mar Thoma tarafından kurulduğu rivayet edilir.
İslamiyet'in doğuşundan sonra Nusaybin Akademisi etkinliğini kaybederken, Bağdat ve Musul'daki Asuri topluluklarının siyasi ve kültürel etkinliklerinin devam ettiği, bilhassa Antik Yunanca, tıp, felsefe ve mantık metinlerinin Arapçaya çeviri hareketinde öncü oldukları görülür.

Nestûrîler kendilerini Nestûrî yerine Asurî, Doğu Kilisesi veya Doğu Asurîleri şeklinde anmayı tercih ederler. Tarihî merkezleri Kuzey Irak'ın Musul ve İran'ın Urmiye kentlerinde bulunan mezhebin günümüzde en büyük cemaati Güney Hindistan'daki Kerala eyaletindedir. Türkiye'de 1915-24 yıllarına dek Nusaybin, Siirt ve Hakkâri yöresinde önemli bir Nestûrî topluluğu vardı.
Kuzey Mezopotamya Asuri toplumunun büyük bir bölümü 16. yüzyılda Papa'nın üstünlüğünü kabul ederek Katolik Kilisesi ile birleşmiştir. Katolik sayılan bu Asuriler Keldani (İngilizce: Chaldean) adıyla tanınır.

1552 yılında kilise içinde doğan bir ihtilaftan ötürü Diyarbakır metropoliti VIII. Mar Yohannan, Papa ile görüşerek Katolik mezhebine bağlanmayı kabul etmiştir. Katolik olan Asurilere Keldani adı verilir. Keldani kilisesinin merkezi Diyarbakır'dan Musul'a ve daha sonra Bağdat'a taşınmıştır.
Katolik mezhebini benimsemeyen Asuriler 1662'de Katoliklerden ayrılan Diyarbakır metropoliti XIII. Mar Şimun Denha önderliğinde yeniden örgütlenerek Hakkâri ilinin Kodşanis/Koçanis köyünü patriklik merkezi olarak benimsemişlerdir. Nestûrî patrikleri 1918 yılına kadar bu köyde ikamet etmişlerdir. 19. yüzyıl ortalarına dek Hakkâri nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan Nestûrîler, 1843 ve 1846'da Osmanlı'ya isyan çıkaran Cizre Emiri Bedirhan Bey ile Hakkâri Emiri Nurullah Bey'in düzenlediği isyanı bastırmada önemli ölçüde zayiat vermişlerdir. 1915-18 döneminde Kürt aşiretleri ile çatışan Hakkâri Nestûrîleri önce İran'da Urmiye yöresine ve daha sonra İngiliz yönetimine giren Irak'a iltica etmişler, 1924'te isyan çıkarmışlar, 12-28 Eylül 1924 tarihleri arasında yürütülen Şemdinli Harekâtı ile tenkil edilerek geri püskürtülmüşlerdir.
Artık Türkiye'de Nestûrî nüfus bulunmamaktadır. Ancak Hakkâri, Pervari, Eruh, Şırnak, Cizre ve Nusaybin dolaylarında hemen her köyde eski Nestûrî kiliselerinin kalıntılarına rastlamak mümkündür. Türkiye'deki eski Nestûrî yerleşim alanının tamamıyla 5.-7. yüzyıllardaki Bizans-İran sınırının doğusuna denk gelmesi ilgi çekicidir.
Nestûrî/Asurî kilisesinin önderi olan Patrik IV. Mar Dinkha (Dinkha IV) 26 Mart 2015'e kadar ABD'nin Chicago kentinde ikamet etmekteydi. Irak'ta Keldaniler hâlâ kayda değer bir nüfusa sahip olduğu hâlde, Asuri toplumu sayıca çok azalmıştır. Nestûrîler ayin ve ibadetlerinde Asuricenin Doğu lehçesini kullanırlar.

Dokuz Hatun
Ketboğa Noyan
Kuçluk
Nineveli İshak
Rahip Bahira
Yüce Babayi
Kaşkarlı Büyük İbrahim
Alopen
Nusaybinli Ebedjesu
Nusaybinli Barsauma
Varaka bin Nevfel

Doğu Asur Kilisesi

Oğuz Yabguluğu veya Oğuz Yabgu Devleti (Eski Türkçe: Oğuz ili), Kiev Knezliği tarafından yenilgiye uğratılan Hazar Kağanlığı'nın gücünü kaybetmesiyle Hazarlar'a bağlı olarak Hazar denizi ile Aral gölü arasında ve civarında yaşayan Tengrici Oğuzlar, 950 yıllarında Hazarlar'dan kopuk bağımsız dönem yaşamaya başlamışlardır. Oğuz Yabguluğu 1055 yılına kadar sürmüş ve daha sonra da Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun bir parçası haline gelmiştir. Oğuz Yabguluğunu yönetenler köken itibariyle Kayı boyuna mensuptur.
Oğuz Yabgu Devleti, 750 yılında Oğuz Türkleri tarafından kurulan, coğrafi olarak Hazar ve Aral Denizi kıyıları arasındaki bir alanda bulunan bir Türk devletiydi. Oğuz kabileleri, Kazakistan'da Irgiz, Yaik, Emba ve Uil nehirleri, Aral Denizi alanı, Siri Derya vadisi, Tien-Shan'daki Karatau Dağları'nın etekleri ve Çui Nehri vadisi boyunca geniş bir bölgeyi işgal ediyordu (haritaya bakın). Oğuz siyasi birliği, 9. ve 10. yüzyıllarda Siri Derya'nın orta ve alt havzasında ve modern batı Kazakistan bozkırlarına bitişik olarak gelişti.
Oğuz Yabguluğu'nda subaşı görevinde bulunan ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kurucusu olan Selçuk Bey ile Oğuz yabgusunun arası giderek açıldı. 
Selçuk Bey ve bağlı boyları daha sonra güneye indiler. Selçuk Bey ile Selçuk Bey'e bağlı boylar İslamiyet'e girince Selçuk Bey: Müslümanlar, gayrimüslimlere haraç vermez. diyerek, yabgunun haraç memurlarını kovdu ve bağımsızlığını ilan etti.
Oğuz Yabguluğu çevresindeki tüm devletlerle sorunluydu. Peçenekler, Kıpçaklar ve Karluklarla husumet içindeydiler. Oğuz-Kıpçak Savaşları'nı konu alan Dede Korkut Destanı'nın bu dönemde yaşanan olaylar üzerinde yazıldığı düşünülmektedir.

Oğuz Devleti'ne ilk atıf, Oğuz'un Toquz Oğuz, Kimekler ve Karluklar'a karşı savaşlarından bahseden Arap coğrafyacı Yakubî tarafından yapılmıştır. Başka bir coğrafyacı İbn el-Fakih, Oğuzların Kimekler ve Toguz Oğuzları ile birlikte melik olduğunu ve Türkler arasında saygı gördüğünü bildirmiştir..
7. ve 8. yüzyıllara tarihlenen Çin kaynakları, 姑蘇 Gūsū'yu ("On Ok" Birliği'ne ait olmayan bir Batı Türk boyu) sürekli olarak Issyk Kul – Talas civarında yerleştirir. Yury Zuev (1960) bu Gusu'ları Oğuz Türklerine bağlamaktadır. Oğuz kabile birliğinin merkezi, Sarı Türgeş kabilesinin mültecilerinin baskısı altında Isık Göl bölgesinden Sirderya'nın aşağı kesimlerine kaydı. Zuev ayrıca iki paralel pasajdan da bahseder: Biri Venüs'ün Gizli Klasik'inde (Taibo Yinjing 太白陰經) 三屈 "Üç Qu"dan (< MC *k(h)ɨut̚) bahsediyor. Diğeri Mesûdî'nin Murûc ez-Zeheb ve Ma'âdin el-Cevâhir eserinde de Ġuz'un Üç Ordusunda ifadesinin benzerliğine dikkat çekmiştir. İsim benzerliğine rağmen Peter Benjamin Golden, Uygurların ortaya çıktığı Toquz Oğuz'un (Çince: 九姓 Jĭu Xìng "Dokuz Soyadı"), Maveraünnehir'de Oğuz Yabgu devletini kuran Oğuzlarla aynı halk olmadığını ileri sürmektedir, cünkü İstakhri ve Muhammed bin Muhammed el-Tusi Toquz Oğuz ve Oğuz'u ayrı zikretmiştir. Yine İbnü'l-Fakih "kâfir Türk-Oğuz, Tokuz-Oğuz ve Karluk'tan söz etmiştir ki burada ikisi ayrı bir topluluk ismidir . Yine de Golden, Oğuz'un görünüşe göre Toquz Oğuz'a veya başka bir kabile grubuna atıfta bulunduğu ve ayrıca ön ekli bir isim olmadan Oğuz olarak adlandırıldığı Son Göktürkler ve Uygurlar'daki karışıklığa dikkat çekiyor. Bu karışıklık, Transoxiana ve Harezm sınırında "Toquz Hakan" tarafından yönetilen ve bazıları Toquz-Oghuz olan 12 Oğuz kabilesini listeleyen el-Marwazi'de de yansıtılmıştır. Oğuzlar en fazla, muhtemelen bir çekirdek grup olan Toquz Oghuz klanları veya kabileleri tarafından yönetiliyordu.
766'da Karluklar, Jetisu'daki (güneydoğu Kazakistan) Türgeş Kağanlığı'nı ele geçirdikten sonra, Karluk kabileleri bir Yabgu'nun yönetimi altında orada merkezlenen bir Hanlık kurdular ve başkentlerini Suyab'a taşıdılar. O zamana kadar Uch-Karluk (Üç Karluk) konfederasyonunun büyük kısmı Altay'ı terk etmişti ve Jetisu'daki üstünlük Karluk kabilelerine geçti. Oğuz konfederasyonu, Türgeş Kağanlığı'ndaki liderlik için Karluklarla verdiği mücadeleyi kaybettikten sonra, Jetisu Oğuzlarının önemli bir kısmı Karatau Dağları eteklerine ve Issyk Kul havzasındaki Çu Nehri vadisine göç etti.
9. yüzyılın başlarında Oğuz konfederasyonu, Karluklar ve Kimekler ile ittifak halinde Kangar Birliği'ni yok etti ve Sir Derya nehrinin alt kesimlerini ve Aral bozkırlarını ele geçirerek Kangarları ve Peçenekleri yerinden etti. Sir Derya Kangarlarının göçebe kabileleri Oğuzlara katılmaya zorlandı ve bir kısmı batıya, Kuzey Karadeniz bölgesine göç etti. Oğuzlar başkentlerini Yangikent'e taşıdılar ve Oğuz Yabgu Devleti olarak tanındılar.
Devlet, bir Oğuz yaylası olan Yengi-Kent'te kuruldu. Oğuz illeri, "güneyde Issık Kul ve Almalık'tan, batıda Sayram'a, Sirderya nehrinin ağzında bulunan Yangikent şehrine ve Kara-Kum'a (çöl) kadar" uzanıyordu. Oğuz illerinin başkenti, Eni-Kent, Yengikent, Cankend, Yenikent, Yenikend olarak çeşitli şekillerde yazılıyordu, hepsi Yeni Şehir anlamına geliyordu ve şu anda Orta Asya'da hayalet bir kasaba olan Jankent'tir.
İbn Esir, Abbasi Halifesi Mehdî döneminde (hd. 775-785), Oğuzlar'ın Maveraünnehir bölgesine geldiklerini bildirmiştir. Oğuzlar, 9. yüzyılın ikinci çeyreğinden beri Seyhun Irmağı dolaylarında yaşamaktaydılar. Oğuz Yabguluğu ise Oğuz Türkleri'nin, 10. yüzyıl'ın ilk yarısında, kışlık merkezi Yenikent olarak kurdukları bir devletti.
Bu devletin başında yabgu bulunuyor, kül erkin unvanlı bir vekil ona naiplik yapıyor, orduyu da subaşı idare ediyordu. Oğuz Yabguluğu, komşuları olan Peçenekler, Kıpçaklar ve Hazarlar’la sürekli çatışma içerisindeydiler. İbni Fadlan (10. yüzyılın ilk çeyreği) ve El-Mes‘udi’ye göre, aralarında savaş eksik değildi. Harezm’in yerli hanedanı Afrigiler, Oğuz baskısı altında idiler. Oğuzlar’ın doğudaki komşuları Karahanlılar ile de mücadele halinde oldukları, aralarındaki savaşlardan birinde, Oğuz yabgusunun ölmesinden anlaşılıyor.
Diğer taraftan Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlar ile Çiğiller arasında köklü bir düşmanlıktan bahseder. Kuzeyde Kimekler ile ise bazen dostça, bazen düşmanca ilişkiler devam edip gidiyordu. Oğuzlar, genel olarak “Türk” adı yanında, yine siyasî bir adlandırma olarak “Türkmen” adını da taşıyorlardı ki Müslüman ülkelerine geldikten sonra İslam kaynaklarında bu isimle de anılmışlardır.
Oğuz Yabguluğu’nun tarihi ile ilgili başkaca açık bilgiye rastlanılmıyor. Son Oğuz Yabgusu olarak Ali Han adında birinden söz eden ve Selçuklu Hanedanı'nın ilk zamanlarında, “can düşmanı” olarak Tuğrul ve Çağrı Beyleri hayli uğraştırdığı bilinen ünlü Çend “hakimi” Şah-melik'i de Ali Han'ın oğlu olarak gösteren 
Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî'nin (14. yüzyıl'ın ilk çeyreği) bu malumatı “destanî” nitelikte görülmektedir.

Divân-ı Lügati't-Türk'te, Oğuz illeri; Karnak, Sapran, Sitgün, Karaçuk, Cend, Yenikent, Sugnak olarak kaydedilmiştir. 1000 yıllarına doğru Oğuz Yabguluğu yıkıldı. Oğuz Yabguluğu'nun yıkılmasının nedeni doğudan Kıpçak kökenli Kimek Kağanlığı'nın baskısı ve Selçuk Bey'in kendisine bağlı kalabalık Oğuz boylarıyla, Oğuz Yabguluğu'ndan ayrılmasıdır. Oğuz Yabguluğu yıkıldıktan sonra Oğuzlar'ın bir bölümü Karadeniz'in kuzeyinden batıya doğru göçtü. Diğer Oğuzlar ise önce Cend bölgesine, oradan Horasan'a ve ardından Anadolu'ya yönelmiştir. Diğer bir bölümü ise yerlerinde kaldılar. Günümüzdeki Türkmenistan devleti, bu yerlerinde kalan Oğuzlar'ın soyundan gelmektedir.

Yınal Yabgu (600-630)
Duylu-Kay Yabgu (630-660)
Erkin Yabgu (660-680)
Tuman Yabgu (680-721)
Kanglı Yabgu (721-732)
Bağaturhan Yabgu (732-743)
Karahan Yabgu (743-789)
Buğrahan Yabgu (789-816)
Kuzutekin Yabgu (816-843)
Arslan Yabgu (843-870) (Selçuk Bey'in oğlu Arslan Yabgu ile karıştırılmamalıdır.)
Osman Yabgu (870-897)
İsli Yabgu (897-924)
Şeyban Yabgu (924-951)
Boran Yabgu (951-980)
Ali Han (980-998)
Şah Melik (998-1055)

Oğuzlar
Dede Korkut Destanı
Begtili boyu
Büyük Selçuklu İmparatorluğu
Göktürk Kağanlığı

Pervâneoğulları Beyliği, Sinop ve Karadeniz kıyılarında 1277 yılında kurulmuş II. Dönem Anadolu Beyliği'dir. Kurucusu Muînüddin Süleyman'ın oğlu Muînüddin Mehmed'dir.
Beyliğin adı, Muînüddin Süleyman'ın pervanecilik görevinden gelmektedir. Süleyman'ın babası Deylem bölgesinden Mühezzebüddin Ali ed-Deylemî olup, II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in vezirlerinden biriydi. 1243 yılında yaşanan Kösedağ Muharebesi'nde Anadolu Selçuklu Devleti büyük bir mağlubiyete uğramış ve İlhanlılar'a vergi ödeyen bir devlet haline gelmişti. 1256 yılında Anadolu Selçuklu Devletinde pervane görevine getirilen Muineddin Süleyman, 1266 yılında Sinop'u ele geçirdi. Sonrasında İlhanlılar'ın da onayı ile Selçuklu hükümdarı tarafından Sinop kendisine mülk olarak verildi. Muineddin Süleyman görevi nedeniyle yerine oğlu Muînüddin Mehmed'i idareci olarak Sinop'ta bıraktı. Muineddin Süleyman, Elbistan Muharebesi'nde ihanet ettiği suçlamasıyla Abaka Han tarafından 1277 yılında öldürülmesiyle oğlu Muînüddin Mehmed bağımsızlığını ilan ederek müstakil bir beylik kurdu.
İlhanlılar ile iyi geçinerek topraklarını güvence altına almaya çalışan ve pervanecilik görevi de verilen Muînüddin Mehmed'in 1296 yılında ölümünden sonra yerine oğlu ya da kardeşinin oğlu Mühezzebüddin Mesud Bey geçti. Mesud Bey, Cenevizlilerle ticari anlaşmazlık sebebiyle esir edilmişse de 1298 yılında serbest bırakılmak için önemli bir bedel ödeyerek serbest bırakıldı. Mesud Bey'de İlhanlılar'a iyi geçinmeye çalışmış ve 1300 yılında ölene kadar beyliği yönetmiştir.
Mesud Bey'in ölümünden sonra yerine oğlu Gazi Çelebi beyliğin başına geçti. Gazi Çelebi, Trabzon İmparatorluğu ve Ceneviz Cumhuriyeti ile savaştı. Ceneviz idaresindeki Kefe taraflarına sefer düzenledi. Topraklarını Ceneviz ve Trabzon İmparatorluğu saldırılarına karşı başarıyla savundu. Erkek çocuğu olmayan Gazi Çelebi'nin 1322'de ölümünde sonra kızı Sinop'ta beyliğini ilan etse de Candaroğulları tarafından aynı yıl içerisinde ele geçirilerek beyliğe son verildi.

Ramazanoğulları Beyliği, XIV. yüzyılda Misis ve Adana yöresinde kurulmuş bir Anadolu beyliğidir.
Oğuzların Üçok kolunun Yüreğir boyuna mensup Türkmenler tarafından 1352 yılında kuruldu. Yaklaşık yarım yüzyıl Memlûk Devleti'ne bağlı idi. 1514 yılında toprakları Osmanlı Devleti hâkimiyetine girdi; yaklaşık yüz yıl boyunca yurtluk-ocaklık statüsünde bir beylik olarak Ramazanoğlu sülalesinden beyler tarafından yönetilmeye devam etti. 1608 yılında Ramazanoğlu Beyi Piri Mansur Bey'in kendi isteği ile beylikten çekilmesi ile son buldu.

Ramazanoğulları Beyliği, Moğol istilaları sonucu  kitleler halinde Yakındoğu'ya göç eden Türkmen boylarının kurduğu beyliklerdendir. Horasan ve Azerbaycan’dan gelen ve Memlûk Sultanı I. Baybars'ın Antakya’dan Gazze’ye kadar yayılan bir alana yerleştirdiği Türkmenler, Şam Türkleri olarak anılmaktaydı. Şam Türkleri, İlhanlı Devleti'nde  Ebû Said Bahadır Han’ın 1335'te ölümü üzerine  başlayan taht mücadeleleri sırasında Memlûklar tarafından Anadolu'ya düzenlenen seferlere katıldılar.
Bu seferlerin en önemlilerinden birisi, Ayas Kalesi'nin fethi idi. Memlukler, Küçük Ermenistan Krallığı'nın elindeki bu liman şehrini, 11 Mayıs 1338 tarihinde sekiz gün süren çok zorlu kuşatmanın ardından ele geçirmişti. Kale'nin ele geçirmesinde özellikle Üç Ok Türkmenleri gayret gösterdi ve bu tarihten sonra Çukurova’da yerleşmeye başladılar.
Bu arada Oğuzların Bozok koluna mensup Türkmenler Halep’ten başlayarak Amanos Dağları'nın doğusundan Elbistan’a kadar yayılan bölgeye yerleşmişti. Halep bölgesinde kışlayıp Uzunyayla’da yaylayan Bozoklu Türkmenler, Dulkadiroğlu Karaca Bey idaresinde bir beylik kurmuşlar ve Memlûk Sultanı 1337'de Kahire'de büyük bir törenle Dulkadiroğlu Karaca Bey'i "Türkmen Beyi" ve Maraş'tan Elbistan'a uzanan toprakların naibi olarak tanımıştı.
Karaca Bey'in itaatsizlikleri üzerine 1352'de onun yerine Türkmen emirlerinden biri olan Ramazan Bey çağrıldı ve Karaca Bey'in emirlik ve iktaı ona verildi. Böylece Ramazanoğulları Beyliği resmen kurulmuş oldu.

Ramazan Bey'in oğlu İbrahim, babasının ölümü üzerinde 8 Haziran 1354 tarihinde ve yanında armağan olarak getirdiği bin at ile Kahire'ye geldi; Türkmen Emirliği ve ıktaı kendisine verildi. Ne var ki İbrahim Bey Bozok Türkmenleri üzerinde hâkimiyet kuramamamış ve Memlûk Sultanı, 1355'te  Karaca'nın oğlu Halil'i Dulkadir Beyi olarak tanımak zorunda kalmıştır.
İbrahim Bey'in Ramazanoğlu Beyi olduğu dönemde Memlûklar, Küçük Ermenistan Krallığı'nın başkenti Sis'i 13 Nisan 1375'te  çok sayıda Türkmen'in de katıldığı bir sefer sonucu fethetmiştir. Çukurova'daki Küçük Ermenistan Krallığı böylece son buldu. Ermenilere karşı savaşlarda sağladığı yararlılıklar nedeniyle İbrahim Bey'e "Sarımuddin" ünvanı verildi. Memluklar Ayas, Sis ve Tarsus olmak üzere üç naiplik kurdu. Bu şehirler Türkmen beyleri tarafından idare edildi, bölge tamamen Türkleşti.
Memlûk Devleti'nde, tahttaki sık değişiklikler nedeniyle iç karışıklıklar çıkınca Adana naibi (valisi) Ramazanoğlu İbrahim Bey, Dulkadiroğulları ile ittifak kurarak Memlûklere karşı isyan etti. 1381'de  Dulkadiroğlu Halil Bey ile onunla birlik olan Ramazanoğlu İbrahim Bey ve Maraş'taki Türkmenlere karşı  sefer düzenleyen Memlûklar, 6 Temmuz 1381'de Türkmenleri yenip Maraş'ı ele geçirdi. İbrahim Bey pişmanlığını bildirip affedildi; Halil Bey ise Sultan Berkûk'un isteği ile öldürüldü.
İbrahim Bey'in Memlûk Sultanı'na itaati uzun sürmmiştir. Ramazanlılar'ın Memlûk hâkimiyetinden çıkmasını isteyen İbrahim Bey, 1382'de Karamanoğulları ile ittifak yaptı. Adı, yol kesmek, Anadolu hacılarını ve tacirlerini soymak, Karaman Beyi Alâeddin Bey ile Sis'i ele geçirmek için işbirliği yapmak gibi olaylara karıştı. Memlûkların Halep naibi Yelboğa en-Nâsiri, 1383'te asi Türkmenler üzerine sefere çıktı ve yapılan çarpışmalarda Türkmenleri hezimete uğrattı. İbrahim Bey savaş meydanından kaçıp Bayat Tükmenleri'ne sığındı ancak Yelboğa ve ordusu onu takip edip ailesi ile birlikte esir aldı. İbrahim Bey ile kardeşi Kara Mehmed, Yelboğa'nın huzurunda öldürüldü.

1383'te İbrahim Bey'in kardeşi Ahmet Bey Ramazanoğulları beyi oldu. Onun dönemi, beyliğin en parlak dönemlerinden biri oldu. Sultan Berkuk'un 1399'da ölümünden sonra, Memlûk emirleri arasında yaşanan rekabetten yararlandı. Zaman zaman Memlûkular'ın yardımına koştu, kimi zaman da  Sultan'a karşı cephe aldı. 1410 yılında Halep'e gitti ve orada  Sultan Ferec ile görüştükten sonra kızını onunla evlendirdi. Ahmet Bey'in kızı, Mısır sarayında büyük bir itibar görmüs ve kendisine Hunda Kübra (Bas Hatun) ünvanı verilmiştir. Ahmet Bey, damadını ziyaret için Kahire'ye gitti, bir süre kalıp ülkesine döndü.
Ahmet Bey, 12 yıl önce Karamanoğulları idaresine geçmiş olan Tarsus şehrini 1415'te 7 ay süren kuşatma sonunda fethetti ve Memluk Sultanı adına hutbe okuttu. Şehri, oğlu İbrahim'in yönetimine bıraktı. 1417'de öldü.

Ahmed Bey'in ölümünden sonra İbrahim Bey, uzun süre kardeşleri ve kardeşlerinin çocukları ile beylik çin savaştı. İbrahim Bey beyliğin yönetimini ele geçirdiğinde Memlûk Sultanı'na bağlı kaldı. Tarsus'un Karamanoğulları'ndan alınıp yeniden Memluklar'ın eline geçmesinden sonra oraya Vali olarak atanmadığı için, Karamanoğlu Mehmed Bey ile ittifak yaparak Tarsus'u kuşattı. Bunun üzerine beylikten azledilerek ve yerine kardeşi Hamza getirildi.
İbrahim Bey, kardeşinin beyliğini kabul etmeyerek Karamanogullari'ndan gördüğü yardım sayesinde   Adana'da hüküm sürmeye devam etti. Memlûk Sultanı, Karamanoğulları'nın İbrahim Bey'e desteğine kızarak Tarsus üzerine ordu gönderdi. Hamza Bey'le birleşen Memlûk ordusu Tarsus, Adana ve Misis'i zapt etti. Karamanoglu Ibrahim Bey'in yanında bulunan Ramazanoğlu İbrahim Bey, Memluk Sultanı'na teslim edildi, Kahire'de hapsedildi; 15 Aralık 1427'de idam edildi. Ramazanoğulları Beyliği eski siyasî önemini kaybetti.

Ibrahim Bey'in Kahire'de tutuklanmasının ardından akrabası Mehmet Bey Ramazanoğlu Bey'i yapıldı. Eylük Bey (1440), Dündar Bey (1456-1462), Hasan Bey, Gazi Bey, Ömer Bey, Davudğlu Halil Bey  Ramazanoğulları Beyliği'ni yönettiği bilinen beylerdir. Halil Bey 1485 yılından itibaren otuz yıl beyliği yönetti. Halil Bey, Osmanlılar'in Çukurova'da hakimiyetlerini kabul ettirmesinden sonra Osmanlılar ile dostluk kurdu. 1510 yılında öldü. Beyliğin başına kardeşi Mahmut Bey geçti ve Osmanlılarla ilişkileri geliştirdi, bu nedenle beylikten azledildi; onun yerine Halil Bey'in torunu Selim Bey'e hilat giydirildi. Mahmut Bey  bunun üzerine Istanbul'a giderek padişah Yavuz Sultan Selim'e bağlılığını bildirmiştir.

Memlûk Devleti tarafından beyliğine son verilen Mahmut Bey, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim'e sığındı. Mısır Seferine çıkan Yavuz Sultan Selim'in Kaşlıca (Misis) dolaylarındaki ordugâhını ziyareti sırasında Osmanlı'ya tabiiyeti resmen arz etti. Kendisine sefere katılma imtiyazı verildi. 1516 yılında yapılan Mercidâbık Savaşı'nda büyük yaralılıklar gösterdi ve kendisine Ramazanoğulları Beyliği verildi. 1517 yılında Ridaniye Savaşı'nda sol kolda yer aldı ve bu çarpışmalar sırasında öldü.

Mercidâbık ve Ridaniye Savaşları'ndaki yenilgiden sonra Memluk Sultanı Tomambay'ın idam edilmesi ile Memluk Devleti son bulmuş; Çukurova bölgesinin tüm şehir, kasaba ve köyleri Osmanlı idaresine girmiştir. Osmanlılar, Ridaniye Savaşı'nda ölen Mahmut Bey'in ölümü üzerine    Ramazanoğulları Beyliliği'nin  başına Halil Bey'in oğlu Kubat Bey getirdi. Görevi sadece Adana şehrini yönetmekti. Bir süre sonra bu görevden azledildi, paşalık ünvanı ile farklı görevler verildi; 1558-1559 yılında yılında Halep valisi iken öldü.

Kubat Bey'in görevden alınmasından sonra Adana şehrini ve Çukurova bölgesinin tamamını yönetmek üzere kardeşi Piri Mehmet Bey atandı. Adana şehri onun yönetiminde yeniden kuruldu. Babası Halil Bey'in yaptırmaya başladığı Adana Ulu Camii külliyesi tamamlandı.

Ramazanoğulları Beyliği'nin hukuki statüsü "ocaklık" idi. Diğer sancak beylerinden farkları, beyliğin beli bir aileden olanlara verilmesi idi. Yurtluk-ocaklik kanunu gereği ailenin en yaşlı erkek üyesi yönetimde söz sahibi idi. Beylere, "Adana hâkimi" denirdi. Kubat Bey'in oğlu Süleyman Paşa, Piri Mehmet Paşa'nın oğulları Ömer Paşa, Derviş Mehmet Bey, III. İbrahim Bey; II.Mehmet Bey'in oğlu Abdi Paşa ile Osman Bey, y III. İbrahim Bey'in oğlu II. Mehmet Bey Adana hakimliğinde bulundu. Son olarak II.Mehmet Bey'in oğlu Pir Mansur Bey Adana hakimi oldu. 1600 yılında bu göreve geldiği kabul edilir.

Piri Mansur Bey, 1608 yılında kendi isteği ile beylikten çekilmiştir. Bu tarihten sonra Adana'nın yurtluk-ocaklık statüsü son buldu; Halep eyaletine bağlandı ve diğer sancaklar gibi yönetildi; 1867'de ise bağımsız bir vilayet oldu.
Ramazanoğulları Beyiği Anadolu beylikleri içerisinde siyasȋ varlığını en son yitiren beyliktir.   Geçmişte beyliği yönetenlerin uzak torunlarının çoğu günümüzde Sivas, Tarsus, Mersin, Adana, Misis, Yumurtalık, Trabzon (Vakfıkebir), Sakarya (Akyazı), Ardahan ve İstanbul civarında yaşamaktadırlar.

Ramazanoğulları Beyliği döneminde, Suriye-Mısır, Artuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı mimari ve süslemesinin bir sentezi niteliğinde eserler meydana getirilmiştir. Beyliğin meydana getirdiği en önemli eser, hem Selçuklu ve Osmanli mimarisini hem de Zengî ve Memlûk mimarisini bir araya getiren  Ulu Cami külliyesidir.
Ramazanoğlu Beyliği döneminde meydana gelen mimari eserlerin başlıcaları  şunlardır:

Akça Mescit. Ramazanoğulları'ndan günümüze gelen en eski eser kabul edilir. "Akça Bey" adındaki bir Türkmen beyi tarafından yaptırılmıştır. Portalde izleri bulunan iki kabartma kuş figürü ebced hesabıyla yapının 1409  tarihinde yapıldığını ortaya koyar.
Küçük Mescit. Ulu Cami medresesi yakınında üstü toprak damla örtülmüş sade yapı, Halil Bey döneminde yaptırılmıştır.
Harem Dairesi (Vakıf Sarayı). Ulu Cami Külliyesi'nin bitişiğinde üç katlı bir yapıdır. 1495'te inşa edilmiştir. Osmanlı Sultanı  IV. Murad Bağdat Seferi sırasında üç gece bu yapıda konaklamıştır.
Selamlık Dairesi (Tuz Hanı). Halil Bey'in yaptırdığı sarayın erkeklere ait bölümüdür. 1497'de inşa edilmiştir.
Çarşı Hama

Revan Hanlığı (Farsça: خانات ایروان / Khānāt-e Īrvān ya da Čoḵūr Saʿd; Azerice: İrəvan xanlığı), merkezi günümüzdeki Erivan şehrini başkent olarak seçen ve 1747 ile 1828 yıllarında faaliyet gösteren hanlıktır.
Revan Hanlığı, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın başlarında diğerlerine oranla kuvvetli bir stratejik bir duruma sahip olan Güney Kafkasya Türk hanlıklarından birisiydi. Bölge halkının idarecilere olan sosyo-kültürel açıdan bağlılık gösterip merkezi  devlet otoritesini reddeden geleneği ve o yıllarda Rus Çarlığı'nda ve İran'da yaşanan siyasi çekişmelerden ötürü ortaya çıkan otorite boşluğu Revan Hanlığı'nın kurulmasındaki başlıca etmenlerden olmuştur.
Revan Hanlığı, Safeviler Devleti'nin dâhilinde Çukursa'd (İrevan Beylerbeyliği) adlı arazide kurulmuştu. Çukurs'ad Beylerbeyliği Revan şehri ve çevresini, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin Şerur ve Sederek rayonlarını ve Türkiye'nin Iğdır ilini içine almaktaydı. Beylerbeyliği, Kaçar boylarının temsilcileri yönetiyordu.

Azerbaycan hanlıklarının bulunduğu topraklardaki halk, inancı ve kültürü gereği aşiret reisinin, boy beyinin ya da han olarak kabul ettiği önderin dışında hâkim devletin merkez yönetimine bağlanmayı reddetmekteydi. Bu nedenle toprakların önceki hâkimi Safeviler Devleti de Azerbaycan vilayetlerininin idaresini yerli-güçlü sülalelerin içinden çıkan boy beylerine veya hanlara bırakmak zorunda kalmıştı. Vilayetlerdeki yönetime atanan kimselere de mevkilerine uygun olarak toprak verilirdi. Bu tür toprak sahibi aileler, devlete verginin yanında istendiğinde yardımcı kuvvet olarak gönderilmek üzere bir miktar asker de beslerdi. İlerleyen zamanda, toprak sahipleri devlet otoritesinin boşluğundan faydalanarak, işlettikleri toprakları özel mülk hâline getirmeye başladılar. Böylece, geniş arazileri içine alan toprakların yönetimi irsi olarak belirli bir sülalenin eline geçmesi ailelerin devlet hâlinde teşkilatlanmaları için zemin oluşturmaktaydı. Safevî şahı III. Abbas'a isyan eden Afgan kabilelerinin Safevî Devleti'nin başkenti İsfahan şehrini ele geçirmeleri dolayısıyla 1722 yılında bu devlet çökmüş ve Afganların lideri Mir Mahmut, İsfahan'da tahta çıkıp Hotakî hanedanı yönetimini başlatmıştı. Ancak Afganlar, eski Safeviler Devleti'nin topraklarının tamamında yönetimi ele geçirmemişlerdi. Rus Çarlığı ve Osmanlı Devleti de mevcut durumdan yararlanarak Safevi mirasından kendi paylarını almaya çalışıyorlardı. Ağustos 1724 tarihinde Revan şehri Osmanlılar tarafından ele geçirildi.
Osmanlılar Revan şehri ve çevresini 1735 yılına kadar yönettiler. Afşar boylarından olan Nadir Şah'ın yönetimindeki Afşar Hanedanı'nın 1736'da yeniden kurulması ve kuvvetlenmesi dolayısıyla adı geçen arazi yeniden İran'ın yönetimine geçti. 1736 yılında Nadir Şah, Muğan Kurultayı'nda kendisini şah ilan ederek resmen Safevî sülalesinin hâkimiyetine son verdi. Nadir Şah bu dönemde güvenilir adamı Pir Mahmut Han'ı, Revan Beylerbeyi olarak atadı. Nadir Şah'ın büyük bir ordusu vardı. Bu da halkın vergi yükünün ağırlaşmasına neden oluyordu. Daha 1740'lı yılların başlarında diğer şehirlerin yanı sıra Revan şehrinde de fakirden zengine kadar birçok kişi gereken vergileri ödeme durumunda olmadıklarından dolayı isyan ederek dağlara çıkmıştı. Sayısız isyanlar, Nadir Şah Afşar'ın devletinin temelini sarstı ve 1747'nin Haziran ayında Şah, sarayda bir suikast sonunda öldürülünce Afşar Hanedanı iç karışıklıklar içerisinde kaldı. Yeniden özgürlüğünü kazanan Azerbaycan topraklarında egemenlik süren toprak sahipleri tarafından tek bir devlet yerine on dört bağımsız hanlık ve bunlara bağlı olmak üzere küçük sultanlıklarla meliklikler kuruldu.
Serdar Büyük Hüseyin-Ali Han, şehirde büyük çaplı onarım yapmış, su kanalları tesis etmiş ve en önemlisi 1760'ta Gökmescid'i Revan'a kazandırmıştır.

Merkezi yönetimin çökmesini müteakip kurulan hanlıklardan birisi de Revan Hanlığı'ydı. Revan Hanlığı'nın temelini, Erivan'da İran yönetimine karşı isyana liderlik yapan yerli zenginlerden Mir Mehdi Han'ın attığı kaynaklarda geçer. Mir Mehdi Han, kendisini 1747'de han ilan etti ve Revan Hanlığı tarih sahnesine çıkmış oldu.
Revanlı Mir Mehdi Han, kendi arazisini genişletmek amacıyla 1748 yılının başlarında Urmiye Hanlığı'na saldırdı ve bazı bölgeleri ele geçirdi. 1749 yılında Karabağ hanı Penah Ali Han, Revan Hanlığı'na saldırarak Eçmiadzin çevresindeki toprakları yağmalayıp, geri döndü. Hanlıktaki Ermeniler bu olaydan yararlanarak yardım için Gürcü çarları olan II. Teymuraz'a (Teimuraz II) ve oğlu II. İrakli'ye (Erekle II) baş vurdular. Revan topraklarını ele geçirmek isteyen Gürcü çarları Eylül 1751'de hanlığa saldırarak Mir Mehdi Han'ın ordusunu yendiler ve buradan da Tebriz'e kadar ilerlediler. Bu olaydan sonra Revan hanı, Gürcü çarlarıyla birlikte olmaya söz verdi.

      
Bu nedenle de, Revan hanı, Gence hanıyla birlikte II. Teymuraz ve II. İrakli'nin 1751 yılında Şeki hanı Hacı Çelebi Han'a karşı savaşa katıldılar. Ancak saldırıda Hacı Çelebi Han, Gürcü çarlarını ve müttefiklerini yendi.
1748 yılında Mir Mehdi Han tarafından yenilen Urmiye hanı Feth Ali Han Afşar, eskiden Nadir Şah'ın yanında hizmet eden, şimdi özgür olan Afşar-Afgan çeteleri kendi tarafına çekti ve onları bir kısım Urmiye savaşçısıyla beraber Revan'a gönderdi. Bu ordunun ön birlikleri Revan Kalesi'ni kuşattı. Revan Ermenileri yeniden Gürcü çarlarından yardım istediler. Gürcü ordusu II. İrakli'nin komutasında Revan'a yürüdü ve sayıca az olan Revan'daki öncü birlkleri yendi. Ama vazgeçmemiş olan Urmiye Afşar-Afgan ordusunun yaklaşığını gören Gürcü çarları Revan çevresini terk etti. Ordu kolaylıkla Revan Kalesi'ne girdi ve II. İrakli'yi takip etti. İki taraf arasında yapılan kısa savaş sonrası sonrası II. İrakli kendisi için ağır koşullar içeren bir barış antlaşması imzaladı. Çetelerin kumandanı, Güney Azerbaycan'a döndüğünde Mir Mehdi Han'ın yerine Halil Han Özbey'i Revan'da hanlık tahtına oturttu.
Afşar ve Afgan orduları Azerbaycan'ı bırakıp gittikten sonra Gürcü çarları yeniden Azerbaycan hanlıklarını ele geçirme politikalarına devam ederek 1752 yılında Kuzey Azerbaycan'ın en kuvvetli hanı olan Hacı Çelebi Han'a karşı yeniden harekât başlattılar. Çarlar birçok Azerbaycan hanını, Revan hanı da dâhil olmak üzere, Hacı Çelebi Han'a karşı savaşı görüşmek ve konuşmak amacıyla Gence yakınlarında bir yere çağırarak hapsetti. Hacı Çelebi Han'ın büyük orduyla geldiğini gören Çarlar hapsettikleri Azerbaycan hanlarını alarak Tiflis'e doğru hareket ettiler. Hanlar, Hacı Çelebi Han'a onları bıraktırmaları için gizli yolla haber saldılar. Hacı Çelebi Han, Tiflis yakınlarında Gürcü çarlarına yetişti. Gürcüler, hanları bırakıp şehre kaçtılar ve kendi hanlıklarına dönen diğer hanlar gibi Revan hanı da Revan'a döndü.
Halil Han Özbey'i Revan'da destekleyenler çok az olduğundan, yerli feodal, Hasan Ali Han Kaçar ihtilal yaparak hanlık tahtını ele geçirdi. Hasan Ali Han toplam 4 yıl hanlık yaptıktan sonra 1759 yılında bu görevi kardeşi Hüseyin Ali Han'a devretti. 1756 ve 1769 yıllarında II. İrakli yeniden Revan Hanlığı'na saldırdı ve Hüseyin Ali Han'ı Gürcü hazinesine belli miktarda vergi vermek zorunda bırakarak kendisine bağlı hale getirdi. İran'da yönetimi ele geçiren ve şah vekili unvanını kullanan Kerim Han Zend, Hüseyin Ali Han'a II. İrakli'ye artık vergi vermemesini teklif ederek onu savunacağına söz verdi. Bunun üzerine Hüseyin Ali Han, II. İrakli'ye vergi ödemeyi kesti.
1779 yılında Kerim Han Zend öldükten sonra İran ve Azerbaycan'daki iç çekişmelerden yararlanan Gürcü Çarı II. İrakli, yeniden Revanlı Hüseyin Ali Han'dan vergi istedi. Hüseyin Ali Han'ın bunu kabul etmemesi üzerine II. İrakli, 20 bin kişilik bir orduyla hanlığa saldırdı. Savunmayı aşamayan çar, geri dönmek zorunda kaldı. Gürcü Çarı döndüğünde Revan Hanlığı'ndan kendisiyle birlikte 1600 Hristiyan ile 700 Müslüman ailesini de götürdü. Hüseyin Ali Han, Osmanlı Devleti'nin desteğine güvenerek Gürcistan'a götürülmüş ailelerin geri verilmesi talebinde bulundu. II. İrakli, bunu kabul etmese de, Hüseyin Ali Han'la barış antlaşma imzaladı. Buna göre, Hüseyin Ali Han, II. İrakli'ye yılda 30 bin manat vergi vermeyi kabul etti. Hatta, bazı kaynaklardaki bilgilere göre İrakli bu miktarı 50 bin manata kadar yükseltmişti.
Hüseyin Ali Han bir müddet sonra yine II. İrakli'ye bağımlı olmaya itiraz etti. Bunun üzerine, Gürcü orduları sık sık Revan'a saldırmaya başladı. Osmanlı Devleti'ni rahatsız eden bu durum karşısında, II. İrakli bir nota ile uyarıldı. Sultanın emriyle Revan'daki durumu öğrenmek için Kars'tan üç tüccar buğday almak maksadıyla Revan'a gönderildi. Tüccarlar Revanlıları mücadele etmeleri konusunda teşvik edip ihtiyaçları durumunda Müslüman ve Türk devleti olduklarından hanlığı koruyacağına dair devlet adına söz verdiler. Bir süre sonra da, Kars valisi tarafından hanlığa para ve hediyeler gönderildi. Bu olaylardan sonra, Osmanlı-Revan yakınlaşmasının başlaması hanlık içerisinde yaşayan Ermenileri hoşnut etmedi ve bundan dolayı Ermeniler Rus İmparatorluğu'na elçi göndererek Rus hükûmetinden onları himaye etmelerini istediler.
1783'te Erivan'da isyan sonucu Hüseyin Ali Han'ın öldürülmesi, hanlıkta bir iç karışıklığa neden oldu. II. İrakli, durumdan yararlanarak Revan Hanlığı üzerinde baskı kurmak istedi. Bu amaçla kayın biraderini bir kısım silahlı güçle Revan'a göndererek Gürcülere yakın olan Ahmed Han'nı tahta çıkarması görevini verdi. Ancak kayın biraderi Revan'a yaklaştığında Hüseyin Ali Han'ın büyük oğlu Gulam Ali Han'ın tahta oturduğu haberi duyuldu ve kayın birader geri dönmek zorunda kaldı.
1784 yılının başlarında Osmanlı temsilcisi Halil Efendi, Dağıstan, Şirvan ve Karabağ'da bulunduktan sonra, bir süre Revan'da kaldı. Halil Efendi, Gulam Ali Han'ı II. İrakli'ye vergi vermemesi konusunda ikna etti. Rus orduları Kafkasya komutanı General Potyomkin, bu durum karşısında II. İrakli'ye Erivan'ı almayı önerdi. Bu arada Kars, Erzurum ve Beyazıt'ın temsilcileri Erivan şehrindeydiler. Temsilciler, Revan hanına babasının ölümü nedeniyle taziye ziyareti ve Rus-Gürcü ittifakına karşı i

Sabirler, Sabarlar ya da Suvarlar, 5-7. yüzyıl civarında Kafkasya'nın kuzeyinde, Karadeniz'in doğu kıyılarında, Kuban bölgesinde yaşayan ve muhtemelen Batı Sibirya'dan gelen Türk kökenli göçebe insanlardı. Savaşta yetenekliydiler, kuşatma makineleri kullandılar, büyük bir orduları vardı (kadınlar dahil) ve tekne yapımcılarıydılar. Sabirler, 400'lerin sonlarında / 500'lerin başında Transkafkasya'ya akınlara öncülük etti, Bizans-Sasani Savaşları sırasında her iki tarafta da asker ve paralı asker olarak hizmet ettiler. Bizanslılarla olan ittifakları, daha sonraki Hazar-Bizans ittifakının temelini attı.

Sabirler, Hun sonrası dönemde Kafkaslara gelmiş, daha çok Güney Kafkaslara sarkarak kendilerinden söz ettirmişlerdir. Bu topluluğun geliş yeri Batı Sibirya'dır. Göç etmeyen kısım yerinde kalmış ve sonradan Sibirya bölgesi adını Sabirlerden almıştır. Sonraki dönemin delillerinin Türk olduğunu gösterdiği bu kavmin, Macarların atası olduğuna dair de bulgulara rastlanmıştır.

Németh sap- "sapmak" kökünden geldiğini ve "sapar" anlamını savunur. Fakat bu, Kaşgarlı'da صُڤَر "Suwar", Arapça Suwâr/Sawâr, Latince Saviri, Ermenice Sawir diye geçen dudaksıllaşmanın nedenini açıklamaz. (*p>w sık görülen bir durum değildir.) Talât Tekin *sab- "dövmek" kökünden geldiğini, Moğolca sab- "vurmak, dövmek" fiili ile kökteş ve Türkçe savaşmak (<*saba-ş-) ile ilişkili olduğunu savunmuştur.

Hunlara bağlı topluluklardan biri olan Sabirlerin ana yurtları Tanrı Dağları'nın batısı ile İli nehri arasındaki bölgeydi. Sabir; "sapan, yol değiştiren, serbest, başıboş dolaşan" anlamlarına gelir. Sabirler 461-465 yılları arasında Batı Sibirya kavimleri arasında görülen göçe dahil olmuşlardır. Bu yıllarda doğudan gelen Avarların baskısı sonucu Sabirler yurtlarını terk ederek batıya yöneldiler. Altaylar ile Ural Dağları arasında yaşayan Ogur Türklerini göçe zorlayan Sabirler Tobol ve İşim dolaylarına yerleştirler.
Doğu Avrupa'da görülen Sabirler, 515 yılında Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyine yerleştiler. Hükümdarları Balak idaresinde önemli zaferler kazandılar. Bizans'a karşı Sasaniler ile anlaştılar. 516 yılında Kafkasları aşarak Anadoluya geldiler. Kayseri, Ankara ve Konya dolaylarına kadar ilerlediler. Sabirlerin sahip olduğu askeri güç ve savaş taktikleri Bizans kayıtlarına geçmiştir. Bizanslı Prokopios bu konuda şu notları düşmüş:
“Sabirler, insan hafızasının hatırlayabildiği zamandan beri ne İranlılardan ne Romalılardan hiç kimsenin düşünemediği makinelere sahiptirler. Öyle ki her iki devlette mühendis eksik olmamış ve her devirde surları dövmek için makineler yapılmıştır ama şimdiye kadar böyle bir buluş ne ortaya konmuş ne de onlar gibi kullanılabilmiştir. Bu, şüphesiz insan dehasının bir eseridir.”
Balak Han'dan sonra yerine eşi Boğarık Hatun geçti. Savaşçılığı ve idareciliği ile Bizans kayıtlarına girmiş Boğarık Hatun, 100 bin kişilik halka ve 20.000 kişilik Sibir ordusuna komuta ediyordu. Tarihçi Prokopios, Bizans'a yönelik yapılan Sabar akınlarında öldürülenler arasında kadınların da bulunduğunu kaydeder. Peter B. Golden, Prokopios'un buradan yola çıkarak Sabarların amazonların kökeni olduğunu iddia ettiğini belirtir. Sibirler bazen Bizans, bazen de Sasanilerin tarafını tutarak girdikleri savaşlar sebebiyle giderek eski gücünü kaybettiler.
Sabirler, 557 yılında Avarların baskısı sonucunda kuzeye çekildiler. Bu sırada Göktürk egemenliğini onaylayarak, Göktürklerin batı kanadını oluşturdular. 576 yılında Güney Kafkasyadaki egemenliği Bizanslılara kaptırdılar.

Sabirlerin içinde, Tobolsk civarına yerleşen Tobol Türkleri, bazı hastalıkların tedavisinde radikülitin kepçeyle yedi evin kapısına vurma yöntemini uygular, sıtmayı korkutarak tedavi ederlerdi.
Vefat aşı verirken ölenin ruhu için yufka pişirilir.

Balaq (Türkçe balaq, 'çocuk', 'bir hayvanın küçüklüğü')
Boa/Boarez/Boareks - Sabir kraliçesi, Balak'ın dul eşi
Balmaq/Barmaq (Türkçe barmaq, 'parmak')
İliger (Türkçe 'prens adam')
Kutilzis (Türkçe qut-ilči/elči, 'göksel iyi şans')

Sabarlar 24 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Prof. Dr. Ahmet Taşağıl.
Suvarlar: Doğu Avrupa’nın Esrarengiz Kavmi, Prof.Dr. Osman Karatay

Safevî İmparatorluğu (Farsça: شاهنشاهی صفوی, romanize: Şehinşahi-yi Safevî), Safevîler, Safevî Devleti, veya resmi adıyla "Korunan İran Memleketleri" (Farsça:ممالک محروسه ایران, Memālik-i Mahruse-yi İran), 1501 ve 1736 yılları arasında varlığını sürdürmüş, sıkça modern İran tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen, Safevi Hanedanı tarafından yönetilmiş devlet. Bugünkü İran, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Türkiye'nin doğu kesiminde varlığını sürdürmüş, Şiî Onikiciliği resmî mezhep olarak kabul etmiş ve İran'ın varisi olduğu Safevî Hanedanı'nın devletidir.
Devletin kuruluşunda ana rolü Kızılbaş Türkmenler oynadı. Kuruluşta Tacikler gibi İrani unsurlar ise bürokrasi ve kültürel alanlarda bulundu.
Safevî İmparatorluğu, ne Ahameniş ve Sasani imparatorlukları gibi önceki Pers imparatorlukların bir dirilişi ne de modern İran devletinin başlangıcıydı. Safevîler, önceki imparatorlukların Farsça konuşulan bölgelerinin büyük bir kısmını birleştirmiş olsalar da, kendilerini bu devletlerin mirasçısı ya da meşru halefi olarak görmüyorlardı. Timurlu ve Türkmen seleflerine kıyasla daha fazla ya da daha az ‘İranlı’ değillerdi. İran Platosu'nun doğu ve batı kesimlerinin Safevîler tarafından birleştirilmesi ve bölgede İmâmiyye Şiiliği'nin resmî mezhep hâline getirilmesi, günümüz İran'ının tanınabilir bir öncüsünü ortaya çıkarmış olsa da, Safevî yönetimi ne açık biçimde İran merkezliydi ne de millî bir karakter taşıyordu.
Safevî Devleti'nin kuruluşuna destek veren Türkmen boyları şunlardır: Şamlı, Ustaclu, Dulkadirlu, Tekeli, Afşar, Kaçar, Çağırganlı, Karamustafaoğlu, Şadıllı, Beğdili, Humuslu, Varsaklar.
İsmail Safevî, Akkoyunlu Emiri Elvend Mirza'yı Şarur (Nahçıvan) yakınlarında yendikten sonra 1501 yılının Temmuz ayında Tebriz'de kendisini Şah ilan etti. Bundan sonra İran'ın tamamını ele geçirerek, Mayıs 1502'de resmen Safevî Şahı olan I. İsmail sonraki 235 yılda Orta Doğu'ya büyük etki yapacak bir Şiî devletinin temelini atmıştır.

Osmanlı kaynaklarında Safeviler "Acem" olarak anılırdı. Batılı kaynaklarda ise "Persia" terimi kullanılıyordu. “Persia” ulusal hanedanların devamlılığıyla değil; coğrafyası, dili ve İslam ile tanımlanıyordu, Safevîler ise Türk'tü.
Safevi döneminde, Sasani İmparatorluğu topraklarının çoğu siyasi birliğini yeniden kazandı ve Safevi kralları "Şehinşah-ı İran" (İran'ın şahlar şahı) unvanını aldılar. Resmî terminoloji olan ‘İran’ ve ‘şahanshah’ konusunda İ. P. Petrushevski, bu terimlerin herhangi bir millî fikir taşımadığını belirtir. Ona göre, Sasani döneminden beri Ön ve Orta Asya'da bu terimlerle ilişkilendirilen, teorik olarak ‘evrensel’ bir monarşi anlayışı vardı (örneğin Moğol Hulagu hanedanı da ‘şahanshah’ ve ‘İran’ unvanlarını kullanmıştır). Bu anlayış, arkaik Roma unvanı ‘imparator’u kabul eden Batılı hükümdarlar tarafından da benimsenmiştir. Bu nedenle Petrushevski, Kızılbaş devletinin ‘Pers’, ‘İran’ veya ‘Yeni İran’ olarak tanımlanmasını yanlış buluyordu. 
Ülke, Avrupa ve Osmanlılar tarafından Kızılbaş olarak da biliniyordu. Avrupa Büyükelçisi Michele Membré (1539), Safevi devletinin Kızılbaş devleti olarak adlandırıldığını belirtmiştir. Alman gezgin Adam Olearius (1637–1647), Beschreibung der muscowitischen und persischen Reise adlı eserinde, Türklerin Safevilere Kızılbaş dediğini ve bu ismin Avrupa'da da kullanıldığını ifade etmiştir. Modern akademisyenler de bu görüşü desteklemektedir; örneğin Roger Savory, Safevilerin Kızılbaş olarak anıldığını yazmıştır.

Safevi ismi, hanedanın kurucusu olan Şeyh Safiyüddin Erdebilî'den gelir. Şeyh Safiyüddin, bir Azerbaycanlı Türk tarikat şeyhidir. Safevî Hanedanı'nın kökeni, 13. yüzyılın sonunda Şah İsmâil'in altıncı dereceden dedesi olan Safiyüddin İshak'ın Erdebil'de kurmuş olduğu Safevî tarikatı'ndan gelmektedir. Gilan'da mürşidi Şeyh Zahid-i Gilanî'nin müridi olmuş Safiyüddin, şeyhin kızı ile evlenerek Zahidiyye tarikatının başına gelmiş ve Zahid'in ölümünden sonra tarikat Safevîyye olarak tanınmıştır. Şeyh Cüneyt'in tarikat şeyhliği döneminde, Akkoyunlular koruması altında olan Safevîler, büyük sayıda Azeri ve Anadolu Türkünü Şiîliğe çevirmeye başlamışlar. Bu Şiî [Alevî] Türkmenler genelde başlarına kırmızı sarık giydikleri için, tarihi kızılbaş adını almışlar.

Şeyh Safiyüddin'in hem mezhebi ve hem etnik kökeni karşıt iddialar içerdiği için bir tartışma konusudur. Bazı kaynaklara göre kökü Kürt şeyhlerine dayanan sufi Safevi Tarikatı'ndan gelen Safevî Hanedanı, ağırlıklı olarak Türkmen, Gürcü, Çerkes ve Pontus Rum ileri gelenleriyle evlilikler yapmış, Türkçe konuşan ve Türkleşmiş bir hanedandı.
Safiyüddin'in kökeni Walther Hinz'e göre Arap, Ayalon'a göre Türk, Kesrevi'ye göre İranidir. Zeki Velidi Togan ile Faruk Sümer gibi yazarlar Safiyüddin İshak'ın atası Firuz Şah'ın kökeninin Kürt olduğunu ancak 1400'lerde ailenin tamamen Türkleştiğini söyler. Azerbaycanlı tarihçi Mirza Abbaslı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Wilhem Barthold ise ailenin Türk kökenli olduğunu iddia etmişlerdir. Öte yandan Hans Roemer'e göre devletin kurucusu Şah İsmail'in etnik kökeni "tereddütsüz" Türkmen'dir.
Safevî Tarikatı'nın kurucusu Safiyüddin Erdebilî hakkındaki birincil bilgi kaynağı Safvetü's-Safâ adlı eserdir. Şeyh Safiyüddin'in hayatı hakkında bilinen en yaygın eserin menkıbevî bir eser olması doğru bilgi edinmeyi zorlaştırmaktadır. Bu eseri Safiyüddin Erdebilî'nin oğlu Sadreddin Musa, müridi olan İbn Bezzâz'a yazdırmıştır. Eserin Şah I. Tahmasb zamanında değişikliklere uğramış olması Şeyh Safiyüddin'in soyuyla ilgili olarak etnik tanımlardan çok dinî kökenlere atıf yapılması Safevîlerin soyuna dair iddiaları karmaşıklaşmıştır.

Safvetü's-Safâ'da Şeyh Safiyüddin'in atalarından Firüzşah Zerrin Külah'ın el-Kürdî nisbesi taşıdığı kitapta şöyle açıklanmaktadır: "Pirûz'un Kürt nisbesine gelince, bu durum şöyleydi: Kürd askerleri tarikat erbabı Şeyh İbrahim Edhem'in evladından olan padişah ile birlik olup Sincar tarafından huruç ettiler. Azerbaycan'ı bütünüyle fethedip ele geçirdiler. Mugan bölgesinin ahalisinin hepsi Zerdüşt idi. Erran, Alivan ve memleket ahalisinin hepsi kâfirdi. İslam askeri buraları istila edince, bu beldeleri İslam'a döndürdüler ve Müslümanlaştırdılar. Bu beldelerin ele geçirilmesi tamamlanınca Erdebil vilayeti ve mülhakatı Pirûz'a verildi <bu Pirûz, Zerrin Külah diye şöhret bulmuştu> Bu Pirûz güçlü, varlıklı ve servet sahibi biriydi."Tufan Gündüz'e ve Roger Savory'e [Roger Savory] göre eser problemlidir. Bu rivayet dönemin çeşitli eserlerinde benzer olaylarla tekrar edilmesine karşın Firuzşah'ın el-Kürdî nisbesine yer verilmemiştir. Safvetü's-Safâ'da sûfi olan İbrahim b. Edhem'in hükümdar olarak yansıtılması ve Azerbaycan'ın İslamlaşması konusunda gerçekle bağdaşmayan hikâyeler içermektedir. İranlı tarihçi Ahmed Kesrevi ise Kürt nisbesinin sonradan verildiğini söylemiştir.
Şeyh Safiyüddin ve ailesi hakkında Türk olduğuna dair iddiaların dayandığı kaynaklar arasında dönemin eserlerinden yazarı belirsiz olan Alem-ârâ-yı Şah İsmail vardır. Safiyüddin'ün babası Seyyid Cibril hakkında "Türk dervişi" denirken; Safiyüddin için "Türk oğlu", "Türk genci" ifadeleri kullanılmıştır.
Safvetü's-Safâ adlı eserde Şeyh Safiyüddin'in Fars bölgesinde bir şeyhle karşılaşınca "pir-i Türk" olarak çağrıldığı da yazmaktadır. Ancak akademisyen Hanna Sohrweide eserdeki Türk kelimesinin Fars edebiyatında kullanılan "güzel" manasında kullanıldığını iddia eder. Ayrıca Safvetü's-Safâ'da yer alan şecereye göre hanedanın kökü Ali'ye dayandırılarak seyyidlik iddia edilmektedir. Ancak bu iddianın Hoca Ali veya Şeyh Cüneyd dönemlerinde icat edildiği ileri sürülmektedir. Bazı modern yazarlar ilk dönem Safevî şeyhlerinin ana dillerinin Farsçanın Gilan lehçesi olduğunu savunurlar.
Öte yandan devletin birinci unsur olarak Türklere dayanması, devletin kurucusu ve ilk hükümdarı Şah İsmail'in Türkçe şiirler yazması ve saray dilinin Türkçe olması gibi nitelikler de mevcuttur. Faruk Sümer de Safevi Devleti'nin Anadolu Türkleri tarafından kurulduğunu söylemiştir.

Safevî Devleti'nin kurulmasında ve gelişmesinde rol oynayan oymaklara bakıldığında, genelde yaygın olan teze aykırı olarak devletin kuruluşunda esas rolü Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerinin değil, orijinal ve yeni Anadolulu (Rumlu) ve Suriyeli (Şamlu) Alevi Türkmen topluluklarının oynadığı ortaya çıkmaktadır. Devletin kuruluşunda rol oynayan büyük oymaklardan ilki Rumlu olup, Sivas'ın Koyulhisar (Koylahisar) ve Karahisar (Şebinkarahisar - Şimdi Giresun'a bağlı) yöreleri ile Tokat ve Amasya bölgelerindeki köylü Kızılbaş Aleviler tarafından meydana getirilmiştir. Ustacalu oymağı ise Sivas, Amasya, Tokat bölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir'e kadar yayılan Ulu Yörük topluluğuna ait bir oymaktı. Adından da anlaşılacağı üzere Antalya bölgesi Türkmenlerinden oluşan Tekelü oymağı içinde Hamit-ili (Isparta, Burdur) ve Menteşe-ili (Muğla) Türkmenleri de yer alıyordu.
Bu üç Anadolulu oymaktan başka, devletin kuruluşunda görev alan bir diğer topluluk Suriye Türkmenlerinden oluşan Şamlu oymağıydı. Bu oymak yazın Sivas'ın güneyindeki Uzun Yayla'da, kışın Halep ile Gaziantep arasında yaşayan ve Osmanlı döneminde Halep Türkmenleri denilen oymaklardan kopmuştu. Devletin kuruluşunda önemli rol oynayan oymaklardan biri de Kahramanmaraş ve Boz Ok (Yozgat) bölgesini içine alan Dulkadir (Ar: Zü'l-Kadr = Tr: Güç, kudret sahibi) elinin bilhassa Boz Ok kesiminde yaşayan Türkmenlerden oluşan Dulkadir (Zü'l- Kadr) oymağıydı. Bu oymak mensuplarının ayrılması ile zayıflayan Dulkadiroğulları Beyliği kolayca Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bütün bu oymaklar dışında kuruluşa katılan daha küçük topluluklar da şunlardır: Tarsus yöresi Varsakları, Orta ve Doğu Karadeniz Çepnileri, Arapgirlü, Turgudlu (Karamanoğlu Türkmenlerinden), Bozcalu (Halep Türkmeni), Acirlü, Hınıslu Çemişkezeklü, Şadlu/Şadıllı oymağı (Türkmen)

Devletin kuruluş ve örgütlenmesinin esasını oluşturan bu oymaklardan başka, daha sonra Safevi siyasal örgütlenmesine katılan Akkoyunlu ve Karakoyunlu boyları da olmuştur. Ancak bunların çoğu Kızılbaşl

Salgurlular, 1148-1286 tarihleri arasında İran'ın Fars bölgesinde hüküm süren Türk hanedanıdır. Hanedan adını yirmi dört Oğuz boyundan biri olan Salgur'dan (Salur) alır. Selçukluların Fars meliki Melikşah b. Mahmûd'un bölgede yaşayan Salgurluların reisi olan, atabeyi Muzafferüddin Sungur b. Mevdûd'un kardeşini suçsuz yere öldürmesi üzerine Atabeg Sungur isyan etti. 1148'de Melikşah'ı yenilgiye uğratıp Şiraz'ı ele geçirdi ve Salgurlular veya Fars Atabegleri adıyla bilinen hanedanın temellerini attı.
Zaman zaman hakimiyetleri Kirman (1204-1213), Umman, Hürmüz ve Bahreyn'e (8 Ağustos 1236'dan sonra) da genişledi. Salgurlular 1157'ye dek Büyük Selçuklu Devleti'ne, 1194'e dek Irak Selçuklu Devleti'ne tâbi oldular, 1194-1218 arasında bağımsız yaşadıktan sonra, 1218-1231 arasında Harezmşahlar'a bağlandılar. 1231'de İlhanlılar'ın egemenliğini kabul ettiler. 1286 yılında İlhanlılar Salgurluları tamamen hakimiyeti altına aldılar. Hanedan, Abış Hatun'un 1286'da Tebriz'de İlhanlılar tarafından öldürülmesiyle sona erdi.

Sungur bin Mevdud (1148-1161)
Zengi bin Mevdud (1161-1178)
Tekele bin Zengi (1178-1198)
Sa'd bin Zengi (1198-1226)
Ebu Bekir Kutluğ Han bin Sa'd (1226-1260)
Sa'd bin Kutluğ Han (1260-1262)
Muhammed Şah bin Salgur Şah bin Sa'd (1262-1263)
Selçuk Şah bin Salgur Şah (1263)
Abiş Hatun bin Sa'd (1263)
Abiş Hatun / e. Mengü Temür bin Hulagû (1264-1286)

Saltuklular veya Saltuklu Beyliği, Malazgirt Meydan Muharebesi'nden (1071) sonra kurulan ve merkezi Erzurum olan Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun Anadolu beyliklerinden biridir. Saltuklular, 1071-1202 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Beylik, Büyük Selçuklu İmparatorluğu hükümdarı Alparslan'ın Türkmen komutanlarından Saltuk Bey tarafından kurulmuştur. Beylik, Kars bölgesinin hakimiyeti için Gürcistan Krallığı'yla sık sık mücadele etti. Beyliğin merkezi olan Erzurum, 1077-1079 yılları arasında kısa bir süre Bizans tarafından işgal edildi ve 1184 yılında Gürcistan Kralı III. Giorgi tarafından kuşatıldı. En parlak döneminde, bugünkü Erzurum ve Bayburt illerinin tamamını, Erzincan'ın doğusundaki toprakları, Kars'ın büyük bölümünü ve Ağrı ve Muş illerinin kuzeyindeki toprakları kapsıyordu.

Saltuk Bey, 1071 yılında gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Büyük Selçuklu İmparatorluğu ordusunda görev alarak, emrine verilen birlikleri idare etmiştir. Selçuklu ordusunun galibiyetini takiben Sultan Alparslan tarafından Erzurum ve dolaylarının fethiyle görevlendirilmiş olup ele geçireceği topraklarda ikta olarak kendisine verilmiştir. Saltuk Bey, Erzurum dolaylarını ikta olarak alsa da Gürcistan Krallığı himayesindeki eski Bizans komutanınca yönetilen Erzurum'u ancak 1080/1081 senesinde ele geçirerek burayı merkez şehri yapmıştır.

Saltuklular, Büyük Selçuklu beyliği olarak Gürcülerle savaşmayı sürdürerek topraklarını genişletmeye ve onlara karşı korumaya çalıştılar. Saltuklu beyi İzzettin Saltuk 1155 gibi Ani dolaylarında Gürcü kralı Dimitri'ye yenilerek esir düşmüş ve yüklü bir fidye karşılığı serbest kalabilmiştir.
Saltuklular, Danişmendlilerle birlik olup Haçlılara karşı başarılı savaşlar yapmışlardır. Türkiye Selçuklu Sultanı Süleyman Şah, Gürcüler üzerine çıktığı sefere Saltuklu Beyi Alâeddîn Melik Şah'ı da davet etti. Ancak, Alâeddîn Melik Şah bu sefere katılmayı kabul etmeyince Rükneddin Süleyman Şah, 1202'de Erzurum'u alarak beyliğe son verdi.

Saltuklu beyleri, kültüre, sanata ve mimari eserlere çok önem vermişler ve sahip oldukları yerlerde çeşitli mimari eserler yaptırmışlardır. Melik Gâzi; Kale Camii ve Tepsi Minareyi inşa ettirmiştir. 1179'da inşa edilen Erzurum Ulu Camii'ni Nâsıreddin Muhammed yaptırmıştır. Üç kümbetler ismiyle bilinen türbelerden biri, İzzeddin Saltuk'a aittir. Bu türbenin yanında bir de zâviye vardır. Tercan'da, Mama Hatun tarafından bir kervansaray ve türbe yaptırılmıştır. 1232 senesinde, Ebû Mensûr tarafından inşa ettirilen Micingerd Kalesi, Saltuklulara ait önemli eserlerdendir ve bu eserlerin çoğu zamanımıza kadar ulaşmıştır.

1071-1202 yılları arasında Erzurum merkez olmak üzere, en güçlü devrinde Kars, Gümüşhane, Rize ve Bayburt yörelerine egemen olan Türkmen beyliğinin beyleri hüküm sürdükleri yıllar itibarıyla şu şekildedir:

Saruhanoğulları Beyliği (Saruhan Beyliği veya Saruhanlılar da denir), Anadolu Selçuklu Devleti'nin çökmesi ve dağılmasıyla başlayan Anadolu Beylikleri döneminde, 14. yüzyıl başlarında kökenlerinin Oğuzlardan olan Türkler veya bir başka iddiaya göre Manisa bölgesindeki yer adlarından ve bazı maddî işaretlerden yola çıkılarak Kıpçak olduğu belirtilen beylik. Bölgede Kıpçak boylarına ait adların Harezm emîrleriyle gelenler yanında İznik İmparatoru III. İoannis Vatatzes'in döneminde 1241-1250'lerde Trakya'dan getirtilip Batı Anadolu'ya, Menderes vadisi ve Frigya, Bitinya olmak üzere sınırlara yerleştirilmiş olan Kuman/Kıpçaklarla ilgili olmasının akla yakın olduğu düşünülür. Ancak Saruhanoğullarını bunlara bağlama konusunda delil olmadığı söylenir. Bu bakımdan Saruhan Bey'in de Selçuklu uç bölgesinde yerleşmiş emîrlerden biri olması dışındaki görüşlerin şimdilik kesin olmadığı belirtilir. Batı Anadolu'da Manisa ve çevresinde, Gediz Nehri havzasında Menemen, Gördes, Demirci, Kemalpaşa, Turgutlu, Ilıca ve Akhisar gibi kent ve kasabalarda ağırlıklı olarak kurulmuş bir Türk beyliğidir.

Saruhanoğullarının kökeni belirsizdir. Bazı kaynaklar Er Saru veya Saruhan adlı bir Harezm emirin oğlunun Selçuklu Devleti'nde görev yaptığını iddia ederler. Bu şahsın adının Alpağı olduğu; Anadolu'ya geçiş yaptığı ve Alpağı'nın Saruhan Bey, Çuğa Bey ve Ali Paşa adlarını alan oğulları olduğu bilinmektedir. Saruhanoğullarını ''Sarı'' adlı bir Kimek-Kıpçak oymağına veya genel olarak Kıpçaklara bağlayanlar da vardır.
Ebu'l Gazi, Er Saru oymaklarının 10. yüzyılda günümüz Türkmenistan'da ve Kazakistan'da Balhan, Üstyurt ve Mangışlak bölgesinde yaşadıklarından söz eder. Bu gün Ersarılar olarak tanımlanan büyük türkmen boylarından biri çoğunlukla Türkmenistan'ın güneyinde, güneydoğusunda, Afganistan'ın kuzeyinde, Pakistanda yaşarlar.
Saruhan Bey Anadolu Selçuklu Devleti sultanlarından II. Alâeddin Keykubad ile II. Gıyaseddin Mesud maiyetinde bir emir olarak görev yaptı. Sonra II. Gıyaseddin Mesud tarafından bir Bizans şehri olan Manisa ve civarını ele geçirmekle görevlendirilen bir Türkmen emiri olduğu bilinmektedir. Bu dönemde doğuda Moğol istilası dolayısıyla birçok Türkmen Anadolu'ya göçmeye başlamıştır ve bunlardan Batı Anadolu'ya yönelenler Bizans elinde bulunan arazilere girmeye başlamışlardır.
Bizans İmparatoru II. Andronikos (1282-1328) 1300 civarlarında bu gelişmelerin önüne geçmek ve bu bölgede Bizans topraklarının kaybını önlemek için ortak imparator olan oğlu Mihail emrinde Alan asıllı paralı askerlerden oluşan birliklerle bu bölgeye göndermiştir. Mihail ordusununun idare merkezi olarak Manisa'yi seçmiştir. Fakat Mihail bu kentte pasif davrandığından onun buyruğu altında bulunan Alan asıllı paralı askerler orduyu terk etmeye başlamışlardır. Bunun üzerine Mihail, Türkmen girişlerini önlemeyeceğini anlayarak Manisa'yi terk etmiştir. Fakat Bizans İmparatoru, bu sefer 1302'de Türkmenlerin girişini önlemek üzere "Roger de Flor" adlı, paralı asker olan bir Katalan komutanı ile idaresi altında bulunan İspanyol Aragon ve Katalan asıllı paralı askerlerden oluşan Katalan Paralı Asker Birliği adlı bir askerî birlik kiralamış ve bu birliği Batı Anadolu'ya göndermiştir. Bahsi geçen birlik bir Bizans şehri olan Alaşehir'i kuşatmış olan Türkmenlere karşı yürümüş ve kent önünde yapılan muharebeyi kazanmıştır. Fakat sonra bu birlik de yine savunma hareketine başlamıştır. Manisa civarındaki Türkmenlerin emiri olan Saruhan Bey, Katalan Birliği'nin elinde bulunan "Danya" kalesini kuşatmıştır ama kaleyi alamamıştır. Bu ve diğer Türkmenlerle olan çatışmalar sonucunda "Roger de Flor" başarılı olamayacağını anlayarak Bizans İmparatorunun iznini bile beklemeden Katalan Birliği'ni Ege Denizi kıyısına geri çekmiş ve oradaki gemilerle Trakya'ya gidip Bizans İmparatoru'na büyük sorunlara neden olmuşturlar.
Katalan Birliği'nin bölgeden ayrılması ile Saruhan Bey, Manisa şehri ve civarındaki harekâtını daha da şiddetlendirmiştir. Civardaki kasabaların ve köylerin Türkmenlerin eline geçmesinden sonra 1313'te Saruhan Bey, Manisa'yı ele geçirmiş ve bu şehri beyliğinin merkezi yapmıştır.
Saruhan Bey'in 1346'ya kadar süren uzun beylik döneminde Saruhanlılar, Aydınoğulları Beyliği ile ittifak hâlinde İzmir'in alınmasına destek olmuşlardır. Ayrıca Aydınoğlu Umur Bey'in Bizans İmparatorluğu ile karmaşık ilişkiler zinciri çerçevesinde Trakya ve civarına düzenlediği seferlere katılmışlar ve Ege Denizi'nden akınlar düzenlemişlerdir. Saruhan Bey'in büyük oğlu Süleyman Bey, Bizans İmparatoru VI. İoannis'in çağrısı ile Umur Bey ile katıldığı Trakya seferinde Dimetoka bölgesinde faal olan Bulgar Şaki Momçilo'nun Haziran 1345'te bertaraf edilmesi ile sonuçlanan savaş sonrası hastalanarak ölmüştür. Babası Saruhan Bey de ertesi yıl bu olayın üzüntüsünden ölmüştür.

Saruhan Bey'in ölümünden sonra oğlu Fahrüddin İlyas Bey hükümdar oldu. İlyas Bey'in 1362 yılından sonra ölümünden yerine oğlu Muzafferüddin İshak Bey hükümdarlığa geçti. İshak Bey' in 1388 yılında ölümünden sonra yerine Hızır Şah ve Orhan adlı iki oğlundan Hızır Şah hükümdar olmuş, diğer oğlu Orhan da Osmanlılara sığınmıştır. I. Murad'ın Kosova Savaşı'nda şehid olmasından sonra Karamanoğulları'nın yanında yer alan Saruhanoğulları Beyliği, I. Bayezid tarafından 1390 yılında ele geçirildi. 1402 yılında meydana gelen Ankara Muharebesi'nden sonra Timur tarafından Anadolu Beyliklerine topraklarının geri verilmesiyle Orhan Bey'in kısa süreli hükümdarlığından sonra Hızır Şah yeniden beyliğin başına geçti. Hızır Şah, 1410 yılında I. Mehmed tarafından yakalanarak öldürülmüş, kardeşi Orhan Bey'in de 1412 yılında ölümünden sonra Saruhan Beyliği kesin olarak Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır.
Manisa ve geniş anlamda çevresi Osmanlı'nın son dönemlerine kadar Saruhan Sancağı olarak anılmıştır. Manisa 1595'e kadarki Osmanlı döneminde pek çok şehzadenin padişahlığa dönük olarak yetiştirildiği ve eğitimlerinin verildiği merkez olarak seçilmiştir.

Seyanto Hanlığı veya Sir Tarduşlar (Çince: 薛延陀); Tielelerin, Batı Göktürk Kağanlığından sonra kurduğu bağımsız devlettir. Şikoey Kağanın tahta çıkmasında sonra tekrar Batı Göktürk Kağanlığının boyunduruğuna girmiştir.

Xue, daha önce Sima Qian'ın Büyük Tarihçi, 110. cilt Kayıtlarında Xinli şeklinde göründü, ancak 7. yüzyıla kadar tekrar anılmadı. Peter Benjamin Golden, Xue'nin Eski Türk formu olan 'Sir'in Sanskritçe Śrī'den "şanslı, hayırlı" türetildiğini öne sürdü.

Batı Göktürk Kağanlığında Tielelerin Heşana Han tarafından zulüm görmesine dayanamayan Yişibo kendini kağan ilan etti. Lakin Şikoey Kağanın tahta çıkmasından sonra Yişibo kağanlıktan vazgeçti.

Göktürklerin zayıfladığını gören Yişibo'nun torunu İncu kendini bağımsız ilan ederek ayrı bir güçlü devlet kurdu. O İllik kağan zamanında Seyantoların kabile reisi ilan edilmişti. 70000 çadırlık kuvveti vardı. Kağanın vergileri artırmasına itiraz eden Uygurlar, Tieleler ve Bayekular onlara karşı gönderilmiş Aşina Yuku emrindeki 4000 süvari toplam 5000 Uygur atlısı ve Uygur kabile reisi Pusa tarafından mağlup edildi. İncu Han 4 defa Göktürkleri mağlup ederek kağanı zor duruma soktu. Aşina Şibobi emri altında gönderilen ikinci orduda mağlubiyete uğratıldı. Aşina Şibobi Çin'e kaçtı. 628'de Kuzey Göktürk halkı İncu Hanı kağan ilan ettiler.

Yiteşuvi Han son Seyanto kağanıydı. 646'da Uygurlar tarafında mağlup edilip Çin'e kaçtı ve sonrasında general oldu, aynı yıl hayatı sonlandı. Bundan sonra Seyanto, Uygur Kağanlığı tarafından işgal olundu.

İdi Kağan (Yişibo)
Yinçü Kağan (İnan)
Duomi Kağan (Bazuo)
Yitevuşi Kağan (Duomozi)

Sibir Hanlığı (Tatarca: Seber Xanlığı, Seber Yortı, Себер ханлыгы), Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin ulusuna bağlı olan Şiban (Şeyban) sülalesinden İbak tarafından temelleri atılmış ve 1464 - 1598 yılları arasında Sibirya'da hüküm sürmüş bir Türk hanlığıdır.
Bilinen ilk hükümdarı Taybuğa Han'dır. Hanlık, Moğolistan'ın kuzeyinden Sibirya'ya kadar uzanan topraklarda kuruldu. Bugünkü Sibirya'nın adı bu hanlıktan alındı.
1582'de Yermak Timofeyeviç'in Kosak birlikleri Çuvaş Burnu Muharebesi'nde Küçüm Han'ı yenerek Kaşlık kentini işgal etmesine rağmen Küçüm Han direnişe devam etmiş ve savaş sürerken 1584'te Yermak öldürülmüştür. Ancak 1598'de Obi Nehri dolaylarında yapılan muharebede yenilen Küçüm Han'ın Nogay Orda'ya sığınmasıyla hanlık yıkılmıştır.
Bu son güçlü direncin kalkmasından sonra Rusya'nın önünde Büyük Okyanus'a kadar mukavemet gösterecek hiçbir kuvvet kalmamış ve Rus orduları çok kısa sürede tüm Sibirya'yı ele geçirmeye muvaffak olmuşlardır.

Sibir Hanlığı 27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Sibir Hanlığı 30 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)

Sibir Hanlığı İç Savaşı (1555-1563)

Sincan veya Şincan Uygur Özerk Bölgesi (Çince (basitleştirilmiş): 新疆维吾尔自治区; Çince (geleneksel): 新疆維吾爾自治區; pinyin: Xīnjiāng Wéiwú'ěr Zìzhìqū; Uygur Arap yazısı: شىنجاڭ ئۇيغۇر ئاپتونوم رايونى; Uygur Latin yazısı: Shinjang Uyghur Aptonom Rayoni; Rusça: Синьцзян, Sin'tsyan), Türkiye Türkçesinde yazılmış resmi Çin devlet kaynaklarında Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi veya sadece Xinjiang olarak geçer, Çin'in kuzeybatısında bulunan bir özerk bölge. Güneyde Tibet Özerk Bölgesi, güney doğuda Çinghay ve Gansu eyaletleri, doğuda Moğolistan, kuzeyde Rusya, kuzeybatıda Kazakistan ve batıda Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan kontrolündeki Keşmir bölgesiyle komşudur. 1.664.897,17 km² yüzölçümü ile Çin Halk Cumhuriyeti'nin en geniş idari bölgesidir. Başkenti Urumçi, resmî dilleri Uygurca ve Standart Çincedir.
Mançuların kurduğu Çing Hanedanı Qianlong döneminde "Yeni Sınır" anlamına gelen "Shinkyang (Xinjiang)" (Mançu dilinde "Ice Jecen" ᡳᠴᡝᠵᡝᠴᡝᠨ) adı verilmiştir. Ancak bu isim kimi zaman eleştirilmekte, "Doğu Türkistan" ya da "Çin Türkistanı" gibi isimlerin kullanılması savunulmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti hükûmeti ise bu tür isimlerin kullanılmasını ayrılıkçılık veya Pan-Türkizm olarak nitelemektedir.
Bu bölgede Uygurlar, Han Çinlileri, Kazaklar, Huiler, Tacikler ve birçok diğer farklı halk yaşamaktadır.

Çin'in Han Hanedanı (MÖ 206 – 220) döneminde bölge merkezi Moğolistan steplerinde bulunan Hiung-nuların hakimiyeti altında bulunmaktaydı. MÖ 2. yüzyılda Çin bölgedeki yerel devletlerle Hiung-nu karşı ittifak oluşturmak amacıyla ilk defa Zhang Qian adında bir elçiyi batıya göndermiştir. Bundan sonra bölgenin hakimiyeti için Han Hanedanı ve Hiung-nu'lar arasında başlayan uzun mücadele Çin'in lehine sonuçlandı. MÖ 60 yılında Han Hanedanı bugünkü Bayin'gholin Moğol Özerk İli yakınlarındaki Vuley'de (乌垒/烏壘) kurulan Batı bölgeleri genel valiliği'ne (西域都护府/西域都護府) bağlanarak Çin himayesine girmiştir; Çin buradan başlayarak batıdaki Pamir Dağları'na kadar uzanan bölgeyi kontrolü altında tutmaktaydı.
Çin'de Wang Mang karışıklıklarının yaşandığı dönemde Vilayette isyanlar baş gösterdi ve 13 yılında bu bölge tekrar Hun hakimiyetine döndü. Daha sonra bölgeye defalarca sefer düzenleyen Han Hanedanı 74-76, 91-107 yılları arasında ve 123'ten sonra vilayet yönetimini tekrar kurdu. Han Hanedanı'nın devrilmesinin ardından Batı bölgeleri genel valiliği Vey Hanedanı (265'e kadar) ve Batı Jin Hanedanı (265'ten sonra) tarafından devam ettirildi.

4. yüzyıldan başlayarak kuzeyden gelen göçebe akınlarına maruz kalan Batı Jin Hanedanı yıkılınca Kuzeybatı Çin'de Beş Barbar Onaltı Krallık denilen dönemde Han Çinlisi olmayan halklar tarafından çeşitli krallıklar kuruldu. Bunlardan Qian Liang, Qian Qin, Hou Liang ve Batı Liang, Batı bölgeleri genel valilği egemenliği altına almaya çalıştı. Sonunda Kuzey Çin'i egemenliği altında birleştiren Kuzey Vey Hanedanı bugünkü Doğu Türkistan'ın güneydoğusunu hakimiyeti altına aldı. Batı bölgeleri ise Shule, Yutian, Guizi ve Qiemo gibi yerel devletlerin elinde kalmıştı; buna karşılık Turpan çevresindeki orta bölgeler Kansu merkezli Kuzey Liang krallığının ardılı olan Gaochang'ın kontrolü altındaydı.

5. yüzyılın sonlarına doğru bölgeye giren Tuyuhun ve Rouran boyları bu bölgedeki Çin egemenliğine son verdi. 6. yüzyılda Rouran hakimiyeti altındaki Altay bölgesinde Göktürkler tarih sahnesine çıktı. 1 yüzyıl içerisinde Rouranları yenerek nüfuzu batıda Aral Denizi, doğuda Baykal Gölünü aşan ve tüm Orta Asya’yı kapsayan geniş bir Göktürk İmparatorluğu kurdular. Kağanlığı 583'te doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldı; bu bölge Batı Göktürk Kağanlığı'nın egemenliğinde kaldı. 609 yılında Çin'in Sui Hanedanı Tuyuhunları yenerek güneydoğu Doğu Türkistan'ı ele geçirdi.

Çin’de 618 yılında kurulan Tang Hanedanı bölgede hızlı bir yayılma göstermiştir. 620'ler ve 630'lardan başlayarak Göktürkler üzerinde baskısını arttıran Tang Çin’i 657’de Batı Göktürk Kağanlığı’nın yıkılmasına yol açmıştır. Bu dönemde Anxi genel valiliği'ne (安西都护府/安西都護府; "huzurlu + batı şehir + koruma + merkez") bağlanmıştı. Ancak bu vilayet Tang Hanedanının sonuna kadar varlığını sürdürememiştir. 8. yüzyıldaki Anshi İsyanı döneminde, Tibet Tang Hanedanı'nın bu bölgeden Yunnan'a kadar olan geniş bir bölümünü ele geçirmişti. Bundan sonra Doğu Türkistan'ın güneyi Tibet'in kontrolüne girerken, bölgenin kuzey kısmı Uygur Kağanlığı'nın hakimiyetine girdi.
9. yüzyılın ortalarında Tibet ve Uygur Kağanlığı zayıflamaya başladı. Çeşitli Türk boylarının oluşturduğu Karahanlılar 10. ve 11. yüzyıllarda Batı Xinjiang'ın kontrolünü ele geçirdi. Bu arada 840'ta Uygur Kağanlığı'nın Kırgızlar tarafından parçalanmasından sonra kimi Uygur boyları bugünkü Turfan ve Urumçi çevresine yerleşir. Burada kurulan Uygur devleti kimi zaman çeşitli devletlerin himayesine girse de 13. yüzyıla kadar Doğu Türkistan'ın doğusuna hükmetmiştir. Kimi araştırmacılar Karahanlılar ve Uygurların arasındaki benzerliklere değinmektedir. Uygurlar da islam dinini seçerek doğuda yaşayan halkların dinlerine girmediler çünkü onların dinlerini seçerlerse kendi öz benliklerini yitireceklerini biliyorlardı.Bu yüzden kendisi gibi Türk olan Karahanlılara uymuşlardır.
1132'de, Mançurya'daki Kitan'nın ardılları Kuzey Çin'deki Jurchen'lerin baskısından kaçarak bu bölgeye girmiştir. Burada Karahıtay Hanlığı'nı kurarak Tarım Havzasının büyük bölümünü 13. yüzyıla kadar hakimiyetleri altında tutmuşlardır.

Moğolistan'ın hakimiyeti altında birleştiren Cengiz Han batıya doğru ilerlemeye başladığında Uygur devleti 1209'da Moğollara ittifak teklif eder. Cengiz Han'a vergi ve asker vermeyi öneren Uygurlar, buna karşılık Turfan - Urumçi bölgesinin egemenliğini elinde tutmayı başarır. 1218'de Cengiz Han Kara Hıtay devletini yıkar. Kara Hıtay'ın İslamiyete karşı baskıcı tutumları nedeniyle Cengiz Han Kaşgar bölgesinde bir kurtarıcı olarak karşılanır.
Cengiz Han'dan sonra Moğol İmparatorluğu oğulları arasında paylaşılır. Bu bölge ise Çağatay Hanlığı'nın payına düşmüştür. Ancak Moğolistan ve Çin'deki Yuan Hanedanı diğer Moğol Hanlıkları burada hak iddia eder. 15. yüzyılda Çağatay Hanlığı parçalanır; Gulca, Yarkand ve Turfan'da hükümdarlık kurulur.
17. yüzyılda Cungarlar (Oyratlar, Kalmıklar) bölgede bir İmparatorluk kurar. Bunlardan Kalmıklar egemenliklerini Çin Seddinden Don Nehri'ne, Himalayalar'dan Sibirya'ya kadar genişletir.

Çin'de Mançular tarafından kurulan Çing Hanedanı 18. yüzyılın ortalarında bölgenin hakimiyetini Cungarlar'ın elinden alır. Çing Hanedanı, Tarım Havzası ve Çungarya bölgesinde kendine bağlı küçük hanlıklar oluşturmak ister. Ancak 1758-1759 yıllarında çıkan isyanlar üzerine bu planını değiştirerek direkt merkeze bağlı bir askeri yönetim kurar. İki bölge birleştirilerek Gulca'daki İli Generali'nin yönetimine verilir.

19. yüzyılın ortalarında Rus Çarlığı Çin'in kuzey bölgelerine baskısını arttırır. Afyon Savaşı, Taiping İsyanı gibi karışıklıkların içinde bulunan Çin'in uç karakollardaki etkinliği büyük ölçüde kısıtlanmıştır. 1864'te Doğu Türkistan'da Çinli Müslümanların (Huiler) ve Uygurların başlattığı geniş çaplı isyanlar bölgede Çin egemenliğinin kalkmasına neden olur.

1865'te komşu Hokand Hanlığından Yakub Beg Kaşgar'a girer ve ardından gelen altı yıl boyunca neredeyse tüm Doğu Türkistanı'ı ele geçirir. Ancak 1871'de kargaşadan yararlanan Ruslar Gulca dahil olmak üzere zengin İli nehri vadisini işgal eder. Çing Hanedanı generali Zuo Zongtang 1875-1877 arasında bölgenin kontrolünü tekrar ele geçirerek Yakub Beg'in hakimiyetine son verir.

1881'de diplomatik çabalarla Gulca bölgesi geri alınır. 1884'te Çing Hanedanı Sincan Eyaleti'ni (新疆省) kurarak burayı Çin idari sistemine bağlar.

1912'de Çing Hanedanının yerini Çin Cumhuriyeti alır. Sincan'daki Qing valisi Yuan Dahua kaçarak yerini Yang Zengxin (杨增新/楊增新)'e bırakır. Sincan'ın Çin Cumhuriyetine devrini gerçekleştiren Yang Zengxin 1928'daki ölümüne kadar bölgenin valisi olarak kalır.

1930'larda patlak veren isyanlar 1933'te Kaşgar'da Birinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti (Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti)'nin ilanıyla sonuçlanır. Kısa süreli Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti'nin ardından Çinli bir savaşbeyi olan Sheng Shicai (盛世才) Doğu Türkistan'ın kontrolünü ele geçirir.

1944-1949 arasında Sincan'ın kuzeyinde bugünkü İli Kazak Özerk Bölgesi'nde Sovyetler Birliği'nin desteğiyle İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulur. Doğu Türkistan Cumhuriyeti 1949'da Halk Kurtuluş Ordusu’nun Sincan’a girmesiyle birlikte sona erer.
1954'te kurulan Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu bölgenin Hanlaştırmasına yardımcı olmaktadır. 1 Ekim 1955'te Sincan Eyalet statüsünden çıkarılarak Özerk Bölge olarak ilan edilir.

5 Temmuz 2009 günü Urumçi'de başlayan olaylardır. 25/26 Haziran 2009 tarihinde resmi kaynaklara göre iki Uygur'un hayatını kaybettiği olayları protesto etmek için toplanan Uygurlar ile buna tepki gösteren ve Çin'in en kalabalık etnik grubu olan Han'ların karşı karşıya geldiği olaylarda, resmi kaynaklara göre 197 kişi hayatını kaybetmiş, 1.721 kişi yaralanmıştır. Dünya Uygur Kurultayı lideri Rabia Kadir ise, Washington'da yaptığı açıklamada "Edindiğimiz bilgilere göre ölü sayısı 1000'in üzerinde, kimileri de 3 bin rakamını telaffuz ediyor" demiştir.

Çin'in Doğu Türkistan siyaseti çeşitli çevreler tarafından eleştirilmektedir. Uluslararası İnsan Hakları örgütleri ve bağımsızlık taraftarları Çin Halk Cumhuriyeti'nin bölgedeki Han Çinlisi olmayan kültürleri baskı altında tutuyor olmasını eleştirirler. Buna karşılık Sincan'da yaşayan birçok Han Çinlisi yerli etnik grupların kayrıldığı, kendilerine karşı ayrımcılık yapılmakta olduğunu söyler. 1949'dan beri bölgede birçok defa etnik çatışmalar meydana gelmiştir. Ayrıca Çin'in Lop Nur gölü (Lop-Nur nükleer test alanı) civarlarında nükleer denemeler yaptığı söylenmektedir. 1990'ların sonundan 2008 başına kadar olan dönemde durum göreceli olarak sakin olmuştur. 2008 yılı Mart ayında Doğu Türkistan'daki Müslümanlar ve Tibet'teki Budistler, Ağustos ayında Pekin'de yapılacak 2008 Yaz Olimpiyatları dolay

Siyenpi Devleti, Siyenpi İmparatorluğu veya Siyenpi Konfederasyonu, günümüz Moğolistan, İç Moğolistan, Kuzey Sincan, Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Kuzeydoğu Çin, Kansu, Buryatya, Zabaykalski Krayı, İrkutsk Oblastı, Tuva Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti ve Doğu Kazakistan'da 93'ten 236'ya kadar var olan bir bozkır imparatorluğuydu. Etnik yapısı konusunda Moğol tezi, Tunguz tezi, Moğol ve Türk boylarından oluşan bir konfederasyon olduğuna dair bir tez de vardır. Wilhelm Barthold, Siyenpilerin şüphesiz Türk bir kavim olduğunu belirtmiştir.
156 civarında Kuzey Şyung-nu, Siyenpiler tarafından "ezildi ve boyun eğdirildi". Çinliler tarafından Tanshihuai (檀石槐) olarak bilinen Siyenpi şefi, daha sonra İli bölgesindeki Usun'a ilerledi ve 166'da Usun'u fethetti. Tanshihuai yönetiminde Siyenpiler, topraklarını Ussuri'den Hazar Denizi'ne doğru büyük bir genişleme kaydetti. Siyenpi İmparatorluğu'nu, her biri yirmi kabilenin yönettiği üç bölüme ayırdı. Tanshihuai daha sonra Güney Şyung-nu ile Şensi ve Kansu'ya saldırmak için bir ittifak kurdu. Han Hanedanı, saldırılarını 158'de başarıyla püskürttü. 177'de Xia Yu, Tian Yan ve Tute Şanyü, Siyenpilere karşı 30.000 kişilik bir kuvvete liderlik etti. Yenildiler ve orijinal kuvvetlerinin yalnızca dörtte biri ile geri döndüler. O yıl yapılan bir anıt, Siyenpilerin daha önce Şyung-nu ve onların 100.000 adet savaşçıları tarafından tutulan tüm toprakları aldığını kaydediyor. Siyenpi topraklarına sığınan Han asker kaçakları onlara danışman olarak hizmet ettiler ve işlenmiş demirin yanı sıra rafine metaller gibi ilerlemeler kaydedildi. Siyenpi silahları daha keskindi ve atları Şyung-nu'dan daha hızlıydı. 185 yılında sunulan bir başka anıt, Siyenpilerin neredeyse her yıl Han yerleşimlerine baskınlar düzenlediğini belirtir. Siyenpiler, Wa'ya (Japonya) da başarılı bir şekilde saldırmış ve Japonları haraca bağlamıştır.

İmparatorluğun 236'daki düşüşünden sonra Siyenpi Devleti birkaç küçük bağımsız bölgeye bölündü. Üçüncü yüzyıl, hem Siyenpi Devleti'nin 236'da parçalanmasına hem de çeşitli Siyenpi kabilelerinin daha sonra kendi önemli imparatorluklarını kurmak için kollara ayrılmasına tanık oldu. En önde gelen kollar Murong, Tabgaçlar, Kitan halkı, Şiveyler ve Cücenler idi.
Siyenpi halkları daha sonra Çin Seddi'nin güneyine göç ettiler ve On Altı Krallık (304-439), Güney-Kuzey Hanedanları (386-581), Sui Hanedanı (581-618) ve Tang Hanedanı'nında (618-907) yaşamlarını sürdürdüler. En önemlisi, etnik olarak Siyenpi hükümdarları, Kuzey Vey (386-535), Batı Vey (535-556) ve Kuzey Zhou (557-581) da dahil olmak üzere birçok kuzey hanedanını yönetiyordu.
Kuzeydoğu Asya'da Liao Hanedanı'nı (916-1125) kuran Kitan halkı, daha önce Batı Vey ve Kuzey Zhou'yu da kurmuş olan Güney Moğolistan'ın Yuwen Siyenpisi'ne dahil edildi. Kitan yönetimindeki Liao Hanedanı, Hitay'ın İran dünyasında ve Orta Çağ Avrupası'nda Çin için bir isim olarak kullanılmasına yol açtı.
Moğolların soyları, Şivey Siyenpiler için bir varyant transkripsiyon olduğu İç Moğolistan ve Kuzeydoğu Moğolistan'daki Mengwu Şivey'den türemiştir.

Bianhe/Pianhe 偏和 (49-54)
Yuchouben 於仇賁 (54)
Mantou 滿頭 (54-120)
Wulun 烏倫 (120-121)
Qizhiqian 其至鞬 (121-132)
Tanshihuai 檀石槐 (132-181)
Helian 和連 (181-185)
Kuitou 魁頭 (185-187)
Budugen 步度根 (187-234)
Qianman 騫曼 (190'lar)
Kebineng 軻比能 (234-236)

Suriye Selçukluları, 1092-1117 tarihleri arasında Suriye bölgesini yönetmiş Türk devletidir.

Suriye'yi fetheden ve 1078 yılından beri Büyük Selçuklu Devleti'nin Suriye meliki olan Tutuş (Sultan Alparslan'ın oğlu ve Sultan I. Melikşah'ın kardeşi), kendini sultan ilân ederek, yeğeni Sultan Berkyaruk'un üzerine yürümüş, Aralık 1094'te Bağdat'ı fethederek adına hutbe okutturmuş, fakat 1095'te Rey'de yeğenine yenilmişti. Oğullarından Tutuşoğlu Rıdvan Halep'te ve Tutuşoğlu Dukak Şam'da hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney Anadolu'ya kadar genişletti. 1117'de ise her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline geçmişti.
Antakya'yı fetheden Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Suriye hakimiyetini ele geçirmek istedi. Bu maksatla 1085 yılında Halep'i ele geçirmek için hareket etti. Halep Valisi İbn-i Huteytî, Tutuş'tan yardım istedi. Melik Tutuş, yanında Artuk Bey olduğu halde, harekete geçti. İki hânedan üyesi Halep civarında Ayn Seylem mevkiinde karşılaştılar. 1086 yılında yapılan muharebede Kutalmışoğlu Süleyman Şah öldü. Tutuş, Halep'i ele geçirdiyse de, iç kaleyi alamadı. Suriye'deki hadiseler üzerine Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, bölgeye sefer düzenledi. Tutuş, Şam'a çekildi.
Sultan Melikşah'ın Suriye'den ayrılmasından sonra Tutuş, harekete geçip 1090'da Humus'u ele geçirdi. Trablusşam kuşatması başarısızlıkla neticelendi. Melikşah'ın vefatı üzerine Sultan Berkyaruk ile saltanat mücadelesine girişen Tutuş, Rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu ve 1095'te genç yaşta öldü. Melik Tutuş'un ölümünden sonra oğullarından Rıdvan Halep'te, Dukak ise Şam'da saltanatını ilan etti. Böylece Suriye Selçuklu Devleti, Halep Melikliği ve Şam Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı.

Melik Rıdvan, Halep Selçuklu Melikliği'ni kurduktan sonra hükümdarlık sahasını genişletmeye çalıştı. İlk önce beraberinde Vezîr Cenâh ed-Devle olduğu hâlde Suruç üzerine yürümüş, fakat Artukoğlu Sökmen Bey'in başarılı savunması karşısında buradan çekilerek 1096'da Ermeni Toros idaresindeki Urfa'yı zaptetmişti. Melik Rıdvan şehri iç kalesinin idaresini Antakya valisi Yağı-Sayan'a vererek Halep'e döndü. Rıdvan Şam şehrini de alarak, babasının sağlığındaki topraklara sahip olmak istiyordu. Sonuçta Şam'ı kuşattı, fakat başarısız oldu.
İki kardeş arasındaki bu hâkimiyet mücadelesinden faydalanan Fâtımîler, Emîr el-Cüyûş Efdal kumandasındaki bir orduyu Kudüs'e gönderdi. Fâtımî ordusu 40 gün süren bir kuşatma ve savaştan sonra Ağustos 1096'da Kudüs'ü Artuk ailesinden teslim aldı. Melik Rıdvan ise aynı ay içinde Antakya yörelerine kadar uzanan yağma ve tahrip akınlarında bulundu, daha sonra Şam'ı ele geçirmek üzere hazırlıklara girişti ise de bu sadece başarısız bir teşebbüs oldu. Çok geçmeden Melik Dukak, Rıdvan'a mukabele olarak Halep üzerine yürümeye teşebbüs etti. İki taraf orduları Kinnesrin'de karşılaştılar. Rıdvan, 20 Mart 1097 tarihinde Dukak ve beraberindekileri ağır bir yenilgiye uğrattı. Dukak, Rıdvan'ın tabiiyetini tanımak zorunda kaldı.
Bu sırada Rıdvan Halep'deki hakimiyetini devam ettirebilmek için Fâtımîlerin desteğine ihtiyaç duymuş ve bu devletle işbirliği yapmıştı. Bunun neticesinde hakim olduğu yerlerde 4 hafta süreyle Mısır Fâtımî Halîfesi Müstalî adına hutbe okuttu. Ancak kendi çevresinin şiddetli tepkileri üzerine hutbe tekrar Abbâsî Halifesi adına okunmuş ve Rıdvan, 1097'de Halife Müstazhir'den af dilemişti.
Bu sırada Müslüman ülkelerine batıdan Haçlı Seferleri'nin başladı. Anadolu'yu geçen Haçlılar 1098 yılında Antakya'yı aldılar. Haçlılar bundan sonra hakimiyet sahalarını genişletmeye çalıştı, Antakya prensi I. Boemondo Halep'e bağlı bazı kaleleri işgal etti. Bir süre sonra Melik Rıdvan harekete geçerek Halep çevresinde Haçlıların eline geçen birçok yeri geri aldı, böylece bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kalınmıştı. Fakat bu çok kısa sürdü ve 1105'te Kınnesrin'de Rıdvan ile Haçlılar tekrar karşılaştılar. Ancak Rıdvan Haçlılar ile yapılan savaşı kaybederek Halep'e çekilmek zorunda kaldı. Haçlılar onun bu yenilgisinden yararlanarak Halep bölgesinde yağma ve istilaya giriştiler.
Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar 1106'da Musul bölgesine Emir Çavlı Sakavu'yu atamıştı. Çavlı Musul'a hâkim olabilmek için Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ile mücadeleye girişti ve Melik Rıdvan'dan da bu hususta yardım istedi. Rıdvan da askerleriyle birlikte ona katıldı. Yapılan savaşı kaybeden I. Kılıç Arslan, 1107'de Habur Çayı'nda boğuldu. Fakat daha sonra Rıdvan ile Çavlı'nın arası açıldı. Rıdvan bu durumda Antakya prensi Tancred'e mektup yazarak ondan yardım istedi. Ayrıca Çavlı'nın Halep'i tehdit ve onun Suriye'deki Haçlı hakimiyeti için de bir tehlike teşkil ettiğini bildirdi. Tancred, Melik Rıdvan ile anlaşırken, Çavlı da Urfa kontu Baudouin ile birleşti. İki taraf arasında Tilbaşar Kalesi'deki savaş Ekim 1108'de Tancred ve Rıdvan lehine neticelendi.
1110'da Emir Mevdud idaresindeki Selçuklu kuvvetlerinin Urfa'yı kuşatması, Haçlıları bu şehri kurtarmak maksadıyla bir süre için Suriye'den ayrılmalarına yol açtı. Melik Rıdvan bu fırsattan istifade ederek Antakya bölgesine kadar akınlarda bulundu. Daha sonra Antakya'ya dönen Tancred Rıdvan'a aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu bildirerek karşı harekete geçti, önemli bazı kaleleri zapt ederek ve yağma akınları ile bölgeyi büyük zarara soktu. Melik Rıdvan, 1111'de Tancred ile daha ağır şartlarda bir barış yapmak zorunda kaldı.
Melik Rıdvan bir süre sonra Haçlıların Halep yöresindeki faaliyetleri sebebiyle güç duruma düşmüş ve yardım için Büyük Selçuklulara başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar'ın çağrısına birçok Müslüman emir uymuş ve Mevdud'un idaresindeki bu Selçuklu ordusu, I. Joselin'in elinde bulunan Tilbaşar Kalesi'ni kuşatmıştı. Fakat sonuç alınamamıştır. Melik Rıdvan ise Halep Selçuklu Melikliği'nin Haçlıların baskısı sonunda yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu Emir Mevdud'a bildirerek, Selçuklu ordusunun Halep'e gelmesini istedi. Emir Mevdud bu arzuyu kabul ederek Halep bölgesine geldi. Ancak, muhtemelen Selçuklu askerlerinin sert hareketleri, Rıdvan'ın Halep kapılarını kapamasına sebep oldu. Neticede Selçuklu ordusu Eylül 1111'de Halep önünden ayrılmak zorunda kaldı.
Melik Rıdvan gittikçe artan Haçlı baskısı karşısında Şam hakimi Tuğ-Tegin'i Halep'e davet etti. Tuğ-Tegin buna uyarak Halep'e geldi. Neticede Rıdvan ve Tuğ-Tegin bir anlaşma yaptılar. Buna göre, 1112 yılında Tuğ-Tegin Rıdvan adına hutbe okutup, para bastıracaktı. Çok geçmeden bu anlaşmanın bozuldu. Tuğ-Tegin kendisini tehdit eden Haçlılara karşı birçok Selçuklu emirinden, bu arada Melik Rıdvan'dan da yardım istemişti. Rıdvan muhtemelen yıllık vergi ödediği Antakya Kontu Roger'den çekinerek bu davete uymadı. Ancak Tuğ-Tegin ve Mevdud'un Haçlılara karşı Taberiyye savaşını kazanmalarından sonra yüz atlı gönderdi. Tuğ-Tegin 1113 yılında onun bu çekingen davranışına kızarak, aralarındaki anlaşmayı bozdu. Melik Rıdvan bu olaydan sonra çok yaşamamış, şiddetli bir hastalığa yakalanarak 10 Aralık 1113'te Halep'te öldü.

Melik Rıdvan'ın ölümünden sonra Halep Melikliği'nin başına 16 yaşındaki oğlu Alp Arslan el-Ahras geçirildi. Ancak, idare tamamıyla atabegi olan Hadım Lülü'nün elinde bulunuyordu. Bu devrede Halep'deki Bâtınîlerden şikâyetler artmıştı. Sultan Muhammed Tapar bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesi ve onların liderlerinin öldürülmesi için emir verilmesini istedi. Alp Arslan bu isteğe uyarak bir kısım reisleri öldürttü. Bâtınîlerden nefret eden Halep halkı da bu harekâta katılmıştı. Ancak Alp Arslan'ın meliklik devresi kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi ile yardım için Tuğ-Tegin'e başvurdu, hatta Şam'a dostça bir ziyaret yaptı. Tuğ-Tegin de onun müracaatını müspet karşılamıştı. Diğer taraftan Atabeg Lülü onun sorumsuzca davranışlarından ve Atabeg Tuğ-Tegin'in isteğine göre hareket edebileceğinden korkmuş, ayrıca kendi hayatını da tehlikede görerek Eylül 1114'te Alp Arslan'ı öldürtmüştü.
Atabeg Lülü, Alp Arslan'ın yerine altı yaşındaki kardeşi Sultan-şâh'ı tahta çıkardı. Böylece bir süre için devletin gerçek idarecisi oldu. Ancak kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun sayıca az olması, Halep Melikliği'ni sadece adı geçen şehri savunmak durumunda bırakmıştı. Lülü ise hükümranlığını sürdürebilmek için; Haçlılar, Tuğ-Tegin ve Sultan Muhammed'den destek ve aynı maksatla zaman zaman da Artuklu İlgazî'ye başvuruyordu. Nihâyet 1117'de Lülü bir yolculuk sırasında beraberindeki Türk müfrezesi tarafından öldürüldü. Daha sonra idareyi başka hadımlar ele geçirdi. Sultan-şâh zâten yaşça küçük olduğundan sadece ismen melikti. Halep şehri bu iç karışıklıklar sebebiyle Haçlıların yağma ve istilâsından kurtulamayacak bir durumda idi. Artuklu İlgazî 1117'de Halep'i geçici olarak almıştı. Ertesi yıl sıkıntı içindeki halkın çağrısı ile İlgazî Halep'e tamamen hâkim oldu ve 1118'de Sultan-şâh'ı da hapsetti. Bu suretle Halep Melikliği, dolayısıyla Suriye Selçuklu Devleti, sona ermiş oluyordu.

Tutuş'un ölümünden sonra, oğlu Dukak, Suriye Selçuklularının Şam şehrini eline geçirmiş ve burada kurduğu tabi devlete Şam Selçuklu Melikliği adı verilmişti. Tutuş'un emrinde bulunan Emîr Zahiriddin Tuğtegin, Sultan Berkyaruk'un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. Tuğtegin, Şam'a gelerek Dukak'ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca, Dukak'ın annesiyle evlendi ve Savtegin'i ortadan kaldırarak, melikliğin idaresini ele aldı. Dukak, Șam'ı ele geçirmek isteyen ağabeyi, Halep Meliki Rıdvan ile yaptığı mücadelede mağlup olunca, onun hakimiyetini kabul etti.
Melik Dukak, bundan sonra Haçlılarla mücadele etti. Fakat Haçlı kumandanı Toulouse Kontu Raymond de Saint-Gilles'la 1102 yılında Trablus önünde yaptığı savaşı kaybetti. Daha sonra Cenâhüddevle, Rahbe'yi zaptetmek için sefer düzenlediyse de, buranın, Melik Dukak tarafından ele geçirildiğini öğrenince, bölgeden ayrıldı. Cenâhüddevle, Dukak'ın 1104 yılında ölümünden sonra, Atabeg Tuğtegin, önce onun bir yaşındaki oğlu II. Tutuş adın

Sâhib Ataoğulları Beyliği Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasında sonra Afyonkarahisar ve çevresinde kurulan II. Dönem Anadolu Beylikleri'ndendir. Anadolu Selçuklu Devleti veziri Sâhib Ata Fahreddin Ali'nin oğulları tarafından kurulan beylik, 1275-1341 yılları arasında varlığını sürdürdü.
Birkaç Anadolu Selçuklu hükümdarına vezirlik yapan Sâhib Ata Fahreddin Ali, III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde (1265-1282) Anadolu'yu denetimi altına alan İlhanlı hükümdarı Abaka Han tarafından 1272 yılında Moğollara karşı Memlüklerle iş birliği yaptığı gerekçesiyle vezirlikten uzaklaştırılarak tutuklandı. 1275 yılında hapisten kurtulan Sâhib Ata, Abaka'nın huzuruna çıkarak yeniden vezir olma hakkını kazandığı gibi, oğulları Taceddin Hüseyin ile Nusreddin Hasan'a Afyonkarahisar (Karahisar-i Sâhib) ve yöresinin has olarak verilmesini sağladı. Böylece Sâhib Ataoğulları Taceddin ve Nusreddin'in ortak yönetimi altında kurulan beylik, 1277 yılında Karamanoğlu Mehmed Bey ile düzmece Selçuklu şehzadesi Cimri'nin Konya'yı ele geçirmeleri üzerine onlara karşı harekete geçti. Karamanoğulları ile yapılan Değirmençayı Savaşı'nda, Taceddin Hüseyin ve Nusreddin Hasan ölünce, Hasan'ın oğlu Şemseddin Mehmed beyliğin başına geçti. Şemseddin Mehmed de 1287 yılında Germiyanoğulları'nın bir saldırısını önlemek için giriştiği savaşta ölünce, oğlu Nusreddin Ahmed beyliğin başına geçti. İlhanlıların Anadolu genel valisi Timurtaş, kendisine başkaldıran uç beylerini denetim altına almak için sefere çıktığında Nusreddin Ahmed Germiyanoğulları'na sığındı. Karahisar'ı kuşatan Timurtaş, babası Emir Çoban'ın İlhanlı hükümdarı Ebu Said tarafından öldürülmesi üzerine 1327 yılında kuşatmayı kaldırıp Mısır'a kaçınca, yurduna geri dönen Nusreddin Ahmed, Germiyanoğulları'nın egemenliğini tanıdı. Onun 1343 yılında ölmesinden sonra da toprakları Germiyanoğulları beyliğine katılan Sâhib Ataoğulları ortadan kalktı.
Şu anda da Afyonkarahisar ilinde beyliğin adını taşıyan bir mahalle (Sahipata Mahallesi) mevcuttur.

Tarım Havzası (Çince: 塔里木盆地, Tǎlǐmù Péndì; Uygurca: تارىم ئويمانلىقى, Tarim Oymanliqi), 910,000 km² yüzölçümüne sahip Çin'in uzak batısında Sincan Uygur Özerk Bölgesinde, doğudan batıya 1,000 km boyunca uzanan büyük bir elips şeklinde çökelti havzadır.

Divânu Lügati't-Türk'te; Tarım ترم göllere, kumluklara dökülen çay kolları. şeklinde tanımlanır.

Kuzeyinde Tanrı Dağları, güneyinde Karanlık Dağları, güneybatısında Karakulum ve Altınkum dağları bulunur. Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin büyük bir bölümünü kaplamaktadır. Tibet Yaylası'nın kuzeyinde bulunur. İçinde Taklamakan Çölünü barındırır. İçinden geçen Tarım Nehri'nden adını alır. Etrafını çeviren dağ silsilelerindeki vahalarda yerleşim yerleri bulunur. Vaktiyle İpek yolu bu yerleşim yerlerindan geçerdi. 910,000 km² toplam yüzölçümü, 780,000 km² olan Türkiye'nin toplam yüzölçümü ile kıyaslanabilir. 500,000 km²'lik yüzölçümünü Taklamakan Çölü işgal eder. 400,000 km²'lik alan ise tarıma elverişli haldedir.
Havza, Çin Devleti toprakları içindedir. Bu bölgede yaşayanların çoğunluğu Uygur Türklerinden oluşur, onların yanı sıra diğer Türkçe konuşan halklar ile Tacik'ler yerleşiktir.

Tarım Havzasının dağlar tarafından çevrelenmiş olması ve kuraklık yüzünden tarım yapılırken sulama sistemleri gerektirmesi gibi özellikleri nedeni ile Asya kıtasında yerleşilen en son bölgelerden biri olduğu düşünülmektedir.
İpek Yolu, Asya'nın değişik havalilerinden geçen iki kola ayrılmış bir ticaret yolları dizisidir: Kuzey İpek Yolu havzanın kuzeyi boyunca, Güney İpek Yolu ise Taklamakan Çölünün kuzeyi boyunca uzanır. Bir orta rota ise altıncı yüzyılda terkedilmiştir.

Havzanın ilk yerleşimcilerinin Toharlar olarak adlandırılan ve Hint-Avrupa halklarının en doğu kolunu oluşturan halkın olduğu düşünülmektedir. Havzada bulunmuş en eskileri MÖ 1800 yılına dayanan Tarım mumyaları'nın da Kafkas ırkları ile benzer fiziksel özelliklere sahip olmaları bu tezi güçlendirmektedir. Toharların ve bu mumyaların aynı zamanda Yüeçiler ile bağlantılı olmasının yüksek ihtimalli olduğu bulunmuştur. Taklamakan Çölü tarafından bozkırlarda yaşamış halkların istilalarından korunmuş olan havza, Tohar kültürünün bölgede 7. yüzyıla kadar yaşamasında önemli bir etken olmuştur. Moğolistan çevresinde kurulmuş Uygur Kağanlığı'nın yıkılmasından sonra bölgeye M.S. 8. yüzyılda göç etmeye başlayan Türki halklar Toharları kendi kültürlerine absorbe ederek günümüzdeki Uygurları oluşturmuştur.
Toharların yanında aynı zamanda başka bir Hint-Avrupa halkı olan ve Sakaca gibi Doğu İrani diller konuşmuş  Saka ve İskit halkları var olmuştur. MÖ 522 ile 486 yılları arasında hüküm sürmüş I. Darius'un zamanından kalma Persepolis'te bulunmuş yazıtlar bu dönemlerde Saka halklarının Soğdiana bölgesinin sınırlarının hemen ötesinde yaşadıklarını belirtmiştir. Eski Çin kayıtlarında bu bölgede yaşamış Saka halkları (塞, sāi, sek) olarak geçmektedir. Bu kayıtlar bu halkların aslen günümüzde Kazakistan'da bulunan ve o dönemlerde İrani halkların yoğunlukta yaşadığı İli Nehri ve Çu Nehri etrafında bulunduklarını belirtilmiştir.

Uluslararası Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi kapsamında, Tarım Fırat Kavağı Orman Doğa Koruma Alanı  (Tarim Euphrates Poplar Forest Nature Reserve) 387,900 hektar alan özel korumaya alınmıştır.

Tarım Havzasında bulunan, 40 yaşlarında, savaşçı olduğu düşünülen iki atlı göçebenin mezarlarındaki kazıda ikisinin de pantolon giydiği belirlendi. Karbon testiyle yaklaşık 5 bin yıllık olduğu saptanan pantolonların ikisinin de kahverengi renkte olduğu ve üç parçadan oluştuğu bildirildi. Paçaları yırtmaçlı olan pantolonun bel bölgesinde kişinin üzerine tam oturması için kemere benzer kayışlara uygun yerler bulunuyor.
Uzmanlar, pantolonların üretildiği döneme bakılarak kesinlikle çığır açan bir ustalık işi olduğu görüşünde. Alman Arkeoloji Enstitüsü, yün kumaştan yapılan pantolonların at üzerinde yapılan uzun yolculuklarda insan vücudunu sürtünmenin etkilerinden korumak ve daha rahat hareket edebilmek için tasarlandığını tahmin ediyor. 

Silk Road Seattle 20 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (The Silk Road Seattle website contains many useful resources including a number of full-text historical works)
The International Dunhuang Project 8 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tekeoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Antalya ve çevresinde kurulan ikinci dönem Anadolu Beylikleri'ndendir. Antalya'nın adı cumhuriyete kadar Teke olarak kalmıştır. kuzeyde bulunan Hamidoğulları'na komşudur. Yivli Minare Tekeoğulları döneminde yapılmıştır. Antalya Yarımadası'na hala Teke Yarımadası denilmektedir.
Feleküddin Dündar Bey, babası İlyas ve dedesi Hamid, Selçuklular döneminde bir uç beyidir. Dündar Bey'in kardeşi Yunus Bey, Hamidoğulları Beyliği'nin güneyinde Antalya ve Korkuteli merkezli Tekeoğulları Beyliği'ni kurmuştur.
İran'da hüküm süren İlhanlı sultanı Ebû Said Bahadır'ın en güçlü adamı Emir Çoban'a Anadolu'da boyun eğmeyenlerin içinde Dündar Bey de vardı. Emir Çoban, İlhanlı İmparatorluğu'nun en güçlü adamı haline geldikten sonra, oğullarını her ile vali yapıp oğlu Demirtaş'ı da Anadolu'ya gönderdi. Demirtaş, 1317'de Anadolu'ya geldikten sonra, kendilerine boyun eğmeyenleri ortadan kaldırma girişimlerine başladı ve Hamitoğulları beyi Dündar Bey'i yakalattı ve yaşamına son verdi. Onun bu uğraşında Yunus Bey'in oğlu Mahmut kendisine yardım etmiştir. Bu yardımın bir karşılığı olarak da, Antalya ve çevresi Mahmut Bey'e verildi ve Tekeoğulları Beyliği'nin devamı sağlandı.
Tekeoğullarının kökeni bilinmese de, Ebu'l Gazi, Teke ile birlikte Sarık ve Yomut oymaklarını "Dış Salur" (taşki Salür) adı altında tanımlamıştır ve onların, 10. yüzyılda günümüzde Türkmenistan'da yer alan Küren-Dağ ve Balkhan bölgesinde yaşadıklarından söz eder.

Tolunoğulları (Arapça: الطولونيون‎), Batlamyus Hânedânı idaresinden sonra Mısır'ı ve Suriye'nin çoğunu yöneten ilk bağımsız hanedan olan Türk kökenli bir Memlûk hanedanıydı. Bu devletin bir diğer önemi ise bölgede Müslüman olan Türklerin kurduğu ilk bağımsız devlet olmasıydı. İslam Halifeliği'ni yöneten Abbâsî Hanedanı'nın merkezî otoritesinden ayrıldıkları 868'den 905'e kadar bağımsız kaldılar.

Tolunoğulları, Abbasilerin siyasi ve sosyal anlamda çöküş yaşadıkları 9. yüzyılın son çeyreğinde, 868 yılında Mısır'da kurulmuş ve kısa sürede topraklarına Suriye, Filistin, Tarsus gibi önemli bölge ve şehirleri dahil ederek sınırlarını Berka'dan Fırat Nehri'ne kadar genişletmiştir. Tolunoğulları Devleti'nin kurucusu Ahmed bin Tolun'un babası, Buharalı Tolun adında bir Türk'tür. 815 ve 816 yıllarında Sâmâni, Buhara Emiri tarafından Abbasilere bağlanmış ve halifeliğin Türklerden kurduğu orduya 818 yılında katılmıştır. Orduda hızla yükselmiş ve önemli komutanlar arasına girmiştir. Tolun'un oğlu olan, Tolunoğullarının kurucusu Ahmed bin Tolun ise 20 Eylül 835 tarihinde Bağdat'ta doğmuştur. O da babası gibi halife ordusunda görev almıştır. Ahmed bin Tolun'un üvey babası olan Bayık Bey, Abbasi halifesini bir suikasttan kurtardığı için Mısır valiliği ile ödüllendirilmiştir. 868 yılında ise bu görev Ahmed bin Tolun'a verilmiştir. (Bazı kaynaklar 868 yılını Tolunoğullarının kuruluşu olarak kabul eder. Yine farklı bir kaynağa göre ise Ahmed bin Tolun, Fergana'dan gelme asker kölesidir.) Valiliği sırasında halife Mutemid ile arası bozulmuş ve 875 yılında Mısır'ın tamamında hakimiyet sağlayarak bağımsızlığını ilan etmiş, böylece Tolunoğulları Devleti'ni kurmuştur.

Ahmed bin Tolun, 878 yılında yaptığı bir seferle Şam bölgesinde, Remble, Humus, Hama ve Haleb'i aldıktan sonra Antakya, Kınnesir ve el-Avasım'ı da ele geçirmiştir. Böylece sınırları Berka ve Trablusgarp'tan Fırat Nehri'ne kadar genişletmiştir. Abbasiler, iç karışıklıkları nedeniyle Bizans ile mücadele edemediğinden, Şam'a yapılan saldırıyı, İslamiyet adına Tolunoğulları karşılamış ve Bizans karşısında galip gelmişlerdir. Bu zaferden sonra Şam, Cezire, Avasım ve Sugur bölgeleri Tolunoğulları hakimiyetine girmiştir. Bizans İmparatorluğu, Tolunoğullarının gücünü kabul etmiş, 879 yılında aldığı esirleri serbest bırakıp, birkaç değerli Kur'an yazması hediye ederek iyi niyet gösterisi yapmıştır. Ancak Ahmed bin Tolun bu iyi niyet gösterilerini umursamamış Tarsus'u topraklarına katarak, Bizans İmparatorluğu ve Abbasiler ile mücadele etmeye devam etmiştir. Bu süreç içinde halifeliği Mısır'a taşımaya çalışmış ancak başarılı olamamıştır.

Ahmed bin Tolun'un ölümünden sonra yerine geçen oğulları ve torunları da Abbasiler ve Karmatiler ile mücadeleye devam etmişlerdir. Bu mücadeleler devleti zayıflatmış ve iç çekişmeler de devletin sonunu hazırlamıştır. 905 yılında Abbasiler'e bağlı bir Türk komutan olan Muhammed bin Süleyman tarafından Tolunoğulları Devleti yıkılmıştır.

Tolunoğulları döneminde özellikle Mısır halkı ekonomik refaha ulaşmış bunun göstergesi olarak Dinar-ı Tüluni (Tolun Dinarı) olarak bilinen bakır paralar bastırılmıştır. Ahmed bin Tolun'un yaptırdığı Katai şehri, Tuluniye Camii, bimarhaneler, su kanalları, köprüler, hükûmet sarayı ve daha sonra yapılan bazı değerli eserler Tolunoğullarının Mısır'a bıraktığı önemli kültür varlıklarıdır. Tuluniye Camii, Mısır'da Türk usulü yaptırılmış bir camidir ve minare geleneğini başlatan ilk örnektir. Tolunoğulları Mısır'da Firavunlardan sonra ilk defa bağımsız bir devlet kuran ve halkını refah içinde yaşatan bir devlettir. Ahmed bin Tolun, İslam dünyasında yoksulların ücretsiz tedavi edildiği hastane ve eczaneler kurarak tıp ve ilaç çalışmaları için teşviklerde bulunmuştur.

Ahmed bin Tolun (868 - 884)
Humâreveyh (884 - 896)
Ceyş bin Humâreveyh (896)
Hârûn bin Humâreveyh (896 - 905)
Şeybân

Özkuyumcu, Nadir. "Tolunoğulları". www.tarihtarih.com. 22 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Aralık 2015. 
İslam Araştırmaları Merkezi, İSAM. "TDV İslam Ansiklopedisi". www.islamansiklopedisi.info. 22 Aralık 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Aralık 2015.

Turfan veya Turpan (Uygurca: تۇرپان; Turpan; Çince (basitleştirilmiş): 吐鲁番; Çince (geleneksel): 吐魯番; pinyin: Tǔlǔfān), Doğu Türkistan'da tarihi bir vaha şehridir.

Batısında Toksun İlçesi, kuzeybatısında Urumçi şehri, kuzeyinde Jimisar İlçesi ve Guçung İlçesi, doğusunda Piçan İlçesi, güneyinde Lopnur İlçesi ile sınırdır.

Turfan şehri, iki mahalle komitesi (社区居民委员会; jūmínwěiyuánhùi), iki kasaba (镇 zhèn), yedi kırsal belde (乡 xiāng) ve üç özel kırsal belde (虚拟乡) gibi yerleşim birimlerinden oluşur.

Turfan şehri Turfan Havzası'nın kuzey kenarında kurulmuş, havzanın en çukur yerinde Ayding Gölü, deniz seviyesinden 154,50 metre derinlikte olan bölgede bulunur. Böylece Turfan dünya'da Lut Gölü'nden sonra ikinci çukur olan havzasıdır. Dünyanın en sıcak yerleşim bölgelerinden birisidir. Doğu Türkistan'da hava sıcaklığının en yüksek olduğu bir bölgede kurulmuş olan Turfan, "Alev vahası" olarak da adlandırılır.
Üzüm bağları ile kaplı mermer yolları ile bütün kavlaklar birbirine bağlanmıştır. Halkı misafir perverdirdir. Turfan çok eskiden beri çok verimli bir vaha (Karez denilen kanal suyu ile beslenen) ve önemli bir ticaret merkezidir. Karez Turfan'da yaşayan insanların çok önemli bir buluşudur. Karez yerel Uygur dilinde "kaynak" anlamındadır. Tanrı Dağlarından eriyen kar suları, Karez denilen yer altı su kanalları ile Turfan Havzası'nı besler. Turfan'dan ortalama otuz kilometre güneydoğusundaki Gülbah köyünde Doğu Türkistan'ın en tatlı Kavun'u burada yetişir.

Diğer verilen isimler: T'u-lu-fan, Turfan, T'u-lu-fan-chen, Tufan, T'u-lu-fan-hsien, Tourfan, Lukchun ve T'urfang.
Tarihsel olarak İpek Yolu'nun kuzey güzergahında, o zamanlarda Turfan'ın güneybatısında Korla ve Karashahr Krallıkları ve güneydoğusunda da Karahoca (Gaochang) Krallığı bulunurdu.
Milattan önce, erken 2. yüzyılda Yuezhi'ler veya Rouzhi (Çince: 月支, yuè zhī veya ròu zhī; ayrıca 月氏, yuè shì veya ròu shì), ayrıca tanımlanır Da Yuezhi veya Da Rouzhi (Çince: 大月支, dà yuè zhī veya dà ròu zhī, "büyük Yuezhi"; ayrıca Ta Yuezhi ya da Ta Rouzhi) Xiongnu'lardan doğuya Baktria'ya doğru kaçarlar, sonradan Kuşan İmparatorluğunu kurarlar.
Turfan'ın 10 km. batısında Yamaz vadisinde milattan önce 108 - 450 yılları arasındaki dönemde eski krallıklara başkentlik yapmış tarihi Yarğol (Uygur Latin Yéziqi: Yarghol qedimki shehiri, Uygur Pinyin Yéziqi: Yarƣol k̡ədimki xəhiri; eski ismi: Yarkhoto, Yarχoto) harabeleri bulunur.
Karahoca Uygur Krallığı'na (866 - 1209) Turfan kış aylarında, Beşbalık ise yaz aylarında başkentlik yapmıştır.

Turfan (şehir)'de yaşayan 2000 yılı sayımına göre Uluslar:

Resim yapanlara özgün, Asmalarla kaplanmış, gölgeli Yollar;
Emin Minaresi, tahminen 1776 yılında yakılmamış Çamur kerpiçten yapılmış.

 Wikimedia Commons'ta Turfan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Karahoca Uygur Krallığı
Turfan Havzası
Turfan Yarğol Havalimanı

Turfan (şehir) İklim arşivi13 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Turfan için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Tuva Halk Cumhuriyeti (Tuvaca: Latin alfabesi ile  Tьʙa Arat Respuʙlik, Kiril alfabesiyle Тыва Арат Республика, Tıva Arat Respublik, Таңды-Тыва Улус Күрүнези, Таңды-Тыва Улус Республиказы; Rusça: Тувинская Народная Республика/Tuvinskaya Narodnaya Respublika, 1921- 1926 arası: Танну-Тувинская Народная Республика/Tannu-Tuvinskaya Narodnaya Resbuvlika), 1921-1944 yılları arasında Güney Sibiryada şimdiki Tuva Cumhuriyeti topraklarında bağımsız yaşamış bir Türk cumhuriyetidir. 11 Ekim 1944'te SSCB'ye bağlanmıştır.
Kuruluşta Tandı Uranhay ülkesindeki Tañnı Tuva Cumhuriyeti adı sonra Tuva Halk Cumhuriyeti (Tuva Arat Respublika) olarak değiştirilmiştir. 
Tuva meclisinin ilk başkanı Buyan Badırgıdır.

Tıva devletinin adı 20. yy.da çok kez değiştirilmiştir.

Tandı Tıva Ulus (cumhuriyet). Bu devletin ilk adıdır.
Tandı Tıva Arat Cumhuriyeti (Таңды Тыва Арат Республика). 1924 yılında Tıva'nın adı bu şekilde değiştirilir.
Tıva Arat Cumhuriyeti. 1926 yılında IV. Ulu Kurultay'a Tıva'nın adı (Tıva Arat Respublik/Тыва Арат Республик) olarak değiştirilmiştir.
1928-30  yıllarda Ruslar Tıva yazısını değiştirdiler. Latin alfabesine geçildi. Latinleştirilen Tıva alfabesinde devletin resmî adı "Tьʙa Arat Respublik" (Tıva Arat Cumhuriyeti)'dir. 1930-1944 yıllarda devletin adına "respublika"(Республика) denilen söz yerine  "respublik" (Республик) kullanılmıştır.
Ruslar Rusça olarak "Tuvinskаya Nаrоdnаya Rеspublikа " demişlerdir.

Çin sülalesinin kayıtlarına göre Tuvalar Kırgızların doğusunda, "Kiiçük Deniz"in (Muhtemelen Baykal Gölü) güneyinde ve Uygurlar'ın kuzeyinde bulunmaktadır. Bugün de Tuvalar buralarda oturmaktadırlar ve buraya da Tannu-Tuva denilmektedir.
1914'te Ruslar tarafından işgal olunmuş ve yeniden 1921'de Tannu Tuva Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. 1926'da Sovyetler Birliği ile Moğolistan Halk Cumhuriyeti arasındaki anlaşmanın sonucu bağımsızlığı tanınmış ve adı Tuva Halk Cumhuriyeti'ne dönüştürülmüştür. Ülke 11 Ekim 1944'te yeniden Sovyetler Birliğine ilhak edilmiştir. Önceleri Özerk bölge olarak, 1965'ten itibaren de muhtar cumhuriyet olarak yerini almıştır. Hâlen Rusya'nın oluşumunda muhtar cumhuriyet olarak yer almaktadır. (Bkz. Tuva Cumhuriyeti)
Çin imparatorluk tarihi M. S 200 civarında ilk kez Tuvalardan söz eder. 6. yüzyılda Göktürklerin hakimiyetine giren Tuvalar tarih boyunca kısa aralıklar dışında bağımsızlıklarını kazanamadılar. Göktürkleri Uygurlar izledi, Uygurları çeşitli Moğol devletleri ve Çin. Yabancı hakimiyetlerinin etkisini kırmak üzere yüksek yaylalara çekilen Tuvalar zaman içinde özgün bir kültür geliştirdiler. Eski Türk diniyle Budizm karışımı bir inanca sahip olan Tuvalar, tüm o soyutlanmışlık içerisinde insanlığın müzik serüvenine büyük bir katkıda bulundular.
Rusya İmparatorluğu'nun Asya içlerine uzandığı 19. yüzyıl sonlarında Tuva ülkesi göreceli bir barış ve bağımsızlık yaşamaktaydı. Çin zayıflamıştı. Ruslar bir türlü ele geçmeyen Tuvaları bir başkent kurmaya ikna ettiler ve 1912'de askeri kuvvet göndererek bölgeye yerleştiler. Ne var ki Tuvaların imdadına kısa süre için de olsa Ekim devrimi yetişti. 1920'de Tuva'ya Kızılordu ulaştı. 1921'de Tannu Tuva Halk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti ve Çarlık tarafından kurulan başkentin adı Tuvacada Kızıl olarak değiştirildi.
Daha sonraları ise Tuva bir süre sonra Sovyetler Birliğinin uydusuna dönüştü. 11 Ekim 1944'te ilhak edildi.
Bu süre zarfında Rusların komünizm sistemini yerleştirme politikaları sonucu öldürülen Tuvalar da bilinmektedir. Ölüm cezası verilen kişiler: Sat Çürmit-Dajı (Bakanlar kurulu başkanı), Adış-Tuluş Hemçik-ool (Halk meclisi başkanı), Oyun Tançay Çaranday (Tuva Bankası Başkanı), Kara-sal Biriñley Oruma(Yüksek mahkeme üyesi), Küjüget S. Arapay (Tuva İnkılapçı Askerler Başkanı), Sat Lopsan Bazır-ool (Tuva Ticaret Bakanı), Hovalıg Totkan Sonam (Devlet Basım Merkezi Başkanı), Oyun Sengijik (İç işleri bakanı ve baş savcı), Kuular Sungar-ool (Tuva'nın Moğolistan elçisi), Küjüget Seren (Askeri Komiser).

Türkiye'de cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Sovyetlere yaklaşma politikasının benzeri ise Tuva Cumhuriyetinde Salçak Toka'nın politikasında görülmektedir. Salçak Toka döneminde Tuva, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine dahil edilmiştir. Tuva halkı arasında 1990'lı yıllara kadar Salçak Toka ile ilgili olarak bazı yakıştırmalar yapılmıştır. Soyadı T. O. K. A olup Tuvaları Oruslara Katıştıran Aşak (Tuvayı Ruslara Katan İşçi), Tuvaları Oruslara Katıştıran Aşak (Tuvayı Ruslara Katan Bunak) tabirleri kullanılır.

Tuvaların tam bağımsız ve özgür devlet olmalarını istemeyen Sovyet yanlısı kişiler, yönetime getirilmiştir. Bu dönemde türlü suçlamalarla Sovyetlerin nüfuzunun etkisi artacaktır.
Üst düzey Tuva millî yöneticileri; kontr (karşı), kontrrevolyutsioner (karşı devrimci) gibi suçlamalarla ölüm cezasına çarptırılmışlardır. Vatansever Tuvalara karşı yapılan suçlamalardan bazıları şöyledir: 

Tuva ile Moğolistan'ı birleştirerek birleşik devleti Japonya'ya bağlamak.
Japonya'ya bağlı bir krallık kurmaya çalışıp buna karşı çıkanları silahla öldürmeyi planlamak.
Tuva Halk Cumhuriyetini ve Moğolistan Halk Cumhuriyeti'ni feodal yapısına geri getirmeye çalışmak.
Japonya'nın yardımıyla hükûmeti düşürerek kendi yandaşlarını onların yerine getirmeye çalışmak.
Hükûmetle mücadele etmek için kam (şaman), lama (Budist rahip) ve feodalleri organize etmek.
Salçak Toka'nın başkanlığındaki yöneticileri öldürücü terör yöntemleri kullanarak ortadan kaldırmaya çalışmak.
Sovyetler Birliği ile ilişkileri keserek Rusları Tuva'dan atıp yerlerine Japonya, Kore, Çin gibi Asya ülkelerinden insanlar almayı tasarlamak.
Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkileri keserek Japonya ile ilişkileri geliştirmek.
Tuva'nın Moğolistan ile olan sınırını kaldırarak Sovyetler'le olan sınırını ayırmak.

İlk Tuva hükûmet üyeleri olarak 7 kişi seçilmiştir. Buyan-Badırgı, Çımba Beezi, Sodnam Balçır, Lopsanosur Çağırıkçı,Damdın Hün, Tonmit Hün, Enzak Çagırıkçıdir.

Tuva Türkleri başlangıçta kendi millî alfabeleri olan Orhun Alfabesini kullanıyorlardı. Sonra din tesiri ile Moğollardan vasıtasıyla geçen Uygur Türklerinin de kullandığı Sogd Alfabesi kullanıldı. Türkiye'nin 1928'de, Azerbaycan'ın 1929 yılında Latin Alfabesine geçmesinden sonra Tuva Cumhuriyeti de 28 Haziran 1930 tarihinde Latin Alfabesine geçmiştir. İlk Tuva Latin alfabesi Türkiye'de kullanılan alfabe ile yaklaşık olarak aynıdır. "Ünen" gazetesinde bu alfabe devrimi ilan edilmiştir. Ünen gazetesinin adı Ocak 1931'den sonra "Şın" olarak değiştirilmiştir. 
Rusya'nın kültür eritme politikası ve Türk Birliğine karşı çalışmaları sonucu Tuva Latin Alfabesi değiştirilecektir. 8 Temmuz 1941 tarihinde  "devrimci kültürü geliştirebilmek ve SSCB'nin halkların sosyalist kültürüne yakınlaştırmak, Tuva millî alfabesini ve edebi dilini yeni yüksek seviyeye çıkarmak ve işçi kitlelerini Marksizim ve Leninizm bilgileriyle en yüksek şekilde donatmak" bahanesiyle Latin Alfabesi yerine Rusların kullandığı Kiril Alfabesi getirilmiştir. 
1990'lı yılların başında Türk Dünyasının Latin Alfabesine geçiş aşamasında Tuva'nın da tekrar Latin Alfabesine geçişi yönünde büyük tartışmalar gerçekleşmiştir.

"fotuva.org". 13 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Şubat 2008.

Tâceddinoğulları Beyliği, 14. ve 15. yüzyıllarda günümüz Samsun, Ordu ve Tokat (kuzey kısmı) yörelerinde hüküm süren Türk beyliği. Anadolu beyliklerinden biri olarak sınıflandırılmakta olup Orduköy ve Niksar merkezli olarak yönetilmiştir. Taceddinoğulları Beyliği yine sınırdaş bir beylik olan Haciemiroğulları gibi Çepni boyuna mensuptur.

1346-1425 seneleri arasında merkezi Tokat Niksar olmak üzere Bafra, Orduköy, Kelkit havzası, Çarşamba ve Canik bölgelerinde hüküm süren Anadolu Türkmen beyliği, Emir Tâceddin Bey tarafından kurulmuştur. Tâceddinoğulları Beyliği'nin 1346 yılında kurulduğu kabul edilmekte olup, Bafra-Orduköy (Çarşamba) arasında güneyde Niksar'a kadar olan bölgede hüküm sürmüştür. Bir görüşe göre de Samsun-Trabzon'u çevreleyen bölgede Hacı Emir İbrahim'le birlikte birer beylik kurmuşlardır. Bu beylikler Canik bölgesindeki Hristiyanlara karşı hududların emniyetini sağladığı gibi bu bölgenin Türkleşmesine de katkı yapmıştır. Tâceddin Bey hayatının tamamını Kadı Burhaneddin ile mücadele ederek geçirmiştir.
Payitahtı Niksar'da olan Tâceddin Bey başlangıçta bu bölgenin ileri gelen yerlilerindendi. Rum tahtına bağlı olup, divan'ın kararlaştırdığı malı, vergiyi ve askerî temin ederdi. Devlette gevşeklik ve zayıflık baş gösterince emirleri dinlemez oldu. Kendi başına hareket edip kuvvet toplamaya başladı ve en nihayetinde kendi beyliğini kurdu.
Tâceddinoğlu ile aynı dönemde kurulan Hacı Emirli Beyliği bir süre sonra kendi aralarında (oğlu Süleyman bey) de güç mücadelesine girdi. Bunun haricinde ileriki dönemlerde Eretna Devletinin tahtına oturmuş olan Kadı Burhanedin ile de sık sık karşı karşıya gelerek savaştı. Hacı Emir Bey'i hastalanıp yerini oğlu Süleyman Bey'e bırakmış, iyileştiğinde tahtı geri almak istemişti. Bu nedenle baba oğlun arası açılınca bunu fırsat bilen Tâceddin Bey onlara saldırarak yerlerini almak istedi. Bunun üzerine Süleyman Bey çareyi Kadı Burhaneddin'den yardım istemekte buldu. Kadı bu talep üzerine Selçuklulardan beri devam eden bir gelenek olarak ilim ehlinin başı olan Şeyhülislam Şeyh Yar Ali'yi Tâceddin Bey'in yanına göndererek onu uyardı.
Yaklaşık 12.000 km²'lik bir alana yayılan beylik 1335'e kadar İlhanlı Devleti'ne, sonra Eretna Devleti ve Kadı Burhaneddin Devleti'ne tâbi oldu. 1393'ten sonra ise Osmanlı Devleti'ne bağlandı ve 1425'te tamamen Osmanlı topraklarına ilhak edildi.

Türkistan Millî Özerk Hükûmeti, Türkistan Millî Muhtar Hükûmeti, 1917'de Rus devriminin meydana geldiği dönemlerde eski Hive, Hokant ve Buhara hanlıklarının topraklarının üzerinde özerkliğini ilan eden ve ileride diğer iki Türki bölgeyle (Alaş Orda ve İtil-Ural)birleşmeyi öngören hükûmet.
Türkistan özerk hükûmeti bir cedidçi olan Mustafa Çokayev tarafından kurulmuştu ve meclis Hive, Hokand ve Buhara halklarının temsilcilerinden oluşuyordu. Cedidciler, Pan-Türkist ve Pan-İslam görüşler barındırmaktaydı.
Cedid reformcularının geçici hükûmeti olarak da tanımlanan oluşum, Hokant'ı başkent olarak göstererek Türkistan'ın özerkliğini deklare etti. Rusya, Taşkent'teki birliklerini hemen Hokant üzerine yöneltti ve Hokant'taki yeni hükûmetini kırmaya çalıştı. Kısa bir süre sonra, Buhara ve Hive toprakları üzerinde kurulu olan yarı-özerk devlet ortadan kaldırıldı. Özerklik ve Bağımsızlık yanlısı Türkistan kuvvetleri lav edildi. Özerklik ve Bağımsızlık yanlısı Türkistanlılar, Basmacı isyanlarına başladılar. Ancak Basmacı isyanı 1924'e değin etkinliğini korudu.
Türkistan özerk hükûmeti; daha ileri de Kazak Hanlığı (Alaş Orda), Tatar ve Başkırtlar (İtil-Kama) ve Orenburg Türkleri ile birleşme öngörülüyordu. Buna bağlı olarak, yine Çokayev önderliğinde Kazak-Kırgızlar tarafından kurulmuş olan Alaş Orda hareketi ile sıkı bir iş birliği içindeydi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulmuş olan Jön Türkler harekâtı ve İtil-Kama bölgesinde Mir Sultan Galiyev tarafından kurulmuş olan Türk-Tatar Komitesi ile sıkı iş birliği yapmaktaydılar.
1917 sonlarında ve 1918 başlarında biçim değiştirerek Orta Asya'ya geri gelen Sovyet Rusya birlikleri bu özerk devlete son vermiştir. Türkistan özerk hükûmeti topraklarında 1918 yılında Türkistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur.Sovyet Rusya'nın bundan sonraki politikası eski hanlıkları birbirinden farklılaştırarak ayrı uluslar yaratmak olmuştur.

Türkistan Müslüman Konseyi

Uygur Kağanlığı (Eski Türkçe: 𐱃𐰆𐰴𐰕:𐰆𐰍𐰕:𐰉𐰆𐰑𐰣, Toquz Oγuz budun, Tang dönemi isimleri, modern Hanyu Pinyin ile: Geleneksel Çince: 回鶻 ; Basitleştirilmiş Çince: 回鹘 ; Pinyin: huíhú veya Geleneksel Çince: 回紇 ; Basitleştirilmiş Çince: 回纥 ; pinyin: huíhé), 8.ve 9. yüzyılların ortaları arasında yaklaşık bir yüzyıl boyunca var olan bir Türk imparatorluğuydu. Çinliler tarafından Jiu Xing (Dokuz klan), dokuz Oğuz veya Dokuz Tuğluk olarak adlandırılan bir kabile konfederasyonuydu.

Çin kaynaklarında Huei-ho, Wei-ho, Huei-hu, Wei-qu-er vb. şekilde görülen Uygur adının anlamı 974'te yazılan Chiu Wu-tai-shih'de şahin süratiyle dolaşan ve hücum eden şeklinde açıklanmaktadır. Fakat bunun bir yakıştırma olduğu bellidir. Etimolojik olarak Uygur adının uy (takip etmek)+gur (Salgur gibi) tarzında ortaya çıktığı ileri sürülmüş ise de, o tarihlerde kullanılan Türkçe'de de "takip etmek" manasındaki eylem kökünün "ud-" biçiminde olduğu antitezinden hareketle sözcüğün oy (oymak, baskı yapmak) + gur ve kuvvetli bir olasılıkla uy (akraba, müttefik)+ gur şeklinde türediği savunulmaktadır. Nitekim tarihsel süreçte ortaya çıkan "On Uygur" federatif adının "On Müttefik" manasına kullanılmış olma olasılığı tarihsel gerçeklik açısından ağır basar.
Uygur adıyla ilgili bir diğer mesele ise İslam kaynaklarında her zaman ve Çin kaynaklarında bazen kendilerine verilen Dokuz Oğuz adının kökeni ve ne şekilde ortaya çıktığıdır. Aslında Uygurlar'dan ayrı bir budun (boylar birliği, ulus) olan dokuz Oğuzlar, Göktürk siyasi otoritesinin dayandığı topluluk idi. Bu anlamda ayrı bir etnik yapı oluşturmayıp kendiliğinden Türk budununu oluşturan boylara verilen isimdi.
Zaten Çin kaynaklarında kendilerinden Türklerin dokuz kabilesi, Göktürkler'den ise "dokuz kabilenin Türkleri" diye bahsedilmesi; nitelik yönünden benzerliği ortaya koymaktadır. İşte bu Dokuz Oğuz boylarına -başka bir deyişle- dokuz adet Oğuz boyuna, dokuz oymaktan oluşan- Uygur boyunun eklenmesiyle "On-Uygur" denilen siyasal birlik ortaya çıkmıştır ve böylece Uygur adı ile Dokuz Oğuz adı birlikte ve bazen karıştırılarak kullanılagelmiştir.
Çin kaynaklarına göre Dokuz Oğuz boyu şunlardır: Huihe (Yaglakar) (Uygur), Bugu, Hun, Bayırku, Tongra, Ch'i-pi, A-pu-sse, Sijie, Ku-lun-wu-ku. Çin kaynaklarına göre Uygur devletini Dokuz Oğuz boyu birleşerek Huihe (Yaglakar) boyu (uruğu) önderliğinde kurmuştur.

657'de Batı Türk kağanlığı Tang hanedanı tarafından yenildi ve ardından Uygurlar Tang hanedanlığına sığındı. Bundan önce Uygurlar, 627'de Tibet İmparatorluğu'na ve Türklere karşı savaştıklarında Tang ile ittifak kurma eğilimi göstermişlerdi.
742'de Uygurlar, Karluklar ve Basmiller İkinci Türk Kağanlığı'na isyan ettiler.
744'te Basmiller, başkent Ötüken'i ele geçirdi ve hüküm süren Özmiş Kağan'ı öldürdü. Aynı yıl içinde Basmillere karşı bir Uygur-Karluk ittifakı kuruldu ve onları yendiler. Uygur kağan'ın kişisel adı Qulluğ Boyla'ydı (Çince:骨力裴羅). Tüm kabilelerin en yüksek hükümdarı olduğunu iddia ederek Kutlug Bilge Kül Kağan (Şanlı, bilge, kudretli kağan)unvanını aldı. Başkentini Ordu-Balık'ta kurdu. Çin kaynaklarına göre, Uygur İmparatorluğu toprakları "doğu ucunda, Şivey topraklarını, batıda Altay Dağları'nı, güneyde Gobi Çölü'nü kontrol altına aldı, böylece eski Hiung-nu'nun tüm topraklarını kaplamış oldu".
745'te Uygurlar Göktürklerin son kağanı Kulun Beg'i (白眉可汗 鶻隴匐) öldürdüler ve başını Tang'a gönderdiler.
Altın Çağ
747'de Kutluk Bilge Kül Kağan öldü ve yerine en küçük oğlu Bayan Çor Kağan geçti. Tang ile bir dizi ticaret karakolu inşa ettikten sonra, Kağan sermayeyi Ordu-Balık ve Bay Balık'i inşa etmek için kullandı. Yeni kağan daha sonra tüm bozkır halklarını bayrağı altına almak için bir dizi sefer başlattı. Bu süre zarfında imparatorluk hızla genişleyerek Sekiz Oğuzları, Kırgızları, Karlukları, Türgeşleri, Dokuz Tatarları, Çikleri ve Basmilleri Uygur egemenliğine soktu.

 
755'te An Luşan, Tang hanedanına karşı bir isyan başlattı ve Tang İmparatoru Suzong, 756'da Bayançur Han'dan yardım istedi. Kağan bunu kabul etti ve en büyük oğluna Tang imparatoruna askerlik hizmeti vermesini emretti. Yaklaşık 4.000 Uygur atlısı, 757'de Çang'an ve Luoyang'ı geri almak için Tang ordularına yardım etti. Luoyang'daki savaştan sonra Uygurlar şehri üç gün boyunca yağmaladılar ve ancak büyük miktarda ipek çıkarıldıktan sonra durdular. Yardımları için 20.000 rulo ipek gönderdiler ve onlara onursal unvanlar verdiler. Buna ek olarak, at ticareti her at için 40 rulo ipeğe sabitlendi ve Uygurlara Çin'de kalırken "misafir" statüsü verildi. Hanedanlar karşılıklı evlilikler yaptılar. Uygur prensesi bir Tang prensiyle evliyken Bayançur Han ise Prenses Ninguo ile evlendi.
758'de Uygurlar yönlerini Kuzey Yenisey Kırgızlarına çevirdiler. Bayançur Han, bir Kırgız ordusunu katletmeden ve Kağanlarını idam etmeden önce ticaret karakollarından birkaçını yok etti.
759'da Uygurlar, isyancıları bastırmak için Tang'a yardım etmeye çalıştı ancak başarısız oldu. Bayançur Han öldü ve yerine oğlu Tengri Bögü Kağan geçti. 762'de Tengri Bögü, Tang'ı 4.000 askerle işgal etmeyi planladı, ancak müzakerelerden sonra taraf değiştirdi ve Luoyang'daki isyancıları yenmelerine yardımcı oldu. Savaştan sonra Uygurlar şehri yağmaladılar. Halk korunmak için Budist tapınaklarına kaçtığında Uygurlar onları yakıp yıktı ve 10.000'den fazla kişiyi öldürdü. Yardımları için Tang, gitmeleri için 100.000 parça ipek ödemek zorunda kaldı. Sefer sırasında kağan, onu Maniheizmle tanıştıran rahiplerle karşılaştı. O zamandan beri Uygur Kağanlığı'nın resmi dini Maniheizm oldu.

779'da Bögü Kağan, Soğd saraylarının tavsiyelerine dayanarak Tang hanedanlığı'nı işgal etmeyi planladı. Ancak Tengri Bögü'nün amcası Tun Baga Tarkan bu plana karşı çıkarak onu ve "Kağan'ın ailesi ve Soğdlar arasından yaklaşık iki bin kişiyi öldürdü." Tun Baga Tarkan, Alp Kutlu Bilge ("Muzaffer, şanlı, bilge") unvanıyla tahta çıktı ve kağanlığın birliğini güvence altına almak için tasarladığı yeni bir dizi yasa uyguladı. Saltanatı sırasında Maniheizm bastırıldı, ancak halefleri onu resmi din olarak ilan etti.
780'de Çang'an'dan haraç alarak ayrılırken bir grup Uygur ve Soğd öldürüldü. Tun tazminat olarak 1.800.000 ip talep etti ve Tang bu tutarı altın ve ipek olarak ödemeyi kabul etti.

Türk boyları arasında tarım toplumunun ilk örnekleri bu dönemde görülür. Tarım yapabilmek için şehirler kurulmuştur. Göçer hayatın izin vermediği kültür birikimi sağlanmıştır. Günümüz Türk devletlerine varan birçok özellik ilk olarak Uygurlarda görülür. İbn Fadlan Dönemin seyyahlarında Uygur kültürünün zenginliğinden bahsedilmiş, birçok dinin bir arada yaşaması betimlenmiştir. Türklerin ata dini olan tengricilik ile budizm, maniheizm, nesturi hristiyanlık bir arada ve problemsiz şekilde yaşamaktaydı. Devlet özellikleri açısından Çinlilerce ilginç bulunup, incelemek için elçiler yollanıyordu. Budizme geçiş de Çinli elçiler vasıtasıyla olmuş, Uygurlar diğer kültürler altında ezilmemek için dünyada pek kabul görmeyen maniheizmi tercih etmiştir. Mani dini yine Bögü Kağan zamanında resmî din hâline gelmiştir. Sonunda budist yoğunluklu, diğer dinlerin de rahat yaşandığı bir devlet ortaya çıkmıştır. İlk hukuk, sivil örgütlenme, vergi, spor, müzik terimler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bozkır hayatının anarşik yapısına karşılık Uygurlarda hoşgörü ve refah içinde yaşanıyordu. Bu özellikler o dönemden kalan binlerce hukuk, sivil ve devlet yazmalarında görülebilir.
İlerleyen dönemlerde Kansu'da yaşayan Uygurlar Buda dinine geçtiler. Uygurlar ilk zamanlar Göktürk alfabesini kullanmış daha sonra ise Uygur alfabesini geliştirmişlerdir. Moğol devlet teşkilatında görev alan Uygur asıllı insanların etkisiyle Uygur harfleri Moğal ve Mançurların da yazısı hâline geldi. Uygur yazısı Fatih Sultan Mehmed zamanında da İstanbul'daki sarayda öğretilmiştir. Fatih'in "Otluk Beli Fetihnamesi" Uygur harfleriyle ve Doğu Türkçesiyle yazılmıştır. Uygurlara ait matbaa ve kâğıt tezgâhlarının olduğu da bilinmektedir.

Kutluk Bilge Kül Kağan (Gulipeilo, Guli-pei-lo veya Ku-tu-lu Pi-Chia Chüeh Ko-han) (744-747), Tang Hanedanı tarafından kendisine gä Kül Qağan) (747-759) Gulipeilo'nun birinci oğlu Moyunçor Kağan,
Tengri Kağan (Tängri Qağan) (759-779) Gulipeilo'nun ikinci oğlu Bögü Kağan,
Tengri Kağan 762 yılında Mani (یین مانی Āyin e Māni; 摩尼教, Móní Jiào) dinine dönmüş, daha sonra yeğeni Tun Bağa Tarkan tarafından öldürülmüştür.

Alp Kutluk Bilge Kağan (Alp Qutluğ Bilgä Qağan) (Tun Bağa Tarkan) (779-789), 788 yılından sonra Çinliler Uygurlara Huihe (回紇 huíhé) yerine Huigu (回鶻 huígu) ismini vermişlerdir,
Külüg Bilge Kağan (Külüg Bilgä Qağan) (789-790) Alp Qutluğ'un birinci oğlu,
Kutluk Bilge Kağan (Qutluğ Bilgä Qağan) (790-795) Alp Kutluk'un ikinci oğlu, yaşı küçük olduğundan ülkeyi general Kutluk yönetmiştir.
Ay Tengride Ülük Bulmış Alp Kutluk Bilge Kağan (Ay Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Qutluğ Uluğ Bilgä Qağan) (795-805),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Külüg Bilgä Qağan) (805-808),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängri-dä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (808-821),
Gün Tengride Ülük Bulmış Alp Küçlük Bilge Kağan (Kün Tängridä Ülüg Bulmıš Alp Küčlüg Bilgä Qağan) (821-824),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Bilgä Qağan) (Kasar Tegin) (824-832),
Ay Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan (Ay Tängridä Qut Bulmıš Alp Külüg Bilgä Qağan) (832-839) yardımcısı Kürebir'in batı'dan gelen Şato üç Türk boyları ile işbirliği yaptığını duyunca intihar etmiştir, ayrıca 839 yılında çok sert kış olmuş hemen hemen tüm hayvan sürüleri yok olmuş, Uygurların yaşam koşulları çok zorlaşmıştır.
Wuzong (Luji Qasar) + General Külüg Bağa (839-840).

Yarkand Hanlığı (Arapça: ماَملاَكاَتي ياَركَند, mamlakati Yarkand, mamlakati Moghuliya, mamlakati Saidiya veya Seidiye Hanlığı) de denilen Doğu Türkistan'da 1514 ile 1680 yılları arasında Altışehir (Altıshahr) olarak bilinen Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu ve Uçturfan gibi şehirleri içine alan bölgede egemenlik sürmüş bir hanlıktır.

Yarkent Hanlığı'na önceleri tarihi Kaşgar şehri, daha sonra da Yarkent şehri başkentlik yapmıştır. Hanlığın genel ruhani havası felsefeye bağlı, gizemci bir özel inanış ve anlayış egemen olduğu için, hanların ve devlet adamlarının askeri ve siyasi fikirleri sınırlı kalır. Dünyada ve komşularında oluşan değişiklikleri izleyemezler. Bu yüzden Seidiye Hanlığı siyasi ve askeri bakımından komşuları ile yarışa bilecek düzeye ulaşmamışlardır.

Çağatay Han'ın (Moğolca: Цагадай, Tsagaday, Farsça: چغتاى خان Chaghatāī khān) on üçüncü kuşaktan torunu aynı zamanda büyük Timur'un beşinci kuşaktan torunu Babür’ün dayısı olan Ahmet Alca Han’ın oğlu Said Han (1484-1533), uzun bir müddet Babür ile kader birliği yaptıktan sonra halkın da yardımı ile Kaşgar, Yarkent, Hotan şehirlerini ele geçirir ve 1514’te Yarkand Hanlığını kurar.

Said Han devletini güçlendirmek amacıyla birtakım düzeltme girişimlerinde bulunur. Aksu gibi verimli topraklara göç girişiminde bulunur. Hazineden halka mülk dağıtır. En önemlisi halkın iktisadi durumunu düzeltmek için on yıl kadar süre bir zaman içinde, halk vergiden özgür tutulur. 
Aksu’nun kuzey doğusu ile Bay’ın batısındaki Arbat (Aravan) denilen yerde, 1516 yılında Said Han abisi Mansur Han ile görüşür ve aralarında Altı Şehir’deki bu hanlığı beraber yönetmek için bir antlaşma yapılır, bu görüşmede tarihçi Mirza Muhammet Haydar Duğlat’da bulunur.
Sultan Said Han Tibet Budistlerine karşı İslam dini uğruna savaş yolculuğuna çıktığı zaman, Astım  hastalığından 2 Temmuz 1533 günü 48 yaşında ölür. Bu Hanlık önce Kaşgar’ı sonra Yarkent’i başkent edinir. Başkentinin adıyla "Yarkand Hanlığı" veya kurucusunun adıyla "Seidiye Hanlığı" olarak bilinen bu hanlık, gerçi kurucusu Moğol - Çağatay soyundan olsa bile Hanlık tamamen Türk-İslam geleneğine göre yaşatıldığı için hanlığa Çağatay hanlığı denilmemektedir. Eğer bu hanlığı kendine özgü bir yönü ile açıklamak gerekirse, en çarpıcı özgü bir yönü, hanlığın kuruluşundan başlayarak hocaların kuvvetli etkisi altında kalmasıdır.

Said Han'ın yerine geçen oğlu Reşidi Han (1533-1559) babasının bu parlak önemini devam ettirememiştir. Bu devrin en büyük rahatsızlığı ülkenin Uyguristan olarak bilinen doğu şehirleri ile Altışehir olarak bilinen Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu ve Uçturfan gibi batı şehirleri arasındaki arasında sürdürülen üstün olma mücadelenin büyüyerek düşmanlığa dönüşmesidir.
Bu durumdan istifade eden ve Moğolistan'da egemenliği ellerine geçirerek hem Çin istikametinde hem de Doğu Türkistan yönünde ilerlemek isteyen Kalmuklar (Jungarlar) sık sık Doğu Türkistan'ın doğu şehirlerine akınlar yapmaya başlamışlardır.
Mirza Muhammet Haydar Duğlat yazdığı esere devrin Yarkand Hanlığı'nın hükümdarı Sultan Said Han'ın yerine geçen oğlu Reşidi Han'ın adını vererek Tarih-i Reşidi onun adına sunnan Mirza Muhammet Haydar Duğlat bu devir olaylarını etraflı bir şekilde anlatır.

Reşidi Han'ın 1559'da ölümü üzerine onüç oğullarından biri olan Abdülkerim Han (1559-1591), kardeşlerinin desteği ile tahta çıkmıştır. Ne var ki, Abdülkerim Han bütün gayretine rağmen ülkenin yeniden şehir devletleri haline gelmesine ve birbiri ile uğraşarak hem memleketin hem de halkın zarar görmesine engel olamamıştır. Ülkesinin ve halkının bütünlüğünü sağlama ümidi ile Batı Türkistan’da yetişmiş büyük din alimlerinden Ahmed Kâsânî (Mahdum-ı Azam)'nin oğullarından Hoca İshak Veli’yi Doğu Türkistan’a çağırmıştır.
Hoca İshak Veli, bütün Doğu Türkistan’ı dolaşarak Müslümanların kardeş olduğunu birbirlerine yardım ederek ülkenin ve insanların birlik ve beraberliğini korumaları gerektiğini anlatmaya çalışmıştır. Hoca İshak Veli bu çalışmalarında bazı yönden başarılı olmuş ve ülkenin parçalanmaya gitmesine engel olmuştur.
Fakat Hoca İshak Veli’nin bu etkinlikleri ülkenin doğu illerinin hakimi olan Abdüllatif Han (1614-1624) tarafından, Abdülkerim Han’ın yerine geçen oğulları Muhammet Han ile Şecaeddin Ahmet Han ve Abdullah Hanlara egemenlik yönünden yarar sağlayacağı düşüncesiyle Ahmed Kâsânî (Mahmud-ı Azam)'nin ilk hanımından olan büyük oğlu Hoca Kalan (Muhammet Emin)’ı Yarkent'e çağırması Doğu Türkistan'ın yazgısına etki edecek olayların gelişmesine neden olmuştur. Çünkü bu iki kardeş Hocanın ölümünden sonra oğulları büyük bir çekişmeye girerek ülkeye fayda yerine zarar getirmişlerdir. Hoca İshak Veli’nin oğulları İshakiyye veya Karatağlık adıyla, kardeşi Hoca Kalan’ın oğulları da Afakiyye veya Aktağlık adıyla ayrı görüşleri savunan iki dini grup olarak kıyasıya savaşıma girmeleri ülkeyi yeni bir döneme sürüklemiştir ki bu döneme "Hocalar Devri" denmiştir.
Ülkeyi kendi egemenliğinde tutmak için Hoca İshak Veli'yi Doğu Türkistan'a yardıma çağıran Abdülkerim Han'ın bu hareketi yalnız dini konularda değil, aynı zamanda siyasi alanda da olayların hızla gelişmesine neden oldu. Ülkenin doğu illeri ile batı illeri arasında bozulan birliği yeniden kurmak mümkün olmadı. Abdülkerim Han 1591'de öldüğü zaman ülkenin durumu bu birlikten oldukça uzaktı.
Abdülkerim Han'ın ölümünden sonra sıra ile yerine geçen oğulları önce Muhammet Han, sonra Şecaeddin Ahmet Han ve en son Abdullah Han, Yarkand Hanlığını yönetmişlerdir.

Abdülkerim Han'ın vefatından sonra yerine geçen, oğlu Muhammed Han (1591-1609), yeğeni Abdürrahim Han'ı Çalış- Kaşgar - Turfan yörelerine genel vali olarak gönderir. Bu arada Abdürreşid Han'ın torunlarından Hudanbende Sultan'ın, Kazak Türklerinin lideri Teveke Han'ın yardımıyla Çalış ve Turfan'ı işgal etmesi ülkede var olan siyasi huzursuzluğu daha da artırmıştır.
Güç duruma düşen Abdürrahim Han, amcası Muhammed handan yardım isteyince, Kalmuklara müracaat ederek Hudabende Sultan'ın ülkeden çıkarılmasını istedi. Kalmukların bir ricaya isteğe uyması üzerine Hudabende Sultan geçici bir süre için ele geçirdiği Çalış ve Turfan'dan çıkarıldığı gibi kendisi de yakalanarak Abdürrahim Han'a teslim edildi. Sonunda din bilgininin ricası ile Hudabende serbest bırakılmış ve Yarkent yöresine gönderilmiştir. Bu arada Kalmuklarla dostluğu ilerleten Abdürrahim Han, Kalmuk önderi Düreng Tayşi'nin kızı ile evlenerek onlarla akrabalık kurmuştur. Abdürrahim Han'ın Kalmuklu Hanımından doğan oğlu Abdullah ileride Doğu Türkistan'a son parlak devrini yaşatacaktır.

Abdullah Han döneminde (1638-1668) kuzey komşuları olan Kalmuklar (Kalmukça: Хальмгуд)'ın büyük bir askerî güce sahip olduğu bilinmektedir. Buna karşı önlem alınırsa da iş işten geçmiş, her şey Abdullah Han'ın aleyhine, genel olarak Seidiye Hanlığı'nın aleyhine işlemiştir.

Abdullah Han'nın kardeşi Karatağlık hocalarını destekleyen İsmail Han tahta çıktıktan sonra, Aktağlık hocaların önderi Afak Hoca ile anlaşamaz, onun nüfuzunu kırmak için sınır dışı eder, Hoca Batı Türkistan şehirlerinden ve küçük yerleşim yerlerinden geçerek uzun bir seyahatten sonra Keşmir yoluyla Çin'e ulaşmıştır. Appak Hoca Kaşgar'dan sürüldükten sonra Galdan Kuntaycı'ya sığınmış, Galdan 1679'da Appak Hocayla beraber 60 000 askeri alarak Altışehre hareket etmiştir. Appak Hoca müridlerinin de yardımıyla Doğu Türkistan'ı Galdan'ın yardımıyla Yedişehri ele geçirmiştir. Appak Hoca, Kalmukların askerleriyle Yarkent Hanlığına gelerek Aktağlık hocaların da yardımıyla tahtı ele geçirmiş, böylece Yarkent Hanlığı fiilen yıkılmıştır.

Yarkent Hanlığı zamanında devletin başında Han bulunmakta, kendilerine bağlı olan toprakları ikta olarak Handan sonra en yetkili yönetici sultan (handan sonra tahta geçecek oğlu)'lara verilirdi.

Said Han, d.1487, 1514-1533
Abdürreşid Han, d.1509, 1533-1544
Abdülkerim Han, 1559-1591
Muhammed Han, 1591-1609
Şecaeddin Ahmet Han, 1609-1638
Abdullah Han, 1638-1668
İsmail Han, 1668-1680

Mansura Haidar (çevirmen) (2002), Mirza Haidar Dughlat as Depicted in Persian Sources
Saray Mehmet, Doğu Türkistan Tarihi (Başlangıçtan 1878'e kadar), Bayrak Matbaacılık, İstanbul-1997
Kurban İklil, Doğu Türkistan İçin Savaş, TTK Yayınları. Ankara-1995
Özkan Nevzat, Türk Dünyası Nüfus Sosyal Yapı Dil Edebiyat, Geçit Yayınları Kayseri-1997
Hayit Baymirza, "Doğu Türkistan’ın Türk Dünyası’ndaki Önemi", Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayfa 145
Gömeç Saadettin, Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları,
B.Babajanov, Biographies of Makhdum-i A'zam al-Kasani al-Dahbidi, Shaykh of the Sixteenth-Century Naqshandiya [1] (İngilizce)
Kadir Tuğ, Doğu Türkistan’da Hocalar Dönemi, Bişkek 2004, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih (Genel Türk Tarihi) Anabilim Dalı, Yükseklisans tezi.
Konuralp Ercilasun, Ch’ıng Hanedanı Zamanında Kaşgar, Ankara 2003.

Yugurlar veya Sarı Uygurlar (Batı Yugurca: Yogïr ya da Sarïg Yogïr, Doğu Yugurca: Yogor ya da Šera Yogor; Sarïg ve Šera = Sarı; Çince: 裕固族; pinyin: yùgù zú) bir Türk etnik grubu ve Çin'in resmi olarak tanınan 56 etnik grubundan biridir, 2000 nüfus sayımına göre 16.719 kişilerdir. 2020 nüfus sayımına göre ise 14.706 Yugur vardır. Yugurlar  çoğunlukla Çin'in Kansu eyaletindeki Sünen Yugur Özerk bölgesinde yaşamaktadırlar. Çoğunlukla Tibet Budizmine inanmaktadırlar. Yugurların çoğu Türk dili, doğu eyaletlerinde ise Moğolca ve Çince konuşurlar.

2000 nüfus sayımında toplam Yugur nüfusu 13.719 olarak kaydedilmektedir. Nüfusun %90'ı Gansu Eyaletinin Sunan Yugur Özerk İlçesinde, geri kalan kısım Jiuquan kentine bağlı Huangnibao beldesinde yaşamaktadır.

4.600 kişi Türk dillerinden Batı Yugurcayı, 2.800 kişi Moğol dillerinden Doğu Yugurcayı ve diğerleri ise Çinceyi konuşmaktadırlar.

Budizm'in Tibet koluna bağlıdır, ayrıca Şamanizm'den kalma kimi uygulamaları sürdürmektedirler.

Çin kaynaklarına dayalı olarak Yugurların, dolayısıyla en eski Türk kavimlerinin kısa tarihine değinilir. Buna göre Eski Sibirya halklarından 高車 Gaoche veya 敕勒 Chile boyundan olan 丁零 Dingling boyu memleketlerinden su ve otlak aramak amacıyla Han Hanedanı (MÖ 206- MS 220) döneminde oradan oraya göç etmişler, sonunda da Moğolistan bozkırlarına yerleşmişlerdir.
Kuzey ve Güney Hanedanları (MS 420-MS 589) döneminde Chile boyu Heşi/Gansu koridoru bölgesine yerleşmeye başlamış ve tarihleri de böyle başlamıştır. Chilelerden kopan Yuanhe boyu 祁連山 Qilian Dağları eteklerine gelmiş, buraya yerleştikten sonra da 回紇 Huihe (Uygur) adını almışlardır. İşte bunlar Yugurların atalarıdır. İlk önce 756'da, sonra da 758 ve 821'de Huihe (Uygur) Hanları Tang Hanedanından prenseslerle evlenmişlerdir (“kunçuy” 公主 gongzhu). Bu evlilik Huiheler (Uygurlar) ile Tang Hanedanı arasında uzun süreli bir barışın da vesilesi olmuştur.  Bu evliliğe ilişkin bazı tasvirler Dunhuang mağaralarındaki duvar resimlerinde de tasvir edilmiştir.  840'ta Huiheler adlarını Çevik Şahin'e çevirmişler, sonra da 回鶻 Huihu/ Uygur adını almışlardır. Uygurları oluşturan en güçlü grup ise Yağlakarlar olup Heşi/Gansu koridorunun en güçlü kavimlerindendirler. Tarihte 甘州 回 鶻 Ganzhou Huihu/Kançuv Uygurları olarak bilinirler. Tang Hanedanı döneminde, 300 yıla yakın bir süre Huihular hayvancılığın yanı sıra ticaretle de ilgilenmişler, ipek yolunun güvenliğini sağlamışlar, böylelikle de Doğu'yla Batı'nın ticaretine katkıda bulunmuşlardır. Bölgede 10. yüzyılın ortasına doğru Karahanlılar ortaya çıkmıştır. Tang Hanedanının da 10. yüzyıl başlarında sona ermesi ile Çin'de de Song Hanedanı kurulmuş, Huihular ile ilişkiler aynı şekilde devam etmiştir. Kuruluşlarının üzerinden bir buçuk yüzyıl geçmeden Kançuv Uygur Devleti'nin varlığına Tangutlar son vermişlerdir. Bunun ardından da yavaş yavaş devleti oluşturan boylar dağılmaya başlamıştır. Yugurların bilinen anlatıları arasında genç bir kız olan 薩里瑪珂 (萨里玛 珂) Sali Make'nin hayatını anlatan destan gelir. 600 yıldan beri ağızdan ağıza anlatılan bu destan çok saygı duyulan bir kahramanın acıklı hikâyesini anlatır. Yugur kızları onun anısına bugün de çok süslü şapkalar, elbiseler dikerler ve giyerler.
Yugurlar Ming Hanedanı (1368-1644) zamanında ve sonrasında Qilian/ Çilian dağlarına ve çevresine yerleşirler. Bu bölgeye yerleşen Yugurlar 黃番 Huangbo adını alırlar.Yugurlar Qing/Mançu Hanedanı döneminde, İmparator Kangşi zamanında yedi kola ayrılır.
Batı Yugurcayı konuşanlar Uygur Kağanlığı'nın yıkılışından sonra güneye inerek Gansu'ya yerleşerek Kansu Uygur Krallığı (870 - 1036)'nı kurduğu düşünülmektedir. Bu krallıkta Mani dini ve Budizm yayılmıştır. Daha sonra bu krallık Tangutlar tarafından yıkılmıştır. Yugurlar 1696 yılında Qing hanedanı döneminde Çin yönetimine girmiştir.
Doğu Yugurcayı konuşanların ise 13. yüzyılda kuzeyden Çin'e indiği düşünülmektedir.

Uygur Kağanlığı
Karahoca Uygur Krallığı
Kansu Uygur Krallığı

Çin Halk Cumhuriyeti resmî sitesi "Yugurlar"14 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Batı Yugurlar hakkında bilgiler 7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Orijinal Batı Yugurca metinler ile İngilizce çevirileri ve dilbilgisi

Zengîler (Arapça: زنكيون, romanize: Zangiūn), 12. ve 13. yüzyıllarda Mezopotamya ve Suriye'de hüküm sürmüş Türk  devletidir. İlk hükümdarı İmâdüddin Zengî'dir.
Musul'da İmâdüddin Zengî tarafından kurulmuş Zengî Devleti, onun ölümünden sonra oğulları arasında paylaşılmış, I. Seyfeddin Gazi ve Kutbüddîn Mevdûd Musul Beyliği'ni, Nûreddin Mahmud Zengî'yse Halep Beyliği'ni yönetmiştir. Zengîler, Oğuz Türkmenleri'nin Afşar boyundandır.

Zengîler, İkinci Haçlı Seferi'ni etkisizleştirmişler ve İslam dünyasını Haçlılar'ın istilasından korumuşlardır. Nûreddin Mahmud Zengî'nin komutanlarından Şirkuh'un yeğeni Selahaddin Eyyubi, Fâtımîler'e son vermiş, Nûreddin'in ölümünden sonra da Mısır'da Eyyûbîler devletini kurmuştur.
İmâdüddin Zengî 1144'te Urfa'yı fethetti ve Birinci Haçlı Seferi sonunda kurulan Urfa Kontluğu'na son verdi. Urfa'nın kaybedilmesi üzerine Avrupa, İkinci Haçlı Seferi'ne hazırlanmıştır. Zengîler'in Haçlılar ile mücadelesi İmâdüddin Zengî'nin ölümünden sonra da devam etmiş, Halep Beyi Nûreddin Mahmud Zengî ve ağabeyi Musul beyi Seyfeddin Gazi'yle ve 1148'de ağabeyinin ölümünden sonra yerine geçen küçük kardeşi Kutbüddîn Mevdûd ile birlikte hareket etmişlerdir. Zengîler Haçlılar'a karşı İslam cephesini birleştirmiş, İkinci Haçlı Seferi'nin etkisizleştirilmesine çalışmışlardır. Zengîlerin bu fedakarlıkları sonucu Haçlılar daha fazla ilerleme imkânı bulamayarak sahil şeridine sıkışıp kalmışlardır.
Nûreddin Mahmud, kısa süreliğine Haçlılar'ın eline geçen Urfa'yı ani bir baskınla 1146'da tekrar fethetti. 1149'da Antakya prensi Raymond'u öldürdü. Börilerin elinden Şam'ı aldı. 1153'te Yukarı Mezopotamya, Güneydoğu Anadolu ve Suriye'yi tek hakimiyet altında toplayarak sultanlığını ilan eden Nûreddin Mahmud, 1157'de Kudüs kralı III. Baudouin'i yenilgiye uğrattı. 1158'de Haçlılara yenildiyse de onları 1164'te Harim'de ağır bir bozguna uğrattı. Nûreddin Mahmud, Esedüddin Şirkuh ve Şirkuh'un yeğeni Selahaddin Eyyubi'yi Mısır'a göndermiş ve Fatımilerin Haçlılarla iş birliğine girmelerinin ve dolayısıyla Mısır'ın Kudüs Krallığı'nın kontrolüne girmesinin önünü kapamış, bilahare İslam dünyasında ikiliğe sebep olan Fâtımî Halifeliği'nin 1171'de yıkılmasını sağlayarak İslam birliğinin gerçekleşmesine önayak olmuştur. Selahaddin Eyyubi, Nûreddin Mahmud'un ölümüne kadar Mısır'da naiplik yapmış ve onun emirleri dışına çıkmamıştır.

Zengîler döneminde inşa edilen, eyvanlı avlulu plan şemasına sahip medreselerde kıble eyvanı genelde enine gelişen mekân düzeniyle cami olarak tasarlanmıştır. Bîmâristanlar da medreselerde olduğu gibi eyvanlı avlulu düzende ele alınmış yapılardır. Busra'da Vali Emînüddevle Gümüştegin tarafından 530 (1136) yılında yaptırılan Gümüştegin Medresesi'nde dört eyvanlı avlulu bir şema uygulanmıştır. Avlunun üzerinin kubbe ile örtülü olduğu bilinmekle birlikte özgün kubbe XIX. yüzyılda yıkılmıştır. Avluya üçlü açıklıkla bağlanan kıble eyvanı mescit şeklinde düzenlenmiştir. Bunun iki yanında ikişer kare mekân mevcuttur. Avluya yine üçlü açıklıkla bağlanan kuzey eyvanının iki yanında da geçişleri sağlayan birer dikdörtgen mekân vardır. Dımaşk'ta Nûreddin Mahmud Zengî'nin yaptırdığı Bîmâristan Kitâbesi'ne göre 1154 tarihlidir. Dört eyvanlı avlulu şemaya sahip yapıda mukarnas örtülü giriş holünün sağında, ortası havuzlu küçük bir avlu etrafında sıralanan yıkanma birimleri ve helâlar bulunmaktadır. Halep'te 1124'te yapılan Halâviyye (Haleviyye) Medresesi'nden sonra Nûreddin Mahmud Zengî tarafından 1150-1154 arasında inşa ettirilen bîmâristan da avlulu eyvanlı plan şemasında ele alınmış olup düzgün kesme taşla örülü duvarları, kitâbe kuşakları, taçkapı ve pencerelerle donatılmış görkemli cephesiyle dikkati çeker. Yine Halep'te 1164'te yaptırılan Şerefiye Medresesi ile, bugün çok harap olmakla birlikte 1168'de inşa edilen Hânü't-tütün Medresesi'nin de eyvanlı avlulu düzende olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şehirde Halep valisi Şâdbaht'ın 1193'te inşa ettirdiği Şâdbahtiyye Medresesi eyvanlı avlulu bir düzendedir. Yapının üç kemerle avluya açılan camisinde mermer ve porfirden imal edilmiş düğümlü geçmeli süslemeye sahip mihrap önemlidir.
Kapısı üzerindeki kitâbeden 1172'de inşa edildiği anlaşılan Dımaşk'taki Nûreddin Zengî Külliyesi, Nûriyye Medresesi ve Mescidi ile Nûreddin Zengî Türbesi'nden meydana gelmektedir. Medrese üç eyvanlı avluludur. Girişin karşısındaki batı eyvanında bulunan bir selsebil avlu ortasındaki havuzla bağlantılıdır. Güneyde enine dikdörtgen planlı mescit üç açıklıkla avluya bağlanmaktadır. Doğu yönündeki taç kapının solunda Nûreddin Zengî'nin türbesi yer alır. Çapraz tonozlu holden ulaşılan türbe kare planlı olup üzeri mukarnas dolgulu bir kubbeyle örtülüdür. Beden duvarları medresenin duvarlarını aşan türbenin üst örtüsü dıştan da mukarnaslı olarak belirginleştirilmiştir. Nûreddin Zengî'nin yine Dımaşk'ta 1170'te inşa ettirdiği Nûriyye Dârülhadisi'nin kuzey kanadı ile güneydeki cami bölümü ayakta kalmıştır. Bu dönemde şehirde yaptırılmaya başlanan Âdiliyye Medresesi daha sonra Eyyûbîler zamanında tamamlanmıştır. Musul'da Atabeg İzzeddin Mes‘ûd b. Mevdûd'un yaptırdığı İzziyye Medresesi yıkılmış olmakla birlikte medresenin bünyesi içinde bulunan İzzeddin Mesud Türbesi, daha sonra Bedreddin Lülü tarafından İmam Abdurrahman Türbesi diye adlandırılmıştır. Kare planlı türbe içten tromplarla geçişi sağlanan bir kubbe ve dıştan sekizgen kasnaklı kırık piramidal külahla örtülüdür. Taş malzeme ile inşa edilen türbenin çok süslü mermer mihrabı müzeye kaldırılmış, doğu yönündeki kapısı önüne de bir hazırlık mekânı eklenmiştir. Bu türbenin karşısında Atabeg Nûreddin Arslanşah'ın Şâfiîler için bir medrese yaptırdığı ve ölümünden sonra bu medreseye gömüldüğü bilinmektedir. Daha sonra Bedreddin Lü'lü'ün Ali'nin torunu İmam Muhassin Türbesi olarak ilân ettiği yapı zaman içinde değişikliğe uğramış olup bugün aynı adla cami olarak kullanılmaktadır. Yapının mermer mihrabı ve kubbesinin etek kısmı Zengî devrinden izler taşımaktadır. Sincar'da 1202'de Kutbüddîn Mahmud tarafından bir medrese yaptırılmıştır. Bu medreseye ait sekizgen gövdeli tuğla minare günümüze ulaşmıştır.

Şam'da Antakya Kapısı ardında yer alan yapı, doğu eyvanı üzerindeki mermer kitâbesine göre 1154'te Nûreddin Zengî tarafından yaptırılmıştır. Dımaşk'ın fethini takip eden süreç içinde tamamlanmış olan binanın daha sonra benzer kuruluşlara örnek teşkil edecek vakfiyesi de bu sırada tanzim edilmiştir. Zaman içinde yapıda önemli tamir ve tâdilâtlar yapılmıştır. Binanın içinde yer alan ikinci bir kitâbeden, yapının 1283'te Memlûk sultanı el-Melikü’l-Mansûr Seyfeddin Kalavun tarafından önemli ölçüde tamir ve tâdil ettirildiği, vakfiyesinin de yeniden düzenlendiği anlaşılmaktadır. Binanın süslemelerinin büyük çoğunluğu bu tamir ve tâdilâttan kalmıştır. Yapının orta avlusunun güneybatı köşesindeki kapısı üstünde yer alan stuko şebekenin binanın ilk süslemesinden kaldığı tahmin edilmektedir.
Merkezî bir avluya göre tanzim edilmiş dört eyvanlı plan şemasına sahip yapının köşelerinde dört büyük oda ve yanlarda ikişer küçük mekân yer almaktadır. Köşelerdeki odalar çapraz tonoz örtülüdür. İç avluya batı tarafından, görkemli görünüşü olan dış kapıdan geçilen bir giriş bölümünden doğrudan ulaşılmaktadır. Üzeri mukarnaslı sivri ve yüksek bir kubbe ile örtülü olan bu bölümün hemen bitişiğinde helâları ve abdest alma yerlerini ihtiva eden ortası havuzlu bir bölüm mevcuttur. Bu bölümün üstü de kubbeli olup ortasında bir açıklık yer almaktadır. Bu mekânla irtibatlandırılması mümkün olan ana binaya bağlı bir başka binanın da mevcudiyeti kuvvetle muhtemeldir.
Yapının dışarıya açılan cephesi sokağın durumuna uygun biçimde düzenlenmiştir. Mukarnaslı bir üst bölümle nihayetlenen taç kapı dikkat çekici bir görünüşe sahiptir. Geçmeli geometrik süsleme biçimi sergileyen taç kapının giriş bölümü göz alıcı bir girinti yapacak şekilde tanzim edilmiştir. Bu özellikleriyle kapının yeni etkilerle farklı kılınmış olağanüstü bir görüntüsü vardır. Taç kapıdan geçilerek ulaşılan giriş bölümünün üzerini örten mukarnaslı kubbe ve bu kubbeye geçişi sağlayan mimari düzenleme de Zengî mimarisi içinde yakın benzerleri bulunan bir uygulama olup farklı ve şaşırtıcı bir atmosferin meydana gelmesini sağlamaktadır.
Çok sayıda devşirme malzemenin de kullanıldığı binanın ana eyvanı Suriye'ye has kemerli ve at nalı biçimi profiliyle ilginç bir görüntü verirken batı eyvanının yan duvarında yer alan iki küçük kemerli kapıda hemen hemen aynı görüntü söz konusudur. Batı eyvanındaki mukarnas teşkilâtı da binanın orijinal süsleme anlayışının bir parçası olmalıdır. Yapı bugün Arap Tıp ve Bilimler Müzesi (Methafü't-tıb ve'l-ulûm inde'l-Arab) olarak hizmet vermektedir.

I. İmâdüddin Zengî (1127-1146)
I. Seyfeddin Gazi (1146-1149)
Kutbüddîn Mevdûd (1149-1170)
II. Seyfeddin Gazi (1170-1180)
I. İzzeddin Mesud (1180-1193)
I. Nûreddin Arslanşah (1193-1211)
II. İzzeddin Mesud (1211-1218)
II. Nûreddin Arslanşah (1218-1219)
Nâsırüddin Mahmud (1219-1222 ya da 1234)

I. İmâdüddin Zengî (1127-1146)
Nûreddin Mahmud Zengî (1146-1174)
Melik Salih İsmail Zengî (1174-1181)
II. İmâdüddin Zengî (1181-1183)

Nûreddin Mahmud Zengî (1154-1174)
Melik Salih İsmail Zengî (1174)

II. İmâdüddin Zengî (1171-1197)
Kutbeddin Muhammed (1197-1219)
İmadeddin Şehenşah (1219-1220)
Celaleddin Mahmud (1219-1220)
Fetheddin Ömer (1219-1220)

Muizzüddin Sancar Şah (1180-1208)
Muizzüddin Mahmud (1208-1241)
Mahmud Melik Zahir (1241-1250)

Çaka Bey veya Çağa Bey (Yunanca: Τζαχᾶς - Cahâs; ö. 1092), Selçuklu komutanı ve denizcisidir. 1071'deki Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından Selçukluların Anadolu coğrafyasına yayıldıkları dönemde Smirni merkezli bağımsız bir beylik kurmuştur. Türk tarihinin ilk donanmasını oluşturduğu için tarihteki ilk Türk amirali olarak kabul edilmektedir.
1071 yılı sonrasında Anadolu'ya yapılan Selçuklu akınlarına katılan ve 1078 civarında Bizans İmparatorluğu'na esir düşen Çaka Bey, İmparator III. Nikiforos'un dikkatini çekerek protonobilissimus ünvanıyla saraya alındı. 1081'de I. Aleksios'un imparator olmasıyla, kendisine verilen ünvan ve ayrıcalıkların geri alınması sebebiyle saraydan ayrıldı. Aynı yıl, İzmir tarihindeki ilk Türk hâkimiyetini sağladı. Bir müddet sonra sınırlarını genişleterek Ege Denizi'ndeki bazı adalar ile denizin kıyı şeridindeki bazı yerlerde hâkimiyet kurdu. 1092 yılı civarında, Abidos'u kuşattı, fakat Bizans İmparatoru I. Aleksios'un Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan'ı kışkırtması üzerine Kılıç Arslan tarafından öldürüldü ve kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı.

1071 yılında Büyük Selçuklu Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan Malazgirt Meydan Muharebesi sonrasında Bizans İmparatoru Romen Diyojen esir düşmüş, Anadolu'da Türkmen boyları tarafından kurulan beylikler ortaya çıkmıştı. 1080 yılında, Sivas merkezli olarak kurulan Dânişmendliler Beyliği'nin kurucusu Dânişmend Gazi'ye bağlı bir bey olarak, Batı'daki Bizans topraklarına düzenlenen akınlara katılan Oğuzların Çavuldur boyuna mensup Çaka Bey, 1078 yılı civarındaki akınların birinde Bizans'a esir düştü. Başkent Konstantinopolis'e götürülmesini takiben İmparator III. Nikiforos'un dikkatini çekerek saraya alındı ve kendisine protonobilissimus ünvanı verildi. Burada Yunanca da öğrenerek diğer bazı Türk esirler gibi sarayda iyi mevkilere yükseldi. 1081 yılında tahta İmparator I. Aleksios geçince kendisine verilen unvan ve ayrıcalıklar geri alındı ve saraydan ayrılarak Anadolu'daki Türkmenlerin arasına döndü.

Çaka Bey, Bizans ile Peçenekler arasındaki mücadeleden de faydalanarak 1081 yılında Bizans'ın elindeki Smirni'yi, yaklaşık 8.000 askeriyle ele geçirdi. Buradaki Rum ustaları kullanarak 40 parçalık bir donanma oluşturdu. Donanmanın oluşturulduğu 1081 yılı, aynı zamanda Türk Deniz Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Bizans'ın Balkanlar'da ve Peçenekler ile yaptığı çarpışmalardan haberdar olan Çaka Bey, Smirni merkezli beyliğinin sınırlarını genişletme amacı çerçevesinde, ilk olarak Klazomenai'i ele geçirdi. Ardından Fokaia'ya düzenlediği ilk saldırıda şehri topraklarına kattı. Bir süre sonra Lesbos'un yönetiminden sorumlu Alopus'a yazdığı mektuplarla, şehri terk etmemesi durumunda kendisini cezalandıracağını bildirdi. Bu tehditlerin ardından Alopus adayı terk ederken, Çaka Bey komutasındaki kuvvetler 1089'da, herhangi bir direnişle karşılaşmadan Mytilene şehrini ele geçirdi. Ancak adanın diğer tarafındaki Mithymna şehri, kuvvetli surları ve yapılacak saldırılara elverişsiz coğrafyası sebebiyle alınamadı. Lesbos'un Çaka Bey'in kontrolüne geçtiğini öğrenen Bizans İmparatoru I. Aleksios, derhâl adaya bir donanma gönderdi. Öte yandan Lesbos'tan ayrılan Çaka Bey ise 1090 yılında Chios'a düzenlediği ilk saldırı sonrasında adayı kontrolü altına aldı. Aynı yıl, Niketas Kastamonites komutasındaki Bizans kuvvetleriyle Chios'ta yapılan muharebeyi kazandı. Elde edilen bu mağlubiyetin ardından imparator, Konstantinos Dalassenos komutasındaki başka bir Bizans donanmasını Chios üzerine gönderdi. Adadaki kalenin Dalassenos tarafından kuşatılmasının ardından Smirni'den yaklaşık 8.000 Türkmen ile ayrılan Çaka Bey; 19 Mayıs 1090 günü, Chios ile Karaburun arasında kalan Koyun Adaları civarında yapılan deniz muharebesini kazanan taraf oldu ve elde edilen bu galibiyetin ardından bazı Bizans gemilerini ele geçirdi. Muharebenin ardından barış görüşmeleri için Dalassenos ile buluşan Çaka Bey, kendisine imparator tarafından Bizans ünvanları verilir ve kendi oğlunun imparatorun bir kızıyla evlenmesi kabul edilirse barışa hazır olduğunu ve zapt ettiği adaları geri vereceğini söyledi. Ancak bu talepler imparator tarafından kabul edilmedi. Çaka Bey Smirni'ye döndükten sonra Dalassenos Chios'u geri alsa da, 1090 yılı sonlanmadan ada yeniden Çaka Bey'in kontrolüne geçti. 1090 ve sonrasında ise Rodos ve Samos adalarında hâkimiyet kurdu.

Gücünü artırdıktan sonra kendisine imparator ünvanı veren ve Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşatma amacı güden Çaka Bey; bu doğrultuda, imparatorluğun doğusunda yer alan Türk boyu Peçenekler ile temasa geçti. Öte yandan bir başka Türk boyu Kıpçaklar ile anlaşan İmparator I. Aleksios, 29 Nisan 1091 tarihinde, kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere Peçenekleri kılıçtan geçirdi ve bu tehlikeyi ortadan kaldırdı. Hemen sonrasında ise Nicaea'da tahta geçen Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ile ilişki kurdu. Diğer taraftan Çaka Bey de kızını I. Kılıç Arslan ile evlendirmişti.
1092 yılında I. Aleksios, Konstantinos Dalassenos yönetimindeki donanma ile İoannis Dukas komutasındaki kara ordusunu Çaka Bey'in üzerine gönderdi. Bizans kuvvetleri Çaka Bey'in kardeşi Yalvaç'ın yönetimindeki Lesbos'u kuşatırken Çaka Bey ise donanmasıyla birlikte ada açıklarında mevzilenmişti. Üç ay kadar süren mücadeleler sonrasında Çaka Bey, Smirni'ye serbest dönebilme şartıyla adayı terk etti. Hemen ardından Bizans donanması Samos'u da geri alarak Konstantinopolis'e döndü. Bir müddet sonra, Bizans donanmasının Girit ve Kıbrıs'taki isyanlarla uğraşmasını fırsat bilen Çaka Bey, Ege adaları üzerinde yeniden hâkimiyet kurdu ve Çanakkale Boğazı'na kadar Batı Anadolu'yu kontrolü altına aldı. Aynı yıl içerisinde Adramytteion'u ele geçirmesinin ardından, Abidos'u kuşattı. Bunun üzerine I. Aleksios, Çaka Bey'in hem Bizans hem de Selçuklular için bir tehlike olduğunu savunarak I. Kılıç Arslan ile Çaka Bey'e karşı bir ittifak kurdu. Abidos kuşatması esnasında Bizans donanması denizden, Selçuklu ordusu ise karadan Çaka Bey'e karşı harekete geçti. İki devlet arasındaki ittifaktan haberi olmayan Çaka Bey, I. Kılıç Arslan ile bir görüşme talep etti. Kendisini merasimle karşılayan I. Kılıç Arslan, verilen ziyafet sırasında kılıcını çekerek Çaka Bey'i öldürdü.

Çaka Bey'in ölümünün ardından I Aleksios, I. Kılıç Arslan'ı Nicaea'dan çıkarmak ve olası Türk saldırılarını püskürtmek için Avrupa'daki Hristiyan devletleri harekete geçirdi ve Birinci Haçlı Seferi'nin başlamasını sağladı. 1097 yılında şehri ele geçiren Haçlılar, burayı Bizans'a teslim etti. Anadolu'nun içlerine doğru ilerleyen Haçlılar Dorlion'da yapılan muharebede Selçukluları mağlup ederken, Smirni'ye saldıran Bizans kuvvetleri de şehri karadan ve denizden kuşattı. Buradaki Türk kumandan şehri teslim etmesine rağmen, 1097 yazında 10.000 kadar Türk kılıçtan geçirildi. Bir başka Türk beyi Tanrıvermiş'in elinde bulunan Ephesos'u da teslim alan Bizans ordusu, esir edilen yaklaşık 2.000 Türk'ü adalara dağıttı.
Çaka Bey'in Türkmenleri ise önce Polybotum, sonrasında ise Filadelfiya civarına çekildi. Filadelfiya'nın da Bizans tarafından alınmasının ardından ise bu Türkmenler daha da doğuya, Gerede civarına kadar geriledi.

İzmir ilinin Çeşme ilçesine bağlı Çakabey Mahallesi, adını Çaka Bey'den almaktadır. 2008 yılında, yine İzmir'in Çeşme ilçesine bağlı İnönü mahallesine, Çeşme Belediyesi ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca Çaka Bey'in büstünün de yer aldığı bir anıt dikildi. 600 metrekare alan üzerine yapılan anıt; biri 20 metre, diğeri 17 metre yüksekliğinde iki yelken figürünün arasında yerleştirilen, 3,5 metrelik kaide üstünde 2 metrelik Çaka Bey büstünden oluşmaktadır. İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki İstanbul Deniz Müzesi'nde Çaka Bey'in temsili bir büstü sergilenmekte olup, müze içerisinde bulunan sergi salonu da Çaka Bey'in ismini taşımaktadır. Mersin Deniz Müzesi'nde de Çaka Bey'in bir büstü yer alır. Öte yandan Aydın ilinin Kuşadası ilçesi, İstanbul'un Kartal ilçesi, İzmir'in Buca ilçesi ve Kocaeli'nin Derince ilçesinde Çaka Bey'in adını taşıyan birer ilköğretim okulu, Kocaeli'nin Gölcük ilçesinde Çaka Bey'in adını taşıyan Gölcük Çakabey Anadolu Lisesi ile İzmir'in Çiğli ilçesinde Özel Çakabey Okulları bulunmaktadır. İstanbul Deniz Otobüsleri filosunda yer alan deniz otobüslerinden biri ile İZDENİZ'in vapur filosuna 2014 yılında katılan bir vapura da Çaka Bey'in ismi verilmiştir.
1976'da, Yavuz Bahadıroğlu'nun yazdığı ve Çaka Bey'in hayatını romanlaştırdığı Çaka Bey adlı kitabı piyasaya sürüldü. 2005'te ise Mehmet Dikici'nin aynı adlı bir romanı, Akçağ Yayınları'ndan yayımlandı.

Özel

Genel
İnalcık, Halil (Ocak 2013). "Çaka Bey-İzmir Beyliği, 1081-1092". NTV Tarih, 48. 
Komnini, Anna (1928). The Alexiad of the Princess Anna Comnena: Being the History of the Reign of Her Father, Alexius I, Emperor of the Romans, 1081-1118 A.D. (İngilizce). Taylor & Francis. 
Kurat, Akdes Nimet (1966). Çaka Bey: İzmir ve Civarındaki Adaların ilk Türk Beyi (M.S. 1081 - 1096) (3. baskı bas.). Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü. 

Çeşme'deki, Çaka Bey büstünün de yer aldığı anıtın 360 derecelik görünümü
İbrahim Kafesoğlu'nun "Selçuklu Çağındaki İzmir Türk Bey'inin Adı: Çaka mı, Çağa mı, Çakan mı?" isimli makalesi 29 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Barskon, Barskoon veya Barskaun, eski adı Barsgan, Barskhan ya da Barsqan (Arapça: يرسغان; Rusça: Барскон; Kırgızca: Барскоон) bugünkü Kırgızistan'nın Issık-Göl ili sınırları içinde Issık Gölünün güney kıyısında küçük bir kasabadır.

Divân-ı Lügati't-Türk'te; "يرسغان Barsgan" "Afrasyab’ın oğlunun adıdır. Barsgan şehrini bu yaptırmıştır. Bu şehir Mahmud'un babasının şehridir. Bir takımları şöyle söylerler: Uygur Hakanının Barsgan adında bir at bakıcısı varmış. Havası güzel olduğu için atları burada yetiştirirmiş. Sonra Barsgan adı buraya ad olarak verilmiş." şeklinde tanımlanır.

Barsgan kasabası, denizden 1753 metre yükseklikte konumlanır. Eski kervan yolu üzerinde bulunan Barsgan'da, kervanların buradan doğuya (Çin'e) ve güneye (Hindistan'a) geçtikleri bölgede bulunan harabe bir kervansaraydan anlaşılmaktadır.
Barsgan'ın güneyinden, Barsgan vadisinden geçen (A364) karayolu -İpek yolu güzergahlarından birisi olan bu tarihi yol- Bedel Geçiti (Divân-ı Lügati't-Türk'te; Badal art: Uç ile Barsgan arasında sarp bir yer şeklinde tanımladığı) üzerinden (4284 m) Çine ulaşır.

Diğer verilen isimler: Barskoon, Barskon ve Barskaun.
Kaşgarlı Mahmud'un babası, Hüseyin Čaghrī Téğin 1056 - 1057 yıllarından önce Barsgan emiri Arslan ilig idi.
Ayrıca Kaşgarlı, bu dörtlükte;

Kuş yawuzı sagzıgan,
yıgaç yawuzı azgan,
Yer yawuzı kazgan,
budun yawuzı Barsgan
"Kuşun kötüsü saksağan, ağacın kötüsü kuşburnu (yaban gülü), Yerin kötüsü bataklıklı olan yer, halkın kötüsü Barsgan'lılardır." Barsganı böyle tanımlar.
Tamim bin Bahr al-Muttawwi;
"Kervanla yukarı Nūshajān (Baskhan) ve al-Shash (Taşkent) arasında Tarāz üzeri mesafe kırk (marhala) uzaklıktadır, fakat at sırtında ('alā dābba) yolculuk bir ay sürer."
30 Temmuz 1916 yılında Urkun isyanında söylendiğine göre Rus güçlerinden kaçıp Bedel Geçiti üzerinden Çin'e geçmek isteyen 100,000 Kırgız ölmüştür. Rus kaynakları ise isyanda, 3,000 insanın yaşamlarını yitirdiklerini iddia ederler.

It-Tiş dağı (27.9 km)
Maydadır dağları (11.5 km)
Uzun-Gır dağları(16 km)

Barskaun (5.5 km)
Çon-Dzhargılçak (5.9 km)
Tayralçan (6.1 km)
Sarı-Bulak (9.2 km)
Dzhargılçak (10.1 km)
Çegedek (11.5 km)
Kırga (15.6 km)

Dağ geçitleri 

Barskon (34.4 km)
Dungrume (34.8 km)
Tosor (35.9 km)
Rodnik Al'ça-Bulak (25.3 km)

Barsgan için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Sözlükbilim, leksikografi veya sözlükçülük, sözlüklerin düzenlenmesi, derlenmesi veya yazılması işine veya bu sanata verilen isim olmakla birlikte, teorik olarak sözlükbilim bir dil sözlüğündeki kelimelerin dizilimsel ve pragmatik ilişkilerini inceleyen, sözlüklerde birbirleri ile ilgili bilgilerin veya bileşenlerin ya da yapıların teorilerini geliştiren, belirli durumlar için kullanıcılar tarafından ihtiyaç duyulan bilgileri düzenleyen ve basılı veya elektronik sözlüklere veri ekleyerek kullanıcılar tarafından erişilmesini sağlayan, tüm bunları semantik açıdan açıklayarak bilimsel olarak tarif eden bir bilim dalıdır. Bazen bu bilim dalı "metaleksikografi" olarak da isimlendirilebilir. Ayrıca bu bilim ile uğraşan kişilere de "leksikograf" (leksikolog) veya "sözlükbilimci" ya da "sözlükçü" adı verilir. 
Sözlükbilimciler veya leksikograflar, genel olarak bir dilin tanımlanmasına yarayan sözlüklerin tasarımını, derlemesini, kullanımının nasıl olacağını ve tüm bunların değerlendirmesini yaparlar. Bu tür sözlüklere genel sözlük veya LGP (Genel Amaçlı Dil) sözlüğü adı verilir. Bir veya daha fazla konuda uzmanlaşmış olan leksikograflar örneğin yasal sözlükler gibi ihtisas gerektiren sözlüklerin tasarımını, derlemesini, kullanımının nasıl olacağını ve tüm bunların değerlendirmesini yaparlar (örn. Nielsen 1994). Bu tür sözlüklere ise LSP (Dile Özel Amaçlar) sözlüğü adı verilir. Ayrıca bu tür sözlükler tek bir alana özel veya alt alanlarını içeren sözlükler olabilir.
Sözlükbilim terimi üzerinde günümüzde bazı anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Teorik olarak bazıları sözlükbilim ile sözcükbilimi eş anlamlı olarak kullanırlarken, bazıları sözlükbilimi belirli bir dildeki kelime envanteri ile ilgili bilim dalı olarak yorumlarlar.
Günümüzde sözlükbilim yaygın bir biçimde kendi başına disipline bir bilim dalı değil de, leksikografi eğitimi için kullanılan başlıca sözlüklerde (örneğin Bergenholtz/Nielsen/Tarp 2009 gibi) olduğu gibi, uygulamalı dilbilimin bir alt dalı olarak kabul edilmektedir.

Leksikografi (İngilizce: lexicography) kelimesi 1680 civarında İngilizcede türetilmiş bir kelimedir. Bu kelime "sözlük yazarı" anlamındaki Grekçe λεξικογράφος (leksikográphos) kelimesinden gelmektedir. Grekçede λεξικός (leksikós) "kelimelerin, kelimelere dair”) demektir, γράφω (gráphō) ise “yazmak” anlamındaki fiildir. Leksikografi kelimesi 20. yüzyıl ortalarında Türkçeye girmiştir. Sözlükbilim terimi de 20. yüzyıl ortasından sonra leksikografi terimine karşılık olarak türetilmiştir.

Leksikograflar listesi
Sözcükbilim
Lûgat
Vocabulary
Ansiklopedik sözlük
Çeviri sözlüğü
Tek dilli öğrenci sözlüğü
Özel sözlük
Sözlük
Deyim sözlüğü
Terminoloji

Uluslararası Sözlükbilim dergisi 3 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Topluluklar:

Sözlükbilimciler merkezitarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20060821195227/http://www.asb.dk/research/centresteams/centres/lexc.aspx tarih=21 Ağustos 2006 arşivlendi. Sözlükbilimciler merkezi] (İngilizce) sürümü
Kuzey Amerika Sözlükbilimciler Derneği 2 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Euralex – Avrupa Sözlükbilimciler Derneği 7 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Afrilex – Afrika Sözlükbilimciler Derneği 14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Australex – Avustralya Sözlükbilimciler Derneği 12 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İskandinav ülkeleri Sözlükbilimciler Derneği
Asialex – Asya Sözlükbilimciler Derneği 13 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Muhammed Buğra Yağan Tegin bin Yusuf Han Karahani - Doğu Karahanlı devletinin hanıdır. 1055 yılında kardeşi Süleyman Arslan Han'ı öldürdükten sonra iktidara geldi.

Muhammed Buğra Han, tahtı oğlu Hüseyin'e (Çağrı Tegin) bırakmak istemiştir. Devir teslimi için yapılan ziyafette Muhammed Buğra Han'ın karısı, oğlu İbrahim'i tahta çıkarmak için Muhammed Buğra Han'ı, üvey oğlu Hüseyin’i (Çağrı Tegin) ve Karahanlı devletindeki diğer birkaç hanedan mensubunu zehirledi. Aralarında Kaşgarlı Mahmud'un da bulunduğu bazı hanedan üyeleri başka şehirlere kaçtı. İbrahim Han tahta çıktıktan sonra adamlarına ülkenin her tarafını aramalarını ve onları idam etmelerini emretti. Bazı prensler canlarını kurtarmak için başka ülkelere kaçtı.

Hüseyin Çağrı Tegin Han Karahani
İbrahim Buğra Han Karahani

Kaşgarlı Mahmud - Hüseyin Çağrı Tegin Han'ın oğlu.

Opal, (Çince: 乌帕尔 veya 烏帕爾, Wūpàěr), Çin'de Kaşgar'ın 50 km güneybatısında Çin'den Pakistan'a giden eski İpek Yolu güzergahında Karakurum Karayolu üzerinde Kaşgar Kuna Şehir İlçesi, (疏附县, Shūfù Xiàn; Uygurca: قەشقەر كونا شەھەر ناھىيىسى, Keşker Kona Şeher Nahiyisi)'ne bağlı bir vaha köyüdür. Bazı araştırmacılara göre, Divânu Lügati't-Türk'te;
"ابل Abul" "Bizim ilde (Kaşgar'da) bir köy adı." olarak tanımladığı bu köydür.
Diğer verilen isimler: Wu-p'a-erh

Yakınlarındaki şehir ve ilçeler;
Batısında, Bostanterak (29.61 km), kuzeyinde Wuqia (46.83 km) ve Baykurut (62.76 km), doğusunda Bulaksu (27.0 km) ve Shufu (34.2 km), güneyinde de Oytar (33.15 km) ve Taxmilik (27.2 km) gibi yerleşim yerleri bulunur.
Opal'ın 61.2 km yakınında Kaşgar (IATA: KHG - ICAO: ZWSH) Havalimanı bulunur. Divân-ı Lügati't-Türk isimli, dünyaca bilinen eserin yazarı, ünlü Kâşgarlı Mahmud'un bu köyde, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepede türbesi bulunur.

Google Map (İngilizce)

Çiğil veya Çiyil (Çince: 炽俟 veya 熾俟, Chìqí), 7.yüzyıldan beri Issık gölü etrafında oturan, Çinli tarihçilerin yazdıklarına göre "altı Chu(Çu) boyu"'na ait olan iki boy'dan veya Chumuhun, Chuyue ve Chumi boyları olabilirler, Çiğiller dine aşırı düşkünlükleri ile tanınırlar. İlk gelen bilgilere göre Çiğiller Mani dini, sonraki kaynaklara göre Nestûrî Hristiyanlığın etkisi altında kalmışlardır.
7. yüzyıl ortalarında Çiğiller (Çince: Chuyue), Chumuls (Çince: Chumi) ve Karlukların (Çince: Gelolu) batı Türk Yagbusu olan Aru (Çince: Helu) Tang Hanedanlığına karşı yaptığı isyanla tanınır. Bu Yagbunun adı, Aru, Türk maniheizmce arïg sözü ile (arïg dïntar "saf rahip" gibi) özdeştir.
Çiğil ve Yağma ve diğer Türgiş, Toxsı (Tukhs) boyları Orhon Türklerinden geriye kalanlar tarafından, birleşerek Karluk (Çince: 葛羅祿, Géluólù) birliğini kurdular, bu birliğin tarihi tahminen 9. yüzyıla dayanmaktadır.
Çiğil ismi ilk kez "History of the Sui dynasty" (581-680) adlı eserde Chji-i < tšįək-iət < chigil olarak geçmektedir.
Ongunu Arslan'dır.

Orta Çağ'a özgü kaynaklarda kaydedilen birçok yerleşim yerleri adları ırksal kökenlidir. Şehirlerin adlarından örnekler, Çiğilkand, Çiğil-balık gibi ve Doğu Türkistan'daki Uygurlar ve Yedisu bölgesinde Argu, Yağma, Çiğil, Barshan (Barsgan), Yemek Türk ırksal kökenden kaynaklanır. Çiğil ülkesinde, keza kul sözcüklü, Sikul adında şehir kaydedilir. Eskiden, Doğu Pamir, Türk boyları tarafından yerleşim bölgesi haline getirilmişti, o nedenle yerel göllerin adlarının çoğunluğu Kara-kul, Rang-kul, Zor-kul, Shor-kul, Yashil-kul, Gas-kul, vb. gibileri Türkçe kökenlidir.

Ebu Dülef (Abū Dulaf al-Qāsim ibn ‘Īsā ibn Ma‘qil ibn Idrīs al-‘Ijlī)'in seyahatnamesinde Samanoğullarından II. Ahmet oğlu II. Nasr’ın zamanında (H. 300 - 331, M. 914 - 944) Buhara’dan Çin’e kadar bir seyahat etmiş ve bu fırsatla birçok Türk boylarının bulundukları yerlerden geçmiştir.
"Sonra “Çiğil” denilen kabileye geldik: Bunlar, yalnız arpa, burçak ve koyun eti yerler. Deve kesmezler, sığır eti yemezler ve bu cins hayvan ülkelerinde bulunmaz. Bunların giyimleri sof ile kürktür. Bu ikisinden başka bir şey giymezler." Divân-ı Lügati't-Türk’de de Çiğillerin giydikleri şapkanın tiftik keçisinin yününden yapılmış beyaz renkli bir başlık olduğu ve buna "kiymaç bürk" denildiği tasvir edilmektedir. "Bunların içinde pek az Hristiyan vardır."
"Çiğiller umumiyetle parlak yüzlü insanlardır. Bunların nikâh hususunda nikâh mezhepleri, kendileri Mecusi olmamakla beraber Mecusiler gibi geniştir. Kızları, kızkardeşleri ve sair mahremlari ile izdivacı kabul ederler. "Süheyl", "Zühal", "Cevza", "Benatı naiş", "Cedi" yıldızlarına taparlar. "Şarayi yemaniye" yıldızına "rabbül erbab" (Ulu tanrı) derler."
"Bunlar geniş yürekli insanlardır. Kendilerinde fenalık fikri yoktur. Civarında bulunan bütün Türk oroglarını gözleri ve temaları bunlardadır." Ebu Dülef Çiğillerin yemekleri, burada çıkan eşya ve evleri hakkında bilgi verdikten sonra "Bunların hükümdarları yoktur. Fakat emniyet, huzuru kalp ve asayiş mevcuttur. Bunların bulundukları ülkeyi kırk günde kattettik" gibi Çiğilleri tanımlamıştır.

Divân-ı Lügati't-Türk'te isim kökeni;
Ananeye göre Zülkarneyn, “Argu” beldelerine vardığı zaman yağmursuz bulutlar çözülmüş ve yol fena halde çamur olmuştu. Zülkarneyn bundan o kadar güçlüğe uğradı ki Farsça "In chi gil ast?" = bu çamur nedir ki bundan kurtulamayız” dedi ve orada bina yapılmasını emir etti. Bunun üzerine “Çiğil” denilen kale yapıldı. İlk önce bu isim, kaleye verildi ve sonra Türklerden bu kalede oturanlara “Çiğiller” denildi ve bu isim bundan sonra intişar etti.

Divân-ı Lügati't-Türk'te Çiğiller; "Türklerden üç oymağın adıdır; birisi göçebedir, غُياَس Kuyas'ta otururlar. Kuyas (Quyās), Barsgan'ın ötesinde bir kasabadır. İkincisi  Tıraz (Talas) yakınlarında bulunan bir kasabada otururlar. Bunlara da yukardaki gibi "Çiğil" denir. Çiğil adının verilişinde esas şudur: ......, Oğuzlar Ceyhun'dan Yukarı Çine kadar olan yerlerdeki bütün Türklere "Çiğil" adı verirler. Bu, yanlıştır. Üçüncüsü, Kaşgar'da bulunan bir takım köylerdir. Bu köylerin halkına da "Çiğil" derler;..."
Ortaçağ yazarlarına göre, Çiğil Tarāz'dan insan sesi uzaklıktadır. Toxsı ve Çiğil ülkelerinde Saplığ Kayas, Ürünğ Kayas ve Kara Kayas üç şehir, bu adla anılır.
"Rûm ülkesine en yakın olan boy Beçenek'dir; sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay(Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız(Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar.". Ayrıca "Çomul boyunun kendilerinden bulunduğu çöl halkı ayrı bir dile sahiptir, Türkçeyi iyi bilirler. Kay, Yabaku, Tatar, Basmıl boyları da böyledir. Her boyun ayrı bir ağzı vardır; bununla beraber Türkçeyi de iyi konuşurlar. Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs), Yağma, Çiğil, Uğrak, Çaruk boylarının özTürkçe olarak yalnız bir dilleri vardır. Yemeklerle Başgırtların dilleri bunlara yakındır. .... Dillerin en yeğnisi Oğuzların, en doğrusu da Toxsı ile Yağmaların dilidir." şeklinde tanımlanmıştır.
".... Bunun gibi Çiğiller ve başka Türklerce ﺫ‎ (Dhāl) olarak söylenen bu harfi "Rus" ve "Rum" ülkelerine kadar uzanan Bulgar, Suvar, Yemek, Kıfçak boyları, hep birden (ز z) olarak söylerler. Öbür Türkler "ayak"a "اَذَق adhak ", bunlar "اَزَق  azak " derler."
Büyük Selçuklu Sultanı I. Melikşah zamanında Maveraünnehir’e  yapılan seferde Karahanlı kuvvetlerini tarihçiler Çiğil adlandırmışlardır.

Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân bir araştırma yazısında;
Onuncu asırda Oğuzlar arasında başlayan Türkmen ve Çiğil telakkisi bugün Anadolu’nun muhtalif yerlerinde hâlen aynı süretle kullanılmaktadır. Anadolu’da bazı yerlerde Çiğil, diğer bazı yerlerde Giğil ve daha çok Gegel tarzında telaffuz edilen bu tabir, Anadolu Türkmenleri arasında tıpkı Kâşgarlı Mahmud’un verdiği izahatta gördüğümüz şekilde üç manada kullanılmaktadır.

Birincisi, Eskişehir’e tabi Sarıkavak’ta ve o civarda yerleşmiş olan genel boyu manasındaki asıl Çiğiler’in bakayesi bunlar olmak gerektir.
İkincisi, merkezi veya ocakları Sarıkavak’ta bulunan Çiğil ocağına tabi diğer oymaklar manasına ki Akhisar’daki Beyobası Gıgilleri ve hatta Türk Abdalları bu nevidendir.
Üçüncü de Türkmen olmayan manasına ki Tahtacıların kendilerine tabi “Alcı” oymağı haricindeki diğer Alcılara, “onlar Gegildir” demeleri keza Bala taraflarındaki Sünni Bayatların, Sünni olmayanlara Gegil demeleri bu manayadır.
Genel tabirinin müstakil bir boy manasına kullanıldığı bir Gegili aşıkın şu yakmasında da görülmektedir:
Sarısuya Gigil kurmuş otağı,
Harmandalı güzellerin yatağı.
Bala yugrulmuş ballar peteği,
Telli turnam Harmandalı döndü mü?

Yulduz (Yıldız) yaylasında ve Tekes havzasında yaşayan Yağma ve Çiğil boylarıdır.

Şimdiki Türkiye'de dört tane Çiğil isminde köyler vardır, bu demektir ki Moğol istilâsında bazı Çiğiller küçükasya'ya göç etmişlerdir.

Türkler, Çiğil kelimesini Kumçölü içinde kullanırlardı.

Yirmi dört Oğuz boyunun neredeyse tamamı Kastamonu çevresinde yurt tuttuğu gibi, Alpı, Alpağut, Dânişmendli, Kıpçak, Karluk, Çiğil, Yağma gibi Türk boyları da Kastamonu’ya yerleşmişlerdir. 1260’lı yıllarda Arap coğrafyacı İbn Said ( 'Ali ibn Musa ibn Sa'id al-Maghribi) bu kente "Türkmenlerin Başkenti" adını vermiştir. Yine onun kaydına göre, bu tarihlerde Kastamonu bölgesinde 100 bin çadır halkı yığılmıştır. Kastamonu’da hâlen birçoğu yaşatılan Kayı, Bayat, Çavuldur, Kınık, Îğdir, Afşar, Kıyık, Büğdüz, Bayındır, Çepni, Karaevli gibi yer adları Oğuz iskânının mahiyetini çok iyi ifade etmektedir.

Tabıldı Akerov, Çigilder ile eski Türk Pugu kabilesi ve Kırgız Buğus'un aynı birliği temsil ettiğini belirtti.

Z. Eraliev'e göre Karahanlı Çigillerinin torunları Kırgız Bugu boyu tarafından temsil edilmektedir.

Karlukları oluşturan boylardandır. Divan-u Lügatit Türk'de Çiğil lehçesine ait fonolojik özellikler ve diyalekt sözler verilmiştir.

Günümüzde Orta ve Batı Asya'da Çiğil yerleşim adlarına rastlanmak mümkündür:

Chiyal, Kaşkaderya (Özbekistan)
Khāk-e Cheghel, Bamyan (Afganistan)
Çikilçay, Şamahı (Azerbaycan)
Çigil adası (Azerbaycan)
Jikil, Jambıl (Kazakistan, tarihi şehir)
Çiğilabad / Çiğilkand (Afganistan, tarihi adı)
Günümüzde birçok ilimizde örneğin Ankara, Afyon, Diyarbakır Silvan, Kahramanmaraş, Konya, Kastamonu ve Kayseri’de  Çiğil köyleri vardır, bunlardan bazıları;

Çiğil, Silvan
Çiğil, Kastamonu
Çiğil, Ilgın
Yukarıçiğil, Ilgın
Çiğiller, Gördes
Çiğilerik, Seydiler
Çiğilli, Yahyalı

Hudud ul-'alam min al-mashriq ila al-maghrib (حدود العالم من المشرق الی المغرب)
Ebu Dülef (Abū Dulaf al-Qāsim ibn ‘Īsā ibn Ma‘qil ibn Idrīs al-‘Ijlī), ar-risalatu-l-ūla sayfa 347 ve ar-risalatu-ṯ-ṯnaniat sayfa 362.
Ahmad ibn Fadlān ibn al-Abbās ibn Rašīd ibn Hammād (أحمد بن فضلان بن العباس بن رشيد بن حماد‎) ma šahidat fi baladi-t-turk wa al-ẖazar wa ar-rus wa aṣ-ṣaqalibat wa al-bašġird wa ġirham sayfa 390.
Yakutu Hamevi (Yāqūt İbn 'A bd Allāh al-Rūmī al-Hamawī), Moʿǰam al-boldān.
Atalay, Besim (2006). Divanü Lügati't - Türk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. ISBN 975-16-0405-2.
Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân, "Onuncu Asır İptidalarında Yazılmış Olan Ebu Dulef Seyahatnamesine Nazaran Orta Asya’da Türk Boyları ve Bunların Dini Vaziyetleri.", Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası.
Çiğiller, Doç.Dr. Eşref Buharalı [1]3 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkistan'ın Büyük Türk Boylarından Çiğiller ve Anadolu'da İskân İzleri, Yrd.Doç.Dr. Cevdet Yakupoğlu [2]2 Haziran 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gliese 876, Kova takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 15 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir kırmızı cüce yıldızdır. 2011 yılında yıldızı yörüngeleyen dört güneş dışı gezegen onaylanmıştır. Orta gezegenlerin ikisi Jüpiter benzeri iken, en yakın gezegenin küçük bir Neptüne ya da geniş bir karasal gezegene benzediği, en dıştaki gezegeninse kütlece Uranüs'e benzediği düşünülmektedir.

Gliese 876 bizim Güneş Sistemi'mize oldukça yakın bir konumdadır. Hipparcos uydusunun astrometrik ölçümlerine göre yıldız 213,28 mili yay-saniye'lik bir ıraklık açısına sahiptir ve bu da, 15,3 ışık yılı (4,69 pc) bir uzaklığı göstermektedir. Bu uzaklık, Gliese 876'yı; Alfa Centauri, Epsilon Eridani ve Gliese 674'den sonra, yörüngesinde gezegen olduğu bilinen  Dünya'ya en yakın dördüncü yıldız yapmaktadır. Dünyaya bu kadar yakın olmasına rağmen yıldız o kadar soluktur ki, çıplak gözle görülemez ancak teleskopla görülebilir.

Kırmızı bir cüce yıldız olarak Gliese 876 bizim Güneş'imizden çok daha az masiftir. Bilgiler göstermektedir ki, kütlesi bizim yıldızımızın %32'si kadardır. Yüzey sıcaklığı bizim güneşimizden daha azdır ve yıldızın küçük bir yarıçapı vardır.  Bu faktörler bir araya geldiğinde yıldızı, Güneş'in %1,24'ü kadar parlak yaparlar ve bunun çoğu kızılötesi dalga boyundadır.

23 Haziran 1998'de Geoffrey Marcy ve Xavier Delfosse liderliğindeki iki bağımsız ekip, Gliese 876 yörüngesinde bir ötegezegen keşfedildiğini duyurdu. Gezegen Gliese 876 b olarak adlandırıldı ve Doppler spektroskopisi yöntemiyle tespit edildi. Gliese 876 b kütlece Jüpiter'in iki katıdır ve yıldızı etrafındaki dönüşünü 61 günde tamamlar. Sadece 0,208 AU uzaklığıyla, Güneş ile Merkür arasındaki uzaklıktan daha az bir mesafededir.
9 Ocak 2001'de daha önce keşfedilen gezegenin yörüngesinin içinde, Gliese 876 c olarak adlandırılan ikinci bir gezegen tespit edildi. 0,62 Jüpiter kütlesindeki gezegen, yıldızın çevresindeki dönüşünü 30,4 günde tamamlamaktadır.
Sistemin iki Jüpiter-kütleli gezegeni, yıldızdan 0,116 ile 0,227 AU'ya kadar uzanan yaşanabilir bölgededir.
13 Haziran 2005'te, Rivera liderliğindeki bir ekip tarafından yapılan daha ileri gözlemler, iki Jüpiter büyüklüğündeki gezegenin yörüngeleri içinde Gliese 876 d olarak adlandırılan üçüncü bir gezegeni ortaya çıkardı. Gliese 876 d'nin Dünya'dan 5,88 kat daha kütleli olduğu ve yer benzeri olduğu düşünülmektedir.
Ocak 2009'da dikey hız ve astronomik ölçüm metotları kullanılarak gezegen b ve c'nin ortak eğime sahip olduğuna karar verildi. Gezegenlerin hemen hemen eş düzlemli olduğu ve yörünge düzlemleri arasında sadece 5,0+3,9-2,3 derecelik bir fark olduğu görüldü. Gliese 876 sistemi, normal bir yıldız çevresinde gezegenlerin ortak eğiminin tespit edildiği ilk gezegensel sistemdir. Gezegen b ve c nin kütleleri sırasıyla 2,64 ve 0,78 jüpiter kütlesidir. Astronomik ölçümler gliese 876 d'nin kütlesini tespit edemezken, c'nin yörüngesiyle eğiminin aynı olduğu düşünülürse kütlesi Dünya'nın 8,41 katı olabilir.
23 Haziran 2010'da gök bilimciler, Gliese 876 e olarak belirtilen dördüncü bir gezegeni açıkladılar. Bu keşif, en içteki gezegenin yüksek dış merkezliği de dahil olmak üzere diğer üç gezegenin kütle ve yörünge özelliklerini daha iyi sınırlandırdı. Bu aynı zamanda e'nin yörüngesindeki sistemi de doldurdu ki ilave gezegenler bu sistemin yaşında kararsız olacaktır. 2014 yılında, mevcut dikey hızların yeniden analizi, iki ek gezegenin olası varlığını gösterdi. Bu gezegenler, Gliese 876d ile neredeyse aynı kütleye sahip olacaktı. 2018'de ise yüzlerce yeni dikey hız ölçümünü kullanan bir çalışma bu gezegenler için kanıt bulamadı. Bu gezegenlerin hiçbiri yıldızını Dünya perspektifinden geçmediği için özelliklerinin incelenmesi zordur.

Küçük gezegen uydusu, bir küçük gezegenin doğal uydusu olarak onun yörüngesinde bulunan bir astronomik cisimdir. Ocak 2022 itibarıyla, bir uydusu olduğu bilinen veya olduğu düşünülen 457 küçük gezegen bulunmaktadır. Küçük gezegen uydularının keşfi, ana cismin kütlesi ve yoğunluğunun genellikle başka türlü erişilemeyen fiziksel özelliklerine ilişkin içgörülerinin çok daha kesin olarak belirlenebilmesi için önemlidir.
Bu uydulardan bazıları ana cisimle kıyaslandığında oldukça büyük boyutlardadır. 90 Antipope, Mors-Somnus ve Sila-Nunam, Patroclus-Menoetius, Altijira ve Lempo-Hissi gibi ikililer buna örnek teşkil eder. Mutlak büyüklüğe göre bilinen en büyük küçük gezegen uydusu ana cismi Plüton'un en büyük uydusu olan ve ana cismin yarısı çapında olan Charon'dur.
Modern dönemde bir asteroit uydusunun olabileceğine ilişkin ilk gözlem 1977 yılında asteroit 6 Hebe tarafından örtülen parlak yıldız Gamma Ceti tutulması arasındaki bağlantıdır. Amatör astronom Paul D. Maley Victoria yakınlarındaki bölgede yapmakta olduğu çıplak gözle gözlem esnasında hataya yer bırakmaksızın 0,5 saniye boyunca cismin kaybolduğunu saptadı. Birkaç saat içinde, 6 Hebe'nin kendisi tarafından gerçekleştirilen örtülmeyle bağlantılı Meksika'da birçok gözlem bildirildi. Teyit edilmese de bu belgeler bir asteroit uydusunun neden olduğu ilk resmi kayıtlı tutulmalar olarak kaydedilmiştir.
10199 Chariklo ve 2060 Chiron gibi uzak cisimlerinin çevrelerinde halka sistemleri olduğu da bilinmektedir.

Uydu veya ay terimlerine ilave olarak, "ikili" terimi bu kapsamdaki sistemleri tanımlamak için tercih edilebilmektedir. Bununla birlikte "üçlü" ifadesi ise iki tane uydusu olan cisimler için kullanılmaktadır. İki cisimden büyük olanı birincil, diğeri ise ikincil cisim olarak anılmaktadır. Birbiriyle hemen hemen aynı boyutlarda olan ikili asteroit sistemleri için kimi zaman "çift asteroit" terimi de tercih edilmektedir. Bu nedenle ikili sistem olarak adlandırılan cisimler, esas itibarıyla boyut olarak birbiriyle farklı olanları nitelemektedir. İkili sistemdeki cisimler birbiriyle aynı boyuttalarsa Küçük Gezegen Merkezi tarafından ikili asteroit olarak nitelenir ve daha küçük olan cisim bir uydu olarak sınıflandırılmaz. Buna yönelik en iyi örneklerden biri 2000 yılında keşfedilen 90 Antiope sistemidir. Daha da küçük uydular ise uydumsu olarak isimlendirilir.

Hubble Uzay Teleskobu ile dış Güneş Sistemi'ne ulaşabilen uzay sondalarının uydu tespiti girişimleri öncesi dönemin öncüleri vasıtasıyla Dünya'dan yapılan optik gözlemlerin sınırlı olması nedeniyle doğru sonuçlar tutarlı bir biçimde elde edilememiştir. Örneğin 1978 yılında uydu örtülmesi gözlemleri 532 Herculina asteroidinin bir uydusunun var olduğunu düşündürtmüştür. Ancak Hubble ile yapılan daha detaylı gözlemler neticesinde bu cisme ait herhangi bir uydu sistemi bulunmadığı anlaşılmıştır. İlerleyen yıllarda başkaca asteroitlerin de bir eşlikçisi olduğuna ilişkin çeşitli raporlar yayımlanmıştır. Thomas Hamilton'un Sky & Telescope dergisine göndermiş olduğu mektupta Dünya üzerindeki görünüşte eşzamanlı çarpma kraterlerine (örneğin, Quebec'teki Clearwater Gölü) işaret ederek, bu kraterlerin yerçekimine bağlı nesne çiftlerinden kaynaklandığını öne sürmüştür.
Yine 1978 yılında, o dönemlerde hala bir gezegen olarak sınıflandırılan Plüton'un en büyük uydusu olan Charon keşfedilmiştir.
1993'te, ilk asteroit uydusu Galileo sondasının asteroit kuşağında bulunan 243 Ida asteroidinin çevresinde dönen küçük Dactyl cismini keşfetmesiyle onaylanmıştır. İkincisi ise 1998 yılında keşfedilen 45 Eugenia asterodidir. 617 Patroklos ise, kendisiyle aynı boyutlardaki eşlikçisi Menoetius'un 2001 yılında keşfiyle ikili sistem olduğu anlaşılan ilk Jüpiter truvalısıdır. Pluto-Charon'dan sonraki ilk Neptün ötesi ikili olan 1998 WW31, 2002'de optik olarak çözümlenmiştir.

Üçlü sistem olduğu keşfedilen ilk küçük gezegen 2005 yılında iki adet uydusu bulunduğu anlaşılan 87 Sylvia asteroididir. Bu keşfi
45 Eugenia'nın da ikinci bir uydusu bulunduğunun anlaşılması takip etmiştir. Yine 2005 yılında cüce gezegen Haumena, başka bir uydusunun daha bulunmasıyla, Neptün ötesi cisimler arasında Plüton'dan sonra birden fazla uydusu olduğu tespit edilen ikinci cisim olmuştur. 2008 ve 2009 yıllarında ise 216 Kleopatra ve 93 Minerva adlı asteroitlerin de üçlü sistem oldukları keşfedildi. İlk üçlü sisteme sahip küçük gezegenlerin keşfinden itibaren, her yıl aşağı yukarı bir cismin daha bu kapsamda olduğu keşfedilmeye devam etmektedir. Dünya'ya yakın asteroit 3122 Florence'ın yörüngesinde dönen iki uyduyla birlikte Güneş Sistemindeki bilinen üçlü sistemlerin sayısı 16'ya yükselmiştir.
Aşağıda yer alan arasında yer alan listede, 1978 yılındaki Charon'un keşfinden itibaren ikili veya üçlü sistem olduğu ortaya çıkan asteroitlere ilişkin bilgiler yer almaktadır. Bilinen en yüksek sayıda cisme sahip olan cisim altılı sisteme sahip olan Plüton'dur ve onu dört eşlikçisiyle 130 Elektra takip etmektedir. 

İkili cisimlerin popülasyonları hakkındaki veriler hala düzensizdir. Kaçınılmaz gözlemsel yanlılığa (Dünya'dan uzaklığa, boyuta, albedoya ve bileşenlerin ayrılmasına bağlı olarak) ek olarak, sıklık farklı nesne kategorileri arasında farklı görünmektedir. Asteroitlerin tahmini olarak %2'sinin uydusu bulunmaktadır. Neptün ötesi cisimler (TNO'lar) arasında, tahmini olarak %11'inin ikili veya çoklu cisimler olduğu düşünülmektedir ki IAU listesindeki dört cüce gezegen de dahil olmak üzere büyük TNO'ların çoğunluğunun en az bir uydusu vardır.
Dünya'ya yakın asteroitler, ana kuşak asteroitleri ve Neptün ötesi cisimler olmak üzere ana grupların her birinde 50'den fazla ikili bilinmektedir ki bunlara yalnızca ışık eğrisi varyasyonuna dayanan çok sayıdaki iddialar dahil değildir.
Yarı büyük eksenleri Neptün'den daha küçük olan centaurlar arasında şimdiye kadar iki adet ikili sistem bulunmuştur. Her ikisi de sırasıyla 1993-2011 ve 2013 yıllarında keşfedilen 2060 Chiron ve 10199 Chariklo etrafındaki çift halka sistemleridir.

Küçük gezegen uydularının kökeni şu anda kesin olarak bilinmemekle birlikte bu konuda çeşitli teoriler mevcuttur. Yaygın olarak kabul gören bir teoriye göre küçük gezegen uyduları bir çarpışma sonucu birincil gezegenden kopan enkazdan oluşmaktadır. Diğer eşleşmeler küçük bir cismin daha büyük bir cismin çekim gücüne kapılmasıyla da oluşabilir.
Çarpışma yoluyla oluşum, bileşenlerin açısal momentumu, yani kütleleri ve ayrılıkları ile sınırlıdır. Yakın çiftler bu modele (örneğin Pluto-Charon) uymaktadır. Ancak, benzer büyüklükteki bileşenlere sahip uzak ikililerin, olayda önemli miktarda kütle kaybedilmediği sürece, bu senaryoyu takip etmesi olası değildir.
Bilinen ikililer arasında bileşenlerin birbirine olan uzaklıkları birkaç yüz kilometreden (243 Ida, 3749 Balam) 3000 kilometreye (379 Huenna) kadar değişmektedir. TNO'lar arasında bilinen ayrılıklar ise 3.000 ila 50.000 km arasında değişmektedir.

Bir ikili sistem için "tipik" olanı, (muhtemelen farklı küçük gezegen popülasyonlarındaki bu tür sistemlerin farklı köken ve yaşam süreleri nedeniyle) Güneş Sistemi'ndeki konumuna bağlı olma eğilimi göstermektir.

Dünya'ya yakın asteroitler arasında, uydular 3-7 birincil yarıçap düzeyindeki mesafelerde yörüngede dönme eğiliminde olup, birincilden iki ila birkaç kat daha küçük çaplara sahiptir. Bu ikililerin hepsi iç gezegen geçişli olduğundan, ana nesnenin bir gezegenin yakınından geçerken meydana gelen gelgit streslerinin birçoğunun oluşumundan sorumlu olabileceği düşünülmektedir, ancak çarpışmaların da bu uyduların oluşumunda bir faktör olabileceği düşünülmektedir.
Ana kuşak asteroitleri arasında, uydular genellikle birincilden çok daha küçüktür (90 Antiope dikkate değer bir istisnadır) ve yaklaşık 10 birincil yarıçap uzaklıkta yörüngeye otururlar. Buradaki ikili sistemlerin çoğu asteroit ailelerinin üyeleridir ve uyduların büyük bir kısmının, bir asteroit çarpışmasından sonra parçalanması hem birincil hem de uyduyu üreten bir ana gövdenin parçaları olması beklenir.

En son keşfedilen Trans-Neptün nesneleri arasında, iki yörüngeli bileşenin benzer boyutta olduğu ve yörüngelerinin yarı büyük eksenlerinin çok daha büyük olması- yaklaşık 100 ila 1000 birincil yarıçap - yaygın bir durumdur. Bu ikililerin önemli bir kısmı önceden var olan ikililer olarak kabul edilmektedir.
Plüton'un beş bilinen uydusu vardır. En büyük uydusu Charon, Plüton'un yarıçapının yarısından daha büyük olup, Plüton'un yüzeyinin dışında bir noktada dönebilecek kadar büyüktür. Aslında, her biri aralarındaki ortak kütle merkezinde dönerler ve Plüton'un yörüngesi tamamen Charon'un yörüngesi tarafından çevrilir. Bu nedenle, ikili bir sistem oluşturarak resmi olmayan bir şekilde çift cüce gezegen olarak adlandırılırlar. Plüton'un diğer dört uydusu, Nix, Hydra, Kerberos ve Styx, çok daha küçüktür ve Plüton-Charon sistemi etrafında dönerler.
Haumea'nın iki uydusu vardır ve bunların yarıçapları yaklaşık 155 km (Hiʻiaka) ve 85 km (Namaka) olarak tahmin edilmektedir.
Makemake'nin bilinen tek uydusu, S/2015 (136472) 1 olarak adlandırılan ve çapının yaklaşık 160 kilometre (100 mil) olduğu tahmin edilen bir uydudur.
47171 Lempo, eşit kütleye sahip üçlü bir sistem olan Lempo, birbirine kütle olarak benzer büyüklükte ve 867 km mesafedeki Hiisi adlı uydusu ile bu ikili sistemin çevresinde dönen Paha isimli ikinci bir uydusuyla benzersiz bir üçlü sistemdir.
Eris'in bilinen tek uydusu Dysnomia'dır. Parlaklığına dayanarak yarıçapının yaklaşık 150 ila 350 km arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Ocak 2022 itibarıyla, 457 küçük gezegenin 477 bilinen eşlikçisi olduğu bilinmektedir. Aşağıdaki tablo, bu sistemlerin toplam sayıları ve yörünge sınıflarını göstermektedir. 

Aşağıdaki liste Dünya yakını cisimler ve eşlikçilerini göstermektedir. Henüz onaylanmamış ikili adayları koyu arka plan ile işaretlenmiştir. 

Aşağıdaki liste bir eşlikçisi olan Mars-kesişenleri göstermektedir. İkili adayı olanlar koyu arka planla gösterilmiştir. 

Aşağıdaki liste ana asteroit kuşağı asteroitleri ve eşlikçilerini göster

Aşağıda, artan sayısal sırayla numaralandırılmış küçük gezegenlerin bir listesi bulunmaktadır. Kuyruklu yıldızlar hariç, asteroitler, uzak cisimler ve cüce gezegenler dahil olmak üzere küçük gezegenlerin tümü Güneş Sistemi'ndeki küçük gök cisimleri olarak bilinir. Bu gezegenlerin listeleri, her biri 1000 küçük gezegen içeren yüzlerce sayfalık kataloglardan oluşmaktadır. Uluslararası Astronomi Birliği adına, Küçük Gezegen Merkezi, Minor Planet Sirkülerlerinde her yıl binlerce yeni numaralandırılmış küçük gezegen yayınlamaktadır. Haziran 2024 itibarıyla, toplamda 1.367.486 adet gözlemlenen cisimden 669.991 tanesi numaralandırılmış küçük gezegenlerdir. Geriye kalanlar ise henüz numaralandırılmamış küçük gezegenler ve kuyruklu yıldızlardır.
Kataloğun ilk nesnesi, 1801 yılında Giuseppe Piazzi tarafından keşfedilen 1 Ceres iken, en bilinen kaydı 134340 Pluto olarak listelenen cüce gezegen Plüton'dur. Küçük gezegenlerin büyük çoğunluğu (%97) asteroit kuşağındaki asteroitlerden oluşmaktadır. Kataloglarda bir cismin dinamik sınıflandırmasını belirtmek için bir renk kodu kullanmaktadır. Giderek artan kayıtlı gözlemevleri listesinden gözlem yapan binden fazla farklı küçük gezegen kaşifi bulunmaktadır. Sayılar açısından en üretken keşif görevleri LINEAR, Spacewatch, MLS, NEAT ve CSS olarak bilinmektedir. Çoğunlukla mitoloji ve kurgu dünyasından kişi, yer ve figürlerin adlarını taşıyan 23.542 adet adlandırılmış küçük gezegen de bulunmaktadır, bunlar tüm numaralandırılmış katalog girişlerinin yalnızca %3,8'ini oluşturmaktadır. (4596) 1981 QB ve 677772 Bettonvil şu anda sırasıyla en düşük numaralı adlandırılmamış ve en yüksek numaralı adlandırılmış küçük gezegenlerdir.
Vera C. Rubin Gözlemevi (LSST) tarafından yapılan olan ankete göre, önümüzdeki on yıl içinde 5 milyon küçük gezegen daha keşfedilmesi beklenmektedir. Bu durum mevcut rakamlardan on kat artış göstermesi anlamına gelmektedir. Çapı 10 kilometrenin üzerinde olan tüm ana kuşak asteroitleri zaten keşfedilmiş olsa da, Jüpiter'in yörüngesinde 10 trilyon 1 metre veya daha büyük boyutlu cisimlerin olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, Kuiper kuşağında yüzlercesi olası cüce gezegen olmak üzere bir trilyondan fazla küçük gezegen bulunduğu değerlendirilmektedir.

Küçük gezegenlerin listesi, her biri 10 tablo halinde gruplandırılmış 1000 küçük gezegen içeren 500'den fazla kısmi listeden oluşmaktadır. Veriler Küçük Gezegen Merkezi'nden (MPC) elde edilmektedir. Ayrıca JPL SBDB (ortalama çap), Johnston arşivi (alt sınıflandırma) ve diğerlerinden gelen verilerle genişletebilmektedir.
Küçük bir gezegen için verilen bilgiler, kalıcı ve geçici bir adlandırma, küçük gezegen adlarının anlamlarına (yalnızca adlandırılmışsa), keşif tarihi, konum ve itibarlı kaşifler ile bağlantılı bir alıntı içerir. Ek olarak, arka plan rengiyle temsil edilen ana gruplamadan daha ayrıntılı bir sınıflandırmaya sahip bir kategori, JPL SBDB'den alınan veya italik olarak başka şekilde hesaplanan tahminler ve MPC ile JPL SBDB'deki ilgili sayfalara bir referans içermektedir.
MPC, bir veya birkaç astronomu, bir araştırmayı veya benzer programı ve hatta gözlemevini keşifle ilişkilendirebilmektedir. Tablonun ilk sütununda, mevcut tek başına bir maddeye kalın harflerle bağlantı verilirken, (kendi kendine) yönlendirmelere asla bağlantı verilmez. Keşfedenler, keşif bölgesi ve kategori yalnızca önceki katalog girişinden farklıysa bağlantılıdır.

Yukarıdaki örnek, kısmi listelerden birinden beş katalog girişini göstermektedir. Beş asteroidin tümü, Palomar-Leiden araştırması (PLS) tarafından Palomar Gözlemevinde keşfedilmiştir. MPC, araştırmanın baş araştırmacılarına, yani astronomlar Cornelis van Houten, Ingrid van Houten-Groeneveld ve Tom Gehrels'e doğrudan itibar etmektedir. (Bu, küçük gezegenler listesinin resmi MPC listesindeki Keşif Koşullarından ayrıldığı tek örnektir.) 16 Ekim 1977'de keşfedilen 189004 Capys, adlandırılmış tek küçük gezegendir. Arka plan rengi, yaklaşık 12 kilometre çapında olduğu tahmin edilen bir Jüpiter truvası (Jüpiter'in L5'teki Truva kampından) olduğunu göstermektedir. Diğer tüm nesneler, asteroit kuşağının iç (beyaz), orta (açık gri) ve dış bölgelerinden (koyu gri) daha küçük asteroitlerdir. Tüm nesneler için geçici adlandırma, yaygın olmayan bir araştırma atamasıdır.

Küçük gezegenler keşfedildikten sonra örneğin 1989 AC gibi geçici bir isim alırlar, daha sonra parantez içinde (4179) 1989 AC gibi bir sıra numarası verilerek kalıcı bir isme (numaralandırılmış küçük gezegen) dönüştürülürler. İsteğe bağlı olarak, belirtmenin geçici kısmının yerine bir isim verilebilir, örneğin 4179 Toutatis.
Modern zamanlarda, bir küçük gezegen ancak en az 4 karşı konum boyunca birkaç kez gözlemlendikten sonra ardışık bir numara alır. Yörüngeleri (henüz) tam olarak bilinmeyen küçük gezegenler geçici adlarıyla anılırlar. Bu kurala daha önceki zamanlarda her zaman uyulmamış ve bazı cisimler bir numara almış ancak daha sonra kayıp küçük gezegenler haline gelmiştir. Yaklaşık 89 yıldır kayıp olan 719 Albert'in 2000 yılında bulunması, numaralandırılmış son kayıp asteroidi tarihe karıştırmıştır. Küçük gezegenler yalnızca numaralandırıldıktan sonra bir isim almaya hak kazanırlar. Genellikle keşfeden kişinin bir isim seçmek için 10 yıl kadar süresi vardır; birçok küçük gezegen günümüzde isimsiz kalmaktadır. Özellikle yirminci yüzyılın sonlarına doğru, LINEAR gibi büyük ölçekli otomatik asteroit keşif programları keşiflerin hızını o kadar artırmıştır ki, küçük gezegenlerin büyük çoğunluğu büyük olasılıkla hiçbir zaman isim alamayacaktır.

Bu nedenlerle, sayı dizisi keşif zaman çizelgesiyle yalnızca yaklaşık olarak eşleşmektedir. Kayıp küçük gezegenler gibi uç durumlarda, önemli bir uyumsuzluk olabilir: örneğin yüksek numaralı 69230 Hermes ilk olarak 1937'de keşfedilmiş, ancak 2003 yılına kadar kaybolmuştur. Ancak yeniden keşfedildikten sonra yörüngesi belirlenebilmiş ve kendisine bir numara atanabilmiştir.

Detaylı liste için bakınız: Küçük gezegen kaşifleri listesi
MPC 1,000'den fazla profesyonel ve amatör gök bilimciyi küçük gezegen kaşifi olarak kabul etmektedir. Bunların birçoğu sadece birkaç küçük gezegen keşfetmiş ya da yalnız bir tanesini diğer kaşiflerle birlikte keşfetmiştir. Üstelik bir kaşifin mutlaka bir insan olması da gerekmemektedir. Keşifçi olarak tanınan yaklaşık 300 program, araştırma ve gözlemevi bulunmaktadır. Bunlar arasında az sayıdaki bir grup ABD programı ve araştırması bugüne kadar yapılan keşiflerin çoğunu gerçekleştirmiştir (bkz. pasta grafik). Sayıları her yıl on binlerle ifade edilen küçük gezegenlerin toplam sayısı arttığından, tüm istatistiki rakamlar sürekli değişmektedir. Bu maddede gösterilen ilk 10 kaşifin aksine, MPC keşiflerin toplamını biraz daha farklı bir şekilde, yani farklı kaşif gruplarına göre özetlemektedir. Örneğin, Palomar-Leiden Araştırması'nda keşfedilen cisimler doğrudan programın baş araştırmacılarına atfedilmektedir.

Küçük Güneş Sistemi cisimlerinin astrometrik gözlemlerini MPC'ye rapor eden gözlemevleri, teleskoplar ve araştırmalar, Palomar Gözlemevi için 675 veya Mount Lemmon Araştırması için G96 gibi sayısal veya alfanümerik bir kod almaktadır. Bu şekilde kodlanmış sınıflamalarda MPC bir veya birkaç astronom yerine araştırma veya programı keşfeden olarak atfetmektedir.

Bu katalogda, küçük gezegenler 8 ana yörünge grubundan birine sınıflandırılmış ve farklı bir renkle vurgulanmıştır. Bunlar:

Küçük gezegenlerin büyük çoğunluğu, Güneş'e 2,5 ve 2,82 AU mesafede bulunan iki Kirkwood boşluğu ile ayrılan asteroit kuşağının iç, orta ve dış kısımları arasında eşit olarak dağılmıştır. Tüm küçük gezegenlerin yaklaşık %97,5'i ana asteroit kuşağı asteroitleridir (MBA), Jüpiter truvaları, Mars geçişli ve Dünya'ya yakın asteroitlerin her biri genel nüfusun %1'ini veya daha azını oluşturmaktadır. Şimdiye kadar sadece az sayıda uzak küçük gezegen, yani centaurlar ve Neptün ötesi nesneler numaralandırılmıştır. Kısmi listelerde, "kategori" adlı sütundaki veriler bu ana gruplandırmayı daha rafine hale getirmektedir:

Ana kuşak asteroitleri, Nesvorný (2014) tarafından sentetik hiyerarşik kümeleme yöntemine dayalı olarak aile üyeliklerini göstermektedir.
Rezonanslı asteroitler Hilda (3:2), Kibele (7:4), Thule (4:3) ve Griquas (2:1) gibi sayısal oranlarıyla gösterilerken, Jüpiter truvaları ise (1:1) cisminYunan (L4) veya Truva kampına (L5) ait olup olmadığına göre ayrışırlar.
Hungaria asteroitleri (H), çarpışma ailesi üyesi olmadıklarında italik (H) olarak etiketlenirler.
Dünyaya yakın nesneler, çapı 1 km'den büyük olan bazıları potansiyel olarak tehlikeli asteroitler (PHA) olarak sınıflandırılmakla birlikte, Aten (ATE), Amor (AMO), Apollo (APO) ve Atira (ATI) olmak üzere gruplara ayrılmışlardır.
Neptün-ötesi nesneler, kubvanolar (sıcak veya soğuk), saçılmış disk nesneleri, plutinolar ve diğer Neptün ile rezonanslı nesneler olarak dinamik alt gruplara ayrılmaktadır.
Tisserand parametresi (TJüpiter) değeri 2'nin altında olan kuyruklu yıldız benzeri ve/veya retrograd nesneler damocloid olarak sınıflandırılmaktadır.
MPC ve Johnston listelerine dayalı olarak bunlar dışında kalan diğer olağandışı nesneler "sınıflandırılmamış" olarak etiketlenmektedir.
Yoldaşları olan ikili ve üçlü küçük gezegenler "uydu" ile etiketlenir ve küçük gezegen uydusuna karşılık gelen girişlerine bağlanmaktadır.
İstisnai olarak uzun veya kısa dönüş periyoduna sahip nesneler "yavaş" (100 saat ve üzeri) veya "hızlı" (2,2 saatten düşük) ile etiketlenir.
Aynı zamanda bir periyodik-kuyruklu yıldız numarası alan küçük gezegenler (2060 Chiron için 95P/Chiron gibi) numaralı kuyruklu yıldızlar listesine bağlanmaktadır.

(a) Üye sayılarına göre NEO grupları: Aten (264), Amor (1.310), Apollo (1.696) ve Atira (9) asteroitleri.
(b) 17 sınıflandırılmamış cisim dahil: 6144 Kondojiro, (32511) 2001 NX17, (241944) 2002 CU147, (275618) 2000 AU242, (301964) 2000 EJ37, (363135) 2001 QQ199, (487496) 2014 SE288, (490171) 2008 UD253, (497619) 2006 QL39, (504160) 2006 SV301, 514107 Kaʻepaokaʻawela, (526889) 2007 GH6, (584530) 2017 G

Adada (Grekçe: Ἄδαδα), Eğirdir'in yaklaşık 40 km güneydoğusunda ve Antalya'nın 80 km kuzeydoğusunda, Isparta ilinin Sütçüler ilçesine bağlı bugünkü Sağrak köyü yakınında, Pisidia'da bulunan antik bir kenttir. Konum, Eğirdir Gölü'nün yaklaşık 35 km güneyinde olup Karabavullu veya Karabavlu olarak da anılır. Günümüzde Isparta-Sütçüler ilçe kara yolu üzerinden ulaşılabilen antik kent, Sağrak köyüne 2 kilometre, il merkezine 90 kilometre uzaklıktadır.
İlk kez 1842 yılında A. Schönborn tarafından ziyaret edilmiş, daha sonra 1884 yılında Amerikalı John Robert Sitlington Sterrett tarafından yeniden keşfedilmiştir. Alman klasik dönem arkeoloğu Gustav Hirschfeld ve İskoç arkeolog William M. Ramsay yerleşimi 1887'de tanımladılar.

Kentin kuruluş tarihine ilişkin kesin bilgi yoktur. MÖ II. yüzyılda Termessos ile Adada arasında yapılan bir anlaşma metninde geçmektedir.
Adada antik kentinin varlığına dair en eski bilgiler, antik coğrafyacılar Strabon (MÖ 64/63 - MS 24 civarı), Batlamyus (MS 100 - 170 civarı) ve Hierokles (MS 6. yüzyıl) gibi yazarların eserlerinde yer almaktadır. Strabon, Geographika adlı eserinde, Adada'nın adının, kendisinden önce yaşamış olan Artemidoros (MÖ 1. yüzyıl) tarafından diğer Pisidia kentleri arasında zikredildiğini aktarmaktadır (Strabon, Geographika, XII, 570). Ptolemaios ve Hierokles'in eserlerinde de Adada'ya atıflar bulunmaktadır (Ptolemaios, Geographia, V, 5, 8; Hierokles, Synecdemus, 647, 4). Bu antik kaynakların yanı sıra, Adada'nın Helenistik dönemde önemli bir yerleşim yeri olduğunu gösteren arkeolojik kanıtlar da mevcuttur. Özellikle Kıbrıs ve Fenike bölgelerinde bulunan ve Adadalı paralı askerlere ait olduğu tespit edilen mezar taşları, kentin bu dönemdeki askeri ve kültürel faaliyetlerine ışık tutmaktadır. Bu mezar taşları, Adada'dan askerlerin Helenistik krallıkların ordularında ücretli olarak görev yaptığını doğrulamaktadır ve kentin Helenistik Çağ'da varlığına ilişkin somut bir kanıt sunmaktadır.
Roma İmparatorluk dönemindeki tarihi hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir, ancak Adada için dört imparator tapınağı olduğu bilinmektedir.
İlk sikkeler MÖ 1. yüzyıldan beri bilinmektedir ve imparatorluk dönemi sikke basımı Roma İmparatorları Trajan'dan Valerianus dönemine kadar uzanmaktadır. Geç Antik Çağ'da Adada bir piskoposluk merkeziydi.

Kent, Caralis (Beyşehir) Gölü’nün batı kıyısını izleyerek Antiokheia (Yalvaç), Neapolis (Şarkikaraağaç), Timbiriada (Aksu), Adada (Karabavlu) üzerinden Pednelissos (Kozan) ve Perge (Aksu) antik kentine uzanan antik yol üzerinde, nispeten düz, geniş bir yüksek vadide yer almaktadır.
2.veya 3. yüzyıllara ait dört imparator tapınağı (bunlardan biri imparatorlar ve Zeus Sarapis için bir yazıtla, ikincisi imparatorlar ve Afrodit için bir yazıtla, üçüncüsü sadece imparatorlar için, dördüncüsü ise Trajan için sikkelerle kanıtlanmıştır), büyük bir gösteri merdivenine sahip agora ve tiyatro hala iyi korunmuştur. Ayrıca iki geç antik döneme ait üç nefli bazilika da bulunmaktadır.
Adada antik kentinde, düzlük alan ile vadi arasında yükselen kayalık bir bölge üzerine kurulan akropol, savunma amaçlı olarak inşa edilmiştir. Bu akropol, etrafı surlar ve gözetleme kuleleriyle tahkim edilmiştir. Akropolün batı tarafında, halkın toplanma alanı olan bir açık hava mekanı bulunur. Bu toplanma alanının ön cephesine daha sonraki dönemlerde, kentin ticari ve yönetimsel faaliyetlerinin merkezi haline gelen bir forum ve bazilika kompleksi eklenmiştir. Adada forumu, 32 metreye 45 metre boyutlarında bir alanı kaplamaktadır. Zemini özenle döşenmiş taşlarla kaplı olan bu forumun tam ortasında büyük bir su deposu, yani sarnıç yer alır. Forumun batı yönünde bir cadde uzanırken diğer iki tarafı sütunlarla çevrili üstü kapalı yürüyüş yolları, yani stoalarla kuşatılmıştır. Forumun kuzeyinde, doğudan batıya doğru uzanan bir bazilika yapısı mevcuttur. Forumun güneydoğu köşesinde ise gösterişli bir anıtsal çeşme bulunmaktadır.
Adada'daki en büyük kilise, vadinin batı yakasında konumlanmıştır. Bu ibadethane, Bizans devrinde, daha eski bir yapının terasları ve iç duvarları temel alınarak inşa edilmiştir. Şehir düzlüğünün batı tarafında, bir tepe yamacına yaslanmış olan 1000 kişi kapasiteli tiyatronun sahne binası ve orkestra bölümü toprak altında kalmıştır. Seyircilerin oturduğu kısım olan cavea, müze tarafından gerçekleştirilen kurtarma kazılarıyla toprak altından çıkarılarak görünür hale getirilmiştir.

Hans von Aulock : Pisidia I'in antik sikkeleri ve şehirleri. Tübingen 1977, s. 20-22, 52-59.
George Ewart Bean: Adada (Karabavli) Pisidia, Turkey. In: Richard Stillwell u. a. (Hrsg.): The Princeton Encyclopedia of Classical Sites. Princeton University Press, Princeton NJ 1976, ISBN: 0-691-03542-3 (İngilizce, perseus.tufts.edu).
Klaus Belke, Norbert Mersich: Frigya ve Pisidia, Tabula Imperii Byzantini, 7. Viyana 1990, 170.
Mustafa Büyükkolancı: Adada Pisidia'da Antik Bir Kent. 1998 [burada s.12 taslak plan].
Hartwin Brandt : Adada. Helenistik ve Roma dönemlerinde küçük bir Pisidia kasabası, In: Historia 51 (2002) s. 385–413.
Gustav Hirschfeld: Adada 1.(Almanca) In: Realencyclopädie der classischen Altertumswissenschaft (RE). Vol. I,1, Stuttgart 1893, col. 339.

Adada Antik Kenti - Isparta
Internet Archive: Ancient Citiies - Adada
Adada Sikkeleri
Beschreibung, Bilder und Pläne von Adada in Pisidien

Roma Eyaleti Asya (Asia), Cumhuriyetin sonlarına doğru oluşturulmuş bir Roma İdari birimi olup bir prokonsül tarafından yönetilen Senatoryal eyalet statüsündeydi. Bu düzenleme Roma İmparatorluğu'nun idari olarak yeniden düzenleneceği 211 yılına kadar değişmemiştir.

Asya Eyaleti başlangıçta Misya, Troas, Aiolis, Lidya, İyonya, Karya ve Pisidya'dan Pamfilya'ya kadar uzanan bir bölgeden oluşuyordu. Frigya'nın bir bölümü MÖ 116 yılında eyalet topraklarına dahil edilmeden önce V. Mithridates Euergetes'e verilmişti. Lycaonia MÖ 100 civarında, Kibyra ise MÖ 82 yılı civarında eyalet topraklarına dahil edildi. Asya'nın güneydoğu bölgesi daha sonra Kilikya adıyla yeni bir eyalet olarak düzenlendi. İmparatorluk döneminde eyaletin sınırları kuzeyde Bithynia, güneyde Likya ve doğuda Galatya ile çizilmişti.

III. Antiochus ordusu MÖ 190 yılında yapılan Magnesia savaşında Romalılarca yenilince Asya'yı Romalılara terk etmek durumunda kaldı. MÖ 188 tarihli Apamea Antlaşması ile Asya topraklarının tümünde kontrolü ele geçiren Romalılar bölgenin idaresini Pergamum'da bulunan bir vekil kralın yönetimine bıraktılar.
Adı konmuş bir varisi olmayan ve Roma'nın yakın müttefiklerinden bir olan Bergama kralı III. Attalos krallığını Roma'ya bıraktığını vasiyet etti. Attalos'un MÖ 133 yılında çekilmesiyle bölge Manius Aquillius tarafından yeni bir Roma eyaleti olarak organize edildi. Attalid Krallığı'nın Roma'ya miras olarak bırakılması bu krallığa komşu topraklarda ciddi karışıklıklara neden oldu. Pontus krallığının VI. Mithridates'in yönetiminde bir güç olarak ortaya çıkması bu döneme rastlar. Mithridates, Roma'nın Asya eyaleti ve ötesindeki başarılarının önündeki en ciddi engel olarak ortaya çıkmıştır.

Roma her zaman doğuda neler olup bittiğiyle ilgilenmek konusunda biraz ilgisiz davranmıştır. Genellikle müttefikleri arasındaki anlaşmazlıklarda hakem rolüne soyunmuş, Otoritesini göstermesi gerektiği bazı durumlarda da heyetler göndermeyi tercih etmiştir. Bu durum bölge Attalos tarafından Roma'ya hediye olarak bırakılana kadar böyle sürmüştür. Aslında Bergama krallığı çoğunlukla farklı halklardan oluşmuştu. Örneğin Büyük Frigya Pontus karalı V. Mithridatis'e verilmişti.
Senatonun kendisi Asya ile ilgilenmek konusunda tereddüt ettiğinden diğerleri de bu konuda ilgisizdi. Nihayet MÖ 123 tarihinde Gaius Gracchus tarafından geçirilen bir kanunla Equestrian sınıfına mensup kişilere vergi toplama hakkı verildi. Bu vergi toplama imtiyazı Cumhuriyet elitleri tarafından bir sömürü aracı olarak kullanıldı. Herhangi bir şehir vergiyi ödeyemeyecek durumda ise Romalı tefecilerden fahiş fiyatlarla borç almak durumunda kalıyordu.

MÖ 88 yılında Pontus kralı VI. Mithridates neredeyse bütün Küçük Asya'yı fethetti. Romalıların yozlaşmış uygulamalarından nefret eden yerel halkı kışkırtarak büyük bir isyanın başlamasını sağladı ve eyalette bulunan tüm Roma ve İtalyan kökenlilerin kılıçtan geçirilmesini emretti. Öldürülen insan sayısının 80.000 ile 150.000 arasında olduğu tahmin edilir. Üç yıl sonra Lucius Cornelius Sulla Mithridates'i Birinci Mithridatis Savaşında yendi ve MÖ 85 yılında eyaleti her biri daha küçük şehirlerin yönetim merkezi olacak şekilde on bir bölgeye ayırdı. Bu bölge merkezleri arasında Efes, Bergama, Smyrna, Adramyttium, Kyzikos, Synnada, Apameia Kibotos, Milet ve Halikarnassos da bulunur. Adı geçen şehirlerden ilk üçü olan Efes, Bergama ve Smyrna arasında eyaletin başat şehri olmak için yoğun bir rekabet vardı. Bu üç şehir arasındaki rekabet eyalette birliğin sağlanmasının önündeki en büyük engeldi.

İsyanları bastırmak için kullanılanlar hariç Sulla tarafından VI. Mithridates'e karşı mücadele etmek için toplanan askerlere kadar Asya'da askeri bir varlıktan söz etmek pek mümkün değildir. Aslında Asya eyaleti herhangi bir askerî birliğin yerleştirilmediği birkaç Roma eyaletinden biridir. Her ne kadar eyalet içerisinde konuşlu bir lejyon yoksa da bu eyalette hiç asker olmadığı anlamına gelmez. Frig şehirleri Apameia Kibotos ve Amorium'da Lejyon müfrezelerinin varlığı bilinir. Yine bir Frig şehri Eumeneia'da konuşlu destek birliklerine bağlı askerler bu dağlık bölgede devriye görevi yapmışlardır. MÖ 3. yüzyılda kırsal bölgelerde görülmeye başlayan askeri hareketlilik eyalette huzursuzluğa neden olmuştur.

Augustus tahta çıkmasının ardından Asya eyaletine bağladığı Misya, Lidya, Karya ve Frigya bölgeleri için bir prokonsüllük teşkil etti. Prokonsül bir yıllık resmî görev süresinin çoğunu eyaletin önemli merkezleri arasında yargısal işlemler için seyahat etmekle geçiriyordu. Roma'nın Cumhuriyetten İmparatorluğa dönüştüğü bu zaman diliminde eyaletlerdeki şehirlerin sahip olduğu rol de değişime uğradı ve otonom şehirler yavaş yavaş yönetim merkezleri haline gelmeye başladı. Augustus'un bir güç olarak ortaya çıktığı bu dönem aynı zamanda Misya, Lidya ve Frigya'da yeni şehirlerin ortaya çıkışının ilk işaretlerini veriyordu. Eyaletteki şehirler sahip oldukları yetkin kendi kendini yönetme becerileri ile kendi toprakları üzerinde vergi toplama ve kanunlar yapma sorumluluklarına sahip oldular. Yine Augustus'un Principatus'u oluşturduğu bu dönem Asyanın şehirleşmeye başlamasının ve şehirlerde kamu binalarının şehrin belirgin karakteristiği haline gelmeye başladığı bir dönem olarak dikkat çeker

3. yüzyılla birlikte ortaya çıkan ve eyaletin bir bölümünü etkileyen salgın hastalıklara ilave olarak yerel askerlerin disiplinsiz davranışları da eyaletin giderek zayıflamasının nedenleri arasındadır. 250 ve 260'lı yıllardaki Got işgalleri eyaletteki güvenliği zaafa uğrattı. Tüm bunlara ilave olarak eyaletin sahip olduğu politik ve stratejik önemin zaman içerisinde azalması sonucu Asya gözden düşmeye başladı.
Eyalet toprakları 4. yüzyılda imparator Diokletian tarafından daha küçük yedi eyalet arasında paylaştırıldı. Bunun bir sonucu olarak taşradaki pek çok kent önemini yitirdi ve zaman içerisinde bir köyden ayırt edilemez hale geldi. Diğer taraftan İmparatorluğun erken dönemlerinin önemli şehirlerinden Efes, Sardes ve Aphrodisias eski ihtişamlarını koruyarak yeni eyalet merkezleri olarak ortaya çıktılar. Asya, yüzyıllar boyunca Roma kültürünün ve Helenistik kültürün doğudaki en önemli merkezi olarak kalmıştır.

Asia Minor (Küçük Asya) 24 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Attuda veya Attouda (Grekçe: Ἄττουδα) Antik Karya'da bulunan ve daha sonra Roma eyaleti Frigya sınırlarında yer alan Helenistik bir kenttir. Yerleşim yeri günümüzde Denizli İli Sarayköy ilçesinin yaklaşık 17 km. güneybatısında Hisar köyü yakınlarıdır.
Sikkeleri üzerinde Augustus dönemi ve sonrasına ait Yunanca Ἱερὰ Βουλὴ Ἀττουδέων (Attoudeon Kutsal Meclisi) yazısı bulunmaktadır. Madeni paraları, Anadolu'nun batı iç kesimlerinde tapınılan bir ay tanrısı olan Men'e (Grekçe: Μήν; Mēn) burada tapınıldığını gösteriyor.

Çürüksu Vadisi'ndeki Tripolis ve Laodikeia antik kentlerini Aphrodisias'a bağlayan en kısa güzergah Attuda üzerinden geçmekteydi. Kenti ilk kimlerin kurduğuna dair kesin bir bilgi mevcut olmamakla birlikte, Lykos Vadisi'ndeki diğer yerleşimlerle aynı dönemde, yani Hellenistik Çağ'da kurulduğu varsayılmaktadır. Attuda; Lykos Vadisi'ndeki kentler ile Aphrodisias arasındaki ticari, ekonomik ve kültürel etkileşimde mühim bir rol üstlenmiştir.
Kentin kurulduğu alan, antik dönemde Phrygia ve Karia bölgeleri arasındaki sınırı ve bağlantıyı oluşturması nedeniyle önem taşımaktadır. Salbakos (Babadağ) Dağı’nın kuzeyindeki doğal bir tepenin doğusuna doğru uzanan bir sırt üzerinde konumlandırılan yerleşimin kuzey, güney ve doğusu sarp uçurum olup batı kısmı Salbakos Dağı’na yaslanmaktadır. Kentin kurulduğu alan bu şekliyle doğal bir kale görünümünde ve oldukça korunaklıdır. Yerleşimin kuzeyinde Arap (Uzunasma) Deresi, güneyinde Bakla (Paklı) Deresi bulunmakta ve bu dereler kentin etrafında doğal bir sınır oluşturmaktadır. Arkeolojik verilerle geçmişi MÖ 7-6. yüzyıla kadar uzanan yerleşim, MÖ 2. yüzyılda kendi adıyla gümüş ve bronz sikke basmaya başlamış olup mimari buluntular ve epigraﬁk verilere göre Helenistik Dönem’de Pergamon Krallığıyla bağlantılı bir gelişim göstermiştir. Attoudalı ünlü Carminii ailesinin önemli siyasi ve dinî görevlerde bulunması Roma İmparatorluk Dönemi’nde yakaladığı gelişime önemli bir katkı sağlamıştır. Özellikle Carminii ailesi üyelerinin Aphrodisias kenti ile kurduğu bağlantı, Roma İmparatorluk Dönemi’nde her iki kent arasındaki etkileşimi arttırmıştır. Roma İmparatorluk Dönemi’nde Karia Bölgesi kentleri arasında yer alan Attouda, Bizans Dönemi’nde Phrygia Bölgesi’nin yönetim sınırlarına dâhil edilmiştir. Bizans Dönemi’nde daha küçük bir yerleşim haline dönüşen Attouda, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Dönemi’nde antik yerleşimin üzerine kurulan Türk yerleşimiyle (İpsili) birlikte çok katmanlı kültürel bir doku kazanmıştır.

Burası, önce Frigya'daki Laodikya metropolitliğine bağlı bir Hristiyan piskoposluğu hâline geldi ancak daha sonra Roma eyaletinin bölünmesinden sonra Hierapolis piskoposluğuna bağlandı.
Günümüze ulaşan belgelerde piskoposlarından beşinin adı kaydedilmiştir. Hermelaus veya Hermolaus 431'deki Birinci Efes Konsili'ndeydi. 451'deki Kalkedon Konsili'nde, Laodikya Metropoliti Nunechius, Attudalı Symmachus adına imza attı. Stephanus 692'deki Trullo Konsili'ndeydi. Muhtemelen Patrik I. Fotios ve Konstantinopolis Patriği I. İgnatius'un rakip taraflarından olan Nicetas ve Arsenius, Dördüncü Konstantinopolis Konsili'ndeydi (879).
Artık yerleşimsel bir piskoposluk olmayan Attuda, bugün Katolik Kilisesi tarafından ünvanlı bir piskoposluk olarak listelenmektedir.

Smith, William, ed. (1854–1857). "Attuda". Dictionary of Greek and Roman Geography. London: John Murray.

Balbura veya Balboura (Grekçe: Βάλβουρα), Burdur ili, Altınyayla ilçesinin güneydoğusunda Karaçulha mevkiinde bulunan Likya antik kentidir. Likya coğrafyasının Bubon ve Kibyra ile birlikte en kuzeyini oluşturur. Bubon ve Oinoanda ile birlikte Likya Federasyonu'nun üyesi olmuşlardır.

Kalıntılar, bir derenin iki yakasındaki iki tepeyi kaplamaktadır. Kuzeydeki tepedeki şehir duvarları, 2,4 metre yüksekliğe kadar ulaşır ve 1,8 metre kalınlığında çokgen taş işçiliği içerir. İki tiyatro bulunmaktadır; biri akropolis tepesinin güneyinde, diğeri derenin güneyinde bir dağın önündeki oyukta yer alır. İlk tiyatro, oturma sıralarının ortasında büyük bir doğal kaya bloğuyla kesintiye uğramış olmasıyla dikkat çeker. Septimius Severus ve Geta'ya adanmış üç kemerli bir kapı, çeşitli tapınak kalıntıları ve Hristiyan kiliseleri de görülmektedir.

Balbura, MÖ 2. yüzyılda oluşturulan ve MÖ 82'de dağılan, Kibyra'nın başını çektiği bir tetrapolisin üyesiydi. Bundan sonra Likya Birliği'ne bağlandı.
Balbura, Strabon'un Cabalis olarak adlandırdığı ve Bubon ile Oenoanda adlı iki diğer kenti de içeren Cabalia adlı bir bölgenin parçasıydı.
Βαλβουρεύς (Balbureus) etnik adı, Katara'da en az iki yazıtta görülmektedir.
Balbura, Helenistik Çağ'da ve Caligula'nın hükümdarlığı döneminde para basmıştır.

Balbura erken dönemde bir piskoposluktu ve Roma'nın Likya eyaletinin başkenti olan Myra metropolitan piskoposluğuna bağlı bir sufragandı. Mevcut belgelerde dört piskoposunun adı kayıtlıdır. Hermaeus 381'deki Birinci Konstantinopolis Konsili'nde yer aldı. Philippus 351'deki Khalkedon Konsili'ne katıldı. Nicolaus, Likya eyaleti piskoposlarının İskenderiyeli Proterius'un öldürülmesi üzerine 458'de Bizans İmparatoru I. Leo'ya gönderdikleri protesto mektubunu imzalayanlar arasındaydı. Ioannes ise I. Fotios'un 879'daki Dördüncü Konstantinopolis Konsili'ne katıldı.
Artık yerleşik bir piskoposluk olmayan Balbura, bugün Katolik Kilisesi tarafından bir unvan piskoposluğu olarak listelenmektedir.

Burdur Müzesi Balbura Sayfası24 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mitoloji Sözlüğü Balbura Sayfası
Mimarlık Müzesi - Anadolu Antik Tiyatroları21 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

C. Naour: Nouvelles inscriptions de Balboura. In: Ancient Society 9 (1978) 165–185.
Kent J. Rigsby An imperial letter at Balbura. In: American Journal of Philology 100 (1979) 401–407.
J. J. Coulton, N. P. Milner, A. T. Reyes: Balboura survey. Onesimos and Meleager. Part 1. In: Anatolian Studies 38 (1988) 121–145. Part 2: In: Anatolian Studies 39 (1989) 41–62.
Lionel Bier: The lower theatre at Balboura. In: Anatolian Studies 40 (1990) 69-79
A. S. Hall, J. J. Coulton: A Hellenistic allotment list from Balboura in the Kibyratis. In: Chiron 20 (1990) 109–153.
D. K. Money: Lions of the mountains. The sarcophagi of Balboura. In: Anatolian Studies 40 (1990) 29–54.
N. P. Milner: Victors in the Meleagria and the Balbouran élite. In: Anatolian Studies 41 (1991) 23–62.
C. H. Hallett, J. J. Coulton: The east tomb and other tomb buildings at Balboura. In: Anatolian Studies 43 (1993) 41–68.
Lionel Bier: The upper theatre at Balboura. In: Anatolian Studies 44 (1994) 27–46.
J. J. Coulton: The fortifications of Balboura. In: Revue des études anciennes 96 (1994) 329–335.
Tyler Jo Smith: The Votive Reliefs from Balboura and its Environs, In: Anatolian Studies (1997) 3-49.
Hansgerd Hellenkemper, Friedrich Hild: Lykien und Pamphylien, Tabula Imperii Byzantini 8. Wien 2004, S. 477–479.

Bubon veya Boubon (Grekçe: Βούβων), Burdur ilinin Gölhisar ilçesine bağlı İbecik köyünde yer alan Likya antik kentidir. Likya coğrafyasının Balbura ve Kibyra ile birlikte en kuzeyini oluşturur. Balbura ve Oinoanda ile birlikte Likya Federasyonu'nun üyesi olmuşlardır.
Şehirden bahseden Bizanslı Stephanos, yerleşimin etnik adın Βουβώνιος olması gerektiğini, ancak Βουβωνεύς olduğunu, çünkü Lidyalıların bu biçimden hoşlandığını ekler. Stephanos'un bu gözleminin doğruluğu, yerinde bulunan yazıtta kanıtlanmıştır: Βουβωνέων ἡ Βουλὴ καὶ ὁ Δῆμος.
Bubon kenti, Yaşlı Plinius, Ptolemaios ve Hierokles tarafından anılır. Plinius, Bubon civarında bulunan bir tür tebeşirden (creta) bahseder.
Kentte kumtaşından inşa edilmiş küçük bir tiyatro vardı ve tepenin zirvesinde de bir akropol bulunuyordu.

MS 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un bir filozof olarak tasvir edildiği bronz heykel, Burdur'un Gölhisar ilçesindeki Bubon Antik Kenti'nden 1960'larda yurtdışına kaçırılmıştı. Kaçırılan ve ABD'de sergilenen Marcus Aurelius Heykeli, 65 yıl sonra bilimsel analizler, arşiv belgeleri ve tanık ifadeleriyle Türkiye'ye iade edildi. Ayrıca Bubon kökenli Lucius Verus, Septimius Severus ve Caracalla gibi Roma imparatorlarına ait diğer heykel ve heykel başları da Türkiye'ye iade edildi.

Bubon, Roma'nın Likya eyaletinin başkenti olan Myra metropolit makamına bağlı bir suffragan piskoposluktu. Her ikisi de Romanus olarak adlandırılan iki piskoposunun adı günümüze ulaşan belgelerde kaydedilmiştir. Bunlardan biri 381'deki Birinci Konstantinopolis Konsili'ndeydi. Diğeri ise 451'deki Kalkedon Konsili'ne katıldı ve Likya eyaleti piskoposlarının 458'de Bizans İmparatoru I. Leo'ya Trakya'ya gönderdiği, İskenderiyeli Proterius'unun öldürülmesiyle ilgili protesto mektubunun imzacılarından biriydi.
Artık bir yerleşim piskoposluğu olmayan Bubon, günümüzde Katolik Kilisesi tarafından bir unvan piskoposluğu olarak listelenmektedir.

H. A. Ekinci: Boubon kurtarma kazısı 1993 [Rescue excavations in Bubon 1993]. In: V. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, Didim 25 - 28 nisan 1994. Ankara 1995, S. 333-343.
Hansgerd Hellenkemper, Friedrich Hild: Lykien und Pamphylien. Tabula Imperii Byzantini 8. Wien 2004, S. 487-489.
Jale İnan: Der Bronzetorso im Burdur-Museum aus Bubon und der Bronzekopf im J. Paul Getty Museum. In: Istanbuler Mitteilungen 27-28, 1977-78, S. 267-287.
Jale İnan: Der Bronzetorso im Typ des Diskophoros von Polyklet im Burdur-Museum. In: Polykletforschungen. Berlin 1993, S. 41-56.
Jale İnan: Neue Forschungen zum Sebasteion von Boubon und seinen Statuen. In: Akten des II. Internationalen Lykien-Symposions, Wien 6.-12. Mai 1990. Bd. 1, Wien 1993, S. 213-239.
Jale İnan: Boubon sebasteionu ve heykelleri üzerine son araştırmalar. [Recent studies on Sebasteion and the statues of Bubon] Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1994.
Christopher P. Jones: Some new inscriptions from Bubon. In: Istanbuler Mitteilungen 27-28, 1977-78, S. 288-296.
Christina Kokkinia (ed): (Boubon. The Inscriptions and Archaeological Remains: A Survey 2004-2006. Athens 2008") (Review by N. P. Milner).
A. P. Kozloff: Bubon. A re-assessment of the provenance. In: Bulletin of the Cleveland Museum of Art 74, 1987, S. 131-143.
N. Milner: An inscription from Bubon. In: Studies in the history and topography of Lycia and Pisidia. In memoriam A. S. Hall. London 1994, S. 93-94.
Friedrich Schindler: Die Inschriften von Bubon (Nordlykien). Wien 1972 (Österreichische Akademie der Wissenschaften. Philosophisch-Historische Klasse. Sitzungsberichte 278, 3; Text of the inscriptions).

Mitoloji Sözlüğü Bubon Sayfası
Kenthaber Bubon Sayfası
Mimarlık Müzesi - Anadaolu Antik Tiyatroları 20 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Burdur Müzesi Bubon Sayfası 3 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dalaman, Muğla'nın 13 ilçesinden birisidir.
Dalaman Havalimanı bu ilçe sınırları içerisindedir. Ortaca'nın da ilçe haline getirilmesinden sonra bağlı beldesi kalmamıştır. 26 mahallesi bulunmaktadır. Akdeniz Bölgesi'nde, Muğla iline bağlı bir ilçe olan Dalaman, aynı ilin Köyceğiz, Ortaca ve Fethiye ilçeleri ile Denizli ili Çameli ilçesi arasında yer almaktadır. Doğu, kuzey ve batı kesimleri dağlık, güneyi ovalıktır. İlçe topraklarını Gölgeli Dağlar (2.295 m), Boncuk Dağı (2.265 m) engebelendirmektedir. Fethiye Körfezi'ne paralel uzanan bu dağların etekleri yapraklı, yüksek kesimleri de iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarla kaplıdır. Dalaman Ovası, Muğla ilinin en verimli ovasıdır, Türkiye'nin ve dünyanın en verimli ovaları içerisindedir. İlçe topraklarını Dalaman Çayı sulamakta olup, Akdeniz ve Ege Bölgeleri geçiş noktasında bulunmaktadır. Dirmil yakınlarındaki Kocaş Dağından doğan, Dalaman Çayı Marmaris ve Fethiye arasında yer alır. Toplam uzunluğu 229 km'dir. Batı Toroslar'ın Göktepe ve Yaylacık Dağlarından inen kolların birleşmesiyle büyüyen çay, dar ve derin bir vadi içinde akarak, Ortaca'nın 8 km güneyinden denize dökülür. Deniz seviyesinden yüksekliği 15 m'dir. İlçenin yüzölçümü 608 km²dir. (61.694 hektar) Dalaman ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 17 metredir. Dalaman nüfusu 2019 yılına göre 42.024 kişidir.
Ayrıca Türkiye'nin 6. büyük barajı olan Akköprü Barajı ve Hidroelektrik Santrali de Dalaman ilçesi sınırları içinde yer almaktadır.

Bu liste, belediye teşkilatının kuruluşu olan 1967'den günümüze kadar olan zamandaki Dalaman belediye başkanlarını ve görev aralıklarını göstermektedir.

İlçenin tarihiyle ilgili herhangi bir bilgi yeterli arkeoloji kazısı ve yüzey araştırması yapılmadığından dolayı bulunmamaktadır. Ancak Antik Karya bölgesi içerisinde olduğundan ilçe tarihinin çok eskilere dayandığı sanılmaktadır.
Daha önce Köyceğiz İlçesine bağlı olan Atakent ve Dalaman beldelerinin birleşmesiyle tek bir belediye olan Dalaman, 1983'te ilçe konumuna getirilmiştir.
Euhippe antik kentinin Karia bölgesinin kuzeyinde, Dalaman'ın yanı başında Alaçatlı Köyü'nün (Alaca-atlı) bulunduğu yerde olduğu sanılmaktadır.
Dalaman Tren İstasyonu da Dalaman ilçesinde bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçenin iklimi tipik Akdeniz iklimi olup, Subtropikal iklimi olarak tanımlanabilir. Bu iklim karakteristliğine uygun olarak, yöre kışları ılık ve yağışlı, yazları ise kurak ve sıcaktır. Yıllık ortalama yağış miktarı 1044,5 mm'dir. Dalaman'da 19 Temmuz 1973'te ölçülen 48,5 °C'lik sıcaklık Türkiye'de Kahramanmaraş (48,8 °C) ve Şırnak Cizre (48,6 °C) den sonra ölçülen 3. en yüksek sıcaklıktır.

İlçenin ekonomisi turizm, nakliyecilik, tarım ve kâğıt sanayiine dayalıdır. Yetiştirilen başlıca tarımsal ürünler, buğday, ayçiçeği, fiğ, yonca, pamuk ve mısırdır. Bunların yanı sıra narenciye üretilmekte olup, nar, incir ve avokado da üretilen ürünler arasındadır. Hayvancılıkta damızlık inek yetiştirilir. Buna bağlı süt üretimi yapılmaktadır. İlçede bulunan kuruluşların başında 1982'de işletmeye açılan Dalaman Havaalanı, TİGEM ve Seka Kağıt Fabrikası (şimdi Mopak Şirketi) ve Devlet Üretme Çiftliği gelmektedir. Dalaman da Özellikle Kağıt Fabrikası mamullerini ve yörenin tarımsal ürünlerini yurdun dört bir yanına taşıyan canlı bir ulaştırma sektörü vardır.
Dalaman, Muğla'nın turistik yörelerine havaalanı vasıtası ile turist girişlerini, dolayısı ile ilçenin ekonomisini etkilemektedir. Dalaman Havalimanı'nın artan yolcu trafiğini karşılamak amacı ile yeni tesisler yapılmıştır. Göcek koyları olarak bilinen Dalaman ilçe sınırları içerisinde kalan koylar yat turizmi için çok elverişlidir.
Kurşunlu, Akbükü, Göbün, Boynuzbükü ve Sarsala koyları bunların başlıcalarıdır. Ayrıca Dalaman Yat Limanı ve Deniz Otobüsü Yanaşma Yeri proje ihalesi tamamlanmış olup, yerin bir bölümü SİT, bir bölümü Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde kalmaktadır.

Havayolu ulaşımı Dalaman Uluslararası Havalimanı ile sağlanmaktadır.
Dalaman ilçesi, Muğla ilinde bulunan iki uluslararası havaalanından birine ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca İzmir'den Muğla ve Fethiye yönüne uzanan ana karayolu üzerindedir.

İlçede, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı 5 anaokulu, 13 ilkokul, 10 ortaokul, 5 lise, 1 halk eğitim merkezi ve 1 mesleki eğitim merkezi bulunmaktadır.

Dalaman Belediyesi 27 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dalaman Kaymakamlığı

Türkiye Erkekler Voleybol Birinci Ligi ya da sponsorluk anlaşması gereğince Arabica Coffee Erkekler Voleybol 1. Ligi Türk voleybolunda Efeler Ligi'den sonra en önemli lig konumundadır. 18 takımlı tek grup olarak oynanacak ligden lig etabı birinci direk olmak üzere play-off'lar sonrası bir takım daha toplam iki takım  Efeler Ligi'ne yükselecektir.

17 Eylül 2024 tarihinde İş Gıda'nın global markası Pizza Hut arasında imzalanan sponsorluk anlaşması ile ligin ismi 2024-2025 sezonu için 1 yıllığına Pizza Hut Erkekler Voleybol 1. Ligi olarak anılmaya başlamıştır.
2025-2026 sezonu öncesi ise ligin ismi yapılan sponsorluk anlaşması sonrası Arabica Coffee Erkekler Voleybol 1. Ligi olmuştur.

Erkeklerde tek grupta 18 takım yarışacaktır. Takımlar deplasmanlı iki devreli lig usulüne göre oynayacaklardır.
Lig etabı sonunda son dört sırayı alan takımlar (15, 16, 17 ve 18. sırayı alan takımlar) 2. Lig'e düşer.
Deplasmanlı iki devreli lig usulüne göre oynanan müsabakalar sonucunda lig etabını 1. sırada bitiren takım Efeler Ligi'ne yükselir.
Lig Etabını 2. sırada bitiren takım finali bekler.
Ligi 3, 4, 5 ve 6. sırada bitiren takımlar play-off maçları oynar. Play-off birincisi olan takım, lig etabını 2. sırada bitiren takımla final oynar. Final tarafsız sahada ve tek maçtır. Kazanan takım Efeler Ligi'ne yükselen 2. takım olur.
I. Devre: 28 Eylül 2025 Pazar – 21 Aralık 2025 Pazar
II. Devre: 6 Ocak 2026 Salı – 17 Mart 2026 Salı

2024-25 Türkiye Erkekler Voleybol 1. Ligi sezonunda ligde kalan 8 takım, 2. Lig'den çıkan 3 takım, 2. Lig'den alınan 4 takım, Yerel Lig'den alınan 2 takım ve Efeler Ligi'nden düşen 1 takım takım 2025-26 sezonunda yer alacaktır.
2024-25 Türkiye Erkekler Voleybol 1. Ligi'nde yer alan Gaziantep Gençlik Spor Efeler ligine çıkması nedeniyle, Saint Joseph, Bigadiç Belediyespor, Depsaş Enerji Spor, Efeler Ligi'nden düşen Develi Belediyespor ve 2. Lig'den çıkan Adana Akkapı MTAL, 2025-26 sezonuna katılma isteğinde bulunmamışlardır.

Not: 2006'dan beri olan sonuçlar eklenmiştir. Daha öncesi araştırma gerektirmektedir.

* COVID-19 salgını nedeniyle oynatılamayan 2019-2020 sezonu 1. Lig final müsabakalarında oynamaya hak kazanmış 4 takım, Efeler Ligi'ne davet edilmiştir.

2020-21 Kupa Voley maçları Sultanlar Ligi’nde bulunan 15 takımla oynanacak. 2019-2020 sezonu I.Etap sıralaması ve 1.Lig Yarı Final grupları 1 ve 2.’leri; serpantin usulüne göre 4’erli 4 gruba ayrılır. Gruptaki takımlar Federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynarlar.Gruptaki takımlar Federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynayacaklar. Grup maçları sonunda Gruplarında 1. ve 2. Olan toplam 6 takım Çeyrek Finale yükselir. 2019-20 sezonunu ilk 2 sırada bitiren iki takım doğrudan çeyrek final oynar. Eşleşmeler kura ile belirlenir. Tek maç üzerinden eleme usulü gerçekleşecek maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselir. Finallerde maçlar (lig sıralamasında) üst sırada olan takımın sahasında yapılacak olup dörtlü final 2 gün içerisinde sonlanacaktır.

2021-22 AXA Sigorta Kupa Voley Kadınlar; 2021-22 voleybol sezonunun Kupa Voley kupasıdır. Sezona yayılacak kupa maçlarının Grup aşaması 28 Eylül'de başladı.

2021-22 Kupa Voley maçları Sultanlar liginde bulunan 14 takımla oynanacak. 2020-21 sezon sıralamasına göre (1. VakıfBank, 2.Fenerbahçe Opet dışındaki) takımlar serpantin usulüne göre 4 takımlı 3 gruba ayrıldı. Gruptaki takımlar Federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynayacaklar. Grup maçları sonunda Gruplarında 1. ve 2. Olan toplam 6 takım Çeyrek Finale yükselir. Çeyrek Finale doğrudan katılacak ilk iki takım VakıfBank ve Fenerbahçe Opet ile eşleşecekler. Diğer takımlar kura ile belirlenecek. Tek maç üzerinden eleme usulü gerçekleşecek maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselir. Finallerde maçlar (lig sıralamasında) üst sırada olan takımın sahasında yapılacak olup dörtlü final 2 gün içerisinde sonlanacaktır.

Parantez içindeki sayılar bir önceki Sultanlar ligi sezon sonu sıralamasıdır.

Gruplarda ilk iki sırayı kazanan Türk Hava Yolları, PTT, Galatasaray HDI Sigorta, Eczacıbaşı Dynavit, Kuzeyboru ve Aydın Büyükşehir Belediyespor takımlarına VakıfBank ve Fenerbahçe Opet takımları da Çeyrek finalden itibaren kupaya dahil olacaklar.

Yarı Final

Final

2022-23 AXA Sigorta Kupa Voley Kadınlar Dünya Baltacıoğlu Özel Sezonu; 2022-23 voleybol sezonunun Kupa Voley kupasıdır. Sezona yayılacak kupa maçlarının Grup aşaması 21 Ekim'de başladı.

2022-23 Kupa Voley maçları Sultanlar liginde bulunan 14 takımla oynanacak. 2021-22 sezon sıralamasına göre (1. VakıfBank, 2.Fenerbahçe Opet dışındaki) takımlar serpantin usulüne göre 4 takımlı 3 gruba ayrıldı.
Gruptaki takımlar Federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynayacaklar. Grup maçları sonunda Gruplarında 1. ve 2. Olan toplam 6 takım Çeyrek Finale yükselir. Çeyrek Finale doğrudan katılacak ilk iki takım VakıfBank ve Fenerbahçe Opet ile eşleşecekler. Diğer takımlar kura ile belirlenecek. Tek maç üzerinden eleme usulü gerçekleşecek maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselir. Finallerde maçlar (lig sıralamasında) üst sırada olan takımın sahasında yapılacak olup dörtlü final 2 gün içerisinde sonlanacaktır.

Parantez içindeki sayılar bir önceki Sultanlar ligi sezon sonu sıralamasıdır.

2023-24 AXA Sigorta Kupa Voley Kadınlar; 2023-24 voleybol sezonunun Kupa Voley kupasıdır. Sezona yayılacak kupa maçlarının Grup aşaması 30 Eylül'de başladı.

Kadınlar AXA Sigorta Kupa Voley'de grup etabı karşılaşmalarının ardından gruplarını ilk sırada tamamlayan Kuzeyboru, Çukurova Bld., Sarıyer Bld. ile en iyi grup ikincisi olan Nilüfer Bld. çeyrek finale yükselen son 4 takım oldu.
2022-2023 sezon sıralamasına göre Fenerbahçe Opet, Eczacıbaşı Dynavit, Vakıfbank ve Türk Hava Yolları doğrudan çeyrek finale yükselmişti.
Çeyrek finalde; Fenerbahçe Opet, Eczacıbaşı Dynavit, Vakıfbank ve Türk Hava Yolları seri başı olarak yerleşir. Diğer takımlar kura ile eşleşir. Tek maç üzerinden yapılan maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselir.

2023-24 Kupa Voley maçları Sultanlar liginde bulunan 14 takımla oynanacak. 2021-22 sezon sıralamasına göre (1.Fenerbahçe Opet, 2. Eczacıbaşı, 3. VakıfBank, 4. Türk Hava Yolları dışındaki) takımlar serpantin usulüne göre 3 takımlı 2 gruba ve 4 takımlı 1 gruba ayrıldı.
Gruptaki takımlar Federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynayacaklar. Grup maçları sonunda Gruplarında 1. Olan 3 takım ile en iyi 2. Olan toplam 4 takım Çeyrek Finale yükselir. Çeyrek Finale doğrudan katılacak ilk dört takım Fenerbahçe Opet, Eczacıbaşı, VakıfBank ve Türk Hava Yolları ile eşleşecekler. Diğer takımlar kura ile belirlenecek. Tek maç üzerinden eleme usulü gerçekleşecek maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselir. Finallerde maçlar (lig sıralamasında) üst sırada olan takımın sahasında yapılacak olup dörtlü final 2 gün içerisinde sonlanacaktır.

Parantez içindeki sayılar bir önceki Sultanlar ligi sezon sonu sıralamasıdır.

AXA Sigorta Kupa Voley çeyrek final müsabakaları 14 Şubat 2024 tarihinde oynanacak.
Tek maç üzerinden oynanacak maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselecek. Maçlar 2022-2023 sezonu lig sıralamasında üst sırada bulunan takımın sahasında oynanır.

2023-24 Kupa Voley (erkekler)
2023-24 Sultanlar Ligi
Şablon:2023-24 Sultanlar Ligi puan durumu
Şablon:2023-24 Sultanlar Ligi maçları 1.Yarı
Şablon:2023-24 Sultanlar Ligi maçları 2.Yarı

2024-25 AXA Sigorta Kupa Voley Kadınlar; 2024-25 voleybol sezonunun Kupa Voley kupasıdır.

Axa Sigorta Kupa Voley müsabakaları Sultanlar liginde bulunan 14 takımla oynanacaktır. 2023-2024 sezon sıralamasına göre (1.Fenerbahçe Medicana, 2.Eczacıbaşı Dynavit, 3.Vakıfbank, 4.Türk Hava Yolları 5.Kuzeyboru doğrudan Çeyrek Finale katılırlar.) Diğer 9 takım serpantin usulüne göre 3 gruba ayrılır. Gruptaki takımlar Federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynarlar. Grup maçları sonunda Gruplarında 1. olan 3 takım çeyrek finale yükselir.
Çeyrek Final: Fenerbahçe Medicana, Eczacıbaşı Dynavit, Vakıfbank ve Türk Hava Yolları seri başı olarak yerleşir. 5. sırada yer alan Kuzeyboru ve gruplarında 1. olan 3 takım kura ile seri başı takımlarla eşleşir. Tek maç üzerinden yapılan maçlar sonunda galip gelen 4 takım Dörtlü Finale yükselir. Maçlar 2023-2024 sezonu lig sıralamasında üst sırada bulunan takımın sahasında oynanır.

Parantez içindeki sayılar bir önceki Sultanlar ligi sezon sonu sıralamasıdır.

2024-25 Kupa Voley (erkekler)
2024-25 Sultanlar Ligi
Şablon:2024-25 Sultanlar Ligi puan durumu
Şablon:2024-25 Sultanlar Ligi maçları 1.Yarı
Şablon:2024-25 Sultanlar Ligi maçları 2.Yarı

2025-26 AXA Sigorta Kupa Voley Kadınlar; 24.sü düzenlenen 2025-26 voleybol sezonunun Kupa Voley kupasıdır. Müsabakalar Sultanlar liginde bulunan 14 takımla oynanmaktadır.

Takımlar müsabakalara aşağıda belirtildiği gibi çeşitli aşamalarda katılırlar:

Grup aşaması
2024-2025 sezon sıralamasına göre son 9 takım serpantin usulüne göre 3 gruba ayrılır. Gruptaki takımlar federasyonca belirlenen illerde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynarlar.
Çeyrek Final
Sezon sıralamasına göre ilk 5 takım doğrudan çeyrek finale yükselir. İlk dört takım seri başı olarak yer alır. Sezon sıralamasında 5. olan takım ve grup maçları sonunda gruplarında lider olan diğer 3 takım, kura ile seri başı olan takımlarla eşleşir. Çeyrek final maçları tek maç eleme usulü ile seri başı takımların ev sahipliğinde oynanır.
Dörtlü Final
Yarı Final
Maçlar, çeyrek finaller sonucu kazanan dört takım ile federasyonun seçtiği bir ilde tek maç eleme usulü ile oynanır.
Final
Yarı finaller sonucu kazanan iki takım federasyonun seçtiği bir ilde final oynar.

Parantez içindeki sayılar bir önceki Sultanlar ligi sezon sonu sıralamasıdır.

VakıfBank, Fenerbahçe Medicana, Eczacıbaşı Dynavit, Galatasaray Daikin ligdeki sıralamalarından dolayı eşleşmelerine seri başı olarak yerleşir. Zeren Spor ligdeki sıralamasından dolayı ve Aras Kargo, Kuzeyboru ve Göztepe takımları gruplarından lider olarak çıktıkları için çeyrek finallere yükselmiştir.

Avrupa Voleybol Konfederasyonu (Confédération européenne de volley-ball - CEV), Avrupa voleybolunun yönetim organıdır. Merkezi Lüksemburg'un Lüksemburg kentindedir. 56 ulusal federasyon üyesidir. Başkanı Sırp Aleksandar Boričić'tir.

CEV 21 Ekim 1963 tarihinde kurulmuştur. Ancak 1947 yılında FIVB'nin 14 kurucu üyesinin onu Avrupa ülkesiydi. Erkeklerde 1948, kadınlarda 1949 yılından beri Avrupa Voleybol Şampiyonası düzenleniyordu. Erkeklerde 1960, kadınlarda 1961 yılından başlayarak kulüpler düzeyinde bir turnuva olan Şampiyon Kulüpler Kupası (Bugünkü  Şampiyonlar Ligi) oluşturulmuştu. Voleybolun bu kadar geliştiği Avrupa, bir kıta konfederasyonu kurulması konusunda, Güney Amerika Voleybol Konfederasyonu (CSV) (kuruluş :1946) ve Asya Voleybol Konfederasyonu'nun  (AVC) (kuruluş :1952) gerisinde  kalmıştır.

Avrupa Voleybol Konfederasyonu, uluslararası ve kulüpler arası düzeyde turnuvalar düzenler. Uluslararası turnuvalar şunlardır :

Erkekler Avrupa Şampiyonası
Kadınlar Avrupa Şampiyonası
Voleybol Erkekler Avrupa Ligi
Voleybol Kadınlar Avrupa Ligi
Genç Erkekler Avrupa Şampiyonası
Genç Kızlar Avrupa Şampiyonası
Yıldız Erkekler Avrupa Şampiyonası
Yıldız Kızlar Avrupa Şampiyonası
Kulüpler arası turnuvalar ise şunlardır :

Erkekler Avrupa Şampiyonlar Ligi (Eski adı Şampiyon Kulüpler Kupası)
Kadınlar Avrupa Şampiyonlar Ligi (Eski adı Şampiyon Kulüpler Kupası)
Erkekler Konfederasyon Kupası (veya CEV kupası)
Kadınlar Konfederasyon Kupası (veya CEV kupası)
Avrupa Erkekler Challenge Kupası (2008 yılından itibaren düzenleniyor)
Avrupa Kadınlar Challenge Kupası (2008 yılından itibaren düzenleniyor)
Avrupa Erkekler Top Teams Kupası (2007'ye kadar yapıldı)
Avrupa Kadınlar Top Teams Kupası (2007'ye kadar yapıldı)

Resmî site

Türkiye Erkekler Voleybol Bölgesel Ligi, Türk voleybolunda bölgelerden başlayarak, 2. lige kadar giden maçlar bütünüdür. Gruplar, Federasyonca Coğrafi konumlara göre düzenlenir. Grup ve final maçları sonunda federasyonun o sezon için belirlediği sayıda takım Türkiye Erkekler Voleybol İkinci Ligi'ne terfi eder.

2025-26 Sezonu 26 grupta 103 takımdan oluşmaktadır.
Ankara ve İstanbul illerinde düzenlenecek grup müsabakaları 09 Şubat-29 Mart 2026 tarihleri arasında oynanacaktır. 
Tek ili kapsayan gruplarda müsabakalar, 09 Şubat-29 Mart 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Birden fazla ili kapsayan gruplarda müsabakalar, 05-06-07-08 Mart 2026 tarihlerinde oynanacaktır. 
Grup müsabakaları sonunda grubunda birinci olan; 26 takım Final Müsabakalarına katılmaya hak kazanacaktır. Final Müsabakaları, 24-25-26 Nisan 2026 tarihlerinde, Federasyon tarafından belirlenecek illerde oynanacaktır.
Final Grup Müsabakaları sonunda, gruplarını birinci (1.) sırada tamamlayan takımlar, bir sonraki sezon Voleybol 2. Ligi’ne yükselmeye hak kazanır

Eczacıbaşı (kadın voleybol takımı) veya sponsorluk anlaşması gereği Eczacıbaşı Peron, 1966 yılında Eczacıbaşı SK'nın bir parçası olarak kurulan profesyonel kadın voleybol takımı. Günümüzde Eczacıbaşı SK'nın mücadelesini devam ettirdiği tek faal branştır. Takım, iç saha maçlarını 4000 kişilik Eczacıbaşı Spor Salonu'nda oynamaktadır.
Kulüp, toplamda 16 kez Sultanlar Ligi'nde şampiyon olmuş bunun yanı sıra, 12 kez İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi, 9 kez de Kupa Voley'i müzesine götürmeyi başarmıştır. 1973'ten 1989 yılına kadar üst üste 17 kez şampiyon olarak bu alanda erişilmesi zor bir rekora imza atmıştır. Kulübün müzesinde ayrıca; 5 Şampiyonlar Kupası, 3 Cumhurbaşkanlığı Kupası ve 6 Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Kupası bulunmaktadır.
Eczacıbaşı, Avrupa kupalarında da oldukça başarılı bir geçmişe sahiptir. Avrupa arenasındaki ilk şampiyonluğunu 1999 yılında Kupa Galipleri Kupası'nı kazanarak elde eden kulüp kazandığı bu kupayla Avrupa'da kupa kaldıran ilk Türk voleybol takımı olma ünvanını da elde etmiştir. Kulübün müzesinde ayrıca; 3 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası, 1 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi 3 adet de CEV Kadınlar Kupası şampiyonluğu bulunmaktadır.

1968'de İstanbul ligine katılan Eczacıbaşı (kadın voleybol takımı), 1969-1970 ve 1970-1971 sezonlarında Türkiye üçüncüsü, 1971-1972 sezonunda ise Türkiye ikincisi olmuştur. 1972-1973, 1973-1974, 1974-1975, 1975-1976, 1976-1977, 1977-1978, 1978-1979, 1979-1980 yıllarında şampiyon olan Eczacıbaşı o sezon ilk kez katıldığı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda final oynayan ilk Türk takımı olma unvanını da ele geçirmiştir. devamında 1980-1981, 1981-1982, 1982-1983, 1983-1984 sezonlarını da şampiyon tamamlayan takım aynı sezon Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda dördüncülük yaşamıştır, akabinde 1984-1985, 1985-1986, 1986-1987, 1987-1988, 1988-1989 sezonlarında da devam eden şampiyonluk serisinin haricinde aynı sezon Cumhurbaşkanlığı Kupası olmak üzere üst üste 17 kez Türkiye şampiyonu olarak bu alanda kırılması zor bir rekorun da sahibi olmuştur.
1989-1990 sezonunu ikinci bitiren Eczacıbaşı, 1990-1991 sezonunda da ikinci olmuş aynı sezon Cumhurbaşkanlığı Kupası'nın sahibi olmuştur. 1991-1992 sezonunda Türkiye üçüncüsü, 1992-1993 sezonunda ligi ikinci bitiren Eczacıbaşı bir sene sonra tekrar Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı müzesine götürmüştür. Aynı sezon Avrupa Konfederasyon Kupası'nda ikinci olarak Avrupa'daki ikinci finalinden de eli boş dönmüştür. 1993-1994 ve 1994-1995 sezonları şampiyon, 1995-1996 sezonu ikinci olan kulüp 1996-1997 sezonunda kötü bir performans sergileyerek ligi altıncı bitirmiştir. 1997-1998 sezonunda da ikinci olan Eczacıbaşı, 1998-1999, 1999-2000, 2000-2001, 2001-2002 ve 2002-2003 sezonlarında üst üste beş kez lig şampiyonu beş kez de Türkiye Kupası'nın sahibi olmuştur. 1998-1999 sezonunda Bursa'da düzenlenen Kupa Galipleri Kupası'nda İtalya'nın Cermagica Reggio Emilia takımını yenerek Türkiye'ye voleybolda ilk Avrupa Şampiyonluk Kupası'nı getiren takım olmuştur. 1999-2000 sezonunda Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi'nde üçüncü, 2000-2001 ve 2001-2002 sezonlarında ise turnuvayı dördüncü sırada tamamlamıştır.
2003-2004, 2004-2005 sezonlarını üçüncü sırada bitiren kulüp aynı sezon Top Teams Kupası'nda üçüncü olmuştur. 2005-2006, 2006-2007 ve 2007-2008 sezonlarında ligde şampiyon olmuştur. 2008-2009 sezonu lig üçüncüsü olurken Türkiye Kupası'nı kazanan takım aynı sezon Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi'nde de dördüncü olmuştur. 2009-2010 sezonu ligde üçüncü, 2010-2011 sezonu da üçüncü olan takım aynı sezon Türkiye Kupası ve Süper Kupa'nın sahibi olmuştur. 2011-2012 sezonunda hem lig hem kupa hem de Süper Kupa şampiyonu olan Eczacıbaşı 2012-2013 sezonunda ise ikinci olmuştur. 2013-2014 sezonuna iyi başlayamayan takım ligi üçüncü sırada tamamlamıştır. 2013-2014 sezonunda Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi'nde dördüncü olmuştur. 2014-2015 sezonunda ligi üçüncü sırada tamamlayan Eczacıbaşı, 2015 yılında ikinci kez final oynadığı Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi'nde İtalyan Unendo Yamamay Busto'yu finalde 3-0 yenerek tarihinde ilk kez bu kupayı müzesine götürmüştür.

2015 yılında İsviçre'nin Zürih kentinde düzenlenen FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'na 2015 Avrupa şampiyonu apoletiyle katılan Eczacıbaşı, finalde Rus takımı Dinamo Krasnodar'ı 3-1 yenerek tarihinde ilk kez Dünya şampiyonu olmuştur. 2016 sezonu başında ise FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'na davet edilen takım bu kupayı tarihinde 2. kez üst üste kazanma başarısı göstermiştir.
2018-2019 sezonunda ise Kupa Voley'i 9. kez kazanma başarısı gösteren ekip 2019 yılı Şampiyonlar Kupası'nı da 4. kez kazanma başarısı göstermiştir.

Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı, 2019-2020 sezonunda ligi normal sezonda 2. sırada tamamlamıştır. Ancak pandemi dolayısıyla 11 Mayıs 2020'de Türkiye Voleybol Federasyonu'nun almış olduğu karar sonrası play-off etabı oynanmayan lig bu sıralama ile tescil edilmiş ve sezonda şampiyon ya da küme düşen takım belirlenmemiştir. Pandemi dolayısıyla oynanacak Kupa Voley de 2019-2020 sezonu için iptal edilmiştir. Avrupa'da ise CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden takım çeyrek finale kadar yükselmiş ancak çeyrek final maçları oynanmadan tüm Dünya'daki pandemi sebebiyle CEV, 2019-2020 yılı için tüm organizasyonları iptal etmiştir. 2020 yılında Şampiyonlar Kupası'nı 5. kez kazanma başarısı gösteren takım, 2020-2021 sezonunda ligde normal sezonu 3. sırada tamamlamış ancak oynadığı play off maçları sonucu sezonu 4. sırada tamamlayarak CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'ne katılma şansını elde edememiştir. Mücadele ettiği Kupa Voley de ise finalde rakibi Vakıfbank'a 3-0 mağlup olarak kupaya veda etmiştir. Avrupa'da ise CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden takım, çeyrek finale kadar yükselmiş ancak İtalya'nın Unet e-work Busto Arsizio ekibine 3-1 yenilerek Avrupa'ya çeyrek final turunda veda etmiştir.
Takım, 2021-2022 sezonunda Sultanlar Ligi normal sezonunu 2. sırada tamamlamış ve oynadığı play off maçları sonucunda ise ligi 3. sırada tamamlayarak 1 yıl aradan sonra tekrar CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazanmıştır. Kupa Voley'e yarı finalde veda eden takım, CEV Kadınlar Kupası'nı ise tarihinde 3. kez kazanma başarısı göstermiştir.
2025-26 sezonu başında takımın başantrenörlüğüne Cesare Bregoli getirildi. Takım 2025-26 sezonu itibari ile Kartal'da yeni yapılan Eczacıbaşı Spor Salonu'na taşındı. 

1968'de İstanbul ligine katılan Eczacıbaşı, 1970'te İstanbul şampiyonu, 1972-73 voleybol sezonundan başlayarak 17 kez üst üste olmak üzere toplamda 28 kez Türkiye şampiyonu oldu.

Kaynak:

Sultanlar Ligi
 Şampiyon (16): 1985, 1986, 1987, 1988, 1989, 1994, 1995, 1999, 2000, 2001, 2002, 2003, 2006, 2007, 2008, 2012
 İkinci (10): 1990, 1991, 1993, 1998, 2009, 2013, 2018, 2019, 2023, 2024
 Üçüncü (12): 1970, 1971, 1992, 1996, 2004, 2005, 2010, 2011, 2015, 2016, 2022, 2025
Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası
 Şampiyon (12): 1973, 1974, 1975, 1976, 1977, 1978, 1979, 1980, 1981, 1982, 1983, 1984
 İkinci (1): 1972
 Üçüncü (2): 1970, 1971
Kupa Voley
 Şampiyon (9): 1999, 2000, 2001, 2002, 2003, 2009, 2011, 2012, 2019
Şampiyonlar Kupası
 Şampiyon (5): 2011, 2012, 2018, 2019, 2020
İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi
 Şampiyon (11): 1970, 1974, 1975, 1976, 1977, 1979, 1980, 1981, 1982, 1983, 1984
 İkinci (4): 1971, 1972, 1973, 1978
Voleybol Kadınlar Cumhurbaşkanlığı Kupası
 Şampiyon (3): 1989, 1991, 1993
Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Kupası
 Şampiyon (6): 1973, 1974, 1976, 1977, 1979, 1980

Kaynak:

FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası
 Şampiyon (3): 2015, 2016, 2023
 İkinci (1): 2019
 Üçüncü (2): 2018, 2022
CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi
 Şampiyon (1): 2015
 İkinci (3): 1980, 2023, 2026
 Üçüncü (1): 2000
 Dördüncü (5): 1984, 2001, 2002, 2009, 2014
CEV Kadınlar Kupası
 Şampiyon (3): 1999, 2018, 2022
 Üçüncü (1): 2005
Challenge Kupası
 İkinci (1): 1993

Son güncelleme: 21 Aralık 2025

Son güncelleme: 21 Aralık 2025

2015 Sedat Simavi Spor Ödülü
Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin 2018 Kadınlar ve Spor Dünya Ödülü

Eczacıbaşı (1966-2007)
Eczacıbaşı Zentiva (2007-2010) 
Eczacıbaşı Vitra (2010-2021) 
Eczacıbaşı Dynavit (2021-2026) 
Eczacıbaşı Peron (2026-Günümüz)

Eczacıbaşı Resmi Web Sitesi1 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eda Erdem Dündar (d. 22 Haziran 1987, İstanbul), Türkiye kadın millî voleybol takımı ve Sultanlar Ligi takımlarından Fenerbahçe'de orta oyuncu olarak oynayan Türk voleybolcu. Daha öncesinde Beşiktaş'ta forma giyen voleybolcu hem millî takımın hem de kulübü Fenerbahçe'nin kaptanlığını yapmaktadır. 30 Mart 2022 itibarıyla Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Sporcu Komisyonu bașkanı seçilmiștir.
8 Mart 2024 Dünya Kadınlar Günü'nde Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu girişine heykeli dikildi.

 Beşiktaş (2000-08)
 Fenerbahçe (2008-günümüz)
Beşiktaş Anadolu Lisesi mezunu olan Eda Erdem Dündar, voleybola 24 Aralık 2000 tarihinde Beşiktaş altyapısında başladı. 2004 yılında A takıma yükseldi. Dört sezon oynadığı ve son iki sezonunda da kaptanlığını yaptığı Beşiktaş'tan 2008 yılında Fenerbahçe’ye transfer oldu. 2008 yılından bu yana Fenerbahçe Spor Kulübü'nde mücadele etmektedir. Erdem, Uluslararası Voleybol Federasyonu tarafından belirlenen 2000-2010 döneminin en iyi 100 voleybolcusundan biri olarak seçildi.

2023 yılında 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi şampiyonluğu, 2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası şampiyonluğu ve 2023 Voleybol Dünya Kupası şampiyonluğu olmak üzere aynı yıl içerisinde üç ayrı şampiyonluk yaşayan, 2025 yılında 2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda gümüş madalya kazanan Türkiye kadın millî voleybol takımı kadrolarında yer almıştır.

2003-04 Türkiye Ligi -  İkincilik
2008 Kadınlar Voleybol Balkan Kupası -  Şampiyonluk

2008-09 Türkiye Kadınlar Voleybol Kupası -  İkincilik
2008-09 Türkiye Ligi -  Şampiyonluk
2009 Türkiye Kadınlar Voleybol Süper Kupası -  Şampiyonluk
2009-10 Türkiye Kadınlar Voleybol Kupası -  Şampiyonluk
2009-10 Türkiye Ligi -  Şampiyonluk
2009-10 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  İkincilik
2010 Türkiye Kadınlar Voleybol Süper Kupası -  Şampiyonluk
2010 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2010-11 Türkiye Ligi -  Şampiyonluk
2011 Türkiye Kadınlar Voleybol Süper Kupası -  İkincilik
2011-12 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2012 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2013-14 Türkiye Kadınlar Voleybol Kupası -  İkincilik
2013-14 Türkiye Ligi -  İkincilik
2013-14 CEV Kadınlar Kupası -  Şampiyonluk
2014 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2014-15 Türkiye Kadınlar Voleybol Kupası -  Şampiyonluk
2014-15 Türkiye Ligi -  Şampiyonluk
2015 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2015-16 Türkiye Ligi -  İkincilik
2016-17 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2016-17 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2017 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2018-19 Kupa Voley -  İkincilik
2020-21 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2021-22 Kupa Voley -  İkincilik
2021-22 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2022 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2022-23 Kupa Voley -  İkincilik
2022-23 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2023 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2023-24 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2023-24 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2024 Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2024-25 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2024-25 Sultanlar Ligi -  İkincilik

2005 Akdeniz Oyunları -  Şampiyonluğu - Almería, İspanya
2009 Avrupa Kadınlar Voleybol Ligi -  İkincilik
2010 Kadınlar Avrupa Voleybol Ligi -  Üçüncülük
2011 Kadınlar Avrupa Voleybol Ligi -  İkincilik 
2011 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2012 FIVB Dünya Grand Prix -  Üçüncülük
2016 Montreux Volley Masters -  Üçüncülük
2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2018 Montreux Volley Masters -  Üçüncülük
2018 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  İkincilik
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik
2021 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi -  Üçüncülük
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi -  Şampiyonluk
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk
2023 Voleybol Dünya Kupası -  Şampiyonluk
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik 

2009 Türkiye Kadınlar Voleybol Süper Kupası - En değerli oyuncu
2010 Kadınlar Avrupa Voleybol Ligi - En İyi Bloker
2011 Kadınlar Avrupa Voleybol Ligi - En iyi servis 
2015 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi orta oyuncu 
2015-16 Türkiye Ligi - En iyi orta oyuncu
2015-16 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2016-17 Sultanlar Ligi - En değerli oyuncu
2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi orta oyuncu 
2018 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi - En iyi orta oyuncu
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi orta oyuncu 
2020-21 Sultanlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2020-21 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2021 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi - En iyi orta oyuncu
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi orta oyuncu 
2021-22 Sultanlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2021-22 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2022-23 Sultanlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2022-23 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2023-24 Sultanlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2023-24 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En iyi orta oyuncu
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi orta oyuncu

6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından, Eda Erdem Dündar, Hatay'ın İskenderun ilçesinde çocuklara yönelik bir spor alanı kurulmasına öncülük etti. Yaklaşık 400 çocuğa hizmet vermesi hedeflenen alan 7 Ağustos 2023'te hizmete açıldı.

Eda Erdem Dündar - olimpedya.olimpiyat.org.tr
Eda Erdem - Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi
Eda Erdem - InterSportStats
Eda Erdem - fivb.org (2006 Dünya Şampiyonası)
Eda Erdem - fivb.org (2010 Dünya Şampiyonası)
Eda Erdem Dündar - volleyball.world (2018 Milletler Ligi)
Eda Erdem Uluslararası Olimpiyat Komitesi (İngilizce)
Eda Erdem Olympics.com (İngilizce)
Eda Erdem Olympedia (İngilizce)
Eda Erdem Olympics at Sports-Reference.com (arşivlendi) (İngilizce)
Eda Erdem TheFinalBall.com (İngilizce)
Eda Erdem FIVB (İngilizce)
Eda Erdem Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Eda Erdem Dündar - sultanlar.volleystation.com
Eda Erdem Dündar - tvf-web.dataproject.com
Eda Erdem Dündar -  Fenerbahçe
Eda Erdem - www.edaerdem.com

Efeler Ligi ya da sponsorluk anlaşması gereğince SMS Grup Efeler Ligi, Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından düzenlenen ve Türkiye'deki erkek voleybolunun en üst düzey ligi.

2008 yılında Aroma ile imzalanan sponsorluk anlaşması ile ligin ismi 4 yıllığına Aroma Erkekler Voleybol 1. Ligi olarak anılmış olup 2012 yılında Acıbadem Holding ile 2 yıllığına isim sponsorluğunda anlaşılmış ve ligin yeni ismi Acıbadem Erkekler Voleybol 1. Ligi olarak telaffuz edilmiştir. 2014-15 sezonundan itibaren ligin ismi tekrar Türkiye Erkekler Voleybol 1. Ligi olarak anılmaya başlanmıştır. Ancak 2016 yılı itibarı ile ligin ismi Efeler Ligi olarak değiştirilmiştir. Daha sonra 2019 yılından itibaren lig 2 sezon boyunca AXA Sigorta Efeler Ligi olarak anılmaya başlamıştır.

Karşılaşmalar, 2012-2013 sezonundan itibaren Spor Smart ve NTV Spor kanallarından yayınlanmış olup 2017 yılından itibaren ligin yeni yayıncı kuruluşu TRT Spor olmuştur. 2019-20 sezonundan itibaren ise maçlar TRT Spor Yıldız'dan yayınlanmaktadır. 2020-2021 sezonunda TRT Spor Yıldız'dan maçlar yayınlanmaya devam etmekte olup, yayınlanmayan lig maçları ise Misli.Com Web ve Mobil TV üzerinden yayınlanmaktadır.

2025-2026 sezonu Efeler Ligi'nde 14 takım 2 devreli deplasmanlı lig usulüne göre karşılaşacaklardır.
Lig Etabı sonunda son 2 sırayı alan takımlar (13 ve 14.'cü) 1. Lige düşer.
Lig Etabını birinci sırada bitiren takım CEV Şampiyonlar Ligi'ne son sıradan (CEV Kontenjanına göre) katılmaya hak kazanır.
Lig Etabı sonunda 1., 2., 3. ve 4. olan takımlar Play-Off 1. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 1. Etap maçları sonunda ligin 1, 2., 3. ve 4.'sü belirlenir.
Lig Etabını 5., 6., 7. ve 8. sırada bitiren takımlar Play-Off 2. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 2. Etap maçları sonunda ligin 5., 6., 7. ve 8.'si belirlenir.
Avrupa Kupalarına katılım (Şampiyonlar Ligi, CEV Cup, Challenge Cup ve Balkan Kupası), Play-Off 1. ve 2. Etap maçları sonucunda belirlenen sıralamaya göre yapılır.
I.Devre: 25 Ekim 2025 Cumartesi – 27 Aralık 2025 Cumartesi
II.Devre: 11 Ocak 2026 Pazar – 22 Mart 2026 Pazar
Yarı Finalde ilk maç ligi alt sırada bitiren takım ev sahibi olur. İkinci maç üst sırada ligi tamamlayan takımın sahasında oynanır eşitlik halinde takımlar üçüncü maçı yine üst sırada bitiren takımın sahasında karşılaşırlar iki maç kazanan takım finale yükselir. 

Final Maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci ve üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır.Gerekirse dördüncü maç alt sıradaki takımın beşinci maç üst sıradaki takımın evinde oynanır 3 maç kazanan takım lig şampiyonu olur.

3.lük maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 3. sırada tamamlar.
Lig Etabını 5., 6., 7. ve 8. sırada bitiren takımlar Play-Off 2. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 2. Etap maçları sonunda ligin 5., 6., 7. ve 8.’si belirlenir.
5.lik-8.lik klasman maçlarında ilk maç ligi alt sırada bitiren takım ev sahibi olur. İkinci maç üst sırada ligi tamamlayan takımın sahasında oynanır eşitlik halinde takımlar üçüncü maçı yine üst sırada bitiren takımın sahasında karşılaşırlar iki maç kazanan takım 5.lik maçı oynamaya hak kazanır.

5.lik maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 5. sırada tamamlar.

7.lik maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 7. sırada tamamlar.
Avrupa Kupalarına katılım (Şampiyonlar Ligi, CEV Cup, Challenge Cup ve Balkan Kupası), Play-Off 1. ve 2. Etap maçları sonucunda belirlenen sıralamaya göre yapılır.

2025-26 sezonunda Arkas Spor ligden çekilmiş, yerine 1. Lig'i 3.sırada tamamlayan Gaziantep Gençlik Spor takımı alınmıştır.

Emlakbank kulübünün kadın voleybol takımıdır.

Emlakbank SK bünyesinde ancak İstanbul'da kurulan İstanbul Emlak Bankası kulübüyle karıştırılmamalıdır. Eczacıbaşı'nın 17 yıl üst üste şampiyonluk serisini kıran Emlakbank kulübü aynı zamanda Avrupa'da da elde ettiği başarılar ile adından söz ettirmiştir. 1999 ve 2000 yıllarında Türkiye'de yaşanan mali krizin kulübün bağlı bulunduğu Emlak Bankası'nı da olumsuz etkilemesi ve tasfiye sürecine girmesi sonucunda 1999 yılında kadın voleybol şubesi kapatılmıştır.

Emlak Bankası'nın bünyesinde bulunan sporcuların bir kısmı Emlak Bankası'nın İstanbul'da bulunan şubesi olan İstanbul Emlak Bankası kulübü'ne, diğer bir kısmı da bankanın tasfiye edilmesinden sonra ismi değiştirilerek Emlak TOKİ adını alan kulübe katılmıştır. Bu çatı altındayken de çeşitli başarılar elde eden kulübün voleybol şubesi, 2011 yılında Pursaklar Belediyesi kulübüyle birleşerek Pursaklar Voleybol İhtisas adını almıştır.

1985-86 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 4.'sü
1986-87 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 3.'sü
1987-88 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 4.'sü
1988-89 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 3.'sü, Final Grubu 3.'sü
1989-90 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 1.'si, Final Grubu 1.'si (ŞAMPİYON)
1990-91 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 1.'si, Final Grubu 1.'si (ŞAMPİYON)
1991-92 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 1.'si, Final Grubu 2.'si
1992-93 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 6.'sı, Final Grubu 5.'si
1993-94 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 3.'sü, Final Grubu 2.'si
1994-95 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 1.'si, Final Grubu 3.'sü
1995-96 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 3.'sü, Play-Off Final (ŞAMPİYON)
1996-97 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 2.'si, Play-Off Yarı Finalist
1997-98 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 5.'si, Play-Off Yarı Finalist
1998-99 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi, Normal Sezon 8.'si, Play-Off Çeyrek Finalist

Fenerbahçe veya sponsorluk anlaşması gereği Fenerbahçe Medicana, Fenerbahçe Spor Kulübünün kadın voleybol şubesidir. Maçlarını TVF Burhan Felek Voleybol Salonunda oynamaktadır. 2006-07 sezonunda sarı formalarla verdiği şampiyonluk mücadelesi sırasında Fenerbahçeli taraftarlarca Sarı Melekler olarak adlandırılmaya başlandı.
1927-1928'deki ilk denemenin ardından 1954 yılında Çamlıca Kız Lisesi'yle yapılan işbirliği sonucunda kurulan takım kapandığı 1977 yılına kadar 11 İstanbul Ligi, 2 Federasyon Kupası ve 8 Türkiye şampiyonluğu kazandı ve 1980 yılına kadar en çok Türkiye şampiyonu olan takım ünvanını korudu.
1989 yılında yeniden kurulan takım; 1994-1996 arası hariç alt liglerde mücadele ettikten sonra 2004'te yeniden yükseldiği Sultanlar Ligi'nde 7 şampiyonluk kazanırken, 6 kez Şampiyonlar Kupası, 5 kez de Kupa Voley şampiyonluğuna ulaştı. Bu başarıları kazanırken, Fenerbahçe'nin mücadele ettiği diğer takımlar Eczacıbaşı ve Vakıfbank oldu.
Avrupa Kupalarında da başarılar elde eden Sarı-lacivertliler; 2011-12 sezonunda Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna ulaşırken, 2009-10 sezonunda ikinci, 2010-11, 2015-16, 2018-19, 2021-22, 2022-23 ve 2023-24 sezonlarında ise üçüncü oldu.
CEV Kupası'nda 2013-14 sezonuna şampiyonluğa ulaşan Sarı Melekler 2012-13 sezonunda ise final oynadı, 2008-09 sezonunda ise üçüncü oldu. (Fenerbahçe; 1972-73 sezonunda da Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Panathinaikos'u eleyerek tur atlayan ilk Türk takımı olmuştu.)
Dünya Kulüplerarası Voleybol Şampiyonası'nda da önemli başarılara ulaşan Fenerbahçe, 15-21 Aralık 2010 tarihlerinde Doha/Katar'da Dünya Şampiyonu olarak bu unvanı kazanan ilk Türk takımı oldu. 2012-13 ve 2021-22 sezonlarında ise üçüncülük elde etti.
Ezeli rakipleri Beşiktaş ve Galatasaray'a karşı rekabette de üstünlük sağlayan Fenerbahçe; Şubat 2025 yılı itibarıyla galibiyet sayılarında  Beşiktaş'a 72-11, Galatasaray'a karşı ise 101-34'lük üstünlük sağlamıştır.

1920'li yılların ikinci yarısında Türkiye'de kadınlararası ilk spor faaliyetlerinin Fenerbahçe Kulübü'nde başlamasıyla birlikte, atletizm, kürek ve teniste sarı-lacivertli kulübün ilk kadın sporcularının ortaya çıkması gecikmedi. Bu dönemde kadınlardan kurulu ilk voleybol takımı da 1927 yılında yine Fenerbahçe Kulübü'nde oluşturuldu. Fenerbahçe'nin 1927-29 yıllarında İstanbul şampiyonlukları kazanan erkek voleybol takımında başarı ile yer alan Yüksek Mühendis Sabiha Rıfat'ın (Ecebilge Gürayman) kaptanlık ettiği bu kız takımının ömrü, rakipsizlik nedeniyle, çok az sürdü ve takım dağıldı. 

Bununla birlikte; 1929 yılında bir kadın sporcunun erkek takımında forma giymesiyle tarihe malolan bu olay Fenerbahçe Spor Kulübü Yönetim Kurulunun da dikkatinden kaçmadı ve Fenerbahçe Spor Kulübü Genel Kaptanı Hayri Celaleddin Atamer, takım kaptanı Bedii Süheyl Enüstün aracılığıyla, 28 Ocak 1929 tarihinde Sabiha Hanım'a aşağıdaki metni haiz bir kutlama mektubu gönderdi: Bu memlekette ilk defa cem'i sporda erkek arkadaşlarla beraber oynamak suretiyle gösterdiğiniz teceddüd ve muvaffakiyetten dolayı sizi Fenerbahçe gençliği ve hey'et-i idaresi adına hararetle tebrik ederim efendim.
Türkiye'de, erkek takımlarda forma giyen ilk kadın sporcu olma özelliğini kazanan Sabiha Rıfat Gürayman, bu olayla dönemin basınının da ilgisini çekti ve bu ilginç konu hakkında şu demeçler verildi:

"3 sene üst üste İstanbul Birinciliği'ni kazanan Fenerbahçe Voleybol Takımı bu seneki resmi müsabakalara bazı değişikliklerle iştirak etmiştir. Bu arada, Fenerbahçe Hanımlar Takımı Kaptanı Sabiha Rıfat hanım, erkek takımına dahil olmuştur. Memleketimiz sporunda ilk defa resmi müsabakalarda muhtelit (karma) takım çıkararak yenilik meydana getirdiğinden Fenerbahçe’yi tebrik ederiz."

Doktor Selim Çapa'nın gayretleriyle 1954 yılında Çamlıca Kız Lisesi ile işbirliği yapılarak ortaya çıkarılan takım, 1955 yılında İÜSBK, Modaspor ve Galatasaray'ın da katılımıyla başlayan kadınlararası müsabakalarda uzun zaman şampiyonlukları elinde tuttu. Ayten Salih, Güneş Çapa, Sema Bora, Bercis Türkoğlu, Nazmiye Kor, Mahiru Akdağ, Seta Yağcıoğlu, İnci Önen, Seçkin Dinçer, Ayten Sunalp ve Meral'den kurulu kadro 1955 yılında ilk Teşvik Turnuvası'nı kazandıktan sonra 21 Ocak 1956 tarihinde Galatasaray'ı 2-0 yenerek ilk İstanbul şampiyonluğuna, 16 Şubat 1956'da da İÜSBK'yı 2-0 yenerek ilk Türkiye şampiyonluğuna ulaştı. 1956-57, 1957-58, 1958-59 ve 1960-61 İstanbul şampiyonluklarıyla 1957, 1958, 1959 ve 1960 Türkiye şampiyonluklarını yenilmeden kazanan bu kadro 1957'de kurulan ve 3-5 Mayıs 1957 tarihlerinde düzenlenen Birinci İstanbul Enternasyonal Voleybol Turnuvasında ilk maçlarını yapan millî takıma Ayten Salih, Nazmiye Kor, Güneş Çapa ve Seta Yağcıoğlu'nu verdi. Takım kaptanı Ayten Salih'in 1960 yılında üniversiteden mezun olarak 16 Aralık 1960'ta bağımsız olan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne gitmesiyle takım önemli ölçüde güç kaybetti ve 23-25 Mart 1961 tarihlerinde Ankara'da düzenlenen Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda final maçında Galatasaray'a 3-2 yenilerek 1956 yılından beri beş sezondur koruduğu Türkiye şampiyonluğunu kaybetti.

1962-1967 yıllarını Galatasaray ve Rasimpaşa'nın gerisinde ikincilik ve üçüncülüklerle geçiren sarı-lacivertli takım 1968'den sonra oluşturduğu ikinci kuşak güçlü kadro ile yeniden üstünlüğü ele geçirdi. Perihan Tangür, Alev Ercins, Sema Esinduy, Tomris Özpars, Şeniz Kaban, Aynur Örselenmez, Nida Erışık, Ayşe Ateşli, Ayşe Koç, Handan Mutluel, Tülay Yılmaz, İnci Dönmez, Manescu Predoleanu, Filiz Çoksakar, Ümran Yalçınpınar, Ceyda Turan ve Aydan Arat gibi oyunculardan kurulu kadro, 1967-68, 1968-69, 1970-71, 1971-72 ve 1972-73 sezonlarında İstanbul, 1968, 1969 ve 1972 yıllarında Türkiye şampiyonu oldu. 1969-70 sezonunda üçüncü kez katıldığı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ikinci turdaki rakibi Bulgar Akademik Sofya'nın çekilmesiyle tarihinde ilk kez çeyrek final oynayan Fenerbahçe, 1972-73 sezonunda yine aynı kupada Panathinaikos'u 5 Kasım 1972'de 3-1, 9 Aralık 1972'de ise 3-0 (hükmen) yenerek eledi ve kadınlar voleybolda ilk tur atlayan takım olarak çeyrek finale yükseldi. 1973-74 sezonunda ise Fenerbahçe Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda Portekiz'in Leixoes Porto takımını 3-2 ve 3-0'lık sonuçlarla eleyerek çeyrek finale çıkarken, Porto'da alınan 3-2'lik galibiyet de Türk takımlarının deplasmanda elde ettikleri ilk galibiyet oldu. 1973-77 arasında giderek güçlenen Eczacıbaşı'yla yoğun bir rekabet yaşayan Fenerbahçe, özellikle 1974 Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda 15 Mart 1974 günü Eczacıbaşı'na 2-1'den 3-2 yenilerek (son set 16-18) Türkiye şampiyonluğunu kaybetti.

Salonsuzluktan ve tahsisat yetersizliğinden dolayı 1977-78 sezonunda A takım düzeyinde salonlardan kaybolan Fenerbahçe, faaliyetlerini daha ziyade altyapıya indirgedi. Yıldızlarda 1978-79 sezonunda alınan İstanbul şampiyonluğu ve 1979-80 sezonunda alınan Türkiye üçüncülüğü gelecek için umut verse de, kulübün maddi durumunun giderek artan müessese kulüpleriyle A takım düzeyinde rekabet etmek için yetersiz kalması, kadın voleybolundaki faaliyetlerin 1984 yılında tamamen durmasına yol açtı. 1987-88 sezonunda genç takım, 1988-89 sezonunda da A takım tekrar kurulduğunda ise mücadelesine İstanbul 3. Ligi'nden başlamak zorunda kaldı. 1990-91 sezonunda bu ligde, 1991-92 sezonunda da İstanbul İkinci Ligi'nde şampiyon olan takım, 1992-93 sezonunda İstanbul 1. Liginde şampiyon olarak terfi müsabakalarına katılmaya hak kazandı. Bolu'daki terfi grup maçlarında birinci olarak final grubuna kaldı. 21-25 Nisan 1993'te Kütahya'da düzenlenen Terfi müsabakalarında ilk ikiye girerek 2. Lig'e yükseldi. 1993-94 sezonunda ise Türkiye 2. Ligi'nde ilk dört sırada yer alarak tarihinde ilk kez Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'nde mücadele etmeye hak kazandı.
Fenerbahçe, Türkiye 1. Ligi'nde mücadele verdiği iki sezonda iddialı kadrolar kuramadı ve 1995-96 sezonu sonunda İkinci Lig'e düştü. Oysaki altyapı güçlendirilmiş, genç takım İstanbul şampiyonluğunun ardından, 16-20 Haziran 1995 tarihinde Zonguldak'ta düzenlenen Gençler Türkiye Şampiyonası'nda finalde Eczacıbaşı'nı yenerek tarihinde ilk kez bu kategoride Türkiye şampiyonluğuna ulaşmıştı. Sonraki dönemde kulübün voleybol şubesine ayırdığı bütçenin sadece erkek takımın orta sıralara oynamasına yetecek düzeyde olmasından dolayı, ilke olarak kadın takımının bir alt ligde mücadele vermesine karar verildi. Nitekim, Fenerbahçe kadın takımı 1997-98 sezonunda Çanakkale'de yapılan A2 Ligi yarı final maçlarında ilk sırayı alarak İzmit'te yapılan final müsabakalarına katılmaya hak kazandıysa da bu turnuvada set averajıyla 1. Lige yükselemedi. Aynı şekilde 1999-00 sezonunda da A2 Ligi şampiyonu olan takımın maddi nedenlerden ötürü A2 Ligi'nde kalmasına karar verildi. 2001-02 sezonundan itibaren tekrar 1. Lige çıkmayı hedefleyen takım, iki sezon arka arkaya bu başarıyı kıl payı kaçırdıktan sonra, 2003-04 sezonunda bu başarıya yenilgisiz ulaştı.

Fenerbahçe kadın voleybol takımı 2004-05 ve 2005-06 sezonlarında Sultanlar Ligi'nde orta sıralarda yer aldı. Kulübün 100. yılına denk gelen 2006-07  sezonunda ise uzun bir aradan sonra ilk kez şampiyonluk mücadelesi verdi. Adnan Kıstak yönetimindeki takım Eczacıbaşı'yla son maça kadar yarışarak şampiyonluğu kaybettiyse de, takımın sarı formalarıyla oynadığı mücadeleci oyun ve yıllardır şampiyonluklara ambargo koyan Eczacıbaşı ve Vakıfbank Güneş Sigorta'ya karşı alınan galibiyetler sonrasında Fenerbahçeli taraftarlar takıma Sarı Melekler adını taktı. 2007 yılında  Acıbadem'le sponsorluk anlaşması imzalayarak iddiasını artırdı. (Fenerbahçe erkek basketbol takımı da bir sezon önce Ülkerspor'la birleşerek Ülker şirketinin sponsorluk desteğini almış ve büyük şirketlerin seyircili kulüplere sponsor olması furyasında öncülük yapmıştı.) Sarı-lacivertliler 2008-09 sezonunda Jan de Brandt yönetiminde Sultanlar Ligi'nde şampiyon olarak 27 yıl sonra Türkiye şampiyonluğuna ulaşırken CEV Kupası'nda da üçüncü olarak Avrupa kupalarında o zamana kadarki en büyük başarısını elde etti.
Bu başarılar ise esasen daha büyük başarıların habercisiydi. Nitek

Galatasaray ya da sponsorluk anlaşması gereğince Galatasaray Daikin, Galatasaray Spor Kulübü'nün Sultanlar Ligi'nde mücadele eden kadın voleybol takımıdır. Takım, maçlarını 5.500 kişilik TVF Burhan Felek Voleybol Salonu'nda oynamaktadır.

Galatasaray kadın voleybol şubesi 1922 yılında kurulmuştur. Takım mücadele ettiği İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi'nde 7 kez, Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda ise 5 kez şampiyon olmuştur. Ancak takımın Sultanlar Ligi şampiyonluğu bulunmamaktadır. 1986-1987 sezonunda Galatasaray (erkek voleybol takımı)'nın ligde şampiyon olması sonucu dönemin voleybol şube yöneticileri kadın voleybol takımı için de iddialı bir kadro kurarak 1987-1988 sezonuna girmişler ve dönemin en güçlü ekiplerinden Eczacıbaşı'nın 15 yıllık hegemonyasını kırmaya çok yaklaşıp Sultanlar Ligi'ni ikinci bitirmişlerdir. Ancak ilerleyen yıllarda daha çok müessese kulüplerinin de kurulmasıyla voleybolda eskisi kadar başarılı olamamış ve bu süreçlerin sonucunda da bir kez ekonomik kriz sebebiyle takım 2003-2004 sezonunda Sultanlar Ligi'ndeyken bir yıllığına kapatılmış ardından 2004-2005 sezonunda 1. ligde mücadelesini sürdürüp ertesi sezon tekrar Sultanlar Ligi'ne yükselmiştir. Ancak aradan geçen 4 sezon sonra da bu sefer ligin bitmesine 3 hafta kala TED Ankara Koleji'ne 3-0 yenilerek 2006-2007 sezonunda tarihinde ilk kez 1. lige düşmüş ve ertesi sezon tekrar Sultanlar Ligi'ne yükselmiştir. Tarihinde iki kez 1. ligde mücadele etmek zorunda kalmış olan kadın voleybol takımı bu süreçten sonra gelen yönetimlerin şubeyi ayağa kaldırma çalışmaları sonucunda ligde tekrar şampiyonluğa oynayan ve her sene istikrarlı olarak avrupa kupalarına katılma başarısı gösteren bir takım olması sağlanmıştır.
2009-2010 sezonunda CEV Kadınlar Challenge Kupası'nda 3. olan takım, 2010-2011 sezonunda Medical Park ile yapılan isim sponsorluğu sonucunda ismini Galatasaray Medical Park Kadın Voleybol Takımı olarak değiştirmiş ve bu şekilde mücadelesini sürdürmüştür. Ancak Medical Park ile yollar bir sezon sonra ayrılmış ve ertesi sezon Galatasaray Kadın Voleybol Takımı olarak mücadelesini vermiş olan takım tarihinde ilk kez CEV Kadınlar Kupası'nda İtalya'nın Unendo Yamamay Busto Arsizio takımıyla final oynamış ve finalde altın sette kaybederek 2.'lik derecesi elde etmiştir. Aynı sezonun sonunda ise CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'ne wild cart alarak katılan takım oynadığı grup karşılaşmaları sonucunda bir üst tura yükselmiş ve CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde final four düzenleme hakkına sahip olmuştur. 2012-2013 sezonunun başında Daikin ile isim sponsorluk anlaşması yapan takım, CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi final four'una Galatasaray Daikin Kadın Voleybol Takımı olarak ev sahipliği yapmış ve turnuvayı 4. kapatmıştır.
2014-2015 sezonunda Galatasaray Daikin Kadın Voleybol Takımı, CEV Kadınlar Kupası'nda yarı finaldeki rakibine kaybederek avrupaya veda etmiş ve ardından da Vakıfbank'a Teledünya Kadınlar Süper Kupası'nda 3-2 mağlup olarak yarı finalde kupaya veda etmiştir. Takım, ligde ise normal sezonu 4. sırada tamamlamış ve çeyrek finalde rakibi Nilüfer Belediyespor ile eşleşmiştir. Çeyrek final serisinde rakibini 2-0 mağlup ederek play-off final etabına kalan takım grubunu 4. sırada tamamlayarak gelecek sezon CEV Kadınlar Kupası'nda mücadele etme hakkı kazanmıştır. 2015-2016 sezonuna geçen sezonların aksine altyapı ağırlıklı bir kadro ile başlayan takım tüm otoriteleri şaşırtarak ligde ve Avrupa'da yoluna dolu dizgin devam etmiş olup CEV Kadınlar Kupası'nda final maçına kadar oynadığı 10 maçın tamamını kazanarak final de Rus temsilcisi Dinamo Krasnodar ile eşleşmiştir. Serinin ilk maçını kendi sahasında 3-2 kazanan takım, Rusya'daki ikinci maçı 3-0 kaybederek yine bu kupada ikinci kez bir final ayağının son maçında veda etmek zorunda kalmıştır. Ligde ise ilk 4 takım arasına kalan takım grubunu son sırada tamamlayarak gelecek sezon için CEV Kadınlar Kupası'nda mücadele etme hakkı kazanmıştır. Takım, 2016-2017 sezonundan itibaren sponsoru Daikin ile yollarını ayırmış ve mücadelesine Galatasaray Kadın Voleybol Takımı olarak devam etme kararı almıştır. 2016-2017 sezonunda ligi 4. sırada tamamlayan takım play off serisinde ezeli rakibi Fenerbahçe'ye mağlup olarak play off'ları 2. sırada tamamlamış ve gelecek sezon için CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etme hakkı kazanmıştır. Kupa Voley'de Bursa Büyükşehir Belediyespor'a 3-2 mağlup olarak kupaya veda etmiştir. CEV Kadınlar Kupası'nda ise Dynamo Kazan'a yarı final de her iki maçta da 3-0 kaybederek turnuvaya veda etmiştir. 2017-2018 sezonunda ligi normal sezonda 3. sırada bitiren takım play off'ları 4. sırada tamamlamıştır. Kupa'da ise yarı finalde Eczacıbaşı VitrA'ya 3-1 mağlup olarak organizasyona veda etmiştir. CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde ise final four'a kadar yükselen ekip 4'lü finallerde sonuncu olarak sezonu tamamlamıştır. 2018-2019 sezonunda ise ligi ve play off'ları 4. sırada tamamlayan takım kupa da ise yine yarı final de veda etmiştir. Avrupa'da ise CEV Kadınlar Kupası'na çeyrek finalde altın set sonucu veda ederek sezonu tamamlamıştır. Takım, 2019-2020 sezonu öncesinde HDI Sigorta ile isim sponsorluğunda anlaşmış ve sezona Galatasaray HDI Sigorta Kadın Voleybol Takımı olarak başlamıştır. Galatasaray HDI Sigorta Kadın Voleybol Takımı, 2019-2020 sezonunda ligi normal sezonda 4. sırada tamamlamıştır. Ancak pandemi dolayısıyla 11 Mayıs 2020'de TVF'nin almış olduğu karar sonrası play off etabı oynanmayan lig bu sıralama ile tescil edilmiş ve sezonda şampiyon ya da küme düşen takım belirlenmemiştir. Pandemi dolayısıyla oynanacak Kupa Voley de 2019-2020 sezonu için iptal edilmiştir. Avrupa'da ise CEV Kadınlar Kupası'nda mücadele eden takım pandemi öncesinde son 16 turunda kupaya veda etmiştir. Galatasaray HDI Sigorta Kadın Voleybol Takımı, 2020-2021 sezonunda Sultanlar Ligi'ni normal sezon maçları sonunda 6. sırada tamamlamış ve oynadığı 5.'lik & 8.'lik play off maçları sonucunda ise sezonu 7. sırada tamamlayarak uzun yıllar sonra Avrupa Kupalarına katılamamıştır. Oynadığı Kupa Voley maçları sonucunda ise yarı final de rakibi Vakıfbank'a 3-0 yenilerek kupaya veda eden takım, sezon içerisindeki en büyük başarısını CEV Kadınlar Kupası'nda tarihinde 3. kez final oynayarak sağlamış ancak önceki finallerde olduğu gibi rakibi Saugella Monza'ya yenilerek kupayı yine bir final sonucunda kaybetmiş ve 2. olmuştur. Galatasaray HDI Sigorta Kadın Voleybol Takımı, 2021-2022 sezonunda Sultanlar Ligi'ni normal sezon maçları sonunda 5. sırada tamamlamış ve oynadığı 5.'lik & 8.'lik play off maçları sonucunda ise sezonu 5. sırada tamamlayarak 1 yıl aradan sonra tekrar Avrupa Kupalarına katılmaya hak kazanmıştır. Takım, oynadığı Kupa Voley maçları sonucunda ise çeyrek final de rakibi Vakıfbank'a 3-0 yenilerek kupaya veda etmiştir.
2023 yılı Haziran ayından beri takımın başantrenörü Guillermo Naranjo Hernández ile 2024 yılı Aralık ayı sonunda kulüpten yapılan açıklama ile yolların ayrıldığı duyuruldu. 2024 yılının son gününde takımın başantrenörlüğüne İtalyan çalıştırıcı Alberto Bigarelli'nin getirildiği açıklandı.

 İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi:
 Şampiyon (7): 1959-60, 1961-62, 1962-63, 1963-64, 1964-65, 1965-66, 1977-78
 İkinci (9): 1956-57, 1957-58, 1958-59, 1960-61, 1966-67, 1967-68, 1968-69, 1975-76, 1976-77
 Üçüncülük (9): 1969-70, 1970-71, 1971-72, 1972-73, 1973-74, 1974-75, 1978-79, 1979-80, 1980-81
 Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası:
 Şampiyon (5): 1961, 1962, 1963, 1964, 1966
 İkinci (7): 1959, 1960, 1967, 1974, 1976, 1977, 1978
 Üçüncülük (9): 1958, 1965, 1969, 1975, 1979
 Sultanlar Ligi:
 İkincilik (3): 1987-88, 1988-89, 2016-17
 Üçüncülük (4): 1989-90, 2000-01, 2001-02, 2012-13
 Kupa Voley:
 İkincilik (1): 2011-12
 Üçüncülük (6): 2012-13, 2014-15, 2017-18, 2018-19, 2020-21, 2025-26
 Şampiyonlar Kupası:
 İkincilik (1): 2011-12

 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi:
 Dördüncü (2): 2012-13, 2017-18
 CEV Kadınlar Kupası:
Şampiyon (1): 2025-26
 İkincilik (3): 2011-12, 2015-16, 2020-21
 CEV Kadınlar Challenge Kupası:
 Üçüncülük (3): 1996-97, 2009-10, 2024-25
Kadınlar Voleybol Balkan Kupası:
 Şampiyon (2): 2023, 2024

Son güncelleme: 13 Ocak 2025

Galatasaray 2. Lig Altyapı Kadın Voleybol Takımı ilk olarak 2021-2022 sezonunda kurulmuş ve profesyonel liglerin en alt kademesi olan Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi'nden faaliyetlerine başlamıştır. Takım, mücadele ettiği 2021-22 sezonunda Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi 3. Grubu set averajıyla 3. sırada tamamlamış ancak grubunda ilk iki sıraya giremediği için play off oynamaya hak kazanamamış ve normal sezonda mücadelesini noktalamıştır. 2022-23 sezonunda Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi 2. Grubu 4. sırada tamamlayarak play off'lara kalamayan takım, 2023-24 sezonunda da Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi'nde mücadele etmeye devam edecektir.

Galatasaray Resmi Web Sitesi 25 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Voleybol Federasyonu

Gözde Kırdar (d. 26 Haziran 1985, Kütahya), Smaçör mevkiinde oynamış eski Türk milli voleybolcu. Voleybola Kütahya'da başlamış ve VakıfBank altyapısından yetişmiştir. Mevkisi smaçör olan Gözde Kırdar, birçok kez Türkiye Genç ve A Millî takımlarında forma giymiştir. Vakıfbank ve Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımlarının kaptanlığını yapmıştır. Voleybolu bıraktığında Vakıfbank'ta 19 yıldır giydiği 2 numaralı forması emekli edilmiş ve Vakıfbank Spor Sarayı'na asılmıştır.
Üniversite mezunudur. Özge Kırdar'ın ikiz kardeşidir. Ayrıca Özge Kırdar da ikizi Gözde gibi voleybolcu olup mevkisi pasördür.

Gözde, voleybola 1999 yılında Güneş Sigorta altyapısında başlamıştır. Güneş Sigorta ile VakıfBank'ın birleşmesinden sonra, aynı takımda kariyerine devam eden Gözde, takımıyla,FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası, CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi, CEV Kupası ve Challenge Kupası şampiyonlukları yaşamıştır.
2012-13 sezonu hem Gözde için hem de VakıfBank için olduça başarılı geçmiştir. VakıfBank bu sezonda Sultanlar Ligi, Kupa Voley, Süper Kupa, CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi ve 2013 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası şampiyonlukları kazanarak, sezonu 5 kupa ile noktalamışlardır.
Gözde Kırdar emekli olduğu 2017-18 sezonunda Vakıfbank ile CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi, 2017 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası, Türkiye Kupası, Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi ve Süper Kupa olmak üzere 5 kupa kazanmıştır. Gözde Kırdar CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi 'nin MVP'si (En Değerli Oyuncu) seçilmiştir. Kırdar, bu şampiyonada MVP seçilen ilk ve tek Türk voleybolcudur.

Gözde kırdar, 2003 yılında Türkiye Kadın Millî Voleybol Takımı'nın formasını da giymeye başlamıştır. Milli Takımda oynadığı süreçte takımın kaptanlık görevini de üstlenmiştir. Milli Takım kariyerini 2017 yılında sonlandırmıştır. Türkiye'nin 2005 Akdeniz Oyunları'nda altın madalya, 2009 Voleybol Kadınlar Avrupa Ligi'nde gümüş madalya, 2011 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda bronz madalya, 2012 FIVB Dünya Grand Prix'inde bronz madalya, 2013 Akdeniz Oyunları'nda gümüş madalya ve 2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda bronz madalya  kazanan kadrolarında yer almıştır.
Türkiye'nin tarihinde ilk kez katıldığı ve 9. olarak bitirdiği 2012 Londra Olimpiyatları kadrosunda takımdaki yerini almıştır.

Sultanlar Ligi
Şampiyon (6): 2004, 2005, 2013, 2014, 2016, 2018
İkinci (9): 2001, 2002, 2003, 2006, 2009, 2010, 2011, 2012, 2015
Üçüncü (1): 2017
Kupa Voley
Şampiyon (3): 2013, 2014, 2018
İkinci (4): 2001, 2010, 2015, 2017
Üçüncü (2): 2011, 2012
Süper Kupa
Şampiyon (3): 2013/2014, 2014/2015, 2017/2018
İkinci (2): 2010/2011, 2015/2016

CEV Şampiyonlar Ligi
2010-11 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2012-13 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2015-16 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  İkincilik
2016-17 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2017-18 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası
2011 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  İkincilik
2013 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2016 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2017 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2003-04 Kadınlar Top Teams Kupası -  Şampiyonluğu - (V.B.Güneş Sigorta)
2007-08 CEV Kadınlar Challenge Kupası -  Şampiyonluk

2005 Akdeniz Oyunları -  Şampiyonluğu - Almería, İspanya
2009 Avrupa Kadınlar Voleybol Ligi -  İkincilik
2011 Kadınlar Avrupa Voleybol Ligi -  İkincilik 
2011 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Bronz Madalya 
2012 FIVB Dünya Grand Prix -  Üçüncülük
2013 Akdeniz Oyunları -  Gümüş madalya - Mersin, Türkiye 
2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük

2017-18 Sultanlar Ligi- En İyi Smaçör
2017-18 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi- En Değerli Oyuncu 
2012-13 Türkiye Bayanlar Voleybol Ligi: MVP, En İyi Smaçör, En İyi Manşet Alan Oyuncu
2010-11 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi: En İyi Manşet Alan Oyuncu
2009-10 Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi: En İyi Servis Atan Oyuncu, En İyi Servis Karşılayan Oyuncu
Balkan Şampiyonası: En Değerli Oyuncu
Boris Yeltsin Turnuvası: En İyi Smaçör

Gözde Kırdar - olimpedya.olimpiyat.org.tr
Gözde Kırdar - Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi
Gözde Kırdar - InterSportStats
Gözde Kırdar - FIVB.org (2003 Dünya Kupası)
Gözde Kırdar Sonsırma - fivb.org (2010 Dünya Şampiyonası)
Gözde Kırdar Uluslararası Olimpiyat Komitesi (İngilizce)
Gözde Kırdar Olympics.com (İngilizce)
Gözde Kırdar Olympedia (İngilizce)
Gözde Kırdar Olympics at Sports-Reference.com (arşivlendi) (İngilizce)
Gözde Kırdar FIVB (İngilizce)
Gözde Kırdar Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)

Halkapınar Spor Salonu İzmir'in Halkapınar semtinde bulunan çok amaçlı spor salonudur. Basketbol başta olmak üzere salon sporlarında kullanılan salon, 23. Üniversite Yaz Oyunları için inşa edildi. Kapasitesi 10.000 olan salon, 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası D Grubu maçlarına ev sahipliği yapmıştır.

Spor salonunun projesi 2002'de hazırlandı. 2004 sonunda başlayan inşaat Haziran 2005'te bitti ve salon 23. Üniversite Yaz Oyunları'na ev sahipliği yaptı. Ayrıca 2006 Avrupa Eskrim Şampiyonası da burada düzenlendi. 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nın İzmir maçları yine burada yapıldı. Şu anda Bornova Belediye maçlarını burada oynamaktadır. Yüklenici Firma Bozoğlu İnşaat'tır. Salon kapasitesi 10.000 kişi olup bunun 2.500 kişilik kısmı teleskopik tribündür.

 Wikimedia Commons'ta Halkapınar Spor Salonu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Isabelle Haak  ya da takma adıyla "Bella" (d. 11 Temmuz 1999), İsveçli voleybolcudur. Serie A1 ekiplerinden Imoco Volley Conegliano ve İsveç kadın millî voleybol takımı'nda pasör çaprazı pozisyonunda oynamaktadır.

11 Temmuz 1999'da İsveç'in Lund şehrinde dünyaya gelen Isabelle Haak'ın ablası Anna Haak da voleybolcudur. Voleybola Engelholms VS'de başlayan Haak İsveç Ligindeki ilk maçına 14 yaşında çıktı. Haak, Engelholms VS'yle 2014-2015 ve 2015-2016 sezonlarında lig şampiyonluğu yaşadı.
İsveçli pasör çaprazı, İsveç'te oynadığı beş sezonun ardından 2016'da Fransız ekibi Beziers VB'ye transfer oldu. Fransız ekibinde bir sezon oynayan 19 yaşındaki oyuncu, 2017-2018, 2018-2019 sezonlarını İtalyan ekibi Savino Del Bene Scandicci'de geçirdi.
2019-2020 sezonu başında VakıfBank'a transfer olan İsveçli oyuncu, sarı-siyahlılarla 2019 FIVB Kulüpler Dünya Şampiyonası'nda bronz madalya kazandı. Vakıfbank'ta kazanamadığı tek kupa olan Cev Şampiyonlar Ligi kupasını Vakıfbank'taki son sezonunda kazanarak bu kulüpten ayrılmıştır.
2022-2023 Sezonundan itibaren Imoco Volley Conegliano forması giymektedir.
Isabelle Haak, 16 yaşından bu yana İsveç Milli Takımı'nda da forma giymektedir.

2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülüğü-(VakıfBank)
2020-21 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluğu-(VakıfBank)
2020-21 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  İkinciliği-(VakıfBank)
2021 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk-(VakıfBank)
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluğu-(VakıfBank)
2021-22 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluğu-(VakıfBank)
2021-22 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluğu-(VakıfBank)
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluğu-(Imoco Volley)
2023-24 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluğu-(Imoco Volley)
2024 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluğu-(Imoco Volley)
2024-25 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluğu-(Imoco Volley)

2015 İsveç Ligi - En skorer oyuncu
2015 İsveç Ligi - En değerli oyuncu (MVP)
2015 İsveç Ligi - En iyi pasör çaprazı
2016 İsveç Ligi - En skorer oyuncu
2016 İsveç Ligi - En değerli oyuncu (MVP)
2017 Fransa Ligi - En iyi pasör çaprazı
2017 Fransa Ligi - En skorer oyuncu
2018 İtalya Ligi - En skorer oyuncu
2018 İtalya Ligi - En iyi pasör çaprazı
2018 Gümüş Avrupa Ligi - En değerli oyuncu (MVP)
2018 Gümüş Avrupa Ligi - En iyi pasör çaprazı
2018 Gümüş Avrupa Ligi - En skorer oyuncu
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2020 Türkiye Ligi - En iyi pasör çaprazı, En iyi servis atan
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı, En değerli oyuncu (MVP)
2022 AXA Sigorta Kupa Voley - En değerli oyuncu (MVP)
2021-22 Sultanlar Ligi - En iyi pasör çaprazı
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı, En değerli oyuncu (MVP)
2023-24 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En değerli oyuncu (MVP)
2024 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı, En değerli oyuncu (MVP)
2024 Voleybol Kadınlar Avrupa Ligi - En değerli oyuncu (MVP)

Isabelle Haak - legavolleyfemminile.it
Isabelle Haak - tvf-web.dataproject.com
Isabelle Haak TheFinalBall.com (İngilizce)
Isabelle Haak FIVB (İngilizce)
Isabelle Haak Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Isabelle Haak Beach Volleyball Database (İngilizce)

Kadınlar 1. Ligi veya sponsorluk anlaşması gereği Arabica Coffee House  Kadınlar 1. Ligi, Türk voleybolunun ikinci seviye ligidir. 24 takımla A ve B grubu olarak iki ayrı grupta oynanan ligde play-off'lar sonrası iki takım Sultanlar Ligi'ne yükselir.

2020-2021 yılından itibaren lig 2 sezon boyunca Sigorta Shop Kadınlar Voleybol 1. Ligi olarak anılmış ve 2022-2023 sezonu itibarıyla tekrar Kadınlar Voleybol 1. Ligi olarak anılmaya başlanmıştır.2023-2025 sezonları arasında ligin ismi yapılan sponsorluk anlaşması sonrası KFC Kadınlar Voleybol 1. Ligi olmuştur.2025-2026 sezonu öncesi ise ligin ismi yapılan sponsorluk anlaşması sonrası Arabica Coffee Kadınlar Voleybol 1. Ligi olmuştur.

Kadınlarda A ve B gruplarında 14'şer takım yarışacaktır. Her grup müsabakalarını kendi arasında deplasmanlı iki devreli lig usulüne göre oynayacaklardır.
İki devreli deplasmanlı lig usulüne göre oynanan maçlar sonucunda A ve B gruplarında 1.,2.,3. ve 4. (Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü) sırayı elde eden toplam 8 takım, Yarı Finallere katılmaya hak kazanır.
Grup maçları sonunda A ve B Gruplarında son iki sırayı alan takımlar (13. ve 14.) 2. Lige düşer.
YARI FİNAL: İki gruba ayrılan takımlar, Federasyon tarafından belirlenen bir ilde tek devreli lig usulüne göre   yarı final maçları oynarlar. Yarı Final gruplarında ilk iki sırayı alan takımlar Final Grubuna katılmaya hak kazanır.
FİNAL: Yarı Final müsabakaları sonucunda finale çıkan 4 takım, Federasyonun belirleyeceği bir ilde tek devreli lig usulüne göre Final Grubu maçlarını oynarlar. Final grubu maçları sonunda 1. ve 2. (birinci ve ikinci) sırayı elde eden takımlar Sultanlar Ligine yükselirler.
I.Devre : 4 Ekim 2025 Cumartesi– 13 Aralık 2025 Cumartesi
II.Devre: 20 Aralık  2025 Cumartesi – 15 Mart 2026 Cumartesi

2024-25 Türkiye Kadınlar Voleybol 1.Ligi sezonunda ligde kalan 16 takım, 2. Lig'den çıkan-alınan 10 takım, Fenerbahçe ve Kuzeyboru'nun  gelişim takımları ve Sultanlar Ligi'nden düşen  Sigorta Shop MKE Ankaragücü bu ligdeki MKE Ankaragücü takımı ile birleşmiştir. Bozüyük Bld. Eğitim Spor, Bolu Belediyespor, Ankara ALS Halk Voleybol ve Sultenlar Ligi'nden düşen Sarıyer Belediyesi 2025-26 sezonu ligine katılmamışlardır.

Not:2006'dan beri olan sonuçlar eklenmiştir. Daha öncesi araştırma gerektirmektedir.

*COVID-19 salgını nedeniyle oynatılamayan 2019-2020 sezonu 1. Lig final müsabakalarında oynamaya hak kazanmış 4 takım Sultanlar Ligi'ne davet edilmiştir.

Kadınlar 2. Ligi, Türk voleybolun üçüncü seviye ligidir. 16 grupta 188 takımla oynanan ligin sonunda dört takım Kadınlar 1. Ligi'ne yükselir.

GRUP AŞAMASI: Takımlar maçlarını iki devreli deplasmanlı lig usulüne göre oynayacaktır. Gruplarında 1. ve 2.sırayı alan toplam 32 takım Çeyrek Finalde oynamaya hak kazanır.
LİGDEN DÜŞME: 14'lü gruplarda son üç sırayı alan, 12-11'li gruplarda son iki sırayı alan, 10' lu gruplarda ise son sırayı alan takımlar mahalli lige düşerler.
ÖNEMLİ: Bir üst ligde takımı bulunan kulüpler Çeyrek Finalde yer alamaz. Üst ligde takımı bulunan kulübün yerine sıradaki takım Çeyrek Finalde oynamaya hak kazanır.
ÇEYREK FİNAL: Gruplarında 1 ve 2.sırayı alan toplam 32 takım 4'erli 8 gruba ayrılır. Federasyonca belirlenecek illerde tek devreli lig usulü maçlarını oynarlar. Gruplarda 1. ve 2. olan 16 takım Yarı Finale yükselir.
YARI FİNAL: Çeyrek Finalden gelen toplam 16 takım 4'erli 4 gruba ayrılır. Federasyonun belirlediği illerde tek devreli lig usulü maçlarını oynarlar. Yarı final müsabakaları sonucunda gruplarda 1. ve 2. olan 8 takım Finale yükselir.
FİNAL: Yarı Finalden gelen toplam 8 takım 4'erli 2 gruba ayrılır. Federasyonca belirlenecek ilde tek devreli lig usulü maçlarını oynarlar. Müsabakalar sonunda her iki grubun 1. ve 2.'leri toplam 4 takım 1. Lige yükselir.

Kadınlar 2. Ligi, 16 grupta 188 takımdan oluşmaktadır.
2025-26 Sezonu Kadınlar 2. liginde, geçen yıl ligde kalan 115 takım, bölgesel ligden çıkan 18 takım, bölgesel ligden alınan 35 takım, yerel ligden alınan 20 takım, toplam 188 takımla 16 grup oluşturulmuştur.
Geçen sezon 1. Lig'den düşen 5 takım ve Bölgesel Lig'den çıkan 3 takım ile 2.ligde yer alan 12 takım 2025-26 sezonunda lige katılmamışlardır.

Not:2006'dan beri olan sonuçlar eklenmiştir. Daha öncesi araştırma gerektirmektedir.

Türkiye Kadınlar Bölgesel Voleybol Ligi, Türk voleybolunda bölgelerden başlayarak, 2. lige kadar giden maçlar bütünüdür. Gruplar, Federasyonca Coğrafi konumlara göre düzenlenir. Grup ve final maçları sonunda federasyonun o sezon için belirlediği sayıda takım Türkiye Kadınlar İkinci Voleybol Ligi'ne terfi eder.

2025-26 Sezonu 61 grupta 253 takımdan oluşmaktadır.
Ankara ve İstanbul illerinde düzenlenecek grup müsabakaları 09 Şubat-29 Mart 2026 tarihleri arasında oynanacaktır.
Tek ili kapsayan gruplarda müsabakalar, 09 Şubat-29 Mart 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Birden fazla ili kapsayan gruplarda müsabakalar, 05-06-07-08 Mart 2026 tarihlerinde oynanacaktır.
Grup müsabakaları sonunda grubunda birinci olan; 61 takım Final Müsabakalarına katılmaya hak kazanacaktır. Final Müsabakaları, 24-25-26 Nisan 2026 tarihlerinde, Federasyon tarafından belirlenecek illerde oynanacaktır.
Final Grup Müsabakaları sonunda, gruplarını birinci (1.) sırada tamamlayan takımlar, bir sonraki sezon Voleybol 2. Ligi’ne yükselmeye hak kazanır

Kim Yeon-koung (Korece: 김연경); 26 Şubat 1988, Ansan) Güney Koreli profesyonel eski voleybolcudur. 2021 yılında Tokyo Olimpiyatları'nda millî takımıyla 4. Olup Milli Takımı'ndan emekli olma kararı alan Yeon Koung Kim, 2024-25 sezonunda Güney Kore Kadın Voleybol Ligi ekiplerinden Pink Spiders'ta şampiyonluk maçını kazanıp voleybol kariyerine son vermiştir.

2005-2006: Kore v ligi ve final serisi MVP
2006-2007: Kore v ligi ve final serisi MVP
2007-2008: Kore v ligi MVP
2008-2009: Kore v ligi MVP
2009-2010: Japonya ligi en skorer oyuncusu, World grand champion best skorer oyuncusu
2010-2011: Japonya ligi MVP
2011-12 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi-  Şampiyonluğu-(Fenerbahçe)
2011-12 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi- En Skorer Oyuncu, En Değerli Oyuncu
2012: Londra Yaz Olimpiyatları MVP ve en skorer oyuncu
2013-14 CEV Kadınlar Kupası -  Şampiyonluk-(Fenerbahçe) 
2014-2015: Türkiye Ligi MVP, En skorer oyuncu, En İyi Smaçör
2014-2015: Türkiye Süper Kupa MVP
2015: Şampiyonlar Kupası MVP
2016 : Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi, En İyi Smaçör
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası, En İyi Smaçör

Kim Yeon-Gyeong - InterSportStats
Yon-Kyong Kim Olympedia (İngilizce)
Yon-Kyong Kim Olympics at Sports-Reference.com (arşivlendi) (İngilizce)
Yon-Kyong Kim Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Yeon-Koung Kim - eurosport.com
Yeon-Koung Kim - Eczacıbaşı SK

AXA Sigorta Kupa Voley Erkekler (Eski adı: Türkiye Erkekler Voleybol Türkiye Kupası), (Eski adı: Türkiye Erkekler Voleybol Süper Kupası), Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından ilk olarak 1988-89 sezonunda düzenlenmiştir. Kupaya 2003-07 yılları arasında, 2015-16 sezonunda millî maçlar nedeniyle takvim sıkışıklığından dolayı ve 2019-20 sezonunda COVID-19 salgını nedeniyle ara verilmiştir.
Kupa Voley müsabakaları Efeler Ligi'nde bulunan 14 takımla oynanmaktadır. 1.Devre sonu puan durumunda ilk 4 takım, Federasyonca seri başı olarak yerleştirilir. Bu 4 takım finalden başlarlar. 5.-12.'lik arası (8 takım) çekilecek kura ile eşleşir. Biri içeride, diğeri dışarıda 2 maç üzerinden oynanır.
1.maçlar 1. devre puan sıralamasında alt sıradaki takımın sahasında oynanır. İki maç sonunda puan üstünlüğü olan takım final müsabakalarına katılır. Puan eşitliğinde ikinci maçın oynandığı yerde, maçın bitiminde 15 sayılık altın set oynanır. Altın seti kazanan takım finale kalır. 1.bölümde tur atlayan 4 takım, 1. devreyi ilk 4 sırada bitiren takımlarla eşleşir. Tek maç eleme usulüne göre maçlar oynanır. Yenilen takım elenir. Sona kalan tek takım Kupa Voley şampiyonluğunu kazanır ve CEV Cup'ta Türkiye'yi temsil eder.
2025-26 AXA Sigorta Kupa Voley Erkekler kupasını kazanan Ziraat Bankası, 2. kez kupayı kazanmıştır. Kupayı 9 kez kazanan Halkbank, en fazla şampiyonluk elde eden takımdır.

Melissa Vargas veya tam adıyla Melissa Teresa Vargas Abreu (d. 16 Ekim 1999, Cienfuegos), Türkiye kadın millî voleybol takımı ve Fenerbahçe kadın voleybol takımında oynayan Küba asıllı Türk voleybolcudur. İtalya'da düzenlenen 2014 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası'na Küba kadın millî voleybol takımı üyesi olarak katılan sporcu, 2023'te Türkiye kadın millî voleybol takımına katıldı. 2023'te CEV Kadınlar Avrupa Voleybol Şampiyonası'nda İsveç'e karşı oynanan maçta 112 km/sa hızındaki servis ile Tijana Boskovic’e ait olan 111,4 km/sa’lik servis hızı rekorunu kırmıştır.

Babası bir hentbol oyuncusu olan Vargas, voleybola 6 yaşında sokakta oynayarak başladı. 8 yaşında okul takımına katıldı. Okul takımında kazandığı başarılar sebebiyle "Küba'nın geleceği" olarak görülmeye başlandı. 12 yaşında Cienfuegos takımında antrenmanlara çıkmaya başlayan Vargas, Küba alt yaş voleybol millî takımlarında da oynadı.
2016 yılında bir sezon Çekya'da oynadı. Omuz sakatlığı geçirerek tedavi için ülkesine döndü. Ülkesindeki tedavi imkanlarından memnun kalmayarak eleştirmesi üzerine disiplinsizlik gerekçesiyle 2017'den başlayarak 4 yıl süre ile millî takımda oynamaktan men edildi. Bunun üzerine kendi isteğiyle bir İsviçre takımına transfer oldu. İsviçre'ye mülteci statüsünde gitti. Bir sezon oynadıktan sonra, 2018 yılında Fenerbahçe'ye transfer oldu. 9 Nisan 2021'de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu ve TC kimliği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eliyle kendisine verildi. Melissa olan ilk adını Melisa olarak değiştirdi. 2022-2023 sezonunda Çin Ligi'nde Tianjin formasıyla oynadıktan sonra Fenerbahçe'ye geri döndü.

 Cienfuegos (2011-2015)
 Agel Prostějov (2015-2016)
 Volero Zürih (2017-2018)
 Fenerbahçe (2018-2021)
 Tianjin Bohai Bank (2021-2022) (ilk yarı)
 Fenerbahçe (2021-2022) (ikinci yarı)
 Tianjin Bohai Bank (2022-2023) (ilk yarı)
 Fenerbahçe (2022-2023) (ikinci yarı)
 Tianjin Bohai Bank (2023-2024) (ilk yarı)
 Fenerbahçe (2024-günümüz)

Küba millî takımı üyesi olduğu dönemde, 2014 Pan-Amerika 23 Yaş Altı Kupasında en iyi smaçör ödülünün yanı sıra, 2014 Orta Amerika ve Karayipler Oyunlarında, 2015 Pan-Amerika Kupası ve Oyunlarında en iyi pasör çaprazı, 2015 Dörtlü Final Kupasında, 2015 ORCECA Pan-Amerika Kupası Altılı Finalinde, 2018/2019 Şampiyonlar Liginde en skorer ödülünü kazandı. Ayrıca 2015 Pan-Amerika Kupasında, Türkiye Voleybol Kadınlar Ligi 2018 ve 2019 sezonlarında en iyi servis atan oyuncu ödülünü kazandı.

Vargas, 2021'de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduktan sonra millî takıma katılabilmek için FIVB kuralları gereği iki yıl beklemek zorunda kaldı. 2023 yılında Türkiye kadın millî voleybol takımı üyesi olarak çıktığı ilk turnuva olan 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi'nde Türkiye ile şampiyon oldu.
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda altın madalya kazandı. Şampiyonada 112 km/h servis hızı ile kadınlar voleybolunda dünya rekoru kırdı. Aynı şampiyonanın finalinde 41 sayılık skoru ile maçın en skoreri olurken turnuvanın en değerli oyuncusu olarak seçildi.
2025 yılında 2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda gümüş madalya kazandı. Şampiyonanın en skorer oyuncusu  olan Vargas en iyi pasör çaprazı seçildi.

2015-16 Çekya Kupası -  Şampiyonluk
2015-16 Çekya Ligi -  Şampiyonluk

2017-18 İsviçre Süper Kupası -  Şampiyonluk
2017-18 İsviçre Kupası -  Şampiyonluk
2017-18 İsviçre Ligi -  Şampiyonluk

2018-19 Kupa Voley -  İkincilik
2020-21 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2021-22 Kupa Voley -  İkincilik
2021-22 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2022-23 Kupa Voley -  İkincilik
2022-23 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2023-24 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2023-24 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2024 Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2024-25 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2024-25 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2025 Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk

2021-22 Çin Ligi -  Şampiyonluk
2022-23 Çin Ulusal Kupası -  Şampiyonluk
2022-23 Çin Ligi -  Şampiyonluk
2023-24 Çin Ulusal Kupası -  Şampiyonluk
2023-24 Çin Ligi -  Şampiyonluk

2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi  Şampiyonluk
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası  Şampiyonluk
2023 Voleybol Dünya Kupası -  Şampiyonluk
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik 

2020-21 Sultanlar Ligi - En iyi pasör çaprazı
2022-23 Sultanlar Ligi - En iyi pasör çaprazı
2022-23 Sultanlar Ligi - En değerli oyuncu
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi - En iyi pasör çaprazı
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi - En değerli oyuncu
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En değerli oyuncu
2023-24 Kupa Voley - En değerli oyuncu
2023-24 Sultanlar Ligi - En değerli oyuncu
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı- En skorer oyuncu 

Melissa Vargas - olimpedya.olimpiyat.org.tr
Melissa Vargas - Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi
Melissa Vargas - InterSportStats
Melissa Vargas Olympics.com (İngilizce)
Melissa Vargas Olympedia (İngilizce)
Melissa Vargas TheFinalBall.com (İngilizce)
Melissa Vargas FIVB (İngilizce)
Melissa Vargas Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Melissa Vargas - sultanlar.volleystation.com
Melissa Vargas - tvf-web.dataproject.com
Melissa Vargas -  Fenerbahçe

Nilüfer Belediyespor veya sponsorluk anlaşması gereği Nilüfer Belediyespor Eker, Nilüfer Belediyespor'un voleybol takımıdır. 2014 yılından bu yana Sultanlar Ligi'nde mücadele etmektedir. Renkleri mavi, yeşil ve beyazdır. Takım, maçlarını TVF Cengiz Göllü Voleybol Salonu’nda oynamaktadır.

Takım, ilk olarak 1989 yılında kurulmuştur 2005 yılında ise Nilüfer Belediyespor'un himayesine geçerek tekrar faaliyet göstermiştir. 2009-2010 sezonundan, 2013-14 sezonuna kadar Acıbadem Bayanlar Voleybol 1. Ligi’nde mücadele etmiş, 2013-14 sezonu sonunda 1 yıllık aranın ardından tekrar Acıbadem Bayanlar Voleybol 1. Ligi’ne yükselmiştir.
2021-2022 sezonunda Türkiye’yi CEV Challenge Cup’ta temsil eden ancak ligde ve Avrupa’da istediği sonuçları alamayan takımın antrenörlüğünü yapan Dehri Can Dehrioğlu ile kulüp, 21 Aralık 2021 tarihinde karşılıklı anlaşarak yollarını ayırdı. Takım, Dehri Can Dehrioğlu’ndan boşalan baş antrenörlüğüne kulübün altyapı ve U16 Milli Takım antrenörlüğü yapan Yanitsa Rangelova’yı getirdi. Takım, 2022-2023 sezonu için Belçikalı başantrenör Vital Heynen ile anlaşmıştır.

1. Lig
İkincilik (1): 2013-2014
Üçüncülük (1): 2007-2008
Kupa Voley
İkincilik (1): 2010-2011
Üçüncülük (1): 2009-2010
Balkan Kupası
Şampiyonluk (1): 2010-2011

Son güncelleme: 13 Ocak 2025

Nilüfer Belediyespor Resmi Web Sitesi29 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paola Ogechi Egonu (d. 18 Aralık 1998), İtalyan voleybolcudur. Vero Volley Milano ve İtalya kadın milli voleybol takımında yer almaktadır.
2018 Montreux Volley Masters, 2018 FIVB Voleybol Dünya Şampiyonası'na, ve 2018 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi'ne katıldı.
Veneto Cittadella'da, Nijeryalı anne babanın çocuğu olarak dünyaya geldi, babası Ambrose Lagoslu ve annesi Eunice, Beninli ve iki kardeşi vardır. Eşcinsel olan sporcu, 2017-2019 yılları arasında AGIL'den takım arkadaşı Katarzyna Skorupa ile ilişki içindeydi.
Tokyo'daki 2020 Yaz Olimpiyatları'nın açılışında diğer ülkelerden bazı sporcularla birlikte beş halkalı bayrağı Olimpiyat bayrağını taşıdı.

2017 İtalya Süper Kupası -  Şampiyonluk, Igor Gorgonzola Novara
2017-18 İtalya Kupası (Coppa Italia) -  Şampiyonluk, Igor Gorgonzola Novara
2018-19 İtalya Kupası (Coppa Italia) -  Şampiyonluk, Igor Gorgonzola Novara
2018-19 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk, Igor Gorgonzola Novara
2019 İtalya Süper Kupası -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2019-20 İtalya Kupası (Coppa Italia) -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2020 İtalya Süper Kupası -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2020-21 İtalya Kupası (Coppa Italia) -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2020-21 İtalya Ligi -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2020-21 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk, (Imoco Volley)
2021 İtalya Süper Kupası -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2021-22 İtalya Kupası (Coppa Italia) -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2021-22 İtalya Ligi -  Şampiyonluk, Imoco Volley Conegliano
2022-23 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk, (VakıfBank)

2016 Avrupa Olimpiyat Eleme Turnuvası - "En İyi Smaçör"
2018 Montreux Volley Masters - "En Değerli Oyuncu"
2018 FIVB Dünya Şampiyonası - "En İyi Pasör Çaprazı"
2018-19 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En değerli oyuncu (MVP)
2019 İtalyan Süper Kupası - "En Değerli Oyuncu"
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - "En Değerli Oyuncu"
2020-21 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En değerli oyuncu (MVP)
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - "En Değerli Oyuncu"
2021 Avrupa Voleybol Konfederasyonu - "2021'in Kadın Voleybolcusu"
2021-22 İtalyan Kupası (Coppa Italia) - "En Değerli Oyuncu"
2022 Milletler Ligi - "En İyi Pasör Çaprazı" - "En Değerli Oyuncu"
2022-23 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En değerli oyuncu (MVP)

2018 Montreux Volley Masters -  Şampiyonluk
2018 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik
2019 Avrupa Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk
2022 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  Şampiyonluk
2022 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası  -  Üçüncülük
2024 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  Şampiyonluk
2024 Paris Olimpiyatları -  Şampiyonluk 
2025 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi -  Şampiyonluk
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk 
2019'da la Repubblica'nın haftalık dergisi D - la Repubblica delle donne (okurları) tarafından Yılın Kadını ödülüne layık görüldü.

Paola Egonu Uluslararası Olimpiyat Komitesi (İngilizce)
Paola Egonu Olympics.com (İngilizce)
Paola Egonu İtalyan Millî Olimpiyat Komitesi (İtalyanca)
Paola Egonu Olympedia (İngilizce)
Paola Egonu Olympics at Sports-Reference.com (arşivlendi) (İngilizce)
Paola Egonu TheFinalBall.com (İngilizce)
Paola Egonu FIVB (İngilizce)
Paola Egonu Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Paola Egonu Munzinger Sports Archives (Almanca)

Sultanlar Ligi ya da sponsorluk anlaşması gereğince Vodafone Sultanlar Ligi, Türkiye Voleybol Federasyonu'nun 1984 yılından beri düzenlediği, Türkiye'de kadın voleybolunda en üst seviye ligdir.

2008 yılında Aroma ile imzalanan sponsorluk anlaşması ile ligin ismi 4 yıllığına Aroma Bayanlar Voleybol 1. Ligi olarak anılmış olup 2012 yılında Acıbadem ile 2 yıllığına isim sponsorluğunda anlaşılmış ve ligin yeni ismi Acıbadem Bayanlar Voleybol 1. Ligi olmuştur. 2014-15 sezonundan itibaren ligin adı yine Türkiye Bayanlar Voleybol 1. Ligi olarak anılmaya başlanmıştır. 2016 yılı itibarı ile ligin ismi Sultanlar Ligi olarak değiştirilmiştir. 12 Aralık 2016 tarihinde Vestel ile isim sponsorluğunda anlaşılmış ve ligin yeni ismi Vestel Venus Sultanlar Ligi olmuştur. 2020-21 sezonundan itibaren ise Misli.com ile isim sponsorluğunda anlaşılmış ve ligin ismi Misli.com Sultanlar Ligi olarak değiştirilmiştir. 2023-24 sezonundan itibaren 3 yıllığına sponsorluk anlaşması gereği ismi Vodafone Sultanlar Ligi olmuştur.

Karşılaşmalar, 2012-2013 sezonundan itibaren Spor Smart ve NTV Spor kanallarından yayınlanmış olup 2017 yılından itibaren ligin yeni yayıncı kuruluşu TRT Spor olmuştur. 2019-20 sezonundan itibaren ise maçlar TRT Spor Yıldız'dan yayınlanmaktadır. 2020-2021 sezonunda TRT Spor Yıldız'dan maçlar yayınlanmaya devam etmekte olup, yayınlanmayan lig maçları ise Misli.Com Web ve Mobil TV üzerinden yayınlanmaktadır.

2025-26 sezonunda Voleybol Sultanlar Ligi'nde 14 takım 2 devreli deplasmanlı lig usulüne göre karşılaşacaklardır.
Lig Etabı sonunda son 2 sırayı alan takımlar (13 ve  14.'cü) 1. Lige düşer.
Lig Etabını birinci sırada bitiren takım CEV Şampiyonlar Ligi'ne son sıradan (CEV Kontenjanına göre) katılmaya hak kazanır.
Lig Etabı sonunda 1., 2., 3. ve 4. olan takımlar Play-Off 1. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 1. Etap maçları sonunda ligin 1., 2., 3. ve 4.'sü belirlenir. Lig Etabını 5., 6., 7. ve 8. sırada bitiren takımlar Play-Off 2. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 2. Etap maçları sonunda ligin 5., 6., 7. ve 8.'si belirlenir. Avrupa Kupalarına katılım (Şampiyonlar Ligi, CEV Cup, Challenge Cup ve Balkan Kupası), Play-Off 1. ve 2. Etap maçları sonucunda belirlenen sıralamaya göre yapılır.
I.Devre: 12 Ekim 2025 Pazar – 21 Aralık 2026 Pazar
II.Devre: 03 Ocak 2026 Cumartesi – 14 Mart 2026 Cumartesi
Yarı Finalde ilk maç ligi alt sırada bitiren takım ev sahibi olur. İkinci maç üst sırada ligi tamamlayan takımın sahasında oynanır eşitlik halinde takımlar üçüncü maçı yine üst sırada bitiren takımın sahasında karşılaşırlar iki maç kazanan takım finale yükselir.

Final Maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci ve üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır.Gerekirse dördüncü maç alt sıradaki takımın beşinci maç üst sıradaki takımın evinde oynanır 3 maç kazanan takım lig şampiyonu olur.

3.lük maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 3. sırada tamamlar.
Lig Etabını 5., 6., 7. ve 8. sırada bitiren takımlar Play-Off 2. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 2. Etap maçları sonunda ligin 5., 6., 7. ve 8.'si belirlenir.
5.lik-8.lik klasman maçlarında ilk maç ligi alt sırada bitiren takım ev sahibi olur. İkinci maç üst sırada ligi tamamlayan takımın sahasında oynanır eşitlik halinde takımlar üçüncü maçı yine üst sırada bitiren takımın sahasında karşılaşırlar iki maç kazanan takım 5.lik maçı oynamaya hak kazanır.

5.lik maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 5. sırada tamamlar.

7.lik maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde, ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 7. sırada tamamlar.
Avrupa Kupalarına katılım (Şampiyonlar Ligi, CEV Cup, Challenge Cup ve Balkan Kupası), Play-Off 1. ve 2. Etap maçları sonucunda belirlenen sıralamaya göre yapılır.

2007–08 –  Taismary Agüero (ITA)
2008–09 –  Seda Tokatlıoğlu (TUR)
2009–10 –  Yekaterina Gamova (RUS)
2010–11 –  Lyubov Sokolova (RUS)
2011–12 –  Esra Gümüş (TUR)
2012–13 –  Gözde Kırdar (TUR)
2013–14 –  Gözde Kırdar (TUR)
2014–15 –  Kim Yeon-koung (KOR)
2015–16 –  Kimberly Hill (USA)
2016–17 –  Natália Pereira (BRA)
2017–18 –  Zhu Ting (CHN)
2018–19 –  Zhu Ting (CHN)
2019–20 – COVID-19 sebebiyle iptal edildi
2020–21 –  Isabelle Haak (SWE)
2021–22 –  Zehra Güneş (TUR) 
2022–23 –  Melissa Vargas (TUR)
2023–24 –  Melissa Vargas (TUR)
2024–25 –  Cansu Özbay (TUR)

2000 yılındaki birleşmeye kadar Vakıfbank ve Güneş Sigorta ayrı takımlar halinde Ligde mücadele ettiler.

TRT Spor Yıldız veya eski adıyla TRT Spor 2, TRT tarafından kurulan bir spor televizyon kanalı. 21 Eylül 2019'da test yayınlarına başladı. 19 Mayıs 2021 tarihinden itibaren kanal normal yayına geçmiş ve kanalın adı TRT Spor Yıldız olarak değiştirilmiştir. Gençlere yönelik spor branşlarını yayınlanmaktadır. Kardeş kanalı TRT Spor'un aksine futbol dışı branşlar yayınlamaktadır.

TRT Spor Yıldız HD, 21 Eylül 2019'da TRT Spor 2 HD ismiyle test yayınlarına başlayıp, 19 Mayıs 2021'den itibaren normal yayına geçiş yapmasıyla ve ismi TRT Spor Yıldız HD olarak değişmesiyle yayın hayatına başlayan TRT Spor Yıldız'ın yüksek çözünürlüklü kanalıdır. sadece HD yayın yapmaktadır.
TRT Spor Yıldız HD, Türksat 4A 11958 V 27500 5/6 frekansından, Turkcell TV+ 71. kanaldan, D-Smart 86. kanaldan, Digiturk 87. kanaldan, KabloTV 244. kanaldan ve tivibu 85. kanaldan izlenebilmektedir.

Sultanlar Ligi
Efeler Ligi
7Days EuroCup
Türkiye Erkekler Hentbol Süper Ligi
Türkiye Kadınlar Hentbol Süper Ligi
Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Lig
Türkiye Basketbol Ligi
Türkiye Korumalı Futbol Ligi
Wimbledon Tenis Turnuvası
Diamond League
Superbike Dünya Şampiyonası
Yaz Olimpiyat Oyunları
Paralimpik Oyunları
Kış Olimpiyat Oyunları
Paralimpik Kış Oyunları
Sail GP
Dünya Güreş Şampiyonası
CEV Kadınlar Avrupa Voleybol Şampiyonası
CEV Erkekler Avrupa Voleybol Şampiyonası
FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi
FIVB Voleybol Erkekler Milletler Ligi
Türkiye Ampute Futbol Süper Ligi
Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu
UEFA Avrupa Ligi ( Bazı Maçları)

Resmî site
Facebook'ta TRT Spor Yıldız
X'te TRT Spor Yıldız
YouTube'da TRT Spor Yıldız

Tijana Bošković (Sırpça: Тијана Бошковић; d. 8 Mart 1997, Trebinye), Sırbistan kadın millî voleybol takımı ve Sultanlar Ligi takımlarından VakıfBank'ta pasör çaprazı olarak oynayan Sırp voleybolcu. Daha öncesinde, ŽOK Hercegovac, ŽOK Partizan Vizura ve Eczacıbaşı'nda oynadı.
Tijana Bošković, millî takımda ilk kez forma giydiği 2014 Dünya Şampiyonası'nda ve şampiyon oldukları 2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda Sırbistan'ın en skorer oyuncusu oldu. 2016 Yaz Olimpiyatları'nda gümüş madalya kazanırken 2020 Yaz Olimpiyatları'nı ise bronzla kapattı ve 2020 Yaz Olimpiyatları'nın en iyi pasör çaprazı seçildi. 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nı finalde Türkiye'ye karşı kazanıp altın madalyaya uzanırken 2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nı İtalya'ya karşı kaybederek gümüş madalya kazandı. 2018 ve 2022 Dünya Şampiyonalarını kazanıp üst üste iki kez kazanıp her ikisinde de en değerli oyuncu seçildi. Regla Torres'ten sonra bu başarıya ulaşan ilk isim oldu.

Tijana Bošković, 8 Mart 1997'de, Bosna-Hersek'te, Sırp Cumhuriyeti'ne bağlı Trebinye'de, Sırp kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Bošković Sırpça, İngilizce ve biraz Türkçe konuşabilmektedir. Ljupko Bošković ve Vesna Bošković çiftinin ikinci çocuğudur. Babası bir futbolcuydu. Erkek kardeşi Vuk ve kız kardeşi Dajana olmak üzere 2 kardeşi vardır. Küçük erkek kardeşi Vuk Bošković bir basketbol oyuncusudur ve ablası Dajana Bošković kendisi gibi millî voleybolcudur. Bosna-Hersek kadın millî voleybol takımı'nda oynamaktadır. İki kız kardeş birbirlerine karşı ilk uluslararası maçını 2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda oynadı. Dajana da kız kardeşi gibi solaktır ve pasör çaprazı pozisyonunda oynamaktadır.
Bošković spor kariyerine karate ile başladı. Uzun boylu olması ve bu spora pek yatkın olmaması nedeniyle karateyi bıraktı. Bir gün ablasını voleybol oynarken izlemeye gitti ve voleybolcu olmaya karar verdi. Voleybol oynamaya 7 yaşında, ilkokul yıllarında başladı ve okul takımıyla üç şampiyonluk kazandı.
Bošković Sırbistan genç takımında oynamadan önce Bosna-Hersek'te oynadığı maçta Galatasaray'ın ilgisini çekti. Onu ve kız kardeşi Dajana'yı deneme eğitimi için İstanbul'a davet ettiler. Babası, gelen daveti teklifi kabul etti ve o dönemde 12 yaşında olan Bošković, Galatasaray'da antrenmanlara çıktı. Kulüp yöneticileri Bošković'in ailesiyle görüşerek transfer teklifinde bulundu. Bošković'i Türk vatandaşlığına almayı ve Türkiye millî takımında oynamayı teklif ettiler ancak babası, Sırbistan millî takımı dışında başka bir ülkenin millî takımında oynamayacağını söyleyerek bu teklifi reddetti ve kızlarıyla birlikte Sırbistan'a geri döndü.

 ŽOK Hercegovac (2010-11)
 ŽOK Partizan Vizura (2011-15)
 Eczacıbaşı (2015-2025)
 VakıfBank (2025-günümüz)

2012-13 Sırbistan Kupası -  İkincilik
2013-14 Sırbistan Süper Kupası -  Şampiyonluk
2013-14 Sırbistan Kupası -  İkincilik
2013-14 Sırbistan Ligi -  Şampiyonluk
2014-15 Sırbistan Süper Kupası -  Şampiyonluk
2014-15 Sırbistan Kupası -  Şampiyonluk
2014-15 Sırbistan Ligi -  Şampiyonluk

2016 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2017-18 Kupa Voley -  İkincilik
2017-18 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2017-18 CEV Kadınlar Kupası -  Şampiyonluk
2018 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2018 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2018-19 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2018-19 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2019 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2019 FIVB Dünya Kulüpler Şampiyonası -  İkincilik
2020 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2020-21 Kupa Voley -  İkincilik
2021 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2021-22 CEV Kadınlar Kupası -  Şampiyonluk
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2022-23 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2022-23 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  İkincilik
2023 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2023-24 Kupa Voley -  İkincilik
2023-24 Sultanlar Ligi -  İkincilik
2024 Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2024-25 Sultanlar Ligi -  Üçüncülük

2025-26 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2025-26 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2025-26 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk

2013 Avrupa Gençlik Olimpik Yaz Festivali -  İkincilik
2014 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk 
2015 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2015 Kadınlar Voleybol Dünya Kupası -  İkincilik
2016 Yaz Olimpiyatları -  İkincilik
2017 FIVB Dünya Grand Prix -  Üçüncülük
2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - Şampiyonluk
2018 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk
2020 Yaz Olimpiyatları -  Üçüncülük
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik
2022 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk 
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik

2012-13 Sırbistan Kupası - En iyi smaçör
2013 Avrupa Gençlik Olimpik Yaz Festivali - En değerli oyuncu
2014 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası - En değerli oyuncu
2016 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2016 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En değerli oyuncu
2017 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2017-18 CEV Kadınlar Kupası - En değerli oyuncu
2017 FIVB Dünya Grand Prix - En iyi pasör çaprazı
2017 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En değerli oyuncu
2017 CEV Ödülleri - Yılın kadın voleybolcusu
2018 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En değerli oyuncu
2018 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2018 CEV Ödülleri - Yılın kadın voleybolcusu
2018-19 Kupa Voley - En değerli oyuncu
2018-19 Sultanlar Ligi - En iyi pasör çaprazı
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı - En değerli oyuncu 
2019 CEV Ödülleri - Yılın kadın voleybolcusu
2019 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası - En değerli oyuncu
2020 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası - En değerli oyuncu
2020 Yaz Olimpiyatları - En değerli oyuncu
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2022 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2022 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En değerli oyuncu
2023 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En iyi pasör çaprazı
2023 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En değerli oyuncu
2023-24 CEV Kadınlar Kupası - En iyi pasör çaprazı
2025-26 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En iyi pasör çaprazı-En değerli oyuncu

Tijana Bošković Olympics.com (İngilizce)
Tijana Bošković Olympedia (İngilizce)
Tijana Bošković Olympics at Sports-Reference.com (arşivlendi) (İngilizce)
Tijana Bošković TheFinalBall.com (İngilizce)
Tijana Bošković FIVB (İngilizce)
Tijana Bošković Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Tijana Bošković - sultanlar.volleystation.com
Tijana Bošković - tvf-web.dataproject.com
Tijana Bošković - Eczacıbaşı SK

Türk Telekom (kadın voleybol takımı), 26 Kasım 1954 tarihinde Ankara'da kurulan ve faaliyet gösteren Türk Telekom kulübünün voleybol takımıdır. Renkleri lacivert, beyaz ve turkuazdır. Lig maçlarını 2000 kişilik Ankara Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu'nda oynamıştır. Türk Telekom'un voleybol şubesi, Temmuz 2009'da aynı yıl kulüp başkanlığına getirilen Celalettin Dinçer tarafından kapatıldı.

Türk Telekom (kadın voleybol takımı), Türkiye liginde ve Avrupa kupalarında sponsor değişikliğine bağlı olarak şu adlarla mücadele etmiştir:

Türk Telekom Aycell ANKARA (8 Haziran 2004 - 22 Ağustos 2004)
Türk Telekom Avea ANKARA (23 Ağustos 2004 - 05 Haziran 2006)
Türk Telekom ANKARA (6 Haziran 2006 -)

2005-2006 Sezonunda Türk Telekom Avea adıyla mücadele etti. A Grubu'nu VakıfBank ve Eczacıbaşı'nın ardından üçüncü sırada bitirdi ve final grubunda oynamaya hak kazandı. Final grubunu ise beşinci sırada bitirerek dörtlü final oynamayı başaramadı.
2006-2007 Sezonunda Türk Telekom, A Grubu'nda mücadele etti ve grubu Karşıyaka ve Eczacıbaşı'nın ardından üçüncü sırada bitirdi. Daha sonra oynadığı final grubunda beşinci sırayı alarak dörtlü finale yükselmeyi başaramadı. Avrupa kupalarına katılabilmek için klasman grubunu ilk sırada bitiren Emlak TOKİ ile baraj maçları yaptı. İki maçı da (3-1 ve 3-0) kazanarak Türkiye'yi Avrupa kupalarında temsil hakkı kazandı.
2007-2008 Sezonunda Türk Telekom, ligin normal sezonunu Eczacıbaşı ve Fenerbahçe'nin ardından üçüncü sırada bitirdi. Şampiyonu belirleyecek play off maçlarında çeyrek finalde Şahinbey Belediye'yi iki maçta da 3-0'lık skorlarla eledi. Yarı finalde Fenerbahçe'ye 2-3,3-2,2-3,0-3'lük skorlarla elendi. Böylelikle Türk Telekom bu sezonu lig üçüncüsü olarak bitirdi.

2004-2005 Sezonunda Türk Telekom Avea Avrupa Konfederasyon Kupası’nda mücadele etti. Sırbistan-Karadağ’ın Lazarevac  kentinde 12-14 Kasım 2004 tarihlerinde yapılan grup eleme maçlarında Belçika’nın Asterix Kieldrecht takımını 3-1 (25-17, 25-18, 19-25, 25-23), Sırbistan-Karadağ’ın Lazarevac takımını 3-0 (25-19, 25-12, 25-19) ve Hırvatistan’ın Kastela DC-RMC takımını 3-0 (25-19, 25-23, 25-14) yendi ve grup birincisi olarak bir üst tura yükseldi. 8 Aralık 2004 tarihindeki çeyrek final ilk maçında İspanya’nın Caja de Avila takımını Ankara’da 3-0 (25-18, 25-18, 25-16) yendi. 15 Aralık 2004 tarihinde İspanya’da yapılan ikinci maçta 3-1 (25-23, 17-25, 25-21, 25-15) yenilmesine karşın averajla yarı finale yükseldi. Yarı final maçlarında Slovakya’nın OMS SH Senica takımına 5 Ocak 2005 tarihinde evinde 3-2 (20-25, 25-20, 25-18, 17-25, 15-12), 12 Ocak 2005 tarihinde deplasmanda 3-1 (25-20, 20-25, 25-23, 25-15) yenildi ve elendi.
2006-2007 Sezonunda Türk Telekom Avrupa Konfederasyon Kupası ’nda mücadele etti. Kupaya çeyrek finalden itibaren katılan Türk  Telekom, Polonya’nın Nafta Gaz Pila takımıyla karşılaştı. 16 Ocak 2007 tarihinde Polonya’daki ilk maçta rakibine 3-0 (25-17, 28-26, 25-15) yenildi. 24 Ocak 2007 tarihinde Ankara Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda yapılan ikinci maçta rakibini 3-0 (28-26, 25-21, 28-26) yenmesine karşın sayı averajıyla elendi.
2007-2008 Sezonunda Türk Telekom İndesit Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etti. C Grubu’nda İtalyan Asystel Novara takımına evinde 3-0 (23-25,15-25,17-25) ve deplasmanda 3-0 (31-29,26-24,25-21); İsviçre’nin Voléro Zürich takımına deplasmanda 3-0 (25-18, 25-20, 25-21) ve evinde 3-0 (23-25, 21-25, 21-25) yenildi. Fransız ASPTT Mulhouse takımını deplasmanda 3-1 (15-25, 14-25, 25-17, 20-25) ve evinde 3-0 (25-13, 25-14, 25-21) yenmesine karşın, iki galibiyetle üçüncü sırada kaldı ve elendi.

Antrenör:  Lang Ping 

Antrenör:  Üzeyir Özdurak

Antrenör:  Üzeyir Özdurak

Antrenör:  Bülent Karslıoğlu

Türk Telekom (kadın voleybol takımı) Resmi Sitesi21 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye'de voleybol, özellikle de kadın voleybolu, popüler bir spordur.
Voleybol, Türkiye'ye ilk kez 1919 yılında Dr. Deaver isimli Amerikalı bir doktor tarafından tanıtıldı. 1928'de ilk resmî voleybol şampiyonası olan İstanbul Şampiyonası düzenlendi. En üst düzey erkek ligi olan Efeler Ligi 1970 yılında, en üst düzey kadınlar ligi olan Sultanlar Ligi ise 1984 yılında kuruldu. Türkiye erkek ve kadın millî takımları uluslararası şampiyonalara katılmaktadırlar.
Türkiye'de voleybol yönetiminden Türkiye Voleybol Federasyonu sorumludur. Türkiye Voleybol Federasyonu, Avrupa Voleybol Konfederasyonu'nun bir üyesidir.

Resmî basketbol yönetim organları tarafından düzenlenen müsabakalarda kazandığı kupalara göre en başarılı Türk kulüpleri şu şekildedir:
yerel ve alt seviye organizasyonları içermemektedir.

İtalik yazıyla gösterilen maddeler feshedilmiş ligleri ve feshedilmiş kupaları göstermektedir.
Kalın yazıyla gösterilen rakamlar bir turnuvanın en çok hangi takım tarafından kazanıldığını göstermektedir.

Resmî basketbol yönetim organları tarafından düzenlenen müsabakalarda kazandığı kupalara göre en başarılı Türk kulüpleri şu şekildedir:
yerel ve alt seviye organizasyonları içermemektedir.

İtalik yazıyla gösterilen maddeler feshedilmiş ligleri ve feshedilmiş kupaları göstermektedir.
Kalın yazıyla gösterilen rakamlar bir turnuvanın en çok hangi takım tarafından kazanıldığını göstermektedir.

Türkiye Voleybol Federasyonu resmî sitesi
CEV profili

Türkiye'de 2021-2022 sezonuna kadar 5 lig bulunuyor.

Üst ligler olan Efeler Ligi ve Sultanlar Ligi'nde 14 takım bulunuyor.

2024-25 sezonu Efeler ve Sultanlar Ligi toplam 14 takım arasında oynanacaktır.
Müsabakalar 2 devreli deplasmanlı lig usulüne göre oynanacaktır.
Lig Etabı sonunda son 2 sırayı alan takımlar (13. ve 14.) 1. Lige düşer.
Lig Etabı sonunda 1., 2., 3. ve 4. olan takımlar Play-Off 1. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 1. Etap maçları sonunda ligin 1,, 2., 3. ve 4.'sü belirlenir.
Yarı Finalde ilk maç ligi alt sırada bitiren takım ev sahibi olur.İkinci maç üst sırada ligi tamamlayan takımın sahasında oynanır eşitlik halinde takımlar üçüncü maçı yine üst sırada bitiren takımın sahasında karşılaşırlar iki maç kazanan takım finale yükselir. 

Final Maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde,ikinci ve üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır.Gerekirse dördüncü maç alt sıradaki takımın beşinci maç üst sıradaki takımın evinde oynanır 3 maç kazanan takım lig şampiyonu olur.

3.lük maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde,ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 3. sırada tamamlar.
Lig Etabını 5., 6., 7. ve 8. sırada bitiren takımlar Play-Off 2. Etap maçlarını oynarlar. Play-Off 2. Etap maçları sonunda ligin 5., 6., 7. ve 8.'si belirlenir.
5.lik-8.lik klasman maçlarında ilk maç ligi alt sırada bitiren takım ev sahibi olur.İkinci maç üst sırada ligi tamamlayan takımın sahasında oynanır eşitlik halinde takımlar üçüncü maçı yine üst sırada bitiren takımın sahasında karşılaşırlar iki maç kazanan takım 5.lik maçı oynamaya hak kazanır.

5.lik maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde,ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 5. sırada tamamlar.

7.lik maçları ilk maç alt sırada tamamlayan takımın evinde,ikinci maç ve gerekirse üçüncü maç üst sahada ki takımın evinde oynanır. 2 maç kazanan takım ligi 7. sırada tamamlar.
Avrupa Kupalarına katılım (Şampiyonlar Ligi, CEV Cup, Challenge Cup ve Balkan Kupası), Play-Off 1. ve 2. Etap maçları sonucunda belirlenen sıralamaya göre yapılır.

1. ligde erkekler ve kadınlarda A ve B gruplarında 12'şer takım olmak üzere, erkeklerde 24 takım ve kadınlarda 24 takım bulunuyor.

Erkekler ve Kadınlar 1. Liginde A ve B gruplarında 12'şer takım yarışacaktır. Her grup müsabakalarını kendi arasında deplasmanlı iki devreli lig usulüne göre oynayacaklardır.
Deplasmanlı iki devreli lig usulüne göre oynanan müsabakalar sonucunda A ve B gruplarında 1., 2., 3. ve 4. (Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü) sırayı elde eden toplam 8 takım, Yarı Finallere katılmaya hak kazanır. I.Etap müsabakaları sonunda A ve B Gruplarında son iki sırayı alan takımlar (11 ve 12.'nci sırayı alan takımlar) 2. Lige düşer.
YARI FİNAL: Federasyonca iki gruba ayrılan takımlar, Federasyonca belirlenen bir ilde tek devreli lig usulüne göre turnuva maçları oynarlar. Yarı Final gruplarında ilk iki sırayı alan takımlar Final Grubuna katılmaya hak kazanırlar.
FİNAL: Yarı Final müsabakaları sonucunda finale çıkan 4 takım, Federasyonca belirlenecek ilde tek devreli lig usulüne göre turnuva oynarlar. Final müsabakaları sonunda 1. ve 2. (birinci ve ikinci) sırayı elde eden takımlar en üst lige yükselirler.

2. ligde kadınlarda 16 grupta 142, erkeklerde ise 8 grupta 68 takım mücadele edecek.

I.ETAP: Gruplardaki takımlar iki devreli deplasmanlı lig usulüne göre karşılaşırlar. Müsabakalar sonunda 8 grubun 1. ve 2.'leri toplam 16 takım YARI FİNALE yükselir.
YARI FİNAL: Federasyonca 4'erli 4 gruba ayrılan takımlar, Federasyonca belirlenecek illerde 3 günlük tek devreli lig usulü turnuva maçları oynarlar. Yarı final müsabakaları sonucunda gruplarda 1. ve 2. olan 8 takım Finale kalır.
FİNAL: Federasyonca 4'erli 2 gruba ayrılan takımlar, Federasyonca belirlenecek ilde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynarlar. Müsabakalar sonunda her iki grubun 1. ve 2.'leri toplam 4 takım 1. Lige terfi eder.

I.ETAP: Gruplardaki takımlar iki devreli deplasmanlı lig usulüne göre karşılaşırlar. Müsabakalar sonunda 16 grubun 1. ve 2.'leri toplam 32 takım Çeyrek Finale yükselir.,
LİGDEN DÜŞME: 9 ve 10 takımlı gruplarda son iki sıraya alan takımlar (9'lu gruplarda 8. ve 9.takım - 10'lu gruplarda 9.ve 10.takım), diğer gruplarda ise son sırayı alan takımlar mahalli lige düşerler.
ÇEYREK FİNAL: Federasyonca 4'erli 8 gruba ayrılan takımlar, Federasyonca belirlenecek illerde 3 günlük tek devreli lig usulü turnuvamaçları oynarlar. Çeyrek final müsabakaları sonucunda gruplarda 1. ve 2. olan 8 takım Yarı Finale kalır.
YARI FİNAL: Federasyonca 4'erli 4 gruba ayrılan takımlar, Federasyonca belirlenecek illerde 3 günlük tek devreli lig usulü turnuvamaçları oynarlar. Yarı final müsabakaları sonucunda gruplarda 1. ve 2. olan 8 takım Finale kalır.
FİNAL: Federasyonca 4'erli 2 gruba ayrılan takımlar, Federasyonca belirlenecek ilde tek devreli lig usulü turnuva maçları oynarlar. Müsabakalar sonunda her iki grubun 1. ve 2.'leri toplam 4 takım 1. Lige terfi eder.

Henüz 2021-2022 sezonu katılacak takımların belli olmadığı bölgesel ligde 2020-2021 sezonunda kadınlarda  44 grupta 180, erkeklerde ise  32 grupta 113 takım mücadele etti.

GRUP ETABI: Gruplardaki takımlar tek devreli lig usulüne göre karşılaşırlar. Müsabakalar sonunda grup birincileri final etabına kalır.
FİNAL: Federasyonun bölgesel olarak belirlediği 4 er takım tarafsız bir ilde tek devre lig usulüne göre karşılaşır grup birincileri 2.Lige terfi eder.

Bölgesel Lig'e bağlı yerel liglerde kadınlar için yaklaşık 400 kulüp ve 81 ilde erkekler için 250 takım bulunuyor.
81 ilde düzenlenen mahalli ligler illerin belirleyeceği statülerle sezon içinde oynanmaktadır. Lig maçları sonrasında bir sonraki sezonda isteyen ekipler bir üst lig olan Bölgesel Ligde mücadele ederler.

Türkiye'deki en üst ligde mücadele eden en popüler Kadınlar Ligi takımları Eczacıbaşı (kadın voleybol takımı)(Eczacıbaşı 27 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), VakıfBank SK (Vakifbank 1 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), Galatasaray (kadın voleybol takımı)(Galatasaray 28 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.),Fenerbahçe (kadın voleybol takımı) (Fenerbahçe 17 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), THY ve Yeşilyurt (kadın voleybol takımı)(Yeşilyurt 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) dır.
Ayrıca son zamanlarda gösterdiği çıkışla Nilüfer Belediyesi, Aydın Büyükşehir Belediyesi ve Mert Grup Sigorta'da ön plana çıkmakta.
Erkeklerde ise en üst ligde için Arkas (erkek voleybol takımı)(Arkas 10 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), Ziraat Bankası (erkek voleybol takımı)(Ziraat Bankası 15 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), Halkbank (erkek voleybol takımı)(Halk Bank 15 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), Fenerbahçe (erkek voleybol takımı) (Fenerbahçe 10 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.), Galatasaray (erkek voleybol takımı)(Galatasaray 27 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) ve son dönemde yükselen  (Altekma 31 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) son dönemde en çok akıllara gelen kulüpleri oluşturmakta.
Efeler Ligi'nde büyük bir çıkış gösteren Doğu temsilcileri Solhanspor, Yeni Kızıltepe ve Cizre Belediyespor ise bölgelerinde çok büyük bir popülerliğe sahiplerdir.
Ayrıca uzun yıllar bölgesel ligde mücadele eden ve devamlılığını sağlayan alt liglerde olmasına rağmen, gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleri ve gösterdiği duyarlılıklarla İstanbul Voleybol Kulübü (İstanbul Voleybol Kulübü 14 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) uzun yıllardı alt liglerde mücadele eden ve son dönemde adından sıkça bahsettiren takımların başında yer almaktadır.

Türkiye 18 yaş altı kadın millî voleybol takımı, Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından yönetilen ve Türkiye'yi uluslararası 18 yaş altı kadın voleybol karşılaşmalarında temsil eden takımdır.

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü

  Şampiyon    Finalist    Üçüncü    Dördüncü

2007 Yıldız Kızlar Dünya Voleybol Şampiyonası —  Gümüş Madalya
Naz Aydemir Akyol, Asuman Karakoyun, Gözde Yılmaz, Serenat Şiir Yaz, Fatma Yıldırım, Merve Ateş, Büşra Cansu Kılıçlı, Neşve Büyükbayram, Ayşe Melis Gürkaynak, Nihal Yeşil, Ece Gören, Serpil Ersarı; Baş Antrenör :  Mehmet Bedestenlioğlu, Yardımcı Antrenör: Bülent Güneş
2011 Yıldız Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası —  Altın Madalya
Damla Çakıroğlu (K), Çağla Akın, Kübra Akman, Şeyma Ercan, Ceylan Arısan, Ceyda Aktaş, Buket Yılmaz, Aslı Kalaç, Ece Hocaoğlu, Kübra Kegan, Ecem Alıcı, Dilara Bağcı. Baş Antrenör:  Şahin Çatma
2011 Yıldız Kızlar Dünya Voleybol Şampiyonası —  Altın Madalya
Damla Çakıroğlu (K), Çağla Akın, Kübra Akman, Şeyma Ercan, Ceylan Arısan, Buket Yılmaz, Aslı Kalaç, Ece Hocaoğlu, Sabriye Gönülkırmaz, Ecem Alıcı, Nursevil Aydınlar, Dilara Bağcı. Baş Antrenör :  Şahin Çatma
2020 Yıldız Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası —  Gümüş Madalya
Aleyna Göçmen, Deniz Nazlıcan Zengin, Beren Yeşilırmak, Ege Melisa Bükmen, Yasemin Narlıoğlu, Özlem Şahin, Dalia Wilson, Özge Arslanalp, Miray Gözübüyük, Pelin Eroktay, Bianka İlayda Mumcular, Dilay Özdemir. Baş Antrenör :  Raşit Berk İnanç, Yardımcı Antrenör: Ayhan Arın, Şahin Çatma 

Türkiye kadın millî voleybol takımı
Türkiye kadın U20 takımı
Türkiye kadın U23 takımı
Türkiye erkek takımı

Resmî site

Türkiye genç kadın millî voleybol takımı, Türkiye Voleybol Federasyonu'nun oluşturduğu, Balkan Voleybol Birliği turnuvalarında 21 yaş altının, Avrupa Voleybol Konfederasyonu turnuvalarında 19 yaş altının, Uluslararası Voleybol Federasyonu turnuvalarından 20 yaş altının Türkiye'yi temsil ettiği voleybol millî takımı.
2008 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası'nı 3. olarak bitirmiştir. Şampiyonada Türkiye ile birlikte finale kalan takımlar İtalya, Rusya, Sırbistan, Almanya, Polonya, Belçika ve Ukrayna idi. Genç voleybolculardan Naz Aydemir ve Serpil Ersarı turnuvada ödüle layık bulunan en iyi oyunculardan oldular. Yıldız millî takımın 1990 ila 1991 doğumlu voleybolculardan oluşan aday kadrosu Türkiye Voleybol Federasyonu'nca açıklanmaktadır. Takımın antrenörlüğünü Mehmet Bedestenlioğlu üstlenmiştir.
2012 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası finaline yüzlerine sürdükleri kırmızı-beyaz boya ve terörü protesto etmek için yakalarına taktıkları siyah kurdelelerle başlayan Filenin Genç Sultanları karşılaşmanın son bölümünde direncini kaybeden Sırbistan karşısında rahat bir oyunla maçı da 3-0 kazanarak, gençlerde ilk kez Avrupa şampiyonu oldu.
2020 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası finalinde Sırbistan karşısında 2-1 geriye düştüğü mücadelede muhteşem bir geri dönüşe imza atarak karşılaşmadan 3-2'lik galibiyetle ayrıldı ve U19 Gençler Avrupa Şampiyonası tarihinde ikinci kez şampiyonluğa ulaştı.
2024 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda oynadığı 9 maçın 9'unu da kazanarak üçüncü kez Avrupa şampiyonu oldu. Final karşılaşmasının ardından yapılan törende turnuvanın rüya takımı ödülleri sahiplerini buldu. Liza Safronova 'En İyi Smaçör', Beren Yeşilırmak 'En İyi Pasör Çaprazı ve Dilay Özdemir 'En İyi Pasör' ve 'En Değerli Oyuncu (MVP)' ödüllerinin sahibi oldu.

2012 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası  —  Altın Madalya
Damla Çakıroğlu, Çağla Akın, Kübra Akman, Şeyma Ercan, Ceylan Arısan, Ceyda Aktaş, Aslı Kalaç, Ece Hocaoğlu, Kübra Kegan, Ecem Alıcı, Dilara Bağcı, Didem Marangoz. Baş Antrenör: Gökhan Edman
2014 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası —  Bronz Madalya
Melis Yılmaz, Cansu Özbay, Ayça Aykaç, Rida Erlalelitepe, Ada Germen, Aybüke Özdemir, Pelin Aroğuz, Hümay Topaloğlu, Yağmur Mislina Kılıç, Arelya Karasoy, Su Zent, Hande Baladın. Baş Antrenör:  Mustafa Suphi Doğancı
2016 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası —  Bronz Madalya
Melisa Memiş, Tuğba İvegin, Saliha Şahin, Ezgi Akyaldız, Yasemin Güveli, Aslıhan Kılıç, Buket Gülübay, Çağla Erdem, Ayçin Akyol, Yasemin Özel, Tutku Burcu Yüzgenç, Zehra Güneş. Baş Antrenör:  Onur Çarıkçı
2020 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası —  Altın Madalya
Sude Hacımustafaoğlu, Çağla Salih, Elif Su Eriçek, Lila Şengün, Hanife Nur Özaydınlı, İlayda Uçak, Sude Naz Uzun, İpar Özay Kurt, Aleyna Göçmen, Beren Yeşilırmak, Gülce Güçtekin, Ege Melisa Bükmen. Baş Antrenör:  Şahin Çatma
2024 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası —  Altın Madalya
Selin Çalışkan, Dilay Özdemir, Beren Yeşilırmak, Selen Köse, Şevval Acıbal, Eylül Durgun, Bianka İlayda Mumcular, Liza Safronova, Nisan Eroğuz, Bilge Paşa, Ece Şenyapıcı, Begüm Kaçmaz, Helin Kayıkçı, İlayda Naz Gergef. Baş Antrenör:  Gökhan Durmaz

Türkiye kadın millî voleybol takımı
Türkiye kadın U18 takımı
Türkiye kadın U23 takımı
Türkiye erkek takımı

Türkiye 23 yaş altı kadın millî voleybol takımı, Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından yönetilen ve Türkiye'yi uluslararası 23 yaş altı kadın voleybol karşılaşmalarında temsil eden takımdır.
Türkiye 23 yaş altı kadın millî voleybol takımı, 2015 FIVB Kadınlar U23 Dünya Voleybol Şampiyonası'nda final oynayarak ikinci olmuştur. Millî takım oyuncularından Gizem Örge "En İyi Libero" Kübra Akman ise "En İyi Orta Oyuncu" seçilmiştir.
Millî takım, 2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası'nda Dünya şampiyonu olmuştur. Millî takım oyuncularından Hande Baladın "En İyi Smaçör" ve "En Değerli Oyuncu (MVP), Beyza Arıcı ise "En İyi Orta Oyuncu" seçilmiştir. Şampiyon takımın baş antrenörlüğünü Ataman Güneyligil üstlenmiştir.

 FIVB U23 Kadınlar Dünya Voleybol Şampiyonası 

2015 FIVB Kadınlar U23 Dünya Voleybol Şampiyonası —   Gümüş Madalya
Gizem Örge, Ceylan Arısan, Kübra Akman, Dilara Bağcı, Hande Baladın, Ezgi Dağdelenler, Melis Durul, Özge Nur Yurdagülen, Meliha Diken, Şeyma Ercan, Ezgi Dilik, Çağla Akın. Baş Antrenör: Ferhat Akbaş
2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası —   Altın Madalya
Tuğba Şenoğlu, Beyza Arıcı, Ayça Aykaç, Çağla Akın (K), Aslı Kalaç, Ezgi Dilik, Bihter Dumanoğlu, Hande Baladın, Saliha Şahin, Nursevil Aydınlar, Zehra Güneş, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör: Ataman Güneyligil

Türkiye kadın millî voleybol takımı
Türkiye kadın U18 takımı
Türkiye kadın U20 takımı
Türkiye erkek takımı

Resmî site

Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası ya da Türkiye Kızlar Voleybol Şampiyonası, 1956-1983 arasında Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi kurulana kadar kadınlar voleybolunda Türkiye şampiyonunu ve Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'na gidecek Türk takımını belirleyen spor organizasyonu.

1955-56 sezonunda kadınlar voleybolunda İstanbul ve Ankara'da ilk il şampiyonalarının yapılmasının ardından, basketbol, voleybol, tenis ve masa tenisi gibi sporların bağlı bulunduğu Spor Oyunları Federayonu kadınlar basketbolunda olduğu gibi bir Türkiye Şampiyonası düzenlenmesine karar vermiştir.
3-5 Şubat 1956 tarihlerinde İstanbul'da düzenlenen ilk şampiyonaya İstanbul şampiyonu Fenerbahçe ve Ankara şampiyonu Gazi Eğitim Enstitüsü'nün yanı sıra, İstanbul ikincisi İÜSBK ve (İzmir'den takım iştirak edemediği için) İstanbul üçüncüsü Modaspor katıldılar.
Gazi Eğitim Ensitütüsü'nü 2-0, Modaspor'u da 2-1 yenen Fenerbahçe 12 Şubat 1956 tarihine ertelenen maçta İÜSBK'ya 2-1 yenilince iki takımın puan ve averajlı eşitlendi. 18 Şubat 1956 tarihinde İTÜ Spor Salonu'nda oynanan play-off maçını 15-8 ve 15-9'luk setlerle 2-0 kazanan Fenerbahçe ilk Türkiye şampiyonu oldu.

1983 yılına kadar süren şampiyonada Eczacıbaşı 11, Fenerbahçe de 8 şampiyonlukla en çok birincilik kazanan takımlar oldular. Bu iki takımı 5 şampiyonlukla Galatasaray izlerken Beşiktaş, Rasimpaşa, Kolej ve Gençlerbirliği birer şampiyonlukla zaman zaman iddialarını gösterdiler.
En çok şampiyon olan üç takımın Şampiyonayı domine ettikleri de gözlendi. Fenerbahçe 1956-1960 arasında beş kez, 1968-1972 arasında da 3 kez şampiyon olurken, Galatasaray da 1961-1966 arasında 5 kez şampiyon oldu. Eczacıbaşı ise 1973'te Fenerbahçe'den devraldığı şampiyonluğu 1983'e kadar sürdürürken, Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'nin kurulmasından sonra 1984-1989 döneminde de bu üstünlüğünü sürdürerek 1973-1989 arasında 17 yıl kesintisiz Türkiye şampiyonluğunu kazanmış oldu.
Şampiyonaya en çok İstanbul (11 kez) ve Ankara (8 kez), Manisa (2 kez) ve Adapazarı (2 kez) evsahipliği yaparken, Adana, İzmir, Kütahya ve Bursa da birer kez organize ettiler.

Türkiye şampiyonalarının düzenlendiği yer ve tarihler ile dereceye giren takımlar aşağıda sunulmuştur:

Milliyet gazete arşivi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Voleybol Federasyonu resmi sitesi
Eczacıbaşı Spor Kulübü resmi sitesi-Kadın Voleybol geçmişi 4 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fenerbahçe Spor Kulübü resmi sitesi 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galatasaray Spor Kulübü resmi sitesi-Voleybol tarihi 28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bşiktaş Jimnastik Kulübü resmi sitesi-Voleybol tarihi
Vala Somalı, "Türk-Dünya Voleybol Tarihi: 1895-1986", İstanbul (1986).
Rüştü Dağlaroğlu, "Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi 1907-1987", İstanbul (1988).
Cem Atabeyoğlu, "Türk Spor Tarihi Ansiklopedisi", İstanbul (1991).

Türkiye Voleybol Federasyonu, 1958'de Voleybol-Eltopu Federasyonu adıyla kuruldu. 28 Ekim 2004 tarihinde özerk olan Türkiye Voleybol Federasyonu, Türkiye'de voleybol faaliyetlerini resmi olarak yürüten bir kuruluştur. Uluslararası Voleybol Federasyonu (FIVB), Avrupa Voleybol Konfederasyonu (CEV)  ve Balkan Voleybol Birliği (BVA) resmi üyesidir. Merkezi Ankara'dadır.
Vizyonu;

"kurumsallaşmış yapısı ve nitelikli personeli ile Türk Voleybolunun önümüzdeki 5 yıl içinde Avrupa’da ilk 5, Dünya’da ilk 10 ülke içinde kalıcı olarak yer almasını sağlamak" 
Misyonu;

"Türkiye’deki tüm ulusal ve uluslararası voleybol faaliyetlerini düzenleme ve denetleme yetkisine sahip yegâne kuruluş olarak; okullar, kulüpler, basın ve tüm kişi ve kuruluşlarla iş birliği içinde voleybolun ülke genelinde sevilmesini, yaygınlaşmasını sağlamak ve Türkiye’yi uluslararası voleybol faaliyetlerinde en üst düzeyde temsil etmek"tir.

1958-1968 Vahit Çolakoğlu
1968-1971 Mustafa Mut
1971-1977 Haluk Aykulu
1977-1978 Naci Bayamlıoğlu
1978-1979 Özcan Mutlugil
1979-1988 Naci Bayamlıoğlu
1988-1991 Teoman Yazgan
1991-1992 Naci Bayamlıoğlu
1992-1993 Hüsnü Can
1993-1996 Naci Bayamlıoğlu
1996-2000 Ahmet Gülüm
2000-2006 Hüsnü Can
2006-2012 Erol Ünal Karabıyık
2012-2016 Özkan Mutlugil
2016-günümüz Mehmet Akif Üstündağ

Türkiye erkek millî voleybol takımı
Türkiye kadın millî voleybol takımı
Efeler Ligi
Sultanlar Ligi

TVF.org.tr Resmî site
Resmî Facebook Sayfası 24 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Instagram Hesabı 2 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî Twitter Hesabı 13 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Youtube Sayfası 15 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Türkiye kadın millî voleybol takımı, Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından yönetilen ve Türkiye'yi uluslararası kadın voleybol karşılaşmalarında temsil eden takımdır. FIVB dünya sıralamasında 4. sırada bulunmaktadır.
Millî takımın elde ettiği ilk önemli uluslararası başarı, 2003 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda kazandığı Avrupa ikinciliğidir. Bu tarihten itibaren "Filenin Sultanları" adıyla anılmaya başlandı. Bu unvan, o yıl karşılaşmaları anlatan TRT Spikerleri tarafından takımın maçlarda gösterdiği efsanevi performans sonrasında verilmiştir. Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda 2011 yılında üçüncü olmuş, 2015-2023 yılları arasında üst üste 5 kez yarı final biletini almış, 2015  yılında dördüncü, 2017 yılında üçüncü, 2019  yılında ikinci, 2021  yılında üçüncü ve 2023  yılında Avrupa Şampiyonu olmuştur.
Filenin Sultanları, 2023 yılı millî takım sezonunda; Milletler Ligi Şampiyonluğu kupası, Avrupa Şampiyonluğu kupası ve Dünya Kupası adıyla oynanan Olimpiyat Elemelerinde kazandığı kupa
olmak üzere 3 Kupa birden kazanmıştır.
Türk spor tarihinde millî takım bazında takım sporlarında  Avrupa Şampiyonu olan ilk takım olarak tarihe geçti.

Türk kadın millî takımı ilk uluslararası karşılaşmasını 1957'de  Uluslararası İstanbul Turnuvası'nda Ayten Salih, Nazmiye Kor, Güneş Çapa, Seta Yağcıoğlu, Ayda Caner, Seda Acudoğulu, Ümran Okay, Siray Arca, Fatma Egenen, Gülçin Eroğlu, Tomris Göksan, Nezin Mutibaş'tan oluşan kadrosu ile Romanya'ya karşı oynadı. İlk galibiyetini ise 22 Temmuz 1961'de Batı Almanya'ya karşı 3-2'lik skorla elde etti.
Romanya'da düzenlenen 1963 Avrupa Şampiyonası, Milli Takımın katıldığı ilk Avrupa  Şampiyonası'dır. Burada üç maçını kazanıp üç maçını kaybeden Türkiye, on üç takım arasında onuncu sırada yer aldı. Bir sonraki şampiyona 1967 yılında Türkiye'de düzenlendi ve Türkiye üç galibiyet ve beş yenilgiyle on beş takım arasında on ikinci oldu.
Türkiye kadın millî voleybol takımı daha sonra ancak 1981 yılında yeniden Avrupa Şampiyonası'na katılma şansını yakalayabildi. Bulgaristan'da yapılan bu şampiyonada tüm maçlarını kaybeden ve sadece tek set alabilen kadın voleybol takımı on iki ülke arasında sonuncu oldu. Batı Almanya'da yapılan 1989 Avrupa Voleybol Şampiyonası'nda on iki takım arasında on birinci, Hollanda'da yapılan 1995 Avrupa Voleybol Şampiyonası'nda on ikinci idi.

Takımın elde ettiği ilk önemli uluslararası başarı, 1967 Avrupa Voleybol Şampiyonası'ndan  36 yıl sonra ikinci kez Türkiye'de düzenlenen 2003 Avrupa Kadın Voleybol Şampiyonası'nda kazandığı Avrupa ikinciliğidir. Turnuva başlamadan bir hafta önce kamp yaptıkları otelde millî takımlar sorumlusu ve eski baş antrenörleri Deniz Esinduy'u kalp krizi sonucu kaybeden takım, bu olaya rağmen Avrupa ikincisi oldu. Antrenörlüğünü Reşat Yazıcıoğulları yaptığı Türk millî takımının kadrosunda şu voleybolcular bulunuyordu: Bahar Mert, Esra Gümüş, Sinem Akap, Özlem Özçelik, Aysun Özbek, Natalia Hanikoğlu, Mesude Kuyan, Pelin Çelik, Çiğdem Can Rasna, Gülden Kayalar, Seda Tokatlıoğlu ve Neslihan Demir.
Milli Takımın Avrupa ikincisi olduğu 2003 yılı, Türkiye'de kadın voleybolu için bir sıçrama yılı oldu. Millî Takım, bu tarihten itibaren "Filenin Sultanları" olarak anılmaya başladı. Takım, aynı yıl Dünya Kupası'na katıldı ve yedinci oldu.
Türk Millî Takımı Dünya Şampiyonası'na ilk kez  2006 yılında katıldı ve şampiyonayı onuncu sırada tamamladı. Japonya'da gerçekleşen bu şampiyona sırasında, İtalya karşısında bir maçta iken 10 Kasım günü Türkiye'de saat dokuzu beş geçtiği sırada mola alarak Mustafa Kemal'e saygı duruşunda bulunması, takımın tarihine geçti.
2005 yılında Türk millî takımı ilk kez eleme oynamadan Avrupa Şampiyonası'na katılıp, on iki takım arasında altıncı sıraya yerleşti. 2007'deki şampiyona'da onuncu oldu; Polonya'da yapılan 2009 Avrupa Şampiyonası'nda ise çeyrek finale kadar yükseldi ve yarı finale yükselemeyen takımlar arasında sırasıyla puan, set ve sayı averajına bakılarak yapılan sıralamada Türk millî takımı 5. oldu.
Takım, FIVB Dünya Grand Prix şampiyonasına ilk kez 2008 yılında katılıp 7. sırayı aldı. 2010 yılında ise Dünya Voleybol Şampiyonasını 6. sırada tamamlayarak tarihindeki en büyük derecelerinden birini elde etti.
Onuncu kez katıldığı 2011 Avrupa Voleybol Şampiyonası'nda Avrupa üçüncüsü oldu. Bu derece ile Türk millî takımı, tarihinde ikinci kez Avrupa Şampiyonası'nda kürsüye çıkmış oldu. 2012, Filenin Sultanları'nın ilk defa Olimpiyatlar'a katıldığı yıl oldu. Takım, Mayıs 2012'de Ankara'da düzenlenen Olimpiyat Avrupa Kıta Elemesi'nde oynadığı tüm maçları kazandı. Böylece 52 yıldır takım sporlarında Olimpiyatlara katılamayan Türkiye, Londra'daki 2012 Yaz Olimpiyatları'na katılma imkanı buldu. Olimpiyat elemeleri sonrası katıldığı Çin'deki Grand Prix'de bronz madalyayı kazanan Filenin Sultanları, Olimpiyatları 9. sırada tamamladı.
2017 yılında baş antrenörlüğe İtalyan antrenör Giovanni Guidetti getirildi. Guidetti yönetimindeki takım, Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda 2017 yılında üçüncü,  2019 yılındada ikinci oldu. Millî Takım, 2020 yılında yeniden Olimpiyatlar'a katılma şansı elde etti. 2020 Tokyo Olimpiyatları'nda  çeyrek finalde Güney Kore'ye elenerek Olimpiyat beşincisi oldu.
2021 Avrupa Voleybol Şampiyonası'nın üçüncülük maçında Hollanda'yı 3-0 yenerek bronz madalyanın sahibi oldu.
Filenin Sultanları, Milletler Ligi'nde 2018 yılında ikinci, 2019 ve 2022 yılında dördüncü, 2021 yılında üçüncü oldu.
2023 yılı başlarında  baş antrenörlüğüne Daniele Santarelli getirildi. Daniele Santarelli yönetimindeki millî takım, 2023 yılı Temmuz ayında ABD'nin Teksas eyaletindeki Arlington kentinde oynanan Milletler Ligi'nin finalinde Çin'i 3-1 yenerek tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Aynı yıl düzenlenen 2023 CEV Avrupa Şampiyonası finalinde Sırbistan'ı 3-2 yenerek Cumhuriyetin 100. yılında Avrupa Şampiyonu oldu. 2023 yılında FIVB dünya sıralamasında 1. sıraya yükselen Filenin Sultanları, Türk spor tarihinde takım sporlarında Avrupa Şampiyonu olan ilk takım olarak tarihe geçti. 2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda namağlup şampiyon olduktan sonra Japonya'nın başkenti Tokyo'da düzenlenen 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Olimpiyat Eleme Turnuvaları'nda oynadığı yedi karşılaşmadan da galibiyetle ayrılarak turnuvayı 21 puanla namağlup zirvede tamamladı. Üst üste 22. galibiyetine imza atan Millî Takım, aynı zamanda Dünya Kupası adıyla oynanan olimpiyat elemelerini kupayla noktaladı. Dünya Kupası'nı takım kaptanı Eda Erdem ve başantrenör Daniele Santarelli birlikte aldı.
2024 Paris Yaz Olimpiyatları'nda 2 galibiyetle gruptan çıkma başarısı gösteren millî takım, çeyrek finalde eşleştiği Çin Halk Cumhuriyeti'ni 3-2 mağlup ederek yarı finale yükseldi. Yarı final maçında İtalya'ya 3-0, üçüncülük maçında Brezilya'ya 3-1 yenilerek olimpiyat dördüncüsü oldu.
2025 yazında önce Milletler Ligi'ne katılan millî takım, bu turnuvada beklenen seviyeye ulaşamadı ve çeyrek finalde Japonya'ya 3-2 yenilerek turnuvayı 6. tamamladı. 2025 Dünya Şampiyonası'nda ise grup aşamasında İspanya, Bulgaristan ve Kanada'yı set vermeden yenerek grubunu lider tamamladı ve son 16 turuna yükseldi. Son 16 turunda Slovenya'yı 3-0, çeyrek finalde ABD'yi 3-1, yarı finalde Japonya'yı 3-1 mağlup ederek tarihinde ilk kez Dünya Şampiyonası finaline yükseldi. Finalde, son olimpiyat şampiyonu İtalya'ya 3-2 yenilerek ikinci oldu.

   30 Kişilik 2026 Milletler Ligi Kadrosu 
  2025 Dünya Şampiyonası Kadrosu         
  2025 İslami Dayanışma Oyun. Kadrosu
         
  2023 Avrupa Şampiyonası Kadrosu

İdari ve Teknik Kadro

2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası —  Gümüş Madalya
Gizem Örge, Cansu Özbay, Melissa Vargas, Hande Baladın, Sinead Jack-Kısal, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Eda Erdem Dündar(K), Zehra Güneş, Aslı Kalaç, Yaprak Erkek, İlkin Aydın, Eylül Akarçeşme Yatgın, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör: Daniele Santarelli.
2024 Paris Olimpiyatları — Dördüncülük
Gizem Örge, Cansu Özbay, Melissa Vargas, Hande Baladın, Meliha Diken, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Eda Erdem Dündar (K), Zehra Güneş, Aslı Kalaç, Beyza Arıcı(+1), İlkin Aydın, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör: Daniele Santarelli.
2023 FIVB Voleybol Dünya Kupası —  Altın Madalya
Gizem Örge, Simge Aköz, Cansu Özbay, Melissa Vargas, Ayça Aykaç, Kübra Akman, Hande Baladın, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Eda Erdem (K), Zehra Güneş, Aslı Kalaç, İlkin Aydın, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör: Daniele Santarelli.
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası —  Altın Madalya
Gizem Örge, Simge Aköz, Cansu Özbay, Melissa Vargas, Ayça Aykaç, Kübra Akman, Hande Baladın, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Eda Erdem (K), Zehra Güneş, Aslı Kalaç, İlkin Aydın, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör: Daniele Santarelli
2023 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi —  Altın Madalya
Gizem Örge, Simge Aköz, Cansu Özbay, Melissa Vargas, Ayça Aykaç, Hande Baladın, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Eda Erdem (K), Saliha Şahin, Zehra Güneş, Aslı Kalaç, İlkin Aydın, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör: Daniele Santarelli
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası —  Bronz Madalya
Simge Aköz, Cansu Özbay, Tuğba Şenoğlu, Hande Baladın, Yasemin Güveli, Meliha İsmailoğlu, Ayça Aykaç, Buse Ünal, Meryem Boz, Eda Erdem, Zehra Güneş, İlkin Aydın, Beliz Başkır, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör:  Giovanni Guidetti.
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası —  Gümüş Madalya
Simge Aköz, Cansu Özbay, Şeyma Ercan, Kübra Akman, Hande Baladın, Meliha İsmailoğlu, Naz Aydemir Akyol, Gözde Yılmaz, Meryem Boz, Eda Erdem, Zehra Güneş, Aylin Sarıoğlu, Fatma Yıldırım, Ebrar Karakurt. Baş Antrenör:  Giovanni Guidetti.
2018 Montreux Volley Masters —  Bronz Madalya
Gizem Örge, Simge Aköz, Cansu Özbay, Beyza Arıcı, Şeyma Ercan, Hande Baladın, Meliha Diken, Çağla Akın, Meryem Boz, Eda Erdem (K), Ebrar Karakurt, Zehra Güneş, Aylin Sarıoğlu, Baş Antrenör:  Giovanni Guidetti.
2018 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi —  Gümüş Madalya
Gizem Örge, Simge Aköz, Beyza Arıcı, Şeyma Ercan, Hande Baladın, Meliha Diken, Cansu Özbay, Meryem Boz, Eda Erdem, Zehra Güneş, Gamze Alikaya, Aylin Sarıoğlu, Ebrar Kar

VakıfBank SK, tam adıyla VakıfBank Spor Kulübü, Sultanlar Ligi'nde mücadele eden Türk voleybol kulübü.
2013 yılında toplam beş kupa (Türkiye Kadınlar Voleybol 1. Ligi, Türkiye Kupası, Süper Kupa, CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi ve FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası) kazanan Vakıfbank SK, 23 Ocak 2014 itibarıyla, ulusal ve uluslararası seviyede oynadığı üst üste 73 resmî maçı kazanarak kırılması zor bir rekorun sahibi olmuş ve Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başarmıştır.
Vakıfbank SK, 2012-13 sezonunda Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'nde 29 (22 lig, 7 play-off), Türkiye Kupası'nda 6, CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'nde 12, Süper Kupa'da 1 ve FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nda 4 maç kazanarak oynadığı 52 resmî maçın tümünü kazanmıştır.
Vakıfbank SK, 2013-14 sezonunda, Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'ne 13 ve CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi'ne 8 galibiyetle başlayarak, hem 2013 yılı boyunca oynadığı 51 resmî maçın tamamını kazanmış, hem de 2012 yılından beri sürdürdüğü galibiyet serisini 2014 yılında 73 maça yükseltmiştir.
2018 yılında da FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nda en çok kupa kazanan (4 kez) takım olarak ikinci kez Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiştir.
VakıfBank, kazandığı 4 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası, 7 CEV Şampiyonlar Ligi, 1 CEV Challenge Cup ve 1 CEV Top Teams Kupası'yla Türkiye'nin uluslararası alanda en çok kupa kazanan takımı konumunda yer alıyor.

Kulüp 1986 yılında Güneş Sigorta Spor Kulübü Derneği adı altında faaliyetlerine başladı. Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O'nun federe bir spor kulübü kurma veya böyle bir spor kulübüne ismini verme fikri 1988 yılı başlarında oluşmuş ve o günün koşulları içerisinde hangi spor dallarında faaliyet gösterilirse kamuoyunda daha olumlu bir etki yapacağı araştırıldıktan sonra kadın voleybol, halter, atletizm ve boks şubelerinde faaliyet göstermeye karar verilmiştir.
Voleybol şubesinde yeni kurulan bir takımın Mahalli Küme'den başlaması zorunluluğu nedeni ve Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'ne yükselmenin zaman alacağı düşüncesi ile o tarihlerde Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'nde yer alan Ankara kulüplerinden başladı. Rıfat Diker‘in sahibi olduğu Rutospor'a isim verilmesi ve bu kulübün daha sonra devir alınması daha uygun bulunmuştur. Böylece 1988 Eylül ayında VakıfBank–Rutospor Kulübü faaliyetine başlamıştır. İlk defa Vakıfbank ismi altında mücadele ettiği 1988-89 sezonunu 8. sırada tamamlamıştır.
İlk başkanlığını İsmet Alver'in (Eylül 1988 – Aralık 1991) yaptığı VakıfBank–Rutospor Kulübünün ismi, 1989 Eylül ayında yapılan Olağanüstü Genel Kurul ile "VakıfBank Spor Kulübü" olarak değiştirilmiştir.
Kulüp, 29 Aralık 1991 tarihinde aldığı bir karar ile halter, atletizm ve boks şubelerini kapatarak sadece kadın voleybolu branşında faaliyet gösterme kararı almıştır.*
Kulüp, 1 Haziran 2000 tarihinde Ankara ekibi VakıfBank SK ile İstanbul ekibi Güneş Sigorta SK 'nın birleşmesi sonucu, VakıfBank Güneş Sigorta Spor Kulübü adını aldı.
2004 yılında Bursa'da düzenlenen Avrupa Kadınlar Top Teams Kupası'nda şampiyon olarak tarihindeki ilk Avrupa başarısını elde etti. Kazandığı bu şampiyonlukla Eczacıbaşı'ndan sonra Türkiye'ye Avrupa şampiyonluğu kazandıran ikinci Türk takımı oldu. Aynı sezon Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi'ni de zirvede tamamlayarak şampiyon oldu.
2007-08 sezonunda Final-Four'u Bursa'da düzenlenen ve Top Teams Kupası yerine o sezon ilk kez oynanan CEV Kadınlar Challenge Kupası'nda da şampiyon olarak, Avrupa'daki ikinci kupasını kazandı.
2010-11 sezonunda Final-Four'u İstanbul'da yapılan CEV Şampiyonlar Ligi'nde yarı finalde Fenerbahçe Acıbadem'i, finalde ise Rabita Bakü'yü 3-0 mağlup etti ve 51 yıllık organizasyon tarihinde namağlup şampiyon olarak bu kupayı kazanan ilk Türk takımı oldu.
Sponsor firmalardan VakıfBank'ın, Güneş Sigorta'yı satma kararı almasından dolayı, 2011-12 sezonu için kulüp VakıfBank Türk Telekom adıyla yoluna devam edeceğini bildirdi. 2012-13 sezonunda "VakıfBank SK" adı altında lanse edildi. 2012-13 sezonunda Teledünya Türkiye Kupası finallerinde Eczacıbaşı Vitra'yı 3-0 yenerek kupanın sahibi oldu. Böylelikle 15 yıllık kupa hasretine de son verdi.
2012-13 sezonunda Galatasaray Daikin'in ev sahipliğinde yapılan CEV Şampiyonlar Ligi dörtlü finallerinde, finalde Azerbaycan temsilcisi Rabita Bakü'yü 3-0 yenerek, bu kupayı tarihinde ikinci kez müzesine götürdü.
2012-13 Acıbadem Kadınlar Voleybol Ligi finallerinde Eczacıbaşı Vitra'yı seride 3-0 geçerek, 7 yıl sonra şampiyonluk kupasının sahibi olmayı başardı. Böylelikle 2012-13 sezonunu üç kulvarda da şampiyon olarak noktaladı. 2013 Süper Kupa mücadelesinde karşılaştığı Eczacıbaşı Vitra'yı 3-2 yenerek bu kupayı ilk kez kazandı.
Vakıfbank SK, İsviçre'nin Zürih kentinde düzenlenen 2013 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nda finalde Brezilya temsilcisi Unilever Vôlei'yi 25-23, 27-25 ve 25-16'lık setlerle 3-0 mağlup ederek tarihinde ilk kez Dünya şampiyonu olmuştur.

2016 senesinde Filipinler'in Manila kentinde yapılan 2016 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nda yarı finalde Türkiye temsilcisi Eczacıbaşı'na 25-23, 19-25, 25-17 ve 25-23'lük setlerle 3-1 yenilmiş, üçüncülük maçında İsviçre temsilcisi Volero Zürich takımını 25-14, 21-25, 25-22 ve 25-11'lik setlerle 3-1 yenerek üçüncü olmuştur.
2018 yılında, Bükreş'te düzenlenen 2018 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi finalinde ev sahibi CSM Volei Alba Blaj'ı 3-0 mağlup ederek (25-17, 25-11 ve 25-17), 4. kez Avrupa'nın en büyük kupasını kazandı.
2021 yılında Ankara'da yapılan 2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası'nda yarı finalde bir diğer Türk temsilcisi Fenerbahçe'yi 25-19, 27-25, 25-23 setlerle 3-0 yendikten sonra final maçında İtalya temsilcisi Prosecco Doc Imoco Volley'i 25-15, 22-25, 25-22, 22-25 ve 15-7'lik skorlarla 3-2 mağlup ederek kupayı 4. kez kazanmıştır.

Not: 2000-01 sezonuna kadar VakıfBank SK ve Güneş Sigorta SK adı altında iki ayrı kulüp bulunmaktaydı.

Sultanlar Ligi
 Şampiyon (15): 1992, 1993, 1997, 1998, 2004, 2005, 2013, 2014, 2016, 2018, 2019, 2021, 2022, 2025, 2026
 İkinci (11): 1995, 1999, 2000, 2001, 2002, 2003, 2006, 2010, 2011, 2012, 2015
 Üçüncü (7): 1991, 1993, 1996, 1999, 2017, 2023, 2024
Kupa Voley
 Şampiyon (10): 1995, 1997, 1998, 2013, 2014, 2018, 2021, 2022, 2023, 2026
Şampiyonlar Kupası
 Şampiyon (5): 2013, 2014, 2017, 2021,2023

FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası
 Şampiyon (4): 2013, 2017, 2018, 2021
 İkinci (3): 2011, 2022, 2023
 Üçüncü (3): 2006, 2016, 2019
CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi
 Şampiyon (7): 2011, 2013, 2017, 2018, 2022, 2023, 2026
 İkinci (5): 1998, 1999, 2014, 2016, 2021
 Üçüncü (2): 2015,2019
Top Volley International Turnuvası
 Şampiyon (1): 2008
CEV Kadınlar Challenge Kupası
 Şampiyon (1): 2008
Top Teams Kupası
 Şampiyon (1): 2004

Son güncelleme: 19 Haziran 2026

Son güncelleme: 19 Haziran 2026

29.12.1991 tarihli Milliyet Gazetesi22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

VakıfBank Spor Kulübü Resmi Web Sitesi1 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Voleybol Kadınlar Şampiyonlar Kupası (Eski adı: Türkiye Kadınlar Voleybol Süper Kupası), ilk kez 2008-09 sezonunda düzenlenmiştir. Kupa bir final maçıdır ve Sultanlar Ligi şampiyonu ile Kupa Voley Şampiyonu arasında oynanır. Eğer o sezon her iki şampiyonluğa da aynı takım ulaşmışsa, bu takım ile Kupa Voley finalisti karşılaşır.
2020 Şampiyonlar Kupası, tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisi sebebiyle istisnai olarak 2019-20 Kupa Voley karşılaşmaları oynanmadığı için pandemi sonrası tescil edilen Sultanlar Ligi'ni ilk iki sırada bitiren Vakıfbank ve Eczacıbaşı arasında oynanmıştır.
Kupayı en fazla kazanan takım; 6 kez ile Fenerbahçe'dir.

2014 -  Gözde Kırdar (TUR)
2015 -  Kim Yeon-koung (KOR)
2017 -  Naz Aydemir Akyol (TUR)
2018 -  Jordan Larson (USA)
2019 -  Tijana Bošković (SRB)
2020 -  Tijana Bošković (SRB)
2021 -  Cansu Özbay (TUR)
2022 -  Arina Fedorovtseva (RUS)
2023 -  Jordan Thompson (ABD)
2024  -  Melissa Vargas (TUR)
2025  -  Melissa Vargas (TUR)

Yeşilyurt (kadın voleybol takımı), Yeşilyurt Spor Kulübü'nün Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'nde mücadele eden kadın voleybol takımıdır. Takım, maçlarını 700 kişilik Yeşilyurt Spor Salonu'nda oynamaktadır.

Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı, 1956 yılında kurulmuştur. Türk voleyboluna başta altyapı olmak üzere büyük bir katkı sağlayan ve asıl hedefi her zaman Türk voleyboluna yetenekli oyuncular kazandırmaya çalışan kulüp bu doğrultu da 2000'li yıllar içerisinde tam bir asansör takım görüntüsü vermiştir. Planlama yaptığı kadrosu, Aroma Bayanlar Voleybol 2. Ligi'ne fazla ama Aroma Bayanlar Voleybol 1.Ligi'ne de yetersiz kalması neticesinde büyük sıkıntılar yaşamıştır. Son 5 yılda 2 kez düşüp 2 kez çıktığı 1. Ligde, 2011-2012 sezonunda Aroma Bayanlar Voleybol 1.Ligi 'nde mücadele etmiştir. Takım 2011-2012 sezonunda play off'a kalmış ancak play off grubunu 3. sırada tamamladığı için yarı finale çıkamamıştır. 2012-2013 sezonunda da Acıbadem Bayanlar Voleybol 1.Ligi'nde mücadele etmiştir.
Tarihinde Türkiye'yi 6 kez Avrupa Kupalarında temsil etme başarısı da göstermiş olan Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı'na, 2012-2013 sezonu için Bakırköy Belediyesi sponsor olmuş ve hedefini ise tekrar Avrupa Kupası olarak yükseltmiştir. Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı'nın adı yeni sezon için Bakırköy Belediyesi Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı olmuştur. Ancak takım önemli takviyeler yapmasına karşın istediği başarıyı yakalayamamış ve normal sezonun bitimine bir hafta kala ligde kalmayı başarmış ve play off'lara katılamamıştır. 2014-2015 sezonunda da ise yeni yönetimin gelmesi ile ekonomik sıkıntı çeken takım normal sezon ve play out maçları sonunda ligi son sırada tamamlayarak uzun zaman sonra Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'ne düşmüştür. Takım, 2015-2016 sezonunda da ise Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'ni 5. sırada tamamlayarak play off hakkını kazanamamış ve 2016-19 yılları arasında da Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'nde mücadele etmeye devam etmiştir. Takım 2018-19 sezonunda mücadele ettiği final etabını ilk iki sırada tamamlayarak tekrar Vestel Venus Sultanlar Ligi'ne yükselmiştir. Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı'nın adı yeni sezon için AtlasGlobal Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı olmuştur.
AtlasGlobal Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı, 2019-2020 sezonunda ligi normal sezonda 5. sırada tamamlamıştır. Ancak pandemi dolayısıyla 11 Mayıs 2020'de TVF'nin almış olduğu karar sonrası play off etabı oynanmayan lig bu sıralama ile tescil edilmiş ve sezonda şampiyon ya da küme düşen takım belirlenmemiştir. Pandemi dolayısıyla oynanacak Kupa Voley de 2019-2020 sezonu için iptal edilmiştir. 2020-2021 sezonu itibari ile takımın ismi Sistem9 Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı olmuş ve takım, 2020-2021 sezonunda ligde normal sezonu 8. sırada tamamlamış, oynaması gereken 5.'lik & 8.'lik play off maçlarına takımda görülen COVID-19 vakaları sebebiyle çıkamamış ve bu sebepten ligi 8. sırada tamamlamıştır. Kupa Voley'e grup etabında veda eden takım, CEV Kadınlar Challenge Kupası'nda ise tarihindeki en büyük başarıyı yakalamış ve kupayı namağlup kazanarak tarihinde ilk kez Avrupa Kupası kazanma başarısı göstermiştir. 2021-2022 sezonu itibarıyla takımın isim sponsoru olan Sistem9 ile anlaşma sonlanmış ve takım liglerde mücadelesine Yeşilyurt Kadın Voleybol Takımı olarak devam etmiştir. Takım, 2021-2022 sezonuna kısıtlı bir bütçe ile girmiş ve ligi ise tek galibiyet alarak son sırada tamamlamıştır. Takım, bu sonuç ile birlikte 2019-2020 sezonundan itibaren yeniden mücadele ettiği Sultanlar Ligi'ne veda etmiş ve 2022-2023 sezonu itibarıyla Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi'nde yer almıştır. Takım, 2022-2023 sezonunda Türkiye Kadınlar Birinci Voleybol Ligi A Grubu'nu 8. sırada tamamlayarak sezonu noktalamıştır.

 Kupa Voley:
 İkincilik (1): 2001-02

 CEV Kadınlar Challenge Kupası
 Şampiyon (1): 2020-21 (namağlup)

Resmî site

Zehra Güneş (d. 7 Temmuz 1999, Kartal, İstanbul), Türkiye kadın millî voleybol takımı ve Sultanlar Ligi takımlarından VakıfBank'ta orta oyuncu olarak görev alan Türk voleybolcu. VakıfBank alt yapısında yetişen voleybolcu daha öncesinde; İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Beşiktaş'ta oynadı.

1999 yılında 6 kişilik bir ailenin ikinci çocuğu olarak İstanbul'da dünyaya geldi. Anne ve baba  tarafından Boşnak kökenlidir. Kendisi gibi voleybolcu olan İrem Nur Güneş ve Mina Güneş ile kardeştir.

 VakıfBank II (2011-14)
 İstanbul Büyükşehir Belediyespor (2014-15)
 VakıfBank II (2015-16)
 Beşiktaş (2016-17)
 VakıfBank (2017-günümüz)
Zehra Güneş, voleybola 12 yaşında VakıfBank'ta başladı. İki sene üst üste hem yıldız kategorisinde hem gençlerde Türkiye şampiyonluğu yaşadı. 15 yaşındayken 2. Lig takımlarından İstanbul Büyükşehir Belediyespor'da bir sezon kiralık olarak forma giydi. Aynı sezon hem PAF takım hem de genç takımda Türkiye Şampiyonluğu yaşadı. 2015-2016 sezonu VakıfBank'ın 3. Lig'den 2. Lig'e şampiyon olarak yükselen ikinci takımında forma giydi. 2016-2017 sezonunda Beşiktaş'a kiralanan Zehra, sezon sonunda VakıfBank Genç Takımı'yla yeniden Türkiye Şampiyonu oldu. 2017-2018 sezonundan bu yana VakıfBank A Takımı'nda oynayan Zehra Güneş, sarı-siyahlı formayla 3 FIVB Kulüpler Dünya Şampiyonası, 3 CEV Şampiyonlar Ligi, 5 Türkiye Ligi, 4 Kupa Voley ve 3 Şampiyonlar Kupası şampiyonluğu yaşadı. 2024-25 sezonu başından itibaren VakıfBank'ta kaptanlık görevini üstlenmektedir.
Zehra Güneş, Yıldız Milli Takımı'yla dünya dördüncülüğü, Balkan ve EYOF şampiyonluğu, Genç Milli Takım formasıyla Avrupa üçüncülüğü, dünya dördüncülüğü, 2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası'nda dünya şampiyonluğu yaşadı. 1999 doğumlu orta oyuncu, A Milli Takım formasıyla 2018 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi ve 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda gümüş madalya kazandı. Zehra Güneş, 2020 Tokyo Olimpiyat Elemeleri'nde birinci olarak 2020 Tokyo Olimpiyatları biletini kazanan Filenin Sultanları'nın kadrosunda yer aldı ve Olimpiyat Oyunları’nda mücadele etti. Türkiye A Kadın Milli Takımı, 2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi’nde ve 2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda altın madalya kazanırken; Zehra Güneş iki turnuvanın da en iyi orta oyuncusu oldu.  2025 yılında 2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda gümüş madalya kazandı.

2016-17 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2017 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2017-18 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2017-18 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2018 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2018 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2018-19 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2017-18 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2019 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Üçüncülük
2020 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk
2020-21 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2020-21 Sultanlar Ligi  -  Şampiyonluk
2020-21 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  İkincilik
2021 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2021-22 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2021-22 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2021-22 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2022 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  İkincilik
2022-23 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2022-23 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk
2023 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk
2023 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  İkincilik
2024-25 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2025-26 Kupa Voley -  Şampiyonluk
2025-26 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk
2025-26 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk

2016 Genç Kızlar Avrupa Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2017 FIVB U23 Kadınlar Dünya Şampiyonası -  Şampiyonluk
2018 FIVB Voleybol Kadınlar Milletler Ligi -  İkincilik
2018 Montreux Volley Masters -  Üçüncülük
2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik
2021 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi -  Üçüncülük
2021 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Üçüncülük
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi -  Şampiyonluk
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  Şampiyonluk
2023 Voleybol Dünya Kupası -  Şampiyonluk
2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası -  İkincilik 

2017 U18 Dünya Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2017 U20 Dünya Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2017-18 Sultanlar Ligi- Vestel Özel Ödülü
2019 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2021 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2022 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2023 FIVB Kadınlar Voleybol Milletler Ligi - En İyi Orta Oyuncu
2023 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2023 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En İyi Orta Oyuncu
2025-26 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En İyi Orta Oyuncu

Zehra Güneş  - olimpedya.olimpiyat.org.tr
Zehra Güneş - Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi
Zehra Güneş - InterSportStats
Zehra Güneş - volleyball.fivb.com (2015 U20 Dünya Şampiyonası)
Zehra Güneş - 2017 U23 Dünya Şampiyonası
Zehra Güneş - volleyball.world (2018 Milletler Ligi)
Zehra Güneş Olympics.com (İngilizce)
Zehra Güneş Olympedia (İngilizce)
Zehra Güneş TheFinalBall.com (İngilizce)
Zehra Güneş FIVB (İngilizce)
Zehra Güneş Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)
Zehra Güneş - sultanlar.volleystation.com
Zehra Güneş - tvf-web.dataproject.com
Zehra Güneş - VakıfBank SK
Zehra Güneş - Beşiktaş JK
X'te Zehra Güneş
Instagram'da Zehra Güneş

Zhu Ting (Çince: 朱婷; pinyin: Zhū Tíng; 29 Kasım 1994 doğumlu), profesyonel bir Çinli voleybolcudur. Dış hücum oyuncusu olan Zhu, Çin kadın voleybol milli takımının eski kaptanıdır. 2016-2019 yılları arasında Vakıfbank İstanbul forması giymiş ve şu anda İtalyan kulübü Savino del Bene Scandicci'de oynamaktadır.
Zhu ve Çin milli takımı, uluslararası arenada birçok altın madalya kazanmıştır, bunlar arasında 2016 Yaz Olimpiyatları ve 2019 Dünya Kupası bulunmaktadır.
2011 yılında  ilk kez forma  giydikten bu yana, Zhu, tüm seviyelerde (milli takım ve kulüpler dahil olmak üzere) 15 MVP ödülü kazanmıştır, özellikle 2016 Rio Olimpiyatları'nda MVP ödülü kazanmıştır. O, tüm zamanların en çok ödüllendirilen ve başarılı salon voleybolu oyuncularından biri olarak geniş bir şekilde kabul edilmektedir. 2018-2019 sezonunda, dünyanın en yüksek ücretli profesyonel voleybol oyuncusu olarak bilinmektedir.

Zhu Ting, Henan Eyaleti'ndeki kırsal bir aileye doğmuştur. İki abla ve iki kız kardeşi olan Zhu'nun ebeveynleri herhangi bir spor geçmişine sahip değildir.
2007 yılında, o zamanlar 13 yaşında ve 1.7 metre boyunda olan Zhu, lise beden eğitimi öğretmeni tarafından bir spor eğitim okuluna gönderildi. 2008 yılında, Henan Eyaleti spor okulunda profesyonel voleybol eğitimine başladı.

 Guangdong Evergrande (2012–2013)
 Henan Huawei (2013–2016)
 Vakıfbank (2016–2019)
 Tianjin Bohai Bank (2019–2021)
 Savino del Bene Scandicci (2022-2024)
 Imoco Volley (2024-2026)

2016 Olimpiyatları -  Şampiyonluk
2016-17 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2017 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2017 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2017-18 Kupa Voley -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2017-18 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2018 Spor Toto Kadınlar Şampiyonlar Kupası -  İkincilik-(Vakıfbank)
2018 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2017-18 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2018-19 Sultanlar Ligi -  Şampiyonluk-(Vakıfbank)
2024 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası -  Şampiyonluğu-(Imoco Volley)
2024-25 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi -  Şampiyonluğu-(Imoco Volley)

2016 Olimpiyatları - En Değerli Oyuncu, En İyi Smaçör
2016-17 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En Değerli Oyuncu (MVP)
2017 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En Değerli Oyuncu, En İyi Smaçör
2017-18 Sultanlar Ligi- En değerli oyuncu (MVP)
2017-18 CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi - En İyi Smaçör
2018 FIVB Kadınlar Dünya Kulüpler Şampiyonası - En Değerli Oyuncu, En İyi Smaçör

Zhu Ting Çin Olimpiyat Komitesi (İngilizce)
Zhu Ting Olympedia (İngilizce)
Zhu Ting Olympics at Sports-Reference.com (arşivlendi) (İngilizce)
Zhu Ting TheFinalBall.com (İngilizce)
Zhu Ting FIVB (İngilizce)
Zhu Ting Avrupa Voleybol Konfederasyonu (İngilizce)

İstanbul Erkekler Voleybol Ligi 1921-1970 arası Türkiye Erkekler Voleybol Şampiyonası kurulana dek düzenlenen spor organizasyonu.
1895 yılında ABD'de ilk kez oynanan ve 1919 yılından itibaren Avrupa'ya yayılan voleybol, Türkiye'ye de aynı yıl YMCA teşkilatı tarafından sokuldu. 1920-1924 yılları arasında Erkek Muallim Mektebi'nden çıkan beden eğitimi öğretmenleri de bu sporu kısa sürede okullara yaydılar. Kabataş, Vefa, Pertevniyal, Galatasaray, İstiklal, Haydarpaşa, İstanbul liselerinde yoğunlaşan çalışmalar, önce okullararası turnuvalara yol açtı.
Bu sporda, daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi olacak ve esasen orduya topçu subayı yetiştirmek için 1773 yılında III. Mustafa tarafından Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn adıyla kurulmuş olan Mühendis Mektebi öğrencileri ile Kabataş Sultanîsi talebeleri ilk parlayanlardan oldular. İstanbul Teknik Üniversitesi, o zamanki adıyla Yüksek Mühendis Mektebi, 1924-1944 yılları arasında voleybolun beşiğiydi.
Doğumyeri olan ABD'de bile ilk lig maçlarının 1928'de oynanmaya başlanan voleybolda Türkiye'deki ilk ligler 1921'de başlarken, ilk  şampiyonları da bu takımlar teşkil etti. Mühendis Mektebi ilk dört yıl şampiyonluğunun ardından 1925 yılında da lige Üsküdar İdman Ocağı Kulübü adına katılarak şampiyon olduktan sonra 1926 yılında şampiyonluğu Beşiktaş adına müsabakalara katılan Kabataş Lisesi'ne kaptırdı.
1927'de Mühendis Mektebi'nin en iyi voleybolcuları olan 3. sınıftan Aziz Torun (Kaptan), Bedi Süheyl Enüstün, Fikret Germen, İsmail Hakkı (Ahbap), Yusuf ve Fahri, kurdukları (Ateş) takımı ile, İstanbul Ligi'ne Fenerbahçe adına girmeye karar verdiler. Okulu spor konseyi, Fenerbahçe yönetim kurulundan üç temsilci ve okul müdürü, üst üste yapılan iki toplantıdan sonra, sarı-lacivertli kulübün top, forma ve diğer gerekli malzeme ve zaruri harcamaları karşılaması koşulu ile bu takımın 1927 ligine Fenerbahçe adıyla katılmasını resmen kabul etmişlerdir. 1927 yılı İstanbul Ligi, lige yeni katılan Fenerbahçe'yle bir önceki sezon şampiyonluğu eline geçirmiş olan Beşiktaş'ın mücadelesine sahne oldu ve 6 Mayıs 1927'de Beyoğlu Amerikan Kulübü salonunda oynanan final maçında siyah beyazlılar ilk seti 15-10 kazanıp, bir sonraki sette de 14-3 öne geçmelerine rağmen önce seti 16-14, sonra final setini de 15-10 kaybederek bir yıl taşıdıkları şampiyonluk unvanını Fenerbahçe'ye devrettiler.
1928'de Galatasaray'ın da mücadeleye katılmasıyla üç büyükler bu spordaki yerini tam anlamıyla alırken, daha sonra Feneryılmaz, Vefa, Beyoğluspor, Darüşşafaka ve İtfaiye de takımları şampiyon kadrolar kurarak bu sporun İstanbul ve Türkiye'de gelişmesini sağlayan kulüpler oldular.

Atabeyoğlu, Cem. 1453-1991 Türk Spor Tarihi Ansiklopedisi. sf(558).(1991) An Grafik Basın Sanayi ve Ticaret AŞ

İstanbul Kadınlar Voleybol Ligi ya da İstanbul Kızlar Voleybol Ligi, kadın voleybolda İstanbul'un en büyüğünü ve Türkiye Şampiyonası'na katılacak takımları belirlemek amacıyla 1955-1984 arasında düzenlenen spor organizasyonu.

Fenerbahçe, Galatasaray, Modaspor, İÜSBK, Şişli, İYİK, İTÜ ve Darüşşafaka'da 1954 yılında birer kadın voleybol takımının kurulmasıyla bu dalda kulüplerarası mücadele de başlamıştır.
Bu bağlamda diğer illerde de takımların oluşturulmaya başlanmasıyla birlikte, dönemin Spor Oyunları Federasyonu'nun 1955 yılında bir Türkiye Şampiyonası düzenlemeye karar vermesiyle, bu şampiyonaya gidecek İstanbul takımını belirlemek amacıyla bayanlar ligi de Kızlar Ligi adıyla başlatılmıştır. 1954-55 sezonunda deneme amaçlı yapılan ilk şampiyonada, 12 Mart 1955 tarihinde Spor ve Sergi Sarayı'nda oynanan finalde İÜSBK'ü 2-0 (15-10, 15-11) yenen Fenerbahçe şampiyon olmuştur.
1984 yılına kadar kesintisiz 30 yıl düzenlenen lig, 1984-85 yılında Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından Deplasmanlı Bayanlar Voleybol Ligi'nin kurulmasıyla Bayan Voleybol İstanbul Birinci Ligi'ne dönüştürülmüş ve Türkiye Ligi'ne çıkmak isteyen takımların mücadele verdikleri ikincil ve mahallî bir organizasyon haline gelmiştir.

30 kez düzenlenen ligde dört takım şampiyon olmuştur. Fenerbahçe ve Eczacıbaşı (on birer kez) en çok şampiyon olan takımlar olarak göze çarparken, bu ikiliyi 7 şampiyonlukla Galatasaray izlemektedir. Rasimpaşa da bir kez birinciliği kazanmıştır.

Bazı kaynaklarda 1960-61 sezonunda Galatasaray'ın şampiyon olduğuna dair yanlış bilgiler yer almaktadır. 1960-61 sezonunda Fenerbahçe bir yıl önce İstanbul şampiyonluğunu kaptırdığı Galatasaray ile birincilik için yarışmıştır. 18 Şubat 1961 tarihinde oynanan ilk yarıdaki maçı 3-1 kazanan sarı-lacivertliler, ikinci yarıda 12 Mart 1961'deki final mahiyetindeki maçta da ezeli rakibini 3-1 (13-15, 15-12, 15-12, 15-13) yenmiş ve şampiyonluk unvanını namağlup olarak geri almıştır. Galatasaray ise, erkeklerde ve gençlerde İstanbul şampiyonu olurken, kadınlarda Türkiye Kadınlar Voleybol Şampiyonası'nda tarihinde ilk kez şampiyon olarak Fenerbahçe'ye İstanbul'da kaybettiği şampiyonluğun rövanşını aldı.

Eczacıbaşı Spor Kulübü resmî sitesi1 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fenerbahçe Acıbadem resmi sitesi 24 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galatasaray Spor Kulübü resmi sitesi28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ann Macbeth (1875 – 1948), doğum Halliwell, Bolton, Lancashire, İngiltere, nakışçı ve yazar, Glasgow Hareketi'nin bir parçası ve Charles Rennie Mackintosh'un (7 Haziran 1868 - Aralık 1928 İskoçyalı mimar ve tasarımcı) arkadaşı.
Macbeth Glasgow Sanat Okulu'nda çalıştı ve yaklaşık 1911 yılında Jessie Newbery'nin yerine nakış departmanının müdürü olarak geçti.
Onun çalışmalarının örnekleri uzun dönem boyunca Glasgow'daki "Bayan Cranston'un çay odaları" sergisindeydi. İngiltere, merkezi Londra'daki alış veriş bölgesi West-End'deki Liberty & Co. mağazasının projesini yaptı ve Glasgow Katedrali'nin ayin masası ön cephesi nakış işçiliğini yaptı.
Nakış üzerine yayımladığı beş kitap, Educational Needlework (1911 yılında yayımlandı, Margaret Swanson ile), Needleweaving (1922), Embroidered Lace and Leatherwork (1924) ve Countrywoman's Rug Book (1926).
1921 yılından 1948 yılına kadar Patterdale, Cumbria'da yaşadı. Patterdale'deki Aziz Patrick'in kilisesi onun bazı nakışlarına ev sahipliği yapar.

Aplikasyon, genelde kimyasal terbiye işlemlerinde, kimyasal maddeleri içeren işlem çözeltisinin (flotte) tekstil ürününe düzgün bir şekilde aktarılması olayıdır.
Kimyasal madde aplikasyonunda asıl amaç tekstil ürünü ile kimyasal maddenin hızlı ve yoğun bir şekilde etkileşimini (temasını) sağlamak ve onun üzerine düzgün bir madde aktarımını gerçekleştirebilmektir. Yani aplikasyon, kimyasal terbiye işlemleri için söz konusu olan bir terbiye basamağıdır.
Aplikasyon işleminde mutlaka kumaşa bir kimyasal madde aktarımı söz konusudur ve bu aktarma işlemi de genellikle o maddenin sulu çözeltileri (flotte) ile yapılmaktadır. O nedenle kullanılan maddelerin sudaki çözeltileri veya emülsiyon, dispersiyon halindeki homojen dağılmış şekilleri ile çalışılmaktadır.

Çektirme (tam banyo aplikasyon)
Emdirme (empregnasyon, fulardlama)
Vakumla aplikasyon
Maksimum flotte aplikasyonu (aidsyon)
Az flotte aplikasyonu (Aktarma, püskürtme, köpükle aplikasyon, sürme, kaplama)

(İngilizce:Backstitch veya back stitch) onun değişik biçimleri olan kol dikiş, taslak dikiş ve ikiye ayrılama dikiş nakış ve dikişin bir sınıfıdır.

Temel arka dikiş, modern Kanaviçe işi, Assisi nakış ve bazen Siyahişi nakış da taslak biçimilendirmede kullanılır.
Dikiş çalışmak için çok yönlü ve kolay olan arka dikiş, düz ve karmaşık işlerin yapımı için idealdir. Örnek olarak komplike bir nakış dikişi olan Herringbone ladder filling stitch (Çapraz dikiş merdiven doldurma dikişi) gibi. Gerçi yüzeysel olarak genellikle Siyahişi nakışda kullanılan Holbein dikiş ile aynıdır. Fakat arka dikiş çalışma tarzı bakımından farklıdır. Bir dikiş hattını tamamlamak için sadece tek yönde çalışır.
Kol dikiş eski bir dikiş tekniğidir. Peru'nun Paracas kültüründen günümüze kalan nakış örneği MÖ birinci yüzyıla tarihlenir. Kol arka dikiş, Bayeux işlemesinde kullanılır, bir üzerine nakış işlenmiş elbise muhtemelen 1070'lere tarihlenir.
İpek üzerindeki ikiye ayrılma dikiş, Opus Anglicanum'un bir karakteristiği olup, "Ortaçağ İngilteresi" nin bir nakış stilidir.

Arka dikiş sağdan sola doğru kumaş üzerinde kolayca çalışır ve düzeni sağlamak için iplik sayılır. Dikiş iki adım ileri ve bir adım geri şeklinde çalışır ve hat böylece diyagramda gösterildiği gibi doldurulur.

Doğru bir hat üzerinde çalışan bu dikiş, makine dikişini andırır.
Arka dikiş ayrıca iki kumaş parçasını el dikişinde birbiriyle birleştirmede kullanılabilir.

Arka dikişin değişik çeşitleri:

Temel arka dikiş.
Dizilme arka dikiş
Pekinese dikiş
Kol dikiş
Çevirme kol dikiş
Taslak dikiş
İkiye ayrılma dikiş

Caulfield, S.F.A., and B.C. Saward, The Dictionary of Needlework, 1885.
Eaton, Jan. Mary Thomas's Dictionary of Embroidery Stitches, Revised by Jan Eaton. London: Hodder&Stoughton, 1989. ISBN 0-340-51075-7
Enthoven, Jacqueline: The Creative Stitches of Embroidery, Van Norstrand Rheinhold, 1964, ISBN 0-442-22318-8
Reader's Digest, Complete Guide to Needlework. The Reader's Digest Association, Inc. (March 1992). ISBN 0-89577-059-8
Levey, S. M. and D. King, The Victoria and Albert Museum's Textile Collection Vol. 3: Embroidery in Britain from 1200 to 1750, Victoria and Albert Museum, 1993, ISBN 1-85177-126-3

Learn how to Back Stitch
Backstitch
Backstitch
Basic Sewing Tecniques

Şablon:Dikişler

Assisi nakış, antik İtalyan geleneğine dayalı sayılı iplik nakışının bir formu olup, ana motifler boş bırakılarak arka planın nakış dikişiyle doldurularak ana temanın ortaya çıkarılması yöntemidir. Bu isim İtalya'nın Assisi kasabasından türemektedir.

Assisi işi, ana motif boş bırakıldığında arka planın doldurulması yönteminin kullanılması metodudur. Arka planın doldurulmasında kanaviçe işi (çapraz dikiş) yöntemi kullanılır ve Siyahişi nakış, Holbein dikiş daha sonra motifin ana hatları için kullanılarak etrafı çevreleyen kıvrık süsleme yaratılır.
Ayrıca kullanılan dikiş örneklerinin bilinenleri, çapraz dikiş, İtalyan çapraz dikiş ve Cezayir örgü dikişleridir. İplik renklerinde geleneksel olanlardan kırmızı, mavi, yeşil veya arka plan için altın rengi, ana hatlar için siyah veya kahverenginden biri kullanılırdı. Geleneksel motifler geniş bir şekilde hanedan armacılığına ait hayvanlardı ve bunlar hayvan ve kuş çiftleri şeklinde olup simetrik bir düzende süslü filigramla çevrilmiş bir şekilde gösteriliyordu.
En eski parçalarda figürler kumaş üzerine elle çiziliyor ve Holbein dikişiyle çevriliyordu. Yine arka plan mümkün olduğu kadar dolduruluyordu. Daha modern parça örnekleri kâğıt üzerine dikkatlice düzenlenmektedir.

Tarihsel olarak İtalya, uzun dönem geleneksel parlak ve renkli nakışa sahipti. Onüçüncü ve ondördüncü yüzyılllarda hanedan armacılığın ait nakış daha basit olan yine şekil ve desenleri geliştirdi. Burada da güzel keten bezi üzerindeki desen ve motifler boş bırakılmakta ve ana hatlar ve arka plan ise renkli ipek ile doldurulmaktaydı. Motifler geleneksel dizayn olan kuş ve hayvan çiftlerinden kuvvetli bir şekilde etkilenmişlerdi. Bu ilk nesneler, daha çok sıklıkla sunak elbiseleri ve ayinde papazın giydiği kolsuz kıyafetler gibi dini amaçlar için kullanıldı.
Onaltıncı yüzyıl ile Assisi işi daha çok popüler hale geldi ve geniş bir motif serisi kullanıldı. Bunların çoğu Rönesans betimleme tasvirleri olan satir, demon ve "mitsel yaratık"lara dayanıyordu.
18 ve 19.ncu yüzyılda bu nakış formu inişe geçti ve pek çok desen ve şekil kayboldu. Yirminci yüzyıl döneminde sadece İtalya'nın Assisi kasabasında nakışın bu formu yeniden hayat buldu ve buranın ismini aldı. 1902 yılında 'Laboratorio Ricreativo Festivo Femminile San Francesco di Assisi' kuruldu. Buradaki amaç elsanatları dükkânları yerel geleneksel elsanatını yeniden yaşatacak ve fakir kadınlara kendi gelirlerini elde etme olanağını sağlayacaktı. Bu küçük ev endüstrisi gelişti ve bu modern dizayn sayılı iplik nakışını kullanarak çabuk bir şekilde İtalya, Avrupa ve daha sonra diğer ülkelerde yayıldı.

Son yirmi yıl içinde, Assisi nakışının modern versiyonu evrim geçirdi. Pek çok farklı renkler ve desenler arka plan örneği için kullanıldı ve motifler tamamıyla farklıydı. Buna rağmen geleneksel versiyon Assisi kasabasında hala uygulanmaktadır. Burada evinin önünde oturup yerel nakış kooperatif dükkânlarına Assisi nakış işi işleyen kadınlar görülür.

Sayılı iplik nakışı
Kanaviçe işi

Örnekler
History, working-methods, free designs 1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Leszner, Eva Maria. Assisi Embroidery, London: Batsford, 1988. ISBN 0-7134-5595-0

Süsleme, bezeme ya da tezyinat; bazı ilavelerle bir şeyi daha çarpıcı bir hale getirme sanatıdır. Başka bir deyişle süsleme bir yeri veya bir başka sanat eserini süsleyip güzelleştirmektir. Mimarlık ve dekoratif sanatta, süsleme bir yapının veya nesnenin parçalarını süslemek için kullanılan bir dekorasyondur. Anıtsal heykel ve dekoratif sanattalardaki eşdeğerleri gibi büyük figüratif elemanlar bu terimden dışlanmıştır. Çoğu süs eşyası insan figürlerini içermemektedir. Genel ölçeğe göre küçüklerdir.
Mimari süsleme, sıva veya kil ile oluşturulmuş, taş, ahşap veya değerli metallerden oyulup oluşturulmaktadır. Diğer uygulamalı sanatlarda, nesnenin ana malzemesi boya veya camsı emaye gibi farklı olanı kullanılabilmektedir. Çömlekçilik, mobilya, metal işleri dahil olmak üzere mimarlık ve uygulamalı sanatlar için çok çeşitli dekoratif stiller ve motifler geliştirilmiştir. Tekstil, duvar kağıdı ve dekorasyonun varlığı ana gerekçe olabileceği diğer nesnelerde, terim kalıbı veya tasarımın kullanılması daha muhtemeldir. Süslemede kullanılan engin motifler, geometrik şekiller, desenler, bitkiler, insan ve hayvan figürlerinden esinlenmiştir. Avrasya ve Akdeniz Dünyası'nda üç bin yıldan fazla bir süredir zengin ve bağlantılı bir süsleme geleneği olmuştur. Dünyanın diğer bölgelerinden gelen geleneksel süsleme tipik olarak geometrik ve hayvan motiflerine daha fazla güven oluşmaktadır.
1941'de bir denemede, tarihçi mimar Sir John Summerson, "Yüzey Modülasyonu" olarak adlandırmıştır. En erken dekorasyon ve süsleme genellikle, dövmeler dahil dekorasyonun kaybolduğu seramikteki basit işaretlerdir. Tarih öncesi kültürlerden hayatta kalmıştır. Potter'ın tekerleğinin kullanıldığı yerde, teknoloji bazı dekorasyon çeşitlerini çok kolaylaşmıştır. Dokuma, aynı zamanda dekorasyona veya deseni de çok kolay bir şekilde ödünç veren başka bir teknolojidir. Bir dereceye kadar formunu belirler, Antik Mısır mimarisinden 20. yüzyıl modernist mimarisinine bir süreçtir. Süsleme eksikliğine kadar, Antik Mısır mimarisinin iddialı olmayan tarihinden bu yana medeniyetler belirgindir.
Süsleme, ahlaksız olmayan bir eşdeğerin de yerine getirebileceği bir fonksiyona sahip olduğunu ima etmektir. Nesnenin böyle bir fonksiyona sahip olmadığı durumlar, yalnızca bir heykel veya boyama gibi bir sanat eseri olmak için, kullanılması daha düşüktür. Son yüzyıllarda, ince sanatlar ve uygulanan veya dekoratif sanatlar arasında bir ayrım uygulanmıştır.

Birçok kültürde sanatın tarihi, kullanılan süsleme seviyesine bağlıdır. Zaman geçtikçe, keskin bir reaksiyonun sade formlara geri dönüşü olmaktadır. Bir süre boyunca gelişen bir dizi dalga benzeri eğilim göstermektedir. Avrasya süs formlarının ayrıntılı incelemesi, formalist çalışmasında Alois Riegl tarafından başlanmıştır. Riegl, eski Mısır sanatından, klasik dünya ve eski yakın doğu medeniyetlerinden resmi bir süreklilik ve gelişmeyi izlemiştir. Kunstwollen'in konseptinin bugün birkaç takipçisi vardır. Formların gelişmesinin temel analizi, bugün bilinen örneklerin daha genişlemiştir. Jessica Rawson, Çin sanatının kapsadığını, Çin dekorasyonunun birçok unsurunu aynı geleneğe geri çekmeyi, Çin sanatını kapsayacak şekilde analizi etmiştir. Paylaşılan arka plan, Çin motiflerinin asimilasyonu Moğol ve Fars işgallerinden sonra sanatlarında bozulmalar oluşmuştur.
Antik Yunan uygarlığı, Büyük İskender'in fetihleri ve bazı motifleri biraz değiştirilmiş biçimde Doğu Asya'ya götüren Budizmin genişlemesiyle Avrasya'da yayılan birçok yeni süs eşyası oluşmuştur.

Birkaç Orta Çağ döneminde kalan kitap günümüze ulaşmıştır. En ünlü olan Villard de Honnecourt (13. yüzyıl), sanatçıların ve zanaatkarların gelecekteki kullandıkları için nasıl gördükleri tasarımları kaydettiğini göstermektedir. Baskının gelişi ile süsleme baskıları, özellikle Almanya'da, baskı çıktısının önemli bir parçası haline gelmiştir. Rönesans stillerinin her türlü nesnenin yapımcılarına hızlı bir şekilde yayılmasında hayati bir rol oynamıştır. Roma iç dekorasyonundan türetilen gülünç figürlerden oluşmuş süsleme tarzı yeniden canlandırılmıştır. Klasik süsleme, bunlar, İslam Arabesk'in Avrupa adaptasyonu olan Fas gibi yeni stilleri içermektedir. 

Yazma işleri daha ucuz hale geldikçe, süsleme baskıları ve kitapları yazılı hale gelmiştir. 16. ve 19. yüzyıldan kalma desen kitapları, dünyanın her yerindeki kültürlerden kaydedilmiştir. Dekoratif unsurlara erişim Avrupa'da düzenlenmiştir. Andrea Palladio'nun I Quattro Libri Dell'Architettura (Venedik, 1570), Klasik Roma binalarının iki çizimini de içeren, bu motifleri kullanan Andrea Palladio'nun kendi tasarımlarının her iki çizimini de içeren, mimaride yazılan en etkili kitap oldu. Napolyon'un Description de l'Egypte (1809) açıklamasında belgelenen büyük piramitler ve Mısır tapınakları vardır. Owen Jones, 1856'da Mısır, Türkiye, Sicilya ve İspanya'dan dekorasyonun renkli resimlerle süsleme dilbilgisini yayınlamıştı. Arabesk, hat ve geometrik desenler de dahil olmak üzere, İslami süs eşyalarının süslü detaylarının çizimlerini ve alçı dökümlerini yapmak için Alhambra Sarayı'nda ikamet etmiştir. Klasik mimariye ilgi, büyük turda seyahat etme geleneği ile ve Erken Edebiyatın Vitruvius ve Michelangelo'nun çalışmalarındaki mimarlık hakkındaki çevirileriyle de genişlemiştir.

19. yüzyılda, kabul edilebilir, süsleme kullanımı ve kesin tanımı, mimarlar ve eleştirmenler tarafından uygun bir tarz aramıştır. Bu arayışlar Batı mimarisinde estetik tartışmaların kaynağı haline gelmiştir. Hem dahili hem de harici olarak tatsız ve kârlı bir süsleme vardır. Her basit materyalin kendi hikâyesini anlatmasına izin verilmiştir. İnşaatın çizgilerini, yapının çizgilerini, ihtişamın niteliklerini bir duyarlılığını etkileyecek şekilde düzenlenmiştir. Çok büyük ölçüde mutlaka "Güç" ve "Gerçek", hayranlıktan vazgeçmeden ve çok önemli bir masraftan tasarruf edemeyebilmişlerdi. Sömürgecilik yoluyla diğer kültürlerle temaslar başlamıştı. Arkeolojinin yeni keşifleri süsleme repertuvarını genişletti. 1880'den sonra, gelişen fotoğrafçılığın etkisiyle süslemenin detayları daha da yaygın olarak kullanılmıştır.

Boncuk işi ya da boncukişi (İngilizce: beadwork), boncuk tanelerine genellikle iğne kullanılarak iplik ya da tel geçirilerek, birbiriyle ya da bir nesneye örülerek ya da burularak yapılan süsleme sanatı. Daha çok kolye, bilezik gibi takı ya da yazma, şapka, gömlek, pantolon, havlu gibi tekstil süslemede kullanılır. Duvara asılmak için pano gibi ya da biblo heykelcik olarak da kullanılır.

Oklu kirpinin ok denen dikenleriyle yapılan kirpi işi cam boncuklar beyaz Avrupalılarca getirilmeden önce Amerika Yerlileri arasında oldukça yaygın olan doğal süsleme biçimiydi.  Daha sonra kirpi işi yerine boncuk işi revaçta olmuştur. Avrupalılar cam boncuk getirmeden önce de Kuzey Amerika Kızılderilileri denizdişi kabuğu gibi denizkabuklarını boncuk olarak kullanmışlardır. Alaska Atabaskları Avrupalılarla karşılaştıktan sonra zenginlik sembolü olarak tasarımlarda boncuk kullanılmaya başlanmıştır. Bu boncuklar Avrupalılarca değiş tokuş yöntemiyle Alaska içlerine sokulmuştur. Boncuklarla birlikte yeni tasarım yolları da açılmıştır ve bunlardan biri de Kanada'daki Katolik misyonerlerce 19. yüzyılda Alaska'nın batısına kadar yerlilere öğretilen çiçek tasarımlarıdır. Bu boncuk işi çiçek tasarımları günümüzde de yapılmaktadır. Alaska yerli sanatı içinde Guçinler daha çok boncuk işiyle (naagąįį) dikakti çeker. Koyukonlarda da boncuk işi (nedenaałt’onee) görülür.

Beaded Embroidery: History and techniques By Giuliana di Benedetto Falconieri

Dericilik, derinin fiziksel ve kimyasal işlemlere tabi tutulup kullanılacak hale getirilmesidir.
Dericilik çok eski bir sanat dalıdır. Tarihin en eski çağlarından beri insanlar dericilikle uğraşmış, üstünde durup geliştirerek ayakkabı, terlik, elbise, yelken gibi türlü eşyalar yapmışlardır. Eski Türkler deriden sandıklar, hayvanlar için semerler yaparlardı. Ayrıca deri üstüne işlemeler yaparak süs eşyası olarak kullanırlardı. En güzel deri işleri; Türkler, Araplar, İspanyollar ve Venedikliler tarafından yapılırdı. İspanyollar dericiliği Araplardan öğrenmişlerdir. O sıralarda Anadolu'nun hemen her köşesinde dericilik gelişmiş haldeydi. İmparatorluk ordusunun koşum takımlarını yapıyorlardı. Fransızlar dericiliğe başladıkları zaman deri teknolojisini Osmanlılardan aldılar. Türkiye'de modern deri sanayi İstanbul'da II. Mahmud zamanında Beykoz deresinde tabakhane kurularak faaliyete geçmiştir. Burada yapılan deriler ordunun ayakkabı ihtiyacını karşılamak için askeri ayakkabı yapımında kullanılmaya başlanılmıştır. Kurtuluş savaşı sırasında ordunun ayakkabı ihtiyacının büyük bir kısmını karşılamıştır. Daha sonra İstanbul'da Kazlıçeşme'de, Ege bölgesinde ve Anadolu'nun bazı şehirlerinde özel ve modern deri fabrikaları açılmıştır. Bu fabrikaların ürettiği deriler, kendi ihtiyacı karşıladığı gibi çeşitli yabancı ülkelere de ihraç edilerek Türkiye'ye döviz getirmektedir. Deri üretiminde büyükbaş ve küçükbaş hayvan derilerinden istifade edilir. Bunlar sığır, keçi, oğlak, koyun ve kuzu derileridir.

Deri kimyasal olarak % 55 karbon, % 6-8 hidrojen, %19-25 oksijen, % 14-20 azot, % 0,5-1,5 kükürt, fosfor, demir, iyot ve klordan meydana gelir.

% 65 su, % 32.5 protein, % 2 yağ, % 0,5 mineral tuzlardan ve % 0,5 diğer unsurlardan meydana gelir.
Ham derinin korunması (konservasyonu): Konservasyon; kesilen hayvanın sırtından yüzülmüş ham derinin mamul deri eldesi için işlentiye alınmasına kadar geçen süre içerisinde mikroorganizma faaliyetleri sonucu bozulmasını önlemek amacıyla bünyesindeki suyun çeşitli yöntemlerle mikroorganizma faaliyetlerini durdurmak amacıyla yapılan işlemler için kullanılan terimdir.

Kurutma yoluyla salamura
Asarak veya gererek yavaş yavaş yapılır. Deri, suyunun % 55-65'ini kaybeder. Bu usul Türkiye'de kullanılmaz (sıcak bölge usulüdür).
Tuzlu salamura
Tuz (sodyum klorür) ile yapılan salamuradır. Derinin yüzülen kısmı tuzlanır. Ağırlık kaybı % 4-15 olur.
Piklaj yoluyla salamura
Bu salamura kıl giderme işlemi görmüş koyun, sığır, keçi derilerine uygulanır.
Derinin yapısı üç tabakadan meydana gelir.

Üst deri
Derinin % 1 kalınlığını teşkil eder (Epidermis).
Alt deri
Derinin % 14 kalınlığındadır. Yüzme kalıntılarını da üzerinde taşıdığından (yağ ve et) kireçlik işlemi esnasında giderilir (Koryum).
Orta deri
Derinin % 85'ini teşkil eden ve değerlendirilen kısımdır (Sübkitus).
Ham derilerin stoklanacağı ambarlar serin, havadar, güneş görmeyecek şekilde olmalı, haşerelerin üremesine engel olunmalıdır. Deriler yüksek olmayan istifler halinde aralıklı olarak depo edilir.

Ham deriden gelen hatalar çok çeşitli olabilir:

Hayvanın yaşadığı ortamdan gelen izler.
Salamura hataları.
Kimyasal madde etkileri (demir, bakır, şap, mavi naftalin lekeleri).
Kurutma hataları.
Yüzme hataları.

Islatma-Yumuşatma
Berrak, sertliği düşük bakterilerden arınmış demir bileşikleri ihtiva etmeyen suyla yapılır. Amaç tuz, gübre, idrar, kan, gibi kirlerin giderilmesi ve suda çözünebilen proteinlerin uzaklaştırılmasıdır. Diğer önemli bir nokta ise salamura süresinde derinin kaybettiği suyun takrar kazandırılmasıdır (% 65'e çıkarılır). Yumuşama süresi aşağı-yukarı 24-48 saat arasındadır.
Kireçlenme (Kalsiyum hidroksit)-Zırnıklama (sodyum sülfür)
Kireçlemenin gayesi kıl köklerini gevşetmek, derinin şişmesini sağlamaktır. Tüylü (Kürk) deri yapılmak istendiğinde kireçlenme-zırnıklama işlemi yapılmaz.
Kireçleme-zırnıklama işlemi bitmiş deri kavalata makinasına gelir. Derinin yüzülen kısmının (alt deri) et ve yağ tabakaları burada giderilir. Artıklara karnas denir. Bunlardan yağ ve hayvan yemi yapılabilir. Deriyi ısı, nem, mikroorganizmalara karşı dayanıklı hale getirmek ve deriye teknik karakter kazandırmak gayesi ile yapılan operasyonların tamamına debagat işlemi veya dabağlama, dabağlanan yere de dabağhane denir.
Debagat işlemi mamul deri karakterine göre a) Metal debagat, b) Nebati debagat olmak üzere ikiye ayrılır.

Krom, alüminyum, demir, gibi metallerin tuzları ile yapılabilir. Genellikle krom debagatı yapılır. Kireçlik işlemi bitmiş deri dolaplarda evvela suni gübre (amonyum sülfat) ve enzim ilavesiyle derinin bünyesindeki kireç ve enzim yardımıyla istenmeyen proteinler deriden uzaklaştırılır. Deride yumuşaklık artar ve belirgin hale gelir. Bundan sonraki işlem piklajdır. Deriyi debagat Ph'sına ayarlama işlemidir. (Deri metal debagattan önce asidik duruma getirilir). Piklaj işleminde deri asitten zarar görmemesi için evvela sodyum klorür (tuz) verilir. Deri lifleri arasına giren tuz deriyi aside karşı dayanıklı hale getirir. Genellikle asit olarak sülfirik asit kullanılır. Bu ameliyeden sonra deriye krom oksit (krom kompleksi) verilir. Krom, deriyi dış etkilerden korur. Bundan sonra kromun deriye bağlanması için dönen dolaba soda veya bikarbonat verilir. Böylece kristaller büyür, krom liflerin arasından çıkamaz. Deri dolaptan çıkarılarak istiflenir. Yapılacak deri çeşidine göre tasnif edilir. Kalın deriler (sığır derisi) yarma makinesinden geçtikten sonra tıraşlanır. Kromlu deri, tıraş makinesinde istenilen inceliğe getirilir. Deriler retenaj dolaplarına atılır. Retenajın gayesi: a) Deriye yumuşaklık kazandırmak, b) Deriye homojenlik kazandırmaktır. Deri sodyum bikarbonat ile zayıf alkali hale getirilir. Deriler yıkandıktan sonra istenirse 55 °C'de çeşitli renklerde anilin boya çeşitleriyle boyanır. Sonra yine 55 °C'de sıcak suyla yağlama işlemine geçilir. Yağlar suda eriyen sülfone, sülfite veya sentetik yağ çeşitleridir. Yağlamanın gayesi deriyi yumuşatmak ve su geçirgenliğini azaltmak içindir. Sülfone yağ kullanılmasının sebebi yağı su ile beraber tutmaktır.

Çeşitli tanenler kullanılabilir. Bunlar sentetik fenol-formaldehid, reçine esaslı olduğu gibi bitkilerden elde edilen tabii tanen diye tabir ettiğimiz sumak, mimoza, valeks vs. olabilir.
Bu tanenler sayesinde deriye daha bir dayanıklılık ve dolgunluk sağlanır. Deriler dolaptan çıkarılıp açkı makinalarında açılarak şu şekillerde kurutulur: 

Normal hava sıcaklığında asılarak,
Pestink cihazıyla (derinin nemi sıkılarak giderilir),
Vakum (nem emilir),
Gergef (deri gerilerek kurutulur).
Kurutulmuş deri su veya % 35 rutubetli talaşla tavlama işlemi yapılarak deriye rutubet kazandırılır. Daha sonra gergef makinasında gerilerek düzgün bir hale getirilir. Böylece deri boyama işlemine hazırlanmış olur. Derinin üst boyaması yapılırken, evvela asidik boya ile otomatik tabanca veya el tabancasıyla deriye püskürtme suretiyle astar boyası verilir. Bu püskürtmeden sonra organik pigment ve bağlayıcılarla son boyası verilerek, cilası atılır ve ütülenir. Ölçü makinasında ölçülerek, alan hesabıyla piyasaya sürülür. Tüylü (kürk) deriler adet olarak piyasada satılır. İyi kalite bir derinin cildi temiz olur. Hayvanın tabii cildi gözükür, göze herhangi bir hata gözükmez.

Dikiş, bir dikiş iğnesi ve ipliği ile yapılan dikiş tekniği kullanarak nesneleri tutturma işidir. Dikiş, Paleolitik çağda ortaya çıkan en eski tekstil sanatlarından biridir. İplik eğirme veya kumaş dokumanın icadından önce arkeologlar, Avrupa ve Asya'daki Taş Devri insanlarının kemik, boynuz veya fildişi dikiş iğneleri ve sinir, katgüt ve damarlar gibi çeşitli hayvan vücut parçalarından yapılmış "iplik" kullanarak kürk ve deri giysiler diktiklerine inanıyorlar.
Binlerce yıl boyunca tüm dikişler elle yapıldı. 19. yüzyılda dikiş makinesinin icadı ve 20. yüzyılda bilgisayarlaşmanın yükselişi dikilmiş nesnelerin seri üretimine ve ihracatına yol açtı ancak el dikişi hala dünya çapında uygulanmaktadır. İnce el dikişi, yüksek kaliteli terzilik, haute couture moda ve özel terziliğin bir türevidir ve hem tekstil sanatçıları hem de hobi sahipleri tarafından yaratıcı bir ifade aracı olarak yapılmaktadır. 
"Dikiş" kelimesinin bilinen ilk kullanımı 14. yüzyılda olmuştur.

Glamour Magazine web sitesinde Eva Longoria tarafından yazılan bu makalenin sözlü versiyonu 14 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., erişim tarihi: 27 Şubat 2016

Dokuma, atkı ve çözgü ipliklerinin dikey açı yapacak şekilde, birbirinin altından, üstünden geçirilmesiyle ortaya çıkan düz yüzeyli üründür.
Dokuma tezgâhlarında çözgü denilen yan yana duran ipliklerin gücü nire denilen araçlarla bir kısmının yukarı kaldırılması, diğer kısmının aşağı çekilmesi suretiyle açılan aralıktan ki bu aralığa ağızlık denir, mekik yardımıyla atkı denilen iplikle yapılır.

Dokuma, atkı ve çözgü ipliklerinin dikey açı yapacak şekilde, birbirinin altından, üstünden geçirilmesiyle ortaya çıkan düz yüzeyli üründür.
Dokuma tezgâhlarında çözgü denilen yan yana duran ipliklerin gücü nire denilen araçlarla bir kısmının yukarı kaldırılması, diğer kısmının aşağı çekilmesi suretiyle açılan aralıktan ki bu aralığa ağızlık denir, mekik yardımıyla atkı denilen iplikle yapılır.

Dokumacılık, yapım teknikleri ve kullanılan araçlara göre üç grup altında incelenir.

Mekik Dokumalar: Kumaş Dokuma, Siirt Battaniyesi, Kolan, çarpana dokuma
Kirkitli Dokumalar:
Kirkitli Düz Dokumalar; Kilim, Cicim, Zili (sili), Sumak
Kirkitli Halı dokumalar; Halı
Mekiksiz Dokumalar: Palaz, Kolan, çarpana (kartlı, kartsız dokumalar), Dokusuz Dokular (Keçe)

Gücüler yardımıyla gruplar halindeki çözgüler arasında oluşturulan aralıktan, atkı ipinin mekikle geçirilmesi sonunda elde edilen düz yüzeyli dokumalardır.
Çeşitli kumaş dokumaları, Siirt battaniyesi, kolanlar ve grup içinde yer almaktadır. Siirt battaniyesi düz bez ayağı dokumalardandır.
Geleneksel Türk dokumaları, ev, çarşı, saray dokumaları olarak sınıflandırılabilir. Kadınlar tarafından evlere yün, ipek, keten veya pamuk kullanılarak yapılan bu dokumalar el sanatı örneklerindendir. Kumaş, çevre, peşkir, yağlık gibi çeşitlilik göstermektedir.

Kolan Dokuma
Yün, pamuk, keten, kıl ipliklerinin çözgü, atkı olarak kullanıldığı, yassı, enli kuşak bağ gibi dokumalardır.
Kolan ve çarpana dokumalar gücü yerine kartların, gücü çubuğunun kullanılması, atkı ipinin mekikle geçirilmesi nedeniyle mekikli dokumalar içinde değerlendirilmektedir.
Kolan dokumada yere çakılan iki çubuk arasına, dokunacak yere göre boyu ayarlanan çözgü ipleri gerilmekte, arasına gücü görevi yapan gücü çubuğu geçirilmektedir. Çubuğun döndürülmesiyle açılan çözgü aralığından atkı ipi atılıp, kılıçla sıkıştırılarak dokuma yapılmaktadır.
Renk dağılım tablosuna göre hazırlanan çözgü iplikleri çarpanaların deliklerinden geçirilip, kartların döndürülmesiyle oluşan çözgü aralığından atkı ipliği atılarak dokumaya devam edilmektedir. Çözgünün bir ucu dokuyucunun beline veya yene karşılıklı çakılmış çubuklara bağlanmaktadır. Dokuma çözgü yüzlüdür.
Günümüzde daha çok yörükler tarafından dokunan, kullanılan bu dokuma, yaşantılarını geçirdikleri kara çadır, Alaçık, topak ev denilen çadırlarının kaplama maddesi keçelerin sarılması, tepelerinin tutturulmasında kazık bağı olarak, sepet, çuval, heybe gibi taşıma araçlarında, hayvanların koşum takımlarında, araba, develerinin başını süslemede; kadın giyiminde, baş takılarının tutturulmasında, önlük, elbise kuşak bağı, çocuk kundağı, beşik bağı olarak; erkek giyiminde ise; barutluk, fişek çantası, kılıç askısı, Kuran bağı, yay kurmak için kement, çorap, tozluk bağı, takunya, terlik bantı olarak kullanılmaktadır. Günümüzde ise bu dokumalar daha çok süsleme malzemesi olarak tercih edilmektedir.
Kumaş; çevre, peşkir, çarşaf, yağlık olarak çeşitlilik göstermektedir.

Halı
Pamuk, kıl, ipek, yün ipliklerin halının boyuna yan yana dizilmesinde meydana gelen çözgü iskeletinin her çift teline yün, ipek, floş iplerinin değişik tekniklerle, ilme bağlanıp, üzerine atkı ipliği kirkitle sıkıştırılmak suretiyle dokunan havlı yüzlü dokumadır. Halı imalinde atkı sayısı iki veya üçtür. Türkiye'de genellikle iki atkı kullanımı görülmektedir. Birkaç sıra dokuma yapıldıktan sonra ilmeler halı makası ile istenilen yükseklikte kesilmektedir. Son yıllarda desene göre havları kabartmalı olarak kesilen halılar da görülmektedir. Yaygı, örtü, yastık vb. olarak kullanılmaktadır.
Halı dokumalarda genellikle iki tip düğüm görülmektedir.
Türk Düğümü (Gördes Düğümü - Çift Düğüm - Kapalı İlme): Manisa'nın Gördes kazasında kullanıldığından bu ismi alan, Türkiye'de halı dokumalarda kullanılmaktadır, dünya literatürüne de Türk Düğümü olarak geçmiştir. Bu düğümünde iki türü görülmektedir. İç Anadolu'da kullanılan düğüm şeklinde, iplik, çözgü çiftinin önce öndeki sonra arkadaki teline dolanarak bağlanan düğümdür. Batı Anadolu'da kullanılan düğümde aynı işlem ters uygulanmaktadır. Bu değişiklik halının kalitesini etkilememekte, yalnızca Batı Anadolu'da dokunan halıların hav kesiminde kolaylık görülmektedir.
İran Düğümü (Sine İlmesi - Tek Düğüm - Açık İlme): Batı İran'daki bir yöreden adını alan Sine Düğümü olarak bilinmektedir. Bu düğümde iplik yalnızca çözgü çiftinin önündeki teline bağlanır, diğer çözgünün arkasından geçirilip aşağı doğru çekilerek sıkıştırılmaktadır. İran düğümlü halılarda da iki atkı ipi kullanılmaktadır.
Uşak, Konya, Bergama (Yağcıbedir), Hereke, Gördes, Kula, Ladik, Sivas, Milas, Antalya (Döşeme altı), Fethiye, Kırşehir, Niğde, Kayseri, Isparta renk, motif, kaliteli halı üretimi yapan önemli halı merkezlerdendir.
Dokuma yapılan tezgâhları kullanım biçimleri ve tiplerine göre şu şekilde sınıflandırılabilir:

Kirkitli Dokuma Tezgâhları

Masa tezgâhı, yatay tezgâh (konar - göçer veya yer tezgâhı; bez ayağı dokumaların yapımında kullanılmaktadır), dikey tezgâh (halı dokuma tezgâhı. Sarma tezgâh, düz tezgâh olmak üzere üç çeşidi görülmektedir).
Mekikli Dokuma Tezgâhları

Kamçısız tezgâhlar (genellikle iki pedallı, mekiğin elle atılması ile dokumalar yapılmaktadır), Kamçılı Tezgâhlar (mekiğin kamçının çekilmesi ile atılarak dokuma yapılmaktadır), Çukur Tezgâhlar (dokuyucunun oturduğu yer, pedalların bulunduğu kısım çukur içerisindedir), Yüksek Tezgâhlar, Armürlü (sekiz gücüden yirmidört gücüye kadar gücü gerektiren dokumalarda kullanılmaktadır) ve Jakarlı (Yirmi otuzikiden fazla gücü gerektiren dokumalarda kullanılmaktadır) Tezgâhlar.

Fotomontaj, fotoğraf parçalarının birleştirilmesine dayanan bir kolaj (fr. coller = yapıştırma) tekniğidir. Fotoğraf ve fotoğraf parçalarının birleştirilmesi temeline dayanır. basın ve yayın sektöründe, eğlence ve politik hiciv amaçlı olarak ya da reklam sektöründe, gerçeküstü görüntüler elde etmek için kullanılır.
Fotomontaj, ilk olarak, 1928 yılında, kendisi de, bir fotomontaj sanatçısı olan, Stepanova tarafından tanımlandı. Buna göre Fotomontaj, "her biri, ayrı bir anlatım gücüne sahip anlık görüntülerin, tek bir fotoğraf üzerindeki birleşimi ve bileşkesidir."
Fotomontaj tekniği temellerinin, 1920'lerde, Zürihli bir yazar olan Hugo Ball tarafından başlatıldığı varsayılan, dadaizm adlı sanat akımına dayandığı söylenebilir.
Kolaj, mevcut materyallerin birleştirilmesine dayanırken, fotomontaj, belli bir hedefe ulaşmak amacı ile, (çoğunlukla) sanatçının kendisi tarafından çekilmiş olan fotoğraflardan oluşur.
Fotomontaj programı, kimyasal temele yaslı fotoğraf tekniklerinin gelişmesiyle, 1920'lerden sonra, gerçek bir fotoğraftan ayrılması güç "gerçeksi" fotoğraf çalışmalarına dönüşmeye başladı ise de, montaj özelliği, zor da olsa yine de gerçeğinden ayrılabilmekte idi. Ancak gelişmeler bununla son bulmadı ve günümüze kadar sürdü. Bugün, bilgi teknolojileri sayesinde, standart bir bilgisayar ve ücretsiz bir görüntü işleme yazılımı ile, gerçek ile sanalın birbirinden ayrılması adeta imkânsız olan "gerçekçi" fotomontajlar yapılabilmektedir.
Bu çalışmaların bir bölümü sanatsal kaygılarla yapılırken, bir bölümü ticari amaçla dikkat çekmek için kullanılan sanal mekanlar ve gerçeküstü görüntüler elde etmek için kullanılmaktadır.
Günümüzde fotomontaj, sanatsal ve ticari amaçla kullanımı dışında, standart bir bilgisayar ve ücretsiz bir görüntü işleme yazılımı yardımı ile yapılabilen, ucuz bir halk eğlencesi haline dönüşecek kadar yaygınlaşmıştır.

(İngilizce:Jacobean embroidery), onyedinci yüzyılın birinci çeyreği I. James'in hükümdarlığı döneminde gelişmeye başlayan nakış stilidir.
Terim, bugün crewel nakışı'nı tanımlamak için kullanılır. Bu nakış keten üzerine iki kat yün iplik dikiş çeşidiyle hayali bitki ve hayvan şekillerinin çalışması şeklinde olur. Jacobean nakışı'nın en beğenilen motifleri yatak oda duvarına asılan özel perdeler için yaşam ağacı, ormanlar ve genellikle yabancı iklimlerden gelen bitkilerin manzaradan doğuşu ile kuş, geyik, sincap ve diğer benzer hayvanların çalışılmış biçimleridir.

İlk Jacobeean nakışı, sıklıkla keten bez üzerinde renkli ipek çalışmasıyla kıvrımlı bitkisel desenleri gösteriyordu. Bu moda türü Elizabeth çağı'nın başlangıç döneminde doğdu. Nakışlı ceketlerin kadın ve erkekler için olanların her ikisi de 1600-1620 yıllarında modaya uygun idi ve bu ceketlerin pek çoğu halen mevcuttur.

Jacobean nakışı koloni Amerika'sına İngiliz kolonistler tarafından taşındı ve orada gelişti. 1890 yıllarındaki "Deerfield nakışı" hareketi kolonide ve nakışın Jacobean stiline ilgiyi yeniden canlandırdı.

Surviving Jacobean embroidered jacket as the Museum of Costume
Jacobean Embroidery 24 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Ada Wentworth Fitzwilliam and A. F. Morris Hands, 1912, from Project Gutenberg

Christie, Mrs. Archibald (Grace Christie), Embroidery and Tpestry Weaving, London, John Hogg, 1912, online at Project Gutenberg 25 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fitzwilliam, Ada Wentworth and A. F. Morris Hands, Jacobean Embroidery, Its Forms and Fillings Including Late Tudor, Keegan Paul, 1912

Kanaviçe, el işleri için kullanılan seyrek dokunmuş keten bezi, çuval sedir veya balya ve onun üzerine yapılmış olan işlemelere verilen addır.
Etamin işine benzer. Aynen onun gibi renkli küçük çarpılardan desenler oluşturma şeklindedir. Etaminden farkı, kanaviçenin düz kumaş üzerine işlenmesidir. Kumaş üzerine öncelikle kaneve adı verilen özel dokunmuş bir kumaş tutturulur. Sonra renkli ipliklerle kanave referans olarak alınarak desen işlenir. Desenin işlenmesi bittikten sonra kanave asıl kumaş üzerinden ip ip çekilerek işlenmiş desenle kumaş arasından temizlenerek kanaviçe elde edilir.
Batı kültüründeki goblene benzer, ancak ondan daha kalın iplerle ve daha ayrıntısızdır.

Kanaviçe, İtalyanca "oya" anlamına gelen canavaccio kelimesinden; canavaccio ise Yunanca, kenevir anlamına gelen κάνναβις kelimesinden gelmektedir. Nişanyan Sözlük'e göre, kelime ilk olarak Filippo Argenti 1533 tarihli eseri "Regola del Parlare Turco"da (Türkçe Konuşma Kuralları) geçmektedir.

(İngilizce:Cross-stitch) Kanaviçe işi, bir resmi şekillendirmek için x biçimli dikişlerin kullanılması yöntemidir. Bu bakımdan kanaviçe işi kumaş ipliğinin sayıldığı nakış işinde popülerdir ve uygulaması kolaylıkla yapılır. Dikişçiler, dikişlerin bir ebat ve görünümde olmasını sağlamak için iplikleri sayarlar. Kanaviçe işinin bu uygulaması ayrıca sayılı kanaviçe işi olarak adlandırılır. Bazen kanaviçe işi, kumaş üzerinde baskısı yapılmış dizayn üzerinde yapılır.

Kanaviçe işi, nakış formunun en eski örneklerinden biri olup dünyanın her yerinde bulunabilir. pek çok halk müzeleri özellikle Avrupa kıtasından ve Asya'dan kanaviçe işi ile süslenmiş giysi örneklerini sergilerler.
İki boyutlu (gölgesiz) bitkisel ve geometrik desenli kanaviçe işi, (genellikle siyah ve kırmızı pamuk ipek telleri ile keten bezi üzerine çalışılmış) Batı Avrupa ve Orta Avrupa halkı nakışının karakteristiğidir.
Amerika Birleşik Devletleri Plymouth, Massachusetts'deki "Hacı Salonu" günümüzde en erken bilinen kanaviçe işine ev sahipliği yapmaktadır. Örnek, yaklaşık 1653 yılında kaptan Myles Standish'in kızı Loara Standish tarafından yaratılmıştır.

Caulfield, S.F.A., and B.C. Saward, The Dictionary of Needlework, 1885.
Enthoven, Jacqueline: The Creative Stitches of Embroidery, Van Norstrand Rheinhold, 1964, ISBN 0-442-22318-8
Gillow, John, and Bryan Sentance: World Textiles, Bulfinch Press/Little, Brown, 1999, ISBN 0-8212-2621-5
Reader's Digest, Complete Guide to Needlework. The Reader's Digest Association, Inc. (March 1992). ISBN 0-89577-059-8

Cross Stitch A to Z - A Useful A to Z of Cross Stitching
Counted Cross Stitch Tutorial 21 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Counted Cross Stitch Tutorial.
Caption Maker 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Type in your text and create a chart using various cross stitch fonts.
Cross Stitch Fabric Tips 6 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Tips on Choosing a Fabric - Includes links to pictures of different samples.
Celtic Cross Stitch Sample Patterns 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Celtic Cross Stitch Sample Patterns.
The history of embroidery - The history of embroidery.
Kanaviçe
Cross-stitch 4 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kanaviçe işler

Şablon:Dikiş

Kemik oymacılığı, hayvan kemikleri ve boynuzlarının oyma yoluyla sanat ve alet amaçlı işlenmesidir. Bu, bir kemiğin kalemişi, boyama veya başka bir teknikle süslenmesiyle ya da belirgin bir biçimli nesnenin yaratılmasıyla sonuçlanabilir. Kemik oymacılığı, çeşitli dünya kültürleri tarafından uygulanmış, bazen fildişi oymacılığı için daha ucuz ve son zamanlarda yasal bir alternatif olarak kullanılmıştır. Malzeme olarak fildişine kıyasla sertlik açısından daha düşük olduğu için mümkün olan ince detaylar sınırlıdır ve fildişinin "parlak" yüzeyinden yoksundur. Kemiklerin iç kısımları daha yumuşaktır ve ince bir yüzey elde etme yeteneği daha da azdır, bu nedenle çoğu kullanım ince plakalar şeklindedir, yuvarlak heykeller yerine. Ancak, fil, mors veya diğer fildişi kaynaklarının bulunmadığı bölgelerde elde edilmesi her zaman çok daha kolay olmuştur.
Tarih öncesi sanatta önemli bir yere sahipti, boynuzdan yapılmış Yüzen Ren Geyiği ve çok sayıda Venüs heykelcikleri bunlara örnek olabilir. Anglosakson Franks tabutu bir balina kemiği sandığıdır ve daha önceki fildişi olanları taklit eder. Orta Çağ kemik sandıklar, kuzey İtalya'daki Embriachi atölyesi tarafından (y. 1375–1425) ve başkaları tarafından, genellikle kabartma oyma ince plakalar kullanılarak yapıldı.  

Sanatçılar ve zanaatkârlar tarafından tasarımlarını denemek için düz kemikler de kullanılırdı, özellikle metal işçileri tarafından. Bu tür parçalar "deneme parçaları" olarak bilinir.
Temmuz 2021'de bilim insanları, yaklaşık 51.000 yıl önce Neandertaller tarafından yapılmış, dünyanın en eski sanat eserlerinden biri olan bir kemik oymasının keşfini bildirdi.
Hem balina kemiği (balina çubuğu) hem de normal iskelet balina kemikleri sıkça oyulurdu.

Osborne, Harold (ed), The Oxford Companion to Art, 1970, OUP, 019866107X

Kroşe; (İngilizce: crochet) kroşe kancası kullanılarak iplikten dokuma elde etme işlemidir. Bu kelime Orta Fransa dan kanca anlamına gelen croc veya croche kelimesinden gelmektedir. Kroşe işlemesi örgü işlemeyle benzer olup iplik ilmeğini diğer ilmiklere doğru çekmeyi içrerir. Kroşede örgüden farklı olarak bir zamanda tek bir ilmik aktif olmasıdır (bunun tek harici Tunus Kroşesi dir) ve burada örgü iğneleri yerine kroşe kancaları kullanılır.

Bazıları kroşenin Arabistan, Güney Amerika veya Çin geleneksel uygulamalarından geliştiğini ileri sürerler, fakat kroşenin 1800 yıllarda Avrupa'da popüler olduğu dönemden önce uygulamasının olduğunu kanıtlayan belge yoktur. Kroşe ile ilgili ilk yazılı referans 1812 yılında Elizabeth Grant tarafından yazılan The Memoirs of a Highland Lady (Dağlı Hanımın Biyografisi) çobanın örgüsü ne referans olur. İlk yayınlanan kroşe örnekleri 1824 yılında Alman dergisi Pénélopé de görülür. Kroşe ile ilgili diğer deliller 19ncu yüzyılda 1847 yılı basımı olan A Winter's Gift kroşe dikişi ile ilgili detaylı bilgi sağlayan yayımdır. El sanatlarıyla ilgili 1848 imla standardından önce ilk referans veren Godey's Lady's Book kitabı 1846 ve 1847 yıllarında kroşe ye referans olur. Bazıları gerçekte kroşenin eski kültürlerde kullanıldığını fakat kanca yerine başparmak kullanılarak yapıldığından insan eliyle yapılan bu faydalı şeyi kanıtlayan geride bir şey olmadığını ileri sürerler. 

Diğer yazarlar dokuma, örgü ve tekstilin çok erken dönemlerde var olduğunu fakat kroşe kumaşı örneğinin 1800 li yıllara kadar etnolojik ve arkeolojik örneğinin olmadığına işaret ederler.

Stitch Diva Studios Stitch tutorials with pictures
NexStitch 31 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Stitch tutorial videos
Yarn Weight18 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yarn weight to crochet hook size guide
The Antique Pattern Library22 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Virtual Museum of Textile Arts22 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Ancient Crochet Lace
Curlie'de Crochet (DMOZ tabanlı)

Kırkyama, bir dönem yoksul kesimin giyim gereksinimini karşılamak adına çeşitli bez parçalarının bir araya getirilerek ve değişik şekillerde desenler verilerek dikilmesi sonucunda ihtiyaç için yapılan bir elsanatıdır. Kimi zaman da masa, sehpa veya yatak örtüsü yapmak amacıyla aynı yöntem kullanılabilir.
Yapılması zor ve zaman isteyen bir elişidir. Yamama işinden doğan kırkyama, günlük hayatın bir zorunluluğu olarak gelişme göstermiştir. Bu zorunluluk, farkında olmadan bir sanatı başlatmıştır. Ayrıca parça bohça, kırk pare ve patchwork gibi adları da vardır. Kırkyama çeşitli kumaşlar veya bezleri birleştirerek yapılan bir örgü sanatıdır. Daha çok Türkiye'nin Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaygındır.

Önbaş, Selma; Mutlu, Serap (2018). Geleneksel Atık Değerlendirme: Kırkyama 13 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ankara: İktisadi Kalkınma Ve Sosyal Araştırmalar Derneği Yayınevi. ISBN 978-605-7923-44-8

Leon Conrad, Britanyalı nakış tasarımcısı, özellikle tarihsel bir stil olan siyahişi ile bilinir. 1997 yılında New Elizabethans nakış sanat grubunu kurdu. Yirminin üzerinde sergiye katıldı ve Birleşik Krallık'ta ve Birleşik Devletler'de nakış seminerlerinde ders verdi. Tanya Conrad ile evlendi.
Leon'un tasarımları New Stitches Magazine, The Needleworker, Classic Stitches, Needlecraft, Cross-Stitch Gold, ve FineLines gibi pek çok Birleşik Krallık dergilerinde yayımlandı. O ayrıca 2002 yılında yayımlanan The Essential Guide to Embroidery (ISBN 1-85391-988-8) nakış kitabında siyahişi nakış bölümünü yazdı..

Leon Conrad official website
"Designer Spotlight" 5 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on website for Caron Collection company.
Historic Needlework Guild includes back issues of FineLines
Mimi's Attic Needlework Shoppe 30 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Photo of Leon Conrad)

Maket, gerçek veya kurgusal bir nesnenin çeşitli materyaller kullanarak üretilen, belirli bir ölçekteki kopyası. Maketçilik yapılması planlanan bir evin mimari tasarımı için üretilen prototip içeriğinde bir ev maketi olabileceği gibi gerçek hayattaki ulaşım araçlarının (uçak, gemi, tren, araba vb.) birebir bir modelini yapmak da olabilir.

Statik uçak maketleri, maketçiliğin en çok rağbet rağbet gören dallarından bir tanesidir. 1/72, 1/48 ve 1/32 gibi standart oranları mevcuttur. I. ve II. Dünya Savaşı dönemi uçakları, Soğuk Savaş dönemi uçakları ve modern uçaklar olarak dönem dönem ayrılırlar. Yine ağırlığı II. Dünya savaşı olmak üzere zırhlı araç maketçiliği de 1/72, 1/48 ve 1/35 ölçeklerde önemli bir yer tutmaktadır. Tren maketçiliği maketçiliğin bir kolu olarak gelişmiş ülkelerde yaygın bir hobidir. Yaygın kullanılan ölçekler 1/87 (HO olarak adlandırılır), 1/100, 1/72 ve 1/200'dür. Bu hobi kapsamında demiryollarında işleyen veya geçmişte işletilmiş lokomotif ve vagonların maketi yapılabileği gibi bunların yapılmış hazır maketlerinin koleksiyonu da yaygındır. Demiryolu ulaşımı olan bir mekanın canlandırma amacıyla kurgulamak ve maketini yapmak da ilgi çeken uğraşlardan birisidir.

Teknik resim
Prototip
Model
Minyatür
Kavram
Modül

Association of Professional Model Makers, APMM21 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metal işleme kullanışlı nesneler, parçalar, montajlar ve büyük ölçekli yapılar oluşturmak için metalleri şekillendirme sürecidir. Kelime olarak, devasa gemiler, binalar ve köprü'lerden hassas motor parçalarına ve narin mücevher'lere kadar her ölçekte nesne üretmek için çok çeşitli süreçleri, becerileri ve araçları kapsar.
Metal işlemenin tarihsel kökleri kayıtlı tarihten önce gelir; kullanımı kültürleri, medeniyetleri ve bin yılları kapsar. altın gibi yumuşak doğal metalleri basit el aletleriyle, cevherlerin ergitme ve demir gibi daha sert metallerin sıcak dövme yoluyla şekillendirmesinden işleme ve kaynak gibi son derece teknik modern süreçlere kadar evrimleşmiştir. Metal işleme, sanayide, ticaretin itici gücü olarak, bireysel hobilerde ve sanatın yaratılmasında kullanılmaktadır; hem bilim hem de zanaat olarak kabul edilebilir.
Modern metal işleme süreçleri, çeşitli ve uzmanlaşmış olmasına rağmen, şekillendirme, kesme veya birleştirme işlemleri olarak bilinen üç geniş alandan birinde sınıflandırılabilir.
Genellikle makine atölyesi denilen modern metal işleme atölyeleri, son derece hassas, kullanışlı ürünler yapabilen çok çeşitli özel veya genel kullanımlı takım tezgâhlarını barındırır.
Demircilik, bakırcılık, çilingirlik gibi birçok daha kolay metal işleme tekniği, gelişmiş ülkelerde artık büyük ölçekte ekonomik olarak rekabetçi değildir; bazıları hala daha az gelişmiş ülkelerde zanaat veya hobi işleri veya tarihi canlandırma için kullanılır.

Metal işleme genellikle üç kategoriye ayrılır: "şekillendirme", "kesme" ve "birleştirme". Çoğu metal kesme, yüksek hız çeliğinden aletler veya karbür aletlerle yapılır. Bu kategorilerin her biri çeşitli işlemler içerir.
Çoğu işlemden önce, istenen bitmiş ürüne bağlı olarak metal işaretlenmeli ve/veya ölçülmelidir.
İşaretleme, bir tasarım veya desen'i iş parçasına aktarma işlemidir ve metal işleme el sanatlarında ilk adımdır. Birçok sanayide veya hobide kullanılır. Metal ticareti alanında işaretleme, mühendisin çizim'in bir sonraki adıma, işlemeye veya üretime hazırlık olarak iş parçasına aktarmasından oluşur.
Kumpaslar iki nokta arasındaki mesafeyi hassas bir şekilde ölçmek için tasarlanmış el aletleridir. Çoğu kumpas, iç veya dış çap ölçümleri için kullanılan iki takım düz, paralel kenara sahiptir. Bu kumpaslar, bir inçin (25,4 μm) binde biri hassasiyetinde olabilir. Farklı tipteki kumpaslar, ölçülen mesafeyi göstermek için farklı mekanizmalara sahiptir. Daha büyük nesnelerin daha az hassasiyetle ölçülmesi gerektiğinde, genellikle şerit metre kullanılır.

Döküm, erimiş metalin herhangi bir mekanik kuvvet olmaksızın bir kalıba dökülerek ve soğumaya bırakılmasıyla belirli bir form elde edilir. Döküm formları şunlardır:
Hassas döküm (sanatta kayıp balmumu dökümü olarak adlandırılır)

Santrifüj döküm
Basınçlı döküm
Kum döküm
Kabuk döküm
Döndürerek dökme

Bu "şekillendirme" işlemleri, herhangi bir malzeme kaldırmadan, nesneyi şekillendirerek metali veya iş parçasını değiştirir. Şekillendirme, mekanik kuvvet sistemi ile ve özellikle dökme metal şekillendirme için ısı ile yapılır.

Plastik deformasyon, bir iş parçasını mekanik kuvvete karşı daha iletken hale getirmek için ısı veya basınç kullanmayı gerektirir. Tarihsel olarak, bu ve döküm işlemi demirciler tarafından yapıldı ancak bugün süreç sanayileşti. Dökme metal şekillendirmede iş parçası genellikle ısıtılır.

Soğuk ölçüye getirme (ing: Cold sizing)
Ekstrüzyon
Çekme
Dövme
Metalurji
Toz metalurjisi
Sürtünmeli delme
Haddeleme (İngilizce: rolling)
Parlatma (İngilizce: burnishing)

Bu tür şekillendirme işlemlerinde oda sıcaklığında mekanik kuvvet uygulanır. Ancak bazen kalıp ve/veya parça da ısıtılabilir. 
Daha az fireyle, daha az maliyetle ve daha hızlı olarak metal sacın delinmesini, şekillendirilmesi, bükülmesi progresiv presleme yöntemiyle yapılır.

Bükme
Darp presleme
Kavis verme
Derin çekme
Akış şekillendirme
Hidroformlama
Sıcak metal gazla şekillendirme
Sıcak pres sertleştirme
Progresiv sac şekillendirme
Sıvama, Kesme şekillendirme veya Flowforming

Yükseltme
Silindirlerle şekillendirme (Roll forming)
Silindirle bükme
Çekiçle rölyefleme (Repoussé ve chasing)
Lastik tamponla şekillendirme
Kesme
Presleme
Süperplastik şekillendirme
İngiliz çarkı kullanarak kenar kordonlama

"Kesme", spesifikasyonları karşılayan parça yapmak için çeşitli kalıplar kullanılıp fazla malzemeyi keserek, malzemenin belirli bir geometriye getirildiği işlemler topluluğudur. Kesmenin sonucunda kesme talaşı ve kesilmiş parça elde edilir.
Kesme işlemleri üç ana kategoriden biridir:

Genelde talaşlı imalat olarak bilinen talaşlı üretim süreçleri
Yakma, metal parçalarını ayırmak için bir çentiği oksitleyerek metalin kesildiği bir dizi işlem
Yukarıdaki kategorilerden hiçbirine girmeyen çeşitli özel işleme süreçleri
Metal parçaya delik delme talaşlı imalatın en yaygın örneğidir. 
Çelik levhayı daha küçük parçalara ayırmak için oksi-asetilen kesme torcu kullanmak, yakarak kesme örneğidir. 
Kimyasal öğütme, aşındırma kimyasalları ve maskeleme kimyasalları kullanarak fazla malzemeyi kaldıran özel işleme bir örnektir.
Metali kesmek için kullanılan birçok teknoloji vardır:

Kol gücünün kullanıldığı teknolojiler: testere, keski, makasla kesme
Makine teknolojileri: Tornalama, frezeleme, delme, taşlama, testereyle kesme
Kaynak/yakma teknolojileri: Lazer, oksi-asetilenle yakma ve plazma ile yakma
Erozyon teknolojileri: su jeti, elektroerezyon veya aşındırıcı akışıyla işleme ile.
Kimyasal teknolojiler: Fotokimyasal işleme
Kesme sıvısı veya soğutucu, matkap veya parmak freze gibi bir kesici uçla iş parçası arasındaki kesme arayüzünde sürtünme ve ısı oluştuğunda kullanılır.
Soğutucu, takım aşınmasını önlemek için kesici takım/iş parçası arayüzündeki sürtünmeyi ve sıcaklığı azaltmak için takımın ve iş parçasının yüzüne püskürtülür. Uygulamada, soğutma sıvısı vermenin birçok yöntemi vardır.

Schneider, George. "Chapter 1: Cutting Tool Materials," American Machinist, October, 2009

Sanatta mozaik; bir yüzeyin, farklı renklerdeki küçük parçacıkların yan yana getirilmesi yöntemiyle süslenmesi ve bu şekilde üretilmiş eserdir. Taş, cam, tuğla, metal veya deniz kabuğu gibi çok çeşitli malzemelerden mozaik yapılabilir. Kakmacılıktan farklı olarak, mozaik sanatında parçacıklar yüzeydeki çukurcuklara yerleştirilmez, yüzeye yapıştırıcı ile tutturulur.

Türkçeye Fransızca "mosaïque"ten geçen mozaik sözcüğünün kökeni Latince musaicum (mozaik, Müzlerin eseri) kavramıdır. Bunun nedeni Orta Çağ mozaiklerinde çoğunlukla sanat perisi Müzlerin resmedilmiş olmasıdır.

Mozaiğin tarihi antik çağlara uzanır. Sümer kenti Uruk'ta MÖ 3. binyıla ait, mozaiğe benzer duvar kaplamaları bulunmuştur. Koni şeklindeki terakota kaplamaların kenarları kırmızı, siyah ve beyaz renktedir. Bu kaplama malzemeleriyle zikzak hatlar ve yamuk gibi çeşitli geometrik şekiller oluşturulmuştur. Bu kaplamalar estetik görünümünün yanı sıra güneşte kurutulmuş tuğlaları yağmur ve rüzgârdan koruyordu. Ancak bu teknik zamanla yok olmuştur ve sonraki dönemlerdeki mozaiğin gelişimi ile alakası yoktur.
Roma İmparatorluğu zamanında daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda, ev avlularında kullanılan, sırlı seramikten yapılmış mozaiklerin parçaları birkaç milimetre kadar küçük olabilmektedir. Gaziantep Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin en güzel örnekleri arasındadır. Hatay'ın Antakya ilçesi de Roma dönemine ait seçkin bir mozaik koleksiyonunu barındırır.
Mozaiğe çok farklı zamanlarda ve çok farklı kültürlerde rastlanmasına rağmen, altın devrini 4.-14. yüzyıllarda Bizans'ta yaşadığı söylenebilir. Bu dönemde Bizans'ta başlıca resim sanatı mozaik olmuştur.
Duvar ve tavan mozaikleri konusunda uzmanlaşan Bizanslılar ise parçacık olarak İtalya'da üretilen ve kalın, renkli camdan oluşan plakalar (smalti) kullanmakla ünlüdürler. Bu dönemde, camlar, ışığı daha iyi yönlendirebilmek için farklı açılarda ve sıvasız olarak yerleştirildi. Bazı desenlerde, camların arkasına gümüş ya da altın yapraklar yapıştırıldı. Daha çok dini görüntüler betimleyen Roma mozaiklerinin aksine Bizanslılar aristokrasinin de mozaiklerini yarattılar.
İslam kültürü ise mozaik desenlerine getirdiği matematiksel zenginlikle ünlüdür. Yer yer cam küpler ve taşlar kullanılmış olsa da, İslami eserlerde, genelde, desen için özellikle üretilmiş, daha sonra, kenarları elde zımparalanarak boşluksuz yan yana oturacak şekle sokulmuş çini plakalar kullanılmıştır (zillij).
Antoni Gaudi, Guell Parkındaki koltukları mozaikle kaplayarak tekniğe yeni bir uygulama kanalı açmıştır. Bu mozaikler, farklı amaçlarla yaratılmış seramik ürünlerin yeniden düzenlenmesiyle meydana geldikleri için kolaj tekniginin ilk örneği olarak da gösterilebilir. Gaudi'nin uyguladığı seramik kaplama tekniğinin özgün adı "trencadis" tir ve Katalanca bir sözcüktür. Kullanılmayacağı, bir işe yaramayacağı varsayılan seramik ve cam parçalarıyla bir binanın giydirilmesidir. Aralarında Chagall ve Picasso'nun bulunduğu birçok modern sanatçı da eserlerini mozaik şeklinde ortaya koymuş, mozaik eserlerin konularına zenginlik katmışlardır. Günümüzde mozaikler mobilya dekorasyonundan yer kaplamalarına, bina kaplamalarından oda bölmelerine kadar birçok farklı yerde kullanılmaktadır. Konular soyut kavramlardan hiperrealist portrelere kadar çeşitlilik kazanmıştır.

Mozaik, başlıca olarak şu iki yöntemler üretilir:

Genelde çimentodan oluşan zemin malzeme üzerine parçacıkları batırmak
Tutkalla yapıştırılmış parçaların aralarına sıva döşemek.

Hatay Sanal Arkeoloji Müzesi
Türkiye'de bulunan tarihi mozaik eserler
Mozaik Voyages Vietnam7 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zeugma'da bulunan mozaik motifleri hakkında detaylı bilgi7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Guell Parkı

Mücevher; altın, gümüş gibi değerli madenler ve elmas, zümrüt gibi değerli taşlar kullanılarak yapılan; genellikle vücuda veya elbiselere takılan; kolye, küpe, yüzük vb. süs eşyasıdır. Değerine bakılmaksızın vücuda ve elbiselere takılan tüm süs eşyalarına takı denir. İnci gibi, organik süreçlerle oluşmuş bazı değerli malzemeler de mücevher kabul edilir.
Yüzyıllar boyunca altın gibi metaller, çoğunlukla değerli taşlarla birleştirilerek mücevher yapımında kullanılan normal malzeme olmuştur; ancak cam, deniz kabukları ve diğer bitkisel malzemeler de kullanılabilir.
Mücevher, arkeolojik eserlerin en eski türlerinden biridir; Nassarius kabuklarından yapılmış 100.000 yıllık boncukların bilinen en eski mücevher olduğu düşünülmektedir. Temel mücevher biçimleri kültürler arasında değişir ancak genellikle son derece uzun ömürlüdür; Avrupa kültürlerinde yukarıda listelenen en yaygın mücevher biçimleri antik çağlardan beri varlığını sürdürürken diğer kültürlerde önemli olan burun veya ayak bileği süsleri gibi diğer biçimler çok daha az yaygındır.
Mücevherler çok çeşitli malzemelerden yapılabilir. Değerli taşlar ve kehribar ve mercan gibi benzer malzemeler, değerli metaller, boncuklar ve deniz kabukları yaygın olarak kullanılmış ve mine sıklıkla önemli olmuştur. Çoğu kültürde mücevher, maddi özellikleri, desenleri veya anlamlı sembolleri nedeniyle bir statü sembolü olarak anlaşılabilir. Mücevherler, saç tokalarından ayak yüzüklerine ve hatta genital mücevherlere kadar neredeyse her vücut parçasını süslemek için yapılmıştır. Modern Avrupa kültüründe yetişkin erkeklerin taktığı miktar, diğer kültürlere ve Avrupa kültürünün diğer dönemlerine kıyasla nispeten düşüktür.

Mücevher türleri listesi
Mücevher mağazası
Değerli taş
Takı tasarımı

Nakış kasnağı ve çerçeveler nakış ve aynı formda olan iğneişi çalışmalarında kumaşı gergin tutmak için kullanılırlar.

Bir nakış haklası veya tambur çerçeve ortak merkezli bir çift dairesel veya eliptik halkayı içerir. Geniş halka sıkma germe işini sağlamak için genellikle bir vidasal alete sahiptir. Üzerinde çalışılacak olan kumaşın kısmı bu iki dairesel kasnak arasında sıkıştırılarak gergin bir şekilde durması sağlanır. Endüstri işçileri geniş bir parça üzerinde çalışırken hazırlanan kasnak tarafından kandilerinin rahat çalışmalarının sağlanmasını ister. Nakış kasnakları çeşitli ebatlarda ve genellikle küçük ebatlarda olup kontrolü tek elle sağlanmakta ve diz üzerinde dinlendirilmektedir. Kasnaklar genellikle tahta, kemik veya fildişinden yapılmaktadır. Modern halkalar tahta veya plastikten yapılır. Halkalar ayaklı bir masa üzerine iliştirilebilir ve böylece iki elde çalışma için serbest kalmış olur. Bu durum çalışanları hızlarını artırmalarına ve iş performanslarındaki doğruluklarına yardımcı olur.
Ayrıca çok ince plastik kasnaklar makine nakışında kullanılır.

Embroidery frame c. 1740-1790 at Historic Hope Plantation

Christie, Grace (Mrs. Archibald): Embroidery and Tapestry Weaving, London, John Hogg, 1912, also online at Project Gutenberg25 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Reader's Digest Complete Guide to Needlework. The Reader's Digest Association, Inc. (March 1992). ISBN 0-89577-059-8
Wilson, Erica Erica Wilson's Embroidery Book, New York: Scribner, 1973. SBN 684-10655-8

Antalya ilinde 19 tane ilçe vardır.
Merkez ilçeler:

Aksu
Döşemealtı
Kepez
Konyaaltı
Muratpaşa
Diğer ilçeler

Akseki
Alanya
Demre
Elmalı
Finike
Gazipaşa
Gündoğmuş
İbradı
Kaş
Kemer
Korkuteli
Kumluca
Manavgat
Serik

Görevde olan vali ve kaymakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. (Haziran 2026)

31 Mart 2024 Yerel seçimleri sonucu  seçilerek göreve başlayan Büyükşehir ve ilçe belediye başkanlıklarının bilgileri aşağıdadır.

Büyükşehir Belediye Meclisi, ilçelerin meclis üyelerinin bir kısmından oluşur. Bu sayılar genel toplama eklenmez. İlçe belediye başkanları ve seçecekleri kontenjan adayları, büyükşehir meclisinin bir kısmını oluşturur. Diğerleri ilçe nüfusu ve partinin aldığı oy oranına göre belirlenir.
Antalya Büyükşehir Belediye Meclisi  üye sayısı 112, İlçe belediyelerinin toplam üye sayısı 475'dir.

Güncel Nüfus Değerleri (TÜİK 9 Şubat 2026 verileri)
Antalya İl Nüfusu: 2.777.677 (2025 sonu). İlin yüzölçümü 20.177 km2dir. İlde km2ye 138 kişi düşmektedir. (Yoğunluğun en fazla olduğu ilçe: 5.322 kişi ile Muratpaşa'dır.) İlde yıllık nüfus artış oranı %2,04 olmuştur. 9 Şubat 2026 TÜİK verilerine göre 19 ilçe ve belediye, bu belediyelerde toplam 913 mahalle bulunmaktadır.
Nüfus artış oranı en yüksek ve en düşük ilçeler: Aksu (+%5,46), Gündoğmuş (-%5,44)

^a 2008 yılında yürürlüğe giren Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nda yapılan değişiklik nedeniyle bu yıldan itibaren il merkezi nüfusu yer almamıştır.

*Metropol ilçelerin merkeze uzaklıkları, kaymakamlık ile valilik arasındaki uzaklıktır.

Antalya şehri.

Ermenek, Karaman iline bağlı bir ilçedir. 

Kentin tarihteki adı Yunanca: Γερμανικόπολις Germenikopolis'tir. Kimi zamanlarda Ermenak (yükseklerde yaşayan yiğit insanların ülkesi) olarak da anılan ilçe, Karamanoğulları Beyliği'ne başkentlik de yapmış olan ve nüfusunu Avşar Türkmenlerinin oluşturduğu önemli bir yerleşim iken, bu beyliğin yıkılması ve ardından gelen Osmanlı dönemiyle birlikte, Adana Eyaleti'ne bağlı İçel Sancağı'nın "Paşa Hassı" olarak yönetilmiştir. 1845 yılında Konya Vilayeti'ne bağlı sancak merkezi olmuş, 1910 yılında ilçe yapılmış, önce Konya'ya sonra Mersin'e bağlanmıştır. Cumhuriyetin ilanı ile beraber yeniden Konya'ya bağlanmış, 1989'da Karaman'ın il olmasıyla Karaman'a bağlanmıştır. İlçenin yüzölçümü 1.242 km²dir. Ermenek ilçe merkezinin denizden yüksekliği ortalama 1.290 metredir.

Dünyanın önemli mağaralarından biri olan Maraspoli'yi de içinde bulunduran ilçe, denizden oldukça yüksekte Göksu Nehri kıyısında yerleşmiştir.

İlçe, Karamanoğulları Beyliği'nin kuruluş döneminde başkent olarak kullanılmış ve bu dönemden kalma çok sayıda tarihî eser barındırmaktadır. Araştırmacı yazar Şerafettin Güç'ün çalışmalarına göre bölgedeki Mennan Kalesi, Firan Kalesi ve Asar Kalesi gibi yapılar Karamanoğulları döneminin askeri mimarisinin önemli örneklerindendir.

Yukarı Çağlar Cami (853 Tahmini yaşı)
Susaklı Camii (1258)
Akça Mescit (1300)
Ulu Cami (1302)
Sipas Camii (1256)
Meydan Rüstempaşa Camii (1435, Cami ile minaresi arasından cadde geçmektedir.)
Zenonopolis (Roma İmparatoru köylü Zenon, köylü imparatorun şehri)
Tol Medrese (1339)
Mennan Kalesi
Ermenek Kalesi
Karamanoğlu Hamamı (1330)
Asar (Cenne) Kalesi
Daudas Kalesi (Dağların ve Taşların Kralı Daudas, Üçok Türkleri'nin Anadolu'da İslam öncesi yerleşim alanı, maden şehri)
Hisar Kalesi
Kırk Sütun Mağarası (Aziz Barnabas Mağara Kilisesi)
Sbide Antik Tüneli (5 km)
Zeyve Pazarı (Piknik Yeri) ve Çevresi
Fincan Tepesi
Ayhatun Mağarası
Kamışlı Kanyonu
Tarihi Altıntaş Yaylası
Gınnam Kanyonu
Barçın Yörükpazarı
Fariske Köristanları
Karamanoğulları İmaret Cami
Aziz Johannes Mağarası, sarnıcı (Başyayla)
Nadire Köprüsü
Sbide Kaya Kilisesi
Deliktepesi (Deliktaş Tepe)
Dekapolis İzavriya
İnöğlesi Kaya Manastırı
Yaban Hayatı Orman Parkı
Sbide Sarnıcı ve Antik Su Deposu
Demitiopolis (Katranlı)
Yukarı Çağlar Taşkisse (Taş Kilise)
İkizin (Güneyyurt)
Damkaçalı Kilisesi
Aziz Sokrates Kilisesi
İrenepolis
Akmanastır
Ala Kilise
Karamanoğlu Mahmut Bey Hamamı
Uğurlu Köristanı
Nadire Turkuaz Göl Kanyonu
Güzelce Hisar (Üzümlü)
Maraspoli Mağarası
Su Değirmenleri
Kapuz (Aşağı Çağlar)
Gözbaşı Su Tüneli (Yukarı Çağlar)
Turkuaz Baraj Gölü
Dikilitaş Sarkıt Mağarası
Lafzatullah kayalığı (Kaşoluk)
Muhammed Abdüllatif Camii (Güneyyurt)
Karamanoğlu Mahmut Bey Türbesi Ve Zaviyesi (Balkusan)
Kalkanlar Konağı
Göylemezler Konağı
Kral Mezarları (Otogar üstü)
Bıçakçı Köprüsü
Görmeli Barajaltı Köprüsü (1332)
Santral Parkı

YerelNET
Karaman Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Ermenek Adalet 31 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazipaşa-Alanya Havalimanı (IATA: GZP, ICAO: LTFG), Antalya'nın Gazipaşa ilçesinde hizmet veren bir havalimanıdır.Gazipaşa şehir merkezine 5 kilometre,Alanya'ya 45 kilometre mesafede yer alır, 2 bin 144 metre kapalı terminal binasına ve 105 araçlık otoparka sahiptir. Yapımına 1991'de başlanan havalimanı, 1999'da Türkiye eski ulaştırma bakanı Arif Ahmet Denizolgun döneminde tamamlanmasına rağmen, aynı yıl yapılan genel seçimlerde iktidarın değişmesi sebebi ile bekleme salonundaki koltuklara kadar hazır olan havaalanının 11 senelik bekleyişi başlamıştır. Kapanan havaalanının tüm teçhizatı başka havalimanlarına gönderilmiştir. 2007 sonlarında havaalanı tekrar ihaleye çıkarıldı ve işletme hakkı, Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) tarafından 4 Ocak 2008 tarihinde yapılan sözleşme gereği TAV Holding'e verildi. 13 Temmuz 2009 tarihinde tamamlanıp hava trafiğine açılan havaalanı, 150 kişilik yolcu uçaklarının inebileceği büyüklüktedir.
Havalimanında güvenliği etkileyen en önemli faktör, deniz tarafından yaklaşan uçakların pas geçmek zorunda kaldıkları durumlarda çevredeki dağlar nedeniyle yeniden yükselmek için yeterli mesafeye sahip olamamasıdır.
Havalimanının pist uzunluğunun 2500 metreye çıkarılması amacıyla 13 Aralık 2013 tarihinde çalışmalara başlanmıştır. Bu kapsamda, D-400 kara yolu üzerine 204 metre uzunluğunda bir alt geçit inşa edilerek pistin kara yolu üzerinden geçirilmesiyle uzatma işlemi gerçekleştirilmiştir. Böyle bir uygulama Türkiye'de ilk kez yapılmış olup, Gazipaşa Havalimanı bu özelliğiyle Türkiye'de altından kara yolu geçen ilk havalimanı olmuştur.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, 2024 yılında yaptığı açıklamada Alanya-Gazipaşa Havalimanı Gelişim Projesi kapsamında yolcu ve uçuş kapasitesinin artırılacağını belirtmiştir. Mevcut terminal binasının 2 bin 648 metrekareye genişletilerek yolculara toplam 9 bin 67 metrekarelik bir alanda hizmet verileceğini açıklamıştır. Proje kapsamında ayrıca 650 metrekare büyüklüğünde yeni bir teknik blok binası ve 585 metrekarelik bir VIP binası inşa edilecek, 169 araç kapasiteli açık otopark da yapılacaktır.

Kaynak Vikiveri sorgusuna bakın.

 OpenStreetMap'te Gazipaşa-Alanya Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  =
Havaş Web Sitesi13 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazipaşa Alanya Havalimanı3 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gündoğmuş, Antalya iline bağlı bir ilçedir.

Geçmişi antik çağlara dayanan Gündoğmuş'un bugünkü yeri Romalılar döneminde iskan edilmiş bir yerdir. İlçe sınırları içerisindeki Roma harabeleri, Taşahır Mevkiindeki Kaseyir Şehri harabeleri, Senir Köyü yakınındaki Kese Mevkiindeki Roma Harabeleri en eski harabeler olma özelliğini taşıdığı söylenebilir. Daha sonraki dönemlerde, özellikle Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu'nun Türkleşmesi döneminde, şehir Selçuklu Hanedanı'nın egemenliğinde kalmış ve II. Bayezid döneminde de Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır.
Bir rivayete göre; Konya'nın İksile köyünden çeşitli sebeplerle ayrılan bir ailenin bu bölgeye yerleştiği ve sonraları da buraya "Eksere" denildiği söylenmektedir.Ancak eski Osmanlı tahrir defterlerinde ilçe merkezinin sınırındaki Kise nahiyesi (kasei antik kenti) yer almakta ve Eksere isminin Rumca Κισσερό (kissero)  kelimesinden gelme ihtimali vardır.Ayrıca Eksere veya İksile adı altında Konya veya Karamanda bir köy ismi bulunmamaktadır. Eksere köyü 1936'ya kadar Akseki'ye bağlı bir köy iken 1936'da "Gündoğmuş" adıyla ilçe yapılmıştır.

Batı Toros Dağları'nın, Geyik Dağı eteklerine kurulmuş bir ilçedir. İlçenin yüzölçümü 1.175 km²dir. Gündoğmuş'un deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 910 metredir. Dağlık alanları ormanlarla kaplıdır. Alara Çayı doğu- batı yönünde ilçeyi böler.
Akdeniz iklimi'nin hakim olmasına karşın kışın biraz daha karasal iklim özellikleri gösterir. Bu nedenle kışın biraz sert geçer.
Antalya'ya 149 km uzaklıkta olan Gündoğmuş ilçesi, Akseki-Manavgat Karayoluna da 36 km'lik asfalt bir yolla bağlanır.

İlçede işsizlik oranı çok yüksek düzeyde olup genç işgücü sahil ilçe ve beldelerindeki turizm sektörüne yönelmiş olduğundan ilçe sürekli göç vermektedir. İlçe istihdamında en önemli payı, mevsimlik işçi istihdam eden Orman İşletme Müdürlüğü almaktadır.
İlçede önemli bir sanayi kuruluşu mevcut değildir. Engebeli arazi yapısından dolayı tarım alanlarının sınırlı olması, tarımın teras şeklinde küçük alanlarda yapılmasına neden olmuştur.
Köylerde hayvancılık önemli bir yer tutmaktadır. Arıcılık, merkez dahil ilçe ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır. Köylerde kısmi olarak sebze ve meyve yetiştirilmektedir ancak sadece ihtiyaca yöneliktir.

Gelir kaynaklarının azlığı sebebiyle dışarıya sürekli göç veren bir ilçedir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Arkeolojik kalıntılar olarak; Taşahır mevkiinde Kaseyir, Senir köyünün iki kilometre doğusunda Kese harabeleri, Merkez ilçe içerisinde Gedefi harabeleri, Karadere köyü, Hisar ve Kiliseönü mevkiindeki tarihi harabeler, Penbelik, Çayırözü ve Narağacı köyleri arasındaki tepelerdeki harabeler, Köprülü bucağına bağlı Karaköy, Bedan ve Balur (Akyar/Akyarı) köylerindeki tarihi harabeler, Güzelbağ bucağı içerisindeki henüz kazısı yapılmamış Ayasofya şehri sayılabilir.
İlçe merkezinde ise; Cem Sultan'in Silifke Valiliği döneminde yaptırıldığı sanılan Cem Paşa Cami ilçenin kültürel değerlerindendir.
İlçede çok fazla yayla yeri bulunmaktadır. Bunların bir kısmı Aliahmetler, Elibeyler, Kadılar gibi aile isimleriyle bilinir. Bir başka yayla da Çaşır yaylasıdır. İlçenin bu doğal güzelliğini keşfedenler tarafından yayla turizmi anlamında ekonomik bir faaliyet son yıllarda gelişmeye başlayan bir konudur.
İlçe merkezinde de birçok piknik alanı bulunmaktadır. Pınarbaşı mevkiindeki bu ormanlık alan koruma altına alınarak millî park olması için çalışmalar sürdürülmektedir.

İlçe merkezinde Merkez İlköğretim Okulu, Şehit Orman Mühendisi Abdullah Aydın Yatılı İlköğretim Bölge Okulu ve Gündoğmuş Lisesi olmak üzere üç okulda eğitim verilmektedir. Yatılı okulda uzak köylerin okuma imkânına sahip olmayan çocuklarına eğitim ve öğretim verilmektedir.

Eğrigöl, Antalya

Gündoğmuş kaymakamlığı 30 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kahyalar, Gazipaşa'ya bağlı bir mahalledir. Alanya-Gazipaşa yolu üzerinde, Gazipaşa'ya 5 kilometre mesafededir.

Köyde, 7 Kasım 1991 tarihinde belediye teşkilatı kuruldu.
Alanya ile Gazipaşa'yı birbirinden bir antik kent ayırmaktadır. Kale görünümündeki Halil Limanı, Belde sınırları içerisinde yer alan değerli bir tarihi yerdir.

Antalya iline 173 km., Gazipaşa ilçesine 5 km. uzaklıktadır.

Belde olduktan sonra nüfus oldukça hızlı artmış ve bugün 3.381'e ulaşmıştır

Seçildikleri yıllara göre belediye başkanları:

2009 - Zeki Aydın
2004 - Ali Büyükakça
1999 - Ali Büyükakça
1994 - İsmet TOK

3 ilk öğretim okulu ve 1 sağlık ocağı bulunmaktadır. İmara tamamı açık değildir. İçme suyu var. Yolları kısmen asfalttır. Kanalizasyon yoktur. Uzun bir plaja sahiptir. Delice çayı ile ikiye ayrılır. Gazipaşa havaalanının bir bölümü beldemiz sınırları içindedir.

Karaçukur, Antalya ilinin Gazipaşa ilçesine bağlı bir mahalledir.

Gazipaşa'ya bağlı Karaçukur Köyü, ilçe merkezine 12 kilometre uzaklıkta engebeli bir arazi üzerine kurulmuştur. Merkez, Dere ve Yukarı mahallelerden oluşur. Köyün en önemli geçim kaynağı tarımdır. Bu köyde yetişen domates, özellikle Gazipaşa ve Alanya'da meşhurdur. Son yıllarda avokado ve nar üretimi de oldukça yaygınlaşmaya başlamıştır. Köyde hayvancılık da önemli bir gelir kaynağıdır. Okur yazar oranının oldukça yüksek olduğu köyden çok sayıda öğretmen, doktor ve hemşire vardır. Köyde 1 tane okul var ama taşımalı eğitim olduğu için öğrenciler, ilçe merkezdeki Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu'na gitmektedirler. Köyde 1 tane de cami vardır. Karaçukur Köyü, Gazipaşa'nın en eski köyleri arasındadır. Köy merkezinde 2 tane tarihi ev vardır. Karaçukur adının, köyün yerleşiminin genel olarak çukur bir alanda olduğu için verildiği bilinmektedir. Köyde tarihi kalıntılar da vardır. Köyün içme suyu olan pınar gözü, bazen yaz ya da kış farketmeksizin kendiliğinden azalmaktadır.

Antalya iline 193 km, Gazipaşa ilçesine 13 km uzaklıktadır.

Kaş, Antalya ilinin en batısında yer alan turistik ilçedir.

Kaş'ın etrafında adı bilinen Istlada, Apollonia, İsinda, Kyaenai gibi antik kentler yanında ismi bilinmeyen birçok harabe yeri vardır. Bunlar irili ufaklı antik yerleşimlerdir. Örneğin Tüse Köyü'nün yakınındaki alçak bir tepe üzerinde Tysse adında küçük bir yerleşim bulunur.

İlçenin yüzölçümü 1.750 km²dir. Kaş ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir. Batıda Eşen Çayı ile Muğla'nın Seydikemer ilçesinden ayrılır. Doğuda Demre kuzeyde ise Elmalı ilçelerine komşudur. Akdeniz'de tam karşısında, 2.100 m mesafede Yunanistan'a bağlı Meis Adası bulunur. Antalya il merkezine 189 km mesafede yer alan Kaş'ın sahil uzunluğu 70 km civarındadır.
Kaş'ta Akdeniz iklimi hüküm sürer. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. Deniz seviyesinden 700 m yüksekliğe kadar Akdeniz iklimi etkisi görülür. Yüksek kesimler ise karasal iklim etkisindedir. Kaş Kasabası yazın Akdeniz sahillerimizin gündüzleri en serin yeridir. Ayrıca yazın nem oranı açısından Akdeniz kıyı şeridinin en düşük değerlerine sahiptir.

Kaş halkı geçimini yaz aylarında turizm amaçlı pansiyon, otel ve motel işletmeciliği yaparak sağlamaktadır. İlçe halkının çoğunun yayla köylerinde toprakları mevcuttur. Ova ve yaylalarda yurdumuzun önemli yaş sebze, meyve ve çiçek üretimi yapılmaktadır. Kış aylarında da üretim seralarda yapılarak içte ve dışta pazarlanmaktadır. Yine yüksek ve dağlık yerlerde elma üretiminde önemli bir tarım girdisidir. Aynı zamanda balıkçılık da önde gelen geçim kaynaklarındandır.

İlçe merkezine bağlı 54 mahalleden oluşmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kaş özellikle dalgıç turizmi bakımında Türkiye'nin önde gelen merkezlerinden biridir.
Meis Adası'na en yakın noktayı oluşturan Kaş'ta tarihî eserleri ve doğa güzellikleriyle önemli turizm potansiyeli vardır. Bir dil gibi denize uzanan Çukurbağ Yarımadası üzerinde yakın zamanda yapılan oteller bulunur. Kaş'ın içinde Büyük Çakıl Plajı, Küçük Çakıl Plajı ve Akçagerme Plajı'nda, Hidayet'in koyu'nda denize girmek mümkündür. Ayrıca kayıkla Limanağzı Plajı'na gidilebilir.
Kaş'ın etrafında yer alan 6 adet mağaradan Kaş'a 18 km uzaklıktaki Mavi Mağara, Aşırlı Adası Deniz Mağarası, güvercinleri ile ünlü Güvercinlik Mağarası en ünlü olanlardır.
Kaş'ta artan turizm faaliyetleriyle birlikte, trekking, dağcılık, rafting gibi doğa sporları da gelişmektedir. Gömbe'deki Yeşilgöl ve Uçarsu Şelalesi turist çeken doğa alanlarındandır. Akdağ'ın dibinde bulunan 1220 rakımlı bir yayla kasabası olan Gömbe Kaş'tan 65 km uzaklıktadır. 3015 m yüksekliğindeki Akdağ ise Batı Toroslar'da Kızlar Sivrisi'nden sonra en yüksek zirvesidir.
Gömbe'de Komba antik kenti ve buradan 13 km uzaklıkta Nisa antik kenti vardır. Ayrıca Kaş içinde Kandyba antik kenti vardır. Kaş'a 12 km uzaklıkta Phellos antik kenti bulunur.
Turistik açıdan önemli olan Kekova'daki batık şehre Kaş'tan tekne ile gidildiği gibi karadan Üçağız'a gidilip kayıkla da gezilebilir.
İlçede dalış ve yamaç paraşütü başta gelen sporlar arasındadır. Türkiye'nin en iyi dalış bölgesi olarak kabul edilir. 18 dalış merkezi ile Türkiye'de en çok dalış merkezi bulunan tatil yöresidir.
Sualtı doğal ve tarihi değerleri açısından Türkiye'de önemli bir noktadır. Bu nedenle bölgede sualtı ekolojisi, mağara bilimi ve arkeoloji araştırmaları 2003 yılından beri yapılmaktadır. Sualtı arkeolojisi konusundaki önemli bir girişim Ekim 2006 yılında Hidayet Koyu'nda yapılan Kaş Arkeopark Deneysel Arkeoloji Projesidir.

Kaş semenderi (Lyciasalamandra luschani basoglui)
Likya kaş orkidesi (Ophrys lycia)

Kaş Kaymakamlığı Resmi Web Sitesi 26 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaş Belediyesi Resmi Web Sitesi 23 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kemer, Akdeniz kıyısında, Antalya'ya 32 kilometre uzaklıkta olan bir ilçesidir. 1980'li yılların başına kadar küçük bir köy iken son 20 sene içinde açılan tesislerle Türk turizminin en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Önce köy, sonra 30 Aralık 1985'te belediye statüsü alarak kasaba olduktan sonra 13 Eylül 1991 tarihinde de ilçe statüsünü kazanmıştır. 2024 sonu itibarıyla nüfusu 50.436'dır.
İlçenin yüzölçümü 412 km²dir. Kemer ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 12 metredir.
Batı Toros Dağları'nın eteklerinde ve 52 kilometre kıyı şeridi boyunca uzanan Kemer ilçesi, Türkiye'nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Bugün Kemer'in bulunduğu yerde, 1910'lu yıllarda Eski Köy adı ile bilinen ve dağlardan gelen seller sonucu göl ve bataklıklardan oluşan bir yerleşim yeri vardı. Eski Köy halkı, kendilerini bu sellerden korumak için, dağların eteklerinde 23 kilometre uzunluğunda bir taş duvar ördüler. Sonraları, bu duvar nedeniyle köylerine Kemer diyeceklerdir.
Kemer in en eski tarihi MÖ 690 yılına dayanmaktadır. Phaselis antik kentinin kuruluşu bu tarihe dayanmaktadır.
1960'lı yıllara kadar kara yolu olmadığı için, ulaşımı sadece deniz yolundan sağlanan Kemer, 1980 sonrasında uygulanan Güney Antalya Turizm Projesi kapsamında yol ve diğer altyapı değerlerine kavuşarak hızla gelişmiş ve bugün Türkiye'nin en gözde turizm merkezlerinden birine dönüşmüştür. Kemer ilçesi ile Kiriş, Tekirova, Çamyuva, Arslanbucak, Kuzdere, Beycik, Göynük, Beldibi, Çıralı gibi yerleşim yerleri, Antalya turizminden son derece önemli bir yer tutar.
Kemer'in başta gelen çekiciliklerinden birisi doğal güzelliğidir. Deniz, orman ve dağlar bir noktada birleşmektedir. Denizin berraklığı, ormanın yeşilliği, deniz dalgalarının çam ağaçlarına kadar uzanması ve çam ağaçlarının plajlarda gölgelik olarak kullanılması oldukça cazip gelmektedir. Beldibi mevkiinden başlayarak Tekirova'ya kadar olan tüm kıyı tamamen doğal plajdır. Girintili çıkıntılı kıyılarında birçok koy ve küçük doğal limanlar bulunur. Kemer merkezinde bulunan plajlar Belediye plajı, yat limanı yanında bulunan Ayışığı Plajı'dır. Antik kentin hala ayakta durduğu ve millî park olan Phaselis plajı gibi yerlerde rahatlıkla denize girmek mümkündür. Konaklama tesislerinin havuz ve plajlarından da ücret karşılığı yararlanmak mümkündür. Kemer'den yakınında bulunan Olimpos ve Phaselis antik kentlerine ulaşmak mümkündür. Son yıllarda Gedelme Yaylası, Söğüt Cuması, Altınyaka (Gödene), Üçoluk, Dereköy gibi yüksek yerlere safari turları da oldukça ilgi çekmektedir.
Ayrıca yöredeki diğer çekiciliklerde mağaralardır. Bu mağaralar: Beldibi mağarası Antalya'nın 27 km güney batısında denizin kıyısındadır. Tarih öncesi kalıntılar da bulunmaktadır. Bir diğer görülmeye değer mağara ise Molla deliğidir. Kemer'in batısında yükselen Tahtalı Dağı'nın doğu yamacında yer alır. Bu mağaraya ancak Kemer-Kumluca kara yolu üzerinde bulunan Aşağı Kuzdere veya Tekirova köylerinden yaya olarak ulaşmak mümkündür. Her iki mahalleden de 3-4 saat yürümek gerekir.
Kemer, 320 yat kapasiteli modern marinasıyla yat turizminde de önemli bir yer teşkil eder. Marina ve 52 km'lik sahil şeridi Avrupa Çevre Eğitim Vakfı (FEEK)'in belirlediği kriterleri sağlayarak Mavi Bayrak almaya hak kazanmıştır.
Kemer çevresinde mutlaka görülmesi gereken yerleri şöyledir: Olimpos Antik Kenti, Chimera (Yanar taş), Adrasan, Üç Adalar, Göynük Kanyonu, İkiz Kayalar, Ekopark, Ulupınar, Selçuklu Av Köşkü, Kemer Saat Kulesi, Gedelme Yaylası ve Batı Toroslar'ın bir uzantısı olan Beydağları ile yaylalarıdır.

Kemer'in Arslanbucak, Beldibi, Beycik, Çamyuva, Göynük, Kuzdere, Kiriş, Merkez, Ovacık, Tekirova, Ulupınar, Yenimahalle olmak üzere 12 mahallesi bulunmaktadır.
Çokça yaylası vardır, yakın olmasından ve olanaklarından dolayı en bilineni Gedelme Yaylası olmakla birlikte Yayla Kuzdere, Ovacık, Yarıcak, Çukuryayla, Söğütcuması, Karagöl, Üçoluk ve Altınyayla (Gödene) yaylaları da sıkça ziyaret edilmektedir.

Her yıl yaz aylarında Kumluca ve Antalya merkezden de çok büyük katılımların olduğu, Uluslararası Altın Nar Kültür ve Sanat Festivali düzenlenmektedir.
Kemer bölgesi turistik dönem boyunca birçok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. Phaselis Sanat Etkinlikleri, Kemer Off-Shore Yarışları, Dünya Ralli Şampiyonası Türkiye ayağı (WRC Rally of Turkey), Kemer Karnavalı gibi değişik etkinlikler ve ünlü gece kulüpleriyle sezon boyunca bölgenin sosyal ve turistik hayatına büyük katkılarda bulunmaktadır.

İlçede özellikle su sporları, jimnastik, bocce, araba sporları, dağ motoru sporları, yağlı güreşler ve karate çok popüler bir yer tutmaktadır. Özellikle karatede son yıllarda çok büyük başarılar yakalanmış, dünya ve Avrupa şampiyonları çıkarılmıştır.
Dağ motorları sporlarında da Türkiye Şampiyonu çıkarmayı başarmıştır.
Futbol da ilgi olmakla birlikte, Kemerspor kulübü ilçeyi temsil etmektedir. Kulüp; daha önceleri 2. Lig'e kadar yükselse de, 2021 yılında Bölgesel Amatör Lig'e düşmüştür.

Likya'nın bir şehri olan Idryos, Kemer'in antik ismidir. Tam olarak Phaselis'in kuzeyinde Kemer yerleşim yerinin güneybatı bölümünde yer almaktadır. Buralarda yer alan dönemsel antik eserlerden bazıları şöyledir:

Kilise: Bazilika planında olan kilise, ortada apsisli bir orta nef, narteks, eksonarteks, güneyinde bir şapel, kuzeyinde baptisteryum ve çevresindeki diğer yapılarla kompleks bir yapı özelliği göstermektedir. Tabanı iri taneli mozaiklerle süslüdür.
Gözetleme yeri: Marinanın kuzeyinde bulunan yüksek tepenin güney ucunda, etrafı poligapol örme tekniğinde yapılmış duvarlarla çevrili, güney yönünde iki kule ile bir giriş, kuzeydoğu yönünde de bir kule bulunmaktadır.

1990'lı yıllarda Kemer Otogarı faaliyete geçmiş, çevreyolu kenarın 2009 yılında yeni modern otogar binası açılmıştır. Otogar, Kemer'e ulaşımı daha kolay hale getirmiştir. Türkiye'nin birçok yerinden Kemer Otogarına kara yolu ulaşımı ile otobüs seferleri düzenlenmektedir. Her gün Antalya'dan Kemer otogarına birçok servis hareket etmektedir. Antalya Havalimanı ile Kemer arası 57 km iken, Antalya Otogar - Kemer arası ise 46 km'dir. Şehirler arası geçiş ücreti 2024 yılında 80 TL'dir.

Kemer Antalya'da sağlık hizmetleri, hem yerel halkın hem de turistlerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gelişmiştir. Kemer'de devlet hastanelerinin yanı sıra özel hastaneler ve klinikler de bulunmaktadır. Bu sağlık kuruluşlarında, acil servisler, poliklinikler, tanı ve tedavi üniteleri gibi çeşitli hizmetler sunulmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Kemer Kaymakamlığı 1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kemer Belediyesi 9 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kemer Otogarı Ulaşım8 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Konyaaltı, Antalya iline bağlı bir ilçedir. 2022 sonu itibarıyla nüfusu 204.795'tir. 10 köy ve 29 mahallesi vardır. Çakırlar Yolu ile Kepez'e, Dumlupınar Bulvarı ile Muratpaşa'ya, güneyinde Kemer'e ve Kumluca'ya, kuzeyinde Döşemealtı'na ve kuzeybatısında ise Korkuteli'ye komşudur. İlçenin yüzölçümü 546 km²dir.
Konyaaltı ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 911 metredir.
Bugün Konyaaltı olarak adlandırılan bölgenin, 20. yüzyıl sonlarına kadar, Antalya'nın falezler üzerinde yer almasından dolayı "Koyaltı" biçiminde anıldığı ve halk dilinde zamanla Konyaaltı'ya dönüştüğü tahmin edilmektedir.
Konyaaltı, Anadolu uygarlıkları yerleşim haritasına göre, Likya sınırları içinde yer almaktadır. Likya, Pamfilya ile sınırdır. MÖ 30 yıl öncesine kadar uzandığı bilinen Likya uygarlığının, Konyaaltı bölgesinde yer alan kentinin adı ise Olbia'dır.
Antalya'nın limanı Konyaaltı'da bulunmaktadır. Ayrıca Konyaaltı Antalya Havalimanı'na yaklaşık 20 km uzaklıktadır.
Antalya Beydağları'nın bir kısmı, Boğaçayı ve Çandır Çayı, Konyaaltı bölgesi sınırları içinde bulunmaktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Korkuteli, Antalya ilinin kuzeybatısında ve Antalya'ya 60 kilometre uzaklıkta bir ilçedir. 2022 sonu itibarıyla nüfusu 56.285'tir.

Korkuteli ilçesinin temelini teşkil eden Alaaddin mahallesi ilçenin ilk yerleşim merkezidir. Korkuteli ilçesi Antalya iline bağlı Akdeniz Bölgesi ilçelerindendir. Doğusunda Döşemealtı ve Konyaaltı ilçeleri, batısında Muğla Fethiye ilçesi ve Burdur, Gölhisar ve Çavdır ilçeleri, güneyde Kumluca ve Elmalı ilçeleri ve kuzeyde Burdur, Bucak ve Tefenni ilçeleri ile çevrili bulunmaktadır.
İlçenin yüzölçümü 2.433 km²dir. Korkuteli ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 993 metredir. 1/4 oranında Akdeniz iklimi, 3/4 oranında göller bölgesi karasal iklim hüküm sürer. Soğuk hava göller bölgesinden, sıcak hava Akdeniz Bölgesi'nden intikal etmektedir. Yılın dört mevsimi bariz olarak görülen ilçede hava sıcaklığı ortalaması kış aylarında genel olarak -5 °C ve yaz aylarında +25 °C olmaktadır.
Torosların başlangıcını teşkil eden Bey Dağları'nın Akdeniz'e bakan yüzünün arka kısmında oluşan düzlüklerin ve tepeciklerin hakim olduğu bir arazi yapısı mevcuttur. Doğal yapı olarak Bey Dağları'nın yamaçları ve etekleri çamlık fundalık ve ormanlarla kaplı olup, düz alanlar ise tarım alanı olarak kullanılmaktadır.
Doğal yapı olarak Bey Dağları'nın yamaçları ve etekleri çamlık fundalık ve ormanlarla kaplı olup, düz alanlar ise; tarım alanı olarak kullanılmaktadır. Korkuteli ilçesinin 101.465 hektarı tarım alanı, 5800 hektarı çayır-mera, 100.339 hektarı orman ve fundalık, 351 hektarı su yüzeyi, 40.313 hektarı tarım dışı ve meskun sahalardan oluşmaktadır. Tarım alanının 116 hektarı orman sahası içerisinde bulunmaktadır.
Ayrıca burada Osmanlı şehzadesi Sultan Korkut (Korkud) eğitim görmüştür ve lalalığını burada yapmıştır. Bu yüzden Korkut'un ili anlamındaki Korkuteli ismi şehrin adı olmuştur.

İlçeye bağlı 58 mahalleden oluşmaktadır. Yaz aylarında yerli ve yabancı turistler ile nüfus artışı yaşanır. TÜİK 2020 verilerine göre 55.588 nüfusa sahiptir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.
İlçenin Yazır, Avdan, İmecik ve Beğiş mahallelerinde Yörükler tarafından yayla şenlikleri düzenlenmektedir.

Korkuteli'nin eski adı kaynaklarda İsinda olarak belirtilmektedir. Pisidya bölgesinde yer alan İsinda şehrinin, bugünkü Korkuteli ilçesinin 8 km güneydoğusundaki Yazır mahallesi sınırları dahilinde olduğu kabul edilmektedir. Tekeoğulları ve Osmanlının ilk döneminde Korkuteli'nin adı, Roma dönemindeki İsinda ifadesinden değiştirilerek, "İstanoz" şeklinde söylenmiştir. Türklerin bu tanımlamayı 1915'e kadar sürdürdükleri, aynı tarihte alınan bir kararla, Şehzade Korkut'un anısını yaşatabilmek için "Korkuteli" şekliyle yeniden düzenledikleri görülmektedir.

Halkının büyük bir kısmı İyon kökenli olan İsinda şehrinin ilk sakinlerinin antik dönemden itibaren bölgede iskan ettiklerini düşünmek mümkündür. MÖ 189 yılında Manlius komutasındaki Roma birliği, Ege sahillerinden hareketle Salihli (Sardes), Denizli (Laodiceia), Horzum (Kibyra) ve İsinda'ya daha sonra da Antalya'ya kadar ulaşmıştır. MS 404-406 yıllarında, İsauryalıların Pisidya bölgesini ele geçirmek için yaptıkları muhasaradan İsinda da zarar görmüştür. 471-472 yıllarında, Pisidya bölgesindeki İsauryalıların egemenliği Kral Leon I tarafından bertaraf edilerek bölge, askerî bir komite ile yönetilmeye başlanmıştır. Daha sonra 7. yüzyıl başında, Pisidya ve Frigya'nın büyük bir bölümü Ermeni komutanlar tarafından işgal edilmiştir. 647-648 yıllarında bölge Arap akınlarına maruz kalmıştır. Emevi ve Abbasi dönemlerinde de Arap akınları bölgede devam etmiştir. 11. yüzyıldan itibaren Anadolu'da yoğun bir Türk varlığı hissedilmeye başlanmış ve 1076 yılında Türkler İznik'e kadar Anadolu topraklarını ele geçirmişlerdi. Bu çerçevede, Pisidya toprakları da Türklerin eline geçmiştir. Hemen akabinde, Avrupalıların Kudüs'ü bahane ederek 1096 yılında düzenledikleri Birinci Haçlı Seferi, Pisidia bölgesinin kısa bir süre de olsa, Türk egemenliğinden çıkmasına sebep olmuştur. 1118 yılında yapılan bir antlaşmayla, Pisidya bölgesi Bizans'a bırakılmıştır. Bu dönemden sonra bölgede, kısa süreli Venediklilerin hakimiyeti söz konusudur. 1120 yılında yeniden Türk hakimiyetine giren Pisidya ve Antalya toprakları, Bizans imparatoru Yuannis tarafından yeniden yönetimi altına alınmıştır. 1158 tarihinde, Elmalı yöresindeki Philetes kalesinin Türkler tarafından ele geçirilmesini, 1205 yılında da Isparta'nın fethi takip etmiş ve bu süreç 1207 yılında Antalya'nın fethiyle tamamlanmıştır.
13. yüzyıldan itibaren Antalya ve çevresine çoğunlukla üç-okların teşkil ettiği, Türkmen topluluklarının yerleştirildiği görülmektedir. Hamid Bey önderliğindeki Türkmen aşireti; Eğirdir, Uluborlu, Yalvaç dolaylarını tercih etmiştir. Anadolu Selçuklularının Moğol istilası ile siyasi otoriteyi kaybetmeye başlamasına paralel olarak, aşiretler kendi bölgelerinde hakimiyeti ele geçirmeleriyle birlikte, diğer bölgelerdeki aşiretlerle mücadeleye girmişlerdir. Pisidya bölgesinin kuzeyinde bulunan Hamidoğulları aşireti, 13. yüzyıl sonlarından itibaren önce Uluborlu, daha sonra Eğirdir'i alarak hakimiyetini ilan etmiştir. Hamidoğlu Beyliği'nin Beyi Dündar Bey, 1308-1319 tarihleri arasında, Antalya'yı fethederek kardeşi Yunus Bey'i Hamid Beyliği'ne bağlı bir kol olarak tayin etmiştir. Yunus Bey'in büyük oğlu Mahmud Bey Antalya'da hüküm sürerken diğer oğlu Sinaneddin Calis Hızır Bey de Korkuteli'de hüküm sürmüştür. Antalya başta olmak üzere bölgenin tamamı, Türkmen aşiretleri tarafından tercih edilen bir yer olmuştur. Bu aşiretler, özellikle Korkuteli civarında yoğunluk kazanmış ve yerleştikleri köy veya kasabalara kendi isimlerini vermişlerdir.
Hamidoğulları Beyliği, Mahmud oğlu Mübarizüddin Mehmed Bey döneminden sonra Teke Beyliği olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Böylece, aslı Hamidoğlu soyuna dayanan ikinci bir beylik, kendi topraklarına göre daha batı bölgesindeki Teke ilinde teşekkül etmiş oluyordu. Teke Beyi Osman Çelebi, 1386 yılında Karamanoğlu Aladdin Ali Bey ile birlikte, I. Murad'a karşı ittifak oluşturmuşlar ancak yapılan savaşı kaybetmeleriyle, affını istemiş ve I. Murad'ın iyi niyetli yaklaşımı sayesinde hem Karamanoğlu hem de Teke Beyi bağışlanmıştır. Bunun üzerine Teke Beyi Osman, Antalya ve Korkuteli'deki hakimiyetini muhafaza edebilmiştir ancak daha sonra Hamideli sakinlerinin Karamanoğullarıyla ilgili şikayetleri üzerine Yıldırım Bayezid, ordularını toplayarak önce Teke iline sonra Hamid ve Karaman iline yürümüştür. Bu dönemden sonra bölgenin yönetimi Firuz Bey'e bırakılmıştır. 1402'deki Ankara Savaşından sonra Timur'a bağlı Şahruh komutasındaki ordu, Sivrihisar, Gölhisar güzergahından Korkuteli'ye ulaşmış, Korkuteli ve çevresi kısa süre Timur'a bağlı kalmıştır. 1402-1415 tarihleri arasında Antalya ve Alanya hariç diğer Teke ili topraklarına Karamanoğulları hakim olmuştur. Aynı tarihlerde Korkuteli'nin de Karaman egemenliğine girmiş olma ihtimali yüksektir. 1423 tarihinde, yani II. Murad'ın saltanat yıllarında, Teke Beyi Osman Bey ve Karamanoğlu Mehmed II. Bey birlikte hareket ederek, Osmanlı'nın hakim olduğu Antalya'ya saldırmış, başarı sağlayamadan geri çekilmişlerdir. Bunun üzerine, Firuz Bey oğlu Hamza'ya bağlı birlikler, Korkuteli'ye gece baskını yaparak Osman Çelebi'yi öldürmüşlerdir. Böylece, büyük bir yenilgi alan Tekeoğulları beyliği siyasi sahnedeki yerini kaybetmiştir. 1455 tarihinde Korkuteli'nde dört mahalle ismi zikredilmektedir. Bunlardan birisi gayrimüslim, üç tanesi ise Müslümanlara ait olduğu anlaşılmaktadır. II. Bayezid döneminden itibaren bölgede, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Korkut (1502-1512) görev yapmıştır. Şehzade Korkut, kardeşleriyle yaşadığı problemlerden dolayı 1509 Mayıs'ında Mısır'a iltica etmek amacıyla gidip gelmiştir. Şah Kulu ayaklanmalarından Korkuteli ve çevresi de zarar almış, Şah Kulu taraftarları 1510 yılında, mescid ve zaviyeleri yakıp yıkmıştır. 1568 tarihli tahrirde Antalya kazasının nahiyeleri arasında Korkuteli'nin (İstanoz) ismi yer almıştır. Korkuteli'ye bağlı köy sayısının 53 olduğu görülmektedir. Evliya Çelebi, Korkuteli'yi tanımlarken şehrin batı kesimindeki kalenin varlığına dikkat çekmektedir. Evliya Çelebi'ye göre Korkuteli, Antalya'nın yazlık mekanlarındandır.

İlçenin ekonomik olarak kalkınması yakın zamana rastlamaktadır. 1960 yılından sonra başlayan meyvecilik ve makineli tarım ile sulama barajının yapımı vasıtasıyla kalkınma hızlanmış ve büyük ölçüde artmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak da ilçe merkezi, kasaba ve köylerin de modern konutlaşma kendini göstermeye başlamıştır. Antalya'daki turistik hareketlilik yaz aylarında ilçede de görülmektedir. Halkın genellikle uğraşı alanı tarım, meyvecilik, hayvancılık ve arıcılık ile orman işçiliğidir. Bölgede son yıllarda yaygınlaşan kültür mantarı üretimi de ilçe ekonomisine büyük katkılar sağlamaktadır. İlçede çok hızlı gelişen bu sektör ülke genelinde büyük bir paya sahiptir.
İlçede üretilen kültür mantarı miktarı Türkiye'nin %70'i gibi büyük bir oranına sahiptir. Bu üretimin temel kaynağı ev altı işletmeleri olduğu için, ailelerin ekonomiye katkısı yadsınamaz büyüklüktedir.

YerelNet

Kumluca, Antalya iline bağlı bir ilçedir. 2024 sonu itibarıyla nüfusu 75.041'dir.

Kumluca'nın ilk yerleşimi ilçenin merkezinin 5 km kadar doğusunda, tepelerin eteklerinde Sarı Kavak adıyla 1830 yıllarında kurulmuştur. Elmalı'dan ayrılan Finike ile Antalya'ya bağlı Iğdırmağardıç Bucağı Kumluca ve Kemer diye ikiye ayrılarak; Kemer Antalya'ya, Kumluca da Finike'ye bağlanmıştır. Bu sırada Sarıkavak, Iğdırmağardıç Bucağının bir mahallesidir. Bugünkü Kuzca Köyü ise o zaman ayrı bir bucak idi. 1924 yılında Kuzca Bucağının merkezi Gödene'ye (Altınyaka) alınmış ve zamanla göçebe halkın yerleşerek kalabalık bir merkez haline getirdiği bugünkü ilçe merkezinin bulunduğu yerde Kumluca bucağı kurulmuştur. Kumluca bucağı sonraları daha da büyümüş, 7033 sayılı kanunla 1958'de Finike'den ayrılarak ilçe olmuştur.

Henüz bugünkü ilçe merkezinde hiç yerleşme yokken, Sarıkavak'tan bir köylü Cavur Deresinin batı kıyısında kumluk ve fundalık bir arazi olan şimdiki şehir merkezinin bulunduğu yere karpuz ekmiş. Kumsal ve verimli arazide karpuzlar oldukça iri olmuş. Yetişen karpuzları yetiştiricisi köylere götürüp satarken, köylüler bu karpuzları nerede yetiştirdiğini sormuşlar. O da "derenin kıyısındaki kumluca yerde" diye cevap vermiş. Bu köylünün meşhur karpuzlarının methi, karpuzların yetiştiği yerin adının zamanla "Kumluca" olmasına neden olmuştur.

Kumluca ilçesi, Batı Akdeniz bölümünün, Antalya Körfezi'nin batı kısmındaki Teke Yarımadası diye adlandırılan Antalya Körfezi ile Fethiye Körfezi hizasında Akdeniz'e doğru uzanan uzantı üzerinde ve Antalya'ya 90 km uzaklıktadır. İlçenin yüzölçümü 1.225 km²dir. Kumluca ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 33 metredir. İlçenin güneyinde Akdeniz, batısında Finike ilçesi, batı ve kuzeybatısında Elmalı ilçesi, kuzeyinde Korkuteli ilçesi, kuzeydoğusunda Konyaaltı ilçesi, doğusunda Kemer ilçesi bulunmaktadır.
İlçe üç tarafı dağlarla çevrili, denizden kuzeye doğru uzanarak tatlık mevkiinde son bulan verimli bir ova üzerinde yer almaktadır. Bu ovanın doğuya doğru uzantısı üzerinde Mavikent Beldesi bulunmaktadır. Ova üzerinde Mavikent'ten başka altı köy daha vardır. İlçenin kuzeyindeki dağlar gittikçe yükselerek Bey Dağları'na kadar uzanan engebeli bir arazi oluşturmuştur.
Sınırlarının bir bölümü Olympos-Beydağları Sahil Millî Parkı içinde kalır; park, Kumluca kıyı şeridindeki doğal ve arkeolojik alanları da kapsar. İlçenin plaj uzunluğu 30 km, kıyı uzunluğu ise 66 km'dir.

İlçede Akdeniz iklimi hakimdir. Yazları hava sıcaklığı 48 dereceyi bile bulabilmektedir. Kışları yoğun yağış alır, kar yağışına rastlanmaz. Kışları sert rüzgarlar görülmektedir.
Köppen–Geiger sınıflandırmasına göre iklim Csa (sıcak yazlı Akdeniz) tipindedir.

İlçede; Olympos, Corydella, Rhodiapolis, İdebessiois, Gagae gibi önemli antik kentler bulunmaktadır. Özellikle, Olympos çok fazla yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilmektedir. 1991 yılında bu antik şehirde yapılan çalışmalar ve ortaya çıkarılan tarihî eserler, buranın tarihi ve turistik değerini daha da artırmıştır.
Kumluca sınırlarında yer alan Gelidonya Feneri, Likya Yolu rotasının en bilinen etaplarından (Karaöz–Gelidonya–Adrasan) üzerindedir ve Türkiye kıyılarındaki deniz fenerleri arasında rakım bakımından en yükseğidir (yaklaşık 237 m).
İlçede Mavi Bayrak programı kapsamında Kent Park Halk Plajı, Fener Halk Plajı ve Beykent Halk Plajı ödüllüdür.
İlçenin sahil şeridi 30 km'dir. Bu sahil şeridinde Adrasan Mahallesi'ndeki Adrasan koyu ile Olympos koyu; otel, motel, pansiyon ve restoranları ile yerli ve yabancı turistlere hizmet vermektedir. Mavikent mahallesi, Karaöz Koyu'nda ise, tatil siteleri bulunmaktadır. Mavikent mahallesi ile Finike ilçe sınırı arasındaki sahil şeridi, şu anda sadece yöre halkı tarafından inşa edilmiş ahşap evler (obalar) ile iskan edilmiştir. Ancak, Mavikent ve Beykonak sahillerinde tatil siteleri inşaatları yapımı da devam etmektedir. Ayrıca yayla turizmi olarak yerli ve yabancı turistler için yaylalara turlar düzenlenir.

İlçeye bağlı 41 mahalleden oluşmaktadır.
2024 ADNKS sonuçlarında nüfus 75.041 olarak kaydedilmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

İlçe ekonomisinde ana gelir kaynağı seracılıktır. Seracılık ilçe nüfusunun tamamına yakınını doğrudan etkilemektedir. Çünkü ilçede yaşayan tüm halk seracılığın ve portakal bahçelerinin ekonomisi ile işlerini yönlendirmektedir. İlçede turizm Çavuşköy Kasabası'ndaki Adrasan koyu ile Olympos Koyundaki otel, motel, pansiyon ve restoranları ile yerli ve yabancı turistlere hizmet vermektedir. Mavikent Kasabası Karaöz Koyu'nda ise, tatil siteleri bulunmaktadır. İlçede sanayi tesisi bulunmamaktadır. İlçede Domates İhtisas Fuarı düzenlenmektedir.
Kumluca, Türkiye'nin başlıca örtüaltı tarım merkezlerinden biridir; Antalya ili sebze üretiminin önemli bir kısmı bu ilçeden karşılanır. İlçede kayıtlı tarım arazisi yaklaşık 170.000 dekar, genel orman alanı 102.712 ha'dır.

Kumluca, D 400 karayolu üzerinde Antalya–Finike–Demre güzergâhında yer alır. Antalya kent merkezine karayoluyla yaklaşık 96 km, Antalya Havalimanı'na ise yaklaşık 110–111 km mesafededir.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından Dr. Mesut Avcıoğlu, Demokrat Parti adayı olarak 3 Nisan 2024'te Kumluca Belediye Başkanlığı görevine başlamıştır. 3 Kasım 2024 tarihli Cumhurbaşkanlığı Atama Kararnamesi ile Bahadır Güneş Kumluca Kaymakamı olarak atanmış ve göreve başlamıştır.

Aralık 2022'de ilçede etkili olan kuvvetli yağış sele yol açmış; çok sayıda işyeri ve serada hasar meydana gelmiştir. Olay sonrası hasar tespit ve destek çalışmaları yürütülmüştür.

İlçede her yıl bahar aylarında “Kumluca Tarım ve Seracılık Festivali” kapsamında yağlı pehlivan güreşleri düzenlenmektedir.

Kumluca Hazinesi

Kumluca Belediyesi 25 Ekim 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kumluca Kaymakamlığı 20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kumluca Hakkında bilgi 13 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kırahmetler, Antalya ilinin Gazipaşa ilçesine bağlı bir mahalledir.

Mahallenin adı Kır Ahmet adlı Yörük beyinden gelmekte olup Kırahmetler, Gazipaşa'ya en son yerleşen yörük taifesidir. Geçmişte kışlak olarak kullandıkları toprakları satın alarak Kırahmetler'i kurmuşlardır.
Kırahmetler aşireti, kendisini "Abdil Uşağı" olarak adlandırmaktadır ve üyeleri "Hasan Uşağı" ve "Kara Yusuf Uşağı" olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Bu üç grup, Bağşı Aşireti'nin üç farklı kolunu oluşturmaktadır. Temel olarak, Kırgızların Bağış Aşireti ile ilişkilidirler ve ad benzerliği nedeniyle Oğuz soyundan gelen "Bahşiş" aşiretiyle karıştırılmaktadırlar. Abdil Bey, Kırahmetler aşiretinin atası olarak kabul edilmektedir ve bazı çalışmalarda Karamanoğlu derebeyleriyle ilişkilendirilmektedir. Ancak, kaynaklara göre Abdil Bey Deşt-i Kıpçak bölgesinden Erzurum yöresine gelmiştir. Bir süre Karakoyunlu hakimiyeti altında yaşayan aşiret, daha sonra Çukurova-Taşkale bölgesine yerleşmiştir. Zaman içinde bu bölgeden Anamur'a ve ardından Gazipaşa çevresine göç etmişlerdir. Abdil Bey'in; Abdil, Hasan ve Yusuf adlarında 3 oğlu olup Abdil Bey'in oğlu Kırahmet Bey bugün bu mahallenin isim ve nesep babası olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte Kırahmetler'e mensup tayfalar; Gazipaşa'ya başlı Muzkent, Tosalak, Alanya Sugözü ve Antalya Kaş'ta ikamet etmektedirler. 

Antalya iline 194 km, Gazipaşa ilçesine 16 km uzaklıktadır.

Kızılgüney, Antalya ilinin Gazipaşa ilçesine bağlı bir mahalledir.

Mahallenin tarihi ve isminin verilişi hakkında birçok rivayet olamasına rağmen bunlardan en muteber olanı; Köylü Koca Mevlüt ve Kara Ahmet'in anlattğı "Sakallı Teke Olayı'dır. Köylüler 150 yıl kadar önce bugünkü Şahinler mahallesi'nin Kızılcık Mevkiinde yaşarlardı. Bir gün yörük ağası sabah namazını kılmak ve  ulu atalara dua etmek için kalkıp abdest alırken su, ağanın yüzünde donar. Bunun üzerine ağa "andolsun daha sıcak bir yere göçüp gideceğim." der. Ağa tası tarağı toplayı bugünkü mahallenin merkezinin bulunduğu yerin kuzeyine gelir ve her tarafı orman olan bu yerde su aramaya başlar. Birkaç gün geçtikten sonra tekenin birinin sakalının ıslanmış olduğunu görür ve tekeyi takip eder, tekenin su içtiği yeri bulur buraya yerleşir. Bundan sonra buraya geldikleri yerden esinlenerek "Kızıl" ve daha güney olduğu için "Güney" ile birlikte "Kızılgüney" ismini verirler.

Antalya iline 198 km, Gazipaşa ilçesine 18 km uzaklıktadır.

Manavgat, Antalya ilinin ilçesidir. Manavgat Şelalesi, Türkiye'nin en düzenli akan akarsuyu Manavgat Irmağı kadirindedir.

Notitia Dignitatum'larda piskoposluk makamı olan Manaua 6. yüzyıldan itibaren zikredilmiş, son olarak 1199 yılında Manavgat (Ermenice) biçimiyle görüldü, Osmanlı devrinde de idâri birim olarak kaldı. Günümüzdeki ilçe merkezi, Manavgat Irmağı'nın karşılıklı yakalarında bulunan Pazarcı ve Düşenbe köylerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur. Side (Selimiye Köyü) ve Selge (Altınkaya Köyü) antik kentlerinin MÖ 6. yüzyılda kuruldukları sanılmaktadır. Manavgat 1220 yılında Selçuklu, 1472 yılında ise Osmanlı İmparatorluğu'nun idaresine geçmiştir. Sultan Alaattin Keykubat ise 1221'de fethettiği şehre Alaiyye ismini koymuştur.

Manavgat'ın kuzeyi Toros Dağları ile çevrilidir. Sahil şeridi plajları ve eşsiz kumsallarla kaplıdır. Denizden iç bölgelere gidildikçe ekilebilen düz ovaların yanında engebeli bir arazi yapısı gözlenir. Toros Dağları arasında gizlenen Eynif Ovası ünlüdür. Toros Dağları üzerinde Yörüklerin konakladığı yaylalar vardır. İlçenin doğuda sınırını oluşturan Alara Çayı, Karpuz Çayı ve ilçe merkezinden Manavgat Nehri ile üzerindeki Manavgat Şelalesi Türkiye'de olduğu kadar dünyaca da ünlüdür.
İlçe sınırlarında Manavgat Nehri üzerinde Oymapınar Barajı ve Manavgat Barajı adında iki tane hidroelektrik santrali vardır.
Nehir üzerinde üçü yaya üçü de araç trafiğine açık 6 köprü vardır.
İlçenin yüzölçümü 2.351 km²dir. Manavgat ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir.

Sahil şeridinden itibaren, Toroslar'a kadar uzanan alan, tamamen ziraat alanıdır. Değişik bitkiler, meyveler ve ağaçlarla kaplıdır. Tarım arazilerinden sonra Toroslar'a çıkıldıkça maki ve orman alanları başlar. Toros dağları ise tamamen çalı ve maki türü bitkilerle kaplıdır. Maki türü bitkiler genelde mersin, çilek, geven ve kara dikendir. Torosların güneyinde alçak kısımlarda kızılçam yer almaktadır. Yükseklere çıkıldıkça kızılçamın yerini karaçam, ladin, sedir ve ardıç almaktadır. Akarsu vadilerinde ise söğüt ve çınar yaygındır.

Manavgat'ın iklimi Akdeniz iklimi'dir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. Don olayı tüm yıl boyunca ancak birkaç gün görülmektedir. Bazı yıllarda ise hiç don olmadığı gözlenmiştir. Yazları oldukça sıcak geçer ve 45 dereceyi geçtiği görülür.

İlçenin doğal yapısı kısmen tarıma uygun olup bu bölgelerde tarım gelişmiştir. Geri kalan bölgeler olan orman ve fundalık alanlar ve hayvancılığın geliştiği köyler olarak ayrılır. İlçe köylerinde büyük ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin yanında hububat, susam, karpuz yetiştiriciliği ve özellikle son yıllarda zeytinciliğin giderek önem kazanmaktadır. Orman ürünleri işçiliği ve mevsimlik tarım işçiliği başlıca kazanç yolları olup sınırlı tarım arazilerinde hububat yanında son yıllarda kekik, kiraz ve ceviz gibi meyve yetiştiriciliği yapılmaya başlanmıştır.
Son yıllarda pamuk üretimi azalmakta narenciye, açık alan ve örtü altı sebze yetiştiriciliğinde artma görülmektedir. İlçede sanayi gelişmemiştir. Ancak tarıma dayalı olarak pek çok fabrika bulunmaktadır.
Bunlar dışında bölgenin doğal getirisi olarak turizm ilçenin en önemli gelir kaynaklarındandır.

İlçeye her yıl binlerce turist gelir. Turizm ilçenin en çok istihdam yaratan iş koludur. 64 kilometrelik sahil şeridi ve Manavgat Şelalesi, özel çevre koruma alanları, tatil köyleri ile ilçede turizm oldukça gelişmiştir.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

 2010 yılında Evrenseki beldesi merkezli kurulan Manavgatspor'un erkek futbol takımı, 2010-11 sezonunda 3. Lig'e çıkmayı başarmış ve 2016-17 sezonuna kadar 3. Lig'de mücadele etmiştir.

Bu maddede Manavgat belediye başkanları listesi yer almaktadır.

Manavgat, 106 mahalleden oluşmaktadır.

Çolaklı
Evrenseki
Ilıca
Kızılot
Oymapınar
Sarılar
Side
Taşağıl
Gündoğdu

Manavgat Belediyesi'nin 1 tane şehirle kardeş şehir anlaşması vardır:
 Herford, Almanya

Manavgat'ın en önemli turistik bölgelerinden biri olan Titreyengöl'ün panoramik görüntüsü

Manavgat Barajı
Manavgat Şelalesi
Manavgat Nehri
Manavgat Yağlı Güreşleri

Manavgat Belediyesi 2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Manavgat Kaymakamlığı 26 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Manavgat - Antalya Valiliği 9 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Meb Manavgat Milli Eğitim Müdürlüğü 3 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Manavgat Gezi Rehberi 21 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya Manavgat Devlet Hastanesi 11 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Manavgat İlçe Jandarma Müdürlüğü 23 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Manavgat İlçe Emniyet Müdürlüğü 26 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Manavgat MYO - Akdeniz Üniversitesi 17 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Muratpaşa, Antalya'nın ilçelerinden biridir.
64 mahallesi vardır. İlçe sınırları içinde belde, köy, oba, mezra gibi yerleşim yerleri yoktur. İlçe kuzeyde Kepez, doğuda Aksu ve batıda ise Konyaaltı ilçelerine komşudur. Muratpaşa 1993 yılında Kepez ve Konyaaltı ile birlikte Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir belde belediyesi olarak kurulmuş, 2008 yılında ise ilçe statüsü almıştır. İlçe 30-31 derece boylamlar ve 36-37 derece enlemler arasında yer almakta olup ilçede toplam olarak 20 km sahil kıyı şeridi bulunmaktadır.
Antalya'nın ilk kent yerleşimi olan, bugün Kaleiçi olarak adlandırılan semt yine ilçe sınırları içerisindedir. İlçede birçok önemli tarihsel eser bulunmaktadır. Bir kısmı restore edilmiş olan Kaleiçi evleri ve Balbey Mahallesi evleri Antalyalıların "Üç Kapılar" olarak adlandırdıkları Roma İmparatoru Hadrianus'un 130 yılında Antalya'ya gelmesi şerefine inşa edilen Hadrianus Kapısı, XIII. yüzyıldan bu yana Antalya'nın sembolü olmuş Yivli Minare, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1570 yılında inşa edilmiş Murat Paşa Camii, Kaleiçi'nde bulunan 1250 yılıyla tarihlenen Selçuklu mimari üslubunun güzel bir örneği olan Karatay Medresesi bunlardan sadece birkaç tanesidir. Bunun yanında ilçenin farklı noktalarında çeşitli sanatçılar tarafından yapılmış olan birçok heykel çalışması dikkat çekmektedir.
İlçenin yüzölçümü 96 km²dir. Muratpaşa ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 54 metredir.

Muratpaşa'nın tarihi, ilçenin Antalya metropol bölgesinin en eski yerleşim yeri olması dolayısıyla Antalya kent tarihine paraleldir.
Helenistik dönemde Bergama Kralı II. Attalos (MÖ 159-138), bölgenin stratejik dönemini dikkate alarak buraya bir Liman - şehir kurdurmuştur. Kent, kurucusunun adından dolayı "Ataleia" olarak anılmıştır. Arap kaynaklarında şehrin adı "Antaliye", Türk kaynaklarında ise "Adalya" olarak geçmektedir. Yerleşme, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak "Antalya" olarak adlandırılmıştır. Bergama Krallığının sona ermesiyle (MÖ 133) bir süre bağımsız kalan kent, daha sonra korsanların eline geçmiştir. MÖ 77'de Komutan Servilius Isauricus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. MÖ 67'de Pompeius'un donanmasına üs olmuştur. MS 130'da Hadrianus'un Attaleia'yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Modern şehir, antik yerleşmenin üzerine kurulduğundan, Antalya'da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanmaktadır. Görülebilen kalıntıların ilki, eski liman olarak nitelenen liman mendireğinin bir kısmı ve limanı çevreleyen surdur. Antalya Şehir Surları Helenistik dönemde surlar, tiyatro plânlı şehrin etrafını çeviriyordu. Bizanslılar döneminde ikinci bir sur ve hendekle takviye edilmiştir.
Antalya'nın ilk surlarının II. Attalos zamanında yapıldığı bilinmektedir. MS 130 yılında Roma imparatoru Hadrianus, Antalya seferi sırasında “Hadrianus Kapısı”nı yaptırmış, surların doğu bölümünü de onarttırmıştır. Antalya, MS 395 yılından itibaren Bizans döneminde, özellikle Akdeniz ticareti açısından işlek bir liman olmuştur. VII. yüzyıldan başlayarak Arap akınlarına uğrayan şehir, 860 yılında Abbasi halifesi Mütevekkil'in kumandanı Fazıl bin Karin tarafından kısa bir süre zapt edilmiştir.
Bizans imparatoru VI. Leon ve oğlu Konstantin Porphrogenetos döneminde (MS 912-914) surların yeniden onarıldığı bilinmektedir. Bu dönemde surlar, ikinci bir sur ve sur dışında bir hendekle kuşatılmıştır.
Eski Antalya kenti, birisi deniz ve birisi de karadan olmak üzere at nalı şeklinde iki surla korunmaktaydı. Ayrıca şehir içi yerleşim merkezlerini birbirinden ayıran duvarlar da vardı. Dış surlarda çok sayıda ve elli adım aralıklarla kuleler bulunuyordu. Antalya surlarının geçmişi antik çağlara kadar uzanır. Genellikle Helen devri temelleri üzerine Romalılar tarafından yapılmış olup Selçuklular devrinde genişletilmiş ya da onarılmıştır. Duvarlarda çok sayıda antik özellik taşıyan taş bloklar kullanılmıştır. XIX. yüzyılın sonlarına kadar neredeyse tamamı korunmuş haldeydi.
Günümüzde sadece kent içindeki bazı burçlar, Hadrianus kapısı, Saat Kulesi, Hıdırlık Kulesi ve bazı duvar kalıntıları varlığını korumaktadır.

Muratpaşa ilçesi adını ilçe içerisindeki Kızılsaray Mahallesi sınırları içerisinde yer alan, aynı zamanda ilçenin en eski yerleşim yerleri arasında bulunan Tahılpazarı mahallesi, Balbey mahallesi, Muratpaşa mahallesi gibi mahallelerin de ortasında bulunan Muratpaşa Camii'nden (yapılış tarihi 1570) alır. Camii ise adını yapının banisi Karaman Beyi Murat Paşa'dan almıştır.

İlçede özel tiyatroların dışında Antalya Devlet Tiyatrosu'nun ve Antalya Belediye Tiyatrosu'nun sahneleri bulunmaktadır. Ayrıca Antalya Devlet Opera ve Balesi de Muratpaşa'dadır. Kaleiçi'ndeki Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Müzesi, Yat Limanı'ndaki Antalya BŞB Oyuncak Müzesi, Bakırcılar Çarşısı'nda yer alan Antalya Soba Müzesi, Konyaaltı Caddesi'ndeki Antalya Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Işıklar Caddesi'ndeki Atatürk Müzesi ve Evi yine ilçe sınırları içerisindedir. Bunların yanında ilçede bulunan birçok sergi ve sinema salonu Antalya'nın kültürel yaşamının önemli bir parçasıdır.
Muratpaşa'da birçok yeni ya da nadir eserin bulunabileceği çok sayıda sahaf ve kitapçı bulunmaktadır. Bunların geneli Elmalı ve Kışla Mahalleleri içerisinde 25., 23., 17. ve 46. sokaklarda toplanmış durumdadır.
Antalya Oyuncak Müzesi, Hadrian Kapısı, Sandland (Antalya Kum Heykel Müzesi), Hıdırlık Kulesi ve Düden Şelaleleri, ilçedeki turistik mekânlar arasındadır.

Tarih ve doğayla iç içe olan Muratpaşa'da Roma, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine ait birçok tarihî eser bulunmaktadır. Bunun yanında doğal güzellikleriyle de kendisini göstermektedir.
Muratpaşa sınırları içerisinde bu doğrultuda görülmesi gereken yerler şunlardır:
-Kaleiçi Evleri
-Kesik Minare1 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
-Yivli Minare9 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
-Karatay Medresesi
-Hıdırlık Kulesi23 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
-Antalya Saat Kulesi
-Üç Kapılar Hadrianus Kapısı
-[1] 15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
-Antalya Lisesi
-Karaalioğlu Parkı
-Falez Parkı
-Lara Plajı

İlçe sınırları içerisinde işleyen iki adet tramvay hattı bulunmaktadır. Bunlardan biri batı - doğu istikametinde sırayla Müze-Barbaros-Meslek Lisesi-Selekler-Kalekapısı-Üçkapılar-Belediye-Işıklar-Zerdalilik duraklarından oluşurken diğeri ise güneydoğu-kuzeybatı istikametinde sırayla Meydan-Burhanettin Onat-Doğu Garajı-İsmetpaşa-Muratpaşa-Şarampol-Sigorta-Emniyet-Çallı-Dokuma-Pil Fabrikası-Otogar-Vakıf Çiftliği-Ferrokrom-Kepezaltı-Fatih duraklarından oluşmaktadır. Bu duraklardan Dokuma durağı ve sonrası Kepez ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır.
Muratpaşa ve çevresindeki belediye otobüsü hatlarının güzergahlarıyla ilgili olarak http://www.antalya.bel.tr/UploadedDocuments/AntalyaUlasimHaritasi.pdf 23 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. adresinde yer alan haritaya bakılabilir.

Muratpaşa Mahalleler Haritası15 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A.YENİGÖL /
ALTINDAĞ /
BAHÇELİEVLER / 
BALBEY /
BARBAROS / 
BAYINDIR /
ÇAĞLAYAN /
ÇAYBAŞI /
DEMİRCİKARA /
DENİZ /
DOĞUYAKA /
DUTLUBAHÇE /
ELMALI /
ERMENEK /
ETİLER /
FENER /
GEBİZLİ / 
GENÇLİK /
GÜVENLİK /
GÜZELBAĞ /
GÜZELOBA /
GÜZELOLUK /
HAŞİM İŞCAN / 
KILINÇARSLAN /
KIRCAMİİ /
KIŞLA /
KIZILARIK /
KIZILSARAY /
KIZILTOPRAK /
KONUKSEVER /
MEHMETÇİK /
MELTEM /
MEMUREVLERİ /
MEYDANKAVAĞI /
MURATPAŞA /
SANAYİ /
SEDİR /
SELÇUK /
SİNAN /
SOĞUKSU / 
ŞİRİNYALI / 
ÜÇGEN /
TAHILPAZARI / 
TARIM /
TOPÇULAR /
TUZCULAR /
VARLIK /
YENİGÜN /
YEŞİLBAHÇE / 
YEŞİLDERE /
YEŞİLKÖY /
YEŞİLOVA /
YILDIZ /
YÜKSEKALAN /
ZERDALİLİK /
ZUMRUTOVA

Muratpaşa Belediyesi14 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Muratpaşa Kaymakamlığı25 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pamphylia (Grekçe: Παμφυλία, Pamphylía) veya Pamfilya, Anadolu'nun güneyinde Aksu çayının doğusundan başlayarak Antalya ilinin doğusuna kapsayan antik Likya Birliği ve Kilikya arasında kalan bölgedir. Pamfilya, büyük ölçüde Hititler döneminde Tarhuntaşşa adıyla bilinen bölgeye denk düşmektedir.

Pamphylia (Παμφυλία) kelime anlamı "Irkların Ülkesi" anlamına gelmektedir. Pamfilya bölgesinin isminin nereden geldiği hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Grekler, Pamphylia isminin Mopsos'un kızı Pamphilia veya üvey kız kardeşi Pamhyle'e bağlayarak verilmiş olduğunu düşünmektedirler. Romalı yazar Gaius Plinius Secundus ise Pamfilya'nın eski adının Mopsopia (Μοψοπία) olduğunu bildirmektedir. Yapılan arkeolojik kazılarda Mopsos'a ait çıkan eserlere bakıldığında Plinius'u doğrular niteliktedir.

Pamfilya'nın halkları tarafından bırakılan eserler, özellikle Mopsos'a ait olanları Plinius'u doğrular niteliktedir. Buradaki gerçek kendini sikkelerde ve taş yazıtlarda gösterdiği gibi, Pamfilya'daki Grek Ağzı, Dor göçünden önceki Atina ile sıkı bir ilişki göstermektedir. Truva Savaşları'ndan yüz yıl sonra gelen, Yunanistan'ın büyük bir bölümüne yayılan ve Peloponez'i egemenliği altına alan Dorlar, kendi ağızlarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Aslında eldeki bilgiler, MÖ 200 yıllarına ait Sillyon'daki kapı desteklerinin üzerindeki tek uzun bir yazıttan doğmaktadır. Perge, Aspendos ve Sillyon'da aynı tarihlerde özel adlar dışındaki form ve harflerde aynı özellikler görülmektedir. Bu da bize MÖ 2. yüzyıla kadar bu üç kentte ortak bir ağzın konuşulduğunu göstermektedir. Büyük İskender'in bu bölgeleri ele geçirişinden sonra, buralarda konuşulan bölge ağızları yavaş yavaş kaybolmuş ve yerini “Koine” olarak adlandırılan Grekçe'ye terk etmiştir.
Yunanistan'dan gelen bu ilk göçü, sonraları ikinci bir göç izlemiş; Yunanistan ve Anadolu'nun batı kıyılarında İyonya ve Aiolis adını taşıyan bölgelerde oturan Grekler, Pamfilya'ya doğru etki ederek Perge, Aspendos ve Side gibi sömürge kentlerini oluşturmuşlardır.

Kral Darius'un MÖ 490'da ve on yıl sonra da Serhas'ın Yunanistan'da yurtlanma girişimlerinde Persler, bu bölgelerden de asker toplamışlardı. Herodotos'un abartmalı sayıları ile 1.700.000 kişi olarak sandığı Serhas'ın ordusuna Pamfilyalılar Grek stilinde donanmış 30 parça gemi ile katılmışlardı. Tarihçiler onları Kalchas ve Amphilochos'un torunları olarak belirtmektedirler. Kendi yurttaşlarına karşı savaşmak zorunda bırakılan Pamfilyalılar'ın, önemsiz bir bağlaşık olduklarına dair Karya Kraliçesi I. Artemisia Serhas'a uyarıda bulunmuştu.
Peloponez Savaşları'na kadar, bir yüzyıldan daha az süren özgürlükten sonra, 356'da Perslerr, Spartalılar'ın yönetimine geçmiş olan Attika Delos Deniz Birliği'ni ellerine geçirdiler ve böylece barışa zorlanan Grekler, Anadolu'daki bütün kentleri Persler'e vermek zorunda kaldılar. Bu değişikliğin Pamfilya bölgesini derinden etkilemedi. Ancak Pers egemenliği altında Aspendos ve Side'nin daha önce MÖ 5. yüzyılda sahip oldukları, kendilerine ait sikke basımı için yeniden izin koparmaları, Pers yönetiminin kolay dayanılabilecek nitelikte olduğu fikrini vermektedir. Fakat Persler'in en çok önem verdikleri konu, vergilerin zamanında ödenmesi olmuştur.
Perslerin bu ikinci egemenlik devri, Büyük İskender'in MÖ 334 yılında Pers egemenliğini koparmak ve Grekler'in daha önce uğradıkları haksızlığın öcünü almak üzere Anadolu'ya geçmesine kadar sürmüştür. Büyük İskender'in Batı Anadolu'dan başlayarak güneye doğru inen seferinde, savunmalarını kendi orduları ile yapan kentler fazla direniş göstermeksizin teslim oldukları için, kış mevsiminde Büyük İskender direniş görmeden Likya'ya kadar sokuldu. Teker teker kentlerin yönetimini eline aldıktan sonra, ilkbahardan önce Pamfilya'ya vardı. Daha o devirde Antalya kenti kurulmadığı için Pamfilya içinde ilk durak Perge kenti oldu. Bu dönemden sonra Büyük İskender Perge, Side, Sillyon ve Aspendos'u alarak buralarda kendi egemenliğini başlattı.

Pamfilya kentlerinin bazıları şunlardır.

Aspendos
Perge
Side Attalos
Sillyon
Hemaksia

Sarıveliler, Karaman ilinin bir ilçesidir.

Sarıveliler ilçesi Akdeniz Bölgesi'nin kuzeyinde Orta Torosların güney yamaçlarında Göksu havzasını kapsayan, Taşeli Platosu'nda yer alan ilçenin doğusunda Ermenek, kuzeydoğusunda Başyayla, kuzeyinde Taşkent, güneyinde Gazipaşa, güneybatısında Alanya ilçeleri ile çevrilidir. İlçe sınırları aynı zamanda Karaman-Konya ve Karaman-Antalya il sınırlarının bir kısmını oluşturmaktadır. İlçeye bağlı 1 belde ve 10 köy bulunmaktadır. Bunlar Göktepe Belediyesi ile Civler, Civandere, Çevrekavak, Uğurlu, Esentepe, Günder, Işıklı, Daran, Koçaşlı ve Dumlugöze köyleridir. İlçeye en yakın köy Çevrekavak, en uzak köy Dumlugöze köyüdür.

İlçenin ilk kuruluşu ve yerleşim yeri oluşu hakkında elimizde kesin bir bilgi olmamakla beraber, Romalılar devrinde ilk yerleşim yeri olarak kurulmuş olabileceği tahmin edilmektedir. Ancak çevresinde bulunan tarihi kalıntılar ile Göktepe ve Uğurlu körüstanlarındaki kabartmalar ve kaya mezarlarının incelenmesinden MÖ 2000'li yıllarda yerleşim yeri olarak kurulduğu tahmin edilmektedir. Karamanoğulları Beyliği zamanında Ermenek'e bağlı bir yerleşim yeri olmuştur ve Avşar Türkmenleri bu bölgeye yerleşmiştir. Selçuklu sultanlarından I. Alâeddin Keykubad'ın Alanya'nın fethi sırasında Erenler Dağı'nda ve Civandere köyündeki At Meydanı mevkiinde konakladıkları rivayet olunmaktadır.
Osmanlı Devleti zamanında Ermenek'e bağlı bir yerleşim yeri olarak kalan ilçe, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1967 yılına kadar köy statüsünde olup, 1967 yılında Turcalar ve K. Karapınar köyleri ile Sarıveliler köyünün birleşmesi ile kasaba olmuş, 27 Mayıs 1990 tarihinde ise 3644 sayılı Yasa ile Ermenek ilçesinin Göktepe bucağından ayrılan köylerle birlikte ilçe olmuş, 30 Ağustos 1991 tarihinde İlçe Kaymakamının göreve başlaması ile ilçelik statüsüne kavuşmuştur. 2009 yılında yapılan yerel referandum ile Ortaköy ve Adiller köyleri de ilçeye bağlanarak mahalle statüsüne kavuşmuştur.

Sarıveliler ilçe merkezinin denizden yüksekliği ortalama 1.555 metredir. Bu yükseklik yaylalarda 1.850 metreye kadar ulaşmaktadır. İlçenin yüzölçümü 590 km²dir. Yerleşim olarak Orta Torosların eteklerinde kurulduğundan dolayı bölge dağlık olup, tarım arazileri ise kıt, yamaç arazilerde tarım yapılmaktadır. İlçeden Göksu Nehri'nin kolları geçmekte olup, bu çaylar derin vadiler oluşturmuştur. İlçenin tamamında %30 eğim bulunmaktadır.

İlçenin tamamında karasal ile Akdeniz geçiş iklimi hakimdir. Yazları oldukça sıcak ve kurak, kışları ise sert ve kar yağışlıdır. Kış aylarında bol kar yağışı olduğundan dolayı bol miktarda su kaynakları vardır. İklime dayalı olarak ilçe genelinde geniş orman arazileri bulunmakta olup, yine yaz aylarında iklime dayalı olarak Alanya, Gazipaşa, Anamur ilçelerinden aşiretler ilçe sınırları içerisinde bulunan Barcın Yaylası'na yaylaya çıkmaktadır.

İlçenin 2000 yılı nüfus sayımına göre merkezde 6.718, kasaba ve köylerde ise 14.590 olmak üzere toplam 21.308 nüfus bulunmaktadır. 343 km² alana sahip olan ilçede 1 km²ye 57 kişi düşmektedir. Nüfus artış hızı ise ilçe merkezinde %25,07, köylerde ise %22,85 olup, ilçe genelinde ise %23,54'tür. Karışık kökenli nüfus bulunmamakta, tamamı Türkçe konuşmaktadır. Nüfus yoğunluğu bakımından, il içerisinde en yoğun nüfus bulunduran ilçedir. Nüfus artış hızı yüksek ve genç nüfusa sahiptir. Nüfusun %50'si 21 yaşın altındadır.

İlçede başta gelen tarımsal ürün elmadır. Yoğun olarak Uğurlu ve Esentepe köylerinde yetiştiriciliği yapılır. Elmayı, ceviz ve son yıllarda yetiştiriciliği hızla artan kiraz takip etmektedir. Taşeli yöresinde son turfanda kiraz Sarıveliler ilçesinden temin edilebilir.

Selinus, Antalya il sınırları Gazipaşa ilçesi yakınlarındaki antik kenttir.
Alanya'nın 45 kilometre doğusunda küçük bir yarımadanın yamacında kurulu antik çağ kentidir. Kentin tarihi M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Roma İmparatoru Trajanus, Doğu Akdeniz'de Part seferinden dönerken hastalanarak geldiği bu kentte 9 Ağustos 117'de ölmüş ve külleri Roma'ya gönderilmiştir.
Kent bir dönem Trajanapolis adını almıştır. Yarımadanın surlarla çevrili tepesinde kentin akropolü vardır. Bir sarnıcın bulunduğu zirve Akdeniz'e egemen bir manzaraya sahiptir. Kentin agorası deniz kenarındadır. Agora yıkılmışsa da granit sütunları görülebilir. Yamaçtaki surların içinde apsisli bir kilise kalıntısı bulunur. Kilise Azize Tekla'ya adanmıştır. Kentin bir başka anıtsal yapısı da 13. yüzyıl Selçuklu döneminde kırmızı zikzak motiflerle süslenmiş bir av köşküdür. Bu yapının da antik çağdan kaldığı ve İmparator Trajanus'un anısına yapılmış bir mezar olduğu sanılmaktadır. Akdeniz'e akan Selinus Çayı çevresinde su kemeri kalıntılarına rastlanır. Kentin iki hamamından biri kayalık yamacın denize indiği kesimdedir. Tiyatro yıkılmıştır. Kentin nekropolündeki mezarlar birer anıtsal yapı olarak Kilikya bölgesinin ölü gömme geleneklerini en güzel biçimde ortaya koymaktadır. Antik kentteki arkeolojik çalışmalar henüz yüzey araştırmalarıyla sınırlıdır.
Girişin ücretsiz olduğu tepeye yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle çıkılabilir. Düzgün patika yoldan tepeye çıkacakların yanlarına su almaları önerilir.

Serik, Antalya ilinin bir ilçesidir. 2023 sonu itibarıyla nüfusu 141.569'dur. Antalya ilinin orta kesiminde bulunan ilçe, Antalya ilinin önemli bir turizm merkezidir. İlçenin yaz mevsimlerinde turizm ile artan nüfusu, kış mevsimlerinde öğrencilerin ilçeden ayrılmasıyla oldukça düşer. Antalya il merkezinin yaklaşık 30 km doğusunda bulunan ilçe merkezi, kıyıdan 7 km içeridedir.

Serik ilçe merkezi, Antalya'nın 30 km doğusundadır. Akdeniz'de 22 km uzunlukta kıyı şeridine sahip olan ilçenin merkezi 8 km içeridedir. Serik ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 32 metredir. Kısmen dalgalı ovalık bir arazi üzerinde kurulmuştur. İlçenin yüzölçümü 1.263 km²dir. Bunun 45.360 hektarı tarım arazisi, 65.764 hektarı da orman arazisidir. Serik, Antalya Ovası'nın doğuya doğru uzanan bir parçasını teşkil eder. Serik ilçesi batıda Antalya merkeze bağlı Aksu ilçesi, doğuda Manavgat ilçesi, kuzeyde Burdur'un Bucak ilçesi ile Isparta'nın Sütçüler ilçesi, güneyde ise Akdeniz ile çevrilidir.
Dağlık kesimlerinde hayvancılık, ormancılık, ova kesimlerinde de ziraatçılık özellikle turfanda sebzecilik yapılmaktadır. Ticari hayatı Antalya şehir merkezine bağlıdır. İlçenin kuzeyinde batı Toros Dağları yükselmeye başlar.
İlçede Akdeniz iklimi hakimdir. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar ılık ve yağışlı geçer (tabii bazen değişebilir). Bu iklimin sonucu olarak doğal bitki örtüsü de makilerdir. Bölgenin en önemli akarsuları, Köprüçay ve Aksu Çayı'dır.

Serik'te ilk yerleşim yeri, MS 2. yüzyılda Bergama Krallığı'na bağlı olarak bugünkü Yanköy Köyü yakınlarında bulunan Sillyon (Koçhisar tepesinde) da ve Belkıs Köyü'nde Aspendos olarak iki yerde kurulmuştur.
Osmanlı maliye ve tapu kayıtlarında Serikli aşiret boyunun yerleştiği ve ismini verdiği ilçe. Serik, Seriklü konar göçer yörükan taifesinin Anadolu'daki diğer yerleşim alanları: Kayseriyye, Kırşehri, Beğşehri, İçel ve Aydın sancakları.
Batı Trakya Türkleri Balkan Savaşı sırasında muhacir olarak, Girit Savaşı sırasında ise, Girit Türkleri Serik'e gelip yerleşmişlerdir.

22 kilometrelik kıyı şeridine sahip olan ilçenin turistik yerlerin başında kıyı kesimindeki Belek gelmektedir. Bu belde son dönemlerde gerek ülke genelinde, gerekse dünya çapında turizm açısından sayılı yerlerdendir. Özellikle çağdaş tesisleri ve golfle anılan lüks tatil köyleri ile ünlüdür. Yılda 3 milyon turistin uğradığı Belek'te 50'den fazla 5 yıldızlı otel bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Belek kumsalının uzantısında Boğazkent de yazlıkları ve turistik tesisleriyle önem kazanmaktadır.
Deniz turizmi dışında Serik'in dünyaca bilinen tarihi ve turistik ören yerleri olarak, Aspendos ve Sillyon gibi yerler sayılabilir. Bunlar dışında turizme kazandırılması için çalışmalar sürdürülen Akbaş Köyü'ndeki Zeytintaşı Mağarası da ilçe turizmi için önemlidir.
Ayrıca, Gebiz bucağına bağlı Akçapınar mahallesinde bulunan Uçansu Şelalesi önemli bir doğa harikasıdır. İlçede Köprülü Kanyon ve Toros Dağları'nın uzantıları da mevcuttur.

İlçenin çalışma hayatı mevsimlere göre değişiklik göstermektedir. Özellikle yaz aylarında turizm sektöründeki canlılık ilçenin gelir kaynaklarındandır. Kışın ise nüfusun büyük çoğunluğu tarımla uğraşmaktadır. Bunun dışında ilçenin ekonomisinin büyük bir bölümü turizme ve tarıma dayalı olup, halkın %90'ı turizmle ve tarımla uğraşmaktadır. Tarımsal faaliyetler için ihtiyaç duyulan insan gücünün bir kısmı kendi bölgesinden, bir kısmı da çevre il ve ilçelerden karşılanmaktadır. Özellikle otomotiv galerileri Antalya piyasasını belirlemektedir.

İlçede 445.000 dekar tarım alanı bulunmaktadır. Tarım alanlarının %69,99'u sulanabilir olup, damlama sulama sistemi yaygın olarak kullanılmaktadır. Örtü altı ve açık tarla sebzeciliği, meyvecilik, tarla bitkileri (buğday, pamuk, mısır) önde gelen üretim değerlerini oluşturmaktadır. Tarımsal mekanizasyon üst seviyede kullanılmaktadır. Çiftçi Kayıt Sistemine 5.200 çiftçi kayıtlıdır.
Başta domates üretimi olmak üzere 375.000 ton örtü altı ve açık tarla sebze, başta zeytin, nar ve narenciye olmak üzere 56.000 ton meyvecilik, başta hububat, pamuk ve mısır olmak üzere 97.000 ton tarla bitkileri ve başta karanfil olmak üzere 52.000.000 adet süs bitkileri üretimi ilçenin önemli üretim kalemlerini oluşturmaktadır.
Bölgede ayrıca sadece Serik ilçesinde yetişen Serik armutu (Pyrus serikensis (zingit)) nesli tükenmek olan meyve tekrar üretime başlanmıştır.
1972 yılında Browicz tarafından “Pyrus boisseriana Buhse sups. Crenulata browicz” olarak betimlenmiştir. Türkiye'de sınırlı yayılışa sahip olan Zingit'in (Serik Armudu) taksonomik durumu 1994 yılında yeniden değerlendirilerek Prof. Dr. Adil Güner ve Prof. Dr. Hayri Duman tarafından ayrı bir tür olduğu belirtilerek literatüre “Pyrus serikensis” adıyla geçirilmiştir.
Literatüre geçtiği tarihten itibaren bu tür izlenmeye başlamıştır. 0-150 metre rakımları arasında bulunan armudun azaldığı gözlemlenmiştir. Zira bazı köylerde zingitlik denen mevkilerde zingit (Serik armudu) kalmamıştır. Koruma Birliği'nin (IUCN) koruma kriterlerine göre “tehlikede (EN)” kategorisine konulmuş, ancak son verilere göre tehdit kategorisinin “vahim (CR)” statüsüne yükseltilmiştir.
Türün neslinin tükenmekte olduğunun fark edilmiş olması sonucunda, 1990 yılında Bakanlar Kurulu ile “Belek Özel Koruma Bölgesi” olarak ilan edilen 11.200 hektarlık alanda koruma altına alınmıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Serik Kaymakamlığı
Serik Belediyesi

Silifke, Türkiye'nin Mersin iline bağlı bir ilçedir. Silifke, Mut'a 73 km, il merkezi Mersin'e 85 km ve Gülnar'a 55 km mesafede; Erdemli'nin batısında, Gülnar'ın doğusunda, Mut'un güneyinde, Toros Dağları ile Akdeniz arasında yer almaktadır. Mersin'i İç Anadolu'ya bağlayan Silifke, önemli yollar üzerindedir. Yapımı süren Akdeniz Sahil Yolu, Silifke'den geçmektedir.

Büyük İskender'in komutanlarından ve Suriye Krallığı'nın kurucusu Selevkos I Nikator, şimdiki Taşucu'nun olduğu yerde, İyonluların "Holmi" adıyla kurduğu koloniyi ele geçirip halkını da kıyıdaki Holmi'den (Akliman) 12 km içeriye bugünkü Silifke'nin bulunduğu yere yerleştirmiş ve "Selevkos'un Şehri" anlamına gelen Kilikya'daki Seleukia (veya Seleucia) kentini kurmuştur. Kalikadnus'taki Seleukia, İsaurya'daki Seleukia ve Kilikya bölgesindeki Seleukia kentleri olarak bu adı taşıyan diğer birçok yerden ayrılmaktadır.
Selevkos I Nikator'un kurduğu 9 adet kendi adındaki şehrin adını devam ettirdiği Seleucia, Helenistik dönemde Selefkoslar ve Ptolemeos (Mısır) krallıkları arasında sıkça el değiştirmiştir. Roma İmparatorluğunun MS 395 yılında ikiye bölünmesinden sonra Bizans yönetimine giren Seleucia, Ayatekla'nın varlığından dolayı önemli bir hac merkezi durumuna gelmiştir.

Atatürk; Silifke'deki Gazi Çiftliği'ni yeni gelen Yunanistan mübâdilleri arasında paylaştırmıştır. Ayrıca çok tanınmış biri olan zeytinyağı tüccarı, fabrikatör Bodossaki de Silifkeli olup sahip olduğu çok geniş meyve bahçesi ve arazisi, mübâdeleden sonra kamulaştırılıp bir bölümüne Kız Meslek Lisesi yapılmış, geri kalanına ise Giritli aileler yerleştirilmiştir. Bodossaki; daha sonra İstanbul'daki ünlü Pera Palas Otelini satın alarak sahibi olmuştur. Kıbrıslı aileler ise 1930'lu, 60'lı ve 70'li yıllarda gelmişlerdir.
Silifkeli Rumlar ise mübâdele ile birlikte Yunanistan'da yeni kurulan, bugün Tesprotya iline bağlı, Adriyatik Denizi kıyısındaki Nea Selefkia (Yeni Silifke) adlı kasabaya yerleştirilmişlerdir. Kasaba nüfusu, bugün 3.000 civarındadır. O yıllarda Silifkeli Rumların lideri, Yusufaki Tiryakidis idi. Silifkeli Ermeniler ise Bucaklı Mahallesi'nde kalabalık bir cemaat hâlinde yaşamakta idiler ve "Dilek Kayası" denilen mevkide bir kiliseleri vardı. Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan sokak çatışmalarını takiben Kıbrıs üzerinden Lübnan'a gittikleri bilinmektedir. O yıllarda Silifke Ermenilerinin lideri, Hacı Manolyan idi.
Günümüzde, çok eskilere dayanan şehir merkezinin tarihî dokusu tahrip edilmiştir. Kaya mezarları ve Roma döneminde yapılan anıtsal yapılar üzerine betonarme yapılar kondurularak eski şehir yok edilmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra İçel ili merkezi (1924-1933) olan Silifke, 1933'ten sonra Mersin ili ile birleştirilerek adı İçel konulan ilin ilçesi hâline getirilmiştir. Ayrıca Silifke'ye eskiden Bizans döneminde "Selefkos" denildiği için bazı turistler Silifke yerine hâlâ bu ismi kullanırlar.

Silifke ilçesini Göksu (Kalykadnos) Irmağı ortadan ikiye ayırmaktadır. Göksu Irmağı'nın denize ulaştığı delta ve bu deltada oluşan Akgöl ve Paradeniz lagünleri, dünyanın önemli kuş toplanma merkezlerinden ve sulak alanlarından biridir. Bu nedenle Ramsar alanı ilan edilmiştir.
İlçeye bağlı Yeşilovacık beldesi sınırları içinde bulunan koylar, Akdeniz foklarının üreme bölgesidir. Akdeniz'in önemli tatil beldelerinden olan Susanoğlu ve Taşucu; Silifke'ye bağlıdır.
İlçenin yüzölçümü 2.692 km²dir. Silifke ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 25 metredir.

İlçenin merkez nüfusu 1980'de 25.000'i bulmazken; 1990'da 47.000'e, 2000'de 65.000'e dayanmıştı. İlçe merkez nüfusu 2007 yılı nüfus sayımına göre 52.961'e düşmüştür. 2008 yılı sayımına göre merkezde nüfus 50.000 olup köyleriyle birlikte 114 bine yaklaşmıştır. Halk, yaz aylarında yaylalara ya da deniz kenarındaki yazlık evlerine taşınır.
Silifke, Toroslar'daki köylerde Türkmen Yörük nüfusu barındırır. Silifke'de en son Yörük kollarından Sarıkeçililer bulunmaktadır. 3-4 tane de Tahtacı mahallesi bulunmaktadır. Tahtacılar, kerestecilik ve orman ürünleriyle geçimlerini sağlayan Alevî Türkmenlerdir. Kent merkezindeki Say Mahallesi, kalabalık bir Abdal mahallesidir. Abdallar da Alevî inancına sahiptirler. Otogara yakın mahallelerde ise yoğunlukla Girit, Selanik ve Kıbrıs göçmenleri yaşamaktadırlar. Tarihi açıdan geçmişte yörede Rum ve Ermeniler de yaşamıştır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Silifke Ovası alüvyonlu bir ova olduğu için toprağı çok verimlidir. Seracılığın yaygın olması nedeniyle burada yılda 3 tür ürün alınabilmektedir. Silifke'de domates, salatalık, çilek, çeltik, yerfıstığı, kabak, yeşil fasulye, yer kirazı gibi birçok tür meyve ve sebze yetiştiriciliği yapılmaktadır. Son dönemlerde Silifke'de sebzeciliğin yanı sıra portakal, mandalina, limon (narenciye), zeytin, nar, kayısı, şeftali, erik, üzüm, elma ve armut gibi meyveler yetiştirilmektedir.

Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılığın yanında tavuk ve balık çiftlikleri de vardır. Balık çiftlikleri hem tatlı suda hem de denizde kurulmuştur. Tatlı suda alabalık denizde ise levrek ve çipura yetiştirilmektedir. Ayrıca Silifke'nin kırsal bölgesinde, keçi ve koyun yetiştiriciliği de yapılmaktadır.

Turizm, ilçenin sahip olduğu önemli değerlerdendir. Silifke Kalesi, Cennet-Cehennem Obrukları, Jüpiter Tapınağı, Aphrodisias Antik Kenti (Tisan Yarımadası), Barborossa Koyu, Astım Mağarası, Uzuncaburç, Ayatekla, Tokmar Kalesi, Liman Kalesi ve Mancınık Kalesi yöredeki turistik merkezlerdir.

Silifke'ye özel birçok yemek türü vardır. Bunlardan en önemlileri; yüksük (yüzük) çorbası, batırık, arabaşı, ülübü ve keşkektir. Tatlıları arasında ise mekik tatlısı, en önemlilerindendir. Silifke'nin en önemli ve en meşhur ürünleri, yoğurt ve ayrandır. Yörenin köylülerine ve ağız tadını bilenlere göre en iyi ayran, yayık ayranıdır.

Silifke, folklorik açıdan da önemli bir bölgedir. Halk oyunları, kilim dokumacılığı ve el sanatları gelişmiştir. "Halk oyunu" denildiğinde ilk akla gelen yörelerden biri olan Silifke'nin folklor ekibi, uluslararası pek çok organizasyonda Türkiye'yi temsil etmiştir. Silifke oyunları kıvrak tarzdadır. Silifke'nin Yoğurdu, Türkmen Kızı, Çiftetelli, Elmas zeybeği, Kıbrıs Zeybeği, Hamçökelek, Çaya Vardım Zeybeği, Portakal Zeybeği, Bahçeye Gel Görelim(Mandilli),Yayla Yolları, Aşık ile Maşuk, Aslan Mustafa ve Keklik oyunları en bilinen folklorik danslardır. Silifke'de genelde Türkmen göçmenleri olduğu için bazı oyunlar, Türkmenler için düzenlenmiştir.

Silifke'de her yıl 20-26 Mayıs tarihleri arasında Uluslararası Müzik ve Folklor Festivali düzenlenir. Festivalde çeşitli konserler düzenlenmekte, ırmak boyunca uzanan yürüyüş yollarında standlar ve yörük çadırları kurulmaktadır. Yörük çadırlarında halka geleneksel yöre yemekleri sunulmaktadır.

1933 yılında bazı vilâyetlerin ilçeye indirilmesi ile ilgili bir kanunla İçel ilinin merkezi Silifke lağvedilip Mersin ve İçel illeri birleştirilerek merkezi de Mersin oldu. Böylece Silifke, "İl" unvânını kaybetmiştir. 2002 yılında ise hükûmetin aldığı bir kararla Karamanoğulları'nın Türkçe olarak bu bölgeye verdiği "İçel" ismi; tarihe karıştı. İçel ismi; sâdece Silifke, Mut, Gülnar, Aydıncık, Bozyazı ve Anamur'u değil, komşu illere bağlı olan Ermenek ve Gazipaşa ilçelerini de kapsayan Taşeli Yöresi'ni tanımlamaktadır.

2012 verilerine göre:

Taşucu 11.700,
Atayurt 8.143,
Atakent 6.099,
Narlıkuyu 2.843,
Arkum 2.273,
Uzuncaburç 3.267,
Akdere 1.742,
Yeşilovacık 2.351

Tespitlere göre Helenistik veya erken Roma dönemine ait olduğu anlaşılan kale, geçirdiği onarım ve değişiklikler sonucu bugün bir Orta Çağ kalesi görünümündedir.
Silifke'ye hakim, 185 m yüksekliğinde bir tepe üzerinde yapılmış olan ve etrafı kuru hendekle çevrili oval biçimdeki kalenin içinde kemerli galeriler, su sarnıçları, depolar ve diğer yapı kalıntıları bulunmaktadır.
Ünlü gezgin Evliya Çelebi Seyahatname'sinde, 17. yüzyılda Silifke Kalesi'nin 23 burcu olduğunu, içinde bir cami ve 60 ev bulunduğunu yazar. Ancak burçların bir kısmı ve kale içi tamamen yıkık durumda olduğundan bunun tam tespitini yapmak mümkün olmamıştır. Hâlen görülebilen 10 adet burç mevcuttur. Tarihi köprü şehir merkezinin ortasından geçen Göksu (Kalykadnus) Nehri'nin üzerindedir. MS 77-78 yıllarında Kilikya Valisi L.Octavius Memor tarafından dönemin imparatoru Vespasianus ve oğulları Titus ile Domitianus adına yaptırılmış olduğu 1870 yılında yapılan bir onarımda bulunan taş kitabeden anlaşılmaktadır. Yedi gözü bulunan ve Roma uygarlığı örneklerinden biri olan Taşköprü, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde onarım görmüştür. Yakın zamanda yapılan bir yol düzenlemesi sebebiyle köprünün 3 ya da 4 gözü yok olmuştur. MS 2. yüzyılda yapılmış olduğu anlaşılan Roma tapınağı 5. yüzyılda planında önemli değişiklikler yapılarak kiliseye dönüştürülmüştür. Şehir merkezinde bulunan doğu ile güney yanlarındaki sütun tabanlıkları orijinal şekilde korunmuş olan tapınağın uzun kenarında on dörder, kısa kenarında sekizer sütun bulunmaktaydı. Ancak her biri 10 m boyundaki Korint başlıklı bu sütunlardan bugün sadece biri ayakta kalmış olup 3 tanesi de yıkılmış durumda yerdedir. Tapınağın çok sayıdaki mermer sütunları Reşadiye Camii'nin bahçe eklemesinde, anıt tabiri kullanılan alanda ve bazı evlerin bahçe kapılarında süsleme olarak kullanılmak üzere, sütun tabanları ve sütun üstleri resmî daireler ve ikametlerin bahçelerini ve kapı önlerini süslemek için yerlerinden alınmıştır.
1980 yılında Kültür Bakanlığınca başlatılan kazı çalışmaları son bulmuştur. MS 5. yüzyılda yaşamış tarihçi Zosimos: “Tapınak, ovadaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon'dan yardım isteyen ahali tarafından, çekirgeler Apollon'un gönderdiği kuş sürüsünce yok edilince O'na bir şükran ifadesi olarak yaptırılmıştır” diyorsa da Zeus adına yaptırıldığı da söylenmektedir. Silifke Kalesi'nin eteğinde, Bizanslılardan kalma bu su deposu 46 m uzunluğunda, 23 m genişliğinde ve 14 m derinliğinde olup, içine doğu köşes

Toros Dağları ya da kısaca Toroslar, Türkiye'nin Akdeniz kıyılarına paralel olarak, Teke Yarımadası'ndan Suriye'ye, hatta iç kesimlere de uzayarak Irak sınırına varan, içinde birçok sıradağı da barındıran bir dağ zinciridir. Bu zincirin en yüksek noktası 3.767 metrelik Kızılkaya zirvesidir.

Toroslar Kuzey Anadolu Dağları gibi III. jeolojik zamanda Alpin Orojenezi ile oluşmuştur. II. jeolojik zaman boyunca Tetis Okyanusu'nun tabanında bulunan arazi tortul maddelerle dolmuştur. Tetis Okyanusu'nun tabanı karadan dış kuvvetlerin (akarsu, rüzgâr, buzul, dalga ve deniz akıntıları) taşıdığı malzeme birikmeye başlamıştır. Deniz tabanında biriken taşınmış malzeme üstten gelen basınçla tortul taşlara dönüşmüştür. Afrika Levhası ve Arap Levhasının kuzeye doğru hareketi bu alana basınç uygulamıştır. Yan basınca uğrayan tabakalar sert ise kırılır (kırık dağları oluşur, Horst-Graben), daha yumuşak ise kıvrılır. Yumuşak olan bu Tortul tabakaların kıvrılarak yükselmesiyle alanda Alpin kuşağın bir parçası olan Toros Dağları oluşmuştur. Kıta hareketleri ile kuzeye hareket eden Afrika ve Arap levhaları Tetis Okyanusu’nun tabanının yok olarak Toros Dağlarının oluşumuna sebep olmuştur. Arap levhası daha hızlı hareket ettiğinden Güneydoğu Toroslar daha dış bükey hale gelmiştir.

Toroslar üç kısımda incelenir. Bölümleri ve zincirdeki sıradağlar batıdan doğuya şöyledir;

Batı Toroslar
Akdağlar, Bey Dağları, Katrancık Dağı, Geyik Dağları
Orta Toroslar
Akçalı Dağları, Bolkar Dağları, Aladağlar, Tahtalı Dağları
Güneydoğu Toroslar
Nurhak Dağı, Malatya Dağları, Maden Dağları, Genç Dağları, Bitlis Dağları

Batı Toroslar veya Antalya Toros Dağları, Teke Yarımadası'ndan başlayarak Antalya Körfezi'nin çevresinde bir yay çizer. Doğuda Taşeli Platosu ve Göksu Nehri ile Orta Toroslardan ayrılmaktadır.

Orta Toroslar, kabaca Mersin-Antalya sınırından başlayarak kuzeydoğu yönünde Binboğa Dağlarına kadar devam eder.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ve Kuzey Mezopotamya'nın coğrafi olarak kuzey sınırını oluşturur. Dicle Nehri kaynağını bu kısımdan alır.
Güneydoğu Toroslar'ın batı sınırı, Ceyhan Nehri vadisinden, Ahır Dağı ve Engizek Dağı ile başlar. Bey Dağları, Hazarbaba Dağı, Maden Dağı, Mastar Dağı, Akdağ, Akçakara dağları, Muşgüneyi Dağları, İhtiyarşahap Dağları ile Hakkâri yöresine ulaşır.
Hakkâri civarında Türkiye'nin yüksek dağları bulunur. Şırnak-Şemdinli arasında 3000–4000 m yüksekliklere ulaşan, geçit vermez sarp ve keskin zirveli dağlar bulunur: Karadağ, Sat Dağı, Buzul (Cilo) Dağları, Karadağ (Hakkâri kuzeyinde), Sümbül Dağı, Samur Dağı, Altın Dağı, Serdolusu Dağı, Tanintanin Dağları. Bu dağlar birbirine paralel dizilmiştir.

Toroslar üzerindeki polyelerin çoğunluğu Orta ve Batı Toroslar üzerinde, Isparta Açısı üzerinde bulunur. Bu alanda belirlenen 175 polyenin %90'ı 447 ile 1865 m yükseltileri arasındadır. %65'inin büyüklüğü 10 km²'yi geçmez.
Polyelerden en batıda Muğla Polyesi, en doğuda Uzuntekne Polyesi (Van) bulunur. Bazı polyeler Holosen'deki deniz yükselmesi ile koy halini almıştır. Yükseklikleri 40 m (Muğla Pollyesi)ile 2260 m (Höyükalanı Polyesi) arasında değişir. Dünyada çoğu polyenin alanı 10 km²'den düşüktür. Toros polyelerinin alanı, Arı polyesi 0,5 km² ile Kestel Polyesi 521 km² arasında değişir, ortalama alan 26,2 km²'dir. 100 km²'den büyük 14 polye bulunur. 115 polyenin alanı 10 km²'den küçüktür. Flüvyal (akarsu) süreçlerine bağlı oluşan polyeler dairesellik oranı yüksek, tektonik etkiler ile oluşan polyelerde uzama oranı yüksektir.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar

Truva atı (Trojan), bilgisayar yazılımı bağlamında zararlı program barındıran veya yükleyen programdır. (Bazen "zararlı yük" veya sadece "truva" ibareleriyle de nitelendirilmektedir.) Terim klasik Truva Atı mitinden türemiştir. Truva atları masum kullanıcıya kullanışlı veya ilginç programlar gibi görünebilir ancak yürütüldüklerinde zararlıdırlar.
Truva atlarının iki türü vardır. Birincisi, kullanışlı bir programın bir hacker tarafından tahribata uğrayıp içine zararlı kodlar yüklenip program açıldığında yayılan cinsi. Örnek olarak çeşitli hava durumu uyarı programları, bilgisayar saati ayarlama yazılımları ve paylaşım programları verilebilir. Diğer türü ise bağımsız bir program olup başka bir dosya gibi görünür. Örneklemek gerekirse oyun veya kalıp dosyası gibi kullanıcıyı aldatmaya yönelik bir takım yönlendirici karışıklık ile programın harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Trojan virüslerini yapmaya yarayan programlar bulunmaktadır.
Truva atları diğer kötücül yazılımlar, bilgisayar virüsleri ve bilgisayar solucanı gibi kendi başlarına işlem yapamazlar. Aynen Yunanların planlarının işleyebilmesi için atın Truvalılar tarafından içeri alınması gerektiği gibi Truva atlarının zararlılığı da kullanıcının hareketlerine bağlıdır. Truva atları kendilerini kopyalayıp dağıtsalar bile her kurbanın programı (Truvayı) çalıştırması gerekir. Bu yüzden Truva atlarının zararlılığı bilgisayar sistem açıklarına veya ayarlarına değil toplum mühendisliğinin başarılı uygulamalarına bağlıdır.

Truva atının en basit örneği yüklendiğinde bedava ekran koruyucu vadeden Waterfalls.scr isimli programdır. Çalıştırıldığında uzaktan bilgisayara giriş sağlayabilecektir.
Truva atı zararlı yükü (payload) çeşitli zararlar vermek için dizayn edilmiş olsa da zararsız da olabilir. Truva atları sistemde nasıl gedik açabildiğine ve nasıl tahribat yaptığına göre sınıflandırılır. 7 ana tür Truva atı zararlı yükü vardır. 

Uzaktan Erişim.
E-posta Gönderme.
Veri yıkımı.
Proxy Truva (zararlı bulaşmış sistemi saklama).
Ftp Truva (zararlı bilgisayardan dosya ekleme ya da kopyalama).
Güvenlik yazılımını devre dışı bırakma.
Hizmetin reddi servis saldırıları (Dos Saldırıları).
URL Truva (zararlı bulaşmış bilgisayarı sadece pahalı bir telefon hattı üzerinden internete bağlama).
Bazı örnekler; 

Veriyi silme ya da üzerine yazma.
Dosyaları zorla kriptoviral alıkoyma (cryptoviral extortion) ile şifreleme.
Ustaca dosyalara zarar verme.
Bilgisayar kamerasını açarak kullanıcının görüntüsünü kaydetme.
Dosyaları internetten çekme veya internete aktarma.
Kurbanın bilgisayarına uzaktan erişime izin verme. Buna RAT (Uzaktan yönetim aracı) denir.
Diğer zararlı yazılımları üzerinde toplama. Bu noktada Truva atı dropper ve vector diye ikiye ayrılır.
DDoS saldırısı yapabilmek veya spam e-posta göndermek için zombi bilgisayar ağı kurma.
Bilgisayar kullanıcısının alışkanlıklarını başka insanlara gizlice rapor etme kısacası casusluk.
Arka plan resmi oluşturma.
Klavye tuşlarını şifreleri ve kredi kartı numaraları gibi bilgileri çalabilmek için kaydetme (Keylogger)
Suç aktivitelerinde kullanılabilecek banka ya da diğer hesap bilgileri için oltalama.
Bilgisayar sistemine arka kapı yerleştirme.
Optik sürücünün kapağını açıp kapama.
Spam posta göndermek için e-posta adreslerini toplama.
İlgili program kullanıldığında sistemi yeniden başlatma.
Güvenlik duvarını veya anti-virüs programına müdahale etmek veya devre dışı bırakma.
Diğer zararlı çeşitlerine müdahale etmek veya devredışı bırakmak.
Bellek üzerinde iz bırakmadan çalışmak.
Gizlice kripto para madenciliği yapmak.

Zaman ve bilgi bombaları truva atı çeşitlerindendir.
Zaman bombası uygun tarih ve saat geldiğinde harekete geçerken bilgi bombası bilgisayar uygun duruma geldiğinde harekete geçecektir.

Dropperlar iki görevi birden gerçekleştirirler. Bu program yasal olarak görevini gerçekleştirirken aynı zamanda bilgisayara virüs veya zararlı da yükler.

Sub7, Poison Ivy, Bifrost, Pandora RAT (Türk yapımı), JRat, Prorat (Türk yapımı) DarkComet RAT.
Bu örnekler çoğaltılabilir ancak bu saydıklarımız en tehlikeli ve güncel olanlarıdır. Truva atları internet ortamında hızla yayılmasına rağmen güncel bir antivirüs yazılımı tarafından rahatlıkla tespit edilebilir. Dolayısıyla yukarı da belirttiğimiz uygulamalar, antivirüslerin birçoğu tarafından yakalanıp etkisizleştirilmektedir.

Truva atları kullanıcının kendisinden saklanarak görevini yerine getirir. Virüsler kişisel bilgisayarlara yeteri kadar hasar verirken küçük şirketler için hasar verme oranı çok daha büyük olacaktır çünkü büyük şirketlerin sahip olduğu virüs koruma sistemlerine sahip değildirler. Bir truva atı sisteminize bulaştığı zaman kendini kamufle ettiği için kendinizi veya şirketinizi korumanız oldukça güç olacaktır fakat yine de koruma yöntemleri mevcuttur: 
Truva atları genel olarak e-posta yoluyla bulaşmaktadır aynı diğer zararlı çeşitlerinde olduğu gibi ancak tek bir farkları vardır truva atları genelde kamufledir.
Truva atından korunma yolları:

Tanımadığınız birinden bir e-posta alırsanız veya bilmediğiniz bir ek alırsanız kesinlikle açmayın. Bir e-posta kullanıcısı olarak mutlaka kaynağı teyit edin. Bazı bilgisayar korsanları adres defterlerini çalabilir bu yüzden tanıdığınız birinden bir e-posta alırsanız bu onun güvenilir olacağı anlamına gelmez.
E-posta ayarlarınız yaparken eklerin otomatik olarak açılmayacağından emin olun. Bazı e-posta servis sağlayıcıları kendi bünyesinde ekleri açmadan önce virüs taraması yapılmasını sağlayan programlar sunar.Eğer servis sağlayıcınız bu hizmeti sunmuyorsa ücretsiz bir tane kullanmak veya satın almak mantıklı olacaktır.
Bilgisayarınızın bir antivirüs programına sahip olduğunu ve düzenli olarak kendini güncelleştirdiğinden emin olun. Eğer antivirüs programınızın otomatik güncelleme seçeneği varsa aktif edin. Bu yolla güncellemeyi unutsanız bile yine de tehditlerden korunmuş olacaksınız.
İşletim sistemleri kullanıcılarını kesin tehditlerden korumak için güncellemeler yayınlarlar. Microsoft gibi yazılım geliştiricileri Truva atı veya virüslerin kullanabilecekleri açıkları kapatabilmek için yamalar yayınlarlar. Eğer sisteminizi bu yamaları kurarak güncel tutarsanız bilgisayarınız daha güvenli olacaktır. Bununla beraber not olarak bu yamalar sistemlerde daha tehlikeli güvenlik açıklarına neden olabilmektedir.
Peer to peer veya yerel ağı paylaşan Kazaa, Limewire, Ares ve Gnutella gibi programların kullanımının kısılması faydalı olur. Çünkü bu programlar genellikle virüs veya truva atı gibi programlarının yayılması konusunda korumasızdırlar. Bu programlardan bazıları virüs koruma programı barındırmasına rağmen içindeki virüs koruması çok da güçlü değildir. Eğer bu tip programları kullanıyorsanız nadir bulunan kitap, şarkı, resim veya filmleri indirmeniz çok da güvenli olmayacaktır. Bu hassas önlemlerin dışında ücretsiz olarak da bulunabilen bir anti-trojan programı da yüklenilebilir.

Truva atı bulaşmasının büyük çoğunluğu hileli programların çalıştırılmasıyla oluşur. Bu sebepten dolayı beklenmedik posta eklerinin açılmaması tavsiye edilir. Bu program bazen güzel bir animasyon veya erotik bir resim olabilir ancak arka planda program bilgisayara truva veya solucan yüklemektedir.
Zararlı bulaşmış program direkt e-posta yoluyla gelmemesine rağmen size anında mesajlaşma yazılımları ile web Ftp sitesinden indirilerek veya cd ve disket yoluyla ulaştırılabilir. 
Fiziksel ulaşım çok nadir olmakla birlikte eğer hedef direkt sizseniz bu yolda yaygın olarak kullanılabilir. Daha da fazlası hileli program bilgisayarınızın başına oturan biri tarafından manuel olarak da yüklenebilir. 
Virüsü anında mesajlaşma yazılımları aracılığıyla alma şansı çok düşüktür daha çok internetten indirilmeyle ulaşılır. 
Web sitesi yolu ile 
Zararlı bir siteyi ziyaret ettiğinizde bulaşabilir. 
E-posta ile 
Eğer Microsoft Outlook kullanıyorsanız Internet Explorer kullanmasanız bile onun etkilendiği açıklardan sizlerde etkilenirsiniz. E-posta virüsleri genellikle kopyalarını zararlı bulaşmış kullanıcı adres defterlerini yollarlar. 
Açık Portlar ile  
Bilgisayarlar dosya paylaşımını destekleyen anında mesajlaşma yazılımları (AOL, MSN gibi) veya dosya paylaşımına izin veren (HTTP, FTP veya SMTP gibi) kendi sunucularını kullanırlar ki 
bu sunucular yukarıda saydığımız açıklardan etkilenmektedirler. 
Bu program ve servisler yere ağ portunu açabilirlerken, internet üzerinde herhangi birinin bu açıktan faydalanmasına olanak tanır. 
Bu tip programlarda açıklardan faydalanılarak oluşturulan yetkisiz uzaktan erişimlere 
düzenli olarak rastlanmaktadır. Bu yüzden bu tip programlar kısıtlanmalı veya güvenli hale getirilmelidir. 
Açık olan portları kısmak için bir ateş duvarı kullanılabilir. Açık olan portlardan oluşabilecek zararlar için güvenlik duvarları pratikte çok sıklıkla kullanılmasına rağmen yine de kökten bir çözüm sağlamayacaktır. 
Bazı modern truva atları doğrudan mesajlarla gelebilirler. Çok önemli gibi görünen mesajlar aslında truva atı içerebilir. 
Çalıştırılabilen dosyalar sistem dosyalarıyla aynı veya benzer isimleri taşıyabilirler (Svchost.exe gibi) Bazı benzer truva atları: 

Svchost32.exe
svhost.exe
back.exe
systems.exe
explorer.exe

Bilgisayar güvenliği
Bilgi güvenliği
Bilgisayar virüsü
Bilgisayar solucanı
Kötücül yazılım
Casus yazılım
Yemleme saldırıları
Antivirüs yazılımı
Güvenlik duvarı
Toplum mühendisliği
Exploit
Sanayi casusu
Sahte güvenlik yazılımı
Zombi bilgisayar
Donanım Truva Atı

Bilgi Güvenliği Forumu
Güvenlik Ansiklopedisi25 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Truva atı nedir?26 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webopedia
Virüs, solucan ve Truva atı arasındaki farklar?24 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Webopedia
Truva atları ve zombi bilgisayar ağlarında kullanımları Virus Bulletin's The World of Botnets - Dr Alan Solomon ve Gadi Evron
Bir Truva atı arka kapısından nasıl kurtulunur.16 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Symantec

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığıyla ilişkili bir araştırma kurumudur.

Osmanlı döneminde, 1891 yılında Merkezi İstatistik Encümeni olarak faaliyetine başlamıştır. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, Merkezi İstatistik Dairesi adı ile 25 Nisan 1926 tarihli ve 3517 sayılı Merkezi İstatistik Dairesi Hakkındaki Talimatnamenin Meriyetine Vaz'ına Dair Kararname ile kurulmuştur. 1930 yılında dairenin tüm görevleri yeniden düzenlenerek İstatistik Umum Müdürlüğü adını almıştır. 1962 yılında Devlet İstatistik Enstitüsü adını alan Kurum, 18 Kasım 2005 tarihi itibarı ile adı Türkiye İstatistik Kurumu olarak değiştirilmiştir.

Merkezi Ankara'da bulunan kurumun, Türkiye genelinde 26 tane Bölge Müdürlüğü bulunmaktadır.

Kurumun görev ve yetkileri şunlardır:

5429 sayılı Kanunda belirtilen programı hazırlamak.
Program ile belirlenen istatistikî faaliyetlerin yürütülmesini organize etmek ve uygulanmasını sağlamak.
Resmî istatistiklerin üretimi sırasında kullanılacak istatistikî yöntemleri, tanımları, sınıflamaları ve standartları, ulusal ve uluslararası normlara uygun olarak belirlemek.
Ülkenin ekonomi, sosyal, demografi, kültür, çevre, bilim ve teknoloji alanları ile gerekli görülen diğer alanlardaki istatistiklerini derlemek, değerlendirmek, analiz etmek ve yayımlamak.
Resmî istatistik sonuçlarının bilimsel ve teknik açıklamalarını yapmak.
İstatistik alanındaki bilimsel araştırma teknikleri ile istatistikî yöntem ve bilgi teknolojilerine ilişkin gelişmeleri takip etmek ve bunların uygulanması için gerekli önlemleri almak.
İstatistik alanındaki ulusal ve uluslararası öncelikleri dikkate alarak istatistikî veri ihtiyacı duyulan alanları ve veri derleme yöntemlerini ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde belirlemek.
Programın kurum ve kuruluşlara verdiği resmî istatistik görevlerinin yerine getirilmesini izlemek, bu kurumlarca üretilen istatistiklerin uluslararası standartlara uygunluğunu incelemek, kalite kontrolünü yapmak ve bu konularda teknik destek ve koordinasyonu sağlamak.
Kalkınma planları, cumhurbaşkanınca belirlenen program ve politikalar, ilgili mevzuat ve benimsediği temel ilkeler çerçevesinde, Kurumun orta ve uzun vadeli strateji ve politika çalışmalarını yürütmek; Kurumun stratejik plânlarına, yıllık amaç ve hedeflerine bağlı olarak teşkilât yapısını, hizmet kalite standartlarını, yönetim hizmet ve süreçlerini sürekli geliştirici tedbirler almak.
Programın uygulanmasına ilişkin Yıllık İzleme Raporlarını hazırlamak.
İstatistikî bilgilerin saklanmasını, kullanıcıya sunulmasını, bu alanlara ilişkin sistemlerin geliştirilmesini ve bu amaçla ulusal ve uluslararası bir bilgi ağı ve bilgi akış sisteminin oluşturulmasını koordine etmek.
5429 sayılı Kanunda belirtilen ulusal kayıt sistemlerinin oluşturulmasında standartları tanımlamak, uygulamak ve kurumlararası koordinasyon ile uygulanmasını sağlamak.
Uluslararası düzeyde karşılaştırmalar yapmak amacıyla diğer ülkelere veya ülke gruplarına ait göstergeleri takip etmek, değerlendirmek ve gerekli durumlarda yayımlamak.
İhtiyaç duyulan alanlarda veri üretilmesi, teknik kapasitenin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi amacıyla, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde araştırma ve teknik yardım projeleri hazırlamak, geliştirmek ve yürütmek.
İstatistikle ilgili konularda diğer ülkelerle ve uluslararası kuruluşlarla işbirliğini sağlamak ve uluslararası toplantılar düzenlemek.
Kanunlarla ve cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen diğer görevleri yerine getirmek.

2021 yılının Aralık ayında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, enflasyon rakamlarının açıklanmasının ardından, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanı ile görüşmek istedi, ancak randevunun verilmemesi üzerine kurmayları ile birlikte TÜİK Başkanlığı'na gitti. TÜİK, yönetimi buna rağmen kapıları açmadı. Selin Sayek Böke kapıdaki görevlilere TÜİK'in sitesinde “Bilgiye nasıl erişilir?” başlığı altında vatandaşların merkez teşkilata gelebileceğinin yazıldığını ve merkez teşkilata geldiklerini belirtti. Engin Özkoç da kapıları açmayarak TÜİK'in yasaları çiğnediğini söyledi.
TÜİK'in 2022 yılından itibaren TÜFE kapsamındaki madde fiyatlarını paylaşmadığı ve bunun da enflasyon hesabında hatalara yol açtığı yönündeki eleştiriler, ekonomi yazarlarının ve sendikaların yayınladığı araştırmaların etkisiyle 2024 yılının Temmuz ayında yeniden yoğunlaşmıştır.

Resmî site

Fahrülmülk Rıdvan bin Tutuş (? - 10 Aralık 1113) Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Alp Arslan'ın torunu ve Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı Tutuş'un oğlu idi. 1095-1113 döneminde Suriye Selçuklu Halep Meliki olarak hüküm sürdü.

Rıdvan Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan'ın torunu ve Suriye Selçuklu Devleti Meliki Tutuş'un oğlu idi ve sonradan Şam Meliki olacak Dukak'ın ağabeyi idi. Küçük yaştan itibaren eğitimini veren kişi lalası atabey Cenâhüddevle Hüseyin idi. Babası Sultan Tutuş 1096 yılında Büyük Selçuklu Devleti tahtına geçen yeğeni Berkyaruk'la saltanat mücadelesine girdi. 1096 yılında Berkyaruk'un ordularıyla Rey kenti yakınlarında yaptığı savaşı kaybederek öldürüldü.
Sultan Tutuş'un ölümünden sonra Suriye Selçuklu Devleti'nde siyasi durum karıştı. Rıdvan büyük kardeş olarak kendini Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı olarak görmekteydi ve Halep'den bu devleti yönetmeye çaba göstermekte idi. Gerçekte Rıdvan'ın yerine devletin idarecisi lalası atabey Cenâhüddevle Hüseyin idi. Rıdvan kendi siyasi durumunu güçlendirmek için kendinden küçük dört kardeşini öldürme emri verdi ve Rıdvan'ın köleleri iki küçük kardeşini boğarak öldürdüler. Fakat bu katliamdan ikinci erkek kardeşi olan Dukak ve en küçük kardeşi olan Muhiddin Bektaş kurtuldu. Bundan sonra Rıdvan ile onun katliamından kurtulan ve ondan nefret eden kardeşi Dukak ile Ridvan'ın arası devamlı olarak açık kaldı.
Suriye kargaşalık ve anarşi içine girdi. Bu karışıklıklar arasında Dukak babası Tutuş'un başkenti olup o zaman Fatîmiler eline geçmiş olan Şam kalesini Rıdvan lalası atabey Cenâhüddevle ile birlikte eline geçirmeye teşebbüs etti. Bunda başarısız kaldı. Fakat ölümden kurtulup Halep'ten kaçan kardeşi Dukak Türk asıllı komutan Tuğtekin desteği ile Şam'ı eline geçirmeyi başardı. Askerleri bunun üzerine onun Şam Melikliği'ni ilan ettiler. Dukak, Şam Melikliği yönetimini iyice pekiştirdi. Dukak ağabeyi Rıdvan'ın lalası olan Cenâhüddevle'nin Halep Melikliği'nin fiili yönetiminden devamlı şikayetçi oldu. Büyük Selçuklu Sultanı olan biten bu duruma el koyup Suriye Selçuklu Devleti'ni, Halep Melikliği ve Şam Melikliği olmak üzere iki kola ayırdı.
Şam Meliki olan Dukak, Selçuklu Devleti Antakya Emiri olan Yağı-Sayan'dan ve Kudüs'ün idaresini Fatimiler'den eline geçirmiş olan Artuklulardan olan Necmeddin İlgazi ile ittifak kurdu. Diğer taraftan Kudüs'ün idaresine ortak olan Artuklular'dan Sökmen Bey Rıdvan'ın müttefiki oldu.
Rıdvan Antakya Emiri Yağı-Sayan'a saldırdı ve Antakya'yı kuşattı. Yağı-Sayan'ın müttefikleri olan Dukak ve İlgazi Bey ona askeri yardıma gelince kuşatmayı bıraktı. Ama bu sefer Rıdvan Şam'ı da kuşattı. Tam bu sırada Rıdvan'ın lalası olan ve ona yakın yönetim desteği veren Atabeyi Cenâhüddevle ile arası açıldı. Rıdvan kendi lalası olan atabeyine danışamaz oldu. Atabeyi Cenâhüddevle de Humus'a yerleşerek Humus Emiri oldu. Antakya Emiri Yağı-Sayan Rıdvan'a destek vermeye başladı. Bu desteği daha da güçlendirmek için Rıdvan Yağı-Sayan'ın kızı ile evlilik yaptı. Rıdvan Yağı-Sayan ile birlikte orduları ile kendileri aleyhtarlarının bulunduğu Asi Nehri üzerinde bulunan Şayzar kalesine saldırmak için askeri hazırlıklara başladılar.
Tam bu sırada Birinci Haçlı seferi Baronlar orduları Çukurova'ya indi. Bu Müslüman emirlerin aralarında yaptıkları müttefiklik anlaşmalarını ve düşmanlıkları sona erdirdi. Fakat Müslüman emirlikler birleşip Haçlılar ordusuna karşı gelmemeyi tercih ettiler. Eğer Müslüman emirler birbirleriyle anlaşıp bir karşı müttefiklik kurabilselerdi, Haçlıların Kudüs'ü ele geçirip orada bir Haçlılar Kudüs Krallığı kurmalarını önleyebileceklerdi. Ama kardeş olan Rıdvan ile Dükak arasındaki birbirinden nefret duyguları bunun gerçeklemesine engel oldu.
Haçlılar ordusu 20 Ekim 1097'de 8 ay sürecek Antakya Kuşatması'na başladı. Kale Antakya Emiri Yağı-Sayan tarafından savunulmakta idi. Haçlı orduları kuşatmaya devam edebilmek için erzak ve iaşe toplamak üzere Rıdvan'ın Halep Melikliği arazilerine devamlı akınlar yapmaya başladılar. Kuşatma altında bulunan Antakya Emiri Yağı-Sayan önce Şam'taki Suriye Selçuklu Șam Meliki Dukak'tan yardım istedi. Dukak Aralık 1097'de ordusuyla harekete geçti. Yolun hemen başında iken bir Haçlılar erzak ve iaşe arama birliği ile çatışmaya girişti. Bu silahlı çatışmadan Haçlılar ordusunun çok zorlu bir askerler grubu olduğunu öğrenip bundan sonra, kuşatma altındaki Antakya kendine tabi olmasına rağmen, bu kuşatmayı kırmaya çalışmak için askeri yardımda bulunmaktan tümden vazgeçti. Yağı-Sayan bu sefer Ocak 1098'de Suriye Selçuklu Halep Meliki olan Rıdvan'dan yardım istedi. 9 Şubat 1098'de Rıdvan birkaç bin süvariden oluşan bir orduyu Antakya'ya destek verip kuşatmayı kırmak üzere gönderdi. Bu süvari ordusu, başlarında bulunan komutanın yeteneksizliği dolayısıyla, Antakya kalesi yakınlarında Haçlılar tarafından mağlup edildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu sefer Antakya Emiri Yağı-Sayan iki haftalık yürüyüş yolunda bulunan Musul Atabeyi Kerboğa'dan yardım istedi. Kerboğa Nisan 1097 sonunda yaklaşık 30.000 kişilik ordusuyla Antakya'ya yardım için yola çıktı. Bu ordu yolda kendine katılan diğer Müslüman birliklerle gittikçe büyüdü. Ama Kerboğa ordusu gayet yavaş hareket etmekte idi. Kerboğa ordusu daha hala yolda iken 2 Haziran'da Firuz adında bir Ermeni dönmesi Haçlıların kendine vadettikleri altın ve toprak bağışlarına tamah ederek kalenin "İki Kızkardeş Kulesi"'ndeki bir pencereden Haçlıların şehre girmesini sağladı. Yağı-Sayan ailesini geride bırakarak şehirden kaçtı ama bir Hristiyan Ermeni tarafından şehrin uzaklarında bulunarak kafası kesildi. Komutansız kalan şehirdeki Müslüman güçler çok geçmeden Haçlılar tarafından alt edildiler ve ancak küçük bir kuvvet Yağı-Sayan'ın oğlu Şemsüddevle komutasında iç kaleye kapanmayı başardı. 3 Haziran günü Haçlılar iç kale hariç şehri ele geçirmişlerdi. Antakya iç kalesinde Yağı-Sayan'ın oğlu Şemsüddevle direnişe devam etti. Haçlıların hücumları onu iç kaleden sökemedi. Haçlı ordusu şehir halkına büyük bir katliam uygulayıp şehri talan edip şehri bir Hristiyan şehrine döndürme çabalarına giriştiler. Bu sırada Kerboğa ordusu ile Antakya önüne geldi ve Antakya kalesinde bulunan Haçlılar ordusunu kuşatmaya aldı. Ama Kerboğa bu kuşatmada da, özellikle kendi ordusuna katılmış olan Şam Meliki Dukak'la devamlı anlaşmazlık yüzünden, korkakça pasif davrandı. Bu kuşatmadan büyük zorluklar çeken Haçlılar ordusu bir "mucize" ile Antakya Katedrali'nin sunağı altında İsa'nın çarmıhta öldürilmesine neden olan Kutsal Mızrak'ı buldular. Bundan aldıkları moral ile büyük bir huruç hareketine başladılar. Başta Dukak birçok Müslüman birliği kaçtılar ve sonunda Kerboğa'nın kalan ordusu büyük bir mağlubiyete uğradı. Kerboğa kendini zor kurtarıp ordusuz olarak Musul'a dönebildi. Antakya İç kalede kuşatma altındaki Şemsüddevle de müzakerelerden sonra kendisini ve askerlerine serbest geçiş hakkı kazandı ve iç kale de Haçlıların eline geçti. Bundan sonra Rıdvan ve diğer emirler Haçlıların güneye Kudüs'e doğru gidişlerine engel olamadılar. Haçlılara direniş Kudüs'ü ellerine geçirmiş olan Fatimilere kaldı.
Fakat 1101'den itibaren Avrupa'dan yeniden gelmekte ve Anadolu'yu geçmek için yolda bulunan yeni Haçlılar ordularını durdurmak için Halep Meliki Rıdvan Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı II. Kılıç Arslan ve Danişmendliler ile bir ittifaka katıldı. Bu Haçlılar ordularını Anadolu içinde elemine edip bertaraf eden Müslüman ordusunda Rıdvan'ın gönderdiği birlikler de bulunmaktaydı.
1 Mayıs 1103'te Humus'ta emir olan Jahab El-Devle Rıdvan'ın maiyetine girmiş olan bir Haşhaşi suikastçı olan "Hakim El-Müneccim" adlı bir Alamut Kalesi merkezli İsmaililer fedaisi tarafından öldürüldü. Bu Haşhaşilerin Suriye'deki ilk suikast eylemiydi. Bundan sonra Suriye'de Halep Melikliği ve Şam Melikliği ve hatta Haçlılar Hristiyan devletlerinde İsmaililer fedaileri önemli suikastçı rolü oynamaya başladılar.
1104'te Şam Meliki Dukak öldü. Şam'ta iktidar Türk asıllı askeri komutan olan Tuğtekin eline geçti. Şam Atabeyi unvanını alan Tuğtekin önce Dukak'ın yetişkin olmayan küçük oğlu II. Tutuş'u ve sonra da Dukak ve Rıdvan'ın küçük kardeşi olup Rıdvan'in öldürme emrinden kurtulmuş olan genç Muhidddin Bektaş'ı kukla hükümdar olarak Şam Melikliği tahtına geçirdi. Ama 1104 yılı sonunda bunlar bertaraf edildi. Halep Meliki Rıdvan Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı olarak Şam'ı eline geçirdi. Fakat devletin başkenti yine Halep'te kaldı.
Rıdvan Haçlıların kurduğu Haçlı Kudüs Krallığı ile derin mücadeleye girişmedi. 1105 Haçlıların Trablusşam'ı ellerine geçirmek için yaptıkları saldırılara karşı koymak için bu bölgeye asker gönderdi ama sonunda Haçlıların bu liman şehrini ellerine geçirip burada Haçlılar Trablus Kontluğu devletini kurmalarını önleyemedi.
1104'in Haçlılar Harran Muharebesi'ni kaybedip Asi Nehri'nin doğusunda ellerinde bulunan arazileri kaybetmişlerdi. Avrupa'ya gitmiş olan Haçlılar Antakya Prensi I. Boemondo'nun taht naibi olan Celile Prensi Tancred bu arazileri geri almak hedefiyle Rıdvan ile bir seri askeri mücadeleye başladı. 1105'te Rıdvan Celile Prensi Tancred'e karşı Halep yakınlarında yapılan Artah Muharebesi'ni kaybetti ve Asi Nehri doğusundaki eski araziler tekrar Haçlılar eline geçti. Bu Halep'i tehdit altına almaya başladı. Bu mücadele devem etti.
1111'de Melik Rıdvan Tancred'le savaşmaya yanaşmadan ona tabi olarak 20.000 dinar tazminat ödedi. Rıdvan'ın bu savaştan kaçınma tutumu Suriye halkını ondan gocundurmaya başladı. Halep Kadısı olan İbnü'l-Kassab, Bağdat'a gidip oradaki Abbasi halifesini Celile Prensi'ne karşı bir Müslüman müttefikliği kurmasını teşvik etti. Kurulan müttefik Müslüman ordusu başına Musul Atabeyi olan Mevdûd b. Altuntegin geçti ve Suriye'de Celile Prensi'ne karşı bir askeri sefer açtı. Fakat Rıdvan kendine yardıma gelen komşu emirler komutası altında bulunan bu Müslüman ordusuna karşı, onlar kendi başkenti Halep'i savunmak için Haçlılarla mücadeleye girişmişlerken bile, gayet soğuk davrandı. Bu ordunu komutanı Musul Atabeyi Mevdûd b. Altuntegin 1113 Haziran sonunda Haç

Selçuk Bey, Büyük Selçuklu Devleti'ne adı verilen kişidir. İsminin Kaşgârî'de geçen özgün şekli Selcuk (سلجك) şeklindedir. İkinci hece sonradan kalınlaşmıştır.
Aral Gölü'yle Hazar Denizi arasındaki topraklara hakim olan Oğuz Türkleri'nin Kınık boyundandır. Babası Oğuz Yabgu Devletinin  ordu komutanı subaşıdır. "Temür Yalıg" (Demir yaylı) unvanı ile anılan babası Dukak Bey, devlet işlerinde söz sahibi bir bey idi.

Dukak Bey'in ölümünden sonra 10. yüzyılın birinci yarısı içinde 17-18 yaşlarında olan Selçuk Bey subaşı, Yabgu unvanı ile tanınan Oğuz hükümdarının yerini almak gibi yüksek siyasî bir amacın peşinde olmakla birlikte henüz genç ve deneyimsizdi. Nitekim o, henüz güçlü hâle gelmeden, bir toplantı sırasında protokolde olması gereken yerin üzerinde bir mevkiye oturarak, bu amacını açığa vurdu. Bu amacına denk bir gücü bulunmadığı için yabgu ile mücadele etmeyi göze alamayan Selçuk, kendisine bağlı birlikler ve ailelerle birlikte Oğuz Devleti'nin kışlık merkezi Yenikent'ten ayrılarak İslâm gazilerinin toplandığı Cend şehrine gelip yerleşti. Cend, Oğuz Devleti'ne bağlı bir kent olup Oğuz yabgusuna vergi veriyordu. Selçuk Bey, Cend'de bir toplantı meclisi kurarak İslâmiyete geçme kararı aldı. Bölge valisine gönderdiği elçiyle validen kendilerine İslâm dinini öğretecek imam ve fakihler istedi.
Bu tarihî olaydan sonra İslâm dünyasında Müslüman olan Oğuzlara diğer soydaşlarından ayırt etmek için özel bir adlandırma ile Türkmen denmeye başlandı. Bundan sonra gittikçe yerleşip yaygınlaşan Türkmen adı, 13. yüzyıldan başlayarak tamamen Oğuz adının yerini aldı.
Bir yıl sonra Oğuz yabgusundan Cend şehrinin vergisini almak üzere tahsildârlar geldi. Bunun üzerine Selçuk Bey: "Müslümanların gayrimüslimlere vergi vermeyeceğini" söyleyerek bağımsızlık yolunda ilk adımını attı ve gayrimüslim Türkler üzerine cihad hareketini başlattı. Bu savaşlar her iki taraf için de zorlu geçti, hatta Selçuk Bey bu savaşlardan birinde oğlu Mikail'i kaybetti. Bunun üzerine Mikail'in oğulları olan Tuğrul ve Çağrı Bey'i yanına alarak kendi yetiştirdi.
Maveraünnehir bölgesinde Karahanlılar ve Samanîler arasındaki egemenlik mücadelesinde Samanîlerin yanında yer aldı. Buhara'ya kadar ilerlemiş olan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ı Selçuk Bey'in bizzat başında bulunduğu Türkmen kuvvetleri sayesinde geri püskürtmeyi başardılar. Nûr kasabasını ele geçirerek oğlu Arslan Yabgu'yu buraya göndermiştir.
Kendi oğullarıyla birlikte Büyük Selçuklu Devleti'nin temellerini atan Selçuk Bey, 1007 veya 1009 yılında Cend'de öldü.

Büyük Selçuklu Devleti

Kirman Selçuklu Hanedanı'nın kurucusu Kavurd, 1072 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın ölümünün ardından Melikşah ile taht mücadelesine girişmiştir. Kavurd, Hamedan'da Türkmenler'den oluşan bir ordu kurmayı planlamış ve Hamedan'a sefere gitmeden önce oğlu Kirmanşah'ı Kirman'da vekil bırakmıştır. 1073 yılında Kavurd ve Melikşah arasında yaşanan savaşı Melikşah kazanmış ve Kavurd esir düşmüştür. Melikşah, amcası Kavurd'u öldürmek istemese de Nizamülmülk'ün ileride sıkıntı çıkabileceği yönündeki tavsiyesine uyarak onu öldürtmüştür. Babası Kavurd'un ölümü üzerine Kirmanşah, Kirman Selçuklu Sultanı oldu.
Bir yıl sonra Kirman Selçuklu Sultanı Kirmanşah ölünce, önce tahta küçük yaşta olan Hüseyin geçti. Kısa bir süre sonra Sultanşah, tutulduğu hapisten kaçarak tahta çıktı (1074). Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah 1085 yılında Kirman Selçuklu Devleti'ne bir sefer düzenledi. Melikşah'ın neden bu tür bir sefer düzenlediği kaynaklarda tam olarak belirtilmemiştir. Melikşah kalabalık bir orduyla Kirman Selçuklu Devleti'nin başkenti Berdesir önünde ordugâh kurdu. Melikşah'ın Berdesir önüne ordugâh kurduğunu gören Sultanşah Berdesir'e kapandı. Emirler aracılığıyla Melikşah ve Sultanşah arasında elçiler gidip gelerek Melikşah'ın Sultanşah'ı affetmesi sağlandı. Bu olayların ardından Sultanşah 1085 yılında ölmüş ve yerine Turanşah geçmiştir.

Sultanşah, (1108-1117) Suriye Filistin Halep Hükümdarı.
Sultanşah 1108 yılında doğdu. Babası Suriye-Filistin Selçuklu Halep hükümdarı Rıdvan'dır. 1114 yılında Hadım Lülü ağabeyi Alp Arslan el-Ahras'ı  öldürülüp, 6 yaşındaki Sultanşah'ı Suriye-Filistin Selçuklu Halep hükümdarı yaptı.
1114 yılında Haçlılar Halep'i kuşatmak üzereydi. Tehlikenin farkında olan Hadım Lülü önce Şam atabeği (Böriler) Tuğtekin başta olmak üzere etraftaki tüm emirlerden yardım istese ancak olumlu yanıt alamadı. Başka çaresi kalmayan Hadım Lülü Büyük Selçuklu Sultanı Muhammet Tapar'dan yardım istedi. Muhammet Tapar hem isyancı Mardin Artuklu emiri İlgazi Bey ve Şam atabeyi Tuğtekin'in üstüne Porsuk bin Porsuk'u görevlendirdi. Ayrıca Halep'e yardım etmesini söyledi. Porsuk bin Porsuk'un bölgeye geldiği haberini alan İlgazi ve Şam atabeği Tuğtekin, Kudüs Kralı II. Baudouin, Trablus Kontu Pons ve Antakya Prens naibi Roger de Salerno ile ittifak yaptı. Buzaa'yı alan Porsuk bin Porsuk Humus'u da alıp, Hama'ya giderken Şayzar'de Antakya Prens naibi Roger'ın ani baskınına uğrayarak ağır kayıp verdi. Yenilgiye uğrayan Selçuklu ordusu İran'a geri döndü.
Hadım Lulu, Halep'i oldukça kötü yönetiyordu.[Hadım Lulu artık Halep'i elinde tutabileceğini düşünmüyordu. 1117 yılında Hadım Lulu ava çıkmak bahanesiyle Caber Kalesi'nin yolunu tutmuşken Malik b. Salim tarafından fark edilerek öldürüldü. Haberi alan Rıdvan'ın eski kumandanlarından Yaruktaş Halep'e gelerek yönetimi eline aldı. Yaruktaş, Halep'te otorite kuramadığı için İlgazi beyi Halep'e çağırdı. İlgazi Bey Halep'e geldi. Ama bazı kumandanlar İlgazi'yi içeri almama konusunda kararlıydı. Yaruktaş bazı kumandanları ikna ederek bazılarını da öldürerek İlgazi Bey'i içeriye aldı. Halep'e giren İlgazi 1117 yılında 9 yaşındaki Sultanşah'ı öldürdü ve böylece Suriye-Selçuklu Devletinin Halep  kolu son buldu.

Süleyman Şah bin Muhammed (Ekim – Kasım 1117 - 13 Mart 1161;) 1159'dan 1160'a kadar hüküm süren Irak Selçuklu Sultanı.
Süleyman Şah, padişah Muhammed Tapar'ın oğluydu. Annesi Gevher Hatun'du. Kardeşi II. Mahmud, I. Tuğrul ve Mes'ud Irak Selçuklu Devleti'nin sultanı olumştur. İlk başlarda amcası Sultan Sencer'in yanındaydı. Sencer, Oğuzların elinden kurtulduktan sonra Süleyman Şah, Horasandaki ordunun komutasını devraldı. Ancak Oğuzlarla baş edemeyecek kadar zayıf oldukları anlaşıldıktan sonra Harzemşah'ın yanına gitti. 1152'de Sultan Muhammed'in tahta çıkmasının ardından sonra Süleyman Şah, Muhammed'e saldırdı ve kendisine halife tarafından "El-Melik el-Mustadir" unvanı verildi. 1156/57'de Bağdat'ta padişah ilan edildi, ancak daha sonra Muhammed tarafından mağlup edildi.

Süleyman Şah, Sultan Muhammed'in Ocak 1159'da ölmesinin ardından tahta geçti. Ancak yirmi ay kadar hüküm sürdükten sonra Eylül 1160'ta tahttan indirildi. Kutubeddin Mevdud tarafından 1160 yılına kadar esir tutuldu ve 13 Mart 1161'de Hemedan'da öldürüldü  ve kardeşi Sultan Mesud'un türbesine gömüldü.

Eşlerinden biri Harzemşah'ın kardeşi Aksis'in kızıydı.  Diğer eşi ise Yusuf İnal Tegin'in kız kardeşiydi. Bir diğer eşi ise Gürcistan Kralı I. Demetre'nin kızı Rusudan (Abkhaziyya Hatun) idi. Rusudan, daha önce Süleyman'ın kardeşi Mesud ve amcası Sultan Sencer ile evliydi.
Sencer Şah adında bir oğlu vardı.

Ibn Al-Athir (2010). The Chronicle of Ibn Al-Athir for the Crusading Period from Al-Kamil Fi'l-Ta'rikh. Ashgate Publishing, Ltd. ISBN 978-0-754-66951-7.

Tamar (Gürcüce: თამარ) (d. 1160 - ö. 1213), Gürcistan Krallığı’nı 1184-1213 arasında yöneten ünlü kraliçedir. Hükümdarlık dönemi "Gürcistan’ın Altın Çağı" olarak bilinir. “Krallar kralı” ve "Kraliçeler kraliçesi” olarak adlandırılmıştır. Bagrationi (Bagratlılar) hanedanından gelir. Bazı dillerde Tamara olarak da yazılır.

Tamar, III. Giorgi'nin prenses Guranduhti'den olan kızıydı. III. Giorgi, ölümünden sonra anlaşmazlıkları önlemek için Tamar'ı vârisi ilan etti ve 1179'dan itibaren krallığı birlikte yönetti. Giorgi'nin ölümü üzerine 1184'te Tamar tahta çıktı.
Tamar'ın tahta çıkmasının ardından feodal aristokratlar yitirmiş oldukları ayrıcalıkları geri almak için mücadeleye giriştiler. Hazineden sorumlu Kutlu Arslan, kraliçenin yetkilerinin sınırlandırılmasını istedi. “Karavi” adıyla yeni bir devlet organı oluşturulacaktı. “Karavi”nin üyeleri aristokratlar olacak ve bütün kararları onlar alacaktı. Bu kararı kraliçeye bildirip onaylamasını istediler. Kendi hükümdarlığını biçimsel hale getiren bu öneriyi Tamar kabul etmedi. Tamar, Kutlu Arslan’ı görevinden aldı ve ileri gelenlerle konuşarak sorunu çözüme bağladı. Kutlu Arslan’ın yönetimdeki etkisi tamamen ortadan kalktı ve “Karavi” yerine kraliçenin sarayının karar verme yetkisi kabul edildi.

kraliçenin evlendirilmesi de önemli sorunlardan biri oldu. Çünkü kraliçenin kocası, krallığının ikinci önemli kişisi olacaktı ve bundan dolayı adayın seçimi önem taşıyordu. Sonunda Gürcü kaynaklarında Giorgi Rusi olarak anılan bir Rus prensiyle evlendirildi. 1185 yılında evlenen Tamar, Giorgi Rusi'den ayrıldı ve 1188 yılında Davit Soslan ile evlendi. 1191 yılında bazı ileri gelenler Giorgi Rusi'nin Gürcistan'a dönmesini destekleyerek büyük bir ayaklanma başlattı. Tamar, ayaklanmacıları yenilgiye uğrattı ve Giorgi Rusi tutsak alarak Rusya'ya geri gönderdi. Giorgi Rusi, bir kez daha Gürcistan'a döndüyse de bu kez fazla taraftar bulamadı ve kolayca yenilgiye uğratıldı.

Ülke içindeki karışıklıkların bastırılmasından ve düzenin sağlanmasından sonra, Tamar dış ilişkilere önem vermeye başladı. 1192'de Giorgi (Laşa Giorgi) adlı oğlu doğan Tamar, onun onuruna bugün Azerbaycan sınırları içinde kalan Bardav kentine sefer yaptı. 1190'larda Azerbaycan atabeyi Ebu Bekir iyice güçlenmişti. Ebu Bekir, Gürcistan'ın egemenliğini tanıyan Şirvan'a savaş açtı. Şirvanşah, Gürcü krallığından yardım istedi. Davit Soslan komutasında ordu harekete geçti ve iki ordu 1195 yılında Şamkor'da karşılaştı. Gürcüler, halifenin yolladığı bayrağın da bulunduğu büyük bir ganimet ele geçirdiler.
Öte yandan, uzun zamandır Anadolu Selçukluları da Gürcistan'a karşı savaşa hazırlanıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı II. Süleyman Şah, Tamar'a bir mektup yollayarak egemenliğini tanımasını istedi. Tamar, Anadolu Selçuklu elçisini geri göndererek ordunun hazırlanmasını buyurdu. Davit Soslan komutasındaki ordu, Basiani'ye hareket etti. 1202 yılında iki ordu burada karşılaştı. Anadolu Selçukluları bu savaşta yenilgiye uğratıldı. Gürcüler ile Anadolu Selçuklular arasındaki savaş daha sonra da sürdü ve Gürcüler 1204 yılında Kars'ı ele geçirdiler.
Bizans İmparatoru I. Andronikos'un (1183-1185 arası hükümdar) oğlu Manuil Komnenos ile Tamar'ın kızkardeşi Rusudan'ın oğlu Aleksios Komnenos'un Trabzon İmparatorluğu'nu kurmasına destek verdi ve bu devleti koruma altına aldı.
1206 yılında Davit Soslan öldü ve Tamar, oğlu Laşa Giorgi'yi yardımcısı olarak atadı.

Gürcü ordusu, 1210 yılında kuzey İran'a sefere çıktı ve pek çok kaleyi ele geçirdi. Tamar, 1213 yılında öldü ve Gelati'de toprağa verildi. Tamar, Gürcü krallığını gücünün doruğuna ulaştırdı ve onun döneminde Gürcistan, tarihinin en geniş sınırlarına ulaştı. Vefat ettiği dönemde Gürcistan'ın sınırları, Gence'den Erzurum'a değin uzanıyordu.

Gürcü Tarihi ve Kültürü hakkında hazırlanmış zengin içerikli portal

Toğanşah bin Alparslan, Horasan Selçuklu hükümdarlarından biriydi. 10 yıl kadar (1083-1092) hüküm sürdü ve Herat'ı merkez edindi.

Selçuklu hanedanı üyesidir. Sultan Alparslan'ın oğludur. Doğduğunda adı Oğuz Toğan Şah idi. Hakkında çok az şey bilinmektedir ve herhangi bir askeri sefere liderlik edip etmediğine dair bir bilgi yoktur. Ancak kendisine "Şemsüddevle" gibi bazı başarılar ve fahri unvanlar vermiştir. 1083 yılında kardeşi Arslan Şah'ın ölümü üzerine Büyük Horasan'ın hükümdarı olarak atandı. Merkez olarak Herat şehri seçildi. 1084 yılında diğer bir kardeşi Tekiş (Belh ve Toharistan Emiri) ile çatışmalar yaşadı. İhtimaldir ki kardeşine karşı koyacak askerî gücü olmadığından Doğu Horasan'ı kaybetmiştir. Bu durum Melikşah'ın müdahalesine yol açtı. Melikşah, Tekiş'in gözlerine mil çekmiştir.
Daha sonra Toğan Şah Horasan'da barış içinde hüküm sürdü. Alimlerin ve şairlerin destekçisiydi. 1092'de Melikşah'ın ölümünden sonra muhtemelen diğer kardeşi Arslan Argun tarafından devrilmiştir.

Tuğrul Bey veya Toğrül, Tuğril, Toghrïl Beg, I. Tuğrul Tam adı: Rükneddîn Ebû Talîb Muhammed Tuğrul-Bey bin Mikail bin Selçuk) (Arap alfabesi ile yazımı: طغرل بك; Fars alfabesi ile yazımı: طغرل بیک) (d. 995, Horasan - ö. 4 Eylül 1063, Rey) Büyük Selçuklu Devleti'nin kurucusu ve ilk sultanıdır.

Oğuzlar'ın Kınık boyundan Selçuk Bey'in torunudur. Babası Mikail, gazâ akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk Bey'in yanında büyüdü. Çocukluğu Seyhun boylarındaki Cend şehrinde geçti. Gaznelilerin, Selçuk Bey'in oğlu Arslan Yabguyu esir almasından sonra 1025 yılında Selçukluların başına geçti. Altun Can Hatun ile evlendi.
Kendilerine yeni bir yurt arayan Tuğrul Bey komutasındaki Oğuzlar Horasan'a göç ettiler. 1028-1029 yılları arasında kardeşi Çağrı Bey ile birlikte Merv ve Nişabur kentlerini ele geçirdi. Buhara ve Belh kentlerine seferler düzenledi. 1038 yılında Nişabur'da kendini sultan ilan etti. 1040 yılında Gaznelilerle yaptığı Dandanakan Savaşı'nı kazanarak Gazne Devleti'ne karşı Selçukluların üstünlüğünü sağladı. Kardeşi Çağrı Bey'i Horasan valisi tayin eden Tuğrul Bey İran'ın büyük bir bölümünü ele geçirdi ve Selçuklu topraklarını Anadolu'ya kadar uzandırdı.
1055 yılında Abbasi halifesi olan Kaim, Bağdat'ı ellerinde bulunduran Şii mezhepli Büveyhoğulları'na olan bağımlılıktan kurtulmak için Bağdatlı ünlü alim, fakih ve kadı Mâvardı'yı Tuğrul Bey'e göndererek Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'den yardım istedi. Bağdat'a asıl iktidar gücü olan halifelik muhafız güçleri komutanı olan Türk asıllı ama Şii mezhepli "Basâsırı" destek görmeyi önceden kabul etti. Ama sonra "Basâsırı" bu görüşünden ayrıldı ve Buveydiler ile aksi düştü. Halife Kaim de bu ayrılıktan istifade edip Tuğrul Bey'i Bağdat'a davet etti.
Tuğrul Bey Abbâsî halifesini Şiilerden kurtarmak için 1055'te Bağdat'a yaptığı seferde Büveyhoğulları ile savaştı ve onları ağır bir yenilgiye uğrattı. Irak'ta son Büveyhoğulları hükümdarı olan El-Meliku'r-Rahim'i esir alan Tuğrul Bey bu devlete son verdi. Tuğrul Bey Bağdat'a girip Abbâsî halifeliğinin koruyuculuğunu üzerine aldı.
Fakat tam bu sırada Selçuklu idaresinde bulunan ülkede Tuğrul Bey aleyhine üvey kardeşi İbrahim Yınal isyan etti ve büyük sayıda Türkmen de bu isyana katıldı. Tuğrul Bey isyancı üvey kardeşi İbrahim Yınal ve Büveyhoğulları orduları ile zor bir savaşa girmek zorunda kaldı. Aralık 1058'de 400 atlı süvari bedevi Banu Hilal aşiret birlikleri başlarında 1055'te Bağdat'dan sürülmüş Basasırı olarak Bağdat'ı işgal ettiler. Şehirde camilerde Kahire'de bulunan Şii Fâtımîler halifesi Müstansır adına hutbe okuttular.
1060 yılında Tuğrul Bey İbrahim Yinal isyanını bastırdı ve Fâtımîlerin eline geçmiş olan Bağdat'ı ele geçirdi. Abbâsî halifesi Kaim'in tekrar Bağdat'a dönmesini sağlayan Tuğrul Bey, halifenin kızı Seyyide Fâtıma el-Betül ile evlendi. Halife Kaim, Tuğrul Bey'e Ruknu ʾd-Din (Dinin direği) ve Malikul-Meşrik ve Magrib (Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı) unvanlarını verip onu Sultan ilan etti.
İlk eşi tutulmuş olduğu hastalıktan 1060 yılında Cürcan'da ölmüştür. Eşini kaybetmekten derin üzüntü duymuş olan Tuğrul Bey, eşinin cesedini Büyük Selçuklu Devleti'nin başkenti Rey kentine getirtirmiş ve orada defnettirmiştir.
Tuğrul Bey 4 Eylül 1063 tarihinde 73 yaşındayken çocuksuz olarak İran'ın Rey kentinde ölmüş ve yerine yeğeni Alp Arslan geçmiştir. Tuğrul Beyin mezarı Tuğrul Kulesi'ndedir.

Ebu'l-Kasım Buzgânî (Cüveynî, Kevbânî, Sâlâr-ı Buzgân)
Ebu'l-Feth Râzî
Reisü'l-rüesâ Mikâil (Şaheb Ebû Abdullah Hüseyin b. Ali b. Mikail)
Ebu Ahmet Dihistânî Amrek
Amîdülmülk Ebû Nasr el-Kündurî

2021'de TRT 1'de yayınlamaya başlayan Alparslan: Büyük Selçuklu dizisinde Barış Bağcı tarafından canlandırılmıştır.

Köymen, Mehmet Altay, (2004), Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları ISBN 9789751601193.
Ferishta, History of the Rise of Mohammedan Power in India (İngilizce)
Ṣadr-al-Dīn Ḥosaynī, Aḵbār al-dawla al-saljūqīya, ed. M. Eqbāl, Lahore, 1933, pp. 4–10, 13, 17-18, 22, 26-29.
Faruk Sümer, "Tuğrul Bey", TDV İslam Ansiklopedisi, c. 41.

Çağrı Bey tam adıyla Davud Çağrı Bey bin Mikail (989 - 16 Temmuz 1060, Serahs), Oğuzlar'ın Kınık boyundan Selçuklu hükümdarı Selçuk Bey'in torunu, Mikail'in oğlu, Tuğrul Bey'in ağabeyi ve Alp Arslan'ın babasıdır.

Çağrı adı o zamanlar sık kullanılan, Türkçede harfi harfine Doğan ya da Boz doğan anlamına gelir. Dîvânu Lugâti't-Türk'te çagrı: doğan kuşu, çakır kuşu anlamında yazılmıştır.

Çağrı Bey ve Tuğrul Bey, daha Oğuz boylarının Horasan ve Harezm'in kuzeyinde bulunduğu dönemde Orta Asya bozkırlarında doğmuşlardır.
Çağrı Bey diğer Türk boyları arasındaki düşmanlık ve halkın baskısı sonucunda Mâverâünnehir Bölgesinden  Horasan'a göç etmiştir. Horasan o zamanlar Gazne Devleti'nin bir parçasıydı.
Tuğrul Bey ile devleti ortak yönetti ve Horasan Melikliği yaptı. Bizans'ın kaleleri olan Vaspuragan ve Ani kalelerine karşı sefer düzenleyerek büyük kazanç sağladı. 1035 yılında Gazneli hükümdarı I. Mesut üstüne yapılan seferde Mesut yenildi. Bir antlaşma yapıldıysa da buna uymayan Mesut'u Çağrı Bey yendi ve Afrâsîâb'ın kurduğu söylenen Merv kentini Çağrı Bey 1037 yılında alarak, iç kaleye girmiş ve atının örtüsünü yere koyup "taht gibi" üstüne oturmuştur.
1040 yılında Dandanakan Muharebesi yapıldı. Çağrı Bey komutasındaki Selçuklular Gaznelileri yendiler ve böylece bu savaş Selçukluların devlet olmasında büyük rol oynadı. Çağrı Bey egemenlik alanını ikiye bölüp kardeşi ile paylaşmış, günümüz Irak'a kadar uzanan batı bölümünü Tuğrul Bey, doğu bölümünü (Horasan) de kendisi yönetmiştir. Çağrı Bey kardeşi Tuğrul Bey'le her zaman iyi ilişki kurmuşlar, Çağrı Bey, Tuğrul Beye karşın birkaç evlat geriye bırakmıştır.
Tuğrul Bey, 1056 yılında Bağdat'ta hüküm süren Şii Büveyhîler devletine son vermiş batıya doğru topraklarını genişletmiştir. Büveyhîler tarafından baskı altında tutulan Sünni Halifeler bu başarılarından dolayı Selçukluları kutlamışlardır. Halife Kaim, Tuğrul Bey'e Ruknu ʾd-daula (Hanedan desteği), Maliku ʾl-maschriq wa-ʾl-maghrib (Doğu'nun ve Batı'nın Hükümdarı) ve Sultan sanını vermiştir. Öbür Türk boylarıyla akrabalıklar kurmuştur (Örneğin; oğlunu Kıpçak hükümdarının kızıyla evlendirmesi gibi). 1059'da Tuğrul Bey'e karşı ayaklanan kuzeni İbrahim Yınal'ın ayaklanmasını bastırdı. 1060'ta hastalanarak Serahs (İpek Yolunda Nişabur ile Merv arasındaki önemli bir vaha) adı verilen yerde öldü.
Anadolu'ya ilk kez akın yapan Türk komutanlarındandır. Türk tarihine ve kültürüne baktığımızda, Türk devletlerinin yükselmesinde ve gelişmesinde dönem dönem birtakım liderlerin ön plana çıktıklarını görürüz. Örneğin; Bumin Kağan ve İstemi Kağan, Bilge Kağan ile Kül Tigin, daha sonraları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey gibi.
Hanedanlar arasında dostluk ve siyasal bağların kurulması ve Tuğrul Bey'in İslam peygamberi soyu ile kucaklaşması için Abbasi Halifesi El-Kâim’in kızı Seyyide Fâtıma el-Betül ile Çağrı Bey'in kızı Hatice Arslan Hatun'da halife ile evlenmiştir.
Tarihi kaynaklarda Tuğrul Bey'in tersine Çağrı Bey'in yaşamı ile ilgili fazla bir bilgi bulunmamaktadır.

2021'de TRT 1'de yayınlanmaya başlayan Alparslan: Büyük Selçuklu dizisinde Erdinç Gülener tarafından canlandırılmaktadır.

Čaghrī Beg Dāwūd Encyclopaedia Iranica (İngilizce)
Ṣadr-al-Dīn Ḥosaynī, Aḵbār al-dawla al-saljūqīya, ed. M. Eqbāl, Lahore, 1933, pp. 4-10, 13, 17-18, 22, 26-29.
İ. Kafesoğlu, "Doğu Anadoluya ilk Seḷçuklu akını (1015-21) ve tarihî ehemmiyeti", Fuad Köprülü armağanı, İstanbul, 1953, sayfa 259-74.
Cihan Piyadeoğlu, Çağrı Bey / Selçuklular’ın Kuruluş Hikayesi, Timaş, İstanbul

Bahaeddin İranşah bin Turanşah (Farsça: بهاالدین ایران شاه, 1097'dan 1101'e kadar ülkeyi yönetti) Kirman Selçuklu hükümdarıydı. Babası Turanşah'ın balta yarasından ölmesi sonucu başa geldi. Babasından farklı olarak Selçuklular'ın rakibi olan Nizari İsmaililer ile yakın ilişki içinde olduğu için bir halk isyanı sonucu öldürülmüştür.

Babası I. Turanşah'tır. İranşah 1097 yılında babası I. Turanşah'ın ölmesi üzere tahta geçti. İranşah saltanatına tehlike oluşturmaması için akrabalarını yakından takip ediyordu.
Büyük Selçuklu Sultanı Berkyaruk Emir Üner'ı Fars'a vali atadı. Fars'ın bir bölgesinde Şebankare emirleri hakimiyet kurmuştu. Şebankare emirleri Emir Üner'a karşı İranşah'tan yardım istediler. Kirman'dan Fars'a gelen İranşah Emir Üner'i bozguna uğrattı (1098-1099).
İranşah etrafındaki bazı kişilerin etkisinde kalarak Batinilik mezhebini benimsedi. Batinilik mezhebini kabul eden İranşah halkına kötü davranmaya başladı ve bazı alimleri öldürdü. Halk İranşah'a nefreder olmuştu. 1101 yılında Çolak Bazdar adındaki bir Türk halkının desteğini alimlerin iznini alarak isyan çıkardı. İranşah'ın bu isyanı bastırması mümkün değildi. İranşah önce halkından af diledi. Halk İranşah'ı affetmedi. İranşah da kaçmayı tercih etti. İranşah  kaçarken yakalanarak öldürüldü (1101).
İranşah'ın akrabalarına uyguladığı katı takipten Kirmanşah'ın oğlu Arslanşah kurtulmayı başarmıştı. Alimler Arslanşah'a ulaşarak Arslanşah'ı sultan ilan ettiler.

Karabiber (Piper nigrum), Piperaceae familyasına ait çiçekli bir sarmaşık bitkisidir ve meyvesi (karabiber tanesi) için yetiştirilir; bu meyve genellikle kurutulur, baharat ve baharatlama olarak kullanılır.
Küre biçimli, eriksi tipte meyveleri vardır, kabuğunun dış kısmı etli, iç kısmı serttir. Olgunlaşmadan önce toplanıp kurutulursa karabiber olgunlaştıktan sonra kabukları soyularak kurutulursa beyazbiber elde edilir. Her iki biber de baharat olarak kullanılır.

Biber bitkisi destekleyen ağaçlarda yüksekliği 4 m (13 ft)'ye kadar büyüyen çok yıllık odunsu bir asmadır. Uzayan sapların yere değdiği yerde kolayca köklenen, yayılan bir asmadır. Yapraklar dönüşümlü, tam, 5–10 cm arası uzunlukta ve 3– 6 cm çaprazlıdır. Çiçekleri küçüktür, yaprak düğümlerinde 4–8 cm uzunlukta sarkık dikenler üzerinde çıkarlar, sivri uçlar meyve olgunlaştıkça 7–15 cm'a kadar uzarlar. Karabiberin meyvesine sert çekirdekli meyve (drube) ve kurutulduğunda karabiber denir.
Biber ne çok kuru ne de sele duyarsız, nemli, iyi drene edilen ve organik madde bakımından zengin toprakta yetiştirilebilir (asmalar deniz seviyesinin 900 m üzerinde çok iyi sonuç vermezler). Bitkiler yaklaşık 40–50 cm uzunluğunda, komşu ağaçlara bağlanarak veya yaklaşık 2 m mesafelerde tırmanma çerçevelerine bağlanarak çoğaltılır. Biber bitkileri kaba kabuğa daha kolay tırmandığından, kaba kabuklu ağaçlar yumuşak kabuklu ağaçlara tercih edilir. Rakip bitkiler temizlenir, geriye sadece gölge sağlamak ve serbest havalandırmaya izin vermek için yeterli ağaç kalır. Kökler yaprak malç ve gübre ile kaplanır ve filizler yılda iki kez kesilir. Kurak topraklarda genç bitkiler ilk üç yıl kuru mevsim boyunca gün aşırı sulanmaya ihtiyaç duyar. Bitkiler dördüncü veya beşinci yıldan itibaren ve daha sonra tipik olarak yedi yıl boyunca meyve verir. Çelikler genellikle hem verim hem de meyve kalitesi için seçilen kültür türleridir.
Tek bir gövdede 20 ila 30 meyve veren başak bulunur. Hasat, sivri uçların dibindeki bir veya iki meyve kırmızıya dönmeye başlar başlamaz ve meyve tamamen olgunlaşmadan ve hala sertleşmeden başlar; tamamen olgunlaşmasına izin verilirse, meyve keskinliğini kaybeder ve sonuçta düşer ve kaybolur. Başaklar toplanır ve güneşte kuruması için dağıtılır ardından karabiber başakları çıkarılır.
Karabiber Güneydoğu Asya'ya  veya Güney Asya’ ya özgüdür. Piper cinsi içinde P.caninum gibi diğer Asya türleriyle yakından ilgilidir.
Yabani biber Hindistan'ın Batı Ghats bölgesinde yetişir. 19. yüzyıla gelindiğinde İskoç hekim Francis Buchanan (aynı zamanda botanikçi ve coğrafyacıydı) tarafından yazılan A journey from Madras through the countries of Mysore, Canara and Malabar (Volume III) Türkçe:
Madras'tan Mysore, Canara ve Malabar ülkelerine bir yolculuk (Cilt III) kitabında bahsedildiği gibi ormanlar geniş yabani biber asmaları içeriyordu. Bununla birlikte, ormansızlaşma, yetiştirilen çeşidin kalitesi ve verimi arttıkça yabani biberin Goa 'dan Kerala' ya kadar olan daha sınırlı orman yamalarında yabani biber büyümesine neden oldu. Bugüne kadar yabani bibere başarılı bir ticari biber aşısı yapılamamıştır.

2018'de Vietnam 262.658 ton veya dünya toplamının %36'sını üreten dünyanın en büyük karabiber üreticisi ve ihracatçısıydı (tablo). Diğer büyük üreticiler Brezilya, Endonezya ve Hindistan idi. Küresel biber üretimi mahsul yönetimi, hastalık ve hava durumuna göre yıllık olarak değişir. Vietnam, yurtiçi üretiminin neredeyse hiçbirini kullanmadan ihracat pazarına hakimdir.
Karabiber tüm baharat ithalatının %20'sini oluşturan dünyada en çok ticareti yapılan baharatlar arasındadır.

Bir yemek kaşığı (6 gram) öğütülmüş karabiber orta miktarda günlük değerin veya DV'in %13'ü) K vitamini, demir (%10 DV), manganez (%18 DV), eser miktarda diğer temel besinler, protein ve diyet lifi içerir.

Biber baharatlı acısını çoğunlukla hem dış meyveden hem de tohumdan elde edilen piperine den alır. Karabiber kütlece % 4,6 ile % 9,7 arasında piperin ve biraz daha fazla beyaz biber içerir. Rafine edilmiş piperin, ağırlıkça, kırmızı biberde bulunan kapsaisin kadar ağırlıkça yaklaşık yüzde bir daha acıdır. Karabiber üzerinde kalan dış meyve tabakası da germacrene (% 11), limonene (% 10), a-phellandrene (% 9) ve beta-karyofilen (% 7) 'i kapsayan narenciye, odunsu ve çiçeksi notaları veren aromaya  katılan terpenleri içerir.
Bu kokular çoğunlukla beyaz biberde eksiktir çünkü fermantasyon ve diğer işlemler meyve tabakasını (aynı zamanda biraz baharatlı piperin de içerir) ortadan kaldırır. Diğer aromalar da bu süreçte yaygın olarak gelişir ve bunlardan bazıları aşırı olduğunda kötü tatlar olarak tanımlanır: Öncelikle 3-metilindol (domuz gübresine benzer), 4-metilfenol (at gübresi), [[3-metilfenol]] (fenolik) ve butirik asit (peynir). Biber aroması rotundone (3,4,5,6,7,8-Hekzahidro-3α, 8α-dimetil-5α- (1-metiletenil) azulen - 1 (2H) -bir), 0,4 nanogram/litre'lik su ve şarapta konsantrasyonlarda tespit edilebilen Cyperus rotundus yumrularında keşfedilen sesquiterpene: mercanköşk, kekik, biberiye, fesleğen, kekik ve sardunyanın yanı sıra bazı Şiraz şaraplarında da rotundon bulunur.

Karabiberin kökeni ve kültürü18 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Limon (Citrus × limon), yıl boyunca büyümeyi sürdüren, küçük bir ağaç türü ve bu ağacın meyvesidir. Halk dilinde suluzırtlak, cıcık ve zıvrak da denilmektedir.
Limon bitkisi turunç olarak da bilinen Citrus aurantium ile ağaç kavunu olarak bilinen Citrus medica'nın çaprazlanması ile elde edilen bir doğal hibritdir.
Limon Turunçgil limon öncelikle Kuzeydoğu Hindistan, Güney Asya' ya özgü çiçekli bitki Rutaceae ailesinden küçük yaprak dökmeyen bir ağaç türüdür.
Ağacın elipsoidal sarı meyvesi  dünya çapında mutfak ve mutfak dışı amaçlarla, özellikle hem mutfak hem de temizlik kullanımları olan meyve suyu için kullanılır. Hamuru ve kabuğu ayrıca pişirme ve fırınlamada kullanılır. Limonun suyu yaklaşık %5 ila %6 sitrik asit olup pH'ı ise 2.2 dir ve bu nedenle ekşi bir tadı vardır. Limon suyunun kendine özgü ekşi tadı onu içecek ve limonata ve limon kremalı turta gibi yiyeceklerde önemli bir içerik haline getirir.
Ilıman iklime sahip bölgelerde yetiştirilen ve uçucu yağ taşıyan limon meyveleri Hindistan, Güney Amerika, Güneydoğu Asya, Kaliforniya, Ege ve Akdeniz gibi bölgelerde çok üretilir. Meyve öncelikle suyu için kullanılır, eti ve kabuğu ise aşçılık ve fırıncılık alanlarnda kullanılabilir.

Türkçedeki limon kelimesi, Arapça ve Farsçada aynı anlama gelen līmūn veya līmōn (ليمون) sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük ise Sanskritçe'de aynı anlama gelen nimbū (निम्बू)  sözcüğünden alınmıştır. Antik çağdan beri bilinen acı limonun (citron) değişik türü olarak Avrupa ülkelerine 12. yy'da Arap ülkelerinden getirildiği için Avrupa dillerinde de limon kelimesi Arapçadan alınmıştır.
Limon sözcüğünün bir Türki dilde geçtiği ilk kaynak 1303 tarihli Codex Cumanicus iken, Osmanlıca ve Türkçede ilk atıf 1876 yılında Lehce-i Osmanlı kitabına dayanır.

İlk olarak limonun nerede ortaya çıktığı bilinmese de, ilk yetiştirilmeye başlanan yerlerin Güney Hindistan, Myanmar ve Çin olduğu tahmin edilmektedir.
MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu döneminde Güney İtalya'ya öncü limon meyveleri getirilmiş, ancak tarımı pek yaygınlaşmamıştır. MS 7. yüzyılda limonun İran'da, daha sonra ise Irak ve Mısır'da tarımı yapılır hale gelmiştir. 11. ve 16. yüzyıl arasındaki dönemde ise Avrupa'ya gelen limon, neredeyse bütün Akdeniz havzasında yetiştirilir hale gelmiştir.
1493'te Kristof Kolomb Amerika'yı fethedince pek çok narenciye türü gibi limon da bu kıtaya getirilmiş ve ABD'de başta Kaliforniya ve Florida eyaletleri olmak üzere Amerika kıtasının büyük bir kısmında yetiştirilir hale gelmiştir. 1797'de James Lind, denizcilerin iskorbüt hastalığına karşı korunması ve tedavisi için C vitamini de içeren limon suyunun yemeklere katılmasının yararlı olacağı sonucuna ulaşmıştır.

Limon esas olarak yiyecek olarak kullanılır, ancak aynı zamanda bir süs bitkisi olarak da kullanılır. Zaman zaman limon suyu kontraseptif olarak kullanılmıştır.

Özellikle çorbalarda, yemeklerde, salatalarda, lezzeti artırmak için kullanılan limon suyu önemli bir C vitamini kaynağıdır. Limon ve misket limonu limonata yapımında kullanılabileceği gibi içeceklerde garnitür olarak, buzlu çay veya alkolsüz içeceklerde bir dilim şeklinde bardağın içinde veya kenarında kullanılabilir. Limon suya tat vermesi için de kullanılır.
Limon suyu balık yemeği üzerine sembolik olarak sıkılır. İlave olarak limon suyu salamuraya yatırılmış et pişirilmeden önce bir parça şeklinde de kullanılır. Bazı insanlar limonu bir meyve gibi yemeyi sever. Fakat daha sonra sitrik asit ve şekeri dişlerden temizlemek için su kullanmak gereklidir. Limon kendisi veya misket limonu ile birlikte reçel yapımında kullanılır.
Pek çok diğer bitki limon ile aynı tada sahiptir. Yakın zamanda Avustralya'da lemon myrtle bitkisi, limonun popüler bir alternatifi hâline gelmiştir. Bitkinin sıkılan ve kurutulan yaprakları yenilebilir ve limon tadındadır, fakat sitrik asit içermez.
Meyve suyuna ek olarak rendelenmiş limon kabuğu genellikle mutfakta ve pişirme 'de bir aroma bileşeni olarak kullanılır, bkz. Limon sarısı. Sadece işlenmemiş limonun kabuğu tüketime uygundur; Turunçgil meyveleri genellikle mum benzeri bir koruyucu tabaka ile kaplanır ve nakledilmeden önce üzerine 2-fenilfenol (E231) veya tiyabendazol (E233) gibi koruyucular püskürtülür. Bifenil (E230) da daha önce kullanıldı. Bu tür kapsülleri yemek sağlıksız kabul edilir. İşlenmemiş limon kabuğu, limon yağı haline getirilir.
Bazen "limon yaprakları" olarak da anılan kaffir kireç yaprakları esas olarak Tayland mutfağı nda kullanılır.

Tonik olarak kullanıldığında sindirim sistemi, bağışıklık sistemi ve deri için yararlı olduğuna dair halk inanışı vardır.
Hint geleneksel tıbbı olan Ayurveda da ise bir fincan sıcak limon suyunun ciğerleri temizleyeceğine inanılır. 
Aromaterapi içinde limonun içerdiği kimyasal maddelerin özellikle de uçucu yağların buharının kişiye verilirse stresi azaltacağı yönünde inanışlar da vardır.
Limon ayrıca içeriğinde bulunan bol C vitamini sayesinde detoks tariflerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Asidik yapısı birçok sağlıklı karışımda etkin olarak temel ürün olmasının başlıca nedenidir.

Limon ağaçları da Orta Avrupa'da gelişir; daha önce limonlukların ayrılmaz bir parçasıydılar. Limon ağacının özelliği tüm yıl boyunca hem çiçek hem de meyve taşımasıdır. Mayıs ortasından ilk dona kadar limon açık havada korunaklı bir yerde olmalıdır. Kışın sıcaklık ışık koşullarına göre ayarlanmalıdır. Limon ağaçları hafif ama soğuk bir yere yerleştirilirse yapraklarda fotosentez için yeterli ışık vardır ancak kökler 12.5 °C'de faaliyetlerini neredeyse tamamen durdurur. Sonuçta ağaç artık yaprakları yeterince besleyemez ve sonuç olarak onları döker.

Limon ve diğer turunçgiller pek çok farklı kimyasal maddeyi içerirler. Bir terpen olan D-limonen, limona kokusunu ve tadını veren bir maddedir. Limonlar ayrıca önemli miktarda sitrik asit içerirler. Bu nedenle düşük değerde pH'a ve ekşi tada sahiptirler. İnsan sağlığı için gerekli olan C vitamini (asorbik asit) bakımından zengin olan limon, 100 ml suyunda yaklaşık olarak 50 miligram C vitamini (tavsiye edilen günlük değerin % 55'i) ve 5 gram sitrik asit içerir. Limonlar yağ ve esans özünü çıkartmak için işleme tabi tutulabilirler.

FAO'ya göre Hindistan yaklaşık olarak dünya limon üretiminin % 16,3'ünü tek başına sağlar. 2025 yılına göre ülke bazında limon üretiminde Hindistan birinci sırada yer almaktadır.

Erdemli lamas limonu 21.10.2019 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Mersin için coğrafi işaret almıştır.

Pek çok bitkinin limon gibi tat veya kokusu vardır.

Misket limonu, limonlara benzer şekilde kullanılan ekşi bir turunçgil meyvesi
Kaffir lime yaprakları: Doğu Asya mutfağında yaygındır
Bazı fesleğen çeşitleri
Sumak meyveleri, limon Avrupalılar tarafından bilinmeden çok önce kullanıldı
Cymbopogon (limon otu)
Limon otu, Lamiaceae ailesinde nane-benzeri çok yıllık otsu bir bitkidir
İki çeşit kokulu sardunya: Pelargonium crispum (limon sardunya) ve Pelargonium x melissinum (limon otu)
Limon kekiği
Limon Mineçiçeği
Bazı nane çeşitleri
Magnolia grandiflora ağacının çiçekleri

Misket limonu

Purdue University

Maydanoz (Petroselinum crispum), yeşil renkli, damarlı bir bitki türüdür. Yaprakları baharat olarak kullanılmaktadır.
Ağustos-Eylül ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, kazık köklü, 30–100 cm boylarında, iki yıllık otsu bir bitki. İlk yıl bir yaprak rozeti, ikinci yıl ise bir gövde meydana getirir. Rutubetli ve sulak toprakları sever. Gövdeleri dik, tüysüz, köseli, içi bos ve çok dallı, yaprakları saplı, parçalı ve koyu yeşil renklidir. Çiçekler şemsiye şeklinde toplanmıştır. Yaprakları tüysüz, yeşilimsi, esmer renkli, armut seklinde ve kokuludur.
Maydanozgiller familyasından; tohumları ufak ve esmerdir. Meyvelerinin içeriğinde uçucu bir yağ ile apiin adlı bir glikozit vardır. Kökünde, biraz uçucu yağ, müsilaj ve apiin vardır. Yaprakları, kökü ve meyvesi kulanılır.

Nişanyan Sözlük yazarı Sevan Nişanyan'a göre sözcüğün kökeni şu şekildedir:

"Arapça aynı anlama gelen maḳdanus veya maˁdanus مقدنس/معدنس sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Orta Yunanca makedonísion μακεδονίσιον "makedonya otu, maydanoz" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Makēdonía "Makedonya" özel adından türetilmiştir."
Osmanlı döneminde maydanoz, sindirim sistemini destekleyici ve mideyi rahatlatıcı etkilerinden dolayı, "mide okşayan" anlamına gelen "mide-nüvaz" şeklinde de adlandırılmıştır.

Panzanella ya da panmolle Toskana mutfağı'na ait, ekmek ve domatesle hazırlanan, yaz mevsiminde tutulan bir salata türüdür. Hazırlanışında ıslatılmış bayat ekmek yumruları ve domates bazen soğan ve fesleğen kullanılır, zeytinyağı ve sirke katılarak hazırlanılır. Toskana dışında İtalya'nın bazı diğer merkezi bölgelerinde de beğenilerek tüketilmekte olan bir salata türüdür.

1500'lü yıllarda sanatçı ve şair Bronzino Floransa'da yazdığı bir şiirinde tostla birlikte sunulan soğan ve sirke karışımıyla oluşturulan salatadan bahseder. Bir sayfa sonrasında soğan ve salatalıkla hazırlanan bir salatayı anlatmaya devam eder. Bu anlatım genellikle panzanella salatasının temeli olduğu biçiminde yorumlanır.

Panzanella en başta soğanla hazırlanır ve 20. yüzyıla değin domates kullanılmazdı. Günümüzdeki panzanella, suda ıslatılmış ve suyu ezilerek çıkarılmış bir günlük bayat ekmek, domates, zeytinyağı, sirke, tuz ve kara biber kullanılarak hazırlanır. Soğan ve semizotu sıklıkla eklenir.
Diğer malzemelerden olarak marul, zeytin, mozzarella peyniri, beyaz şarap, kebere meyvesi, hamsi, kereviz, havuç, kırmızı şarap, kırmızı soğan, salatalık, tuna balığı, maydanoz, kaynamış yumurta, nane, dolmalık biber, limon suyu ve sarımsak bazen kullanılır ancak Floransa geleneklerinde bu malzemeler bulunmaz.

Salata
Fettuş, bir tür Levant mutfağı salatası.

Salata, genellikle sebze veya meyvelerden oluşan sade karışım ya da üzerine yoğurt ya da salata sosu dökülmesiyle hazırlanan ve yemeklere eşlik eden yiyecek karışımı. Kimi zaman içine et ya da peynir gibi yiyecekler de konulur. Mevsimine ve yapıldığı yöreye özgü sayısız çeşidi yapılır. Antik Çağda Romalılar, Yunanlar ve Persler ot ve yeşillikleri karıştırarak karışık salata benzeri bir yemek yapmaktaydı.

Türkçedeki salata kelimesi İtalyanca salata (> insalata) kelimesinden dilimize geçmiştir ve köken olarak Latince sal ("tuz") kelimesine dayanır.

Et yemeğin yanında servis edilen basit bir salatada pişmemiş yeşillik dışında pişmiş sebzelerle de kullanılabilir. Tarhun, maydanoz, frenk maydanozu, frenk soğanı, menekşe, hodan ve geyik otu gibi taze otlar ve çiçekler dışında jülyen kesilmiş pancar, katı yumurta, trüf, salata sosuna batırılmış sarımsaklı ekmek kabukları ve kornişon gibi malzemeler de salataya garnitür olabilir.
Basit salatalar için hazırlanan soslar genel olarak vinaigrette tarzı soslardır. Yağ dışında şarap sirkesi, hardal, tuz ve biber içerir. Bu basit vinaigrette sosun birçok çeşidi vardır:

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de çok çeşitli salata tarifleri vardır. Bunlar:

Yeşil salata
Domates salatası
Karnabahar salatası
Dövme hıyar salatası
Çerkez salatası
Sardalya salatası
Istakoz salatası
Rozbi salatası
Bakla filizi salatası
Teke salatası
Marul salatası
Çiroz balığı salatası
Frenk teresi salatası
Hindiba salatası

Hazırlanan yemekler listesi
Salata barı
Ana yemek
Ordövr

Zeytin (botanik adı: Olea europaea, "Avrupa zeytini"), zeytingiller Oleaceae familyasından meyvesi yenen ve geleneksel olarak Akdeniz iklimine özgü bir ağaç türüdür. Tür, tüm Akdeniz ülkelerinin yanı sıra Güney Amerika, Güney Afrika, Çin, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yetiştirilir. Olea europaea, Olea cinsi için tip türüdür.
"Zeytin" de denilen zeytinin meyvesi zeytinyağının kaynağı olarak Akdeniz bölgesinin tarımında çok önemlidir; Akdeniz mutfağı temel bileşenlerinden biridir.
Zeytin adını ağacına, meyvesine, Leylak, Yasemin, Forsythia ve gerçek dişbudak ağaç türlerini de (Fraxinus gibi) içeren bitki ailesine verir.
Zeytin ağacının binlerce çeşidi bilinmektedir. Zeytin çeşitleri öncelikle yağlık, yemeklik veya her ikisi için kullanılabilir. Tüketim için yetiştirilen zeytinlere genellikle "sofralık zeytin" denir. Hasat edilen tüm zeytinlerin yaklaşık %90'ı yağa dönüştürülürken, yaklaşık %10'u sofralık zeytin olarak kullanılır.

Zeytin Akadca’da zeirtum (zertum), İbranice’de zeta veya zai, Arapça’da ise zaitun olarak bilinir.

Zeytin ağacı Olea europaea, Akdeniz, Avrupa, Asya ve Afrika'ya özgü, sık dallı, yayvan tepeli, her dem yeşil yapraklı, yaprak dökmeyen ağaç veya çalıdır.
Ağacı bodurdur ve yüksekliği nadiren 8-15 m'yi aşar. Sadece güney İtalya'nın Campania bölgesindeki Pisciotta civarındaki bölgede bulunan 40,000 ağaçtan oluşan benzersiz bir tür olan 'Pisciottana', buna uygun olarak büyük gövde çapları ile genellikle bunu aşar.
Geniş, kıvrımlı, yamru yumru bir gövdesi vardır.
Ağaç yaşlandıkça, düzgün gri renkli gövde kabuğu giderek çatlar. Ağacın tacı (tepesi), yaklaşık olarak artan boy kadar her sene genişler.
Ağacı uzun ömürlü olup yaklaşık 2000 yıl kadar yaşayabilir.
Verimli topraklarda ağacının tacı açık ve asimetrik, verimsiz topraklarda ise daha yoğun ve yuvarlaktır.
Sürgünleri gri renkli, dikensiz ve hemen hemen üç köşelidir.
Simli yeşil yaprakları dikdörtgen gibi olup yaprak uzunlukları cinsine göre 20–86 mm ve eni de 5–30 mm arasıdır.
Mızraksı, çok kısa saplı, deri gibi sert yaprakları, sürgünlere karşılıklı çiftler halinde dizilir. Yaprakları basit, tam kenarlı ve kenarlar alt yüze doğru hafif kıvrıktır. Yaprakların ucunda sivri bir çıkıntı bulunur. Yaprağın üst yüzü koyu gri-yeşil ve tüysüz, alt yüzü mavimsi gümüşi renkte ve beyaz sık ipeksi tüylerle kaplıdır. Küçük, beyaz, tüylü, on yarıklı kaliks ve taç yaprağı, iki erkek organı ve iki parçalı dişi organı bulunan çiçekler, genellikle bir önceki yılın odunu üzerinde, yaprak koltuklarından çıkan salkımlar halinde taşınır.
"Olea europaea"’nın etli meyvesinin içinde, "taş" denilen sert bir çekirdeği vardır.
Meyvesi küçük, 1– 2.5 cm uzunluğunda, ince etli ve zeytin bahçesi çeşitlerine göre yabani olanları daha küçüktür.
Zeytinler renkleri yeşilden mora dönerken toplanırlar.
Konserve siyah zeytinler yapay olarak karartılabilir (işleme için aşağıya bakın) ve görünümü iyileştirmek için kimyasal demir glukonat içerebilir.

Baharın sonlarına doğru yaprakların koltuk altlarında seyrek salkımlar halinde açan, küçük beyazımsı-sarı renkli, kokulu çiçekleri vardır. 

Rüzgarların taşıdığı çiçek tozlarıyla döllenen çiçekler etli ve yağlı meyvelere dönüşür. Meyve önce yeşil, olgunlaştıktan sonra da parlak siyah olur.
Zeytin ağacı, meyvesinin etli kısmından ve çekirdeğinden elde edilen "yağı" bakımından çok değerli bir ağaçtır. 
Ağacının çok heybetli ve estetik bir görünümü vardır. Odunu çürümeye karşı son derece dayanıklıdır.
Zeytin ağacı yıllık ortalama sıcaklığı 15-20 °C olan bölgelerde yetişir.

"Olea europaea" nın altı doğal alt türü geniş bir yelpazeye dağılmıştır:

Olea europaea subsp. europaea (Akdeniz Havzası)
Olea europaea çeşidi. Akdeniz'in "yabani" zeytini olarak kabul edilen "sylvestris", belirgin şekilde daha küçük meyve veren daha küçük bir ağaçla karakterize edilen çeşittir.
O. e. subsp. cuspidata (Güney Afrika'dan Doğu Afrika boyunca Arabistan,Güneybatı Çin'e kadar)
Ö. e. subsp.cerasiformis (Madeira); Olea maderensis olarak da bilinir
Ö. e. subsp. guanchica (Kanarya adaları)
Ö. e. subsp. laperrinei (Cezayir, Sudan, Nijer)
Ö. e. subsp. "maroccana" (Fas)
Alt türleri O. e. cerasiformis tetraploid ve O. e. maroccana hexaploiddir.
Zeytinin yabani olarak yetişen formları bazen Olea oleaster türü olarak değerlendirilir.
Güneydoğu Asya'da "beyaz" ve "siyah" zeytin denilen ağaçlar aslında zeytin değil Canarium türleridir.

Zeytin ağacının yüzlerce çeşidi bilinir. Zeytin çeşidinin rengine, boyutuna, şekline ve büyüme özelliklerine, zeytinyağı niteliklerine de önemli etkisi vardır. Zeytin çeşitleri öncelikle yağ, yemek veya her ikisi için kullanılabilir. Tüketim için yetiştirilen zeytinlere genel olarak "sofralık zeytin" denir.
Pek çok zeytin çeşidi kendi kendine steril ya da neredeyse öylesine olduğundan genellikle tek bir birincil çeşit ve birincil olanı gübreleme yeteneği için seçilen ikincil bir çeşit ile çiftler halinde ekilirler. Son zamanlarda çabalar, hastalığa direnç, hızlı büyüme ve daha büyük veya daha tutarlı mahsuller gibi çiftçiler için yararlı niteliklere sahip hibrit çeşitler üretmeye yöneliktir.

Zeytin ağacı, "Olea europaea", zeytinyağı, ince odunu, zeytin yaprağı, süs amaçlı ve zeytin meyvesi için yetiştirilir. Hasat edilen tüm zeytinlerin yaklaşık %90'ı yağa dönüştürülürken yaklaşık %10'u sofralık zeytin olarak tüketilir. Zeytin, Akdeniz mutfağındaki temel bileşenlerin üçlüsünden biridir diğer ikisi ekmek, makarna ve kuskus için buğday ve şarap için üzümdür.
Zeytinin yaprağında tanen, uçucu yağlar, organik asitler ve rezin bulunur. Yapraklar ve gövde kabuğu %5 çay (infüzyon) halinde iştah açıcı, idrar söktürücü ve ateş düşürücü olarak kullanılır.
Şeker hastalığında kullanım alanı olduğu gibi, tansiyon düzenleyici olarak da bilinir. Dermokozmetik amaçlı kullanılmaktadır. Zeytinyağlı şampuanlar saç dökülmesini engeller, saçın çabuk uzamasını sağlar, lezyonlu saçlı deriyi onarmaya yardımcı olur ve kepek oluşumunu engeller. Zeytinyağlı sıvı sabun, duş jelleri, katı sabun, bebek şampuanları cildi olumsuz dış etkenlere karşı korurlar. Cildi güzelleştirip yaşlanmasını geciktirerek ciltteki kırışıklık oluşumunu engeller. Zeytin dayanıklılığın sembolüdür. Doğal zeytinyağlı dermokozmetik ürünler ciltte kimyasal kalıntılar bırakmadığından dünyada kullanımları giderek artmaktadır. Yüzyıllardır Akdenizlilerin sağlık ve güzellik kaynağı olmuştur. Kutsal metinlerde de şifa kaynağı olduğu belirtilmiştir.

Sofralık zeytinler, hasattan önce elde edilen olgunluk derecesine göre IOC tarafından üç gruba ayrılır:

Yeşil zeytin olgunlaşmamış iken tam boy elde edildiğinde toplanır; bunlar genellikle yeşilden sarıya tonlardır ve acı fitokimyasal, oleuropein içerirler.
Yarı olgun veya dönüm renkli zeytinler rengi yeşilden çok renkli kırmızıdan kahverengiye değişmeye başladığında olgunlaşma döngüsünün başlangıcında toplanır. Bu aşamada, olgun zeytinlerin aksine meyvenin eti pigmentasyondan yoksun olduğundan sadece kabuğu renklendirilir.
Siyah zeytin veya olgun zeytin, tamamen olgunlaştığında tam olgunlukta toplanır ve mor, kahverengi veya siyah renklidir. Oleuropeini zeytinden süzdürmek için ticari üreticiler oleuropeinin acılığını gideren, teneke kutularda satılan Kaliforniya siyah zeytinlerinin karakteristik özelliklerinin hafif tat ve yumuşak dokusunu oluşturan kül suyu(kostik) (İngilizce:lye) kullanırlar.
Bu tür zeytinler genellikle tuzlu su ile korunur ve konserveleme işleminde yüksek sıcaklıkla sterilize edilirler.

Çiğ veya taze zeytinler doğal olarak çok acıdır; onları lezzetli hale getirmek için, zeytinler işlenmeli ve fermente edilmeli böylece genç zeytinlerdeki %14 kuru madde seviyelerine ulaşabilen acı fenolik bileşik olan oleuropein uzaklaştırılmalıdır. Oleuropeine ek olarak diğer fenolik bileşikler taze toplanmış zeytinleri tatsız yaparlar ve bunlar işleme ve fermantasyonla alınmalı veya miktarları azaltılmalıdır. Genelde fenolikler genç meyvede zirveye ulaşır ve meyve olgunlaştıkça dönüştürülür. Olgunlaşma gerçekleştiğinde, fenoliklerin seviyeleri bazı çeşitleri hemen yenilebilir hale getiren diğer organik ürünlere dönüşmeleriyle keskin bir şekilde düşer.
Taşoz adasına özgü yenilebilir zeytinin örneği, güneşte olgunlaşmasına, büzülmesine ve ağaçtan dökülmesine izin verildiğinde yenilebilir throubes siyah zeytindir.
Kürleme işlemi küllü su ile, birkaç günden tuzlu su veya tuz paketiyle birkaç aya kadar sürebilir. Kaliforniya tarzı ve tuzla sertleştirilmiş zeytinler haricinde tüm işleme yöntemleri son sofralık zeytine eşit önemi olan bakteri ve maya içeren büyük bir fermantasyonu kapsar.
Fermantasyonu tetiklemek için zeytindeki doğal mikroflorayı kullanan geleneksel işlemler iki önemli sonuca yol açar: oleuropein ve diğer hoş olmayan fenolik bileşiklerin süzülmesi ve parçalanması ve organik asitler, probiyotikler, son sofralık zeytinlerin duyusal özelliklerini etkileyen gliserol ve esterler gibi bakteriler ve mayalardan uygun metabolitlerin oluşturulması.
Karışık bakteri/ maya zeytin fermantasyonları probiyotik özelliklere sahip olabilir.
Laktik asit pH'ı düşürdüğü ve istenmeyen patojenik türlerin büyümesine karşı doğal bir koruyucu görevi gördüğü için en önemli metabolittir. Sonuç, soğutulmadan saklanabilen sofralık zeytinlerdir. Bu nedenle, laktik asit bakterilerinin hakim olduğu fermantasyonlar, zeytinin tadının iyileşmesi için en uygun yöntemdir.
Maya ağırlıklı fermantasyonlar daha zayıf koruma sağlayan farklı bir metabolit paketi üretir, bu nedenle mikrobiyal denge sağlamak için son işlem aşamasında sitrik asit gibi bir asitle düzeltilir.
Sofralık zeytinin birçok türü yerel tatlara ve geleneklere bağlıdır. En önemli ticari örnekler aşağıda listelenmiştir.
Lübnan veya Fenike Tipi (fermantasyonlu zeytinler): Yeşil, yarı ince veya olgun zeytinlere uygulanır. Zeytinler 24-48 saat tuzlu suda ıslatılır. Daha sonra fermantasyon sürecini hızlandırmak için bir kaya ile hafifçe ezilirler. Zeytinler, tuzlu su, taze limon suyu, limon kabuğu, defne, zeytin yaprağı ve biberiye ile bir kapta bir yıla kadar saklanır. Ba

Zeytinyağı, zeytin ağacının (Olea europaea) meyvesinden elde edilen yeşilimsi-sarımtırak renkte sıvı bir yağdır.

Zeytinyağında, diğer birçok bitkisel yağda olduğu gibi yapısında büyük oranda gliserin etrafında bağlanmış yağ asitlerinden bulunmaktadır. Zeytinyağı yapısında % 55-83 oranında sıvıyağ asitleri, % 7-20 arasında Palmatik asit, % 0-5 arasında Linoleik asit, % 0-4 oranında Steraik asit ve %0,1-0,7 miktarınca Palmitoleik Asiti ihtiva etmektedir. Zeytinyağının sabunlaşmama değeri %0,5 ve 1,3 oranındadır. Bu sabunlaşmayan oranın içinde % 0,15-0,37 oranında Steroller, % 0,1-0,7 oranında Skualen ve 0-10 ppm miktarında Klorofiller yer almaktadır. Bunların yanı sıra 300 IE miktarlarda A vitaminide yapısında bulundurmaktadır.
Zeytinyağı Omega-3 yağ asitleri bakımından çok büyük bir önem teşkil etmemektedir. Sadece çoklu doymamış yağ oranın %9 yapısında Omega-3 yağ asitleri barındırmaktadır.

Zeytinyağının rengi yeşilimsi ve sarımtırak arası değişebilmektedir. Rengin değişken olması yapısında bulundurduğu maddeler sonucudur. Örneğin yeşil renkteki zeytinyağına yeşil rengini veren yapısında 10ppm'ye kadar klorofil barındırmasındandır. Sarı renkteki yağda bu rengi veren yapısındaki karoten maddesidir. Halk arasında zeytinyağının kalitesi ve rengi arasında bir bağlantı kurulsa da gerçekte rengin yağın kalitesi üzerine hiçbir etkisi yoktur. Bunun yanında filtrelenmemiş zeytinyağı bulanık bir görüntüye de sahip olabilmektedir. Zeytinyağı mor ötesi ışık altında bakılırsa yapısında barındırdığı klorofilin floresan özelliği sayesinde kırmızı renkte görülür.

Zeytin ağacına ilişkin mevcut en eski veri Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 39.000 yıllık zeytin yaprağı fosilleridir. Kuzey Afrika’daki Sahra bölgesinde gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalarda ise M.Ö. 12.000'e ait zeytin ağacı bulgularına rastlandı. İlk zeytin hasadının ne zaman ve hangi uygarlık tarafından yapıldığıysa bilinmemektedir. 
Tarih, zeytinyağı üretimine ilişkin en belirgin izlerin Akdeniz’in tam ortasındaki Girit Medeniyeti ’ne, MÖ 4500 yıllarına dek uzandığını göstermektedir.
Zeytinyağı kültürünün Akdeniz’deki diğer kavimlere yayılmasında en önemli rolü Giritliler oynamıştır; hem de yaklaşık 3000 yıl boyunca. Güçlü ticaret filolarına sahip olan Giritliler 'in gerçekleştirdiği zeytinyağı ticaretinin günümüzdeki en canlı tanıkları, Knossos ve Faistos saraylarının yıkıntıları arasında bulunan 2 metrelik zeytinyağı küpleridir. “Pithoi” denilen bu dev küplerle beraber bulunan tabletlerde ise o günkü zeytinyağı ticaretinin nerelere yapıldığını ve zeytinyağının nerelerde üretildiğine dair bilgiler yer almaktadır. 
Aslında zeytinyağı kültüründe Anadolu, coğrafya olarak hep vardır; ama ön planda görünen Ege'nin karşı yakasıdır. Bunun sebebi, Homeros’un Batı Medeniyetindeki tartışmasız ağırlığından ötürü zeytinyağı kültürünün merkezine sürekli olarak Antik Yunan'ın yerleştirilmesidir. Helen Medeniyeti ’nin sadece Ege’nin karşı kıyısını değil Anadolu coğrafyasını da kapsadığı unutulur. Milet’in, Efes’in, Foça’nın, Klazomenai’nin (Urla), Erythrai’nin, Assos’un Anadolu’da olduğu ihmal edilir.

Ayakla ezilip ve daha sonra sıcak su yardımıyla yağının alınması zeytinyağını elde etmekte kullanılan ilk yöntemdir. Bu yöntemle zeytinyağını üretmek için kurulan ve bilinen en eski tesis, M.Ö.6. Yüzyıla ait İzmir’in Urla ilçesinin yakında bulunan antik Klazomenika kentinde yapılan kazı çalışmalarında bulunmuştur. Bu yöntem kullanılan ilk yöntem olsa da son yöntem değildir. Daha sonraları Romalılar Zeytini iki taş arasında ezerek zeytinyağı elde etme yöntemini bulmuşlardır. Bu işlem esnasında hareketli taşı döndürmek için gerekli olan enerji ilk etapta insanlar tarafından sağlamıştır. Daha sonraları hayvan gücünden yararlanmıştır. Zamanın ilerlemesi ve paralelin de bilim alanındaki gelişmeler sonucunda ezilen zeytin hamurunun sıkıştırmak için Arşiment vidasının hareketi sonucunda elde edilen basınçtan faydalanılmıştır. Buna Mengene yöntemi denilmekte ve günümüzde halen bazı küçük işletmemelerde kullanılmaktadır.
Zeytinyağı sanayiinde kilometre taşı olarak adlandırabileceğimiz olay 19. Yüzyılda zeytinyağı üretiminde buharın kullanılmasını sayabiliriz. Bu yöntemin kullanılmaya başlanmasıyla işlenen zeytin ve bunun akabinde üretilen yağın miktarında büyük artışlar olmuştur. Daha sonraları hidrolik preslemeler akabinde dizel motorları ve elektrikli motorların kullanılmasıyla günümüzde kullanılan en modern sistemlere kadar ulaşılmıştır. Bugün zeytinyağı üretiminde kullanılan en modern sistem olan Kontinü sistemleridir.

Zeytin ağacı (Olea europea) narin bir ağaçtır. Ağır ve zahmetli büyümesine karşın oldukça uzun ömürlüdür. Bir zeytin ağacının ortalama ömrü 300-400 yıldır, ancak 3 bin yaşında zeytin ağaçlarına da rastlanmıştır. Bu nedenle zeytin ağacının adı mitoloji ve botanikte “ölümsüz ağaç” tır.
Derinlere uzayan kökleri sayesinde kalkerli, çakıllı, taşlı ve kurak topraklarda yetiştirilmeye elverişli olan zeytin ağacı için en verimli ortam yazları sıcak, kışları ise ılıman geçen iklimlerdir. Çünkü zeytin ağacı ışığı, güneşi ve 15 °C üstündeki sıcaklığı sever. Yıllık ortalama 220 mm yağış zeytin ağacının verimli bir şekilde büyümesi için yeterlidir. Zeytin ağacı genellikle rakımı düşük coğrafyalarda yetişir. Ancak denizden 1000 metre yükseklikte de zeytin tarımı yapılabilmektedir. Çalı görünümündeki zeytin ağacının yapraklarının üst yüzü koyu, alt yüzü ise gümüş rengindedir. Yapraklar mükemmel bir düzen içinde dalın iki tarafından karşılıklı olarak çıkar. Ortalama 40 – 50 cm. genişliğindeki gövde çürümeye karşı çok dayanıklıdır. Ağaç yaşlanınca yamrulardan gelişen yeni uçlar gövdeyi tazeler. Ortalama boyu 4m ila 10 m olan zeytin ağacı bir yıl bol, bir yıl az ürün verir. Çiçek verme mevsimi kuzey yarım kürede Nisan - Haziran ayları arasındadır. Yeşil zeytinler Ağustos ayı sonundan Kasım ayı başına kadar olan süre içinde olgunlaşır.
Zeytin hasadında toplama şekilleri binlerce yıldan bu yana neredeyse hiç değişmemiş, asırlar boyunca elle toplama ya da silkme yöntemi kullanılmıştır. Bir de, yere düşmüş zeytin meyvelerini toplama yöntemi vardır. Hasat, Kasım ile Mart ayları arasında yapılır.
Ancak genel yöntem silkmedir. Elle toplamada, sağma veya taraklama yöntemi, yerden toplamada ise merdane veya fırça kullanılır. Günümüzde zeytin hasadında makineden de (sarsma ve yerdeki meyveleri emici ekipmanlarla toplama) yararlanılmaktadır. Uygulamada en fazla emek gerektiren yöntem, elle toplamadır. Saatte en fazla 9-10 kilogram zeytinin toplandığı bu yöntem, meyve sağlam ise en iyi kalitede zeytinyağı üretilmesini sağlar.

ISIL işlem görmeden meyvesinden yağ çıkarılan Zeytinyağı kültüründe, binlerce yıldan bu yana değişmeyen başka bir gelenek de zeytinden yağ çıkarma yöntemidir. Bunun nedeni zeytinyağının, zeytinlerin soğuk presten geçirilmesiyle elde edilmesi ve hiçbir kimyasal işleme gerek duymadan yenilebilmesidir. İşte bu yüzden, bugün hâlâ Ortadoğu'da rastlanan zeytin üretme yöntemiyle, yaklaşık 6 bin yıl önceki zeytinyağı elde etme yöntemi arasında hiç fark yoktur: Zeytinler ezilerek hamur haline getirilir. Daha sonra bu hamur sıkılır veya presten geçirilir. En sonunda ise yağ, zeytin meyvesinin suyundan (karasu) ayrıştırılır. 19. yüzyılın başında ise teknolojinin gelişmesiyle hidrolik pres makinelerine geçildi. Bugün hidrolik pres makinelerinin yanı sıra, zeytin hamuruna hiç pres uygulamadan merkezkaç kuvvetiyle zeytinyağı elde etmeyi sağlayan makineler de kullanılıyor. Bunların içinde de en yaygını “kontinü sistemi”.
Kontinü sisteme, tam otomatik sistem denir. Önce zeytinler türlerine göre ayrılır. Huni adlı çukura dökülen zeytinler makine sistemiyle yapraklardan temizlenir ve kırıcıda ezilip kırılır (makine, üç bin devirle çekirdeği un ufak eder). Buradan çıkan hamur, karıştırma yoğurmadan sonra su verilir, posa ve şırası ayrıştırılır. Şıradan da yağ ve karasu ayrıştırılıp, yağ filtre tankına alınır, son tortuları ayıklanıp dinlenme tankına bırakılır. Buradan doğal yağ güğümlere, teneke ve şişelere doldurulur. Yağdan geriye kalan pirina tekrar öğütülüp sabun yapmada kullanılır. Pirina posasına pelet denir ve yakacak, yakıt olarak kullanılır. 
Kaliteli zeytinyağı elde etmek için: Zeytinlerin, hasattan sonra mümkün olan en kısa süre içinde işlenmesi gerekir. Çünkü zeytin bekletilirse fermente olur, bu ise zeytinyağının sinin düşmesine yol açar. Ancak, zeytinin “bol” olduğu dönemlerde, bekletilme mecburiyeti de doğabilir. Bu durumda işlemeden bekletilen zeytinler, genellikle 20-30 santim yüksekliğindeki yığınlar şeklinde, iyi havalandırılmış ve serin depolarda saklanır. Doğal zeytinyağı li olması için şu işlemlerden geçirilir: Zeytin zamanında toplanır, fazla bekletilmeden yağhanede iyice temizlenir, en uygun kaplarda dinlendirilir, serin ve karanlıkta korunur. TSE'ye göre 4 çeşit kalite 
zeytinyağı vardır: Sızma (kusursuz), doğal (hafif kusurlu), doğal birinci (hafif kusurlu), Lampant (kusurlu). Zeytinyağında renk, koku, tat değerlendirmesi yapan uzmanlar vardır. Uzmanlar yağın organoleptikini şu parametrelere göre belirler: taze, yakıcı, acı, meyvemsi, tatlı, kekremsi veya küflü, rutubetli, sirkemsi, ekşi, çamurlu, metalik, yanık, karasu, tuzlu, minder, kurtlu, salatalık.
Türkiye'de kaliteyi TSE (TS 341) belirliyor. Denetimi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türk Gıda Kodeksi'ne göre yapıyor. Piyasanın %65'i markasızdır. Zeytinde ürün rekoltesi 40-250 bin ton arasında değişmektedir. Ülke genelinde kişi başına tüketim 2 kilodur. Bu düşük tüketimin sebebi, zeytinyağının pahalı oluşundandır, çünkü Ayçiçek yağı 4-5 kat daha ucuzdur. Bu üründe de diğer pek çok üründe olduğu gibi, üreticiden ucuz çıkmakta tüketiciye pahalı satılmakta, yani aracılar kazanmaktadır.

a) Natürel sızma zeytinyağı: Serbest yağ asitliği, oleik asit cinsinden her 100 gramda 0,8 gramdan fazla olmayan yağdır.
b) Natürel birinci zeytinyağı: Serbest yağ asitliği, oleik asit cinsinden her 100 gramda 0,8 gramdan az, 2,0 gramdan fazla olmayan yağdır.
c) Natü

İçecek, içerek tüketilen ve alkollü ve alkolsüz olmak üzere ikiye ayrılan sıvı gıdaların tümü. Yaygın içecek türleri arasında şişelenmiş su, gazoz, içki, hazır içecek, toz içecek, süt, meyve suyu, sebze suyu, enerji içeceği, kafeinli içecek, diyet içecek, alkolsüz içecek, tatlandırılmış içecek ve meşrubatlar bulunur. Geleneksel olarak sıcak içecekler arasında kahve, çay ve sıcak çikolata bulunur. İçecekler şişe, kavanoz, içecek kutusu, alüminyum kutu, Tetra Pak, bardak ve diğer ambalajlarda saklanır.

Rakı
Bira
Şarap
Viski
Şampanya
Votka
Konyak
Cin Tonik
Tekila
Vermut
İspirto
Uzo
Cin
Sake

Soğuk içecekler:

Meyve suyu
Kola
Şerbet
Gazoz
Ayran
Ice tea
Enerji içeceği
Kımız
Soda
Şalgam Suyu
Süt
Limonata
Kefir
Maden suyu

Sıcak içecekler:

Çay
Ada Çayı
Nane-Limon
Oralet
Kahve
Nescafe
Salep
Ihlamur
Sıcak çikolata

İçecekler listesi
İçecek teknolojisi
Gıda şirketleri listesi
Gıda mühendisliği
İçecek karışımı
Karışık içecek
Spor içeceği
Kara içecek

Andrey Aleksandroviç Jdanov (Rusça: Андре́й Алекса́ндрович Жда́нов / Andrey Aleksandrovich Zhdanov), (d. 26 Şubat 1896, Mariupol – ö. 31 Ağustos 1948, Moskova), Sovyet politikacı.

Zhdanov, 1915'te Bolşevikler'e katıldı ve parti sıraları boyunca yükseldi. 1934'te Sergei Kirov'un suikastından sonra Leningrad'da komünist parti lideri oldu. Sanatta sosyalist gerçekçiliğin kuvvetli bir destekçisiydi.
Haziran 1940'ta Sovyetler tarafından işgal edilen Estonya'ya yollandı, kukla devletin kuruluşu ve ülkenin SSCB ile birleşmesinde rol aldı. II. Dünya Savaşı'nda Zhdanov, Leningrad'ın savunmasından sorumluydu. Daha sonra Finlandiya ve Sovyetler Birliği'nin arasında 4 Eylül 1944'te Moskova'da bir ateşkes antlaşması imzaladı. 1947 Paris Antlaşmasına kadar Finlandiya'da müttefik kontrol komisyonunu yönetti.
1946'da, Sovyetler Birliği'nin Kültür bakanlığına Josef Stalin tarafından getirildi. Onun ilk işi (Aralık 1946'da), Anna Akhmatova ve Mikhail Zoshchenko gibi bağımsız Rus yazarlarını karalamaktı. 1947'de, Kominform'u düzenledi, Avrupa'nın komünist partilerini koordine etmeyi tasarladı. Şubat 1948'de müzikal biçimciliğe karşı mücadele olarak bilinen geniş ölçüde bir temizleme harekâtı başlattı. Dmitri Shostakovich, Sergei Prokofiev ve diğer birçok besteci bu temizlemeler sırasında zor zamanlar yaşadılar.
1948'de Moskova'da kalp krizi sonucu öldü.

Doğum yeri Mariupol, 1948'de Stalin'in tekrar isimlendirmeye başlamasıyla Zhdanov oldu. Zhdanov'un bir anıtı, onun şerefine şehrin merkezine dikildi. 1989'da isim Mariupol'a döndü ve anıt, 1990'da söküldü.

Donetsk Oblastı (Ukraynaca: Донецька область, Donec’ka oblast), Ukrayna'nın doğu kesiminde yönetim birimi (oblast). Sovyetler Birliği döneminde, 1938'de Stalino adıyla oluşturulan yönetim biriminin yüzölçümü 26,517 km²'dir.

Don Kazaklarının yoğun olarak yaşadığı bölge 19. yüzyılda Yekaterinoslav eyaleti olarak adlandırıldı. Serfliğin (toprak köleliği) kaldırılmasından sonra 19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi devrimi ile sanayide ve kömür üretiminde gelişme gösterdi. Demir yolu ağının kurulmasıyla bölge hızla gelişti.
Donbas, 1920 yılında SSCB'nin büyük sanayi merkezlerinin kurulduğu bir yer oldu. Bölgede birçok kömür madeni işletmeye açıldı fakat bunlar II. Dünya Savaşı'nda Almanlar tarafından yıkıldı.
2 Temmuz 1932'de yeni bir idari birim oluşturuldu. Artemovsk ili ayrı bir merkez kabul edildi. 3 Haziran 1938'de Stalin'in önerisiyle Voroşilovgrad şehri Donetsk bölgesinin idari merkezi yapıldı ve kararname Yüksek Sovyet Prezidyumu tarafından onaylandı. O dönemde 1.837.000 nüfus ile bölge dört şehir ve 28 ilçeden oluşan bir idari teşkilatlanma haline getirildi.

Josef Stalin (asıl adı Yosif Visaryonoviç Cuğaşvili) (18 Aralık 1878 - 5 Mart 1953), Gürcü asıllı Sovyet devlet adamı ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri (1922-1953). Sovyetler Birliği'ni 1924'ten 1953'te ölümüne kadar proleter diktatörlük rejimi ile yönetti. Sovyetler Birliği'ni endüstriyel ve askerî bir süper güce dönüştürmüştür. Bunu gerçekleştirirken totaliter politikalar uygulamış ve milyonlarca Sovyet vatandaşı Stalin rejimi altında hayatını kaybetmiştir. Stalin döneminde; 3 ila 20 milyon arasında insan çalışma kampları, zorunlu kolektivizasyon, kıtlık, savaşlar ve yargısız infazlardan dolayı ölmüştür. Aynı zamanda Stalin, II. Dünya Savaşı'nda Müttefik Devletler blokunun Nazi Almanyası'na karşı kazandığı zaferin baş mimarı kabul edilmektedir.
Josef Stalin; Vladimir Lenin'in ölümünden sonra Komünist Parti Genel Sekreteri olarak nüfuzunu artırdı ve 1927 yılında Sovyetler Birliği'nin lideri konumuna geldi. Sovyetler Birliği'ni kolektif bir liderliğin parçası olarak yönetmesine rağmen, yönetim kadroları arasındaki nüfuzu ve komünist rejimin dışarıdan algılanışı diktatör olarak gözükmesine sebebiyet verdi. İdeolojik olarak Marksizmin Leninist yorumuna adanmış bir komünist olan Stalin bu fikirleri Marksizm-Leninizm olarak resmîleştirirken, kendi politika ve uygulamaları Stalinizm olarak tanımlanmaya çalışılsa da Stalin bizzat bu tanımlamaya karşı çıkmıştır.
Stalin hükûmeti Komünist Enternasyonal aracılığıyla Marksizm-Leninizm'i yurtdışına taşıdı ve 1930'larda, özellikle İspanya İç Savaşı'nda Avrupa'da anti-faşist hareketleri destekledi. 1939'da Nazi Almanyası ile Sovyetlerin Polonya'yı işgal etmesi ile sonuçlanan bir saldırmazlık paktı imzaladı. Nazi Almanyası, anlaşmayı 1941'de Sovyetler Birliği'ni işgal ederek sona erdirdi. İlk gerilemelere rağmen, Sovyet Kızıl Ordusu Nazi saldırısını püskürttü ve 1945'te Berlin'i ele geçirerek Avrupa'da II. Dünya Savaşı sona erdi. Daha sonraki süreçte Sovyetler, II. Dünya Savaşı esnasında işgal ettikleri Baltık ülkelerinde yeni sosyalist devletler ilan etti ve Orta ve Doğu Avrupa, Çin ve Kuzey Kore'de Sovyet yanlısı hükûmetler kurulmasına yardımcı oldu. Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri savaştan küresel süper güçler olarak çıkarken; Stalin, ülkesini savaş sonrası yeniden yapılanma yoluyla yönetti ve 1949'da nükleer bir silah geliştirdi. Bu yıllarda, ülke başka bir büyük kıtlık ve ülkede görev yapan Yahudi doktorlara yönelik başlatılan anti-semitik bir kampanya yaşadı. Stalin'in 1953'teki ölümünden sonra, yerine gelen Nikita Kruşçev, Stalin'in politika ve uygulamalarına karşı çıktı ve Sovyet toplumunda de-Stalinizasyonu başlattı.
20. yüzyılın en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilen Stalin, onu işçi sınıfının ve sosyalizmin bir şampiyonu olarak kabul eden uluslararası Marksist-Leninist hareket içinde, yaygın bir kişilik kültünün oluşmasına yol açtı. Ekim Devrimi'ni planlayan ve başarıya ulaştıran liderler arasında yer alan, Rus İç Savaşı'nda cephe komutanlığı yapan ve II. Dünya Savaşı'nda muzaffer olan Kızıl Ordu'nun başkomutanı Stalin özellikle 1930'lu yıllarda Sovyet ekonomisindeki büyük kalkınma ve II. Dünya Savaşı'ndaki zaferden dolayı Rusya ve Gürcistan'da popülerliğini korudu. Rusya'da yapılan bir ankette 20. yüzyılın en başarılı üçüncü lideri seçildi. Tarihin akışına etki eden önemli rolü dolayısıyla pek çok tarihçi ve yazarın üzerine araştırmalar yaptığı Stalin, bu özelliği ile hakkında en fazla eser ortaya konulan siyasetçilerden birisi oldu. Fakat, Stalin'in totaliter hükûmeti geniş bir kesim tarafından kitlesel baskılar uygulamak, etnik temizlik, sürgünler, yüz binlerce infaz uygulamak ve milyonlarca insanın ölümü ile sonuçlanan kıtlıklara sebep olmak ve yönetmekle suçlandı. Aralık 1965 tarihli gizli bir Sovyet içişleri bakanlığı raporuna göre, 1940-1953 arasında 46.000 kişi Moldova'dan, 61.000 Belarus'tan, 571.000 Ukrayna'dan, 119.000 Litvanya'dan, 53.000 Letonya'dan ve 33.000 kişi ise Estonya'dan sürgün edildi.

Yosif Cuğaşvili olarak 18 Aralık 1878'de Gori'de dünyaya geldi. 7 yaşında çiçek hastalığına yakalandı ve bu hastalık yüzünde kalıcı izler bıraktı. 10 yaşında Gürcü çocukların Rusça eğitim aldığı rahip okuluna devam etti. 12 yaşına geldiğinde geçirdiği iki at arabası kazası sonucu sol kolu sakatlandı ve hayatı boyunca tam iyileşmedi. 16 yaşında Gürcü Ortodoks Rahip Okuluna gitmeye hak kazansa da, burada otoriteye karşı başkaldırıp huzursuzluk çıkardığı için 1899 yılında okuldan atıldı.
Bu dönemde, Lenin'in eserlerini okudu ve Marksist bir devrimci olmaya karar verdi. Tiflis'teki RSDİP örgütüne katıldı ve 1901 yılında Tiflis'te Çarlık askerleri tarafından bastırılan 1 Mayıs gösterilerini örgütledi. Buradan Batum'a geçti ve petrol işçilerinin örgütlenmesinde görev aldı. Mart 1902'de petrol işçilerinin greve gitmesinde etkili oldu. 1903 yılında Bolşeviklere katıldı. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi 2. Kongresi'nde kararlı ve devrimciliğe destek veren tavrıyla Lenin'in dikkatini çekti. Böylece RSDİP'in ve Bolşeviklerin Kafkas bölge temsilcisi konumuna geldi. Ohranka tarafından sürekli izlense de profesyonel devrimci olarak illegal parti faaliyetlerini aksatmadan yürüttü. Kafkaslar'da özellikle propaganda, grev örgütleme, banka soygunu gibi alanlarda faaliyet gösterdi.

Yosif Visaryonoviç Cuğaşvili 1905 Devrimi sırasında Tiflis'te bulunmaktaydı. Aralık ayında önce Sankt-Peterburg'da yapılması planlanan ancak sonradan Finlandiya'ya alınan Bolşevik Konferansına delege seçildi ve 24 Aralık 1905 günü Tampere'de yapılan toplantıya katıldı.
Tiflis'e döndüğünde Çarlık askerlerinin ve Karayüzlerin devrimi bastırdığını ve katliamlara başladığını gördü. Tiflis'i kana bulayan Çarlık Ordusu komutanı General Fyodor Griyazanov'a düzenlenen başarılı suikast saldırısında yer aldı.
1906 yılı Nisan ayında Stockholm'de yapılan 4. Kongreye katıldı. Burada sonradan birlikte çalışacağı Kliment Voroşilov, Feliks Dzerjinski, Grigori Zinovyev, Aleksey İvanoviç Rikov ile tanıştı ve eski dostları Mihail Kalinin ve Stepan Şaumyan ile yeniden buluştu.

15-16 Temmuz 1906 akşamı Yekaterina Svanidze ile evlendi. Bu evlilikten ilk oğlu Yakov dünyaya geldi. Bolşevik Parti banka soygunlarını yasakladığı için geçici bir süre partiden resmen istifa etti ve bir banka soygunu düzenleyerek Bakü'ye kaçtı. Bakü'de yeraltı faaliyetlerini sürdüren Stalin, Çarlık taraftarlarına karşı örgütlenmeyi hızlandırdı. 27 Nisan (10 Mayıs) 1907 günü Stepan Şaumyan ile birlikte Birleşik Krallık'a geçerek 5. Kongreye gözlemci delege olarak katıldı. Bu dönemde tifo hastalığına yakalanan eşi Kato 22 Kasım 1907 günü Bakü'de öldü. Eşinin çok genç yaşta ölümü Stalin'i çok derinden etkiledi.
Stalin, Bakü'de bulunduğu dönemde Müslüman işçiler arasında örgütlenme faaliyeti gösterdi. Parti içindeki işçiler tarafından sevilmekteyse de partili aydınlar tarafından kaba davranışları ve sertlik yanlısı politikaları beğenilmedi. Bakü'de Çarlık yanlısı Karayüzler örgütü ile mücadele etti ve Bolşevikler için petrol madeni sahibi zenginlerden zorla para topladı. Bu yıllarda Kafkasya'daki parti tabanında Lenin'den sonra en etkili kişi olduğu belirtilir.
Kafkaslardan sonra ilk kez 1911 yılında Bolşeviklerin büyük örgütlerinin bulunduğu Moskova veya St. Petersburg'a gitmek istediğini belirtti. Bunun üzerine 1911 Eylül ayında Sankt-Petersburg örgütüne katıldı. Ocak 1912'de yapılan ve Bolşeviklerin ayrı bir parti olduklarını açıkladıkları ilk toplantı olan Prag Parti Konferansına delege olmasına rağmen katılamasa da ilk kez Merkez Komitesine seçildi. Bu dönemde yine Merkez Komitesinde bulunan ve aynı zamanda Bolşevik Duma vekili olan Ohranka (Kamu Güvenliğinin ve Düzeninin Korunması Departmanı) ajanı Roman Malinovski sayesinde Çarlık rejimi tüm Bolşevik liderleri yakalamayı başardı. Nisan 1912'de Sankt-Petersburg'da Pravda'nın yayınlanmasında görev aldı. Artık yazılarında ve parti içinde Rusça çelik adam anlamına gelen Stalin mahlasını kullanmaya başladı. Temmuz ayında yakalansa da sürgün edildiği Sibirya'daki Narym kasabasından kısa sürede firar etmeyi başardı.
Bu dönemde Bolşevikler ile Menşevikler arasında birlik sağlanmasını savundu ve Lenin tarafından Polonya sınırları içinde bulunan Kraków'a çağrıldı. Lenin kesinlikle Bolşeviklerin ayrı bir siyasi hatta kalmasını savunuyordu ve Rusya'da bulunan Merkez Komitesi üyelerinden Stalin'i bu görüşe ikna etmeye çalıştı. Stalin Kraków'da bulunduğu bu dönemde Viyana'daki Bolşeviklerin yanına gitti. Burada Mart 1913'te yayınlanacak ünlü eseri Marksizm ve Ulusal Sorun (Rusça: Марксизм и национальный вопрос)'u yazdı.
Şubat 1913'te Sankt-Petersburg'a döndü. Malinovski tarafından burada tuzağa düşürüldü ve 4 yıl sürecek son sürgünü olan Kuzey Kutup dairesindeki çok soğuk bir yer olan Turhansk bölgesi küçük Kureika köyüne gönderildi. 1916 yılının Aralık ayında I. Dünya Savaşından zor durumdaki Çarlık rejimi tarafından orduya alınmak üzere diğer siyasi sürgünlerle beraber çağrıldı. Şubat 1917'de Yenisey Nehri kıyısındaki Krasnoyarsk'a ulaştı, ancak çocukluğundan beri sakat olan sol kolu nedeniyle askere alınmadı. Şubat Devrimi'nin patlak vermesiyle beraber özgür kaldı ve 12 Mart günü Sankt-Petersburg'a geldi.

1917 Şubat Devriminin ardından sürgünde beraber bulunduğu Lev Kamenev, Matvei Muranov ile birlikte Petrograd'a döndü. Bu dönemde Bolşevikler Şubat Devrimi'ne hazırlıksız yakalanmışlardı. Lenin dahil olmak üzere önde gelen tüm liderler Batı Avrupa ülkelerinde veya yurt içinde sürgündeydi. İkincil derecedeki önderlerden Vyaçeslav Molotov ve Aleksandr Şlyapnikov yönetimi ele aldı. Bolşevik yayın organı Pravda'da Geçici Hükümeti şiddetle eleştiriyordu. Stalin, Kamenev ve Muranov şehre gelir gelmez Pravda'nın başına geçti ve Geçici Hükûmete karşı ılımlı bir siyaset sergilemeye başladı. Ayrıca Menşeviklerle birlik yapılmasını önerdi. Sürgünde bulunduğu İsviçre'den durumu izleyen Lenin bu siyasi hatta karşı çıkmakta ama duruma müdahale edememekteydi. Ülkeye acilen dönmek isteyen ancak sürmekte olan savaş yüzünden İsviçre'den dışarı çıkamayan Lenin İsviçreli k

Oblast (Belarusça: во́бласьць; Boşnakça: oblast; Bulgarca: област; Çekçe: oblast; Rusça: о́бласть; Sırpça: област; Slovakça: oblasť; Ukraynaca: о́бласть), Slavca bir kelimedir. Eyalet ve bölge anlamına gelmektedir. SSCB döneminde önemli bir yere sahip bu yerleşim birimleri özerk cumhuriyet kavramından sonra gelirdi. Sovyet meclisinde oblastlar da temsil edilirdi. Kazak Türkçesine oblıs (облыс) olarak geçmiştir (aymaq (аймақ) olarak da kullanılır). Bugün eskiden Sovyet cumhuriyeti olan cumhuriyetlerin hepsinde oblast terimi kullanılmaktadır. Ayrıca özerk oblastlar da bulunmaktaydı.
Rusya'da 46 oblast vardır.

“Oblast” terimi, Eski Rusçadan kalma şekilde Rusça “область” (telaffuz: [ˈobləsʲtʲ]) kelimesinden alınmıştır. Eski Rusçaya da, Kilise Slavcasındaki “область” (oblastĭ) “iktidar, imparatorluk” anlamındaki kelimeden girmiştir. Bu kelime, oб- ön ekinden (Klasik Latince ob 'doğru, karşı' ve Eski Yunanca ἐπί/ἔπι epi 'iktidarda, yetkili' ile aynı kökenli) ve власть vlastǐ 'iktidar, hükümdarlık' kökünden oluşmuştur. Eski Rusça'da, bu kelime, об- 'karşı' ve волость 'bölge, devlet, iktidar' (İngilizce 'wield' kelimesiyle aynı kökten gelir; bkz. volost) kelimelerinin birleşiminden oluşan оболость obolostǐ ile birlikte kullanılırdı.

Rus İmparatorluğu’nda oblastlar idari birimler olarak kabul ediliyordu ve Guberniya ya da krayların bir parçası olarak yer alıyordu. O dönemde var olan oblastların çoğu ülkenin kenar bölgelerinde bulunuyordu (örneğin Kars Oblastı veya Transkaspiya Oblastı) ya da Kazakların yaşadığı bölgeleri kapsıyordu.

Sovyetler Birliği'nde oblastlar, birlik cumhuriyetlerinin idari bölümleme türlerinden biriydi. Bu düzeydeki tüm idari birimler gibi, oblastlar da doğrudan oblastların yetki alanına giren ilçelerden (rayonlar) ve şehirlerden/kasabalardan oluşuyordu. Bazı oblastlar, özerk okruglar adı verilen özerk birimleri de içeriyordu. GOELRO planı kapsamındaki Sovyetler Birliği elektrifikasyon programı nedeniyle, Gosplan Bölgelendirme Komitesi direktörü Ivan Alexandrov, “kaybedilmiş egemenlik haklarının kalıntıları” yerine rasyonel ekonomik planlamayı kullanarak Sovyetler Birliği'ni on üç Avrupa ve sekiz Asya oblastına böldü.
Oblastların isimleri, tamamen idari birimler olarak oluşturuldukları için genellikle ilgili tarihi bölgelerin isimleriyle örtüşmüyordu. Birkaç istisna dışında, Sovyet oblastları idari merkezlerinin adlarını almıştı.

1922 yılında, Yugoslavya Krallığı, “oblast” olarak da adlandırılan 33 idari bölüme ayrıldı. 1929 yılında, oblastların yerini “banovina” olarak bilinen daha büyük idari birimler aldı.
Yugoslav Savaşları sırasında, Bosna-Hersek ve Hırvatistan'da birkaç Sırp Özerk Oblastı kuruldu. Bu oblastlar daha sonra Krayina Sırp Cumhuriyeti ve Sırp Cumhuriyeti ile birleştirildi.
“Oblast” kelimesi Sırpça'da da öne çıkan ve yaygın olarak kullanılan bir terimdir. Bu kelimenin sadece coğrafi bir anlamı yoktur. Bilim, edebiyat veya üretim gibi alanları belirtmek için de sıklıkla kullanılır (örneğin, “oblast nauke” “bilim alanı” anlamına gelir). Dolayısıyla, “bütünün bir parçası” gibi bir anlam taşır.

1999 yılından bu yana Bulgaristan, genellikle "il" olarak çevrilen 28 oblast’a bölünmüştür. Daha önce ülke, yine oblast olarak adlandırılan sadece dokuz idari birime bölünmüştü.

“Viloyat” ve “welaýat” kelimeleri, Türkçe “vilayet” teriminden türemiştir; bu terim ise Türkçeye, Arapça “wilāya” (ولاية) teriminden türeyerek girmiştir.

Rusya'nın Federal Yapılanması
Rusyanın Federal Bölgeleri

Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Rusça: Коммунистическая партия Советского Союза, romanize: Kommunistiçeskaya partiya Sovetskogo Sayuza; kısaltma: КПСС, romanize:KPSS), Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Bolşevik kanadınca kurulan ve 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nden sonra 1991 yılına dek Sovyetler Birliği'ni yöneten parti. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi olarak iktidara gelen parti 1918 yılında Komünist Parti adını aldı.

1898 – 1912: Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Rusça : Российская социал-демократическая рабочая партия – РСДРП); romanlaştırılmış: Rossiyskaya sotsial-demokratiçeskaya raboçaya partiya, RSDRP)
16 Ağustos 1917 - 8 Mart 1918: Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) (Rusça: Российская социал-демократическая рабочая партия (РСДРП(б); romanlaştırılmış:  Rossiyskaya sotsial-demokraticheskaya rabochaya partiya (bol'shevikov) RSDRP(b) )
8 Mart 1918 - 31 Aralık 1925: Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) (Rusça: Российская коммунистическая партия (большевиков); РКП(б), romanlaştırılmış:  Rossiyskaya kommunisticheskaya partiya) (bol'şevikov RKP(b) )
31 Aralık 1925 - 14 Ekim 1952: Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) (Rusça: Всесоюзная коммунистическая партия (большевиков); ВКП(б), romanlaştırılmış :  Vsesoyuznaya kommunisticheskaya partiya (bol'şevikov VKP(b) )
14 Ekim 1952 - 6 Kasım 1991: Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Rusça: Коммунистическая партия Советского Союза; КПСС, romanlaştırılmış :  Kommunisticheskaya partiya Sovetskogo Soyuza; KPSS)

1898 yılında Minsk'te kurulan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) bu partinin temelini oluşturdu. Bu dönemde sürgünde bulunan Lenin 1900 yılında partinin yayın organı olarak çıkarılan İskra (Kıvılcım) gazetesinin başyazarlığını üstlendi.
1903 yılında önce Brüksel'de daha sonra Londra'da yapılan 2.Kongre'de partinin üyelik esasları, programı ve iktidar mücadelesinde izlenecek yol tartışıldı. Bu kongrede Lenin partinin demokratik merkeziyetçilikle yönetilmesini ve iktidara parlamenter yoldan değil, devrimci mücadeleyle sahip olmasını savundu. İktidara parlamenter yoldan gelinmesi gerektiğini savunan Martov'un yandaşları azınlıkta kaldı ve Menşevik adını aldı. Lenin yandaşları ise çoğunluktakiler anlamına gelen Bolşevik adını aldı.
Lenin parlamenter mücadelenin işçileri oyalamaktan başka bir işe yaramayacağını savunuyordu. Açılacak bir meclis Çarın meşruiyetini güçlendirecek, sözde demokratik hakların verildiği iddiasıyla yoksul halk kitlelerinin hiçbir talebi yerine getirilmeyecek, seçim sisteminin asillere ve elit kitlelere tanıdığı oy hakkından dolayı meclisteki burjuva ve aristokrat temsilciler sadece Çarın istekleri doğrultusunda hareket edecekti.
1905 olayları Lenin'i haklı çıkardı. Lenin bu devrimin başarısızlığını halkın ayaklanmasına rağmen partinin bu isyana önderlik edememesine bağladı. Lenin bu tarihten itibaren 1917 yılına kadar hayatını Avrupa'nın farklı ülkelerinde sürgün olarak geçirirken, parti bu ülkelerde yapılan kongrelerde gittikçe bölündü ve 1912 yılında Bolşevikler ve Menşevikler arasında kesin kopuş gerçekleşti. Bu tarihte Lenin Pravda (Gerçek) adlı gazeteyi Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik)'in yayın organı olarak çıkardı. Bu gazete daha sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin resmî yayın organı oldu.
1917 Şubat'ında Rusya'da devrim patlak verdi. Hayat pahalılığına ve savaşa karşı sivillerin başlattığı ayaklanmaya birkaç gün içinde askerler de katıldı. Subayların halkın üzerine ateş edilmesi yönünde verdiği emirlere askerler silahlarını subaylara çevirerek cevap verdi. İsyan büyüdü ve Çar II.Nikolay kardeşi Mihail lehine tahttan feragat ettiğini açıkladı. Ancak isyandan korkan Mihail tahta geçmeyi reddedince monarşi rejimi yıkıldı ve iktidar geçici hükûmete kaldı.
Lenin İsviçre'den Petrograd'da bulunan Bolşeviklere "Uzaktan Mektuplar" olarak adlandırılacak olan mesajında yeni hükûmete kesinlikle destek verilmemesi gerektiğini iletti. Nisan ayında zırhlı bir trenle Petrograd'a gelen Lenin, burada ünlü "Nisan Tezleri"ni yayınladı. Bu tezlerde ikili iktidara son verilerek tüm iktidarın Sovyetlere verilmesi gerektiğini, Almanya'yla derhal barış yapılmasını, emperyalist savaş sırasında Rusya'da ve tüm Avrupa'da sosyal-demokratların çoğunluğunun ulusalcı davranarak hükûmetlerini savaş konusunda desteklemelerinden dolayı sosyal-demokrasinin önemini yitirdiğini, bu sebeple partinin adının Komünist Parti olarak değiştirilmesi gerektiğini savundu. Bazılarının çekingenlikle karşıladığı tezler kabul edildi. Ancak partinin ismi resmî olarak 1918'de değiştirildi.
Şubat Devrimi ile iktidara gelen geçici hükûmetin savaşa devam etme konusundaki ısrarı halkta infial yarattı. Mayıs ayında Dışişleri Bakanı Milyukov'un müttefik devletlere savaşa devam edileceği konusunda taahhüt vermesi Petrograd başta olmak üzere ülkenin pek çok yerinde protesto edildi. Bu açıklama üzerine Petrograd Sovyeti halkın aldatıldığına yönelik bildiri dağıttı.
Temmuz ayında geçici hükûmet devrildi. Sosyalist Parti'den Aleksandr Kerenski başkanlığında yeni hükûmet kuruldu. Ancak Kerenski'nin de ülkeyi I. Dünya Savaşı'ndan çekmeyeceğini bildirmesi yeni protesto gösterilerinin başlamasına sebep oldu. Kerenski ilk iş olarak protesto gösterilerinin sorumlusu olarak gördüğü Bolşevikler'in eylemlerini yasaklayan bir dizi karar aldı. Hükûmetten izinsiz bildiri dağıtılması yasaklandı. Bolşeviklere ait matbaa basılarak tahrip edildi. Pravda gazetesinin yayınlanması yasaklandı. Lenin hakkında idam kararı çıkarıldı. Bu karar üzerine Lenin güvenlik amacıyla Finlandiya'ya iltica etti. Trotski ve pek çok Bolşevik önder tutuklandı.
Ağustos 1917'de Çarlık ordusu komutanlarından General Lavr Kornilov devrimci güçleri dağıtmak amacıyla başkent Petrograd'a doğru saldırıya geçti. Darbe girişimi üzerine korkuya kapılan Kerenski en önemli siyasi güç olan Bolşeviklerden yardım istedi. Devrimci güçlerin örgütlenerek Petrograd'da savunma hattı oluşturmasıyla Kornilov birlikleri dağıldı. Kerenski Bolşevikler sayesinde darbeyi bertaraf etmişti ancak artık sözü geçmeyen bir hükûmetin lideri konumundaydı. Çünkü Kornilov birliklerini dağıtan Bolşevikler'in etkisi giderek arttı.
Eylül ayında gizlice Petrograd'a gelen Lenin partiye ayaklanma konusunda karar alınması gerektiğini bildirdi. 10 Ekim günü Bolşevik Parti Merkez Komitesi 2'ye karşı 10 oyla ayaklanma lehine karar aldı.

25 Ekim (7 Kasım) 1917'de Bolşevikler iktidara geldi ve Lenin başkanlığında kurulan Halk Komiserleri Konseyi (hükûmet) savaşan tüm ülkelere ilhaksız ve tazminatsız bir barış önerisiyle, toprağın yoksul köylülere dağıtılmasını öngören toprak kararnamesini kabul etti. Ülkede bir dizi reform hareketi yapıldı. Medeni Kanun kabul edilerek kadın erkek eşitliği getirildi. Laik sistem getirilerek kilisenin siyaset ve eğitim ile ilişkisi kesildi. Çalışma koşulları iyileştirildi ve günlük çalışma süresi 8 saate indirildi. Çocuk işçi çalıştırılması yasaklandı.
Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'yle iktidara gelen RSDİP (Bolşevik) Mart 1918'de Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) adını aldı. 29 Ekim 1918'de partinin gençlik yapılanması olan Komsomol örgütü kuruldu. Bu örgüt sosyalizmin inşaasında büyük rol oynadı ve zamanla partide yükselebilmek için gerekli bir teşkilatlanma konumuna geldi.
Bolşevikler Aralık 1917'de Sosyalist-Devrimciler ile koalisyon hükûmeti kurdu. Büyük şehirlerde ve işçiler arasında güçlü olan Bolşeviklerin aksine Sosyalist-Devrimciler tarım politikası konusundaki vaatleriyle kırsal kesim üzerinde etkili durumdaydı.
Ancak Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra muhalifler iktidarı yıkabilmek için terör hareketlerine başladı. 14 Ocak 1918'de Lenin'e bir suikast girişiminde bulunuldu. Ülkenin her yerinde Sovyet hükûmeti temsilcilerine karşı özellikle toprak aristokratları ve fabrikatörlerin organize ve finanse ettiği terör saldırıları başladı. Komünist Parti Merkez Komitesi üyesi Feliks Dzerjinski'nin Halk Komiserleri Konseyi toplantısında devlet dairelerinde sabotaj ve karşı-devrimci faaliyetler konusunda sunduğu rapor Tüm Rusya Karşı-Devrim ve Sabotajla Mücadele Olağanüstü Komisyonu'nun (Rusça: Всероссийская чрезвычайная комиссия по борьбе с контрреволюцией и саботажем /Kısaca: Çeka) kuruluşunda bir teklif niteliği kazandı ve 6 Şubat 1922'de ilk Sovyet istihbarat ve gizli servisi Çeka kuruldu.
Almanya'nın saldırı tehdidi ve monarşi taraftarlarının Beyaz Terör hareketleri üzerine hükûmet güvenlik amacıyla Moskova'ya taşındı. Böylece Moskova Rusya'nın yeni başkenti oldu. Almanya'nın büyük toprak taleplerini reddeden Dışişleri Halk Komiseri Lev Trotski görevden alındı ve yerine Litvinov getirildi. Belarus'un batı toprakları Almanya'ya bırakılarak Brest-Litowsk Antlaşması imzalandı.
Mayıs 1918'den itibaren Çar yanlısı generallere bağlı Beyaz Ordu birlikleri Bolşevik iktidara karşı saldırıları artırdı. Yaz aylarında saldırılar daha da şiddetlendi ve Çar yanlısı muhafızlar pek çok yerde Komünist Parti önderlerine karşı Beyaz Terör eylemlerine girişti. 30 Ağustos 1918'de Kuzey Komünü Bolşevik komiseri Moisei Uritski öldürüldü, Lenin ise saldırıda ağır yaralandı. Almanya ile yapılan antlaşmayı bozmak amacıyla Alman Büyükelçi Kont Mirbach öldürüldü.
Komünist Parti 1919 yılında III.Enternasyonal'in Moskova'da kurulmasına öncülük etti ve devrim ideallerinin tüm dünyaya yayılması için mücadeleye başladı. III.Enternasyonal'e katılım kuralları parti tarafından belirlendi ve uluslararası arenada Komünist Partilerin iktidara gelebilmek için uygulayacakları taktikte belirleyici rol oynadı. Bu süreçte İtalya, Yunanistan, Fransa gibi devletlerde Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen Komünist Partiler kuruldu.
Lenin 1922 yılında ünlü vasiyetnamesini yazdırdı. Bu vasiyetnamede parti ve devlet yönetimi hakkında çok önemli uyarılarda bulundu. Ölümünden sonra kimsenin yönetimi tek otorite olarak üstlenmemesini, demokratik kolektif bir idari yönetimin parti ve ülkenin gelişimi açısından daha doğru olduğunu belirtti. Vasiyetnamede ayrıca politbüro üyelerinin her biri hakkında olumlu ve olumsuz yargılarını ifade

UTC+02:00, UTC'den (Eşgüdümlü Evrensel Zaman) 2 saat ileri zaman dilimi.

 Botsvana
 Burundi
 Esvatini
 Güney Afrika (SAST – Güney Afrika Standart Zaman Dilimi)
 Kongo Demokratik Cumhuriyeti (doğu kesimi)
Kasaï-Occidental, Kasai-Oriental, Katanga, Maniema, Nord-Kivu, Orientale, Güney Kivu
 Mısır
 Lesotho
 Libya
 Malavi
 Mozambik
 Namibya
 Ruanda
 Zambiya
 Zimbabve

 Estonya
 Finlandiya (Åland dahil)
 Yunanistan
 Letonya
 Litvanya
 Moldova
 Bulgaristan
 Romanya
 Ukrayna

 Filistin
 İsrail
 Lübnan

 Arnavutluk
 Andorra
 Avusturya
 Belçika
 Bosna-Hersek
 Hırvatistan
 Çekya
 Danimarka
 Fransa
 Almanya
 Cebelitarık (BK)
 Macaristan
 İtalya
 Lihtenştayn
 Lüksemburg
 Makedonya
 Malta
 Monako
 Karadağ
 Hollanda
 Norveç (Svalbard ve Jan Mayen ile Bouvet Adası dahil)
 Polonya
 San Marino
 Sırbistan
 Slovakya
 Slovenya
 İspanya (Kanarya Adaları hariç)
 İsveç
 İsviçre
 Vatikan

Cuma namazı (Arapça: صلاة الجمعة Salat-ül Cum'ati), İslam dininde Cuma günü öğle vaktinde cemaatle kılınması farz-ı ayn olan iki rekâtlık bir namazdır. Kur'an'da, Cum'a Suresi'nde bu namaza açıkça değinilir. Cuma namazı, bireysel olarak, evlerde veya topluma kapalı özel mekânlarda kılınamaz; toplu bir ibadet olması ve hutbe içermesi nedeniyle İslam'ın sosyal sembollerinden biri kabul edilir.

Bazı araştırmalara göre, bu güne özel bir toplanma ve ibadet geleneği Muhammed'den önce Kureyş kabilesinden Ka'b b. Lüeyy tarafından başlatılmıştır. Bu görüşe göre Ka'b b. Lüeyy, bu güne önce "Yevmü'l arube" veya "maruzat" gibi isimler vermiş, daha sonra bu toplanma gününü "bir araya gelme, toplanma" anlamına gelen "cuma" olarak yeniden isimlendirmiştir. Başka görüşlere göre Ka'b b. Lüeyy'in bu güne "cuma" adını verdiği nakledilse de, bunun sebebi bir ibadet değil, Kureyşlilerin o gün Mekke'de "toplantı" yapmaya başlamasıdır. Bu bakış açısı, cuma namazı şeklindeki ibadetin İslam öncesi Mekke'de bulunmadığını vurgular. İbn Sîrîn'den aktarılan farklı bir rivayete göre ise, o güne "cuma günü" adını verenler, Hicret'ten ve Cuma ayeti inmeden önce Medine'de bulunan yerli Müslümanlar (Ensar) olmuştur. Bu rivayete göre Ensar, Yahudilerin ve Hıristiyanların haftalık toplu ibadet günleri olduğuna dikkat çekerek, kendileri için de "Arûbe günü"nü Allah'ı anmak ve toplu namaz kılmak için belirlemişler ve bu güne "cuma" adını vermişlerdir. Kaynaklara göre ilk Cuma namazı, Muhammed'in Hicreti'nden önce Medine'de, onun yazılı emri üzerine Mus'ab b. Umeyr (veya Es'ad b. Zürâre) tarafından kıldırılmıştır. Muhammed'in bizzat kıldırdığı ilk Cuma namazı ise Hicret esnasında, Salim b. Avf Oğullarına ait Ranunâ vadisinde kılınmıştır. Cuma namazını farz kılan ayet de Medine'de inmiştir.

Cuma namazının farz oluşu Kur'an, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.

Kur'an: Cum'a Suresi'nin 9. ayetinde "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın..." buyrulur. Müfessirler, ayetteki "Allah'ın zikri" ifadesini Cuma namazı ve hutbesi olarak tefsir etmiştir.
Sünnet: Muhammed'in "Cuma ezanını duyan kimselere cuma namazı farzdır" gibi çeşitli hadisleri ve bu namazı düzenli olarak kılması temel dayanaklardır.
İcmâ: İslam bilginleri, Cuma namazının farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.

Fıkıhçılar, Cuma namazı için diğer namazlardan farklı olarak bazı özel şartlar belirlemiştir. Bu şartlar, namazın kimlere farz olduğunu belirleyen "vücub (mükellefiyet) şartları" ve namazın geçerli olmasını sağlayan "eda (sıhhat) şartları" olarak ikiye ayrılır.

Cuma namazının bir kişiye farz olması için Müslüman, akıl baliğ (ergin ve akıllı) olmasının yanı sıra şu şartlar da aranır:

Erkek olmak: Kadınlara Cuma namazı farz değildir.
Hür olmak: Kölelik, esaret veya hapis (hükümlü) durumunda olanlara farz değildir.
Mukim olmak: Seferîlik durumunda olan yolculara farz değildir.
Sağlıklı olmak ve Mazereti bulunmamak: Namaza gitmesi hastalığını artıracak veya geciktirecek kişilere, hasta bakıcılara, aciz yaşlılara, körlere veya kötürümlere farz değildir.

Kılınan namazın Cuma namazı olarak geçerli sayılabilmesi için gereken şartlar mezhepler arasında tartışılmıştır:

Cuma namazının kılınacağı yerin "şehir" veya şehir hükmünde bir yerleşim yeri olması gerektiği konusunda Hanefî mezhebi ve Hanbelîler ısrarcıdır. Bu görüş, Ali'den nakledilen "Cuma... ancak kalabalık şehirlerde kılınır" sözüne dayanır.

Şehir tanımı: Ebu Hanife'ye göre şehir; valisi, hâkimi (kadı) olan yerdir. Ebu Yusuf'a göre ise halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerdir. İmam Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel için ise 40 hür ve mukim erkeğin daimi olarak yaşadığı yer bu şartı sağlar. İmam Malik ise bu şartı aramaz; ona göre mescidi ve çarşısı olan her yerde kılınabilir.
Tarihsel deliller: Peygamber döneminde Cuma namazı sadece Medine merkezde kılınmış; "Avâlî" gibi Medine'ye 2-8 mil uzaktaki yerleşim yerlerinden insanlar merkeze nöbetleşe gelmiştir. Bu durum, bu kişilere kendi yerlerinde Cuma'nın farz olmadığının delili sayılmıştır.

Cuma namazının toplumsal düzenle ilgili bir ibadet olması nedeniyle, geçerliliği için devlet başkanının veya temsilcisinin izninin gerekip gerekmediği tartışılmıştır:

Hanefîlere göre: İzin şarttır. Gerekçesi, hutbe ve imametin rekabete yol açarak kargaşa çıkarmasını engellemektir. Ancak, yönetici Cuma'yı engellerse, cemaat kendi seçtiği bir imamla namazı kılar.
Çoğunluğun görüşü: İmam Şâfiî, İmam Malik ve Ahmed bin Hanbel'e göre izin şart değil, sadece müstehaptır (güzel bir davranıştır). Bu görüş, Cuma namazını diğer vakit namazlarına kıyas eder.
Değerlendirme: Devletin izni şartı, temelde toplum düzeni ve güvenliğiyle ilgilidir. Devletin Cuma namazını bir güvenlik meselesi olarak görmediği yerlerde, bu iznin (fiilen) olmaması namazın geçerliliğini etkilemez.

Cuma namazının cemaatle kılınması zorunludur ancak bu cemaatin asgari sayısı konusunda farklı görüşler vardır:

Hanefîler: Ebu Hanife'ye göre imam dışında en az 3 erkek; Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise imam dışında 2 erkek yeterlidir. Bu görüş, Cum'a Suresi'ndeki "koşunuz" (fes'av) emrinin çoğul sîgada olmasına dayanır.
Şâfiîler ve Hanbelîler: Namazın geçerli olması için akıllı, ergin, hür ve mukim 40 erkeğin bulunması şarttır. Delilleri, Es'ad b. Zürâre'nin Medine'de kıldırdığı ilk Cuma namazında 40 kişinin bulunması rivayetidir.
Mâlikîler: Belirli bir sayı şartı yoktur. 12 kişi ile kılınması caizdir. Delilleri, Muhammed hutbedeyken bir kervanın gelmesi üzerine cemaatin dağılıp geriye 12 kişinin kalması hadisesidir.

Vakit: Cuma namazının vakti, öğle namazının vaktidir. Güneşin batıya meyletmesiyle (zeval) başlar.
Hutbe: Namazdan önce hutbe okunması şarttır. Kur'an'daki "Allah'ın zikri" ifadesinin hem namazı hem de hutbeyi kapsadığı kabul edilir. Aişe'den gelen "Namazın hutbe sebebiyle iki rekat kılındığı" rivayeti hutbenin şart olduğunu gösterir.
Birden Fazla Yerde Kılınması: Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn dönemlerinde Cuma namazı şehirde tek bir mescidde kılınmıştır. Ancak Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre bir şehirde birden fazla yerde Cuma namazı kılınabilir. Bu görüş, şehrin büyümesiyle tüm cemaatin tek bir camide toplanmasının zorlaşması (hârec) deliline dayanır.

Cuma namazının vakti öğle namazının vaktidir. Geleneksel uygulamada cuma için ezan okunduğunda camilere gidilerek öğle namazında olduğu gibi, dört rekat namaz kılınır. Daha sonra cami içinde bir ezan daha okunur. Minberde cemaate karşı bir hutbe okunur. Bu hutbeden sonra kamet alınarak cumanın iki rekat farzı cemaatle aşikare okuyuşla kılınır. Sonra yine başlangıçta olduğu gibi dört rekat namaz kılınır. Bu da cuma namazının son sünnetidir. Bazı düşüncelere göre "Zühri ahir" denilen dört rekat namaz kılınır. Bu son öğle namazıdır, öğlenin dört rekat farzı gibi kılınmakla beraber öğlenin sünnetinde olduğu gibi de kılınabilir. Böyle kılınması daha uygun görülmüştür. Arkasından da "Vaktin sünneti" niyeti ile aynen sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.
Cuma ibadetinin başlangıçta 2 rekat olarak kılındığı, geleneksel uygulamadaki toplam olarak 16 rekata ulaşan ibadetin, Cum‘a Sûresinde konu edilen ana ibadete sonradan yapılan eklemelerle ulaşıldığı düşünülebilir.

Cuma namazının kadınlara farz olmadığını savunanlar, Câbir b. Abdillah'tan nakledilen ve Cuma namazının "yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar" dışında kalanlara farz olduğunu belirten hadise dayandırılır. Bu görüşe göre kadınlar Cuma namazı kılmakla yükümlü olmasalar da, cemaatle kılmaları halinde namazları geçerli sayılır ve o günkü öğle namazını kılmaları gerekmez.
Buna karşılık, Cuma namazının kadınlara da farz olduğunu belirten görüş, Kur'an'daki Cuma Suresi'nin 9. ayetinde kadın-erkek ayrımı yapılmadığını delil olarak sunar. Bu görüşü savunanlar, kadınların Cuma namazından muaf tutulduğuna dair rivayetlerin hadis tekniği bakımından "zayıf" olduğunu ve delil olarak kullanılamayacağını iddia eder.

Günümüzde cuma namazı, dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli uygulamalarla yerine getirilmektedir. Bazı ülkelerde hutbeler devlet eliyle merkezi olarak belirlenirken, bazı ülkelerde ise imamlar hutbelerini serbestçe hazırlamaktadır. Büyük şehirlerde kalabalıklar nedeniyle cami avlularında, sokaklarda veya geçici mescitlerde de namaz kılınmaktadır. Ayrıca COVID-19 pandemisi döneminde cuma namazlarına katılım ve uygulamalarda önemli değişiklikler yaşanmıştır; birçok ülkede namazlar geçici olarak durdurulmuş, daha sonra sosyal mesafe kuralları çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

Türkiye ve birçok ülkede cuma namazının farz olmadığı konusunda görüşler bulunmaktadır. Bu tartışmalar fıkıhçılar tarafından ortaya konmuş olan cumanın şartlarının yerine gelip gelmemesi ile ilgilidir. Ayrıca bazı kesimler şeriat hükümlerinin uygulanmadığı ülkeleri dar'ül harb saydıkları için cuma namazı kılınmasının dar'ül harpte farz olmadığına inanırlar. Bazı rivayetlere göre cuma ve bayramın aynı güne denk geldiği zamanlarda bu iki namazın ayrı ayrı cemaatle kılınması gerekli değildir.

İbadet
Cemaat
Fıkıh

Mihrap (Arapça: محراب), camide imamın namaz kıldırırken cemaatin önünde durduğu, kıble yönündeki duvarın ortasında bulunan oyuk ve girintili yer.

Mihrap, günümüzde genellikle caminin kıble duvarı oyuk şekilde inşa edilerek ve çevresi de yazı veya diğer süs unsurları ile süslenerek yapılır. Çini, mermer veya ahşaptan yapılan ve sanat değeri oldukça yüksek mihrâplar vardır. Cami zemininden 15–20 cm. yüksek yapılanlarına da rastlanır.
Mihrabın camilere günümüzdeki şekliyle girmesi Emeviler devrine kadar dayanmaktadır. Emeviler devrinde camilerin ayrılmaz bir unsuru olarak dini hayata giren Mihrab, İlk zamanlarda, yani Peygamber döneminde renkli bir çizgi veya üzerinde belirli işaretler bulunan bir taş levha gibi herhangi bir işaret ile gösterilmekteydi. Emeviler döneminde mihraplar, yarım daire veya at nalı planlı bir niş şeklinde yapılmıştır. Yarım daire planlı niş şeklindeki ilk mihrap I. Velid zamanında Mescid-i Nebevi'de, Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz tarafından inşa ettirilmiştir. Daha sonra Fustat’daki Amr Camii’nde ve Şam’daki Emevi Camii’nde yapılmışsa da bu üç mihrap günümüze ulaşmamıştır. Günümüze ulaşan en erken tarihli mihrap örneği Basra Ömer Camii'nin yarım daire planlı mihrabıdır.
Selçuklu Hanedanı ve özellikle Osmanlılar zamanında yapılan taş ve çini çeşitleriyle diğer İslam ülkelerinin hiçbirinde görülmeyen bir değişiklik arz etmiştir. Özellikle Bursa'daki Yeşil Camii'nin mihrabı Osmanlı mihrap mimarisine örnektir. Bu caminin çinili mihrabı kendi cinsleri arasında en büyük ölçüde yapılmış olanıdır. Mihrap önünde kubbenin olması bu yapıyı, diğer İslam ülkelerindeki uygulamalardan ayıran en önemli özelliktir.
Mihrap süslemelerinde değişik renk ve stillerde şekillerin yanı sıra, "Ayet-el Kürsi" olarak bilinen Bakara sûresinin 255. âyetinin yazıldığı da olur. Dini bakımdan böyle bir gereklilik olmasa da, Mihrabın hemen üzerine başta; "Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihraba her girdiğinde..." anlamına gelen Âli İmran suresinin 37. âyetinin ya da "...Yüzünü Mescid-i Haram'dan yana dön..." anlamındaki Bakara Suresi 144. ayetinin bir bölümü olmak üzere Kur'an'dan ayet yazılması zamanla oluşmuş bir gelenek haline gelmiştir.
Diğer yandan mihrabın sağ üst kısmına "Allah", sol üst kısmına "Muhammed" veya üst kısma yalnız "İhlâs" sûresinin yazıldığı da görülür. Osmanlılarda geceleri imamın namazda görülebilmesi için mihrabın iki tarafına büyük ve yüksek bir şamdan konulmakta ve bunlara dikilen kalın mumlar geceleri yakılmaktaydı. Günümüzde petrol lambalarının veya elektriğin aydınlatmada kullanılmasıyla bu şamdanlar bazı büyük camilerde süs ve hatıra olarak korunmaktadır.

Kur'an'da "mihrap" sözcüğü ve çoğulu (mehârîb) şu âyetlerde geçmektedir:

Kudüs'te Mescid-i Aksa bünyesinde, Meryem'in barındığı bir bölme anlamında şöyle kullanılmıştır: "Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Onu Zekeriyya'nın himayesine bıraktı. Zekeriyya Meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde onun yanında yiyecek, rızık buldu. "Bu, sana nereden geldi ey Meryem?" dedi". Meryem; "O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır"
(Âl-i İmrân Suresi, 3/37)Namaz kılınan yer ve mabed anlamında olmak üzere ise şöyle geçmektedir:"Zekeriyya mabedde (Mihrâb) namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler: Allah sana, kendi sözüyle meydana gelen İsa'yı tasdik eden, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olan Yahya'yı müjdeliyor."
(Âli İmrân Sûresi, 3/39)
"Zekeriyya mabedden (mihrâb) kavminin önüne çıktı."
(Meryem Sûresi, 19/11)
"Ey Muhammed! Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvardan Davud'un ibadet yeri olan "mihrâba" tırmanmışlardı."

(es-Sâd Sûresi, 38/21) Çoğulu köşk ve saray anlamında kullanılır: "Cinler, Süleyman'ın istediği gibi saraylar (mehârib), heykeller, havuzlar kadar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı."
(Sebe Sûresi, 34/13)

Minber

Minare (Arapça: منارة), İslam dininin ibadet yeri olan camilerde namaza çağrıyı bildirmek ve sala okumak için inşa edilmiş ana yapıdan yüksek tasarlanan yapılardır. Namaza çağrının o mahaldeki herkesin işitebileceği yüksek bir yerden okunması, ibadethanelerde minare inşasının esasını teşkil etmektedir.
Camilerde minare ihtiyacı teknolojinin henüz olmadığı İslamiyetin ilk dönemlerinden 20. yüzyılın ilk yarısına kadar, ezanın uzak yerlerden duyulmasına imkân sağlamak için yapılmışlardır. Eski devirde müezzin, caminin balkonuna, yani şerefeye çıkar istinare denilen şekilde dönerek ezan okurdu. Modern çağda artık minareye çıkmadan cami içindeki mikrofondan okumaktadır. Mamafih bazı Nakşibendi tarikatlarında hoparlörle okumak yerine yine eski usul kullanılmaktadır ki, teknolojinin bir kısmını bidat, gereksiz ve zevksiz olarak görmektedirler.
Camilerde minare zorunlu bir yapı parçası olmamakla birlikte, bir İslam beldesi imgesinde geleneksel ve güçlü bir yer edinmiştir.
Günümüzde boyunun bir hayli uzatılmasından ötürü, mimari açıdan 'hoparlör direği' yakıştırmasıyla tenkit edilseler de, esasen bu tenkitten uzaktırlar. Yapılış amaçlarına uygun olarak; yerleşmelerin seyrek, nüfusun az yoğun, yapıların da alçak olduğu zamanlarda ibadethanelerin pek çoğu mescitti (mimari açıdan bir sınıflama: genellikle şehre hitap eden büyük ibadethaneler cami, mahalle ya da ufak yerleşmelerdeki küçük ibadethaneler mescit olarak adlandırılır) ve minareleri de alçak yapılıyordu. Günümüzde ise yerleşimler sıklaşmış ve yayılmış, nüfus yoğunluğu artmış ve yapıların da yüksek katlı yapılmaya başlanmasıyla, mescit yerine hitap alanı geniş ve yüksek kapasiteli cami yapılmakta, bu yüzden minareler de apartmanlar arasında kalmayıp amaçlanan görevini yakalaması için yüksek inşa edilmektedir.

İslamiyette ilk minare Mısır'n başkenti Yeni Kahire'deki Amr İbn Al-As camisinde inşa edilmiştir. Minare ana parçaya Emevi meliki I. Muaviye zamanında vali Meslem bin Muhalled tarafından 678 yılında eklenmiştir.
Arap, İran, Hint, Türk, Mısır minare şekilleri farklıdır. Minare sanatının büyük ustası Mimar Sinan bu yapı öğesine geometrik ve zarif şeklini vermiştir. İnce çubuk ve kabartma süslü minarenin benzersiz örneği Şehzade Camii minareleridir. Selimiye Camii'nde uyguladığı teknikte minarenin üç şerefesine ayrı merdivenlerden çıkılmakta ve her merdivenden çıkan diğerini görmemektedir. Osmanlı minareleri ve şerefeleri süsleme sanatlıdır. Boyları 10 ila 40 m.dir. Camiye bitişik veya ayrı hatta biraz uzaktaki minarenin yapımında taş, tuğla ve horasan harcı kullanılmıştır. Bayezid Camii minaresinde renkli süsleme tekniği kullanılmıştır. Hırkai Şerif Camii, Ortaköy Camii, Dolmabahçe Camii minarelerinde süsleme sonuna kadar kullanılmıştır. Klasik, rokoko dışında gotik, korint tarzlarında minareler dahi vardır, Bahçekapı Hacı Küçük Camii, Ali Paşa Mescidi ve Suadiye Camii minareleri gibi.
Büyükçekmece Sokullu Camii minaresinin merdiveni dışardadır. Tahtakale Timurtaş Mescidi ile Topkapı Sarayı Beşir Ağa Mescidi'nin minareleri merdivensiz, dışarı taşan asma cumbalardır. Cavid Ağa Mescidi, Yağkapanı Mescidi, Karabaş Mescidi, Eminönü Arpacılar Camii, Köprülü Camii ile Arpacı Hayreddin Mescidi'nin minareleri ahşaptır. Karabaş Mescidi minaresi ise, çinko kaplamadır. Mimar Sinan'ın kendi adına yaptığı Yenibahçe'deki Mimar Sinan Mescidi minaresi çokköşeli, baca gibi, en üstü süslü pencerelidir.
Minareler camilerin üst kısmında yer alır

Selçuklu minareleri kalın, güdük, petek kısmı bedene göre kısadır. Genellikle tuğladır ve taçkapının yanlarında ikizdir (Çifte Minare-Sivas). Osmanlılarda ise 6 adede kadar minare vardır.Tek minareler geleneksel olarak caminin sağında yapılır (Sokollu Camii ile Firuz Ağa Camii'nde soldadır). İki minareli camilerde minareler caminin iç avlu köşelerindedir. Dört minarelilerde iç avlunun köşelerindedir. Altı minareli Sultanahmet Camii'nde ise mihrab duvarına göre üç minare sağda üç minare soldadır.
En yüksek minare Selimiye Camii minaresidir. Boyları 71 metre (külah ve alemi dahil edilirse) 85 metre, her biri üçer şerefeli bu dört minare İslâm âleminin en yüksek ve en zarif minareleri olmuştur. Her ne kadara Hindistan'da, Delhi de XIII. yüz yılda yapılan kutup minare 72.50 metrelik boyu ile daha yüksek ise de en altta çapı 14 metre olan bu minarelere tepeye doğru incelir. Dolayısıyla kutup minarenin estetiği yoktur. Selimiye'de ikisinde (camiye bitişik olanlarında) 3 ayrı yoldan 3 şerefesine çıkılan Selimiye minareleri en aşağıda gövde sadece 3.80 çapındadır. Minarelerin hepsi aynı kalınlıktadır.
En büyük minare Samerra Camii'nin spiral minaresidir. En kalın olanı 5,08 m. ile Üç Şerefeli Cami (Edirne)'dir. Şehzade Camii'nde 41,54, Ayasofya Camii'nde 50,37 (81 m olacak), Süleymaniye Camii'nde 63,80 (71 m olacak) metredir.
Minarenin taş veya tuğla gövdesi genellikle çokgendir, bazen karedir. Gövde burmalı ve yivlidir. Kabartmalar ve motiflerle süslüdür. Şerefe bindirmelikleri mukarnaslıdır. Şerefe korkulukları taştan ve oymalıdır. Minareler arasına kandil ve Ramazan ayında mahya asılır. Mimar Sinan minarede her şerefeye birbirini görmeden çıkan ayrı ayrı merdivenler yapmıştır.
Minarelerin birçoğu yüzyıllar içinde, depremlerde ve sel baskınlarında yıkılmış, yeniden yapılmıştır.

Minareler Türkiye'de genelde yedi bölüme ayrılırlar.

Minarenin en üstte olan, metal, tunç, bakır ya da pirinçten yapılmış altın renginde bir hilaldir. Bu üst noktayı aşan sadece yıldırımsavardır.

Minarenin koni biçimindeki kısmıdır. Alemin altında bulunur.

Külahın altındaki kısmın (tek şerefeli minarelerde) ilk şerefeye kadar olan bölümüne verilen addır.

Müezzinin ezan veya sela okuduğu ve minareden her yöne dönmesini sağlayan balkona denir.

Şerefe(ler)den sonra gelen ve Türk mimarisinde petekle aynı çapta ve ince olan en uzun bölümdür.

Gövdeyi alt ve geniş kürsüye bitiştiren küçük bir diske benzer.

Minarenin görünen bölümlerin en aşağıda olanıdır. Külaha benzer genişleyen bir kısmı ve altındaki bloktan oluşur. Külahın aksine alt blok dikdörtgenler prizması şeklinde yapılır. Bu bölüme küp ya da gövde de denir.

Semavi Eyice, "İstanbul'da Bazı Cami ve Mescid Minareleri", Türkiyat Mecmuası X, İstanbul 1953.

Minber (Arapça:منبر‎, minber), Üzerinde hutbe okunan, merdivenli yapıdır.
Genel olarak mimari açıdan cami içerisinde mihrabın sağ tarafına denk gelecek şekilde inşa edilmektedir. İmamın, özellikle cemaate yüksekçe bir yerden hitap edebilmesi için merdivenli biçimde tasarlanmış cami içi bütünleyici yapıdır. Minber; ahşap, mermer, tuğla gibi maddelerden yapılabilir.
İmam hutbeyi merdivenin basamakları üzerinde okur. Merdivenli yapıda, imamın sesini cemaate duyurabilmesi amaçlanmıştır. İmamın minberden cemaate o hitap etmesine hutbe denilmektedir.
Bazı camilerde minberin karşısına denk gelecek biçimde veya caminin sol kısmında bulunacak şekilde müezzin mahfili bulunmaktadır. Minber kelimesi “yükselme; yükseltme” anlamlarındaki nebr kökünden türemiştir. “kademe kademe yükselerek çıkılan yer” demektir.

Mihrap
Hutbe

Seyahatname (Osmanlıca: سياحت نامه) veya Evliya Çelebi Seyahatnamesi (Osmanlıca: اوليا چلبى سياحتنامه‌سى), Evliya Çelebi tarafından 17. yüzyılda yazılmış olan gezi yazısı kitabıdır. On ciltten oluşur. Seyâhatnâme ilk olarak 1848'de Kahire Bulak Matbaasında Müntehâbât-ı Evliya Çelebi adıyla yayımlanmıştır. İkdam Gazetesi sahibi Ahmed Cevdet Bey ile Necib Asım Bey, Pertev Paşa Kütüphanesindeki nüshayı esas alarak 1896 senesinde İstanbul'da basmaya başlamışlardır. 1902 senesine kadar ancak ilk altı cildi yayımlanabilmiştir. Yedinci ve sekizinci ciltleri 1928'de Türk Tarih Encümeni, dokuz ve onuncu ciltleri ise 1935-1938 yılları arasında yeni harflerle Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti tarafından yayımlanmıştır. Seyahatname'nin 1814 yılında Hammer tarafından keşfedilmesinden sonra birçok yabancı bilim insanı Çelebi hakkında araştırmalar yapmış eseri birçok dile çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Orhan Şaik Gökyay, Seyahatname'nin birinci cildini Latin alfabesine çevirmiş ve böylece eser daha çok kişi tarafından incelenmeye başlanmıştır.
Haziran 2013'te UNESCO Dünya Belleği Listesine dahil edilmiştir. Eserin bazı noktalarında fantastik olaylara yer verilmiştir.

Gerçekçi bir gözle izlenen olaylar, yalın ve duru, zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmış, yine halkın anlayacağı deyimler çokça kullanılmıştır.
Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde gezip gördüğü yerleri kendi üslubu ile anlatan, az sayıdaki 17. yüzyıl nesir yazarlarındandır. Evliya Çelebi'nin on ciltlik Seyahatname'si, bütün görmüş ve gezmiş olduğu memleketler hakkında oldukça önemli bilgiler içermektedir. Eser bu yönden Türk kültür tarihi ve gezi edebiyatı açısından önemli bir yere sahiptir. Eserinde; 17. yüzyıl Osmanlı coğrafyası, bu dönem konuşulan Türkçe ve ağız özellikleri, Gittiği bütün yerlerin genel durumu, coğrafi konumu, tarihi, halkının özellikleri, dili, dini, kıyafetleri, sanatları, gündelik yaşamları, tarih, karşılaştırmalı coğrafya, sanat tarihi ve etnografya açısından eşsiz bilgiler, Osmanlı toplumundaki müslüman-gayrimüslim ilişkileri, gayrimüslim halkların gündelik hayatları, ekonomik ve kültürel durumları, nüfusları, ibadet yerleri, inanç ve itikatları, farklı topluluklara ait öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masal, mani, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, eğlence, inançlar, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları, gezilen yörelerin evlerinden, cami, mescid, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, kule, kale, sur, yol, havra gibi değişik yapıların bütün özellikleri; bunların yapılış yılları, onarımları, yapan, yaptıran veya onaranlar, bulunduğu bölgelerin mutfak kültürü ile ilgili zengin bilgiler, gezilen bölgenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerine kadar ayrıntılı bilgiler ile 17. yüzyıl Osmanlı araç gereçleri hakkında da yer yer bilgiler verilmektedir. Osmanlı mutfağı araştırmacısı Marianna Yerasimos, Seyahatnâme'de 44 pilav, 40 çorba, 23 baharat, 90 balık, 80 üzüm, 27 armut, 50'ye yakın ekmek çeşidinden bahsedildiğini belirtmektedir.

Seyahatine dair bıraktığı 10 ciltlik Seyahatname'nin konuları şu şekildedir:

1. Cilt: İstanbul ve civarı
2. Cilt: Bursa ve civarı. Nisan 1640'ta yaptığı Amasya, Ünye, Batum, Trabzon, Samsun, Kafkasya, Girit seferi, 1645'te Erzurum, Azerbaycan ve Gürcistan.
3. Cilt: Şam - Suriye, Filistin - Urmiye, Sivas, El-Cezire, Ermenistan, Rumeli, (Bulgaristan ve Dobruca)
4. Cilt: Van, Tebriz, Bağdat, Basra Mardin seyahati.
5. Cilt: Van ve Basra seyahatinin sonu, Oçakov seyahati, Rakoçi'ye karşı sefer, Rusya seferi, Anadolu asilerine karşı hareket, Çanakkale yolu ile Bursa'ya avdet, Boğdan'a gidiş, Transilvanya seyahati, Bosna'ya gidiş, Dalmaçya seferi, Sofya'ya avdet.
6. Cilt: Transilvanya seferi, Arnavutluk'a gidiş, İstanbul'a avdet. Macar seferi, Uyvar'ın muhasarası, müellifin 40.000 Tatarla, Avusturya, Almanya, Flemenk'e ve Baltık Denizi'ne kadar gitmesi. Uyvar'ın zaptı, Belgrad'a avdet. Hersek'e gönderilmesi, Ragusa seyahati, Karadağ seferi, Kanije seferi ve Kanizsa-Hırvat memleketi.
7. Cilt: Avusturya, Kırım, Dağıstan, Deşt-i Kıpçak, Esterhan.
8. Cilt: Kırım, Girit, Selanik, Rumeli.
9. Cilt: Kütahya, Afyon, Manisa, İzmir, Sakız Adası, Kuşadası, Aydın, Amasya, Tire, Denizli, Muğla, Bodrum, Ege Adaları, Isparta, Antalya, Alanya, Karaman, Silifke, Tarsus, Adana, Maraş, Antep, Kilis, Urfa, Rakka, Halep, Lazkiye, Şam, Beyrut, Sayda, Safed, Nablus, Kudüs, Medine, Mekke ve civar yerlerin seyahatleri bulunmaktadır.
10. Cilt: Mısır ve Sudan.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ndeki isimler listesi

e-Kitap: Evliya Çelebi Seyahatnamesi (9.cilt), İstanbul Devlet Matbaası 1935, archive.org, erişim 2 Nisan 2013
e-Kitap: Evliya Çelebi Seyahatnamesi (10 cilt), (Osmanlıca), Ikdam Matba'ası, İstanbul 1896, archive.org, erişim 2 Nisan 2013
e-Kitap: Müntahabât-i Evliya Çelebi (Evliya Çelebinin yapıtının ilk cildinde camilerle ilgili olan bölümü), (Osmanlıca), İstanbul 1890, archive.org, erişim 2 Nisan 2013
e-Kitap: Narrative of travels in Europe, Asia, and Africa, in the seventeenth century EVLİYA EFENDİ (1834) Vol. I (İngilizce), archive.org, erişim 3 Nisan 2013
e-Kitap: Narrative of travels in Europe, Asia, and Africa, in the seventeenth century EVLİYA EFENDİ (1834) Vol. II (İngilizce), archive.org, erişim 3 Nisan 2013
Evliye Çelebi'nin Kaleminden Kilis, kilis.pol.tr, erişim 3 Nisan 2013
EVLİYA ÇELEBİ KALEMİNDEN BURSA, btch.org.tr, erişim 3 Nisan 2013

Trabzon'un Fethi veya Trabzon Kuşatması, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Trabzon İmparatorluğu başkenti Trabzon'u 15 Ağustos 1461 günü başarı ile sonuçlanan kuşatmasıdır. Kuşatma, eş güdümlü ama bağımsız manevralar yapan büyük bir Osmanlı ordusu ve donanmasının uzun bir seferinin doruk noktasıydı. Trabzonlu savunucular, Osmanlılar kuşatmaya başladıklarında onlara destek ve insan gücü sağlayacak bir ittifaklar ağına bel bağlamışlardı, ancak İmparator David Megas Komnenos'un en çok ihtiyaç duyduğu anda başarısız oldular.
Daha zorlu olan Osmanlı kara seferi, gözü korkan Sinop'un yönetiminin kendi topraklarını teslim etmesi, bir aydan uzun süredir ıssız dağlık vahşi doğada, farklı muhaliflerle yapılan küçük savaşlarla devam etti ve en sonunda Trabzon'un kuşatılmasıyla sona erdi. Ortak Osmanlı kuvvetleri surlarla korunan şehri hem karadan hem denizden kuşattı. Kuşatma, Osmanlı İmparatorluğu'nun başka bir yerinde daha küçük toprak verilmesi, ailesinin ve saray efradının can güvenliği karşılığında David'in şehri teslim etmesine kadar sürdü. Bununla birlikte, Trabzon sakinlerinin geri kalanı daha az misafirperver bir muamele görmüştür. Sultan onları üç gruba ayırdı: bir grup, Trabzon'dan ayrılmak ve Konstantinopolis'e yerleşmek zorunda kaldı; sonraki grup, sultanın ya da onun yüksek memurlarının köleleri oldu; ve son grup, Trabzon'u çevreleyen ama duvarlarının içinde olmayan kırsalda yaşamak için ayrıldı. 800 erkek çocuğu alıp İslam'ı kabul etmenin gerektiği seçkin Osmanlı ordu birliği yeniçerilere asker olarak alınmıştır.
Paleologos Hanedanı'nın son üyeleri önceki yıl Mora Despotluğu'nun düşmesi ile İtalya'ya sığınmıştı, Trabzon Bizans medeniyetinden kalan son yerdi, düşmesi ile medeniyet sona erdi. "Özgür Yunan dünyasının sonuydu," diyen Steven Runciman, daha sonra Osmanlı egemenliği altında olmayan Yunanların hâlâ "yabancı bir ırkın lordları ve yabancı bir Hristiyan düzenin altında yaşadığını ve özgürlük bağlamında sadece hiçbir Türk'ün nüfuz edemediği güneydoğu Mora'da bulunan Mani Yarımadası'nın engebeli dağlarında bulunan uzak köylerde kaldığını" yazmıştı.

Orijinal kaynaklar, Mehmed'in Trabzon'a saldırmak için gerçek motivasyonlarını açıklamaları farklılık gösterir. Kritoboulos'ten sonra alıntı yapan William Miller'e göre David'in "haraç ödememe konusundaki isteksizliği ve Hasan ile Gürcü sarayları ile evlilikler, Sultan'ı imparatorluğu işgal etmek için kışkırttı." Öte yandan Halil İnalcık, 15. yüzyıl Osmanlı tarihçisi Kemalpaşazâde'den bir alıntı yaparak:

Yunanlar, Karadeniz'in ve Akdeniz'in kıyılarında, çevredeki doğal engellerle korunan yaşanabilir iyi alanlarda bulunuyorlardı. Her bölge, bir tür bağımsız hükümdar olan Tekfur tarafından yönetiliyordu ve ona düzenli vergi ve askeri aidat veriyorlardı. Sultan Mehmed, bu tekfurların bazılarını mağlup etti ve geri kalanıyla aynı şeyi yapmak istedi. Amaç bütün bu insanları hükümdarlıktan çıkarmaktı. Böylece önce Konstantinopolis'in tekfurunu imha etti; O, asıl tekfur ve bu insanların başı olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, Enez, Mora, Amasra'nın tekfurlarını art arda çıkarmış ve topraklarını imparatorluğa eklemişti. Sonunda, Sultan'ın dikkati Trabzon tekfuruna çevrildi.
1450'lerde Osmanlı İmparatorluğu, Dördüncü Haçlı Seferi tarafından 1204'te Konstantinopolis'in yağmalanmasından önce Doğu Roma İmparatorluğu'nun sahip olduğu toprakların çoğunu ele geçirdi veya hakimiyet kurdu. Bu dönemde Mehmed'in seferlerinin birçoğu, hâlâ doğrudan doğruya yönetmediği kısım ve parçalardı: Enez, 1456 kışında bir şimşek yürüyüşünden sonra düştü; haraçlarının ödemekten ziyade kendi aralarında kavga eden Mora'ya hükmeden hayatta kalan Paleologos Hanedanı üyelerine anormal bir sabır gösterdikten sonra. Mehmed sonunda o yarımadada bulunan biri hariç tüm kaleleri fethetti, sonuncusu Mistra 29 Mayıs 1460'ta düştü; Amasra aynı zamanlarda Cenevizlilerden alındı; Ege Denizi'nde çeşitli Latin lordlarının yönetimindeki birçok ada hariç Trabzon, Mehmed'in doğrudan yönetimi altında olmayan eski Doğu Roma İmparatorluğu'nun kalan son parçasıydı.
Trabzon İmparatoru IV. İoannis, Bizanslı diplomat Georgios Frantzis'in, imparatoru XI. Konstantinos için bir gelin arayışı için Trabzon'a geldiği Şubat 1451 tarihinden itibaren II. Mehmed'in oluşturduğu tehdidin farkındaydı. İoannis, II. Murad'ın ölümü haberini alınca ziyaret eden diplomatlarla mutlu bir şekilde ilgilendi ve II. Mehmed'in gençliği artık imparatorluğunun daha uzun süre yaşayacağı ve kutsanacağı anlamına geliyordu. Fakat Frantzis bu düşünceye çok şaşırdı ve Mehmed'in gençliğinin ve görünüşte dostluğunun sadece pelerin olduğunu ve Mehmed'in her iki monarşi için babasının olduğundan daha fazla bir tehdit oluşturduğunu açıkladı.

Trabzon kendini savunmak için önemli tahkimatlarına güvenebilirdi. Masif duvarlar onu her yönden korurken, doğu ve batı duvarları boyunca iki derin uçurum savunmayı güçlendiriyor, kentin dışındaki parçaları, örneğin pazar yerine ve Ceneviz ve Venedik mahalleleri gibi. Bu duvarlar önceki birçok kuşatmaya dayanmıştı: 1223'te, surların 15. yüzyılın ortalarında olduğu kadar geniş olmadığı zaman, savunucular bir Selçuklu saldırısını püskürttü; birkaç on yıldan fazla olmayan bir süre önce, Şeyh Cüneyd şehri hücum ederek almaya çalıştı, ancak çok az asker ile İmparator İoannis'in onu dışarıda tutabildi.
Yine de, İoannis ittifak yapmaya çalıştı. Donald Nicol bunlardan bazılarını listeler: Sinop ve Karaman beyleri ve Gürcistan'ın Hristiyan kralları. Kardeşi ve halefi Davut'un, Michael Aligheri'yi-ve muhtemelen tartışmalı Ludovico da Bologna'yı-1460'ta arkadaş ve müttefik arayışları için Batı Avrupa'ya gitmesi için görevlendirdiği sanılıyor. Ancak, Trabzon İmparatorları'nın en güçlü ve güvenilir müttefiki, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'dı. Megas Komnenos ailesinin prenseslerinden birinin torunu olan Uzun Hasan, rakipleri Karakoyunluları yenerek Türkmenler arasında Akkoyunluları en güçlü boy haline getirmişti; İmparator İoannis'in kızı Theodora Komnini'nin (ya da Despina Hatun) güzelliğini duymuştu ve karşılık olarak Uzun Hasan onun baba ocağını askerleri, parası ve kendisi tarafından korunacağı sözünü verdi.
1456 yılında Hızır Paşa komutasında Osmanlı birlikleri Trabzon'a saldırdı. Laonikos Halkokondilis'e göre, Hizir kırsal bölgeye baskın düzenledi, hatta Trabzon pazar yerine girdi ve yaklaşık iki bin kişiyi yakaladı. Şehir veba nedeniyle terkedilmiş ve muhtemelen ele geçiriliyordu; İoannis teklifini yaptı ve Hızır'a aldığı esirleri serbest bırakması karşılığında yıllık 2.000 altın parça ödemesi yapmayı kabul etti. İoannis, kardeşi Davut'u 1458'de yaptığı II. Mehmed'in antlaşmasını onaylaması için gönderdi, ancak Sultan haracı 3.000 altın parçasına yükseltti.
Her yıl 3.000 altın parçadan oluşan bir haraç, İmparatorluğun gelirleri için çok fazla olduğu kesindir, çünkü ya İoannis ya da Davut, Trabzon'un Osmanlı'ya olan bağlılığını kendisine devretmek konusunda Uzun Hasan ile evlilik yoluyla hısım olan akrabalarına ulaştılar. Uzun Hasan bunu kabul etti ve II. Mehmed'e elçiler gönderdi, ancak, bu elçiler sadece haracın Akkoyunlu'ya devredilmesi talebinde bulunmadıkları, Mehmed'in dedesinin Akkoyunlu'ya gönderdiği söylenen haraç ödemesini efendileri adına Mehmed'in devam ettirmesini istediler. Kaynaklar, II. Mehmed'in tam olarak nasıl cevap verdiğini konusunda fikir birliği içinde değildir, ancak her iki versiyon da hayra alamet değildir. Bir versiyonda, elçiye “elinden ne beklemeleri gerektiğini öğrenmelerinin çok uzun sürmeyeceğini” söyler. Diğer versiyonda, Mehmed'in tepkisi “Huzur içinde git ve gelecek sene bunları yanımda getireceğim ve borcu temizleyeceğim." şeklindedir.

1461 ilkbaharında, Mehmed 200 kadırga ve on savaş gemisinden oluşan bir filo oluşturdu. Aynı zamanda Mehmed Rumeli Ordusu ile birlikte Çanakkale'yi geçip Bursa'ya geldi ve Asya Ordusu ile bir araya getirdi; Bir kaynak, 80.000 piyade ve 60.000 süvari oluşan ortak kuvveti tahmin eder. Dukas'a göre, Sultan'ın hazırlıkları, Osmanlı egemenliğini kabul etmiş ya da etmemiş olsalar da hedefin kendileri olduğu endişesiyle, Tuna'nın ağzında Lykostomion (ya da Chilia Veche), Kırım'da Caffa, Trabzon ve Sinop ve en güneydeki güneyde Sakız, Midilli ve Rodos dahil Ege Denizi'nin adaları gibi yerlerin sakinlerine ulaştı. Bunun Mehmed'in amacı olduğu anlaşılıyor, çünkü daha sonra bir sırdaşı bu gücün hedefini sorunca, Sultan kaşlarını çattı ve şöyle dedi: "Sakalımın bir telinin sırrımı bildiğimi bilirsem, onu çeker ve alevlere gönderirim."

Orduya komuta eden Mehmed, kara birliklerini Ankara'ya götürdü, orada babasının ve atalarının mezarlarını ziyaret etti. Sinop Candaroğulları Beyi Kemâleddin İsmâil Bey'e oğlu Hasan'ı Ankara'ya göndermesi için yazmıştı ve Mehmed şehre ulaştığında genç adam zaten oradaydı ve merhametlice biatı kabul etti. Mehmed amacını hemen anlattı: Dukas'a göre, Hasan', “Babana Sinop'u istediğimi söyle ve eğer şehri kendi iradesiyle teslim ederse, onu Filipopolis (modern Filibe) ile ödüllendireceğim. Eğer ret eder ise, o zaman hemen gelirim.” Şehrin geniş surlarına ve 2000 topçu tarafından yönetilen 400 topuna rağmen, Kemâleddin İsmâil Bey Mehmed'in taleplerini yerine getirdi; Mehmed'in Trakya'ya verdiği topraklara yerleşti ve burada 1479'da ölmekte olan Huulviyat-i Sultan adlı İslami ritüel reçeteleri üzerine bir çalışma yazdı.
Mehmed'in Sinop'u ele geçirmek için birçok nedeni vardı. İyi yerleşmişti ve iyi limanları vardı. Aynı zamanda Mehmed'in toprakları ile nihai hedefi, Trabzon şehri arasında uzanıyordu. Kritoboulos, Mehmed'in kendisi için almasının en büyük sebebinin, Uzun Hasan'ın kendisi için ele geçirebilecek olması ve Mehmed'in "her şekilde onun [bunu yapmak için] plan yaptığını ve onu ele geçirmeye kararlı olduğunu dair birçok göstergeleri" bildiğini belirtmektedir.

Sinop'u yönetimi düzenlemesi için amiral Kasım Paşa'ya bırakan Mehmed ordularını iç bölgelere doğru yürüttü. Yürüyüş askerler için zordu. Bu seferde Osmanlı ordusunda görev yapan Konstantin Mihailović, anılarını onyıllar sonra yazarak, Sinop ile Trabzon arasında hiçbir bir olayı 

Trabzon Harekâtı, I. Dünya Savaşı sırasında Trabzon'un Rus kuvvetlerince ele geçirilmesini sağlamış deniz ve kara harekâtıdır.
Karadeniz Baskını olarak da bilinen ve 29 Ekim 1914'te Osmanlı bandıralı savaş gemileri tarafından Çarlık Rusyası liman kenti olan Novorossiysk'e yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıdan sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya I. Dünya Savaşı'na dahil olurlar.
1914 sonu ve 1915 başlarındaki başarısız Sarıkamış Harekâtı sonrasında Doğu Anadolu bölgesinde Rusya hakimiyeti belirleyici olur. İlerleyen süreçte Erzurum'un da kaybedilmesiyle, zaten denizden saldırı altında bulunan Trabzon'daki Osmanlı egemenliği yerini Rus egemenliğine bırakmıştır.

Rus savaş gemilerinin Karadeniz limanlarına bombardıman etmesi ile Trabzon büyük yaralar almaya başlamıştır. Nitekim 17 Kasım 1914'te yirmi üç parçalık bir Rus donanması Trabzon'u bombardıman ederek büyük tahribata ve can kaybına sebep oldu. Bombardımanlar devam etti. Trabzon 8 Şubat ve 11 Şubat 1915'te Rus bombardımanı ile büyük ölçüde tahrip oldu, 1000'den fazla insan öldü.
Bu sırada Osmanlı savaş gemisi Yavuz, Trabzon'a 32 ağır makineli tüfek, bir batarya, dağ topu ve bazı askeri levazımat ile Kafkasya cephesinde kullanılmak üzere iki uçak getirdi.

Ruslar 23 Ocak 1916'dan itibaren kıyı saldırılarını yoğunlaştırdılar. 17 savaş gemisinin desteklediği bu saldırılar sonunda Osmanlı birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı.
İstanbul'dan istediği yardımı alamayan Üçüncü Ordu Komutanı Kamil Paşa, birliklerini Ilıca'ya doğru geri çekince 16 Şubat 1916'da Ruslar Erzurum'u işgal etti.
Rus kuvvetleri, donanmanın desteğini de alarak 24 Şubat 1916'da Rize'yi işgal ettiler. Of sınırına dayanan Ruslara karşı Baltacı Deresi'nde yöre halkından oluşan kuvvetlerin de yardımıyla Osmanlı askerî birlikleri savunma yaptılar. Rus ordusunu 20 gün durdurmayı başaran Osmanlı birlikleri, Rusların denizden ve karadan saldırılarının yoğunlaşması ve bu arada hiçbir yerden destek gelmemesi sonucu geri çekilince, 15 Mart 1916'da Of İlçesi Rusların eline geçti. Daha sonra Sürmene işgal edildi ve Ruslar Trabzon kapılarına dayandı.
18 Nisan 1916'da Trabzon Rumlarından bir heyet, Osmanlı birliklerinin 15-16 Nisan'da şehri boşalttığını işgal kuvvetleri komutanı General Lyhkov'a bildirerek kendisini şehre davet etti. Erzurum Caddesi'nden Belediye Meydanı'na giren işgal kuvvetleri şehri teslim aldı. Göç edemeyerek şehirde ve köylerde kalan Müslüman halk mağdur bırakılmış, işkence görmüştür. Özellikle yerli azınlıkların bu eylemlerde yer aldığı ve yağmalama yaptığı öne sürülmüştür.

1917'de Rusya'da Ekim Devrimi gerçekleşti. Geri çekilmek zorunda kalan Rusya ile Osmanlı arasında 18 Aralık 1917'de Erzincan Antlaşması yapıldı.

Bu antlaşmaya Ermeniler uymayıp, Osmanlı aleyhinde katliamlara girişince, Ordu Komutanı Vehip Paşa'ya ileri harekât emri verildi. 11 Şubat 1918'de genel hareket emrini alan Osmanlı ordusu, bir koldan Kafkasya üzerine ilerlerken diğer koldan Miralay Pirselimoğlu Hamdi Bey komutasındaki 37. Tümen; Giresun'dan 123. alay ile takviye edilerek Trabzon üzerine yola çıktı.
Bölgedeki çeteleri de temizleyerek ilerleyen Osmanlı birlikleri 15 Şubat 1918'de Vakfıkebir'i, 18 Şubat 1918'de Akçaabat'ı geri aldı. Birkaç gün içinde çevreyi kontrol altına alan Osmanlı birlikleri 24 Şubat 1918 tarihinde Trabzon'a girdi.

Osmanlı Devleti, Brest Litovsk Barış Antlaşması ile doğudaki topraklarını istiladan kurtardı.

Van İsyanı (1915)
Trabzon Bombardımanı

Trabzon Havalimanı (IATA: TZX, ICAO: LTCG), Türkiye'nin Trabzon iline hizmet veren uluslararası havalimanıdır. Şehir merkezinin 5 km doğusunda, Ortahisar ilçesi sınırları içindedir. 1957 yılında hizmete giren havalimanının sahibi ve işletmecisi Devlet Hava Meydanları İşletmesidir.

Yapımına 1949'da başlanan Trabzon Havalimanı, 1957 yılında hizmete girdi. 1985'te yeni ışıklandırmalı yeni pist tamamlandı. 1987-1994 yılları arasında havalimanında genişletme çalışması yapıldı. Yeni iç hatlar terminal binası ve otoparkı 22 Kasım 2008'de hizmete girdi. Ekim 2025'te havalimanının deniz doldurularak genişletileceği, doldurulan alana yeni terminal binası ve bir pist inşa edileceği, çalışmaların 2026'da başlayacağı duyuruldu.

Trabzon Havalimanı, Ortahisar ilçesi Pelitli mevkiinde, şehir merkezine uzaklığı 5 km olan, 32 m rakımlı ve 1.377.244 m² büyüklüğünde bir alan üzerinde kuruludur. Havalimanında 9.710 m²'lik dış hatlar terminali ve 14.035 m²'lik iç hatlar terminali olmak üzere toplam 23.745 m²'lik 3,5 milyon yolcu/yıl kapasiteli iki adet terminal mevcuttur. Havalimanında 2.640×45 metre boyutunda bir adet pist bulunmaktadır.

(*)Kaynak: https://www.dhmi.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler.aspx

(*)Kaynak: https://www.dhmi.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler.aspx

Trabzon Havalimanı, şehir merkezine D 010 karayolu üzerindeki Atatürk Bulvarı ile bağlıdır. Terminal binasına yürüme mesafesinde olan bulvardan geçen dolmuş ve otobüslerle şehir merkezi ile Yomra, Araklı, Sürmene, Of ve Rize'ye ulaşım mümkündür. Havaş servis otobüsleri ise Trabzon merkez, Yomra, Araklı, Sürmene, Of ve Rize'ye havalimanından yolcu taşımaktadır.

20 Mayıs 1989'da Aleksandr Zuyev isimli Bakü Hava Savunma Ordusu'nda görevli bir Rus pilot, Soğuk Savaş'tan kaçmak için Sovyetler Birliği'ne ait Mikoyan MiG-29 uçağını kaçırarak Trabzon Havalimanı'na sığınma amacıyla iniş yapmıştır. Türkiye hükûmeti Sovyetler Birliği ile ilişkilerini sıcak tutmak adına uçağı Sovyetlere geri vermiş fakat Alexander Zuyev Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçmayı başarmıştır.
26 Mayıs 2003'te Ukrainian-Mediterraean Airlines'a ait Yakovlev Yak-42, İspanya hükûmeti tarafından kiralanan uçak, 62 İspanyol barış gücü ve 13 mürettebatla Trabzon aktarmalı Bişkek'ten Zaragoza'ya uçuyordu. 62 yolcu Afganistan'daki bir barışı koruma görevinin ardından İspanya'ya dönen sırasıyla 41 Kara Kuvvetleri mensubu ve 21 Hava Kuvvetleri mensubuydu. Mürettebat, gece saatlerinde Trabzon Havalimanı'na inerken sisli koşullar nedeniyle zayıf görüşle karşılaştı. Yaklaşma ışıkları ve 29 numaralı pist ile görsel bir temas kuramayan ekip, pas geçme prosedürü başlattı. Birkaç dakika sonra, ikinci iniş denemesini yaparken uçak 4.600 fit yükseklikte Maçka ilçesi yakınlarında bir dağa doğru yöneldi, mürettebat pilotun farklı bir yöne gittiğini fark edemedi. Uçak çarpma anında parçalandı ve 75 yolcunun tamamı öldü. Enkaz, havalimanının yaklaşık 23 km güneybatısındaki Maçka'nın Atasu köyünün 3,5 km doğusunda bulundu. Trabzon'un 100.Yıl Parkı'na 'Türk-İspanyol Dostluk Anıtı' yapılmış, sonrasında da uçağın düştüğü yerde de İspanya hükûmeti tarafından anıt yaptırılmıştır. Anıt 26 Mayıs 2004 tarihinde törenle açılmıştır.
Ankara - Trabzon seferini yapan Pegasus Hava Yolları'na ait, PC 8622 sefer sayılı uçuş olan, 'Zeynep' isimli Boeing 737-800 tipi yolcu uçağı, 13 Ocak 2018'de, Trabzon Havalimanı'na iniş yaparken pistin kuzey yönünde deniz tarafına yöneldi, iniş takımları balçığa saplanan uçak, denize 25 metre kala durabildi. Kazada herhangi bir can kaybı yaşanmamıştır. Pistten çıkan uçağın enkazı Yomra ilçesinde pide salonu yapılmıştır.

Call of Duty: Black Ops Cold War oyununun bir bölümü Trabzon Havalimanı'nda geçmektedir.

 OpenStreetMap'te Trabzon Havalimanı ile ilgili coğrafi veriler  
DHMİ'de Trabzon Havalimanı 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Trabzon Kalesi, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin en yüksek kesiminde bulunan bir kaledir, Trabzon'da günümüze en iyi durumda ulaşabilen eserlerin başında gelmektedir. Deniz kıyısından başlayarak şehrin arkasındaki tepelere kadar uzanan Trabzon kalesi, Bizans Çağı’na ait eski temeller üzerinde yükselmiştir. Yukarı Hisar, Orta Hisar ve Aşağı Hisar olmak üzere üç ayrı bölümden meydana gelen kale, eski anıtlardan toplanan taşlardan yapılmıştır. Ne var ki yüzyılımızın başlarında aynı kalenin taşları bu kez yeni binaların yapımında kullanılmıştır. Yukarı Hisar’ın 300 m Kuzeyindeki tiyatrodan ise hiçbir kalıntı günümüze ulaşamamıştır.
Evliya Çelebi bu kaleden şöyle söz etmiştir: “Dağ tarafında cehennem kuyusuna benzer bir derin hendeği vardır ki yetmiş yedi adam girer. Safi kesme kayadır. İçinde camii, muhafazacı evleri, mahzenleri, cebehâneleri vardır”.
Yukarı Hisar, iç kalenin koruyucusu olup, aynı zamanda akropol görevini üstlenmiştir. MÖ 2000 yıllarında ilk kalenin yapıldığı sanılmaktadır.

Bazı eski kaynaklarda hipodrom kalıntıları, kule, hamam ve saray gibi yapıların burada var olduğundan söz edilmiştir. Saray diye tanımlanan yapının kalıntılarından kesme taştan, kare plânlı olduğu anlaşılmaktadır. Büyük bir rastlantıyla İmparator I. Iustinianus zamanında yaptırılan bölümlerde surlar yuvarlak görünümler vererek devam etmişlerdir. Çeşitli devirlerde değişikliklere uğrayan iç kale, diğer hisarlardan daha yüksek olup, güneydeki iki katlı kalın bir sur ve kulelerle daha da sağlamlaştırılmıştır. İç kalenin doğusu, Kuzgundere'ye bakan yamaçları yine surlarla korunmuştur. Moloz ve blok taşlardan oluşan bu bölümlerde bazen insan kabartmalarına da rastlanmıştır. Trabzon Müzesi'nde bulunan Osmanlı dönemine tarihlendirilen bazı kitabeler de sur duvarları arasında bulunmuştur.
İmparator II. Aleksios (1297–1330) yaptırdığı Orta Hisar, Yukarı Hisar ve İç Kale'nin devamı olup, muntazam bir görünüme sahip değildir. Hisarın batısında imaret ve Zağanos kapıları, diğer bölümlerde Tabakhane ile Kule kapıları yer almaktadır. Ayrıca burada Ortahisar Fatih Camisi (Panagia Chrysokephalos Kilisesi), Yeni Cuma Camisi (Hagios Eugenius), Hükûmet Konağı, Zağnos Köprüsü, Kule Hamamı, Çifte Hamam, Amasya Camisi, Şirin Hatun Camisi ve Musa Paşa Camisi yer almıştır.
Aşağı Hisar, batıdan Zağanos burcunun hemen yanı başından denize kadar inmektedir. Doğusunda Pazar ve Mumhane kapılarının bulunduğu bu surlar güneyde Orta Hisar surlarıyla birleşmektedir. Aşağı Hisar'ın çevresinde St.Andrea Kilisesi (Molla Siyah Camisi), Hoca Halil Camisi, Pazarkapı Camisi, Kundupoğlu ve Yarımbıyıkoğlu Evleri, Sekiz Düzenli Hamam, Tophane Hamamı, Hacı Arif Hamamı, İskender Paşa Çeşmeleri gibi tarihi eserler yer almıştır.
Trabzon Kalesinin bu bölümü İmparator Aleksios II zamanında (1287–1330) yapılmıştır. Ancak Aşağı Hisar'daki Moloz Tabyası'nın kapısı üzerinde Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığını belirten bir tuğra ile kitabe bulunmaktadır.

Trabzon Konferansı veya Trebizond Barış Konferansı, Mart ve Nisan 1918 arasında Osmanlı İmparatorluğu ile Transkafkasya Seymi ve hükûmeti arasında Trabzon'da düzenlenen bir konferanstı. Açılış oturumu 14 Mart 1918'de yapıldı. Temsilciler, Osmanlı İmparatorluğu için Tümamiral Hüseyin Rauf Bey, Transkafkasya delegasyonu olarak Akaki Çhenkeli idi.
5 Aralık 1917'de Erzincan'da Ruslar ve Osmanlılar tarafından imzalanan Erzincan Mütarekesi, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı cephelerinin İran Cephesi ve Kafkasya Cephesi'nde Rusya İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki silahlı çatışmaları sona erdirdi. Ateşkesin ardından Rusya'nın I. Dünya Savaşı'ndan çıkışını işaret eden Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ve İttifak Devletleri arasında, 3 Mart 1918'de Brest Litovsk Barış Antlaşması izledi.

Brest-Litovsk Antlaşması’na göre Kafkas sınırı, 1877 yılındaki gibi olmalıydı. Bu nedenle Rusların; Kars, Ardahan ve Batum'dan çekilmeleri gerekmekteydi. Rus ordusu dağıldığı için bu sancaklar boşaltılmış fakat Rusların bırakıp gittikleri Kars ve Ardahan'a Ermeniler, Batum'a ise Gürcüler girmişti. Osmanlı Devleti'nin bu bölgelerin kendisine verilmesi talebine karşı çıkan Mâverâ-yı Kafkas Hükûmeti bu talebi kabul etmemiş ve Brest-Litovsk Antlaşması'nı da tanımadığını belirtmiştir. Bir taraftan askerî harekâtını devam ettiren Osmanlı Devleti, diğer yandan da sorunun barışçıl yollarla çözümü için siyasi bir zemin aramaktaydı. Bu nedenle Mâverâ-yı Kafkas Hükûmeti'nin temsilcileri görüşme yapılması için Trabzon'a çağrılmışlardır. Kafkas Cumhuriyeti sulh heyeti, Akaki Çhenkeli başkanlığında 11 murahhas aza, 8 askeri aza, diğerleri mali, ticari ve sınaî müşavirler ve tercümanlar, kâtipler ve emir zabitleri olmak üzere 43 kişiden ibaret idi. Mehmed Emin Resulzade, İbrahim Bey Haydarov, Haydar Bey Abaşidze, Ahmed Bey Pepinov, Halil Bey Hasmemmedov, Mehmed Hasan Hacınski, Ekber Ağa Şeyhülislamov ve Mir Yakub Mehdiyev gibi şahıslar da bu heyetin içinde bulunan Müslüman ve Türk delegelerdir.

Müzakerelerin sonunda Enver Paşa, Brest-Litovsk'de Doğu Anadolu Bölgesi illerinin Osmanlı'nın yeniden kazanılmasının tanınması karşılığında İmparatorluğun Kafkasya'daki emellerini teslim etmeyi teklif etti.
5 Nisan'da, Transkafkasya delegasyonu Akakii Chkhenli'nin başkanı, Brest-Litovsk Anlaşması'nı daha fazla müzakere için bir temel olarak kabul etti ve yönetim organlarını bu pozisyonu kabul etmeye çağırdı. Tiflis'te egemen olan ruh hali çok farklıydı. Daha büyük kararlılıklarını dile getirdiler. Brest-Litovsk Antlaşması Ermeni-Gürcü bloğunu birleştirdi. Ermeniler Cumhuriyet'i reddetmeye zorladılar. Kendileriyle Osmanlı İmparatorluğu arasında bir savaş halinin varlığını kabul ettiler.
11 Mayıs'ta, Batum'da yeni bir barış konferansı açıldı. Bu konferansta, Osmanlılar taleplerini, Tiflis'i, Kars ve Culfa, Doğu Azerbaycan'nı Bakü'yle birleştirmek için inşa edilmiş bir demiryolunu istedikleri Alexandropol (Gümrü) ve Eçmiyazin'i de kapsayacak şekilde genişletti. Bu ulaşım koridorunun geçeceği Ermeni devleti, serbest geçiş hakkı verecekti. Cumhuriyetin heyetinin Ermeni ve Gürcü üyeleri duraklamaya başladı.
21 Mayıs'tan itibaren, Osmanlı ordusu onyedinci yüzyıldan beri Sultanın kontrolü altında olmayan Rus Ermenistan bölgelerine bir kez daha ilerledi. Çatışma, Serdarabad Muharebesi'ne (21-29 Mayıs), Karakilise Muharebesi (1918) (24-28 Mayıs) ve Baş Abaran Muharebesi'ne (21-24 Mayıs) yol açtı.
4 Haziran'da, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti Batum Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı.

Trabzon Kuşatması, 1205'ten 1206'ya kadar süren, Anadolu Selçuklu Devleti'nin Karadeniz'in kıyısındaki Trabzon şehrini ele geçirme teşebbüsüdür. William Miller bu eylemi "Aleksios'un [ I. Gıyaseddin Keyhüsrev ] emirlerine itaatsizlik" suçu olarak açıklar.
Michel Kuršanskis, bu başarısız kuşatmanın, 1205'te Erzurum'u ele geçirmeye çalışan ancak başarısız olan Trabzon'un müttefiki Gürcistan Kraliçesi Tamar'a karşılık olduğunu açıklıyor. Sultan Keyhüsrev ceza seferini Trabzon'a karşı başlattığı zaman, rotasını yerel halk tarafından kuvvetlerinin taciz edildiği Kuzey Anadolu Dağları'nda birkaç boğaz ile sınırlı tuttu. Dahası, Aleksios onun saldırılarına ne Kırım'a seyahat eden ne de oradan geri dönen tüm tüccarlara "denizleri kapatarak" cevap verebildi. Ali İbnü'l-Esîr'e göre, Ortadoğu'nun dört bir yanından gelen Trabzon'un kuşatması nedeniyle ciddi bir sıkıntı yaşayan tüccarlar Sivas'taki büyük fuarda buluştuklarında, şikayetlerini Sultan'a yüksek sesle bildirdiler.
Kuršanskis, bu kuşatmadaki başarısızlığın, 1214 yılında, daha sonra Selçuklu Türklerinin Karadeniz'e çıkışını sağlayan Sinop'un başarılı bir şekilde ele geçirilmesine yol açtığını savunur.

Trabzon Kuşatması 1222-1223 yıllarında, Melik isimli bir komutan yönetimindeki Selçuklu Türklerinin Trabzon İmparatorluğu'nun başkenti Trabzon'a karşı başarısız bir kuşatmasıydı. 14. yüzyılın sonlarında İoannis Lazaropulos'un Hagios Evgenios'un Özeti'ne göre, şehir ele geçirilmek üzereydi, ancak alışılmadık derecede şiddetli bir fırtına tarafından kurtarıldı. Selçuklu saldırıları püskürtüldü ve geri çekilirken orduları, Trabzon yönetimindeki sert dağ kabileleri olan Matzukkaitis saldırıları ile imha edildiler ve Melik ele geçirildi.
Trabzon tarihçileri, geleneksel olarak bu kuşatmanın başarısızlığını, Trabzon'un 1214'ten beri mevcut olan Anadolu Selçuklu Devleti'ne vasal statüsünün sona ermesine yol açtığını görmüşlerdir. Bununla birlikte, Selçuklu Türk tarihi bağlamını ele alan daha yeni araştırmalar, bu savaşın, 13. yüzyılın büyük bir bölümünde süren, Trabzon ile Anadolu Selçuklu arasında, Anadolu'nun kuzey kıyısı Sinop'un kontrolü ve Karadeniz ile iç bölgelerine erişim üzerindeki mücadelenin bir bölümü olarak görülmesi gerektiğini öne sürer.
Kuşatmanın ayrıntıları ve ona yol açan olaylar dört kaynakta korunmaktadır: Mihail Panaretos'un vakainamesi, Konstantinos Lukitis'in Trabzonlu Hagios Evgenios'a Methiye, Ali İbnü'l-Esîr'in vakainamesi ve en kapsamlı olarak İoannis Lazaropulos'un Tarihin Özeti. Muhtemel beşincisi, Sultan Keykubad ile "Laskari" arasında 1230 civarında tarihlenen ve Kaykubad'ın ilk savaşı kazandığı ancak ikincisini kaybettiği bir çatışmadan bahseden Suriyeli vakainüvis İbn Natif'tir; R.M. Shukurov bu çatışmalarla ilgili çatışmaları belirlemeye çalıştı, ancak Peacock bunları 1214 Sinop Kuşatması'nın kafası karışmış bir raporu olarak tanımlamakta muhtemelen haklıdır.
Lazaropulos'un çalışmasının kendi versiyonunda, Jon Olof Rosenqvist, Lazaropulos'un anlatımında, Rosenqvist'in iki kaynak kullandığını iddia etmesine yol açan bir takım problemlere dikkat çekiyor, biri Hagiografi malzemelerden oluşuyor ve ikinci Rosenqvist spekülasyonu bir "destan" idi. "Ayette formunda destan kompozisyonu" ile Digenis Akritas karşılaştırılabilir. Tavsiye istendiğinde bir usturlap danışan astrologlarının imajının, "on dördüncü yüzyıl Melikdânişmendname gibi ortaçağ Türk destanlarında ayakta duran bir unsur" olduğu için bu kayıp destandan gelebileceğini öne sürer. "Tamamen istatistiksel nedenlerden ötürü, belirli bir miktardaki bu tür ayet parçalarının - belki de tam ayetlerin - belirli bir ortalama Yunan nesir miktarında olması beklenmelidir." itirafına rağmen Rosenqvist epik dizeden gelmiş olabilecek bazı kelimeleri ve cümleleri belirleyecek kadar ileri gider.
Kuşatmanın ve ona giden olayların en ayrıntılı anlatımı Lazaropulos'unkidir; aksi belirtilmedikçe aşağıdaki anlatı onun yazdıklarına dayanmaktadır.

1222'de İmparator I. Andronikos tahta çıktığında Trabzon İmparatorluğu, komşu Anadolu Selçuklu Devleti'nde ciddi bir rakiple karşı karşıya kaldı. Andronikos'un ilk icraatlarından biri, Sultan Melik ile iki hükümdar arasında barışçıl ilişkileri öngören bir anlaşma müzakere etmekti. Ancak Melik'in vasalı Sinop hükümdarı Etoumes, Arkhon Aleksios Paktiaris ile Trabzon'un Hersonos eyaletinin vergilerini taşıyan bir gemiyi yağmaladığında bu anlaşma bozuldu; yanıt olarak İmparator Andronikos, Sinop'a misilleme amaçlı bir baskın yapılmasını emretti. Trabzon filosu, Karussa (modern Gerze) açıklarında demirledi ve kırsal bölgeyi Sinop pazarına kadar yağmaladı, limandaki gemileri ele geçirdi ve mürettebatlarını öldürdü veya ele geçirdi. Etoumes, Paktiaris'i, gemiyi ve mallarını serbest bırakarak tutsaklara fidye vermesi için baskı altına alındı ve sefer, başarılarından dolayı sevinçle Trabzon'a döndü.
Bu saldırı haberi Konyada Sultan Melik'e ulaştığında, Karadeniz'deki ana limanına yapılan bu saldırıyı tahammül edemeyeceğine karar verdi ve ordusunu Erzurum'da seferber etti. İmparator Andronikos, Sultan'ın seferberliğini öğrendi ve yaklaşan çatışmaya hazırlandı ve "Soteropolis ve Lazika'dan Oinaion'a" asker topladı. Her iki taraf da yaklaşan çatışmaya hazırlandı.
Sinop'a yapılan saldırı ve ardından Trabzon kuşatmasının tarihi üç kaynaktan belirlenebilir: İoannis Lazaropulos, Mihail Panaretos ve Ali İbnü'l-Esîr. İoannis Lazaropulos bu olayları, I. Andronikos'un hükümdarlığının ikinci yılı olan Dünya 6371'in Bizans yılına tarihlendirir; Bizans yılı Eylül ayının ilk günü başlayıp Ağustos ayının son günü sona ermiştir. Aleksios 1 Şubat 1222'de öldü, Andronikos'un saltanatının ikinci yılının Şubat 1223'te başladığı, Lazaropulos'un 1223 Şubat ile aynı yılın Eylül ayları arasında bir tarihe işaret ettiği açıktır. Mihail Panaretos'un vakainamesi Melik'in yenilgisini tarihlemek için tamamen aynı kelimeleri kullanır, yani kuşatmanın da bu süre içinde olduğundan emin olabiliriz. Ancak Lazaropulos genellikle bize kesin tarihler vermez: yazılarında sadece bu vardır. Eylem dizisini sağlamanın ötesinde, Etoumes'in açgözlü eylemleri, Sinop'a yapılan Trabzon baskını ve kuşatmanın başlangıcı arasında ne kadar zaman geçtiğine dair hiçbir bilgi vermiyor, bu da ilk ikisinin 1223'ten önce -belki yıllar önce- gerçekleşmesini mümkün kılıyor. Neyse ki üçüncü kaynağımız Ali İbnü'l-Esîr, 1223 yılında Moğollardan gelen bir mülteci gemisinin Anadolu açıklarında battığını ve daha sonra Selçuklular tarafından yağmalandığını belirtiyor; bu nedenle, Şubat ve Eylül 1223 arasındaki bu altı aylık dönemde üç olayın da meydana geldiği açıktır.

Bu anlaşmazlığın en eksiksiz anlatımı İoannis Lazaropulos'un Tarihin Özeti'nde yer almaktadır, ancak metni birçok güçlük sunmaktadır. Jan Olof Rosenqvist'in işaret ettiği gibi, Lazaropulos en az iki farklı kaynaktan yararlanmıştır, bu da bazı yorumlama güçlüklerine yol açmanın yanı sıra belirli olayların iki kez tanımlanma olasılığını artırmaktadır. Dahası, Lazaropulos'un başka yerlerde kendi icadı olabilecek yeni ayrıntılar sunduğu gösterilmiştir; Onun açıklamasının amacı nesnel bir tarih sunmak değil, Trabzon'un koruyucu azizi Evgenios'u yüceltmektir.
Sinop'a yapılan baskının ardından belirsiz bir zamanda Sultan Melik, kuvvetlerini adamlarının kamp kurduğu Bayburt ile Zailousa arasında kalan Katoukion üzerinden getirdi. Yerliler en iyi yolun "Haldia'nın ötesinde ve dışında" olacağını açıkladı çünkü o ülke "ulaşılması zor olduğu kadar savaşçı erkekler ile dolu ve ilerleyiş hiç kolay olmayacak." Bu istihbaratı aldıktan sonra Sultan, kampını Dar Geçit'in yukarısında bir yere taşıdı (Rosenqvist bunu Zigana Geçidi olarak da bilinen Pontus Kapıları ile özdeşleştirir).
İmparator Andronikos, Dar Geçit'te nöbet tutmaları için bir grup güvenilir adamla Theodoros Polemarhis'i göndermişti; bunlar ilerleyen Selçuklu kuvveti ile karşılaştı ve onlarla çarpıştı. İmparatora Sultan'ın geldiğini haber veren Theodorosdu; Lazaropulos, haber geldiğinde İmparator Andronikos'un kilisede olduğunu ve kendi 500 atlısını Sultan ordusunun öncüsüne karşı yönlendirmeden önce Efkaristiya bitene kadar beklediğini gözlemler. Her ne kadar 500 atı, Sultan'ın izcileri tarafından dörde bir oranında sayılsa da, Andronikos, düşmanı dağıtarak ilk büyük çatışmayı kazandı; ancak bunun düşmanının sadece bir kısmı olduğunu gören İmparator Labra kalesini güvence altına aldıktan sonra Trabzon şehrine çekildi. Sultan, Geçit'ten indi ve Minthrion Dağı'nda Hagios Evgenios Manastırı'nın yanındaki kampını kurdu. Michel Kuršanskis'e göre, bu ordu yerel halkın gördüğü en büyük ordudur. Sultan'ın adamları zorlu duvarları sardı ve şehrin doğusundaki banliyölerin bir parçası olan Trabzon pazarını ateşe verdi. Gece olduğunda, İmparator Andronikos'un kaleden ayrıldığı ve stresini atmak için Panagia Hrisokefalos Kilisesi'ne dua etmeye gittiği söylenir. Kuşatma artık ciddi olarak başlamıştı.

Sonraki birkaç gün içinde Melik, Trabzon duvarlarını inceledi ve savunanların okları dışında bir şey bulamadı. Sonra kararını verdi ve ilk saldırıyı emretti. Lazaropulos'un metni burada net değil, ancak ilk saldırının kalenin yakınındaki surların bir kısmına yönelik olduğu anlaşılıyor. Saldırganlar eşit sayıda savunucu tarafından karşılandı ve düşmanın birkaç taneden fazlasının yaklaşıp saldırmasını engelleyen zorlu arazinin yardımıyla saldırıyı geri püskürttüler.
Bir sonraki saldırı ertesi gün geldi. Deniz kıyısına bakan duvar alçaktı ve savunmasız olduğuna karar verildi, bu yüzden kuşatanlar, çadırlarını Eski Cephanelik'ten kıyı boyunca "Batı nehri" ne, yani surlarla çevrili şehrin hemen batısındaki vadiye taşıdılar. Lazaropoulos, "Trompetçiler savaşmak için işaret verdiler ve tüm tanrısızlardan tek bir çığlık dile geldi," yazmıştır. "Komutanlar, zırhlı süvarileri duvarın yanına, arkalarına sapan atanlar, taş atan askerleri, okçuları ve kalkan taşıyanları ve bunların arasına koçbaşlarını kullananları yerleştirdiler."
Melik ve ordusu şehrin bu tarafındaki kapıya saldırırken, İmparator ve komutanları, Melik'in kampı çevresinde, Hagios Evgenios kilisesinin yanında bulunan birliklerin moralsiz ve savunmasız olduklarını gözlemlediler. İmparator oraya bir süvari saldırısı düzenleyerek Melik'in kampını istila etti ve kargaşaya neden oldu. Melik ve komutanları bu saldırıyı öğrenince şehir surlarına saldırılarından çekilerek Minthrion Dağı'na geri döndüler. Trabzon ordusu onlara doğru ilerledi ve Hagios Prokopios Kilisesi'nin yakınında mevzilerini aldılar. Öncü bir Türk atlı grubu ile çatışmaya girdiler ve Lazaropulos'a göre saldırganlığı Selçuklu tarafında bu kuşatmaya neden olan Etoumes ve Melik'in kuzeninin oğlu Iatatines Trabzon tarafında birliklerin komutanı Georgios Tornikis ve diğer dört tanınmış Trabzonlu da dahil olmak üzere her iki ordunun önde gelen adamları da orada öldü. Melik'in ordusunun geri kalanı gelmeye başladığında, "İmparator sakin bir şekilde ordusunu uzaklaştırdı ve Aya Yorgi vadisini ve Üç Hazel'in yerini geçerek güvenli bir şekilde şehre girdi." Saldırı Melik'i çileden çıkardı ve Hagios Evgenios kilisesinin yıkılması ve zeminin kırılıp, sökülmesini emretti.
Melik'in birlikleri ertesi gün saldırılarını yenilediler. Arap zilleri, çıngırakları ve Libya perküsyon enstrüman

Trabzon Kuşatması, Nisan 1282 tarihinde Gürcü kral VI. Davit Narin tarafından Trabzon İmparatorluğu'nun başkenti olan Trabzon şehrini almak için yapılmış ve başarısız olmuş bir kuşatmadır. Saldırı hakkında çok az şey bilinmektedir. Saldırının, İmparator II. İoannis'in (1280 ve 1297 yılları arasında hüküm sürdü) Konstantinopolis'teki Bizans hanedanı Paleologos ile yakınlaşmasına karşı çıkan Trabzon aristokrasisinin desteğiyle yaşandığı düşünülmektedir. Kral Davit şehri ele geçiremese de, Gürcüler Lazona'nın da dahil olduğu çeşitli bölgeleri işgal etmiştir.

Özel

Genel
Savvides, Alexios G. K. (2009).  Ιστορία της Αυτοκρατορίας των Μεγάλων Κομνηνών της Τραπεζούντας (1204–1461). 2η Έκδοση με προσθήκες [History of the Empire of the Grand Komnenoi of Trebizond (1204–1461). 2nd Edition with additions] (Yunanca). Selanik: Kyriakidis Brothers S.A. ss. 70-71. ISBN 978-960-467-121-2.

Trabzon Müzesi olarak düzenlenen Kostaki Konağı (Yunanca: Μέγαρο Κωστάκη Megaro Kostaki), Ortahisar ilçesinin Zeytinlik Caddesi'nde 1900'lü yılların başlarında (1898-1913) Banker Kostaki Teofilaktos tarafından konut olarak yaptırılmıştır. Konağın mimarlarının ismi tespit edilememiştir. Ancak mimarlarının İtalyan olduğu belirlenen yapıda kullanılan birçok malzemenin İtalya'dan getirildiği bilinmektedir.
Kostaki Teofilaktos 1917 yılında malları zorla kamulaştırılmış edilince, bu yapıyla birlikte bütün mal varlığına haciz konulmuş ve konak Nemlioğlu ailesi tarafından satın alınmıştır.
15-17 Eylül 1924 tarihinde Trabzon'u ilk ziyaretinde Mustafa Kemal Atatürk, eşi Latife Hanım ve beraberindeki heyetle birlikte bu konakta misafir edilmişlerdir.
Trabzon Valisi Ali Galip Bey zamanında 1927-1932 yıllarında 25.000 TL bedelle kamulaştırılarak 1927-1931 yılları arasında Hükûmet Konağı, 1931-1937 yılları arasında Müfettişlik binası olarak kullanılmıştır.
1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'na tahsis edilen yapı, 50 yıl Kız Meslek Lisesi olarak hizmet vermiş, 1987 yılında müze olarak düzenlenmek üzere Kültür Bakanlığı'na tahsis edilmiştir.
Türkiye'nin sayılı sivil mimarlık örnekleri arasında yer alan konağın bodrum kat hariç tüm kat duvarları tamamen kalem işi süslüdür.
1988-2001 yılları arasında Kültür Bakanlığı'nca restorasyonu tamamlanan konak 22 Nisan 2001 tarihinde Trabzon Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.
Konağın bodrum katı Arkeolojik Eserler Seksiyonu, zemin katı Konak Teşhiri, birinci katı Etnografik Eserler Bölümü ve asma katı İdari Bölüm olarak düzenlenmiştir.

Trabzon'un Abidevi Eserlerinden Kostaki Köşkü

Trabzon Olayları, Trabzon Vilayeti'nde 2 Ekim 1895 günü Van eski valisi Ferik Bahri Paşa ve Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa'ya yapılan suikast denemesi ile başlayan ve bir hafta kadar süren etnik karışıklıktır. Müslüman ve Ermeni nüfustan karşılıklı kayıplar ve yağmalanmalar olmuştur.

Trabzon'un en işlek liman kenti oluşu, bu kenti Ermenilerin yaptığı ve Osmanlı yetkililerince çok kez tespit edilen silah sevkiyatları için kullanışlı bir bölge haline getirmişti. Buradan, Anadolu içindeki Taşnak ve Hınçak isyancılarına silah sevkiyatı yapılıyor ve bunun için Trabzon'da bir huzursuzluk havası oluşturmak ve olaylar çıkarmak Ermeni komitecilerinin rahatlıkla silah sevkiyatı yapmalarına yardımcı oluyordu

2 Ekim Çarşamba günü, sabah saat 10 civarında, Van eski valisi Ferik Bahri Paşa ve Trabzon Komutanı Hamdi Paşa şehri dolaşırken iki Ermeni tarafından silahlı saldırı sonucu yaralanmaları üzerine başladı. Bu olay üzerine kaçan zanlıların aranılmasına başlanmış ve herhangi bir taşkınlık çıkmaması için de önlemler alınmıştı. Fakat aramalar sonucunda Ermeniler bu zanlıları himaye ettiler. Bu olaydan iki gün sonra bir akşam vakti zanlılardan biri olduğu tespit edilen Haçik isimli Ermeni onu teşhis eden Rahmi Efendi isimli bir Müslüman'ı sokak ortasında silahıyla ateş ederek öldürünce mahalle sakinleri galeyana gelmiş olsalar da ciddi bir olay yaşanmamıştı.

Fakat asıl olaylar 8 Ekim günü açılmayan Ermeni dükkân sahiplerinin uyarılması esnasında, hanlardan birinin penceresinden Svarş isminde bir Ermeninin meydana ateş açması sonucu meydana gelmiştir. Bu olay sonrası Müslüman ahali ile Ermeni komiteciler çatışmaya girmişler, bunun üzerine görevli memurlar da olayları yatıştırmaya çalışmışlardır.

Olaylar sonucunda Ermenilerden şehir içinde 182, civar kaza ve köylerde 21 ölü ve 18 yaralı; Müslümanlardan 21 ölü, 25 yaralı, Rumlardan ise bir ölü vardır. Ölüm ve yaralama olaylarının yanı sıra yağmalama olayları da görülmüştür. Hadiseden sonra kurulan bir komisyon vasıtasıyla yağmalanan malla sahiplerine iade edilmiş ve olayın suçluları tutuklanarak Divan-ı Harb-i Örfi'ye sevk olunmuştur.

Trabzon Vilayeti, Osmanlı Devleti'nde, 19. yüzyılın ikinci yarısında girişilen idari reformlar sonucunda kurulan vilayetlerden biridir. 1867 yılında Trabzon Eyaleti'nin kaldırılmasıyla kurulmuştur. İdari merkezi Trabzon olan vilayet, Alaçam'dan Çürüksu'ya kadar Karadeniz kıyı şeridi boyunca uzanıyordu. Dört sancaktan oluşuyordu ve Gümüşhane sancağı dışındaki üç sancağın Karadeniz'e kıyısı bulunuyordu.

Trabzon Eyaleti 1867 yılında kabul edilen Teşkil-i Vilâyet Nizamnâmesi ile kaldırılmıştır. Yerine Trabzon Vilayeti kurulmuştur. Vilayete bağlı sancaklar Trabzon Sancağı, 1869'dan itibaren Canik Sancağı, Lazistan Sancağı ve Gümüşhane Sancağı'dır.
Trabzon vilayeti, 1869 tarihli salnameye göre Trabzon, Canik, Gümüşhane ve Lazistan sancaklarından oluşuyordu. Trabzon sancağı, bir mutasarrıflık olarak idare edilen merkezin dışında, Bucak, Giresun, Rize, Of ve Tirebolu kazalarını kapsıyordu. Akçaabat, Vakfısagir ile birlikte Yomra, Vakfıkebir ile birlikte Tonya ve Maçka nahiyeleri mutasarrıflığa bağlıydı. Aybastı, Perşembe, Ulubey-Hapsemana Bucak kazasına bağlı birer nahiyeydi. Giresun kazasına Keşap ve Aksu nahiyeleri bağlıydı. Rize kazası Kura-i Seba nahiyesini, Of kazası Sürmene nahiyesini, Tirebolu kazası Görele nahiyesini kapsıyordu. Trabzon sancağının merkezi olan Trabzon kentinde Rum metropolitinin başında bulunduğu Trabzon metropolitliği vardı. Ayrıca Trabzon ve çevresinden sorumlu Ermeni piskoposu, Trabzon ve çevresinden sorumlu Katolik piskoposu görev yapıyordu. Trabzon kentinde Rusya, Belçika, İran, İngiltere, Fransa, Avusturya-Macaristan, Müttefik Kuzey Almanya ve İtalya'nın konsoloslukları vardı.
Canik sancağı, bir mutasarrıflık olarak idare edilen merkez Samsun kazası dışında, Ünye, Bafra ve Çarşamba kazalarından oluşuyordu. Kavak nahiyesine merkez kazaya bağlıydı. Fatsa, Niksar, Çemeş-Bolaman ve Karakuş, Ünye kazasına bağlı nahiyelerdi. Terme nahiyesi  Çarşamba kazasına, Alaçam nahiyesi de Bafra kazasına bağlıydı. Canik sancağının merkezi olan Samsun'da Canik ve çevresinden sorumlu Rum metropoliti görev yapıyordu.
Lazistan sancağı, bir mutasarrıflık olarak idare edilen merkez Batum kazası dışında, Arhavi ve Livana sancaklarından oluşuyordu. Acara-yı Ulya, Acara-yı Sufla ve Çürüksu birer nahiye olarak Batum kazasına bağlıydı. Arhavi kazası, Hemşin, Atina, Gönye ve Hopa nahiyelerini kapsıyordu. Livana kazasında ise sadece Maçahel nahiyesi bulunuyordu.
Gümüşhane sancağı, bir mutasarrıflık olarak idare edilen merkez Gümüşhane kazası dışında,Torul ve Kelkit kazalarından oluşuyordu. Kovans ve Yağmurdere Gümüşhane kazasında yer alıyordu. Kürtün nahiyesi Torul kazasına, Şiran nahiyesi de Kelkit kazasına bağlıydı. Sancağın merkezi Gümüşhane kentinde, Gümüşhane ve çevresinden sorumlu Rum metropoliti görev yapıyordu.

Trabzon sancağı 1.082 köyden ve 63.365 haneden oluşuyordu. Bunun 52.846 hanesi Müslüman, 10.519 hanesi Hristiyan idi. 1869 tarihli salnamede sadece erkek nüfusu verilmiştir. Buna göre sancakta 210.149 erkek yaşıyordu. Bu erkek nüfusun 175.664 kişi Müslüman, 26.523 kişi Rum, 7.565 kişi Ermeni ve 397 kişi Katolik idi. Bu tespitte vergi yükümlüsü yetişkin erkek nüfusu sayılmış olmalıdır. Bu sayının dört katı alındığında, sancağın yaklaşık toplam nüfusu ortaya çıkar. Buradan hareketle 1869 yılında Trabzon sancağının toplam nüfusunun, 702.656 kişi Müslüman, 106.092 kişi Rum, 30.260 kişi Ermeni ve 1.588 kişi Katolik olmak üzere, 840.596 kişiden oluştuğu söylenebilir.
Canik sancağı 862 köyden ve 37.301 haneden oluşuyordu; 29.167 hanesi Müslüman, 8.134 hanesi Hristiyan idi. 1869 tarihli salnameye göre sancakta, 99.545 kişi Müslüman, 25.119 kişi Rum ve 7.391 kişi Ermeni olmak üzere, 132.055 erkek yaşıyordu. Bu yetişkin erkek nüfusun dört katı alındığında, 98.180 kişi Müslüman, 100.476 kişi Rum ve 29.564 kişi Ermeni olmak üzere, sancağın yaklaşık toplam nüfusunun 528.222 kişiden oluştuğu ortaya çıkar.
Lazistan sancağı 330 köyden ve 21.926 haneden oluşuyordu; 21.474 hanesi Müslüman, 452 hanesi Hristiyan idi. 1869 tarihli salnameye göre, sancakta 66.232 erkek yaşıyordu. Bu erkek nüfusu içinde 64.534 kişi Müslüman, 41 kişi Rum, 396 kişi Ermeni ve 1.261 kişi Katolik idi. Söz konusu yetişkin erkek nüfusunun dört katı alındığında, 258.136 kişi Müslüman, 88 kişi Rum, 1.584 kişi Ermeni ve 5.044 kişi Katolik olmak üzere, sancağın yaklaşık toplam nüfusunun 264.928 kişiden oluştuğu sonucuna varılabilir.
En az nüfusun yaşadığı Gümüşhane sancağı 366 köyden ve 16.378 haneden oluşuyordu. Bunun 10.307 hanesi Müslüman, 6.071 hanesi Hristiyan idi. Gümüşhane sancağında, 25.517 kişi Müslüman, 11.755 kişi Rum ve 1.047 kişi Ermeni olmak üzere, 38.319 erkek kaydedilmiştir. Benzer biçimde söz konusu erkek nüfusunun dört katı alındığında, 102.068 kişi Müslüman, 47.020 kişi Rum ve 4.188 kişi Ermeni olmak üzere, sancağın toplam nüfusunun 153.276 kişiden oluştuğu ortaya çıkar.

1909 yılında Trabzon'un sancakları, kazaları ve nahiyeleri:

1920'de Trabzon sancağına bağlı kaza olan Giresun, Ordu, Tirebolu ve Görele kazalarıyla birleştirilip Giresun sancağına dönüşmüş, 1921'de Giresun sancağına bağlı Ordu kazası Trabzon Vilayeti'nin Canik Sancağı'na bağlı Fatsa ve Ünye kazalarıyla birleşip Ordu Sancağı'nı oluşturmuştur.

Bu, 1204'te Trabzon İmparatorluğu'nun kuruluşundan 1461'de Osmanlı İmparatorluğu tarafından Trabzon'un Fethi'ne kadar uzanan Trabzon hükümdarları listesi'dir. Trabzon imparatorları Trabzon'u (Yunanca: Trapezus) yönetmişlerdir. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latinlerin 1204 yılında Konstantinopolis'e gelip şehri talan etmesi ve şehirde Katolik Hıristiyanlar idaresinde bir Latin İmparatorluğu'nun kurulmasının ardından Bizans İmparatorluğu'nun devamı olduğunu iddia eden üç Bizans Yunan devletinden biridir. Bu üç devletten, İznik İmparatorluğu 1261 yılında Konstantinopolis'i geri alıp Bizans İmparatorluğu'nu Paleologos Hanedanı altında yeniden kurmayı başarmıştır. Trabzon İmparatorluğu, Konstantinopolis'te yeniden kurulan imparatorluktan daha uzun yaşayacak ve imparatorluk ünvanını sona erene kadar biraz değişmiş olsa da kullanmaya devam etmiştir.
395 yılında Roma İmparatorluğu'nun bölünmesinin ardından, Bizans İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu'nun doğu yarısının doğrudan meşru devamıdır. Böylelikle Bizans İmparatorları, kendilerini "Roma imparatoru olarak şekillendirmeye devam ettiler, "Bizans" terimi imparatorluğun sona ermesinden çok sonra 16. yüzyılda Batılı tarihyazımı tarafından uydurulmuştur. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Bizans hükümdarları tarafından kullanılan standart ünvan "İsa Mesih'in [isim], Romalıların sadık imparatoru ve otokratı" (Yunanca: Grekçe: [İsim] ἐν Χριστῷ τῷ Θεῷ, πιστός βασιλεὺς καὶ αὐτοκράτωρ Ῥωμαῖων) idi. 1204 yılında Latin İmparatorluğu'nun kurulmasının ardından bu ünvan İznik ve Trabzon imparatorları ve 1224'te kurulan kısa ömürlü Selanik İmparatorluğu tarafından kullanılmış ve bu devletler Roma imparatorluk ünvanı için rakip olmuşlardır.
1261 yılında Konstantinopolis'in İznik İmparatoru VIII. Mihail tarafından ele geçirilmesinden sonra, Trabzon imparatoru II. İoannis'e elçiler gönderip imparatorluk amblemlerini ve ünvanlarını kullanmayı bırakmasını talep ederken, üçüncü kızı Eudokia Paleologina ile evlilik yanında Despot ünvanı önermiştir. İoannis 1282 yılında Konstantinopolis'te Eudokia ile evlenmiştir. O tarihten sonra "Romalıların..." yerine "Bütün Doğunun, İberyalıların ve Perateianın Hükümdarı ve İmparatoru" (Grekçe: ἐν Χριστῷ τῷ Θεῷ, πιστός βασιλεὺς καὶ αὐτοκράτωρ πάσης Ἀνατολῆς, Ἰβήρων καὶ Περατείας) ünvanını kullanmaya başlamıştır. Bu ünvan ilk defa hukuki bir metinde III. Aleksios'un bir imparatorluk emrindeki imzasında görülür. "Bütün Doğunun" ve "İberyalıların" ifadeleri o tarihte zaten kaybedilmiş İberya bölgesini içeren abartı ifadelerdir. (İberya'dan kasıt İberya Krallığı ya da Kartli'dir, İber Yarımadası anlaşılmamalıdır). y. 1334 yılında ünvandan çıkarılan "İberya" ifadesinden farklı olarak, imparatorluğun en sonuna kadar korunan "Perateia", Kırım'da bulunan imparatorluk mülklerini belirtir.
Trabzon hükümdarları 1081-1185 yılları arasında Bizans İmparatorluğu'nu yönetmiş Komninos Hanedanı'na olan bağlarını vurgulamak için ayrıca Megas Komninos ("Büyük Komninos") ünvanını da kullanmışlardır.

Trabzon İmparatorluğu
Bizans imparatorları listesi
Roma imparatorları listesi
Roma ve Bizans imparatoriçeleri listesi

Jackson Williams, Kelsey (2007). "A Genealogy of the Grand Komnenoi of Trebizond". Foundations: The Journal of the Foundation for Mediaeval Genealogy. 2 (3): 171-189. hdl:10023/8570. ISSN 1479-5078. 
Kazhdan, Alexander, (Ed.) (1991). Oxford Dictionary of Byzantium. Oxford: Oxford University Press. ISBN 978-0-19-504652-6.  (see ODB)
Kuršanskis, Michel (1979). "La descendance d'Alexis IV, empereur de Trébizonde. Contribution à la prosopographie des Grands Comnènes". Revue des études byzantines. 37: 239-247. doi:10.3406/rebyz.1979.2098. 
Macrides, Ruth (1979). "What's in the name 'Megas Komnenos'?". Archeion Pontou. 35: 238-245. 
Miller, William (1923). "The Empire of Nicaea and the Recovery of Constantinople".  Bury, J. B. (Ed.). The Cambridge Medieval History: Volume IV: The Eastern Roman Empire (717–1453). Cambridge: Cambridge University Press. OCLC 716982674. 
Miller, William (1926). Trebizond: The Last Greek Empire. New York: MacMillan. OCLC 1546756. 
Treadgold, Warren (1997). A History of the Byzantine State and Society (İngilizce). Stanford, Kaliforniya: Stanford University Press. ISBN 0-8047-2630-2. 
Zehiroglu, Ahmet M. (2016). Trabzon Imparatorlugu. 2. Lazika Yayın Kollektifi. ISBN 978-6054567522.

Trabzon İmparatorluğu veya Trapezuntin İmparatorluğu, 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar varlığını sürdüren Bizans İmparatorluğu'nun üç kalıntı devletinden biriydi. İmparatorluk, Anadolu'nun uzak kuzeydoğu köşesi olan Pontus'tan ve güney Kırım'ın bazı kısımlarından oluşuyordu. Gürcistan'ın Trabzon'daki müdahalelerinin yardımıyla kuruldu. 
Dördüncü Haçlı Seferi'nin V. Aleksios'u devirip Latin İmparatorluğu'nu kurmasının ardından, Trabzon İmparatorluğu, Laskaris Hanedanı yönetimindeki İznik İmparatorluğu ve Angelos Hanedanı'nın bir kolu yönetimindeki Epir Despotluğu ile birlikte imparatorluk tahtını talep eden üç Bizans ardıl devletinden biri oldu. Trapezuntin İmparatorluğu, Konstantinopolis'in yağmalanmasından birkaç hafta önce Alexios Komnenos komutasındaki Gürcü seferinin ardından, Gürcistan Kraliçesi Tamar'ın yardımıyla 1204 yılında kuruldu. Alexios daha sonra kendisini imparator ilan etti ve Trabzon'a yerleşti. Tahttan indirilen imparator I. Andronikos Komnenos'un torunları ve son erkek soyundan gelenler olan Alexios ve David Komnenos, V. Alexios Doukas'a karşı Roma imparatoru olma iddialarını ileri sürdüler. Ardından gelen savaşlar, Epir'den doğan imparatorluk hükûmeti olan Selanik İmparatorluğu'nun, İznik ve İkinci Bulgar İmparatorluğu ile olan çatışmaların ardından çökmesine ve 1261'de İznikliler tarafından Konstantinopolis'in nihai olarak geri alınmasına yol açtı.
İznik'in yeniden fethine rağmen, Trabzon İmparatorları yirmi yıl boyunca kendilerini Roma imparatoru olarak adlandırmaya ve imparatorluk tahtı üzerindeki iddialarını ileri sürmeye devam ettiler. Trabzon İmparatoru II. John, İznik Konsili'nin şehri geri almasından 21 yıl sonra, Roma imparatorluk unvanına ve Konstantinopolis'e ilişkin Trabzon iddiasından resmen vazgeçti ve imparatorluk unvanını "Romalıların İmparatoru ve Otokratı"ndan "Tüm Doğu, İberya ve Perateia'nın İmparatoru ve Otokratı"na değiştirdi. 
Yeniden kurulan imparatorluk, 1453'te Osmanlıların Konstantinopolis'i fethiyle sona erdi. Trabzon, Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in bir aylık kuşatmanın ardından şehri fethettiği ve hükümdarını ve ailesini esir aldığı 1461 yılına kadar varlığını sürdürdü. Trabzon'un bir kolu olan Kırım Teodor Prensliği ise 14 yıl daha varlığını sürdürdü ve 1475'te Osmanlı İmparatorluğu'nun eline geçti. Trabzon monarşisi, Bizans ardıl devletleri arasında en uzun süre varlığını sürdüren monarşi oldu. Epir Despotluğu, İznik'in yeniden fethinden önce bile Bizans tahtı için mücadeleyi bırakmış ve yaklaşık 1340 yılında yeniden kurulan Bizans İmparatorluğu tarafından kısa bir süre işgal edilmiş, daha sonra Sırp İmparatorluğu'nun bir bağımlılığı haline gelmiş, ardından İtalyanlar tarafından devralınmış ve nihayetinde 1479'da Osmanlı İmparatorluğu'na düşmüştür. 
Trabistan hükümdarları 1461'de devletlerinin sonuna kadar imparator unvanını taşırken, rakipleri İznik'teki Laskariler ve Konstantinopolis'teki Palaiologoslar, 14. yüzyılın sonlarına kadar imparatorluk unvanına yönelik iddialarına karşı çıkmışlardır. 13. yüzyılda George Pachymeres onları Laz prensleri olarak adlandırırken, 14. yüzyılın ortalarında Demetrios Kydones, Konstantinopolis'teki imparatorların Trabzon hükümdarlarına devletlerini verdiğini iddia etmiştir. Konstantinopolis'teki yöneticiler için Trabzon, çoğu zaman isyankar eski bir vasal veya bağımsızlığını ilan edip imparator olan bir barbar olarak görülüyordu; ancak Trabzon'daki imparatorlar imparatorluk iddialarından asla vazgeçmediler.

Trabzon, Geç Orta Çağ'da küçük bir imparatorluğun merkezi haline gelmeden önce uzun bir özerk yönetim geçmişine sahipti. Doğal limanları, savunulabilir topoğrafyası ve gümüş ve bakır madenlerine erişimi sayesinde Trabzon, kuruluşundan kısa bir süre sonra doğu Karadeniz kıyısındaki en önemli Yunan kolonisi haline geldi. Roma başkentlerinden uzaklığı, yerel yöneticilere kendi çıkarlarını ilerletme fırsatı verdi. İmparatorluğun kuruluşundan önceki yüzyıllarda şehir, resmi olarak hala Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası olmasına rağmen kendi sikkelerini basan yerel Gavras ailesinin kontrolü altındaydı.
Trebizon yöneticileri kendilerine Megas Komnenos ("Büyük Komnenos") adını verdiler ve diğer iki Bizans ardıl devletindeki (İzniya İmparatorluğu ve Epir Despotluğu) muadilleri gibi, başlangıçta "Romalıların İmparatoru ve Otokratı" olarak üstünlük iddiasında bulundular. Ancak, İznikli VIII. Mihail Palaiologos'un 1261'de Konstantinopolis'i yeniden ele geçirmesinden sonra, Komnenos'un "İmparator" unvanını kullanması hassas bir konu haline geldi. 1282'de II. Ioannes Komnenos, Mihail ile yaptığı bir anlaşma sonucu, Mihail'in kızıyla evlenmek için Konstantinopolis surlarının önünde imparatorluk nişanlarını çıkardı ve yasal olarak despot unvanını kabul etti. Bununla birlikte, halefleri, İmparatorluğun 1461'deki sonuna kadar "Tüm Doğu'nun, İberlerin ve Perateia'nın İmparatoru ve Otokratı" unvanının bir versiyonunu kullandılar.

Trabzon İmparatorluğu sınırları en geniş olduğu zamanda batıda Karadeniz Ereğli'sinden doğuda Fasis'e doğru uzanan yaklaşık 1000'kmlik sahil şeridine yayılıyordu. Karadeniz'in kuzeyinde günümüzde Rusya dahilinde bulunan Kırım'daki Kherson ve Kerç toprakları da Trabzon kontrolündeydi.
İmparatorluk toprakları geniş çaplı tarıma müsaade etmeyen dağlık bir yapıya sahipti. Fakat transit ticarette önemli bir konumda bulunan topraklar tarıma elverişli olmasa da dağlık ve ormanlık arazisinden dolayı savunma açısından avantajlıydı.

Trabzon İmparatorluğu, genellikle katıldığı muharebelerde etkisiz olsa da tamamen savunmacı bir dış politika izlemekteydi. Bu bağlamda Bizans'ın Geç Dönemine benzemektedir. Başlangıçta oldukça geniş topraklara sahip olan Trabzon İmparatorluğun şehirlerini ve kasabalarını, dağlara sızabilen örgütlü Türkmenler işgal etmiştir.

1204 - 1211: Konstantinopolis'in düşmesinden sonra Gürcü desteği ile Paflangonya ve Haldia İmparatorluğun kontrolü altına girdi.
1212: Herakleia ve Amastris'in İznik İmparatorluğu'na kalıcı kaybı.
1214 - 1254: Sinope, Amisos ve Oinaion'nun Rum Sultanlığına geçici olarak kaybedilmesi.
1228 - 1230: Amisos ve Oinaion'nun geçici olarak ele geçirilmesi.
1243 - 1297: Oinaion'nun geçici olarak ele geçirilmesi.
1243 - 1268: Amisos geçici olarak ele geçirildi, 1268'de kalıcı olarak kaybedildi.
1254 - 1265: Sinope geçici olarak ele geçirildi, 1265'te kalıcı olarak kaybedildi.
1302: Kerasous Savaşı, Türkmenler Kerasous'a saldırdı ve çoğu toprağı ele geçirdi, Oinaion geçici olarak kaybedildi.
1347 - 1358: Oinaion'nun geçici kaybı.
1386: Limnia'nın kalıcı kaybı.
1396: Kerasous'un Çepnilere kalıcı kaybı.
1445: Oinaion'nun kalıcı kaybı.
1458: Trapezus'un geçici kaybı.
1461: Trapezus'un düşüşü.
1468: Kerasous Adasının düşüşü.
1475: Teodoro'nun düşüşü.
1478: Haldia'nın düşüşü.

Devletin kurucuları olan Komninos Hanedanı, General İsaakios Komninos zamanında Bizans İmparatoru VI. Mihail'e darbe yaparak tahtı ele geçirmiş, 100 yıldan uzun bir süre Bizans İmparatorluğu'nu yönetmişlerdir. Fakat İstanbul'un Haçlılar tarafından işgal edilmesinin ardından Komninos Hanedanı'nın üyeleri Aleksios ile David, halaları Gürcü Kraliçesi Büyük Tamar'ın yardımıyla ata yurtları Karadeniz'e sığınmışlardır. Antik Kolkhis topraklarının doğu uzantısı olan Fasis'e sığınan kardeşler daha sonra Trabzon'a sahip çıkmışlardır.

I. Aleksios, Gürcülerin desteğiyle 1204 yılının Nisan ayında Trabzon'da imparatorluğunu ilan etmiştir. Trabzon İmparatorluğu'nu kurduğunda 22 yaşında olan I. Aleksios burada kendisini "Roma İmparatoru" olarak tanımlamıştır. Trabzon Ordusu'nun başkomutanı olan Aleksios'in kardeşi David, Laz ve Gürcülerden oluşan ordusuyla Paflagonya'ya saldırmış böylece Karadeniz Ereğlisi ile Sinop arasındaki arazi de Trabzon topraklarına katılmıştır. Trabzon İmparatorluğu'nun batı yönündeki bu genişlemesi başta Bizans'ı, İznik İmparatoru'nu ve Selçuklu Türklerini rahatsız edince yeni savaşlar patlak vermiş Trabzon İmparatorluğu Sinop'un doğusuna geri çekilmek zorunda kalmıştır. Pek çok savaşta Trabzon Ordusu'na kumanda eden David bu savaşlarda henüz 20'li yaşlardayken can vermiştir. Sinop'ta bir ziyafet sırasında Selçuklular tarafından yakalanan ağabeyi Aleksios de, ya Sinop'tan çekilmek ya da ölmek arasında seçim yapmaya mecbur edilmiş, Sinoplular Trabzon'a bağlı kalmak istediklerinden Aleksios ölse bile Trabzon tahtının varisleri olduğunu öne sürerek Selçuklu hakimiyetine girmeye yanaşmamışlarsa da şehir 1214 yılında zorla ele geçirilmiştir. Trabzon İmparatorluğu'nun savunmasını güçlendirip, Trabzon ticaretini zenginleştiren I. Aleksios; 18 yıl hükümdarlık yaptıktan sonra 1222 tarihinde 40 yaşında ölmüştür. Cenazesi Trabzon'daki Eugene Kilisesi'ne (Yeni Cuma Camii) defnedilmiştir.

I. Aleksios'tan sonra tahta geçen I. Andronikos döneminde Selçuklularla şiddetli çarpışmalar yaşanmıştır. Selçuklu Hanedanı Trabzon'u kuşatmış fakat geri çekilmek zorunda kalmışlardır, müstahkem yerlerde kurulan Selçuklu kampları da Maçkalı ve Gümüşhaneli yerliler tarafından baskınlara uğratılmıştır. Trabzon İmparatoru Andronikos bu zaferler onuruna sütunlar diktirmiş ve kendi adına altın sikke bastırmıştır.
Andronikos saltanatını takiben I. İoannis başa geçmiş onu da I. Manuil izlemiştir. Onun saltanatı sırasında 13. yüzyılın ortalarında Moğollardan kaçan Türkmenler Anadolu'ya gelmeye başlamışlardır. I. Manuil'in Moğollarla iyi ilişkiler geliştirmesiyle Trabzon ticari önemini korumaya devam etmiştir. Trabzon Ayasofya Kilisesi onun döneminde inşa edilmiştir. Yine aynı yüzyılda Ceneviz ve Venedikli İtalyanlar Trabzon İmparatorluğu'ndaki ticari faaliyetlerini geliştirmeye başlamışlardır. Trabzon ile Selçuklu arasında sürekli olarak çatışmalara neden olan Sinop, İmparator Georgios tarafından da kuşatılmıştır. Georgios, Bizans karşıtı politikasıyla dikkat çekmiştir. 13. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'daki Haçlı işgali bazı aşamalardan sonra yerini Paleologos Hanedanı'na bırakmıştır. Böylece işgalden kurtulan Bizans İmparatorluğu tahtına VIII. Mihail oturmuş kendisinin yeni Roma İmparatoru olduğunu Trabzon'dakilerin ise Laz Kralları

Yeni Cuma Camii veya Hagios Evgenios Kilisesi, Trabzon'un Ortahisar ilçesinin Yenicuma Mahallesi'nde yer alan bir tarihi yapı. Eskiden kilise ve cami olarak kullanıldı. Günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.

Diocletianus döneminde Trabzon'da savaşta öldürülen, şehrin kurtarıcı ve koruyucu azizi olarak kabul edilen Evgenios'a ithaf edilmiştir. Kilisenin yapım tarihi bilinmemektedir. Jan Olof Rosenqvist, Minthrion Dağı'ndaki (Günümüzde Boztepe) bir kiliseyle ilişkili bir yapı ve surların içinde bir metochion (Manastırın uydu-elçi kilisesi) belirtir. Manastırın en az dokuzuncu yüzyılın başlarında var olduğuna dair kanıtlar vardır; 1346'da yazılan bir tipikon, manastır topluluğunun hayatının ayrıntılarını sunar.
1461 yılında şehrin Osmanlı İmparatorluğu tarafından fetihten sonra II. Mehmed, kiliseyi ziyaret etmiş, burayı camiye çevirmiş ve Yeni Cuma ismini vermiştir, camiye çevrildikten sonra kuzey giriş kısmına minare eklenmiştir.

Araştırmacılar, yapının bazilika olduğunu öne sürmektedirler. Haç planlı olarak inşa edilmiştir. Duvarlar dışarıdan kabartma haç ve bitkisel süslemelerle dekore edilmiştir. Yapı, üç nefli ve üç apsislidir. 1291 yılına ait bir kitabe mevcuttur. Orta kısımda yer alan apsis içte yuvarlak, dışarıda ise beşgen şeklindedir. Ayrıca bu kısımda kartal ve güvercin kabartmaları da mevcuttur. Diğer apsislerde içte at nalı, dış kısımda ise yuvarlak hatlar mevcuttur. Yan neflerin üzeri tonozlar ile örtülmüştür.

İmaret veya imarethane, Osmanlı Devleti döneminde yoksullara yardım amacıyla oluşturulan hayır kurumları. Başlangıçta imaretlerde; şehir dışından gelenlere, yolculara, yoksul ve düşkünlere yiyecek, sağlık ve giyecek yardımı yapılırdı. Sonraları ise imaretler sadece yemek verilen yerlere dönüşmüşlerdir.
İmaretlerin giderleri, imareti yapanın kurduğu vakfın gelirleriyle karşılanırdı. Beylikler dönemindeki imaretlerin vakıflara bırakılması yöntemi Osmanlı döneminde de devam etmiştir. Osmanlı'nın ilk imarethanesi, 1331 yılında fethedildikten birkaç yıl sonra İznik'te kuruldu.
Hemen her külliyede bir imaret bulunurdu. Genel olarak dörtgen bir plan üzerine yapılan imaretlerde, ortada üstü açık bir avlu, avlunun çevresinde; mutfak, fırın, yemek odaları ve yöneticilerin odaları yer alırdı. İmaretleri oluşturan birimler, yerel ihtiyaçlara göre azaltılır ve çoğaltılırdı. Örneğin; II. Bayezid'in İstanbul'da yaptırdığı imarette en fazla önem cami ile aşhane birimlerine verilmişti ve hastane yoktu. Fakat Edirne'de 1486 yılında yaptırdığı imarette, yöre halkının isteği üzerine en büyük önem hastaneye verilmiş, cami ve aşhane ikinci planda kalmıştır.
Fatih Sultan Mehmet'in yaptırmış olduğu Fatih İmareti kitabesinde imaretlerin işlevi, "Bir şehirden diğerine gelen misafirlerin üç gün imaretin tabhanesinde yatıp kalkması, imaretin mutfağından yedirilip içirilmesi ve hayvanının imaretin ahırında 'kervansarayında' yatırılıp doyurulması, fakat üç günden fazla misafirlik olmayacağı için ondan sonra serbest bırakılması ..." biçiminde belirtilmiştir.

Gümülcine İmarethanesi

Varanasi (Sanskritçe: वाराणसी Vārāṇasī) ya da diğer adıyla Benares ya da Kashi, Hindistan'ın Uttar Pradeş eyâletinde bir şehir. Hindularca kutsal sayılan Ganj nehrinin yanında yer alır ve binlerce yıldır burada ibadet etmek için ülkenin her yanından gelenleri misafir eder.
Varanasi, Tanrı Şiva Vishwanat'ın (Varanasi'nin koruyucu tanrısı) şehri olarak bilinir; Hinduizmin en kutsal yerlerinden biridir. Birçok inanan, aynı zamanda geleneksel Hindu kültür ve bilim merkezi olan bu şehre 2.500 yıldan bu yana hac için gelir.
Varanasi, dindar Hinduların özellikle tercih ettikleri yerdir. Orada ölmeyi ve öldükten sonra yakılıp küllerinin oraya atılmasını isterler. Nehir boyunca, Hinduların kutsal banyolarını yaptıkları Ghat'lar vardır (Ganj nehri, yılın her döneminde yükselip alçalır. Buna önlem için nehre doğru inen basamaklar yapılmıştır. Bunlara Ghat'lar denir). Bu Ghat'lardan bazıları ölüleri yakmak için kullanılır. Daha sonra küller nehre atılır. Ganj Nehri'nde yıkanmak günahlardan arınmak anlamına gelmektedir. Varanasi'de ise; ölmek ve yakılmak ruhun yeniden dünyaya gelmesine engel olmak demektir.
Sarnath, Varanasi'nin 10 km kuzeyinde yer almaktadır. Buda, Bodh Gaya'da (Bihar: Hindistan'da bir eyalet) aydınlandıktan sonra Sarnath'ta ilk öğreti sohbetini yapmıştır. Bu sohbet Ceylan Parkı'nda gerçekleştiği için ceylan sohbeti (vaazı) olarak da bilinir. Shakyamuni, Vişnu enkarnasyonu (yeniden bir hayat sahibi olma) olarak sayılmaktadır. Budist Kral Ashoka, Sarnath'ta birçok Stupa ve manastır yaptırmış ve burayı daha sonra hac yeri olarak ilan etmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Varanasi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

http://www.VARANASI.4us.in Encyclopedia of VARANASI वाराणसी.
District Varanasi Official Website3 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Official website of Varanasi District and City
Curlie'de Varanasi (DMOZ tabanlı)
Gallery of photos from Varanasi
Sadguru Prakatya Dham, Kabir Bhag 14 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. -website of Sadguru Prakatya Dham, Kabir Bhag. Lahartara .Varanasi

Hâlâ yaşanılan en eski şehirler listesi

Air Berlin PLC & Co. Luftverkehrs KG (kısaca airberlin ya da airberlin.com) Berlin merkezli Alman havayolu şirketiydi. Yolcu sayısı bakımından airberlin, Lufthansa'dan sonra Almanya'daki en büyük ikinci havayolu şirketiydi.
Şirket Akdeniz'deki tatil merkezlerine, Kuzey Afrika'daki merkezlere, Kanarya Adaları'na, Avrupa'daki büyük merkezlere ve Almanya'da 17 merkeze uçuşlar düzenlemekteydi.
aAirberlin, 2012'den beri oneworld üyesidir. Ayrıca şirkette %29.1'lik hisseye sahip olan Etihad Airways'in kurduğu "Etihad Airways Partners" grubundaki havayolları arasında yer alır. Etihad'ın yanı sıra; Pegasus Havayolları'nın sahibi konumundaki Esas Holding'in airberlin şirketinde %12'lik hissesi bulunmaktadır. airberlin şirketi hisseleri aynı zamanda Frankfurt Borsası'nda işlem görmektedir.
15 Ağustos 2017'de şirketin iflas başvurusunda bulunduğu ancak uçuşların kısmen Alman Hükûmeti tarafından sağlanan bir kredi sayesinde devam edeceği açıklandı.
Şirket resmi olarak iflasını vermiş olup 27 Ekim 2017 tarihinde kapanışını yapmıştır. Airberlin, son uçuşunu Almanya'da bulunan Münih kentinden Berlin'e BER4EVR uçuş koduyla gerçekleştirdi.

Kasım 2010 tarihine göre, Air Berlin filosunun ortalama yaşı 5.5 yıldır:

Alexanderplatz (Türkçe:Alexander meydanı) Berlin'in merkezinde bulunan bir meydan ve ulaşım merkezi. Meydan Mitte ilçesinde ve Spree nehri ile Berlin Katedrali'nin yakınlarındadır. Yerel halk arasında çoğunlukla kısaca Alex olarak adlandırılmaktadır.
İlk başta bir hayvan pazarı olarak düşünülen Alexanderplatz, Rus imparatoru I. Aleksandr'ın Berlin'i ziyaret etmesi şerefine 25 Ekim 1805 tarihinde Alexanderplatz olarak adlandırıldı. 19. yüzyılın sonlarında meydan yakınında yapılan ve meydan ile aynı adı taşıyan gar ile büyük önem kazandı, ayrıca yakınında bulunan pazarlar ticareti de canlandırdı. Alexanderplatz'ın asıl parlak zamanları 1920'li yıllarda Potsdamer Platz'da gece hayatlarının başlaması ile oldu.
Meydanın mimarisi geçmiş zamanlarda sıkça değiştirildi, en son değişiklik 1960'lı yıllarda Doğu Almanya'nde oldu. Meydanın hemen yanına, o zamanlar Avrupa'nın ikinci en yüksek binası olan Fernsehturm inşa edildi. Alexanderplatz'ın yakınlarında ayrıca Park Inn Berlin binası, Uluslararası Kardeşlik Çeşmesi ve Weltzeituhr bulunuyor. Weltzeituhr (Dünya saati) dünyanın çeşitli şehrilerindeki saatleri gösteriyor. 4 Kasım 1989'da Doğu Almanya'nın en büyük rejim protestosu bu meydanda yapıldı.
Almanya'nın yeniden birleşmesi sonucu Alexanderplatz'da mimarlık ve ulaşım bakımından birçok değişiklik oldu. Birçok bina restore edildi veya yıkıldı. Doğu Almanya'nın hükûmet binası Palast der Republik da 2006 yılında komple yıkılan binalar arasındadır. Birçok değişimler geçiren meydan az da olsa hala sosyalizm döneminin simgelerini taşımaktadır.

Geschichte, Bestand und Planung 27 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Umgestaltung seit 1990
Zukünftige Umgestaltung 25 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nahverkehrslinienführung 16 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Plan der BVG

Deutscher Dom (Türkçe: Alman Katedrali), Berlin'in Gendarmenmarkt meydanında Französischer Dom (Fransız Katedrali) karşısında yer alan Yeni Kilisenin (Almanca: Neue Kirche) halk arasında bilinen ismi. Kilisenin cemaati, o zamana kadar Jerusalem Kilisesi'ne bağlı olan Friedrichstadt'ın kuzey bölgesini kapsıyordu. Lüterci ve Kalvenist (Alman: Reform Kiliseleri) cemaat, Gendarmenmarkt'ın hemen karşısında yer alan Friedrichstadt Fransız Kilisesi'ndeki Fransızca konuşan Kalvenist cemaatin aksine Almancayı ana dil olarak kullanmıştır. Cemaatin anadili ve kubbeli kule, kiliseye bugün kullanılan ismi kazandırmıştır. Kelime anlamı olarak bu kilise, bir katedral değildir.

1701-1708 arasında Giovanni Simonetti, Martin Grünberg'in tasarımıyla ilk kiliseyi inşa etti. Bu yapı, 1688'de kurulan Friedrichstadt şehrinin üçüncü kilisesiydi. Hohenzollernler Kalvenist olduğu için, şehrin elektörü kalvenizmi benimsemişti. Fakat daha sonra şehre çok sayıda Lütherci göç etti ve 1708 yılında Yeni Kilise aynı zamanda Kalvenist ve Lütherci oldu.
Kilise arazisi, 1698-1699 arasında İsviçre'den Berlin'e gelen Huguenotlara ayrılmış İsviçre Mezarlığı denilen bölgeden ayrılmıştır. Orijinal yapı, beşgen bir yerleşim planı ve yarım daire şeklinde kubbelere sahipti. Kilisenin içi tipik bir Protestan kilisesi şeklinde girişin karşısındaki sütunun arkasında mihrap ve kürsü bulunacak şekilde tasarlanmıştı.

1780-1785 arasında Georg Christian Unger kilisede değişiklik yaptı ve Carl von Gontard'ın tasarımı olan doğudaki kubbeli kuleyi ekledi. Palladyan geleneğini takip eden bu tasarım Paris'teki Sainte-Geneviève Kilisesinin (günümüzdeki Panthéon) şeklindeydi. Fransız Kilisesi yanındaki kuleyle birlikte Gendarmenmarkt, Roma'daki Popolo Meydanı'na benzedi.

Neue Kirche, Prusya tarihinden önemli bir yere sahip oldu. 22 Mart 1848'de Mart devrimleri sırasında öldürülen 183 Berlinlinin tabutu, kilisenin kuzey yakasında gösterildi. Bir Evanjelik papaz, bir Katolik papaz ve bir haham cenaze sırasında hazır bulundu.
1881'de bakımsız dua salonu yıkıldı ve Hermann von der Hude ile Julius Hennicke tarafından, Johann Wilhelm Schwedler'in neobarok tasarımına uygun olarak, beşgen bir yerleşim planıyla yeniden yapıldı. Otto Lessing yeni salondaki altı heykeli tasarladı. Yeni dua salonu, 17 Aralık 1882'de açıldı.
1934'te Neue Kirche cemaati Jerusalem Kilisesi cemaati ve başka gelenlerle birleşerek Friedrichstadt Evanjelik Cemaati'ni oluşturdu. Bu cemaat dinî amaçlar Gendarmenmarkt'ın karşı tarafında bulunan Fransız Kilisesi'ni ve Kreuzberg'de bulunan Luke Kilisesini kullanmaktadır.
1943'te Neue Kirche II. Dünya Savaşı'nda Berlin'in bombalanması sırasında neredeyse tamamen yerle bir oldu. Daha sonra 1977-1988 yılları arasında yeniden inşa edildi. Bu sırada Alman hükûmeti yapıyı ve araziyi satın aldı. 1996 yılında kilise binası güncellendi, dinî amaçlardan arındırılarak müze olarak yeniden açıldı.
Neue Kirchenin iki cemaati, komşu Jerusalem Kilisei ile birlikte bu bölgede mezarlıklar oluşturdu. Diğer cemaatlerin de mezarlıklarıyla birlikte buradaki altı mezarlık Berlin'deki en önemli tarihî mezarlıklardandır. Mezarlıklar Kreuzberg'de Hallesches Tor'un güneyindedir.

Ingrid Bartmann-Kompa, Horst Büttner, Horst Drescher, Joachim Fait, Marina Flügge, Gerda Herrmann, Ilse Schröder, Helmut Spielmann, Christa Stepansky, and Heinrich Trost, Die Bau- und Kunstdenkmale in der DDR: Hauptstadt Berlin: 2 parts, Institut für Denkmalpflege (ed.) (11983), Berlin: Henschelverlag Kunst und Gesellschaft, 21984, part I, p. 217. No ISBN.
Günther Kühne and Elisabeth Stephani, Evangelische Kirchen in Berlin (11978), Berlin: CZV-Verlag, 21986, pp. 374seq. ISBN 3-7674-0158-4.

Alman Bundestag Tarihî Sergisi
Friedrichstadt Cemaati (Almanca resmî sitesi) 12 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alman Pastası ya da Berliner, geleneksel bir Alman pastasıdır. Biçim ve yapımı itibarı ile donuta benzemektedir. Mayalanmış hamurun yağda kızartılması akabinde ikiye bölünerek içine marmelat veya reçel konularak ve üzerine karamelize şeker dökülerek elde edilir. Türkiye'de pastanelerde genellikle kremşanti, çikolata veya mocha ile dolgulanmış şekilde satılır.

Alman pastası için kullanılan terminoloji Almanya'nın birçok yöresinde farklı adlandırılmaktadır. Kuzey Almanya, Batı Almanya ve İsviçre'de Ballen (sıkmak) kelimesinden türemiş Berliner denilirken, Alman Pastasının kültürel bir obje olduğu Berlin, Bradenburg, Pomeranya, Saksonya ve Saksonya-Anhalt bölgelerinde Kaygana manasına gelen Pfannkuchen olarak adlandırılmaktadır.
Bazı güney ve orta Almanya (Bavyera) ve Avusturya'da Krapfen, Hessen'de Kräppel, Renanya-Palatina'da Fastnachtsküchelchen (Küçük Karnaval Kekleri) diye adlandırılmaktadırlar.
Slovenya'da Krof, Hırvatistan'da Krafni, Bosna ve Sırbistan'da ise Krofne denmektedir. Polonya'da pączki, Çekya'da kobliha, Macaristan'da bécsi fánk denmektedir. Hollanda'da Berlinerbol, Belçika'da boule de Berlin, Finlandiya'da berliininmunkki, Portekiz'de Bola de Berlim, Norveç'te berlinerbolle, Slovakya'da šiška ve Romanya'da gogoși denmektedir.

Almanya, Sıfır Yılı, 1948 İtalya yapımı dramatik Yeni Gerçekçi filmdir. İtalyanca özgün adı Germania Anno Zero olan ve Almanca çekilen filmin Almanya'daki adı ise Deutschland im Jahre Null'du. Film Türkiye'de ilk kez Mart 1966'da Türk Sinematek Derneği'nde gösterilmişti. Filmin sonradan yapılan İtalyanca dublajlı bir versiyonu da yaygın olarak gösterilmiştir.
Yeni Gerçekçilik sinema akımının öncü yönetmeni İtalyan Roberto Rossellini'nin 1948 yılında çektiği bu film, yönetmenin "Savaş Üçlemesi" nin son filmidir. Üçlemenin ilk filmi olan 1944 tarihli "Roma, Città Aperta" (Roma, Açık Şehir) İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımını başlatan film olarak bilinir. Üçlemenin ikinci filmi olan "Paisa" (Hemşehri) ise 1946 tarihinde çekilmişti. Kendi yazdığı hikâyeden uyarladığı senaryonun da yazarı olan Rossellini'ye senaryoda yardımcı olan Sergio Amidei, üçlemenin diğer filmlerinde de vardı.
II. Dünya Savaşı sonrası Almanyası'nın acı gerçeklerini, neredeyse yeryüzünden silinmiş bir kent olan Berlin'i ve burada hayatta kalmaya çalışanların dramını 12 yaşında bir çocuğun gözünden, karamsar ve duygusuz bir nesnellikle anlatan Rossellini, diğer yeni gerçekçi filmlerde olduğu gibi çekimlerini çoğunlukla amatör oyuncularla ve bombardımanın yıkıntılarının henüz kaldırılmadığı Berlin kentinin sokaklarında, bina enkazlarının arasında ve içlerinde gerçekleştirmiştir. Bu sinema akımının karakteristiklerinden olan serbest kamera hareketleri, doğal ışıklandırma ve doğal kurgu, doğaçlama oyunculuk vb. bu siyah beyaz filmde de görülmektedir. Filmin etkileyici müziğini Roberto Rossellini'ni kardeşi Renzo Rossellini bestelemiştir.
İsviçre'de iki yıldır düzenlenmekte olan Locarno Uluslararası Film Festivali'nin büyük ödülü "Grand Prix", 1948'de Roberto Rossellini'ye verildi (Bu ödülün adı 1968'den sonra "Altın Leopar" olmuştur). Aralarında Rossellini'nin de bulunduğu filmin senaryo ekibi ise aynı yarışmada "En İyi Senaryo" ödülünü "La vie en rose" adlı Fransız filmiyle paylaştılar.

Film 1948 yılında Berlin'de geçer. II. Dünya Savaşı yeni bitmiştir ve savaşın mağlubu olan Almanya'nın başkenti neredeyse yerle bir olmuştur. Sağlam tek bir yapının bile göze çarpmadığı bu kentte insanlar güçlükle hayatta kalmaya çalışırlar. Birkaç ailenin birden tek bir salaş daireyi paylaştığı yarısı yıkılmış apartmanlardan birinin tek göz odasına sığınmış 12 yaşlarında Edmund adında bir çocuk, hasta, yatalak babası, ağabeyi ve ablasıyla birlikte yarı aç yarı tok yaşamaya çalışırlar. Annesi bombardımanlar sırasında ölmüş olan Edmund ailenin eve para getirebilen tek ferdidir. Babası yatalaktır, ağabeyi ise savaşın son yıllarında Naziler için çalışmış olduğu için korkusundan evde saklanmak zorundadır, zaten kimlik belgelerini de yok etmiştir, üstelik çalışmaktan da pek hoşlanmaz. Ablası geceleri kulüplerde işgal güçlerinin askerleriyle dans etme karşılığında kendisine verilen ufak tefek yiyecek parçalarını ve sigaraları eve getirerek ailesiyle paylaşır. Hattâ bu yüzden çevresi tarafından fahişelik yapmakla suçlanır. Edmund'un yaşı küçük olduğu için bir çalışma karnesi edinemez, mezarlıklarda, şurada burada girdiği ufak tefek işlerden de bu nedenle hemen kovulur. Arabalardan dökülen kömürleri toplar, küçük komisyonlar karşılığında komşuların verdikleri eşyaları karaborsada satar. Bir keresinde de yolda ölmüş bir at leşinden bir parça et koparabilmek için toplanmış ahaliyle itişip kakışmak zorunda kalır, o da leşten kendisine düşen payı almak ister ama başaramaz. Eve çoğu gün tek lokma yiyecek girmez. Yatalak babasına birkaç günlüğüne hastaneye yatması için bir torpil bulunur. Aslında babanın hastaneden beklentisi iyi bir tedaviden çok oranın doğru dürüst yemekleridir.
Ailesi doğru dürüst ilgilenemediği için başıboş kalan Edmund günlerini hattâ bazı gecelerini akranlarıyla sokaklarda geçirir. Karaborsa, dolandırıcılık, kapkaç ve fuhuş yaparak geçinen akranlarına takılır ama bu konuda onlar kadar becerikli değildir, üstelik zaman zaman da diğer çocuklarca dışlanır. Gittikçe yalnızlığa itilen Edmund harap kentte amaçsızca dolaşırken sokakta eski okul öğretmeni Bay Henning'e rastlar. Eski bir Nazi hayranı olduğu için iş bulamamış olan Henning, şimdilerde Nazilere ait hatıra eşyalarını işgal güçleri subaylarına karaborsada satarak geçinmektedir. Bu amaçla eski öğrencisi Edmund'u da işe alır, karşılığında ona para da verir.
Bay Henning küçük erkek çocuklarına ilgi duyan bir pedofildir ve kaldığı evine getirdiği diğer çocuklar gibi Edmund'a da sarkıntılık eder, ancak kendi derdindeki Edmund olan bitenin farkında bile değildir. Babasının yatalak bir hasta olduğunu öğrenen Bay Henning'in, faşist inançları gereği "zayıfların, yaşlıların ve asalakların yaşamaya hakkı olmadığını", hayatın acımasız olduğunu ve güçlülerin hayatta kalabilmesi için zayıfların feda edilmesi gerektiğini söyler. Nazik bir doktor, Edmund'un babasını çok daha bol ve sağlıklı yiyeceklere kavuşabildiği bir hastaneye yatırmayı başarır. Bu, ailesi üzerindeki baskının bir kısmını geçici olarak hafifletir. Edmund babasını görmeye gittiğinde, yaşlı adam sefaletinden yakınır. Oğluna intiharı düşündüğünü ancak bunu gerçekleştirecek cesareti olmadığını söyler. Kendisinin bir yük olduğunu ve ölmesinin daha iyi olacağını söyler. Edmund, kimseye görünmeden biraz zehir çalar.
Birkaç gün sonra babası taburcu edilir ve eve döner. Edmund, polisin daireye baskın yapmasından hemen önce babasının çayını zehirler ve abisi Karl-Heinz sonunda teslim olur. Baba, büyük oğlu gözaltındayken ölür. Herkes ölümünün yetersiz beslenme ve hastalıktan kaynaklandığını varsayar. Abisi Karl-Heinz geri döndüğünde, haberler karşısında kahrolur. Edmund'un amacı zaten çok yaşlı olan babasının acılarına son vermek ve ailesini bir yükten kurtarmaktır aslında. Öğretmeninin nasyonal sosyalist öğretisini ciddiye almıştır, çünkü savaştan önce o da Hitler Gençliği'nin inançlı bir neferi olarak yetiştirilmiştir. Bu nedenle cinayeti soğukkanlılıkla işlemiştir.
Sonradan tekrar karşılaştığı Bay Henning'e babasını öldürdüğünü söyleyince korkan ve paniğe kapılan eski öğretmeni söylediklerini inkâr eder ve Edmund'u tartaklar. Yaptığından son derece pişmanlık duyan ve vicdan azabı çeken Edmund kendini sokaklara vurur. Şimdi kendini daha da yalnız hissetmektedir. Gerçekte çocukluğunu hiç yaşamamış olan Edmund harap kentin sokaklarında amaçsızca dolaşırken bir grup 'gerçek çocuk'la karşılaşır, onların oyunlarına katılmak ister fakat reddedilip dışlanınca kendini iyice boşlukta hisseder. Harap bir apartmanın üst katlarına doğru tırmanır ve duvardaki bir delikten babasının tabutunu sokağın karşısına çıkarırken izler. Oradan kendini boşluğa bırakarak intihar eder. Film eleştirmeni Rekin Teksoy'a göre "Kaldırımda yatan cansız bedeni, bütün değerleri altüst eden Nazizm'in yol açtığı çöküşün "mahkeme ilâmıdır" sanki".

"Almanya, Sıfır Yılı" 35 mm peliküle 1.37:1 çerçeve oranıyla ve üçlemenin diğer iki filmi gibi (aslında "Yeni Gerçekçi" sinema akımına dahil olan tüm filmler gibi) siyah beyaz çekilmiştir. Söz konusu sinema akımının karakteristiklerinden olan serbest kamera hareketleri, doğal setler, doğal ışıklandırma ve doğal kurgu, doğaçlama oyunculuk vb. bu filmde de görülmektedir. Diğer filmlerde olduğu gibi Roberto Rossellini yine profesyonel olmayan oyuncularla çalışmayı tercih etmiştir. Gerçekçilik duygusunu azaltmamak için İtalyan yönetmen kendisi Almanca bilmemesine rağmen filmi Alman oyuncularla ve Almanca çekmiştir. Filmin daha sonra İtalyanca dublajlı baskıları da yapılmıştır.
Filmin çekimleri 1947 yılının yazında Berlin'de gerçek mekânlarda gerçekleştirilmiştir. Almanya'nın yenik çıktığı II. Dünya Savaşı sona ereli henüz bir yıl olmuş ve yerle bir olan III. Reich'ın başkentinin enkazı henüz kaldırılmamıştır. Roberto Rossellini, üçlemenin diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de film setleri yerine gerçek mekânları kullanmayı tercih etmişti. Yönetmen içindeki 3,5 milyon insanın umutsuzca hayatta kalmaya çalıştığı harabe bir kentin portresini çizmeye çalışmıştır. içinde yaşadıkları şehirleri gibi birer enkaz haline gelmiş insanlar adeta durumlarını kanıksamışlardır, sanki içgüdüleriyle hayatta kalmaya çalışır gibidirler. Filmde hiçbir dinsel seremoni gösterilmez, insanlar onca çaresizliklerine rağmen dua etmez tanrıdan yardım istemezler. Filmde yalnızca bir kez yıkık bir kilise gösterilmiştir. Tavanı yok olmuş ve içeriden gökyüzünün görüldüğü bu Gotik mimarili kilisede tek başına bir din görevlisi org çalar, dışarı taşan dinsel temalı müziği sokakta sadece birkaç yaşlı insan durarak dinler.
Film belgeseli andırır bir tarzı içinde barındırsa da bu etki diğer Yeni Gerçekçi filmler kadar belirgin değildir. Sadece nesnel olmayı amaçlayan film fazlaca bir ikincil tema içermez. Ders verir tarzda önermeler de yoktur. "Yeni Gerçekçilik" akımının diğer filmlerinin aksine "Almanya Sıfır Yılı"nda duygusallığa da fazlaca yer verilmemiştir. Savaşın acımasız ve sert yüzünü gözler önüne sererken bir yandan da masumiyetin parça parça oluşunu vurgulayan bu karamsar filmin kasvetli ve yürek parçalayıcı müziğini Roberto Rossellini'ni kardeşi Renzo Rossellini bestelemiştir. Sonuçta ortaya rahatsız edici, umutsuzluk aşılayan ve acıtıcı bir sinema çıkmıştır. Bir yazar bu filmi "fantezi ile gerçeğin birbirine geçtiği, Yeni Gerçekçi tarzda çekilmiş bir dehşet filmi" olarak nitelendirmişti.
Filmin hemen başındaki ibareye göre Roberto Rossellini bu filmini 1946 yazında 9 yaşındayken peritonitten ölen oğlu Romano'ya ithaf etmiştir.

Roberto Rossellini'nin "Savaş Üçlemesi" şu filmlerden oluşmaktadır:

Çekimler 15 Ağustos 1947'de resmi bir senaryo olmadan başladı ve Rossellini oyunculara diyaloglarını doğaçlama yapmaları için talimat verdi.
Rossellini filmi Fransızca yönetti ve çekim boyunca Max Colpet'in ona çevirmesine güvenmek zorunda kaldı. Rossellini, Berlin sokaklarında çekim yaparken, yiyecek bulmaya ve hayatta kalmaya çalışmakla fazlasıyla meşgul olan sokaklardaki insanların film ekibine kayıtsız kalması karşısında hayrete düştü.
Rossellini, o zamanlar metresi Anna Magnani 

Almanya Acı Vatan, 1979 yılında o zaman Berlin Duvarı ile bölünmüṣ olan Berlin'in batı sektöründe çekilmiş olan filmdir. Başrollerini Hülya Koçyiğit ve Rahmi Saltuk'un paylaştığı film, zor şartlar altında çekilmiştir.

Sadece para kazanmayı amaçlayıp, bir robot haline gelen fabrika işçisi Güldane (Hülya Koçyiğit), Almanya'dan köyüne iznini geçirmek üzere gelir ve Mahmut (Rahmi Saltuk) ile tanışır. Almanya düşleriyle yaşayan Mahmut, para ve arazi karşılığında Güldane'ye evlenme teklif eder. Mahmut'un amacı böyle bir formalite evlilik sayesinde Almanya'ya gidip yerleşmektir. Evlenip birlikte Almanya'ya giderler. Para biriktirmekten başka bir şey düşünmeyen Güldane, Almanya'ya vardıklarında Mahmut'u terk eder. Mahmut tek başına yabancı bir ülkede kalırken, Güldane çalıştığı fabrikada giderek robotlaşır. Alman polisi aylak aylak dolaşan Mahmut'u yakalayıp karısına teslim eder. Bu beraberlik yeni bir şey getirmez. Çünkü Güldane'nin kocasına karşı ilgisizliği devam eder. Ama sonunda kendisini uzun bir süreden beri rahatsız eden bir Türk'ten kurtulmak için Mahmut'a yaklaşmak zorunda kalır. Böylece aralarındaki gerginlik sona erip gerçekten karı-koca olurlar. Mahmut sadece karısının parasıyla birahanelere gider, çapkınlık yapar. Güldane'nin hamileliği karşısında ise Mahmut vurdumduymazdır. Bütün bu olaylardan sonra Güldane kocasının bu tavrına ve özellikle de kendini bir makine haline getiren otomasyon düzenine karşı çıkıp isyan eder.

Hülya Koçyiğit - Güldane (ses. Işık Yenersu)
Rahmi Saltuk - Mahmut (ses. Engin Şenkan)
Suavi Eren - Talat (ses. Erhan Yazıcıoğlu)
Mine Tekgöz
Fikriye Korkmaz
Bedri Uğur - Afili (ses. Rıza Pekkutsal)
Sabahat Gönül
Veysel Pala

IMDb'de Almanya Acı Vatan 
SinemaTürk'te Almanya Acı Vatan 
Beyazperde.com'da Almanya Acı Vatan
Sinemalar.com'da Almanya Acı Vatan 
Türk Sineması Araştırmaları sayfası 19 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marienkirche (Türkçe: Azize Meryem Kilisesi veya Meryem Ana Kilisesi), Berlin'de bir kilise. Kilise Alexanderplatz'ın hemen yanında Karl-Liebknecht-Straße üzerindedir. Yapım tarihi tam bilinmemekle birlikte, Alman kayıtlarında ilk olarak 1292 yılında ismine rastlanmaktadır. Onüçüncü yüzyılın başlarında yapıldığı düşünülmektedir. Önceleri Katolik kilisesiyken reform sonrası Protestan kilisesi olmuştur.

Azize Meryem Kilisesi, Berlin Katedrali ile birlikte Berlin-Brandenburg-Silezya Evanjelik Kilisesi piskoposunun kilisesidir. Evanjelik Kiliseler Birliği üyeleri ile birlikte ortak bir yönetim altında bulunmaktadır.

Nikolai Kilisesi ile birlikte Meryem Ana Kilisesi, Berlin'deki en eski kilisedir. En eski parçaları granit olan yapının çoğunun yapımında tuğla kullanılmıştır ve sonuç olarak kilisenin kendine has kırmızı görünümü ortaya çıkmıştır. Yakınlardaki Berlin Belediye Binası, Rotes Rathaus'un yapımında da bu görünüm örnek alınmıştır. II. Dünya Savaşı bombalaması sırasında ağır hasar görmüştür. Bölünme sonrası kilise Doğu Berlin'de kalmıştır ve 1950'lerde Doğu Alman yönetimi tarafından restore edilmiştir.
II. Dünya Savaşı öncesi Azize Meryem Kilisesi, Mitte ilçesinin yoğun nüfuslü bir bölgesinde yer alıyordu ve cemaat tarafından düzenli olarak kullanılıyordu. Savaş sonrası bu bölgedeki harabelerden kalanlar temizlendi. Günümüzde kilise, Alexanderplatz'da etrafındaki boş alanda, Fernsehturm'un hemen altında bulunmaktadır.
Kilise dışında Martin Luther'in heykeli bulunmaktadır. Kilisede aynı zamanda Mareşal Otto Christoph von Sparr'ın da mezarı yer alır. Tarihteki en eski İncil topluluğunun kurucusu Carl Hildebrand Freiherr von Canstein de 1719'da buraya gömülmüştür.

 Wikimedia Commons'ta Azize Meryem Kilisesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Meryem Kilisesi internet sitesi 8 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bellevue Sarayı (Almanca: Schloss Bellevue, İngilizce: Bellevue Palace), Berlin'in Tiergarten bölgesinde yer alır ve 1994'ten bu yana Almanya cumhurbaşkanının resmî konutu olmuştur. Saray, Berlin yakınlarındaki Spree nehrinin kıyısında yer almaktadır. Berlin Zafer Sütunu, Großer Tiergarten parkının kuzey kenarı boyunca Fransızca'da "belle vue" (güzel manzara) anlamına gelen adını, Spree Nehri üzerindeki doğal görünümünden alır.

Mimar Michael Philipp Boumann (1747-1803) tarafından tasarlanan Bellevue Sarayı, 1786 yılında Prusya Prensi Augustus Ferdinand, Aziz John Tarikatı Şövalyeleri Ustası ve Prusya Kralı II. Frederick'in en küçük kardeşi için bir konut olarak inşa edildi. Bölgede, Kral Frederick'in mimarı Georg Wenzeslaus von Knobelsdorff'un 1743'te kendisi için inşa ettiği ve yıkılan malikane ve Spree nehri kıyısında sağ kanada dönüştürülen bir deri fabrikası da dahil olmak üzere önceden var olan yapılar vardı. Saray, 1880'lerde yakınlarda Berlin Stadtbahn viyadüğü inşa edilmeden önce manzarası Charlottenburg Sarayı kulesine ulaştığı için Bellevue adını almıştır. Almanya'daki ilk Neoklasik binaydı ve her iki tarafında da kanatları olan Korint pilasterleriyle ("Hanımlar kanadı" ve "Spree Nehri kanadı") karakterize edildi. Orijinal dekorasyonunu koruyan tek oda, Brandenburg Kapısı'nın mimarı Carl Gotthard Langhans'ın tasarladığı üst kattaki balo salonudur. Saray yaklaşık 20 hektarlık bir parkla çevrilidir.

Yaygın inanışın aksine, Almanya cumhurbaşkanının Berlin'de olmadığı birçok gün bile Cumhurbaşkanlığı forsu sarayda dalgalanıyor. Yalnızca Almanya cumhurbaşkanı başka bir yerde resmi ikametgâh aldığında Cumhurbaşkanlığı forsu indirilir; bir devlet ziyareti vesilesiyle, yurtdışındaki geçici ikametgâhında standart yükseltildiğinde veya Villa Hammerschmidt'teki ikinci ikametgâhını kullandığında, tatildeyse, Bellevue Sarayı resmi ikametgâhı olarak kalır ve sancak onun üzerinden dalgalanır.

1995 tarihli On the Desperate Edge of Now belgesel filminde aktarılan ifadeye göre, 1945'te Berlin vatandaşları, yıkımlarını önlemek için Großer Tiergarten'deki tarihi askeri figürlerin heykellerini sarayın arazisine gömdüler. 1993 yılına kadar gün yüzüne çıkartılmadılar.

Resmi Site 
Berlin Tourism
Panoramas and other images of the Schloss Bellevue in Berlin
Bundeswehr – Großer Zapfenstreich 1/4, the Großer Zapfenstreich ceremony for the President of Germany at Bellevue.

Bendlerblock, Berlin'in Tiergarten semtinin doğusunda Stauffenbergstraße'de (asıl adı Bendlerstraße) bulunan tarihi bina kompleksi.
1911 - 1914 yılları arası Alman İmparatorluğu Deniz Kuvvetleri bürosuydu. II. Dünya Savaşı sırasında Ersatzheer başta olmak üzere askerî daireler için kullanılmıştır.
Bendlerblock, 20 Temmuz suikast girişiminde darbenin merkezlerinden biri olmuştur. Ancak Wolfsschanze'de Adolf Hitler'in hayatta kaldığını öğrenen Friedrich Fromm'un emriyle Ludwig Beck intihara sevkedilmiş ve Friedrich Olbricht, Olbricht'in kurmay başkanı Albay Albrecht Mertz von Quirnheim, Albay Claus von Stauffenberg, Stauffenberg'in yaveri Teğmen Werner von Haeften kompleksin avlusunda idam edilmişti.
Berlin Muharebesi'nde Berlin Savunma Komutanı Helmuth Weidling 2 Mayıs 1945'te Sovyetlere teslim olmadan önce burayı karargâh olarak kullanmıştı.

Alman Savunma Bakanlığı Websitesi'nde Bendlerblock
Alman Direniş Anıtı Merkezi 30 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Berlin'de Bir Kadın (Almanca: Eine Frau in Berlin), 1945 yılının 20 Nisan Cuma-22 Haziran Cuma tarihleri arasında Kızıl Ordu'nun Berlin'i işgali esnasında Sovyet askerlerinin Alman kadınlarına tecavüzünün, açlığın ve ölümün anlatıldığı daha sonra kitaplaştırılmış olan, tamamen gerçek olaylara dayanan günlük. Berlin Savaşı sırasında ve sonrasında bir Alman gazeteci Marta Hillers, günlüğün yayınlayan ve günlüğün tahmini yazarıdır.
Günlüğün sahibi ve olayların şahidi-kurbanı olan Alman kadın, isminin anonim olarak kalmasını istemiş ve günlük kitaplaştırıldıktan sonra siyasi nedenler dolayısıyla kitapta yer alan isimler değiştirilmiştir.
Daha sonra, Walter Kempowski, yayınevi adına notları incelemiş ve o anda tutulan gerçek günlüğün Hillers'e ait olduğunu belirtmiştir. Antony Beevor isimli Berlin Savaşı hakkında ayrıntılı bir tarih yazmış olan bir İngiliz tarihçi, dönemin kendi detaylı bilgilere ve birikmiş diğer birincil kaynakları ile içeriği karşılaştırarak orijinalliğini doğruladı.
Kitabın film uyarlaması Max Färberböck tarafından 2008 yılında yapılmıştır.

Anne Frank'in Hatıra Defteri
Sovyet savaş suçları#II. Dünya Savaşı
Almanya'nın işgali sırasında tecavüz

Berlin Alman Kalp Merkezi (Alman: Deutsches Herzzentrum Berlin, DHZB ), Berlin'de kâr amacı gütmeyen bir kamu vakfı olarak kurulmuş olan, bir tıp ve araştırma merkezidir. Merkez kardiyovasküler hastalıkların tedavisinin yanı sıra, kalp ve akciğer transplantasyonu alanında da uzmanlaşmıştır.

Alman Kalp Merkezi'nin binasının temeli 1983 yılında Berlin'de atılmış ve ilk ameliyat 1986 Nisan ayında gerçekleştirilmiştir. Şimdi DHZB'de yılda 3000'e kadar açık kalp ameliyatı ve kalp üzerinde 2.000'den fazla diğer işlemler, büyük damarlar ve göğüs organları operasyonları, yaklaşık 100'e kadar kalp ve / veya akciğer nakli ve doğuştan kalp hastalığı olanlar için yaklaşık 500 operasyon yapılmaktadır. Her yıl Merkez'de 8000 hasta yatarak ve 16.000 ayakta tedavı ediliyor. 1 Ocak 2011 tarihi itibarı ile Berlin Alman Kalp Merkezi'nde 1700'e kadar kalp nakli gerçekleştirilmiştir ki, bunlardan 174 çocuklarda yapılmıştır, 135 çocuk da dahil olmak üzere 1668 kişide yapay kalp ameliyatı yapılmıştır. Berlin Alman Kalp Merkezi (DHZB) medeni hukuk kapasiteli sivil kurum olarak (kâr amacı gütmeyen kamu vakfıdır: Berlin Alman Kalp Merkezi'nin yöneticisi ve başkanı birçok uluslararası tıp kurumlarının fahri doktor olan Prof. Dr Roland Hetzer'dir) . Alman Kalp Merkezi Berlin'de yerleşmektedir.Vakfın amacı – kalp cerrahisi ve kardiyoloji alanında tanı ve tedavi yürütmek amacıyla kamu sağlığı ve araştırmayı teşvik etmektir. Vakfın genel kuruluna Serbest Üniversitesi ve Humboldt Üniversitesi rektörleri, Sağlık meselelerinden sorumlu Berlin Senatörü, Almanya'daki bilim ve sanayinin bilinen temsilcileri dahildir. Vakıf, ulusal ve uluslararası kalp merkezleri ve akademik kurumlar ile yakın bağları korur. Vakıf, sadece toplumsal açıdan yararlı bir amac taşır ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur. Berlin Alman Kalp Merkezi ve Charite Hastanesi arasında işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Berlin Alman Kalp Merkezi'nin Almanya'da yaılan kalp nakli alanında büyük payı vardır. Bu program, Londra ve Paris'ten sonra dünyanın en büyük üç programı arasında yer alıyor. Alman Kalp Merkezi, farklı sürümleri geliştirme ve yapay kalplerin pratik uygulamasşnda dünyanın en büyük kurumudur. Merkez'de, 11 profesör ve 19 üniversite öğretim üyesi, 100 uzman doktor da dahil olmak üzere, 190 doktor görev yapmaktadır. Tıp Merkez'inde Türkçe konuşan doktor ve hemşireler vardır. Kalp Merkezi'nin hastaları arasında Rusya Federesyonu'nun ilk Cumhurbaşkanı B. N. Yeltsin, Gürcistan Patriği – II İlia da olmuştur. Berlin Alman Kalp Merkezi birçok uluslararası tıp kurumları ile işbirliği yapmaktadır.

Kalp Damar ve Göğüs Cerrahisi Kliniği
İç Hastalıkları – Kardiyoloji Bölümü
Klinik konjenital Kalp Kusurları / Pediatrik Kardiyoloji
Anesteziyoloji Enstitüsü
Ayakta Tedavi Merkezi

166 yatak   (49'u Yoğun Bakımda)
150 yatak «Paulinenkrankenhaus Berlin» hastanesinde
DHZB'de altı ameliyathane ve acil operasyonlar için ameliyathane
Odalardan biri endovasküler ve hibrid işlemleri için X-ray sistemi ile donatılmıştır
Ayrıca, iki ameliyathane «Paulinenkrankenhaus Berlin» hastanesinde
Kardiyak kateterizasyon, koroner anjiyografi ve kateter müdahale ile tedavi için üç laboratuvar. Laboratuvarlardan biri Radyofrekans ve Soğuk ablasyon için bir navigasyon sistemi ile donatılmıştır.
1.5 ve 3 Tesla kapasitesine sahip iki MRİS
Planlama, operasyon ve operasyon sonrası kontrol amaçlı kalbin üç boyutlu görüntüsünü veren bir adet iki dedektörlü (DoubleSource) 128-kesme cihazından oluşan  kardiyak teşhis bilgisayar tomografisi.
Transmiyokardiyal lazer revaskülarizasyonu için sistem

Yöneticisi Tıp bilimleri doktoru, Prof. Dr., Fahri Doktor Roland Hetzer'dir.
Klinik'te haftanın yedi günü, 24 saat sekiz ameliyathane, acil ve plansız operasyonları için kullanılan 1 ameliyathanede AIC kullanarak yılda yaklaşık 3.000 operasyon, yaklaşık 2.000 diğer işlemler yapılıyor. Merkez, acil kardiyak bakım koordinatları akut miyokard veya aort diseksiyonu gibi acil operasyonlar yürütmektedir. Yoğun Bakşm Bölümü'nde 42 yatak bulunuyor. Çocuk Yoğun Bakşm Bölümün'de yedi yataklı bir oda vardır.

Berlin Alman Kalp Merkezi'nde (DHZB'de) yürütülen tüm işlemlerin % 60 kadarını koroner arter bypass cerrahisi tutar. Sınırlı kardiyak ventriküler fonksiyonu ile yüksek riskli hastalarda KABG yürütmek kliniğin uzmanlık alanı oldu. 3000'den fazla böyle umutsuz hastaya geleneksel koroner bypass uygulandı.

Berlin Alman Kalp Merkezi'nde 1986 yılından bu yana 5.000 'den fazla hasta ameliyat edilmiştir. DHZB'de büyük anevrizmalarda operasyonlarda derin hipotermi ve bir dolaşım tutma yöntemi kullanılıyor. Yılda 100 endovasküler stent  (damara destek için boru şeklinde bir çerçeve) yerleştiriliyor.

Özellikle dikkat kalp kapaklarının yeniden yapılanmasına verilir. Çocuklar ve ergenler için Berlin Alman Kalp Merkezi'nde 1987 yılından mevcut olan bir arteriyal homogreftler bankada saklanan insan kalp kapakları kullanılıyor. Doku bankası EUROTRANSPLANT şubesi olan BioImplantService (BIS), iştiraki ile birlikte kullanılıyor. Merkez'de yapılan operasyonlarda bazı durumlarda aort kapağı değiştirme Pocca yöntemine göre yapılır.

Berlin Alman Kalp Merkezi kalp ritmini stabilize etmek için atriyal fibrilasyon ile eşlik eden modifiye operasyonlar sırasında MAZE yöntemi ("Labyrinth" yöntemi – intraoperatif yüksek frekans ablasyonu) uygular. Atriyal fibrilasyon zamanı yüksek frekanslı bipolar ablasyon sistemi kullanılmadan minimal invaziv kalp müdahaleleri yapılır.

Berlin Alman Kalp Merkezi böyle hipoplastik sol ventrikül, tek ventrikül ve büyük damarların transpozisyonu dahil konjenital kalp hastalıklarının her türlüsünü tedavi eder. Prematüre bebekler (en küçük hasta 900 g ağırlığında), 110 ml arasında bir dolum hacmine sahip değiştirilmiş bir kalp-akciğer makinası kullanılarak Berlin Alman Kalp Merkezi'nde tedavi edilmektedir. DHZB'de 8000'den fazla konjenital kalp kusurları doğan bebeklerin, çocukların ve her yaştan yetişkinlerin yanı sıra, yaklaşık 200 kalp ve akciğer nakli ve 90'dan fazla yapay kalp takılması ameliyatı yapıldı. Neredeyse genellikle % 80 karmaşık (riskli) operasyon AIC kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

Tüm konservatif ve cerrahi seçenekler tükendiğinde, şimdiye kadar sorunu çözmek için son umudun gerşekleçmesi için nakil en etkili yoldur. Donör organların aşırı sıkıntısı nedeniyle, nakli sadece birkaç hasta için yapmak mümkündür ve bu nedenle tedavi yaygın biçim haline gelmemiştir. Berlin Alman Kalp Merkezi'nde hastanın yaşı 8 gün ile 74 yıl arasında değişir. Şu anda, Berlin Alman Kalp Merkezi'nde bir kalp nakli sonrası yaşam beklentisi bir yıl sonra % 80, beş yıl sonra % 60, on yıl sonra ve daha fazla % 50 oluyor. Ameliyat sonrası kontrol ekokardiyografi ve uzaktan kumanda sistemi (intramiyokardiyal elektrokardiyografi, IMEG) tarafından sağlanır. Kalp kası biyopsisi çok nadir durumlarda yapılır.

Uygun bir donör bulunana kadar kalıcı bir dolaşım desteği olarak kalp fonksiyonunu gidermek ve kanı geri yüklemek için kalp nakli bekleyen hastalarda yapay dolaşım desteği için kalbi destekleyen pompalar kullanılıyor. Berlin Alman Kalp Merkezi'nde yılda  bir tam implante yapay kalp dahil olmak üzere çeşitli modifikasyonlarla 160'tan 200'e kadar yapay kalp transplantasyonu yapılır.

Geniş miyokard infarktüsü (kalp krizi) geçiren hastaya koroner arter baypas cerrahisi sırasında kemik iliğinden otolog kök hücreler enjekte edilir. Enjeksiyon miyokard kalp krizinden sonra kalbin kısmen yara olan tarafında gerçekleştirilir. Böylece, kalp kası en iyi geri kazanım elde eder.

Berlin Alman Kalp Merkezi'nde (DHZB'de) kombine hibrit çalışması için tasarlanmış bir ek anjiyografik ekipmanları ile ameliyathane bulunmaktadır. Burada kardiyolog (çalışma) ve pediatrik kardiyolog veya cerrah endovasküler (kateter müdahalesi) işbirliği yapıyor.

Yönetici – Profesör, Tıp Bilimleri Doktoru Ekkart Flek.

Berlin Alman Kalp Merkezi yıl boyunca, 3000 sabit ve 6000 poliklinik hastaya tanı ve tedavi konusunda yardım gösterme kapasitesine sahiptir. Yılda kardiyak için 2000 Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) tarayıcılar (1.5 ve 3.0 Tesla) dahil, yaklaşık 7000 tahlil anketleri gerçekleştiriliyor. Yıllık 3000 invaziv tanı testi (kardiyak kateterizasyon, elektrofizyolojik inceleme, invaziv intravasküler ultrason muayenesi (IVUS), miyokard biyopsi) gerçekleştiriliyor. Koroner kalp hastalığı vakalarının % 70'ten fazlasında tanı faaliyetleri ile birlikte kateter yoluyla endovasküler tedavi uygulanıyor. Buraya aynı zamanda diğer tüm kalp damarlarının (karotis arterler, renal arter, pelvis ve bacak atardamarı) değil, damar geçirgenliğinin (anjiyoplasti rekanalize) genişleme ve restorasyonu da aittir. Endovasküler girişimlerin % 40'tan fazlasında ilaç kaplı maddeli stentler (Drug-Eluting-Stents) kullanılır. Ek girişimsel işlemler: silindirler (valvuloplasti) kullanarak kalp kapakçığı fonksiyon restorasyonu, hipertrofik obstrüktif kardiyomiyopati zamanı ventriküler septal ablasyon, delinme sırasında yabancı cisimler kaldırmak ve damarları kapatmak için sistemlerin uygulanması. Elektrofizyolojik araştırmalar sırasında tek ve çift odacıklı kalp pili implantasyonu, implante defibrilatör (ICD), sol dal bloğu ve kalp yetmezliği olan hastalarda ritim ve tedavinin zamanlaması tedavisi için üç odacıklı kalp pili implantasyonu dahil olmak üzere mümkün olan tüm yöntemler kullanılır. Bölümde elektrofizyolojik araştırmalar grafik teknolojileri ve terapiler kullanarak kardiyak aritminin her türlü tedavisi (laboratuvarda EP-Kokpit sistemi ile navigasyon) yapılıyor.

aterosklerotik lezyonların değişimlerinin erken tanısı ve ilk aşamada aterosklerozun yaranama mekanizmaları
kalp yetmezliği
hipertansiyon
ateroskleroz oluşumu (ör. endotel araştırması)
moleküler biyolojik yöntemler, kalp ve kan damarlarının dokuya zarar için sorumlu genlerin düzenlenmesi hakkında bilgi elde etmek için
hücre yapıları ve antikorlar kullanılarak, özellikle aterosklerotik istilanın karakteristik proteinlerinin tanımlanması
kararsız anjin konularının incelenmesi
anjiyoplasti sonrası tekrar daralma
rekana

Berlin Brandenburg Willy Brandt Havalimanı, (IATA: BER, ICAO: EDDB, Almanca: Flughafen Berlin-Brandenburg "Willy Brandt"), Almanya'da Berlin şehrinin güneydoğusunda Brandenburg sınırındaki henüz kısmen işleyen uluslararası havalimanı. Sürekli yavaş ilerleyen inşaat çalışmaları, geciken test süreçleri ve ertelenen açılış tarihleriyle gündem olmuş olan havalimanı, tüm işlevleriyle 31 Ekim 2020'de devreye girmiştir.
Havalimanı, halihazırda var olan Berlin Schönefeld Havalimanı altyapısının bir kısmını da (terminal binası ve iniş-kalkış pisti) kullanmakta. Havalimanına eski Batı Berlin belediye başkanı ve eski Almanya şansölyesi Willy Brandt'ın adı verilmiştir. Havalimanı Berlin ve Brandenburg eyaletleri sınırında olduğu ve her iki tarafa da hizmet vermesi düşünüldüğü için ismi her iki bölgeyi de içerecek şekilde seçilmiştir.
Havalimanının kullanıma girmesiyle Berlin'de geçmişte işletme haline olan iki havalimanının tek bir havalimanı çatısı altında birleştirilip onların yerini alması; Berlin'deki havalimanı işletmeciliğinin ve havayolu trafiğinin tek bir merkezde toplanması öngörülmüştür. Bunlar; Berlin Tegel Havalimanı ve yeni havalimanının mevcut binasını ve arazisini kullanacağı Berlin Schönefeld Havalimanıdır. İlk aşamada üç terminal binası kullanıma girecektir. Bu terminaller; yeni yapılan T1 ve T2 terminalleri ve eski Schönefeld Havalimanı ana binasını kullanacak olan T5 terminalidir. T1 ve T2 sabit hatlara; T5 ise tatil ve charter uçuşlarına hizmet etmektedir.

Resmî site
Havalimanı inşaatını canlı gösteren web kamerası

Berlin Katedrali (Almanca: Berliner Dom), Berlin'de bulunan Protestan kilisesidir.

Berlin Katedrali, içinde hiçbir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değildir.

Katedral ilk olarak 1700'lerin ortasında Johann Boumann tarafından Barok tarzında tasarlanmıştır. 1822'de Karl Friedrich Schinkel neo-klasik bir tarzda yapıyı yeniden modellemiştir. 1894 yılında Alman imparatoru II. Willhelm kilisenin yıkılarak yeniden yapılmasını emretmiştir. Mimar Julius Raschdorff tarafından yeniden Neo-barok tarzında tasarlanan katedral 1905 yılında bitirilmiştir. II. Dünya Savaşı boyunca ağır hasar gören katedral, 1975-1981 yılları arasında bu kez mimar Günter Stahn tarafından tasarlanarak yeniden yapılmıştır.

Berlin Katedrali 3 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Katedrali – Panorama 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Katedrali, yıkımı ve restorasyonu 1 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Katedrali'ni gören Berlin web kamerası 19 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Katedrali 3 boyutlu görüntüsü

Berlin Kent Sarayı (Almanca: Berliner Stadtschloss) veya Berlin Şehir Sarayı, 1443 senesinde inşa edilmiş fakat 1950'lerde hayava uçurulmuş bir tarihi Barok yapıdır. Bugünkü Almanya baskenti Berlin'in Mitte adlı gecekondusunda bulunmaktaydı.
Berlin Şehir Sarayı, Prusya eyaleti krallar ve prensleri'nin yaşadığı yeriydi, yani Hohenzollern Hanedanı'na aitti.
Alman İmparatorluğunun 1918'de monarşiden cumhuriyete geçtikten sonra, saray müzeye çevrildi. İkinci Dünya Savaşı'nda saray cok hasar görmüştü ve 1945 senesinde tarihi saray, Sovyet Rus askerler tarafından ateş altına alındı. İçi komple yangına kurban oldu.
Doğu Almanya (DDR)'e gelen yeni sosyalist hükûmet, şehrin en güzel yapılardan biri olan sarayın harabelerini 1950 senesinde dinamitlerle havaya uçurdu ve yerine modern mimarisiyle Cumhuriyet Sarayı inşa ettirtti.
Kent Saray 2013 senesinden beri aslına uygun şekilde yeniden inşa ediliyor, inşaatin bitmesinin 2019 senesinde bekleniyor. Gene eskisi gibi müze olarak kullanılacaktır.

Berlin “Kent Sarayı” (Berliner Schloss) - Humboldt Forumu'nun kaba inşaatının bitişi kutlanıyor 30 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Kent Sarayı'nın ana sayfası 11 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Türkçe

Berlin U-Bahn (Almanca: Untergrundbahn'ın kısaltması, Türkçe: yeraltı demir yolu), Almanya'nın başkenti Berlin'deki hızlı bir metrodur ve şehrin toplu ulaşım sisteminin önemli bir parçasıdır. Bir banliyö tren hatları ağı ve daha çok şehrin doğu kesimlerinde çalışan bir tramvay ağı olan S-Bahn ile birlikte, başkentin ana ulaşım aracı olarak hizmet vermektedir.
1902'de açılan metro ağı, %80'i yer altında olan 146 kilometrelik demir yolu uzunluğuyla, 10 ayrı hatta 173 istasyona hizmet vermektedir. Trenler, yoğun saatlerde iki ile beş dakikada bir kalkar. Bir yıl boyunca, trenler 132 milyon km seyahat eder ve 400 milyondan fazla yolcu taşır. Ağın tamamı, genellikle BVG olarak bilinen Berliner Verkehrsbetriebe tarafından korunmakta ve işletilmektedir.
Berlin'in merkezine giren ve çıkan trafiği hafifletmek için tasarlanan U-Bahn, II. Dünya Savaşı'nın sonunda şehir Doğu ve Batı Berlin'e bölünene kadar hızla gelişti. Ağ ilk başta her iki tarafta da ikamet edenlere açık kalsa da, Berlin Duvarı'nın inşası ve Doğu Almanya hükûmeti tarafından getirilen kısıtlamalar sonrasında sınır ötesi seyahat sınırlandırıldı. Doğu Berlin'den geçen iki Batı Berlin hattı (U6 ve U8) dışında, Batı Berlin'den Doğu Berlin U-Bahn hatları kapatıldı. Friedrichstraße muaf tutuldu, çünkü U6 ile Batı Berlin S-Bahn ağı arasında bir transfer noktası ve Doğu Berlin'e bir sınır geçişi olarak kullanıldı. Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Almanya'nın yeniden birleşmesinin ardından hatlar yeniden açıldı.
Berlin metrosu, Almanya'daki en kapsamlı yeraltı ağıdır. 2006 yılında, U-Bahn ile seyahat 122.2 milyon km araba yolculuğuna eşdeğerdi.

Berlin metrosu üç ana aşamada inşa edildi:

1913'e kadar: Berlin, Charlottenburg, Schönbergve Wilmersdorf'ta Kleinprofil (küçük profil) ağının inşası;
1930'a kadar: ilk kuzey-güney hatlarını oluşturan Großprofil (geniş profil) ağının tanıtılması;
1953'ten itibaren: II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha fazla gelişme.
19. yüzyılın sonunda, Berlin'deki şehir planlamacıları şehrin karşı karşıya kaldığı artan trafik sorunlarına çözümler arıyorlardı. Potansiyel çözümler olarak, sanayici ve mucit Ernst Werner von Siemens, yükseltilmiş demiryollarının inşasını önerirken, AEG ise bir yeraltı sistemi önerdi. Berlin şehir yöneticileri, bir yeraltının kanalizasyona zarar vereceğinden korkarak eski şehir surlarının yolunu izleyen yüksek bir demir yolunu tercih etti; ancak komşu şehir Charlottenburg, Berlin'in korkularını paylaşmadı ve Tauentzienstraße boyunca uzanan yüksek bir demir yolu fikrini beğenmedi. 10 Eylül 1896'da, Stralauer Tor ve Zoologischer Garten arasında Potsdamer Platz'a kısa bir çıkıntının yapılacağı, çoğunlukla yükseltilmiş bir demir yolu üzerinde çalışmaya başlayana kadar yıllar süren müzakereler yapıldı. "Stammstrecke" olarak bilinen rota 15 Şubat 1902'de açıldı ve hemen popüler oldu. Yıl sona ermeden önce demir yolu, 17 Ağustos'ta doğuda Warschauer Brücke'ye (Warschauer Straße) ve 14 Aralık'ta batıda Knie'ye (Ernst-Reuter-Platz) olacak şekilde genişletildi.
Schönberg kendi gelişimini sağlamak için Berlin ile bağlantı kurmak istiyordu. Yükseltilmiş demir yolu şirketi böyle bir hattın kârlı olacağına inanmadığı için, şehir Almanya'da yerel olarak finanse edilen ilk yeraltını inşa etti. 1 Aralık 1910'da da açıldı. Sadece birkaç ay önce, Wilmersdorf'u güneybatıda büyüyen Berlin metrosuna bağlamak için dördüncü bir hat üzerinde çalışmalar başladı.
İlk ağ çoğunlukla doğudan batıya doğru uzanıyordu ve bu rotalar en kârlı olarak kabul edildiğinden, Berlin içindeki ve çevresindeki daha zengin alanları birbirine bağlıyordu. Ağı daha fazla Berlin işçisine açmak için, şehir yönetimi kuzey-güney hatlarının kurulmasını istedi. 1920'de çevredeki alanlar Groß-Berlin'i ("Büyük Berlin") oluşturmak için ilhak edildi, bu da birçok müzakereye olan ihtiyacı ortadan kaldırdı ve şehre özel Hochbahngesellschaft ("yükseltilmiş demiryolu şirketi") üzerinde çok daha fazla pazarlık gücü verdi. Şehir ayrıca, daha fazla yolcu kapasitesi sağlamak için yeni hatların daha geniş vagonları kullanmasını zorunlu kıldı. Bundan dolayı hat, Großprofil ("büyük profil") ağı olarak bilinmeye başladı.
Kuzeydeki Wedding'i güneydeki Tempelhof ve Neukölln'e bağlayan Nord-Süd-Bahn'ın ("Kuzey-Güney demiryolu") inşaatı Aralık 1912'de başladı, ancak I. Dünya Savaşı nedeniyle durduruldu. Hiperenflasyonun neden olduğu para sıkıntısı ilerlemeyi önemli ölçüde yavaşlatsa da, çalışmalar 1919'da yeniden başladı. 30 Ocak 1923'te, Hallesches Tor ve Stettiner Bahnhof (Naturkundemuseum) arasında ilk bölüm açıldı ve iki ay sonra Seestraße'ye devam edildi. Umutsuzca yetersiz finanse edilen yeni hat, eski Kleinprofil ağındaki trenleri kullanmak zorunda kaldı; yolcuların şaka yollu olarak Blumenbretter ("çiçek saksıları için tahtalar") olarak adlandırdıkları ahşap levhalarla platformlara olan boşluğu doldurmak için vagon çıkışlarının genişletilmesi gerekiyordu. Hat şimdi Belle-Alliance-Straße'de (Mehringdamm) genişledi; Tempelhof'a güneydeki devam 22 Aralık 1929'da, Grenzallee istasyonu ise 21 Aralık 1930'da açıldı.
1912'de, AEG'nin Alexanderplatz üzerinden terminallerinden Gesundbrunnen ve Neukölln'den sonra GN-Bahn olarak adlandırılan kendi kuzey-güney yeraltı hattını inşa etme planları onaylandı. Maddi zorluklar 1919'da inşaatı durdurdu; AEG-Schnellbahn-AG'nin tasfiyesi ve Berlin'in Nord-Süd-Bahn'a olan bağlılığı, 1926'ya kadar herhangi bir gelişmeyi engelledi. İlk bölüm, 17 Temmuz 1927'de Boddinstraße ile Schönleinstraße arasında açıldı ve yolcuların iki farklı Großprofil hattı arasında transfer yapabilecekleri ilk istasyon oldu. Büyük gelişme 1930'da durduruldu.
Nasyonal Sosyalistlerin iktidarı ele geçirmesi, Berlin metrosu dahil Almanya'yı etkileyen birçok değişikliği beraberinde getirdi. En önemlisi, ulusal bayrak her istasyona asıldı ve istasyonlardan ikisi yeniden adlandırıldı. Çoğunlukla mimar Albert Speer'in işi olan kapsamlı planlar, kurulan Berlin metrosunun hatlarını kesen dairesel bir hattın inşasını ve birçok uzak bölgeye yeni hatlar veya uzantılar dahil edildi. Bu kadar büyük planlara rağmen, hiçbir U-Bahn gelişimi gerçekleşmedi. Nazi döneminde Berlin'in yer altı demir yollarına yapılan tek ekleme, 1936-1939'da açılan S-Bahn'ın Kuzey-Güney Tüneli oldu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Berlin metrosu, araba kullanımı azaldığında ve yer altı istasyonlarının çoğu hava saldırısı sığınakları olarak kullanıldı; ancak, Müttefik bombaları metro ağının büyük bölümlerine zarar verdi veya yok etti. Hasar genellikle oldukça hızlı bir şekilde onarılsa da, savaş devam ettikçe rekonstrüksiyonlar daha zor hale geldi. En sonunda, 25 Nisan 1945'te, şebekeyi besleyen elektrik santrali arızalanınca tüm sistem durdu. Berlin Muharebesi sonrasında Nazi Almanyasının kayıtsız şartsız teslim olması üzerine 437 nokta hasarlı ve 496 araç hasar gördü.
Savaş ağın çoğuna zarar verdi veya yok etti; Bununla birlikte, 69.5 km yol ve 93 istasyon, 1945'in sonunda kullanımdaydı ve yeniden yapılanma 1950'de tamamlandı. Bununla birlikte, Berlin'in Doğu ve Batı olarak bölünmesi, Berlin metrosunda daha fazla değişiklik getirdi. Ağın tüm sektörlere yayılmasına ve sakinlerinin hareket özgürlüğüne sahip olmasına rağmen, Batı Berlinliler, Sovyet sektöründen gittikçe daha fazla uzak durdular ve 1953'ten itibaren trenlerdeki hoparlörler, Doğu Almanların Batı bölgelerine geçişinin de tabi olduğu sınıra yaklaşırken uyarılar verdi. 17 Haziran 1953'te, Berlin U-Bahn'ın Doğu Berlin'den geçen bölümlerini kapatan bir genel grev meydana geldi. Grevin hemen ardından, ertesi gün A hattındaki tren seferleri yeniden başlatıldı. Ayrıca Nordbahnhof ve Friedrichstraße'ye bağlantı sağlamak için C hattı da yeniden çalışmaya başladı.
1953 ile 1955 arasında, 200 km'ye çıkacak olan Berlin metrosunun gelecekteki gelişimini detaylandıran 200 kilometrelik bir plan hazırlandı. C hattının Tegel'den Alt-Mariendorf'a kadar uzatılması en yüksek öncelik olarak kabul edildi: Tegel'in kuzey uzantısı 31 Mayıs 1958'de açıldı. Doğu Berlin'i atlatmak ve Steglitz, Wedding ve Reinickendorf'taki yoğun nüfuslu bölgelere hızlı ulaşım bağlantıları sağlamak için üçüncü bir kuzey-güney hattına ihtiyaç vardı. G hattının ilk bölümü Leopoldplatz ile Spichernstraße arasında, her iki ucundan da genişletmek amacıyla inşa edildi. G hattının 2 Eylül 1961'de açılması planlanmıştı, ancak 28 Ağustos'ta daha erken bir açılış Berlin Duvarı'nın inşasının duyurulmasıyla zorlandı.
Bir sonraki krizi 13 Ağustos 1961'de Berlin'i doğu ve batı olarak ikiye bölen Berlin Duvarı inşaatı izledi. U2 hattı iki bölüme ayrıldı ve kuzey-güney hatları için trenlerin yolcular için durmasına ve silahlı Doğu-Alman sınır muhafızları tarafından devriye gezen Geisterbahnhöfe ("Hayalet istasyon") haline gelmesine izin verilmedi. Yolcuların yalnızca belirlenmiş bir sınır geçiş noktası olan Friedrichstraße'de inmesine izin verildi. Yıllar içindeki bir başka sonuç da, Berlin S-Bahn yolcularının çoğunun Deutsche Reichsbahn'ı boykot etmesi ve sayısız genişleme ile U-Bahn'a transfer olması oldu.
Aylar süren kargaşanın ardından 9 Kasım 1989'dan itibaren Doğu Almanlara getirilen seyahat kısıtlamaları kaldırıldı. On binlerce Doğu Berlinli, açıklamayı televizyondan canlı olarak duydu ve Batı Berlin'e giriş talebiyle sınır kapılarında yığınlar oluşturdu. Eski bir hayalet istasyon olan Jannowitzbrücke, iki gün sonra ek bir geçiş noktası olarak yeniden açıldı. Ayrıca Berlin Duvarı'nın açılmasından sonra yeniden açılan ilk istasyon oldu. U8 üzerindeki diğer istasyonlar, Rosenthaler Platz ve Bernauer Straße kısa süre sonra aynı şeyi takip etti; ve 1 Temmuz 1990'da tüm sınır kontrolleri kaldırıldı. Yeniden birleşmeyi izleyen on yılda, U-Bahn hatlarına yalnızca üç kısa uzatma yapıldı.
1990'larda, şehrin doğu kısmındaki bazı istasyonlar, Berlin Muharebesi sırasında II. Dünya Savaşı'nın verdiği hasarın bir sonucu olarak, girişlerinde hala kurşunla oyulmuş karolara sahipti. Bu izler ise 21 Aralık 2004 tarihine kadar kaldırıldı.

Berlin'in 170 metro istasyonu arasında, özellikle çarpıcı mimariye veya alışılmadık tas

Berlin Olimpiyat Stadyumu (Olympiastadion Berlin), 1936 yılında Berlin'de gerçekleşen Olimpiyat Oyunları için yapılmış olan stadyumdur. Berlin Olimpiyat Stadyumu, 1936 Yaz Olimpiyatları'ndan sonra, 1974 FIFA Dünya Kupası ve 2006 FIFA Dünya Kupası final maçına da ev sahipliği yaptı. Hâlen, Bundesliga'da mücadele eden Hertha Berlin'in maçlarını oynadığı stadyum 74.064 seyirci kapasitesine sahiptir.
Stadyum, 2006 Dünya Kupası hazırlıkları kapsamında tamamen yenilendi ve yenileme işleminin ardından ilk futbol karşılaşması 1 Ağustos 2004 tarihinde Hertha Berlin ile Beşiktaş arasında yapıldı.
1985'ten beri Almanya Kupası finalleri Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda yapılmaktadır. Ayrıca her yıl 6 Avrupa şehrinde yapılan IAAF Golden League atletizm yarışmalarının Berlin ayağı, yine bu statta yapılmaktadır.

1931 yılında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 11. Yaz Olimpiyatlarına ev sahipliğini yapmak üzere Berlin'i seçti. Adolf Hitler, 1933'te Almanya'da iktidara geldi. Propaganda amacı ile 1936 yılında Olimpiyat Oyunları'nı kullanmaya karar verdi. Aklındaki bu planı ile Hitler, yepyeni bir kentte "Reichssportfeld" adlı Grunewald'da büyük bir spor kompleksi inşaatının yapılmasını emretti. Mimar Werner March, kardeşi Walter March'ın yardımıyla projeden sorumlu olmuştur. İnşaat 1934'ten 1936'ya kadar devam etti. Werner Mach, yapının alt yarısı 12 metre yer altındaydı ve Deutsches Stadion'un temeli üzerinde yeni Olimpiyat Stadyumunu inşa etti.

Resmi Sitesi 17 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fotoğraf galerisi 21 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Berlin Sanat Üniversitesi (Almanca: Universität der Künste Berlin (kısaca: UDK-Berlin); önceki adı: Berlin Sanat Yüksekokulu) Berlin'in en eski üniversitelerinden biri olup, şehirde bulunan 4 üniversitenin en küçüğüdür. En eski enstitüsü 1696 yılında kurulmuştur. Üniversite, Almanya'da 'Üniversite' adını taşayan iki sanat yüksekokulundan biridir.

Eğitim ve devlet durumlarından dolayı 1975 yılında Devlet Sanat Yüksekokulu ile Devlet Müzik Yüksekokulu birleştirilmiş ve Berlin Sanat Yüksekokulu (HdK) kurulmuştur. Okulun ismi 2001 yılında Berlin Sanat Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.

Berlin Sanat Üniversitesi'ne ait dört fakülte, farklı alanlardaki enstitülerde eğitim vermektedir;

Görsel Sanatlar
Resim
Estetik Eğitim ve Kültür Bilimi
Meslek içi eğitim, İçerikte Sanat
Tasarım
Tasarım Tarihi ve Teorisi
Metropolller/Mimarlık Tasarım
İnşaat Sanatı ve İnşaat Tekniği
Ürün ve Süreç Tasarımı
Moda ve Tekstil Tasarımı
Zamana Bağlı Medya
Transmedyal Tasarım
İletişim Teorisi, İletişim Pratiği
Teknoloji ve Planlama Baskı
Institute of Electronic Business
Müzik
Müzik Eğitim Kurulu
Müzik Öğretmenliği
Diplomalı Müzik Eğitimi
Kompozisyon
Müzik Yönetmenliği
Kilise Müziği / Koro Yönetmenliği
Tiyatro

Görsel Sanatlar
Görsel Sanatlar (Ressamlık, Serbest Grafik, Heykelcilik, Yeni Medya)
Kurullar İçin Sanat Öğretmenliği
Sanat Öğretmenliği
İçerikte Sanat
Tasarım
Mimarlık
Endüstriyel Tasarım (Ürün Tasarımı, Elbise ve Tekstil Tasarımı)
Görsel İletişim Tasarımı
Toplum ve İktisat İletişimi
Pratik Medya Tasarımı
Kültür Gazeteciliği (Meslek içi eğitim)
Electronic Business (Institute of Electronic Business)
Müzik (Bölümler)
Ses Anabölümü
Bağlama Enstrümanları Bölümü
Nefesli ve Vuruşlu Enstrümanlar Bölümü
Caz (Berlin Jazz Enstitüsü ile beraber)
Tarihi Müzik
Müzik Bilimi, Müzik Teorisi, Müzik Kompozisyonu
Müzik ile Eğitim ve Terapi
Tiyatro
Ses/Müzik tiyatrosu
Tiyatro
Müzikal-Şov
Sahne
Sahne Kostümü
Sahne Yazarlığı
Tiyatro Pegagojisi

[2] 13 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Üniversitenin Web Sitesi

Berlin Teknik Üniversitesi (Almanca: Technische Universität Berlin) veya kısaca TUB veya TU Berlin, Almanya'nın Berlin şehrinde yer alan teknik ve araştırma üniversitesidir.
TU Berlin 1879'da kurulmuştur ve yaklaşık 30.000 öğrencisi vardır ve bu da onu Almanya'nın en büyük teknik üniversitelerinden biri yapmaktadır. Almanya geneline bakıldığında üniversitede oran olarak en çok yabancı öğrenci Berlin Teknik Üniversitesi'nde okumaktadır. 2007 yılında öğrencilerin %20.9 yabancı uyrukluydu ve bu da sayı olarak 5598 öğrenci demek oluyor.
Üniversiteden mezun olmuş veya profesör olarak çalışmış insanlar arasında ABD Ulusal Akademisine seçilmiş insanlar vardır. Ayrıca üniversiteden mezun olmuş veya profesör olarak çalışmış insanlar arasında on kişi Nobel Ödülüne ve iki kişi National Medal of Science ödülüne layık görülmüştür. Üniversitenin “Unifying Concepts in Catalysis” (UniCat) projesi ona elit üniversite unvanını kazandırmıştır.
TU Berlin mühendislik ağırlıklı en iyi eğitimi veren okullar arasında 41. sıradadır. Genel sıralamada sıklıkla ilk 200'de bulunur.

Beşeri bilimler ve pedagoji
Fen bilimleri ve matematik
Prosess bilimleri (gıda teknolojisi, biyoteknoloji, teknik çevre koruması)
Elektrik-elektronik ve bilgisayar mühendisliği
Trafik ve makine sistemleri
Planlama, çevre ve inşat
İktisat ve yönetim

Albert Speer
Konrad Zuse
August Borsig
Carl Bosch
Wernher von Braun
Franz Breisig
Wilhelm Cauer
Carl Dahlhaus
Dennis Gabor
Fritz Haber
Gustav Ludwig Hertz
George de Hevesy
Karl Küpfmüller
Wolfgang Paul

Berlin Teknik Üniversitesi 16 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Berlin Tempelhof Havalimanı (IATA: THF, ICAO: EDDI), Almanya'nın Berlin kentinde bulunan bir havalimanıdır. Güney Berlin'in merkez ilçesinde yer alan Tempelhof-Schöneberg'dedir. Tempelhof Havaalanı, Schönefeld Havaalanının kurulması sürecinde Berlin'in tek ticari havaalanı olarak faaliyet gösterdi. 2008 yılında faaliyetleri durdurularak kapatıldı.
Tempelhof, 8 Ekim 1923 tarihinde Ulaştırma Bakanlığı tarafından bir havaalanı olarak kuruldu. Eski Terminal, başlangıçta 1927 yılında inşa edilmiştir. Artan hava trafiği beklentisiyle, Nazi Rejimi sırasında, 1930'ların ortalarında yeniden büyük bir yapılanma başladı. Bu arada dünyanın en eski ve hala faaliyet gösteren ticari havaalanı olarak anılırken, birkaç diğer havaalanları tarafından itiraz edilerek, kapatılmasından bu yana tartışmalar yaşanmıştır.
Havaalanının en belirgin özelliklerinden biri, 1950'ler, 1960'lar ve 1970'lerin başlarında en parlak dönemini yaşayan en çağdaş uçakları karşılayan, geniş, gölgelik tarzı çatısının olmasıydı. Tempelhof Havaalanının ana binası yeryüzünde ilk 20 büyük bina arasında idi ve duty-free mağazası da bulunmaktaydı.
Tempelhof Havaalanının kapatılmasını önlemek amacıyla bazı protestocuların çabalarına rağmen, 30 Ekim 2008 tarihinde tüm işlemleri durdurulmuştur. Kaptılmaması için 27 Nisan 2008 tarihinde yapılması planlanan referandum, düşük katılım nedeniyle başarısız olmuştur. Eski havaalanı daha sonra Tempelhofer Feld olarak bilinen rekreasyon alanı olarak kullanıldı. Eylül 2015'te Tempelhof'un aynı zamanda acil mülteci kampı olacağı da açıklandı.

Berlin Tempelhof Havalimanı, Prusya kuvvetleri tarafından bir tören alanı olarak kullanıldı. 1909 yılında, Fransız Armand Zipfel, Tempelhof'ta ilk uçuş gösterisini yaptı. Aynı yıl Orville Wright tarafından yapılan uçuş gösterisi bunu izledi. Nazi döneminde Berlin'de yeniden inşası için Albert Speer'in planlarının bir parçası olarak, Prof. Ernst Sagebiel, 1934 yılında eski terminalin yerine yeni bir terminal binası yapılmasını emretti.
Tempelhof, Berlin şehir merkezine merkezi bir konumda idi ve hızla dünyanın en işlek havaalanlarından biri oldu. Yeni terminal binası halen yapım aşamasında iken, 52 dış ve 40 iç hat uçuşları vardı.
Yeni hava terminaline Deutsche Luft Hansa (1938 yılında taşındı), o dönemler Alman milli havayolu için karargâh olarak tasarlanmıştır. Günümüzün modern havaalanlarının öncüsü olarak, bina dev yay şekliyle sahip olduğu uçak hangarları gibi birçok benzersiz özellikleri ile tasarlanmıştır. Havaalanının yapım aşaması on yıldan fazla sürmüştür çünkü II. Dünya Savaşı henüz bitmişti. Yolcu ve yük işlemlerinde 1927'de yapılan yerleşik terminal 24 Nisan 1945 yılına kadar kullanımda kaldı. 21 Nisan 1945 tarihinde Deutsche Luft Hansa, son tarifeli seferlerini gerçekleştirdi.
8 Mayıs 1945'te, Batılı Müttefikler ve maiyeti, Berlin'de Almanların teslimiyet belgesinin imza gününde Tempelhof havalimanına indiler. Yalta Konferansı uyarınca, Zentralflughafen Berlin-Tempelhof Amerikan işgal sektörünün bir parçası olarak Sovyetler Birliği tarafından 2 Temmuz 1945'te, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu 2. Zırhlı Tümenine devredilmiştir. Bu anlaşma daha sonra resmen dört işgal sektörüne bölünmüş Berlin için Ağustos 1945'te yapılan Potsdam Konferansı ile resmiyet kazanmıştır.
852. Mühendis Havacılık Taburu, 10 Temmuz 1945'te Tempelhof'a (Kod Numarası R-95) gelerek yeni terminalin orijinal onarımlarını yapmıştır. Müttefikler, Berlin Hava Güvenlik Merkezi ve Batı Berlin Hava Koridorları hakkında anlaştıktan sonra, Tempelhof'taki sivil havacılığı yeniden sağlayarak, Şubat 1946 yılında kullanıma açılmasını sağlanmışlardır.

Berlin Yahudi Müzesi  (Almanca: Jüdisches Museum Berlin) Almanya'nın Berlin şehrinde yer alan ve ikibinyıllık Alman Yahudileri anısına adanmış bir müzedir.
Müze iki yapıdan oluşmaktadır. İlki Almanca Kollegienhaus denilen ve 18. yüzyılda inşa edilmiş eski bir mahkeme binasıdır. Diğer yapı ise müze için özellikle inşa edilmiş ve Daniel Libeskind tarafından dekonstrüktivizm stilinde tasarlanmış yeni bir binadır. Berlin Yahudi Müzesi Alman Yeniden Birleşmesi'nden sonra Berlin'in yeniden inşası aşamasında tamamlanmış ilk binalardan birisidir. Müze kapılarını ziyaretçilere resmen 2001 yılında açmıştır.
Berlin doğumlu Princeton Üniversitesi'nde profesör olan ve Jimmy Carter'in Amerika Birleşik Devletleri başkanı olduğu dönemde ABD Hazine Bakanlığı görevinin yürütmüş olan W. Michael Blumenthal 1997 yılında beri müzenin müdürüdür.

Daniel Libeskind - Jüdisches Museum Berlin, by Elke Dorner. Berlin: Gebr. Mann Verlag, 3. Auflage 2006. (ISBN 3-7861-2532-5; German content)
The Last Jews in Berlin, Leonard Gross (ISBN 0-553-23653-9)

Müzenin web sitesi28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yahudi Müzeleri Global Rehberi
Leo Baeck Institute New York24 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Newcastle Üniversitesi’ndan Susannah Reid tarafından Kasım 2001’de yapılmış bir araştırma29 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Müze hakkında fotoğraflar ile yapılmış kısa bir araştırma7 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Daniel Libeskind ile röportaj6 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zafer Sütunu (Almanca: ), Almanya'nın başkenti Berlin'de bulunan bir anıtsal sütun. 1864 yılında Heinrich Strack tarafından İkinci Schleswig Savaşındaki Prusya zaferinin anısına tasarlanmıştır. 
2 Eylül 1873'teki açılışına kadar Prusya 1866 Prusya-Avusturya Savaşı ve 1870-1871 Fransa-Prusya Savaşı'nda da zaferler kazandığı için anıt bu savaşlara da atfedilmiştir. Orijinal plandan farklı olarak, birleşme savaşları olarak anılan bu zaferler, Friedrich Drake tarafından tasarlanan 8.3 metre boyunda ve 35 ton ağırlığındaki Victoria heykelinin eklenmesi için de ilham kaynağı olmuştur. Yapılara isim takmayı seven Berlinliler anıta "Altın Else" anlamına gelen Goldelse adını vermiştir.

Parlak kırmızı bir granit yüzeyin üzerine inşa edilen sütun, Anton von Werner tarafından tasarlanan cam mozaikli bir dizi destek sütunu üzerinde durmaktadır.Sütunun kendisi, üçü zafer kazanılan üç savaşta ele geçirilen düşman toplarının namlularıyla dekore edilmiş dört kumtaşı bloktan oluşmaktadır. Altın çelenklerle dekore edilen dördüncü halka 1938 ve 1939'da anıtın yeri değiştirilirken, Fransa Muharebesi zaferi anısına Hitler tarafından eklenmiştir.
Rölyef dekorasyon, muhtemelen Almanların geçmiş zaferlerini, özellikle 1871'deki Fransız yenilgisini, hatırlamalarını engellemek için 1945'te Fransız güçlerinin isteği üzerine kaldırıldı. 1987 yılında, dönemin Fransız başbakanı François Mitterrand tarafından Berlin'in 750. yıldönümü için yenilense de birçok parçası hala Fransa'da bulunmaktadır.

Orijinal koridor ve cam mozaik sütunlar Werner tarafından tasarlamıştır.
Yapı üç savaşı ve muzaffer birliklerin Berlin'e girişini simgeleyen dört bronz rölyefle dekore edilmiştir. Bunlar aşağıdaki isimler tarafından oluşturulmuştur:

Moritz Schulz (1825-1904)
Karl Keil (1838-1889)
Alexander Calandrelli (1834-1903)
Albert Wolff (1814-1892)

Zafer Sütunu ilk olarak Siegesallee (Zafer Caddesi) sonundaki Königsplatz'da bulunuyordu. Berlin'in Welthauptstadt Germania olarak yeniden tasarımı hazırlıkları sırasında 1939'da Naziler sütunu Großer Sterndeki (Büyük Yıldız) bugünkü yerine taşıdılar. Burası eski Berliner Stadtschloss'dan (Berlin Şehir Sarayı) başlayıp Brandenburg Kapısı'ndan geçerek şehrin batısına uzanan şehir ekseninin önemli bir kesişim noktasıdır. Aynı zamanda sütun 7,5 metre daha yükseltilerek bugünkü yüksekliği olan 66.89 metreye ulaştı. Sütun II. Dünya Savaşı'ndan çok fazla hasar almadan çıktı. Sütunun eski yeri ise Amerikan hava bombardımanları ile ağır hasar aldı. Savaş sonra sütun Fransızlar tarafından yıkılmak istenmiş fakat İngiliz ve Amerikalılar bunu veto etmiştir.
Bir trafik kavşağı tarafından çevrelenen sütuna, dört yer altı tüneli aracılığıyla yaya ulaşımı mümkündür. Bu tünellerin planları 1941 yılında aynı zamanda sütunla Brandenburg Kapısı arasındaki yolu da genişleten Albert Speer tarafından çizilmiştir. 285 basamaklı dik merdiveni çıkarak sütunun tepesine, heykelin hemen altına çıkmak mümkündür. Buradan Sovyet Savaş Anıtı da dahil olmak üzere Tiergarten'ın geniş bir manzarası görülebilir.

Sütun, üzerindeki heykel sebebiyle 1945'te Berlin'i işgal eden Sovyet birliklerince 'uzun kadın' olarak biliniyordu.
Sütun üzerindeki Victoria heykeli, 1987 yapımı Wim Wenders filmi Berlin Üzerindeki Gökyüzü'nde konu edilmiştir.
Zafer Sütunu, Barack Obama'nın Almanya ziyareti sırasında 24 Temmuz 2008'de Berlin'de yaptığı konuşmaya da evsahipliği yapmıştır. Bu seçim, sütun geçmiş Alman askerî zaferlerini simgelediği ve bazılarınca hala bir Nazi sembolü olarak görüldüğü için eleştirilmiştir.
1989 yapımı film Das Spinnennetz'de başrol oyuncusu teğmen Lohse rolünde Ulrich Mühe, komünist komplocular arasındaki sağcı ajan olarak, sütunu bombalamak için 1920'da düzenlenen komploya katılmakta ve süikastçıların planlarını bozmaktadır.
Sütunun tepesinde bulunan altın heykel, müzik grubu U2'nun "Stay (Faraway, So Close!)" şarkısına 1993 yılında çekilen klipte yer almıştır. 1998'de ise Paul van Dyk'in trance müzik şarkısı "For an Angel"e ilham kaynağı olmuştur ve Love Parade sırasında çekilen klipte de yer almıştır.
Sütunun orijinal adı olan Siegessäule aynı zamanda Berlin'de LGBT topluluğu tarafından çıkarılan bir derginin de adıdır.

Bir melekle taçlandırılan bu sütunlar genel olarak geçmiş zaferleri simgelemektedir.

Meksiko'da bulunan Bağımsızlık Meleği
Münih'te bulunan ve Fransa-Prusya Savaşı generalleri onuruna yapılan Barış Meleği
Paris'te Place de la Bastille meydanında bulunan July Sütunu
Sankt-Peterburg'da Saray Meydanı'nda bulunan Aleksandr Sütunu
Fehrbellin, Brandenburg yakınlarındaki Hakenberg'de bulunan Hakenberg Zafer Sütunu

Structurae'de Siegessäule4 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Berliner.de'de Siegessäule (İngilizce)

Berlin in Berlin, 1993 yapımı film.

Berlin'de bir inşaatta ustabaşı olarak çalışan Mehmet, üç kuşaktır Almanya'da bulunan ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Öğle paydoslarında sefertasıyla kocasına yemek getiren Dilber'e, dayanılmaz bir ilgi duyan Alman Mühendis Thomas, genç kadının gizlice fotoğraflarını çeker. Thomas'ın şantiyedeki odasında duvara asılmış fotoğrafları gören Mehmet, birden çılgına döner ve Dilber'i dövmeye başlar. Aralarına girip onları ayırmaya çalışan mühendisin, bu itişme sırasında duvara ittiği Mehmet, kafasına bir inşaat çivisi saplanarak ölür. Olaydan sonra vicdan azabı duyan Thomas, özür dilemek için Mehmet'in ailesine gider. Ne var ki o ana kadar ağabeyinin ölüm nedenini kaza sanan en büyük kardeşi Mürtüz, Thomas'ı öldürmeye kalkar. Ama araya girip töreleri hatırlatan büyükanne olayı yumuşatmaya çalışır. Törelere göre "özür dilemeye gelip evlerine sığınan Tanrı misafiri öldürülemez. Ailesine ve törelerine başkaldırmayan Mürtüz, silahıyla Thomas'ın evden çıkmasını bekler. Günlerce süren bir tutsaklık sonucu Thomas bir yolunu bulup evden kaçmayı başarır. Özgürlüğüne kavuşan Thomas artık mutludur. Çünkü yalnız değildir. Ailesini terk eden Dilber yanındadır. Giderek psikopatlaşan Mürtüz'ün gözleri önünde Berlin sokaklarında Alman Thomas'la Türk Dilber el ele yürümektedirler.
Çekildiği yıllarda büyük gişe başarısı sağlayan Berlin in Berlin, Hülya Avşar'ın mastürbasyon sahnelerinin yanı sıra senaryosunun kendisinden çalındığı gerekçesiyle Gökhan Akçura tarafından açılan davayla da gündemi işgal etmişti.

Hülya Avşar (Dilber)
Cem Özer (Mürtüz)
Armin Block (Thomas)
Aliye Rona (Uğur)
Eşref Kolçak(Ekber)
Nilüfer Aydan (Zehra)
Clemens-Maria Haas (Olaf)
Zafer Ergin (Mehmet)
Emrah Aydemir (Yüksel)
Volkan Akabalı (Yücel)
Susa Kohlstedt (Bea)
Mustafa Portakal (Mustafa)
Tom Neubauer (Diananın kocası)
Sarah Chaumette (Diana)

Nisan 1993 (Türkiye)
12 Mayıs 1994 (Almanya)

beyazperde10 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
imdb6 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IMDb'de Berlin in Berlin

Berlin Üzerindeki Gökyüzü, 1987 Almanya Fransa ortak yapımı şiirsel fantastik filmdir. Özgün adı Der Himmel über Berlin olan film ABD'de Wings of Desire (Tr: tutkunun, arzunun kanatları) adıyla gösterilmişti. Film Türkiye'de Nisan 1989'da 8. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gösterildi. 2006 yılında ise filmin Türkçe seslendirilmiş videoları DVD ve VCD formatlarında Arzunun Kanatları adıyla Türkiye'de piyasaya verildi.
Filmi "Yeni Alman Sineması"nın öncü yönetmeni "yol filmlerinin kralı" olarak da anılan ödüllü Alman sinemacı Wim Wenders yönetmiştir. Wenders bu filmini 7 yıl ABD'de kaldıktan sonra döndüğü ülkesinde yapmıştır. Filmin yapımcılığını da üstlenen Wenders senaryoyu gedikli senaristi Peter Handke ile birlikte yazmıştır. Avusturyalı yazar Handke daha çok senaryonun diyaloglarını ve şiirsel bölümlerini yazmış, aynı zamanda filmde sıkça tekrarlanan Çocukluk Şarkısı adlı şiir de onun kaleminden çıkmıştır. 20. yüzyıl Alman şairi Rainer Maria Rilke'nin şiirleri de kısmen filme ilham kaynağı olmuştur.
Filmin çoğunlukla siyah beyaz, kısmen de renkli görüntülerini Fransız görüntü yönetmeni Henri Alekan çekmiş, özgün müziğini ise daha önce de Wenders'in birçok filminin müziklerini yapmış olan Jürgen Knieper bestelemiştir. Başrollerini Bruno Ganz, Otto Sander ve Solveig Dommartin'in paylaştıkları filmde Amerikalı aktör Peter Falk'un da önemlice bir rolü vardır.
1980'lerin sonunda Berlin şehrinde insanların görüp işitemediği Damiel (Bruno Ganz) ve Cassiel (Otto Sander) adlı iki melek sürekli olarak çevrelerini ve insanları gözlemektedirler. Bu melekler zamanın başlangıcından beri oradadırlar ve çağlar boyunca doğanın ve insanların geçirdiği bütün değişimlere tanık olmuşlardır. Bu gerçeküstücü naif filmde her şeyi gören ama hiçbir şeye müdahale edemeyen bu meleklerden birisi ölümsüzlükten bıkarak insanların arasına karışmayı dener.
"Berlin Üzerindeki Gökyüzü", 17 Mayıs 1987'de ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülüne aday gösterilmiş, Wim Wenders bu festivalde "en iyi yönetmen" ödülünü almıştı. BAFTA ödülüne de aday gösterilen film çeşitli yarışma ve festivallerde 15 ödül daha kazanmıştır.

Damiel (Bruno Ganz) ve Cassiel (Otto Sander) Berlin şehrinin üzerinde dolaşan iki melektir. Bugüne kadar tasvir edilegelen melek görüntüsünde değillerdir, sıradan iki erişkin adam görüntüsündedirler, kanatları da her zaman ortaya çıkmaz. Üzerlerinde sade birer pardösü olan bu melekleri diğer insanlar göremez, duyamaz. Sadece küçük çocuklar ve diğer melekler onları görebilir (bir keresinde de Amerikalı bir aktör (Peter Falk) meleğin varlığını hisseder). Onlar da 
insanlara ve olaylara doğrudan müdahale edemezler.
Zaman 1980'lerin sonlarıdır ve Almanya (ve Berlin) halâ doğu ve batı olmak üzere iki parçaya bölünmüş haldedir. Oysa bu iki melek zamanın başlangıcından beri buradadır. Aradan geçen yüzbinlerce yıl boyunca doğanın ve insanların geçirdiği her değişikliğe tanıklık etmişlerdir (örneğin Damiel beton köprünün üzerinde dururken buzulların eridiği ve aşağıda akan nehrin oluşmaya başladığı yılları anımsar). İstedikleri her mekâna rahatlıkla girip çıkabilen ve hangi dilden konuşuyor olurlarsa olsunlar insanların düşüncelerini de okuyabilen bu iki görünmez varlık sürekli olarak sakin tavırlarıyla çevrelerini ve insanları incelerler ve notlar alırlar. Çevrelerini değiştirecek müdahalelerde bulunamayan bu melekler birçok şeye kayıtsız gibi durmaktadırlar, olaylar karşısında ne üzüntü ne de sevinç duyarlar, ama bazen de varlıklarını küçük işaretlerle belli ederler. Onlar için herhangi bir engel ve bir sınır yoktur, kâh havadaki bir uçağın içindedirler, kâh bölünmüş Berlin'in öteki tarafına geçerler. Genelde yüksek yerlerde durmayı ve şehre tepeden bakmayı seçerler, bazen bir katedralin en tepesinde, bazen yüksekteki dev bir heykelin omuzunda otururlar. Bazen bir kaza kurbanını teselli etmeye çalışırlar, bazen de intiharın eşiğindeki bir genci vazgeçirmeye çalışırlar (ama olaylara dahil olma ve etraflarını değiştirme yetkileri olmadığı için onları duyan olmaz, genç adam yine de intihar eder.).
Damiel Bir gün gittiği küçük pejmürde bir Fransız sirkinde Marion (Solveig Dommartin) adında bir trapez cambazına sırılsıklam tutulur. İflasın eşiğinde olan bu sirkin kapanmak üzere olduğunu öğrenince artık ölümlü bir "insan" olup Marion'la yaşamaya karar verir.
Damiel artık bir ölümlüye dönüşünce, daha önce uçakta karşılaşmış olduğu Amerikalı aktörü (Peter Falk, kendi rolünde oynuyor) çalıştığı film setinde ziyaret eder. Aslında onunla bir kez de bir sandviç büfesinde karşılaşmış, o zaman Peter Falk göremediği melek Damiel'in varlığını sezmiş gibi davranmıştır. Bu kez sette Damiel'i karşısında "insan" haliyle gören Peter Falk hiç şaşırmaz. Bu kez de şaşırma sırası Damiel'e gelmiştir. Falk durumu açıklar: O da bir zamanlar Damiel gibi bir melekken ölümlü olmayı seçerek insanların arasına karışmıştır. "Bu dünyada bizlerden çok var." diyerek sözlerini tamamlar.
Wim Wenders filmini Tüm eski meleklere, özellikle de Ozu, François ve Andrey adlı meleklere ithaf edilmiştir ibaresiyle bitirir. Böylelikle sinemanın üç önemli yönetmeni Yasujirō Ozu, François Truffaut ve Andrey Tarkovski'ya selam duruşunda bulunur. Sonra da ekranda devam edecek yazısı belirir. Buradan da Wenders'in 6 yıl sonra 1993'te çekeceği devam filmi Öylesine Uzak, Öylesine Yakın (In weiter Ferne, so nah!)'ı daha o yıldan planlamış olduğunu anlarız.

Filmin senaryosunu yönetmen Wim Wenders ve Avusturyalı avangart romancı ve oyun yazarı Peter Handke birlikte yazmışlardı. Peter Handke senaryonun şiirsel tarzdaki monologlarını yazmıştı. Handke aynı zamanda filmde ara ara dış ses olarak duyulan Çocukluk Şarkısı adlı şiirin de yazarıdır. Sözleri ve söyleniş tarzıyla (bazı mısraları neredeyse bir şarkı gibi okunur) filme önemli bir katkısı olan ve İngilizce tam metni yönetmenin web sitesinden okunabilecek şiir şu mısralarla başlar:

Wim Wenders bu filminde gedikli görüntü yönetmeni Robby Müller yerine efsanevi Fransız görüntü yönetmeni Henri Alekan (1909-2001)'la çalışmıştır. 1946'da Jean Cocteau'nun La Belle et la Bête (Güzel ile Hayvan) filminin siyah beyaz görüntülerini de Alekan çekmişti. Alekan her iki filmde de karakterleri ağırlıkları yokmuş gibi, adeta uçarcasına görüntülenmişti. "Berlin Üzerindeki Gökyüzü" filmindeki sirkin adı da bu ünlü görüntü yönetmenine bir jest olarak "Alekan Sirki" konmuştur. Filmde kamera hareketleri adeta yerçekiminden bağımsız olarak uçarcasına hareket eder, kamera sahnelere zorla sokulmaz, bunun yerine bir gözlemci gibi işlev görür. İnsanların melekleri göremediği filmin ilk yarısındaki görüntüler siyah beyazken, melek Damiel'in ölümlü olmayı seçerek insanların arasına karıştığı andan itibaren de renkli olur.

Devam filmi - 1993 yılında Wenders filmin bir de devamını çekti. Öylesine Uzak, Öylesine Yakın (In weiter Ferne, so nah!) adlı bu devam filminde ölümlü olmayı reddederek melek kalmayı seçen iki melekten birinin Berlin Duvarı'nın yıkılışı sonrasında bu kentteki serüvenleri anlatılır.
Yeniden çevrim - 1998 yılında Amerikalı yönetmen Brad Silberling, Wim Wenders ve Peter Handke'nin özgün senaryosunu kullanarak Melekler Şehri (City of Angels)  adıyla filmi yeniden çekti. Almanya - ABD ortak yapımı bu filmde konu Berlin şehrinden ABD'nin Los Angeles şehrine taşınmıştı ve bu kez melekleri Nicolas Cage ve Andre Braugher oynuyorlardı. Filmin diğer başrol oyuncusu ise Meg Ryan'dı. Bu yeniden yapım film çevrildiği yıl 4 Eylül 1998'de Türkiye'de gösterime girmişti.

IMDb'de Berlin Üzerindeki Gökyüzü 
allmovie.com'da "Wings of Desire"27 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Roger Ebert'in eleştirisi18 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
SonDamla.com'da Arzunun Kanatları

Berliner Ensemble, Berlin merkezli bir tiyatrodur. Kurucusu Bertolt Brecht’in eserlerini sahnelemesiyle ünlenmiştir. Almanca'nın en önemli sahnelerinden birisi olarak kabul edilen Berliner Ensemble, 1954 yılından bu yana Berlin'in Mitte ilçesinde, Schiffbauerdamm caddesinde bulunan tiyatro sahnesini (Theater am Schiffbauerdamm) kullanmaktadır.

Berliner Ensemble, Kasım 1949'da kuruldu. Berthold Brecht’in Almanya’da bir çalışma yeri araması ve Sovyetler Birliği'nin II. Dünya Savaşı'nda sonra "Sovyet sektörü" kendi kontrölüne bırakılan Doğu Berlin'de "Batı"yı imrendirecek bir kültür ve sanat ortamı oluşturma çabaları arasında doğrudan bir bağlantı vardır.
ABD'de yaşadığı olumsuz tecrübe (30 Ekim 1947'de Amerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu tarafından sorgulanması) ve İsviçre’deki sıkı denetim ve takiplerden sonra Brecht, Doğu Berlin’de büyük bir sevinçle karşılandı. Berlin Alman Tiyatrosu’nda geçici olarak oyun sahneye koydukları 1949 ile 1954 yılları arasında çok sabır göstermek zorunda kalmışlar ve tiyatronun o zamanki yönetmeni Wolfgang Langhoff taşınmaları için çok baskı yapmıştır.
Berliner Ensemble’in ilk kadrosu, topluluğun sahneye koyduğu ilk eser "Cesaret Ana ve Çocukları" oyunundaki oyuncular ve teknik görevlilerden oluşmaktaydı. 19 Mart 1954 tarihinden itibaren kendi tiyatrolarında (Theater am Schiffbauerdamm) oyunlarını oynamaya başladılar.

Brecht'in 1953 yılından bu yana taşıdığı, sanatsal ve toplumsal olarak Berliner Ensemble'yi ileriye taşıyacak çeşitli birlikler kurma ideali, 1959 yılında gerçekleştirildi. Diğerlerinin yanı sıra Tiyatro Teorisi Birliği, Stüdyo Birliği ve İzleyici ile birlikte Çalışma Birliği gibi birlikler kuruldu.
Ensemble'nin çalışmalarını önemli ölçüde, yönetmen ve yazar olarak Ensemble'yi kendi tiyatrosu haline getiren, Bertolt Brecht şekillendiriyor ve etkiliyordu. Tiyatronun simgesi, perdede bulunan Picasso’nun barış güverciniydi. Ününün, kaliteli ve mükemmel tiyatro olarak yayılması sayesinde sık sık Almanya içinde ve yurtdışında Fransa, İngiltere, Avusturya, İsviçre ve İtalya’ya turnelere çıkıyorlardı.

Londra’da sahneleyecekleri bir oyunun hazırlıkları esnasında Brecht 1956 yılında öldü. Onun epik tiyatro ve imece usulü iş yapma anlayışını, kuruluşundan 1971 yılındaki ölümüne kadar Berliner Ensemble’nin sanat yönetmenliğini yapan, eşi Helene Weigel devam ettirdi. Reji asistanlığını Brecht’in yanında öğrenen Manfred Wekwerth, Peter Palitzsch, Isot Kilian ve Joachim Tenschert gibi reji asistanları, oyuncularla birlikte çalışmaları devam ettirdiler.
Helene Weigel’den sonra, sanat yönetmenliğini, 1949 yılında Cesaret Ana’nın müziğini yeniden gözden geçiren besteci Paul Dessau’nun eşi Ruth Berghaus üstlendi. Onun deneysel tiyatro tarzındaki sahneleme çalışmaları, Ensemble çalışanları ve seyirciler tarafından direnişle karşılandı ve istifasına yol açtı. 1977 yılında Manfred Wekwerth onun yerine geçti ve 1991 yılına kadar bu görevde kaldı.
Organizasyon açısından bundan sonraki yıllar trajedi olarak değerlendirilir. Matthias Langhoff, Fritz Marquardt, Peter Palitzsch, Peter Zadek, Heiner Müller’in birlikte yürüttükleri, 1992'den 1993'e kadar süren tartışmalı "ortak sanat yönetmenliği" uygulamasından sonra, Marquardt, Palitzsch, Zadek, Müller 1993'ten 1994'e kadar; Marquardt, Palitzsch, Müller 1994'ten 1995'e kadar; Müller 1995 yılında, Martin Wuttke 1996 yılında ve Stephan Suschke 1997'den 1999'a kadar sanat yönetmenliğini üstlendiler.
Yapılan tadilat sonrasında, Brecht'in FBI tarafından izlenmesini konu alan Brecht Dosyası ("Die Brecht Akte" Yılmaz Onay tarafından Türkçeye de tercüme edildi.) isimli oyunun 8 Ocak 2000 tarihinde sahneye konulması ile birlikte, şimdiki sanat yönetmeni Claus Peymann'ın yönetiminde yeniden açıldı.
Berliner Ensemble için birçok tanınmış sanatçı çalışıyordu. Fotoğraf sanatçısı Ruth Berlau oyunların çeşitli sahnelerini fotoğraflayarak kitap haline getirdi. Dekoratör Karl von Appen yıllarca iddialı dekorasyonlar ve plaketler tasarladı. Bu konuda John Heartfield ve Wieland Herzfeld kardeşler ve Karl-Heinz Drescher'de tanınmış sanatçılardı.

1949–1971: Helene Weigel
1971–1977: Ruth Berghaus
1977–1991: Manfred Wekwerth
1992–1993: Matthias Langhoff, Fritz Marquardt, Heiner Müller, Peter Palitzsch, Peter Zadek
1993–1994: Fritz Marquardt, Heiner Müller, Peter Palitzsch, Peter Zadek
1995: Heiner Müller
1996: Martin Wuttke
1997–1999: Stephan Suschke
1999–2017: Claus Peymann
2017'den beri: Oliver Reese

Peter Bause
Curt Bois
Ernst Busch
Barbara Dittus
Angelica Domröse
Erwin Geschonneck
Therese Giehse
Christine Gloger
Annemone Haase
Jutta Hoffmann
Angelika Hurwicz
Wolf Kaiser
Peter Palitzsch
Manfred Karge
Regine Lutz
Gisela May
Lotte Meyer
Günter Naumann
Hans-Peter Reinecke
Ekkehard Schall
Heinz Schubert
Willi Schwabe
Bruno Carstens
Hilmar Thate
Sabine Thalbach
Helene Weigel
Eleonore Zetzsche
Simone Frost

Constanze Becker
Andreas Döhler
Stephanie Eidt
Judith Engel
Patrick Güldenberg
Nico Holonics
Jürgen Holtz
Bettina Hoppe
Ingo Hülsmann
Gerrit Jansen
Corinna Kirchhoff
Oliver Kraushaar
Peter Luppa
Sina Martens
Annika Meier
Wolfgang Michael
Peter Moltzen
Sascha Nathan
Tilo Nest
Josefin Platt
Owen Peter Read
Felix Rech
Stefanie Reinsperger
Martin Rentzsch
Laurence Rupp
Veit Schubert
Aljoscha Stadelmann
Kathrin Wehlisch
Carina Zichner

1949 – Bertolt Brecht: Mutter Courage und ihre Kinder (Cesaret Ana ve Çocukları), Brecht: Herr Puntila und sein Knecht Matti (Bay Puntilla ile Uşağı Matti), Maxim Gorki: Wassa Schelesnowa
1950 – Lenz: Der Hofmeister (Lala)
1951 – Brecht: Die Mutter (Brecht), Gerhart Hauptmann: Biberpelz und Roter Hahn (Kunduz Kürkü ve Kızıl Horoz),
1952 – Heinrich von Kleist: Der zerbrochne Krug (Kırık Testi), Nikolaj Fjodorowitsch Pogodin: Das Glockenspiel des Kreml (Kremlin'in Çan Sesleri), Johann Wolfgang Goethe: Urfaust (Eski Faust), Brecht: Die Gewehre der Frau Carrar (Carrar Ananın Silahları), Anna Seghers: Der Prozeß der Jeanne d'Arc zu Rouen 1431 (Jan Darc Davası Rouen 1431)
1953 – Erwin Strittmatter: Katzgraben, Tokajew: Ein fremdes Kind (Bir Yabancı Çocuk)
1954 – Martin Hayneccius: Hans Pfriem oder Kühnheit zahlt sich aus (Hans Pfriem veya Cesaret Kazandırır), Moliere'den uyarlama: Don Juan, Brecht: Der kaukasische Kreidekreis (Kafkas Tebeşir Dairesi), Altes chinesisches Volksstück (Eski bir Çin halk oyunu): Hirse für die Achte (Çocuklar için Darı)
1955 – Johannes R. Becher: Winterschlacht (Kış Savaşı), George Farquhar: Pauken und Trompeten (Davullar ve Trompetler), Alexander Nikolajewitsch Ostrowski: Die Ziehtochter oder Wohltaten tun weh (Ev kızı ve İyilik acı verir), Neues chinesisches Volksstück (Yeni bir Çin halk oyunu): Der Tag des großen Gelehrten Wu (Büyük Düşünür Wu'nun Günü)
1956 – John Millington Synge: Der Held der westlichen Welt (Batı Dünyasının Kahramanı)
1957 – Brecht: Leben des Galilei (Galilei’nin Yaşamı), Brecht: Furcht und Elend des Dritten Reiches (Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti), Brecht: Der gute Mensch von Sezuan (Sezuan’ın İyi İnsanı)
1958 – Wsewolod Witaljewitsch Wischnewski: Optimistische Tragödie (İyimser Trajedi)
1959 – Brecht: Der aufhaltsame Aufstieg des Arturo Ui (Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi)
1960 – Brecht/Kurt Weill: Die Dreigroschenoper (Üç Kuruşluk Opera)
1961 – Helmut Baierl: Frau Flinz (Bayan Flinz)
1962 – Brecht: Die Tage der Commune (Komün Günleri), Brecht: Schweyk im Zweiten Weltkrieg (Şvayk 2.Dünya Savaşında)
1963 – Brecht/Kurt Weill: Aufstieg und Fall der Stadt Mahagonny (Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü), Brecht: Der Messingkauf (Bakır Alımı)
1964 – William Shakespeare: Coriolan
1965 – Heinar Kipphardt: In der Sache J. Robert Oppenheimer (J. Robert Oppenheimer Olayı)
1966 – Sean O'Casey: Purpurstaub (Erguvani Toz), Brecht: Flüchtlingsgespräche (Kaçak Sohbetleri)
1967 – Brecht: Mann ist Mann (Adam Adamdır), Brecht: Der Brotladen (Ekmekçi Dükkânı)
1968 – Peter Weiss: Viet Nam Diskurs (Vietnam Tartışması), Lang: Die Zwerge (Cüceler), Brecht: Die heilige Johanna der Schlachthöfe (Mezbahaların Kutsal Johanna'sı)
1969 – Helmut Baierl: Johanna von Döbeln (Döbelnli Johanna), Aiskhylos: Sieben gegen Theben (Tebai'ye Karşı Yediler)
1970 – Georg Büchner: Woyzeck
1971 – Sean O'Casey: Kikeriki, Brecht: Im Dickicht der Städte (Kentlerin Vahşi Ormanında), Brecht: Die Gewehre der Frau Carrar, Brecht: Leben des Galilei
1972 – Karl Mickel: Wolokolamsker Chaussee (Wolokolamske Şosesi), Peter Hacks: Omphale, Erwin Strittmatter: Katzgraben
1973 – Brecht: Turandot oder Der Kongreß der Weißwäscher (Turandot ya da Aklayıcılar Kongresi), Brecht: Das Badener Lehrstück vom Einverständnis (Kabullenmenin Baden Öğretisi), Heiner Müller: Zement (Çimento), Helmut Baierl: ...stolz auf 18 Stunden (18 saatle Övünmek), George Bernard Shaw: Frau Warrens Beruf (Bayan Warren'in Mesleği)
1974 – Frank Wedekind: Frühlings Erwachen (Baharın Uyanışı), Brecht: Leben Eduards des zweiten von England (İngiltereli İkinci Eduard'ın Yaşamı), Brecht: Die Mutter, (Ana) Karl Mickel: Celestina
1975 – Brecht: Herr Puntila und sein Knecht Matti, August Strindberg: Fräulein Julie (Matmazel Julie), Leon Kruczkowski: Der erste Tag der Freiheit (Özgürlüğün İlk Günü)
1976 – Brecht: Der kaukasische Kreidekreis, Helmut Baierl: Der Sommerbürger (Yaz Vatandaşı), Johann Nestroy: Der Unbedeutende (Önemsiz)
1977 – Jakob Michael Reinhold Lenz: Der Hofmeister
1978 – Heiner Müller: Der Lohndrücker (Ücret Baskısı), Helmut Baierl: Die Feststellung (Saptama), Brecht: Leben des Galilei, Brecht: Mutter Courage und ihre Kinder, Dario Fo: Bezahlt wird nicht! (Ödenmeyecek!)
1979 – Paul Gratzik: Lisa, Alfred Matusche: Prognose (Teşhis), Volker Braun: Großer Frieden (Büyük Barış), Conrad: Knuppepütze, Maxim Gorki: Jegor Bulytschow und die anderen (Jegor Bulytschow ve Diğerleri)
1980 – Brecht: Die Ausnahme und die Regel (Kuraldışı Kurallar), Volker Braun: Simplex Deutsch (Basit Alman), Shakespeare: Die Zähmung der Widerspenstigen (Laf anlamazların Dizginlenmesi), Michail Schatrow: Blaue Pferde auf rotem Gras (Kızıl Çimenlerdeki Mavi Atlar)
1981 – B

Fernsehturm (Almanca "televizyon kulesi"), Berlin'in şehir merkezinde bir televizyon kulesidir. Alexanderplatz meydanına çok yakındır. Doğu Almanya yönetimi, 1965-1969 yılları arasında inşa edilen kulenin Berlin'in sembolü haline gelmesini amaçlamıştır. Günümüzde de şehrin sembolü olarak görülen kule, şehir merkezi ve bazı banliyölerden görülebilmektedir. Kule, 368 metrelik yüksekliğiyle, Almanya'daki en yüksek yapıdır.

Tamamlandığında kulenin yüksekliği 365 metreydi. Fakat, 1990'larda takılan yeni antenle birlikte toplam yüksekliği 368 metreye ulaştı. Fernsehturm, Ostankino Kulesi, Kiev TV Kulesi ve Riga Radyo ve TV Kulesi'nden sonra Avrupa'daki en yüksek 4. desteksiz yapıdır. Kulenin üst bölümündeki kürenin içinde ziyaretçi alanı ve dönen restoran bulunmaktadır. Ziyaretçi alanı yerden yaklaşık 204 metre yüksekliktedir ve görüş mesafesi, havanın açık olduğu dönemlerde 42 kilometreye kadar çıkmaktadır. 30 dakikada bir tam tur atan restoran ziyaretçi alanından birkaç metre yüksektedir. Orijinal dönüş hızı saatte 1 tur iken, 1990'larda yapılan yenilemenin ardından hız iki katına çıkarılmıştır. Gövde içindeki iki asansör, ziyaretçileri küreye 40 saniyede çıkarabilmektedir.
Almanya'da düzenlenen ve finali Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda oynanan 2006 FIFA Dünya Kupası sırasında, küre turnuvanın sponsorlarından Deutsche Telekom'un rengi olan galibarda renginde bir futbol topu şeklinde süslenmiştir.

1964 yılında, Doğu Almanya hükûmetinde yönetimde olan Almanya Sosyalist Birlik Partisi başkanı Walter Ulbricht, Alexanderplatz üzerinde Fernsehturm Stuttgart modellenerek hazırlanacak bir televizyon kulesinin yapılmasına izin verdi. Kulenin, Doğu Almanya Cumhuriyeti'nin gücünü yansıtması planlanmıştı ve yerinin Batı Berlin'in Reichstag binasından da görülebilecek bir yer olmasına dikkat edilmişti. Mimarisi Hermann Henselmann tarafından tasarlandı. Jörg Streitparth, Walter Herzog ve Herbert Aust da planlama aşamasında yer aldı. 4 Ağustos 1965'te başlayan inşaat, 4 yıl sonra tamamlandı ve 3 Ekim 1969'da kuleden test yayınları yapılmaya başlandı. 4 gün sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti Ulusal Günü'nde kulenin resmî açılışı yapıldı.

1 ayarlı kütle sönümleyici
Ziyaretçilerin kullanımı için 2 asansör
Teknik ekipman için 1 asansör
986 basamaklı çelik merdiven
188 metre ve 191 metrede tahliye platformları
Gözlem bölümü 203.78 metre yüksekliktedir
Restoran 207.53 metre yüksekliktedir
Kulenin yüksekliği: 368,03 metre (1.207,4 ft)
Gövdenin ağırlığı: 26.000 ton (26.000 emperyal ton; 29.000 küçük ton)
Kürenin ağırlığı: 4.800 ton (4.700 emperyal ton; 5.300 küçük ton)

Kuleler listesi
Berliner Funkturm

Structurae'de Berlin TV Kulesi10 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fernsehturm Resmî Sitesi14 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2006 Dünya Kupası sırasında Berliner Fernsehturm28 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kule hakkında her şey ve Panorama8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EXBERLINER Dergisi'nde bir makale

Berliner Funkturm 1924 ve 1926 seneleri arası yapılan ve Almanya'nın Berlin kentinde bulunan televizyon ve radyo baz istasyonu. Yapının mimarı Heinrich Straumer'dir. Funkturm bugün Almanya'da korunacak anılar arasında ve Berlin'in uluslararası fuar merkez alanının içinde yer alır. Yapının diğer adı "Langer Lulatsch". Funkturm'un yüksekliği 146,78 metre'dir ve yapının içerisinde ayrıca bir restoran bulunuyor. Yapı bugün özellikle turistik anlamda önem taşır, çünkü kulenin üst katlarından Berlin'in manzaralarına bir kuş bakışı sağlanabiliyor.

Berliner Funkturm çelik'ten yapılmış bir kule. Ortalama 600 ton ağırlığındaki kule aslında sırf baz istasyonu olarak yapıldı ama sonraki senelerde 52 metrede bir restoran ve 125 metrede manzara platformu da kuruldu. Manzara platformuna ve restorana ulaşmak için bir asansör mevcuttur. Asansör saniyede 4 metre yukarı çıkıyor.
Funkturm'un iki tane özelliği bulunuyor. Birisi kule 20 × 20 metrelik bir alanda yer alıyor. Diğer özelliği ise kulenin porselan izolatörlerin üstünde durduğu. Böylece Berliner Funkturm Dünya'nın tek porselan izolatörlerin üstünde duran manzara kulesi.

Aralık ayın 1924 senesinde Berliner Funkturm'un ilk temeli atıldı. Verilen karara göre baz istasyonu Berlin'in bugünkü uluslararası fuar merkez alanının içinde yer alması öngörüldü. 1925 senesinin Nisan ayında yapının kaba inşaatı bitti. Ziyaretciler elektrik çarpmasından korumak için kule izole edilmedi onun yerine bir asansör inşa edildi. 28 Mart 1926'da Berliner Funkturm'un inşaatı bitti ve 2 Eylül 1926'da kapılarını ziyaretcilere açtı.
25 Eylül 1925'te kule baz istasyonu olarak ilk faaliyetini gösterdi. Orta dalgalarda yayına başlayan kule 520,8 kHz frekansında yayını sağladı. 1929'da frekans 716 kHz'ye yüksetildi böylece ilk defa televizyon yayınların baz istasyonundan sağlanması denendi.
22 Mart 1935'te baz istasyonun bir anteninden ilk defa televizyon programları yayınlanmaya başlandı.
19 Ağustos 1935'te kule'de yangın çıktı. Yangın dolayısıyla kule'nin içinde bulunan restoran da yandı. 23 Aralık 1935'te televizyon yayını tekrar başlatıldı ve 1938'de baz istasyonundaki televizyon anteni kaldırıldı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yapı daha çok ikaz ve gözetleme kulesi olarak vazife gördü. Savaşın sonuna doğru 19 Nisan 1945'te atılan bombalar sonucu istasyounun dört ayağından biri 38 metrede hasar gördü ve restoran yine yanmaya başladı. Aynı sene Berliner Funkturm'un restorantı onarıldı. Onarım için toplam 800 kilogram vida ve 7,2 ton çelik kullanıldı. Restoran 28 Mayıs 1950'de tekrar açıldı.
1948 senesinde Harz dağı'na doğu radyolink denemeleri oldu. 1951'de yeni bir anten kule'nin üstüne montaj edildi böylece VHF dalgalarının üretilmesi başlandı. Bu dalgalar sonucu radyo ve televizyon programları daha netleşti. Bu montaj sonucu Funktum 12 metre daha yükseldi (1951'e kadar kule'nin yüksekliği 138 metreydi, 1951'den sonra 150 metre).
Berlin Scholplatzdaki baz istasyonunun bitmesiyle 15 Mayıs 1963'te televizyon ve radyo yayınları Berliner Funkturm'dan durduruldu. 1989'da baz istasyonunda bulunan son anten söküldü ve kule 146,78 metre oldu. Bugün kule polis ve cep telefonu dalgaları yayıyor.

Bode Müzesi (1904 yılı açılış adıyla Kaiser Friedrich Müzesi), Almanya'nın başkenti Berlin'de Müzeler Adası'nda, Am Kupfergraben caddesinin karşısında tarihi koruma altındaki bir bina bünyesinde kurulan bir müzedir. 1904 yılında Kaiser Friedrich Müzesi adıyla açılan müze heykel, madalya ve madeni para koleksiyonunun yanı sıra Bizans sanatı müzesini de barındırmaktadır. 17 Ekim 2006 yılında yaklaşık 6 yıl süren restorasyon çalışmaları sonrasında yeniden kullanıma açılmıştır. Bu tarihten itibaren müzenin adı kurucularından biri sayılan Wilhelm von Bode'nin onuruna değiştirilmiştir. Anadolu'da arkeolojik kazılarda bulunan pek çok eser burada sergilenmektedir.

Bu noktada bir sanat müzesi kurma fikirleri 1840lı yıllardan beri vardı. Bu konudaki fikirleri öne süren isim sanat tarihçisi Wilhelm von Bode idi. Saray mimarı Ernst von Ihne ve Max Hasak tarafından 1897 ila 1904 yılları arasında inşa edilen bu yapı içerisinde Wilhelm von Bode tarafından toplanan heykel ve resim koleksiyonun sergilenmesi planlanmaktaydı. 18 Ekim 1904'te, 1888 yılında ölen III. Friedrich'in doğum gününde açılan müze, onun anısına Kaiser Friedrich Müzesi olarak anılmaya başlandı.
Müze girişinin hemen önündeki Monbijou köprüsünün üzerine 1904 yılında yaklaşık 6,80 metre yüksekliğindeki III. Friedrich'in süvari heykeli dikilmişti. Ancak heykeltıraş Rudolf Maison tarafından yapılan bu heykelin 1951 yılında ideolojik sebeplerden ötürü daha sonra kaldırıldığı bilinmektedir.

Neobarok stilinde inşa edilen yapı müzeler adasının kuzeybatısında 6000 metrekareye ulaşan düzensiz bir üçgen arazi üzerinde bulunur. Burada 1876'dan itibaren içerisinde çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği Kunstbaracke isimli bir sergi salonu bulunuyordu. Asıl yapının hemen üzerinde 39,50 metre yüksekliğine sahip bir kubbe bulunmaktadır. Bu kubbe sanat tarihçileri arasında kaşifi Johann Wilhelm Schwedler'e ithafen Schwedler kubbesi olarak da bilinmektedir.

San Michele in Africisco Kilisesi'nin Apsis Mozaiği

Brücke Müzesi, 20. yüzyıldaki bir ekspresyonist hareket olan Die Brücke ("Köprü")'ye ait dünyadaki en geniş koleksiyonu barındırmaktadır.

1967 yılında açılmıştır. 1905 yılında Dresden'de kurulan Die Brücke hareketine ait binlerce çizim, suluboya ve baskı içerisinden 400 civarındaki tablo ve heykeli barındırmaktadır. Koleksiyonu, eserlerini Berlin hükûmetine bağışlayan ressam Karl Schmidt-Rottluff ve Erich Heckel'in özel çalışmalarını içermektedir.

Müze; Dahlem'de, pastoral bir doğal ortamda, heykeltıraş Arno Breker'in eski stüdyosunun yakınında konumlanmaktadır. Brücke Müzesi, hareketin kurucu üyelerinin ve 20. yy başlarında ortaya koydukları eserlerin incelenmesi imkânını sağlamaktadır. Müzedeki seçilmiş olan eserler dönem dönem değişmekte ve sık sık özel sergiler düzenlenmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Brücke Museum ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Brücke Museum web sitesi 6 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Casuslar Köprüsü, Steven Spielberg tarafından yönetilen, senaryosu Matt Charman ile Ethan Coen ve Joel Coen tarafından yazılan, 2015 yapımı Amerikan tarihi drama-gerilim filmi. Filmin oyuncu kadrosunda Tom Hanks, Mark Rylance, Amy Ryan ve Alan Alda bulunmaktadır. Film avukat James B. Donovan'ın 1960'taki U-2 krizinde yaşadığı hikâyeyi anlatmaktadır.
Casuslar Köprüsü, St. James geçici adı altında çekildi. Temel çekimler 8 Eylül 2014'te Brooklyn, New York'ta başladı ve yapım Potsdam'daki Babelsberg Stüdyoları'nda devam etti. Film 16 Ekim 2015'te ABD'de gösterime girdi.
88. Akademi Ödülleri'nde 6 dalda adaylık elde eden film 69. BAFTA Ödülleri'nde ortak olarak en fazla aday gösterildiği 9 dalda sadece En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü kazandı.

Soğuk Savaş sırasında James B. Donovan adındaki avukat CIA tarafından işe alınmıştır. Avukat gergin bir müzakere görevine dâhil olup Sovyetler Birliği tarafından uçağı düşürüldükten sonra tutuklanan U-2 casus uçak pilotu Francis G. Powers'in Birleşik Devletler'de casusluk suçuyla tutuklu bulunan KGB istihbarat ajanı Rudolf Abel ile takas edilerek serbest kalması için çalışmaya başlar.

Matt Charman, An Unfinished Life: John F. Kennedy, 1917–1963 kitabındaki Donovan hakkındaki dipnotları okuduktan sonra onun hikâyesine ilgi duymaya başlar. New York'ta Donovan'ın oğluyla tanıştıktan sonra Charman hikâyeyi satın alması için birkaç stüdyoya ve DreamWorks'a sunar. Stüdyo kurucularından Steven Spielberg filmle ilgilenmeye başlar ve yönetmeye karar verir. Marc Platt ve Kristie Macosko Krieger, Spielberg ile birlikte yapımcı oldular. Joel Coen ve Ethan Coen, Matt Charman'ın özgün senaryosunu yeniden incelediler.
Haziran 2014'te 20th Century Fox, DreamWorks ve Participant Media ile ortak yapıma katıldı ve filmin dağıtım hakları Disney ve Fox arasında bölündü.
Mayıs 2014'te Tom Hanks, James Donovan rolüyle, Mark Rylance, Abel rolüyle açıklandı. Francis Gary Powers, Jr., Soğuk Savaş Müzesi kurucusu ve pilotun oğlu, danışman olarak getirildi ve filmde küçük bir rol oynadı.

Temel çekimler 8 Eylül 2014'te Brooklyn, New York'ta başladı. 14 Eylül'de gene Brooklyn'da Dumbo ve çevresinde devam etti. Ekip Anchorage Caddesi'ni 1960 görünümüne çevirdi. Amerika'nın birçok cadde ve sokağında çekimler yapıldı; Manhattan 44. Cadde, Wall Street, Manhattan Henry Street, Hick Street, Pineapple Street, Astoria Park ve Ditmars Bulvarı.

Ekim başlarında New York'taki çekimlerin bitmesinden sonra yapım ek sahneler için Berlin'deki Babelsberg Stüdyoları'na ve Potsdam'a gitti. Çekimler kasımın sonlarına doğru bitecekti. Berlin'deki çekimler eski Tempelhof Havalimanı'nda başladı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Donovan'ın tarihi C-54 Skymaster uçağından inişi ve personel değişimi sahnelerini izlemek için seti ziyaret etti. Temel çekimler Berlin Tempelhof'da 4 Aralık'ta resmen sona erdi.

Film eleştirel anlamda başarı sağlamayı başardı. Metacritic'de 48 eleştirmenin yorumundan 47'si olumlu oldu ve film ortalama 81 puan aldı. Rotten Tomatoes'da 261 yorumdan %91'lik başarı elde etti ve 10 üzerinden 7.8 puan aldı.

Spielberg'ün sık sık çalıştığı isim John Williams filmin müziklerini bestelemek için açıklanmıştı fakat Willams sağlık sorunları nedeniyle yapımdan ayrıldı. Bu ayrılık Spielberg'ün Williams olmadan 1985 yapımı Mor Yıllar filminden beri ilk defa bir filmde yönetmen olması demekti. Hollywood Records 16 Ekim 2015'te filmin bestelerini yayınladı.

Tüm müzikler Thomas Newman tarafından bestelendi.

Resmî site
IMDb'de Casuslar Köprüsü
Metacritic'te Casuslar Köprüsü
Rotten Tomatoes'ta Casuslar Köprüsü
Box Office Mojo'da Casuslar Köprüsü

Charlottenburg Sarayı (Almanca: Schloss Charlottenburg), Berlin'in en büyük sarayı ve Hohenzollern Hanedanı'nın Berlin'deki tek mirası. Saray Charlottenburg-Wilmersdorf'un Charlottenburg semtinde bulunuyor.
Saray 17. yüzyıllın sonlarına doğru inşa edildi ve 18. yüzyıl sırasında genişletildi. Saray inşa edildiğinde özellikle barok tarzında ve rokoko tarzında elementler kullanıldı. Charlottenburg Sarayının çevresine de önem verildi, özellikle park alanları kuruldu ve ağaçlar sarayın arka tarafına dikildi. Saray'ın yer aldığı topraklar içinde bir belvedere, mozole, tiyatro ve bir köşk bulunuyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında saray ağır darbeler alıp harabeye döndü ama yine restore edildi. Saray ve bahçesi Berlin'in en çok turist çeken konumlarından biri.

Sophie Charlotte kocası Brandenburg elektörü III. Friedrich'e Caputh'daki köşkünü vermesi üzerine, 30 Haziran 1695'te elektör, Lietze/Lützow köy'ünü karısına hediye etti. 1696'da Sophie Charlotte mimar Johann Arnold Nering'e yaz aylarında ikamet etmesi için bir rezidans planlamasını istedi. Nehring'in birkaç ay sonra ölmesiyle sarayın yapımını Martin Grünberg devraldı. Yapı o zamanları bugünküne nazaran küçük bir çaptaydı ve sadece bir orta kısım ve iki yan kısımdan oluşuyordu. Kraliçe'nin müzik ve opera'ya ilgisi büyük olması nedeniyle münferit bir opera evi'de küçük sarayın yakınlarına yapıldı. 11 Haziran 1699'da küçük saray'da Sophie Charlotte ilk defa kalmaya başladı ve saraya yakınında olan Lietzenburg/Lützenburg köyünün adı verildi.
Mimar Grünberg 1698/1699 seneleri arasında görevinden geri çekildi ve Andreas Schlüter bu sefer mimarlık işini devraldı. Schlüter zamanında saray yine genişletildi.
Friedrich'in Prusya Kralı ve Sophie Charlotte'nin 1701'de kraliçe olmasıyla Johann Friedrich Eosander von Göthe sarayın genişletilme görevini aldı ve yeni mimar oldu. Göthe zamanında da sarayın inşaatı devam etti.

1 Şubat 1705 senesinde 37 yaşında, Sophie Charlotte öldü ve bunun üzerine kral saray ve ona yakın olan yerleşim yerinin adını Charlottenburg'a değiştirdi. Kral yine Eosander von Göthe'yi sarayın genişleme inşaatı için görevlendirdi.1709'dan 1712'ye kadar sarayın orta kısmı genişletildi ve yükseltildi. Sarayın batı kısmında egzotik bir bahçe ve küçük bir kilise yapıldı. Sarayın doğu kısmına da bir bahçe yapılması planlanıyordu ama yapılmadı.
1713 senesinde I. Friedrich'in ölmesiyle Charlottenburg sarayı onun varisi I. Friedrich Wilhelm tarafından pek önemsenmedi. Yine de saray ikinci plana atılmadı, kış ayları odalar duvar resimleri yüzünden ısıtıldı. Münferit opera evi ama kral tarafından verilen izinle yıktırıldı ve hurdasıyla okul yapılmasına izin verdi. Saray I. Friedrich Wilhelm zamanında da önemli konuklar ağırladı ve 1725'te I. George ile I. Friedrich Wilhelm Charlottenburg sarayında Charlottenburg antlaşması'nı imzaladı. II. August kral'ı 1728'de ziyaret ettiğinde saray'da günlerce kutlamalar oldu.
Friedrich Wilhelm'in ölümünden sonra 1740'ta Kral II. Friedrich Charlottenburg sarayını resmî ikametgâhı olarak kullandı. Friedrich kendini yöreye ve saraya çok yakın hissediyordu, çünkü bu saray'da bir zamanlar kültürlü ve aydın büyük annesi Sophie Charlotte ikamet ediyordu. Böylece sarayın orta kısmındaki üst katlarını düzenletti. Friedrich Christian Glume tarafından yapılan dekorlar o kadar güzeldi ki, insanlar bunu 19. yüzyıldan kalma olduklarını düşünüyordu, İkinci Dünya Savaşı sırasında bu duvar dekrolarının hepsi yok oldu. IV. Friedrich Wilhelm ve hanımı Elisabeth bu odalarda kalıyordu. Bu dönemde saray yine genişletildi ve sarayın rokoko stilinde inşa edilmesini sağladı. Sonraki seneler Kral Friedrich'in Charlottenburg Saray'ına ilgisi 1747'de Sanssouci Sarayının yapılmasıyla azaldı.
Saray bugünkü görünüşünü II. Wilhelm zamanında aldı. Kral sarayın batı tarafına bir tiyatro yaptırdı ve sarayın batı yönünedoğru genişletti. 1795'ten sonra bu tiyatro halk'ada hizmet vermeye başladı.

Sarayparkı Charlottenburg (halk dilinde de Schlosspark olarak da nitelendiriliyor) 1697'den sonra Siméon Godeau tarafından Garden à la française stilinde yapıldı. Parka o zamanlar büyük önem verildi ve o dönemde parka mimari alanda da katkıda bulundu. 1709'da Siméon Godeau'un işine son verildi. Friedrich Wilhelm zamanında parka yapılan harcamalar kıstırıldı ve bir bölümü çiftçilere verildi. 1740'tan 1786'ya kadar II. Friedrich parkın sorumlusuydu ve Schlosspark'ı görkemli bir şekilde yeniden yaptırdı. Bu sefer Rokoko stilinde olmasına karar verildi.

II. Friedrich Wilhelm hüküm süresince (1786-1797) parkın romantik olmasını istedi ve bunun için sevdiği İngiliz bahçesi modelini öngördü. 1788'de bunun için Johann August Eyserbeck bunu gerçekleştirmesi için görevlendirdi. İlk önce sarayın orta kısmındaki parter'de değişiklikler yapıldı ve sazan balığı gölündeki kıyıları görünmemesini sağladı. Göl'ün etrafında bulunan üç balıkçı evini gotik stilinde inşa ettirdi. 1801'de Eyserbeck ölünce Steiner onun yerine görevi devam etti.
III. Friedrich Wilhelm'in ilk hanımı Kraliçe Luise von Mecklenburg-Strelitz için park'ta bir mozole inşa edildi.
1884'te balıkçı evleri yıkıldı.
İkinci Dünya Savaşından sonra sarayın bahçesi büyük hasar gördü ve kullanılamaz hale geldi. Batı Berlinliler saray bahçesinin yeniden barok stilinde tekrar yapılmasına böylece karar verdi. 
Bugünlerde Berlin'in en büyük parkları arasında gösterilen Schlosspark, yörede bulunanları oksijen depoları olarak görülüyor.

Schloss Charlottenburg26 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Website der Stiftung Preußische Schlösser und Gärten
Historische Pläne des Schlossgartens – Seite der Bezirksverwaltung Charlottenburg-Wilmersdorf
Initiative „Rettet den Schlosspark!“ – Bürgerinitiative von Anwohnern gegen ein Eintrittsgeld und für den Erhalt als Erholungspark
Interaktives Panorama: Schloss Charlottenburg 27 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Checkpoint Charlie (Çarli Kontrol Noktası), bölünmüş Berlin'de Doğu-Batı geçiş noktası Helmstedt ("Alpha") ve Dreilinden'den ("Bravo") sonra 1961 senesinden 1990 senesine kadar üçüncü ittifak geçiş noktası olarak kullanılan geçiş kapısıdır. Bu geçiş kapısı sadece müttefik askerleri, büyükelçiler, bu kişilerin aileleri, yabancılar, Federal Almanya'nın Demokratik Almanya'daki temsilcileri ve çalışanları ve Demokratik Alman üst düzey yöneticileri tarafından kullanılabiliyordu.
Doğu ve Batı Berlin arasındaki ittifak birliklerinde görev yapanların karşılaşma noktası olan yer aynı zamanda doğu-batı arasındaki trafiğin de en yoğun olarak gerçekleştiği bölge oldu. II. Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra 27 Ekim 1961'de bu noktada karşı karşıya gelen Sovyetler Birliği ve ABD asker ve tankları 16 saat boyunca karşılıklı beklemişlerdir. O tarihte atılacak tek kurşunun 3. Dünya Savaşı'nın başlangıcı olacağı düşünülmektedir. Söz konusu gerginlik, zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy'nin Sovyet Başkanıyla yaptığı görüşmeler sonucunda giderilmiştir. Kasım 1998 tarihinden beri Frank Thiel tarafından hazırlanmış olan Sovyet ve Amerikalı asker portreleri 1961 yılında ültimatomların verilmesinden sonra karşı karşıya gelen iki tarafın tanklarını temsil eder.
Soğuk Savaş'ın diğer kalıntıları olarak ise bariyerler, geçiş noktası sinyal sistemi ve Berlin Duvarı anıtı bu alanda sergileniyor. Günümüzde söz konusu noktada geçmiş tarihlerde dünya savaşına neden olabilecek büyüklükte olan ama atlatılan krizler, bilboardlarda anlatılmaktadır. Söz konusu krizlere örnek olarak "Küba Füze Krizi" olarak da bilinen, Sovyetler Birliği'nin Küba'ya nükleer silah yerleştirmesi gösterilebilir. Buradaki ABD sektörüne ait kontrol kulübesi orijinal değildir, orijinali Müttefikler Müzesindedir.

Deutsche Oper (Türkçe: Alman Operası), Berlin eyaletinin en büyük opera evi ve Almanya'nın en büyük ikinci operasıdır.

Yapı'nın tarihi'de ilk adı Deutsches Opernhaus' olarak billiniyor. Deutsches Operhaus Berlin-Charlottenburg mahallesinde bulunan Bismarckstraße 34-37'de bulunuyordu. Yapı'nın mimarı Heinrich Selling'di ve opera'nın yapım süresi 1911'den 1912'ye kadar sürdü. Opera ilk açılışını 7 Kasım 1912'de Ludwig van Beethoven'in Fidelio opera eseri ile kutladı. Opera'nın ilk orkestra şefi Ignatz Waghalter'dı. Opera evinin yapım girişimi o zaman bir kent olan Charlottenburg içindi. Charlottenburg o zamanlar Prusya'nın büyük ve zengin şehirlerinden biriydi. Büyük-Berlin'in kurulmasıyla ve Charlottenburg'u içine almasıyla Berlin 1920'de başkent oldu, 1925'te operanın adı Städtische Oper oldu ve 2.300 kişilik bir kapasiteye sahipti.

Nazi döneminde opera Joseph Goebbels yönetimindeydi. Prusya'nın ana operası olan Städtische Oper Hermann Göring tarafından ikinci plan'a atıldı ve devlet operası Unter den Linden'e taşındı. Opera 1935'te Paul Otto Baumgarten tarafından mimari şekli değiştirildi ve 2098 kişilik bir kapasiteye sahip oldu. 23 Kasım 1943'te opera eve atılan bombalardan dolayı yıkıldı.

Deutsches Opernhaus Naziler içinde önem taşıyordu ve rejimi temsil etmesi için planlar kuruluyordu. 1933'te Max von Schillings'in doğum gününde operanın anıt defterine sanatçılar tarafından bu endişe yazılı bir şekilde dile getirildi. Bunun üzerine bu meslekte birçok yıl görev yapmış olan operanın müdürü Carl Ebert, orkestra şefleri Fritz Stiedry ve Paul Breisach, sanatçı Alexander Kipnis opera'dan ihraç edildi. Temmuz ayın 1933 senesinde Schilling'in ölmesiyle Wilhelm Rode onun yerine geçti. Onun döneminde nazi rejimine sadık kalındı opera'ya Deutsches Opernhaus (Türkçe: Alman Opera Evi) adı verildi. Ayrıca Weill, Offenbach ve Meyerbeer gibi sanatçıların eserler operada daha eserleri oynanmadı. Onun yerine Lortzing ve Kienzl gibi sanatçıların eserleri gösterime girdi.
Yazın 1943 İkinci Dünya Savaşı sırasında Wilhelm Rode görevini Hamburglu Hans Schmidt-Isserstedt'e devretti. Günther Rennert ve Leopold Ludwig gibi genç insanları orkestranın içine aldı. 1943 yılının son bahar aylarında Così fan tutte eseri çalındı Hans Schmidt-Isserstedt tarafından ama iki hafta geçmeden yani 23 Kasımda bir bombardıman sonucu opera evi yıkıldı. Nazi yönetimi bunun üzerine bütün tiyatro ve operaları kapattırdı.

İkinci Dünya Savaşından sonra Berlin'de bulunan Theater des Westens opera olarak kullanıyordu. 1957'de mimarı Fritz Bornemann olan yeniden Städtische Oper yapıldı eski opera'nın yerine. Opera'nın 1961'de inşatı bitti ve 1.954 insana hizmet verme kapasitesine sahipti. İlk gösterime giren eser Mozart'ın Don Giovanni eseriydi. Opera'nın yapılışı 27,5 miliyon Alman markı tuttu. 1961'de Berlin duvarının yapılmasına tepki gösteren Ferenc Fricsay opera'nın adını Deutsche Oper'ya çevirdi.
Deutsche Oper'nın yapılmasından sonra opera daha çok Batı Berlin'i temsil etmeye başladı. Unter den Linden'de bulunan devlet operası çünkü Doğu-Berlin'in bölgesindeydi.

Georg Hartmann (1912-1923)
Wilhelm Holthoff von Faßmann (1923-1925)
Heinz Tietjen (1925-1931)
Carl Ebert (1931-1933)
Max von Schillings (1933)
Wilhelm Rode (1934–1943)
Hans Schmidt-Isserstedt (1943-1944)
Michael Bohnen (1945–1947)
Heinz Tietjen (1948-1954)
Carl Ebert, again (1954-1961)
Gustav Rudolf Sellner (1961-1972)
Egon Seefehlner (1972-1976)
Siegfried Palm (1976-1981)
Götz Friedrich (1981-2000)
André Schmitz (interim, 2000-2001)
Udo Zimmermann (2001-2003)
Heinz Dieter Sense / Peter Sauerbaum (interim, 2003-2004)
Kirsten Harms (2004-bugün)

Ignatz Waghalter (1912-1923)
Bruno Walter (1925-1929)
Artur Rother (1935-1943, 1953-1958)
Karl Dammer (1937-1943)
Ferenc Fricsay (1949-1952)
Richard Kraus (1954-1961)
Heinrich Hollreiser, chief conductor (1961–1964)
Lorin Maazel (1965-1971)
Gerd Albrecht, resident conductor (1972–74)
Jesús López Cobos (1981-1990)
Giuseppe Sinopoli (1990)
Rafael Frühbeck de Burgos (1992-1997)
Christian Thielemann (1997-2004)
Renato Palumbo (2006-2008)
Donald Runnicles (2009-)

Offizielle Website der Deutschen Oper Berlin*11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview über die aktuellen künstlerischen Perspektiven der Deutschen Oper 11 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Offizielle Website der Bigband der Deutschen Oper Berlin 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin: Städtische Oper 12 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. und Berlin: Deutsche Oper 24 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. mit diversen zeitgenössischen Postkartenmotiven auf einer privaten Homepage (englisch)
Architekturaufnahmen des Bornemann-Baus der Deutschen Oper Berlin auf "Flickr"

Deutschlandhalle, Almanya, Berlin'de şu anda olmayan, Adolf Hitler döneminde inşa edilmiş, 3 Aralık 2011'de yıkılan eski bir spor merkezinin adıdır.
İlk olarak 1936 Yaz Olimpiyatları için inşa edildi ve 1935'te açıldı. 8.764 kişilik seyirci kapasitesine sahipti. Olimpik boks, halter ve güreş müsabakaları burada düzenlendi. 19 Şubat 1938'de deneme pilotu Hanna Reitsch arena içinde bir Focke-Wulf Fw 61 helikopteri ile kapalı bir alanda yapılan ilk uçuşu gerçekleştirdi.
Hava saldırılarında ağır yıkıma uğrayan Deutschlandhalle II. Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden inşa edildi ve öncelikle buz hokeyi için kullanılırken, ayrıca çok amaçlı salon olarak hizmet etmekteydi. Maccabi Tel Aviv ve Real Madrid arasındaki 1980 basketbol EuroLeague finali, 1995'te salonun bulunduğu şehrin takımı olan ALBA Berlin'in kupayı kaldırdığı basketbol Koraç Kupası finali ve 1995 Dünya Amatör Boks Şampiyonası burada düzenlenmiştir.
Bina ayrıca müzikal etkinlikler için de kullanıldı: 1960'ta Ella Fitzgerald burada konser verdi; bu konser Ella in Berlin adıyla kaydedildi. Cher, Jerry Lee Lewis, The Rolling Stones, Tangerine Dream, Led Zeppelin, The Who, Queen ve Jimi Hendrix burada konser verdiler, 1981'de çekilen Christiane F. adlı filmde David Bowie Deutschlandhalle'de performans gösterdi.
1990 Almanya'nın yeniden birleşmesi'nin ardından Deutschlandhalle, Berlin'nin öncelikli arenası olma durumunu kaybetti ve yerini yeni dikilen Velodrom, Max-Schmeling-Halle ve O2 World aldı. İnşaatından sonra geçtiğimiz yıllarda birkaç kezden fazla tamirat için kapatılırken, sonunda Berlin Senatosu 2008 mayısında yıkımını planlandı ve yerine modern bir tesis yapılması kararlaştırıldı. Yıkım 3 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşti. Görevli bir ekip tarafından binanın hassas noktalarına açılan 235 deliğe patlayıcı yerleştirilerek 1 kilometre uzunluğunda kablo ile birbirine bağlandı ve binanın yıkımı gerçekleşti.

Deutschlandhalle 3 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
76 Yıllık Bina Böyle Yıkıldı 6 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ESCP Business School Paris, Londra, Berlin, Madrid ve Torino'da kampüsleri bulunan işletme alanında uzman Avrupa menşeli bir üniversitedir. 1819 kurulmuş bulunan okul, dünyanın en eski işletme okuludur. ESCP, Financial Times tarafından 2012 ve 2013 yıllarında Avrupa İşletme Okulları arasında 10. sırada gösterilmiştir. ESCP İşletme Yükseklisans programı, Financial Times tarafından 2010 yılında dünya çapında 1. sırada, 2012 yılında ise 2. sırada gösterilmiştir. Ayrıca, Yöneticiler için MBA (Executive MBA) programı, dünya çapında 21. sırada yer almaktadır. Okulun programları, uluslararası akreditasyon kurumları AMBA, EQUIS, and AACSB'nin üçü tarafından da akredite olmuştur. Okulun mezunları arasında, Patrick Thomas (Hérmes'in CEO'su), Jean-Pierre Raffarin (Fransa eski başbakanı) ve Michel Barnier (AB Komisyonu'nun İç Pazar ve Hizmetlerden sorumlu üyesi) de dahil olmak üzere, yönetim ve politikada yer alan pek çok isim bulunmaktadır. 

Kuruluşu 1819'a uzanan ESCP Europe, economist Jean-Baptiste Say ve tüccar Vital Roux'un da aralarında bulunduğu ekonomi dalında çalışan bilim adamları ve iş adamları tarafından kurulmuştur. ESCP Europe, dünyanın ilk işletme okuludur. Lazare Carnot ve Gaspard Monge tarafından kurulmuş olan École Polytechnique modeli üzerine yapılandırılmıştır, ancak başlangıçta, delvet tarafından destek almadığından, École Polytechnique'ten daha mütevazı olmuştur. Zamanla, 19. yüzyılda statü ve önem kazanmış ve 1859'da şu an yerleşik bulunuğu, avenue de la République adresine taşınmıştır. 20. yüzyılda, işletme okullarına ilgi artmış ve bunun sonucunda, ESCP Europe, geri kalan Grandes Écoles arasındaki önemini kazanmıştır. Okulun popülerliğinin artması, 20. yüzyılın ortasında titiz ve özenli bir öğrenci seçimi prosedürü uygulamasına yol açmıştır; bu dönemde elit bir kurum olarak görülen ESCP Europe, öğrencileri ancak iki yıllık yoğun hazırlık dönemi ve rekabetin yoğun olduğu bir giriş sınavı ile kabul etmekteydi.
ESCP Europe, başlangıcından beri uluslararası bir niteliğe sahipti: 118 öğrenciden oluşan 1824 mezunlarının %30'u yabancı uyruklu idi. Bunlar arasında 7 İspanyol, 2 Havanalı, 5 Brezilyalı, 5 Hollandalı, 4 Alman, 2 Yunan, 2 Portekizli, 2 Amerikalı, 2 Şilili, 1 Savoy, 1 İtalyan, 1 İsveçli, 1 Rus ve 1 Haitili bulunmaktaydı.  Yabancı dil öğretimi, müfredatının önemli bir parçasını oluşturmaktaydı ve Fransız gramerine ilaveten, İngilizce, Almanca ve İspanyolca dersleri bulunmaktaydı. 1873 senesinde ESCP Europe mezunlar derneği kurulmuştur. ESCP Europe'un, savaş sonrası krizi sebebiyle daha önce kutlanamayan 100. yıldönümü, 1921 yılında, Sorbonne'un geniş konferans salonunda kutlanmıştır.
ESCP Europe'un, Birleşmiş Krallık (İngiltere)'deki (o dönem Oxford'da, şu anda Londra'da bulunan) ve Almanya'daki (o dönem Düsseldorf'ta, şu anda Berlin'de bulunan) yerleşkeleri 1973 senesinde açılmıştır. 1988 yılında, Madrid, İspanya'da bir yerleşke, 2004'te ise Torino, İtalya'da birer yerleşke kurulmuştur. Düsseldorf kampüsü, 1984 yılında Berlin'e taşınmıştır.  Londra kampüsü binası, ESCP Europe'tan önce, Londra Üniversitesi'nin (University of London) bir okulu ve Reform Kilisesi'nin (United Reformed Church) teoloji koleji olan New College tarafından kullanılmaktaydı.
2011 senesinde, ESCP Europe, HESAM'ın kurucu ortağı olmuştur. HESAM, Ecole Nationale d'Administration (ENA), the National Conservatory of Arts and Crafts (CNAM) ve Pantheon-Sorbonne Üniversitesi gibi beşeri ve sosyal bilimler alanında araştırma ve yüksek eğitim veren tanınmış kurumlardan oluşan bir birliktir. ESCP Europe'un, Ecole Nationale d'Administration ile birlikte, İdari Bilimler ve İşletme Birliği oluşturması planlanmaktadır.

Resmi Websitesi17 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

East Side Gallery (İngilizce:Doğu Yakası Galerisi), uluslararası bir özgürlük anıtı. Berlin'in Friedrichshain-Kreuzberg semtindeki Mühlenstraße boyunca Berlin Duvarı'nın 1.3 km uzunluğunda bir parçasıdır.

Galeri, 1990 yılında Berlin Duvarı'nın doğu yakasında dünyanın çeşitli yerlerinden ressamların yaptığı 105 resim içermektedir. East Side Gallery, iki Alman sanat derneği VBK ve BBK'nın birleşmesinin ardından oluşturulmuştur. Kurucu üyeleri Bodo Sperling, Barbara Greul Aschanta, Jörg Kubitzki ve David Monti'dir.
Dünyadaki en büyük ve en uzun süre ziyarete açık kalan açık hava galerilerinden biridir. Jürgen Grosse (INDIANO), Dimitri Vrubel, Siegfrid Santoni, Bodo Sperling, Kasra Alavi, Kani Alavi, Jim Avignon, Thierry Noir, Ingeborg Blumenthal, Ignasi Blanch i Gisbert, Kim Prisu, 
Hervé Morlay VR ve diğer sanatçıların resimlerini içermektedir. Bu resimler değişimin zamanını geldiğini ve tüm dünyada daha iyi, daha özgür bir gelecek umutlarını vurgulamaktadır.
Haziran 2006'da O2 World'dan Spree nehrine ulaşım sağlamak amacıyla 40 metrelik bir bölümü orijinal parçanın batısına taşındı.

Resimlerin üçte ikisi erozyon, graffiti ve vandalizm sebebiyle zarar gördü. Üçte biri ise 2000 yılından itibaren, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş tarafından onarıldı.
Tüm resimlerin restorasyonuna 2009 yılında başlanmış olsa da 1990 yılında resimleri yapan ressamlardan 8 tanesi aynı resimleri yapmayı reddetti. Ressamlar, restorasyon sırasında tamamıyla yıkılan kendi eserlerinin izinleri alınmadan kopyalarının yapılmasının telif hakları ihlali olduğunu iddia ederek dava açtılar.

Oskar: (Hans Bierbrauer)
Narenda K. Jain: Die sieben Stufen der Erleuchtung
Fulvio Pinna: Hymne an das Glück
Kikue Miyatake: Paradise Out Of The Darkness
Günther Schäfer: Vaterland
Georg Lutz Rauschebart
César Olhagaray: Ohne Titel
Jens-Helge Dahmen: Pneumohumanoiden
Gábor Simon: Space Magic
Siegrid Müller-Holtz: Gemischte Gefühle
Ursula Wünsch: Frieden für Alles
Oliver Feind, Ulrike Zott: Ohne Titel
Ana Leonor Rodriges
Muriel Raoux, Kani Alavi: Ohne Titel
Muriel Raoux: Les Yeux Ouverts
Ditmar Reiter: Ohne Titel
Santoni: Trilogie-Maschine Macht
Bodo Sperling: The Trans-formation of the penta gram to a peace star in a big Europe without walls
Barbara Greul Aschanta: Deutschland im November
Willi Berger: Soli Deo Gloria
André Sécrit, Karsten Thomas: Du hast gelernt, was Freiheit ist
Theodor Chezlav Tezhik: The Big Kremlin's Wind
Catrin Resch: Europas Frühling
Irina Dubrowskaja: Die Wand muss weichen wenn der Meteorit der Liebe kommt
Dmitri Wrubel: Mein Gott hilf mir, diese tödliche Liebe zu überleben
Marc Engel: Marionetten eines abgesetzten Stücks
Alexey Taranin: Ohne Titel
Michail Serebrjakow: Diagonale Lösung des Problems
Rosemarie Schinzler: Ohne Titel
Rosemarie Schinzler: Wachsen lassen
Christine Fuchs: How's God? She's Black
Gerhard Lahr: Berlyn
Karin Porath: Freiheit fängt innen an
Lutz Pottien-Seiring: Ohne Titel
Wjatschleslaw Schjachow: Die Masken
Dmitri Vrubel: Danke, Andrej Sacharow
Jeanett Kipka: Ohne Titel
Gamil Gimajew: Ohne Titel
Jürgen Große: Die Geburt der Kachinas
Christopher Frank: Stay Free
Andreas Paulun: Amour, Paix
Kim Prisu (Joaquim A. Gocalves Borregana): Métamorphose des existences lié par un mobile indéfini
Greta Csatlòs (Künstlergruppe Ciccolina): Sonic Malade
Henry Schmidt: Vergesst mir die Liebe nicht
Thomas Klingenstein: Umleitung in den japanischen Sektor
Karsten Wenzel: Die Beständigkeit der Ignoranz
Pierre-Paul Maillé: Ohne Titel
Andy Weiß: Geist Reise
Gabriel Heimler: Der Mauerspringer
Salvadore de Fazio: Dawn of Peace
Gerald Kriedner: Götterdämmerung
Christos Koutsouras: Einfahrt Tag und Nacht freihalten
Yvonne Onischke (geb. Matzat; Künstlername seit 2005 Yoni): Berlin bei Nacht
Peter Peinzger: Ohne Titel
Elisa Budzinski: Wer will, daß die Welt so bleibt, wie sie ist, der will nicht, daß sie bleibt
Sabine Kunz: Ohne Titel
Jay One (Jacky Ramier): Ohne Titel
Klaus Niethardt: Justitia
Mirta Domacinovic: Zeichen in der Reihe
Patrizio Porrachia: Ohne Titel
Ines Bayer, Raik Hönemann: Es gilt viele Mauern abzubauen
Thierry Noir: Ohne Titel
Teresa Casanueva: Ohne Titel
Stephan Cacciatore: La Buerlinca
Karina Bjerregaard, Lotte Haubart: Himlen over Berlin
Christine Kühn: Touch the Wall
Rodolfo Ricàlo: Vorsicht
Birgit Kinder: Test the Rest
Magaret Hunter, Peter Russell: Ohne Titel
Peter Russell: Himmel und Sucher
Magaret Hunter: Joint Venture
Sándor Rácmolnár: Waiting for a New Prometheus
Gábor Imre: Ohne Titel
Pal Gerber: Sag, welche wunderbaren Träumen halten meinen Sinn umfangen
Gábor Gerhes: Ohne Titel
Sándor Györffy: Ohne Titel
Gruppe Stellvertretende Durstende
Laszlo Erkel (Kentaur): You can see Infinity
Kani Alavi: Es geschah im November
Jim Avignon: Miriam Butterfly, Tomas Fey: Doin it cool for the East Side
Peter Lorenz: Ohne Titel
Dieter Wien: Der Morgen
Jacob Köhler: Lotus
Carmen Leidner: Niemandsland
Jens Hübner, Andreas Kämper: Ohne Titel
Hans-Peter Dürhager, Ralf Jesse: Der müde Tod
Jolly Kunjappu: Dancing to Freedom
Susanne Kunjappu-Jellinek: Curriculum Vitae
Mary Mackay: Tolerance
Carsten Jost, Ulrike Steglich: Politik ist die Fortsetzung des Krieges mit anderen Mitteln
Brigida Böttcher: Flora geht
Ignasi Blanch i Gisbert: Parlo d'Amor
Kiddy Cidny: Ger-Mania
Petra Suntinger, Roland Gützlaff: Ohne Titel
Andrej Smolak: Ohne Titel
Youngram Kim-Holdfeld: Ohne Titel
Karin Velmanns: Ohne Titel
Rainer Jehle: Denk-Mal, Mahn-Mal
Kamel Alavi: Ohne Titel
Kasra Alavi: Flucht
Ingeborg Blumenthal: Der Geist ist wie Spuren der Vögel am Himmel
Youngram Kim

Galeri, Wolfgang Becker'in Elveda Lenin! filminde görünmüştür.
Galeri, İngiliz rock müzik grubu Bloc Party'nin single albümü Kreuzberg'de yer almıştır.

East Side Gallery e.V. (resmî sitesi) 17 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
East Side Gallery resimlerinin fotoğrafları
East Side Gallery'de Sanal Tur 2007
Resimleri East Side Gallery

Effi Briest Theodor Fontane'nın kaleme aldığı bir romandır. Kitap ilk olarak 1895 yılında yayınlanmıştır. Hikâyenin baş kahramanı Effi Briest genç, soylu ve evliliğe yeni adım atmış bir Alman kadınıdır. Effi Briest gerçekçilik akımının tipik bir örneğidir. Hikâye Bismarck döneminin Prusyasındaki soylularının yaşamını, kurallarını ve geleneklerini yansıtmaktadır. Kitabın ana konusu Effi Briest'in evliyken başka bir adamla ilişki kurmasıdır.

Hikâyenin baş kahramanı Effi Briest romanın başında daha on yedi yaşında iken kendisinden 20 yıl daha yaşlı Baron Geert von Instetten tarafından babasından istenir. Aradaki yaş farkını vurgulayacak bir şekilde baronun Effi'nin annesiyle evlenmeden önce bir tanışıklığı olduğu ve tarafların birbirini beğendiği belirtilir. Babası tarafından onaylanan evlilik teklifini Effi de kabul eder ve yeni bir hayata başlar. Baron von Instetten ile balayında İtalya'yı gezdikten sonra kırsal kesimdeki evleri Kessing'e yerleşir. Yeni evinde Effi sosyal hayata bağlanmakta zorlanır, sıkıntılı bir döneme girer. Kocasından beklediği ilgiyi görememesi onu sıkıtıya sokar. Burada Effi'nin kızı Annie dünyaya gelir. Romanın dönüm noktası ise von Instetten'nin silah arkadaşı Binbaşı von Crampas'ın Kessing'e gelmesiyle değişir. Effi'nin duygusal yanına hitap eden von Crampas Effi ile hızla gelişen bir dostluk kurar. Bundan kısa bir süre sonra Otto von Bismarck baronu Berlin'e çalışmaya çağırır ve baron ailesiyle büyük şehre taşınır. Burada Effi Briest sosyal hayata dahil olarak daha mutlu olur.
Sekiz yıl sonra Geert von Instetten karısı ve von Crampas'ın mektuplarını bulur. Bu durum Instetten'i büyük bir çelişkiye sürükler. Karısını seven baron toplum kuralları ve evliliği arasında gidip gelir. Sonunda ilişkisini sürdürmekte zorlanacağı kararına varır ve Binbaşı von Crampas'ı düelloya çağırır. Düelloda baron rakibini ölümcül bir şekilde yaralar. Ardından kızını alıp karısından ayrılır. Artık ailesinin yanına dönemeyeceğine dair bir mektup alan Effi Berlin'de bir daireye taşınır. 3 yıl burada kaldıktan sonra ağır bir şekilde hastalandıktan sonra doktorunun ailesi ile temasa geçmesiyle Effi evine dönebilir. Burada durumu düzelmeyen Effi 29 yaşında ölür.

Tam olarak hikâyenin zamanı verilmesede Otto von Bismarck'a yapılan gönderme olayların 1890 öncesinde geçtiğini yönündedir.
Kitapta Türk halılarına bir gönderme yapılmaktadır. Türk halısından kitapta pahalı kaliteli ve soyluların evinde bulunan bir eşya olarak bahsedilmektedir.

Bu güne kadar Fontane'nın eseri dört kere film olarak uyarlanmıştır. 2008 yılında sonlandırılması planlanan bir film projesi daha vardır.

Der Schritt vom Wege (Yoldan Çıkan Adım) - Almanya 1939, 97 dakika
Rosen im Herbst (Sonbaharda güller) - Batı Almanya 1955, 103 dakika
Effi Briest - Doğu Almanya 1968, 120 dakika
Fontane Effi Briest - Batı Almanya 1974, 140 dakika
Effi - Almanya 2008

Europa-Center-Berlin Charlottenburg-Wilmersdorf'un Charlottenburg semtinde bulunan alişveriş ve iş merkezi kompleksidir. Kompleks'den ayrıca üzerinde Mercedes amblemi bulunan küçük bir gökdelen yükseliyor. Kudamm'a ve Berliner Gedächtniskirche'nin yakınında bulunan yapı korunmaya alınmıştır.
Batı Berlin'in bir sembollü olarak görülen bu kompleks birçok turisti alışveriş mağazaları ve kafeleri ile çekiyor. İçinde bulunan su saati ve su havuzu pek çok kişi için bir ilgi odağıdır.

Europa-Center'nin bugün üstünde bulunduğu arazide eskiden 1916'dan beri yazarların, ressamcıların ve tiyatrocuların buluştuğu Romanische Café adında bir kafe bulunuyordu. İkinci Dünya Savaşında bir bombardıman sırasında 21 Kasım 1943 bina enkaza döndü. O zamandan sonra arazide pek önemli yapılar yapılmadı.

1961'de Berlin duvarının yapılmasından ve şehrin bölünmesinden sonra, Batı Berlin'in görünümü değişmeye başladı. Yeni yapılar siyasetce isteniliyordu ve desetekleniyordu, bunun nedeni Batı'nın gücünü ve hayatda kaldığını göstermekti. Breitescheideplatz sembolik olarak bu işlem için ideal bir yer olarak belirlendi, çünkü yeni Kaiser-Wilhelm-Gedächtniskirche'nin inşaatı bitmişti. Yapı'nın inşaatını Karl Heinz Peppe üstlendi ve Profesör Helmut Heinrich ve Mühendis Hubert Petschnigg'i amerikan örneğinde bir büro ve alişveriş merkezi planlamasını ve yapılmasını istedi. Egon Eiermann Gedächtniskirche'nin mimarı olarak bu planlamaya katıldı. 1963'te yapının inşaatıya başlandı ve 2 Nisan 1965'te Berlin belediye başkanı Willy Brandt tarafından açıldı.
Toplam 80.000 m² üzerine kurulan kompleks iki katlı bir alt kısımdan, bir sinemadan, otelden ve gökdelenden oluşuyordu. Gökdelen 86 metre yükseklikte, 26 katlı ve 13.000 m² büro odalarından oluşuyordu. Bugünlerde günde 20.000 ve 40.000 arası ziyaretcisi olan kompleksde 100 tane dükkân ve alişveriş merkezi içinde bulunduruyor.

Offizielle Website des Europa-Center 26 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. mit Informationen zur Historie des Baus und Karl Heinz Pepper6 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Informationen zum Stern und dessen Reparatur in einem Artikel der Berliner Zeitung
Informationen zum Saturn-Neubau in einem Artikel des Tagesspiegel
Artikel zur Geschichte und Schließung des Royal Palast-Kinos im Europacenter 23 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Französischer Dom (Almanca: Fransız Katedrali), Berlin'in Friedrichstadt ilçesinde Gendarmenmarkt meydanında Deutscher Dom (Alman Katedrali) karşısında yer alan katedral.

Louis Cayart ve Abraham Quesnay 1701-1705 yılları arasında Huguenot (Kalvenist) topluluğu için asıl Fransız Kilisesinin ilk bölümlerini inşa etti. O dönemde, Huguneotlar Berlin nüfusunun %25'ini oluşturuyordu. Fransız Kilisesi, Fransa'daki yıkılan Charenton-Saint-Maurice kilisesi model alınarak oluşturuldu.

1785'te Carl von Gontard, kilise binasını değiştirerek hemen bitişiğine kiliseye ismini kazandıran kubbeli kuleyi inşa etti. Kule teknik olarak kilisenin bir parçası değildir. Kilise ile kule arasında bir geçiş yoktur, çünkü iki yapının arazi sahipleri farklıdır. Deutscher Dom'unkini andıran kule, sadece Gendarmenmarkt'a simetrik bir tasarım yaratmak için yapıldı. Deutscher Dom, bu kilisenin aksine kulesi ile birlikte bir bütündür.
1817'de Fransız Kilisesi topluluğu, Prusyalı Kalvenistler gibi, Reform Kiliseleri ile birlikte Prusya Evanjelik Kilisesi'ne katıldı. Bununla birlikte Friedrichstadt Fransız Kilisesi Kalvenist mezhebini korudu.
Cemmat, Prusyalı Protestanlara katılmadan önce de değişim geçirmeye başlamıştı. 1753 yılında, Kalvenistlerin sadece insan sesiyle şarkı söyleme geleneğine rağmen, kiliseye bir org kuruldu. Söylenegelen zeburlara 1791 yılında yeni ilahiler eklendi. 1905 yılında, kilisenin sade düzenlenmiş iç bölümü daha dekoratif ama yine de Kalvenist anikonistik yapısını kaybetmeyecek şekilde Otto March tarafından yeniden tasarlandı.

Französischer Dom, II. Dünya Savaşı sırasında ağır hasar gördü, daha sonra 1977-1981 yılları arasında yeniden inşa edildi. Günümüzde yapı sadece dinî amaçlar için değil, Alman Evanjelik Kilisesinin toplantıları için de kullanılmaktadır.
Kilise, içinde bir piskopos yaşamadığından kelime anlamıyla gerçek bir katedral değildir.
Ziyaretçilere açık olan kubbeli kule, Berlin'in panoramik bir manzarasını sunmaktadır. Dua salonunun altında, giriş katında bir restoran bulunmaktadır. Kule, ayrıca Berlin Huguenot Müzesine de ev sahipliği yapmaktadır.

Friedrichstraße (Frederick Caddesi), Berlin'in merkezindeki başlıca kültür ve alışveriş caddelerinden biridir. Eski Mitte'nin kuzey bölgesinden Kreuzberg'deki Hallesches Tor'a doğru uzanır. Kuzey-güney eksenindeki cadde, doğu-batı eksenindeki Leipziger Straße ve Unter den Linden gibi önemli caddelerle kesişerek kavşaklar oluşturmaktadır. Adını, Prusya kralı I. Friedrich'den almıştır. U6 U-Bahn metro hattı caddenin altından geçmektedir. Soğuk Savaş döneminde cadde, Berlin Duvarı tarafından ikiye bölünmüş ve geçiş noktası Checkpoint Charlie de cadde üzerinde yer almaktadır.

Berlin'in geleneksel alışveriş caddesi olan Friedrichstraße, paralelindeki eski hükûmet karargahı merkezi olan Wilhelmstraße'den üç blok doğudadır.
Friedrichstraße, II. Dünya Savaşı sırasında yerle bir oldu ve Berlin'in bölünmesi sonrası sadece belirli bölümleri yeniden inşa edildi. Batı Berlin'de kalan bölge ikamete açılarak inşasına başlandı. 1960'ların sonlarında, Friedrichstraße'nin bitiminde yer alan eski Belle-Alliance-Platz meydanı tamamen yıkılmış ve yerine evler ve ofisler yapılmıştır.
Doğu Berlin'deyse, Leipziger Straße'de olduğu gibi caddenin dört şeride genişletilmesi planlanmıştır. Bu dönemde caddenin geniş hali düşünülerek inşa edilen yapılar Hotel Unter den Linden ve Lindencorso'dur. Daha sonra 1987'de Hotel Unter den Linden'in karşısına Doğu Almanya'nın 5 yıldızlı otellerinden biri olan Grand Hotel Berlin yapılmıştır. Caddenin yeniden inşası için birçok plan yapılmış ve çalışmalara da başlanmıştır ama 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesi sonrası çalışmalar iptal edilmiş ve bu yapılardan tamamlanan birkaçı haricindekiler yıkılmıştır.

Friedrichstraße 1990'larda tekrar inşa edilmiştir. O dönemde şehrin en büyük inşa projesi olan caddenin inşasında Galeries Lafayette'yi tasarlayan Jean Nouvel ve Checkpoint Charlie'deki Amerikan İş Merkezi'ni yaratan Philip Johnson gibi mimarlar görev almıştır. Bu sürecin sonunda cadde yeniden popüler bir alışveriş merkezi haline gelmiştir.

Friedrichstraße 10 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Etkileşimli 360° Panorama
Friedrichstraße Anasayfası16 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gendarmenmarkt, Berlin'de Konzerthaus, Fransız Katedrali ve Alman Katedrali'nin bulunduğu bir meydan.

Meydan onyedinci yüzyıl sonunda Johann Arnold Nering tarafından Linden-Markt adıyla oluşturulmuştur. İlk olarak I. Friedrich'in Friedrichstadt projesinin bir parçası olarak ortaya çıkan meydan, 1773'te Georg Christian Unger tarafından yeniden inşa edilmiştir. Gendarmenmarkt adı 1773 yılına kadar meydanda görevli olan Gens d'Armes birliğindeki atlı süvarilerden gelmektedir.
II. Dünya Savaşı sırasında buradaki yapıların çoğu büyük hasar gördü ya da yıkıldı. Günümüzde bu yapılar eski durumlarına uygun şekilde restore edilmiştir. Simetrik yapısı ve iki yanındaki kubbeli kuleler dolayısıyla meydan Roma'daki Popolo Meydanı'na benzetilmektedir. Bununla birlikte, Laurenz Demps kulelerin yüksekliği kilise binalarına yakın olmadığından bu benzetmeye karşı çıkmış ve Greenwich'teki Old Royal Naval College binalarına daha çok benzediğini söylemiştir.

Fransız Katedrali (Almanca: Französischer Dom), iki katedralden eski olanı, 1701-1705 yılları arasında Huguenot cemaati tarafından inşa edilmiştir. Katedral, Fransa'da yıkılan Huguenot kilisesi Charenton-Saint-Maurice model alınarak tasarlanmıştır. Kule, Carl von Gontard tarafından tasarlanarak 1785'te yapıya eklenmiştir. Katedral, içinde seyir terası, restoran ve bir müze barındırmaktadır.

Alman Katedrali (Almanca: Deutscher Dom), Gendarmenmarkt'ın güneyinde yer almaktadır. Martin Grünberg tarafından beşgen olarak tasarlanan yapı, 1708 yılında Giovanni Simonetti tarafından inşa edilmiştir. 1785 yılında kuleyi inşa eden Carl von Gontard tarafından değiştirilmiştir. Katedral, II. Dünya Savaşı sırasında, 1945 yılında çıkan yangınla tamamen yıkılmıştır. Almanya'nın yeniden birleşmesi sonrası katedral yeniden inşa edilmiş, 1993 yılında bitirilerek 1996 yılında Alman tarih müzesi olarak yeniden açılmıştır.

Konzerthaus Berlin, Gendarmenmarkt'taki en yeni yapıdır. 1821 yılında Karl Friedrich Schinkel tarafından Schauspielhaus olarak inşa edilmiştir. 1817 yılında çıkan yangında yıkılan Ulusal Tiyatro'nun kalıntıları üzerine yapılmıştır. Binanın bazı parçaları eski yapının sütunları ve dış duvarlarını kullanmaktadır. Meydandaki diğer yapılar gibi II. Dünya Savaşı boyunca hasar görmüştür. 1984 yılında tamamlanan yeniden yapım sonrasında tiyatro bir konser salonu haline gelmiştir. Günümüzde Konzerthausorchester Berlin'e ev sahipliği yapmaktadır.

Konzerthaus websitesi 16 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Berlin Tourism'de der Gendarmenmarkt
Gendarmenmarkt Panorama 12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Großer Tiergarten ya da kısaca Tiergarten, Berlin'in merkezinde Tiergarten semtinde bulunan bir Alman şehir parkı. Park 210 hektar yüzölçümüne sahiptir; ve bu büyüklüğüyle Almanya'daki şehir parkları içinde Münih'teki Englischer Garten'dan sonra ikinci durumdadır.

Großer Tiergarten (Türkçe: Büyük Hayvan Bahçesi) ilk olarak elektörler tarafından av sahası olarak kullanılıyordu. 1830'dan itibaren Peter Joseph Lenné tarafından modern bir şehir parkı haline getirilmiştir. 1961-1989 yılları arasında doğu sınırları Berlin Duvarı ile bölünmüştür. Kuzey'da bulunan Moabit semtinde de aynı isimde bir park bulunduğundan bu parka Großer ve kuzeydeki daha küçük olanına da Kleiner Tiergarten denmiştir.
Tiergarten 210 hektara yakın yüzölçümüyle Tempelhofer Park'ın ardından Berlin'deki en büyük ikinci park alanı ve Almanya'daki üçüncü en büyük şehir içi park alanıdır.

Park, Tiergarten Ortsteil'ın kuzey ve merkez bölgelerinde yer alırken kuzeyinde Spree nehriyle sınırlandırılmıştır. Kuzeybatı sınırında Hansaviertel mahallesi ve güneybatı sınırında Berlin Zoolojik Bahçesi bulunmaktadır. Doğuda Brandenburg Kapısı'nda sona eren Straße des 17. Juni, parkın en büyük caddesidir. Diğer ana yolları ise Altonaer Straße, Spreeweg ve Hofjägeralleedir. Parkın ortasındaki Großer Stern ("Büyük Yıldız") isimle meydanın ortasında Siegessäule (Zafer sütunu) yer alır. Brandenburg Kapısı dışında parkın yakınında bulunanönemli yapılar Sovyet Savaş Anıtı, Reichstag, Bundestag, yeni merkez demiryolu istasyonu ve güneydoğu sınırında Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı ile Potsdamer Platz'dır.

Parka, Tiergarten ve Bellevue istasyonlarından S-Bahn ile ulaşmak mümkündür.

Siegessäule
Großer Stern
Tiergartenstraße
Berlin Zoolojik Bahçesi

stadtentwicklung.berlin.de sitesinde Großer Tiergarten sayfası (Almanca)

Grunewaldturm, Karlsberg tepesi üzerinde bulunan manzaralı bir kuledir. Charlottenburg-Wilmersdorf'in Grunewald mahallesi sınırları içinde yer alan kule, Berlin'in görülecek yapılarından biri sayılır. 36 metre yüksekliğinde olan kule Havel nehrine ve yöresine kuş bakışı görür.
Kule, 1899'da Prusya kralı ve Almanya'nın ilk imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak yapılmıştı. Gotik stilinde inşa edilen yapı ayrıca içinde I. Wilhelm'in heykelini bulundurmaktadır. Ayrıca, Albrecht von Roon, Helmuth von Moltke, Otto von Bismarck ve Prens Friedrich Karl'ın de portreleri kulenin dört köşesinde bulunur.

1897 senesinde Landkreis Teltow'un parlamentosu Ernst von Stubenrauch'un fikriyle 1888'de ölen Prusya Kralı I. Wilhelm'in 100. doğum günü onuruna bir anıt yapılmasına karar verdi. Grunewald ormanlarının içinde bulunan Karls dağı üzerine bir manzara kulesi yapılması böylece kararlaştırıldı. Yapı'nın mimarı Franz Schwechten oldu. 10 Mart 1897'de Schwechten'in projesi İmparator II Wilhelm tarafından onaylandı ve inşaat izini verildi. Ekim 1897'de kule'nin inşaatı ile başlandı ve bir buçuk sene sonra 22 Mart 1899'da kule bittirildi ve 9 Haziran 1899'da ziyaretcilere açıldı.
1953'te kule tekrar oranıldı ama 12 Ekim 2007'de ikinci kez bir onarım yapıldı ve 2009 senesinde bittirildi.

İnşaat bitikten sonra kule'nin içi boşdu. 1902 senesinde I. Wilhelm'in büyük bir heykeli Kule'nin hal'ına kuruldu. Ayrıca, Albrecht von Roon, Friedrich von Moltke, Otto von Bismarck ve Prens Friedrich Karl'ın de portreleri kulenin dört köşesinde bulunuyor.

Grunewaldtum bei der Edition Luisenstadt 22 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Grunewaldsee (Türkçesi: Grunewald Gölü) Charlottenburg-Wilmersdorf'un batısında bulunan, 175.000 m² büyüklükteki göldür. 20 bin yıl önce bölge'de bulunan buzulların erimesiyle oluşan göl, Charlottenburg-Wilmersdorf'un en büyük gölüdür. Grunewaldsee, Berlin'de tabiatı korunma sahası içerisindedir. Gölün kenarında 1542'den kalma Jagdschloss Grunewald adında küçük bir köşk bulunuyor, bu köşk Berlin'in tek erken Rönesans tarihinden bir kalıntı. Gölün rakımı son yüzyıllarda düşmeye başladı. Günümüzde, 1800'lü yıllara göre gölün rakımı 2 metre düşmüştür. Bunun nedeni olarak Berlin'in nüfusunun artması ve su ihtiyacının bu nedenle artmasıdır.

Senatsverwaltung für Stadtentwicklung Berlin: NSG Grunewaldsee (südlicher Teil)13 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Drucksachen BVV und Bezirksamt Charlottenburg-Wilmersdorf zum Hundeauslaufgebiet Grunewaldsee23 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Zitat Bezirksamt)
Bilder vom Hundeauslaufgebiet am Grunewaldsee 4 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Görevimiz Tehlike 3, J. J. Abrams tarafından yönetilen aksiyon ajan filmi. Film 5 Mayıs 2006'da ABD'de gösterime girdi.

Tom Cruise, Ethan Hunt
Philip Seymour Hoffman, Owen Davian
Ving Rhames, Luther Stickell
Billy Crudup, John Musgrave
Michelle Monaghan, Julia "Jules" Meade
Keri Russell, Lindsey Farris
Simon Pegg, Benjamín "Benji" Dunn
Laurence Fishburne, Theodore Brassel

2002 yılında üçüncü filmin 2004 yazında gösterime girmesi ayarlanarak David Fincher yönetmen olarak belirlendi. Fincher daha sonra yapımdan ayrıldı ve yerine filmin gelişimi üzerinde 15 ay çalışmış olan Joe Carnahan geçti.
Filmin tonuyla ilgili bir anlaşmazlık sonrasında Carnahan Temmuz 2004'te ayrıldı. Tom Cruise Alias dizisinin iki sezonunu izledikten sonra J. J. Abrams'a teklif götürdü. Abrams, Alias ve Lost'la olan sözleşme yükümlülükleri nedeniyle yapıma bir yıl gecikmeli imza attı.

Temel çekimler 18 Temmuz 2005'te Roma'da başladı ve Ekim'de bitti. Çekimle ayrıca Çin (Şanghay ve Xitang), Almanya (Berlin), İtalya (Roma ve Caserta), ABD (Kaliforniya ve Virginia) ve Vatikan'da da yapıldı.

IMDb'de Görevimiz Tehlike 3

,
Haus der Kulturen der Welt ("Dünya Kültürleri Evi") Berlin, Almanya'da bulunan ve Almanya'nın Avrupa dışı güzel sanatlar için millî merkezi olan kuruluştur.
Bu merkezin ana binası Berlin Tiergarten parkında konumlanmıştır ve Carillion ve yeni Alman Şansölyelik Ofisi  ("Bundeskanzleramt") binalarına komşudur. Bu merkez eskiden konferans merkezi olan Kongresshalle olarak bilinmekteydi ve 1957'de "Interbau" sergisi sırasında Amerikan mimar "Hugh Stubbins Jr." tarafından tasarlanmış ABD'nin Almanya'ya bir bağışı olarak yapılmıştı. Bu konferans salonu Haziran 1963'te ABD Cumhurbaşkanı John F. Kennedy'nin Batı Berlin ziyareti sırasında ünlü nutuğunu verdiği salondur. 21 Mayıs 1980'de bu binanın çatısı çökmüştür. 1987'de Berlin'in 750.yıl jübilesi için eski şekliyle yeniden yapılmıştır. Bu özel şekli dolayısıyla alaycı Berlinliler tarafından Schwangere Auster (gebe istiridye) olarak anılmaktadır.
Bu merkez günümüzde birçok kültürel etkinliğe sahne olmaktadır. Berlin "Uluslararası Film Festivali (Berlinale)" günümüzde bu kurumun salonunda düzenlenmektedir. Ayrıca güzel sanatlar eserleri sergileri, tiyatro ve dans gösterileri, konserler ve yazarların kendi eserlerini okuma gösterileri yapılmaktadır. Ulusal ve uluslararası şöhreti ve etkinliklerinin yüksek kalitesi dolayısıyla Almanya federal hükûmetinden mali destek alan nadir sayıda kültürel kurumların arasında bulunmakta ve "kültür deniz-feneri" olarak anılmaktadır.

Resmi websitesi (Almanca)

Hedwig ve Angry Inch Hedwig isimli genderqueer Doğu Alman şarkıcının solistlik yaptığı kurgu bir rock grubu hakkında yazılmış 1998 yapımı Off-Broadway kökenli rock müzikaldir. Türkiye'de 2016-2017 sezonunda Kazan Dairesi tarafından sahnelenmektedir. Müzikalin yazarı ve ilk başrol oyuncusu John Cameron Mitchell'ın babası ABD ordusunda tümgeneraldir ve ABD'nin Batı Berlin çıkarmasına öncülük etmiştir. Yazar Mitchell, hikâyeyi oluştururken kendi hayatından esinlenmiştir. Bir Amerikan askerinden boşandıktan hemen sonra Mitchell'ların evinde çalışan ve aynı zamanda Kansas'ta fuhuş yaptığı bilinen bir Alman bebek bakıcısı, Mitchell için Hedwig karakterinin esin kaynağı olmuştur. Müzikler 1970'lerin glam rock stilinde bestelenmiştir. Şarkılar Lou Reed, David Bowie ve Iggy Pop'a atıflar içermektedir. 15 farklı ülkede sahnelenmiştir. Tony Ödülü, Drama Desk Ödülü ve Obie Ödülü almıştır.

Internationale Congress Centrum Berlin (ya da diğer bir adıyla ICC Berlin) başkent Berlin'in Charlottenburg-Wilmersdorf ilçesinin Westend semtinde bulunan kongre evi ve fuar merkezi. 320 metre uzunluğundaki ve 40 metre genişliğindeki yapı, Berlin'li mimarlar Ralf Schüler ve Ursulina Schüler-Witte tarafından inşa edildi. Yapı sadece dört sene süren bir inşaat sonucu 1979'da ziyaretcilere kapılarını açtı.
Yapı bugün Almanya harbsonrası yapılan en önemli binalar arasında yerini alıyor ve 924 milyon DM (ortalama 473 milyon Euro) bir bütçe ile inşa edildi. ICC Berlin bugün birçok dünya'daki fuar merkezi ve kongre evlerinin inşaatı için örnek model olarak gösteriliyor.

80 tane salonu ve odaları bulunan ICC Berlin modern yapılış tekniği ve iyi bir servis teklifiyle dünya'da parmakla gösterilen kongre ve fuar merkezlerinden biri. Yapı odalarında 20 ve 5000 arası değişen oturma imkânı sunuyor. Üç katlı olan ICC Berlin fuar alanı ile'de ulaşımın kolaylaşması için bağlantılı.

ICC Berlin Startseite

Jason Bourne, Paul Greengrass'ın yönettiği senaryosunu Greengrass, Matt Damon ve Christopher Rouse'un yazdığı 2016 Amerikan yapımı aksiyon ajan gerilim filmi. Bourne film serisinden 2007'de çekilmiş olan Son Ültimatom filminin devam filmi ve serinin beşinci filmidir. Filmde Damon, Julia Stiles, Alicia Vikander, Tommy Lee Jones ve Vincent Cassel oynamaktadır.
Temel çekimler 8 Eylül 2015'te başladı ve Universal Pictures tarafından 29 Temmuz 2016'da gösterime girmek üzere ayarlandı.
Filmin resmî ismi Jason Bourne olarak 7 Şubat 2016'da açıklandı.

Matt Damon, Jason Bourne / David Webb
Julia Stiles, Nicky Parsons
Alicia Vikander
Tommy Lee Jones, Robert Dewey, CIA yöneticisi
Vincent Cassel
Riz Ahmed, Aaron Kalloor, CIA'de teknoloji uzmanı.
Ato Essandoh
Scott Shepherd, CIA müdür yardımcısı.

Mayıs 2007'de, Son Ültimatom filminin yayınlanmasından önce Matt Damon, dördüncü Bourne filmi için geri dönmekle ilgilenmeyeceğini söylemiş "biz elimizden geldiği kadarını yaptık" demişti.
Ancak 22 Şubat 2008'de Variety dördüncü Bourne filminin Damon ve Greengrass işbirliğiyle gerçekten iş üzerinde olduğunu bildirdi.
16 Ekim 2008'de George Nolfi'nin senaryoyu yazacağı Frank Marshall'ın yapımcı olacağı ve Jeffrey Weiner ile Henry Morrison'ın yardımcı yapımcı olacağı açıklandı. Joshua Zetumer, Nolfi'nin örnekleri dahilinde benzer bir senaryo yazması için tutuldu. Ağustos 2009'da Nolfi Kader Ajanları'nı çekecekti. Aralık'ta Greengrass dördüncü Bourne filmini yönetmeyeceğine karar verdiğini açıkladı.
1 Şubat 2010'da Damon, Yenilmez filminin İngiltere galasında Son Ültimatom filminin devamının ''en az beş yıl sonrası'' için olabileceğini söyledi. Ayrıca Greengrass'da galada filmin ''senaryoya eşlik etmedikçe'' diğer herhangi bir Bourne filminin parçasını olmayacağını yeniden belirtti. Ancak, Damon filmin ''başka oyuncu ve başka bir yönetmen ile bir tür önbölüm olabileceğini'' söyledi. Damon Mart 2010'da The Today Show'da sadece eğer Greengrass yönetmen olursa film ile ilgileneceğini yeniden doğruladı.
Haziran 2010'da, Tony Gilroy'nin Bourne'un Mirası filmini yazacağı ve filmin 2012'de yayına gireceği açıklandı. Ekim'de Gilory, Damon'un bu film için geri dönmeyeceğini bu filmde ''tamamıyla yeni bir kahramanın'' olacağını söyledi.
Bourne'un Mirası ABD'de 10 Ağustos 2012'de yayına girdi. Jeremy Renner, Aaron Cross rolünü oynadı.
Universal, Los Angeles, California'da bir basın toplantısında Bourne'un Mirası filminin eleştirmenler tarafından karışık yorumlar almasına rağmen daha fazla Bourne filmi yayınlamayı tasarladıklarını belirtti. Aralık 2012'de bir röportajda Damon kendisinin ve Paul Greengrass'ın, Jason Bourne ve yönetmen olarak sıradaki Bourne filmi için geri dönmekle ilgilendiklerini açıkladı. 8 Kasım 2013'te Deadline serinin beşinci filminin Renner'ın Cross rolüyle ve Justin Lin'in yönetmenliğinde çekileceğini bildirdi.
15 Eylül 2014'te Damon ve Greengrass'ın sıradaki Bourne filmi için gerçekten döneceği ile Renner'ın Cross olarak sonraki bir tarihte ayrı bir film ile döneceği açıklandı. Kasım 2014'te Damon kendisinin ve Greengrass'ın kurgucu Christopher Rouse ile kendilerinden bir senaryoyla döneceklerini açıkladı. 23 Mayıs 2015'te Deadline.com Alicia Vikander'ın filmde oynamak için Damon ile görüştüğünü bildirdi. 19 Haziran 2015'te daha önceki üç filmde de Nicky Parsons rolünde oynayan Julia Stiles'ın rolünün onaylandığı bildirildi. Viggo Mortensen'le kötü adam rolü içinde görüşüldü. 23 Haziran 2015'te Vikander ayrıca Assassin's Creed filmi için görüşmelerdeyken film es geçti ve Bourne filminin kadrosuna katıldı. 28 Temmuz 2015'te Tommy Lee Jones CIA yöneticisi olarak filme katıldı.

Ağustos 2015'te yapımcılar Las Vegas Strip'de çekim yapmak üzere onay almak için Clark County, Nevada'da bir araya geldi. 7 ile 10 gün arası Las Vegas Bulvarı'nın birkaç saat kapatılması için ricada bulunuldu.
Temel çekimler 8 Eylül 2015'te başladı. Kasım ayı başlarında çekimler İngiltere, Londra'da Paddington İstasyonu'nun dışında yapıldı. Kasım 2015'in sonlarında Kreuzberg, Berlin'de çekimler yapıldı. 14 Ocak 2016'dan 21 Ocak'a kadar zamanlanarak Las Vegas, Nevada'da çekimler yapıldı. Yapım 1 Şubat 2016'da bitti.

Ocak 2015'te, Universal filmin yayın tarihini iki hafta geri alarak 29 Temmuz 2016'ya taşıdı.
İlk fragman 7 Şubat 2016'da yayınlandı. Aynı zamanda Super Bowl 50 filmin ismini açıkladı.

Resmî site 12 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Jason Bourne

Kabare  1972 ABD yapımı dramatik müzikal filmdir. Özgün adı Cabaret olan film 16 Mart 1973'te Türkiye'de gösterime girmiştir.
1966 yılında Broadway'de sahnelenen aynı adlı Bob Fosse müzikalinin serbest bir uyarlamasıdır. O müzikal de Christopher Isherwood'un Elveda Berlin (Goodbye to Berlin) adlı hikâyesine ve bundan uyarlanan John Van Druten'in "I Am a Camera" (Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim) adlı sahne eserine dayanmaktadır. Filmin senaryosunu Jay Presson Allen yazmıştır. Yönetmenliğini yine Bob Fosse 'nin yaptığı filmin önemli rollerinde  Liza Minnelli, Michael York, Helmut Griem ve Joel Grey oynamışlardır. Filmin orijinal müzikleri John Kander 'e aittir. Film 1973 yılında tam 8 Oscar ödülü kazanmıştır.
"Kabare", 1995 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.

Film 1931 yılının Berlin 'inde Weimar Cumhuriyeti sırasında geçer. Nazi'lerin Almanya'da yavaş yavaş güç kazanmaya başladıkları bir dönemdir bu. Bir yandan toplum için için kaynarken eğlence peşinde bir grup insan da umursamaz bir şekilde kendi serüvenlerini yaşamaktadırlar. Öykü dönemin ve insanlarının bir yerde aynası olan bir kabare'de birkaç kişinin çevresinde geçer. İngiltere'den Almanya'ya öğretmenlik yapmak niyeti ile gelen İngiliz yazar Brian (Michael York), kabarede çalışan havalı dansçı Amerikalı  Sally Bowles (Liza Minnelli) ile dostluk kurar. Sally'nin dairesinde birlikte kalan ikiliye bir süre sonra zengin ve soylu bir Alman playboy Max (Helmut Griem) katılır. Bu üçlünün çizgi dışı ilişkileri devam ederken, ülkenin yaklaştığı felaketi umursamayan ve bir kaçış arayışı içindeki bir kesim her akşam  kabareye sığınarak gerçeklerden uzaklaşmayı tercih ederler. Kabarede sahnelenen her müzik parçası filmin konusu ile yakından ilgilidir ve Almanya'nın adım adım Hitler rejimine doğru kayışını adeta belgelerler.

Liza Minnelli	 ... 	Sally Bowles
Michael York	... 	Brian Roberts
Helmut Griem	... 	Maximilian von Heune
Joel Grey	... 	Sahne sunucusu
Fritz Wepper	... 	Fritz Wendel
Marisa Berenson	... 	Natalia Landauer
Elisabeth Neumann-Viertel	... 	Fräulein Schneider
Helen Vita	... 	Fräulein Kost
Sigrid von Richthofen	... 	Fräulein Mayr
Gerd Vespermann	... 	Bobby
Ralf Wolter	... 	Herr Ludwig
Georg Hartmann	... 	Willi
Ricky Renée	... 	Elke
Estrongo Nachama	... 	Koro şefi
Kathryn Doby	... 	Kit-Kat Dansçısı
Inge Jaeger	... 	Kit-Kat Dansçısı
Angelika Koch	... 	Kit-Kat Dansçısı
Helen Velkovorska	... 	Kit-Kat Dansçısı
Gitta Schmidt	... 	Kit-Kat Dansçısı
Louise Quick	... 	Kit-Kat Dansçısı

Christopher Isherwood'un "Berlin Hikayeleri" adlı kitabındaki Elveda Berlin (Goodbye to Berlin) adlı hikâyesinden John Van Druten I Am a Camera" (Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim) adında bir oyun yazmıştı. 1966 yılında ise Bob Fosse bu kitaptan ve oyundan bir Broadway müzikali yaptı. 6 yıl aradan sonra da Fosse bu kez kendi müzikalinin serbest bir uyarlaması olan bu filmi çevirdi.
John Van Druten'in filme kaynak olan oyunu Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim (I Am a Camera), Türkiye'de filmden çok daha önce Küçük Sahne'de oynanmıştı. Dormen Tiyatrosu tarafından 1956'da sahnelenen oyunda başrolleri Gülriz Sururi, Metin Serezli ve Yılmaz Gruda üstlenmişti.
I Am a Camera 1955 yılında İngiltere'de Henry Cornelius tarafından aynı adla sinemaya da aktarıldı. Başrollerde Julie Harris, Laurence Harvey ve Shelley Winters oynuyorlardı.Julie Harris filmde olduğu gibi tiyatro eserinde de Sally Bowles'ı oynamıştı.
"Cabaret" 1993 yılında İngiltere'de TV filmi olarak tekrar yapıldı. Yönetmen Sam Mendes'ti. Sally Bowles'ı bu kez Jane Horrocks canlandırıyordu.
2007 yılında Amerikan Film Enstitüsü Cabare'yi "Tüm zamanların en iyi Filmleri" arasında 63. sırada gösterdi.
Bu film aslında Broadway'de müzikal yönetmeni ve koreograf olan Bob Fosse'nin ikinci sinema filmidir. Daha önce de 1969'da Shirley MacLaine'le Sweet Charity'yi yapmıştı. Bob Fosse'nin son yıllardaki en önemli yapıtları ise 1979'daki All That Jazz ile 2002'deki Chicago'dur.
Filmde sahne sunucusu rolünü oynayan Joel Grey (d.1932) Broadway müzikallerinin de ünlü bir sunucusudur.

Aldığı Ödüller:

1973 Oscar - En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü - Joel Grey
1973 Oscar - En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü - Liza Minnelli
1973 Oscar - En İyi Görüntü Yönetmeni Akademi Ödülü - Geoffrey Unsworth
1973 Oscar - En İyi Sanat Yönetimi Akademi Ödülü - Rolf Zehetbauer,Hans Jürgen Kiebach,Herbert Strabel.
1973 Oscar - En İyi Yönetmen Akademi Ödülü - Bob Fosse
1973 Oscar - En İyi Kurgu Akademi Ödülü - David Bretherton
1973 Oscar - En İyi Özgün Şarkı Akademi Ödülü - Ralph Burns
1973 Oscar - En İyi Ses Akademi Ödülü - Robert Knudson,David Hildyard
1973 Amerikan Sinema Yazarları - En İyi Kurgu Eddie Ödülü - David Bretherton
1973 BAFTA - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Liza Minnelli
1973 BAFTA - En İyi Sanat Yönetimi Ödülü - Rolf Zehetbauer
1973 BAFTA - En İyi Görüntü Yönetimi Ödülü - Geoffrey Unsworth
1973 BAFTA - En İyi Yönetmen Ödülü - Bob Fosse
1973 BAFTA - En İyi Film Ödülü
1973 BAFTA - En İyi Soundtrack Ödülü - David Hildyard,Robert Knudson,Arthur Piantadosi.
1973 BAFTA - Umut Veren Oyuncu Ödülü - Joel Grey
1973 Altın Küre - En İyi Müzikal Film
1973 Altın Küre - En İyi Kadın Oyuncu - Liza Minnelli
1973 Altın Küre - En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Joel Grey
1973 Bodil Ödülleri - En İyi Avrupa Dışı Film - Bob Fosse
1972 İngiliz Görüntü Yönetmenleri Birliği - En İyi Görüntü Yönetmeni - Geoffrey Unsworth
1973 David di Donatello Ödülleri - En İyi Yönetmen - Bob Fosse
1973 David di Donatello Ödülleri - En İyi Yabancı Kadın Oyuncu - Liza Minnelli
Adaylıklar:

1973 Oscar - En İyi Film Akademi Ödülü - Cy Feuer
1973 Oscar - En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü - Jay Presson Allen
1973 BAFTA - En İyi Kostüm Tasarımı - Charlotte Flemming
1973 BAFTA - En İyi Kurgu Ödülü - David Bretherton
1973 BAFTA - En İyi Senaryo Ödülü - Jay Presson Allen
1973 BAFTA - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü - Marisa Berenson
1973 Altın Küre - En İyi Yönetmen - Bob Fosse
1973 Altın Küre - En İyi Özgün Müzik - John Kander (Müzik),Fred Ebb(Söz) "Mein Herr".
1973 Altın Küre - En İyi Özgün Müzik - John Kander (Müzik),Fred Ebb(Söz) "Money, Money".
1973 Altın Küre - En İyi Senaryo - Jay Presson Allen
1973 Altın Küre - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Marisa Berenson
1973 Altın Küre - Umut Veren KAdın Oyuncu Ödülü - Marisa Berenson

Filmde kullanılan parçaların tamamının bestesini John Kander yapmış, sözlerini de Fred Ebb yazmıştır;

"Mein Herr" - Liza Minnelli
"Money, Money" - Liza Minnelli ve Joel Grey
"Willkommen"("Welcome") - Joel Grey
"Tomorrow Belongs To Me"
"Cabaret" - Liza Minnelli
"Two Ladies" - Joel Grey
"If You Could See Her" - Joel Grey
"Maybe This Time" - Liza Minnelli
"Tiller Girls" - Joel Grey
"Heirat" - Greta Keller
"Sitting Pretty" (Enstrümantal)

IMDb'de Kabare 
Filmin Fragmanı 26 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Filmle ilgili görsel doküman 30 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Filmin müziklerinden kısa bölümler dinlemek için 2 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaiser-Wilhelm-Gedächtniskirche, Berlin'in Charlottenburg-Wilmersdorf ilçesinin Charlottenburg semtinde bulunan Protestan kilisesidir. Kilise bugün Batı Berlin'in bir simgesi olarak görülüyor. Gedächtniskirche 1 Eylül 1895 senesinde büyük bir seremoni ile halka açıldı. Kilise Almanya imparatoru I. Wilhelm adına bir anıt olarak yapıldı. Kasım ayının 1943 senesinde Kilise bir bombardıman sırasında büyük hasar gördü ve bu hali ile bugünde duruyor. Kilise'nin bulunduğu yer Breitscheidplatz.

İmaparator II. Wilhelm Almanya'nın ilk imparatoru I. Wilhelm için bir anma yeri yapılmasına karar verdi. Almanya Protestan kilisesinin zaten o yörede bir kilise yapma düşüncüleri vardı ve böylece kilisenin yapımı için mimar Franz Schwechten tarafından hazırlanan imar planları kullanıldı.
Kilisenin yapımı Almanya İmparatorluğu tarafından finanse edilemedi. 6,8 milyon Marklık yapım parası halk tarafından veya Almanya'nın diğer ileri tarafından ödendi.
22 Mart 1891'de I. Wilhelm'in doğum gününde kilisenin ilk temeli atıldı ve 1 Eylül 1895'te Sedantag'da kilisede ilk ayin yapıldı. 
Kilisede birçok mimari stilleri görmek mümkündü.
Kilise beş kulesiyle çoğu insanın üzerinde büyük bir etki yaratıyordu. Bugünde mevcut olan ana kulenin yüksekliği 113 metreydi ve bu da kilisenin Berlin'de en yüksek yapı olmasını sağlıyordu. Gedächtniskirche'nin romanesk stilinde yapılması Almanya'da büyük etki yarattı ve romanesk Almanya için çok sevilen bir stil oldu.
Yapı'nın etrafında yapılan binalarda aynı stilde yapıldı ve böylece yapıların bir uyum içerisinde olması sağlandı.

Kilise'nin içi için mimarlar büyük çaba sarf etti. Kilise'nin giriş tarafında elden yapılmış mozaikler bulunuyordu. Adolf Brütt tarafından hazırlanan resimler yine kilisenin giriş tarafında bulunuyordu. Burada Almanya istiklal savaşlarının tarihi ve Fransa-Prusya Savaşı'nın hikâyeleri anlatılıyordu.

Berlin'e yapılan hava saldırıları sonucu kilise 23 Ekim 1943 senesinde büyük bir yangına teslim oldu ve büyük bir hasar gördü. Kilisenin çatısı yıkıldı. Naziler tarafından verilen söze göre kilise yine aynı büyüklükte ve güzellikte yeniden yapılacaktı ama savaşı kaybetmeleri ve savaşı Almanya'ya karşı kazanan taraflar, kiliseyi restore etmek istemediler, çünkü kilise bir yandan Wilhelmist-Alman milliyetçiliğin simgesiydi. Böylece harabe öylece bırakıldı ve 1956'da kilise yıkılmaya başlandı.

Mart 1957'de yapılan mimarlık yarışının galibi Egon Eiermann oldu ve kilisenin yeniden yapılmasını ön gören inşaatın mimarı olma hakkı kazandı. Tasarladığı model yeni ve modern bir yapıydı ve eski kilisenin komple yıkılmasını ön görüyordu. Bu plan halk ve devlet arasında birçok tartışmalara neden oldu ve sonunda iki tarafında memnun olacağı bir sonuca ulaştı. Mimar ve halk 68 metre olan ana kulenin savaşa karşı bir anıt olarak durmasını kararlaştırdı. Ana kulenin etrafında ise dört yapıdan oluşan Egon Eiermann'ın planladığı kilise yapılacaktı. 9 Mayıs 1959'da kilisenin yeniden inşaatının ilk temeli atıldı ve 17 Aralık 1961'de piskopos Otto Dibelius tarafından kilisede ilk ayın gerçekleştirildi.
Yeni yapının karakteristik özelliği kare şeklinde 20.000 tane küçük camlardan oluşması. Bu camlar birçok renkli camların kırılıp dört köşe halinde beton duvarın içine konulması sonucu oluştu. Sabahları kilise içten daha çok mavi renginde bir görüntü sunuyor cam kareleri sayesinde ve akşamları birçok renk görülmesi mümkün. Gedächtniskirche Almanya içinde korunacak yapılar arasında ve birçok turist yapıyı ziyaret ediyor.

Website der Kaiser-Wilhelm-Gedächtnis-Kirche Berlin
Entwürfe für die Kaiser Wilhelm Gedächtniskirche für Berlin
Skizzen und Bauzeichnungen zu den Kriegsschäden und zum Wiederaufbau der Kaiser-Wilhelm-Gedächtniskirche 7 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. angefertigt 1954 von Werner March (Archivbestand des Architekturmuseums der TU Berlin)

Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı (Almanca: Denkmal für die Ermordeten Juden Europas) veya Holokost Anıtı (Almanca: Holocaust-Mahnmal), Almanya'nın başkenti Berlin'de Holokost'da hayatlarını kaybetmiş Yahudilere adanmış bir anıt mezardır.
ABD kökenli bir mimar olan Peter Eisenman ve Birleşik Krallık kökenli bir mühendislik firması olan Buro Happold tarafından tasarlanmış olan anıt mezara 19.000 metrekarerlik bir alana yayılmış 2.711 adet beton bloklardan oluşmaktadır. Bu betonarme bloklara dik enine yükselen yekpare kütleler olmaları nedeniyle stel de denir.
Her biri 2.38 metre uzunluğunda, 0.95 metre genişliğinde ve 0.2 ile 4.8 metre arası değişen yüksekliğe sahip bu  stel kütlelerin üzerinde Yahudi medeni kanunu, tören kuralları ve efsanelerini kapsayan dini metinlerden oluşan Talmud'un birer sayfası yer almaktadır. Anıt mezarın tasarımcısı Peter Eisenman'a göre bu tasarımın amacı oldukça rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir ortam yaratmaktadır; böylelikle bu tasarımlar sözde düzenli olan bir sistemin insanlıkla bağının kopmasını simgelemektedir.
1 Nisan 2003'te başlayan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı'nın inşaatı 15 Aralık 2004 tarihinde tamamlandı. II. Dünya Savaşı'nın bitişinin 60. yılı olan 10 Mayıs 2005'te açılış töreni yapılan bu mekân halkın ziyaretine 12 Mayıs 2005'te açıldı. Tamamlandığı dönemde anıtın inşaatı yaklaşık 25 milyon Euroya maloldu.

Almanya’da Yahudiler: The Economist (3 Ocak 2008) 28 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Projenin Web Sitesi 11 Ekim 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı’nin 360° derecelik Panoraması 23 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı hakkında Exberliner Dergisi’nde yayınlanan bir yazı

Kimliksiz (İngilizce: Unknown), Jaume Collet-Serra'nın yönettiği ve Liam Neeson, Diane Kruger, January Jones, Aidan Quinn, Bruno Ganz ve Frank Langella'nın oynadığı 2011 yapımı aksiyon-gerilim filmidir. Yapımcılığını Joel Silver, Leonard Goldberg ve Andrew Rona'nın üstlendiği film, Didier Van Cauwelaert'in Out of My Head adlı 2003 tarihli Fransız romanından uyarlandı. Senaryosunu Oliver Butcher ve Stephen Cornwell'in kaleme aldığı hikâye, dört günlük bir komadan uyanan bir profesörün kimliğini kanıtlamak için verdiği mücadeleyi anlatır.
18 Şubat 2011'de gösterime giren film, eleştirmenlerden karışık eleştiriler aldı ve 30 milyon dolarlık bütçesine karşılık 136 milyon dolar hasılat elde etti.

Dr. Martin Harris (Liam Neeson) ve eşi Liz (January Jones) bir biyoteknoloji zirvesi için Berlin'e gelirler. Harris, otellerine vardıktan hemen sonra, evrak çantasını havaalanında unuttuğunu fark eder ve onu almak için taksiye biner. Taksinin şoförü Gina (Diane Kruger) isimli bir kadındır. Taksi bir kazaya karışır ve Spree nehrine düşer, Harris Taksi'nin içinde bilinçsiz halde kalır. Taksinin sürücüsü Gina onu kurtarır ama olay yerinden kaçar çünkü kendisi bir Boşnaktır ve Almanya'daki izinsiz, kaçak olarak çalışmaktadır. Harris, dört gün komada kaldıktan sonra hastanede kendine gelir.
Dr. Martin Harris (Liam Neeson) Berlin'de geçirdiği bir araba kazasından sonra kendine gelip otele döndüğünde birdenbire karısının (January Jones) kendisini tanımadığı ve başka bir adamın da (Aidan Quinn) kendisinin yerine geçtiğini fark eder. Polis çağrılır ve Harris, Rodney Cole adlı bir meslektaşını arayarak kimliğini kanıtlamaya çalışır ama fayda etmez. Resmi olarak kimse ona inanmamaktadır ve kimliği belirsiz suikastçılar tarafından takip edilmektedir. Birdenbire kendini, başka bir ülkede yalnız, yorgun ve kaçak durumunda bulur. Kimlik krizinden bunalan Harris, bilincini kaybeder ve hastanede tekrar uyanır. Smith adında bir terörist, görevli hemşireyi öldürür, ancak Harris kaçar.
Harris, özel dedektif ve eski Stasi ajanı Ernst Jürgen'den (Bruno Ganz) yardım ister. Harris'in elindeki tek ipucu, babasının botanik üzerine kitabı ve kazadan sonra bir Türk lokantasında kaçak çalışan belgesiz Bosnalı göçmen taksi şoförü Gina'dır.
Harris ve Gina dairesinde Smith ve başka bir terörist olan Jones tarafından saldırıya uğrar; Gina, Smith'i öldürdükten sonra kaçarlar. Harris, Liz'in kitabına, belirli sayfalarda bulunan kelimelere karşılık gelen sayılar yazdığını keşfeder. Harris, programını kullanarak Liz ile tek başına yüzleşir; ona evrak çantasını havaalanında bıraktığını söyler. Bu arada Jürgen, Cole'u ofisine kabul eder ve 15. Bölüm olarak bilinen gizli bir terörist grup hakkındaki bulgularını açıklar. Jürgen kısa süre sonra Cole'un eski bir paralı asker ve grubun üyesi olduğu sonucuna varır. Cole'un onu sorgulamak ve öldürmek için orada olduğunu ve kaçış yolu olmadığını bilen Jürgen, Harris'i korumak için intihar eder.
Harris, evrak çantasını aldıktan sonra Gina ile yollarını ayırır. Onun Cole ve Jones tarafından kaçırıldığını gördüğünde, bir taksi çalar ve onları takip eder. Gina, Harris'i öldürmeden önce Jones'un üzerinden geçer, ardından Cole'un minibüsüne çarparak onu da öldürür. Harris, evrak çantasında iki Kanada pasaportunu içeren gizli bir bölme bulduktan sonra, kendisi ve Liz'in üç ay önce Prens Shada'nın süitine bir bomba yerleştirmek için Berlin'de olduklarını hatırlar.
Şimdi suikast planındaki kendi rolünün farkında olan Harris, bunu engelleyerek kendini kurtarmaya çalışır. Otel güvenliği hemen Harris ve Gina'yı tutuklar, ancak Harris oteli daha öncede ziyaret ettiğini kanıtlar. Güvenlik bombanın varlığına ikna olduktan sonra oteli tahliye ederler.
Harris, Bölüm 15'in hedefinin Suudi Prens Shada değil, sert iklimlerde hayatta kalabilen, genetiği değiştirilmiş bir mısır türü geliştiren Profesör Bressler olduğunu fark eder. Liz, Bressler'in dizüstü bilgisayarına erişir ve verileri çalar. Bressler'in öldürülmesi ve araştırmasının çalınmasıyla milyarlarca dolar yanlış ellere düşecektir. Suikast girişiminin engellendiğini gören Liz, bombayı etkisiz hale getirmeye çalışır ancak başarısız olur ve bomba patlayarak ölür. Harris, Bressler'ı öldürmeye çalışan  Bölüm 15 teröristi "Harris"i öldürür. Bressler projesini dünyaya bedava verdiğini duyururken Harris ve Gina, adlarına düzenlenmiş yeni kimlikleriyle (Kanada Pasaportu) birlikte bir trene binerler.

Liam Neeson - Dr. Martin Harris
Diane Kruger - Gina
January Jones - Elizabeth "Liz" Harris
Aidan Quinn - Martin B.
Frank Langella - Profesör Rodney Cole
Bruno Ganz - Ernst Jürgen
Sebastian Koch - Profesör Bressler
Stipe Erceg - Jones
Rainer Bock - Herr Strauss
Mido Hamada - Prens Shada
Clint Dyer - Biko
Karl Markovics - Dr. Farge
Eva Löbau - Hemşire Gretchen Erfurt
Film için birçok Alman oyuncu rol aldı. Rainer Bock daha önce Soysuzlar Çetesi (aynı zamanda Diane Kruger'ın da rol aldığı film) ve Beyaz Bant'ta rol almıştı. Diğer oyuncular arasında Türk taksi şoförü olarak Adnan Maral ve göçmenlik görevlisi olarak Petra Schmidt-Schaller yer alıyor. Kruger, Alman olmayan bir karakter oynamasına rağmen kendisi de Almandır.

Temel çekimler, Şubat 2010'un başlarında Almanya'nın Berlin kentinde ve Studio Babelsberg film stüdyolarında gerçekleştirildi. Taksinin daldığı köprü Oberbaumbrücke'dir. Friedrichstraße, bir araba kovalamacasının çekimleri nedeniyle birkaç gece trafiğe kapatıldı. Çekimlerin bir kısmı Hotel Adlon'da yapıldı. Çekim yapılan yerler arasında Neue Nationalgalerie, Berlin Merkez Garı, Berlin Friedrichstraße Garı, Pariser Platz, Müzeler Adası, Berlin'deki Oranienburger Straße ve Leipzig-Halle Havalimanı bulunmaktadır. Andrew Rona'ya göre bütçe 40 milyon dolardı. Yapımcı Joel Silver'ın ABD şirketi Dark Castle Entertainment 30 milyon dolar katkıda bulundu. Alman kamu film fonları yapımı 4,65 milyon € (6 milyon $'dan fazla) ile destek verdi.

IMDB'de Kimliksiz 24 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Web Sitesi 22 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinemalar.com Linki 21 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beyazperde.com Linki

Knut (Almanca telaffuz: [ˈknuːt]) (5 Aralık 2006 - 19 Mart 2011), Berlin Hayvanat Bahçesinde doğan kutup ayısı. Doğumunda annesi tarafından reddedilmesi sonucu hayvanat bahçesi görevlileri tarafından yetiştirildi. Berlin Hayvanat Bahçesinde otuz yıldan fazla süredir bebekliği aşana kadar hayatta kalmayı başaran ilk kutup ayısı yavrusuydu. Knut'un uluslararası bir tartışma konusu olmasının ardından, hayvanat bahçesi turistik ve ticari başarı elde etti. Alman gazetesi Bild bir hayvan hakları aktivistinin yavrunun hayvanat bahçesinde tutulmasını kınayan bir sözünü yayımlayınca; dünya genelindeki hayranları, onun insanlar tarafından yetiştirilmesini desteklemek için harekete geçti. Çocuklar hayvanat bahçesinin dışında protestolar yaptı ve dünyanın dört bir yanından sempati ifade eden e-postalar gönderildi.
Knut; oyuncaklarda, çeşitli medya ürünlerinde, DVD'lerde, kitaplarda ve "Knutmania" (Knut Çılgınlığı) adında bir medya fenomeninin merkezinde yer aldı. Tüm bunların sonucunda, 2007 yılında Berlin Hayvanat Bahçesinde yavrunun gelirlerinde yaklaşık beş milyon avro'luk bir artış oldu. Hayvanat bahçesinin yıllık ziyaretçi sayısı, tahmini olarak %30 oranında arttı ve böylece 2007 yılı, 163 yıllık tarihi içinde hayvanat bahçesinin en kârlı yılı oldu. Knut; 19 Mart 2011 tarihinde, öğleden sonra, dört yaşındayken öldü.

Knut, Berlin Hayvanat Bahçesinde dünyaya geldi. Annesi, Kanada'da doğan ve Doğu Almanya'da bir sirkte çalıştırılan 20 yaşındaki Tosca, babası ise Münih'teki Hellabrunn Hayvanat Bahçesinde yaşayan 13 yaşındaki Lars idi. Tosca, Knut ile isim verilmeyen erkek kardeşini 5 Aralık 2006'da doğurdu; fakat bilinmeyen sebeplerle yavrularını, kutup ayısı kafesindeki bir kaya üzerinde terk etti. Hayvanat bahçesi görevlileri, yavruları balık ağı ile kurtarsalar da Knut'un kardeşi dört gün sonra enfeksiyondan ötürü öldü. Sadece bir kobay büyüklüğünde olan Knut, hayvanat bahçesi görevlisi Thomas Dörflein'in bakımına girmeden önceki hayatının ilk kırk dört gününü bir kuvözde geçirmek zorunda kaldı.
Knut'un sürekli bakıma ihtiyacı olmasından ötürü Dörflein, geceleri yavrunun yanındaki bir yatakta uyuyordu. Her gün onunla oynuyor, onu yıkıyor ve besliyordu. En başlarda Knut'un yiyeceği, iki saatte bir verilen, balık yağı karışımlı bir şişe bebek sütünden ibaretti. Dört aylıkken, kedi maması ve çeşitli vitaminlerle karıştırılmış bir tür sütlü lapa yiyebilir hale geldi. Dörflein ayrıca Knut ile hayvanat bahçesinde iki günde bir, bir saatlik şovlarda göründü. Böylece yavru ile birlikte birçok fotoğraf ile videoda yer aldı ve Almanya'da tanınmaya başlandı. Knut'a titizlikle bakması ve onun için çabalamasından ötürü Berlin Liyakat Madalyası'nı aldı. Dörflein, 22 Eylül 2008 tarihinde kalp krizi sonucu öldü.

Mart 2007'nin başlarında Alman tabloid Bild-Zeitung, Knut'un "yerli evcil hayvan" olarak yetiştirilerek aşağılanması yerine öldürülmesi gerektiğini söyleyen hayvan hakları aktivisti Frank Albrecht'in sözlerini aktardı. Hayvanat bahçesi yetkililerinin onu canlı tutmasının hayvan koruma mevzuatına aykırı olduğunu belirtti. Aachen Hayvanat Bahçesi yöneticisi Wolfram Graf-Rudolf, Albrecht'le aynı fikri paylaştı ve hayvanat bahçesi görevlilerinin ayının ölmesine izin verecek cesareti göstermeleri gerektiğini belirtti ve ayının bakıcısından ayrıldığı her dakika "biraz daha öleceğini" savundu. Bir grup çocuk, ellerinde "Knut Yaşamalı" ile "Knut'u Seviyoruz" yazan afişler tutarak hayvanat bahçesini protesto etti ve diğerleri ise yavrunun hayatının bağışlanmasını isteyen çok sayıda elektronik posta ile mektup gönderdi. Albrect'e ise tehdit mektupları yollandı. Berlin Hayvanat Bahçesi, bebek kutup ayısına destek için harekete geçti ve ona zarar verilmeyeceği sözü verildi.
Herhangi bir hayvan hakları örgütü ile ilişkili olmayan Albrecht, sonradan bunu yavrunun öldürülmesi için değil de yasayı değiştirmek için söylediğini iddia etti. Bu haberin yayımlanmasıyla Knut'un ulusal ünü, uluslararası hâle geldi.

23 Mart 2007 tarihinde Knut ilk kez halkın önüne çıktı. Haber yapmak için dünyanın her yerinden gelen yaklaşık dört yüz gazeteci Berlin Hayvanat Bahçesini ziyaret etti ve bu gün "Knut Günü" diye adlandırıldı. Yavru bir yaşındayken sağlığı hakkında çok fazla yanlış öykünün yayılması ile yavrunun küçükken oldukça ünlü hâle gelmesini sağladı. Örneğin, 16 Nisan 2007 tarihinde, Knut diş ağrıları yüzünden kısa bir süre gözler önüne çıkartılmadı fakat haberciler, onun bilinmeyen bir hastalığı olabileceğini söylediler. Knut, birçok ölüm tehdidi de aldı; 18 Nisan 2007 Çarşamba tarihinde olduğu gibi. Hayvanat bahçesine bilinmeyen biri tarafından gönderilen bir faksta "Knut ist tot! Donnerstag Mittag." ("Knut öldü! Perşembe öğlen.") Polis bunun sonucunda ayının güvenliğini artırdı.
Kasım 2007'de, Knut 90 kg ağırlığa ulaşmıştı ve yakından kendisine hizmet verilmesi oldukça tehlikeliydi. Yüzlerce çocuk, yavrunun birinci yaş dönümüne katıldı. Parti ayrıca Alman televizyon kanalında canlı olarak yayınlandı. Millî darphane, yavrunun doğum gününü kutlamak için 25.000 adet gümüş hatıra sikkesi bastırdı. Flocke, bir dişi kutup ayısı, Aralık 2007'de Nürnberg Hayvanat Bahçesinde doğduğunda Bild ona Bayan Knut diyerek bu iki Almanya doğumlu kutup ayısının arkadaş olabileceğini önerdi.

Çıkışından bir yıl sonra Knut'un 130 kg olduğu belirtildi. Çok güçlü altı inçlik cam, ayı ile ziyaretçilerin arasına konuldu. Mart 2008'in sonunda, Knut'un büyüten yetkililerden biri olan Markus Röbke, ayının yalnız yaşamaya alışmasına yardımcı olması için hayvanat bahçesinden ayrılması gerektiğini söyledi. Röbke ayrıca Knut'un, ona babası gibi ola Thomas Dörflein'i özlediğini ve yanında kimse olmadığında ağladığını ifade etti. "Knut, bir izleyiciye ihtiyaç duymakta" diye belirtti Röbke. "Bu değişmek zorunda" dedi.
Temmuz 2008'de, Knut'un babasının sahibi olan Neumünster Hayvanat Bahçesi, Berlin Hayvanat Bahçesine Knut'un başarısından elde edilen gelir için dava açtı. Neumünster ilk başlarda Berlin Hayvanat Bahçesi ile dost olmaya çalıştı fakat sonradan Knut'tan elde edilen gelirin bir bölümünü kendilerine vermeleri için mahkemeye başvurdu. Peter Drüwa, Neumünster Hayvanat Bahçesi Müdürü, şunları belirtti: "Biz, Knut'un çevresinden ayrılmasını istemiyoruz fakat bizim de para isteme hakkımız var."" Knut'un ikinci doğum gününden kısa bir süre önce, Knut'un kafesine büyük gelmesinden ötürü başka bir hayvanat bahçesine taşınmak zorunda olduğu haberleri yayıldı. Ancak hayvanat bahçesi yönetimi, Knut'u henüz tutmak istediklerini söyledi.

İki hayvanat bahçesi arasındaki tartışma 2009'da da sürdü. 19 Mayıs'ta Berlin Hayvanat Bahçesi, Neumünster'den Knut'u "satın almayı" ve iki yaşındaki kutup ayısı üzerindeki finansal hakları elde etmeyi önerdi. Neumünster Hayvanat Bahçesi, 700.000 € bir fiyat belirlemesine rağmen Berlin Hayvanat Bahçesi, kendilerinin 350.000 € (488.145 $) fiyatından "bir kuruş fazla" vermeyeceğini belirtti. 8 Temmuz günü, Berlin Hayvanat Bahçesi, Knut'u Berlin'de tutmak için 430.000 € (599.721 $) ödemeyi kabul etti.
Knut ile aynı yaşta olan Giovanna, Eylül 2009'da Münih Hellabrunn Hayvan Bahçesinden Berlin'e götürüldü. Ona kalacağı düzenli bir yuva yapılırken bir süreliğine Knut'la Knut'un kafesini paylaştı. Giovanna'nın gelmesiyle dünyanın her yerinden insanlar bununla ilgilendi çünkü iki ayının da çok kısa bir sürede "flört edeceğini" (cinsel olarak olgunlaşmamış olmalarına rağmen) düşünüyorlardı. Ancak, Mart 2010'da, Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler (PETA) Almanya derneği, Giovanna'nın başka bir yerde kalması için çağrıda bulundu. Knut ile Giovanna, aynı dededen gelmekteydi, üç yıl önce Knut'un yetiştirme tarzı hakkında demeçler vermiş olan PETA sözcüsü Frank Albrecht, eğer aynı cinsten iseler Alman kutup ayısı nüfusunun tehdit altına girebileceğini belirtti. Berlin Hayvanat Bahçesi, buna yanıt vermedi fakat Giovanna'nın kalışının kısa bir süreliğine olduğunu belirtti. Ağustos 2010 tarihinde, Giovanna'nın yuvasının onarımı tamamlandı ve ardından Münih'e geri taşındı.

19 Mart 2011 tarihinde Knut, dört yaşındayken kafesinde öldü. Kutup ayıları esaret altında 30 yıl yaşayabilmektedir. Knut'un ölümüne yaklaşık 600 ila 700 hayvanat bahçesi ziyaretçisi tanık oldu. Görenler, ayının sol bacağının titremesinden sonra suya düşmeden önce daireler çizdiğini söylediler. Berlin Belediye Başkanı Klaus Wowereit, ayının "Berlin Hayvanat Bahçesinin yıldızı" olduğunu söyledi. Ölüm nedeni hemen tespit edilemedi ve hayvanat bahçesi bir otopsinin yapılacağını açıkladı. 22 Mart'ta yapılan bir beyanatta otopsiyle ilgili olarak "beyinde, ani ölüm için bir neden olarak kabul edilebilecek önemli değişiklikler"in olduğu rapor edildi. 26 Mart'ta, Knut'un bir havale sonrası öldüğü ortaya çıktı. Bir bilgisayarlı tomografi taramasında, epilepsinin babası Lars'tan kalıtsal olarak geçmiş olabilecek olan ayının beyninde anormallikler tespit edildi. Knut'un beyni, Leibniz Institute for Zoo and Wild Animal Research'te (IZW) incelenmeye başlandı.
1 Nisan'da, patoloji uzmanları, Knut'un ani ölümünün boğulmadan meydana geldiğini açıkladılar. Ayının belirgin nöbeti, muhtemelen enfeksiyonla tetiklenen bir beyin iltihabı ensefalitten kaynaklanmaktaydı. Enfeksiyona neden olan iltihabı bilinmiyor ama patologlar, buna bir virüsün sebep olduğuna inanmakta. Knut, hastalığa yönelik hiçbir belirti göstermemesine rağmen patologlar, "bu şüpheli enfeksiyonun uzun zamandır -muhtemelen aylardır ya da en azından birkaç haftadır- orada olduğuna inanmaktadırlar.

Berlin Hayvanat Bahçesi, Mart 2007'in sonunda bir tescilli marka olarak "Knut"un patentini aldı. Sonuç olarak, Berlin Borsası'nda payı iki kattan fazla oldu; daha önce 2000 € civarında bir değeri varken bir hafta sonra 4820 € olarak kapadı. Hayvanat Bahçesi, 2007 için katılım rakamlarının %30 arttığını açıkladı ve böylece 163 yıllık tarihi boyunca en kârlı kazancı oldu. Knut, Berlin Hayvanat Bahçesine o yıl, ziyaretçi sayısının artışının yanında satılan malların tutarıyla yaklaşık 5 milyon avro kazandırdı.
Çeşitli firmalar, zil sesleri ve sevim

Kod Adı: U.N.C.L.E. (İngilizce özgün adı: The Man from U.N.C.L.E.), İngilizce özgün adıyla aynı adı taşıyan Sam Rolfe'un yazdığı  1964 yapımı MGM televizyon dizisinden uyarlanan 2015 İngiliz-Amerikan yapımlı aksiyon, komedi casusluk filmi. Yönetmenliğini Guy Ritchie'nin, senaristliğini Lionel Wigram'ın Ritchie ile beraber üstlendiği filmin oyuncu kadrosu Henry Cavill, Armie Hammer, Alicia Vikander, Elizabeth Debicki ve Hugh Grant'tan oluşmaktadır. Film, 14 Ağustos 2015 tarihinde vizyona girmiştir.

Uzun süredir aralarındaki düşmanlık nedeniyle çeşitli olaylarda karşı karşıya çarpışmış olan CIA ajanı Solo ile KGB için çalışan Kuryakin, uluslararası bir suç örgütünü çökertmek için işbirliği yapmak zorunda kalırlar. Bu zorlu davada ellerindeki tek ipucu ise Alman bir bilim insanının kızına ulaştıkları takdirde ilerleyecek olmalarıdır. Dünyanın büyük bir felaketten kurtulması, zamanla yarışmak zorunda oldukları bu göreve bağlıdır. Solo bilim insanının kızı Gaby'i bir tamirhanede çalışırken bulur. Görev icabı Kuryakin ilegtndbj stung no.       Ccxxhb kız nişanlı gibi olmaları gerekir. Örgütün içine girmek için Gaby'nin amcasının evinde düzenlediği bir kokteyle katılırlar. Ajanlar ip uçlarını sürmeye çalışırken Gaby'nin işleri değiştirmesiyle birlikte hareket etmeye başlarlar.

Henry Cavill, Napoleon Solo rolünde
Armie Hammer, Illya Kuryakin rolünde
Alicia Vikander, Gabriella "Gaby" Teller rolünde
Elizabeth Debicki, Victoria Vinciguerra rolünde
Jared Harris, Saunders rolünde
Hugh Grant, Mr. Waverly rolünde
Luca Calvani, Alexander Vinciguerra rolünde
Sylvester Groth, Uncle Rudi rolünde
David Menkin, Jones rolünde
Simona Caparrini, Contessa rolünde
Misha Kuznetsov, Oleg rolünde
Christian Berkel, Udo Teller rolünde

Yapımcı John Davis 1993'te 1960'taki televizyon dizisinin haklarını edindi ve Warner Bros. ve dizinin yapımcısı Norman Felton ile uyarlamanın gelişimi için anlaşma ayarladı. Yapımcı Davis yazarlar Jim ve John Thomas, John Requa, Glenn Ficarra ve Scott Z. Burns ile, 20 yıl boyunca tahmini 12 veya 14 farklı senaryo ayarladı. Quentin Tarantino, Ucuz Roman'daki başarısının ardından bu filme ilgilendi fakat bunun yerine Jackie Brown'u yapmayı tercih etti. The Man from U.N.C.L.E. gelişim cehenneminde çalışmaya yönetmen Matthew Vaughn ve David Dobkin ile devam etti. Steven Soderbergh Scott Z. Burns'un senaryosunu yönetmekle ilgilendi ve 12 Mart 2012'de yapımın başlanması belirlendi. Warner Bros yöneticileri filmin bütçesinin 60 MD'ın altında kalmasını istedi ama Soderbergh bu bütçenin 1960 dönemini yansıtmak, sahne ve uluslararası ayarları finanse etmek için yeterli olmayacağını hissetti. Emily Blunt kadın başrol olarak oynamak üzereydi ki Soderbergh filmden Kasım 2011'de ayrıldı.
Guy Ritchie Mart 2013'te imzayı attı. 31 Temmuz 2013 tarihinde, Ritchie Londra ve İtalya'da Eylül 2013 yılında filme başlayacağını söyledi.

Kasım 2010'da, George Clooney filmle ilgilendiğini gösterdi ve Napoleon Solo rolü için görüşmedeydi. Fakat sakatlığının tekrar yinelenmesi yüzünden Eylül 2011'de ayrıldı. Clooney'nin ayrılmasından sonra, Joseph Gordon-Levitt, Ryan Gosling, Channing Tatum, Alexander Skarsgård, Ewan McGregor, Robert Pattinson, Matt Damon, Christian Bale, Michael Fassbender, Bradley Cooper, Leonardo DiCaprio, Joel Kinnaman, Russell Crowe, Chris Pine, Ryan Reynolds, Jon Hamm dahilindeki yıldızlar karması oyuncular başrol için düşünüldü. 18 Mart 2013 tarihinde, Tom Cruise filmdeki başrol için erkenden görüşmelerde oldu. Cruise'la beraber Armie Hammer'da Nisan 2013'te ikinci başrol olarak yerini aldı. İsveçli kadın oyuncu Alicia Vikander kadınaş rol olarak, 8 Mayıs 2013 tarihinde filme katıldı. 23 Mayıs 2013'te Cruise anlaşması gereği Görevimiz Tehlike 5 filminin kadrosuna katıldı ve filmden ayrıldı. Henry Cavill yerini aldı. Ana çekimler 9 Eylül 2013 tarihinde başladı.

Film eleştirel düzeyde ortalamanın biraz altında kaldı. Metacritic'de 40 yorumdan sadece 16'sı olumlu yönde oldu ve film ortalama 56 puanda kaldı. Rotten Tomatoes'da ise 221 yorumdan %67'de kaldı ve 10 üzerinden 6.2 puan alabildi.

Resmî web sitesi 4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Kod Adı: U.N.C.L.E. 
Box Office Mojo'da Kod Adı: U.N.C.L.E.
Çekim fotoğrafları

Konzerthaus Berlin, Berlin'in merkezindeki Mitte ilçesinde bulunan Gendarmenmarkt meydanında yer alan ve Alman orkestrası Konzerthausorchester Berlin'e ev sahipliği yapan konser salonu. 1818-1821 yılları arasında tiyatro salonu olarak Schauspielhaus Berlin adıyla inşa edilen yapı, II. Dünya Savaşı sonrası konser salonu olarak kullanılmaya başlamış ve 1994 yılında günümüzdeki adını almıştır.

Yapının üzerine kurulduğu Friedrichstadt'da bulunan Ulusal Tiyatro Carl Gotthard Langhans tarafından tasarlanarak 1 Ocak 1802'de açılmış, 1817 yılında bir yangın sonucunda yıkılarak kullanılamaz hale gelmiştir.

Yeni salon Karl Friedrich Schinkel tarafından 1818-1821 yılları arasında tasarlanmıştır.

Yeni Königliches Schauspielhaus 18 Haziran 1821'de Carl Maria von Weber'in Der Freischütz operasının galası ile açılmıştır. 1816 yılında E. T. A. Hoffmann'ın Undinesinin ilk gösterimi de burada yapılmıştır. 1848 Devrimleri sırasında, ana salon Prusya Ulusal Meclisi'ne Eylül ayında birkaç hafta boyunca ev sahipliği yapmıştır.

Bu zaman diliminde tiyatroda 1876'da Heinrich von Kleist'ın Penthesilea ve 1893'te Gerhart Hauptmann'ın The Assumption of Hannele eserlerinin galaları yapılmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrası Schauspielhaus, Ekim 1919'da Preußisches Staatstheater Berlin adıyla açılmıştır. Leopold Jessner yönetiminde kısa sürede Weimar Cumhuriyeti'ndeki en önemli tiyatrolardan biri haline gelmiştir. 1933 yılında Nazilerin iktidara gelmesinin ardından yönetime gelen Gustaf Gründgens yönetiminde de gelenek devam etmiş ve 1941 yılında Gerhart Hauptmann'ın eseri Iphigenie in Delphi galası da burada yapılmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında Berlin'in bombalanmasıyla ve daha sonra Berlin Muharebesi sırasında ağır hasar gören yapı, 1977 yılında yeniden yapılmış ve 1984 yılında Berlin Senfoni Orkestrası gala konseriyle, konser salonu olarak yeniden açılmıştır. Yapının dışında Christian Friedrich Tieck ve Balthasar Jacob Rathgeber gibi bestecilerin heykelleri yer alırken, yapının içi de değişen kullanım amacına uygun olarak neoklasik tarzda tasarlanmıştır.

Konzerthaus Berlin websitesi

Kroll Opera Binası (Almanca: Krolloper, Kroll-Oper), Almanya'nın Berlin kentinde, Königsplatz meydanının batı ucunda (bugün Platz der Republik) Tiergarten merkezi bölgesinde bulunan ve Reichstag binasına bakan bir opera binası idi. Restoran sahibi Joseph Kroll için bir eğlence mekanı olarak 1844 yılında inşa edilmiştir. Hareketli geçmişi boyunca 1851'de bir opera evi olarak yeniden tasarlandı ve opera, operet ve drama için çeşitli sahipler ve yönetmenler tarafından kullanıldı. Daha sonra Prusya devlet opera ve tiyatro şirketleri tarafından işletildi ve 1933'ten 1942'ye kadar Alman Reichstag parlamentosunun toplantı salonu olarak görev yaptı. II. Dünya Savaşı'nın sonunda, Berlin Savaşı sırasında bombalamalar nedeniyle bina ağır hasar gördü. Sonunda 1951'de yıkıldı. 19 Temmuz 1940'ta opera binası, 1940 Feldmareşal Törenine ev sahipliği yapmak için kullanıldı.

Kroll hikâyesi, girişimci Joseph Kroll'un (1797-1848) "Kroll Kış Bahçesi" ni 1837'de açtığı Silezya'nın başkenti Breslau'da başladı. Breslau yetkilileri, 1841'de kenti ziyaret ederken yeni Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm'i eğlendirmek için bu saygın kuruluşu seçti. Kral, görkemli çiçeklerle dekore edilmiş odalardan etkilendi ve Prusya konutunu sosyal merkez haline getirmek için Berlin'de benzer bir şeyin başlatılması gerektiğini önermişti.

27 Şubat 1933'teki Reichstag yangını Reichstag binasını ciddi ölçüde tahrip edene kadar, bina neredeyse iki yıl boş kaldı. 5 Mart 1933'teki Alman federal seçimlerinden sonra Krolloper Reichstag'ın merkezi haline geldi. Hem elverişli konumu hem de oturma kapasitesi nedeniyle seçildi. 23 Mart 1933'te, Kroll Opera Binası'ndaki Reichstag delegelerinin çoğunluğu, Adolf Hitler'e neredeyse sınırsız bir otorite kazandıran "Etkinleştirme Yasası" nı kabul ettikleri kadar güçsüz kaldılar. Komünist Partisi'nden seçilen milletvekilleri ve birkaç Sosyal Demokrat zaten saklanıyor ya da tutuklanmıştı. 12 Kasım 1933'te yapılan seçimden sonra Nasyonal Sosyalistler tüm koltukları aldılar.
Krolloper'ın ana salonu Reichstag 1933'ten 1942'ye kadar kullanıldı. 30 Ocak 1939'da Hitler'in yaptığı açıklamada "Uluslararası finans Yahudileri Avrupa'daki ve dış ülkeleri ulusları bir dünya savaşına sokmayı başarabilirlerse, O zaman sonuç yeryüzünün Bolşevizmin ve böylece Yahudilerin zaferi değil, Avrupa Yahudi ırkının ortadan kaldırılması "olacaktır dedi.
Hitler'e, Albert Speer tarafından hazırlanan Welthauptstadt Germania'nın görkemli planları, Kroll Opera Binası'nın yıkılmasını ve yerine "Großer Platz" ın batı kesiminde yer alacak görkemli "Führer Sarayı" nın yerini aldı. Yaklaşık 350.000 metrekarelik alana kurulacaktı. Savaş başlaması ve Almanya'nın nihai yenilgisi, bunların herhangi birinin uygulanmasını engelledi.
Reichstag'ın son oturumu, 26 Nisan 1942'de Kroll Opera Binası'nda gerçekleştirildi ve Hitler'in "Alman Halkının Yargılayıcı Hakimi" ilan ettiği bir kararname ile yargı ve yönetimin tüm konularda geçersiz kılmasını sağladı. Son günlerde, Unter den Linden Sarayı Berlin Devlet Opera'sının çeşitli performanslarının yapıldığı mekandı. Hava saldırıları yüzünden hasar gördü. Bununla birlikte, Krolloper'ın kendisi, 22 Kasım 1943'te bir RAF'ın (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri) bombardıman uçaklarının saldırısıyla harap oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Kızıl Ordu güçlerince başlatılan Berlin Savaşı'nda daha da hasar gördü.
Bununla birlikte, 1945 yazında, Kroll tesisinin bahçelerinde bir restoran yeniden açıldı ve 1951'de bina kalıntıları yıkıldıktan sonra bile işlerini sürdürdü. Kroll-Garten Oteli nihayet 1956'da kapanmış ve bir yıl sonra son binaların kalıntıları temizlenmiştir.
Günümüzde, bir zamanlar Kroll Opera Binasının bulunduğu bu alan, Bundeskanzleramt'ın güneyindeki büyük bir çim sahasından başka bir şey değildir; 2007'den bu yana, anıt levhası ile işaretlenmiştir.

Kurfürstendamm ya da diğer adıyla Ku'damm, Berlin'de 3,5 kilometre uzunluğunda bir caddedir. Cadde bugün City-West olarak adlandırılan Berlin Charlottenburg-Wilmersdorf'un merkezi olarak görülebillir. Caddenin yöresinde özellikle konaklama ve alişveriş imkânları çok uygundur. Ayrıca cadde Berlin Zoolojik Bahçesine, Gedächtnis kilisesine, Theater des Westens ve Europa-Center'e çok yakındır.

Kurfürstendamm 1542'de bir yol olarak Berliner Stadtschloss'dan Jagdschloss Grunewald'a kadar yapıldı ve Brandenburg seçmeni II. Joachim'in atla ulaşımını sağlayan bir yol olarak ilk defa kullanıldı. Yolun hakkında adsız ilk yazıllı kanıt 1685'te mühendis La Vigne'nin „Plan géométral de Berlin et des environs“ belegesinde bulunuyor. 100 sene sonra Friedrich Wilhelm Carl von Schmettau tarafından hazırlanan bir kart üstünde „Churfürsten Damm“ adı ilk defa geçiyor. 5 Şubat 1873 tarihinde Otto von Bismarck konseye gönderdiği bir mektupta ihtişamlı bir caddenin yapılması için istekte bulundu ve bu istek kabul gördü. 2 Haziran 1875'te caddenin genişliğinin 53 metre olmasını kararlaştırdı ve 1882'de Ernst Werner von Siemens tarafından tasarlanan ilk troleybüs Elektromote bu caddede denendi. 1886 senesinde caddenin yapımı bitti ve bulvarın gelişimi böylece başladı. 1886 senesi Kurfürstendamm'ın doğumu olarak biliniyor.
I. Dünya Savaşı'na kadar Kurfürstendamm hızlı bir şekilde bir yerleşim bölgesinden, eğlence, alışveriş ve kültürel bir merkeze dönüştü. Cadde, Café des Westens ve lunaparkıyla Unter den Linden caddesine rakip olmaya başladı.
1935'te antisemitizm sonucu "Kurfürstendamm Olayları" oluştu. Nazi Almanyasının kısıtlamaları da bulvarda birçok değişime yol açtı. 1936 senesinde oynanan olimpiyatlar'da cadde insanlar için toplanma noktası oldu ama Nazi ideolojisine ters düşmesiyle sebebiyle bulvardaki bazı yerler kapatıldı. Yahudi katliamlarının başlamasıyla caddenin ruhu komple kayboldu, çünkü Yahudiler bulvarın gelişimi için yoğun çaba sarf etmişlerdi.
II. Dünya Savaşı'nda cadde Müttefik Devletler'in hava saldırısı sonucu büyük hasar gördü ve savaştan sonra yeniden yapılmaya başlandı. Kurfürstendamm bu sefer "Batı"'nın yüzü oldu ve soğuk savaş sırasında batılı ülkelerinin ekonomik gücünü gösteren sembol haline geldi. Berlin'in 1948'de bölünmesiyle bulvar Batı Berlin'in iş merkezi olmaya başladı ve cadde üzerinde Berlin Zoologischer Garten Garı yapıldı.
Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla Ku'damm'ın önemi azalmaya başladı. Almanya Federal Cumhuriyeti'nin özellikle Mitte'ye önem vermesi City-West için büyük bir darbe oldu. Potsdamer Platz, Friedrichstraße, Alexanderplatz gibi merkezlerle mücadele etmek zorunda kalan Ku'damm günümüzde eğlence merkezinden çok bir alışveriş bulvarına dönüştü.
2011 yılında uluslararası sanat projesi United Buddy Bears kapsamındaki ayı heykelleri bu caddede sergilendi.

Luisenstädtischen Bildungsvereins'de Kurfürstendamm'daki sokak isimleri listesi 6 Kasım 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interessengemeinschaft Kurfürstendamm eV 6 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kurfürstendamm 360° Panorama3 Nisan 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
kurfuerstendamm.de şehir rehberi 17 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lola + Bilidikid (Almanca: Lola und Bilidikid), yönetmenliğini Kutluğ Ataman'ın yaptığı 1999 Türk-Alman ortak yapımı dram temalı eşcinsellik konulu film. İlk olarak Almanya'da gösterime giren filmde eşcinsel olduğu için aile içi şiddet gören bir çocuğa yönelik homofobi konu edinilmiştir. Filmin Türk yapımcılığını Zeynep Özbatur üstlenmiş, Lola + Bilidikid'de Türk toplumunda LGBT'lere yönelik baskı ve ayrımcılığı realist gözlemle işlenmiş ancak film yeteri ilgiyi göremeyerek kült film olarak kalmıştır.

Eşcinselliğini yeni keşfeden gurbetçi Türk genci "Murat" henüz 17 yaşında Berlin'de ailesiyle yaşar. Ancak babaları öldükten sonra aile reisi haline gelen ağabeyi "Osman", ilk cinsel ilişkisini yaşaması için onu bir kadın fahişeye götürmek ister. Bu olay ile birlikte "Murat" evden kaçar ve travesti "Lola" ile aşığı "Bili"'yle tanışır. Zamanla kendisi, ailesi ve Lola ile ilgili çarpıcı şeyler öğrenecektir.

Filmin yönetmenliğini üstlenen ve seneryosunu yazan Kutluğ Ataman filmi İstanbul'da çekmek istemiş fakat filmi çekmek için sponsor bulamadığından film, Berlin'de çekilmiştir. Prodüktörlüğünü Martin Hagenmann'ın yaptığı 94 dakikalık film, Picture This! Entertainment tarafından Türkçe ve Almanca dillerinde yayımlanmıştır.

Film Almanya'da 11 Mart 1999, Türkiye'de 11 Haziran 1999 tarihinde gösterime girmiştir.

Gandi Mukli - Lola
Erdal Yıldız - Bilidikid
Baki Davrak - Murat
Hasan Ali Mete - Osman
Murat Yılmaz - İskender
Michael Gerber - Friedrich Schmidt
Inge Keller - Ute Schmidt

Film 1999 - 2000 yıllarında altı farklı film festivalinde yedi ödüle aday gösterilmiş ve altısını kazanmıştır.

IMDb'de Lola + Bilidikid 
SinemaTürk'te Lola + Bilidikid 
Sinemalar.com'da Lola + Bilidikid 
Beyazperde.com'da Lola ve Bilidikid
Kutluğ Ataman resmî sitesinde film

M - Bir Şehir Katilini Arıyor,  1931 Almanya yapımı psikolojik gerilim filmidir. Özgün adı M'dir. İngilizce konuşulan ülkelerde Fritz Lang's M'in yanı sıra Murderers Among Us adı ile de gösterime sunulmuştu. Filmin yönetmeni Fritz Lang filmin senaryosunu da eşi Thea von Harbou ile birlikte yazmıştı. Filmin başrol oyuncusu Peter Lorre 'dur. Bu film Fritz Lang'ın ilk sesli filmidir ve kendisinin de belirttiği gibi filmografisindeki en iyi filmidir. Filmde bir Alman kentinde polisin seri cinayetler işleyen bir çocuk katilini yakalamakta yetersiz kalması üzerine tedirgin olan şehirdeki diğer suçluların da insan avına katılmaları anlatılmaktadır.

1931 yılında Almanya'nın Berlin şehri seri cinayetler işleyen pedofil bir çocuk katilinin (Peter Lorre) eylemleri ile çalkalanmaktadır. Polisin katili bir türlü yakalayamayışı 
halkı olduğu kadar dilencileri, çeteleri ve diğer 'normal' suçluları da tedirgin etmiştir; çünkü olağan dışı bir şekilde artan polis baskısı onların da işlerini aksatmaktadır. Organize suç örgütleri dilencilerin de yardımı ile katilin peşine düşerler. Polis ve suç örgütleri arasında katili yakalamak için bir yarış başlar. Önceleri katilin yüzü görülmez, sadece gölgesi ve sürekli ıslıkla çaldığı bir melodi duyulur. Kulağı keskin kör bir balon satıcısının ıslığı teşhis etmesi ile insan avı başlar. Kör baloncunun haber verdiği bir başka suçlunun avını gözden kaybetmemek için kendi eline tebeşirle bir M harfi (Almanca katil sözcüğünün baş harfi) yazıp katilin paltosunun sırtına eliyle bastırarak onu damgalaması sonucunda katil sıkıştırılır ve polisten daha önce suç örgütünün eline düşer. Örgütün kendi içinde kurduğu sözde mahkemede yargılanmaya başlar.

Peter Lorre	 ... 	Hans Beckert: "M", Lorre'nin ilk büyük başrolüydü ve kariyerini artırdı, ancak bunun sonucunda uzun yıllar boyunca Mad Love ve Crime and Punishment gibi filmlerde kötü adam olarak tipikleştirildi. "M"den önce, Lorre çoğunlukla komedi oyuncusu olarak tanınıyordu. Nazi rejiminden kaçtıktan sonra, Alfred Hitchcock'un The Man Who Knew Too Much (1934) filminin ilk versiyonunda önemli bir rol elde etti ve yol boyunca İngilizce öğrendi.
Ellen Widmann	... 	Bayan Beckmann: Wernicke, on yılı aşkın bir süredir sessiz filmlerde birçok küçük rol oynadıktan sonra M ile çıkışını yaptı. Filmin başarısından dolayı büyük talep gördü ve Doktor Mabuse'nin Şahidi'nde Karl Lohmann rolüne geri döndü ve kariyerinin geri kalanında yardımcı rollerde yer aldı.
Inge Landgut	... 	Elsie Beckmann
Otto Wernicke	... 	Müfettiş Karl Lohmann
Theodor Loos	... 	Müfettiş Groeber
Gustaf Gründgens	... 	Schränker
Friedrich Gnaß	... 	Franz, soyguncu
Fritz Odemar	... 	Dolandırıcı
Paul Kemp	... 	6 tane saati olan yankesici
Theo Lingen	... 	Dalavereci
Rudolf Blümner	... 	Beckert'in savunucusu (sözde avukatı)
Georg John	... 	Kör dilenci
Franz Stein	... 	Bakan
Ernst Stahl-Nachbaur	... 	Polis şefi
Gerhard Bienert	... 	Kriminal sekreteri

Film her zaman IMDb'nin en iyi 250 Film listesine girmekte ve sıralamada sürekli olarak üst sıralarda yer almaktadır.
Daha önce mevcut olan baskıları seyredilmeyecek kadar çiziklerle dolu ve yıpranmış olduğu halde film son yıllarda Münih Film Arşivi tarafından esaslı bir restorasyondan geçirilmiştir. DVD 'ler bu son restorasyondan geçen filmden basılmışlardır.
Bu film hem Fritz Lang 'ın ABD seyircisi tarafından tanınmasını, hem de daha önce hep komedi filmlerinde küçük rollerde oynamış olan Peter Lorre 'un starlığa yükselmesini sağlamıştır.
Filmin senaryosunu yönetmen Fritz Lang 'la birlikte yazan Thea von Harbou aynı zamanda yönetmenin eşiydi.Lang başta Metropolis (1927) olmak üzere onun birçok senaryosunu filme çekmişti.Thea von Harbou 1932 yılında Nazi Partisi NSDAP 'ye katılınca Nazi karşıtı bir Musevi olan Fritz Lang onu terkederek ABD'ye göç etti.1933 'te de boşandılar.
Naziler iktidara gelince filmi Temmuz 1934 'te Almanya'da yasakladılar. Lang filmde dehşet içindeki bir Alman şehrinin portresini çizerken Alman toplumunu karamsar bir bakış açısı ile resmetmiş, suç örgütleri ile polis teşkilatını neredeyse aynı kefeye koymuştu. Lang'a göre katil hasta ruhlu olabilirdi, ama onun peşindekiler de ondan daha iyi değillerdi.
Filmin gerçek bir olaydan,"Düsseldorf Vampiri" olarak nam salmış seri katil "Peter Kürten" davasından ilham alınarak çevrildiği ileri sürülmüştü, ancak Fritz Lang bunu şiddetle yalanlamıştı.
Filmde rol alan suç örgütü elemanları gerçek suçlular arasından seçilmişlerdi. Özellikle filmin sonundaki suçluların kurduğu mahkemede yer alanların tamamı gerçek suçlularmış.
Filmde bir dış anlatıcı sesin (dış ses) kullanılması o zaman için çok yenilikçi bir teknik olarak kabul edilmişti.
"M" kara film (film-noir) türünün de ilk örneklerinden biridir. Bu film Orson Welles 'in filmlerinden başka ABD'deki kara filmin ilk örneği kabul edilen Malta Şahini (The Maltese Falcon) 'ne kadar 1940'ların birçok Amerikan filmine ilham kaynağı olmuştur.
Filmde Peter Lorre 'un ıslıkla çaldığı melodi Edvard Grieg 'in Peer Gynt suitinden In The Hall of the Mountain King adlı bölümdür. Peter Lorre ıslık çalmayı bilmediği için bu melodiyi Fritz Lang ıslıkla çalmış ve filme eklemişti.
Sinemada leitmotif adı verilen bu tekniğin de ilk kullanıldığı filmlerden biri budur.Belirli bir fikir, düşünce, şahıs veya mekanla özdeşleşen bir müzik temasının film boyunca tekrar edilmesine leitmotif adı verilmektedir.Burada Peter Lorre 'un ıslıkla çaldığı Peer Gynt melodisi filmin leitmotif 'idir.Filmin ilerleyen dakikalarında seyirci katilin görüntüde olmadığı sahnelerde de bu ıslığı duyduğu zaman onun yakınlarda olduğunu bilir.

Fritz Lang 'ın oyunculara karşı olan efsanevi sert tutumu bu filmde zirveye çıkmış, hatta çekimler sırasında Peter Lorre 'u defalarca merdivenlerden aşağıya fırlatmıştı.
Yaygın inanışın aksine Fritz Lang filmin "Aramızdaki katiller" olan adını "M" ye Nazi'lerin hışmından çekindiği için değiştirmemiş. Bu değişikliğe çekimler sırasında suçlulardan birinin elinin üzerine M harfini yazarken karar vermiş, bunun daha ilginç bir isim olacağını düşünmüş. M harfi Almancada katil anlamına gelen "Mörder" sözcüğünün baş harfidir.
Joseph Losey 1951 yılında aynı isimle filmi yeniden çevirdi. Öncekinin Amerikan versiyonu olan bu film de siyah beyaz çekilmişti ve olumlu eleştiriler almıştı. Soğuk Savaş yıllarında ABD 'deki Komünist cadı avlarının bir alegorisi idi.

Christoph Bareither, Urs Büttner (HRSg.): Fritz Lang: „M – Eine Stadt sucht einen Mörder.“ Texte und Kontexte. Königshausen & Neumann, Würzburg 2010, ISBN 978-3-8260-4214-0. (Almanca)
Christian Heger: Zwischen Hoffnung und Verzweiflung. Filmanalytische Bemerkungen zur Anfangssequenz von Fritz Langs Film ‚M‘. - Im Schattenreich der Fiktionen: Studien zur phantastischen Motivgeschichte und zur unwirtlichen (Medien-Moderne.) AVM, München 2010, ISBN 978-3-86306-636-9, S. 179–191. (Almanca)
Rudolf Freund: M. - Günther Dahlke, Günther Karl (Hrsg.): Deutsche Spielfilme von den Anfängen bis 1933. Ein Filmführer.  2. Auflage. Henschel Verlag, Berlin 1993, ISBN 3-89487-009-5, S. 254–257. (Almanca)
Joe Hembus, Christa Bandmann: Klassiker des deutschen Tonfilms. 1930–1960. Goldmann, München 1980, ISBN 3-442-10207-3. (Almanca)
Anton Kaes: M. British Film Institute, London 2000, ISBN 0-85170-370-4  (İngilizce)
Philipp Alexander Ostrowicz: M und die Ordnungen des Films. In: Maik Bozza, Michael Herrmann (Hrsg.): Schattenbilder – Lichtgestalten. Das Kino von Fritz Lang und F.W. Murnau. Transcript, Bielefeld 2009, ISBN 978-3-8376-1103-8, S. 173–190. (Almanca)
Georg Seeßlen: M – Eine Stadt sucht einen Mörder. In: Alfred Holighaus (Hrsg.): Der Filmkanon. 35 Filme, die Sie kennen müssen. Bertz+Fischer, Berlin 2005, ISBN 3-86505-160-X, S. 41–50. (Almanca)
Michael Töteberg: Fritz Lang. Rowohlt, Reinbek bei Hamburg 1985, ISBN 3-499-50339-5, S. 67–74. (Almanca)
Guntram Vogt: M. Mörder unter uns. - Thomas Koebner (Hrsg.): Filmklassiker – Beschreibungen und Kommentare. Band 1: 1913–1945. 5. Auflage. Reclam junior, Stuttgart 2006, ISBN 978-3-15-030033-6, S. 275–280. (Almanca)
Stefan Volk:  M – Eine Stadt sucht einen Mörder. (Institut für Kino und Filmkultur: Film-Heft). Köln 2002 (PDF 19 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.). (Almanca)

IMDb'de M - Bir Şehir Katilini Arıyor 
Roger Ebert'in eleştiri yazısı11 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M - Bir Şehir Katilini Arıyor filmini ücretsiz olarak indirmek için Internet Archive'i kullanabilirsiniz [daha fazlası]

Messegelände (Berlin) Charlottenburg-Wilmersdorf'un Westend semtinde bulunan bir fuar alanı ve binası.

İlk fuar hal'ı 1914'te bugünkü Berlin otogar'ının bulunduğu bölgeye yapıldı. Fuar alanı resmi olarak 1924'ten beri fuar alanı olarak görünüyor ve 26 fuar hal ile birlikte toplam 160.000 m² büyüklüğünde. 1997'de yapılan bir büyütmeyle ortalama büyüklüğü 550.000 m². 
Hal'lar birbirleriyle bağlantılı ve her tür fuarı gerçekleştirmek mümkün.
Bütün bina koruma altında.

Her sene gerçekleştirilen fuarlar şunlar: 

Internationale Grüne Woche Berlin (IGW) (Uluslararası Yeşil Hafta Berlin)
Internationale Funkausstellung (IFA) (Uluslararası Radyo-Teknik fuarı)
Internationale Tourismus-Börse (ITB) (Uluslararası Turizm fuarı)
YOU (Gençlik fuarı)
InnoTrans (Trafik Tekniği ve Taşımacılık Sistemi fuarı)
Art Forum Berlin (Sanat fuarı)
Fruit Logistica (Uluslararası Meyve ve Sebze fuarı)

Seite der Messegesellschaft 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Informationen der Berliner Senatsverwaltung inkl. Historie und Ausbauplanungen 28 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mission: Impossible - Yansımalar (özgün adı: Mission: Impossible – Fallout) Christopher McQuarrie tarafından yönetilen ve yazılmış ve yapımıcılığı J. J. Abrams, Bryan Burk, Tom Cruise, David Ellison, Dana Goldberg, Don Granger ve McQuarrie tarafından üstlenilen bir Amerikan aksiyon-casus filmidir. 2015 yapımı Görevimiz Tehlike 5'in devamı ve Görevimiz Tehlike film serisinin altıncı filmidir. Filmin başrollerinde Tom Cruise, Rebecca Ferguson, Ving Rhames ve Simon Pegg ve Henry Cavill yer alıyor. Film, Paramount Pictures tarafından Temmuz 2018'de yayınlandı.
Çekimler Nisan 2017'den Mart 2018'e kadar Paris, Londra, Yeni Zelanda, Norveç ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde gerçekleşti. Çekim süreci, Ağustos 2017'de Tom Cruise'un yaralanmasının ardından iki ay boyunca beklemeye alındı.
Görevimiz Tehlike 6, dünya prömiyerini 12 Temmuz 2018'de Paris'te yaptı ve 27 Temmuz 2018'de Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlandı; RealD 3D formatında gösterime sokulan serinin ilkiydi ve ayrıca bir IMAX sürümüne sahipti. Dünya çapında 791 milyon dolar hasılatla Cruise kariyerinin en çok hasılat yapan filmi ve Görevimiz Tehlike 4'ü geçerek franchise'ın en yüksek hasılat yapan filmi oldu. Yönetmenliği, senaryosu, sinematografisi, aksiyon sekansları, dublörleri, müzikal skoru ve oyunculuğu ile eleştirel beğeni topladı ve birçok eleştirmen tarafından serideki en iyi bölüm olarak kabul edildi.
McQuarrie tarafından yönetilen, biri Görevimiz Tehlike 7 olan iki isimsiz devam filminin sırasıyla Kasım 2021 ve 2022'de piyasaya sürülmesi planlanıyor.

Solomon Lane'nin yakalanmasından iki yıl sonra örgütünün kalıntıları olan Sendika, Havariler adlı bir terörist grup olarak yeniden örgütlenmiştir. Mevcut dünya düzeninin yıkılması çağrısında bulunan bir manifesto yazan John Lark olarak bilinen gizemli bir aşırılık yanlısı ile ittifak halindedirler. Ethan Hunt ise, birlikte çalıştığı IMF ekibi ve birkaç dostuyla beraber sıkıntılı bir sürecin içindedir. Berlin'deki bir plütonyumu kurtarma görevinin ters gitmesi sonucunda dünya, sendikanın eski üyeleri tarafından kurulan bir terör örgütü olan Havariler'in tehdidi ile karşı karşıya kalır. Bu yüzden CIA ile ters düşen Ethan Hunt, denetimsizliği ve görevi yerine getirmeyi kendi başına üstlenince CIA sadakatini ve güdülerini sorgulamaya başlar ve onu kara listeye alır. Ancak insanlığı tehdit eden yeni bir tehlikenin ortaya çıkmasıyla herkes zamana karşı bir yarışa girecektir.

Tom Cruise – Ethan Hunt, IMF ajanı ve operatörler ekibinin lideri.
Henry Cavill – August Walker, Ethan ve ekibini izlemekle görevli Özel Aktiviteler Bölümü için çalışan bir CIA suikastçısı
Ving Rhames – Luther Stickell, bir IMF ajanı ve Hunt'ın ekibinin bir üyesi ve en yakın arkadaşı
Rebecca Ferguson – Ilsa Faust, Görevimiz Tehlike 5 filminde Hunt'ın ekibiyle ittifak yapan eski bir MI6 ajanı
Simon Pegg – Benji Dunn, IMF teknik saha ajanı ve Hunt ekibinin bir üyesi
Sean Harris – Solomon Lane, "Görevimiz Tehlike 5" filminde Sendikanın lideri olan anarşist bir beyin.
Vanessa Kirby – Beyaz Dul olarak da bilinen kara borsa silah satıcısı Alanna Mitsopolis. Orijinal 1996 filminde yardımcı kötü adam "Max" in kızı olarak ortaya çıktı.
Angela Bassett – Erika Sloane, Hunley'in yerine yeni Merkezi İstihbarat Teşkilatı Direktörü ve Walker'ın amiri.
Michelle Monaghan – Julia Meade, bir doktor ve Ethan'ın eski karısı
Alec Baldwin – Alan Hunley, beşinci filmin sonunda yeni IMF Sekreteri olan eski bir CIA Direktörü.
Wes Bentley – Erik, Julia'nın kocası.
Frederick Schmidt – Zola Mitsopolis, Alanna'nın kardeşi.
Ross O'Hennessy – İngiliz ajan.

Çekimler 10 Nisan 2017'de Paris'te başlayacaktı. Diğer çekim yerleri arasında Londra, Yeni Zelanda ve Norveç vardı. Çekimler 8 Nisan'da resmen başladı. Çekimlerden bazıları Temmuz 2017'de Yeni Zelanda'da da gerçekleşti. Norveç'teki Forsand belediyesi, filmin çekimi için sonbaharda Preikestolen'in bir süreliğine kapatılmasına izin verdi; Sadece çekim ekibi ve oyuncuların arka arkaya dokuz gün dağa yaklaşmasına izin verildi. Ayrıca günde 50 helikopter inişine de izin verildi. Hindistan yönetimindeki Cemmu ve Keşmir topraklarında geçen sahneler Yeni Zelanda'da çekildi. Yönetmen Christopher McQuarrie, filmin doruk noktasının Yeni Zelanda'dan daha "politik olarak karmaşık" bir yerde geçmesini istediğini ve bu sekansı Keşmir'de kurmayı seçtiğini söyledi.
Ağustos 2017'de Cruise çekimler sırasında Londra setinde sağ bacağını yaraladı. Kazanın ardından stüdyo, Cruise'un kırık ayak bileği ve diğer yaralanmaların iyileşmesi için en az dokuz hafta boyunca prodüksiyonu durduracağını açıkladı, ancak filmin Temmuz 2018 çıkış tarihini koruyacaklarını belirten bir açıklama yaptı. Bu yaralanma stüdyo için yaklaşık 80 milyon dolarlık bir maliyetle sonuçlandı, çünkü oyuncu kadrosuna ve çekim ekibine sekiz haftalık arayı ödemek zorunda kaldılar, böylece başka bir iş almayacaklardı. Ancak, yaralanma ve sonraki maliyetler sigorta ile telafi edildi ve filmin nihai bütçesine dahil edilmedi. Çekimler Ekim 2017'nin başlarında yeniden başladı ve Cruise ilk sakatlığından yedi hafta sonra ve başlangıçta planlanandan iki hafta önce sette görüldü.
Henry Cavill'in Justice League: Adalet Birliği filmi için yeniden yapılan çekimleri, Görevimiz Tehlike 6'nın çekimlerine denk geldi. Filmi çekerken saklaması için sözleşmeli olduğu bir bıyık bırakmıştı. McQuarrie başlangıçta Adalet Ligi yapımcılarına Cavill'in bıyığı 3 milyon dolar karşılığında tıraş etmesine izin verirken, Görevimiz Tehlike 6'nın prodüksiyonunu durdurup ardından dijital olarak bıyığı doldurmaya önerirken, Paramount'un yöneticileri bu fikri reddetti. Adalet Birliği'nin VFX ekibi, yapım sonrasında dijital olarak bıyığı gidermek için özel efektler kullanacaktı.
25 Ocak 2018'de filmin isminin Görevimiz Tehlike: Yansımalar olduğu açıklandı. Çekimler 25 Mart 2018'de Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) tamamlandı. BAE'deki prodüksiyon, Cruise ile Yüksek irtifa askeri paraşütle atlama sahnesinin çekilmesini içeriyordu. Sahne, Cruise ve mürettebatın yere dayalı dikey bir rüzgar tünelinde eğitim almasını ve ardından McQuarrie'nin istediği üç çekimle sonuçlanmak üzere yaklaşık 25.000 fitten (7.600 m) 100'den fazla atlama yapmak için bir C-17 askeri uçak kullanmasını gerektirdi. Sahne gün batımına yakın olacağından, her kareyi almayı denemek için günde yalnızca bir atlama yapabilirlerdi. Görsel efekt ekibi için en büyük zorluklardan biri, Abu Dabi çölünü, atlamanın filmde gerçekleştiği Paris ile değiştirmekti. Sanatçılar, binanın yukarısında çekilen drone görüntülerinden referans görüntüleri, Lidar taramaları ve fotogrametri kullanarak Grand Palais des Champs-Élysées'i yeniden yarattılar.

IMDb'de Mission: Impossible - Yansımalar

Molecule Man, Amerikalı sanatçı Jonathan Borofsky tarafından alüminyumdan yapılmış bir dizi heykeldir. Heykeller, Berlin ve Council Bluffs, Iowa, ABD dahil olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerine dikilmiştir.
İlk Molecule Man heykeli 1977-1978 yıllarında Los Angeles'ta yapılmıştır. Heykeller, birbirine yaslanmış vücutları deliklerle dolu üç insandan oluşur. Delikler, "İnsanların varlığımızı oluşturmak için bir araya gelen moleküller"i temsil etmektedir.

Berlin'de bulunan heykel Mayıs 1999'da buraya getirilmiştir. Heykel, merkezi heykelin hemen arkasındaki Treptowers'da bulunan Allianz SE tarafından finanse edilmiştir.
Üç figürün birleşimi üç eski bağımsız Berlin bölgesi Friedrichshain, Kreuzberg and  Treptow'u temsil etmektedir. Aynı zamanda heykel, birleşmiş Doğu ve Batı Berlin'in bir arayüzüdür. Heykel, bu üç mahallenin ve iki bölgenin birleştiği bölgede yer almaktadır.
Heykel, 30 metre yüksekliğinde üç erkek figüründen oluşur. Yapımında suya dayanıklı, delikli, birbirlerine dönük ve ortada birleşen alüminyum levhalar kullanılmıştır. Heykelin toplam ağırlığı 45 ton civarındadır.

Müzeler Adası (Almanca: Museumsinsel), Almanya'nın başkenti Berlin'in Mitte ilçesinden geçen Spree Nehri'nin üzerinde bulunan küçük bir adanın kuzey kısmında bulunan bir kilometrekarelik alana sahip müzeler kompleksidir. 1990'da iki Almanya'nın da birleşmesiyle 1945'ten bu yana doğu ve batıya bölünmüş olan koleksiyonun yeniden bir araya getirilme imkânı belirdi. Müzeler Adası, 1999'dan beri UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde bulunmaktadır.
Adını kuzeyinde bulunan uluslararası çapta tanınan 5 müzeden alan kompleksin müzeleri:

Altes Museum: (Eski Müze) Karl Friedrich Schinkel'in siparişi üzerine 1830'da tamamlandı.
Neues Museum: (Yeni Müze) Friedrich August Stüler'in planlarına göre 1859'da tamamlandı. II. Dünya Savaşı'nda yıkılan müze, David Chipperfield tarafından yeniden inşa edildi ve 2009 yılında tekrar açıldı.
Alte Nationalgalerie: (Eski Ulusal Galeri) 1876'da tamamlanan müze, aynı zamanda Friedrich August Stüler tarafından tasarlandı, banker Joachim H. W. Wagener tarafından bağışlanan 19. yüzyıl sanat eserlerine ev sahipliği yapmaktadır.
Bode Müzesi: Adanın kuzey ucunda bulunan müze, 1904'te açılmıştır ve sonrasında Kaiser-Friedrich-Museum olarak adlandırılmıştır. Heykel koleksiyonlarını, geç dönem antik ve Bizans sanat eserlerini sergilemektedir.
Pergamonmuseum: kompleksin son müzesi 1930'da inşa edilmiştir. Büyük bir şekilde yeniden kurulmuş çoklu ve tarihsel olarak önem teşkil eden eserleri bulundurmaktadır.
Yılda yaklaşık 3 milyon ziyaretçiyi ağırlayan müzeler kompleksi, 1999'da UNESCO'nun Dünya Mirası listesine eklenmiştir.

Müzeler Adası resmi ağ sayfası
(Almanca) Masterplan Museumsinsel Berlin29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Neues Museum veya Yeni Müze, Almanya'nın başkenti Berlin'de Müzeler Adası'nda yer alan bir müzedir. Antik Mısır Medeniyeti ağırlıklı olmak üzere Antik dönemin eserleri sergilenir. 1939 yılından beri kapalı olan ve de restorasyon çalışmaları tamamlanan müze 2009 yılının Ekim ayında ziyarete açıldı.

1843 yılında Berlin'deki Antık Mısır sanat eserlerinin ve diğer antik eserlerin sergilenmesi için yeni bir müze inşaatı görevi mimar Friedrich August Stüler’e verilmişti. Orijinal Friedrich August Stüler tasarımında son derece etkileyici Antik Mısır odaları, taklit bir Yunan Tapınağı ve Pompei villası da yer alıyordu. Yapının inşaatı 1855 yılında tamamlanmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında hava bombardımanlarından zarar görmesin diye kapatılan müze, savaş sonrası Doğu Almanya’nın sınırları içerisinde kaldı. Doğu Almanya’nın varolduğu yıllarda hiçbir tamirat çalışması yapılmayan müzenin eski işlerliğine kavuşması ancak Berlin Duvarı’nın 1989 yılında yıkılmasından sonra gündeme gelmeye başladı.

 Restorasyon çalışmaları İngiliz mimar David Chipperfield’in öncülüğünde 2003 tarihinde başladı. Yaklaşık olarak 233 milyon Euro’ya mal olan geniş çaplı bir restorasyon çalışması ile, Ekim 2009 tarihinde sanatseverlerin hizmetine yeniden sunuldu. Böylelikle 1939 yılından beri farklı mekanlarda saklanan Antik Mısır Medeniyeleri Koleksiyonu bu müzeye geri döndü.
2003 yılında başlayan ve de altı yıldır devam eden restorasyon çalışmaları yanında birçok tartışmayı da getirmişti. Restorasyondan sorumlu mimar David Chipperfield yapıyı temizleyip kullanıma açtı ama aynı zamanda savaşın izlerini de korudu. Mesela müzenin girişindeki merdivenlerdeki kurşun deliklerini olduğu gibi korundular. Yine giriş kısmındaki orijinal kolonlardaki ve bazı mozaik ve taklit Mısır duvar resimlerindeki yangının izleri korundular.
Berlin’deki müzelerin ve sanat koleksiyonlarının çoğunun sahibi Prusya Kültürel Varlıkları Koruma Vakfı bu müzeyi de  işletecek.

Neues Museum Web Sitesi

Nikolaikirche (Türkçe Aziz Nikolai Kilisesi) Almanya'nın başkenti Berlin'de bulunan en eski kilisedir. Kilise, Berlin merkez ilçesi Mitte'nin doğu yakasında bulunmaktadır. Kilise etrafındaki, bir yakası Spree nehriyle sınırlanmış alan Nikolaiviertel 'Nicholas Mahallesi' olarak bilinmektedir. Bu alanda çoğunlukla restore edilmiş Orta Çağ yapıları ya da bunların sonradan yapılmış benzerleri bulunur. Kilise 1220 ile 1230 arasında inşa edilmiştir ve Alexanderplatz'da bulunan Meryem Ana Kilisesi ile birlikte Berlin'in en eski kilisesidir.

İlk olarak Katolik bir kilise olan Nikolai, 1539'da Brandenburg Prensliği'nde yaşanan reform sonrası Lüterci olmuştur. Onyedinci yüzyılda, ilahi yazarı Paul Gerhardt kilisenin papazıyken, besteci Johann Crueger de müzik direktörüydü. 1691-1705 yılları arasında kilisenin papazlığını Lüterci teolog Philipp Jacob Spener yapmıştır. 1913-1923 yılları arasında ise, oğlu Horst Wessel daha sonra önemli Nazilerden biri olan, Wilhelm Wessel papaz olmuştur.
Kilise, 1938'de Reform Gününde (31 Ekim), son kez cemaatine hizmet etti ve sonrasında Berlin'deki en eski sağlam yapılardan biri olarak, müze haline getirildi. Daha sonra müzenin cemaati Meryem Ana cemaati ile birleşmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında çıkan yangınlarda kulelerin üst kısımları kaybedilmiş ve Berlin'in bombalanması sırasında da kilisenin çatısı zarar görmüştür. 1949'da kilisenin sütunları ve mahzenleri çökmüştür. Berlin'in bölünmesi sonrası, kilisenin kalıntıları Doğu Berlin'de kalmıştı ve Doğu'daki Doğu Almanya yönetimi kilisenin eski planlarına uygun olarak yeniden yapılmasına 1981 yılına kadar izin vermedi. Günümüzde kilise, müze ve zaman zaman konser salonu olarak hizmet vermektedir. Akustiğiyle ünlenmiştir ve içinde 41 adet çan barındırmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Aziz Nikolai Kilisesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Nikolai Kilise Müzesi

Pariser Platz, Almanya'nın başkenti Berlin'de Unter den Linden caddesi sonunda Brandenburg Kapısı yanında yer alan meydan. Şehrin odak noktalarından biri olan meydan, Prusya kuvvetlerinin 1814 yılında Fransız başkenti Paris'i işgalinin anısına bu ismi almıştır.

Pariser Platz, şehrin batısındaki Tiergarten'dan merkeze doğru gelirken Brandenburg Kapısı'nın hemen arkasında yer almaktadır. 1814'e kadar meydan sadece Viereck (meydan) olarak biliniyordu. Mart 1814'te, Napolyon'un düşüşünün ardından Prusyalı askerler müttefik kuvvetlerle birlikte Paris'i ele geçirince, bu zaferi simgelemesi için meydana Pariser Platz ismi verildi.
Brandenburg Kapısı, 18. yüzyılda şehri çevreleyen Gümrük Duvarı'nın batı yakasındaki ana kapıydı. Pariser Platz, tarih boyunca Hohenzollernlerden Doğu Almanya'ne kadar askeri törenlere ev sahipliği yapan ana cadde Unter den Linden'in batıdaki başlangıç noktasındadır.
II. Dünya Savaşı'ndan önce ABD ve Fransa, şehirdeki en büyük otel olan Hotel Adlon ve Sanat Akademisi tarafından çevrelenmiş olan Pariser Platz, Berlin'deki en büyük meydandı.
II. Dünya Savaşı'nın son yıllarında meydanın etrafındaki tüm yapılar bombardımanların etkisiyle harabeye döndü. Bu harabelerin içinde ayakta kalan tek yapı daha sonra Batı Berlin ve Doğu Berlin hükûmetleri tarafından onarılan Brandenburg Kapısı'ydı. Savaş sonrası, özellikle Berlin Duvarı'nın inşaasıyla meydan şehrin en ölü bölgelerinden biri haline geldi.
1990 yılında şehir birleştiğinde, Pariser Platz'ın tekrar canlandırılması gerektiği konusunda bir ortak görüş oluştu. Büyükelçilikler tekrar buraya taşındı, otel ve sanat akademisi faaliyete geçirildi ve büyük şirketler meydan çevresine yeni binalar yapmak konusunda desteklendi.

Aşağıda Pariser Platz'da yer alan bina ve yapıların bir kısmı listelenmiştir. Liste Brandenburg Kapısı'ndan itibaren saat yönünün tersine gitmektedir.

Brandenburg Kapısı
Commerzbank tarafından kullanılan Haus Sommer
ABD Büyükelçiliği
DZ Bank tarafından kullanılan Palais Wrangel
Sanat Akademisi
Hotel Adlon
Fransa Büyükelçiliği
Dresdner Bank tarafından kullanılan Eugen-Gutmann-Haus
Palais am Pariser Platz
Haus Liebermann
Kennedy Müzesi
Pariser Platz civarındaki yapılar: 

Kuzey: Reichstag ve hükûmet binaları,
Güney: Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı
Güneydoğu: Wilhelmstrasse'deki Birleşik Krallık Büyükelçiliği
Doğu: Unter den Linden'deki Rusya ve Macaristan Büyükelçilikleri

Achim von Arnim, şair ve yazar
August von Kotzebue, oyun yazarı
Max Liebermann, ressam
Giacomo Meyerbeer, bestekâr
Friedrich Karl von Savigny, hukukçu
Albert Speer, mimar, Nazi Silahlanma Bakanı
Friedrich von Wrangel, Prusyalı Generalfeldmarschall

Meydanın hemen yanında Berlin S-Bahn S1 hattı Brandenburger Tor istasyonu yer almaktadır. S-Bahn istasyonu ilk olarak 1936 yılında Unter den Linden adıyla açılmış, 1961 yılında Berlin Duvarının yapımının ardından kapatılmıştır. 1 Eylül 1990'da yeniden açılan istasyonun adı 2009 yılına kadar Unter den Linden olarak kalmış fakat bu yılda açılan ve bu istasyondan kalkan U-55 hattı ile birlikte Brandenburger Tor olarak değiştirilmiştir.
Meydan araç trafiğine kapalıdır, fakat yakın noktalara şehiriçi otobüs seferleri bulunmaktadır.

In Pariser Platz - design and construction of town square in Berlin, Germany, Anne Vyne, The Architectural Review, No. 1, 1999.

Pariser Platz 12 Mart 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Etkileşimli 360° Panorama

Polizei, yönetmenliğini Şerif Gören'in yaptığı Kemal Sunal'ın başrolde oynadığı Türkiye yapımı film. Almanya'da disiplinin konu edildiği filmde, Türklerin gurbette yaşadığı sıkıntılara da yer verilmekte ve çoğu sahnede göndermeler yapılmaktadır.

Ali Ekber (Kemal Sunal) çocukluğunda Berlin'e gelmiş ve burada çöpçülük yapan bir Türk işçisidir. Türklerin ağırlıkta olduğu bir mahallede yaşamaktadır. Yalnız yaşadığı evinde o gün yaşadığı her şeyi, Garip adını verdiği kuşuyla paylaşmaktadır. İşinden arta kalan zamanlarda ise küçük de olsa bir rol alacağı günü beklediği bir Türk tiyatrosunun temizlik işleriyle ilgilenmektedir. Bir gün kafede çalışan Alman garson Babett'e (Claudia Hackermesser) ilk ɡörüşte aşık olur; onunla tanışmak için büyük çaba gösterir fakat bir türlü başaramaz. Hatta âşık olduğu kızı tavlayabilmesi için arkadaşı Filinta Cemal'den (Yalçın Güzelce) yardım ister fakat evli olduğu halde oldukça çapkın olan arkadaşı da kıza yakınlık gösterir. Ali Ekber'in konuşacak cesareti olmadığı için Cemal'i Babett'in yanına gönderir. Cemal Babett'in yanına gider, Ali Ekber adına konuşur gibi yapar fakat olay çok farklıdır. Cemal, Ali Ekber'e Babett'in kendisi ile görüşmeyi kabul ettiğini söyler. Cemal, Ali Ekber'i Babett'in güya uğradığı, takıldığı mekanlara götürüp bedavadan yemek yer, içki içer, hesabı da her defasında Ali Ekber'e ödettirir. Ama Babett oralara hiç gelmez. Sonunda Babett'in sözde yine uğradığı bir mekanda beklerlerken Ali Ekber'in arkadaşları Babett'den ona yazılmış bir mektup getirirler. Mektuba göre hazırlanan Ali Ekber, ertesi gün elinde çiçekle buluşma yerine gider ve orada saatlerce Babett'in gelmesini bekler. Mektubu aslında kendisine oyun oynayan Cemal yazmıştır ve arkadaşlarını da kendisine uydurmuştur. Arkadaşları Ali Ekber'in beklediği yere gelip mektubu alay edercesine kendilerinin yazdığını söylerler. Ali Ekber hayal kırıklığına uğramış bir şekilde sessizce bakar, hiçbir şey söylemez. Kalbi çok kırılan Ali Ekber içine kapanır. İşe gider ama çöp toplamaz, sürekli içer, tiyatroya da günlerce gitmez. Tiyatronun Alman yönetmeni Klaus ve diğer Türk oyuncular Ali Ekber'i çok sevdikleri için düştüğü durumu öğrenmiş ve çok üzülmüşlerdir. Klaus bunun üzerine Ali Ekber'e moral vermek amacıyla heves ettiği sahnede bir rol vermeye karar verir: Polis rolünü oynayacaktır. Kendisine oynaması için derhal haber göndertir. Ali Ekber Alman Polis üniformasını giyer, küçük bir rolde yer alır. Oyun biter. Bu arada yönetmen Klaus kendisinden bakkala ɡidip süt almasını rica eder. Ali Ekber giydiği polis üniformasıyla alelacele bakkala gittiğinde sahibi olduğu Türk bakkal tarafından tanınmaz, gerçek Polis zannedilir ve fazlaca ilgi görür. Bunun üzerine Ali Ekber'in aklına çok parlak bir fikir gelir.
Evde bıyıklarını kesip, ɡüneş ɡözlüğü takan Ali Ekber, dışarıda olduğu tüm vakitlerde Alman polis üniforması ile dolaşmaya başlar. Tanıdığı Türk arkadaşlarının işlettiği dükkanlara gider ve hiçbirisinde tanınmaz, üstüne üstlük oldukça da saygı görür. Her defasında para ödemeden bedava yemek yer. Hatta, Türklerin düzenlediği bir düğünde, yüksek sesten rahatsız olan Almanların şikayeti ile düğünü durdurur, düğünün devam etmesi için kendi arkadaşlarından rüşvet alır. Çöpçüyken kendisini umursamayan ve ilgilenmeyen Türk bakkala her defasında gider. Oradan da bedava yiyecekler, içecekler alır ve parasını ödemeden rahatça çıkan Ali Ekber, adeta geçmişin intikamını alır. Elinde copunu sallayarak rahatça caddelerde dolaşan Ali Ekber, Polis gibi davranarak düzeni sağlayan çeşitli davranışlarda bulunur. Hatta gittiği bir kasetçi dükkanında tesadüfen şans eseri bir soyguncuyu yakalar ama gerçek polis olmadığı için sote bir yerde serbest bırakır.
Kay-kay ve bisikletleriyle dolaşan bir grup Alman genç, Babett'in çalıştığı büfenin biraz ötesinde bulunan sigara makinesini yumruklayarak sigara çalar. Yakınlarda bulunan Ali Ekber Babett'in gözü önünde kaçan gençlerden birini son anda yakalar, sigarayı elinden alır, genci bir köşeye çekip kulağına bir şeyler fısıldar, sigarayı geri verir ve serbest bırakır. Fakat bir gece bir Türk ɡenç kıza önüne ɡelen her Alman erkekle çıktığı, dolaştığı için tokat atar, kız kendisini mahkemeye vermekle tehdit edince oradan hemen kaçıp uzaklaşır.
Ertesi sabah erken saatlerde Ali Ekber yine üzerinde üniformasıyla caddelerde acele ile koşar. Birazdan aşık olduğu kız, bisikletiyle işine gitmek için o civardan geçecektir. Kaykaylı ve bisikletli aynı gençler Babett'in yolunu keserler, gitmesine izin vermezler. Tam o sırada Ali Ekber karşılarına çıkar, silahını çeker ve onları korkutur, gençler hemen uzaklaşıp giderler. Aslında bu Babett'i etkilemesi için yaptığı basit bir oyundur. Babett sevinçle koşarak Ali Ekber'e sarılır, artık sevgili olmuşlardır. El ele tutuşurlar. Kaldırımda yürürlerken artık üniformaya ihtiyacı kalmayan Ali Ekber, rahatlamış ve her şeye meydan okurcasına üzerindeki kıyafetleri pantolonuna kadar çıkarır, atar.
Filmin son kapanış bölümde, yine tiyatro sahnesi gösterilir. Ali Ekber paravanın arkasında polis üniformasını yine üzerinden çıkarıp, iç çamaşırlarıyla sahneden yürür gider. Oyuncular ve yönetmen bu duruma güler ve onu alkışlarlar.

Kemal Sunal - Ali Ekber
Claudia Hackermesser - Babett
Yalçın Güzelce - Filinta Cemal
Kaya Gürel - Mehmet
Nilüfer Usku
Atila Cansever
Levent Beceren - Kemal
Nuri Sezer - Hamza
Turgay Aksoy - Alman polis memuru
Bülent Tezcanlı
Konstantin Schmidt
Yekta Arman
Rasim Güçhan
Matthias Drawe
Remzi Yılmaz - Alman polisi
İsmet Ergün - Bakkal
Necati Bilgiç - Kemal

Kemal Sunal, filmin çekildiği dönemde Türkiye'nin en popüler komedyenlerinden biriydi. Türkiye'de bu filmden daha önce de Almanlara mizahi bir bakış sunan komedi filmi Gurbetçi Şaban (1985) vardı. Almanlar ise yıllar boyunca Türklerin yaptığı komedi filmi Gurbetçi Şaban'dan haberdar bile değildi. Almanya'da 1988'de çekilip, sadece Türkiye'de başarılı bir şekilde gösterilen bu film, ancak sekiz yıl sonra 1996'da Alman ZDF kanalında (on dakika kısaltılmış versiyonuyla) yayınlandı.
On yıl sonra, günümüzde Almanya'da görev yapan Türk asıllı polislerden biri olan Berlin'de yaşayan Murat Topal, film kahramanının yaşadıklarına benzer deneyimlerden yararlandı ve başarılı bir komedi programı geliştirdi.

Filmde, Ali Ekber'in arabasını ısrarla çizginin gerisine itmesini isteyen, daha sonra Ali Ekber'in polis kıyafetleri ile her defasında kandırdığı sarışın Alman polis memuru, aynı zamanda filmin yapımcısı Turgay Aksoy'dur. Kemal Sunal, uçak korkusundan dolayı Almanya'ya uçakla değil, Turgay Aksoy ile beraber kendi arabasıyla seyahat etmişlerdir.
Ali Ekber'in büfede çalışan ve ilk görüşte aşık olduğu Babett karakterinin gerçek ismi Babett Jutte değil, Claudia Hackermesser'dir.

Beyazperde´de Polizei 19 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb´de Polizei
Sinemalar´da Polizei 17 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SinemaTürk'te Polizei 19 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TSA´de Polizei 3 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Reichstag (Almanca telaffuz: [ˈʁaɪçsˌtaːk]  ( dinle); resmi adı: Deutscher Bundestag – Reichstagsgebäude Almanca telaffuz: [ˈʁaɪçstaːksɡəˌbɔʏdə]  ( dinle); Türkçe: Parlamento), Berlin'deki Cumhuriyet Meydanı'nda bulunan tarihi bir yasama binası olan bu yapı, Alman Federal Meclisi'nin (Bundestag) merkezidir. Ayrıca Almanya Cumhurbaşkanı'nı seçen Federal Konvansiyon'un da toplantı yeridir.
Neo-Rönesans tarzındaki bina, mimar Paul Wallot'un planlarına göre 1884-1894 yılları arasında Spree Nehri'nin sol kıyısındaki Tiergarten bölgesinde inşa edilmiştir. Alman İmparatorluğu'nun ve daha sonraki Weimar Cumhuriyeti'nin Reichstag'ına (yasama organı) ev sahipliği yapmıştır. Reich'ın Federal Konseyi de başlangıçta burada toplanıyordu. Bina başlangıçta Nazi Almanyası için Reichstag tarafından kullanıldı, ancak 1933'teki Reichstag yangınında ağır hasar görmesi nedeniyle daha fazla kullanılamadı ve Reichstag yakındaki Kroll Opera Binası'na taşındı. 1933 yangını, Nazi rejiminin yerleşmesinde önemli bir olay oldu. Bina, II. Dünya Savaşı sırasında daha fazla hasar gördü ve sembolik önemi nedeniyle Berlin Savaşı sırasında Kızıl Ordu için önemli bir hedef haline geldi. 
Savaştan sonra, bina 1950'lerde modernize edildi ve kısmen restore edilerek sergiler ve özel etkinlikler için kullanıldı; çünkü Batı Berlin'deki konumu, iki Almanya'dan herhangi birinin binayı parlamento binası olarak kullanmasını engelliyordu. 1995'ten 1999'a kadar, Reichstag, Norman Foster tarafından, artık birleşmiş Almanya'da kalıcı bir parlamento binası olarak kullanılmak üzere temelden yeniden tasarlandı. Anahtarlar, 19 Nisan 1999'da törenle Bundestag Başkanı Wolfgang Thierse'ye teslim edildi. Şehrin simgelerinden biri, sanatçı ve mimar Gottfried Böhm tarafından önerilen, genel kurul salonunun üzerindeki yeniden tasarlanmış, içine girilebilen cam kubbedir.

1870'li yıllara kadar çeşitli bölgelerde birçok bina Almanya Parlamentosu olarak hizmet verdiyse de doğan ihtiyaçtan dolayı 1882 yılında bir mimarlık yarışması düzenlendi. 189 aday arasından Frankfurt kökenli bir mimar olan Paul Wallot yarışmayı kazandı. 1884 yılında başlanan inşaat 1894 yılında tamamlandı.

30 Ocak 1933'te Alman İmparatorluğu Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi lideri Adolf Hitler'i "İmparatorluk şansölyesi" olarak atadı. Adolf Hitler, 1 Şubat'ta meclisi feshetti. 28 Şubat 1933 gecesi meclis binası Reichstag'ın kubbesi alev aldı. Büyük toplantı salonu ve çevresindeki bazı odalar yandı. Yangının bir kundaklama sonucu meydana geldiği açıktı. Olayın fâili ise hiçbir zaman aydınlatılamadı.
Nasyonal Sosyalistler, yangın olayını suistimal ederek siyasi amaçları doğrultusunda kullandılar. Aynı gece siyasi muhaliflere yönelik, büyük bir tutuklama faaliyeti başlatıldı. Cumhurbaşkanı von Hindenburg, yangının ertesi günü halkın ve devletin korunması gerekçesi ile Reichstag yangın yönetmeliğini imzalamak mecburiyetinde bırakıldı. Bu yönetmeliğin birinci maddesi, temel hakları geçici olarak askıya alıyordu. Beşinci madde ise siyasi suçlara vatana ihanet gerekçesi ile izin verdi.
21 Mart 1933'te yeni parlamentonun açılış oturumu, Potsdam Günü adıyla Reichstag Yangınından sonra gerçekleşti. Yaygın tekrar edilen yanlış bilginin aksine, Hitler Reichstag Binasında hiç konuşma yapmadı. Hitler, meclise hitab ettiği tüm konuşmalarını yangından sonra parlamento binası olarak kullanılmaya başlanan Kroll Opera Binası'nda yaptı.
1933 yılının Mayıs ayında, Hollandalı ve bir komünist olan Marinus van der Lubbe, Bulgar Georgi Dimitroff ve Komünist Parti'nin önde gelen diğer üyeleriyle birlikte yangının failleri olarak tutuklandılar. Savcılık, yangını silahlı bir darbenin habercisi olarak göstermeye çalıştı. Siyasi bir gösteriye dönüştürülen dava duruşmalarında Marinus van der Lubbe, şüpheli bir itiraf ile ölüm cezasına çarptırıldı. Bu esnada idam cezasını düzenleyen kanun, alelacele değiştirildi ve van der Lubbe 1934 yılı Ocak ayında idam edildi. Diğer davalılar, delil yetersizliği gerekçesi ile beraat etti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, pencereleri duvar örülerek kapatılmış olan bina, hava saldırılarına karşı bir sığınak olarak kullanıldı. AEG orada elektron tüpleri üretti. Binada bir hastane kuruldu ve 1943'ten 1945'e kadar yakındaki Charité Tıp Fakültesinin kadın hastalıkları ve doğum bölümü burada barındırıldı. Yaklaşık 60 ile 100 kadar çocuğun Reichstag binasında doğduğu tahmin ediliyor.

II. Dünya Savaşı'nda harap olan binaya savaşın sonlarına doğru SSCB tarafından Zafer Sancağı çekildi. Soğuk Savaş döneminde Batı Berlin sınırları içinde kaldı.
Paul Baumgarten adlı bir mimarın öncülüğünde 1960'lı yıllarda restorasyon çalışmalarının yapıldığı yapı Almanya 3 Ekim 1990'da birleşmesinin hemen ardından ilk sembolik meclis toplantısına sahiplik yaptı.
1995 yılında ünlü Enstalasyon (Yerleştirme) sanatçıları Christo ve Jeanne-Claude tarafından paketlendi.
20 Haziran 1991 tarihinde Berlin'in yeniden Almanya Cumhuriyeti'nin başkenti olmasıyla Reichstag da yeniden Almanya Federal Meclis binası oldu. Açılan mimarlık yarışmasını kazanan ünlü mimar Norman Foster'in öncülüğünde yeniden restore edilen bina Nisan 1999'da meclis binası olarak kullanıma açıldı.

Norman Foster'ın restorasyonu sırasında eklenen cam kubbe, binanın üzerinde yer alan geniş bir cam bölümdür. 360 derecelik bir bakış açısına sahiptir. Hemen aşağısında parlamento ana salonu yer alır. Gün ışığını doğrudan doğruya parlamento içerisine yansıtır. Ziyarete açık olan kubbe pek çok turistin ilgisini çekmektedir.

Reichstag ile ilgili Bundestag'ta (Almanya Federal Parlamentosu) İngilizce yer alan bilgiler
Christo ve Jeanne Claude’un web sitesinden paketlenmiş Reichstag fotoğrafları

Sachsenhausen, Almanya'nın başkenti Berlin'e yaklaşık 35 km uzaklıktaki Oranienburg bölgesinde 1936-1945 yılları arasında faaliyet göstermiş bir Nazi toplama kampıdır.

Nazi toplama kamplarının idari merkezi olma özelliği taşıyan ve aynı zamanda SS eğitim merkezi olan kamp, 1936 yılında kurulmuştur. Geniş bir alana yayılmış olan kampta, hâlen ziyaretçilere kapalı tutulan "İndustie Zentrum" bölümündeki gaz odasının yanı sıra, çeşitli ameliyatların yapıldığı bir patoloji laboratuvarı bulunmaktadır.
Sachsenhausen toplama kampının ön kapısında "Arbeit Macht Frei" (Çalışma özgürlük getirir) ibaresi yer almaktadır. 22 Nisan 1945 tarihinde Sovyet Kızıl Ordusunun 47. tugayı tarafından özgürlüğe kavuşturulan kampta toplam 200,000'den fazla insan tutsak edilmiş, bunlardan 100,000'i hastalık, yetersiz beslenme, tifo, sarılık ve kışın dondurucu ayazı karşısında ölmüştür.
Yukarıda belirtilen nedenler haricinde, birçok insan, tıbbi alandaki deneysel amaçlarla öldürülmüşlerdir. 

Nazi kayıtlarına göre Sachsenhausen kampında 2,000'den fazla kadın esir yaşamıştır. Bu kadın esirler yine kendileri gibi kadın olan ve "Aufseherin" adı verilen kadın gardiyanlar tarafından kontrol altında tutulmuşlardır. Nazi belgelerine göre kampta her on esir için bir SS subayı görev yapmıştır.
Birçok Nazi toplama kampında olduğu üzere kamptaki hayat, inanılmaz derecede insanlık dışı bir yaşamı sergiler; kamp girişindeki komuta merkezinin önündeki içtima alanındaki ateşli silahlarla ve asarak idamlar diğer esirler için bir "ders" niteliğindedir.

1936 yılında Nazi yönetiminin 1936 olimpiyatlarına ev sahipliği yaptığı dönemde Esterwegen toplama kampından getirilen 50 esir işçi tarafından Nazi Almanyası'nın ilk toplama kampı olarak inşa edilen ve daha sonraki yıllarda inşa edilen diğer toplama kampları için örnek oluşturan Sachsenhausen Kampı, Nazi diktatörü Adolf Hitler tarafından “tamamen modern” olarak tanımlanmıştır. İnşaatın sona ermesini müteakip, homoseksüeller, sendika üyeleri ve belli dini grup mensupları kampın ilk esirleri olmuştur. 1938 yılı Kasım ayındaki “Kristal Gece”'nin (Kristallnacht) hemen ardından da binlerce Yahudi kampta tutsak edilmiştir. II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinin hemen öncesinde, 1939 yılının Eylül ayı ortalarında, Alman polisi, Berlin belediye sınırlarında yaşayan ve çoğunluğu Polonya vatandaşı ve heimatlos (vatansız) olan 900 Yahudiyi tutuklayarak Sachsenhausen'a getirmişlerdir. Bu insanların çoğu, açlık, bitkinlik, kötü muamele ve tedavi edilmemeleri nedeniyle hayatlarını kaybetmişlerdir. 
1940 yılına gelindiğinde, Alman işgali altındaki Polonya topraklarındaki eğitimli elit tabakayı eritmek amacıyla, çoğu öğretmen, doktor, papaz, kamu görevlisi ve Alman işgaline muhalefet eden lider konumundaki diğer Polonyalılar Sachsenhausen kampına getirilmişlerdir.

4 Nisan 1941 tarihinde, Eichberg Akıl Hastalıkları Hastanesi başhekimi olan Friedrich Mennecke isimli SS doktoru, “14f13” kod adıyla tarihe geçen ve Sachsenhausen kampındaki fiziksel/zihinsel engelli ve güçsüzlere ötenezya uygulanması için aday tespiti yapmıştır. Haziran 1941'e gelindiğinde, seçilen ötenezya adayları SS subayları tarafından sistematik ölümlerin gerçekleştirildiği “Sonnenstein Ötenezya Merkezi” 'ne nakledilmiştir. Hasta ve güçsüz olan bu insanların hayatları Alman doktorları tarafından buradaki gaz odalarında sona erdirilmiştir.
Ağustos 1941'de Sovyet Kızılordu mensubu yaklaşık 18,000 savaş esiri Sachsenhausen toplama kampına intikal etmiştir. Esirlerin kampa varışlarının hemen ardından 13,000'den fazlası Naziler tarafından vurularak katledilmişlerdir.
1944 yılı Ağustos ayında Varşova'da patlak veren başkaldırı üzerine Almanlar, yaklaşık 3,500'ü Sachsenhausen Toplama Kampı olmak üzere yaklaşık 65,000 Polonya vatandaşını Almanya'daki çeşitli toplama kamplarına nakletmişlerdir. Esirler, kampta zorunlu tıbbi deneylere maruz bırakılmışlardır.
Kamp muhafızları, müttefik kuvvetlerin Almanya'ya ilerleyişi karşısında Sachsenhausen Toplama Kampı'ndaki 30,000 esiri kuzeybatı istikametinde “ölüm yürüyüşü” adı verilen zorunlu yürüyüşe tabi tutmuşlar; hasta ve güçsüz olanları ve yürüyüş temposuna ayak uyduramayanları öldürmüşlerdir. Bu yürüyüş sırasında hayatta kalmayı başarabilenler Sovyet Kızılordusu tarafından 2 Mayıs 1945 tarihinde Schwerin kasabası yakınlarında serbest bırakılmışlardır.
Nazilerin Sovyet savaş esirlerine karşı işledikleri suçlar kapsamında pek çok kişi burada infaz edildi.

Şubat 1943'te 2. Dünya Savaşı sürerken İstanbul Emniyet Müdürü Haluk Nihat Pepeyi ve Emniyet Genel Müdürlüğü Azınlıklar Şube Başkanı Selahaddin Korkud Nazi Almanyasını ziyarete gider. Himmler direktifiyle doğrudan Walter Schellenberg tarafından düzenlenen ziyaretin programı dikkat çekicidir. Nazi işgali altındaki Viyana, Paris, Bordeaux, Prag, Pilsen, Antwerp, Brüksel, Krakow gibi kentlerin dışında Krupp gibi silah fabrikaları, Sachsenhausen toplama kampı gibi insanlık suçu işlenen yerler ve işgal altındaki Sovyet kenti Kiev ve Kırım yarımadası gezilmiştir. Uluslararası kanunlara göre işgal altındaki topraklar egemen ülke izni olmadan girilmiş ve suç işlenmiştir.

Holokost
Nazi toplama kampları

Savaş Tanrısı, orijinal adıyla Lord of War 2005 yılında Andrew Niccol tarafından yazılan ve yönetilen, başrollerini Nicolas Cage ve Jared Leto'nun paylaştığı, 16 Eylül 2005 tarihinde ABD'de gösterime giren bir filmdir.

Aşcı olarak kendi lokantaları Kırım Restoran'da çalışmakta olan Yuri Orlov (Nicolas Cage) hayatını aşçılıktan kazanamayacağını anlar ve silah tüccarı olmaya karar verir. Hayatı boyunca büyük oynamak isteyen Yuri silah tüccarlığında da büyük oynayarak, giderek Silah Kaçakçısı olmaya başlar. Peşinde kendisinden şüphelenen Interpol bulunmaktadır. Fakat Yuri yaptığı işi her seferinde legal olarak göstermeyi başarmıştır. Silah kaçakçılığında iyice yükselen Yuri artık pek çok ülkeye kaçak silah satarak Savaş Tanrısı lakabını almıştır.

Ana karakter Yuri Orlov aslında birçok kişiden esinlenilerek düşünülmüş bir karakterdir. Öncelikle, karakter geniş çaplı olarak, "Ölüm Taciri" lakaplı Viktor Bout'tan esinlenilmiştir. Karakter, İran'a Rus füzeleri sattığı iddiasıyla öldürülen Rus iş insanı Oleg Orlov ile aynı soyadı taşımaktadır. Yuri Orlov karakteri, aynı zamanda organize suç örgütü lideri Semyon Mogileviç ve silah kaçakçısı Sarkis Soghanalian'dan da esinlenilerek tasarlanmıştır.
Savaş Tanrısı, Uluslararası Af Örgütü'nün desteğiyle çekilmiş ve gösterime girmiş ve 72 milyon dolar gişe yapmıştır. Filmin orijinal DVD'sinde, başrol oyuncusu Nicolas Cage'in, Uluslararası Af Örgütü'nün yürüttüğü bir projeyi anlatmasını da görebilirsiniz.

Yuri Orlov: Dünyada 550 milyon ateşli silah bulunmaktadır. Bu da her 12 kişiden birinin silahlı olduğunu gösterir. Tek soru: Geri kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?
“Bu film silah kaçakçılığına, ülkelerin bundaki rollerine ve dünya devletlerinin denetimsiz silah ticaretini durdurmadaki ısrarlı başarısızlıklarına bir ışık tutuyor. Sorunun büyüklüğü karşısında ezilebilirsiniz, ama sizin gibi birinin vereceği küçücük bir destek bile bunu durdurmaya yardımcı olabilir. Uluslararası Af Örgütü’ne ve onların uluslararası boyutta sürdürdükleri silahlar denetlensin kampanyasına katılın. Lütfen bugün bir şeyler yapın ve talebimizi dünyayla paylaşın.”

Savaş Tanrısı'nın 15 parçadan oluşan  Film Müzikleri Albümü ABD'de 12 Ocak 2006 tarihinde yayınlanmıştır.

Resmi Websitesi
IMDb'de Savaş Tanrısı 
AllMovie'de Lord of War
Rotten Tomatoes'ta Savaş Tanrısı
Box Office Mojo'da Savaş Tanrısı

Selam Berlin, Türk asıllı Alman yazar Yadé Kara'nın 2003'te Diogenes Verlag tarafından yayımlanan ilk romanı. 2004 yılında Deutscher Bücherpreis ödülüne layık görüldü.

19 yaşındaki Türk Hasan Kazan'ın hayatı, tam çocukluğunu geçirdiği kent Berlin gibi bir devrim geçirmektedir. Yıllarca ailesi ile İstanbul ile Berlin arasında sürekli geçmenin ardından Hasan, Doğu Almanya'nın düştüğü günde İstanbul'u terk edip Berlin'e geri gitmeye karar veriyor. Önceden İstanbul'daki Alman Lisesi'nden diplomasını (Abitur) almıştır. Ancak Berlin'i kendi asıl memlektini olarak görüyor. Buna rağmen Berlin'de baştan beri sürekli aramadadır: bir apartman dairesi, bir iş, büyük gerçek aşk ve kendisi için. Hasan, Berlin Duvarı'nın düşmesinin hemen ardında yaşadığı kendi tecrübelerini anlatıyor: kendi duygularını, Almanya'nın yeniden birleşmesinin getirdiği köklü değişim ve etkileri ve hem ailesi hem de kendisinin bu değişik durum ile nasıl hesaplaştıklarını. Ailesi Berlin Kreuzberg semtinde yaşamaktadır. Babası, Halim amcası ile henüz birkaç yıldır Kreuzberg'de bir seyahat acentesi işletiyordur, fakat babası aynı zamanda Doğu Alman bir kadın ile gizli bir ilişki sürdürüyor. Doğu Almanya'nın düşmesinin ardından bu kadın birdenbire Batı'da ortaya çıkıp mevcut aile düzenini mahvediyor. Hasan hayatını rahat bir şekilde geçiriyor ve kentin çeşitli yüzlerini keşfetmeye çıkıyor. Bazen orada, bazen burada ilişkisi oluyor. İlk başta arkeoloji okumaya karar veriyor, ancak hızlı bir şekilde film yapımcıları ve ünlü yıldız taklitçilerinden oluşan Berlin'deki 'cool' sosyal çevreye düşüyor.

Deutscher Bücherpreis'i kazanan kitap, Almanya Aşağı Saksonya eyaletinde 2010/11 okul senesinde bütünleşmiş okullar (integrierte Gesamtschule)daki onuncu sınıf için zorunlu okuma olarak seçildi. Kitaptaki genç lisanı ve belirli sosyal çevrelere ait jargon nedeniyle bu seçim bazı pedagoglar tarafından endişe ile karşılandı.

Selam Berlin, Roman, Diogenes, Zürih 2003. 381 S. ISBN 3-257-06335-0
Türkçe: Selam Berlin, Nafer Ermiş tarafından çevrilmiştir; İnkılâp, İstanbul 2004. 359 S. ISBN 975-10-2249-5
İtalyanca: Salam Berlino, Marina Pugliano tarafından çevrilmiştir; Ed. eo, Roma 2005. 327 S. ISBN 88-7641-646-3

Nico Elste: "Mann, Ehre, Waffe - Hesse, Hitler, Holocaust". Die Desillusionierung kultureller Idealismen in Yadé Karas "Selam Berlin". In: Orth / Lüdeker (Hrsg.): Nach-Wende-Narrationen. Das wiedervereinigte Deutschland im Spiegel von Literatur und Film. V&R Unipress, Göttingen 2010. ISBN 978-3-89971-655-9. S. 73-83
Petra Fachinger: Yadé Kara's "Selam Berlin". In: Stuart Taberner (Hrsg.): The novel in German since 1990. Cambridge University Press, Cambridge 2011. ISBN 0-521-19237-4. S. 241-251
Laura Peters: Stadttext und Selbstbild. Berliner Autoren der Postmigration nach 1989. Winter, Heidelberg 2012. ISBN 978-3-8253-6004-7. S. 104-114
Dalia Aboul Fotouh Salama: Die literarische Darstellung einer deutsch-türkischen Erfahrung des Berliner Mauerfalls anhand von Yadé Karas Roman "Selam Berlin". In: Ernest W. B. Lüttich (Hrsg.): Metropolen als Ort der Begegnung und Isolation. Interkulturelle Perspektiven auf den urbanen Raum als Sujet in Literatur und Film. Lang, Frankfurt am Main 2011. ISBN 978-3-631-61146-3. S. 239-256

Deutschlandfunk sitesindeki kitap eleştirisi9 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Son Adam 1924 Almanya yapımı siyah beyaz dramatik filmdir. Özgün adı Der Letzte Mann olan bu sessiz film ABD'de The Last Laugh (Son Gülüş) adıyla gösterime sunulmuştu.
Senaryosunu Carl Mayer'in yazdığı filmi sessiz Alman sinemasının yaratıcı sinemacısı F.W. Murnau yönetmiş, başrolünde ise Emil Jannings oynamıştı. Çoklarına göre Murnau'nun başyapıtı sayılan bu film çevrildiği yıl o zamana kadar yapılmış en iyi film olarak değerlendirilmişti. Filmin görüntülerini dönemin en önemli görüntü yönetmenlerinden Karl Freund çekmiştir. Freund kamerayı o denli devrimci ve kıvrak bir üslupla kullanmıştı ki, Carl Mayer senaryoyu yeni kamera hareketlerine göre yeniden yazmak zorunda kalmıştı. Bir bakıma Freund'un kamerası filmin karakterlerinden biri olup çıkmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrasında Berlin'in lüks otellerinden birinin üniformalı iri yarı kapıcısı (Emil Jannings), yaşlandığı ve görevini aksattığı gerekçesiyle çok sevdiği ve gurur duyduğu bu prestijli işinden alınarak tuvalet bekçiliğine verilir. Oturduğu mahallede ve yakın çevresinde kendisine kral muamelesi yapılmasını sağlayan fiyakalı üniforması elinden alınan yaşlı adam, bu aşağılanma karşısında kedere boğulur ve kendine olan güvenini kaybeder ancak hayat mücadelesini de sürdürmeye çalışır.
Film 2001 - 2002 yıllarında "Berlin Federal Film Arşivi", "New York Modern Sanatlar Müzesi" ve Lozan'daki "İsviçre Sinemateki" nden temin edilen eksik parçaların bir araya getirilmesi ile restore edildi.

I. Dünya Savaşı sonrasında Berlin'in lüks otellerinden biri olan Atlantic Oteli 'nin iri yarı yaşlı kapıcısı (Emil Jannings) mareşallerinkini andıran gösterişli üniforması ve heybetli emperyal bıyıklarıyla her gün otele gelen zengin müşterileri hevesle karşılamakta, bavullarını taksiden alıp otelin içine taşımaktadır. Tavırlarından işini çok sevdiği ve gurur duyduğu çok bellidir. Otelde işi bittiği zaman da üniforması üzerinde olduğu halde evine gider. Savaştan yoksullaşarak çıkmış bu ülkenin fakir bir muhitinde oturan yaşlı adam başı dik bir şekilde gittiği mahallesinde ve evinde ayrı bir saygıyla karşılanır, karşılığında o da çevresine karşı sevecen davranır. Çalıştığı günlerden birinde müşterinin ağır valizini taşırken yorulan ve beli incinen yaşlı kapıcı, yorgunluk gidermek için oturup dinlendiği bir anda kendisini gören yeni otel müdürü tarafından yaşlandığı ve görevini aksattığı gerekçesiyle çok sevdiği bu prestijli işinden alınarak tuvalet bekçiliğine verilir. Bununla da yetinmeyen anlayışsız müdür çok kaba bir tavırla kapıcının üzerinden üniformasını adeta sökercesine çıkarttırıp bir dolaba kilitletir. Bu aşağılama karşısında yaşlı adam adeta şoke olmuş, yıkılmıştır. Birdenbire gururlu ve dik duran adam gitmiş onun yerine kendine olan güvenini kaybetmiş, çökmüş ve bir kat daha ihtiyarlamış bir adam gelmiştir.
Aksi gibi o gece de kızının düğünü vardır. Üniforması olmadan düğüne gitmesi olanaksızdır, o da otelde tüm görevlilerin uyumasını bekler ve gecenin ilerleyen bir saatinde üniformasını kilitli olduğu dolaptan çalar ve giyinip düğüne gelir. Düğünde neşesi ve kendine olan güveni yerine gelmiş, eski benliğine kavuşmuş gibi gözükmektedir.
Ancak ertesi gün üniformasının elinden alındığı ve artık tuvalette çalıştığı yaşadığı muhitte kulaktan kulağa yayılır. Bunca zaman aldatıldıklarını düşünen ailesi ve mahalleli tarafından alay konusu olur ve dışlanır. Gecenin bir yarısı otele döner ve üniformasını gece bekçisine teslim eder. Tuvalette uyuklarken acıyan gece bekçisi kendi paltosunu onun üzerine örter, tam filmin bu şekilde sona erdiği düşünülürken ekranda filmin yegane ara yazısı gözükür. Yazıda "aslında yaşlı adamın yavaşça trajik sona yani ölüme doğru gitmesi gerektiği, ama yazarın ve yönetmenin ona gerçek hayatta asla rastlanmayacak bir mucize yarattıkları ve tuvalette ölen bir milyonerin bütün mirasını yaşlı adama bıraktığı" ibaresi okunur (Bu alaycı ifade filmi mutlu sonla bitirmeleri yönünde baskı yapan film şirketine bir tepki olarak yönetmen ve senarist tarafından filme eklenmiştir). Filmin son 15 dakikasında da artık zengin olan yaşlı adamın, kendisine şefkatle yaklaşan tek insan olan otelin gece bekçisini de yanına alarak önceden çalıştıkları bu otelde krallar gibi ağırlandıklarını izleriz.

Film çekildiği tarihte hem biçimsel hem de üslup olarak sinemaya birçok yenilik getirmişti. "Son Adam" kameranın sabit durumundan kurtulup özgürce hareket ettirildiği ilk filmlerden biridir (unchained camera, özgür kamera). Daha filmin başında kamera asansörle beraber otel lobisine iner ve lobiden döner dış kapıya kadar kayarak ilerler ve filmin kahramanına ulaşır. Bu "Dolly" adı verilen ve hareket halinde çekim yapılmasını sağlayan kamera taşıyıcılarının ilk prototipi bu filmde kullanılmıştı, yani film kamerası basitçe bir bebek arabasına yerleştirilerek raylar üzerinde kaydırılmıştı.
Ayrıca o zamana kadar hiçbir film bir kişinin ruhsal durumunun detaylarına bu derece eğilmemişti. Bilerek bozulmuş çarpıtılmış grotesk görüntüler filmin kahramanının ruh halini yansıtmak için kullanılmıştır. Üniformasını otelden gizlice çalıp kaçarken suçluluk duygusu içindeki yaşlı adam, alkolün de etkisiyle oteli üzerine yıkılacakmış gibi görür. Kızının düğününde kendisini psychedelic görüntüler eşliğinde olağanüstü büyük bir döner otel kapısının önünde hayal eder (döner kapı aynı zamanda kaderi temsil etmektedir), altı görevlinin kaldıramadığı devasa bir bavulu tek eliyle tüy gibi kaldırıverir vb. Film, I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Alman halkının aşağılanma ve utanç duygularını çok iyi yansıttığı gibi, kapıcının bir mareşalinkine benzeyen üniformasına adeta fetişizm derecesinde bağlanması, silahsızlanmaya zorlanmış Almanyanın düzene ve disipline olan özlemini de yansıtmaktadır. Ayrıca ileride yükselişe geçecek olan Nazi partisinin de sinyallerini vermektedir. Üniforma bir aidiyet hissini temsil eder, üniforması sırtındayken kapıcı bir birey olmaktan çıkar ve kendisini büyük bir organizasyonun parçası olarak hisseder, onu sırtından çıkardığı anda ise kendi gözünde bile bir hiçtir artık.
Bu dışavurumcu sessiz filmde hemen hemen hiç ara yazısı yoktur, bu anlamda sinemadaki gerçekten sessiz (ve sözsüz) ender filmlerden biridir. Sadece son 15 dakikasına gelindiğinde filmin tek ara yazısı çıkar. Bu ara yazısında yönetmen kelimenin tam anlamıyla gerçeküstücü sayılabilecek şu mesajı verir "..aslında yaşlı adam ağır ağır tükeneceği bir trajediye doğru gidecekti, ama yazar onun için gerçek hayatta hiç gerçekleşmeyen bir hikâye yazdı.." der ve otelde kalan Meksikalı bir mültimilyonerin ölüp mirasını yaşlı adama bıraktığını müjdeler. Servete kavuşan yaşlı adam zaferle otele döner (son gülüş).
Aslında filmin sonunda yaşlı adamın tuvalette ölmesi gerekiyordu, ancak şirket yetkilileri ticari kaygılarla yönetmenden ve senaristten ısrarla filmi mutlu sonla bitirmelerini istemişlerdi. Bunun üzerinde istemeye istemeye filme bilinen mutlu sonu ekleyen F.W. Murnau ve Carl Mayer filmin yukarıda belirtilen tek ara yazısını da alaycı bir üslupla kaleme alıp filme eklediler.
Film 1920'lerde Alman sinemasının başat sinema akımlarından hem "Dışavurumcu" (Ekspresyonist) sinema akımına, hem de Kammerspiel adı verilen ve "oda tiyatrosu"'ndan etkilenmiş bir sinema akımına dahil edilebilir.
"Son Adam" 1920'lerde Alman sinemacılara ABD sinemasının yolunu açan öncü film olmuştur. Bu filmden sonra Murnau, Jannings ve Karl Freund ABD'ye giderek orada film yapmayı sürdürdüler. Jannings ABD'de bir Oscar aldıktan sonra Almanya'ya geri döndü, Marlene Dietrich'le ünlü filmi Der Blaue Engel'i (Mavi Melek) (1930) çektikten sonra Naziler için çalışmaya başladı ve savaştan sonra gözden düştü.

IMDb'de Son Adam 
allmovie.com'da "The Last Laugh"26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Roger Ebert'in eleştirisi26 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Filmden fotoğraflar
Der Letzte Mann filmini ücretsiz olarak indirmek için Internet Archive'i kullanabilirsiniz [daha fazlası]

Sony Merkezi ya da Sony Center, Almanya, Berlin'de bulunan Potsdamer Platz'da yerleşim gösteren Sony sponsorlu bina kompleksidir. Bina 2000 yılında açılmıştır.
Sony Merkezi, birçok mağaza, restoran, bir tartışma merkezi, otel odaları, lüks kiralık süitler, ofisler, film ve sanat müzeleri, sinema salonları, bir IMAX tiyatrosu, küçük bir LEGO alanı (Legoland) ve bir Sony mağazası içermektedir. Ücretsiz Wi-Fi bağlantısı bütün müşterilere açıktır.
Sony Merkezi, Berlin Potsdamer Platz tren istasyonuna yürüyüş mesafesindedir. Yakınında büyük bir alışveriş merkezi olduğu gibi birçok otel, Alman Bankası'nın merkez ofisi ve Avrupa'daki en hızlı asansöre sahip bir iş binası da merkezin yakınındadır.

http://www.sonycenter.de/en 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Sony Center ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Sovyet Savaş Anıtı (Schönholzer Heide) (Sowjetisches Ehrenmal in der Schönholzer Heide) Pankow, Berlin'de bulunan anıt, Mayıs 1947 ile Kasım 1949 tarihleri arasındaki dönemde inşa edilmiş olup 30 000 m²'lik bir alanı kaplamaktadır. Anıt, Berlin'deki en büyük Sovyet mezarlığını içerir. Mezarlık, aynı zamanda Rusya'nın dışında Avrupa'da bulunan en büyük Sovyet mezarlığıdır.
19. yüzyılda Schönholzer Heide popüler bir rekreasyon alanıydı. II. Dünya Savaşı'nda çalışma kampı haline getirildi. Savaşın ardından alanın kuzey batı kısmı, Treptower Parkı ve Tiergarten'deki anıtlarla birlikte Berlin'deki en büyük üçüncü savaş anıtını inşa etmek için kullanıldı.
Berlin Muharebesi sırasında hayatını kaybeden 80.000 Sovyet askerinin 13.200'ünün gömüleceği mezarlığı tasarlamak için, K. Solovyov, M. Belaventsev, V. Korolyov ve Ivan Pershudchev'den oluşan bir grup Sovyet mimar getirildi. Anıtı çevreleyen bir duvarda, tanımlanabilmiş askerlerin adları, rütbeleri ve doğum tarihlerinin yazıldığı 100 bronz tablet var. Bu liste, ölen askerlerin yaklaşık beşte birini oluşturur.
Ana girişin her iki yanında, siyenitten yapılmış 33,5 metrelik dikilitaşlar bulunur, 1182 askerin defnedildiği 8 mezar odası vardır. Dikilitaşın içindeki Şeref Salonunda iki Sovyet albayı defnedilmiştir.
Bir Rus annesini heykeli dikilitaşın önünde yer alır ve anıtın merkez noktasını teşkil eder. Siyah porfirden yapılmış olan heykelin alt kısımlarının üzerindeki, 42 bronz tabletin üzerinde hayatını kaybetmiş memurların ismi yazmaktadır.
Anıt, 2011-2013 yılları arasında restore edilmiştir.

Ehrenmal Schönholzer Heide auf den Seiten der Berliner Senatsverwaltung für Stadtentwicklung 12 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Iwan Gawrilowitsch Perschudtschew (German transcription)

Sovyet Savaş Anıtı (Tiergarten), Almanya'nın başkenti Berlin'de bulunan savaş anıtı. Sovyetler Birliği tarafından, Nisan ve Mayıs 1945'te Berlin Muharebesi sırasında ölen 80.000 Kızıl Ordu askerini anmak için inşa edildi. Tiergarten bölgesinde yer alan anıt, şehir merkezinin batısındaki büyük bir halka açık park olan Großer Tiergarten'nın kuzey tarafında bulunan Straße des 17. Juni'de (17 Haziran Caddesi) bulunur.

Anıt 1945 yılında, kentin ele geçirilmesinden sonraki birkaç ay içinde inşa edildi. Anıtın ilk dönemki fotoğrafları savaşın son aylarında yangın bombalamalarıyla tahrip edilen Tiergarten'ı açıkça göstermektedir. Günümüzde, yeniden kurulan Tiergarten'in çevresi geniş ormanlık alanlarla çevrilidir. Anıt, Berlin'in Britanyalı sektöründe bulunmasına rağmen, yapımı tüm Müttefik Devletler tarafından desteklendi. Soğuk Savaş dönemi boyunca, Sovyet muhafızları Doğu Berlin'den anıtı korumaları için gönderildi.

Anıt, yıkılmış Reichskanzlei'den alınan taşlarla inşa edilmiştir. Doğu Bloku ülkelerinde bulunan diğer Büyük Vatanseverlik Savaşı konulu anıtlara benzer bir tarzda inşa edilen anıt, büyük bir Sovyet askeri heykelinin tepesinde eğimli bir stoa formunu alır. Anıt bahçelerin içinde yer alır ve iki ML-20 152mm top-obüs silahı ve iki T-34 tankıyla çevrilidir. Anıtın arkasında yapım aşamasının fotoğraflarını gösteren ve Berlin alanındaki diğer anıtlara rehberlik eden bir açık alan müzesi vardır. Asker heykelinin altında büyük harflerle, kiril alfabesi ile yazılmış yazı bulunur. Yazının Türkçe karşılığı "Sovyetler Birliği'nin özgürlüğü ve bağımsızlığı için Alman faşist istilacılara karşı savaşan kahramanların sonsuz ihtişamı" şekildedir. Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası'nın tasfiye edilmesini simgelemek üzere heykeli askerin koluyla inşa ettiler.
Heykel, mimar Mikhail Gorvits tarafından yaptırılmış olup, heykeltıraş Vladimir Tsigal ve Lev Kerbel tarafından tasarlanmıştır.

Anıt günümüzde bir anma yeri olarak kullanılır. Zafer Günü'nün yıldönümünde, (8 Mayıs), anıta çelenkler konulur. Eski Sovyet ülkelerindeki gazilerin devamlı olarak ziyaret ettiği yerlerden biridir. Aynı zamanda turistlerin akımına uğrar, çünkü Treptower Parkı'nda yer alan Sovyet savaş anıtına kıyasla şehir merkezine daha yakındır.

Anıtın yanında, buranın 2000 civarı Sovyet askerinin mezarı olduğunu açıklayan İngilizce, Almanca ve Rusça açıklayıcı işaretler vardır. Şehrin simgelerinden olan Reichstag ve Brandenburg Kapısı'ndan görülebilen yapı, Berlin'in kalbinde yer alır. Yapıyı inşa etmek için kullanılan mermerlerin bir kısmı yakın zamanda yıkılmış Reichskanzlei'den alınmıştır ve Adolf Hitler tarafından Welthauptstadt Germania'ya adanmış yerin üzerine inşa edilmiştir. Ana yazıtın yanı sıra, sütunlar da burada gömülmüş bazı Sovyetler Birliği Kahramanlarının isimlerini de taşımaktadır. Bazı yerel basın kaynaklarında Sovyet halkının yaptığı katliamlardan dolayı anıta "Bilinmeyen Tecavüzcünün Mezarı" gibi takma adlar kullanılmıştır.
Anıt, Berlin'in batı kısımına, yani İngiltere'nin kontrolü altında bulunan bölgeye inşa edilmiştir; 1961'de Berlin Duvarı inşa edildikten sonra anıt, Batı Berlin topraklarında "komünist provokasyonun" bir parçası olarak görüldü ve İngiliz askerler tarafından Batı Berlinlilere karşı korundu. 1970'te bir Neo-Nazi olan Ekkehard Weil, anıtı koruyan Sovyet muhafızlarından birini vurdu ve ciddi bir şekilde yaraladı. 2010 yılında, Avrupa'daki Zafer Günü kutlamaları öncesinde anıt, kırmızı grafitiler üzerine yazılmış "hırsızlar, katiller, tecavüzcüler" gibi protestolarla vandalizme uğradı. Berlin'deki Rusya elçiliği, Almanya makamlarını anıtın korunması için yeterli önlem almadığına dikkat çekti. Almanya gazetesi Bild, 2014 Kırım krizine tepki olarak Sovyet tanklarını anıt yerinden kaldırmak için Bundestag dilekçesi başlattı ve tankları "savaş sembolü" olarak niteledi. Ancak dilekçe Almanya federal hükûmeti tarafından reddedildi.

Anıt, 1989 yılında çekilmiş Soğuk Savaş dönemini anlatan The Package adlı filmde görülmektedir.

Sovyet Savaş Anıtı (Treptower Parkı)
Sovyet Savaş Anıtı (Schönholzer Heide)

Visit Berlin: Sovyet Savaş Anıtı 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Aviewoncities.com sayfası15 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Spree (Sorb dilinde Sprjewja/Sprewja ve Çekçe Spréva), Havel Nehri'nin ortalama 400 kilometre uzunluğunda olan yan kolu. Nehir Almanya Federal Cumhuriyeti'nin doğusunda bulunur.

Spree nehrinin ortalama uzunluğu 400 km'dir ve bunun sadece 182 km'si gemi trafiğine imkân vermektedir. Nehrin havza alanı 9.793 km².
Spree, Havel nehrinin yan kolu olarak görülüyor ama kendisi Havel nehrinden uzundur ve döküldüğü yerde akımı daha güçlüdür. İki nehrin akımı karşılaştırıldığı zaman Spree nehrinin akımı 36 m³/s ve Havel nehrinin akımı 15 m³/s olarak gerçekleşmektedir.

Nehir Almanya'nın Saksonya, Brandenburg, Berlin eyaletlerinden ve ayrıca 700 metre de Çekya'dan geçiyor.

Spree nehrinin kaynağı Oberlausitz'de bulunuyor. Nehrin üç tane kaynağı bulunmakta. Bu kaynaklar Ebersbach-Spreedorf, in Neugersdorf ve am Kottmar.

Spree 46 km boyunca Berlin'den geçiyor. Dämeritzsee'den Berlin Köpenick'e kadar Spree Müggelspree olarak adlandırılıyor. Ayrıca nehir Berlin'in en büyük gölü Großer Müggelsee'den geçiyor. Köpenick'de ayrıca Spree'nin yan kolu olarak bilinen Dahme nehri Spree nehri ile birleşip Oberspree adında akmaya devam ediyor. Britzer Verbindungskanal'ından sonra Treptower Spree ve Landwehrkanalından sonra Berliner Spree olarak nehir adlandırılıyor. Berlin'in merkezinde nehir ikiye ayrılıp Spreeinsel'i yanı Spreeadasını oluşturuyor. Charlottenburg-Wilmersdorf Semtinde Untere Spree olarak nitelendirilen Spree nehri, aynı adla Berlin'in Spandau Semtinde Havel nehrine akıyor.
Nehir Berlin için büyük bir önem taşımaktadır. 1882'den 1885'e kadar nehir gemi trafiği için büyük bir onarıma girdi. Son senelerde de Spree nehri onarılıp gemi trafiği için olumlu bir hale getirildi. Özellikle derinleştirildi ve genişletildi. Böylece Berlin Spree nehri sayesinde hem turistik hem de ticari anlamında büyük kazanç sağlıyor. Spree nehrinin Havel'e dökülmesi, Havel nehrinin Elbe nehrine dökülmesi ve Elbe nehrinin Kuzey Denizi'ne dökülümesi sonucu Berlin'den okyanuslara doğru gemi traffiği sağlanıyor.

Stroszek, 1977 Batı Almanya yapımı dramatik yol filmidir.
Çekimleri Almanya'da Berlin'de ve ABD'de Wisconsin ve Kuzey Carolina'da gerçekleştirilen bu filmin ilk gösterimi de ülkesinden önce ABD'de yapılmıştı. Türkiye'de Nisan 1990'da 9. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde birçok ülkede olduğu gibi özgün adıyla gösterilmiştir.
Kendine has çizgi dışı filmleriyle tanınan "Yeni Alman sineması" (Das Neue Kino)'nın öncü yönetmenlerinden Werner Herzog'un yönettiği filmin senaryosunu da yine Herzog sadece dört günde yazmıştır. Film ezilmiş ve toplum dışına itilmiş üç insanın Almanya'da başlayıp Amerika'da devam eden öyküsünü anlatır. Herzog filmlerinde ruhsal ve bedensel travmaya uğramış sıra dışı insanlara ve egzotik mekanlara bolca yer vermesiyle tanınmaktadır. Bu filminde de kendi keşfettiği ve ilk kez önceki filmi The Enigma of Kaspar Hauser (1974)'de oynattığı Bruno S. adlı engelli oyuncuya tekrar rol vermiştir. Bu filmin başkarakterleri, zekâ engelli ve alkolik bir sabıkalı (bir bakıma Bruno S. kendini oynuyor), onun çok yaşlı arkadaşı eski bir bilim insanı (Clemens Scheitz) ve bir fahişe (Eva Mattes)'dir.
Herzog bu filminde, diğer Yeni Alman sinemacıları Wim Wenders ve Rainer Werner Fassbinder gibi, Amerikan kültürüne ve yaşam tarzına olan ilgisini yansıtır, ama bu ilgi onlarınki kadar derin ve uzun süreli olmayacaktır. Herzog bir sonraki filmi Vampir Nosferatu (Nosferatu: Phantom der Nacht)'yla birlikte tekrar dışavurumcu tarza ve konusunu 20. yüzyıl dışından almış filmlerine dönecektir.
Alman kamu televizyonunu ZDF'nin desteğiyle çekilen filmin müzikleri Chet Atkins ve Sonny Terry'ye aittir.
Hem eleştirmenlerden tam not alan hem de gişede başarılı olan bu film tek ödülünü "Alman Film Eleştirmenleri Derneği" nden almıştır.

Film Bruno (Bruno S.)'nun Berlin'de bir hapishaneden tahliye olma sahneleriyle başlar. Hapishane müdürünün sert nasihatlerinden Bruno'nun bir alkolik olduğunu ve işlemiş olduğu bütün suçların alkolizmden kaynaklandığı anlarız. Müdürün alkolden uzak durması gerektiğiyle ilgili uyarılarını kayıtsızca dinleyen Bruno, dışarı çıkar çıkmaz gördüğü ilk bara dalar. Burada iki kadın satıcısının darp ettiği Eva (Eva Mattes) adlı bir fahişeyi teselli eder ve evine davet eder. Evde onları çok yaşlı komşusu Scheitz (Clemens Scheitz) karşılar. Bruno'nun yokluğunda evine göz kulak olmuş olan bu ufak tefek eksantrik ihtiyar eski bir bilim adamıdır ve Almanya'daki hayatından bıktığı için Wisconsin'e, bir araba tamircisi Amerikalı yeğeni Clayton (Clayton Szalpinski)'ın yanına göçmeyi planlamaktadır. Bruno ise sokaklarda akordeon çalarak hayatını kazanmaya çalışır.
İki kadın satıcısının Eva'nın izini bularak eve gelmeleri ve tacizlerini sürdürmeleri üzerine ihtiyar Scheitz Bruno ve Eva'ya Amerika'ya birlikte gitmelerini önerir. Yolculuk için gerekli parayı Eva, inşaat şantiyelerine gidip Türk işçilerle yatarak temin eder. Bu üç uyumsuz tip hep birlikte ABD'ye Scheitz'ın yeğeninin yanına giderler. Bruno tamirhanede işe başlarken, Eva bir lokantada iş bulur. Mesai saatleri dışında da fahişelik yapmayı sürdürür. Aralarında sadece Eva İngilizce konuşabilmektedir. Bruno ile Eva arasında duygusal bir ilişki de başlamıştır. Banka kredisiyle büyük bir mobil ev satın alırlar ama işler bekledikleri gibi gitmez. Eva bir TIR şoförüyle ortadan kaybolur. Taksitlerini ödeyemedikleri eve haciz gelir ve ev haraç mezat satılır. Sisteme inancı kalmayan Bruno ve ihtiyar birlikte acemice bir soygun yaparlar (banka kapalı olduğu için berber dükkânını soyarlar) ve akabinde hemen karşı kaldırımdaki markete alışverişe giderler. Gelen polisler ihtiyarı götürürler ama Bruno'yu unuturlar.
Tamirhanenin külüstür çekicisini alan Bruno av tüfeğini de yanına alarak turistik bir dinlenme tesisine gider. Bu tenha tesisteki boş teleferiği çalıştırır ve teleferik sandalyelerinden birine biner. Bir süre sonra tepeden bir silah sesi duyulur. Bruno'nun intihar etmiş olduğunu anlarız. Bu sırada turistlerin para atarak seyrettikleri hayvan gösterileri devam etmektedir. Bruno bunların tümünü teleferiğe binmeden önce çalışır halde bırakmıştır. Bunların arasında danseden tavuk, davul çalan ördek ve oyuncak itfaiye aracı süren bir tavşan da vardır. Tabii bütün bunlar elektrik akımıyla şartlandırma yoluyla mümkün olmaktadır. Werner Herzog DVD'de yer alan söyleşisinde bu hayvanların bir metafor olduğunu söylemiştir. Bu kutulardaki esir hayvanlar nasıl turistlerin attığı paraların tetiklediği elektrik akımıyla canlarının yanmaması için sürekli dans etmek zorundalarsa, insanlar da kontrolleri dışındaki güçler tarafından yönlendirilerek bu yaşamda sürekli debelenip durmaktadır. Tıpkı Bruno gibi.

Bu film topu topu 4 konulu filmde oynamış olan Bruno S.'nin üçüncü fimidir. Asıl adı Bruno Schleinstein olan bu amatör oyuncunun gerçek hayattaki trajik öyküsü filmde canlandırdığı aynı adlı karakterin (Der Bruno Stroszek) öyküsüyle benzerlikler gösterir. Bruno S.'nin annesi bir fahişeydi ve küçükken onu sürekli dövüyordu. Uyguladığı şiddet o denli yoğundu ki küçük Bruno bir ara sağır olmuştu. Bruno 3 yaşından 26 yaşına kadar bir akıl hastanesinde kalmıştı. Zaman zaman kanunlarla da başı derde  giren Bruno, kısıtlı yeteneklerine ve fiziksel yetersizliklerine rağmen kendi kendine resim ve müzik öğrendi, New York'ta bir resim sergisi bile açtı. Bu arada hayatını kazanmak için fabrikalarda çalıştı.
Werner Herzog onu ilk kez 1970 yılında "Bruno der Schwarze - Es blies ein Jäger wohl in sein Horn" adlı bir belgeselde oynarken gördü ve onun deli olduğuna hiçbir zaman inanmadı. Ona iki filminde arka arkaya rol verdi. Bu filmlerden ilki 1974 tarihli Jeder für sich und Gott gegen alle (The Enigma of Kaspar Hauser), diğeri de 1977 tarihli Stroszek'dir. Bruno S. her iki filmde de kendi yaşantısıyla paralellikler gösteren karakterleri canlandırıyordu. Onunla çalışmanın zorluğundan da bahseden Herzog Bruno S. için "O Alman sinemasının meçhul askeridir" demiştir. Bruno S. ilk filminden kazandığı parayla bir piyano satın almıştı. Bu filmde görülen ve Bruno'nun "siyahi arkadaşım" dediği piyano odur.
ABD'de filmin çekimlerinin yapıldığı kasaba gerçek bir seri katil olan Ed Gein'in yaşadığı ve cinayetlerini işlediği yerdir. Ed Gain'in öyküsü Sapık (1960), İnsan Eti ve Kuzuların Sessizliği (1991) gibi filmlere ilham kaynağı olmuştu. Oyunculardan çoğu da yörenin sakinleri arasından seçilmiştir. Bazı oyuncular da tıpkı Bruno S. gibi birer sabıkalıydı.

IMDb'de Stroszek 
allmovie.com'da "Stroszek"5 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Roger Ebert'in eleştirisi3 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Berlin Tegel Otto Lilienthal Havalimanı (IATA: TXL, ICAO: EDDT) Berlin'de bulunan iki eski havalimanından biri. Berlin'deki diğer eski havalimanı Berlin Schönefeld Havalimanı'ndan daha büyüktür. 2018 senesinde havalimanı toplam 22 milyon yolcuya hizmet vererek Almanya'nın en işlek dördüncü havalimanı unvanına sahip olmuştur. Havalimanı, 8 Kasım 2020 tarihinde Berlin Brandenburg Havalimanı'nın işletime alınmasından sonra kapatılmıştır. Bu tarihten itibaren Tegel'e yapılan uçuşlar Brandenburg havalimanına alınmıştır. Şu anda hiçbir uçuşa hizmet vermemektedir.
Şehirdeki yaygın metro ağına rağmen havalimanına metro ile ulaşım bulunmamaktaydı. Bunun yerine yakın yerlerde bulunan U-bahn (Almanca: Metro) ya da S-bahn (Almanca: Banliyö) duraklarından havalimanına ekspres otobüsler kalkmaktaydı.

Terminal A
Terminal B
Terminal C
Terminal D

The Operative: No One Lives Forever (kısaca No One Lives Forever ya da NOLF), Monolith Productions tarafından geliştirilerek, Fox Interactive tarafından 9 Haziran 2000'de dağıtılan bir FPS, video oyunu. Oyunun devamı olarak No One Lives Forever 2: A Spy In H.A.R.M.'s Way, 30 Nisan 2002'de, ikinci oyununun genişleme paketi olarak Contract J.A.C.K, 12 Haziran 2003'te dağıtılmıştır.

Oyunun baş karakteri olan Cate Archer, UNITY adlı İngiliz Gizli Servisi için çalışan bir ajandır ve terörist organizasyon olan H.A.R.M.'ın izini sürmektedir. Pek çok ülke dolaşır. Zaman itibarıyla oyun 1960'lı yıllarda geçmektedir ve gerek müzikleriyle olsun, gerekse Cate Archer'ın giysileri, kullandığı silahları ve arabalarıyla 60'lı yılların havasını oyuncuya hissettirmektedir. Maceralı ve eğlenceli anlatımıyla oyun, James Bond serilerini andırmaktadır. Cate Archer kullandığı küçük ajan aletleriyle; ruj, saç tokası, çakmak ve daha pek çok aksesuarıyla kapıları açabilmekte, düşmanlarını etkisiz hale getirebilmekte ve daha pek çok pratik çözümler yaratabilmektedir.

Barrette
Çok fonksiyonlu bir süs iğnesi; kilitli kapıları açmakta ve bıçak olarak kullanılmaktadır.

Coin
Madeni para; dikkat dağıtmak için kullanılmaktadır.

Body Remover
Güçlü bir asittir; cesetlerin üzerinde kullanıldığında yok etmektedir.

Spy Glasses
60'ların tarzında çok fonksiyonlu bir güneş gözlüğü; fotoğraf çekebilmekte, mayınları bulmakta ve kızıl ötesi sinyalleri görmeyi sağlamaktadır.

Cigarette Lighter / Welder
Bir çakmak ve/veya kaynak aleti. Kaynak fonksiyonuyla kilitleri kırabilmektedir.

Stun / Sleeping / Acid Gas
Kadın parfümü şeklindedir. Sersemletici, uyutucu ve asit gazı olmak üzere üç çeşittir.

Camera Disabler
Kamerayı hizmet dışı bırakmaya yarar.

Lipsticks
Ruj şeklinde çok fonksiyonlu bir ajan aletidir. Zaman ayarlı ve normal patlayıcı olarak kullanılır.

Belt Buckle / Zip Cord
Venüs sembolü şeklinde bir alettir. Uzak mesafeleri ip atarak çekmeyi sağlar.

Robotic Poodle
Bir robot fino köpeğidir. Kafes içindeki köpeklerin yanına bırakılarak köpeğin dikkatini dağıtmaya yarar.

Code Breaker
Bir şifre çözücüdür. Elektronik kilitli kapıları açmaya yarar.

Gerçek:

Shepard Arms P38 9mm pistol - Walther P38
Petri .38 Airweight Revolver
Braun 9mm Parabellum - Luger pistol
Hampton Carbine
Hampton MPL 9mm SMG
AK-47 Assault Rifle - AK-47
Morris Model 14 Speargun
Sportsman EX Crossbow
Gordon 9mm SMG
M79 Grenade Launcher
Geldmacher SVD Sniper Rifle
Bacalov Corrector
Uydurma:

Laser Gun - Düşmanı buharlaştırabilen Lazer Silahı
Super Atomic Laser Weapon - Geliştirilmiş Lazer Silahı
Briefcase - Taşınabilir Roket Atar
Değişik mermi seçenekleri de bulunmaktadır; Dum-dum ve siyanürlü gibi.
Indirmek
NOLF.AT3.PL Şifre: nolf

NOLF1 Resmi Web sitesi
NOLF Girl 23 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Orijinal Fansite

Theater des Westens Berlin'in en çok tanılan müzikal tiyatrosu ve operet sahnesi. Charlottenburg-Wilmersdorf'un Charlottenburg semtinde (City West) bulunan yapı Kantstraße üzerindedir. Tiyatronun adının Türkçe karşılığı Batı'nın tiyatrosudur.

Tiyatro 1895/1896 arası wilhelmizm historizm stilinde Bernhard Sehring tarafından inşa edildi. İlk başlarda tiyatro'nun işletmecisi Theater des Westens GmbH'ydı, bu işletmecinin sahibler Bernhard Sehring ve Paul Blumenreich idi. Theater des Westens açılışını 1 Ekim 1896'da Holger Drachmann'ın Tausend und eine Nacht (Binbir gece) masal tiyatrosu ile açtı. İstenilen başarı elde edilimiyince yapı 1898'de opera ve 1908'den sonra operet olarak kullanıldı. 25 Ağustos 1912'de çıkan bir yangında bina bir hasar aldı ama bu hasar sonraki seneler giderildi. 1922'den itibaren yine iki sene yapı opera olarak kullanıldı.
1935'te tiyatro Nazi'lerin ideolojik Kraft durch Freude program'ı ile Ludwig van Beethoven'in Fidelio opera eseri ile açıldı. Ondan sonraki seneler yapı Volksoper (Halk operası) veya Ley-Haus olarak da anılmaya başlandı. 1944 yılında opera kapatıldı ve İkinci Dünya Savaşı sırasında atılan bombalar sonucu büyük bir hasar gördü, özellikle fuaye bölümü, çatı ve yönetim bölümü.
İzleyici bölümündeki çatı 1945 yılında yeniden yapıldı ve 1950'de fuaye bölümü basit bir şekilde onarıldı. 1945'ten sonra bina yeniden opera olarak kullanılmaya başlandı, bunun nedeni ise Bismarckstraße üzerinde bulunan Deutsche Oper'nın savaş sırasında gördüğü hasarlardan dolayı yıkılmasıydı. Theater des Westens'in yeni adı Deutsches Opernhaus olarak kondu ve 4 Kasım 1945 yılında savaştan sonra Berlin'de ilk defa bir opera galası yapıldı. Aynı 1935'teki gibi bu sefer de açılış Ludwig van Beethoven'in Fidelio opera eseri ile açıldı. 1961'de Bismarckstraße'deki yeni opera evinin açılmasıyla Theater des Westens'deki opera mensupları Bismarckstraße'deki opera evine taşındı.
O zamandan sonra Theater des Westens özellikle müzikal tiyatrosu ve operet sahnesi olarak kullanılmaya başlandı. Açılış 1 Ekim 1961'de Frederick Loewes'in My Fair Lady eseri ile açıldı.
1962'de bina modernleştirildi ve bina'nın yapısı değiştirildi, 1978'de izleyici bölümü yeniden gösterişli bir şekilde Sehring'in orijinal planlarındaki gibi onarıldı ve aynı yıl Karl Vibach evin yönetimini aldı. 1980'lerde bina tekrar restore edilip modernleştirildi. 1984'te Götz Friedrich bina'nın müdürü oldu. O dönemlerde en çok yankı bulan müzikal'ler Guys and Dolls ve La Cage aux Folles müzikalleri oldu.
1996 yılında tiyatro'nun yüzüncü kuruluş yıldönümü kutlandı. Sonraki seneler Theater des Westens daha çok maddi anlamda kayıplara uğradı. Berlin senatosu bu yük'den kurtulmak için bina'nın özelleştirilmesine karar verdi. 2002/2003 senesinde böylece Theater des Westens Stage Entertainment'in yönetimine geçti.

Website des Theaters10 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Artikel und Fotostrecke auf berlin.de
Projektindex Theater des Westens22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Architekturmuseum TU-Berlin
Privatarchiv zum Theater

U1, Berlin metrosunun hatlarından biridir. Hat, 15 Şubat 1902 tarihinde açılmıştır. Hattın uzunluğu 8.8 km olup 13 istasyona sahiptir.
Hattın doğu bölümü, büyük ölçüde yerin üstünde olmasına rağmen, Berlin metrosu'nun en eski bölümüdür.

U1 hattı, 1957 yılına kadar BII'nin bir parçasıydı. 1 Mart 1966'da BIV olarak yeniden adlandırıldı. Wittenbergplatz ile Schlesisches Tor  arasındaki ana bölüm 1966'dan beri 1. hat olarak belirlenirken, hattın batı ucu iki kez değişti. Sonuç olarak 1993 yılında hat "3" ve "U3" olarak yeniden numaralandırıldı.

19. yüzyılın sonunda Berlin'de artan trafik sorunları, yeni ve verimli ulaşım araçları arayışına yol açtı. Werner von Siemens'ten esinlenilerek, daha sonra Wuppertal'da inşa edilen asma demir yolu veya Londra'da inşa edilen bir tüp demir yolu gibi havai konveyörler gibi çok sayıda öneri yapıldı. Sonunda Siemens ve bazı önde gelen Berlinliler, New York modelinde yükseltilmiş bir demir yolu için bir plan sundular. Bu insanlar, Siemens'in Friedrichstraße'nin ana caddesine bir üst demir yolu inşa etme önerisine karşı çıktılar, ayrıca Berlin şehir yönetimi, yeni kanalizasyonlarından birinin zarar görmesinden korktuğu için yer altı demir yollarına karşı çıktı.

Berlin'in U7 hattı'nın toplam 40 durağı bulunuyor ve 31,8 km uzunluğunda. Hat Spandau'da başlıyor, Neukölln'ün altından geçiyor ve Rudow'da bitiyor.
U7 hattı aslında ilk başta bugünkü U6 hattı'nın bir yan hattıydı ve Seestraße ile Grenzallee arasında traffiği sağlıyordu. 1966'da U7 hattı U6 hattından ayrıldı ve sonraki seneler hep uzatıldı. Bugün U7 hattı, hat uzunluğu, durak sayısı ve sürüş saatini göz önünde bulundurulsa Berlin'in en uzun metro hattı. Bu hattın komple yerin altından geçmesi yüzünden bir zamanlar U7 hattı dünya'nın en uzun tüneliydi.

Berlin U-Bahn

Berliner Verkehrsbetriebe - Betreiber der Berliner U-Bahn26 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BVG-Seite zur U7 mit Standortplänen, Linienverlauf, etc.
Seite mit vielen Informationen, einer ausführlichen U-Bahn-Geschichte, Planungen, etc.
Seite von André Loop mit vielen U-Bahn-Bildern, dem Signalbuch, etc.
Interaktive Webseite mit Fotos der Sitzbänke entlang der U7-Strecke

Uber Arena, Berlin'in Friedrichshain semtinde çok amaçlı bir arena. Eylül 2008'de açılan salon Anschutz Entertainment Group tarafından işletilmektedir. 14.500 kişilik kapasitesiyle, Eisbären Berlin buz hokeyi takımı ve ALBA Berlin basketbol takımına ev sahipliği yapmaktadır. Bunun dışında zaman zaman diğer buz hokeyi, basketbol, hentbol maçları ve konserler için de kullanılmaktadır. Çevresindeki alan sinema, kumarhane, otel ile çeşitli bar ve restoranlardan oluşan bir eğlence yeri haline getirilecektir. Arena 2008-09 EuroLeague dörtlü finaline de ev sahipliği yapmıştır.
Arenanın dış yüzeyindeki LED kaplamasında 300,000'den fazla LED kümesi kullanılacaktır. Kaplanacak yüzey 12 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 120 metre genişliğinde, toplam 1440 m² alana sahip 105° bir cam yüzeydir.

2015 yılında Alman otomobil şirketi Mercedes-Benz ile salonun ismi Mercedes-Benz Arena olmak üzere 20 yıllık isim hakları için sözleşme imzalanmıştır. 2008-2015 yılları arasında O2 Almanya'nın sahip olduğu isim hakları ile O2 World adını almıştır.

O2 World'de konser veren ilk grup, 12 Eylül 2008'de Metallica olmuştur.
21 Şubat 2009'da Scorpions O2 World'de ömür boyu başarılarından dolayı Alman ECHO Onur Ödülü almıştır.
Arena 2009 MTV Avrupa Müzik Ödülleri'ne ev sahipliği yapmıştır.
21 Eylül 2010'da Sting, Symphonicities turnesi kapsamında burada İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası ile birlikte bir konser vermiştir.
8 - 10 Temmuz 2011 tarihleri arasında 2011 Euro Beach Soccer League ikinci turu da burada oynanmıştır.
2011-12 NHL sezonu açılış maçı 8 Ekim 2011'de O2 World'de yapılmıştır. Karşılaşma sonucunda Buffalo Sabres takımı Los Angeles Kings'i 4-2 mağlup etmiştir.
Bob Dylan ve Mark Knopfler, Avrupa turnesi kapsamında 29 Ekim 2011'de O2 World'de birlikte konser vermiştir.

O2 World resmî sitesi
wikimapia26 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resimleri O2 World Berlin

Buddy Bears (Dost ayıcık), kişisel olarak boyanmış, 2 metre boyunda bir ayı heykelidir. 2001 yılında Berlin’in kamuya açık cadde ve alanlarında yaklaşık 350 ayı yer alıyordu. Bunların çoğu çocuk yardım kuruluşları lehine açık arttırma yolu ile satılmıştır.

2002 yılında geniş kapsamlı bir fikir hayata geçirildi. United Buddy Bears Çevresi – Barış içerisinde birlikte ve yan yana yaşama elçileri.
Buna halklar, kültürler ve dinler arasında karşılıklı hoşgörü ve anlayışı yayma görevini üstlenen 145 dost ayıcık heykeli dahildir.
Birleşmiş dost ayıcıkların her biri Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış bir ülkeyi temsil etmekte olan, o ülkenin bir sanatçısı tarafından yaratılmıştır.
United Buddy Bears şimdiye kadar dört kıtada 30 yerde sergilenmiş (örneğin aşağıdaki yerlerde) ve 45 milyonun üzerinde bir ziyaretçi sayısına ulaşılmıştır:

2002/2003: Berlin, Kitzbühel (Avusturya)
2004: Hong Kong, İstanbul
2005: Tokyo, Seul
2006: Sidney, Berlin, Viyana
2007: Kahire, Kudüs
2008: Varşova, Stuttgart, Pyongyang
2009: Buenos Aires, Montevideo
2010: Berlin, Astana, Helsinki
2011: Sofya, Berlin, Kuala Lumpur
2012: Yeni Delhi, Sankt-Peterburg, Paris
2013: Yekaterinburg
2014: Rio de Janeiro - (Copacanana)
2015: Havana, Santiago, Şili
2016: Penang
2017: Berlin
2018: Riga
2019: Guatemala (şehir)
2020/2023: Tierpark Berlin
2024: Ljubljana
2025: Singapur - (Gardens by the Bay)
Sergiler genellikle UNICEF elçileri (Peter Ustinov, Jackie Chan, Ken Done, Mia Farrow) ve ilgili şehirlerin belediye başkanlarının himayesinde açılmaktadır.

Projenin öncüleri olan Eva ve Klaus Herlitz, "Birbirimizi daha iyi tanımalıyız, o zaman birbirimizi daha iyi anlayabiliriz, birbirimize daha çok güvenebiliriz ve birlikte daha iyi yaşayabiliriz" vecizesi altında barış içinde birlikte ve yan yana yaşamak için gerekli esin vermeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle 140 dost ayıcık sembol olarak da yan yana "el ele" durmaktadırlar. Genel olarak bunlar, organizatörler tarafından "The art of Tolerance" olarak da adlandırılan yaklaşık 180 metrelik bir alanda durmaktadırlar.
Zorluklar içinde yaşayan çocuklara yardım için ayı heykelleri ile ilgili bu aktiviteler ayrılmaz bir birlik haline gelmiştir. Dost ayıcıklar sayesinde 2020 sonu itibarıyla bağış ve açık arttırmalar sonucunda şimdiye kadar UNICEF ve değişik yerel çocuk yardım kuruluşları için 2,6 Milyon Euro (€) toplanmıştır.

2002 yılında Türk sanatçı Banu Birecikligil Türkiye için ilk United Buddy Bear eserini yaptı. Bu, UNICEF'in lehine açık arttırmaya konuldu. Daha sonra Almanya'daki Türk Büyükelçiliği İstanbul doğumlu sanatçı Mustafa Üçbilek'i seçti. Onun eseri olan ayı Türkiye'yi 3 kıtada 7 sergide temsil etti. 2006 yılında bu ayı da UNICEF'in lehine açık arttırmayla satıldı ve Türkiye için bu kez Türk sanatçı karı-koca olan Murat ve Cansu Ökmen tarafından yeni bir United Buddy Bears yaratıldı.

United Buddy Bears sergisinin 2004 / 2005 kışında İstanbul'a geldi. Sergi yeri Beyoğlu Semtinde "Haliç" manzaralı Tepebaşı Pera Meydanı idi.

Resmi Websitesi 19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Buddy Bear Help19 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jackie Chan ve United Buddy Bears24 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Unter den Linden ("Ihlamur ağaçlarının altı") Almanya başkenti Berlin'in Mitte ilçesinde bir bulvar. Adını, caddenin ortasından geçen yaya yolunun iki yanında bulunan ıhlamur ağaçlarından almıştır.
Unter den Linden, doğudan batıya doğru, yıkılan Berlin Cumhuriyet Sarayı'nın (Palast der Republik) eskiden bulunduğu yer olan Lustgarten parkından, Pariser Platz ve Brandenburg Kapısı'na uzanır. Günümüzde ise orada Berlin Kent Sarayı (Berliner Stadtschloss) aslına uygun olarak yeniden inşa edilmektedir. Doğuya doğru bulvar, Berlin Katedrali'nin bulunduğu yerde Spree nehrini geçer ve Karl-Liebknecht-Strasse'ye devam eder. Doğu tarafında ise Brandenburg Kapısı'ndan sonra Straße des 17. Juni olarak devam eder. Bulvarı kuzey güney ekseninde kesen önemli sokaklar; Friedrichstraße ve Wilhelmstrasse'dir.

Berlin'in tarihi bölümünün merkezinde yer alan Unter den Linden, 16. yüzyılda Brandenburg seçmen prensi Johann Georg tarafından, Tiergarten'da yer alan avlanma bölgesine ulaşmak için bir at arabası yolunun yerine yaptırılmıştır. 1647 yılında I. Frederick William tarafından saraydan şehir surlarına kadar uzanan ıhlamur ağaçlarıyla çevrili bir bulvar haline getirilmiştir. Batı bölümü bu özelliğini korurken, günümüzde Bebelplatz civarındaki bölüm, Otuz Yıl Savaşı sonrası Berlin'in istihkam edilmesine dahil edilmiştir. Günümüzde bu bölümde ağaç kalmamıştır.
19. yüzyılda, Berlin batı yönünde büyüyüp geliştikçe, Unter den Linden de en bilinen büyük caddelerden biri haline geldi. 1851 yılında Kral II. Friedrich'in at üstündeki ünlü heykeli caddenin ortasından geçen yaya yoluna dikildi. 1934-1935 yıllarında, Berlin S-Bahn için yapılan Kuzey-Güney Tüneli'nin yapımı sırasında ıhlamur ağaçlarının büyük bölümü kesildi. Kalan ağaçlar da II. Dünya Savaşı'nın son günlerinde tahrip edildi ya da yakılmak üzere kesildi. Günümüzdeki ıhlamurlar, 1950lerde tekrar dikilen ağaçlardır.
1930 öncesine ait bir sokak tabelası Londra İmparatorluk Savaş Müzesi'nde sergilenmektedir.

Bulvar, geçmişten günümüze şehirdeki birçok önemli yapıya ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan birisi, caddedeki 1 numaralı yapı olan Alte Kommandantur'dur. 1995 yılında yıkılmış, 2003 yılında ise aslına uygun olarak tekrar yapılmıştır. Hemen karşısında Unter den Linden üzerindeki en eski yapı olan şehrin eski cephaneliği bulunmaktadır. 1695-1706 yılları arasında inşa edilen yapı günümüzde Deutsches Historisches Museum (Alman Tarih Müzesi) olarak kullanılmaktadır. 3 numara, 
Hohenzollern Hanedanı veliaht prenslerinin eski sarayı olan Kronprinzenpalaisdır. 4 numara ise günümüzde savaş anıtı olan, 1817 yılında inşa edilmiş eski askerî karakol Neue Wache'dir. Bebelplatz meydanındaki Berlin Şehir Operası, St. Hedwig Katedrali ve Altes Palais (Eski Saray) de bulvar üzerindedir. Bunların kuzeyinde ise Humboldt Üniversitesi ana binası ve Berlin Şehir Kütüphanesi bulunmaktadır. Batı ucunda, Rusya ve Macaristan büyükelçilikleri ile Pariser Platz'daki Hotel Adlon'da bulvar boyunca görülebilir. Ayrıca bulvar üstünde Humboldt Üniversitesi önünde Alexander von Humboldt and Wilhelm von Humboldt'un heykelleri bulunmaktadır.

Bulvar üzerinde Pariser Platz'ın hemen yanında bir adet S-Bahn ve U-Bahn durağı bulunmaktadır. Bu durağın adı 2009 yılına kadar Unter den Linden iken yeni açılan U-55 hattının bağlanmasından sonra durak adı Brandenburger Tor olarak değiştirilmiştir.

Unter den Linden 27 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Etkileşimli 360° Panorama
Web kamerası: Unter den Linden caddesi ve Brandenburg Kapısı'nın canlı görüntüsü, Berlin, Germany 7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Wikileaks: Beşinci Kuvvet (özgün adıyla The Fifth Estate), 2013 yapımı haber sızdırma sitesi WikiLeaks hakkında gerilim filmi. Josh Singer tarafından yazılan filmin yönetmenliğini Bill Condon üstlenmiştir. Başrollerde genel yayın yönetmeni ve sitenin kurucusu Julian Assange'ı oynayan Benedict Cumberbatch ve eski konuşmacı Daniel Domscheit-Berg'i oynayan Daniel Brühl yer almıştır. Anthony Mackie, David Thewlis, Alicia Vikander, Stanley Tucci ve Laura Linney yardımcı rolleri oynamıştır. Film, Domscheit-Berg'in Inside WikiLeaks: My Time with Julian Assange and the World's Most Dangerous Website (2011) kitabından ve Britanyalı gazeteciler David Leigh ve Luke Harding'in eseri WikiLeaks: Inside Julian Assange's War on Secrecy'den (2011) uyarlanmıştır. Filmin özgün adı yaygın medyada dayatılan normal kısıtlamalar dışında gazetecilerin tutumları içinde çalıştırılan insanları tanımlamak için kullanılan bir terimdir.
DreamWorks Pictures ve Participant Media ortaklığında üretilen filmin prömiyeri 2013 Toronto Uluslararası Film Festivali'nde yapılmıştır. 18 Ekim 2013 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'nde aralarında uluslararası dağıtımı bölünen Walt Disney Studios Motion Pictures, Reliance Entertainment ve Mister Smith Entertainment'in bağımsız düzenlemeleri ve Touchstone Pictures tarafından sinemalara çıkarılmıştır. Filmin gişe hasılatı zayıf olmuştur. Senaryo ve yönü bakımından karışık ve kritik eleştiriler almıştır. Ancak, özellikle Cumberbatch'in performansı olmak üzere oyunculuklar övgü almıştır.

Filmin müzikleri Carter Burwell tarafından bestelenmiştir ve 8 Ekim 2013 tarihinde Lakeshore Records tarafından bir soundtrack albümünde toplanmıştır.

Tüm müzikler aksi belirtilmediği sürece Carter Burwell tarafından bestelendi.

Resmî site
IMDb'de Wikileaks: Beşinci Kuvvet 
Box Office Mojo'da Wikileaks: Beşinci Kuvvet
Rotten Tomatoes'ta Wikileaks: Beşinci Kuvvet
Metacritic'te Wikileaks: Beşinci Kuvvet
AllMovie'de Wikileaks: Beşinci Kuvvet

II. Henri (31 Mart 1519 - 10 Temmuz 1559), 31 Mart 1547'den ölümüne kadar Fransa Kralıydı. I. François'nın ikinci oğludur. Ağabeyi Breton dükü III. François'nın 1536 yılında ölümü üzerine Fransa'nın dofeni olmuştur.
Henri çocukken, ağabeyiyle birlikte dört yılı aşkın bir süre İspanya'da rehin olarak tutuldu; bu, babalarının yerine geçen bir anlaşmanın parçasıydı. Kral olduktan sonra sanat, savaş ve din alanlarında babasının politikalarını devam ettirdi. Habsburglara karşı İtalya Savaşları'nı sürdürdü ve Reform hareketini bastırmaya çalıştı; ancak buna rağmen hükümranlığı sırasında Fransa'daki Huguenot (Protestan) nüfusu hızla artmaktaydı.
Nisan 1559'da imzalanan Cateau-Cambrésis Barışı, İtalya Savaşları'nı sona erdirdi ve Fransa, İtalya'daki hak iddialarından vazgeçti. Ancak bunun karşılığında Calais ve les Trois-Évêchés gibi bazı toprakları kazandı. Bu kazanımlar Fransa'nın sınırlarını güçlendirdi. Öte yandan, Kutsal Roma İmparatoru V. Karl'ın Ocak 1556 tarihinde tahttan çekilmesi ve imparatorluğun İspanya ile Avusturya arasında bölünmesi, Fransa'ya dış politikada daha fazla esneklik sağladı. Ünlü kâhin ve hekim Nostradamus da II. Henri'ye hem doktor hem astrolog olarak hizmet etti.

Özel

Genel
Anselme de Sainte-Marie, Père. Histoire généalogique et chronologique de la maison royale de France [Genealogical and chronological history of the royal house of France] (Fransızca). 1 (3.3yıl=1726 bas.). Paris: La compagnie des libraires. ss. 134-136. 30 Aralık 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Aralık 2019. 
Baumgartner, Frederic J (1988). Henry II, King of France, 1547–1559 (İngilizce). Duke University Press. 
Inalcik, Halil (1995). "The Heyday and Decline of the Ottoman Empire".  Holt, P.M.; Lambton, Ann Katherine Swynford; Lewis, Bernard (Ed.). The Cambridge History of Islam (İngilizce). Vol. 1A. Cambridge University Press. 
Felix, Regina R.; Juall, Scott D., (Ed.) (2016). Cultural Exchanges Between Brazil and France (İngilizce). Purdue University Press. 
Frumkin, M. (1945). "The Origin of Patent". Journal of the Patent Office Society (İngilizce). XXVII (No. 3 March). 
Goldberg, Victoria L. (1966). "Graces, Muses, and Arts: The Urns of Henry II and Francis I". Journal of the Warburg and Courtauld Institutes (İngilizce). Cilt 29. 
Guy, John (2012). My Heart is my Own: The Life of Mary Queen of Scots (İngilizce). Penguin Books Ltd. 
Knecht, R.J. (1984). Francis I (İngilizce). Cambridge University Press. 
Knecht, R.J. (2000). The French Civil Wars, 1562–1598 (İngilizce). Pearson Education Ltd. 
Knecht, R. J. (2014). Catherine De'Medici (İngilizce). Routledge. 
Konnert, Mark (2006). Early Modern Europe: The Age of Religious War, 1559–1715 (İngilizce). University of Toronto Press. 
Lanza, Janine M (2007). From Wives to Widows in Early Modern Paris: Gender, Economy, and Law (İngilizce). Ashgate Publishing. 
Loach, Jennifer (2014). Edward VI. Yale University Press. 
Merrill, Robert V. (1935). "Considerations on "Les Amours de I. du Bellay"". Modern Philology (İngilizce). 33 (No. 2 Nov.). 
Nolan, Cathal J., (Ed.) (2006). "Cateau-Cambresis". The Age of Wars of Religion, 1000–1650: An Encyclopedia of Global Warfare and Civilization (İngilizce). Vol. 1. Greenwood Press. 
Nostradamus, César (1614). Histoire et Chronique de Provence (İngilizce). Simon Rigaud. 
Sealy, Robert J. (1981). The Palace Academy of Henry III (İngilizce). Droz. 
Tazón, Juan E. (2003). The life and times of Thomas Stukeley (c.1525–78) (İngilizce). Ashgate Publishing Ltd. 
Thevet, André (2010). Portraits from the French Renaissance and the Wars of Religion (İngilizce). Benson, Edward tarafından çevrildi. Truman State University Press. 
Thorndike, Lynn (1941). History of Magic and Experimental Science (İngilizce). Volume 6. New York: Columbia University Press. 23 Ekim 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Ekim 2017. 
Watkins, John (2009). "Marriage a la Mode, 1559:Elisabeth de Valois, Elizabeth I, and the Changing Practice of Dynastic Marriage".  Levin, Carole; Bucholz, R. O. (Ed.). Queens and Power in Medieval and Early Modern England (İngilizce). University of Nebraska Press. 
Wellman, Kathleen (2013). Queens and Mistresses of Renaissance France (İngilizce). Yale University Press. 

Henry II of France 11 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. History Today V.59 I9.
Michael Servetus Research- Naturalization Scholarly graphical study on a document issued by Henry II of France in 1548 & 1549

XII. Louis (d. 27 Haziran 1462, Blois - ö. 1 Ocak 1515, Paris), 1498 - 1515 arasında hüküm sürmüş olan Fransa kralı. 13 yaşındayken, babası 1498 yılında arkasında varis bırakmadan ölen VIII. Charles'dan sonra tahta geçmiştir. Charles tarafından başlatılan İtalya Savaşlarının ikinci büyük seferini düzenlemiştir. 1501 - 1504 yılları arasında Napoli kralıdır.
Fransa tahtına çıkmadan önce, Orléanslı Louis olarak biliniyordu. İkinci kuzeni XI. Louis tarafından, engelli ve kısır olduğu iddia edilen kuzeni Jeanne ile evlenmeye zorlanmıştı. XI. Louis bunu yaparak, Valois Hanedanı'nın Orléans yan dalını sona erdirmeyi umuyordu. XII Louis, 1498'de kral olduğunda, Papa VI. Alexander tarafından Jeanne ile olan evliliğini iptal ettirdi ve VIII. Charles'ın dul eşi Britanya Düşesi Anne ile evlendi. Bu evlilik, Louis'in Britanya ve Fransa'nın kişisel birliğini pekiştirmesini sağladı.
Orléanslı Louis, Delilik Savaşı (la Guerre folle) olarak bilinen çatışmada Fransız monarşisine karşı çıkan büyük feodal lordlardan biriydi. 1488'deki Saint-Aubin-du-Cormier Muharebesi'nde kralın zaferi sırasında Louis esir alındı, ancak VIII. Charles onu affederek serbest bıraktı. Ardından, Napoli Krallığı'nı kontrol altına alma amacıyla İtalya Savaşları'nı başlattı. 1500'de Milano Dükalığı'nı fethetmesinin ardından 1501 yılında Napoli Krallığı'nın topraklarını ele geçirdi. Napoli Kralı ilan edilmesinden sonra çok geçmeden, Aragonlu II. Ferdinand tarafından tesis edilen yeni bir koalisyonla karşı karşıya kaldı ve 1504'te Napoli'yi İspanya'ya bırakmak zorunda kaldı. İkinci İtalya Savaşı'ndan sonra Milano Dükü olan Louis, İtalya Yarımadası'nda daha fazla genişleme düşüncesi ile üçüncü bir İtalyan Savaşı'nı (1508-1516) başlattı.
XII. Louis, Fransa'da mutlak monarşiyi dayatmaya çalışan Fransız krallarının alışılagelmiş geleneğinin aksine, yerel hükûmetlerin gücüne veya soyluların ayrıcalıklarına müdahale etmedi. Popüler bir kral olan Louis, taille adındaki toprak vergisinin azaltılması, hukuki reformlar ve Fransa içinde sağladığı barış sebebiyle "Halkın Babası" (Le Père du Peuple) ilan edildi. Louis, gerisinde erkek vâris bırakmadan 1515'te hayatını kaybetti. Onun ardılı olarak Valois Hanedanı'ndan kuzeni ve damadı I. Francis geçti.

Louis 27 Haziran 1462 günü modern Fransa'nın Loir-et-Cher sınırları içinde kalan Blois Şatosunda dünyaya gelir. Orleans Dükü Charles'ın oğludur. Louis 1465 yılından itibaren Orleans Dükü unvanını kullanmaya başlar. 1480'li yıllarda Louis krallık ve feodal beyler arasındaki Çılgın Savaş'ta kraliyete karşı savaşır. 1488 yılındaki Saint-Aubin-du-Cormier Muharebesinde kraliyet yanlılarına yenilerek esir düşer. Üç yılın ardından affedilen Louis kral olan kuzeni VIII. Charles'a İtalya seferinde eşlik eder. Charles'ın çocukları onun sağlığında çocukken öldüğünden dolayı ardından varis sorunu ortaya çıkmıştır. Franklardaki Lex Salica kanunları gereğince Fransız tahtına sadece erkekler çıkabileceğinden dolayı ataları V. Charles'a dayanan Louis tahtın varisi konumuna gelir. Charles'ın ölümünden sonra tahta Louis geçer.

Louis tahta genç sayılabilecek bir yaşta çıkmasına rağmen önemli reformlara girişir. İngiltere'de VII. Henry'nin yaptığı düzenlemelere benzer şekilde hukuk, vergi ve devlet yönetimi alanında reformlar yapar. Fransa tahtı için çok güçlü bir rakip olan Bourbonlar ile ilişkileri kontrol altına alır. Mahkeme hakimlerinin güçlerini artırarak yolsuzluğun önüne geçmeye çalışır.

Tahtında hak iddia ettiği Milano Dükalığını ele geçirmek için VIII. Charles zamanında başlatılan İtalya Savaşlarını devam ettirecek şekilde sefere çıkar. 1499-1504 döneminde Milano'yu düşmanı Ludovico Sforza'nın elinden alacaktır. 1509 yılında Venedik ile yaptığı Agnadello Muharebesinde büyük bir zafer kazanır. 1510 yılından itibaren Fransızların başarısızlıkları artacak ve Papalık Devleti liderliğinde oluşan ittifak sonucu yarımadadan atılır. Milano kenti ise 1513 yılında Fransızların elinden çıkar. Napoli Krallığı üzerindeki haklarını almak için Aragon Krallığı ile birlikte davransa da 1504 yılında İspanyollara yenilince Napoli üzerinde hak iddiasını geri çekmek durumunda kalır.

Niccolò Machiavelli ünlü eseri Prens'te XII. Louis'nin dış siyaset tarzını inceleyerek eleştirir:

Kral Louis'yi İtalya'ya getiren Venediklilerin işgüzarlığıydı. Plana göre Lombardiya'nın yarısı onun olacaktı. Gizli bir plan yaptığı için kralı suçlamıyorum, İtalya'da tutunabileceği bir toprak parçası istiyordu ve güvenebileceği kimsenin olmaması yetmiyormuş gibi ondan önceki kral Charles'ın kötü şöhreti nedeniyle tüm kapılar suratına kapanıyordu. Bu yüzden elindeki dostlarla yetinmek durumundaydı, eğer bariz hatalar yapmasaydı başarılı bile olabilirdi. Lombardiya'yı alarak Charles'ın kaybettiği şöhreti yeniden yakaladı. Cenova onunla uzlaştı, Floransa dost elini uzattı, Mantua, Bologna, Ferrara Dükü, Forli Kontesi, Faenza, Pesaro, Rimini, Camerino, Piombino hükümdarları, Lucca, Pisa ve Siena halkları dostluklarını belirttiler. Bu aşamada Venedikliler nasıl bir yanlış yaptıklarını anladılar, Lombardiya'nın yarısını alabilmek için İtalya'nın üçte birini Fransız kralına vermişlerdi. Bu aşamada eğer dış siyaseti kuralına göre oynamış olsaydı (kendisinden daha zayıf güçler hakkında düşünmeyip, güçlü bir devleti zayıflatmaya çalışmak, çok güçlü bir yabancı hükümdarı iktidara getirmeksizin kendisi İtalya'ya yerleşerek veya koloni kurarak kalıcı olmaya çalışmak) kralın İtalya'daki konumunu korumasının ve yeni dostlarının koruyucusu ilan edilmesinin ne kadar kolay olabileceğini düşünün. Dostları çoktu, zayıftı ve Venediklilerden, Papalık Devletinden çekiniyordu, dolayısıyla sağlayacağı korumayla ona daima sadık olacaklardı. Ancak kral Milano'yu ele geçirdikten hemen sonra kral yapması gerekenin tam tersini yaptı, Papa VI. Alexander'ın Romagna bölgesini ele geçirmesine yardım etti. Bu davranışıyla kendisini zayıflattığını ve ona korunma amacıyla sığınanları uzaklaştırırken Kiliseyi güçlendirdiğini hiç anlamadı. Bu ilk hatayı yaptıktan sonra diğer hataları yapmaya zorlandı. Papanın kişisel çıkarlarına çeki düzen vermek için bizzat 1502 yılında İtalya'ya gelmek durumunda kalır. Kiliseyi güçlendirmesi ve dostlarını kendinden uzaklaştırması yetmezmiş gibi Napoli Krallığının üzerine yürüyerek onu İspanya Kralı II. Ferdinand ile bölüşür. İtalya'da tek büyük güç kendisiyken yarımadaya en büyük rakibini bizzat kendisi davet eder. Napoli'yi yerel bir krala bırakabilecekken onu kovarak yerine bizzat Louis'yi kovabilecek güçte birisini yerleştirir. Eğer Fransa Napoli'yi kendi gücüyle alabilmiş olsaydı almalıydı, eğer alamıyorsa onu İspanyollarla arasında ikiye bölme yoluna gitmemeliydi. Venediklilerle Lombardiya'yı arasında bölmeleri anlaşılabilirdi, bu sayede İtalya'da toprak kazanmıştı ama Napoli'nin bölünmesi bir hataydı çünkü buna gerek yoktu. Louis son hatası ise Lombardiya'ya kimseyi sokmayacak olan Venediklileri alaşağı ederek Lombardiya'yı tam anlamıyla kaybedecektir.

Saltanatının sonunda bütçe dengesi İtalya'ya yapılan askeri seferlere rağmen 1498 yılında VIII. Charles saltanatından miras kalandan daha iyi
durumdadır. Bunda 1504 ve 1508 mali reformları ve vergi toplama süreçlerinde artan verim sebeptir. Askeri ve diplomatik başarısızlıklarına rağmen Louis halk arasında popüler bir kral olmuştur. Halkın babası lakabı onun için kullanılmıştır.

Eşleri ve onlardan olan çocukları aşağıdaki gibidir

Jeanne de Valois (1461-1505), ilk eşidir Papa kararıyla boşanmışlardır
Anne de Bretagne (1477-1514), ikinci eşidir, bu evlilikten doğan çocuklar şunlardır:
Claude (1499-1524) 1514 yılında I. Francis ile evlendi
Renée (1510-1574) 1528 yılında II. Ercole d'Este ile evlendi
Mary Tudor (1496-1533), üçüncü eşidir ve sadece iki aylık evliyken Louis ölmüştür
Ayrıca Louis'nin evlilik dışı bir oğlu vardır. Michel Bucy, 1505-1511 arasında Bourges Başpiskoposu olmuştur.

Tahta çıkışta yine Lex Salica gereğince I. François çıkmıştır.

İtalya Savaşları

Bir Noel Şarkısı (İngilizce: A Christmas Carol ya da tam adıyla A Christmas Carol in Prose, Being a Ghost Story of Christmas), Charles Dickens'ın yazıp John Leech'in resimlediği ve ilk kez 19 Aralık 1843'te yayımlanan kitap. Dickens bu kitabını "küçük bir Noel Kitabı" olarak tanımlar.
Yazarın Noel'le ilgili beş öyküsünden ilki olan hikâye ani bir başarı elde etti ve bir hafta içinde altı bin kopya sattı. Önceleri ekonomik sorunlar yaşayan Dickens'ın borç kapatmak için altı haftada yazdığı masal tüm zamanların en kalıcı ve en popüler Noel hikâyelerinden biri oldu.

Hikâye cimri ve huysuz bir yaşlı adamın (Ebenezer Scrooge) bir gecede nasıl değişiverdiğini anlatır. Mukriz Scrooge Noel arifesi rüyasında üç tane ruh görür; geçmiş, şimdi ve geleceğin hayaletleridir bunlar. Onlarla beraber (teker teker) kısa bir yolculuğa çıkan Scrooge; geçmişini, bugününü ve sonunu bir film şeridi gibi izler. Hatalarından dönüp iyi ve yardımsever bir insan olur.

Bir Noel Şarkısı defalarca sinemaya uyarlandı, ekran, sahne,çizgi film ve anime uyarlamaları yapıldı, hakkında müzikaller bestelendi. En son sinema uyarlaması 2009'da Robert Zemeckis'in yönetmenliğinde çekildi. Başrolünde Jim Carrey'nin oynadığı film Türkiye'de Yeni Yıl Şarkısı adıyla oynadı.

A Christmas Carol 1 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resimli e-kitap
A Christmas Carol8 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Özel Koleksiyon, Glasgow Üniversitesi (resimli)
A Christmas Carol Internet Archive ve Project Gutenberg'den (birçok resimli sürüm)
A Christmas Carol from LibriVox ve diğerlerinden sesli kitap (sesli kitaplar ve radyo oyunları vb.)

Antikacı Dükkânı (İngilizce özgün adıyla The Old Curiosity Shop), İngiliz yazar Charles Dickens'ın bir romanıdır.
Antikacı Dükkânı (Barnaby Rudge ile birlikte) Charles Dickens tarafından çıkartılan, kısa ömürlü haftalık "Master Humphrey's Clock" isimli dergide 1840-1841 yılları arasında yayımlanmıştır. Antikacı Dükkânı, 1841 yılında kitap olarak da basılmıştır.
Küçük Nell ve büyükbabasının borç yüzünden Londra'dan kaçıp taşrada bir yerden bir yere sürüklenmelerini anlatır. Charles Dickens, diğer tüm romanlarında anlattığı insanlık trajedisine burada da değinmiş ve sanayileşme dönemi Birleşik Krallık'ının sefaletini Nell'in gözünden dile getirmiştir.
Kitap ilk yazıldığında (Dickens'in diğer romanları gibi) büyük başarı kazandı ve popüler hale geldi. Günümüzde Antikacı Dükkânı'nın, Viktorya Dönemi duygusallığını aşırı bir şekilde yansıttığı düşünülmektedir. Gerçekten de, Oscar Wilde "Küçük Nell'in ölümünü 'gülmeden' okumak için kişinin taştan bir kalbi olması lazım" demiştir.
Hikâye boyunca süregelen tesadüfler ve aşırı duygusallık romanın gerçekçiliğine gölge düşürse ve roman biraz dağınık olsa da Charles Dickens'ın her zamanki gibi son derece renkli olan karakterleri yazarı affettirmektedir. Romanın asıl zenginliği, edebiyat tarihinin belki de en kötü karakteri sayılabilecek Quilp ve Bay Swiveller karakterleridir. Kitap, aynı zamanda, Viktorya Dönemi Birleşik Krallık'ını çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Biografisch Portaal (Biyografi Portalı), Hollanda'nın biyografik metinlerini daha erişilebilir kılmak amacıyla Amsterdam'daki Huygens Hollanda Tarihi Enstitüsü merkezli bir girişimdir.
Proje, tarihin en erken başlangıcından modern zamanlara kadar Hollanda'nın (ölmüş) insanları hakkında tüm güvenilir bilgilere dijital erişim sağlamak amacıyla 40.000 dijitalleştirilmiş biyografi materyali ile Şubat 2010'da başlatıldı.
Coğrafi bir terim olarak Hollanda, eski kolonileri içerir ve "insanlar" terimi, hem Hollanda'da hem de eski kolonilerinde doğan insanları ve ayrıca başka bir yerde doğmuş ancak Hollanda'da ve eski kolonilerinde aktif olan insanları ifade eder. (2011 (2011) itibarıyla), ölen kişiler hakkında yalnızca biyografik bilgiler dahil edilir. Kullanılan sistem, Text Encoding Initiative standartlarına dayanmaktadır. Biografisch Portaal'a erişim, web tabanlı bir arayüz üzerinden ücretsiz olarak sağlanmaktadır.
Proje, ana irtibat noktası olarak Huygens Enstitüsü ile Hollanda'daki on bilimsel ve kültürel kuruluşun ortak girişimidir. Diğer organlar şunlardır:

Biografie Instituut
Centraal Bureau voor Genealogie (CBG)
Hollanda Edebiyatı Dijital Kütüphanesi (DBNL)
Veri Arşivleme ve Ağa Bağlı Hizmetler (DANS)
Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü (IISG)
Onderzoekscentrum voor Geschiedenis en Cultuur (OGC),
Parlementair Documentatie Centrum (PDC)
Hollanda Sanat Tarihi Enstitüsü (RKD)
Devam eden dijital projelerin yanı sıra, dijitalleştirilmiş ve Biografisch Portaal'ın dizinlerine dahil edilmiş, orijinal olarak kitap biçiminde yayınlanan Hollandaca biyografik sözlükler şunlardır:

Hollandalı ilk biyografik sözlük olan Abraham van der Aa'nın çalışması
BWN veya Biografisch Woordenboek van Nederland
NNBW veya Nieuw Nederlandsch Biografisch Woordenboek
Johan Engelbert Elias'ın Vroedschap van Amsterdam olarak bilinen Amsterdam naipliği üzerine çalışması
Godgeleerd Nederland olarak bilinen Barend Glasius'un eseri
Geschiedenis der vaderlandsche schilderkunst olarak bilinen Roeland van Eynden ve Adriaan van der Willigen'in çalışmaları
Nieuwe Schouburg olarak bilinen Jan van Gool'un eseri
Jacob Campo Weyerman'ın Hollandalı ressamların ve ressamların Yaşamları olarak bilinen eseri
BLNP veya Biografisch lexicon voor de geschiedenis van het Nederlands protestantisme
Kasım 2012 itibarıyla Biografisch Portalı 125.592 biyografide 80.206 kişiyi içeriyordu. Şubat 2012'de, biyografileri zaman ve mekandaki olaylara bağlayacak olan Biografisch Portaal ile birlikte kullanılmak üzere analitik bir araç oluşturmak için "BiographyNed" adlı yeni bir proje başlatıldı. Üç yıllık projenin ana hedefi 'Hollanda'nın sınırlarını' formüle etmektir.

Resmî site

Büyük Umutlar (özgün adıyla Great Expectations), Charles Dickens'ın romanıdır.

Pip'in sürükleyici hayatının anlatıldığı bu roman 19. yüzyılda İngiltere'deki maden köylerindeki yaşama ayna tutmaktadır. Köyün demircisi olan Joe Gargery'nin çok zor şartlar altında çalıştığı yine de çok fakir olduğu romanda yansıtılmıştır. Romanda köylü ile kentli arasındaki uçurum da fark ettirilmiştir. Zira bayan Havisham'ın kibirli tavırları; Estella'nın sosyeteden biriyle evlenmeyi tercih etmesi zamanın toplum yapısını açıklamaya yetmektedir. Yazar para hırsı ve ayrımcılık üzerine kurulu toplum düzenine göndermelerde bulunur.
Hikâyenin kahramanı Phillip adında bir gençtir. Tam adını küçükken telaffuz edemeyip ismi yerine Pip demesinden dolayı zamanla bu isimle anılır. Fakir bir köyde ablasının yanında yaşamaktadır. En büyük arkadaşı ablasının eşi köyün demircisi Joe Gargery'dir. Pip'in hayatı anne ve babasının mezarını ziyaret ettiği bir gece değişmeye başlar. Ormanda karşısına bir adam çıkar ve kendisine yiyecek ve eğe getirmesini ister. Charles Dickens bu adamı korkunç heybetli ve çirkin bir adam olarak tasvir etmiştir. Bu adam bir süre sonra romanda tekrar meydana çıkacak ve bu kez Pip'in hayatını değiştirecektir. Bu adamın hapishaneden kaçan biri olduğu anlaşılmaktadır. Adam Pip'ten yiyecek bir şeyler ister; Pip adamdan öylesine korkar ki onun bu isteğini reddedemez. Fakat geri döndüğü sırada orada başka bir yabancı adam daha görür. İlk adam ile kavga etmektedirler. Diğer adam kavgadan sonra kaybolur. Abel Magwitch; yani hapishaneden kaçan mahkûm çok geçmeden yakalanır. Pip, bu hadiseyi çabucak unutur.
Bayan Havisham, evlatlığı Estella ile yaşayan yalnız bir kadındır. Pip'in ablasından Pip'i evine göndermesini ister. Bayan Havisham, nikâh esnasında kocası olacak adam tarafından reddedilmiştir. Düğün gecesinin sabahında yenecek kahvaltı masadaki pasta ile birlikte yıllarca durur. Pip, Bayan Havisham'ı ziyaret ettiğinde, onun garip davranışlarına bir anlam veremez. Bayan Havisham Pip'ten, sık sık gelerek üvey kızı ile vakit geçirmesini ister. Estella'nın soğuk ve kibirli tavırları Pip'i rahatsız etmektedir; fakat Estella'ya kızmasına rağmen, Pip, ona âşık olmuştur. Pip çok hırslı bir insan olduğundan bir gün bu fakir hayatından kurtulacağını düşünür. Tam bu sırada Pip'e esrarengiz biri tarafından bir miras bırakılır. Pip bu mirasın bayan Havisham tarafından ona verildiğini düşünür. Pip Londra’da, Herbert Pocket adında biriyle aynı odada yaşar. Avukatı Bay Jaggers kendisine yardım edenin kim olduğunu söylemez. Pip artık Londra da yaşayan bir beyefendi olmuştur. Bu hayata öylesine kapılmıştır ki onu ziyarete gelen ablasının iyi yürekli kocasını aşağılar. Fakat Joe gittikten sonra pişmanlık duyar. Hâlbuki Joe fakir hayatında onun en büyük destekçisidir. Pip Londra'da mirasçısının bir zamanlar yardım ettiği kaçak mahkûm olduğunu öğrenir. Hayatının düğümü çözülmeye başlar. Çocukluk aşkı Estella da evlenmiş hatta kocası Bentley Drummle’ı kaybetmiştir. Fakat bu olaylar silsilesinden kurtulup köyü ziyarete geldiği esnada Estella ile karşılaşır.Orada birbirlerine dost olduklarını söylerler.

Kitabın iki sonu vardır. Dickens önce romana farklı bir son yazmış daha sonra arkadaşı Sir Edward Bulwer-Lytton’un (1803-1873) eleştirisi üzerine kitabın sonunu değiştirmiştir.
Büyük Umutların yanı sıra "Vadim O Kadar Yeşildi Ki" romanı Galler'deki madencilerin yaşamını anlatır.

Edwin Drood'un Gizemi, Charles Dickens'ın son romanıdır. Roman Dickens'ın ölümü nedeniyle tamamlanamamıştır ve nasıl sona erdiği bilinmemektedir. Roman adını Edwin Drood'dan alsa da, daha çok onun Rosa Bud adındaki öğrencisine aşık olan koro şefi amcası John Jasper'ın hikâyesini anlatır. Bud, Drood'un nişanlısıdır. Drood ayrıca Ceylon'dan ikizi Helena ile birlikte gelmiş olan canlı ve öfkeli Neville Landless'in de dikkatini çekmiştir. Neville Landless ile Drood daha tanıştıkları anda birbirlerinden hoşlanmamıştır.
Hikâye Rochester'ın biraz kurgulanmış hali sayılabilecek Cloisterham'da geçer ve şehri, atmosferinin yanında sokakları ve binalarıyla da andırır.

Internet Archive'da The Mystery of Edwin Drood
The Mystery of Edwin Drood - HTML versiyonu.
The Mystery of Edwin Drood 21 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Free audio book from Librivox.
The Mystery of Edwin Drood - Edwin Drood'un temaları ve anıştırmalarını açıklayan ve gizemine bir çözüm öneren bir analiz.
About Edwin Drood - Internet Archive. 19. yy ve 20. yy'ın başlarında yayımlanmış, kitabın gizemine çözümler öneren eserlerin toplamı.

Gilbert Keith Chesterton (d. 29 Mayıs 1874, Londra – ö. 14 Haziran 1936, Beaconsfield), İngiliz yazar.

İngiliz edebiyatında yazarlığı kadar, aykırı düşünceleriyle de kendisine sıra dışı bir yer edinen Chesterton, 1874 yılında Londra'da dünyaya geldi. 1936 yılındaki ölümüne dek, gazeteciliği, sanat ve edebiyat eleştirmenliği ile yazarlığının yanı sıra, din ve dünya sorunları üzerine, keskin kalemiyle yazdığı polemik yazılarıyla da dikkati çekti. Yine ünlü bir yazar olan, vatandaşı Rudyard Kipling'in sömürgeci eğilimlerini ve İngiltere'nin dış siyasetini kıyasıya eleştirdi. Sanayileşmiş toplumlarda insani değerlerin hızla yitirildiğini vurgulayarak, akla ve bilime dayandırılan dünya görüşlerine karşı, sağduyu ve imandan yana tavır aldı. Ülkesindeki yaygın Protestan inancına karşın Katolikliği seçen ve Orta Çağ değerlerini savunan yazarın bu eğilimleri, edebi eserlerinde de iz bırakmıştır.

Apollon'un Gözü
Bay Perşembe (1908, The Man Who Was Thursday)
Don Kişot'un Dönüşü (1927, The Return of Don Quixote)
Garip Ticaretler Kulübü (1905, The Club of Queer Trades)
Gurur Ağaçları
Bir Dahinin Yaşamı: Charles Dickens (1906, Charles Dickens: A Critical Study)
Peder Brown'un Maceraları
Çok Şey Bilen Adam (2013)
Sapkınlar (Heretikler) (2021)

Eric Arthur Blair veya daha bilinen takma adıyla George Orwell (25 Haziran 1903; Motihari - 21 Ocak 1950; Londra) 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasında yer alan İngiliz romancı, gazeteci ve eleştirmendir. En çok, dünyaca ünlü Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır. Eserlerinde yer alan netlik, zeka, toplumsal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizme karşı duruşu onun imzası niteliğindedir. Eserlerinde totalitarizmin hakim olduğunu söylediği komünist parti politikalarının ve SSCB'deki Stalin rejiminin eleştirisi ağırlıklı bir yer tutarken, Troçkizmi benimsememiş, hatta onu da eleştirmiş, demokratik sosyalizmden yana olduğunu belirtmiştir.
Orwell'in yaşamı, yazılarını sonradan etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Burslu okuduğu Eton Kolejinden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma'da bulunmuş, kısa süreliğine buranın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.
Gençlik döneminde Fransa'da bulunmuş, türlü işlerde çalışmış, para problemi gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.

Orwell'in ilk romanı, otobiyografik olup olmadığı hâlen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş Parasız'dır. 1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından aktarılmaktadır. Eserin kahramanı Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan ve öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır. Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın bulaşıkhanesinde iş bulan baş karakter, sonunda zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek Londra'ya gider.
Ne var ki talihsizlik ve yokluk burada da peşini bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri olarak, yollarda aç biilaç taban teperek, güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmek zorunda kalır.
Avrupa'nın iki büyük başkentini toplumun en alt basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen bu eserinden sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.
Orwell'in edebiyat yaşamındaki ikinci kilometre taşı daha sonra kaleme alacağı Daralma (Coming Up For Air) ile pek çok ortak noktası bulunan Zambak Solmasın (Keep the Aspidistra Flying) adlı romanıdır. Orwell bu eserde kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli orta direğin yaşantısına ayna tutar; bu sınıftan olanların yaşamını adım adım kurutup anlamsızlaştıran, umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim derdine ve tekdüzeliğe isyan eder.
1937 yılında Orwell maden işçilerinin yaşamına dair bir araştırma olan Wigan İskelesi Yolu'nu (The Road to Wigan Pier) kaleme alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü güneyde, İspanya'da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.

Orwell, İspanya'da darbe girişiminde bulunan ve Hitler ile Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider. Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya'ya Selam adlı eserinde aktaracaktır. Orwell'in ölümünün ardından evrakı arasında bulunan notlarda İspanya'ya ilk gidişini şu şekilde anlatır:

POUM milisine 1936 yılı sonunda katıldım. Bir başkasına değil de bu milise katılmamın başlıca nedenleri şunlardı: İspanya’ya gitmeye gazete makalelerim için malzeme toplayabilmek amacıyla niyetlenmiştim. Bunun yanı sıra, eğer çarpışmaya değer gibi görünürse, belki de savaşırım diye muğlak bir düşünce de vardı kafamda. Ne var ki hastalıklı bünyem ve nispeten az sayılabilecek askeri tecrübem hesaba katıldığında, savaşmak hususunda pek bir kuşkuluydum.
Orwell gördükleri karşısında çok etkilenir: Darbecilerle çatışan devrimci örgütler, özellikle de sosyalistler ve anarko-sosyalistler İspanya'da yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan kaldırılmış, sokaklardan dilenciler kaybolmuştur. Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız dağıtılmaktadır. Yeni sistem toplumsal yaşamın her detayını etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri telaffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.
Orwell cepheye gider ve ardından bir keskin nişancının attığı mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kıl payı kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya'ya ilk geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış olduğuna tanık olur. Kanaatine göre bu durum sadece İspanyol burjuvazisinin değil, Avrupa'da zamansız bir sosyal devrim hareketinin başlamasını "faşizme karşı birleşik cephe" politikaları açısından sakıncalı bulan Stalin'in de eseridir.
Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ile yakın bağları bulunan İspanyol Komünist Partisi bir siyasi temizlik hareketine girişir. POUM (Marksist İşçi Birlik Partisi) yasa dışı ilan edilir, yabancı uyruklu birçok asker tutuklanır veya -Orwell gibi- ülkeyi terk etmek zorunda kalır.

1930'lar İngiltere'sinde 'sınıf atlama özlemini' bir kara mizah ile eleştirmektedir. Aspidistra, sınıf atlama özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır fakat romanın beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratmaktadır.

İspanya'daki "ihanete uğramış devrim" tablosu Orwell'i derinden sarmıştır. En meşhur yapıtlarından olan Hayvan Çiftliği açıkça bir Stalin dönemi SSCB eleştirisidir. Bu, kitaptaki olayların Rusya'daki Ekim Devrimi ve sonrasının tarihi ile oldukça benzerlik göstermesinden anlaşılabilmektedir.
Hayvan Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten bıkarak zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikâyesidir. Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Alaycı eşek Benjamin, fedakâr at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir. Onlar birlik olarak kendilerine zulmeden insanlara karşı isyan edip savaşır ve sonunda çiftlikten kovarlar.
Hayvanlar çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; elleri olmadığı halde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkûmdur. Romanın alt başlığı 'Bir Peri Masalı'dır. Oysa bu bir peri masalı değildir fakat roman bir masal anlatımıyla yazılmıştır.

Orwell'in 1938'de yayımlanan Katalonya'ya Selam kitabında yazar bir POUM milisi olarak katıldığı İspanyol iç savaşını kendi gözünden anlatır. Katalonya'ya Selam İspanya'da faşizme karşı verilen savaşın yanı sıra Cumhuriyetçiler cephesindeki anarşistler ve komünistler arasındaki çatışmaları George Orwell'in bakış açısıyla ayrıntılarıyla anlatmıştır.
Francisco Franco'nun darbesine karşı İkinci İspanyol Cumhuriyeti'ne sadık Cumhuriyetçiler ile birlikte 26 Aralık 1936'da savaşa katılan Orwell savaşın arka planını kitapta çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Yazar milise katıldıktan hemen sonra ilk olarak bir POUM milisi olarak Zaragoza önlerindeki cephenin tam gerisine düşen Alcubierre'ye gönderilir. Cephedeki odun, mum, tütün ve en önemlisi de silah kıtlığı Orwell'i dehşete düşürmüştür. Silahların ve el bombalarının çoğu zaman patlamadığından söz eden yazar ayrıca cepheye on beş yaşındaki çocukların da gönderildiğini söyler. Kitapta bunlardan şöyle bahseder:

Alcubierre'deki üçüncü sabahımızda tüfekler geldi. Kaba, koyu sarı çehreli bir çavuş, katır ahırında tüfekleri dağıttı. Bana verdikleri nesneyi görür görmez şok oldum. İmalat tarihi 1896 olan bir Alman mavzeriydi bu—yani yaşı kırktan fazlaydı! Kir pas içindeydi, süngüsü sıkışmıştı, tahta namlu mafhazası çatlaktı; üstelik tüfek ağzından içeri şöyle bir göz atmak tüfeğin paslandığını ve asla iflah olmayacağını keşfetmeye yeterliydi. Tüfeklerin çoğu eşit ölçüde kötüydü, bazısı daha bile beter durumdaydı. Ayrıca, en çok bilgi sahibi olana en iyi tüfekleri vermek gibi bir çaba da gözlenmiyordu. On yıllık olan en iyi tüfek, herkesin maricon (ibne) diye tanıdığı on beş yaşında, geri zekâlı bir ufaklığa verilmişti. Çavuş, tüfeğin nasıl doldurulacağı ve süngünün nasıl parçalarına ayrılacağından ibaret, beş dakikalık bir "talim" yaptı. Milislerin çoğu yaşamları boyunca ellerine hiç silah almamışlardı ve öyle zannediyorum ki pek azı nişangahın ne işe yaradığından haberdardı.
Ayrıca Orwell savaşta Huesca cephesindeyken Franco ordusuna mensup bir keskin nişancı tarafından boynundan vurulmuş ve uzun bir süreliğine ses kaybına uğramıştır. Cumhuriyet cephesindeki bölünmeler, POUM milislerinin düşman veya ajan ilan edilmesi, Orwell'in aylardır cephede ve İspanya'da yaşadıkları onda İngiltere'ye geri dönme isteği uyandırmış, bu yaralanmayı bahane ederek terhis olmuştur. 23 Haziran 1937'de karısıyla birlikte Barselona'dan Paris'e hareket eden trene binerek İspanya'dan ayrılmıştır.
Kitabın ilk baskısı 1938'da İngiltere'de yayınlanmıştır. Açık ve çarpıcı içeriği sebebiyle yayınlandığı dönemde gözlerden uzak tutulmak istenen eser, 1952 tarihine kadar ABD'de yayınlanmamıştır. Orwell'in ise yaşamı boyunca görebildiği, yayınlanan tek çeviri 1948 yılındaki İtalyanca çeviridir.

Orwell, kendini hümanist ve ateist olarak tanımlayıp dinler üzerine yoğun eleştirileri olsa da, yaşamı boyunca İngiltere Kilisesine aktif şekilde katılmıştır. Orwell ayrıca sık sık İncil edebiyatı okurdu. İngiliz Kilisesini

Henry James (15 Nisan 1843 - 28 Şubat 1916), ABD doğumlu yazar.
19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında edebiyat eleştirileri, romanlar ve kısa hikâyeleri ile ünlendi. Ana tema olarak insan bilincini işleyen James, hayatın çoğunu Avrupa'da geçirdikten sonra, ölümünden kısa bir süre önce İngiliz vatandaşı oldu. Psikoloji biliminin kurucularından sayılan William James'in kardeşidir. The Ambassadors, Daisy Miller, The Turn of the Screw ve Portrait of a Lady gibi klasik eserleri bulunmaktadır. Eserlerinden Bir Kadının Portresi'nin sinema uyarlamasında ünlü aktris Nicole Kidman başrolü oynamıştır. Romanlarında çoğunlukla kadına ve kadınların iç dünyalarına göndermelerde bulunmuştur. Eserlerinde resim kullanmayı sevmez. Üç kez (1911,1912,1916) Nobel Edebiyat Ödülü aday gösterildi.

Notebooks of Henry James (Ölümden sonra 1917'de basıldı.)

Hawthorne (1879)
William Wetmore Story and His Friends (1903)

Europeans kitabı hakkında bir yazı 20 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oliver Twist, İngiliz yazar Charles Dickens'ın 1838'de yayımlanan ikinci romanıdır. İlk olarak aylık bir dergide seri olarak yayınlanmıştır.

Oliver Twist bir yetimhanede dünyaya gelir. 9 yaşına geldiğinde onu farklı bir yetimhaneye götürürler. Bir yetimhanede büyüyen yetim Oliver Twist ve diğer çocuklar, açlık çekmektedir. Daha fazla çorbayı kimin isteyeceğini belirlemek için aralarında tartışırlar. Oliver seçilir. O akşamki yemekte her zamanki yemek paylaşımından sonra Oliver, yetimhane müdürüne yaklaşır ve daha fazlasını istediğini söyler. Yetimhane müdürü Mr. Bumble, Oliver'ı bir “sorun çıkarıcı” olarak nitelendirmiştir ve yetimhane kurulu Oliver'ı alacak kişiye para verileceğini duyururlar ve tabutçu birinin yanına çırak olarak vermeye karar verirler.
Baca temizleyici (Küçük çocukların bacaların içine sarkıtıldığı ve genellikle zehirlenerek öldüğü tehlikeli bir iş) olmaktan son anda kurtulan Oliver, her gün yemek yiyen diğer arkadaşlarının gözü önünde fırçalanarak dövülerek diğer arkadaşlarına akıllı durmaları için gözlerini korkutmuştur. Neyse ki cenaze levazımatçısı Mr. Sowerberry'nin yanına çırak olarak verilir. Bir başka çırak olan Noah Claypole tarafından ölmüş olan annesiyle ilgili olarak kışkırtılır ve kavgaya tahrik edilir. Haksız yere dövülür ancak kaçmayı başarır ve Londra'nın yolunu tutar.
Şehrin kenar mahallelerinden birinde aç ve yorgun dolaşırken kurnaz Dodger ile tanışır. Dodger ona Londra'da kalacak bir yer önerir. Londra'nın karışık yeraltından ve yaptıkları işin mahiyetinden habersiz olan Oliver, kendini Fagin'in yönettiği yankesici çocuklar çetesinin içinde bulur. Ayrıca merhametsiz Bill Sykies, onun kız arkadaşı Nancy ve köpeği Bulseye ile tanışır.
Bir sabah Oliver Dodger ve Fagin'in diğer çocuklarından olan Charlie Bates ile birlikte dışarı çıkar. Dodger'in bir centilmen olan Mr. Brownlow'u soymaya çalıştığına tanık olur ve gerçek işin ne olduğunu kavrar. Ancak Mr. Brownlow olayı fark eder ve Oliver'ı gerçek suçluyla karıştırır. Bir kovalamacanın ardından başına yediği sert darbeyle düşen Oliver yakalanır ve polis tarafından götürülür. Hakim Fang tarafından sorgulanırken bir tanık Oliver'ın masum olduğuna şahitlik eder. Bunun üzerine Mr. Brownlow yaralarını iyileştirmek için onu kendi evine götürür. Böylece suçlayıcısı koruyucusu haline gelmiştir. Hem Brownlow hem de kahya kadın Mrs. Bedwin ona çok iyi davranırlar. Bu sırada Fagin ve Bill Sykies, Oliver'ın onlara ihanet ederek yetkililere haber vereceğini düşünerek ona tuzak kurmaya ve Fagin'in inine geri getirmeye karar verirler.
Oliver'ın dürüstlüğü konusunda ikna olan Brownlow, onu yerli bir tüccara 5 pound vererek bazı kitapları geri getirmesi için gönderir. Ancak Oliver, Sykies ve Nancy tarafından sokakta yakalanıp kaçırılır. Oliver'ın geri gelmeyişi üzerine Brownlow onun parayla birlikte kaçtığına ve arkadaşı Mr. Grimwig'in düşündüğü gibi en başından beri bir hırsız olduğuna karar verir. Hırsızların ininde ise Fagin, Oliver'ın Brownlow'un evini ve içindeki eşyaları anlatması için onu kandırmaya çalışmaktadır. Sykies ve arkadaşı Toby Crackid, Oliver'ı Bayan Maylie'nin evine yapacakları soygun için zorlarlar. Camdan girerek onlara ön kapıyı açacak küçük bir çocuğa ihtiyaçları vardır. Ancak ev halkı soygunu fark eder ve ortaya çıkan karışıklıkta Oliver vurulur. Bill Sykies, yaralı haldeki Oliver'ı taşımaya başlar, amacı onu nehre atmaktır. Oliver ile birlikte hızlı hareket edemediği için yakalanacağını anlayınca Oliver'i bırakarak kaçar. Ancak kayıp nehre düşen kendisi olur.
Toby, Oliver'ı Fagin'in inine geri götürür ve Oliver burada iyileştirilir. Nehirdeki mücadelesinden sonra Bill Sykies yüksek ateşle geri dönmeyi başarır. Fagin'e Oliver'dan kurtulmaları gerektiğini aksi takdirde işlerinin tehlikede olduğunu söyler. Nancy, Oliver'ın hayatından endişe ederek Brownlow'la temasa geçer ve Londra köprüsünün altında bir buluşma ayarlar. Ancak Fagin Nancy'yi takip ettirmiştir ve öfkelenen Bill Sykies Nancy'yi öldürür. Nancy'nin arkadaşı Bet cesedi bulup polise haber verir.
Polis Bill Sykes'i aramaya başlar. Brownlow ise Oliver'ın güvenliği için endişelenmektedir. Polisin, Sykes ve Oliver'ı, Toby Crackid'in Londra'nın varoşlarındaki evine kadar takip ettiğini öğrendiğinde ise, bu endişesi daha da artar. Sykes, Londra'nın varoşlarında izbe bir evde saklanırken polis tarafından sıkıştırılır, Sykes, Oliver'i rehin alarak polisten kurtulma planı kurmuştur. Ama öyle bir şey olmuştur ki Sykes sanki kendi sonunu hazırlamaktaydı ve o çok sevdiği köpeğinin bir havlamasının kendi sonunu getireceğinden habersizdi. Bir anlık sesten sonra boynundaki ipten kurtulmak isterken ip boynuna geçerek havada asılı kaldı ve o kendini cezalandırmıştı. Bir süre sonra Oliver ve Mr. Brownlow New Gate Hapishanesi'nde yavaş yavaş aklını kaybetmekte olan hırsız Fagin'i ziyarete giderler. Fagin'e Oliver'le ilgili dosyaların nerede olduğunu sorarlar o da Oliver'in kulağına söylemek ister ve Oliver'ın kulağına söyler ve ona daha önce sakladığı dosyaları alırlar., Fagin arkasından "geri gel geri gel!" diye bağırır. Brownlow  ve Oliver bir güneşin batışının ışığına doğru temiz bir sayfa açmak için giderler... En sonunda herkes mutlu olur ve mutlu son.

MEB 100 temel eser listesi (ilköğretim)

Oscar Fingal O'Flahertie Wills Wilde (16 Ekim 1854, Dublin - 30 Kasım 1900, Paris), İrlandalı oyun yazarı, romancı, kısa öykücü ve şair.
İğneli üslubu ile geç Victoria dönemi Büyük Britanya'sının en başarılı ve ünlü yazarları arasına girdi. Bir dava sonucu fiili livata ve ahlaksızlıktan suçlu bulununca büyük bir düşüş yaşadı ve doğduğu ortamla tam bir zıtlık içinde Paris'te fakir bir otel odasında öldü.

Oscar Wilde İrlanda'nın tanınmış göz cerrahlarından olan Sir William Wilde ve başarılı bir yazar, genç İrlandalı devrimcilere örnek bir şair olan Jane Francesca Wilde'ın ikinci çocuğu olarak Dublin'de doğdu. Babası 1864'te tıp bilimine hizmetleri nedeniyle şövalye unvanı almıştı.
Haziran 1855'te aile lüks bir bölgeye taşındı. Wilde'ın kardeşi Isola burada doğdu. Jane Wilde burada cumartesi akşamları Sheridan le Fanu, Samuel Lever, George Petrie, Isaac Butt ve Samuel Ferguson gibi isimleri davet ettiği partiler düzenlerdi. Wilde 9 yaşına kadar evde eğitim gördükten sonra Portora Kraliyet Okulu'na kaydoldu. Yazları aileyle geçiren Wilde kardeşler George Moore'la oyunlar oynardı.
Portora'dan mezun olduktan sonra Dublin'deki Trinity Kolejinde 1871'den 1874'e kadar eğitim gördü. Sıra dışı bir öğrenciydi, Trinity öğrencileri için en büyük ödül olan Berkeley altın madalyasını ve aynı zamanda Oxford Üniversitesi Magdalen Koleji'nden bir burs kazandı. Burada 1874'ten 1878'e kadar eğitimine devam etti ve en önemli ilkelerinden biri hayatı sanata yaklaştırmak olan estetik akımının bir parçası oldu. Magdalen'deyken 1878 Newdigate Ödülü'nü Ravenna şiiriyle kazandı. Bu şiiri Encaenia'da okuyup kaybetmiş, fakat ödülü daha sonra Tarihsel Eleştirinin Yükselişi makalesiyle almıştı.

Oxford'dan mezun olduktan sonra Wilde, Florence Balcomb ile tanışacağı yer olan memleketi Dublin’e gitti. Fakat Florence, yazar Bram Stoker ile nişanlanınca Oscar, ona İrlanda’yı terk edeceğini yazdı. 1878’de İrlanda’dan ayrıldı ve buraya küçük ziyaretler gerçekleştirmek için, sadece iki kez döndü. Sonraki altı yılını Paris, Londra ve ABD’de geçirdi.
Londra’da kraliçenin danışmanlarından olan Horace Lloyd’un kızı Constance Lloyd ile tanıştı. Wilde ve Lloyd 29 Mayıs 1884'te Paddington, Londra’da evlendiler. Constance’ın 250 sterlinlik maaşı ikisinin de lüks bir yaşam sürmesini sağlıyordu. Çiftin bu evlilikten iki çocukları oldu: Cyril (1885) ve Vyvyan (1886). Babalarının yankı yaratan davasından sonra Constance ve çocuklar Holland soyadını aldılar. Constance 1898’de geçirdiği belkemiği ameliyatından sonra öldü. Cyril ise I. Dünya Savaşı’nda Fransa'da savaşırken öldü. Vyvyan uzun süre çevirmenlik ve yazarlık yaptı. Anılarını 1954’te yayımladı. Vyvyan’ın oğlu Merlin dedesi hakkında araştırmalar yaptı. Wilde’ın yeğeni Dolly, yazar Natalie Clifford Barney ile yaşadığı lezbiyen ilişkiyle tanınmaktadır.

Magdalen Koleji’ndeyken Wilde estetizm hareketindeki fikirleriyle tanındı. Saçlarını uzattı, "eril" sporlara karşı küçümsemesini her fırsatta dile getirdi ve odasını papatya, lale ve benzeri objelerle dekore etti.
Söylentilere göre bu hareketi ona River Cherwell'de bir boğma girişimine ve odasının dağıtılmasına yol açtı, fakat estetizm fikri halk arasında daha tanıdık ve olağan bir hale geldi. Springfield Republican gibi bazı yayınlar, Wilde'ın Boston gezisi sırasındaki estetizm ile ilgili konuşmalarından sonra onun anlayışının, güzelliğe ve estetiğe övgüden çok şöhret amacıyla yapılan bir hareket olduğuna karar verdi. Ayrıca Wilde'ın giyim tarzı da Higginson gibi eleştirmenlerin odak noktası haline geldi. Higginson, Unmanly Manhood gazetesine yazdığı mektupta Wilde'ın dişiliğinin erkek ve kadınların davranışlarını etkileyeceğinden ve şiirinin erkekleri dişil züppeliğe yaklaştıracağından endişe duyduğunu belirtti. Ek olarak Wilde'ın edebiyatı, eşcinselliği ve kişisel imajını inceleyerek onun hayat tarzını ve eserlerini ahlaksız bulduğunu açıkladı.
Wilde, John Ruskin ve Walter Pater’dan derin anlamda etkilenmişti. Bu iki edebiyatçı sanatın hayattaki yeri üzerine makaleler yayımlamışlardı. Wilde daha sonra ironik bir biçimde Pater’in depresif duyguları hakkında yorum yapacaktı: Pater’in ölüm haberi üzerine "O daha önce yaşamış mıydı ki?” demişti. Pater’in üslubuyla Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında kullanışsızdır." demişti. Bu yorum edebi anlamda okunmalıydı çünkü filozof Victor Cousin tarafından oluşturulan "Sanat sanat içindir." ideolojisini içinde barındırıyordu. 1879’da Wilde, Londra’da estetizm dersleri vermeye başladı.
William Morris ve Dante Gabriel Rosetti’nin okulunun tanıttığı estetizm, İngiliz mimarisinde büyük yer edinmişti. İngiltere’nin önde gelen estetik sanatçısı Wilde zamanının en göze çarpan simalarından biri oldu. Yine de zaman zaman paradoksları ve esprili sözleri nedeniyle garipsendiği de oluyordu.
Estetizm, genel olarak Gilbert ve Sullivan’ın operası Patience (1881)’ta karikatürize edilmişti. Patience, New York’ta büyük başarı sağlamışken; Estetizm, Amerika’nın kalan kısımları için hala anlamsız bir isimdi. Bu nedenle Richard D’Oyly Carte, Wilde’ı Amerika’da yapılacak bir konferanslar serisine davet etti. D’Oyly Carte bu gezinin Patience’ın başarısını daha da artıracağına inanıyordu. Bu gezi Wilde’ın 3 Ocak 1882’de SS Arizona gemisiyle Amerika’ya varmasıyla başladı. Bu olaya ait bir kanıt olmamasına rağmen, Wilde'ın bir gümrük memuruna "Deham dışında beyan edecek hiçbir şeyim yok." dediği rivayet edilir.
Amerika ve Kanada’ya yaptığı tur sırasında Wilde birçok kasaba eleştirmeni tarafından ayıplandı. The Wasp Wilde, estetizmi küçümseyen bir karikatüre gazetesinde yer verdi.
İngiltere’ye döndükten sonra Wilde, Pall Mall Gazette’de 1887’den 1889’a kadar köşe yazarlığı yaptı. Daha sonra Woman’s World dergisinin editörü oldu.

Wilde hayatının büyük bir bölümü boyunca sosyalizmi destekledi. Ayrıca özgürlükçü yanını da Sonnet to Liberty şiiriyle gösterdi. Wilde ayrıca bir pasifistti. Ve "Özgürlük kanlı elleriyle geldiğinde onunla el sıkışmak zor olacak." demişti. Politika hakkındaki ana yazısı "Sosyalizmin Etkisindeki İnsan Ruhu" dışında Daily Chronicles’a hapishane reformunu destekleyen yazılar yazmıştı.
Lady Florence Dixie’nin 1890’da yazdığı Gloriana ya da 1900 Devrimi adlı romanda Hector l'Estrange kılığındaki Gloriana’nın Avam Kamarası'na seçilmesiyle kadınlar oy hakkı kazanıyordu. Dixie’nin l’Estrange karakterini yaratırken Wilde’ı temel aldığı açıktır.

Wilde çoğu yerde biseksüel olarak nitelendirilmesine rağmen kendini Yunan kültüründen gelen bir erkek aşkı geleneğine bağlıyor ve Sokratik olduğunu iddia ediyordu. Şu kişilerle birliktelik yaşamıştı (kronolojik sıraya göre): Frank Miles, Constance Lloyd (karısı), Robert Baldwin ve Lord Alfred Douglas. Wilde ayrıca birçok jigoloyla da beraber olmuştu.
Tarihçiler genellikle Wilde’ın homoseksüelliğinin farkına 17 yaşındaki Robert Ross’a âşık olduktan sonra vardığını söylerler. Neil McKenna’nın The Secret Life of Oscar Wilde adlı biyografisinde Wilde’ın homoseksüelliğinin farkına 16 yaşındayken başka bir genç erkeği öptüğünde fark ettiği yazar. McKenna’ya göre Wilde 1874’te Oxford’a vardıktan sonra cinsel eğilimini keşfetti ve daha çok esmer ve sıska erkeklerden hoşlandığını öğrendi. 70'lerin sonlarına doğru Wilde eşcinsel aşkı konusunda kendisiyle aynı düşüncelere sahip bir arkadaş grubuna sahipti ve bu sıralarda Walt Whitman’la tanıştı. Bir arkadaşına Whitman’ın cinsel yönelimini açık edecek biçimde "Walt’ın öpücüğü hâlâ dudaklarımda" dediği bilinir. Wilde, 1884'te Constance Lloyd ile evlendi.
Wilde, Ross'la ilk tanıştığında kendi cinselliği konusunda hâlâ tam olarak bilgili değildi. Ross, Wilde'la tanışmadan önce de ona hayrandı ve Victoria döneminin katı ahlak anlayışına karşı ilgisizdi. Sonraları Ross, Lord Douglas'a Wilde'ın ilk erkeğinin kendisi olduğunu söyleyerek aralarında büyük bir kıskançlık başlattı. Wilde kısa zamanda içinde genç erkeklerin bulunduğu bir hayata atıldı. Ona göre ilişki panterlerle ziyafet çekmek gibiydi ve tehlike zevkin yarısıydı. Hemcins aşkı ilk kez Bay W.H.'nin Portresi adlı yapıtında işledi.
1891 yazında Lord Douglas onu şair Lionel Johnson'la tanıştırdı. Aralarında büyük bir dostluk başladı. Bu ilişkinin cinsel bir içeriği olmadığını, sadece entelektüel seviyede olduğunu daha sonraları Lord Douglas söyleyecekti.

Bir süre sonra Wilde'ın Lord Douglas ve Alfred Taylor'la ilişkileri basında yer etmeye başladı. Aktör Charles Brookfield'in de yardımıyla polisler Wilde'ın Londra suçlularıyla olan ilişkisini açığa çıkardı ve Wilde dava edildi.
Dava halkın büyük ilgisiyle 3 Nisan 1895'te başladı ve aynı şekilde 25 Mayıs'ta Wilde'ın büyük ahlaksızlık suçu nedeniyle iki yıl kürek hapsine çarptırılmasıyla bitti.
İlk başta Pentonville'de ve sonra Wandsworth'te yatan Wilde en sonunda Reading Zindanı'na transfer edildi.
Bundan sonra mahkûm C.3.3. olarak bilinen Wilde'a ilk başta kalem kâğıt bile verilmemişti; fakat daha sonra bu ihtiyacı karşılandı. Hapis günlerinde Douglas'a 50.000 kelimelik bir mektup yazdıysa da gönderme şansı bulamadı. Ölümünden sonra mektup Ross tarafından kısaltılarak De Profundis adıyla basıldı. 1962'de tam haliyle Oscar Wilde’ın Mektupları adı altında yayımlandı.

Hapis hayatı Wilde'a hiç yaramamıştı ve hayatının kalan üç yılını beş parasız bir halde geçirdi. Yine de hızlı bir biçimde eski zevklerine döndü. Reading Zindanı Baladı bu yıllarda yayımlandı. Son yıllarını geçirdiği Hotel d'Alsace'ta, daha önce hiç yapmadığı kadar cüretkar şeyler yaptığı söylenir.
Wilde, 30 Kasım 1900'de menenjitten öldü. Ölmeden hemen önce rahip Cuthbert tarafından Katolikliğe tekrar kabul edildi. Ölürken otel sahibi ve papaz yanındayken ünlü "Ya duvar kağıdı gider, ya ben." sözünü söylemiştir. Vefatının ardından Cimetiere de Bagneur mezarlığına gömüldüyse de, daha sonra yine Paris'teki ünlü Pere Lachaise’e taşındı ve Sir Jacob Epstein tarafından tasarlanan ve üzerinde erkek melekler olan mezar taşının altına gömüldü. Mezarı bugün bile hayranlarının öpücük izleriyle kaplıdır.

Perili Ev, Charles Dickens'ın (1812 - 1870) Noel'lerde yayımladığı hayalet hikâyelerinden biridir. İlk olarak 1859'da yayımlanmıştır.

Sağlık sorunları nedeniyle bir süre kırsal kesimde yaşaması greken John, bir arkadaşının tavsiyesi üzerine II. George döneminden kalma bakımsız, fakat uygun bir evde kalmaya karar verir. Evi ilk kez görmeye gittiğinde, evin bulunduğu köyde biraz dolaşan John, evin perili olduğuyla ilgili söylentilere kulak asmaz ve evi kiralamaya karar verir. Kız kardeşi Patty, sağır bir seyis, iki kadın hizmetçi, genç bir kız ve bir av köpeğiyle birlikte eve yerleşirler. Ancak ilk günden itibaren huzursuzluk baş gösterir. Şüphe ve korku bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır; John'a da bulaşır. Hizmetlilerin evden kaçmalarıyla birlikte John evden çıkmaları gerektiğini düşünmeye başlar. Fakat kızkardeşinin telkinleriyle evde kalmaya ikna olur. Yalnız artık hizmetçi tutmaktan vazgeçip kendi işlerini kendileri görmeye ve eve arkadaşlarını çağırmaya ve Noel'e kadar birlikte kalmayı teklif etmeye karar verirler.
Tüm arkadaşlar geldikten sonra kalınacak odaların belirlenmesi için kura çekilir. John evi ara sıra ziyaret edilen evin eski sakinlerinden Efendi B'nin tavanarasındaki odasında kalmaya başlar. İlk günler yeni gelenlerin, evin geceleri ses çıkardığını düşündükleri bölümlerini tamir etme çalışmasıyla geçer. Hayalet ya da sıra dışı bir durumla karşılaşan olmaz. Ancak bir sabah John, tıraş olurken aynada küçük bir oğlanı tıraş ettiğini fark eder. O gece bunu düşünerek yatağa girer ancak gece yarısı yeniden uyanır ve yanında Efendi B'nin iskeletini görür.

Ah ben! Ah ben! O odaya yerleştiğimden bu yana dostlarım, o çocuğun odasına, kendi çocukluğumun, kendi masumiyetimin ve kendi çocuksu hayallerimin dışında başka hiçbir hayalet gelmedi. Çoğu kez bu hayalin peşinden gittim; ama bu insan adımlarımla ona yetişemedim, bu insan ellerimle ona dokunamadım, bu insan yüreğimle onun saflığını koruyamadım. Ve şimdi beni, olabildiğince neşeli ve minnettar bir halde, aynamda sürekli değişen müşterileri sırayla tıraş ettiğim kötü kaderimle uğraşırken ve bana ölümlü bir hayat arkadaşı olarak bağışlanmış bir iskeletle uyuyup uyanırken görüyorsunuz.

Dickens, C. (2007). Perili Ev, Bordosiyah Yayınevi, İstanbul

Portsmouth, İngiltere'nin, Güney Doğu bölgesinde krallık seremonileri için Hampshire kontluğuna bağlı ama "tek-seviyeli yerel idare" statülü bir idare merkezi ve 1926 Krallık beratı ile şehir niteliği taşıyan bir yerleşkedir.
Portsmouth, İngiltere'de bir şehirdir. Ülkede bir ada üzerinde bulunan tek şehirdir, Portsea Adası üzerinde bulunur. Takma adı Pompey'dir. 2021 yılında şehir nüfusu 238.800 olarak tahmin edilmiştir. Şehir 40.25 km2'lik bir alan üzerine kuruludur.
Şehir yüzyıllar boyunca önemli bir İngiliz millî donanma limanı olmuştur. Dünyanın en eski gemi tamir havuzu da bu şehirdedir ve bu havuz hala kullanımdadır. Spinnaker Kulesi ise şehrin silüetine son zamanlarda eklenmiştir.

Portsmouth'nun şu şehirlerle resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır: 

 Duisburg, Almanya, 1950
 Caen, Fransa, 1950
Portsmouth'nun şu şehirlerle hemşehrilik bağlantısı bulunur:

 Portsmouth, Virginia, Amerika Birleşik Devletleri
 Maizuru, Japonya
 Sydney, Avustralya
 Maskat, Umman
 Hayfa, İsrail
Portsmouth'nun şu şehirlerle dostluk bağlantısı vardır. 

 Lakewood, Colorado, Amerika Birleşik Devletleri
 Portsmouth, New Hampshire, Amerika Birleşik Devletleri
 Jalaid Qi, Çin

Curlie'de [1]/ Portsmouth] (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

 (İngilizce)

Ray Douglas Bradbury (d. 22 Ağustos 1920 - ö. 5 Haziran 2012) Amerikalı bir yazardır. Fantezi, bilimkurgu, korku, gizem ve gerçekçi kurgu dahil olmak üzere çeşitli konularda yazmıştır. En çok bilinen kitapları 1950'de yazdığı kısa hikâyeler kitabı ve bir roman olan Mars Yıllıkları ve 1953'te yazdığı başyapıtı olan Fahrenheit 451'dir. En iyi bilinen eserlerinin çoğu spekülatif kurgudur ancak yaş gelişimi romanı Karahindiba Şarabı (1957) ve kurgusal anı kitabı Yeşil Gölgeler, Beyaz Balina (1992) gibi başka türlerde de çalıştı. Ayrıca Moby Dick ve Uzaydan Geldi gibi filmlere senaryolar ve televizyon uyarlamaları yazdı ve danışmanlık yaptı. Eserlerinin birçoğu çizgi romanların yanı sıra televizyon ve film yapımlarına uyarlandı. Ray Bradbury şiirler de yazmış ve Yıldızları Görmediler (2001) gibi birkaç şiir koleksiyonu yayınlamıştır.
The New York Times, Bradbury'yi "modern bilimkurguyu edebi ana akıma getirmekten en çok sorumlu yazar" olarak nitelendirdi.
Los Angeles'ta 91 yaşında öldü.

Internet Speculative Fiction Database'te Ray Bradbury

Resmî site 
Center for Ray Bradbury Studies 15 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Works by Ray Bradbury in eBook form at Standard Ebooks
Internet Archive'daki Ray Bradbury tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
Ray Bradbury çalışmaları (kamu malı sesli kitaplar) 
IMDb'de Ray Bradbury 
Ray Bradbury çalışmaları – Gutenberg Projesi
Açık Kütüphane'de Ray Bradbury çalışmaları

Romanya Millî Kütüphanesi (Rumence: Biblioteca Națională a României) Romanya'nın millî kütüphanesidir. Romanya'da yayınlanan her şeyin deposu olması amaçlanmıştır. İnşaat maliyeti 110 milyon Euro'dur.

Kütüphanenin kökleri Aziz Sava Koleji kütüphanesinde bulunabilir. Aziz Sava Koleji kütüphanesi 1859 yılında 1000 Fransızca cildin arşivlenmesiyle açılmıştır. 1859 Birliği'nden sonra kütüphane resmi olarak millî kütüphane (Biblioteca Națională, daha sonra Biblioteca Centrală - sırasıyla Ulusal ve Merkezi kütüphane) haline getirildi. 1864 yılında kütüphanenin adı Devlet Merkez Kütüphanesi (Biblioteca Centrală a Statului) olarak değiştirildi.
1901 yılında tüm koleksiyonlar Romanya Akademisi Kütüphanesine devredildi. Sonuç olarak, 1901'den 1955'e kadar Romanya Akademi Kütüphanesi ulusal kütüphaneydi. 1955 yılında, millî bir kütüphane niteliğine sahip olan Devlet Merkez Kütüphanesi kuruldu. 1989 yılında, komünist rejimin çöküşünden sonra, Devlet Merkez Kütüphanesi bir kez daha Biblioteca Națională a României olarak yeniden adlandırıldı. Kütüphane 1949'dan 2008'e kadar Bükreş Ticaret Odası Sarayı'nda hizmet vermiştir.

1986 yılında kütüphane için Piața Unirii ve Nerva Traian arasında yeni ve daha büyük bir yer inşa edilmeye başlandı. İlk baş mimar Cezar Lăzărescu'ydu ve bina tamamlanmadan 1986 yılında öldü. 1989'dan kısa bir süre sonra, binanın bazı bölümleri bitmiş veya ileri bir durumda olmasına rağmen, finansman eksikliği nedeniyle inşaat birkaç yıl durdu. 2009 yılında proje yeniden Kültür Bakanlığına devredilmiş, Bakanlık da inşaatı 2011 yılında tamamlamış ve resmi açılış tarihini 2012 olarak belirlemiştir.

Millî Kütüphane, Kültür Bakanlığının denetimi altında bir kültür kurumudur. Amacı, belgeleri satın alıp muhafaza ederek ve bunları araştırma veya kişisel çalışma için halkın kullanımına sunarak ulusal yayın mirasını yönetmektir.

Aralarında çeşitli özel koleksiyonlar da bulunmaktadır:

Bibliofilie (Nadir kitaplar);
Manuscrise (El yazmaları);
Alba Julia'daki Batthyani Kütüphanesinde muhafaza edilen Lorsch'un Codex Aureus'u dahil;
Arhiva Istorică (Tarih Arşivi);
Periodice românești vechi (Eski Romanya gazeteleri);
Stampe (Baskılar);
Fotografii (Fotoğraflar);
Cartografie (Haritalar);
Audio-Vizua (Görsel-İşitsel).

13.000.000 öğe;
162 incunabula;
20.054 Rumence ve yabancı eski kitap;
10.964 Rumen ve yabancı nadir kitap;
29.350 görsel-işitsel belge;
36.759 eski ve modern el yazması;
47.745 seri yayın;
800'ün üzerinde baskı;
70.000 orijinal fotoğraf.

Resmî site (Rumence)

Stenografi, alfabenin harfleri, noktalama işaretleri, kelimeleri yerine semboller ve kısaltmalar kullanan çabuk yazma sistemi. Yazılar yakın, küçük ve dar yazıldığı için bu adı almıştır. Stenografi, meclis oturumlarında, mahkeme duruşmalarında, iş görüşmelerinde oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Stenografinin ilk kullanılmasının Romalılar zamanında olduğu sanılmaktadır. Cicero'nun senatodaki konuşmalarının Marcus Tullius Tiro tarafından bulunan nota ve kısa yazma usulüyle kaydedildiği söylenmektedir.
Modern stenografinin doğuş yeri İngiltere'dir. Isaac Pitman, 1837 yılında fonetik sistemi geliştirdi. Fonetik işaretin bir yazılış şekli vardır. 1888 senesinde John Robert Gregg tarafından geliştirilen ve Pitman sistemi gibi fonetik olan fonografi de stenografi olarak İngiltere'de çıktı ve Amerika'da yayılarak okullarda öğretilmeye başlandı. Stenografide kullanılan diğer bir sistem de, hızlı yazma sistemidir. 1923 senesinde Emma Dearborn geliştirmiştir.
Fonetik hece, kelime, cümle ve çeşitli imla işaretlerinden meydana gelen mektup türü yazıların makinayla yazılması, stenograf denilen steno daktilosuyla mümkündür. Steno daktilo makinası genellikle işyerlerinde, mahkeme salonlarında, konferanslarda, sessiz olarak çalışması ve dakikada 250 kelime yazılabilmesi sebebiyle tercih edilir. Bu daktilonun toplam yirmi iki harfinden dört çift sessiz harf sol tarafta, beş çift sessiz harf sağ tarafta ve dört sesli harf ise ortadadır. Diğer tuşlar, noktalama işaretleriyle boşluk bırakma içindir. Daktilo çift elle aynı anda birkaç harfe basılmak suretiyle kullanılabildiği için sürat çok artar. Steno daktilo ile yazılan yazıları ancak stenografi bilen kişiler okuyabilirler.

Stenografi (TBMM yayını) 24 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [218 MB]

Thomas Hardy (d. 2 Haziran 1840, Stinsford – ö. 11 Ocak 1928, Dorchester), İngiliz yazar ve şair.
19. yüzyılın en önemli İngiliz roman ve şairlerinden biri olarak kabul edilen Thomas Hardy, kırsal yaşamın, doğanın ve insanın karmaşık ilişkilerini ustalıkla anlatan eserleriyle,. özellikle İngiltere'nin güneybatısındaki hayali Wessex bölgesini konu alan romanlarıyla tanınmıştır.
Hardy'nin romanları, İngiltere kırsalında yaşayan sıradan insanların hayatlarını, aşklarını, mücadelelerini ve kaderle olan çarpışmalarını gerçekçi bir şekilde anlatır. Romanlarında doğa, insan hayatının üzerinde büyük bir etkiye sahip, bazen acımasız, bazen de şifalı bir güç olarak karşımıza çıkar.,Wessex, Hardy'nin yarattığı hayali bir bölge olmasına rağmen, gerçek hayattaki Dorset ve Somerset gibi bölgelerden esinlenmiştir. Bu bölgenin tepeleri, vadileri, eski kiliseleri ve kasabaları, Hardy'nin romanlarının vazgeçilmez dekorlarıdır. Wessex, sadece bir coğrafi alan değil, aynı zamanda belirli bir kültür ve yaşam tarzını temsil eder.
Thomas Hardy, İngiliz edebiyatına önemli katkılarda bulunmuş, doğalcı ve gerçekçi roman anlayışının gelişimine öncülük etmiştir. Romanları ve şiirleri, bugün bile okunmaya ve tartışılmaya devam eden klasik eserler arasında yer alır. Kırsal yaşamın ve insan doğasının karmaşık ilişkilerini derinlemesine inceleyen Hardy, okurlarına unutulmaz karakterler ve etkileyici öyküler sunar.

Thomas Hardy, 2 Haziran 1840'ta İngiltere'nin güneybatısındaki Dorset kentinin küçük bir köyü olan Higher Bockhampton'da doğdu. Babası Thomas Hardy Sr., bir taş ustasıydı ve annesi Jemima Hardy ev hanımıydı. Babası ayrıca müzikle de ilgilenirdi; köyde yerel etkinliklerde keman çalardı. Annesi Jemima ise oldukça zeki ve kültürlü bir kadındı. Jemima, Thomas'ın eğitimi üzerinde büyük bir etkiye sahipti ve onun okuması, gelişmesi için elinden geleni yaptı. Thomas Hardy, özellikle annesi sayesinde küçük yaşlardan itibaren geniş bir edebi bilgi birikimine sahip oldu.
Hardy'nin çocukluğu, taşra İngiltere'sinin kırsal yaşamında geçti. Bu çevre, Hardy'nin yazdığı birçok esere ilham kaynağı oldu. Dorset bölgesi, daha sonra Hardy'nin romanlarında "Wessex" adı altında hayali bir bölge olarak yer aldı. Bu kasaba ve köyler, Hardy'nin eserlerinde karakterlerin yaşadığı mekânlar olarak sık sık ortaya çıkar.
Thomas Hardy, çocukken köydeki yerel bir okula gitti. 16 yaşında okulu bırakıp Dorchester'da bir mimarın yanında çıraklık yapmaya başladı. Mimar olmak üzere eğitim aldı ve özellikle eski yapıları restore etmek üzerine çalıştı. Ancak, mimarlık kariyeri boyunca sürekli olarak edebiyata ilgi duydu ve boş zamanlarında Fransızca, Latince ve İtalyanca gibi diller öğrendi.
1862'de Londra'ya taşınarak daha büyük bir mimarlık bürosunda çalışmaya başladı. Londra'da sanat ve edebiyat çevreleriyle tanıştı. Ancak, büyük şehir hayatı Hardy'yi tatmin etmedi; bu nedenle, dört yıl sonra Dorset'e geri döndü. Londra'daki yaşam ona yalnızlık ve izole hissettirdi, bu yüzden kırsal hayatın ve doğduğu yerin özlemini çekti.
Thomas Hardy'nin özel hayatındaki en dikkat çeken unsurlardan biri, iki evliliğidir. İlk evliliğini 1874 yılında Emma Lavinia Gifford ile yaptı. Emma, Hardy'nin eserlerine önemli bir ilham kaynağı oldu ve çift, başta mutlu bir evlilik sürdü. Ancak zamanla evlilikleri giderek soğudu ve çift arasında duygusal bir mesafe oluştu. Emma'nın dini ve sosyal konulardaki muhafazakâr görüşleri, Hardy'nin daha liberal ve sorgulayıcı yaklaşımıyla çatışıyordu. Bu durum, evliliklerinin ilerleyen yıllarında aralarındaki iletişimi zayıflattı. Yine de Emma, Hardy'nin eserlerinde sıkça yer bulmuş, onun güçlü kadın karakterlerinden bazılarına ilham vermiştir.
Emma, 1912'de vefat etti. Hardy, karısının ölümünden çok etkilendi ve onun anısına Poems of 1912-13 adlı şiir dizisini yazdı. Bu şiirler, Hardy'nin karısına olan özlemini ve pişmanlıklarını dile getirdiği içten ve duygusal eserlerdir.
Hardy, Emma'nın ölümünden iki yıl sonra, 1914'te Florence Dugdale ile evlendi. Florence, Hardy'den 39 yaş küçüktü ve ona asistanlık yapıyordu. Ancak Hardy'nin ikinci evliliği de mutlu bir birliktelik olmadı. Florence, Hardy'nin ilk eşi Emma'yı unutamadığını hissetti ve bu durum onun mutsuzluğuna yol açtı.
Hardy, özel yaşamında sessiz, içine kapanık ve düşündüğünü çok fazla dışa vurmayan biriydi. Edebi dehasına rağmen, sosyal olarak çekingen ve göz önünde olmaktan kaçınan biriydi. Doğa yürüyüşleri yapmayı, Dorset kırsalında uzun zamanlar geçirmeyi severdi. Bununla birlikte, onun doğayla olan bu güçlü bağı, eserlerindeki doğa betimlemelerinde açıkça görülmektedir.
Hardy, toplumun dayattığı ahlaki normlara ve sosyal sınıflara karşı eleştirel bir bakış açısına sahipti. Özel yaşamında da bu eleştirel tavrını sürdürdü ve geleneksel inançlarla çatışan fikirler geliştirdi. Bu yüzden bazen toplumdan dışlanmış hissediyordu.
Hardy, 1928'de, 87 yaşında, Dorchester'daki evinde, ölümünden birkaç gün önce yakalandığı zatürre nedeniyle yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine, vücudu iki farklı yere defnedildi; yakılmadan önce çıkarılan kalbi, Emma ile yaşadığı Higher Bockhampton'daki Stinsford Kilisesi'nin bahçesine, ailesinin yanına, geri kalan vücudu ise yakılarak külleri Londra'daki Westminster Abbey'de Şairler Köşesi (The Poets' Corner of Westminster Abbey)'ne gömüldü.
Hardy'nin ölümü edebiyat dünyasında büyük bir kayıp olarak görülse de, onun mirası modern edebiyatta ve özellikle İngiliz edebiyatında hala güçlü bir şekilde yaşamaktadır. Yazdığı eserler, insan doğasının ve toplumun karmaşıklıklarını inceleyen derin felsefi ve ahlaki temalarıyla, dünya edebiyatının önemli bir parçası olmayı sürdürmektedir.

Thomas Hardy'nin edebi yaşamı, İngiliz edebiyatının en önemli dönemlerinden biri olan 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı dönemini kapsar. Hardy, bu dönemde yazdığı romanlar ve şiirlerle, dönemin sosyal ve ahlaki yapısını eleştiren güçlü bir edebi figür haline gelmiştir. Edebi kariyerinde realizm ve doğalcılık akımlarını benimseyen Hardy, eserlerinde insan doğasının trajik yanlarını, toplumun baskıcı normlarını ve kırsal yaşamı derinlemesine işlemiştir.
Hardy'nin edebi kariyeri mimarlık mesleğinde çalışırken başladı. 1867'de, ilk romanı olan The Poor Man and the Lady'yi yazdı, ancak bu eser hiçbir zaman yayımlanmadı. Eser, dönemin sosyal sınıflarını eleştiren güçlü bir yapıdaydı, ancak bu eleştirel yaklaşımı yayınevleri tarafından fazla radikal bulunduğu için reddedildi. Bu deneyim, Hardy'nin daha sonradan romanlarında kullanacağı temaların sinyalini verdi.
Ancak, Hardy pes etmedi ve 1871'de yayımlanan ilk romanı Desperate Remedies ile edebiyat dünyasında yer edinmeye başladı. Bu roman, macera ve melodram unsurlarını barındırıyordu, ancak Hardy'nin daha sonraki eserlerinde işlediği tematik derinlikten uzaktı.
Wessex romanları ve kırsal hayatın betimlenmesi, Hardy'nin edebi kariyerinde önemli bir yer tutar. Hardy, ikinci romanı Under the Greenwood Tree (1872) ile kırsal yaşamı daha yoğun bir şekilde işlemeye başladı. Bu roman, Hardy'nin hayali Wessex bölgesinde geçiyordu ve bu bölge, Hardy'nin edebiyatında bir simge haline geldi. Wessex, Dorset bölgesinden ilham alınarak yaratılmıştır ve Hardy'nin pek çok romanında mekân olarak kullanılmıştır.
Far from the Madding Crowd (Çılgın Kalabalıktan Uzak, 1874), Hardy'nin ilk büyük başarısıdır. Bu roman, kırsal İngiltere'de bağımsız bir kadın olan Bathsheba Everdene ile onu seven üç erkeğin hikâyesini anlatır. Roman, dönemin toplumsal ahlak anlayışını sorgulayan temalar içerir ve Hardy'nin kadın karakterlerine verdiği derinlikle dikkat çeker. Romanın başarısı, Hardy'yi tamamen yazarlığa adanmaya teşvik etti.
Tess of the d'Urbervilles (1891), Hardy'nin en bilinen eserlerinden biridir. Tess, soylu bir aileden geldiği     düşünülen bir genç kızdır, ancak hayatı trajik bir şekilde ilerler.   Toplumun baskıları, kadının toplumsal rolü ve ahlaki çifte standartlar     üzerine sert bir eleştiridir. Roman yayımlandığında büyük tartışmalara     neden oldu ve ahlaki değerler konusunda muhafazakâr çevreler tarafından     eleştirildi.
Hardy'nin en tartışmalı romanlarından biri olan Jude the Obscure (1895)'da   toplumsal sınıf farkları,   eğitim ve aşk gibi konuları işlenir. Yayımlandığı dönemde o kadar büyük bir tepki aldı ki Hardy, bu romanın ardından bir daha roman yazmamaya karar verdi. Bu roman, Hardy'nin toplumsal düzene yönelik en sert     eleştirilerinden biridir ve bireyin çaresizliğini en karanlık şekilde ortaya koyar.
Hardy'nin eserlerinde güçlü bir natüralist bakış açısı görülür. Bu akım, insanların doğa, biyolojik dürtüler ve toplumsal çevre tarafından kontrol edildiğini savunan bir edebi anlayışa dayanır. Hardy, karakterlerinin genellikle kişisel seçimlerinden çok, toplumsal koşullar ve kaderin bir ürünü olduğuna inanır. Bu anlamda Hardy, insan hayatını acımasız bir şekilde belirleyen güçlere inanan bir yazardı. Özellikle Jude the Obscure ve Tess of the d'Urbervilles gibi eserlerinde bu doğalcı yaklaşım belirgin şekilde görülür.
Hardy, eserlerinde yalnızca bireylerin değil, aynı zamanda toplumun yapısını da eleştirir. Toplumun bireyler üzerindeki baskısını, sınıf ayrımcılığını, cinsiyetçi ahlak anlayışını ve toplumsal değişimlerin bireyler üzerindeki etkilerini sorgular. Bu açıdan Hardy, toplumsal yapının insan üzerindeki etkilerini inceleyen bir sosyolog gibi de görülebilir.
Jude the Obscure'un yayımlanmasından sonra gelen tepkiler Hardy'yi derinden etkiledi. Roman, kilise ve muhafazakâr çevreler tarafından ağır şekilde eleştirildi. Bu eleştiriler, Hardy'yi roman yazmaktan soğuttu ve 1895'ten sonra bir daha roman yayımlamadı. Ancak, bu dönemde yoğun olarak şiir yazmaya başladı.
Hardy, roman yazmayı bıraktıktan sonra şiire yöneldi. 1898'de ilk şiir kitabı Wessex Poems yayımlandı. Hardy'nin şiirleri, genellikle ölüm, doğa ve zamanın geçişi gibi temaları işler. Şiirlerinde melankolik bir ton hâkimdir ve doğa betimlemeleriyle dikkat çeker. En bilinen şiirlerinden biri The Darkling Thrush, karamsar bir dünyada doğanın umudu temsil ettiği bir şiirdir. Hardy'nin

Tom Wolfe ya da Thomas Kennerly „Tom” Wolfe (d. 2 Mart 1930; Richmond, Virginia; ö. 14 Mayıs 2018; New York), Amerikalı gazeteci ve yazardır.
Wolfe'un çalışmalarının çoğu Hiciv niteliğindeydi ve 1960'ların karşı kültürüne ve sınıf, sosyal statü ve New York şehrinin ekonomik ve entelektüel elitlerinin yaşam tarzlarına ilişkin konulara odaklanıyordu.
Kariyerine 1950'lerde bölgesel bir gazete muhabiri olarak başlayan Wolfe 1960'larda The Electric Kool-Aid Acid Test kitabının yayınlanmasının ardından ulusal üne kavuştu. 1979'da, Philip Kaufman'ın yönettiği, 1983'te aynı adlı bir filme dönüştürülen, Mercury Seven adlı kitabını yayınladı.
1987'de yayınlanan ilk romanı The Bonfire of the Vanities, büyük beğeni topladı ve aynı zamanda ticari bir başarı elde etti. Brian De Palma'nın yönettiği aynı isimli sinema filmi olarak uyarlanması ise ticari bir başarısızlıktı.
Wolfe'un ilk romanının başarısı nedeniyle ikinci romanı 1998'de yayımlanan A Man in Full da büyük ilgi gördü. Wolfe'un bu romanı tamamlaması 11 yıldan fazla zaman aldı; Time, Newsweek, The Wall Street Journal ve başka yerlerde olumlu eleştiriler almasına rağmen kitap evrensel olarak olumlu karşılanmadı. İlk basımının 1,2 milyon kopya olacağı duyuruldu ve kitap, New York Times'ın en çok satanlar listesinde on hafta boyunca bir numarada kaldı.
Roman, 2021 yılında Netflix tarafından televizyon dizisine uyarlanmak üzere seçildi. Yönetmen ve baş yapımcı olarak Regina King ve dizi sorumlusu olarak David E. Kelley'nin yer aldığı altı bölümlük bir televizyon dizisi olarak uyarlandı ve 2 Mayıs 2024'te yayınlandı.
Wolfe, 14 Mayıs 2018'de 88 yaşında Manhattan'da yakalandığı bir enfeksiyondan dolayı öldü.

The Kandy-Kolored Tangerine-Flake Streamline Baby. 1965.
The Pump House Gang. 1968.
The Electric Kool-Aid Acid Test. 1968.
Radical Chic & Mau-Mauing the Flak Catchers. 1970.
The Painted Word. 1975.
Mauve Gloves & Madmen. 1976.
The Right Stuff. 1979.
In Our Time. 1980.
From Bauhaus to Our House. 1981.
The Purple Decades. 1982.
Hooking Up. 2000.
The Kingdom of Speech. 2016.

The Bonfire of the Vanities. 1987.
A Man in Full. 1998.
I am Charlotte Simmons. 2004.
Back to Blood. 2012.

Official website 4 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tom Wolfe papers, 1930-201310 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., held by the Manuscripts and Archives Division, New York Public Library.
George Plimpton (Bahar 1991), "Tom Wolfe, The Art of Fiction No. 123", The Paris Review, 28 Mart 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi31 Aralık 2018. 
Article about Wolfe's recent public appearance at the Chicago Public Library from fNews (a publication of the School of the Art Institute of Chicago)
"The Word According to Tom Wolfe": Episode 1, Episode 2, Episode 3, Episode 4, and Episode 5 from National Review
The Future of the American Idea: Pell-Mell in The Atlantic Monthly (November 2007) 24 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
June 2006 interview from frieze
Tom Wolfe author page 14 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Guardian Unlimited
National Review 100 Best Non Fiction Books 20th century25 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tom Wolfe's 2006 Jefferson Lecture 28 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sorry, but Your Soul Just Died 22 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kütüphanelerdeki Tom Wolfe tarafından oluşturulan veya hakkındaki eserler (WorldCat katalogu)
Tom Wolfe's Steamy Portrait of College Life - an interview about "I Am Charlotte Simmons" in BookPage (December 2004)
In Depth interview with Wolfe, December 5, 2004
"Should Tom Wolfe Still Hate The New Yorker?" 26 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. in Construction Magazine (January 9, 2012).

Virginia Woolf (25 Ocak 1882 – 28 Mart 1941), İngiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen.

1882'de Londra'da dünyaya gelen Virginia Woolf, Victoria devri'nin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen'ın kızıydı. Annesi ve babası daha önce başkalarıyla evlenmişler, dul kaldıktan sonra ise bir araya gelmişlerdi. Her ikisinin de ilk eşlerinden çocukları vardı. Sir Leslie Stephen'ın ilk eşi, ünlü romancı William Makepeace Thackeray'nın kızıydı. Thackeray'nın eşi akıl hastası olduğundan, Leslie Stephen'ın bu kadından olan kızı Laura, anneannesine çekmiş, yirmi yaşında bir akıl hastahanesine kapatılmıştı. Virginia'nın annesi Julia Duckworth ile Leslie Stephen'ın beş çocukları oldu. Yaş sırasıyla Vanessa, Julian, Thoby, Virginia ve Adrian. Virginia on üç yaşındayken annesi ağır bir grip geçirerek ölmüştür. Woolf, o yıllarda kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilememiş fakat babası yardımı ile kendini geliştirmiştir.
Kızkardeşi Vanessa Bell daha küçük bir yaşta iken bir ressam olmaya, Virginia Woolf ise bir yazar olmaya karar verir. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Virginia Woolf, 1895'te bir gazetede kısa hikâyelerini yayınlatır.
Özellikle, Viktorya tarzı yaşamaya karşı olan Virginia Woolf, yazılarında da bundan bahseder.

1904'te babasının ölümünden sonra kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınması ise hayatında ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bloomsbury grubu içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşuyordu. Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldi. İnsanlar onları etik bir grup olarak görüyorlardı. Grupta John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişiler vardı. Woolf, 1909'da bir süreliğine Lytton Strachey ile nişanlanmıştır.

Virginia Woolf 1912 yılında Leonard Woolf ile evlenmiştir. Leonard Woolf eşi için bir basımevi kurmuştu ve bu da Virginia Woolf'un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olmuştu.

Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, 28 Mart 1941'de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse Nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir. Virginia Woolf, geride iki intihar mektubu bırakmıştır. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri ise kocası Leonard Woolf'a.
Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941
"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara  geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu  düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

Bir profesyonel olarak 1905'lerde yazmaya başlayan Virginia Woolf'un ilk kitabı olan The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915'te yayınlanmıştır. Bu kitabın yazımı çok uzun sürmüş, bir yıl içinde üç kez tekrar yazılmıştır.
Gece ve Gündüz, Virginia Woolf'un ikinci romanıdır. Woolf'un "bilinç akışı" tekniğini kullandığı daha sonraki modern deneysel romanlarından farklı olarak klasik gerçekçi üslûpla kaleme aldığı bu eser, olay örgüsü, gerçek mekân tasvirleri ve titizlikle betimlenmiş karakterleri, dönemin atmosferini yansıtan özellikleriyle dikkat çekiyor.
1920'de yayımlanan roman, daha sonraki eserlerinin habercisi olarak, nesnel gerçekliğin ve tarihselliğin insan bilincindeki yansımalarını birbirinden oldukça farklı karakterlerde ustalıkla canlandırıyor.
Roman, I. Dünya Savaşı öncesi Londra'sında geçer. Woolf, dönemin entelijansiyasını, fikir ve ruh dünyasını mizahî ancak sıcak, insanî bir dille anlatır. Kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, evlilik ve özgürlük gibi meseleleri, karakterlerinin yaşamları, mücadeleleri, umutları, acıları ekseninde tartışıyor. Gece ve Gündüz, Katharine, Mary ve Ralph'in hakikat arayışlarında tanık olduğumuz modern insanın yazgısı, bir başkasını anlama çabası üzerine duygulu ve derin bir metin.
"Virginia Woolf, 1931’de yayımladığı Dalgalar’ı yazarken ise, bu kitapla o güne değin hiçbir başka romancının göze alamayacağı değişik şeyleri yapmak istediğini, bu romanın o güne değin yazılan hiçbir başka romana benzemeyeceğini biliyordu. (...) Çünkü Dalgalar, ‘hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktı; hem roman olacaktı, hem de tiyatro oyunu.
Virginia Woolf, Dalgalar’da dış dünyayı yok eder. Üç erkek ve üç kadının çocukluklarından yaşlılık dönemlerine kadar tüm hayatlarının anlatıldığı kitapta dış dünya nesnel olarak değil, ancak kişilerin iç dünyalarına yansıdığı kadarıyla verilir. “Bir olay örgüsüne uyarak değil, bir ritme uyarak” yazılan kitap, “şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki” diyen Woolf tarafından iki yıl içinde üç kez yazılır ve dalgaların sesine uydurularak, şiir gibi yüksek sesle okunarak düzeltilir... Gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil eden Dalgalar, bilinç akışı tekniğiyle yazılan romanların en önemlilerinden biridir." (İletişim Yayınlarından çıkan baskısının arka kapak yazısından)
Mrs. Dalloway'se ünlü yazarın adıyla anılacak ‘bilinç akışı’ tekniğinin en başarılı örneklerinden biridir.
Eşcinsel olan Virginia Woolf'un eserlerinde eşcinsel yakınlıklarına bol bol rastlanır. Yazarın öteki romanlarına benzemeyen, tümüyle özgün bir düşünce ürünü olan Orlando isimli romanı bir aşk mektubuyla beraber o dönemdeki sevgilisi Vita Sackville-West'e adanmıştır.
1929 tarihli "Kendine Ait Bir Oda" feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul edilir.
Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un belki de en kolay okunan kitabıdır. Çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve Edebiyat.”
Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”
Daha sonralarda Virginia Woolf tarafından kaleme alınan Flush'ta bir köpeğin bakış açısı fark edilir.
...güçlü kuvvetli, enerji dolu, yaşama sevinci içinde genç Robert Browning bir bomba gibi patlamıştı Elizabeth Barrett’in sessiz hasta odasında. İngiliz edebiyatının en ünlü aşk öyküsüdür onların aşkı. Tiyatro oyunları yazılmış, filmler yapılmıştır bu konuda. Nasıl mektuplaştıkları, Robert Browning’in Wimpole Sokağı’ndaki bir evde divanda yatan Elizabeth’i nasıl görmeye geldiğini, bu ziyaretten sonra üç ay içinde Elizabeth’in mucize kabilinden nasıl yürümeye başladığını, gizlice evlenip Floransa’ya kaçtıklarını herkes bilir. Hatta Virginia Woolf’un The Common Reader’da dediği gibi, İngiliz şiirinin en önemli adları arasında olan bu iki şairden tek dize okumamış olanlar bile! Virginia Woolf’un Flush’ı bu konuda son derece sevimli bir kitaptır. Elizabeth Barrett Browning’in çok sevdiği İtalya’ya kaçarken beraberinde götürdüğü köpeğin yaşamöyküsünü anlatan Flush’da bu aşk öyküsünü bir de o köpeğin açısından görürüz.
Kitaplarının kapaklarında kardeşi Vanessa Bell'in resimleri bulunmaktadır.
Yazar, modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunmuştur.
Kitapları elliden fazla dile çevrilen Viginia Woolf'un bu eserlerinden bir kısmı, Jorge Louis Borges ve Marguerite Yourcenar gibi tanınmış yazarlarca çevrilmiştir.

Dışa Yolculuk (1915)
Gece ve Gündüz (roman) (1919)
Jacob'un Odası (1922)
Mrs Dalloway (1925)
Deniz Feneri (roman) (1927)
Orlando: Bir Yaşamöyküsü (1928)
Dalgalar (roman) (1931)
Yıllar (1937)
Kendine Ait Bir Oda (1929)
Londra Manzaraları (1931)
Flush, Bir Köpeğin Romanı (1933)
Üç Gine (1938)
Perde Arası (1941)
Virginia Woolf'un Günlükleri
Pazartesi ya da Salı (1921)

Özel

Genel
Urgan, Mîna (1995). Virginia Woolf: İnceleme. Yapı Kredi Yayınları. ISBN 9753633637.

Washington Irving (3 Nisan 1783 - 28 Kasım 1859), Amerikalı yazar, denemeci, biyografi yazarı ve tarihçidir. The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent kitabında yer alan "Başsız Süvari" (The Legend of Sleepy Hollow) ve "Rip Van Winkle" adlı kısa hikâyeleri ile tanınır. Irving'in tarihsel çalışmaları George Washington, Oliver Goldsmith ve Muhammed biyografileri yanı sıra Kristof Kolomb, Elhamra ve Endülüs gibi 15. yüzyıl İspanyası ile ilgili eserleri kapsar. Irving ayrıca 1842, 1846 yılları arasında Birleşik Devletler'in İspanya büyükelçisi olarak görev yaptı.
Irving, 1802'de Jonathan Oldstyle takma adıyla kardeşi Peter'in editörlüğünü yaptığı Morning Chronicle'a yazdığı gözlem mektuplarıyla edebiyat dünyasına giriş yaptı. Aile işi için 1815'te İngiltere'ye taşındı. Burada 1819'da The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent.'in yayımlanmasıyla uluslararası şöhret kazandı. O daha sonra hayatı boyunca neredeyse her zaman başarılı olarak düzenli bir şekilde yayım yapmaya devam etti ve ölümünden sekiz ay önce 76 yaşındayken beş bölümlük George Washington biyografisini tamamladı.
Irving, James Fenimore Cooper ile birlikte Avrupa'da beğeni kazanan ilk Amerikalı yazarlardandı ve Nathaniel Hawthorne, Herman Melville, Henry Wadsworth Longfellow ve Edgar Allan Poe gibi yazarları cesaretlendirdi. Irving ayrıca Sir Walter Scott, Lord Byron, Thomas Campbell, Francis Jeffrey ve Charles Dickens gibi Avrupalı yazarlar tarafından da takdir edildi. Amerika Birleşik Devletleri'nin uluslararası ilk en iyi satan yazarı olarak Irving meşru bir meslek olarak yazarlığı savundu ve Amerikalı yazarları telif ihlallerine karşı koruyan daha güçlü yasaları destekledi.

Washington Irving'in ebeveynleri William Irving, Sr. (Shapinsay, Orkney kökenli) ve Sarah (ilk soyadı Sanders), İngiliz-İskoç göçmeniydiler. Çift 1761'de William İngiliz Donanması'nda astsubay olarak görev yaparken evlendiler. Ailenin on bir çocuğundan sekizi yetişkinliğe erişebildi. Her ikisinin de adı William olan ilk iki erkek çocukları ve dördüncü çocukları bebeklikte öldüler. Hayatta kalan çocuklar William, Jr. (1766), Ann (1770), Peter (1772), Catherine (1774), Ebenezer (1776), John Treat (1778) ve Sarah'ydı (1780).
3 Nisan 1783'te Washington Irving doğduğunda Irving ailesi şehrin küçük canlı tüccar sınıfının bir parçası olarak Manhattan, New York'a yerleşmişlerdi. Doğumun olduğu haftada şehir sakinleri Amerikan Devrimi'ni bitiren İngiliz ateşkesini duymuşlardı. Sonuç olarak Irving'in annesi ona devrimin kahramanı George Washington'ın adını verdi. Altı yaşındayken dadısının yardımlarıyla Irving 1789'da başkan olarak göreve başlamasıyla New York'ta yaşayan adaşı ile tanışma fırsatı buldu. Başkan genç Irving'i kutsadı. Irving'in bu olayın anısına yaptığı küçük suluboya çalışması hala evinde asılıdır.
Hukuk eğitimi almış olmasına ve bir hukuk bürosunda çalışmış olmasına rağmen Irving yazarlık yapmayı tercih etmişti. Washington Irving'in büyük erkek kardeşlerinden birkaçı New York'ta aktif tüccarlar oldular ve onlar genç erkek kardeşlerini edebi isteği konusunda cesaretlendirdiler. Washington yazarlık kariyerinde ilerlerken büyük erkek kardeşleri onu maddi açıdan desteklediler.
İlgisiz bir öğrenci olan Irving, macera ve drama hikâyelerini tercih etti. On dört yaşına kadar düzenli olarak akşamları okuldan kaçarak tiyatroya katılıyordu. 1798'de New York'ta sarıhummanın patlak vermesi ailesini onu daha sağlıklı bölgelere göndermesine teşvik etti ve Irving arkadaşı James Kirke Paulding ile kalması için Tarrytown, New York'a gönderildi. Tarrytown'da iken Irving, antika Alman adetleri ve yerel hayalet hikâyeleri ile yakındaki Sleepy Hollow kasabası ile içli dışlı odu. Irving genç iken başka birkaç yolculuğu da Hudson'a yaptı. Johnstown, New York'a kadar uzattığı bu yolculuk esnasında "Rip Van Winkle" hikâyesinin kurulduğu Catskill dağlarından geçti. Irving daha sonra "Bütün Hudson manzarasından, Kaatskill Dağları benim çocukça hayal gücümde en büyüleyici etkiye sahip yerdir" şeklinde yazdı.
Irving 1802'de on dokuz yaşına geldiğinde Jonathan Oldstyle adı altında The Morning Chronicle'a New York'un sosyal ve tiyatro manzaraları üzerine yorumlar içeren mektuplar yazmaya başladı. Yazarın Federalist yanlısı eğilimlerini yansıtan Jonathan Oldstyle ismi Irving'in kariyeri boyunca kullanacağı birçok takma ismin ilkiydi. Mektuplar Irving'e erken bir ün ve orta derecede kötü bir şöhret getirdi. Chronicle'ın ortak yayımcılarından biri olan Aaron Burr, Oldstyle piyeslerinden parçalar kesip kızı Theodosia'ya gönderecek kadar hayran kalmıştı. Yazar Charles Brockden Brown ise Philadelphia'da editörlük yaptığı bir edebiyat dergisi için çaylak Oldstyle ile görüşmek amaçlı New York'a bir gezi yaptı.
1804'te tüberküloz tehdidi altında olan Irving'in sağlığından endişelenen abileri onu 1804'ten 1806'ya kadar sürecek bir Avrupa turuna gönderdiler. Irving Avrupa'dayken genç bir adamın gelişmesi için faydalı olabilecek pek çok şehri uğramadan geçti. Irving'in abisi William kardeşinin sağlığının düzelmesinden memnun olduğunu ancak "Floransa'yı solda Venedik'i sağda bırakarak dörtnala İtalya'yı dolaşmak" seçimini istemediğini yazdı. Bunun yerine  Irving ileride onu aranan bir misafir yapacak olan sosyal kabiliyetini geliştirdi. 1805'te Roma ziyareti sırasında ressam Washington Allston ile dostluk kurdu, Allston ressam olması konusunda neredeyse Irving'i ikna ediyordu.

Irving, New York City'de yasal yol göstericisi yargıç Josiah Ogden Hoffman ile hukuk çalışmak için Avrupa'dan geri döndü. Onun kendi itirafı ile Irving iyi bir öğrenci değildi ve baro sınavından ancak 1806'da geçebilmişti. Irving "Kilkenny Delikanlıları" unvanını verdiği iyi egitim görmüş gençlerin oluşturduğu grupla katif bir şekilde sosyalleşmeye başladı. Ocak 1807'de Irving, kardeşi William ve delikanlılardan James Kirke Paulding'in yardımlarıyla Salmagundi adlı edebiyat dergisini kurdu. Dergi ilk olarak 24 Ocak 1807'den 25 Ocak 1808 tarihine kadar karton ciltler halinde yirmi sayı olarak Amerikalı yayımcı David Longworth tarafından yayımlandı.
Irving, William Wizard ve Launcelot Langstaff gibi çeşitli takma isimlerle New York'un kültür ve politikasını bugünün Mad dergisine benzer bir tavırla yerdi. Salmagundi Irving'in ismini ve tanınmışlığını New York'un ötesine taşıyan makul bir başarıydı. Derginin 11 Kasım 1807 tarihli on yedinci sayısında Irving, New York şehrine "Gotham" (anglosakson dilde keçilerin şehri anlamına gelen bir kelime) lakabını taktı.

1809 senesinin sonlarında on yedi yaşındaki nişanlısı Matilda Hoffman'ın öldüğü sabah Irving ilk büyük kitabı A History of New-York from the Beginning of the World to the End of the Dutch Dynasty, by Diedrich Knickerbocker üzerindeki çalışmalarını tamamladı. Kitap kendini beğenmiş yerel tarih ve çağdaş politika üzerine bir hiciv niteliği taşıyordu. Irving kitap yayımlanmadan önce bugünün viral pazarlama kampanyalarına benzer bir kafesleme yöntemini kullanmaya başladı. Irving New York gazetelerine, sözde New York City'deki otelinden kaybolan Diedrich Knickerbocker adında huysuz bir Hollandalı tarihçi hakkında bilgi arayan birkaç ilan verdi. Hilenin bir parçası olarak Irving gazetelere verdiği ilanlara (sözde otelin sahibinden) eğer bay Knickerbocker otele dönüp faturayı ödemezse Knickerbocker'ın arkasında bıraktığı manuskriptin yayımlanacağını belirten bir uyarı yerleştirdi.

Şüphelenmeyen okuyucular Knickerbocker'ın hikâyesini ve manuskriptini ilgi ile takip ettiler. Ayrıca New York City memurları da kayıp tarihçi hakkında yeterince endişeliydiler ve hatta onun güvenli bir şekilde dönüşü için ödül teklif etmeyi bile düşündüler. Yarattığı oyunun keyfini süren Irving 6 Aralık 1809'da (Hollandalı tarihçinin takma ismini benimseyerek) A History of New York'u yayımladı. Irving kitabın başarısını "Halkın hoşuna gitti ve Amerika'da nadir ve dikkate değer bir özgün çalışma olarak bana şöhret getirdi" şeklinde yorumladı. Irving'in bu çalışması ayrıca Amerikalılara ilk ayrıntılı Noel Baba tasvirini de vermişti. Bugün Irving'in bu ve diğer çalışmalarının kurgusal anlatıcısı Diedrich Knickerbocker'in soyadı Manhattan sakinleri için genel bir lakap olarak kullanılır.
Irving A History of New York başarısından sonra iş araştırmaya başladı ve sonunda Analectic dergisinin editörlerinden biri oldu. Bu dergide James Lawrence ve Oliver Perry gibi donanma kahramanlarının biyografilerini yazdı. Irving ayrıca Francis Scott Key'in "Defense of Fort McHenry" şirinin yeniden basımını yapan ilk editörlerden biriydi. Şiir daha sonra Birleşik Devletler'in Ulusal Marşı, "The Star-Spangled Banner" olarak ölümsüzleştirilecekti.
Birçok tüccar ve New Yorklu gibi Irving de başlangıçta 1812 Savaşı'na karşı çıktı ancak daha sonra İngilizlerin Washington'a saldırması onu gönüllü olarak orduya yazılması konsunda ikna etti. New York valisi ve New York Eyalet Milisi'nin kumandanı Daniel Tompkins'in personelinden biri olarak çalıştı. Irving burada Great Lakes bölgesinin keşif misyonu dışında hiçbir gerçek çarpışma görmedi. Savaş Irving'in ailesi de dahil çoğu tüccar için felaketti ve Irving 1815'in ortalarında ailenin ticaret şirketini kurtarma teşebbüsü için İngiltere'ye gitti ve daha sonraki on yedi yıl boyunca burada kaldı.

Irving aile şirketini, içinde bulunduğu mali durumdan kurtarmak için, sonraki iki yıl boyunca çok çalıştı ancak sonunda iflas etmek zorunda kaldı. Irving iş beklentisi olmadan 1817 ve 1818 boyunca yazmaya devam etti. 1817 yazında o romancı Walter Scott'ın evini ziyaret etti. Bu ziyaret iki adam için ömür boyu sürecek olan bir dostluğun işareti oldu. Irving üretken bir şekilde yazmaya devam etti. "Rip Van Winkle" hikâyesini Birmingham'da kızkardeşi ve onun kocası Henry van Wart ile kalırken geceyarısı yazdı. Birmingham, Irving için bazı başka çalışmalarına da ilham kaynağı olmuş bir yerdir. Ekim 1818'de Irving'in kardeşi William ona Birleşik Devletler donanmasında baş yazmanlık işi ayarladı ve onu eve dönmesi için zorladı. Irving yine de İngiltere'de yazarlık kariyerine devam etmeyi yeğleyerek teklifi reddett

Botanik isimlendirmesinde yazar alıntısı, geçerli bir botanik adı yayınlayan, yani adı alg, mantar ve bitkiler için Uluslararası İsimlendirme Kanunu'nda (ICN) belirtilen resmi gereklilikleri yerine getirirken ilk kez yayınlayan kişi veya gruba atıfta bulunmak anlamına gelir. Bir türün artık orijinal jenerik yerleşiminde (yani yeni bir cins ve spesifik epitet kombinasyonu) olmadığı durumlarda, hem orijinal cins yerleşiminin yazarları hem de yeni kombinasyonun yazarları verilir (eski parantez içinde).
Botanikte, tanınmış bir standart kısaltma listesine göre yazar adlarını kısaltmak gelenekseldir (zorunlu olmasa da).
Botanik kodu ile zoolojideki normal uygulama arasında farklılıklar vardır. Zoolojide yayın yılı yazar ad (lar) ından sonra verilir ve yeni bir kombinasyonun yazarı normalde ihmal edilir. Az sayıda daha uzmanlaşmış uygulama, botanik ve zoolojik kodların önerileri arasında da farklılık gösterir.

Biyolojik çalışmalarda, özellikle taksonomi ve terminolojiyle uğraşanların yanı sıra ekolojik araştırmalarda, bilimsel bir adın yayınlandığı yere yapılan tam atıfların atlanması geleneği uzun süredir, ancak yazarın atıfta bulunmak için kısa gösterimin kullanılması adı, en azından ilk kez bahsedildiğinde. Yazar adı genellikle yeterli bilgi değildir, ancak bazı zorlukların çözülmesine yardımcı olabilir. Sorunlar şunları içerir:

Bahsedilen bir taksonun adı, incir ağacı cinsi Ficus L. gibi eşanlamlılar gibi belirsizdir. Ficus Röding, 1798, yumuşakça cinsi.
İsmin yayınlanması az bilinen bir dergi veya kitapta olabilir. Yazar adı bazen bu sorunun çözülmesine yardımcı olabilir.
Ad geçerli olarak yayınlanmamış olabilir, ancak sözde yazar adı listelendiği yayını veya makaleyi bulmak için yardımcı olabilir.
Botanikte yazar alıntılarına ilişkin kurallar ve tavsiyeler Uluslararası İsimlendirme Kanunu'nun (ICN) 46-50. Maddelerinde yer almaktadır. Botanik Kanununun 46. Maddesinde belirtildiği gibi, botanikte yayınlanmış eserde belirtilen taksonun yazarından farklı bile olsa, yayınlanmış eserde belirtilen takson adının yazarını belirtmek normaldir.

Botanikteki yazarın en basit alıntısı, ad orijinal sıralamasında ve orijinal cins yerleşimi (binom adları ve altı için) belirtildiğinde, orijinal yazarın (veya yazarların) yalnızca adı / adı belirtilen ve parantez olmadığı zaman geçerlidir.
Latince terim "et" veya "&" ve işareti simgesi "iki yazar birlikte bir ad yayınladığında kullanılabilir. Tavsiye 46C.1
Birçok durumda yazarın atıfları, parantez içinde birincisi olmak üzere iki bölümden oluşur;

Helianthemum coridifolium (Vill. Cout.
Bu yazar alıntılama şekli, epitetin ilk yazar olan Dominique Villars (ekli parantezler tarafından belirtilir) tarafından başka bir cins (bu durumda Cistus coridifolius olarak) yayınlandığını, ancak ikincisi tarafından mevcut Helianthemum cinsine (revizyon) taşındığını gösterir. ) yazar ( António Xavier Pereira Coutinho). Alternatif olarak, gözden geçiren yazar taksonun sırasını değiştirmiştir, örneğin onu alt türlerden türlere (veya tam tersi), alt türden seksiyona vb. Madde 49 (İkincisi, aile grubu, cins-grup ve tür-grup isimlerinde hiçbir yazar değişikliğinin fark edilmediği zoolojideki durumun aksine, alt türlerden türe veya alt cinse, belirtilen yazarlıktaki herhangi bir değişiklikle ilişkili değildir).

Yazarı da dahil olmak üzere bir botanik adından alıntı yapılırken, yazarın adı genellikle kısaltılır. Tutarlılığı teşvik etmek için, algler, mantarlar ve bitkiler için Uluslararası Adlandırma Yasası ICN , Tavsiye 46A, Not 1'e her bir botanik ad yazarının atandığı Brummitt & Powell'ın Bitki Adları Yazarlarının (1992) kullanılmasını tavsiye eder. benzersiz bir kısaltma. Bu standart kısaltmalar Uluslararası Bitki Adları Dizini'nde bulunabilir.
Örneğin:

Rubus L.
"L." kısaltması Ünlü botanikçi atıfta Carl Linnaeus bu cins tanımladığını gösterir. 1753 yılında Species Plantarum'nun 492'si.

Rubus ursinus Cham. & Schldl.
kısaltması "Cham." "Botanikçi Adelbert von Chamisso " ve "Schldl" ifadelerini belirtir. botanikçi Diederich Franz Leonhard von Schlechtendal'a; bu yazarlar 1827'de bu türü birlikte tanımladılar (ve Rubus cinsine yerleştirdiler).

"ex", yazar alıntısının bir bileşeni olduğunda, ilk açıklamanın geçerli yayın kurallarını karşılamadığını, ancak aynı adın daha sonra ikinci bir yazar veya yazar (veya aynı yazar) tarafından geçerli olarak yayınlandığını gösterir bir sonraki yayında). Madde 46.4 Ancak, sonraki yazar açıklamanın önceki yazardan kaynaklandığını (ve önceki yazarın adı kabul ettiğini) belirtirse, "ex" kullanılmaz ve önceki yazar tek başına listelenir. Örneğin:

Andropogon aromaticus Sieber ex Schult.
Josef Schultes'un bu adı geçerli olarak yayınladığını belirtir (bu örnekte 1824'te), ancak açıklaması Franz Sieber tarafından daha önceki bir açıklamaya dayanıyordu. (Botanikte, önceki adın yazarının daha sonra geçerli olandan önce geldiğine dikkat edin; zoolojide (varsa) bu sıra tersine çevrilir.)

Aşağıdaki alıntılama biçimleri eşit derecede doğrudur:

Rubus ursinus Cham. & Schldl.
Rubus ursinus Cham. et Schldl.
Chamisso ve Schlechtendal adlı sanatçının Rubus ursinus.
Rubus ursinus von Chamisso ve von Schlechtendal
Yukarıda belirtildiği gibi, orijinal ya da gözden geçiren yazar, aynı cinsten aşağıdaki örneklere göre birden fazla kelime içerebilir:

Helianthemum sect. Atlanthemum (Raynaud) G.López, Ortega Oliv. & Romero García
Helianthemum apenninum Mlil. subsp. rothmaleri (Villar ex Rothm.) M.Mayor & Fern. Benito
Helianthemum conquense (Borja & Rivas Goday ex G.López) Mateo & VJArán Resó

"İn" yardımcı terimi bazen yayınlanmış eserin yazarlığının ismin kendisinden farklı olduğunu belirtmek için kullanılır, örneğin:

Verrucaria aethiobola Wahlenb. in Acharius, Methodus, Suppl: 17. 1803
Madde 46.2 Botanik Kanunun 1 nolu notu, bunun gibi durumlarda, "in" ile başlayan kısmın aslında bibliyografik bir alıntı olduğunu ve yayın yeri dahil edilmeden kullanılmaması gerektiğini, dolayısıyla adın + yazarın bu örnekte Verrucaria aethiobola Wahlenb doğrusudur Verrucaria aethiobola Wahlenb Acharius değildir. (Bu, her iki forma da izin verilen zoolojideki durumun aksine ve ek olarak normalde bir tarih eklenecektir.)

Botanik Kanununa göre, yazardan sadece söz konusu taksonun en düşük sıralaması için, yani yukarıda verilen örnek alt türler için (Helianthemum apenninum subsp. rothmaleri) alıntı yapmak gerekli değildir (hatta tavsiye edilir) türlerin ("Mill.") yanı sıra alt türlerin, bazı kaynaklarda bulunmasına rağmen. Bu kuralın tek istisnası, bir türün aday çeşitliliğinin veya alt türlerinin belirtildiği ve ana taksonunun aynı yazarını otomatik olarak miras alacağıdır Madde 26.1 :

Rosa gallica L. var. gallica, " Rosa gallica var. gallica L." değil

Botanik kodunun 47. maddesinde açıklandığı gibi, bazen bir taksonun teşhis karakterleri veya sınırlarını aşması, isminin adlandırıldığı gibi orijinal taksonomik kavramla ilişkilendirilmesinin yetersiz olacağı şekilde değiştirilebilir ("düzeltilebilir"). Bu durumlarda orijinal yazarlık ilişkilendirmesi değiştirilmez, ancak orijinal yazarlığa "yayma" kısaltması kullanılarak taksonomik bir ifade eklenebilir. (emendavit için), Kodda verilen bu örneklere göre:

Phyllanthus L. yayılır. Müll. Arg
Globularia cordifolia L. hariç. var. (emend. Lam.).
(İkinci örnekte, exclusis varietatibus'un kısaltması olan "excl. var", Bu taksonomik kavramın, diğer işçilerin sonradan dahil ettiği çeşitleri hariç tuttuğunu gösterir).

Bilimsel isim yazarlığına iliştirilebilecek diğer endikasyonlar arasında adlandırma veya taksonomik durum (örn. " nom. illeg. ", " sensu Smith", vb.), Hibrit ve hibrit olmayan durum arasında aktarılan taksonlar için önceki taksonomik durum ("(pro sp.)" ve "(pro hybr.)", bkz. botanik Kod'un 50. Maddesi) ve daha fazlası. Teknik olarak bunlar yazar atıfının bir parçasını oluşturmaz, ancak ek metni temsil eder, ancak bazen daha az iyi yapılandırılmış taksonomik veritabanlarındaki "otorite" alanlarına dahil edilirler. Botanik Kanununun 50A-F Tavsiye Kararlarında verilen bazı spesifik örnekler şunlardır:

Carex bebbii Olney, nomen nudum (alternatif olarak: nom nud.)
kabul edilebilir bir açıklama veya teşhis olmadan yayınlanan bir takson adı için

Lindera Thunb., Kas. Gen. Pl .: 64,1783, non Adans  1763
bir homonim için — bu örnekte Carl Peter Thunberg'in " Lindera " nın daha önce Michel Adanson tarafından adlandırılanla aynı taksir olmadığını belirterek, iki ismin yazışması rastlantısaldır.

Bartlingia Brongn. Ann. Sci. Nat. (Paris) 10: 373. 1827, Rchb olmayan. 1824 Başka yerde sınıflandırılmamış F.Muell. 1882
Yukarıdaki gibi, ancak iki önceki (ve muhtemelen ilgisiz) eş anlamlı, birincisi Ludwig Reichenbach, ikincisi Ferdinand von Mueller tarafından kaydedildi

Betula alba L. 1753, nom. rej.
bir takson adı için (normalde daha sonraki bir kullanım lehine) ve botanik koda ek oluşturan (reddedilen ad üzerinde korunan alternatif ad "nom. cons olarak belirtilecektir). )

Ficus exasperata uct. non Vahl
bu, sonraki yazar veya yazarlar ("auct." veya "auctt.") tarafından yanlış uygulanmış bir ad için tercih edilen sözdizimidir, öyle ki aslında Vahl adının doğru bir şekilde uygulandığı addan farklı bir taksonu temsil eder

Spathiphyllum solomonense Nicolson in Am. J. Bot. 54: 496.1967, "solomonensis "
başlangıçta yayınlanan epitetin solomonensis olarak yazıldığını, ancak buradaki yazımın, muhtemelen Kod uyumluluğu veya başka bir meşru sebep için değiştirilmiş bir biçimde olduğunu gösterir.

İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens'ın 1859 yılında gazetelerde tefrika edilmek üzere yazdığı, konusu Fransız Devrimi esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen romandır. 200 milyonun üzerindeki satışı ile tüm zamanların en meşhur edebiyat eserleri arasındadır.
Roman devrime öncülük eden yıllar boyunca soylular tarafından ezilen Fransız köylüsünün durumunu, buna karşılık devrimin ilk yıllarında soylulara yönelik vahşeti ve Londra'daki hayat üzerinden aynı dönemdeki toplumlar arasındaki benzerlikleri betimler. Bu olaylarla birlikte birkaç karakterin hayatı da anlatılır. Charles Darnay ve Sydney Carton en önemli karakterlerdir. Darnay erdemli kişiliğine rağmen devrimin gazabına rastgele kurban seçilen eski bir Fransız aristokrattır. Carton ise Darnay'in eşine duyduğu karşılıksız aşk dışında boşa geçirdiği hayatını kurtarmak için çabalayan harcanmış bir avukattır. 45 bölümlük roman Dickens'ın All the Year Round isimli edebiyat dergisinde 31 haftada yayınlandı.

Kitapta suçsuz yere Paris'teki bir hapishanede 18 yılını geçirdikten sonra, eski bir dostunun yardımı ile kurtulan Dr. Manette'in tesadüfen Londra'ya dönüşü sırasında tanıştıkları bir Fransız olan Charles Darnay ile kızının yapacakları evlilik ve bunun ardından meydana gelen Fransız İhtilali'nin hayatlarına etkileri anlatılır. Bu insanların ruhsal değişimlerini ele alan kitapta birçok tarihi izlere de rastlayabiliriz.
Olayların akışı ve birbirleri ile bağlantıları romanda okuyucunun merakını son sayfaya kadar sürükleyen bir hızla sürer. Manette'in kızının sevgisine verdiği değer yüzünden içine atıp gömdüğü ancak unutamadığı intikam hisleri, kendisini bu duruma düşüren insanların soyundan gelen birisine kızını verebilmesi ilgi çekicidir. Buna karşın, hayatta kimseye karşı iyilik yapamamış ve bunun yüzünden hayatla bağları çok sıkı olmayan Sydney Carton'un Darnay'a duyduğu imrenme ve Lucie'ye duyduğu sevgi romanda olayların akışını değiştirir.
Charles Dickens bu romanı yazdığı sırada tıpkı Charles Darnay'ın evliliğindeki gibi sorunlar içindedir ve karakterle isimlerinin aynı harflerle C.D. başlaması bununla ilişkilendirilir. Bu roman da insanların  kendilerine duydukları güven güvensizlik anlatılıyor.

Yazar, Fransız İhtilali'nde, ortalığı kan gölüne çeviren monarşi kurallarının dayattığı ve artık o dönemin bir rutini olan giyotinle kafa kesmelerde öldürülen binlerce insanın acısını İngiliz halkına anlatmayı amaçlamıştır. Romanda ihtilal öncesinde acı çeken, sömürülen Fransız halkının bu travmanın yaraları ile, kendilerine yıllarca kötülük eden aristokrat ve asillere sıfır hoşgörü ve uydurma yasalarla idam cezaları vermeleri ile aslında evrimleşmemiş ve ilkel kalmış bir toplum oldukları anlatılmak istenmiştir. Devrim ertesinde yaşanan üç yıl, devrim öncesinin bir devamı niteliğindedir. Öldürenler artık öldürülmektedir.

Manzaralı Oda, 1985 İngiltere yapımı dramatik komedi filmidir. Özgün adı A Room with a View olan film 1989 yılının Ocak ayında Türkiye'de de gösterilmiştir.
Senaryosunu Ruth Prawer Jhabvala'ın,E.M. Forster'ın 1908 tarihli aynı adlı romanından uyarlayıp yazdığı filmin yönetmeni James Ivory'dir. Filmin yapımcılığını ise onlarca yıldır birçok filme James Ivory ile birlikte imza atmış olan Ismail Merchant üstlemiştir. Filmin başlıca rollerinde Maggie Smith, Helena Bonham Carter, Daniel Day-Lewis, Denholm Elliott ve Julian Sands oynamışlardır.
"Manzaralı Oda", 1987 yılında 8 dalda birden aday gösterildiği Akademi Ödülleri'nden "uyarlama senaryo" dahil üçünü aldı. Filme BAFTA ve Altın Küre da dahil çeşitli yarışma ve festivallerde 21 ödül daha verilmiştir.

Olaylar 20. yüzyılın hemen başında İngiltere'de Edward çağı hüküm sürerken geçer. Lucy Honeychurch (Helena Bonham Carter) akranı olan bütün kibar İngiliz kızlarının yaptığı gibi zoraki bir Avrupa turuna gönderilir. Bu turlarda genç kızların yanında mutlaka yaşlı bir kadın refakatçi olmaktadır. Bu seyahatte de Lucy'nin refakatine evde kalmış yaşı geçkin kuzeni Charlotte Bartlett (Maggie Smith) verilmiştir. İtalya'ya geldiklerinde bir süreliğine Floransa'da bir pansiyonda oda tutarlar. Burada başka İngiliz gezginler de vardır.Pansiyonda oda komşuları olan Bay Emerson (Denholm Elliott) ve oğlu George (Julian Sands) ile tanışırlar. Lucy bağımsız bir genç olan George'a yakınlık duymaya başlar. Yeğeni Lucy ile George arasındaki bu yakınlaşmadan endişe duyan refakatçi Charlotte hemen İngiltere'ye dönmeleri için ısrar eder, çünkü Lucy'nin İngiltere'de bir nişanlısı vardır ve dönüşte evlenmeye hazırlanmaktadırlar. İngiltere'deki nişanlısı Cecil Vyse (Daniel Day-Lewis) renksiz bir kişiliğe sahip, duygusuz ve sıkıcı bir insandır. Lucy şimdi bir ikilem içinde kalmıştır. Ya İngiltere'ye dönüp Cecil Vyse'la sıkıcı, geleneksel ama güvenli bir evlilik yapacak ya da Floransa'da kalıp karizmatik George Emerson ile geleceği belirsiz bir bohem yaşantısı sürdürecektir.

Maggie Smith	 ... 	Charlotte Bartlett, genç kıza eşlik ediyor (şaperon)
Helena Bonham Carter	... 	Lucy Honeychurch, Miss Bartlett'in kuzeni
Denholm Elliott	... 	Mr. Emerson, bir İngiliz turist
Julian Sands	... 	George Emerson
Simon Callow	... 	Peder Mr. Arthur Beebe
Patrick Godfrey	... 	Peder Mr. Eager, Floransa'daki Anglikan kilisesinin papazı
Judi Dench	... 	Eleanor Lavish, romancı yazar.
Fabia Drake	... 	Miss Catharine Alan
Joan Henley	... 	Miss Teresa Alan
Amanda Walker	... 	The Cockney Signora
Daniel Day-Lewis	... 	Cecil Vyse
Maria Britneva	... 	Mrs. Vyse, Cecil'in annesi
Rosemary Leach	... 	Mrs. Marian Honeychurch
Rupert Graves	... 	Freddy Honeychurch
Peter Cellier	... 	Sir Harry Otway, ev sahibi

1987 Oscar - En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü - Ruth Prawer Jhabvala
1987 Oscar - En İyi Kostüm Tasarımı Akademi Ödülü - Jenny Beavan, John Bright
1987 Oscar - En İyi Sanat Yönetimi Akademi Ödülü - Gianni Quaranta, Brian Ackland-Snow, Brian Savegar, Elio Altramura
1987 BAFTA En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Maggie Smith
1987 BAFTA En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü - Judi Dench
1987 BAFTA En İyi Kostüm Tasarımı Ödülü - Jenny Beavan, John Bright
1987 BAFTA En İyi Film Ödülü - Ismail Merchant, James Ivory
1987 BAFTA En İyi Prodüksiyon Tasarımı Ödülü - Gianni Quaranta, Brian Ackland-Snow
1987 Altın Küre - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü - Maggie Smith
1987 David di Donatello - En İyi Yabancı Film Ödülü - James Ivory
1987 David di Donatello - En İyi Yabancı Film Yönetmeni Ödülü - James Ivory

1987 Oscar - En İyi Film Akademi Ödülü - Ismail Merchant
1987 Oscar - En İyi Yönetmen Akademi Ödülü - James Ivory
1987 Oscar - En İyi Görüntü Yönetmeni Akademi Ödülü - Tony Pierce-Roberts
1987 Oscar - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü - Maggie Smith
1987 Oscar - En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü - Denholm Elliott
1987 BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü - Simon Callow
1987 BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü - Denholm Elliott
1987 BAFTA En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü - Rosemary Leach
1987 BAFTA En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü - Tony Pierce-Roberts
1987 BAFTA En İyi Yönetmen Ödülü - James Ivory
1987 BAFTA En İyi Kurgu Ödülü - Humphrey Dixon
1987 BAFTA En İyi Müzik Ödülü - Richard Robbins
1987 BAFTA En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü - Ruth Prawer Jhabvala
1987 BAFTA En İyi Ses Ödülü - Tony Lenny, Ray Beckett, Richard King
1987 Altın Küre - En İyi Yönetmen Ödülü - James Ivory
1987 Altın Küre - En İyi Dramatik Film Ödülü

IMDb'de Manzaralı Oda

Adam Richard Sandler (d. 9 Eylül 1966), Amerikalı sinema oyuncusu, yönetmen, şarkıcı, senarist ve yapımcıdır. Eski bir Saturday Night Live üyesidir. Günümüzde ünlü bir komedyen olan Adam Sandler, ayrıca Punch-Drunk Love, Spanglish ve Reign Over Me gibi duygusal filmlerde de rol almıştır. İlk ve şimdilik tek Altın Küre adaylığını da Punch-Drunk Love filmindeki rolüyle kazanmıştır. Oynadığı her filmde Rob Schneider'ın küçük bir rolü olmuştur. Ayrıca Rob Schneider'ın başrol oynadığı filmlerde de Adam Sandler'ın bir rolü olmuştur. Bu ikili birbirlerinin filmlerinde mutlaka görünmektedirler. Örneğin Adam Sandler'ın başrol oynadığı En Uzun Koşu isimli filmde Rob Schneider maç sırasında tribünde seyircileri coşturan kişidir, yaklaşık 5-10 saniyelik bir rolü vardır.

Adam Richard Sandler, 9 Eylül 1966 tarihinde Judy (öğretmen) ve Stanley Sandler'ın (elektrik mühendisi) oğlu olarak doğdu. Ailesi Yahudidir ve her iki taraftan da Rus Yahudi göçmenlerin soyundan gelmektedir.
Brooklyn'de doğan Adam, 5 yaşında iken ailesiyle Manchester, New Hampshire'a taşındı. Sandler 1991 yılında New York Üniversitesi BFA'dan (Güzel Sanatlar Akademisi) mezun olmuştur.

Adam 17 yaşındayken bazı küçük gösterileriyle çok beğenilmiştir ve daha sonra stand up konusunda iyi olduğunu anlamıştır. 80'li yılların ortasında The Cosby Show'da Theo Huxtable'ın arkadaşı Smitty'yi bir sezon oynamıştır. 17 yaşında kardeşinin zoruyla yaptığı gösteriden sonra onu komedyen Dennis Miller keşfetmiştir. Adam, o zamanlar sadece bir dizide ve MTV'de gözükmüştür. Miller onu Saturday Night Live'ın yapımcısı Lorne Michaels'la buluşturmuştur. 1990 yılında Saturday Night Live (SNL) programında yazar olarak görev yapmaya başlayan Adam Sandler, birkaç yıl içerisinde oyuncu kadrosuna da katılmıştır. 1992 yılında ABC Afterschool Specials adlı dizinin bir bölümünde uyuşturucu satıcısı rolüyle televizyon ekranlarında yer almıştır. Bu dönemde müziğe de yönelen Sandler, özellikle "The Chanukah Song" adlı parçasıyla dikkat çekmiştir. 1995 yılı itibarıyla sinema kariyerinde büyük bir çıkış yakalamıştır. Müzik kariyerine bakıldığında, Sandler'ın son albümü Stan and Judy’s Kid, yayımlandığı hafta içinde tüm zamanların en çok satan komedi albümü olmuş ve Billboard listelerinde 16. sıraya kadar yükselmiştir. Önceki üç albümü de platin plak ile ödüllendirilmiştir.

İlk rolü Going Overboard (1989) filminde başrol olmuştur. Filmde bir stand up'çının (Sandler) bir gemide tam performansını sergileyecekken teröristlerin saldırısına uğraması konu alınıyordur. Sandler ne yazık ki filmde başarılı olamamıştır ve komedi yönünü pek gösterememiştir. Filmdeki bütçe içinse "Bütçe az değildi, hiç yoktu" demiştir. İkinci filmi Shakes The Clown'da, Shakes isimli alkolik bir palyaçonun başına gelenler konu alınıyordur. Sandler, onun arkadaşı Dink rolündedir. Daha sonra Coneheads (Sivri Kafalar) filminde Dan Aykroyd, Ellen DeGeneres, Jane Curtin, Chris Farley'yle rol almıştır. Ardından gelen Airheads ise yine Chris Farley, Steve Buscemi, Joe Mantegna ve Brendan Fraser gibi ünlü isimlerin bulunduğu bir kadroyla çekilmiştir. 1994'te başrolünü Steve Martin'in oynadığı Mixed Nuts'da görülmüştür. Ve Sandler şöhreti 1995 yılında çekilen Billy Madison filmiyle yakalamıştır. Filmde 27 yaşında, çocuksu, saf ve sorumsuz Billy Madison rolünü canlandırmıştır. Billy'nin, otelcilik sayesinde çok zengin olan ve emekliye ayrılmayı düşünen babasından kalacak Madison Otelleri'ne sahip olabilmek ve bu işi devralıp üstesinden gelebileceğini ispatlamak için tek şansı 2 haftada bir sınıfını geçerek 12 yıllık okulunu tamamlamak üzere yeniden okula başlamaktır. Ve ardından gelen Happy Gilmore'da ise tarafından yetiştirildiği babaannesinin evini kurtarmaya çalışan, hokey oyuncusu olmak isterken para kazanmak için kendini golf oynarken bulan Happy Gilmore karakterini canlandırmıştır. İki filmin mükemmel başarısından sonra Sandler kendi film şirketi olan Happy Madison'ı kurmuştur. 1997 yılında Bulletproof isimli Aksiyon\Komedi filminde Archie isimli bir suçluyu canlandırmıştır. Ardından gelen The Waterboy ve Big Daddy iyi bir başarı sağlamıştır. Chevy Chase'in Dirty Work filminde ise küçük bir rol olan Satan'ı (şeytan) canlandırmıştır. 2000 yılında Little Nicky tutmayan bir film olmuştur. Daha sonra birçok filmin yapımcılığını yapmıştır. The Animal ve Hot Chick filmlerindeki kısa rollerinden sonra Sandler, Punch Drunk Love filmiyle Altın Küre'ye aday olmuştur. Ardından Couch isimli kısa film ve Jack Nicholson ile Anger Management filminde oynamıştır. Daha sonra Spanglish, The Longest Yard ve tabii ki Click filmiyle ününe ün katmıştır. Ama onu ilk şöhrete kavuşturan film The Wedding Singer filmi olmuştur. Aynı filmdeki Drew Barrymore ile 2004'te 50 First Dates (50 İlk Öpücük) filminde rol almıştır. Şimdilik son filmi Reign Over Me ve I Now Pronounce You Chuck And Larry dışında, çok iyi arkadaş olan Rob Schneider ve Sandler, birbirlerinin filmlerinde kısa rol veya yardımcı rol olarak sık sık görünmektedirler.
2008 yılında vizyona giren Bedtime Stories filminde, yeğenlerine uyumadan önce anlattığı hikâyelerin gerçeğe dönüşmesiyle hayatı değişen bir otel görevlisini canlandırmıştır. Bu yapım, Sandler'ın Walt Disney Pictures çatısı altında rol aldığı ilk film olma özelliğini taşımaktadır.
2010'lu yıllarda Grown Ups (Büyükler), Just Go with It (Hayatım Yalan), Blended (Karışık Aile), That’s My Boy (Haylaz Babam) ve Pixels gibi ticari komedi filmlerinde rol alan Adam Sandler, aynı dönemde The Meyerowitz Stories ve Uncut Gems gibi eleştirmenlerce beğenilen bağımsız yapımlarda da oyunculuk performansı sergilemiştir.
2020'li yıllarda ise yine Netflix platformunda yayınlanan projelerle dikkat çekmiştir. 2023 yılında yayınlanan Leo adlı animasyon filminde baş karakter olan kertenkeleye ses vermiştir. 2024 yılında ise Johan Renck'in yönettiği bilim kurgu filmi Spaceman'de başrol oynamış, yalnız bir uzay görevinde bulunan astronot Jakub karakterini canlandırmıştır. Aynı yıl yayımlanan Adam Sandler: Love You adlı stand-up özel gösterisiyle sahnelere dönmüştür. 2025 yılı itibarıyla, Sandler'ın 1996 yapımı kült komedisi Happy Gilmore'un devam filmi olan Happy Gilmore 2nin başrolünde yer alacağı duyurulmuştur.

A Day with the Meatball, 2002 yapımı bir kısa film olup Happy Madison Productions tarafından üretilmiştir. Yaklaşık iki dakika süren bu yapım, Adam Sandler'ın 2004 yılında ölen köpeği Meatball'un (Köfte) günlük yaşamını mizahi bir üslupla konu edinmektedir. Filmde Meatball'un kütüphaneye gitmesi, okula ve spor salonuna uğraması, kız arkadaşıyla sahilde yürüyüş yapması gibi çeşitli günlük aktiviteleri yer almaktadır. Adam Sandler, kısa filmde iki kez kısa süreli olarak görünmektedir.

Blossoms And Blood (Blossoms & Blood) 2003 yılında piyasaya sürülmüş kısa filmdir. Punch-Drunk Love (2002) filminin 24 Haziran 2003 tarihinde piyasaya sürülen 2 diskli DVD versiyonunda bu 12 dakika süren görüntü yer almaktadır. Yönetmen ve senaristin Paul Thomas Anderson olduğu bu kısa film (Anderson, The Couch isimli kısa film için de daha sonra Sandler'la çalıştı) aslında Punch-Drunk Love filminin silinmiş müzikli bir sahnesidir. Oyuncular yine Adam Sandler ve Emily Watson. Jon Brion'un Here We Go (İşte Gidiyoruz) isimli şarkısı eşliğinde süren kısa fakat çok ilginç bir kısa filmdir. Bunun dışında Jeremy Blake'in başarılı sanatları da olabildiğince gösterilmiştir.

Televizyon için çekilmiş Bir Koltuk (The Couch), yaklaşık 2 dakikalık bir kısa filmdir. Paul Thomas Anderson'ın yönetmenliğinde çekilmiş bu siyah beyaz filmin tek oyuncusuysa Adam Sandler'dır. Kısa filmin konusu: Bir adam (Sandler) koltuk almak için gelir fakat burada bir koltuk ve bir kanepe deneyince başına garip olaylar gelmektedir. 2003 yılında yapılmıştır.

Adam Sandler yakın arkadaşları ile filmlerde hep birlikte oynamaktadır. Bunlar:
Rob Schneider:

The Hot Chick, Schneider başrol, Sandler kısa rol.
The Animal, Schneider başrol, Sandler kısa rol.
Deuce Bigalow: European Gigolo, Schneider başrol, Sandler kısa rol.
The Longest Yard, Sandler başrol, Schneider kısa rol.
Little Nicky, Sandler başrol, Schneider kısa rol.
Big Daddy, Sandler başrol, Schneider yardımcı rol.
Mr. Deeds, Sandler başrol, Schneider kısa rol.
50 İlk Öpücük, Sandler başrol, Schneider yardımcı rol.
The Waterboy, Sandler başrol, Schneider kısa rol.
Eight Crazy Nights, Sandler başrol, Schneider yardımcı rol.
Click, Sandler başrol, Schneider kısa rol.
You Don't Mess with the Zohan, Sandler başrol, Schneider yardımcı rol.
Allen Covert:

Going Overboard, Sandler başrol, Covert kısa rol.
Airheads, Sandler başrol, Covert küçük rol.
Happy Gilmore, Sandler başrol, Covert küçük rol.
Bulletproof, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
The Wedding Singer, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
The Waterboy, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
Deuce Bigalow: Male Gigolo, Covert yardımcı rol, Sandler kısa rol.
Big Daddy, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
Little Nicky, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
Mr. Deeds, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
Adam Sandler's Eight Crazy Nights, Sandler esas karakter, Covert yardımcı karakter.
Anger Management, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
50 First Dates, Sandler başrol, Covert yardımcı rol.
The Longest Yard, Sandler başrol, Covert küçük rol.
I Now Pronounce You Chuck and Larry, Sandler başrol, Covert küçük rol.
Blake Clark:

Shakes The Clown, Sandler ve Clark yardımcı rol
The Waterboy, Sandler başrol, Clark küçük rol.
Little Nicky, Sander başrol, Clark küçük rol.
Mr. Deeds, Sander başrol, Clark küçük rol.
Adam Sandler's Eight Crazy Nights, Sandler esas karakter, Blake yardımcı karakter.
50 First Dates, Sandler başrol, Clark yardımcı rol.
Click, Sandler başrol, Clark küçük rol (sahne silindi).
I Now Pronounce You Chuck and Larry, Sandler başrol, Clark küçük rol.
Steve Buscemi:

Airheads, Sandler ve Buscemi başrol.
Billy Madison, Sandler başrol, Buscemi küçük rol.
The Wedding Singer, Sandler başrol, Buscemi küçük rol.
Big Daddy, Sandler başrol, Buscemi küçük rol
Mr. Deeds, Sandler başrol

Albert Brooks (d. Albert Lawrence Einstein; 22 Temmuz 1947), Amerikalı oyuncu, yazar, komedyen ve yönetmendir. 1987 yılında Broadcast News filmindeki rolü ile Akademi Ödülleri'nde bir adaylık elde etti. Ayrıca Kayıp Balık Nemo, Simpsonlar ve Simpsonlar Sinema Filmi gibi çalışmalarda seslendirme yaptı.

Brooks, şarkıcı-oyuncu Thelma Leeds ile Eddie Cantor'un radyo programında komedyenlik yapan ve Parkyarkaskus olarak da bilinen Harry Parke çiftinin oğlu olarak Beverly Hills, Kaliforniya'da doğdu. Bob Einstein, Cliff Einstein ve Charles Einstein (1926-2007), Brooks'un kardeşleridir. Yahudi olan Brooks, Beverly Hills Lisesi'nde okudu.

Brooks, Pittsburg'deki Carneige Tech'te eğitim aldı fakat komedi üzerine odaklanmak için bir yıl sonra buradaki eğitimini yarıda bıraktı. "Einsten" soyadını (ünlü fizikçi ile karıştırılmamak için) değiştirdi ve 1960'ların sonu ile 1970'lerin başında talk showlarda yer almasını sağlayan stand-up komedi kariyerine başladı.
Comedy Minus One (1974) ile Grammy Ödülü adayı A Star is Bought (1975) adlarındaki iki başarılı komedi albümünden sonra, Brooks, film yapımcısı olarak kendini denemek istediği için stand-up şovlarını bıraktı. The Famous Comedians School adındaki ilk filmi PBS'de yayınlanan satirik bir kısaydı ve mockumentary alt türünün ilk örneğiydi.
1975'te, NBC'nin Saturday Night Live şovu için altı kısa film yönetti. 1976'da, ilk önemli film rolü olan Martin Scorsese'in yönettiği Taksi Şoförü filminde (Scorsese, Brooks'un diyalogları geliştirmesine izin verdi) yer aldı. Rol, Brooks'un Los Angeles'a taşınarak film işine girmesini sağladı ve 1979'da ilk seçkin filmi olan Real Life'ı yönetti.
Brooks, 1980'ler ve 1990'lar boyunca, (uzun zaman Monica Johson ile) yardımcı yazarlık, yönetmenlik ve (eleştirmenlerce) olumlu eleştiriler aldığı komedi dizilerinde rol aldı. Ayrıca başka yazarların ve yönetmenlerin filmlerinde de yer aldı. Gizli bir sırrı olan bir yolcuyu (Dan Aykroyd) taşıyan bir şoförü oynadığı Twilight Zone: The Movie filminde yer alarak korku türüne geçiş yaptı. James L. Brooks'un hit çalışması Broadcast News'de yer alarak Akademi Ödülleri'nde En iyi yardımcı oyuncu kategorisinde adaylık elde etti.
Brooks, 2001'de My First Mister'da yer alarak pozitif yorumlar aldı. Ayrıca uzun süreli animasyon televizyon dizisi Simpsonlar'da beş defa konuk seslendirme sanatçısı olarak yer aldı ve bu, IGN tarafından şovun tarihindeki en iyi konuk oyuncu olarak yorumlandı. Brooks, Disney'de dublaj yapmaya devam etti ve 2003'te Pixar'ın Kayıp Balık Nemo animasyon filminde protoganistlerden Marlin karakterini seslendirdi. 2007 ise bir başka animasyon filmi olan Simpsonlar Sinema Filmi'nde de seslendirme yaptı.

Alexander Rae Baldwin III (d. 3 Nisan 1958), Amerikalı oyuncudur. 2009 yılı ABD ve Japonya ortak yapımı İlişki Durumu Karışık filminde rol almıştır.

2021 yılında çekilen western tarzı Rust adlı filmin setinde çekimler devam ederken 42 yaşındaki kadın görüntü yönetmeni Halyna Hutchins'i yanlışlıkla silahla vurarak öldürdü, yönetmen Joel Souza'yı ise yaraladı. Baldwin'in elindeki silahın kurusıkı olması gerekirken birilerinin bunu değiştirmiş olabileceği iddiası ortaya atıldı ancak herhangi bir göz altı ya da tutuklama yapılmadı.
21 Nisan 2023'te New Mexico'daki özel savcılık, kameraman Galina Hutchins'in "Rust" filminin setinde ölümüyle ilgili olarak aktör Alec Baldwin'e yöneltilen kasıtsız adam öldürme suçlamalarının reddedildiğini duyurdu. 19 Ocak 2024'te bu suçlamayla yeniden suçlandı. Duruşması 9 Temmuz 2024'te başladı. Savcılığın delilleri sakladığının tespit edilmesinin ardından üç gün sonra dava düşürüldü.

Baldwin, 1990 yılında The Marrying Man filminde sevgilileri oynarken aktris Kim Basinger ile tanıştı. 19 Ağustos 1993'te evlendiler ve Ireland (d. 23 Ekim 1995) adında bir kızları oldu. 5 Aralık 2000'de ayrıldılar ve 3 Eylül 2002'de boşandılar. Baldwin, davadaki avukatları “fırsatçılar” olarak nitelendirdi ve Basinger'ın psikologlarını “boşanma endüstrisinin” bir parçası olarak nitelendirdi. Anılarında Basinger'dan çok onları suçladığını belirterek “O da birçoğumuz gibi elindekiyle yapabileceğinin en iyisini yapan bir insan” diye yazdı.
Baldwin anılarında bu sorunların kızıyla olan ilişkisi üzerinde stres yarattığını belirtti. Baldwin, kızının hayatında kalabilmek için bir milyon dolardan fazla para harcamak, kariyerinden zaman ayırmak, yoğun seyahat etmek ve daha önce New York'ta yaşarken Kaliforniya'da bir ev bulmak zorunda kaldığını yazdı.
11 Nisan 2007'de cevaplanmayan bir çağrıya cevaben 11 yaşındaki kızına “kaba, düşüncesiz küçük domuz” dediği bir sesli mesaj bıraktı. Kaset, TMZ'ye satıldı ve TMZ, ebeveynlerin izni olmadan reşit olmayan biriyle ilgili medyayı yayınlamaya karşı yasalara rağmen kaydı yayınladı. Baldwin, olayı kendisini kötü bir ebeveyn yapmayan bir hata olarak tanımladı. Haziran 2009'da Playboy'a verdiği bir röportaj sırasında, sesli mesajın kamuoyuna sızmasının ardından intiharı düşündüğünü, ancak profesyonel yardım aldığını belirtti. Basinger'ın intihar etmesi halinde bunu bir “zafer” olarak göreceğini düşündüğünü ve onu yok etmenin Basinger'ın “açık hedefi” olduğunu belirtti.

Ağustos 2011'de Baldwin, Manhattan'da Yoga Vida'da yoga eğitmeni olan Hilaria Thomas ile çıkmaya başladı. Baldwin ve Thomas, aynı yıl Upper West Side'dan Greenwich Village'a taşındı. Çift, Nisan 2012'de nişanlandı ve 30 Haziran 2012'de New York'taki St. Patrick's Old Cathedral'de evlendi. Birlikte yedi çocukları var. Baldwin ailesi, 2025'te TLC'de yayınlanacak olan “The Baldwins” adlı bir reality şov çekti.

26 Ekim 1995'te Baldwin'in, Basinger ve üç günlük kızlarını videoya çeken bir fotoğrafçıya saldırdığı iddia edildi. Çift hastaneden dönüyordu ve Los Angeles'taki evlerinin dışında fotoğrafçıyla karşı karşıya geldiler. Whoopi Goldberg, 68. Akademi Ödülleri'ne ev sahipliği yaparken yaptığı açılış monoloğu sırasında Baldwin'i eylemlerinden dolayı övdü.

Aralık 2011'de Baldwin, Los Angeles Uluslararası Havalimanı'nda American Airlines uçağındaydı ve kalkışı beklerken telefonunda Words with Friends oynuyordu. Uçuş görevlisi tarafından “elektronik cihazı” kaldırması söylendiğinde kavgacı bir tavır takındığı ve sonunda uçaktan indirildiği bildirildi. Bu olaya sonraki aylarda Capital One kredi kartları ve Best Buy elektronik mağazalarının TV reklamlarında mizahi bir şekilde atıfta bulunuldu. Baldwin ayrıca Saturday Night Live'ın Weekend Update bölümünde bir cameo görünümü sırasında olayı taklit etti.

Alec Baldwin İnternet sitesi 23 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Film.Gen.Tr / Alec Baldwin

Anthony George Franciosa (Papaleo); 25 Ekim 1928 - 19 Ocak 2006), Amerikalı bir aktör. Kariyerine tiyatro sahnesinde başladı ve A Hatful of Rain oyununda bir uyuşturucu bağımlısının erkek kardeşini canlandırarak tanındı. Bu rolü ile Bir Oyunda En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Tony Ödülü'ne aday gösterildi. 1957 Venedik Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandığı ve Başrolde En İyi Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü'ne aday gösterildiği sonraki film uyarlamasında bu rolünü tekrarladı.
Hollywood'a taşındıktan sonra A Face in the Crowd (1957), The Long, Hot Summer (1958) ve Career (1959) dahil olmak üzere çok sayıda uzun metrajlı film yaptı ve bu filmlerle En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre kazandı. Televizyonda, beş televizyon dizisinde başrol oynadı: sitcom Valentine's Day (1964–65), drama The Name of the Game (1968–71), Search (1972–73), Matt Helm (1975) ve Finder of Kayıp Aşklar (1984). Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde, öncelikle Avrupa'da erotik drama The Cricket  (1980) ve Dario Argento'nun giallo türündeki  Tenebrae  (1982) filminde oynadı.

IMDb'de Anthony Franciosa 
IBDB'de Anthony Franciosa
Internet Off-Broadway Database'de Anthony Franciosa

En İyi Erkek Oyuncu SAG Ödülü (Screen Actors Guild Award for Best Actor - Motion Picture) kazananların ve adayların listesi;
En İyi Erkek Oyuncu SAG Ödülü, 1994 yılından bu yana verilmektedir. 14 kez dağıtılan bu ödül 13 farklı aktöre verilmiştir. Bu ödülü birden fazla kazanan tek oyuncu Daniel Day-Lewis (2003 ve 2008) dir. Bu ödülü alıp En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü (Oscar) alamayan sadece 4 oyuncu vardır. Bunlar; Benicio del Toro oynadığı Traffic filmiyle (aynı yıl aynı filmle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü almıştır), Russell Crowe oynadığı A Beautiful Mind filmiyle, Daniel Day-Lewis oynadığı Gangs of New York filmiyle ve Johnny Depp oynadığı Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl filmiyle.
Russell Crowe ve Sean Penn bu ödüle dörder kez aday gösterilmiştir. Bu iki oyuncu bu ödüle en fazla aday gösterilen oyunculardır.
En genç aday gösterilen oyuncu 2001 yılında Billy Elliot filmiyle 14 yaşında aday olan Jamie Bell'dir. En yaşlı aday gösterilen oyuncu ise 2007 yılında Venus filmiyle 71 yaşında aday olan Peter O'Toole'dur.

† En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazananları belirtir.
‡ En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterilenleri belirtir.
†† En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü aynı rol için kazananları belirtir.
‡‡ En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aynı rol için aday gösterilenleri belirtir.

Francis Benjamin " Ben " Johnson Jr. (13 Haziran 1918 - 8 Nisan 1996) Amerikalı sinema ve televizyon oyuncusu, dublör ve dünya şampiyonu olmuş bir rodeo kovboyudur. Uzun ve yapılı Johnson, binicilikteki uzmanlığıyla Western filmlerindeki birçok role özgünlük getirdi.
Bir çiftçinin oğlu olan Johnson, bir film için bir at sevkiyatı yapmak üzere Hollywood'a geldikten sonra, John Ford'un yardımıyla oyunculuğa geçmeden önce birkaç yıl dublörlük yaptı. 1950'li yılların gençlik çağı dramı Son Gösteri (The Last Picture Show) filminde eski bir kovboy tiyatrosu sahibinin elegan bir tasviri, Johnson'a 1971 yılında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında, Akademi Ödülü, BAFTA Ödülü ve Altın Küre Ödülü kazandırdı.
Johnson ayrıca kariyeri boyunca bir at yetiştirme çiftliği işletti. Bildiklerine sadık kalarak başardığını söylese de, zekice gayrimenkul yatırımları, sonraki yıllarda Johnson'ı tahmini olarak 100 milyon dolar değerinde bir servet sahibi yaptı.

Johnson Oklahoma eyaletindeki Foraker'da doğdu. Osage Kızılderili rezervasyonu'nda doğan Johnson'ın babası İrlandalı Ben Johnson Sr. (1896–1952) ve annesi Çeroki soyundan Ollie Susan Johnson (doğumdaki soyadı Workmon; 1899-2000) idi. Babası, Osage County'de bir çiftlik sahibi ve kendisi gibi bir rodeo şampiyonuydu.

Johnson, ilk yıllarında rodeolara ve at yetiştiriciliğine yöneldi. 1953 yılında, Profesyonel Rodeo Kovboyları Derneği'nde (PRCA) rekabet etmek için yüksek ücretli film çalışmalarına ara verdi, ancak o yıl sadece gelir açısından bile kendi rekorunu kırdı. Johnson, 1973'te ProRodeo Hall of Fame adlı onur listesine girdiğinde, "Bir rodeo dünya şampiyonluğu kazandım ve bundan dolayı şimdiye kadar yaptığım her şeyden daha çok gurur duyuyorum" dedi.

Johnson'ın film kariyeri Howard Hughes filmi The Outlaw (Kanun Kaçağı) ile başladı. Hughes, çekimler başlamadan önce, Johnson'ın babasının baş kâhya olduğu Oklahoma çiftliği olan Chapman-Barnard çiftliğinde bazı atlar satın aldı ve atları Kanun Kaçağı'nın çekim yeri olan Kuzey Arizona'ya götürmesi için babasını tuttu ve bu şekilde birlikte atları Hollywood'a götürdüler. Johnson daha sonra bir kamyon dolusu atla Hollywood'a gittiğini söylemekten hoşlanıyordu.

Bir zamanlar Hollywood'da olan The Outlaw'ın mekan çekimleri sırasında Hughes için çekişme deneyimiyle, 1939 filmi The Fighting Gringo'da dublörlük yaptı ve 1940'lar boyunca, atlarla güreşen ve atlarla ilgili dublör işleri yapan iş buldu.
Bir dublör olarak yaptığı çalışmalar yönetmen John Ford'un dikkatini çekti. Ford, Johnson'ı 1948 yapımı Fort Apache filminde dublörlük yapması için anlaştı ve Henry Fonda için binicilik dublörü olarak işe aldı. Çekimler sırasında bir sahnede, içinde üç adam bulunan bir vagonu çeken atlar panik içinde kaçıyorlardı. Bir ata binen Johnson, başıboş giden vagonu durdurup içindeki üç kişiyi kurtarıyordu. Ford onu ödüllendirileceğine söz verdiğinde Johnson, bunun iki katına çıkan başka bir iş veya belki de küçük repliği olan bir rolü olacağını umuyordu. Bunun yerine, Ford'dan yedi yıllık oyunculuk sözleşmesi aldı. Ford, Johnson'ı ofisine çağırdı ve içinde kontrat olan bir zarf uzattı. Johnson kontratı okumaya başladı, beşinci satıra gelip "haftada 5.000 $" yazısını gördüğünde okumayı bıraktı, bir kalem aldı ve imzalayıp Ford'a geri verdi.
Johnson, binicilik becerilerinin kısa bir sahnesinin yer aldığı Have Gun - Will Travel'ın 1962–63 sezonunda Bartlett'i canlandırdı. Johnson, 1963'te The Virginian adlı Western TV dizisinin Shiloh'da Düello adlı bölümünde Spinner karakteriyle rol aldı." 1966-67 televizyon sezonunda Johnson, ABC (American Broadcasting Company) yapımı aile Western dizisi The Monroes'un 26 bölümünün tamamında Michael Anderson Jr. ve Barbara Hershey ile birlikte Sleeve karakterini canlandırdı.
John Wayne ve yönetmen Andrew V. McLaglen ile iki filmde bir araya geldi, Batının Devleri (1969, The Undefeated) filminde Rock Hudson ile ve Chisum'da (1970) oldukça önemli bir rol oynadı. Johnson kariyerinin zirvesine 1971'de ulaştı ve Peter Bogdanovich'in yönettiği Son Gösteri (The Last Picture Show) filminde "Arslan Sam" rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında bir Akademi Ödülü kazandı.
Haziran 1972'de The Train Robbers filminin setinde, Copley News Service'ten Nancy Anderson'a, Son Gösteri filmindeki rolüyle Oscar kazanmasının kendisini değiştirmeyeceğini ve bu nedenle stüdyolardan talep edeceği maaşı yükseltmeyeceğini söyledi ve kendini şöyle anlattı: "Bir çiftlikte büyüdüm ve hayvancılıktan anlıyorum, bu yüzden Westernlerde çalışmayı seviyorum. Hayatım boyunca başarısızlıktan korktum. Bundan kaçınmak için, nasıl yapılacağını bildiğim şeyleri yapmakla uğraştım ve bu bana iyi bir yaşam sağladı".

Johnson'ın 1941'de Carol Elaine Jones ile evlendi ve evliliği 27 Mart 1994'te eşinin ölümüne kadar sürdü. Çocukları yoktu. Eşi, Hollywood'un ünlü at güreşçisi Clarence "Şişman" Jones'un kızıydı. 2003 yılında Texas Trail of Fame listesine seçildi. Johnson'ın annesi Ollie oğlundan birkaç yıl sonra, 16 Ekim 2000'de 101 yaşında öldü.

Johnson, 77 yaşında kalp krizinden ölene kadar neredeyse istikrarlı bir şekilde çalışmaya devam etti. 8 Nisan 1996'da emektar oyuncu, 96 yaşındaki annesi Ollie'yi, her ikisinin de yaşadığı Phoenix emeklilik topluluğu olan Mesa, Arizona'daki Leisure World'de ziyaret ederken bayıldı. Johnson'ın naaşı daha sonra Pawhuska Şehir Mezarlığı'na gömülmek üzere Arizona'dan Oklahoma eyaletindeki Pawhuska'ya nakledildi.
Johnson, sinema endüstrisine yaptığı katkılardan dolayı 7083 Hollywood Bulvarı'ndaki "Hollywood Walk of Fame"'de bir yıldıza sahiptir. 1982'de Oklahoma City'deki National Cowboy & Western Heritage Müzesi'nde Western Performers Hall of Fame'e de alınmıştır. 1996'da Tom Thurman, Johnson'ın hayatı hakkında, Thurman ve Tom Marksbury tarafından yazılan, "Ben Johnson: Sağdaki Üçüncü Kovboy" adlı bir belgesel film yaptı.
Ben Johnson Kovboy Müzesi, Haziran 2019'da memleketi Pawhuska'da Ben Johnson'ın onuruna açıldı. Müze, Ben Johnson'ın ve aynı zamanda dünya şampiyonu bir kovboy olan babası Ben Johnson Sr.'ın hayatını ve kariyerini sergilemektedir. Müzede, Ben Johnson'lara ek olarak, Ben'in büyüdüğü bölgedeki diğer dünya şampiyonu kovboyları ve kovboy kızları, (Ben Johnson'ın büyüdüğü gibi) ünlü çiftlikleri, kovboy sanatçıları ve zanaatkârları da tanıtılmaktadır.
Dünyanın en büyük amatör rodeosu olan Ben Johnson Memorial Steer Roping ve International Roundup Cavalcade her yıl Oklahoma, Pawhuska'da düzenlenmektedir.
Oklahoma, Pawhuska'da Ben Johnson'ın at üstünde dizginleri tuttuğu bronz bir heykel John D. Free tarafından yapıldı.

Oliver, Myrna (9 Nisan 1996). "Obituaries : Ben Johnson; Oscar-Winning Actor". Los Angeles Times (İngilizce). 24 Ekim 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Nisan 2021. 
"OLLIE SUSAN WORKMON RIDER". Archive of Ollie Susan Johnson's obituary (İngilizce). USGW. 17 Ekim 2000. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Nisan 2021. 

IMDb'de Ben Johnson 
TCM Movie Database'de Ben Johnson
Find a Grave'de Ben Johnson
"Johnson, Ben, Jr.". Oklahoma Tarihi ve Kültürü Ansiklopedisi (İngilizce). 2 Nisan 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Nisan 2021.

Benicio Monserrate Rafael del Toro Sánchez (d. 19 Şubat 1967), Porto Riko doğumlu Akademi Ödüllü oyuncu, yönetmen, senarist ve yapımcı. Porto Rikolu avukat bir ailede doğan Benicio del Toro, 9 yaşında annesini kaybetti. 80'lerde TV dizisinde rol almaya başladı. "License To Kill" rolü ile daha da ünlendi. "Traffic" filmiyle Akademi Ödülü aldı.

Benicio Monserrate Rafael del Toro Sánchez 1967 yılının Şubat ayında, Santurce, Porto Riko'da dünyaya geldi. Babası Gustavo Adolfo del Toro Bermúdez ve annesi Fausta Sánchez Rivera avukatlık işinde çalışmaktaydılar. Kendisinin bir de ağabeyi vardır. Del Toro daha sonra Miramar'daki Katolik okuluna gitti. Benicio 9 yaşına geldiğinde ise annesini Hepatit'ten dolayı kaybetti. 13 yaşına geldiğinde babası her iki oğluyla birlikte Mercersburg - Pensilvanya'ya taşındı. Del Toro burada Mercersburg Akademisine gitti. Burada oldukça iyi bir basketbol oyuncusu hâline geldi. Yüksekokulu da burada bitirdi.

80'li yılların televizyon dizilerinde Benicio Del Toro, kısa rollerde bir veya iki bölüm olarak göründü. Çoğu zaman gangster (Miami Vice) veya uyuşturucu satıcısı (Drug Wars) rollerinde gözüktü. 1987 yılında Madonna'nın "La Isla Bonita" isimli video klibinde çok kısa olarak göründü. Bir süre sonra Big Top Pee-wee filmiyle ilk defa sinema filminde göründü. Bu ilk denemeye rağmen, yardımcı roller aramaya ve faturalarını ödemeye karar verir.
Ardından James Bond - Licence To Kill filminde Dario rolünde göründü. Ve 21 yaşında olmasıyla James Bond'un "en genç kötü adamı" olmayı başardı. Kötü bir karakteri genç yaşta başarı ile canlandırması ve performansı ekipteki oyuncuları etkilediği gibi profesyonel gözleri de üzerine çekti. Ardından gişede iyi bir başarı getiren The Indian Runner (1991), China Moon (1991), Christopher Columbus: The Discovery (1992), Money for Nothing (1993), Fearless (1993) ve Swimming with Sharks (1994) gibi filmlerde rol almaya başladı.
1995 yılında kendisinin The Usual Suspects filminde yaptığı başarılı performanstan sonra sinema dünyasında kendisine iyi bir yer edindi. Bu filmde canlandırdığı Fred Fenster karakteriyle ödüller aldı. Abel Ferrara'nın The Funeral (1996) ve yakın arkadaşı Julian Schnabel'in yönettiği Basquiat filminde Benny Dalmau rolünde oynadı. Yine 1996 yılında Robert De Niro ve Wesley Snipes gibi isimlerin rol aldığı The Fan isimli gerilim filminde Bobby Rayburn'ün (Snipes) numarasını giyindiği için aralarında rekabet olan beyzbolcu karizmatik Meksikalı "Juan Primo" rolünde oynadı. Hatta 1995 yılında ilk defa yönetmenlik de yaptı. Juan Primo karakteri sayesinde NCLR Bravo ödülüne aday oldu.
Hunter S. Thopmson'ın ünlü kitabından yola çıkarak çekilen Fear and Loathing in Las Vegas filminde eleştirmenler tarafından kötü yorumlar alarak, Del Toro bir röportajında onun kendi kariyerinde bir düşüş olduğunu söyledi. Del Toro gelen tepkilere çok üzülmüştü ancak film daha sonra kült filmler kategorisine girdi. İki yıl sonra 4 yüksek kaliteli filmle sinema dünyasına tekrar geri döndü, The Way of the Gun bunlardan ilkiydi ve bu cinayet filminin senaristi The Usual Suspects filminin senaristi Christopher McQuarrie idi. İki ay sonra Steven Soderbergh'in Traffic isimli uyuşturucudan bahseden suç filminde canlandırdığı polis "Javier Rodriguez" ile Akademi Ödülüne layık görüldü. Kendisi bu filmdeki başarısıyla tüm eleştirmenlerden iyi yorumlar alarak, Altın Küre ödülüne de layık görüldü. Film ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü aldı fakat filmdeki repliklerinin birçok kısmı İspanyolcaydı. Filmin gişede getirdiği başarıdan sonra Benicio del Toro, Hollywood sinemasında kendisine büyük bir yer edindi. 2000 ve 2001 yılları arasında çıkan Guy Ritchie hiti Snatch filminde Dört Parmak lakaplı kumarbaz ve elmas hırsızı Franky rolünde göründü, filmde Dennis Ferina, Jason Statham, Vinnie Jones ve Brad Pitt gibi birçok ünlü ad rol almaktaydı. Daha sonra da eski arkadaşı Sean Penn'in yönettiği ve Jack Nicholson ile oynadığı The Pledge isimli polisiye filminde rol aldı.
Göz altlarının tuhaf ve ürkütücü görünmesini esprili bir biçimde şöyle izah etmiştir: Daha liseye bile başlamadan önce gözlerimin altında siyah daireler vardı. Herkes uyuşturucu bağımlısı olduğumu sanırdı.
Daha sonra People dergisi tarafından en güzel 50 insandan biri seçildi. 2003 yılında The Hunted ve 21 Grams filminde rol alarak, 21 Grams ile yine Akademi Ödülüne aday oldu. Daha sonra ise Günah Şehri (Sin City) filminde de Jack "Jackie Boy" Rafferty rolünde göründü. En son Halle Berry ile Things We Lost in the Fire filminde oynadı.
2008 yılında 61. Cannes Film Festivali'nde Che Guevara'yı canlandırdığı Che filmi ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünü almıştır. 2010 yapımı Somewhere (Başka Bir Yerde) filminde rol almıştır.

2001 yılında Benicio Del Toro, Traffic filmi ile Akademi Ödülüne layık görüldü. Filmdeki karakteriyle yabancı dilde konuşarak Oscar'a layık görülen dördüncü karakter oldu (Del Toro'nun konuşmalarının büyük kısmı İspanyolcaydı). Sophia Loren, Robert De Niro ve Roberto Benigni bunlardan diğerleri. Aynı zamanda aynı yıl Joaquin Phoenix (Porto Riko doğumlu) aynı ödüle aday olmuştu.
Del Toro, 2003 yılındaki 21 Grams filminde canlandırdığı Jack karakteriyle de Oscar'a aday oldu.

Benicio Del Toro genelde özel hayatıyla pek gündeme gelmemektedir. 2001'de bir röportajında "Kız arkadaş için vaktim yok." demiş olsa da Del Toro'nun bugüne kadar Alicia Silverstone, Sara Foster, Heather Graham, Claire Forlani, Scarlett Johansson ve Charlize Theron gibi ünlüler ile birlikteliği olmuştu. Bunlardan Claire Forlani ile bir yıllık ilişkisi olmuştu; birlikte Basquiat (1996) filminde oynamışlardı. 1997'de çift ayrıldı. Del Toro'nun, Excess Baggage setinde yakınlaştığı manken, şarkıcı ve oyuncu Alicia Silverstone ile bir yıllık birlikteliği olmuştu. Aralarında en uzun ilişkisi Sara Foster ile oldu; çift evlenmeyi düşünse de daha sonra ayrıldı.
Rod Stewart'ın kızı Kimberly'den Delilah adında bir kızı var.
Bir gün yaptığı bir söyleşide: ''Ben sadece oyunculuk yapmak istiyorum ama bu dünyada her şey imaj ve gösteriş etrafında dönüyor. Oyunculuğa ilk başladığımda 'kulağa fazla Porto Rikolu geldiği için' ismimi Benny Dell veya Benny Delaware şeklinde değiştirmemi istediler. Onlara, 'Ben Porto Rikoluyum, adımı değiştirerek bunu değiştiremezsiniz, beni ya böyle kabul edin ya da rol vermeyin'' dedi.

Entertainment Tonight
Late Night with Conan O'Brien
T4

Benicio Del Toro filmlerinin gişedeki gelirleri ve bütçeleri.

 

IMDb'de Benicio del Toro 
Benicio Del Toro Zone - Official Site 3 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
This Is My Life: Benicio Del Toro - Miami Herald (October 10, 1997) 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
All About Benicio - Biography
Benicio Del Toro - Photo Gallery
Benicio Del Toro - Video: Declaration of Independence Performance
Benicio del Toro Heaven:  THE Place for Benoholics© - Message Board
The World of Benicio del Toro - Fan site

Harry Lillis Crosby (3 Mayıs 1903, Tacoma - 14 Ekim 1977, Madrid), Amerikalı şarkıcı, oyuncu. Amerikalı bir şarkıcı ve ilk multimedya yıldızı olarak kabul edilen yarım yüzyıllık bir sanat kariyeri olan bir aktördü, Bing Crosby 20. yüzyılın en çok satan ve başarılı müzikal eylemiydi, Crosby rekor satışlarında, radyo sıralamalarında ve gelirde liderdi. film dünya çapında yirminci yüzyılın en önemli ve etkili karakterlerinden birini canlandırıyor.
İlk multimedya sanatçılarından biriydi, 1934-1954 yılları arasında, Crosby albümleri, radyo istasyonlarında aldığı büyük reytingler ve dünya çapında izlenen filmlerle rakipsiz bir satış başarısı elde etti. Genellikle en müzikal oyunculardan biri olarak kabul edilir. Tarihte popüler ve bugün elektronik olarak en çok kaydedilen insan sesidir. Crosby'nin sanatsal prestiji evrenseldir, Frank gibi onu destekleyen diğer büyük erkek tercümanlar için en büyük ilham kaynaklarından biri olduğunu belirtmek büyük önem taşımaktadır. Frank Sinatra, Perry Como, Dean Martin, John Lennon, Elvis Presley, Michael Bublé bunlardan birkaçıdır.
Bugüne kadar, Bing Crosby dünya çapında 1 milyardan fazla albüm sattı ve muhtemelen tarihteki en büyük kayıt satıcısı ve aynı zamanda dünyanın en çok satan şarkısı olan White Christmas ("White Noel "), dünya çapında 50.000.000'den fazla satılmıştır.
2.000'den fazla ticari kayıt ve yaklaşık 4.000 radyo şovunun yanı sıra geniş bir film ve televizyon gösterimi listesi kaydetti ve bu da onu tarihteki en çok kaydedilen sanatçı yaptı.14
Crosby, müzik listelerinde The Beatles (24) ve Elvis Presley (18) kayıtlarından daha fazla 41 No. 1 hit kaydetti.
Kayıtları listelerde Frank Sinatra (209) ve Elvis Presley'den (149) daha fazla 396 kez zirveye ulaştı.
Crosby, dördü en iyi şarkı dalında Akademi Ödülü kazanan 13 Oscar adayı şarkının seslendirmesiydi: "Sweet Leilani" (Waikiki Wedding, 1937), White Christmas "(Holiday Inn, 1942)," Swing on bir Yıldız "(Going My Way, 1944) ve" In the Cool, Cool, Cool of the Evening "(Here Comes the Groom, 1951).
Popülaritesi öyle oldu ki, Afrika'daki en çok satan Afrika plak şirketi Dorothy Masuka ile yaptığı röportajda "Yalnızca ünlü Amerikalı şarkıcı Bing Crosby Afrika'da benden daha fazla plak sattı" dedi. 22 Afrika'daki büyük popülaritesi, diğer Afrikalı şarkıcıları aralarında taklit etmelerine neden oldu: Dolly Rathebe, Dorothy Masuka veya yerel olarak "Afrika'nın Bing Crosby'si" olarak bilinen, ancak kadın versiyonu olan Míriam Makeba.
Sunucu Michael Douglas 1975 tarihli bir röportajda "İkinci Dünya Savaşı sırasında donanmada geçirdiğim günlerimde Hindistan'ın Kalküta sokaklarında sahilde yürüdüğümü hatırlıyorum, evimden ve evimden çok uzakta yalnız bir geceydi. yeni karım, Gen. moralimi yükseltecek bir şeye ihtiyacım vardı. Bir sokağın köşesinde oturan bir Hindu'nun yanından geçerken, şaşırtıcı derecede tanıdık bir şey duydum, RCA'daki gibi eski Vitrolalardan birini oynayan adamı görmek için geri döndüm. korna hoparlörü, adam Bing Crosby'nin "Ac-Cent-Tchu-Ate the Positive" şarkısını dinliyordu. Durdum ve minnettar bir kabulle gülümsedim. Hindu başını salladı ve gülümsedi. Bütün dünya biliyordu ve sevdi " Hindistan'daki muazzam popülaritesi, birçok Hindu şarkıcının onu taklit etmesine ve taklit etmesine neden oldu, özellikle KISI'IDRE KUMAR" Hindistan'ın Bing Crosby'si "olarak kabul edildi.

Bing Crosby, 1925 yılında Hollywood'daki cafelerde ve küçük müzikhollerde davulcu ve şarkıcı olarak çalışmaya başladı. Paul Whiteman ile tanışması, bir orkestraya girerek profesyonelleşmesini sağladı. Mack Sennett stüdyolarında eğitim ve staj gördükten sonra New York'taki Paramount Theatre ile imzalayıp uygulamaya başladığı beş aylık sözleşme sürecinde ün kazandı. Plakları, radyo programları ve filmleri birbirini izledi. Özellikle The Road to... film serisini çevirdikten sonra adı daha çok duyuldu.
1940 - 1961 yılları arasında Dorothy Lamour ve Bob Hope ile birlikte oynadığı küçük müzikal güldürülerden oluşan dizi, Crosby'nin ününü daha da pekiştirdi. Birçok filmde rol aldı, albümler çıkardı ve radyo programları yaptı. Mikrofona çok yakın, alçak sesle, yumuşak ve içten bir tarzda şarkı söyleyerek sesli sinema ve yeni ses kayıt tekniklerinin getirdiği koşullarda hızla gelişen şarkıcı tipinin ilk örneği olan sanatçının “White Christmas” adlı şarkısı, döneminin en sevilen şarkısı oldu. 1944 yılında Oscar, 1962 yılında Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldı. Call me Lucky (Bana Şanslı De) adlı otobiyografisi 1953 yılında yayımlanan ve sporculuğuyla da tanınmış olan Bing Crosby, golf oynarken geçirdiği bir kalp krizi sonucu öldü.

 The King of Jazz  (1930)
Reaching for the Moon (1930)
Confessions of a Co-Ed (1931)
 The Big Broadcast  (1932)
 College Humor  (1933)
Too Much Harmony (1933)
 Going Hollywood  (1933)
 We're Not Dressing  (1934)
She Loves Me Not (1934)
Here Is My Heart (1934)
 Mississippi  (1935)
Two for Tonight (1935)
 The Big Broadcast of 1936  (1935)
Millions in the Air (1935) (singing voice for Paul Newlan)
 Anything Goes  (1936)
Rhythm on the Range (1936)
 Pennies from Heaven  (1936)
 Waikiki Wedding  (1937)
 Double or Nothing  (1937)
Dr. Rhythm (1938)
Sing You Sinners (1938)
Paris Honeymoon (1939)
East Side of Heaven (1939)
The Star Maker (1939)
 Road to Singapore  (1940)
If I Had My Way (1940)
 Rhythm on the River  (1940)
 Road to Zanzibar  (1941)
Birth of the Blues (1941)
My Favorite Blonde (1942) (Cameo)
 Holiday Inn  (1942)
 Road to Morocco  (1942)
 Star Spangled Rhythm  (1942)
 Dixie  (1943)
 Yolumda Giderken  (1944)
The Princess and the Pirate (1944) (Cameo)
Here Come the Waves (1944)
Out of This World (1945) (singing voice for Eddie Bracken)
 Duffy's Tavern  (1945)
 The Bells of St. Mary's  (1945)
 Road to Utopia  (1946)
 Blue Skies  (1946)
 My Favorite Brunette  (1947) (Cameo)
Welcome Stranger (1947)
 Variety Girl  (1947)
 Road to Rio  (1947)
 The Emperor Waltz  (1948)
 A Connecticut Yankee in King Arthur's Court  (1949)
Top o' the Morning (1949)
 The Adventures of Ichabod and Mr. Toad  (1949)
 Riding High  (1950)
Mr. Music (1950)
 Here Comes the Groom  (1951)
 Angels in the Outfield  (1951) (Cameo)
 The Greatest Show on Earth  (1952) (Cameo)
 Son of Paleface  (1952) (Cameo)
Just for You (1952)
 Road to Bali  (1952)
 Scared Stiff  (1953) (Cameo)
 Little Boy Lost  (1953)
 White Christmas  (1954)
Taşralı Kız (1954)
 Anything Goes  (1956)
 High Society  (1956)
The Joker Is Wild (1957) (Voice Only)
Man on Fire (1957)
 Alias Jesse James  (1959) (Cameo)
Say One for Me (1959)
 Let's Make Love  (1960) (Cameo)
 High Time  (1960)
 Pepe  (1960) (Cameo)
 The Road to Hong Kong  (1962)
 Robin and the 7 Hoods  (1964)
Cinerama's Russian Adventure (1966) (documentary) (Anlatıcı)
 Stagecoach  (1966)
Cancel My Reservation (1972) (Cameo)
 That's Entertainment!  (1974)

Two Plus Fours (1930)
I Surrender Dear (1931)
One More Chance (1931)
Dream House (1932)
Billboard Girl (1932)
Hollywood on Parade (1932)
Hollywood on Parade No. 11 (1933)
Blue of the Night (1933)
Sing, Bing, Sing (1933)
Hollywood on Parade No. A-9 (1933)
Please (1933)
Just an Echo (1934)
Star Night at the Cocoanut Grove (1934)
Screen Snapshots Series 16, No. 5 (1937)
Don't Hook Now (1938)
Hollywood Handicap (1938)
Screen Snapshots Series 18, No. 4 (1938)
Screen Snapshots Series 18, No. 9 (1939)
Screen Snapshots: Hollywood Recreations (1940)
Swing with Bing (1940)
Angels of Mercy (1941)
Meet the Stars #6: Stars at Play (1941)
 Show Business at War  (1943)
Road to Victory (1944)
The All-Star Bond Rally (1945)
Hollywood Victory Caravan (1945)
Screen Snapshots: Hollywood Celebrations (1945)
Screen Snapshots: Famous Fathers and Sons (1946)
Screen Snapshots: Hollywood's Happy Homes (1949)
Alberta Vacation (1950)
You Can Change the World (1951)
Crusade for Prayer (1952)
Screen Snapshots: Hollywood Mothers and Fathers (1955)
Showdown at Ulcer Gulch (1956) (voice)
Bing Presents Oreste (1956)
The Heart of Show Business (1957)
Just One More Time (1974)

The Bing Crosby Show (1954)
 The Edsel Show  (1957)
Bing Crosby in London (1961)
The Bing Crosby Show (1964-1965)
Bing Crosby in Dublin (1965)
 Goldilocks (TV)|Goldilocks  (1971) (voice)
Dr. Cook's Garden (1971)
Bing Crosby and Fred Astaire: A Couple of Song and Dance Men (1975)
The Bell Telephone Jubilee (1976)

These are Crosby's Long-playing records|LPs.

1945  White Christmas (albüm)|Merry Christmas 
1953  Le Bing: Song Hits of Paris 
1953  Some Fine Old Chestnuts 
1954  White Christmas soundtrack|Selections from White Christmas  (w/ Peggy Lee and Danny Kaye )
1954  Bing: A Musical Autobiography 
1955 Merry Christmas (retooling of 1945 78rpm album of the same name, later re-named "White Christmas" in 2000)
1956  High Society (1956 albümü)|High Society [Soundtrack ] (w/Frank Sinatra/Grace Kelly/Louis Armstrong)
1956  Songs I Wish I Had Sung the First Time Around
1956  Bing Sings Whilst Bregman Swings 
1957  Bing With A Beat 
1957 Christmas Story
1957  New Tricks (album) 
1958  Fancy Meeting You Here  (w/ Rosemary Clooney )
1958 A Christmas Sing with Bing Around the World
1959  How the West Was Won (Bing Crosby albümü)|How the West was Won 
1959 Join Bing and Sing Along
1960 El Senor Bing
1960 Bing and Satchmo
1960 101 Gang Songs
1961 Holiday in Europe
1962 On the Happy Side
1962  Bing Crosby's Christmas Classics - Bing Crosby (albüm)|I Wish You a Merry Christmas 
1963 Return to Paradise Islands
1963 Great Country Hits
1964 Robin & the Seven Hoods Soundtrack (w/Frank Sinatra/Dean Martin/Sammy Davis Jr)
1965  That Travelin' Two-Beat  (w/ Rosemary Clooney )
1965 The Songs I Love
1968 Thoroughly Modern Bing
1968 The Songs I Love
1968 Hey Jude Hey Bing
1971 A Time to Be Jolly
1972 Bing 'n' Basie
1975 A Southern Memoir
1975 That's What Life Is All About
1975 Bingo Viejo
1975 A Couple of Song and Dance Men
1976 Live at the London Palladium
1976 At My Time of Life
1976 Feels Good Feels Right
1976 Beautiful Memories
1977 Seasons

First Network Radio Program (1931, CBS Radio|CBS ), unsponsored, 6 nights a week, 15 minutes.
The Cremo Singer (1931

Britanya Akademisi Film Ödülleri, Britanya Film ve Televizyon Sanatları Akademisi'nin (BAFTA) İngiliz ve uluslararası filmlere her yıl verdiği ödüllerdir. 2008 ve 2016 yılları arasında Londra'nın merkezinde Royal Opera House'da düzenlenen törenler, 12 Şubat 2017'de Londra'daki Royal Albert Hall'da yapıldı. 19 Şubat 2023 tarihinde Londra'daki Southbank'da yapıldı.

BAFTA En İyi Film Ödülü
BAFTA En İyi İngiliz Filmi Ödülü
BAFTA En İyi Yönetmen Ödülü
BAFTA En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü
BAFTA En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü
BAFTA En İyi Özgün Senaryo Ödülü
BAFTA En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü
BAFTA Yükselen Yıldız Ödülü
BAFTA Akademi Bağlılık Ödülü

Genç oyunculara verilen BAFTA jürisinin adayları açıkladığı kazananı ise halkın seçtiği bir ödüldür.

Resmî site
BAFTA Ödülleri 24 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDB: BAFTA 11 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bruce Davison (28 Haziran 1946) Amerikalı oyuncu ve yönetmen.

Akademi Ödülleri

(1991) Aday gösterildi – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Longtime Companion
Altın Küre Ödülleri

(1991) Won – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Sinema / Longtime Companion
(1993) Won – En İyi Kadro (Özel Ödül) / Sosyeteden İnsan Manzaraları
Bağımsız Ruh Ödülleri

(1991) Won – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Longtime Companion
Primetime Emmy Ödülleri

(1998) Aday gösterildi – Drama Dizilerinde En İyi Konuk Erkek Oyuncu / Touched by an Angel (playing Jake Weiss)
Daytime Emmy Ödülleri

(2002) Aday gösterildi – Outstanding Directing in a Children's Special / Off Season
Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği' Awards

(1991) Won – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Longtime Companion
New York Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri

(1991) Won – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Longtime Companion

IBDB'de Bruce Davison
IMDb'de  Bruce Davison 

Şablon:Knight Rider

Bruce MacLeish Dern (d. 4 Haziran 1936), Amerikalı aktördür. Sık sık dengesiz doğaya sahip kötü karakterleri oynadı. En İyi Erkek Oyuncu dalında Cannes Film Festivali Ödülü  ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Gümüş Ayı da dahil olmak üzere birçok ödül aldı. Coming Home (1978) için En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne ve Nebraska (2013) için En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterildi. Ayrıca BAFTA Ödülü, iki kez Genie Ödülü ve üç kez Altın Küre Ödülü adayıdır.
The Actors Studio'nun bir üyesi olarak, Yeni Hollywood döneminde They Shoot Horses gibi filmlerdeki rolleriyle öne çıktı (1969), The Incredible 2-Headed Transplant (1971), The Cowboys, Silent Running ve The King of Marvin Gardens (tümü 1972). Diğer önemli filmler arasında The Great Gatsby (1974), Posse (1975), Family Plot (1976), Black Sunday (1977), The Driver (1978), Tattoo (1981), That Championship Season (1982), Monster (2003) sayılabilir., The Hateful Eight (2015), The Artist's Wife (2019) ve Once Upon a Time in Hollywood (2019). HBO dizisi Big Love'da (2006–2011) Frank Harlow'u canlandırdı.

Dern Chicago'da Jean (doğumdaki soyadı MacLeish; 1908-1972) ve kamu hizmeti şefi ve avukat John Dern'in (1903-1958) oğlu olarak dünyaya geldi. Kenilworth, Illinois'de büyüdü. Baba tarafından büyükbabası George Dern, bir Utah valisi ve Savaş Bakanıydı (Bruce'un doğumu sırasında ikinci pozisyonda görev yapıyordu). Dern'in anne tarafından büyükbabası, İskoçya doğumlu iş adamı Andrew MacLeish olan kendi babası tarafından kurulan Carson, Pirie ve Scott mağazalarının  Başkan Yardımcısıydı. Dern'in büyük amcası şair Archibald MacLeish'ti  Vaftiz babası vali ve iki kez başkan adayı olan Adlai Stevenson II idi. Dern, New Trier Lisesi'ne ve Pennsylvania Üniversitesi'ne gitti. Hayatı boyunca hevesli bir koşucuydu, lisede bir atletizm yıldızıydı ve 1956'da Olimpiyat Denemelerine katılmaya hak kazanmaya çalıştı.

Dern, 1957'den 1959'a kadar Marie Dawn Pierce ile evlendi  1960 yılında Diane Ladd ile evlendi

Burton Leon Reynolds, Jr. (d. 11 Şubat 1936 - ö. 6 Eylül 2018), Amerikalı oyuncu, yönetmen, yapımcı ve seslendirme sanatçısı.
Burt Reynolds, 11 Şubat 1936'da Lansing, Michigan'da Harriet Fernette ve Burton Milo Reynolds çiftinin oğlu olarak dünyaya geldi. 1946 yılında ailesiyle birlikte Riviera Beach, Florida'ya taşındı. 1954 yılında Palm Beach Lisesi'nden mezun oldu. Futbol bursuyla Florida Devlet Üniversitesi'nde iki sene okudu. Sakatlanınca 1958 yılında futbolu ve okulu bırakarak sinema oyuncusu olmak için New York'a gitti. 1966 yapımı Navajo Joe filminde başrol oyuncusu olmasına rağmen, kendisinin atılım filmi 1972 yapımı Deliverance filminde canlandırdığı Lewis Medlock karakteri ile olmuştur. İlk yönetmenlik deneyimini 1976'da çıkan Gator filmi ile yaptı. 1978-1982 yılları arasında listelerde bir numara olmasını korudu. 1963-1965 yılları arasında İngiliz aktris Judy Carne ile evli kaldı. 1971-1976 yılları arasında Amerikalı şarkıcı Dinah Shore ile bir ilişki içerisindeydi. 1988-1994 yılları arasında Amerikalı aktris Loni Anderson ile evli kaldı. Quinton adında bir evlat edindiler. 6 Eylül 2018'de Jupiter, Florida'da 82 yaşında kalp krizinden öldü. 20 Eylül 2018'de eski eşi Loni Anderson ve evlatlık oğulları Quinton; North Palm Beach, Florida'daki bir cenaze evinde Reynolds için özel bir anma töreni düzenledi. Katılımcılar arasında Sally Field, Bobby Bowden, Lee Corso ve Doug Flutie gibi isimler de vardı.

Özel

Genel
Reynolds, Burt. (1994) My Life. New York: Hyperion. ISBN 0-7868-6130-4
Anderson, Loni. (1997) My Life in High Heels. Avon Books. ISBN 978-0-380-72854-1

Reynolds' resmi internet sitesi28 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (offline)
IMDb'de Burt Reynolds 
Burt Reynolds & Friends Museum14 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TIME Magazine (article from Monday, Aug.21, 1972)8 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chicago Sun-Times (article from February 7, 2007)
New York Times biography8 Ocak 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Channel 4 (UK television)7 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Signature of Burt Reynolds - My Life7 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Photo gallery of Reynolds at FSU27 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charles Boyer (d. 28 Ağustos 1899, Figeac – ö. 26 Ağustos 1978, Phoenix), Fransa doğumlu dört kez akademi ödüllerine adaya gösterilmiş Amerikalı oyuncu. Boyer, stajına 1930'larda Avrupa'da başlamış ve Hollywood'da devam etmiştir. Daha sonra on yıllık bir süre boyunca farklı televizyon ve tiyatrolarda yer almıştır. Ek olarak İngilizce, İspanyolca, İtalyanca ve Almanca dilleri konuşabilmekteydi.

Charles Boyer, Fransa'nın Midi-Pyrénées eyaletinin Figeac şehrinde doğdu. Anne ve Babası Maurice - Louise Boyer, onun tiyatro ve sinemaya yeteneğini on bir yaşındayken keşfettiler. I.Dünya Savaşı boyunca düzenli olarak hastanelerde çalıştı ve burada askerler için komik skeçler tertipledi.
Daha sonra ABD'de MGM stüdyosunda 1929 ile 1931 arasında çalıştı.
1934 yılında bir iş yemeğinde tanıştığı İngiliz oyuncu Pat Paterson ile evlendi ve 44 sene evli kaldılar. Tek oğlu Charles Boyer, 1965 yılında 21 yaşındayken silahla kendini vurarak intihar etti.

26 Ağustos 1978'de Boyer arkadaşının evinde kaldığı sırada aşırı dozda Barbitürat alıp intihar etti. Karısının Kanserden ölümünden 2 gün sonra, doğum gününden 2 gün önce Arizona'nın Phoenix eyaletinde kaldırıldığı hastanede öldü. Culver City'deki Holy Cross mezarlığına karısının ve oğlunun yanına gömüldü.

IMDb'de  Charles Boyer

Charles Durning (28 Şubat 1923, New York (eyalet), ABD - 24 Aralık 2012), Amerikalı sinema, sahne ve televizyon oyuncusudur. Eski profesyonel boksör, Purple Heart madalyalı eski asker ve dans eğitmeni.
1950'li yıllarda televizyon dizileriyle başladığı ve sinemayla devam ettiği kariyerinde 2009 yılına kadar 200'ün üzerinde film ve televizyon dizisinde rol almıştır. Romantik komedilerden dedektif filmlerine kadar geniş bir yelpazede daha çok yardımcı karakterleri canlandıran Durning, iki kez Oscar ödülüne aday gösterilmiş, 1991 yılında da "The Kennedys of Massachusetts" adlı televizyon mini dizisindeki John 'Honey Fitz' Fitzgerald rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü'nü kazanmıştır.

IMDb'de "Charles Durning" 24 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Allmovie.com'da "Charles Durning" 21 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Charlton Heston (4 Ekim 1923 - 5 Nisan 2008), Akademi ödüllü Amerikalı sinema, televizyon ve tiyatro oyuncusudur.
Daha çok kahraman rollerinde oynayan oyuncu, 1956 yapımı 10 Emir 'de Musa, 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi'nde Albay George Taylor ve 1959 yapımı Ben-Hur filminde Judah Ben-Hur rollerindeki başarısıyla tanındı. 1950'li ve 60'lı yıllarda ırkçılığa açıkça karşı çıkan bir avuç Hollywood oyuncusundan biriydi. Aynı zamanda sivil hakların savunuculuğunu da yapan Heston, ABD başkanlarından Ronald Reagan'ın hem dostu hem de destekçisi oldu. Sanatçı, 1998-2003 yılları arasında silah sahiplerinin haklarını savunan ABD organizasyonu ulusal bir örgüt olan Ulusal Tüfek Derneği'nin (National Rifle Association) başkanlığını da yürütmüştür.

Heston, Illinois'in bir kenti olan Evanston'da "John Charles Carter" adıyla doğdu. Annesi Lilla (Charlton), babası Russell Whitford Carter idi. Babası bir makine (değirmen) operatörüydü ve 1930 yılında aile Michigan'a taşındıktan sonra, 6 yaşındaki Heston, Charlton ismini kullanmaya başladı. 10 yaşına geldiğinde anne ve babası boşandı. Annesi daha sonra Chester Heston ile evlendi. Heston, İngiliz ve İskoç karışımıydı ve Fraser klanına mensuptu. 
Bu yeni aile Illinois'in Wilmette kentine taşındı ve Heston, yeni soyadıyla New Trier Lisesi'ne başladı.

Heston, New Trier'in drama programına katıldı. 17 yaşında iken, 1941 yılında 16 mm'lik amatör bir öğrenci filmi olan Peer Gynt'de oynadı. Bu filmle tanıştığı yönetmen David Bradley ile arkadaş olan Heston, Bradley'in ekibine dahil olarak William Shakespeare'in Julius Caesar adlı eserinde Mark Antony rolünü oynadı.

1944 yılında Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'ne katılan Heston, 2 yıl boyunca 12. Hava Birliği bünyesinde Alaska Aleut Adaları'nda B-25 Mitchell'da telsiz operatörü ve silahçı olarak görev yaptı. Orduda çavuş olan Heston, görevine devam ederken 1944 yılında öğrenci Lydia Marie Clarke ile evlendi.

Savaştan sonra, Heston eşi ile New York'ta apartmanlar grubu olan Hell's Kitchen 'a yerleştiler ve ikisi de model olarak çalışmaya başladılar. Fraser Clarke Heston ve Holly Ann Heston adlarında iki çocuk sahibi oldular. Heston ve eşi Lydia bir tiyatroda çalışmak için yollar ararken, 1947 yılında Asheville, Kuzey Karolayna'da bir oyunevine gittiler. 1948'de New York'a geri dönen Heston, bir Broadway gösterisi olan ve başrolünü Katharine Cornell 'in üstlendiği, Shakespeare'in Anthony ve Kleopatra eserinde bir yardımcı rol aldı. Bu arada televizyonda da şansını deneyen oyuncu, 1950'lerde CBS'nin televizyon dramalarında roller aldı ve başarılı bulundu. Film prodüktörü Hal B. Wallis'den Wuthering Heights adlı televizyon yapımı için teklif aldı ve kabul etti.
Heston tiyatroda ise Macbeth, A Man For All Seasons, Antony and Cleopatra ve Julius Caesar oyunlarında başarılı performanslar sergiledi.

Heston, 1950 yılında ilk profesyonel sinema filmi Dark City 'de oynadı. Bu rolüne başarılı film yapımcısı Cecil B. DeMille tarafından seçilmişti. 1953 yılında yönetmen Billy Wilder'ın Stalag 17 filmi için ilk tercihi Heston olmasına karşın, rol William Holden 'a gitti ve bu oyuncu Oskar Ödülü kazandı. Ancak, yönetmen ve yapımcı Cecil B. DeMille oyuncuü 10 Emir filmi için düşünüyordu. Çünkü Michelangelo'nun Musa heykelinin Heston'a benzerliğinden etkilenmişti.

 
 

Daha sonra, 1959 yapımı Ben-Hur filminde Judah Ben-Hur rolü için Marlon Brando, Burt Lancaster ve Rock Hudson düşünülmesine karşın, Heston role uygun bulundu ve sanatçı bu rolle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oskar Ödülü kazandı. Film 11 dalda Oskar ödülü kazanarak tarihi bir başarı yakaladı.
Heston, tarihi ve epik roller almaya El Cid (1961), 55 Days at Peking (1963), The Agony and the Ecstasy (1965) ve Khartoum (1966) filmleriyle devam etti.
1965 yılında bir oyuncular birliği olan The Screen Actors Guild (SAG) 'nin başkanlığına seçilen Heston bu görevine 1971 yılına kadar devam etti.
1968 yılında çok başarılı bulunduğu Maymunlar Cehennemi filminde oynadı. 1970 yılında yine Mark Anthony rolünü Technicolor'ın Shakespeare uyarlaması Julius Caesar filminde canlandırdı. Bu filmde Heston'ın yardımcı oyuncuları ileride yıldızlaşacak olan oyunculerdi. Brutus Jason Robards, Octavius Richard Chamberlain, Casca Robert Vaughn, Cassius Richard Johnson, Caesar John Gielgud ve Portia Diana Rigg tarafından canlandırılmıştı.
1971 yılında bilimkurgu filmi Soylent Green 'de oynadı. 1972 yılında tiyatro kariyerinde oynadığı Mark Anthony karakterini bu kez Antony and Cleopatra filminde canlandırdı. Kleopatra rolünü Hildegarde Neil, Enobarbus rolünü ise İngiliz oyuncu Eric Porter canlandırmıştı. 1973 yılında başarılı bilimkurgu filmi The Omega Man 'de ve 1974 yılında afet filmi Earthquake 'de oynadı.
1973 yılında Kardinal Richelieu rolüyle Üç Silahşörler (The Three Musketeers) filminde oynayan oyuncu, bundan sonra yardımcı roller ve cameo olarak görev aldı. 1985 ila 1987 yılları arasında The Colbys televizyon dizisinde göründü. Bu arada oğlu Farrel ile birlikte yapımcılığını da üstlendiği 1990 yapımı Hazine Adası (Treasure Island) ve Her Devrin Adamı (A Man For All Seasons) televizyon yapımlarında rol aldı.
1992 yılında kablolu yayında ve videolarda gösterilen King James Version of the Bible 'da görev aldı. Video ve DVD sektöründe büyük başarı getiren bu yapım İncil'i konu edinmişti. 1993 yılında bir cameo rolle Wayne's World 2 filminde göründü. Aynı yıl Saturday Night Live 'de bulundu. Cameo rollerle Hamlet (1996), Tombstone (1993) ve True Lies (1994) filmlerinde göründü. L.A. Müzik Merkezi 'nde (Los Angeles Music Center) gösterilen Police Story, The Caine Mutiny Court Martial, ve Sherlock Holmes rolünde The Crucifer of Blood 'da oynadı.
2001 yılında yönetmen Tim Burton'un 1968 filminin yeniden yapımı olan Maymunlar Cehennemi'nde küçük bir rol aldı. Heston'ın son rolü, 2003 yapımı My Father, Rua Alguem 5555 filminde bir Nazi doktoru olan Josef Mengele karakteri idi.

Heston 1956 ABD Başkanlık seçimlerinde Adlai Stevenson'ın, 1960 seçimlerinde ise John F. Kennedy'nin kampanyalarına destek verdi. 1963 yılında diğer oyuncu arkadaşlarıyla Washington'da sivil hakları savunan aktivitelerde bulundu. Martin Luther King Jr.'la görüştü. Irkçılığa karşı olduğunu yineledi.
1968 yılında senatör Robert F. Kennedy, diğer oyuncular Gregory Peck, Kirk Douglas ve James Stewart ile birlikte Başkan Johnson'ın Silahların Kontrolü Anlaşması'na destek oldular. Heston Vietnam Savaşı'na karşı olduğunu ve Richard Nixon'ı destekleyeceğini açıkladı.
1980'lerde Heston, politik çizgisini değiştirerek demokrat yanlısı olmaktan vazgeçip, cumhuriyetçiler tarafına yaklaştı. Cumhuriyetçilerin ve Cumhuriyetçi başkan adaylarının kampanyalarına destek veren sanatçı, Ronald Reagan, George H. W. Bush ve George W. Bush'un destekçisi oldu.
Beyazların ABD'de bulunan diğer etnik unsurlar tarafından kuşatıldığını anlatan konuşmalarda bulundu. İspanyol onuru ve zenci onuru yanında aslolan beyaz adamın onurundan bahsedilmediğini savundu. 2000 yılında bireysel silahlanmaya destek veren NRA'nın başkanı sıfatıyla Bill Clinton yönetimine açıkça karşı olduklarını belirten konuşmalar yaptı.
2002 yılında Columbine Lisesi katliamını konu alan belgesel filmi Bowling for Columbine için yönetmen Michael Moore oyuncule görüştü. Heston'ın agresif gözükmesinde ve görüşmeyi yarıda kesmesinde daha sonra Moore'un da hatasının olduğu yönünde yorumlar yapıldı. oyuncuü zor duruma düşüren Moore, Heston'la görüşmesini belgeselinde çarpıcı bir şekilde kullanmaya çalışsa da bazı eleştirmenler, belgeselin ana fikrini bu olayın zayıflattığını ve ana fikre yardımcı olmadığını belirttiler.
Heston'ın kürtaja, embriyo ve insan hücresi üzerindeki çalışmalara karşı olduğu bilinmekteydi.

1998 yılında NRA Başkanı seçilmesinden sonra Heston'a prostat kanseri teşhisi konuldu. Kanser tedavisi olarak radyasyon ve ilaç terapisi uygulandı. 2002 yılında Heston'da Alzheimer hastalığı belirtileri görüldü. Temmuz 2003 tarihinde George W. Bush tarafından sanatçıya Başkanlık Özgürlük Madalyası verildi. Mart 2005 tarihinde gazeteler, sanatçının hastalığı nedeniyle ailesinin şoke olduğunu ve Heston'un kimi zaman yataktan çıkmakta zorlandığını yazdılar. oyuncu, Ağustos 2005 tarihinde Los Angeles Hastanesi 'nde tedavi altında kaldı. Nisan 2006 tarihinde ilerlemiş hastalığı nedeniyle ailesi 2006 yılını sağ çıkaramayacağı konusunda endişelenmeye başladı.
84 yaşında olan sanatçının 5 Nisan 2008 tarihinde Beverly Hills Kaliforniya'daki kendi evinde öldüğü açıklandı. 64 yıldır beraber olduğu karısı Lydia sanatçının son nefesinde yanındaydı. Oğlu Fraser Clarke Heston ve kızı Holly Ann Heston 'da son anlarında destek oldu ve onlar sayesinde oyuncu yaşama bir müddet daha tutunmuştu. Ölüm nedeni zatürree olarak açıklandı. Ölümünü takiben George W. Bush ve eski ABD Başkanı Ronald Reagan­'ın eşi Nancy Reagan basın açıklaması yaptı.
Ölümünden bir hafta sonra 12 Nisan 2008 tarihinde Nancy Reagan ve Hollywood yıldızları Kaliforniya Valisi Arnold Schwarzenegger, Olivia de Havilland, Keith Carradine, Pat Boone, Tom Selleck, Oliver Stone ve Rob Reiner'ın da bulunduğu 250 kişinin katıldığı bir törenle defnedildi.

Heston, 1941 ile 2003 yılları arasında 113 filmde yer aldı. Filmleri hakkında ayrıntılı bilgi için Charlton Heston filmografisi maddesine bakınız.

Charlton Heston'ın yazdığı kitapların, Hristiyanlığa dair birkaçı dışında hepsi otobiyografik kitaplardır:

The Actor's Life (ISBN 0-671-83016-3)
In the Arena: An Autobiography (ISBN 1-57297-267-X)
The Courage to be Free (ISBN 978-0-9703688-0-5)
Beijing Diary (ISBN 0-671-68706-9)
To Be a Man: Letters to My Grandson (ISBN 0-7432-1311-4)
Charlton Heston Presents the Bible (ISBN 1-57719-270-2)
Charlton Heston's Hollywood: 50 Years in American Film with Jean-Pierre Isbouts (ISBN 1-57719-357-1)

Heston's Obituary - BBC News 9 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de Charlton Heston 
Hollywood.com entry on Charlton Heston9 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
Yahoo Movies entry on Charlton Heston 11 Nisan 2008 t

Christopher Walken, (d. 31 Mart 1943), Akademi Ödülü, SAG ve BAFTA Ödülü sahibi, Altın Küre, Tony ve Emmy ödülü adayı Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu.

Walken, Queens New York'ta doğmuştur. Babası Alman, annesi ise İskoçya göçmenidir. Metodist kilisesi geleneklerine göre büyümüştür. Üniversite eğitimine başlamış ancak mezun olamamıştır.
İlk olarak televizyonda çocuk oyuncu olarak görev almıştır. İlk çıkış filmi 1971 yılında Sean Connery ile oynadığı The Anderson Tapes olmuştur. İlk başrol oyununu ise The Mind Snatchers filmi ile yapmıştır. 1977 yılında Akademi ödülü sahibi Annie Hall isimli filmde rol almıştır.
Akademi Ödülünü, 1979 yılında en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında, The Deer Hunter filmi ile aldı. 2002 yılında Catch Me If You Can filmi ile ödüle aday gösterilmiştir. Walken, 1953 yılından itibaren yüzü aşkın yapımda görev almış ve çeşitli ödüllere uzanmıştır.
2006 yılında açılan bir internet sayfasında ABD Başkan adayı olduğu yazmaktaydı. Bu olay yalanlandı ve site kapandı. Christopher, aynı zamanda Saturday Night Live skeçlerinde de yer almıştır.
1969 yılından beri Georgianne Walken ile evli olan sanatçının çocuğu yoktur.

Oyunculuk kariyerinden önce müzikal tiyatroda dansçı olarak eğitim alan Walken, 2001 yılında Fatboy Slim'in "Weapon of Choice" şarkısıyla bir müzik videosu performansı sergiledi. Müzik videosundaki dansın koreografisine de yardımcı olan Walken, klip boyunca Los Angeles'taki Marriott Oteli'nin lobisinde dans ederken ve etrafta uçarken görülür. Yönetmenliğini Spike Jonze'un üstlendiği film, 2001'de altı MTV ödülü kazandı ve Birleşik Krallık müzik TV kanalı VH1 tarafından müzisyenler, yönetmenler ve müzik endüstrisinden isimler arasında yapılan bir anketten derlenen tüm zamanların en iyi 100 videosu listesinde Nisan 2002'de En İyi Video ödülünü kazandı. Walken, En İyi Koreografi dalında MTV'nin "Moonmen" ödüllerinden birine de layık görüldü.

Listede önemsiz rollerde oynadığı filmler veya cameo oldukları yer almamaktadır.

Kendisi kariyerinin başlarında, daha çocukken bile televizyonda bazı dizilerde yer almıştır. Bazılarında ismi Ronnie olarak geçmektedir. Ayrıca Fatboy Slim'in Weapon of Choise adlı klibinde oynamıştır.

IMDb'de Christopher Walken

Christy Brown (5 Haziran 1932 – 7 Eylül 1981), İrlandalı yazar ve ressam
22 çocuklu bir ailenin, hayatta kalabilen 13 çocuğundan biri olarak Dublin'de doğmuştur. Beyin felci ile dünyaya gelmiş ve uzun süre hareket ve konuşma yetenekleri olmadan yaşamıştır. Doktorlar, başlangıçta Brown'un zihinsel olarak engelli olduğunu düşünmüşlerdir ve öleceğini söylemişlerdi. Fakat annesi oğlunun eğitilebileceğine inanıyordu. Annesinin bu çabaları sonucunda Brown sol ayağını kullanarak yazmaya ve resim yapmaya başladı. Konuşmaya başlaması ile birlikte, doktorlar tedavi biçimini değiştirerek fizyoterapiye ağırlık vermişlerdir.
Kendi hayat hikâyesini yazdığı Sol Ayağım (My Left Foot) adlı eseri filme alınmış, baş rolü Daniel Day-Lewis oynamıştır. Bu tarzda yazdığı diğer kitabı da (Down All The Days) en çok satanlar listesine girmiştir.
İrlandalı sanatçı ve yazar Christy Brown, dünya çapında en çok, yaşam öyküsünün sinemaya uyarlandığı ve Daniel Day-Lewis’in Oscar ödüllü performansıyla ölümsüzleşen My Left Foot filmi sayesinde tanınmaktadır.
Londra'ya yaptığı birkaç ziyaret dışında bir kere de Amerika'ya giden yazar, tüm yaşamını Dublin'de geçirdi.

Christy Brown 7 Eylül 1981’de İngiltere, Parbrook yakınlarında ölmüştür. Resmî kayıtlara ve çağdaş haberlere göre ölüm nedeni yemek sırasında boğulma (asfiksi) olarak kaydedilmiş; koroner olayı “death by misadventure” (kaza sonucu ölüm) olarak değerlendirmiştir. Otopsi raporu ve beden incelemesinde Brown’ın vücudunda belirgin morluklar ve darp izleri tespit edildiği bildirilmiştir. Bu durum, Christy Brown’un bazı aile üyelerinin söylemleri ve yakın çevreden edinilen bilgiler doğrultusunda, bazı biyografik çalışmalara da yansıyan eşi Mary Carr’ın kötü muamelesi olabileceği şüphesini doğurmuştur. Georgina Hambleton gibi bazı biyograflar ve gazeteciler, Brown ile Carr arasındaki ilişkinin çatışmalı ve Carr’ın alkol kullanımına bağlı sadakatsizlik ile kötü muamele iddialarıyla anıldığını ileri sürmüştür. Ancak bu iddialar, resmî otopsi sonucunu otomatik olarak “cinayet” olarak değiştirmemiştir.

1973 Background Music: Poems
1976 A Shadow on Summer (Yazın Gölgesi )
1976 Wild Grow the Lilies
1978 Of Snails And Skylarks
—

Brown, Christy (8 Mart 2021). "1962'den bir röportaj". Röportaj. IFI Archive. 
Christy Brown Biyografisi27 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Christy Brown 
(BBC) 1972 : Midweek paid a visit to celebrated Irish author Christy Brown, who would later become the subject of the film My Left Foot
Wikipedia
The Guardian - Georgina Hambleton 
Biography.com
Dictionary of Irish Biography
dib.ie
IrishCentral.com
ChatGPT

Ciarán Hinds (İngilizce telaffuz: [ˈkɪərən ˈhaɪndz] KEER-ən; d. 9 Şubat 1953, Belfast, Kuzey İrlanda), İrlandalı aktördür.

Hinds, doktor bir babanın ve öğretmen bir annenin tek erkek çocuğu olarak Kuzey İrlanda'nın Belfast kentinde dünyaya geldi. Dört kız kardeşi olan Hinds, Kuzey Belfast'ta Katolik yaşantısına uygun biçimde yetiştirildi. Gençliğinde İrlandalı bir dansçı olan ve amatör olarak oyunculukla da ilgilenen annesi Moya, ilköğretimini Holy Family Primary School'da ve lise öğrenimi St. Malachy's College'de görürken Ciarán'ın eğitimine katkıda bulundu. Belfast'taki Queen's Universitesi'ne giderek eğitimini sürdüren Hinds, burada hukuk eğitiminin yanında oyunculukla ilgilenmeye başladı. Daha sonra hukuk eğitimini yarıda bırakarak Londra'daki Royal Academy of Dramatic Art (RADA)'ya girerek oyunculuk çalışmalarını sürdürdü.
Hinds, 1987'de tanıştığı ve uzun süreli birlikteliklerini sürdürdüğü Hélène Patarot ile Paris'te yaşamıştır. İkili, Peter Brook yapımı olan The Mahabharata sırasında tanıştılar. İkilinin 1991 yılında doğan Aoife adında bir kızı vardır. Hinds, diğer bir İrlandalı olan Liam Neeson ile de yakın arkadaştır. Hinds, 1.85 m. boyundadır.

Hinds'in profesyonel oyunculuk kariyeri Glasgow'daki Citizens' Theatre'da 1976 yılında oynanan Külkedisi oyunuyla başladı. 1980'lerin ortalarına kadar bu tiyatrodaki oyunlarda rol alan aktör, aynı zamanda İrlanda'daki the Abbey Theatre, the Field Day Theatre Company, the Druid Theatre, the Lyric Players' Theatre ve the Project Arts Centre'a ait sahnelerde de performansını sergilemiştir. 1987 yılında Peter Brook tarafından altı saatlik sahne süresine sahip Mahabharata adlı tiyatro oyununda ve aynı oyunun 1989 tarihli uyarlama sinema filminde rol almıştır. 1990'lı yılların başında ise büyük İngiliz tiyatrosu Royal Shakespeare Company'ye (RSC) katılmıştır. 1993'te RSC tarafından sahnelenen, Sam Mendes'in yönettiği III. Richard adlı eserde yer almıştır. Bu oyunda yer alması ise Mendes'in, sakatlanan Simon Russell Beale yerine Ciarán Hinds'i çağırmasıyla olmuştur.
Hinds'e büyük tanınırlığını sağlayan esas rolü ise Patrick Marber'a ait "Closer" adlı tiyatro oyununda oynadığı Larry rolü olmuştur. Buradaki rolü ile pek çok ödül kazanan Hinds, Dublin'deki Gate Theatre'da Brian Friel'a ait "The Yalta Game" adlı oyunda yer almıştır. Bir Broadway yapımı olan Conor McPherson'a ait "The Seafarer"da rol alan oyuncu, buradaki rolüyle Aralık 2007'den Mart 2008'e kadar sahnede kalmayı başarmıştır. Şubat 2009'da ise Londra'daki Royal National Theatre'da sahnelenen Peter Flannery oyunu olan "Burnt by the Sun"da başrol General Sergei Kotov rolünü üstlenmiştir. .

Ciarán Hinds'in ilk kez sinema ile buluşması John Boorman'ın 1981 tarihli Excalibur yapımıyla olmuştur.Jane Austen'in 1995 yapımı "Persuasion" filminde Kaptan Frederick Wentworth rolünü üstlenen oyuncu, Jonathan Reiss rolüyle "Lara Croft Tomb Raider: Yaşamın Kaynağı" (2003) filminde, John Traynor rolüyle "Veronica Guerin"de (2003) ve Firmin rolüyle Andrew Lloyd Webber'in "Operadaki Hayalet" (2004) filminde rol almıştır. Hinds ayrıca Carl rolü ile Steven Spielberg'ün "Münih" (2005) filminde yer almıştır. 2006 yılında 1980'lerin popüler televizyon yapımı "Miami Vice"ın aynı isimle isimle beyaz perdeye taşınan uyarlamasında yer almış, "Nativity Story" adlı yapımda Hirodes rolünü üstlenmiştir. 2006 yapımı "Amazing Grace" adlı yapımda köle ticaretinin kaldırılmasına parlamentoda karşı çıkan baş muhalif Sir Banastre Tarleton rolüne can veren aktör, "Margot at the Wedding" adlı yapımda da Nicole Kidman, Jack Black ve Jennifer Jason Leigh ile birlikte rol almıştır. Ayrıca 2007 yapımı, Oscar sahibi "Kan Dökülecek" filminde de bir rolü bulunmaktadır. Hinds, Harry Potter serisinin son filmi olan "Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 2"de daha önceki filmde Jim McManus'un canlandırdığı Albus Dumbledore'un erkek kardeşi olan Aberforth Dumbledore rolünü oynamıştır.

BBC ve HBO tarafından ortak yapım olarak çekilen 2006 yapımı Rome dizisinin ilk sezonunda Gaius Julius Caesar rolünü oynayarak televizyon ekranı sayesinde geniş kitlelerce tanınırlığını arttırmıştır. 1990'lardan günümüze kadar farklı yapımlarda farklı rollerde oynayan aktör, sinema ve tiyatronun yanında televizyon yapımlarında da sıkça yer almıştır. Bunun yanı sıra Hinds, kitap seslendirmelerinde ve radyo yapımlarında da yer almıştır. BBC yapımı "Les Liaisons dangereuses" radyo programında Valmont rolünü ve Ivanhoe adlı kitabın anlatım görevini üstlenmiştir. Marcus Antonius ve VII. Kleopatra'yı anlatan "Antony ve Cleopatra" ve 2004 yılında En İyi İşitsel Drama ödülünü kazanan Shakespeare oyunu "Kış Masalı"nda yer almıştır.

Glasgow Citizens Theatre Company sahnesinde yer aldığı oyunların bir listesi aşağıda yer almaktadır.

1976–77
Sid Colin/David Wood Cinderella Giles Havergal Albert the Horse, Courtier 
William Wycherley The Country Wife Philip Prowse Mrs. Dainty Fidget 
Oscar Wilde The Importance of Being Earnest Giles Havergal Lane 
William Shakespeare Macbeth Giles Havergal Malcolm/Third murderer 
Robert David MacDonald Chinchilla Philip Prowse Tancredi 
Pierre de Beaumarchais Figaro Robert David MacDonald An policeman/a lawyer 
1977–78
Noel Coward Semi-Monde Philip Prowse Freddy Palmer 
Honoré de Balzac Vautrin Robert David MacDonald Joseph 
Joe Orton Loot Giles Havergal McLeavy 
Myles Rudge Mother Goose Giles Havergal Villager 
Robert David McDonald/James Hadley Chase No Orchids for Miss Blandish Robert David MacDonald Johnny Frisk 
John Ford/John Webster Painter's Palace of Pleasure Philip Prowse Giovanni 
1978–79
Bertold Brecht/Kurt Weill The Threepenny Opera Philip Prowse J. J. Peachum 
Anton Chekhov The Seagull Philip Prowse Dr Dorn 
Miles Rudge Dick Whittington Giles Havergal The Emperor of Morocco 
Carlo Goldoni Country Life Robert David MacDonald Guglielmo 
1980–81
Carlo Goldoni The Battlefield Robert David MacDonald Faustino 
Bertold Brecht The Caucasian Chalk Circle Giles Havergal Shauva, the policeman/Prince Georgi
Robert David MacDonald Don Juan Philip Prowse Father Juan 
Shawn Lawton Desperado Corner Di Trevis Frank 
Vernon Sylvaine Madame Louise Giles Havergal Bishop of Porchester 
1982–83
Philip Massinger The Roman Actor Philip Prowse Paris 
Sean O'Casey Red Roses for Me Giles Havergal Brennan O' the Moor 
Johann Wolfgang von Goethe Torquato Tasso Robert David MacDonald Antonio Montecatino 
Bertold Brecht The Mother Giles Havergal Savely 
Carlo Goldoni The Impresario from Smyrna Robert David MacDonald Maccario 
William Shakespeare The Merchant of Venice Philip Prowse Antonio 
George Bernard Shaw Arms and the Man Giles Havergal Nicola, man-servant 
Noel Coward Sirocco Philip Prowse Tonio 
Robert David MacDonald Webster Philip Prowse Webster 
1983 (autumn)
Karl Kraus The Last Days of Mankind Robert David McDonald A Man of Government 
Hugo von Hofmannsthal Rosenkavalier Philip Prowse Valzacchi 
Sean O'Casey Juno and the Paycock Giles Havergal Captain Jack Boyle 
Thomas Southerne Oroonoko Philip Prowse Lieutenant Governor 
1985
Friedrich von Schiller Mary Stuart Philip Prowse Paulet 
Noel Coward Blithe Spirit Giles Havergal Charles Condomine 
Sean O'Casey The Plough and the Stars Giles Havergal Jack Clitheroe 
Joseph Kesselring Arsenic and Old Lace Giles Havergal "Uncle" Teddy 
Johann Wolfgang von Goethe Faust MacDonald Minister of State 
1986
Rolf Hochhuth The Representative Robert David MacDonald Pope Pius XII 
Alfred de Musset Hidden Fires Robert David MacDonald Clavaroche 
1988
Henrik Ibsen The Lady from the Sea Tom Cairns The Stranger 
William Shakespeare Richard III Jon Pope Richard III 

Royal Academy of Dramatic Arts

1975
Anton Chekhov The Seagull  Peter Watson Konstantin (Kostya) 
Anonymous Arden of Faversham  Geoff Bullen Black Will 
John Wilson Hamp  Euan Smith Prosecutive Officer 
Caryl Churchill Objections to Sex and Violence  unknown Arrogant pseudo-intellectual
1976
John Barton When Thou Art King  unknown
Tennessee Williams The Night of the Iguana  unknown Nonno 
Lyric Theatre, Belfast

1977–78
Peter Shaffer Equus
1978–79
Brian Clark Whose Life is it Anyway?  Tony Dinner Philip Hill (the solicitor) 
Mary O'Malley Once a Catholic  Michael Poynor Derek (a Teddy Boy) 
1983
Jennifer Johnston Indian Summer  Robert Cooper Cathal Dillon 
Project Arts Centre, Dublin

1979–80
Jim Sheridan The Ha'penny Place  Peter Sheridan Hare Krishna / Yehudi 
Peter Sheridan The Liberty Suit  Jim Sheridan
1981
Martin Sherman Bent  Michael Scott Greta/George 
Liam Lynch Krieg  Patrick Mason Jet 
1982
Sam Shepard Curse of the Starving Class 
Greenwich Theatre, Londra

1984
John Webster The White Devil  Philip Prowse Lodovico 
William Congreve Way of the World  Giles Havergal Fainall 
Anton Chekhov The Seagull  Philip Prowse Trigorin 
1986
Thomas Otway The Orphan  Philip Prowse Castalio 
Royal Shakespeare Company

1990–91
Tirso de Molina/Nick Dear The Last Days of Don Juan  Danny Boyle Don Pedro Tenorio 
Christopher Marlowe Edward II  Gerard Murphy Roger Mortimer 
Richard Nelson Two Shakespearean Actors  Roger Michell Dion Boucicault 
William Shakespeare Troilus and Cressida Sam Mendes Achilles 
1993
William Shakespeare Richard III  Sam Mendes Richard III 
Abbey/Peacock Theatres, Dublin

1979
J. Graham Reid The Death of Humpty Dumpty  Patrick Mason Doctor 
1987
Peter Sheridan Dialann Ocrais/Diary Of A Hunger Strike  Peter Sheridan O'Connor 
1989
William Butler Yeats Cuchulain Cycle  James W. Flannery Cuchulain 
2011
Sean O'Casey Juno and the Paycock  Howard Davis Captain Jack Boyle 
Royal National Theatre, Londra

1983
Sophie Treadwell Machinal  Stephen Daldry The Young Man 
1997
Patrick Marber Closer (London production)  Patrick Marber Larry 
2009
Peter Flannery Burnt by the Sun  Howard Davies Serguei Petrovitch Kotov 
2011
Sean O'Casey Juno and the Paycock  Howard Davis Captain Jack Boyle 
Diğer

1981
Anton Chekhov/Thomas Kilroy The Seagull  Patrick Mason Konstantin  Grand Opera House, Belfast
1982
James Ellis/W.B. Yeats On Baile's Strand  Christopher Fitz-Simo

Clive Owen (d. 3 Ekim 1964), İngiliz oyuncudur. Birleşik Krallık'ta ilk olarak 1990-1991 yılları arasında ITV dizisi Chancer'da başrol oynayarak tanındı. Kapat Gözlerimi (1991) filmindeki çalışmasıyla eleştirmenlerin beğenisini kazandı ve Croupier (1998) filmindeki mücadeleci yazar performansıyla uluslararası alanda dikkat çekti. 2005 yılında bir Altın Küre ve bir BAFTA Ödülü kazandı ve Daha Yaklaş (2004) adlı dramdaki performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterildi.
Owen; Günah Şehri (2005), Raydan Çıkanlar (2005), İçerideki Adam (2006), Son Umut (2006) ve Uluslararası (2009) gibi filmlerde başrol oynadı. 2012 yılında Hemingway ve Gellhorn'daki rolüyle Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Erkek Oyuncu dalında ilk Primetime Emmy Ödülü adaylığını kazandı. Cinemax medikal drama dizisi The Knick'te Dr. John W. Thackery'yi canlandırdı ve bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu - Televizyon Dizisi Drama dalında Altın Küre Ödülü'ne aday gösterildi. 2021'de psikolojik romantik korku mini dizisi Lisey's Story'de rol aldı ve American Crime Story'nin üçüncü sezonunda Başkan Bill Clinton'ı canlandırdı.

Clive Owen 3 Ekim 1964'te Keresley, Coventry'de (o zamanlar Warwickshire'da) Pamela (doğumdaki soyadı Cotton) ve Jess Owen'ın beş oğlundan dördüncüsü olarak doğdu. Country şarkıcısı olan babası, Owen üç yaşındayken aileyi terk etti ve Owen 19 yaşındayken kısa bir uzlaşmaya rağmen, ikisi birbirinden uzak kaldı. Çocukluğunu "zor" olarak tanımlamıştır.
Başlangıçta tiyatro okuluna karşı çıksa da, uzun ve sonuçsuz bir iş arama döneminden sonra 1984 yılında fikrini değiştirdi. Owen Royal Academy of Dramatic Art'tan mezun oldu. Mezun olduktan sonra Young Vic'te çalıştı ve çeşitli Shakespeare oyunlarında rol aldı.

IMDb'de  Clive Owen

Daniel Kaluuya (d. 24 Şubat 1989 Londra) Uganda kökenli İngiliz oyuncu ve yazar. Uluslararası düzeyde tanınırlığını 2017 yapımı Kapan (Get Out) adlı korku filmindeki performansıyla ulaştı. ve önemli övgüler topladı.

Londra doğumlu olan Kaluuya, Ugandalı göçmen bir ailenin oğludur. Londra'daki St Aloysius Koleji'nde eğitim gördü. Kız arkadaşıyla birlikte Londra'nın Batı Ucu kısmında ikâmet etmektedir.

Kaluuya kariyerine henüz ergenlik çağında iken doğaçlama tiyatro ile başladı. Ardından üç sezon boyunca Skins adlı İngiliz dizisinde rol aldı ve dizinin senaryo ekibinde de yer aldı. Black Mirror televizyon dizisinin Fifteen Million Merits bölümündeki, Psychoville adlı BBC yapımı kara komedi dizisinde Tealeaf rolündeki ve BBC Three kanalında yayınlanan korku türündeki The Fades dizi filmindeki performanslarıyla yeni övgüler aldı.
Kaluuya, 2011 yapımı Johnny English'in Dönüşü (Johnny English Reborn) filminde Rowan Atkinson'ın yanında Ajan Tucker rolünde ve 2013 yapımı Göster Gününü 2 (Kick-Ass 2) filminde Black Death rolünde oynadı. 2015 yılında Denis Villeneuve yönetimindeki Sicario filminde Emily Blunt ile başrolleri paylaştı. 2018 yılında gösterime girecek Marvel Studios yapımı Black Panther filminde W'Kabi karakterini canlandıracak.

IMDb'de Daniel Kaluuya

Robert Dean Stockwell (5 Mart 1936, Los Angeles -  7 Kasım 2021, Whangarei), Amerikalı aktör.

Stockwell, 5 Mart 1936'da Kuzey Hollywood, Los Angeles'ta doğdu. 1945'te çocuk oyuncu olarak başlayıp 2021 yılındaki ölümüne kadar 70 seneyi aşan süre boyunca sürdürdüğü aktif oyunculuk kariyerinde en çok rol aldığı Metro-Goldwyn-Mayer yapımı; Anchors Aweigh (1945), The Green Years (1946), Gentleman's Agreement (1947) ve Kim (1950) gibi sinema filmleriyle tanındı.  
Stockwell, ayrıca TV dizileri; Quantum Leap ve Battlestar Gallactica ile ekranlara geldi.

Stockwell, 7 Kasım 2021'de Whangarei, Yeni Zelanda'daki aile evinde doğal nedenlerden 85 yaşında öldü.

1946: Home, Sweet Homicide
1947: The Mighty McGurk
1947: The Arnelo Affair
1947: Song of the Thin Man
1948: The Boy with Green Hair
1948: Deep Waters
1949: Down to the Sea in Ships
1949: The Secret Garden
1950: The Happy Years
1950: Kim
1950: Stars in My Crown
1951: Cattle Drive
1957: Gun for a Coward
1957: The Careless Years
1959: Compulsion
1960: Sons and Lovers
1962: Long Day's Journey Into Night
1965: Rapture
1968: Psych-Out
1970: The Dunwich Horror
1972: The Loners
1973: The Werewolf of Washington
1974: Win, Place or Steal
1975: Eadweard Muybridge, Zoopraxographer
1976: One Away
1976: Tracks
1979: She Came to the Valley
1982: Alsino and the Condor
1982: Human Highway
1983: To Kill a Stranger
1984: Dune
1984: Paris, Texas
1985: Papa Was a Preacher
1987: The Time Guardian
1987: Banzai Runner
1988: Married to the Mob
1988: Smokescreen
1988: The Long Haul
1989: Limit Up
1990: Catchfire
1991: Sandino
1996: Naked Souls
1996: Mr. Wrong
1997: Midnight Blue
1997: Living in Peril
1997: McHale's Navy
1997: The Shadow Men
1998: Sinbad: The Battle of the Dark Knights
1999: Restraining Order
1999: Rites of Passage
2000: The Flunky
2013: C.O.G.
2014: Persecuted
2014: Deep in the Darkness
2016: The Jack Richard Smith Documentary: A Portrait of an Artist

1989: Quantum Leap
1995: Street Gear
1997: The Tony Danza Show
1997: Popular Science
1998: It's True!
1998: Phenomenon: The Lost Archives
2016: Star Ancestors

1961: The Joke and the Valley
1971: The Failing of Raymond
1971: Paper Man
1981: Born to Be Sold
1992: Fatal Memories
1992: Shame
1993: Caught in the Act
1994: In the Line of Duty: The Price of Vengeance
1996: Twilight Man
1996: Unabomber: The True Story
1996: Gallup Extreme Magic
2000: They Nest
2005: American Black Beauty
2009: The Dunwich Horror

2004: A Kiss with History: Remembering 'Quantum Leap'
2009: Battlestar Galactica: The Plan
2014: Rusty Steel

IMDb'de  Dean Stockwell 
Discogs'ta Dean Stockwell diskografisi
Dean Stockwell 10 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on The Movie Database

Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu (İngilizce: Detroit Film Critics Society, kısaca DFCS), Amerika Birleşik Devletleri'nin Michigan eyaletindeki Detroit şehri merkezli profesyonel sinema eleştirmenleri kuruluşu. 2007 yılında kurulmuş olup, her yıl kurulduğu yıldan beri Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri adıyla çeşitli kategorilerde ödüller vermektedir.

En İyi Film
En İyi Yönetmen
En İyi Erkek Oyuncu
En İyi Kadın Oyuncu
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
En İyi Ansambl Oyuncu Kadrosu
En İyi Çıkış Yapan Performans
En İyi Senaryo
En İyi Belgesel

2007 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2008 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2009 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2010 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2011 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2012 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2013 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2014 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2015 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2016 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2017 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2018 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri
2019 Detroit Sinema Eleştirmenleri Topluluğu Ödülleri

Resmî site (İngilizce)

Sör Dirk Bogarde (28 Mart 1921 – 8 Mayıs 1999) İngiliz oyuncu ve yazar. Doctor in the House (1954) ve diğer Rank Organisation yapımı filmleri sayesinde kısa sürede bir sinema idolüne dönüştü. Bogarde kariyerinin ilerleyen dönemlerinde  Venedik'te Ölüm (1971) gibi birçok sanat filminde rol aldı. Bogarde ikincil kariyeri olarak da kitap yazdı; yazdıkları arasında çok satanlara giren yedi ciltlik anıları, altı roman ve The Daily Telegraph'daki köşe yazılarını topladığı bir kitabı bulunmaktadır. Bogarde gizli bir homoseksüel olarak yaşamını sürdürmüş, partneri Anthony Forwood (1915-1988)'la 40 yıl, Forwood'un ölümüne kadar yaşamıştır. Bogarde Chelsea, Londra'da kalp krizinden ölmüştür.

A Postillion Struck by Lightning, 1977
Snakes and Ladders, 1978
An Orderly Man, 1983
Backcloth, 1986
A Particular Friendship, 1989
Great Meadow, 1992
A Short Walk from Harrods, 1993
Cleared for Take-Off, 1995
For the Time Being: Collected Journalism, 1998
Dirk Bogarde: The Complete Autobiography (contains the first four autobiographies only)

A Gentle Occupation, 1980
Voices in the Garden, 1981
West of Sunset, 1984
Jericho, 1991
A Period of Adjustment, 1994
Closing Ranks, 1997

Lyrics for Lovers (London Records, 1960)

The Films of Dirk Bogarde, Margaret Hinxman & Susan d'Arcy, 1974
Dirk Bogarde: The Complete Career Illustrated, Robert Tanitch, 1988.
Dirk Bogarde, Rank Outsider, Sheridan Morley, 1996.
Dirk Bogarde, The Authorised Biography, John Coldstream, 2004.
Ever, Dirk: The Bogarde Letters, John Coldstream, 2008.

dirkbogarde.co.uk Official website of the Dirk Bogarde Estate31 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Dirk Bogarde 
Dirk Bogarde16 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fyne Times article
Dirk Bogarde by Neil McNally
Dirk Bogarde Dirk Bogarde at glbtq.com
Telegraph.co.uk13 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The letters of Dirk Bogarde Part 113 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Part 213 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Spectator Bryan Forbes reviews The letters of Dirk Bogarde

Drakula (özgün adı: Dracula), İrlandalı yazar Bram Stoker'ın 1897 yılında yayınlanan gotik korku romanı. Olay örgüsü; mektuplar, gazete makaleleri ve günlük alıntıları aracılığıyla anlatılır. Bu çerçeveden bakıldığında bir mektup roman olma özelliği de taşır. Kurgunun tek bir baş kahramanı yoktur; ancak roman Avukat Jonathan Harker'ın Transilvanyalı Kont Drakula'nın şatosuna varmak üzere bir iş seyahatine çıkması ve Drakula'nın bir vampir olduğunu öğrenmesiyle başlar.
Bram Stoker, roman için Transilvanya halk kültür ve tarihinden kapsamlı bir şekilde yararlanarak yüz sayfadan fazla not biriktirdi. Bazı bilim adamları Drakula karakterinin Eflak Prensi III.Vlad veya Kontes Elizabeth Bathory gibi tarihi şahsiyetlerden ilham aldığını öne sürdüler, ancak bu konuda oldukça yaygın bir anlaşmazlık söz konusu. Stoker'ın notlarında III.Vlad ya da Bathory'ye hiçbir şekilde rastlanmaz. Tatil yaparken İngiltere'de bir sahil kasabası olan Whitby'nin halk kütüphanesinde rastladığı Drakula ismini, Rumence'de şeytan anlamına geldiğini düşündüğü için seçti.
İngiliz edebiyatının en ünlü eserlerinden biri olan Drakula'da yer alan birçok karakter, popüler kültürün arketip versiyonları olarak yorumlandı: kusursuz bir vampir olarak tasvir edilen Kont Drakula ve ikonik vampir avcısı Van Helsing. Günümüzde kamuya mal olan roman, otuzdan fazla filme uyarlandı ve roman karakterleri her çeşit medyada birçok kez yer aldı.

Bram Stoker, vampirler ve Drakula hakkındaki bilgilerini İngiliz gezgin Emily Gerard tarafından yazılan Ormanın Ötesindeki Topraklarından isimli gezi kitabından almıştır. Aslında Stoker, kitabın adının "Kont Wampyr" olmasını ve Avusturya'nın Steirmark bölgesinde geçmesini planlamıştı (bu hikâyenin taslakları Dracula'nın bazı baskılarının başına eklenir). Fakat Gerard'ın III. Vlad, Romanya ve Transilvanya hakkındaki notlarını okuduktan sonra romanının adını "Dracula" olarak değiştirir. Stoker, ayrıca orijinal romanın başında kullanmak istediği fakat sonradan ayrı olarak yayınladığı Dracula'nın Konuğu isimli bir öykü de yazmıştır.

Drakula adlı kitap vampirleri konu almaktadır. Bazı yerlerde Transilvanya canavarı olarak da geçmektedir. Transilvanya'da yaşayan Drakula Şatosu'nun lordu olan ölümsüz Kont Drakula'yı yok etmeye çalışan bir grup insanın öyküsünü konu alır. 19. yüzyılda Jonathan Harker adlı genç bir avukat katibinin Transilvanya'da yaşayan Kont Drakula'nın Londra civarında satın aldığı çeşitli gayrimenkullerin satış işlemlerinin tamamlamak için Transilvanya'ya gitmesiyle başlar. Patronu Mr. Peter Hawkins'in isteğiyle bu yolculuğa çıkarken nişanlısı Wilhelmina "Mina" Murray'i, zengin arkadaşı Lucy Westenra'nın Whitby'deki malikanesine bırakır ve Avrupa'ya gider. Ancak şatonun bulunduğu Karpat Dağları'na kadar giden yolculuk sırasında tuhaflıklar boy göstermeye başlar. Walpurgis gecesi'nde Transilvanya'ya varan Harker, Kont'dan bir mektup alır. Transilvanya'da şatonun yakınlarında oturan insanlar Jonathan'ı kutsamakta, Tanrı'dan onu korumasını istemekte ve onu şatoya gitmemesi konusunda uyarmaktadırlar ama Harker ikna olmayınca kaldığı Handaki yaşlı bir kadın ona bir haç verir ve en azından bunu takmasını ister. Haçı takan Harker kontun ona yazdığı mektupta belirttiği üzere o gece arabayla Borgo Geçidi'ne gelir. Orada mektpta yazdığı gibi Kontun arabası onu beklemektedir ve Harker'ı alıp şatoya götürür.Yolda esrarengiz mavi alevler görür ve araba kurtlar tarafından kuşatılır. Ama yüzünü tam seçemediği arabacı bir işaretiyle kurtları kaçırır; sanki onlara hükmediyormuş gibi. Yorgunluktan birkaç dakika kendinden geçen Harker uyandığında arabanın Karpat Dağları'na bakan bir uçurumun kıyısına kurulmuş harap haldeki bir şatoya yaklaştığını görür. Arabacı Harker'ı şatonun girişinde bırakıp arabayı ahıra çeker. Birkaç dakika sonra kapı açılır ve elinde bir fener olan, uzun boylu beyaz bıyıklı simsiyah giyinmiş bir adam Harker'ı karşılar. Bu Kont Drakula'dır. Kendini tanıtır ve Harker'ı içeri çağırır. O saate hizmetçilerinin şatoda olmadığını ve bu yüzden onun rahatını bizzat kendisinin sağlayacağını söyler ve kendisi erken yemek yediği için masada otururken onunla yemek yemeyeceği için özür diler. Yemek yerken Kont atalarından bahseder Hunların torunları olan Sekellerin soyundan olduğunu ve ailesinin Attila ve Kazıklı Voyvoda'nın soyundan geldiğini açıklar (Voyvoda'nın katıldığı savaşları sanki kendisi de oradaymış gibi detaylı anlatır.), ayrıca ondan İngiltere hakkında bilgi edinmek için bir ay şatoda kalmasını ister. Onun nazik tavırlarına rağmen şatoda bir esir olduğunu hisseder. Jonathan, şatodaki geçirdiği birkaç günün ardından şüpheler duymaya başlar. Kont Drakula gündüzleri hiç ortalarda görünmüyor, yemek yemiyor, hizmetçileri olduğunu iddia ettiği halde tüm işlerini kendisi gizlice yapıyordur. (Aslında kendisini şatoya getiren gizemli arabacının da kontun kendisi olduğunu anlar.) Kont'un öğüdüne karşın şatoda dolaşırken uyuya kalan Harker kendilerine Kız Kardeşler diyen üç kadın vampirle karşılaşır ve Kont tarafından kurtarılır. Daha sonra ona bunun bir rüya olduğunu söyler. Başka bir gece Kontun şatonun uçuruma bakan duvarında bir kertenkele ya da yarasa gibi yürüdüğünü görür. Birkaç gün sonra şatoya bir takım işçiler gelir çeşitli toprak dolu sandıkları hazırlayıp yüklemeye başlarlar. Şatoyu gezen Jonathan, Kont'u içtiği kandan doyuma ulaşmış bir şekilde bir sandıkta uyurken bulur. Hazırlıklar yapıldıktan sonra Kont bir tabutun içinde diğer sandıklarla beraber Transilvanya'dan ayrılıp Varna limanından, Whitby'e gidecek Demeter adlı bir Rus gemisine (sandık içinde olarak) biner ve Harker'ı kız kardeşlere (yani Gelinlerine) eline terk eder. Bunu fark eden Jonathan şatodan kaçma planları yapmaya başlar. Harker canını Kendisi de Kont gibi şato duvarından inmeyi planlar. Bu sırada Jonathan'ın nişanlısı Mina Murrey ve onun yakın arkadaşı Lucy'ye döner hikâye. Mina Jonathan'dan aylarca haber alamaz. Lucy Lord Godalming'in oğlu Arthur Holmwood'la nişanlanmıştır. Mina'yı Arthur ve arkadaşları arkadaşları Teksaslı Quincey P.Morris ve Psikiyatrist Dr. Jack Seward'la tanıştırır. (Bu iki adam da Lucy'den hoşlanmış ve ona evlenme teklif etmişlerdir. Ama Lucy Arthur'u seçmiştir.) Dr. Seward aynı zamanda, Kont Drakula'nın satın aldığı Whitby'deki Carfax Manastırı'nın yanındaki akıl hastanesinin de yöneticisidir. Hastanesindeki Renfield adındaki bir hasta çok garip davranmaktadır. Hayat ve ruh saplantılı bu hasta beslediği sinekleri örümceklere, örümcekleri de serçelere yedirmektedir, bunları bir üst türe yediremeyince kendisi yemektedir ve Dr. Seward'dan serçeleri yedirmek için bir kedi ister ama isteği kabul edilmez. Seward tarafından Zoofagus (Yaşam yiyen) olarak tanımlanan Renfield "Efendisi"nin, "tüm hayatların efendisi"nin yakında geleceğini söyler. Birkaç hafta sonra fırtınalı bir gecede Demeter gemisi Whitby'e varır. Dehşet verici olansa iki haçla birlikte,geminin dümenine bağlı olan geminin ölü kaptanı tarafından kumanda edilmesi ve gemide başka hiç kimse olmamasıdır! (Kaptanın seyir defterinden yol boyunca mürettebatın gemide kendileriyle saklanan tehlikeli bir şey olduğundan şüphelendiğini-Bu Drakula'dır.- ve haklı çıktıkları, denizcilerin yol boyunca birer bire öldükleri öğrenilir. Gemini varmasından bir önceki gece ikinci kaptanın bu yaratığı görüp hançerini saplamaya çalıştığı, ama hançerin bu "şeyin" içinden dumandan geçer gibi geçtiği, bunu gören ikinci kaptanın da kurtulmak için denize atladığı anlatılır. Son gece kaptan yaşamı pahasına da olsa gemiyi karaya ulaştırmayı kafasına koyup avuçlarına birer haç sıkıştırıp, kendisin dümene bağlayacağını yazar. Defter burada biter.) Bir köpek şeklinde gemiyi terk eden Drakula Carfax'a yerleşir. Aynı gece Londra Hayvanat bahçesinden bir kurt garip bir şekilde kaçar (O da Drakula'nın etkisi altındadır.). Akıl hastanesi ve Westenra malikanesinin yakınlarında sık sık iri bir yarasa uçarken görülür. (Bu Drakula'dır) Drakula çeşitli hayvanlar vadettiği ve uzun zamandır etkisinde olan Renfield'ı kısa aralıklarla hücresinden çıkartır ve yakındaki Westenra malikanesinin kapılarını açmaya göndertir. (Bir vampir daha önce gelmediği bir yere ancak içeriden birisi davet ederse veya kapılar açıksa girebilir.) Malikanenin kapıları açılınca sık sık Lucy'i hipnotize edip bahçeye yanın çağırır ve kanını emer. Bir seferinde Mina'da onu uzaktan görür ama rüya gördüğünü sanır. Ancak Lucy'nin başına gelenler hiç normal değildir. Gece sesler duyup kalkıyor, uykusunda geziniyor, görünüşünde ise solgunluk görülüyor ve yorgunluk hissediyor. Lucy'yi tedavi etmek için gelen Dr. Seward Lucy'nin durumunu iyileştirmeye çalışır ama neler olduğunu bir türlü anlayamaz. Lucy bilinen bütün anemi belirtilerini göstermekte ama kaybedilen kanın nereye gittiğini anlayamamaktadır. Yardım istemek için Amsterdam Üniversitesinden hocası Metafizikçi, Profesör Dr.Abraham Van Helsing'den yardım ister. Van Helsing neler döndüğünü anlar. Lucy bir vampir tarafından ısırılmıştır ve öldüğü zaman o da bir vampir olarak dönecektir. Hep beraber Lucy'e sırayla kan verirler. (eskiden kan grubu bilinmiyordu.) Böylece Dr. Seward, Van Helsing ve Lucy'nin nişanlısı Arthur Godalming ile arkadaşları Quincey Morris, Lucy'yi bu durumdan kurtarmaya çalışıyorlar, ancak Lucy onu bekleyen sondan kaçamıyor. Mina sonunda Jonathan'dan mektup alıyor. Macaristan sınırında kendinden geçmiş olarak bulunmuş ve kurtarılmıştır. Budapeşte'deki bir hastaneye kaldırılmış olarak bulunan Jonathan hiçbir şey hatırlamıyor, elindeki tek şey tutmuş olduğu günlüğüdür. Mina da Jonathan'ı iyileştirmesi için Van Helsing'ten yardım isteyince tüm güçlerini, tüm bilgilerini birleştiriyorlar. Van Helsing haberleştiği dostu Macar tarihçi ve Türkolog Arminius Vambery'den Drakula'nın geçmişini araştırmasını istemiştir. Arminius'a göre Kont'un mensup olduğu Drakula (Basarab)hanedanı çok güçlü ve eski bir ailedir, ama zaman zaman karanlık güçlere eğilim gösteren fertleri olmuştur. Van Helsing Drakula'nın Kazıklı Voyvoda'nın torunu olmadığını, bizzat kendisi olduğunu 

Dustin Hoffman (d. 8 Ağustos 1937, Los Angeles), Amerikalı oyuncudur.

Ailesi ona Dustin ismini oyuncu Dustin Farnum'dan esinlenerek vermiştir. Santa Monica Communicty College'i bitirdi. Lee Strasberg ile çalışmak için New York'a taşınmadan önce Pasadena Playhouse'da öğrenim gördü. Hollywood’a gelişinden itibaren film yapımında yepyeni ve canlı yaklaşımların getirilmesine yardımcı oldu. Karakter oyuncularıyla başrol oyuncuları arasında daha önceden var olan ayrımı yok eden oyun tarzıyla Hollywood’da kendisine seçkin bir kariyer yapmayı başardı. Dustin Hoffman’ın film dünyasının ilk dikkatini çekmesi, Mike Nichols’un “The Graduate” adlı filminde çizdiği Benjamin Braddock rolüyle oldu. O filmdeki rolüyle Oscar adaylığı aldıktan sonra ilerleyen yıllarda Midnight Cowboy, Lenny, Tootsie ve Wag the Dog gibi birbirinden ayrı kulvarlardaki filmlerdeki başarısıyla altı kez daha Oscar adaylığı aldı. Papillon filminde Steve McQueen ile kamera karşısına geçti; bu filmde ününü perçinledi. Toplamda yedi defa eşiğinden döndüğü Oscar ödülünü, 1979 yılında oynadığı Kramer Vs. Kramer ve 1988 yılında Tom Cruise ile birlikte kamera karşısına geçtiği Yağmur Adam ile kucakladı. Dustin Hoffman'ı yakın dönemde Marc Forster imzalı Stranger Than Fiction adlı filmde Will Ferrell, Maggie Gyllenhaal, Emma Thompson ve Queen Latifah’a karşı izledik. Hoffman’ın kamera karşısına geçtiği bir başka ses getiren film, Tom Tykwer imzalı “Perfume” oldu.

IMDb'de Dustin Hoffman 
Dustin Hoffman video röportaj stv.tv'de, Aralık 2007

Edward Allen "Ed" Harris (d. 28 Kasım 1950; Englewood, New Jersey), dört kez Oscar Ödülü adayı ve Altın Küre ödülü sahibi Amerikalı sinema oyuncusu, yazar ve film yönetmeni. Apollo 13 (1995), Truman Show (1998), Pollock (2000) ve Saatler (2002) filmlerindeki performansları ona eleştirmenlerin beğenisini ve Akademi Ödülü adaylıklarını kazandırmıştır.

Harris, New Jersey'ye bağlı Tenafly şehrinde doğdu. Annesi Margaret seyahat acenteliği yapmaktaydı. Babası Robert L. Harris ise ABD'nin ünlü şarkıcısı Fred Waring'in korosunda bulundu ve Şikago Sanat Enstitüsünün kitap bölümünde çalıştı. Kendisinden büyük kardeşi Robert, daha küçük olan kardeşinin adı Spencer'dır. Harris presbiteryan kilisesine bağlı orta bir sınıf ailenin çocuğu idi. 
 1969 yılında Tenafly Lisesini bitirdi. Lisede Amerikan futbolu oynadı ve takım kaptanlığı yaptı. Harris lisede yıldız bir atletti ve bu sayede 1969'da Columbia Üniversitesine devam etti. İki yıl sonra ailesi New Mexico'ya taşındı. Bu arada Harris asıl ilgisinin ve yeteneğinin oyunculukta olduğunu keşfetti ve tiyatrolarda bulunmaya başladı. New Mexico Üniversitesinin drama çalışmaları bölümüne kaydoldu. Yerel tiyatrolarda birçok başarılı rolden sonra Los Angeles, Kaliforniya'ya gitti ve Kaliforniya Sanat Enstitüsünde (California Institute of the Arts) eğitime başladı.
Harris aktris Amy Madigan'la 1983 yılından bu yana evlidir. Çift; Lily adında bir kız çocuğuna sahiptir.

Harris'in ilk önemli rolü Charles Bronson'ın da rol aldığı Borderline idi. Knightriders filminde motosikletli bir King Arthur benzetmesini oynadı.
1983 yılına gelindiğinde oyuncunun yıldızı parlamıştı. Bu yıl astronot John Glenn rolünü The Right Stuff filminde başarıyla canlandırdı. 12 yıl sonra yine uzay çalışmalarını anlatan Apollo 13 filminde canlandırdığı NASA direktörü Gene Kranz rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülüne aday oldu.
Diğer Oscar adaylıkları 1999, 2001 ve 2003 yıllarında The Truman Show, Pollock ve The Hours filmleri ile oldu. David Cronenberg'in A History of Violence filminde acımasız bir mafya çalışanını, Ben Affleck'in yönettiği, Casey Affleck ve Morgan Freeman'ın da rol aldığı Gone, Baby, Gone filminde bir polis memurunu canlandırdı. 2007 yılında National Treasure: Book of Secrets filminde Mitch Wilkinson rolünde göründü.
Harris ayrıca televizyon için çekilen roman uyarlamaları olan Riders of the Purple Sage (1996) ve Empire Falls yapımlarında (2005) oynadı.
Harris 2000 yılında başrolünde oynadığı ve yönetmenliğini üstlendiği Amerikalı ressam Jackson Pollock'ın yaşamını anlatan Pollock filmiyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adayı oldu. Diğer bir portre rolünü ise 19. yüzyılda Nikaragua Başkanı olan Amerikalı William Walker'ı canlandırdığı Walker filminde oynadı. Oliver Stone'un Nixon filminde Watergate skandalı figürü E. Howard Hunt rolünü ve Copying Beethoven filminde Ludwig van Beethoven rolünü başarıyla canlandırdı.
Harris, tiyatro kariyerini de bırakmayarak birçok tiyatro yapımında yönetmenlik ve oyunculuk yaptı. Neil LaBute'nin tek kişilik oyunu Wrecks ile New York Halk Tiyatrosu'nda sahne aldı. Wrecks'in ilk gösterimi İrlanda'da bulunan Cork Everyman Tiyatrosu'nda yapılmıştı.

Oscar Ödülü

Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Apollo 13 (1995)
Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, The Truman Show (1998)
Adaylık: En İyi Erkek Oyuncu, Pollock (2000)
Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, The Hours (2002)
BAFTA Ödülü

Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, The Truman Show (1999)
Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, The Hours (2003)
Emmy ödülü

Adaylık: En İyi Erkek Oyuncu, Mini dizi/TV filmi Empire Falls (2005)
Altın Küre ödülü

Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Sinema filmi, Jacknife (1990)
Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Sinema filmi, Apollo 13 (1996)
Kazandı: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Sinema filmi, The Truman Show (1999)
Adaylık: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Sinema filmi, The Hours (2003)
Adaylık: En İyi Erkek Oyuncu, Mini dizi/TV filmi Empire Falls (2006)

IMDb'de Ed Harris 
IBDB'de Ed Harris
Ed Harris clippings

Edward Regan Murphy (d. 3 Nisan 1961), Amerikalı komedyen, oyuncu ve şarkıcıdır.

3 Nisan 1961'de dünyaya geldi. Babası, Murphy henüz 3 yaşındayken boşanınca pek parlak olmayan aile ekonomisi iyice kötüleşti. Anne ve babasının boşanmalarının beş yıl sonrasında babası, annesinden sonra birlikte olduğu sevgilisi tarafından vurularak öldürüldü. Murphy'nin daha sonra bir üvey babası oldu. Fakirlikle büyüdü. Daha sonra Brooklyn'den Roosvelt'e taşınmak zorunda olan Murphy, burada ırkçılık mücadelesi vermek zorunda kaldı. Okulda tüm arkadaşlarını güldürürdü. Yetenekliydi ve çok iyi mimik ustasıydı.

İlk deneyimini o yıllarda çok izlenen Saturday Night Live programıyla yaptı. 6 yıl süren Saturday Night Live'de milyonlarca insanı kahkahaya boğdu. Delirious ve Raw gibi stand up gösterilerinde insanları güldürüyordü. Bill Cosby, Richard Pryor gibi isimleri çok iyi taklit ediyordu.

1980'lerde bir komedi albümünden sonra birkaç albüm çıkardı. 1993'teki "Love's Alright" albümünde özellikle Michael Jackson'la birlikte söylediği Whatzupwitu şarkısı dikkatleri çekti ve bu albüm Murphy'nin son albümü oldu fakat hala filmlerde şarkılar söylüyor. Michael Jackson'un Remember The Time klibinde de oynadı. Shrek'te Ricky Martin hiti "Livin La Vida Loca" ve Smash Mout'un "I'm Believer" şarkısını söyledi. Bunun dışında Murphy Dreamgirls'de de birçok şarkı söylüyor.

İlk filmi 1982 yılında Nick Nolte'yle oynadığı 48 saat (48 hrs.) oldu. Ardından Dan Aykroyd'la Trading Places (Takas) ve Best Defense (En iyi savunma) filmlerinde oynadı. 1983'te Clint Eastwood'un geri çevirdiği Axel Foley rolünde Beverly Hills Cop (Sosyete Polisi) filmiyle dünyaca ünlendi. Yapımcılık da yapan Murphy'nin film şirketi de vardı. Altın Çocuk ve Sosyete Polisi 2 gibi filmler o kadar sevilmese de Raw stand up gösterisiyle insanları güldürdü. Another 48 hrs (bir 48 saat daha) ve Harlem Nights (Harlem Geceleri) beklenen başarıyı vermese de Murphy, Harlem Nights filminin hem senaryosunu yazmış hem de yönetmişti. 1992 yılında The Distinguished Gentleman (Beyefendi) ve Boomerang filmleriyle komedi kralı lakabı hala ondaydı. Onun Boomerang filminde Martin Lawrence da ilk defa üne kavuştu. Beverly Hills Cop 3 (Sosyete Polisi 3) beklenen başarıyı yakalayamadı ama yine de sevildi. Jim Carrey'nin çıkmasıyla Murphy'nin ünü biraz azaldı. Vampire In Brooklyn (Brooklyn Vampiri) gibi filmler yaptı. Nutty Professor (Çatlak Profesör) filminde tam 8 karakteri oynadı. Daha önce Coming To America (Amerikan Rüyası) ve Vampire In Brooklyn'de de birçok karakteri oynamıştı. Nutty Professor gişe rekorları kırdı, en iyi yeniden çevirim dalında Oscar aldı. 1997'de Metro aksiyon filmi ve Holy Man (Kutsal Adam) başarılı olmadı ama ardından üç filme daha imza attı. Doctor Dollitle filminde hayvanlarla konuştu. İki yıl üst üste iki komedyenle rol aldı. Life (Müebbet Kuşları) filmi Martin Lawrence ve Bowfinger (Çatlak yönetmen) filmi Steve Martin'le çekildi. Mulan animasyonunda Mush'u seslendiren Murphy, 2000'li yıllara Doctor Dollitle 2 ve iki harika komedi aksiyon filmiyle başladı. Robert De Niro'yla Showtime ve Owen Wilson'la I Spy (Ben Casus) filmlerinde oynadı. Shrek animasyonundaki Eşek'in sesi Murphy'nindi. Daha sonra Shrek 2 de çıktı. Shrek 1 Oscar aldı. Nutty Professor'ün devam filminden sonra Haunted Mansion ve Daddy Day Care filmlerinde de insanları güldüren Murphy, 2006 yılında oynadığı Dreamgirls (Rüya Kızlar) filmindeki James Thunder Early (James Gök Gürültüsü Early veya Jimmy Early) rolüyle dikkat çekti.

What's Alan Watching isimli TV filminden sonra The PJ's dizisinde çalıştı ve The Kid Who Loved Christmas filminin yapımcılığını yaptı.

Dreamgirls filmininde canlandırdığı karakterle ilk defa Oscar'a aday oldu ve dramada iyi olduğunu gösterdi.

Nichole Mitchell Murphy ile evliydi. 2006'da boşandı. Robin Givens, Halle Berry ve Whitney Houston gibi ünlülerle çıktı.
Mayıs 2016'da Murphy'nin 2012'den beri çıktığı model Paige Butcher'ın dan bir kızı ve Kasım 2018'de bir oğlu vardı. Eylül 2018'de evlenmek üzere nişanlandılar. Çocuğun göbek adı, Murphy'nin 2017'de lösemiden ölen kardeşi Charlie'den gelir. Toplamda 10 çocuğu vardır.

1988 yılında Art Buchwald, Murphy ve Paramount Pictures'a dava açtı ve Paramount'a Murphy'nin Coming to America filmi için temel olarak Paramount'a gönderdiği bir senaryodan fikirler kullandıklarını iddia etti. 1992 yılında, Buchwald özet bir kararla 150.000 dolar kazandı; Buchwald'ın yapım ortağı Alan Bernheim'a 750.000 dolar verildi. Her iki taraf da sonucu "zafer" olarak nitelendirdi.
Mayıs 1997'de Murphy, gözaltına alınmasından serbest bırakıldıktan kısa bir süre önce arabasında travesti fahişe ile polis tarafından durduruldu ve bir dizi halkla ilişkiler sorununa neden oldu.

Murphy, AIDS Sağlık Vakfı'nın yanı sıra kanser, eğitim, yaratıcı sanatlar, aile desteği, sağlık ve evsiz yardım kuruluşlarına paralar bağışladı. Martin Luther King, Jr. Center'a totalde 100.000$ grev yardım fonuna bağışladı.

Heat of State, Lethal Weapon 4 ve Bad Company gibi filmlerden oynayan komedyen Chris Rock'u keşfetti.

Shrek 2 (2004) $10.000.000
The Adventures of Pluto Nash (2002) $20.000.000
Dr. Dolittle 2 (2001) $20.000.000
Shrek (2001) $3.000.000
Nutty Professor II: The Klumps (2000) $20.000.000 (ve hasılatın %20'si)
Doctor Dolittle (1998) $17.000.000
The Nutty Professor (1996) $12.000.000
Beverly Hills Cop III (1994) $15.000.000
Best Defense (1984) $1.000.000

IMDb'de Eddie Murphy 
AllMusic'te Eddie Murphy

Edward John David Redmayne  (/ˈrɛdˌmeɪn/; d. 6 Ocak 1982), İngiliz oyuncudur. Biyografik filmler ve blockbuster filmlerdeki rolleriyle tanınan oyuncunun aldığı çeşitli ödüller arasında bir Akademi Ödülü, bir Tony Ödülü, bir BAFTA Ödülü ve iki Olivier Ödülü bulunmaktadır.
Profesyonel oyunculuk kariyerine West End Tiyatrosu'nda başladı ve 1996'da konuk oyuncu olarak televizyonda görünerek ekrana adım attı. İlk filmleri Like Minds (2006), Kirli Sırlar (2006) ve Elizabeth: Altın Çağ (2007) oldu. Redmayne sahnede 2009-2010 yılları arasında Kırmızı ve 2011-2012 yılları arasında II. Richard yapımlarında rol aldı. İlki ona Bir Oyunda En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Tony Ödülü ve Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu dalında Laurence Olivier Ödülü kazandırdı. Redmayne 2021'den 2022'ye kadar bir Kabare prodüksiyonunda rol aldı ve Müzikalde En İyi Erkek Oyuncu dalında Laurence Olivier Ödülü'nü kazandı.
Redmayne'in sinemadaki atılımı, biyografik film Marilyn ile Bir Hafta'daki (2011) Colin Clark ve Sefiller müzikalindeki (2012) Marius Pontmercy rolleriyle gerçekleşti. Her Şeyin Teorisi (2014) filmindeki fizikçi Stephen Hawking ve Danimarkalı Kız (2015) filmindeki transseksüel sanatçı Lili Elbe rolleriyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne art arda aday gösterildi ve ilkiyle bu ödülü kazandı. 2016 yılında Fantastik Canavarlar film serisinde Newt Scamander olarak rol almaya başladı. O zamandan beri Şikago Yedilisi'nin Yargılanması (2020) filminde Tom Hayden'ı ve The Good Nurse (2022) filminde Charles Cullen'ı canlandırdı.

Eddie Redmayne, Patricia ve Richard Redmayne çiftinin çocukları olarak 1982'de Londra'da doğdu. Ailesindeki tek oyuncu olan Redmayne'in iki kardeşi ve iki üvey kardeşi vardır. Büyük dedesi Richard Redmayne tanınmış bir inşaat ve maden mühendisiydi.
Redmayne ilk olarak Colet Court'ta ardından Eton College'de eğitim gördü. Eton'da iken Prens Williams ve Tom Hiddleston ile birlikte okudu. Daha sonra Trinity College, Cambridge'de sanat tarihi eğitimi aldı.

My Week with Marilyn (2012), Les Misérables (2012), The Theory of Everything (2014) ve Jupiter Ascending (2015) filmleriyle dikkat çeken oyuncu, The Theory of Everything filmindeki Stephen Hawking rolüyle büyük beğeni kazandı. Bu rolüyle 87. Akademi Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne lâyık görülürken, aynı ödüle Altın Küre, BAFTA ve SAG'de de ulaştı. Tiyatroda da sahneye çıkan Redmayne, 2010 yılında Red oyunuyla Oyun Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünün sahibi oldu.

İngiliz aktör Eddie Redmayne, film, televizyon ve tiyatro gösterileri için çeşitli ödüller ve adaylıklar aldı. Başlıca adaylıkları arasında iki Akademi Ödülü, üç İngiliz Akademi Film Ödülü, iki Altın Küre Ödülü, iki Laurence Olivier Ödülü, dört Ekran Aktörleri Derneği Ödülü ve bir Tony Ödülü bulunmaktadır.
2010 yılında Laurence Olivier Ödülünü ve Red'deki performansı nedeniyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Tony Ödülü'nü kazandı ve 2014'te "Her Şeyin Teorisi" filmindeki Stephan Hawking performansıyla Akademi Ödülü, Ekran Aktörleri Derneği Ödülü, BAFTA ve En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre ödülüne layık görüldü.

IMDb'de  Eddie Redmayne

Edward Harrison Norton (d. 18 Ağustos 1969, Boston, Massachusetts), Amerikalı sinema oyuncusu, yönetmen ve yapımcı.

Norton Boston, Massachusetts'te doğdu ve Columbia'da (Maryland) büyüdü. 1991 yılında, astronomi bölümünde başladığı Yale Üniversitesinden tarih konusunda ihtisas yaparak mezun oldu. Çocukluk yıllarında birkaç tiyatro oyununda rol alan oyuncu, üniversitenin yapımı olan birçok tiyatro oyununda da görev aldı. New York'da oyunculuk kariyerine başlamadan önce Japonya'da bulunmuştur. İlk olarak 1996 yapımı psikolojik drama filmi olan Primal Fear'da Richard Gere'le birlikte rol aldı. Buradaki başarısı ile Altın Küre Ödülü'ne layık görüldü.

2003 yılında Class 5 Films adlı şirketi kuran Norton yapımcılığa adım atmıştır. Keeping the Faith (2000), Down in the Valley (2005) ve The Painted Veil (2006) gibi filmlerde yönetmenlik ve yapımcılık yapmıştır. Film kariyerine de aynı zamanda devam eden sanatçı Büyük Budapeşte Oteli, Cennetin Krallığı ve Birdman gibi başarılı filmlerde oynamıştır.

Kendisi filmlerden sonra doğa ve insancıl işlerin çok önemli olduğunu belirtmiştir. Birçok kez de bu işler için destek toplamış ve bağış yapmıştır. Sanatçı özel araç kullanmamakta, toplu taşımı tercih etmektedir.

En ünlü rollerinden biri ise "Derek" isimli bir Neo-Nazi'dir. Kötü karakteri canlandırmasından dolayı olağanüstü eleştiriler almıştır. Film 23 milyon dolar hasılat yapmıştır. Kariyerinde önemli çıkış yakaladığı rolü ise Brad Pitt ile beraber oynadıkları Fight Club filminde bulmuştur. Bu rol için dövüş dersleri almıştır. 

Kanadalı yapımcı Shauna Robertson ile evli olan Norton'un Atlas adında 2013 doğumlu bir oğlu bulunmaktadır.

IMDb'de Edward Norton 
Film.Gen.Tr / Edward Norton
The İllusionist Film Yorumu 3 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edward Norton çift karakterli rollerin adamı 14 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The Actor Awards, eski adıyla Screen Actors Guild Awards (SAG Awards), Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl aktörler sendikası SAG-AFTRA tarafından verilen bir film ve televizyon ödülüdür. Aktörler sendikasının tüm üyeleri oy kullanma hakkına sahiptir. Ödül töreni, her yıl şubat ayında Los Angeles'ta düzenlenir. Ödül, film ve prime time televizyonda olağanüstü performansları takdir etmek amacıyla 1995 yılında kurulmuştur. O zamandan beri, Altın Küre Ödülleri ve Akademi Ödülleri ile birlikte Hollywood film endüstrisi'nin en önemli ödül etkinliklerinden biri olmuştur. Ödüller hem bireysel performanslara hem de bir drama dizisinin, komedi dizisinin ve bir sinema filminin tüm oyuncu kadrosunun çalışmalarına odaklanmaktadır.
Ödüllere adaylıklar, her biri 2.100 üyeden oluşan ve her yıl rastgele yeniden seçilen, biri film diğeri televizyon için olmak üzere iki komite tarafından belirlenir; aday gösterilenlere oy verme hakkı ise tüm üyelere (2012 itibarıyla 165.000) aittir. Ödüller, 1998'den 2022'ye kadar TNT'de, 2007'den 2022'ye kadar ise TBS'te eş zamanlı olarak yayımlandı. 2023'te Netflix, ödülleri YouTube kanalında canlı olarak yayımladı.
Kasım 2025'te SAG Awards'ın adı Actor Awards olarak değiştirildi.

En İyi Oyuncu Kadrosu SAG Ödülü
En İyi Erkek Oyuncu SAG Ödülü
En İyi Kadın Oyuncu SAG Ödülü
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu SAG Ödülü
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu SAG Ödülü

En İyi Erkek Oyuncu SAG Ödülü - Minidizi/TV filmi
En İyi Kadın Oyuncu SAG Ödülü - Minidizi/TV filmi

En İyi Erkek Oyuncu SAG Ödülü - Drama (TV)
En İyi Kadın Oyuncu SAG Ödülü - Drama (TV)
En İyi Oyuncu Kadrosu SAG Ödülü - Drama (TV)

En İyi Erkek Oyuncu SAG Ödülü - Komedi (TV)
En İyi Kadın Oyuncu SAG Ödülü - Komedi (TV)
En İyi Oyuncu Kadrosu SAG Ödülü - Komedi (TV)

Dame Elizabeth Rosemond Taylor (27 Şubat 1932 - 23 Mart 2011), sahne adıyla Liz Taylor, İngiliz asıllı Amerikalı oyuncu, yapımcı, aktivist ve hayırseverdi. Kariyerine 1940'ların başında çocuk oyuncu olarak başladı ve 1950'lerde klasik Hollywood sinemasının en popüler yıldızlarından biri oldu. Daha sonra 1960'larda dünyanın en çok kazanan film yıldızı oldu ve hayatının geri kalanında tanınmış bir halk figürü olarak kaldı. 1999 yılında Amerikan Film Enstitüsü tarafından en büyük kadın sinema efsaneleri listesinde yedinci sıraya yerleştirildi.
Londra'da sosyal açıdan önde gelen Amerikalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Taylor, 1939 yılında 7 yaşındayken ailesiyle birlikte Los Angeles'a taşındı. İlk oyunculuk deneyimini Universal Pictures'ın There's One Born Every Minute (1942) filminde küçük bir rol alarak yaşadı, ancak stüdyo bir yıl sonra sözleşmesini feshetti. Daha sonra Metro-Goldwyn-Mayer ile anlaştı ve National Velvet (1944) filminde oynadıktan sonra popüler bir genç yıldız haline geldi. 1950'lerde olgun rollere geçiş yaptı; komedi filmi Gelinin Babası'nda başrol oynadı ve dram filmi A Place in the Sun'daki (1951) performansıyla eleştirmenlerin beğenisini kazandı. Robert Taylor ve Joan Fontaine ile birlikte tarihi macera destanı Ivanhoe'da (1952) rol aldı. MGM'in en çok para kazanan yıldızlarından biri olmasına rağmen Taylor, 1950'lerin başında kariyerini sonlandırmak istedi. Stüdyonun üzerindeki kontrolünden rahatsız oldu ve kendisine verilen filmlerin çoğunu beğenmedi.
1950'lerin ortalarında epik drama Devlerin Aşkı (1956) ile başlayarak daha keyifli roller almaya başladı ve sonraki yıllarda eleştirel ve ticari açıdan başarılı birçok filmde rol aldı. Tennessee Williams'ın oyunlarından uyarlanan Kızgın Damdaki Kedi (1958) ve Suddenly, Last Summer (1959) bu filmler arasındaydı. Taylor, Suddenly, Last Summer'daki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre kazandı. MGM için çektiği son film olan BUtterfield 8 (1960)’de bir fahişeyi canlandırmaktan hoşlanmasa da, bu rol ona En İyi Kadın Oyuncu dalında Akademi Ödülü’nü kazandırdı. 1961'de Kleopatra filminin yapımı sırasında Taylor ve rol arkadaşı Richard Burton, evlilik dışı bir ilişki yaşamaya başladı ve bu bir skandala neden oldu. Kamuoyunun onaylamamasına rağmen ilişkilerini sürdürdüler ve 1964 yılında evlendiler. Medya tarafından “Liz ve Dick” olarak adlandırılan ikili, aralarında The V.I.P.s (1963), Ümitsiz Aşk (1965), Hırçın Kız (1967) ve Kim Korkar Hain Kurttan? (1966) filmlerinin de bulunduğu 11 filmde birlikte rol aldı. Taylor, bu filmiyle kariyerinin en iyi eleştirilerini aldı ve performansıyla ikinci Akademi Ödülü'nü ve birkaç başka ödül kazandı. Burton'la 1974'te boşandılar ama kısa süre sonra barıştılar ve 1975'te yeniden evlendiler. İkinci evliliği 1976'da boşanmayla sonuçlandı.
Taylor'ın oyunculuk kariyeri 1960'ların sonlarında gerilemeye başladı, ancak 1970'lerin ortalarına kadar filmlerde rol almaya devam etti ve ardından altıncı kocası Amerika Birleşik Devletleri Senatörü John Warner'ın kariyerini desteklemeye odaklandı. 1980'lerde ilk önemli sahne rollerinde ve birkaç televizyon filmi ve dizisinde oynadı. Sophia Loren'den sonra bir parfüm markası çıkaran ikinci ünlü oldu. Taylor, HIV/AIDS aktivizminde yer alan ilk ünlülerden biriydi. 1985'te Amerikan AIDS Araştırma Vakfı'nı ve 1991'de Elizabeth Taylor AIDS Vakfı'nı kurdu. 1990'ların başından ölümüne kadar zamanını hayırseverliğe adadı ve bu nedenle 2001 yılında Başkanlık Vatandaşlık Madalyası da dâhil olmak üzere çeşitli ödüller aldı. Uzun yıllar süren sağlık sorunlarının ardından Taylor, 2011 yılında, 79 yaşındayken kalp yetmezliğinden öldü.

Taylor hayatının büyük bölümünde sağlık sorunlarıyla mücadele etti. Skolyozla doğdu ve 1944'te National Velvet'i çekerken belini kırdı. Kırık, kronik sırt sorunlarına neden olmasına rağmen birkaç yıl boyunca fark edilmedi. 1956'da, omurilik disklerinin bir kısmının çıkarıldığı ve yerine bağışlanan kemiğin yerleştirildiği bir ameliyat geçirdi. Taylor aynı zamanda sıklıkla ameliyat gerektiren başka hastalıklara ve yaralanmalara da yatkındı; 1961'de trakeotomi gerektiren neredeyse ölümcül bir zatürre krizinden kurtuldu. Zatürre nedeniyle bakteriyofajla tedavi edildi.
1968'de acil histerektomi geçirdi; bu durum sırt problemlerini daha da kötüleştirdi ve kalça problemlerine katkıda bulundu. Belki kendi kendine ilaç kullanıyordu, alkol ve reçeteli ağrı kesici ve sakinleştirici bağımlısıydı. Aralık 1983'ten Ocak 1984'e kadar Betty Ford Merkezi'nde yedi hafta tedavi gördü ve kendisini kliniğe açıkça kabul eden ilk ünlü oldu. On yıl içinde hastalığı tekrarladı ve 1988'de yeniden rehabilitasyona girdi. Taylor da kilosuyla mücadele ediyordu; 1970'lerde, özellikle Senatör John Warner'la evlendikten sonra aşırı kilo aldı ve deneyimleri hakkında Elizabeth Takes Off (1988) adlı bir diyet kitabı yayınladı. Taylor, 1990 yılında ciddi bir zatürre nöbeti geçirene kadar çok sigara içiyordu.
Taylor'ın sağlığı hayatının son yirmi yılı boyunca giderek kötüleşti ve 1996'dan sonra halka açık etkinliklere nadiren katıldı. Taylor, 1990 ve 2000 yıllarında ciddi zatürre nöbetleri geçirdi, 1990'ların ortalarında iki kalça protezi ameliyatı geçirdi, 1997'de iyi huylu bir beyin tümörü ameliyatı ve 2002'de cilt kanseri için başarılı bir tedavi gördü. Sırt sorunları nedeniyle tekerlekli sandalye kullanan kendisine 2004 yılında konjestif kalp yetmezliği teşhisi konuldu. Hastaneye kaldırıldıktan altı hafta sonra, 23 Mart 2011'de Los Angeles'taki Cedars-Sinai Tıp Merkezi'nde 79 yaşında hastalık nedeniyle öldü. Cenazesi ertesi gün Glendale, Kaliforniya'daki Forest Lawn Memorial Park'ta gerçekleşti.
Tören, Haham Jerome Cutler'ın başkanlık ettiği özel bir Yahudi töreniydi. Taylor'ın isteği üzerine tören programın 15 dakika gerisinde başladı ve temsilcisine göre "Kendi cenazesine bile geç kalmak istedi."
Elizabeth Taylor yakın dostu Michael Jackson dahil Hollywood'un birçok ünlüsünün de mezarının bulunduğu Forest Lawn Memorial Park mezarlığında defnedildi.

IMDb'de Elizabeth Taylor 
IBDB'de Elizabeth Taylor

Emil Jannings (doğum adıyla Theodor Friedrich Emil Janenz, 23 Temmuz 1884 - 3 Ocak 1950), Alman sinema oyuncusudur.
Sessiz sinema çağının en önemli aktörlerinden biriydi. 1910'lu yıllardan 1940'lı yıllara kadar sinemada aktif olarak çalıştı. 1920'lerin sonunda Hollywood'a geçti. Sinemaya sesin gelmesiyle birlikte Almanya'ya döndü.
1927 yılında ilk kez verilmeye başlanan En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü Almanya'dan ABD'ye gelir gelmez çevirdiği iki filmle kazandı. Bu filmler The Last Command (1928) ve The Way of All Flesh (1927)'tir. Ayrıca 1937'de rol aldığı Der Herrscher filmiyle Venedik Film Festivali'nde Volpi Kupası'na layık görüldü.
Nazilerin iktidarı süresince onlar için propaganda filmleri yaptı, bu nedenle savaştan sonra gözden düştü, işsiz bir aktör olarak kaldı. Toplam 80 kadar filmde rol aldı.

Emil Jannings, ABD'li iş insanı Emil Janenz ve Alman-Rus asıllı Almanya doğumlu bir göçmen olan eşi Margarethe'nin (doğumdaki soyadı Schwabe) oğlu olarak İsviçre'nin Konstanz Gölü üzerindeki Rorschach'ta dünyaya geldi. Alman vatandaşı olarak İsviçre'de, Leipzig ve Görlitz'de büyüdü.
Liseden mezun olmadan okuldan ayrıldı ve annesi başlangıçta oyuncu olmasını yasakladı. 16 yaşındayken denizci olmak için evden kaçtı. Bir transatlantikte, bir yıl boyunca kamarot olarak çalıştı. Görlitz'deki evine döndükten sonra, annesi Görlitz Tiyatrosu'nda oyunculuk stajı yapmasına izin verdi. Ancak orada yetenek eksikliği olduğu kabul edildi. Ancak Jannings bunun cesaretini kırmasına izin vermedi. Çeşitli gezici tiyatrolara katıldı ve 1901 ile 1908 yılları arasında Almanca konuşulan bölgede diğer oyuncularla birlikte seyahat etti. Daha sonra ilk gerçek ödülünü Aşağı Silezya'daki Glogau Şehir Tiyatrosu'nda aldı. Bunu çeşitli belediye tiyatrolarında gösterdiği performansları izledi. 1915'te Berlin'e geldi ve hemen hemen her sahnede büyük bir başarı ile oynadı.
Sonunda Berlin'deki Deutsches Theatre ile bir sözleşme imzaladı ve orada Max Reinhardt'ın yönetiminde bir karakter oyuncusu olarak öne çıktı. Jannings, Reinhardt aracılığıyla 1915'te Karl Gustav Vollmoeller ile de tanıştı. Jannings, aynı zamanda Ernst Lubitsch'in bir aktör meslektaşıydı. Her ikisi de altın yirmili yılların Berlin toplumuna aitti. Portrelerini çeken Berlin sosyetesi fotoğrafçısı Frieda Riess gibi tanınmış şahsiyetlerle temasa geçtiler. 1918'de Berlin'deki Kraliyet Tiyatrosu'nda Heinrich von Kleist'in The Broken Jug adlı oyununda köy yargıcı Adam karakterini canlandırdı. Bu rol portresiyle Jannings, en büyük sahne başarılarından birini elde etti. Jannings, 1919'dan itibaren uluslararası ün kazanmaya başladı.

Tiyatroya merak salan Jannings, 18 yaşında ilk kez sahnede profesyonel oldu. Tiyatro kumpanyalarıyla turnelere çıktı. 1906'da o tarihte Dünyanın en iyi tiyatro kumpanyası olarak bilinen Max Reinhardt'ın Berlin'deki tiyatrosunda çalışmak üzere bir davet aldı.
1914'te ufak tefek önemsiz rollerle sinemaya geçti. Ancak 1919'da "Danton" (1921), Peter der Große (1922) gibi bazı tarihi kişilikleri canlandırdığı rolleriyle ve "Die Brüder Karamasoff" (1921) gibi bir takım edebiyat uyarlamalarıyla dikkatleri çekmeye başladı. Shakespeare uyarlaması Othello ve F. W. Murnau'nun yönettiği sessiz klasik Der Letzte Mann'da (Son Adam)(1924) rol aldığında uluslararası alanda da tanınmış bir oyuncu oldu. 1920'lerin ortalarında dünyanın en iyi oyuncusu olarak anılıyordu. Quo Vadis?'te (1925) Neron'u, Goethe uyarlaması Faust'ta (1926) Mephisto'yu canlandırdı.
Der Letzte Mann ona ve beraberinde birçok Alman oyuncuya, yönetmen ve teknik adama ABD yolunu açan film oldu. 1927'de Paramount'la sözleşme imzalayarak Hollywood'a geçti. Burada arka arkaya çevirdiği iki film The Way of All Flesh (1927) ve The Last Command (1928) ona En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'nü kazandırdı. Bu ödül ilk kez o yıl dağıtılmaya başlamıştı ve Jannings, Amerikalı olmadığı halde Oscar kazanan ilk aktör oldu. (O tarihlerde oyunculara birkaç filmindeki performansı için tek Oscar verilebiliyordu)
Jannings'in Paramount için yaptığı beş filmin beşi de sessizdi (Bugün Josef von Sternberg'in yönetmiş olduğu "The Last Command" hariç diğerleri kayıptır). 1920'lerin sonunda sessiz filmler döneminin sona ermesiyle Emil Jannings, 1929'da Almanya'ya dönmek zorunda kaldı, zira İngilizceyi koyu bir Alman aksanıyla konuşuyor bu da ekrandan hiç anlaşılmıyordu. 1930'da Almanya'da Marlene Dietrich'le başrolünü paylaştıkları Der Blaue Engel (Mavi Melek) filmini çekti. Film aynı anda hem Almanca hem de ABD pazarı için İngilizce çekildi (The Blue Angel). Bu film henüz çok tanınmamış bir aktris olan Marlene Dietrich'in sinemada parladığı bir film olurken, Emil Jannings için de düşüşün başlangıcı oldu. 1933 yılında Nazi'ler iktidara gelince coşkulu bir şekilde devlet propaganda çarkının içinde yer aldı. Sonraki 10 yıl Nazi ideolojisini destekleyen filmlere imza atan Jannings 1938'de Nazi Propaganda Bakanı Goebbels tarafından madalyayla ödüllendirildi, 1941'de de "Devlet Sanatçısı" yapıldı.
Jannings'in yaptığı son filmi Wo ist Herr Belling?'in çekimleri, Müttefik Kuvvetler birliklerinin 1945 yılının Bahar ayında Almanya'ya girdiğinde iptal edildi. Savaştan sonra Müttefikler tarafından, Nazi propagandasında aktif rol aldığı gerekçesi ile Nazi akımının kökünün kazınmasına tabi oldu, kara listeye alındı, dışlandı ve bir daha asla film yapamadı.
İronik bir şekilde, aynı dönemde Marlene Dietrich bir ABD vatandaşı ve etkili bir Nazi karşıtı eylemciydi, savaşta yer alan birliklerin bulunduğu cephelerde onları eğlendirerek ve moral vererek şarkılar söyledi ve Stratejik Hizmetler Ofisi (OSS) adına yayın yaptı. Dietrich, özellikle Nazi bağlarından dolayı Jannings'ten nefret etti ve daha sonra Jannings'e "kıç" adını verecekti.

Jannings, Avusturya'nın Salzburg kenti yakınlarındaki Strobl'da inzivaya çekildi ve 1947 yılında Avusturya vatandaşı oldu. 2 Ocak 1950'de Avusturya'daki çiftliğinde acı içinde, gözden düşmüş ve yalnız bir şekilde hayata veda etti. Karaciğer kanseri ile mücadele ediyordu, öldüğünde 65 yaşındaydı. St. Wolfgang mezarlığına gömüldü. En İyi Erkek Oyuncu Oscar Ödülü halen Berlin'deki Film Müzesinde sergilenmektedir.

Jannings dört kez evlendi. İlk üç evliliği boşanma ile sona erdi, sonuncusu ölümü ile sona erdi. Son üç evliliği Alman sahne ve sinema oyuncuları Hanna Ralph, Lucie Höflich ve Gussy Holl idi. Her ne kadar bazı kaynaklar Ruth-Maria'nın aslında onun üvey kızı olduğunu ve gerçek babasının Holl'un ilk kocası Conrad Veidt olduğunu söylese de, bir kızı Ruth-Maria, vardı.

IMDb'de "Emil Jannings" 13 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
allmovie.com'da "Emil Jannings" 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
film.virtual-history.com'da "Emil Jannings" fotoğrafları 14 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Emilia Isobel Euphemia Rose Clarke  (d. 23 Ekim 1986), İngiliz televizyon ve sinema oyuncusudur. 2011 ile 2019 yılları arasında yayınlanan HBO'nun fantastik dizisi Game of Thrones'taki Daenerys Targaryen rolüyle tanınmaktadır ve bu rolüyle dört kez Primetime Emmy Ödülü'ne aday gösterildi. Ayrıca 2015 yapımı bilim kurgu filmi Terminatör: Genisys'te Sarah Connor ve 2018 yapımı Han Solo: Bir Star Wars Hikayesi filminde ise Qi'ra karakterini canlandırdı. 2016 yapımı Senden Önce Ben ve 2019 yapımı Bir Şans Daha adlı romantik filmlerde başrol oynadı.
Clarke, Londra Drama Merkezi'nde eğitim aldı. Televizyona ilk kez 2009 yılında, 22 yaşındayken BBC One'ın tıbbi pembe dizisi Doctors'ta konuk oyuncu olarak çıktı. 2013 yılında Broadway'de Tiffany'de Kahvaltı adlı oyunda Holly Golightly rolüyle sahneye çıktı. Ayrıca Martı adlı oyunun West End yapımında Nina karakterini canlandırdı; ancak bu oyun COVID-19 salgını nedeniyle yarıda kaldı. 2023'te Marvel Sinematik Evreni'nin mini dizisi Secret Invasion'da G'iah'ı canlandırdı.

Emilia Clarke, İngiltere'nin Londra şehrinde doğdu ve Berkshire kontunda büyüdü. Babası bir tiyatroda ses mühendisi, annesi iş insanıdır. Erkek kardeşi ise bir üniversitede politika okumaktadır. Clarke'ın oyunculuğa ilgisi, daha üç yaşındayken babasının çalıştığı tiyatrodaki Show Boat müzikalini izledikten sonra başladı. İlk olarak Oxford St. Edward Okulu, ardından Rye St.Antony Lisesini bitirdi. 2009 yılında Drama Centre London Üniversitesi'nden mezun oldu.

Oyunculuğa ilk başladığı yıllarda irili ufaklı birçok projede rol aldı. Televizyondaki ilk rolü ise 2010 yılında Türkiye'de de gösterime giren Dinozor Saldırısı (Triassic Attack) filmindeki "Savannah" karakteriyle olmuştur. Bu filmden sonra Screen International dergisi onu geleceğin İngiliz yıldızı "UK Stars Of Tomorrow" olarak değerlendirmiştir.
2010 yılında George R. R. Martin'in "A Song of Ice and Fire" kitabından uyarlanan Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinde Daenerys Targaryen rolüyle karşımıza çıkmıştır. Dizinin oyuncu seçmelerinde Tamzin Merchant'ın yedeği olarak kalmasına karşın açıklanmayan sebeplerden dolayı bu oyuncunun yerine rol almaya başlamıştır. Aldığı olumlu eleştiriler sayesinde dizinin ikinci sezonunda da bulunmaktadır. Clarke, Daenerys Targaryen rolüyle Ewwy ödüllerinde drama dalında 2011 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (2011 EWwy Award for Best Supporting Actress) ödülüne layık görülmüştür.
En son oynadığı film ise 2016 yapımı olan " Senden Önce Ben " filmidir . " Senden Önce Ben " filminde Sam Claflin ile başrolü paylaşmıştır. Filmde Emilia Yaşamın ince detayların sorulduğu renkli ve değişik kıyafetler, ayakkabılar giyen Louisa Clark rolünü üstlenmektedir.

IBDB'de Emilia Clarke
IMDb'de  Emilia Clarke

Emily Olivia Laura Blunt (d. 23 Şubat 1983), Altın Küre ödülllü İngiliz oyuncudur. My Summer of Love ve The Devil Wears Prada filmleri ile tanınmaktadır.
2007 Altın Küre ödüllerinde TV dalında Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü BBC'nin TV filmi Gideon's Daughter ile kazanmış ve aynı yıl sinema dalındaki Yardımcı Kadın Oyuncu ödülüne The Devil Wears Prada filmi ile aday gösterilmiştir. 2009 yılında Altın Küre'ye bu sefer En İyi Kadın Oyuncu - Drama dalında I. Victoria'yı canlandırdığı The Young Victoria filmiyle aday olmuştur.

Emily Olivia Laura Blunt, Roehampton, Güney-Batı Londra, İngiltere'de avukat bir baba (Oliver Simon Peter Blunt) ile eski oyuncu ve öğretmen olan bir annenin (Joanna Mackie) dört çocuğundan ikincisi olarak 1983 yılında dünyaya gelmiştir.
Emily, Roehampton'da özel ve karma bir okul olan Ibstock Place School'da titiz bir eğitim gördü. Ayrıca genç Emily 8 yaşından itibaren bir dönem kekemelik sorunu çekmiştir. Annesi onu rahatlama derslerine götürdüyse de netice alamadı. 12 yaşında bir dönüş noktasına ulaştı, zira bir öğretmeni akıllıca, ona farklı bir sesle bir karakter canlandırmasını istedi ve ekledi ''Sana gerçekten inanıyorum''. Emily kuzeyli bir aksan kullandı ve bu hile marifetini gösterdi, kekemeliği kaybolmuştu.
Blunt 1999 - 2001 yılları arasında spor, çello ve şanda ustalaşacağı, en iyi yatılı - karma okul olan Hurtwood House'daki tahsilini bitirdi. Ayrıca 2 yıl Hurtwood tiyatro kursunda drama dersleri aldı. Ağustos 2000'de Edinburgh Festivalinde canlandırma yapmaya seçilmiştir.

2005 - 2008 yılları arasında Kanadalı ünlü şarkıcı Michael Bublé ile beraberlik yaşamıştır. İkili 2005 yılında Melbourne'de yapılan yıllık Avustralya televizyonu endüstri ödülü Logie Awards' ın sahne arkasında tanışmışlardır. Daha sonra, 2008'de ayrılmadan önce Vancouver, British Columbia'da bir evi paylaştılar.
Kasım 2008'de Blunt, Amerikalı aktör John Krasinski ile çıkmaya başladı. 2010 yılının Temmuz ayında 20 aylık sevgilisi ve 11 aydır nişanlı olduğu John Krasinski ile George Clooney'nin İtalya'daki Como şehrinde bulunan kalesinde evlenmiştir. New York'un Brooklyn Heights semtinde yaşıyorlar ve biri 2014 diğeri 2016 doğumlu iki kızları var.
oyuncu Anne Hathaway ile yakın arkadaştır. Emily ona 'taşım' diye hitap eder.
Lakabı 'Em' dir, güçlü bir alto sestir, 8.seviye çellocudur, ayrıca at binmekten keyif alır.
İlk kez 10 yaşında izlediği Jaws (1975) filmi, kendisinin en gözde filmidir.
2015 yılında Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nde çifte vatandaşlık aldı ve statünün vergi durumuna yardımcı olduğunu öne sürdü. Birleşik Krallık'a olan yegane bağlılığını terk etme konusunda çelişkili hissettiğini söyledi.
Blunt, FHM'nin 2015'in En Seksi Kadınları listesinde 98. sırada yer aldı.

2001 yılında The Royal Family isimli tiyatro oyununda yer almıştır. Bu tiyatro kariyerinin başlangıcıydı ve bu oyunda Judi Dench ile birlikte yer almıştı.
2003 yılında Boudica isimli TV filminde Isolda karakterini canlandırdı. Henry VIII isimli BBC dizisinde 16. yüzyıl İngiltere kraliçelerinden Catherine Howard'ı oynadı. Foyle's War, Poirot gibi dizilerde konuk oyuncu olarak yer aldı.
Sinema kariyerinin başlangıcı ise 2004 yapımı bir bağımsız film olan My Summer of Love filmiydi. 2005 yılında Bill Nighy ve Miranda Richardson ile birlikte BBC'nin tv filmi Gideon's Daughter'da rol aldı ve 64. Altın Küre Ödülleri'nde TV'de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.
2006 yılında ise Meryl Streep ve Anne Hathaway ile birlikte The Devil Wears Prada filminde yer aldı. Bu film ile BAFTA ve Altın Küre'ye aday gösterildi.

IMDb'de Emily Blunt 
Beyazperde'de Emily Blunt

Emily Watson (d. 14 Ocak 1967, Londra), İngiliz oyuncu.
Mimar bir babanın ve profesör bir annenin kızı olan Watson, çocukluğunda ailesiyle izlediği Shakespeare Kraliyet Topluluğu'nun sahnelediği Kuru Gürültü adlı oyunda tiyatro ve sinemaya ilgi duymaya başladı. "Londra Drama Stüdyosu"nda eğitim alan sanatçı, Bristol Üniversitesi'nden mezun oldu. Tiyatro oyunculuğuna başlayan Emily Watson, 1996 yılında sinemaya geçti. Tiyatroda olduğu gibi sinemada da başarılı bir oyunculuk sergileyen Watson, oyunculuğunda Judi Dench'i  örnek aldığını belirtmiş, Paylaşılamayan Tutkular filmindeki rolü ile ikinci kez "En İyi Kadın Oyuncu" dalında Oscar'a aday gösterildi. Yine bir oyuncu olan Jack Waters ile evlendi. Sinema alanındaki başarısına karşın tiyatrodan vazgeçmeyen oyuncu, seslendirme sanatçılığının yanı sıra, 2007 yılında Mood Indigo adlı filmin senaristliğini de yaptı.

1996: Felix: En iyi Aktris, Dalgaları Aşmak
1996: New York Film Critics Circle: En iyi Aktris, Dalgaları Aşmak
1996: Los Angeles Sinema Eleştirmenleri Derneği Ödülleri: Yeni Nesil Ödülü, Dalgaları Aşmak
1996: National Society of Film Critics: En iyi Aktris, Dalgaları Aşmak

IMDb'de  Emily Watson 
SinemaTürk'te Emily Watson

Dame Emma Thompson  (d. 15 Nisan 1959), Emmy, BAFTA ve Akademi ödüllü Britanyalı oyuncu ve senaryo yazarı.

Thompson, Paddington, Londra'da The Magic Roundabout isimli radyo programının sunucu olarak tanınan babası Eric Thompson ve İskoç oyuncu Phyllida Law'ın ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisi gibi oyuncu olan bir de kız kardeşi vardır. (Sophie Thompson)
Thompson, Camden School for Girls isimli bir okula gitti. Daha sonra  Cambridge Üniversitesi'nin Newnham College'inde İngilizce edebiyat okudu. Aynı zamanda Footlights isimli bir komedi kulübünün başkanı idi. Burada daha sonraları ünlenecek olan Hugh Laurie ile tanıştı ve bir süre flört ettiler. Eğitimini tamamladıktan sonra  Robert Lindsay ile birlikte West End tiyatrosunda  Me and My Girl isimli müzikalde ve Fortunes of War isimli BBC dizisinde rol aldı.

Thompson'un sinemadaki ilk önemli rolü 1989 yapımı bir romantik komedi olan The Tall Guy isimli filmdi. 1992 yılında Howards End isimli filmdeki rolü ile Oscar ve BAFTA Ödüllerini kazandı. 1993 yılında ise In the Name of the Father ve Anthony Hopkins ile birlikte rol aldığı The Remains of the Day  isimli filmlerde rol aldı. 1995 yılında İngiliz ressam Dora Carrington'ın hayatını anlatan Carrington isimli filmde Dora Carrington'ı canlandırdı. İkinci Akademi Ödülü'nü ise 1996'da Jane Austen'ın Sense and Sensibility romanında sinemaya uyarlanan Sense and Sensibility filmiyle, En İyi Uyarlama Senaryo dalında aldı. Hem senaryosunu yazdığı hem de oynadığı bu filmde aynı zamanda En İyi Aktris dalında Oscar'a aday gösterildi.
1997 yılında Ellen dizisi ile misafir oyuncu dalında Emmy Ödülü kazandı. 1992 yılında ise Cheers dizisine konuk oldu.
2003'te Love Actually ve 2004'te Harry Potter ve Azkaban Tutsağı filminde rol aldı. 2005'te ise Nanny McPhee isimli filmde hem Nanny McPhee karakterini canlandırmış hem de filmin senaryosunu yazmıştır. 2006'da ise Stranger Than Fiction isimli filmde Karen Eiffel karakterini canlandırdı.
2007'de Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı ve Ben Efsaneyim filmlerinde rol aldı.
2008 yılında Dustin Hoffman ile birlikte Last Change Harvey filminin başrolünde rol aldı.
Kariyeri boyunca 78 adalığı vardır. 36 tanesinde ödüle kavuşmuştur.

Fortunes of War dizisinden rol arkadaşı Kenneth Branagh ile 20 Ağustos 1989'da evlendi. Dead Again, Henry V ve Much Ado About Nothing gibi filmlerde birlikte rol aldılar. Ancak Ekim 1995'te ayrıldılar. 2003'te bu sefer Sense and Sensibility filminden rol arkadaşı  Greg Wise ile evlendi. Çiftin Gaia Romilly isminde 2000 yılı doğumlu bir kızları vardır.

IMDb'de Emma Thompson

Emma Charlotte Duerre Watson (d. 15 Nisan 1990, Paris); İngiliz oyuncu, model ve aktivisttir. Watson, Harry Potter film serisinde canlandırdığı Hermione Granger karakteriyle tanındı. Hermione olarak kadroya dahil olduğunda yalnızca dokuz yaşındaydı ve daha önce yalnızca okul gösterilerinde oynamıştı. 2001'den 2011'e kadar Daniel Radcliffe ve Rupert Grint'le beraber sekiz Harry Potter filminde rol aldı. Watson, Harry Potter serisindeki çalışmalarından çok sayıda ödül ve 10.000.000 sterlinin üzerinde para kazandı.
Watson ilk mankenlik deneyimini, 2009'da Burberry'nin sonbahar–kış sezonunda yaptı. 2013 yılının Ekim ayında Empire dergisi tarafından dünya çapında yapılan ankette "En Seksi Film Yıldızı" seçildi. 2007'de Watson iki yapımda yer alacağını duyurdu: Bale Papuçları romanının televizyon uyarlaması ve Despero adlı animasyon film. Bale Pabuçları filmi 2007'de gösterime girdi ve 5,2 milyon seyirci elde etti; Amerikalı yazar Kate DiCamillo'nun romanından uyarlanan Despero ise 2008'de yayınlandı ve 70 milyon dolar gişe hasılatı elde etti.
Watson, 2011'den 2014'e kadar zamanını hem film çalışmaları hem de eğitimine devam ederek sürdürdü. Mayıs 2014'te Brown Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Sonra, Burberry ve Lancôme moda şirketlerinin reklam kampanyalarına model olarak dâhil oldu. Bir moda danışmanı olarak, People Tree şirketi için giyim tasarımlarında yardımcı oldu. 2017 yılında Disney'in 1991 yapımı filminin yeniden uyarlanması olan Güzel ve Çirkin filminde Belle'i canlandırdı.

Emma Watson, her ikisi de İngiliz avukat olan Jacqueline Luesby ve Chris Watson'ın kızı olarak Paris, Fransa'da doğdu. Watson'ın büyükannelerinden biri Fransız'dır. 5 yaşına kadar Paris'te yaşadı. Anne ve babasının boşanmalarının ardından, annesi ve erkek kardeşiyle birlikte Oxfordshire'a taşındı.

Altı yaşından beri oyuncu olmak isteyen Watson senelerin birinde Stagecoach Sahne Sanatları'nın Oxford şubesinde eğitim gördü; yarım günlük tiyatro okulu olan Stagecoach'ta şan, dans ve oyunculuk dersleri aldı. On yaşına geldiğinde, içlerinde Arthur: The Young Years ve The Happy Prince'in de aralarında bulunduğu çeşitli Stagecoach yapımlarında ve okul oyunlarında oynadı, fakat Harry Potter serisinden önce hiç profesyonelce çalışmadı. Watson, Parade dergisinin 2007'de yapmış olduğu röportajında "Film serilerinin ölçeği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Fikrim olsaydı, düpedüz boğulurdum." şeklinde demeç verdi. 25 Mayıs 2014'te Brown Üniversitesi İngiliz Edebiyatı alanında lisans derecesi ile mezun oldu ve Twitter hesabından cübbeli ve kepli bir fotoğrafını yayınladı.

Watson boşanan ailesinin yeni eşleri ve çocuklarıyla geniş bir ailede büyüdü. Babasının Nina ve Lucy isimli ikizleri ve kendinden 4 yaş küçük Toby isimli çocuğu vardır. Annesinin yeni eşinden iki çocuğu vardır (Emma Watson'ın üvey kardeşleri) ve düzenli olarak onlarla kalmaktadır. Kardeşi Alexander iki Harry Potter filmlerinde gözüktü ve BBC yapımı Ballet Shoes 'da üvey kardeşleri Pauline Fossil karakterinin gençliği rolünü canlandırmıştır.
Annesi ve kardeşiyle Oxford'a taşınan Emma 2003 yılının sonuna kadar The Dragon School 'da okumuş daha sonra Headington School 'a geçmiştir. Film setleri sürerken Watson ve akranları günde 5 saatten fazla özel ders aldı. Filme konsantre olmasına rağmen eğitimine başarılı bir şekilde devam etmiştir. 2006 Haziran'ında General Certificate of Secondary Education(Liseyi bitirme sınavları) sınavına girmiş ve 10 dersten 8'inden A* ve 2'sinden A notunu almıştır. Brown Üniversitesi'nde (ABD) eğitim görmüş ve bu üniversiteden mezun olmuştur.
Watson Harry Potter serisinden 10 milyon sterlinden fazla kazanmıştır, böyle bir parayı yapacağı hiçbir işte kazanamayacağını kabul etmektedir. Filmlerden kazandığı parayı ailesine vermiş ve üniversite masrafları için bankaya koymuştur. Ancak okulu bitirdiği zaman tam manasıyla aktris olmaya başlayacağını belirten Watson "İnsanlar neden istemediğimi anlamıyorlar... Fakat okul hayatı arkadaşlarımın arasında olmak beni koruyor. Bu benim gerçek hayatta olmamı sağlıyor" demiştir. Çalışırken olumlu olmaya çalıştığını belirtip ailesinin ve meslektaşlarının mutlu bir deneyim için ona yardım ettiklerini söylemiştir. Watson Harry Potter serilenin yıldızları Daniel Radcliffe ve Rupert Grint ile çok eğlendiğini aralarında kardeşlik bağı olduğunu söylemiştir.
Dans etmek, şarkı söylemek, çim hokeyi, tenis, resim çizmek, balık tutmak ve WTT'ye bağışta bulunmak ilgi alanları arasındadır. Kendisini "birazcık feminist" olarak tanımlayan Watson'ın hayran olduğu oyuncular Johnny Depp ve Julia Roberts'tır.

1999 yılında Watson'ın oyunculuk yaşamı J. K. Rowling'in aynı adı taşıyan kitabından uyarlanan Harry Potter ve Felsefe Taşı filmiyle başlamıştır. Yönetmenleri için Harry Potter rolü ve Potter'ın iki arkadaşı Hermione Granger ve Ron Weasley yardımcı rolleri çok önemliydi. Oyuncu ajansları Watson'ı Oxford tiyatro hocası sayesinde buldular ve kendine olan güveninden dolayı ondan oldukça etkilendiler. Sekiz ses sınavının ardından yapımcı David Heyman Watson, Daniel Radcliffe ve Rupert Grint'in sırasıyla Hermione Granger, Harry Potter ve Ron Weasley rollerini kaptığını söyledi. Rowling ilk deneme çekiminden itibaren Watson'ı desteklediğini belirtmiştir.
2001 yılına gelindiğinde Watson'ın sahneye ilk çıkışı Harry Potter ve Felsefe Taşı filminin vizyona girmesiyle olmuştur. Film ilk gün gelirleri ve ilk hafta sonu gelirleri rekorlarını kırmış ve 2001 yılının en fazla gelir elde eden filmi olmuştur. Eleştirmenler filmdeki üç ana oyuncuyu övmüş, çoğunlukla Watson'ın performansını ayrıca takdir etmişlerdir. The Daily Telegraph gazetesi performansının "takdire şayan" olduğunu belirtmiştir. Watson Felsefe Taşı'ndaki performansıyla içinde Genç Aktris Ödülü de olan 5 ödül kazanmıştır.

Bir yıl sonra serinin ikinci filmi Harry Potter ve Sırlar Odası ile tekrar kamera karşına geçti. Filmle ilgili olarak birbirinden farklı yorumlar yapıldıysa da eleştirmenler oyuncuların performansları hakkında olumluydu. The Times gazetesi yönetmen Chris Columbus'u Watson'un fazlasıyla popüler olan karakterini yeterince kullanmadığı için eleştirirken Los Angeles Times gazetesi iki film arasında geçen süreçte Watson ve arkadaşlarının olgunlaştığını yazdı. Watson performansıyla Alman Die Welt dergisinin düzenlediği Otto ödüllerinde En İyi Kadın Aktris (gümüş) ödülü almıştır.
2004 yılına gelindiğinde Harry Potter ve Azkaban Tutsağı gösterime girmiştir. Watson iddialı Hermione rolünü beğendiğini, oynadığı rolün "karizmatik" ve "oynanması olağanüstü bir rol" oluğunu söylemiştir. Eleştirmenler Radcliffe'e odun damgası vurup oyunculuk yeteneğinden ümidi kestilerse de Watson'ı övmeye devam etmişlerdir; The New York Times gazetesi etkili performansını "Çok şükür Radcliffe'ın uysallığı, Watson'un sivri uçlu sabırsızlığı ile dengeleniyor" yorumunda bulunmuştur. "Harry gelişen sihirbazlık becerileriyle hava atabilir fakat Hermione Draco'nun burnuna attığı büyüsüz yumrukla büyük alkışı hakkediyor. Ocak 2008 itibarıyla Azkaban Tutsağı en az gelir elde edilen Harry Potter filmi olmasına rağmen Watson için en başarılı filmiydi; bu filmle iki Otto ödülü ve Total Film'in düzenlemiş olduğu törende Yılın Çocuk Performansı ödülünü almıştır.

2005 yılında Harry Potter ve Ateş Kadehi filminin gösterime girmesi Watson ve Potter filmleri için yeni bir kilometre taşı olmuştur. Eleştirmenler Watson ve genç yıldız rol arkadaşlarının artan olgunluklarını övdü; The New York Times performansını "dokunaklı bir şekilde ciddiyet" olarak belirtti. Watson için, filmin tabiatının büyük kısmı üç ana karakterin arasındaki gerilimi olgunluğuyla yatıştırmasıdır. "Ben bütün tartışmaları sevdim. Onların tartışmalarının çok gerçekçi olduğunu düşünüyorum." demiştir. Ateş Kadehi 'yle birlikte Otto ödülleri (bronz) ödülüde dahil 3 ödül kazanmıştır. Bir yıl sonra Teen Vogue dergisinin kapağına çıkan en genç kişi olmuştur. 2006 yılında kendini The Queen's Handbag'de bulmuş ve Kraliçe Elizabeth'in 80. yaş günü için özel Harry Potter mini bölümünde oynamıştır.
Serisinin beşinci filmi Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı 2007'de yayınlandı. Dünya çapında rekor kırarak ilk haftasında 332,7 milyon dolar gelir elde etmiştir. Watson İngiltere'de düzenlenen Ulusal Film Ödülleri'nde En İyi Kadın Performansı ödülünü almıştır. Watson'un ünü serinin filmleriyle devam etti ve 9 Temmuz 2007'de Watson ve Harry Potter'ın yıldızları Daniel Radcliffe ve Rupert Grint Hollywood'un Grauman'ın Çin Tiyatrosu önüne el ve ayak izlerini bıraktılar.
Temmuz 2007'de, Watson Harry Potter serisindeki çalışmalarından 10 milyon sterlinden fazla kazandığını söyledi; hayatının geri kalanında para için çalışmak zorunda olmadığını kabul etti. Mart 2009'da, Forbes dergisinin "En Değerli Genç Yıldızlar" listesinde 6. sırada yer aldı, 2009'da kazandığı yaklaşık 19 milyon sterlin ile Şubat 2010'da Hollywood'un en yüksek maaşlı kadın yıldızı olarak adlandırıldı.
Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda elde edilen başarıya karşın, Harry Potter serisinin geleceğinden endişe duyuldu; üç başrol oyuncusu da son iki bölümdeki rollerine devam etme konusunda kararsızdı. Radcliffe sonunda son filmler için 2 Mart 2007'de anlaşmaya vardı, fakat Watson çok daha duraksamalıydı. Kararın önemli olduğu, filmlerdeki rolün önündeki dört sene boyunca bağlayıcılığı bulunduğunu açıkladı, fakat sonunda "Hermione'yi [rolünü] asla bırakamayacağını" kabullendi ve 23 Mart 2007 günü rol için imza attı. Son filmlere olan taahhüdünün karşılığında, Watson'ın ücreti film başına 2 milyon sterlin olacak şekilde ikiye katlandı "sonunda, artıların eksilerden daha ağır bastığı" kararına vardı. Altıncı filmin ana çekimlerine 2007'nin sonunda başlandı, Watson'ın bölümleri 18 Aralık ile 17 Mayıs 2008 tarihleri arasında çekildi.

Watson, 15 Temmuz 2009'da gösterime giren Harry Potter serisinin 6. filmi olan Harry Potter ve Melez Prens (film) ile yine övgü dolu eleştiriler almıştır. Los Angeles Times kendisinin oyununu "İngiliz aktörlüğü açısından kapsamlı bir rehber olarak tanımlarken

En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından sinema endüstrisinde çalışan aktörlere verilen ödüldür. Ödüle aday olacak oyuncular, Akademi'nin sadece oyunculuk branşına dahil olan kişilerin kullandığı devredilebilir tek oy sistemi ile belirlenir. Kazananlar ise Akademinin tüm üyelerinin oyları ile çoğulcu oya göre belirlenir.
En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından sinema endüstrisinde çalışan oyunculara verilen ödüldür. Ödüle aday olacak oyuncular, Akademi'nin sadece oyunculuk branşına dahil olan kişilerin kullandığı devredilebilir tek oy sistemi ile belirlenir. Kazananlar ise Akademinin tüm üyelerinin oyları ile çoğulcu oy sistemine göre belirlenir.
Daniel Day-Lewis (1989, 2007, 2012) de aldığı ödüllerle üç kez en iyi erkek oyuncu ödülünü alan tek oyuncudur. On oyuncu bu dalda iki ödül almıştır. Bunlar kronolojik sıra ile; Spencer Tracy (1937, 1938), Fredric March (1932, 1946), Gary Cooper (1941, 1952), Marlon Brando (1954, 1972), Dustin Hoffman (1979, 1988), Tom Hanks (1993, 1994), Jack Nicholson (1975, 1997), Sean Penn (2003, 2008), Anthony Hopkins (1991, 2020), Adrien Brody (2002, 2024). Spencer Tracy ve Tom Hanks bu ödülü üst üste iki sene kazanmayı başarmıştır.
Roberto Benigni, İngilizce olmayan bir performans ile bu kategoride ödül kazanan ilk oyuncudur. (İtalyanca)
Bu kategoride en fazla adaylığı olan kişiler ise dokuz adaylık ile Spencer Tracy ve Laurence Olivier. Paul Newman, Jack Nicholson ve Peter O'Toole ise sekiz kez bu ödüle aday gösterildi.
Peter O'Toole ise bu ödüle sekiz kez aday olmasına rağmen Oscar'ı kazanamadı.
Altı oyuncu hem En İyi Aktör hem de En İyi Yardımcı Aktör oskarını almayı başarmıştır. Bunlar; Jack Lemmon, Robert De Niro, Jack Nicholson, Gene Hackman, Kevin Spacey ve Denzel Washington.
James Dean ölümünden sonra iki kez en iyi erkek oyuncu adayı olmuş tek kişidir.

Akita (Japonca: 秋田市 Akita-shi), Japonya'nın Akita prefektörlüğünün merkezi olan şehirdir. Yüzölçümü 905,67 km² olan şehrin nüfusu 1 Ekim 2015 tarihi itibarı ile 316.808'dir.

Daha sonradan modern Akita'nın merkezi haline gelen Kubota kale kasabası 1604 yılında kurulmuştur. Akita, 1 Nisan 1889 tarihinde şehir olarak kurulmuş olup 1 Nisan 1997 tarihinde çekirdek şehir statüsü almıştır. 2004 yılında şehrin 400. kuruluş yıldönümü kutlanmıştır.

Akita ekonomisi tarım, ormancılık ve madenciliğe dayanmaktadır. Şehrin yakınlarında Japonya'nın en önemli petrol sahaları bulunmaktadır. Petrol arıtımı, ahşap, metal ve ipek tekstili üretimi şehrin başlıca endüstrileridir. Akita ayrıca Akita Bankası ve Hokuto Bankası olmak üzere iki bölgesel bankaya ev sahipliği yapmaktadır.

Akita'ya Akita Havalimanı ile yerel demiryolu hizmeti JR East hizmet vermektedir.

 Daigo, Japonya
 Hitachiōta, Japonya
 Malabon, Filipinler
 Kenai, ABD
 Lanzhou, Çin
 Passau, Almanya
 St. Cloud, ABD
 Vladivostok, Rusya

Resmî site

Atsugi (Japonca: 厚木市 Atsugi-shi), Japonya'nın Kanagawa prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Şehir prefektörlüğün ortasında yer almaktadır. Yüzölçümü 93.83 km² olan şehrin nüfusu 1 Haziran 2012 tarihi itibarı ile 224.462'dir.
Atsugi 1 Şubat 1955 tarihinde şehir statüsü almıştır. Şehrin adı sık sık Ayase ve Yamato'da yer alan ABD Deniz Kuvvetleri'ne ait Atsugi Deniz Hava Üssü ile ilişkilendirilmektedir.

Atsugi, Tokyo-Yokohama metropol alanında bir banliyö kenti olarak hizmet vermektedir. Şehirde Nissan'ın 1982 yılında açılan bir tasarım bürosu ve Sony'e ait Atsugi Technology Center ile Atsugi Technology Center No. 2 bulunmaktadır. Anritsu'nun merkezi Atsugi'de yer almaktadır. Şehre Odakyū Electric Railway'in Odawara Hattı hizmet vermektedir.

 New Britain, ABD (31 Mayıs 1983'ten beri)
 Yangzhou, Çin (23 Ekim 1984'ten beri)
 Yokote, Japonya (24 Mayıs 1985'ten beri)
 Abashiri, Japonya (5 Şubat 2005'ten beri)
 Gunpo, Güney Kore (5 Şubat 2005'ten beri)

Resmî site

Auckland, Yeni Zelanda'nın Kuzey Adası'nda büyük bir metropol şehridir. Haziran 2025 itibarıyla yaklaşık 1.547.200 kişilik bir kentsel nüfusa sahiptir. Auckland Konseyi tarafından yönetilen, kırsal alanları ve Hauraki Körfezi adalarını da içeren ve Haziran 2025 itibarıyla toplam 1.816.000 nüfusa sahip olan daha büyük Auckland Bölgesi'nde yer almaktadır. Yeni Zelanda'nın en kalabalık şehri ve Okyanusya'nın beşinci en kalabalık şehridir.
Şehir, doğuda Hauraki Körfezi, güneydoğuda Hunua Sıradağları, güneybatıda Manukau Limanı ve batı ve kuzeybatıda Waitākere Sıradağları ve daha küçük sıradağlar arasında yer almaktadır. Çevredeki tepeler yağmur ormanlarıyla kaplıdır ve manzara, Auckland Volkanik Alanı'nı oluşturan 53 volkanik merkezle doludur. Kentin merkezi kısmı, Tasman Denizi'ndeki Manukau Limanı ile Pasifik Okyanusu'ndaki Waitematā Limanı arasında uzanan dar bir kıstak üzerinde yer almaktadır. Auckland, dünyada iki ayrı büyük su kütlesinin her birinde limanı olan az sayıdaki şehirlerden biridir. 
Auckland kıstağı ilk olarak yaklaşık 1350 yılında yerleşime açılmış ve zengin ve verimli toprakları nedeniyle değer görmüştür. Bölgedeki Māori nüfusunun, Avrupalıların gelişinden önce 20.000'e kadar ulaştığı tahmin edilmektedir. 1840 yılında Yeni Zelanda'da bir İngiliz kolonisi kurulduktan sonra, o zamanlar Yeni Zelanda Vali Yardımcısı olan William Hobson, Auckland'ı yeni başkent olarak seçti. Ngāti Whātua Ōrākei, yeni başkent için Hobson'a stratejik bir arazi bağışı yaptı. Yeni Zelanda savaşları sırasında birçok fencible ve asker Auckland ve çevresinde konuşlanmıştı. 1865'te Auckland'ın yerini Wellington başkent olarak aldı, ancak başlangıçta limanı ve hinterlandındaki kerestecilik ve altın madenciliği faaliyetleri, daha sonra ise çevredeki bölgedeki hayvancılık (özellikle süt hayvancılığı) ve şehrin kendisindeki imalat nedeniyle büyümeye devam etti. Tarihinin büyük bölümünde ülkenin en büyük şehri olmuştur. Bugün, Auckland'ın merkezi iş bölgesi Yeni Zelanda'nın önde gelen ekonomik merkezidir. 
Avrupalılar Auckland nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaya devam ederken, şehir 20. yüzyılın sonlarında çok kültürlü ve kozmopolit bir hale geldi ve 2023'te Asyalılar şehir nüfusunun %34,9'unu oluşturdu. 2016'da Auckland, sakinlerinin %39'unun yurtdışında doğmuş olmasıyla dünyanın dördüncü en büyük yabancı doğumlu nüfusuna sahipti. Şehir, önemli sayıda Pasifika Yeni Zelandalı nüfusuyla, aynı zamanda dünyanın en büyük etnik Polinezya nüfusuna da ev sahipliği yapmaktadır.
1883 yılında kurulan Auckland Üniversitesi, Yeni Zelanda'nın en büyük üniversitesidir. Şehrin önemli turistik yerleri arasında ulusal tarihi alanlar, festivaller, sahne sanatları, spor aktiviteleri ve Auckland Savaş Anıtı Müzesi, Ulaşım ve Teknoloji Müzesi ve Auckland Sanat Galerisi gibi çeşitli kültürel kurumlar bulunmaktadır. Mimari simge yapıları arasında Liman Köprüsü, Belediye Binası, Feribot Binası ve Güney Yarımküre'nin Thamrin Nine'dan sonraki en yüksek ikinci binası olan Sky Tower yer almaktadır. Şehre, 2024 yılında 18,5 milyon yolcuya hizmet veren Auckland Havalimanı hizmet vermektedir. Auckland, dünyanın en yaşanabilir şehirlerinden biridir ve 2024 Mercer Yaşam Kalitesi Anketi'nde beşinci, The Economist'in 2024 Küresel Yaşanabilirlik Sıralaması'nda ise dokuzuncu sırada yer almaktadır.

Auckland yarımadasının güney bitiminde, Pasifik Okyanusu kıyısında yer alan Waitemata Limanı ve Tasman Denizi'nde yer alan Manukau Limanlarıyla sınırları belirlenmiş olan dar berzahta yer almaktadır.

Auckland Yeni Zelanda'nın ana giriş kapısı ve ticaret ve endüstri merkezidir. Burası yaklaşık bir milyon nüfusu ile Yeni Zelanda'nın en büyük kentsel bölgesidir. Auckland geniş kumsalları, limanları, alış-veriş imkânları, gece eğlenceleri ile metropolit bir şehir kültürü sunar.
Auckland eşiğinin sağında, şehrin kuzey ve güney sahillerinde 250 km'lik geniş bir alan boyunca olağanüstü Hauraki Körfezi uzanır. Yelkenliler şehri olarak bilinen Auckland, yatçılıkta en büyük yarışma ve ödül olan Amerikan Kupasının şimdiki ev sahibidir.
Dünyanın en kalabalık Polinezyalı nüfusunu barındırmaktadır.

Kır manzaralarının farklılığı, macera tutkunları için çekici bir faaliyet alanı sunar. Az bulunan pahalı ve leziz deniz yemekleri içeren Yeni Zelanda mutfağı, dünyanın en iyi ve en taze mutfakları arasındadır.
Çok kültürlü bir şehir olan Auckland, galeriler, müzeler, tiyatro ve konserler gibi büyük şehirlerde bulunan tüm kültürel ve sanatsal etkinliklere sahip kozmopolit bir yerdir. Bunların hepsi, Avrupa ve Polinezya kültürlerinin özel bir karışımı ile meydana gelmiştir.

Auckland şehrinin şu resmî Kardeş şehirleri vardır:

Busan (Korece: 부산, hanja: 釜山) veya resmî adıyla Busan Metropol Şehri (Korece: 부산광역시, hanja: 釜山廣域市), Güney Kore'nin başkenti Seul'den sonra ikinci en kalabalık şehridir; 2024 yılı itibarıyla nüfusu 3,3 milyonu aşmaktadır. Eskiden Pusan ​​olarak romanize edilen şehir, Güney Kore'nin güneydoğusunun ekonomik, kültürel ve eğitim merkezidir ve limanı Güney Kore'nin en işlek ve dünyanın altıncı en işlek limanıdır. Çevredeki "Güneydoğu Denizcilik Sanayi Bölgesi" (Ulsan, Güney Gyeongsang, Daegu ve Kuzey Gyeongsang ile Güney Jeolla'nın bir kısmı dahil) Güney Kore'nin en büyük sanayi bölgesidir. Büyük liman trafiği ve 1 milyonu aşan kentsel nüfusu, Busan'ı Southampton Liman-Şehir sınıflandırma sistemini kullanarak Büyük Liman metropolü yapmaktadır. 2025 yılı itibarıyla Busan Limanı, Kore'nin ana limanı ve dünyanın altıncı en büyük konteyner limanıdır.
Busan, 15 büyük idari bölgeye ve tek bir ilçeye bölünmüş olup, toplam nüfusu yaklaşık 3,6 milyondur. Tam metropol alanı olan Güneydoğu Denizcilik Sanayi Bölgesi'nin nüfusu yaklaşık 8 milyondur. Şehrin en yoğun yerleşim alanları, Nakdong ve Suyeong Nehirleri arasındaki bir dizi dar vadide yer almakta olup, bölgelerin çoğu dağlarla ayrılmıştır. Nakdong Nehri, Kore'nin en uzun nehridir ve Busan'ın Haeundae Plajı da ülkenin en büyük plajıdır. 
Busan, 2005 yılında APEC zirvesine ev sahipliği yaparak uluslararası kongreler için bir merkez olmuştur. Ayrıca, 2002 Asya Oyunları ve 2002 FIFA Dünya Kupası'na ev sahipliği yaparak Kore'deki spor turnuvaları için de bir merkezdir. Dünyanın en büyük alışveriş merkezi olan Shinsegae Centum City'ye ev sahipliği yapmaktadır. Busan, Aralık 2014'te UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'na "Film Şehri" olarak eklenmiştir.

Busan, Kore Yarımadası'nın güneydoğu ucunda yer almakta olup kuzeyinde ve batısında tepeler ile güneyinde ve doğusunda denizler ile çevrilidir. Güney Kore'nin en uzun nehri olan Nakdong Nehri şehrin batısından akarak Kore Boğazı'na dökülür.

Kore Yarımadası'nın güneydoğu ucunda yer alan Busan, daha serin bir ılıman dönencealtı iklimine (Köppen iklim sınıflandırması CWA) sahiptir. Aşırı yüksek veya düşük sıcaklıklar nadiren görülmektedir.

Busan'da 1957 yılında 6 semt gunun oluşumu ile idari bölgeler oluşturulmaya başlanmıştır. Bunlar: Busanjin-gu, Dong-gu, Dongnae-gu, Jung-gu, Seo-gu, and Yeongdo-gu.
Günümüzde Busan 15 gu (semt) ve 1 gun (ilçe) den oluşmaktadır.

Semtler

Busan, uluslararası bir iş ve finans merkezi olup makine, çelik, gemi inşa ve denizcilik endüstrisi ile moda ve fuarları ile bilinmektedir. Busan'da, Renault Samsung Motors, Hanjin Heavy Industries, Busan Bankası, Air Busan gibi şirketlerin ve Kore Borsası'nın merkezi bulunmaktadır.
Güney Kore'nin en büyük balık pazarı olan Jagalchi Pazarı, Busan'da bulunmaktadır.
Yapımına ara verin Busan Lotte Town Tower, tamamlandığında 510.1 metre ile Asya'nın en yüksek 2. gökdeleni olacaktır.

Busan Limanı, Güney Kore'nin en büyük limanı olup dünyanın en işlek beşinci konteyner limanıdır. Busan metrosu ise 1985 yılında açılmıştır. 2011 yılında açılan Busan-Gimhae hafif raylı sistemi, Busan ve Gimhae şehirlerini birbirlerine bağlamaktadır.

Busan'ın çok sayıda kardeş şehri bulunmaktadır:

Resmî site

Chūō (Japonca: 中央区 Chūō-ku; "merkez"), Japonya'nın başkenti Tokyo'nun 23 özel semtinden biridir. Semt Tokyo'nun merkezinde yer almaktadır ve Chiyoda, Kōtō, Minato, Sumida ve Taitō semtleri ile komşudur. Yüzölçümü 10.21 km² olan semtin nüfusu 1 Mayıs 2015 tarihi itibarı ile 141,454'tür.
Chūō, Tokyo'nun eski ticari merkezi olup bu unvanı II. Dünya Savaşı'ndan sonra Shinjuku almıştır. Semtte, Tokyo'nun en pahalı alışveriş merkezlerinden biri olan ve Matsuzakaya, Mitsukoshi, Wako ve Printemps mağazalarına ve ünlü Kabuki-za tiyatrosuna ev sahipliği yapan Ginza ile Tokyo Menkul Kıymetler Borsası ve Japonya Bankası'nın yer aldığı önemli bir iş merkezi olan Nihonbashi bulunmaktadır. Ayrıca görüntü ve elektronik şirketi Ricoh'un genel merkezi de yer almaktadır. Ayrıca Chūō'nun güneyinde Sumida Nehri'nin ağzında Hamarikyū Parkı ve Tsukiji'de Tsukiji Balık Pazarı yer almaktadır.

Resmî site

 (İngilizce)

Fukuoka Havalimanı (Japonca: 福岡空港 Fukuoka Kūkō) (IATA: FUK, ICAO: RJFF), Japonya'nın Fukuoka şehrinde bulunan uluslararası ve yerel havalimanıdır. Havalimanı, Hakata Garı'nın 3 km doğusunda yer almaktadır. Eskiden Itakuza Hava Üssü olarak bilinmekteydi.
Fukuoka Havalimanı, Japonya'nın en işlek dördüncü havalimanıdır. 2012 yılında 17.4 milyon kişi tarafından kullanılmıştır ve 155.900 iniş ve kalkış gerçekleştirilmiştir. Havalimanının 2800 metre uzunluğunda tek bir pisti bulunmaktadır ve havalimanı yerleşim alanları ile çevrilidir. Bu nedenle yerel halkın talebi üzerine uçuşlar saat sabah 7:00 ile akşam saat 10:00 arası gerçekleştirilmektedir. Havalimanının iç hatlar terminali Fukuoka metrosu ile şehir merkezine bağlanmakta olup uluslararası terminal ise karayolu ile ulaşılabilmektedir.

Havalimanı, Japon İmparatorluk Ordusu Hava Kuvvetleri için 1943 yılında Mushorida Hava Üssü olarak kurulmuştur. Savaştan sonra 1945-1972 yılları arasında ABD Hava Kuvvetleri tarafından Itazuke Hava Üssü adıyla kullanılmıştır. 1961 yılında sivil kullanıma da açılmıştır. 1971 yılından sonra üssün Japonya'nın kontrolüne verilmesi kararlaştırıldı ve 31 Mart 1972 tarihinde ABD tesisleri kapatıldı.

Fukuoka Airport Building Co.,Ltd

Fukuoka metrosu (Japonca: 福岡市地下鉄 Fukuoka-shi chikatetsu), Japonya'nın Fukuoka kentinde bulunan bir metro ağıdır. Fukuoka metrosu 26 Temmuz 1981 tarihinde açılmıştır. Sistem 29.8 km uzunlukta olup üç hat ve 35 istasyona sahiptir.
Metro Fukuoka Kent Ulaşım Bürosu tarafından işletilmekte olup Japonya'daki birçok kamu operatörünün aksine, şirket sadece herhangi bir otobüs hattı olmayan metroları işletmektedir. Tüm istasyonlar otomatik platform kapılarıyla donatılmıştır. Tüm hatlar ATO sistemi tarafından otomatik olarak çalıştırılır, ancak sürücüler bir önlem olarak kullanılır. Hatlara, Mart 2009'dan itibaren akıllı kart sistemi olan Hayakaken tanıtılmıştır. Sistem, ön ödemeli manyetik kart sistemlerinin yerini almıştır.

Fukuoka metrosu çalışanları, Meksiko metrosunda olduğu gibi her istasyon için benzersiz logolar tasarlamışlardır. Örneğin, Fukuokakukō İstasyonu (Havaalanı), bir uçağı sembolize eden bir logoya sahiptir.

Resmî site

Fukuşima (Japonca: 福島市 Fukushima-shi), Japonya'nın Fukuşima prefektörlüğünün merkezi olan şehirdir. Şehir prefektörlüğün kuzeyinde Nakadōri bölgesinde, başkent Tokyo'nun yaklaşık 250 km kuzeyinde Abukuma Nehri'nin yakınında yer almaktadır. Yüzölçümü 746.43 km² olan şehrin nüfusu 1 Mayıs 2011 tarihi itibarı ile 290,064'tür.
Fukushima'da Takayu Onsen, Tsuchiyu Onsen ve Iizaka Onsen gibi kaplıcalara ev sahipliği yapmaktadır. Bu onsenler turizm için büyük önem taşımaktadır.
2011 Tōhoku depremi ve tsunamisinden sonra bölgede büyük çapta hasar yaşandı. Bölgede yaşayan yaklaşık 1.100 kişinin öldüğü ve yaklaşık 4.600 kişinin ise kayıp olduğu bildirildi. Ayrıca bölgede yer alan Fukuşima nükleer santrali de tsunamiden büyük ölçekte etkilendi ve santralde nükleer sızıntının da olduğu bir kaza meydana geldi.

Resmî site

Gifu (Japonca: 岐阜市 Gifu-shi), Japonya'nın Gifu prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Yüzölçümü 202,89 km² olan şehrin nüfusu Haziran 2011 tarihi itibarı ile 412.895'tir.

Gifu, ülkenin ortasında yer alması nedeniyle Japonya'nın tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Sengoku döneminde Oda Nobunaga gibi çeşitli savaş ağaları Japonya'yı birleştirmek ve kontrol etmek amacıyla bölgeyi üs olarak kullanmışlardır. Gifu, Japonya'nın birleşmesinden sonra da Edo döneminde önemli bir shukuba ve daha sonradan Japonya'nın moda merkezlerinden biri olarak gelişmeye devam etmiştir. Meiji döneminde 1 Temmuz 1889 tarihinde resmen bir şehir olarak kurulmuştur. Gifu, II. Dünya Savaşı sırasında Kakamigahara ile birlikte havacılık ve ağır sanayi merkezi olup 9 Temmuz 1945 tarihinde ABD tarafından bombalanmıştır. Gifu, 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almıştır.

İki büyük demiryolu hattı Gifu'yu Japonya'nın diğer bölgelerine bağlamaktadır. JR Central'in Tokaido Hattı şehrin içinden geçmektedir ve Japonya'nın en büyük şehirlerinden biri olan Nagoya ve çevresine bağlamaktadır. Gifu'nun Chūbu Centrair Uluslararası Havalimanı'na ve uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapabilen tesisler doğrudan demiryolu bağlantısı bulunmaktadır.

Gifu'nun altı kardeş şehir ile aktif ilişkisi bulunmaktadır.

 Floransa, İtalya (8 Şubat 1978'den beri)
 Campinas, Brezilya (22 Şubat 1988'den beri)
 Cincinnati, ABD (11 Mayıs 1988'den beri)
 Meidling, Viyana Avusturya (22 Mart 1994'ten beri)
 Thunder Bay, Kanada (28 Mayıs 2007'den beri)
Arkadaşlık şehirleri
 Hangzhou, Çin (21 Şubat 1979'dan beri)

Resmî site

Hachiōji (Japonca: 八王子市 Hachiōji-shi), Japonya'nın Tokyo metropolünde bulunan bir şehirdir. Yüzölçümü 3,023.26 km² olan şehrin nüfusu 30 Haziran 2014 itibarı ile 563,265'tür.
Hachiōji, Büyük Tokyo Metropolü'nün sekizinci büyük şehridir. Şehrin üç tarafı dağlarla çevrili olup, güneybatıda bulunan Takao (599 m) ve Jinba (857 m) dağları iki popüler yürüyüş yeridir.

Hachiōji, 1 Eylül 1917 tarihinde şehir statüsü almasına karşın modern dönemden önce özellikle Edo döneminde Batı Japonya ile Edo'yu (Tokyo'nun eski adı) bağlayan anayol olan Koshu yolunun üzerinde önemli bir yerleşim olmuştur. Kısa bir süreliğine Hachiōji Kalesi bulunmaktaydı. Bu kale Hōjō Ujiteru tarafından 1584 yılında inşa edilmiş olup 1590 yılında Toyotomi Hideyoshi'nin Japonya'nın tüm denetimini ele geçirmesi sırasında yıkılmıştır. Meiji döneminde şehir ipek ve ipek tekstil endüstrisi sayesinde büyümüştür. Ancak şehirde endüstri 1960'lı yıllarda gerilemeye başlamıştır.
Hachiōji günümüzde başta Tokyo'da çalışanlar için bir banliyö kenti olarak hizmet vermektedir ve ayrıca birçok büyük kolej ve üniversiteye ev sahipliği yapmaktadır.

Hachiōji'de elektronik şirketi Kenwood Corporation'un merkezi bulunmaktadır.

Hachiōji'ye JR East'in Chūō ile Keio Corporation'un Keio hatları hizmet vermektedir.

Resmî site

Hakata (Japonca: 博多区, romanize: Hakata-ku), Japonya'nın Fukuoka kentinin semtlerinden biridir. Semt, kent merkezinin doğusunda yer almaktadır. Yüzölçümü 31,62 km² olan semtin nüfusu 1 Eylül 2025 tarihi itibarı ile 265.795'tir.
1889'dan önce Hakata, Fukuoka'nın doğusunda bağımsız bir yerleşim yeriydi. Deniz kenarında yer alan Hakata bir tüccar ve işçi kenti iken Fukuoka ise samurayların eviydi. İki kent birleşince samuraylar tüccarları ortak şehrin adının Fukuoka olarak kabul edilmesine zorladı. Hakata, 13. yüzyılda Moğolların Japonya seferlerinde önemli bir rol oynadı.
Hakata, Fukuoka'nın başlıca hükûmet, ticari, perakende ve eğlence kuruluşlarının çoğuna ev sahipliği yapmaktadır. Semtte Hakata no Mori Stadyumu, Marine Messe Fukuoka, Fukuoka Uluslararası Kongre Merkezi ve Fukuoka Kokusai Merkezi bulunmaktadır. Hakata aynı zamanda Fukuoka'nın ana tren istasyonu Hakata İstasyonu'nun, Fukuoka Havalimanı ve Hakata Limanı uluslararası yolcu gemisi terminalinin de bulunduğu yerdir.
Hakata, geleneksel bir Japon bebek üretim bölgesidir. Sadece Hakata'da yapılan bebeklere Hakata-ningyō adı verilir. Hakata aynı zamanda adını popüler yerel yemek mentaikodan alan mentai rock müziğinin doğduğu yerdir.

Resmî site

Hakodate (Japonca: 函館市 Hakodate-shi), Japonya'nın Hokkaidō prefektörlüğüne bağlı Oshima alt prefektörlüğünün merkezi ve Hokkaidō'nun üçüncü büyük şehridir. Yüzölçümü 677.89 km² olan şehrin nüfusu 31 Mayıs 2011 tarihi itibarı ile 279,851'dir.

Hakodate, ilk olarak Masamichi Kono tarafından 1454 yılında Hakodate Dağı'nın eteğine saray olarak kuruldu.
Hakodate limanı, Amiral Matthew Perry ile yapılan Kanagava Antlaşması ile 31 Mart 1853 tarihinde ABD'nin ticaretine açıldı. Hakodate, Boshin Savaşı sırasında önemli bir rol oynadı. Meiji Restorasyonu'nun son aşamasında shoguna sadık askerler Goryokaku Kalesi'ni işgal etti ve Hokkaido'da Ezo Cumhuriyeti'ni kurdular. Kale 1869'da hükûmet güçleriyle yapılan savaştan sonra teslim oldu.
Hakodate, 1 Ağustos 1922 tarihinde şehir statüsü almıştır. 2004 yılında çevre belediyeler olan Toi, Esan ve Minamikayabe kasabaları ile Todohokke köyü Hakodate ile birleştirilerek yüzölçümü ikiye katlanmıştır.

Hakodate'ye Hakodate Havalimanı ile şehri diğer şehirlere bağlayan demiryolu hatları hizmet vermektedir. Ayrıca şehirde tramvay hattı da bulunmaktadır.

 Halifax, Kanada (1982'den beri)
 Lake Macquarie City, Avustralya (1992'den beri)
 Vladivostok, Rusya (1992'den beri)
 Yujno-Sahalinsk, Rusya (1997'den beri)
 Tientsin, Çin (2001'den beri)
 Goyang, Güney Kore (2011'den beri)
 Makassar, Endonezya

Resmî site
 Vikigezgin'de Hakodate gezi rehberi

Hamamatsu (Japonca: 浜松市 Hamamatsu-shi) Japonya'nın Shizuoka prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Yüzölçümü 1,558.06 km² olan şehrin nüfusu 1 Eylül 2015 tarihi itibarı ile 789,407 olup Shizuoka'nın en büyük şehridir.

Hamamatsu, başkent Tokyo'nun 260 km güneybatısında, güneyde düz ova ve Mikatahara Yaylası ile kuzeyinde dağlık alan arasında yer almaktadır. Batıda Hamana Gölü, doğuda Tenryū Nehri ve güneyde Pasifik Okyanusu'na kıyısı bulunmaktadır.

Şu anda Hamamatsu'yu kapsayan alan tarih öncesi çağlardan beri yerleşim görmüştür; Shijimizuka sitesi kabuk höyüğü ve Akamonue Kofun antik mezarı da dahil olmak üzere mevcut şehir sınırları içinde Jōmon dönemi ve Kofun dönemine ait çok sayıda kalıntı keşfedilmiştir.

Hamamatsu, 1 Temmuz 1911 tarihinde şehir statüsü almıştır. 1 Temmuz 2005 tarihinde Japonya'da Hensei'nin büyük birleşmeleri olarak bilinen belediye birleşmeleri akımı sonucu çevresindeki 11 şehir ve kasaba ile birleşerek Shizuoka prefektörlüğünün en büyük kenti durumuna geldi. Birleşmeden sonra Inasa ve Iwata ilçeleri lağvedilmiştir. 1 Nisan 2007 tarihinde belirlenmiş şehir statüsü almıştır.

Hamamatsu idari olarak yedi semte ayrılmaktadır.

Hamakita-ku (浜北区)
Higashi-ku (東区)
Kita-ku (北区)
Minami-ku (南区)
Naka-ku (中区)
Nishi-ku (西区)
Tenryū-ku (天竜区)

Hamamatsu özellikle müzikal aletler ve motosiklet endüstrisi ile bilinen bir sanayi şehri olup Hamamatsu Photonics K.K., Kawai Musical Instruments Mfg., Roland Corporation, Suzuki Motor Co., Tōkai Gakki ve Yamaha Corporation gibi şirketlere ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Honda Motor Co. Hamamatsu'da kurulmuştur.

Hamamatsu'ya JR Central'in Tōkaidō Shinkansen, Tōkaidō ve Iida hatları ile Enshū ve Tenryū Hamanako demiryolları hizmet vermektedir.

 Camas, ABD (Eylül 1981'den beri)
 Porterville, ABD (Ekim 1981'den beri)
 Varşova, Polonya (1 Şubat 1990'dan beri)
 Chehalis, ABD (Ekim 1998'den beri)
 Rochester, ABD (Ekim 2006'dan beri)

Resmî site
In Hamamatsu31 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hirakata (Japonca: 枚方市 Hirakata-shi), Japonya'nın Osaka prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Şehir prefektörlüğün kuzeydoğusunda, Osaka ile Kyoto'nun arasında ve Yodo Nehri'nin kıyısında yer almaktadır. Yüzölçümü 65.08 km² olan şehrin nüfusu 1 Ağustos 2011 tarihi itibarı ile 407,465'tir.
Hirakata, 1 Ağustos 1947 tarihinde kurulmuş olup 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almıştır. Şehir, ağaçtan lunapark trenleri bulunan bir eğlence parkı olan Hirakata Parkı ile bilinmektedir. Şehirde ayrıca Komatsu'nun bir fabrikası bulunmaktadır. Şehre JR West'in Katamachi ile Keihan Electric Railway'in Keihan ve Katano hatları hizmet vermektedir.

 Shimanto, Japonya (1974'ten beri)
 Betsukai, Japonya (1987'den beri)
 Takamatsu, Japonya (1987'den beri)
 Changning, Şanghay, Çin (1987'den beri)
 City of Logan, Avustralya (1995'ten beri)

Resmî site

Hiroşima (Japonca: 広島市 Hiroshima-shi), Japonya'daki Hiroşima Prefektörlüğünün başkentidir. 1 Haziran 2019 itibarıyla şehrin tahmini nüfusu 1.199.391'dir. Büyük Hiroşima'nın (Hiroşima Kentsel İstihdam Alanı) gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH) 2010 yılı itibarıyla 61,3 milyar ABD dolarıydı. Hiroşima metropol alanı, Okayama metropol alanından sonra Japonya'nın Chugoku Bölgesi'ndeki en büyük ikinci kentsel alandır.
Hiroşima, 1589 yılında Ōta Nehri deltası üzerinde bir kale kasabası olarak kurulmuştur. 1868'deki Meiji Restorasyonu'nun ardından Hiroşima hızla büyük bir kentsel merkez ve sanayi merkezi haline geldi. 1889'da Hiroşima resmen şehir statüsü kazandı. Şehir, imparatorluk döneminde askeri faaliyetlerin merkeziydi ve Birinci Çin-Japon Savaşı, Rus-Japon Savaşı ve iki dünya savaşı gibi önemli roller oynadı.
Hiroşima, tarihte nükleer silahın ilk askeri hedefiydi. Bu olay, 6 Ağustos 1945'te, II. Dünya Savaşı'nın Pasifik cephesinde, sabah 8:15'te, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'nin şehre "Little Boy" atom bombasını atmasıyla gerçekleşti. Hiroşima'nın büyük bir kısmı yıkıldı ve yıl sonuna kadar patlama ve etkileri sonucu 90.000 ila 166.000 kişi hayatını kaybetti. Hiroşima Barış Anıtı (UNESCO Dünya Mirası Alanı), bombalamanın anısına bir anıt görevi görmektedir.
Savaştan sonra yeniden inşa edilen Hiroşima, Batı Honshu'nun Çūgoku bölgesinin en büyük şehri haline geldi.

Hiroşima, güçlü bir daimyo olan Mōri Terumoto tarafından 1589 yılında Seto İç Denizi nehir deltasının kıyı şeridi üzerinde kurulmuştur. 1 Nisan 1889 tarihinde ise şehir statüsü almıştır.

Japonya 8 Aralık 1941'den beri Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri ile savaştaydı. 26 Temmuz 1945 günü, ABD Başkanı Truman, Japonya'nın koşulsuz teslim olmasını isteyen Potsdam Deklarasyonu’nu yayınladı. Hiroşima’ya atom bombası atılmadan iki hafta önce, New Mexico Alamogordo’da ABD, atom bombasının ilk denemesini yapmıştı. Japonya ültimatomu reddedince, Truman nükleer saldırı emrini verdi. 6 Ağustos 1945'te yerel saatle 08.15'te Amerika Birleşik Devletleri "Enola Gay" adlı bir B-29 bombardıman uçağından bıraktığı little boy (küçük çocuk) isimli atom bombasıyla ilk anda 70 bin kişilik katliamı gerçekleştirdi. Sonrasında radyasyon hastalıkları sebebiyle ölenlerle birlikte bu sayı 90 bini geçti. Bazı bilimadamları ve çevrelere göre bu bombanın etkileri hâlen sürmektedir.
Bugün bile Hiroşima'da yaşanan bu yıkım ve katliam her yıl 6 Ağustos'ta tüm dünyada ve Hiroşima'da yer alan Hiroşima Barış Anıtı Parkı'nda milyonlarca kişi tarafından anılmaktadır.
6 Ağustos 2005 tarihinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Muhammed El Baradey, Hiroşima ve Nagazaki kentlerine 60 yıl önce Amerika'nın attığı atom bombasının yaptığı yıkımın, insan hayatı için nükleer silahların ortadan kaldırılması gerektiğini gösterdiğini söyledi.
El Baradey, Avusturya'nın başkenti Viyana'da, Amerika'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atmasının 60. yıldönümü için düzenlenen anma töreninde yaptığı konuşmada, "zamanın, dünyanın nükleer silahların ne kadar yıkıcı olduğunu unutmasına izin vermemesi gerektiğini" ifade etti. 
Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombasının, bu tür silahların yayılmasının ve kullanılmasının neden önüne geçilmesi gerektiğini daima hatırlatması gerektiğini belirten Baradey, nükleer silahsızlanmanın, dünya ve insan ömrü için çok önemli olduğunu kaydetti.

Hiroşima, savaş sonrasında yeniden inşa edilmiştir ve 6 Ağustos 1949 tarihinde şehrin belediye başkanı Shinzo Hamai'nin girişimiyle Japon hükûmeti tarafından barış şehri ilan edilmiştir.
Hiroşima Barış Anıtı Parkı, 1 Nisan 1954 tarihinde açılmıştır. Hiroşima Barış Anıtı, 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası listesi'ne dahil edilmiştir.
Hiroşima, 1 Nisan 1980 tarihinde belirlenmiş şehir statüsü almıştır.

Hiroşima, Ōta Nehri deltasında Seto İç Denizi'nde bulunan Hiroşima Körfezi kıyısında yer almaktadır. Ōta Nehri'ne ait altı kanal şehrin birkaç adacıklar halinde bölmektedir.

Hiroşima, ılıman dönencealtı iklimine (Köppen iklim sınıflandırması Cfa) sahip olup kışlar ılık ve yazlar sıcak ve nemli geçmektedir. Japonya'nın geri kalanında olduğu gibi Hiroşima'da yaz aylarında mevsimsel sıcaklık gecikme yaşanmakta olup Ağustos ayı Temmuz ayından daha sıcaktır. Yağış yıl boyunca oluşmakla birlikte kış ayları en kurak mevsimdir. Haziran ve Temmuz ayları en çok yağışın olduğu aylar olup Ağustos daha güneşli ve kuraktır.

Hiroşima, Chūgoku bölgesinin sanayi merkezidir. Mazda'nın genel merkezi Fuchū kasabasında yer almakta olup şehirdeki en büyük işverendir. Ek olarak şehirde çelik, kauçuk, gemicilik, kimya ve makine sanayi bulunmaktadır.

Hiroşima İstasyonu Minami semtinde ve Hiroşima Havalimanı şehrin 50 km batısında Mihara şehrinde yer almaktadır. Kent, Sanyō Shinkansen hattı üzerinde yer alır.
Hiroşima tramvayı 1912 yılında açılmıştır. Tramvay hizmetleri atom bombası saldırısında kesilmiş olup daha sonra yeniden onarılmıştır. Şehir merkezini Hiroshima Big Arch Stadyumu'na bağlayan Astram Hattı ise 1994 Asya Oyunları için açılmıştır.

Hiroşima'nın aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

 Honolulu, Amerika Birleşik Devletleri (1959)
 Volgograd, Rusya (1972)
 Hannover, Almanya (1983)
 Çongçing, Çin (1986)
 Daegu, Güney Kore (1997)
 Montreal, Kanada (1998)
 Ieper, Belçika
 Nagasaki, Japonya

Resmî site

Iizuka (Japonca: 飯塚市 Iizuka-shi), Japonya'nın Fukuoka prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Şehir 20 Ocak 1932 tarihinde kurulmuştur. Yüzölçümü 214.13 km² olan şehrin nüfusu Ocak 2008 tarihi itibarı ile 132,208'dir.

Iizuka, Edo döneminde Nagazaki Kaidō üzerinde önemli bir posta istasyonuydu. Japonya'nın sanayileşmesi sırasında Iizuka Japonya'daki en verimli kömür sahalarının merkezi haline geldi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra kömür madenleri ve ilgili sahalarda az sayıda iş bulunabilecek yerlerden biri olup bunun sonucunda şehre büyük bir göç akını olmuştur.
Kömür madenlerinin kapatılmasından bu yana Iizuka'nın nüfusu sürekli olarak azalmaya başlamıştır. Ancak şehrin Fukuoka ve Kitakyushu'ya yakınlığı nedeniyle ekonomisi fazla etkilenmemiştir. Günümüzde Iizuka, güçlü bir hafif sanayi üssü ve eğitim merkezi olup hızla gelişen bir BT ekonomisine sahiptir.

Resmî site

Ipoh, Malezya'nın Perak eyaletinin başkentidir. Şehir başkent Kuala Lumpur'un yaklaşık 200 km kuzeyinde North-South Otoyolu'nun üzerinde yer almaktadır. Yüzölçümü 643 km² olan şehrin nüfusu 2010 yılı itibarı ile 757,892'dir.
Ipoh 1890'larda çevresinde yer alan kalay madenlerinin etrafında kurulmuştur. Şehrin nüfusunun çoğunluğunu Çinliler oluşturmaktadır. Şehre Sultan Azlan Şah Havalimanı hizmet vermektedir.

Eski eyaletler arası Federal Route 1, Ipoh'u Malezya yarımadasındaki diğer büyük kasaba ve şehirlere, örneğin kuzeyde Alor Setar, Taiping ve Penang'a ve güneyde Tapah, Kuala Lumpur, Seremban ve hatta Johor Bahru'ya bağlar. Doğu kıyısından gelen sürücüler, kuzey Perak'ta Federal Route 4'ü (Gerik'ten) veya Federal Route 185'i (Cameron Yaylaları'ndan) kullanabilir.
Yeni Kuzey-Güney Otoyolu, Route 1'e göre daha hızlı ve daha verimli bir alternatiftir. Ancak, Kampar gibi bazı kasabalara yalnızca Route 1 üzerinden erişilebilir.

Ipoh'un tren istasyonu Keretapi Tanah Melayu (KTM) tarafından işletilmektedir ve Eski Kent'tedir. Ancak Kuala Lumpur'daki gibi şehir içi ulaşımı yoktur; demiryolu, Ipoh'u yalnızca komşu kasaba ve şehirlere bağlar. İstasyon, yerel halk tarafından "Ipoh'un Tac Mahal'i" olarak anılan görkemli bir yapıdır. KTM Intercity, 1 Aralık 2008'de Kuala Lumpur ve Ipoh arasında Servis Treni Hizmetine başlarken, modern Elektrikli Tren Sistemi (ETS) servisi 12 Ağustos 2010'da ortalama 145 km/sa (90 mph) hızla Ipoh ile Kuala Lumpur arasındaki seyahat mesafesini 120 dakikaya indirir ve Ipoh-Seremban rotasını keser. Bu iki şehir arasında, her iki istasyondan da sabah saat 5'te başlayan, günde 10 özel servis treni seferi bulunur. 2009 yılının ortalarında yeni tren setinin gelmesiyle şehirler arası seyahat süresinin üç saatten iki saat on beş dakikaya indirilmesi bekleniyordu.

Şehirlerarası otobüs terminali, şehrin hemen kuzeyindeki Bandar Meru Raya'daki Amanjaya Entegre Otobüs Terminali'nde yer almaktadır. Medan Kitt, Ipoh Tren İstasyonu'na çok yakın olan şehir içi toplu taşıma terminalidir. Şu anda şehirdeki ana toplu taşıma operatörü, myBAS Ipoh markası altında hizmet veren PerakTransit'tir.

Sultan Azlan Şah Havalimanı, Gunung Rapat yakınında bulunan Ipoh'taki tek havaalanıdır. Yurt içi ve yurt dışı uçuşlar mevcuttur. Scoot ve AirAsia, Ipoh'tan Singapur Changi Havalimanı'na günlük uçuşlar sağlarken Batik Air Malaysia, Senai Uluslararası Havaalanı'na günlük uçuşlar sağlayarak, Johor Bahru şehrine bir bağlantı görevi görür.

 Fukuoka, Japonya
 Nanning, Çin

Resmî site

Itabashi (Japonca: 板橋区 Itabashi-ku), Japonya'nın başkenti Tokyo'nun 23 özel semtinden biridir. Semt, Tokyo'nun kuzeyinde yer almakta olup Nerima, Toshima ve Kita semtleri ile Saitama prefektörlüğüne bağlı Wako ve Toda şehirleri komşudur. Arakawa Nehri Itabashi ile Saitama prefektörlüğü arasındaki sınırı oluşturmaktadır. Yüzölçümü 32.22 km² olan semtin nüfusu 1 Mayıs 2015 tarihi itibarı ile 547,270'tir.

Itabashi, Japoncada "tahta köprü" anlamına gelmekte olup bu isim Heian döneminde Shakujii Nehri üzerinde inşa edilmiş tahta köprüden gelmektedir. Semt, 1 Ekim 1932 tarihinde Kita-Toshima'daki dokuz kasaba ve köyün birleşmesi ile kurulmuş olup 3 Mayıs 1947 tarihinde özel semt statüsü almıştır.

 Bologna, İtalya
 Burlington, Kanada
 Shijingshan, Pekin, Çin

Resmî site
 Vikigezgin'de Itabashi gezi rehberi (İngilizce)

Japonya'nın bölgeleri (Japonca: 日本の地方, romanize: Nihon no Chihō), Japonya'nın coğrafi bölgeleridir. Resmî bir idari bölüm olmayıp geleneksel olarak birçok bağlamda bölgesel bölümler olarak kullanılmıştır. Örneğin, harita ve coğrafya ders kitapları ülkeyi sekiz bölgeye ayırmakta, hava durumu raporlarında hava durumu genellikle bölgelere göre verilmekte ve birçok işletme ve kurum bulundukları bölgenin adını kendi adlarında kullanmaktadırlar (Kinki Nippon Demiryolu, Chūgoku Bankası, Tohoku Üniversitesi vb.).

Kuzeyden güneye, geleneksel bölgeler:

Hokkaidō (Hokkaidō adası ve yakınındaki adalar, nüfus: 5,507,456, en büyük şehir: Sapporo)
Tōhoku (Kuzey Honshū, nüfus: 9,335,088, en büyük şehir: Sendai)
Kantō (Doğu Honshū, nüfus: 42,607,376, en büyük şehir: Tokyo)
Chūbu (Orta Honshū, nüfus: 21,714,995, en büyük şehir: Nagoya), bazen aşağıdaki alt bölgelere ayrılmaktadır:
Hokuriku (kuzeybatı Chūbu, en büyük şehir: Kanazawa)
Kōshin'etsu (kuzeydoğu Chūbu, en büyük şehir: Niigata)
Tōkai (güney Chūbu, en büyük şehir: Nagoya)
Kansai (orta batı Honshū, nüfus: 22,755,030, en büyük şehir: Osaka)
Chūgoku (batı Honshū, nüfus: 7,561,899, en büyük şehir: Hiroşima)
Shikoku (ada, nüfus: 3,977,205, en büyük şehir: Matsuyama)
Kyūshū (ada, nüfus: 14,596,977, en büyük şehir: Fukuoka)
Ryukyu Adaları (Okinawa prefektörlüğünü içermektedir)
Her bölgede birkaç prefektörlük bulunmakta olup, Hokkaidō'da ise yalnızca tek bir prefektörlük bulunmaktadır.

Japonya'nın hükûmet kararnamesi ile belirlenmiş şehirleri (Japonca: 政令指定都市 seirei shitei toshi) veya belirlenmiş şehir (指定都市, shitei toshi), Japonya'da Yerel Özerklik Kanunu'nun 252. maddesinin 19. paragrafına göre Japonya Bakanlar Kurulu tarafından verilen bir yasal idari statüye sahip şehirlerdir.
Belirlenmiş şehirler, kamusal eğitim, sosyal refah, sağlık, iş izni ve kentsel planlama gibi genellikle prefektörlük yönetimleri tarafından gerçekleştirilen görevleri yerine getirmektedir. Belirlenmiş şehirler, ayrıca semt (区 ku) adı verilen bir alt idari bölüme sahiptir.
İlk belirlenmiş şehirler 1956 yılında Yokohama, Nagoya, Kyoto, Kobe ve Osaka olmuştur.
Yerel Özerklik Kanunu'na göre bir şehrin belirlenmiş şehir statüsü alabilmesi için nüfusunun 500.000 veya üzerinde olması gerekmektedir. Japonya'nın başkenti Tokyo'nun yasal olarak bir prefektörlük olması nedeniyle bu sistemin bir parçası değildir.

1 Nisan 2012 tarihi itibarıyla Japonya'da 20 adet belirlenmiş şehir bulunmaktadır.

Japonya'daki şehirler listesi

Yerel Yönetim Yasası (Japonca)
"Large City System of Japan"; graphic shows Japanese city types at p. 1 [PDF 7 of 40] 17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Japonya'nın prefektörlükleri (Japonca: 都道府県, romanize: Todōfuken), Japonya'nın birinci düzey idari bölümleridir. Ülkede 47 adet prefektörlük bulunmaktadır. Prefektörlüklerin 43 tanesi normal prefektörlük (県, ken), ikisi kentsel prefektörlük (府, fu, Osaka ve Kyoto), biri bölge (道, dō, Hokkaido) ve biri metropoldür (都, to, Tokyo). Prefektörlükler ilk defa 1868 yılında Meiji Restorasyonu sırasında kurulmuşlardır.
Her prefektörlük doğrudan seçilen bir vali (知事, chiji) tarafından yönetilir. Yönetmelik ve bütçeler üyelerinin dört yılda bir seçildiği tek kamaralı bir meclis (議会, gikai) tarafından yürürlüğe konur.
1947 Yerel Özerklik Yasası'na göre her prefektörlük şehirlere (市, shi) ve ilçelere (郡, gun) ve her ilçe kasaba (町, chō/machi) ve köylere (村, son/mura) ayrılmaktadır. Hokkaidō ise 14 alt prefektörlüğe (支庁, shichō) ayrılmaktadır. Ayrıca bazı prefektörlükler de uzak bölgelerin yönetilebilmesi için alt prefektörlüklere sahiptir. Japonya'nın başkenti Tokyo hem şehir hem de prefektörlük özelliklerine sahiptir ve ek olarak 23 özel semte (特別区, tokubetsu-ku) ayrılır.

Japonya'nın idari bölümleri
ISO 3166-2:JP

National Governors' Association website 7 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Japonya'nın idari bölümleri haritası (İngilizce)
Local government in Japan 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Japonya'nın çekirdek şehirleri (Japonca: 中核市 Chūkakushi), Japonya'da Yerel Özerklik Kanunu'nun 252. maddesinin 22. paragrafına göre merkezi hükûmet tarafından belirlenen bir şehir düzeyidir.
Çekirdek şehirler, genellikle prefektörlük yönetimleri tarafından gerçekleştirilen bazı görevleri yerine getirmektedir ancak belirlenmiş şehirler kadar yetkiye sahip değildirler.
Yerel Özerklik Kanunu'na göre bir şehrin çekirdek şehir statüsü alabilmesi için nüfusunun 200.000'in üzerinde olması gerekmektedir. Bir şehir, şehir ile prefektörlük meclislerinin onayı ile çekirdek şehir yapılmaktadır.

1 Nisan 2021 tarihi itibarı ile Japonya'da 62 adet çekirdek şehir bulunmaktadır.

Hamamatsu, Shizuoka: 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2007 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Kumamoto, Kumamoto: 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2012 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Niigata, Niigata: 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2007 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Okayama, Okayama: 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2009 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Sagamihara, Kanagawa: 1 Nisan 2003 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2010 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Sakai, Osaka: 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2006 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Shizuoka, Shizuoka: 1 Nisan 1996 tarihinde çekirdek şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2005 tarihinde belirlenmiş şehir statüsüne yükseltilmiştir.

Yerel Yönetim Yasası (Japonca)
"Large City System of Japan"; graphic shows Japanese city types at p. 1 [PDF 7 of 40] 17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Japonya'nın özel şehirleri (Japonca: 特例市 tokureishi), Japonya'da Yerel Özerklik Kanunu'nun 252. maddesinin 26. paragrafına göre merkezi hükûmet tarafından belirlenen bir şehir düzeyidir.
Yerel Özerklik Kanunu'na göre bir şehrin özel şehir statüsü alabilmesi için nüfusunun 200.000'in üzerinde olması gerekmektedir. Bir şehir, şehir ile prefektörlük meclislerinin onayı ile Bakanlar Kurulu tarafından özel şehir yapılmaktadır.
Özel şehirlere devredilen özerklik düzeyi çekirdek şehirlere benzer olduğundan yerel yönetimlerle yapılan istişarelerin ardından, 1 Nisan 2015 tarihinde yürürlüğe giren Yerel Özerklik Kanunu revizyonunda özel şehirler kategorisi kaldırılmıştır. Aşamalı olarak özel şehirler ve özel şehir statüsü alabilecek durumda olan şehirler doğrudan çekirdek şehir statüsüne yükseltilmektedir.

1 Nisan 2020 tarihi itibarı ile Japonya'da 23 adet özel şehir bulunmaktadır.

Akashi, Hyōgo: 1 Nisan 2002 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2018 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Amagasaki, Hyōgo: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Ekim 2009 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Fukui, Fukui: 1 Nisan 2000 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2019 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Hachinohe, Aomori: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Ocak 2017 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Hakodate, Hokkaidō: 1 Kasım 2000 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Ekim 2005 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Hirakata, Osaka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2014 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Ichinomiya, Aichi: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2021 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Kawaguchi, Saitama: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2018 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Kōfu, Yamanashi: 1 Nisan 2000 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2019 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Koshigaya, Saitama: 1 Nisan 2003 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2015 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Kure, Hiroşima: 1 Nisan 2000 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2016 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Kurume, Fukuoka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2008 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Maebashi, Gunma: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2009 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Matsue, Shimane: 1 Nisan 2012 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2018 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Matsumoto, Nagano: 1 Nisan 2000 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2021 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Mito, Ibaraki: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2020 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Morioka, Iwate: 1 Kasım 2000 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2008 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Neyagawa, Osaka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2019 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Ōtsu, Shiga: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2009 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Sasebo, Hiroşima: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2016 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Shimizu, Şizuoka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2003 tarihinde Şizuoka kenti ile birleştirilmiştir.
Suita, Osaka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2020 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Şimonoseki, Yamaguchi: 1 Nisan 2002 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 12 Şubat 2005 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Takasaki, Gunma: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2011 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Tottori, Tottori: 1 Nisan 2005 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2018 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Toyonaka, Osaka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2012 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Yao, Osaka: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2018 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.
Yamagata, Yamagata: 1 Nisan 2001 tarihinde özel şehir statüsü almış olup 1 Nisan 2019 tarihinde çekirdek şehir statüsüne yükseltilmiştir.

Yerel Yönetim Yasası (Japonca)
"Large City System of Japan"; graphic shows Japanese city types at p. 1 [PDF 7 of 40] 17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Japonya'nın şehirleri (市 shi), Japonya'nın yerel idari bölümlerinden biridir. Şehirler, kasaba ve köyler ile birlikte belediye düzeyinde idari bölümlerdir ancak ilçelere bağlı değildirler. Şehirler diğer idari bölümler gibi 1947 Yerel Özerklik Kanunu ile tanımlanırlar.
Bir yerleşim yerinin şehir statüsü alabilmesi için nüfusunun 50,000 veya üzerinde olması gerekmektedir. Bu şartı taşımayan yerleşim yerleri şehir statüsünü yitirebilmektedir. Japonya'nın en az nüfuslu şehri Hokkaidō'da bulunan 6000 nüfuslu Utashinai olup aynı prefektörlükte yer alan Otofuke kasabası 40,000 üzeri bir nüfusa sahiptir. Bakanlar Kurulu, ayrıca nüfusu 200,000 ve üzeri şehirlere özel şehir, çekirdek şehir veya belirlenmiş şehir statüsü verebilmektedir. Japonya'nın başkenti Tokyo 1943 yılına kadar şehir olup günümüzde hukuki olarak metropol statüsüne sahip prefektörlüktür. Tokyo'nun çekirdeğini oluşturan 23 özel semti şehirlere benzer bir idari statüye sahiptir.
1 Nisan 2015 tarihi itibarıyla Japonya'da 790 şehir bulunmaktadır.

Japonya'daki şehirler listesi

17 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde [https://web.archive.org/web/20190917003255/http://www3.grips.ac.jp/~coslog/activity/01/04/file/Bunyabetsu-20_en.pdf arşivlendi. "Large City System of Japan"; graphic shows Japanese city types at p. 1 [PDF 7 of 40]]

Kashiwa (Japonca: 柏市 Kashiwa-shi), Japonya'nın Chiba prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Şehir, Chiba prefektörlüğünün uzak kuzeybatı köşesindeki Shimōsa Yaylası'nda yer almaktadır. Yüzölçümü 114.19 km² olan şehrin nüfusu 1 Aralık 2015 tarihi itibarı ile 411,602'dir.
Kashiwa bölgesel bir ticaret merkezi ve Chiba ile Tokyo arasında bir banliyö kentidir. Şehrin ekonomisinin önemli bir bölümünü gıda işleme sanayi oluşturmaktadır. Kashiwa'nın J1 League'de oynayan Kashiwa Reysol adında futbol takımı bulunmaktadır. Şehre JR East'in Jōban, Tobu Railway'in Tōbu Noda ile Metropolitan Intercity Railway Company'nin Tsukuba Express hatları hizmet vermektedir.

 Torrance, ABD (20 Şubat 1973'ten beri)
 Chengde, Çin (1 Kasım 1983'ten beri)
 Guam, ABD (30 Kasım 1991'den beri)
 Tsugaru, Japonya (19 Kasım 1994'ten beri)
 Camden, Avustralya (11 Nisan 1997'den beri)

Resmî site

Kawasaki (Japonca: 川崎市 Kawasaki-shi), Japonya'nın Kanagawa prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Şehir prefektörlüğün kuzeydoğusunda Yokohama ile Tokyo arasında yer almaktadır. Yüzölçümü 142.70 km² olan şehrin nüfusu 1 Haziran 2012 itibarı ile 1,437,266'tır. Kawasaki Japonya'nın dokuzuncu büyük şehri olup Büyük Tokyo Metropolü'nün bir parçasıdır.
Kawasaki'de Mitsubishi Fuso, JFE Group, Nippon Oil Corporation, Fujitsu, NEC Corporation, Toshiba, Dell Japan ve Sigma Corporation gibi şirketlerin genel merkezleri, fabrikaları ve geliştirme üsleri bulunmaktadır.

Kawasaki idari olarak yedi semte ayrılmaktadır.

Asao-ku
Kawasaki-ku
Miyamae-ku
Nakahara-ku
Saiwai-ku
Takatsu-ku
Tama-ku

 Rijeka, Hırvatistan (23 Haziran 1977'den beri)
 Baltimore, ABD (14 Haziran 1979'dan beri)
 Shenyang, Çin (14 Haziran 1981'den beri)
 Wollongong, Avustralya (18 Mayıs 1988'den beri)
 Sheffield, Birleşik Krallık (30 Temmuz 1990'dan beri)
 Salzburg, Avusturya (17 Nisan 1992'den beri)
 Lübeck, Almanya (12 Mayıs 1992'den beri)
 Nakashibetsu, Japonya (9 Temmuz 1992'den beri)
 Fujimi, Japonya (22 Nisan 1993'ten beri)
 Naha, Japonya (20 Mayıs 1996'dan beri)
 Bucheon, Güney Kore (21 Ekim 1996'dan beri)

Kanamara Matsuri

Resmî site

Kitakyuşu (北九州市, Kitakyūshū-shi), Japonya'nın Fukuoka prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir .
Kitakyuşu, 940,978 (1 Haziran 2019) kişilik nüfusu ile Kyushu adasında ve Fukuoka prefektörlüğündeki en büyük ikinci kenttir (birincisi Fukuoka şehridir). Kyushu'daki üç şehirden biri olan Kitakyuşu, Japonya'nın hükûmet kararnamesi ile belirlenmiş olduğu 20 kentinden biridir ve 7 semtten oluşmaktadır.
Kitakyuşu, 1963 yılında tarihi Kokura kentinde merkezlenmiş belediyelerin birleşmesinden oluşmuş ve adı kelimenin tam anlamıyla Japoncada "Kuzey Kyushu Şehri" anlamına geliyor. Kitakyuşu Kyushu'nun en kuzey noktasında Kanmon Boğazı'nda (bu boğaz Kyushu adasını Honshu adasından ayırmaktadır) bulunuyor. Kitakyuşu'nun karşısında Honshu adasında bulunan Şimonoseki kenti vardır. Kitakyuşu ve Şimonoseki, Kanmon Köprüsü ve Kanmon Tüneli gibi çok sayıda ulaşım bağlantısı ile birbirine bağlanmaktadır.
Kitakyuşu, Japonya'da kirliliği azaltma bakımından önemli bir konuma sahiptir.

Kokura prefektörlüğü, 1871'de hanlık sisteminin kaldırıldığında Fukuoka prefektörlüğünden ayrı olarak kuruldu. Eski ahşap yapım Kokura Bölge Ofisi hala ayakta ve restore ediliyor.1876'da Kokura prefektörlüğü Fukuoka prefektörlüğüne dahil edildi. Kokura şehri ise 1900 yılında kuruldu.

16 Haziran 1944'te ABD'deki adalara düzenlenen bombalama baskınlarının (75 Boeing B-29 Superfortresses anakara Çin'den havalandı) başlangıç hedefi Kitakyuşu'daki Yahata idi.
Kokura, 9 Ağustos 1945 tarihinde  ABD'nin atom bombası Fat Man'in birincil hedefiydi. Ancak şehir kalın bulutlarla kaplı olması nedeniyle bomba ikincil hedef olan Nagazaki'ye atılmıştır.

Kitakyuşu şehri 10 Şubat 1963'te kuruldu ve 1 Nisan 1963'te hükûmet kararnamesi ile belirlendi. Şehir, eski feodal şehir Kokura kentinin etrafında toplanmış beş belediyenin (Moji, Kokura, Tobata, Yahata ve Wakamatsu) birleşmesinden doğdu. Kentin sembol işareti ortasında "kuzey" (北, kita) karakteri taşıyan ve birleşen kasabaları temsil eden beş yapraktan oluşan bir çiçektir. 

Kitakyuşu'nun yedi tane semti (ku): 

Nakama şehri, Fukuoka, 2005 yılında Kitakyuşu'nun sekizinci semti olacaktı (Nakama-ku olarak adlandırılacak). Ancak bu birleşme, Nakama Şehri tarafından başlatılmış olmasına rağmen, 24 Aralık 2004 tarihinde Nakama şehir konseyi tarafından reddedildi.

1 Ekim 2018 itibarıyla kentin tahmini nüfusu 945.595, toplam yüzölçümü 49.195 km2 (18.994 sq mi)'dir. Ortalama nüfus yoğunluğu ise 1.922/km2 (4.980/sq mi)'dir. Şu anda Kitakyuşu ülkenin en kalabalık 15. şehridir. Bu şehir sadece 34.339 km2 (13.258 sq mi) alana sahip olan Fukuoka şehrinden çok daha büyük bir toplam alana sahiptir.

Bir 1986 aile filmi olan Koneko Monogatari burada çekildi. Bir yavru kedi ve pug köpeğinin dostluğunun hikâyesi olan bu filmin İngilizce versiyonu, 1989 yılında Amerika'da The Adventures of Milo and Otis (Milo ve Otis'in Serüvenleri) adında yayımlandı.
1958 komedi filmi Rickshaw Man, bir Kokura yerel halk kahramanı olan Muhomatsu'ya (ya da "Vahşi çam") dayanmaktadır. Bu kahraman Japonca "Desperado" olarak adlandırılmıştır. Kokura Gion Yamagasa festivalinde bu kahraman da kutlanır. Toshiro Mifune bu filmde taiko davul çalmaktadır.
2012 yılının sonlarında Kitakyuşu, Call of Duty: Black Ops II oyununda Magma adlı bir DLC haritası (harita Treyarch tarafından geliştirildi ve Activision tarafından yayımlandı) olarak yayınlandı. Haritada volkanik bir patlama nedeniyle şehir terk edilmiş ve şehrin bazı bölgeleri lavlarla kaplanmış durumdadır.

Tobata semtindeki Tobata Gion Yamagasa festivali de dahil olmak üzere şehirde yaz aylarında düzenlenen festivaller (matsuri) vardır.

Kurosaki Gion (Temmuz)
Fukuoka Eyaletinin maddi olmayan bir kültürel varlığı olarak belirlenmiştir. İnsanlar yüksek oranda dekore edilmiş “savaş şamandıraları”nı sokaklarda çekerek dolaşır. Tobata Gion (Temmuz)
İnsanlar omuzlarında yamagasa (gündüz bayrakları ve gece fenerleri ile süslenmiş katmanlı şamandıralar) omuzlarında taşırlar.

Kokura Gion (Temmuz)
İnsanlar sokak boyunca yüzen yamagasa geçit törenini çeker.
Bütün Gion festivalleri 400 yıl öncesine dayanıyor. Festival Salgın hastalıklara karşın hayatta kalmış olmayı kutlamak için icat edilmiştir. Moji Minato Festivali (Mayıs)
Bu liman kenti festivali, sokaklarda şamandıraları çeken renkli kıyafetli insanları içerir. Wakamatsu Minato Festivali (Temmuz)
Bu liman kenti festivali ateşi, davulları ve kappa'yı (salatalıkları seven efsanevi amfibi yaratıklar) kutlar. Wasshoi Hyakuman Festivali (Ağustos)
Wasshoi Hyakuman Natsumatsuri, Kokura Kita semtindeki Belediye Binası yakınında büyük bir geçit töreni ve finali içeriyor. Kitakyuşu, Kokura, Yahata, Wakamatsu, Moji ve Tobata'nın birleşmesiyle kuruldu. Sonuç olarak, şehir, kuruluşunun onuncu yıl dönümünde, yerel festivalleri bir araya getirmeye başladı. Şehrin kuruluşunun 25. yıl dönümünde ise yerel festivallerin bir birleşimi olan bu festival şehir nüfusunun 1 milyona varması ile Wasshoi Hyakuman olarak yeniden adlandırıldı.

Yeşil Park Bit Pazarı (aylık, Ağustos ve Aralık hariç)
Bu pazarda 200'den fazla dükkân vardır.

Çağdaş Sanat Merkezi Mayıs 1997'de açıldı ve Maurizio Cattelan ve Anri Sala gibi uluslararası üne sahip sanatçıların eserlerini gösterdi.

Kokura Kalesi: Kokura Kalesi (小倉城, Kokura-jō), 1602 yılında Hosokawa Tadaoki tarafından yaptırılmıştır. 1632-1860 yılları arasında Ogasawara hanının (Harima'dan) mülkiyeti idi. Kale, 1865 yılında Kokura ve Choshu hanları arasındaki savaşta yakıldı.
Hiraodai karst platosu: Hiraodai karst platosu iyi bir manzaraya sahiptir. Hiraodai'deki kireçtaşı taşlarının otlayan koyunlara benzediği söylenir. Kireçtaşı mağaralarından bazıları halka açıktır. Alan Sugao ve Nanae Şelalelerini içerir. Sugao yaklaşık 20 metredir. Nanae "yedi aşama" demektir.

Nippon Steel Corporation büyük bir işveren olmakla birlikte, Yahata ve Tobata fabrikalarının sayısı 1960'lı yılların ilk günlerinkinden çok daha azdır. Haritalama ve navigasyon yazılımıyla bilinen Zenrin şirketi, Toto Ltd. ve Yaskawa Electric Corporation burada merkezlenmiştir. Bir havayolu şirketi olan StarFlyer, Kokuraminami'daki Kitakyushu Havaalanı'nda merkezlenmiştir.
Bridgestone, 2009 yılında Kitakyuşu'da inşaat ve madencilik araçlarının büyük ve çok büyük arazi lastiklerini üretmek üzere bir tesis açtı.
Kitakyuşu Metropolitan İstihdam Alanı GSYİH'si 2010 yılında 55,7 milyar ABD Doları idi.

Kanmon Boğazlarının güney tarafında stratejik bir konumda bulunan Kitakyushu, Honshu ile Kyushu arasındaki trafik için önemli bir ulaşım merkezidir ve büyük bir limana sahiptir.

Şehrin merkez tren istasyonu olan Kokura İstasyonu, JR West Sanyō Shinkansen'deki son durak olan Fukuoka terminalinden bir önceki istasyondur. Tüm Şinkansen seferleri bu istasyonda duruyor. JR Kyushu'nun Kagoşima' ve Nippō Ana Hatları yerel ve ekspres trenleri bu istasyonda da hizmet vermektedir. Şehirde, ulaşım Kitakyuşu Monorayı ve otobüsler ile sağlanmaktadır.
Moji-ku'daki Mojikō İstasyonu, JR Kyushu ağındaki en önemli hat olan Kagoşima Ana Hattı'nın kuzey terminalidir.

Kitakyuşu Havaalanı 16 Mart 2006'da açıldı. Önceki Kokura Havaalanından daha büyüktür ve Seto İç Denizi'ndeki yapay bir adadaki konumu sayesinde 24 saat çalışmayı destekler. Yeni bir hızlı demiryolu bağlantısı havalimanının ile Kokura İstasyonu'na bağlanması bekleniyor. Şehirde bulunan StarFlyer adında yeni bir havayolu, havalimanı açıldığında faaliyete başladı.

Kitakyuşu  Kyushu, Chugoku ve Shikoku'daki en büyük feribot limanıdır. Şimonoseki, Matsuyama, Tokushima, Kōbe, Osaka, Tokyo, Ulsan (Kore), Busan (Kore) ve şehir sınırları içindeki izole adalar ile Kitakyuşu arasında feribot seferleri yapılmaktadır. Ana feribot limanı Şin-Moji'dedir ve Moji'de ve Kokura İstasyonu'nun yakınında feribotlar vardır.
Kanmon-Kitakyuşu bölgesinde, üç banliyö hattı vardır: Wakato Feribotu, Kanmon Boğazları Feribotu ve Kanmon Boğazları Yolcu Gemisi.

Kitakyuşu metropol bölgesi, şehre hizmet veren ve toplamda 53 kilometrelik dört şeritli otoyol oluşturan beş güzergâhtan ibaret Kitakyuşu Otoyolu ile kaplıdır. Bu otoyolların bazıları, özellikle şehir merkezindekiler, yerden yükseltilmişlerdir. Güzergâh 1 şehir merkezine, güzergâh 2 ise liman alanına hizmet vermektedir. Güzergâh 3, güzergâh 1 ve 2 arasındaki kısa bir bağlayıcıdır ve 4 numaralı güzergâh, şehrin çoğunda kuzeyden güneye hizmet veren Kitakyuşu Otoyolu ağının en uzun güzergâhıdır. Güzergâh 5, iç liman alanına hizmet veren kısa bir bağlantıdır.

Kitakyuşu'da, şehir ve diğer yerler arasında birçok köprü vardır. Bunlardan en büyükleri Kanmonkyo Köprüsü (Kitakyuşu ve Şimonoseki arasında) ve Wakato Köprüsü'dür (Tobata ve Wakamatsu arasındadır). Şehrin batı sınırındaki Onga Nehri üzerinde daha küçük köprüler mevcuttur.

İki kılıç kullanımıyla ünlü samuray kılıç ustası Miyamoto Musaşi: Hyoho Niten Ichi-ryū'nun kurucusu ve Beş Çember Kitabı'nın yazarı. 1633'teki ölümüne kadar Ogasawara ve Hosokawa hanlarının himayesindeki Kokura kalesinde yaşadı.

Roman yazarı Mori Ogai: Kokura'da yıllarca yaşadı. Kokura Kita'daki evi halka açıktır. Burada Kokura Nikki'yi (Kokura günlüğü) yazdı. Ev Kokura İstasyonu'na on dakikalık yürüme mesafesindedir.
Yazar Seichō Matsumoto: Kokura'da doğdu. Kokura Kalesi yakınlarındaki şehir merkezinde yer alan bir müze onun çalışmalarına adanmıştır.
Yazar Ashihei Hino: Wakamatsu semtinde doğdu ve doğum yeri ziyarete açıktır.

Amerika'da "Mr. Tornado" olarak bilinen Profesör Ted Fujita, şimdiki Kokura Minami semtindeki Kikugaoka'da doğdu.

175R, Kitakyuşu'dan bir Japon punk grubu
1000 Travels of Jawaharlal (emo punk)

Yuka Kinoşita, yemek yeme yarışmacısı ve YouTuber.

Kyushu Teknoloji Enstitüsü

Kyushu Diş Üniversitesi
Kitakyushu Üniversitesi

Kyushu Uluslararası Üniversitesi
Kyushu Kyoritsu Üniversitesi
Kyushu Beslenme Refah Üniversitesi
Kyushu Politeknik Koleji
Kyushu Kadın Üniversitesi
Nishinippon Teknoloji Enstitüsü
Seinan Kadın Üniversitesi
Mesleki ve Çevresel Sağlık Üniversitesi

Higashi Chikushi Ortaokulu
Kyushu Kadın Ortaokulu
Orio Aishin Ortaokulu
Seinan Jo Gakuin Üniversitesi Ortaokul

Kobe (Japonca: 神戸市 Kōbe-shi), Japonya'nın Hyōgo prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Şehir Kansai bölgesinde, Osaka Körfezi'nin kuzeyinde Osaka'nın 30 km batısında yer almaktadır. 1868 yılı itibarıyla ticari anlamda batıya açılan ilk Japon şehirlerden biridir. Kobe yaklaşık 1,5 milyon nüfusu ile Japonya'nın altıncı büyük şehri olup Osaka ve Kyoto ile birlikte Keihanshin metropol alanını oluşturmaktadır. Bu kozmopolit liman kenti, 100'den fazla ülkeden gelen yaklaşık 45.000 yabancı kişiye ev sahipliği yapmaktadır.

Kobe ile ilgili ilk yazılı kayıtlar MS 201 yılına aittir. Şehir resmi olarak 1 Nisan 1889 tarihinde kurulmuştur. Heian döneminde Japonya'nın kısa bir süreliğine başkenti olan Fukuhara-kyō bölgede yer almaktaydı.
II. Dünya Savaşı sırasında 17 Mayıs 1945 tarihinde şehir ABD tarafından bombalanmıştır. Bombardıman sonucunda 8.000 kişi öldü ve şehrin büyük bir kısmı yıkılmıştır.
Kobe, 1956 yılında belirlenmiş şehir statüsü almıştır.
1995 yılında Büyük Hanşin Depremi'nde ciddi hasar görmesine rağmen, şehrin onarımı büyük bir oranla tamamlandı.

Kobe'nin aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

 Seattle, ABD (1957)
 Marsilya, Fransa (1961)
 Rio de Janeiro, Brezilya (1969)
 Riga, Letonya (1974)
 Brisbane, Avustralya (1985)
 Barselona, İspanya (1993)
 İncheon, Güney Kore (2010)
Kardeş limanlar
 Rotterdam, Hollanda (1967)
 Seattle, ABD (1967)
Dost şehirler
 Tianjin, Çin (1973)
 Philadelphia, ABD (1986)
 Daegu, Güney Kore (2010)

Resmî site

Kokurakita (Japonca: 小倉北区, romanize: Kokurakita-ku), Japonya'nın Kitakyushu kentinin yedi semtinden biridir. Semt, kentin ortasında yer almaktadır. Yüzölçümü 39,23 km² olan semtin nüfusu 2019 yılı itibarı ile 182.560'tır.

Kitakyūshū'nun en büyük ticari ve alışveriş alanları, çoğunlukla Uomachi'de (魚 町 "balık kasabası"), Kokura İstasyonu çevresinde kümelenmiştir.
Buradaki ana mağaza Colet (Kokura İstasyonu'nun yanında) ve Izutsuya'dır (Murasaki Nehri'nin yanında ve Kitakyūshū Nehri'nin karşısında). Tanga Pazarı, taze balık, et ve sebzelerin satış için ana ürün olduğu geleneksel bir açık hava pazarıdır.

TOTO Ltd. - Riverwalk'un güneyinde
Zenrin - Riverwalk bölgesinde
Asahi Shimbun (Batı bölgesi) - Riverwalk'da
StarFlyer Inc.'in merkezi önceden Kome-machi'deki Shin Kokura binasındaydı. Havayolu şirketi 2010 yılında genel merkezin Kitakyushu Havalimanı'na taşınacağını duyurdu.

Kokura Kalesi (1602'de Hosokawa ailesi tarafından inşa edilmiş) ve Riverwalk Kitakyūshū alışveriş kompleksi (2003'te tamamlandı) JR Kokura İstasyonu'na yaklaşık 10 dakikalık yürüme mesafesindedir. Aynı zamanda bir zamanlar Mori Ōgai'nin Kokura garnizonunun doktorluğunu yaptığı ve Kokura Nikki ("Kokura Günlüğü") adlı eserini yazdığı ev de yakınlardadır.
Kitakyūshū Monoray terminali Kokura İstasyonundadır ve Kokurakita ve Kokuraminami semtlerinde yaşayan yolcu ve sakinlere hizmet vermektedir.

Kudo-kai yakuza karteli merkezi Kokurakita'dadır. Özel bir yakuza grubu olan Kudo-kai, Kitakyushu bölgesindeki en büyük yakuza kartelidir.

Kyushu Railway Company'nin Kokura İstasyonu, Kitakyushu'nun ana demiryolu merkezidir ve Sanyō Shinkansen de orada durmaktadır.

Resmî site
Matsumoto Seicho Anıt Müzesi 2 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Kokura Şatosu yakınında
Riverwalk Kitakyushu (Japonca)
Uomachi Alışveriş Merkezi 2 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca, kısmen İngilizce)

Kure (Japonca: 呉市 Kure-shi), Japonya'nın Hiroşima prefektörlüğünde bulunan bir şehirdir. Şehir Seto İç Denizi kıyısında Hiroşima'nın 20 km güneydoğusunda yer almaktadır. Yüzölçümü 352,80 km² olan şehrin nüfusu 1 Mayıs 2015 tarihi itibarı ile 228.030'dur.

Kure'de ilk olarak 1889 yılında Japon İmparatorluk Donanması'nın bir üssü kurulmuştur. Kure şehri ise 1 Ekim 1902 tarihinde Miyahara and Sōyamada köyleri ile Washō ve Futagawa kasabalarının birleştirilmesiyle kurulmuştur. Kure, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya'nın en önemli deniz üsleri ve tersanelerinden biri olup 24-28 Haziran 1945 tarihinde Müttefikler tarafından hava bombardımanı düzenlenmiştir. Japonya'nın işgali sırasında da şehirde bulunan askeri binalar Britanya İngiliz Milletler Topluluğu İşgal Güçleri'nin karargahı olarak kullanılmıştır.
Kure, 1 Kasım 2000 tarihinde özel şehir statüsüne yükseltilmiştir. Şehir, günümüzde Japonya'nın en eski ikinci askeri tersanesine ev sahipliği yapmaktadır ve Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri'nin (JMSDF) önemli bir üssüdür.

 Bremerton, ABD
 Daisen, Japonya
 Jinhae, Changwon, Güney Kore
 Marbella, İspanya
 Wenzhou, Çin

Resmî site

Kyoto (Japonca: 京都市 Kyōto-shi; "başkent başkenti" ya da  "başkentlerin başkenti"), Japonya'nın Kyoto prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Şehrin nüfusu yaklaşık 1,5 milyondur. 794-1868 yılları arasında ülkenin başkenti olup bin yıllık başkent olarak anılmaktadır. Kyoto, Osaka ve Kobe ile birlikte Keihanshin metropolitan alanını oluşturur. Ayrıca Kyoto protokolü de ismini bu şehirden almaktadır.
Kyoto'da 1600'den fazla Budist tapınağı, 400'den fazla Şinto mabedi ve çok sayıda saray yer almaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD'nin atom bombası atmayı planladığı şehirlerden biri olsa da, bu kültürel zenginliğinden dolayı plandan çıkarılmıştır.

Nintendo
Kyocera
Omron

Kyoto'nun aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

Kyoto Kulesi
Kyoto Protokolü

Resmî site(Japonca)

Kyoto'nun Önemli Gezi Bölgeleri 6 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kyoto Gezi Rehberi 7 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kyushu Railway Company (Japonca: 九州旅客鉄道株式会社, Kyūshū Ryokaku Tetsudō Kabushiki-gaisha) veya JR Kyushu (JR東海, Jeiāru Kyūshū), Japonya merkezli bir demiryolu şirketidir. Şirket, 1 Nisan 1987 tarihinde kurulmuş olup Japan Railways'in yedi şirketinden biridir. Şirketin merkezi Fukuoka'nın Hakata semtinde yer almaktadır.

Kyushu Railway Company, 1 Nisan 1987 tarihinde Japonya Ulusal Demiryolları'nın (JNR) özelleştirilmesi sonucunda kurulmuştur. Özelleştirmeden sonra JR Kyushu, Kyūshū bölgesindeki eski JNR hatlarındaki hizmetleri yürütmektedir.
Kyushu Railway Company, demiryolu hizmetlerinin yanı sıra Fukuoka ve Busan arasında Jet Ferry Beetle hidrofil hizmeti ile hizmet bölgesi sınırları içerisinde otel, restoran ve eczane de işletmektedir.

Kyūshū Shinkansen (Hakata - Kagoshima-Chūō)

Kagoshima Ana Hattı (Mojikō - Yatsushiro)
Nagasaki Ana Hattı (Tosu - Nagasaki)
Kyūdai Ana Hattı (Kurume - Ōita)
Hōhi Ana Hattı (Ōita - Kumamoto)
Nippō Ana Hattı (Kogura - Kagoshima)
Chikuhō Ana Hattı (Wakamatsu - Haruda)
San'yō Ana Hattı (Şimonoseki - Moji)

Chikuhi Hattı (Meinohama - Karatsu, Yamamoto - Imari)
Fukuhoku Yutaka Hattı (Kurosaki - Hakata)
Gotōji Hattı (Shin-Iizuka - Tagawa-Gotōji)
Hisatsu Hattı (Yatsushiro - Hayato)
Hitahikosan Hattı (Jōno - Yoake)
Ibusuki Makurazaki Hattı (Kagoshima-Chūō - Makurazaki)
Kashii Hattı (Saitozaki - Umi)
Karatsu Hattı (Kubota - Nishi-Karatsu)
Kitto Hattı (Yoshimatsu - Miyakonojō)
Misumi Hattı (Uto - Misumi)
Miyazaki Havalimanı Hattı (Tayoshi - Miyazaki Havalimanı)
Nichinan Hattı (Minami-Miyazaki - Shibushi)
Ōmura Hattı (Haiki - Isahaya)
Sasaguri Hattı (Keisen - Yoshizuka)
Sasebo Hattı (Hizen-Yamaguchi - Sasebo)
Nanatsuboshi in Kyūshū (Hakata - Hakata)

Kyushu'da Yedi Yıldız (Kyushu'nun ring turları)

Resmî site

Kyūshū (Japonca: 九州, "dokuz vilayet"), Japonya'nın dört büyük adası ve sekiz bölgesinden biridir. Kyūshū, Honshū'nun güneybatısında ve Shikoku'nun batısında yer almaktadır ve Honshū'dan Kanmon Boğazı ile ayrılmaktadır. Kyūshū, Fukuoka, Saga, Nagasaki, Kumamoto, Ōita, Miyazaki ve Kagoshima prefektörlüklerinden oluşmaktadır. Ek olarak Ryūkyū Adaları ile Okinawa prefektörlüğü de Kyūshū Bölgesi'ne dahil edilmektedir.
Kyūshū, adını Meiji Restorasyonu öncesindeki dokuz eski vilayetten almaktadır. Adanın eski adları Kyūkoku (九国, "dokuz ülke"), Chinzei (鎮西) ve Tsukushi-shima'dır (筑紫島).
Kyūshū, subtropikal bir iklime sahip olup dağlık ve teknotik etkinliğe sahiptir. Ada, Japonya'nın en büyük aktif yanardağı olan Aso Dağı'na ve birçok kaplıcaya ev sahipliği yapmaktadır. Bölgede ağır sanayi kuzeyde Fukuoka, Kitakyushu, Nagasaki ve Ōita kentlerinde yer almakta olup kimya, otomotiv, yarı iletken ve metal işleme endüstrileri bulunmaktadır. Kyūshū, Honshū'ya Kanmon Tüneli ve Köprüsü ile bağlanmaktadır.

Kyūshū Ulusal Müzesi

Matsuyama (Japonca: 松山市 Matsuyama-shi) Japonya'nın Ehime prefektörlüğünün merkezi ve Shikoku bölgesinin en büyük şehridir. Yüzölçümü 428,86 km² olan şehrin nüfusu Eylül 2013 tarihi itibarı ile nüfusu 516.637'dir.

Matsuyama, Orta Çağ'da esas olarak bir kale kasabasından oluşan ve Matsuyama Kalesi'ni destekleyen Iyo vilayeti beyliği olarak Iyo-Matsuyama Dominyomu'nun bir parçası idi. Şehir olarak ise 15 Aralık 1889 tarihinde kurulmuş olup 1 Nisan 2000 tarihinde çekirdek şehir statüsü almıştır.

Matsuyama'ya Matsuyama Havalimanı ile şehri Takamatsu ve Okayama şehirlerine bağlayan Matsuyama Demiryolu İstasyonu hizmet vermektedir. Şehirde aynı zamanda beş hattan oluşan tramvay ağı bulunmaktadır.

 Sacramento, ABD
 Freiburg, Almanya
 Pyeongtaek, Güney Kore

Resmî site
 Vikigezgin'de Matsuyama gezi rehberi

Miyazaki (Japonca: 宮崎市 Miyazaki-shi), Japonya'nın Miyazaki prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Şehir 1 Nisan 1924 tarihinde kurulmuştur. Yüzölçümü 286,96 km² olan şehrin nüfusu Kasım 2010 itibarı ile 399.834'tür.
Miyazaki sahil kıyısında yer almakta olup birkaç nehir ile çevrilidir ve okyanus ve yemyeşil dağların manzarasına sahiptir. Miyazaki, Japon turistler için popüler bir tatil merkezi olup Seagaia etkinlik merkezi, Phoenix Hayvanat Bahçesi ve birçok büyük otel ve onsen dahil olmak üzere birçok cazibe yerine ev sahipliği yapmaktadır. Şehir prefektörlük etrafındaki küçük kasabalardaki Doğu Kyūshū sakinleri için birincil alışveriş yeridir. Şehre Miyazaki Havalimanı, Miyazaki Limanı ile JR Kyushu'nun Nichinan Hattı hizmet vermektedir.

Miyazaki'nin aşağıdaki şehirler ile kardeş şehir anlaşması bulunmaktadır.

 Kashihara, Japonya (11 Şubat 1966'dan beri)
 Waukegan, ABD (3 Mayıs 1990'dan beri)
 Virginia Beach, ABD (25 Mayıs 1992'den beri)
 Boeun, Güney Kore (6 Ağustos 1993'ten beri)
 Huludao, Çin (16 Mayıs 2004'ten beri)

Resmî site
 Vikigezgin'de Miyazaki gezi rehberi

Moji (Japonca: 門司区, romanize: Moji-ku), Japonya'nın Kitakyushu kentinin yedi semtinden biridir. Semt, kentin doğu ucunda yer almakta olup Kanmon Boğazı'nın karşısındaki Şimonoseki kentine bakmaktadır. Yüzölçümü 73,67 km² olan semtin nüfusu 2018 yılı itibarı ile 93.706'dır.

Moji ilk olarak 1889 yılında Shibusawa Eiichi'nin mali desteğiyle Suematsu Kenchō tarafından bir limana kuruldu. Semte geçmişte esas olarak kömür taşımacılığı için kullanıldı.
Temmuz 1899'da bir İmparatorluk kararnamesi, Moji'yi ABD ve İngiltere ile ticaret için açık bir liman olarak ilan etti.
1905'te Moji, Rus-Japon Savaşı'nda Kore'ye gönderilen birçok feribotun hareket noktasıydı.
Moji, 1963 yılında Kitakyushu şehrini oluşturmak için birleştirilmiş beş şehirden biridir.

Moji Retro, Roma Termini İstasyonu'nun replikası olan tarihi bir bölge olup semtteki önemli bir görülecek yerdir. Shiranoe botanik bahçeleri Seto İç Denizi'ne bakmaktadır.

Tokyo ve Osaka'ya giden büyük feribotlar Seto İç Denizindeki Shin-Moji limanından ayrılır.
Moji'ye JR Kyushu tarafından işletilen Kagoshima Ana Hattı ve Heichiku tarafından işletilen Mojikō Retro Manzara Hattı hizmet vermektedir. Ray tünelleri Moji İstasyonu üzerinden Kyushu ve Honshu'yu birbirine bağlar.

Resmî site
Moji ve Şimonoseki
Moji Semt Ofisi, Resmi Sayfa (Japonca)
[1] [2] Mojiko tren istasyonunun iki büyük resmi.

Etiyopya Geçici Askerî Hükûmeti (Amharca: የኅብረተሰብአዊት ኢትዮጵያ ጊዜያዊ ወታደራዊ መንግሥት ye-Hebratasabʼāwit Ītyōṗṗyā Gizéyāwi Watādarāwi Mangeśt) veya Derg (ደርግ; "komite"), 1974-1987 yılları arasında Etiyopya'yı yöneten askerî cunta idi.
Derg, Haziran 1974'te Aman Andom başkanlığında Etiyopya Ordusu subayları tarafından Silahlı Kuvvetler, Polis ve Bölgesel Ordu Koordinasyon Komitesi olarak kuruldu. Derg, daha sonra resmî olarak Geçici Askerî İdarî Konseyi olarak yeniden adlandırıldı ve Eylül 1974'te kitle protestoları sırasında İmparator Haile Selassie ve hükûmetini devirdi. Derg, monarşiyi kaldırdı ve Etiyopya'yı geçici bir hükûmette öncü parti olarak Marksist-Leninist tek partili bir devlet olarak kurdu. Feodalizmin kaldırılması, okuryazarlığın arttırılması, millileştirme ve Etiyopya Yükseltileri'nden yeniden yerleşim ve köyleştirme dahil olmak üzere kapsamlı toprak reformu öncelikler haline geldi. Mengistu Haile Mariam'ın 1977'de devlet başkanı olmasıyla on binlerce kişinin hapsedildiği ve yargılanmadan idam edildiği siyasi muhalifleri ortadan kaldırmak için Kızıl Terör siyasi baskı kampanyasını başlattı.
1980'lerin ortalarına gelindiğinde Etiyopya, komşu Somali'nin işgal girişiminden kurtulmak, kuraklıklar, ekonomik gerileme ve 1983-1985 kıtlığı gibi birçok sorunla karşı karşıdaydı. Bunu, dış yardıma artan bağımlılık ve özellikle Eritre Bağımsızlık Savaşı ve çevredeki çeşitli etnik milisler arasındaki Etiyopya İç Savaşı olmak üzere, çatışmaların kademeli olarak yeniden canlanması izledi. 1987'de Mengistu, Derg'i kaldırdı ve Etiyopya İşçi Partisi liderliğindeki Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni kurdu. Yeni hükûmet sivilleri de içeriyordu, ancak hâlâ Derg'in üyelerinin hakimiyetindeydi.

ETHIOPIA – A Country Study 27 Mayıs 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi (at the Library of Congress)
The Ethiopian Revolution, The Dergue, Civil War and Famine, Ethiopian Treasures
The Economic Policies of Socialist Ethiopia

Don Sovyet Cumhuriyeti (Rusça: Донская советская республика, trans. Donskaya Sovetskaya Respublika, kısa ömürlü Sovyet cumhuriyeti. 23 Mart 1918'de Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı olarak kurulmuş, yaklaşık 2 ay sonra yıkılmıştır.
Don Host Oblastı topraklarınnda hakimiyet kurmayı amaçlayan cumhuriyet, Rus İç Savaşı kapsamında Beyaz Ordu'nun bölgeden çekilmesinden sonra Mart 1918'de ilan edildi. Mayıs ayında, Don Kazakları'nın (Don Nehri civarında yaşayan Kazaklar) isyanı ve imzalanan Brest Litovsk Barış Antlaşması sonucu Almanya'nın bölgeye ilerlemesiyle cumhuriyet yıkıldı ve liderleri kaçtı. Don Kazakları topraklarda hakimiyet kurdu.
Günümüzde bu bölgenin toprakları Rusya ve Ukrayna sınırları içerisindedir.

Don Sovyet Cumhuriyeti; Aleksey Kaledin liderliğindeki Don Kazakları'ndan oluşan Beyaz Ordu'nun ve Gönüllüler Ordusu'nun çekilmesiyle birlilte 23 Mart 1918'de, Yekaterinoslav Hükûmeti ve Don Host Oblastı topraklarında kurulduğunu ilan etti. Başkent Rostov-na-Donu şehri olarak belirlendi. Ardından 9-14 Nisan tarihleri arasında bölgesel bir sovyetler kongresi düzenlendi. Kongre 26 Bolşevik ve 24 Sol Sosyalist Devrimci'den oluşan bir Merkez Yürütme Kurulu seçti. Daha sonra bu kurul Halk Komiserleri Konseyi'ne dönüştürüldü ve Fyodor Podtyolkov oluşturulan yeni konseye başkan seçildi. Grigol Orconikidze liderliğindeki bir kadro da cumhuriyetin savunulmasını düzenlemek için oluşturuldu.
Don Sovyet Cumhuriyeti, yiyecek talepleri ve şüpheli “karşı-devrimcilerin” infazları sonucu bölge desteğini yitirmeye başladı. Nisan ayında, Don Kazaklarının genele yayılan bir isyanı başladı. 1 Mayıs'tan itibaren de Almanya birlikleri Brest Litovsk Barış Antlaşması'nın bir sonucu olarak bölge topraklarına girdi. Pyotr Krasnov liderliğindeki Don Kazakları, 6 Mayıs'ta Alman birlikleri tarafından işgal edilen Rostov-na-Donu'u ele geçirdi. Yöneticiler Çariçin'e kaçtı, fakat lider Podtyolkov isyancılar tarafından ele geçirildi ve idam edildi. Sonraki süreçte civar bölgelerdeki topraklar da isyancılar tarafından ele geçirildi ve cumhuriyet dağıldı. Buna karşın Rusya'daki Sovyet hükûmeti cumhuriyet liderlerinin Çariçin'de kaldığı Eylül ayına kadar Don Sovyet Cumhuriyeti'ni tanımaya devam etti.

Don Cumhuriyeti

Erzincan Şûrası veya Erzincan Sovyeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndaki cephelerinden biri olan Kafkasya Cephesi'nde gerçekleşen Erzincan Muharebesi'nden sonra Rus İmparatorluğu egemenliğine giren Erzincan bölgesinde yerel güçler tarafından 1916 yılında kurulan Sovyet hükûmeti. Savaş devam ederken Rusya'da gerçekleşen Ekim Devrimi ile birlikte hükûmetin değişmesi ve bununla paralel olarak ordu birliklerinin çekilmesi neticesinde bazı yerel güçler tarafından kurulmuştur. 1921 yılında Kuvâ-yi Milliye müdahalesi sonucunda feshedilmiştir. Bazı kaynaklar ise Osmanlı Ordusu tarafından yıkıldığını belirtir.
Erzincan Şûrası, Osmanlı İmparatorluğu himayesindeki topraklarda kurulan ilk Sovyet hükûmeti özelliğini taşır. Erzincan Şurası, Ekim Devrimi ile birlikte Rusya'nın çeşitli bölgelerinde kurulan yeni yönetim şekline benzer bir örgütlenme girişimini temsil eder.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından açılan Kafkas Cephesi'nde Osmanlı Ordusu adına birçok yenilgi meydana gelmiştir. Bunun üzerine Enver Paşa komutasındaki yaklaşık yüz bin kişilik ordu, Çarlık Rusyası'na bağlı askerleri arkadan çevirip bozguna uğratmak için harekete geçti. Bu amaç doğrultusunda Enver Paşa orduyu Allahuekber Dağları'ndan geçirmek istedi. Osmanlı Ordusu'na mensup 20.000'den fazla asker daha çatışmaya giremeden donarak ölür ve bir kısmı da sakat kalır. Dağları geçen yaklaşık 40 bin civarında Osmanlı askeri Çarlık Rusyası ordusuna saldırır. Saldırıda ağır yenilgi alan Enver Paşa komutasındaki askerler İstanbul'a döner.
Rusya orduları, büyük bozguna uğrayan Osmanlı ordularının geri çekilişiyle birlikte Doğu Anadolu'nun kuzeyini ve Doğu Karadeniz'i ele geçirir. Erzincan'a gelen Rus orduları Tunceli halkı ve aşiretlerinin direnişi ile karşılaşır. Dağınık olan direniş birlikleri Rus askerlerini durdurmayı başarır. O sırada geri çekilen Osmanlı Ordusu'na bağlı 28 ve 36. tümenleri de bu direniş olayının ardından Tunceli'ye gelerek burada konuşlanırlar.
1917 yılında, Munzur dağları, Sadak Dağları ve Çardaklı Boğazı'nda bulunan Rusya orduları, Bolşevik örgütlenmeler ve disiplinsizlik nedeniyle karışıklık içerisindeydi. 23 Şubat'ta Rusya'da Şubat Devrimi ile başlayan sorunlar Rusya ordusundaki disiplini hissedilir derecede bozmuştu. Rus İmparatorluğu'nda devrimden sonra Transkafkasya'da iktidar Özel Transkafkasya Komitesi'ne geçmişti. Mart ayında yaşanan küçük çatışmalarda Rusya askerlerinin savaşmak istemedikleri ve silahlarını bıraktıkları görülüyordu. Ayrıca sivil halka karşı savaşmak istemiyorlardı. Bu karışıklık içindeki Rusya ordusu Tunceli'ye birkaç kez saldırdıysa da başarılı olamadı.

1917 yılında Rusya'da Ekim Devrimi gerçekleşti. Çarlık Rusyası'na bağlı askerler cephelerde "Devrimci asker konseyleri" kurarak ve askeri hiyerarşik yönetime el koyarak Çar yanlısı general ve subayları tutuklamıştı. Anadolu topraklarında bulunan Çarlık ordusunda da Bolşevik askerler yönetime el koymuştu. Tunceli'de  bulunan 1. Rusya Ordusu'nun yönetimine ise Gürcistan Sosyal Demokrat Partisi üyesi ve "İşçi Sovyetleri" üyesi Ermeni Arşak Cemalyan getirilmişti. 1. Kızıl Muhafız Ordusu olarak askerî birlikler oluşturuldu. Ordu yönetimi, Osmanlı savaş esirlerine komünizmin ilkelerini anlatarak onları serbest bıraktılar. Ardından, işgal edilen bölgelerde propaganda birlikleri oluşturarak halkı bölgelerinde yönetimi ele almak için teşvik ettiler.
Bolşevikler iktidara geldikten sonra Rusya'nın bütün cephelerdeki savaşı durduruldu. Çarlık ordularının girdiği Anadolu'daki halklara, Bolşevikler tarafından I. Dünya Savaşı'nın "emperyalist bir savaş" olduğunu belirterek asıl amacının Osmanlı topraklarının paylaşılması olduğunu Sykes-Picot Anlaşması'nı göstererek açıklandı. 1. Ordu, Sovyet hükûmetinin emri doğrultusunda 17–18 Aralık 1917'de Osmanlı Hükûmeti ile Erzincan Antlaşması imzalandı. Antlaşma hükümlerine göre, Kızıl Muhafızlar dahil tüm Rusya orduları Anadolu topraklarından üç ay içinde çekilecekti. Ancak boşalan bölgelere Osmanlı Ordusu giremeyecekti. Bu madde ile Sovyetler Birliği'ne sempati duyan yerel halk burada Sovyet hükûmeti kuracak ve Osmanlı kuvvetleri buraya müdahale edemeyecekti. Ancak Enver Paşa’nın amcası olan Osmanlı mütareke komisyonu başkanı "Bu mütareke kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Bu topraklar Osmanlı idaresine geçecektir" ifadelerinde bulunmuştur.

I. Dünya Savaşı başlangıcında Osmanlı toprakları olan Erzincan, Sivas, Trabzon civarları savaş devam ettikçe Çarlık Rusyası ordusunun himayesine geçmiştir. Savaş sırasında gerçekleşen Şubat Devrimi sırasında Rusya toprağı olan bu bölgeler, Rusya'nın diğer bölgelerinde gelişen olaylardan aynı şekilde etkilenmiştir. Bolşevik askerler subaylarını tutuklamışlar, ayaklanmışlar, bununla birlikte şûralar (sovyetler) kurmuşlardır. Bunlardan biri de, savaş döneminde Rusya toprağı olan Erzincan'da bulunan Bolşevik askerlerin kurduğu Erzincan Şûra hükûmetidir.
Anlaşmadan sonra, Bolşevik komutan Arşak Cemalyan, Kürt, Türk ve Ermeni ileri gelenlerini topladı. Bununla birlikte bölgedeki aynı uluslardan işçiler de bu toplanmaya çağrıldı. Toplantıya Ermeniler adına Muradov, Kürtler adına Alişer ve Alişan beyler, Türkler adına Erzincan müftüsü katılırlar. Bölgelerdeki nüfusa göre halk temsilcileri sayısı belirlenirdi. Toplam 25 temsilci (Ermeni kaynakları 75 olduğunu belirtir) Erzincan, Bayburt ve Tunceli bölgelerinden seçilmiştir. Şûrayı daha da genişletmek için çevre bölgelere propaganda birlikleri gönderilir.
Çarlık Ordusu Erzincan Antlaşması'nın akabinde işgal ettikleri toprakları boşaltmaya başlamışlardı. Bu geri çekilme esnasında ellerindeki mevcut silahları Ermeni askerlerine teslim ederek onları da yerlerine vâris olarak bıraktıkları belirtilmiştir. Gürcü birlikleri Posof ve Adigön tarafında, Ermeni birlikleri ise Erzincan-Erzurum-Kars-Ardahan tarafında faaliyetlere başlamıştır. Bu durum bu konseylerin oluşturulmasında zemin hazırlamıştır. Bu haberler Vehip Paşa için büyük bir endişe kaynağı olmuş ve bölgedeki hareketliliği incelemek üzere bölgeye casuslar göndermiştir. Casuslar tarafından Vehip Paşa'ya aktarılan bilgiye göre; cephedeki Rus asker ve subaylarının artık savaş işleriyle meşguliyetten ziyade barış ve geri çekilme işleriyle uğraştıklarını ve kesin barış için çalıştıkları, diğer yandan Rus askerinin bu fikirde olmasına rağmen Ermeni asıllı olan askerlerin bu fikirde olmadıkları ve başka amaçlar içinde oldukları bilgisi mevcuttu.
Tunceli Delegeleri Erzincan'a gelirken, Sovyet Kızıl Ordusu ve Ermeni birlikleri askeri törenle karşılar. Erzincan'da bulunan 5 Türk delegesi  karşılama törenlerine katılmamışlardır. Ermeni  temsilciler heyeti başkanı Muradov Paşa, törende bir konuşma yapmıştır. Konuşmada Ekim Devrimi'nin dünyadaki ve bölgedeki etkilerini bahsetmiş ve konuşmasına “Türkler, Kürtler ve Ermeniler kardeştir. Bizi birbirimize kırdıranlar emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileridir. Biz çektiğimiz acıları unutuyoruz ve barış elimizi uzatıyoruz. Bütün Kürt, Ermeni ve Türk emekçileri ve işçileri birleşerek kendi şûramızı kuralım. Bizim Sultanlara ihtiyacımız yoktur. Rus işçisi zalim Çarı devirerek kendi hükûmetlerini kurdular, bizde birleşerek kendi hükûmetimizi kuralım. Lenin ve ordusu bizi destekliyor” şeklinde devam etmiştir.
Doğu ve Batı Tunceli adına toplantıya katılan Alişan ve Alişer beyler, Tunceli'ye giderek şu açıklamalarda bulunmuştur:

Rus Ordusu’nun yönetimini amele cemiyeti ele almıştır. Ordu geri çekilecektir. Şûra çalışması için Tunceli'den bir komite tez elden Erzincan’a gelsin
Batı Tunceli'den Alişan Bey iki delege ile 8 bin kişilik bir askerî güçle Erzincan'a gelirler. Tunceli delegeleri Erzincan'a gelirken, Sovyet ordusu ve Ermeniler askeri törenle karşılar.
Yönetimi ilan edenler şehirdeki yönetim binalarına kızıl bayraklar çektiler. Kısa zamanda bu hareket Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas'a yayıldı. Kurulan konsey hükûmeti Ocak 1918'de Osmanlı ordusu tarafından bastırılana kadar yaşadı.

Sovyet hükûmeti RSDP üyelerinin askeri, siyasi ve ekonomik desteği ile kısa zamanda gerçek bir iktidar oldu. İlkin, Sovyetler Birliği'ndeki Kolhozların benzeri bir kolektif üretim çiftlikleri oluşturuldu. Ardından istihbarat ve askeri örgüt ve polis teşkilatı kuruldu. Maliye kanunu çıkarıldı ve vergilerin İstanbul hükûmetine değil, Sovyetler'e ödenmesi kararlaştırılarak vergi miktarları belirlendi. Toprak kanunu çıkarıldı, topraksız köylülere toprak dağıtıldı.
Osmanlı Ordusu geri çekildiğinde bölgedeki Müslümanlara Ermenilere karşı silah vermişti. Ayrıca bölgede bulunan Cemiyeti İslamiye'de anti-komünist propaganda yapıyordu, Kızıl Muhafızlar ise bu tür olayları engelledi. Ancak Kızıl Muhafızlar 1918 Şubat sonuna kadar hem antlaşmadan hem de Kafkaslar'da meydana gelen olaylardan dolayı Erzincan'ı boşaltması gerekiyordu. Zaten Ermeniler, başkenti Erivan olan ayrı bir devlet kurmuş ve Sovyetler Birliği'ne karşı savaşıyordu. Bu yüzden Erzincan ve çevresindeki bazı Ermenilerin Bolşevik taraftarlığı fazla inandırıcı bulunmadı. Kürtlerde ise sosyalist düşünce hakim eğilim değildi. Bu nedenle Kızıl Muhafızlar, Cemiyeti İslamiye ve İstanbul hükûmetinin işgal planlarına karşı fazla bir şey yapmadan, Sovyetler'e istenilen desteği ve güvenceyi vermeden çekildi.
1915-1916 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus birliklerinin Erzincan'dan çekilmesinden sonra, Osmanlı ordusu Cibranlı Halit Bey komutasındaki Kürt Süvari Alayı ile birlikte iki koldan harekete geçer. Ordu, Erzincan'ı Ermeniler tarafından kurulan bu şura (sovyet) örgütlenmelerini yıkmak, Cibranlı Halit ise Osmanlı adına, Ovacık'ta lağvedilen resmi yönetimi yeniden kurmak amacındaydı.
30 Nisan 1919 tarihinde, Mustafa Kemal, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde oluşmuş ve Osmanlı ordusu tarafından bastırılmış konsey hareketinin sonrasında durumun yerinde incelemesi ve gereken önlemlerin varsa bunların alınması amacıyla Damat Ferit Paşa hükûmeti tarafından, 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gönderildi.

Kızıl Muhafızlar, Erzincan'dan çekildiği gün Türk delegeler İstanbul Hükümetine bağlı oldukla

Finlandiya Demokratik Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı'nın Kış Savaşı cephesinde Sovyetler Birliği'nin lideri Josef Stalin tarafından örgütlenmiş komünizm destekçisi milislerden ve Sovyet partizanlarından oluşturulmuş devlettir. Bu ülkenin hiçbir özelliği olmaması ile birlikte Kış Savaşı'nın bitiminde imzalanan Moskova Barış Antlaşması ile birlikte lağvedilmiştir. Daha sonra Devam Savaşı başlamış olsa bile, Stalin bu devleti tekrar kurmamıştır. O dönemlerde Stalin yönetimi altındaki Sovyetler Birliği'nin Finlandiya, Japonya, Türkiye ve Batı Almanya için özel planları olmasına karşın ancak Batı Avrupa'da aşırı solcu örgütleri desteklemek ile yetinmiş ve Kore Savaşı bitiminde hastalanarak ölmüştür. Söz konusu topraklar şu an Rusya kontrolü altındadır. Bazı muhalif partiler dışında Finlandiya'nın resmi bir toprak talebi yoktur.

Petsamo
Salla
Karelia
Finlandiya Körfezi Adaları
Helsinki
Porkkala

Yemen Halk Cumhuriyeti (1967-1970), sonra Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti (1970-1990), 1967-1990 arasında bugünkü Yemen'in güneyinde var olmuş sosyalist devlet. 22 Mayıs 1990'da Kuzey Yemen'le birleşerek Yemen Cumhuriyeti adını almıştır.

1839'da Osmanlı hakimiyetinden çıkarak Aden merkezli bir İngiliz protektorasına dönüşen Güney Yemen'in devamıdır. 1937'den itibaren üzerindeki İngiliz denetimi daha da arttı. İmam Ahmed yönetimindeki Kuzey Yemen'in etkisinin güçlenmeye başladığı 1950'lerde, bağımsızlık yolunu da açmak üzere Güney Yemen'in küçük ve zayıf devletçiklerini bir araya getirme planı gündeme geldi. Daha gelişmiş bir yapıya dayanan Aden'in muhalefetine karşın, 1963'te bu plan doğrultusunda Güney Arabistan Federasyonu oluşturuldu. İngilizlerin en geç üç yıl içinde bölgeden çekilme kararını açıkladığı 1965'ten sonra Mısır'dan destek alan Güney Yemen Kurtuluş Cephesi ile daha çok yerel güçlerle ayakta duran Ulusal Kurtuluş Cephesi arasında bir iktidar mücadelesi başladı. Federasyon ordusunun da Ulusal Kurtuluş Cephesi saflarına katılması karşısında, İngilizler Kasım 1967'de yönetimi bu örgüte bırakarak, Güney Yemen'den çekildiler.
30 Kasım 1967'de Güney Yemen'in bağımsızlığını ilan eden (1967 Aden Ayaklanması) yeni yönetim, Batı'dan gerekli desteği göremeyince SSCB ve Çin gibi sosyalist ülkelerle yakınlaşma içine girdi. SSCB'den alınan silah yardımı karşılığında SSCB Güney Yemen'de önemli deniz üsleri kazandı. Ulusal Kurtuluş Cephesi de adını Yemen Sosyalist Partisi olarak değiştirerek tek politik güç haline geldi. 1978'de iç çekişmeler sonunda iktidara gelen sertlik yanlısı Abdülfettah İsmail, 1980'de devrilerek Sovyetler Birliği'ne sürgüne gönderildi. Ardılı olan Ali Nasır Muhammed, bölgesel sorunlarda daha ılımlı politika izleyerek Batı'yla ilişkileri geliştirmeye çalıştı. Ama parti ve devlet kademelerinde süren ayrılıklar, Abdülfettah İsmail 1985'ten sürgünden dönüşüyle yeniden su üstüne çıktı. Taraflar arasındaki açık çatışmayla Ocak 1986'da patlak veren kısa süreli iç savaşta binlerce kişi öldü. Abdülfettah İsmail'in ölümünden ve Ali Nasır Muhammed'in Kuzey Yemen'e sığınmasından sonra uzlaştırıcı olarak görülen Haydar Ebubekir Attas başa geçti.

Başlangıçta farklı yönetim sistemleri ve dış politika ittifaklarıyla karşıt konumda bulunan iki Yemen arasındaki yakınlaşma girişimleri 1970'lerin karışık ortamında sonuçsuz kaldı. Bu arada Güney Yemen yönetiminin desteklediği Ulusal Demokratik Cephe'nin Kuzey Yemen'deki eylemleri de ilişkileri bozan önemli bir etken oldu. İki tarafın önemli politika değişikliklerine yöneldiği 1980'lerin ortalarında birleşme konusu ciddi biçimde gündeme geldi. Özellikle Irak ve Ürdün'ün girişimleriyle 1989'da hızlanan yumuşama süreci, birleşmeyi öngören bir anayasa tasarısıyla sonuçlandı. İki ülkenin yasama meclislerinin tasarıyı onaylamasının ardından, 22 Mayıs 1990'da birleşik Yemen Devleti'nin kurulduğu ilan edildi.
Güney Yemen 332.970 km² yüzölçümüne sahip 6 idari bölüme ayrılmış bir ülkeydi. Başkenti Aden olan Güney Yemen'in nüfusu 2.585.484'tü. (1990)

Halkın Devrimci Hükûmeti (HDH; İngilizce: People's Revolutionary Government, Fransızca: Gouvernement révolutionnaire du peuple), Karayipler'deki küçük bir ada olan Grenada üzerinde 1979 ve 1983 arasında varlığını sürdürmüş sosyalist devlet.
HDH; Grenada'nın Birleşik Krallık'ın bir ilişkili devleti ve İngiliz Milletler Topluluğu'nun bir parçası olarak bağımsızlığını kazanmasından beş yıl sonra, 13 Mart 1979'da gerçekleşen bir devrim aracılığıyla Eric Gairy'nin hukûmetinin sosyalist yönelimli New Jewel Movement (NJM) hareketi tarafından iktidardan indirilmesiyle kuruldu. NJM'nin lideri Maurice Bishop başbakan unvanı altında hükûmetin başına geçti ve tek parti rejimi ilan edip Grenada'yı bir komünist devlet hâline getirmek için çalışmalara başladı. Bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile olan ilişkiler bir darboğaza girdi ve Karayipler'deki diğer tek sosyalist devlet olan Küba ülkenin ana müttefiği oldu. 1980'lerin en başlarında NJM'nin nispeten daha radikal kitleleri ve Bishop arasında başlayan çatışma, Ekim 1983'te Bishop'un iktidardan indirilip infaz edilmesi ve başa Bernard Coard, ardından da Hudson Austin'in getirilmesiyle sonuçlandı. Kısa süre sonra, 25 Ekim 1983'te, bir dizi diğer Karayip ulusunun da desteğiyle ABD adayı işgal etti ve Grenada'da sosyalist dönemi sonlandırdı.
Topraklarının sadece %54'ü tarıma elverişli olan Grenada, tarihi boyunca her zaman bir derecede fakir bir ülke olmuştu; ancak üstüne üstlük, NJM'nin iktidara geldiği dönemde ülkede kadınlar ve gençlerde %85'e kadar yükselen, genel nüfusta ise %50'ye varan bir işsizlik mevcuttu, ülke bölgenin en düşük kişi başına düşen millî gelirlerinden birine sahipti, endüstrinin %80'i özelleştirilmişti ve fakirlik olabildiğince yaygındı. Kooperatiflerin geliştirilmesi, sanayi tabanının genişletilmesi, tarımın çeşitlendirilmesi, turizm endüstrisinin genişletilmesi ve bayındırlık programlarıyla işsizlik %14'e, ithal gıdaların ülkede tüketilen gıdalara oranı %40'tan %28'e, ve en çok yetiştirilen üç ekinin toplam tarım ithallerine olan oranı %93'ten %63.4'e düşürüldü, nüfusun %80'i sendikalaştırıldı. Eğitim sisteminin bir ülkenin temel taşı olduğu kabul gördü, bu sebeple ülke çapında başlatılan eğitim kampanyası ile okul ücretleri kaldırıldı, okullar onarıldı, okuryazarlık oranı %85'ten %98'e yükseltildi; öyle ki, 1983'e gelindiğinde millî gelirin %37'si eğitime harcanıyordu. Toplum içerisinde kadının yerini öne çıkarmaya ve cinsiyet eşitsizliklerini elemeye yönelik önemli çalışmalar yapıldı; devrim hükûmetinin imza attığı ilk karar cinsel istismarı yasaklamaya yönelikti, cinsiyetler arası ücret eşitsizliğine son verildi ve annelere üç aylık doğum izni verildi. Sağlık hizmetleri ücretsiz hâle getirildi ve ülkedeki doktor sayısı iki katına yükseldi, bebek ölüm hızı 29'dan 14.8'e düştü. Devrimin ve ardından gerçekleşen gelişimin en önde gelen sembolü, inşası devrim döneminde başlayan fakat ancak 1984'te bitirilebilen, bağımsız bir Karayip ulusu tarafından inşa edilmiş ilk uluslararası havalimanı Maurice Bishop Uluslararası Havalimanı idi. 1973 ve 1983 arasında kişi başına düşen millî gelir ikiye katlandı, ülke, 1981'de ekonomik büyüme yaşayan çok az sayıdaki Batı yarımküre ülkesinden biriydi. Gelir vergisi işçi sınıfının en düşük ücretli %30'luk kesimi için kaldırıldı. Grenada ekonomisi sadece dört yıl içerisinde %40 büyüdü. Bu büyüme, 1982'de Dünya Bankası tarafından Grenada ekonomisi hakkında yayınlanan bir muhtıra ile şöyle ifade edilecekti: "Mart 1979'da iktidara gelen hükûmet, düşüşte olan bir ekonomiyi devraldı ve şimdi bu düşüşü rehabilite etme ve daha iyi temeller atma görevini üstleniyor... Hükûmetin hedefleri kalkınmanın en kritik konularına odaklanıyor ve ülkenin kalkınmakta kullanabileceği en umut verici alanlara değiniyor." Bu politikalar ve ilerlemeler HDH'ye Grenada halkı arasında geniş destek kazandırmıştı; ABD işgalinden kısa süre sonra yapılan bir ankete göre halkın %73.8'i HDH'yi destekliyordu.

Kamboçya'da eşcinsellik birkaç seneden beri kamu bir şekilde tartışılan bir konu olmasına rağmen hemcins aşk bu Budist devlette oldukça düşük bir seviyede kabul ile karşılanır ve daha özel olarak da tabulaştırılır.

Kamboçya Krallığı'nda eşcinsellik yasaldır. Eşcinseller de rıza yaşı bakımımdan ayrımcılığa uğramazlar.

Şubat 2004'te eski kral Norodom Sihanouk web sitesinde yazdığına göre hemcins birlikteliklerin San Francisco'da evlenme hakkına sahip olmalarından etkilenmiş ki eğer kendi halkı aynı şeyi istiyorsa idi bunu kabul ederdi.
Kral Sihanouk, eşcinseller ve travestilerin Tanrı'ya göre diğer insanlar ile eşit olduğunu inandığını da söylemiş, çünkü "Tanrı bir sürü tercihi sever". Kralın ifadeleri bütün ülke çapında fazla anlayış ile karşılanmamıştı ve kralın hiç icra yetkisine sahip olmamasından dolayı hemcins birliktelikleri tanıyan herhangi bir yasa öne sürülmemiştir.

2004'ten beri başkent Phnom Penh'de senevi bir onur yürüyüşü düzenlenmektedir. 2006'da aşağı yukarı 400 kişi, daha çok kültürel çeşitliliği kutlamak ve sağlık konularını dile getirmek amacıyla katılmışlardır. Siem Reap kentinde ilk resmî gey pub açıldı.

Kamboçya'nın devlet dini Budizm'dir. Kamboçya nüfusunun yaklaşık %97'si Theravada Budizmi kalan azınlık ise İslam, Hıristiyanlık ve kabile dinleri ile animizm gibi inançlara sahiptir.
2019 ulusal nüfus sayımına göre Kamboçya nüfusunun % 97,1'i Budist, %2'si Müslüman, %0.3'ü Hıristiyan ve %0.5 diğer dinlere mensuptur.

Kamboçya'da Budizm en az 3. yüzyıldan beri sürmektedir. En eski şekliyle Mahāyāna Budizmi olarak bilinen inanç sistemi 5. yüzyıldan itibaren Theravada Budizmi olarak varlığını sürdürür. Budizm, 13. yüzyıldan beri devlet dini olarak kabul görür ve halkın %97.1i bu inanca sahiptir.
Dünya üzerindeki en büyük tapınak Angkor Wat, Khmerler tarafından inşa edilmiştir.

Müslüman tüccarlar arasındaki Batı Asya ana ticaret yolu aracılığıyla 12. ila 17. yüzyıllarda İslam dini Kamboçya'ya girmiştir. 1962'de ülkede yaklaşık 100 cami vardı. Nur ul-Ihsan Camii, Phnom Penh şehri içinde Kamboçya'nın en eski camisidir. 1813 yılında inşa edilmiştir ve Kamboçya'daki İslam tarihinin önemli bir eseridir.

Kamboçya'da bilinen ilk hristiyan misyoner, Dominikan Tarikatı mensubu Gaspar da Cruz'dur. Kendi anılarında denemesinin başarısızlıkla sonuçlandığını ve Braman dindarların ikna edilmesi en zor dini topluluklardan olduğunu ve kimmsenin Kral'ın izni olmadan din değiştirmeyeceğini ifade etmiştir.
19. yüzyılda Fransız sömürgeciliğine rağmen, Hıristiyanlık ülkede çok az etki yarattı. 1972'de Kamboçya'da muhtemelen çoğu Katolik olan yaklaşık 20.000 Hıristiyan vardı. Günümüzde ise toplam nüfusun% 0,5'ini temsil eden yaklaşık 75.000 Katolik vardır.

Kamboçya Soykırımı (Kmerce: របប្រល័យពូជសាសន៍នៅកម្ពុជា), Kampuçya Komünist Partisi Genel Sekreteri Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerler tarafından Kamboçya vatandaşlarına sistematik olarak zulmedilmesi ve öldürülmesidir. Pol Pot, Kamboçya'yı radikal bir şekilde tamamen kendine yeterli tarımsal sosyalist bir topluma doğru itti. Bu, 1975'ten 1979'a kadar 1,5 ila 2 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı ki bu rakam Kamboçya'nın 1975'teki nüfusunun (yaklaşık 7,8 milyon) neredeyse dörtte biri kadardı.
Pol Pot ve Kızıl Kmerler uzun zamandır Çin Komünist Partisi (ÇKP) ve onun başkanı Mao Zedong tarafından desteklenmekteydi; Kızıl Kmerlerin aldığı dış yardımın en az %90'ının Çin'den geldiği tahmin edilmektedir, buna sadece 1975 yılında faizsiz ekonomik ve askeri yardım olarak en az 1 milyar ABD doları dahildir. Nisan 1975'te iktidarı ele geçirdikten sonra Kızıl Kmerler ülkeyi ultra-Maoizm politikaları üzerine kurulu ve Kültür Devrimi'nden etkilenmiş bir tarımsal sosyalist cumhuriyete dönüştürmek istediler. Pol Pot ve diğer Kızıl Kmer yetkilileri Haziran 1975'te Pekin'de Mao ile görüşerek onay ve tavsiye alırken, Politbüro Daimi Komitesi üyesi Zhang Chunqiao gibi üst düzey ÇKP yetkilileri de daha sonra yardım teklif etmek üzere Kamboçya'yı ziyaret ettiler. Kızıl Kmerler hedeflerine ulaşmak için şehirleri boşalttı ve Kamboçyalıları toplu infazların, zorla çalıştırmanın, fiziksel istismarın, yetersiz beslenmenin ve hastalıkların yaygın olduğu kırsal kesimdeki çalışma kamplarına taşınmaya zorladılar. 1976 yılında Kızıl Kmerler ülkenin adını Demokratik Kampuçya olarak değiştirdiler.
Katliamlar, 1978 yılında Vietnam Ordusunun istilası ve Kızıl Kmer rejiminin devrilmesiyle sona erdi. Ocak 1979'a kadar Kızıl Kmerlerin politikaları nedeniyle 200.000-300.000 Çinli Kamboçyalı, 90.000-500.000 Kamboçyalı Çam (çoğunluğu Müslüman) ve 20.000 Vietnamlı Kamboçyalı olmak üzere 1,5 ila 2 milyon insan ölmüştü. Kızıl Kmerlerin işlettiği 196 hapishaneden biri olan 21 numaralı Güvenlik Hapishanesinden 20.000 kişi geçti ve sadece yedi yetişkin hayatta kaldı. Mahkûmlar Ölüm Tarlaları'na götürüldü ve burada infaz edilerek (genellikle mermiden tasarruf etmek için kazmalarla) toplu mezarlara gömüldü. Çocukların kaçırılması ve indokrine edilmesi yaygındı ve birçoğu zulüm yapmaya ikna edildi ya da zorlandı. 2009 yılı itibarıyla Kamboçya Dokümantasyon Merkezi yaklaşık 1,3 milyon şüpheli infaz kurbanını içeren 23.745 toplu mezarın haritasını çıkarmıştır. Doğrudan infazın soykırımda ölenlerin %60'ını oluşturduğuna, diğer kurbanların ise açlık, yorgunluk ya da hastalıktan öldüğüne inanılmaktadır.
Soykırım, birçoğu komşu Tayland'a ve daha az ölçüde Vietnam'a kaçan ikinci bir mülteci akınını tetikledi. 2001 yılında Kamboçya hükûmeti, Kamboçya Soykırımı'ndan sorumlu Kızıl Kmer liderliğinin üyelerini yargılamak üzere Kızıl Kmer Mahkemesini kurdu. Yargılamalar 2009 yılında başladı ve 2014 yılında Nuon Chea ve Khieu Samphan soykırım sırasında işlenen insanlığa karşı suçlar nedeniyle suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

1968 yılında Kızıl Kmerler Kamboçya'da ülke çapında bir isyanı resmen başlattı. Kuzey Vietnam hükûmeti Kızıl Kmerler'in kararından haberdar edilmemiş olsa da isyan başladıktan sonra Kuzey Vietnam güçleri Kızıl Kmerler'e barınak ve silah sağladı. Kuzey Vietnam'ın Kızıl Kmerler'in isyanına verdiği destek Kamboçya Ordusunun isyana etkili bir şekilde karşı koymasını imkansız hale getirdi. Sonraki iki yıl boyunca isyan büyüdü çünkü Norodom Sihanuk isyanı durdurmak için çok az şey yaptı. İsyanın gücü arttıkça parti kendisini açıkça Kampuchea Komünist Partisi olarak ilan etti.
Sihanuk 1970 yılında Başbakan Lon Nol tarafından Ulusal Meclisin de desteğiyle görevden alındı ve Amerika Birleşik Devletleri yanlısı Kmer Cumhuriyeti kuruldu. Pekin'de sürgünde bulunan Sihanuk, Çin Komünist Partisinin (ÇKP) tavsiyesi üzerine Kızıl Kmerler ile bir ittifak kurdu ve Çin tarafından desteklenen Kızıl Kmerlerin hakimiyetindeki sürgündeki hükûmetin (Fransızca kısaltması GRUNK olarak bilinir) nominal başkanı oldu. Lon Nol'un güçlerinin zayıflığının tamamen farkında olmasına ve Amerikan askerî gücünü hava gücü dışında herhangi bir şekilde yeni çatışmaya dahil etmekten çekinmesine rağmen, Nixon yönetimi yeni Kmer Cumhuriyetini desteklediğini açıkladı.
29 Mart 1970'te Kuzey Vietnam Kamboçya ordusuna karşı bir saldırı başlattı. Sovyetler Birliği arşivlerinden çıkarılan belgeler, Nuon Chea ile yapılan görüşmelerin ardından Kızıl Kmerler'in açık talebi üzerine istilanın başlatıldığını ortaya koymaktadır. Bir Kuzey Vietnam kuvveti Kamboçya'nın doğusunun büyük bölümünü hızla ele geçirdi ve geri püskürtülmeden önce Punom Pen'in 24 km yakınına kadar ulaştı. Haziran ayına gelindiğinde, Sihanuk'un görevden alınmasından üç ay sonra, hükûmet güçlerini ülkenin kuzeydoğu üçte birlik bölümünün tamamından süpürmüşlerdi. Vietnamlılar bu güçleri yenilgiye uğrattıktan sonra yeni kazanılan bölgeleri yerel isyancılara devrettiler. Kızıl Kmerler ayrıca ülkenin güney ve güneybatı kesimlerinde Vietnamlılardan bağımsız olarak faaliyet gösterdikleri "kurtarılmış" bölgeler kurdular.
Sihanuk'un Kızıl Kmerleri sahada ziyaret ederek onlara verdiği desteği göstermesinin ardından, Kızıl Kmerlerin safları 6000'den 50.000 savaşçıya yükseldi. Kızıl Kmerler'in yeni askerlerinin çoğu, çok az bilgiye sahip oldukları komünizm için değil, kralı desteklemek için savaşan apolitik köylülerdi.
1975 yılına gelindiğinde, Lon Nol hükûmetinin ABD desteğini kaybetmesi nedeniyle cephanesi tükenirken, çöküşünün yakın olduğu açıktı. Kızıl Kmerler 17 Nisan 1975'te Punom Pen'i ele geçirdi ve iç savaşı sona erdirdi. Kamboçya İç Savaşı için ölüm oranı tahminleri büyük farklılıklar göstermektedir. Sihanuk 600.000 iç savaş ölümü rakamını kullanırken, Elizabeth Becker askeri ve sivil olmak üzere bir milyondan fazla iç savaş ölümü bildirmiştir. Diğer araştırmacılar bu kadar yüksek tahminleri doğrulayamamışlardır. Marek Sliwinski, ölü sayısına ilişkin birçok tahminin sorgulanmaya açık olduğunu ve propaganda amacıyla kullanılmış olabileceğini belirterek, gerçek sayının 240.000 ila 310.000 arasında olduğunu öne sürmektedir. Judith Banister ve E. Paige Johnson 275.000 savaş ölümünü "haklı çıkarabileceğimiz en yüksek ölüm oranı" olarak tanımlamıştır. Patrick Heuveline "demografik verilerin daha sonra yeniden değerlendirilmesiyle [iç savaş] için ölü sayısının 300.000 ya da daha az olduğunu" belirtmektedir.

1970'ten 1973'e kadar, Kızıl Kmerlere karşı yürütülen büyük bir Birleşik Devletler bombardıman kampanyası Kamboçya kırsalını harap etti. ABD'nin Kamboçya'ya yönelik daha önceki bir bombalama kampanyası 18 Mart 1969'da Menü Operasyonu ile başlamıştı, ancak ABD'nin Kamboçya'yı bombalaması bundan yıllar önce başlamıştı.
ABD bombardımanının neden olduğu Kamboçyalı sivil ve Kızıl Kmer ölümlerinin sayısı tartışmalıdır ve daha geniş kapsamlı Kamboçya İç Savaşı'ndan ayrıştırılması zordur. Tahminler 30.000 ila 500.000 arasında değişmektedir. Sliwinski, toplam iç savaş ölümlerinin yaklaşık %17'sinin ABD bombardımanına atfedilebileceğini tahmin etmekte ve ABD bombardımanının nüfusun az olduğu sınır bölgelerinde yoğunlaşması nedeniyle bunun önde gelen ölüm nedenlerinin çok gerisinde kaldığını belirtmektedir. Ben Kiernan 50.000 ila 150.000 kişinin ölümünü ABD bombardımanına bağlamaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Kamboçya'yı yoğun bir şekilde bombalaması ile Kızıl Kmerler'in eleman kazanması ve halk desteğinin artması arasındaki ilişki tarihçilerin ilgisini çeken bir konu olmuştur. Aralarında Michael Ignatieff, Adam Jones ve Greg Grandin'in de bulunduğu bazı akademisyenler, 1965'ten 1973'e kadar süren ABD müdahalesi ve bombalama kampanyasını, Kamboçya köylüleri arasında Kızıl Kmerler'e verilen desteğin artmasına yol açan önemli bir faktör olarak göstermiştir. Ben Kiernan'a göre Kızıl Kmerler, "ABD'nin Kamboçya'yı ekonomik ve askeri olarak istikrarsızlaştırması olmasaydı iktidarı kazanamazdı. ... Bombardımanın yol açtığı yıkımı ve sivil katliamını askere alım propagandası ve acımasız, radikal politikaları ile ılımlı komünistleri ve Sihanukçuları tasfiye etmek için bir bahane olarak kullandılar."
Pol Pot biyografisi yazarı David P. Chandler bombardımanın "Amerikalıların istediği etkiyi yarattığını - Punom Pen'in Komünist kuşatmasını kırdığını" ancak aynı zamanda kırsal toplumun çöküşünü hızlandırdığını ve toplumsal kutuplaşmayı arttırdığını yazmaktadır. Craig Etcheson, ABD müdahalesinin Kızıl Kmerler'e katılımı arttırdığını kabul etmekle birlikte, bunun Kızıl Kmerler'in zaferinin birincil nedeni olduğuna itiraz etmektedir. William Shawcross'a göre, ABD'nin bombardımanı ve kara harekâtı Kamboçya'yı Sihanuk'un yıllarca kaçınmaya çalıştığı kaosa sürükledi.

Pol Pot 1950'lerden beri Çin Halk Cumhuriyeti'ne sık sık ziyaretlerde bulunmuş ve burada ÇKP personelinden siyasi ve askeri eğitim - özellikle de proletarya diktatörlüğü teorisi - almıştır. Kasım 1965'ten Şubat 1966'ya kadar Çen Boda ve Zhang Chunqiao gibi üst düzey ÇKP yetkilileri onu Çin'deki komünist devrim, sınıf çatışmaları, Komünist Enternasyonal gibi konularda eğittiler. Pol Pot ayrıca Deng Şiaoping ve Peng Zhen de dahil olmak üzere diğer yetkililerle de görüştü. Özellikle Kang Sheng'in siyasi bir tasfiyenin nasıl yapılacağı konusundaki dersinden çok etkilenmiştir.

1970 yılında Lon Nol, Pol Pot'un da ziyaret etmekte olduğu Pekin'e kaçan Sihanuk'u devirdi. ÇKP'nin tavsiyesi üzerine Kızıl Kmerler tutumunu değiştirdi ve Sihanuk'u desteklemek için Kampuçya Ulusal Birleşik Cephesini kurdu. Çinlilerin sadece 1970 yılında Birleşik Cepheye 400 ton askerî yardım yaptığı bildirildi. Nisan 1974'te Sihanuk ve Kızıl Kmer liderleri Ieng Sary ve Khieu Samphan Pekin'de Mao ile bir araya geldiler. Mao, Kızıl Kmerler tarafından önerilen politikaların çoğunu destekledi, ancak Kızıl Kmerlerin iç savaşı kazanıp yeni bir Kamboçya kurduktan sonra Sihanuk'u marjinalleştirmesini istemedi.

Haziran 1975'te Pol Pot ve diğer Kızıl Kmer yetkilileri Pekin'de Mao Zedong ile bir araya geldi ve Mao b

Kamboçya İç Savaşı (Kmerce: សង្គ្រាមស៊ីវិល កម្ពុជា), Komünist Kuzey Vietnam tarafından desteklenen Demokratik Kampuçya ve 1967-1970 arası monarşiye 1970-1975 arasında Kmer Cumhuriyeti arasında cereyan eden bir iç savaştı.

Mücadele Kızıl Kmerlerin kraliyet güçlerine saldırmasıyla başladı. Kuzey Vietnam'ın Vietnam Halk Kara Kuvvetleri Kızıl Kmerleri gerekçe gösterip Kamboçya iç işlerine müdahale etmeye başladı. Varlıkları ilk başta Kamboçya Kralı Norodom Sihanuk tarafından (Sovyetler Birliğinin tepkisini çekmemek amacıyla) hoş görüldü, ancak Çin ve Kuzey Vietnam'ın terörist Kızıl Kmerlere yaptığı yardımı hergeçen gün artırması ve Kızıl Kmerlerin ülke çapında büyük katliamlar yapması Sihanuk'u alarma geçirdi ve Sovyetler Birliğiyle bu konuyu konuşmak için Moskova'ya gitti. Sihanuk'un Kızıl Kmer terörünü bitirememesi, dış politikada korkak davranması ve dış unsurların Kamboçya iç işlerine müdahalesini hoş gördüğü için Lon Nol tarafından 1970'te tahttan indirildi ve Kmer Cumhuriyeti kuruldu. Pol Pot'un amacını bilen Lon Nol Kızıl Kmer terörünü bitirmek amacıyla Kuzey Vietnam ve Kızıl Kmerlerle çatışmaya girdi. Tüm komünist ülkeler tarafından desteklenen Pol Pot Cumhuriyet ordusunu yoruyordu. Kızıl Kmer terörünü 
tek başına durduramayacağını anlayan Lon Nol Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Vietnam'dan yardım talep etti. Kuzey Vietnam Kmer Cumhuriyeti ordusuyla çatışmalarda ülkenin bazı bölgelerinde kontrolü sağladı. Kuzey Vietnam Kızıl Kmerlere büyük yardımlar yapmıştı, böylece küçük bir gerilla hareketi olan Kızıl Kmerleri güçlendirip Pol Pot'un yaptığı katliamların sorumlularından biri haline gelmişlerdir (bkz. Demokratik Kampuçya, Kızıl Kmer Ölüm Tarlaları)

Kamboçya İç Savaşı'nda kullanılan silahlar listesi
Demokratik Kampuçya

Kampuçya Halk Cumhuriyeti (KHC Kmerce:សាធារណរដ្ឋប្រជាមានិតកម្ពុជា Sathéaranakrâth Pracheameanit Kâmpŭchéa) (1979-1989), Kampuçya Devleti (KHC Kmerce: រដ្ឋកម្ពុជា Rath Kâmpŭchéa) (1989-1993), Demokratik Kampuçya'nın yıkılışı ve Pol Pot hükûmetinin devrilişinden sonra Vietnam'ın desteğiyle kurulan, 1979 - 1989 yılları arasında var olan devlettir.

Heng Samrin önderliğinde 1978 Aralığı'nda örgütlenen Kamboçya Ulusal Kurtuluş Birleşik Cephesi 7 Ocak 1979'da Vietnam güçlerinin de yardımıyla Kiyö Sampan-Pol Pot yönetimini devirdi. Heng Samrin başkanlığında 8 üyeli Devrimci Halk Konseyi Kamboçya Halk Cumhuriyeti'nin kurulduğunu açıkladı. Yeni rejimi destekleyen Vietnam, Kamboçya ile yaptığı dostluk antlaşmasıyla bu ülkedeki varlığını meşrulaştırdı. Ardından Vietnam ordusu Nisan ve Mayıs aylarında saldırıya geçerek Kızıl Kmerler'i Tayland sınırına püskürttü. Askeri yenilgiye uğramalarına karşın Kızıl Kmerler Çin ile kimi Batı ülkelerinin desteğiyle mücadeleyi sürdürdü. Ayrıca yine aynı güçlerin yardımıyla Kızıl Kmerler BM'deki varlıklarını korudular. Halk Cumhuriyeti ise 1980'de Sovyetler ile öbür sosyalist ülkelerin dışında kimi bağlantısız ülkelerce tanındı. 1981 Mayısında yapılan seçimlerde Heng Samrin devlet başkanı seçildi. 1982'de Ulusal Kurtuluş için Kamboçya Birleşik Cephesi'nin yerine Demokratik Halk Partisi kuruldu. Hneg Samrin bu partinin genel sekreterliğini üstlendi.
1982'de Kızıl Kmerleri anti-komünist Khmer Halkının Kurtuluş Cephesi ve tarafsız Kamboçya Ulusal Kurtuluş Hareketi bir araya gelerek Demokratik Kamboçya Koalisyon Hükümeti'ni (DKKH) kurduklarını açıkladılar.  ABD'den parasal destek sağlayan DKKH, BM'ce de tanındı. 1984-85 kurak mevsiminde Vietnam Tayland sınırındaki DKKH kuvvetlerine karşı büyük bir hücuma geçti. Bu sırada 200 bin Kamboçyalı Tayland'a sığınmak zorunda kaldı. 1987'de Vietnam Kızıl Kmerler'in de barış görüşmelerine katılmasına olumlu yaklaşması savaşın sona erdirilmesi konusunda önemli bir adım oldu. 1987 ve 1988 yılları içinde Kampuçya Halk Cumhuriyeti  başbakanı Hun Sen'le DKKH başkanı Sihanuk Paris'te iki kez görüştüler. Bu arada SSCB'ndeki değişmeler ve bu ülkenin Çin ve Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) ile giderek sıcak ilişkiler kurması barış sürecini hızlandırdı.
Vietnam Aralık 1987'den başlayarak 1990'da sona erecek bir takvim içinde askerlerini çekmeye başladı. Ancak bu sırada özellikle Tayland sınırında kanlı çarpışmalar sürmekteydi. Vietnam birliklerini boşalttığı alanlarda üstünlük kumaya çalışan Kızıl Kmerler'in uyguladıkları vahşet Sihanuk ve BM tarafından tepkiyle karşılandı. BM Kızıl Kmerler'in sınırdaki kimi kamplarına yiyecek yardımını kesti. 1989 Temmuz'unda Paris'te Kampuçya Halk Cumhuriyeti başkanı Hun Sen ile DKKH önderleri Sihanuk arasında iki gün süren görüşmelerden bir sonuç elde edilemedi. Aralık 1989'da Hun Sen Bakanlar Konseyi'nin dağıttığını ve Kamboçya Devletinin kurulduğunu açıkladı. SSCB'deki reform hareketlerinin de etkisiyle devlette düzenlemelere gidildi.

Kampuçya Komünist Partisi (Kmerce: បក្សកុម្មុយនីស្តកម្ពុជា, Pak Kŏmmŭynĭs Kămpŭchéa), Kamboçya'da 1951-1981 yılları arasında faaliyet göstermiş eski bir siyasi partidir.
Lideri Pol Pot olan partinin mensupları, "Kızıl Kmerler" olarak bilinirdi. Varlıklarının büyük bir süresi boyunca gerilla faaliyetlerinde bulunduktan sonra 1975'te ülkeyi ele geçiren Kızıl Kmerler, Demokratik Kampuçya rejimini kurdu. Rejimin yaptığı katliamlar sonucu ülke nüfusunun çeyreği hayatını kaybetti. 1979'da Demokratik Kampuçya rejimi Kamboçya-Vietnam Savaşı'ndan sonra Vietnam ordusu tarafından devrildi ve Vietnam kuklası Kampuçya Halk Cumhuriyeti kuruldu. Partinin kurmuş olduğu Demokratik Kampuçya rejimi devrilmiş olmasına rağmen partinin kendisi 1981 yılına değin varlığını sürdürdü.
1951 yılında kurulmuş olan parti, Çin-Sovyet ayrılığı neticesinde Çin taraftarı ve Sovyet taraftarı iki hizbe bölündü. Pol Pot'un önderlik ettiği katı anti-revizyonistler Çin hizbini oluştururken, diğer grup Nikita Kruşçev'in etkisiyle Marksizm'e karşı daha revizyonist bir yaklaşım benimsedi. İki grup arasındaki anlaşmazlık nedeniyle, Pol Pot partinin kuruluş tarihini 30 Eylül 1960 olduğunu ilan etti. Partinin 1966'daki isim değişikliğinden önceki adıysa, Kampuçya İşçi Partisi idi.

Parti, 1951 yılında bütün Çinhindi coğrafyasını kapsayan Çinhindi Komünist Partisi'nin Vietnam, Laos ve Kamboçya olarak ayrı şubelere bölünmesiyle kuruldu. Müstakil bir Kamboçya komünist partisi kurulması kararı, o yılın Şubat ayında alındı. Farklı kaynaklar, partinin kuruluşu ve ilk kongresi için farklı tarihleri zikretmektedirler. Son Ngoc Minh, partinin geçici başkanı olarak atandı. Parti kongresi, tam bir merkez komitesi seçmedi. Bunun yerine, Parti Yayılma ve Kuruluş Komitesi atandı.
Partinin kurulduğu dönemdeki ismi Kampuçya Halkın Devrimci Partisi (KHDP) idi. Vietnamlılar, Çinhindi Komünist Partisi'ne hakim oldukları için partinin kapanmasından sonra da Çinhindindeki sol hareketlere hamilik etmeye devam ettiler. Bu kapsamda Vietnamlılar, KHDP'ye de ilk başlarda destek verdiler. Vietnam'ın vermiş olduğu bu destek; ilerleyen dönemlerde partinin tarihinden silinmiş ve yeniden yazılan parti tarihinde, partinin kuruluşu 1960 olarak belirlenmiştir. Bunun temel nedeni, Pol Pot döneminde Vietnam ile ilişkilerin gerilmesi ve kopmasıdır.
Demokratik Kampuçya rejimi döneminde yeniden yazılmış parti tarihine göre, Viet Minh'in 1954 Cenevre Konferansı'nda KHDP için siyasi bir rol müzakere edememesi, hala kırsalın geniş kesimlerini kontrol etmekte olan ve en az 5.000 silahlı kişiyi bünyesinde barındıran Kamboçya hareketine ihanet ettiği anlamına geliyordu. Konferansın sonrasında, aralarında Son Ngoc Minh de dahil olduğu yaklaşık 1.000 KHDP üyesi, Kuzey Vietnam'a çekilmek zorunda kaldılar. Kamboçya'da kalan parti mensupları, 1954'ün sonlarında Krom Pracheachon adında yasal bir parti kurdular. Yasal yollarla kurulmuş olan bu komünist parti, 1955 ve 1958 tarihli Kamboçya Ulusal Meclis seçimlerine katıldı.
Eylül 1955 seçimlerinde %4 oranında oy alan Pracheachon, buna rağmen Kamboçya Parlamentosunda sandalye elde edemedi. Pracheachon'un mensupları, genel seçimleri kazanan Norodom Sihanuk'un Sangkum hareketi içerisinde yer almadıkları için sürekli kovuşturma ve tutuklamalara maruz kaldılar. Devam eden hükûmet saldırıları, Pracheachon partisinin 1962 seçimlerine katılmasını engelledi ve parti yeraltına çekildi. Pracheachon'un seçime katılım kararının, ismi Kampuçya İşçi Partisi (KİP) olarak değişen asıl komünist parti tarafından reddedildiği düşünülmektedir. Norodom Sihanuk, yerel solcuları Kızıl Kmerler olarak adlandırıyordu. Bu adlandırma, kalıplaşarak önce partinin mensuplarını sonrasında da devleti tanımlamak için kullanılmıştır.

1950'lerde Paris'te eğitim almakta olan Kmer öğrenciler, anayurtlarında zor günler geçirmekte olan komünist partiyle bağlantısı bulunmayan başka bir komünist hareket örgütlediler. 1960'larda Kamboçya'ya geri dönerek partinin üst düzey yönetim kademelerini ele geçiren kişiler, bu öğrencilerin aralarından çıktı. 1968-1975 yılları arasında, Norodom Sihanuk ile Lon Nol'a karşı etkili bir direniş gösterdiler ve bu direniş hareketi neticesinde ülke yönetimini devirerek Demokratik Kampuçya rejimini kurdular.
1960'larda partinin liderliğini ele geçiren Pol Pot, Paris'te eğitim almakta olan öğrencilerden birisiydi. 1928'de (bazı kaynaklara göreyse, 1925) başkent Punom Pen'in kuzeydoğusundaki Kampong Thom vilayetinde doğdu. Başkentte bir teknik liseye gitti ve ardından 1949'da radyo mühendisliği okumak için Paris'e gitti (başka kaynaklar, matbaacılar ve dizgicilere yönelik bir okula gittiğini yahut inşaat mühendisliği okuduğunu belirtmektedirler). Ieng Sary, 1930'da Vietnam'ın güneyinde doğan Kmer ve Çin kökenli bir isimdi. Sary, Fransa'da bulunan Paris Siyasi Bilimler Akademisi'nde siyaset ve ticaret üzerine dersler almaya başlamadan önce, Punom Pen'deki elit eğitim kurumlarından birisi olan Lycée Sisowath'ta (Sisowath Lisesi) ortaöğrenimini tamamladı. Khieu Sampan ise 1931 yılında doğdu ve Paris'te bulunduğu yıllarda ekonomi ve siyaset üzerine eğitim aldı. Doktorasını ekonomi dalındaki çalışmalarıyla elde etti. Kampuççya Komünist Partisi'nin ilerleyen yıllarında önemli makamlarda bulunan bu üç ismin yanı sıra, Hou Yuon, Son Sen ve Hu Nim gibi kişiler de Paris'te o yıllar içerisinde ekonomi, hukuk, eğitim ve edebiyat alanlarında eğitim almışlardı. Bu kişiler de Kampuçya Komünist Partisi ve partinin silahlı yapılanması olan Kızıl Kmerler'de önemli görevler aldılar.
Paris öğrenci grubunun mensuplarının bir çoğu, toprak sahibi ya da memur olan ailelerin çocuklarıydılar. Grubun önde gelenlerinden olan Pol Pot ile Ieng Sary, Khieu Ponnary ve Ieng Thirith isimli kadınlar ile evlendiler. Kız kardeş olan bu iki kadın da partinin önemli karar alıcıları haline geldiler. Hatta Ieng Thirith, Demokratik Kampuçya rejimi esnasında bakanlık dahi yaptı.
Pol Pot ve Ieng Sary, 1949-1951 yılları arası bir dönemde Fransız Komünist Partisi'ne katıldılar. 1951'de bir gençlik buluşmasına katılmak üzere birlikte Doğu Berlin'e gittiler. Bu etkinlikte yaşadıkları tecrübeler, ideolojik gelişimlerinde bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Buluşma esnasında, Viet Minh ile beraber savaşmakta olan Kmerler ile tanıştılar. Bu tanışma, sıkı disiplinli bir parti örgütü ve silahlı mücadeleye hazır olmakla başarılı bir devrim yapılabileceğine dair fikir oluşturdu. Paris'e döndükten sonra, orada eğitim almakta olan Kmer öğrencilerin çoğunun üyesi olduğu Kmer Öğrenci Derneği'ni milliyetçi ve sol görüşlü bir fikir örgütüne dönüştürdüler.
Kmer Öğrenci Derneği ve halefi olan örgütlerin içerisinde Cercle Marxiste isminde gizli bir örgüt bulunuyordu. Bu örgüt, üç ilâ altı kişilik hücrelerden oluşmaktaydı ancak üyelerin çoğu örgütün genel yapısı hakkın da hiç bir şey bilmemekteydiler. 1952'de Pol Pot, Hou Yuon, Ieng Sary ve diğer solcu öğrenciler; Norodom Sihanuk'a "Bebeklik Çağındaki Demokrasinin Boğazlayıcısı" olarak hitap eden bir açık mektup göndererek kitleler nezdinde isimlerini duyurmuş oldular. Bir yıl sonra Fransız resmî makamları, Kmer Öğrenci Derneği'ni kapattılar. Ancak Hou Yuon ile Khieu Samphan, 1956'da yeni bir yapılanma olan Kmer Öğrenci Birliği'nin kurulmasını sağladılar. Yeni kurulan birlik de Cercle Marxiste örgütü tarafından yönetildi.

Pol Pot, 1953 yılında Kamboçya'ya geri döndükten sonra kendisini komünizm mücadelesi ve parti çalışmalarına verdi. İlk başlarda, Kampong Cham vilayetinin kırsal kesimlerinde faaliyet gösteren Viet Minh'le bağlantılı kuvvetlere katıldı. Savaşın neticelenmesinin ardından, başkent Punom Pen'e geldi ve burada Tou Samouth'un yönettiği "şehir komitesi"ne dahil oldu. Pol Pot, yasal sol partiler ile gizlenerek yeraltına çekilmiş komünist hareket arasındaki irtibatı sağlayan önemli bir kişi oldu. Arkadaşları Hou Yuon ve Ieng Sary ise, Hou Yuon'un kuruluş aşamasında yer aldığı ve yeni açılmış olan özel lise de (Lycée Kambutoth) öğretmenlik yapmaya başladılar.
Khieu Samphan Paris'ten daha geç bir tarihte, 1959'da döndü. Punom Pen Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak ders vermeye ve Fransızca dilinde basılan, sol görüşlü L'Observateur gazetesini çıkarmaya başladı. Gazete, kısa süre içerisinde Punom Pen'in küçük akademik camiasında ün kazandı. Ertesi yıl, hükûmet gazeteyi kapattı ve Khieu Samphan'a polis tarafından şiddet uygulandı. Ancak Khieu Samphan yaşamış olduğu şiddete rağmen, Güney Vietnam'daki Amerikan faaliyetlerine karşı Norodom Sihanuk hükûmetiyle işbirliği yapılmasını savunmaya devam etti. Sihanuk'un hükûmeti, Khieu Samphan, Hou Yuon ve Hu Nim gibi solcuları Sangkum'a katılmaya ve verilecek görevleri kabul ederek kendileriyle birlikte çalışmaya zorladı.
28-30 Eylül 1960 tarihlerinde, Kampuçya Halkın Devrimci Partisi'nin yirmi bir lideri, Punom Pen tren garının boş bir odasında gizli bir kongre düzenlediler. Ülkenin kırsal kesimini yaklaşık 14 delege, kentsel kesiminiyse 7 delege temsil etmekteydi. Bu önemli olay gizemini halen korumaktadır çünkü kongrenin sonucu, Vietnam destekçisi ve Vietnam karşıtı olan Kmer komünist gruplar arasında çekişme konusu haline geldi. Hatta bu çekişme parti tarihinin daha sonrasında yeniden yazılmasına sebebiyet verdi. Kongrede, partinin adı Kampuçya İşçi Partisi (KİP) olarak değiştirildi. Norodom Sihanuk hükûmeti ile nasıl ilişkiler kurulacağı (işbirliği yahut mücadele) ayrıntılı olarak tartışıldı. Yeni bir parti yapısı kabul edildi ve ilk kez bir genel sekreter ile merkez komitesi belirlendi. Genel sekreterliğe Vietnam ve Sihanuk ile işbirliğini savunan Tou Samouth seçildi.
Tou Samouth'un çalışma arkadaşı Nuon Chea, genel sekreter yardımcısı oldu. Pol Pot ve Ieng Sary ise merkez komitesinin üyelerinden oldular. Merkez komitesinin diğer bir önemli üyesiyse, kıdemli komünist Keo Meas idi. 1960 Kongresi, Demokratik Kampuçya reijimi döneminde partinin kuruluş tarihi olarak gösterilmiş ve Pol Pot'un liderliği ele geçirmesinden önceki dönem ise bilinçli bir şekilde önemsizleştirilmiştir.
Partinin genel sekreterliğ

Kampuçya Ulusal Birleşik Cephesi (Fransızca: Front uni national du Kampuchéa, Front uni national khmer, FUNK; Khmer: រណសិរ្សរួបរួមជាតិកម្ពុជា, Reăknăksé Ruŏbruŏm Chéat Kămpŭchéa), 1970 yılında görevden alınan Kamboçya Kralı Norodom Sihanouk ve Pol Pot tarafından Kmer Cumhuriyeti'ne karşı kurulan bir organizasyondu.
Organizasyon Lon Nol'un iktidarı ele geçirmesine karşı çıkan güçlerin (Kızıl Kmerler ve Kampuçya Ulusal Birliği Kraliyet Hükümeti) kurduğu şemsiye bir organizasyondu. Organizasyona daha sonradan Kmer Rumdo gibi örgütlerde katıldı.
Köylü kitlelerin Kamboçya hükümdarlarına geleneksel bağlılığından yararlanma imkanı, Kızıl Kmerlerin cepheye üye toplamasına büyük ölçüde yardımcı oldu. Çin, SSCB ve Kuzey Vietnam, Kraliyet Hükûmeti'ni destekliyordu. Tahttan indirilen kral, Kızıl Kmerler 1975'te Lon Nol'a karşı zafer kazanana kadar cephenin figürü ve başkan olarak kaldı.

Kmer Cumhuriyeti, 9 Ekim 1970'te resmi olarak ilan edildi. Kmer Cumhuriyeti, General Lon Nol ve Prens Sisowath Sirik Matak tarafından yönetildi.
Kmer Cumhuriyeti 1970'teki darbeden sonra ilan edildi. Darbenin ana nedenleri, Kral Norodom Sihanuk'un Kuzey Vietnamlıların Kamboçya sınırları içindeki faaliyetlerine tolerans göstermesi ve ağır silahlı Vietnam Komünist birliklerinin doğu Kamboçya'nın geniş bölgelerini fiilen kontrol etmesine izin vermesiydi. Bir diğer önemli faktör, Sihanuk'un tarafsızlığı sürdürme politikalarının dolaylı bir sonucu olan Kamboçya ekonomisinin korkunç durumuydu.
Sihanuk'un tahtan feragat etmesiyle, mevcut Kamboçya Krallığı bir cumhuriyet haline geldi. Yeni rejim Sihanuk'un Kuzey Vietnam rejimi ve Viet Cong ile gizli işbirliği dönemini sona erdirdi ve devam eden İkinci Çinhindi Savaşı'nda Kamboçya'yı Güney Vietnam ile uyumlu hale getirdi. Kmer Cumhuriyeti Sihanouk ve kraliyet destekçilerinin organizasyonu olan Kamboçya Ulusal Birliği Kraliyet Hükümeti ve Kızıl Kmerlerin partisi Kamboçya Komünist Partisi arasında kurulmuş bir ittifak olan Kamboçya Ulusal Birleşik Cephesi 'ne (Front uni national de Kampuchea, FUNK) karşı savaştı. Ayaklanma hem Vietnam Halk Kara Kuvvetleri hem de Vietkong tarafından desteklendi.
Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük miktarlarda askeri ve mali yardımına rağmen, Kmer Ulusal Silahlı Kuvvetleri (Forces armées nationales khmères veya FANK) yetersiz eğitilmişti ve Kızıl Kmerlere, tahtan indirilince yeniden tahta çıkmak için saf değiştiren Norodom Sihanouk'un güçlerine ve Kızıl Kmerlerin koruyucusu olan komunist Kuzey Vietnam'a karşı yenildi. Cumhuriyet 17 Nisan 1975'te, Kızıl Kmerler ve Vietnam Halk Kara Kuvvetleri, Phnom Penh'i alınca resmi olarak dağıldı ve Vietnam desteğiyle Demokratik Kampuçya kuruldu.

Kongo Halk Cumhuriyeti, 1969 yılından 1992 yılına kadar bugünkü Kongo Cumhuriyeti sınırları içerisinde kurulan devlet.
Afrika kıtasında bulunan öncel devleti Kongo Cumhuriyeti'nde gerçekleştirilen sistem değişikliği ile oluşturulan ve sosyalist (komünist) bir devlet konumuna bürünen Kongo Halk Cumhuriyeti mevcudiyetini ardılı Kongo Cumhuriyeti tekrar kurulana dek sürdürmüştür. KHC, Afrika kıtasında resmi olarak sosyalist düzene geçen ilk ülke unvanına sahiptir.
4 Eylül 1968 yılında sol görüşlü militanlar tarafından gerçekleştirilen darbe sonucu batı yanlısı hükûmeti düşürerek Marien Ngouabi yönetiminde iktidara gelen Parti du Travail Congolais (PCT) partisi, 31 Aralık 1969 yılında ülkenin isminde, bayrağında ve armasında değişikliğe giderek sistem değişikliğini bu alanlarda da göstermiştir. Tek partili, komünist sistem içerisinde diğer tüm sosyalist ülkelerin olduğu gibi Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmuş ve Doğu Bloku'nun bir parçası olmuştur.
10 Haziran 1991 yılına kadar mevcudiyetini sürdüren ülke, bu tarihte ülke isminden Halk ibaresinin kaldırılmasıyla, bayrak ve armada yapılan değişiklikler ile yeniden günümüzde de varlığını sürdüren Kongo Cumhuriyeti ismini alarak, komünist düzenden tekrar demokratik bir yapıya geçmiştir.

Kongo Cumhuriyeti

Kongo Cumhuriyeti tarihi 27 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kızıl Kmerler (Kmerce: ខ្មែរក្រហម, Khmêr Krâhâm, Fransızca: Khmer Rouge), Kamboçya'da gerilla savaşıyla iktidarı ele geçirerek 1975-79 arasında ülkeyi yöneten kısmen Maocu, radikal devrimci hareket. Hareketin kurucusu ve önderi Pol Pot'tur. Pol Pot aynı zamanda Demokratik Kampuçyanın kurucularındandır ve Kızıl Kmerler Demokratik Kampuçyanın silahlı kuvvetleridir. 1967'de, Kamboçya Komünist Partisi'nin silahlı kolu olarak kurulduğu kabul edilir. Yaklaşık olarak 1,5 ila 2 milyon insanın ölümü ile sonuçlanan Kamboçya soykırımından sorumludurlar.

1960'ların başlarında Fransa'da eğitim görmüş Marksistlerin yönetiminde Prens Norodom Sihanouk'a karşı bir ayaklanmaya katılan komünistler, 1967'de bir köylü isyanında, 1968'de ise hızla yayılan bir kabile ayaklanmasında yer aldılar. Mart 1970'te Prens Sihanouk'u deviren General Lon Nol liderliğindeki sağcı darbeyle Kmer Cumhuriyeti kuruldu. Kızıl Kmerler, Sihanouk'a sadık kalan bazı komutanlarla ittifak kurdular. Darbeden kısa bir süre sonra ABD ve Güney Vietnam birliklerinin ülkeyi işgal etmeleriyle Kamboçya Vietnam Savaşı'nın taraflarından biri durumuna geldi. Yeni rejimin baskıcı önlemlerinden kaçan Kamboçyalı Vietnamlılar ile özerk bir cumhuriyet kurmaya çalışan Müslüman azınlıktan yaklaşık 2 bin kişi de onlara katıldı. Bu sırada Kuzey Vietnam'ın başkenti Hanoi'ye götürülerek komünistlerce eğitilen başka bir Kamboçyalı grup da ülkeye dönerek Kmer Viet-Minh adıyla ortaya çıktı.
General Lon Nol yönetimi ABD'den gördüğü askeri ve mali desteğe karşın Kızıl Kmerlere karşı başarılı olamadı. Yaklaşık beş yıl süren iç savaş boyunca Kiyö Sampan, Hou Yuon ve Hu Nim önderliğindeki Kızıl Kmerler hükûmet birliklerine karşı yürüttüğü silahlı mücadeleyle Kamboçya'nın kırsal kesimlerinin tümünde iktidarlarını pekiştirdiler. Sonunda Nisan 1975'te başkent Phnom Penh'e başarılı bir saldırı düzenleyerek ele geçirdiler. Ardından Demokratik Kampuçya devletini kurdular.

Mart 1976'da Kiyö Sampan devlet başkanı, Pol Pot başbakan oldu. 1977'de ise Çin çizgisindeki Komünist Parti resmen devlet partisi olarak tanındı. 20. yüzyılın en kanlı rejimlerinden bir kabul edilen[kim?] Kızıl Kmer iktidarı, bütün dünyada hiçbir Marksist yönetimin başvurmadığı kadar aşırı bir şiddet uygulamasına girişti. Ülkedeki meslek sahiplerinin ve teknik elemanların hemen hepsi yok edildi. Kentlerde yaşayan milyonlarca kişi zorla köylere yerleştirilerek kolektif çiftliklerde çalışmaya zorlandı. Rejim düşmanı ilan edilenler aileleriyle beraber toplu olarak katledildi. Bu dönemde ekonomik sistemin felce uğraması nedeniyle baş gösteren açlık ve salgın hastalıklar sonucu ölenlerin sayısının, siyasi nedenlerle öldürülenlerle birlikte yaklaşık 2 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Kızıl Kmer iktidarı sırasında Kamboçya ve Vietnam arasında yoğunlaşan sınır sorunları Aralık 1977'de iki ülke arasındaki ilişkilerin tamamen kopmasına yol açtı. Pol Pot'un Çin Halk Cumhuriyeti'ne yakınlaşması Vietnam saldırılarını yoğunlaştırdı.
Ocak 1979'da ülkeyi işgal eden Vietnam birlikleri ve Vietnam yanlısı Kamboçyalı komünistler (KUFNS) Kızıl Kmer yönetimine son verdiler ve Vietnam'ın teknik ve mali desteğine dayanan bir hükûmet kuruldu. Kızıl Kmer rejiminin çökmesinden sonra Çin'e kaçan Pol Pot ve Kiyö Sampan yönetiminde, Kamboçya'nın ücra köşelerine çekilen Kızıl Kmerler, bu kez Tayland sınırı yakınlarındaki üslerinden ve Çin'den destek alarak yeniden gerilla savaşı başlattılar. 1982'de Vietnam destekli merkezi hükûmete karşı çıkan ve komünist olmayan iki başka Kmer grubuyla, Prens Sihanouk'un fahri önderliği altında gevşek bir koalisyon oluşturdular ve zamanla bu koalisyonun en güçlü tarafı durumuna geldiler. 1990'da Vietnam birliklerinin Kamboçya'dan çekilmesinden sonra, iç savaşı sonlandırmak üzere Kızıl Kmerler ile savaşın öteki tarafları arasında varılan antlaşma 1992'de Paris'te imzalandı. Ama Kızıl Kmerler antlaşmanın uygulanması konusunda güçlük çıkarmayı sürdürdüler.
1990'larda büyük kopuşlara rağmen özellikle Tayland sınırında gerilla savaşına devam ettiler. Kızıl Kmerler, 1998'de liderleri Pol Pot'un ölümünden sonra tamamen çözüldüler. Pol Pot'un ardılı Kiyö Sampan'ın teslim olmasından (Aralık 1998) sonra 1999'a kadar pek çok üyesi ya yakalandı ya da teslim oldu. 1999 yılında "Kasap" lakaplı Ta Mok yakalanmıştır.
1975-79 yılları arasında Kamboçya'yı yöneten Kızıl Kmerler, 2 milyona yakın insanın öldürülmesinden sorumlu tutulmaktadır. Ancak, Pol Pot'un yardımcısı olan Nuon Çea, Kamboçyalıların ölümünden komşu Vietnam'daki Maocu yönetimi sorumlu tutmaktadır.

Pol Pot
Kızıl Kmer Ölüm Tarlaları

Ölüm Tarlaları (1984) imdb 21 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Eksik Resim (2013) imdb 1 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Önce Babamı Öldürdüler (2017) imdb 13 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
S21: Ölüm Makinesi Kızıl Kmerler  (2003) imdb 21 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sıfır Yılı: Kamboçya'nın Sessiz Ölümü (1979) imdb 10 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The Khmer Rouge Trial Task Force
Extraordinary Chambers in the Courts of Cambodia (ECCC) 16 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Office of the High Commissioner for Human Rights in Cambodia4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Selected Documents of the Khmer Rouge
Cambodia Tribunal Monitor30 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Condescending Saviours: What Went Wrong with the Pol Pot Regime19 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Khmer Rouge S21 art exhibition at Tuol Sleng 26 jan 2011 – 26 apr 2011 by Peter Klashorst 20 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Khmer Rouge and the Cambodian Genocide28 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from the Dean Peter Krogh Foreign Affairs Digital Archives15 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
From Sideshow to Genocide 30 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yale University: Cambodian Genocide Program21 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"The Demography of Genocide: Cambodia and East Timor"21 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Critical Asian Studies, 35:4, 2003) [in .pdf format]
Digital Archive of Cambodian Holocaust Survivors 16 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PBS Frontline/World: Pol Pot's Shadow 12 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Survivor of the killing fields describes her experience
Calculations for Cambodian genocide figures9 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cambodia Tales: Khmer Rouge torture and killing paintings
Khmer Rouge Tribunal Updates
Genocide of Cham Muslims 4 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Statistics of Cambodian Democide: Estimates, Calculations, And Sources," by R.J. Rummel.9 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Documentation Center of Cambodia12 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chigas, George (2000). "Building a Case Against the Khmer Rouge: Evidence from the Tuol Sleng and Santebal Archives". Harvard Asia Quarterly. 4 (1). ss. 44-49. 28 Eylül 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi2 Nisan 2012.

Letonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Letonca: Latvijas Padomju Sociālistiskā Republika; Rusça: Латвийская Советская Социалистическая Республика, Latviyskaya Sovetskaya Sotsialistiçeskaya Respublika) kısaca  Letonya SSC , Sovyetler Birliği içerisindeki cumhuriyetlerden biridir. 23 Ağustos 1939 tarihinde Kızıl Ordu tarafından Molotof Şartı'na uygun olarak işgal edilen ülke önce bağımsız bırakıldı. Ancak 17 Haziran 1940 tarihinde Molotof-Ribbentrop Paktı'nın imzalanmasından hemen sonra 21 Temmuz 1940 tarihinde Sovyetler Birliği'ne bağlı bir cumhuriyet haline getirildi. 5 Ağustos 1940 tarihinde imzalanan antlaşma ile 15 kurucu cumhuriyetten biri olarak Sovyetler Birliği'ne bağlandı. 1941 yılında Wehrmacht tarafından işgal edilen ülke, 3 yıl Nazi Almanyası yönetiminde kaldıktan sonra 1944-1945 yılları arasında Sovyetler Birliği tarafından geri alındı.
1990 yılında ilk seçilmiş Letonya SSC Meclisi, Egemenlik Deklarasyonu'nu yayınladı. Ardından 4 Mayıs 1990 tarihinde ülkenin ismi Letonya olarak değiştirildi. 21 Ağustos 1991 tarihinde ise tam bağımsızlığını ilan etti.

Sovyetler Birliği'nde Letonlar

Litvanya-Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Belarusça: Літоўска–Беларуская Савецкая Сацыялістычная Рэспубліка; Litvanca: Lietuvos–Baltarusijos Tarybinė Socialistinė Respublika; Rusça: Литовско–Белорусская ССР; Lehçe: Litewsko–Białoruska Republika Radziecka) veya Lit-Bel (Lit-Bel), 1919'da yaklaşık beş ay boyunca günümüz Belarus ve Doğu Litvanya topraklarında var olan Sovyet sosyalist cumhuriyetti. Eski Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin birleşmesiyle kuruldu. Sovyet-Polonya Savaşı sırasında Polonya ordusunun Doğu Litvanya topraklarını ele geçirmesiyle birlikte cumhuriyet dağıldı.

Kasım 1918'de I. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, geri çekilen Alman Ordusu'nun ardından batıya doğru bir saldırı başlattı. Küresel proleter devrimi yaymaya çalıştı ve Doğu Avrupa'da Sovyet cumhuriyetleri kurmaya çalıştı. Aralık 1918'in sonunda Bolşevik güçleri Litvanya'ya ulaştı. Bolşevikler, Baltık devletlerinin Batı Avrupa'nın bir engel olacak bir köprü görevi göreceğini öngördüler ve Alman Devrimi ve Macar Devrimi'ne katıldılar.
Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 16 Aralık 1918'de ilan edildi ve ardından 1 Ocak 1919'da Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. İki cumhuriyet de zayıftı, yeni kurulan Litvanya Komünist Partisi ve Beyaz Rusya Komünist Partisi desteklendi ancak halk tarafından gerekli desteği sağlayamadı. Sovyet-Polonya Savaşı ve Litvanya-Sovyet Savaşları'nda askerî zorluklarla karşı karşıya kalan Sovyetler, çabalarını pekiştirmeye karar verdiler ve iki cumhuriyet 17 Şubat 1919'da Lit-Bel olarak birleştirildi. Komünist partiler de Litvanya ve Beyaz Rusya Komünist Partisi (Bolşevikler) adıyla birleştirildi.

Litvanya ve Beyaz Rusya Sovyet cumhuriyetlerinin birleşmesi hem Litvanya'da ve hem de Belarus'ta hoş karşılanmadı. Özellikle Beyaz Rus milliyetçiler birleşmeyi ülkenin Litvanya tarafından ilhak edildiği şeklinde algıladı. Zmicier Zhylunovich gibi bazı Beyaz Rus milliyetçileri görevlerinden istifa ettiler. Ancak Moskova birleşmede ısrarcı oldu ve birleşme Lit-Bel hükûmetinin üyeleri Adolf Joffe tarafından denetlendi. Yeni hükûmete Lit-Bel Halk Komiserleri Konseyi Başkanı (başbakan) Vincas Mickevičius-Kapsukas başkanlık etti ve hükûmet hiçbir Beyaz Rus içermedi. Hükûmet Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nden alınan kredilerle finanse edildi. Bazı tarihçiler bu devleti "yapay yaratım" veya "kurgu" olarak tanımlar.
Lit-Bel'in başkenti başlangıçta Vilnius olarak belirlendi. Ancak Nisan ayında Vilnius'un, Polonya ordusu tarafından düzenlenen Vilna saldırısı sonrası ele geçirilmesinin ardından Minsk'e taşındı. Sovyet Halk Komiserleri Konseyi Başkanı Vladimir Lenin, Polonya komünist Julian Marchlewski aracılığıyla Polonya ile barış görüşmelerine başladı ve 17 Temmuz 1919'da Lit-Bel'i resmen tasfiye etmeyi düşünüyordu. Temmuz 1919'un sonlarına doğru, Lit-Bel topraklarının neredeyse tamamı yabancı ordular tarafından işgal edildi. Minsk de 8 Ağustos 1919'da Minsk Harêkatı sırasında Polonya ordusu tarafından ele geçirildi, böylece artık var olmayan Lit-Bel hükûmeti Ağustos 1919'da Smolensk'e tahliye edildi.

Eylül 1919'da Sovyetler bağımsız Litvanya'yı tanıdı ve bir barış anlaşması müzakere etmeyi teklif etti. Sovyet-Litvanya Barış Antlaşması 12 Temmuz 1920'de sonuçlandı. Polonya-Sovyet Savaşı'nda Sovyetler üstünlük kazanmaya başladığında Minsk'i tekrar ele geçirdi ve 31 Temmuz 1920'de Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin yeniden kurulmasını sağladı. Diplomatik tanınma ve barış anlaşmasına rağmen, Sovyetler Litvanya hükûmetini devirmek ve Sovyet cumhuriyetini yeniden kurmak için çeşitli müdahalelerde bulundular. Ancak Sovyet güçleri Varşova Savaşı'nı kaybetti ve Polonyalılar tarafından geri cephelere itildiler. Polonya-Rusya sınırı, Beyaz Rusya topraklarının yaklaşık yarısını Beyaz Rusya SSC'ye bırakan 18 Mart 1921 tarihinde imzalanan Riga Barış Antlaşması tarafından belirlendi.

Kazimierz Cichowski - Başkan (27 Şubat 1919 - 31 Temmuz 1920)

17 Şubat 1919 tarihi itibarıyla Halk Komiserleri Konseyi (Bakanlar Kurulu) üyeleri şöyleydi;

Dışişleri Başkanı ve Komiseri: Vincas Mickevičius-Kapsukas
İçişleri Komiseri: Zigmas Aleksa-Angarietis
Gıda Komiseri: Moses Kalmanovich
Çalışma Komiseri: Semyon Dimanstein
Maliye Komiseri: Yitzhak Weinstein
Yol Komiseri: Aleksandras Jakševičius
Tarım Komiseri: Vaclovas Bielskis ve Kazimierz Cichowski
Eğitim Komiseri: Julian Leszczyński
İletişim Komiseri: Carl Rozental (К. Ф. Розенталь)
Adalet Komiseri: Mieczysław Kozłowski (Мечислав Козловский)
Savaş Komiseri: Józef Unszlicht
Sağlık Komiseri: Petras Avižonis
Halk Ekonomisi Komiseri: Vladimir Ginzburg
Sosyal İşler Komiseri: Josif Oldak

Vincas Mickevičius-Kapsukas
Moses Kalmanovich
Józef Unszlicht
Yevgenia Bosch
Kazimierz Cichowski

Beyaz Rusya tarihi
Litvanya tarihi
Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
Sovyetler Birliği'nin cumhuriyetleri listesi

Lon Nol (Kmerce: លន់ ន ល់ ya da លន់ ណុ ល) (d. 1913 ö.1985) Kamboçya Başbakanı olarak iki kez (1966-67; 1969-71) görev yapan Kamboçyalı bir politikacı ve generaldi. Milliyetçi ve muhafazakar olarak Norodom Sihanuk'a karşı 1970 askeri darbesine liderlik etti, monarşiyi kaldırdı ve Kmer Cumhuriyeti'ni kurdu. Anayasal olarak yarı başkanlıklı bir cumhuriyetti. Kamboçya İç Savaşı sırasında Khmer Ulusal Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanıydı. Kızıl Kmerler Phnom Penh'i ele geçirdikten sonra Lon Nol, Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı, önce Hawaii gitti ardından Michigan'a  son olarak Kalifornya'ya gitti ve ölümüne kadar orada kaldı. 

Nol, 13 Kasım 1913'te Prey Veng Eyaletinde karma Kmer-Çin kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Lon Hin, Tay Ninh Eyaletinden bir Kmer'in oğluydu ve daha sonra Prey Veng'deki haydut gruplarını 'yatıştıran' bir isim yaptıktan sonra Siem Reap ve Kampong Thom'da bölge şefi olarak görev yaptı. Anne tarafından dedesi, daha sonra Prey Veng'in  valisi olan Fujian'dan Çinli bir göçmendi. Nol, Saygon'daki Lycée Chasseloup-Laubat'ın nispeten ayrıcalıklı çevresinde ve ardından Kamboçya Kraliyet Askeri Akademisi'nde eğitim gördü.

Nol, 1937'de Fransız sömürge kamu hizmetinde iş buldu. Sulh hâkimi oldu ve kısa süre sonra 1939'da bir dizi sömürge karşıtı kargaşaya karşı Fransız yönetiminin etkili bir uygulayıcısı olduğunu kanıtladı. 1946'da Kratie Eyaleti Valiliği görevine yükseldi. Kral Norodom Sihanuk'un ortağı oldu ve 1940'ların sonunda sağcı, monarşist, bağımsızlık yanlısı bir siyasi grup kurduğunda, gelişen Kamboçya siyasi sahnesine giderek daha fazla dahil olmaya başladı. 1952'de orduya katılarak Viet Minh'e karşı askeri operasyonlar gerçekleştirdi.
Bağımsızlıktan sonra, Nol'un milliyetçi Kmer Yenilik Partisi (Sam Sary ve Dap Chhuon başkanlığındaki küçük sağ partilerle birlikte) Sihanuk'un 1955 seçimlerine katılmak için kurduğu örgüt olan Sangkum'un çekirdeği oldu. Sangkum seçimleri kazandı ve Norodom Sihanuk başbakan oldu.

Nol, 1955'te Ordu Genelkurmay Başkanlığına, 1960'ta Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanlığına atandı ve Savunma Bakanı olarak görev yaptı. O zamanlar Norodom Sihanuk'un güvenilir bir destekçisiydi, polisi Kamboçya'daki katil Kızıl Kmerler hareketini zayıflattı. 1963'te Başbakan yardımcılığına atandı. Norodom Sihanuk, ülkesini Vietnam Savaşı'nın etkilerinden uzaklaştırmaya çalışırken, Çin ile ortaklık ve Kuzey Vietnam'ın Kamboçya'daki faaliyetlerine hoşgörü içeren bir "aşırı tarafsızlık" dış politikası izliyordu. Nol ise bu tarafsızlık politikasına karşıydı Çin gibi Kuzey Vietnam gibi komünist olan Kızıl Kmerler ülkede terör estiriyordu ve Kuzey Vietnam savaşı kazandığında sıranın kendilerine geleceğini ve Kuzey Vietnam'ın Pol Pot'u iktidara getireceği (nitekim öyle oldu) ve Pol Pot'un bütün Kamboçya'da terör estireğini biliyordu (tarihtede öyle oldu bkz. Kamboçya soykırımı, Demokratik Kampuçya).
Muhafazakâr ve sağcı adaylar ezici çoğunlukla seçildikçe, 1966 parlamento seçimleri güç dengesinde Lon Nol'a ve Sangkum'un sağcı unsurlarına doğru büyük bir değişimi temsil ediyordu. Lon Nol Başbakan oldu ve ertesi yıl askerler, Battambang Eyaletinde solcuların esinlendiği bir ayaklanma olan Samlaut Ayaklanması'na vahşi bir baskı uyguladılar.
Nol, daha sonra 1967'de bir araba kazasında yaralandı ve geçici olarak siyasetten emekli oldu. Ancak 1968'de Savunma Bakanı olarak geri döndü ve 1969'da ikinci kez Başbakan oldu, Sihanuk karşıtı ve demokrasi yanlısı politikacı Prens Sisowath Sirik Matak'ı yardımcısı olarak atadı.

Nol Sihanuk'un tarafsızlık politikalarından iyice bıkmıştı Kuzey Vietnam ülkenin iç işlerine müdahale ediyor, Kızıl Kmerler ülkede terör estiriyor fakat Sihanuk "Sovyetler Birliğinin tepkisini çekmeyelim" diyerek bunlara göz yumuyordu kötü gidişata dur demek için Lon Nol darbe yaptı ve Norodom Sihanouk'u tahttan indirip Kmer Cumhuriyeti'ni kurdu. Norodom Sihanuk'da Kızıl Kmerler ile birlikte Kmer Cumhuriyeti'ne karşı savaşmak üzere Kamboçya Ulusal Birleşik Cephesi'ni kurdu Kamboçya İç Savaşı hala devam ediyordu.

Macaristan Halk Cumhuriyeti (Macarca: Népköztársaság), Macaristan'ın 1949'dan 1989 yılına kadar yani Sovyetler Birliği'nin rehberliğindeki komünist dönemde kullanılan resmi ismiydi. Komünizme karşıt geniş hareketin yapıldığı ilk yer Macaristan Halk Cumhuriyeti'dir (1956 Macaristan ayaklanması). Bu hareketteki Macarlar özgürlük, demokrasi ve politik baskıya son verilmesini talep ediyorlardı. Kızıl Ordu'nun ülkeye müdahalesi ile hareketin liderleri öldürüldüler. Devlet, 1989 yılına kadar varlığını sürdürdü. 1989 yılında rejime karşı güçler birleşerek komünist rejime son verilmesine zorladılar. Macaristan Halk Cumhuriyeti kendini Macar Sovyet Cumhuriyeti'nin vârisi olarak görmekteydi. Macar Sovyet Cumhuriyeti 1919'da kurulan ve Sovyet Rusya'dan sonraki ikinci komünist devlettir.

Şubat 1947 barış antlaşmasıyla Macaristan, 1938'deki sınırlarına çekildi. Ateşkesten sonra geniş çaplı bir toprak reformu gerçekleştirildi. Kasım 1945 seçimlerinde başarı kazanan Küçük Toprak Sahipleri Partisi'nin başkanı Zoltán Tildy, Şubat 1946'da yeni kurulan Macaristan Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı oldu. 1946'da madenler, ağır sanayi işletmeleri ve bankalar ulusallaştırıldı. Ağustos 1949'da kabul edilen yeni anayasa ile Macaristan bir halk cumhuriyeti oldu. Ülkede ağır sanayi yatırımlarına ağırlık veren geniş bir değişim bir süreci başladı. 1949'da Karşılıklı İktisadi Yardım Konseyi (COMECON) ve Varşova Paktı'na üye oldu. 1956'da patlak veren gösteri ve direnişler, önce İmre Nagy'nin sonra da onun yerine başbakan olan János Kádár'ın SSCB birliklerinden yardım istemesiyle bastırılabildi. Bu tarihten sonra Macaristan'ın ekonomik gelişmesi hızlandı. Dış ticareti arttı ve yaşam düzeyi yükseldi.
1980'li yılların başlarında ekonomik bunalım Macaristan'ın dışa açılmasını hızlandırdı. Gerçek ücretler hızla düşerken devletin çeşitli mallara uyguladığı sübvansiyonu kaldırmasıyla fiyatlar hızla yükseldi (1985). 1986 sonunda ücretlerin dört ay için dondurulmasına gidildi. Nisan 1987'de ücretlerdeki sınırlamalar kaldırılarak kişilerin ve kurumların verimliliği ile orantılı olarak saptanmasına karar verildi. Ekonominin içine girdiği dar boğaz hükûmette de değişmelere yol açtı. György Lázár'ın yerine Károly Grósz başbakanlığa getirildi. Yeni başbakan tüm şimşekleri üzerine çekme pahasına bir istikrar programını uygulamaya koydu. Bu programıyla üretimde verim artışı, özel sektörün genişletilmesi ve ücret politikalarını ekonomik kurumların kendilerini belirlemesi ilkeleri getirildi. Ayrıca yeni gelir vergisi ile katma değer vergisi uygulamalarına geçildi. 1988'de yapılan Komünist Parti Birinci Ulusal Konferansı'nda Grósz, János Kádár'ın yerine parti genel sekreterliğine seçildi. Kádár, yeni oluşturulan parti başbakanlığına getirildi. Bu arada ülkede Sovyetler Birliği'nde başlayan yenileşme ve açıklık politikasına paralel demokratikleşme eğilimleri başgöstermeye başladı. Aralık 1988'de çok partili bir sisteme doğru atılan adımlar yoğunlaştı. 1989 başında komünistlerin zora başvurarak gelişen toplumsal muhalefeti sindiremeyeceği açıklık kazandı. Bunun sonucu olarak da ilkbahara doğru birçok yeni siyasal parti ortaya çıktı. Sonunda Macar Sosyalist İşçi Partisi yönetimi, muhalif gruplar ve demokrasiye geçişi amaçlayan partiler bir araya gelerek Muhalefet Yuvarlak Masası'nı oluşturdular. Yuvarlak Masa görüşmeleri sonunda Macaristan'da genel oyla seçilmiş bir yasama meclisinin oluşturulmasına, ülkenin demokratik bir cumhuriyete dönüştürülmesine karar verildi. Cumhurbaşkanının yetkileri sınırlı olacaktı. Ayrıca bir de anayasa mahkemesi bulunacaktı. Parlamento aralık içinde kendini feshederek 25 Mart 1990 tarihinde seçimlere gitmeye karar verdi.

1972'de değişikliğe uğrayan 1949 Anayasası'na göre Macaristan bir halk demokrasisiydi. Dört yılda bir yenilenen Millet Meclisi Diet, devletin en yüksek organıydı. Meclis devlet başkanlığı konseyi'ni seçerdi. Konseyi kolektif devlet başkanlığı görevini yürütür ve Meclise'e karşı sorumluydu.

II. Dünya Savaşı sonrasında, sosyalist bir cumhuriyet olan Macaristan köklü reformlara girişti: tarım reformu, üretim araçlarının ulusallaştırılması, planlama. Üç yıllık bir yeniden kuruluş planından (1947-1949) sonra, hazırlanan beş ve üç yıllık planlar, hedef olarak bir ağır sanayinin (demir - çelik, enerji kaynakları) kurulmasını öne çıkardı. 1961- 1965 beş yıllık planı, üretimde kalitenin yükseltilmesi ve ülkenin kaynaklarından daha etkin bir biçimde yararlanılması konularına özel bir vurgu getirdi. 1968'den başlayarak, yaşam ve üretkenlik düzeyinin yükseltilmesini, işletmelerin girişim gücünün genişletilmesini öngören bir ekonomik reform programı uygulamaya kondu.

Doğu Avrupa'nın en büyük tarım ülkesi olan Macaristan topraklarının yarıdan çoğu ekilmekteydi. Başta tahıl olmak üzere, mısır, pirinç, şekerpancarı, tütün, üzüm ve meyve üretimi önemli ölçüdeydi. 1965'ten bu yana tarımda verimliliği sağlamak için özel bir çaba harcanırdı. Sığır, koyun, domuz ve kümes hayvanları yetiştiriciliği geniş çapta sürdürülürdü.

Enerji ve ham madde kaynaklarınca yoksul olan Macaristan, bu gereksinimini büyük ölçüde dış alımla karşılardı. Yeraltı kaynakları arasında boksit ve manganez önemliydi. Pécs ve Komló havzasında kömür, Mátra Dağları ve Balaton Gölü çevresinde linyit çıkarılırdı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hızla gelişen sanayi özellikle demir - çelik, alüminyum, bakır, çinko, kimya, dokuma, makine, elektrik, elektronik alanlarında yoğunlaşmıştı. Ülkede kara, demir ve su yollarından oluşan geniş bir ulaşım kuruluydu. Ticaretin büyük bölümü SSCB ile, üçte biri ise gelişmiş kapitalist ülkelerle yapılırdı.

Macaristan Ulusal Ayaklanması

Macaristan Sovyet Cumhuriyeti (Macarca: Tanácsköztársaság) Macaristan'da Béla Kun'un liderliğinde kurulan komünist bir rejimdir. Rusya'daki Bolşeviklerin yaptığı Ekim Devriminin ardından Avrupa'da kurulan Marksist-Leninist politikaların uygulandığı ilk komünist hükûmettir. Ömrü sadece dört ay sürmüştür. Romanya'nın Budapeşte'yi işgaliyle düşmüştür. Bu devletin varisi Macaristan Krallığı'dır. Krallık (1920-1944) arasında hüküm sürmüştür.

Macar Sovyet Cumhuriyeti'nin ani çıkışının nedeni Kont Károlyi hükûmetinin I. Dünya Savaşı sonrasında yeni doğmuş Macaristan devletinin sosyal ve ekonomik hayattaki başarısızlığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun parçalanmasıdır.
Partinin temeli 1918 Kasım'ında şekillenmeye başladı. Béla Kun önderliğindeki parti, yaptığı propagandalarla partinin ideallerini açıkladı. Böylece pek çok Sosyal Demokrat belirli bir süre sonunda radikalleşti.
31 Ekim 1918'de yeni Macaristan hükûmetinin başbakanı olan Mihály Károly, hükûmeti süresince Transilvanya bölgesi üzerinde hak iddia eden Romanya'yla, yeni kurulmakta olan ülkenin toplumsal düzeniyle ve askeri yeniden yapılanmayla ilgilenmek zorunda kaldı. 1 Aralık 1918'de Transilvanya'nın Romanya'ya bağlanması kararının alınması üzerine Károly hükûmeti, halk desteğini büyük ölçüde yitirdi.
Bunun üzerine Kun başkanlığındaki Macaristan Komünist Partisi, Károly hükûmetini istifaya zorladı ve birkaç aydan kısa bir süre içerisinde hükûmet, sosyal demokrat ve komünistler tarafından tamamen azledilerek Macar Sovyet Cumhuriyeti'ni ilan edildi.
Şubat 1919'da partinin 30.000 ile 40.000 arasında değişen üyesi bulunmaktaydı. Üyeler arasında etnik azınlıklar, işsiz eski askerler ve genç entelektüeller bulunmaktaydı.

Károly hükûmetinin istifasının ardından yeni kurulmuş Sosyalist Parti, Devrimci Yönetim Kurulu adıyla bir hükûmet kurdu. Bu hükûmet Macar Sovyet Cumhuriyeti'ni ilan etti ve hükûmet lideri Sándor Garbai ile birleşilerek Sosyalist-Komünist koalisyonu kuruldu. Fakat Dış İşleri Bakanı Kun, güçleri elinde tutmaktaydı. Kun'un gücü altında Komünistler büyük atılımlar yaptı ve Sosyal Demokrat Bakanlar günler içerisinde görevinden alındı.

Yeni komünist hükûmet kararnameleriyle aristokrat unvanları kaldırdı, din ve devlet işleri ayrıldı, konuşma özgürlüğü yaygınlaştırıldı, bedava eğitim, azınlıklara dil ve kültür hakları verildi.
Komünist Hükûmet, ticareti ve endüstride girişimcileri devletleştirdi. Ev, ulaşım, banka, sağlık, kültürel kurumlar, 40 hektardan geniş araziler kamulaştırıldı. Komünistlere halk desteği imparatorluk sınırlarının düzenlenmesiyle yakından bağlıydı.

Mayıs ayının sonlarına doğru Macar Sovyet Cumhuriyeti hükûmetinin kararıyla Albay Aurél Stromfeld, I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan Triyanon Antlaşması ile Güney Çekoslovakya ve Slovak Sovyet Cumhuriyetine bırakılan toprakların geri alınması için harekete geçti.
Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa'nın verdiği göz dağı ve Çekoslovak direnişi sonucunda Macar ordusu 17 Temmuz'dan itibaren geri çekilmeye başladı.
Slovakya yenilgisinin ardından aynı yöntemlerle Transilvanya'ya girildi fakat savaş Romanya Ordusunun hızlı ilerleyişi ve 30 Temmuz'da Budapeşte'ye girmesiyle sonuçlandı.

Macaristan'da Kırmızı Terör
Macaristan Krallığı

Borsanyi, Gyorgy The life of a Communist revolutionary, Bela Kun translated by Mario Fenyo, Boulder, Colorado: Social Science Monographs; New York: Distributed by Columbia University Press, 1993.
Janos, Andrew C. & Slottman, William (editors) Revolution in perspective : essays on the Hungarian Soviet Republic of 1919: Published for the University of California, Berkeley, Center for Slavic and East European Studies, Berkeley, California: University of California Press, 1971.
Menczer, Bela "Bela Kun and the Hungarian Revolution of 1919" pages 299-309 Volume XIX, Issue #5, May 1969, History Today History Today Inc: London, United Kingdom.
Pastor, Peter, Hungary between Wilson and Lenin : the Hungarian revolution of 1918-1919 and the Big Three, Boulder, Colorado: East European Quarterly; New York: distributed by Columbia University Press, 1976.
Szilassy, Sándor Revolutionary Hungary, 1918-1921, Astor Park. Florida, Danubian Press 1971.
Tokes, Rudolf Béla Kun and the Hungarian Soviet Republic : the origins and role of the Communist Party of Hungary in the revolutions of 1918-1919 New York: published for the Hoover Institution on War, Revolution and Peace, Stanford, California, by F.A. Praeger, 1967.
Volgyes, Ivan (editor) Hungary in revolution, 1918-19 : nine essays Lincoln : University of Nebraska Press, 1971.

Mahabad Cumhuriyeti (Kürtçe: كوماری مهاباد Komarî Mehabad, Farsça: جمهوری مهاباد Jomhuriye Mahâbâd), Ocak 1946'da Sovyetler Birliği'nin desteğiyle kurulan ve Sovyetler Birliği'nin çekilişiyle aynı yıl içinde yıkılan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamış Kürt devletiydi.
Kadı Muhammed'in devlet başkanlığında, 13 bakanın yer aldığı bir bakanlar kurulu oluşturuldu. Senendec, Uşnu ve Miyandoab şehirlerini de kapsayan ülkenin başkenti Mahabad'dı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Temmuz 1941'de Büyük Britanya ve Sovyetler Birliği İran'ın işgali konusunda anlaştı. İngilizler güneyden, Sovyetler ise kuzeyden saldırarak İran'ı ikiye bölerek işgal etti. Sovyetler işgal ettiği bölgelerden Azerbaycan eyaletlerinde iki cumhuriyet kurduracaktı.
16 Ağustos 1943'te KOMELA (Komeleyê Jinêweyê Kurdistan/Kürdistan Diriliş Topluluğu) kuruldu ve Mart 1944'te Hawî cemiyetiyle yardımlaşma anlaşmasına imzaladı. Ağustos 1944'te Dinbanbar Dağı'nda Üçlü Sınır Anlaşma (Peymare Sêsinor)'nın imzalanmasıyla diğer ülkelerde bulunan Kürtler ile iş birliğini sağlamaya çalıştı.
Eylül 1945'te daha önce 1930'da Oramar İsyanı (Dağlıca/Hakkâri)'ndan sonra Kasım 1931'de Kuzey Irak'ta ayaklanan Şeyh Ahmed Barzani ve kardeşi Molla Mustafa Barzani de katıldı.
Mahabad Cumhuriyeti'nin askerinin temeli Herkî ve Şıkak aşiretlerinden oluşturuluyordu. Ekim 1945'te KOMELA, adını İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) olarak değiştirdi.

Devletin sınırları çeşitli kaynaklara göre farklılık göstermektedir.

Kasım 1945'te Sovyetler'in teşvik ve desteğiyle İran'da önce Azerbaycan Milli Hükûmeti kuruldu. Sovyetler KDP-İ'ye de 1.200 tüfek gönderdi. 22 Ocak 1946'da Mahabad'da Çarçıra Meydanı'nda Mahabad Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan edildi. Sovyetler Şubat 1946'da 5.000 tüfek gönderdi.

3 Mayıs 1946'da Mahabad Cumhuriyeti ile Azerbaycan Milli Hükûmeti arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre:

İki tarafın topraklarından her birine, tarafların her birinin temsilcileri gönderilecek.
Kürtlerin çoğunlukta olduğu Azerbaycan topraklarında Kürt yönetimi temsilcileri, Azerilerin çoğunlukta olduğu Kürt topraklarında ise Azeriler arasında temsilciler bulunduracak.
İki hükûmet, ekonomik sorunlarla uğraşacak olan bir Birleşik Ekonomi Komitesi oluşturacak.
Gerekli olduğu zaman karşılıklı askerî yardım yapılacak.
İran hükûmetiyle her türlü görüşmeler, iki hükûmetin onayı alındıktan sonra yürütülecek.
Azerbaycan hükûmeti, kendi topraklarında yaşayan Kürtler için eğitim alanında girişimler örgütlemek amacıyla gerekli olan önlemleri almayı üstlendi. Kürt hükûmeti de kendi tarafından, İran Kürdistan topraklarında yaşayan Azerbaycanlılar için aynı girişimleri gerçekleştirme vaadinde bulundu.
İki halk arasında tarih içinde yerleşmiş olan dostluk ve iş birliği ilişkilerini bozma denemesinde bulunan ya da onların ulusal birliğine el uzatan, kim olursa olsun, iki halk tarafından cezalandırılacaktır.

Ancak Sovyetler 9 Mayıs'ta İran topraklarından çekilince 17 Aralık'ta İran ordusu işgal altındaki Mahabad'a girerek Mahabad Cumhuriyeti'ni yıktı. 31 Mart 1947'de Cumhurbaşkanı Kadı Muhammed ve Savunma Bakanı Muhammed Hüseyin Han Seyfi Kadı, cumhuriyetin kurulduğu yer olan Çarçıra Meydanı'nda asılarak idam edildi.
Cumhuriyete katılmış olan Barzani Aşireti Nisan 1947'de Kuzey Irak'taki Barzan'a döndü. Irak hükûmeti Şeyh Ahmed Barzani'yi yakalayarak hapsetti ve işbirlikçi suçlamasıyla Irak ordusundan dört subayı idam etti. Molla Mustafa Barzani ise Barzan bölgesinden kaçarak Aras Nehrine ulaştıktan sonra Sovyetler Birliği'ne iltica ederek Bakü'ye gitti.
Bu cumhuriyetin millî marşı, Koye (Köysancak) doğumlu şair Dildar (Yunus Rauf)'ın 1938'de hapisteyken Sorani lehçesiyle yazdığı "Ey Reqîb" (Ey Rekip) idi.
Çöküş nedenleriyle ilgili olarak Koohi-Kamali şunları söylemektedir:

Öncelikle Kürt toplumunun ana özelliği olan kabile bölünmüşlüğü, merkezi hükûmete karşı direnişin sonucunda Kürt Cumhuriyetinin kurulmasında rol oynadığı gibi bu cumhuriyetin yıkılmasına da sebebiyet vermiştir. Değişik kabileler, daha doğrusu bu kabilelerin liderleri arasındaki çatışma ve çekişmeler ulusal hareketin önünde önemli bir engel olmuştur. Bir veya birden çok kabilenin kendi çıkarları uğruna dış güçlerle iş birliği yapması Kürt tarihinde olağan bir haldir. İkinci iç sebep cumhuriyetin iyi örgütlenmiş ve politik deneyimine sahip güçlü yönetimden yoksun olması olgusudur.

Cumhurbaşkanı (Serokê Komara Mehabadê): Kadı Muhammed (Qazî Mihemed)
Başbakan (Serokwezîr): Hacı Baba Şeyh (Hacî Babe Şêx)
Savunma Bakanı ve Ordu Başkomutanı (Wezîrî Ceng û Parastin û Hevkarê serokkomar): Muhammed Hüseyin Seyfi Kadı (Mihemed Husên Xanî Sêyfî Qazî)
Propaganda Bakanı (Wezîrê Propaxande): Sıdık Haydaranî (Sidîq Heyderî)
Eğitim ve Kültür Bakanı (Wezîrê Perwerde û Hinkariyê): Menaf Kerimî (Menaf Karîmî)
İçişleri Bakanı (Wezirê Karê hundurin): Muhammed Emin Müinî (Mihemed Emîn Mu'înî)
Sağlık Bakanı (Wezîrê Tendurustiyê): Sayit Muhammed Eyüban (Seyid Mihemed Eyûbyan)
Sanayi Bakanı (Wezîrê Aborî): Mirza Ahmed İlahi (Ehmed Îlahî)
Çalışma Bakanı (Wezîrê Kar): Halil Hüsrevî (Xelîl Xusrewî)
Post ve Telegraf Bakanı (Wezîrê Post û Telegiraf): Kerim Ahmedyan (Kerîm Ehmedyan)
Ticaret Bakanı (Wezîrê Bazirganiyê): Hacı Mustafa Daufî (Hacî Mistefa Dawudî)
Adalet Bakanı (Wezîrê Dadperweriyê): Molla Hasan Mecidî (Mela Husên Mecdî)
Tarım Bakanı (Wezîrê Kiştûkal): Muhammed Valizade (Mihemed Welîzade)
Dışişleri Bakanı (Wezîrê Tegbîr û Meşweret Pêkirînê): Hacı Abdürrahman İlhanîzade (Hacî Ebdulrehman Îlxanîzade)
Ulaştırma Bakanı (Wezîrê Rê û Ban): İsmail İlhanîzade (Îsmaîl Îlxanîzade)
Savaş Bakanı: Mustafa Barzani

Azerbaycan Milli Hükûmeti
Sovyetler Birliği'nde Kürtler

Sabri Cigerli, Refugies kurdes d'Irak en Turquie, L'Harmattan (01/10/1998, p. 318.
Sabri Cigerli, Les Kurdes et leur Histoire, L'Harmattan, 03/05/2000, p. 192.
Sabri Cigerli et Didier Le Saout, Öcalan et le PKK: les mutations de la question kurde en Turquie et au Moyen-Orient, Maisonneuve & Larose, 2005, 422 p. (ISBN 9782706818851) p. 356.
Les Kurdes, L'émergence du nationalisme kurde (1874-1945), dans les archives diplomatiques français, L'Harmattan, 07/11/2019, p. 480.
Yassin, Burhaneddin A., Vision or Realty: The Kurds in the Policy of the Great Powers, 1941-1947, Lund/Sweden, 1995.
William Eagleton, Jr., The Kurdish Republic of 1946, Oxford University Press, London 1963.
David A. McDowall, Modern History of the Kurds, I. B. Tauris, 1996.
Susan Meiselas, Kurdistan In the Shadow of History, Random House, 1997.
M. Khoubrouy-Pak, Une république éphémère au Kurdistan, Paris, 2002.
Жигалина О. И., Национальное движение курдов в Иране (1918—1947), М. «Наука», 1988.
М. С. Лазарев, Курдистан и курдский вопрос (1923—1945), М. Издательская фирма «Восточная литература» РАН, 2005.
Archie Roosevelt, Jr., 'The Kurdish Republic of Mahabad' Middle East Journal, 1947,1 (July).
'The Republic of Kurdistan. Fifty Years Later', International Journal of Kurdish Studies, 1997, C.1-2.
Moradi Golmorad, 'Ein Jahr autonome Regierung in Kurdistan, die Mahabad-Republik 1946 - 1947' Geschichte der kurdischen Aufstandsbewegungen von der arabisch-islamischen Invasion bis zur Mahabad-Republik, Bremen, 1992.
Necefkuli Pısyan (Çev: Evdila Piştderî), Kanlı Mahabad'dan Aras'ın Kıyılarına, Avesta, İstanbul, 2001, ISBN 975-7112-51-8

Die Kurden - Ein Volk, das es nicht geben darf, (ZDF, 1983) Fragman6 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marksizm-Leninizm, adını Karl Marx ve Vladimir Lenin'den alan, 1920'li yıllarda komünist partiler arasında popülerlik kazanan ideolojik akım. Marksizm-Leninizm; Marx, Engels ve Lenin'in ortaya koyduğu temel öğretilere bağlı kalarak, değişen koşullara ve çağın gereklerine uygun bir biçimde sosyalist sistemde yeniden uygulanmasıdır.
Komintern'in de kuruluş ideolojisi olarak benimsenen bu görüş, en yaygın benimsenen komünist ideolojidir. Özelinde kapitalizme, faşizme ve emperyalizme karşıdır ve sınıfsız bir toplum yaratmak için özel mülkiyete dayalı üretim biçimlerinin tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Marksist-Leninist ideoloji kişiye ait özel mülkiyete karşı değil, büyük ölçekli işletmelerin ve toplumsal üretim alanlarının özel teşebbüse ait olmasına karşıdır. Ekonomide küçük ölçekli işletmelerin korunmasını ve teşvik edilmesini savunmakla birlikte, büyük ölçekli üretim alanlarında kolektif işletme biçimini savunur.
Tarihsel olarak Paris Komünü sayılmazsa, Marksist-Leninist ilkeler ilk olarak 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi'nden sonra Sovyetler Birliği'nde uygulandı ve ardından devletin resmî ideolojisi haline geldi. Ayrıca ülkede Marksizm-Leninizm Enstitüsü adında bir bilim akademisi bulunmakta ve birçok eser yayınlamaktaydı.
Bununla birlikte Marksist-Leninist ilkelerin ortaya çıkışından bu yana bu görüşlere karşı dünyanın birçok yerinde antikomünizm adı verilen politikalar üretilmiş ve bu ilkeleri savunanlara çeşitli baskılar uygulanmış, hatta katliamlara kadar varan uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Leninizm, tarihin diyalektik materyalist bir yorumuna dayanan ekonomik ve toplumsal bir dünya görüşü olan Marksist felsefenin üzerine politik ve ekonomik konularda katkı sunan bir teori olup, marksizmin bir aşaması olarak ele alınır. Bu yaklaşıma göre Lenin, Marx'ın eserlerini ve temel prensiplerini esas alarak onun savunduklarını ekonomik, felsefi ve siyasi konularda geliştirmiş ve onu yeni dünya şartlarına uygun bir öğreti haline getirmiştir.
Leninizm terimi, Lenin hayattayken pek kullanılan bir terim değildi. Ancak sağlık sorunları nedeniyle aktif politikadan çekilmesinin ardından diğer Sovyet politikacıları Lenin'in görüşleri adı altında bu ifadeyi sıklıkla dillendirmeye başlamışlardır. Ardından Komintern'de Grigory Zinoviev "Leninizm" terimini ilk kez kullandı ve terim popüler hale geldi.
Marksizm-Leninizm'in ayrı bir ideoloji halini alarak yaygınca kullanılması Stalin'in 1926 tarihli "Leninizm'in Soruları" (Almanca orijinali: Fragen Des Leninismus) adlı eseriyle başlar.

Marksizm-Leninizm ideolojisinin çeşitli ülkelerde iktidara gelişinin yıllara göre dağılımı şu şekildedir;

Günümüzde Marksizm-Leninizm  Çin, Kuzey Kore, Küba, Vietnam ve Laos'taki devlet yönetimlerinin belirleyici ideolojisidir.
Bununla birlikte şu an dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteren birçok silahlı örgüt kendisini Marksist-Leninist olarak tanımlamakta ve bu ilkelerin uygulandığı bir rejim kurmak istemektedir. Bu örgütlere Türkiye'de faaliyet gösteren Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi ve Marksist Leninist Komünist Parti, Filipinler'de faaliyet gösteren Yeni Halk Ordusu ya da Kolombiya'da faaliyet gösteren Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri örnek olarak gösterilebilir.

1949'da Mao Zedong önderliğinde gerçekleşen Çin Devrimi'nin ardından kurulan Çin, Marksist-Leninist temelli yönetim politikalarını benimsemiş ve uygulamıştır. 1970'li yıllara kadar Mao'nun etkisinin yüksek olduğu Çin Halk Cumhuriyeti (bu politikalar Maoizm olarak anılır), 1980'li yıllarda Deng Xiaoping yönetiminde devlet kontrolündeki piyasa ekonomisini benimsemiştir.
Çin anayasasının birinci maddesi şöyledir: "Çin Halk Cumhuriyeti işçilerin ve köylülerin ittifakı üstünde kurulan ve işçi sınıfı tarafından liderliği yapılan halkın demokratik diktatörlüğü egemenliğinde sosyalist bir devlettir." Bu madde, devletin Marksist-Leninist terminolojideki işçiler ve köylüler ittifakı üzerinde kurulduğunu ve koruyucusu olarak öncü partinin, yani komünist partinin yetkin kılındığını ifade eder.

Kuzey Kore yönetimi, 1992 yılında Marksist-Leninist ilkeleri yorumlayarak Juche adında yeni bir yöntem geliştirmiştir. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması, ülkeyi büyük sorunlarla karşı karşıya bırakması ve bunu takip eden aylarda Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki NATO üyesi devletler ülkeye uyguladıkları yaptırımları en üst seviyeye çıkarması bu durumda etkili olmuştur. Ülke içinde, 1910-1945 arasındaki Japon işgaline benzer bir durumun ortaya çıkacağı tartışmaları baş göstermiş ve bu durum ordunun güçlendirilmesi ve kendi kaynaklarıyla ekonomik hayatı sürdürme düşüncelerini ön plana çıkarmıştır. Yapılan tartışmalar sonucu 1996 yılında bu yönteme songun (önce ordu) adında bir politika dahil edilmiş, 1998 yılında ise Anayasada değişikliğe giderek "Marksizm-Leninizm" ifadesi yerine "Juche" ifadesi getirilmiştir.

Küba'daki mevcut anayasa ülkenin Marksist-Leninist ilkelere göre yönetildiğini açıkça belirtir. Anayasanın 5 ve 9. maddelerine göre iktidardaki komünist parti, toplumu oluşturan bireylere geçimlerini sağlayacak ve yeteneklerine uygun bir iş, engellilere para yardımı, tüm çocuk ve gençlere ücretsiz tıbbi yardım ve eğitim, herkese ücretsiz eğitim, kültür ve spor yapabilme hakkını sağlamakla yükümlü devletin öncü partisi olarak tanımlanır.

Laos’ta 1975 yılında gerçekleşen, SSCB ve Vietnam tarafından da desteklenen devrimden bu yana, ülkedeki hakim siyasi ideoloji Marksist-Leninist ilkelere dayalı tek partili sosyalist cumhuriyettir.

Vietnam, 1976 yılından bu yana Marksist-Leninist ilkeler ile yönetilmektedir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasını izleyen 1990'lı yıllarda ekonomik ve siyasi izolasyon nedeniyle küçük anayasa değişiklikleri yapsa da iktidardaki komünist partiye verilen görevler hala bu ilkelere göre dizayn edilmiştir.

Lenin, klasik Marksizm'e; enternasyonalizm, öncü parti, kapitalizm, emperyalizm, proletarya diktatörlüğü, demokratik merkeziyetçilik, ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi konularda katkılarda bulunmuştur.

Karl Marx'a göre; toplumsal konumu gereği proletarya, sınıfsız toplumu kuracak olan tek sınıf ve iradedir. Marx; bu iradenin proletaryanın "doğal" olarak kurup içinde mücadele edeceği bir çeşit parti olacağını öngörmüştür. Bu parti, Marx'a göre, işçi sınıfının içinden tümüyle tarihsel bir zorunluluk ve kapitalizmin kendi içerisindeki çelişkileri sonucu ortaya çıkar. Yine Marx'ın bu saptamasına göre parti; sosyalist devrim için bir aygıt, proletaryanın örgütlenmiş bir biçimi ve onun buluşma alanıdır. Marx'a göre devrimi yapan ise proletaryanın bizzat kendisidir.
Bu "devrimi yapacak olan irade" hususunda Lenin, bu eylemi tarihsel olarak gerçekleştirebilecek olan yapının "Disiplinli bir komünist parti önderliğindeki proletarya" olduğunu belirtmiş, dolayısıyla marksist felsefedeki proletarya örgütlülüğünün belirsiz niteliği yerine öncü parti kavramını koymuştur. Ayrıca işçi sınıfının bilinçsiz ve örgütsüz kesimini lümpen proletarya olarak tanımlayan Marx'ın görüşlerini de yorumlayan Lenin, bu saptamasında "Devrim proletarya için yapılmış olsa da, devrimin birincil öğesi ve yaratıcısı kurulmuş olan marksist partidir" tanımını yapmış, Devlet ve Devrim adlı eserinde komünist partinin proletarya diktatörlüğüne geçiş için "olmazsa olmaz şartı" olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca Lenin'e göre bu proletarya partisi, "Proletarya diktatörlüğü döneminde temel önder güç" ve "İşçi sınıfı birliğinin en yüksek değeri"dir.
Lenin'in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri olan Stalin de "Parti, işçi sınıfının örgütlü müfrezesidir" diyerek bu görüşü savunmuştur.
Öncü parti kavramı, Kim Jong-il tarafından da yorumlanarak Juche adında doktrinleştirilmiştir. Kore İşçi Partisi'ne ve onun önderine sadakati gerektiren bu anlayış günümüzde Kuzey Kore'de uygulanmaktadır.

Lenin'in Marksist yönteme kattığı diğer temel bir düşünce de, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizmi görmesidir. Lenin, Rudolf Hilferding ve John Hobson'un emperyalizm ile ilgili düşüncelerinden yaralanarak Karl Marx'ın Das Kapital (1867) adlı eserindeki fikirleri formüle etmiş ve bir sentez haline getirmiştir. Bununla birlikte Nikolay Buharin ile birlikte sömürgecilik konusunda ortaya koyduğu düşünceler ve özellikle pazarların, arz kaynaklarının ve yatırım yollarının hakimiyet altına alınması kapsamındaki konuların analizi günümüzde de güncelliğini koruyan birçok partinin programı olacaktır.
Buharin'in emperyalist ekonomi üzerine ortaya koyduğu kuramın en önemli kapsamı, sermayenin ulusal bloklar şekliyle bir araya gelmesini ortaya koymasıydı. Buharin'e göre emperyalizm olgusu dünya ekonomisinde o dönemde görülen iki eğilimi ortaya çıkarmıştı: Sermaye gücünün "uluslararasılaşması" ve "ulusal olarak iç içe geçmesi". Yani Buharin'e göre bir taraftan uluslararası bir hale gelen finans kapital, diğer taraftan dünyadaki ekonomiden daha da bağımsız hale gelen ulusal bloklar şeklinde örgütlü hale geliyordu. Dolayısıyla devletin ekonomik hayat ile gitgide daha çok bütünleştiği bu emperyalist çatışma ve rekabetin temelinde bu iki eğilim bulunmaktaydı. Devletin bizzat temel bir aktör olarak yer aldığı, finans kapitalin ve tekellerin ulusal düzeydeki bütünleşmesi, ulusal düzeyi aşan bütünleşmeden daha hızlı ve yoğun bir şekilde gerçekleşmekte ve bir tür devlet kapitalizmi karakteri taşımaktaydı.

Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde bu konu hakkında birçok görüş ortaya atan Lenin, kapitalist devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda pazar bulma amacıyla başka uluslara müdahale ettiğini belirtmiştir.
Lenin'in emperyalizm üzerine kurduğu teoiler Hobson, Hilferding ve Buharin’in yaklaşımlarıyla karşılaştırıldığında, onların kuramlarını aynen desteklediği, fakat "en zayıf halka", "çürüme" ve "ideoloji" konularında kendine özgü bir şekilde yaklaştığı görülür. Lenin'in Üçüncü Komünist Enternasyonal adlı konuşmasında ve Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, İkinci Enternasyonalin Çöküşü gibi eserlerinde görüldüğü gibi Karl 

Mozambik Halk Cumhuriyeti 1975 yılından 1990 yılına kadar bugünkü Mozambik Cumhuriyeti sınırları içerisinde kurulan devlet.
Afrika kıtasının doğusunda Portekiz Doğu Afrikası olarak adlandırılan bölgenin 25 Haziran 1975 tarihinde bağımsızlığına kavuşması ile kurulan Mozambik Halk Cumhuriyeti, mevcudiyetini 1 Aralık 1990 tarihine kadar sürdürmüştür. Marksist bir ideoloji ile yönetilen ülke bu nedenle özellikle Angola Halk Cumhuriyeti, Doğu Almanya ve Sovyetler Birliği gibi o dönemin doğu blok komünist ülkeleri ile iyi ilişkiler içerisinde olmuştur.
Ülkenin bağımsızlığına kavuşması için silahlı mücadeleyi başlatan komünist bir ideolojiye sahip FRELIMO'nun etkisi ve dönemin koloni bölgelerine bağımsızlık hakkını vermek istemeyen Portekiz devlet başkanı Marcelo Caetano'nun ölümü ile demokratik bir yapıya bürünen Portekiz'in de onayı ile bağımsızlığını kazanan ülkede, ideolojiye uygun olarak tüm yabancı şahısları ülke dışına göndermiş, başta yabancı işletmeler olmak üzere tüm işletmeleri kamulaştırmıştır. Bu durum karşısında yeniden yapılandırma adına 1975 yılında kurulan RENAMO (Mozambik Ulusal Direnişi) FRELIMO ile 1976 başlayan 16 yıl süren iç savaşın yaşanmasına sebep olmuştur.
1 Aralık 1990 yılına kadar mevcudiyetini sürdüren ülke, bu tarihte gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile bugünkü Mozambik Cumhuriyeti adını alarak, komünist ve tek parti düzeninden çok partili ve demokratik bir anayasal yapıya geçmiş, 1992 yılında taraflar arasında Roma'da varılan anlaşma ile de iç savaşa son verilmiştir.

Mozambik Cumhuriyeti
Mozambik Kurtuluş Cephesi
RENAMO

Sovyet Mozambik Birliği29 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FRELIMO16 Ağustos 2000 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moğolistan Halk Cumhuriyeti (Moğolca: Бүгд Найрамдах Монгол Ард Улс (БНМАУ), Bügd Nairamdakh Moğol Ard Uls (BNMAU), 1924 ile 1992 yıllar arasında Asya kıtasında bugünkü Moğolistan sınırları içerisinde egemen olan sosyalist devlet.
Moğolistan Halk Devrimci Partisi tarafından yönetildi ve tarihi boyunca Sovyetler Birliği ile yakın bağlantılarını sürdürdü. Coğrafi olarak Çin'in kuzeyine ve Sovyetler Birliği'nin (Rus SFSR aracılığıyla) güneyine konumlanmıştır. 1944 yılına kadar, sadece Moğolistan ve Sovyetler Birliği tarafından tanınan bir başka Sovyet uydu devleti olan Tuva Halk Cumhuriyeti ile de sınırı bulunmaktaydı.

Dış Moğolistan, 1691'den 1911'e kadar Mançu Çing Hanedanı tarafından yönetildi. 20. yüzyılın ilk on yılında, Çing hükûmeti, Dış Moğolistan'ın daha fazla entegrasyonunu amaçlayan yeni politikaları uygulamaya başladı. 19. yüzyılda İç Moğolistan'daki gelişmelere benzer bir sömürgecilik beklentisiyle Moğol aristokrasisi, Rus İmparatorluğu'dan destek talep etti. Ağustos 1911'de bir Moğol heyeti Sankt Petersburg'a giderek, sınırlı destek sözünü aldı. Geri döndüklerinde, sonunda Çing hanedanının çöküşüne yol açan 1911 Devrimi başlamıştı. Aralık 1911 yılında Moğollar Çing Amban'ı Ulan Batur'da devirerek yerine ve 8. Jebtsundamba Khutukhtu olarak atandı Bogd Han önderliğinde Çing Hanedanlığı'ndan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. İç Moğolistan'ı yeni devlete dahil etme girişimleri askerî güçsüzlük, Rusya'nın yardımlarının eksikliği de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle başarısız olmuştu. Bu süreçte Rusya, İç Moğolistan'ın iç işlerinde Japonya ile gizli anlaşmalar ile bağlı olduğu için ilerleme de kaydedemesi ve İç Moğol aristokratlarının ve yüksek din adamlarının destek eksikliği nedeniyle de ilerleme sağlanamıştı. 1915 yılında Kyahta'da imzalanan antlaşmada Çin, Rusya ve Moğolistan, Moğolistan'ın Çin hükümdarlığı altında özerkliği sürdürme statüsü üzerinde anlaştılar.
Bununla birlikte, Çin Cumhuriyeti, Rus Devrimi'ni ve ardından gelen iç savaşı Dış Moğolistan'a asker yerleştirmek için bir bahane olarak kullanabildi ve 1919'da Moğol hükûmeti Moğolistan'ın özerkliğini ortadan kaldıran bir antlaşma imzalamaya zorlandı. Associated Press gönderisine göre, bazı Moğol şefleri Çin'den Moğolistan yönetimini geri almasını ve Dış Moğolistan'ın özerkliğini sona erdirmesini isteyen bir dilekçe imzaladılar. Tusiyetu Han Aimak'ın Prensi Darchin Ch'in Wang, Çin yönetimini desteklerken, küçük kardeşi Tsewang, Ungern-Sternberg'in destekçisiydi. Çin işgali altında Moğolistan Halk Partisi kuruldu ve bir kez daha kuzeye, bu sefer Sovyet Rusya'dan yardım beklentisi oluştu. Bu arada, Roman Ungern von Sternberg'in liderliğindeki Beyaz Rus birlikleri, Mart 1921'in başlarında Khuree'yi işgal etmişti ve yeni bir teokratik hükûmet 13 Mart'ta Çin'den bağımsızlığını ilan etti. Ancak 1921 Moğol Devrimi patlak verdi ve sonraki aylarda Ungern ve kalan Çin birlikleri sürüldü ve 6 Temmuz 1921'de Moğol Halk Partisi ve Sovyet birlikleri Niislel Khuree'yi aldı. Halk Partisi yeni bir hükûmet kurdu, ancak Bogd Han'ı devlet başkanı olarak korudu. İlerleyen yıllarda bazı şiddetli güç mücadeleleriyle Sovyet etkisi daha da güçlendi ve Bogd Han'ın ölümünden sonra 26 Kasım 1924 tarihinde Moğolistan Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan edildi. Hükûmet, 26 Kasım 1924 Moğolistan Halk Cumhuriyeti Anayasası'na göre ölümünden sonra Bogda Han'ın mührünü kontrol altına aldı.
Zhang Zuolin'in etki alanında bulundurduğu alanın (Çin " Üç Doğu Eyaleti " kesimi) haricinde, Sovyet yanlısı Moğol komünistlerinin Dış Moğolistan'ın kontrolünü ele geçirmesinin ardından 1922'de Bogda Han ve Bodo tarafından yönetildiği Dış Moğolistan'ı ele geçirmesi önerildi. 

1925 ve 1928 arasında yeni rejim kuruldu. O zamanlar Moğolistan ciddi şekilde az gelişmişti. Sanayi yoktu ve tüm servet soylular ve dini kuruluşlar tarafından kontrol ediliyordu. 1928'de Sovyet lideri Joseph Stalin ve Komintern, Moğol tarımının kolektivizasyonu da dahil olmak üzere sosyalizmin inşasını emretti. Bu, dinin yıkılmasına, ekonomide ve ulaşımda bozulmaya yol açarak Batı ve Güney'de sadece Sovyetler Birliği'nin yardımıyla bastırılabilecek ayaklanmalara yol açtı. 1934'te Peljidiin Genden Moskova'yı ziyaret etti ve Stalin'i "Kırmızı emperyalizm"'i öfkeyle suçladı. Daha sonra Karadeniz'de bir tatil yapmak için kandırıldıktan sonra Büyük Tasfiye'de öldü. 1932'den sonra, bir komuta ekonomisinin uygulanması geri çekildi. 1936'da, Stalin ülkenin Budist kurumlarının tasfiyesini emretti. Bu arada, Mançurya'daki Japon saldırıları, Moskova'nın Moğolistan'da birlik oluşturması için önemli bir gerekçe oluşturmuştu. Bu süreçte Büyük Tasfiye olayı Moğolistan'a sıçradı. Ölenler arasında Genden, Anandyn Amar, Demid ve Losol vardı. Genden'nin iktidardan uzaklaştırılmasından sonra Stalin'in takipçisi Mareşal Horloogiyn Çoybalsan görevi devraldı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Moğolistan ve Mançurya arasındaki sınırda artan bir Japon tehdidi nedeniyle, Sovyetler Birliği, Moğol sosyalizminin seyrini yeni bir ekonomik aşamalılık politikası ve ulusal savunmanın oluşturulması lehine tersine çevirdi. Sovyet ve Moğol orduları, 1939 yazında Halhin Gol Muharebesi Doğu Moğolistan'ı işgal eden Japon güçlerini yendi ve o yılın sonbaharında Moğol-Mançurya sınırını tanımlamak için bir komisyon kuruldu.
1941'den sonra Moğolistan ekonomisi, Sovyet Birliğini mümkün olan her şekilde destekleyecek şekilde yeniden ayarlandı, buna çeşitli Sovyet askeri birimlerine finansman sağlamak da dahil. Rus tarihçi V. Suvorov, Sovyet-Alman Savaşı sırasında Moğolistan yardımının ABD yardımı gibi önemli olduğunu yazdı çünkü sıcak giysiler Doğu Cephesi'ndeki savaşlarda zafere genellikle karar verdi. Buna ek olarak, Moğol gönüllüler Kızıl Ordu'da Avrupa Mihver Devletleri'ne karşı savaştılar.
1944 yılında Moğolistan, Tuva Halk Cumhuriyeti'nini Sovyetler Birliği'ne katılması ile birlikte sınır komşularından birini kaybetmişti.
1945 yazında Sovyetler Birliği, Japonlara karşı başarılı bir saldırı olan Mançurya Stratejik Saldırı Operasyonunu başlatmak için Moğolistan'ı bir üs olarak kullandı. Önceki birikim, devasa miktarda ekipmanla birlikte 650.000 Sovyet askerini Moğolistan'a getirdi. Moğolistan Halk Ordusu çatışmada sınırlı bir destek rolü oynamış olsa da, birliğin bu çatışmaya katılması Stalin'e Çin tarafının Moğolistan'ın bağımsızlığını kabul etmeye zorlamak için kozları vermişti.

Şubat 1945 Yalta Konferansı, Sovyetler Birliği'nin Pasifik Savaşı'na katılımını sağladı. Yalta'da öne sürülen Sovyetlerin katılım koşullarından biri, savaştan sonra Dış Moğolistan'ın "statükoyu" koruyacağıydı. Bu "statüko" nun kesin anlamı, 1945 yazında Stalin ve Çan Kay Şek'in elçisi T.V. Soong arasındaki Moskova'daki Çin-Sovyet görüşmelerinde tartışma konusu oldu.
Stalin, Çin Cumhuriyeti'nin Dış Moğolistan'ın bağımsızlığını tanıması konusunda ısrar etti. Çan Kay Şek bu fikre direndi ama sonunda teslim oldu. Ancak Çan, Stalin'den Çin Komünist Partisini desteklemekten kaçınmaya söz vermesini istemiş, bu durumda  kısmen Dış Moğolistan'dan vazgeçme anlamına gelmişti.
Böylece, Çin-Sovyet Antlaşması ile birlikte Dış Moğolistan'ın bağımsızlığını garanti altına alınmıştı. Bu antlaşma ile birlikte  Khorloogiin Choibalsan'ın Dış Moğolistan'ı Çin'in elinde kalan İç Moğolistan ile birleştirme umutlarını da sona erdiren bir antlaşma olmuştu. Choibalsan başlangıçta Stalin'in Büyük Moğolistan vizyonunu destekleyeceğini umuyordu, ancak Sovyet lideri Choibalsan'ın vizyonunu, Sovyet kazanımları için kolayca kurban etti, Çin-Sovyet Antlaşması ile güvence altına alındı ve Yalta anlaşmaları tarafından meşrulaştırıldı. Bu anlamda, Çin-Sovyet Antlaşması, Moğolistan'ın bağımsız bir Moğolistan Halk Cumhuriyeti'ne ve Çin Cumhuriyeti'nin içerisinde yer alan komşu bir İç Moğolistan'a kalıcı olarak bölünmesine neden olmuştu.

Moğolistan hükûmeti Moskova ile ilişkilerini güvence altına alarak sivil girişime odaklanarak savaş sonrası gelişime geçti. Moğolistan, bu süreçte Sovyetler Birliği dışındaki hiçbir ulusla neredeyse hiç bağlantısı olmayan dünyanın en izole ülkelerinden biriydi. Savaştan sonra uluslararası bağlar genişledi ve Moğolistan, Kuzey Kore ve Doğu Avrupa'daki yeni Komünist devletlerle ilişkiler kurdu. Moğolistan ve Çin Halk Cumhuriyeti 1949'da birbirlerini tanıdılar ve Çin, Dış Moğolistan'a dair tüm iddialarından feragat etmiştir. Ancak Mao Zedong, Moğolistan'ın Çin ile yeniden entegrasyonunu şahsi olarak umut ediyordu. Bu soruyu 1949 gibi erken bir tarihte Sovyet önderliğinde (Xibaipo'da Anastas Mikoyan ile görüşürken) daha sonra Stalin'in ölümünden bir yıl sonra, 1954'te Stalin tarafından sıkı bir şekilde reddedildikten sonra ortaya koyup, dile getirmiştir. 1956'da Nikita Kruşçev'in Gizli söylev sırasında Sovyet lideri Josef Stalin tarafından yapılan yanlış uygulamaları dile getirmesi neticesinde, Çin liderler Moğolistan'ın bağımsızlığını Stalin'in Mikoyan'la yaptığı toplantılarda yaptığı hatalardan biri olarak göstermeye çalıştı. Sovyetlerin bu duruma tepkisi ise Moğolların kendi kaderlerine karar vermekte özgür şeklinde olmuştur. 

1952'de Choibalsan, kanser tedavisi gördüğü Moskova'da hayatını kaybetti. Yerine başbakan olarak Yumjaagiin Tsedenbal atandı. Selefinden farklı olarak Tsedenbal, Moğolistan'ı Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetlerinden biri olarak kabul etmekteydi. Ancak bu fikir diğer Moğol Devrimci Halk Partisi  üyelerinin muhalefetiyle karşılaşmış ve sonrasında terk edilmişti.
1950'lerde Moğolistan Halk Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler önemli ölçüde gelişti. Çin, Ulan Batur'daki tüm endüstrileri ve apartman bloklarını inşa ederek çok ihtiyaç duyulan ekonomik yardımı sağladı. 1962'den sonra Çin-Sovyet ilişkilerinin kötüleştiği bir süreçte, Moskova'yı kırmaya zorlamak amacıyla 1962'den sonra onları geri çekinceye kadar binlerce Çinli işçi bu projelere katıldı.
Çin-Sovyet bölünmesinin başlangıcından sonra, Moğolistan kısa bir süre boşaltıldı, ancak kısa süre sonra Sovyet yanlısı bir tavır aldı ve Çin ile kavgadaki Sovyet tezlerini onaylayan ilk 

Muğan Sovyet Cumhuriyeti, Muğan Geçici Askeri diktatasına karşı başlatılan ayaklanma sonucunda Lenkeran bölgesinde kurulmuş kısa ömürlü Sovyet Cumhuriyeti'dir.

Bolşevikler 1919 yılının Mart ayında silahlı isyana hazırlanmaya başladı. 1 ay sonra da ayaklanma başlatıldı. Ayaklanmaya Lenkeran kırmızı birlikler, Zuvandlı süvari gerilla birlikleri, Memmedovun partizan birliği, Boçarnikovun başkanlığındaki Privolnı köy gerillaları ve Sarı adasındaki hidrolokasiya grup ayaklanmaya katıldı. 2 Mayıs 1919 yılında Muğan hariç, Lenkeran ve çevresinde Bolşevik yönetimi kuruldu, 13 gün sonra ise Muğan Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi.

24 temmuz 1919 yılında Beyaz ordu'ya mensup birlikler devletin başkenti Lenkeran'a girerek devleti yıktı. Ertisi ayın 9'unda bu bölgeyi Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ne devretti. Bu arada Sovyet yanlıları Sarı adasına çekildi. Ancak Komünistler burada fazla kalamayacaklarını anlayarak adayı terk etme kararı almışlardı. Bir kısmı İran bağlı Aşur adasına çekilmişti. Bunun üzerine İngilizler ve İran Kazakları 8 Ağustos'ta adayı kuşatarak buradaki komünistleri hapse attı. komünistler'in bir kısmı ise Bakü'ye gitmişlerdi. O dönemde ise Bakü İngiliz denetimindeydi ve gelen komünistleri hemen tutukladılar.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin Herbiyye Bakanlığı, Genelkurmay operatif istihbarat idaresinin resmi raporlarına göre Muğan Sovyet Cumhuriyeti'nin 1200-1500 kişilik askerî güce sahip olduğunu belirtti. Bunların yanında Vladimir Lenin'in Astrahan'a yolladığı 200 kişilik bir grupta mevcuttu. Sovyet Cumhuriyeti'nde başkent Lenkeran'da 4, Bilesuvar'da 3 olmak üzere toplam 12 topa sahipti. Ayrıca Sarı adasında hidroplanlarlar mevcuttu. Ordunun askeri disiplinde yoktu.

Norodom Sihanuk (Khmerce: នរោត្តម សីហនុ) (d. 31 Ekim 1922, Punon Pen, Kamboçya - ö. 15 Ekim 2012, Pekin, Çin), 1941-1955 ve 1993-2004 yılları arasında iki defa Kamboçya Kralı olarak tahtta kalmıştır. 7 Ekim 2004 yılında tahtı kendi isteğiyle oğlu Norodom Sihamoni'ye devretmiştir. Tahta ilk çıkışından itibaren ‘Baba-Kral’ olarak bilinmekteydi. Uzun kariyeri boyunca Kamboçya'yı çeşitli unvanlar ile yönetti, Kamboçya'nın hem Kralı hem de Başbakanı olarak görev yaptı. Sihanuk'un yaşamı boyunca Kamboçya, Fransız sömürge yönetimi (1953'e kadar), bağımsız krallık (1953–1970), cumhuriyet (1970–1975), Kızıl Kmer rejimi (1975–1979), komünist bir rejim (1979–1989), bir eyalet (1989–1993) ve yine krallık (1993'ten beri) rejimlerini yaşamıştı.

Babası Prens Norodom Suramarit, annesi Kral Sisowath Monivong'un kızı Prenses Sisowath Kossamak'tır. Ailenin tek çocuğu olduğu için 1941 yılında büyükbabası Monivong öldüğünde, Sihanuk, Fransız sömürge yönetimi tarafından kral olarak tahta çıkartıldı.
II. Dünya Savaşı sırasında Japon İmparatorluğununu Kamboçya'yı işgalinin ardından, ülkesinin Fransız Çinhindi'den ayrılıp bağımsızlığını kazanması için başlatılan harekete katıldı. 1953'te Kamboçya'nın Fransa'dan bağımsızlığını sağladı. 1955'te siyasete doğrudan katılmak için tahttan çekildi ve yerine babası Suramarit geçti.

Sihanouk Halkın Sosyalist Topluluğu (Sangkum) adlı siyasi partiye katıldı. Liderlik ettiği bu parti, 1955 Kamboçya Genel Seçimleri'nden %82,7 oyla birinci çıktı ve Sihanuk başbakan oldu. Sihanouk bir tek parti yönetimi kurdu ve siyasi muhalefeti bastırdı. 1960 yılında babası öldükten sonra Sihanouk, Kamboçya Devlet Başkanı olarak yeni bir göreve başladı.
Dış ilişkilerde resmi olarak tarafsız olan Sihanuk, uygulamada komünist bloğa daha yakındı. 1970 düzenlenen bir darbe ile devirildi. Darbenin ana nedenleri, Sihanuk'un Amerika destekli Güney Vietnam ile savaşan Kuzey Vietnamlıların Kamboçya sınırları içindeki faaliyetlerine tolerans göstermesi ve ağır silahlı Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi militanlarının Doğu Kamboçya'yı fiilen kontrol etmesine izin vermesiydi. Darbe gerekçesini ise Sihanuk'un tarafsızlığı sürdürme politikalarının dolaylı bir sonucu olan Kamboçya ekonomisinin korkunç durumda olması olarak ilan etmişti.
Darbe ile mevcut Kamboçya Krallığı bir Kmer Cumhuriyeti haline geldi. Yeni rejim Sihanuk'un Kuzey Vietnam rejimi ve Viet Cong ile gizli işbirliği dönemini sona erdirdi ve devam eden İkinci Çinhindi Savaşı'nda Kamboçya'yı Güney Vietnam ile işbirliğine soktu.

Sihanouk önce Çin, ardından Kuzey Kore'ye giderek sürgünde bir hükûmet ve Kızıl Kmerlerin partisi Kamboçya Komünist Partisi ile ittifak kurarak Kamboçya Ulusal Birleşik Cephesi isimli, liderliğini yaptı bir direniş hareketi oluşturdu.
Kamboçyalılara yeni hükûmetle savaşmaya çağıran Sihanouk Kamboçya İç Savaşı sırasında Kızıl Kmerleri destekledi. Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri ve mali yardımına rağmen, Kmer Ulusal Silahlı Kuvvetleri (Forces armées nationales khmères veya FANK) yetersiz eğitilmişti ve Kızıl Kmerlere, Sihanouk'un güçlerine ve Kızıl Kmerlerin koruyucusu olan komunist Kuzey Vietnam'a karşı yenildi. Cumhuriyet 17 Nisan 1975'te, Kızıl Kmerler ve Vietnam Halk Kara Kuvvetleri Phnom Penh'i alınca resmi olarak dağıldı ve Vietnam desteğiyle Demokratik Kampuçya kuruldu.
Kızıl Kmerlerin 1975'teki zaferinden sonra, Sihanouk yeniden devlet başkanı olarak ülkesine geri döndü. Ancak kısa süre sonra yeni hükûmetle ilişkileri bozuldu ve 1976'da istifa etti. Demokratik Kampuçya'nın Vietnam'dan bağımsız kararlar alması ve çıkar çatışmasıyla gerilen ilişkiler, sınır ihlalleri gerekçe gösterilerek iki ülke arasında savaşa dönüştü. Vietnam'ın Kamboçya-Vietnam Savaşı'nı kazanmasının ardından bu sefer de Kampuçya Halk Cumhuriyeti kuruldu. Kızıl Kmerler ise ülkenin batısındaki küçük bir bölgeye çekildiler. Kızıl Kmer rejimi tarafından 1975 yılında "Büyük Yurtsever Şahsiyet" ilan edilen Sihanouk, Vietnam güçleri 1979'da Kızıl Kmerleri devirene kadar ev hapsinde tutulmuştu.

1979 yılında Sihanuk tekrar sürgüne gitti ve 1981'de bir direniş partisi olan FUNCINPEC'i kurdu. Ertesi yıl, Kamboçya'nın Birleşmiş Milletler'deki koltuğunu koruyan ve onu Kamboçya'nın uluslararası alanda tanınan devlet başkanı yapan Vietnam karşıtı direniş gruplarından oluşan geniş bir koalisyon olan Demokratik Kampuchea Koalisyon Hükümeti'nin (CGDK) başkanı oldu. 1980'lerin sonlarında, Vietnam destekli Kampuçya Halk Cumhuriyeti ile CGDK arasındaki düşmanlıkları sona erdirmek için gayri resmi görüşmeler başlatıldı. 1990 yılında, Kamboçya'nın egemenlik meselelerini denetlemek için bir geçiş organı olarak Kamboçya Yüksek Ulusal Konseyi kuruldu ve başkanlığına Sihanouk getirildi.

1991 yılında Paris Barış Anlaşmaları imzalandı ve ertesi yıl Kamboçya'daki BM Geçiş Dönemi Otoritesi (UNTAC) kuruldu. UNTAC, 1993 Kamboçya genel seçimlerini düzenledi ve ardından oğlu Norodom Ranariddh ve Hun Sen'in ortaklaşa liderliğinde bir koalisyon hükûmeti kuruldu. Sihanouk yeniden Kamboçya'nın kralı olarak iade edildi.
2004 yılında, kendi isteğiyle tahtı bıraktı ve önce Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'a, sonra da Çin'in başkenti Pekin'e yerleşti. Kraliyet Taht Konseyi, halefi olarak oğlu Sihamoni'yi seçti. Sihanuk, 15 Ekim 2012 tarihinde Pekin'de, bir kalp krizi sonrasında 89 yaşında öldü. Kolon kanseri, diyabet ve hipertansiyon gibi sağlık sorunlarından dolayı Ocak ayından beri Çin'de tıbbi tedavi görmekteydi.

1941 ile 2006 yılları arasında Sihanuk, bazılarında rol aldığı 50 filmin yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenmişti. Daha sonra düşük kaliteli olarak tanımlanan filmler, yazdığı bazı şarkılar gibi genellikle milliyetçi unsurlar içeriyordu. Şarkılarından bazıları eşi Monique, Kamboçya'ya komşu ülkeler ve sürgünde onu destekleyen komünist liderler hakkındaydı. 1980'lerde Sihanuk, New York'ta diplomatlar için konserler verdi. İkinci saltanatı sırasında sarayındaki konserlere de katıldı.

Paris Komünü, 18 Mart'tan 28 Mayıs 1871'e kadar Paris'te iktidarı ele geçiren bir Fransız devrimci hükûmetiydi.
1870-71 Fransa-Prusya Savaşı sırasında Ulusal Muhafızlar Paris'i savundu ve askerler arasında işçi sınıfı radikalizmi büyüdü. Eylül 1870'te Üçüncü Cumhuriyet'in kurulmasının ve Mart 1871'de Fransız Ordusunun Almanlar tarafından tamamen yenilgiye uğratılmasının ardından, Ulusal Muhafız askerleri 18 Mart'ta şehrin kontrolünü ele geçirdi. İki Fransız generalini öldürdüler ve Üçüncü Cumhuriyet'in otoritesini kabul etmeyi reddettiler, bunun yerine bağımsız bir hükûmet kurmaya çalıştılar.
Komün, Paris'i iki ay boyunca yönetti ve 19. yüzyıldan kalma birçok okulun eklektik bir karışımı olan, kendi tarzına sahip sosyalizmin ilerici, din karşıtı sisteme yönelik politikalar oluşturdu. Bu politikalar arasında kilise ile devletin ayrılması, öz denetim, kiranın hafifletilmesi, çocuk işçiliğinin kaldırılması ve çalışanların, sahibi tarafından terk edilen bir işletmeyi devralma hakkı yer alıyordu. Tüm Roma Katolik kiliseleri ve okulları kapatıldı. Feminist, sosyalist, komünist, eski tarz sosyal demokrasi ve anarşist akımlar Komün'de önemli roller oynadılar.
Bununla birlikte, 21 Mayıs 1871'de başlayan La semaine sanglante (Kanlı Hafta) sırasında, Mayıs ayının sonunda, ulusal Fransız Ordusu Komünü bastırana kadar, çeşitli Komünarların kendi hedeflerine ulaşmak için iki aydan biraz fazla zamanları vardı. Fransız Ordusu, Ulusal Muhafızlarla savaştı ve tahminen 10.000 ila 15.000 Komüncüyü hızla idam etti, daha sonraki tahminler ölü sayısının 20.000'e kadar çıktığını gösteriyor. Komün, son günlerinde Paris Başpiskoposu Georges Darboy ile çoğu jandarma ve rahip olmak üzere yaklaşık yüz rehineyi idam etti. 1.054'ü kadın olmak üzere 43.522 Komünar esir alındı. Yarısından fazlası hızla serbest bırakıldı. On beş bin kişi yargılandı, bunların 13.500'ü suçlu bulundu. Doksan beşi ölüm cezasına, 251'i zorunlu çalışmaya ve 1.169'u sınır dışı edilmeye mahkûm edildi. Liderlerin birçoğu da dahil olmak üzere diğer binlerce Komün üyesi yurt dışına, çoğunlukla İngiltere, Belçika ve İsviçre'ye kaçtı. Tüm mahkûmlar ve sürgünler 1880'de affedildi ve bazıları daha sonra siyasi kariyerlerine devam etti. 
Komün'ün politikaları ve sonuçlarına ilişkin tartışmaların, onu proletarya diktatörlüğünün ilk örneği olarak tanımlayan Karl Marx ve Friedrich Engels'in fikirleri üzerinde önemli etkisi oldu. Engels şöyle yazıyordu: "Son zamanlarda Sosyal-Demokrat darkafalı, şu söz karşısında bir kez daha bir dehşete kapıldı: Proletarya Diktatörlüğü. Peki, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris'e bakın. Komün. Proletarya Diktatörlüğü buydu." 

Komün, Fransızların yenilgisiyle sonuçlanan Fransız-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’teki tüm devrimci eğilimlerin sivil bir ayaklanma başlatmasıyla kuruldu. 1870 yılında III. Napolyon tarafından başlatılan savaş, Fransızlar için bir felakete döndü ve Kasım ayıyla birlikte Paris kuşatma altına girdi. İlerleyen yıllar boyunca başkentte zengin ve yoksul arasındaki uçurum genişlemişti. Yiyecek stoklarının azalması ve süren Prusya bombardımanı yaygın bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Emekçiler ilerici düşüncelere daha açık hale gelmişlerdi. Şehrin kendi seçtiği Komünle kendi kendini yönetiyor olması gerektiği fikri birçok Fransız kasabası tarafından hoşnutlukla karşılandı ama zapt edilmesi zor bulunan halk kitlesinin bu isteği hükûmet tarafından reddedildi. İktisadi idare için, sosyalist olması gerekmeyen, daha birleşmiş ama daha belirsiz bir istek “La Sociale!” haykırışında toplandı.
Ocak 1871'de, kuşatma dördüncü ayına ulaştığında, daha sonra Üçüncü Cumhuriyetin başbakanı olacak olan Adolphe Thiers ateşkes çağrısında bulundu. Prusyalılar Paris'i barış koşullarında işgal ettiler. Kuşatmanın kendilerine yaşattığı sıkıntılar nedeniyle birçok Parisli kızgındı, özellikle Prusyalıların kısa bir merasimle şehirlerini kuşatmasına izin verilmesine çok sinirlenmişlerdi.
Bu sırada on binlerce Parisli “Ulusal Muhafızlar” adı verilen bir askerî birliğin silahlı üyesiydi ve bunların şehrin savunulmasında önemli katkıları olmuştu. Fakir mahallelerdeki taburlar kendi subaylarını seçtiler ve Paris'te bulunan topları ele geçirdiler. Şehir Ulusal Muhafızlarla birlikte Prusya birliklerine altı ay boyunca direndi. Paris halkının direnişi sonucu Prusyalılar şehrin küçük bir bölgesine hapsedildiler ve ilerleme gösteremediler.
Direniş kararları Muhafızların merkezi komitesinden alınıyordu. Fransız hükûmetinin başbakanı Adolphe Thiers, bu kaygan durumun alternatif bir politik iktidar merkezi yaratabileceğini fark etti. Buna ek olarak, Paris işçilerinin silahlanarak Prusyalıları kışkırtabileceğini fark etti.
İşler bu noktada çok karışıktı, fakat açık olan bir şey vardı ki, emekçilerin yardım ettiği Ulusal Muhafızlar, Prusyalılar Paris'e girmeden evvel topları Prusyalıların yolundan çekerek onların elinden kurtarmış ve güvenli mahallelere saklamışlardı. Topların koyulduğu başlıca yerlerden biri Montmartre tepeleriydi.

Prusyalılar kısa bir süre için Paris'e girdiler ve şehri olaysız terk ettiler. Fakat Paris savaş tazminatı ödeninceye kadar kuşatma altında kalmaya devam etti.
Ulusal Muhafızlar Merkezi Komitesi giderek artan köktenci bir tutum benimser ve durmadan otorite kazanırken, hükûmet 400 topu onların eline süresiz bırakamazdı. Böylece ilk adım olarak 18 Mart'ta Thiers düzenli birliklere Montmarte tepelerindeki topları ele geçirmeleri emirini verdi. Bununla birlikte zaten moralleri çok yüksek olmayan askerler talimatları izlemektense Ulusal Muhafızlara ve yerli direnişçilere katıldı. Generalleri Claude Martin Lecomte onlara silahsız kalabalığın üzerine ateş açma emri verdiğinde onu atından indirdiler. General daha sonra dış yollardan birinde kalabalığın ele geçirdiği Muhafız generali Thomas'la birlikte vuruldu.
Diğer ordu birlikleri de yerel direnişçilere eklendi. Ayaklanma öyle çabuk yayıldı ki, Başbakan Thiers Paris'in askerler, polis ve her türden yönetici ve uzman tarafından boşaltılması emrini verdi. Kendisi de Versay'a kaçtı. Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi artık Paris'teki tek etkili yönetimdi: Komite derhal yönetimden çekilerek 26 Mayıs'taki komün seçimlerini düzenledi.
Komünün (daha doğru bir deyişle "Komünal Konsey"in) 92 üyesinin içinde vasıflı işçiler, birçok profesyonel (doktor ve gazeteci) ve reformcu cumhuriyetçilerden, değişik sosyalist anlayışlara sahip insanlara, 1789 Devrimine özlem duyan Jakobenlere kadar çok sayıda siyasi eylemci vardı. Karizmatik sosyalist Louis Auguste Blanqui Konsey Başkanı seçildi fakat bu seçim Blanqui 17 Mart'ta tutuklandığı ve gizli bir hapishanede tutulduğu için onun yokluğunda gerçekleşti. Yerel bölgelerin kuşatmadan kalan örgütlenmeyi sürdürmesine rağmen Paris Komünü 28 Mart'ta ilan edildi.

İç farklılıklara rağmen, Konsey iki milyonluk bir şehrin temel hizmetlerini yerine getirmek konusunda iyi bir başlangıç yaptı; belirli ilkelerde, sosyal bir devrimden ziyade ilerici bir sosyal demokrasiye benzeyen bir konsensüs sağlanabiliyordu. Zamanın azlığından dolayı (Komün 60 günden az bir süre iktidarda kalmayı başarabildi) yalnızca birkaç emir gerçekten uygulanabildi. Bu emirler şöyleydi: tüm kuşatma boyunca kiraların hafifletilmesi (çünkü kuşatma sırasına tarla sahipleri tarafından oldukça arttırılmıştı); Paris pastanelerinde gece işinin kaldırılması; giyotinin kaldırılması; etkin görev sırasında öldürülen Ulusal Muhafızların eşlerine olduğu kadar, eğer varsa çocuklarına da aylık bağlanması; savaş sırasında tüm işçiler aletlerini rehine vermeye zorlandığından şimdi hepsinin karşılıksız iadesi; borçların ertelenmesi ve faizin kaldırılması; reformist ilkelerden önemli bir kopuş olarak, sahipleri tarafından terkedilmiş fabrikaları işçilerin işletmeye devam etmesi.
Mecburi askerliği sona erdirdiler ve orduyu silah kullanabilen bütün şehirlilerden kurulu Ulusal Muhafızla değiştirdiler. Hedeflenen devletten ayrı kilise kanunu, kilisenin bütün mülkünü devletin yaptı ve dini okuldan uzaklaştırdı. Kiliselerin dinsel faaliyetlerinin devamı ancak ve ancak akşamları yapılan politik toplantılara kapılarını açarsa mümkün olabilecekti. Bu durum kiliseleri Komünün asıl siyasi merkezleri haline getirdi. Diğer kanunlar eğitimi iyileştiren ve teknik eğitimi herkes için mümkün hale getiren reformlarla ilgiliydi.
Kısa varlığı boyunca Komün, önceden kaldırılmış olan Fransız Cumhuriyetçi Takvimini benimsedi ve üç renkten ziyade kızıl bayrağı kullandı.
Konsey üyelerinin (temsilci değil delegeydiler) yasama kadar yürütme işlerini de yerine getirmesi beklenmekle birlikte, işlerin çokluğu değişik faktörler tarafından kolaylaştı. Kuşatma boyunca mahallerdeki sosyal ihtiyaçları (kantinler, ilk yardım istasyonları) karşılamak için kurulan pek çok plansız organizasyon artarak devam etti ve Komünle iş birliği içinde çalıştı.
Aynı zamanda yerel işçilerin yönetimindeki bu yerel meclisler hedeflerinin peşine düştü. Komün konseyinin resmî reformizmine rağmen, Komünün bileşimi daha çok devrimciydi. sosyalistler, anarşistler, Blanquistler ve özgürlükçü cumhuriyetçiler buradaki devrimci eğilimleri oluşturuyordu. Paris Komünü, eğilimlerin çokluğuna rağmen, yüksek orandaki işçi yönetimi ve değişik eğilimlerdeki devrimcilerin iş birliği nedeniyle anarşist ve Marksist sosyalistler tarafından ilk gününden itibaren sevinçle karşılandı.
Örneğin 3. Bölgede okul malzemeleri bedava sağlandı, üç okul laikleştirildi ve bir yetimhane kuruldu. 20. Bölgede okul çocuklarına bedava giysi ve yiyecek verildi. Buna benzer birçok örnek vardır. Fakat Komünün göreli başarısındaki en önemli şey, Thiers tarafından görev yerlerinden uzaklaştırılan uzmanların ve yöneticilerin sorumluluklarını alan sıradan işçilerin girişimiydi.
Karl Marx’ın en yakın dostu Friedrich Engels daha sonra sürekli ordunun bulunmayışı, mahallelerin kendi kendini yönetmesi ve bunun gibi etmenler nedeniyle Komünün artık bilindik anlamıyla bir “devlet” olmadığını iddia etti: bu bir geçiş biçimiydi, devletin yok oluşuna doğru bir geçiş. Ancak onun gelecekteki geli

Pol Pot, asıl adı ile Saloth Sar (d. 19 Mayıs 1925 - ö. 15 Nisan 1998), 20. yüzyılın en sert despot ve kötü şöhretli diktatörlerinden biri. Kamboçya nüfusunun çeyreğinin soykırımla katledilmesinin baş sorumlusudur. Pol Pot, Kızıl Kmerler adlı komünist gerilla teşkilatının kurucusudur. Köylü sınıfı ve işçi sınıfına  muhalif oldukları iddiasıyla eğitimli kesime yapılan katliamlarla ve tarım sosyalizmi üzerine kurulu bir devlet yaratmak istemesiyle bilinir. Pol Pot, Kamboçya'yı tek partili komünist bir devlete dönüştürdü ve ardından 1976 ilâ 1979 yıllarında Kamboçya'nın başbakanlığını yaptı.

Pol Pot, 1976 yılının sonlarında öğretmenler ve doktorlar başta olmak üzere eğitimli kesimin bir bölümünün tutuklanmasını emretti. Bu dönemde hedef alınan eğitimli kesim öğretmenler, doktorlar, müzisyenler, sanatçılar ve komünizme muhalif aydınlardan oluşuyordu. Şehirlerdeki insanları zorla çalışmaları için tarlalara sürülmesi emri verdi. Eğitim sisteminin kapitalizmi öğrettiğini ileri sürerek birçok okulu kapattı ve öğretmenleri kurşuna dizdirdi. İşçi sınıfının çıkarlarına muhalif oldukları iddiasıyla birçok entelektüel, sanatçı ve eğitimli kesimde yer alan insanlar da Pol Pot'un emrinde olan askerler tarafından ya öldürüldü ya da ölene dek çalışmaları için tarlalara sürüldü. Ayrıca gözlük takanlar da bu katliamlarda hedef oldu.
Bu gibi olaylarla gelişen 4 yıllık iktidarı döneminde Kamboçya'da 1,2 ila 2,8 milyon arası insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Yeni komünist rejime karşı tehdit görülenler ve kapitalizme ilişkili olarak görülen kişiler öldürüldü. Kıtlık, hastalık veya zorla tarlaya sürülen insanların aşırı çalıştırılmasından dolayı birçok ölüm yaşandı. Pol Pot diktatörlüğü döneminde, lideri olduğu Kızıl Kmerler tarafından Kamboçya soykırımı gerçekleştirildi.

1925 yılında o dönem Fransız Hindiçini içinde yer alan günümüzde Kamboçya'nın bir parçası olan Kompong Thom şehrinde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Pol Pot, 1949 yılında Paris'te radyo mühendisliği bursu kazandı. 1953 yılında Kamboçya'ya döndü ve öğretmenlik yapmaya başladı. 1963 yılında ise ormanlık bölgelere çekilerek Kızıl Kmerler olarak bilinen gerilla teşkilatını kurup organize etti. 1970'teki askeri ihtilal sonucu iktidardan uzaklaştırılan Kamboçya'nın kralı Norodom Sihanouk ile iş birliğine girerek askeri idareye karşı hareket başlattı. 1975'te General Lon Nol yönetimindeki askeri idareyi devirerek başbakan oldu.

Pol Pot, başbakan olmasına rağmen bütün idareyi elinde bulunduruyordu. Birliklerinin başkent Phnom Penh'i işgal etmesiyle katliamlar yaşanmaya başladı. Şehirde yaşayan herkesi pirinç tarlalarında çalışmaya zorlayan Pol Pot, bütün okulları kapattı. Okuma yazma bilenler öncelikli olmak üzere yaşlı, genç, çocuk, kadın, erkek ayırımı yapmaksızın yüz binlerce kişiyi işkencehanelere dönüştürülen okullarda, idareye karşı olduklarını itiraf ettirdikten sonra ölüm tarlalarına sürdü.
1979'da Vietnamlılar tarafından desteklenen Hun Sen önderliğindeki bir hareketle başkentten uzaklaştırılan Pol Pot ve Kızıl Kmerler, iktidarda oldukları süre içinde Kamboçya kaynaklarına göre yaklaşık 7 milyonluk nüfusun 1 milyon 700 binini katlettiler.
Yine bu dönemde yüz binlerce ev, binlerce okul ve hastanenin yanı sıra Budist, Hristiyan ve Müslüman ibadethaneleri yerle bir edildi ve bu dönemde tüm dünyada "Bir Numaralı Düşman Kardeş" olarak anılmaya başlandı.

1979'dan 1997 Temmuz'una kadar Kamboçya'nın Çin ve Tayland sınırındaki ormanlık bölgede gerilla hareketine devam eden Pol Pot'un bu ülkeler tarafından desteklendiği iddia edildi.
1997 Temmuzunda Kral Sihanouk'un oğlu Prens Ranaridh'e bağlı kuvvetlerle iş birliği yaparak başkenti ele geçirmeye çalısan Pol Pot'a bağlı Kızıl Kmerler, eski başbakan Hun Sen'e bağlı hükûmet kuvvetlerince yenilgiye uğratıldı. Son başarısız girişiminden dolayı yandaşlarınca ömür boyu ev hapsine mahkûm edilen Pol Pot'un sağlık durumu da gittikçe kötüleşti.
Ölümünden yaklaşık olarak bir hafta önce Tayland hükûmeti Pol Pot'u yakaladığı halde, başka ülkenin içişlerine müdahale olabileceği ve Çin'le ilişkilerin bozulabilme ihtimali gerekçesiyle serbest bıraktı. Dönemin ABD başkanı Bill Clinton ise Pentagon'a Pol Pot'un derhal yakalanarak milletlerarası bir mahkemede yargılanması emri verdi.

Kızıl Kmerler, Pol Pot'un 15 Nisan 1998'de kalp krizi sonucu öldüğünü açıklamışlardır. Diğer bir iddiaya göre ise Pol Pot, sıtmayla mücadele ve sakinleştirici ilaçları alarak intihar etmiştir. Dünya kamuoyu, Kızıl Kmerler tarafından yapılan bu açıklamaya pek itibar etmemişti. Pol Pot ölümünden birkaç ay önce kendisiyle yapılan bir röportajda, milyonlarca insanın öldürülmesiyle ilgili vicdanen rahat olduğunu, bunları tek başına yapmadığını açıklamıştı. Ülke nüfusunun çeyreği, Pol Pot yönetimi sırasında ölmüştür.

Polonya Halk Cumhuriyeti (Lehçe: Polska Rzeczpospolita Ludowa, PRL), Polonya'nın 1952-1989 yılları arasındaki resmî adı. II. Dünya Savaşı'nın sonunda, savaş öncesi Polonya topraklarının bir kısımına Sovyetlerin Almanlardan aldıkları toprakların da dahil edilmesiyle kuruldu. Polonya Halk Cumhuriyeti COMECON ve Varşova Paktına üyeydi.

Yalta Konferansı'yla (11 Şubat 1945) Polonya'nın sınırları çizildi (batıda Oder-Neisse Hattı, doğuda Curzon Hattı) ve yönetimin demokratikleştirilmesi öngörüldü; bir ulusal birlik hükûmeti Edward Osóbka-Morawski (sosyalist) [Başbakan], Władysław Gomułka (Polonya İşçi Partisi genel sektereri) ve Stanisław Mikołajczyk (Polonya Köylü Partisi lideri) bir araya getirecekti. Partiler, komünizme karşı ya da komünizmden yana olma temelinde bir kardeş kavgasına giriştiler; Kızıl Ordu hemen her yerde mevcuttu. Komünist Bolesław Bierut, cumhurbaşkanı oldu. Nüfus aktarımlarıyla sınır sorunlarını çözdü; SSCB tarafından alınan bölgelerdeki Polonyalılar döndüler ve Almanya'dan geri alınan topraklara yöneldiler; yüz binlerce Alman bu toprakları terk etti. Doğuda Ukraynalılar SSCB'ye götürüldü ya da yurtlarına döndü. Seçimlerde hükûmet koalisyonunun hazırladığı tek liste oyların yüzde 90'ını aldı (Ocak 1947), ama koalisyon kısa süre sonra parçalandı. Mikołajczyk gizlice ülke dışına kaçtı. Józef Cyrankiewicz, Mart 1921 Anayasası'nın ideallerini benimseyen 19 Şubat 1947 Anayasası'nı oylattı. Bu “Küçük Anayasa”, uluslararası kamuoyu konusunda duyarlı olan bir devletin son eylemiydi. Stalinci dönem başladı. Gomulka'nın partiden çıkarılmasından sonra (1954'e kadar gözaltında tutuldu) sosyalistler ve komünistler Polonya Birleşik İşçi Partisi'nde (PZPR) birleştiler. Bierut, parti genel sekreteri oldu (22 Aralık 1948), Cyrankiewicz (eski sosyalist), Konsey başkanlığına getirildi ve 1971'e kadar aynı görevde kaldı. Sosyalizmin, üç yıllık bir kalkınma planına (1947-1949) göre kurulması öngörüldü. O tarihten başlayarak Polonya, 1956'ya kadar Polonya savunma bakanı olan Mareşal Konstantin Rokossovski'nin gözetiminde Sovyet modelini benimsedi.

22 Temmuz 1952 Anayasası'yla devlet başkanının yerini, genel oyla seçilen Diyet tarafından belirlenen bir devlet konseyi aldı. Başlıca yönetim organlarındaki ortak yönetim uygulaması genelleştirildi ve bu arada parti merkez organlarının üstünlüğü pekiştirildi.

Toprakların dağıtılmasından ve deneme amacıyla devletleştirilmiş bir sektörün oluşturulmasından sonra hazırlanan bir plan, tarımda kolektivizmi başlattı (1950-1955). Köylülüğün muhalefeti, tarımsal üretim kooperatiflerinin ekonomik sonuçlarını zayıflattı. 1946'da devletleştirilen ekonomi, uzun vadeli planlar çerçevesinde modern bir sanayi toplumu yaratmaya yöneldi; metalürji merkezlerinin, yeni kentlerin (Nowa Huta, 1950; Nowe Tychy, 1952), büyük tersanelerin kurulması. Ama bu sonuçlara, tüketimin ciddi bir şekilde kısılması pahasına ulaşıldı ve bu durum tüm toplumsal sınıflarda hoşnutsuzluk yarattı. İktidar, ülke çapında büyük bir saygınlığı olan Kilise'yle uğraşmak zorundaydı (5'i piskopos olan 2,901 kilise adamı, yani ruhban sınıfının yüzde 25'i Almanlar tarafından öldürülmüştü). Kilise'nin elde ettiği bir modus vivendi (1950), dine karşı yoğun bir kovuşturmanın ardından kardinal Stefan Wyszyński'nin tutuklanmasından (Eylül 1953) sonra bozuldu. Poznań'da işçi ayaklanmaları patlak verdi (27 Haziran 1956) ve Wyszyński'nin serbest bırakılması istendi. Hükûmet, rejimi liberalleştirmeyi yeğledi: itibarı iade edilen Gomułka, yeniden iktidara geldi (20 Ekim 1956). Bu gelişme “Polonya Ekimi” diye adlandırıldı.

Sovyetler Birliği'yle ilişkiler gözden geçirildi, Polonya'nın siyasal hareket alanı genişledi ve devlet Kilise karşısında daha uzlaşmacı bir tavır takındı. Aralık 1956'da imzalanan bir modus vivendi, her iki tarafın barış içinde bir arada yaşama isteğini ortaya koydu. Bununla birlikte doğum kontrolüne ve resmî tatillerin kaldırılmasına ilişkin yasalar konusunda çatışmalar patlak verdi (1960). Liberalleşme sürecinin ilk yılları geçtikten sonra yöneticilerin otoriter dogmatizmi ülke yaşamına egemen oldu. Rejim, reform girişimlerine muhalif kaldı; ücretliler, 1960'lı yılların sonuna doğru piyasada mal kıtlığından ve ücretlerin yetersizliğinden zarar gördüler.
Polonya Ekiminden başlayarak Gomułka, düzenli bir şekilde (1959, 1964, 1968) PZPR birinci sekreteri seçildi. 1967'ye kadar olan döneme, genel olarak “küçük istikrar” dönemi dendi. İktidarın, gittikçe huysuzlaşan dört muhatabı vardı; Kilise, işçiler, köylüler ve aydınlar. Kilise'yle iktidar arasındaki ilişkiler, 1965'te, ikinci Vatikan konsili'ne katılan Polonyalı 36 piskoposun, Alman piskoposlar kuruluna Polonya Hristiyanlığının bininci yılına davet etmesi, Polonya ve Almanya'nın dini ve kültürel alanlarda barış içinde bir arada yaşamaları çağrısında bulunması, Alman halkını bağışladıklarını ve bu halkın da onları bağışlamasını istediklerini açıklamaları üzerine (18 Kasım 1965), açıkça düşmanlığa dönüştü. Alman piskoposlar kurulunun cevabı (5 Aralık) ve bu cevabın Polonya Piskoposlar kurulunca kabul edilmesi, kesin uzlaşma yönünde bir adım oldu. 10 Aralıkta Polonya Kilisesi'nin tutumuna karşı başlatılan resmî bir kampanya bir yıl sürdü.
Dostluk, ittifak ve sınırların dokunulmazlığı, Polonya'nın SSCB'ye karşı izlediği politikanın temeliydi (yardım antlaşması, 1965; teknik ve bilimsel iş birliği antlaşması, 1966). Doğu Almanya (Doğu Almanya), Bulgaristan (1967), Çekoslovakya ve Macaristan'la ikili ittifak antlaşmalarıyla bağlı olan Polonya devleti, Batı'yla iş birliği antlaşmaları yaptı (İtalya, 1965; Fransa, 1966 vb.).
Yaşam düzeyinin yükselmemesi ve zorlukların artması protestolara yol açtı. Mart 1968'de Varşova'da aydınlarca desteklenen öğrenci gösterileri bastırıldı. Karışıklıklar tüm üniversite kentlerine yayıldı. Hükûmet, bu karışıklıkların düzenleyicisi olarak Siyonizmi suçlayınca Yahudi düşmanı bir kampanya gelişti. Hükûmet içinde gerçekleştirilen önemli değişiklikler, göstericilere karşı açılan davaların sorumlusu olan Gomułka - mareşal Spychalski “klanı”'nın ve general Moczar (içişleri bakanı) yandaşlarının gücünü artırdı. Katolik grup “ZNAK” tarafından Diyet'e (milletvekili Zawieyski) yöneltilen gensoru, Yahudi düşmanlığına ve öğrencilerin kovuşturulmasına karşı çıkan bu akımın saygınlığını artırdı.
Birçok Polonyalı Musevi ülkeyi terk etti; çoğu Polonyalı Musevi olan ve Varşova Paktı ordularının Çekoslovakya'ya müdahalesini (Polonyalı askerî  birlikler de katıldı) protesto etmekle suçlanan “karışıklık kışkırtıcıları”na karşı davalar açıldı. Sonunda yöneticiler, Willy Brandt ile, Oder-Neisse Hattını tanıyan bir antlaşma imzalamayı kabul ettiler (7 Aralık 1970). 13 Aralıkta Gomułka, temel tüketim maddelerinin fiyatlarını önemli oranda artırınca Gdańsk'ta, Szczecin'de, sonra tüm ülke çapında işçi gösterileri patlak verdi. Ordu ve polis işçilere ateş açtı (yüzden fazla ölü). Ülke, genel grevin eşiğindeydi. 19-20 Aralık gecesi PZPR, Gomułka'yı görevden aldı ve yerine, “moczarcı” kanadın desteklediği Edward Gierek'i geçirdi. 23 Aralıkta Piotr Jaroszewicz (Konsey başkanı), halkı işbaşı yapmaya çağırdı. Gierek, düşük ücretlerin artırıldığını ve 13 Aralık Kararlarının benimsendiğini açıkladı. Ama karışıklık devam etti ve Kilise, inanç özgürlüğüne saygı, toplumsal adalet ve doğru haber hakkı talebinde bulundu. Gomułka, PZPR merkez komitesinden çıkarıldı, fiyat artışları iptal edildi (şubat 1971).

Edward Gierek, durumunu güçlendirmek amacıyla siyasal tutukluları serbest bıraktı, Kilise'nin geri alınan Kuzey-batı toprakları üzerindeki malların mülkiyetini elinde bulundurmasını kabul etti, kitle iletişim araçları üzerindeki denetimin yumuşamasına izin verdi, özellikle de Batılılar'dan aldığı borçlarla yaşam düzeyini yükseltmeye çalıştı. “Yeni Polonya'yı inşa edelim” sloganını ortaya attı, ulusal değerlere önem verilirken, halkla yeniden diyalog kurmak için çaba harcandı. Ücretlerin artırılması ve ekonomik yönetimi iyileştirme kaygısı, 1971-1975 yıllarının Polonya'sına iç açıcı bir görünüm kazandırdı.
Zirvede girişilen önemli değişiklikler sonucunda Moczar tasfiye edildi (1971); Henryk Jabłoński, Józef Cyrankiewicz'in yerine Devlet Konseyi başkanı oldu. Birçok girişimde bulunuldu; Bonn'la (Batı Almanya) büyükelçi değişimi, Fransa'yla dostluk ve iş birliği antlaşması, İran ve ABD'yle antlaşmalar (1974). 1975'te idari bir reform oylandı: Polonya'daki voyvodalık (il) sayısı, 22'den 49'a çıkarıldı; Yönetim ve Yerel ekonomi bakanlığı kuruldu. Ama ne işsizlik ne de kaliteli iş çıkarma sorunları çözümlenebildi. Ekonominin gelişmesine rağmen enflasyon, haftalık çalışma süresinin beş gün olarak belirlenmesiyle iyileşen yaşam düzeyini kemirmeye devam etti. 1975 yılı bir dönüm noktasıydı; Batı'yla ticaret arttı, ama tüketim talebi ekonominin olanaklarını çok aştı. Yeni anayasa tasarısı (10 Şubat 1976'da oylandı) üzerindeki tartışmalar, hoşnutsuzluğun tırmandığını ortaya koydu. Polonya'yı “Sovyetler Birliği'yle Dostluk ve İşbirliği”ne zorlayan ve partinin “toplumun yönetici siyasal gücü olduğu”nu belirten anayasa maddeleri güçlü protestolara ve Kilise'nin muhalefetine yol açtı. Parti, devlet üzerindeki yönetici rolünü vurgulamaktan vazgeçti ve bu rolü toplum üzerinde sınırlamakla yetindi. Fiyatları artırmaya yönelik başka bir girişim de Ursus ve Radom'da şiddetli işçi gösterilerine neden oldu (Haziran 1976) ve bu eylemler sert bir şekilde bastırıldı. KOR (Komitet Obrony Robotników), Eylül 1976'da kuruldu; aydınları, eski sol militanları, aynı zamanda marksist olmayanları ve iki rahibi içine aldı. Bu komitenin amacı, kovuşturmaya uğrayan işçileri savunmak ve ailelerine yardım etmekti. Bu eylem, rejim aleyhtarı işçilerle aydınların yakınlaşmasını başlattı.
Güçlükler karşısında hükûmet SSCB'den yiyecek yardımında bulunmasını istedi; 1978 planı ulusal gelirin %76'sını tüketime ayırdı. Ama yeteneksiz ve çoğunlukla görevini kötüye kullanan yönetim kadroları işi yürütemedi. Propaganda, sert eleştirilere yol açtı. Rejim, enflasyonu durdurmak için kemerleri daha da sıkmaya çalıştı (

Romanya Sosyalist Cumhuriyeti (Rumence: Republica Socialistă România, RSR) 1947-1989 yılları arasında, Romanya'daki Marksist-Leninist tek parti rejimini tanımlar. Bu devlet, 1947'den 1965 yılına kadar Romanya Halk Cumhuriyeti (Republica Populară Romînă, RPR) olarak adlandırılmıştır. Ülke, anayasasında da belirtildiği üzere, Romanya Komünist Partisi yönetimi altında, Varşova Paktı üyesi, bir Doğu Bloku ülkesiydi.
Coğrafi olarak; doğuda Karadeniz, kuzeydoğuda Sovyetler Birliği (Ukrayna ve Moldova SSC); kuzeyde Macaristan; batıda Yugoslavya ve nihayetinde güneyindeki Bulgaristan'la çevriliydi.
II. Dünya Savaşı'na Mihver Devletleri safında katılan Romanya, savaş kaybedilince Müttefiklerin üyesi Sovyetler Birliği tarafından işgal edildi. Geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşen komünizm yanlısı gösterilerden sonra ve Müttefik Kontrol Komisyonu'nun Sovyet üyesinin siyasi baskılarıyla, aralarında önceden yasa dışı ilan edilen Romanya Komünist Partisi üyelerinin de bulunduğu kişilerin olduğu, Sovyet yanlısı bir hükûmet 6 Mart 1945 tarihinde kuruldu. Komünist Parti üyeleri ve komünist sempatizanlar, eski yöneticilerin tamamını yavaş yavaş tasfiye ederek, iktidarın tamamını ele geçirdiler. Aralık 1947'de, Romanya Kralı I. Mihai tahttan indirildi ve Romanya Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
İlk önce "SovRom" adı verilen, tüm vergilerden muaf Rumen-Sovyet şirketler kuruldu. Bu şirketler aracılığıyla, savaştan daha yeni mağlup çıkmış Romanya'nın belli başlı ekonomik kaynakları Sovyet kontrolüne geçmişti. Ekonominin belini büken diğer bir kara delik de SSCB'ye ödenen savaş tazminatlarıydı. Böyle olmakla birlikte, 1950'lere gelindiğinde Romanya'nın komünist liderleri, halka daha fazla bağımsızlık sözleri vermeye başladılar. 1958'e gelindiğinde Tüm Sovyet askerler Romanya'dan çekilmişti.
Nicolae Ceaușescu 1965'te Komünist Parti Genel Sekreteri, 1967 yılında Devlet Konseyi Başkanı, 1974 yılında da yeni ihdas olunan Romanya Devlet Başkanlığı görevine seçildi. Ceaușescu'nun 1968 yılında Çekoslovakya'nın İşgali durumuna karşı takındığı muhalif tutum, o esnada ülkenin içinde bulunduğu kısa süreli siyasi rahatlama dönemi, Ceaușescu'nun hem yurt içinde, hem de Batı'daki, imajını olumlu yönde etkiliyordu. Dış borçlarla sağlanan hızlı ekonomik büyüme kademeli olarak azaldı ve büyüme yerini kemer sıkma politikalarına bıraktı. Bu süreç, Aralık 1989'da Romanya Devrimi ile, totaliter Ceaușescu rejiminin yıkılmasıyla son buldu.
Komünist Romanya'da, özellikle de 1950'li yıllarda Stalin döneminde, çok sayıda insan idam edilerek öldürüldü. Hapiste ya da gözaltında ölenlerin sayısı da azımsanamayacak kadar çoktu. 1945-1965 yılları arasında, yargılamalar neticesinde infaz edilenlerin sayısı 137 kişi idi. Buna karşın, gözetim altındayken ölenlerin sayısının on binlerle, hatta yüz binlerle ifade edildiği belirtilmektedir. Bunun yanı sıra binlerce kişi çeşitli sebeplerle kovuşturmaya tabi tutuluyor, hapsediliyor ve ölüme varan işkencelere maruz kalıyorlardı.

Ana siyasi partilerin desteklediği Kral I. Mihai Ağustos 1944'te Ion Antonescu'yu devirdikten sonra, Romanya'yı Mihver Devletleri ittifakından koparıp, Müttefikler'in safına geçti. Taraf değiştirse de, Romanya'nın Almanlarla birlikte Sovyet işgaline katılmasından kaynaklanan, ülkesine yönelik husumeti gideremedi. Romanya kuvvetleri Sovyet komutasında çeşitli cephelerde tüm güçleriyle omuz omuza savaşmalarına rağmen, Sovyetler Birliği Romanya'yı düşmandan ele geçirilmiş topraklar olarak görüyordu. Sovyet birlikleri, Rumen devletinin, Kuzey Transilvanya'nın güvenliğini ve istikrarını garanti edemeyeceği gerekçesi ile ülkede işgal güçleri olarak kalmaya devam ediyordu.
Yalta Konferansı'nda, Sovyetler Birliği'nin Romanya üzerindeki menfaat ve talepleri kabul edilmişti. Paris Barış Antlaşması neticesinde, Romanya müttefik bir devlet olarak kabul edilmediğinden, Kızıl Ordu Romanya topraklarında kalmaya devam edecekti. İlk başlarda, diğer tüm siyasi partiler gibi, Komünist Parti de, General Constantin Sănătescu yönetimindeki savaş hükûmetlerinde pek bir varlık gösteremedi. Nicolae Rădescu hükûmetinde varlıklarını biraz daha artırdılar. Mart 1945'te, Frontul Plugarilor (Sabancılar Cephesi) isimli sol eğilimli, komünistlerle sıkı iş birliği içinde olan çiftçi örgütünün lideri Dr. Petru Groza başbakan olunca, komünistler ağırlıklarını iyice hissettirir oldular. Groza hükûmeti, kâğıt üzerinde çok geniş bir tabana yayılmıştı. Koalisyonda, Demir Muhafızlar partisi dışında kalan hemen tüm büyük partiler yer almakla birlikte, komünistler tüm kilit bakanlıkları ve görevleri ele geçirmişti. Komünistlere verilmeyen görevler de, görünürde komünist olmayan yandaşlara bırakılmıştı.
Hükûmetin tutumundan ve siyasi duruşundan rahatsız olan Kral, Groza'yı istifaya zorlamak için, hükûmetin çıkardığı hiçbir kanunu onaylamayarak yürürlüğe sokmayacağını duyurdu. Bunun üzerine Groza, Kral Mihai'nin onayını almaya gerek duymadan yasaları uygulamaya sokmaya başladı. 8 Kasım 1945 tarihinde, Kral Mihai'nin isim gününde, Bükreş'teki Kraliyet Sarayı önünde toplanan, kraliyet yanlıları ve karşıtları arasında, polis ve askerlerin de dahil olduğu, onlarca kişinin öldüğü ve yaralandığı çatışmalar meydana geldi. Sovyet subaylar, polis ve askerin halk üzerine ateş açmasını engelledi ve olayları da Sovyet askerler bastırdı.
Kralın karşı çıkmasına rağmen, Groza hükûmeti toprak reformu yaptı ve kadınlara oy hakkı tanıdı. Fakat bu hükûmet aynı zamanda, Romanya'ya Sovyet hakimiyetini de getirmişti. 19 Kasım 1946 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerde, komünistlerin öncülük ettiği "Demokratik Partiler Bloku" oyların %84'lük kısmını elde etti. Bu seçimler; ülke çapındaki seçim yolsuzlukları, rakiplere gözdağı vermek için cinayete kadar varan eylemlerle birlikte anılacak, seçimlerin güvenilirliği üzerine ağır bir şaibe oluşacaktı. Arşiv belgeleri de, seçim sonuçlarına müdahale edildiğini doğrulamaktaydı.
Hükûmeti kurduktan sonra, Komünistler diğer merkez partileri siyasetten tasfiye etme eylemine girişti. Tasfiye eylemlerinin en dikkat çekeni, Ulusal Köylü Partisi ("Partidul Național Țărănesc") liderlerinin 1947 yılında ABD yetkilileriyle gizlice görüştüklerinin ortaya çıkmasıyla, bu partinin  "vatana ihanetle" suçlanması oldu. Partinin yöneticileri, göstermelik bir mahkemede yargılanarak hapse atıldılar. Diğer siyasi partiler ise, Komünist Parti ile birleşmeye zorlanarak, siyasi yaşamdan silinip gittiler. 1946 ve 1947 yılları boyunca, savaşta Mihver Devletleri'nin yanında alan hükûmetin destekçilerinden yüzlercesi, Holokost'a katılmak ve Sovyetler Birliği'ne saldırmaktan, savaş suçlusu ilan edilerek infaz edildiler. Ion Antonescu da 1 Haziran 1946'da idam edildi.
1947 yılına gelindiğinde, Romanya monarşiye sahip tek Doğu Bloku ülkesiydi. Aynı yılın 30 Aralık tarihinde Kral Mihai, Sinaia'daki sarayında iken Groza ve Gheorghiu-Dej tarafından Bükreş'e çağrıldı. Kendi ağzından yazılmış ve önceden hazırlanmış bir istifa mektubu kendisine verilerek imzalaması istendi. Saray, komünist destekçisi askerler tarafından kuşatılarak ve sarayın tüm iletişimi kesilerek istifa mektubu zorla imzalatıldı. Saatler sonra Parlamento, monarşinin lağvedildiğini duyurarak Halk cumhuriyeti ilan etti. Komünistler, 1948 yılının Şubat ayında, sosyal demokratların geriye kalanını, kendilerine katılmaya ve Romanya İşçi Partisi adıyla yeni bir oluşumda birleşmeye zorladı. Daha özgür düşünceye sahip az sayıdaki sosyal demokrat da parti dışına itildi ve kurulacak çatı partisinin ismi de Romanya Komünist Partisi olarak değişti. Komünist olmayan politikacılar; ya hapse atıldı, ya infaz edildi ya da sürgüne kaçmak zorunda kaldı.
1936 Sovyet Anayasası'nın neredeyse birebir kopyası olan 13 Nisan 1948 Anayasası ile Romanya resmen komünist rejime geçti. Yeni anayasa, "faşist ve antidemokratik herhangi bir girişimi" yasaklamaktaydı ki, bu komünistlerin hoşuna gitmeyecek herhangi bir partinin ya da siyasi oluşumun yasaklanacağı anlamına geliyordu. Toplu tutuklamalar ve infazlar, her türlü politik baskı, köylülere kolektivizasyon konusunda yapılan baskılar, özel mülklerin kamulaştırılması gibi uygulamalar, 1948 Anayasası'nda (ve daha sonraki 1952 ve 1965 Anayasalarında da belirtilen) yer alan temel hak ve ifade özgürlüklerin sözde kaldığının, bu hükümlerin 42 yıllık komünist rejim süresince ne mahkemeler ne de yöneticiler tarafından dikkate alınmadığının göstergesiydi. Tüm bu art arda yazılan anayasalarda "herkesin dini inancında serbest olduğu" yazılmaktaysa da, devlet, ateizmi destekleyen politikalar izliyor ve bu yönde baskı uygulamaya devam ediyordu. Dini kurumların etkinliği yok edilmiş, ibadet mabetlerle sınırlanmış, görünür alanlarda dini gösteriler yapmak yasaklanmıştı. Ruhbanların toplum üzerindeki etkisini azaltmak amacıyla, 1948'de, kiliseye ait, okullar da dahil, tüm mal varlıklarının kamulaştırılması kararı alındı. Ayrıca Romanya Yunan Katolik Kilisesi'nin faaliyetleri yasaklandı ve Rumen Ortodoks Kilisesi ile birleştirildiği ilan edildi.

İlk yıllar yeni rejimden kaynaklanan değişikliklerle ve iktidarı ele geçirmek için mücadele eden kliklerin savaşı neticesinde sayısız tutuklama olaylarıyla geçti. Romanya'da üretilen emtianın nominal fiyatlarla SSCB'ye ihracına izin veren SovRom anlaşması, ülke ekonomisini zaafa uğratıyordu. 11 Haziran 1948 tarihinde, tüm bankalar ve büyük işletmeler millileştirildi.
Komünist üst yönetime hakim olan, hepsi de Stalinci, politik ve felsefi derinlikten ziyade, kişisel özellikler tarafından belirlenmiş üç farklı önemli hizip bulunmaktaydı:

Tüm savaş boyunca Moskova'da bulunan ve "Moskoflar" (Muskovitler) olarak anılan, önde gelen üyeleri Ana Pauker ve Vasile Luca olan grup.
Aralarında Gheorghe Gheorghiu-Dej'in de bulunuğu ve savaş dönemin hapiste geçiren "Hapishane Komünistleri" diye anılan grup.
Antonescu Hükûmeti zamanında ülkede kalarak gizlenen, Kral Mihai'nin 1944 Darbesi'nden sonra kurulan geniş yelpazeli hükûmette yer alan, diğer fraksiyonlardan daha az Stalinci, Lucrețiu Pătrășcanu'nun başı çektiği "Sekretarya Komünistleri" olarak an

Slovak Sovyet Cumhuriyeti, (Slovakça: Slovenská republika rád, Macarca: Szlovák Tanácsköztársaság, Ukraynaca: Словацька Радянська Республіка) Rusya ve Macaristan'dan sonra ilan edilen üçüncü komünist devlettir. Devletin başkenti Prešov'dur. Devleti kuran kişi, Çekoslovak gazeteci Antonín Janousek'dir. Slovakya'nın müttefikleri Macaristan ile Ukrayna'dır. Kurulan devlet çok uzun süreli olmadı. 16 Haziran'da ilan edilen devlet 7 Temmuz 1919'da çöktü. Macaristan Kızıl ordusu Çekler'i yenemeyince burası Çek ordusunun eline geçti. Ve ilk iş olarak bu devleti yıktı. Macaristan'a Bununla birlikte Slovakya'da bulunan komünist yapıda yıkıldı. Devletin başkanı Antonín Janousek Macaristan'a kaçtı. Ancak bu devlet kısa bir süre yıkılmasının ardından Çekoslovakya'ya iade edildi. Buradan da Sovyetler Birliği'ne sığındı.

Sosyalist ülkeler 30 Aralık 1922'de Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla başlar. 1924 yılında dünyanın ikinci sosyalist ülkesi oӀan Moğolistan Halk Cumhuriyeti kuruldu.
2. Dünya Savaşından sonra Doğu Avrupa ve Asya'da sosyalist ülkeler kurulmaya başlandı. Dünyada kurulan sosyalist ülkelerin çoğu Marksist-Leninist ideolojiye sahipti. Marksist-Leninist ideolojinin yanında Arap Sosyalizmi ve Afrika Sosyalizmi de bulunmaktaydı. Marksist-Leninist ideoloji savunan sosyalist ülkelerde devletçi ekonomi hâkimken Arap Sosyalizm ve Afrika Sosyalizmi savunan ülkelerde devletçi ve karma ekonomi hâkimdi.
1989 yılında Doğu Avrupa ve SSCB'de yaşanan değişimlerden dolayı 1989-1992 arasında 20'den fazla ülkede sosyalist sistem çökmüştür. SSCB ve Çekoslovakya dağılırken Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti iç savaşa gitmiştir.
Bugün dünyada sadece Marksist-Leninist ideolojiye bağlı 4 sosyalist ülke kalmıştır. Çin 1978 yılında sosyalist piyasa ekonomisine geçiş yaptı. Küba, Laos ve Vietnam ise 1990'lı yıllarda Sosyalist odaklı piyasa ekonomisine geçmiştir.

 Küba Cumhuriyeti: 1 Temmuz 1961'den beri sosyalist ülkedir.
 Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti: 2 Temmuz 1976'dan beri sosyalist ülkedir.
 Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti: 2 Aralık 1975'ten beri sosyalist ülkedir.
Çin:1 Ekim 1949'den beri sosyalist ülkedir.

 Afganistan Demokratik Cumhuriyeti: 27 Nisan 1978-28 Nisan 1992 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Angola Halk Cumhuriyeti: 11 Kasım 1975-27 Ağustos 1992 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti: 29 Kasım 1944-22 Mart 1992 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Benin Halk Cumhuriyeti: 30 Kasım 1975-1 Mart 1990 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Bulgaristan Halk Cumhuriyeti: 15 Eylül 1946-7 Aralık 1990 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Çekoslovakya: 9 Haziran 1948-29 Mart 1990 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Doğu Almanya: 7 Ekim 1949-3 Ekim 1990 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Derg ve Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti: 28 Haziran 1974-27 Mayıs 1991 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti: 30 Kasım 1967-22 Mayıs 1990 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Kampuçya Halk Cumhuriyeti: 17 Nisan 1975-1 Mayıs 1989 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Romanya Sosyalist Cumhuriyeti: 30 Aralık 1947-21 Aralık 1989 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Kongo Halk Cumhuriyeti: 3 Ocak 1970-15 Mart 1992 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Kuzey Kore: 9 Eylül 1948-19 Şubat 1992 arası Marksist-Leninist sosyalist ülkeydi (19 Şubat 1992'den sonra Juche sosyalizmi yürürlüğe konuldu).
 Macaristan Halk Cumhuriyeti: 20 Ağustos 1949-23 Ekim 1989 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Moğolistan Halk Cumhuriyeti: 24 Kasım 1924-12 Şubat 1992 arası sosyalist bir ülkeydi. SSCB'den sonra kuruӀan 2. sosyalist ülkeydi.
 Mozambik Halk Cumhuriyeti: 25 Haziran 1975-1 Aralık 1990 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Polonya Halk Cumhuriyeti: 28 Haziran 1945-19 Temmuz 1989 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Somali Demokratik Cumhuriyeti: 21 Ekim 1976-26 Ocak 1991 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Sovyetler Birliği: 30 Aralık 1922-26 Aralık 1991 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti: 29 Kasım 1943-27 Nisan 1992 arası sosyalist bir ülkeydi.

 Bangladeş Halk Cumhuriyeti: 11 Nisan 1971'den beri sosyalist bir ülkedir.
 Guyana Kooperatif Cumhuriyeti: 6 Ekim 1980'den beri sosyalist bir ülkedir.
 Hindistan Cumhuriyeti: 15 Ağustos 1947'den beri sosyalist bir ülkedir.
 Kuzey Kore: 19 Şubat 1992'den beri sosyalist bir ülkedir. (Juche sosyalizm uygulanmaktadır.)
 Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti: 7 Eylül 1978'den beri sosyalist bir ülkedir.
 Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti: 26 Nisan 1964'ten beri sosyalist bir ülkedir.

 Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti: 8 Eylül 1963-23 Şubat 1989 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Myanmar Birliği Sosyalist Cumhuriyeti: 2 Mart 1962-23 Eylül 1988 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Mısır Arap Cumhuriyeti: 22 Temmuz 1957-26 Mart 2007 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Irak Cumhuriyeti: 17 Temmuz 1968-9 Nisan 2003 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi: 1 Eylül 1969-23 Ekim 2011 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Sudan Demokratik Cumhuriyeti: 8 Mayıs 1973-10 Ekim 1985 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Suriye Arap Cumhuriyeti: 8 Mart 1963-27 Şubat 2012 arası sosyalist bir ülkeydi.

  Erzincan Sovyeti: Aralık 1917-Haziran 1921 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Alsas Sovyet Cumhuriyeti: 10 Kasım 1919-22 Kasım 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Asturias Sosyalist Cumhuriyeti: 4 Eylül 1934-19 Eylül 1934 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Azerbaycan Millî Hükûmeti: Kasım 1945-Kasım 1946 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Bavyera Sovyet Cumhuriyeti: 6 Nisan 1919-3 Mayıs 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Saksonya Sovyeti Kasım 1918-14 Mart 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Besarabya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti: 11 Mayıs 1919-29 Aralık 1920 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Şili Sosyalist Cumhuriyeti: 4 Haziran 1932-13 Eylül 1932 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Çin Sovyet Cumhuriyeti: 7 Kasım 1931-22 Eylül 1937 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Fujian Halk Hükümeti: 22 Kasım 1933-13 Ocak 1934 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Muğan Sovyet Cumhuriyeti: 15 Mayıs 1919-24 Temmuz 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Donetsk-Kharkov Sovyet Cumhuriyeti
 Estonya Çalışan Halk Komünü: 29 Kasım 1918 - 5 Haziran 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Finlandiya Sosyalist İşçi Cumhuriyeti: 29 Ocak 1918 - 5 Mayıs 1918 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Finlandiya Demokratik Cumhuriyeti
 Galiçya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
 Kuzey Kore Geçici Halk Komitesi: 6 Eylül 1945-9 Eylül 1948 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Limerick Sovyet Cumhuriyeti: 15 Nisan 1919-27 Nisan 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Letonya Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti: 17 Kasım 1918-13 Ocak 1920 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Litvanya-Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
 Mahabad Cumhuriyeti
 Almanya Sosyalist Cumhuriyeti: 3 Kasım 1918 - 11 Ağustos 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Hunan Sovyeti
 Macaristan Sovyet Cumhuriyeti: 21 Mart 1919-1 Ağustos 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Naissaar Sovyet Cumhuriyeti
 Odessa Sovyet Cumhuriyeti: 30 Ocak 1918-13 Mart 1918 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Paris Komünü: 18 Mart 1871-28 Mayıs 1871 arasında var olmuş ilk sosyalist ülkeydi.
 Gilan Sovyet Cumhuriyeti: Haziran 1920-Eylül 1921 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Güney Vietnam Cumhuriyeti'nin Geçici Devrim Hükümeti: 8 Haziran 1969-2 Temmuz 1976 arasında geçici sosyalist bir hükûmettir.
 Ulusal Kurtuluş Siyasi Komitesi: 10 Mart 1944-9 Ekim 1944 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Slovak Sovyet Cumhuriyeti: 16 Haziran 1919-7 Temmuz 1919 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Yemen Demokratik Cumhuriyeti: 21 Mayıs 1994 -7 Temmuz 1994 arası sosyalist bir ülkeydi.
 Nghệ tinh Sovyetleri: 22 Haziran 1941-9 Eylül 1944 arası sosyalist bir ülkeydi.

Devlet sosyalizmi

Soykırım; ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum veya başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, çıkâr amacıyla, bir plan çerçevesinde ve yok edilmeleri niyetiyle girişilen eylem ve sonuçlar bütünüdür. Tam tanımı, soykırım üzerinde çalışan akademisyenler arasında değişiklik gösterse de 1948'de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nde (SSECS) hukuksal bir tanımı bulunmaktadır. Sözleşmenin 2. maddesi, soykırımı şu şekilde tanımlamaktadır: "Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: Topluluğun üyelerinin öldürülmesi, topluluğun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi, topluluğun yaşam koşullarının topluluğun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasıtlı olarak bozulması, topluluk içinde yeni doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması, topluluktaki çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi."

SSECS'nin giriş bölümünde, soykırım olaylarının tarih boyunca yaşandığı fakat Birleşmiş Milletler'in Raphael Lemkin bu terimi oluşturana ve Nürnberg Mahkemeleri'nde Holokost'un failleri yargılanana kadar soykırım suçunu uluslararası hukuk altında tanımlayan SSECS'ye karar vermemiş olduğu söylenmektedir. SSECS'nin yürürlüğe girmesi ile sözleşmenin uygulanmasıyla yapılan ilk yargılama arasında 40 yıllık bir boşluk vardır. Şimdiye dek olan tüm uluslararası soykırım yargılamaları, Ruanda Soykırımı için olan, Bosna Soykırımı için olan yargılamalar, bu olaylara özel mahkemelerde yapılmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi 2002'de kurulmuştur. Sözleşmeye taraf olan devletlerin vatandaşlarını yargılama hakkı vardır ancak henüz bu hak kullanılmamıştır.
SSECS'nin 1951 yılının Ocak ayında yürürlüğe girmesinden itibaren yaklaşık 80 Birleşmiş Milletler üyesi devlet, bu sözleşmenin hükümleriyle uyum sağlayan yasalar çıkardılar ve bazı soykırım failleri bu tür yerel yasalarla yargılanıp suçlu bulundular. Bosna Soykırımı'na karışan ve Alman mahkemeleri tarafından suçlu bulunan Nikola Jorgić, buna örnek gösterilebilir.
Gregory Stanton gibi soykırım üzerine çalışan akademisyenler; soykırım öncesinde, sırasında ve ardından ortaya çıkan kurban grubun hümanizm karşıtlığını (karşı tarafı insan olarak görmemek, karşı grubun üyelerini hayvanlar ya da hastalıklarla özdeşleştirmek) soykırımcı grupların güçlü bir şekilde örgütlenmesi ve faillerin soykırımı inkâr etmesi gibi durum ve hareketlerin fark edilebileceğini ve soykırım yapılmadan durdurmak için harekete geçilebileceğini belirtmektedirler. Dirk Moses gibi bu görüşün eleştirmenleri bunun gerçekçi olmadığını söylemekte ve örneğin "Darfur, bölgede çıkarları olan büyük güçler için uygun olduğunda bitecektir." demektedir.
Avustralya'nın Tasmanya adasında 1828–1832 yılları arasında yapılan Tasmanya Soykırımı, kaydedilen ilk modern soykırım örneğidir.

Soykırım ya da jenosit (İngilizce: genocide) kavramı, 1944'te Polonya Yahudisi bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunancada "ırk, soy" anlamına gelen génos ile Fransızcada ve Latincede "katletmek" anlamına gelen cidium kökünden geçmiş cide sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin, "Jenosit konusuna nasıl geldiniz?" sorusuna cevaben "Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti." diye cevap vermiştir.
1944'te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı, Lemkin'in en önemli çalışması olan İşgal Altındaki Avrupa'da Mihver Devletleri'nin Yönetimi isimli eserini ABD'de yayımladı. Bu kitap, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu. Lemkin'in uluslararası yasaların ihlali olan soykırım fikri, uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri'nin hukuki temelini oluşturdu. 1943'te Lemkin, soykırımı şu şekilde tanımladı:

"Genel anlamda konuşursak soykırım, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan, çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi, ulusal topluluklara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, millî hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dahil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma Statüsü'ne göre soykırımın tanımı 6. maddede yapılmaktadır. Bu maddeye göre soykırım, bir milletin, etnik veya dinî bir topluluğun veya bir ırkın tamamını ya da bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki davranışlardır:

Topluluk üyelerini öldürmek
Topluluk üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek
Topluluk üyelerini bilerek, tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak
Topluluktaki yeni doğumları kasıtlı olarak engellemek
Topluluğun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek
Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir.

Soykırım kavramı, geçmişte yaşanmış birçok olay için kullanılabilir. SSECS'nin önsözüne göre, "Soykırım, tarihin her döneminde insanlığa büyük kayıplar verdirdi."
Soykırım terimini bulan Polonyalı Yahudi avukat Raphael Lemkin'in 1943'te dediğine göre, "Soykırım tarihte birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti."
Soykırım iddialarını itiraz etme veya bunları onaylama gibi revizyonist girişimler, bazı ülkelerde yasa dışıdır. Örneğin, günümüzde 17 Avrupa ülkesinde Holokost inkârını ve önemsizleştirmesini yasaklayan bazı yasalar bulunmaktadır. İsviçre, İtalya, Kıbrıs Cumhuriyeti, Slovakya ve Yunanistan ise Ermeni Soykırımı'nın inkâr edilmesini yasaklamaktadır. Türkiye'de Ermeni, Rum ve Süryanilere yönelik 1915–1923 yılları arasında gerçekleşen eylemlerin birer soykırım olduğunu söylemek veya ima etmek, Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi altında yasal işlem ile sonuçlanabilir.

Amerikalı–İngiliz tarihçi William Rubinstein, 20. yüzyıl soykırımlarının kökeninin, I. Dünya Savaşı'nın ardından Orta Doğu ve Güney Avrupa'da elit yapının ve alışıldık hükûmet tarzlarının çöküşü kadar geride bulunabileceğini savunmaktadır:

"Totalitarizm Çağı, Holokost'un başını çektiği ama aynı zamanda komünist dünyanın toplu katliamlarını ve tasfiyelerini, Nazi Almanyası ve müttefikleri tarafından gerçekleştirilen diğer toplu katliamları ve ayrıca 1915 Ermeni Soykırımı dâhil modern tarihin neredeyse tüm kötü şöhretli soykırım örneklerini içeriyordu. Bütün bu katliamlar ortak bir kökene sahipti: I. Dünya Savaşı'nın bir sonucu olarak Orta Doğu ve Güney Avrupa'nın çoğunun elit yapısının ve alışılmış yönetim tarzlarının çöküşüne. Ki bu olmadan bilinmeyen kışkırtıcı çılgınların zihinlerinde Komünizm veya Faşizm kesinlikle var olmazdı."
1951'de soykırım, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından uluslararası hukuk altında bir "suç" hâline getirildi. Buna rağmen o tarihten beri dünya çapında soykırım vakaları sona ermedi ve gerçekleşen soykırım olaylarında 12 milyondan fazla insan öldürüldü. Örneğin 11–31 Temmuz 1995'te gerçekleşen Srebrenitsa Soykırımı; II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da yaşanan ilk soykırım olması, o tarihten sonra Avrupa'da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa'daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından önem taşımaktadır. 1995'te 8.300'den fazla Boşnak Müslüman erkek ve çocuk, BM'nin güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa kasabası ve çevresinde Sırp Cumhuriyeti Ordusu tarafından katledilmiş ve pek çok kadın, tecavüz de dâhil olmak üzere fiziki saldırıya uğramıştı.

"Soykırımın gerçekleşmesi için bazı ön koşulların olması gerekir. Öncelikle insan hayatına çok büyük bir değer vermeyen bir millî kültür olmalı. Üstün olduğu varsayılan bir ideolojiye sahip totaliter bir toplum da soykırıma yönelik hareketlerin ön koşullarındandır. Ayrıca baskın olan toplum, potansiyel kurbanlarını daha az insani görmelidir: 'Paganlar, ilkeller, yontulmamış barbarlar, kâfirler, yozlaşmışlar, dinsel sapkınlar, aşağı ırk, sınıf karşıtları, karşı devrimciler' ve benzeri. Tek başına bu koşullar, faillerin soykırım yapması için yeterli değildir. Bunu yapmak için –yani soykırıma kalkışmak için– faillerin güçlü, merkezî bir otoriteye ve bürokratik örgütlenmeye olduğu gibi hastalıklı bireylere ve suçlulara da ihtiyacı vardır. Ayrıca faillerin kurbanlara yönelik bir karalama ve hümanizm karşıtı kampanya yapması gerekir. Bunlar genellikle yeni bir ideolojiye ve toplum modeline güven aşılamaya çalışan yeni devletler ya da yeni rejimlerdir
1996'da Genocide Watch (Soykırım Gözlem Örgütü) Başkanı Gregory Stanton, "Soykırımın 8 Aşaması" isimli bir rapor sundu. Burada soykırımların "öngörülebilen fakat engellenemez olmayan" 8 aşamada gerçekleştiğini söyledi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1 Kasım 2005'te aldığı kararla 27 Ocak gününü "Dünya Soykırım Kurbanlarını Hatırlama Günü" ilan etmiştir.
Bazı soykırımların anma günleri aşağıda verilmiştir:

Holokost – 27 Ocak
Halepçe Katliamı – 16 Mart
Bangladeş Soykırımı – 25 Mart
Ermeni Soykırımı – 24 Nisan
Çerkes Soykırımı – 21 Mayıs
Srebrenitsa Soykırımı – 11 Temmuz
Yezîdî Soykırımı – 3 Ağustos
Sabra ve Şatilla Katliamı – 16 Eylül
Holodomor – Kasım ayı

Ölüm mangası
Kültürel soykırım
Nüfusun politik temizliği

Türkçe Soykırım Sitesi
Daniel J. Goldhagen ile söyleşi: Uluslararası yargının yavaş çalışan çarkları
Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi (1948) 2 Mayıs 2008 tarihinde Wayb

Tonlé Sap (/ˈtɒnleɪ sæp/; Kmerce: ទន្លេសាប, Tônlé Sab [tɔnleː saːp] ; çev. 'Canlı Nehir' veya yaygın olarak 'Büyük Göl' olarak çevrilir), Kamboçya'nın kuzeybatısında bulunan bir göldür. Mekong Nehri sistemine ait olan Tonlé Sap, Güneydoğu Asya'nın en büyük tatlı su gölüdür ve dünyanın en çeşitli ve üretken ekosistemlerinden biridir. Yüksek biyolojik çeşitliliği nedeniyle 1997'de UNESCO tarafından Biyosfer Rezervi olarak belirlenmiştir. Gölün su derinliğinde büyük mevsimsel değişimler vardır; muson sonrası seviye bazen muson öncesinden 10 metre (33 ft) kadar yüksek olabilir. 21. yüzyıl boyunca göl ve çevresindeki ekosistemler, ormansızlaşma, yoğun tarım ve balıkçılık, altyapı gelişimi ve iklim değişikliği nedeniyle giderek daha fazla zarar görmüştür.

CPWF-Mekong
3S Rivers Protection Network
Australian Mekong Resource Centre
Cambodia National Mekong Committee
THE STRATEGIC SIGNIFICANCE OF THE MEKONG By: Osborne, Milton
Washington Post
Country Profile
International Journal of Water Resources Development – Tonle Sap Special Issue
Tonle Sap Modelling project (WUP-FIN) under Mekong River Commission
Protected areas in Cambodia Archived 27 September 2011 at the Wayback Machine

Totalitarizm, tüm yetkilerin merkezîleştirildiği, devlete ve hükûmet yöneticilerine mutlak itaat beklendiği diktatörlükvari yönetim biçimidir. Totalitarizm ile yönetilen devletler totaliter devlet olarak bilinir. Totalitarizmde bireysel özgürlüklere izin verilmez ve bireyin yaşamının tüm alanları devlet kontrolüne bırakılır.

Türkçeye Fransızcadan geçen totalitarizm sözcüğünün kökeni Latince "totus" (tüm, bütün) sözcüğüdür. Totalitarizm, siyasi terim olarak ilk defa İtalyan diktatör Benito Mussolini tarafından 1920'lerde faşist İtalyan rejimini tanımlamak için "totalitario" olarak ortaya çıkarılmıştır. Mussolini, kavramı "Devlet içindeki herkes, devlet dışındaki hiçbir kimse, devlete karşı olan hiçbir kimse" şeklinde açıklamıştır. Hannah Arendt, totalitarizm kavramını aşırı otoriter devlet yapılarını ve bu tarz yönetimlerin savunuculuğunu açıklamak için kullanmıştır.

Totalitarizm terimi, ilk olarak Benito Mussolini tarafından kullanılmıştır. Mussolini, I. Dünya Savaşı'ndan sonra etkili olan merkezî otoriteye karşı yıkıcı güçler yüzünden savunmasız kalmış bir ulusun birliğini ve ulus aracılığıyla da devlette cisimleşen tarihî bir topluluk kimliğini hedefliyordu. Mussolini'nin faşizmi, devletin birey üzerindeki üstünlüğünü ve bu devletin gücünün sınırsız biçimde yayılmasını öngörüyordu.
Mussolini "Faşizme göre, her şey devletin içindedir ve devletin dışında insanî veya ruhsal hiçbir şey yoktur, dahası onun dışında hiçbir şeyin değeri yoktur. Bu anlamda faşizm, totaliterdir ve bütün değerlerin sentezi ve birliği olan faşist devlet, bir halkın yaşamının tüm yönlerini ifade eder, geliştirir ve güçlendirir." diye yazmıştı. Mussolini, bununla totaliter sistemlerin diğer rejimlerle olan farkını tanımlamaya çalışmıştı. Bütün totaliter sistemlerin egemen tarihî ve ideolojik unsuru olabilecek özellikler üzerinde bir anlaşma yoktur. Ama totalitarizm teriminin, devletin hedef olarak seçtiği şeye ulaşmak için bütün yolların kullanılması anlamına geldiği konusunda şüphe yoktur. Bundan dolayı, istekleri ne olursa olsun bütün totaliter rejimleri güncel tekniklerle siyasi despotizmi güvence altına almak, devlet tarafından belirlenen bir ekonominin dışındaki çıkarları kısıtlamak, demokratik bile olsa tek tip ideolojik kuralları dayatmak gibi başka özellikler de taşır. Totalitarizm, toplumsal yaşamın bütün yönlerini içerir.

Carl Friedrich ile Zbigniew Brzezinski, totaliter rejimlerin 7 ortak özelliğini şöyle vurgular:
1. Ütopyacı gelecek vaadi ve binyılcı egemenlik iddiasıyla şekillenen gelişmiş bir ideoloji.
2. Tek kişi, tek lider, tek parti anlayışı.
3. Fiziksel veya zihinsel terör sistemi.
4. Medya üzerine kurulan devlet tekeli.
5. Silahlanma üzerine kurulan devlet tekeli.
6. Bürokratik koordinasyonla ekonominin merkezî yönetimi.
7. Totaliter rejime destek veren propaganda kampanyaları.
Totalitarizm faşist, teokrasist ve bunun gibi katı sistemlerin belirgin bir tanımıdır. Totaliter rejim, halkın geleceği için yapılan bir şey olduğundan totaliter rejimin korunması için her yol mübahtır. Birey, yönetimin manipülasyonlarına açık olmakla beraber düşünce ve ifade özgürlüğü yoktur, bundan ötürü yönetim aleyhine herhangi bir fikir öne sürülemez. Sadece totaliter görüşlü kişiler yönetime katılabilir.
Totaliter rejimlerde lider tek güçtür, tanrısaldır. Lider her şeyi bilir, liderin her şeye hakkı vardır. Liderin ruhunu okşayan lütfuna mazhar olur, eleştiren hiçlikte kaybolur. Her şeye o karar verir, hukuk odur.
Totaliter rejimle otoriter rejim arasındaki fark, totaliter rejimin otoriterliği içermesi dışında yönetici elitin zorla kurgusal bir toplum inşa etmek istemesidir. Bu arzu kaba görünebilir, bilimsel de olabilir. Bu rejimlerde bu toplumun inşa edilmesinin önünde duran muhalifleri ve diğer "istenmeyenleri" yok etmek için tehdit, kuşku, korku, ceza, ihbar, taciz, işkence, öldürme ve toplama kampları kullanılır.
Aileler ve gruplar, düzen için örgütlenir. Rejim; bir rüyaya, bir ütopyaya dayanır veya bunu gerçekleştirmeyi amaçlar. Özgürlük yoktur, insanların kendi geleceklerini düşünmeleri imkânsızdır, her şey toplumun mutluluğu içindir.
Totalitarizm, toplumun ve toplumsal gerçekliğin bütününü kavradığını iddia eder. Kendi rejiminin değişmezliğini ayırt etmek için bir öteki terimi icat eder ve insanları, bizden olanlar ve bizden olmayanlar diye ikiye ayırır.
Faşist ve teokratik rejimlerde mutlak düşünce hâkimdir. İnsanoğlunun doğuşundan beri kültür macerası sonsuza dek yeniden düşünülmeye, yeniden yorumlanmaya açık özelliktedir, ama totalitarizm bu kapıları kapatır, nihai açıklamaları bulduğunu söyler, tartışma hürriyetini baştan kesip atar. Böylece, geçici olmayan hiçbir mutlak olmadığını çelişkili bir biçimde açıklar ve çöker.
Jacques Derrida bu sistemlerin metafizik olduğunu, temellerinin mantıksal olmadığını, şiddet kullanarak ayakta kalabildiğini ideolojilerinin dilinden ortaya çıkarmıştır. Ona göre bunların üstünlükleri akıldan değil, kendinden menkul zorbalıktan gelir. Ötekinin insan bile sayılmaması, dışlama ve hoşgörüsüzlük, herkesin çarkın bir parçası olması, özgürlüksüz özgürlük, eşitliksiz eşitlik, dinsiz din, ahlaksız ahlak ve sansür bu rejimlerin kilit kavramlarındandır.
Karl Popper, toplum sistemlerini açık toplum ve kapalı toplum olarak ikiye ayırır. Popper, kapalı toplumların açık toplumun düşmanı olduğunu ve er geç açık toplumu yok etmek için çalıştıklarını anlatır. Kapalı toplum, vahşete ve teröre dayalı, baskı ve zulümle ayakta duran, patolojik ve akıldışı bir toplumsal yapıdır. Karl Popper'ın çizdiği modele göre açık toplumlarda toplumsal yapının değişmesi mümkünken, kapalı toplumlarda insanların zulme başkaldırma yolları kapanmıştır.
Bazı ülkelerde rejimler totaliter olsa da isimleri aksini iddia edebilir, totaliter devletlerin çoğunda "halk cumhuriyeti, demokratik cumhuriyet" gibi isimler kullanılır. Karl Popper bunu şöyle tasvir eder: "Tavizsiz bir radikallik: Toplumsal yapıyı kökten dönüştürecek, âdeta bir kıyameti andıran devrim hayali. Hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmadan, toplumu bütünüyle yeniden şekillendirme arzusu."
Totaliter rejimlerin en önde gelen örnekleri arasında Hitler'in Nazi Almanyası, Stalinist Sovyetler Birliği, Mussolini'nin İtalya'sı ve Pol Pot'un Kamboçya'sı bulunur. Bu rejimler aşırı baskıcı yönetimleri, toplama kampları, soykırım ve ölüm tarlaları ile anıldılar.

Michael Parenti gibi tarihçiler totalitarizm kavramının anti-komünist amaçlarla kullanılan bir kavram olduğunu ifade etmiştir.

Totaliter demokrasi
Otokrasi
Stalinizm
Nazizm
Juche

Simon Tormey, Totalitarizm, Çev. Abdullah Yılmaz-Osman Akınhay, Ayrıntı Y., İstanbul 1992.
Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Y., Ankara 1999.

Kuzey Vietnam, resmî adıyla Vietnam Demokratik Cumhuriyeti (Vietnamca: Việt Nam Dân chủ Cộng hòa), 1945-1976 yılları arasında Güneydoğu Asya'da var olmuş komünist devlet.
II. Dünya Savaşı'nın arkasından gelen Ağustos Devrimi ile, Viet Minh'in komünist lideri Ho Chi Minh, Vietnam'ın Fransız Hindiçini'nden bağımsızlığını ve Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilan etmiştir. Bu durum üzerine, Vietnam üzerinde yeniden hakimiyet kurmak isteyen Fransa harekete geçmiş ve Aralık 1946'da Birinci Çinhindi Savaşı başlamıştır. Viet Minh'in Vietnam'ın kırsal bölgelerinin çoğunluğunu kontrol etmesi, 1954'te Fransız mağlubiyeti ile sonuçlanmıştır. Cenevre Konferansı'ndaki müzakereler savaşı sonlandırmış ve Vietnam'ın bağımsızlığı tanınmıştır. Cenevre Anlaşması ile geçici olarak Vietnam toprakları 17. kuzey enlemi boyunca ikiye bölünmüş, Temmuz 1956'da yapılması planlanan genel seçimler ile Vietnam'ın birleşmesi taahhüt edilmiştir. Vietnam'ın kuzey bölümü Vietnam Demokratik Cumhuriyeti egemenliğinde kalmış ve yaygın olarak Kuzey Vietnam olarak adlandırılmış; güney bölümü Fransa'nın kurduğu Vietnam Devleti kontrolünde kalmış ve Güney Vietnam olarak adlandırılmıştır.
Temmuz 1955'te Vietnam Devleti Başbakanı Ngô Đình Diệm, Cenevre Anlaşması'nı imzalamadıklarından hükümleri uygulamakla yükümlü olmadıklarını gerekçe göstererek ülkeyi birleştirecek seçimlere Güney Vietnam'ın katılmayacağını açıklamıştır. Ülkenin referandum ile birleştirilememesi 1955'te Vietnam Savaşı'na yol açmıştır. Vietnam Halk Ordusu ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi, Vietnam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'ne karşı savaşmış; başta Sovyetler Birliği ve Çin olmak üzere komünist müttefiklerinden destek görmüştür. Komünizmin diğer ülkelere yayılmasını önlemek için Amerika Birleşik Devletleri; Güney Kore, Avustralya ve Tayland'dan anti-komünist güçler ile birlikte savaşa dahil olmuş ve Güney Vietnam'a askerî destek sağlamıştır. 1973'te ABD'nin Vietnam'dan çekilmesiyle Güney Vietnam zayıflamış ve 1975 bahar taarruzu sonucunda, 30 Nisan 1975'te Saygon'un Düşüşü ile savaş Kuzey Vietnam zaferiyle sona ermiştir. Güney Vietnam'da komünist Güney Vietnam Cumhuriyeti Geçici Devrimci Hükûmeti kurulmuş, 2 Temmuz 1976 günü Vietnam yeniden birleşmiş ve Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur.

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (Sırp-Hırvatça: Socijalistička Federativna Republika Jugoslavija; Kiril Sırpça, Makedonca: Социјалистичка федеративна република Југославија; Slovence: Socialistična Federativna Republika Jugoslavija; Arnavutça: Republika Socialiste Federative e Jugosllavisë; Macarca: Jugoszláv Szocialista Szövetségi Köztársaság), Balkanlar'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren sosyalist federal cumhuriyet. Devletin bulunduğu alanda bugün Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova bulunur.
Savaş öncesi ülkenin kurulduğu topraklarda Yugoslavya Krallığı bulunuyordu. Krallık yıkıldı. Ülke adını 1943 yılında Demokratik Federal Yugoslavya, 1946'da Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti ve nihayetinde 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak değiştirdi.
Cumhuriyetin ilk başkanı Josip Broz Tito'dur. Ülke Soğuk Savaş döneminde Sosyalist olmasına rağmen tarafsız bir politika izlemiştir ve Bağlantısızlar Hareketi'nin kurucu üyelerinden biri olmuştur.
Yükselen etnik milliyetçilik hareketi 1980'li ve 90'lı yıllarda YSFC'nin üye ülkelerinin bağımsızlık talep etmelerine yol açtı. Bu hareketin gittikçe güçlenmesi ve Zenofobi'nin ortaya çıkmasıyla ülkede uzun yıllar huzursuz bir ortam vardı. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması ve bu dağılma sonucu yaşanan Doğu Bloku'nın çözülmesi devresinde ülkede Yugoslavya iç savaşları yaşandı ve bu süreç sonucunda ülke parçalandı. Parçalanma, özerk cumhuriyetlerin var olan sınırları doğrultusunda gerçekleşti.

“Yugoslavya” ("Jugoslavija" / "Југославија") sözü Güney Slavca bir birleşik sözdür. Yapısında "Jug"/"Jуг" ve "Slavija"/"Славија" sözleri vardır. "Jug"/"Jуг" (Yug) sözü “güney” anlamına gelmektedir. "Slavija"/"Славија" (Slaviya) ise “Slavlar ülkesi” anlamındadır. “Yugoslavya”, Türkçede "Güney Slavları Ülkesi" anlamına gelmektedir.
Ülkenin adı altı Güney Slav halkının (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Karadağlılar ve Makedonlar) birleşimine istinaden verilmiştir. Devletin resmî adı ise 1943'ten 1992'ye dek, dönemden döneme değişiklik göstermiştir. Ülke adının veriliş şekli Slavları merkeze alır şekilde olmakla beraber, Yugoslavya topraklarında Slav olmayan birkaç millet de yaşamıştır. Arnavutlar, Macarlar, Türkler, Rumenler, Romanlar ülkenin Slav olmayan milletleri olmuşlardır.
Yugoslavya adına sahip ikinci devlet olarak tarihte görünen siyasi yapı olan devletin kuruluş adı Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyeti'dir (veya Demokratik Federal Yugoslavya). 1946 yılında devletin adı Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti şeklinde belirlenmiştir. Devletin adı son değişiklikle 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olmuştur.

Yugoslavya 1941 yılında Almanlar tarafından işgal edildi. Ülke içinde gerilla harpleri baş gösterdi. Yugoslavya Krallığı ordusundan artakalan bazı birlikler, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi bozgundan hemen sonra Albay Draža Mihailović'in önderliğinde Çetnikler olarak bilinen çeteleri kurdular. Karadağ'da kukla hükûmetin ilanıyla birlikte yerel ayaklanmalar başladı. İşgale karşı bir başka direniş odağı da Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisi'nin Temmuz 1941'de başlattığı silahlı ayaklanmayla ortaya çıktı. Partizanlar olarak anılan komünist gerillalar Eylül 1941'de Užice kentini ele geçirdikten sonra Sırbistan ve Bosna'nın bazı yörelerini içine alan bir cumhuriyet oluşturdular. Bütün ülkeyi Büyük Sırbistan çevresinde yeniden birleştirme hedefini güden Çetniklerin izlediği strateji Müttefiklerin bölgede başlatacağı bir harekâtı temel alıyordu. Federal bir cumhuriyet programıyla ortaya çıkan Partizanlar ise direnişi bütün ülkeye yayacak bir stratejiyi öngörüyordu. Bu nedenle Mihver kuvvetlerinin direniş hareketini ezmek için Ekim 1941'de başlattığı saldırı karşısında eşgüdüm sağlanamadığı gibi, Çetnikler ve Partizanlar arasında sert ve kanlı bir çatışma kaçınılmaz hâle geldi.
Mihver Devletleri saldırısı üzerine Bosna'ya çekilerek İşçi Tugayları'na dayalı yeni bir savaş taktiğini seçen Partizanlar, İtalyan, Alman, Ustaşa ve Çetnik birliklerinin Mart 1942'de giriştiği harekâttan sonra Bosna'nın kuzeybatı kesimini üs edindi. Tito'nun Kasım 1942'de topladığı Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi (AVNOJ) direniş harekâtının bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir siyasal programa kavuşmasını sağladı.
Müttefiklerin Balkanlar'a çıkarma yapmasından önce Yugoslavya'daki Partizan hareketini boğmak isteyen Nazi yönetimi, 1942-1943 kışında toptan imhayı hedef alan yeni bir harekât düzenlediler. Öncelikle Çetnikleri saf dışı ederek konumlarını sağlamlaştıran Partizan kuvvetleri, ardından Alman kuşatmasını yararak Karadağ'ın Durmitor bölgesine geçtiler. Mayıs 1943'te bu bölgeye yönelik ikinci Alman kuşatma harekâtı da boşa çıktı. Üstün Alman birlikleriyle şiddetli çarpışmalardan sonra sarp bir geçidi aşan Partizan kuvvetleri sonunda Bosna'nın orta kesimine ulaşmayı başardı. Yugoslavya'nın bağımsızlık mücadelesinde bir dönüm noktası sayılan bu zafer, aynı zamanda Partizan hareketine Müttefiklerin siyasi ve askerî desteğini sağladı. İtalya'nın Müttefiklere teslim olmasından sonra Partizanların denetimine giren geniş kıyı şeridi, silah ve askerî gereç almak için önemli bir kapı durumuna geldi. Bu arada Kasım 1943'te ikinci toplantısını yapan AVNOJ, bir geçici hükûmet oluşturduğunu ilan etti.
Mayıs 1944'te Tito'nun karargâhına yönelik son Alman saldırısını da atlatan Partizanlar, sonraki aylarda işgal kuvvetlerini Sırbistan'a doğru geriletmeye başladı. Aynı sıralarda bozgun içindeki Alman ordularını izleyen Sovyet Kızıl Ordusu Romanya ve Bulgaristan sınırlarına dayanmış bulunuyordu. Daha önce bağımsız bir çizgide direttiği için Stalin'in tepkisini çekmiş olmakla birlikte Moskova'ya giderek Sovyet ileri harekâtıyla belirli bir eşgüdümü sağlayan Tito, bir yandan da Londra'daki sürgün hükûmetiyle görüşmelere oturdu. Tito'ya önemli bir siyasi ağırlık kazandıran görüşmeler sonunda kurtarılmış bölgelerde kurulan ulusal kurtuluş komiteleri geçici yönetim organları olarak kabul edildi. Çetniklerle iç savaş biçimini alan Sırbistan'daki Partizan ilerleyişi, Alman ordularının geri çekildiği sonbahara doğru büyük ölçüde başarıya ulaştı. Partizan kuvvetleri ile Sovyet birliklerinin ortak harekâtıyla Ekim 1944'te Belgrad ele geçirildi. Sürgün hükûmetinin başbakanı Ivan Subasić'in Belgrad'a dönmesinden sonra koalisyon niteliğinde bir geçici hükûmet oluşturuldu. Bütün Yugoslavya toprakları Partizanların denetimine girerken, son Çetnik kalıntıları da temizlendi.
Kasım 1945'teki seçimlerde, komünistlerin önderliğindeki Halk Cephesi'nin kazandığı büyük zaferin ardından, 2 Aralık 1945'te Yugoslavya Demokratik Federal Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi, böylece kâğıt üstünde de olsa devam eden monarşi resmen sona erdi.Ocak 1946'da federal bir cumhuriyet yapısını öngören yeni anayasa yürürlüğe kondu.

Sosyalizmin kuruculuğuna yönelen Yugoslavya'da toprak reformu yapıldı, bankalar, sanayi ve ticaret devletleştirildi. Kalkınma planları hazırlandı. Sosyalizmin kuruculuğunda ortaya çıkan sorunlar karşısında Tito'nun sosyalizme özgün yollarla gitme tezleri Stalin tarafından revizyonizm olarak suçlandı ve 1948'den sonra Sovyet-Yugoslav ilişkileri koptu. 1953'te yeni anayasayla girişilen reformlar onaylandı. 1955'te SSCB'yle yeniden ilişkiler kurulmasından sonra da Tito, bağımsız bir dış siyaset izlemeye devam etti. 1968 Çekoslovak hareketinde, SSCB'ye muhalefet etti. Batılı ülkelerle ticari münasebetler içine girdi. 1972 yılında Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti'nde olaylar çıktıysa da kısa sürede bastırıldı. Tito, 1979 yılında yapılan altı zirve toplantısı neticesinde Fidel Castro ile olan mücadelesini kazandı ve Üçüncü Dünya diye bilinen bağlantısızlar teşkilatını Sovyetler Birliği'nin nüfuzundan kurtardı.

Başkan Tito, 1980 yılında ölünce yerine Kolektif Başkanlık idaresi geldi. 1984 yılında devlet başkanlığı Veselin Djuranović'e verildi. 1989'da görülen ekonomik ve siyasal bunalım, Hırvatistan ve Slovenya cumhuriyetleri arasında ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Aynı yıl Doğu Bloku’nda görülen yenileşme hareketleri Yugoslavya'ya da yansıdı ve 1990'da çok partili düzene geçildi.
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin dağılma süreci öncelikle ekonomik-politik değişimin başlangıcı ile ilintilidir. Özellikle Yugoslav resmî tezi olan Özyönetim ve bu sayede ileri bir aşamada gerçekleşmesi tasarlanan Marksizm’in ön gördüğü "özgür üreticilerin birliği" fikri, ekonomik sistemin uluslararası sermayeye açılması ile dengesini kaybetmiştir. Yugoslav siyasi yapısının "Özyönetimci Sosyalizm"den "Pazar Sosyalizmi"ne kayışı, coğrafi esasa göre oluşturulmuş Yugoslav özyönetim modelinin neo-liberal politikalar ekseni ile dönüşüm sürecine girmesini ifade etmektedir. Sosyalist federal yapının köşe taşları olan özyönetim birimleri, ekonomi-politik dönüşüm süreci ile birlikte otonom statülere açık özerk birimler durumuna gelmiştir.
Yugoslavya, 1990'ların başıyla beraber birçok iç çatışma ve tartışmalara sahne olmuştur. Ülkenin federal yapısındaki dengesizleşme, bu ülkede kendi özerk cumhuriyetlerinde yaşayan halkların seslerini azar azar yükseltmelerine sebebiyet vermiştir. Yugoslavya'nın olumsuz gidişi ve yükselen Sırp milliyetçiliği karşısında diğer halklarda kıpırdanmalar görülmüştür.
Yugoslavya içinde özerk cumhuriyet liderleri ve yöneticileri arasındaki anlaşmazlıklar, çeşitli bölgelerde küçüklü büyüklü çatışma ve savaşların çıkmasına sebep olmuştur. Bu çatışma ve savaşların sonrasında federal cumhuriyeti oluşturan Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti; Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti; Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti ve Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti (1991'den 1995 sürecine dek) bağlı oldukları Yugoslavya federasyon yapısından ayrılıp bağımsızlık ilan etmişlerdir. Bu ilk ayrılma dalgasında en büyük acıyı nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan Bosna-Hersek görmüştür. Eski Yugoslav Halk Ordusu’nun (JNA) teçhizatıyla donatılmış Sırbistan ordusu ve mil

Çamlar, Çam halkı ya da Çampa halkı (Çamca: ꨂꨣꩃ ꨌꩌꨛꨩ, Urang Campa; Vietnamca: Nguoi Chăm veya Nguoi Cham; Kmerce: ជនជាតិ ចាម), Güneydoğu Asya'da Avustronezya kökenli bir etnik gruptur. 2. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına kadar, Çamlar, orta ve güney Vietnam'da bir takım bağımsız beyliğin oluşturduğu bitişik bir bölge olan Çampa'yı doldurdu. Avustronezya dil ailesinin Malaya-Polinezya koluna ait Çam ve Tsat dillerini konuşurlardı. Çam dili hâlen Çamlar tarafından, Tsat dili ise Çamların torunları olan ve Çin'in Hainan Adası'nda yaşayan Utsullar tarafından konuşulmaktadır. Çamlar ile Malaylar, Güneydoğu Asya anakarasının daha eski Avustroasya halkları arasında, Demir Çağı döneminde bu bölgeye yerleşmiş tek büyük Avustronezya halklarıdır.

Çamca, Avustronezya dil ailesine aittir. Çamca, Çamların tarih boyunca temasta bulundukları halkların dillerinin etkisi altında, içerdiği yabancı kökenli ödünç kelimeler ve terimler açısından zengindir. Çamların çoğu bu dili konuşabilir; bunun dışında, yaşadıkları ülkelerdeki en yaygın dilleri de konuşurlar (ör. Kmerce, Vietnamca, Malayca vd.). Bazı Çamlar ayrıca Arapça konuşmasını ve yazmasını bilirler.
Çamca, Merkez Vietnam'da Çam yazısı ile yazılırken, Mekong Deltası civarlarında Arap harfleriyle yazılır.

Çam takvimi
Çam yazısı
Çamca
Çampa sanatı
Güneydoğu Asya'da Hinduizm
Kamboçya'da İslam
Vietnam'da İslam

Çin-Vietnam Savaşı ya da Üçüncü Çinhindi Savaşı, 1979 yılında Çin ve Vietnam arasında yaşanan kısa ama kanlı bir sınır çatışmasıdır. Vietnam'ın Kamboçya'yı işgal edip, Çin tarafından desteklenen Pol Pot liderliğindeki Kızıl Khmer hükûmeti tarafından yönetilen rejime son vermesi sonucu Çin Halk Kurtuluş Ordusu taarruza geçmiştir. Vietnam'ın kuzey kesimlerine kısa süreli bir Çin saldırısı olmuş ve Çin birlikleri bir ay sonra geri çekilmişlerdir. İki taraf da zafer ilan etmişlerdir. Bu savaş Vietnam'da günümüzde bile önemli bir yere sahiptir. Çin Ordusu geri çekilirken etkili bir "yanık toprak" politikası uygulamıştır. Köyleri, yolları ve demir yollarını yok ederek, Vietnam'ın kırsal bölgelerinde altyapıya büyük zararlar vermişlerdir.
Çin-Sovyet ayrılığının doruk noktasında ortaya çıkan savaş, Sovyetler Birliği'nin müttefiki olan Vietnam'ı koruyamayacağına yönelik iddialara temel oluşturmuştur. Savaş döneminde olası bir Sovyet saldırına karşı 1,5 milyon Çinli asker Çin-Sovyet sınırı boyunca tam ölçekli bir savaşa hazır olarak bekletildi.

Cammu ve Keşmir, Asya ülkesi Hindistan tarafından birlik toprağı olarak yönetilen bir bölgedir. Birlik toprağı, 1947'den bu yana Hindistan ile Pakistan, 1959'dan beri de Hindistan ve Çin arasında anlaşmazlık konusu olan daha büyük Keşmir bölgesinin güney kısmından oluşur. Kontrol Hattı, Cemmu ve Keşmir'i batıda ve kuzeyde Pakistan yönetimindeki Azad Keşmir ve Gilgit-Baltistan topraklarından ayırıyor. Hindistan'ın Himaşal Pradeş ve Pencap eyaletlerinin kuzeyinde ve birlik bölgesi olarak Hindistan tarafından yönetilen Ladah'ın batısında yer alır.
Cemmu ve Keşmir birlik bölgesinin oluşumuna ilişkin hükûmler, Ağustos 2019'da Hindistan Parlamentosu'nun her iki meclisi tarafından da kabul edilen Cemmu ve Keşmir Yeniden Düzenleme Yasası 2019'da yer alıyordu. Kanun, 31 Ekim 2019'dan itibaren geçerli olmak üzere eski Cemmu ve Keşmir eyaletini, biri Cemmu ve Keşmir, diğeri Ladah olmak üzere iki birlik bölgesi hâlinde yeniden oluşturdu.

Cammu ve Keşmir birlik toprağı iki bölümden oluşur: Cammu ve Keşmir bölümü. Bu iki bölüm de kendi içerisinde ayrıca 20 bölgeye ayrılmıştır.

Jammu ve Keşmir Hükümeti
Genel İdare Bölümü
Cammu ve Keşmir Vali Yardımcısı
Jammu ve Keşmir bölge portalı

Dadra ve Nagar Haveli ve Daman ve Diu, Asya ülkesi Hindistan'da bir birlik toprağıdır. Bölge, eski Dadra ve Nagar Haveli ile Daman ve Diu bölgelerinin birleşmesiyle oluşturuldu. Önerilen birleşmeye ilişkin planlar Hindistan hükûmeti tarafından Temmuz 2019'da açıklandı; gerekli mevzuat Aralık 2019'da Hindistan meclisinde kabul edildi ve 26 Ocak 2020'de yürürlüğe girdi. Bölge dört ayrı coğrafî bölgeden oluşuyor: Dadra, Nagar Haveli, Daman ve Diu adası. Dört bölgenin tümü eskiden Portekiz Hindistanı'nın bir parçasıydı ve ortak başkenti Goa, Panaji'deydi. Goa'nın ilhakından sonra 20. yüzyılın ortalarında Hint egemenliği altına girdiler. Bunlar, Konkani dili kışkırtmasının ardından Goa'ya eyalet statüsü verildiği 1987 yılına kadar Goa, Daman ve Diu olarak ortaklaşa yönetildi. Şu anki başkenti Daman, en büyük şehri ise Silvassa'dır.

Daman ve Diu, 1520'lerden 19 Aralık 1961'de Hindistan tarafından ilhak edilene kadar Portekiz kolonileriydi. Dadra ve Nagar Haveli, 11 Ağustos 1961'de Hint Ordusu tarafından işgal edildi. Portekiz, Karanfil Devrimi'nin ardından 1974'te Hindistan'ın bu bölgeler üzerindeki egemenliğini resmen tanıdı.
Daman ve Diu, 1962 ile 1987 yılları arasında Goa, Daman ve Diu birlik toprağının bir parçası olarak idare edildi ve Goa'ya eyalet hakkı verildiğinde ayrı bir birlik bölgesi haline geldi.
Temmuz 2019'da Hindistan hükûmeti, hizmetlerin tekrarını azaltmak ve yönetim maliyetini azaltmak için iki bölgeyi tek bir birlik toprağı halinde birleştirmeyi önerdi. Bu yöndeki mevzuat, Dadra ve Nagar Haveli ve Daman ve Diu (Birlik bölgelerinin birleşmesi) Yasa Tasarısı, 2019, 26 Kasım 2019'da Hindistan meclisinde masaya yatırıldı ve 9 Aralık 2019'da Hindistan devlet başkanı tarafından onaylandı. İki birlik bölgesi daha önce ortak bir yönetici ve hükûmet yetkilisini paylaşıyordu. Daman kasabası, yeni birleşik birlik toprağının başkenti olarak seçildi. Kanunun yürürlüğe girmesi için belirlenen tarih Hindistan hükûmeti tarafından 26 Ocak 2020 olarak bildirildi.

Dadra ve Nagar Haveli ile Daman ve Diu, Hindistan Anayasası'nın 240 (2) maddesi uyarınca Hindistan'ın birlik toprağı olarak yönetilmektedir. Hindistan devlet başkanı, bölgeyi Hindistan merkezî hükûmeti adına yönetmek üzere bir yönetici atar. Merkezî hükûmet, yöneticiye görevlerinde yardımcı olmak üzere danışmanlar atayabilir.

Birlik toprağı üç bölgeden oluşur:

Dadra ve Nagar Haveli ve Daman ve Diu Yönetimi
Dadra ve Nagar Haveli ve Daman ve Diu Turizmi

Pencap, Hindistan'ın kuzeybatısında ve büyük Pencap Bölgesi'nde yer alan eyalettir. Eyalet doğuda yine Hindistan eyaletlerinden olan Himaçhal Pradeş, güney ve güneydoğuda Haryana, güneybatıda Rajasthan ve batıda Pakistan'ın Pencap eyaleti ile çevrilidir. Ayrıca kuzeyden yine Hindistan eyaletlerinden Cemmu ve Keşmir ile komşudur. Eyaletin başkenti, bir Birlik Bölgesi (Union Territory) olan ve aynı zamanda komşu eyalet Haryana'nın da  başkenti olan Chandigarh'tır.
1947 yılında Hindistan'ın bölünmesinden sonra, Britanya Hindistanı, Hindistan ve Pakistan arasında bölündü. 1966 yılında Büyük Pencap Bölgesi'nin Hindistan'da kalan kısmı Haryana ve Himaçhal Pradeş eyaletleri ve bunların yanı sıra şimdiki Pencap eyaleti oldu. Pencap çoğunluğu Sih nüfuslu Hindistan'daki tek eyalettir.

Radhika Chopra. Militant and Migrant: The Politics and Social History of Punjab (2011)
Harnik Deol. Religion and Nationalism in India: The Case of the Punjab (Routledge Studies in the Modern History of Asia) (2000)
Harjinder Singh Dilgeer, Encyclopedia of Jalandhar, Sikh University Press, Brussels, Belgium (2005)
Harjinder Singh Dilgeer, SIKH HISTORY in 10 volumes, Sikh University Press, Brussels, Belgium (2010–11)
J. S. Grewal. The Sikhs of the Punjab (The New Cambridge History of India) (1998)
J. S. Grewal. Social and Cultural History of the Punjab: Prehistoric, Ancient and Early Medieval (2004)
Nazer Singh. Delhi and Punjab: Essays in history and historiography  (1995)
Tai Yong Tan. The Garrison State: Military, Government and Society in Colonial Punjab, 1849–1947 (Sage Series in Modern Indian History) (2005)
J. C. Aggarwal and S. P. Agrawal, eds. Modern History of Punjab: Relevant Select Documents (1992)
R. M. Chopra, " The Legacy of The Punjab ", 1997, Punjabee Bradree, Calcutta.

Resmî site

Racastan (Hintçe: राजस्थान / ˈrɑːdʒəstæn, sözcük anlamıyla: "Krallar Ülkesi"), Kuzey Hindistan'da bulunan bir eyalettir. 342.239 kilometrekare (132.139 sq mi) büyüklükte olup Hindistan'ın toplam coğrafî alanının %10.4'ünü kaplamaktadır. Bölgeye göre en büyük Hint eyaleti olmasının yanı sıra nüfusa göre yedinci en büyük eyalet konumundadır. Hindistan'ın kuzeybatısında yer alan ve Tar Çölü'nün ("Büyük Hint Çölü" olarak da bilinir) çoğunu kapsayan Racastan; kuzeybatıda Pakistan'ın Pencap ve batıda ise Sindh eyaletleriyle sınırdaş konumundadır. Ayrıca; kuzeyde Pencap, kuzeydoğuda Haryana ve Uttar Pradeş, güneydoğuda Madhya Pradeş ve güneybatıda Gucerat eyaletleriyle komşudur.
Coğrafî konumu 23.3 - 30.12 kuzey enlemi ve 69.30 - 78.17 doğu boylamı olan Racastan'da Yengeç Dönencesi eyaletin en güney ucundan geçmektedir.

Tibet-Birman dilleri, Çin-Tibet dil ailesinin Çin dili olmayan dilleri kapsayan koludur. Bu kola ait dillerin 400'den fazlası, Güneydoğu Asya'nın dağlık bölgeleri çapında ve Doğu ile Güney Asya'nın bazı bölgelerinde konuşulur. Tibet-Birman dillerini konuşan yaklaşık 60 milyon kişi var; bunların yaklaşık yarısı (35 milyondan fazla kişi) Birmanca, %13'ü (8 milyondan fazla kişi) de Tibet dillerini konuşur. Bu kolun kapsamındaki en fazla konuşulan dillerin bu iki dalın olmasından ötürü, kolun ismi bu iki daldan türemektedir. Bu dalların ayrıca bol kapsamlı edebî gelenekleri var; Birmancanınki 12. yüzyıla kadar dayanırken Tibetçeninki 7. yüzyıla kadar dayanır. Kolun kapsamındaki diğer dillerse çok daha küçük topluluklar tarafından konuşulur ve bu dillerin bir çoğunun üzerinde dilbilimciler tarafından henüz ayrıntılı şekilde çalışılmamıştır.
Bazı taksonomiler Çin-Tibet dil ailesini Çin ile Tibet-Birman kollarına ayırırken (ör. Benedict, Matisoff), diğer dilbilimcilerse Tibet-Birman kolunun monofiletik bir grup teşkil ettiği fikrini reddetmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Tibet-Birman dilleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Uttar Pradeş, Hindistan'ın en kalabalık eyaleti. Büyük bölümü Ganj nehrinin yukarı vadisinde yer alır. Kuzeyde Nepal, kuzeybatıda Uttarakhand  eyaleti, batıda Haryana eyaleti ve Delhi birlik toprağı, güneybatıda Racastan, güneyde Madhya Pradeş ve Çhattisgar, güneydoğuda Carkand ve doğuda Bihar eyaletleriyle çevrilidir.
Hint Yarımadası'nın kuzey bölgesinde yer alan yoğun nüfuslu eyalet, 200 milyondan fazla nüfusa sahiptir. Britanya yönetimi sırasında 1 Nisan 1937'de Agra ve Oudh Birleşik İlleri olarak kuruldu ve 1950'de Uttar Pradeş olarak yeniden adlandırıldı. Eyalet, başkent Lucknow olmak üzere 18 bölüme ve 75 ilçeye ayrılmıştır. Ana etnik grup, demografik çoğunluğu oluşturan Hindavi halkıdır. 9 Kasım 2000'de, eyaletin Himalaya bölgesinden yeni bir eyalet olan Uttarakhand kurulmuştur. Eyaletin iki büyük ırmağı olan Ganj Nehri ve Yamuna Nehri, Allahabad'da birleşir ve daha sonra doğuda Ganj olarak akar. Hintçe en çok konuşulan dildir ve aynı zamanda devletin resmi dilidir.
Hindistan'ın toplam alanının %7.33'üne eşit olan 243.290 kilometre karelik alanı kaplar ve ülkenin dördüncü en büyük eyaletidir. Uttar Pradeş ekonomisi, Hindistan'daki en büyük dördüncü eyalet ekonomisi olup, gayri safi yurt içi hasılası 210 milyar ABD doları ve kişi başına düşen gelir ise 770 ABD dolarıdır. Tarım ve hizmet endüstrisi, eyalet ekonomisinin en büyük parçalarıdır. Hizmet sektörü seyahat ve turizm, otelcilik sektörü, gayrimenkul, sigorta ve finansal danışmanlıklardan oluşmaktadır.

ANFO (Amonyum Nitrat-Fuel Oil), madencilik ile inşaat sektöründe yaygın ve sıklıkla kullanılan, karışım halinde hazırlanan amonyum nitrat tabanlı bir patlayıcı türüdür.

ANFO çoğunlukla güçlü patlayıcılar sınıfında sayılır. Patlama şekli genellikle infilak şeklinde olup infilak hızı yüksektir. Üçüncül bir patlayıcı olan ANFO, belirgin yakıt ve oksidant karışımından oluşur. Hassasiyeti genellikle düşüktür.
Basit olarak ANFO infilakının kimyası, amonyum nitrat (NH4NO3) ve uzun zincirli bir hidrokarbon (CnH2n+2) arasındaki reaksiyon olarak görülebilir. Bu reaksiyon sonucunda nitrojen, karbon dioksit ve su açığa çıkar. Stokiyometrik olarak, amonyum nitratın ve fuel oilin en efektif ve dengeli olarak birleştiği oran ağırlıkça %94,3 oranında amonyum nitrat (AN) ve yine ağırlıkça %5,7 oranında Fuel-Oil'in homojen bir şekilde karıştırılması sonucu elde edilir. İdeal şartlar altında gerçekleştirilen patlamalarda yukarıda bahsedilen gazlar dışında herhangi bir ürün oluşması beklenmez. Fakat pratik kullanımda az da olsa karbon monoksit ve Nitrojen oksitler (NOx) gibi toksik gazlar ortaya çıkabilir.

ANFO terimi madencilikte genel olarak katı amonyum nitrat ve No 2 fuel oil (kalorifer yakıtı). Bu formda yaklaşık 840 kg/m³'lük bir yığın yoğunluğuna sahiptir. AN yüksek oranda higroskopiktir ve havadaki suyu emme gücüne sahiptir. Bu yüzden nemli ortamlarda saklanmaması gerekir. Bunun yanında AN, suda çözünür. Bu yüzden ıslak şartlar altında çalışılırken patlatma yapılacak deliklerin kuruturulması gerekmektedir.
ANFO'nun bu kadar yaygın kullanılan bir patlayıcı olmasındaki temel etken ucuzluğu ve yüksek kararlılığıdır. Oksitleyici olarak satın alınan amonyum nitrat sahaya getirilip burada fuel oil ile karışımı sağlanarak ANFO hazırlanması sağlanabilir.
ANFO kimyası temel alınarak hazırlanmış başka patlayıcılar da bulunmaktadır. Bu patlayıcılara en güzel örnek olarak emülsiyonlar verilebilir. Bunları ANFO'dan ayıran en belirgin özellik suya dayanıklı olmaları ve yüksek yığın yoğunluklarıdır.

Gerekli malzemenin erişebilirliği, yapımının nispeten kolay oluşu ve tahribat gücü nedeniyle ANFO, terörist saldırılarda sık kullanılan bir patlayıcı türüdür. Bu kullanımın ilk örneklerinden biri 1970 yılında Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde okuyan öğrenci protestocuydu. ANFO'nun kullanıldığı "araba bombaları" kısa zamanda IRA tarafından da kullanılmaya başlandı, örneğin 1993 Bishopsgate saldırısı. IRA yanında bu yöntem KDSG, ETA ve değişik terörist örgütler tarafından da kullanıldı. Bu eylemlerden biri de 1990'larda Dünya Ticaret Merkezi'nin New York'ta yer alan binasına karşı düzenlenen ilk saldırı da sayılabilir. ANFO'nun daha komplike bir benzeri olan ANNM'de (nitrometanının yakıt olarak kullanıldığı bir patlayıcı) 1995 yılında gerçekleştirilen Oklahoma City saldırısında kullanılmıştır.

Patlayıcıların patlama hızlarının listesi

Açık ocakta ANFO kullanımını gösteren bir video 15 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
5 kg ANFOnun patlatılmasını gösteren bir video 1 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ANFOnun malzeme güvenlik bilgi formu

Fabbrica d'Armi Pietro Beretta: Venedikli silah yapımcısı  Maestro Bartolomeo Beretta tarafından 1526'da kurulmuş dünyanın en eski ve en büyük silah fabrikalarından biri. Firmanın ürettiği silahlar yüzyıllardan beri ordular, Polis ve sivil atıcılar tarafından beğeniyle kullanılmaktadır.
II. Dünya savaşında ürettiği silahlarla İtalyan ordusunu silahlandıran firma II. Dünya savaşından sonra da üretimine devam ederek ABD tarafından İtalyan ordusuna verilen M1 Garandları ve devamında M 14leri geliştirerek Beretta BM59yi geliştirmiş ve 1997'ye kadar İtalyan ordusunun ana muharebe tüfeği olmasını sağlamıştır.
İtalyan firma 500 yıla yakındır Beretta ailesi tarafından idare edilmektedir.
Firma küreselleşme kapsamında birçok yerli ve yabancı firmayı satın alarak bünyesine katmıştır. bu firmalardan biri de türk Vursan firması ki Berettanın Stoeger firması tarafından satın alınmış durumdadır. Ayrıca Holdingin satın aldığı markalar arasında Benelli, Franchi, SAKO, Tikka, Stoeger, Uberti de bulunmaktadır.
Firmanın ürettiği en ünlü tabanca modeli Beretta 92 Amerikan Colt 1911in geliştirilmiş versiyonudur ve birçok kalibrede dünyada binlerce satılmıştır. Aynı silahın askeri geliştirilmiş versiyonu olan Beretta M9 ABD ordusuna bir ihale ile 500.000 adet olarak satılmıştır.
Firma silahların yanı sıra atıcılık sporunda kullanılmak üzere ürettiği aksesuarlarla da ünlüdür.

Beretta M1915, M1919 and M1923
Beretta 418
Beretta M951
Beretta M 1934 / Beretta M 1935
Beretta M 1951
Beretta M-100
Beretta 70 series (Jaguar)
Beretta 76
Beretta Cheetah
Beretta 81
Beretta 84
Beretta 85
Beretta 86
Beretta 87
Beretta 89
Beretta 8000
Beretta 8000 Cougar
Beretta 8045 Cougar
Beretta Cougar Inox
Beretta Mini Cougar
Beretta 90
Beretta 9000
Beretta 9000S
Beretta 92
Beretta 90two
Beretta 92F
Beretta 92F/FS
Beretta 92FS Inox
Beretta 92FS Compact
Beretta 92FS Centurion
Beretta 92FS Brigadier
Beretta 92FS Brigadier Inox
Beretta 92G Elite 1A
Beretta 92G Elite II
Beretta 92S
Beretta 92SB
Beretta 92SB-C
Beretta 92A1
M9 pistol
Beretta 96
Beretta 96A1
Beretta Px4 Storm
Beretta Px4 Storm Compact
Beretta Px4 Storm Subcompact
Beretta U22 Neos
Beretta 418
Beretta 21 Bobcat
Beretta 21A Bobcat
Beretta 3032 Tomcat
Beretta 950 Jetfire
Beretta Nano

Beretta 1201FP
Beretta DT-10
Beretta Silver Pigeon
Beretta AL391 Urika and Teknys
Beretta SO4, SO5 and SO6
Beretta Xtrema
Beretta Xtrema 2
Beretta Model A series
Beretta UGB25 Xcel
Beretta Folder
Beretta Urika
Beretta Urika 2
Beretta RS 202-M2
Beretta LTLX7000
Beretta Extrema2
Beretta Tx4
Beretta Tx4 Strom
Beretta A400
Beretta A400 Xcel
Beretta A400 Xtreme Unico
Beretta A400 Xplor Action
Beretta A 300
Beretta LTLX7000
Beretta 470 Silver Hawk
Beretta 682
Beretta A390 ST
Beretta A390
Beretta A390 S.Mallard

Resmi site25 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beretta Defence 18 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beretta USA 4 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Beretta Australia 21 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da Beretta Factory Tour - Efficiency, Tradition, & Craftsmanship At Beretta's Plant In Italy

Brescia Calcio, İtalya'nın Brescia kentinde 1911 yılında kurulan futbol kulübü.
Son yıllarda Serie A ve Serie B arasında düşüp çıkan bir grafik çizen kulüp şu anda İtalyan futbol ligi Serie B'de mücadele ediyor. Takımın renkleri mavi ve beyaz. 16.743 kişilik Mario Rigamonti Stadyumu'nda oynuyorlar. Tarihinde büyük bir başarısı bulunmayan kulübün en iyi derecesi Serie A yedinciliğidir.
Kulüpte bir dönem Andrea Pirlo, Gheorghe Hagi, Pep Guardiola, Mario Balotelli ve Roberto Baggio gibi isimler forma giymiştir.

Serie A (23): 1933-1936, 1943-1947, 1965-1968, 1969-1970, 1980-1981, 1986-1987, 1992-1993, 1994-1995, 1997-1998, 2000-2005, 2010-2011, 2019-20
Serie B (66): 1932-1933, 1936-1938, 1939-1943, 1947-1965, 1968-1969, 1970-1980, 1981-1982, 1985-1986, 1987-1992, 1993-1994, 1995-1997, 1998-2000, 2005-2010, 2011-2019, 2020-2025
Serie C (4): 1938-1939, 1982-1985

16 Ağustos 2024 itibarıyla

Not: Uyruk bilgisi futbolcuların FIFA uygunluk kurallarınca oynayabileceği millî takımı gösterir. FIFA kuralları haricinde başkaca uyruğa da sahip olabilirler.

Serie B: 1964-65, 1991-92, 1996-97, 2018-19
Serie C1: 1984-85
Serie C: 1938-39
Anglo-Italian Cup: 1993-94

Resmî site  (İtalyanca)

Avusturya Silahlı Kuvvetleri, (Almanca: Österreichisches Bundesheer), 1918 yılında kurulan, Avusturya'yı dışarıdan gelebilecek askerî tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir.
Avusturya bir kara ülkesi olduğundan deniz kuvvetleri yoktur. 1958-2006 yılları Tuna Nehri'nde askeri devriye olarak bot birlikleri görev yaptı. 2006 yılında görev Avusturya Federal Polis Teşkilatı'na devredildi.
Silahlı Kuvvetler şu alt birimlerden oluşmaktadır:

Kara Kuvvetleri Komutanlığı (Kommando Landstreitkräfte; KdoLaSK)
Hava Kuvvetleri Komutanlığı (Kommando Luftstreitkräfte; KdoLuSK)
Görev Destek Komutanlığı (Kommando Einsatzunterstützung; KdoEU)
Uluslararası Görevler Komutanlığı (Kommando Internationale Einsätze; KdoIE)
Komuta Destek Komutanlığı (Kommando Führungsunterstützung; KdoFüU)
Özel Kuvvetler Komutanlığı (Kommando Spezialeinsatzkräfte; KdoSEK)

1918 ve 1921 yılları arasında, Avusturya yarı-düzenli ordusu Volkswehr ("Halk Savunma") adıyla Yugoslav Ordusu'na karşı savaştı.
Avusturya Nazi Almanyası'nın (1938-1945; bkz Anschluss) bir parçası olduğu zamanlar haricinde, bu tarihten itibaren "Bundesheer" olarak bilinmektedir.
Avusturya Silahlı Kuvvetleri, 1938 yılında Nazi Almanyası'nın ülkeyi işgal tehlikesine karşı bir savunma planı düzenlemiş fakat dönemin iktidarı bu planın uygulanmasını engellemiştir.
1955 yılında Avusturya'nın askeri tarafsızlığını açıklamasından sonra silahlı kuvvetler sadece bu tarafsızlığı koruma görevini üstlendi.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte silahlı kuvvetler, yasadışı göçmen akınını kontrolünde Sınır Polisi'ne yardımcı oldu.
Yugoslavya'da iç savaşın başlaması ile itibaren 1955 yılında imzalanan uluslararası antlaşmalar getirilen askeri kısıtlama kaldırıldı.

Bugünün Avusturya Silahlı Kuvvetleri'nin temel anayasal görevleri şunlardır:

Anayasa ile kurulmuş kurum ve halkın demokratik özgürlüklerini korumak.
Ülke içinde düzen ve güvenliği sağlamak.
Doğal afetler ve olağanüstü büyüklükte afetler durumunda yardım etmek.

Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri (Azerice: Azərbaycan Silahlı Qüvvələri), Azerbaycan'ı karadan, havadan ve denizden gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevli olan askerî kuvvet. Azerbaycan Kara Kuvvetleri, Azerbaycan Hava Kuvvetleri, Azerbaycan Hava Savunma Kuvvetleri ve Azerbaycan Deniz Kuvvetlerinin askerî birliklerinden oluşmaktadır.
Diğer silahlı birlikler arasında Azerbaycan Cumhuriyeti İç Birlikleri, Azerbaycan Ulusal Muhafızları, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Sınır Hizmeti, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik Servisi, Devlet Özel İletişim ve Bilgi Güvenliği Servisi ve Stratejik Tesislerin Korunması Devlet Ajansı bulunmaktadır.

2009 yılında ordunun bütçesi yaklaşık 2,46 milyar dolardı, yine de Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsüne göre aynı yıl bu bütçenin yaklaşık 1,46 milyar doları harcandı.
Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin 2025 yılı bütçesi 5 milyar dolar olarak belirlenmiştir.

28 Mayıs 1918'de kabul edilen Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin istiklal beyannamesinde geçen; Azerbaycan kendini dış saldırılara karşı savunmak ve iç düşman kuvvetlerini etkisiz hale getirmek için nizami orduya sahip olmalı, kendisinin silahlı kuvvetlerini oluşturmalıdır. Çünkü bağımsız ordusu olmayan devletin ulusal devletçiliği hep yabancıların tehlikesi altında yaşamaya mahkûmdur. Bu zorunlulukla ilgili 28 mayıs 1918'de oluşturulan ilk kabinede Azerbaycan hükûmetinin Savunma Bakanı görevine general Hüsrev Bey Sultanov atandı. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin ordu yapılanması hakkında tedbirler planına uygun olarak 1919 yılı Kasım ayının 1'ine kadar ordunun en önemli yapısal birimleri ve bölümleri oluşturuldu. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kurulduğu ilk dönemlerde onun askeri kuvvetleri 600 kişilik gönüllü askerlerden ibaretti. Hükûmet 1918 yılı 19 Haziran gününde ülke topraklarında sıkıyönetim ilan etti. Azerbaycan Özel Kolordusu Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi 26 Haziran 1918 tarihli kararı ile Çarlık Rusyası döneminde "Vahşi tümen" ("Dikay / diviziy Kayıt") denen eski Tatar süvari alayının askerlerinden şekillendirilmiştir. 11 Temmuz hükûmet emri ile askeri seferberlik ilan edildi. Azerbaycan Cumhuriyeti 1894-1899 yılları arasında doğmuş bütün Müslüman vatandaşları orduya çağırdı. Korgeneral Aliağa Şıhlinski, kolordu komutanı olarak görevine devam etti.
1920 yılında Azerbaycan Sovyet Rusya'sı tarafından işgal edildikten sonra Azerbaycan'ın Askeri Bakanlığı resmen iptal edilerek, bu fonksiyon Azerbaycan Asker ve Donanma İşleri Halk Komiserliği adını almış ve Cengiz Yıldırım bu göreve atanmıştır. Bu süreçte Azerbaycan ordusunun 21 Generalinden 15'i Bolşevikler tarafından öldürülmüştü. Azerbaycan'ın bağımsızlığını tekrar kazanmasından sonra, 1991 yılının Eylül ayında Sovyet Rusya'nın kararı ile, 9 Ekim'de Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri'nin kurulması kabul edildi.
1992 yılının Ocak ayında Azerbaycan Ordusu, ilk işlemini gerçekleştirdi. Şuşa şehri yakınlarındaki Daşaltı kentini ele geçirmek amacıyla gerçekleştirilen Daşaltı işlemi başarısızlıkla sonuçlandı. Yazın 1992 Azerbaycan Savunma Bakanlığı'nın komuta heyeti yönetimi altında çıkarma birlikleri oluşturuldu. Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının 1992 18 Eylül tarihli emri ile 9 Ekim Azerbaycan Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri günü ilan edildi. Fakat, 22 Mayıs 1998 tarihli Cumhurbaşkanı emri ile ilgili kararname yürürlükten düşürülerek 26 Haziran tarihi Silahlı Kuvvetler günü ilan edilmiştir. 1997 yılının Ocak ayında Azerbaycan barış kuvvetleri oluşturulmuştu.
Azerbaycan ordusunun tarihinde en büyük silah anlaşması ise 2012 yılında gerçekleşti. Aynı yılın Şubat ayında İsrail'in Israeli Aerospace Industries (İAİ) adlı büyük askeri sanayi şirketi Azerbaycan'a insansız istihbarat uçaklarının en yeni versiyonlarının ve en modern hava savunma Sistemlerinin satılmasına dair 1.6 milyar dolarlık anlaşma yapıldı. İsrail askeri uzmanlarının büyük kısmı Azerbaycanlı meslektaşlarına yeni silah sistemleri ile çalışmayı öğretmek için Bakü'ye gönderildi. Yeni anlaşmaya göre İsrail'den düşman hedeflerine net füze fırlatabilen insansız istihbarat uçakları "Heron" ların alınması, ayrıca hava ve füze saldırısından güvenli koruma sağlayan HHM sistemlerinin alınması kararlaştırıldı. Bu HHM sistemleri Azerbaycan topraklarını balistik füze darbelerinden savunmaya yardımcı olacaktır.
2008-2012 yıllarında devlet bütçesinden ülkenin savunma gücünün artırılması ve silahlı kuvvetlerin maddi ve teknik yenilenmesini sağlanması amacıyla 12 milyar ABD doları ayrılmıştır. Azerbaycan savunma sektörüne devlet bütçesinden ayırdı hacme göre Güney Kafkasya ve Orta Asya ülkelerini 4 defaya yakın katlayabilir. Bu dönemde silah ve askeri tekniklerin satın alınmasına dair Ukrayna, Rusya, Belarus, Türkiye, İsrail, Güney Afrika, Sırbistan, Avusturya vb., Askeri ürünlerin üretimine dair Ukrayna, Belarus, Türkiye, Güney Afrika, Polonya, Ürdün gibi ülkelerle anlaşmalar imzalandı.

Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinde kurmay subay yetiştiren ana eğitim kurumu Azerbaycan Ulusal Savunma Üniversitesi'dir. Üniversite bünyesindeki Haydar Aliyev Askerî Lisesi ve Cemşid Nahçivanski Askerî Lisesi, Bakü Askerî Koleji ve Nahçıvan Askeri Koleji lisans öncesi eğitim, Haydar Aliyev adına Askerî Enstitü ise lisans eğitimi vermektedir. Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri Askeri Akademisi, Azerbaycan Yüksek Askerî Denizcilik Okulu, Azerbaycan Yüksek Askerî Havacılık Okulu, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Sınır Hizmetleri Akademisi, Askerî İç Birlikler Enstitüsü, Haydar Aliyev Devlet Güvenlik Servisi Akademisi, Azerbaycan Acil Durumlar Bakanlığı Akademisi, Askerî Bilimsel Araştırma Enstitüsü, Polis Akademisi de askeri eğitimde katkı sağlamakdadırlar. 
Askerî Yönetim Enstitüsü, kurmay subay, yönetim akademisyeni, müşterek yönetim, stratejik araştırma ve devlet savunma yönetimi ile kıdemli astsubay gibi alanlarda yüksek lisans programları sunmaktadır. Askeri Bilimsel Araştırma Enstitüsü doktora eğitimi vermektedir. Azerbaycan Ordusu Eğitim ve Öğretim Merkezi, Azerbaycan Ordusu için gerekli alanlarda ve uzmanlıklarda personel eğitimi vererek yedek subay, astsubay ve çavuş eğitim kursları düzenlemektedir.
Azerbaycan Tıp Üniversitesi Askeri Tıp Fakültesi, 2022 yılından beri Milli Savunma Üniversitesi bünyesinde faaliyet göstermekte olup askeri doktor ve askeri sağlık personeli yetiştirmektedir.

Zafer Azerbaycan yapımı hafif makineli silah
Zafer-K Azerbaycan yapımı hafif makineli silah
İnam Azerbaycan yapımı hafif makineli silah
MP5 hafif makineli silah
AKS-74U saldırı tüfeği
Xəzri Azerbaycan yapımı saldırı tüfeği
IMI Tavor TAR-21 saldırı tüfeği
M4 Karabina saldırı tüfeği
AK-47 saldırı tüfeği
AKS-47 saldırı tüfeği
AK-74 saldırı tüfeği
AKS-74 saldırı tüfeği
AKM-47 saldırı tüfeği
AKM-74 saldırı tüfeği
G3A3 savaş tüfeği
PK makineli tüfeği
M60 makineli tüfeği
NSV makineli tüfeği
Remington 700 Keskin nişancı tüfeği
Dragunov SVD 7,62 mm Keskin nişancı tüfeği
OSV-96 12.7 mm Keskin nişanci tüfeği
NTW-20 14.5 mm antimaterial Keskin nişanci tüfeği
İST Istiklal 14,5 mm antimaterial Azerbaycan yapımı Keskin nişancı tüfeği (Menzili 3000M, 2000M-de insan eli büyüklükte hedefi vurabilir.)
Mübariz 12.7 mm Keskin nişanci tüfeği
Yırtıcı 7.62 mm Keskin nişanci tüfeği
Yalguzag 7.62 mm Keskin nişanci tüfeği
Vashag 8.6 mm Keskin nişanci tüfeği
RPG-7 "Qaya" Roketatar
RPG-26 Roketatar

T-90 MBT x 200 (T-90S/Rusya'dan alınıyor)
T-72 MBT x 400 modernize edilmiş.

BMP-1 Piyade Muharebe Aracı x 42(Sınır muhafızları tarafından kullanılıyor)
BMP-2 Piyade Muharebe Aracı x 240
BMP-3 Piyade Muharebe Aracı x 100
BRDM-2 Piyade Muharebe-Keşfiyyat Aracı x 30
BTR-3 Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 3
BTR-60 Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 30
BTR-70 Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 240
BTR-80 Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 210
BTR-80A Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 180
BTR-82A Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 100
Matador MRAP x 110 (Lisans üretimi)
Marauder MRAP x 110 (Lisans üretimi)
Otokar Akrep Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 100
Otokar ATM Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 100
Otokar Kobra Tekerlekli Zırhlı Personel Taşıyıcı x 150

BM-21 Grad 122mm MLRS - 126
LYNX (MRL) 140mm MLRS - 60
BM-30 Smerç 9A52 300-mm MLRS - 30
M-63 Plamen "RAK-12" 128mm MLRS - 12
LAR-160 MLRS - 50
EXTRA 300mm MLRS - 35
107mm Anadolu ÇNRS - 96 (Roketsan ile ortak üretilecek)
122mm Sakarya T-122 - 48 (Roketsan ile ortak üretilecek)
RM-70 Vampire 122mm - 48
"Polonez" 301 mm MLRS

OTR-21 Tochka-U
T-300 Kasırga
LORA

2S1 (Gvozdika) 122 mm Kundağı Motorlu 122mm Obüs - 136
2S3 (Akasiya) 152 mm Kundağı Motorlu 152mm Obüs - 72
2S7 (Pion) 203 mm Kundağı Motorlu 204mm Obüs - 45
2S9 (Nona-S) 120 mm Kundağı Motorlu 120mm - 48
(Atmos) Kundağı Motorlu Obüs - 15
(Cardom) Kundağı Motorlu Obüs - 40
2S31 “Vena” 120 mm Kundağı Motorlu - 100
DANA 152mm Kundağı Motorlu Obüs - 72
2S19 Msta 152mm Kundağı Motorlu Obüs-50

M-46 130 mm Sahra topu x 90
D-44 85 mm - 100
D-30 122 mm Obüs - 182
D-20 152 mm Obüs - 34
2A36 152 mm Top - 54
MT-12 "Rapira" 100mm Yivsiz Antitank Topu - 73
82 mm M5 Azerbaycan yapımı - 240

Personel: 5.000
Gemiler
Osa sınıfı hücumbot x 2
Stenka sınıfı karakol teknesi x 5
Sonya sınıfı mayın tarama gemisi x 2
Yevgenya sınıfı mayın tarama gemisi x 5
Çıkarma gemisi x 6
Çıkarma kotrası x 2
Özel amaçlı gemisi x 1
Özel amaçlı kotra x 1
AB-25 karakol kotrası (2000'de Türkiye'den) x 1
Point karakol kotrası (2003'te ABD'den) x ?
Küçük karakol kotrası (2001'de ABD'den) x 2
Küçük karakol kotrası (2001-2005'te Türkiye'den) x 30

Azerbaycan'ın katıldığı savaşlar listesi
Savunma Sanayii Bakanlığı (Azerbaycan)
Savunma Bakanlığı (Azerbaycan)
Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı
Azerbaycan'ın askerî rütbeleri
Azerbaycan Silahlı Kuvvetler Günü
Azerbaycan Barışgücü Kuvvetleri
Azerbaycan Silahlı Kuvvetler Günü

26.06.2018 Azərbaycan Silahlı Qüvvələrin 100 illiyi münasibətilə keçirilən hərbi parad 15 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Belarus Silahlı Kuvvetleri (Belarusça: Узброеныя сілы Рэспублікі Беларусь - УС РБ, Uzbrojenyja sily Respubliki Bielaruś, Rusça: Boopyжённыe cилы Pecпyблики Бeлapycь, Vooruzhennye sily Respubliki Belarus), Belarus'u dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Belarus Savunma Bakanlığı'na bağlı olmakla birlikte Kara ve Hava Kuvvetleri'nden oluşur. Ülkenin denize kıyısı olmadığından Deniz kuvvetleri yoktur. Savunma Bakanı aynı zamanda Genelkurmay Başkanı'dır. Korgeneral Yurij Viktorovich Zhadobin 4 Aralık 2009 tarihinden beri Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanıdır.

1918-1919 yılları arasında Belarus Ulusal Cumhuriyeti'nin varlığıyla birlikte kurulması resmi belgelere geçmiş olmasına rağmen o dönemde ülkenin Sovyetler Birliği'ne katılmasından ötürü kurulamamıştır. Belarus Cumhuriyeti zor ekonomik koşullar içinde olmasına rağmen küçük bir devlet için oldukça etkili bir güç olarak silahlı kuvvetlerini yeniden şekillendirdi son on yıl içinde önemli askeri reformlar gerçekleştirdi.
1991 yılında Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan eden Belarus, ertesi yıl Silahlı kuvvetlerini kurdu.

Şu anda Silahlı Kuvvetlerde dört tür asker var: Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma Kuvvetleri, Taşıma Kuvvetleri ve Özel Harekât Kuvvetleri.
Kara Kuvvetleri en büyük birimdir. Toplam asker sayısı 20.000 kişiyi aşıyor. 1.300 tank, 2.000 zırhlı personel gemisi ve 1.000 topçu parçası var.
Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma güçleri 2001 yılında birleştirildi. Şimdi birim 200 uçak ve 90 helikopter var
Taşıma Kuvvetleri askeri oluşumlar için ulaşım desteğinin görevlerini yerine getirmek üzere tasarlanmıştır.
Özel Operasyonların kuvvetleri elit bir birim olarak kabul edilir. Birim, Havadan Asker ve Özel Kuvvetlerin birleşmesi sonucunda 2007 yılında ortaya çıktı. Ana görevler: karşı sabotaj faaliyetleri, istihbarat, yasa dışı silahlı oluşumlara karşı mücadele.
Özel bir asker türü var, Bölgesel Kuvvetleri. Bölgesel Kuvvetleri bölgesel ilkeye göre oluşturulmuştur. Birimin sayısı 120.000 kişidir (savaş zamanı için). Birimin misyonu şehirleri savunmak, sabotaj gruplarıyla savaşmak, gerilla savaşı düzenlemek. Bölgesel Kuvvetlerin görevleri şehirlerin savunulması, sabotaj gruplarına karşı mücadele, gerilla savaşının örgütlenmesidir.

Pyotr Grigoryevich Chaus (1992)
Pavel Pavlovich Kozlovsky (1992-1994)
Anatoly Ivanovich Kostenko (1994-1995)
Leonid Semyonovich Maltsev (1995-1996)
Alexander Petrovich Chumakov (1996-2001)
Leonid Semyonovich Maltsev (2001-2009)
Yuriy Viktorovich Zhadobin (2009-2014)
Andrey Alekseevich Ravkov (2014—günümüz)

Rezerve edilmiş veya emekli subaylar, askeri-bilimsel toplumun faaliyetlerine gönüllü olarak katılırlar.
Belarus'un askeri personeli her yıl sivil faaliyetlere çekmesi, örneğin hasat için.

Bosna-Hersek Silahlı Kuvvetleri (Boşnakça, Hırvatça, Sırpça: Oružane snage Bosne i Hercegovine, OSBIH; Kiril alfabesi: Оружане снаге Босне и Херцеговине, ОСБИХ), Bosna-Hersek'i dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumakla görevli Boşnak ve Hırvat ve Sırplardan oluşan silahlı kuvvetlerdir. Bosnalı Sırplar, 1992-2006 yılları arası ayrı bir ordu olan Republika Srpska Ordusu'nda görev yapmıştır.
2004 yılında kurulan Bosna Hersek Savunma Bakanlığı, silahlı kuvvetlerden sorumludur. Silahlı kuvvetlerde yaklaşık 9.200 aktif ve profesyonel asker, 4.600 rezerv asker ve 1.000 sivil personel vardır.

Bosna Hersek Cumhurbaşkanı aynı zamanda Bosna Silahlı Kuvvetler Yüksek Komutanıdır. Cumhurbaşkanlığı, Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı Boşnak, Hırvat ve Sırplar arasında dönüşümlüdür. Bosna Hersek Ortak Kurmay Başkanları, Boşnaklar adına Sifet Podžić, Hırvatlar adına Selmo Cikotić ve Sırplar adına Miladin Milojčić'tir. Şu anki Ortak Kurmay Başkanı Sırplar adına Miladin Milojčić'tir.
Ocak 2006'da Silahlı kuvvetlerde zorunlu askerlik uygulaması kaldırıldı.
Eylül 2006'da Silahlı kuvvetlerin subay ihtiyacını karşılamak için askeri akademilerin kurulması sağlanmıştır. Kara Kuvvetleri Kuvvetleri Komutanlığı adına subay yetiştirmek için, Saraybosna'da Kara Harp Akademisi kurulmuştur. Hava Kuvvetleri Komutanlığı adına subay yetiştirmek için ise, Banja Luka'da Askeri Pilotaj Akademisi kurulmuştur.
Bu askeri okulların kaynağını teşkil etmek için ise aynı yıl askeri liseler kurulmuştur. Bosna Hersek Silahlı Kuvvetlerine ait 3 tane askeri lise bulunmaktadır. Kara Harp Akademisinin kaynağını Mostar Askeri Lisesi ve Vranduk Askeri Lisesi, Askeri Pilotaj Akademisinin öğrenci kaynağını ise Travnik Hava Lisesi teşkil etmektedir. Bu okullarda, Atatürk İlke ve İnkılâpları tüm subay adaylarına zorunlu ders olarak gösterilmektedir.
2010 yılında Silahlı kuvvetlerin askeri doktor ihtiyacını gidermek için, Saraybosna'da Saraybosna Askeri Tıp Akademisi kurulmuştur. Böylelikle orduya, sivil kaynaktan doktor alımı sona ermiştir.
Bosna-Hersek Silahlı Kuvvetleri adına her sene Ankara Kara Harp Okulu'nda 10 askeri öğrenci eğitim görmektedir.

Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu (Ermenice: ԼՂՀ ինքնապաշտպանական ուժեր), Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin silahlı gücüydü. 2023 Dağlık Karabağ çatışmalarının ardından 20 Eylül 2023'te lağvedildi.

1990'ların başında Dağlık Karabağ bölgesinde düzensiz Ermeni milis güçleri bulunmaktaydı. 9 Mayıs 1992 tarihinde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nin silahlı gücü olarak Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu kuruldu.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu'nun kurucuları arasında Robert Koçaryan (Ermenistan Cumhuriyeti'nin eski cumhurbaşkanı ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu'nun ilk başkumandanı), Serj Sarkisyan (2008-2018 Ermenistan Cumhurbaşkanı), Vazgen Sarkisyan (1992 - 93 yılları arasında Ermenistan Cumhuriyeti'nin Savunma Bakanı, 1993 - 95 yılları arasında Savunmadan sorumlu Devlet Bakanı ve 1998 - 99 yılları arasında Ermenistan Cumhuriyeti'nin başbakanı), Monte Melkonyan (ASALA lideri ve eski Martuni bölgesi sorumlusu), Samvel Babayan (1994 - 2000 yılları arasında Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Bakanı) ve diğer isimler yer aldı.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu kurulduğu tarihten itibaren Azerbaycan ile çok sayıda çatışmaya girdi. Katıldığı başlıca muharebeler:

Birinci Dağlık Karabağ Savaşı (1992-1994)
Şuşa Muharebesi (8 - 9 Mayıs 1992)
Ermenistan ile Dağlık Karabağ Cumhuriyeti arasında "Laçın Koridoru"nu açma harekâtı (1992)
Mardakert Cephesi'nin savunması (1992 - 1994)
2008 Mardakert Çarpışması
İkinci Dağlık Karabağ Savaşı
2023 Dağlık Karabağ çatışmaları
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu, 2023 Dağlık Karabağ çatışmaları sonrası Azerbaycan'ın talepleri doğrultusunda dağıtıldı.

İlk kurulduğu tarihlerde personelin çoğunluğu Karabağ'dan, Azerbaycan'ın muhtelif yerlerinden ve Ermenistan'dan gelen Ermeniler ile oluşmaktaydı. İkinci Dağlık Karabağ Savaşı öncesine kadar Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusunun 18.500 - 20.000 civarında subay ve erlerden oluştuğu iddia edilmekteydi.
Envanteri, Sovyet Ordusu'nun bıraktığı silahlardan; Kalaşnikov tüfeği, tank, ağır top gibi silahlardan oluşmaktaydı. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, Ermenistan tarafından bile tanınmasa da kayda değer miktarda Ermenistan'ın silah ve malzeme desteğini almaktaydı.
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Savunma Ordusu, Ermenistan Silahlı Kuvvetlerine derinden entegre haldeydi. Dağlık Karabağ Cumhuriyeti, tanınmayan ülke olmasından bağımsız bir ulusal varlık olarak yaşamını sağlamak için Ermenistan Cumhuriyeti'ne bağlıydı. Ermenistan Cumhuriyeti ise Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'ne karşı herhangi saldırıyı kendi ülkesine karşı saldırı olarak görmekteydi.

Important Facts about NKR Defense Army (Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Washington Ofisi)1 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nagorno-Karabakh (Global Security) 20 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Crisis Group, "Nagorno-Karabakh: Viewing the conflict from the ground", Europe Report No. 166, 14 September 2005 (Özet)
International Crisis Group, "Nagorno-Karabakh: Risking War", Europe Report No. 187, 14 November 2007 (Özet)

Ermenistan Silahlı Kuvvetleri, 1992 yılında Ermenistan bağımsızlığını kazandıktan hemen sonra kurulmuştur. 2009 yılında bütçesi %2,3 artarak 495 milyon dolara ulaşmıştır. Serj Sarkisyan'ın başkan seçilmesiyle beraber Ermenistan Savunma Bakanlığı'na Seyran Ohanyan getirilmiştir. Ermenistan'ın denize kıyısı olmadığından deniz kuvvetleri yoktur.

1992'de Ermenistan'da Savunma Bakanlığı kurulmuş ve eski Savunma ve Millî Güvenlik Komitesi Başkanı Vazgen Sarkisyan Savunma Bakanlığı'na getirilmiştir. Ermenistan, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Rusya ile anlaşarak 1992 yazında Ermenistan'da konuşlandırılmış olan Sovyet 7. Ordusu'na bağlı 3 Motorize Piyade tümeninden 15. ve 164. motorize piyade tümenlerinin silahlarını teslim almıştır. Avrupa Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması gereğince Ermenistan'ın silahlı güçleri 220 tank, 150 top, 100 savaş uçağı ve 50 helikopter ile sınırlandırılmıştır.
Dağlık Karabağ'daki başarısızlığından dolayı Sargsyan istifa edince yerine eski başbakan Vazgen Manukyan getirilmiştir. Kızıl Ordu'nun eski genelkurmay ikinci başkanı Norat Ter-Grigoryan genelkurmay başkanlığına getirildikten sonra Ermenistan ordusu güçlendirilmiştir.

Ermenistan Hava Kuvvetleri'ndeki personel sayısı 3.000'dir. Ermenistan'ın Gümrü kentinde Rusya'ya ait 18 MiG-29 savaş uçağı bulunmaktadır. Ayrıca Hava Kuvvetlerinde 10'u saldırı, 1 tanesi eğitim, 2 tanesi Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'ne ait olmak üzere toplam 13 adet Su-25 tipi küçük dağlık bölgelerde etkili olabilecek hava saldırı uçakları ve 4 adet Su-30 tipi saldırı uçağı vardır.

Ermenistan Kara Kuvvetleri'nin 60.000 hazır askeri olup 32.000 yedek askeri vardır. 2001 yılında dönemin Ermenistan Savunma Bakanı olan Serj Sarkisyan'ın yaptığı resmî açıklamaya göre Ermenistan 200 T-72 tipi tank, 72 havan topu ve 204 zırhlı taşıt aracına sahiptir. Ermeni savaş teçhizatının büyük kısmı işgal altındaki Dağlık Karabağ'da konuşlandırılmıştır.

Ermenistan Savunma Bakanlığı resmi web sitesi15 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Military Parade Dedicated to the 15th Anniversary of the Independence of the Republic of Armenia24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dağlık Karabağ Savunma Ordusu

Kazakistan Silahlı Kuvvetleri (Kazakça: Қазақстанның Қарулы күштері, Qazaqstannıñ Qaruwlı küşteri), Kazakistan'ı karadan, havadan ve denizden gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevli olan askerî kuvvet. Kazakistan Kara Kuvvetleri, Kazakistan Hava Kuvvetleri, Kazakistan Hava Savunma Kuvvetleri, Kazakistan Deniz Kuvvetleri ve Kazakistan Cumhuriyet Muhafızları'ndan askeri birliklerden oluşmaktadır.

7 Mayıs 1992 tarihinde, Kazakistan Cumhurbaşkanı savunma ile ilgili bir dizi kararlar aldı. Buna göre Savunma bakanlığına bağlı olarak Silahlı kuvvetler oluşturuldu. 30 Haziran 1992 tarihinde Sovyetler Birliği Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı Türkistan Askeri Bölgesi, Sovyetler Birliği'nin çökmesinin ardından dağıldı. Türkistan Askeri Bölgesi'ni oluşturan kuvvetlerin en güçlü birlikleri, silahlı kuvvetlerin çekirdeğini oluşturdu. Sovyetler Birliği'nin bölgede bulunan diğer birliği olan 40. Ordu da silahlı kuvvetlere katıldı.
6 Temmuz 2000 tarihinde, "Kazakistan Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerinin yapısı hakkında" adlı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Silahlı kuvvetlerin yapısı değiştirildi: Silahlı kuvvetler, Genel Amaçlı Kuvvetler ve Hava Savunma Kuvvetleri olmak üzere 2 ana birime ayrıldı. 7 Ağustos'ta Korgeneral A.B. Dzharbulov Güney Askeri Bölgesi komutanı ve Korgeneral E. Ertaev ise Doğu Askeri Bölgesi komutanı oldu.
Şubat 2001'de bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Bakanlığı fonksiyonları ayrılmıştır. Savunma Bakanı çoğunlukla idari ve siyasi işlevlere sahipken, Kararnameye göre Genelkurmay başkanı, asker ve askeri bölgelerde uçak ve tipi her türlü astlarını komuta yetkisine sahip oldu. 30 Mart'ta, Tümgeneral M.K. Sihimov, Batı Askeri Bölge Komutanlığı'na atandı. 12 Ekim tarihinde, M. Saparov, Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı Birinci Yardımcısı olarak atandı. V.B. Elamanov Hava Mobil Birliklerinin komutanlığına getirildi. 8 Aralık'ta Savunma Bakanlığı'na General K. Altynbayev, 27 Aralık'ta Tümgeneral K. K. Akhmadiev Hava Savunma Komutanlığı'na atandı.
29 Ocak 2002 tarihinde, Tümgeneral Khasbulatov Savunma Bakan Yardımcılığı'na, Tümgeneral Elamanov Güney Askeri Bölgesi Komutanlığı'na, Tümgeneral N. А. Dzhulamanov Doğu Askeri Bölgesi Komutanlığı'na ve Tümgeneral Zhasuzakov Hava Mobil Birlikler Komutanlığı'na atandı.
21 Şubat 2002 tarihinde Tümgeneral A. Shatskov Merkez Askeri Bölgesi Komutanlığı'na atandı ve 7 Mayıs'ta K. Altynbayev'e Orgeneral rütbesi verildi.
Bugün dört bölgesel komutanlık bulunmaktadır: Astana Bölge Komutanlığı, Taraz Güney Bölge Komutanlığı, Semipalatinsk Doğu Bölge Komutanlığı, Aktöbe Batı Bölge Komutanlığı. Bu komutanlıkların yanı sıra Hava Savunma Kuvvetleri, dört müfreze Hava Mobil Asker ve Topçu ve Füze Kuvvetleri (7 Mayıs 2003 tarihinde ayrı bir dal olarak kuruldu).
Kazakistan CSTO ve ŞİÖ'nün kurucu üyesi olmakla birlikte, Bireysel olarak NATO ile Bireysel Ortaklık Eylem Planı ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile strateji iş birliği yapmaktadır.

Kazakistan genelkurmay başkanı
Kazakistan Silahlı Kuvvetleri subay rütbe dereceleri ve işaretleri

Kosova Güvenlik Gücü (Arnavutça: Forca e Sigurisë së Kosovës, Sırpça: Косовске Снаге Безбедности, Kosovske Snage Bezbednosti), Kosova'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli askeri kuvvet. Kosova'da ve yurtdışında Arama ve Kurtarma, Patlayıcı Madde İmhası, Yangın ve Tehlikeli Madde İmha anlamında acil operasyonlar yürütmekle yükümlü müdahale birimidir. Yaygın olarak, KSF 2013 yılındaki gözden geçirmeden sonra ek bir savunma rolü üstleneceği varsayılmıştır. KSF'nin şu anki komutanı Korgeneral Kadri Kstrati'dir.
Mart 2008'de, NATO-led Kosova Gücü (KFOR) ve Kosova Koruma Güçleri (KPC) Kosova Güvenlik Gücü'nün kurulması için çalışmalara başladı. Ahtisaari Planı'nın belirlediği yönlendirmeye göre güvenlik güçlerinin hafif silah taşımasına izin vermek ve Kosova Hükûmeti ile uluslararası topluluk olan NATO'nun standartlarına uygun bir birlik kurmayı planladılar. "Güvenlik gücünün 2,500 aktif asker ve 19-35 yaş arasında 800 yedek kuvvetten oluşturulması planlanmştır." NATO uzmanları süreci yönlendirmek amacıyla Kosova'ya gelince başvuru ve personelin eğitimi en erken Haziran ayında başladı. 2008 yılı itibarıyla Aralık ayı başlarında, Kosova Güvenlik Gücü için görevlendirme başladı. Adayların yaş aralığı 18-30 yaş arasındaydı.

1999 yılındaki Kosova Savaşı'nın ardından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1244 sayılı Kosova'daki Birleşmiş Milletler Geçici Yönetim Misyonu (UNMIK) maddesinin güvenliği NATO Kosova Gücü (KFOR) tarafından sağlanmaktadır. KFOR 12 Haziran 1999'da, BM Güvenlik Konseyi'nin 1244 sayılı kararı kabul etmesinden tam iki gün sonra, Birleşmiş Milletler mandası adı altında Kosova'ya girmiştir.
19 Mart 2008'de dönemin Amerika Birleşik Devletleri başkanı George W. Bush Kosova ile ile resmi ilişkiler kurmak için askeri yardımda bulundu.
4 Ocak 2009'da KPC personeli arasından KGG için seçilenlerin isimleri açıklandı. NATO tarafından onaylanmasından sonra, yaklaşık 1.400 KPC eski üyesi KGG'nün kayıtlı ve resmi görevlisi ve rütbelisi olarak hizmet vermek üzere seçildiler.
21 Ocak 2009'da KGG resmi olarak kuruldu. KGG, birkaç ay sonunda dağıtılan KPC ile değiştirilmek suretiyle oluşturulmadı. KFOR, KGG'ne öğreticilik yapmak ve tam operasyonel yeterlilik ile yetiştirmek üzere görevlendirildi. Bu çalışmanın bir parçası olarak, KFOR ABD'nin sağladığı iki taraf temelli üniforma ve Almanya'nın sağladığı araç desteği bağışları ile KGG'ne yardım sağladı. Öğretim faaliyetleri KGG'nün NATO standartları çizgisine doğru geliştirilmesi amacını taşımaktaydı. Ayrıca İtalya, Portekiz ve diğer NATO üyesi ülkeler KGG'ne bağışlar ve eğitimler sağlayarak yardımda bulunmaktadırlar. Türkiye, Kosova BM gücüne 2012 yılında 25.000 $ bağışta bulundu. Slovenya KGG'nün kuruluşunda kullanılmak üzere €30,000 bağışladı.
Ek olarak, NATO Kosova Güvenlik Gücü Bakanlığına gücün operasyonları üzerinde gözetim içinde öğretim ve danışma işleri için bir NATO Danışma Timi kurdu.
Aşağıda belirtilen üst düzey subaylar 16 Haziran 2009'da KGG Komutanı Sylejman Selimi'nin ardından O'nun gözetimi altında yeminlerini verdiler:

Tümgeneral Rrahman Rama – KGG Komutan Yardımcısı ve Kara Kuvvetleri Komutanı
Tümgeneral Kadri Kastrati – Harekât Müdürü
Tuğgeneral Bashkim Jashari – KGG Genel Müfettişi
Tuğgeneral Nazmi Brahimaj – Özel Harekât Tugayı Komutanı
Tuğgeneral Zymer Halimi – Operasyonlar ve Eğitim Bölümü Şefi
Tuğgeneral Imri Ilazi – Operasyon Destek Tugayı Komutanı
Tuğgeneral Enver Cikaqi – Eğitim ve İlke Komutanlığı Komutanı
15 Eylül 2009'da Kosova Güvenlik Gücü 8 aylık NATO talimatları doğrultusunda bir eğitimin ardından başlatıcı operasyonel yeterlilikle resmi olarak hizmet vermeye başladı.
2010'da, Arnavutluk dahili desteği içinde sel kurtarma operasyonlarında faaliyet göstermek üzere iki ayrı fırsatla Kuzey Arnavutluk'ta istihdam edildi.
22 Kasım 2011'de, Korgeneral Sylejman Selimi KGG'nden emekli oldu ve Başkan Atifete Jahjaga önceki Harekât Müdürü Tümgeneral Kadri Kastrati'yi O'nu değiştirmek üzere Korgeneral rütbesi ile gücün komutanı olarak atadı.

Kosova Güvenlik Gücü (KGG) yeni, profesyonel, çok uluslu, hafif silahlı ve Güvenlik Gücü üniformalı demokratik yapıya bağlı, sivil yönetimli bir unsurdur. Görevi, Kosova ve sınır ötesinde kriz yönetim operasyonlarını sağlamak, Kosova içerisinde sivil savunma operasyonları yapmak ve doğal afetler ve diğer acil durumlarda görev alarak sivil otoriteye yardımcı olmaktır.
Bu tür görevler arama ve kurtarma operasyonları, patlayıcı askeri malzemenin imhası (mayın temizleme ve patlamamış askeri malzemenin çıkarılması), tehlikeli malzemelerin temizlenmesi ve kontrolü, yangınla mücadele ve diğer insani yardım görevlerini içermektedir. KGG bütün Kosova halkını simgeleyecek ve koruyacaktır.
Kosova Güvenlik Gücü Bakanlığı, Görev tanımı:
Kosova Güvenlik Gücü Bakanlığı, KGG üzerindeki sivil kontrol çalışmalarından sorumlu olup uygulama ve idaresinden sorumludur. Sivil ve KGG personeli karmasından oluşur ve Kosova Meclisine Kosova Başbakanı üzerinden hesap verir.
KGG Bakanlığı, KGG Karargahları üst düzeyi ile, Kosova Cumhuriyeti Anayasası ve yasalarına uygun olarak ve demokratik yönetimle bir çalışma içinde harekât tarzı ve aktiviteler hazırlar, uygular, değerlendirir ve geliştirir.

Bu liste KGG' nün sadece resmi yetkili ekipmanını içermektedir.

Ministry for the Kosovo Security Force
PDF document of the Law of the Kosovo Security Force
KSF Cleans terrain from mines

Litvanca (Litvanca: lietuvių kalba), Litvanya'nın resmî dili. 1918'de Litvanya'nın resmî dili olarak kabul edilen Litvanca, Hint-Avrupa dillerine özgü ortak biçimlerden hareketle direkt olarak açıklanabilecek tek yaşayan dildir. Günümüzde yaklaşık 4 milyon kişi Litvancayı anadili olarak konuşmaktadır.

Edebî Litvanca, 16. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu dille yazılmış ilk metinler, 1525'ten kalma Rabbin Duası adlı amentü ile Ave Maria'nın Litvanca çevirileridir. Yalnızca dinsel metinlerde kullanılan Edebî Litvanca, pek çok özelliğiyle Litvancadan ayrılır. Örneğin sözcük sonlarına getirilen ekler modern edebî Litvancadakilerden daha uzundur. Sözcük dağarcığı diğer Slav dillerinden daha fazla etkilenmiştir. İki fazla duruma yer verir ve vurgulaması çağdaş dilden daha farklıdır. Tüm bu özelliklerin birçoğu 1650'li yıllara dek sürmüştür.
1800'lü yıllarda Litvancanın üç lehçesi kullanımdaydı. Baltık Denizi kıyısında Aşağı Litvanca lehçesi, şiir dilinde Yüksek Doğu Litvanca lehçesi, Doğu Prusya sınırındaki bölgede ise Yüksek Batı Litvanca lehçesini kullanılıyordu. 32 harflik bir Latin alfabesiyle yazılan çağdaş edebî dil, Jonas Jablonskis'in geliştirmiş olduğu Yüksek Batı Litvanca lehçesine dayanır.
Tüm Baltık dillerinde olduğu gibi Litvancada kaynağını aldığı ilk Hint-Avrupa dilindeki çoğu özelliği koruyup barındırmaya devam etmiştir. Bu özellikler arasında isim ve fiillerde ikil sayı belirten biçimler ve Eski Litvanca'da çoğul kalma hâlinde kullanılan -su eki sayılabilir.
Ayrıca bakınız Litvanca dil bilgisi

Litvanca, başta Litvanya olmak üzere Belarus, Letonya, Polonya ve Rusya'da yaşayan çok sayıda etnik grup tarafından da konuşulur. Ayrıca Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Estonya, İzlanda, İrlanda, İsveç, İngiltere, Norveç, Finlandiya, Uruguay ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan göçmen insanlar tarafından da anadil olarak konuşulur. 3 milyonu Litvanya'da olmak üzere toplam 4 milyon kişinin anadilidir.

Litvanca, Letonca ile birlikte yaşayan iki Baltık Dili'nden biridir. Eski Prusya dili 19. yüzyılda öldüğünde Letonca ile birlikte yaşayan tek Baltık dili olarak kaldı. Hint-Avrupa Dil Ailesi'nin Baltık Dil grubuna girer. Baltık dillerinin doğu ağzıdır.

Litvanca, Litvanya'nın resmî dilidir, aynı zamanda Avrupa Birliği'nin resmî dillerinden biridir.

Litvancanın iki lehçesi (tarmės) vardır: Aukštaičių (Yukarı Litvanya'da konuşulur) ve Samogitçe (Žemaičių ya da Žemaitiu) (Aşağı Litvanya'da konuşulur). Standart Litvanca ile Žemaičių lehçesi arasında büyük farklılıklar mevcuttur. Litvancanın lehçeleri, Litvanya'nın etnografik bölgelerinin dağılımıyla derinden ilgilidir.
Her iki lehçenin de üç şivesi vardır. Žemaičių'nun şiveleri Batı, Kuzey ve Güney, Aukštaičių'nun şiveleri Batı (Suvalkiečiai), Güney (Dzūkai) ve Doğu şiveleridir.
Standart Litvanca, Batı Aukštaičių şivesi temeline dayanır.

Litvancada 12 sesli harf vardır. Standart Latin harflerinin diyakritik işaretler almasıyla harf çeşidi genişletilmiştir.

Litvancada 20 sessiz harf vardır.

Ana madde: Litvanca dil bilgisi.
Litvanca dil bilgisi, Litvancayı konuşabilmeyi sağlayan kurallar bütünüdür. Litvanca dil bilgisi aşırı derecede karmaşık ve eskidir. Sözcükler kullanımda çok fazla farklı biçimlere bürünürler ve çoğu zaman bu farklılık çok büyük olur.
Litvanca'da 11 çeşit sözcük vardır:

İsim (Daiktavardis)
Sıfat (Būdvardis)
Eylem (Veiksmažodis)
Sayısal (Skaitvardis)
Zamir (Įvardis)
Zarf (Prieveiksmis)
Nesne (Dalelytė)
Edat (Prielinksnis)
Birleşme (Jungtukas)
Ünlem (Jaustukas)
Yansıma sözcükler (Ištiktukas)

Litvanca grameri özel ve cins isimler arasında bazı değişiklikler yapmayı öngörür. Sadece özel isimler aktifleştirilmiştir. Bazı isimlerse, örneğin Güneş ve Ay hem özel hem de cins isim olabilirler.
Litvanca'da sözcükler eril ve dişil olarak iki cinsiyettedirler. Genel bir kural, eril sözcüklerin yalın durumda -s ile, dişil sözcüklerinse -(i)a veya -ė ile bitmesidir. Cinsiyet konusunda kesin kurallar yoktur. Örneğin upė (nehir) dişildir ama upelis (dere) erildir. Almancadaki gibi nötr cinsiyet de yoktur. Ama birkaç sözcük eşit olarak iki cinsiyetli olabilirler. Bunlar genellikle insanları tarif eden, yan anlamlı ve -a ile biten sözcüklerdir. Örneğin; vėpla - sahte (insan), elgeta - dilenen, naktibalda - uyumayan (insan), mėmė - aptalca bakan (insan).

Çoğu sözcük tekil veya çoğul türdedir. Aynı zamanda Litvancada çift sözcükler de vardır fakat bunlar sadece bazı Litvanca şivelerinde kullanılır.
Bazı sözcükler sadece tekil, (örneğin; pienas - süt, auksas - altın, gripas - grip, laimė - mutluluk.) bazıları ise sadece çoğuldur. (örneğin; lubos - tavan, miltai - un, kelnės - pantolon.) Böyle sözcüklerin çoğu soyut (dokunulamaz sözcükler, yani, şans, aşk gibi ya da ev, masa gibi bazı istisnai sözcükler), bir eşyayı tarif eden sözcükler ya da hastalıklardır. Buna rağmen, örneğin şiir dilinde, tekil sözcüklerin çoğul biçimlerde kullanıldığı da görülür.

Bitirmek : Baigti

Aš baigiu rašyti tekstą : Metni yazmayı bitiriyorum.
Ar jau baigei žaidimą : Oyunu bitirmedin mi?
Kada mes baigsime skaityti šitą pasaką? : Bu hikâyeyi okumayı ne zaman bitireceğiz?
Oy vermek : Balsuoti

Ar jūs balsuojate per rinkimus? : Seçimler sırasında oy veriyor musun?
Jie balsavo už Adamkų. : Adamkus'a oy verdiler.
Ar žinai, už ką jos balsuos? : Kime oy vereceklerini biliyor musun?
Koşmak : Bėgti

Kur bėgi? : Nereye koşuyorsun?
Mačiau, kaip vakar bėgai. : Dün nasıl koştuğunu gördüm
Bėgsi greitai ar lėtai? : Hızlı mı, yavaş mı koşacaksın?
İletişim kurmak, aramak : Bendrauti

Kodėl jis nebendrauja su manimi? : Neden beni aramıyor? (O-dişil)
Aš bendravau su ja. : Onu aradım. (O-dişil)
Mes gražiai bendrausime su jumis. : Seninle kolayca iletişim kuracağız.
Korkmak : Bijoti

Kodėl jo bijai? Neden ondan korkuyorsun? (O-eril)
Vaikystėje aš bijojau kaimyno. : Çocukken komşumdan korkardım.
Tikiuosi, manęs niekas nebijos. : Umarım kimse benden korkmayacaktır.
Kötüleşmek : Blogėti

Viskas tik blogėja! : Her şey sadece daha kötü oluyor!
Atsimeni, kaip blogėjo verslas? : İşin nasıl kötüleştiğini hatırlıyor musun?
Tikiuosi, kad mano sveikata neblogės. : Umarım sağlığım kötüye gitmeyecektir.
Öpmek : Bučiuoti

Ate! Bučiuoju tave! : Hoşça kal! Seni öpüyorum!
Mantas vakar mane bučiavo. : Mantas, dün beni öptü.
Pabučiuosi mane? : Beni öpecek misin?
Olmak : Būti

Jis yra mokytojas. : O bir öğretmen (Erkek)
Mes jau buvome filme. : Zaten o filme gittik. (Zaten o filmde olduk, bulunduk)
Kaip čia bus? : Nasıl burada olacak?
Şüphe etmek : Abejoti

Tėvas manimi abejoja. : Babam benden şüphe ediyor.
Jūs abejojote, ar aš teisus. : Doğru yaptığım konusunda şüpheliydin.
Mes abejosime viskuo. : Her şeyden şüpheleneceğiz.
Üzgün olmak, üzülmek : Apgailestauti

Aš vis dar apgailestauju dėl avarijos. : Kaza için hâlâ üzgünüm.
Tada aš apgailestavau, kad nėjau į parduotuvę. : Sonra, markete gitmediğim için üzüldüm.
Visi vyrai apgailestaus dėl to. : Tüm erkekler buna üzülecek.
Aldatmak, kandırmak : Apgauti

Jis visuomet tave apgauna. : O (erkek) seni hep kandırıyor.
Kodėl apgavai tą berniuką? : Şu çocuğu (erkek) neden kandırdın?
Rytoj ji manęs neapgaus. : Yarın beni kandırmayacak. (O-dişil)
Yaklaşmak : Artėti

Artėja Kalėdos. : Noel yaklaşıyor.
Kodėl jie artėjo prie namo? : Neden eve doğru yaklaşıyorlardı?
Mes artėsime lėtai. : Yavaşça yaklaşıyoruz
Hatırlamak : Atsiminti

Aš atsimenu savo vaikystę. : Çocukluğumu hatırlıyorum.
Tu atsiminei, kad reikia eiti namo. : Eve gitmen gerektiğini hatırladın.
Rytoj jis tai atsimins. : Yarın hatırlayacak. (O-erkek)
Temsil etmek : Atstovauti

Aš atstovauju savo mokyklai. : Okulumu temsil ediyorum.
Anglijoje jis atstovavo Lietuvai. : Litvanya'yı İngiltere'de temsil etti.
Manau, kad mes sėkmingai atstovausime Afrikai. : Bence Afrika'yı başarıyla temsil edeceğiz.
Yetiştirmek, eğitmek : Auklėti

Aš griežtai auklėju savo vaikus! : Kesinlikle çocuklarımı yetiştiriyorum!
Mes auklėjome kaimynų vaiką. : Komşumuzun çocuğunu eğitiyorduk.
Kaip auklėsime šitą berniuką? : Bu erkek çocuğunu nasıl yetiştireceğiz?
Gitmek, ders görmek : Eiti

Kur eini, Vytautai? : Nereye gidiyorsun, Vytautas?
Kodėl mes ėjome taip lėtai? : Neden yavaş gittik?
Kitą semestrą studentai eis naują kursą. : Sonraki sömestrda öğrenciler yeni bir ders görecekler.
Endişeli, kızgın olmak : Jaudintis

Mes jaudinamės dėl egzaminų. : Sınavlar yüzünden sinirliyiz.
Tu jaudinaisi, vos tik pamatei tą moterį. : Şu kadını görene kadar sinirliydin.
Ateityje dar dažnai jaudinsitės dėl vaikų. : Gelecekte çocukların için endişeleniyor olacaksın.
Sürmek (araba), Binmek (at) : Joti

Štai jis grakščiai joja ant asilo. : Eşeğe harika biniyor.
Mes dar nejojome ant arklio! : Henüz ata binmedik!
Įsivaizduok! Mano tėvas jos kupranugariu! : Düşünsene! Babam bir deveye binecek!
Gülmek : Juoktis

Mama, kodėl iš manęs juokiesi? : Anne, neden bana gülüyorsun?
Kvailiai, ar iš manęs juokėtės vakar? : Dün bana mı gülüyordunuz, şapşallar?
Pažiūrėsime, ar juoksitės rytoj! : Yarın gülecek misin, göreceğiz!
Şarkı söylemek : Dainuoti

Tu labai gražiai dainuoji, Vytautai. : Çok güzel şarkı söylüyorsun, Vytautas.
Tau dainavo tik trys dainininkai? : Sadece üç şarkıcı mı sana şarkı söyledi?
Visada tau dainuosiu. : Sana hep şarkı söyleyeceğim.
Çalışmak : Darbuotis

Dabar negaliu kalbėti - aš darbuojuosi. : Şimdi konuşamam - Yoğun olarak çalışıyorum.
Jis čia sunkiai darbavosi. : Burada çok çalıştı (erkek).
Šiandien darbuosiuosi namuose. : Bugün evde çalışacağım.
Yapmak : Daryti

Ką darai? : Ne yapıyorsun?
Vakar jie darė skrybėles. : Dün şapka yapıyorlardı.
Ar jūs darysite man valgyti? : Bana yiyecek bir şeyler yapacak mısın?
Boyamak : Dažyti

Agne, kodėl dažai sienas? : Agnė, neden duvarları boyuyorsun?
Praeitą savaitę Agnė dažė savo kambario sieną? : Geçen hafa Agnė odasının duvarlarını boyuyordu.
Kas Agnei dažys plaukus? Who will dye hair for Agnė?
Tehdit etmek, korkutmak : Gąsdinti

Amerika gąsdina karu. : Amerika savaşla tehdit ediyor.
Visos šalys gąsdino Iraką. : Tüm ülkeler Irak'ı tehdit ediyordu.
Vėl mane gąsdinsi. : Beni yine korkutacaksın.
İçmek : Gerti



Litvanya Hava Kuvvetleri veya LAF (Litvanya: Lietuvos karinės oro pajėgos "LK KOP") Litvanya'yı karadan, havadan, denizden, gelecek her türlü saldırından korumakla yükümlü   dalındaki silahlı kuvvetlerdir.
Birimleri Radviliškis ve Kaunas'ta Šiauliai kenti yakınlarındaki Šiauliai Askeri Havaalanı'nda bulunmaktadır.

Litvanya'nın 16 Şubat 1918'de bağımsız bir devlet ilan edilmesinden sonra yeni hükûmetin en acil görevi, her taraftan gelen düşman ordularını itebilecek askerî bir kuvvet örgütlemekti. Litvanya ordusunun yaratılması için ilk emir 23 Kasım 1918'de geldi. Ocak 1919'da ordu içinde havacılık ekibi bulunan bir mühendislik şirketi kuruldu. 12 Mart 1919'da havacılık şirketi olarak yeniden düzenlendi ve bağımsız askerî birim haline geldi. Lideri deniz mühendisi memuru Petras Petronis olarak atandı. Bu tarih Litvanya Hava Kuvvetleri'nin doğum günü olarak kabul ediliyor.
Mart-Aralık 1919 ve 1932 ve 1940 arasında Kaunas Askeri Havacılık Okulu o şehirde faaliyet gösterdi. Okul birçok havacılık disiplininde subay yetiştirdi: pilot, gözlemci, topçu ve mekanik.
İlk uçak (Sopwith 1½ Strutter), Litvanya ordusu tarafından 5 Şubat 1919'da Jieznas şehrinde Kızıl Ordu'dan alındı. 27 Şubat 1919'da Almanya'dan sekiz yeni keşif uçağı LVG C.VI alındı. Haziran ayında beş uçak daha satın alındı. Sonraki yıllarda bazı uçaklar savaş ganimeti olarak alındı ve Litvanya Havacılık atölyelerinde onarıldı. Birçoğu çeşitli ülkelerden satın alındı ve yerli tasarımcılar Jurgis Dobkevičius ve Antanas Gustaitis tarafından yeniden dizayn edildi.
Litvanya Askeri Havacılığı; Kızıl Ordu ve Polonya askerî birlikleri ile savaşlarda aktifti. En askerî meselelerde yer alan pilot, daha sonra ilk Litvanya uçak tasarımcısı ve üreticisi olan Jurgis Dobkevičius'du. 12 Mayıs 1920'de Vytautas Rauba bir uçak kazasında hayatını kaybeden ilk Litvanyalı havacı oldu. Aynı yılın 4 Ekim'inde, Polonya ordusuyla yapılan bir savaşta, Litvanya ekibine sahip ilk uçak düşürüldü. Litvanya'nın İlk Hava Filosu lideri uçağın pilotu Juozas Kumpis ağır yaralandı ve Polonya ordusunun esiri olarak öldü.
1920'den başlayarak askerî havacılık dalı birkaç kez yeniden adlandırıldı ve 1928'den sonra bir süre Litvanya Hava Kuvvetleri'nin eşdeğeri olarak adlandırıldı.
Litvanya Hava Kuvvetleri, kayma sporu gibi havacılık ile ilgili çeşitli faaliyetleri destekledi ve teşvik etti. 1933'te Litvanya Aero Kulübü ile işbirliği içinde Nida'da bir Litvanya Kayma Okulu kurulmasına, tecrübeli planör pilotu Gregorius Radvenis'i okulun eğitmeni ve amiri olarak gönderilmesine yardımcı oldu.
1940 yılında; Litvanya Hava Kuvvetleri keşif, avcı, bombardıman uçağı ve eğitim birimleri de dahil olmak üzere sekiz hava filosundan oluşuyordu. Hava Kuvvetleri üsleri; Kaunas/Žagariškės, Šiauliai/Zokniai, Panevėžys/Pajuostis şehir ve kasabalarında kuruldu. Yaz aylarında Palanga ve Rukla şehirlerindeki havaalanları da kullanıldı. O sırada kitaplarda toplam 117 uçak ve 230 pilot ve gözlemci listelendi.

23 Ocak 1992'de savunma bakanı, havacılık hizmetinde havacılık üssü için personel alınması talimatını imzaladı. Ancak Šiauliai Havaalanı bölgesinde gerçek bir üs Litvanya Cumhuriyeti Hükûmeti'nin emrine göre tüm altyapı, bina, bölge ve 24 An-2 uçağı Litvanya Havayolları'ndan geçildiği Mart ayına kadar kurulmadı.
12 Haziran 1992'de Litvanya'nın bağımsızlığını kazandıktan sonra ilk kez Vytis'in çift haçı ile işaretlenmiş An-2 uçağı kanatlarında -Litvanya Hava Kuvvetlerinin ayırt edici işareti- Barysiai Havaalanı'ndan havalandı. Bu tarih havacılık üssü kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Şubat 1993'te Kırgızistan'dan dört adet L-39C Albatros uçağı getirildi.
1 Mart 1993'ten sonra havacılık servisi Litvanya Hava Kuvvetleri'ne dönüştürüldü ve havacılık üssü, Litvanya Hava Kuvvetleri'nin ilk havacılık üssü olarak yeniden adlandırıldı. Ocak 1994'te Litvanya NATO üyeliği için resmen başvuruda bulundu. 1995-1999 yılları arasında, Litvanya Hükûmeti'nin bir kararnamesine göre birinci havacılık üssü; Sovyet işgali sırasında avcı kanadı, radyo-elektronik mücadele ve keşif filolarının çıkması için kullanılan Šiauliai yakınlarındaki Zokniai Havaalanı'na taşındı.
Litvanya Cumhuriyeti savunma bakanı Linas Linkevičius'un kararnamesine göre ilk havacılık üssü ve ikinci havacılık üssü, 1 Ekim 2004 itibarıyla Litvanya Hava Kuvvetleri'nin havacılık üssünde yeniden düzenlendi. 2004 yılına kadar sadece hafif bir saldırı oldu hava üssünde bulunan jet uçağı ve nakliye uçağı, birinci ve ikinci hava üssünün yeniden inşasından sonra helikopterler hava üssünde de bulundu.

Ana hava üssü Šiauliai şehrinde bulunmaktadır. Profesyonel; askerî ve askerî olmayan personel görevlendirildi. Bir karargah, hava operasyon grubu ve operasyonel destek grubundan oluşur. Taban, çeşitli sabit kanatlı ve döner bıçaklı uçakları çalıştırır. Hava üssü personeli; uçak ve ekipmanlarıyla ilgili yurt dışında birçok uluslararası eğitim misyonuna katılmıştır. Hava üssünün ana görevleri şunlardır:

Ev sahibi ülke NATO Baltık Hava Polis güçlerine destek
Arama Kurtarma
Yolcu, kargo ve VIP taşımacılık
Hava tıbbi tahliyesi
Personel dağıtımı
Ordu ve Donanma hava desteği
Hava üssü personeli hazırlık eğitimi

Hava savunma taburunun başlıca görevleri şunlardır:

Düşük ve orta irtifalarda havadan askerî havacılık saldırılarına karşı hayati öneme sahip devlet tesislerini savunmak
Kara kuvvetlerinin kara zırhlı teknik ekipmanlarla ve diğer olaylarla mücadelede desteklemek
Askerî personeli savaş görevlerini yerine getirirken eğitmek
Altyapının geliştirilmesi hava savunma taburunun önemli görevlerinden biridir.

Hava sahası gözetim ve kontrol komutanlığı, Baltık Devletleri Hava Gözetleme Sistemi ile yakından çalışır. Baltık Devletleri Hava Gözetleme Sistemi projesinin uygun yasal belgeleri geliştirildi; Litvanya, Estonya, Letonya ve Danimarka savunma bakanlıkları arasında askerî personel eğitimi ile ilgili karşılıklı mutabakat zaptı imzalandı. Baltık Devletleri Hava Gözetleme Sistemi projesinin merkezi olan Bölgesel Hava Alanları Gözetim Koordinasyon Merkezi, LTAF Hava Sahası Kontrol Merkezi'nde kurulmuş ve 2000 başından beri tam olarak faaliyet göstermektedir. Üç baltık devletinden askerî personel merkezde hava gözetleme operatörleri olarak görev yapar ve ulusal tarifelere göre döner. Merkezin komutanı iki yıllığına atanır ve baltık devletlerinden birini temsil eder.

Belirlenen öncelikler doğrultusunda Litvanya Hava Kuvvetleri modernizasyon planlarını uyguluyor. 1991'deki bağımsızlıktan bu yana Litvanya Hava Kuvvetleri 3 yeni C-27J Spartan askerî nakliye uçağı satın aldı. Bunlar eski Sovyet-era An-26'nın yerini aldı.
2007'de, iki L-39ZA uçağı Romanya'da teknik kaynakların genişletilmesine uğradı. Bakım çalışmaları uçak birimlerinin kapsamlı muayenesini ve büyük motor onarımlarını içeriyordu. Yeni navigasyon ekipmanı GNS 530 kuruldu ve pilot kabinlerinde radyo iletişim setleri değişti. Bu uçaklar, hava polisliği görevindeki avcı kontrol görevlilerini ve avcı komutanlarını eğitmek için kullanılır. Ayrıca Hava Kuvvetleri helikopterleri Mi-8 ve çift motorlu kısa menzilli nakliye uçağı L-410'un kapsamlı bir revizyon, yükseltme ve modernizasyon programı gerçekleştirildi. 2013 yılında üç Eurocopter AS365 Dauphin arama kurtarma helikopteri Fransa'dan yaklaşık 52 milyon avro karşılığında sipariş edildi. Anlaşma Avrupa Birliği tarafından finanse edildi ve teslimatlar 2015 yılında başladı. Ekim ayında Litvanya Silahlı Kuvvetleri, Litvanya Hava Kuvvetleri'nin ABD'den 6 Sikorsky UH-60 Kara Şahin helikopteri almaya karar verdiğini açıkladı.

An-2 Colt, An-26 Curl, PZL-104 Wilga ve Mil Mi-2'ler kullanımdan kaldırılmıştır.

2020'de başlayan bu proje içine Türkiye, Fransa ve İngiltere'ninde bulunduğu 10 kadar ülke Baltık Hava Polisliği projesinde içinde Litvanya'nında bulunduğu müttefik baltık ülkelerin hava sahalarını dış tehditlerden korumak için yardımda bulunmaktadır.
Şu ana kadar bu proje kapsamında
•İspanya 4 adet F-18 ile
•Belçika ve Polonya'dan bir miktar F-16
•Alman Eurofighter
•İsveçli JAS-39 Gripen
•NATO'dan ortak olarak 1 Boeing E-3 Awacs uçakları ile katkı sunuldu.

Millî Muhafız Ordusu (Yunanca: Εθνική Φρουρά), Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kara kuvvetleri, hava kuvvetleri ve deniz kuvvetlerinden oluşan birleşmiş silahlı kuvvetleridir. Kıbrıs Ulusal Muhafızları aktif kuvvetler, yedek kuvvetler ve milislerden oluşmaktadır. Bunun dışında, İttifak Antlaşması kapsamında Yunanistan Silahlı Kuvvetleri adada Yunan Alayı'nı (Ελληνική Δύναμη Κύπρου, ΕΛΔΥΚ) konuşlandırmaktadır. Fakat ELDYK, Kıbrıs Cumhuriyeti askeriyesinin bir parçası olmayıp doğrudan Yunanistan emri altındadır.
Kıbrıs Türk kaynaklarınca "Rum Millî Muhafız Ordusu" (RMMO) olarak adlandırılır.

Kıbrıs'ın bağımsızlığı hazırlanırken Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bir silahlı kuvvetlerinin olması kararına varılmış, ayrıca Zürih ve Londra Antlaşmaları dahilindeki İttifak Antlaşması kapsamında Türkiye'nin adada 650 kişilik Türk Alayı'nı, Yunanistan'ın da 950 kişilik Yunan Alayı'nı konuşlandırmasında anlaşmaya varılmıştı.
Kıbrıs Cumhuriyeti Ordusu ise Kıbrıs Anayasası'nın 129. maddesi kapsamında 2000 kişiden oluşacak ve 60:40 Rum-Türk oranı olacak şekilde kurulacaktı. Anayasaya göre ordunun birimleri ayrı cemaatlerden oluşacak, konuşlandıkları yerler de cemaatlerin çoğunlukta olduğu bölgelere göre belirlenecekti. Fakat bu ordunun kurulması ortaklık hükûmeti döneminde gerçekleşemedi ve son olarak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fazıl Küçük'ün 1962'deki vetosuyla başarısız oldu.
Cumhurbaşkanı Makarios'un 13 Maddelik anayasa değişikliği önerisi kurulacak ordudaki birimlerin karma olmasını önermiş, fakat bu öneri diğer maddelerle birlikte reddedilmişti.

Aralık 1963'te başlayan çatışmalar sonucunda Kıbrıslı Türklerin ülke yönetiminden çekilmesi sonrasında artık katılımcıların tamamını Rumların oluşturduğu Temsilciler Meclisi, Haziran 1964'te geçirdiği yasayla Ulusal Muhafızlar'ı yasal olarak oluşturdu; ve zorunlu askerlik bütün Rum vatandaşlara tabii kılındı. Aynı dönemde Ulusal Muhafızlar, Dillirga bölgesinde ilk çatışmasını yaşamış, Türk jetlerinin 8-9 Ağustos 1964'teki napalm bombalarıyla yenilerek çekilmek zorunda kalmıştı. Bu dönemden itibaren Türk Mukavemet Teşkilatı'na bağlı milislerle yaptığı düşük düzey çatışmalar 1974'teki Türk askeri harekâtına kadar sürdü.

1974'teki askeri yenilginin ardından Ulusal Muhafızlar'ın önceliği Türkiye'nin yapacağı olası bir yeni askerî harekâta karşı hazırlık yapmak olarak belirlendi. Bu bağlamda zorunlu askerlik uygulamada bırakılarak bugüne kadar gelmiştir. Ayrıca askerlik hizmetini tamamlayarak terhis edilen personel, rezerve alınır ve bu kapsamda rezerve alınan personele silah emanet edilir.

2011 yılındaki Ulusal Muhafızlar Yasası kapsamında zorunlu askerlik Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlarına zorunlu olup 24 ay sürer. Bu süre yakın zamanda 14 aya indirildi. 2008 yılına kadar sadece etnik Rumlara zorunlu olan askerlik bu tarihte Rum cemaatine mensup olan diğer gruplara da (Ermeniler, Maroniler, Latinler) zorunlu hale getirildi. Cumhuriyet'in Kıbrıslı Türk vatandaşları fiilen bu askerlik hizmetinden muaftır. Şu anki yüksek kumandanı bir Rum komutanıdır ve bütün önceliğe sahiptir.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kara kuvvetlerinin esas kuvveti 2 piyade tümeni, 1 piyade ve 1 zırhlı tugayı, 2 destek tugayından oluşur.

1. Piyade Tümeni (Ιη Μεραρχία ΠΖ)
2. Piyade Tümeni (ΙΙα Μεραρχία ΠΖ)
4. Piyade Tugayı (ΙVη Ταξιαρχία ΠΖ)
20. Zırhlı Tugayı (ΧΧη ΤΘ Ταξιαρχία)
3. Destek Tugayı (ΙΙΙη Ταξιαρχία ΥΠ)
8. Destek Tugayı (VIIIη Ταξιαρχία ΥΠ)
Özel Kuvvetler (Διοίκηση Kαταδρόμων)
Askerî inzibat (Στρατονομία)

Kıbrıs Ulusal Muhafızları'nda AK-101, AK-74, AK-47, HK G3, MG3, HK11, Zastava M70 ve FN P90 gibi çeşitli otomatik tüfekleri kullanılmaktadır.
Bunun dışında Glock 17, HK USP, FN Five-seven ve Zastava M57 gibi küçük ateşli silahlar da askerî amaçla kullanılmaktadır.

112 mm APILAS, 85 mm RPG-7 ve 90 mm EM-69 gibi taşınabilir tanksavar silahları, 60 mm - 120 mm kalibreli havan topu, SK AGL ve HK GMG 40 mm otomatik bombaatar ve M2 Browning .50cal makineli tüfek de kullanılmaktadır.

Şu anda toplamda 154 adet AMT kullanılmaktadır. Bunlar Fransız yapımı AMX-30 ve Rus yapımı T-80. Ve 41 adet T-90S Rusya'ya sipariş verilmektedir.
124 adet EE-9 Cascavel, 43 adet BMP-3, belli bir miktarda Leonidas ve VAB-VTT APCs, VAB-VCI zırhlı muharebe aracı hizmettedir.
VAB-VCAC güdümlü füze tank imha edici ve 15 adet EE-3 Jararaca zırhlı muharebe aracı tanksavar görevini üstlenmektedir.

 Kıbrıs Cumhuriyeti'nin hava kuvvetleri, Hava Komutanlığı'dır. Şu an Kıbrıs'ın hava kuvveti, 11 adet Mil Mi-35P saldırı helikopteri, 4 adet SA-342L Gazelle keşif tanksavar helikopteri, 2 adet Bell-206 Long Ranger hizmet helikopteri ile donatılmış 2 helikopter filosu ve Elbit Hermes 450 İnsansız hava aracı ile donatılmış 1 UAV filosundan oluşur. Kıbrıs'ın hava kuvveti 3 adet Agusta-Westland AW-139 CSAR helikopteri almak üzeredir.

449. Helikopter Gunship Filosu
450. Helikopter Gunship Filosu

 Kıbrıs'ın deniz kuvvetleri, Deniz Komutanlığı'dır. Bu kuvvet ana büyük savaş gemilerine sahip değil ve sadece karakol tekneleri, yüzeyden yüzeye füze ve entegre radar sistemleri, SEALs tipi denizaltı yıkım birimi ile donatılmaktadır. Kıbrıs'ın deniz kuvvetinin birinci vazifesi Kıbrıs Cumhuriyeti'nin deniz sınırlarını muhafaza ve müdafaa etmektir. Ancak 1974 çatışmadan bu yana Türk Deniz Kuvvetleri tarafından kontrol edilen ada etrafındaki sularına yaklaşamamaktadır.

Creation of National Guard

Cyprus National Guard Official Site
The Cyprus Conflict12 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Order of Battle

"Cyprus, 1974", by T. Cooper and N. Tselepidis, published October 28 2003 for ACIG.org.
Armaments

Cyprus National Guard Official Site
Table 23, Republic of Cyprus: Major National Guard Equipment, 1990, Library of Congress (Additional sourcing: Based on information from The Military Balance, 1989- 1990, London, 1989, 85; and Christopher F. Foss, "Cypriot Rearmament Completed," Jane's Defence Weekly [London], March 12, 1988, 445.)
APORRITOS ATILLAS, Savvas Vlassis
"1974: The Unknown Backstage of the Turkish Invasion", Makarios Drousiotis, Nicosia 2002, ISBN 9963-631-02-9
Cyprus 1974 - The Greek coup and the Turkish invasion, Makarios Drousiotis, Hellenic Distribution Agency
Conway's: All The World's Fighting Ships 1947-1995
Erich Gröner "Die Deutschen Kriegsschiffe 1815-1945", Band 2, Munchen 1983, ISBN 3-7637-4801-6
Cyprus, 1955-1973 By Tom Cooper, www.acig.org
Cyprus 100 Years Alex Efthyvoulou, Laiki Cultural Bank Archive
British Pathe Archive27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Combat Actions 

The Cyprus Conflict12 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"1974: The Unknown Backstage of the Turkish Invasion", Makarios Drousiotis, Nicosia 2002, ISBN 9963-631-02-9
Cyprus 1974 - The Greek coup and the Turkish invasion, Makarios Drousiotis, Hellenic Distribution Agency
Cyprus, 1955-1973 By Tom Cooper, www.acig.org

KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı

National Guard website
Cyprus Country Study7 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Moldova Silahlı Kuvvetleri, Moldova'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Kara ve Hava ve Hava savunma kuvvetlerinden oluşmaktadır. Ülkenin denize kıyısı olmadığından deniz kuvvetleri bulunmamaktadır.

Moldova, eski Sovyetler Birliği ile ilgili tüm silahların kontrolü yükümlülüklerini kabul etmiştir. 30 Ekim 1992 tarihinde Moldova, konvansiyonel askeri teçhizat anahtar kategorisinde kapsamlı sınırlarını belirterek ve bu limitleri aşan silahların imha sağlayarak Avrupa'da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması'nı onayladı. Moldova, 16 Mart 1994 tarihinde Barış için Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü Ortaklığı'na katıldı. Silahlı kuvvetlerin kurulmasında hemen sonra ilk başta 12.000-15.000 arası gönüllü profesyonel bir güce geçiş planlanıyordu. Ancak Kişinev merkezi hükûmetini destekleyenler ve ayrılıkçı bölgeler destekçileri arasında 1991 yılında savaş patlak verince, 18-45 arasındaki erkekler seferberlik ilan edilerek askere alındı. 1995 yılı başlarında, silahlı kuvvetlerin mevcudu 11.000'e ulaştı.

Müttefik Kara Komutanlığı (LANDCOM), eski adıyla Müttefik Kara Kuvvetleri Güneydoğu Avrupa Komutanlığı (LANDSOUTHEAST), NATO Kara Kuvvetlerinin daimi karargâhıdır. LANDCOM komutanı ittifakın birincil kara savaşı danışmanıdır. Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı tarafından talimat verildiğinde kara harekâtlarının yürütülmesinden sorumlu olan karargâhın çekirdeğini oluşturur. 2012'de oluşturulan komutanlığın merkezi, İzmir'in Buca ilçesinde 1994'te inşa edilen Orgeneral Vecihi Akın Kışlası'dır.

LANDCOM, NATO kara kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini sağlamak için Kuzey Atlantik Konseyi aracılığıyla kuruldu ve doğrudan Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı'nın altına yerleştirildi ve İttifak içindeki kara meselelerinde önde gelen ses oldu. Ortak bir operasyon için konuşlandırılabilir bir kara komutu sağlamaktan sorumludur. LANDCOM ayrıca bu tür kara operasyonlarının planlanmasını, yürütülmesini ve yönlendirilmesini de gerçekleştirecektir. Bunun anlamı, eğer tek kolordu kara harekâtı yapılıyorsa, bu kolordu muhtemelen ya JFC Brunssum'a ya da JFC Napoli'ye rapor verecek. Birden fazla kolordu yönetiliyorsa, LANDCOM onları JFC Brunssum veya Napoli'ye yönlendirecektir.
Romanya, 2015-16'da Romanya'nın Bükreş kentinde kurulacak olan Çok Uluslu Güneydoğu Birimi oluşturma sürecine öncülük ediyor. Bükreş'teki tümen, yine burada kurulacak olan NATO Kuvvet Entegrasyon Birimi'ne bağlı olacak. Bölüm, 2016'da kısmi/ilk operasyonel kapasiteye ve 2018'de Tam operasyonel kapasiteye (FOC) ulaşacaktır.

Resmî site

NATO'nun genişlemesi, NATO'ya yeni üyeler dahil etme sürecidir. NATO, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin oluşturduğu ve kolektif savunma temeline dayanan bir askerî ittifaktır. İttifaka katılma süreci Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 10. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre bir ülkenin ittifaka katılması veya ittifaka davet edilmesi için mevcut bütün üye ülkelerin onayı gerekmektedir.
1949 yılında kurulduktan sonra NATO, 1952'de Türkiye ve Yunanistan'ın, 1955'te Batı Almanya'nın, 1982'de ise İspanya'nın ittifaka katılmasıyla genişledi. Soğuk Savaş'tan sonra 1990'da Almanya birleşti. 1999'da Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti örgüte dahil oldu. 2004'te yedi ülke, 2009 yılında Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017 yılında Karadağ, son olarak da 27 Mart 2020 tarihinde Kuzey Makedonya NATO'ya üye oldu ve örgütteki üye devlet sayısı 30'a yükseldi.
Gelecekteki genişleme günümüzde ittifak dışındaki birçok ülkede bir tartışma konusudur ve İsveç ve Sırbistan gibi ülkeler üyelik konusunda açık siyasi tartışmalar yürütmektedirler. Ukrayna gibi ülkelerde ise üyeliğe destek ve muhalefet etnik ve milliyetçi ideolojilere bağlıdır. Eskiden Doğu Bloku ve Sovyetler Birliği'nin parçası olan ülkelerin birleşmesi, NATO ülkeleri ile Rusya arasında artan gerilimin bir nedeni olmuştur.
Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna 2019 itibarıyla NATO tarafından resmi aday olarak tanınmaktadır. Şubat 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından bölgedeki gerilimlerden dolayı Finlandiya ve İsveç NATO'ya üyelik başvurusu yapmış ancak bu iki ülkenin başvurusu Türkiye ve Macaristan tarafından veto edildi. Ülkeler arasında gerçekleştirilen müzakereler sonucunda Finlandiya'nın NATO üyeliği Türkiye ve Macaristan tarafından onaylanmış ve bu gelişmenin ardından 4 Nisan 2023'te Finlandiya ittifakın 31. üyesi oldu. 7 Mart 2024'te ise Macaristan'ın son onayının ardından İsveç, İkinci Dünya Savaşı sonrası onlarca yıllık tarafsızlık politikasına son vererek NATO'nun 32. üyesi oldu.

NATO üyesi ülkeler
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı

Resmî NATO genişleme sayfası

NATO Askerî Komite Başkanı, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nun siyasi otoritelerine NATO bölgesinin ortak savunması için gerekli görülen önlemleri önermekle sorumlu olan Askerî Komite'nin başındaki subaydır. 17 Ocak 2025 tarihinden itibaren bu görevi İtalyan Amiral Giuseppe Cavo Dragone üstlenmektedir.

NATO'nun kuruluşundan beri Askerî Komite Başkanlığı yapanlar şu kişilerdir:

 General Omar N. Bradley (1949-1951)
 Korgeneral Etienne Baele (1951-1952)
 Korgeneral Charles Foulkes (1952-1953)
 Amiral E.J.C. Quistgaard (1953-1954)
 General Augustin Guillaume (1954-1955)
 Korgeneral Stiliyanos Pallis (1955-1956)
 General Giuseppe Mancinelli (1956-1957)
 General B.R.P.F. Hasselman (1957-1958)
 Korgeneral Bjarne Øen (1958-1959)
 General J.A. Beleza Ferras (1959-1960)
 Orgeneral Rüştü Erdelhun (1960)
 Filo Amirali Louis Mountbatten (1960-1961)
 General Lyman L. Lemnitzer (1961-1962)
 Korgeneral C.P. de Cumont (1962-1963)
 General Adolf Heusinger (1963-1964)
 Korgeneral C.P. de Cumont (1964-1968)
 Amiral Sir Nigel Henderson (1968-1971)
 General Johannes Steinhoff (1971-1974)
 Filo Amirali Sir Peter Hill-Norton (1974-1977)
 General Herman F. Zeiner-Gundersen (1977-1980)
 Amiral Robert H. Falls (1980-1983)
 General Cornelis De Jager (1983-1986)
 General Wolfgang Altenburg (1986-1989)
 General Vigleik Eide (1989-1993)
 Mareşal Sir Richard Vincent (1993-1996)
 General Klaus Naumann (1996-1999)
 Amiral Guido Venturoni (1999-2002)
 General Harald Kujat (2002-2005)
 General Raymond Henault (2005-2008)
 Amiral Giampaolo Di Paola (2008-2011)
 General Knud Bartels (2012-2015)
 General Petr Pavel (2015-2018)
 Mareşal Sir Stuart Peach (2018-2021)
 Amiral Rob Bauer (2021-2025)

NATO genel sekreteri, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün (NATO) başlıca sivil görevlisidir. Bu görevi üstlenen kişi, örgütün işleyişini koordine etmek, NATO'nun uluslararası kadrosunu yönetmek, Kuzey Atlantik Konseyi'nin toplantılarını ve örgütün önemli komitelerinin çoğunu yönetmekle sorumludur. NATO Askeri Komitesi dışında, NATO'nun sözcüsü olarak da hareket eder. Genel Sekreterin askeri komutada rolü yoktur; siyasi, askeri ve stratejik kararlar nihayetinde üye ülkelerin yetkisindedir. NATO'nun en üst düzey yetkililerinden biri olan genel sekreter, NATO Askeri Komitesi Başkanı ve yüksek müttefik komutanı ile birlikte çalışır.
Şu anki Genel Sekreter, 1 Ekim 2024 tarihinde göreve başlayan eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte'dir. Eski genel sekreter Stoltenberg'in görev süresi dört yıl daha uzatılarak NATO'yu 30 Eylül 2022'ye kadar yönetti. 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle Stoltenberg'in görev süresi iki yıl daha uzatıldı.

Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 9. maddesi, NATO üyelerinden "her birinin temsil edildiği bir Konsey kurmalarını" gerektirir. Bu nedenle Kuzey Atlantik Konseyi oluşturuldu. İlk olarak Konsey, NATO üyelerinin dışişleri bakanlarından oluşuyordu ve yıllık olarak toplanıyordu. Mayıs 1950'de, günlük bazda daha yakın koordinasyon isteği, Londra'da sürekli olarak bulunan ve örgütün çalışmalarını denetleyen Konsey müsteşarlarının atanmasına yol açtı. Müsteşarlar, Kuzey Atlantik Konseyi içinde tam karar alma yetkisine sahiptiler, ancak çalışmaları NATO dışişleri bakanlarının ara sıra toplandığı toplantılarla desteklendi. Müsteşarların başkanı, "örgütü ve çalışmalarını yönlendirme" sorumluluğunu taşıdı, bunun içerisinde tüm sivil ajanslar da vardı.
Konsey müsteşarları, ilk kez 25 Temmuz 1950'de toplandı ve Amerika Birleşik Devletleri müsteşarı Charles Spofford'u başkanları olarak seçtiler. Konsey müsteşarlarının kurulmasının hemen ardından çeşitli önemli örgütsel değişiklikler gerçekleşti, en önemlisi tek bir Yüksek İttifak Komutanı altında birleşik bir askeri komuta yapısının oluşturulması oldu. Bu birleşme ve NATO'ya yönelik artan zorluklar, örgütün kurumlarında hızlı bir büyümeye neden oldu ve 1951 yılında NATO, bürokrasisini basitleştirmek ve merkezileştirmek amacıyla yeniden düzenlendi. Konsey müsteşarları, örgütün bir parçası olarak, hükûmetlerini dış politika ile sınırlı olmayan, savunma ve maliye dahil tüm konularda temsil etme yetkisi verildi ve bu, onların gücünü ve önemini büyük ölçüde artırdı.
Müsteşarların yetkileri arttıkça ve örgütün boyutu büyüdükçe, NATO Geçici Konsey Komitesi'ni, W. Averell Harriman başkanlığında kurdu. Bu grup, NATO'nun bürokrasisini yönetmek üzere Paris'te resmi bir sekreteryayı oluşturdu. Komite ayrıca "NATO'nun ajanslarının güçlendirilmesi ve koordine edilmesi gerektiğini" tavsiye etti ve Kuzey Atlantik Konseyi Başkanı dışında ittifakın en üst liderinin kim olması gerektiğine vurgu yaptı. Şubat 1952'de Kuzey Atlantik Konseyi, örgütün tüm sivil kurumlarını yönetmek, sivil personelini kontrol etmek ve Kuzey Atlantik Konseyi'ne hizmet etmek üzere genel sekreterlik pozisyonunu kurdu.
Lizbon Konferansı'ndan sonra NATO ülkeleri, genel sekreterlik rolünü doldurabilecek bir kişi aramaya başladı. İlk olarak bu pozisyon, Amerika Birleşik Devletleri'nde Britanya'nın büyükelçisi olan Oliver Franks'a teklif edildi, ancak o teklifi reddetti. Daha sonra, 12 Mart 1952'de Kuzey Atlantik Konseyi, İkinci Dünya Savaşı'ndan gelen bir general ve Britanya kabinesinin İngiliz Milletler Topluluğu İlişkileri Bakanı olan Hastings Ismay'ı genel sekreter olarak seçti. Sonraki genel sekreterlerin aksine, Kuzey Atlantik Konseyi Başkanı olarak görev yapmayan Ismay, Konseyin başkan yardımcısı olarak atanmıştır ve Spofford hala başkan olarak görevine devam etmiştir. Ismay, savaştaki yüksek rütbesi ve "Churchill'in yanında... en yüksek Müttefik Konseylerde" oynadığı rol nedeniyle seçildi. Hem bir asker hem de bir diplomat olarak, bu pozisyon için eşsiz niteliklere sahip olduğu kabul edildi ve tüm NATO ülkelerinin tam desteğini aldı.
Spofford NATO'dan emekli olduktan sonra Kuzey Atlantik Konseyi'nin yapısı tekrar değiştirildi. Konsey üyelerinden biri yıllık olarak Kuzey Atlantik Konseyi Başkanı olarak seçildi (bu genellikle sembolik bir rol idi) ve genel sekreter resmen Konsey'in Başkan Yardımcısı ve toplantıların başkanı oldu. Ismay, genel sekreter olarak görev yapmaya devam etti ve Mayıs 1957'de emekli oldu.
Ismay'dan sonra ikinci genel sekreter olarak göreve gelen Paul-Henri Spaak, uluslararası bir diplomat ve Belçika'nın eski başbakanı idi. Ismay'ın aksine, Spaak'ın askeri deneyimi yoktu, bu nedenle atanması "Atlantik İttifakı'nın askeri yönünün vurgusunun azaltılması" anlamına geliyordu. Aralık 1956'da Kuzey Atlantik Konseyi'nin NATO dışişleri bakanlarının bir oturumunda Spaak'ın atamasını onayladığında, Konsey aynı zamanda genel sekreterin örgütteki rolünü genişletti. İttifak içi ilişkileri geren Süveyş Krizi'nin büyük etkisiyle Konsey, genel sekretere "bir anlaşmazlıkla ilgili üye hükûmetlerine herhangi bir zamanda bilgi sunma ve onaylarıyla soruşturma, arabuluculuk, uzlaşma veya tahkim prosedürlerini başlatma veya kolaylaştırma yetkisi" veren bir karar aldı.

NATO ülkeleri ilk genel sekreteri 4 Nisan 1952'de seçti. O zamandan beri resmi olarak on iki farklı diplomat genel sekreter olarak görev yaptı. Sekiz farklı ülke temsil edildi, üç genel sekreter Birleşik Krallık'tan, üçü Hollanda'dan, ikisi Belçika'dan, birer tanesi de İtalya, Almanya, İspanya, Danimarka ve Norveç'ten seçildi. Ayrıca, atamalar arasındaki dönemlerde üç kez vekaleten genel sekreter tarafından geçici olarak dolduruldu.

NATO Genel Sekreteri, NATO'nun üst düzey karar alma organlarının birçoğunu yönetir. Kuzey Atlantik Konseyi'nin yanı sıra, Savunma Planlama Komitesi ve Nükleer Planlama Komitesi gibi NATO'nun önemli askeri kuruluşlarının başkanlığını yapar. Ayrıca, Avro-Atlantik Ortaklık Konseyi'ni, Akdeniz İşbirliği Grubu'nu, Sürekli Ortak Konsey ve NATO-Ukrayna Komisyonu'nun Ortak Başkanı olarak görev yapar.
NATO Genel Sekreteri, NATO'nun personelini yönetir. Genel Sekreter, kuruluşun Uluslararası Kadrosu ve Genel Sekreterlik Ofisi'ni yönlendirir. NATO Genel Sekreteri aynı zamanda kendi özel bürosunu da yönetir. Tüm bu birimler, NATO'nun tüm üyelerinden personel çeker, bu nedenle NATO Genel Sekreteri dikkatli bir şekilde koordine etmelidir. Görevlerinde yardımcı olması için NATO Genel Sekreteri tarafından atanmış bir yardımcısı da bulunur.
NATO'nun yapısı:

Renkler:       Bağlı olduğu birime tavsiye ve destek sağlar

Genel Sekreterin seçimi için resmi bir süreç bulunmamaktadır. NATO üyeleri genellikle bir sonraki göreve kimin atanması gerektiği konusunda bir konsensüse varırlar. Bu prosedür genellikle resmi olmayan diplomatik kanallar aracılığıyla gerçekleşir, ancak yine de tartışmalı olabilir. 2009'da Türkiye'nin vetosu nedeniyle Anders Fogh Rasmussen'in Genel Sekreter olarak seçilmesi konusunda tartışma çıkmıştır.
NATO'nun en üst askeri yetkilisi, Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanıdır, geleneksel olarak bir Amerikalıdır ve Genel Sekreter ise geleneksel olarak bir Avrupalıdır. Bununla birlikte, NATO'nun şartnamesinde, bir Kanadalı veya Amerikalının Genel Sekreter olmasını engelleyecek herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.

Brosio, Manlio (1969). NATO: Facts and Figures. NATO Information Service. 
Ismay, Hastings (1954). NATO: The First Five Years. NATO. 
Fedder, Edwin (1973). NATO:The Dynamics of the Alliance in the Postwar World. Dodd, Mead & Company. ISBN 0-396-06621-6.

NATO üyesi ülkeler, bir askerî ittifak olan NATO'yu (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) oluşturan, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki 32 üye ülkedir. Uluslararası Kuzey Atlantik Antlaşmasının 4 Nisan 1949 tarihinde imzalanmasıyla kurulmuştur. Antlaşmanın 5. maddesi, üye devletlerden birine karşı silahlı bir saldırı olması halinde, bunun tüm üyelere karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceğini ve diğer üyelerin saldırıya uğrayan üyeye gerekirse silahlı kuvvetlerle yardım edeceğini belirtmektedir. Antlaşmanın 6. maddesi, 5. maddenin kapsamını Yengeç Dönencesi'nin kuzeyindeki adalar, Kuzey Amerika ve Avrupa anakaraları, Türkiye'nin tamamı ve sonuncusu Temmuz 1962'den beri tartışmalı olan Fransız Cezayiri ile sınırlamaktadır. Dolayısıyla, Hawaii, Porto Riko, Fransız Guyanası, Falkland Adaları, Septe veya Melilla gibi yerlere yapılacak bir saldırı 5. madde kapsamında bir karşılık verilmesini tetiklemeyecektir.
32 üye ülkenin 30'u Avrupa'da, ikisi ise Kuzey Amerika'dadır. 1994 ve 1997 yılları arasında NATO ve komşuları arasında bölgesel işbirliği için Barış için Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu girişimi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi gibi daha geniş forumlar kurulmuştur.
Tipik bir ordusu olmayan (ancak sahil güvenliği ve NATO operasyonları için sivil uzmanlardan oluşan küçük bir birimi vardır) İzlanda dışında tüm üyelerin orduları vardır. NATO'nun üç üyesi nükleer silah sahibi devletlerdir: Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri. NATO'nun 12 orijinal kurucu üye ülkesi vardır. Üç üye 1952 ve 1955 yılları arasında, dördüncü üye ise 1982 yılında katılmıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana NATO'ya 1999'dan 2024'e kadar 16 üye daha eklenmiştir.
NATO günümüzde Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna'yı Açık Kapılar genişleme politikasının bir parçası olarak istekli üyeler olarak tanımaktadır.

NATO, 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşması'nın (Washington Antlaşması) imzalanmasıyla kurulmuştur. İttifakın 12 kurucu üyesi şunlardır: Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri.
Çeşitli müttefikler, İttifak'ın sivil gözetimini somutlaştıran 1951 tarihli bir belge olan Ottawa Anlaşması'nı imzalamışlardır.
Mevcut üyelik 32 ülkeden oluşmaktadır. Kurucu 12 ülkeye ek olarak, Soğuk Savaş sırasında dört yeni üye katılmıştır: Yunanistan ve Türkiye (1952), Batı Almanya (1955) ve İspanya (1982). 1990 yılında Almanya'nın yeniden birleşmesiyle eski Doğu Almanya toprakları da eklenmiştir. Soğuk Savaş sonrasında NATO daha da genişleyerek Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya (1999); Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya (2004); Arnavutluk ve Hırvatistan (2009); Karadağ (2017); Kuzey Makedonya (2020); Finlandiya (2023); ve İsveç'i (2024) bünyesine katmıştır. 1990-2024 yılları arasında eklenen bölge ve üyelerden Finlandiya ve İsveç dışındakilerin tümü ya eskiden Varşova Paktı'nın bir parçası (eski Sovyet Baltık ülkeleri dahil) ya da eski Yugoslavya topraklarıydı. Kuruluşundan bu yana hiçbir ülke NATO'dan ayrılmamıştır.
Günümüzde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, 7 Mart 2024 tarihinde İsveç'in katılımından bu yana toplam 27.581.382 km2 alanı kapsamaktadır.

Mart 2024 itibarıyla üç devlet daha NATO'ya üyelik isteklerini resmen bildirmişlerdir: Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna.

NATO üyeleri 2008 Bükreş zirvesinde Gürcistan ve Ukrayna'nın "gelecekte NATO üyesi olacakları" konusunda anlaşmışlardır.
Bosna-Hersek, NATO tarafından Nisan 2010'da Üyelik Eylem Planı'na (MAP) katılmaya davet edilmiştir.

NATO'ya kurucu üye olarak katılan üç İskandinav ülkesi, Danimarka, İzlanda ve Norveç, katılımlarını üç alanda sınırlandırmayı seçtiler: barış zamanında kalıcı üsler olmayacak, nükleer savaş başlıkları bulunmayacak ve topraklarında (davet edilmedikçe) hiçbir müttefik askeri faaliyetine izin verilmeyecekti. Ancak Danimarka, ABD'nin Grönland'daki mevcut Thule Hava Üssü'nü (günümüzde Pituffik Uzay Üssü) muhafaza etmesine izin verdi.
Fransa 1960'ların ortalarından 1990'ların ortalarına kadar "Gaullo-Mitterrandizm" olarak adlandırılan bir politika çerçevesinde NATO'dan bağımsız bir askeri strateji izlemiştir. Nicolas Sarkozy 2009 yılında Fransa'nın entegre askeri komutanlığa ve Savunma Planlama Komitesine geri dönmesi için müzakerelerde bulunmuş ve ertesi yıl bu komite lağvedilmiştir. Fransa Nükleer Planlama Grubu dışında kalan tek NATO üyesi olmaya devam etmektedir ve Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık'ın aksine nükleer silahlı denizaltılarını ittifaka teslim etmeyecektir.

Pew Araştırma Merkezinin 2016 yılında üye ülkeler arasında yaptığı ankete göre çoğu ülke NATO'ya olumlu bakarken, NATO üyelerinin çoğu askeri harcamalarını aynı tutmayı tercih etmiştir. Ülkelerinin Rusya ile ciddi bir askeri çatışmaya girmesi halinde başka bir NATO ülkesine askeri yardımda bulunup bulunmaması gerektiği sorusuna verilen yanıtlar da karışıktır. Ankete katılan sekiz ülkeden altısının yaklaşık yarısı ya da daha azı Rusya'nın NATO müttefiki olan komşu bir ülkeye saldırması halinde ülkelerinin askerî güç kullanması gerektiğini söylüyor. Sekiz NATO ülkesinden üçünün en az yarısı ise hükûmetlerinin böyle bir durumda askerî güç kullanmaması gerektiğini söylüyor. Silahlı güçle karşılık vermeye en güçlü muhalefet Almanya'da (%58) görülürken, onu Fransa (%53) ve İtalya (%51) takip ediyor. Amerikalıların (%56) ve Kanadalıların (%53) yarısından fazlası Rusya'nın dost bir NATO ülkesine yönelik askeri saldırısına karşılık vermeye hazırdır. İngilizlerin (%49) ve Polonyalıların (%48) çoğunluğu da 5. madde taahhütlerini yerine getirecektir. İspanyollar bu konuda ikiye bölünmüş durumda: %48'i destekliyor, %47'si karşı çıkıyor.

Polonya Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri (Lehçe: Siły Zbrojne Rzeczypospolitej Polskiej), Polonya'yı dışarıdan gelebilecek askerî  tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Kara, Hava, Deniz ve Özel kuvvetler olmak üzere 4 ana birimden oluşur.

Polonya Cumhuriyeti Ulusal Güvenlik Stratejisi uyarınca, Polonya Cumhuriyeti'nin stratejik hedefi: iç ve dış tehditleri ortadan kaldırma, risklerin azaltılması ve haklı üstlendiği zorlukları değerlendirerek ve hünerle ulusal çıkarlarının gerçekleştirilmesi için mevcut olanaklarını kullanarak uygun ve güvenli koşullarda sağlamaktır. Savunma alanında Polonya'nın başlıca stratejik hedefleri şunlardır:

Polonya Cumhuriyeti'nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü sağlayarak sınırlardaki olası tehditleri bertaraf etmek.
Polonya Cumhuriyeti'nin tüm vatandaşlarının korunması ve savunulması.
Kamu idaresi yetkilileri ve ekonomik düzenin korunması için ve vatandaşların yaşam ve güvenlik için diğer önemli alanlarda sorumlu kişiler de dahil olmak üzere ulusal güvenlik alanında yetkili diğer kuruluşlar tarafından fonksiyonların uygulanması sürekliliğini sağlamak için koşulları oluşturmak.
Devletin savunma yeteneklerinin iyileştirilmesi için gerekli koşulları yaratmak ve ulusal vemüttefik yapıları savunma hazırlığını garanti altına almak.
Diğer devletlerle, özellikle komşu devletler ile askerî  iş birliğini geliştirmek.
Polonya'nın NATO ve Avrupa Birliği üyeliğinden kaynaklanan taahhütleri uygulamak.
İlk etapta BM tarafından veya acil koalisyonların parçası olmanın yanı sıra NATO ve AB liderliğindeki uluslararası kriz mukabele operasyonlarında görev almak.

Portekiz Silahlı Kuvvetleri (Portekizce: Forças Armadas Portuguesas), Portekiz'i dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Portekiz Cumhurbaşkanı Silahlı Kuvvetleri'nin resmi Başkomutanıdır ama pratikte bu Ulusal Savunma Bakanı aracılığıyla Portekiz Hükûmeti tarafından yürütülmektedir. Portekiz Silahlı Kuvvetleri, Portekiz egemenliğini, çıkarlarını korumak ve uluslararası barışı koruma çabalarına destek ile görevlidir. NATO'nun kurucu ülkelerinden biri olan Portekiz, 1955 yılından bu yana askeri kanadın etkin bir üyesi olmuştur.

Portekiz Silahlı Kuvvetleri'nin yapısında ulusal savunma ile alakalı devlet organları da bulunmaktadır.
Silahlı Kuvvetler'den sorumlu Devlet organları:

Portekiz Cumhurbaşkanı (Silahlı Kuvvetler Başkomutanı);
Cumhuriyet Meclisi, Hükümet, Ulusal Savunma ve Yüksek Askeri Konseyi;
Ulusal Savunma Bakanı (Silahlı Kuvvetler'in siyasi sorumlusudur);
Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı (Askeri komuta organları);
Kurmay Başkanları Konseyi (Askeri tavsiye organı).
Silahlı Kuvvetler'in kendi birimleri:

Portekiz Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı (Silahlı Kuvvetler karargahı);
Portekiz Deniz Kuvvetleri, Portekiz Kara Kuvvetleri ve Portekiz Hava Kuvvetleri (Silahlı kuvvetler birimleri).
Diğer birimler:

Askeri Yükseköğrenim Enstitüsü ve Silahlı Kuvvetler Hastanesi (Silahlı Kuvvetlerin müşterek organları);
Azorlar Harekât Komutanlığı ve Madeira Harekât Komutanlığı (Ortak silahlı kuvvetler komutanlıkları);
Ulusal Cumhuriyet Muhafızları (Silahlı Kuvvetleri Genelkurmayı komutası altında özel kolordu);.

Romanya Silahlı Kuvvetleri (Rumence: Forţele Armate Române, Armata Română), Romanya'yı dışarıdan gelebilecek askerî tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Kara, hava ve deniz kuvvetlerinden oluşmaktadır. 75 bin askerî personel ve 15 bin sivil personel olmak üzere toplam 90 bin kişiden oluşmaktadır. 2010 yılı itibarıyla kara kuvvetleri 43 bin, hava kuvvetleri 9 bin 700, deniz kuvvetleri 7 bin 150 ve müşterek kuvvetler 13 bin 500 oluşmaktadır. 2011-2014 yılları arasında silahlı kuvvetlerin mevcudu kademeli olarak 65 bine düşürülecektir.

(İngilizce) Romanya Savunma Bakanlığı (MoD)15 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Romanya Genlkurmay Başkanlığı22 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Romanya Kara Kuvvetleri
(İngilizce) Romanya Hava Kuvvetleri
(İngilizce) Romanya Deniz Kuvvetleri

Rusya Silahlı Kuvvetleri (Rusça: Вооружё́нные си́лы Росси́йской Федера́ции), Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri olarak da bilinen Rus Silahlı Kuvvetleri, Rusya'nın ordusudur. Aktif personel açısından dünyanın beşinci büyük askerî gücüdür ve 1.15 milyon aktif personel ile en az iki milyon yedek personelden oluşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri Merkezi İstihbarat Teşkilatı'na (CIA) göre, Rusya 2026 yılına kadar aktif personel gücünü 1.5 milyona çıkarmayı planlamaktadır ve bu, onu Çin ve Hindistan'dan sonra dünyanın üçüncü büyük askerî gücü yapacaktır. Ülkenin Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava-Uzay Kuvvetleri olmak üzere üç ana hizmet kolunun yanı sıra Stratejik Roket Kuvvetleri ve Hava İndirme Kuvvetleri adında iki bağımsız hizmet koluna sahiptir. 2013 yılında kurulan Özel Harekat Kuvvetleri Komutanlığı, muhtemelen 2022 yılında ilave destek personeliyle birlikte 1,000 kişilik bir güce ulaşacaktır.
2023 yılında Rusya, ordusuna yaklaşık 86,4 milyar ABD doları bütçe ayırarak dünyanın en yüksek üçüncü askeri harcamasına sahip olmuştur. Rus Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük nükleer silah stokuna ve dünyanın en büyük ikinci balistik füze denizaltısı filosuna sahiptir. Bunun yanında, stratejik bombardıman uçakları işleten az sayıdaki ülkeden biri konumundadır (ABD ve Çin ile birlikte). Rusya'da 18-27 yaş arası tüm erkek vatandaşlar için bazı istisnalar dışında zorunlu olarak bir yıllık askerlik hizmeti bulunuyor.
Günümüzde yapılan çeşitli değerlendirmeler, Rusya'nın askerî gücüne rağmen, taktik ve operasyonel ölçekte savaş performansında eksiklikler olduğunu göstermektedir. Birçok rapor, Rus Silahlı Kuvvetleri içindeki yaygın yolsuzluğun, Rusya'nın etkili bir şekilde sert gücünü yansıtma yeteneği üzerinde olumsuz bir etkisinin olduğunu belirtmektedir. Özellikle Ukrayna işgali sırasında, farklı hizmet kolları koordinasyon ve işbirliği konusunda zorlandığından, ciddi lojistik sorunlar Rus birliklerinin operasyonel performansını büyük ölçüde etkilemiştir. Bu süregelen eksiklikler, Rusya'nın ilk işgal döneminden bu yana önemli gerilemeler yaşamasına neden olmuştur; Rus Silahlı Kuvvetleri, işgal edilen/ilhak edilen topraklarda art arda kayıplar yaşamış, teçhizatlar büyük ölçekli tahribata uğramış ve yüksek bir kayıp oranıyla karşılaşmıştır. ABD tarafından finanse edilen RAND Corporation araştırmacıları, Rusya'nın askeri profesyonelleşme konusunda hala zorluklar yaşadığını gözlemlemiştir.
Doğrudan Rusya Güvenlik Konseyi tarafından kontrol edilen Rus Silahlı Kuvvetleri, Rus yasalarına göre ülkenin savunma hizmetlerinin bir parçasını oluşturmakta ve bu görevi Federal Güvenlik Servisi Sınır Muhafızları, Ulusal Muhafızlar, İçişleri Bakanlığı, Federal Koruma Servisi, Dış İstihbarat Servisi ve Acil Durumlar Bakanlığı ile birlikte yerine getirmektedir.

Rusya Silahlı Kuvvetleri'nin 1.014.000 aktif 2.000.000 yedek personeli bulunmaktadır. Ayrıca Asker sayısı bakımından Dünya'da 2.büyük güçtür.

Boris Yeltsin 7 Mayıs 1992'de Rusya Savunma Bakanlığı'nın kurulmasına dair kararnameyi imzalamış ve Rusya Federasyonu'nun kontrolü altında Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Sovyet Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı bütün birlikler görevlendirilmişlerdir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla yaşadığı ekonomik kriz yüzünden Rusya 2000'lere kadar teknolojik gelişmelerden geri kalmıştır. Son dönemde doğal gaz fiyatlarının artışıyla ekonomisi düzelen Rusya tekrar dünya üzerinde rol almaya başlamıştır.
2010 yılına kadarki projeleri Borei sınıfı nükleer balistik füze denizaltısı, Yasen sınıfı nükleer saldırı denizaltısı, PAK FA hayalet avcı uçağı, T-90 ana muharebe tankı, Bulava kıtalararası (denizaltı) balistik füzesi ve 2010 yılına kadar Amiral Kuznetsov'la birlikte bir uçak gemisine daha sahip olmaktır.

Rusya Kara Kuvvetleri (Сухопутные войска)
Rusya Hava-Uzay Kuvvetleri (Воздушно-космические силы)
Rusya Deniz Kuvvetleri (Военно-Морской Флот; ВМФ)
Rusya Stratejik Füze Kuvvetleri (Ракетные войска стратегического назначения; РВСН)
Rusya Hava İndirme Birlikleri (Воздушно-десантные войска; ВДВ)
Rusya Özel Harekât Kuvvetleri (Силы специальных операций)
Rusya İnsansız Sistemler Kuvvetleri (Войска беспилотных систем)

Moskova Askerî Bölgesi (Московский военный округ; МВО)
Leningrad Askerî Bölgesi (Ленинградский военный округ; ЛенВО）
Volga-Ural Askerî Bölgesi (Приволжско-уральский военный округ; ПруВО)
Kuzey Kafkasya Askerî Bölgesi (Северо-кавказский военный округ; СКВО)
Sibirya Askerî Bölgesi (Сибирский военный округ; СибВО)
Uzak Doğu Askerî Bölgesi (Дальневосточный военный округ; ДВО)

Baltık Filosu (Дважды Краснознамённый Балтийский флот / Çift Kızıl Bayraklı Baltık Filosu, karargâh: Baltiysk, Kaliningrad Oblastı).
Pasifik Filosu (Тихоокеанский флот, karargâh: Vladivostok)
Kuzey Filosu (Северный флот, karargâh: Severomorsk)
Karadeniz Filosu (Черноморский флот, karargâh: Sivastopol)
Hazar Filottilası (Каспийская флотилия, karargâh: Astrahan)

 Wikimedia Commons'ta Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Официальная страница министерства обороны Российской Федерации11 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

San Marino Silahlı Kuvvetleri (İtalyanca: Forze Armate Sammarinesi), San Marino'nun silahlı kuvvetleridir. Silahlı kuvvetler, dünyanın en küçük askeri güçlerinden biri olup başlıca görevi tören görevlerini yerine getirmek, sınır güvenliği, hükûmet binaları korumak ve büyük ceza davalarında polise yardım etmektir.
San Marino Silahlı Kuvvetleri'nin bileşenleri Arbalet Kolordusu, Kale Muhafızları, Konsey Muhafızları, Üniformalı Milisler ve Askeri Ensemble'dir. Bununla birlikte San Marino Jandarma Birlikleri de askerî bir statüye sahiptir.
San Marino'nun tüm askeri birlikleri, Corpi Militari Volontari veya Gönüllü Askeri Güç olarak bilinen tam zamanlı güçlerin ve onların (gönüllü) meslektaşlarının işbirliğine bağlıdır. Saldırgan bir dünya gücü karşısında ülkenin ulusal savunması düzenleme gereği İtalya'nın sorumluluğundadır.

Resmî site

Sırbistan Silahlı Kuvvetleri (Sırpça: Bojcka Србије / Vojska Srbije), Sırbistan'ı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. Sırbistan Kara Kuvvetleri (Tuna üzerindeki Nehir Flotillası) ve Sırbistan Hava ve Hava Savunma Kuvvetleri'nden oluşmaktadır. Ülkenin denize kıyısı olmadığından deniz kuvvetleri bulunmamaktadır. Silahlı kuvvetler tamamen profesyonel ve gönüllü askerlerden oluşmaktadır.

Sırbistan Silahlı Kuvvetleri 10 kez Birleşmiş Milletler barış misyonuna katıldı. Sırbistan ve Karadağ döneminde Sırp Tıp Kolordusu Mart 2003'te başladığı Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde sürdürülen faaliyetlere katıldı.

Resmi websitesi21 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Savunma Bakanlığı2 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bazı yönetimler bağımsızlıklarını ilan etmiş ve egemen devletler olarak uluslararası toplumdan diplomatik tanınma talebinde bulunmuşlardır, ancak evrensel olarak bu şekilde tanınmamışlardır. Bu oluşumlar genellikle kendi toprakları üzerinde de facto kontrole sahiptir. Geçmişte bu türden bir dizi oluşum var olmuştur.
Egemen bir devletin nasıl ortaya çıktığını göstermek için kullanılan iki geleneksel teori vardır. Beyan teorisi (1933 Montevideo Konvansiyonu'nda kodifiye edilmiştir), aşağıdaki kriterleri karşılaması halinde bir devleti uluslararası hukukta tanımlar:

tanımlanmış veya bilinen bir bölge
kalıcı bir nüfus
bir hükûmet ve
diğer devletlerle ilişkiye girme kapasitesi.
Beyan teorisine göre bir varlığın devlet olması, diğer devletler tarafından tanınmasından bağımsızdır. Buna karşılık, kurucu teori bir devleti ancak halihazırda uluslararası toplumun üyesi olan diğer devletler tarafından tanınması halinde uluslararası hukukta tanımlar.
Yarı devletler, devlet olma iddialarını meşrulaştırmak için genellikle doktrinlerden birine veya her ikisine birden atıfta bulunurlar. Örneğin, beyan kriterlerini karşılayan (iddia ettikleri topraklar üzerinde fiili kısmi veya tam kontrol, bir hükûmet ve kalıcı bir nüfus), ancak devletliği başka hiçbir devlet tarafından tanınmayan varlıklar vardır. Tanınmama genellikle bu oluşumların kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia eden diğer ülkelerle yaşanan çatışmaların bir sonucudur. Diğer durumlarda, kısmen tanınan iki veya daha fazla devlet aynı toprak parçası üzerinde hak iddia edebilir ve her biri fiilen bu toprak parçasının bir kısmını kontrol edebilir (Çin Cumhuriyeti (Tayvan) ve Çin Halk Cumhuriyeti ile Kuzey Kore ve Güney Kore örneklerinde olduğu gibi). Dünyadaki devletlerin sadece bir azınlığı tarafından tanınan varlıklar, iddialarını meşrulaştırmak için genellikle beyan doktrinine başvururlar.
Pek çok durumda, uluslararası tanımama, ihtilaflı varlığın topraklarında yabancı bir askerî gücün bulunmasından etkilenir ve ülkenin fiili statüsünün tanımlanmasını sorunlu hale getirir. Uluslararası toplum, bu askeri varlığın çok müdahaleci olduğuna karar vererek, varlığı, etkin egemenliğin yabancı güç tarafından elde tutulduğu bir kukla devlete indirgeyebilir. Bu anlamda tarihsel örnekler, Japon liderliğindeki Mançukuo'da ya da İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Almanya tarafından yaratılan Slovak Cumhuriyeti ve Bağımsız Hırvatistan Devleti'nde görülebilir. 1996 tarihli Loizidou Davası'nda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'yi Kuzey Kıbrıs topraklarında yetki kullandığı için yargılamıştır.
Herhangi bir toprak üzerinde kontrolü olmayan ya da devlet olma kriterlerini kesin olarak karşılamayan ancak en az bir başka devlet tarafından egemen varlıklar olarak tanınan oluşumlar da vardır. Tarihsel olarak bu durum Kutsal Makam (1870-1929); Estonya, Letonya ve Litvanya (Sovyet ilhakı sırasında) ve 1988'de bağımsızlığını ilan ettiği sırada Filistin'de yaşanmıştır. Malta Egemen Askerî Düzeni şu anda bu konumdadır. Talep edilen topraklar üzerinde kontrolü olmayan tanınmayan hükûmetler için sürgündeki hükûmet sayfasına bakınız.

Bir ülkenin tanınmasına ilişkin devlet uygulamaları tipik olarak beyan teorisi ile kurucu teori yaklaşımları arasında bir yerde yer alır.
Bu listeye dahil edilme kriterleri, egemenlik iddiasında bulunan, en az bir BM üyesi devlet tarafından tanınmayan ve

Beyan devlet teorisini karşılayan veya
En az bir BM üyesi devlet tarafından devlet olarak tanınan oluşumlardır.

Birleşmiş Milletlere (BM) üye 193 devlet bulunurken, hem Kutsal Makam hem de Filistin BM'de gözlemci devlet statüsüne sahiptir. Bununla birlikte, bazı ülkeler beyan kriterlerini yerine getirmekte, diğer devletlerin büyük çoğunluğu tarafından tanınmakta ve Birleşmiş Milletler üyesi olmakla birlikte, toprak talepleri veya diğer ihtilaflar nedeniyle bir veya daha fazla devlet tarafından tanınmadıkları için bu listede yer almaktadırlar.
Bazı devletler, kendilerini resmen tanımayan devletlerle gayriresmi (resmen diplomatik olmayan) ilişkileri sürdürürler. Çin Cumhuriyeti (yaygın adıyla Tayvan), düzenli konsolosluk hizmetlerine izin veren Ekonomik ve Kültürel Ofisleri aracılığıyla diğer birçok devletle gayriresmi ilişkileri sürdürdüğü için böyle bir devlettir. Bu, Çin Cumhuriyeti'nin kendisini resmen tanımayan devletlerle bile ekonomik ilişkilere sahip olmasına izin verir. Almanya, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere toplam 56 devlet, Tayvan'da bir tür gayriresmi misyon yürütür. Kosova, Kuzey Kıbrıs, Abhazya, Transdinyester, Sahra Cumhuriyeti, Somaliland ve Filistin de gayriresmi diplomatik misyonlara ev sahipliği yapmakta ve/veya yurt dışında özel heyetler veya diğer gayriresmi misyonlar bulundurmaktadır.

Diplomatik tanıma
Tanınan veya kısmen tanınan ülkelerin bayrakları
Tarihteki tanınmayan ülkeler listesi
Mikro uluslar listesi
Birleşmiş Milletler kendi kendini yönetemeyen bölgeler listesi
Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Organizasyonu (UNPO)
Tanınmayan Devletler Topluluğu

Pridnestrovya'nın Birleşmiş Milletler davası, diğer iki tanınmayan ülke (İngilizce)
Uluslararası hukuka göre tanınmayan ülkelerin durumu (İngilizce)
Hasan Kahvecioğlu: Tanınmayan devletler ve Kosova (1) (Türkçe)
Hasan Kahvecioğlu: Tanınmayan devletler ve Kosova (2) (Türkçe)

Vilnius, Litvanya'nın başkenti ve en büyük şehri olan Vilnius, Baltık ülkelerinin en kalabalık şehridir. Şehrin Ocak 2026 tahmini nüfusu 617.984'tür ve Vilnius kentsel alanının (şehir sınırlarının ötesine uzanan) tahmini nüfusu 767.907'dir.
Vilnius, Avrupa'nın en büyük ve en iyi korunmuş eski şehirlerinden biri olarak kabul edilen Eski Şehrinin mimarisiyle dikkat çekmektedir. Şehir, 1994 yılında UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edilmiştir. Vilnius Barok olarak bilinen mimari tarz, adını şehrin adından almıştır; şehir, Alplerin kuzeyindeki en doğudaki Barok şehir ve en büyük Barok şehirdir. Vilnius'un Rönesans ve Barok mimarisi, İtalyan kökenli mimarlar ve sanatçıların tasarım ve dekorasyonuna katılmasıyla büyük ölçüde İtalyan mimarisinden etkilenmiştir. Vilnius'taki İtalyan kültürü, 1517'de Litvanya Büyük Dükü I. Zygmunt ile evlenen İtalyan prensesi Bona Sforza ve oğulları II. Zygmunt Augustus sayesinde önemli ölçüde güçlendi.
Şehir, en az 1323'ten beri Litvanya'nın başkenti olmuştur; bu tarih, Litvanya Büyük Dükü Gediminas'ın bir mektubunda ilk kez bu şekilde anılmasından kaynaklanmaktadır. 13. yüzyıldan 17. yüzyılın ortalarına kadar Vilnius Kalesi Kompleksi, Litvanya hükümdarlarının ikametgahı olarak hizmet vermiştir. Ayrıca, şehir, Polonya-Litvanya Birliği döneminde çok kültürlü nüfusuyla dikkat çekmiş ve çağdaş kaynaklar tarafından Babil ile karşılaştırılmıştır. II. Dünya Savaşı ve Holokost'tan önce Vilnius, Avrupa'nın en önemli Yahudi merkezlerinden biriydi ve Napolyon 1812'de buradan geçerken şehri "Kuzeyin Kudüsü" olarak adlandırmıştı. Şehrin mevcut demografik yapısı, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Polonya ve Sovyet Litvanya arasında gerçekleşen nüfus mübadelesiyle de şekillenmiştir; öncesinde Polonyalılar nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. 2021 itibarıyla Vilnius sakinlerinin yaklaşık üçte ikisi Litvanyalıydı.
Vilnius, Avusturya'daki Linz ile birlikte 2009 Avrupa Kültür Başkentiydi. 2021 yılında şehir, fDi'nin Geleceğin 25 Küresel Şehri arasında yer aldı. Vilnius, Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde küresel olarak 76. ve Avrupa'da 29. sırada yer alan bir finans merkezidir. Şehir, küresel fintech endüstrisi için önemli bir merkezdir. 2023 NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı. 2025 yılında Vilnius, Avrupa Yeşil Başkenti oldu. Vilnius, Eurocities ve Avrupa Birliği Başkentler Birliği'nin (UCEU) üyesidir.

FK Žalgiris
FK Riteriai

Vilnius'un kardeş şehirleri;

Yunanistan Silahlı Kuvvetleri (Yunanca: Ελληνικές Ένοπλες Δυνάμεις/Elinikes Enoples Dinamis), Yunanistan devletini içten ve dıştan gelebilecek olan tehditlere karşı savunma vazifesini üstlenmiş olan silahlı devlet kuvvetidir.

Yunanistan Silahlı Kuvvetleri şu birimlerden oluşmaktadır:

Yunanistan Ulusal Savunma Genelkurmay Başkanlığı Γενικό Επιτελείο Εθνικής Άμυνας; ΓΕΕΘΑ
Yunanistan Kara Kuvvetleri Ελληνικός Στρατός Ξηράς/Ellenikόs Stratόs Ksirάs
Yunanistan Deniz Kuvvetleri Ελληνικό Πολεμικό Ναυτικό; ΠΝ/Ellenikόs Polemikó Naftikó; PN
Yunanistan Hava Kuvvetleri Ελληνική Πολεμική Αεροπορία; ΠΑ/Εllenikí Polemikí Aeroporía; PA
Paramiliter kuruluşu olarak Ticari Denizcilik ve Ada Siyaseti Bakanlığı'nın yetkisi altında bulunan Yunanistan Sahil Güvenliği Λιμενικό Σώμα/Limenikό Sóma savaş zamanında Yunanistan Deniz Kuvvetleri'ne yardım eder.

Yunanistan'da şu an 18 yaşın üstündeki erkeklere 12 ay zorunlu askerlik uygulanmaktadır. Kadınlar da Silahlı Kuvvetleri'nde hizmet edebilir. Ancak askerlik yapma zorunluluğu bulunmamaktadır.

Yunanistan Avrupa Birliği ve NATO'ya üye ülkelerdendir. Ve ISAF (International Security Assistance Force, Afganistan), EUFOR (European Union Stabilization Forces, Bosna) ve Çad, KFOR (Kosovo Force, Kosova) olmak üzere birçok barış koruma gücüne katılmıştır.

ABD Hava Kuvvetleri'nde ABD Kara Kuvvetleri subaylarından ayrıt etmek için bunlarla aynı terimleri kullanılmaktadır.

Yunanistan Savunma Modernizasyonu Planı (2025–2036)
Yunan Kara Kuvvetlerinin askerî teçhizat listesi

Hellenic Ministry of Defense - Resmî site18 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hellenic National Defense General Staff - Resmî site
Hellenic Army General Staff - Resmî site 28 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hellenic Navy General Staff - Resmî site20 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hellenic Air Force General Staff - Resmî site 26 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Defence expenditures of NATO countries12 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İrlanda Savunma Kuvvetleri (İrlandaca: Óglaigh na hÉireann), İrlanda'yı karadan, havadan ve sudan gelebilecek her türlü askerî tehditlere karşı korumakla görevli olan silahlı kuvvetlerdir.
İrlanda, II. Dünya Savaşı sırasında tarafsız kaldı. Savunma Kuvvetlerinin büyük bir savaşa katılmaması ve tehdit almaması, ordunun askerî yeteneklerinin diğer Avrupa ülkelerine göre daha mütevazı olmasına neden olmuştur. Ancak İrlanda Savunma Kuvvetleri, Birleşmiş Milletler Barış Güçleri'nde önemli roller almıştır. Savunma Kuvvetleri'nin görevleri şunlardır.

Silahlı saldırıya karşı devletin savunmasını hazırlamak.
İrlanda Polis Teşkilatı'na olağanüstü durumlarda gerekli desteği vermek ve iç güvenliği sağlamak.
Birleşmiş Milletler'e barışı koruma, kriz yönetimi ve insani yardım operasyonlarında destek vermek.
Avrupa Birliği anlaşmaları çerçevesinde devletin yükümlülükleri uyarınca, balıkçı polisliği yapmak.
Çeşitli doğal afetlerde arama-kurtarma çalışmalarına katılma, hava ambulansı, temel hizmetleri sağlamak.

İsviçre Silahlı Kuvvetleri, (Almanca: Schweizer Armee, Fransızca: Armée suisse, İtalyanca: Esercito svizzero, Romanşça: Armada svizra) İsviçre'yi dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. İsviçre'nin denize kıyısı olmadığından dolayı deniz kuvvetleri yoktur. Silahlı kuvvetler, kara ve hava kuvvetleri olmak üzere iki ana birimden oluşur. Profesyonel askerler silahlı kuvvetlerin %5'ini teşkil eder. Normal askerler 19-34 yaşları arası silahlı kuvvetlerde görev yaparlar (Bazı durumlarda 50 yaşına kadar.). İsviçre, askerî bakımdan tarafsızdır. Bu nedenden dolayı silahlı kuvvetler, başka ülkelerdeki silahlı çatışmalarda ve BM Barış Güçlerinde görev yapmaz. İsviçre'de bütün erkekler zorunlu askerlik hizmetini yerine getirirler.
1989 yılından itibaren askerî faaliyetlerde önemli azaltmalara gidildi. Hatta silahlı kuvvetlerin kaldırılması için halk oylaması yapıldı. 26 Kasım 1989 tarihinde yapılan halk oylaması sonucunda, silahlı kuvvetlerin kaldırılması halk tarafından kabul edilmedi. Aynı oylama ABD'de gerçekleşen 11 Eylül saldırıları'ndan kısa bir süre sonra yine tekrarlandı. Halkın %77'si bu değişikliğe yine karşı çıktı. Silahlı kuvvetler yine kaldırılamadı.
2003 yılında silahlı kuvvetlerde reformlar yapıldı. Halk oylaması ile bu reformlar kabul edildi. Bu reformlar sonucunda 200.000 olan yedek asker sayısı 80.000'e, 400.000 olan etkin asker sayısı 120.000'e düşürüldü.

İtalya Silahlı Kuvvetleri (İtalyanca: Forze Armate Italiane), İtalya'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli silahlı kuvvetlerdir. İtalya Cumhurbaşkanı, Savunma Yüksek Kurulu başkanı olarak İtalya Silahlı Kuvvetleri Başkomutanıdır. 2021 yılında etkin askeri personelin toplam sayısı 340.147'dir (Ulusal Jandarma dahil, fakat Guardia di Finanza hariçtir. Guardia di Finanza, İtalya Ekonomi Bakanlığı'nın yetkisi altında askeri bir kolordudur). İtalya Silahlı Kuvvetleri, Askeri bütçe ve harcamaları bakımından Dünya'da 9. sıradadır.

11. Madde

İtalya başka halkların özgürlüklerine karşı bir saldırı aracı olarak ve uluslararası anlaşmazlıkları çözme aracı olarak savaşı reddeder; uluslararasında barış ve adaleti koruyacak bir düzen için gerekli olan egemenliğin sınırlandırılmasını kabul eder. İtalya böyle amaçları gerçekleştirmeye çalışan uluslararası kuruluşları teşvik eder.
52. Madde

Ülke savunması her vatandaş için kutsal bir görevdir. Askerlik hizmeti, kanunun belirlediği sınırlar ve şekiller içinde, zorunludur.  Bu hizmetin yerine getirilmesi, vatandaşın iş durumuna halel getirmeyeceği gibi, siyasi haklarını kullanmasına da engel değildir.
87. Madde'nin bir kısmı

Cumhurbaşkanı silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır, kanunla kurulan Yüksek Savunma Kuruluna başkanlık eder ve Meclislerin kararı üzerine savaş ilan eder.

İtalya askeri rütbeleri 29 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İtalyanca) İtalya Savunma Bakanlığı Resmi Sitesi*(İtalyanca) 16 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İtalyanca) İtalya Deniz Kuvvetleri Resmi Sitesi24 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İtalyanca) İtalya Hava Kuvvetleri Resmi Sitesi27 Ocak 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İtalyanca) Carabinieri Resmi Sitesi 19 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İzlanda Silahlı Kuvvetleri, İzlanda'yı dışarıdan gelebilecek askeri tehditlere karşı korumakla görevli birimdir. Silahlı kuvvetler sadece Sahil Güvenlik birimlerinden oluşmaktadır. Daimi ordusu bulunmayan yegane NATO üyesidir. İzlanda Sahil Güvenliği, küçük silah, donanma topçu ve hava savunma silahları ile donanmış üç gemi ve dört uçaktan oluşmaktadır. Acil bir durumda Ulusal Komisyon'un tabi birimleri de İzlanda savunmasını katılabilir. Bunların arasında, istihbarat operasyonları ve özel birimden sorumlu Víkingasveitin, Ulusal Polis gücünün bir parçası olan bir yüksek eğitimli ve donanımlı terörle mücadele birimi kolları Ulusal Güvenlik Birimi vardır. Ayrıca uluslararası konuşlanmış olan küçük bir silahlı barış gücü olan Dışişleri Bakanlığı'na bağlı bir Kriz Müdahale Birimi (ICRU) vardır.
Eylül 2006 tarihine kadar ülkede bulunan, ABD'ye bağlı silahlı kuvvetlerin çekilmesinden sonra bu kuvvetlerin kullandığı Keflavik'te bulunan Donanma Hava İstasyonu yapılan anlaşma gereğince İzlanda'ya devredildi. İzlanda'nın, Norveç Danimarka ve diğer NATO ülkeleri ile askeri ve diğer güvenlik operasyonları hakkında anlaşmaları da bulunmaktadır. İzlanda, her yıl Kuzey Viking adlı yıllık NATO tatbikatlarına katılır.

Agamemnon, Yunan mitolojisinde Miken Kralı, Sparta Kralı Menelaos'un büyük kardeşi, orduları Truva (Troya) savaşına götüren kumandan. Atreus ve Aerope'nin oğludur. Yunan orduları Avlid'de Truva'ya yola çıkmak için toplandıklarında hiç rüzgâr olmadığı için Agamemnon Av Tanrıçası Artemis rüzgârları serbest bıraksın diye kızı İphigenia'yı kurban vermeye yönelir. Ancak İphigenia, kurban olarak kesileceği sırada Artemis, bir dişi geyik göndererek kızın yerine onu kurban ettirdi ve kızı Artemis tapınağına rahibe yaptı. Böylece Artemis rüzgârları serbest bıraktı. Truva savaşında kazanılan zaferden sonra Agamemnon güzel Kassandra'yı da yanına alıp evine döndü. Agamemnon'un kızları İphigenia'yı öldürmeye teşebbüs etmesini ve Kassandra'yla dönmesini sindiremeyen, Agamemnon'un karısı Clytemnestra, sevgilisi Aigisthos ile birlikte Agamemnon'u öldürdüler. Homeros'un Odysseia destanında baş karakter İthake kralı Odysseus, ölüler ülkesinde Agamemnon'un ruhuyla konuşur, Agamemnon ölümünden şöyle bahseder:''Çok kurnaz Odysseus, tanrıya denk Laertesoğlu,
gemilerimde alt etmiş değil Poseidon beni
uğursuz yellerin azgın soluğunu salıp üstüme,
beni düşman adamlar da yok etmiş değil karada,
Aigisthos'tur hazırlayan bana ölümü ve eceli,
o öldürdü beni hain karımın yardımıyla,
evine buyur etmiş oturtmuştu beni sofrasına,
öldürdü yemek yerken, boğazlar gibi ağılda bir sığırı.

Ben yürekler acısı bir ölümle böyle öldüm işte.''Oğlu Orestes sonradan babasının intikamını aldı ve annesi ile sevgilisini öldürdü.
Başka bir rivayete göre ise de Tantalos gibi havuzda boğularak öldürüldü.

Demeter (Attika lehçesi Grekçe: Δημήτηρ Dēmḗtēr), Yunan mitolojisinde tarımın, bereketin, mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçasıdır. Homeros'un destanlarında, "güzel saçlı kraliçe" ya da "güzel örgülü Demeter" diye geçer. İnsanlara toprağı ekip biçmesini öğreten bu tanrıçadır. Ekinleri, özellikle de buğdayı simgeler.
Hesiodos'a göre Kronos'la Rheia'nın ikinci kızı, ilk tanrı kuşağındandır. Tanrılar kralı Zeus'un dördüncü evliliğini onunla yaptığı söylenir. Bu evlilikten de Demeter'in en bilinen çocuğu, yeryüzü ecesi Persephone doğmuştur.
Demeter, heykellerinde baygın bakışlı, sarı saçları omzuna dökülen, güzel bir kadın olarak gösterilirdi. Sağ elinde bir buğday başağı, sol elinde de yanan bir meşale tutardı.
Roma mitolojisindeki eşdeğeri Ceres'tir.

Bir gün Persephone arkadaşları ile tarlada çiçek toplarken çayır birden ikiye yarılır ve yeraltı tanrısı Hades, yeryüzüne çıkar. Âşık olduğu Persephone'u yeraltına kaçırır. İnanışa göre ölüler ülkesinde bir şey yiyen bir daha oradan çıkamaz, Persephone de hevesine yenik düşer ve bir nar tanesi yer. Demeter kızını aramak için yollara düşer ancak onu hiçbir yerde bulamaz. Üzüntüsü öyle büyük olur ki hayata küser. Demeter'in bu hâli dolayısıyla yeryüzünde kıtlıklar oluşur ve birçok fani kıtlık sonucu ölür.
Sonunda her şeyi gö­ren ve bilen güneş tanrısı Helios ona kızının yer altına kaçırıldığını söyler. Bunun üzerine Deme­ter Olympos'tan kaçar, yüreği sızlayarak ıs­sız bir yere çekilir. Onun küsmesiyle topra­ğın bereketi kalmaz, insanlar kıtlık tehlikesine uğrarlar. Zeus onu barıştırma­ya çalışır, ancak Tanrıça Demeter yalvarmalara kulak vermez. Bütün yalvarmalarının boşa gittiğini gören Zeus, en sonunda Persephone'nin yılın üç­te ikisini yani çiçek açma ve meyve zamanı­nı, anası Demeter'in, geri kalan üçte birini, yani kışı da kocası Hades'in yanında geçir­mesini kararlaştırır. Böylelikle toprağa ye­niden bereket gelir. Persephone her yeryüzüne çıktığında, Demeter yeryüzüne baharı getirir.

Efsaneye göre, Demeter'in bakireliğiyle övünmesine kızan Hera, Poseidon'un aklına Demeter ile birlikte olma fikrini sokar. Demeter yanına gelen tanrıyı görünce bir kısrağa dönüşüp kaçmaya çalışır ama Poseidon bir aygıra dönüşüp onu yakalar ve birlikte olurlar. Bu birleşmeden at Arion (ya da Areion) ve Despoina doğar.

Erhat, Ezra (2004 ), Mitoloji Sözlüğü İstanbul:Remzi Kitabevi (Büyük Fikir Kitapları Dizisi) ISBN 9789751403919

Elefsis (Yunanca: Ελευσίνα Elefsina), Yunanistan'ın Attika Bölgesi'ne bulunan bir şehir ve belediyedir. Şehir Atina'nın 18 km kuzeybatısında Saron Körfezi'nin kıyısında yer almakta olup Batı Attika bölgesel birimin merkezi ve Atina metropolitan alanın parçasıdır. Yüzölçümü 36.589 km² olan belediyenin nüfusu 2011 yılı itibarı ile 34.934'tür.
Elefsis, Elefsis Gizemleri'nin ve Eshilos'un doğduğu yer olarak bilinmektedir. Şehir günümüzde Yunanistan'ın en büyük petrol rafinerisinin yanı sıra Attika Bölgesi'ndeki en uzun ömürlü sanat olayı olan Eshilos Festivali'ne ev sahipliği yapmaktadır.
Elefsis, 11 Kasım 2006 tarihinde 2021 Avrupa Kültür Başkenti seçildi.

Günümüz Elefsis belediyesi 2011 yerel yönetim reformu ile iki eski belediyenin birleştirilmesiyle kurulmuştur. Birleştirilen belediyeler belediye birimlerine dönüştürülmüştür.

Elefsis
Magula

Resmî site (Yunanca)

Genç Miltiades (MÖ 550 - MÖ 489), Büyük Miltiades'in üvey yeğenidir. Yaklaşık olarak MÖ 516'da bugünkü Gelibolu Yarımadası üzerinde bulunan Yunan koloni devletlerini yönetimi altına almış, buraların yöneticilerini tutsak ederek kendini bu devletçiklerin tiranı ilan etmiştir. Hegesipyle adında soylu bir kadından olan oğlu Kimon, MÖ 470'lerde Atina'da önemli bir kişi hâline gelmiştir.
MÖ 494'te Perslere karşı yapılan savaşta etkin görev almış ve Limni ile Gökçeada'nın Atina hâkimiyetine girmesinde büyük rol almıştır. Savaş MÖ 494'te bitince Perslerin büyük bir misilleme yapmasından korkarak Atina'ya sığınmıştır. Fakat oğlu Persler tarafından yakalanarak yaşam boyu tutsak edilmiş, fakat Pers hanedanından biriymiş gibi saygı görmüştür.
MÖ 490'da yapılan Maraton Savaşı'na da katılarak büyük başarılar göstermiştir.

Maraton Muharebesi, Yunanistan'a birinci Pers saldırısı sırasında, MÖ 490 yılında Platea'dan gelen destek birliğiyle takviye edilmiş Atina kuvvetleri ile General Datis komutasındaki Ahameniş Ordusu arasında Maraton Ovası'nda gerçekleşen bir muharebe. Muharebe, I. Darius'un Yunan kent devletlerine, özellikle de Atina ve Sparta'ya boyun eğdirme yönündeki askeri girişiminin doruk noktası sayılmaktadır. Yunanistan'a İlk Pers Saldırısı, Batı Anadolu'daki İyon kent devletlerinin Pers hakimiyetini yıkmak için giriştikleri İyon Ayaklanması'nı, Atina ve Eretria'nın askeri olarak desteklenmesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Atina ve Eretria birlikleri, İyon kuvvetleriyle birlikte Sard'ın aşağı kentini ele geçirmeyi ve yakmayı başardılar. Ancak geri çekilirken Efes yakınlarında muharebeye girmeye zorlandılar ve Efes Muharebesi'nde ağır kayıplarla bozguna uğradılar. Bu baskın tarzı sefer yüzünden I. Darius Atina ve Eretria'yı yakıp yıkmaya yemin etmiştir. Bu sıralarda Atina ve Sparta, Antik Yunanistan'daki en büyük iki kent devletiydi.
İyon Ayaklanması, Lade Deniz Muharebesi'nde elde edilen Pers zaferiyle bastırıldığında I. Darius Yunanistan üzerine bir seferin hazırlıklarına başlamıştır. Bu hazırlıkların sonunda General Datis ve Artaphernes komutasında bir kara gücü ve donanma Ege Denizi'ne, Kiklad Adaları'na boyun eğdirmek üzere sefere çıkmıştır. Bu kuvvet, ardından Atina ve Eretria'ya cezalandırıcı bir saldırı düzenleyecektir. Ege'de başarılı geçen bir seferin ardından yaz ortasında Eğriboz Adası açıklarına gelen Ahameniş donanması adadaki Eretria kentini kuşatmış ve kuşatma sonunda almıştır. Daha sonra Attika'ya yelken açan donanma Maraton Ovası kumsalında karaya asker çıkarmıştır. Kısa süre sonra Platea'dan gelen küçük bir birlikle takviye edilecek olan Atina kuvvetleri de Maraton ovasına yürüdüler ve ovanın Atina yaklaşımı yönündeki iki çıkışını tutacak biçimde yerleştiler. İki taraf da beş gün boyunca saldırıya geçmedi. Ancak bu beş günün sonunda Atinalılar, çok iyi bilinmeyen bir nedenle şafakta saldırıya geçmeye karar verdiler. Muharebe, Pers kuvvetlerinin sayısal üstünlüğüne karşın falanks muharebe düzenindeki hoplitlerin, hafif piyade karşısında son derece etkili olduğunun bir kanıtı olmuştur.
Maraton Muharebesi yenilgisi Yunanistan'a yönelik ilk Pers genel taarruzunun sonunu işaret etmektedir. Bu yenilgi üzerine Ahameniş donanması Asya kıyılarına dönmüştür. I. Darius bu yenilgiden hemen sonra yeniden Yunanistan'a saldırmak için büyük bir ordu oluşturmaya başlamıştır. Ancak bu arada Mısır'da Pers hakimiyetine karşı bir ayaklanma başlamıştı ve bu ayaklanma, Yunanistan seferini belirsiz bir süre için erteleyecektir. I. Darius'un ölümünden sonra tahta geçen oğlu I. Serhas babasının amacını gerçekleştirmek için yeniden hazırlıklara başlamıştır. Bu hazırlıkların sonucunda Yunanistan'a İkinci Pers Saldırısı MÖ 480 yılında başlatılmıştır.
Maraton Muharebesi, Yunan – Pers Savaşları'nın bir dönüm noktası olmuştur. Pers Ordusu'nun yenilebileceğini gören Grekler, Perslere karşı daha bir özgüvenle mücadele ettiler. Bu savaşların sonucundaki nihai Grek zaferi, bir bakıma Maraton Muharebesi ile başlamış sayılmaktadır. İzleyen iki yüzyıl boyunca, Batı toplumlarını kalıcı biçimde etkileyen Klasik Yunan Uygarlığı'nın doğuşu serpilip gelişmiştir. Maraton Muharebesi bu bağlamda Avrupa tarihinin dönüm noktalarından biri olarak da görülür. Günümüzde muharebe, ünlü Maraton Koşusu'na esin kaynağı olmasından dolayı oldukça ünlüdür. Tarihsel olarak hatalı olan bir söylenceye göre Maraton Ovası'nda Atina kuvvetleri muharebeyi kazanınca bir ulak Atina'ya zafer haberini vermek üzere gönderilmişti. Pheidippides adındaki bu ulak Atina'ya kadar hiç durmadan koşmuş, zafer müjdesini verdiği anda da düşüp ölmüştü. İlk olarak 1896 yılında Atina Olimpiyatları'nda, Maraton Ovası ile Atina arasında koşulan Maraton Koşusu bu söylenceden esinlenmiştir.

Yunan-Pers Savaşları için elimizdeki esas kaynak, Grek tarihçi Herodot'tur. Tarihin Babası olarak da bilinen Herodot, MÖ 484 yılında, Güneybatı Anadolu'daki, o zamanlar Pers hakimiyeti altında olan Halikarnas'da dünyaya gelmiştir. "Tarihler" adını verdiği çalışmasını MÖ 440-430 tarihleri arasında kaleme almıştı. Çalışma esas olarak, MÖ 450 yılında sona eren Yunan-Pers Savaşları'nı konu almıştır. Herodot'un bu çalışması günümüzde, tam olmasa da geçerli bir tarihi kaynak olarak görülmektedir. Herodot'un tarzı tümüyle öyküleştirme tarzıydı ve en azından batı toplumları açısından tanınan bir tarih anlatımı olarak görülmektedir. Herodot'un, olayları tanrıların istek ve kaprislerine, kişilerin iddialarına dayanmadan diğer yandan olayların tarihsel değerlerini nispeten objektif vermesi, bir tarihçi için aranan bir nitelik dizisi olarak kabul edilmektedir.
Herodot'tan sonraki, Thukydides gibi bazı tarihçiler, her ne kadar onun tarzını izlemişlerse de eleştirmekten geri kalmamışlardır. Bununla birlikte Thukydides kendi tarih çalışmasını, Herodot'un bıraktığı yerden, Sestos Kuşatması'ndan başlatmayı seçmiştir. Muhtemelen, Herodot'un çalışmasının düzeltilmeye ya da yeniden yazılmaya gerek duymayacak kadar doğru olduğunu düşünmüştü. Örneğin Plutarkhos da Herodot'u bir denemesinde yeterince Yunan yanlısı olmamakla suçlayarak eleştirmiş, "barbarperver" olarak tanımlamıştır. Rönesans Avrupa'sında çok okunmaya devam ediyor olsa da Herodot hakkında olumsuz bir yargı sürmüştü. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, bir kısım arkeolojik bulgularla defalarca desteklenince Herodot'un değeri kabul edilir olmuştur. Günümüz yaygın görüşü, Herodot'un çalışmasının son derece değerli bir tarih kaydı olduğu yönündedir. Bununla birlikte, özellikle birliklerdeki mevcutlar ve tarihler konusunda verdiği ayrıntıların yer yer kuşkuyla karşılanması da söz konusu olmaktadır. Öte yandan halen birçok tarihçi, Herodot'un anlatımının Pers karşıtı bir eğilimde olduğuna ve olayların, dramatik bir etki yaratmak amacıyla abartılmış ya da süslenmiş olduğu kanısındadır.
Grek asıllı Sicilyalı tarihçi Diodorus, MÖ I. yüzyılda kaleme aldığı ve Tarih Kitaplığı adının verdiği ünlü çalışmasında Yunan-Pers Savaşları'yla ilgili olarak daha eski bir Grek tarihçi olan Eforos'tan yaptığı bir dizi alıntıya yer vermektedir. Bu açıklama Herodot'unkilerle tamamen uyumludur. Yunan- Pers Savaşları, Plutarkhos, Ktesias gibi bazı antik tarihçiler ve Aiskhylos gibi oyun yazarlarının dolaylı anlatımları tarafından daha az detay verilerek anlatılmıştır. Yılanlı sütun gibi bazı arkeolojik belgeler de Herodot'un anlatımının desteklemektedir.

Yunanistan'a Birinci Pers Saldırısı'nı ortaya çıkaran gelişmelerin kökeni Yunan-Pers Savaşları'nın ilk evresi sayılan İyon Ayaklanması'na dayanmaktadır. Yine de Pers İmparatorluğu'nun Yunanistan'a saldırıya girişmesinin kökleri, daha da eskiye giden çekişmeler ve gerginliklere dayanmaktadır. Ahameniş İmparatorluğu (Pers İmparatorluğu) MÖ 522 yılından itibaren sınırlarını hızla genişletmiş, izleyen 30 yıl içinde Med, Babil, Lidya ve Mısır krallıklarını yenilgiye uğratarak topraklarının istila etmiştir. I. Darius, MÖ 500'lerin sonlarında İskit topraklarının önemli bir bölümünü istila ettikten sonra ordusunu Trakya'ya çevirmişti. Muhtemelen İmparatorluk'un batı sınırlarında bir zayıflık hissetmişti. Bu zayıflığı gidermek için ordu İstanbul Boğazı'nı geçerek Trakya topraklarında ilerlerken donanma da Tuna Nehri girişine yelken açmıştır. Seferin sonunda Trakya kabileleri boyun eğdirildi ve Makedonya, Ahameniş İmparatorluğu'nun bir müttefiki olmak zorunda bırakıldı. İmparatorluk, MÖ 500 yılı civarında hala çok dinamik ve son derece yayılmacı bir imparatorluktu. Diğer yandan hakimiyeti altına almış olduğu halklar da o derecede ayaklanma eğilimindeydiler. Ayrıca I. Darius, tahtı meşru sayılmayacak yollardan ele geçirmişti ve hükümdarlık süresinin önemli bir kısmı da bu tarz ayaklanmaları bastırmakla geçirmişti.
İyon Ayaklanması, Nakşa'ya karşı Pers Satrabı Artaphernes ve Milet tiranı Aristagoras'ın ortak bir istila girişiminin, bu girişim her ne kadar başarısız olduysa da ardından başlamıştır. İstila girişiminin başarısızlığa uğramasından Aristagoras sorumlu görüldü ve Artaphernes Aristagoras'ı Milet tiranlığından azletmeye karar vermiştir. Fakat O'ndan önce davranan Aristagoras, tiranlığı bırakarak Milet'de demokrasiyi ilan etti. Diğer İyon kentleri de Milet'i izleyerek Pers Sarayı'nca atanmış olan kralları devirip demokrasiye geçtiler. Pers Sarayı'nca atanmış olan kralların görevden uzaklaştırılması açık olarak Pers hakimiyetine bir başkaldırıydı. Bu durumda Pers Sarayı'nın harekete geçeceğini bilen Aristagoras Yunanistan anakarasına gidip belli başlı Grek kent devletlerinden yardım istedi. Fakat sadece Atina ve Eretria yardım etmeyi kabul ettiler.

Atina'nın İyon Ayaklanması'nı desteklemeyi kabul etmesi, MÖ 6. yüzyıl yüzyılın sonlarına doğru Atina Demokrasisi'nin kurulmasıyla başlayan bir dizi karmaşık olayların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Atinalılar MÖ 510 yılında, Sparta Kralı I. Kleomenes'in yardımıyla Atina kralı Hippias'ı devirmişlerdi. Yunanistan'ı terk ederek Anadolu'ya geçen Hippias Sard'a sığındı ve Atina krallığını yeniden ele geçirmesine yardım ederlerse Atina'nın Pers İmparatorluğu'na boyun eğmesini sağlayacağını garanti etti. Diğer yandan I. Klomenes İsagoras'ı destekliyordu. Amacı, Atina'da Sparta yanlısı bir hükümdarlık kurmasını sağlamaktı. Isagoras, Atina yönetiminin geleneksel olarak kendilerine miras olduğunu ileri süren güçlü ve soylu Alcmaenidae ailesinden Kleistenes'in siyasi rakibiydi. Kısa bir süre içinde Kleistenes kendini, İsagoras'ın liderlik ettiği bir koalisyon tarafından yenilgiye uğratılmış durumda bulmuştur. Bunun üzerine halka yönelerek, onları siyasi alanda etkili bir güç haline getirmeye çalıştı. Böylece kendi yanında güçlü bir müttefik oluşturacaktı. Bu taktik başarılı oldu fakat İsagoras'ın isteği üzerine Sparta Kralı I. Kleomenes harekete geçti ve Kleishene'in ailesi, Alcmaeonid ailesi gibi aristokrat aileler Atina'dan sürüldüler. İsagoras, dar çevreli bir oligarşik yönetim kurmaya kalkıştığında

Oresteia (Eski Yunanca: Ὀρέστεια) Eshilos tarafından MÖ. 5. yüzyılda yazılmış, Agamemnon'un Klytemnestra tarafından öldürülmesi, Clytemnestra'nın Orestes tarafından öldürülmesi, Orestes'in yargılanması, Atreus Evi üzerindeki lanetin sona ermesi ve Furie'lerin  (Erinye veya Eumenides olarak da adlandırılır) pasifleştirilmesini konu alan Yunan trajedilerinin bir üçlemesidir.
Üçleme Agamemnon'dan (Grekçe: Ἀγαμέμνων), Adak Sunucular'dan (Grekçe: Χοηφόροι) ve Eumenides'den (Grekçe: Εὐμενίδες) oluşur ayrıca Yunan tanrılarının karakterlerle nasıl etkileşime girdiğini ve olaylar ve anlaşmazlıklarla ilgili kararlarını nasıl etkilediğini anlatır. Üçlemenin ana temaları arasında intikam ve adalet arasındaki karşıtlığın yanı sıra kişisel kan davasından organize davaya geçiş yer almaktadır.

Agamemnon (Ἀγαμέμνων, Agamémnōn) Oresteia üçlemesinin ilk oyunudur. Bu eser, Miken Kralı Agamemnon'un Troya Savaşı'ndan dönüşünü anlatır. On yıllık savaştan sonra Troya düşmüştür ve tüm Yunanistan bu zaferi kutlamaktadır. Ancak Agamemnon'u evde bekleyen karısı Kraliçe Klytaimnestra, kocasını öldürmeyi planlamaktadır. Kızları Iphigenia'nın kurban edilmesinin intikamını almak, tahta geçmesini engelleyen tek kişi olan kocasını ortadan kaldırmak ve uzun zamandır gizlice birlikte olduğu sevgilisi Aigisthos'u alenen kucaklayabilmek için Agamemnon'un ölümünü istemektedir.
Oyun, denize bakan bir gözcünün, Troya'daki Grek zaferini doğrulayan bir sinyal görmek umuduyla "köpek gibi uzanmış" bir şekilde beklediğini rapor etmesiyle başlar. Gözcü, ailenin kötü talihinden yakınır, ancak sessiz kalacağına söz verir "Başlarım ağlamaya, buranın haline içimi çeke çeke, çünkü bu saray, artık eskisi gibi harika değil!" Daha sonra uzakta, Troya'nın düşüşünü haber veren bir ateş topu görür ve zaferin coşkusuyla kralın dönmesini beklemeye, ümit etmeye başlar, zira ev, kralın yokluğunda “batağa saplanmıştır.” Daha sonra bu haberi, Klytaimnestra'ya iletmek üzere hızla yola çıkar: "Agamemnon'un zevcesine hemen iletiyorum; O da anında fırlayıp, sarayda bu alev işaretini heyecanlı haykırışlarla Kutlayacak, çünkü Troya kenti Düşmüş, alev bunun işareti."
Agamemnon'un dönüşüyle birlikte, karısı, Argos’un önünde kocasını ve kralını beklemenin ne kadar korkunç olduğunu dile getirir. Monoloğunun ardından Klytaimnestra, Agamemnon’u, kendisi için serilen halıların üzerinde yürümesi için ikna eder. Oyunun oldukça uğursuz bir anı olan bu sahnede, sadakatler ve niyetler sorgulanmaya tabi tutulur. Ardından kralın yeni cariyesi Kassandra sahneye girer, arabasından inip sunağa gitmesi için emir alır ve yalnız kaldığında Agamemnon’un ve kendisinin ölümünün kehanetini önceden bildirir.
Ardından evden bir çığlık duyulur: Agamemnon, banyodayken bıçaklanarak öldürülmüştür. Koro, birbirinden ayrılır ve korkularını gösteren bir şekilde mırıldanmaya başlarlar, ardından bir çığlık daha duyulur. Koro, seslerin geldiği kapıları açarlar; Klytaimnestra, Agamemnon ve Kassandra’nın cesetlerinin başında durmaktadır. Klytaimnestra, cinayeti koro üyelerine ayrıntılı bir şekilde anlatır ve hiçbir pişmanlık ya da üzüntü belirtisi göstermez. Bir anda, Klytaimnestra’nın sürgündeki sevgilisi Aigisthos saraya girer ve onun yanındaki yerini alır. Aigisthos, Agamemnon'u öldürme planını kendisinin tasarladığını ve babasının (Aigisthos’un babası Thyestes, kardeşi Agamemnon’un babası Atreus tarafından iki oğlunu yemeye zorlanmıştır) intikamını aldığını gururla söyler. Koro başı ise buna karşın şu sözleri sarf eder: "Kötülük yapıp bir de övünene hiç saygım yoktur, Aigistos! Bu adamı isteyerek öldürdüğünü söylüyorsun. Bu acı ölümü ona tek başına sen layık görmüşsün. Sana diyorum ki, senin başını yargı değil, halkın Lanetleri götürecek, taşlanarak gideceksin sen." Klytaimnestra, kendisinin ve Aigisthos'un artık tüm iktidara sahip olduklarını söylerler; "Egemenlik bizde Değil mi, gel gidelim, her şeyi bir güzel yoluna koyarız nasıl olsa!" Ardından kapılar kapanır ve ikisi birlikte saraya geri dönerler.
Diğer Yunan trajedilerinde olduğu gibi, Agamemnon da ahlaki açıdan karmaşık bir oyundur. Agamemnon, Troya Savaşı'nın saygın bir gazisi olsa da kızı Iphigenia'yı feda etme şekli çoğu kişi tarafından tasvip edilmez. Pek çok vatandaş, Agamemnon'a, başlattığı savaşta oğullarını ve kocalarını kaybettikleri için kin besler. Benzer şekilde, Klytaimnestra hem kocasının katili hem de kızının intikamcısı rolündedir. Aiskhylos, üçlemenin devamındaki Adak Sunucular ve Eumenides oyunlarında intikam ve “meşru” kan dökme gibi temel ahlaki ikilemleri işlemeye devam eder.

Oresteia at Theatricalia.com
Oresteia public domain audiobook at LibriVox
See the triumphant ending of The Oresteia 11 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. MacMillan Films staging 2014. 5 minutes.
BBC audio file 11 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. The Oresteia discussion on the BBC Radio 4 programme In Our Time. 45 minutes.
La Tragedie d'Oreste et Electre 4 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Album by British band Cranes which is a musical adaptation of Jean-Paul Sartre's The Flies.
Oresteia (2011): an avant-garde work inspired by Aeschylus' trilogy, written and directed by Jonathan Vandenberg.

Oyun yazarı, özellikle tiyatroda sahnelenmesi için eserler yazan kişidir.
Bazı oyun yazarları sahne uygulamalarını açık ve detaylı olarak ifade ederken, bazıları daha esnek şekilde yazabilir. Örneğin Samuel Beckett eserlerinin nasıl oynanacağını özellikle belirtir ama Anton Çehov'un oyunları farklı uygulamalara imkân bırakır. Bazı oyun yazarlarının tarz olarak sahnelenmesi neredeyse imkânsız eserler yazması tartışma konusudur.
Bazı oyun yazarları belli gruplar ya da sahneler için yazabilirler. Bu da oyunların içerik ve formuna etki eder. Örneğin William Shakespeare belli bir grup ve izleyici kitlesini düşünerek yazmıştır. Ama genellikle oyun yazarlığı esnek bir edebiyat üretimi olarak ön plana çıkar.
Günümüzde oyun yazarları televizyon ya da sinema için de yazmaktadır. Ya da yazılan oyunlar uyarlanarak kullanılmaktadır. Fakat senarist ile oyun yazarı birbirine karıştırılmamalıdır. Yazılan eserin amacı ve kullanılacağı ortam eseri etkileyeceğinden bir senaristten ve oyun yazarından beklenenler farklı olacaktır.

Pausanias (Gezgin), MS 2. yüzyılın sonlarında yaşamış Lidyalı gezgin ve coğrafyacı.
Yunanistan'dan Mısır'a kadar yaptığı seyahatlerinde gördüklerini Yunanistan'ın Tasviri (Grekçe: Ἑλλάδος περιήγησις, Hellados Periegesis) isimli ünlü 10 ciltlik eserinde aktardı.
Roma imparatorlarından Antoninus Pius (MS 138-161) ve Marcus Aurelius (MS 161-180) zamanında yaşamıştır. Hayatı hakkında bilinenler azdır. Magnesia ad Sipylum (Manisa) şehrinden olduğu düşünülür.
Yunanistan'ın Tasviri adlı eserini aşağı yukarı 150 yılında yazdığı sanılır. Eser, dönemin Yunan mitolojisi, kültleri ve dinleri ile dönemin anıtları ve topografyası açısından çok önemlidir. Klasik çağ üzerine yapılan modern arkeolojik çalışmalarda sıklıkla kullanılmıştır. Olympia ve Delphi'nin mimarisinden ve dinî özelliklerinden, yolculuğunda gördüğü her türlü dinî gruptan ve doğal özelliklerden bahsetmiştir.
Seyyah, Orta Doğu (Kudüs dahil), Mısır, İtalya ve Makedonya'yı gezmiş; eserinde tüm bu bölgelerdeki yaşantı hakkında bilgi vermiştir.

Perikles (Grekçe: Περικλῆς; y. MÖ 495 – 429), Atina'nın Altın Çağı sırasında yaşamış Yunan politikacı ve generaldir. Antik Atina siyasetinde, özellikle Grek-Pers Savaşları ve Peloponez Savaşı arasında, öne çıkmış ve etkili olmuştur. Dönemin tarihçisi Thukydides tarafından "Atina'nın ilk vatandaşı" olarak nitelendirilmiştir. Perikles, Delos Birliği'ni bir Atina imparatorluğuna dönüştürmüş ve Peloponez Savaşı'nın ilk iki yılında vatandaşlarına liderlik etmiştir. Yaklaşık olarak MÖ 461'den 429'a kadar Atina'ya Arkhon (yönetici) olarak liderlik ettiği dönem, bazen "Perikles Çağı" olarak adlandırılmaktadır; ancak bu terim, Pers Savaşları kadar erken veya sonraki yüzyıla kadar uzanan zamanları da kapsayabilir.
Perikles, sanat ve edebiyatı ciddi oranda teşvik etti ve Atina, esasen onun çabaları sayesinde antik Yunan dünyasının eğitim ve kültür merkezi olarak ün kazandı. Akropolis'teki hayatta kalan yapıların çoğunu, özellikle Parthenon'u içeren iddialı bir projeyi başlattı. Bu proje, şehri oldukça güzelleştirdi, korudu, Atina'nın ihtişamını sergiledi ve halkına iş sağladı. Bununla birlikte, Perikles Atina demokrasisini o ölçüde geliştirdi ki, eleştirmenler onu popülist olarak adlandırdı. Perikles, annesi aracılığıyla güçlü ve tarihsel olarak etkili olan Alkmaionid ailesinden gelmektedir. O ve aile üyelerinden bazılarının, MÖ 429'da Atina Vebası'na yenik düşmesiyle, Sparta ile süregelen çatışmada şehir devleti zayıflamıştır.
Çocukluğunda Anaksagoras, Damon, Sokrates, Sophokles ve Zenon'dan ders alarak, öğretmenleri tarafından iyi bir siyasetçi olarak yetiştirildi.

Perikles, yaklaşık olarak MÖ 495'te Atina, Yunanistan'da doğdu. Babası, MÖ 485–484 yıllarında sürgüne gönderilmiş olan politikacı Ksanthippos'tu; ancak Ksanthippos, yalnızca beş yılın ardından, Mykale'deki Yunan zaferinde Atina birliklerini komuta etmek üzere Atina'ya geri döndü. Perikles'in annesi Agariste, güçlü ve önemli bir soylu aile olan Alkmaionid ailesinin bir üyesiydi ve bu aile bağları, Perikles'in siyasi kariyerinin başlamasında önemli bir rol oynadı. Agariste, Sicyon tiranı Kleisthenes'in torunu ve Atina'nın reformist lideri Kleisthenes'in yeğeniydi. Perikles, Attika'daki Akamantis (Ἀκαμαντὶς φυλή) adlı phyle (klan) üyesiydi. İlk yılları sakin geçti; içine kapanık bir genç olan Perikles, kamuya açık etkinliklerden kaçındı ve bunun yerine zamanının neredeyse tamamını çalışmalarına ayırmayı tercih etti.
Herodot ve Plutarkhos'a göre, Perikles'in doğumundan birkaç gece önce, Agariste rüyasında bir aslan doğurduğunu gördü. Buna benzer olarak efsaneler, Makedonya Kralı II. Philip'in oğlu Büyük İskender'in de doğumundan önce benzer bir rüya gördüğünü söylemektedir. Bu rüyanın bir yorumu, aslanı geleneksel olarak büyüklük simgesi olarak ele alır, ancak hikâye aynı zamanda Perikles'in alışılmadık derecede büyük kafatasına da atıfta bulunuyor olabilir. Bu durum, dönemin komedyenleri tarafından "Squill-head" (soğan kafalı) olarak alay konusu yapılmıştır. Plutarkhos, bu şeklin, Perikles'in sürekli miğfer takması yüzünden böyle olduğunu iddia etse de, aslında miğfer onun strategos (general) olarak resmi rütbesinin sembolünü belirtiyordu.
Ailesinin soylu ve gönençli olması, Perikles'in eğitimini iyi bir şekilde sürdürmesine olanak tanıdı. O dönemin ustalarından müzik öğrendi (Damon ya da Pythokleides'in öğretmeni olabileceği düşünülmektedir) ve felsefeye değer veren ilk politikacı olarak kabul edilmektedir. Filozof Protagoras, Elealı Zenon ve Anaksagoras ile vakit geçirmekten keyif aldı. Özellikle Anaksagoras ile yakın arkadaş haline geldi ve Perikles üzerinde büyük bir etki bıraktı.
Perikles'in düşünce tarzı ve hitabet yeteneği, kısmen Anaksagoras'ın zorluklara karşı sükuneti ve ilahi olaylara şüpheyle yaklaşmasının bir ürünü olabilir. Bununla birlikte, Perikles'in meşhur sükuneti ve kırılmaz iradesi de sıklıkla Anaksagoras'ın ondaki etkisinin bir yansıması olarak kabul edilir.

Otuz yaşında siyasi hayata girdi. Demokratların liderinin öldürülmesiyle lider seçildi. MÖ 461 yılındaki seçimlerde Arkhon seçildi. Kendisini destekleyen parolia ve diakria sınıfının desteğiyle Atina'da demokrasi rejimi kurdu.

Perikles, Atina kent devletinin başkanı olmasının ardından, ülkede reformlar yaptı. Kendisini iktidara taşıyan topraksız kesimlere kendi kontrolündeki kolonilerden toprak verdi.

Bütün yurttaşların siyasal haklara sahip olmasını sağladı. Alt sınıflara kapalı olan memurluk işini herkese açtı. Önce zeugites sınıfına, sonra da thetes sınıfına arkhon olabilme yolunu açtı. Ardından Bule Meclisi ve Arkhon'luk dahil, uzmanlık gerektiren işler hariç tüm devlet memurluklarının seçimle değil kura ile belirlenmesi sistemini oluşturdu. Böylece her vatandaş ömründe en az bir kez memur olabiliyordu. Ayrıca kura ile atanan memurlara ücret ödeme uygulamasını başlattı. Yine her yurttaşa anayasaya aykırılık nedeniyle bir yasa önerisine karşı dava açma hakkı tanıdı.
Atina'yı, Yunanistan'ın en önemli şehri haline getirdi. Atina'da sanat ve mimari eserler yaptırdı. Tiyatroyu yaygınlaştırdı. Atina'ya Yunanistan'ın en meşhur bilginlerini topladı.
Emperyalist bir siyaset takip ederek Spartalılar ve Perslerle mücadele etti ve savaşları kazandı. Perslerle Kallias Barışı'nı, Spartalılarla otuz yıllık barış antlaşmasını imzaladı. Atinalıların Spartalılarla münasebetleri 431'de tekrar bozuldu ve neticede Peloponez Savaşı başladı. Perikles, Peloponez Savaşı'nda başarılı olmasına rağmen harpteyken yakalandığı veba hastalığından öldü.

Paralus and Xanthippus'u doğuran eşinin ismi bilinmemektedir. Bu eşiyle boşandıktan sonra Miletli Aspasia ile evlenir. Bu evliliğinden de 1 çocuğu dünyaya gelmiştir.

Pers-Yunan savaşları, (sıklıkla Pers Savaşları olarak da geçer), Ahameniş İmparatorluğu (Pers İmparatorluğu) ile Yunan kent devletleri arasında MÖ 500 ile MÖ 459 arasında gerçekleşen bir dizi muharebedir. Politik olarak bölünmüş Antik Yunanistan'la, dönemin en güçlü imparatorluğu olan Pers İmparatorluğu arasındaki çatışmalar, esasen Büyük Kiros'un, MÖ 547 yılında İyonya'yı istila etmesiyle başlamıştı. Gerçekte Grek dünyası açısından Pers İmparatorluğu ile aradaki düşmanlık, İmparatorluk'un Büyük İskender'in seferi sonunda dağılmasına kadar iki yüzyıldan fazla bir süre devam etmiştir. Bu düşmanlık, Pers ordularının Yunanistan'a karşı MÖ 490'da ve MÖ 480-479 yıllarındaki iki saldırısıyla sıcak çatışmaya dönüşmüştü.
Grek bakış açısından tüm bu çekişmeler "Med olayı" olarak tanımlanmıştır. Yunanlar, Pers İmparatorluğu'nu oldukça iyi tanıyor ve bir Pers hanedanı tarafından yönetildiğini biliyor olmalarına karşın, ilk tanıdıkları adla, Medler olarak tanımlamaya devam ediyorlardı.
Aristagoras, Pers desteğiyle Milet'e tiran olduktan sonra MÖ 499'da, yine Pers desteğini alarak Nakşa adasına karşı bir istila hareketine girişmiştir. Ancak Aristagoras'ın bu seferi bir hezimetle sonuçlanmış ve Pers Sarayı tarafından azledilmekle karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine, Pers Sarayı karşısında kendi durumunu tehlikede görerek Anadolu'da Pers karşıtı bir başkaldırıyı desteklemeye yönelmiştir. Bu durum İyon Ayaklanması'nı başlattı. Ayaklanma, MÖ 493 yılına kadar, Önasya'ya kademeli olarak yayılarak sürmüştür. Atina ve Eretria'nın askeri desteğini sağlayan Aristagoras, bu destek kuvvetlerinin yardımıyla MÖ 498 yılında, Pers bölgesel başkenti durumundaki Sard'ı ele geçirip yaktı. Pers Kralı I. Darius Atina ve Eretria'dan bu isyana destek oldukları için intikam yemini etmiştir. İsyan, MÖ 497-495 yılları boyunca her iki taraf için de bir açmaz halinde devam etmiştir. Pers kuvvetleri MÖ 494 yılında yeniden toparlanıp isyanın Milet'deki merkez üssüne hücum ettiler. Lade Deniz Muharebesi'nde İyon donanması kesin bir yenilgiye uğradı. Ardından Milet kuşatıldı, ele geçirildi ve halkı sürüldü. Bu yenilgi İyon İsyanı'nın çözülmesine yol açtı ve son direnme güçleri de bir sonraki yıl ezildi.
Yeni ayaklanmalardan ve Yunanistan'ın yeniden bu ayaklanmaları desteklemesinden kaçınmayı amaçlayan I. Darius, Yunanistan'ı istila etmek ve Atina ile Eretria'yı Sard yıkımından dolayı cezalandırmak için bir sefere karar vermiştir. Yunanistan'a yönelen ilk Pers istilası MÖ 492 yılında başlatıldı. Pers orduları komutanı General Mardonios, Trakya'yı ve Makedonya'da bir kısım bölgeyi ele geçirdikten sonra, bir dizi terslik nedeniyle seferine planlanandan önce son vermek zorunda kalmıştır. Karşılaşılan ilk terslik donanmasının Aynoroz Dağı kıyılarında bir fırtınaya yakalanmasıydı. General Trakya'da bir savaşı yönetirken meydana gelen bu yıkımda, Herodot'a göre Ahameniş donanması 300 gemi ve 20 bin adam kaybetmiştir. General Marsonius'un donanmasız kalması, kuvvetlerini Anadolu'ya çekmek zorunda bırakıyordu. Generalin Trakya'da yaralanması üzerine görevden alındı ve ordunun komutası Artaphernes'e, donanma ise Datis'e verildi. İki yıl sonra MÖ 490'da toplanan güçlü bir ordu ve donanma, Ege Denizi üzerinden seferi yeniden başlattılar. Bu Pers seferi, önce Nakşa'yı kuşatılıp yakılıp yıkılmaktan sonra Kiklad Adaları'nın diğer kent devletlerini Pers hakimiyeti altına aldı. Daha sonra batıya yönelen Donanma, Eretria'yı düşürmüştür. Yunanistan anakarasında karaya çıkan Pers ordusu Maraton Muharebesi'nde Atina kuvvetleri tarafından kesin bir yenilgiye uğratıldı. Bu yenilgi seferi başarısızlığa uğratmıştır.
Bu yenilgiden sonra I. Darius Yunanistan'ın istilası için yeni bir plan hazırlıklarına girişti. Fakat MÖ 486 yılında ölmesi üzerine bu istila oğlu ve ardılı I. Serhas'a kalmıştır. I. Serhas, Antik Dünya'nın gördüğü en büyük orduyla Sard'dan hareket etti. Askerlerini ve malzemeyi Çanakkale Boğazı'ndan karşıya geçirmek için Abidos'tan Sestos'a uzanan iki yüzer köprü kurdurttu. Bu kesimde Çanakkale Boğazı yaklaşık olarak 1,3 km.dir. Ancak ordu henüz karşıya geçmeden çıkan bir fırtınayla köprüler tahrip olmuştur. Galeyana gelen Serhas köprülerin inşasından sorumlu adamlarının kellerini vurdurmuştur. İkinci köprü dönemin savaş gemileri olan Pentekontera ve triremelerle oluşturuldu. Atina ve Sparta'nın başı çektiği Grek ittifakına karşı Thermopylae Muharebesi'ni kazanan Pers ordusu, ilerleyerek Yunan anakarasının büyük bir bölümünü istila etmiştir. Bu sırada Grek İttifakı Donanması, Ahameniş donanması ile giriştiği Artemision Deniz Muharebesi ardından geri çekildi. Ancak Grek Donanması'nı bütünüyle imha etmeye yönelen Ahameniş donanması Salamis Deniz Muharebesi'nde ağır bir yenilgiye uğradı. Bir sonraki yıl toplanan Grek kuvvetleri saldırıya geçerek Platea Muharebesi'nde Pers ordusunu yenilgiye uğrattılar. Deniz yenilgisinin üstüne gelen karadaki bu yenilgi Pers İmparatorluğu'nun Yunanistan Seferi'nin de sonunu getirmiş oldu.
Yenilgi Pers askeri yönetiminin düzenini bozmuştu. Bundan yararlanan Grek İttifakı Donanması MÖ 27 Ağustos 479'da Mykale Muharebesi'nde Ahameniş donanmasından geriye kalanları da imha etmiştir. Daha sonra fakat yine aynı yıl içinde Sestos kuşatılmış ve buradaki Pers garnizonu imha edilmiştir. Bir yıl sonra Byzantion'daki Pers garnizonu da aynı akıbete uğradı. Böylece Pers Ordusu bütünüyle püskürtülmüş, Ege Denizi'ndeki ve Yunanistan'daki Pers tehdidi ortadan kaldırılmıştı. Spartalı General Pausanias'ın Bizantion'u kuşatması sırasındaki uygulamaları Yunanistan'da Sparta açısından olumsuz sonuçlar doğurdu. Pausanias'ın bazı Pers savaş esirlerini serbest bırakması tepki çekti. General, bu askerlerin kaçtığını iddia ettiyse de daha sonra I. Darius'a bir mektup göndererek Yunanistan'ın işgalinde yardımcı olmayı önerdi. Bunun karşılığında kızıyla evlenmek istiyordu. Bu gelişmeler Sparta'nın müttefiki olan kent devletlerinin Atina safına geçmelerine neden olmuştur. Atina önderliğinde gelişen bu ittifak daha sonra Attik Delos Birliği olarak bilinecektir. Attik Delos Birliği izleyen 30 yıl boyunca Pers gücüne karşı, Avrupa topraklarındaki kalan Pers kuvvetlerinin de püskürtülmesiyle başlayan seferlere devam etti. MÖ 466 yılında kazanılan Eurymedon Muharebesi'yle Attik Delos Birliği, hem bir zafer daha kazandı, hem de İyonya kent devletleri üzerindeki Pers hakimiyeti sona erdirildi. Ancak Birliğin de karıştığı MÖ 460-454 yıllarındaki Mısır'daki ayaklanma, çok ağır bir yenilgi oldu ve Pers hakimiyetine karşı sürdürülen askerî harekâtların durdurulmasına yol açtı. Kıbrıs'a MÖ 451 yılında gönderilen bir filonun küçük bir kısmı adaya ulaşabildi. Filonun geri çekilmesiyle Grek – Pers Savaşları sona ermiş oldu. Atina ile Pers sarayı arasında bir barış antlaşması imzalandı. Bazı tarihi kaynaklarda iki güç arasındaki düşmanlığın sonunu ifade ettiği kabul edilen bu barış Kallias Barışı olarak bilinmektedir. Barış, tüm Ege kıyılarındaki kent devleri üzerinde kurulmuş olan satraplıklara son verdiği gibi Ege'yi Pers gemilerine kapatmıştır. Diğer yandan Atina da Mısır, Kıbrıs ve Libya'daki Pers etki alanlarını kabul etmektedir.

Grek – Pers Savaşları üzerine birinci el kaynakların hemen hemen tümü Grek kaynaklarıdır. Pers tarihçilerin çalışmalarından hiçbiri günümüze ulaşmadı. Bunun sonucu olarak gerek Grek-Pers Savaşları, gerekse de Persler konusundaki bilgilerimizin az çok "taraflı" olduğunu kabul etmek gerekecektir. Belli bir tarihe kadar ana kaynak Grek tarihçi Herodot'tur. "Tarihin babası" olarak bilinen Herodot, MÖ 484'te Pers hakimiyetindeki Karya'daki Halikarnassos kentinde dünyaya gelmiştir. Herodot'un MÖ 440-430 yıllarında yazdığı "Enquiries" (Histories), Grek – Pers Savaşlarını da konu edinmiş olup günümüzde geçerli bir kaynak olarak görülür. Herodot'un tarzı tümüyle öyküleştirme tarzıydı ve en azından batı toplumları açısından tanınan bir tarih anlatımı olarak görülmektedir. Herodot'un, olayları tanrıların istek ve kaprislerine, kişilerin iddialarına dayanmadan diğer yandan olayların tarihsel değerlerini nispeten objektif vermesi, bir tarihçi için aranan bir nitelik dizisi olarak kabul edilmektedir. Herodot'tan sonraki, Thukydides gibi bazı tarihçiler, her ne kadar onun tarzını izlemişlerse de eleştirmekten geri kalmamışlardır. Bununla birlikte Thukydides kendi tarih çalışmasını, Herodot'un bıraktığı yerden, Sestos Kuşatması'ndan başlatmayı seçmiştir. Muhtemelen, Herodot'un çalışmasının düzeltilmeye ya da yeniden yazılmaya gerek duymayacak kadar doğru olduğunu düşünmüştü. Örneğin Plutarkhos da Herodot'u bir denemesinde yeterince Yunan yanlısı olmamakla suçlayarak eleştirmiş, "barbarperver" olarak tanımlamıştır. Rönesans Avrupa'sında çok okunmaya devam ediyor olsa da Herodot hakkında olumsuz bir yargı sürmüştü. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, bir kısım arkeolojik bulgularla defalarca desteklenince Herodot'un değeri kabul edilir olmuştur. Günümüz yaygın görüşü, Herodot'un çalışmasının son derece değerli bir tarih kaydı olduğu yönündedir. Bununla birlikte, özellikle birliklerdeki mevcutlar ve tarihler konusunda verdiği ayrıntıların yer yer kuşkuyla karşılanması da söz konusu olmaktadır. Öte yandan halen birçok tarihçi, Herodot'un anlatımının Pers karşıtı bir eğilimde olduğuna ve olayların, dramatik bir etki yaratmak amacıyla abartılmış ya da süslenmiş olduğu kanısındadır.
Ne yazık ki Yunanistan'daki İkinci Pers İstilası sonları ile Peloponez Savaşı arasındaki dönemle ilgili olarak Grek askeri tarihi konusunda günümüze kadar ulaşabilen pek az kaynak bulunmaktadır. Antik tarihçiler tarafından kimi zaman "pentekontaetia" olarak adlandırılan bu dönem, Yunanistan'da görece bir barış ve refah dönemiydi. Döneme ilişkin en zengin kaynak, aynı zamanda döneme en yakın kaynak, Thukydides'in "Peloponez Savaşı Tarihi" adını verdiği çalışmasıdır. Thukydides'in bu çalışması, günümüz tarihçileri tarafından da en güvenilir birinci el kaynak olarak kabul edilmektedir. Thukydides, Pelopones Savaşı'nı anlatırken, tarih vermeden ve kısa olarak Pers-Yunan savaşları hakkında da bilgi

Salamis Deniz Muharebesi, Grek kent devletleri ittifakı ile Ahameniş İmparatorluğu (Pers İmparatorluğu) arasında MÖ 480 yılı Eylül ayında gerçekleşen bir deniz muharebesidir. Muharebe, Saron Körfezi'nde, Salamis Adası ile Yunanistan anakarası arasındaki boğazda gerçekleşmiştir. Yunanistan'da MÖ 480 yılında başlayan Pers istilasının en kritik anıdır. Pers Ordusu'nun ilerlemesini durdurmak için küçük bir Grek kuvveti Thermopylae Geçidi'ni tutarken, Atina gemilerinin ağırlığını oluşturduğu bir müttefik filosu da Artemision Boğazı yakınlarında Ahameniş donanmasını engellemeyi amaçlamıştı. Thermopylae Muharebesi'nin sonucunda Grek artçı kuvvetleri tümüyle imha edilmiş, ana kuvvetler çekilmeyi başarmıştı. Artemision'da ise Grek İttifakı Donanması Herodotos'a göre denk bir muharebe sonucunda ağır kayıplara uğramış ve Thermopylae Geçidi'nin Grek kontrolünden çıkması üzerine geri çekilmiştir. Ardından Pers Ordusu Boeotia'yı ve Attika'yı istila etmiştir. Diğer tarafta Grek İttifakı karada Korint Kıstağı'nda savunma hazırlıkları yaparken Grek donanması da Salamis Adası'na çekilmiştir.
Grek İttifakı Ahameniş donanmasına karşı bir savaş vermek konusunda Atinalı general Themistokles tarafından ikna edildiler. Ahameniş donanmasının çok büyük bir sayı üstünlüğü olmasına karşın Mora Yarımadası üzerine gelmesi engellenmeye çalışılacaktı. Pers Kralı I. Serhas da kesin sonuçlu bir muharebeye girmek konusunda kararlıydı. Themistokles'in bir savaş hilesine kapılan Ahameniş donanması Salamis Boğazı'na girerek boğazın her iki girişini de tutmaya çalışmıştır. Ahameniş donanmasının çok sayıdaki savaş gemisi boğazda sıkışık düzene girince muharebenin gerektirdiği manevraları yapmakta fazlasıyla zorlandılar ve bunun için çabaladıkça muharebe düzenini kaybettiler. Bu fırsatı değerlendiren Grek İttifakı Donanması bir hat üzerinde tertiplenip muharebeye girmiş ve kesin bir zafer kazanmıştır. Muharebede 200 Pers savaş gemisi batırıldı ya da ele geçirildi.
Bu yenilgi üzerine I. Serhas ordunun büyük kısmıyla Asya'ya geri çekilmiş, seçkin birliklerinden oluşan bir orduyu General Mardonios komutasında, Yunanistan'ın istilasını tamamlamak emriyle Avrupa tarafında bırakmıştır. Ancak bir sonraki sene Pers Ordusu Platea Muharebesi'nde, Ahameniş donanması ise Mykale Muharebesi'nde imha edilmiştir. Bu yenilgilerin sonrasında Pers İmparatorluğu Yunanistan'ın istilası için başkaca girişimde bulunmamıştır. Salamis Deniz Muharebesi Yunan – Pers Savaşları için bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Bu muharebeden sonra artık Grek karşı saldırıları başlayacaktır.

Grek – Pers Savaşları üzerine birinci el kaynakların hemen hemen tümü Grek kaynaklarıdır. Pers tarihçilerin çalışmalarından hiçbiri günümüze ulaşmadı. Bunun sonucu olarak gerek Grek- Pers Savaşları, gerekse de Persler konusundaki bilgilerimizin az çok "taraflı" olduğunu kabul etmek gerekecektir. "Tarihin babası" olarak bilinen Herodotos, Önasya'daki o zaman için Pers hakimiyetinde olan Halikarnas'da MÖ 484 yılında doğmuştu. Herodotos, Historia adlı çalışmasını MÖ 440-430 yılları arasında yazmıştır. Bu çalışmasında Grek – Pers Savaşları'nı anlatmıştır. Söz konusu savaşların MÖ 450 yılında sona erdiği düşünülürse, Herodotos'un bu çalışması, konu aldığı olaylarla çağdaş sayılır. Herodotos'un tarzı tümüyle öyküleştirme tarzıydı ve en azından batı toplumları açısından tanınan bir tarih anlatımı olarak görülmektedir. Herodotos'un, olayları tanrıların istek ve kaprislerine, kişilerin iddialarına dayanmadan diğer yandan olayların tarihsel değerlerini nispeten objektif vermesi, bir tarihçi için aranan bir nitelik dizisi olarak kabul edilmektedir.
Herodotos'tan sonraki, Thukydides gibi bazı tarihçiler, her ne kadar onun tarzını izlemişlerse de eleştirmekten geri kalmamışlardır. Bununla birlikte Thukydides kendi tarih çalışmasını, Herodotos'un bıraktığı yerden, Sestos Kuşatması'ndan başlatmayı seçmiştir. Muhtemelen, Herodotos'un çalışmasının düzeltilmeye ya da yeniden yazılmaya gerek duymayacak kadar doğru olduğunu düşünmüştü. Örneğin Plütark da Herodotos'u bir denemesinde yeterince Yunan yanlısı olmamakla suçlayarak eleştirmiş, "barbarperver" olarak tanımlamıştır. Rönesans Avrupa'sında çok okunmaya devam ediyor olsa da Herodotos hakkında olumsuz bir yargı sürmüştü. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, bir kısım arkeolojik bulgularla defalarca desteklenince Herodotos'un değeri kabul edilir olmuştur. Günümüz yaygın görüşü, Herodotos'un çalışmasının son derece değerli bir tarih kaydı olduğu yönündedir. Bununla birlikte, özellikle birliklerdeki mevcutlar ve tarihler konusunda verdiği ayrıntıların yer yer kuşkuyla karşılanması da söz konusu olmaktadır. Öte yandan halen birçok tarihçi, Herodotos'un anlatımının Pers karşıtı bir eğilimde olduğuna ve olayların, dramatik bir etki yaratmak amacıyla Herodotos tarafından abartılmış ya da süslenmiş olduğu kanısındadır.
Grek asıllı Sicilyalı tarihçi Diodoros, MÖ I. yüzyılda kaleme aldığı ve Tarih Kitaplığı adının verdiği çalışmasında, daha eski bir Grek tarihçi olan Eforos'tan kısmen yararlanarak Yunan-Pers Savaşları'yla ilgili olarak bazı bilgiler vermektedir. Bu bilgiler Herodotos'unkilerle tamamen uyumludur. Yunan- Pers Savaşları, Plütark, Ktesias gibi bazı antik tarihçiler ve Aiskhylos gibi oyun yazarlarının dolaylı anlatımları tarafından, kuşkusuz daha az detay verilerek anlatılmıştır. Yılanlı Sütun gibi bazı arkeolojik belgeler de Herodotos'un anlatımının destekler görünmektedir.

Grek kent devletlerinden Atina ve Eretria, MÖ 499 – 494 yılları arasında gerçekleşen, Milet Kralı Aristagoras'ın önderlik ettiği İyon Ayaklanması'nı askeri yönden desteklemişlerdi. Ayaklanma, I. Darius'un Batı Anadolu'daki hakimiyetine bir başkaldırıydı ve başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu tarihlerde Pers İmparatorluğu halen çok genç bir imparatorluktu ve hakimiyeti altındaki topraklarda başkaldırı eğilimleri tam olarak sindirilmiş değildi. Dahası I. Darius tahtı pek de meşru sayılmayacak yoldan ele geçirmişti ve hükümdarlığının önemli bir bölümünde ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Bu ayaklanmalardan biri olan İyon Ayaklanması da diğerleri gibi Darius'un imparatorluğunun bütünlüğünü tehdit ediyordu. Ayaklanmaya dışarıdan bir destek, özellikle tehlikeliydi ve gelecekte de benzer durumların ortaya çıkmaması için gereken önlemler alınmalıydı. Bu yüzden I. Darius Atina ve Eretria'ya, "kendi işleriyle ilgilenmeleri" uyarısını yeterince ağır bir biçimde yapmaya karar vermiştir. Ayrıca İmparatorluğu'nun sınırlarını Avrupa'ya doğru genişletmek için bunu bir fırsat olarak değerlendirebilirdi. Bu amaçlarla girişilen ilk sefer General Mardonios komutasında MÖ 492 yılında yapılmıştır. Seferin amacı Yunanistan kara yaklaşımını kontrol ve emniyet altına almaktı. Mardonios, İyon Ayaklanması sırasında Pers hakimiyetinin gevşediği Trakya'yı yeniden istila etti ve Makedonya Krallığı'nı Pers İmparatorluğu'nun bir müttefiki olmaya zorladı.
Bu seferin, Ahameniş donanmasının uğradığı bir deniz kazasıyla sona erdirilmesinin ardından MÖ 491 yılında I. Darius tüm Grek kent devletlerine elçiler göndermiştir. Elçiler, boyun eğmeyi sembolize eden "toprak ve su" istediler. Bir önceki sene Trakya'daki gövde gösterisinden ürken pek çok Grek kent devleti boyun eğmeye razı olmuştur. Ancak Atina, elçileri yargılayarak idam etti. Sparta ise dolambaçlı bir yol izlemeye gerek görmeden öldürdü. Elçilerin infaz edilmesi açıkça savaş ilanı sayılıyordu.
Bir yıllık hazırlıkların ardından MÖ 490 yılında bir ordu ve donanmadan oluşan istila kuvveti General Datis ve Artaphernes komutasında Ege Denizi'ne gönderilmiştir. Donanma öncelikle İyon Ayaklanması'nın hemen öncesinde Pers kuvvetlerine karşı başarılı bir direnme gösteren Nakşa'ya yönelmiştir. Nakşa'nın kuşatılıp ele geçirilmesinden sonra diğer Kiklad Adaları da Pers hakimiyeti altına alınmıştır. Ege Adaları'nın belli başlı kent devletlerini ele geçiren donanma daha sonra Eretria üzerine ilerledi. Kent kuşatılıp ele geçirildi. Daha sonra Yunanistan anakarası kıyılarına ulaşan donanma Maraton Koyu'na asker çıkarmıştır. Karaya çıkan kuvvetler kendilerinden çok daha zayıf bir Atina ordusu ile karşılaşmıştır. Burada gerçekleşen Maraton Muharebesi'nde Pers kuvvetleri ağır bir yenilgi aldılar. Bu yenilgi üzerine Pers ordusu ve donanması istila hareketine son vererek geri çekilmiştir.
Darius yeni bir ordu teşkil etmeye girişti. Ancak Babil'de iki, daha sonra MÖ 486 yılında Mısır'da Pers hakimiyetine karşı bir ayaklanma baş gösterdi ve Yunanistan seferi öngörülemeyen bir süre için ertelendi. Kısa süre sonra, Mısır üzerine yürüme hazırlıkları sırasında I. Darius ölmüştür. Tahta oğlu I. Serhas geçti. Serhas Mısır ayaklanmasını bastırdıktan sonra Yunanistan seferi için yeniden hazırlıklara başlamıştır. Yunanistan'a düzenlenecek bu sefer büyük çaplı bir askerî harekât olacağından ayrıntılı planlamayı, büyük ölçüde erzak stokları oluşturmayı ve asker toplamayı gerektiriyordu. Serhas'ın harekât planında devasa istihkam projeleri yer almaktadır. Bir kere, orduyu Avrupa topraklarına Çanakkale Boğazı üzerine kurdurtacağı duba köprülerden geçirecektir. İkincisi Aynoroz Yarımadası kıstağında donanmayı geçirmek için bir kanal kazdıracaktır. Bu proje, Aynoroz Burnu açıklarında bir Ahameniş donanmasının General Mardonios'un seferi sırasında MÖ 492'deki gibi fırtınaya yakalanıp yok olması benzeri bir olayla karşılaşmamak içindir. Her iki proje de çağın teknolojisi çerçevesinde son derece cüretkar projelerdir ve günümüzde dahi kalkışılması çok güç işlerdir. Tüm hazırlıklar MÖ 480 yılı başlarında tamamlandı. Serhas orduyu Sard'da topladı ve Çanakkale Boğazı yönünde yürüyüşe geçirdi. Boğaz, iki duba köprüden geçildi.
Pers hazırlıkları sırasında Atina da MÖ 480'lerin ortalarından itibaren savaşa hazırlanıyordu. Bu hazırlıklardan en önemlisi Themistokles gözetiminde büyük bir trireme filosu inşa etmekti. Pers kuvvetleriyle başa çıkabilmek için güçlü bir donanmaya ihtiyaç vardı. Atina, MÖ 486 yılında Laureion bölgesinde bulunan yeni, geniş bir gümüş yatağından, güçlü bir donanma inşa edebilmek için yararla

Sicilya (İtalyanca: Sicilia, [siˈtʃilja]), Akdeniz'in en büyük adası ve İtalya'nın 20 bölgesinden birisidir. İtalya'nın beş özerk bölgesinden biri olan Sicilya'nın nüfusu yaklaşık 5 milyondur.

Sicilya, kabaca üçgen şekillidir ve ona bu şekil Trinacria adını verir.
Kuzeydoğuda Calabria'dan ve İtalyan anakarasının geri kalanından kuzeyde yaklaşık 3 km (1,9 mi) genişliğinde ve güneyde yaklaşık 16 km (9,9 mi) genişliğinde Messina Boğazı ile ayrılır.
Kuzey ve güney kıyılarının her biri yaklaşık 280 km (170 mi) uzunluğunda düz bir çizgi olarak ölçülürken, doğu kıyısı yaklaşık 180 km; toplam kıyı uzunluğu tahmini 1.484 km (922 mi) 'dir.
Adanın toplam alanı 25.711 km2 (9.927 sq mi) alana sahipken Sicilya Özerk Bölgesi (çevredeki daha küçük adaları içerir) 27.708 km2 (10.698 sq mi) alana sahiptir.

Sicilya'nın iç kesimleri çoğunlukla tepeliktir ve mümkün olan her yerde yoğun bir şekilde ekilir. Kuzey sahili boyunca Madonie, 2.000 m (6.600 ft), Nebrodi, 1.800 m (5.900 ft) sıradağları ve Peloritani, 1.300 m (4.300 ft) anakaranın Apennines bir uzantısıdır. Etna Dağı konisi doğu kıyısına hakimdir. Güneydoğuda aşağı Hyblaean Dağları 1.000 m (3.300 ft) vardır.
Enna ve Caltanissetta bölgelerinin madenleri 19. yüzyıl boyunca önde gelen kükürt üretim bölgesiydi ama 1950'lerden beri kükürt azaldı.
Sicilya ve çevresindeki küçük adalarda oldukça aktif bazı yanardağlar vardır. Bunun nedeni Sicilya'nın coğrafi olarak Afrika levhasının kuzey ucunda olmasıdır.
Doğu Sicilya'nın iç kısmındaki Etna Yanardağı Avrupa'nın en büyük aktif yanardağıdır ve hala mevcut patlamalarıyla adanın üzerine kara kül dökmektedir. Halen 3.329 metre (10.922 ft) yüksekliğindedir ancak bu zirve patlamalara göre değişir; dağ halen 1981'de olduğundan 21 m (69 ft) daha alçaktır. Alpler'in güneyindeki İtalya'nın en yüksek dağıdır. Etna bazal çevresi 140 km (87 mi) olan 1.190 km2 (459 sq mi) alanını kaplar. Bu, Etna'yı İtalya'daki aktif yanardağların üçünden açık arayla en büyüğü yapar ve bir sonraki en büyüğü olan Vezüv Yanardağı'nın yaklaşık iki buçuk katıdır.
Yunan mitolojisinde, ölümcül canavar Typhon, gökyüzünün tanrısı Zeus tarafından dağın altına hapsolmuştu. Etna Dağı Sicilya'nın kültürel simgesi olarak kabul edilir.

Sicilya anakarasının kuzeydoğusundaki Tiren Denizindeki Eolie Adaları volkanik bir komplekstir ve Stromboliyi içerir.
Vulcano, Stromboli ve Lipari'nin üç yanardağı da halen aktiftir ancak ikincisi genellikle uykudadır. Sicilya'nın güney kıyılarında, daha büyük olan Empedocles Yanardağı'nın parçası olan Ferdinandea su altı yanardağı en son 1831'de patladı. Agrigento'nun kıyısı ile Pantelleria adası (kendisi uykudaki bir volkandır) arasındadır.
Coğrafi açıdan bakıldığında Sicilya'nın bir parçasını da oluşturan Malta Takımadaları Malta Cumhuriyeti'ne ev sahipliği yapan adalardır.
Özerk bölge ayrıca birkaç komşu adayı da içerir: Aegadian Adaları, Aeolian Adaları, Pantelleria ve Lampedusa.
Sicilya ovalar açısından fakirdir. Çevresinde küçük adalara ev sahipliği yapar (Eolie veya Lipari, Ustica, Egadi, Pantelleria Adası ve Pelagie.)

Sicilya'da çoğu merkezi bölgeden gelen ve adanın güneyinde denize boşalan birkaç nehir vardır. Salso, Licata limanından Akdeniz'e girmeden önce Enna ve Caltanissetta'ndan geçer. Doğuda, Alcantara nehri, Messina ilinden geçer ve Giardini Naxos'ta denize boşalır ve Katanya'nın güneyinde İyon Denizi‘ne akan Simeto nehrine girer.
Adadaki diğer önemli nehirler güneybatıdaki Belice ve Platani nehirleridir.

Sicilya, adanın tarım alanına dönüştürüldüğü Roma döneminden bu yana oluşan, insan yapımı ormansızlaştırma'nın sık bahsedilen bir örneğidir. Bu yavaş yavaş iklimi kuruttu, yağışların azalmasına ve nehirlerin kurumasına neden oldu. Orta ve güneybatı illerinde neredeyse hiç orman kalmadı. Kuzey Sicilya'da üç önemli orman vardır; Etna Dağı yakınında, Nebrodi Dağları ve Bosco della Ficuzza'da (İtalyanca: Riserva naturale orientata Bosco della Ficuzza, Rocca Busambra, Bosco del Cappelliere e Gorgo del Drago) Palermo yakınlarındaki Doğa Koruma alanı.
4 Ağustos 1993'te oluşturulan ve 86.000 hektar (210.000 akre) kapsayan Nebrodi Dağları bölge parkı, Sicilya'nın korunan en büyük doğal alanıdır ve Sicilya'daki en büyük ormanı olan Caronia'yı kapsar. 
Sant'Alfio'da Etna Dağı'nın doğu yamaçlarındaki Yüz At Kestanesi ağacı (Castagno dei Cento Cavalli), 2.000– 4.000 yılları arasındaki yaşıyla dünyanın bilinen en büyük ve en yaşlı kestane ağacıdır.
Sicilya'nın faunası çok çeşitlidir. Türler arasında Avrupa yaban kedisi, Kızıl tilki, Bayağı gelincik, Ağaç sansarı, karaca, yaban domuzu, tepeli kirpi, Batı Avrupa kirpisi, Siğilli kurbağa, Avrupa engereği, Kaya kartalı, Bayağı doğan, İbibik ve Bayağı uzunbacak bulunur. Sicilya kurdu (Canis lupus cristaldii), 20. yüzyılda nesli tükenmek üzere alttür endemik bir kurttur.
Zingaro Doğa Koruma Alanı, Sicilya'daki bozulmamış kıyı vahşi yaşamının en iyi örneklerinden biridir.
Messina Boğazı dahil olmak üzere çevredeki sular, Büyük flamingo ve Oluklu balina gibi daha büyük türler de dahil olmak üzere kuş çeşitlerini ve deniz yaşamını barındırır.

Sicilya'da yaklaşık beş milyon insan yaşar ve bu nüfus miktarıyla Sicilya İtalya'nın en kalabalık dördüncü bölgesi'dir. İtalya'nın birleşmesi'nden sonraki birinci yüzyılda Sicilya, milyonlarca insanın Kuzey İtalya'ya, diğer Avrupa ülkelerine, Kuzey Amerika'ya, Güney Amerika'ya ve Avustralya'ya göçü nedeniyle İtalya bölgeleri arasında en olumsuz net göç oranlarından birine sahipti. Güney İtalya ve Sardunya gibi, adaya göç İtalya'nın diğer bölgelerine kıyasla çok düşüktür çünkü işçiler daha iyi istihdam ve endüstriyel fırsatlar nedeniyle bunun yerine Kuzey İtalya'ya yönelir. 2017'deki Ulusal İstatistik Enstitüsü (ISTAT) rakamlarına göre toplam 5.029.615 nüfustan yaklaşık 175.000 göçmen olduğunu gösterir.
Göçmenlerin çoğu 50.000'den fazla Romenlerdir, sonra Tunuslular, Faslılar, Sri Lankalılar, Arnavutlar ve Doğu Avrupa'dan diğerleri gelir. İtalya'nın geri kalanında olduğu gibi, resmi dil İtalyancadır ve ana din Roma Katolikliği'dir.

Sicilya göçü İtalya'nın birleşme sonrasından kısa süre sonra başladı ve o zamandan beri hiç durmadı.
İtalya'nın birleşmesi sonrasında, tüm İtalyan yarımadası ile birlikte Sicilya'dan zorunlu göç yapıldı. İki Sicilya Krallığı'nın eski ulusal bankası Banco delle Due Sicilienin varlıklarının çoğu Piedmont'a devredildi. Risorgimento'nun ilk on yıllarında, merkezi hükûmet tarafından uygulanan yüksek vergilendirme nedeniyle artan sayıda güney İtalya imalathanesi kapandı. Ayrıca, güney İtalyan imalatçılarından gelen mallara uygulanan ve onların kuzeye ve yurtdışına ihracat yapmalarını fiilen engelleyen ambargo da tüm bölgenin daha da yoksullaşmasına yol açan temel faktörlerdi.
Yukarıda belirtilen faktörler başarısız toprak reformuyla birlikte, daha önce hiç görülmemiş bir Sicilyalı dalgasının önce 1880'ler ile 1920'ler arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne, daha sonra Kuzey İtalya'ya ve 1960'lardan itibaren ayrıca Belçika, Fransa, Almanya, İsviçre ve ayrıca Avustralya ve Güney Amerika'ya göç etmesine neden oldu.
Bugün Sicilya, gurbetçilerin en çok olduğu İtalyan bölgesidir: 2017 itibarıyla 750.000 Sicilyalı, yani ada nüfusunun %14,4'ü yurtdışında yaşıyordu. İşsizlik nedeniyle her yıl birçok Sicilyalı, özellikle genç mezunlar, yurtdışında iş aramak için hâlâ adadan ayrılmaktadır. Günümüzde Sicilya dışında dünyada tahminen 10 milyon Sicilya kökenli insan yaşamaktadır.

Sicilya'nın en büyük on şehri:

İtalya'nın 1948 Anayasası ile 20 bölgesinden birisidir; ama bölge olarak özel yetkilerle donatıldığı için yarı-özerktir. Sicilya Özerk Bölgesi 9 ile ayrılmıştır: Agrigento ili, Caltanissetta ili, Katanya ili, Enna ili, Messina ili, Palermo ili, Ragusa ili, Siraküza ili ve Trapani ili. Bölgenin merkezi Palermo şehridir. Bu illerin içinde bulunan belde sayıları, alanları, (ISTAT, Mayıs 2010 tahminlerine göre) nüfusları ve nüfus yoğunlukları şu tablodan izlenebilir:

Bölgede Latin dili olan İtalyancanın Sicilyaca lehçesi konuşulur.
İlk mafya ailesi Sicilya'da kurulmuştur ve MAFIA ismini koyan da Sicilya'dır. Mafyanın en meşhur olduğu kasaba Corleone'dir.

Ayrıca bkz. İtalya ekonomisi

Son yıllardaki düzenli büyümesi sayesinde Sicilya, toplam GSYİH açısından İtalya'nın sekizinci en büyük bölgesel ekonomisi oldu.
Modern sulama sistemlerinin getirilmesi gibi tarımda yapılan birçok reform ve yatırım bu önemli sektörü rekabetçi yaptı.
1970'lerde bazı fabrikalar açıldı ve sanayi sektörü büyüdü.
Son yıllarda hizmet endüstrisi, çeşitli alışveriş merkezlerinin açılması ve finans ve telekomünikasyon faaliyetlerinde mütevazı büyüme nedeniyle önemi arttı.
Zengin doğal ve tarihi mirası nedeniyle turist çeken ada için turizm önemli gelir kaynağıdır. Günümüzde Sicilya, daha çok turist çekmek için konaklama endüstrisinin gelişimine büyük miktarda para yatırmaktadır. Ancak Sicilya, İtalya ortalamasının altında kişi başına GSYİH'ye ve İtalya'nın geri kalanından daha yüksek işsizliğe sahip olmaya devam etmektedir. Bu fark büyük ölçüde, geçmişe göre çok daha zayıf olsa da bazı bölgelerde hala faaliyet gösteren Mafya'nın olumsuz etkisinden kaynaklanmaktadır.

Sicilya, volkanik patlamalar nedeniyle verimli topraklarıyla uzun zamandır dikkat çeker. Adanın hoş iklimi yerel tarıma da yardımcı olur.
Başlıca tarım ürünleri buğday, Elmas limonu, portakal (Kan portakalı), limon, domates (Pomodoro di Pachino IGP), zeytin, zeytinyağı, enginar, Hint inciri (Fico d'India dell'Etna DOP), badem, üzüm, Antep fıstığı (Pistacchio di Bronte DOP) ve şaraptır.
Sığır ve koyun yetiştirilir. Ragusano DOP peyniri ve Pecorino Siciliano DOP sayesinde peynir üretimleri özellikle önemlidir.
Ragusa, bal (Miele Ibleo) ve çikolata (Cioccolato di Modica IGP) üretimleriyle ünlüdür.
Sicilya, Veneto ve Emilia-Romagna'dan sonra dünyanın en büyük şarap üreticisi İtalya'nın en büyük üçüncü şarap üreticisidir. Bölge esasen güçlendirilmiş Marsala şarabı ile tanınır. Son yıllarda şarap endüstrisi gelişti, yeni şarap üreticileri daha az bilinen yerel çeşitlerle deneyler yapmaktadır ve Sicilya şaraplar

Themistokles (Grekçe: Θεμιστοκλῆς, romanizasyon: Themistoklēs; MÖ 524–459), Atinalı politikacı ve general. Atina demokrasisinin ilk yıllarında öne çıkan, aristokrat olmayan yeni nesil politikacılardan biriydi. Bir politikacı olarak popülistti, alt sınıf Atinalıların desteğini almış ve genellikle Atina aristokratlarıyla ters düşmüştü. MÖ 493'te arkhon seçilen Themistokles, Atina'nın deniz gücünü artırması için polisi ikna etmiş ve bu hareketi siyasi kariyeri boyunca sıkça ön planda olmuştur. Birinci Pers İstilası sırasında, MÖ 490'daki Maraton Muharebesi'nde savaşmış ve bu savaşta on Atinalı strategos'tan (general) biri olmuş olabilir.
Maraton'dan sonraki yıllarda ve MÖ 480–479'daki ikinci Pers istilasına hazırlık sürecinde, Themistokles Atina'nın en önde gelen politikacısı oldu. Atina donanmasının güçlendirilmesini savunmaya devam etti ve MÖ 483'te Atinalıları 200 triremden oluşan bir filo inşa etmeye ikna etti; bu filo, Perslerle yaklaşan çatışmada kritik bir rol oynadı. İkinci istila sırasında, MÖ 480'de Artemision ve Salamis muharebelerinde Yunan müttefik donanmasına komuta etti. Onun kurnazlığı sayesinde, müttefikler Pers filosunu Salamis Boğazı'na çekmeyi başardı ve burada kazanılan kesin Yunan zaferi, savaşın dönüm noktası oldu. İstila, ertesi yıl Perslerin Plataia'daki kara savaşında yenilgiye uğramasıyla tamamen geri püskürtüldü.
Çatışma sona erdikten sonra, Themistokles Atina siyasetçileri arasında öncülüğünü sürdürdü. Ancak, Atina'nın yeniden tahkim edilmesini emrederek Sparta'nın düşmanlığını kazandı ve algılanan kibirli tavırları Atinalıları kendisinden uzaklaştırmaya başladı. MÖ 472 veya 471'de ostrakismosa tâbî tutuldu ve Argos'a sürgün edildi. Spartalılar, Themistokles'i yok etmek için bir fırsat gördü ve onu, kendi generalleri Pausanias'ın MÖ 478'deki sözde hain planıyla suçladı. Themistokles böylece güney Yunanistan'dan kaçtı. Makedonya kralı I. Aleksandros (h. MÖ 498 - 454) ona geçici olarak Pydna'da sığınak sağladı, ardından Küçük Asya'ya giderek Pers kralı I. Artaserhas'ın (h. MÖ 465–424) hizmetine girdi. Magnesia valisi yapıldı ve hayatının geri kalanını orada geçirdi.
Themistokles MÖ 459'da, muhtemelen doğal nedenlerden öldü.. Ölümünden sonra itibarı restore edildi ve hem Atina'nın hem de Yunanistan'ın kahramanı olarak yeniden kabul edildi. Themistokles, Plutarkhos'un yazdığı gibi, "Yunanistan'ın Pers tehdidinden kurtuluşunda en büyük rolü oynayan adam" şeklinde kabul edilebilir. Denizcilik politikaları, Atina İmparatorluğu'nun ve altın çağının temel taşı olan deniz gücünün önemini vurgulayarak, Atina üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Thukydides, Themistokles'i "O ana kadar hiçbir Hellen Themistokles kadar Pers sarayında etki yaratmamıştı. Bunun nedeni Themistokles'in Hellenler'i Pers egemenliğine katmak için yaptığı çalışmaların ne kadar zeki bir insan olduğunu göstermesiydi." şeklinde değerlendirmiştir.

Zincire Vurulmuş Prometheus, Aiskhylos tarafından MÖ. yaklaşık 472-458 yılları arasında yazılmış bir oyundur ve Aiskhylos'un günümüze ulaşan oyunları arasında yer almaktadır.
Oyun aslında politik bir trajedidir. Zeus bir tirandır ve ona isyan eden tek kişi Prometheus'tur. Bu yüzden korkunç bir cezaya çarptırılan Prometheus, Zeus gibi tiranlar olduğu sürece acılarının dinmeyeceğini, özgür olamayacağını söyler durur.
Prometheus'tan Homeros bahsetmez ancak Hesiodos, Thegonia'da ondan sık sık bahseder.
Oyun bir prologos, bir parados, üç stasimon, dört epeisodion ve bir eksodos'tan oluşur.

Prometheus
Hephaistos
Kratos
Okeanos
İo
Hermes
Koro (Okeanos'un kızları)

Prometheus, bütün sanatların kaynağı ateşi çalıp insanlara verdiği için Zeus onu cezalandırmıştır. Bia (şiddet) ve Kratos (güç), Prometheus'un kollarından tutarak sahneye getirirler. Burası İskit ülkesindeki ıssız topraklardır. Yanlarında Hephaistos da vardır ve olanlara çok üzgündür. Ateşi onun değil de başkasının çalmış olmasını dilediğinde, Kratos kızar ve aşağıdaki gibi yanıt verir:Her varlık çoktan bir kaderle yükümlenmiş,
Tanrıların başıdır yalnız yükümlü olmayan:

Zeus’tan başkası özgür değildirBöylece Prometheus'u oraya zincirleyip giderler. Ardından koro yani Okenaos'un kızları kanatlı atların çektiği bir araba ile gelirler. Onlar da çok üzgündür.
Prometheus, Kronos ile Zeus birbirine girdiğinde, titanlara gücü akılla yenebileceğini söylemiş ama kimse onu dinlememiştir. Prometheus da Zeus'n yeneceğini bildiğinden ona taraf olmuştur ve şimdi bütün Kronos taraftarları Tartaros'a hapsedilmiştir. Zeus da tahta geçip, tanrılara şeref payını dağıtmıştır. İnsanları yok etmek istediğinde buna bir Prometheus karşı çıkmıştır. Sahneye Okenaos girer ve ona yardım etmek istediğini söyler. Prometheus da kardeşi Atlas'ın ve Typhon'un başına gelenlerden sonra böyle bir yardım istemediğini söyler, böylece Okenaos gider.
Prometheus, koroya insanlara neler öğrettiğini birbir anlatır. Koro, Zeus'un bile Morialar(kader) ve Erinyslerden üstün olmadığını söyler.

Sahneye İo girer. Prometheus onu tanır. İo kendi hikâyesini anlatır. Geceleri rüyasında Zeus'u gördüğünü, rüyasını babasına anlattığında Argos kralı İnakhos'un her yere adamlarını gönderip, tanrının talebini öğrenmeye çalıştığını ama bir açıklama bulamadığını anlatır. En sonunda biri krala kızını evden kovması gerektiğini söyler ve kralda öyle yapar. Ardından İo aniden ineğe dönüşür ve onu ısırıp canını yakan bir at sineği musallat olmuştur. Başınada sayısız gözü olan çoban Argos'u dikmişlerdir. İo sinekten kaçıp ülke ülke gezerken, Argos da onu izlemiştir. Koro bile onun durumuna üzülür ve Prometheus, İo'ya geleceğini anlatmaya karar verir. İo'ya gitmesi gereken yerleri birbir söyler. Hatta İstanbul Boğazı'nın ondan dolayı Bosphoros diye anılacağını bile anlatır. İo gideceği yerleri duyunca ölmek ister, Prometheus bunun üzerine şöyle der:Benim acılarıma hiç katlanamazdın demek!
Kader ölmeme de izin vermiyor
Yalnız ölüm kurtarabilirdi beni,
Oysa çektiğim işkencelerin sonu yok

Zeus tahtından düşmedikçe.İo, Prometheus'u kurtarmak ister ama Prometheus, onun soyundan on kuşak sonra üçüncüsünün kendisini kurtaracağını söyler. (Herakles) Sonra İo'nun hikyesinin devamını anlatır. İo, en sonunda Nil kıyılarına varacaktır ve orada Zeus'un karısı olacaktır ve ona Epaphos isimli bir oğul doğuracaktır. İo'dan gelen beşini kuşakta elli kız İo'nun memleketi Argos'a geri dönecektir. (Danaidler) Onlarla evlenmek isteyen amcaoğlu elli oğlanda oraya gidecektir ve kırkdokuzu kızlar tarafından öldürülecektir. Sadece tek bir gelin ile damat kalacak ve onlardan Argos kral soyu oluşacaktır.
İo'ya sinek daha çok musallat olunca İo kaçıp gitmek zorunda kalır.
Prometheus, Zeus'un sonunda Kronos gibi olacağını söyler. Sahneye Hermes girer ve Zeus'un kimi tahttan indireceğini sorar. Söylemezse kartalın her gün onu delik deşik edeceğini söylerek tehdit eder ama Prometheus yine de söylemez. Böylece koro ve Hermes, Prometheus'u terk ederek sahneden çıkarlar.

Seyfert Altılısı, yaklaşık 190 milyon ışık yılı uzakta Yılan takımyıldızında bulunan gökada grubudur.
Grup altı üye içerir gibi görünür, ancak gökadalardan birinin arka plandaki bir nesne, diğerinin ise başka bir gökadadan ayrılmış bir parça olması olasıdır. Bu gökadalar arasındaki kütleçekimsel etkileşme milyonlarca yıldır devam ediyor olmalı ve sonuçta bu gökadalar birleşerek dev bir eliptik gökada oluşturacaklardır.

Vanderbilt Üniversitesi Barnard Gözlemevi'den Carl Keenan Seyfert, fotoğraf plakaları kullanarak grubu keşfetmiştir. Bu sonuçlar 1951 yılında yayımlanmış, grup "en yoğun grup" olarak tanımlanmıştır.

Robert Dörtlüsü - diğer yoğun grup
Stephan Beşlisi - iyi bilinen bir yoğun grup

ASAHI Net Free Address Service: Seyfert's Sextet (Galaxy Group in Serpens)5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NASA APOD: Seyfert's Sextet11 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SEDS: Seyfert's Sextet (HCG 79)8 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da Seyfert Altılısı: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Yerel Grup, Samanyolu Gökadası'nı da barındıran bir gökada grubudur. Çapı yaklaşık olarak 3 milyon parsek (10 milyon ışık yılı; 9×1019 kilometre) ve toplam kütlesi ise 2×1012 güneş kütlesi (4×1042 kg) civarındadır. "Dambıl" şeklinde iki gökada topluluğundan oluşur. Samanyolu ve ona bağlı cüce gökadalar bir lobu, Andromeda Gökadası ve ona bağlı cüce gökadalar ise diğer lobu oluşturur. Bu iki topluluk birbirinden yaklaşık 800 kiloparsek (3×10^6 ly; 2×1019 km) uzaklıktadır ve birbirlerine doğru 123 km/s hızla hareket etmektedir. Yerel Grup, daha büyük olan Başak Süperkümesi'nin bir parçasıdır ve bu da Laniakea Süperkümesi'nin bir parçası olabilir. Samanyolu bazı gökadaları gizlediği için Yerel Grup'taki tam sayı bilinmemekle birlikte, en az 80 üyesi olduğu tahmin edilmektedir ve bunların çoğu cüce gökadalardır.
En büyük iki üye olan Andromeda ve Samanyolu gökadalarının ikisi de, yaklaşık olarak 1012 güneş kütlesine sahip sarmal gökadalardır ve her birinin kendi uydu gökadalar sistemi bulunur:

Andromeda Gökadası'nın uydu sistemi, Messier 32 (M32), Messier 110 (M110), NGC 147, NGC 185, Andromeda I (And I), And II, And III, And V, And VI (Kanatlıat Cüce Küremsi Gökadası veya Pegasus dSph olarak da bilinir), And VII (Kraliçe Cüce Gökadası olarak da bilinir), And VIII, And IX, And X, And XI, And XIX, And XXI ve And XXII olmak üzere ayrıca birkaç ilave aşırı-soluk cüce küremsi gökadayı içerir.
Samanyolu Gökadası'nın uydu sistemi, Yay Cüce Gökadası, Büyük Macellan Bulutu, Küçük Macellan Bulutu, Büyük Köpek Cüce Gökadası (tartışmalı, bazıları tarafından gökada olmadığı düşünülüyor), Küçük Ayı Cüce Gökadası, Ejderha Cüce Gökadası, Karina Cüce Gökadası, Altılık Cüce Gökadası, Heykeltıraş Cüce Gökadası, Ocak Cüce Gökadası, Aslan I (cüce gökada), Aslan II (cüce gökada), Büyük Ayı Cüce Gökadası I ve Büyük Ayı Cüce Gökadası II olmak üzere ayrıca birkaç ilave aşırı-soluk cüce küremsi gökadayı içerir.

Üçgen Gökadası (M33), yaklaşık 5×1010 M☉ (1×1041 kg) ile Yerel Grup'un üçüncü büyük üyesi ve sarmal gökadasıdır. Üçgen Gökadası'nın Andromeda Gökadası'nın yoldaşı olup olmadığı belirsizdir. Bu iki gökada birbirinden 750.000 ışık yılı uzaklıktadır ve 2-4 milyar yıl önce yakın bir geçiş yaşayarak Andromeda'nın diski boyunca yıldız oluşumunu tetiklemiştir. Balıklar Cüce Gökadası, Andromeda Gökadası ve Üçgen Gökadası'na eşit uzaklıktadır ve bu nedenle her ikisinin de uydusu olabilir.
NGC 3109 ve yoldaşları Altılık A ve Pompa Cüce Gökadası'nın, Yerel Grup merkezine olan aşırı uzaklıkları nedeniyle üyelikleri belirsizdir. Grubun diğer üyeleri ise muhtemelen bu büyük alt gruplardan kütleçekimsel olarak ayrılmışlardır: IC 10, IC 1613, Anka Cüce Gökadası, Aslan A, Tukan Cüce Gökadası, Balina Cüce Gökadası, Kanatlıat Cüce Düzensiz Gökadası, Wolf–Lundmark–Melotte, Kova Cüce Gökadası ve Yay Cüce Düzensiz Gökadası.

"Yerel Grup" terimi Edwin Hubble tarafından 1936 tarihli kitabı The Realm of the Nebulae'nin VI. bölümünde tanıtıldı. Orada bunu, "genel alanda izole edilmiş tipik bir küçük bulutsular grubu" olarak tanımladı ve aynı bölümde azalan parlaklık sırasına göre grubun bilinen üyelerini şöyle sıraladı: M31, Samanyolu, M33, Büyük Macellan Bulutu, Küçük Macellan Bulutu, M32, NGC 205, NGC 6822, NGC 185, IC 1613 ve NGC 147. Ayrıca IC 10'u da Yerel Grup'un olası bir parçası olarak tanımladı.

Macellan Akıntısı, Samanyolu ile etkileşimleri nedeniyle Macellan Bulutlarından sıyrılan bir gaz akıntısı
Tekboynuz Halkası, Büyük Ayı Cüce Gökadası'ndan kopan bir yıldız akıntısından oluştuğu öne sürülen Samanyolu etrafındaki bir yıldız halkası

gökada grupları ve kümeleri
Yakın gökadalar dizini
gökada kümeleri dizini
Yerel Süperküme
Andromeda'nın uydu gökadaları
Samanyolu'nun uydu gökadaları

The Local Group of Galaxies2 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., SEDS Messier pages
A Survey of the Resolved Stellar Content of Nearby Galaxies Currently Forming Stars9 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Lowell Observatory
van den Bergh, Sidney (2000). "Updated Information on the Local Group". The Publications of the Astronomical Society of the Pacific. 112 (770). ss. 529-536. doi:10.1086/316548. 24 Ocak 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi26 Şubat 2009.

NGC 147 (ayrıca DDO3 veya Caldwell 17 olarak da bilinir), Kraliçe takımyıldızı yönünde yaklaşık olarak 2,58 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir cüce küremsi gökadadır. John Herschel tarafından 8 Eylül 1829 yılında keşfedilmiş, Yerel Grup üyesi olduğu ise 1944 yılında Walter Baade tarafından anlaşılmıştır. NGC 147'nin Yerel Grup üyeliği 1944 yılında Walter Baade tarafından Los Angeles yakınlarındaki Wilson Dağı'nda bulunan 100 inçlik (2,5 m) teleskopla galaksiyi tek tek yıldızlara ayırarak doğrulandı.
NGC 147, Yerel Grup'un bir üyesi ve Andromeda Galaksisi'nin uydusudur. Yakın galaksi ve M31'in diğer uydu galaksisi NGC 185 ile fiziksel bir çift yapı oluştururlar. Boyut olarak NGC 185'ten hem daha soluk hem de biraz daha büyüktür (bu nedenle yüzey parlaklığı oldukça düşüktür). Bu da NGC 147'nin, küçük teleskoplarla görülebilen NGC 185'e kıyasla daha zor gözlenebileceği anlamına gelir.

NGC 147'nin merkezinden 2′ yarıçaplı alandaki en parlak asimptotik dev kol (AGB) yıldızlarının incelenmesi, NGC 147'deki son önemli yıldız oluşum aktivitesinin yaklaşık 3 milyar yıl önce gerçekleştiğini göstermektedir. NGC 147, yaş ve metallik açısından çeşitlilik gösteren büyük bir yaşlı yıldız popülasyonu barındırmaktadır. Metallik yayılımı, NGC 147'nin kimyasal zenginleşmeye sahip olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, nötr hidrojen (H I) gözlenmemiştir ve yıldızlararası ortam (ISM) kütle üst sınırı, evrimleşen yıldızlardan yayılan malzemenin galakside tutulmuş olması durumunda beklenenden çok daha düşüktür. Bu durum, yıldızlararası ortamın tükendiğini göstermektedir.

Andromeda'nın uydu galaksileri
NGC 185

SEDS: NGC 14718 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da NGC 147: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Bir sferoit, küremsi veya dönel elipsoit, bir elipsin ana eksenlerinden biri etrafında döndürülmesiyle elde edilen kuadrik bir yüzeydir; başka bir deyişle, iki eşit yarıçapa sahip bir elipsoitdir. Bir sferoit, dairesel simetriye sahiptir.
Elips, ana ekseni etrafında döndürülürse, sonuç, bir Amerikan futbolu veya ragbi topu biçiminde şekillendirilmiş, kutuplarda uzatılmış (prolate) bir sferoittir. Elips, küçük ekseni etrafında döndürülürse, sonuç mercimek şeklinde yassı (düzleştirilmiş, oblate) bir sferoittir. Cismi oluşturan elips bir daire ise, sonuç küredir.
Yerçekimi ve dönmenin birleşik etkileri nedeniyle, Dünya'nın şekli (ve tüm gezegenlerin) tam olarak bir küre değildir, bunun yerine dönüş ekseni yönünde hafifçe düzleştirilmiştir. Bu nedenle, haritacılık ve jeodezide Dünya'ya genellikle bir küre yerine referans elipsoid olarak bilinen basık bir sferoit olarak yaklaşılır. Mevcut Dünya Jeodezik Sistemi modeli, yarıçapı Ekvatorda 6,378137 km (3,963191 mi) ve kutuplarda 6,356752 km (3,949903 mi) olan bir sferoit kullanır.
Sferoid kelimesi, aslında iki veya üç eksenli elipsoidal şeklin ötesinde düzensizlikleri kabul eden "yaklaşık olarak küresel bir gövde" anlamına geliyordu ve bu terim, jeodezi hakkındaki bazı eski makalelerde (örneğin, Yeryüzünün kesik küresel harmonik genişlemelerine atıfta bulunarak) bu şekilde kullanılmaktadır.

Koordinat eksenleri boyunca hizalanmış a, b ve c yarı eksenleri ile orijinde merkezlenmiş üç eksenli bir elipsoidin denklemi

  
    
      
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              y
              
                2
              
            
            
              b
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              z
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        =
        1.
      
    
    {\displaystyle {\frac {x^{2}}{a^{2}}}+{\frac {y^{2}}{b^{2}}}+{\frac {z^{2}}{c^{2}}}=1.}
  

Bir sferoidin simetri ekseni olarak z alınırsa ve a = b olarak ayarlanırsa  denklemi aşağıdaki şekilde verilir:

  
    
      
        
          
            
              
                x
                
                  2
                
              
              +
              
                y
                
                  2
                
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        +
        
          
            
              z
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        =
        1.
      
    
    {\displaystyle {\frac {x^{2}+y^{2}}{a^{2}}}+{\frac {z^{2}}{c^{2}}}=1.}
  

Yarı eksen a, sferoitin ekvator yarıçapıdır ve c, simetri ekseni boyunca merkezden kutba olan mesafedir. Olası iki durum vardır:

c < a: kutuplardan basık (oblate) sferoit,
c > a: kutuplara doğru uzatılmış (prolate) sferoit,
a = c durumu ise bir küreye indirgenir.

c < a olan yassı bir sferoid aşağıdaki yüzey alanına sahiptir:

  
    
      
        
          S
          
            
              o
              b
              l
              a
              t
              e
            
          
        
        =
        2
        π
        
          a
          
            2
          
        
        
          (
          
            1
            +
            
              
                
                  1
                  −
                  
                    e
                    
                      2
                    
                  
                
                e
              
            
            
              artanh
            
            
            e
          
          )
        
        =
        2
        π
        
          a
          
            2
          
        
        +
        π
        
          
            
              c
              
                2
              
            
            e
          
        
        ln
        ⁡
        
          (
          
            
              
                1
                +
                e
              
              
                1
                −
                e
              
            
          
          )
        
        
        
          
            where
          
        
        
        
          e
          
            2
          
        
        =
        1
        −
        
          
            
              c
              
                2
              
            
            
              a
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle S_{\rm {oblate}}=2\pi a^{2}\left(1+{\frac {1-e^{2}}{e}}{\text{artanh}}\,e\right)=2\pi a^{2}+\pi {\frac {c^{2}}{e}}\ln \left({\frac {1+e}{1-e}}\right)\quad {\mbox{where}}\quad e^{2}=1-{\frac {c^{2}}{a^{2}}}.}
  

Yassı sferoit, yarı büyük ekseni a ve yarı küçük ekseni c olan bir elipsin z ekseni etrafında dönerek oluşturulur, bu nedenle e eksantriklik olarak tanımlanabilir. (Bkz. Elips)
c > a olan bir kutuplara doğru uzatılmış sferoit aşağıdaki yüzey alanına sahiptir:

  
    
      
        
          S
          
            
              p
              r
              o
              l
              a
              t
              e
            
          
        
        =
        2
        π
        
          a
          
            2
          
        
        
          (
          
            1
            +
            
              
                c
                
                  a
                  e
                
              
            
            arcsin
            
            e
          
          )
        
        
        
          
            where
          
        
        
        
          e
          
            2
          
        
        =
        1
        −
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle S_{\rm {prolate}}=2\pi a^{2}\left(1+{\frac {c}{ae}}\arcsin \,e\right)\qquad {\mbox{where}}\qquad e^{2}=1-{\frac {a^{2}}{c^{2}}}.}
  

Kutuplara doğru uzatılmış (prolate) sferoit, yarı büyük ekseni c ve yarı küçük ekseni a ile bir elipsin z ekseni etrafında dönerek oluşturulur; bu nedenle, e yine eksantriklik olarak tanımlanabilir. (Bkz. Elips) 
Bu formüller Sbasık formülü aynı şekilde uzatılmış küremsi ve yardımcısı yüzey alanının hesaplanması için aynı şekilde kullanılabilir. Bununla birlikte, e daha sonra sanal hale gelir ve artık doğrudan eksantriklikle tanımlanamaz. Bu sonuçların her ikisi de, standart matematiksel özdeşlikler ve elipsin parametreleri arasındaki ilişkiler kullanılarak birçok başka biçime dönüştürülebilir.

Bir küremsi içindeki hacim 
  
    
      
        
          
            
              4
              π
            
            3
          
        
        
          a
          
            2
          
        
        c
        ≈
        4.19
        
          a
          
            2
          
        
        c
      
    
    {\displaystyle {\frac {4\pi }{3}}a^{2}c\approx 4.19a^{2}c}
  
 . Eğer 
  
    
      
        A
        =
        2
        a
      
    
    {\displaystyle A=2a}
  
 ekvator çapı ve 
  
    
      
        C
        =
        2
        c
      
    
    {\displaystyle C=2c}
  
 polar çap ise hacim 
  
    
      
        
          
            π
            6
          
        
        
          A
          
            2
          
        
        C
        ≈
        0.523
        
          A
          
            2
          
        
        C
      
    
    {\displaystyle {\frac {\pi }{6}}A^{2}C\approx 0.523A^{2}C}
  
'dir.

Bir sferoit aşağıdaki şekilde parametrik olarak ifade edilmişse;

  
    
      
        
          
            
              σ
              →
            
          
        
        (
        β
        ,
        λ
        )
        =
        (
        a
        cos
        ⁡
        β
        cos
        ⁡
        λ
        ,
        a
        cos
        ⁡
        β
        sin
        ⁡
        λ
        ,
        c
        sin
        ⁡
        β
        )
        ;
        
        
      
    
    {\displaystyle {\vec {\sigma }}(\beta ,\lambda )=(a\cos \beta \cos \lambda ,a\cos \beta \sin \lambda ,c\sin \beta );\,\!}
  

burada β, azaltılmış veya parametrik enlem, λ boylam, −π/2 < β < +π/2 ve −π < λ < +π olmak üzere, Gauss eğriliği aşağıdaki şekilde hesaplanır;

  
    
      
        K
        (
        β
        ,
        λ
        )
        =
        
          
            
              c
              
                2
              
            
            
              
                (
                
                  
                    a
                    
                      2
                    
                  
                  +
                  
                    (
                    
                      
                        c
                        
                          2
                        
                      
                      −
                      
                        a
                        
                          2
                        
                      
                    
     

Takımyıldız, gökyüzünün (veya gök kürenin) bölündüğü 88 alandan her birine verilen isimdir. Terim genellikle, yanlış bir biçimde, görünüşte birbiriyle ilgili gözüken yıldız gruplarını tanımlamak için kullanılır.
Bazı ünlü takımyıldızlar, çeşitli nesnelere benzetilen parlak yıldız düzenlerine sahiptir. Örnek olarak, bir avcı figürünü çağrıştıran Avcı Takımyıldızı (Orion) ve aslan figürü çağrıştıran Aslan Takımyıldızı (Leo) verilebilir.

Eski gök bilimciler bu şekilleri efsanelerdeki belirli hayvanlara ve kahramanlara benzetmiş ve bunların tanrılarca gökyüzüne çıkarıldıklarına inanmışlardır. Takımyıldızların büyük bölümünü, Eski Yunanlar ve Romalılar adlandırmıştır, ama onlar da bu adları Babilliler'den almış olabilirler. Takımyıldızların oluşturduğu bu şekiller geceleri gökyüzünde incelenecek olursa, gözlemlenen şekillerin benzetilen nesnelerle arasındaki ilişkiyi fark etmek kolay olmayabilir.

Yıldızlı bir gökyüzünün karanlık bir gecede gözlemi, ilk bakışta çok büyük bir düzensizlik izlenimi uyandırır. 
Görülen sayısız yıldız içinde, daha parlak yıldızlar göze çarpar. Bunlar, daha zayıf parıltılı gök cisimlerini işaretlemek veya gökyüzü olaylarının yerini belirlemek için değerli karşılaştırma noktaları oluşturur. Antik Çağ'dan bu yana yıldızlar, mitolojik kişiler veya hayvanlarla özdeşleştirilen karakteristik şekiller, yani takımyıldızlar biçiminde gruplandırılmıştır. Ancak çağdaş astronominin gerekli gördüğü noktalar, gökyüzü koordinat sistemlerinin kesin şekilde tanımlanmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece gök cisimlerinin gökyüzündeki konumu duyarlı olarak belirlenebilir, bu da, gözlem aletlerini, incelenmek istenen gök cisimlerine doğru çabucak yöneltmeye imkân verir.
Takımyıldızların gece boyunca gökyüzünün gök küre kutbu adı verilen bir noktası çevresinde blok halinde yer değiştirdikleri görülür. Kuzey Yarı Küre'de bu nokta çıplak gözle görülebilen bir yıldıza çok yakındır; bu nedenle söz konusu yıldıza Kutup Yıldızı adı verilir. Birçok gece tekrarlanan bir gözlem, gökyüzü bütününün bu dönüşünün, Dünya'nın kutuplarıyla çakışan bir eksen (Yerküre'nin ekseni) çevresinde, 24 saatten biraz daha az bir sürede gerçekleştiğini gösterir. Gerçekte ise, Dünya kendi çevresinde döner. Bununla birlikte buradan, gökyüzünün, belli bir yerdeki görünümünün değişmez olmadığı ortaya çıkar; saatler geçtikçe doğuda bazı yıldızlar belirir, ufuk çizgisi üzerinde yavaş yavaş yükselir ve sonra, batıda batarak gözden kaybolur. Gökyüzünün görünümü enlemlere göre de değişir.

Yıldızların eski adları, ait oldukları takım yıldızlarla özdeşleştirilmiş mitolojik şekillerdeki konumlarını hatırlatıyordu: Aslan'ın gözü, Büyük Ayı'nın kuyruğu gibi. En parlak yıldızlar, çoğu Arapça kökenli olan özel adlarını korumuştur: Sirius, Rigel, Aldebaran, Deneb...
Takımyıldızların bazılarının ve Güneş'in kendi mitleri bulunur. Bunların ölülerin ruhu ya da tanrılar oldukları düşünülürdü. Örneğin Umacı yıldızının Gorgon Medusa’nın gözünü temsil ettiğine inanılırdı.
1603'te, Alman J. Bayer, Uranometria'sında, o zamandan bu yana evrensel olarak benimsenen basit ve akılcı bir adlandırma sistemi ortaya attı. Her takımyıldızda, en parlak yıldıza α ile, parıltı derecesi bundan hemen sonra gelen β ve bunu izleyen γ ile (... vb) belirtildi. Yunan alfabesi tükendiğinde, Latin alfabesi, sonra da sayılar kullanıldı. Sonunda yalnız en parlak yıldızlar adlandırılır oldu. Astronomi aletleriyle görülebilen ve fotoğrafı çekilebilenlerin, referans kataloglarındaki sıra numaralarıyla yetinilmektedir. Bir yıldızın uluslararası adı, bunu belirten harf veya sayının arkasına, ait olduğu takım yıldızının Latince adının genitifi veya resmî kısaltması konarak elde edilir; α Ursa Major  veya α UMa...

Tüm yıldızların bir ismi vardır. Johannes Bayer yöntemi ile takımyıldızlarındaki yıldızlar tanıtıldı, J. Bayer'in yıldız atlasında onlar parlaklıklarına ya da büyüklüklerine göre Yunan alfabesi sırasıyla Yunan harfleriyle isimlendirdi.  Mesela, Alfa (α) parlak ise, Beta (β) daha az parlaktır ve böyle devam eder. Buna örnek olarak Büyük Ayı takımyıldızını verebiliriz; Büyük Ayı takımyıldızın ilk yıldızı Alfa (α) Büyük Ayı, ikinci yıldızı Beta (β) Büyük Ayı, diğerleri de böyle devam etmektedir.
Bu sıralamalar her zaman doğru değildir, yıldızların parlaklıkları tam olarak ölçülüp isimlendirilmemiştir ve bazı yıldızların parlaklıklarında değişkenlikler gözlemlenilmektedir. Örneğin Büyük Ayı'nın beşinci yıldızı olan Epsilon (ε) Büyük Ayı, Büyük Ayı'nın ilk yıldızı olan Alfa (α) Büyük Ayı'dan daha parlaktır.
Daha sonralar isimlendirmede sayılar da yetersiz kalınca başka sistemler icat edilmiştir. John Flamsteed, Yunanca harfler yerine sayıları kullanmıştır ve sonraki yıldız kataloglarında genellikle takımyıldızların bir sayı sistemi olmuştur.

Adları Antik Çağ mitolojisinden miras kalan takımyıldızların, gökyüzünü, aralarında uzlaşmışçasına 88 bölgeye ayrıldığı kabul edilir.
İlk uygarlıklardan bu yana, gökyüzü gözlemcileri, en parlak yıldızları daha kolay bir şekilde işaretlemek için bunları, gökyüzünde çizdikleri şekillere göre bir araya getirmeyi düşündüler. Böylece; mitolojik kahramanlar, hayvanlar veya nesnelerle özdeşleştirilmiş takımyıldızlar doğdu. Takımyıldızlara, Yunan mitolojisinden alınmış adlar verme düşüncesinin, MÖ III. yüzyılda Makedonya kralı Antigonos Gonatas'ın sarayında hekim ve ozan olan Aratos'dan çıktığı sanılmaktadır. Gök kürenin kuzey yarı küresinin haritası, II. yüzyılda Ptolemaios tarafından hazırlanan ve 48 takımyıldızı kapsayan haritaya dayanır. Astronomların Güney Yarı Küre'nin gökyüzünü çok daha geç dönemlerde gözlemleyebilmeleri nedeniyle, güney takımyıldızların belirlenmesi çok daha yakın tarihlere rastlar. Bunları, XVII. yüzyılda özellikle Bayer ve Hevelius, sonra XVIII. yüzyılda Lalande ve La Caille adlandırdılar ve daha çok kuş veya bilimsel alet adları kullandılar: Tavus, Tukan, Mikroskop, Sekstant, Oktant vb.
Uzun süre takımyıldızların sınırları belirsiz kaldı. Dürbün ve teleskobun bulunmasından sonra, bu aletlerle keşfedilen çok sayıda düşük parıltılı yıldız kataloğa alınırken birtakım güçlüklerle karşılaşıldı. Bu dönemde kimi astronomlar eskileri hiçe sayarak, akıllarına estiğince yeni gök cismi şekilleri belirleme yoluna bile gittiler. Böylece, XIX. yüzyılın sonunda, 108 takımyıldız sayılıyordu ve bunların sınırları üstünde tam bir uzlaşma yoktu. 1925'ten bu yana gökbilimde dünyanın en yetkili kuruluşu olan Uluslararası Astronomi Birliği, gökyüzünü 88 takımyıldıza böldü. Bunların her biri, yalnız adını aldığı parlak yıldızlar grubunu değil, aynı zamanda, enlem ve boylamlarla da sınırlanan ve resmî olarak Latince adıyla veya üç harflik bir kısaltmayla belirtilen bir gökyüzü bölgesini de kapsar. Bu takımyıldızların en büyüğü, 1 303 derece karelik Dişi Ejderha ve en küçüğü, 68 derece karelik Güney Haçı'dır.

Kendimizi, yıldızların asılı olduğu ve dünyadakiyle çakışan bir eksen çevresinde 23 saat 56 dakika dönen, uçsuz bucaksız bir kürenin merkezinde yer alıyormuş varsayabiliriz.
Gözlem, gece boyunca gökkürenin, Kuzey Yarıküre'de, Küçük Ayı takımyıldızının en parlak yıldızına çok yakın olan bir nokta çevresinde, saat hareketine ters yönde blok halinde dönüyormuş izlenimi verir. Söz konusu nokta, gök kürenin iki kutbundan biridir, dolayısıyla bunun yakınında yer alan yıldıza, Kutup Yıldızı adı verilir. Gözlem, her gece aynı saatlerde tekrarlandığında, gökyüzünün yaklaşık 24 saatte başlangıçtaki görünümünü yeniden aldığı saptanabilir. Takımyıldızlar kümesinin 24 saatlik bu hareketine « günlük hareket » adı verilir. Burada, yalnızca zahirî bir hareket söz konusudur. Gerçekte Dünya, kutuplarından geçen bir eksen üstünde ve kendi çevresinde batıdan doğuya 23 saat 56 dakikada döner. Ama yıldızlar çok uzakta olduğundan, her şey sanki Dünya ile aynı eksen çevresinde, aynı periyoda, ama ters yönde 23 saat 56 dakikada dönüyormuş ve yıldızların asılı olduğu çok büyük bir kürenin merkezin-deymişiz gibi gelişir.
Günlük hareket, yıldızlı gökyüzünün görünümünü belli bir yerde yalnız saatten saate değiştirmez, aynı zamanda geceden geceye de yavaş yavaş bu görünümü dönüşüme uğratır; çünkü günlük hareket periyodu, takvim günü süresinden yaklaşık 4 dakika daha kısadır: nitekim, bir mevsimin başlangıcında saat 21.00'de doğudan doğan bir yıldız, mevsim ilerledikçe, aynı saatte gökyüzünde giderek daha yüksekte görünecektir. Gökyüzü hep aynı saatte gözlemlendiğinde, bu durumun aydan aya değiştiği açıkça fark edilebilir. Her mevsim yeni bir yıldız kümesi getirir; bunlar, doğuş ve batışları gündüze rastlamadan önce, az çok uzun bir periyot boyunca gözlemlenebilir.
Ekvator, gece boyunca tüm takımyıldızların geçişinin görülebildiği tek Dünya bölgesidir. Buradan uzaklaşılır uzaklaşılmaz, kimi yıldızlar hiç görünmez. Çünkü bunlar hiçbir zaman ufkun üstüne çıkmaz. Kutuplara yaklaşıldıkça gözlemlenebilecek gök küre parçası küçülür; ancak, gök kürenin merkezinde, yıldızların hiç batmadıkları ve bu nedenle sürekli göründükleri az çok geniş bir bölge vardır: buna « kutup dairesi » denir çünkü ufkun üstünde yer alan gök kutbunu çevrelemektedir. Kutuplarda da, ancak tek yarı küre görülebilir; diğeri daima ufuk çizgisinin altında kalır. Gökyüzünde, çıplak gözle görülebilen yaklaşık 6.000 yıldız vardır; bunların 20 kadarı çok parlaktır.

Güney Yarımkürede, Samanyolu'nun karanlık parçalarını fark etmek mümkündür. Bazı medeniyetler bu parçaları şekillerle ayırt ederlerdi ve karanlık bulut gruplarına isim verirlerdi. İnka medeniyeti Samanyolu'ndaki bu bölgeleri veya karanlık bulutsuları tespit edip onların şekillerini hayvanlarla ve mevsim yağmurlarıyla ilişkilendirdiler. Avustralya Aborijin astronomi'de Kömür Çuvalı Bulutsusu tarafından oluşan "gökyüzünde Emu kuşu" en ünlü karanlık bulut grubu anlatılmaktadır.

Gök cisimlerinin gök küre üzerindeki konumunu tanımlamak için yeryüzündeki enlem ve boylama benzer koordinat sistemleri kullanılır.
Bir gözlem aletini bir gök cismine yöneltmek için, bunun gökyüzündeki konumunu büyük bir duyarlılıkla bilmek gerekir. Bunun için birtakım koordinat sistemle

Gökbilimde yüzey parlaklığı, gökadalar ve bulutsular gibi geniş cisimlerin veya gece gökyüzü arka planının, birim başına görünür büyüklüğü veya akı yoğunluğu miktarıdır. Bir nesnenin yüzey parlaklığı, yüzey parlaklığı yoğunluğuna, yani birim yüzey alanı başına yayılan aydınlatma gücüne bağlıdır. Görünür ve kızıl ötesi gökbilimde yüzey parlaklığı, belirli bir filtre bandında veya fotometrik sistemde, genellikle yay-saniye kare başına büyüklük olarak verilir.
Gök cisimlerinin yüzey parlaklıklarının ölçülmesine yüzey fotometrisi adı verilir.

Bir astronomik cismin görünür parlaklığı (büyüklük) genellikle bütünleşik bir değer olarak verilir. Şayet bir gökadanın büyüklüğü 12,5 olarak gösteriliyorsa, herhangi bir yıldızın 12,5 değerindeki büyüklüğü gibi aynı miktarda ışığı gördüğümüz anlamına gelmektedir. Yine de bir yıldız, gözlemlerin çoğunda çok küçük etkili bir nokta kaynaktır ama bir gökada, yay-saniye veya yay-dakika olarak yıldızdan daha geniştir. Bu yüzden bir gökada, arka plandaki ışımalara karşı bir yıldıza göre oldukça zor görünecektir. Görünür büyüklük, eğer nesne noktaya benzer veya küçükse görünürlük için iyi bir göstergedir, şayet nesne büyükse yüzey parlaklığı daha iyi bir gösterge olacaktır.

Yüzey parlaklığı genellikle yay-saniye kare başına büyüklük olarak verilir. Çünkü büyüklük logaritmiktir ve yüzey parlaklığı basit bir bölme işlemiyle hesaplanamaz. Onun yerine, büyüklük (m) ile yay-saniye kare olarak alan (A) kullanılarak, yüzey parlaklığı (S) şu şekilde formülleştirilir.

  
    
      
        S
        =
        m
        +
        2.5
        ⋅
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        A
        .
      
    
    {\displaystyle S=m+2.5\cdot \log _{10}A.}
  

Yüzey parlaklığı aydınlatma mesafesiyle sabittir. Yakındaki cisimler için aydınlatma mesafesi cismin fiziksel uzaklığına eşittir.

Binney, James; Merrifield, Michael (1998), Galactic Astronomy, Princeton University Press, ISBN 978-0691025650 
Sparke, L.; Gallagher, J. (2000), Galaxies in the Universe: An Introduction (1.1 yayıncı=Cambridge University Press bas.), ISBN 0-521-59241-0

Antoine Darquier de Pellepoix (d. 23 Kasım 1718, Toulouse - ö. 18 Ocak 1802, Toulouse) Fransız gökbilimcidir.

Genellikle 1779'da Halka bulutsusu'nu keşfettiğine inanılır, ancak aslında Messier'in Bode Kuyruklu Yıldızı'na ilişkin gözlemlerine dair Charles Messier'in bir raporunu okuduktan sonra bağımsız olarak yeniden keşfetmiştir. Nesnenin "...Jüpiter kadar büyük olduğu ve solmakta olan bir gezegene benzediği" şeklindeki açıklaması "gezegenimsi bulutsu" terminolojisine yol açmıştır.
Çalışmalarını Toulouse kasabasındaki evinde yapmıştır. 1748-1773 yılları arasındaki çalışmalarını Observations Astronomiques faites à Toulouse adlı kitabında toplamıştır.

Jean-Michel Faidit, Darquier et la découverte, à Toulouse, de la nébuleuse de la Lyre. Revue l'Astronomie, juillet-août 2005, pp. 346–53.

Antoine Darquier de Pellepoix
Biyografi

Messier 99 (ayrıca M99 veya NGC 4254 olarak da bilinir), Berenis'in Saçı takımyıldızı yönünde yaklaşık 60 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir çubuksuz sarmal gökada.
Gökadanın normal görünen bir kolu ve daha az sıkıca dolanmış geniş bir diğer kolu vardır. NGC 4254 ile VIRGOHI21 (VIRGOHI21), bir nötr hidrojen gazı köprüsüyle birbirlerine bağlıdır. Karanlık gökada VIRGOHI21'in kütleçekim etkisi, M99'un yapısını ciddi olarak bozmuştur ve gaz köprüsünün uzamasına yol açmıştır. İki gökada boyutunundaki cisim, yolları ayrılmadan önce yakın bir karşılaşma yaşamışlardır.
Gökada içerisinde üç adet süpernova keşfedilmiştir.

Messier 99, Pierre Méchain tarafından 17 Mart 1781 tarihinde keşfedilmiştir ve Charles Messier 99. nesne olarak kataloğuna eklemiştir.
Messier 99, sarmal bir desenin ilk olarak gözlemlendiği gökadalardan birisidir. Bu sarmal desen ilk olarak 19. yüzyıl ortalarında Lord Rosse tarafından tanımlanmıştır.

Messier 83 - benzer karşıdan görülen sarmal gökada
Fırıldak Gökadası - benzer karşıdan görülen sarmal gökada

SEDS: Spiral Galaxy M9911 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UniverseToday:  Dark Matter Galaxy? 10 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PPARC: New evidence for a Dark Matter Galaxy

WikiSky'da Messier 99: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Mutlak parlaklık veya mutlak kadir, bir nesnenin olağan aydınlama gücü mesafesinde bulunduğunda sahip olduğu görünür parlaklıktır. Nesnelerin parlaklıklarını mesafeden bağımsız olarak değerlendirmeye olanak tanır. Bir nesnenin mutlak büyüklüğü, nesnenin yıldızlararası ortam emilimi ve kozmik toz nedeniyle ışığı sönmeden (veya karartılmadan) tam olarak 10 parsek (32,6 ışıkyılı) mesafeden bakıldığında sahip olacağı görünür parlaklığa eşit olarak tanımlanır. Varsayımsal olarak tüm nesneleri gözlemciden standart bir referans mesafesine yerleştirerek, parlaklıkları bir büyüklük ölçeğinde birbirleri arasında doğrudan karşılaştırılabilir.
Tüm astronomik büyüklüklerde olduğu gibi, belirtilen filtre bantlarına veya geçirim bantlarına karşılık gelen farklı dalga boyu aralıkları için mutlak büyüklük belirtilebilir; yıldızlar için yaygın olarak alıntılanan mutlak büyüklük, spektrumun görsel (V) bandını (UBV fotometrik sisteminde) kullanan mutlak görsel büyüklüktür. Mutlak büyüklükler, ölçüm için kullanılan filtre bandını temsil eden bir alt simge ile büyük bir M harfi ile gösterilir. Tıpkı V bandında mutlak büyüklük için MV olduğu gibi.
Bir nesne ne kadar parlaksa, mutlak büyüklüğünün sayısal değeri o kadar küçük olur. İki cismin mutlak büyüklükleri arasındaki 5 kadirlik fark, parlaklıklarında 100'lük bir orana karşılık gelir ve ve mutlak büyüklükteki n büyüklükteki bir fark, 100n/5 'lik bir parlaklık oranına karşılık gelir. Örneğin, mutlak büyüklüğü MV = 3.0 olan bir yıldız, V filtre bandında ölçülen mutlak büyüklüğü MV = 8.0 olan bir yıldızdan 100 kat daha parlak olacaktır. Güneş'in mutlak parlaklığı (Mv) +4.83 kadir dir. Çok parlak nesnelerin negatif mutlak parlaklıkları olabilir: örneğin, Samanyolu galaksisinin mutlak B parlaklığı yaklaşık -20,8 kadir 'dir.

Messier 77 (ayrıca M77 veya NGC 1068 olarak da bilinir), Balina takımyıldızı yönünde bulunan bir çubuklu sarmal gökada. Dünya'dan uzaklığı yaklaşık olarak 47 milyon ışık yılı olup, 1780 yılında Pierre Méchain tarafından keşfedilmiştir. Messier kataloğunun en büyük gökadalarından biridir.
Messier 77, etkin gökada çekirdeğiyle aktif bir gökadadır. Görünen dalgaboylarında yıldızlararası toz görünümünü gizlemektedir. Moleküler disk ve sıcak plazma, gizlenen maddeyle birlikte ilk kez VLBA ve VLA ile radyo dalgaboylarında ölçüldü. Gökada, oldukça parlak bir tip 2 seyfert gökadadır.

NGC 1068'in X-ışını (mavi ve yeşil) ve optik dalga boylarındaki görüntülerinden oluşturulan montajda, merkezdeki dev kütleli bir karadelik yakınlarından kaynaklanan şiddetli bir rüzgarla savrulan gaz görülüyor. Gökadanın iç sarmal kolları üzerindeki yoğun yıldız oluşum bölgeleri hem optik hem de X-ışını dalga boylarında izlenebiliyor. Gaz bulutunun uzamış biçiminin, karadeliği çevreleyen çörek biçimli soğuk gaz ve toz bulutundan (torus) kaynaklandığı düşünülüyor. Görüntülerde üç renkli X-ışını görüntülerinde uzamış birer beyaz leke biçiminde izlenen torusun yaklaşık beş milyon Güneş kütlesinde olduğu hesaplanıyor. Radyo gözlemleri, torusun karadeliğin birkaç ışıkyılı yakınından, 300 ışıkyılı ötesine kadar uzandığını gösteriyor.

Chandra X-ışını Uzay teleskopu'ndaki tayfölçerler, gazın bileşimini, sıcaklığını ve akış hızını ölçüyorlar. Ölçümler rüzgardaki maddenin bir oksijen eksikliği dışında, Güneş'in atmosferindeki maddeyle aşağı yukarı aynı olduğunu gösteriyor. Rüzgarla sürüklenen maddenin sıcaklığı 100.000 °C. Gazın ortalama hızı da saatte yaklaşık 1,6 milyon km.
Dev kütleli karadeliklerin genellikle buradaki gibi torus biçimli gaz ve toz bulutlarıyla çevrili olmasına karşın, bazen karadelik, Pergel gökadasının merkezinde olduğu gibi ince bir gaz ve toz diski tarafından beslenebilir. Bu örnekte, diskin egriliği hemen göze çarpıyor. Disk, tıpkı bir şemsiye gibi gökadanın bazı kesimlerini, karadeliğe düşen ısınmış maddeden kaynaklanan yoğun ışınımdan koruyor. Karadeliklerin çok güçlü kütleçekimleri, kritik bir eşiği geçen madde ve ışınımın bir daha geri dönmesine izin vermiyor. Ancak, delik yakınında disk yüzeylerindeki ışınım basıncı ve diskte dolanan madde içindeki akım kararsızlıkları nedeniyle bir kısım madde uzaya kaçabiliyor. Kaçan bu madde açısal momentumu da birlikte taşıdığından geride kalan maddenin delik içine düşmesine yol açıyor. Pergel karadelik diskinin bir özelliği de, kaçan maddenin, öteki disklerde olduğu gibi dar bir fıskiye (jet) biçiminde değil, geniş bir demet halinde uzaklaşması. Bu durum bir paradoks yaratıyor: Işınım, öteki karadeliklerde olduğu gibi yoğun ve konsantre biçimde uzaklaşırken, madde parçacıklarından oluşan rüzgarın şiddeti görece düşük. Bu da sürüklenen parçacıkların moleküller ve toz oluşturmasına izin veriyor.

Sarmal gökada M77 @ SEDS Messier sayfası5 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VLBA ayın fotoğrafı: radio continuum and water masers of NGC 106819 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VLTI gözlemevi NGC 1068 basın bülteni
ESO: Göz Kamaştırıcı Sarmalın Hareketli Merkezi23 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. incl. Fotos & Animation

Messier 32 veya NGC 221, Andromeda takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 2,5 MIy uzaklıkta bulunan bir cüce eliptik gökadadır. Guillaume Le Gentil tarafından 23 Ocak 1874 tarihinde keşfedildi. Halton Arp tarafından görüntülenmiş ve Arp 168 olarak "Dağınık karşı kuyruklara sahip gökadalar" kategorisi altında Tuhaf Gökadalar Atlası'na dahil edilmiştir. Meşhur Andromeda Gökadası'nın bir uydusudur.
Gökada, nispeten nadir bulunan kompakt eliptik (cE) gökada sınıfının bir prototipidir. Yıldızlarının yarısı sadece 100 parseklik bir etkin yarıçap içinde yoğunlaşmaktadır. Merkezi yıldızlardaki yoğunluk, Hubble Uzay Teleskobu tarafından çözülen en küçük yarıçapta 3 Mpc'yi aşarak inanılmaz bir biçimde artar ve bu merkezi yıldız kümesinin loş (yarı-ışık) yarıçapı 6 parsek civarındadır. Daha sıradan eliptik gökadalar gibi M32'de neredeyse hiç toz veya gaz içermeyen ve dolayısıyla halihazırda yıldız oluşumuna sahip olmayan çoğunlukla yaşlı, soluk kırmızı ve sarı yıldızları içerir. Bununla birlikte, nispeten yakın bir geçmişte yıldız oluşumunun ipuçlarını da göstermektedir.
M32, Yerel Grup içindeki Andromeda altgrubu üyesidir.

M32'nin yapısını ve yıldız içeriğini geleneksel gökada oluşumu modelleriyle açıklamak zordur. Teorik iddialar ve bazı simülasyonlar M31'in güçlü kütleçekim alanının sarmal veya merceksi bir gökadayı, kompakt eliptik bir yapıya dönüştürebileceğini gösteren bir senaryoyu önerir. Küçük bir diske sahip bir gökada, M31'in orta kısımlarına düştüğü zaman dış katmanlarının çoğu sıyrılmış olacaktır. Küçük gökadanın merkezi şişkinliği ise bu durumdan çok daha az etkilenir ve şeklini korur. Yerçekimsel gelgit etkileri, aynı zamanda gazı içeri doğru itebilir ve küçük gökadanın çekirdeğinde bir yıldız patlamasını tetikleyerek bugün gözlemlenen yüksek M32 yoğunluğuna neden olmuş olabilir. M32'nin soluk bir dış diske sahip olduğuna dair kanıtlar vardır ve bu nedenle tipik bir eliptik gökada değildir.
Yeni simülasyonlar M32'nin 800 milyon yıl önceki merkez dışı etkisinin, M31 diskindeki günümüzdeki kaymaya sebep olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu özellik yalnızca ilk yörünge geçişi sırasında ortaya çıkar, halbuki gelgitlerin normal bir cüceyi M32'ye dönüştürmesi için birçok yörünge geçişi gerekir. Gözlemlenen renkler ve M32 civarındaki yıldız popülasyonları, M31'in yıldız halesiyle uyuşmuyor. Bu da M32'den gelen gelgit kayıplarının kaynağı olmadığını gösterir. Bütün bunlar birlikte ele alındığında, M32'nin halihazırda kompakt durumda meydana geldiği ve kendi yıldızlarının çoğunu koruduğu öne sürülebilir.
Diğer bir hipotez, M32'nin daha önce Yerel Grup'un üçüncü büyük üyesi olan eski bir sarmal gökada M32p'nin en büyük kalıntısı olduğu yönündedir. Bu simülasyona göre, M31 (Andromeda) ve M32p yaklaşık iki milyar yıl önce birleşti. Bu hipotez, mevcut M31 yıldız halesinin olağandışı karakterini ve M32'nin yapısı ile içeriğini açıklayabilir.

M32, kütlesinin 1,5 ile 5 milyon güneş kütlesi arasında olduğu tahmin edilen bir süper kütleli kara delik içerir. Merkezinde bulunan soluk bir radyo ve X-ışını kaynağı (Sgr A* 'ya benzer şekilde M32* olarak adlandırılır) kara delik üzerindeki gaz birikimine bağlanır.

Andromeda'nın uydu galaksileri

M32 Gözlem bilgisi (In-The-Sky.org) 24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da NGC 221: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 81 (ayrıca NGC 3031 olarak belirtilir), Büyük ayı takımyıldızında yaklaşık olarak 11,74 Mly (3,6 Mpc) uzaklıkta bulunan büyük tasarım sarmal gökadadır. 31 Aralık 1774 tarihinde Johann Elert Bode tarafından keşfedilmiş olup bazen kaşifinin onuruna Bode Gökadası olarak adlandırılır. 1993 yılında bir süpernova içerdiği (SN 1993J) anlaşılmıştır.
M81'in 250 milyara yakın yıldız içerdiğine inanılmaktadır. Dolayısıyla bu bakımdan Samanyolundan daha küçüktür. Biçimi itibarıyla, muazzam bir sarmal gökada örneği teşkil eder. Ayrıca, +6,9 luk görünür parlaklığı ile en parlak gökadalar arasında yer alır.

D25 izofotal çapı 29,44 kiloparsek (96.000 ışık yılı) olan Messier 81 gökadası, Samanyolu'na olan yakınlığı, büyük yapısı ve içerisinde 70 milyon M☉ büyüklüğünde bir süper kütleli kara delik barındıran aktif gökada çekirdeği nedeniyle profesyonel gök bilimciler tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Gökadanın büyük boyutu ve nispeten yüksek parlaklığı onu amatör gök bilimciler için de popüler bir hedef haline getirir. Şubat 2022 sonlarında gök bilimciler, M81'in tekrarlayan hızlı radyo patlaması FRB 20200120E'nin kaynağı olabileceğini duyurdular.

Messier 81, M81 Grubu'nun en büyük gökadalarından biridir. Büyük ayı takımyıldızında yer alan grup içerisinde 34 gökadanın bulunduğu tahmin edilir.  Bu grubun Dünya'ya olan uzaklığı yaklaşık 11,7 milyon ışık yılıdır. M81, Messier 82 ile etkileşim halindedir. Bu iki gökada, gerçek bir fiziksel grup olan ve Yerel Grubumuzun en yakın komşularından biri olan M81 grubunun çekirdeğini oluşturur. Bu grup ayrıca NGC 2403, NGC 3077 ve NGC 2976'yı da içermektedir. Messier 81'in ayrıca küçük bir uydu gökadası, düzensiz cüce gökada Holmberg IX (UGC 5336) vardır.

(İngilizce)

M81, SEDS Messier sayfası19 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SST: Messier 8119 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
APOD: Parlak gökada M81 (6/20/02) 3 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NightSkyInfo.com - M81, Bode's Galaxy 25 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
M81 ESA/Hubble 13 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 81 (Bode's Galaxy) 13 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Spitzer resim galerisi
Helkit Gözlemevi
yarı-profesyonel teleskopla M81 fotoğrafı

NGC 5866 (ayrıca Spindle Galaxy olarak da bilinir) Ejderha takımyıldızında bulunan nispeten parlak merceksi gökada.
Bazı gök bilimciler NGC 5866'nın Messier 102 olduğuna inanmaktadırlar ve keşfi konusunda farklı bilgiler vardır. Olasılıkla 1781 yılında Pierre Méchain veya Charles Messier tarafından ya da 1788 yılında William Herschel tarafından keşfedilmiştir.

NGC 5866'nın en belirgin özelliklerinden birisi oldukça geniş bir toz diskinin bulunmasıdır. Bu toz diski merceksi türde bir gökada için çok olağanüstüdür. Merceksi gökadalarda toz genellikle çekirdek yakınında bulunur. Karar vermesi çok zor olmasına rağmen bu gökada halka gibi bir yapıyı da içerebilir. Bu özelliklerinden dolayı NGC 5866 sarmal türde bir gökada da olabilir.

NGC 5866, NGC 5879 ve NGC 5907 sarmal gökadalarını da kapsayan NGC 5866 Grubu'nun en parlak üyelerinden biridir. Bazı kaynaklara göre bu grup, M51 Grubu ve M101 Grubu ile birlikte büyük bir yapının kuzeybatıdaki parçası da olabilir.

NGC 3115 - Spindle Galaxy olarak anılan diğer merceksi gökada
NGC 4710 - diğer merceksi gökada

http://www.seds.org/messier/m/ngc5866.html3 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NGC 5866 at ESA/Hubble27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NGC5866

NGC 6093 (ayrıca Messier 80, M80) Akrep takımyıldızında yönünde yaklaşık olarak 32,000 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir küresel yıldız kümesi. 1781 yılında Pierre Méchain tarafından keşfedilmiştir ve aynı yıl Charles Messier tarafından da gözlemlenmiştir.
Düşük aydınlıkta amatör teleskoplar ile gözlenebilir. Samanyolu'nun bulutsu ve yıldız açısından en zengin üyeleri arasında sayılır.

(İngilizce) Messier 80'in SEDS sayfası5 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 80, Galactic Globular Clusters Database page
Astronomy Picture of the Day description 7 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Messier 80 at ESA/Hubble 9 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da NGC 6093: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Messier 74 (veya NGC 628), Balıklar takımyıldızı bölgesinde yaklaşık olarak 30 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan büyük bir sarmal gökadadır. Pierre Méchain tarafından Eylül 1780 tarihinde keşfedilmiştir. Daha sonra keşfini gökadayı kataloğunda listeleyecek olan Charles Messier'e iletti. Gökada açıkça tanımlanmış iki sarmal kol içerir ve bu nedenle büyük tasarım sarmal gökadaların prototip bir örneği olarak kullanılır. Düşük yüzey parlaklığından dolayı amatör gök bilimcilerin gözlemlemesi açısından en zor Messier nesnelerinden birisidir. Nispeten büyük açısal (yani görünür) boyutu ve gökadanın karşıdan görünmesi, sarmal kol yapısını ve sarmal yoğunluk dalgalarını incelemek isteyen profesyonel gök bilimciler için ideal bir nesne haline getirir. M74'ün yaklaşık olarak 100 milyar yıldıza ev sahipliği yaptığı tahmin edilmektedir.

Messier 74 içerisinde üç süpernovanın bulunduğu bilinmektedir: SN 2002ap, SN 2003gd ve SN 2013ej. SN 2013ej, Dünya'dan bakıldığında 10 kadir büyüklüğünde parlaktı, bu yüzden gece gökyüzünde iyi gözlem koşullarında neredeyse tüm modern teleskoplardan görülebiliyordu.
SN 2002ap, her yüzyılda 10 Mpc içerisinde kaydedilen birkaç tip Ic süpernovadan biriydi. Bu patlama, daha uzaktaki diğer süpernovaların kökenleri hakkındaki teorileri ve süpernovalardan kaynaklanan gama ışını patlamalarının emisyonu hakkındaki teorileri test etmek için kullanıldı.
SN 2003gd, bir Tip II-P süpernovadır. Tip II süpernovalar bilinen parlaklıklara sahiptir, bu nedenle mesafeleri doğru bir şekilde ölçmek için kullanılabilirler. SN 2003gd kullanılarak M74 için hesaplanan uzaklık 9,6 ± 2,8 Mpc veya 31 ± 9 milyon ışık yılıdır. Karşılaştırma için, en parlak süper devler kullanılarak ölçülen mesafeler 7,7 ± 1,7 Mpc ve 9,6 ± 2,2 Mpc'dir.  Ben Sugerman, SN 2003gd ile ilişkili bir "ışık yankısı" (patlamanın daha sonraki bir yansıması) buldu. Bu, böyle bir yansımanın bulunduğu birkaç süpernovadan birisidir. Bu yansıma, süpernovanın önünde yer alan tabaka benzeri bir buluttaki tozdan geliyor gibi görünüyor ve yıldızlararası tozun bileşimini belirlemek için kullanılabilir.

Messier 74, tuhaf sarmal gökada NGC 660 ve birkaç düzensiz gökadayı da içeren 5 ile 7 gökadadan oluşmuş bir grup olan M74 Grubunun en parlak üyesidir. Farklı grup üyeliği tanımlama yöntemleri, M74 grubu'nun birkaç ortak nesnesini ve bu tür gruplaşmalardaki kesin durumu şu anda belirsiz olan birkaç gökadayı tanımlamıştır.

2005 yılında Chandra X-ışını Gözlemevi, M74'te yaklaşık iki saatlik periyodik aralıklarla bir nötron yıldızından daha fazla X-ışını gücü yayan aşırı-parlak X-ışını kaynağı (ULX) gözlemlediğini duyurdu. Tahmini kütlesi 10.000 M☉ olarak hesaplanmaktadır. Bu, bir orta kütleli kara deliğin belirtisidir. Eğer öyleyse muhtemelen yıldızsal kara delikler ile birçok gökadanın merkezinde olduğu varsayılan büyük kara delikler arasında kalan oldukça sıra dışı bir sınıf olacaktır. Böyle bir nesnenin bir yıldız kümesi içindeki daha küçük ("yıldızsal") kara deliklerden oluştuğuna inanılmaktadır. Kaynağa CXOU J013651.1 + 154547 kimlik numarası verilmiştir.

Messier 74, Eta Piscium'un 1,5° doğu-kuzeydoğusundadır. Bu gökada, Messier nesneleri içinde ikinci en düşük yüzey parlaklığına sahip gökadadır (M101 en düşük seviyeye sahiptir). Gece gökyüzünde iyi gözlem koşulları gerektirir. Messier 74, en iyi düşük büyütme altında görüntülenebilir; yüksek oranda büyütüldüğünde, dağınık emisyon daha da genişler ve birçok insan tarafından görülemeyecek kadar soluk hale gelir.  Ek olarak M74, gözler karanlığa tamamen adapte olduğunda ve önlenmiş görme tekniği (nesnenin biraz yanına bakılması) kullanıldığında daha kolay gözlemlenebilir.

NGC 3184
Messier 101
Fırıldak Gökadası

M74 sarmal gökada @ SEDS Messier sayfası19 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alexis Claude Clairaut (13 Mayıs 1713 - 17 Mayıs 1765), Fransız matematikçi. Jeodezi ve gök mekaniği üzerindeki çalışmalarıyla tanınır.

Clairaut Paris'te, Jean-Baptiste ve Catherine Clairaut'nun oğlu olarak dünyaya geldi. Babası bir matematikçiydi ve oğluna çok küçük yaşlarından itibaren sıkı bir matematik eğitimi verdi. Clairaut henüz 13 yaşındayken, kendi keşfettiği dört yeni eğri hakkında bir makale yazdı ve bu makaleyi Fransız Akademisi'ne (Académie Française) sundu. 16 yaşında çift-eğimli eğriler üzerine ayrıntılı bir çalışma yayımladı ve bu çalışma sayesinde 18 yaşında (1731) Fransız Bilimler Akademisi'ne (Académie des Sciences) kabul edildi. O zamana kadar Akademi'ye kabul edilen en genç üyeydi. Burada Pierre Louis Maupertuis'nin yanında çalışmaya başladı.
1736'da jeodezi araştırmaları için Maupertuis ile beraber bir İskandinavya gezisine çıkan Clairaut, Paris'e döndükten sonra Théorie de la Figure de la Terre (Dünya'nın Şeklinin Teorisi) adlı çalışmasını yayımladı (1743). Bu çalışmasında, daha önce Isaac Newton ve Christiaan Huygens tarafından dile getirilmiş olan, Dünya'nın kutuplardan basık bir küre şeklinde olduğu teorisini doğruladı. Yine aynı çalışmada, bugün Clairaut teoremi diye bilinen teoremi ilk kez kullandı. 1749'da ise Elements d'Algèbre (Cebirin Elemanları) adlı bir cebir kitabı yayımladı.
Daha sonra ilgisini astronomiye çeviren Clairaut, gök mekaniğinde "üç cisim problemi" olarak bilinen meşhur problemle ilgilenmeye başladı. Ay'ın yörüngesini inceleyerek, bu çok zor problem için yaklaşık bir çözüm geliştirdi ve bu çözümü 1752'de yayımladığı Théorie de la Lune (Ay'ın Teorisi) adlı çalışmada anlattı. 1759 yılında, kendi geliştirdiği teoriyi kullanarak, Halley kuyrukluyıldızının Güneş'e en yakın geçeceği tarihi bir aylık yanılma payıyla hesaplayabildi. Bu başarısı sayesinde büyük üne kavuştu ve St. Petersburg Akademisi tarafından ödüllendirildi.
Clairaut 1765'te Elements de Géometrie (Geometrinin Elemanları) adlı bir çalışma yayımladı ve aynı yıl içinde hastalanarak 52 yaşında hayata veda etti.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Alexis Clairaut", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Baron Augustin-Louis Cauchy  (/koʊˈʃiː/; Fransızca telaffuz: [oɡystɛ̃  lwi koʃi]; 21 Ağustos 1789 – 23 Mayıs 1857), matematiksel analiz ve sürekli ortam mekaniği de dahil olmak üzere matematiğin çeşitli dallarına öncü katkılarda bulunan bir Fransız matematikçi, mühendis ve fizikçiydi. Daha önceki yazarların cebrin genelliğinin buluşsal ilkesini reddederek, kalkülüs teoremlerini ifade eden ve kesin olarak kanıtlayan ilk kişilerden biriydi. Soyut cebirde karmaşık analiz ve permütasyon gruplarının çalışmasını neredeyse tek başına kurdu.
Derin bir matematikçi olan Cauchy, çağdaşları ve halefleri üzerinde büyük bir etkiye sahipti; Hans Freudenthal şunları söyledi: "Cauchy'nin adı başka herhangi bir matematikçiden daha fazla kavram ve teoremlere verilmiştir (yalnızca esneklikte Cauchy için adlandırılan on altı kavram ve teorem vardır)." Cauchy üretken bir yazardı; matematik ve matematiksel fizik alanlarında çeşitli konularda yaklaşık sekiz yüz araştırma makalesi ve beş tam ders kitabı yazdı.

Cauchy, Louis François Cauchy (1760-1848) ve Marie-Madeleine Desestre'nin oğluydu. Cauchy'nin iki erkek kardeşi vardı: 1847'de istinaf mahkemesinin bir bölümünün başkanı ve 1849'da bir temyiz mahkemesi yargıcı olan Alexandre Laurent Cauchy (1792-1857) ve aynı zamanda birkaç matematik eseri de yazan yayıncı Eugene François Cauchy (1802-1877).
Cauchy, 1818'de Aloise de Bure ile evlendi. Cauchy'nin eserlerinin çoğunu yayınlayan yayıncının yakın akrabasıydı. Marie Françoise Alicia (1819) ve Marie Mathilde (1823) adında iki kızı oldu.
Cauchy'nin babası, Ancien Régime'in Paris Polisi'nde yüksek bir memurdu, ancak Augustin-Louis'in doğmasından bir ay önce patlak veren Fransız Devrimi (14 Temmuz 1789) nedeniyle bu pozisyonunu kaybetti. Cauchy ailesi, devrimden ve ardından gelen Terör Saltanatından (1793-94), Cauchy'nin ilk eğitimini babasından aldığı Arcueil'e kaçarak kurtuldu. Robespierre'in (1794) idamından sonra, ailenin Paris'e dönmesi güvenliydi. Orada Louis-François Cauchy 1800'de kendisine yeni bir bürokratik iş buldu ve hızla üst sıralara yükseldi. Napolyon Bonapart iktidara geldiğinde (1799), Louis-François Cauchy daha da terfi etti ve doğrudan (şimdi matematiksel fizik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan) Laplace'ın altında çalışan Senato Genel Sekreteri oldu. Ünlü matematikçi Lagrange, aynı zamanda Cauchy ailesinin bir arkadaşıydı.
Lagrange'ın tavsiyesi üzerine Augustin-Louis, 1802 sonbaharında o zamanlar Paris'in en iyi ortaokulu olan École Centrale du Panthéon'a kaydoldu. Müfredatın çoğu klasik dillerden oluşuyordu; parlak bir öğrenci olan genç ve hırslı Cauchy, Latince ve beşeri bilimlerde birçok ödül kazandı. Bu başarılara rağmen, Augustin-Louis bir mühendislik kariyeri seçti ve kendini École Polytechnique'e giriş sınavına hazırladı.
1805'te bu sınavda 293 adaydan ikinci oldu ve okula kabul edildi. Bu okulun temel amaçlarından biri geleceğin sivil ve askeri mühendislerine üst düzey bir bilimsel ve matematiksel eğitim vermekti. Okulun askeri disiplin altında çalışması, genç ve dindar Cauchy'nin uyum sağlamada bazı sorunlara neden oldu. Yine de, 1807'de, 18 yaşında Polytechnique'i bitirdi ve École des Ponts et Chaussées'e (Köprüler ve Yollar Okulu) devam etti. İnşaat mühendisliğinden en yüksek dereceyle mezun oldu.

1810'da okulu bitirdikten sonra Cauchy, Napolyon'un bir deniz üssü inşa etmeyi amaçladığı Cherbourg'da genç bir mühendis olarak bir işi kabul etti. Burada Augustin-Louis üç yıl kaldı ve Ourcq Kanalı projesi ile Saint-Cloud Köprüsü projesine atandı ve Cherbourg Limanı'nda çalıştı. Son derece yoğun bir yönetim işine sahip olmasına rağmen, Institut de France'ın Première Classe (First Class) adlı dergisine sunduğu üç matematiksel çalışmayı hazırlamak için yine de zaman buldu. Cauchy'nin ilk iki çalışması (çokyüzlüler üzerine) kabul edildi; üçüncüsü (konik kesitlerin yönergeleri üzerine) reddedildi.
Eylül 1812'de, şimdi 23 yaşında olan Cauchy, fazla çalışmaktan hastalandıktan sonra Paris'e döndü. Başkente dönmesinin bir başka nedeni de mühendislik mesleğine olan ilgisini kaybetmesi, matematiğin soyut güzelliğine giderek daha fazla ilgi duymasıydı; Paris'te matematikle ilgili bir pozisyon bulma şansı çok daha yüksek olurdu. Bu nedenle, 1813'te sağlığı düzeldiğinde, Cauchy Cherbourg'a dönmemeyi seçti. Resmen mühendislik görevine devam etmesine rağmen, Denizcilik Bakanlığı'nın maaş bordrosundan İçişleri Bakanlığı'na transfer edildi. Sonraki üç yıl Augustin-Louis esas olarak ücretsiz hastalık iznindeydi ve zamanını oldukça verimli bir şekilde matematik üzerinde (simetrik fonksiyonlar, simetrik grup ve yüksek mertebeden cebirsel denklemler teorisi ile ilgili konularda) çalışarak geçirdi. Institut de France'ın Birinci Sınıfına girmeye çalıştı, ancak 1813 ve 1815 arasında üç farklı girişimde başarısız oldu. 1815'te Napolyon Waterloo'da yenildi ve yeni kurulan Bourbon kralı XVIII. Louis yeniden yapılanmayı eline aldı. Académie des Sciences, Mart 1816'da yeniden kuruldu; Lazare Carnot ve Gaspard Monge, siyasi nedenlerle bu Akademiden uzaklaştırıldı ve kral, bunlardan birinin yerine Cauchy'yi atadı. Cauchy'nin akranlarının tepkisi sertti; Akademi üyeliğinin kabul edilmesini bir rezalet olarak gördüler ve böylece Cauchy bilim çevrelerinde birçok düşman edindi.

Kasım 1815'te, Ecole Polytechnique'de doçent olan Louis Poinsot, sağlık nedenleriyle öğretim görevlerinden muaf tutulmak istedi. O zamana kadar Cauchy, profesörlüğü kesinlikle hak eden yükselen bir matematik yıldızıydı. O zamanki büyük başarılarından biri Fermat'nın çokgen sayı teoreminin ispatıydı. Bununla birlikte, Cauchy'nin Bourbonlara çok sadık olduğunun bilinmesi, şüphesiz Poinsot'un halefi olmasına da yardımcı oldu. Sonunda mühendislik işinden ayrıldı ve Ecole Polytechnique'in ikinci sınıf öğrencilerine matematik öğretmek için bir yıllık sözleşme yaptı. 1816'da, bu Bonapartist, dini olmayan okul yeniden düzenlendi ve birkaç liberal profesör kovuldu; aşırı sağcı Cauchy profesörlüğe terfi etti.
Cauchy 28 yaşındayken hala ailesiyle birlikte yaşıyordu. Babası, oğlunun evlenme vaktinin geldiğini düşündü; ona uygun bir gelin olarak kendisinden beş yaş küçük olan Aloïse de Bure'yi buldu. De Bure'nin ailesi matbaacı ve kitapçıydı ve Cauchy'nin eserlerinin çoğunu yayınladı. Aloïse ve Augustin, 4 Nisan 1818'de Saint-Sulpice Kilisesi'nde büyük Roma Katolik ihtişamı ve töreni ile evlendiler. 1819'da çiftin ilk kızı Marie Françoise Alicia ve 1823'te ikinci ve son kızı Marie Mathilde doğdu.
1830'a kadar süren muhafazakar siyasi iklim, Cauchy'ye mükemmel bir şekilde uyuyordu. 1824'te XVIII. Louis öldü ve yerine daha da muhafazakar kardeşi X. Charles geçti. Bu yıllarda Cauchy oldukça üretkendi ve birbiri ardına önemli matematiksel incelemeler yayınladı. Collège de France'da ve Faculté des sciences de Paris çapraz görevler aldı.

Temmuz 1830'da Fransa'da Temmuz Devrimi gerçekleşti. X. Charles ülkeden kaçtı ve yerine Bourbon olmayan kral Louis-Philippe (Orléans Handedanlığından) geçti. École Polytechnique'in üniformalı öğrencilerinin aktif rol aldığı ayaklanmalar, Cauchy'nin Paris'teki evinin yakınında şiddetlendi.
Bu olaylar Cauchy'nin hayatında bir dönüm noktası ve matematiksel üretkenliğinde bir kırılma noktası oldu. Hükûmetin düşüşüyle sarsılan ve iktidarı ele geçiren liberallere karşı derin bir nefret duyan Cauchy, ailesini geride bırakarak Paris'ten yurt dışına gitmek için ayrıldı. Kısa bir süre İsviçre'deki Fribourg'da yeni rejime bağlılık yemini edip etmeyeceğine karar vermesi gereken yerde kaldı. Bunu yapmayı reddetti ve sonuç olarak, yemin gerektirmeyen Akademi üyeliği dışında Paris'teki tüm pozisyonlarını kaybetti. 1831'de Cauchy, İtalya'nın Torino kentine gitti ve orada bir süre sonra (Torino ve çevresindeki Piedmont bölgesini yöneten) Sardinya Kralı'nın kendisi için özel olarak oluşturulmuş bir teorik fizik kürsüsü teklifini kabul etti. 1832-1833 yılları arasında Torino'da öğretmenlik yaptı. 1831'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı bir üyesi ve ertesi yıl Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'nin Yabancı Onursal Üyesi seçildi.
Ağustos 1833'te Cauchy, sürgündeki Veliaht Prens ve X. Charles'ın torunu olan on üç yaşındaki Bordeaux Dükü Henri d'Artois'in (1820-1883) bilim öğretmeni olmak için Prag'a gitmek için Torino'dan ayrıldı. Ecole Polytechnique'in bir profesörü olarak Cauchy, en iyi öğrencilerinden sadece birkaçının ulaşabileceğini anlama düzeylerini temel alan ve ayrılan zamanını çok fazla materyalle dolduran, kötü şöhretli bir öğretim görevlisiydi. Genç Dük'ün ne matematik ne de bilim için ne zevki ne de yeteneği vardı, bu yüzden öğrenci ve öğretmen mükemmel bir uyumsuzluktu. Cauchy görevini çok ciddiye almasına rağmen, bunu büyük bir acemilikle ve Dük üzerinde şaşırtıcı bir otorite eksikliğiyle yaptı.
Cauchy, inşaat mühendisliği günlerinde kısa bir süreliğine Paris'teki birkaç kanalizasyonun onarımından sorumluydu ve bunu öğrencisine söyleme hatasına düştü; Büyük bir kötülükle genç Dük, Bay Cauchy'nin kariyerine Paris'in lağımlarında başladığını söyleyerek devam etti. Eğitmenlik rolü, Eylül 1838'de Dük on sekiz yaşına gelene kadar sürdü. Cauchy bu beş yıl boyunca neredeyse hiç araştırma yapmadı, Dük ömür boyu matematikten hoşlanmadı. Bu bölümden elde edilen tek iyi şey, Cauchy'nin baron unvanına terfi etmesiydi, bu unvan Cauchy'nin büyük bir mağaza oluşturduğu bir unvandı. 1834'te karısı ve iki kızı Prag'a taşındı ve Cauchy, dört yıllık sürgünden sonra nihayet ailesiyle tekrar bir araya geldi.

Cauchy, 1838'in sonlarında Paris'e ve Bilimler Akademisi'ndeki görevine geri döndü. Yine de bağlılık yemini etmeyi reddettiği için öğretim pozisyonlarını geri alamadı.

Ağustos 1839'da Bureau des Longitudes'da bir boşluk belirdi. Bu Büro, Akademi'ye biraz benziyordu; örneğin, üyelerini seçme hakkına sahipti. Ayrıca, Büro üyelerinin resmi olarak Akademisyenlerin aksine yemin etmek zorunda olmalarına rağmen, bağlılık yeminini "unutabileceklerine" inanılıyordu. Bureau des Longitudes, enlem güneşin konumundan kolayca belirlenebildiğinden, denizdeki konumu - esas ola

Açısal frekans periyodik harekette birim zaman içinde kaç radyan olduğunun ölçüsüdür.

Bir çemberin yarıçapı ile çevresi arasındaki ilişki

  
    
      
        C
        =
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        r
      
    
    {\displaystyle C=2\cdot \pi \cdot r}
  

denklemiyle verilir.

  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 Çember çevre uzunluğu

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 Çember yarıçap uzunluğu

  
    
      
        π
        ≈
        3.141592
      
    
    {\displaystyle \pi \approx 3.141592}
  

Bir çemberde, yarıçap uzunluğundaki yay parçasını gören merkez açıya radyan denilir.Radyan rd kısaltmasıyla gösterilir. 
Periyodik harekette, çemberin bir periyodu birim zaman cinsinden T ise, her radyanın süresi (T / 2π) dir. Her periyotta 2π radyan olduğundan, saniyedeki radyan sayısı saniyedeki periyot sayısının 2π mislidir.

Çember çevresi 360 derece veya 400 gradlık açıya sahiptir. Çevre aynı zamanda 2π adet radyana eşit olduğuna göre, radyan ile derece arasında sabit bir oran olmalıdır. Bir oranın derece cinsinden değeri,

  
    
      
        
          
             rd
          
        
        =
        
          
            180
            π
          
        
        ≈
        57.295780
      
    
    {\displaystyle {\mbox{ rd}}={\frac {180}{\pi }}\approx 57.295780}
  

(Noktadan sonra gelen basamaklarda ondalık kesir kullanılaıştır.Bu açının derece dakika saniye cinsinden karşılığı 57°17′45″dır.)

Frekans periodik harekette birim zaman içindeki periyot sayısıdır. Şayet periyodik harekette her periodun süresi T ile veriliyorsa;

  
    
      
        f
        =
        
          
            1
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle f={\frac {1}{T}}}
  

Açısal frekans ise, birim zamandaki radyan sayısıdır. (Gerçi derece veya grad da açı birimleridir. Ancak, açısal frekans denilince, aksi belirtilmedikçe, birim zaman içindeki radyan sayısı söz konusudur.) Açısal frekans ω simgesiyle gösterilir.

  
    
      
        ω
        =
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        f
        =
        
          
            
              2
              ⋅
              π
            
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega =2\cdot \pi \cdot f={\frac {2\cdot \pi }{T}}}
  

Denklemlerde açısal frekans şu şekilde gösterilir:

  
    
      
        y
        (
        t
        )
        =
        sin
        ⁡
        (
        ω
        ⋅
        t
        )
      
    
    {\displaystyle y(t)=\sin(\omega \cdot t)}
  

Periyodu 1 mikrosaniye (1μs) olan bir periyodik hareketin frekansı;
Μikro öneki ve μ simgesi milyonda bir anlamına geldiğine göre μs bir saniyenin milyonda biri anlamına gelir.

  
    
      
        T
        =
        1
        μ
        s
        =
        
          
            1
            
              10
              
                6
              
            
          
        
        =
        
          10
          
            −
            6
          
        
        
          
             s
          
        
      
    
    {\displaystyle T=1\mu s={\frac {1}{10^{6}}}=10^{-6}{\mbox{ s}}}
  

  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              2
              ⋅
              π
            
            
              10
              
                −
                6
              
            
          
        
        =
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        
          10
          
            6
          
        
        
          
             rd/s
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={\frac {2\cdot \pi }{10^{-6}}}=2\cdot \pi \cdot 10^{6}{\mbox{ rd/s}}}
  

Şayet bu hareket sinüzoidal bir hareket ise;

  
    
      
        y
        (
        t
        )
        =
        sin
        ⁡
        (
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        
          10
          
            6
          
        
        ⋅
        t
        )
      
    
    {\displaystyle y(t)=\sin(2\cdot \pi \cdot 10^{6}\cdot t)}
  

Fizikte açısal frekans çok yaygın olarak kullanılır.Benzer denklemlerle ifade edilen mekanikteki kütle-yay ve elektromanyetikteki kapasitans-indüktans problemlerinde açısal frekans şu şekilde yer alır:

Yay kütle probleminde;

  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              k
              m
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={\sqrt {\frac {k}{m}}}}
  

Burada,

  
    
      
        k
      
    
    {\displaystyle k}
  
 yay sabiti

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 kütledir.
İndütans kapasitans probleminde;

  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              1
              
                L
                C
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={\sqrt {1 \over LC}}}
  

Burada da 

  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 indüktans

  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 kapasitanstır.

Periyodik Fonksiyon
Trigonometri

Açısal İvme, açısal hızın birim zamandaki değişimidir. SI birim sistemindeki birimi: rad/s² (radyan bölü saniye kare) dir ve genellikle Yunan harfi alfa (
  
    
      
        
          α
        
        
      
    
    {\displaystyle {\alpha }\,}
  
) ile gösterilir.

Açısal ivme, açısal hızın zamana göre birinci, açısal yerdeğiştirmenin zamana göre ikinci türevi olarak tanımlanır.

  
    
      
        
          α
        
        =
        
          
            
              d
              
                ω
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              
                θ
              
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\alpha }={\frac {d{\omega }}{dt}}={\frac {d^{2}{\theta }}{dt^{2}}}}
  
   ya da  
  
    
      
        
          α
        
        =
        
          
            
              a
              
                T
              
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\alpha }={\frac {a_{T}}{r}}}
  

  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
: açısal hız

  
    
      
        
          a
          
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle a_{T}}
  
: teğetsel ivme

  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
: yarıçap

İki boyutlu düzgün dairesel harekete Newton'ın ikinci kanunu aşağıdaki şekilde uygulanır.

  
    
      
        
          τ
        
        =
        I
         
        
          α
        
      
    
    {\displaystyle {\tau }=I\ {\alpha }}
  

  
    
      
        τ
      
    
    {\displaystyle \tau }
  
: tork

  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
: eylemsizlik momenti

Açısal momentum
Açısal hız
Dönme
Spin (fizik)

Basit harmonik hareket, geri çağırıcı kuvvet ile doğru orantılı olarak yer değiştiren periyodik bir hareket türüdür.
Düzgün dairesel hareket yapan cismin kendi çapı üzerindeki izdüşümünün yaptığı hareket, basit harmonik harekettir. Yandaki şekilde yay sarkacının ucundaki kırmızı kutunun ortasındaki yeşil nokta, sarkacın sağ tarafında dairesel hareket yapmakta olan yeşil noktanın "Position" eksenine düşen izdüşümüdür.

Cisimler yan taraftaki şekilde yer alan -K ile +K noktaları arasında gidip gelerek basit harmonik hareket yaparlar. basit harmonik hareket yapan cismin, herhangi bir anda denge konumu olan O noktasına olan vektörel uzaklığa uzanım denir. Birimi metredir.

Uzanımın alacağı en büyük değere genlik denir. Yukarıdaki eksen üzerinde basit harmonik hareket yapan cismin şekildeki gibi genliği K dır.

Formülü:

  
    
      
        
          
            F
            →
          
        
        =
        −
        m
        ⋅
        
          ω
          
            2
          
        
        ⋅
        
          
            x
            →
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {F}}=-m\cdot \omega ^{2}\cdot {\overrightarrow {x}}\!}
  

Formülü:

  
    
      
        
          
            a
            →
          
        
        =
        −
        
          ω
          
            2
          
        
        ⋅
        
          
            x
            →
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {a}}=-\omega ^{2}\cdot {\overrightarrow {x}}\!}
  

Formülü:

  
    
      
        
          
            V
            →
          
        
        =
        ω
        ⋅
        
          
            
              K
              
                2
              
            
            −
            
              x
              
                2
              
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {V}}=\omega \cdot {\sqrt {K^{2}-x^{2}}}\!}
  

  
    
      
        
          
            V
            →
          
        
        =
        −
        ω
        ⋅
        r
        ⋅
        sin
        ⁡
        (
        ω
        ⋅
        t
        )
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {V}}=-\omega \cdot r\cdot \sin(\omega \cdot t)}
  

Burada;
"
  
    
      
        
          
            F
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {F}}}
  
": Geri çağırıcı kuvvet, Newton 
  
    
      
        N
        
      
    
    {\displaystyle N\,}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        ω
        
      
    
    {\displaystyle \omega \,}
  
": Açısal hız, 
  
    
      
        
          
            
              r
              a
              d
              y
              a
              n
            
            
              s
              a
              n
              i
              y
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {radyan}{saniye}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        m
        
      
    
    {\displaystyle m\,}
  
": Kütle, Kilogram 
  
    
      
        k
        g
        
      
    
    {\displaystyle kg\,}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        
          
            x
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {x}}}
  
": Uzanım, Metre 
  
    
      
        m
        
      
    
    {\displaystyle m\,}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        
          
            a
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {a}}}
  
": Geri çağırıcı İvme, 
  
    
      
        
          
            m
            
              s
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {m}{s^{2}}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        
          
            V
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {V}}}
  
": Hız, 
  
    
      
        
          
            
              m
              e
              t
              r
              e
            
            
              s
              a
              n
              i
              y
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {metre}{saniye}}}
  
 biriminde.
"
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
": Zaman, 
  
    
      
        s
        a
        n
        i
        y
        e
      
    
    {\displaystyle saniye}
  
 türünden.
"
  
    
      
        K
        
      
    
    {\displaystyle K\,}
  
": Genlik, Metre 
  
    
      
        m
        
      
    
    {\displaystyle m\,}
  
 biriminde.

Yay sarkacı
Basit sarkaç

Fizikte, dairesel hareket bir nesnenin dairesel bir yörünge boyunca bir rotasyon ya da çemberin çevresinde yaptığı harekettir. Rotasyonun (ve sürekli hızın) sürekli açısal değeriyle birlikte düzgün ya da değişen rotasyon değeriyle düzensiz olabilir. 3 boyutlu bir cismin sabit ekseni etrafındaki rotasyon parçalarının dairesel hareketini içerir. Hareketin denkliği bir cisim kütlesinin merkezini tanımlar.
Dairesel hareketin örnekleri şunları içerir: sabit ağırlıkta Dünya yörüngesinde dönen yapay bir uydu, bir ipe bağlanmış ve daireler şeklinde sallanan bir taş, parkurda viraj boyunca dönen bir araba, düzgün bir manyetik alana dikey olarak hareket eden bir elektron ve bir mekanizmanın içerisinde dönen bir dişli. 
Nesnenin sürat vektörü sürekli yön değiştirdiği için, hareket eden nesne rotasyon merkezinin yöndeki merkezcil bir kuvvet tarafından ivme kazandırılıyor. Newton'un hareket yasalarına göre bu ivme olmadan nesne düz bir çizgide hareket eder.

Fizikte, düzgün dairesel hareket dairesel bir yörüngeyi sabit süratle geçen bir cismin hareketini tanımlar. Cisminin rotasyon ekseninden uzaklığı her zaman sabit kalır. Cismin süratinin sabit olmasına rağmen, hızı sabit değildir: hız, vektörel bir büyüklük, hem cismin süratine hem gidiş yönüne bağlıdır. Bu değişken hız bir ivmenin varlığını gösterir; bu merkezcil ivme düzgün genlikten kaynaklanır ve her zaman rotasyon eksenine doğru yönlendirilir. Bu ivme dolayısıyla aynı şekilde genlikte düzgün ve rotasyon eksenine doğru yönlendirilmiş merkezcil bir güç tarafından üretilir.
Yörüngenin yarıçapına oranla göz ardı edilebilecek küçüklükte olmayan sert bir cismin sabit ekseni etrafındaki rotasyon durumunda, cismin her bir parçacığı aynı açısal sürat fakat konum ve yörüngeye bağlı olarak değişen sürat ve ivmeli bir düzgün dairesel hareket tanımlar.

r yarıçaplı bir dairede hareket için, dairenin çevresi C = 2π r'dir. Bir tam dönüş için periyot T, aynı zamanda açısal sürat olarak bilinen rotasyonun açısal değeri ise ω :

  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              2
              π
            
            T
          
        
         
      
    
    {\displaystyle \omega ={\frac {2\pi }{T}}\ }
  

Ve birimler radyan/saniye'dir.
Daireyi dolaşan nesnenin hızı:

  
    
      
        v
        
        =
        
          
            
              2
              π
              r
            
            T
          
        
        =
        ω
        r
      
    
    {\displaystyle v\,={\frac {2\pi r}{T}}=\omega r}
  

T sürede süpürülen θ açısı:

  
    
      
        θ
        =
        2
        π
        
          
            t
            T
          
        
        =
        ω
        t
        
      
    
    {\displaystyle \theta =2\pi {\frac {t}{T}}=\omega t\,}
  

Yöndeki değişiklikten kaynaklanan ivme:

  
    
      
        a
        
        =
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            r
          
        
        
        =
        
          
            ω
            
              2
            
          
        
        
          r
        
      
    
    {\displaystyle a\,={\frac {v^{2}}{r}}\,={\omega ^{2}}{r}}
  

Vektörel ilişkiler Şekil 1'de gösteriliyor. Rotasyon ekseni ω = dθ / dt genliğiyle ve yörünge düzlemine dik Ω vektörü olarak gösterilmiştir. Ω vektörünün yönü sağ el kuralı kullanılarak bulunmuştur. Rotasyon belirlemek için olan bu kuralla, sürat vektör çarpı ürün olarak verilir; F burada vektör hem Ω hem de r (t)'ye dikey, yörüngeye teğet ve ω r genliğindedir.
Aynı şekilde, ivme :
  
    
      
        
          a
        
        =
        
          Ω
        
        ×
        
          v
        
        =
        
          Ω
        
        ×
        
          (
          
            
              Ω
            
            ×
            
              r
            
          
          )
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {a} ={\boldsymbol {\Omega }}\times \mathbf {v} ={\boldsymbol {\Omega }}\times \left({\boldsymbol {\Omega }}\times \mathbf {r} \right)\,}
  
 olarak verilir, burada vektör ω |v| = ω2 r genliğinde hem Ω hem de  v (t)'ye dikeydir ve r (t)'nin tam zıddı yöne doğrultulmuştur.
En basit olarak hız, kütle ve yarıçap sabittir.
Bir kilogramlık bir cismin saniyede bir radyanın açısal süratiyle bir metre yarıçap etrafında dairesel olarak hareket ettiğini varsayalım.
•	Hız saniyede 1 metredir.
•	İçeriye doğru ivme 1 m / s2'dir.
•	1 m / s2'de 1 kilogram merkezcil güce bağlıdır ve bu bir newton eder. 
•	Cismin momentumu 1 kg•m•s−1'dir. 
•	Eylemsizlik momentumu 1 kg•m²'dir. 
•	Açısal momentumu 1 kg•m²•s−1'dir.
•	Kinetik enerji ½ jouledür. 
•	Yörüngenin çevresi 2π (~ 6.283) metredir. 
•	Hareketin devri dönüş başında 2π saniyedir. 
•	Frekans (2π)−1 hertz'dir.

Dairesel hareket boyunca cisim herhangi bir referans yönden konumlandırılmış θ (t) açısında orijin olarak alınan yörüngenin merkezinden R sabit uzaklığı olan kutupsal koordinat sistemi olarak tanımlanabilecek bir eğride hareket eder.
Bakınız Şekil 2. 
  
    
      
        
          
            
              

              
              
                
                  
                    r
                    →
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\stackrel {\vec {r}}{}}}
  
 vektörünün yer değişimi orijinden parçacık konumuna olan radyal vektördür:

  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        =
        R
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            R
          
        
        (
        t
        )
         
        ,
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}=R{\hat {u}}_{R}(t)\ ,}
  

  
    
      
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            R
          
        
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle {\hat {u}}_{R}(t)}
  
  t  süresinde orijinden uzaklaşan radyal vektöre paralel birim vektörün olduğu yerdir. Ortogonal birim vektörü 
  
    
      
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {u}}_{R}}
  
 olarak da adlandırılan 
  
    
      
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            θ
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {u}}_{\theta }}
  
'ye göstermek için uygun bir noktadır. 
  
    
      
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            θ
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {u}}_{\theta }}
  
'yi yörünge boyu dolaşım yönüne doğrultmak için müsaittir.
Hız yerdeğişimin zamana göre türevidir:

  
    
      
        
          
            
              v
              →
            
          
        
        =
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        (
        t
        )
        =
        
          
            
              d
              R
            
            
              d
              t
            
          
        
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            R
          
        
        +
        R
        
          
            
              d
              
                
                  
                    
                      u
                      ^
                    
                  
                
                
                  R
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
         
        .
      
    
    {\displaystyle {\vec {v}}={\frac {d}{dt}}{\vec {r}}(t)={\frac {dR}{dt}}{\hat {u}}_{R}+R{\frac {d{\hat {u}}_{R}}{dt}}\ .}
  

Dairenin yarıçapı sabit olduğundan, hızın radyal bileşeni sıfırdır. 
  
    
      
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {u}}_{R}}
  
 birim vektörü değişmez zamanlı birleşme genliğine sahiptir, böylece süre değiştikçe ucu daima 
  
    
      
        
          
            
              r
              →
            
          
        
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle {\vec {r}}(t)}
  
 ile aynı açıda olan θ açısıyla birim yarıçapın dairesinde uzanır.
Eğer parçacık yerdeğişimi dt sürede dθ açısıyla dönerse dθ genliğindeki birim daire üzerinde bir yay tanımlayan 
  
    
      
        
          
            
              
                u
                ^
              
            
          
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hat {u}}_{R}}
  
de döner.
Bakınız Şekil 2'deki solda birim daire. Bu yüzden,

  
    
      
        
          
            
              d
              
                
                  
                    
                      u
                      ^
                    
                  
                
                
                  R
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              d

Düzgün dairesel hareket, sabit bir kuvvetin etkisinde, bir çember üzerinde süratin değişmediği harekettir.

Düzgün dairesel harekette bir tam dolanım için geçen süredir. 
  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 ile gösterilir. Birimi saniyedir.

Düzgün dairesel hareket yapan cismin bir saniyedeki dolanım sayısıdır. 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 ile gösterilir. Birimi Hertz dir.
Periyot ve frekans arasında, 
  
    
      
        f
        =
        
          
            1
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle f={1 \over T}}
  
 bağıntısı vardır.

Çember üzerinde dolanan bir cisim, Şekil 1 deki gibi 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 kadar yol alırken yarıçap vektörü aynı anda 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 açısı kadar bir açı tarar. Bu nedenle dairesel hareketlerde; biri çizgisel, diğeri açısal olmak üzere iki çeşit hız tanımlanır.

Şekil 1 deki gibi düzgün dairesel hareket yapan bir cismin, daire yayı üzerinde birim zamanda aldığı yola çizgisel hız denir.
Çizgisel hız vektörü (
  
    
      
        
          
            v
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {v}}}
  
) daire yayına tam teğet olup, yarıçap vektörüne diktir.
Düzgün doğrusal harekette;

  
    
      
        
          HIZ
        
        =
        
          
            
              Y
              o
              l
            
            
              Z
              a
              m
              a
              n
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\text{HIZ}}={Yol \over Zaman}\!}
  
 (veya 
  
    
      
        v
        =
        
          
            x
            t
          
        
      
    
    {\displaystyle v={x \over t}}
  
) idi. Cisim dairenin tüm çevresini dolanırsa, 
  
    
      
        2
        
          π
        
        r
      
    
    {\displaystyle 2{\pi }r}
  
 kadar yol alır ve bu esnada bir periyot 
  
    
      
        (
        T
        )
      
    
    {\displaystyle (T)}
  
 kadar zaman geçer.
Bu nedenle çizgisel hız ifadesi;

  
    
      
        2
        
          π
        
        r
        =
        v
        .
        T
        
      
    
    {\displaystyle 2{\pi }r=v.T\!}
  

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              2
              
                π
              
              r
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle v={2{\pi }r \over T}\!}
  

  
    
      
        v
        =
        
          2
          
            π
          
          r
          f
        
        
      
    
    {\displaystyle v={2{\pi }rf}\!}
  

şeklinde bulunur. Çizgisel hızın birimi metre / saniye dir.

Cismi merkeze bağlayan yarıçap vektörünün, birim zamanda radyan cinsinden taradığı açıya açısal hız denir, ω ile gösterilir. Birimi rad/s dir.
Dairesel hareket yapan bir cismi merkeze bağlayan yarıçap vektörü bir tam devir yaptığında, 
  
    
      
        2
        π
      
    
    {\displaystyle 2\pi }
  
 radyan açı tarar ve bu esnada bir periyot 
  
    
      
        (
        T
        )
      
    
    {\displaystyle (T)}
  
 kadar zaman geçer. O hâlde açısal hız;

  
    
      
        θ
        =
        ω
        .
        t
        
      
    
    {\displaystyle \theta =\omega .t\!}
  

  
    
      
        2
        π
        =
        ω
        .
        t
        
      
    
    {\displaystyle 2\pi =\omega .t\!}
  

  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              2
              π
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={2\pi  \over T}\!}
  

  
    
      
        ω
        =
        2
        
          π
        
        f
        
      
    
    {\displaystyle \omega =2{\pi }f\!}
  
 olur.
Çizgisel hız ile açısal hız arasındaki bağıntı ise;

  
    
      
        ω
        =
        
          
            
              2
              π
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \omega ={2\pi  \over T}\!}
  
 olmak üzere

  
    
      
        v
        =
        
          
            
              2
              π
              r
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle v={2\pi r \over T}\!}
  

  
    
      
        v
        =
        ω
        .
        r
        
      
    
    {\displaystyle v=\omega .r\!}
  
 olur.

Dairesel bir yörüngede sabit süratle dönen bir cismin, eşit zaman aralıklarıyla çizilmiş hız vektörleri Şekil 3 teki gibi olur. Bu hız vektörlerinin büyüklükleri eşit, yönleri ise farklıdır.
Hız vektörlerinin başlangıç noktaları ortak bir noktada toplanırsa ardışık 
  
    
      
        Δ
        
          
            v
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta {\overrightarrow {v}}}
  
 hız değişim vektörlerinin eşit büyüklükte, fakat farklı yönlerde olduğu görülür 
  
    
      
        Δ
        
          t
        
      
    
    {\displaystyle \Delta {t}}
  
 süresindeki hız değişim vektörü 
  
    
      
        Δ
        
          
            v
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta {\overrightarrow {v}}}
  
 ise, ortalama ivme vektörü;

  
    
      
        
          
            
              a
              →
            
          
          
            o
            r
            t
          
        
        =
        
          
            
              Δ
              
                
                  v
                  →
                
              
            
            
              Δ
              
                t
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {a}}_{ort}={\Delta {\overrightarrow {v}} \over \Delta {t}}}
  
 olur.
Ani ivme vektörleri, hız vektörlerine diktir.
Düzgün dairesel hareket yapan bir cisim, 
  
    
      
        R
        
      
    
    {\displaystyle R\!}
  
 yarıçaplı çember üzerinde bir devir yaptığında, hız vektörü de tam bir devir yaparak başlangıçtaki yönüne gelir. Diğer bir deyişle, hız vektörünün ucu, 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 yarıçaplı bir dairenin 
  
    
      
        2
        π
        
          r
        
      
    
    {\displaystyle 2\pi {r}}
  
 çevresini 
  
    
      
        T
        
      
    
    {\displaystyle T\!}
  
 zamanda döner. Hızdaki değişim; 
  
    
      
        Δ
        
          v
        
        =
        2
        π
        
          r
        
      
    
    {\displaystyle \Delta {v}=2\pi {r}}
  
 olduğundan;

  
    
      
        a
        =
        
          
            
              2
              π
              
                r
              
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle a={2\pi {r} \over T}\!}
  

olur. Çizgisel hızın 
  
    
      
        v
        =
        
          
            
              2
              π
              
                R
              
            
            T
          
        
        
      
    
    {\displaystyle v={2\pi {R} \over T}\!}
  
 değeri ivme bağıntısında yerine yazılırsa;

  
    
      
        a
        =
        −
        
          
            
              4
              
                π
                
                  2
                
              
              
                R
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a=-{4\pi ^{2}{R} \over T^{2}}}
  
 veya

  
    
      
        a
        =
        −
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            R
          
        
        =
        −
        
          
            ω
            
              2
            
          
          R
        
      
    
    {\displaystyle a=-{v^{2} \over R}=-{\omega ^{2}R}}
  

bulunur.
Dairesel harekette bu ivmeye merkezcil ivme denir.

Buradaki 
  
    
      
        (
        −
        )
      
    
    {\displaystyle (-)}
  
 işareti 
  
    
      
        
          
            R
            →
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {R}}\!}
  
 vektörüyle 
  
    
      
        
          
            a
            →
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {a}}\!}
  
 ivme vektörünün aynı doğrultuda ve ters yönlü olduğunu gösterir (Şekil 4).

Her ivme, kendi yönünde bir net kuvvet tarafından oluşturulur. Düzgün dairesel harekette de cisme ivme kazandıran kuvvet dinamiğin temel prensibi olan 
  
    
      
        
          
            F
            →
          
        
        =
        m
        .
        
          
            a
            →
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {F}}=m.{\overrightarrow {a}}}
  
 dan;

  
    
      
        
          
            F
            →
          
        
        =
        −
        
          
            
              m
              .4
              
                π
                
                  2
                
              
              
                
                  R
                  →
                
              
            
            
              T
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\overrightarrow {F}}=-{m.4\pi ^{2}{\overrightarrow {R}} \over T^{2}}}
  

Bu kuvvetin yönü, ivme ile aynı yönlü olup yörüngenin merkezine doğrudur. Bu kuvvete merkezcil kuvvet denir. K

Fizikte, eylemsiz referans sistemi, zamanı ve uzayı homojen ve izotropik olarak zamandan bağımsız bir şekilde tanımlanan referans sistemidir.
Tüm eylemsizlik sistemleri, sıfır ivmelenmenin olduğu sabit ve doğrusal bir hareket içerisindedir. Bir eylemsizlik sisteminde yapılan ölçümler basit bir dönüşümle diğer sistemlerdeki ölçümlere dönüştürülebilir (Newton fiziğindeki Galile dönüşümü ve Özel rölativitedeki Lorentz dönüşümü). Genel görelilikte uzay-zaman eğrisi için yeterince küçük olan bir bölge ihmal edilebilir, bir dizi eylemsizlik sistemleri bu bölgeyi açıklayabilir.
Fiziksel yasalar tüm eylemsizlik sistemlerinde aynı formu alırlar. Buna karşın, eylemsiz olmayan referans sistemlerinde, fizik yasaları sistemin ivmelenmesine bağlı olarak değişiklik gösterir ve olağan fizik kuvvetleri gerçek olmayan kuvvetlere eklenmelidir. Örneğin, yere düşen bir top gerçekten de düz bir şekilde aşağı gitmez çünkü dünya dönüyor. Dünya üzerinde dönen kişiler Coriolis etkisini hesaba katmalıdır. Yani yatay bir hareketi tahmin etmek için bir kuvvetin varlığı kabul edilmelidir. Dönen referans sistemlerindeki gerçek olmayan kuvvetlerle ilgili diğer bir örnek merkezkaç etkisidir.

Bir cismin hareketi sadece başka cisimlere, gözlemcilere veya uzay zaman koordinatlarına göre tanımlanabilir. Bunlara referans sistemi denilmektedir. Koordinatlar kötü seçilirse, hareket yasaları gereğinden fazla karmaşık olabilir. Örneğin, serbest bir cismin herhangi bir dış etken olmaksızın bir an için hareketsiz olduğunu düşünelim. Çoğu koordinat sisteminde, bu cisim üzerine etki eden kuvvetler olmamasına rağmen, bir sonraki aşamada harekete geçecektir. Ancak, daima durağan kalacağı bir referans sistemi seçilebilir. Uzay, homojen bir biçimde ve zamandan bağımsız olarak tanımlanmamışsa, bir koordinat sistemi serbest bir cismin uzaydaki uçuşunu karmaşık zig-zag biçiminde tanımalayabilir. Nitekim, eylemsizlik sistemleri anlaşılır bir biçimde şöyle verilebilir: Eylemsizlik referans sisteminde, mekanik yasaları kendi basit formunu alır.
Eylemsizlik referansında Newton un birinci kuralı sağlanır. Her serbest hareket sabit bir büyüklük ve yöne sahiptir. Newton un ikinci kuralı parçacıklar için:

  
    
      
        
          F
        
        =
        m
        
          a
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} \ ,}
  
  formundadır.
F, net kuvvet ve vektörel bir büyüklüktür; m parçacığın kütlesi ve a, sistemde yer alan bir gözlemci tarafından ölçülen vektörel bir değer olan parçacık ivmesidir. F kuvveti parçacık üzerindeki elektromanyetik, çekimsel veya nükleer tüm kuvvetlerin toplamıdır. Newton'un ikinci yasası dönen referans sistemini içerir; bir eksen etrafında Ω açısal hızıyla dönüşü içerir:

  
    
      
        
          
            F
          
          ′
        
        =
        m
        
          a
        
         
        ,
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} '=m\mathbf {a} \ ,}
  
  formundadır.
Yukarıdaki formül eylemsizlik sistemiyle aynı görünmektedir, fakat F′ kuvveti sadece F kuvveti değil diğer ek terimlerden de meydana gelmektedir:

  
    
      
        
          
            F
          
          ′
        
        =
        
          F
        
        −
        2
        m
        
          Ω
        
        ×
        
          
            v
          
          
            B
          
        
        −
        m
        
          Ω
        
        ×
        (
        
          Ω
        
        ×
        
          
            x
          
          
            B
          
        
        )
        −
        m
        
          
            
              d
              
                Ω
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        ×
        
          
            x
          
          
            B
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} '=\mathbf {F} -2m\mathbf {\Omega } \times \mathbf {v} _{B}-m\mathbf {\Omega } \times (\mathbf {\Omega } \times \mathbf {x} _{B})-m{\frac {d\mathbf {\Omega } }{dt}}\times \mathbf {x} _{B}\,}
  

Sistemin açısal dönüşü, dönüş ekseniyle aynı yönde olan ve dönmenin açısal hızıyla eşit büyüklükte olan Ω vektörüyle tanımlanır. X vektör çarpımını belirtmektedir, xB vektörü cismin konumunu, vB vektörü ise, dönen gözlemciye göre cismin hızını belirtir (hareketsiz bir gözlemci tarafından görülen hızdan farklıdır).
F′ kuvvetindeki ekstra terimler bu sistem için gerçek olmayan kuvvetlerdir (İlk ekstra terim Coriolis kuvveti, ikincisi santrifüj kuvveti ve üçüncüsü Euler kuvveti). Bu terimler şu özelliklere sahiptir: Bu terimler, Ω = 0 olduğunda ortadan kaybolmaktadırlar. Yani, eylemsizlik sistemi için sıfırdırlar; Ω değerine bağlı olarak, her dönen sistemde farklı büyüklük ve yönde olmaktadırlar; dönen sistemlerde yaygındırlar (Durum ne olursa olsun her parçacığı etkilerler); bunlar tanımlanabilir fiziksel kaynaklar içerisinde belirgin bir kaynağa sahip değildirler. Tüm gerçek olmayan kuvvetler mesafeyle azalmaz (nükleer ve elektrik kuvvetleri dahil değil). Örneğin, bir dönen sistemi içerisinde dönme ekseninden yayılan merkezkaç kuvveti eksenden uzaklaştıkça artar.
Tüm gözlemciler gerçek F kuvvetleri konusunda hemfikirdir; sadece eylemsiz olmayan gözlemciler için gerçek olmayan kuvvetler vardır. Eylemsizlik sistemi içerisinde fizik yasaları daha basittir fakat, gereksiz kuvvetler yoktur.
Newton zamanında sabit yıldızlar bir referans sistemi olarak kabul edildi; mutlak uzaya göre sabit durdukları varsayıldı. Referans sistemlerinde, sabit yıldızlara göre durmakta veya bu yıldızlara göre düzgün bir ötelenme-yer değiştirme olmaktadır. Newton'ın hareket yasaları tutmak gerekiyordu. Buna karşılık, sabit yıldızlar, sabit yıldızlara göre döndürülmesi çerçeveleri olmanın önemli bir durum ile ilgili hızlanan çerçeveler, ancak, onların basit formu tutun vermedi hareket kanunları için, hayali güçlerin eklenmesiyle takviye gerekiyordu örnek, Coriolis kuvveti ve merkezkaç kuvveti. İki ilginç deneyler bu kuvvetler dolayısıyla onlar Eylemsiz olmayan bir gözlemciye açığa keşfedilen nasıl göstermek için Newton tarafından geliştirilen edilmiştir: ağırlık merkezinin kendi etrafında dönen iki küre birbirine bağlayan kordon gerginlik örnek ve döner bir kovada su yüzeyinin eğrilik örneği. Her iki durumda da, Newton'un ikinci yasasının uygulama kendi gözlemlerine (; dönen kepçenin durumunda parabolik su yüzeyi küre durumunda gerilim) hesaba merkezkaç ve Coriolis kuvvetleri yürütmesini olmadan dönen gözlemci için işe yaramaz.

*   Landau, L. D.; Lifshitz, E. M. (1960). Mechanics. Pergamon Press. pp. 4–6.
*  Jump up^ Albert Einstein (2001) [Reprint of edition of 1920 translated by RQ Lawson]. Relativity: The Special and General Theory (3rd ed.). Courier Dover Publications. p. 71. ISBN 0-486-41714-X.
*  Jump up^ Domenico Giulini (2005). Special Relativity. Cambridge University Press. p. 19.ISBN 0-19-856746-4.
*  Jump up^ Assuming the coordinate systems have the same handedness.
*  ^ Jump up to:a b Milton A. Rothman (1989). Discovering the Natural Laws: The Experimental Basis of Physics. Courier Dover Publications. p. 23. ISBN 0-486-26178-6.
*  ^ Jump up to:a b Sidney Borowitz & Lawrence A. Bornstein (1968). A Contemporary View of Elementary Physics. McGraw-Hill. p. 138. ASIN B000GQB02A.
*  Jump up^ Amedeo Balbi (2008). The Music of the Big Bang. Springer. p. 59. ISBN 3-540-78726-7.
*  Jump up^ Abraham Loeb, Mark J. Reid, Andreas Brunthaler, Heino Falcke (2005). "Constraints on the proper motion of the Andromeda galaxy based on the survival of its satellite M33"(PDF). The Astrophysical Journal 633 (2): 894–898. arXiv:astro-ph/0506609.Bibcode:2005ApJ...633..894L. doi:10.1086/491644.
*  Jump up^ John J. Stachel (2002). Einstein from "B" to "Z". Springer. pp. 235–236. ISBN 0-8176-4143-2.
*  Jump up^ Peter Graneau & Neal Graneau (2006). In the Grip of the Distant Universe. World Scientific. p. 147. ISBN 981-256-754-2.
*  Jump up^ Henning Genz (2001). Nothingness. Da Capo Press. p. 275. ISBN 0-7382-0610-5.
*  Jump up^ J Garcio-Bellido (2005). "The Paradigm of Inflation". In J. M. T. Thompson. Advances in Astronomy. Imperial College Press. p. 32, §9. ISBN 1-86094-577-5.
*  Jump up^ Wlodzimierz Godlowski and Marek Szydlowski (2003). "Dark energy and global rotation of the Universe". General Relativity and Gravitation 35 (12): 2171. arXiv:astro-ph/0303248.Bibcode:2003GReGr..35.2171G. doi:10.1023/A:1027301723533.
*  Jump up^ P Birch Is the Universe rotating? Nature 298, 451 - 454 (29 July 1982)
*  Jump up^ Einstein, A., Lorentz, H. A., Minkowski, H., & Weyl, H. (1952). The Principle of Relativity: a collection of original memoirs on the special and general theory of relativity. Courier Dover Publications. p. 111. ISBN 0-486-60081-5.
*  Jump up^ Ernest Nagel (1979). The Structure of Science. Hackett Publishing. p. 212. ISBN 0-915144-71-9.
*  Jump up^ Milutin Blagojević (2002). Gravitation and Gauge Symmetries. CRC Press. p. 4.ISBN 0-7503-0767-6.
*  Jump up^ Albert Einstein (1920). Relativity: The Special and General Theory. H. Holt and Company. p. 17.
*  Jump up^ Richard Phillips Feynman (1998). Six not-so-easy pieces: Einstein's relativity, symmetry, and space-time. Basic Books. p. 73. ISBN 0-201-32842-9.
*  Jump up^ Armin Wachter & Henning Hoeber (2006). Compendium of Theoretical Physics. Birkhäuser. p. 98. ISBN 0-387-25799-3.
*  ^ Jump up to:a b Ernst Mach (1915). The Science of Mechanics. The Open Court Publishing Co. p. 38.
*  Jump up^ Lange, Ludwig (1885). "Über die wissenschaftliche Fassung des Galileischen Beharrungsgesetzes". Philosophische Studien 2.
*  Jump up^ Julian B. Barbour (2001). The Discovery of Dynamics (Reprint of 1989 Absolute or Relative Motion? ed.). Oxford University Press. pp. 645–646. ISBN 0-19-513202-5.
*  Jump up^ L. Lange (1885) as quoted by Max von Laue in his book (1921) Die Relativitätstheorie, p. 34, and translated by Har

Eylemsizlik, süredurum ya da atalet, cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. Burada "hareket durumu" ile anlatılmak istenen, cismin diğer bir cisme göre sabit hızla hareket etmesi veya durağan halde bulunmasıdır. Maddeler için ortak özelliktir. Newton tarafından 1. hareket yasası olarak ifade edilmiştir. Bu yasa, bir cisim üzerine etkiyen dış kuvvetlerin bileşkesi (net kuvvet) sıfır olduğu zaman cismin hareket durumunun değişmeyeceğini söyler.
Doğrusal harekette cismin eylemsizliği kütlesiyle doğru orantılıdır. Newton'un ikinci hareket kanunu olan 
  
    
      
        
          F
        
        =
        m
        
          a
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} }
  
 bunu bize göstermektedir. Kütleleri farklı olan iki cisme aynı kuvveti uyguladığımızda, kütlesi büyük olan cisim daha yavaş hızlanır.
Düzgün dairesel harekette ise cismin eylemsizliği eylemsizlik momentiyle doğru orantılıdır. Eylemsizlik momenti büyük cisimlere açısal ivme kazandırmak daha zordur. Dairesel harekette ise

  
    
      
        
          
            τ
          
          
            
              n
              e
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              
                L
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
              
              (
              I
              
                ω
              
              )
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        I
        
          
            
              
                d
              
              
                ω
              
            
            
              
                d
              
              t
            
          
        
        =
        I
        
          α
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\boldsymbol {\tau }}_{\mathrm {net} }={\frac {\mathrm {d} \mathbf {L} }{\mathrm {d} t}}={\frac {\mathrm {d} (I{\boldsymbol {\omega }})}{\mathrm {d} t}}=I{\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {\omega }}}{\mathrm {d} t}}=I{\boldsymbol {\alpha }},}
  
 eşitliği vardır.

τ: Tork
I: Eylemsizlik momenti
α: Açısal ivme

Atalet momenti veya eylemsizlik momenti (SI birimi kilogram metrekare - kg·m²), dönmekte olan bir cismin, dönme hareketine karşı durmasına eylemsizlik momenti denir. Eylemsizlik momenti, toplam dönme hareket gücüne karşı direnç oluşturur ve bu yüzden cisim, tam verimde dönemez.

Eylemsizlik momenti katı (bükülmez) cisimlerin, kendi rotasyon hareketlerindeki değişime karşı eylemsizliğini gösterir. Duran bir cismin eylemsizliği cismin kütlesi olduğu gibi, dönen bir cismin eylemsizliği de eylemsizlik momentidir. Eylemsizlik momenti kavramı iki başlık altında incelenir. Alan eylemsizlik momenti ve kütlesel eylemsizlik momenti:

Alan eylemsizlik momenti (Kesit/Polar atalet momenti): Rastgele seçilen bir koordinat sistemine göre bir cismin iki boyutu (yüzeyi) ele alınmış olsun. Bu yüzey, rastgele seçilen koordinat sisteminin bir eksenine dik olsun. Yüzeyin şekil değiştirmeme isteğinin yüzeyi içine alan eksenlere göre tanımlanmış haline alan eylemsizlik momenti denir. Cismin seçilen yüzeyine dik eksen z ekseni olsun. Yani incelenen düzlem x-y düzlemi üzerindedir. Bu şekliyle alan eylemsizlik momenti x eksenine ve y eksenine göre ayrı ayrı tanımlanabilir.
Eylemsizliğin bulunması istenen yüzey homojen ve tek boyutlu ise 
  
    
      
        λ
        =
        
          
            
              
                d
              
              M
            
            
              d
              L
            
          
        
        =
        
          
            M
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {\mathrm {d} M}{dL}}={\frac {M}{L}}}
  
; iki boyutlu ise 
  
    
      
        σ
        =
        
          
            
              
                d
              
              M
            
            
              
                d
              
              A
            
          
        
        =
        
          
            M
            A
          
        
      
    
    {\displaystyle \sigma ={\frac {\mathrm {d} M}{\mathrm {d} A}}={\frac {M}{A}}}
  
; üç boyutlu ise 
  
    
      
        ρ
        =
        
          
            
              
                d
              
              M
            
            
              
                d
              
              V
            
          
        
        =
        
          
            M
            V
          
        
      
    
    {\displaystyle \rho ={\frac {\mathrm {d} M}{\mathrm {d} V}}={\frac {M}{V}}}
  
 kullanılır.
Alan eylemsizlik momenti formülü, malzemelerin burulması ve eğilmesiyle ilgili hesaplamalarda kullanılır. Özet olarak, yüzey şeklini değiştirmeye çalışan kuvvete koyduğu tepkidir. Birimi metre4 dür. Yani yüzeyin ufak bir değişimine olan tepki çok fazla yansıyacaktır.
Kütlesel Atalet Momenti: Hareketin çeşitli koordinat sistemlerinde (kartezyen koordinat sistemi, yarı kutupsal koordinat sistemi, doğal koordinat sistemi) vektörel olarak tanımlanmasıyla, yer vektörünün zamana göre iki kez türevi alınmasıyla ivmenin vektörel olarak büyüklüğü belirlenmiş olur. Bu ivmeye ait kütle eylemsizlik momenti oluşturur. Bu da 
  
    
      
        F
        =
        m
        ⋅
        

        
        a
      
    
    {\displaystyle F=m\cdot {}a}
  
 formülasyonu ile gösterilmektedir.
Kütlesel atalet momentini tanımlamak için hareketli cismin dinamik (hareketli) ve statik(durgun) hallerdeki durumlarına uygun olan, cisim üzerinden noktalar belirlenmelidir.
Genel olarak statik cisimler tek noktaya indirgenir. Yani, durgun halde L uzunluğunda homojen bir silindirin ağırlık ve kütle merkezi olan tam ortasına indirgenir ve sanki cisim orada toplanmış gibi düşünülür. Fakat dönme veya salınım hareketi yaptığında bir noktaya göre tanımlamak bazı durumlarda dinamik özellikleri yansıtmayabilir. Bu nedenle, çubuğu iki noktaya ya da dönme veya salınım hızı arttıkça üç noktaya indirgenebilir. Hareketin karmaşıklığı arttıkça kütlenin indirgendiği nokta sayısı da arttırılabilir. Fakat dört noktadan fazlası problemin çözümünden sapmayı arttırır.

        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 kütleli noktasal bir cisim 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 uzaklığındaki bir eksen etrafında dönerse bu cismin eylemsizlik momenti 
  
    
      
        m
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle mr^{2}}
  
 olarak tanımlanır. Eğer cisim çok sayıda parçacıktan oluşmuşsa her bir parçacığın 
  
    
      
        m
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle mr^{2}}
  
 si toplanarak cismin eylemsizlik momenti bulunur. Yani cisim sonsuz küçüklükteki 
  
    
      
        
          d
        
        m
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} m}
  
 kütlelerinden meydana geliyorsa bu cismin eylemsizlik momenti

  
    
      
        ∫
        
          r
          
            2
          
        
        
        
          d
        
        m
      
    
    {\displaystyle \int r^{2}\,\mathrm {d} m}
  
 olur.
Örneğin 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 boyundaki 
  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 kütleli düz bir çubuğun kütle merkezinden geçen eksene göre eylemsizlik momenti şöyle hesaplanır:

  
    
      
        
          d
        
        r
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} r}
  
 boyundaki küçük bir parçanın kütlesi 
  
    
      
        
          d
        
        m
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} m}
  
 ise 
  
    
      
        
          d
        
        m
        =
        
          
            
              M
              
              
                d
              
              r
            
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} m={\frac {M\,\mathrm {d} r}{L}}}
  

Eksen çubuğun kütle merkezinden geçtiği için integralin sınırları 
  
    
      
        −
        L
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle -L/2}
  
 ve 
  
    
      
        L
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle L/2}
  
 olur. Bulduğumuz 
  
    
      
        
          d
        
        m
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} m}
  
 yi formülde yerine koyarsak 
  
    
      
        
          ∫
          
            −
            L
            
              /
            
            2
          
          
            L
            
              /
            
            2
          
        
        
          r
          
            2
          
        
        
          
            
              M
              
              
                d
              
              r
            
            L
          
        
      
    
    {\displaystyle \int \limits _{-L/2}^{L/2}r^{2}{\frac {M\,\mathrm {d} r}{L}}}
  

  
    
      
        M
      
    
    {\displaystyle M}
  
 ve 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 sabit olduğundan integralin dışına çıkar, integrali çözersek

  
    
      
        
          
            
              M
              
                L
                
                  2
                
              
            
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {ML^{2}}{12}}}
  
 bulunur.

Paralel eksenler teoremi, kütle merkezinden geçen eksene göre eylemsizlik momenti bilinen bir cismin bu eksenden 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 uzaklıktaki eksene göre eylemsizlik momentini bulmaya yarar. Bu teoreme göre

  
    
      
        I
        =
        
          I
          
            k
            m
          
        
        +
        M
        
          d
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle I=I_{km}+Md^{2}}
  

Örneğin bir çubuğun ucuna göre eylemsizlik momenti paralel eksenler teoremi kullanılarak şu şekilde hesaplanır:
Çubuğun kütle merkezine göre eylemsizlik momenti 
  
    
      
        
          
            
              M
              
                L
                
                  2
                
              
            
            12
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {ML^{2}}{12}}}
  
, çubuğun ucu, merkezden 
  
    
      
        L
        
          /
        
        2
      
    
    {\displaystyle L/2}
  
 uzaklıkta. Denklemde bunları yerine koyarsak

  
    
      
        I
        =
        
          
            
              M
              
                L
                
                  2
                
              
            
            12
          
        
        +
        M
        (
        L
        
          /
        
        2
        
          )
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              M
              
                L
                
                  2
                
              
            
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle I={\frac {ML^{2}}{12}}+M(L/2)^{2}={\frac {ML^{2}}{3}}}
  

Bu sonuç bir çubuğu; merkezinin etrafında döndürmenin, ucunun etrafında döndürmeye göre daha kolay olduğunu gösterir.

Kütle, bir cismin öteleme hareketindeki eylemsizliğidir. Eylemsizlik momentiyse dönme hareketindeki eylemsizliktir. Bu ikisi arasındaki benzerlik hareket formüllerinde görülebilir.

  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
: hız

  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
: açısal hız

  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
: kütle

  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
: ivme

  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
: açısal ivme

Aşağıdaki hesaplamalarda cisimlerin homojen oldukları kabul edilmiştir.
NOT: Dönme ekseni aksi belirtilmedikçe kütl

Matematiksel fizik hareket denklemlerini, fiziksel bir sistemin hareketi sürecindeki davranışının zamana bağlı bir fonksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Hareket denklemleri, fiziksel bir sistemin davranışını, devinimsel değişkenler üzerinde tanımlanmış matematiksel bir fonksiyon takımı olarak açıklar. Bu değişkenler genellikle uzay koordinatları ve zamandan ibarettir ama gerektiğinde momentum bileşenleri de kullanılır. En yaygın değişken seçeneği, fiziksel sistemin özelliklerini uygun şekilde tanımlayan değişkenlerden oluşan genelleştirilmiş koordinatlardır. Klasik mekanikte bu fonksiyonlar Öklid Uzayı'nda tanımlanmıştır ama görelilikte eğilmiş uzay üzerindeki fonksiyon daha uygundur. Eğer sistemin dinamikleri biliniyorsa bu fonksiyonları tanımlayan denklemler dinamiğin hareketini izah eden diferansiyel denklemlerin çözümleridir.
Hareketin iki açıklaması vardır: dinamik ve kinematik. Parçacığın momenti, kuvvetleri ve enerjisi hesaba katıldığında dinamik geneldir. Bu durumda, bazen terim sisteme uygun bir diferansiyel denkleme (örneğin Newton'un ikinci yasası veya Euler-Lagrange denklemleri) bazen de denklemlerin çözümlerine işaret eder.eder.
Kinematik, konumsal ve zamanla bağlantılı değişkenlerle ilgilendiği için daha anlaşılabilirdir. İvmenin sabit olduğu durumda, hareketin bu denklemleri genellikle yer değiştirme (Y), ilk hız (İ), son hız (S), ivme (İ) ve zaman (Z) (kinematik büyüklüklerin doğduğu kavramlardan bazıları) denklemleriyle ("YİSİZ" olarak kısaltılabilen denklemler) çözülebilir.
Bu sebeplerden dolayı hareket denklemleri, hareketin bu ana sınırlandırıcılarıyla gruplandırılabilir. Tüm durumlarda hareketin ana türü; çeviri, rotasyon, salınım ya da bunların kombinasyonudur.
Tarihsel açıdan, hareket denklemleri klasik mekanikle başlamıştır ve çok büyük nesnelerin hareketini tarif ederken göksel mekanikle büyümüştür. Daha sonra hareket denklemleri elektrik ve manyetik alan içindeki yüklenmiş parçacıkların hareketini tarif ederken elektrodinamikte gözükmüştür. Genel göreliliğin gelişi ile klasik hareket denklemleri değiştirilmiştir. Tüm bu durumlarda, kuvvetler ve enerji değişimlerinden etkilenmiş olan parçacığın yörüngesini uzay ve zaman koordinatları cinsinden içeren bir diferansiyel denklem şeklinde ifade edilmiştir. Kuantum mekaniğinin denklemi dahi hareket denklemi şeklinde düşünülebilir. Çünkü o denklemler dalga fonksiyonlarının kuantum durumunun nasıl davranacağını benzer olarak parçacığın uzay ve zaman koordinatlarını kullanarak açıklayan diferansiyel denklemleriydi. Hareket denklemlerinin benzeşleri önemlidir. Dalgalar da bu benzerliklerin fiziğin diğer dallarındaki önemli örneklerindendir.

Hareket denkleminin genel anlamda kapsadıkları:

genellikle herhangi bir fiziksel yasa ve uygulanan tanımları fiziksel nicelikleri olarak tanımlanan bir hareketin diferansiyel denklemi problem için bir denklem kurmak üzere kullanmak,
sınır ve başlangıç değerlerini belirlemek,
pozisyonun veya momentumun fonksiyonu ve zaman değişkenleri, sistemin kinematiğini tarif etmek,
sınır ve başlangıç değerlerini kullanarak sonuçta oluşan diferansiyel denklemi çözmek.
Diferansiyel denklem, uygulamanın genel tanımıdır ve belirli bir durum için ayarlanabilir. Çözüm tam olarak sistemin nasıl hareket edebileceğini başlangıç anından sonraki herhangi bir an için sınır değerlerini kullanarak tanımlar.

Newton mekaniğinde, hareket denklemi M genel formu olan ikinci dereceden olan adi diferansiyel denklemler halini alır, obje r konumundayken (detaylar için aşağıya bakınız)

  
    
      
        M
        
          [
          
            
              r
            
            (
            t
            )
            ,
            
              
                
                  r
                  ˙
                
              
            
            (
            t
            )
            ,
            
              
                
                  r
                  ¨
                
              
            
            (
            t
            )
            ,
            t
          
          ]
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle M\left[\mathbf {r} (t),\mathbf {\dot {r}} (t),\mathbf {\ddot {r}} (t),t\right]=0}
  

burada t zamandır ve konum fonksiyonu r üstündeki her bir nokta konumun zamana göre o dereceden türevini ifade eder.
Başlangıç koşulları t = 0 anındaki sabit değerlerle verilir;

  
    
      
        
          r
        
        (
        0
        )
        ,
        
        
          
            
              r
              ˙
            
          
        
        (
        0
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} (0),\quad \mathbf {\dot {r}} (0).}
  

Bir başka dinamik değişken ise parçacığın p momentumudur. Hareket denklemlerinden çözülecek nicelik olarak r yerine kullanılabilir (ama daha az yaygın bu kullanım), açıklamak gerekirse, momentumdaki ikinci dereceden adi diferansiyel denklem:

  
    
      
        
          
            
              M
              ~
            
          
        
        
          [
          
            
              p
            
            (
            t
            )
            ,
            
              
                
                  p
                  ˙
                
              
            
            (
            t
            )
            ,
            
              
                
                  p
                  ¨
                
              
            
            (
            t
            )
            ,
            t
          
          ]
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\tilde {M}}\left[\mathbf {p} (t),\mathbf {\dot {p}} (t),\mathbf {\ddot {p}} (t),t\right]=0}
  

Belirli başlangıç değerlerine sahip hareket denkleminin çözümü r (veya p), sistemi t = 0'dan sonraki tüm t zamanları için tanımlar. Birden çok parçacık için, ayrı denklemler vardır her bir parçacık için (İstatistiksel mekanikte, bu birçok parçacığın istatistiksel topluluğu ile çelişir ve çok parçacıklı sistemlerle, kuantum mekaniğindeki - tüm parçacıkların tek bir olasılık dağlımı ile tanımlandığı) bazen, denklem lineer olur ve kesin olarak çözülebilir. Genelde, denklem lineer değildir ve kaotik bir davranış halinde olur, sistemin ne kadar duyarlı bir başlangıç koşuluna sahip olmasıyla kaotiklik değişir.
Genelleştirilmiş Lagrange mekaniğinde, genelleştirilmiş koordinatlar q (veya genelleştirilmiş momentum p) genel konum (veya momentum) ile yer değiştirir. Hamiltonian mekaniğinde bu durum oldukça farklıdır, iki birinci dereceden denklem vardır, genelleştirilmiş koordinatlar ve momentum:

  
    
      
        M
        
          [
          
            
              q
            
            (
            t
            )
            ,
            
              
                
                  q
                  ˙
                
              
            
            (
            t
            )
            ,
            t
          
          ]
        
        =
        0
        ,
        
        
          
            
              M
              ~
            
          
        
        
          [
          
            
              p
            
            (
            t
            )
            ,
            
              
                
                  p
                  ˙
                
              
            
            (
            t
            )
            ,
            t
          
          ]
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle M\left[\mathbf {q} (t),\mathbf {\dot {q}} (t),t\right]=0,\quad {\tilde {M}}\left[\mathbf {p} (t),\mathbf {\dot {p}} (t),t\right]=0}
  

q genelleştirilmiş koordinatların değişkenler grubu ve benzer olarak p genelleştirilmiş momentumun değişkenler grubudur. Başlangıç koşulları da aynı şekilde tanımlanmıştır.

Anlık pozisyondan r = r (t), anlık belirli bir an için zamanın değeri, anlık hız v = v (t) ve ivme a = a (t), koordinattan bağımsız genel tanımları vardır;

  
    
      
        
          v
        
        =
        
          
            
              d
              
                r
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        ,
        
        
          a
        
        =
        
          
            
              d
              
                v
              
            
            
              d
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              
                r
              
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} ={\frac {d\mathbf {r} }{dt}},\quad \mathbf {a} ={\frac {d\mathbf {v} }{dt}}={\frac {d^{2}\mathbf {r} }{dt^{2}}}\,\!}
  

Hız vektörünün her zaman hareketin yönüne doğru olduğuna dikkat etmek gerekir. Bir diğer deyişle, eğimli yörüngeye teğet vektörüdür. Detaya girmeden konuşursak, birinci derecen türevler eğimlerin teğetleriyle bağlantılıdır. Yine eğimli yörüngeler için, ivme vektörü yörüngenin eğrilik merkezine doğrudur. Tekrar, detaya girmeden konuşursak, ikinci dereceden türevleri eğrilikle ilgilidir.
Bu niceliklerin dönüş hareketindeki karşılıkları açısal konum θ = θ(t) (bir eksene göre dönen parçacığın açısı), açısal hız ω = ω(t) ve açısal ivme a = a(t) olarak ifade edilir:

  
    
      
        
          ω
        
        =
        
          
            
              n
              ^
            
          
        
        
          
            
              d
              θ
            
            
              d
              t
            
          
        
     

Josiah Willard Gibbs (d. 11 Şubat 1839 New Haven, Connecticut - ö. 28 Nisan 1903 New Haven, Connecticut) Amerikalı bilim insanı. Fizik, kimya, matematik ve makine mühendisliği alanlarında çalışan Gibbs, klasik termodinamiğin ve kurucusu sayıldığı fiziksel kimyanın teorik temellerini ortaya koydu. Matematikçi olarak diğer alanlardaki çalışmalarının da katkısıyla vektör hesabını geliştirdi. 1863'te Amerika Birleşik Devletleri üniversitelerinde mühendislik alanında verilen ilk, doğa bilimleri dalında verilen ikinci doktor unvanının sahibi oldu ve kariyeri boyunca doktorasını yaptığı Yale Üniversitesi'nde çalıştı.
Gibbs'in çalışmaları sayesinde, termodinamiğin ikinci yasası sadece buhar makinelerine uygulanabilir olmaktan çıkar ve kimyasal, elastik, elektrokimyasal, elektromanyetik vb. sistemlere de uygulanabilir hale gelir.

J. Willard Gibbs 11 Şubat 1839 tarihinde Connecticut eyaletine bağlı New Haven'da ABD'ye 17. yüzyılda göç etmiş bir ailenin 6. kuşağı olarak dünyaya geldi. Yale'de kutsal metinler profesörü olan Josiah Willard Gibbs Sr. ve Mary Anna Van Cleve Gibbs'in beş çocuğundan biri ve tek oğludur.
Üniversite'ye Hopkins Grammar School, New Haven'da hazırlanan Gibbs, 1854 yılında Yale'e lisans eğitimi için kabul edildi. 1858'deki mezuniyetine kadar matematik ve Latincedeki başarısı nedeniyle çeşitli ödüllerin de sahibi oldu. Mezuniyet sonrası akademik çalışmalarına devam etti ve 1863 yılında doktor unvanını yine aynı üniversiteden makine mühendisliği alanında aldı. Gibbs'in doktorayı bitirdiği sene, ABD'de doktora programları henüz iki senedir açıktı. Bu durumunda da etkisiyle ülke tarihinde bütün fen bilimlerinde ikinci, mühendislikte verilmiş ilk doktora derecesinin sahibi olan bilim insanıdır.
Doktora sonrası Yale'de okutman olarak bir dönem ya da üç yıl geçiren Gibbs, bu zaman zarfında, ilk iki senesinde Latince son senesinde ise fizik ya da doğa felsefesi dersleri verdi. 1866 yılında iki kız kardeşi ile beraber Avrupa'ya gitmek üzere New Haven'dan ayrıldı.

İlk önce bir süre Paris'te kalan Gibbs, sonraki sene Magnus'un ve diğer fizikçi ve matematikçilerin derslerine katıldığı Berlin'e geçti. Son iki senesini Helmholtz ve Kirchoff'un ders verdiği Heidelberg'de geçirdikten sonra 1869'da New Haven'a geri döndü. Akademik kariyerinin gelişiminde kısa Avrupa seyahatinin etkisinin mühendislik eğitimine nazaran belirleyici olduğu söylenebilir.

Avrupa seyahatinden iki sene sonra, 1871'de, henüz ilk bilimsel makalesini yayımlamamış iken Yale'de vefatına kadar sürdüreceği matematik fiziği profesörlüğü görevine kabul edildi. Kariyerinin ilk dokuz senesinde maaş almadan çalıştı ve diğer üniversitelerden gelen teklifleri de reddetti. 1873'te önemli makalelerinden ilki "Akışkanlar termodinamiğinde grafik yöntemleri"ni ve ikincisi "Maddelerin termodinamik özelliklerinin geometrik anlatımı için bir metot"u yayımladı. Bu makalelerle Gibbs, matematik fiziği alanındaki uzmanlığını bilim dünyasına gösterirken, o iki bölüm halinde 1876 ve 1878 yıllarında yayımlanacak olan "Heterojen maddelerin dengesi üzerine"yi hazırlıyordu. Kimyasal tepkimenin enerjisi ile ısı enerjisinin bağlantısını selefi teorilere göre çok daha net bir şekilde açıklayan bu makalenin yayımlanması bile sorunluydu. Çünkü dergiyi yayımlayan Connecticut Sanat ve Bilimler Akademisi üyelerinin hiçbiri bu makaleyi tam olarak değerlendirebilecek bilgiye sahip değildi. Makale akademisyenlerin Gibbs'e olan güvenlerine dayanarak yayımlanabildi. Aynı nedenle uzun bir süre hak ettiği ilgiyi görmedi, ta ki 1892'ye dek.
1892'de Ostwald tarafından Almancaya, 1899'da Le Chatelier tarafından Fransızcaya çevrilen makalesi Maxwell'in de verdiği destekle kendisine Avrupa'da hakkettiği ünü sağladı. Yayımladığı son çalışması 1902 yılında yayımlanan "İstatiksel mekaniğin temel prensipleri" isimli kitabı olan Gibbs, ölmeden önce heterojen denge konusunda çalışmaya devam ediyordu.

Willard Gibbs içine kapanık, yalnız çalışmayı seven ve titiz bir bilim insan olarak tanımlanır. Yakınlarınca anlatılan en belirgin özelliği mütevazı kişiliğidir. Çalışmaları ve kendisi hakkında konuşurken ki alçak gönüllülüğü onlara bilim dünyasındaki yerinin tam olarak farkında olmadığını düşündürecek kadar fazladır. Halbuki Gibbs'in mütevazılığı akademik tarzı ile son derece örtüşmektedir. Bumsted onun bu tavrını çalışmaları ile arasında duygusal bir bağ kurmamasına ve onları savunmak ya da önemini anlatmak zorunda kalmayacak kadar rafine bir hale gelince yayımlamasına bağlar. Gibbs'in eserleri kendi başlarına ayakta kalacak kadar sağlamdır.
Ostwald, Gibbs'in tarzını klasik teorisyenliğin en uç noktası olduğunu belirtmiştir. Ona göre bir klasik teorisyen az sayıda konuyla son derece titizce ilgilenir, fikir alışverişine fazla önem vermez, çalışmaları ile ilgili söylediği ilk söz genelde son sözüdür. Çünkü çalışmasının son halidir. Genellikle bu rafine çalışma muadillerine göre uzun süre gündemde kalacak kalitede olur. Gibbs'in tüm kariyerinde bu tanımlamanın izlerini görmek mümkündür.

"Akışkanlar termodinamiğinde grafik yöntemleri" ve "Maddelerin termodinamik özelliklerinin geometrik anlatımı için bir metot" isimli makalelerinde termodinamik kurallarının algılanmasını geliştirecek yöntemleri araştıran Gibbs mekanik modellerin kavramları tam olarak anlatabildiğine inanmıyordu. Bu nedenle ilk çalışmaları geometrik gösterimler üzerine incelemelerdi. Bu makalelerinde ilk defa kullanılan grafiklerden en temeli sıcaklık - entropi diyagramıdır. Halihazırda yaygın bir şekilde kullanılan tıpkı hacim - basınç diyagramındaki gibi, herhangi bir çevrimin alanı ısısı ya da işi ile doğru orantılıdır. Belirli nedenlerden dolayı özellikle buhar makinelerinde ilk diyagrama göre daha fazla uygulama alanı bulmuştur.
Entropi ile ilgili olarak geliştirdiği bir diğer diyagram hacim - entropi diyagramıdır. Bu gösterim maddelerin ısı ya da iş gereksinimleri değil de kimyasal özellikleri incelendiği zaman faydasını gösterir. Çünkü entropi de hacim de niceliğe bağlı özelliklerdir, madde miktarı ile değişiklik gösterirler. Örneğin hacim - entropi diyagramını kullanmadan su benzeri en yüksek hacmine sıvı halinde ulaşan maddelerin fazlarının gösterimi mümkün değildir.

Kimyasal enerji ve ısı enerjisi arasındaki bağlantı Gibbs'in Heterojen maddelerin dengesi üzerine isimli makalesine kadar belirgin değildi. Bu makale ile kimyasal reaksiyonlar da termodinamik yasaları dahilinde tanımlanabilir oldu. Gibbs, tek bir makale ile, şimdi fiziksel kimya dediğimiz alanın ana hatlarını neredeyse hatasızca çizdi. Van't Hoff'un seyreltik çözeltiler ve gazlar arasındaki benzerlik ile ilgili çalışmaları, Helmholtz'un (şu an Gibbs - Helmholtz denklemi olarak adlandırılan) galvanik pil üzerine çalışmalarını bu eserler ortaya çıkmadan yıllar önce Gibbs'in makalesinde görmek mümkündür. Makalesinin matematik altyapısı yaşadığı devrin kimyagerleri için karmaşıktır. Bu nedenle içeriğinin önemi yıllar sonra fark edilebilmiştir. Lord Rayleigh'ın çalışmanın çok yoğun olduğu ve daha açıklayıcı yeni bir yayıma ihtiyaç duydukları ve makaleyi mevcut haliyle sadece yazarının anlayabileceğine ilişkin yorumuna Gibbs makalenin en büyük problemin tam tersine fazla uzun olması olduğu karşılığını vermiştir.

Heterojen sistemlerle bağlantılı olarak geliştirdiği faz kuralı çalışmalarının en sadelerinden ve en önemlilerinden biridir. Kimyasal bileşenlerin sınıflandırılmasında önemli rol oynayan bu kural, aynı bileşenlerin kararlılıkları konusunda da fikir verir. Demir ve çelik metalurjisinin temel taşı olan faz diyagramlarının çizilebilmesini sağlar.

Gibbs'in kimyadaki başarılarının yanı sıra, matematiğe katkıları da azımsanamayacak boyuttadır. Yale'deki matematik fiziği derslerinde, özellikle elektrik teorisi ve manyetizma'nın netlikle açıklanabilmesi için vektör cebrine olan ihtiyacı fark eden Gibbs günümüzde de kullanılan vektör hesabını geliştirdi.

Son çalışması The elemantary principles of statistical mechanics yüksek serbestlik derecesine sahip sistemlerin açıklanması üzerineydi.

Gibbs'in çalışmalarının teorik altyapısı probleme geniş bir perspektiften yaklaştığı için pek çok alana uygulanabilir. Bu temelden yola çıkarak kolloid bilimi, peroksitlerin gaz yoğunlukları, elektrokimya konularında makaleler kaleme almıştır. Yine 1882 - 1889 yılları arasında ışığın elektromanyetik teorisi ile ilgili yayımladığı 5 makale temelini önceki çalışmalarından alır. Günümüzde Gibbs - Konowalow Kanunu denilen, seyreltilen bir karışımın gaz basıncının değişim yönünün, derişimin değişim yönü ile aynı olduğu olgusu yine bu makalelerde görülebilir.
Bu çalışmalarının yanı sıra meslektaşlarının isteği üzerine çalışmalarda da bulunmuştur. Edwin Wilson, Gibbs'in 1894 yılında Amerikalı bilim adamı Samuel Langley'nin yardım isteği üzerine süzülme sırasında etki eden kuvvetler hakkında çalıştığını belirtmektedir.

Ostwald'ın tanımı Gibbs'in eğitimciliğinde de kendini gösterir. Tüm akademik kariyeri boyunca ancak yüze yakın doktora öğrencisi olan Gibbs'in öğrencileri ile olan ilişkisi de mesafelidir. Ona göre verdiği derslerin zorluğu, kapsamı veya öğrencilerin temeldeki eksikleri onların problemidir ve kendilerini derse hazırlamaları gerekmektedir. Bu nedenle bazı öğrencileri onun bu tarzından şikayet ederken, bir kısmı ise kendine has tarzı olan ve zekasının büyüsüne kapılan herkese ilham veren biri olarak tanımlar. Onun bu kendine yeter tarzı bilimsel yaklaşımını devam ettirecek öğrenciler bulmasına, bir akım oluşturmasına engel olmuştur. Doktora öğrencileri bile çalışmalarını son birkaç rötuşa kadar kimseyle paylaşmadığını, öğrencilerinin onu gerçek anlamıyla çalışırken asla göremediğini belirtirler.

Gibbs'in mütevazı kişiliği yakınlarınca anlatılan en belirgin özelliğidir. Çalışmaları ve kendisi hakkında konuşurken ki alçak gönüllülüğü bilim dünyasındaki yerinin tam olarak farkında olmadığını düşündürecek kadar fazladır.

Başarılarla dolu kariyerinde aldığı sayısız takdirler arasında Connecticut Sanat ve Bilimler Akademisi, Amerikan Sanat ve Bilimler Akademisi, Britanya Kral

Jean le Rond d'Alembert (16 Kasım 1717 - 29 Ekim 1783), Fransız matematikçi, mekanikçi, fizikçi, filozof ve müzik teorisyeniydi. 1759 yılına kadar olan sürede Denis Diderot ile birlikte Encyclopédie'nin yardımcı editörlüğünü yapmıştır. Dalga denkleminin çözümü amacıyla geliştirdiği yöntem olan "d'Alembert formülü" onun adını taşır.

Paris'te doğan d'Alembert, yazar Claudine Guérin de Tencin ve topçu birliği subayı olan şövalye Louis-Camus Destouches'in gayri meşru çocuğudur. Destouches, d'Alembert's doğduğunda, ülke dışındaydı ve o doğduktan birkaç gün sonra annesi onu Saint-Jean-le-Rond de Paris Kilisesi'nin merdivenlerine bıraktı. Geleneklere göre, kilisenin koruyucu azizinin ismini aldı. D'Alembert bir yetimhaneye verilmişti yalnız kısa bir süre sonra bir camcının eşi tarafından evlatlık edinildi. Destouches gizli bir şekilde Jean le Rond'un eğitim masraflarını karşıladı fakat babalığının resmi olarak tanınmasını istemedi.

D'Alembert, Traité de dynamique (1743) adlı eserinde Newton’un ilkelerini temel alarak mekaniğin yeni bir dalını geliştirdi. Burada kendi adıyla anılan ‘d’Alembert ilkesi'ni formüle etti; bu ilkeyle, Newton'un üçüncü hareket yasasının yalnızca sabit cisimler için değil, serbestçe hareket edebilen cisimler için de geçerli olduğunu ortaya koydu. 1744'te akışkanlar mekaniğiyle ilgili Traité de l’équilibre et du mouvement des fluides'te d'Alembert ilkelerini sıvıların denge ve hareket teorisine uyguladı. Bu çalışmanın ardından, türev kuramının bir dalı olan kısmi diferansiyel denklemler geliştirildi; bu alandaki ilk makaleleri 1747'de yayımlanan Réflexions sur la cause générale des vents adlı eserinde yer aldı. 1749'da Recherches sur la precession des equinoxes et sur la nutation de la terre (Ilım Noktalarının Yalpalaması ve Yer Ekseninin Dalgalanması Üzerine) adlı büyük eserini yayımladı. Daha sonra 1754-56 yılları arasında üç ciltlik Recherches sur differentes points importantes du systeme du monde (Yer Sisteminin Değişik Önemli Noktaları Üzerine Araştırmalar) eserini kaleme aldı.
1754'te Académie des sciences üyesi olarak seçildi ve 9 Nisan 1772'de akademinin Daimî Sekreteri oldu. 1758'de Encyclopédie ile ilişkisini kesti.
Müzik teorisi üzerine de yazdı. Besteci Rameau'nun müzik yapısı hakkındaki düşünceleri üzerine kapsamlı çalışması Eléments de musique théorique et pratique suivant les principes de M. Rameau bunlardan birisidir.
Oran testi ilk kez d'Alembert tarafından yayımlandı.

D'Alembert Paris'te dönemin bazı salonlarının, özellikle Marie Thérèse Rodet Geoffrin, Marquise du Deffand ve Julie de Lespinasse salonlarının müdavimi olmuştu. Ayrıca, Mademoiselle de Lespinasse'a âşık oldu ve bunun sonucunda birlikte yaşamaya başladılar.

Uzun yıllar boyunca sağlık problemleri çekti ve ölümü idrar kesesindeki rahatsızlığı nedeniyle gerçekleşti. İnançsız olarak tanınan D'Alembert, sıradan ve isimsiz bir mezara defnedildi.

Jeremiah Horrocks (1618 – 3 Ocak 1641), bazen Jeremiah Horrox adıyla verilen (Emmanuel College kayıtlarında ve Latince yazdığı el yazmalarında kullandığı isminin Latinleştirilmiş versiyonu) İngiliz astronom. Ay'ın Dünya'nın etrafında eliptik bir yörüngede döndüğünü gösteren ilk kişidir; ve 1639 yılında Venüs'ün güneşin önünden geçişini önceden gören tek kişidir. Arkadaşı William Crabtree ile birlikte bu olayı gözlemleyen ve kaydeden ilk kişiler olmuşlardır.
Erken ölümü ve İngiliz iç savaşının kaos ortamı, onun bu geçiş ile ilgili bilimsel çalışmasının (Venus in sole visa) neredeyse kaybına neden olacaktı; ama bu ve diğer çalışmaları nedeniyle o, İngiliz astronomisinin kurucularından birisi olarak kabul edildi.

Jeremiah Horrocks Liverpool yakınlarında eski bir kraliyet geyik parkı olan Toxteth Park'taki Lower Lodge çiftliğinde doğdu. Babası James, bir saat yapımcısı olan Thomas Aspinwall'in yanına çırak olarak girmek üzere Toxteth Park'a taşınmış ve daha sonra ustasının kızı Mary ile evlenmiştir. Her iki aile de iyi eğitim görmüş Püreiten ailelerdi. Horrocks'lar genç oğullarını Cambridge Üniversitesine gönderirlerdi, ama Aspinwall'ların tercihi Oxford oldu. Ortodoks olmayan inançlarından ötürü Püritenler kamu görevlerinden dışlanmaktaydılar. Bu da onları başka arayışlara yöneltmekteydi; 1600'lerde Aspinwall'ler başarılı bir saat yapımcısı aile haline gelmişti. Jeremiah astronomi ile erken tanıştı; ilk gençlik çağındaki işi, yerel saatleri ayarlamak için yerel öğlen zamanını ölçmeyi de içermekteydi. Püriten yetiştirilme tarzı onun astroloji, büyücülük ve sihir konusunda kalıcı bir kuşku duymasını sağlamıştı.
1632 yılında Horrocks, Cambridge Üniversitesi'ndeki Emmanuel College'a burslu olarak kabul edildi. Cambridge'de matematikçi John Wallis ve Platoncu John Worthington ile çalışmaya başladı. O dönemde Cambridge'te Copernicus'un devrimci heliosantrik (Güneş merkezli) teorisini kabul eden birkaç kişiden biriydi ve Johannes Kepler, Tycho Brahe ve diğerlerinin eserleri üzerine çalıştı.
1635 yılında Horrocks, bilinmeyen bir nedenden ötürü Cambridge'i mezun olmadan terk etti. Marston'a göre işe girene kadar olan ek maliyetleri erteleme ihtiyacı içinde olabilirdi; Aughton'a göre ise ilgi duyduğu alanlar üzerinde çok fazla yoğunlaştığı için sınavlarında başarısız olmuş olabilir ya da Anglikan eğitimi almak istemiyordu ve bir derece almak onun için sınırlı bir yarar sağlayacaktı.

Horrocks şimdi kendisini astronomi çalışmalarına vererek astronomi kitapları ve ekipmanı toplamaya başlamıştır. 1638 yılı itibarıyla bulabileceği en iyi teleskopa sahiptir. Liverpool bir denizci kentiydi ve usturlab, Jacop'un aleti (İki nesnenin açısını ölçmek için kullanılan sekstantın ilkeli) gibi navigasyon aletleri kolayca bulunabilmekteydi. Ancak ihtiyaç duyduğu çok özel astronomi aletlerini bulabileceği bir Pazar yoktu. Bu nedenle de tek çaresi bu aletleri kendisinin yapmasıydı. Bunu yapabilecek durumdaydı; babası ve amcaları hassas aletler yaratma becerisi olan saat imalatçılarıydı. Öyle anlaşılıyor ki gündüzleri aile işine yardımcı oluyordu ve karşılığında geceleri ailesindeki saat ustaları yıldızları izlemesine yarayacak aletlerin tasarımı ve imalatına yardım ederek onun bu hobisine destek oluyorlardı.
Horrocks üç feet yarıçapında bir radius astronomicus'a –iki yıldız arasındaki açıyı ölçmekte kullanılan hareketli iki nişangahı olan bir Jacop'un aleti (İki nesnenin açısını ölçmek için kullanılan sekstantın ilkeli)- sahip oldu. Ancak 1637 Ocak ayında bu aletinin sınırlarına ulaştı ve daha büyük ve daha yüksek hassasiyette olan bir türünü yaptı. Henüz bir genç iken günün astronomi ile ilgili kitaplarının çoğunu okumuş ve zayıf yanlarını işaretlemişti. On yedisine geldiğinde ise yeni araştırma yöntemleri önermekteydi.
Geleneksel olarak evden ayrıldıktan sonra geçimini sağlamak üzere Lancashire'da Preston yakınlarındaki Much Hoole'da bir papaz yardımcılığı bulmuştu, ancak buna ilişkin çok az veri var. Much Hoole'daki yerel geleneğe göre Bretherton'daki Bank Hall malikanesinin içindeki Carr House'ta oturuyordu. Carr House, zengin bir çiftçi ve tüccar aile olan Stones ailesine ait çok büyük bir mülktü ve Horrocks olasılıkla Stones'ların çocuklarına öğretmenlik yapıyordu.

Horrocks Ay'ın Dünya etrafında eliptik bir yol izleyerek hareket ettiğini ilk gösteren kişidir ve kuyruklu yıldızların da eliptik bir yörünge izlediğini öne sürmüştür. Teorilerini konik bir sarkaçın hareketlerine analoji yaparak desteklemiştir; bir sarkaçın şakülü geri çekilip bırakıldığında eliptik bir yol izler ve onun uzun ekseni, Ay'ın eliptik yörüngesinin uç kısımlarında olduğu gibi, dönüş yönünde hareket etmektedir. Güneşin ve Dünyanın Ay'ın yörüngesi üzerinde etkisi olduğunu önererek Isaac Newton'un öncülü olmuştur. Principia adlı eserinde Newton, Ay'ın hareketlerine ilişkin teorisi ile ilgili olarak Horrocks'un çalışmalarının doğruluğunu kabul eder. Yaşamının son aylarında Horrocks denizlerdeki gel-git olayını ayrıntılı bir biçimde incelemiş, bu olay ile Ay arasındaki nedenselliğin yapısını açıklamaya çalışmıştır.

Kepler 1639'da Venüs'ün Güneş'in önünden geçişinin az bir farkla gerçekleşmeyeceğini öngördüğünde Horrocks, Lansberg'in tablolarının hatalı olduğu konusunda ikna olmuştu. Yıllarca Venüs üzerinde kendi gözlemlerini yapan Horrocks gerçekten de bir geçişin olacağını tahmin etti.
Horrocks, Güneş'in görüntüsünü bir teleskop aracılığı ile bu görüntünün güvenli bir biçimde gözlemlenebileceği bir düzlem üzerinde odaklayarak basit bir helioskop yaptı. Much Hoole'daki konumundan, Venüs'ün geçişinin Jülyen takvimine göre 24 Kasım 1639 (ya da Gregorian takvime göre 4 Aralık) günü yaklaşık olarak öğleden sonra saat 3.00'te başlayacağını hesapladı. Hava bulutluydu, ancak Güneşin önünden geçen Venüs'ün küçük siyah gölgesini ilk olarak 3:15 sıralarında gözlemledi; ve güneş batana kadar yarım saat kadar gözlemini sürdürdü. 1639 geçişi aynı zamanda arkadaşı ve sürekli yazıştığı William Crabtree tarafından da Manchester yakınlarındaki Broughton'daki evinden gözlemlendi.
Horrocks'un gözlemleri onun Venüs'ün boyutu konusunda daha fazla veriye dayanan bir tahmin yapabilmesine –önceden daha büyük ve Dünya'ya daha yakın olduğu düşünülmektedi- ve şimdi astronomik birim (AU) olarak bilinen Güneş ile Dünya arasındaki mesafeyi tahmin edebilmesine olanak verdi. Onun rakamı olan 95 milyon kilometre (59 milyon mil, 0.63 AU) bugün bilinen 150 milyon kilometreden (93 milyon mil) oldukça farklıydı, ancak o zamana kadar önerilenlerden çok daha doğru idi.
Horrocks'un Venüs'ün geçişine ilişkin bilimsel eseri olan Venus in sole visa (Güneş'in üzerinde görülen Venüs), daha sonra Johannes Hevelius tarafından maliyeti karşılanarak yayınlandı. Yazıldığından yaklaşık 20 yıl sonra, 1662 yılında Royal Society (Kraliyek Akademisi) üyelerine gösterildiğinde büyük bir heyecan yarattı. Mizah yüklü açıklamalar ve orijinal şiirlerden pasajlarla eser, Horrocks'un heyecanlı ve romantik doğasını ortaya koydu. Venüs geçişlerini ayıran yüzyıl hakkında konuşurken heyecanla şöyle der:

... Senin dönüşün
Gelecek kuşaklar görecek; yıllar geçmeli
Uzak, ama uzun bir zaman sonra muhteşem görünüş

Yine bizim uzak torunlarımızın gözlerini selamlayacak.
Dönem, dünya astronomlarının kendi aralarında anlaşamadıkları ve teologların Kutsal Kitap'larla çelişen görüşlere ateş püskürdüğü, astronomi için büyük bir belirsizlik dönemiydi. Horrocks, dindar bir genç adam olmasına rağmen, kesin bir biçimde bilimsel determinizmin yanında yer aldı.
Bazı insanların kesin olmayan gözlemleri nedeniyle en yüce Yıldızlar Bilimi'ni bu alandaki belirsizlikten sorumlu tutmak yanlıştır. Kendi hatası olmayan, göksel cisimlerin hareketinden değil, insanların gözlemlerinden kaynaklanan hatalar ve belirsizliklerden kaynaklanan yakınmalar nedeniyle zarar görür... Şimdiye kadar yıldızların hareketlerinde herhangi bir kusurun tespit edilmiş olduğunu düşünmüyorum, ne de böyle bir şeyin bulunabileceğine inanıyorum. Tanrının göksel varlıkları insanların onları gözlemlediğinden daha az mükemmel yarattığı düşüncesi benden uzak olsun. Jeremiah Horrocks.

Horrocks 1640'ların ortasında Toxteth Park'a döndü ve bilinmeyen nedenlerden ötürü 3 Ocak 1641 tarihinde 22 yaşında öldü. Crabtree'nin ifadesiyle “İnanılmaz bir kayıp!” O Newton'u Copernicus, Galileo, Brahe ve Kepler ile bağlayan bir köprü olarak tanımlanmıştı. Horrocks Westminster Abbey'de bir plaka ile anılmıştır ve Ay'da bulunan Horrocks krateri onun adını taşımaktadır. 1859 yılında Much Hoole'daki St. Michael kilisesinde onun anısına bir mermer tablet ve vitray pencereler yapılmıştır.
1927 yılında Preston, Moor Park'ta Jeremiah Horrocks Gözlemevi kurulmuştur.
2012 yılında Venüs'ün Güneş'in önünden geçişi Much Hoole'daki kilisede gerçekleştirilen bir törenle kutlanmış, NASA tarafından bütün dünyaya canlı olarak yayınlanmıştır.

1993 yılında Central Lancashire Üniversitesinde için Jeremiah Horrocks Astrofizik ve Süperbilgisayar Enstitüsü kurulmuştur. 2012 yılında adı Jeremiah Harrocks Matematik, Fizik ve Astronomy Enstitüsü olarak değiştirilmiştir.

Aughton, Peter (2004). The Transit of Venus: The Brief, Brilliant Life of Jeremiah Horrocks, Father of British Astronomy. Londra: Weidenfeld & Nicolson. (İngilizce)

Applebaum, W.; Hatch; Hatch, R. A. (1983). "Boulliau Mercator and Horrocks Venus in Sole Visa - Three Unpublished Letters". Journal for the History of Astronomy 14 (3): 166–179. Bibcode:1983JHA....14..166A.
Chapman, Allan (1990). "Jeremiah Horrocks, the transit of Venus, and the 'New Astronomy' in early seventeenth-century England". Quarterly Journal of the Royal Astronomical Society 31: 333–357. Bibcode:1990QJRAS..31..333C.
Chapman, Allan (2004). "Transit of Venus: Horrocks, Crabtree and the 1639 transit of Venus". Astronomy & Geophysics 45 (5): 5–31. Bibcode:2004A&G....45e..26C. doi:10.1046/j.1468-4004.2003.45526.x.
Hughes, David W. (2005). "Horrocks's bogus law". Astronomy & Geophysics 46 (1): 14–16. Bibcode:2005A&G....46a..14H. doi:10.1046/j.1468-4004.2003.46114.x.
Aor, Eli (2000). Venus i

Johann Bernoulli (Jean ya da John olarak da bilinir; 6 Ağustos 1667, Basel - 1 Ocak 1748, Basel), Bernoulli ailesindeki ünlü matematikçilerden biridir. Sonsuzküçük kalkülüsüne yaptığı katkılarla ve gençlik yıllarında Leonhard Euler'in hocası olması ile ünlüdür.

Johann, Basel'de bir eczacı olan Nicholas Bernoulli ve karısı Margaretha Schonauer'in oğlu olarak dünyaya geldi. Basel Üniversitesinde tıp okumaya başladı. Babası işletme okumasını istemişti. Çünkü bu sayede baharat ticareti işinin başına geçebilecekti. Ancak Johann Bernoulli işletme eğitimi almak fikrinden hoşlanmadı ve babasını tıp okumak için ikna etti ama tıp eğitimi onu hoşnut etmedi ve abisi Jacob'un yanında matematik eğitimi almaya başladı. Johann Bernoulli'nin Basel Üniversitesindeki eğitim hayatı botunca Bernoulli kardeşler zamanlarının çoğunu yeni keşfedilen sonsuzküçük kalkülüsü üzerinde çalışarak geçirdiler. Bu iki kardeş yalnızca bu konu üzerinde çalışan değil aynı zamanda bunu çeşitli problemlere uygulayabilen ilk matematikçiler arasındaydı.

Basel Üniversitesinden mezun olduktan sonra diferansiyel denklemler üzerine ders vermek için oradan ayrıldı. Daha sonra 1694'te Dorothea Falkner ile evlendi ve ardından matematik profesörü olarak Groningen Üniversitesine kabul edildi. Kayınpederinin ricası üzerine Johann Bernoulli 1705'te doğup büyüdüğü yere geri dönme kararı aldı. Yola çıktıktan kısa bir süre sonra kardeşinin tüberküloz nedeniyle öldüğü haberini aldı. Johann, dönüşüyle Basel Üniversitesinde Yunanca profesörü olmayı planlamıştı ancak abisinin ölümüyle boşalan matematik profesörlüğü pozisyonuna geçebildi. Leibniz kalkülüsü ile yetişen bir öğrenci olarak 1713'teki Newton-Leibniz tartışmasında Lebniz'in yanında yer aldı. Johann Bernoulli Lebniz'i Newton'un çözmekte başarısız olduğu problemleri Leibniz yöntemi ile çözerek savundu. Bernoulli ayrıca Descartes'in girdap kuramını Newton'un yerçekimi kuramına karşı destekledi ve bu durum Newton'un kuramının Avrupa'da kabulünü erteledi.
1724'te Fransız Académie Royale des Sciences tarafından desteklenen bir yarışmaya katıldı. Yarışmada,
“Havasız veya hava bulunan bir ortamda kendisi ile aynı doğaya sahip sabit konumdaki ya da hareket halindeki bir cismi hareket ettiren hareket halindeki kusursuz sert cisim için gerekli kanunlar nelerdir?”
sorusu sorulmuştur.
Leibniz tarafından benimsenen görüşü savunmak adına cismi elastik yapmak için cismi sert yapan sonsuz iç kuvveti aşacak bir sonsuz dış kuvvet gerektiğini varsaymıştır. Bu nedenle yarışmadan diskalifiye olmuş ve ödül Maclaurin tarafından kazanılmıştır. Ancak Bernoulli'nin bu çalışması sonradan 1726 yılında Académie çalışmaları elastik cisimlere ilişkin olarak ele aldığında, bu konuda ödülü Pierre Maziére kazanmıştır, kabul görmüştür. Bernoulli her iki yarışmada da mansiyon ödülü aldı.

Johan kardeşi Jakob ile Basel Üniversitesinden mezun olana dek beraber çalışmasına rağmen kısa bir süre sonra ikilinin kıskaçlık ve rekabete dayanan bir ilişkisi oldu. Johann Jakob'un pozisyonunu kıskanıyordu ve ikisi sıkça birbirine üstün gelmeye çalışıyordu. Jakob'un ölümünden sonra bu kıskançlık kendi yetenekli oğlu Daniel için devam etti. 1738'de baba ve oğul ikilisi hidrodinamik üzerine neredeyse eşzamanlı olarak yayınlar ürettiler. Johann Bernoulli kendi çalışmasının tarihini oğlununkinden iki yıl önce olarak göstererek önceliği elde etmeye çalıştı.
Johann, Basel şehir meclisi üyesinin kızı Dorothea Falkner ile evlendi. Nicolaus II Bernoulli, Daniel Bernoulli ve Johann II Bernoulli adlarında üç adet çocukları oldu. Johann aynı zamanda Nicolaus I Bernoulli'nin de amcasıdır.
Bernoulli kardeşler sıkça aynı problemler üzerinde çalışmışlardır. Bu çalışmalar genellikle büyük anlaşmazlıklar içerisinde yapılmıştır. İki kardeşin en şiddetli anlaşmazlığı eğer sadece yalnızca yerçekimi etkisi altında ise bir parçacığın en kısa sürede aldığı yol için bir eşitlik bulmaya çalışırlarken yaşanmıştır. Bu problem ilk olarak 1697'de Galileo tarafından incelenmiştir. 1697'de Jakob bu problemin çözümüne ödül teklif etmiştir. Bu meydan okumayı kabul ettikten sonra Johann bir dönel yuvarlanma eğrisi, hareket eden bir teker üzerindeki bir noktanın yolu, önermiştir. Uzun süren bu şiddetli anlaşmazlık Jakob'un bu çözüme meydan okuyup kendi çözümünü ortaya atması ile meydana geldi. Bu anlaşmazlık değişkenler kalkülüsü adında yeni bir disiplinin temelini attı.

Bernoulli özel matematik eğitimi için Guillaume de L'Hôpital tarafından işe alınmıştı. Bernoulli ve L'Hôpital aralarında bir sözleşme imzaladılar. Bu sözleşmeye göre L'Hôpital Bernoulli'nin keşiflerini istediği gibi kullanma hakkına sahipti. L'Hôpital, ilk kitabı (Analyse des Infiniment Petits pour l'Intelligence des Lignes Courbes) 1696 yılında sonsuzküçük kalkülüsü üzerine yazdı. Bu kitap çoğunlukla, günümüzde L'Hôpital kuralı olarak bilinen kuralı da içeren Bernoulli'nin çalışmalarından oluşuyordu.
Daha sonradan Leibniz, Varignon ve diğerlerine yazdığı mektuplarda Bernoulli, L'Hôpital'in kitabın önsözünde borcunu kabul etmesine rağmen yaptığı katkılar için yeterince itibar göremediğinden şikâyet etmekteydi.

"Je reconnais devoir beaucoup aux lumières de MM. Bernoulli, surtout à celles du jeune (Jean) présentement professeur à Groningue. Je me suis servi sans façon de leurs découvertes et de celles de M. Leibniz. C'est pourquoi je consens qu'ils en revendiquent tout ce qu'il leur plaira, me contentant de ce qu'ils voudront bien me laisser."
"Birçok kişiye borçlu olduğumun farkındayım. Bernoulli’nin kavrayışı, özellikle Groningue’de profesör olan geç John’a. Bay Leibniz’in keşiflerinin yanı sıra onların keşiflerini de gayri resmi bir şekilde kullandım. Bu sebepten ötürü kendimi onların istedikleri kadar hak iddia etmelerine razı ettim ve bana bırakmaya karar verecekleri şeyler için kendimi memnun edeceğim."

Kinematik, (Yunanca kinema, hareket), hareketi, sebep ve tesirlerini göz önüne almadan inceleyen mekaniğin bir bölümü. Kinematik, hareketin ve ondan doğan hız ve ivmenin anlaşılmasıyla kavranabilir. Hareket bir cismin sürekli, bir noktadan diğer bir noktaya olan yer değiştirmesidir. Hareketin en basiti, bir pompadaki pistonun hareketi gibi doğrusal harekettir. Diğer bir tür hareket de bir eğri boyunca olan yer değiştirme sonucu ortaya çıkar. Gezegenler ve uyduların yörüngelerinde bu tür bir harekete rastlanır.
Hareketin anlatılmasında ve incelenmesinde vektörlerden istifade edilir. Çünkü, yer değiştirme, hız ve ivme vektörel birer büyüklüktür. Vektör, başlangıç noktası belirli ve ucunda ok işareti olan bir doğru parçasından ibarettir. Alınan yol, geçen zamana bölünerek ortalama hız bulunur. Bir cismin yörüngesindeki bir noktadaki hız, ani hız olarak tarif edilir. Eğer bir cisim sabit bir hızla hareket etmiyorsa, ivmeleniyor demektir. İvme, hızda birim zamanda meydana gelen değişikliktir. Örneğin, serbest düşme hareketinde ortaya çıkan yerçekimi ivmesinin değeri yaklaşık olarak 9,81 m/s²dir.

Kinetik, hareketi ona neden olan ve o hareketten doğan kuvvetleri de göz önüne alarak inceleyen bilim dalıdır. Kinematik büyüklüklere (konum, deplasman, hız, ivme, zaman, yol, yörünge) ek olarak parçacığın kinetik incelemesinde kuvvet, kütle, katı cisimin kinetik incelenmesinde kuvvet, moment ve kütle eylemsizlik momenti bağıntılar içerisinde yer alır. Kinetiği cisim üzerine etkiyen dengelenmiş kuvvetler ve/veya momentlerle onların yol açtığı hareket veya bu hareketteki değişimler arasındaki bağıntıları inceleyen mekanik dalı olarak da tanımlayabiliriz.

Termodinamik ile kimyasal bir tepkimenin yönü ve denge konumu hakkında bilgi edinmek mümkün olsa bile, hızı hakkında bilgi edinilemez. Bu nedenle, başlangıcından son buluncaya kadar bir kimyasal tepkimenin hızı ve bu hızın hangi şartlara ya da niceliklere bağlı olduğunun incelenmesi ve tepkime mekanizmasının irdelenmesine Kimyasal Kinetik adı verilir.

Büyük Ayı takımyıldızı (Latince: Ursa Major), kuzey gökyüzünde bulunan ve mitolojisi muhtemelen tarih öncesi dönemlere kadar uzanan bir takımyıldızdır. Latince adı "büyük (veya daha büyük) ayı" anlamına gelir ve yakınındaki Küçük Ayı (Ursa Minor) ile tezat oluşturur. Antik çağda, MS 2. yüzyılda Batlamyus tarafından Yunan, Mısır, Babil ve Asur astronomlarının önceki çalışmalarına dayanarak listelenen orijinal 48 takımyıldızdan biriydi. Bugün 88 modern takımyıldız arasında üçüncü en büyük takımyıldızdır.
Büyük Ayı, esas olarak "Büyük Kepçe", "Araba", "Charles'ın Arabası" veya "Saban" gibi isimlerle anılan yedi ana yıldızın oluşturduğu asterizmle bilinir. Özellikle Büyük Kepçe'nin yıldız konfigürasyonu, "Küçük Kepçe"nin şekline benzer. Bu takımyıldızın iki yıldızı Dubhe (α UMa) ve Merak (β UMa), Küçük Ayı'daki günümüzün kuzey kutup yıldızı Polaris'e doğru bir yön bulma işaretçisi olarak kullanılabilir.
Büyük Ayı, içerdiği veya örtüştüğü asterizmlerle birlikte, genellikle kuzeyin bir sembolü olarak birçok dünya kültürü için önemli bir yere sahiptir. Alaska bayrağındaki tasviri, bu sembolizmin modern bir örneğidir.
Büyük Ayı, Kuzey Yarımküre'nin büyük bir bölümünden yıl boyunca görülebilir ve orta kuzey enlemlerinin üzerinde kutup çevresinde görünür. Güneydeki ılıman enlemlerden ise ana asterizm görünmez, fakat takımyıldızın güney kısımları yine de gözlemlenebilir.

Büyük Ayı, 1279,66 derece karelik bir alanı kaplar ve bu da onu tüm gökyüzünün %3,10'unu kaplayan üçüncü en büyük takımyıldız yapar. 1930 yılında Eugène Delporte, Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) tarafından kabul edilen resmi takımyıldız sınırlarını belirlemiş ve Büyük Ayı'yı 28 kenarlı düzensiz bir çokgen olarak tanımlamıştır. Ekvatoral koordinat sisteminde takımyıldız, 08sa 08,3d  ile 14sa 29,0d  sağ açıklık ve +28,30° ile +73,14° dik açıklık koordinatları arasında uzanır. Büyük Ayı; kuzey ve kuzeydoğuda Ejderha (Draco), doğuda Çoban (Boötes), doğu ve güneydoğuda Av Köpekleri (Canes Venatici), güneydoğuda Berenis'in Saçı (Coma Berenices), güneyde Aslan (Leo) ve Küçük Aslan (Leo Minor), güneybatıda Vaşak (Lynx) ve kuzeybatıda Zürafa (Camelopardalis) olmak üzere sekiz farklı takımyıldız ile sınır komşusudur. Üç harfli takımyıldız kısaltması "UMa" 1922 yılında IAU tarafından kabul edilmiştir.

Büyük Ayı takımyıldızındaki yedi parlak yıldızın oluşturduğu asterizm, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve pek çok kültürde "Büyük Kepçe" olarak bilinen asterizmi oluştururken, Birleşik Krallık'ta bu şekil Saban veya (tarihi olarak) Charles'ın Arabası olarak adlandırılır. Türk kültüründe bu desenin en eski adı Yediger'di, 11. yüzyıldan itibaren Yedigen olarak anılmaya başlanmıştır. Yedi yıldızdan altısı ikinci kadirden veya daha parlaktır ve gökyüzünün en iyi bilinen desenlerinden birini oluşturur. Yaygın adlarının çoğunda ima edildiği gibi şeklinin bir kepçeye, zirai bir sabana veya arabaya benzediği söylenir. Büyük Ayı bağlamında, bu yıldızlar genellikle Büyük Ayı'nın arka kısmını ve kuyruğunu temsil edecek şekilde çizilir. Kepçenin "çanak" kısmından başlayarak sapı boyunca saat yönünde (gökyüzünde doğuya doğru) uzanan bu yıldızlar şunlardır:

Dubhe ve Alkaid hariç, Büyük Kepçe'nin yıldızlarının tümü Yay takımyıldızındaki ortak bir noktaya doğru özdevinime sahiptir. Benzer hareket gösteren birkaç yıldız daha tanımlanmıştır ve bunlara topluca Büyük Ayı Hareketli Grubu denir.

Merak (β Ursae Majoris) ve Dubhe (α Ursae Majoris) yıldızları, Kuzey Yıldızı veya Kutup Yıldızı olarak da bilinen Polaris'i bulmakta yardımcı oldukları için "işaretçi yıldızlar" olarak bilinir. Merak'tan Dubhe'ye (1 birim) doğru bir çizgi görsel olarak izlenip 5 birim daha devam edilirse, gözünüz Polaris'e ulaşacak ve gerçek kuzeyi doğru bir şekilde gösterecektir.
Arap kültüründe, sıçrayan bir ceylanın üç çift ayak izini temsil eden başka bir asterizm daha bilinir. Takımyıldızın güney sınırı boyunca bulunan üç çift yıldızdan oluşur. Güneydoğudan güneybatıya doğru, ν ve ξ Ursae Majoris'i (sırasıyla Alula Borealis ve Australis) içeren "ilk sıçrama"; λ ve μ Ursae Majoris'i (Tania Borealis ve Australis) içeren "ikinci sıçrama" ile ι ve κ Ursae Majoris'i (sırasıyla Talitha Borealis ve Australis) içeren "üçüncü sıçrama".

W Ursae Majoris, değen ikili değişen yıldızlar sınıfının prototipidir ve 7,75m ile 8,48m arasında değişkenlik gösterir.
47 Ursae Majoris, üç gezegenli bir sisteme sahip Güneş benzeri bir yıldızdır. 1996 yılında keşfedilen 47 Ursae Majoris b, her 1078 günde bir yörüngede döner ve Jüpiter'in kütlesinin 2,53 katıdır. 2001 yılında keşfedilen 47 Ursae Majoris c, her 2391 günde bir yörüngede döner ve Jüpiter'in kütlesinin 0,54 katıdır. 2010 yılında keşfedilen 47 Ursae Majoris d'nin 8907 ile 19097 gün arasında değişen belirsiz bir yörünge periyodu vardır ve Jüpiter'in kütlesinin 1,64 katıdır. Yıldız, 5,0 kadir büyüklüğündedir ve Dünya'dan yaklaşık 46 ışık yılı uzaklıktadır.
θ Ursae Majoris'in doğusunda ve "Büyük Kepçe"nin güneybatısında bulunan TYC 3429-697-1 (9sa 40d 44s, 48° 14′ 2″) yıldızı, Delaware eyaletinin yıldızı olarak kabul edilmiştir ve gayri resmi olarak Delaware Elması olarak bilinir.

Büyük Ayı takımyıldızında birkaç parlak gökada bulunur. Bunlar arasında Ayı'nın başı üzerindeki gökada çifti Messier 81 (gökyüzündeki en parlak gökadalardan biri) ve Messier 82 ile Alkaid'in kuzeydoğusunda yer alan sarmal Fırıldak Gökadası (M101) yer alır. Messier 108 ve Messier 109 sarmal gökadaları da bu takımyıldızda bulunur. Parlak bir gezegenimsi bulutsu olan Baykuş Bulutsusu (M97) Büyük Kepçe'de çanağın alt kısmında yer alır.
M81, Dünya'dan 11,8 milyon ışık yılı uzaklıkta neredeyse karşıdan görünen bir sarmal gökadadır. Çoğu sarmal gökada gibi yaşlı yıldızlardan oluşan bir çekirdekle, genç yıldızlar ve bulutsularla dolu kolları vardır. M82 ile birlikte, Yerel Grup'a en yakın gökada kümesinin bir üyesidir.
M82, neredeyse yandan görünen ve M81 ile kütleçekimsel olarak etkileşim halinde olan bir gökadadır. Gökyüzündeki en parlak kızılötesi gökadadır. 21 Ocak 2014'te M82 içerisinde Tip Ia süpernova SN 2014J gözlemlenmiştir.
Baykuş Bulutsusu olarak da bilinen M97, Dünya'dan 1.630 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegenimsi bulutsudur ve yaklaşık 10 kadir görünür büyüklüğe sahiptir. 1781 yılında Pierre Méchain tarafından keşfedilmiştir.
Fırıldak Gökadası olarak da adlandırılan M101, Dünya'dan 25 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan ve karşıdan görünen bir sarmal gökadadır. 1781'de Pierre Méchain tarafından keşfedilmiştir. Sarmal kollarında yoğun yıldız oluşum bölgeleri bulunur ve güçlü ultraviyole emisyonlarına sahiptir. Tümleşik büyüklüğü 7,5'tir, bu da onu hem dürbünlerle hem de teleskoplarla görünür kılar, fakat çıplak gözle görülemez.
NGC 2787, Dünya'dan 24 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan bir merceksi gökadadır. Çoğu merceksi gökadadan farklı olarak merkezinde bir çubuk bulunur. Ayrıca, yaşını ve görece dengeli durumunu gösteren küresel yıldız kümelerinden oluşan bir haleye sahiptir.
NGC 2950, Dünya'dan 60 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan bir merceksi gökadadır.
NGC 3000, çift yıldızdır ve bulutsu tipi bir nesne olarak kataloglanmıştır.
NGC 3079, Dünya'dan 52 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldızlarla dolu (starburst) bir sarmal gökadadır. Merkezinde, bir süper kütleli kara deliğin varlığını gösteren at nalı şeklinde bir yapı bulunur. Bu yapı, kara delikten kaynaklanan süper rüzgarlarla oluşmuştur.
NGC 3310, Dünya'dan 50 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan başka bir yıldızlarla dolu sarmal gökadadır. Parlak beyaz rengi, 100 milyon yıl önce bir birleşmenin ardından başlamış olan olağanüstü yüksek yıldız oluşum oranından kaynaklanmaktadır. Bu ve diğer yıldız patlaması yaşayan gökadalar üzerine yapılan çalışmalar, yıldız patlaması evresinin daha önce varsayılandan çok daha uzun, yüz milyonlarca yıl sürebileceğini göstermiştir.
NGC 4013, Dünya'dan 55 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan ve yandan görünen bir sarmal gökadadır. Belirgin bir toz şeridine ve birkaç görünür yıldız oluşum bölgesine sahiptir.
I Zwicky 18, Dünya'dan 45 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan genç bir cüce gökadadır. Görünür evrendeki en genç gökada olan I Zwicky 18 yaklaşık 4 milyon yıl yaşındadır, yani Güneş Sistemi'nin yaşının yaklaşık binde biri kadardır. İçerisinde birçok sıcak, genç ve mavi yıldızın çok yüksek bir oranda oluşturulduğu yıldız oluşum bölgeleri bulunur.
Hubble Derin Alanı (Hubble Deep Field), δ Ursae Majoris'in kuzeydoğusunda yer almaktadır.

Alfa Ursae Majorids, Büyük Ayı takımyıldızında görülen küçük bir meteor yağmurudur. Bu meteor yağmurunun kaynağı, C/1992 W1 (Ohshita) kuyruklu yıldızı olabilir.
Kappa Ursae Majorids, yeni keşfedilmiş bir meteor yağmurudur ve 1 Kasım ile 10 Kasım arasında zirve yapar.
Ekim Ursae Majorids, 2006 yılında Japon araştırmacılar tarafından keşfedilmiştir. Uzun dönemli bir kuyruklu yıldızdan kaynaklanıyor olabilir. Bu meteor yağmuru, 12 Ekim ile 19 Ekim arasında zirve yapar.

İkili yıldız sisteminde güneş benzeri bir yıldız olan HD 80606, yoldaşı HD 80607 ile ortak bir kütleçekim merkezi etrafında döner ve iki yıldız ortalama 1.200 AU mesafe ile ayrılırlar. 2003 yılında yapılan araştırmalar, bilinen tek gezegeni olan HD 80606 b'nin gelecekte bir sıcak Jüpiter olacağını ve güneşinden yaklaşık 5 AU uzaklıkta dikey bir yörüngede evrimleştiğini göstermektedir. 4 Jüpiter kütlesine sahip bu gezegenin, sonunda Kozai mekanizması aracılığıyla daha dairesel ve daha hizalanmış bir yörüngeye geçeceği öngörülmektedir. Bununla birlikte, şu anda yaklaşık bir astronomik birim apoapsis (en uzak nokta) ve altı yıldız yarıçapındaki periapsis (en yakın nokta) arasında inanılmaz derecede eksantrik bir yörüngede bulunmaktadır.

Ursa Major bir Hint-Avrupa takımyıldızı olarak yeniden yapılandırılmıştır. MS 2. yüzyıl astronomu Batlamyus'un Almagest'inde listelediği 48 takımyıldızdan biriydi ve ona "Arktos Megale" adını vermişti. Homeros, Spenser, Shakespeare, Tennyson gibi şairlerin yanı sıra Federico Garcia Lorca'nın "Ay İçin Şarkı" (Song for the Moon) adlı eserinde de bahsi geçmektedir. Es

Gökada etkin yarıçapı veya yarı-ışık yarıçapı (
  
    
      
        
          R
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{e}}
  
), bir gökadanın merkezinden itibaren toplam ışıma gücünün yarısını kapsayan bölgenin yarıçapıdır. Bu tanım, gökadanın ya içsel olarak küresel simetriye sahip olduğunu ya da gökyüzü düzleminden bakıldığında en azından dairesel simetriye sahip olduğunu varsayar. Küresel ve dairesel asimetriye sahip nesneler için alternatif olarak yarı-ışık konturu veya izofot kullanılabilir.
Etkin yarıçap, yıldız kümelerini ve gökadaları tanımlamak için, özellikle De Vaucouleurs formülünü kullanarak bir şişkinliğin veya bir eliptik gökadanın yüzey parlaklığını hesaplamak için kullanılır. Bu ölçüm kullanılan gözlem aracına bağlıdır, çünkü daha küçük araçlarla astronomik cismin dış alanları sınırlayıcı büyüklüğün altında olabilir.

  
    
      
        
          R
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{e}}
  
, yüzey parlaklığının yarıçapına bağlı olarak azalma oranını karakterize eden de Vaucouleurs yasasındaki 
  
    
      
        
          
            R
            
              4
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{4}]{R}}}
  
 ifadesinde önemli bir uzunluk ölçeğidir:

  
    
      
        I
        (
        R
        )
        =
        
          I
          
            e
          
        
        ⋅
        
          e
          
            −
            7.67
            
              (
              
                
                  
                    
                      R
                      
                        /
                      
                      
                        
                          R
                          
                            e
                          
                        
                      
                    
                    
                      4
                    
                  
                
                −
                1
              
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I(R)=I_{e}\cdot e^{-7.67\left({\sqrt[{4}]{R/{R_{e}}}}-1\right)}}
  

burada 
  
    
      
        
          I
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{e}}
  
, 
  
    
      
        R
        =
        
          R
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle R=R_{e}}
  
 noktasındaki yüzey parlaklığıdır. 
  
    
      
        R
        =
        0
      
    
    {\displaystyle R=0}
  
 iken,

  
    
      
        I
        (
        R
        =
        0
        )
        =
        
          I
          
            e
          
        
        ⋅
        
          e
          
            7.67
          
        
        ≈
        2000
        ⋅
        
          I
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle I(R=0)=I_{e}\cdot e^{7.67}\approx 2000\cdot I_{e}}
  

Dolayısıyla, merkezdeki yüzey parlaklığı yaklaşık olarak 
  
    
      
        2000
        ⋅
        
          I
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle 2000\cdot I_{e}}
  
 olur.

M109 Grubu, Büyük Ayı Grupları (ayrıca NGC 3992 Grubu olarak da bilinir) Başak kümesi'nin bir kenarında, uzayda 20 milyon ışıkyılı büyüklüğünde bir alana yayılan, büyük bir sarmal gökada çıkıntısıdır. Muhtemelen burada iki ana grup bulunmaktadır; Büyükayı Kuzey (NGC 3631, 3953 ve M109 çevresi) ve Büyükayı Güney (NGC 3726, 3938 ve 4051 çevresi).
Büyükayı Grupları, kuzey yarımkürede yer alan, diğerlerinden çok farklı bir gökadalar kuşağıdır. Başak Kümesi'nin sıkışık ortamından farklı olarak, buradaki önemli gökadaların çoğunluğu sarmal gökadalardır. Bu gökadalar kuşağı genellikle Büyükayı Kuzey ve Büyükayı Güney olmak üzere iki ayrı gruba ayrılır. Ancak ortada bu iki grubu birbirinden ayıran gerçek bir sınır yoktur ve her iki gruptaki gökadalar bizden aşağı yukarı aynı uzaklıktadırlar. Daha yakında bulunan Köpekler II Grubu da gökyüzünün bu bölgesindedir ve Büyükayı Güney Grubu'nun yanında bulunur.

Oldukça keyfi bir sınır olan 50 derecenin kuzeyinde yer alır. Burada büyük eliptik (oval) gökadalar yoktur, büyük gökadaların çoğunluğu sarmaldır. NGC 3631, NGC 3953 ve NGC 4088, grubun en parlak sarmal gökadalarından üçüdür. M109, gruptaki en parlak gökadalardan biridir. Messier Kataloğu'nda gruptan 39 gökada yer alır ve bu gökada büyük bir ihtimalle katalogda Samanyolu'na en çok benzeyen gökadadır.

50 derecenin güneyinde yer alır ve Büyükayı Kuzey Grubu'nda olduğu gibi, buradaki büyük gökadaların çoğu da sarmaldır. NGC 3675, NGC 3726 ve NGC 3938, grubun en parlak sarmal gökadalarından üçüdür. NGC 4051, gruptaki bir diğer sarmal gökadadır. NGC 4051, bir Seyfert gökadası olarak bilinmektedir ki bu da gökadanın, büyük bir ihtimalle çok büyük bir kara deliğe düşen maddelerin güç verdiği parlak, noktaya benzer bir çekirdeğe sahip olduğu anlamına gelmektedir.

Aşağıdaki tablo bu gruba üye olan gökadaların bir listesidir.

Listede yer almayan ancak bazı kaynaklarda bir veya birkaçı belirtilen diğer olası üyeler: NGC 3631, NGC 3657, NGC 3773, NGC 3756, NGC 3850, NGC 3898, NGC 3990, NGC 3985, NGC 3990, NGC 3998, NGC 4217, NGC 4220, UGC 6773, UGC 6802, UGC 6816, UGC 6922 ve UGC 6969.

NGC 1300, Irmak takımyıldızı kenarında, yaklaşık 61 milyon ışık yılı uzaklıkta yer alan çubuklu sarmal gökadadır. John Herschel tarafından 11 Aralık 1835 tarihinde keşfedilmiştir.
NGC 1300, 100.000 ışık yılının üzerinde bir genişliğe sahiptir ve başlıkta bulunan Hubble görüntüsü, gökadanın baskın merkez çubuğu ile görkemli sarmal kollarının çarpıcı detaylarını ortaya sermektedir. Gerçekten, bu klasik çubuklu sarmalın çekirdeğinin kendisi de, dikkatli bir incelemede, yaklaşık 3000 ışık yılı çapında dikkate değer bir sarmal yapı sergilemektedir. Bizim kendi gökadamız Samanyolu da dahil, diğer sarmal gökadaların tersine, NGC 1300 şu anda bilindiği kadarıyla bir merkezi kara deliğe sahip değildir. NGC 1300, Irmak kümesi'nin bir parçasıdır.

NGC 1672 - benzer sarmal gökada
Irmak kümesi

HST:  Barred Spiral Galaxy NGC 13007 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hubble Heritage
APOD: Barred Spiral Galaxy NGC 1300 (1/12/05)5 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Best of AOP: NGC 1300 - Barred Spiral in Eridanus6 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ESA/Hubble-Barred Spiral Galaxy NGC 1300

Aslan takımyıldızı (Latince: Leo, "aslan" anlamına gelir), kuzey göksel yarımkürede yer alan bir zodyak takımyıldızıdır. Adını, Yunan mitolojisinde kahraman Herakles'in on iki görevinden biri olarak öldürdüğü Nemea aslanı'ndan alır. Aslan takımyıldızı, 2. yüzyıl gök bilimcisi Batlamyus tarafından listelenen 48 takımyıldızdan biriydi ve günümüzde de 88 modern takımyıldız arasındaki yerini korumaktadır. Çok sayıda parlak yıldızı ve onu tasvir eden çömelmiş aslanı andıran belirgin şekli sayesinde en kolay tanınan takımyıldızlardan biridir. Batısında Yengeç, doğusunda ise Başak takımyıldızları arasında yer alır ve eski astronomik sembolü ♌︎'dir.

Aslan, Kuzey göksel yarımkürede yer alan büyük bir zodyak takımyıldızıdır ve Aralık ile Haziran ayları arasında kolaylıkla gözlemlenebilir. Çoğu takımyıldızın aksine adını aldığı aslana belirgin şekilde benzemesiyle gökyüzünde tanınması görece kolaydır. Kuzey yarımkürede, gün batımından sonra doğuda belirmesi yaklaşan baharın habercisi olarak kabul edilirken, güney yarımkürede yaz sonu ve sonbahar gökyüzünün tipik takımyıldızlarından biri haline gelir.
Aslan takımyıldızının şekli, gökyüzündeki konumuna ve gözlem koşullarına bağlı olarak farklılık gösterir.
Takımyıldızın 2,5 kadire kadar büyüklüğe sahip en belirgin dört yıldızı, zayıf gözlem koşullarında bile seçilebilen oldukça basık bir yamuk oluşturur. Bu yamuk, saat yönünün tersine doğru takip edildiğinde; güneybatı köşesinde ön pençeleri temsil eden Regulus (α Leo), onun kuzeyinde boynu oluşturan Algeiba (γ1 Leonis), kuzeydoğuda kuyruğun başlangıcındaki Zosma (δ Leonis) ve son olarak doğuda kuyruk ucunu belirleyen Denebola'dan (β Leo) oluşur.
Gözlem koşulları daha da iyileştiğinde (4 kadire kadar büyüklükteki yıldızlar görünür olduğunda), Regulus'tan başlayıp η Leo, γ Leo (Algeiba), ζ Leo (Adhafera) ve μ Leo (Rasalas) yıldızlarından geçen ve ε Leo ile güneye doğru kıvrılan meşhur "Orak" asterizmi ortaya çıkar. "Orak", aslanın başını temsil eder. Çok iyi gözlem koşullarında ise (4,5 kadire kadar) aslanın ağız ve burun kısmı, kuzeydeki κ Leo ve güneydeki λ Leo ile daha da belirginleşir.
İdeal gözlem koşullarında takımyıldızın güneydoğu tarafındaki hatlar daha net görünür. θ Leo, Delta Leonis'in güneyinde, Regulus ile Denebola arasındaki hat üzerinde açıkça seçilebilir hale gelir. Arka pençelerden biri Iota Leonis ve Sigma Leonis ile belirginleşirken diğer pençe ise ya Chi Leonis ya da Regulus'a daha yakın olan Sigma Leonis'te son bulur. Ön pençe ise Omicron Leonis yıldızıyla tamamlanır.

Takımyıldızın ana hatları iki belirgin asterizmden oluşur. Bunlardan ilki, aslanın başını ve yelesini temsil eden, ters bir soru işaretine de benzetilen ve "Orak" olarak bilinen ünlü yıldız desenidir. Bu asterizm, Regulus, Eta Leonis ve Algieba gibi parlak yıldızların yanı sıra daha sönük olan Adhafera, Mu Leonis ve Epsilon Leonis yıldızlarından oluşur. İkinci asterizm ise aslanın arka kısmını temsil eden bir ikizkenar üçgendir; bu desende Denebola kuyruğu, Delta Leonis ve Teta Leonis ise gövdeyi temsil eder.
Geçmişte takımyıldızın sınırları daha genişti; baş kısmı, günümüzde Yengeç ve Vaşak takımyıldızlarının kuzeyini kapsayan bir alanı içeriyordu. Kuyruğunun en uç kısmı ise artık Saç Yıldız Kümesi olarak bilinen meşhur bir yıldız kümesinden oluşmaktaydı.
Birinci kadirden mavi bir yıldız olan Regulus, takımyıldızın en parlak yıldızıdır ve aynı zamanda Orak asterizminin oluşturduğu ters soru işaretinin en altındaki "nokta" yıldız olarak kabul edilir. Regulus'u özel kılan asıl şey ise, ekliptik düzleme yalnızca 0,5° uzaklıkta bulunan tek parlak yıldız olmasıdır. Bu konumu, sık sık Ay tarafından örtülmesine, gezegenlerle yakınlaşmasına ve nadiren de olsa onlarla bir kavuşum yaşanmasına neden olur.

Aslan takımyıldızındaki diğer adlandırılmış yıldızlar Mu Leonis (Rasalas) ve Teta Leonis'tir (Chertan). Rasalas ismi, "Aslan başının kuzey kısmı" anlamına gelen "Ras el-Esed eş-Şimalî" ifadesinin kısaltmasıdır.
Aslan takımyıldızında, parlak bir değişen yıldız olan kırmızı dev R Leonis de bulunur. Minimum görünür büyüklüğü 10, normal maksimumu ise 6 kadir olan bu yıldızın periyodik olarak parlaklığı 4,4 kadir görünür büyüklüğe ulaşır. Dünya'dan 330 ışık yılı uzaklıktaki R Leonis, 310 günlük bir periyoda sahiptir ve yarıçapı 320 R☉'dir.
Dünya'ya sadece 7,8 ışık yılı uzaklıktaki konumuyla en yakın yıldızlardan biri olan Wolf 359 (CN Leonis) de Aslan takımyıldızında yer alır. Wolf 359, 13,5 kadir büyüklüğünde bir kırmızı cücedir ve parıltılı yıldız olması nedeniyle periyodik olarak bir kadir veya daha düşük oranlarda parlamalar gösterir (kadir değeri düştükçe parlaklık artar). Ayrıca Aslan takımyıldızında bulunan ve Güneş'ten yaklaşık 33 ışık yılı uzaklıktaki sönük bir yıldız olan Gliese 436'nın yörüngesinde, geçiş yaptığı gözlemlenen Neptün kütleli bir ötegezegen tespit edilmiştir.
Karbon yıldızı CW Leo (IRC +10216), orta-kızılötesi N-bandında (10 μm dalga boyu) gece gökyüzünün en parlak yıldızlarından biridir.
SDSS J102915+172927 (Caffau'nun yıldızı), Aslan takımyıldızında yer alan, galaktik haledeki bir Popülasyon II yıldızıdır. Yaklaşık 13 milyar yıllık yaşıyla Samanyolu'ndaki en yaşlı yıldızlardan biridir ve bilinen tüm yıldızlar arasında en düşük metalliğe sahiptir.
1602 yılında Tycho Brahe ve çağdaş astronomlar, bir zamanlar Aslan'ın kuyruğundaki "püskül"ü oluşturan yıldız topluluğunu Aslan takımyıldızından ayırıp bağımsız bir takımyıldız haline getirmiş ve ona Berenis'in Saçı (Latince "Coma Berenices") adını vermişlerdir. Ancak Coma Berenices, Helenistik dönemden beri zaten bir asterizm olarak bilinmekteydi.

Aslan takımyıldızı birçok parlak gökada içerir. Bunlar arasında en ünlüler Messier 65, Messier 66, Messier 95, Messier 96, Messier 105 ve NGC 3628'dir; M65 ve M66, meşhur Aslan Üçlüsü'nün üyeleridir.
Leo Halkası, yaklaşık 650.000 ışık yılı (200 kpc) çapında, galaksiler arası devasa bir hidrojen ve helyum gazı bulutudur. Bu halka, Aslan takımyıldızı içindeki M96 Grubu'nun (Aslan I Grubu) merkezinde yer alan iki gökadanın yörüngesindedir.

M66, diğer iki üyesi M65 ve NGC 3628 olan Aslan Üçlüsü'ne dahil bir sarmal gökadadır. 37 milyon ışık yılı uzaklıktaki bu gökadanın şekli, Üçlü'nün diğer üyelerinin yıldızları kendisinden koparmasına neden olan kütleçekimsel etkileşimler nedeniyle bir miktar bozulmuştur. Nihayetinde en dış katmanlardaki yıldızların, M66'nın yörüngesinde dönen bir cüce gökada oluşturabileceği düşünülmektedir. M65 ve M66 büyük dürbünler veya küçük teleskoplarla görülebilse de, yoğun çekirdekleri ve uzamış yapıları ancak daha büyük teleskoplarla ayırt edilebilir.
M95 ve M96, her ikisi de Dünya'dan 20 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan sarmal gökadalardır. Küçük teleskoplarla yalnızca bulanık nesneler olarak görülebilirken, yapılarını ayırt edebilmek için daha büyük teleskoplar gerekir. M105, M95/M96 çiftinden yaklaşık bir derece uzakta yer alır; 9. kadirden bir eliptik gökadadır ve o da yaklaşık 20 milyon ışık yılı uzaklıktadır.

NGC 2903, 1784 yılında William Herschel tarafından keşfedilmiş bir çubuklu sarmal gökadadır. Boyut ve şekil olarak Samanyolu'na oldukça benzer ve Dünya'dan 25 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunur. NGC 2903'ün çekirdeğinde, yıldız oluşum bölgelerinin yakınında olduğu anlaşılan çok sayıda "sıcak nokta" mevcuttur. Bu bölgedeki yıldız oluşumunun, dönme hareketiyle 2.000 ışık yılı çapındaki bir alana şok dalgaları yayan tozlu çubuğun varlığından kaynaklandığı düşünülmektedir. Gökadanın dış kesimlerinde ise çok sayıda genç açık yıldız kümesi yer alır.
Aslan, aynı zamanda gözlemlenebilir evrendeki en büyük yapılardan bazılarına da ev sahipliği yapar. Takımyıldızda bulunan bu tür yapılar arasında Clowes-Campusano LQG, U1.11, U1.54 ve U1.27 (Devasa LQG) gibi büyük kuasar grupları yer alır. Bunların arasında U1.27 bilinen en büyük ikinci yapıdır (ayrıca bakınız NQ2-NQ4 GRB aşırı yoğunluğu).

Leonidler, her yıl Kasım ayında gerçekleşen ve 14-15 Kasım tarihlerinde zirveye ulaşan bir meteor yağmurudur. Saçılma noktası Gama Leonis yakınlarındadır. Normal koşullarda, yağmurun en yoğun olduğu zamanlarda saatte yaklaşık 10 meteor gözlemlenir. Ana cismi olan Tempel-Tuttle Kuyruklu Yıldızı yaklaşık 33 yıllık döngülerle "meteor fırtınası" olarak bilinen olağanüstü bir etkinlik artışına neden olur. Bu fırtınalar sırasında saatte yüzlerce, hatta binlerce meteor gözlemlenebilir.
Ocak Leonidleri, 1 ile 7 Ocak tarihleri arasında zirve yapan daha küçük bir meteor yağmurudur.

Aslan, antik dönemlerden beri bilinen en eski takımyıldızlardan biridir. Arkeolojik kanıtlar, bu takımyıldızın kökenini Mezopotamya'ya yaklaşık MÖ 3200'lere kadar dayandırmaktadır. Dönemin tasvirlerindeki bazı aslan figürleri yıldızlarla bezenmiştir ve bu figürlerin Aslan takımyıldızını temsil ettiği düşünülmektedir. Bu dönemde Sümerler, takımyıldızı "Büyük Aslan" anlamına gelen UR.GU.LA olarak adlandırmıştır. Takımyıldızın bu önemi astronomik konumundan kaynaklanır. UR.GU.LA, o dönemde Boğa, Akrep ve Kova ile birlikte ekliptiğin dört ana noktasından birini oluşturarak yaz gündönümünü işaret ediyor ve böylece güneşin gücünün doruğa ulaştığı zamanı simgeliyordu. Bazı mitoloji uzmanları ise Aslan'ın Sümer'de, Gılgamış tarafından öldürülen canavar Humbaba'yı temsil ettiğine inanmaktadır.
Babil halkı da takımyıldıza "Büyük Aslan" (UR.GU.LA) demeye devam etmiştir. Babil'in en önemli astronomi metinlerinden olan MUL.APİN tabletlerinde, takımyıldızın en parlak yıldızı Regulus, Sümerce "Kral" anlamına gelen Lugal (veya Akadca Sharru) adıyla listelenir ve "Aslanın göğsünde duran yıldız" olarak tanımlanır. Bu tanım ve merkezi konumu, yıldızın güçlü hükümdarlık bağını pekiştirmiş ve onu "Kral Yıldızı" yapmıştır. Benzer şekilde Aslan figürünün mitolojik önemi, Ninova silindirlerinde ışığın karanlığa karşı zaferini simgeleyen ve Gılgamış Destanı'nda da yer alan, Gılgamış'ın Göklerin Boğası ile olan mücadelesini gösteren tasvirlerle de vurgulanmıştır.

Eski Mısır kültüründe de Aslan takımyıldızı büyük bir öneme sahipti. Takımyıldızın önemi, temel olarak Eski Mısır m

Siyah Göz Gökadası (ayrıca Uyuyan güzel gökadası; Messier 64, M64 veya NGC 4826 olarak da bilinir) Berenis'in Saçı takımyıldızı yönünde bulunan bir çubuksuz sarmal gökada. Edward Pigott tarafından 23 Mart 1779 tarihinde ve ondan bağımsız olarak Johann Elert Bode tarafından 4 Nisan 1779 tarihinde keşfedilmiştir. Charles Messier, 1780 yılında kataloğuna eklemiştir. Parlak çekirdeği önündeki toz emici muhteşem koyu şerit yüzünden "Siyaz Göz" ve "Kem göz (Nazar)" gibi isimler takılmıştır. M64, amatör gök bilimcilerin oldukça iyi bildiği bir nesnedir çünkü küçük teleskoplarla bile kolayca gözlemlenebilir.

M64, ilk bakışta normal bir sarmal gökada gibi görünmektedir. Gökadaların çoğunda olduğu gibi, M64'teki yıldızlar da aynı yönde bir yörüngede dönmektedir ve Hubble fotoğraflarında bunun saat yönünde olduğu görülmüştür.
Ancak yapılan son detaylı çalışmalarda dış bölgelerdeki yıldızlararası gazın, iç bölgelerde yıldız oluşturan gazın karşı yönünde döndüğü olağanüstü bir keşif olarak ortaya çıkmıştır. İç bölgenin çapı yaklaşık olarak sadece 3,000 ışık yılıyken dış bölgenin çapı 40,000 ışık yılına ulaşmaktadır. Bu olayın iki bölgeyi ayıran sınırın etrafında yeni yıldız oluşumlarını tetiklediğine inanılmaktadır.
İki gökadanın çarpışması sonucu oluşan garip iç hareketlere ilave olarak sola doğru olağanüstü bir görünüşle birleşen bir yıldız sistemi vardır. Gök bilimciler ters yönde dönen gazın, yaklaşık olarak bir milyar yıl önce bu gökadaya çarpan bir uydu gökadanın M64 içine çekilmesinin sonucu oluştuğuna inanmaktadırlar.

http://www.seds.org/messier/m/m064.html11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hubblesite description and high resolution images
ESA/Hubble images of M64
APOD for August 2, 2007 13 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da The Black Eye Galaxy: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası
a real photo by Pete Albrecht15 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

NGC 3603 Karina takımyıldızı yönünde bulunan bir açık yıldız kümesi ve salma bulutsusu. Güneş sistemimize 20,000 ışık yılı uzaklıkta ve Samanyolu gökadasının yay kolu üzerindedir. John Herschel tarafından 14 Mart 1834 tarihinde keşfedilmiştir.
Parlaklık ve yoğunluğuyla eşsiz bir bileşim gösteren NGC 3603, yüzyıldan fazla bir zamandır bir starburst bölgesi olarak yoğun çalışmalara konu olmuştur.

Samanyolu'nda H II bölgesi olarak bilinen, ışıldayan gaz ve plazmanın oluşturduğu çok büyük bir bulut ile çevrelenmiştir. Yıldız kümesinin merkezi yıldızı HD 97950'dir. Küme içerisinde üç önemli Wolf-Rayet yıldızı tespit edilmiştir. Üçlünün en büyüğü olan NGC 3603-A1, mavi bir çift yıldızdır. İkisi birlikte Güneş'ten 200 kat daha fazla bir kütleye sahiptir. NGC 3603, yıldızlar arası emilimin etkileri yüzünden teleskoplarla sarımtırak renkli biraz küçük ve önemsiz bir bulutsu gibi gözlenir. 1987'de bir süpernova (SN 1987A), Büyük Macellan Bulutu'nda ortaya çıktı. Uydu temelli teleskoplarla yakından ve ayrıntılı olarak gözlenen ilk süpernovadır.

 Wikimedia Commons'ta NGC 3603 ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hubble Uzay Teleskobu: Star Cluster Bursts into Life in New Hubble Image16 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European Southern Observatory: The Stars behind the Curtain27 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WikiSky'da NGC 3603: DSS2, SDSS, GALEX, IRAS, Hidrojen α, X-Ray, Astrofoto, Gök Haritası

Delik iddiası, genel izafiyet kapsamında Einsten’ı, ünlü alan formülünü geliştirirken sekteye uğratan net bir ikilemdir.
Bazı fizik filozofları bahsedilen delik iddiasını çok katmanlı özdekçilik, olayların çok katmanlılığının uzay–zaman sürekliliğinde içinde barındırdığı maddeden bağımsız olarak bulunması ilkesi hakkında bir soru işareti oluşturmak için kullanmıştır. Diğer filozof ve fizikçiler ise bu gözleme katılmamış ve delik iddiasını ölçümde değişmezlik ve sabitlik konusunda bir karmaşa olarak nitelendirmiştir.

Olağan bir alan formülünde, alanı yaratan kaynağın bilinmesi her yerde alanın bilinmesine olanak sağlar. Örneğin, uygun sınır koşulları, akım ve yük özkütleleri sağlandığı takdirde, Maxwell’in eşitlikleri elektrik ve manyetik alanı belirlemede kullanılabilir. Vektör potansiyeli ölçümlerin rastgele seçimine bağlı olduğundan, eşitlikler vektör potansiyelini belirlemede kullanılmaz.
Einstein yerçekimi eşitliklerinin genellikle eşdeğişkenli olmasından ötürü, ölçümlerin uzay–zamandaki koordinatların bir fonksiyonu olarak kaynağa özgü bir biçimde belirlenemeyeceğini belirtmiştir. İddia ortadadır: güneş gibi bir yerçekimsel güç ele alınsın. Sonuç olarak metrik g(r) olarak tanımlanan bir yerçekimsel alan oluşur. Ardından r  r' ye koordinat dönüşümü yapılır. Bahsedilen r’ güneşin içinde bulunan r yle aynı olmakla birlikte, güneşin dışında çıkıldığında r ve r aynı değildir. Güneşin içinde bulunan koordinat tanımları bu dönüşümden etkilenmez, fakat, güneşin dışında kalan koordinat değerlerinin fonksiyonel metrik formları değişim gösterir.
Bunun anlamı, güneş gibi tek bir kaynak, görünüşe göre farklı metriklerin kaynağı olabilir. Çözüm ise: nasıl ki ölçüm dönüşümü açısından birbirinden ayrılan iki farklı vektör potansiyeli birbirine denk ise, yalnızca koordinat dönüşümleri ile birbirinden farklılık gösteren iki alan fiziksel olarak birbirine denktir. Sonuçta, bütün bu birbirinden farklı alanlar aslında birbirinden kesinlikle farklı değildir.
Bu ikilem hakkında birçok varyasyon bulunmaktadır. Bir görüşe göre, bir miktar veri ile bir başlangıç değerlik yüzeyi ele alınır ve metrik zamanın bir fonsiyonu  olarak bulunur. Ardından, koordinat dönüşümüyle birlikte noktalar başlangıç değerlik yüzeyinin geleceği civarına taşınır fakat ilk yüzeyi ve sonsuzluktaki herhangi bir noktayı etkilemez. Sonuçta, genel olarak eşdeğerlikli olan alan eşitlikleri geleceği, bu yeni koordinatça dönüştürülmüş metrikte aynı derecede doğru bir çözüm oluşturduğu için, özgün bir şekilde belirleyemez.
Anlaşıldığı üzere, başlangıç değeri sorunu genel izafiyet çözülemez. Bu durum, ölçüm değişimleri yapıldığında sadece yarının vektör potansiyelinin etkilenebileceğinden elektrodinamik konsepti içinde geçerlidir. Her iki durumda da çözüm, ölçümü düzeltmek için fazladan şartların kullanılmasıdır.

Einstein'in yerçekimsel alan formüllerini ortaya çıkarması delik iddiası yüzünden gecikmiştir. Fakat, problem yukarıdaki kısımda bahsedildiği gibi değildir. 1912, Einstein'in "koordinatların anlamıyla mücadelesi'ne" başladığı yıldır. Koordinat değişimlerinden etkilenmediğini bildiği için tensoryal formüllerin peşine düşmüştür. Yerçekimsel alanın biçimini (tetrad ya da çerçeve alanı   ya da metrik)  ve verilmiş olan bir yerçekimsel alanda maddenin hareketinin formüllerini (uygun zamanı maksimize ettiren) bulmuştur. Açıkça bellidir ki, bunlar koordinat dönüşümü koşulları altında değişmezdir.
Kendisini rahatsız eden, kendi genel eşdeğerlilik prensibinin sonuçlarıdır ve takiben belirtilen nedenlerle ortaya çıkmıştır. [2] Genel eşdeğerliliğe göre, fizik yasaları bütün referans sisteminde aynı matematiksel formu almalı, aynı şekilde, yerçekimsel alanın alan formüllerindeki bütün koordinat sistemleri ve dolayısıyla bütün diferansiyel eşitlikler de aynı matematiksel formu kullanmalıdır. Bir diğer deyişle, verilen iki koordinat sisteminde (x ve y), 
İkisini de çözebilecek bir diferansiyel denkleme sahip olunduğunda, tek farklılık bir formülde x, diğerinde ise y'nin bağımsız parametre olarak alınmasıdır. Bunun anlamı, x koordinat sisteminde alan eşitliğini çözebilen bir metrik fonksiyon bulunduğu anda, x parametrelerini eşitlikte y parametreleri ile değiştirerek y koordinat sistemindeki alan eşitliği çözülebilir. Bu iki çözüm fonksiyonel açıdan aynı forma sahip olsalar da farklı uzay-zaman geometrileri gösterirler. Bahsedilen ikinci çözüm birincisine koordinat dönüşümüyle bağlantılı olmasa da bir çözüm olarak kabul edildiğinin altının çizilmesi gerekir. Einstein'ı rahatsız eden sorun: eğer bu koordinat sistemleri sadece t=0 dan sonra farklılık gösteriyorsa, iki çözüm vardır; başlangıç durumları aynıdır fakat t=0 dan sonra farklı geometriler gösterirler. Bu gözleme dayanarak Einstein üç yıl boyunca Hilbert'la amansız bir yarış halinde genelleştirilmemiş bir eşdeğerlilik alan formülü arayışına girişmiştir. [3]
Daha kesin olmak gerekirse, Einstein, maddenin bulunmadığı kapalı bir uzay-zaman bölgesinde delik adının verildiği bir alan dışında maddenin her yerdeki dağılımının bilindiği bir durum tasarladı. Ardından, varsayıma göre alan formülleri ile birlikte sınır koşulları, deliğin içindeki metrik alanın hesaplanmasını mümkün kılacaktır. Kişi, x ve y koordinatlarını deliğin içinde farklı olarak, fakat dışında aynı kabul edecektir. İddia yukarıdaki paragrafta bahsedildiği şekilde devam edecektir.
Bu iki çözüm aynı fonksiyonel biçime sahip olmalarından ötürü, aynı değerleri varsayar; sadece değerleri farklı yerlerde kabul ederler. Bundan ötürü, bir çözüm diğer çözümden metrik fonksiyonun yeni konfigürasyona aktif olarak uzay - zaman katmanlarının üzerine taşınmasıyla elde edilir. Bu difeomorfizm olarak adlandırılır, bazen, fizikçiler tarafından koordinat dönüşümünden ayırt edilmesi için aktif difeomorfizm olarak da kullanılır. Einstein genelleştirilmemiş bir eşdeğerlikli alan formülü bulma konusunda başarısızlığa uğramıştır fakat dönüşü delik iddiasını çözmesiyle şekillenir. Bu süreç, temelinde, metriğin uzay - zaman dağıtıcısının fiziksel olarak alakasız olduğunu ve uzay-zaman koordinatlarına bağlı olarak tanımlanan bireysel uzay - zaman noktalarının kendi içlerinde veya kendilerine ait fiziksel bir anlamlarının olmadığını öne sürerek her iki çözümün de birbirine fiziksel olarak denk olduğunu kabul ederek başlar (dağıtıcı özdekçiliği probleminin kaynağı budur). Mekan konusuna açıklık getirmek amacıyla Einstein, yukarıda bahsedilen durumu genelleştirerek iki yeni parçacık sunmuştur; böylelikle fiziksel noktalar (deliğin içindeki) kesişen dünya çizgileri kullanılarak tanımlanabilecektir. Bu prensibin çalışmasının sebebi ise parçacıkların ve aktif difeomorfizm etkisi altındaki metriğin beraber sürüklenebilmesidir. Bu parçacıklar olmadan fiziksel uzay-zaman noktaları (deliğin içindeki) tanımlanabilir değildir; aşağıda 'Einstein'in Çözümü' başlıklı bölümde Einstein'in alıntılarına göz atabilirsiniz.

Felsefi açıdan bakıldığında, konu hakkında hala çok fazla soru işareti bulunmaktadır. Eğer metrik bileşenler genel izafiyetin dinamik değişkenleri olarak düşünülürse, denklemlerin koordinatlar açısından değişmezliği kendi içerisinde bir anlam ifade etmeyecek hale gelir. Bütün fizik teorileri, koordinat dönüşümleri uygun bir şekilde gerçekleştirilirse değişmezdir. Maxvell'in denklemleri herhangi bir koordinat sistemi altında yazılabilir ve geleceği aynı şekilde tahmin edilebilir.
Fakat, rastgele seçilmiş bir koordinat sisteminde elektromanyetizmi formüle edebilmek için, özel bir koordinat sistemine ait olmayan bir uzay-zaman geometrisi tanımlanmalıdır. Bu tanım her bir noktadaki metrik tensörün tanımıdır veya hangi yakın vektörlerin birbirine paralel olduğunu tanımlayan bir bağlantıdır. Ortaya konan matematik obje, Minkowski metriği, farklı koordinat sistemlerinde farklı biçimler sergiler, ancak dinamiğin parçası değildir ve hareket kanunlarına uymaz. Elektromanyetik alan ne olursa olsun her zaman aynıdır. Kendisine etki gösterilmeden etki eder.
Genel izafiyette, geometrinin kendisini tanımlamada kullanılan her ayrık lokal değer kendine özgü hareket denklemleriyle birer lokal dinamik alandır. Hareket denklemlerinin mantıksal olarak bir anlam ifade etmesi gerektiğinden, bu durum konuya ciddi kısıtlamalar getirir. Geleceği başlangıç koşullarına göre belirlemeli, küçük oynamalarda dengesizlikler barındırmamalı ve küçük sapmalar için belirli bir pozitif enerji tanımlamalıdır. Eğer kişi, koordinat değişmezliğinin önemsiz bir şekilde doğru olduğu düşüncesini kabul ederse, koordinat değişmezliği prensibi temelde metriğin dinamik ve hareket denkleminin sabit bir arka plan geometrisi olmayacağını görür.

1915 yılında, Einstein delik iddiasının, uzay zamanının doğası hakkında bir varsayımda bulunduğunu fark etti: uzay-zamanda uzay-zaman koordinatıyla tanımlanan bir  noktanın yerçekimsel alan değeri hakkında konuşmanın mantıklı olduğu (sadece koordinat dönüşümlerine kadar). Daha açık olmak gerekirse, yerçekimsel alanın fiziksel özellikleri hakkında konuşmanın mantıklı olduğunu belirtir. Örneğin, bir uzay-zaman noktasında düz veya kavisli olması (Bu yerçekimsel alanın koordinatlardan bağımsız olan bir özelliğidir). Bu varsayım göz önüne alındığında, genel değişmezlik belirlenimcilik ile uyumlu hale gelmiştir. Bütün parçacıkların yörüngeleri yeniden hesaplandıktan sonra, aktif difeomorfizm ile birbirinden geometrik olarak farklı görünen iki yerçekim alanının etkileşimi her aktif difeomorfizm altında aynı değeri alan yerçekim alanına göre açık bir şekilde fiziksel konumlarını tanımlar. [4] (Eğer iki metrik arasındaki ilişki sadece koordinat dönüşümüyle alakalı ise parçacıkların dünya çizgileri aktarılmaz; bunun sebebi her iki metriğin aynı uzay - zaman geometrisi göstermesi ve dünya çizgilerinin geometrik olarak maksimum uygun zaman göre bir yörünge ortaya çıkarmasıdır - sadece aktif difeomorfizm ile geometri ve yörüngeler değiştirilebilir). Bu fizik yasalarında ölçüm değişmezliği prensibinin oluşturduğu ilk açık ifadedir.
Einstein'in inanışına göre delik iddiasıyla verilebilecek en anlamlı

Einstein-Hilbert etkisi (Hilbert etkisi olarak da adlandırılır) genel görelilikte en küçük eylem ilkesi boyunca Einstein alan denklemleri üretir. Hilbert etkisi genel görelilikte yerçekiminin dinamiğini tarifleyen fonksiyonel işlemdir. (- + + +) metrik işaretiyle, etkinin çekimsel kısmı,

  
    
      
        S
        =
        
          
            1
            
              2
              κ
            
          
        
        ∫
        R
        
          
            −
            g
          
        
        
        
          
            d
          
          
            4
          
        
        x
        
        ,
      
    
    {\displaystyle S={1 \over 2\kappa }\int R{\sqrt {-g}}\,\mathrm {d} ^{4}x\;,}
  

burada 
  
    
      
        g
        =
        det
        (
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle g=\det(g_{\mu \nu })}
  
 metrik tensor determinantı, R Ricci sayılabilir büyüklüğü ve 
  
    
      
        κ
        =
        8
        π
        G
        
          c
          
            −
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle \kappa =8\pi Gc^{-4}}
  
 burada G Newton çekim sabiti ve c vakum içindeki ışık hızı şeklinde verilir. Eğer integral yakınsanıyorsa, tüm uzay zaman üzerinde alınır. Eğer yakınsamıyorsa S tanımlanamaz ama modife edilmiş tanımda bir integral isteğe bağlı şekilde büyük, bağıl tıkız tanım kümesinde yine Einstein denklemini Einstein Hilber ekisinin Euler- Lagrange denklemi olarak üretir.
Bu etki ilk kez David Hilbert tarafından 1915'te ileri sürülmüştür.

Etkiden ötürü denklemlerin türevi bazı avantajlara sahip. İlk olarak, Maxwell teorisi gibi etki olarak formüle edilmiş klasik alan teorileriyle genel göreliliğin kolayca birleşimine izin verir. Etkiden türevleme süreci madde alanlarına metrik bağlantı kaynağı tanımı için doğal adayı tanımlar. Ayrıca, bu etki kolay tanımlı korunan nicelikler için Noether'in teorisi boyunca etkinin simetrik çalışmasına izin verir.
Genel görelelikte, bu etki genellikle metrik ve maddesel alanların işlevseli olduğu varsayılır ve bağlantı Levi- Civita bağıntısı ile verilir. Genel göreliliğin Palatini formülasyonu metric ve bağlantının bağımsız olduğunu ve bağlı olmayan spinle fermionic madde alanlarını kapsamayı mümkün kılan ikisine göre bağımsız değişkenler varsayar.
Maddenin varlığındaki Einstein denklemleri madde etkisini Einstein- Hilbert etkisine eklenmesiyle verilir.

Teorinin tüm etkisi Einstein- Hilbert terimi artı terim 
  
    
      
        
          
            
              L
            
          
          
            
              M
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {L}}_{\mathrm {M} }}
  
 teoride görülen herhangi madde alanları tanımıyla verilsin.

  
    
      
        S
        =
        ∫
        
          [
          
            
              
                1
                
                  2
                  κ
                
              
            
            
            R
            +
            
              
                
                  L
                
              
              
                
                  M
                
              
            
          
          ]
        
        
          
            −
            g
          
        
        
        
          
            d
          
          
            4
          
        
        x
      
    
    {\displaystyle S=\int \left[{1 \over 2\kappa }\,R+{\mathcal {L}}_{\mathrm {M} }\right]{\sqrt {-g}}\,\mathrm {d} ^{4}x}
  

Etki prensibi bize bu etkinin ters metriğe göre değişkeni sıfır der,

  
    
      
        
          
            
              
                0
              
              
                
                =
                δ
                S
              
            
            
              
              
                
                =
                ∫
                
                  [
                  
                    
                      
                        1
                        
                          2
                          κ
                        
                      
                    
                    
                      
                        
                          δ
                          (
                          
                            
                              −
                              g
                            
                          
                          R
                          )
                        
                        
                          δ
                          
                            g
                            
                              μ
                              ν
                            
                          
                        
                      
                    
                    +
                    
                      
                        
                          δ
                          (
                          
                            
                              −
                              g
                            
                          
                          
                            
                              
                                L
                              
                            
                            
                              
                                M
                              
                            
                          
                          )
                        
                        
                          δ
                          
                            g
                            
                              μ
                              ν
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                  ]
                
                δ
                
                  g
                  
                    μ
                    ν
                  
                
                
                  
                    d
                  
                  
                    4
                  
                
                x
              
            
            
              
              
                
                =
                ∫
                
                  [
                  
                    
                      
                        1
                        
                          2
                          κ
                        
                      
                    
                    
                      (
                      
                        
                          
                            
                              δ
                              R
                            
                            
                              δ
                              
                                g
                                
                                  μ
                                  ν
                                
                              
                            
                          
                        
                        +
                        
                          
                            R
                            
                              −
                              g
                            
                          
                        
                        
                          
                            
                              δ
                              
                                
                                  −
                                  g
                                
                              
                            
                            
                              δ
                              
                                g
                                
                                  μ
                                  ν
                                
                              
                            
                          
                        
                      
                      )
                    
                    +
                    
                      
                        1
                        
                          −
                          g
                        
                      
                    
                    
                      
                        
                          δ
                          (
                          
                            
                              −
                              g
                            
                          
                          
                            
                              
                                L
                              
                            
                            
                              
                                M
                              
                            
                          
                          )
                        
                        
                          δ
                          
                            g
                            
                              μ
                              ν
                            
                          
                        
                      
                    
                  
                  ]
                
                δ
                
                  g
                  
               

Differansiyal geometri içerisinde, (Einstein Tensör adı Albert Einstein'dan gelmektedir; ayrıca iz-ters olarak Ricci Tensör olarak bilinmektedir). gerçek olmayan Riemannia çok katlılarını ifade etmek için kullanılan eğriliktir. Genel Görelikte içerisinde, Einstein Tensör'ünün ortaya çıkardığı Einstein’nın alan denklemlerinin kütleçekimi için tanımladığı uzay-zaman eğriliğini tutarlı bir şekilde enerji ile açıklamasıdır.

Einstein tensörü 2 dereceden tensör üzerinde tanımlanan Gerçek olmayan riemania çok katlılarında indeks serbest notasyonunda tanımlanır.

  
    
      
        
          
            G
          
        
        =
        
          R
        
        −
        
          
            1
            2
          
        
        
          
            g
          
        
        R
      
    
    {\displaystyle {\mathsf {G}}=\mathrm {R} -{1 \over 2}{\mathsf {g}}R}
  

Burada 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {R} }
  
  Ricci tensörü, g metrik tensör ve R skaler eğriliktir. Bileşen formda, önceki denklem gibi okunur.

  
    
      
        
          G
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          R
          
            μ
            ν
          
        
        −
        
          
            1
            2
          
        
        R
        
          g
          
            μ
            ν
          
        
      
    
    {\displaystyle G_{\mu \nu }=R_{\mu \nu }-{1 \over 2}Rg_{\mu \nu }}
  

Einstein Tensör'ü simetriktir. Yani transpozu yine kendisine eşittir.

  
    
      
        
          G
          
            μ
            ν
          
        
        =
        
          G
          
            ν
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle G_{\mu \nu }=G_{\nu \mu }}
  

 ve stres enerji tensörü gibi farksız 

  
    
      
        
          ∇
          
            μ
          
        
        
          G
          
            μ
            ν
          
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \nabla _{\mu }G^{\mu \nu }=0}
  

Ricci tensörü sadece metrik tensöre bağlıdır. Böylece Einstein tensör sadece metrik tensör ile doğrudan tanımlanabilir. Ancak, bu ifade karmaşık ve alıntıdır ders kitapların içerisinde. Christoffel sembolleri bu ifadenin karmaşıklığı bakımından Ricci tensörü için formül kullanılarak gösterilebilir. Christoffel sembolleri:
nerede olduğunu Kronecker tensör ve Christoffel sembolü olarak tanımlanır.
Sadeleştirmeden önce, bu formül sonuçları   bireysel terimlerin içerisindedir.
Yerel özel durumda atalet referans çerçevesine bir nokta yakınında, metrik tensör ilk türevleri kaybolur ve Einstein tensörü bileşeni formu ölçüde basitleştirilmiş:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  G
                  
                    α
                    β
                  
                
              
              
                
                =
                
                  g
                  
                    γ
                    μ
                  
                
                
                  
                    [
                  
                
                
                  g
                  
                    γ
                    [
                    β
                    ,
                    μ
                    ]
                    α
                  
                
                +
                
                  g
                  
                    α
                    [
                    μ
                    ,
                    β
                    ]
                    γ
                  
                
                −
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                
                  g
                  
                    α
                    β
                  
                
                
                  g
                  
                    ϵ
                    σ
                  
                
                (
                
                  g
                  
                    ϵ
                    [
                    μ
                    ,
                    σ
                    ]
                    γ
                  
                
                +
                
                  g
                  
                    γ
                    [
                    σ
                    ,
                    μ
                    ]
                    ϵ
                  
                
                )
                
                  
                    ]
                  
                
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  g
                  
                    γ
                    μ
                  
                
                (
                
                  δ
                  
                    α
                  
                  
                    ϵ
                  
                
                
                  δ
                  
                    β
                  
                  
                    σ
                  
                
                −
                
                  
                    1
                    2
                  
                
                
                  g
                  
                    ϵ
                    σ
                  
                
                
                  g
                  
                    α
                    β
                  
                
                )
                (
                
                  g
                  
                    ϵ
                    [
                    μ
                    ,
                    σ
                    ]
                    γ
                  
                
                +
                
                  g
                  
                    γ
                    [
                    σ
                    ,
                    μ
                    ]
                    ϵ
                  
                
                )
                ,
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}G_{\alpha \beta }&=g^{\gamma \mu }{\bigl [}g_{\gamma [\beta ,\mu ]\alpha }+g_{\alpha [\mu ,\beta ]\gamma }-{\frac {1}{2}}g_{\alpha \beta }g^{\epsilon \sigma }(g_{\epsilon [\mu ,\sigma ]\gamma }+g_{\gamma [\sigma ,\mu ]\epsilon }){\bigr ]}\\&=g^{\gamma \mu }(\delta _{\alpha }^{\epsilon }\delta _{\beta }^{\sigma }-{\frac {1}{2}}g^{\epsilon \sigma }g_{\alpha \beta })(g_{\epsilon [\mu ,\sigma ]\gamma }+g_{\gamma [\sigma ,\mu ]\epsilon }),\end{aligned}}}
  

Nerede geleneksel köşeli parantezler asimetrik olarak gösterilen  yani üzerinde parantez endeksleriyle

  
    
      
        
          g
          
            α
            [
            β
            ,
            γ
            ]
            ϵ
          
        
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
        (
        
          g
          
            α
            β
            ,
            γ
            ϵ
          
        
        −
        
          g
          
            α
            γ
            ,
            β
            ϵ
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle g_{\alpha [\beta ,\gamma ]\epsilon }\,={\frac {1}{2}}(g_{\alpha \beta ,\gamma \epsilon }-g_{\alpha \gamma ,\beta \epsilon }).}
  

Iz Einstein tensörün tarafından hesaplanabilir sözleşme denklem tanımı ile metrik tensör    içinde   (keyfi imzanın) boyutları:
Fizikte 4 boyutlarının özel bir durumunu (3 uzay, 1 zaman) verir. Einstein tensörünün izi, negative olarak Ricci tensörü izi gibi. Diğer bir isimde Einstein Tensörü için iz-ters Ricci Tensörüdür.

Einstein tensörü Einstein’nın alan denklemlerine olanak veriyor. Tabi evren sabiti haric tutularak, özlü bir biçimde yazıldığında
Geometrik açıdan ele alınmış birimlere olanak verir. (Örneğin, c = G (Newton'un yerçekimi sabiti ve Einstein tensörü iz değil) = 1 yani)
Einstein tensörü açık formundan, Einstein tensörü bir metric tensörün  doğrusal olmayan fonksiyonudur. Ama ikinci türevini aldığımızda doğrulsal olduğunu göreceğiz. Einstein tensör 4 boyutlu uzayda 10 bağımsız bileşeni vardır.
Einstein alan denklerimi Bianchi kimlikler otomatik kovaryant korunmasını sağlamak stres enerji tensörü kavisli uzay zamanlar içinde:
Bianchi kimliklerde kolayca Einstein tensörü yardımıyla ifade edilebilir:
Bianchi kimlikler otomatik kovaryant korunmasını sağlamaktadır ve stres enerji tensörü kavisli uzay zamanlar içinde:

  Einstein tensörü fiziksel önemi bu kimlik ile vurgulanır. Hassasiyeti azaltılmış gerilme tensörü açısından bir üzerinde sözleşmeli Öldüren vektörü  Sıradan bir koruma yasası tutar:

  
    
      
        
          ∂
          
            μ
          
        
        (
        
          
            −
            g
          
        
        
          T
          
            μ
          
        
        
          

          
          
            ν
          
        
        
          ξ
          
            ν
          
        
        )
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \partial _{\mu }({\sqrt {-g}}T^{\mu }{}_{\nu }\xi ^{\nu })=0}
  
.

David Lovelock 4 boyutta diferansiyellenebilen katmanları gösterdi. Einstein Tensörü ise sadece tensörel ve uzaklaşma-serbest fonksiyonu ve birincil, ikincil kismi türeblerde gösterdi.
Ancak, Einstein alan denklemleri üç koşulları karşılayan tek denklem değildir:

1.	Benzerler ama genelleme Newton-Poisson denklemi yerçekimi için
2.	Koordinat sistemleri tümü için geçerlidir
3.	

Geometri'de iki çeşit eğrilik tanımlanır. Eğrilik ve özeğrilik. Tarihte ilk olarak 2-boyutlu ve 3-boyutlu uzayda parametrik eğrilerin eğriliği incelendi. Daha sonraki aşamada 2-boyutlu ve 3-boyutlu yüzeylerin eğriliği incelendi ve ortalama eğrilik, Gaussian eğrilik gibi kavramlar ortaya çıktı.
"Eğrilik" kavramı daha birçok uygulama buldu ve bölümsel eğrilik, sayıl eğrilik, Riemann tensör, Ricci eğrilik tensörü gibi kavramlar üretildi.

3-boyutlu Öklit uzayında bir eğri düşünelim. Koordinat merkezinden eğri üzerindeki bir noktaya ulaşan konum vektörü 
  
    
      
        
        
          r
        
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle \,\mathbf {r} (t)}
  
 bir parametreye (örnegin 
  
    
      
        
        t
      
    
    {\displaystyle \,t}
  
 ile gösterilen zamana) bağlı olsun. Konum vektörünün gösterdiği noktadaki eğrilik şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        κ
        =
        
          
            
              
                |
              
              
                
                  r
                
                ′
              
              ×
              
                
                  r
                
                ″
              
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              
                
                  r
                
                ′
              
              
                
                  |
                
                
                  3
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \kappa ={\frac {|\mathbf {r} '\times \mathbf {r} ''|}{|\mathbf {r} '|^{3}}}}
  

Bu formülde 
  
    
      
        
        
          
            r
          
          ′
        
      
    
    {\displaystyle \,\mathbf {r} '}
  
 hız vektörü, 
  
    
      
        
        
          
            r
          
          ″
        
      
    
    {\displaystyle \,\mathbf {r} ''}
  
 ise ivme vektörüdür.

Vektörler arasındaki bağıntılar.

  
    
      
        
          
            r
          
          ′
        
        =
        
          T
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} '=\mathbf {T} }
  

  
    
      
        
          
            r
          
          ″
        
        =
        κ
        
        
          N
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} ''=\kappa \,\mathbf {N} }
  

  
    
      
        
          
            r
          
          ‴
        
        =
        κ
        
        
          N
        
        +
        κ
        (
        τ
        
          B
        
        −
        κ
        
          T
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} '''=\kappa \,\mathbf {N} +\kappa (\tau \mathbf {B} -\kappa \mathbf {T} )}
  

  
    
      
        
        τ
      
    
    {\displaystyle \,\tau }
  
 burulma derecesidir.

Daire yarıçapını 
  
    
      
        
        R
      
    
    {\displaystyle \,R}
  
 simgesiyle gösterirsek

Doğru çizgi: 
  
    
      
        
        κ
        =
        0
        
        
        
        
        
        τ
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \,\kappa =0\,\,\,\,\,\tau =0}
  

Daire: 
  
    
      
        
        κ
        =
        1
        
          /
        
        R
        
        
        
        
        
        
        τ
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \,\kappa =1/R\,\,\,\,\,\,\tau =0}
  

Heliks: 
  
    
      
        
        κ
        =
        1
        
          /
        
        R
        
        
        
        
        
        
        τ
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \,\kappa =1/R\,\,\,\,\,\,\tau >0}

Kozmolojide, kozmolojik sabit (genellikle Yunan harf lambda ile gösterilir: Λ), uzaydaki vakum enerjisinin değeridir. Başlangıçta  esasen Einstein tarafından genel izafiyet teorisine ek olarak "yerçekimi tedbiri" ve kabul edilen evren sabitini elde etmek için 1917 yılında ortaya atılmıştır.  Einstein 1929'da Hubble'ın keşfi olan bütün galaksilerin birbirinden uzağa hareket ettiğini söyleyen konsepti yani evrenin genişlediği konseptini bırakmıştır. Genel genişleyen evren konseptinde, 1929'dan 1990'ların başına kadar, çoğu kozmoloji araştırmacıları tarafından kozmoloji sabiti sıfır farzedilmiştir.

Kozmolojik sabit, genel görelilik denklemleri, Evren'in zamanla giderek kendi üzerine çökmesini önleyecek ve kütleçekiminden sonuçlanmayan bir sabit içerir.
1990'lardan beri, kozmolojideki gözlemsel gelişmeler, özellikle 1998 yılında  süpernovadan belirli bir uzaklıkta evrenin hızlandığının keşfi  (ek olarak kozmik mikrodalga arka plandan ve  kırmızıya kayan büyük galaksi araştırmalarından bağımsız kanıt olarak) gösteriyor ki  evrenin kütle-enerji yoğunluğunun %68 i karanlık enerjiye dayandırılabilir. Karanlık enerji yetersiz bir şekilde temel düzeyde anlaşıldığından, karanlık enerjinin gerektirdiği temel özellik yerçekimi karşıtı olmasıdır. Evren genişledikçe bu evreni sulandırır. Karanlık enerji uzayda ve zamanda sabit olduğundan, kozmolojik sabit karanlık enerjinin en basit olası yapısıdır. Bu da şu anda bilinen kozmolojik standart model olan Lamba-CDM modelidir. Bu model 2016'daki gözlemlere oldukça iyi bir şekilde uyum sağlayan bir modeldir.
Hubble Uzay Teleskobu'na adını veren Edwin Hubble'ın yaptığı gözlemler sonucu Evren'in genişlediğini keşfetmesi genel görelilik denklemlerinde böyle bir sabitin bulunmaması gerektiğini göstermiştir.
Einstein kozmolojik sabit için ‘hayatımda yaptığım en büyük hata’ demiştir.
Ancak son 20 yıl içinde yapılan araştırmalarda, Einstein'ın kozmolojik sabitinin bir hata olmadığına, Evren'i anlayabilmenin ancak bu terimin varlığı ile mümkün olabileceğine dair kuvvetli kanıtlara ulaşılmıştır.

Einstein genel görelik için kozmolojik sabiti alan denklemlerindeki bir terim olarak kullandı çünkü kozmolojik sabitinden memnun değildi. Onun denklemleri sabit bir evren için yerçekimi başta dinamik dengede olan evrenin daralmasına neden oluyordu. Bu sorunu ortadan kaldırmak için Einstein kozmolojik sabiti ekledi.[5] Ancak hemen sonrasında Einstein, Edwin Hubble tarafından evrenin genişlediğinin bulunmasıyla  kendi sabit teorisini geliştirdi. İnsanlar tarafından Einstein denklemlerindeki hatayı kabul etmede başarısız bulundu. Teorideki evrenin genişlemesini tahmin edilmeden önce gözlemlerdeki kozmolojik kırmızıya kayma ile kanıtlandı. Einstein'ın hayatında bu en büyük pot olarak anıldı. Doğrusu, kozmolojik sabitin Einstein'ın denklemlerine eklenmesi dengedeki sabit evrene neden olmadı. Çünkü denge eğer sabit değil ise eğer evren çok küçük bir şekilde genişlerse, genişleme vakum enerjisini serbest bırakır, bu da daha fazla genişlemeye neden olur. Aynı şekilde, evren küçük oranda bile daralırsa daralmaya devam edecektir. Ancak kozmolojik sabit, teorik ve ampirik bir ilgi konusu olarak kaldı. Deneysel olarak geçmişteki on yılın kozmolojik verilerinin acımasız eleştirisi güçlü bir şekilde evrenin pozitif kozmolojik sabiti olduğunu göstermektedir.[5] Bu küçük ama pozitif değerin açıklanması olağanüstü teorik bir zorluktur.
Son olarak, klasik birleşik alan teorileri olarak bilinen Einstein'ın yerçekimi teorisinin bazı erken genellemeleri kozmolojik sabitin teorik zeminlerde ya da bulgularda (yani doğal olarak matematikten gelmiştir) bahsedildiğini not etmek gerekir. Örneğin Sir Arthur Stanley Eddington vakum alan denkleminin kozmolojik sabit versiyonu evren "self-gauge" dir "epistemolojik" özelliğini ifade ettiğini iddia etti ve basit bir varyasyon ilkesini kullanarak kozmolojik terim ile Erwin Schrödinger'in saf-afin teori alan denklemi üretti.

Genişleyen evrenin hızlandığını belirten süpernova tipi için mesafe-kırmızıya kayma ilişkisi 1998 yılında gözlemler tarafından ilan edildi. Kozmik mikrodalga arka plan ışımasıyla kastedilen ΩΛ ≈ 0.7 değerin birleşmesiyle, sonuç bugünkü ölçümlerle desteklendi ve yeniden işlendi. Evrenin hızlanmasına sebep olan diğer ihtimaller vardır. Bunlardan biri "özünün özüdür" ancak kozmolojik sabit kabul edilen en basit çözümdür. Sonuç olarak, kozmolojinin günümüz standart modelinde (Lambda-CDM modeli) kozmolojik sabit bulunur ve bu sabit 10−52 m−2 dir.  Denklemdeki diğer sabitlerle çarpılmasıyla çoğunlukla 10−52 m−2 ya da 10−35 s−2 ya da 10−47 Gev4 ya da 10−29 g/cm3 olarak ifade edilir. Planck terimleri açısından ve doğal boyutsuz değer açısından kozmolojik sabit (Λ) 10−122 dir.
Son zamanlarda görülen t Hooft'un çalışmalarıyla ve diğer çalışmalarla pozitif kozmolojik sabitin beklenmedik sonuçları vardır. Örneğin gözlemlenen evrenin sonlu maksimum entropisi gibi.

Çözülmemiş mühim problemlerden biri, kuantum alan kuramlarının çoğunun kuantum vakumu için kocaman bir değer öngörmesidir. Yaygın bir varsayım, kuantum vakumunun kozmolojik sabite eşit olmasıdır. Bu faraziyeyi destekleyen bir teori olmamasına rağmen lehine görüşler yapılabilir.
Bu tür görüşler genelde boyut analizine ve efektif alan teorisine dayanır. Eğer Kâinat etkili bir bölgesel kuantum alan teorisiyle Planck ölçeğine kadar açıklanırsa beklenen kozmolojik sabit 
  
    
      
        
          M
          
            
              p
              l
            
          
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\rm {pl}}^{4}}
  
 civarında olmalıdır. Yukarıda da ifade edildiği üzere ölçülen kozmolojik sabit, bu değerin 10−120 kadar altında kalmaktadır. Bu uyuşmazlığa "fizik tarihinin en kötü teorik tahmini" denmiştir!.
Bazı süpersimetrik teoriler, kozmolojik sâbitin tam sıfır olmasını gerektirdiği düşünülürse bu durum meseleyi daha da zorlaştırmaktadır. Bu duruma kozmolojik sabit problemi (İng. İngilizce: cosmological constant problem) denir ve fizikteki en kötü ince ayar problemidir; kozmolojide kullanılan bu küçük kozmolojik sabiti parçacık fiziğinden türetmenin tabii bir yolu yoktur.

Stephen Weinber tarafından 1987 yılında insan ırkıyla ilgili prensibi takiben küçük ama sıfır olmayan bir değer için olası bir açıklama yaptığı not edildi. Weinberg vakum enerji evrenin farklı alanlarda farklı değerler alması halinde, o zaman gözlemcilerin ölçtüğü değer mutlaka hayat destek yapı formlarının vakum enerjisinin daha büyük olduğu baskı altına alınmış yerlerle benzerlik göstermesi gerektiğini söyler. Eğer vakum enerjisi negatif ve mutlak değeri gözlemlendiği evrendekinden oldukça yüksek ise (10 faktörden daha büyük diyelim), diğer bütün değişkenleri (örnek olarak madde yoğunluğu) sabit tutar. Böylece evren daha kapalı olacağı için evrenin yaşı günümüz evrenin yaşından daha küçük olacaktır. Dolayısıyla akıllı bir yaşam formu oluşması için gereken süre yetersiz kalacaktır. Diğer taraftan, evrenin büyük pozitif bir kozmolojik sabiti varsa, evren çok hızlı genişleyecek ve galaksilerin oluşmasını engelleyecektir. Weinberg'e göre,  vakum enerjisinin yaşamla uyumlu olacağı alan son derece nadir olurdu. Bu argümanı kullanarak, kozmolojik sabitinin günümüzce kabul edilen değerinden 100 kat daha düşük bir değere sahip olduğunu varsaydı. 1992 yılında Weinberg kozmolojik sabiti ile ilgili tahminini madde yoğunluğunun 5 ila 10 kat olduğunu düzeltti.
Bu argüman bekleneceği üzere, eğer karanlık enerji kozmolojik sabit olsaydı, vakum enerji yoğunluğu (uzamsal veya başka türlü) bir dağıtım varyasyonu eksikliğine bağlı olacaktı. Vakum enerjisinin değiştiğine dair hiçbir kanıt yoktur, ancak öyle olsaydı örneğin, vakum enerjisi (hatta kısmen) skalar alanın potansiyelidir yani artık enflasyondur. Konuyla ilgilenen bir başka teorik yaklaşım ise farklı fizik kanunlarının geçerli olduğu veya farklı fiziksel temel sabitlerin olduğu çok sayıda "paralel" evrenlerin var olduğunu tahmin eden çoklu evren teorisidir. Yine, insan ırkıyla ilgili prensip insanoğlunun sadece uygun akıllı yaşam formlarından oluşan evrenlerin sadece birinde yaşayabileceğini söyler. Eleştirmenler ince ayar için bir açıklama olarak kullanılan bu teorilerin, ters kumarbaz mantıksızlık suçunu işlediğini iddia ediyor.
1995 yılında, Weinberg argümanı Alexander Vilenkin tarafından kozmolojik sabitinin madde yoğunluğunun 10 katı olduğunu tahmin etmek için rafine edildi. (şu anki değerinin 3 katı olduğu belirlendi.)

Son çalışmalar sicim teorisi tarafından izin verilen muhtemel döngüzel evrenin sorununa dolaylı yoldan kanıt önerdi. Evrenin her döngüsü (Büyük patlamadan sonra en sonunda Büyük Çıtırdama) milyarlarca yıl sürdü.(1012 yıl) Evrendeki maddenin ve radyasyonun miktarı resetlendi ancak kozmolojik sabit resetlenmedi. Kozmolojik sabit bugün gözlenen küçük bir değere  kademeli olarak birçok döngüler boyunca azalarak geldi. Eleştirmenler buna cevap olarak, yazılarında aynı derecedeki ayarlamanın kozmolojik modeldeki herhangi bir modele yol açacağını savunur.

Ferguson, Kitty (1991). Stephen Hawking: Quest For A Theory of Everything, Franklin Watts. ISBN 0-553-29895-X.
Michael, E., University of Colorado, Department of Astrophysical and Planetary Sciences, "The Cosmological Constant"
Beyond the Cosmological Standard Model[1] (2014)
John D. Barrow and John K. Webb (June 2005). "Inconstant Constants" 14 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Görelilik teorisinde, zaman genişlemesi birbirlerine ya da farklı yerçekimli kütleler, yer göreli hareket ya da gözlemciler olarak ölçülen olaylar arasında geçen zaman gerçek bir farktır. İkinci bir gözlemcinin kendi eşit doğru saati ile karşılaştırıldığında, istirahatteki bir gözlemciye göre  doğru bir saat farklı bir oranda ölçülebilir. Bu etki ne saatlerin teknik yönden ne de sinyalleri yaymak için zamana ihtiyacımız olduğu gerçeğinden, fakat uzay-zamanın kendi doğasından doğar.

Uzay mekiği üzerindeki saatler Dünya'daki referans saatlerinden biraz daha yavaş çalışabilir, GPS ve Galileo uydu saatleri biraz daha hızlı işlerken söz gelimi iki saat (mekanik bir arıza değildir) mükemmel çalışsalar da yeryüzündeki atomik saatler ve uzaydaki küçük eşitsizliklerin bu tür zaman genişlemeleri defalarca (aşağıdaki Deneysel doğrulama bölümüne bakınız) kanıtlanmıştır. Yerçekimi veya hızın ya da farklılıklara sebep olacak şekilde doğanın kendi kanunları nedeniyle (yani uzay-zaman) zaman vardır. Her biri farklı şekillerde zamanı etkiler

Sir Alec John Jeffreys, (d. 9 Ocak 1950, Oxford, Oxfordshire, İngiltere), İngiliz genetikçi. Özellikle DNA profillemesi çalışmalarıyla bilinen Jeffreys, günümüzde bu çalışmasıyla adli tıp tarihinin en önemli vakalarından birine imza atmıştır. Jeffreys bu yöntemiyle ayrıca babalık ve göç gibi tartışmalı durumları açığa kavuşturmuştur. Jeffreys, Leicester Üniversitesi'nde profesör olup, 26 Kasım 1992'den beri Leicester kentinin onursal hemşehrisidir. 1994 yılında bilime ve teknolojiye olan katkıları nedeniyle İngiliz Kraliyeti tarafından sir unvanını aldı.

Jeffreys, orta gelirli bir ailede doğdu. Bir erkek, bir kız kardeşi olan Jeffreys, altı yaşına kadar Oxford kentinde kaldı. 1956 yılında ailesiyle beraber Luton kentine taşındı. Çocukluğunda oldukça meraklı ve üretkendi. Sekiz yaşındayken, babası ona sonraki yıllarda onun sürekli uğraşacağı büyük bir kimya seti aldı. Bu süreçte küçük patlamalar yapmayı seven Jeffreys, kaza sonucu çenesine sıçrayan sülfürik asit nedeniyle kalıcı bir yaraya neden oldu. Dokuz yaşındayken yine babası ona Victoria devrinden kalan bir mikroskop getirdi. Yaklaşık on iki yaşındayken içinde düzleştirilmiş iğneden elde edilen bir bistüri de barındıran küçük bir ayrıştırma kiti yaptı. Bu kit ile yaban arılarını parçalayıp inceleyen Jeffreys, bir gün evine getirdiği ölü bir kediyi inceledi.
Jeffreys, Luton Dilbilgisi Okulu'nda bir öğrenciydi. Daha sonra da Luton Sixth Form Koleji'ne geçti. Gençliğinde mod bir yaşam tarzı süren Jeffreys, bir Vespa 150 ve parka mont satın aldı. Ancak sonra da rock tarzı giyinmeyi seçti.

Jeffreys, Merton Koleji'nin biyokimya bölümünden mezun oldu. Okulun laboratuvar tezgâhını çok seviyordu. Sonrasında hazırladığı doktora tezi, memeli hayvanlardaki mitokondri araştırmaları üzerineydi. Tezin bitişinden sonra Amsterdam Üniversitesi'ne geçti. Burada, memeli genleri üzerine araştırmalar yaptı. 1977 yılında Leicester Üniversitesi'ne geçen Jeffreys, burada çalışması için gereken uygun ortamı buldu. Burada DNA'da görülebilen çeşitli değişikleri gözlemleyerek parmak izi yöntemini geliştirdi.

Jeffreys, 10 Eylül 1984 tarihinde Leicester Üniversitesi'ndeki laboratuvarında DNA ile ilgili bir deney yaparken bir şey keşfetti. Deney sırasında laboratuvar teknisyeninin kendi ailesiyle olan benzerliklerin ve farklılıkların olduğunu ve bunun neden olduğunu merak etti. Yaklaşık yarım saat sonra ise genetik kodlara bakılarak olası bir genetik parmak izi yönteminin mantığını kavradı. Bu yöntem kısa sürede adli tıp alanında kullanılan en önemli yöntemlerden biri haline geldi. Daha sonra ise yöntemin insan dışındaki birçok diğer canlıda da uygulanabileceği keşfedildi. Jeffreys'in 1987 yılında deneyi açıklamasına kadar bu parmak izi uygulamasının yapıldığı tek yer Jeffreys'in laboratuvarı olarak kaldı. Bu dönemde Jeffreys sürekli olarak bilgi almak isteyen insanlar yüzünden meşgul edildi.
DNA parmak izi olarak anılan bu DNA yöntemi ilk kez bir İngiliz çocuğun kökeninini Afrika'da bir ülke olan Gana olduğu hakkındaki tartışmalara son noktayı koymak için uygulandı. Sonuçlara göre bu çocuğun ailedeki diğer üyelerle genetik olarak yakın olduğu sonucu ortaya çıktı. Yine aynı yöntem, adli tıp alanında ilk kez 1983 ve 1986 yıllarında art arda öldürülen ve Narborough, Leicestershire'da yaşayan Lynda Mann ve Dawn Ashworth adlı kızların katillerini bulmak için kullanıldı. Çalışmalar sonunda, kızların üzerinde bulunan meni izleriyle Colin Pitchfork adlı kişinin meni örneklerinin birbiriyle benzerlik gösterdiği anlaşıldı. Ancak İngiliz otoriteler Richard Buckland'ın asıl suçlu olduğunu düşünüyordu. Buna rağmen sonuç olarak, suçlunun Pitchfork olduğu anlaşıldı. 1992 yılında Jeffrey'in yöntemi, 1979'da ölen Nazi Dr. Josef Mengele'nin davacıları için kullanıldı. Doktorun mezardan çıkarılan cesedinin kalça kemiğinden alınan örnekler, Mengele'in oğluyla benzerlik gösteriyordu. Bu sayede mezardaki kişinin Mengele olduğu anlaşıldı.

DNA profilleme yöntemi, insan genomlarındaki değişken yapıtaşlarının (mikrosatelit) bir modelini oluşturmak için Jeffreys ve ekibi tarafından 1985 yılında geliştirilen bir yöntemdir. Bu son derecede değişken mikrosatelitlerin sadece birkaçına odaklanmak yoluyla DNA profilleme yöntemi, bu sistemi daha duyarlı, daha tekrarlanabilir ve bilgisayar veritabanı için daha uygun hale getirdi ve yakında dünya çapında kriminal vakalar ve babalık testi konularında kullanılan standart adli tıp DNA sistemi haline geldi.
Polimeraz zincir tepkimesi (PCR) ile DNA amplifikasyon alanındaki gelişmeler sayesinde adli tıp DNA testi için yeni yaklaşımlar açıldı, otomasyona imkân doğdu, duyarlılık büyük oranda arttı ve alternatif marker sistemleri için bir ilerleme sağlandı. Günümüzde en sık kullanılan markerlar değişken mikrosatelitlerdir, aynı zamanda Kısa Tekrar Dizisi (Short Tandem Repeats, STRs) olarak da bilinen bu yöntem Jeffreys tarafından ilk kez 1990 yılında Joseph Mengele vakasında kullanılmıştır. 1990'larda Adlitıp Bilim Servisi'nde (Forensic Science Service) Peter Gill'in liderliğini yaptığı bir grup bilim insanı tarafından, STR profilleme yöntemi biraz daha geliştirildi. 1995'te Birleşik Krallık Ulusal DNA veritabanı'nın (UK National DNA Database, NDNAD) kurulmasına izin verildi. Son derece otomatik ve gelişmiş donanımları ile, günümüz DNA profilleme yöntemi her gün yüzlerce numuneyi işlemden geçirebilir. Bir milyar üzerinden birini seçme gücü veren, NDNAD için geliştirilen mevcut sistem ile on mikrosatelit ve ek olarak cinsiyet tayini için bir marker kullanılır. Şimdi yaklaşık beş milyon insanın DNA bilgisini ihtiva eden veritabanında yer alan kişilerin DNA profillerine sahip her kimse tutuklanır (suçu kanıtlansın kanıtlanmasın). Jeffreys, hükûmetin veritabanındaki bilgilere erişebildiği DNA profillemenin günümüzdeki kullanımına karşıdır, ve bağımsız bir üçüncü grup kişi tarafından erişim kontrolü olacak şekilde tüm insanların DNA'larının olacağı bir veritabanını önermektedir.

Jeffreys ve takımı günümüzde, Çernobil'deki nükleer reaktör kazası sonrası olduğu gibi kronik radyasyona maruz kalmanın etkileri üzerinde çalışmaktadır. Diğer ilgilendikleri alanlar, tek gamet ve transgenik yaklaşımlar yoluyla insan genom instabilitesinin ve rekombinasyon sürecinin analizini içermektedir. Ayrıca, germline mutasyonlarda iyonize radyasyonun etkilerini araştırmaktadır.

Jeffreys eşi Sue ile 1971 yılında evlendi.

20 Mart 1986 - Kraliyet Ödülü
1989 - Yılın Vatandaşı
1991 - Kraliyet Araştırma Uzmanlığı
26 Kasım 1992 - Leicester Onursal Hemşehrisi
1994 - Sir Unvanı
1996 - Albert Einstein Dünya Bilim Ödülü
1998 - Avustralya Ödülü
1999 - Stokes Madalyası
2004 - Leicester Üniversitesi, Onursal Rütbe
2004 - Kraliyet Madalyası
2004 - Louis-Jeantet Tıp Ödülü
2005 - Albert Lasker Ödülü, Klinik Tıp Araştırmaları (Edwin Southern ile)
2005 - Amerikan Ulusal Akademi Ödülü
Aralık 2006 - Liverpool Üniversitesi, Doktora Derecesi
2006 - Morgan Stanley Büyük Briton Ödüllü
8 Mart 2007 - Londra Kraliyet Okulu, Onursal Rütbe
23 Ocak 2008 - Graham Madalyası

County Armagh, (İrlandaca: Contae Ard Mhacha). Kuzey İrlanda'yı oluşturan altı county'den en küçüğüdür. Yüzölçümü 1,254 km² nüfusu 141,000'dir. Önemli şehirleri ise kontluk merkezi Armagh ve Lurgan'dır.

Blackwater ırmağı kontluk boyunca geçmektedir. Diğer bir önemli ırmağı ise Lough Neagh gölüne dökülen Brann ırmağıdır. Lough Neagh ırmağı üzerinde pek çok küçük ada da Armagh Kontluğu 'na bağlıdır.

Armagh, 4. yüzyılda Kelt kabilesi Ulaid lerin vatanıydı.Daha sonra bir diğer Kelt kabilesi olan Colla klanı bölgeyi Airghialla adıyla 800 yıl yönetmişlerdir.

Armagh şehri Hristiyanlıkta azizler ve alimler şehri olarak bilinmektedir.Bölgeda iki büyük katedral bulunmaktadır.Biri katoliklere ait Aziz Petrus Katedrali diğeri ise Anglikanların İrlanda Kilisesi Katedrali 'dir.
Bölgenin önemli şehirleri Craigavon, Portadown, Lurgan, Tandragee ve Loughall'dır.

Armagh bölgesi 20.yüzyılın başlarında Batı Avrupa 'daki en militarize olmuş bölgelerinden biriydi. Bölgeye, IRA 'nın en güçlü kalelerinden biri olduğu için Haydut Kontluk adı verilmiştir.

Armagh ve Down Turizmi
Armagh tarihi30 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bruno Benedetto Rossi (13 Nisan 1905 - 21 Kasım 1993), İtalyan deney fizikçisi. Kozmik ışın ve parçacık fiziğine önemli katkıları vardır. 1927'de Bologna Üniversitesi'nden mezun oldu. Kozmik ışınlarla ilgilendi ve elektronik tesadüf devresini icat etti. Kozmik ışın ile ilgili bir çalışmayı yönetmek için Eritre'ye gitti ve çalışmayı batıdan gelen ışınların doğudan gelenlere göre daha geniş olduğunu gösterdi.
1938 ekiminde İtalyan ırkçılık kanunları nedeniyle Danimarka'ya yerleşti. Burada Niels Bohr ile çalıştı ve İngiltere'de Manchester Üniversitesi'nden Patrick Blackett ile çalıştı. Sonra Amerika Chicago Üniversitesi'nden Enrico Fermi ile çalıştı. Rossi, daha sonra Amerika'ya yerleşti. Amerikan vatandaşı oldu ve Cornell Üniversitesi'nde çalıştı.
II. Dünya Savaşı'nda MIT Radyasyon Laboratuvarı'nda radar üzerine çalıştı ve Manhattan Projesi'nde önemli bir rol oynadı. Los Alamos Laboratuvarı'nda başkanlık yaptı ve RaLa deneylerini yürüttü. Daha sonra MIT'de Jerold Zacharias tarafından işe alındı ve savaş öncesi yürüttüğü kozmik ışın araştırmalarına devam etti.
1960'larda X-Ray astronomisi ve uzay plazma fiziğine öncülük etti. Onun Explorer 10'da kullandığı bir malzeme magnetopause'u buldu ve onun Rocket deneyleri ilk güneş dışı X ışını kaynağı olan Scorpius X-1'i keşfetmesini sağladı.

Rossi, İtalya Venedik'te Yahudi bir ailede doğdu. 3 erkek kardeşin en büyüğü idi. Babası elektrik mühendisiydi ve Venedik'in elektriklenmesine katkıda bulunmuştu. Rossi, 14 yaşına kadar evde eğitim gördü. Sonra Venedik'teki Gınnasıo ve Lıceo okullarına devam etti. Pandua Üniversitesinde çalışmalarını yaparken aynı anda daha ileri bir çalışmayı Bologno Üniversitesi'nde yaptı ve 1927'de bundan dolayı fizikte Lavrea aldı. Danışmanı Quirino Majorana, tanınmış bir deneyci ve fizikçi Ettore Majorana'nın amcasıydı.

1928'de Floransa Üniversitesi'nde ilk işine başladı. 1920'de üniversitenin fizik bölümünü kuran Antonnio Garbossa'nun asistanı oldu. Okul şehri tepeden gören Arcetri'deydi. Rossi göreve başladığında Garbossa Mussolini'nin faşist hükûmeti tarafından Podesta'ya atanmıştı. Yine de okula Enrico Fermi, Franco Rosetti, Gilberto Bernardini, Enrico Persico ve Giulio Racal gibi parlak fizikçileri getirdi. 1929'da Rossi'nin ilk mezun ettiği fizikçi Giuseppe Occhialini doktora derecesi ile ödüllendirildi.
Öncü araştırmalar yapmak için Rossi kozmik ışınlar üzerine çalışmaya başladı. Kozmik ışınlar ilk defa 1911 ve 1912'de yayılan insanlı balon uçuşları sırasında Victor Hess tarafından keşfedildi. 1929'da Rossi Walther Bothe ve Werner Kolhöster'in yazılarını okudu bu yazılar kozmik yüklü ışınların keşfini anlatıyordu.

 Bothe 1954'te çarpışma devresi metodu ve bunun üzerine yapmış olduğu buluşlarla Nobel Fizik Ödülünü kazandı. Fakat bu metodun uygulamaya geçirilmesi fotoğraf sinyallerindeki ilişkinin karmaşıklığından dolayı çok elverişsizdi. Birkaç hafta içinde bu kâğıtları okuyan Kolhörster triyot vakum tüpünden oluşan geliştirilmiş elektronik çarpışma devresi Rossi'yi buldu. Çok duyarlı anlık çözünürlük ve kaynaktan gelen herhangi bir sayıda sinyalle devrenin oluşması Rossi çarpışma devresinin iki önemli avantajıdır. Bu özellikler birçok sayaçtan gelen sinyaller sonucu oluşan farklı olayları tanımlamaya yardımcı olur. Bu nadir olaylar farklı sayaçlardan gelen yüksek hızlı sinyallere karşı koyarlar. Bu devre nükleer ve parçacık fiziği elektronik enstrümantasyon için temel oluşturmakla birlikte modern elektronikte yaygın ve temeli sayısal mantık olan ilk elektronik AND devresini de oluşturmaktadır.
 Bu vakitlerde 1908 yılında Hans Geiger tarafından icat edilen orijinal boru şeklindeki Geiger sayacı onun öğrencisi Walther Müller tarafından geliştirilmiştir. Geiger-Müller sayacı ile Bothe'nin araştırılmalarının yapılması mümkündü. Occhialini'nin GM tüpünün yapımıdaki ve çarpışma devresindeki pratik yardımlarıyla i 1930 yazında Berlin'e davet edilen Bothe un sonuçlarıyla Rossi doğrulandı ve genişletildi. Burada Garbasso tarafından sağlanan finansal destek ile Rossi kozmik ışınların girişi ile ilgili de çalıştı. Aynı zamanda Dünya'nın manyetik alanında yüklü parçacıkların yörüngeleri Carl Stormer'in matematiksel tanımına çalıştı. Bu çalışmaların temelinde, doğudan gelen kozmik ışınların yoğunluğu ile batıdan gelenlerin yoğunluğunun farklı olabileceğini fark etti. Doğu-Batı etkisini yalnızca parçacık yüklü kozmik ışınların etkili olabileceğini değil, yüklerin işaretinin de etkili olabileceğine dair bir makale çıkardı.

 Bu vakitlerde 1908 yılında Hans Geiger tarafından icat edilen orijinal boru şeklindeki Geiger sayacı onun öğrencisi Walther Müller tarafından geliştirilmiştir. Geiger-Müller sayacı ile Bothe'nin araştırılmalarının yapılması mümkündü. Occhialini'nin GM tüpünün yapımındaki ve çarpışma devresindeki pratik yardımlarıyla i 1930 yazında Berline davet edilen Bothe un sonuçlarıyla Rossi doğrulandı ve genişletildi. Burada Garbasso tarafından sağlanan finansal destek ile Rossi kozmik ışınların girişi ile ilgili de çalıştı. Aynı zamanda Dünya'nın manyetik alanında yüklü parçacıkların yörüngeleri Carl Stormer'in matematiksel tanımına çalıştı. Bu çalışmaların temelinde, doğudan gelen kozmik ışınların yoğunluğu ile batıdan gelenlerin yoğunluğunun farklı olabileceğini fark etti. Doğu-Batı etkisini yalnızca parçacık yüklü kozmik ışınların etkili olabileceğini değil, yüklerin işaretinin de etkili olabileceğine dair bir makale çıkardı

1 metre (3 ft 3 in)Roma konferansından hemen sonra Rossi kozmik ışınların daha iyi anlaşılması için iki deney yaptı. Geiger sayacından gelen üçlü sinyaller için birinci deneyde sayaçlar hizalanmış ve bloklarla ayrılmış, ikincisi deneyde sayaçlar üçgen şeklinde ve aralarından tek bir parçacık dahi geçmeyecek şekilde sıralanmıştır. İlk şekilde sıralanması(3 ft3)1 metrenüfuzedebilenkozmik ft 3 in) ışın parçacıklarının varlığını gösterdi. İkinci şekilde kapalı halde sıralanması ise kozmik ışınların ikinci parçacıklar üretmek için etkileşime geçtiğini gösterdi. İkinci deney aynı zamanda sayaçları üzerinden üçlü çarpışma oranını fonksiyon olarak ölçtü. Bu deneyler yer seviyesinde kozmik ışınların iki bileşenden oluşur gösterdi: Birden fazla parçacık olayları üretken nesil yeteneğine sahip "yumuşak" bileşen ve kurşun büyük kalınlıkları geçme yeteneğine sahip bir "sert" bileşen. O zamanlar nükleer ve parçacık fiziğinin büyüyen vücuda uymayışı fiziksel doğası gereği bir sırdı.
1931'de Rossi Patrick Blackett ile Cambridge Üniversitesi Cavendish Laboratuvarı'nda çalışmak için Occhialini ile tanıştı. Elektronik tesadüf yeni tekniğin yardımıyla, Occhialini Blackett ve pozitron keşfini doğrulayan ve olumlu çift üretimi ile negatif olanları birlikte üreten Carl Anderson ile ilk sayaç kontrollü bulut odasını geliştirmeye yardımcı oldu. Bazı gök olaylarında görülen 23 pozitif ve negatif elektronlar Rossi'nin yumuşak bileşenin yağmur ile ilgili bazı olaylar, gözlendi.

 Rossi kozmik ışın teleskopu
1932 yılında, Rossi, bir İtalyan üniversitesinde akademik bir pozisyon için bir yarışma kazandı ve Padova Üniversitesi'nde deneysel fizik profesörü olarak atandı. Rossi geldikten bir süre sonra rektör fizik enstitüsünün tasarım ve inşasından sorumlu olmasını istedi. Bu görev araştırma ve öğretim onun dikkatini saptırmış olsa da, o isteyerek kabul etti ve enstitü 1937 yılında açıldı.

 Bu oyalamaya rağmen, Rossi, Arcetri ayrılmadan önce başladığı Doğu-Batı etkisi üzerine bir denemeyi 1933 yılında tamamladı. Bu etki ekvatora yakın daha belirgin olduğu için, 15 ° N bir enlemindeki bir İtalyan'ın Kızıldeniz'deki sömürgesi olan Eritra daki Asmara'ya sefer düzenledi. Sergio De Bennedetti ile iki GM sayacı ile ayrılmış hassas herhangi bir yönde işaretlenmiş kozmik ışın teleskobu kurdular. Batıdan gelen kozmik ışın yoğunluğu Doğu'dan gelenden önemli ölçüde daha büyük olduğu belli oldu. Bu negatif olanlar daha olumlu bir birincil partiküllerin daha büyük bir akışı olduğu anlamına geliyordu. Bu sonuç şaşırtıcıydı çünkü çoğu araştırmacı primerlerin olumsuz elektronlar olacağını düşünüyordu.
Rossi Eritre'nin solundaki gibi Doğu-Batı etkisine benzer iki gözlem haberini aldı. Bunlar the Physical Review yayınlandı. Biri Thomas H. Johnson oldu ve diğeri Compton ve enlem 19 ° N Mexico City, incelemelerde rapor öğrencisi Luis Alvarez, oldu. Diğerleri 1930'da onun önemli fikrinin ilk deneysel sömürüsünü gerçekleştiren, Rossi hayal kırıklığına uğradı ama Padua'ya döndükten hemen sonra onun sonuçlarını yayınladı. Daha sonra, Frederick C. chromey, Alvarez ve Rossi ile"Dikey Belirleme Cihazı" kozmik ışın teleskoplarla kullanılan cihazın patentini aldı.
Eritre'de Rossi, onun savaş sonrası kozmik ışın araştırmalarının başlıca teması olacak başka bir fenomen keşfetti : kapsamlı kozmik ışın hava duşları. Bu keşif y dedektörün Geiger sayaçları arasında tesadüflerin oranını belirlemek için yaptığı testler sırasında oluştu. Tek parçacık sayaçlarını tetikleyebileceğini sağlamak için o yatay bir düzlemde onları yayıldı. Bu yapılandırmada, tesadüf sıklığı tek tek oranları temelinde tesadüf devresinin çözme zaman hesaplanandan daha büyüktür.
Rossi sonucuna:
Rossi siyaset kaçınılması rağmen Rossi'nin ortakları bazı faşist devletin aktif muhalifleri vardı. Örneğin, danışmanlık yaptığı ve derecesini Padua'da tamamlayan Eugenio Curiel komünist partinin üyesi oldu. Daha sonra, 1943 yılında, Curiel Milan direnişine katıldı ve 1945 yılında, Salò Cumhuriyeti'nde Alman devlet askerleri tarafından öldürüldü. Benzer şekilde, 1938 yılında Rossi ile altında doktorasını alan Ettore Pancini, kozmik ışının araştırıldığı yıllarda Padova ve Venedik İtalyan direniş hareketlerinde aktif bir şekilde katıldı.
Bu katılımlardan ve Rossi'nin Yahudi olması ile Nazi Almanyası'nın etkisi altındaki İtalya‘da gelişen antisemizimden dolayı endişeliydiler. Sonunda, Yarış Manifestosu kaynaklanan Yahudi karşıtı yasalarının bir sonucu olarak, Rossi, profesörlükten kovuldu. Onun sözleriyle:
Sonunda, 1938 yılı Eylül ayında, ben artık benim ülkenin vatandaşı olmadığımı ve İtalya'da, bir öğretmen ve bir bilim 

Dame, erkekler için kullanılan sir unvana karşılık gelen, kadınlara özel bir hitap biçimidir. Birçok Hristiyan şövalye nişanının yanı sıra İngiliz onur sistemi ve Avustralya ve Yeni Zelanda gibi diğer birkaç Commonwealth ülkesinin kullandığı bir unvandır. Geleneksel olarak erkeklere verilen şövalyelik için kadın üyelerin eşdeğeridir. Dame aynı zamanda baroneslerin kullandıkları bir tarzdır.
Aziz John Nişanı, Kutsal Kabir Binicilik Nişanı, Banyo Nişanı, En Seçkin Aziz Michael ve Aziz George Nişanı, Dame Komutanı veya Dame Grand Cross, Kraliyet Viktorya Nişanı veya Britanya İmparatorluğu'nun En Mükemmel Nişanı derecelerine atanan bir kadın Dame  olur. Orta Avrupa'da Dame rütbesi alabilmek için gerekli olan ise Saint George'un İmparatorluk ve Kraliyet Nişanıdır. Şövalye Lisansına eşdeğer bir kadın olmadığı için, kadınlar her zaman bir şövalye nişanına atanır. Dizbağı Nişanı veya Devedikeni'nin En Eski ve En Asil Nişanı atanan kadınlara Dame yerine Leydi unvanı verilir.

1381'de Brittany Dükü V. John tarafından kurulan Ermine Nişanı, kadınları kabul eden ilk şövalyelik nişanıdydı; ancak bundan önce dünyanın birçok yerinde asırlarca kadın şövalyeler vardı. Erkek meslektaşları gibi, renkli bayrakların uçuşması ile ayırt edildiler ve genellikle bir arması vardı.
Turnuvalara katılan bir kadın Joane Agnes Hotot (1378 doğumlu) idi, ancak tek kadın değildi. Ek olarak, kadınlar şövalyelik statüsüyle yakından ilişkili hale gelen belirli hitap  biçimlerini benimsediler.
Eskiden bir şövalyenin karısına adından önce "Dame" ünvanı verilirken, bu kullanım 17. yüzyılda "Leydi" ile değiştirildi.
Kadın olarak atanan en genç kişi 28 yaşındaki Ellen MacArthur  En yaşlısı, Olivia de Havilland 101. doğum gününden iki hafta önce atanana kadar 100 yaşındaki Gwen Ffrangcon-Davies idi.

 Wikimedia Commons'ta Dame ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

David Ruelle (d. 20 Ağustos 1935, Gent), Belçikalı, 1984 yılında ise Fransız vatandaşlığı kazanan matematiksel fizikçi.
İstatistik fizik ve dinamik sistemler üzerine çalışmaları olup türbülans konusunda yeni bir teori geliştirmiştir.
Université Libre de Bruxelles'de fizik okudu ve doktorasını 1959 yılında elde etti. İki yılı (1960-1962) ETH Zürih'te, akabinde iki yılı da Princeton, New Jersey'de, Institute for Advanced Study'de geçti. 1964'te Institut des Hautes Études Scientifiques'te (IHES) hocalık yaptı. 1993 Holweck Ödülü'nun sahibi oldu. 2004'te Matteucci Madalyası'na, 2006'da  Henri Poincaré Ödülü'ne, 2014'te Max Planck Madalyası'na lâyık görüldü. 2022'de David Ruelle ICTP'nin Dirac Madalyası ile ödüllendirildi. Matematiksel Fizik için, Eliiott H. Lieb ve Joel Lebowitz ile birlikte “Klasik ve kuantum fiziksel sistemlerin istatistiksel mekaniğinin anlaşılmasına çığır açan ve matematiksel olarak titiz katkılarından dolayı” bu ödüle layık görüldüler.

David Ruelle, Statistical Mechanics, Rigorous Results, New York, Benjamin, 1969
David Ruelle, Thermodynamic Formalism, Reading, Addison-Wesley, 1978
David Ruelle, Hasard et chaos, Paris, Éd. Odile Jacob, 1991 (Rastlantı ve Kuram olarak Türkçeye Deniz Yurtören tarafından çevrilmiştir)
David Ruelle, L'étrange beauté des mathématiques, Paris, Éd. Odile Jacob, 2008

Edinburgh Üniversitesi, İskoçya'nın başkenti, Edinburgh'da bulunan bir üniversitedir. 14 Nisan 1582 tarihinde Kral VI. James tarafından yasalaştırılan Edinburgh Üniversitesi 1583 yılında kurulmuştur. Edinburgh Üniversitesi dünyanın en saygın üniversiteleri arasında yer almaktadır. 2010 yılında uluslararası üniversiteler arasında dünyanın en iyi 9. üniversitesi seçilmiştir. 20 Nobel Ödülü,  1 Fields madalyası, 1 Abel Ödülü ve Olimpiyatlarda birçok altın madalya çıkaran Edinburgh Üniversitesi, Harvard, Oxford ve Cambridge gibi dünyaca ünlü ve prestijli üniversiteler arasında yer almaktadır. 2013-2014 eğitim yılında araştırma ve diğer faaliyetlerden elde ettiği £780.6 milyonluk gelir ve £1.717 milyarlık aktifleri ile Birleşik Krallık'ın ve dünyanın en varlıklı üniversiteleri arasındadır.
Üniversitenin kurulduğu zamanda (1583) Avrupa'daki bütün üniversiteler Papalık Makamı'nın emriyle kurulur ve desteklenirken, Edinburgh Üniversitesinin Kral VI. James'in emriyle kurulması ve yerel belediye tarafından finanse edilmesi, onu dünyanın ilk sivil üniversitesi yapar. Diğer "eskiden kalma" (Ancient) İskoç üniversiteleri (St. Andrews, Aberdeen ve Glasgow) ile beraber ayrı yasal statüye ve haklara sahiptir. Örneğin üniversite 3 başlı bir yönetime sahiptir. Rektörü öğrenciler seçer, Britanya kraliyet ailesi şansölyeyi belirler, akademik senato ise başkanı ve şansölye yardımcısını atar. Edinburgh Üniversitesinin günümüzdeki şansölyesi Prenses Anne, görevini 2011'de babası Edinburgh Dükü Prens Philip'in 47 yıl süren şansölyeliğinden ayrılmasından sonra almıştır.
Edinburgh Üniversitesi geleneklerine bağlı olmasının yanında, günümüzde yapay zekâ, nörobilim ve bilişsel bilimler gibi birçok alanda da ilklere imza atmaktadır. Üniversitenin tıp fakültesi 18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar, İngilizce konuşulan ülkelerdeki en iyi tıp fakültesi kabul edilir. 1887 yılında üniversitenin o zamanki öğrencilerinden Arthur Conan Doyle, The Student gazetesini çıkarmaya başlar ve bu gazete, Birleşik Krallık'ın ilk öğrenci gazetesi olur. Aynı zamanda okulun öğrenci birliğine (EUSA) ait, 1889 yılında inşa edilen Teviot Row House binası, dünyanın bu amaçla kurulan ilk binası olma özelliğini taşır. Avrupa'daki ilk yapay zekâ araştırma merkezi Edinburgh Üniversitesinde kurulmuştur. Dünyanın ilk klonlanmış memeli hayvanı Koyun Dolly de Edinburgh Üniversitesine bağlı Roslin Enstitüsü'nde klonlanmıştır.
Mezunları arasında Charles Darwin, David Hume, Alexander Graham Bell gibi isimler bulunan Edinburgh Üniversitesinde, Adam Smith, Max Born, Peter Higgs de ders vermiştir.

Edinburgh Üniversitesi Öğrenci Derneği (EUSA) sendikalar ve Öğrenci Temsilcileri Konseyi'nden oluşur. Birlik binaları arasında Teviot Row House, Potterrow, Kings Buildings House, Pleasance ve çeşitli kampüslerdeki mağazalar, kafeler ve yemekhaneler bulunmaktadır. Teviot Row House'un dünyadaki en eski amaca yönelik yapılmış öğrenci birliği binası olduğu iddia ediliyor. EUSA öğrencileri üniversiteye ve dış dünyaya temsil eder. Ayrıca, Üniversite'nin 250'den fazla öğrenci toplumundan sorumludur. Derneğin beş sabtikal ofis taşıyıcısı vardır - bir başkan ve dört başkan yardımcısı. Dernek, Ulusal Öğrenciler Birliği'ne bağlıdır.

Edinburgh şehri, Birleşik Krallık genelinde komedi, amatör ve saçak tiyatrosu için önemli bir kültürel merkezdir. Üniversitedeki amatör dramatik toplumlar bundan ve özellikle Edinburgh Fringe Festivali'nin evinde olmaktan faydalanırlar.
Edinburgh Üniversite Drama Topluluğu olarak 1896 yılında kurulan Edinburgh Üniversitesi Tiyatro Şirketi (EUTC), İngiltere'nin en eski öğrenci tarafından yönetilen tiyatrosu olan Bedlam Tiyatrosu'nu yönetmesiyle tanınır. Bedlam Tiyatrosu, ödüllü bir Edinburgh Fringe mekanıdır. EUTC ayrıca övgüyle karşılanan  öğrenci doğaçlama komedi topluluğu İyileştirmeler dönem ve saçak boyunca finanse eder ve yürütür.

Royal Society Üyeliği (FRS, ForMemRS ve HonFRS olarak da kısaltılır), Londra Royal Society Üyeleri tarafından "matematik, fizik mühendisliği ve tıp bilimi de dâhil olmak üzere doğa bilimlerinin geliştirilmesine önemli katkılarda bulunan" kişilere verilen bir ödüldür.Hâlâ varlığını sürdüren bilinen en eski bilim akademisi olan Royal Society'ye üye olmak büyük bir onur kabul edilir. Tarihte pek çok seçkin bilim insanına bu ödül takdim edilmiştir. Bu kişiler arasında Isaac Newton (1672), Charles Babbage (1816), Michael Faraday (1824), Charles Darwin (1839), Ernest Rutherford (1903), Srinivasa Ramanujan (1918), Albert Einstein (1921), Paul Dirac (1930), Winston Churchill (1941), Subrahmanyan Chandrasekhar (1944), Dorothy Hodgkin (1947) ), Alan Turing (1951), Lise Meitner (1955) ve Francis Crick (1959) yer almaktadır. Yakın zamanda, Stephen Hawking (1974), David Attenborough (1983), Tim Hunt (1991), Elizabeth Blackburn (1992), Raghunath Mashelkar (1998), Tim Berners-Lee (2001), Venki Ramakrishnan (2003), Atta-ur-Rahman (2006), Andre Geim (2007), James Dyson (2015), Ajay Kumar Sood (2015), Subhash Khot (2017), Elon Musk (2018), Elaine Fuchs (2019) ve 1900'den bu yana 280'den fazla Nobel Ödülü sahibi dâhil toplamda yaklaşık 8.000 kişi bu onura layık görülmüştür. 85'i Nobel Ödülü sahibi olmak üzere yaklaşık 1.689 yaşayan üye, yabancı üye ve fahri üye bulunmaktadır.
Royal Society Üyeliği, The Guardian tarafından "yaşam boyu başarı Oscar'ına eşdeğer" olarak tanımlamaktadır.

60'a kadar yeni üye (FRS), fahri üye (HonFRS) ve yabancı üye (ForMemRS), her yıl önerilen yaklaşık 700 adaydan oluşan bir havuzdan nisan sonu, mayıs başında seçilir. Yeni üyeler sadece mevcut üyeler tarafından aşağıda açıklanan üyeliklerden biri için aday gösterilebilir:

Her yıl, Birleşik Krallık'tan, İngiliz Milletler Topluluğu'nun geri kalanından ve İrlanda'dan 52 yeni üye seçilmektedir ve bu üyeler topluluğun yaklaşık %90'ını oluşturmaktadır. Her aday kendi özelliklerine göre değerlendirilir ve bilim camiasının herhangi bir kesiminden teklif edilebilir. Üyeler, bilimde seçkinlik esasına göre ömür boyu seçilir ve FRS ünvanını kullanma hakkına sahiptir.

Üyeler her yıl en fazla on yeni yabancı üye seçer. Üyeler gibi, yabancı üyeler de bilimde seçkinlik temelinde hakemli değerlendirme yoluyla ömür boyu seçilirler. 2016 yılı itibarıyla, ForMemRS ünvanını kullanma hakkına sahip yaklaşık 165 yabancı üye bulunmaktadır.

Fahri üyelik, bilime önemli katkıklarda bulunmuş adaylara verilen bir akademik ünvandır; ancak, üyelik veya yabancı üyelik için gerekli olan bilimsel başarıya sahip değillerdir. Fahri üyeler arasında Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus (2022), Bill Bryson (2013), Melvyn Bragg (2010), Robin Saxby (2015), David Sainsbury, Turville Baron Sainsbury (2008), Onora O'Neill (2007), John Maddox (2000), Patrick Moore (2001) ve Lisa Jardine (2015) yer almaktadır. Fahri üyeler, HonFRS ünvanını kullanma hakkına sahiptir.

Tüzük 12, 1997'de resmî olarak fahri üyeliğin varlığından önce üyelerin seçilmesini sağlayan eski mekanizmadır. Tüzük 12 uyarınca seçilen üyeler arasında David Attenborough (1983) ve John Palmer, 4. Selborne Kontu (1991) bulunmaktadır.

Royal Society Konseyi, İngiliz kraliyet ailesinin üyelerini Royal Society Kraliyet Üyesi olarak seçilmeleri için tavsiyede bulunabilir. 2023 itibarıyla dört kraliyet üyesi vardır:

III. Charles, 1978'de seçildi.
Anne, Kraliyet Prensesi, 1987'de seçildi.
Kent Dükü Prens Edward, 1990'da seçildi.
Galler Prensi William, 2009'da seçildi.
II. Elizabeth, Kraliyet Üyesi değildi ama İngiltere Kralı II. Charles'tan bu yana hüküm süren tüm Britanya hükümdarlarının yaptığı gibi, Royal Society'e himaye sağladı. Edinburgh Dükü Prens Philip (1951), Kraliyet Üyesi olarak değil, Tüzük 12 uyarınca seçildi.

Yeni üyelerin seçimi, aday gösterilmelerinin ve hakemli bir seçim sürecinin ardından her yıl mayıs ayında duyurulmaktadır.

Üyelik veya yabancı üyelik için her aday, bir teklif belgesi imzalayan iki Royal Society Üyesi tarafından aday gösterilir. Daha önceleri adaylık teklifi için en az beş üye gerekiyordu, bu durum, üyelerin birbirini gözettiği ve elitist centilmenler kulübü kurduğu iddialarına kapı aralıyordu. Seçim belgesi, teklifin dayandığı temel gerekçelerin bir açıklamasını içerir. Her yıl yapılan adaylık sayısında herhangi bir sınırlama yoktur. 2015 yılında üye seçimi için 654, yabancı üyelik için ise 106 aday bulunmaktaydı.

Royal Society Konseyi seçim sürecini denetler ve üyeliğe seçilmeleri için en güçlü adayları önermek üzere Bölüm Komiteleri olarak bilinen 10 konu alanı komitesi görevlendirir. En fazla 52 üye adayı ve en fazla 10 yabancı üye adayından oluşan nihai liste nisan ayında Konsey tarafından onaylanır ve mayıs ayındaki bir toplantıda üyeler arasında gizli bir oylama yapılır. Bir aday, oy kullanan üyelerin üçte ikisinin oyunu alırsa seçilmiş sayılır.
Fen bilimleri ve doğa bilimleri alanlarından adaylara 18; uygulamalı bilimler, beşeri bilimler, fen bilimleri, ortak fen bilimleri ve biyolojik bilimler alanlarından adaylara ise en fazla 10 üyelik tahsis edilebilecektir. En fazla altı kişi de fahri, genel veya kraliyet üyesi olabilir. Üyelik adayları, her biri en az 12 üyeden ve bir başkandan oluşan (hepsi Royal Society üyesi olan) Bölüm Komiteleri tarafından değerlendirilir. Grup içi önyargıları azaltmak için 10 Bölüm Komitesinin üyeleri her üç yılda bir değişmektedir. Her bir Bölüm Komitesi, aşağıdakiler de dâhil olmak üzere farklı uzmanlık alanlarını kapsamaktadır:

Bilgisayar bilimi
Matematik
Astronomi ve fizik
Kimya
Mühendislik
Yer bilimi ve çevre bilimi
Yaşam Molekülleri
Hücre Biyolojisi
Çok hücreli organizmalar
Popülasyonlardaki Desenler

Yeni üyeler, her yıl temmuz ayında düzenlenen resmî bir kabul günü töreninde topluluğa kabul edilir, Tüzük Defterini ve şu ifadeleri içeren Yükümlülüğü imzalarlar: "Buraya üye olan bizler, bu vesileyle, teşvik etmek için çaba göstereceğimize söz veriyoruz. Londra Royal Society Doğa Bilimlerini Geliştirme Cemiyeti'nin yararına olmak ve bu derneğin kurulduğu amaçları takip etmek, Konsey adına bizden talep edilen eylemleri elimizden geldiğince yerine getireceğimize; ve adı geçen Derneğin Tüzüğünü ve İç Tüzüklerini gözeteceğimizi, ancak herhangi birimizin, elimizde bulunan Başkana, Dernekten çekilmek istediğimizi belirttiğimizde, gelecekte bu Yükümlülükten kurtulacağımızı taahhüt ederiz.".
2014 yılından bu yana, kabul törenindeki üyelerin portreleri, daha geniş bir yeniden kullanıma izin veren daha hoşgörülü bir Creative Commons lisansı altında Wikimedia Commons'ta telif hakkı kısıtlaması olmaksızın yayınlanmaktadır.

Royal Society
Royal Society üyelerinin listesi
Royal Society kadın üyelerinin listesi

Sir Fred Hoyle FRS (24 Haziran 1915 -20 Ağustos 2001), bir İngiliz astronom öncelikle yıldız nükleosentez teorisi ile fark edilmiştir ve genellikle diğer kozmolojik ve bilimsel konularda tartışmalı duruşa sahiptir özellikle "The Big Bang" teorisini reddi, bu terim BBC radyoda kendisi tarafından icat edilmiştir. Bir astronom olarak yaptığı çalışmalara ek olarak, Hoyle oğlu Geoffrey Hoyle ile birlikte sayısız kitaba sahip bir bilimkurgu yazarıdır. Hoyle Cambridge Astronomi Enstitüsü'nde çalışma hayatının çoğunu geçirdi ve birkaç yıl yönetici olarak görev yaptı. Geçirdiği felç sonrasında, Bournemouth, İngiltere'de öldü.

Hoyle, Gilstead içinde Bingley Yorkshire Batı Riding, İngiltere yakınlarında doğdu.Babası, Ben Hoyle, Bradford yün ticareti çalıştı. Annesi, Mabel Pickard, Londra Kraliyet Müzik Koleji'nde okudu. Hoyle Bingley Grammar School'da eğitim gördü ve Emmanuel College, Cambridge'de matematik okudu. 1940 sonlarında, Hoyle Bahriye için radar araştırması, örneğin, gelen uçakların irtifa almak için bir yöntem oluşturulması, yapmaya Portsmouth'a gitmek için Cambridge'den ayrıldı. Ayrıca Graf Spee'de bulunan radar güdümlü silahlara karşı sorumluluk almıştır .İngiltere'nin radar projesi, Manhattan projesine daha personel istihdamı ve muhtemelen Kara Cloud İngiliz projesi için ilham kaynağı oldu. Bu savaş çalışmalarında iki önemli meslektaşı Hermann Bondi ve Thomas Gold vardı ve üç birçok ve derin kozmoloji tartışmaları yaptılar. Astronomları ziyaret avantajına sahip olduğu Kuzey Amerika'ya yapılan birkaç geziyi radar çalışmaları ödedi. Bir gezisinde, süpernovalar ve plütonyum bölünmesi nükleer fizik hakkında öğrendikleri ikisi arasındaki bazı benzerlik ve süpernova nükleosentezi hakkında erkenden yazmak için ilham kaynağı oldu. Ve başka bir gezi de Caltech'i ziyaret etti ve savaştan sonra orada birkaç ay inziva çekildi ve yıldız nükleosentezi hakkında tam bir teori geliştirmek için karbon-12 içinde Hoyle durumuna bakmak ve keşfetmek için onları ikna etmeye çalıştı. Savaştan sonra, 1945 yılında, St John Koleji, Cambridge'de öğretim görevlisi olarak başlayan Hoyle, Cambridge Üniversitesi'nde döndü .Hoyle'ün Cambridge yılları, 1945-1973, onun çok geniş bir yelpazede konuları kapsayan şaşırtıcı orijinallikte bir fikir ile dünya astrofizik teorisinin üstünde yükselmesini gösteriyor. 1958 yılında, Hoyle Plumian Professor of Astronomy'e ve Deneysel Felsefe alanında Cambridge Üniversitesi'ne atandı. 1967 yılında, Institute of Theoretical Astronomy'nin kurucu müdürü oldu daha sonra, burası Institute of Astronomy, Cambridge adını aldı Hoyle'ün açtığı bu yenilikçi lider kurum hızlıca teorik astrofizik için dünyada önde gelen gruplardan biri haline geldi. 1971 yılında MacMillan Memorial Lecture'ı the Institution of Engineers and Shipbuilders in Scotland'a teslim için davet edildi. O konuyu 'Astronomik Araçlar ve İnşaat' olarak seçti. Hoyle, 1972 yılında şövalye oldu. Hoyle 1972 yılında Plumian'da profesör pozisyonundan ve 1973 yılında enstitü direktörlüğü pozisyonundan bu hareket ile etkin bir şekilde kuruluş güç tabanı, bağlantıları ve istikrarlı maaşının çoğunu keserek istifa etti.
Cambridge'den ayrıldıktan sonra, Hoyle (genç astronomlar üzerinde dünya için büyük etkisi) popüler bilim kitapları yazdı ve en kaliteli bilimkurgu kitaplarının yanı sıra dünya çapında birçok popüler dersler sundu. Destek için araç sağlamak motivasyonun bir parçası oldu. Hoyle, (1967'den beri) Yeni Güney Galler Siding Spring Gözlemevi'nde 150-inç Anglo-Avustralya Teleskop için planlama aşaması sırasında ortak politika komitesi üyesi oldu.1973 yılında Anglo-Avustralya Teleskop yönetim kurulu başkanı oldu ve Galler prensi Charles tarafından 1974 yılında açılışa başkanlık etti. Cambridge'den istifasının ardından Hoyle Lake District'e taşındı ve kırlarda yaptığı yürüyüşler ile kendine zaman ayırdı kitap yazdı dünyada araştırma merkezlerini ziyaret etti ve neredeyse evrensel olarak reddedilen bilimsel fikirler üzerinde çalıştı. 24 Kasım 1997 tarihinde batı Yorkshire moorlands arasında yürüyüş yaparken çocukluk evinin yakınında Gilstead'ta Hoyle Shipley Glen adında bir dik dağ geçidinin içine düştü. Kabaca on iki saat sonra Hoyle arama köpek tarafından bulundu. O pnömoni ile iki ay boyunca hastanede kaldı, hipotermi sonucu olarak böbrek problemleri ve parçalanmış omuz problemi yaşadı, o günden sonradan hafıza ve zihinsel çeviklik sorunları yaşadı. 2001 yılında bir dizi acı atağı yaşadı ve 20 Ağustos Bournemouth'ta öldü.

Jean Frédéric Joliot-Curie (19 Mart 1900, Paris – 14 Ağustos 1958, Paris), Irene Joliot-Curie'nin eşi ve Nobel Kimya Ödülü sahibi Fransız fizikçidir.

Paris'te doğdu. Paris Kimya ve Fizik Yüksekokulu'ndan mezun oldu. 1925 yılında Radyum enstitüsünde, Marie Curie'e asistan oldu. Irène Curie'e âşık olduktan sonra, 1926 yılında evlendi. Evliliklerinden sonra ikisi de soyadlarını "Joliot-Curie" şeklinde değiştirdiler. Marie'nin ısrarlarıyla Joliot, ikinci bir yüksek lisans derecesi ve doktora derecesi edindi. Doktora tezini radyoaktif elementlerin elektrokimyası üzerine yaptı.
Paris Bilim Fakültesi'nde ders verirken, atomun yapısı üzerine araştırmalarda eşiyle  birlikte çalışarak, özellikle çekirdek incelemeleri yapmışlardır. Bu çalışmaları, 1932'de Chadwick tarafından nötronun keşfedilmesine temel oluşturmuştur. 1935 yılında boron, magnezyum ve alüminyum gibi elementlerin atom çekirdeklerinin alfa partikülleriyle bombardımanından kısa ömürlü radyo izotopların yaratılmasıyla sonuçlanan yapay radyoaktivite keşfiyle Nobel Kimya Ödülü almışlardır.
1937 yılında Radyum Enstitüsü'nü Fransa Koleji'nde profesör olmak için bırakıp, uranyum ve ağır su kullanımı yoluyla kontrollü bölünme temelli başarılı bir nükleer santral kurulumu gereksinimleri ve zincirleme tepkimeler üzerine çalışmaya başladı. Joliot-Curie, Albert Einstein'ın Başkan Franklin D. Roosevelt'e gönderilen "Einstein-Szilard" mektubunda zincirleme tepkimeler konusunda başarılı bir bilim insanı olarak bahsedilen bilimcilerden biridir. II. Dünya Savaşı, Joliot'un savaş sonrası yönetimsel görevleri nedeniyle araştırmalarının hız kaybetmesine neden oldu.
Almanya'nın 1940'ta Fransa'yı işgalinde Joliot, çalışmasının belge ve materyallerini Hans von Halban, Moshe Feldenkrais ve Lew Kowarski ile birlikte İngiltere'ye kaçırabildi. Fransa işgali sırasında Ulusal Cephe üyesi olarak Fransız Direnişi'nde aktif bir rol almıştır. Joliot'un laboratuvarındaki Başyardımcısı Moureu, Paris Polis Müdürlüğü Laboratuvarları'nın başına atandı. Bütün sabotaj olaylarının incelenmesi, patlamamış bombaların, İngilizlerin paraşütle attıkları cephane ve silahlardan Nazilerin eline geçenlerin denetimi ve depolanması bu laboratuvarın göreviydi. Joliot, ara sıra eski çalışma arkadaşının ziyaretine gidiyordu. Böylece önemli ve etkin zincir oluşturuldu. Polis Müdürlüğü'ndeki cephane ve silahlar çeşitli yollardan College de France Laboratuvarları'na geliyor, oradan da direnişçilere dağıtılıyordu.
Joliot'un sağlığı zaman geçtikçe kötüleşti ve 1958 yılında eşi gibi kendisi de aşırı dozda radyasyona maruz kalma sonucu ciğer hastalığından öldü.

İşgalin bitmesinden sonra, Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'nde yönetici olarak görev aldı ve 1945'te Charles De Gaulle tarafından Fransa'nın ilk Atom Enerjisi Yüksek Komiserliği'ne atandı. 1944'te Fransız fizikçiler Pierre Auger ve Jules Gueron Kanada'da Chalk River'da "İngiliz Nükleer Silah Araştırma Programı"nda çalışıyorlardı. Fransa Normandiya işgalinden kurtulunca bu fizikçiler, Frederic Joliot-Curie'ye Amerikan/İngiliz nükleer silah programı hakkında bilgi vermek için Fransa'ya döndüler. Frederic, bu bilgiyi Sovyet arkadaşlarına geçti. 1948'de Fransa Atom Reaktörü'nün yapımında bulundu. Adanmış bir komünist olarak, 1950 yılında College de France'da öğretim üyeliğini korurken, politik nedenlerden dolayı bazı görevlerinden alındı. Joliot-Curie ayrıca Russell-Einstein Manifestosu'nu 1955 yılında imzalayan 11 kişiden biridir. 1956 yılında eşinin ölmesinin ardından, eşinin yürüttüğü Sorbonne'daki Nükleer Fizik Başkanlığı görevini devralmıştır.
Frédéric Joliot, Fransız Bilimler Akademisi ve Tıp Akademisi üyesiydi, ayrıca Légion d'honneur madalyası sahibidir. 1951 yılında Dünya Barış Konseyi Başkanlığı çalışmaları nedeniyle, Lenin Barış Ödülü aldı. Ay'da bulunan bir krater Joliot ismiyle ona ithaf edilmiştir. 1946'da Royal Society yabancı üyesi olmuştur.

Frederic ve Irene, 4 Ekim 1926 Paris'te evlendikten sonra soyadlarını Joliot-Curie olarak birleştirmişlerdir. Kızları, birçok insanın onları Joliot-Curie diye adlandırırken, onların ise bilimsel çalışmalarını, Irene Curie ve Frederic Joliot diye imzaladıklarını söylemiştir.
Joliot-Curie'nin kızları Helene Langevin-Joliot 1927'de doğdu. Paris Üniversitesi'nde nükleer fizikçi ve profesördü. Oğulları Pierre Joliot 1932'de doğdu. Ulusal Bilim Araştırma Merkezi'nde biyokimyacıydı. Frederic Joliot-Curie son yıllarını çocuklarının eğitim gördüğü Orsay'da nükleer fizik merkezi yaratmaya adamıştı. Joliot-Curie bir ateistti.

Alsos Digital Library for Nuclear Issues Frederic Joliot bibliyografisi

Gian Carlo Wick (15 Ekim 1909 - 20 Nisan 1992), İtalyan teorik fizikçi. Kuantum Alan Teorisi'ne önemli katkılarda bulundu. Wick rotasyonu, Wick daralması, Wick teoremi ve Wick ürünü önemli çalışmalarıdır.

İsviçre ve Avusturya'dan İtalya'ya göç eden br ailenin üçüncü kuşağı olarak 1909 yılında Torino'da doğmuştur. Babası bir kimya mühendisi, annesi Barbara Allason (1877-1968) tanınmış bir yazar ve anti-faşistir. 1930 yılında Turin Üniversitesi'nde Gleb Wataghin yönetiminde  metallerin elektronik teorisi üzerine yazdığı tezle  doktorasını tamamlamış ve ardından Fizik okumak üzere Almanya'ya önce Göttingen Üniversitesi'ne sonra da Leipzig Üniversitesi'ne gitmiştir. Werner Heisenberg'in öğrencisi olmuştur.  Wick İtalya'ya döndükten sonra 1932'de Roma'da Enrico Fermi'nin asistanlığını yapmaya başlamış, 1937'de Palermo'da Teorik fizik profesörü olmuştur. 1946'da Fermi'nin peşinden Birleşik Devletlere gitmiş, önce Notre Dame Üniversitesi, sonra da Berkeley Üniversitesi'nde çalışmıştır. McCarthy döneminde annesinden miras olarak aldığı güçlü liberal fikirleri nedeniyle yemin etmeyi reddetmiştir. 1951'den 1957'ye kadar Pittsburg'daki Carnegie Teknoloji Enstitüsü'inde, Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü ve Genevre'deki CERN Laboratuvarlarında çalışır. 1957 yılında Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda teori bölümü şefi olur. 1965 yılında ben Tsung-Dao Lee ile işbirliği New York, Columbia Üniversitesi'nde kadrolu profesör oldu; 1965'te Columbia Üniversitesi'nde Tsung-Dao Lee ile çalıştıktan sonra emekli olarak İtalya'ya döner, bir süre Pisa'daki "Scuola Normale Superiore"'de (Üstü zekalılar okulu) ders verir.
Wick'in iki kez evenmiştir ve iki oğlu olmuştur. Dağcılık sporuna meraklıdır. 1968'de Heinemann Ödülü'nü, 1968'de Ettore Majorana Ödülü'nü kazanmıştır. ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesidir.

Roma'da Fermi'nin grubunun bir üyesi olarak, grubun teorik yöntemleri ile hidrojen molekülünün manyetik momentini hesaplanmıştır. Fermi'nin beta bozunma teorisi'ne pozitron emisyonu ve eksicik yakalanması ve bir kuvvet serisi ve kuvvet taşıyıcı parçacığın kütlesi arasındaki ilişkiyi açıklama konularında katkıda bulunmuştur. 
Gilberto Bernardini liderliğinde Müon'un ömrünü ölçen bir İtalyan fizikçi grubuna katılarak maddedeki nötronların yavaşlaması üzerinde çalıştı.
Birleşik Devletler'deyken, Wick'in Kuantum Alan Teorisi'ne katkıları olmuştur. 1950'deki Wick teoremi ve Wick rotasyonu bunlardandır. Geoffrey Chew ile birlikte helicity formulasyonunu geliştirdi. Mezon teorisinin fiziksel ilkeleri ile kuantum alan teorisinin çekim yapıları üzerinde çalıştı.

Über die Wechselwirkung zwischen Neutronen und Protonen, Zeitschrift für Physik 84, #11–12 (1933), pp. 799–800, DOI:10.1007/BF01330504.
The Evaluation of the Collision Matrix, Physical Review 80 (1950), pp. 268–272, DOI:10.1103/PhysRev.80.268.
Properties of Bethe-Salpeter Wave Functions, Physical Review 96 (1954), pp. 1124–1134, DOI:10.1103/PhysRev.96.1124 (Wick rotasyonu tanıtılır)
Introduction to Some Recent Work in Meson Theory, Reviews of Modern Physics 27 (1955), pp. 339–362, DOI:10.1103/RevModPhys.27.339.
(Maurice Jacobile birlikte) On the general theory of collisions for particles with spin, Annals of Physics 7, #4 (August 1959), pp. 404–428, DOI:10.1016/0003-4916(59)90051-X.
(Arthur Wightman ve Eugene P. Wigner ile birlikte) Superselection Rule for Charge, Physical Review D 1 (1970), pp. 3267–3269, DOI:10.1103/PhysRevD.1.3267.
(Tsung-Dao Lee ile birlikte) Vacuum stability and vacuum excitation in a spin-0 field theory, Physical Review D 9 (1974), pp. 2291–2316, DOI:10.1103/PhysRevD.9.2291.

National Academies Press web sitesinde Wick'in byografisi11 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sir Gregory Paul Winter (d. 14 Nisan 1951) Nobel Ödülü sahibi, İngiliz biyokimyagerdir. En bilinen çalışması monoklonal antikorların tedavide kullanımı üzerinedir.
Winter, insanlaştırılmış antikorlar (1986) ve sonrasında insanlara uygulanabilen faj gösterimiyle yapılmış antikorların tedavide kullanılması üzerine çalışmalar yapmıştır. Öncesinde antikorlar farelerden elde edildiği için insanların bağışıklık sisteminde kullanılmasında problem yaşanıyordu. Winter, George Smith ve Frances Arnold ile birlikte geliştirdiği yöntemle 2018'de Nobel Kimya Ödülü kazanmıştır.

Winter Royal Grammar School, Newcastle upon Tyne'da eğitim almıştır. Cambridge Üniversitesi'nde Doğa Bilimleri bölümünde okumuş, 1973'te Trinity College, Cambridge'tan mezun olmuştur. doktora derecesini 1977'de MRC Moleküler Biyoloji Laboratuvarı'nda  Bacillus stearothermophilus bakterisinden elde edilen bir amino asit dizisi triptofanil tRNA sentetaz üzerine yaptığı çalışmayla almıştır. Post doktorasını Imperial College London'da tamamlamıştır.

Gustav Robert Kirchhoff (Almanca telaffuz: [ˈkɪʁçhɔf]; 12 Mart 1824; Köningsberg, Prusya (şimdiki Kaliningrad- Rusya) – 17 Ekim 1887; Schöneberg, Berlin), Alman fizikçi ve matematikçidir.
1843'te matematik okumak için Albertus Üniversitesi'ne girdi. 1843 senesinden başlayarak matematik-fizik semineri vermeye başladı. 1845'te Gustav Kirchhoff, Königsberg Üniversitesi'nde Freirich Jules Richelot'tan matematik eğitimini alırken, Neumann iki önemli elektriksel indüksiyonla ilgili araştırmaları yapmaktadır. İzleyen yıllarda Neumann'la çalışırken elektriksel akım hakkında araştırmasını tamamladı.
1845 yılında ünlü Kirchhoff yasalarını ortaya koydu. Kirchhoff yasaları; elektriksel akımın, voltajın ve direncin hesaplanmasında kullanılan temel yasalardır. Bu yasayı bulmakla birlikte, Ohm'un araştırıp bulduğu yöntemi biraz daha genişletmiştir.
Kirchhoff akım yasasına göre; bir düğüme giren akımların toplamıyla, düğümden çıkan akımların toplamı birbirine eşittir.
Kirchhoff gerilim yasasına göre ise; bir çevredeki potansiyel kaynakları, potansiyel düşmelere ya da dirençlerin potansiyel toplamlarına eşittir.
Gustav Kirchhoff, Ohm yasalarını uygulayarak genelleştirilmiş matematiksel sonuca varmak ister ama sonuçların farklı olduğunu saptar.
1847 yılında Königsberg Üniversitesi'nden mezun olur. 1848 yılından 1850 yılına kadar Berlin Üniversitesi'nde para almaksızın eğitim verir ve Berlin'deki çalışmalarında elektrik akımını ve elektrostatiğin doğruluğunu bir daha kanıtlar.
Elastik levhanın bozulmasıyla ilgili problemleri araştırarak çözümüne ulaştırır. Bu teorinin formülleşmesinde, Germain ve Poisson ile birlikte çalıştı.
1857 yılında, Kirchhoff ve Weber ikisi de hızın telin cinsine bağlı olduğu ve ışık hızına hemen-hemen yakın olduğunu buldular.
Siyah nesne radyasyonu araştırmasından doğan kuantum (quantum) teorisini ortaya attı.
Gustav Kirchhoff'un fizik dünyasına en çok ün kazandıran katkısı spektroskop dalındadır. Robert Bunsen işbirliğiyle spektroskop'u buldular. Bu icat yeni elementlerin keşfinin hızını artırdı ve merak uyandırdı. İlk elli element bu zaman diliminde keşfedildi.
Kirchhoff, elementlerin saf halini deneyerek araştırarak 1859'da her bir elementin spektrumunun birbirine eşit olmadığı sonucuna vardı. Radyasyon yasasını açıklayarak, verilen atom ya da molekülün verme ve emme frekansının aynı olduğu savını ortaya koydu. 1861'de Kirchhoff ve Bunsen, Güneş'in spektrumunu incelemeye alarak güneş atmosferindeki yeni kimyasal elementlerin keşfine soyundular. Araştırmaları sonucu iki yeni kimyasal elementi, sezyum ve rubidyumu buldular.
Kirchhoff, Güneş spektrumunda siyah çizgileri anlatan en iyi bilim adamıydı. Bu siyah çizgilerin ise güneş atmosferinden, gazdan geçen ışık dalga boyu parçacığın emilmesiydi. Bu çalışma astronomide yeni araştırma alanları açtı.
1875'te Berlin Üniversitesi'nde tekerlekli sandalyede ders anlatarak araştırmalarını devam ettirdi.
Kirchoff yasası, akımın her zaman en kısa ve en dirençsiz yolu tercih ettiğini tanımlar.

Henri Victor Regnault (21 Temmuz 1810 - 19 Ocak 1878), en çok gazların termal özelliklerini dikkatli ölçümleriyle tanınan bir Fransız kimyager ve fizikçidir. Erken dönem bir termodinamikçi ve 1840'ların sonlarında William Thomson'un akıl hocasıdır. İlk adını asla kullanmadı ve hayatı boyunca Victor Regnault olarak biliniyordu.

1810'da Aix-la-Chapelle'de (günümüzde Aachen, Almanya ve o zamanlar Fransız yönetimi altında) doğmuş, ailesinin ölümünün ardından sekiz yaşında Paris'e taşınmıştır. Orada on sekiz yaşına kadar bir döşeme firmasında çalışmıştır. 1830'da École Polytechnique'e kabul edilmiş ve 1832'de École des mines'ten mezun olmuştur.
Giessen'de Justus von Liebig'in altında çalışan Regnault, birkaç klorlu hidrokarbonu (örneğin vinil klorür, tetrakloroetilen, diklorometan, metil kloroform) sentezleyerek yeni ortaya çıkan organik kimya alanında adını duyurmuş ve Lyon Üniversitesi'ne kimya profesörü olarak atanmıştır. 1840'ta Ecole Polytechnique'in kimya kürsüsüne atanmış ve 1841'de Collège de France'da Fizik profesörü olmuştur.
1843'ten başlayarak, buharın özellikleri hakkında kapsamlı sayısal tablolar derlemeye başlamıştır. Bunlar 1847'de yayınlanmış ve Charles Algernon Parsons'a buhar türbinini geliştirmesi için ilham vermiştir. Regnault, Royal Society'den Rumford Madalyası almış ve Maden Baş Mühendisi olarak atanmıştır. 1851'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ne yabancı üye olarak seçilmiştir. 1854'te Manufacture nationale de Sèvres olan Sevr'de porselen işlerinin müdürü olarak atanmıştır. 1855'te Amerikan Felsefe Topluluğu'na seçilmiştir.
Sevr'de maddenin ısıl özellikleri üzerine çalışmaya devam etmiştir. Hassas termometreler, higrometreler, hipsometreler ve kalorimetreler tasarlamış ve birçok maddenin özgül ısılarını ve gazların termal genleşme katsayısını ölçmüştür. Bu çalışma sırasında, ısıtıldığında tüm gazların eşit şekilde genleşmediğini ve Boyle yasasının, özellikle bir maddenin kaynama noktasına yakın sıcaklıklarda yalnızca yaklaşık bir değer olduğunu keşfetmiştir.
Regnault aynı zamanda hevesli bir amatör fotoğrafçıdır. Gelişen bir ajan olarak pirogallik asit kullanımını tanıtmıştır. Kâğıt negatifleri kullanan ilk fotoğrafçılardan birisiydi. 1854'te Société française de photographie'nin kurucu başkanı olmuştur.
1871'de Fransa-Prusya Savaşı sonucu olarak hem Sevr'deki laboratuvarı yıkıldı hem de oğlu Alex-Georges-Henri Regnault öldürüldü. Ertesi yıl bilimden emekli oldu ve bu kayıplarını asla geri getiremedi.

Ay'daki Regnault krateri, onun adını almıştır ve Eyfel Kulesi'nde yazılı 72 isimden biridir. Bazıları ideal gaz sabiti için R sembolünün de onun adından geldiğini öne sürmüşlerdir.
Société française de photographie'nin ilk başkanlığını yapmıştır.
1913 ile 1924 yılları arasında inşa edilen Fransız Lagrange sınıfı denizaltı Regnault, onun adını almıştır.

Regnault-Strecker's kurzes Lehrbuch der Chemie. Vieweg, Braunschweig 1851 Dijital edisyon, Düsseldorf Üniversite ve Eyalet Kütüphanesi
2. Organische Chemie. 1853
1. Anorganische Chemie. 3., verb. Aufl. 1855
2. Organische Chemie. 2. Aufl.1857
1. Anorganische Chemie. 4. Aufl.1858
1. Anorganische Chemie. 9., neu bearb. Aufl. / von Johannes Wislicenus. 1877

Henry Augustus Rowland (27 Kasım 1848 - 16 Nisan 1901), Amerikalı fizikçi. 1899 ve 1901 yılları arasında Amerikan Fizik Derneği'nin ilk başkanı olarak görev yapmıştır.

Rowland, babası Henry Augustus Rowland'ın Presbiteryen bir papaz olduğu Honesdale, Pennsylvania'da doğdu. Küçük yaşlardan itibaren belirgin bilimsel zevkler sergiledi. Boş zamanlarını elektrik ve kimyasal deneylerle geçirdi.

Rowland üniversiteden sonra Western New York demiryollarında çalıştı, ancak bu işi sevmedi. Wooster, Ohio'daki Wooster Üniversitesi'nde doğa bilimleri eğitmeni oldu. Rensselaer'de fizik profesörü yardımcısı olarak Troy'a dönmek için istifa etti.
Rowland, zamanının en parlak Amerikalı bilim adamlarından biri olarak kabul ediliyordu. Bununla birlikte, başlangıçta kendi ülkesinde değer görmedi. İlk bilimsel makalelerinin çoğunun yayınlanmasını sağlayamadı; ancak James Clerk Maxwell makelelerin mükemmelliğini görünce Philosophical Magazine'de basılmasını sağladı. Baltimore, Maryland'deki Johns Hopkins Üniversitesi yöneticileri Avrupa'da kimi fizik profesörü yapmaları gerektiği konusunda tavsiye istediklerinde, Rowland ezici bir çoğunlukla en iyi seçim olarak tavsiye edildi. 1876 yılında Johns Hopkins Üniversitesi'nde fizik kürsüsünün ilk sahibi oldu ve 16 Nisan 1901'de Baltimore'daki ölümüne kadar bu görevi sürdürdü.
Johns Hopkins Üniversitesi'ne seçilmesiyle buradaki görevine başlaması arasında geçen sürede Berlin'de Hermann von Helmholtz'un yanında fizik okudu ve hareket halindeki elektrik yüklü bir cismin manyetik alana yol açtığını gösteren bir araştırma gerçekleştirdi.
Baltimore'a yerleştikten sonra Rowland iki önemli çalışma üzerinde yoğunlaştı. Bunlardan biri Ohm'un yeniden belirlenmesiydi. İngiliz Bilim Derneği'nin bu amaçla görevlendirilmiş komitesi tarafından tespit edilenden önemli ölçüde farklı bir değer elde etti, ancak sonuçta kendi sonucunun ikisinden daha doğru olarak kabul edildiğini görmenin memnuniyetini yaşadı. Diğeri ise ısının mekanik eşdeğerinin yeni bir tespitiydi. Burada J. P. Joule'ün çark yöntemini kullandı, ancak birçok iyileştirme yaptı. Tüm aygıt daha büyük ölçekliydi ve deneyler daha geniş bir sıcaklık aralığında yapıldı. Joule'un nihai rakamından belirgin bir şekilde daha yüksek bir sonuç elde etti. Ayrıca, termodinamik ve Joule'ün tüm sıcaklıklarda aynı olduğunu varsaydığı suyun özgül ısısının değişimi üzerine birçok değerli gözlem yaptı.
Rowland, 1882'de Londra Fizik Derneği'nde, adının özellikle anıldığı ve astronomik spektroskopiye büyük yarar sağlayan kırınım ızgaralarının bir tanımını yaptı. Bu ızgaralar, elmas bir uç vasıtasıyla çok sayıda paralel çizgiyle çizilmiş metal veya cam parçalarından oluşur ve verimlilikleri son derece hassas olmalarına bağlıdır. Bu nedenle, bunların üretimi için olağanüstü doğruluk ve incelikte bölme makinelerine ihtiyaç vardı ve bu tür makinelerin yapımında Rowland'ın mühendislik becerisi ona göze çarpan bir başarı getirdi.
Rowland, daha sonraki yıllarda multipleks telgraf sistemi geliştirmekle meşgul oldu. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında üniversite ve ticari bağlamlarda bilim arasındaki ilişkinin anlaşılması için önemli bir belge olan A Plea for Pure Science'ı 1883 yılında yazdı.

Henry Gwyn Jeffreys Moseley (23 Kasım 1887 - 10 Ağustos 1915), İngiliz bir fizikçiydi. Atom numarasını ve Moseley Kanunları'nı keşfederek günümüzde kullanılan modern periyodik tablonun oluşumuna katkı sağlamıştır.
Modern periyodik cetvelin temelini oluşturan atom numarasını keşfeden Henry Moseley, elementlerin özelliklerinin ağırlıklarıyla bir ilişkisinin olmayıp sadece atom numarası ile ilişkili olduğunu kanıtlamıştır. Bu sonuca, bazı elementlerin yaydığı X-ışını spektrumunu inceleyerek atom numarası ve spektrum frekansı arasında bir bağlantı kurarak varmıştır. Moseley Kanunu, Bohr Atom Modeli'nin çoğaltması için tasarlanan hidrojen atomu spektrumunun dışında, Niels Bohr'un teorisini destekleyen ilk deneysel kanıt olarak sunulmuş ve bu kanun sonrasında atom fiziği, nükleer fizik ve kuantum fiziği geliştirilmiştir.
Geliştirdiği kanun sayesinde Ernest Rutherford'un ve Antonius van den Broek'in atomunun çekirdeğinde periyodik tablodaki atomik sayısına eşit olan bir dizi pozitif nükleer yük bulunduğunu öneren modeli ön plana çıkmıştır. Bu model günümüzde de kabul edilmektedir.
1914 yılında, I. Dünya Savaşı'nın başlaması sonrası Moseley, Oxford'daki araştırmalarını bırakıp Kraliyet Mühendisi olarak Britanya Ordusu'na katıldı. 1915'te, Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak olan Gelibolu Savaşı'nda görevlendirildi. Cephede telekomünikasyondan sorumlu olan Moseley, 10 Ağustos 1915'te Türk keskin nişancı Korkunç Abdül tarafından kafasından vurularak öldürüldü. Hayatta olması hâlinde, 1916 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanabileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

Moseley 1913 yılında, kristallerin içerisinde kırınım yöntemiyle bulunan çeşitli kimyasal elementlerin (çoğunlukla metaller) X-ışını spektrumunu gözlemlemiş ve ölçmüştür. Moseley, üretilen X ışınlarının dalga boyları ile X ışını tüplerinde hedef olarak kullanılan metallerin atom sayıları arasında sistematik bir matematiksel ilişki keşfetti. Bu keşif zamanla Moseley kanunlarını oluşturdu.
Moseley'in X-ışını spektroskopisindeki deneyleri, doğrudan fiziklerinden kobalt ve nikelin farklı atom sayılarına (27 ve 28) sahip olduklarını ve Moseley'in atom sayılarının objektif ölçümleri ile Periyodik Tabloya doğru yerleştirildiklerini gösterdi. Bu nedenle Moseley'in keşfi, atomik elementlerin sayısının sadece kimyaya ve kimyagerlerin sezgisine dayalı belirlenen rastgele sayılar olmadığını kanıtlamış ve X-ışını spektrumu fiziği sayesinde bu elementlere verilen sayıların sağlam bir deneysel temeli olduğunu göstermiştir.

Moseley ve yasalarından önce, atom numaraları yarı rastgele bir sıra numarası olarak düşünülüyordu, atom ağırlığı ile belirsizce artıyor, ancak kesin olarak tanımlamıyordu. Moseley'in keşfi, atom numaralarının keyfi bir şekilde atanmadığını, aksine bir fiziksel temele sahip olduklarını gösterdi.

Jacques Francis Albert Pierre Miller AC FRS FAA (d. 2 Nisan 1931), Fransız-Avustralyalı bir araştırma bilimcisidir. Timusun işlevini keşfetmesiyle ve memeli türlerinde lenfositlerin iki ana alt kümesinin (T hücreleri ve B hücreleri) ve bunların işlevlerini tanımlamasıyla tanınır.

Miller, Jacques; Slattery, Robyn (19 Eylül 2011). "Celebrating a scientific breakthrough". Health Report (Interview: audio). Dr Norman Swan tarafından görüşme yapıldı. Dr Norman Swan. Australia: ABC Radio National. Erişim tarihi: 12 Şubat 2012. 
"Institute hosts quintuple anniversary to celebrate science legends" (Basın açıklaması). Walter and Eliza Hall Institute. 2 Haziran 2011. 24 Mart 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Şubat 2012. 
Darmondy, Louise. "WEHI Revisited: Professor Jacques Miller". Walter and Eliza Hall Institute. 7 Nisan 2011 tarihinde kaynağından (streaming audio) arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Eylül 2011.

Sir James Dewar (20 Eylül 1842 - 27 Mart 1923), İskoç kimyacı ve fizikçi. Gazların sıvılaştırılması ile yaptığı kapsamlı araştırmaları için icat ettiği Dewar şişesi (termos) buluşu ile bilinir. Aynı zamanda özellikle atomik ve moleküler spektroskopi alanlarıyla da ilgilenmiştir.

George Downing Liveing; James Dewar (1915). Collected Papers on Spectroscopy. University press. , G. D. Living and J. Dewar, Cambridge University Press, 1915

Armstrong, H. E.; Perkin, A. G.; Armstrong, Henry E. (1928). "Obituary of James Dewar". Journal of the Chemical Society. ss. 1056-1076. doi:10.1039/JR9280001056. 30 Eylül 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi30 Ağustos 2008. 
Bellis, Mary, "Inventors Sir James Dewar 6 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi" from about.com
Meiklejohn, William, "Tulliallan: Four lads o’ pairts: Sir James Dewar (1842-1923) 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." from the Kincardine Local History Group
Sella, Andrea (Ağustos 2008). "Dewar's Flask". Chemistry World. s. 75. 4 Ağustos 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi30 Ağustos 2008. 
Sloane, Thomas O'Conor (1900). Liquid Air, and the Liquefaction of Gases. Henley. , Liquid Air and the Liquefaction of Gases, Norman W. Henley and Co., New York, 1900, second edition (extensive description of Dewar's work on the liqufaction of gases)

Fullerian Professorships 10 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brief biography 25 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Brief biography 27 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Another brief biography 2 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Correspondence with H.A. Kamerlingh Onnes 27 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John Ernest Walker (d. 7 Ocak 1941) 1997 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü kazanmış İngiliz kimyager. Günümüzde Cambridge'de, eski adı Dunn İnsan Nütrisyon Ünitesi (Dunn Human Nutrition Unit) olan, Mitokondrial Biyoloji Birimi'nde (Mitochondrial Biology Unit, MRC) direktör olarak çalışmaktadır.
Halifax, Yorkshire'da, taş ustası olan Thomas Ernest Walker ve amatör bir müzisyen olan Elsie Lawton çiftinin oğlu olarak doğdu. Kendinden küçük iki kız kardeşiyle kırsal bir bölgede büyüdü. St Catherine's College, Oxford Üniversitesi'nden mezun oldu.
Oxford'da Edward Abraham ile birlikte antibiyotikler üzerinde 1965 yılında çalışmaya başladı ve 1969'da doktorasını tamamladı. 1969 ile 1971 yıllarında Wisconsin–Madison Üniversitesi'nde ve 1971-1974 yıllarında ise Fransa'da çalıştı. Proteinlerin dizilerini analiz etti ve mitokondrideki genetik kodun ayrıntılarını ortaya çıkardı. 1978'de membran proteinleri için protein kimyasal metotlar denemeye karar verdi.
1997 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü Amerikalı kimyager Paul D. Boyer ve Danimarkalı kimyager Jens C. Skou ile paylaştı. Boyer ve Walker ortak çalışmaları için, Skou ise onlardan bağımsız olarak farklı bir çalışmayla ödüle layık görülmüştür. Boyer ve Walker ödül parasının 1/4'ünü alırken, geriye kalan 1/2'lik kısmı Skou almıştır.
1963'te Christina Westcott ile evlendi, çiftin iki kızı vardır.

Freeview Video of Fredrick Sanger in conversation with John Walker by the Vega Science Trust 13 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dunn Human Nutrition Unit
John Walker interviewed by Alan Macfarlane 14th January 2008 (film) 15 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A three part video interview with Sir John Walker by the Vega Science Trust 7 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John Bannister Goodenough (d. 25 Temmuz 1922, Jena - ö. 25 Haziran 2023, Austin, Teksas), Amerikan malzeme bilimci, bir katı-hal fizikçisi ve Nobel Kimya Ödülü sahibi. Austin'deki Texas Üniversitesi'nde makina mühendisliği ve malzeme bilimi alanlarında profesör. Goodenough, lityum iyon pillerin geliştirilmesi ve tanımlanmasıyla, malzemelerdeki manyetik aşırı değişim işaretlerini tanımlayan Goodenough–Kanamori kurallarıyla ve bilgisayar RAM'lerinde yeni ufuklar açan geliştirmeleriyle geniş ölçüde tanınmıştır.
Goodenough, Amerikalı ebeveynlerin çocuğu olarak Jena, Almanya'da doğdu. Yale Üniversitesi'nde okurken ve mezun olduktan sonra, Goodenough II. Dünya Savaşı'nda Amerikan ordusu için askeri meteorolog olarak hizmet verdi. Doktorasını almak için Chicago Üniversitesi'nde fizik alanında devam etti, MIT Lincoln Laboratuvarı'nda araştırmacı ve daha sonra Oxford Üniversitesi'nde Anorganik Kimya Laboratuvarı başkanı oldu. 1986'dan itibaren UT Austin'de mühendislik okulunda profesör olarak görev yaptı.
Ulusal Bilim Madalyası, Copley Madalyası, Fermi Ödülü, Draper Ödülü ve Japonya Ödülü'ne layık görüldü. Malzeme biliminde John B Goodenough Ödülü'ne adını verdi. 2019'da M. Stanley Whittingham ve Akira Yoshino ile birlikte Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü ve 97 yaşında tarihin en yaşlı Nobel ödülü sahibi oldu.

John Goodenough, Jena, Almanya'da Amerikalı Erwin Ramsdell Goodenough (1893–1965) ve Helen Miriam (Lewis) Goodenough'ın çocukları olarak dünyaya geldi. Babası John'un doğduğu sıralarda Harvard İlahiyat Okulu'nda doktora çalışması üzerinde çalışıyordu ve daha sonra Yale Üniversitesi'nde din tarihinde profesör oldu. John'un kardeşi Pennsylvania Üniversitesi'nin son antropoloğu Ward Goodenough'du. Kardeşler Massachusetts'deki Groton'da yatılı okula gitti. 1944 yılında John Goodenough, Kafatası ve Kemikler'in üyesi olduğu Yale'den Matematik dalında bir lisans, summa cum laude [latince] aldı.
II. Dünya Savaşı'nda ABD Ordusunda bir meteorolog olarak görev yaptıktan sonra, Goodenough yüksek lisans yapmak için Chicago Üniversitesi'ne gitti ve 1952'de fizikte doktora derecesi aldı. Doktora şefi elektrik kırılım teorisyeni Clarence Zener'di, Enrico Fermi ve John A. Simpson'da dahil olmak üzere fizikçilerle çalıştı ve öğrenim gördü. Chicago'dayken tarih yüksek lisans öğrencisi Irene Wiseman ile tanıştı ve evlendi.

Çalışmalarının ardından Goodenough, 24 yıl boyunca MIT Lincoln Laboratuvarında bir araştırma bilimcisi ve ekip lideriydi. Bu süre zarfında rastgele erişimli manyetik hafıza geliştirmekten sorumlu disiplinler arası bir ekibin parçasıydı. RAM konusundaki araştırma çabaları, Jahn-Teller distorsiyonu olarak da bilinen oksit malzemelerde  ortak yörünge düzeni kavramlarını geliştirmesine ve daha sonra  Goodenough – Kanamori kuralları olarak  bilinen (Junjiro Kanamori ile birlikte) malzemelerde manyetik süper değişim kurallarını geliştirmesine yol açtı.

25 Haziran 2023 tarihinde 100 yaşında hayatını kaybetti.

John Anthony Pople (d. 31 Ekim 1925; Somerset, Birleşik Krallık - ö. 15 Mart 2004; Chicago, Amerika Birleşik Devletleri), İngiliz matematikçi ve kimyager.
Kuantum kimyasında hesaplamalı yöntemler ile ilgili çalışmalarından ötürü 1998 yılında Nobel Kimya Ödülüne layık görülmüştür.
Bristol Grammar School'da okuyan Pople, 1943 yılında Trinity College, Cambridge'den burs kazandı ve 1946'da eğitimini tamamladı. 1945-1947 yılları arasında Bristol Aeroplane Company'de çalıştı. Cambridge Üniversitesinden 1951 yılında matematik alanında doktora derecesini aldı. 1964 yılında yaşamının geri kalanını geçireceği Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı. Pople, kendisini bir kimyagerden çok matematikçi olarak görse de teorik kimya alanındaki sayılı kimyagerlerden kabul edilmektedir.

John Pople, 1952 yılında Joy Bowers ile evlenmiştir Hilary adında bir kızı ve Adrian, Mark, Andrew adlarında üç tane de oğlu dünyaya gelmiştir. Eşinin 2002'deki ölümüne dek evli kalmışlardır. Pople, 15 Mart 2004 tarihinde 78 yaşındayken karaciğer kanseri nedeniyle Chicago'da ölmüştür. Ölümünün ardından vasiyet ettiği üzere ailesi tarafından Nobel madalyası 5 Ekim 2009 tarihinde Carnegie Mellon Üniversitesine bağışlanmıştır.

Kraliçe Madalyası veya Kral Madalyası olarak da bilinen Kraliyet Madalyası (ödülün verildiği sıradaki hükümdarın cinsiyetine bağlı olarak değişir) iki tanesi ''doğal bilginin ilerlemesine yapılan önemli katkıları'', bir tanesi de ''uygulamalı bilimlere yapılan seçkin katkıları'' ödüllendirmek amacıyla ve toplamda üç adet olmak üzere Royal Society tarafından her yıl İngiliz Milletler Topluluğu ülkeleri içinde verilen gümüş yaldızlı madalyadır.

Ödül, George IV tarafından yaratıldı ve ilk olarak 1826'da verildi. Başlangıçta, her ikisi de bir önceki yıldaki en önemli keşfi ödüllendirmek üzere iki adet verildi. Daha sonra bu süre beş yıla uzatıldı ve ardından üç yıla indirildi. 1837'de koşullar değiştirildi ve onları değiştiren William IV ve Victoria tarafından onaylandı. Böylece matematik her üç yılda bir de olsa Kraliyet Madalyası verilebilecek bir konu haline geldi.. Koşullar 1850'de yeniden değiştirildi, böylece:... her yıl Kraliyet Madalyaları, Doğa Bilgisinin ilerlemesine yapılan en önemli iki katkı için verilmelidir, tabii ki Majestelerinin onayına tabi olmak üzere, ödül tarihinden itibaren on yıldan fazla ve bir yıldan az olmamak üzere bir süre içinde Majestelerinin hükümranlığı altında bulunan yerlerde yayınlanır. ... Kraliyet Madalyası ödülünde, Doğa Bilgisinin iki büyük bölümünün her birine bir tane verilmelidir.1965 yılında sistem, Royal Society Konseyi'nin tavsiyesi üzerine Monark tarafından her yıl üç Madalya verildiği mevcut formatına değiştirildi. 1826'da kuruluşundan bu yana madalya 405 kez ödüllendirildi.
Ödül, yalnızca İngiliz vatandaşı ve sakinleri olan seçkin bilim insanlarına verilir.

Kuvars, oldukça saf silisyum dioksit (SiO2) kristallerine verilen addır. Silisyum ve oksijen atomlarından oluşan sert, kristalli bir mineraldir.
Birçoğu yarı değerli taşlar olan birçok farklı kuvars çeşidi vardır. Antik çağlardan beri, kuvars çeşitleri, özellikle Avrasya'da mücevher ve sert taş oymalarının yapımında en çok kullanılan mineraller olmuştur.

Kuvars, granit ve diğer felsik magmatik kayaçların belirleyici bir bileşenidir. Kumtaşı ve şeyl gibi tortul kayaçlarda çok yaygındır. Şist, gnays, kuvarsit ve diğer metamorfik kayaçların ortak bir bileşenidir. Kuvars, Goldich çözünme serilerinde ayrışma için en düşük potansiyele sahiptir ve sonuç olarak akarsu tortularında ve artık topraklarda artık mineral olarak çok yaygındır.
Kuvarsın çoğunluğu erimiş magmadan kristalleşirken, çoğu kuvars aynı zamanda sıcak hidrotermal damarlardan gang olarak, bazen altın, gümüş ve bakır gibi cevher mineralleri ile kimyasal olarak çöker. Magmatik pegmatitlerde büyük kuvars kristalleri bulunur. İyi biçimlendirilmiş kristaller birkaç metre uzunluğa ulaşabilir ve yüzlerce kilogram ağırlığında olabilir.
Yarı iletken endüstrisinde son derece yüksek saflıkta silisyum yonga plakalar (wafer) elde edilmesinde kullanılan kuvars çok pahalı ve nadirdir. Yüksek saflıkta kuvars için önemli bir madencilik yeri, Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Karolina, Spruce Pine'daki Spruce Pine Gem Mine'dir.
Kuvars, İspanya Asturias'taki Caldoveiro Zirvesi'nde de bulunabilir.
Belgelendirilen en büyük kuvars kristali Itapore, Goiaz, Brezilya; yaklaşık 6,1 × 1,5 × 1,5 m ölçülerek 39,916 kilogram ağırlığındaydı.

Özgül ağırlığı 2,65 g/cm³, sertliği 7 olan kuvarsa doğada çok rastlanır. Hekzagonal (altıgen) sistemde kristalleşen kuvars, doğada kristal ya da amorf (biçimsiz) hâlde bulunabilir. İçindeki yabancı maddelerin cins ve miktarına göre, saydam renkli ya da yarı saydam durumdadır.
Renkleri: Kuvarsın rengi beyaz (süt kuvars), mor (ametist), pembe kuvars, duman renkli, füme gibi çeşitli renklerde olabilir.

Renk: Renksiz
Şekil: öz şekilsiz, ender olarak ideal kristal şekline sahiptir.
Dilinim: Mikro örneklerde dilinim gözlenmez, ender olarak kristallerin kenar kısımlarında dilinim gözlenmiştir.
Sönme: Paralel, eğik ve dalgalı sönme gözlenebilir.
Çift kırması: Çok zayıftır, 1.dizi beyaz veya sarımsı beyaz
Bozunma: Bozunmaya en dayanıklı mineraldir.
Beraber bulunduğu minareler: Alkali feldspatlar ve plajioklaslar.

Kuvars, trigonal kristal sistemine aittir. İdeal kristal şekli, her iki uçta altı taraflı piramitlerle sona eren altı taraflı bir prizmadır. İyi biçimlendirilmiş kristaller tipik olarak bir boşluğa sınırlandırılmamış bir büyüme gösteren bir 'yatakta' oluşur; genellikle kristaller diğer ucunda bir matrise bağlanır ve sadece bir sonlandırma piramidi bulunur. Bununla birlikte, iki kez sonlandırılmış kristaller, örneğin alçı taşı olmadan, bağlanma olmadan serbestçe geliştiklerinde meydana gelir. Bir kuvars jeot, boşluğun içeri doğru işaret eden bir kristal yatağı ile kaplı, yaklaşık olarak küresel bir şekle sahip olduğu bir durumdur.

Geleneksel olarak kaya kristali veya berrak kuvars olarak adlandırılan saf kuvars, renksiz ve şeffaf veya yarı saydamdır ve genellikle Lothair Kristali gibi sert taş oymaları için kullanılmıştır. Yaygın renkli çeşitler arasında sitrin, gül kuvars, ametist, dumanlı kuvars, sütlü kuvars ve diğerleri bulunur. Bu renk farklılaşmaları, mineralin kristal yapısına dahil edilen kromoforlardan kaynaklanır.
Kuvars türleri arasındaki en önemli ayrım, makrokristalin (çıplak gözle görülebilen tek kristaller) ve mikrokristalin veya kriptokristalin çeşitleridir (sadece yüksek büyütme altında görülebilen kristal agregaları). Kriptokristalin çeşitleri yarı saydam veya çoğunlukla opakken, şeffaf çeşitler makrokristalin olma eğilimindedir. Kalsedon, hem kuvars hem de monoklinik polimorf moganitinin ince iç büyümelerinden oluşan bir kriptokristalin silika formudur.

Ametist, parlak canlı bir menekşeden koyu veya donuk lavanta gölgesine kadar uzanan bir kuvars şeklidir. Dünyanın en büyük Ametist yatakları Brezilya, Meksika, Uruguay, Rusya, Fransa, Namibya ve Fas'ta bulunabilir. Bazen aynı kristalde büyüyen Ametist ve sitrin bulunur. Daha sonra ametrin olarak adlandırılır. Oluştuğu bölgede demir olduğunda bir ametist oluşur.

Sitrin, rengi soluk sarıdan kahverengiye değişen çeşitli kuvarstır. Doğal sitrinler nadirdir; çoğu ticari sitrin ısıl işlem görmüş ametist veya dumanlı kuvarslardır. Bununla birlikte, ısıl işlem görmüş bir ametist, doğal bir sitrinin bulutlu veya dumanlı görünümünün aksine, kristalde küçük çizgilere sahip olacaktır. Kesilmiş sitrin ve sarı topaz arasında görsel olarak ayrım yapmak neredeyse imkânsızdır, ancak sertlik bakımından farklılık gösterirler. Brezilya, Rio Grande do Sul eyaletinden gelen üretiminin büyük bir kısmı ile citrine lider üreticisidir. Adı "sarı" anlamına gelir ve aynı zamanda kelime "citron" kökeni Latince kelime citrina'dan türetilmiştir. Bazen sitrin ve ametist, daha sonra ametrin olarak adlandırılan aynı kristalde birlikte bulunabilir. Sitrin, refah getireceği bir batıl inanç nedeniyle "tüccarın taşı" veya "para taşı" olarak anılmıştır.

Sitrin ilk olarak Helenistik Çağ'da Yunanistan'da MÖ. 300 ve 150 yılları arasında altın sarısı bir taş olarak takdir edilmiştir. Sarı kuvars, bundan önce takı ve aletleri süslemek için kullanıldı ancak çok aranmadı.

Süt kuvars veya sütlü kuvars, en yaygın kristal kuvars çeşididir. Beyaz renge, kristal oluşumu sırasında sıkışan çok az miktarda gaz, sıvı veya her ikisinin de sıvı kapanması neden olur. Optik ve kaliteli taş uygulamaları için çok az değer verir.

Gül kuvars, gül kırmızı renk soluk pembe sergileyen kuvars türüdür. Renk genellikle malzemede eser miktarda titanyum, demir veya manganez nedeniyle kabul edilir. Bazı gül kuvars iletilen ışıkta bir yıldız işareti üreten mikroskobik rutil iğneler içerir. Son X-ışını kırınım çalışmaları, rengin kuvars içindeki muhtemelen dumortieritin ince mikroskobik liflerinden kaynaklandığını göstermektedir.

Ek olarak, az miktarda fosfat veya alüminyumdan kaynaklandığı düşünülen renkte nadir bir pembe kuvars türü (sıklıkla kristal gül kuvars olarak da adlandırılır) vardır. Kristallerdeki renk görünüşte ışığa duyarlıdır ve solmaya tabidir. İlk kristaller pegmatit yakınlarında bulunan Rumford, Maine, ABD ve Minas Gerais, Brezilya.

Dumanlı kuvars, kuvarsın gri, yarı saydam bir versiyonudur. Neredeyse tamamen şeffaflıktan neredeyse opak olan kahverengimsi gri bir kristale kadar netlik içinde değişir. Bazıları da siyah olabilir. Saydamlık, kristal içinde serbest silikon yaratan doğal ışınlamadan kaynaklanır.

Sarı renkli sitrin
Portakal renginde madeira sitrini
Yeşil renkli kloritli kuvars
Menekşe renkli mor necef (ametist)
Kan renginde yemani
Pembe renkli hematoyit kuvars
İçinde mika bulunan kırmızı renkli yıldız taşı (aventurin)
İçinde tutam halinde rutil iğneleri bulunan Venüs saçı
İçinde amyant lifleri bulunan kedigözü
Saydam ya da renkli dağ kristali (necef taşı)
Kahverengi dumanlı kuvars

Kumlarda bolca bulunan kuvarsın saf olmayanları içinde demir vardır. Beyaz kum olarak bilinen oldukça saf kuvarslar cam endüstrisinde kullanılır. Kuvars kristali mor-ötesi ve kızıl altı ışınımları saydamdır; bu bakımdan morötesi lambaların ve P. Curie tarafından ortaya kondu. Bu özelliğinden dolayı elektronik sanayiinde osilatör olarak kullanılır. Eritilen kuvarstan, ısınınca genleşme oranı çok düşük olan bir cam elde edilir. Ani sıcaklık değişikliklerinden etkilenmesi istenmeyen malzemelerin yapımında kuvarstan yararlanılır ve çakmaklarda kıvılcım çıkartarak çıkan gazın yanması sağlanır ve çakmağınız yanar. Benzer bir başka uygulama ise, yeni bir tür dizel motorlarda, dizel çevrimini gerçekleştirmek için gereken yakıt-oksijen karışımının, motor üst kapağında bulunan bölmede duran kuvars minerali tarafından piston çarpması sonucu çıkan kıvılcım tarafından yanması ve çevrimin gerçekleşmesidir.

Tüm kuvars çeşitleri doğal olarak meydana gelmez. Bazı berrak kuvars kristalleri, doğal olarak oluşmayacağı yerlerde renk oluşturmak için ısı veya gama ışıması kullanılarak işlenebilir. Bu tür işlemlere yatkınlık, kuvarsın çıkarıldığı yere bağlıdır.

Zeytin renkli bir malzeme olan pandiolit ısıl işlemle üretilir; Polonya'daki Aşağı Silezya'da doğal prasiolit de gözlenmiştir. Sitrin'in doğal olarak ortaya çıkmasına rağmen, çoğunluğu ısıl işlem gören ametist veya dumanlı kuvarsın sonucudur. Carnelian rengini derinleştirmek için yaygın olarak ısıl işlem görür.
Doğal kuvars genellikle ikiz olduğu için endüstride kullanılmak üzere sentetik kuvars üretilir. Büyük, kusursuz, tekli kristaller hidrotermal bir işlem yoluyla otoklavda sentezlenir; zümrütler de bu şekilde sentezlenir.
Diğer kristaller gibi kuvars da, çekici bir parlaklık vermek için metal buharlarla kaplanabilir.

Kuvars açık ocak madenlerinden çıkarılır. Madenciler, derin bir kuvars dikişi ortaya çıkarmaları gerektiğinde nadir durumlarda patlayıcı kullanırlar. Bunun nedeni, kuvarsın sertliği ile bilinmesine rağmen, ansızın bir patlamanın neden olduğu bir sıcaklık değişikliğine maruz kalması durumunda kolayca zarar görmesidir. Bunun yerine, madencilik işlemleri toprak ve kili çıkarmak için buldozerler ve ekskavatör kullanır ve kayadaki kuvars kristal damarlarını açığa çıkarırlar.

Kuvars bir tür silika olduğundan, çeşitli işyerlerinde endişe için olası bir nedendir. Doğal ve üretilmiş taş ürünlerinin kesilmesi, öğütülmesi, talaşlanması, zımparalanması, delinmesi ve parlatılması, işçilerin soluduğu havaya çok küçük, kristalin silika toz parçacıklarının tehlikeli seviyelerini salabilir. Solunabilir boyutta kristal silis bilinen bir insan kanserojenidir ve akciğer, silikoz ve akciğer fibrozu gibi hastalıklara hastalıklara yol açabilir.

Kuvars, Avustralya Aborijin mitolojisinde mistik madde maban olarak tanımlanan en yaygın malzemedir. İrlanda'daki Newgrange veya Carrowmore gibi bir mezar bağlamında Avrupa'daki geçit mezarlıklarında düzenli olarak bulunur. İrlanda'nın kuvars kelimesi, 'sun

William Lawrence Bragg (d. 31 Mart 1890 - ö. 1 Temmuz 1971), Avustralya doğumlu Britanyalı fizikçi. Bragg'in X-ray yasalarının ve X-ray kristalograferi kâşifi. 1915 yılında babası William Henry Bragg ile kristallerin yapılarını x ışınları yardımıyla analiz etmesindeki çalışmalarından dolayı Nobel ödülünü kazanmışlardır.
1941 yılında Bragg şövalye nişanı aldı. 2014 yılına kadar, Nobel Fizik Ödülü'nü 25 yaşında kazanarak en genç kişiydi.(2014 yılında Malala Yousafzai 17 yaşında Nobel ödülünü kazandı.) 1953 yılı şubat ayında Lames D. Watson ve Francis Crick DNA'nın yapısını keşfettiklerini rapor ettiklerinde, Bragg Cambridge'deki Cavendish laboratuvarının yöneticisiydi.

Bragg Avustralya'nın doğusundaki North Adelaide de doğdu. Küçük yaşta bilime ve matematiğe ilgi göstermeye başladı. Babası, William Henry Bragg Adelaide Üniversitesinde kıdemli bir Matematik ve fizik profesörüydü. Okula başladıktan kısa bir süre sonra Lawrance üç tekerlekli bisikletinden düştü ve kolunu kırdı. Babası Röntgen'nin Avrupa'daki deneyleri hakkında yazı okumuştu ve kendi deneysel ekipmanları ile oğlunun kırık kolunu inceledi. Avustralya'da X ışınları ilk defa cerrahi amaç ile kullanılmıştı.
1905 yılında, Aziz Petrus College'da Adelaide eğitimine başladıktan sonra, 16 yaşında Bragg adelaide üniversitesine başladı. Matematik, fizik ve kimya hakkında ders almaya başladı 1908 yılında mezun oldu. Aynı sene babası Leeds Üniversitesinin fizik bölümünün başına geçirildi. Ailesini de yanında İngiltere'ye getirdi. Bragg Cambridge deki Trinity College te 1909 yılı sonbaharında matematik eğitimi almaya başladı. Pneumonia hastalığı tarafından yatağa düşmesine sınavlarını yatakta oldu. Matematikte mükemmelliğe ulaştıktan sonra, Bragg sonraki çalışmaları için fizik bölümüne aktarıldı. 1911 yılında sınıf birinciliği ile mezun oldu. 1914 yılında Bragg Trinity College üyesi oldu.
Bragg'in diğer ilgi alanı ise deniz kabuğu koleksiyonculuğuydu. Koleksiyonu beş yüz çeşit içermekteydi, hepsini kendisi güney Avustralya kıyılarından toplamıştır. Yeni bir mürekkep balığı türü keşfetmiştir ve adına Joseph Verco demiştir.

Bragg kristallerin X-ışınları kırınımı ile ilgili kuralı ile ünlüdür. Bragg'in kuralı kristal yapı tarafından kırılan X-ışınıyla, kristal formdaki bir atomu pozisyonunu hesaplamayı mümkün kılmaktadır. Bu çalışmayı Cambridge'deki ilk öğrencilik yılında yani 1912'de yapmıştır. Bu fikri Leeds Üniversitesinde X-ışını spektrometresi geliştiren babasıyla görüştü. Bu cihaz birçok farklı tip kristali analiz etmeye yarıyordu.

Bragg'in çalışmaları Birinci ve İkinci Dünya Savaşları yüzünden sekteye uğramıştır. İki savaş esnasında da ses ile düşman silahlarının mesafesini bulmak üzerine çalışmıştır. Bu çalışması esnasında William Sansome Tucker, Harold Roper Robinson ve Henry Harold Hemming tarafından yardım almıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Britanya İmparatorluk Nişanı ve Military Cross ödülü ile onurlandırılmıştır.
2 Eylül 1915 tarihinde kardeşi Gelibolu Çıkartması esnasında öldürülmüştür. Bundan kısa bir süre sonra, Willian Lawrence Bragg Nobel fizik ödülünü kazandığını öğrenmiştir. Bunu öğrendiğinde henüz 25 yaşındadır.
1919 ve 1937 yılları arasında Victoria University of Manchester ‘da fizik profesörü olarak çalışmıştır. 1937 yılında Teddington’da bulunan Ulusal Fizik Laboratuvarında yöneticilik yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşından sonra Bragg Cambridge dönüp Cavendish Laboratuvarındaki araştırma gruplarını ikiye bölmüştür. Bragg ideal araştırma biriminin, altı ilâ on iki bilim adamı ve birkaç yardımcıdan oluştuğuna inanmaktadır.

1948 yılında proteinlerin yapılarıyla ilgilenmeye başladı ve biyoloji problemlerini fizik kullanarak çözmekle kısmen sorumlu bir grup kurdu. 1953 yılında DNA yapısını keşfinde rol oynadı. Cavendish’te koruması altın çalışan Francis Crick ve James D. Watson’a destek sağladı.
Bragg DNA’nın keşfini ilk olarak Belçika ‘da 8 Nisan 1953 tarihinde yaptı, fakat basın tarafından bildirilmedi. 14 Mayıs 1953 tarihinde Londra’ki Guys Hospital Medical School’da bir konuşma yaptı. Konuşma 15 Mayıs 1953 tarihinde The News Chronicle of London gazetesine “Sen niçin sensin.Yaşamın sırlarının yakınına” şeklinde yer aldı.
Bragg kırk yıl önce geliştirdiği X-ışını yönteminin doğanın kendisinin derinliklerini anlamanın merkezi olduğunu görmekten minnettardı. Bu sırada Cavendishte Max Perutz kendisine Nobel Ödülü kazandıracak, hemoglobin yapısı üzerine olan çalışmasını yapmaktaydı. Bragg başarılı bir şekilde topladığı Crick, Watson ve Maurice Wilkins'ten oluşan grup Nobel Fizyoloji ve Tıp alanında aday oldular. Wilkins çalışmalarını King's College London'da DNA yapısının belirlenmesi üzerine çalışan araştırmacılarla paylaşıyordu. Bu araştırmacılar arasında bulunan Rosalind Franklin “photograph 51” sayesinde, Linus Pauling'in söylediğinin aksine DNA'nın üçlü sarmal yapıda değil ikili sarmal yapıda olduğunu göstermiştir. Franklin ödül verilmeden önce hayatını kaybetti ve ödül sadece yaşayan insanlara verilyordu.
Tavuk yumurtasının beyaz lisozim kristal yapısı 1965 yılında Lawrence Bragg Yönetimi altından bulunan Royal Institution'da D C Philips tarafından çözülmüştür. Bu çalışma 
  
    
      
        
          3
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 3_{10}}
  
  heliksinin keşfini sağlamıştır.  Tavuk yumurtasının lisozim yapısı asimetrik yapıya sahiptir ve a=b=79.1Å, c = 37.9 Å boyutları ile dörtgen alan P
  
    
      
        
          4
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle 4_{3}}
  

  
    
      
        
          2
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle 2_{1}}
  
2  grubuna aittir. 
  
    
      
        
          3
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 3_{10}}
  
 Heliksinin varlığı W L Bragg, J C Kendrew ve M F Perutz tarafından 1950 yılında öngörülmüştür. Bu heliks aynı zamanda Pauling 'in alpha heliksine denk gelmektedir. Görüldüğü üzere çoğu araştırmacı 
  
    
      
        
          3
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 3_{10}}
  
  heliksinin lisozim yapıda ne işe yaradığını kavrayamadı. Pauling yukarıda 1950 yılında bahsedilen bilgilerin bulunduğu raporu hiçbir zaman onaylamadı.
Myoglobinden farklı olarak, lisozim proteinlerin deki alpha helikslerde yüzde 40 oranda amino-asitler 4 ana gerginliğe sahiptir. Myoglobinde ise bu rakam yüzde seksenleri bulmaktadır. Bragg W L, Kendrew J C ve Perutz M F 1950 yılında ilk önerileri 
  
    
      
        
          3
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 3_{10}}
  
 helikslerin polipeptid yapıda olduğu üzerinedir. Bu fikir helikslerin devir kristalografik. Bu yapıya göre, her üçüncü peptid bir hidrojen bağı ile birinciye bağlanmış olacaktır ve buda on atomdan oluşan bir halka olmasını sağlayacaktır.

Bragg'in Royal Institution ile uzun bir birlikteliği olmuştur.
1938-1953 yılları arası Doğa Felsefesi Profesörlüğü
1954-1966 yılları arası Kimya Profesörlüğü
1954-1966 yılları arası Superintendent of the House görevi
1954-1966 yılları arası Davy Faraday Araştırma Laboratuvar'ında yöneticilik
1965-1966 yılları arasında İdarecilik
1966-1971 yıllarında Emekli Profesör olarak bulunmuştur
1931,1934 ve 1961 yıllardaki Noel derslerinde The Universe of Light, Electricity and Electricity derslerini vermek üzere Royal Institue çağrılmıştır. Bragg Royal Institue'de bulunduğu zamanlarda okulun ders programlarını da başlatmıştır.

Bragg 1921 yılında Alice Hopkinson ile evlenmiştir. Dört çocukları olmuştur. İsimleri Stephen Lawrence (1923-2014), David William (d. 1926), Margaret Alice, (d.1931)(Mark Heath ile evli) ve Patience Mary, (d.1935) dir. Alice, kocası 1937 yılında NPL'e atanana kadar Withington Girls' School personel olarak bulunmaktaydı.
Bragg ressamlık, edebiyat ve bahçe işleri hobilerine sahip olmuştur. Londra'ya taşındığında bahçe işlerini özlemiş ve bir yerde bahçıvan olarak çalışmaya başlamıştır. İş vereni onu bir ziyaretçisi onu bahçede görüp şaşırıncaya dek tanımamıştır. Waldringfield'deki evinin yanındaki hastane'de ölmüştür. Bragg Cambridge Üniversite'sine bağlı olan Trinity College'ye gömülmüştür.

Bragg 1921 yılında Fellow of the Royal Society “Diğerlerini gereksiz kılan nitelik”mottosuna sahip gruba üye olarak seçildi. 1941 yılında Kral Dördüncü George tarafından şövalye unvanına yükseltildi. Copley ve Kraliyet madalyalarına layık görüldü. Hunter, Bragg ile ilgili kitabında, ondan “Bir fizikçiden daha çok bir kristalografer” diye bahsetmiştir, diğer taraftan Bragg'in yaşamı boyu icraatlar göstermiştir ki o herkesten daha fazla fizikçidir. Bu yüzdendir ki Bragg 1939 yılından 1943 yılına kadar Institute of Physics'te rektörlük yapmıştır. 1967 yılında Kraliçe İkinci Elizabeth'ten Companion of Honour ödülünü almıştır.
1992 yılından beri  Australian Institute of Physics fizik alanında yüksek başarı gösteren öğrencilerini ön tarafında (babası) William ve (kendisi) Lawrence Bragg'in bulunduğu altın Bragg ödülü ile onurlandırmaktadır.

Nobel Fizik Ödülü (1915)
Matteucci Madalyası (1915)
Kraliyet Madalyası (1946)
Guthrie Ödülü (1952)
Copley Madalyası (1966)

D.N.A.'nın Ölümü7 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
D.N.A. hakkında basında çıkan ilk hikâyeler
Nobelprize.org - 1915 Nobel Fizik Ödülü19 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Londra Üniversitesi, Birleşik Krallık'ın en eski ve önemli üniversitelerinden biridir. Oxford ve Cambridge'in ardından üniversite eğitimini diğer şehirlere de yaymak için 1836'da kurulmuştur.
Bir tür yüksek okul federasyonudur. Her biri üniversite büyüklüğünde olan ve genel olarak Kolej adı ile anılan çok sayıda yüksek okuldan oluşmaktadır. Üniversite kurulduğunda sadece bu iki kolej vardı: King's College London ve University College London'dir. Şu anda Londra Üniversitesine bağlı olan kolejler şunlardır:

Birkbeck Koleji,
Central Konşuma Sanatı ve Drama Koleji,
Courtauld Güzel Sanatlar Enstitüsü,
Goldsmiths Koleji,
Heythrop Koleji,
Kanser Araştırma Enstitüsü,
Eğitim Enstitüsü
King's Koleji
LSE: Londra İşletmecilik Okulu,
LSE: Londra Ekonomi Okulu,
LSHTM: Londra Hijyen ve Tropik Tıp Koleji,
Queen Mary Koleji,
Kraliyet Muzik Koleji,
Royal Holloway Koleji'
Kraliyet Veteriner Koleji,
St George's Koleji,
SOAS: School of Oriental and African Studies,
Eczacılık Okulu
UCL: Londra University Koleji
Federal Londra Üniversitesi, Londra'da sayısı 160ı bulan bina sahibidir ve Üniversite'nin federal idare merkezi (The Senate House (Senato Binası)) Londra şehrinin ortasında bulunan Bloomsbury bölgesindedir. UCL: University College ve üniversitenin binalarının çoğunluğu da yakın civardadır.
Birleşik Krallık'taki öğrencilerin %5'i bu Londra Üniversitesine bağlı üniversite okullarında okumaktadır. İngiltere'de kadınları kabul eden ilk üniversitedir.

Kırmızı (al) üstdevler, tayf tipi K-M ve aydınlatma gücü sınıfı I olan üstdev yıldızlardır. Hacim olarak evrenin en büyük yıldızlarıdırlar.
En az 10 güneş kütlesi büyüklüğündeki yıldızlar, hidrojenlerini yaktıktan sonra al üstdevlere dönüşürler. Çok düşük yüzey sıcaklıkları (3500-4500 K) ve olağanüstü yarıçaplara sahiptirler. Gökadamızda bilinen en büyük dört kırmızı üstdev: Mu Cephei, KW Sagitarii, V354 Cephei ve KY Cygni'dir. Tümünün yarıçapı Güneş'in 1500 katı yakınlarındadır. Çoğu kırmızı üstdevin yarıçapı ise Güneş'inkinin 200 ile 800 katıdır.
Evrimsel bir tanım süperdev terimini, dejenere bir helyum çekirdeği geliştirmeden ve bir helyum parlamasına maruz kalmadan çekirdek helyum füzyonunu başlatan büyük kütleli yıldızlarla sınırlandırır. Evrensel olarak daha ağır elementleri yakmaya devam edecekler ve bir süpernova ile sonuçlanan çekirdek çöküşüne maruz kalacaklardır.

Kırmızı (Al) dev
UY Scuti

Magnetar, ışıma enerjisini sahip olduğu muazzam manyetik alanından sağlayan bir çeşit nötron yıldızıdır. Bu tip atarcalar çok yüksek enerjili x-ışını ve gama ışını yayınımı yapmaktadırlar. Magnetarlar “tekrarlayan yumuşak gama ışın kaynakları”-SGR-(soft gamma repeaters) ve “Anormal x-ışını atarcaları”-AXP- (Anormal X-ray pulsars) olmak üzere iki grupta sınıflandırılmaktadır.

Normal x-ışını atarcaları ikili sistemlerde ortaya çıkmaktadırlar. Bu tip atarcalar eş yıldızdan çaldıkları madde nötron yıldızı üstüne düşmeden aşırı ısındığından dolayı x-ışınları yayarlar.
SGR ve AXP'ler ise madde çalacak eşlerden yoksun olmalarına rağmen çok güçlü x-ışını ve gama ışını yaymaktadırlar.Tekrarlayan yumuşak gama ışın kaynaklarının güçlü ışınımlarının kaynağı olarak yıldız üstünde meydana gelen yıldız depremleri gösterilmektedir. Yumuşak gama tekrarlıyıcıları (SGR) (yumuşak:tayfında görece düşük enerjili ışınımın hakim olduğu) her nötron yıldızında olduğu gibi süpernova patlaması sonucu yıldızın kendi üstüne çökmesiyle oluşmaktadır. Ne var ki magnetarı oluşturan yıldızın patlamadan önceki hızının çok yüksek oluşu, patlama sonrası oluşan nötron yıldızının dinamo etkisi göstererek 1 katrilyon (1.000.000.000.000.000 = 
  
    
      
        
          10
          
            15
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{15}}
  
) Gauss gücünde bir manyetik alan oluşturmasına neden olur. Bu yörüngesel atarcanın oluşturduğu manyetik alandan ortalama bin kat, buzdolaplarımızdaki mıknatısların oluşturduğu manyetik alandan ise 100 trilyon kat daha güçlüdür.
Anormal x-ışını atarcalarının (AXP) çevrelerinde madde alacak bir eşleri olmamasına rağmen süpernova patlaması ile oluşan bulutsu içindeki gazları kendine çekerek x-ışını ışınımı yaptığı düşünülmektedir.

Bilim ve Teknik - Şubat 2001
İngilizce wiki sayfası
https://arxiv.org/pdf/1703.00068.pdf 22 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

animasyon31 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. XTE J1810-197.
Magnetarların oluşumu12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert C. Duncan, Texas Üniversitesi: 'Magnetarlar', Yumuşak gama tekrarlıyıcıları & Çok güçlü manyetik alanlar
Chryssa Kouveliotou, Robert Duncan, and Christopher Thompson, "Magnetarlar," Scientific American, Şubat 2003, pp. 34-4125 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (PDF)

Mavi cüce, kırmızı cücelerin hidrojen yakıtlarının çoğunu yaktıklarında oluşacağı tahmin edilen bir yıldız türüdür. Kırmızı cüceler, hidrojeni konvektif (sadece çekirdekteki hidrojenin füzyon edilmesindense, tüm yıldızdaki hidrojenin füzyona uğraması) olarak tükettiği için trilyonlarca yıllık ömürleri olduğu tahmin edilmektedir. Evren herhangi bir mavi cücenin oluşması için yeterince yaşlı değil, fakat mavi cücelerin varlığı teorik modellere dayanarak tahmin edilmektedir.
Yıldızlar yaşlandıkça parlaklaşır ve daha parlak bir yıldızın dengeyi korumak için daha fazla enerji yayması gerekir. Kırmızı cücelerden büyük yıldızlar, bunu hacimlerini genişleterek ve kırmızı dev olarak gerçekleştirirler. Fakat kırmızı cüceler bunu yüzey sıcaklıklarını arttırarak gerçekleştirirler. Kırmızı cüceler ısındıkça mavileşirler ve mavi cüceler bu şekilde oluşur.
Mavi cüceler, hidrojen yakıtları tamamen bittiğinde beyaz cüce olacaklardır. Beyaz cüceler de en sonunda soğuyarak kara cüce haline geçecektir.

Mavi dev, aydınlatma sınıfı III (dev) veya II (parlak dev) olan yüksek yüzey sıcaklığına (genellikle 10.000 K veya daha fazla) sahip bir dev yıldız türüdür. Mavi devler, Hertzsprung-Russell diyagramında anakolun üst kısmında yer alan yıldızların hemen sağında yer alır.
Dev aydınlatma sınıflandırmasına sahip O-tipi ve B-tipi yıldızlar genellikle aynı sıcaklıklardaki normal anakol benzerlerinden biraz daha parlak olduklarından ve bu yıldızların birçoğu Samanyolu Gökadası'nın galaktik ölçeğinde Dünya'ya nispeten yakın olduklarından, gece gökyüzündeki parlak yıldızların çoğu mavi devlerin örnekleridir. Beta Centauri (B1III), Beta Crucis (B0.5III), Bellatrix (B2III), Epsilon Canis Majoris (B2II) ve Alfa Lupi (B1.5III) mavi dev yıldızlara örnek olarak gösterilebilir.
Bütün mavi devler H-R diyagramının aynı bölgesinde yer almasına rağmen, aslında homojen olmayan gruplardan oluşurlar. Anakoldan ayrılan evrimleşmiş yıldızlar olmaları dışında çok az ortak noktaları vardır.

Yıldız evrimi alanında maviye dönüş, evrimleşmiş bir yıldızın soğuk bir durumdan daha sıcak bir duruma geçip ardından tekrar soğuduğu evredir. Terim, adını Hertzsprung-Russell diyagramı üzerindeki evrim yolunun çizdiği şekilden alır. Bu yol, diyagramın mavi (yani daha sıcak) tarafına, "mavi dev kol" olarak adlandırılan bölgeye doğru bir döngü oluşturur.
Maviye dönüş olgusu, kırmızı üstdevler, kırmızı dev kol yıldızları veya asimptotik dev kol yıldızlarında meydana gelebilir. Bazı yıldızlar birden fazla maviye dönüş yaşayabilir. Sefeler gibi birçok zonklayan değişen yıldız, aslında birer maviye dönüş yıldızıdır. Yatay koldaki yıldızlar, kırmızı dev veya asimptotik dev kollarındaki dönemlerine göre geçici olarak daha sıcaktır. Buna rağmen genellikle maviye dönüş sürecinde kabul edilmezler. Bu döngülerin hızı, tek bir yıldız üzerinde gözlem yapmaya olanak tanımayacak kadar yavaştır; bu nedenle varlıkları, teorik çalışmalarla birlikte yıldızların H-R diyagramındaki dağılımı ve özelliklerinden anlaşılır.

Kırmızı dev koldaki (RGB) çoğu yıldız, eylemsiz bir helyum çekirdeğine sahiptir ve bir helyum parlaması onları yatay kola taşıyana kadar RGB üzerinde kalırlar. Ancak, yaklaşık 2,3 M☉'den daha büyük kütleli yıldızların çekirdeği eylemsiz değildir. Bu yıldızlar, kırmızı dev kolun tepe noktasına ulaşmadan helyumu sorunsuz bir şekilde ateşler ve çekirdeklerindeki helyumu yaktıkça daha da sıcaklaşırlar. Daha büyük kütleli yıldızlar bu evrede daha sıcak hale gelir ve yaklaşık 5 M☉ ve üzeri kütleye sahip yıldızların genellikle maviye dönüş yaşadığı kabul edilir; bu süreç yaklaşık bir milyon yıl mertebesinde sürer. Bu tür bir maviye dönüş, bir yıldızın ömründe yalnızca bir kez gerçekleşir.

Asimptotik dev koldaki (AGB) yıldızların büyük ölçüde eylemsiz bir karbon ve oksijen çekirdeği vardır ve bu yıldızlar, çekirdeğin etrafındaki eş merkezli kabuklarda hidrojen ile helyumu dönüşümlü olarak füzyona uğratır. Helyum kabuk yanmasının başlaması, termal bir atıma yol açar ve bazı durumlarda bu olay, yıldızın geçici olarak sıcaklığını artırmasına ve bir maviye dönüş gerçekleştirmesine neden olur. Kabuklar dönüşümlü olarak devreye girip çıktıkça pek çok termal atım meydana gelebilir ve bu sayede aynı yıldızda birden fazla maviye dönüş gözlemlenebilir.

Kırmızı üstdevler, ana koldan ayrılmış, büyük ölçüde genişlemiş ve soğumuş olan devasa kütleli yıldızlardır. Yüksek ışıma güçleri ve düşük yüzey kütle çekimleri, bu yıldızların hızla kütle kaybettiği anlamına gelir. En yüksek ışıma gücüne sahip kırmızı üstdevlerin kütle kaybı o kadar hızlı olabilir ki, bu durum onların daha sıcak ve daha küçük hale gelmesine yol açar. En büyük kütleli yıldızlarda bu durum, yıldızın kırmızı üstdev evresinden kalıcı olarak ayrılıp mavi bir üstdeve dönüşmesiyle sonuçlanabilir. Ancak bazı durumlarda ise yıldız bir maviye dönüş gerçekleştirir ve yeniden bir kırmızı üstdev olur. VY Canis Majoris, ikinci bir kırmızı üstdev evresinde olduğu düşünülen bu tür yıldızlara bir adaydır.

Maviye dönüş gerçekleştiren yıldızlar, H-R diyagramının ana kolun üzerindeki sarı bölümünden geçerler. Bu geçiş sırasında birçokları "kararsızlık kuşağı" adı verilen bir bölgeye girer. Bu bölgeye bu ismin verilmesinin sebebi, buradaki yıldızların dış katmanlarının kararsız olup zonklamasıdır.
Maviye dönüş esnasında kararsızlık kuşağını geçen asimptotik dev kol yıldızlarının, W Virginis değişenlerine dönüştüğü düşünülmektedir. Kırmızı dev koldan gelip maviye dönüş sırasında kararsızlık kuşağını geçen daha büyük kütleli yıldızların ise Delta Sefe değişenlerini oluşturduğu düşünülmektedir. Her iki yıldız türü de yaşamlarının bu evresinde parlak ve kararsız fotosferlere sahiptir ve genellikle üstdev tayfları gösterirler. Ancak birçoğu, karbon füzyonu başlatacak ya da bir süpernovaya dönüşecek kadar büyük kütleli değildir.

Maviye dönüş evresinde olduğu düşünülen yıldızlara verilebilecek başlıca örnekler arasında şunlar yer alır:

Canopus
Arneb
Eta Leonis
4 Lacertae

Gökbilim ve fiziksel kozmolojide, bir nesnenin metal bolluğu (Z), özdeğinin hidrojen (X) ve helyum (Y) dışında içerdiği kimyasal elementlerin oranıdır. Evrenin en büyük ölçekteki nesnelerinin büyük oranda bu iki elementi içermesi nedeniyle, gök bilimciler helyumdan daha ağır her elementi "metal" olarak belirtmektedirler. Örneğin karbon zengini bir bulutsu bile, her ne kadar karbon metal olmasa da, bu koşullarda "metal zengini" olarak belirtilmektedir. Örneğin Güneş'in metal bolluğu (Z) 0.02'dir. Bu, Güneş kütlesinin %2'sinin Helyum'dan daha ağır elementlerden oluştuğu anlamına gelir.
Yıldızın içeriğini basit bir şekilde X, Y, Z parametreleri ile tanımlarsak; X Hidrojen yüzdesi, Y Helyum yüzdesi ve Z diğer kimyasal elementlerin yüzdesini gösterir ve şu şekilde gösterilebilir:

  
    
      
        X
        +
        Y
        +
        Z
        =
        1.00
      
    
    {\displaystyle X+Y+Z=1.00}
  

Yıldızlar, metal bolluklarına göre Popülasyon I, II ve III olmak üzere sınıflandırılmışlardır. Popülasyon I yıldızları, ilk keşfedilen yıldızlar olup, metal bolluğu en fazla olan gruptur.

Mikronova, klasik bir novanın milyonda biri gücünde bir yıldız patlamasıdır. Bu fenomene, örneğin bir yoldaş yıldız gibi, yıldızın çevresinden kaynaklanan bir madde birikimi neden olur.
20 Nisan 2022'de Avrupa Güney Rasathanesi'nden bir grup, TESS uzay teleskopu ve Çok Büyük Teleskop'tan gelen verileri kullanarak beyaz cücelerden üç mikronova tespit ettiklerini duyurdu.

Neil Armstrong, Apollo 11 görevi sırasında ay yüzeyinin stereoskopik fotoğraflarını çektiğinde, cam gibi görünen ışıltılı noktalar gördü. Astrofizikçi Thomas Gold fotoğrafları analiz etti ve gözlüklerin güneşten gelen "küçük bir nova benzeri patlamanın" sonucu olabileceğini öne sürdü. Astronomi ve astrofizik profesörü Bradley Schaefer, bunun şimdi güneş mikronova olarak adlandırdığımız şey için ikna edici bir argüman olduğu konusunda hemfikir. Bu noktalar, Çin Ulusal Uzay İdaresi'nın 2019'daki Chang'e 4 görevi sırasında ayın uzak tarafında da görüldü ve başlangıçta bir jel olduğu düşünülüyordu. Ekip, camın, bulunduğu yerde krateri oluşturan çarpma cihazı tarafından oluşturulmuş olamayacağını öne sürdü. Nesne, gerekli sıcaklıkları oluşturmak için çok küçük olurdu.

Cüce nova
Hipernova
Süpernova

The Next End of the World: The Rebirth of Catastrophism Ben Davidson (2021) ISBN: 978-1-09835-778-8 (İngilizce)
Nova Astronomy in Upheaval | Predictions Come True 7 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. z Suspicious0bservers (İngilizce)

Mira Ceti, (diğer adları: Mira, Omicron Ceti, Omicron Balina, Balinanın Harika Yıldızı, The Wonderful) Balina takımyıldızı yönünde bulunan "Mira" olarak adlandırılan değişen yıldız sınıfına ismini veren ve Dünya'ya 200-300 ışık yılı uzaklıkta olduğu tahmin edilen kırmızı dev yıldızdır.
Omicron Ceti, bir kırmızı dev (Mira A) ve bir beyaz cüceden (Mira B)(diğer adı:VZ Ceti) oluşan ikili bir yıldız sistemidir. Mira A, bir değişken yıldızdır ve Algol'ün olası istisnası dışında keşfedilen ilk süpernova olmayan değişken yıldızdır. Kendisi gibi VZ Ceti de değişen bir yıldızdır.

Görünür kadiri, 2,00 ile 10,10 arasında değişir. Periyodu, evreler arasında farklılıklar olsa da ortalama 332 gündür. En parlak olduğu zamanlar parlak bir yıldız olarak görünürken, sönük olduğu devrede ancak orta boy bir teleskopla görülebilmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Mira Ceti ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Mira – Bizarre Star at NASA 10 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of Mira's Discovery5 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at AAVSO
Mira has tail nearly 13 light years in length (BBC) 12 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Speeding Bullet Star Leaves Enormous Streak Across Sky at Caltech
Astronomy Picture of the Day:1998-10-114 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2001-01-2123 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2006-07-2222 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2007-02-2122 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., 2007-08-1719 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Mira (Omicron Ceti)". The Encyclopedia of Astrobiology, Astronomy, and Spaceflight. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Haziran 2006. 
"Mira". Alcyone Ephemeris. 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ağustos 2006. 
"Interferometric observations of the Mira star o Ceti with the VLTI/VINCI instrument in the near-infrared" (PDF). 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Nisan 2009. 
Robert Burnham Jr., Burnham's Celestial Handbook, Vol. 1, (New York: Dover Publications, Inc., 1978), 634.
James Kaler, The Hundred Greatest Stars, (New York: Copernicus Books, 2002), 121.
SEDS article
A recent lightcurve14 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of Mira from the BAV.
Universe Today, That's Not a Comet, that's a Star 17 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çin astronomisinde misafir yıldız (Çince: 客星; pinyin: kèxīng), sabit yıldızların oluşturduğu bilinen göksel düzenin aksine, geçici bir süreyle aniden belirip daha sonra gözden kaybolan yıldızları ifade eder. Misafir yıldız terimi eski Çin astronomi kayıtlarındaki ifadenin birebir çevirisidir. Örneğin, Ming Hanedanı dönemine ait Guan Xiang Wan Zhan adlı kitaptaki bir metinde, bu gök cisimlerinin "yıldızların arasında bir misafir gibi konakladığı için" bu şekilde adlandırıldığı belirtilir.
Modern astronomi, misafir yıldızların nova ve süpernova gibi kataklizmik değişen yıldızların bir tezahürü olduğunu kabul etmektedir. "Misafir yıldız" terimi özellikle antik kayıtlar bağlamında kullanılır. Bunun sebebi, söz konusu astronomik olayların bilimsel olarak ne olduğunun belirlenmesinin doğrudan gözlemlere değil, bu eski metinlerin yorumlanmasına ve yapılan çıkarımlara dayanmasıdır.

Eski Çin'de astronomik sınıflandırma, modern bilimdeki gibi katı ve birbirini dışlayan kurallara sahip değildi. Bunun yerine, kullanılan terimler esnek ve çok katmanlı bir yapıdaydı. Aynı gök cismi, hem gözlemsel tanımına (neye benzediği) hem de astrolojik yorumuna (ne anlama geldiği) göre farklı isimler veya sıfatlar alabiliyordu.
Bu çerçevede eski Çin kayıtları, parlak ve geçici gök cisimlerini gözlemsel olarak üç ana türe ayırır. "Misafir yıldız" bu türlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte, aynı zamanda bazen diğer geçici olayları da içine alan daha kapsayıcı bir anlamda kullanılırdı. Diğer ikisi, "süpürge yıldızı" (Çince: 彗星; pinyin: huìxīng) olarak adlandırılan ve belirgin bir kuyruğa sahip olan kuyruklu yıldızlar ile "puslu yıldız" (Çince: 孛星; pinyin: beìxīng) olarak bilinen ve belirgin bir kuyruğa sahip olmayan kuyruklu yıldızlardı. MS 1066 yılında Kore'deki Goryeo Hanedanlığı kayıtları, başlangıçta "Ay kadar büyük bir yıldız" olarak tanımlanan bir cismin hareketlenmeye başlaması üzerine "aniden bir süpürge yıldızı haline geldiğini" aktarır. Bu iki tür (süpürge yıldızı ve puslu yıldız), astrolojik olarak genellikle savaş, isyan, sel, kuraklık veya kıtlık gibi felaketlerin habercisi sayılan "uğursuz yıldızlar" (Çince: 妖星; pinyin: yāoxīng) kategorisinde değerlendirilirdi.
"Misafir yıldız" teriminin kullanımı Çin ile sınırlı kalmamış, aynı ifade Kore ve Japonya'daki tarihi kayıtlarda da nova ve süpernova olaylarını tanımlamak için kullanılmıştır. Örneğin, MS 1006 ve 1572'deki süpernovalarla ilgili Kore ve Japonya'daki kayıtlarda bu olaylar için istikrarlı bir şekilde "misafir yıldız" terimine yer verilmiştir. Telaffuzları farklılık gösterse de, bu terim her üç kültürde de ortak olarak aynı karakterlerle (客星) yazılmıştır.

"Misafir yıldız" adlandırmasının temelinde, eski Çin'de yer ve gök arasında kurulan sembolik ilişki yatar. Bu inancın temelinde, hükümdarın en önemli görevinin yer ile gök arasındaki uyumu korumak olduğu ve Göksel Yetki'sinin de buna dayandığı fikri bulunurdu. Bu nedenle, gökyüzünde bu göksel uyumu bozan ani ve beklenmedik bir yıldızın belirmesi, doğrudan hükümdarın Göksel Yetki'sini sorgulatan bir kehanet veya uyarı olarak yorumlanırdı.
Bu astrolojik yoruma göre misafir yıldızlar temel olarak iki ana kategoriye ayrılırdı: ortaya çıkışı iyiye yorulan "hayırlı yıldızlar" (Çince: 瑞星; pinyin: ruìxīng) ve genellikle savaş, isyan, sel, kuraklık veya kıtlık gibi felaketlerin habercisi sayılan "uğursuz yıldızlar" (Çince: 妖星; pinyin: yāoxīng). Hayırlı yıldızların Zhou Kontu (Çince: 周伯; pinyin: zhōubó), Hanyu (Çince: 含誉; pinyin: hányù) ve Geze (Çince: 格泽; pinyin: gézé) gibi birçok türü vardı. Bu temel ayrımın ötesinde Çin astrolojisi, misafir yıldızları görünüşlerine ve renklerine göre daha detaylı bir sınıflandırmaya tabi tutmuştur. Örneğin, Huangdi Zhan (Çince: 黄帝占) adlı kehanet kitabına göre beş ana tür vardı:

Büyük ve sarı olanlar "Zhou Kontu" (Çince: 周伯; pinyin: zhōubó)
Parlak ve beyaz olanlar "Laozi" (Çince: 老子; pinyin: lǎozǐ)
Pamuk gibi dağınık olanlar "Uçuşan Pamuk" (Çince: 王蓬絮; pinyin: wángpéngxù)
Sarı-beyaz ve ışık saçanlar "İmparator" (Çince: 国皇; pinyin: guóhuáng)
Rüzgarda hafifçe sallanıyormuş gibi görünenler "Sakin Yıldız" (Çince: 温星; pinyin: wēnxīng)
Bu sınıflandırmanın pratikteki en meşhur örneklerinden biri, Kuzey Song Hanedanı döneminde MS 1006 yılında ortaya çıkan süpernovadır. SN 1006, büyük ve sarı rengi nedeniyle "Zhou Kontu" olarak adlandırılmış ve iyiye alamet sayıldığı için "hayırlı yıldız" olarak görülmüştür.

Çin tarihinde gök olaylarına dair kayıtların geçmişi 3.400 yıl öncesine, "kehanet kemikleri'ne" kadar dayansa da, misafir yıldızlara dair derli toplu ilk kayıtlar Han Hanedanı (MÖ 202 – MS 220) dönemini anlatan Han Shu (漢書) kitabında yer alır ve sonraki tüm hanedanlık tarihlerinde de bu tür kayıtlara rastlanır. Daha sonraki Hou Hanshu (後漢書) kitabı, günümüzde SN 185 olarak bilinen bir süpernovanın kalıntısı olduğu düşünülen ve MS 185 yılına tarihlenen bir cisme dair en net erken dönem tariflerden birini içerir. Söz konusu kaydın bir kuyruklu yıldızdan ziyade bir süpernova olduğu sonucuna çeşitli kanıtlar sayesinde varılmıştır. Bunlar arasında, cisim için herhangi bir hareket tarif edilmemesi (aynı kitaptaki diğer kuyruklu yıldız kayıtlarının aksine) ve yaklaşık 20 aylık uzun gözlem süresi yer alır. Buna karşın, aynı döneme ait Avrupa kronikleri süpernova adayları konusunda daha belirsizdir. Gök bilimciler, ister hava koşulları ister başka faktörler nedeniyle olsun, MS 1054 tarihinde Çinli gök bilimci Yang Weide'nin misafir yıldız gözleminin (bkz. SN 1054) Avrupa kayıtlarında neden bulunmadığını sorgulamaktadır. Benzer şekilde, SN 1054 gözlemi Çin ve Japon kayıtlarında detaylı bir şekilde yer almasına rağmen, dönemin Kore Goryeo Hanedanı kayıtlarında bulunmamaktadır. Bu durumun, o dönemde Kore'de yaşanan siyasi istikrarsızlık ve bunun astronomik kayıtların düzenli tutulmasına dair olumsuz etkilerinden kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Bu örnek, genel olarak Doğu Asya'daki farklı devletlerin (Çin, Kore, Japonya) tuttukları "misafir yıldız" kayıtlarının birbirinden bağımsız olabileceğini ve bir bölgede kaydedilen önemli bir misafir yıldız olayının, gözlem koşulları, kayıt tutma pratiklerindeki öncelikler veya diğer yerel faktörler nedeniyle diğerlerinin kayıtlarında eksik olabileceğini ya da farklı detaylarla yer alabileceğini göstermektedir.

Nova, bir beyaz cüce üzerinde görülen kataklismik nükleer patlamadır, yıldızın ani ışımasına sebep olur. Novalar diğer ışıma fenomenleri süpernovalar ya da parlak kırmızı nova ile karıştırılmamalıdır. Novanın bir çift yıldız sistemindeki beyaz cüce üzerinde olduğu düşünülür.
Sistemin iki yıldızı birbirine yeteri derecede yakınsa madde beyaz cücenin üstüne eşi olan yıldızdan düşebilir. Kontrolsüz bir füzyon reaksiyonu başlar ve nova yıldızın üstüne hidrojen dökülmesiyle oluşur.

Eğer beyaz cücenin yakın bir eşi varsa, roche lobundan akan, beyaz cüce eşinin dış atmosferinden düzenli olarak madde alacaktır. eşi bir ana sıra yıldızı olabilir ya da bir kırmızı dev ya da bir kırmızı deve genişliyor olabilir. Beyaz cücenin yüzeyindeki yakalanan gazlar bir CNO çevrimi yolu ile yanmaya başlar.

Helyum novası önerilen bir kategoridir, hidrojen hatları içermez, beyaz cücenin helyum kabuğunun patlamasıyla oluşabilir. 1989'da Kato, Saio and Hachisu tarafından önerilmiştir. İlk helyum nova adayı 2000 yılında gözlenen V445 puppis'dir. sonrasında ise dört nova patlaması helyum novası olarak önerilmiştir.

Astronomlara göre samanyolunda her yıl 30 ile 60 arası, yaklaşık olarak 40 nova görülür. samanyolunda keşfedilen novaların sayısı ise oldukça düşüktür, yılda 10. Andromeda galaksisinde ise her yıl 20 mag. dan büyük 25 nova keşfedilmiştir. Diğer yakın galaksilerde ise daha küçük sayılar görülmüştür.
Nova ejecta nebula spektroskopik gözlemi göstermiştir ki helyum, karbon, azot, oksijen, neon ve magnezyum bakımından zengindirler. Yıldızlararası ortama novanın katılımı büyük değildir. Nova bir süpernovanın 1/50 si bir kırmızı dev ya da süperdevin 1/200 ü kadar madde sağlar.
RS ophiuchi gibi tekrarlayan novalar nadirdir.

Işık eğrisi hızı gelişimine göre sınıflandırılır.
NA: hızlı novadır, ani parlaklık artışıdır, 100 günde 3 mag. parlaklık düşüşü görülür, parlaklığın 1/16 sına düşüş.
NB: yavaş nova, 150 veya daha fazla günde 3 mag. düşme görülür.
NC: çok yavaş nova. bu tip nova normal novadan oldukça farklıdır. Örnegin Wolf-Rayet yıldızı gibi özellikler sergileyen oluşumdaki bir gezegensel nebula gibi.
NR/RN: tekrarlayan nova, 10-80 yıl ara ile ayrılmış iki veya daha fazla patlama novaları gözlenmiştir.
Bilinen on galaktik tekrarlayan nova vardır.

Novaların diğer bir sınıfı da tekrarlanan novalardır. Bu novalar, tarihi zamanlarda sadece bir patlama göstermesiyle bilinen klasik novaların tam tersidir. Düzensiz aralıklarla çok kere patlamalar gösterirler. Yinelenen novaların bazıları, klasik novaların bir alt sınıfına ve bazıları da büyük olasılıkla nova benzeri değişenlerin sınıfına dahil edilirler.
Yinelenen novalar genellikle hızlı novalardır, sık sık çok büyük yoldaşlara sahiptirler. Ayrıca kütle kazanan beyaz cüceler muhtemelen Chandrasekhar limitinin yakınındadır ki bu limit yüksek basınç altında madde yığılımı sırasındaki patlamalara izin veren bir durum içerir. Bunlarda yığılma diskin topladığı kütle yaklaşık olarak klasik novalardaki kütleden 10 katı daha azdır.
M31 (Andromeda gökadası) ve Küçük Macellan Bulutsusunda 8 yinelenen nova keşfedildi. İlk keşfedilen yinelenen nova T Coronae Borealis (1866, 1944) olmuştur. En iyi gözlenen yinelenen nova RS Ophiuchi'dir, bunun patlama zamanları 1898, 1933, 1958, 1967 olmak üzere patlama sıklığı 23 yıldır. Bu çiftin yoldaşı gM6 olarak bulunmuştur.

RS Ophiuchi
T Coronae Borealis
T Pyxidis

M31 deki nispeten yaygındır. Her yıl M31 de bir çift düzine nova keşfedilmiştir. Astronomik telegram merkez bürosu M31, M33, M81 deki novaları izlemektedir.
Patlama birkaç saat içinde olur, sonra haftalar, aylar, belki de yıllar sonra hemen hemen eski düzeyine ulaşır. Patlamalar tekrarlanabilir. Patlamada, kütlesinin on binde birinden az bir kısmını genişleyen kabuk olarak dışarıya atar. Örneğin; 1918'de patlayan Nova Aquilae parlaklığını + 5 den - 8 kadir'e (13 kadir) artırdı, attığı gazın hızının 1700 km/s ye ulaştığı gözlendi.
Gözlemler novaların, bileşenlerden birisi beyaz cüce olan çift yıldız olduklarını göstermektedir; diğer yıldız bir kırmızı devdir ve atmosferi genişlemektedir. Genişleyen maddenin bir kısmı beyaz cücenin kütleçekimi alanına girer ve beyaz cüce üzerine dökülür. Hidrojenini daha önce tüketmiş olan beyaz cüce, yeni toplanan ve hidrojence zengin gazı yeterince biriktirince yüzeyde çekirdek tepkimeleri başlar, ısınan gaz patlamalı olarak atılır, sonunda beyaz cüce eski durumuna döner. İşlem tekrarlanabilir.

Yengeç bulutsusu
Cüce nova
Süpernova
Üstünnova
Nova kalıntısı
Kataklizmik değişen

Prialnik, Dina. "Novae", pp. 1846–56, in Paul Murdin, ed. Encyclopedia of Astronomy and Astrophysics. London: Institute of Physics Publishing Ltd and Nature Publishing Group, 2001. ISBN 1-56159-268-4
Alloin, D., and W. Gieren, eds. Stellar Candles for the Extragalactic Distance Scale. Robert Gilmozzi and Massimo Della Valle, "Novae as Distance Indicators", pp. 229–241. Berlin: Springer, 2003. ISBN 3-540-20128-9

General Catalog of Variable Stars11 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sternberg Astronomical Institute, Moskova

Nova kalıntısı, klasik novaların ani füzyon patlaması sonucu geride bıraktığı malzemeden veya tekrarlayan novaların çoklu püskürmeleri sonucunda oluşan bulutsu bir yapıdır. Nova kabukları, kısa yaşam süreleri boyunca yaklaşık 1000 km/s hızla genişler. Bu kabukların oluşturduğu soluk bulutsular genellikle Nova Persei 1901'in küresel kabuğunda gözlemlendiği gibi ana yıldızlarından gelen ışık yankıları ile aydınlanır. Bazı durumlarda ise T Pyxidis'te olduğu gibi genişleyen kabarcıklarda kalan enerji bu yapıları görünür kılar.

Nova kalıntılarının oluşumu için genellikle yakın ikili yıldız sistemleri gereklidir. Bu sistem bir beyaz cüce ile bir anakol yıldızı, altdev veya kırmızı dev ya da iki kırmızı cücenin birleşmesinden oluşur. Bu nedenle tüm nova kalıntılarının ikili yıldız sistemleriyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Teorik olarak bu durum bulutsu şekillerinin hem merkezdeki ana yıldızlardan hem de novalar tarafından püskürtülen madde miktarından etkilenebileceği anlamına gelir. Bu nova bulutsularının şekilleri astrofizikçilerin büyük ilgisini çekmektedir.
Nova kalıntıları; süpernova kalıntıları veya gezegenimsi bulutsularla karşılaştırıldığında çok daha az enerji ve kütle içerir ve muhtemelen birkaç yüzyıl boyunca gözlemlenebilirler. Özellikle CCD gibi gelişmiş görüntüleme teknolojileri ve farklı dalga boylarında yapılan gözlemler sayesinde yeni keşfedilen novalarda daha fazla nova kalıntısı tespit edilmiştir.

Süpernova kalıntıları
Gezegenimsi bulutsu

T Pyxidis 7 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nova Remnant (HubbleSite)
Double-star systems cycle between big and small blasts (The Carnegie Observatories)
Nova Remnant comparison table (UOttawa)
Nova Remnant (UOttawa)

O-tipi altcüce (sdO), sıcak fakat düşük kütleli bir yıldız türüdür. O-tipi altcüceler, normal O-tipi ana kol yıldızlarından çok daha sönüktür ancak Güneş'in yaklaşık 10 ila 100 katı ışıma gücüne ve yaklaşık yarısı kadar bir kütleye sahiptirler. Sıcaklıkları 40.000 ila 100.000 K arasında değişir. Spektrumlarında iyonize helyum belirgindir. Genellikle kütleçekiminin logaritması olarak verilen yüzey kütleçekimleri (log g), genel olarak 4,0 ila 6,5 arasındadır. Birçok sdO yıldızı Samanyolu içinde yüksek hızla hareket eder ve yüksek galaktik enlemlerde bulunurlar. B-tipi altcüce yıldızların yalnızca üçte biri kadar yaygındırlar.

O-tipi altcüceler, asimptotik dev kol (AGB) sonrası (parlak sdO'lar) ve aşırı yatay kol sonrası (kompakt sdO'lar) olmak üzere yıldız yaşam döngüsündeki iki farklı aşamanın ürünüdür. Asimptotik dev kol sonrası yıldızların gezegenimsi bulutsular içinde bulunması beklenir, fakat sadece dört sdO yıldızının bu durumda olduğu bilinmektedir. Kompakt sdO'ların ise B-tipi altcücelerin evrimsel ardılları olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, gözlemlenen yıldız sayıları arasındaki istatistiksel uyumsuzluklar, sdB yıldızlarının doğrudan sdO evresine evrimleştiği hipotezini tam olarak doğrulamamaktadır. Bazı kuramsal modeller bu uyumsuzluğu gidermek adına sdB'lerin, helyum parlaması kaynaklı derin karışım süreçleri sonucunda helyum açısından zenginleşmiş sdO yıldızlarına evrimleşebileceğini öngörmektedir. Alternatif bir teoriye göre sdO'lar, iki beyaz cücenin birleşmesiyle oluşmuştur. Bu durum, kütleçekimsel dalgalar nedeniyle yörüngesi küçülen yakın bir ikili sistemde meydana gelebilir.

O-tipi bir altcücenin, helyum yakan bir kabukla sarmalanmış karbon-oksijen çekirdeğine sahip olduğu düşünülmektedir. O-tipi altcüce spektrumlarının ortak bir özelliği, genellikle çok belirgin bir He II λ4686 Å spektral çizgisi göstermeleridir. Spektrumları, yüzey içeriklerinin %50 ila %100 arasında helyumdan oluştuğunu ortaya koymaktadır. Aslında sdO yıldızlarının spektrumları oldukça çeşitlidir. Güçlü helyum çizgilerine sahip olanlar (He-sdO olarak adlandırılır) ve daha güçlü hidrojen çizgilerine sahip olanlar (hidrojen-zengini sdO) olarak gruplandırılabilirler. He-sdO'lar oldukça nadirdir. Bu yıldızlarda genellikle azot zenginleşmiş, karbon ise tükenmiştir. Bununla birlikte; karbon, oksijen, neon, silisyum, magnezyum veya demir gibi çift atom numaralı elementlerin konsantrasyonunda artış gösteren varyasyonlar da mevcuttur.

O-tipi altcücelerdeki zonklama olasılığı ilk olarak 1957'de Jesse Leonard Greenstein tarafından, bu yıldızlar arasındaki kararsızlık belirtilerine dayanılarak öngörülmüştür. 1970'lerin başlarında Greenstein ve Sargent, bu yıldızların sıcaklıkları ile yüzey kütleçekim kuvvetlerini ölçerek Hertzsprung-Russell diyagramındaki doğru konumlarını çizmeyi başardılar. Palomar-Green araştırması, Hamburg araştırmaları, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması ve Tip Ia Süpernova Ata Yıldız Araştırması (Supernova Ia Progenitor Survey, ESO-SPY) bu yıldızların birçoğunu kayıt altına almıştır.

HD 128220: Corrado Bartolini tarafından incelenmiştir.
HIP 52181: 1,04 milihertz frekansla zonklama yapar.
HD 49798: 830 parsek uzaklıkta bulunan karbon fakiri bir X-ışını ikilisidir.
US 708: Samanyolu'nun kaçış hızını aşan bir aşırı hızlı yıldızdır.

O-tipi ana kol yıldızı (O V), tayf tipi O ve aydınlatma sınıfı V olan ana kol (hidrojen-yakan) yıldızıdır. Bu tip yıldızlar Güneş'in kütlesinin 15 ila 90 katı kütleye ve 30.000 ila 50.000 K arasında yüzey sıcaklığına sahiptir. Güneş'ten 40.000 ila 1.000.000 kat daha parlaktırlar.
O V tipi yıldızlar son derece nadirdir. Gökadamız Samanyolu'nda sayılarının, toplam 200 milyar yıldız içerisinde 20.000'den fazla olmadığı düşünülmektedir.
O-tipi ana kol yıldızları için MK sınıflandırma sistemini tanımlayan "çapa" standartları, yani 20. yüzyılın başlarından beri değişmeyen standartlar, S Monocerotis (O7 V) ve 10 Lacertae'dir (O9 V).

θ Muscae, çıplak gözle görülebilen bir Wolf-Rayet yıldızıdır, ancak görünür ışığın çoğu O-tipi bir ana kol yoldaşı ve bir OB süperdev yıldız tarafından üretilir.
9 Sagittarii, O3.5 ve O5-5.5 ana kol yıldızlarını içeren spektroskopik ikilidir ve Deniz Kulağı Bulutsusu'nda görülebilen en parlak yıldızı oluşturur.
μ Columbae, çıplak gözle görülebilen O9.5 tipi ana kol yıldızıdır.
θ1 Orionis C, daha soluk bir spektroskopik yoldaşı olan O6 tipi bir ana kol yıldızıdır ve Orion Bulutsusu'ndaki Yamuk küme Trapezium'un en parlak yıldızıdır.
ζ Ophiuchi, 3. kadir büyüklüğüyle gökyüzündeki en parlak O9.5 ana kol yıldızıdır.

Yıldız sınıflandırma, O sınıfı
Wolf-Rayet yıldızları

OB yıldızları, OB birliği olarak adlandırılan gevşek gruplarda oluşmuş O veya erken tip B spektral tipe sahip sıcak, büyük kütleli yıldızlardır. Ömürleri kısadır ve dolayısıyla hayatları boyunca oluştukları yerden çok uzaklaşmazlar. Ömürleri boyunca, çevrelerine çok miktarda ultraviyole radyasyon yayarlar. Bu radyasyon, dev moleküler bulutun çevresindeki yıldızlararası gazı hızla iyonize eder ve bir H II bölgesi veya Strömgren küresi oluşturur.

O-tipi ana kol yıldızı
B-tipi ana kol yıldızı
Yıldız kinematiği

M. Pantaleoni González (2021). "The Alma catalogue of OB stars - II. A cross-match with Gaia DR2 and an updated map of the solar neighbourhood". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society. 661 (2): 2968-2982. arXiv:2103.02748 . Bibcode:2021MNRAS.504.2968P. doi:10.1093/mnras/stab688. 22 Mart 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi22 Mart 2023. 
B. Cameron Reed (2003). "Catalog Of Galactic OB Stars". The Astronomical Journal. 125 (5): 2531-2533. Bibcode:2003AJ....125.2531R. doi:10.1086/374771.

OH/IR yıldızı, güçlü OH maser emisyonu gösteren ve yakın kızılötesi dalga boylarında alışılmadık ölçüde parlak olan bir asimptotik dev kol (AGB) ya da bir kırmızı üstdev (RSG) veya kırmızı üstündev (RHG) yıldızıdır.
AGB evriminin çok ileri evrelerinde, yıldızda aşırı kütle kaybına yol açan bir süper rüzgar oluşur. Yıldız rüzgarındaki gaz, yıldızdan uzaklaştıkça soğuyarak yoğunlaşır ve su (H2O) ile silisyum monoksit (SiO) gibi molekülleri meydana getirir. Bu durum, çoğunlukla silikat yapısında olan toz taneciklerinin oluşumuna neden olabilir. Bu tanecikler, yıldızı daha kısa dalga boylarında perdeler ve böylece güçlü bir kızılötesi kaynak ortaya çıkar. Hidroksil (OH) radikalleri ise foto ayrışma veya çarpışmalı ayrışma yoluyla üretilebilir.
Hem H2O hem de OH, maser emisyonu üretmek üzere pompalanabilir. Özellikle OH maserleri, 1612 MHz'de güçlü bir maser etkisi yaratabilir ve bu durum, OH/IR yıldızlarının tanımlayıcı bir özelliği olarak kabul edilir. Mira değişenleri gibi diğer birçok AGB yıldızı ise 1667 MHz veya 22 MHz gibi farklı dalga boylarında daha zayıf OH maserleri gösterir.

Viskozite, akmazlık veya ağdalık, akışkanlığa karşı direnç. Viskozite, bir akışkanın, yüzey gerilimi altında deforme olmaya karşı gösterdiği direncin ölçüsüdür. Akışkanın akmaya karşı gösterdiği iç direnç olarak da tanımlanabilir. Viskozitesi yüksek olan sıvılar ağdalı olarak tanımlanırlar.
Süper akışkanlar hariç tüm gerçek akışkanlar yüzey gerilimine karşı direnç gösterirler. Öte yandan, yüzey gerilimine hiç direnç göstermeyen bir akışkan "ideal akışkan" olarak adlandırılır.

Genellikle herhangi bir akış esnasında akışkanın tabakaları farklı hızlarda hareket ederler ve akışkanın akmazlığı, uygulanan kuvvete karşı direnç gösteren tabakalar arasındaki yüzey gerilimlerinden dolayı ortaya çıkar.
Isaac Newton'un öne sürdüğü üzere, laminer ve paralel bir akışta, tabakalar arasındaki yüzey gerilimi (τ) bu tabakalara dik yöndeki hız gradyeni (∂u/∂y) ile orantılıdır.

  
    
      
        τ
        =
        μ
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              y
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau =\mu {\frac {\partial u}{\partial y}}}
  

Buradaki μ sabiti, akmazlık değişmezi, akmazlık veya durağan akmazlık olarak bilinir. Su ve gazların çoğu Newton yasasına uyarlar ve Newtonyen akışkanlar olarak adlandırılırlar. Newtonyen olmayan akışkanlarda ise, yüzey gerilimi ile hız gradyeni arasındaki basit lineer (doğrusal) ilişki çok daha karmaşık bir hal alır.
Pek çok durumda akmazlık kuvvetlerin eylemsizlik kuvvetlerine olan oranı ile ilgilenilir. Atalet kuvvetlerinin akışkanın yoğunluğu (ρ) ile karakterize edildiği bilindiğinden bu oran kinematik akmazlık olarak adlandırılır ve gösterimi:

  
    
      
        ν
        =
        
          
            μ
            ρ
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu ={\frac {\mu }{\rho }}}
  

şeklindedir.
Viskozite genellikle farklı viskozimetrelerle ve 25 °C'de ölçülür. Bazı akışkanların viskozitesi, geniş bir yüzey gerilimi aralığında sabittir. Viskozitesi sabit olmayan akışkanlar Newtonyen olmayan akışkanlar olarak adlandırılır.

          μ
        
      
    
    {\displaystyle {\mu }}
  

Dinamik akmazlığın SI birimi (Yunan sembol: 
  
    
      
        
          μ
        
      
    
    {\displaystyle {\mu }}
  
) pascal-saniye (Pa·s) olup 1 kg·m−1·s−1 ye eşdeğerdir.
Dinamik akmazlığın cgs birimi, Jean Louis Marie Poiseuille adına ithafen poise (P) dır. Genellikle yüzde birlik miktarı olan centipoise (cP) kullanılır. Örneğin suyun akmazlığı 20 °C'de 1.0020 cP dir.

1 poise = 100 centipoise = 1 g·cm−1·s−1 = 0.1 Pa·s.
1 centipoise = 0.001 Pa·s.

        ν
        =
        
          μ
        
        
          /
        
        
          ρ
        
      
    
    {\displaystyle \nu ={\mu }/{\rho }}
  

Kinematik akmazlığın (Yunan sembol: 
  
    
      
        
          ν
        
      
    
    {\displaystyle {\nu }}
  
) SI birimi (m2·s−1) dir. Kinematik akmazlığın cgs birimi George Gabriel Stokes'un adına ithafen stokes olup S veya St şeklinde kısaltılır. Bazen centistokes (cS veya cSt) şeklinde de kullanılabilir.

1 stokes = 100 centistokes = 1 cm2·s−1 = 0.0001 m2·s−1.
Kinematik ve dinamik akmazlık arasındaki dönüşüm ise 
  
    
      
        ν
        ρ
        =
        μ
      
    
    {\displaystyle \nu \rho =\mu }
  
 şeklinde verilir ve eğer 
  
    
      
        ν
      
    
    {\displaystyle \nu }
  
 = 1 St ise 

μ = ν ρ = 0.1 kg·m−1s−1·(ρ/(g/cm3)) = 0.1 poise·(ρ/(g/cm3)). [1]4 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazların viskozitesi, akış tabakaları arasında momentum taşınımını sağlayan moleküler difüzyondan kaynaklanır. Gazların kinetik teorisi, gazların viskozitesinin (teorinin uygulandığı rejim içinde geçerli olmak üzere) doğru olarak tahminine yardımcı olur:

Viskozite düşük ve orta basınç değerlerinde basınçtan etkilenmez fakat yüksek basınç altında yoğunluğu arttığı için basınçla birlikte viskozitesi artar
Viskozite, sıcaklık arttıkça azalır.

Sıvılarda, moleküller arasındaki ilave kuvvetler önemli hale gelir. Bu durumda yüzey gerilimine ilaveler olacaktır ki olgu bugün dahi tartışmalıdır. Dolayısıyla, sıvılarda:

Viskozite basınçtan bağımsızdır (çok yüksek basınçlar hariç) ve
Viskozite, sıcaklık arttıkça azalır (örneğin, sıcaklık 0 °C den 100 °C çıktığında, suyun viskozitesi 1.79 cP den 0.28 cP ye düşer).
Sıvıların dinamik viskozitesi, gazların dinamik viskozitesinden on kat daha büyüktür.

Havanın viskozitesi sıcaklığa bağımlı olup 15.0 °C'de 1.78 × 10−5 kg/m.s dir.

Suyun viskozitesi 8.90 × 10−4 Pa•s veya 8.90 × 10−3 dyne-sec/cm2 dir (25 °C'de).

Dinamik viskozitenin sıcaklıkla değişimini hesaplamak amacıyla Sutherland formülü (Crane, 1988) kullanılabilir:

  
    
      
        
          μ
        
        =
        
          
            μ
          
          
            o
          
        
        
          
            
              T
              o
              +
              C
            
            
              T
              +
              C
            
          
        
        
          
            (
            
              
                T
                
                  T
                  
                    o
                  
                
              
            
            )
          
          
            3
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mu }={\mu }_{o}{\frac {To+C}{T+C}}\left({\frac {T}{T_{o}}}\right)^{3/2}}
  

burada:

  
    
      
        
          μ
        
      
    
    {\displaystyle {\mu }}
  
 = T sıcaklığındaki viskozite değeri (Pa/s)

  
    
      
        
          
            μ
          
          
            o
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mu }_{o}}
  
 = referans sıcaklığı To da referans viskozite değeri (Pa/s)

  
    
      
        T
      
    
    {\displaystyle T}
  
 = Kelvin cinsinden sıcaklık

  
    
      
        
          T
          
            o
          
        
      
    
    {\displaystyle T_{o}}
  
 = Kelvin cinsinden referans sıcaklığı

  
    
      
        C
      
    
    {\displaystyle C}
  
 = Sutherland sabiti'dir.
0 < T < 555K arasındaki sıcaklıklar için geçerlidir.
Bazı gazlar için Sutherland sabiti ve referans sıcaklığı değerleri:

Bazı Newtonyen akışkanların dinamik viskozite değerleri aşağıda verilmektedir.
Gazlar (0 °C'de):

Sıvılar (25 °C'de):

a Kaynak: CRC Handbook of Chemistry and Physics, 73. basım, 1992-1993.
Daha detaylı bir tabloya buradan ulaşılabilir.

Viskozitenin tersi akışkanlık tır ve genellikle φ (= 1/μ) veya F (= 1/η) ile gösterilir. Birimi poise'ın tersi olup (cm·s·g−1), rhe olarak okunur. Mühendislik uygulamalarında nadiren kullanılır.

Gas Dynamics Toolbox (İng.)14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. VHS modelini kullanarak gaz karışımlarının viskozitesini hesaplamak
Viskozite sayfası (İng.) Viskozitelerine göre sıralanmış maddeler içeren bir tablo
Dinamik Viskozite Birimleri Çevirici8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Dinamik Viskozite birimlerinin çevirilerini gerçekleştirebileceğiniz bir kaynak
RheoTec Kinematik, Dinamik Viskozite

Akışkan statiği ya da hidrostatik, hareketsiz akışkanlar üzerinde çalışmalar yapan akışkan mekaniğinin dalı. Hangi akışkanların durağan dengede hareketsiz kaldığıyla ilgili yapılan çalışmaları kabul eder ve akışkan dinamiğiyle karşılaştırıldığında hareket halindeki akışkanları inceler.
Hidrostatik depolama, taşıma ve akışkan kullanma için ekipman mühendisliği olan hidrolik için esastır. Ayrıca jeofizik, astrofizik, meteoroloji gibi birçok alanla ilgilidir.
Hidrostatik günlük hayatta yaşadığımız örneğin atmosfer basıncının neden rakımla değiştiği, neden tahta ya da zeytinyağının su yüzeyinde yüzdüğü veya su hangi şekle sahip kaba konulursa konulsun yüzeyinin neden yatay çizgi olarak gözüktüğü gibi birçok olaya fiziksel açıklama getirir.

Hidrostatikle ilgili bazı prensipler deneye ve antik çağlardan beri sezgiye dayalı olarak bilinir. Arşimet aynı zamanda kendi adını taşıyan yer değiştiren sıvının hacim ve öz kütlesi için kaldırma kuvveti ile ilgili matematiksel yasayı keşfederek itibar sahibi olmuştur. Romalı mühendis Vitruvius okuyucularını boruların hidrostatik basınç altında patladığı hakkında uyarmıştır.
Basınç konsepti ve akışkanlar tarafından taşınma yolları Fransız matematikçi ve felsefeci Blaise Pascal tarafından 1647 yılında formüle edilmiştir.

Akışkanların esas doğalarından dolayı, akışkanlar kayma gerilimi mevcudiyeti altında hareketsizliğini sürdüremezler. Fakat, akışkanlar etkileştiği her yüzeye normal basınç uygulayabilirler. Eğer akışkan içerisindeki bir nokta son derece küçük bir küp olarak düşünülürse, her kenardaki akışkan biriminin eşit olmak zorunda olduğunu söyleyen denge yasalarından sonuç çıkarılır. Eğer durum böyle değil ise, akışkan sonuçta oluşan kuvvete doğru hareket edecektir. Dahası, akışkan üzerindeki basınç izotropiktir. Her yöne doğru eşit büyüklükteymiş gibi davranır. Bu özellik akışkanlara boru ya da tüplere doğru iletme kuvveti verir. Kuvvet, taşınan akışkan tarafından borunun diğer ucuna kadar uygulanır. Bu prensip ilk olarak Blaise Pascal tarafından biraz gelişmiş formuyla formüle edildi ve günümüzde Pascal yasası olarak bilinmektedir.

Hareketsiz akışkanlarda, bütün sürtünme gerilmesi ortadan kaybolmuştur ve sistemin gerilmesi hidrostatik olarak adlandırılmıştır. Bu şart Navier-Stokes denklemlerine uygulandığında, basıncın değişimi sadece gövde kuvveti haline gelir. Barotropik akışkanlar için denge durumunda akışkan tarafından uygulanan korunan kuvvet alanı basıncı, yer çekimi kuvvet alanı gibi, yer çekimi tarafından uygulanan kuvvet olarak görev yapar haline gelir.
Hidrostatik basınç akışkanın son derece küçük derecede küpünün kontrol hacim analizi tarafından belirlenebilir. Basınç test yüzeyine etki eden kuvvet olarak tanımlandığından beri ve akışkanın herhangi bir son derece küçük küpüne etki eden tek kuvvet akışkan kolonunun üzerindeki ağırlıktır. Hidrostatik basınç formülle hesaplanabilir.

  
    
      
        p
        (
        z
        )
        −
        p
        (
        
          z
          
            0
          
        
        )
        =
        
          
            1
            A
          
        
        
          ∫
          
            
              z
              
                0
              
            
          
          
            z
          
        
        d
        
          z
          ′
        
        
          ∬
          
            A
          
        
        d
        
          x
          ′
        
        d
        
          y
          ′
        
        
        ρ
        (
        
          z
          ′
        
        )
        g
        (
        
          z
          ′
        
        )
        =
        
          ∫
          
            
              z
              
                0
              
            
          
          
            z
          
        
        d
        
          z
          ′
        
        
        ρ
        (
        
          z
          ′
        
        )
        g
        (
        
          z
          ′
        
        )
      
    
    {\displaystyle p(z)-p(z_{0})={\frac {1}{A}}\int _{z_{0}}^{z}dz'\iint \limits _{A}dx'dy'\,\rho (z')g(z')=\int _{z_{0}}^{z}dz'\,\rho (z')g(z')}
  

p: hidrostatik basınç (Pa)
ρ: akışkan yoğunluğu (kg/m³)
g: yer çekimsel ivme (m/s²)
A: test yüzeyi (m²)
z: yer çekim yönüne paralel olan test yüzeyi yüksekliği (m)
Su ve diğer akışkanlar için, integral birçok pratik uygulama için iki varsayımı esas alarak önemli derecede basitleştirilmiştir. Birçok akışkan sıkıştırılamayan olarak düşünüldüğünden dolayı, makul olan tahminler öz kütleyi akışkan genelinde sabit varsayarak yapılmıştır. Aynı tahmin gaz ortamında yapılamaz. Ayrıca, akışkan kolonunun yer çekim yönüne paralel olan test yüzeyi yüksekliği ve basıncın sıfır referans noktasına göre yüksekliği arasındaki yükseklik genel olarak yer çekimi varyasyonu ihmal edilip Dünya yarıçapıyla karşılaştırıldığında küçüktür. Bu şartlar altında, integral basit bir formüle dönüşür:

  
    
      
         
        p
        −
        
          p
          
            0
          
        
        =
        ρ
        g
        h
      
    
    {\displaystyle \ p-p_{0}=\rho gh}
  

Basınç referans noktasının sıvı maddenin yüzeyinin altında veya yüzeyinde olması gerektiği not edilmelidir. Başka bir deyişle, integral iki ya da daha çok terime ayrılmalıdır. Örnek olarak, mutlak basınç vakumla karşılaştırıldığında:

  
    
      
        p
        =
        ρ
        g
        H
        +
        
          p
          
            
              a
              t
              m
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p=\rho gH+p_{\mathrm {atm} }}
  

Basınç hava kolonun üzerinde geriye kalan integralden sonsuza giden sıvı madde yüzeyine kadar hesaplanabilir. Bu basınç prizması kullanılarak görselleştirilebilir.
Hidrostatik basınç gıdaların korunması sürecinde kullanılır.

İstatistiksel mekanikler sabit derecedeki gaz için gösterir ki:

  
    
      
         
        p
        (
        h
        )
        =
        p
        (
        0
        )
        
          e
          
            −
            M
            g
            h
            
              /
            
            k
            T
          
        
      
    
    {\displaystyle \ p(h)=p(0)e^{-Mgh/kT}}
  

g: yer çekiminden dolayı oluşan ivme
T: Mutlak sıcaklık
k: Boltzmann sabiti
M: Tek gaz molekülünün kütlesi
p: basınç
h: yükseklik
Barometrik formül olarak bilinir ve basıncı hidrostatik varsayımından türetilebilir.
Eğer gazın içerisinde birçok molekül tipi varsa, her tipin kısmi basıncı bu denklem tarafından verilir. Birçok şart altında, her gaz türünün dağılımı diğer türlerden bağımsızdır.

Bir akışkan içerisine tamamen ya da kısmen batmış herhangi bir şekle sahip cisim yerel basıncın tersi yönünde bir net kuvvetle karşılaşacaktır. Eğer bu basınç yer çekiminden dolayı oluşursa, dik doğrultudaki net kuvvet yer çekim kuvvetine zıt yönlü olacaktır. Bu zıt kuvvet kaldırma kuvveti olarak adlandırılır ve eşit büyüklükte fakat yer değiştiren sıvının ağırlığı kadar olmak için zıt yöndedir. Matematiksel olarak:

  
    
      
        F
        =
        ρ
        g
        V
      
    
    {\displaystyle F=\rho gV}
  

Örnek olarak, geminin yüzmesi durumunda, cismin kütlesi yüzmesine olanak tanıyan suyun çevresindeki kuvvetlerin basıncı tarafından dengelenmiştir.
Eğer gemiye ağırlık yüklenmeye devam ederse, su içerisine daha çok batar, daha çok su yer değiştirir ve dahası artan kütleyi dengelemek için daha çok kaldırma kuvveti elde edilir.
Kaldırma kuvveti prensibinin keşfi Arşimet yasasına dayandırılmaktadır.

Hidrostatik kuvvetin yatay ve dikey bileşenleri batmış yüzeyler için formülle ifade edilir:

  
    
      
        
          F
          
            H
          
        
        =
        
          p
          
            c
          
        
        A
      
    
    {\displaystyle F_{H}=p_{c}A}
  

  
    
      
        
          F
          
            V
          
        
        =
        ρ
        g
        V
      
    
    {\displaystyle F_{V}=\rho gV}
  

pc: batmış cismin dik izdüşümünün merkezindeki basınç
A: yüzeyin aynı dik iz düşüme sahip alanı
ρ: akışkanın öz kütlesi
g: yer çekiminden dolayı oluşan ivme
V: eğimli yüzeyinin hemen üzerindeki akışkanın hacmi

Sıvılar gazlarla ya da vakumla birlikte arayüz oluşturabilen serbest yüzeye sahip olabilirler. Genellikle, kayma gerilmesini devam ettirme yeteneği eksikliği serbest yüzeyin düzensiz olarak dengeye karşı ayarlanmasına neden olur. Fakat, kısa uzunluk ölçümlerinde yüzey geriliminden oluşan önemli dengeleyici kuvvet vardır.

İlgili uzunluk ölçüleriyle karşılaştırıldığında boyutları küçük kanal içerisindeki sıvı zorla hareket ettirilirse, yüzey gerilimi etkisi önemli kılcal hareket yoluyla menüsküs oluşumuna neden olur. Bu kılcal hareket odun borusu içerisindeki akan suyu hareket ettirme mekanizmasına sahip olduğundan biyolojik sistemler için önemli sonuçlara sahiptir.

Yüzey gerilimsiz, damlalar şekle sahip olamaz. Damlanın boyutları ve durağanlığı yüzey gerilimi tarafından karar verilir. Damlanın yüzey gerilimi doğrudan akışkanın kohezyon özelliğiyle orantılıdır.

J.B. Calvert (2003) Denver Üniversitesi, Hidrostatik9 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arşimet prensibi, bir sıvı içindeki katı bir cismin, taşırdığı sıvının ağırlığına eşit bir batmazlık kuvveti ile yukarıya itildiğini belirtir. Ünlü bir deneyde Arşimet, aynı kütledeki altın bir taç ile bir altın külçesinin taşıracakları su miktarlarının aynı olması gerektiğini ileri sürmüş ve bunu doğrulayamayınca tacın saf altın olmadığını anlamıştır.
Suyun kaldırma kuvveti, Arşimet tarafından fark edilen ve ileri sürülen bir ilkeyle, açıklığa kavuşmuştur. Su, kendi yoğunluğundan da az yoğunluğa sahip olan cisimleri, yüzeyine doğru itmektedir. Yoğunluk farklılıklarından ortaya çıkan itme kuvveti etkisiyle cisim yüzmeye başlar. Burada her ne kadar gemi ve deniz mühendisliğinin alanına girdiğinden, örnek su olarak alınmışsa da bu ilke sıvılar için de genel kuraldır.
Yoğunluk karşılaştırması basit şekilde söyle yapılabilir: elinize alacağınız bir kabı taşana kadar doldurun. Tabi önce o kabı da ondan daha büyük olan başka bir kaba koyun. Sonra da yüzebilecek herhangi bir cismi kaba atın. Büyük kapta biriken taşma suyu, varsa bir ölçekle (çamaşır makinesi toz ölçüsü veya ölçekli su sürahisi de olur) hacmini, bir teraziyle de cismin ağırlığını ölçün. Sonra bir bölme işlemiyle cismin ağırlığını, hacme bölün. Bulduğunuz o rakam kabaca o cismin yoğunluğunu verir. Bu sayı birden küçükse kaba attığınız cisim şu an suda yüzüyor durumdadır. Birden büyükse suya batmıştır. Anlaşılacağı gibi içme suyu kullandığımız düşünülmüştür ve içme suyunun yoğunluğu 1'dir.
Aslında bu doğal olay yüzmenin de nasıl gerçekleştiğini ortaya koyar. Arşimet bu deneyi eş özkütleli iki altın parçayı terazinin iki koluna bağlayıp birini suya batırarak yapmıştır. Yukarıda açıklanan kendi bulduğu yöntemle altınların ikisi de gerçekse yoğunluklarının aynı kalacağını, biri farklı karışımlardan oluşan altınsa yoğunluk farkıyla ortaya çıkacağını ileri sürmüş ve kanıtlamıştır.
Kaldırma kuvvetinin formülü şöyle verilmiştir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  F
                  
                    
                      K
                      A
                      L
                      D
                      I
                      R
                      M
                      A
                    
                  
                
              
              
                =
              
              
                
                  V
                  
                    
                      B
                      A
                      T
                      A
                      N
                    
                  
                
                ⋅
                
                  ρ
                  
                    
                      S
                      I
                      V
                      I
                    
                  
                
                ⋅
                g
              
            
            
              
                 
              
              
                =
              
              
                8000
                 
                
                  
                    
                      c
                      m
                    
                  
                  
                    3
                  
                
                ⋅
                1
                
                  
                    g
                    
                      
                        
                          c
                          m
                        
                      
                      
                        3
                      
                    
                  
                
                ⋅
                9
                
                  ,
                
                81
                ⋅
                
                  10
                  
                    −
                    3
                  
                
                
                  
                    
                      N
                    
                    g
                  
                
              
            
            
              
                 
              
              
                =
              
              
                78
                
                  ,
                
                48
                 
                
                  
                    N
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{matrix}F_{\rm {KALDIRMA}}&=&V_{\rm {BATAN}}\cdot \rho _{\rm {SIVI}}\cdot g\\\ &=&8000~{\rm {cm}}^{3}\cdot 1{\frac {g}{{\rm {cm}}^{3}}}\cdot 9{,}81\cdot 10^{-3}{\frac {\rm {N}}{g}}\\\ &=&78{,}48~{\rm {N}}\end{matrix}}}
  

Burada FK kaldırma kuvvetini, Vbatan batan hacmi, ρsıvı sıvının yoğunluğunu ve g yerçekimi ivmesini belirtir.

Cisimlerin kendi ağırlıklarının bulunması
Şamandıra sistemleri
Deniz taşıtları
Hidrostatik Mühendisliği   gibi alanlarda kullanılır.

Sıvıların Kaldırma Kuvveti

Akışkanlar dinamiğinde Bernoulli prensibi, sürtünmesiz bir akış boyunca, hızda gerçekleşen bir artışın aynı anda ya basınçta ya da akışkanın potansiyel enerjisinde azalmaya neden olduğunu ifade eder. Bernoulli prensibi, adını Hollanda-İsviçre kökenli matematikçi Daniel Bernoulli'den almıştır. Bernoulli bu prensibini 1738 yılında Hydrodynamica adlı kitabında yayınlamıştır.
Bazen Bernoulli denklemi olarak da geçen bu prensip farklı türlerde akışkan debileri üzerinde uygulanabilir. Aslında farklı türlerde akışkanlar için farklı Bernoulli denklemleri vardır. Bernoulli prensibinin en basit hâli sıkıştırılamaz akışkanlar (örn. çoğu sıvı akışkanlar) ve düşük Mach sayısında hareket eden sıkıştırılabilir akışkanlar (örn. gazlar) için geçerlidir.
Bernoulli prensibi, enerjinin korunumu yasasından çıkarılabilir. Buna göre sabit bir akımda, bir yolda hareket eden akışkanın sahip olduğu tüm mekanik enerjilerin toplamı yine bu yol üzerindeki her noktada eşittir. Bu ifade kinetik ve potansiyel enerji toplamlarının sabit olduğunu ifade eder. Bu yüzden akışkanın hızındaki herhangi bir artış, akışkanın dinamik basıncını ve kinetik enerjisini orantılı olarak arttırırken statik basıncını ve potansiyel enerjisini düşürür.
Bernoulli prensibi, direkt olarak Newton'un 2. yasasından da elde edilebilir. Eğer küçük hacimli bir akışkan yatay olarak yüksek basınçlı bölgeden düşük basınçlı bölgeye doğru ilerliyorsa, arkada; önde olduğundan daha fazla basınç var demektir. Bu, akışkan üzerinde net bir kuvvet uygulayarak akım çizgisi boyunca hızlanmasını sağlar.

Bernoulli sıvılar üzerinde deneyler yapmıştır ve denklemi de yalnızca sıkıştırılamaz akışlar için geçerlidir. Bernoulli denkleminin yaygın bir hâli aşağıdaki gibidir. (Yer çekimi sabit)

  
    
      
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            2
          
        
        +
        g
        z
        +
        
          
            p
            ρ
          
        
        =
        
          sabit
        
      
    
    {\displaystyle {v^{2} \over 2}+gz+{p \over \rho }={\text{sabit}}}
  

Bu denklemde:

  
    
      
        v
        
      
    
    {\displaystyle v\,}
  
 akım çizgisinde, seçilen noktadaki akış hızı,

  
    
      
        g
        
      
    
    {\displaystyle g\,}
  
 yer çekimi,

  
    
      
        z
        
      
    
    {\displaystyle z\,}
  
 referans düzlemi üzerindeki elevasyon (yükseklik farkı)

  
    
      
        p
        
      
    
    {\displaystyle p\,}
  
 seçilen noktadaki basınç

  
    
      
        ρ
        
      
    
    {\displaystyle \rho \,}
  
 yoğunluk
Bernoulli denkleminin uygulanabilmesi için aşağıdaki varsayımlar karşılanmalıdır:

akış daimi olmalıdır, akış parametreleri (hız, yoğunluk vs.) zamana bağlı olarak değişmemelidir.
akış sıkıştırılamaz olmalıdır - basınç değişse bile, akım çizgisi boyunca yoğunluk sabit kalmalıdır.
viskoz kuvvetlerinin yarattığı sürtünme ihmal edilebilir olmalıdır.
Korunumlu kuvvet alanları (yerçekimi alanı ile sınırlı değildir) için Bernoulli denklemi şu şekilde genelleştirilebilir:

  
    
      
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            2
          
        
        +
        Ψ
        +
        
          
            p
            ρ
          
        
        =
        
          sabit
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {v^{2}}{2}}+\Psi +{\frac {p}{\rho }}={\text{sabit}}}
  

Burada Ψ, akım çizgisi üzerinde alınan noktadaki kuvvet potansiyelidir. Örneğin, Dünya'nın yerçekimi için Ψ = gz.
İlk denklem, akışkanın yoğunluğuyla 
  
    
      
        ρ
      
    
    {\displaystyle \rho }
  
 çarpılarak aşağıdaki ifadeler elde edilebilir.

  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        
        ρ
        
        
          v
          
            2
          
        
        
        +
        
        ρ
        
        g
        
        z
        
        +
        
        p
        
        =
        
        
          sabit
        
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}\,\rho \,v^{2}\,+\,\rho \,g\,z\,+\,p\,=\,{\text{sabit}}\,}
  

ya da:

  
    
      
        q
        
        +
        
        ρ
        
        g
        
        h
        
        =
        
        
          p
          
            0
          
        
        
        +
        
        ρ
        
        g
        
        z
        
        =
        
        
          sabit
        
        
      
    
    {\displaystyle q\,+\,\rho \,g\,h\,=\,p_{0}\,+\,\rho \,g\,z\,=\,{\text{sabit}}\,}
  

Bu denklemde:

  
    
      
        q
        
        =
        
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        
        ρ
        
        
          v
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle q\,=\,{\tfrac {1}{2}}\,\rho \,v^{2}}
  
 dinamik basınç,

  
    
      
        h
        
        =
        
        z
        
        +
        
        
          
            p
            
              ρ
              g
            
          
        
      
    
    {\displaystyle h\,=\,z\,+\,{\frac {p}{\rho g}}}
  
 hidrolik yükseklik (z yüksekliği ve basınç yüksekliği toplamı)

  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
        
        =
        
        p
        
        +
        
        q
        
      
    
    {\displaystyle p_{0}\,=\,p\,+\,q\,}
  
 toplam basınç (statik basınç p ve dinamik basınç q toplamı).
Denklem, içindeki sabit normalize edilerek yük formunda yazılabilir, böylece H toplam yük olmak üzere:

  
    
      
        H
        =
        z
        +
        
          
            p
            
              ρ
              g
            
          
        
        +
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            
              2
              g
            
          
        
        =
        h
        +
        
          
            
              v
              
                2
              
            
            
              2
              g
            
          
        
      
    
    {\displaystyle H=z+{\frac {p}{\rho g}}+{\frac {v^{2}}{2g}}=h+{\frac {v^{2}}{2g}}}
  

denklemi elde edilebilir.

Bernoulli denkleminin birçok uygulamasında, akım çizgisi boyunca ρgz terimindeki değişiklik, diğer terimlere kıyasla göz ardı edilebilecek kadar küçüktür. Örneğin, seyir hâlindeki bir uçağın akım çizgileri boyunca z yüksekliğindeki değişiklik oldukça küçüktür ve ρgz terimi ihmal edilebilir. Böylece yukarıdaki denklem aşağıdaki basitleştirilmiş biçimde de kullanılabilir:

  
    
      
        p
        
        +
        
        q
        
        =
        
        
          p
          
            0
          
        
        
        =
        
          sabit
        
      
    
    {\displaystyle p\,+\,q\,=\,p_{0}\,={\text{sabit}}}
  

Yani Bernoulli denklemi basitleştirilmiş şekliyle şöyle ifade edilebilir:

statik basınç + dinamik basınç = toplam basınç
Daimi bir akıştaki her noktanın, o noktadaki akışkan hızından bağımsız olarak, kendi statik basıncı p ve dinamik basıncı q vardır. Bunların toplamı p + q da toplam basınç p0 olarak tanımlanır. Bernoulli prensibinin böylece "bir akım çizgisi boyunca toplam basınç sabittir" şeklinde özetlenebilir.
Eğer akış dönümsüz ise her akım çizgisi üzerindeki toplam basınç aynı olur ve Bernoulli prensibi "toplam basınç, akışın her yerinde sabittir" şeklinde özetlenebilir. Büyük bir akışkan kütlesinin katı bir cisimden geçtiği herhangi bir durumda irrotasyonel akış varsayılabilir. Örnek olarak seyir hâlindeki uçaklar ve açık su kütlelerinde hareket eden gemiler verilebilir. Öte yandan Bernoulli prensibinin sınır tabakasına veya uzun borulardaki akışlara uygulanamadığını hatırlamak önemlidir.
Bir akım çizgisi üzerinde bir noktada akış durdurulursa, bu noktaya durma noktası denir ve bu noktadaki toplam basınç, durma basıncına eşittir.

Interactive animation demonstrating Bernoulli's principle
Bernoulli İlkesi ve Fırtınalar12 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Denver University – Bernoulli's equation and pressure measurement23 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Millersville University – Applications of Euler's equation
Nasa – Beginner's guide to aerodynamics15 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Misinterpretations of Bernoulli's equation – Weltner and Ingelman-Sundberg
Video demonstration of levitating ping pong ball using Bernoulli principle23 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Claude-Louis Navier, (tam adı: Claude Louis Marie Henri Navier), (10 Şubat 1785, Dijon - 21 Ağustos 1836, Paris), Fransız mühendis ve fizikçidir.
Navier-Stokes denklemleri adı, onun ve George Gabriel Stokes'un adına ithafen verilmiştir.

Navier' in babasının 1793'te ölmesi üzerine annesi onu Corps des ingénieurs des ponts et chaussées‘ te tanınmış bir mühendis olan dayısı Emiland Gauthey' in himayesi altına bıraktı. 1802‘ de École polytechnique‘ te eğitime başladı, 1804‘ te eğitimine École nationale des ponts et chaussées‘ de devam etti ve 1806‘ da mezun oldu. Kısa bir sonra Gauthey öldü ve Navier Corps des ingénieurs des ponts et chaussées kurumundan çalışmalarını bitirmesi için görev aldı.
1819 yılından itibaren École des Ponts et Chaussées‘ de eğitim verdi ve 1830‘ da orada Mekanik alanında Profesör oldu. 1831'de bunlara ek olarak École Polytechnique' te sürgüne gönderilen Augustin Louis Cauchy yerine Analiz ve Mekanik profesörü olarak ders vermeye başladı.
Navier Elastiklik teorisini dikkate değer bir çabayla matematiksel olarak ele alınabilecek bir biçime getirmiştir. Charles Augustin de Coulomb Kiriş teorisinde zaten benzer sonuçlar elde etmişti ancak bu çalışması geniş kabul görmedi. 1819 yılında Navier Galileo Galileinin yanlış verdiği sıfır çizgisini doğru bir şekilde belirlemeyi başardı. 1826 yılında bir materyal özelliği olarak Young Modülü ile bir kirişin geometrik özelliği olarak Atalet Momenti arasında kesin bir ayrım yaptı. Navier'in Mukavemet ve Statik sentezlerinin odak noktası Kiriş teorisi'dir. Bu sentez çabalarından ve bu konudaki anlaşılabilir açıklamalarından dolayı Navier Yapı Statiği'nin kurucusu kabul edilmektedir.
1822‘de Navier-Stokes denklemleri viskozitesi yüksek akışkanların hareketlerinin açıklanması için yayımladı. 1824 yılında Fransız Bilimler Akademisine (Académie des sciences) üye seçildi.
1823 yılında asma köprüler hakkındaki kitabını yayımladı.
Eyfel kulesinde ismi ölümsüzleştirildi. (Eyfel Kulesi’ndeki 72 ismin listesi)

Navier-Stokes denklemleri

Literatur von und über Claude Louis Marie Henri Navier 23 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. im Katalog der Deutschen Nationalbibliothek
John J. O'Connor, Edmund F. Robertson: Claude Louis Marie Henri Navier. In: MacTutor History of Mathematics archive 27 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Fransız bilim akademisi üyeleri: https://www.academie-sciences.fr/fr/Liste-des-membres-depuis-la-creation-de-l-Academie-des-sciences/les-membres-du-passe-dont-le-nom-commence-par-n.html 16 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)

Philibert Pourcher, grand-père maternel de Navier, est un cousin d'Anne-Claude Gauthey épouse en seconde noce de son cousin Émiland Gauthey qui adopte Navier au décès de son père en 1793 (Voir généalogie [archive]).
Rapport à Monsieur Becquey, Conseiller d’état, … et mémoire sur les ponts suspendus. Imprimerie Royale, Paris 1823, 2. ed. Carilian-Gœury, Paris 1830
Robert M. McKeon: Navier, Claude-Louis-Marie-Henri, in: Dictionary of Scientific Biography, Band 10, S. 2–5
Prony: Notice Biographique sur M. Navier … In: Annales des ponts et chaussées, 1re Série, 1837, 1re Semestre. (Digitalisat auf Google Books)
Karl-Eugen Kurrer: The History of the Theory of Structures. Searching for Equilibrium. Ernst & Sohn, 2018, ISBN 978-3-433-03229-9, S. 4 f., S. 18 ff., S. 60 f., S. 84 ff., S. 234 f., S. 299 ff., S. 419 ff., S. 429 ff., S. 950 f., S. 1038 (Biografie).
Marco Cannone, Susan Friedlander: Navier. Blow-up and Collapse, Notices of the American Mathematical Society, Band 50, Januar 2003, S. 7–13
A. Picon: Navier and the introduction of suspension bridges in France, Construction History, Band 4, 1988, S. 21–34.

Sir George Gabriel Stokes, 1. Baronet,  (/stoʊks/; 13 Ağustos 1819 - 1 Şubat 1903) İrlandalı bir İngiliz fizikçi ve matematikçiydi. İrlanda, County Sligo'da doğan Stokes, tüm kariyerini 1849'dan 1903'teki ölümüne kadar Lucasian Matematik Profesörü olduğu Cambridge Üniversitesi'nde geçirdi. Bir fizikçi olarak Stokes, Navier-Stokes denklemleri dahil olmak üzere akışkanlar mekaniğine, polarizasyon ve floresans üzerine kayda değer çalışmalarla fiziksel optiğe ufuk açıcı katkılarda bulundu. Bir matematikçi olarak, vektör hesabında "Stokes teoremi"ni popüler hale getirdi ve asimptotik açılımlar teorisine katkıda bulundu. Stokes, Felix Hoppe-Seyler ile birlikte ilk önce hemoglobinin oksijen taşıma fonksiyonunu gösterdi ve hemoglobin çözeltilerinin havalandırılmasıyla üretilen renk değişikliklerini gösterdi.
Stokes, 1889'da İngiliz hükümdarı tarafından baronet (kalıtsal şövalye) yapıldı. 1893'te "fizik bilimindeki araştırmaları ve keşifleri için" dünyanın en prestijli bilimsel ödülü olan Royal Society'nin Copley Madalyasını aldı. 1887'den 1892'ye kadar İngiliz Avam Kamarası'nda Muhafazakar olarak oturan Cambridge Üniversitesi'ni temsil etti. Stokes ayrıca 1885'ten 1890'a kadar Kraliyet Cemiyeti'nin başkanı olarak görev yaptı ve kısaca Cambridge'deki Pembroke Koleji'nin Master'ı oldu.

George Stokes, County Sligo'da Skreen bölge papazı olarak görev yapan ve İrlanda Kilisesi'nde bir din adamı olan Rahip Gabriel Stokes'un (1834 öldü) ve Rahip John Haughton'ın kızı Elizabeth Haughton'un en küçük oğluydu. Stokes'un ev hayatı, babasının Evanjelik Protestanlığından güçlü bir şekilde etkilendi: üç erkek kardeşi Kilise'ye girdi, bunların en ünlüsü Armagh Başdiyakozu John Whitley Stokes idi. John ve George her zaman yakındılar ve George, Dublin'de okula giderken John ile birlikte yaşadı. Ailesi içinde kız kardeşi Elizabeth'e en yakın olan oydu. Anneleri ailede "güzel ama çok sert" olarak hatırlandı. Skreen, Dublin ve Bristol'deki okullara gittikten sonra 1837'de Stokes, Cambridge'deki Pembroke Koleji'ne girdi. Dört yıl sonra kıdemli asistan ve ilk Smith ödüllü olarak mezun oldu, başarıları ona kolejde bir akademi üyesi seçilmesini sağladı. Kolej tüzüğüne göre, Stokes 1857'de evlendiğinde bursu bırakmak zorunda kaldı. On iki yıl sonra, yeni tüzük uyarınca, burs grubuna yeniden seçildi ve 83. doğum gününden bir gün önce kolej Master'ı olarak seçildiği 1902 yılına kadar bu yeri korudu. Stokes bu pozisyonda uzun süre kalmadı, çünkü ertesi yıl 1 Şubat'ta Cambridge'de öldü ve Mill Road mezarlığına gömüldü. Westminster Abbey'deki kuzey koridorda da onun için bir anıt vardır.

1849'da Stokes, Cambridge'deki Lucasian matematik profesörlüğüne atandı ve 1903'teki ölümüne kadar bu pozisyonda kaldı. 1 Haziran 1899'da bu atamanın yıl dönümü orada Avrupa ve Amerika üniversitelerinden çok sayıda delegenin katıldığı bir törenle kutlandı. Stokes'a üniversitenin rektörü tarafından hatıra amaçlı bir altın madalya takdim edildi ve Stokes'un Hamo Thornycroft'un mermer büstleri Pembroke Koleji'ne ve üniversiteye Lord Kelvin tarafından resmen teklif edildi. 1889'da baronet yapılan Stokes, üniversitesini 1887'den 1892'ye kadar Cambridge Üniversitesi seçim bölgesinin iki üyesinden biri olarak parlamentoda temsil ederek daha da hizmet etti. Bu dönemin bir bölümünde (1885-1890), 1854'ten beri sekreterlerinden biri olduğu Kraliyet Cemiyeti'nin de başkanıydı. O sırada Lucasian Profesörü olduğu için Stokes, üç pozisyonu da aynı anda elinde tutan ilk kişiydi; Newton, aynı anda olmasa da bu üç pozisyonu elinde tutmuştu.
Stokes, doğa filozofları üçlüsünün en eskisiydi, diğer ikisi James Clerk Maxwell ve Lord Kelvin'di ve özellikle 19. yüzyılın ortalarında Cambridge matematiksel fizik okulunun ününe katkıda bulundular. Stokes'un orijinal çalışması 1840 civarında başladı ve o tarihten itibaren, üretiminin büyük boyutu, yalnızca kalitesinin parlaklığından daha az dikkat çekiciydi. Royal Society'nin bilimsel makaleler kataloğu, 1883'e kadar yayınlanmış yüzün üzerinde anılarının başlıklarını verir. Bunlardan bazıları yalnızca kısa notlardır, diğerleri kısa, tartışmalı veya düzeltici ifadelerdir, ancak çoğu uzun ve ayrıntılı incelemelerdir.

Kapsam olarak, çalışmaları geniş bir fiziksel araştırma yelpazesini kapsıyordu, ancak Marie Alfred Cornu'nun 1899 tarihli Rede Dersinde belirttiği gibi büyük kısmı dalgalar ve çeşitli ortamlardan geçişleri sırasında onlara dayatılan dönüşümlerle ilgiliydi.

1842 ve 1843'te yayınlanan ilk makaleleri, sıkıştırılamaz akışkanların sürekli hareketi ve bazı akışkan hareketi durumları üzerineydi. Bunları 1845'te hareket halindeki sıvıların sürtünmesi ve elastik katıların dengesi ve hareketi ve sıvıların iç sürtünmesinin sarkaçların hareketi üzerindeki etkileri üzerine 1850'de bir diğeri izledi. Ses teorisine, rüzgarın sesin yoğunluğu üzerindeki etkisinin bir tartışması ve sesin üretildiği gazın doğasından yoğunluğun nasıl etkilendiğine dair bir açıklama da dahil olmak üzere birçok katkı yaptı. Bu araştırmalar birlikte akışkanlar dinamiği bilimini yeni bir temele oturttu ve yalnızca bulutların havada asılı kalması ve sudaki dalgalanmaların ve dalgaların çökmesi gibi birçok doğal fenomenin açıklanması için bir anahtar sağlamakla kalmadı, aynı zamanda nehirlerde ve kanallarda su akışı ve gemilerin yüzey direnci gibi pratik problemlerin çözümünü sağladı.

Akışkan hareketi ve viskozite üzerine yaptığı çalışma, viskoz bir ortama düşen bir küre için son hızı hesaplamasına yol açtı. Bu, Stokes yasası olarak bilinir hale geldi. Çok küçük Reynolds sayılarına sahip küresel nesnelere uygulanan sürtünme kuvveti (çekme kuvveti de denir) için bir ifade türetmiştir.
Çalışması, sıvının dikey bir cam tüp içinde sabit olduğu, düşen küre viskozimetresinin temelidir. Bilinen boyut ve yoğunluğa sahip bir kürenin sıvının içinde aşağı inmesine izin verilir. Doğru seçilirse, tüp üzerinde iki işareti geçmek için geçen süre ile ölçülebilen terminal hıza ulaşır. Opak sıvılar için elektronik algılama kullanılabilir. Son hız (terminal hız), kürenin boyutu ve yoğunluğu ile sıvının yoğunluğu bilindiğinde, sıvının viskozitesini hesaplamak için Stokes kanunu kullanılabilir. Hesaplamanın doğruluğunu artırmak için klasik deneyde normalde farklı çaplarda bir dizi çelik rulman bilyesi kullanılır. Okuldaki deney, sıvı olarak gliserin kullanılır ve söz konusu teknik, işlemlerde kullanılan sıvıların viskozitesini kontrol etmek için endüstriyel olarak kullanılmaktadır.
Aynı teori, küçük su damlacıklarının (veya buz kristallerinin) neden kritik bir boyuta ulaşana ve yağmur (veya kar ve dolu) olarak düşmeye başlayana kadar havada (bulut olarak) asılı kalabildiğini açıklar. Denklemin benzer kullanımı, ince parçacıkların su veya diğer sıvılar içinde yerleşmesi için de fayda sağlayabilir.
Kinematik viskozitenin CGS birimi, çalışmalarının tanınmasıyla "stokes" olarak adlandırıldı.

Belki de en iyi bilinen araştırmaları, ışığın dalga teorisi ile ilgili olanlardır. Optik çalışmaları, bilimsel kariyerinin erken bir döneminde başladı. Işığın sapması üzerine ilk makaleleri 1845 ve 1846'da yayınlandı, ve bunu 1848'de spektrumda görülen belirli bantlar teorisi üzerine bir makale izledi.
1849'da dinamik kırınım teorisi üzerine uzun bir makale yayınladı ve burada polarizasyon düzleminin yayılma yönüne dik olması gerektiğini gösterdi. İki yıl sonra kalın levhaların renklerini tartıştı.
Stokes ayrıca George Airy'nin gökkuşaklarının matematiksel tanımını da araştırdı. Airy'nin bulguları, değerlendirilmesi zor olan bir integral içeriyordu. Stokes, integrali çok az anlaşılan bir ıraksak dizi olarak ifade etti. Bununla birlikte Stokes, seriyi akıllıca keserek (yani, dizinin ilk birkaç terimi dışında hepsini yok sayarak), integralin değerlendirilmesi integralin kendisinden çok daha kolay olan doğru bir yaklaşıklık elde etti. Stokes'un asimptotik seriler üzerine araştırması, bu tür seriler hakkında temel anlayışlara yol açtı.

1852'de, ışığın dalga boyunun değişimiyle ilgili ünlü makalesinde, floresans fenomenini, fluorspar ve uranyum camı tarafından sergilendiği şekliyle tanımladı; bu materyallerin, görünmez ultraviyole radyasyonu görünür daha uzun dalga boylarındaki radyasyona dönüştürme gücüne sahip olduğunu düşündü. Bu dönüşümü tanımlayan Stokes kayması, Stokes'un onuruna adlandırılmıştır. Stokes'un açıklamasının dinamik ilkesini gösteren mekanik bir model gösterildi. Bunun dalı olan Stokes doğrusu, Raman saçılmasının temelidir. 1883'te Kraliyet Enstitüsü'ndeki bir konferansta Lord Kelvin, Stokes'tan yıllar önce bunun bir hesabını duyduğunu ve bunu yayınlaması için ona defalarca ama boş yere yalvardığını söyledi.

Aynı yıl, 1852, farklı kaynaklardan gelen polarize ışık akışlarının bileşimi ve çözünürlüğü hakkında bir makale ve 1853'te bazı metalik olmayan maddeler tarafından sergilenen metalik yansımanın araştırılması makalesi yayınlandı. Araştırmanın amacı, ışık polarizasyonu olgusunu vurgulamaktı. 1860 dolaylarında bir levha yığınından yansıyan veya bu levhalardan iletilen ışığın yoğunluğu üzerine bir araştırma yaptı; ve 1862'de British Association için, belirli kristallerin farklı eksenler boyunca farklı kırılma indeksleri gösterdiği bir fenomen olan çift kırılma hakkında değerli bir rapor hazırladı. Belki de en iyi bilinen kristal, şeffaf kalsit kristalleri olan İzlanda kalsitidir.
Elektrik ışığının uzun spektrumu üzerine bir makale aynı tarihi taşır ve bunu kanın absorpsiyon spektrumu hakkında bir araştırma takip eder.

Organik cisimlerin optik özellikleriyle kimyasal olarak tanımlanması 1864'te ele alındı; ve sonrası, Rev. William Vernon Harcourt, şeffaflık koşullarına ve akromatik teleskopların gelişimine atıfta bulunarak, çeşitli camların kimyasal bileşimi ve optik özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırdı. Optik aletlerin yapımıyla bağlantılı daha sonraki bir makale, mikroskop hedeflerinin açıklığının teorik sınırlarını tartıştı.

Fiziğin diğer bölümlerinde, kristallerde ısı iletimi (1851) hakkındaki makalesinden ve Crookes radyometresi ile ilgili araştırmalarından bahsedilebilir; gökyü

Hooke kanunu, bir maddenin bozunumunun, bozunuma sebep olan kuvvetle yaklaşık doğru orantılı olduğunu açıklayan kanun. Bu kanuna uyan maddelere lineer elastik maddeler denir.
Hooke kanunu 17. yüzyıl İngiliz fizikçisi Robert Hooke'un ardından isimlendirilmiştir. Hooke, kanununu 1670'te Latince bir anagramla yayımlamış, 1678'de ise çözümünü vermiştir: Ut tensio, sic vis (Türkçe anlamıyla Ne kadar uzanım, o kadar kuvvet)
Hooke kanununa uyan sistemlerde uzanım miktarı ağırlığa lineer bağlıdır. Bu bağıntı şu biçimde ifade edilebilir:

  
    
      
        F
        =
        −
        k
        x
         
      
    
    {\displaystyle F=-kx\ }
  

Eksi (-), hareketin yönünü belirtir. Burada,

x, çekilen durumun sistemin denge durumuna olan uzaklığı (genellikle metre cinsinden)
F, sistemin denge durumuna ulaşmak için uyguladığı kuvvet (genellikle Newton cinsinden) ve
k, kuvvet sabiti veya yay sabiti
olarak tanımlanır.

Eğer bir yay, başka bir yaya bağlanıp ardından ağırlığa bağlanırsa buna seri bağlama denir, eğer birden çok yay birbirleriyle bağlanmadan direkt ağırlığa bağlanırsa paralel bağlanmış olurlar. Aşağıdaki tabloda bu tip bağlamalarda yay sabitlerinin ve depolanan enerjilerin nasıl değiştiği görülebilir.

Jacques Alexandre César Charles (11 Aralık 1746, Beaugency - 7 Nisan 1823, Paris), Fransız mucit, bilim insanı, matematikçi ve baloncu.

Charles, Beaugency-sur-Loire'da doğmuş ve balonla ilk uçuşunu 27 Ağustos 1783'te yapmıştır. 1 Aralık 1783'te Ainé Roberts'le birlikte, La Charlière adını verdiği balonuyla 550 metreye yükselmişlerdir. Bir tür hidrometre ve gonyometre gibi birçok kullanışlı cihaz icat etmiştir. Ayrıca Gravesand heliostatını ve Fahrenheit aerometresini de geliştirmiştir. Ayrıca, Benjamin Franklin'in elektrik deneylerini doğrulamıştır.
1783 civarlarında Charles yasasını icat etmiştir. Daha sonra Joseph-Louis Gay-Lussac bu bulgulardan yararlanmıştır. Aslında Charles yasasını ilk basan insan Gay-Lussac'tır. Ancak, Charles'ın yayımlanmamış işlerinden bu yasayı yayımladığı için, yasa, Charles'ın adıyla anılır.
Charles, 1793'te hem Institut Royal de France'a hem de Académie des sciences'a seçilmiştir. Daha sonra Conservatoire des Arts et Métiers'de fizik profesörlüğü yapmıştır. 7 Nisan 1823'te Paris'te ölmüştür.

Katı mekaniği (veya katıların mekaniği); katı malzemelerin davranışını, özellikle kuvvetlerin etkisi altındaki hareketlerini ve deformasyonlarını, sıcaklık değişimlerini, faz değişimlerini ve diğer harici veya dahili ajanları inceleyen süreklilik mekaniğinin bir dalıdır.
Katı mekaniği inşaat, havacılık, nükleer, biyomedikal ve makine mühendisliği, jeoloji ve malzeme bilimi gibi fiziğin birçok dalı için temel oluşturur. Canlıların anatomisini anlamak ve diş protezlerinin ve cerrahi implantların tasarımı gibi birçok başka alanda özel uygulamaları da vardır. Katı mekaniğinin en yaygın pratik uygulamalarından biri Euler-Bernoulli ışın denklemidir. Katı mekaniği, gerilmeleri, gerinimleri ve bunlar arasındaki ilişkiyi tanımlamak için yoğun bir şekilde tensörleri kullanır.
Çelik, ahşap, beton, biyolojik malzemeler, tekstiller, jeolojik malzemeler ve plastikler gibi çok çeşitli katı malzemeler bulunduğundan katı mekaniği geniş bir konudur.

Katı, doğal veya endüstriyel bir işlem veya eylem sırasında belirli bir zaman ölçeğinde önemli miktarda kesme kuvvetini destekleyebilen bir malzemedir. Bu, katıları sıvılardan ayıran şeydir, çünkü sıvılar aynı zamanda etki ettikleri malzeme düzlemine dik olarak yönlendirilen normal kuvvetleri de desteklerler ve normal gerilme, o malzeme düzleminin birim alanı başına düşen normal kuvvettir. Kesme kuvvetleri normal kuvvetlerin aksine malzeme düzlemine dik değil paralel hareket ederler ve birim alan başına düşen kesme kuvvetine kesme gerilimi denir.
Bu nedenle katı mekaniği, katı malzemelerin kayma gerilimini, deformasyonunu ve bozulmasını inceler.
Katı mekaniğinin kapsadığı en yaygın konular şunlardır:

yapı stabilitesi - yapıların bozulma veya kısmi/tam başarısızlıktan sonra belirli bir dengeye dönüp dönemeyeceğinin incelenmesidir.
dinamik sistemler ve kaos - verilen başlangıç konumlarına son derece duyarlı mekanik sistemlerle ilgilenmektedir.
termomekanik - termodinamik ilkelerinden türetilen modellerle malzemeleri analiz etmektedir.
biyomekanik - kemikler, kalp dokusu gibi biyolojik malzemelere uygulanan katı mekaniği bölümüdür.
jeomekanik - buz, toprak, kaya gibi jeolojik malzemelere uygulanan katı mekaniğidir.
katıların ve yapıların titreşimleri - mekanik, inşaat, madencilik, havacılık, denizcilik ve uzay mühendisliğinde hayati önem taşıyan titreşen parçacıklardan ve yapılardan titreşim ve dalga yayılımının incelenmesidir.
kırılma ve hasar mekaniği - katı malzemelerde çatlak büyüme mekaniği ile ilgilenmektedir.
kompozit malzemeler - birden fazla bileşikten oluşan malzemelere uygulanan katı mekaniğidir; örneğin takviyeli plastikler, betonarme, cam elyafı
varyasyonel formülasyonlar ve hesaplamalı mekanik - katı mekaniğinin çeşitli dallarından kaynaklanan matematiksel denklemlerin sayısal çözümleridir, örneğin sonlu elemanlar yöntemi (FEM)
deneysel mekanik - katı malzemelerin ve yapıların davranışını incelemek için deneysel yöntemlerin tasarımı ve analizidir.

Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, katı mekaniği süreklilik mekaniği içinde merkezi bir yere sahiptir. Reoloji alanı, katı ve akışkanlar mekaniği arasında bir örtüşme sağlar.

Malzemelerin mukavemeti - Spesifik tanımlar ve stres ile gerinim arasındaki ilişkiler.
Uygulamalı mekanik
Malzeme bilimi
Süreklilik mekaniği
Kırılma mekaniği
Darbe (mekanik)

LD Landau, EM Lifshitz, Teorik Fizik Kursu : Esneklik Teorisi Butterworth-Heinemann,0-7506-2633-X
JE Marsden, TJ Hughes, Esnekliğin Matematiksel Temelleri, Dover,0-486-67865-2
PC Chou, NJ Pagano, Esneklik: Tensör, İkili ve Mühendislik Yaklaşımları, Dover,0-486-66958-0
RW Ogden, Doğrusal Olmayan Elastik Deformasyon, Dover,0-486-69648-0
S. Timoshenko ve JN Goodier, "Elastisite Teorisi", 3. baskı, New York, McGraw-Hill, 1970.
GA Holzapfel, Lineer Olmayan Katı Mekaniği: Mühendislik için Sürekli Bir Yaklaşım, Wiley, 2000
AI Lurie, Esneklik Teorisi, Springer, 1999.
LB Freund, Dinamik Kırılma Mekaniği, Cambridge University Press, 1990.
R. Hill, Matematiksel Plastisite Teorisi, Oxford Üniversitesi, 1950.
J. Lubliner, Plastisite Teorisi, Macmillan Publishing Company, 1990.
J. Ignaczak, M. Ostoja-Starzewski, Termoelastisite ile Sonlu Dalga Hızları, Oxford University Press, 2010.
D. Bigoni, Doğrusal Olmayan Katı Mekaniği: Çatallanma Teorisi ve Malzeme Kararsızlığı, Cambridge University Press, 2012.
YC Fung, Pin Tong ve Xiaohong Chen, Classical and Computational Solid Mechanics, 2. Baskı, World Scientific Publishing, 2017,978-981-4713-64-1 .

Kübik atom modeli Elektronların kutupsuz atomlar veya moleküller olarak bir küpün 8 köşesine sıralandığı bir atom modelidir. Bu teori 1902'de Gilbert Newton Lewis tarafından geliştirilmiştir.1916'da "The Atom and Molecule" (Atom ve Molekül"  adlı makalede yayınlanmıştır ve Değerlik olgusunu açıklamak için kullanılmıştır. Lewis'in teorisi Abegg'in kuralına dayanıyordu. Irving Langmuir bunu 1919'da geliştirerek "cubical octet atom" (Kübik oktet atom) modeli haline getirmiştir. Aşağıdaki resim, Periyodik tablonun ikinci satırındaki elementler için yapısal gösterimleri göstermektedir.

Atomun kübik modeli kısa sürede Schrödinger denklemine dayanan kuantum mekaniği modeli olarak değiştirilmiş olsa da, kimyasal bağın anlaşılmasına yönelik önemli bir adımdır. Gilbert Newton Lewis tarafından 1916'da yayınlanan makalede, kovalent bağ, oktet kuralı ve şu anda adı verilen Lewis yapısında elektron çifti kavramı da tanıtıldı.

Aşağıdaki yapı C'de olduğu gibi, iki atom bir kenarı paylaştığında tekli kovalent bağlar oluşur. İyonik bağlar, bir kenarı (A) paylaşmadan, bir küpten diğerine bir elektron aktarımı ile oluşturulur. Lewis, yalnızca bir köşenin paylaşıldığı bir ara durum olarak B'yi de öne sürdü.

İki kübik atom arasında bir yüz paylaşılırsa bu, çift bağ oluşur. Bu dört elektron paylaşımı ile sonuçlanır;

Üçlü bağlar kübik atom modeli tarafından hesaplanamaz, çünkü iki kübün üç paralel kenarı paylaşmasının herhangi bir yolu yoktur. Lewis, atomik bağlardaki elektron çiftlerinin, aşağıdaki şekilde olduğu gibi tetrahedral bir yapıya sahip olan özel bir çekime sahip olduklarını öne sürdü (elektronların yeni konumu, kalın kenarların ortasındaki noktalı dairelerle temsil edildi). Bu, bir kenarı paylaşarak bir köşe, bir çift bağ ve bir yüz paylaşarak üçlü bir bağ paylaşarak tek bir bağ oluşturulmasını sağlar.Aynı zamanda, tekli bağlar çevresinde ve metanın dört yüzlü geometrisi için serbest dönüşü kavramını da açıklar.

Molekül tarihi

Louis Joseph Gay-Lussac (6 Aralık 1778 – 10 Mayıs 1850), Fransız kimyager ve fizikçidir. Genellikle gaz yasalarıyla ilgili çalışmalarıyla anılır. Bunun dışında, alkol-su karışımlarıyla yaptığı çalışmalarının ardından bir takım alkollü içkilerin alkol oranlarını ölçmüştür.

Gay-Lussac, Haute-Vienne'deki Saint-Léonard-de-Noblat'da doğmuştur. Eğitimine orada başlayıp, 1794'te, babasının tutuklanmasının ardından, École Polytechnique'e girmek üzere Paris'e gitmiştir. 1797'de okula kabul edilip, üç sene orada okuduktan sonra, École Nationale des Ponts et Chaussées'ye geçmiştir. Bir süre sonra Claude Louis Berthollet'nin asistanı olarak atanmıştır. 1802'de Antoine François de Fourcroy'un yardımcılığını yaptı. École Polytechnique'de, 1809 yılında kimya profesörü oldu. 1808'den 1832'ye kadar Sorbonne'da fizik profesörlüğü de yaptı. Ancak bu görevi, daha sonra Jardin des Plantes'taki kimya kürsüsü için bıraktı. 1831'de doğduğu vilayet, Haute-Vienne'in temsilcisi olarak seçilmiş, 1839'da da Chambre des pairs'e katılmıştır.
1809'da, Gay-Lussac, Geneviève-Marie-Joseph Rojot'yla evlendi. Onunla ilk defa, bir çarşafçı dükkânının çalışanı olarak kimya kitabı okuduğunu gördüğünde tanışmıştı. Beş çocuklarından en büyüğü, Jules, Giessen'e giderek Justus Liebig'in asistanlığını yapmıştır. Jules'ün bazı çalışmaları, aynı baş harfleri yüzünden (J. Gay-Lussac), babasıyla karıştırılmıştır.

Gay-Lussac soyunun bir kısmı Brezilya'da, Güney Amerika'da (de Salusse Lussac/Lussac Do Coutto/Do Coutto Monni) ve Ontario'da yaşamaktadır.

Gay-Lussac, 1802'de, Jacques Charles'ın çalışmalarını kullanarak, günümüzde Charles yasası olarak bilinen yasayı formülize etmiştir.
1804'te, Jean-Baptiste Biot'yla birlikte, bir hidrojen balonu kullanarak 6.4 kilometreye kadar yükseldiler. Atmosferi araştırdığından, farklı yüksekliklerden hava örnekleri alarak sıcaklık ve nemlilikteki farklılıkları gözlemlemeye çalışmıştır.
Alexander von Humboldt'la birlikte, 1805'te, alçalan basınçla (yükseklikle), atmosferin basit yapısının değişmediğini keşfetmiştir. Aynı zamanda, suyun, iki hidrojen parçası, bir oksijen parçasından oluştuğunu da, Humboldt'la beraber keşfetmiştir.
1808'de, boru bulanlardan biriydi.
Sorbonne Üniversitesi'ne yakın bir sokak ve otele adını vermiştir. Aynı zamanda doğum yeri olan Leonard de Noblat'da bir meydan ve sokak da onun ismini taşır. Mezarı, Paris'teki ünlü mezar, Père Lachaise Mezarlığı'ndadır.

Navier-Stokes denklemleri, ismini Claude-Louis Navier ve George Gabriel Stokes'tan almış olan, sıvılar ve gazlar gibi akışkanların hareketini tanımlamaya yarayan bir dizi denklemden oluşmaktadır.
Bu denklemler; akışkan içerisindeki birim kütleye etki eden momentum (ivmelenme) değişimlerinin, basınç değişimleri ve sürtünme kayıplarına neden olan viskoz kuvvetlerin (sürtünmeye benzer) toplamına eşit olduğunun doğruluğunu ortaya koymaktadır. Bu viskoz kuvvetler moleküller arası etkileşimlerden meydana gelmekte ve akışkanın akmaya ne kadar dirençli (viskoz) olduğunu göstermektedir. Böylece, Navier-Stokes denklemlerinin, verilen akışkanın herhangi bir bölgesindeki kuvvetler dengesinin dinamik ifadesi olduğu söylenebilir.
Bu denklemler en kullanışlı denklemlerin başında gelmektedirler. Çünkü, gerek akademik gerekse ekonomik birçok fenomenin fiziğini açıklamaktadır. Hava akımları ve okyanus akıntılarının, boru içindeki su akışının, galaksideki yıldız hareketlerinin, kanat etrafındaki hava akımlarının modellenmesinde ve hesaplarında sıkça kullanılırlar.

Navier-Stokes denklemlerinin detayına girmeden önce, akışkanlar hakkında bazı kabuller yapılması gereklidir. Öncelikle akışkanın sürekli olduğu kabul edilir. Yani akışkanın tamamının aynı özellikte olduğu içinde farklı biçimler (formlar) bulunmadığı kabul edilir. Bir başka gerekli kabul de konu ile ilgili tüm alanların basınç, hız, yoğunluk, sıcaklık vs., diferansiyel olduğudur. (faz değişimleri olmadan)
Denklemler, momentum ve enerji ve kütle korunumunun temel prensiplerinden elde edilir. 
Bunun için, bazı hallerde kontrol hacmi adı verilen, rastgele seçilmiş sonlu bir hacim belirlemek gereklidir, bu hacim üzerinde bu prensipler kolayca uygulanabilir. Bu sonlu hacim 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 ile gösterilir ve yüzeyi sınırlandırılır 
  
    
      
        ∂
        
          Ω
        
      
    
    {\displaystyle \partial {\Omega }}
  
. Kontrol hacmi, sabit kalabilir veya akışkan ile hareket edebilir. Temel kabuller bunlardır, bununla beraber, farklı uygulamalarda özel kabuller de yapılabilir.

Hareket eden akışkanın özelliklerinin değişiminin ölçülebilmesi için iki yol vardır. Örneğin dünya atmosferindeki rüzgar hızının değişimleri ele alınacak olursa; bu değişiklikler bir meteoroloji istasyonu ölçüm cihazı (anemometre) veya bir hava balonu yolu ile ölçülebilir. Şüphesiz, ilk durumdaki anemometre boşlukta sabit bir nokta boyunca geçiş yapan tüm hareketli parçacıkların hızını ölçerken, ikinci durumda bahsedilen aygıt akışkan ile beraber hareket ederken hızdaki değişimi ölçer.
Aynı durumda, yoğunluk, sıcaklık vb. değişimler de ölçümü etkileyecektir. Bu nedenle, bu iki hal için bir ayrım yapılmalıdır. Bir alanın boşluktaki sabit bir pozisyona göre türevi uzaysal (spatial) veya Euleryen türev (Eulerian derivative) olarak adlandırılır. Hareketli bir parçacığın izlenmesi türevi gerçek (substantive), Lagrangyan (Lagrangian) veya maddi (material) türev olarak adlandırılır.
Gerçek türev şu şekilde tanımlanır:

  
    
      
        
          
            D
            
              D
              t
            
          
        
        (
        ⋆
        )
        ≡
        
          
            
              ∂
              (
              ⋆
              )
            
            
              ∂
              
                t
              
            
          
        
        +
        
          v
        
        ⋅
        ∇
        (
        ⋆
        )
      
    
    {\displaystyle {\frac {D}{Dt}}(\star )\equiv {\frac {\partial (\star )}{\partial {t}}}+\mathbf {v} \cdot \nabla (\star )}
  

Burada 
  
    
      
        
          v
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} }
  
 akışkanın hızıdır. Denklemin sağ tarafındaki ilk terim alışılmış Euleryen türevi (sabit bir referans üzerindeki türev) iken, ikinci terim akışkan hareketi ile oluşan değişiklikleri ifade eder. Bu etki adveksiyon olarak adlandırılır.

Navier-Stokes denklemleri, aşağıdaki korunum kanunlarından türetilir:

Kütle
Enerji
Momentum
Açısal momentum
Ek olarak, akışkan için bir durum denklemi bağıntısı kabulü yapılması gereklidir.
En genel biçimde, bir korunum kanunu şunu ifade eder, bir kontrol hacmi üzerinde tanımlanmış hacim özelliği (bulk property) değişiminin oranı 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 hacim sınırları boyunca hareket eden akışkanın dışarı taşıdığı kayıp ve artı kontrol hacminin iç tarafındaki kazançlar ve kayıplara eşit kabul edilir. Bu, aşağıdaki integral denklemi ile ifade edilir.

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        L
        
        d
        Ω
        =
        −
        
          ∫
          
            ∂
            Ω
          
        
        L
        
          v
          ⋅
          n
        
        d
        ∂
        Ω
        +
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        Q
        d
        Ω
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int _{\Omega }L\;d\Omega =-\int _{\partial \Omega }L\mathbf {v\cdot n} d\partial \Omega +\int _{\Omega }Qd\Omega }
  

Bu denklemde v akışkanın hızı ve 
  
    
      
        Q
      
    
    {\displaystyle Q}
  
 akışkan içindeki kazançlar ve kayıplar olarak ifade edilir.
Eğer kontrol hacmi boşluk içinde sabitlenmiş ise bu integral denkleminden aşağıdaki şekilde bir ifade yazılabilir.

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        L
        d
        Ω
        =
        −
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        ∇
        ⋅
        (
        L
        
          v
        
        )
        d
        Ω
        +
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        Q
        d
        Ω
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int _{\Omega }Ld\Omega =-\int _{\Omega }\nabla \cdot (L\mathbf {v} )d\Omega +\int _{\Omega }Qd\Omega }
  

Ayrıca, kontrol hacminin içinde, bu son denklemde elde edilmiş olan sağ taraftaki ilk terimin ifade edilmesi için diverjans teoremi kullanılmıştır. Böylece:

  
    
      
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        L
        d
        Ω
        =
        −
        
          ∫
          
            Ω
          
        
        (
        ∇
        ⋅
        (
        L
        
          v
        
        )
        −
        Q
        )
        d
        Ω
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dt}}\int _{\Omega }Ld\Omega =-\int _{\Omega }(\nabla \cdot (L\mathbf {v} )-Q)d\Omega }
  

Yukarıdaki ifade boşlukta sabit kalan bir kontrol hacminde 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 için geçerlidir. Çünkü 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 zaman içinde sabittir, değişmez. Bu sayede "
  
    
      
        
          
            d
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {d}{dt}}}
  
" ve "
  
    
      
        
          ∫
          
            Ω
          
          

          
        
        d
        Ω
      
    
    {\displaystyle \int _{\Omega }^{}d\Omega }
  
" ifadeleri birbirinin yerine yazılabilir. Böylece ifade tüm alanlar için geçerli olur ve integral çıkartılabilir.
Gerçek türev, 
  
    
      
        Q
        =
        0
      
    
    {\displaystyle Q=0}
  
 olduğunda (kazanç ve kayıp yokken) elde edilir.

  
    
      
        
          
            ∂
            
              ∂
              t
            
          
        
        L
        +
        ∇
        ⋅
        
          (
          
            L
            
              v
            
          
          )
        
        =
        
          
            D
            
              D
              t
            
          
        
        L
        +
        L
        
          (
          
            ∇
            ⋅
            
              v
            
          
          )
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial }{\partial t}}L+\nabla \cdot \left(L\mathbf {v} \right)={\frac {D}{Dt}}L+L\left(\nabla \cdot \mathbf {v} \right)=0}
  

Kütlenin korunumu şu şekilde yazılır:

  
    
      
        
          
            
              ∂
              ρ
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        ∇
        ⋅
        
          (
          
            ρ
            
              v
            
          
          )
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \rho }{\partial t}}+\nabla \cdot \left(\rho \mathbf {v} \right)=0}
  

  
    
      
        =
        
          
            
              ∂
              ρ
            
            
              ∂
              t
            
          
        
        +
        ρ
        ∇
        ⋅
        
          v
        
        +
        
          v
        
        ⋅
        ∇
        ρ
      
    
    {\displaystyle ={\frac {\partial \rho }{\partial t}}+\rho \nabla \cdot \mathbf {v} +\mathbf {v} \cdot \nabla \rho }
  

  
    
      
        =
        
          
            
              D
              ρ
            
            
              D
              t
            
          
        
        +
        ρ
        ∇
        ⋅
        
          v
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle ={\frac {D\rho }{Dt}}+\rho \nabla \cdot \mathbf {v} =0}
  

Burada 
  
    
      
        ρ
   

Newton tipi akışkan, akışa neden olan kayma gerilmesi ile doğru orantılı bir şekil değiştirme hızına sahip akışkan. Başka bir deyişle, akış yönüne paralel yüzeydeki kayma gerilmesi ile o yüzeydeki hız gradyeni (yüzeye dik yönde hızın değişimi) her noktada doğru orantılı ise akışkan, Newton tipidir. Daha kesin bir ifadeyle bir akışkan; yalnızca viskoz gerilimi ve şekil değiştirme hızını tanımlayan tensörler, akışın gerilim durumu ve hızına bağlı olmayan sabit bir viskozite tensörü ile ilişkiliyse Newton tipidir.
Şekil değiştirme hızıyla kayma gerilmesi arasındaki ilişkiyi ilk kez diferansiyel denklem kullanarak Isaac Newton ifade ettiği için bu doğrusal ilişkiye uyan akışkanlar Newton tipi adını alır.

Su, hava, alkol, gliserol, yağ, benzin; günlük hayatta sıkça görülen Newton tipi akışkanlardır. Küçük moleküllerden oluşan tek fazlı akışkanlar genellikle Newton tipidir.

Newton tipi olmayan akışkan

Fizik bilimlerinde, Pascal yasası veya Pascal prensibi; hareketsiz ve sıkıştırılamayan bir akışkanın aynı mutlak yüksekliğe sahip tüm noktalarında, bazı yerlerde akışkana ek basınç uygulansa dahi, sıvı basıncı aynıdır, der. Öte taraftan, h1 ve h2 gibi yüksekliği verilen iki noktadaki basınç farkı aşağıdaki gibidir:

  
    
      
        
          P
          
            2
          
        
        −
        
          P
          
            1
          
        
        =
        ρ
        g
        (
        Δ
        h
        )
        
      
    
    {\displaystyle P_{2}-P_{1}=\rho g(\Delta h)\,}
  

burada ρ (rho) akışkanın yoğunluğu, g deniz seviyesindeki yerçekimi ve h1, h2 yüksekliktir. Bu formülün sezgisel açıklaması şudur ki; iki yükseklikteki basıncın değişimi, bu iki yükseklikteki akışkanın ağırlığına bağlıdır. Yükseklikteki değişimin ek basınçlarla bağlantılı olmadığına dikkat ediniz. Bu yüzden Pascal yasası, herhangi bir noktaya uygulanan basınçtaki herhangi bir değişiklik akışkan boyunca aynen aktarılır. 

Pascal prensibi kapalı kaplarda bulunan sıvılar için geçerlidir.
Pascal prensibine göre, sıvılar basıncı aynen iletirken basınç kuvvetini aynen iletemezler.
Pascal prensibine göre sıvılar basıncın büyüklüğünü değiştirmeden yön ve doğrultusunu değiştirirler.
Pascal prensibine göre basıncın etki ettiği yüzeyin yeri (konumu) ve büyüklüğü değiştirilerek istenilen yönde ve büyüklükte basınç kuvvetleri elde edilebilir.
Pascal prensibinden faydalanılarak; su cenderesi, sıkıştırma sistemleri (hidrolik frenler, hidrolik presler), taşıma sistemleri (hidrolik liftler, vinçler), tulumbalar, berber koltukları, basınç ölçmek için kullanılan araçlar (barometre ve manometre) yapılmıştır.

Hidrolik presler Pascal prensibine göre çalışırlar.
Artezyen kuyuları, su kuleleri ve barajlarda aynı prensibe uyarlar.
'Pascal'ın patlak fıçı gösterisi': uzun, dar, dikey bir boru büyük, sızdırmaz bir fıçıya eklenir. Boruya su ekledikçe sistemdeki basınç artar. Fıçı dolunca, boruya küçük bir miktar su eklemek ise fıçının patlaması için yeterlidir. Dalgıçlar bu prensibi anlamak zorundadırlar. Suyun altında 10 metre derinlikte, basınç, deniz seviyesindeki basıncın iki katıdır ve derinlikteki her 10 m'lik artışla 100kPa kadar artar.
Atmosferik basınç yükseklikle azalır, Blaise Pascal'ın kendini kışkırtmasıyla Puy-de-Dôme dağı ve Paris'teki Saint-Jacques kulesinde ilk kez kanıtlanan bir gerçek. Yukarıdaki açıklamayı takiben, yükseklik arttıkça, yüzey alanının her bir biriminin üzerindeki kütle azalır.

Akışkanlar mekaniği
Blaise Pascal

Robert Boyle  (/bɔɪl/; d. 25 Ocak 1627 - ö. 30 Aralık 1691), Anglo-İrlandalı doğa filozofu, kimyager, fizikçi, simyacı ve kâşif.
Modern anlamda ilk "element" tanımını yapmıştır. Gazın basıncıyla hacmi arasında bir bağlantı olduğunu açıklamıştır. Bu bağıntı "Boyle – Mariotte Yasası" olarak bilinir. En çok matematik ve fen alanında yaptığı çalışmalarla hatırlanmaktadır. Araştırmalarının ve de kişisel düşüncelerinin açık bir şekilde simyacılıkla bağlantısı olsa da, genellikle, ilk modern kimyager olarak görülür. Çalışmalarının arasından en ünlüsü, The Sceptical Chymist (Şüpheci Kimyager), kimya alanında bir dönüm noktası olarak görülür.

Robert Boyle Munster, Richard Boyle'ın yedinci oğlu ve on dördüncü çocuğu olarak doğmuştur. Doğar doğmaz "anne" diye ağladığı ve 6 aylıkken konuşmaya başladığı, 1,5 yaşında ise ileri derecede okuryazar olduğu bilinmektedir. Henüz çocukken Latince, Yunanca ve Fransızca öğrenen Boyle, daha 9 yaşına bile girmeden babasının arkadaşı Sir Henry Wotton'un çalıştığı Eton Koleji'ne gönderildi. Bu okulda üç yıl kaldıktan sonra, bir Fransız hocayla beraber yurt dışına gitti. İki yıl Cenevre'de kaldıktan sonra, 1641'de Floransa'ya gitti. O kış orada kalarak "büyük yıldız-izleyici", Galileo Galilei'nin ikilemlerini inceledi. Gidişinden kısa bir zaman sonra Galilei, 1642'nin başında öldü.

1645'te İngiltere'ye döndüğünde, babasının hastanede olduğunu ve ona Dorset'teki Stalbridge eviyle İrlanda'daki mülklerini bıraktığını öğrendi. O zamandan sonra, kendini bilimsel araştırmaya adadı ve kısa zamanda, kendine, birkaç meraklı insanın yeni bir felsefe oluşturmak için kurduğu "Görünmez Kolej" de bir yer buldu. Bu grup, sıkça Londra'daki Grensham Koleji'nde buluşuyorlardı. Bazı üyeler Oxford'da da buluşmalarını yapıyorlardı. Bunun ardından, 1654'te, Boyle, Oxford'a taşındı. 1657'de Otto von Guericke'nin hava pompasını okuyunca, Robert Hooke'un asistanlığıyla bu aleti geliştirmeye karar verdi. 1659'da "machina Boyleana" ya da "Pnömatik Motor" adını verdiği sonuçlardan sonra hava konusunda birçok deney yapmaya başladı.
1660'ta, bu aletle yaptığı çalışmaları New Experiments Physico-Mechanical (Fiziko-Mekanik Yeni Deneyler) adı altında yayınladı. Bu kitaptaki düşüncelerin bir eleştirmeni Franciscus Linus'tu (1595-1675). Boyle, ünlü Boyle yasasını bu kritiklere yanıt ararken buldu. Ancak, bağımsız bir şekilde, aynı şeyleri bulan ama 1676'ya kadar yayımlamayan Edme Mariotte de bu kanunun bulucuları arasında gösterilir. 1663'te, Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilgide Gelişme İçin Londra Kraliyet Cemiyeti) oldu. Vakfın kurucusu II. Charles, Boyle'ı üye yaptı ve 1680'de başkanlığa seçilse de yeminleri konusunda bazı şüpheleri olduğu için bu görevi kabul etmedi.
Boyle, Oxford'dayken bir Chevalier (Şövalye) oldu. Şövalyelerin Oxford'a, Boyle'ın gelmesinden biraz zaman önce yerleştikleri düşünülmektedir. Boyle'ın yaşadığı zaman, zaferler almış parlament güçlerinin, yeni gelişen fikirlere karşı olduğu bir zamana denk geldiği için Boyle'ın da Şövalye hareketlerinde nasıl görevler aldığı oldukça gizli kalmıştır. Bu nedenle de bu konuda tek bilinen şey, böyle bir cemiyete üyeliğidir.
1668'de Oxford'u bırakıp Londra'ya, Pall Mall'da oturan kız kardeşi Lady Ranelagh'ın yanına yerleşmiştir.

1689'da hiçbir zaman çok kuvvetli olmayan sağlığı oldukça kötüleşti ve de bu onun Kraliyet Cemiyeti de dahil görüşmelere gitmesini engelledi. Tanıdıklarına, "çok sıra dışı bir durum olmadığı müddetçe" Salı-Cuma öğleden sonraları ve Çarşamba-Cumartesi de öğlenleri rahatsız edilmek istemediği haberini saldı. Bu kazandığı zamanda "kendini toparlayıp, raporlarını düzenlemeyi" ve "o sanattaki çalışkan havarilere, aynen Hermetik bir miras" gibi olacak önemli kimyasal çalışmalar düzenlemek istiyordu.

Fulton, John F., A Bibliography of the Honourable Robert Boyle, Fellow of the Royal Society. Second edition. Oxford: At the Clarendon Press, 1961.

Rutherford atom modeli, Ernest Rutherford tarafından 1911 yılında ortaya konan fiziksel model. Rutherford 1909'da Geiger-Marsden deneyini yönetti ve bu deney Rutherford'un 1911'de yaptığı analizler sonucunda J. J. Thomson'un erik pudingi modelinin yanlış olduğunu ortaya koydu. Rutherford'un deneysel sonuçlara dayanan yeni atom modeli, atomun geri kalanına kıyasla çok küçük bir hacimde yoğunlaşmış nispeten yüksek bir merkezi yük ve atomun kütlesinin çoğunu içeren bu merkezi hacim gibi yeni özellikler içeriyordu; bu bölge atom çekirdeği olarak adlandırıldı. Rutherford modelinin yerini daha sonra Bohr modeli aldı.
Arkasına film yerleştirilmiş bir altın tabakaya +2 yüklü alfa tanecikleri (He+2) göndererek ışınların levhaya çarptıktan sonra izledikleri yolları çizilmiştir.
Rutherford yapmış olduğu deneyle atomun çapını çok küçük bir sapmayla hesaplamıştır. (22 bin alfa tanecikten bir tanesi sapmıştır.) Sapmanın nedeni büyük bir olasılıkla o zamanlarda daha hassas bir ölçme yönteminin bulunmamış olmasıdır.
Rutherford atom modeli Güneş Sistemi'ne benzetilmektedir. Levha içine gönderilen ışınların büyük bir bölümü levhadan doğrudan geçmiştir. Proton dolu bir çekirdeğe ve etrafında dönen elektronlar da gezegenlere benzetilmiştir.
Deney sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

Atomda büyük boşluklar vardır.
Işınların küçük bir kısmının kırıldığı ve çok küçük bir kısmının yansıdığı görülmüştür. Buradan ise şu öğrenilmişti: atomda + (pozitif) yükler çekirdek adı verilen küçük bir hacimde toplanmıştır.
Atom kütlesinin çoğu çekirdekte toplandığını belirtmiştir.
Atomda pozitif yüklü tanecikler kadar elektron, çekirdeğin etrafında bulunur ve atom hacminin büyük bir bölümünü elektronlar kaplar.

Nötronu bulamamıştır.
Elektronların yerlerini ve hareketlerini tam olarak açıklayamamıştır.
Rutherford atom modeli ile Modern Atom Teorisi ve Bohr atom modelinin temelleri atılmıştır.

Satyendra Nath Bose (Bengalce: সত্যেন্দ্র নাথ বসু, [[ʃot̪ːend̪ronat̪ʰ boʃu]]; d. 1 Ocak 1894 - ö. 4 Şubat 1974), Royal Society üyesi Hint matematikçi ve fizikçi.
1915 yılında Kalküta Üniversitesinden mezun olan Bose, 1924-25 yıllarında Marie Curie ile birlikte çalıştı. Daha sonra ülkesine dönerek önce Dhaka Üniversitesinde (1926), sonrasında ise Kalküta Üniversitesi'nde çalıştı.
Satyendra Nath Bose, matematiksel fizik alanında uzmanlaşmış Bengalli bir fizikçiydi. 1920'lerin başında çalışma alanı kuantum mekaniğiydi. Bu çalışma Bose-Einstein istatiğinin temellerini ve Bose-Einstein yoğunlaşma teorisini ortaya çıkardı. İngiltere Kraliyet Derneği'nin bir üyesi tarafından aday gösterilerek 1954'te Padma Vibhushan ödülünü kazandı. Padma Vibhushan ödülü Hindistan’ın ikinci en iyi sivil ödülüdür.
Bose-Einstein istatistiklerine uyan parçacık sınıfı, daha sonra Paul Dirac tarafından "bozon" adıyla adlandırıldı.
Kendini geliştirmiş bir bilim insanı ve birden çok dil bilen biri olarak onun matematik, kimya, biyoloji, maden bilimi, felsefe, sanat, müzik ve fizik alanlarını da kapsayan çok geniş bir ilgi alanı vardı. Birçok araştırma ve geliştirmeyi Hindistan krallık komitesine sundu.

Satyendranath Bose yedi çocuğun en büyüğü olarak Kalküta'da, şu anki adıyla Kalkata'da doğdu. Altı kız kardeşi vardı. Evi Batı Bengal eyaletinde Nadia kentinin Bora Jagulia köyündeydi. Beş yaşındayken evinin yakınlarındaki bir okula başladı. Ailesi Goabagan'a taşındığında, Yeni Hindistan okuluna kabul edildi. Okulunun son yılında Hindu okuluna kabul edildi. 1909 yılında üniversiteye geçiş sınavını geçti ve 50.liğe layık görüldü. Daha sonra Başkanlık kolejindeki orta seviyedeki bilim kursuna katıldı. Burada Jagadish Chanda Bose, Sarada Prasanna Das ve Chandra Ray gibi ünlü öğretmenlerde ders alan Dhaka'lı Naman Sharma ve Meghnad Saha iki yıl sonra aynı koleje katıldılar. Prasanta Chandra Mahalonobis ve Sisir Kumar Mitra, Bose'dan birkaç yıl büyüktü. Satyendranath Bose lisans öğrenimi için uygulamalı matematiği seçti ve 1913'te ilk sınavında geçti. 1915 yılında uygulamalı matematik alanında yüksek lisans sınavını birincilikle geçti. Aldığı notlarla yüksek lisansta Kalküta Üniversitesi'nin tarihinde hâlâ geçilemeyen bir rekora imza attı. Yüksek lisansını tamamladıktan sonra, 1916 yılında Kalküta Üniversitesi'ne araştırma görevlisi olarak katıldı ve görelilik teorisi üzerindeki çalışmalarına başladı. Bu dönem bilim tarihinin heyecanlı bir dönemiydi. Kuantum teorisi ufukta görünmüştü ve önemli sonuçlar gelmeye başlamıştı.
Babası Surendranath Bose, Doğu Hindistan Demiryolu Şirketi'nde mühendislik bölümünde çalışıyordu. Annesi Amodini Devi kendisi resmi okullarda hemen hiç okumamıştı, yedi çocuğunu itinayla yetiştirdi.
Satyendranath Bose 1914 yılında yirmi yaşındayken seçkin bir Kalkütalı fizikçinin kızı olan on bir yaşındaki Ushabati Ghash ile evlendi. Dokuz tane çocukları oldu ama bunlardan iki tanesi küçük yaşta öldü. Satyendranath Bose 1974'te öldüğünde arkasında eşini, iki oğlunu ve beş kızını bıraktı. Çok dil bilen biri olarak, Bengalce, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Sanskritçe gibi birçok dilde şair lord Tennyson, Rabindranath Tagore ve Kalidasa kadar iyi şiirler yazdı. Bose ayrıca kemana benzer bir enstrüman olan esraj çalıyordu. Aktif olarak Çalışan Erkeklerin Enstitüsü olarak bilinen gece okullarına gidiyordu.

Bose, ilk olarak Kalküta'daki Hindu okuluna daha sonra da Başkanlık kolejine katıldı. Araştırma öğrencisi ve astrofizikçi Meghnad Saha ikinciyken, bu okullarda en yüksek notları aldı. Ona hayattaki hedeflerini yüksek tutmasını sağlayan Jagadish Chandra Bose, Prafulla Chandra Ray ve Naman Sharma gibi öğretmenleriyle iletişime geçti. 1916'dan 1921'e kadar Kalküta Üniversitesi'ndeki fizik bölümünde öğretmenlik yaptı. 1919 yılında Saha ile beraber Fransızca ve Almancadan çevrilmiş Einstein'ın özel ve genel görelilik çalışmalarını içeren ilk İngilizce kitabını yayınladı. 1921 yılında yeni kurulmuş olan Dhaka Üniversitesi'nde (şu anki Bangladeş'te) fizik bölümüne girdi. Bose üniversitede yeni bölümler ve laboratuvarlar kurdu.
1918 yılı ve sonralarında Saha ile beraber teori fizik ve saf matematik ile ilgili birçok çalışma yayınladılar. 1924 yılında Dhaka Üniversitesi Fizik bölümünde öğrenci olarak çalışırken, daha yeni gelişmekte olan kuantum teorisi kullanılarak, bir cismin sıcaklığı değişirken yayılan ışık oranını veren Planck formülünün nasıl bulunabileceğini gösterdi. Ama Bose'un bu konuda yazdığı makale yayınlanmadı. Bunun üzerine Bose konuyu doğrudan Einstein'a yazdı, Einstein meselenin önemini derhal anlayarak makaleyi Almancaya çevirip Bose'un namına Alman fizik dergisi Zeitschrift für Physik'e gönderdi. Böylece adını duyuran Bose iki yıl boyunca Avrupa'da X ışınları ve kristalografi laboratuvarlarında Louis De Broglie, Marie Curie ve Einstein'le beraber çalışma fırsatına sahip oldu.

Dhaka Üniversitesi'nde radyasyon ve morötesi ışınlar derste anlatırken, Bose öğrencilerine tahminlerin ve deneysel sonuçların örtüşmemesinden dolayı bu yeni teorinin yetersiz olduğunu göstermek istedi. Bu çelişkiyi açıklarken Heisenberg'in belirsizlik ilkesindeki dalgalanma kesinken, Maxwell-Boltzmann dağılımının mikroskopik parçacıklar için doğru olamayacağını düşündü. Bu yüzden uzayda her durumdaki hacmi h^3olan, belirgin pozisyonundan ayrılan ve parçacıkların momentumları olan bir parçacık bulma olasılığını fark etti. Bose bu durumu Planck yasası ve hafif kuantumlar hipotezi olarak küçük bir makale şeklinde derse uyarladı ve bunu Einstein'a mektup olarak gönderdi.‘’ Saygılarımla bayım, ekteki makaleyi okumanız ve görüşünüzü almak için bu mektubu gönderme cesareti buldum. Ne düşüneceğinizle ilgili endişeliyim. Planck yasasındaki katsayının (8πv^2)/c^3 olduğu sonucuna elektrodinamikten bağımsız bir şekilde sadece en uzak orta alanın uzayda h^3olduğunu varsayarak ulaşmayı denedim. Almanca’ya çevrilince sonucun ne olacağını bilmiyorum. Eğer bunun yayımlanmaya değer olduğunu düşünüyorsanız ve eğer Zeitschrift für Physik’de yayımlanması için düzenlerseniz minnettar olurum. Bu düşünce tamamen yanlışsa, böyle bir ricada hiç tereddüt yaşamayacağım. Çünkü biz sadece sizin öğretilerinizden yazılarınıza kar eden öğrencileriniziz. Kalküta’da
görelilik yazılarınızı İngilizce’ye çevirmek için izninizi isteyen birini hatırlayıp hatırlamadığınızı bilmiyorum. Siz bu ricayı kabul etmiştiniz. Kitabınız henüz basıldı. Genel görelilik çalışmalrınızı çevirenlerden biri de bendim.’’

Einstein ilk başlarda Bose’un esas ayrıldığı noktayı fark edememişti ve Bose’un ilk yönlendirdiği çalışmasında yeni yönemin doğru olduğu cevabını vermişti. Ama Einstein, Bose-Einstein yoğunlaşmasını tahmin ettiği ve Bose’un metodunu kullandığı ikinci çalışmasında esasların ne olduğunu fark etmeye ve dalga parçacık ilişkisini kıyaslamaya başladı. Bose’un Einstein’e gönderilmeden önce reddedilmiş olan makalesi çoktan İngiliz Journal Philosophical dergisine kabul edilmişti. Bu makalenin neden reddedildiği bilinmiyor. Einstein bu fikri benimsedi ve bunu atomlar için genişletti. Bu durum Bose-Einstein yoğunlaşmasının oluşumunun tahminine sebep oldu, bozonların yoğun olarak toplanması (spin sayısı bir tam sayı olan parçacık, daha sonra Bose'un adıyla, "bozon" diye adlandırıldı.) 1995 yılındaki deneyle gösterildi.

Avrupa'da kaldıktan sonra Bose Daka'ya 1926'da geri döndü. Doktora eğitimi yoktu, var olan yönetmeliklere göre profesör olabilecek nitelikte değildi. Ama Einstein onu önerdi. Daha sonra, Dhaka Üniversitesinde fizik bölümü başkanlığı yaptı. Yönetime ve öğretmeye Dhaka Üniversitesi'nde devam etti. Bose X ışınları örütbilimleri laboratuvarı için bir cihaz tasarladı. X ışınları, görünge gözlemi, X ışınları kırılımı, maddenin mıktanıssal özellikleri, optik ızge ölçümü, kablosuz ve birleştirilmiş olan teorilerinde bölümü bir araştırma merkezi haline getirmek için laboratuvarlar ve kütüphaneler kurdu. Ayrıca Meghnad Saha ile birlikte gerçek gazlar için bir durum denklemi yayınladılar. Aynı zamanda 1945'e kadar Dhaka Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesi fakülte dekanlığı yaptı.

Hindistan'ın İngiltere'den bağımsızlığını kazanması yaklaşırken (1947) Kalküta'ya geri döndü ve burada 1956 yılına kadar ders vermeye devam etti. Her öğrencisinin yerel materyal ve teknik kullanarak kendi ekipmanlarını tasarlaması konusunda ısrar etti. Profesörken emekliye ayrıldı. Daha sonrasında Shanti Niketan'daki Visva-Bharati Üniversitesi'nde rektör yardımcı oldu. Nükleer fizik çalışmalarına devam etmek ve organik kimya çalışmalarını tamamlamak için Kalküta üniversitesine geri döndü. İlerleyen yıllarda Bakreshwar'ın çıkıntılarından Helyum özütlemesi gibi uygulamalı araştırmalar yaptı.

Fiziğin dışında, edebiyat (Bengali, İngilizce) ve biyoteknoloji alanında çalışmalar yaptı. Kimya, jeoloji, zooloji, antropoloji, mühendislik ve diğer alanlarda çok yoğun çalışmalar yaptı. Bengalli olduğu için öğretim diline, bilimsel araştırmaları çevirerek ve alanların gelişmesine katkı sağlayarak Bengalceye birçok katkıda bulundu.

1907 yılında Rabindranath Tagore bilim alanındaki tek kitabını, Visva-Parichay, Satyendra Nath Bose'a ayırdı. 1954 yılında Hindistan hükûmeti tarafından Padma Vibhushan başlığı ile ödüllendirildi. 1959'dan itibaren on beş yıl boyunca ülkedeki akademisyen olarak en yüksek dereceye sahip millî profesör olarak atandı. 1986 yılında S.N. Bose temel bilimler ulusal merkezi Hindistan hükûmeti parlamentosu yardımıyla Kalküta'da kuruldu. Bilimsel ve endüstriyel araştırma meclisine danışman oldu. Ulusal Bilim Enstitüsü ve Hindistan Fizik topluluğunun başkanıydı. Hindistan bilim kongrelerinde genel başkan olarak seçildi. Hindistan istatistik enstitüsünde başkan yardımcılığından başkanlığa geldi.1958 yılında Kraliyet topluluğunun üyesi oldu. Rajya Sabha üyesi olarak aday gösterildi. Partha Ghose, Bose'un çalışmalarının Planck, Bohr ve Einstein'ın eski kuantum teorisiyle Schrödinger, Heisenberg, Born, Dirac ve diğerlerinin yeni kuantum mekaniği arasında geçiş olduğunu söyledi.

Bozon kavramı, Bose-Einstein istati

Serbest yüzey, bir akışkanın yüzeyinde normal gerilmenin sabit ve kayma gerilmesinin sıfır olduğu yüzey bölgesine denir. İki ayrı homojen akışkanın temas sınırı örnek olarak verilebilir: sıvı su ile atmosferdeki hava arasında. Sıvıların aksine, gazlar serbest yüzey oluşturamazlar. Bunun sebebi, gazların (molekülleri arasındaki bağların zayıf olmasından ötürü) bulundukları ortamı, ne kadar büyük olursa olsun, genleşerek doldurmak istemeleridir.
Bir akışkan bir yerçekimi alanında serbest bir yüzey oluşturur. Mekanik denge oluşmuş ise, bu serbest yüzey akışkana etki eden bileşke kuvvet'in yönüne dik olması zorundadır. Eğer dik değil ise, yüzey boyunca bir başka kuvvet bulunmaktadır ve akışkan kuvvet yönünde akar. Bu sebeple, dünya üzerindeki tüm serbest yüzeyler yataydır (yalnızca yüzey gerilmelerinin hilalsi bir yüzey yapısına yol açtığı su içine batırılmış katı cisim yüzeylerinin temas noktalarında).
Yerçekimi kuvveti gibi dış kuvvetlerin etkimediği serbest bir akışkan paketçiğinde, yalnızca iç kuvvetler etkilidir (ör. Van der Waals kuvvetleri, hidrojen bağları). Bu unsurun serbest yüzeyinin, unsurun hacminin alabileceği en düşük yüzey alanına tekabül eden şekli alacağı varsayılır: mükemmel bir küre. Bu, bir alkol-su karışımına yağ damlatıldığında gözlemlenebilir. Damlatılan yağ, karışım yüzeyinin hemen altında küresel bir şekilde durur çünkü alkol-su karışımı içindeki yağa etkiyen yerçekimi kuvveti ve kaldırma kuvveti birbirini dengeler.

Eğer bir akışkanın serbest yüzeyi rahatsız edilirse, yüzeyde dalgalar oluşur. Bu dalgalar ise, 'elastik dalgalar' değildir. Bunlar, rahatsız edilen akışkanın yatay konumuna geri dönmesini sağlamaya çalışan yer çekimi kuvvetinin etkisinde oluşan dalgalardır.
Yüzey dalgalarının hızı, eğer akışkan derin ise, dalga boyunun kareköküyle orantılıdır. Dolayısıyla, denizdeki uzun dalgalar kısa dalgalardan daha süratlidir.

Eğer silindir bir kap bir akışkanla doldurulmuşsa ve bu kap, silindir ekseni ile kesişen dik bir eksen etrafında döndürülüyorsa, serbest yüzeyin parabolik dönel bir yüzey şeklinde (paraboloid) oluştuğu varsayılır. Serbest yüzeyin her noktası, üzerine etkiyen kuvvete diktir. Bu kuvvet ise her bir noktanın hareketine bağlı olarak oluşan, yer çekimi ve santrifüj kuvvetlerinin bileşkesidir. Bu prensip, sıvı aynalı teleskopların üretilmesinde kullanılır.
Eğer serbest bir akışkan paketi bir eksen etrafında dönüyorsa, serbest yüzey kutupları basık sferoit şeklini alır: bu, Dünya'nın yaklaşık şeklidir.

Hidrodinamikte, serbest yüzey matematiksel olarak serbest yüzey koşulu ile belirtilir:

  
    
      
         
        
          
            
              D
              p
            
            
              D
              t
            
          
        
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle \ {\frac {Dp}{Dt}}=0.}
  

Akışkanlar dinamiğinde, serbest yüzey vorteksi, potansiyel vortex ya da girdap olarak da bilinir, irrotasyonel akım içinde oluşur. Örnek olarak, küvetteki suyun boşalmasındaki durum verilebilir.
Akışkanlar mekaniğinde, bir serbest yüzey akımı, ayrıca açık kanal akımı da denir, serbest yüzey altında yer çekimi kuvveti etkisiyle hareket eden akımdır. Genel anlamda su, atmosferdeki havanın altında akmaktadır.

Temas mekaniği, bir veya daha fazla noktada birbirine dokunan katıların deformasyonunun (şekil değiştirmesinin) incelenmesidir. Temas mekaniğindeki temel ayrım, temas eden cisimlerin yüzeylerine dik etkiyen gerilmeler (normal gerilme olarak bilinir) ile yüzeyler arasında teğetsel olarak etkiyen sürtünme gerilmeleri (kayma gerilmesi) arasındadır.
Normal temas mekaniği veya sürtünmesiz temas mekaniği, temiz ve kuru olsalar bile yakın temastaki yüzeylerde bulunan adhezyon ve uygulanan normal kuvvetlerin neden olduğu normal gerilmelere odaklanır.
Sürtünmeli temas mekaniği, sürtünme kuvvetlerinin etkisini vurgular.
Temas mekaniği, makine mühendisliğinin bir parçasıdır. Konunun fiziksel ve matematiksel formülasyonu, malzeme mekaniği ve sürekli ortamlar mekaniği üzerine inşa edilmiştir ve statik veya dinamik temas halindeki elastik, viskoelastik ve plastik cisimleri içeren hesaplamalara odaklanır.
Temas mekaniği, teknik sistemlerin güvenli ve enerji açısından verimli tasarımı için ve triboloji, temas sertliği, elektriksel temas direnci ve batma sertliği çalışmaları için gerekli bilgileri sağlar.
Temas mekaniği prensipleri; lokomotif tekerlek-ray teması, bağlama tertibatları, fren sistemleri, lastikler, rulmanlar, yanmalı motorlar, mekanik bağlantılar, conta sızdırmazlık elemanları, metal işleme, metal şekillendirme, ultrasonik kaynak, elektrik kontakları ve diğerleri gibi uygulamalara yönelik olarak hayata geçirilir.
Alandaki mevcut zorluklar arasında temas ve bağlantı elemanlarının gerilme analizi ile yağlama ve malzeme tasarımının sürtünme ve aşınma üzerindeki etkisi yer alabilir.
Temas mekaniğinin uygulamaları ayrıca mikro ve nanoteknolojik alana kadar uzanır.
Temas mekaniğindeki özgün çalışmalar, 1881 yılında Heinrich Hertz tarafından yazılan "Elastik katıların teması üzerine" (Almanca: Über die Berührung fester elastischer Körper) makalesinin yayınlanmasına dayanır. Hertz, üst üste yığılmış birden fazla merceğin optik özelliklerinin, onları bir arada tutan kuvvet ile nasıl değişebileceğini anlamaya çalıştı. Hertz temas gerilmesi, iki kavisli yüzey temas ettiğinde ve uygulanan yükler altında hafifçe deforme olduğunda gelişen yerel gerilmeleri ifade eder. Bu deformasyon miktarı, temas halindeki malzemenin elastiklik modülüne bağlıdır. Temas gerilmesini; normal temas kuvveti, her iki cismin eğrilik yarıçapları ve her iki cismin elastiklik modülünün bir fonksiyonu olarak verir. Hertz temas gerilmesi; rulmanlar, dişliler ve iki yüzeyin temas halinde olduğu diğer tüm cisimlerdeki yük taşıma kapasiteleri ve yorulma ömrü denklemlerinin temelini oluşturur.

Klasik temas mekaniği en çok Heinrich Hertz ile ilişkilendirilir. 1882'de Hertz, kavisli yüzeylere sahip iki elastik cismin temas problemini çözdü. Bu hala geçerli olan klasik çözüm, temas mekaniğindeki modern problemler için bir temel sağlar. Örneğin, makine mühendisliği ve tribolojide, Hertz temas gerilmesi, eşleşen parçalar içindeki gerilmenin bir tanımıdır.
Hertz temas gerilmesi genellikle farklı yarıçaplı iki küre arasındaki temas alanına yakın gerilmeyi ifade eder.
Yaklaşık yüz yıl sonrasına kadar Kenneth L. Johnson, Kevin Kendall ve Alan D. Roberts, yapışmalı temas durumu için benzer bir çözüm bulamadılar. Bu teori, 1970'lerde farklı bir adhezyon teorisi öneren Boris Derjaguin ve çalışma arkadaşları tarafından reddedildi. Derjaguin modeli Derjaguin–Muller–Toporov (DMT) modeli (Derjaguin, M. V. Muller ve Yu. P. Toporov'a ithafen) olarak bilinir hale gelirken, Johnson ve diğerlerinin modeli, yapışmalı elastik temas için Johnson–Kendall–Roberts (JKR) modeli olarak bilinir hale geldi.
Bu reddediş, belirli malzemeler için hangi temas modelinin (JKR ve DMT modellerinden hangisinin) yapışmalı teması daha iyi temsil ettiğini ölçen David Tabor ve daha sonra Daniel Maugis parametrelerinin geliştirilmesinde etkili oldu.
Yirminci yüzyılın ortalarında temas mekaniği alanındaki daha fazla ilerleme, Frank Philip Bowden ve Tabor gibi isimlere atfedilebilir. Bowden ve Tabor, temas halindeki cisimler için yüzey pürüzlülüğünün önemini vurgulayan ilk kişilerdi. Yüzey pürüzlülüğünün araştırılmasıyla, sürtünme ortakları arasındaki gerçek temas alanının görünür temas alanından daha az olduğu bulundu. Bu anlayış, tribolojideki çalışmaların yönünü de büyük ölçüde değiştirdi. Bowden ve Tabor'un çalışmaları, pürüzlü yüzeylerin temas mekaniğinde çeşitli teoriler ortaya koydu.
Bu alandaki öncü çalışmalardan bahsedilirken J. F. Archard'ın (1957) katkıları da anılmalıdır. Archard, pürüzlü elastik yüzeyler için bile temas alanının yaklaşık olarak normal kuvvet ile orantılı olduğu sonucuna vardı. Bu doğrultuda daha önemli içgörüler James A. Greenwood ve J. B. P. Williamson (1966), A. W. Bush (1975) ve Bo N. J. Persson (2002) tarafından sağlandı. Bu çalışmaların temel bulguları, pürüzlü malzemelerdeki gerçek temas yüzeyinin genel olarak normal kuvvetle orantılı olduğu, bireysel mikro temasların parametrelerinin (mikro temasın basıncı ve boyutu) ise yüke sadece zayıf bir şekilde bağlı olduğuydu.

Elastik cisimler arasındaki temas teorisi, basit geometriler için temas alanlarını ve batma derinliklerini bulmak amacıyla kullanılabilir. Yaygın olarak kullanılan bazı çözümler aşağıda listelenmiştir. Bu çözümleri hesaplamak için kullanılan teori, makalenin ilerleyen kısımlarında tartışılmaktadır. Kesik koni, aşınmış küre, pürüzlü profiller, içi boş silindirler vb. gibi teknik açıdan ilgili diğer birçok şekil için çözümler şu kaynakta bulunabilir:

        R
      
    
    {\displaystyle R}
  
 yarıçaplı elastik bir küre, toplam deformasyonun 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 olduğu elastik bir yarı-uzaya batarak şu yarıçapa sahip bir temas alanı oluşturur:

  
    
      
        a
        =
        
          
            R
            d
          
        
      
    
    {\displaystyle a={\sqrt {Rd}}}
  

Uygulanan kuvvet 
  
    
      
        F
      
    
    {\displaystyle F}
  
, yer değiştirme 
  
    
      
        d
      
    
    {\displaystyle d}
  
 ile şu şekilde ilişkilidir:

  
    
      
        F
        =
        
          
            4
            3
          
        
        
          E
          
            ∗
          
        
        
          R
          
            
              1
              2
            
          
        
        
          d
          
            
              3
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F={\frac {4}{3}}E^{*}R^{\frac {1}{2}}d^{\frac {3}{2}}}
  

burada

  
    
      
        
          
            1
            
              E
              
                ∗
              
            
          
        
        =
        
          
            
              1
              −
              
                ν
                
                  1
                
                
                  2
                
              
            
            
              E
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            
              1
              −
              
                ν
                
                  2
                
                
                  2
                
              
            
            
              E
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{E^{*}}}={\frac {1-\nu _{1}^{2}}{E_{1}}}+{\frac {1-\nu _{2}^{2}}{E_{2}}}}
  

ve 
  
    
      
        
          E
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{1}}
  
, 
  
    
      
        
          E
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle E_{2}}
  
 elastiklik modülleri, 
  
    
      
        
          ν
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{1}}
  
, 
  
    
      
        
          ν
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{2}}
  
 ise her bir cisme ait Poisson oranlarıdır.
Temas alanındaki normal basıncın daire merkezinden uzaklığın bir fonksiyonu olarak dağılımı şöyledir:

  
    
      
        p
        (
        r
        )
        =
        
          p
          
            0
          
        
        
          
            (
            
              1
              −
              
                
                  
                    r
                    
                      2
                    
                  
                  
                    a
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
            )
          
          
            
              1
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle p(r)=p_{0}\left(1-{\frac {r^{2}}{a^{2}}}\right)^{\frac {1}{2}}}
  

burada 
  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{0}}
  
, aşağıdaki formülle verilen maksimum temas basıncıdır:

  
    
      
        
          p
          
            0
          
        
        =
        
          
            
              3
              F
            
            
              2
              π
              
                a
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            π
          
        
        
          
            (
            
              
                
                  6
                  F
                  
                    
                      
                        E
                        
                          ∗
                        
                      
                    
                    
                      2
                    
                  
                
      

Thomson atom modeli, atomun yapısını tanımlayan birkaç bilimsel modelden biridir. Katot ışınlarının doğasını anlamaya çalışan İngiliz fizikçi Joseph John Thomson tarafından, elektronların parçacık olarak tanımlamasından kısa bir süre sonra atomun çekirdeğinin keşfinden önce 1904 yılında ortaya atıldı. Aynı zamanda üzümlü kek modeli olarak da bilinen bu model atomdaki negatif yüklü parçacıkların yerini ve atomların yüksüzlüğünü açıklamaktadır: Modele göre atomda pozitif yüklü bir gövdenin içinde bir kekin içindeki üzümler gibi negatif yüklü elektronlar homojen olarak dağılmıştır.

J. J. Thomson laboratuvarında bir katot ışın tüpü oluşturdu ve beklediği üzere katottan çıkan ışınlar anota doğru yöneliyorlardı. Thomson bu ışınları biraz incelemek istedi ve anotta küçük bir delik açarak karşısına floresan bir ekran koydu. Floresan ekrana çarpan katot ışınları ekranda küçük noktaların parlamasına neden oluyordu. Bu doğrultuda ışınların parçacıklı yapıda olduklarını anladı. Parçacıkların bir elektrik yüke sahip olup olmadığını ortaya çıkarmak için yolları üzerine birbirine paralel iki adet metal levha yerleştirerek ikinci bir pille levhaları zıt olarak yükledi. Böylelikle levhalar arasında bir elektrik alan yaratmış oldu ve eğer katottan çıkıp anota giden ışınlar bir elektrik yüküne sahiplerse yollarının sapması gerekecekti. Deneyini gerçekleştirdiğinde katot ışınlarının yollarının saptığını gördü ve sapma artı yüklü levha yönünde oluyordu. Zıt yükler birbirini çekeceğinden katot ışınlarını meydana getiren parçacıkların eksi yüklü olduğu anlaşılıyordu.
Thomson katot ışınlarının elektrik yüklü olduğunu görmüştü fakat ona dair daha temel özelliklere sahip olabilmesi için biraz daha bilgiye gereksinim duyuyordu. Amacı parçacığın karakteristik özelliklerini belirleyebilmekti ve hız bilgisi işine yarayabilirdi. Bu doğrultuda katottan çıkan ve elektriksel alan dolayısıyla yolundan sapan parçacığın, sapmasına engel olacak ölçüde etkiyecek şekilde bir manyetik alan oluşturdu. Böylelikle parçacık sanki hiçbir etki altında değilmiş gibi doğrusal olarak gidecekti. Zıt yönde oldukları için parçacığı yolundan saptırmayan elektrik ve manyetik kuvvetlerin büyüklüğünü kullanarak enerji denkliği sayesinde hız bilgisini elde edebilecekti. Daha sonrasında ise kuvvetlerin denkliğiyle de parçacığın yük/kütle değerine ulaşacaktı. Hesabı ve düşüncesi tamamıyla doğruydu. Bulduğu değerse gerçeğe oldukça yakındı. Deneyini farklı şartlar altında özellikle de katot malzemesini ve tüpün içindeki gazı değiştirerek de defalarca tekrarladı fakat sonuç hiç değişmedi. Her seferinde aynı yük/kütle değerine ulaşıyordu. Bu eksi yüklü parçacık, malzeme ne olursa olsun değişmediğine göre temel bir parçacıktı ve Thomson ona "elektron" ismini vermeyi uygun gördü.
Thomson’ın bu deneyi ve sonrasındaki temel fizik hesabı atom düşüncesinin önemli bir adımı olarak görülür. Çünkü sonucunda yeni bir atom modeli oluşabilmiştir. Thomson elektronu keşfetti ve bu keşif elbette Dalton’un bölünemez atomlarına ağır bir darbe vurdu. Deneyde kullandığı malzeme ne olursa olsun sonuç değişmediğinden Dalton’un savunduğu şekilde her elementin atomları birbirinden tamamıyla farklı olmamalıydı. Her atomda, keşfettiği elektron kendine yer bulabilmeli ve bu elektron, atomunu terk edip tüpün içinde gezebildiğinden atomun bölünemezliği düşüncesi terk edilmeliydi. Öte yandan elektron eksi yüklü bir parçacıktı fakat atomlar yüksüzdü. Öyleyse atomun içinde bu yük dengesini sağlayacak artı yükler olmalıydı. Diğer bir tespitse elektronun yük/kütle oranının çok yüksek olmasıydı. Bu elektronun kütlece çok küçük olduğu anlamına geliyordu. Thomson deneyinde elektronlar düşük (~0.1c) hızlarda hareket ettiği için özel göreliliğe gerek kalmadan m/e oranı hesapları yapılabilmektedir. Bütün bu bilgiler ışığında Thomson yeni bir atom modeli oluşturdu ve modelinde atomun artı yükten oluştuğunu içinde eksi yüklü gömülü elektronlar barındırdığını söyledi:

Atom artı yüklü maddeden oluşmuştur.
Elektronlar bu artı madde içinde gömülüdür ve hareket etmezler.
Elektronların kütleleri çok küçüktür bu yüzden atomun tüm kütlesini artı yüklü madde oluşturur.
Atom küre şeklindedir.
Thomson, 1903'te Yale Üniversitesi'nde verilen Silliman konferanslarında elektronların, bir kek içindeki kuru üzüm taneleri gibi, hareketsiz ve atomun içerisinde homojen biçimde dağılmış bir halde pozitif yüklü maddenin sürekli yapısı içine gömülmüş olduklarını önermişti. Neredeyse aynı zamanda, Tokyo'da Hantaro Nagaoka isimli Japon bir fizikçi "Satürnsel bir model" önerdi. Bu modele göre, aynı Satürn'ün etrafındaki halkalar ya da Güneş'in etrafındaki gezegenler gibi, elektronlar da merkezinde pozitif yüklü madde etrafında yörüngelerde dolanıyordu. Nagaoka'nın önerdiği bu modelin gerçeğe daha yakın olduğu bugün bilinmektedir. Thomson’un bu modelini 1911 yılında Ernest Rutherford tarafından gezegen veya çekirdek modeliyle düzeltilmiştir.

Levent Özkarayel, Atom Teorisinin Evrimi – 1: Thales’ten Thomson’a Atom (MÖ 6. Yüzyıldan, MS 20. Yüzyıla)20 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yoğunluk fonksiyonları teorisi ya da yoğunluk fonksiyoneli teorisi, 1927'de Thomas ve Fermi'nin birbirlerinden bağımsız olarak geliştirdikleri bir teoridir. Bu bilim insanlarının çalışmalarını temel alan Hohenberg ve Kohn teoremleri ve onun devamı olan Kohn–Sham teoremleri, yoğunluk fonksiyonu teorisinin temelini oluşturdu.
Yoğunluk fonksiyoneli teorisi, hesapsal kuantum mekanik modelleme metodudur. Bu metot, fizik, kimya ve malzeme bilimlerinde, özel bir atomun, molekülün veya yoğunlaştırılmış fazın elektronik yapıyısını incelemede kullanılır. Bu teoride, çok elektronlu sistemlerin özellikleri, fonksiyonellerle tanımlanır.

Bu yaklaşımda, çekirdeğin hareketi, elektronların hareketine kıyaslandığında son derece yavaş olduğundan, ihmal edilir. Elektronlar, sabit bir çekirdeğin etrafında hareket ediyormuş gibi kabul edilir. Yoğunluk fonksiyonları teorisine, "Değiş-tokuş" ve "Etkileşim" fonksiyonelleri ilave edilerek geliştirilmiştir.

Yüzey gerilimi, fizikokimyada bir sıvının yüzey katmanının esnek bir tabakaya benzer özellikler göstermesinden kaynaklanan etkiye verilen addır. Bu etki bazı böceklerin su üzerinde yürümesine olanak verir. Bir gazla bir sıvının ya da birbirleriyle karışmayan iki sıvının temas yüzeyleri gerilmiş esnek bir zara benzer. Bu gerilim likidin serbest yüzüne ait ise buna yüzey gerilimi; iki sıvının sınır yüzeyine ait ise arayüzey gerilimi (yüzeyler arası gerilim) adını alır.
Bu olay kinetik teori yardımıyla açıklanır. Sıvı içerisindeki bir molekül kendini çevreleyen öteki moleküllerin etkisine uğramış olduğundan simetri nedeniyle bu kuvvetlerin bileşkesi sıfırdır. Bunun sonucu olarak molekül hiçbir kuvvetin etkisinde değildir. Ama sıvının yüzeyindeki bir molekül ele alınırsa, buhar fazdaki birim hacme düşen molekül sayısı, sıvı fazdakinden çok daha az olduğundan sıvı yüzeyinde denkleşmemiş kuvvet alanları bulunur ve molekül sıvının içerisine doğru çekilir ve sıvının yüzü gergin bir zar biçimini alır. Yüzey geriliminin etkisi altındaki sıvı yüzeyi, sıvının öteki kısımlarından farklı özellikler taşır.
Bilimsel tanımla; sıvı yüzeyinde birim uzunluğu gergin tutan kuvvete yüzey gerilimi denir. Birimi dyne/cm'dir. Dar tüplerde gözlenen sıvı yükselme ve alçalması olan kapilarite olayının nedeni de yüzey gerilimidir.

Sıvının sıcaklığının artırılması veya sıvıya deterjan veya sabun gibi etkenlerin karıştırılması yüzey gerilimini azaltır. Yüzey gerilimi düşürülen sıvı içerisine kiri daha rahat almaktadır. Bu yüzden yüzey gerilimi düştükçe daha iyi temizlik yapılabilmektedir.

Parakor
Yüzey aktif madde

Yoğun madde fiziğinde, Cooper iletken çifti veya bina kontrol sistemi (BCS) iletken çiftinin  belli koşullarda düşük sıcaklıkla sınırlanmasının elektron iletkeni olduğu ilk kez 1956 yılında Amerikalı fizikçi Leon Cooper tarafından tanımlanmıştır. Metal bir kapta elektronlar arasında rastgele küçük bir etkileşimin Fermi enerjiden daha düşük bir enerji imkânı sağlayan ikili  elektronların durumuna sebep olduğunu ve bu ikililik durumunun sınırlı olduğunu gösterdi. Konvensiyonel süper iletkenlerde, bu etkileşim elektro-fonondan kaynaklı olmasıdır. Cooper çifti için süper iletkenlik, 1979 yılında Nobel ödülü alan John Bardeen, Leon Cooper ve John Schrieffer tarafından ilerletilmiş BCS teorisinde tanımlanmıştır.
Cooper iletken çiftinde kuantum etkisi olmasına karşın, bu sebep  kolaylaştırılmış klasik tanım kalıbında gözükebilir. Metal içindeki elektron normal olarak serbest parçacık olarak hareket eder. Elektron negatif yüklü olduğundan diğer elektronları iter ancak metalin sert tabakasında meydana gelen pozitif iyonları da çeker. Bu çekim iyon örgüsünün şeklini değiştirir, elektron doğrultusunda iyonlar yavaşça hareket eder ve etrafta oluşan pozitif yükün örgü öz kütlesi artar. Bu pozitif yük diğer elektronları çekebilir. Uzak mesafelerde elektronlar arasında bu çekim bulunduğu yerden çıkarılan iyonlardan dolayı elektronlar arasındaki itmeyi ortadan kaldırabilir ve negatif yükten dolayı bu elektronların bir çift haline gelmesine neden olur. Bu sert kuantum mekanik açıklaması bu etkinin elektro-fonon etkileşiminden kaynaklandığını gösterir.
Bu ikili etkileşim enerjisi, düşük eV'den dolayı oldukça zayıftır ve termal enerji bu ikilileri kolay şekilde koparabilir. Bundan dolayı, düşük sıcaklıklar Cooper iletken çiftindeki elektron sayısı için oldukça büyük faktördür. İkili içinde elektronlar bir araya gerekli şekilde gelmezler çünkü etkileşim uzun bir aralıktadır. Çift haline gelen elektronlar yüzlerce nanometre uzakta ve hala bir arada olabilir. Bu mesafe genellikle ortalama etkileşimden daha büyüktür. Bundan dolayı çoğu Cooper ikilisi aynı boşlukta olabilir. Elektronlar -1/2 dönüye sahiptir ve fermiyonlardır. Ancak Cooper iletken çifti bozonun toplam tam sayı dönüsü miktarından sıfır veya bir bozon bileşimidir. Bu dalga fonksiyonları parçacıkların yer değiştirmesinin altında simetrik şekil alır ve bunların aynı yerde kalmasına izin verilir. Bu eğilim tüm Cooper çift iletkenleri için bir bütün olarak süper iletkenlerin özel özellikleri için geçerli olan aynı kuantum zemin durum yoğunlaştırılmasını sağlar.
BCS teorisi helyum-3 gibi diğer fermiyon sistemleri için de uygulanır. Aslında Cooper iletken çifti helyum-3‘ün düşük sıcaklıklarda süper akışkanlığında görev alır. Ayrıca Cooper iletken çiftinin iki bozondan meydana geldiği de son zamanlarda gösterilmektedir. Burada, iletken çifti optik örgüsünün içinde dolaşımı ile desteklenir.

Cooper esasında yalnızca metal içinde yalıtılmış iletken çift formunu göz önünde bulundurmuştu. Çok elektronik iletken çift form durumlarının daha gerçek durumu düşünüldüğünde, BCS teorisi içinde açıklanır ve izin verilen elektronların enerji durumunun devamlı olan spektrumda bir ara açılır. Bu sistemdeki tüm uyarılmalar minimum enerji miktarında olmalıdır. Bu oluşan ara, süper iletkenliğe sebep olur çünkü elektronların yayılımının yasaklanması gibi uyarılar vardır. Bu oluşan aranın elektronlar arasında oluşan çekimden kaynaklı vücuda çok büyük etkileri vardır.
Herbert Fröhlich metal üzerinde örgü titreşimleri ile elektronların çift iletken ve çiftli şekilde hareket edebileceğini ilk öneren kişidir. Bu süper iletkenlerde izotop etkisi ile gösterilir. Bu izotop etkisi süper iletkenlik, ağır iyonlar, farklı nükleer izotoplar ile maddelerin iletim sıcaklığına sahip olduğunu göstermiştir. Bu durum Cooper iletken çifti ile açıklanabilir. Ağır iyonların hareket etmesi zor olduğundan, bu iyonlar elektronları daha az olarak çeker ve sonuç olarak Cooper iletken çiftleri için daha az bir bağıntı ile bağlanır.
Cooper iletken çift teorisi genelde oldukça fazladır ve belirli bir elektron-fonon etkileşimine bağlı değildir. Yoğunlaştırılmış madde teorileri ise elektron, uyarım etkileşimleri veya plazmon elektron etkileşimi gibi diğer çekim etkileşimlerine bağlı iletken çift mekanizmalarını ileri sürmektedir. Şu anda ise herhangi bir metalde alternatif iletken çift etkileşimlerinin hiçbiri şu anda görülmemektedir.
Cooper iletken çiftinin  yarı iletken bozon formdaki özgün elektronlara sahip olmadığı not alınmalıdır. İkili durumlar enerji olarak faydalıdır ve elektronlar mükemmel şekilde duruma girer ve çıkarlar. John Bardeen'in sözleri bu fark için şöyledir:
Tam olarak gerçek olmayan elektron iletken çift düşüncesi, bu düşünceyi anlamlı hale getirmektedir.

Orbiton, holonlar ve spinonlar ile birlikte, katıların içindeki elektronların spin-yük ayrımı sırasında bölünerek oluşturduğu ve mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda hapsedilen sanki parçacıktır. Elektron, teorik olarak her zaman bu üç sanki parçacığın bir bağlı durumu olarak kabul edilmektedir. Bunlardan orbitron, elektronun yörüngesel konumunu taşımaktadır. Belli şartlar altında ise hapis durumlarından kurtularak bağımsız parçacıklar olarak davranabilmektedirler.
Orbitonun varlığı teorik olarak 1997-1998 yıllarında; Jeroen van den Brink, Daniel Homskiy ve George Sawatzky tarafından 1997-1998 yılları arasında tahmin edildi. Ayrı bir sanki parçacık olarak deneysel gözlemine dair bilgiler ise Eylül 2011'de yayımlanan bir makalede yer aldı. Araştırmaya göre bir stronsiyum kupratın bir boyutlu örneğinde tek bir elektrona bir X ışını fotonu ateşlenmesi elektronu daha yüksek bir yörüngeye çekilmekte ve ışının işlemdeki enerjisinin bir kısmını kaybetmesine neden olmaktadır. Bunu yaparken elektron, bir spinon ve bir orbitona ayrılmaktadır. Bu, çarpışmadan önce ve sonra X ışınlarının enerjisini ve momentumunu gözlemleyerek izlenebilmektedir.

Parçacık fiziğinde şu anda bilinen ve kuramsal olan temel parçacıkları ve bu parçacıklarla oluşturulabilen bileşik parçacıkları içeren listedir.

Temel parçacıklar ölçülebilir bir iç yapı içermeyen parçacıklardır, yani daha küçük parçacıklardan oluşmamışlardır. Kuantum alan teorisinin temel yapıtaşlarıdırlar. Temel parçacıklar spinlerine göre sınıflandırılabilirler. Fermiyonların spini ½ iken, bozon(kuvvetlerin) spini 1'dir.

Parçacık fiziğinde Standart Model temel parçacıklarının fiziksel yapılarının günümüzde anlaşılan şeklidir. Higgs bozonu dahil tüm standart model parçacıkları gözlenebilmiştir.

Fermiyonların yarı-tam sayı spinleri vardır, bilinen tüm temel fermiyonlar içinse bu değer ½ dir. Her fermiyonun ayrı bir zıt parçacığı bulunur. Fermiyonlar maddenin temel yapıtaşıdır. Renk kuvveti ile etkileşimlerine göre sınıflandırılırlar. Standart model'de 12 temel fermiyon bulunur: altı kuark ve altı lepton.

Kuarklar renk kuvveti ile etkileşirler. Kendi zıt parçacıkları antikuark olarak bilinir. Kuarkların altı farklı çeşnisi vardır:

Yukarı
Aşağı
Garip
Tılsım
Alt
Üst

Leptonlar renk kuvveti ile etkileşirler. Kendi anti-parçacıkları antilepton olarak bilinir (elektronun antiparçacığı tarihsel nedenlerle pozitron olarak bilinir). Altı lepton vardır. Uygun zıt parçacıklarıyla:

Elektron ve pozitron
Elektron nötrino ve elektron antinötrino
Müon ve antimüon
Müon nötrino ve müon antinötrino
Tau lepton ve antitauon
Tau nötrino ve tau antinötrino

Bozonların tam sayı spinleri vardır. Doğanın temel kuvvetleri ayar bozonları tarafından sağlanır, kütle ise Higgs bozonu tarafından kullanılacak şekilde varsayılmıştır. Standart Modele (ve gravitonu sağlamak için hem doğrusallaştırılmış genel görelilik hem de doğrusallaştırılmış sicim kuramına) göre temel bozonlar:

Higgs bozonu (spin-0) elektrozayıf kuram tarafından parçacık kütlelerinin kökenini açıklamak için gereklidir. Higgs mekanizması olarak bilinen bir süreçle Higgs bozonu ve diğer Standart Model fermiyonları SU(2) ayar simetrisinin kendiliğinden simetri kırılması ile kütle kazanır. Ancak dikkat edilmelidir ki, kütlenin kökenini açıklayan, Higgs mekanizması ve bazı diğer kuramlar, Higgs bozonunun varlığını açıklayamamaktadır. (graviton henüz gözlemlenememiştir). CERN'de Higgs bozonu 14 Mart 2013'te 126,5GeV enerji seviyesinde 5-sigma doğruluğunda  (yani 99,4%) gözlemlenmiştir.

Süpersimetri kuramı daha fazla parçacığın varlığını önermektedir, 2008 itibarıyla hiçbiri deneysel olarak onaylanmamıştır.

Fotino (spin-½) fotonun süpereşidir.
Gluino (spin-½) gluonun süpereşidir.
Gravitino (spin-3⁄2) süperyerçekimi kuramında yer alan gravitonun süpereşidir.
Nötralino (spin-½) birkaç nötr Standart Model parçacığının süpereşinin süperkonumudur. Karanlık madde için başı çeken adaydır. Yüklü bozonların eşlerine chargino ismi verilir.
Steril nötrinolar Standart Model'e birçok eklentiyle gelmiştir ve LSND sonuçlarını açıklamak için gerekli olabilir.
Sleptonlar ve Skuarklar (spin-0) Standart Model'deki fermiyonların süpersimetrik eşleridir.
Diğer teoriler ek bozonların varlığını öngörmektedir.

Higgs (spin-0) kütlenin kökeninin  SU(2) ayar simetrisinin kendiliğinden simetri kırılması ile oluştuğunu ileri sürer.
Graviton (spin-2) kuantum kütleçekimi kuramlarında kütleçekimini açıklamak için öne sürülmüş bir parçacık türüdür.
Graviskalar (spin-0) and gravifoton (spin-1).
Aksiyon (spin-0)  Peccei-Quinn Kuramı'nda güçlü CP sorununu çözmek için öne sürülmüş pseudoskalar parçacıktır.
Aksiyino and saksiyon, süpersimetrik genişlemın erinde aksiyon ile birlikte bir süperçokluluk oluşturmaktadırlar.
Branon bran uzayı modellerinde olduğu varsayılan parçacıktır.
X ve Y bozonuları Büyük Birleşim Kuram'ları tarafından önesürülen W ve Z bozonlarının daha ağır eşleridirler.
Manyetik foton.
Majoron, nötrino kütlesini açıklayabilmek için önesürülmüş parçacık.
Aynal parçacıklar kutup simetrisini içeren kuramlar tarafından önesürülen parçacıklardır.
Manyetik monopoller manyetik yükü sıfırdan farklı olan parçacıklardır, bazı
Takyon ışık hızını alarında yer alırlar. Şan teorik sanal parçacıktır, kütlesi yoktur.
Preon kuark ve leptonların altyapıtaşı olduğu söylenen parçacıktır ama bilinen bütün çarpıştırıcı deneyleri bunun aksini göstermiştir.

Yüksek enerji parçacık fiziğinin eşitlikleri dikkat çekecek şekilde yoğun madde fiziğinin denklemleri ile benzerlik göstermektedir. Bunun sonucu olarak parçacık fiziğine ait pek çok kuram yoğun madde fiziğinde de işlev görmektedir. quasi-parçacık olarak adlandırılan eksitasyon seçilimi yaratılabilir ve keşfedilebilir. Bunlar:

Fononlar kristal kafesler içerisinde var olan titreşim kipleri olarak tanımlanırlar.
Eksitonlar elektron ve elektron boşluğunun bileşik hali olarak tanımlanırlar.
Plasmonlar bir plazmanın uyumlu eksitasyonlarıdırlar.
Polariton fotonlar ile diğer quasi-parçacıkların karışımlarıdır.
Polaron bir materyalin içerisinde ionlar tarafından çevrilmiş hareket halinde olan yüklü (quasi-) parçacıklardır.
Magnonlar bir materyalin içerisinde elektron spinlerinin uyumlu eksistasyonlarıdır.

Bir tardyon veya bradyon ışıktan daha yavaş hareket eder ve durgun kütlesi sıfırdan farklıdır.
Bir lukson ışık hızında hareket eder ve durgun kütlesi yoktur.
Bir takyon teorik bir parçacıktır, ışıktan hızlı hareket eder ve sanal durgun kütlesi vardır.

Periyodik tablo
Standart Model

S. Eidelman;  ve diğerleri. (2004). ""Review of Particle Physics"". Physics Letters B. Cilt 592. s. 1. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link)  (All information on this list, and more, can be found in the extensive, annually-updated review by the Particle Data Group7 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Joseph F. Alward, Elementary Particles, Department of Physics, University of the Pacific
Elementary particles, The Columbia Encyclopedia, Sixth Edition. 2001.

Pentakuark, birbirlerine bağlı durumdaki dört kuark ile bir antikuarktan oluşan atomaltı parçacıktır. Kuarkların +1/3, antikuarkların ise - 1/3 baryon sayısına sahip olmalarından ötürü pentakuarkların toplam baryon sayısı 1'dir ve bu da pentakuarkların baryon olarak tanımlanmasını sağlar. Normal baryonların aksine üç değil de beş kuark bulundurmasından ötürü egzotik baryon olarak sınıflandırılır.
Beş kuarklı parçacıkların var olabileceğine dair ilk iddialar 1964'te, kuark modelini oluşturan Murray Gell-Mann tarafından ortaya atıldı. Pentakuark adı ilk olarak Claude Gignoux ve meslektaşları ile Harry J. Lipkin tarafından 1987 yılında kullanıldı. Pentakuarkların fiziksel olarak keşfedildiğine dair ilk iddia 2003'te, Japonya'da sürdürülen LEPS deneyi sırasında ileri sürüldü. Sonrasında keşfe dair ortaya atılan diğer iddialar, verilerin ve istatistiksel analizlerin yetersiz oluşu nedeniyle kabul görmedi. 13 Temmuz 2015'te, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) yürütülen LHCb deneyi sırasında, alt lambda baryonlarının (Λ0b) bozunumu sonrasında kararlı pentakuark durumlarının keşfedildiği açıklandı.
Pentakuarklar ayrıca, fizik laboratuvarlarının yanı sıra, süpernovalarda nötron yıldızı oluşumu esnasında doğal olarak da üretilebilir.

Tetrakuark
Egzotik madde
Parçacıklar listesi

Parçacık fiziğinde pion (pi mezonunun kısaltılmış hali) π0, π+ ve π−'den oluşan üç atom atomaltı parçacığın ortak adıdır. Pionlar (yanlış isimlendirilmiş olan Mü mezonu ya da müonun dışında) en hafif mezonlardır ve güçlü nükleer kuvvetin düşük enerjili durumlarını açıklamakta önemli bir rolü vardır.

Pionların spin sayısı sıfırdır ve birinci nesil kuarkların bileşiminden oluşur. Kuark modelinde π+  mezonu bir yukarı ve bir anti-aşağı kuarktan oluşurken kendisinin antiparçacığı olan π− mezonu bir aşağı kuark ve bir anti-yukarı kuarktan oluşur. Yukarı ile anti-yukarı ve aşağı ile anti-aşağı yüksüz kombinasyonları özdeş kuantum sayılarına sahiptirler bu yüzden sadece süperpozisyonlarda bulunabilirler. En düşük enerjili süperpozisyon π0 mezonudur ve aynı zamanda kendisinin antiparçacığıdır.
π± mezonunun kütlesi 139.6 MeV/c2 ve yaşam süresi 2.6×10−8 saniyedir. Zayıf süreçler sayesinde bozunurlar. En temel bozunum şekli (99.9877%) bir müon ve onun nötrinosuna olan bozunumdur.

  
    
      
        
          π
          
            +
          
        
        →
        
          μ
          
            +
          
        
        +
        
          ν
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ^{+}\to \mu ^{+}+\nu _{\mu }}
  

  
    
      
        
          π
          
            −
          
        
        →
        
          μ
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              
                ν
                ¯
              
            
          
          
            μ
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ^{-}\to \mu ^{-}+{\bar {\nu }}_{\mu }}
  

İkinci en büyük bozunum şekli (0.0123%) bir elektron ve ona karşılık gelen bir nötrinoya olan bozunumdur.

  
    
      
        
          π
          
            +
          
        
        →
        
          
            
              e
            
          
          
            +
          
        
        +
        
          ν
          
            
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ^{+}\to {\hbox{e}}^{+}+\nu _{\hbox{e}}}
  

  
    
      
        
          π
          
            −
          
        
        →
        
          
            
              e
            
          
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              
                ν
                ¯
              
            
          
          
            
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ^{-}\to {\hbox{e}}^{-}+{\bar {\nu }}_{\hbox{e}}}
  

π0 135.0 MeV/c2 kütleye ve 8.4×10−17 saniye yaşam süresine sahiptir. Bu mezon elektromanyetik kuvvet sayesinde bozunur. En temel bozunum şekli (98.798%)  iki fotona olan bozunumdur.

  
    
      
        
          π
          
            0
          
        
        →
        2
        γ
      
    
    {\displaystyle \pi ^{0}\to 2\gamma }
  

İkinci en büyük bozunum şekli  (1.198%) Dalitz bozunumu olarak da bilinen, bir fotona ve bir elektron-pozitron çiftine olan bozunumdur.

  
    
      
        
          π
          
            0
          
        
        →
        γ
        +
        
          e
          
            +
          
        
        +
        
          e
          
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle \pi ^{0}\to \gamma +e^{+}+e^{-}}
  

Hideki Yukawa 1935'teki kuramsal çalışmaları sonucunda güçlü nükleer kuvvetin taşıyıcı parçacıkları olarak mezonların varlığını öngördü. Yukawa nükleer kuvvetin eriminden bu parçacıkların kütlelerini 100 MeV civarında tahmin etti. 1936'da keşfedilen 106 MeV kütleye sahip müon Yukawa'nın öngördüğü parçacık olarak düşünüldü. Ancak daha sonraki deneyler müonun güçlü etkileşime katılmadığı gösterildi. Modern terminolojide bu onu mezon değil de lepton yapar.
İlk gerçek mezonlar olan yüklü pionlar 1947'de Bristol Üniversitesi'nde Cecil Powell, César Lattes ve Giuseppe Occhialini'nin iş birliği ile bulundu.

Particle Data Group'da mezonlar18 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hyperphysics'de mezonlar5 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fizikçi Max Planck'tan sonra adlandırılan Planck parçacığı, Compton dalga boyu ile Schwarzschild yarıçapının eşit olduğu parçacığın kara delik kadar sıkıştırılması varsayımı ile elde edilmiştir. Kütlesi yaklaşık olarak Planck kütlesine eşittir ve Compton dalga boyu ile Schwarzschild yarıçapı yaklaşık olarak Planck uzunluğu kadardır.  Planck kütlesi ve Planck uzunluğunu tanımlamak için bazen Planck parçacıkları ifadesi kullanılır. Bu parçacıklar Planck çağında evrenin oluşmasındaki bazı modellerde rol oynadı.
Örneğin bir proton ile karşılaştırılırsa Planck parçacığı aşırı derecede küçük (parçacığın yarıçapı  Planck uzunluğuna eşittir, bu da proton çapının yaklaşık 10−20 katıdır) ve ağırdır (Planck kütlesi, proton kütlesinin 1019 katıdır).
Parçacığın Hawking ışınımında yok olduğu düşünülüyor.

Uygun tanımı için çeşitli görüşler olmasına rağmen bir Planck parçacığı içi en yaygın tanım, Compton dalga boyunun Schwarzschild yarıçapına eşit olduğudur. Bu şöyle ifade edilir:

  
    
      
        λ
        =
        
          
            h
            
              m
              c
            
          
        
        =
        
          
            
              2
              G
              m
            
            
              c
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {h}{mc}}={\frac {2Gm}{c^{2}}}}
  

Burada bir parçacığın kütlesi:

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              
                h
                c
              
              
                2
                G
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\sqrt {\frac {hc}{2G}}}}
  

Bu kütle Planck kütlesinden 
  
    
      
        
          
            π
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {\pi }}}
  
 kat daha büyüktür. Bu da bir Planck parçacığının Planck'ın birim kütlesinden 1,772 kat daha ağır olduğu anlamına gelir.
Parçacığın yarıçapı Compton dalga boyuna eşit olur:

  
    
      
        r
        =
        
          
            h
            
              m
              c
            
          
        
        =
        
          
            
              
                2
                G
                h
              
              
                c
                
                  3
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r={\frac {h}{mc}}={\sqrt {\frac {2Gh}{c^{3}}}}}
  

Yukarıdaki türetimleri kullanarak h, G ve c fiziksel sabitlerini ifade edebililir ve parçacığın kütlesi ile yarıçapını fiziksel değerlerini tanımlayabiliriz. Bu yarıçapın bir küre biçiminde olduğu varsayarak ayrıca parçacığın hacmini ve yoğunluğunu da tanımlayabiliriz.

Yukarıdaki boyutların bilinen hiçbir fiziksel madde veya varlıkla ilgili olmadığına dikkat edin.

Planck birimleri
Max Planck

"The quasi-steady state cosmology: analytical solutions of field equations and their relationship to observations" - Astrophysics Data Systems
"Mach's principle: from Newton's bucket to quantum gravity" - Google Books
"Mysteries of Mass: Some Contrarian Views From an Experimenter"
"The Gauge Hierarchy Problem and Planck Oscillators" - CERN Document Server
"The First Turbulence and First Fossil Turbulence"
"Lecture on Nuclear Physics for Plasma Engineers"
The Planck Length1 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pozitron, elektronun karşı parçacığı olan artı yüklü leptondur.
Antiparçacık kavramının ilk örneği "pozitrondur". Pozitronun varlığı deneysel olarak kanıtlanmadan önce bir hipotez olarak ortaya atılmıştı. 1928'de İngiliz fizikçisi Paul Dirac, Schrödinger denklemini genişletti. Dirac'ın amacı Schrödinger denkleminin görelilik teorisiyle uyumlu hale getirmekti ama daha fazlasını elde etti. Dirac'ın denklemi spin kuantum sayısını s=½ olarak veriyordu ve böylece elektron spini öngörülmüş oluyordu.
Dirac denklemi elektrona uygulandığında, yükü +e olan ikinci bir parçacığın da aynı denklemi sağlayacağı görüldü. Yükü pozitif olarak bilinen tek parçacık proton olduğundan, Dirac önce yazdığı denklemin protonu da kapsadığını zannetti. Fakat kısa sürede, +e yüklü bu parçacığın elektronla aynı kütleli ve aynı spinli olması gerektiği anlaşıldı. Bugün bu parçacığın "pozitron" olduğunu biliyoruz. (pozitif elektron da denir),1932 yılında Amerikalı fizikçi Carl David Anderson tarafından kozmik ışınlarla gözlenmiş ve keşfedilmiştir. Dirac ortaya koyduğu denklemin pozitronu işaret ettiğini görememesi üzerine ''Denklemim benden akıllı'' demiştir.

Preonlar parçacık fiziğinde, kuarklar ve leptonların altparçacıkları olan nokta parçacıklardır. Terim 1974'te, Jogesh Pati ve Muhammed Abdüsselam tarafından oluşturulmuştur. Preon modellerine olan ilgi, 1980'lerde zirve noktasına ulaşmıştır ancak parçacık fiziği Standart Model'i, fiziğin kendisini en başarılı şekilde tanımlamaya devam ettiğinden ve lepton ile kuark kompozitleri hakkında hiçbir deneysel veri bulunmadığından dolayı bu ilgi azalmıştır.
Hadronik sektörde görülen bazı etkiler Standart Model'in anomalileri sayılır. Proton spin krizi, EMC etkisi, Robert Hofstadter tarafından 1956'da bulunan nükleonların içerisindeki elektrik yükü dağılımı ve CKM matrisi elemanları bunların arasında sayılabilir.

1970'lerde Standart Model (SM) geliştirilmeden önce (Standart Model'in anahtar ögeleri olan kuarklar 1964'te Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından önerilmiştir), fizikçiler parçacık hızlandırıcıların içerisinde yüzlerce farklı çeşit parçacık gözlemlemişlerdi. Bu parçacıklar, fiziksel özelliklerini temel alarak hayvanları gruplara ayıran taksonomiden çok da farklı olmayan bir şekilde fiziksel özellikleri arasındaki bağlantılara göre hiyerarşik bir sistem içinde sınıflandırılmışlardır. Bunların büyük çoğunluğunun parçacık hayvanat bahçesi olarak görülmesi şaşırtıcı değildir.
Parçacık fiziğinin önde gelen modeli olan Standart Model, gözlemlenen parçacıkların çoğunun iki kuarktan oluşan mezonlar, üç kuarktan oluşan baryonlar ve az sayıda diğer parçacıklardan oluştuğunu göstermiştir. Artık daha da güçlenen parçacık hızlandırıcılarında görülen parçacıklar teoriye göre tipik olarak bu kuarkların kombinasyonlarından başka bir şey değillerdir.
Standart Model çerçevesinde, parçacıkların farklı sınıfları vardır. Bunlardan biri olan kuarkların her biri içerisinde kırmızı, yeşil ve mavi “renklerin” adı verilen ve dolayısıyla kuantum renk dinamiğinin ortaya çıkmasına neden olan üç değişkene sahip, altı değişik çeşit tipi vardır. Bunlara ek olarak altı farklı tipi olan leptonlar vardır. Bunların üçü yüklü parçacık olan elektron, müon ve taudur. Diğer üç lepton nötrinolardır ve her bir nötrino için karşılık olarak bir yüklü parçacık. Standart Modelde ayrıca fotonlar, W+, W− ve Z bozonları, gluonlar, Higgs bozonunu da içeren bozonlar ve graviton için bırakılmış bir boşluk vardır. Neredeyse bütün bu parçacıklar sol elli ya da sağ elli olarak adlandırılan şekilde simetriktirler. Kuarklar, leptonlar ve W bozonlarının hepsinin karşıt yüklü antiparçacıkları vardır.
Standart Modelin tamamen çözülmemiş bazı problemleri vardır. Özellikle parçacık teorisine bağlı bir kütleçekim teorisi hâlâ öne sürülememiştir. Her ne kadar Model gravitonun varlığını varsaysa da onlar bağlı olan tutarlı bir teori ortaya atılamamıştır. Calvin S. Kalman, atomizm konseptine göre, doğanın temel yapıtaşlarının görünmez olduğu ve bunların üretilmemiş ve parçalanamaz olduğu gözlemini yapar. Kuarklar parçalanamaz değildir çünkü başka kuarklara parçalanırlar. Dolayısıyla da kuarkların kendileri temel yapıtaşları değildir ve başka temel yapıtaşlarından, yani preonlardan oluşmak zorundadır. Birbirini izleyen her bir parçacığın kütlesi belirli kalıpları izlese de çoğu parçacığın durgun kütlesi tam olarak tahmin edilemez. Bunun istisnası Mario Everaldo de Souza tarafından kurulan modelde tüm baryonların kütleleri tarif edilmiştir.
Preon teorisi, kimyada 94 doğal elementi yalnızca üç temel yapıtaşının bileşenlerine (elektron, proton ve nötron) indiren periyodik tablonun yaptığını parçacık fiziği için de yapabilmek amacıyla ortaya atılmıştır. Standart Model de benzer şekilde hadronların oluşturduğu birkaç düzine parçacık hayvanat bahçesini önce sadece üç kuarktan oluşan temel bir yapıya indirgemiş ve Standart Model ile kuantum renk dinamiği ortaya çıkmadan önce çok sayıda olan gelişigüzel sabitlerin sayısını azaltmıştır.

Preon araştırmasının hedefleri şunlardır:

Çoğu sadece yük bakımından değişiklik gösteren çok sayıda parçacığı, daha az sayıda temel parçacıklara indirgemek. Örneğin, elektron ve pozitron yükleri haricinde özdeştirler ve preon araştırması elektron ve pozitronların yükleri dışında benzer preonlardan oluştuğunu açıklamaya çalışır. Hedefi periyodik tablo için işe yarayan indirgemeci teoriyi parçacık fiziğine uygulamaktır.
Fermiyonların üç neslini açıklamak.
Kütle, elektrik yükü ve renk yükü gibi Standart Modelin açıklayamadığı parametreleri hesaplamak ve Standart Model için gereken deneysel girdi parametrelerinin sayısını azaltmak.
Elektron nötrinosundan üst kuarka kadar, temel parçacıklar olduğu varsayılan parçacıklarda gözlemlenen çok büyük enerji-kütle farklarını açıklayabilmek.
Elektrozayıf etkileşim simetri bozunumunu Higgs alanına ihtiyaç duymadan açıklayabilmek.
Nötrino salınımını ve kütleyi açıklayabilmek.
Örneğin soğuk karanlık madde adayları gibi yeni öngörülerde bulunabilmek.
Neden yalnızca gözlemlenmiş parçacık türlerinin var olduğunu açıklamak ve yalnızca bu gözlemlenmiş parçacıkların üretilebilmesinin nedenlerini açıklayan bir model kurmak (süpersimetride olduğu gibi gözlemlenmemiş parçacıkların öngörüsü güncel modellerin çoğunda bir sorun teşkil eder.)

Birkaç fizikçi, Standart Modelin sadece deneysel verilere dayan kısımlarını teorik olarak kanıtlayabilmek için “ön-kuarklar” (pre-quarks, preon teriminin geldiği yer) girişimlerde bulundur. Önerilen bu temel parçacıklar ya da Standart Modelde gözlemlenen en temel parçacıklar arasındaki ara parçacıklar için önerilen diğer terimler arasında önkuarklar, altkuarklar, maonlar, alfonlar, kuinkler, rishonlar, tweedlelar, helonlar, haplonlar, Y-parçacıkları, ve primonlar sayılabilir ama fizik topluluğu arasında önde gelen terim preon adlandırmasıdır.
Bir altyapı oluşturma çabaları, 1974'te Pati ve Abdüsselam'ın Physical Review akademik dergisinde yayımladıkları makaleye kadar geri gider. Diğer girişimler arasında Terazawa, Chikashige ve Akama'nın 1977 tarihli makalesi, Ne'eman, Harari, ve Shupe'un benzer ama birbirinden bağımsız 1979 yılına ait makaleleri, Fritzsch ve Mandelbaum'un 1981 yılı makalesi, ve de Souza ile Kalman'ın 1992 tarihli kitabı sayılabilir. Bunların hiçbiri fizik dünyasında kabul görmedi. Fakat, yeni bir çalışmasında de Souza, kendi karşıtlık modelinden türetilmiş bir kuantum sayısınca belirlenen kuralların tüm zayıf hadron bozulmalarının açıklayan modelini ortaya koymuştur. Modelinde leptonlar en temel parçacıklardır ve her bir kuark iki primondan oluşmuştur ve dolayısıyla bütün kuarklar dört tane primonla tanımlanır. Bu sebepten dolayı Standart Model Higgs bozonuna ihtiyaç yoktur ve her bir kuark kütlesi, üç tane Higgs bozonu benzeri yapı sayesinde, her bir primon çiftinin etkileşimiyle açıklanabilir. Hans Dehmelt, 1989 Nobel Ödülü kabul konuşmasında, kozmon adını verdiği, tanımlanabilir özelliklere sahip olan en temel parçacığın giderek artan ama sonlu sayıda olan temel parçacık zincirinin en son halkası olacağını açıkladı.

Rishon modeli (RM) parçacık fiziğinin Standart Modelinde (SM) gözüken fenomeni açıklamak için geliştirilmiş ilk girişimdir. İlk olarak Haim Harari ve Michael A. Shupe tarafından birbirlerinden bağımsız olarak geliştirildi ve daha sonra Harari ve öğrencisi olan Nathan Seiberg tarafından açıklandı.
Model iki temel çeşidi olan rishon parçacıklarını (İbranice’de “ilk” anlamına gelir) içerir. Bunlar T ("Üçüncü" anlamına gelen İngilizce "Third" kelimesinden çünkü elektrik yükü ⅓ edir ya da İbranice "oluşmamış" anlamında Tohu) ve V'dir (yüksüz olduğu için "ortadan kaybolur" anlamına gelen İngilizce "Vanishes" kelimesinden ya da İbranice "boşluk" anlamına gelen Vohu kelimesinden). Tüm leptonlar ve kuark çeşnileri üç rishonlu sıralı üçlemelerdir. Bu gruptaki rishonların spinleri spin ½dir.

E.E. Smith, 1930 basımı Skylark Three romanının 1948 yeniden basımında “altelektronların birinci ve ikinci tiplerini” ortaya atmış ve ve ikinci tip altelektronların kütleçekimi kuvveti ile ilişkili temel parçacık olduğunu öne sürmüştür.
Vonda N. McIntyre'in 1982 tarihli Star Trek 2: The Wrath of Khan filmini temel alan romanında, Dr. Carol Marcus'un Genesis projesinden Vance Madison Ve Delwyn March, “boojumlar” ve “snarklar” olarak adlandırdıkları alt-temel parçacıklar üzerine çalışırlar.
James P. Hogan'ın 1982 tarihli Voyage from Yesteryear adlı romanında konu tweedlelar adı verilen preonlar üzerine kurulmuştur.

Raman saçılması, lineer optik süreçte, elastik olmayan foton saçılmalarından biridir. Aydınlatma kaynağından gelen fotonların büyük çoğunluğu atom ya da molekülden elastik bir şekilde saçılır. Buna Rayleigh saçılımı denir. Ancak bazıları (yaklaşık olarak 10 milyonda 1 foton) uyarılmış bir şekilde saçılırlar. Bu tür saçılmada yayımlanan fotonların frekansları elastik saçılmada olduğundan genelde daha düşüktür ve algılanabilmeleri için çok özel dedektörler gerekir.
Gazlarda vibrasyonel, rotasyonel ya da molekülün elektronik enerji seviyesindeki değişim ile Raman saçılması meydana gelebilir. Hint asıllı fizikçi C. V. Raman'ın adıyla anılan bu saçılma türü, 1922 yılında "Molecular Diffraction of Light," adlı yayın ile Raman ve ekibi tarafından bilim camiasına duyurulmuştur.
Raman saçılması kristal halindeki bir yapının karakterizasyonu için kullanılabilir. Uyarıcı foton ile kristal örgüsü üzerinde tetiklenen fononlar etkileşime girerek, uyarıcı fotondan bir fonon kadar düşük ya da yüksek enerjili bir foton açığa çıkararak saçılırlar. Bu yönteme Raman spektroskopisi denir.

A. C. Eckberth, Laser Diagnostics for Combustion Temperature and Species, Gor- don and Breach Publishers, 1996.

Sigma baryonları, birinci çeşni nesillerinden (yukarı ve aşağı kuarklar) iki kuarka, daha yüksek çeşnili nesillerinden (garip, tılsım, alt ve üst kuarklar) ise üçüncü bir kuarka sahip; herhangi iki kuark çeşnisinin işaret değiştirmesine rağmen dalga fonksiyonunun değiştirmediği, Σ sembolüyle gösterilen hadron parçacığı ailesidir. Bu nedenlerden ötürü bu tip parçacıklar birer baryondur, toplam izospinleri 1'dir ve nötr olabildikleri gibi +2, +1 ya da -1 temel yüke sahip olabilirler. Yalnızca çeşni değişimi sırasında dalga fonksiyonunun farklılık göstermesi açısından Lambda baryonlarından ayrılırlar.
Üçüncü kuark; garip (sembolleri: Σ+, Σ0, Σ-), tılsım (sembolleri: Σ++c, Σ+c, Σ0c), alt (sembolleri: Σ+b, Σ0b, Σ-b) ya da üst (sembolleri: Σ++t, Σ+t, Σ0t) kuark olabilir. Buna karşın üst Sigma baryonların, Standart Model'de öngörüldüğü şekilde üst kuarkların ortalama yaşam sürelerinin yaklaşık 5×10-25 s olması sebebiyle gözlemlenmesi mümkün değildir.

Listelerde yer alan sembollerin anlamı şu şekildedir: I (izospin), J (toplam açısal momentum), P (parite), u (yukarı kuark), d (aşağı kuark), s (garip kuark), c (tılsım kuark), b (alt kuark), Q (yük), B (baryon sayısı), S (gariplik), C (tılsım), B′ (altlık), T (üstlük).
Listelerde antiparçacıklar yer almamaktadır. Parçacıklardaki her bir kuarkın, kendisine denk gelen antikuarkı ile değiştirilmesi ve Q, B, S, C, B′ ile T sembollerinin ters işaretli yapılması ile antiparçacıklar elde edilebilmektedir. Kırmızı renkle gösterilen değerler henüz deneyler esnasında gözlenmemiş olup kuark modeline göre bu şekilde tahmin edilmekte ve yapılan ölçümlerle tutarlılık göstermektedir.

[c] ^ PDG, rezonans genişliğini (Γ) vermektedir. Burada ise bunun yerine τ = ħ/Γ dönüşümü verilmiştir.

[c] ^ PDG, rezonans genişliğini (Γ) vermektedir. Burada ise bunun yerine τ = ħ/Γ dönüşümü verilmiştir.

Baryonlar listesi

Silisyum, yeryüzünde en çok bulunan elementlerden biridir. Atom numarası (proton sayısı) 14'tür. Si simgesi ile gösterilir. Oda sıcaklığında katı hâldedir. Yarı iletken özelliğe sahip oluşu ve doğada, ormanlarda, doğal yaşam alanlarında çok bulunması, transistör, diyot ve elektronik hafızalarda kullanılabilmesinin pratik ve hızlı oluşu, entegre devrelerin ve bilgisayarların silisyum teknolojisi ile inşa edilmesini sağlamıştır. "Silikon Vadisi" ismi, silisyumun (İngilizcede silicon) bilgisayar teknolojilerindeki bu yaygın kullanımından gelmektedir.
Silisyum, periyodik tabloda 4A grubunda 3. periyotta bulunur. Nötr haldeki elektron dizilimi ilk katmanda 2, ikinci katmanda 8, üçüncü katmanda 4'tür (yani 4 adet valans elektronu vardır). Kararlı yapısı yoktur (yani nötr halde bulunur). Yoğunluğu 2,33 g/cm3'dür. Diyamanyetik bir elementtir. Bağıl atom kütlesi (izotoplarının ortalama kütlesi) 28,0855'tir.
Kararlı hale geçerken aldığı yükler nedeniyle ve ayrıca doğada çok bulunduğu için yakın gelecekte tıpkı karbon selektörleri olduğu gibi silisyum selektörlerinin de var olacağı tahmin edilmektedir.
Camın ana maddesi kum olarak bilinir. Bunun sebebi camın asıl hammaddesi olan silisyumun kumda, özellikle de deniz kumunda çok bulunmasıdır.

1787'de Antoine Lavoisier silikanın temel bir kimyasal elementin oksidi olabileceğinden şüphelendi, ancak silisyumun oksijene olan kimyasal afinitesi o kadar yüksek ki oksidi indirgemek ve elementi izole etmek için hiçbir yolu yoktu.
1808'de silisyumu izole etme girişiminden sonra Sir Humphry Davy, silikon için Latince silex, çakmaktaşı için silicis kelimesinden türetilen ve metal olduğuna inandığı için sonunda "-ium" eki bulunan "silicium" adını önerdi.
Gay-Lussac ve Thénard'ın 1811'de yakın zamanda izole edilmiş potasyum metalinin silikon tetraflorür ile ısıtılması yoluyla saf olmayan amorf silisyumu hazırladıkları düşünülür, ancak ürünü saflaştırıp karakterize etmediler ve onu yeni bir element olarak tanımlamadılar.
Silikona bugünkü adı 1817'de İskoç kimyager Thomas Thomson tarafından verildi. Davy'nin isminin bir kısmını korudu ancak silikonun bor ve karbona benzer bir ametal olduğuna inandığı için "-on" kelimesini ekledi.
Silisyumun keşfi 1824 yılında İsveçli kimyager Jöns Jakob Berzelius tarafından gerçekleştirilmiştir. Silisyum bundan önce de kullanılıyordu ancak element olarak ne olduğu bilinmiyordu.
Silisyum doğada siliksat asidi (mSiO2.nH2O) ve tuzları hâlinde bulunur. Yerkabuğunun yaklaşık %25,7'si bu elementten oluşur. Oksijenden sonra bileşikleri hâlinde en fazla bulunan elemen silisyumdur. Silisyum dioksit (SiO2) doğada kum ve kuartz şeklinde bulunur.
Silisyumun iki tane allotropu vardır. Bunlardan birincisi saf kristal silisyumdur. Saydam olmayan koyu gri renkli, parlak sert ve kırılgan olup örgü yapısı elmasa benzer. Diğeri ise amorf silisyumdur. Koyu kahverengi renkli olup tane büyüklüğü nedeni ile kristal silisyumdan ayırt edilebilir. Kolay reaksiyona girer.
Saf olarak silisyum eldesi, silisyum dioksitin (SiO2) kok kömürü (grafit) ile elektrikli fırında bileşenlerine indirgenmesi sonucunda gerçekleşir. Gerekenden daha fazla karbon kullanılırsa silisyum karbür (SiC) oluşur.
SiO2 + 2C → Si + 2CO
Silisyum klorür (SiCl4) önce ayrımsal damıtma yapılarak saflaştırılır. Daha sonra hidrojen ile indirgenir. Bu şekilde saf silisyum elde edilir.
SiCl4 + 2H2 → Si + 4HCl

İlk yarı iletken cihazlar silisyum değil galenit kullanırdı; bunlar arasında Alman fizikçi Ferdinand Braun'un 1874'teki kristal dedektörü ve Hint fizikçi Jagadish Chandra Bose'un 1901'deki radyo kristal dedektörü de vardı.
İlk silisyumlu yarı iletken cihaz, 1906'da Amerikalı mühendis Greenleaf Whittier Pickard tarafından geliştirilen silisyum radyo kristal dedektörüydü.
1940 yılında Russell Ohl silisyumdaki p-n bağlantısını ve fotovoltaik etkilerini keşfetti.
1941'de, II. Dünya Savaşı sırasında radar mikrodalga dedektör kristalleri için yüksek saflıkta germanyum ve silisyum kristalleri üretme teknikleri geliştirildi.
1947'de fizikçi William Shockley, germanyum ve silikondan yapılmış alan etkili amplifikatör teorisini ortaya attı ancak bunun yerine germanyumla çalışmaya başlamadan önce çalışan bir cihaz yapmayı başaramadı. Çalışan ilk transistör aynı yıl John Bardeen ve Walter Brattain tarafından Shockley'in idaresinde çalışırken yapılan nokta temaslı transistördü.
1954'te fiziksel kimyager Morris Tanenbaum, Bell Laboratuvarlarında ilk silisyum bağlantı transistörünü yaptılar.
1955'te Bell Laboratuarlarından Carl Frosch ve Lincoln Derick kazara silisyum dioksitin (SiO2) silisyum üzerinde büyüyebileceğini keşfettiler ve daha sonra 1958'de bunun difüzyon süreçleri sırasında silisyum yüzeyleri maskeleyebileceğini öne sürdüler.

"Silisyum Çağı", 20. yüzyılın sonlarından 21. yüzyılın başlarına kadar olan dönemi ifade eder. Bunun nedeni, Taş Devri, Bronz Çağı ve Demir Çağı'nın kendi uygarlık çağlarında baskın malzemeler tarafından tanımlanmasına benzer şekilde, Silisyum Çağı'nın (Dijital Çağ veya Bilgi Çağı olarak da bilinir) baskın malzemesinin silisyum olmasıdır.
Silisyumun yüksek teknolojili yarı iletken cihazlarda önemli bir unsur olması nedeniyle dünyanın birçok yeri onun adını taşır. Örneğin, Kaliforniya'daki Santa Clara Vadisi, elementin oradaki yarı iletken endüstrisinde temel malzeme olması nedeniyle Silikon Vadisi takma adını almıştır. O zamandan bu yana, İsrail'deki Silicon Wadi dahil olmak üzere pek çok başka yer de benzer şekilde adlandırılmıştır: Oregon'da Silisyum Ormanı; Teksas, Austin'de Silisyum Tepeleri; Utah, Salt Lake City'de Silikon Yamaçları; Almanya'da Silisyum Saksonya; Hindistan'da Silisyum Vadisi; Meksika, Mexicali'de Silisyum Sınırı; İngiltere, Cambridge'de Silisyum Fen; Londra'da Silisyum Roundabout; İskoçya'da Silisyum Glen; İngiltere, Bristol'de Silikon Gorge; New York'ta Silisyum Sokağı ve Los Angeles'ta Silisyum Sahili.

Süpereş (İngilizce:Superpartner veya Sparticle), parçacık fiziğinde bir varsayımsal temel parçacıktır. Süpersimetri sinerjik teorilerinden biri olan yüksek enerji fiziği bu "gölge" parçacıklarının varlığını tahmin ediyor.
Süpereş kelimesi, süpersimetri ve eş kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur.

Süpersimetri teorisine göre; her fermiyonun partner (eş) bozona sahip olması -fermiyonun süpereşi- her bozonun da eş fermiyonu olması gerekmektedir. Bu simetri skuark, neutralino, chargino ve slepton gibi s-parçacık adlı süpersimetrik parçacıkların varlığını öngörür.
Gerçek skaler parçacıklarda ikinci bir gerçek skaler parçacık alanı vardır. Örneğin axionda, axinos ve saxions adında iki parçacık ön görülmektedir.
Süpereş sayısı birden fazla olabilir. Örneğin dördüncü boyutta bir süpersimetride bir foton iki farklı fermiyon süper eşi ve bir skaler süpereşi bulunabilir.
Şimdiye kadar hiçbir süpereş izinin bulunmaması süpersimetri teorisinin doğru olmadığı anlamıma gelebilir. Ancak eğer doğruysa yüksek enerjili parçacık çarpıştırıcılarda bunu üretmek mümkündür.  1981'de Howard Georgi ve Savas Dimopoulos tarafından ileri sürülen Minimal Süper Simetrik Standart Model, süper partnerlerin kütlelerinin 100 GeV ve 1 TeV arasında olduğunu tahmin eder. Standart Model'deki tüm parçacıklar dönüşü sıradan parçacıktan ½ kadar farklı olan süpereşe sahiptir. Bu da bu süpereşlerin gerçek eşlerinden 1000 kata kadar daha ağır olabileceği anlamına gelebilir.  Bu yüzden şu anki parçacık çarpıştırıcılar bu parçacıkları üretemeyebilir.
Bazı araştırmacılar Büyük Hadron Çarpıştırıcısı çarpıştırıcısında süpereşin üretilebileceği umudundadırlar. Ancak herhangi bir kanıt henüz bulunamamıştır.

Standart modelin ötesindeki fizik
Kuramsal fizik

Takyon (Yunanca ταχύς takhís, "hızlı" anlamımda), ışıktan hızlı giden farazi parçacıklardır. İlk tanımı Arnold Sommerfeld'e atfedilmişse de, aslında ilk olarak George Sudarshan ve Gerald Feinberg tarafından yazılmıştır. 
Çoğu fizikçi için fiziğin bilinen yasaları ile tutarlı değildir, çünkü ışıktan daha hızlı parçacıkların olamayacağı tahmin edilmektedir. Takyonlar, Albert Einstein'in ünlü Genel görelilik yasasındaki v2 /c2 ifadesindeki cismin hızı (v) ışık hızından (c) büyük olursa ne olur sorusunun cevabıdırlar. Bu nedenle takyon parçacıklarının kütleleri reel sayı ile değil karmaşık sayılar ile ifade edilir (2i kg. kütleli gibi) aynı zamanda v daima c den büyük olacağından, takyonlar için en yavaş hız ışık hızıdır. Ancak tam olarak ışık hızında da olamazlar çünkü ışık hızında olursalar v2/c2 = 1 olacağından bu ifade tanımsız olur. Bununla birlikte, negatif kare kütle alanlar genellikle, "takyonlar" olarak adlandırılır ve aslında modern fizikte önemli bir rol oynamaya başlamıştır. Potansiyel tutarlı teoriler, ışıktan daha hızlı parçacıkların Lorentz değişmezinin kırılmasına  dahil olanlara izin verir böylece özel göreliliğin altında yatan simetriye, ışığın hızı bir bariyer değildir, Böylece gerçek dünya için sınır olan ışık hızı burada da değerini korur. Buradan çıkarılacak sonuç ise, takyonların varlığının fizik ve matematik kurallarına aykırı olmadığıdır. Bunu takyonların varlığına delil olarak gösterenler vardır. Aynı (v)>(c) değerlerinin zaman denklemi içinde yerine konulması sonucunda zaman kavramının takyonlar için tıpkı kütle gibi imajiner olduğunu gösterir. Zaman gerçek olmadığı içinde zamanın oku olan entropi artışı söz konusu olmaz ve bu nedenle takyonlar evreni gerçek evrenin aksine büzüşmezler tam tersine sanal kütleleri nedeniyle çekim etkisine girmediklerinden evreni gererler. Böylece, başlanılan noktaya geri dönülen bir küresel evren modeli yerine takyon evreni için kenarları olmayan bir sonsuz evren söz konusudur. Ayrıca takyonların hızı enerjileri azaldıkça artar. Bu nedenle radyasyon yaydıkları varsayıldığında, azalan enerjileri nedeniyle sürekli hızlanırlar ve nihayet sıfır enerji için sonsuz hıza ulaşırlar. Enerji azaldıkça hızları arttığından dolayı kuvvet denilen etki hareketle aynı yönde olduğunda takyonların hızını arttırmaz tam tersine yavaşlatır. Birçok fizikçinin nötrino ve teorik takyonların özellikleri arasındaki olası bağlantıyı anlamaya çalışmış olduğuna dikkat etmek önemlidir.

Özel görelilikte, Sıradan partiküllerin aksine bu zaman-gibi dört-momentum var olan ışıktan daha hızlı bir parçacık uzay-gibi dört-momentum olurdu. Ayrıca hayali kütlesi olurdu. Enerji-momentum grafının uzay-gibi parçasına kısıtlanmış olmaz, subluminal hızlara yavaşlatılamazdı.

Bir Lorentz değişmezi teorisinde, sıradan daha yavaş ışık parçacıkları için geçerli aynı formüllere (bazen tartışmalarda takyonlara  "bradyon"lar denir)  takyonlarda da başvurmalıdır. Özellikle enerji-momentum ilişkisi:

  
    
      
        
          E
          
            2
          
        
        =
        
          p
          
            2
          
        
        
          c
          
            2
          
        
        +
        
          m
          
            2
          
        
        
          c
          
            4
          
        
        
      
    
    {\displaystyle E^{2}=p^{2}c^{2}+m^{2}c^{4}\;}
  

(burada p  bradyonun göreli momentumudur ve m istirahat kütlesidir),yine de bir parçacığın toplam enerjisi için bir formül ile birlikte, geçerli olmalıdır:

  
    
      
        g
        a
        m
        a
        =
        
          
            
              m
              
                c
                
                  2
                
              
            
            
              1
              −
              
                
                  
                    v
                    
                      2
                    
                  
                  
                    c
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle gama={\frac {mc^{2}}{\sqrt {1-{\frac {v^{2}}{c^{2}}}}}}.}
  

Bu denklem bir parçacığın (bradyon veya takiyon) toplam enerji durma kütlesi ("istirahat kütle-enerjisi") ve hareket, kinetik enerji katkısıyla bir katkı içerdiğini göstermektedir. 
v  c den daha büyük olduğu zaman,kök altındaki değer negatif olduğu için, enerjisi için denklemde payda, "sanal" dır. 
Toplam enerji gerçek olması gerektiğinden, pay da hayali olması gerekir: 
diğer saf hayali sayısına bölünmesiyle bir saf sanal sayı bir reel sayı olduğu gibi, yani  istirahat kütlesi m hayali olmalıdır.

Bir ilginç etkisi, sıradan parçacıkların aksine, enerji azaldıkça Takyon hızı artar. 
  
    
      
        v
      
    
    {\displaystyle v}
  
  sonsuza yaklaştığında, özellikle 
  
    
      
        E
      
    
    {\displaystyle E}
  
 sıfıra yaklaşır. (Sıradan  bradyonik madde için,E,v hızı c, ışık hızına yaklaşırken keyfi büyüme olarak artan hızda artar).
Sonsuz enerji üzerinde ya da altında gelenin ulaşmasına engel için gereklidir çünkü bu nedenle, bradyonların ışık hızı bariyerini kırması yasaktır, bu yüzden oldukları gibi c altına çok aşağı  yavaşlatan takyonlara yasak  vardır.
Einstein, Tolman ve başkaları tarafından belirtildiği gibi, özel görelilikte sözedilen  ışıktan daha hızlı parçacıklar var ise, zaman içinde geriye doğru iletişim kurabilmek  anlamına gelir.

1985 yılında. nötrinoların takyonik doğaya sahip olabileceğini önerdi. süperluminal hızlarda hareket eden standart model parçacıklarının olasılığı Standart Model Uzantısı  örneği içinde, Lorentz değişmezi ihlali koşulları kullanılarak modellenebilir. 
Bu çerçevede, Lorentz-ihlal salınımları nötrino deneyi ve yüksek enerjilerde ışık hızından daha hızlı seyahat edebilirsiniz. 
Bu öneri şiddetle eleştirildi.

Nedensellik  Fiziğin temel bir prensibidir. Eğer takyonlar ışıktan daha hızlı bilgi iletebiliyor ise nedensellik ihlaline "kendi büyükbabasını öldüren" tipi mantıksal paradoksu örnek verilir. Böylece buna "takyonik telefon paradoksu"  veya "mantıksal zararlı kendi-inhibitorü" gibi düşünce deneyleri örnek olarak gösteriliyor.
problem özel göreliliğin içinde eşzamanlılığın göreliliği terimleri içinde anlaşılabilir, bu derki farklı eylemsizlik referans çerçeveleri konusunda "aynı zamanda" veya değil farklı lokalizasyonda iki olayın sıralaması tutarlı olmayacaktır ve bu ayrıca iki olayın sırası olarak da tutarsız olabilecektir (teknik olarak, bu tutarsızlıklar uzayzaman aralığı olayların arasında oluşuyorsa bunun anlamı 'uzay-gibi'dir; diğer bir deyişle, geleceğin ışık konisi içinde hiçbir olay yatmıyor ).
İki olaydan biri bir yerden bir sinyalin gönderilmesini  ikinci olay ise başka bir yerde, aynı sinyalin alınmasını temsil ederse, eşzamanlılık matematiği sinyal boyunca  ışık hızında veya daha yavaş hızda hareket olarak, bütün referans çerçeveleri iletim-olayının, alım-olayından önce gerçekleştiğini kabul eder. Bununla birlikte, ışık daha hızlı hareket eden bir varsayımsal sinyal durumda, her zaman sinyal zaman içinde geri hareket ettirilebilir olduğu söylenebilir ki bu, gönderilmeden önce alınan sinyal edildiği bir çerçeve olacaktır. İki temel Özel görelilik önermelerinden biri sinyalleri herhangi bir çerçeve zaman içinde geriye doğru taşımak mümkünse fizik yasalarının her eylemsiz çerçeve içinde aynı biçimde çalışması gerektiğini söyler, çünkü taşıma tüm çerçeveler içinde yapılabilmelidir bunun anlamı eğer A gözlemcisi B gözlemcisine bir sinyal gönderiyor bu  A'nın ışıktan hızlı çerçevesi içinde taşınıyor ise ama B'nin çerçevesi içinde zaman içinde geriye ve B  bir cevap gönderiyor ise bu B'nin çerçevesi içinde ışık-tan-hızlı geriye taşınıyor ama A'nın çerçevesi zaman içinde geriye, bu bir orijinal sinyali göndermeden önce yanıt alması işe yarayabilir,her çerçeve içinde zorlu bir nedensellik ve şiddetli mantıksal paradokslara kapı açar. Matematik detaylar takyonik antitelefon içinde yazı bulunabilir ve bir gösterim uzayzaman diyagramının kullanılan böyle bir senaryosu içinde bulunabilir.

Bir elektrik yüküne sahip bir takyon Çerenkov ışıması olarak enerji kaybeder. Bir ortamda ışığın yerel hızını aştığında sıradan yüklü parçacıkların yaptığını yapar. Bir vakum içinde seyahat eden bir yüklü takyon bu nedenle sabit bir uygun zaman hızlanmaya uğrar ve, zorunlu olarak, onun dünya çizgisinin uzay-zamanda bir hiperbolü oluşur.
Oluşturulan tek Hiperbol aynı anda uzayda aynı yerde sonsuz hıza ulaştığınızda birbirlerini yok zıt momentumun iki zıt yüklü takyonlar (aynı büyüklükte, zıt işaretli) olduğunu böylece Ancak takyonun hızı artarken enerjisi azalır.
(Sonsuz hızda her iki takyonun hiçbir enerjisi  ve ters yönde sonlu bir ivmesi var, bu yüzden hiçbir koruma yasası karşılıklı imhayı ihlal etmemektedir. Imhanın zamanı çerçeveye bağlıdır.)
elektriksel olarak nötr bir takyonun yerçekimsel Çerenkov ışıması yoluyla enerji vermesi beklenir çünkü Bir çekim kütlesine sahiptir ve yukarıda tarif edildiği gibi, hareket ederken bu nedenle hız artışı için bile
Takyonun herhangi diğer parçacıklar ile etkileşimi varsa, o da bu parçacıkların içine Cherenkov enerjisi yayabilir.
Nötrinoların Standard Modelin diğer parçacıklar ile etkileşimi ve Andrew Cohen ve Sheldon Glashow'a göre  son zamanlarda iddia edilen  bu ışıktan daha hızlı nötrino anomalilerii nötrinoların yayılmasını izah edemez, bunun yerine deneydeki bir hata nedeniyle olmalıdır.

yeniden yorumlama ilkesi her zaman zaman içinde geri gönderilen bir takyonun, ileriye yolculuk yapan bir takyon olarak yeniden yorumlanabileceğini belirtmektedir gözlemciler takyonların ve emisyon ve absorpsiyonunu ayırt edemez çünkü. Gelecekten bir takyonu algılamak (ve nedensellik ihlal) için girişim (nedensel olan) aslında aynı takyonu oluşturmak ve zaman içinde ileriye göndermek istiyorsunuz. Ancak, bu ilke yaygın parad

Tau (𝜏), aynı zamanda "Tau Leptonu", "Tau Parçacığı", "Tauon" veya "Tau Elektronu" olarak da bilinir. Negatif elektrik yüküne ve 1/2 spine sahip, elektron benzeri bir temel parçacıktır. Elektron, müon ve üç nötrino gibi tau da bir leptondur ve yarım tam sayı spine sahip tüm temel parçacıklar gibi Tau da zıt yüke, eşit kütleye ve spine sahip bir karşıt parçacığa sahiptir. Bu parçacık, "antitau" (veya pozitif tau) olarak adlandırılır. Tau parçacıkları genellikle 
  
    
      
        
          τ
          
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau ^{-}}
  
 sembolü ile, antitau parçacıkları ise 
  
    
      
        
          τ
          
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau ^{+}}
  
 sembolü ile gösterilir.
Tau leptonlarının yaşam süreleri 2.9 × 10⁻¹³ saniye ve kütlesi 1776.9 MeV/c²'dir (karşılaştırıldığında, bu değer müonlar için 105.66 MeV/c² ve elektronlar için 0.511 MeV/c²'dir). Etkileşimleri elektrona çok benzediği için, tau, elektronun çok daha ağır bir versiyonu olarak düşünülebilir. Daha büyük kütlelerinden dolayı, tau parçacıkları elektronlar kadar fazla bremsstrahlung (frenleme radyasyonu) yaymazlar; bu nedenle, potansiyel olarak elektronlardan çok daha fazla nüfuz edici olabilirler.
Kısa ömrü nedeniyle tau parçacığının menzili esas olarak bozunma uzunluğu tarafından belirlenir ve bu uzunluk bremsstrahlung'un fark edilemeyeceği kadar küçüktür. Nüfuz etme gücü, yalnızca ultra yüksek hız ve enerji seviyelerinde (petaelektronvolt enerjilerin üzerinde) ortaya çıkar. Bunun sebebi, zaman genişlemesinin normalde çok kısa olan yol uzunluğunu uzatmasıdır.
Diğer yüklü leptonlarda olduğu gibi, taunun da 
  
    
      
        
          ν
          
            τ
          
        
      
    
    {\displaystyle \nu _{\tau }}
  
 ile gösterilen bir tau nötrinosu vardır.

Tau arayışı, 1960 yılında CERN'de Antonino Zichichi liderliğindeki Bologna-CERN-Frascati (BCF) grubu tarafından başlatıldı. Zichichi, şimdi tau olarak adlandırılan yeni bir sıralı ağır lepton fikrini ortaya attı ve bir arama yöntemi önerdi. 1969'da hızlandırıcısı devreye girdiğinde, ADONE tesisinde deneyi gerçekleştirdi; ancak, kullandığı hızlandırıcının tau parçacığını aramak için yeterli enerjisi yoktu.
Tau, Yung-su Tsai'nin 1971 tarihli bir makalesinde bağımsız olarak bilim dünyasına duyuruldu. Bu keşfin teorisini sağlayarak, tau, 1974 ve 1977 yılları arasında Martin Lewis Perl ile Tsai'nin Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi (SLAC) ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı (LBL) grubundaki meslektaşları tarafından gerçekleştirilen bir dizi deneyde tespit edildi. Deneyin ekipmanları, SLAC'ın o zamanlar yeni olan, SPEAR adı verilen elektron-pozitron çarpıştırıcı halkasından ve LBL manyetik dedektöründen oluşuyordu. Leptonları, hadronları ve fotonları tespit edip ayırt edebiliyorlardı. Doğrudan tauyu tespit edemediler, bunun yerine anormal olayları keşfettiler.
En az iki tespit edilmemiş parçacığa ihtiyaç duyulması, yalnızca bir tanesiyle enerjiyi ve momentumu koruyamama ile gösterildi. Ancak başka hiçbir müon, elektron, foton veya hadron tespit edilmedi. Bu olayın yeni bir parçacık çiftinin üretimi ve ardından bozunması olduğu öne sürüldü.
Bunu doğrulamak zordu, çünkü 
  
    
      
        
          τ
          
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau ^{-}}
  
 ve 
  
    
      
        
          τ
          
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle \tau ^{+}}
  
 çiftini üretme enerjisi D mezonu üretimi için eşik değerine benzerdi. Tau'nun kütlesi ve dönüşü daha sonra DESY-Hamburg'da Çift Kollu Spektrometre (DASP) ile ve SLAC-Stanford'da SPEAR Direkt Elektron Sayacı (DELCO) ile yapılan çalışma ile belirlendi.

  
    
      
        τ
      
    
    {\displaystyle \tau }
  
 sembolü, keşfedilen üçüncü yüklü lepton olduğu için Yunanca τρίτον'dan (triton, İngilizcede "üçüncü" anlamına gelir) türetilmiştir.

Nötrinonun deneysel keşfi dolayısıyla Martin Lewis Perl, 1995 Nobel Fizik Ödülü'nü Frederick Reines ile paylaştı.

Tetrakuark, parçacık fiziğinde, dört valans kuarktan oluşan ve varlığı tahmin edilmesine karşın henüz kanıtlanamamış egzotik mezondur. Prensipte, bir tetrakuark durumu kuantum renk dinamiği içinde yer alabilmektedir.

2003'te, Japonya'da devam eden Belle deneyi esnasında keşfedilen ve geçici olarak X(3872) olarak adlandırılan parçacık, kendisi için oluşturulan teoride bir tetrakuark adayı olarak gösterildi. Parçacığın geçici adındaki X, henüz test edilmesi gereken ve kesin olarak bilinmeyen özellikleri olduğunu; devamındaki numara ise MeV/c2 bazındaki kütlesini temsil etmekteydi.
2004'te, Fermilab tarafından gerçekleştirilen SELEX adlı deneyde karşılaşılan DsJ(2632) durumu, olası bir tetrakuark adayı olarak gösterildi.
2007'de, Belle deneyi sırasında gözlemlenen Z(4430) adlı parçacığın ccdu şeklindeki durumunun bir tetrakuark adayı olduğu açıklandı. Yine aynı deney sırasında 2007 yılında keşfedilen Y(4660) parçacığının da tetrakuark durumunda olabileceği belirtildi.
2009'da Fermilab, geçici olarak Y(4140) adını verdikleri parçacığın tetrakuark olabileceğini açıkladı.
2010'da, DESY'den iki fizikçi ile Kaid-i Azam Üniversitesi'nden bir fizikçi, eski deney verilerini tekrar analiz etmeleri sonrasında, ϒ(5S) mezonu (bir tür bottomonyum) ile bağlantılı olarak iyi tanımlanmış tetrakuark rezonansının var olduğunu açıkladılar.
Haziran 2013'te, Çin'deki BES III deneyi ile Japonya'daki Belle deneyi, birbirinden bağımsız olarak yaptıkları açıklamalarda, Zc(3900) adlı parçacığın doğrulanan ilk dört kutarklı durum olduğu bilgisi yer aldı.
2014'te, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda yapılan LHCb deneyinde, Z(4430) durumunun varlığı 13,9 σ üzerinde bir değerle doğrulandı.
Şubat 2016'da, DØ deneyi sırasında gözlemlenen ve X(5568) adı verilen parçacığın dar bir tetrakuark adayı olduğu bildirildi. Ancak, 51. Rencontres de Moriond sırasındaki elektrozayıf oturumunda sunulan LHCb deneyinde elde edilen ilk sonuçlarda, bu durum için herhangi bir kanıt olmadığı belirtilmekteydi.
Haziran 2016'da, LHCb deneyinde keşfedilen X(4274), X(4500) ve X(4700) adlı parçacıkların tetrakuark adayı oldukları açıklandı.

Renk hapsi
Hadron
Pentakuark

O'Luanaigh, Cian. "LHCb confirms existence of exotic hadrons" (İngilizce). Cenevre: Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi. 7 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 14 Kasım 2017.

Titreşim bir denge noktası etrafındaki mekanik salınımdır. Bu salınımlar bir sarkaçın hareketi gibi periyodik olabileceği gibi çakıllı bir yolda tekerleğin hareketi gibi rastgele de olabilir.
Titreşim bazen arzu edilir. Örneğin; bir akort çatalının, üflemeli çalgılarda veya mızıkada dilin veya bir hoparlörde koninin hareketi birçok aletin doğru kullanılması için gerekli olan arzu edilir titreşimdir.
Daha sıklıkla, titreşim istenmeyen bir harekettir, çünkü boşa enerji harcar ve istenmeyen ses ve gürültü oluşturur. Örneğin, motorların, elektrik motorlarının ya da herhangi mekanik aracın çalışma esnasındaki hareketi istenmeyen titreşimler üretir. Böyle titreşimler motorlardaki dönen parçaların balanssızlığından, düzensiz sürtünmeden, dişli çarkların hareketinden kaynaklanabilir. Dikkatli tasarımlar genellikle istenmeyen titreşimleri minimize ederler.
Ses ve titreşim çalışmaları birbirleriyle oldukça yakın şekilde bağlantılıdır. Ses, basınç dalgaları, ses telleri gibi yapıları titreştirerek oluşturulur ve basınç dalgaları da kulak zarı gibi yapıların titreşimine sebep olur. Bu yüzden, gürültüyü azaltmaya çalışmak sıklıkla bir titreşimi azaltma problemidir. 

Serbest titreşim, bir başlangıç hareketi verilen ve sonra serbestçe salınmaya bırakılan sistemlerde oluşan titreşim türüdür. Bir çocuğu salıncakta sallarken ardından ittirmek ve sonra serbest bırakmak veya bir akort çatalına vurmak ve sonra salınmaya bırakmak bu titreşim türünün örnekleridir. Mekanik sistem, doğal frekansları ve sönümlemelerin bir veya daha fazlasında hareketsiz olana kadar titrer.
Zorlamalı titreşim, mekanik bir sisteme zamanla değişen bir etki (yük, yer değiştirme, hız veya ivme) uygulandığı zamandır. Bu etki, periyodik ve kararlı durum girişi, geçici giriş veya rastgele giriş olabilir. Periyodik girdi, harmonik veya harmonik olmayan bir etki olabilir. Bu tür titreşimlere örnek olarak, bir dengesizlik nedeniyle çamaşır makinesinin sallanması, bir motorun veya bozuk yolun neden olduğu taşıma titreşimi veya depremde binanın titreşimi verilebilir. Doğrusal sistemler için periyodik, harmonik bir girdinin uygulanmasından kaynaklanan kararlı durum titreşim tepkisinin frekansı, uygulanan kuvvetin veya hareketin frekansına eşittir ve tepki büyüklüğü gerçek mekanik sisteme bağlıdır.
Sönümlü titreşim: Titreşimli sistemin enerjisi sürtünme ve diğer dirençler tarafından kademeli olarak dağıtıldığında, titreşimlerin sönümlendiğinden bahsedilir. Titreşimler kademeli olarak azalır veya frekansı veya yoğunluğu değişir veya durur ve sistem denge konumunda kalır. Bu tür titreşime bir örnek, amortisör tarafından sönümlenen araç süspansiyonu'dur.

Titreşim analizinin temelleri, basit kütle-yay-sönüm elemanı modeli incelenerek anlaşılabilir. Aslında bir otomobil gibi karmaşık bir yapı dahi bir basit kütle-yay-sönüm modellerinin toplamı olarak modellenebilir. Kütle-yay-sönüm modeli ise bir basit harmonik osilatör örneğidir ve bu yüzden bunun davranışını tanımlamak için kullanılan matematik RLC devresi gibi diğer basit harmonik osilatörlerdeki ile aynıdır.
Not: Bu sayfada adım adım matematik temellerden bahsedilmemektedir, fakat titreşim analizindeki önemli eşitlikler ve konseptlerden bahsedilecektir. Daha detaylı matematik için sayfanın sonundaki referanslara bakınız. 

Kütle-yay-sönüm modelini incelemek için sönümün göz ardı edilebilir olduğunu ve kütleye hiçbir dış kuvvetin etkimediğini varsayıyoruz. (örnek: serbest tireşim)
Yay tarafından kütleye uygulanan kuvvet yayın uzaması “x” ile orantılıdır (Yayın kütlenin ağırlığı dolayısıyla sıkıştırıldığını varsayıyoruz). Orantı sabiti, k, yayın direngenliğidir ve birimi kuvvet/uzama cinsindendir. (Örneğin: lbf/in veya N/m)

  
    
      
        
          F
          
            s
          
        
        =
        −
        k
        x
        
      
    
    {\displaystyle F_{s}=-kx\!}
  

Kütle tarafından üretilen kuvvet ise Newton’un ikinci hareket kanununda verilen kütlenin ivmesiyle orantılıdır:

  
    
      
        Σ
         
        F
        =
        m
        a
        =
        m
        
          
            
              x
              ¨
            
          
        
        =
        m
        
          
            
              
                d
                
                  2
                
              
              x
            
            
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \Sigma \ F=ma=m{\ddot {x}}=m{\frac {d^{2}x}{dt^{2}}}}
  

Kütle üzerindeki kuvvetleri toplayıp aşağıdaki adi diferansiyel denkleme ulaşırız:

  
    
      
        m
        
          
            
              x
              ¨
            
          
        
        +
        k
        x
        =
        0.
      
    
    {\displaystyle m{\ddot {x}}+kx=0.}
  

Eğer sistemi, yayı “A” çekerek titreşime başlattığımızı ve sonra serbest bıraktığımızı varsayarsak, kütlenin hareketini tanımlayan yukarıdaki denklemin çözümü şöyle olur:

  
    
      
        x
        (
        t
        )
        =
        A
        cos
        ⁡
        (
        2
        π
        
          f
          
            n
          
        
        t
        )
        
      
    
    {\displaystyle x(t)=A\cos(2\pi f_{n}t)\!}
  

Bu çözüm şu anlamdadır: kütle “A” genliğinde ve 
  
    
      
        
          f
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{n}}
  
 frekansında salınmaktadır, burada 
  
    
      
        
          f
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{n}}
  
 titreşim analizindeki en önemli değerlerden biridir ve sönümsüz “doğal frekans” olarak adlandırılır.

  
    
      
        
          f
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{n}}
  
 basit kütle-yay sistemi için aşağıdaki gibi tanımlanır:

  
    
      
        
          f
          
            n
          
        
        =
        
          
            1
            
              2
              π
            
          
        
        
          
            
              k
              m
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle f_{n}={1 \over {2\pi }}{\sqrt {k \over m}}\!}
  

Not: Açısal frekans 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 (
  
    
      
        ω
        =
        2
        π
        f
      
    
    {\displaystyle \omega =2\pi f}
  
) (birimi rad/sn) sıklıkla denklemlerde kullanılır çünkü denklemleri kolaylaştırır, fakat sistemin frekansından bahsederken standart frekansa(birimi Hz veya devir/sn) dönüştürülür.
Eğer sistemin kütlesini ve yay sabitini biliyorsanız, sisteme bir ilk hareket verildiğinde hangi frekansta titreyeceğini yukarıdaki formülü kullanarak bulabilirsiniz. Titreyen her sistem, tahrik edildiğinde titreşeceği bir veya daha fazla doğal frekansa sahiptir. Genel olarak bu basit ilişki daha kompleks bir sisteme bir kütle veya direngenlik eklediğimizde ne olduğunu açıklar. Örneğin, yukarıdaki formül bir arabanın veya bir kamyonun tamamıyla yüklü olduğunda neden daha yumuşak hissettirdiğini açıklar; çünkü kütle artmıştır ve bu yüzden sistemin doğal frekansı düşmüştür.

Bu formüller sistemin son hareketini tanımlamakla beraber sistemin neden salındığını açıklamazlar. Bu salınım(osilasyon) enerjinin korunumundan kaynaklanmaktadır. Yukarıdaki örnekteki yayı “A” kadar uzattık ve böylece yayda bir potansiyel enerji (
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        k
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}kx^{2}}
  
) depoladık. Serbest bıraktığımızda ise yay uzatılmamış durumuna dönmek ister ve bu yüzden kütleyi ivmelendirir. Yayın uzatılmamış ilk haline döndüğü nokta artık depolanmış enerjiye sahip değildir fakat kütle maksimum hızına ulaşmıştır ve bu yüzden tüm enerji kinetik enerjiye dönmüştür (
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
        m
        
          v
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}mv^{2}}
  
). Ardından kütle ivmesini kaybetmeye başlar çünkü şimdi yayı sıkıştırıyor ve kinetik enerjisini potansiyel enerjiye dönüştürüyordur. Kütledeki kinetik enerjinin yaydaki potansiyel enerjiye ve yaydaki potansiyel enerjinin kütledeki kinetik enerjiye dönüşümü salınıma sebep olmaktadır.
Basit modelimize göre kütle sonsuza kadar aynı genlikte salınacaktır, gerçek sistemde daima sönüm denen enerjiyi harcayan ve en sonunda sistemin durmasına neden olan etkiler vardır.

Şimdi sisteme kütlenin hızıyla orantılı olarak kuvvet üreten viskoz bir sönümleyici ekliyoruz.Sönümleme viskoz olarak adlandırılmaktadır çünkü bir akışkanın içindeki bir objeyi modellemektedir. Orantı sabiti “c” sönüm katsayısı olarak adlandırılır ve kuvvet/hız birimindedir (lbf s/ in veya N s/m).

  
    
      
        
          F
          
            d
          
        
        =
        −
        c
        v
        =
        −
        c
        
          
            
              x
              ˙
            
          
        
        =
        −
        c
        
          
            
              d
              x
            
            
              d
              t
            
          
        
        
      
    
    {\displaystyle F_{d}=-cv=-c{\dot {x}}=-c{\frac {dx}{dt}}\!}
  

Kütle üzerindeki kuvvetleri toplayarak aşağıdaki adi diferansiyel denlemi elde ederiz:

  
    
      
        m
        
          
            
              x
              ¨
            
          
        
        +
        
          c
        
        
          
            
              x
              ˙
            
    

W ve Z bozonları, zayıf etkileşime aracılık eden temel parçacıklardır. Bu bozonların keşfi parçacık fiziğinin Standart Modeli için büyük bir başarının müjdecisi oldu.
W parçacığının adı, zayıf nükleer kuvvetten (İngilizce: weak nuclear force) gelir. Z parçacığı ise, yarı mizahi olarak, keşfedilmesi gereken son parçacık olarak düşünüldüğü için bu ismi alır. Konu ile ilgili bir başka açıklama ise, yükünün sıfır (zero) olmasından dolayı Z parçacığının bu şekilde isimlendirildiğini söyler.

W bozonunun iki türü +1 ve -1 elektrik yüklerine sahiptir. W + bozonu W - bozonunun antiparçacığıdır. Z bozonu (veya Z 0) elektriksel olarak yüksüzdür ve kendisinin antiparçacığıdır. Her üç parçacık da yaklaşık 3×10−25 s'lik yarı ömürleri ile çok kısa bir süre varlıklarını sürdürür. Bu yüzden bu parçacıklar OPAL dedektörü ile doğrudan gözlemlenemez, ancak bozunum ürünleri ölçülebilir.
Bu bozonlar 80,447 ± 0.042 GeV/c2 ve 91.1876 ± 0.0021 GeV/c2
 kütleleri ile temel parçacıklar arasında ağır sıklet olarak nitelendirilirler. W ve Z o parçacıkları bir protona göre 100 kat daha ağırdır ve ayrıca bütün  bir demir atomundan da daha ağırdır. Bu bozonların kütleleri önemlidir; çünkü bunlar zayıf nükleer kuvvetin erimini sınırlar. Elektromanyetik kuvvet sınırsız erime sahiptir; çünkü bu kuvvetin bozonu (foton) kütlesizdir.
W bozonun kütlesi LEP ve Tevatron deneyleri ile tespit edildi. Tevatron'da W bozonu başlıca kuark antikuark yokoluşu ile üretilir.
Her üç türün de spini 1'dir.
W + veya W - bozonlarının emisyonu, salımı (salınımı) yapan parçacığın elektrik yükünü 1 birim artırır veya azaltır, ayrıca spini de 1 birim değiştirir. Aynı şekilde bir W bozonu parçacığın neslini de değiştirir; örneğin garip kuarkı, yukarı kuarka dönüştürür. Z 0 parçacığın elektrik yükünü veya başka herhangi bir yükünü (acayiplik gibi) değiştirmez, sadece spin ve momentumda etkilidir. Bu yüzden o salınımı yapan parçacığın neslini veya çeşnisini asla değiştirmez.

Fotonun elektromanyetik kuvvetin taşıyıcı parçacığı olması gibi W ve Z bozonları da zayıf nükleer kuvvete aracılık eden taşıyıcı parçacıklardır. W bozonu radyoaktif bozunumdaki rolü ile bilinir. Örneğin süpernova patlamaları için önemli bir işlem  Kobalt-60 için beta bozunumu şöyledir:

  
    
      
        
          

          
          
            27
          
          
            60
          
        
        
          
            Co
          
        
        →
        
          

          
          
            28
          
          
            60
          
        
        
          
            Ni
          
        
        +
        
          
            
              e
            
          
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              ν
              ¯
            
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle {}_{27}^{60}{\hbox{Co}}\to {}_{28}^{60}{\hbox{Ni}}+{\hbox{e}}^{-}+{\overline {\nu }}_{e}}
  

Bu reaksiyon bütün Kobalt-60 çekirdeğini kapsamaz, reaksiyon onun 33 nötronundan sadece birini etkiler. Nötron, elektron ve nötrino yayımlayarak bir protona (beta parçacığı) dönüşür.

  
    
      
        
          
            n
          
        
        →
        
          
            p
          
        
        +
        
          
            
              e
            
          
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              ν
              ¯
            
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hbox{n}}\to {\hbox{p}}+{\hbox{e}}^{-}+{\overline {\nu }}_{e}}
  

Nötron temel parçacık değildir; bir yukarı kuark ve iki aşağı kuarkın birleşiminden oluşur (udd). Gerçekte protonun uud formuna geçiş için aşağı kuarklardan biri beta bozunumunda etkileşime girerek yukarı kuarka dönüşür. En temel seviyede zayıf kuvvet tek kuarkın çesnisini değiştirir.

  
    
      
        
          
            d
          
        
        →
        
          
            u
          
        
        +
        
          
            
              W
            
          
          
            −
          
        
        
      
    
    {\displaystyle {\hbox{d}}\to {\hbox{u}}+{\hbox{W}}^{-}\,}
  

Bunu W-'nin bozunumu takip eder.

  
    
      
        
          
            
              W
            
          
          
            −
          
        
        →
        
          
            
              e
            
          
          
            −
          
        
        +
        
          
            
              ν
              ¯
            
          
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle {\hbox{W}}^{-}\to {\hbox{e}}^{-}+{\overline {\nu }}_{e}}
  

Kendisinin antiparçacığı olan Z bozonunun toplam kuantum sayısı sıfırdır. Parçacıklar arasındaki Z bozonu takasına nötral akım etkileşmesi adı verilir. Bu etkileşme parçacıklarda momentum transferi dışında etki bırakmaz. Beta bozunumundan farklı olarak nötral akım etkileşimlerinin gözlenmesi parçacık hızlandırıcılarında ve algılayıcılarında büyük çaplı araştırmalar gerektirir. Bu tür araştırmaların dünyada sadece birkaç yüksek enerji fiziği laboratuvarında yapılabilmesi mümkün olabilmektedir.

1950'lerde kuantum elektrodinamiğinin olağanüstü başarısını takip eden süreçte, denemeler zayıf nükleer kuvvete benzer bir teorinin formüle edilmesi gerektiğini gösterdi. Bu durum, 1968 civarında Sheldon Glashow, Steven Weinberg ve Abdus Salam'ın elektromanyetizma ve zayıf etkileşimin birleşik teorisini ortaya attıklarında doruğa ulaştı. Glashow, Weinberg ve Salam bu çalışmaları ile 1979'da Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldüler. Onların elektrozayıf teorisi, beta bozunumunu açıklamak için W bozonuna ek olarak ayrıca henüz gözlemlenmemiş olan Z bozonunun da varolması gerektiğini öngörüyordu.
Fotonlar kütlesiz iken W ve Z bozonlarının kütle sahibi olması elektrozayıf teorinin gelişimi yönündeki büyük engellerden biriydi. Bu parçacıklar SU(2) ayar teorisi tarafından doğru bir şekilde tanımlandı, ancak gauge teorisindeki bozonlar kütlesiz olmalıydı. Bu noktada fotonlar kütlesizdir; çünkü, elektromanyetizma U(1) gauge teorisi tarafından tanımlanır. W ve Z bozonlarına kütle kazandırılabilmesi için, SU(2) simetrisinin kırılmasını sağlayacak bir mekanizma gereklidir. Açıklamalardan biri 1960'ların sonunda Peter Higgs tarafından öne sürülen, Standart Model'in öngördüğü temel parçacıklara kütle kazandırmak amacıyla tasarımlanmış olan Higgs mekanizmasıdır. Bu açıklama ayrıca yeni bir parçacık Higgs bozonunun da varlığını öngörüyor.
Zayıf etkileşimin SU(2) gauge teorisi, elektromanyetik etkileşim ve Higgs mekanizmasının kombinasyonu Glashow-Weinberg-Salam modeli olarak bilinir. Model bu günlerde geniş ölçüde parçacık fiziğinin Standart Modelinin destekçisi olarak kabul görüyor. 2008 itibarı ile Fermilab ve CERN'deki yoğun araştırmalara rağmen deneysel olarak henüz doğrulanamamış olan Higgs bozonu Standart modelin temel öngörüsü olarak varlığını sürdürmektedir.

W ve Z parçacıklarının keşfi CERN'ün büyük başarı hikâyesidir. İlk olarak 1973'te elektrozayıf teorinin tahmin ettiği gibi nötral akım etkileşimleri gözlemlendi. Gargamelle adlı dev kabarcık odası, aniden hareket etmeye başlayan birkaç elektronun izini fotoğrafladı. Bu durum görünmeyen Z bozonunun değiş tokuşu ile meydana gelen elektron nötrino etkileşimi olarak yorumlandı. Nötrino başka türlü dedekte edilemez. Bu yüzden tek gözlenebilir etki etkileşim esnasında elektrona verilen momentumdur.
Bu parçacıkların keşfi onları üretebilecek kadar güçlü bir parçacık hızlandırıcının inşa edilmesini beklemek zorundaydı. Bu şekilde uygun olan ilk makine, Ocak 1983'te Carlo Rubbia ve Simon van der Meer tarafından idare edilen bir dizi deney esnasında kesin W sinyallerinin gözlendiği Süper Proton Senkrotronuydu (SPS). (Asıl deneyler birçok insanın işbirliği ile yapılan Rubbia liderliğindeki UA1 ve Darriulat liderliğindeki UA2 idi.) 20 ve 21 Ocak'ta CERN W bozonunun gözlendiğini anons etti. UA1 birkaç ay sonra Mayıs 1983'te Z'yi buldu ve 27 Mayıs'ta parçacığın keşfi anons edildi. 1984'te Rubbia ve van der Meer'e, muhafazakâr Nobel Vakfı için sıra dışı sayılabilecek bir adımla, vakit kaybedilmeden  Nobel Fizik Ödülü verildi. Bu aynı zamanda CERN'ün kazandığı ilk Nobel ödülüdür. 
Amerikalı parçacık fizikçileri W bozonunun CERN'deki keşfine kadar herhangi bir gerçek rekabet hissetmemişlerdi. Yeni rekabet ortamı Avrupa ile ilişkiler sonsuza kadar değiştirdi.

X17 parçacığı, bazı anormal ölçüm sonuçlarını açıklamak için Attila Krasznahorkay ve çalışma arkadaşları tarafından öne sürülen varsayımsal bir atom altı parçacıktır. Bu parçacık, berilyum-8 atom çekirdeklerinin geçirdiği bir nükleer bozunma sırasında üretilen parçacıkların ve kararlı helyum atomlarının bozunumunda üretilen parçacıkların hareket doğrultularında gözlemlenen geniş açıları açıklamak için öne sürülmüştür. X17 parçacığı, karanlık madde ile muhtemelen bir bağlantısı olan varsayımsal beşinci bir kuvvetin kuvvet taşıyıcısı olabilir. Parçacığın protofobik (protonlarla etkileşime girmeyen ya da görece daha az giren) ve kütlesi yaklaşık 17 MeV olan bir vektör bozonu olduğu düşünülmektedir.
CERN'deki NA64 deneyi, Süper Proton Sinkrotronu'nda hızlandırılan elektron demetlerini hedef atom çekirdekleriyle çarpıştırarak X17 parçacığını bulmayı amaçlıyor.

2015 yılında ATOMKI'de (Macaristan Nükleer Araştırma Enstitüsü) Krasznahorkay ve çalışma arkadaşları yeni ve düşük kütleli (yaklaşık 17 MeV) bir bozonun varlığını öne sürmüşlerdir. Ekibin bir karanlık foton gözlemleme umuduyla gerçekleştirdiği deneyde önce ince bir lityum-7 katmanına protonlar ateşledi. Bu lityum-7 çekirdeklerinin kararsız berilyum-8 çekirdeklerine dönüşmesini sağladı. Berilyum-8 çekirdekleri daha sonra kararsız oldukları için nükleer bozunmaya uğradı ve bir elektron ve bir pozitron üretti. Oluşan elektron ve pozitronların arasında 140° derecelik bir açı gözlemlendi ve parçacıkların toplam enerjisi yaklaşık olarak 17 MeV olarak ölçüldü. Bu berilyum-8 çekirdeğinin enerjisinin küçük bir kısmının elektron ve pozitron dışında keşfedilmemiş yeni bir parçacığa gittiğine işaret ediyordu. Ekip bu sonuçları test etmek için deneyi tekrar yaptığında yine aynı sonuçları elde etti.
Bu yeni kuvvet taşıyıcısı parçacığın g-2 müon anomalisini açıklayabileceği ve bir karanlık madde adayı olabileceği düşünülüyor. 2019 yılında bu düşünceleri kanıtlamak veya çürütmek için araştırmalar sürmektedir.
Krasznahorkay, 2019 yılında ekibinin ATOMKI'de aynı olayı berilyum-8'de olduğu gibi kararlı helyum çekirdeklerinin bozunumu sırasında da gözlemlediğini duyurdu. Bu da X17 parçacığının varlığına dair delilleri güçlendirdi. X17 parçacığının ve dolayısıyla beşinci bir kuvvetin varlığının karanlık madde arayışımız için ne ifade ettiği hakkındaki görüşler bilim dergilerinde yer aldı.

Aralık 2019 itibarıyla ATOMKI ekibinin parçacığı açıkladığı makale akran denetiminden geçmedi. Bu yüzden makalenin tamamlanmış bir iş olmadığına dikkat çekiliyor. Ayrıca CERN ve başka grupların bu parçacığı tespit etme çabaları sonuçsuz kaldı.
ATOMKI'deki ekip daha önce de (2016) yeni parçacıklar keşfettiğini iddia etmişti ancak bu iddialarından daha sonra vazgeçtiler ve bu fikir değişikliklerine neyin sebep olduğunu açıklamadılar. Ekip aynı zamanda kendi görüşlerini destekleyen verileri kullanıp desteklemeyen verileri deney sonuçlarından çıkarmakla suçlanıyor.
X-17 parçacığı, Standart Model ile tutarlı değildir. Bu nedenle varlığının başka bir teori ile açıklanması gereklidir.

Aksiyon
Parçacıkların listesi

Yukarı kuark (sembolü: u) en hafif kuarktır, temel bir parçacıktır ve maddenin önemli bir bileşenidir. Aşağı kuarkla birlikte atom çekirdeğini meydana getiren proton (2 yukarı kuark ve 1 aşağı kuark) ve nötronu (2 aşağı ve 1 yukarı kuark) oluşturur. Birinci nesil olarak sınıflandırılırlar. Elektrik yükü +2/3 e olup çıplak kütleleri 2,2+0,5-0,4 MeV/c2 olarak ölçülmüştür. Bütün kuarklar gibi yukarı kuark da 1/2 spine sahip temel fermiyondur ve dört temel etkileşimin hepsinden etkilenir. Yukarı kuarkın antiparçacığı olan yukarı antikuark (bazen antiyukarı kuark veya antiyukarı olarak adlandırılabilir) ile elektriksel yük işareti gibi birkaç özellikte farklılaşır.
Yukarı kuarkın varlığı (aşağı kuark ve garip kuark ile birlikte) Sekiz katlı yolun hadronları sınıflandırma şemasını açıklamak için 1964'te Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından öne sürüldü. Yukarı kuark deneysel olarak ilk kez 1968'te Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezinde yapılan deneylerde gözlemlenmiştir.

Parçacık fiziğinin erken zamanlarında (20. yüzyılın ilk yarısı) proton, nötron ve pion gibi hadronlar temel parçacık olarak düşünülmüştü. Ancak yeni hadronlar keşfedildikçe 1930 ve 1940'lardaki birkaç parçacıktan oluşan parçacık hayvanat bahçesi 1950'lere gelindiğinde düzinelerce parçacığı içerir hâle gelmiştir. Bu parçacıkların birbirleriyle ilişkisi 1961'de Murray Gell-Mann ve Yuval Ne'eman'ın birbirinden bağımsız olarak Sekiz katlı yol (daha teknik adı SU(3) çeşni simetrisidir.) olarak adlandırılan sınıflandırma şemasını önermesiyle anlaşılmıştır.
Sınıflandırma şeması hadronları izospin çokluklarına (isospin multiplets) göre sınıflandırmıştı ancak bu sınıflandırmanın altında yatan fiziksel temel belli değildi. 1964'te Gell-Mann ve George Zweig birbirinden bağımsız olarak sadece yukarı, aşağı ve garip kuarkı içeren kuark modelini önerdi. Önerilen kuark modeli Sekiz katlı yolu açıkladığı sırada kuarkların varlığına dair doğrudan kanıtlar 1968'te Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezinde bulunana kadar yoktu. Derin inelastik saçılma deneyleri protonun başka parçacıklardan oluştuğunu gösterdi ve 3 daha temel parçacıktan oluşan protonun deneysel veriyi açıklayabilmesi kuark modelini doğruladı.

Başlangıçta insanlar bu üç cismi kuark olarak açıklamakta isteksizlerdi ve Richard Feynman'ın "parton" açıklamasını tercih ediyorlardı. Ancak zamanla kuark teorisi kabul gördü.

Son derece sık bulunmasına rağmen yukarı kuarkın çıplak kütlesi belirlenememiştir ama 1.8 ve 3,0 MeV/c2 değerleri arasında bir değere sahip olması olasıdır. Lattice QCD hesaplamaları daha kesin bir değer verir: 2,01±0,14 MeV/c2.
Yukarı kuark mezonlarda veya baryonlarda bulunduğunda her kuark arasında bulunan gluon alanından kaynaklanan bağlanma enerjisi sebebiyle bileşik kuark kütlesi daha büyük değerlere ulaşır (bakınız: kütle-enerji eşdeğerliği). Yukarı kuarkın çıplak kütlesi çok azdır ve rölativistik etkilerin hesaba katılması gerektiğinden düzgünce hesaplanamamaktadır.

Aşağı kuark
İzospin
Kuark modeli
Kuantum mekaniği

Üst kuark, parçacık fiziğinde Standart Model'de tanımlanan bir parçacık. +2/3 elektrik yüküne sahip üçüncü kuşak kuarktır. 171,2 GeV/c2 kütleye sahip temel parçacık.

Aynı zamanda t-kuark ve doğruluk kuarkı olarak da adlandırılan ve sembolü t olan temel parçacıktır. Diğer tüm kuarklar gibi üst kuark da 1/2 dönmeye sahip bir fermiondur. Bu parçacık dört temel kuvvet olan gravitasyonal kuvvet, elektromanyetik kuvvet, güçlü etkileşimler ve zayıf etkileşimlerin hepsini tecrübe eder. Elektrik yükü artı 2/3 elektrondur. Kütlesi 173.34 +/- 0.27(istatistiksel hata) +/- 0.71 (sistemsel hata). Bu kütle yaklaşık olarak tungsten atomuyla aynıdır. Üst kuarkın anti parçacığı üst antikuarktır bu iki parçacığın özellikleri büyüklük olarak aynı ancak yön olarak zıttır.
Üst kuark daha ziyade güçlü etkileşimle etkileşir, ancak aynı zamanda zayıf olarak da bozunabilir. Eğer W-bosonu aracılığıyla zayıf bir etkileşim yaparsa sonuç olarak bir alt kuark ya da bir tuhaf kuark meydana getirir. Hatta çok nadir etkileşimlerde ortaya aşağı kuarkı da çıkartabilir.
Standart model ömrünü 5 çarpı 10 üzeri -25 saniye olarak ölçer. Bu güçlü etkileşimin zaman kavramından yaklaşık yirmi mertebesinde daha farklıdır dolayısıyla da hadronları oluşturmaz. Bu sayede üst kuark fizikçilere tek bir kuarkı gözlemleme imkânı sunar (diğer tüm kuarklar hadronize denen bir olayla hadronlara dönüşür). Kütlesinin çok ağır olmasından ötürü üst kuark Higgs bosonunun kütlesinin tahmin edilmesinde sıkça kullanılmıştır. Bu tahmin methodlarından bir kısmında Standart Modele bir takım değişiklikler yapılmaktadır. Bu kadar geniş bir alanda çalışılmasından ötürü farklı teorilerilerin ayrılmasında kullanılır.
Varlığı 1973te Makoto Kobayashi ve Toshihide Maskawa tarafından alt kuarkla birlikte CPnin ihlal edildiği durumları açıklamak adına ortaya atıldı. Ve 1995 yılında Fermilabdaki CDF ve DQ deneyleri sayesinde ispatlandı böylece Kobayashi ve Maskawa 2008 yılında alt ve üst kuarkları ortaya sürdükleri için Nobel ödülüne layık görüldüler. Bu iki kuark kuarkların üçüncü jenerasyonlarıydı.

1973 yılında Makoto Kobayashi ve Toshihide Maskakawa, kaon parçalanmasında görülen CP ihlalini açıklamak amacıyla 3. Nesil kuark varlığını öngördüler. Üst ve alt isimleri ilk olarak 1975 yılında Haim Harari tarafından ---Üst kuark önceden gerçek kuark olarak da adlandırılmakta idi, fakat zamanla üst kuark en yaygın kullanılan isim oldu.
Kobayashi ve Maskawa'nın önerisi genel olarak Sheldon Glashow, Yannis İliopulos ve Luciano Maiani (daha sonraları görülmeyen tılsım kuarkını öngördüler) tarafından öne sürülen GIM mekanizmasına dayanmakta idi. Kasım 1974'te Brookhaven Ulusal Laboratuvarı ve Stanford Lineer Hızlandırıcı Merkezinden takımlar Jpsi'ın keşfedildiğini hemen hemen aynı zamanda açıkladılar. Hemen sonrasında ise charm kuark ve anti kuarkının bağlanma durumu olduğu anlaşıldı. Bu buluş, GIM mekanizmasının standart modelin bir parçası olmasını sağlamıştır. GIM mekanizmasının kabulü ile, Kobayashi ve Maskawa'nın öngörüsü de değer kazanmış oldu. Bu buluş, Lewis Perl'ün takımı SLAC tarafından 1974 ve 1978 yılları arasında tau'nun keşfedilmesi ile daha da önem kazandı. 3. Nesil leptonlar lepton ve kuark arasında GIM mekanizmasının yeni bir simetrisi ile ortaya çıktı

En son tevatron enerjisi olan 1.96 TeV de üst kuark ve üst antikuark ikilisi 7 picobarnlık bir alanla ölçüldü. Standart modelde beklenen ise 6.7 ve 7.5 picobarn arasındaydı yani ölçümler beklentiyle uyuştu.
Üst kuark bozunumundan çıkan W-bosonları üst kuark polarizasyonu taşırlar.
Standart modeldeki üst kuark beklendiği üzere 1/2 dönme ve 2/3 elektriksel yük taşıyordu. Üst kuarkın etkileşiminin ilk ölçümü yaklaşık yüzde 90 doğrulukla 2/3 olarak gözlemlendi.

Üst kuarklar çok büyük kütlelere sahip oldukları için üretilmeleri için çok miktarda enerjiye ihtiyaç vardır. Bu miktardaki yüksek enerjilere ulaşmak için yüksek enerjili çarpışmalar gerekmektedir. Bu olaylar doğal olarak dünyanın üst atmosferinde kozmik ışımalar olarak gerçekleşmektedir. ya da bu olayları gerçekleştirmek için parçacık hızlandırıcılara ihtiyaç vardır. 2011 yılında Tevatron operasyonları inceledikten sonra CERNdeki Büyük Hadron Çarpıştırıcı (LHC) bu enerjileri oluşturabilecek tek makine oldu. Cernün enerji seviyesi kütle merkezinde ölçüldüğünde 7 TeVdi ve bu enerji üst kuarkları üretmek için yeterli bir miktardı.
Üst kuarkın üretilebileceği çok sayıda etkileşim vardı. Bunlardan olasılığı en yüksek olan üst ve üst antikuarkın bir arada güçlü etkileşimle birlikte çıkmasıydı. Bu etkileşim Tevatronda en çok çıkan etkileşimdi. Çarpışmada çok enerjik bir gluon ortaya çıkmakta bu enerjik gluon ise üst ve üst antikuarka dağılmaktadır. Bu etkileşim aynı zamanda 1995te üst kuarkın ilk kez bulunduğu etkileşimdi. Üst ve üst anti-kuarkların oluşumunu enerjik birer foton ya da Z bozonu ile yapmak da mümkün. Ancak bu etkileşimler çok nadir ve diğer deney verileriyle çok benzerlik taşımakta.
Tamamen farklı bir üretim kanalı ise üst kuarkın tek başına zayıf etkileşimle meydana çıktığı etkileşimdir. Bu kanal iki şekilde meydana gelebilir : Ya W-bozonunun bir üst kuark ile bir alt antikuarka dağılımıyla yahut, bir alt kuarkın W-bosonuyla etkileşime geçerek üst kuarkı oluşturmasıdır. Bu olayın ilk kanıtları DQ deneyi tarafından 2006 yılında yayımlandı. Mart 2009'da ise CDF ve DQ deneyleri ikiz bir yayım ile bu etkileşimleri detaylı bir şekilde açıkladı. Bu etkileşimlerin en önemli yanı ise bu etkileşimlerin oluşum olasılıklarının CKM matrisin Vtb adındaki bir bileşeniyle doğrudan orantılı olmasıdır.

Çok yüksek bir kütleye sahip olduğu için üst kuark çok az yaşar ve hemen başka parçacıklara bozunur. Diğer kuarkların aksine üst kuarklar başka hadronlar üretemediklerinden bizlere yalnız bir kuarkı inceleme olanı sağlar. Üst kuarkın tek bozunma olasılı zayıf etkileşimle bir W-bozonu ve bir alt kuark grubu elemanı oluşturmasıdır.
W-bozonuyla birlikte alt kuark yahut başka bir kuarkın çıkış oranını ölçmek mümkündür. Bu oranın en güzel ölçümü ise bize 0.91 sayısını verir. Bu sayı standart modeldeki Vtb elemanına eşit olduğu için CKM matrisinin kendine özgü olduğunu kanıtlamıştır.
Standart model ayrıca egzotik bozunumlara da izin vermektir. Ancak sadece tek daireyi etkileşimler gerçekleşebilir. Üst kuarkın bir Z-bozonu ya da foton atarak bir üst-grup kuarkı oluşturması da mümkün. Bu tarzdaki etkileşim arayışı Standart Modelde günümüze kadar bir sonuç göstermedi.

Standart Model fermionların kütlelerini Higgs mekanizmasıyla açıklamakta. Higgs bozonunun ise üst kuark için bir sağdan bir de soldan Yukawa etkileşim sabiti var. Zayıf elektriksel simetrinin kırılmasından sonra, soldan ve sağdan olan bileşenler karışarak bir kütle terimi oluşturmakta.

Standart modeldeki bütün lepton ve kuarkların Yukawa etkileşim sabiti üst kuarkın Yukawa sabitinden daha küçük. Fermionların kütlesindeki bu hiyerarşiyi anlamak teorik fizik için hala sorgulanabilir bir soru. Yukawa etkileşimleri sabit değil ve ölçülen enerji seviyelerine göre farklılıklar göstermektedir. Yukawa etkileşiminin dinamikleri bu grubun renormalizasyonun da belli olmakta.
Parçacık fiziğindeki bir başka görüş açısı ise üst kuarkın Yukawa etkileşiminin büyüklüğünün renormalizasyondan bulunduğunu ve kuasi-kızılötesi sabit nokta sayesinde ölçüldüğüdür.
Büyük birleşim teorisine göre Yukawanın etkileşim sabitleri yukara, aşağı, çekici, tuhaf ve alt kuarkların yüksek enerji sevilerinde çok düşük olması gerekmekte. Daha düşük enerji seviyelerinde bu değerleri yükselmekte ve bu sayede kuarkların kütleleri Higgs bozonuyla birlikte bulunmakta. Aradaki küçük yükselme ise kuantum chromo dinamiğinden kaynaklanmakta. Yukawa etkileşiminin düzeltmesi küçük kütleli kuarklar için çok küçük.
Ancak eğer bir kuarkın Yukawa etkileşimi yüksek enerjilerde yüksekse Yukawadan gelen düzeltmeleri QCD düzeltmeleriyle sadeleşecektir. Bu genel olarak kızıl ötesi sabit nokta olarak bilinmektedir. Etkileşim sabitinin değeri başlangıçta ne olursa olsun, eğer yeterince büyükse bu sabit noktaya gelecektir. Sonrasında ise kuarkın kütlesi tahmin edilir.
Üst kuarkın Yukawa etkileşim sabiti Standart Modelin kızılötesi sabit noktasına çok yakın. Renormalizasyon üst kuarkın kütlesini 230 GeVde öngörmektedir tabii ki bu eğer bir Higgs bozonu mevcutsa.
En küçük seviyedeki Standart Modelin süper simetrik açılımı iki tane Higgsi öngörür eğer böyle hesaplanırsa üst kuarkın kütlesi biraz daha düşük seviyelerde 170-200 GeV arasında öngörülmektedir. Bu öngörüdeki kararsızlık alt kuarkın Yukawa etkileşim sabitinin de minimal süper simetri açılımında yükselebileceğini söylemekte. Bazı teorici fizikçiler ise bu bilginin minimal süper simetrik etkileşimi kanıtladığına inanmaktadır.
Quasi-kızılötesi sabit nokta üst kuarkın yoğunluğu için bir temel oluşturdu. Ve zayıf elektriksel simetrinin kırılması ile Higgs bozonunun kısa mesafelerde kompozit yapıda olmasından ötürü bir üst kuark ve üst antikuarktan oluştuğu düşünülmektedir.

Muhammed Abdüsselam (Pencapça, Urduca: محمد عبد السلام‎; okunuşu [əbd̪ʊs səlɑm]; d. 29 Ocak 1926 - ö. 21 Kasım 1996), elektrozayıf etkileşim ile ilgili çalışmalara katkılarından dolayı 1979 yılında Nobel Fizik Ödülünü paylaşan kuramsal fizikçidir. Abdüsselam Nobel Ödülü kazanan ilk Pakistanlı ve Mısırlı Enver Sedat'tan sonra Nobel Ödülü kazanan ilk Müslüman olmakla birlikte fen alanında bu ödülü kazanan ilk Müslüman olarak tanındı.
Abdüsselam 1960'tan 1974'e kadar Pakistan hükûmetine bilim danışmanlığı yaptı ve bu önemli rol Pakistan'ın altyapısına büyük katkı sağladı. Abdüsselam kuramsal ve parçacık fiziğindeki önemli gelişmelerden ve katkılarından sorumlu olmanın yanında ülkesindeki bilimsel araştırmaları en yüksek seviyeye çıkarmakla da yükümlüydü. Abdüsselam SUPARCO’nun kurucu müdürüydü ve Pakistan Atomik Enerji Komisyonu’nda (PAEC) Kuramsal Fizik Grubu’nun yönetiminden sorumluydu. Bilim danışmanı olarak Abdüsselam, nükleer enerjinin barışçıl kullanılmasında ve 1972’de Pakistan’ın atom bombasını geliştirmesinde tamamlayıcı bir rol oynadı ve onun gözetiminde çalışan bilim adamları tarafınca bu programın “bilimsel babası” olarak görüldü. 1974 yılında Pakistan Parlamentosu Müslüman Ahmediye Cemaati'nin kâfir olduğunu beyan eden belgeyi yayınladıktan sonra Selam, ülkesinden protestolarla ayrıldı. Ölümünden sonra bile, ülkesinin en nüfuzlu bilim adamlarından sayıldı. 1998 yılında, Pakistan'ın nükleer testleri sonrası, Pakistan Hükûmeti Abdüsselam'ın hizmetlerini onurlandırmak için onun anısına bir hatıra pulu bastırdı.
Abdüsselam'ın en büyük ve dikkate değer başarıları arasında Pati–Selam modeli, manyetik foton, vektör meson, Büyük Birleşme kuramı, süpersimetri çalışmaları ve en önemlisi elektrozayıf kuvvet teorisini içerir ki bu fizik alanındaki en prestijli ödülü- Nobel Ödülünü kazanmasına vesile olmuştur. Abdüsselam kuantum alan kuramına ve Londra Imperial Koleji'nde matematiğin gelişmesine büyük katkılarda bulundu. Öğrencisi Riazuddin ile Selam modern nötron teorisi, nötron yıldızları ve kara deliklere, ayrıca kuantum mekaniğini modernize etmeye ve kuantum alan kuramına büyük katkılar yaptı.Bir öğretmen ve bilim destekçisi olarak, Abdüsselam Pakistan'da matematiksel ve kuramsal fiziğin kurucusu ve babası, kendi döneminde de başbakanın bilim başdanışmanı olarak tanınır. Pakistanlı fizikçileri Fizik Topluluğuna kazandırarak dünyaya çok büyük katkı sağlamıştır. Öldüğü ana kadar bile bıkmadan usanmadan fiziğe katkılarını ve üçüncü dünya ülkelerinde bilimin ilerlemesine olan desteğini geri çekmedi.

Abdüsselam, Chaudhry Muhammad Hussain ve Hajira Hussain'in oğlu olarak bir Ahmedi Punjabi Rajput ailede dünyaya geldi. Ailesi İslam'a 12. yüzyılda geçti ve köklü dini geleneklere ve öğrenme aşkına sahiptiler. Büyükbabası, Gül Muhammed, dindar bir alim olmanın yanı sıra bir fizikçiydi. Abdüsselam'ın babası Punjab State'te Eğitim Bölümünde geçimlerini tarımla sağlayan fakir bir mahallede eğitim memurluğunu yapıyordu.
Abdüsselam 14 yaşında Punjab Üniversitesi yeterlilik sınavında o güne kadarki en yüksek notu aldı. Lahore, Punjab State'teki Government College Universitesi'ne tam burs kazanarak Urdu ve İngiliz edebiyatı alanına geçti fakat çok geçmeden yoğunlaşacağı alan olarak matematiği seçti. Abdüsselam'ın akıl hocaları Abdüsselam'ın İngilizce öğretmeni olmasını istiyordu ama Abdüsselam matematik alanında karar kıldı. Dördüncü sınıf öğrencisi olarak tezini matematikten, Srinivasa Ramanujan'ın problemi üzerine yayınladı ve ilk derecesini 1944'te Matematik bölümünden aldı. Babası Hint Sivil Servisi'ne katılmasını istiyordu. O günlerde Hint Sivil Servisi, yeni mezunların ve sivil toplumda önemli yere sahip olan kamu hizmetlilerinin en çok istek duydukları yerdi.  Babasının isteğine saygı duyarak Abdüsselam şansını Hint Demiryolları'ndan yana denedi fakat küçük yaştan beri göz kusuru olduğu ve gözlük kullandığından dolayı bu görev için yeterli değildi. Göreve alınmamasında sadece bu da değil demiryolu mühendislerinin girdiği mekanik testini geçemeyişi ve çok genç oluşu da etkiliydi. Bu nedenle iş başvurusu geri çevrildi. Lahor'dayken Government College Üniversitesi'nden mezun olmak için devam etti. Matematikteki derecesini 1946 yılında Government College Üniversitesinden aldı. Aynı yıl Cambridge, Aziz John Koleji'nden burs kazandı. 1949'da B.A derecesini matematik ve fizik dalında Double First-Class Honours ile tamamladı. 1950 yılında en çok beğenilen doktora öncesi fiziğe katkısından dolayı Cambridge Üniversitesi tarafından Smith Ödülü'ne layık görüldü. Lisanslarını tamamladıktan sonra Fred Hoyle, Selam'ı deneysel fizik alanında çalışma yapmak için Cavendish Laboratuvarı'na davet etti fakat Abdüsselam'ın uzun süre deney sonucu bekleyerek uzun deneyler yürütmeye sabrı yoktu. Abdüsselam Jhang, Punjab'a geri döndü ve burs kazanmasının ardından Birleşik Krallık'a doktora yapmaya gitti.
PhD derecesini kuramsal fizik alanında Cambridge Cavedish Laboratuvarı'nda edindi. Doktora tezi kuantum elektrodinamiği ile ilgili kapsamlı ve temel çalışmalar içeriyordu. Onun 1951'de yayınladığı bu tezi dünya genelinde oldukça dikkat çekmişti ve bunun sonucunda Adam's Ödülü'nü kazandı. Doktora çalışmaları sırasında akıl hocaları Dirac ve Feynman gibi alimlere kafa tutan zorlu bir problemi bir yıl içerisinde çözmesi için ona meydan okudular. Abdüsselam altı ay içinde meson kuramı renormalizasyonuna bir çözüm buldu. Cavendish Laboratuvarında getirdiği bu çözümle Bethe, Oppenheimer ve Dirac'ın dikkatlerini çekmeyi başardı.

1951 yılında doktora sonrası, Abdüsselam aynı dönem boyunca 1954 yılına kadar Matematik Profesörü olarak Hükûmet Koleji Üniversitesi'nde kaldı, ardından Punjab Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanı ve profesörü de oldu. Abdüsselam lisans dersinin bir parçası olarak Kuantum mekaniğinde  ders verme ve üniversite müfredatı güncellemek için çalıştı. Bu durum Rektör Yardımcısı tarafından döndürüldü ve Abdüsselam bir akşam düzenli müfredat dışında Kuantum Mekaniği dersini öğretmek için kararlaştırıldı. Abdüsselam üniversitede karışık popülerlik durumuyla karşı karşıyayken, bu durum  özellikle kendisi tarafından etkilenmiş ve öğrencilerinin eğitimini denetlemeye başlamıştı. Sonuç olarak, Riazuddin Cambridge Üniversitesi'nde sadece Lahore altında lisans ve lisansüstü düzeyde Abdüsselam çalışma ayrıcalığına sahip olmuş, öğrenci ve Doktora Sonrası düzeyde kalmıştır. 1953 yılında Abdüsselam'ın meslektaşları güçlü muhalefetle karşı karşıya geldi, Abdüsselam, Lahor bir araştırma enstitüsü kuramadı. 1954 yılında, Abdüsselam bursunu aldı ve Pakistan Bilimler Akademisine eski arkadaşlarından biri üye  oldu. 1953 Lahore ayaklanmalar sonucunda, Abdüsselam Cambridge'e döndü ve St. John's College'e katıldı ve 1957 yılında  matematik profesörü olarak görev aldı, o Londra da Imperial College'a davet edildi ve ve Paul Matthews Imperial College'da Teorik Fizik Bölümünü kurmak için gitti. Zaman geçtikçe, bu bölüm gibi Steven Weinberg, Tom Kibble, Gerald Guralnik, C.R. Hagen, Riazuddin ve John Ward gibi tanınmış fizikçilerin dahil olduğu  prestijli araştırma bölümlerinden biri oldu. 1957 yılında, Pencap Üniversitesi Parçacık fiziğine yaptığı katkılarından dolayı Fahri doktora ve Abdüsselam ile görüştü. Akıl hocası yardımıyla aynı yıl, Abdüsselam Pakistan talebeleri için bir burs programı başlattı. Abdüsselam, Pakistan ile güçlü bağlarını muhafaza etti ve zaman zaman ülkesini ziyaret etti. Cambridge ve Imperial College'da teorik fizikçiler ile bir grup kurdu, çoğunluğunu  Pakistanlı öğrencilerin oluşturduğu gözlendi.
1959 yılında, genç J. Robert Oppenheimer ile bir araya geldi, Princeton Üniversitesi'nde bir burs aldı 33 yaşında Royal Society Fellow ismini aldı ve Abdüsselam nötrinoların üzerine yaptığı araştırma çalışmalarını sundu. Oppenheimer ve Abdüsselam elektrodinamik hakkındaki sorunları ve bunların çözüm temelini görüştü. Onun özel ve kişisel asistanı Jean Bouckley oldu. 1980 yılında, Abdüsselam Bangladeş Bilimler Akademisi üyesi haline geldi.

Kariyerinin başlarında, Abdüsselam parçacık ve nükleer fizik içine uzantısı dahil kuantum elektrodinamik ve kuantum alan teorisi konularına önemli ve anlamlı bir katkı yaptı. Pakistan'da Kariyerinin başlarında, Abdüsselam'ın  matematiksel serisi ve fizik ile ilişkisi büyük ilgi gördü. Abdüsselam'ın nükleer fizik ilerlemesi etkili bir rol oynamıştı, ama Abdüsselam matematik ve teorik fizik konularında karar kıldı ve daha çok  teorik fizik alanında araştırma yapmak için Pakistan'da kaldı. Ancak, Abdüsselam "oldu" olduğu gibi fizik olmayan bir öncü parçasını nükleer fizik (nükleer fisyon ve nükleer enerji) ile ele aldı. Hatta Pakistan, Abdüsselam'ı  etkilemek ve teorik fizik işlerini tutmaya teşvik etmek için  birçok bilim insanı ile Pakistan da teorik fizik konusunda önde gelen itici güç oldu. Abdüsselam'ın teorik ve yüksek enerji fiziğinde üretken bir araştırma kariyeri vardı. Abdüsselam nötrinoyu ilk olarak 1930'larda Wolfgang Pauli tarafından araştırılan zor bir parçacık teorisi üzerine çalıştı. Abdüsselam nötrino teorisini kiral simetri olarak tanıttı. Kiral simetri tanıtımı elektrozayıf etkileşimlerin teorisinin daha sonraki gelişiminde önemli rol oynamıştır. Abdüsselam, daha sonra nötrino konusundaki öncü katkıları olan Riazuddin'in  çalışmalarını geçti. Abdüsselam daha sonra proton çürüme varlığını tahmin Standart Model teorisini büyük Higgs ayar bozonlarını tanıttı. 1963 yılında, Abdüsselam vektör meson üzerine yaptığı teorik çalışmasını yayınladı. Kağıt vektör mezon, foton (vektör elektrodinamik) ve etkileşimden sonra vektör mezonların bilinen kütlesinin Renormalizasyon etkileşimini tanıttı. 1961 yılında, Abdüsselam simetrileri ve Elektrozayıf birleşmeyi John Clive Ward ile çalışmaya başladı. 1964 yılında, Abdüsselam ve Ward sonradan SU (2) U × (1) modeli elde edilmesi, zayıf ve elektromanyetik etkileşim için bir Ölçer teorisi üzerine çalıştı. Abdüsselam, tüm temel parçacık etkileşimleri, ölçer etkileşimleri konusunda ikna oldu. 1968 yılında, Weinberg ve Sheldon Glashow ile birlikte Abdüsselam i

Abraham Pais (/peɪs/; 19 Mayıs 1918 - 28 Temmuz 2000) Hollandalı-Amerikan fizikçi ve bilim tarihçisi. Pais doktora derecesini Utrecht Üniversitesi'nden Nazilerin, II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda üniversitelerine Yahudi katılımının yasaklamasından hemen önce aldı. Naziler, Hollandalı Yahudilerin zorla yerini değiştirmeye başladığında, saklanmaya başladı, ancak daha sonra tutuklandı ve savaşın sonunda kurtarıldı. Daha sonra Danimarka' da Niels Bohr'un asistanlığını yaptı ve daha sonra Princeton, New Jersey'deki Institute for Advanced Study'de (İleri Araştırma Enstitüsü) Albert Einstein'ın arkadaşıydı. Pais, bu iki büyük fizikçinin hayatını ve onların ve diğerlerinin modern fiziğe katkılarını belgeleyen kitaplar yazdı. Emekli olana kadar Rockefeller Üniversitesi'nde fizik profesörü olarak görev yaptı.

Pais, orta sınıf Yahudi ebeveynlerin ilk çocuğu olarak Amsterdam'da dünyaya geldi. Babası Isaiah "Jacques" Pais, 17. yüzyılın başlarında Portekiz'den Aşağı Ülkelere göç eden bir Sefaradiydi. Annesi Kaatje "Cato" van Kleeff ise bir Aşkenazi elmas kesicisinin kızıydı. Ebeveynleri, ilkokul öğretmeni olmak için okurken tanıştı. Annesi, 2 Aralık 1916'da evlendiklerinde istifa edene kadar ebeveynlerinin ikisi de öğretmen olarak çalıştı. Tek kardeşi Annie, 1 Kasım 1920'de doğdu. Pais'in çocukluk döneminde okul müdürü olan babası, Amsterdam'da yer alan bir Yahudi okulunun da müdürlüğünü yapmıştı.
Pais, erken eğitimi sırasında parlak bir öğrenci ve doymak bilmez bir okuyucuydu ve mutlu bir çocukluk geçirdiğini ve Hollanda toplumuna entegre olduğunu hissettiğini söyledi. 12 yaşındayken, yüksek seviye bir okula girmek için sınavları geçti ve beş yıllık temel ders müfredatıyla Amsterdam'da bir okula devam etti. Final sınavlarını sınıfında bir numara olarak geçti. İngilizce, Fransızca ve Almanca bilmektedir.

1935 sonbaharında Pais, öğrenimine ileri kariyeri hakkında net bir karar vermeden Amsterdam Üniversitesi' nde başladı. Kesin bilimlere olan ilgisiyle yavaş yavaş ana konular olarak kimyaya ve fiziğe, küçük konular olarak matematik ve astronomiye yöneldi. 1936/1937 kışında, kariyer hedeflerini misafir olarak bulunduğu okula gelmiş University of Utrecht' ten gelmiş teorik fizik profesörü George Uhlenbeck' ten etkilenerek belirledi.
16 Şubat 1938'de Pais, fizik ve matematikte iki lisans derecesi, kimya ve astronomi dalında ise küçük lisans dereceleri aldı. Amsterdam' da fizik dersleri de dahil olmak üzere lisansüstü derslere katılmaya başladı. Çok geçmeden bulunduğu yerdeki teorik fizik alanındaki tek profesör olan Johannes Diderik van der Waals Jr. (1910 Nobel ödülünü kazanmış Johannes Diderik van der Waals' in oğlu) için Johannes Diderik van der Waals Jr.' ın fizikteki yeni gelişmelere sıcak bakmaması sebebi ile hayal kırıklığına uğradı. Pais kısa süre sonra Utrecht' te bulunan Uhlenbeck'e yazdı ve kendisine bir randevu verildi. Bahar döneminin geri kalanında, Amsterdam'da derslere katılmayı bıraktı ve Uhlenbeck' i laboratuvarında ziyaret etmek için birkaç gezi yaptı.
1938 sonbaharında Pais , Utrecht Üniversitesi' nde yüksek lisans derslerine kaydoldu. Ancak Uhlenbeck, bu dönemi New York' taki Columbia Üniversitesi' nde misafir profesör olarak geçirdi. Uhlenbeck laboratuvarını ve üzerinde çalışılacak konuların bir listesini kullanarak Pais' e bırakarak Utrecht Üniversitesi' nden ayrıldı. Pais kısa sürede diğer önde gelen Hollandalı fizikçilere ve deneysel fizik alanındaki araştırma alanlarına maruz kaldı. Haftada iki kez Utrecht' te kuantum fiziği üzerine ders veren Leiden Üniversitesi' nde fizik profesörü olan Hendrik Casimir ile tanıştı. Uhlenbeck Amerika' dan döndüğünde, Niels Bohr ve Enrico Fermi' nin nükleer fisyon hakkındaki haberlerini kamuoyuna açıkladığı Washington, DC' de katıldığı bir toplantı haberi getirdi. Uhlenbeck ayrıca, 1939 yazında Michigan Aren Üniversitesi' nde profesörlük yapmak üzere ayrılacağını açıkladı.
1939 sonbaharında Pais, yüksek lisans için hazırlık yapmaya kendini adadı. Utrecht deneysel fizikçi Leonard Salomon Ornstein, bağımsız fizik çalışmalarında ona rehberlik etti. Uhlenbeck, ayrılış beklentisiyle, Pais' i Leiden Üniversitesi' nde fizikçi olan Hendrik Anthony Kramers ile tanıştırdı. Kramers Pais' in akıl hocası ve arkadaşı oldu. Paise Utrecht' e davet edilen Liège Üniversitesi' nden Léon Rosenfeld ile yaptığı tartışmalardan da etkilenmiştir.
Pais, 22 Nisan 1940'ta yüksek lisans derecesini başarıyla geçti. 7 Mayıs' ta Hollanda Eğitim Bakanı, Rosenfeld' i Uhlenbeck' in yerine Utrecht Üniversitesi' e atadı. 8 Mayıs'ta Pais, Rosenfeld' e, atanması halinde çalışmalarına devam edip etmeyeceğini, 9 Mayıs' ta da atanmasını kutlamak için tekrar devam edip edemeyeceğini sordu. 10 Mayıs 1940'ta Almanlar Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'u işgal etti ve Utrecht ile Liège arasındaki posta haberleşmesi aylarca kötü durumda kaldı.
Posta servisi düzeldikten sonra Pais, Liège' deki Rosenfeld' e tekrar yazdı. Bu arada Pais, Rosenfeld' in asistanı olarak atandı- Uhlenbeck' in asistanı olan ve Rosenfeld' in döneminde de aynı şekilde asistanlık yapacak olan Kees van Lier, Alman işgalinden sonra intihar etti. Rosenfeld atanmasını onayladı ve Eylül 1940'ta Utrecht' e ulaştı ve Pais doktora tezi üzerinde çalışmaya başladı.
Rosenfeld, Pais 'in tezi için Pais' e Rosenfeld ve Møller' in meson teorisini projektif görelilik teorisi olarak bilinen beş boyutlu alan açısı üzerinden formüle etmesini ve daha sonra bu teoriyi, enerjetik fotonlar tarafından ışınlandığında döteronların parçalanma olasılığını hesaplamak için kullanmasını önerdi. Pais, projektif görelilik, meson teorileri ve döteron ile ilgili nükleer fizik üzerine çalışmaya başladı.
Kasım 1940'ta Alman makamları, Yahudileri, akademik görevler dahil olmak üzere tüm kamu hizmeti konumlarından yasaklayan bir kararname çıkardı. Bu nedenle, Pais, yardımcı doçentliğini kaybetti, ancak Rosenfeld gizlice halefinin Pais ile olan pozisyonunun sorumluluklarını ve maaşını gayri resmi olarak paylaşmasını istedi. Ancak Profesör Leonard Ornstein, müdürlüğünü ve laboratuvara erişimini kaybetti ve 20 Mayıs 1941'de kırgın bir adam olarak öldü. Daha sonraki bir Alman kararnamesi, 14 Haziran 1941'den sonra doktora derecelerinin Yahudilere verilmemesini emretti. Pais tezini tamamlamak ve doktora için diğer şartları yerine getirmek için ateşli bir şekilde çalıştı. Doktora derecesini teorik fizik alanında 9 Haziran tarihinde, son teslim tarihinden sadece beş gün öncesinde aldı. Savaşın sonuna kadar Hollandalı bir Yahudi' ye verilmiş son doktora Pais' e aittir.

Pais, öğrenci yılları boyunca Trusha (Tirtsah) van Amerongen ve Tina (Tineke) Strobos ile tanıştığı ve bu iki kadınla ve aileleriyle yakın bir arkadaşlık kurduğu Siyonist harekete dahil oldu.
Almanlar kademeli olarak Hollanda Yahudilerinin faaliyetlerini kısıtlamaya başladı ve 1942 yılının başlarında sarı yıldız giymelerini istedi. İlk başta Pais kendini güvende hissetti çünkü eski üniversite statüsü onu çalışma kampına göndermekten muaf tuttu. Bununla birlikte, 1943 yılının başlarında, Hollanda İçişleri Genel Sekreteri Frederiks, üniversite Yahudilerinin kendi güvenlikleri için, bir şatoya yerleştirilecekleri, Barneveld' e rapor vermesi için düzenlemeler yaptı. Pais buna güvenmedi ve bunun yerine saklanmaya başladı. Barneveld' e rapor verenler daha sonra çoğunun hayatta kaldığı Theresienstadt toplama kampına gönderildi.
Arkadaşı Tina Strobos, Yahudi değildi ve bu nedenle kısıtlamalardan ve hapsetme tehdidinden uzaktı. Amsterdam' da Pais ve diğer Yahudiler için saklanma yerleri ayarladı. Almanlar, Hollandalı Yahudileri Amsterdam' ın eski Yahudi mahallesinde gettoya zorlamaya başladığında, kız kardeşi Annie ve kocası Hermann da buna uyuyordu. Tina onlara saklanacakları bir yer buldu, ancak Pais' in acil uyarılarına rağmen, bunun gerekli olmadığını düşündüler. Annie daha sonra Sobibór imha kampında öldürüldü. Tina, Pais' in ebeveynlerine, savaştan kurtuldukları Amsterdam dışındaki bir çiftliğe sığındı. Ayrıca savaş sırasında Pais ve ebeveynleri arasında kurye olarak davrandı.
Son saklanma yeri üniversite arkadaşı Lion Nordheim, karısı Jeanne ve kız kardeşi Trusha van Amerongen ile birlikte kaldığı bir apartman dairesinde idi. Saklandığı süre zarfında, Hendrik Anthony Kramers ve Lambertus Broer tarafından saklandığı yere yapılan ziyaretler ile bilim dünyası ile irtibatta kaldı. Jeanne ve Trusha' nın sarı saçlı ve mavi gözleri vardı ve Yahudi olmayanlar gibi halka açılmıştı, Lion ve Pais apartmanda saklandı. Ancak Mart 1945'te ihanete uğradılar ve dördü de tutuklandı. Aynı hafta, Amerikalılar Ren Nehri' ni geçip demiryolu hatlarını keserek toplama kampına geçişlerini imkânsız hale getirdiler. Kadınlar yakın bir zaman sonra serbest bırakıldı. Gestapo tarafından bir ay süren bir sorgudan sonra, Pais savaşın bitiminden birkaç gün önce serbest bırakıldı. Nordheim savaşın bitiminden on gün önce idam edildi.

II. Dünya Savaşı sırasında Pais' in doktora tezi, Pais' i asistanı olarak Danimarka' ya gelmeye davet eden Niels Bohr'un dikkatini çekmişti. Pais, Hollanda' dan ayrılmadan önce saklanmak zorunda kaldı. 1946'da savaşın ardından Pais bu daveti kabul etti ve bir yıllığına Tisvilde' deki evinde Bohr' a kişisel asistanlık yaptı.
1947'de Amerika Birleşik Devletleri' nde Institute for Advanced Study' de (İleri Araştırma Enstitüsü) görev aldı ve böylece Albert Einstein' ın bir arkadaşı oldu.
1949'da Royal Netherlands Academy of Arts and Sciences' e (Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi) üye oldu.
Sonraki 25 yıl boyunca, temel parçacık teorisi üzerinde kuantum alan teorisi ve simetrisi ana ilgi alanları olmak üzere çalıştı. Tanındığı teknik katkılar arasında Res Jost ile G-paritesinin kesin bir tanımı ve SU (6) simetri kırılmasının uygulanması yer alıyor.
Pais öncelikle kendi alanındaki büyük atılımlara doğrudan katkıda bulunan iki kavramla ilişkilidir. Birincisi, garip parçacıkların şaşırtıcı özelliklerini açıklamak için "ilişkili üretim" fikriydi. Onun fikirleri ve Murray Gell-Mann' ın fikirleri, gariplik denilen kuantum sayıs

Ayar teorisi veya ayar kuramı, kuramsal fizikte temel etkileşmeleri açıklar. Türkçede bazen yerelleştirilmiş bakışım kuramı olarak da geçer.
Fizikte, bir Yerelleştirilmiş Bakışım Kuramı (Gauge Teorisi) Lagrange yerel dönüşümlerin sürekli gruplar altında değişmez değerlerin olduğu alan teorisinin bir türüdür.

Terim olarak yerelleştirilmiş bakışım Lagrangian içindeki gereksiz serbestlik derecelerine işaret eder. Ayar dönüşümleri denilen olası göstergeleri arasındaki dönüşümler, bir Lie grubu-sevk simetri grubu ya da teorinin gösterge grubu olarak oluşturur. Grup jeneratörlerin Lie cebri herhangi Lie grubu ile ilişkilendirilmiştir. Her grup jeneratör için mutlaka bir karşılık gelen alan (genellikle bir vektör alanı) gauge alanı denilen alan ortaya çıkar. Gauge alanları yerel grup dönüşümleri altında değişmezliği (denilen gauge değişmezliği) sağlamak için Lagrange dahildir. Böyle bir teori nicemlenmiş olduğunda, Gauge alanlarının kuantumuna Gauge bozonları denir. Simetri grubu değişmeli değil ise ise, normal olan örnek Yang-Mills teorisidir.
Fizikteki birçok güçlü teoriler Lagrangeler altında sabit simetrik dönüşüm grupları tarafından açıklanmıştır. Onlar aynı fiziksel süreçler ortaya çıktığı zaman uzayın her noktasında yapılan bir dönüşüm altında değişmezdir, onların küresel bir simetriye sahip olduğu söylenir. Gauge teorilerinin temel taşı olan yerel simetri daha sıkı bir engeldir. Aslında, küresel simetri uzayda sabitlenmiş olan yerel simetrinin grup parametlereleridir.
Guage teorileri temel parçacıkların dinamiklerini açıklayan başarılı alan teorileri kadar önemlidir. Kuantum elektrodinamiği gauge teorisinin simetrik grubu U(1) ile değişmelidir. Kuantum elektrodinamiği bir tane gauge alanına sahiptir. Standart Modelin toplamda on iki tane gauge bozonu vardır. Bunlar foton, üç tane zayıf bozon ve 8 tane gluondur. U (1) SU × simetri grubu ile değişmeli olmayan gauge teorisi (2) × SU (3) ve on iki bozonlarının toplam vardır: fotonun, üç zayıf bozonları ve sekiz gluonların.
Gauge teorileri genel görelilik teorisi içindeki yerçekimini açıklamada önemlidir. Onun vaka göstergesi alan bir tensör, Lanczos tensör olduğunu biraz benzersizdir. Gauge çekim teorisi ile başlayan kuantum yerçekimi teorisi, aynı zamanda kütleçekimi olarak bilinen bir ölçü bozonunun varlığına inanmaktayız. Gauge simetrilerinin koordinat sistemi uzay keyfi diffeomorphisms altında serbestçe seçilebilir olduğu genel genel görelilik kovaryans ilkesi analogları olarak görülebilir. Hem gauge değişmezliği ve Diffeomorfizm değişmezliği sisteminin açıklamasında bir fazlalık göstermektedir. Bir alternatif kütleçekimi teorisi olarak gauge kütleçekim teorisi yeni gauge alanları ile gerçek bir gauge ilkesinin genel kovaryans ilkesini değiştirir.
Tarihsel olarak, bu fikirler ilk klasik elektromanyetizma bağlamında ve daha sonra genel görelilik ile belirtilmiştir. Ancak, gauge simetrilerinin modern fizikteki önemi elektron göreli kuantum mekaniğiyle ilk olarak ortaya çıktı. Bugün, Gauge teorileri yoğun madde fiziğinde, nükleer ve yüksek enerji fiziğinde ve diğer alt başlıklar arasında yararlıdır.

Bir gauge simetriye sahip ilk alan teorisi, 1864-65 yılında, Maxwell'in formülasyonu olan elektrodinamiktir. ("Elektromanyetik Alan Bir Dinamik Teorisi"). Bu simetrinin önemi erken formülasyonlarda fark edilememiştir. Benzer şekilde fark edilemeyen, Hilbert'ın Einstein'ın alan denklemlerinden türettiği genel koordinat dönüşümü altında eylem değişmezliğini varsaymıştı. Daha sonra Hermann Weyl, genel görelilik ve elektromanyetizma birleştirmek amacıyla, ayar (ya da "Gauge") değişikliği altında genel görelilikte yerel simetri olabileceğini tahmin etti. Kuantum mekaniğinin gelişiminden sonra Weyl, Vladimir Fock ve Fritz London karmaşık bir miktar ayar katsayısını değiştirerek gague değiştirilmiş oldu ve U (1) gauge simetrisi olan faz değişikliği içine ölçekli dönüşüme döndü. Bu olay yüklü kuantum mekaniksel parçacığın dalga fonksiyonu üzerinde elektromanyetik alan etkisi olarak açıklandı. Bu 1940'larda Pauli tarafından yaygınlaştırılan ilk tanınmış ayar teorisi, oldu.
1954 yılında, temel parçacık fiziğinde büyük bir karışıklığı bazı çözmek için çalışırken, Chen Ning Yang ve Robert Mills birlikte atom çekirdeklerindeki nükleonları tutan güçlü etkileşimi anlamak için model olarak değişmeyen gauge teorileri tanıtıldı. (Ronald Shaw, Abdus Salam altında çalışan, bağımsız doktora tezi aynı kavramını tanıttı.) Elektromanyetizma göstergesi değişmezliği yaygınlaştırılması, onlar (non-değişmeli) SU (2) simetri grubunun eylem dayalı bir teori inşa etmek için proton ve nötronların izospin duble üzerinde çalıştı. Bu, kuantum elektrodinamik spinör alanları U (1) grubunun hareketine benzerdir. Parçacık fiziğindeki odak kuantize gauge teorilerini kullanarak oldu.
Bu fikir daha sonra kuantum alan teorisinin zayıf kuvvet uygulaması ve elektrozayıf teoride elektromanyetizma ile birleşmesine vesile oldu. Değişmez gauge teorileri asimptotik özgürlük olarak adlandırılan bir özellik ile yeniden fark edildiğinde gauge teorileri daha da çekici hale geldi. Asimptotik serbestlik güçlü etkileşimlerin önemli bir özelliği olduğuna inanılıyordu. Bu güçkü kuvvetler için gauge teorisini aramaya teşvik etti. Şimdi kuantum renk teorisi olarak bilinen bu teori, kuarkların renk üçlüsü SU (3) grubunun eylemi ile birlikte bir gauge teorisidir. Standart Model, gauge teorisi dilinde elektromanyetizma, zayıf etkileşimler ve güçlü etkileşimlerin açıklamasını birleştirir.
1970'li yıllarda, Michael Atiyah klasik Yang-Mills matematiksel denklemlerinin çözümlerinin çalışsmasına başladı. 1983 yılında, Atiyah'ın öğrencisi Simon Donaldson pürüzsüz 4-manifoldları türevlenebilir sınıflandırma ile homeomorfizma kadar onların sınıflandırmadan çok farklı olduğunu göstermek için bütün çalışmasını bunun üzerine inşa etti. Michael Freedman Öklid 4-boyutlu uzayda üzerinde egzotik R4 Stürevlenebilir yapılarını sergilemek için Donaldson çalışmalarını kullandı. Bu temel fizik başarılarından bağımsız, kendi iyiliği için gauge teorisi giderek artan ilgiye yol açtı. 1994 yılında, Edward Witten ve Nathan Seiberg bazı topolojik değişmezler (Seiberg-Witten değişmezler) hesaplanmasını etkin Süpersimetri dayalı gauge teorisinin tekniklerini icat etti. Gauge teorisinden matematiğe olan bu katkılar bu alanda yenilenmiş bir ilgiye yol açmıştır.
Fizikteki gauge teorilerinin önemi elektromanyetizmanın kuantum alan teorisi açıklamak için birleşik bir çerçeve, zayıf kuvvet ve güçlü kuvvet sağlayan matematiksel biçimcilik gibi muazzam başarılara örnek olmuştur. Standart Model olarak bilinen bu teori, doğanın dört temel kuvvetten üçüne ilişkin deneysel tahminleri açıklar. Sicim teorisi gibi modern teorilerin, yanı sıra genel görelilik, teorilerinin içinde bir şekilde gauge teorileri vardır.

Fizikte, herhangi bir fiziksel durum için matematiksel açıklama, genellikle fazla serbestlik dereceleri ihtiva eder; aynı fiziksel durum ise, aynı zamanda birçok eşdeğer matematiksel yapılandırmalar için tarif edilir. Bu dönüşümler teorinin "simetrileri" bir grubu olduğu ve fiziksel durumu bağımsız bir matematik yapılandırmaya ancak bu simetri grubu ile birbirine bağlı sınıflardaki konfigürasyonlarda karşılık gelir.
Bu fikir tüm fiziksel sistemi kapsar hiçbir tercih "eylemsizlik" koordinat sistemi vardır bir durumda çok daha soyut "koordinatların değişiklikler" benzer yerel yanı sıra küresel simetri içerecek şekilde genel olabilir. Bir gauge teorisi modelin simetrileri ile birlikte tutarlı fiziksel tahminler yapmak için gerekli teknikler sete sahip bir matematiksel modeldir.

Matematiksel konfigürasyonda meydana gelen miktarı sadece bir sayı değil de bir hız ya da bir dönme ekseni, bir vektör veya bir matris halinde düzenlenmiş sayıları da koordinat transformasyonu ile değiştirilebilir olarak geometrik öneme sahip olduğunu temsili olarak görmek gerekir.

Gauge teorilerinin çoğunda, uzay ve zamanda bireysel bir noktada soyut ölçü bazında olası dönüşümlerin kümesi sonlu boyutlu Lie grubudur. En basit şekliyle böyle bir grup karmaşık sayılar kullanımı yoluyla kuantum elektrodinamik (QED) modern formülasyonu görünen U (1) 'dir. Kuantum elektrodinamik genellikle ilk ve en basit fiziksel ölçü teorisi olarak kabul edilir. Belirli bir gauge teorisinin tüm yapılandırma için mümkün gauge dönüşümlerinin kümesi de bir grup oluşturmaktadır. Bu grupta gauge grubunun teorisini oluşturmaktadır. Gauge grubunun bir elemanı (sonlu boyutlu) Lie grubu, örneğin her noktada fonksiyonun değerini ve türevlerinin göstergesi dönüşüm eylem üzerinde temsil ettiği için uzay-zamanın noktalarından bir düzgün değişen fonksiyonu tarafından değiştirilebilen bu nokta üzerindedir.
Uzay ve zaman içinde her noktada sabit bir parametre ile bir gauge dönüşümü geometrik koordinat sisteminindeki katı bir rotasyona benzerdir. Bu gauge temsilinin küresel simetrisini temsil eder. Sert bir dönüş durumunda olduğu gibi, bu gauge dönüşümü gerçekten yerel miktarı temsili ile aynı şekilde gauge bağımlı miktarının bir yol boyunca değişiklik oranını temsil eden ifadeleri etkiler. olan parametre sabit fonksiyon yerel simetri olarak adlandırılır olmayan bir göstergesi dönüşümü; Bir türev içeren ifadeler üzerindeki etkisi yok ifadelerden o niteliksel olarak farklı olduğunu. (Bu Coriolis etkisi üretebilir referans çerçevesi olmayan bir atalet değişimine benzer.)

Gauge alanı matematiksel yapılandırmayı açıklamak için önemli bir parça haline gelir. Gauge alan bir gauge dönüşümü ile yok edilebilecek bir yapılandırma (matematiksel dili, kendi eğriliği olarak) kendi alan şiddeti her yerde sıfır özelliğine sahip; Gauge teorisi bu yapılandırmalar ile sınırlı değildir. Başka bir deyişle, bir gauge teorisinin ayırt edici özelliği gauge alanı sadece koordinat sisteminin kötü bir seçimi ile telafi olmamasıdır. Başka bir deyişle genellkile gauge alanını yok eden hiçbir gauge dönüşüm yoktur.
Bir gauge teorisinin dinamiklerini analiz ederken, gauge alanı dinamik bir değişken gibi davranmalıdır. Ek olarak diğer nesneler ile etki

Cabbibo-Kobayashi-Maskawa matrisi ya da kısaca CKM matrisi veya diğer adıyla kuark karışım matrisi, kısaca KM matrisi,parçacık fiziğinin Standart Model'inde, çeşni değiştiren zayıf bozunumların güç bilgisini içeren bir üniter matristir.  Teknik olarak, kuarkların serbest halde ilerlerken ve zayıf etkileşimlerde rol alırlarkenki kuantum durumlarının uyumsuzluğunu belirtir. CP ihlalinin anlaşılmasında önemli yer tutar. Bu matris Makoto Kobayashi ve Toshihide Maskawa tarafından kuarkların üç ailesi için önerilmiş, matrise diğer bir ailenin eklenmesi fikri ise Nicola Cabibbo tarafından sunulmuştur. Bu matris ayrıca şu anki üç kuark ailesinin ikisini içeren GIM mekanizmasının bir uzantısıdır.

1963 yılında, Nicola Cabibbo, Cabibbo açısını (θc) zayıf etkileşimin evrenselliğini korumak için önerdi. Cabibbo Murray Gell-Mann ve Maurice Lévy'nin önceki çalışmalarından ilham almış ve kaynak göstermiştir.
Şu anki bilgiler ışığında (kuarklar henüz kuramlaştırılmadı) Cabibbo açısı; aşağı (d) ve garip kuarkların (s), yukarı kuarklara (u) bozunmalarının göreli olasılıklarına (|Vud|2 ve |Vus|2) ilişkilendirilir. Parçacık fiziği dilince, yukarı kuarka yüklü-akım zayıf etkileşim vasıtasıyla çiftlenen nesne aşağı-tip kuarkların bir süperpozisyonudur. Matematiksel olarak:

  
    
      
        
          d
          
            ′
          
        
        =
        
          V
          
            u
            d
          
        
        d
        +
        
          V
          
            u
            s
          
        
        s
        ,
      
    
    {\displaystyle d^{\prime }=V_{ud}d+V_{us}s,}
  

veya Cabibbo açısını kullanarak:

  
    
      
        
          d
          
            ′
          
        
        =
        cos
        ⁡
        
          θ
          
            
              c
            
          
        
        d
        +
        sin
        ⁡
        
          θ
          
            
              c
            
          
        
        s
        .
      
    
    {\displaystyle d^{\prime }=\cos \theta _{\mathrm {c} }d+\sin \theta _{\mathrm {c} }s.}
  

|Vud| ve |Vus| için şu an kabul edilen değerleri kullanarak, Cabibbo açısı şu şekilde hesaplanabilir

  
    
      
        tan
        ⁡
        
          θ
          
            
              c
            
          
        
        =
        
          
            
              
                |
              
              
                V
                
                  u
                  s
                
              
              
                |
              
            
            
              
                |
              
              
                V
                
                  u
                  d
                
              
              
                |
              
            
          
        
        =
        
          
            0.22534
            0.97427
          
        
        →
        
          θ
          
            
              c
            
          
        
        =
         
        
          13.02
          
            ∘
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \tan \theta _{\mathrm {c} }={\frac {|V_{us}|}{|V_{ud}|}}={\frac {0.22534}{0.97427}}\rightarrow \theta _{\mathrm {c} }=~13.02^{\circ }.}
  

Tılsım kuark (c) 1974 yılında keşfedildiğinde, iki eşitlik setine yol göstererek aşağı ve garip kuarkların yukarı ve tılsım kuarklara bozunabildiği fark edildi:

  
    
      
        
          d
          
            ′
          
        
        =
        
          V
          
            u
            d
          
        
        d
        +
        
          V
          
            u
            s
          
        
        s
        ;
      
    
    {\displaystyle d^{\prime }=V_{ud}d+V_{us}s;}
  

  
    
      
        
          s
          
            ′
          
        
        =
        
          V
          
            c
            d
          
        
        d
        +
        
          V
          
            c
            s
          
        
        s
        ,
      
    
    {\displaystyle s^{\prime }=V_{cd}d+V_{cs}s,}
  

veya Cabibbo açısını kullanarak:

  
    
      
        
          d
          
            ′
          
        
        =
        cos
        ⁡
        
          
            θ
            
              
                c
              
            
          
        
        d
        +
        sin
        ⁡
        
          
            θ
            
              
                c
              
            
          
        
        s
        ;
      
    
    {\displaystyle d^{\prime }=\cos {\theta _{\mathrm {c} }}d+\sin {\theta _{\mathrm {c} }}s;}
  

  
    
      
        
          s
          
            ′
          
        
        =
        −
        sin
        ⁡
        
          
            θ
            
              
                c
              
            
          
        
        d
        +
        cos
        ⁡
        
          
            θ
            
              
                c
              
            
          
        
        s
        .
      
    
    {\displaystyle s^{\prime }=-\sin {\theta _{\mathrm {c} }}d+\cos {\theta _{\mathrm {c} }}s.}
  

Ayrıca matris gösterimi kullanarak şu şekilde de yazılabilir:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                
                  
                    d
                    
                      ′
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    s
                    
                      ′
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    V
                    
                      u
                      d
                    
                  
                
                
                  
                    V
                    
                      u
                      s
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    V
                    
                      c
                      d
                    
                  
                
                
                  
                    V
                    
                      c
                      s
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        
          
            [
            
              
                
                  d
                
              
              
                
                  s
                
              
            
            ]
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\begin{bmatrix}d^{\prime }\\s^{\prime }\end{bmatrix}}={\begin{bmatrix}V_{ud}&V_{us}\\V_{cd}&V_{cs}\\\end{bmatrix}}{\begin{bmatrix}d\\s\end{bmatrix}},}
  

veya yine Cabibbo açısını kullanarak:

  
    
      
        
          
            [
            
              
                
                  
                    d
                    
                      ′
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    s
                    
                      ′
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  cos
                  ⁡
                  
                    
                      θ
                      
                        
                          c
                        
                      
                    
                  
                
                
                  sin
                  ⁡
                  
                    
                      θ
                      
                        
                          c
                        
                      
                    
                  
                
              
              
                
                  −
                  sin
                  ⁡
                  
                    
                      θ
                      
                        
                          c
                        
                      
                    
                  
                
                
                  cos
                  ⁡
                  
                    
                      θ
                      
                        
                          c
                        
                      
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        
          
            [
            
              
                
                  d
                
              
              
                
                  s
                
              
            
            ]
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle {\begin{bmatrix}d^{\prime }\\s^{\prime }\end{bmatrix}}={\begin{bmatrix}\cos {\theta _{\mathrm {c} }}&\sin {\theta _{\mathrm {c} }}\\-\sin {\theta _{\mathrm {c} }}&\cos {\theta _{\mathrm {c} }}\\\end{bmatrix}}{\begin{bmatrix}d\\s\end{bmatrix}},}
  

burada |Vij|2 değerleri j çeşni kuarkının i çeşni kuarkına bozunma olasılığını temsil eder. Bu 2 × 2 dönme matrisi Cabibbo matrisi olarak adlandırılır.

Kobayashi ve Maskawa, bir dört-kuark modelinde yük-parite ihlalinin açıklanamadığını

Cesare Mansueto Giulio Lattes (11 Temmuz 1924 – 8 Mart 2005), Brezilyalı fizikçidir. Pion adlı atomaltı parçacıkların keşfinde aldığı rol ile bilinir.

Lattes, Curitiba'da İtalyan göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlköğretimini hem Curitiba'da, hem de São Paulo'da yaptı. São Paulo Üniversitesi'ne gitti ve orada matematik ve fizik bölümünden mezun oldu. Brezilyalı genç fizikçilerden oluşan bir grubun parçasıydı ve bu grup Gleb Wataghin ve Giuseppe Occhialini gibi Avrupalı fizikçiler altında çalışıyordu. Lattes diğer üyelerden daha başarılıydı ve genç yaşta "cesur bir araştırmacı" olarak dikkat çekti. 25 yaşına geldiğinde Centro Brasileiro de Pesquisas Físicas'ın (Brazilian Center for Physical Research) kurucularından biriydi.
1986'da emekli oldu. Emekli olduktan sonra üniversite kampüsüne çok yakın olan bir banliyöde yaşamaya başladı. 8 Mart 2005'te Campinas'ta kalp krizi geçirerek öldü. 11 Temmuz 2024'te Google, Lattes'in yüzüncü yaşını bir doodle ile kutlamıştır. Ayrıca Gilberto Gil'in Grammy kazanmış 1998 tarihli Quanta albümü "Ciência e Arte" adında Lattes'e adanmış bir şarkı içermektedir.

George Zweig (d. 30 Mayıs 1937, Moskova), Amerikalı teorik fizikçi.

Zweig 30 Mayıs 1937'de Moskova, Sovyetler Birliği'nde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir inşaat mühendisiydi. Küçük yaşlarında ailesi ile Amerika Birleşik Devletleri'ne göçüp Amerikan vatandaşlığına geçmiştir.

George Zweig lisans diplomasını 1959'da Ann Arbor'da bulunan Michigan Üniversitesi'den almıştır. Parçacık fiziği üzerinde diploma üstü çalışmalar yapmak için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne devam etmiş ve burada ünlü fizikçi Richard Feynman yanında çalışmıştır. Bu kurumdan Richard Feynman ve Murray Gell-Mann doktora hocalığı altında hazırladığı doktora tezi ile 1964'te doktora (Ph.D.) derecesi almıştır.
Parçacık fiziği üzerinde doktora çalışmaları yapmakta iken (Murray Gell-Mann'dan bağımsız olarak) kuark modelini geliştirmiştir. Zweig dört farklı kuarkın var olduğunu düşünüyordu. O yüzden, iskambil destesindeki dört as kartından ilham alarak onlara "aslar" adını vermişti. Parçacık fiziği için kuark modelinin ortaya atılması çok önemli bir temel taşı sağlamıştır ve günümüzde "kuark" modeli standart parçacık fiziğinin baş modeli olduğu kabul edilmiştir.
Georg Zweig bundan sonra Los Alamos Ulusal Laboratuvarı ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde bilimsel araştırmacı olarak çalışmıştır.
1969'da doktora hocası olan Murray Gell-Mann'a tek başına "Temel parçacıkların ve temel parçacıkların birbirleriyle etkisini sınıflandırmaya yönelik katkılarından ve buluşlarında ötürü" Nobel Fizik Ödülü verilmiştir. Birçok bilimci Murray Gell-Mann'a tek olarak bu ödülün verilmesinin gayet uygun olduğunu kabul etmekle beraber bazı fizikçiler ve diğer bilim adamları arasında bu ödül, George Zweig'ın parçacık fiziğine temel katkılarını inkâr eder gibi göründüğü için, bir bilimsel anlaşmazlık ortaya çıkarmıştır. Hatta 1997'de Zweig'ın hocası olan Richard Feynman, Nobel Fizik Ödülü Kuruluna Gell-Mann ve Zweig'a birlikte Nobel Fizik Ödülü verilmesi teklifini göndermiştir.
Sonradan teorik fizik alanından ayrılan Zweig neurofizyoloji bilim dalında çalışmalara başlamıştır. İnsan iç kulağında ses dalgalarının iç kulaktaki salyangoz (cochlea) organında bulunan sinirler tarafından nasıl elektrik tepkilere dönüştürüldüğü incelemiştir. Bu çalışması sırasında 1975'te devamlı dalgacık dönüşümünün metematik prensiplerini ortaya atmıştır.
2003'te New York'ta bulunan bir finans hizmetler şirketi olan Renaissance Technologies'de çalışmaya başlamış, 2010'da firmadan ayrılmıştır. Renaissance Technologies ile yaptığı dört yıllık gizlilik anlaşmasının süresi dolunca yeniden Wall Street'e dönmüş, iki genç ortağıyla birlikte Signition adlı bir hedge fonu kurmuştur.

MacArthur Ödülü Fellowship (1981)
Birleşik Amerika Ulusal Bilimsel Akademisi (1996)

Gerald Stanford Guralnik (17 Eylül 1936, Iowa, ABD - 26 Nisan 2014), Amerikalı fizikçidir. Higgs mekanizmasını bulmasıyla tanınır. Son olarak Brown Üniversitesi'nde ders veriyordu.

Papers written by G. Guralnik on Google Scholar 11 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Papers written by G. Guralnik on Spires abstract service
Gerald Guralnik - 2010 Sakurai Prize Lecture 25 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sakurai Prize Videos 2 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kibble, T. (2009). "Englert-Brout-Higgs-Guralnik-Hagen-Kibble Mechanism". Scholarpedia. 4 (1). s. 6441. doi:10.4249/scholarpedia.6441. 9 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Nisan 2012. 
Kibble, T. (2009). "History of Englert-Brout-Higgs-Guralnik-Hagen-Kibble Mechanism". Scholarpedia. 4 (1). s. 8741. doi:10.4249/scholarpedia.8741. 17 Nisan 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Nisan 2012. 
Tang, J. (2010). "A Conversation with Professor Gerry Guralnik". Brown University. 15 Şubat 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Mart 2012.

Higgs mekanizması, parçacık fiziğinde ayar bozonlarının kütle özelliklerinin üretim mekanizmasını açıklaması açısından önemlidir.
Standart Model (SM) 'de W+, W- ve Z bozonları Higgs mekanizması sayesinde, tüm boşluğu dolduran Higgs alanıyla etkileşerek kütle kazanır. Normalde bozonlar kütlesizdir ama W+, W- ve Z bozonları 80 GeV/c2 civarında kütlelere sahiptirler. Ayar teorisinde, Higgs alanı, Nambu–Goldstone bozonu yerine boylamsal Higgs bozonunun ortaya çıktığı yerde rastgele simetri kırınımına sebep olur.
Mekanizmanın en basit tanımı, Standard Model ayar teorisine bir Higgs alanı eklemeyi zorunlu kılar.Simetri kırınımı, boylamsal alan bileşeninin, teoride kendisiyle ve diğer alanlarla etkileşen dolayısıyla W ve Z bozonları için bir kütle tanımı oluşturan Higgs bozonuna dönüşümünü tetikler.
Standard Model 'de, Higgs mekanizması kavramı, elektrozayıf simetri kırınımı sayesinde, W± ve Z zayıf ayar bozonları için kütle neslini özel olarak belirtir. 4 Temmuz 2012 'de, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcı'dan Higgs parçacığını da içeren sonuçlar açıklandı ama Standard Model'i doğrulamak için gelecek çalışmaların da gerekli olduğu vurgulandı.
Mekanizma 1962'de Philip Warren Anderson tarafından öne sürüldü. Rölativistik model ise 1964 'te üç bağımsız grup tarafından geliştirildi. Bu gruplar: Robert Brout ve François Englert; Peter Higgs; ve Gerald Guralnik, C. R. Hagen, Tom Kibble.
Higgs mekanizmasına aynı zamanda Abdus Salam tarafından Brout–Englert–Higgs mekanizması ya da Englert–Brout–Higgs–Guralnik–Hagen–Kibble mekanizması, Anderson–Higgs mekanizması, Anderson–Higgs-Kibble mekanizması, Higgs–Kibble mekanizması ve Peter Higgs tarafından ABEGHHK'tH mekanizması [Anderson, Brout, Englert, Guralnik, Hagen, Higgs, Kibble ve 't Hooft başharfleri ile] adları da verildi.
8 Ekim 2013'te, "atomaltı parçaçıkların kütlesinin kökenine ilişkin anlayışımıza katkıda bulunan ve yakın zamanda CERN Büyük Hadron Çarpıştırıcı'sında ATLAS ve CMS deneyleriyle öngörülen temel parçacığın varlığı ile doğrulanan teorik keşifleri için" açıklamasıyla Peter Higgs ve François Englert'in 2013 Nobel Fizik Ödülü'yle ödüllendirildikleri açıklandı.

Julian Seymour Schwinger  (d. 12 Şubat 1918 – ö. 16 Temmuz 1994), Nobel Fizik Ödülü sahibi Amerikalı teorik fizikçi.

Julian Schwinger, 1918'de New York'ta, Avrupa'da yükselen Yahudi karşıtlığından dolayı ABD'ye göçmüş Yahudi bir ailenin oğlu olarak doğdu. Lisans eğitimine New York Şehir Koleji'nde başladı. 16 yaşında ilk bilimsel makalesini yayımladı. Columbia Üniversitesi Moleküler Işın Laboratuvarı Başkanı Ben Rabi, doktora yapması için Schwinger'i ikna etti. 1939 yılında manyetik saçılma ile ilgili tez konusu ile doktorasını aldı. Daha sonra iki  yıl kadar Ulusal araştırma görevlisi olarak Kaliforniya Üniversitesi'nde çalıştı. Purdue Üniversitesi'nde mühendislik öğrencilerine temel fizik öğretiminde bulundu. Aynı zamanda nükleer fizikçi olarak elektromanyetik radar sorunları ile ilgilendi. Elektron hızlandırıcıları ile ilgili düşünmeye başladı. 1945 yılında Harvard Üniversitesi'nde doçent olduktan iki yıl sonra profesör oldu. Daha sonraki yıllarda çok çalıştı ama deneysel endişeleri nedeni ile daha genel teorik sorunlarla uğraştı.
1969 yılında "Parçacıklar, Kaynaklar ve Alanlar" adlı çalışmasını yayımladı. 1943 yılında II. Dünya savaşı sırasında atom bombası projesi için Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne gönderildi. Matematiksel fiziğin çeşitli alanlarında büyük gelişmeler üretti.
Schwinger, özellikle kuantum elektrodinamiği (QED) teorisi üzerine yaptığı çalışmalarla ve bir döngü sırasına göre göreceli hızda değişmeyen pertürbasyon teorisini geliştirmek için, QED renormalizasyon alanında yaptığı çalışmalarla tanınır. Schwinger varyasyonel yaklaşım ve kuantum alanlar için hareket denklemleri gibi modern kuantum alan teorilerinde sorunları çözmüş olan yüzyılın en büyük fizikçilerinden birisi olarak kabul edilmektedir.
1965 yılında özel görelilik teorisi ile kuantum mekaniğini kaynaştırmasından dolayı Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı. 1972 yılından 1994'e kadar Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nde çalıştı ve 70 doktora öğrencisi oldu. Çağdaş kuantum alan teorisinden büyük ölçüde sorumlu; Kuantum alanları için hareket denklemleri oluşturmuştur. Elektromanyetizma ile zayıf kuvveti birleştirmeye yönelik çalışmaları bulunmaktadır.
1951 Einstein ödülü, 1964 ABD Ulusal bilim madalyası, 1949 Işık ödülü ödüllerinden bazılarıdır.

Kuantum renk dinamiği veya kuantum kromodinamiği (KRD veya KKD), teorik fizikte kuantum kromodinamiği, kuarklar ve gluonlar arasındaki güçlü etkileşimin proton, nötron ve pion gibi kompozit hadronları oluşturan, temel parçacıkların teorisidir.
Aynı zamanda güçlü etkileşim renkyüklü fermiyonlar olan kuarkların SU(3) grubundaki (takımındaki) Yang-Mills kuramı ile de tanımlanabilir. KRD değişme özelliği olmayan 
  
    
      
        a
        ×
        b
        ≠
        b
        ×
        a
      
    
    {\displaystyle a\times b\neq b\times a}
  
 ayar kuramı ile gösterilen özel bir kuantum alanlar kuramıdır. Aynı zamanda KRD parçacık fiziğinin standart modelinin önemli bir parçasıdır. Yıllar boyunca oldukça büyük bir miktarda KRD'yi olumlayan deneysel veri toplanmıştır.
KRD kendine has iki özelliğe sahiptir:

Renkhapsi denilen birinci özellik kuarkların birbirinden ayrıldıkça onları bir arada tutan kuvvetin yokolmamasıdır. Bu özellikten dolayı iki kuarkı birbirinden ayırmak sonsuz enerjiyi gerektirir. Kuarklar hadronların içinde toplu bulunurlar ve yalnız başına gözlemlenmemiştir. Serbest kuark araştırmalarının başarısızlıkla sonuçlanması, KRD'nin matametiksel analizi ile ispatlanmamasına rağmen renkhapsinin fizikçiler tarafından kabul edilen bir düşünce olmasına yol açmıştır. Diğer taraftan renkhapsi olayı örgü KRD'de (lattice QCD) gösterilebilmektedir.
Asimtotik özgürlük denilin ikinci özellik çok yüksek enerjili tepkimelerde kuarkların ve gluonların çok zayıf etkileşmesidir. KRD'nin bu tahmini 1970'lerde David Politzer, Frank Wilczek ve David Gross tarafından keşfedilmiştir. Bu çalışmaları bahsedilen biliminsanlarına 2004 Nobel fizik ödülünü kazandırmıştır.
Göreceli olarak düşük enerjilerde renkhapsi baskın özelliktir ve yüksek enerjilere çıkıldıkça da asimtotik özgürlük baskın özelliktir. Ama bu iki durumu ayıran geçiş henüz anlaşılmamıştır.

Kuark terimi 1929'da Murray Gell-Mann tarafından uydurulmuştur. Kuark kelimesinin temeli ise James Joyce'un Finnegans Wake isimli kitabındaki Muster Mark için üç kuark ifadesidir.
KRD'nin üç yükü renkyükü olarak adlandırılır ve insanların görebildiği üç renk olan kırmızı, mavi ve yeşil ile isimlendirilir. İnsanların gördüğü renklerle KRD'nin renkyükleri arasında önemli bir benzerlik yoktur.

Kabarcık odası (bubble chamber) ve kıvılcım odasının (spark chamber) 1950'lerde icat edilmesi ile birlikte deneysel olarak parçacık fiziğinde birçok hadron olarak isimlendirilen parçacık bulunmuştur. Gözlemlenen parçacık sayısının çokluğu hadronların tamamının temel parçacık olamayacağı düşüncesini doğurmuştur. Öncelikle Eugene Wigner ve Werner Heisenberg tarafından parçacıklar yük ve izospin düşünülerek sınıflandırılmıştır. Sonra, 1953'te, acayiplik (strangeness) özelliğine göre Murray Gell-Mann ve Kazuhiko Nishijima tarafından sınıflandırılmıştır. Sezgisel algıyı artırmak için hadronlar benzer özelliklerine ve kütlelerine göre sekiz katlı olarak 1961'de Gell-Mann ve Yuval Ne'eman tarafından sınıflandırılmıştır. Gell-Mann ve George Zweig Shoichi Skata'nın yaklaşımını düzelterek 1963'te bu sınıflandırmaların yapısının üç farklı çeşni ile tanımlanabilecek hadronlardan daha küçük olan kuarklarla açıklanabildiğini göstermişlerdir.
Kuarkların farklı bir kuantum sayısına daha sahip olabileceklerine dair ilk düşünce Boris Struminsky'nin üç acayip (strange) kuarktan oluşan 
  
    
      
        
          Ω
          
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle \Omega ^{-}}
  
 (sss) üzerine olan bir önyayınında kısa bir dipnot şeklinde yazılmıştır. Bu parçacık üç acayip (s) kuarktan oluşmuştur ve spinleri aynı yöndedir. Ama bu durum kuantumun önemli ilkelerinden biri olan Pauli'nin dışlanma ilkesine terstir. Bu dipnot şu şekildedir:

 Three identical quarks cannot form an antisymmetric S-state. In order to realize an antisymmetric orbital S-state, it is necessary for the quark to have an additional quantum number.
(Üç aynı kuark antisimmetrik S-durumunu oluşturamazlar. Bu antisimmetrik S-durumunun oluşturulabilmesi için kuarkların farklı bir kuantum sayısına sahip olması lazım.)

 — B. V. Struminsky, Magnetic moments of barions in the quark model, JINR-Preprint P-1939, Dubna, Submitted on January 7, 1965
Nikolay Bogolgov doktora öğrencisi olan Boris Struminsky'ye bahsedilen araştırmayı yapmayı önermişti. 1965'te Nikolay Bogolyubov, Boris Struminsky ve Albert Tavchelidze kuarkların bahsedilen kuantum serbestlik dereceleri üzerine yeni bir önyayın yaptılar. Bu çalışma Tavchelidze tarafından diğer çalıma arkadaşlarının iznini almadan Mayıs 1965'te Trieste'de (İtalya) düzenlenen uluslararası bir konferansta sunulmuştur.

  
    
      
        
          Ω
          
            −
          
        
      
    
    {\displaystyle \Omega ^{-}}
  
'ye benzer ilginç bir durum üç tane paralel spin yönelime sahip yukarı (up) kuarktan oluşan 
  
    
      
        
          Δ
          
            +
            +
          
        
      
    
    {\displaystyle \Delta ^{++}}
  
 baryonu (uuu) için de gözlemlenmiştir. 1965'te Moo-Young Han kendisinden bağımsız çalışan Yoichiro Nambu ve Oscar W. Greenberg ile birlikte bu sorunu yaklaşık olarak eşzamanlı bir şekilde kuarkların diğer kuantum mekaniksel parçacıklara göre fazladan bir kuantum sayısına sahip olduklarını söyleyerek çözmüşlerdir. Bu kuarkların yeni kuantum sayısı SU(3) ayar takımında renkyükü şeklinde adlandırılan yeni bir serbestlik derecesine karşılık gelmektedir. Han ve Nambu kuarkların kendi aralarında gluon denen ve sekizil yöney ayar bozonları (vector gauge boson) aracılığı ile etkileşebileceğini de söylemişlerdir.
Serbest kuark araştırmaları sürekli olarak başarısızlıkla sonuçlandığı için ve o zamana kadar temel parçacık serbest bir şekilde gözlemlenebilir ve yalıtılabilir şeklinde tanımlandığından dolayı Gell-Mann sıklıkla kuarkların cebirsel yapılar tanımına da gerçek parçacıklar sınıfına da uygun olmadığını söylemiştir. Gell-Mann'ın söylediği "kuarklar hapsolmuştur fakat güçlü etkileşim de kuantum alanlar kuramı şeklinde tam olarak ifade edilmeyebilir" cümlesiyle de anlatılabilir. Kuarkların hadronlar içinde hapsolması onları o zamanın temel parçacık tanımına dahil edilememesi ve güçlü etkileşimin tam olarak cebirsel bir kuramla anlaşılamaması durumu Gell-Mann'a bunları söyletmiştir.
Richard Feynman yüksek enerji deneylerinin kuarkların gerçek parçacıklar olduğunu gösterdiğini söylemiştir ve kuarkları partonlar şeklinde isimlendirmiştir. (Kuarklar hadronların parçaları olduğu için bu şekilde isimlendirme yapmıştır.) Feynman'ın parçacık tanımına göre temel parçacıklar bir yolu takip edebilen parçacıklardır.
Feynman'ın ve Gell-Mann'ın yaklaşımları arasındaki fark kuramsal fizikçiler arasında derin bir ayrımla sonuçlanmıştır. Feynman kuarkların kuantum mekaniğindeki diğer parçacıklar gibi momentum ve konum dağılımına sahip olduğunu düşünmüştür ve (doğru bir şekilde) parton momentumunun yayılmasının kırınımsal saçılma ile açıklanabileceğine inanmıştır. Diğer taraftan Gell-Mann belirli kuark yüklerinin yerinin belirlenebileceğine inanmış ve kuarkların yerinin uzay zaman kırılmasından dolayı yerlerinin belirlenemeyeceği olasılığına da uzak kalmamıştır. Bu düşünce S-dizey kuramından daha aşırı bir yaklaşımdır.
James Bjorken noktasal parçacık şeklindeki partonların elektronların protonlarla yaptıkları esnek olmayan çarpışmalarında etkisini göstereceğini söylemiştir ve bu tartışmalı bir şekilde 1969'da SLAC deneylerinde doğrulanmıştır. Bu sonuç fizikçilerin güçlü etkileşim için S-dizeyi yaklaşımını bırakmalarıyla sonuçlanmıştır.
David Gross, David Politzer ve Frank Wilczek tarafından güçlü etkileşmede asimtotik özgürlüğün keşfi birçok yüksek enerji deneyinde kuantum alanlar kuramının tedirgileme kuramı (perturbasyon kuramı) tekniğini kullanarak çok hassas öngörüler yapmasına olanak sağlamıştır. Gluonlara dair delil 1979'da PETRA'daki üç jet olayında gözlemlenmiştir. Bu deneyler gittikçe hassaslaşmıştır ve şu anki(2011) en hassas haline tedirgenmeli KRD'nin (perturbative QCD) doğrulanmasında yüzde birkaçlık oranla CERN'in LEP kısmında ulaşmıştır.
Asimtotik özgürlüğün diğer tarafında renkhapsi bulunmaktadır. Renkyükleri arasındaki kuvvet uzaklıkla düşmediği için kuarkların ve gluonların hadronlardan ayrıştırılamayacağına inanılmaktadır. Kuramın bu yönü örgü KRD hesaplamaları ile doğrulanmıştır. Ama bu doğrulama cebirsel olarak yapılamamıştır. Clay matematik enstitüsü tarafından duyurulan Milenyum ödüllü sorunlardan biri de bu doğrulamadır. Tedirgemeli olmayan (non-perturbative) KRD'nin diğer çalışılan konuları kuark-gluon plazmanın da dahil olduğu kuark maddesinin halleridir.

Parçacık fiziğindeki her alan kuramı gözlemlerden çıkarılmış olan doğanın bazı korunum yasaları (simetrileri) üzerine kurulmuştur. Bunlar iki sınıfa ayrılabilir:

Yerel korunum yasaları; uzay-zamanın her bir noktasında diğer noktalardan bağımsız olarak korunan yasalardır. Bu türdeki korunum yasaları ayar kuramının temelidir ve kendine has ayar bozonlarının kullanılmasını gerektirir.
Genel korunum yasaları; bu türdeki korunum yasalarının geçerliliğinin uzay-zamanın her noktasında aynı anda olabilmesi gereklidir. Kısaca A noktasındaki korunum başka bir B noktasında da aynı anda sağlanmalıdır.
KRD SU(3) ayar takımında bir ayar kuramıdır ve bu renkyükünün bir yerel korunum yasası oluşturmasıyla elde edilmiştir.
Güçlü etkileşim farklı kuark çeşnileri arasında ayrım gözetmediği için KRD sadece kütle farklarından dolayı korunmayan başka bir deyişle tam korunumu sağlanmayan bir korunum yasasına sahiptir. Enerjinin durumuna göre bazı kuark çeşnilerinin etkileşimlerde aldıkları rol daha fazladır ve bu fark KRD'de tamamıyla çeşniler arasında bahsedilen ve tamamıyla geçerli olmayan korunum yasasının oluşmasıyla sonuçlanır.
Bunlara ek olarak başka genel korunum yasaları da vardır. Bunları tanımlayabilmemiz için sağ-elli ve sol-elli parçacıklar arasında ayrım yapabilmemiz gerekmektedir. Bunu tanımlamak için de ayna örtüşmezliği (chirality) kullan

Martin Lewis Perl (24 Haziran 1927, New York - 30 Eylül 2014), keşfini gerçekleştirdiği Tau leptonu ile 1995 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazanmış olan Amerikalı fizikçi.

Perl'in ailesi yoksulluk ve Antisemitizm'den kaçmak amacıyla, Rusya Polonya'sından Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmiş olan Yahudi göçmenidir.

1948 yılında şu anda Brooklyn Politeknik Üniversitesi olan Brooklyn Politeknik Enstitüsünden Kimya mühendisi olarak mezun oldu. Doktora için 1955 yılında gittiği Kolombiya Üniversitesinde, 1944 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazanan Isidor Isaac Rabi kendisinin tez danışmanlığını yaptı. Kariyerine Michigan Üniversitesine bağlı Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi (SLAC)'ta devam etti.
Perl aynı zamanda Amerika Bilim Adamları ve Mühendisler kuruluşunda danışman olarak görev yapmaktadır. 2009 yılında ise Belgrad Üniversitesi tarafından kendisine Fahri doktora unvanı verildi.
1995 yılında lepton fiziğine öncü nitelikteki deneysel katkılarından dolayı, Frederick Reines ise Nötrino tespiti için birlikte Nobel Fizik Ödülünü almaya hak kazandılar.

Tau leptonu
Parçacık fiziği
Standart Model

Evrensel sıvı damlacık ejektörlü pompası
Tek bir meme kullanılarak oluşturulan iki boyutlu sıvı damlacık dizileri
Martin Lewis Perl Kişisel Bloku

Martinus Justinus Godefriedus Veltman (d.27 Haziran 1931, Waalwijk - ö. 4 Ocak 2021, Bilthoven), Hollandalı bir teorik fizikçi. Parçacık teorisi üzerindeki çalışmaları için  eski öğrencisi Gerardus 't Hooft ile birlikte 1999 Nobel Fizik Ödülünü paylaştı.

Martinus J.G. Veltman 27 Haziran 1931 tarihinde Waalwijk, Hollanda doğdu. 1948 yılında Utrecht Üniversitesi'nde matematik ve fizik çalışmaya başladı. 1963'te teorik fizik alanında doktorasını aldı ve 1966 yılında Utrecht Üniversitesi'nde profesör oldu.
1971 yılında, Veltman gözetiminde doktorasını tamamladı.

1999 yılında, o "fizik elektrozayıf etkileşimlerin kuantum yapısını ortaya çıkması için, " t Hooft. Veltman ve 'ile birlikte 1999 yılında Nobel Fizik Ödülü verildi .Asteroid 9492 Veltman onuruna adlandırılmıştır.2003 yılında, Veltman Dünya Bilimsel Yayıncılık tarafından yayınlanan, Temel Parçacık Fiziği başlıklı Gerçekler ve Gizemler için parçacık fiziği hakkında bir kitap yayınladı.

Autobiography (Nobel Archive 1999) 8 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Michigan Page
Photograph, Biography and Bibliographic Resources 6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from the Office of Scientific and Technical Information, United States Department of Energy
Freeview video 'An Interview with Martinus Veltman' by the Vega Science Trust 16 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Freeview video 'Why do we need a linear collider'

Melvin Schwartz (2 Kasım 1932, New York - 28 Ağustos 2006; Twin Falls, Idaho), Amerikalı fizikçi. 1988 yılında arkadaşları Leon Max Lederman ve Jack Steinberger ile birlikte nötrinolar üzerine yaptıkları çalışmalar ile  Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü.

Schwartz, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sırasında New York'ta büyüdü ve Bronx High School of Science'da okudu.
Columbia Üniversitesi'nde 1953'te lisans yaptı. Aynı üniversitede daha sonra kendisine Nobel Ödülü'nü verecek olan Isidor Isaac Rabi'nin yöneticisi olduğu fizik fakültesinde 1958'de doktorasını yaptı. Aynı zamanda 1956 ile 1958 arasında Brookhaven National Laboratory'de çalıştı. 1958'de Columbia Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1960'ta doçent, 1963'te profesör oldu. Schwartz'ın Columbia Üniversitesi'nden bir arkadaşı ve kendisi de Nobel Ödülü sahibi olan Tsung-Dao Lee, Schwartz'ı daha sonra Nobel Ödülü alacakları çalışmayı yürütmeye teşvik etti. Schwartz, aynı fakülteden olan arkadaşları ile 1960'lı yılların başında üniversitenin yakınında bulunan Brookhaven National Laboratory'da deneylerine başladı.
1966'de New York'ta Columbia Üniversitesi'nde 17 yıl geçirdikten sonra, yeni bir parçacık hızlandırıcı olan SLAC'ın yapıldığı Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi'ne geçti. Orada uzun ömürlü, nötral kaonların bozunumu konusunda araştırmalar yaptı ve bir pion ve bir müon parçacığından ortaya çıkan hidrojen atomu benzeri yapının keşfedilmesiyle ilgili çalışmaya katıldı.
70'li yıllarda Digital Pathways'i kurdu ve 1970 ile 1991 arasında başkanlığını yaptı. 1975'te Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi'ne alındı. 1991 ile 1994 arasında  Brookhaven National Laboratory'de Yüksek enerji fiziği ve parçacık fiziği yöneticilik yaptı. Aynı zamanda Columbia Üniversitesi'ndeki fizik profesörlüğüne geri döndü. 1994 yılında fizik dalında ''I.I. Rabi Professor unvanını aldı ve 2000 yılında emekliye ayrıldı. 28 Ağustos 2006'da Ketchum, Idaho'da hayata veda etti.

The early history of high energy neutrino physics, in Hoddeson u. a. (Hrsg.): The rise of the standard model, Cambridge University Press 1997

Nobelprize.org sitesindeki 1988'de aldığı Nobel Ödülü hakkında bilgi 12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nobelprize.org sitesindeki özgeçmişi 16 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Nötrino salınımları, üretilen ve belirli bir lepton türü olan (elektron, müon ya da tau) bir nötrinonun daha sonradan farklı bir tür olarak ölçülebilmesine denen bir kuantum mekaniği fenomenidir. Uzaya yayılan nötrinoların türleri periyodik olarak değişir.
İlk olarak 1957'de Bruno Pontecorvo tarafından tahmin edilen nötrino salınımları, daha sonra birçok deneyde farklı şartlar altında gözlemlendi. Sonuç olarak, nötrino salınımlarının keşfedilmesi çoktandır devam eden solar nötrino probleminin çözülmesini sağladı.
Nötrino salınımları ve salınımlar sırasındaki çeşitli detaylar nötrinolar hakkındaki birçok bilinmeyene ışık tutabileceğinden, teorik ve deneysel açıdan yoğun ilgi görmekte. Özellikle, nötrinoların kütlelerinin olduğunu belirtmesi parçacık fiziğinde standart modelin değiştirilmesine sebep oldu. Nötrino salınımlarının Süper-Kamiokande Gözlemevi ve Sudbury Nötrino Gözlemevi tarafından deneysel keşfi, dolayısıyla nötrinoların kütlesi, 2015 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.

Nötrino salınımlarının gerçekliği, birçok kaynaktan çeşitli detektörlerle yapılmış gözlemlerle kanıtlanmaya çalışıldı. Arthur McDonald ve Takaaki Kajita deneyin nötrino salınımlarının bulunmasına katkısıyla 2015 Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.

Nötrino salınımlarının etkileri ilk olarak Ray Davis'in 1960'larda klor-bazlı bir detektörle (Tetrakloroetilen), standart solar modeli kullanarak yapılan tahminlerle Güneş nötrinosu akısındaki açığı gözlemlediği Homestake deneyinde tespit edildi. Bu da solar nötrino problemine yol açtı. Birçok radyokimyasal ve su Çerenkov detektörü bu açığı doğruladı, bunun sebebinin nötrino salınımları olduğu ancak Sudbury Nötrino Gözlemevi 2001'de nötrinoların tür değiştirebildiğini kanıtladıktan sonra anlaşıldı.
Güneş nötrinoların enerjileri 20 MeV'in altındadır ve Güneş ve Dünya arasında yaklaşık 1 A.U. ile seyahat eder. 5 MeV'nin üstündeki enerji değerlerinde, güneş nötrimolarının salınımları aslında Güneş'in içinde MSW etkisi olarak bilinen ve vakum salınımından farklı olan bir salınımla gerçekleşir.

IMB, MACRO ve Kamiokande II gibi geniş detektörler, müon türündeki ve elektron türündeki atmosfer nötrinolarının akı orantısında bir açık tespit etti(bkz. müon bozulması). Süper-Kamiokande deneyinde kullanılan duyarlı detektör yüzün üzerinde MeV ile birkaç TeV arasında hassastı ve Dünya'nın çapını referans alıyordu; atmosfer nötrinolarının salınımlarını kanıtlayan ilk deney 1998'de açıklandı.

Birçok deney nükleer reaktörlerde üretilen elektron anti-nötrinoların salınımlarını inceledi. Bu salınımlar θ13 katsayısını verdi. Nükleer reaktörlerde üretilen nötrinolar aynı güneş nötrinoları gibi birkaç MeV enerjiye sahiptir. Bu deneylerin referans hatları 10 metre ile 100 km arasındadır.
2012'de, Daya Bay deneyi 5.2σ değer farkıyla θ13 ≠ 0 keşfini yaptı, bu sonucu bu güne kadar RENO ve Double Chooz deneyleri de onayladı.

Parçacık hızlandırıcıda üretilen ışın nötrinoları, araştırmalar için en iyi kontrol ortamını sağlar. Düşük miktarda enerjiye sahip atmosfer nötrinolarının salınımlarını incelemek için birçok deney yapıldı. Birkaç yüz kilometrelik referans hattı içinde yapılan MINOS, K2K ve Süper-K gibi deneylerin tümünde müon nötrinolarının kayboluşu gözlemlendi.
LNSD deneyinde ulaşılan sonuçlar birçok farklı deneyde bulunan salınım katsayılarıyla çelişki içerisindeydi. Bahar 2007'de sonuçları alınan MiniBooNe deneyi, LNSD'den alınan sonuçların aksine olmasına rağmen, 4. nötrino türü olan steril nötrinoyu doğruluyordu.
2010'da INFN ve CERN, kaynağı olan Cenova'dan 730 km uzakta, Gran Sasso’da OPERA detektörü kullanılarak müon nötrinosu ışını içindeki bir tau parçacığını inceleyeceklerini bildirdi.
T2K, Süper-K detektöründen 295 km uzaktan nötrino ışını kullanarak sıfırdan farklı bir θ13 katsayısı ölçtü. NOvA, 850 km referans hattında MINOS ile aynı ışını kullanarak aynı sonuçları elde etti.

Nötrino salınımları, nötrinoların türleri ve kütle özdeğerlerinden kaynaklanır. Yüklü leptonlarla zayıf etkileşimler içinde bulunan üç nötrino halinden her biri bu üç nötrino halinin kütleye bağlı süperpozisyonudur. Nötrinolar tür özdeğerlerinin zayıf işlemleriyle oluşur.[nb 1]. Bir nötrino uzay boyunca yayılırken, nötrino kütlesindeki değişiklikler sebebiyle nötrino hallerinin kuantum mekaniğinde ki fazlarının değişim oranları da değişir. Bu da kütle hallerinin nötrino seyahat ederken değişmesine sebep olur, ancak farklı kütle halleri, farklı nötrino türlerine sebep olur. Yani, elektron nötrinosu olarak doğan nötrino, seyahati boyunca elektron, müon ve tau nötrinolarının bir karışımı olacaktır. Bu kuantum mekaniği aşaması periyodik olarak gerçekleştiğinden, nötrino belirli bir süre sonra eski karışım haline dönecek ve yine çoğunlukla elektron nötrinosu olacaktır. Kuantum mekanik hali uyumluluğunu sürdürdükçe elektron türündeki nötrino salınımlarına devam eder. Nötrino türleri arasındaki kütle farkları nötrino salınımlarının bağdaşım boyuna oranla küçük olduğundan bu mikroskobik kuantum etkisi makroskobik uzaklıklarda gözlemlenebilir.

Nötrino salınımları fikri ilk defa 1957'de Bruno Pontecorvo tarafından, nötrino-antinötrino geçişimlerinin nötr kaon birleşimlerine benzeyebileceğini söylemesiyle ortaya atıldı. Böyle bir nötrino-antinötrino salınımı gözlenmemiş olmasına rağmen, bu fikir, ilk defa Maki, Nakagawa ve Sakata tarafından 1962'de geliştirilen ve daha sonra 1967'de Pontecorvo tarafından genişletilen, nötrino tür salınımlarının kuantum teorisinin kavramsal temelidir. Bir yıl sonra solar nötrino açığı ilk defa gözlemlendi, bunu da Gribov ve Pontecorvo'nun 1969'da yayınladığı ünlü ''Nötrino astronomisi ve lepton yükü'' başlıklı akademik bildiri takip etti.
Nötrino karışımını, ayar kuramının büyük nötrinoları ve yapılarının doğal bir sonucudur. En basit haliyle, tür ve kütle özdeğerini belirten bireysel dönüşümü

  
    
      
        
          |
          
            ν
            
              α
            
          
          ⟩
        
        =
        
          ∑
          
            i
          
        
        
          U
          
            α
            i
          
          
            ∗
          
        
        
          |
          
            ν
            
              i
            
          
          ⟩
        
        
      
    
    {\displaystyle \left|\nu _{\alpha }\right\rangle =\sum _{i}U_{\alpha i}^{*}\left|\nu _{i}\right\rangle \,}
  

  
    
      
        
          |
          
            ν
            
              i
            
          
          ⟩
        
        =
        
          ∑
          
            α
          
        
        
          U
          
            α
            i
          
        
        
          |
          
            ν
            
              α
            
          
          ⟩
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \left|\nu _{i}\right\rangle =\sum _{\alpha }U_{\alpha i}\left|\nu _{\alpha }\right\rangle ,}
  

şeklinde

  
    
      
        
          |
          
            ν
            
              α
            
          
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \left|\nu _{\alpha }\right\rangle }
  
 belirli bir türü olan nötrino, α = e (elektron), μ (müon) or τ (tau).

  
    
      
        
          |
          
            ν
            
              i
            
          
          ⟩
        
      
    
    {\displaystyle \left|\nu _{i}\right\rangle }
  
 belirli bir kütlesi olan nötrino 
  
    
      
        
          m
          
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle m_{i}}
  
, 
  
    
      
        i
        =
      
    
    {\displaystyle i=}
  
 1, 2, 3.
Yıldız imi (
  
    
      
        
          

          
          
            ∗
          
        
      
    
    {\displaystyle {}^{*}}
  
) karmaşık eşleniği temsil etmekte. Antinötrinolar için ise karmaşık eşlenik ilk eşitlikten çıkarılıp ikinciye eklenmelidir.

  
    
      
        
          U
          
            α
            i
          
        
      
    
    {\displaystyle U_{\alpha i}}
  
 Pontecorvo–Maki–Nakagawa–Sakata matrisini temsil etmekte (ayrıca PMNS matrisi, lepton karışım matrisi ya da basitçe MNS matrisi olarak da bilinir). Bu matris kuark karışımlarını tanımlayan CKM matrisine benzer. Bu matris eğer birim matris olsaydı, tür özdeğerleri ile kütle özdeğerleri aynı olurdu. Ancak, deneyler bunun olmadığını gösteriyor.
Standart üç nötrino teorisi göz önünde bulundurulduğunda, bu matris 3x3'tür. Eğer sadece iki nötrinoyu düşünürsek 2x2. Bir veya birden fazla steril nötrino eklenir ise 4x4 ya da daha geniş matrisler kullanılır. 3x3 biçimi:

 
  
    
      
        
          
            
              
                U
              
              
                
                =
                
                  
                    [
                    
                      
                        
                          
                            U
                            
                              e
                              1
                            
                          
                        
                        
                          
                            U
                            
                              e
                              2
                            
                          
                        
                        
                          
                            U
                            
                              e
                              3
                            
                          
                        
                      
                      
                        
                          
                            U
                            
                              μ
                              1
                            
                          
                        
                        
    

Peter Ware Higgs (d. 29 Mayıs 1929, Newcastle upon Tyne – ö. 8 Nisan 2024, Edinburgh), İngiliz teorik fizikçi.
1960'lı yıllarda kırık simetrinin ve elektrozayıf teorisinin temel parçacıklarının kütlesinin kökenini, W ve Z bozonlarının ayrıntılarını ortaya koyabileceğini öne sürdü. Higgs mekaniği, başta Higgs olmak üzere birçok bilim insanı tarafından önerilmiştir. Yeni bir parçacık olan Higgs bozonunun varlığını öngörmektedir. Higgs bozonu, en büyük fizik başarılarından biri olmuştur. 4 Temmuz 2012 tarihinde CERN deneysel olarak Higgs bozonu gibi bir bozonun bulunduğunu yayınladı, fakat standart Higgs bozonu modelinin gerektirdiği özelliklere sahip olup olmadığını görmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaçları olduğunu duyurdular. 14 Mart 2013 tarihinde, sıfır spine ve pozitif eşliğe sahip bir parçacık keşfedildi. Bu parçacık Higgs bozonunun iki ana kriterini sağlıyordu ve doğada keşfedilen ilk skaler parçacık oldu. Higgs mekaniği genel olarak parçacık fiziğinin standart modelinin önemli bir bileşeni olarak kabul edilir. Higgs mekanikleri olmasaydı belirli parçacıkların kütlesiz olmasına neden olurdu.
Higgs'in sahip olduğu ödüller; 1981 yılında Royal Society Hughes madalyası; 1984 yılında Institue of Physics Rutherford madalyası;1997 yılında tarafından Institue of Physics'te yaptığı teorik fiziğe yaptığı akılalmaz katkılarından ötürü Dirac madalyası; 1997 yılında European Physical Society tarafından yüksek enerjili parçacık fizik ödülü;2004 yılında Wolf fizik ödülü; 2009 Oskar Klein Memorial Lecture Royal Swedish Academy of Sciences; 2010 yılında American Physical Society J. J. Sakurai Prize for Theoretical Particle Physics; ve 2012 yılında the Royal Society of Edinburgh tarafından özel Higgs madalyası. Fizikçi dostu Stephen Hawking Higgs bozonu keşfi ile ilgili çalışmaları için Higgs'e Nobel ödülünün verilmesi gerektiğini düşünüyordu. 2013 yılında Higgs Nobel ödülünü kazandı ve François Englert ile paylaştı. 2015 yılında Royal Society Dünya'nın en eski bilimsel ödülü olan Copley madalyası ile Higgs'i onurlandırdı. Peter Higgs 94 yaşında  Edinburgh'da öldü.

Higgs İngiltere, Newcastle upon Tyne'nin bir sokağı olan Elswick'te İskoç anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası BBC'de ses mühendisi olarak çalışıyordu. Çocukluk dönemi astımı, babasının işi yüzünden ailenin taşınması ve İkinci Dünya Savaşı Higgs'in ilkokul derslerini kaçırmasına neden oldu bu yüzden evde eğitim gördü. Sonrasında babası Bedford’a taşındı, Higgs annesi ile birlikte Bristol’de kaldı, çocukluğunun büyük kısmı burada geçti. 1941-1946 yılları arası Bristol'de bulunan Cotham Grammar okuluna gitti. Okulun eski mezunlarından, kuantum mekaniğinin kurucularından Paul Dirac’tan etkilendi.
1946 yılında 17 yaşındaki Higgs City of London okuluna başladı, matematik üzerinde yoğunlaştı, sonrasında 1947 yılında King’s College London’da öğrenim görmeye başladı.1950 yılında birinci sınıf onur seviyesi ile mezun oldu.1952 yılında mastarını tamamladı. Royal Commission for the Exhibition of 1851 tarafından 1851 Research Fellowship üyeliği ile ödüllendirildi. Doktorasını Charles Coulson ve Christopher Longuet-Higgins denetimi altında moleküler fizik üzerine yaptı. Doktorasını 1954 yılında “Moleküler titreşimler teorisi ile ilgili problemler” başlılkı tezi ile tamamladı.
1954-1956 yılları arasında University of Edinburg'ta kidemli araştırma görevini yerine getirdi. Imperial College London ve University College London üniversitelerinde çeşitli görevlerde bulundu, ayrıca geçici olarak matematik derslerine de girdi. 1960 yılında Tait Institute of Mathematical Physics'te öğretim üyesi olarak görev almak için Univesity of Edinburg'a geri döndü. Bu durum ona öğrenciyken otostopla gidip eğlendiği Western Higlands şehrine yerleşmesine olanak sağladı. 1970 yılında doçentliğe yükseltildi ve 1983 yılında Royal Society of Edinburgh üyesi oldu.
Higgs, 1980 yılında Edinburg Üniversitesinde teorik fizik makamına atandı. 1983 yılında Fellow of Royal Society (FRS) topluluğuna katıldı, 1984 yılında Rutherford Medal ödülünü kazandı ve 1991 yılında Institute of Physics üyesi oldu.1996 yılında Edinburg Üniversitesiden profesör olarak emekli oldu. 2008 yılında Swansea Üniversitesi, parçacık fiziğindeki çalışmaları adına onursal üyelik verdi.

Higgs Edinburg'ta ilk olarak kütle ile ilgilenmeye başladı, teorik alanda da sonradan kütle kazanmış bir parçacık üzerine fikirler geliştirmeye başladı. Sonrasında bu alan Higgs alanı olarak bilinecekti. Higgs bu alanın uzayda yayıldığını ve temas ettiği bütün temel atomaltı parçacıklara kütle kazandırdığını öne sürdü.
Higgs mekanikleri, Higgs alanın kuarklara ve leptonlara kütle kazandırdığını öne sürer. Ancak bu alan atomaltı parçacıkların protonlar ve nötronlar olmak üzere küçük bir kısmını etki etmektedir. Bu duruma göre, gluonlar ve onlara bağlanan kuarklar beraber iken partikül kütlenin büyük bir kısmını oluşturuyordu.
Higgs'in çalışmalarının fikir kaynağı Nobel ödüllü Japon fizik profesörü Yoichiro Nambu'nun “kendiliğinden simetri kırılması”  adlı, yoğun maddelerdeki süperiletkenler üzerine olan çalışmasından geliyordu. Fakat bu teori kütlesiz parçacıkların olduğu öngörüyordu ki, bu yanlış bir tahmindi.
Higgs teorisinin ana prensiplerini, iptal olan bir Higlands gezisinden sonra Edinburg'taki dairesinde geliştirdi. Teorinin gelişimi esnasında hiç “eureka anı” olmadığından bahsetmiştir. Higgs 1964 yılında Goldstone teorisindeki(kütlesiz Goldstone parçacıkları, bölgesel simetri kendiliğinden görecelik kuramı ile bozulursa meydana gelmez) bir boşluktan yararlanıp kısa bir rapor yazıp CERN'de düzenlenip dağıtılan bir dergi olan Physics Letters’da yayınladı.
Higgs teorik modelini(Higgs mekaniği) tanımlayan ikinci bir rapor yazıp Physics Letters dergisine yolladı, fakat bu rapor fizik ile alakasız olduğu öne sürülüp geri çevrildi. Higgs raporuna fazladan bir paragraf daha ekleyip başka önde gelen bir dergi olan Physical Review Letters dergisine yolladı, 1964 yılında yayınlandı. Bu rapor yeni muazzam spinsiz bir bozonu(şu an Higgs bozonu olarak bilinmektedir) öngörmekteydi. Robert Brout, Francois Englert, Gerald Guralnik, C. R. Hagen ve Tom Kibble ismindeki diğer fizikçiler yaklaşık olarak aynı zamanlarda benzer sonuçlara ulaştılar. Üçüncü bir rapor daha yayınladı. Bu rapor Higgs, Brout ve Englert'ten alıntılar içeriyordu.
Bu bozunun Higgs, Guralnik, Hagen, Kibble, Brout ve Englert tarafından keşfedildiği yazılmış olan bu üç rapor  Physical Review Letters ellinci yıl dönümde, bir dönüm noktası olarak tanımlandı. 1964 yılında yayınlanan  PRL symmetry breaking raporu ile benzer yaklaşımları ve katkıları olmasına ragmen, kayda değer farklılıklarda bulunuyordu. Bu mekanik Philip Anderson tarafından 1962 yılında yayınlanmıştı, buna ragmen büyük öneme sahip olan görelilik modelini içermiyordu.
4 Temmuz 2012 yılında, CERN ATLAS ve CMS deneylerinde Higgs bozonu olabileceğini düşündükleri bir parçacık hakkında güçlü bulgulara rastladılar. 126 Gigaelektronvoltluk bir kütlesel bölge civarlarında bulunuyordu. Cenevre'de yaptığı konuşmada Higgs “Bu hayatımda geçekleşen en inanılmaz şey” diye yorumlamıştır. İşin garip tarafı bu konuşma Higgs'in raporunu geri çeviren Physics Letters editorü ile aynı yerde gerçekleşmiştir.

2011 yılında Edinburgh Ödülü'ne layık görüldü. O bu ödülü almış beşinci kişiydi. Ödül şehre olumlu katkı yapanlara, Edinburgh'u ulusal ve uluslararası tanıtmayı başarmış ve seçkin biri olarak kabul edilen kişilere, Edinburgh Belediye konseyi tarafından 2007 yılında verilmeye başlanmıştır. 24 Şubat 2012 tarihinde City Chambers'ta yapılan bir törende kendisine George Grubb tarafından işlemeli bir Loving cup hediye edildi. Etkinlikte daha önce Edinburgh Ödülü'nü alanların el izinin oyulduğu Caithness taşına, Higgs'in el izi oyuldu.
Temmuz 2013 yılında profesör Higgs'e Bristol şehrinin fahri vatandaşlığı ile ödüllendirildi. Nisan 2014'te ise Newcastle şehrinin fahri vatandaşlığı hediye edildi. Ayrıca Newcastle Gateshead Initiative Local Heroes Walk of Fame'in bir parçası olan Newcastle rıhtım'ına adına pirinç plaket yerleştirdiler.

6 Temmuz 2012 yılında Edinburg Üniversitesi Profesör Higgs adını verdiği gelecekteki teorik fizik araştırmalarına yardımcı olarak yeni bir bilim merkezi açtığını duyurdu. Higgs teorik fizik merkezi evrenin nasıl çalıştığı hakkında çalışmalar yapmak dünya üzerindeki bilim adamlarını bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Merkez şu anda James Clerk Maxwell binasının içinde bulunup, School of Physics and Astronomy ve İGEM'e ev sahipliği yapmaktadır. Üniversite teorik fizik dalına kendisine makam vermiştir.

8 Ekim 2013 tarihinde Peter Higgs ve François Englert'in atomaltı parçacıkların kütlelerinin kaynağını açıklayacak teorik mekanikleri keşfi ve Atlas Ve CMS deneylerinde oluşacak parçacığı öngördükleri için nobel ödülüne layık görüldüler. Higgs medyanın ilgisinden uzak durduğunu itiraf etmiştir. Cep telefonu da taşımadığı için, Nobel fizik ödülünü kazandığını evinin yakınındaki eski komşusundan öğrenmiştir.

1999 yılında Higgs şövalyelik unvanını geri çevirdi, fakat 2012 yılında The Order of the Companion of Honour üyeliğini kabul etti. Guardian gazetesi ile yaptığı bir röportajda hediyeyi yalnızca Kraliçe'nin hediye olarak kabul ettiğini söyledi. Bunun yanı sıra bu İngiltere'deki honours system'in hükûmetlerce politik güç olarak kullanıldığı ekledi. Yine aynı röportajda neden isminde bulunan CH' ne anlama geldiği sorununa “Bu benim fahri İsviçre vatandaşı olduğum anlamına gelir.” cevabını vermiştir. 1 Temmuz 2014 tarihinde Kraliçe'den Holyrood House'a atanma emri aldı.

DSc, University of St Andrews, 2014
DSc, University of Manchester, 2013
DSc, Queen's University, Belfast, 2015

Higgs'in 2008 yılında Ken Currie tarafından boyanan portresi. Üniversite tarafından yaptırılıp James Clerk Maxwell binasında bulunan the School of Physics and Astronomy and the School of Mathematics bölümünün kapısına asılmıştır.

Higgs, Londra'dan Edinburg'a geçen süre zarfında nükleer silahsızlanma kampanyası (CND) aktivisti idi, fa

Philip Warren Anderson (d. 13 Aralık 1923, Indianapolis - ö. 29 Mart 2020, Princeton, New Jersey), Nobel ödüllü Amerikalı fizikçi. Anderson lokalizasyonu, Antiferromıknatıslık, Simetri kırılması, Yüksek sıcaklık süper iletkenlik teorileri üzerine yazıları aracılığıyla bilim felsefesine belirmeleri olmuştur.

Indiana eyaletine bağlı Indianapolis şehrinde doğan Anderson yine bu eyalete bağlı Urbana şehrinde büyüdü. 1940 yılında Urbana Üniversite Laboratuvarı Lisesi (Yüksek Okulu)'nden mezun oldu. Daha sonra ABD Deniz Araştırma Laboratuvarında in-between olarak bilinen bir savaş lisansı aldı ve ardından lisans ve yüksek lisans çalışması için Harvard Üniversitesi'ne gitti. John Hasbrouck Van Vleck'in eğitimi altında bu okulu tamamladı.
1949 yılından 1984 yılına kadar New Jersey'de bulunan Bell Laboratuvarlarında yoğun madde fiziği sorunları üzerinde geniş bir yelpazede çalıştı. Bu dönemde yerelleştirme kavramını keşfetti. 1963 yılında Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyeliğine seçildi.
1967 yılından 1975 yılına kadar Anderson, Cambridge Üniversitesi'nde teorik fizik profesörlüğü yaptı. 1977 yılında Anderson'a bilgisayarların elektronik yapısındaki bellek cihazlarının gelişimi için elektronik anahtarlama ve manyetik düzensiz sistem araştırmalarından dolayı Nobel Fizik Ödülü verildi. Bu ödülü ortak araştırmacılar olan Sir Nevill Francis Mott ve John van Vleck ile birlikte aldı. 1982 yılında Ulusal Bilim Madalyası ile ödüllendirildi. 1984 yılında Bell Laboratuvarlarından emekli olan Anderson şu anda Princeton Üniversitesi'nde, Joseph Henry Fizik bölümü profesörüdür.

Anderson, Indianapolis, Indiana'da doğdu ve Urbana, Illinois'de büyüdü. Babası Harry Warren Anderson, Urbana'daki Illinois Üniversitesi'nde bitki patolojisi profesörüydü ; anne tarafından büyükbabası, Anderson'ın babasının okuduğu Wabash Koleji'nde matematikçiydi; amcası, yine Wabash Koleji'nde İngilizce profesörü olan bir Rhodes Scholar'dı. O mezun Üniversitesi Laboratuvar Lisesi Miles Hartley adında bir matematik öğretmeninin teşviki altında 1940'ta Urbana, Anderson kayıtlı Harvard Üniversitesi tam olarak finanse edilen bir burs altında okumak için. "Elektronik Fizik" üzerine yoğunlaştı ve 1943'te BS'sini tamamladı, ardından savaş çabalarına alındı ve 1945'te İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Deniz Araştırma Laboratuvarı'nda antenler kurdu. parçacık-nükleer fizikçi H. Pierre Noyes, filozof ve bilim tarihçisi Thomas Kuhn ve moleküler fizikçi Henry Silsbee. Savaştan sonra Anderson, John Hasbrouck van Vleck'in danışmanlığında fizik alanında yüksek lisans çalışmaları yapmak için Harvard'a döndü.; Doktora derecesini aldı. 1949'da "Mikrodalga ve kızılötesi bölgelerde spektral çizgilerin basınç genişlemesi teorisi" başlıklı doktora tezini tamamladıktan sonra.

1949 ve 1984 Anderson tarafından istihdam edildi Bell Laboratories içinde New Jersey'de o sorunların çok çeşitli çalıştı yoğun madde fiziği. Bu dönemde, şimdi Anderson yerelleştirmesi (genişletilmiş durumların bir sistemdeki düzensizliğin varlığıyla yerelleştirilebileceği fikri) ve Anderson teoremini (süperiletkenlerdeki kirlilik saçılması ile ilgili) olarak adlandırılan şeyi geliştirdi; Bir geçiş metalindeki elektronların alan bazında etkileşimini tanımlayan Anderson Hamiltonian'ı icat etti ; parçacık fiziği içinde önerilen simetri kırılması (bu,Standart Model ve bazı temel parçacıklarda kütle oluşturan Higgs mekanizmasının arkasındaki teorinin gelişimi); için pseudospin yaklaşımı oluşturulan BCS teorisi arasında süperiletkenlik; He3'ün aşırı akışkanlığında s dalgası olmayan eşleşme (hem simetri-kırma hem de mikroskobik mekanizma) konusunda çığır açıcı çalışmalar yaptı ve spin- glass alanının bulunmasına yardımcı oldu .  1963'te Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyeliğine seçildi.
1967'den 1975'e kadar Anderson, Cambridge Üniversitesi'nde teorik fizik profesörüydü. 1977'de Anderson, bilgisayarlarda elektronik anahtarlama ve bellek cihazlarının geliştirilmesine izin veren manyetik ve düzensiz sistemlerin elektronik yapısı üzerine yaptığı araştırmalardan dolayı Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Yardımcı araştırmacılar Sir Nevill Francis Mott ve John van Vleck ödülü onunla paylaştı. 1982 yılında Ulusal Bilim Madalyası ile ödüllendirildi. 1984 yılında Bell Laboratuvarlarından emekli oldu ve Princeton Üniversitesi'nde Joseph Henry Fizik Fahri Profesörü oldu.
Anderson'ın yazıları dahil Katı Kavramlar, Temel Yoğun Madde Fiziği Kavramlar ve Yüksek Tc Cuprates içinde Süperiletkenliğin Teorisi . Anderson, Amerikan hükûmetinde sağlam bilimi teşvik etmeye odaklanan bir kuruluş olan Amerika için Bilim Adamları ve Mühendisleri'nin danışmanlar kurulunda görev yaptı.
1980'lerde yüksek sıcaklıklı süper iletkenlerin keşfine yanıt olarak Anderson, fenomeni açıklamak için Rezonans değerlik bağı (RVB) teorisini önerdi. Birçok kişi bu fikri ikna edici bulmasa da, RVB teorisi, spin sıvılarının incelenmesinde etkili olduğunu kanıtladı.
Anderson ayrıca, karmaşık sistemlerin bilimi için bir ilham kaynağı haline gelen, ortaya çıkan fenomenleri açıklayarak bilim felsefesine kavramsal katkılarda bulundu. 1972'de, indirgemeciliğin sınırlarını ve her biri ilerleme için kendi temel ilkelerini gerektiren hiyerarşik bilim düzeylerinin varlığını vurguladığı "Daha Fazlası Farklı" adlı bir makale yazdı.
1984'te karmaşık sistemler bilimine adanmış çok disiplinli bir araştırma enstitüsü olan Santa Fe Enstitüsü'nün kurucu çalıştaylarına katıldı .  Anderson ayrıca, enstitünün 1987'deki ekonomi konferansına Kenneth Arrow ve W. Brian Arthur ile birlikte başkanlık etti ve karmaşık sistemlerde ortaya çıkan davranış modelleri üzerine 2007 çalıştayına katıldı.
José Soler'in bilimsel araştırma makalelerinin 2006 tarihli istatistiksel analizi, bir makaledeki referansların sayısını atıfların sayısıyla karşılaştırarak, Anderson'ı dünyada en çok alıntı yapılan on fizikçi arasında "en yaratıcı" ilan etti.1958'de Anderson, manyetizma ve süperiletkenlik arasında dikkate değer bir paralellik keşfetti. Mıknatıslar alanları yoğunlaştırırken, süper iletkenler onları dışarı atarak havaya yükselmelerine izin verir. John Bardeen, Leon Cooper ve Robert Schrieffer'in süperiletkenliğin Cooper çiftlerini oluşturan elektronlardan kaynaklandığını keşfetmesinin ardından, Anderson bu çiftlerin bir tür pseudospin olduğunu fark etti. Bir mıknatısta, manyetizasyondaki dalgalanmalar yayılarak bir spin dalgası oluşturur. Cooper çiftleri yüklenir ve pseudospin dalgaları, fotonlar tarafından taşınan elektromanyetik alanlarla etkileşime giren bir elektrik akımına neden olur. Anderson, bir süperiletken içindeki fotonların hareketini hesapladığında, bir kütle kazandıklarını buldu.
Anderson, süperiletkenlik ve parçacık fiziği arasında hala daha derin paralellikler olduğunu fark etti. 1962'de, İngiliz fizikçi Peter Higgs'ten sonra Higgs alanı olarak bilinen bir tür kozmik süperiletkende kütle elde etmek için ayar bozonları adı verilen atom altı kuvvet taşıyıcıları için bir mekanizma önerdi. Anderson'ın çalışması, Higgs'in Higgs bozonunun varlığını öngören 1964 tarihli makalesinde belirgin bir şekilde alıntılanmıştır.
Bell laboratuvarlarında yarı iletkenler üzerinde yapılan çalışma, Anderson'ın 1957'de, örneğin bir malzemedeki kusurlar ve safsızlıkların neden olduğu düzensizliğin elektron dalgalarını lokalize ederek bir yalıtkan ürettiğini önermesine yol açtı. Bugün, Anderson lokalizasyonu, düzensiz medyadaki her türlü dalganın genel bir özelliği olarak kabul edilmektedir. Ancak orijinal fikir radikaldi ve yirmi yıl sürdü ve birçok önde gelen fizikçinin katkılarının ayrıntılı olarak geliştirilmesi. Anderson ayrıca hem ferromanyetik hem de antiferromanyetik etkileşimler içeren bir tür rastgele mıknatıs olan spin camları inceledi. İngiltere, Cambridge Üniversitesi'nde Sam Edwards ile birlikte çalışarak, camın çevresinin tarihini 'hatırlama' kapasitesini modelledi. Edwards-Anderson modeli, modern makine öğreniminde kullanılan sinir ağlarının ilk öncüsüydü.
Anderson, orijinal yorum için bir sanatçı gözüne sahipti ve yeni çalışma alanlarına yol açan fikirler geliştirmek için deneycilerle yakın çalıştı. 1953'te Japonya'da bir yıl boyunca, Tokyo Üniversitesi'ndeki matematiksel fizikçi Ryogo Kubo'yu ziyaret ederek, eski Go oyununda usta oldu. Rakibinin ötesindeki birkaç hareketi içgüdüsel olarak görebildiği gibi, çoğu zaman başkalarının kavraması zor olan bir fizik anlayışına da ulaştı. Teorik bir fizikçi için alışılmadık derecede sezgisel, karmaşık problemleri minimum matematiğe yenik düşecek şekilde indirgemeyi başardı.
Akıl hocalığı yaptığı ve ilham verici fikirlerini cömertçe paylaştığı birçok genç fizikçi için o bir nevi guruydu. Onları ve ailelerini yemeğe davet eder, kalıcı dostluklar geliştirirdi. Pazar günlerini evinin etrafındaki ormanlık alanları temizleyerek ve bahçeyle geçirerek, dışarı çıkma tutkusu vardı.
Anderson, 1967'den 1975'e kadar, 1977 Nobel ödüllülerden üçüncüsü olan Nevill Mott'un yakın bir arkadaşı olduğu Cambridge'de misafir profesördü. 1975'te New Jersey'deki Princeton Üniversitesi'nde bir göreve başladı ve burada araştırmalarının çoğunu yüksek sıcaklık süperiletkenliğine adadı (1986'da Georg Bednorz ve Alex Müller tarafından keşfedildi).
Anderson'ın 1987'de önerdiği rezonans değerlik bağı (RVB) teorisi, bir kez daha manyetizmadan fikir alır ve yüksek sıcaklıkta süperiletkenliğin yalıtkan bir kuantum spin sıvısına yük enjeksiyonundan kaynaklandığını öne sürer. Yüksek sıcaklıkta süper iletkenlik hala elde edilmedi, ancak çoğu kişi RVB teorisinin bunun nasıl olabileceğinin tohumlarını içerdiğini düşünüyor. Anderson aramızdan ayrılmış olsa da, fikirleri hala çok ileride.

Santimetre Uluslararası Birimler Sistemi'nin verilerine göre, metrenin yüzde biri değerindeki bir uzunluk ölçüsü birimidir. Metrik sistem içinde yer alır. Santimetre-gram-saniye (cgs) birim sistemindeki temel birimi oluşturur. Alan hesaplamalarında santimetrekare, hacim hesaplamalarında ise santimetreküp adını alır.

Bir uzunluk birimi ölçüsü olmasının yanında, santimetre aynı zamanda şu durumlarda da kullanılır:

Yağış miktarının düzeyini bildirmek için,
CGS sisteminde, ölçüm kapasitansı olarak,
Kanada haritalarında, harita ölçeğinden gerçek ölçeğe dönüştürmeler yapılırken.

Çince, Japonca ve Korece yazı karakteriyle uyumlu olması amacıyla Unicode; santimetre, santimetrekare ve santimetreküp için bazı semboller öngörmüştür:

santimetre (cm) - code 339D
santimetrekare (cm2) - code 33A0
santimetreküp (cm3) - code 33A4

SI
Metrik sistem
Cgs

CM, Türkçede SM diye kısaltılmaz ama bu kısaltma İngilizce olan centimeter kelimesinin kısaltmasıdır.

Ölçüm Birimleri1 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Taylor serisi matematikte, bir fonksiyonun, o fonksiyonun terimlerinin tek bir noktadaki türev değerlerinden hesaplanan sonsuz toplamı şeklinde yazılması şeklindeki gösterimi/açılımıdır. Adını İngiliz matematikçi Brook Taylor'dan almıştır. Eğer seri sıfır merkezli ise (
  
    
      
        a
        =
        0
      
    
    {\displaystyle a=0}
  
), Taylor serisi daha basit bir biçime girer ve bu özel seriye İskoç matematikçi Colin Maclaurin'e istinaden Maclaurin serisi denir. Bir serinin terimlerinden sonlu bir sayı kadarını kullanmak, bu seriyi bir fonksiyona yakınsamak için genel bir yöntemdir. Taylor serisi, Taylor polinomunun limiti olarak da görülebilir.

Her dereceden türevli, gerçel ya da karmaşık bir 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 fonksiyonunun a gerçel ya da karmaşık bir sayı olmak üzere 
  
    
      
        (
        a
        −
        r
        ,
        a
        +
        r
        )
      
    
    {\displaystyle (a-r,a+r)}
  
 aralığındaki Taylor serisi şu şekilde tanımlanmıştır:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        f
        (
        a
        )
        +
        
          
            
              
                f
                ′
              
              (
              a
              )
            
            
              1
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        )
        +
        
          
            
              
                f
                ″
              
              (
              a
              )
            
            
              2
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            2
          
        
        +
        …
        +
        
          
            
              
                f
                
                  (
                  n
                  )
                
              
              (
              a
              )
            
            
              n
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            n
          
        
        +
        …
      
    
    {\displaystyle f(x)=f(a)+{\frac {f'(a)}{1!}}(x-a)+{\frac {f''(a)}{2!}}(x-a)^{2}+\ldots +{\frac {f^{(n)}(a)}{n!}}(x-a)^{n}+\ldots }
  

Daha düzenli bir gösterim olan Sigma gösterimiyle ise şu şekilde yazılır:

  
    
      
        =
        
          ∑
          
            n
            =
            0
          
          
            ∞
          
        
        
          
            
              
                f
                
                  (
                  n
                  )
                
              
              (
              a
              )
            
            
              n
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle =\sum _{n=0}^{\infty }{\frac {f^{(n)}(a)}{n!}}(x-a)^{n}}
  

Burada 
  
    
      
        n
        !
      
    
    {\displaystyle n!}
  
, n faktöriyeli; ƒ (n)(a) ise f fonksiyonunun n. dereceden türevinin a noktasındaki değerini belirtmektedir. f fonksiyonunun sıfırıncı dereceden türevi f' in kendisiyle tanımlanmıştır ve (x − a)0 ve 0!, 1'e eşit olarak kabul edilmiştir.

a=0 özel durumunda seri, Maclaurin serisi olarak adlandırılır:

  
    
      
        f
        (
        0
        )
        +
        
          f
          ′
        
        (
        0
        )
        x
        +
        
          
            
              
                f
                ″
              
              (
              0
              )
            
            
              2
              !
            
          
        
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          
            
              
                f
                
                  (
                  3
                  )
                
              
              (
              0
              )
            
            
              3
              !
            
          
        
        
          x
          
            3
          
        
        +
        ⋯
      
    
    {\displaystyle f(0)+f'(0)x+{\frac {f''(0)}{2!}}x^{2}+{\frac {f^{(3)}(0)}{3!}}x^{3}+\cdots }
  

Herhangi bir çokterimlinin Maclaurin serisi, kendisidir.
(1 − x)−1 için Maclaurin serisi,

  
    
      
        1
        +
        x
        +
        
          x
          
            2
          
        
        +
        
          x
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        
      
    
    {\displaystyle 1+x+x^{2}+x^{3}+\cdots \!}
  
 geometrik serisidir.
x-1 fonksiyonunun a=1 değerindeki Taylor serisi de,

  
    
      
        1
        −
        (
        x
        −
        1
        )
        +
        (
        x
        −
        1
        
          )
          
            2
          
        
        −
        (
        x
        −
        1
        
          )
          
            3
          
        
        +
        ⋯
        
      
    
    {\displaystyle 1-(x-1)+(x-1)^{2}-(x-1)^{3}+\cdots \!}
  
 dir.
Yukarıdaki Maclaurin serisinin integralini alarak −ln(1  − x) fonksiyonunun Maclaurin serisini buluruz: (burada ln doğal logaritmayı ifade eder)

  
    
      
        x
        +
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            2
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                3
              
            
            3
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                4
              
            
            4
          
        
        +
        ⋯
        
      
    
    {\displaystyle x+{\frac {x^{2}}{2}}+{\frac {x^{3}}{3}}+{\frac {x^{4}}{4}}+\cdots \!}
  

Ve bu seriye ilişkin ln(x) fonksiyonunun a=1 değerindeki Taylor serisi ise,

  
    
      
        (
        x
        −
        1
        )
        −
        
          
            
              (
              x
              −
              1
              
                )
                
                  2
                
              
            
            2
          
        
        +
        
          
            
              (
              x
              −
              1
              
                )
                
                  3
                
              
            
            3
          
        
        −
        
          
            
              (
              x
              −
              1
              
                )
                
                  4
                
              
            
            4
          
        
        +
        ⋯
        .
        
      
    
    {\displaystyle (x-1)-{\frac {(x-1)^{2}}{2}}+{\frac {(x-1)^{3}}{3}}-{\frac {(x-1)^{4}}{4}}+\cdots .\!}
  
 dir.
a = 0 noktasında ex üstel fonksiyonu için Taylor serisi:),

  
    
      
        1
        +
        
          
            
              x
              
                1
              
            
            
              1
              !
            
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            
              2
              !
            
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                3
              
            
            
              3
              !
            
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                4
              
            
            
              4
              !
            
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                5
              
            
            
              5
              !
            
          
        
        +
        ⋯
        
        =
        
        1
        +
        x
        +
        
          
            
              x
              
                2
              
            
            2
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                3
              
            
            6
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                4
              
            
            24
          
        
        +
        
          
            
              x
              
                5
              
            
            120
          
        
        +
        ⋯
        .
        
      
    
    {\displaystyle 1+{\frac {x^{1}}{1!}}+{\frac {x^{2}}{2!}}+{\frac {x^{3}}{3!}}+{\frac {x^{4}}{4!}}+{\frac {x^{5}}{5!}}+\cdots \quad =\quad 1+x+{\frac {x^{2}}{2}}+{\frac {x^{3}}{6}}+{\frac {x^{4}}{24}}+{\frac {x^{5}}{120}}+\cdots .\!}
  
 dir.
ex'in x'e göre türevi yine ex 'e ve e0 de 1'e eşit olduğundan yukarıdaki açılım sadeleşir. Bu sadeleşme sonucunda da sonsuz toplamdaki her terimin payında (x − 0)n terimi, paydasındaysa n! terimi kalır.

Her fonksiyonun Taylor serisi yakınsak olmak zorunda değildir. Yakınsak Taylor serili fonksiyonlar kümesi, bir düz fonksiyonların Frechet uzayında bir eksik kümedir. Bu fonksiyonların dışında, genelde sözü geçen çoğu fonksiyonun Taylor serisi yakınsamaz.
Bir f fonksiyonunun yakınsak Taylor serisinin limiti genelde f(x)'in fonksiyon değerine eşit olmak zorunda olmamasına rağmen pratikte eşittir. Örneğin;

  
    
      
        f


İnç (İngilizce tekil: Inch, çoğul: Inches), 2,54 cm uzunluğundaki uzunluk ölçüsü birimidir. (" ) işareti ile ifade edilir. İngiliz birimleri, Emperyal birimler, Birleşik Devletler geleneksel birimleri gibi farklı sistemlerin bir parçasıdır. Uzunluk değeri sistemden sisteme değişebilir. Alan hesaplamalarında inç kare, hacim hesaplamalarında ise inç küp adını alır.
Bir uzunluk ölçüsü olarak inç; ABD, Kanada ve Birleşik Krallık'ta yaygın olarak kullanılır. ABD ve İngiltere'de kişilerin boy uzunlukları foot ve inç cinsinde ifade edilirken; Kanada'da sürücü ehliyeti gibi resmi belgelerde kişilerin boy uzunlukları metrik ölçülerle gösterilir.
Türkçesi parmak olarak geçer.

1958 yılında Birleşik Devletler ve İngiliz Milletler Topluluğu'na üye devletler "uluslararası yarda"nın uzunluğunu 0.9144 metre olarak belirlemişlerdir. Buna bağlı olarak "uluslararası inç" de 25,4 milimetre olarak tanımlanmıştır.
İnçin standart uluslararası sembolü in'dir. Bazı durumlarda, "fit" tek kesme işareti, inç ise çift kesme işaretiyle gösterilir.
Mühendislik ölçülerinde 10'+3" ile gösterildiğinde bunun manası 10 fit 3 inçtir. 1 fit 12 inçe karşılık geldiğinden ölçü toplamda 123 inç eder. Bu ölçünün metrik birimlerle değeri is 123 x 2,54 = 312,42 cm'dir.

1 uluslararası inç; 

1.000 thouya (1 thou 0,001 inçtir),
yaklaşık 0,08333 fit (1 fit 12 inçtir),
yaklaşık 0,02778 yardaya (1 yarda 36 inçtir),
2,54 santimetre (1 santimetre yaklaşık 0,3937 uluslararası inçtir) eşittir.

Metrik sistemin kullanıldığı ülkelerde de bazı durumlarda inç kullanılmaktadır. Örneğin,

televizyon ve bilgisayar ekranlarının çerçeve oranları,
boruların çapları,
bisiklet ve otomobil lastiklerinin çapları,
gramofon plakları,
floppy disketlerin genişliği,
puroların çapı birçok ülkede inç ile ifade edilmektedir.

Emperyal birimler

Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) (Fransızca: Agence internationale de l'énergie) Paris merkezli bağımsız bir kuruluş olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma (OECD) Örgütü çerçevesinde 1973-1974'te yaşanan petrol krizinde kuruldu. Uluslararası Enerji Ajansı, petrol tedarikinde yaşanan fiziksel kesintilere özel bir cevap için ve aynı zamanda Uluslararası Petrol Piyasası ve diğer enerji sektörlerine veri ve istatistikleri sağlamaktadır. Aynı zamanda son yıllarda, enerji tasarrufu ve teknoloji ve inovasyon alanlarında dayanışmayı desteklemektedir.
1974'te kurulan Uluslararası Enerji Ajansı(International Energy Agency) 29 üye ülkeden oluşur. UEA(Uluslararası enerji ajansı), 29 üye ülkede enerji güvenilirliği ve uygun fiyatta sürdürülebilirliğinin sağlanması için politikalar geliştirilmesi gerektiğini savunan  bağımsız bir örgütlenmedir.1973/4 krizinde petrol arzında yaşanan büyük aksaklıklara yardımcı olmak ve ülkeler arasında ortak girişimleri ayarlamak/düzenlemek için kurulmuştur. Uluslararası enerji ajansı temelde şu 4 ana esas üzerine odaklanır: enerji, güvenlik, ekonomik büyüme, çevresel farkındalık ve dünya genelindeki anlaşmalar;
Enerji Güvenliği: Tüm enerji sektörlerinde içinde çeşitlilik, verimlilik ve esneklik teşvik;
Ekonomik Kalkınma: Ekonomik büyümeyi teşvik etmek ve enerji yoksunluğunu ortadan kaldırmak için serbest piyasa desteklenmesi;
Çevre Bilinci: Enerji üretiminde, özellikle iklim değişikliği etkisi ile mücadele için politika seçeneklerini analiz etmek ve bu seçenekleri çevre yasaları üzerinde kullanmak.
Dünya genelinde anlaşmalar: Özellikle büyük ekonomilerde, paylaşılan enerji ve çevresel kaygılar çözüm bulmak için  ortak ülkelerle yakın çalışmalar yapmak.

1974 yılında dünya ekonomik buhranı sonucu Finlandiya, Fransa ve İzlanda dışındaki OECD ülkeleri tarafından kurulan örgütün amacı, üye ülkelerin enerji, özellikle de petrol ile ilgili sorunlarına çözüm getirmektir.
Bu ana amaca yönelik olarak;

Üye ülkelerin petrole olan bağımlılıklarını azaltmak,
Uluslararası petrol borsaları konusunda iletişimde bulunmak,
Petrol piyasalarında istikrar sağlamak,
Petrol şokunun etkilerine karşı üye ülkeleri korumak için faa­liyetlerde bulunur.
Bu amaçlarla üye ülkeler belirli miktarlarda petrol stoku bulundurmayı kararlaştırmışlardır.

IEA, tüm enerji kaynakları ve teknolojilerine, küresel ve bölgesel pazarlara ilişkin analizlerin yanı sıra temiz enerjiye geçiş için temel teknolojiler, mineraller ve malzemeler hakkında ülke düzeyinde özel raporlar ve çalışmalar yapar. Ayrıca 150'den fazla ülke için kapsamlı veri ve istatistikler üretir.
IEA'nın analitik çalışması, politika önerileri, izleme, pazar tahminleri, teknik yol haritası ve senaryo analizi dahil olmak üzere çeşitli kategorilere ayrılmıştır.

IEA, ulusal enerji politikalarını bilgilendiren ve enerji sektörü yatırımları için uzun vadeli planlamayı destekleyen kapsamlı veriler, istatistikler ve analizler yayınlar. IEA, enerji arzı, talebi, fiyatları, kamu araştırma ve geliştirme ve enerji verimliliği ölçümlerindeki eğilimler hakkındaki veriyi ve bilgileri analiz eder ve yayınlar. Veriler aynı zamanda ülkelerin enerji geçişlerindeki kısa ve uzun vadeli eğilimlerin izlenmesine de hizmet eder.
Politikalar ve Önlemler Veritabanı (PAMS), karbon emisyonlarını azaltmak, enerji verimliliğini özendirmek ve yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarının geliştirilmesini ve kullanımını iyileştirmek için hükûmet politikaları ve programlarına ilişkin veriyi kamuya sunar. Veritabanı, 1999'a kadar uzanan çeşitli IEA ve Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) veri kaynaklarından alınan verileri derler ve geçmiş, mevcut ve planlanan politika önlemleri hakkında bilgi içerir.

Avustralya, Avusturya, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Kanada, Kore, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovak Cumhuriyeti, Türkiye, Yeni Zelanda, Yunanistan.
Avrupa Komisyonu da Uluslararası Enerji Ajansı'nın çalışmalarına katılmaktadır.
Örgütün Organları
Örgütün başlıca organları Yürütme Kurulu, İdari Komite ve Sekreterya'dır. Örgütün merkezi Fransa'nın başkenti Paris'tedir.
Örgütün Faaliyetleri
Uluslararası Enerji Ajansı 15 Kasım 1974 tarihinde OECD'nin ya­pısı içinde kurulmuştur. Görevi, enerji alanındaki kapsamlı iş birliği programını yürütmektir. Bu amaçla IEA üyeleri bir Uluslararası Enerji Programı'nın oluşturulmasına karar vermişlerdir.
Bu program sırasıyla şu konuları içermektedir:
•  Acil rezerv ve talep kısıtlaması yükümlülüklerini getiren kriz dönemi dağıtım planı,
•  Uluslararası petrol piyasasında yaygın haberleşme sistemi,
•  Petrol şirketleriyle konsültasyon,
•  Enerji tasarrufu ve alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi programlarını içeren uzun dönemli enerji iş birliği,
•  Üretici ve tüketici ülkelerle ilişkiler.

1974 yılında dünya ekonomik buhranı sonucu Finlandiya, Fransa ve İzlanda dışındaki OECD ülkeleri tarafından kurulan örgütün amacı, üye ülkeleri enerji, özellikle de petrol ile ilgili sorunlarına çözüm ge­tirmektir. Aynı zamanda Uluslararası Enerji Ajansı Merkezi'nin faaliyet­leri istihdam, sanayi sektörlerinde uluslararası iş bölümü, teknoloji ve endüstrileşme, sosyal kalkınma ve demografi gibi temel kalkınma so­runları ile ilgili araştırmaları içermektedir. Merkez, kalkınma sorunları ile uğraşırken OECD'nin diğer kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar ile iş birliği yapar.

Kompakt floresan lamba (compact fluorescent lamp, CFL), enerji tasarruflu lamba ve kompakt floresan tüp olarak da adlandırılır ve akkor ampulün yerine kullanılmak üzere tasarlanmış bir floresan lambadır; bazı türleri akkor ampuller için tasarlanmış aydınlatma armatürlerine uyar. Lambalar, akkor ampulün boşluğuna sığacak şekilde kavisli veya katlanmış bir tüp ve lambanın tabanında kompakt bir elektronik balast kullanır.
Aynı miktarda görünür ışık veren genel amaçlı akkor lambalara kıyasla, kompakt floresan lambalar (CFL'ler) dörtte bir ila üçte bir oranında daha az elektrik enerjisi kullanır ve sekiz ila on beş kat daha uzun ömürlüdür. Bir CFL'nin satın alma fiyatı akkor lambaya göre daha yüksektir, ancak lambanın ömrü boyunca elektrik maliyetlerinde satın alma fiyatının beş katından fazla tasarruf sağlayabilir. Tüm floresan lambalar gibi, CFL'ler de cıva içerir, bu da bertarafını zorlaştırır. Birçok ülkede hükümetler, CFL'lerin normal çöplerle birlikte atılmasını yasaklamıştır. Bu ülkeler, CFL'ler ve diğer tehlikeli atıklar için özel toplama sistemleri kurmuştur.
Çalışma prensibi diğer floresan aydınlatmalarda olduğu gibi aynıdır: cıva atomlarına bağlı elektronlar, daha düşük bir enerji seviyesine dönerken ultraviyole ışık yayacakları durumlara uyarılır; yayılan bu ultraviyole ışık, floresan kaplamaya çarptığında görünür ışığa dönüştürülür.
CFL'ler, akkor lambalardan farklı bir spektral güç dağılımı yayar. Geliştirilmiş fosfor formülasyonları, CFL'ler tarafından yayılan ışığın algılanan rengini iyileştirmiştir; öyle ki bazı kaynaklar, en iyi "yumuşak beyaz" CFL'leri öznel olarak standart akkor lambalara renk bakımından benzer olarak değerlendirmektedir.

Genel olarak ampuller için tükettiği güç (watt) dikkate alınır. Önemli olan ne kadar ışık ürettiği ve hatta kullandığı güce karşılık ne kadar ışık ürettiğidir. Verimlilik hesapları bu mantıkla yapılmaktadır.
Işık şiddetine lümen denir ve iyi bir ampulden watt başına en az 50 lümen (50 lümen/watt) ışık üretmesi beklenir. 100 wattlık akkor ampul 1350 lümen ışık üretir. Verimliliği 13.5 lümen/watt'tır. Tasarruflu ampuller ise 1350 lümen ışığı sadece 20 watt elektrikle üreterek 67.5 lümen/watt verimliliğini sağlar.

Tasarruflu ampuller akkor ampullere göre yaklaşık 10-12 kat daha pahalıdırlar. Bununla birlikte fiyata aldanmak da yanlış olur. Ortalama akkor ampul 500 saat ömre sahipken, tasarruflu ampuller 8000 - 10000 saat ömre sahiptirler. Bu da 16-20 kat daha uzun ömür demektir. Böylece sadece elektrik tasarrufu değil aynı zamanda fiyat olarak da yarı yarıya kârlıdırlar.

Işık yayan diyot lambası, ışık kaynağı olarak Işık yayan diyotlar (LED'ler) kullanan katı hal lambasıdır. "LED lambası" genellikle Organik ışık yayan diyotlar (OLED) veya polimer ışık yayan diyotlar (PLED) teknolojileri gibi, geleneksel yarı iletken ışık yayan diyotları ifade ederken OLED ve PLED teknolojileri ticari olarak kullanılmaya başladı.
Özel ışık yayan diyotların ışık parlaklığı akkor ve yoğun floresan lambalarla karşılaştırıldığında, çoklu diyotlar daha çok birlikte kullanılır. LED lambalar birbiri ile değiştirilebilir veya diğer türlerle uyarlanabilir. Diyotlar doğru akım (DA) elektrik gücü kullanır. Bu yüzden LED lambalar, standart AA gerilimi elde etmek için iç devrelere de eklenebilirler.

Genel amaçlı aydınlatma beyaz ışık gerektirir. LED'ler, çok güçlü renkli ışık üretirken, çok küçük dalgaboyu genişliğinde ışık yayar. Renk, LED yapmak için yarı iletken maddenin enerjisinin band genişliğinin karakteristiğidir. LED'lerden beyaz ışık elde etmek için, ya kırmızı, yeşil ve mavi LED'ler kullanmalı ya da ışığın birazını diğer renklere dönüştürmek için fosfor kullanılmalıdır.
İlk yöntem (RGB-LED), her biri birbirine oldukça yakın farklı dalgaboyuna sahip, çoklu LED çipleri kullanılarak açık beyaz ışık spektrumları üretilir. Bu yöntemin avantajı, herhangi bir kişinin her bir LED'in şiddetini ayarlayabilmesidir. Büyük dezavantaj ise yüksek üretim maliyetidir. Bundan dolayı ticari başarısı düşüktür.
İkinci yöntem fosfor dönüştüren LED'ler (pcLEDs), fosfor kombinasyonunda, genellikle mavi veya morötesi gibi tekbir kısadalga boylu LED kullanır. Bu, mavi ışığın bir kısmını emer ve beyaza yakın ışık yayar. Mekanizma floresan lambanın beyaz ışık üretimine benzerdir. Büyük avantajı, düşük üretim maliyeti ve yüksek CRI (Renk oluşturma dizini)dir. Dezavantajı ise ışık karakterinin dinamik değişiminin kolay olması ve fosfor dönüşümünde aygıtın etkinliğinin azalmasıdır. Düşük maliyet ve uygun başarımı, bugün genel aydınlatmada genişçe kullanılan teknoloji olmasını sağlıyor.

LED lambalar, hem genel aydınlatma hem de özel amaçlı aydınlatmalarda kullanılır. Renkli ışık gerektiğinde de, hiçbir süzgeçlemeye gerek kalmadan LED'ler çoklu renk üretebilirler. Bu, ışığın tüm renklerini üreten beyaz ışık kaynağındaki enerji verimliliği arttırır ve bir süzgeç ile görülür enerjinin bir kısmını süzer.
Floresan lamba ile karşılaştırıldığında, LED lambaların daha avantajlı olduğu görülür. Çünkü yoğun floresan lambalar gibi cıva içermezler, durağan hale dönebilirler ve açılıp kapanma esnasındaki titreşim etkisi göstermezler.
LED lambalarda kırılacak cam tüp yoktur ve iç parçaları serttir, darbelere ve titreşimlere karşı dayanıklıdır. Uygun elektronik tasarım sürücüsüne sahip LED lamba, büyük ölçüde ayarlanabilir ve herhangi akıma gerek kalmadan işlevini sürdürebilir.

LED lambalar birbirleriyle değiştirilebilecek şekilde akkor olarak ve standa. LED lambalar düşük gerilimde (normal olarak 12 V'luk halojen benzeri) değişik türlerde düzenli AA (örn 120 veya 240 VAC) aydınlatmaya uyacak şekilde yapılır. Bu lambalarda normalde AC gücü doğrultmak ve gerilimi iç LED elemanlarının kullanabileceği seviyeye dönüştürmek için devre bulunur

2010 itibarıyla birçok LED lambalar sıradan evlerde yoğun floresan lambalar yerine kullanılmaya başlandı. Düşük güçteki lambalar 5 ile 40 Watt arasındadır. Örneğin 100 Wattlık bir akkor lambanın verdiği ışığa denk parlaklık 13 Wattlık bir LED lamba verebilir. Standart akkor lambalar yaklaşık 14 lumen/W'lık verimliliğe sahiptir. Avrupa Birliği standartlarına göre, 60W'lık volfram lambanın ışık şiddetinin en az 806 lumen olması isteniyor.
Çoğu LED lambalar ayarlanabilir olarak üretilmiyor. Fakat yine de bazı modeller ayarlanabilir olarak tasarlanıyor ve genellikle doğrudan yanarlar. Lambaların her birinin maliyeti 4$ ile 20$ (2010) arasındadır ve gün geçtikçe maliyetleri azalıyor. Yine de bu lambalar yoğun floresan lambalardan daha verimlidirler. Ayrıca 30 bin saatten fazla ömürleri vardır (bu ömür maruz kaldığı sıcaklığa, bağlıdır ve maruz kaldığı sıcaklık azaltılabilirse, ömürleri önemli derecede arttırılabilir).

Beyaz LED lambaları dükkânlarda kullanıma sunulmuştur. Düşük güçte yüksek verimliliğe sahiptirler. El fenerlerinde, güneş güçlü bahçelerde, yollarda, bisiklet aydınlatmalarda kullanılıyorlar. Renkli LED lambalar trafik lambalarında kullanılıyor.
Son zamanlarda LED lambalar bahçe işlerinde ve çevre düzenlemelerinde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. LED lambalardan yayılan ışığın dalga boyu özellikle bitkilerin klorofil emisyonunu tam karşılayacak düzeydedir. Bitkiye ışık verildiğinde bitkide gelişme etkin bir şekilde artıyor. Görünen ışığın Kırmızı ve Mavi dalga boyları fotosentez için kullanılıyor.

İlk kurulan LED ofis aydınlatması 2009'da Manapakkam'da, Chennai Hindistan IT şirketi iGate tarafından kuruldu. Kurulum için 3.700.000 Hint Rupisi (80.000 ABD$) harcadılar. Fakat masrafın 5 yıl içinde geri kazanılacağı zannediliyor.
2010'da, Sırbistan, Belgrad'daki Kral Aleksandra Bulvar'ınin  yeniden inşasında caddelerde LED aydınlatma kullanıldı.

Akkor lambalar içinde çok ince biçimde tasarlanmış filaman adı verilen, genelde volfram metalinden yapılmış, iki ince destek çubuğu ile tutulmakta olan bir tel bulunur. Bu telden geçen elektrik akımı bu teli aşırı derecede ısıtır (yaklaşık 3000 °C) ve sonuç olarak tel ışık yaymaya başlar. 100 W'lık ışık ampulü yaklaşık 1700 lumen ve 17 lumens/W üretir. Akkor lambalar nispeten üretim açısından daha ekonomiktir Tipik bir akkor lambanın ömrü yaklaşık 1000 saattir Ayarlanabilirler. Mevcut çoğu aydınlatma lambaları boyut ve şekli olarak bu geleneksel ampule göre tasarlanır.
Elektronik ayarlı floresan tüpler genellikle ortalama 50 ile 67 lumens/W üretir. Çoğu yoğun floresanlar 13 W veya daha büyüktür ve elektronik ayarıyla (ballast) yaklaşık 60 lumens/W'tır.

Floresan lambalar elektriğin cıva buharından geçmesiyle çalışır ve morötesi ışık üretir. Ardından morötesi ışık lambanın içindeki fosfor boya tarafından emilir ve sonuçta parlama gerçekleşir. Floresan lamba tarafından üretilen ısı akkor benzerine göre daha azdır. Fakat morötesi ışık üretmek ve onu görülür ışığa döndürmek için harcanan enerji yine de kayıp olur. Lineer floresan lambalar, akkor lambalara göre beş veya 6 kat daha pahalıdır, fakat 10.000 ile 20.000 saat arası ömürleri vardır. Çoğu floresan lambalar ayarlanamazlar.

2008'in Mayısında ABD Enerji Departmanı (DOE), Parlak Geleceğin Aydınlık Prizi yarışını başlattı.

Haziran 2008'de Birleşik Devletlerdeki Ulusal Standart ve Teknoloji Enstitüsü (NIST), katı hal aydınlatma ile ilgili ilk iki standardı duyurdu. Bu standartlar LED lambaların renklerinin niteliklerini açıklıyor.
Güney Amerika Aydınlatma Mühendislik Kurmu (IESNA), katı hal aydınlatma ürünleri ve bu ürünlerin ışık akıları, enerji verimliliği (lümen bölü watt) ve renkserlik ile ilgili katı hal aydınlatma denemelerini içeren standard LM-79 adında bir belge yayımladı.

Beyaz LED üretim işlemi karmaşıktır ve gelişim için sayısız görüş vardır. Birim ürünlerin üretim maliyeti hala geleneksel ışık kaynaklarına göre yüksektir.
En görünür sorun, düşük kaliteli LED'lerin renk oluşturma dizini (CRI)dir. CRI, renkleri oluşturarak ışık kaynağının kalitesini ölçer. 100, en büyük değerdir. LED'lerin CRI'si 75'in altındadır. Bu yüzden iç aydınlatmalarda tavsiye edilmiyorlar. Daha iyi CRI LED'ler daha pahalıdır ve araştırma ve geliştirme için maliyetlerinin düşürülmesi gerekir.
Farklı bakış açılarındaki CCT (renk ilişkisi sıcaklığı: color correlated temperature), beyaz LED'lerin kullanımını engelleyen diğer bir etkendir. CCT değişimlerinin 500 K'ye çıktığını gösterdi. Bu da insanın net olarak hissedebileceği bir değerdir. Normal CCT değerleri 50 ile 100 K arasındadır.
LED'ler ayrıca sınırlı sıcaklık toleransına sahiptirler ve sıcaklığın artmasıyla verimleri düşer.
Katı hal aydınlatma ürünlerinin uzun ömrü, çoğu yaygın akkor lambaların ömrünü 50 kat geçti.

Otomotiv aydınlatma
Bisiklet aydınlatma
Reklam panosu gösterimleri
Ev aydınlatma
Acil aydınlatma
El feneri
Yapı projektörleri
Demiryolu sinyali
Işıklandırma
Trafik ışığı
Tren ışıkları
Sokak aydınlatma
Bitki Yetiştirme (Growlight)

Light Emitting Diodes, Second edition23 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by E. F. Schubert (Cambridge University Press, 2006) ISBN 0-521-86538-7

Notes on LEDs8 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., gizmology.net
U. S. Department of Energy, Using Light Emitting Diodes30 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
U. S. Department of Energy, Solid-State Lighting GATEWAY Demonstration Results
Detailed spectra plots, of hundreds of LEDs etc, ledmuseum.home.att.net
Efficient LED lighting in conjunction with low-voltage domestic solar PV and mains23 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., earth.org.uk
"Fans of L.E.D.'s Say This Bulb's Time Has Come"12 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. New York Times, July 28, 2008

Maliyet etkililik analizi (MEA); sağlık araştırmalarında sıklıkla kullanılan bir analiz yöntemidir. En basit tanımı ile planlanan hedeflere ulaşmada seçenek yollar arasında en iyi, en etkili seçimi yapıp maliyeti minimize ve hizmet sonucunu maksimize etmek için bir bütçe yapma yoludur. Bu yöntemde, kıyaslanan tüm seçenekler için tek bir ortak etki olarak tanımlanan çıktının doğal birimlerle (kazanılan yaşam süresi, azaltılan hasta gün sayısı, kan basıncında kaydedilen azalma vb.) ölçülmesi söz konusudur.
Maliyet etkililik analizinde, maliyetler parasal birimler halinde ölçülmekte iken, etkililik kurtarılan hayat sayısı ya da kazanılan yaşam yılı gibi biyolojik ancak nicel etki birimleri kullanılarak ifade edilmektedir. MEA, bir tıbbi müdahalenin diğerine göre ilave maliyetini ve ilave etkililiğini değerlendirmektedir.

Alternatifler arasında göz önünde bulundurulması gereken iki kavram söz konusudur. Bunlar maliyet ve etkililiktir. Maliyetler bu açıdan teknoloji, materyaller ve emeklerdir. Etkililik kavramı ise yapılacak bir ameliyat sonucunda ortaya çıkardığı etkilerin doğal bilimleri aracılığı ile ifadesidir. Bu durumda ameliyatın yani müdahalenin kişinin sağlık düzeyine yaptığı katkı etkililik kavramı ile gösterilebilir. Sağlık alanında yapılacak gerçek bir müdahale etkinliğinde ortaya çıkardığı yararların ideal koşullarla olması beklenemez. Bu durumda klinik şartlarda, ilgili tedavi tamamen kontrol altında iken mutlak anlamda tedavi süreci kişilerin davranışlarına göre değişkenlik oluşturabilmektedir.
Maliyet-fayda analizi, maliyet etkililik analizinden, sonuçların incelenmesi açısından oldukça farklıdır. Maliyet etkililik analizinde etkililik durumu müdahalenin kendi doğal göstergeleriyle ifade edilir. Çıktının parasal ölçümü yapılamadığı gibi maliyet etkililik analizi aynı amaç doğrultusunda etkililikleri karşılaştırır. İlave dilecek maliyet etkililik oranı, yapılması beklenen alternatif müdahalelerin oluşturmuş olduğu maliyetlerinin farkı ile etkililiklerin farkının bölünmesiyle hesaplanarak sonuç bulunmaya çalışılır.
Dolaylı maliyetler, tıbbi bakımın sunulması ile doğrudan ilgili olmayan ve hastanın tedavisi nedeni ile hasta veya refakatçisinin işgücü kayıplarından doğan maliyetlerdir. Dolaylı maliyetlerin belirlenmesi doğrudan maliyetlere göre daha zordur. Maddi olmayan maliyetler, bir hastalık ya da girişim nedeniyle oluşan ağrı, acı, duygusal sıkıntılar veya toplumdaki prestijin zarar görmesi gibi nedenlerin maliyetleridir. Bu grup maliyetler, parasal olarak ifade edilmesi zor olsa da yararlanım veya ödemeye gönüllülük yaklaşımları ile ölçülebilmektedir.
Sosyal politilkaların oluşturul­masında, bu arada sağlık programIarının değerlendirilmesinde yol gösterici» olan bir yaklaşımdır.

Tufts CEA Registry 5 Eylül 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Global Health Cost-Effectiveness Analysis Registry 26 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Why some drugs are not worth it 18 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. BBC raporu
World Health Organization – CHOICE (Choosing Interventions that are Cost Effective) 19 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ISPOR-CO, The Colombian Chapter of The International Society for Pharmacoeconomics and Outcomes Research 2 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Cost Estimating and Analysis Association 8 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

McKinsey & Company, Amerikalı uluslararası idarecilik ve yönetim danışmanlık firması. 1926 yılında James O. McKinsey tarafından Chicago'da kurulan şirket dünyanın ilk yönetim danışmanlığı şirketi unvanına sahiptir. Boston Consulting Group ve Bain & Company ile birlikte Büyük Üçlü olarak bilinir.
Şu anda merkezi New York'ta bulunuyor. 44 farklı ülkede 83 ofisi vardır. Firma, 10 binin üzerinde çalışana ve 3 milyar dolarlık bir ciroya sahiptir.
McKinsey kamu ve özel sektörün ekonomi politikalarını ve kararlarını analiz ederek bu yönde raporlar hazırlıyor, yönetim danışmanlık hizmeti sunuyor.
Birçok analiste göre McKinsey dünyanın en prestijli ve hizmetleri en pahalı olan danışmanlık şirketidir. McKinsey aynı zamanda kurumsal yönetimlerde en fazla ağırlığı olan şirketlerden biri olarak görülüyor.

Resmî site
McKinsey Quarterly4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Metanol ya da metil alkol (CH3OH ya da kısaca MeOH), en basit yapılı alkoldür. Renksiz, uçucu, hafif alkol kokulu, suyla tamamen karışan bir sıvıdır. Metanol, sıklıkla kullanılan iyi bir çözücü ve yakıttır. Geçmişte odunun damıtılması ile elde edildiğinden odun alkolü ya da odun ruhu denir. Günümüzde metanol, karbonmonoksit ile hidrojenin yüksek basınç altında yüksek sıcaklıklara maruz bırakılması ile üretilir.
Metanol, polar bir hidroksil grubuna bağlı bir metil grubundan oluşur. Yılda 20 milyon tondan fazla üretilen Formaldehit, asetik asit, metil tert-bütil eter, metil benzoat, anisol, peroksiasitler ve daha özel kimyasallar dahil olmak üzere diğer ticari kimyasalların öncülü olarak kullanılır.

Saf metanol 1 atm'de 64,7 derecede kaynayan renksiz, akışkan bir sıvı olup, parlak olmayan mavimsi bir alevle yanar. Alevleri günışığında görünmez. Etanolünkine benzer bir kokusu vardır. Bütün organik çözücülerde her oranda çözünür. 

Molekülleri birbirine güçlü hidrojen bağları ile bağlı olduğundan aynı oksijen ve karbon sayılı bileşiklere nazaran metanolün kaynama noktası daha yüksektir. Etanolün aksine, metanol su ile azeotrop oluşturmaz ve su-metanol karışımları damıtılarak ayrıştırılabilir.

Eski Mısırlılar, mumyalama işleminde, ahşabın pirolizinden elde ettikleri metanol de dâhil olmak üzere bir madde karışımı kullandılar. Bununla birlikte, saf metanol ilk olarak 1661'de Robert Boyle tarafından şimşirin kuru kuruya damıtılması yoluyla ürettiğinde izole edildi. Daha sonra "pyroxylic spirit" ("piroksilik alkol") olarak bilinmeye başlandı. 1834'te Fransız kimyagerler Jean-Baptiste Dumas ve Eugene Peligot elemental bileşimini belirlediler.

Metanol ilk defa 1661'de Robert Boyle tarafından odunun kuru damıtılması (havasız ortamda yüksek ısı verilmesi) ile elde edildi. Damıtma ürününde %1,5-3 metanol, %10 asetik asit, %0,5 aseton ve başkaları bulunmaktadır.
Endüstride, karbonmonoksit ile hidrojenin reaksiyonundan elde edilir. Bu metodla saf metanol elde edilirse de sıcaklığın 30-40 derece yükselmesi hâlinde n-propanol ve izobütanol teşekkül edebilir.
Fraksiyonlu destilasyonla sulu çözeltisinden %99'luk bir saflıkta elde edilir. Susuz (mutlak) metanol elde etmek için Mg kullanılır:

2 CH3OH + Mg → (CH3O)2Mg + H2
(CH3O)2Mg + H2O → 2 CH3OH + MgO

Metanol çok yanıcıdır. Buharları havadan biraz daha ağırdır, seyahat edebilir ve tutuşabilir. Metanol yangınları kuru toz, karbondioksit, su spreyi veya alkole dayanıklı köpükle söndürülmelidir. Metanol alevleri günışığında görünmez.

Metanol insanlar için oldukça toksiktir. 10 ml kadar küçük bir miktardaki saf metanol içildiğinde, optik sinirleri hasarladığından kalıcı körlüğe sebep olur. 30 ml kadar bir miktarın içilmesi ise ölümcüldür Ortalama ölümcül doz ise 100 ml'dir (vücut ağırlığının kg başına 1-2 ml saf metanol). Koku ve görünüm açısından etanol (içkilerde bulunan alkol) ile benzerliklerinden ötürü, ayırımlarını yapmak zordur.
Metanol iki mekanizma ile toksik olabilir. İlkinde, metanol (ağız yoluyla, solunum, deriden absorbe ederek vücuda alındığında), etanol zehirlenmesi gibi merkezî sinir sistemi (MSS) baskılayıcısı olarak ölümcül olabilir. İkincisi ise, toksikasyon sürecidir ve metanol, formik asite metabolize olur. Metanol, alkol dehidrojenaz (ADH) aracılığıyla formaldehite ve sonrasında formaldehit, aldehit dehidrojenaz (ALDH) aracılığıyla formik asite (format) dönüşür. ALDH ile dönüşüm tamdır, yani geride tespit edilebilecek formaldehit kalmaz. Format iyonları, mitokondriyal sitokrom c oksidazı engellediğinden ötürü toksiktir yani hücresel seviyede hipoksi söz konusudur. Ayrıca, metabolik asidoz gibi pek çok metabolik bozukluklara sebep olur.
Metanol zehirlenmesi, panzehiri olan etanol veya fomepizol ile tedavi edilebilir. Her iki bileşik, alkol dehidrojenazın metanol üzerine olan etkisini yarışmalı inhibisyon ile indirger. Bu şekilde metanol, toksik metabolitlere dönüşüm yerine böbrekler ile vücuttan atılır. Akabindeki tedavi, metabolik asidoz için sodyum bikarbonatın verilmesi ve metanol ile formatın kandan uzaklaştırılması için hemodiyaliz olabilir. Folinik asit/folik asit de formatın metabolize edilmesini kuvvetlendirmek açısından uygulanmaktadır.
Metanol zehirlenmesinin başlıca semptomları; MSS baskılanması, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, koordinasyon kaybı ve sersemlik hâlidir. Çok yüksek dozların alınımı bilinç kaybı ve ölümle sonuçlanabilir. Bu belirtilerin 10-30 saat sonrasında görmede bulanıklık/kayıp ve asidoz gözlenir. Bu semptomlar, formatın toksik seviyede kanda birikiminden kaynaklanır ve solunum güçlüğüne neden olarak ölüm ile sonuçlanabilir.
Gıda metabolizması sonucundan üretilen ufak miktarlardaki metanol, zararsız olup hızlı ve tam bir şekilde metabolize edilir.

Biochem. Pharmacol. 28 (5): 645–9. doi:10.1016/0006-2952(79)90149-7. PMID 109089.
Casavant MJ (Jan 2001). "Fomepizole in the treatment of poisoning". Pediatrics 107 (1): 170. doi:10.1542/peds.107.1.170. PMID 11134450.
Brent J (May 2009). "Fomepizole for ethylene glycol and methanol poisoning". N Engl J Med 360 (21): 2216–23. doi:10.1056/NEJMct0806112. PMID 19458366.
Schep LJ, Slaughter RJ, Vale JA, Beasley DM (Sep 30 2009). "A seaman with blindness and confusion". BMJ 339: b3929. doi:10.1136/bmj.b3929. PMID 19793790.

National Pollutant Inventory - Methanol bilgi sayfası
The Methanol Institute20 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alternatif yakıt olarak Methanol
Methanol ile çalışan laptoplar 2 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Molview from bluerhinos.co.uk 3 boyutlu Methanol
Uzayda keşfedilen Methanol
Methanol as an alternative fuel29 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Recording of a discussion with Nobel laureate George Olah broadcast on NPR.

Radon, periyodik cetvelin VIIIA grubunda yer alan soy gazdır. Simgesi Rn, atom numarası 86, atom ağırlığı 222 olan radon; renksiz, kokusuz, tatsız ve doğada bütünüyle radyoaktif bir gazdır.
-62 °C'ta kaynar; -71 °C'ta erir. 1900'de F. E. Dorn tarafından bulunmuş, 1908'de William Ramsay ve Robert Whytlaw-Gray tarafından yalıtılmıştır. Soy gazlar grubunun en son üyesi ve en ağırı olan radon, radyum tuzunun suyla işlenmesi sonunda, karışım durumunda bulunduğu hidrojen ve oksijenden, sıvılaştırılmış havadan geçerek ayrılır. Bilinen 35 izotopunun başlıcaları arasında toryumun emanasyonu olan toron (220Rn), radyumun emanasyonu olan (222Rn) ve aktinyumun emanasyonu olan aktinon (219Rn) sayılabilir.
Yeraltındaki uranyumlar uzun süreler sonra bozunarak radon gazı açığa çıkarır. Bu gaz, aynı şekilde yeraltındaki çatlaklardan yeryüzüne ulaşmak ister ve bazen insanların bodrum katları, kapalı spor ve yüzme salonlarında birikebilir. Bu yüzden bu tarz yer seviyesinden daha altta mekanların insan sağlığı için, iyi bir havalandırma sistemine ve radon gazı testine ihtiyacı vardır.

Radon gazı kirliliği ve halk sağlığına etkileri 26 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Robert Andrews Millikan (d. 22 Mart 1868 - ö. 19 Aralık 1953), temel elektrik yükü ve fotoelektrik etki üzerine çalışmaları ile 1923 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Amerikalı deneysel fizikçidir.
Millikan, Oberlin Üniversitesi'nden 1891 yılında mezun oldu ve 1895 yılında Columbia Üniversitesi’nde doktorasını yaptı.
1896 yılında Chicago Üniversitesi’nde asistan olduktan sonra 14 yıl sonra aynı üniversitede profesör oldu. 1909 yılında Millikan tek elekron taşıyan elektrik yükleri üzerinde çalışmaya başladı. Yüklenmiş su damlacıkları elektrik alanda izlediği yolu gözlemlemeye başladı. Sonuç olarak damlacıklardaki yükün temel elektrik olduğunu iddia etti, fakat deney ikna olunacak derecede hassas değildi. Millikan, 1910 yılında aynı deneyi yağın, suya göre daha hızlı buharlaşmasından dolayı su yerine yağ kullanarak yaptı ve daha tatmin edici sonuçlar elde etti.
1916 yılında Millikan, Albert Einstein’ın 1905 yılında ortaya attığı fotoelektrik efektini açıklamak için aynı deneysel doğrulama becerisini kullandı.
Aynı araştırmayı Planck, sabitinin doğru değerini elde etmek içinde kullandı. 1921 yılında Chicago Üniversitesinden ayrıldı ve California Institute of Technology Üniversitesi’nin Norman Bridge fizik laboratuvarının yöneticisi oldu. Orada Victor Hess’in keşfettiği uzay radyasyonu hakkında önemli çalışmalar yaptı. Radyasyonun uzaydan geldiğini kanıtladı ve bunları “kozmik ışınlar” olarak adlandırdı. Caltech'in Yönetim Kurulu Başkanı olarak Millikan, 1921 yılından emekli olduğu 1945 yılına kadar, okulunu Birleşmiş Milletlerin öncü araştırma kurumlarından biri olmasını sağladı. Ayrıca Science Service'te mütevelli heyetinde 1921'den 1953 yılına kadar hizmet verdi.

Robert Andrews Millikan 22 Mart 1868 tarihinde Illinois, Morrison'da doğdu. Iowa Maquoketa'da lise öğrenimi gördü. Oberlin Üniversitesi'nden mezun oldu ve Columbia Üniversitesi'nde fizik bölümünde doktorasını tamamladı. (Fizik bölümünde doktor unvanını alan ilk kişiydi.)"Üniversitedeki ikinci yılımın sonuna doğru Yunanca öğretmenim bana bir sonraki yıl yeni başlayanlar için fizik öğretip öğretemeyeceğimi sordu. Bende ona fizik hakkında hiçbir şey bilmediğimi söyledim. Onun cevabı ise “Yunanca bilen herkes fizik öğretebilir” oldu. Bunun üzerine “bunun sonuçlarına katlanacaksınız, fakat deneyeceğim ve ne yapabileceğimi göreceğiz” dedim. Avery’nin Elements of Physics kitabını aldım ve 1889 yazının büyük bir çoğunu evde konu üzerinde çalışıp kendimi gelişmekle geçirdim.[...] Hayatım boyunca bir daha 1889 yılındaki fizik dersi gibi ders anlatamayacağıma dair şüphelerim vardı. Önümdeki dersler için yoğun bir biçimde bilgimi arttırmak istedim, belki o sınıf benim ilgimden ve coşkumdan bir şeyler kapmış olabilir."Millikan'ın eğitim aşkı kariyeri boyunca devam etti ve Millikan zamanın ilerisinde olan popüler ve etkili kitaplara imza attı. O zamanlardaki diğer kitaplarla kıyaslandığında diğerlerinden farklı olarak konuyu fizikçiler tarafından düşünüldüğü şekilde yazıldığı görülürdü. Bu kitaplarda ayrıca sadece içine sayıların yazılacağı formüllerin aksine özel sorular barındıran ödevler vardı.
1902 yılında Greta Ervin Blanchard ile evlendi.
Clark Blanchard, Glenn Alan ve Max Franklin adında 3 oğulları oldu.

Millikan 1908 yılında Chigago Üniversitesi'nde profesörken bir elektronun yükünü ölçmeye yarayan oil-drop deneyi üzerinde çalışıyordu.
Elektronların yük ağırlık oranları J. J. Thomson tarafından çoktan keşfedilmişti.
Fakat asıl yük ve ağırlıkları tam olarak bilinmiyordu. Eğer bu değerlerden biri hesaplanırsa diğeri kolayca bulunabilecekti. Millikan ve mezun öğrencisi Harvey Fletcher, oil-drop deneyini elektronun yükünü bulmak için kullandılar.
Profesör Millikan tüm övgüyü alırken karşılığında Harvey Fletcher, tezinin ve ondan çıkan sonuçların tüm yazarlığını üstüne aldı. Bu çalışmanın bir parçası olarak Millikan, 1923 senesinde Nobel Fizik Ödülünü alırken Fletcher, anlaşmalarını ölene kadar sır olarak sakladı.
Sonuçlarının 1910'da ilk defa basılmasından sonra, bu durumla çelişen gözlemlerde bulunan Felix Ehrenhaft ile aralarında bir anlaşmazlık başladı.
Deney düzeneğimi geliştirdikten sonra Millikan ufuk açıcı çalışmasını 1913'te yayınladı. Fizikteki temel sabitlerden birinin temel yükünü ve kesin değerini bilmek büyük önem taşır. Deneyinde iki metal elektrot arasında yerçekimine karşı askıda kalan minik, yükü yağ damlacıklarının üzerlerindeki kuvvetleri ölçmüştür. Elektrik alanı bilindiğinden damlacıkların yükleri belirlenebilmektedir. Millikan, deneyini birçok damla için tekrarlayarak göstermiştir ki sonuçlar yaygın olarak bilinen bir değerin (1,592 × 10−19 coulomb), bir elektronun yükünün, tam sayı katlarını vermektedir. Bu değer modern değer olan 1,602.176.53(14) x 10−19'dan daha düşüktür ki bu büyük ihtimal ile Millika'nın doğru olmayan viskozite değeri kullanması nedeniyle olmuştur.
Zamanında Millikan'ın oil-drop deneyleri atomaltı parçacıkların varlığını kesinleştirmeye başlasa da bu konuda herkes hemfikir olmamıştır. 1897'de katot ışınları ile yapılan deneylerde, J. J. Thomson negatif yüklü “zerreler” bulmuş ve bunların yük kütle oranının hidrojen iyonundan 1840 kat daha fazla olduğunu söylemiştir. Benzer sonuçlar George FitzGerald ve Walter Kaufmann tarafından da bulunmuştur. O zamanlar bilinenler büyük çoğunluklar elektrik ve manyetizm ile ilgiliyken, aynı ışığın özelliklerinin onu foton huzmesi olarak görmek yerine sürekli bir dalga olarak ele alınması ile açıklanması gibi, yükün sürekli bir değişken olduğu şeklinde açıklanması mümkündür.
Oil-drop deneyinin güzelliği temel bir birim olan yükün miktarını neredeyse kesin olarak belirlenmesini mümkün kılarken, Millikan'ın teçhizatının ayrıca yükün aslında kuantize edilişinin birinci elden gösterilmesini sağlar.
Daha önceden yükün sürekli bir değişken olduğunu düşünen General Electric Company'den Charles Steinmetz, Millikan'ın teçhizatını kullandıktan sonra aksine ikna olmuştur.

Millikan'ın ikinci elektron yükü ölçme deneyinin sonuçlarında bazı uyuşmazlıklar vardı. Bu durumu yüksek enerji deneyselcisi ve Colorado Üniversitesi'nde felsefeci olan Allan Franklin ile görüştü. Franklin Millikan'ın topladığı bilgilerin istisnalarının yükün son değerinin sonucunu değiştirmeyeceğini iddia etti. Fakat Millikan'ın önemli “kozmetik cerrahi” (su yerine yağ kullanması) istatistiksel hataları azaltmıştı. Bu durum Millikan'a yüzde 0.5 daha iyi elektron yükleri veriyordu, sonuç olarak Millikan bütün bilgileri çıkarsa hata yüzde 2 civarında bir hataya sahip oluyordu. Sonuçlar böyle olmasına rağmen elektron yüküne Millikan o zamana kadarki herkesten daha çok yaklaşmıştı. Daha büyük bir belirsizlik fizik topluluğuyla anlaşmazlıklara neden olabilirdi ki Millikan bu durumdan uzak duruyordu. Millikan'ın bütün damlacıklar altı gün boyunca gözlemlenip kaydedildi cümlesi bir sonraki “damlacıklar bütün bir seri gözlemle yapıldı” cümlesiyle karışıklığa neden oluyordu. Buda David Goodstein ile bir tartışmaya neden oldu. Goodstein bu durumu önlemek adına beş sayfalık tablolar ile bu iki cümleyi ayrıdı.

Einstein 1905 yılında ışık parçacık teorisini yayınladığında Millikan bunun yanlış olduğunu düşündü, çünkü binlerce kanıtla ışığın dalga olduğu kanıtlanmıştı. Einstein'ın teorisini test etmek için on yıl sürecek deneysel bir programa girişti. Bunun için çok düz temiz bir foto elektrot metal yüzey yapması gerekiyordu. 1914 yılında yayınladığı sonuçlarla Einstein'un öngörülerini onayladı, fakat Millikan Einstein'ın yorumuyla ikna olmadı. 1916 yılında foto elektrik hakkında şunları yazdı : “Einstein’ın fotoelektrik denklemi benim değerlendirmem dahilinde mevcut tatmin edici bir teori değildir” buna rağmen “ teori uygun bir şekilde tutum sergiliyor” demiştir.
Millikan modern fiziğin temelleri hakkında çalışmalar yapmasına rağmen, ironiktir ki kendi tutumunu yirminci yüzyıldaki değişiklere rağmen, tıpkı foto elektrik konusunda olduğu gibi korudu. Bir başka örneği ise kitabının 1927 basımında bulunur. Açık bir şekilde Einstein'ın görelilik teorisi hakkında çekimser bir şekilde Einstein'ın fotoğrafı altına şu cümleleri yazmıştır: “ 1905 Özel görelilik teorisinin ve 1914 yılındaki genek görelilik teorisinin yazarı, her ikisi de de büyük bir başarıdır ki açıklanamayan fenomenlere açıklamada ve yenilerini öngörmede yardımcı olmuştur.”

1917 yılında güneş astronomu olan George Ellery Hale, Millikan'ı birkaç ayını Kaliforniya Pasadena'da bulunan Throop College of Technology adında küçük bir bilim kurumunda geçirmesi için ikna etti. Hale bu kurumun bilimsel araştırma ve eğitim için önemli bir merkez haline gelmesini temenni ediyordu. Birkaç yıl sonra “Throop Collage” California Institue of Technology (Caltech) oldu. Millikan Chicago Üniversitesi'ni bırakıp bu üniversitenin yönetim kurulu başkanı oldu. (Rektör kadar söz sahibi). Millikan 1921 ve 1945 yılları arası bu görevi yerine getirdi. Caltech bilimsel araştırmalarının büyük bir kısmı “kozmik ışınlar” üzerineydi. 1930'lu yıllarda Arthur Compton ile kozmik ışınlar hakkında bir tartışmaya girdi. Millikan kozmik ışınların yüksek enerjili fotonlar olduğunu Compton ise yüklü parçacıklar olduğunu iddia ediyordu. Millikan kozmik ışınların yeni oluşan atomların “doğum çığlıkları” olduğunu entropiyi etkisini yok etmek ve evrenin ısı ölümünü engellemek için olduğunu düşünüyordu. Compton sonuç olarak haklıydı. Çünkü kozmik ışınlar Dünya'nın magnetik alanını delip geçiyordu buda kozmik ışınların yüklü parçacıklar olduğu anlamına geliyordu.
Robert Millikan 1.Dünya savaşı esnasında Ulusal Araştırma Konseyi'nin başkan yardımcısıydı. Bu süre zarfında denizaltı savar ve meteorolojik cihazların geliştirilmesinde yardımcı oldu. Çinlilerin Order of Jade rozetini aldı. Millikan kişisel hayatında hevesli bir tenis oyuncusuydu.
Evlendi ve üç oğlu oldu, en yaşlı olanları Clark B. Millikan, önemli bir aerodinamik mühendisi oldu. Bir diğer oğlu Glen, fizikçi oldu ve George Leigh Mallory'nin kızıyla evlendi. Glen 1947 yılında Cumberland dağına tırmanırken bir kaza sonucu hayatını kaybetti.
Bir bakanın oğlu ve dindar bi

Victor Francis Hess (d. 24 Haziran 1883 – ö. 17 Aralık 1964), kozmik ışınları keşfi ile 1936 Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmış Avusturyalı-Amerikalı fizikçidir.

Victor Francis Hess 24 Haziran 1883’te  Avusturya’nın bir şehri olan Peggau’da, Vinzenz Hess ve Serafine Edle von Grossbauer-Waldstätt çiftinin oğlu olarak dünyaya geldi. Orta okulu 1893-1901 yılları arası Graz spor okulunda okudu. 1901-1905 yılları arasında Graz Üniversitesi’nde lisans eğitimi tamamladı ve 1910 yılında aynı üniversitede doktora yaptı. 1910-1920 yılları arası Stefan Meyer’in asistanı olarak Viyana Bilim Akademisi’nde Radyum Araştırma Enstitüsünde çalıştı. 1920 yılında Marie Bertha Warner Breisky ile evlendi.
Hess, 1921 yılında izin alarak New Jersey’de bulunan; Birleşmiş Milletler Radyum Kurumu’nda çalışmak üzere Amerika’ya seyahat etti. 1923’te Graz Üniversitesi’ne geri döndü. İki yıl sonra yetkili deneysel fizik profesörü olarak atandı. Innsbruck Üniversitesi Hess’i 1931 yılında Radyoloji Enstitü’sine yönetici profesör olarak atadı. 1938 yılında Nazi zulmünden kaçmak için karısıyla birlikte Amerika’ya taşındı. Aynı yıl Fordham Üniversitesi’ne fizik profesörü olarak atandı. 1944 yılında Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. 1955 yılında karısı kanser nedeniyle öldü. Aynı yıl karısının son dönemlerinde hemşiresi olan Elizabeth M. Hoenke ile evlendi.
1946’da “Benim İnancım” adı altında inanç ve bilim arasındaki ilişki ve neden Tanrı'ya inandığı hakkında bir yazı yazdı. 1958 yılında Fordham Üniversitesinden emekli oldu. 17 Aralık 1964 tarihinde New York'ta Parkinson hastalığı yüzünden öldü.

1911 ve 1913 yılındaki çalışmaları, 1936 yılında Hess'e Nobel Fizik ödülünü kazandırdı. Uzun yıllar boyunca, bilim insanları atmosferdeki radyasyonun iyonlaşma seviyesini ölçmekte sıkıntılar yaşıyordu. O günlerdeki varsayım radyasyonun dünyadan uzaklaştıkça azalacağı ve radyasyon kaynağının arttığı yönündeydi. Radyasyonun yaklaşık değerlerinin ölçülmesi için elektroskoplar kullanılırdı, fakat atmosferin üst kısımlarında radyasyonun yeryüzündeki değerinden daha yüksek olabilirdi. Hess hassasiyeti arttırılmış cihazı ile beraber balonla yükselip çözmeye karar verdi. 1911-12  yılları arasında 5.3 km irtifada sistemli olarak radyasyon seviyesini ölçtü. Hayatını tehlikeye atıp bu uçuşları gece gündüz demeden devam ettirdi.
Hess'in özenle gerçekleştirdiği çalışması Viyana Bilim Akademisinde yayınlandı. Çalışmaya göre radyasyon seviyesi 1 km irtifaya kadar azalıyordu, fakat sonrasında büyük
ölçüde bir artış gösteriyordu. İrtifa 5 km'ye ulaştığında ise radyasyon seviyesi deniz seviyesin dekinin neredeyse iki katına çıkıyordu. Radyasyonun uzaydan atmosfere nüfuz ettiği kanısına vardı. Bu keşfi radyasyona “kozmik ışın” ismini veren Robert Andrews Millikan tarafından onaylandı. Hess'in bu keşfi parçacık ve nükleer fizikteki yeni keşiflerin önünü açtı. Carl David Anderson pozitron ve müon'u keşfetti. Hess ve Anderson kozmik ışınlar keşfi ile 1936 Nobel ödülünü paylaştılar.

Lieben ödülü (1919)
Abbe Anı Ödülü
Carl Zeiss Enstitüsü Abbe Madalyası, Jena(1932)
Nobel Fizik Ödülü (1936)
Avustralya Bilim ve Sanat Nişanı(1959)

Biyografi ve Nobel konuşması (nobelprize.org)14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fizikte, özel görelilik teorisi (kısaca özel görelilik) veya izafiyet teorisi, uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklayan bir bilimsel teoridir. Albert Einstein'ın orijinal çalışmalarında teori, iki varsayıma dayanmaktadır:

Fizik yasaları, tüm süredurum referans çerçevelerinde (yani ivmesiz referans çerçevelerinde) değişmezdir (yani aynıdır).
Işık kaynağının veya gözlemcinin hareketinden bağımsız olarak vakumdaki ışığın hızı, tüm gözlemciler için aynıdır.
1905'te Albert Einstein tarafından Annalen der Physik dergisinde, "Hareketli cisimlerin elektrodinamiği üzerine" isimli makalenin ikinci sayfasında açıklanan ve ardından beşinci sayfasındaki "bir cismin atıllığı enerji içeriği ile bağlantılı olabilir mi?" başlıklı makaleyle pekiştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Teoriye göre bütün varlıklar ve varlığın fiziksel olayları görelidir. Zaman, mekan, hareket, birbirlerinden bağımsız değildirler. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı, göreli olaylardır. Nesne zamanla, zaman nesneyle, mekan hare­ketle, hareket mekanla ve dolayısıyla hepsi birbiriyle bağımlıdır. Bunlardan hiçbiri bağımsız değildir, kendisi bu konuda şöyle demektedir:

Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galilei'nin Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz halinin olamayacağını önermekteydi. Galileo'nin ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir.
Einstein'ın teorisi, Galilei'nin Görelilik Prensibi ile doğrusal ve değişmeyen hareketinin durumu ne olursa olsun tüm gözlemcilerin ışığın hızını her zaman aynı büyüklükte ölçeceği önermesini birleştirir. Bu teori sezgisel olarak algılanamayacak, ancak deneysel olarak kanıtlanmış birçok ilginç sonuca varmamızı sağlar. Özel görelilik teorisi, uzaklığın ve zamanın gözlemciye bağlı olarak değişebileceğini ifade ederek Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırır. Uzay ve zaman gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabilir. Bu teori, madde ile enerjinin ünlü E=mc² formülü ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Özel Görelilik teorisi, tüm hızların ışık hızına oranla çok küçük olduğu uygulama alanlarında Newton mekaniği ile yaklaşık aynı sonuçları verir.
Teorinin özel ifadesiyle anılmasının nedeni, görelilik ilkesinin yalnızca eylemsiz gözlem çerçevesine uygulanış şekli olmasından kaynaklanır. Einstein, tüm gözlem çerçevelerine uygulanan ve yerçekimi kuvvetinin etkisinin de hesaba katıldığı Genel Görelilik teorisini geliştirmiştir. Özel Görelilik, yerçekimi kuvvetini hesaba katmaz ancak ivmeli gözlemcilerin durumunu da inceler. Özel Görelilik, günlük yaşamımızda mutlak olarak algıladığımız, zaman gibi kavramların göreli olduğunu söylemesinin yanı sıra, sezgisel olarak göreceli olduğunu düşündüğümüz kavramların ise mutlak olduğunu ifade eder. Birbirlerine göre hareketi nasıl olursa olsun tüm gözlemciler için ışığın hızının aynı olduğunu söyler. Özel Görelilik, c katsayısının sadece belli bir doğa olayının –ışık– hızı olmasının çok ötesinde, uzay ile zamanın birbiriyle ilişkisinin temel özelliği olduğunu ortaya çıkarmıştır. Özel Görelilik ayrıca, hiçbir maddenin ışığın hızına ulaşacak şekilde hızlandırılamayacağını söyler.

Özel görelilik, kendi zamanı için inanılması güç, pek çok öngörülerde bulunmuştur. Bunlardan en önemlileri: 

Nesneler hızlandıkça zaman nesne için daha yavaş akmaya başlayacaktır, ışık hızına ulaşıldığında zaman durmalıdır.
Nesneler hızlandıkça kütlelerinin bir kısmı kinetik enerjiye dönüşür, durağan kütleye sahip cisimler hiçbir zaman ışık hızına erişemeyeceklerdir.
Cisimler hızlandıkça hareket doğrultusundaki boyları kısalmaya uğrayacaktır.
Hiçbir cisim ışık hızında veya daha hızlı gidemez.
Özel görelilik, mantığımıza ve sağ duyumuza aykırı bir evren tanımladığından, bilim insanları 100 yılı aşkın bir süredir bunun doğruluğunu gözleri ile görmek ve bir açık bulmak umudu ile deneyler yapıp durmaktadırlar. 
Bu öngörülerin pek çoğu 1905'ten günümüze dek defalarca denenmiş ve doğru çıkmıştır:

İçlerinde çok hassas atom saatleri taşıyan uçaklar değişik yönlere doğru değişik hızlarla hareket ettirilmiş ve saatlerin kuramın hesaplarına yeterince uygun olarak yavaşladığı/hızlandığı gözlenmiştir.
Zamandaki yavaşlamanın sadece saatte meydana gelmediğini, gerçekte yaşandığının kanıtı ilk olarak nötrino ve mü-mezon deneylerinde ortaya çıkmıştır. Güneşten dünyaya gelen nötrino ve müonların ışık hızına çok yaklaştıkları (%99,5) için ömürlerinin (yaşam sürelerinin) Dünya'da üretilen durağan olanlara göre çok daha uzun olduğu görülmektedir.
Parçacık hızlandırıcılarındaki hızlandırma deneylerinde bugüne kadar kütlesi olan hiçbir cisim, atom veya elektron, ışık hızına çıkarılamamıştır. Hız arttıkça kütlesi de arttığı için ivmelendirilmesi zorlaşmaktadır.

Değişik gözlemciler, Newton fiziğinde Galileo dönüşümleri tarafından tanımlanmaktadır. Öncelikle belirli bir O olayı için (x, y, z, t) koordinatlarını kullanan bir K1 referans sistemi düşünelim (örn. yer). Aynı olayın başka bir gözlemci tarafından (x',y',z', t') koordinatlarıyla ifade edildiğini farz edelim (K2 referans sistemi). Eğer K2, K1 sistemine göre sabit bir hızla x ekseninde hareket ediyorsa (örn. bir tren vagonu) gözlemlenen O için kullanacakları referans sistemleri arasındaki bağıntı şöyle olacaktır:

  
    
      
        
          x
          ′
        
        =
        x
        −
        v
        t
      
    
    {\displaystyle x'=x-vt}
  

  
    
      
        
          y
          ′
        
        =
        y
      
    
    {\displaystyle y'=y}
  

  
    
      
        
          z
          ′
        
        =
        z
      
    
    {\displaystyle z'=z}
  

  
    
      
        
          t
          ′
        
        =
        t
      
    
    {\displaystyle t'=t}
  

Bu dönüşümler Newton'un mekanik yasalarına uygulandığında, yasalar formlarını korumaktadır. Fakat aynı şey Maxwell denklemleri için geçerli değildir. Maxwell denklemleri Lorentz dönüşümleri altında ancak formlarını koruyabilmektedir. Lorentz dönüşümleri, Galileo dönüşümlerinden farklı olarak şu şekildedir:

  
    
      
        
          x
          ′
        
        =
        γ
        (
        x
        −
        v
        t
        )
        
      
    
    {\displaystyle x'=\gamma (x-vt)\,}
  

  
    
      
        
          y
          ′
        
        =
        y
        
      
    
    {\displaystyle y'=y\,}
  

  
    
      
        
          z
          ′
        
        =
        z
        
      
    
    {\displaystyle z'=z\,}
  

  
    
      
        
          t
          ′
        
        =
        γ
        
          (
          
            t
            −
            
              
                
                  v
                  x
                
                
                  c
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle t'=\gamma \left(t-{\frac {vx}{c^{2}}}\right)}
  

Ayrıca ters halleri:

  
    
      
        x
        =
        γ
        (
        
          x
          ′
        
        +
        v
        
          t
          ′
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle x=\gamma (x'+vt')\,}
  

  
    
      
        y
        =
        
          y
          ′
        
        
      
    
    {\displaystyle y=y'\,}
  

  
    
      
        z
        =
        
          z
          ′
        
        
      
    
    {\displaystyle z=z'\,}
  

  
    
      
        t
        =
        γ
        
          (
          
            
              t
              ′
            
            +
            
              
                
                  v
                  
                    x
                    ′
                  
                
                
                  c
                  
                    2
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle t=\gamma \left(t'+{\frac {vx'}{c^{2}}}\right)}
  

burada 
  
    
      
        γ
        ≡
        
          
            1
            
              1
              −
              
                v
                
                  2
                
              
              
                /
              
              
                c
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \gamma \equiv {\frac {1}{\sqrt {1-v^{2}/c^{2}}}}}
  
.
Lorentz Dönüşümlerinde görüldüğü üzere iki gözlemci için aynı zaman betimlemesi geçerli değildir. Bu dönüşümlerde Einstein'ın Özel Görelilikle ortaya çıkardığı düşünce değişimi görülmektedir, yani farklı hızlardaki iki gözlemci aynı olay için farklı zaman değerleri ölçer.
Bu dönüşümleri y ve z eksenlerinde de düşünüp yöney (vektör) gösterimi kullanılabilir. Bunun için konumu hıza paralel ve hıza dik olacak şekilde iki bileşene ayırabiliriz:

  
    
      
        
          r
        
        =
        
          
            r
          
          
            ⊥
          
        
        +
        
          
            r
          
          
            ‖
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} =\mathbf {r} _{\perp }+\mathbf {r} _{\|}}
  

Bu biçimde sadece hıza paralel bileşen olan 
  
    
      
        
          
            r
          
          
            ‖
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {r} _{\|}}
  
 dönüşüme uğrar. O halde, Lorentz dönüşümleri

  
    
      
        
          
            r
            ′
          
        
        =
        
          
            r
          
          
            ⊥


Atomik birimler (İngilizcesi: Atomic units) (au veya a.u.), atom fiziği hesaplamaları için uygun olan doğal birimlerin bir sistemini oluşturmaktadır. Atomik birimlerin iki ayrı türü bulunmaktadır: Hartree atomik birimleri ve Rydberg atomik birimleri. Bu birimlerdeki farklılık yük ile kütle seçimindeki farklılıktan ileri gelmektedir. Bu makalede, Hartree atomik birimleri ile ilgilenilmiştir. Atomik birimlerdeki, aşağıdaki dört temel fiziksel sabitin sayısal değerlerinin tanımı aşağıda gösterildiği gibidir:

Elektronun kütlesi: 
  
    
      
        
        
          m
          
            
              e
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \!m_{\mathrm {e} }}
  
;
Temel yük: 
  
    
      
        
        e
      
    
    {\displaystyle \!e}
  
;
Sadeleştirilmiş Planck sabiti: 
  
    
      
        ℏ
        =
        h
        
          /
        
        (
        2
        π
        )
      
    
    {\displaystyle \hbar =h/(2\pi )}
  
;
Coulomb sabiti: 
  
    
      
        1
        
          /
        
        (
        4
        π
        
          ϵ
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle 1/(4\pi \epsilon _{0})}
  
.
Atomik birimler genellikle "a.u." veya "au" biçiminde kısaltma ile ifade edilir, değişik bağlamlardaki astronomik birimler, keyfi birimler ve soğurma birimleri için de kullanılan aynı biçimli kısaltma ile karıştırılmamalıdır.

Atomik birimler SI birimleriyle benzerlik gösterir. Uzunluğun ya da kütlenin birimi bu benzerliğe örnek olarak gösterilebilir. Bu benzerliklere karşın kullanımı ve gösterimi SI birimlerinden farklılıklar taşır.
"m" kadar kütleye sahip bir parçacığın kütlesinin elektronun kütlesinin 3.4 katı olduğunu varsayalım. Bu "m" değeri üç biçimde yazılabilir:

"
  
    
      
        m
        =
        3.4
         
        
          m
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle m=3.4~m_{e}}
  
". Bu gösterim atomik birimin açık bir şekilde görülebildiği bir gösterimdir. Sıkça kullanılır.
"
  
    
      
        m
        =
        3.4
         
        
          a
          .
          u
          .
        
      
    
    {\displaystyle m=3.4~\mathrm {a.u.} }
  
" ("a.u." ifadesi "atomik birimler"i belirtmektedir.) Bu gösterim belirsizlik taşımaktadır. Burada, "m"nin kütlesinin 3.4 kat atomik birime tekabül geldiği vurgulanmaktadır. Ama aynı şey "L" uzunluğu için uygulansaydı, eşitlik yine aynı olacaktı, "
  
    
      
        L
        =
        3.4
         
        
          a
          .
          u
          .
        
      
    
    {\displaystyle L=3.4~\mathrm {a.u.} }
  
". Bir tür belirsizlik oluştu. Bu denkliğin boyut kapsamında anlaşılabilir olması gerekmektedir.
"
  
    
      
        m
        =
        3.4
      
    
    {\displaystyle m=3.4}
  
". Bu gösterim, bir önceki gösterime benzemektedir. Burada doğrudan atomik birim 1'e karşılık gelmektedir. Bu durumda 
  
    
      
        
          m
          
            e
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle m_{e}=1}
  
 olur, böylelikle 
  
    
      
        3.4
         
        
          m
          
            e
          
        
        =
        3.4
      
    
    {\displaystyle 3.4~m_{e}=3.4}
  
 olur.

Atomik birimlerin 4 ana sabiti bulunmaktadır (yukarı bakınız). Bu nedenle bunların sayısal değerleri tanımı gereği atomik birimlerde birleşmektedir.

Shull, H.; Hall, G. G. (1959). "Atomic Units". Nature. 184 (4698). s. 1559. Bibcode:1959Natur.184.1559S. doi:10.1038/1841559a0. 

CODATA Internationally recommended values of the Fundamental Physical Constants.20 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Atomik kütle birimi (sembolü akb) veya dalton (sembolü Da), çok ufak kütleli maddelerin, özellikle atom ve moleküllerin kütlelerini hesaplamak için kullanılan ölçü birimidir. Bir karbon12 (C12) atomunun kütlesinin tam olarak 1/12'sine eşittir. Bunun sebebi, karbonun en kararlı ve en kolay bulunabilen elementlerden biri olmasıdır.
1 akb = 1/NA gram = 1/ (1000 NA) kg (NA Avogadro sayısıdır.)
1 akb ≈ 1.660538782(83) × 10−27 kg ≈ 931.494028(23) MeV/c2
Örneğin; 1 tane C atomu 12 akb'dir, 1 tane Al atomu 27 akb'dir, 1 tane Na atomu 23 akb'dir. 1 mol oksijen 6,02x1023 tane oksijen atomu içerir (veya 16 gr oksijen 6,02x1023 tane oksijen atomu içerir). Benzer şekilde, 56 gr Fe (1 mol Fe) 6,02x1023 tane Fe atomu içerir.

  
    
      
        1
        
        
          
            u
            
              S
              I
            
          
        
        =
        1,660
        
        538
        
        782
        
        (
        83
        )
        ⋅
        
          10
          
            −
            27
          
        
        
        
          k
          g
        
      
    
    {\displaystyle 1\;\mathrm {u_{SI}} =1{,}660\;538\;782\;(83)\cdot 10^{-27}\;\mathrm {kg} }
  

  
    
      
        1
        
        
          
            u
            
              C
              G
              S
            
          
        
        =
        1,660
        
        538
        
        782
        
        (
        83
        )
        ⋅
        
          10
          
            −
            24
          
        
        
        
          g
        
      
    
    {\displaystyle 1\;\mathrm {u_{CGS}} =1{,}660\;538\;782\;(83)\cdot 10^{-24}\;\mathrm {g} }
  

  
    
      
        1
        
        
          k
          g
        
        =
        6,022
        
        141
        
        79
        
        (
        30
        )
        ⋅
        
          10
          
            26
          
        
        
        
          a
          k
          b
        
      
    
    {\displaystyle 1\;\mathrm {kg} =6{,}022\;141\;79\;(30)\cdot 10^{26}\;\mathrm {akb} }
  

  
    
      
        1
        
        
          g
        
        =
        6,022
        
        141
        
        79
        
        (
        30
        )
        ⋅
        
          10
          
            23
          
        
        
        
          a
          k
          b
        
      
    
    {\displaystyle 1\;\mathrm {g} =6{,}022\;141\;79\;(30)\cdot 10^{23}\;\mathrm {akb} }
  

Formüllerde verilen u sembolü, Atomik kütle birimi'nin orijinal adından gelmektedir. (unified atomic mass unit)

Açısal dakika veya MOA bir derecenin altmışta birine eşit bir açısal ölçü birimidir. Bir derece bir dairenin üç yüz altmışta biri olarak tarif edildiğinden 1 MOA; açısal dakika kapalı bir dairenin 21 600'de biridir. Astronomi veya keskin nişancılık gibi çok küçük açıların ifadesi için bir birime ihtiyaç duyulan alanlarda kullanılır.
Tam bir kürede açısal dakikanın karesinin matematiksel ifadesi şöyledir:

  
    
      
        4
        π
        
          
            (
            
              
                
                  10
                  
                  800
                
                π
              
            
            )
          
          
            2
          
        
        =
        
          
            
              466
              
              560
              
              000
            
            π
          
        
      
    
    {\displaystyle 4\pi \left({\frac {10\,800}{\pi }}\right)^{2}={\frac {466\,560\,000}{\pi }}}
  

Bu değer yaklaşık olarak 148 510 660 498 açısal dakika kareye eşittir.
Açısal saniye bir derecenin üç bin altı yüzde birine denk gelen açı birimidir.

Fizikte doğal birimler, evrensel fizik sabitleri kullanılarak elde edilen ölçü birimleridir. Örneğin temel yük (e), elektriksel yük ve ışık hızı (c), hız için kullanılan doğal birimlerdir. Herhangi bir evrensel fizik sabitini 1 birim olarak normalleştirmek için yalnızca evrensel ölçü sistemi kullanılır. Her ne kadar bu şekilde basitleştirme avantaj gibi görülüyor olsa bile, fizik yasalarının matematiksel ifadesinden elde edilen bu sabitlerin anlaşılması biraz zor olabilir.

Doğal birimlerin tanımlarının kökeni yalnızca doğadan geldiğinden dolayı "doğaldır". Bunların büyüklükleri insan tarafından elde edilemez. Planck birimleri, her ne kadar doğal birimler sistemlerinden biri olsa bile, "doğal birimler" olarak adlandırılmasında bir kısıtlama yoktur. Planck birimleri, SI'da anılan SI olmayan birimlerde sınıflandırılan doğal birimlerdir. Fakat, bu birimler herhangi bir prototip nesne veya parçacığın bir özelliği olmaması için eşsiz olarak dikkate alınmışlardır, fakat vakumun bir özelliği olabilirler.
Diğer ölçü sistemleri gibi doğal birimlerde de, uzunluk, kütle, zaman, sıcaklık, (elektrik akımı yerine) elektriksel yük kullanılır. Bazı fizikçiler sıcaklığı temek fiziksel nicelik olarak kabul etmiyor. Bunu serbest bir parçacığın birim derecedeki enerjisi olarak ifade ediyorlar. Çünkü enerji, kütle, uzunluk ve zamana bağlıdır. Hemen hemen tüm doğal birimler Boltzmann sabiti (kB=1) olarak normalleştirilebilir. Bu, örneğin sıcaklık birimini tanımlamanın basit bir yoldur.
SI'da elektriksel yük birimi amper iken SI'dan türetilen birim sisteminde elektriksel yük birimi coulombdur.

Doğal birimler, çoğunlukla 1 birim olarak normalleştirilir. Çoğu doğal birim sistemleri, c = 1 eşitliğini kullanır. Burada c, ışık hızıdır. Işık hızının yarı hızındaki bir v hızı için v = 1/2c ve c = 1 olur. Bu durumda v = 1/2 olur. v = 1/2 eşitliğinin anlamı "v hızı, örneğin Planck birimlerindeki değeri yarımdır" veya "v hızı, yarım Planck birim hızı kadardır".
c = 1, tüm birimlerde kullanılabilir. Örneğin E=mc², Planck birimlerinde E = m olarak yazılabilir. Bu denklemin anlamı; "Bir parçacığın Planck birimlerine göre enerjisi, parçacığın kütlesine eşittir."

Doğal birimler, SI ve diğer birim sistemleri ile karşılaştırıldıklarında, hem avantajları hem de dezavantajları vardır:

Basitleştirilmiş denklemler: Sabitler 1'e normalleştirildiğinde, bu sabitleri bulunduran denklemler de çok sık ortaya çıkar ve bazen de anlaşılmaları basitleşir. Örneğin sabit kütleye sahip bir parçacık için E2 = p2c2 + m2c4 özel görelilik denkleminin çözümü biraz zordur. Fakat denklem doğal birimlere dönüştürülürse, E2 = p2 + m2 biçimini alır.
Fiziksel anlamı: Doğal birimler sistemi boyut analizinde ortaya çıkar. Örneğin Planck sabiti kuantum mekaniğinde aksiyomun temel birimi olarak kabul edilir.
Prototipleri yoktur: Prototip, kilogram gibi bir birimi tanımlayan fiziksel, somut bir nesnedir. Prototipte herhangi bir zamanda her an bir eksiklik olabilir. Doğal birimlerin prototipinin olmaması bir avantajdır. (Bu avantajı, klasik elektriksel birim gibi doğal olmayan birim sistemlerinde paylaşır.)
Büyük belirsizlik: a = 1010 eşitliğini Planck birimlerinde göz önüne alalım. Eğer a, bir uzunluk ifade ederse, denklem a = 1,6×10-25 metre olur (1 Planck uzunluğunun 1,616199(97)×10-35 metre olduğuna dikkat edin). Eğer a, bir kütle ifade ederse, denklem a = 220 kg olur (1 Planck kütlesinin 2,17651(13)×10-8 kg olduğuna dikkat edin. Bu yüzden, eğer a ifadesi tam olarak tanımlanmazsa, a = 1010 denklemi yanlış anlaşılmaya neden olabilir.

Fizik sabitlerinin çok oluşu, doğal birim sistemleri tasarlayıcıları tarafından, bu sabitlerden bazılarının normalleştirilmesi (1'e eşitlenmesi) gerektiği düşüncesini doğurdu. Yalnızca birkaç sabiti normalleştirmek yeterli değildir. Örneğin, protonun ve elektronun kütleleri normalleştirilemez. Eğer bir elektronun kütlesi 1 olarak normalleştirilirse, bir protonun kütlesi de ≈1836 olur. Çok basit bir örnek olarak, α≈1/137 ince yapılı sabiti de 1 olarak normalleştirilemez. Çünkü 1, boyutsuz fiziksel sabittir. Diğer boyutsuz fiziksel sabitler ile ilgili iyi yapılı sabit de şöyledir:

  
    
      
        α
        =
        
          
            
              
                k
                
                  
                    e
                  
                
              
              
                e
                
                  2
                
              
            
            
              ℏ
              c
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \alpha ={\frac {k_{\mathrm {e} }e^{2}}{\hbar c}},}
  

Burada ke, Coulomb sabiti; e temel yük; ℏ, indirgenmiş Planck sabiti ve c, ışık hızıdır. Bu yüzden bu dört sabiti eşzamanlı olarak normalleştirmek mümkün değildir.

SI birimlerinde  elektriksel yük birimi coulombtur. Bu farklı bir birimdir. Çünkü kütle, uzunluk, zaman gibi SI birimleri ile şöyle ifade edilebilir: [m]1/2 [L]3/2 [s]−1.
Elektromanyetizma için iki ana doğal birim sistemi vardır:

Lorentz–Heaviside birimleri (elektromanyetizma birimleri sisteminin rasyoneli olarak sınıflandırılır).
Gauss birimleri (elektromanyetizma birimleri sisteminin irrasyoneli olarak sınıflandırılır).
Heaviside-Lorentz birimleri çok geneldir. Maxwell denklemleri genellikle, Lorentz-Heaviside birimlerinden ve Gauss birimlerinden daha basittir.
Bu iki birim sistemindeki e temel yük denklemi şöyledir:

  
    
      
        e
        =
        
          
            4
            π
            α
            ℏ
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle e={\sqrt {4\pi \alpha \hbar c}}}
  
 (Lorentz–Heaviside),

  
    
      
        e
        =
        
          
            α
            ℏ
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle e={\sqrt {\alpha \hbar c}}}
  
 (Gauss)
Burada; ħ, indirgenmiş Planck sabiti; c, ışık hızı ve α≈1/137, ince yapılı sabittir.
c = 1 olduğu doğal birimler sisteminde Lorentz-Heaviside birimleri, SI birimlerinden türetilebilir. Bunun için ε0 = μ0 = 1 olarak normalleştirilir. Gauss birimleri de SI'dan türetilebilir. Fakat, tüm elektriksel alanların 
  
    
      
        
          
            4
            π
            
              ϵ
              
                0
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {4\pi \epsilon _{0}}}}
  
 bölünmesi, tüm manyetik alınganlıkların 4π ile çarpılması, gibi karmaşık dönüşümler uygulanmalıdır.

Tablo 1: Temel Planck birimleri

Planck birimleri şöyle tanımlanır:

  
    
      
        c
        =
        G
        =
        ℏ
        =
        
          k
          
            B
          
        
        =
        1
         
      
    
    {\displaystyle c=G=\hbar =k_{\text{B}}=1\ }
  

Burada c, bir vakumdaki ışık hızı; G, yerçekimi sabiti; 
  
    
      
        ℏ
      
    
    {\displaystyle \hbar }
  
, indirgenmiş Planck sabiti ve kB, Boltzmann sabitidir.
Planck birimleri doğal birimlerde bir sistemdir. Bunlar hiçbir fiziksel nesnenin, prototipin, hatta temel parçacığın bile özellikleri değildir. Yalnızca fizik yasalarının temel yapısını ifade ederler: c ve G, genel görelilikteki uzayzaman modelinin sabitleridir ve ℏ kuantum mekaniğinde enerjinin frekansa oranı veya dalga boyu ile eigen momentumunun çarpımıdır.

Burada:

α, ince yapılı sabit, 7,2973525698(24)×10-3
αG, kütleçekim eşleşme sabiti, me/mP)2 ≈ 1,752×10-45,
keV, kiloelektronvolt

Etalon, ağırlık ve uzunluk ölçüleri için kabul edilmiş yasal ölçü modelidir. Kelimenin kökeni Fransızcada standart anlamına gelen étalon kelimesidir. Ancak daha dar anlamıyla etalon Uluslararası Birimler Sisteminde temel birimler için seçilen örneklere verilen addır.
Uluslararası Birimler Sisteminde önce uzunluk, kütle ve zaman birimlerinin standartları saptanmıştı. Başlangıçta zaman etalonu olarak bir gün süresinin 1/86,400'ü olan saniye esas alınmıştı. Gerek uzunluk ve gerekse kütle için etalon olarak uzun süre maddi cisimler kullanılmıştı. Her iki etalon için de kullanılan madde (kütle açısından) %90 platin ve %10 iridyum olan bir alaşımdan yapılmıştır. Bu alaşımın özelliği paslanmaya ve şekil deformasyonuna karşı çok dirençli oluşudur.
Uzunluk için 1 metre uzunluğunda bir çubuk kullanıldı. Bu çubuğun kesit alanının Tresca şekli denen bir özel şekli vardır. Fransız makine mühendisi Henri Tresca (1814-1885) tarafından geliştirilen bu şekil deformasyonu daha da azaltmaktadır. Kütle için esas alınan cisim ise bir silindirdi. Bu silindirin çapı ve yüksekliği 39 milimetreydi. Silindir Fransa'nın başkenti Paris yakınındaki Saint-Cloud'taki kalibrasyon laboratuvarında muhafaza edilmektedir. Ayrıca çeşitli ülkelerde bu silindirin kopyaları vardır.
Günümüzde etalon olarak maddi cisimlerin kullanılmasından vazgeçilmiştir. 1983 yılında uzunluk birimi metrede, 2019 yılında ise kütle birimi kilogramda maddi cisimler yerine evrensel fizik sabitleri kullanılmaya başlandı.

Günümüzde standart olarak artık evrensel fizik sabitleri kullanılmaktadır. Bunlar (MKS sisteminde birimsiz olarak)

Sezyum atomu doğal radyasyonu frekansı; fcs= 9192631770
Işık hızı; c= 299792458
Planck sabiti; h= 6.62607015×10-34
Elektron (veya proton) elektrik yükü; e=1.602176634×10-19
Boltzmann sabiti; k= 1.380 649 x10-23
Avagadro sayısıː n= 6.022 140 76 × 1023 
540 THz de monokromatik ışık verimiː 
  
    
      
        η
      
    
    {\displaystyle \eta }
  
= 683
7 temel birim için tarifler şöyledir;

saniye (sn):  Sezyum 133 atomunun doğal radyasyonunda 9192631770 adet periyodun süresi
metre (m):    Boşluktaki ışığın bir saniyede gittiği yolun 299792458'de biri
kilogram (kg): Plack sabitinin saniye ile çarpılıp metrekareye bölümü
amper (A):    Bir elektron elektrik yükünün 1/1.602176634×10-19 katının bir saniyeye bölümü
Kelvin (K):    Metre kare ile kilogram çarpımının saniye kare ile Boltzman sabitine bölümü.
candela (cd): 540 THz de 1 watt gücün 683 te biri
mol (mol):     Avagadro sayısı kadar atom veya molekülün miktarı

Farad, SI birim sisteminde ve MKS birim sisteminde sembolü F olan sığalık (kapasitans) birimidir. Farad, elektriksel kapasite(sığa) birimi olarak kullanılır. Bir sığanın bir farad olması, 1 volt potansiyel farkı altında 1 coulomb yük depolayabilen bir kapasite anlamına gelir. Bir başka deyişle, 1 farad, bir kondansatörün 1 coulomb yükü 1 voltluk bir potansiyel farkı altında tutabilen sığadır. Farad birimi, kondansatörlerin sığasının ölçümünde kullanılır. Kondansatörler, yükleri depolayabilen ve devrelerde enerjinin depolanması ve salınması için kullanılan elektriksel bileşenlerdir. Couloumb birimi ve dolayısıyla Farad birimi günlük yaşamda kullanılmak için çok büyüklerdir, dolayısıyla elektronikte kullanılan kondansatörlerin sığaları mikrofarad ile ölçülür.
Farad birimi, adını İngiliz fizikçi Michael Faraday'dan almıştır. Bu ad ilk olarak Latimer Clark ve Charles Bright tarafından 1861 yılında  yükü tanımlamak için kullanılmıştır, ancak 1873 yılına gelince birim artık sığadan bahseden bir birim haline gelmiştir. 1881'de Paris'teki Uluslarasası Elektrik Ustaları Toplantısında, farad birimi resmî olarak sığayı tanımlayan bir birim olarak kullanım görmüştür.
SI ana birimlerinde ifadesi şöyledir: 1 F = 1 kg−1⋅m−2⋅s4⋅A2

Gray Uluslararası Birimler Sisteminde kullanılan bir birimdir. Bu birim radyasyona maruz kalan bir maddede soğrulanan enerji miktarının ölçümünde kullanılır. Kısaltması Gy dir. Birim adını İngiliz fizikçi Louis Harold Gray'den almıştır.
Gray, radyasyon dozu birimi olarak kullanılan bir ölçü birimidir. Gray birimi, bir kilogram maddeye verilen radyasyon enerjisinin miktarını ifade eder. Bir gray, bir kilogram maddeye bir joule radyasyon enerjisi verildiğinde absorbe edilen enerji miktarına eşittir.
Gray birimi, adını İngiliz fizikçi Louis Harold Gray'den almıştır. Gray, radyasyon dozlarının ölçülmesinde önemli bir rol oynamış ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmış bir bilim adamıdır.
Gray, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "Gy" olarak gösterilir. Gray birimi, radyasyonun neden olduğu hasarın miktarını ölçmek için kullanılır. Radyasyon dozu, maruz kalınan radyasyonun miktarı ve türüne bağlı olarak değişir ve farklı radyasyon tipleri farklı biyolojik etkilere sahiptir. Gray birimi, radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkisini değerlendirmek için önemli bir ölçüt olarak kabul edilir.
Grayin tanımı 1 kilogram maddenin soğurduğu 1 joule radyasyon enerjisidir.

  
    
      
        1
        
          
             Gy
          
        
        =
        1
        
          
            
               J 
            
            
               kg 
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ Gy}}=1{\frac {\mbox{ J }}{\mbox{  kg }}}}
  

1 joule temel birimler cinsinden şöyle gösterilir;

  
    
      
        
          
            J
          
        
        =
        
          
            kg
          
        
        ⋅
        
          
            
              
                
                  m
                
              
              
                2
              
            
            
              
                
                  sn
                
              
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{J}}={\mbox{kg}}\cdot {\frac {{\mbox{m}}^{2}}{{\mbox{sn}}^{2}}}}
  

Bu sebepten,

  
    
      
        1
        
          
             Gy
          
        
        =
        1
        ⋅
        
          
            
              
                
                  m
                
              
              
                2
              
            
            
              
                
                  sn
                
              
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\mbox{ Gy}}=1\cdot {\frac {{\mbox{m}}^{2}}{{\mbox{sn}}^{2}}}}
  

        1
        
        
          
            
              erg
            
            
              gr
            
          
        
        =
        
          10
          
            −
            4
          
        
        
        
          
            Gy
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\quad {\frac {\mbox{erg}}{\mbox{gr}}}=10^{-4}\quad {\mbox{Gy}}}
  

  
    
      
        1
        
        
          
            rad
          
        
        =
        0.01
        
        
          
            Gy
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\quad {\mbox{rad}}=0.01\quad {\mbox{Gy}}}
  

Radyoterapi

Henri elektromanyetikte indüktans birimidir. Birim adını Amerikalı bilim insanı Joseph Henry'dan  (1797-1878) almıştır. Birimin orijinal hali henry olup Türkiye'de telaffuz kolaylığı açısından henri olarak söylenmektedir. Birim küçük harfle yazılmakta, ancak H şeklindeki kısaltması büyük harfle yapılmaktadır. Ast katı ve üst katı açısından diğer birimlerin tabi olduğu kurallara tabidir. Uygulamada, özellikle ast katları kullanılmaktadır. (mH, yani milihenri ile µH, yani mikrohenri)
Henri, elektriksel indüktansın ölçümünde kullanılan birimdir. Bir sargıya bir amperlik akım uygulandığında, sargının kendisinde bir manyetik alan oluşur ve manyetik alanın büyüklüğü sargının indüktansına bağlıdır. Henri birimi, bir sargının bir volt potansiyel değişikliği altında depolayabileceği manyetik enerji miktarını ifade eder.
Henri birimi, adını Fransız fizikçi ve matematikçi Joseph Henry'den almıştır. Henry, elektromanyetik indüksiyon konusunda önemli çalışmalar yapmış ve elektromanyetizmanın temel yasalarına önemli katkılarda bulunmuştur.
Henri, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "H" olarak gösterilir. Bir henri, bir sargının manyetik alanı 1 amper/saniye değişim oranında 1 volt potansiyel değişikliği ürettiğinde, sargının indüktansıdır. Henri birimi, elektriksel devrelerin tasarımında ve manyetik alanların ölçümünde kullanılır.

Herhangi bir bobin içinden akım geçtiği zaman ilk anda bu akım bobin çevresinde bir manyetik alana sebep olur. Bu alan da ters yönlü bir gerilim üretir. 
Ancak akımdaki değişiklik bittikten sonra, bobinin iki ucu arasındaki gerilim asimtotik olarak zayıflar ve bobin kısa devre gibi davranmaya başlar. Doğru akımda gerilimin uygulanmasını izleyen kısa süre sonra bobinin etkisi sıfırlanır. Kısacası bobinin ilk anda açık devre olduğu, fakat daha sonra kısa devre haline geldiği söylenebilir. Bu sebepten, doğru akım söz konusu olduğunda, bobin sadece bir geciktirme elemanıdır.
Buna karşılık, dalgalı akım söz konusu olduğunda, durum farklıdır. Çünkü dalgalı akım sürekli olarak değişir ve bobin de sürekli olarak ters yönlü gerilim indüklemeğe devam eder. Bu durum bobinin iki ucu arasına uygulanan gerilim ile bobin içinde akan akım arasında bir faz farkına yol açar. (Şayet devrede başka eleman yoksa faz farkı π/2 radyandır.) Faz farkı sebebiyle, bobin dalgalı akımın her periyodunda önce enerji depolar, daha sonra da depoladığı enerjiyi devreye verir. Yani bobinin sebep olduğu net enerji kaybı yoktur. Bobinin bu etkisine indüktans (inductance) denilir.
Aslında bobin adı verilen elemanın mutlaka klasik sargı olması da gerekmez. Çok yüksek frekanslarda kablo üzerinde her kıvrım, her düzensizlik bobin gibi etki yapar. Bu sebeple bu tür elemanlara daha genel bir isim verilmiş ve indüktör (inductor) denilmiştir.

İndüktör üzerindeki gerilim şu şekilde gösterilir:

  
    
      
        v
        (
        t
        )
        =
        L
        ⋅
        
          
            
              d
              i
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle v(t)=L\cdot {\frac {di}{dt}}}
  

Burada V gerilim, I akım, t zaman ve L de indüktanstır.
Bu denklemde, indüktör içinde akan akımdaki değişikliklerin indüktörün iki ucu arasındaki gerilimi saptadığı görülmektedir. Ancak, akım değişikliği (di/dt) ile bobinin iki ucu arasındaki oluşan gerilim arasında bir de katsayı vardır. İşte indüktans L harfiyle gösterilen bu katsayıdır. (birimi henri, kısaltması H)

İndüktansın boyutu:

  
    
      
        
          I
          n
          d
          u
          k
          t
          a
          n
          s
        
        =
        
          
            
              
                
                  u
                  z
                  u
                  n
                  l
                  u
                  k
                
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                k
                u
                t
                l
                e
              
            
            
              
                
                  z
                  a
                  m
                  a
                  n
                
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                
                  a
                  k
                  i
                  m
                
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {Induktans}={\frac {{uzunluk}^{2}\cdot {kutle}}{{zaman}^{2}\cdot {akim}^{2}}}}
  

şeklinde verilir. Yani, henri biriminin SI temel birimler cinsinden karşılığı karşılığı;

  
    
      
        H
        =
        
          
            
              
                m
                
                  2
                
              
              ⋅
              k
              g
            
            
              s
              
                n
                
                  2
                
              
              ⋅
              
                A
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle H={\frac {m^{2}\cdot kg}{sn^{2}\cdot A^{2}}}}
  

Elektromanyetik birimler
Bobin

Kandela, Işık şiddeti birimidir. Uluslararası SI sistemindeki 7 temel birimden biridir. (Bu birim bazen mum olarak da adlandırılır. Fakat ikisi tam olarak eşit değildir).
Kandela, ışık şiddeti birimidir ve uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır. Kandela, bir ışık kaynağının bir yönde yaydığı ışık akısı yoğunluğunu ifade eder.
Daha spesifik olarak, bir kandela, bir ışık kaynağından bir yöne doğru yayılan ışık akısı yoğunluğunun, 1/683 watt/sr olduğu noktadaki ışık şiddetidir. Burada "sr", steradyanın kısaltmasıdır ve 3 boyutlu bir alanda belirli bir yönde ölçülen ışık yoğunluğunu ifade eder.
Kandela, ışık kaynaklarının parlaklığını ölçmek ve karşılaştırmak için kullanılır. Örneğin, bir projektörün veya bir el fenerinin ışık şiddeti kandelalarla ölçülebilir. Kandela, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "cd" ile gösterilir.

Işınım dalga boyu veya frekans ile tarif edilebilir. İkisi arasındaki ilişki:

  
    
      
        λ
        =
        
          
            c
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {c}{f}}}
  

Burada λ dalga boyu, f frekans ve c de ışık hızıdır.
Işık hızı boşlukta 299.792.458 m/s'dir. MKS sisteminde dalga boyu birimi metre (m), frekans birimi ise Hertz'dir (Hz), (yukarıdaki ilişkide frekans GHz cinsinden verilirse dalga boyu da nm cinsinden hesaplanabilir).

Bütün ışık kaynakları elektromanyetik spektrumunda ışınım yaparlar. Bu ışınımın gücü watt birimiyle ölçülür. Ancak bu ışınımın tamamı insan gözüyle algılanamaz. Işık insan gözüyle algılanan ışınıma verilen bir addır. Işık gücüne ışık akısı denilir. Işık akısının birimi lumen'dir (lm ile gösterilir).

Noktasal bir ışık kaynağında bir steradyanlık katı açı içine düşen ışık akısı ışık şiddeti olarak bilinir. Noktasal kaynak için,

  
    
      
        I
        =
        
          
            Φ
            
              4
              ⋅
              π
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I={\frac {\Phi }{4\cdot \pi }}}
  

Burada Φ ile lumen cinsinden ışık akısı, I ile ışık şiddeti gösterilmiştir. Işık şiddetinin birimi Batı dillerinde candela, dilimizde ise kandeladır (kısaltması cd).

İnsan gözü 380-740 nm arasındaki elektromanyetik spektruma duyarlıdır. Ama bu spektrumdaki her dalga boyuna aynı derecede duyarlı değildir. Maksimum duyarlık aydınlık ortamda 555 nm dalga boyundaki ışığadır (yeşil renk). Sadece bu dalga boyunda ışıma yapan ve 1 W elektromanyetik güç yayan bir kaynak 683.002 lm ışık akısı oluşturur. Diğer bütün dalga boylarında 1 W elektromanyetik gücün ürettiği ışık akısı (ve dolayısıyla ışık şiddeti) bundan daha azdır.

Fizikte kullanılan bütün birimler yedi temel birimden türetilebilirler. SI temel birim adını alan bu birimler uluslararası bir organizasyon olan Conférence générale des poids et mesures tarafından tanımlanmaktadır. Kandela da bu yedi temel birimden biridir (diğerleri metre, kilogram, saniye, amper, kelvin, mol).
1948 yılında kandela tanımı şu şekilde yapıldı:
Donma noktasında ve 101.325 N/m2 atmosfer basıncı altındaki platinin 1/600.000 m2lik yüzeyinin ışık şiddeti.
Ne var ki, bu ölçüm çok güç bir ölçümdür. Teknolojinin ilerlemesiyle 1979 yılından itibaren birim radyometrik ölçülerle ve güç birimi watt'a dayandırılarak ölçülmeye başlanmıştır.

Işık akısı
Işık şiddeti
Uluslararası Birimler Sistemi
Stilb
Mum (birim)

Katal, Uluslararası Birimler Sisteminde, enzim aktivitesi ölçü birimidir. Katal kelimesi kataliz kelimesinden türetilmiştir. Ast ve üst katları diğer SI birimlerinin gibidir. Kısaltması kat'tır. Ancak katal aşırı büyük bir birimdir ve uygulamada ast katları veya SI birim olmayan enzim birimi tercih edilir.
Katal, kimyasal reaksiyon hızının ölçüldüğü bir birimdir. Katal, bir maddenin belirli bir süre içinde dönüşüm hızını ifade etmek için kullanılır. Daha spesifik olarak, bir katal, bir enzim tarafından katalizlenen bir mol reaksiyonun sayısını ifade eder.
Katal birimi, adını İsveçli kimyager ve biyokimyager Jöns Jakob Berzelius'un asistanı olan İsveçli kimyager ve biyokimyager Willy Kuhne'den almıştır. Katal, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "kat" olarak gösterilir.
Bir katal, bir mol kimyasal bileşiğin belirli bir süre içinde (genellikle bir saniye) dönüştürülmesiyle üretilen reaksiyon sayısını ifade eder. Örneğin, bir enzim 1 katal hızına sahipse, bir saniyede bir mol reaksiyonu katalize edebilir. Katal, biyokimyada ve diğer kimya alanlarında, özellikle de katalitik süreçlerin ölçülmesinde kullanılır.
Bir enzim birim dakikada bir mikromol olarak tanımlanmışken katal birimim saniyede bir mol dur.

  
    
      
        1
        
        
          
            enzim birimi
          
        
        =
        
          
            
              
                10
                
                  −
                  6
                
              
              
                
                  mol
                
              
            
            
              60
              
              
                
                  sn
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\quad {\mbox{enzim birimi}}={\frac {10^{-6}{\mbox{mol}}}{60\quad {\mbox{sn}}}}}
  

  
    
      
        1
        
        
          
            kat
          
        
        =
        
          
            
              1
              
              
                
                  mol
                
              
            
            
              1
              
              
                
                  sn
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\quad {\mbox{kat}}={\frac {1\quad {\mbox{mol}}}{1\quad {\mbox{sn}}}}}
  

İki birim arasındaki ilişki:
  
    
      
        1
        
        
          
            kat
          
        
        =
        
          
            6
          
        
        ⋅
        
          10
          
            7
          
        
        
        
          
            enzim birimi
          
        
      
    
    {\displaystyle 1\quad {\mbox{kat}}={\mbox{6}}\cdot 10^{7}\quad {\mbox{enzim birimi}}}

Lümen, fizikte birim zamanda bir kaynaktan çıkan ışık miktarı olan ışık akısının birimidir. Kısaca lm sembolüyle gösterilir.
Lümen, ışık akısının ölçüldüğü bir birimdir. Lümen birimi, insan gözünün algıladığı ışık miktarını ifade eder. Daha spesifik olarak, bir lümen, bir ışık kaynağından bir saniyede yayılan ışığın toplam miktarını ifade eder.
Lümen birimi, adını İngiliz fizikçi ve matematikçi Thomas Young ve İskoç fizikçi James Clerk Maxwell'den almıştır. Lümen, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "lm" olarak gösterilir.
Lümen, bir ışık kaynağının toplam ışık çıkışını ölçmek için kullanılır. Örneğin, bir ampulün 100 lümenlik bir ışık çıkışı varsa, bu ışık kaynağından bir saniyede 100 lümenlik ışık akısı yayılmaktadır. Lümen birimi, aydınlatma sektöründe ve genel olarak ışık kaynaklarının ölçümlerinde kullanılır.

Lüks

Lüks, 1 metre yarıçaplı bir kürenin merkezinde bulunan, 1 candela şiddetindeki ışık kaynağının 1 metrekarelik küre yüzeyinde oluşturduğu aydınlanma şiddetidir.
Buna göre, 1 candela şiddetindeki bir ışık kaynağı "d" yarıçaplı bir kürenin merkezinde ise, küre yüzeyine düşen toplam ışık akısı : 
  
    
      
        Φ
        =
        4
        π
        I
      
    
    {\displaystyle \Phi =4\pi I}
  
 olarak bulunur.
Lüks, bir yüzeye düşen aydınlatmanın şiddetinin ölçüldüğü bir birimdir. Lüks birimi, bir yüzeyin belirli bir alanına düşen ışık akısı miktarını ifade eder. Daha spesifik olarak, bir lüks, bir metrekarelik yüzey alanına düşen bir lümenlik ışık akısıdır.
Lüks birimi, adını İskoç fizikçi ve matematikçi James Clerk Maxwell'den almıştır. Lüks, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "lx" olarak gösterilir.
Lüks, bir yüzeye düşen aydınlatma seviyesini ölçmek için kullanılır. Örneğin, bir ofisin aydınlatmasını ölçmek için, bir lüksölçer cihazı kullanılabilir. Bu cihaz, bir yüzeye düşen aydınlatmanın şiddetini ölçer ve sonucu lüks birimiyle ifade eder. Lüks birimi, aydınlatma tasarımı ve planlaması, bina aydınlatması ve aydınlatma sistemleri gibi alanlarda sıkça kullanılır.

Radiometry and photometry FAQ Professor Jim Palmer's Radiometry FAQ page (University of Arizona).

Elektronikte kullanılan boyutsuz ve logaritmik bir birim.

Elektronikte fiziksel büyüklükleri ifade eden watt, volt ya da amper gibi birimler kullanılır. Ancak bazen de mutlak büyüklük değil de, bağıl (göreceli, izafi, relatif) büyüklükler kullanmak gerekir.Mesela bir yükseltecin ne oranda yükseltme yaptığı, bir bölücünün ya da bir zayıflatıcının ne oranda zayıflatma yaptığı mutlak büyüklüklerle değil bağıl büyüklüklerle gösterilir. Bu gibi oranları aritmetiksel olarak göstermek mümkünse de, kullanım kolaylığı açısından oranları logaritmik olarak göstermek tercih edilir.
Bağıl oranları logaritmik olarak göstermek amacıyla üç birim geliştirilmiştir:
Fon (akustikte kullanılır)
Bel ve askatı desibel (elektronikte güç oranı için kullanılır)
Neper (elektronikte gerilim veya akım oranı için kullanılır)

Şayet bir devrenin girişindeki gerilim V1 ve çıkışındaki gerilim V2 ise Neper (Np) cinsinden gerilim kazancı

  
    
      
        
          K
        
        =
        ln
        ⁡
        (
        
          V
          
            2
          
        
        
          /
        
        
          V
          
            1
          
        
        )
        =
        ln
        ⁡
        (
        
          V
          
            2
          
        
        )
        −
        ln
        ⁡
        (
        
          V
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K} =\ln(V_{2}/V_{1})=\ln(V_{2})-\ln(V_{1})}
  

Burada ln şeklinde gösterilen fonksiyon doğal logaritma, yani e ≈ 2.71828 tabanlı logaritmadır.

Neper biriminin adı, logaritma kavramını geliştiren İskoçyalı matematikçi John Napier'in (1550-1617) adından gelir.

Neper gerilim için kullanıldığı gibi akım için de kullanılabilir. Burada belirtilen gerilim için belirtilenler akım şiddeti için de geçerlidir. Gerilim kazancı olan devrede Np birimi artı (+ ) işaretli, gerilim kaybı olan devrede eksi (– ) işaretlidir. Gerilim kazancı olmayan devrede ise kazanç 0 Np dir.
Birbirine seri bağlı devrelerde devre kazanç ve kayıpları (işaretlere dikkat etmek kaydıyla) toplanır. (Devreler paralel bağlı ise akım kazancı söz konusudur.) 
Kazanç veya kayıptan Neper birimine geçmek için çıkış/giriş oranının doğal logaritması alınır. 
Neper cinsinden kazanç veya kaybı aritmetik orana çevirmek için bu oranın üstsel fonksiyonunu bulmak yeterlidir.
Şayet kazanç K ve oran m ise

  
    
      
        
          K
        
        =
        ln
        ⁡
        (
        m
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K} =\ln(m)}
  

  
    
      
        
          m
        
        =
        exp
        ⁡
        (
        K
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {m} =\exp(K)}
  

Gerçi, Bell ve desibel (dB) birimleri güç oranı için kullanılırlar. Fakat, giriş ve çıkış empedansı eşit olan bir devrede Bell ve desibel birimlerini gerilim veya akım için kullanmak ta mümkündür. (Bana karşılık bu birimler giriş ve çıkış empedansı farklı devrelerin gerilim veya akım kazancı için kullanılırlarsa, denkleme bir düzeltme terimi ilave edilmelidir.)
Giriş ve çıkış empedansı eşit olan bir sistemde dB cinsinden gerilim kazancı KD ve Np cinsinden gerilim kazancı ise KN ise

  
    
      
        
          
            K
            
              D
            
          
        
        =
        10
        log
        ⁡
        (
        
          m
          
            2
          
        
        )
        =
        20
        log
        ⁡
        (
        m
        )
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K_{D}} =10\log(m^{2})=20\log(m)}
  

  
    
      
        
          
            K
            
              N
            
          
        
        =
        ln
        ⁡
        (
        m
        )
        =
        
          
            
              log
              ⁡
              (
              m
              )
            
            
              log
              ⁡
              (
              e
              )
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K_{N}} =\ln(m)={\frac {\log(m)}{\log(e)}}}
  

  
    
      
        
          
            
              K
              
                D
              
            
            
              K
              
                N
              
            
          
        
        =
        
          
            
              20
              log
              ⁡
              (
              m
              )
              log
              ⁡
              (
              e
              )
            
            
              l
              o
              g
              (
              m
              )
            
          
        
        =
        20
        ⋅
        0.43429
        =
        8.68589
         
        
          
            dB/Np
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {K_{D}}{K_{N}}}={\frac {20\log(m)\log(e)}{log(m)}}=20\cdot 0.43429=8.68589\ {\mbox{dB/Np}}}
  

veya

  
    
      
        
          
            
              K
              
                N
              
            
            
              K
              
                D
              
            
          
        
        =
        0.11513
         
        
          
            Np/dB
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {K_{N}}{K_{D}}}=0.11513\ {\mbox{Np/dB}}}
  

Bir devrenin girişinde 0.3 volt, çıkışında ise 6 volt varsa bu devrenin kazancı aritmetik oran olarak 20 dir.

  
    
      
        
          
            K
            
              N
            
          
        
        =
        ln
        ⁡
        (
        20
        )
        =
        2.9957
         
        
          
            Np
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K_{N}} =\ln(20)=2.9957\ {\mbox{Np}}}
  

Şayet bu devrenin giriş ve çıkış empedansları eşit ise aynı sonuç dönüşüm ile de bulunabilir.

  
    
      
        
          
            K
            
              D
            
          
        
        =
        20
        log
        ⁡
        (
        20
        )
        =
        20
        ⋅
        1.30102
        =
        26.0206
         
        
          
            dB
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K_{D}} =20\log(20)=20\cdot 1.30102=26.0206\ {\mbox{dB}}}
  

  
    
      
        
          
            K
            
              N
            
          
        
        =
        26.0205
         
        
          
            dB
          
        
        ⋅
        0.11513
         
        
          
            Np/dB
          
        
        =
        2.9957
         
        
          
            Np
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {K_{N}} =26.0205\ {\mbox{dB}}\cdot 0.11513\ {\mbox{Np/dB}}=2.9957\ {\mbox{Np}}}

Ohm (simgesiː Ω), adını Alman fizikçi Georg Ohm'dan alan, bir iletkenden geçen elektrik akımına karşı iletkenin gösterdiği direncin birimidir.
Ohm, elektriksel direncin ölçüldüğü bir birimdir. Elektrik akımının bir devreden geçmesi için uygulanması gereken kuvvet, direnç ile ölçülür. Daha spesifik olarak, bir ohm, bir amperlik bir elektrik akımının bir voltluk bir gerilim düşüşüne neden olması için gereken dirençtir.
Ohm birimi, adını Alman fizikçi Georg Simon Ohm'dan almıştır. Ohm, uluslararası birim sistemi (SI) tarafından tanımlanmıştır ve birim sembolü "Ω" olarak gösterilir.
Ohm birimi, elektrik akımının direncini ölçmek için kullanılır. Örneğin, bir iletkenin direncini ölçmek için bir multimetre kullanılabilir ve sonuç ohm birimiyle ifade edilir. Ohm birimi, elektrik mühendisliği, elektronik, fizik ve diğer alanlarda sıkça kullanılır.
Bir iletkenin iki ucu arasına 1 voltluk bir gerilim uygulandığında, bu iletkenden 1 amperlik akım geçerse bu iletkenin direnci 1 ohmdur. 1983'teki Milletlerarası Elektrik Kongresi'nde tarif edilen milletlerarası ohm ise 106,3 cm uzunluğunda 0 °C ve 14,4521 gram olan cıvanın bir doğru akıma gösterdiği direnç olarak tarif edilmiştir. Burada cıvanın bir milimetrekarelik kesite sahip olduğu da kabul edilmektedir. Bir mikroohm 0,000.001 ohm'a ve bir mega-ohm 1.000.000 ohm'a eşdeğerdedir.

  
    
      
        
          
            Ohm
          
        
        =
        
          
            
              Volt
            
            
              Amper
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              Siemens
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{Ohm}}={\frac {\mbox{Volt}}{\mbox{Amper}}}={\frac {1}{\mbox{Siemens}}}}
  

Siemens, elektriksel iletkenlik birimi
Georg Ohm

Pascal (paskal), metrik sistemin basınç birimidir. Adını Fransız bilim insanı Blaise Pascal'dan alır.
Paskal, SI (Uluslararası Sistem) birimleri içinde basınç birimidir. Simge olarak "Pa" ile gösterilir ve bir metrekarelik bir alanın üzerine düşen bir newtonluk kuvvet ile tanımlanır. Başka bir deyişle, bir paskal, bir metrekarelik bir alanın üzerine bir newtonluk kuvvet uygulandığında oluşan basınca eşittir.
Paskal, sıvıların ve gazların basıncının ölçümünde kullanılan bir birimdir ve özellikle fizik ve mühendislik alanlarında yaygın olarak kullanılır. Örneğin, araç lastiklerinin hava basıncı genellikle paskal cinsinden ölçülür. 1 paskal, 0,00001 bar veya 0,000145 psi'ye eşittir.

  
    
      
        1
        ,
        
          P
          a
        
        =
        
          
            
              1
              ,
              
                N
              
            
            
              m
              
                2
              
            
          
        
        =
        
          
            
              1
              ,
              
                k
                g
              
            
            
              m
              ⋅
              
                s
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1,\mathrm {Pa} ={\frac {1,\mathrm {N} }{m^{2}}}={\frac {1,\mathrm {kg} }{m\cdot s^{2}}}}
  

Çok kullanılan çoklu birimler; hectopascal (1 hPa ≡ 100 Pa), kilopascal (1 kPa ≡ 1000 Pa) ve megapascal (1 MPa ≡ 1.000.000 Pa)'dır. Dünya'da 1 standart atmosfer basıncı 101.325 Pa'dır.

Poise

Radyan (sembolü rad), Uluslararası Birimler Sistemi'nde (SI) yer alan açı birimidir ve matematiğin birçok alanında standart açısal ölçü birimi olarak kullanılmaktadır. Bir radyan, düzlemsel bir çemberin merkezinde, uzunluğu çemberin yarıçapına eşit olan bir yayın gördüğü açı olarak tanımlanır. Bu birim, SI tarafından hem düzlem açısı hem de faz açısı için tutarlı (koherent) ölçüm birimi olarak tanımlanmıştır. Özellikle matematiksel metinlerde, birimi açıkça belirtilmeyen açıların genel olarak radyan cinsinden ölçüldüğü kabul edilir.

Bir radyan, bir düzlem üzerindeki bir çemberin merkezinde, uzunluğu çemberin yarıçapına eşit olan bir yayın gördüğü açı olarak tanımlanır. Daha genel bir ifadeyle, bir yayı gören açının radyan cinsinden büyüklüğü, yay uzunluğunun çemberin yarıçapına olan oranına eşittir; yani 
  
    
      
        θ
        =
        
          
            s
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle \theta ={\frac {s}{r}}}
  
. Burada 
  
    
      
        θ
      
    
    {\displaystyle \theta }
  
 gören açının radyan cinsinden büyüklüğü, 
  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
 yay uzunluğu ve 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 ise yarıçaptır. Bir dik açı tam olarak 
  
    
      
        
          
            π
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\pi }{2}}}
  
 radyandır.
Bir tam devire karşılık gelen açı, çevre uzunluğunun yarıçapa bölümüdür; bu da 
  
    
      
        
          
            
              2
              π
              r
            
            r
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {2\pi r}{r}}}
  
 veya 
  
    
      
        2
        π
      
    
    {\displaystyle 2\pi }
  
'dir. Dolayısıyla, 
  
    
      
        2
        π
      
    
    {\displaystyle 2\pi }
  
 radyan 360 dereceye eşittir. 
  
    
      
        2
        π
         
        
          r
          a
          d
        
        =
        
          360
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 2\pi \ \mathrm {rad} =360^{\circ }}
  
 bağıntısı, yay uzunluğu formülü olan 
  
    
      
        
          ℓ
          
            a
            r
            c
          
        
        =
        2
        π
        r
        
          (
          
            
              
                θ
                
                  360
                  
                    ∘
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle \ell _{arc}=2\pi r\left({\tfrac {\theta }{360^{\circ }}}\right)}
  
 kullanılarak elde edilebilir. Radyan, uzunluğu çemberin yarıçapına eşit olan bir yayın gördüğü açının ölçüsü olduğundan, 
  
    
      
        2
        π
        
          (
          
            
              
                
                  1
                   
                  
                    rad
                  
                
                
                  360
                  
                    ∘
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle 2\pi \left({\tfrac {1\ {\text{rad}}}{360^{\circ }}}\right)}
  
 olur. Bu ifade daha da sadeleştirilerek 
  
    
      
        1
        =
        
          
            
              
                2
                π
                 
                
                  rad
                
              
              
                360
                
                  ∘
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 1={\tfrac {2\pi \ {\text{rad}}}{360^{\circ }}}}
  
 şekline getirilebilir. Her iki tarafı da 
  
    
      
        
          360
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 360^{\circ }}
  
 ile çarpmak 
  
    
      
        
          360
          
            ∘
          
        
        =
        2
        π
         
        
          rad
        
      
    
    {\displaystyle 360^{\circ }=2\pi \ {\text{rad}}}
  
 eşitliğini verir.

Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu ve Uluslararası Standartlar Örgütü, radyanın sembolü olarak 
  
    
      
        
          rad
        
      
    
    {\displaystyle {\text{rad}}}
  
 ifadesini belirlemiştir. 1909'da kullanımda olan alternatif semboller arasında 
  
    
      
        
          
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle ^{c}}
  
 (İngilizce dairesel ölçü anlamına gelen "circular measure" ifadesine atfen), 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 harfi veya 
  
    
      
        
          
          
            R
          
        
      
    
    {\displaystyle ^{R}}
  
 bulunuyordu ancak bu varyantlar derece işareti (
  
    
      
        
          
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle ^{\circ }}
  
) veya yarıçap (
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
) ile karıştırılabilecekleri için günümüzde nadiren kullanılmaktadır. Bu nedenle, 1,2 radyanlık bir açı günümüzde 
  
    
      
        1.2
         
        
          rad
        
      
    
    {\displaystyle 1.2\ {\text{rad}}}
  
 olarak yazılır.
Matematiksel metinlerde 
  
    
      
        
          rad
        
      
    
    {\displaystyle {\text{rad}}}
  
 sembolü genellikle belirtilmez. Bir açı herhangi bir sembol olmadan ifade edildiğinde radyan cinsinden olduğu varsayılır; derece kastedildiğinde ise derece işareti olan 
  
    
      
        
          
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle ^{\circ }}
  
 kullanılır.

Tam bir devrin radyan cinsinden büyüklüğü (360 derece) tüm çevrenin uzunluğu bölü yarıçaptır (ya da 2πr /r veya 2π). Dolayısıyla 2π radyan 360 dereceye eşittir. Bu, bir radyanın 180/π dereceye eşit olduğu anlamına gelir.
Tarihte bir açının derecesine karşı radyan ölçü kavramını 1714 yılında Roger Cotes ortaya koymuştu.[1][2] Radyanı, isim dışında her yönden açıkladı ve açısal ölçü birimi olarak doğallığını fark etti. Açıları yay uzunluğuna göre ölçme fikri diğer matematikçiler tarafından hâlihazırda kullanılıyordu. Örneğin al-Kashi (c. 1400) birim olarak çap bölümlerini kullandı, burada bir çap bölümü 1/60 radyan idi ve ayrıca çap bölümünün altmışlı kesirlik alt birimlerini de kullandılar.[3] Radyan terimi basılı bir yayında ilk olarak 5 Haziran 1873 tarihinde Queen's College, Belfast'ta James Thomson (Lord Kelvin'in kardeşi) tarafından hazırlanan sınav sorularında kullanıldı. O, bu terimi 1871'den beri kullanmaktaydı, bununla birlikte 1869 yılında, daha sonradan University of St Andrews'a giren Thomas Muir rad, radyal ve radyan terimleri arasında bocaladı. 1874 yılında Muir, James Thomson ile görüştükten sonra radyanı benimsedi. [4][5][6]

Belirtildiği gibi bir radyan 180/π dereceye eşittir. Dolayısıyla, radyandan dereceye dönüştürmek için 180/π ile çarpın.

:
  
    
      
        
          derece olarak açı
        
        =
        
          radyan olarak açı
        
        ⋅
        
          
            
              180
              
                ∘
              
            
            π
          
        
      
    
    {\displaystyle {\text{derece olarak açı}}={\text{radyan olarak açı}}\cdot {\frac {180^{\circ }}{\pi }}}
  

Örneğin:

  
    
      
        1
        
           rad
        
        =
        1
        ⋅
        
          
            
              180
              
                ∘
              
            
            π
          
        
        ≈
        
          57.2958
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 1{\text{ rad}}=1\cdot {\frac {180^{\circ }}{\pi }}\approx 57.2958^{\circ }}
  

  
    
      
        2.5
        
           rad
        
        =
        2.5
        ⋅
        
          
            
              180
              
                ∘
              
            
            π
          
        
        ≈
        
          143.2394
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle 2.5{\text{ rad}}=2.5\cdot {\frac {180^{\circ }}{\pi }}\approx 143.2394^{\circ }}
  

  
    
      
        
          
            π
            3
          
        
        
           rad
        
        =
        
          
            π
            3
          
        
        ⋅
        
          
            
              180
              
                ∘
              
            
            π
          
        
        =
        
          60
          
            ∘
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\pi }{3}}{\text{ rad}}={\frac {\pi }{3}}\cdot {\frac {180^{\circ }}{\pi }}=60^{\circ }}
  

Tersi durumda, dereceden radyana dönüştürmek için π/180 ile çarpın.

:
  
    
      
        
          radyan olarak açı
        
        =
        
          derece olarak açı
        
        ⋅
        
          
            π
            
              180
              
                ∘
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\text{radyan olarak açı}}={\text{derece olarak açı}}\cdot {\frac {\pi }{180^{\circ }}}}
  

Örneğin:

  
    
      
        
          1
          
            ∘
          
        
        =
        1
        ⋅
        
          
            π
            
              180
              
                ∘
              
            
          
        
        ≈
        0
        ,
        0175
        
           rad
        
      
    
    {\displaystyle 1^{\circ }=1\cdot {\frac {\pi }{180^{\circ }}}\approx 0,0175{\text{ rad}}}
  

  
    
      
        
          23
          
            ∘
          
        
        =
        23
        ⋅
        
    

Rem (İngilizce Roentgen equivalent man ifadesinin kısaltılmışı) canlı dokuların absorbe ettiği etkin radyasyon birimidir. Bu birim CGS birim sisteminde kullanılan eski bir birim olmakla birlikte Amerika Birleşik Devletlerinde hala kullanılmaktadır. Ancak Uluslararası Birimler Sisteminde (MKS) sievert birimi kullanılmaktadır. Buna göre ;

1 rem=0.01 sievert
Rem biriminin ast katları diğer uluslararası birimlerde olduğu gibidir. Mesela binde bir rem 1 miliremdir.
Rem biriminin boyutu diğer birimler cinsinden ifade edilirse,

1 rem=100 erg ⋅ g−1 ⋅ WR
olarak verilir. Burada erg enerji birimi, g gram ve WR de kalite faktörüdür. Kalite faktörü radyasyon türüne göre verilen bir değerdir. Mesela elektron kalite faktörü 1 iken 
  
    
      
        α
      
    
    {\displaystyle \alpha }
  
 ışını kalite faktörü 20 dir.

Uluslararası Birimler Sistemi (SI), yedi temel birimden oluşur. Diğer tüm ölçüm birimleri bunlardan türetilir. Diğer bu birimler SI'dan türetilen birimler olarak adlandırılır ve standartın parçası olarak dikkate alınmışlardır.
SI birimlerin adları küçük harflerle yazılır. Kişilerle ilişkilendirilen birim adlarının birim sembolleri yine de daima bir büyük harfle başlar (örn, Hertzin sembolü Hz olurken, metre m ile gösterilir).

Temel birimler, diğer nicelikler için ölçüm birimlerin birimi olarak türetilecek şekilde birleştirilebilir. Ayrıca radyan rad ve steradyan (sr) gibi iki tane boyutsuz birim ile özel adlara sahip 20 birim türetildi.

Litre gibi diğer yaygın birimler, SI birimi değildir. Fakat SI ile kullanımları kabul edilmiştir (bkz. SI ile kullanılan birimler).

Planck birimleri
SI önek

Siemens (sembol: S) SI birim sisteminde elektrik iletkenliği birimi olup ohm'un tersidir. Adını, Alman kâşif ve iş insanı Ernst Werner von Siemens'den alır. Daha önceleri mho (
  
    
      
        ℧
      
    
    {\displaystyle \mho }
  
) ile de gösterilmiştir. 1971'de, türetilmiş bir SI birimi olarak kabul edilmiştir.
Siemens (S), elektrik iletkenliği birimi olarak kullanılır. Siemens birimi, bir malzemenin elektrik akımını iletme yeteneğini ifade eder. Bir malzemenin iletkenliği ne kadar yüksekse, o malzeme elektrik akımını o kadar iyi iletir.
Bir maddenin iletkenliği, malzemenin direncinin tersidir. Yani, bir malzeme ne kadar düşük dirence sahipse, o kadar yüksek iletkenliğe sahiptir. Örneğin, gümüş, bakır ve altın gibi metaller yüksek iletkenliğe sahiptirler ve bu nedenle elektrik iletkenliği için tercih edilirler.
Siemens birimi, bir amperlik akımın, bir voltajdaki bir potansiyel farkına bölünmesi ile hesaplanır. Yani, bir maddenin iletkenliği, bir saniyede bir metre uzunluğundaki bir malzemeden geçen bir amper akımı için gereken voltaj düşüşüne eşittir.
Siemens birimi, özellikle elektrik mühendisliği ve fizik alanında kullanılır.
Bir maddenin iletkenliğini hesaplamak için aşağıdaki formül kullanılabilir:
σ = I / V
Burada, σ: iletkenlik (siemens), I: akım şiddeti (amper), V: potansiyel farkı (volt).
Örneğin, bir malzemenin üzerinden 2 amperlik bir akım geçerken, 4 voltajdaki bir potansiyel farkı oluşuyorsa, bu malzemenin iletkenliği şu şekilde hesaplanabilir:
σ = I / V = 2 A / 4 V = 0.5 S
Bu malzeme için, iletkenlik 0.5 siemens veya 0.5 S olarak ifade edilir.

Steradyan, matematikte bir katı açı ölçü birimidir. Boyutsuz bir büyüklük olup 1995 yılından itibaren türetilmiş SI birim olarak tanımlanmıştır. 
  
    
      
        Ω
      
    
    {\displaystyle \Omega }
  
 simgesiyle gösterilir. Kısaltması sr'dir. 
Steradyan TÜBİTAK tarafından şu şekilde tarif edilmektedir:

Katı açı; Yarıçapı 1 m ve koninin ucu kürenin merkezinde olan ve kürenin yüzeyinde koninin gördüğü 1 m2 alana eşit merkez açı bir steradyandır.
Uluslararası Temel Ölçü Birimleri ve bu Birimlerden Türetilen Birimlerin Tariflerine İlişkin Yönetmelik ise şu tarifi getirmiştir.

Katı açı birimi, steradyan olup sembolü, (sr)'dir. Steradyan kürenin merkezini tepe olarak alan ve küre yüzeyinde bu kürenin yarıçapına eşit bir kare kadar alan ayıran uzay açısına eşittir. 
Steradyan (sr), bir katı açı birimidir ve 3 boyutlu uzayda bir noktadan çıkan ışınların belli bir yüzeye düşme oranını ölçmek için kullanılır. Steradyan, radyanın 3 boyutlu uzaydaki karşılığıdır.
Bir steradyan, yüzey alanı birim başına birim uzaklıktaki ışınların sayısını ifade eder. Bir steradyan, bir kürenin yüzey alanının, kürenin yarıçapının karesine bölünmesi ile elde edilir.
Steradyan, özellikle optik ve radyasyon ölçümleri gibi alanlarda kullanılır. Örneğin, bir kaynaktan çıkan ışınların belirli bir alana düşme oranı, o alanın steradyan cinsinden ölçümüne dayanır. Ayrıca, LED'ler, projektörler, lazerler ve diğer aydınlatma kaynakları gibi cihazların performansı da genellikle steradyan birimi kullanılarak ölçülür.
Bir kürenin yüzey alanı şu şekilde verilir. 

  
    
      
        A
        =
        4
        ⋅
        π
        ⋅
        
          r
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle A=4\cdot \pi \cdot r^{2}}
  

Burada A kürenin yüzey alanı r de yarıçaptır. Aynı ilişki steradyan cinsinden verilirse;

  
    
      
        A
        =
        4
        ⋅
        π
      
    
    {\displaystyle A=4\cdot \pi }
  

Görüldüğü gibi katı açı yarıçaptan bağımsızdır ve küre yüzeyinde 
  
    
      
        4
        ⋅
        π
      
    
    {\displaystyle 4\cdot \pi }
  
  sr'lik katı açı vardır. Bu durumda bütün kürelerde 1 steradyanlık katı açının küre yüzeyiyle olan ilişkisi;

  
    
      
        1
        
        s
        r
        =
        
          
            A
            
              4
              ⋅
              π
            
          
        
        ≈
        %
        
        7.9577
        ⋅
        A
      
    
    {\displaystyle 1\quad sr={\frac {A}{4\cdot \pi }}\approx \%\quad 7.9577\cdot A}

Volt, elektrikte kullanılan potansiyel farkı (gerilim) birimi. Elektromotor kuvvet birimi de volttur. Bir ohm'luk bir direnç üzerinden, bir amper'lik elektrik akımı geçmesi halinde direncin iki ucu arasındaki gerilim bir volttur.
Volt (V), elektrik potansiyel farkı veya elektrik gerilim birimi olarak kullanılır. Volt, bir elektrik devresindeki bir noktanın diğer noktaya göre potansiyel farkını ifade eder.
Volt, bir elektrik devresindeki elektriksel bir güç kaynağından, genellikle bir pilden veya bir prizden, bir elektrik devresindeki diğer bileşenlere akan elektrik akımının miktarını ölçmek için kullanılır.
Volt ölçümü, bir voltmetre kullanılarak gerçekleştirilir. Voltmetre, bir elektrik devresindeki voltajı ölçmek için kullanılan bir ölçü aletidir. Voltmetreler, analog veya dijital olarak mevcuttur ve devredeki voltajın DC (doğru akım) veya AC (alternatif akım) olmasına bağlı olarak farklı şekillerde kullanılabilir.
Bir volt, bir amper akımın bir ohm dirençle karşılaştığı zaman ürettiği bir güç birimi olarak da ifade edilebilir. Bu, Ohm Yasası olarak bilinir ve aşağıdaki şekilde ifade edilir:
V = I * R
Burada, V: Voltaj (volt) I: Akım (amper) R: Direnç (ohm)
Örneğin, bir devrenin direnci 10 ohm ve devreden geçen akım 2 amper ise, voltaj aşağıdaki şekilde hesaplanabilir:
V = I * R = 2 A * 10 Ω = 20 V
Bu devre için, voltaj 20 volt veya 20 V olarak ifade edilir.
İngiliz Kraliyet Cemiyeti 1881 senesinde elektromotif kuvvet birimi olan volt'u Alessandro Volta'nın ismine izafeten kabul ederek kullanmaya başlamıştır.
Gerilim= Enerji / Yük = Elektrik gücü / Akım
U= E/Q = P / I
Birim olarak; 
  
    
      
        [
        U
        
          ]
          
            S
            I
          
        
        =
        
          V
        
        =
        
          
            
              J
            
            
              C
            
          
        
        =
        
          
            
              W
            
            
              A
            
          
        
        =
        
          
            
              
                k
                g
              
              ⋅
              
                
                  m
                
                
                  2
                
              
            
            
              
                
                  s
                
                
                  3
                
              
              ⋅
              
                A
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle [U]_{SI}=\mathrm {V} ={\frac {\mathrm {J} }{\mathrm {C} }}={\frac {\mathrm {W} }{\mathrm {A} }}={\frac {\mathrm {kg} \cdot \mathrm {m} ^{2}}{\mathrm {s} ^{3}\cdot \mathrm {A} }}}

Fizikte, weber (sembol: Wb) manyetik akı nın SI birim sistemindeki karşılığıdır. Alman fizikçi Wilhelm Eduard Weber (1804 - 1891) 'dan dolayı bu isim ile adlandılırmıştır.
Weber (Wb), manyetik akı birimi olarak kullanılır ve manyetik akının, bir yüzeyin belli bir alanı boyunca geçiş sayısını ifade eder.
Weber ölçümü, bir manyetik alanın bir yüzeyden geçişini ölçmek için kullanılır. Manyetik alan, manyetik bir alan üreten bir kaynaktan kaynaklanabilir veya bir manyetik alanın değişen bir alanındaki hareket eden bir iletken veya manyetik malzeme tarafından üretilebilir.
Bir weber, manyetik akının manyetik akı yoğunluğu ile yüzey alanının çarpımı olarak ifade edilir ve aşağıdaki formülle hesaplanır:
Wb = T * m^2
Burada, Wb: Weber (manyetik akı birimi) T: Manyetik akı yoğunluğu (Tesla) m: Yüzey alanı (metrekare)
Örneğin, manyetik akı yoğunluğu 1 Tesla ve yüzey alanı 0.5 metrekare olan bir alanda manyetik akı aşağıdaki şekilde hesaplanabilir:
Wb = T * m^2 = 1 T * 0.5 m^2 = 0.5 Wb
Bu alandaki manyetik akı 0.5 weber veya 0.5 Wb olarak ifade edilir.
Weber Faraday kanununa göre belirlenmiştir. Akıda, bir saniye deki bir weberlik değişim bir volt luk elektro motor kuvvet endüklenmesine neden olur.
SI birim sistemi nde, weber kg·m2·s−2·A−1 'e eşittir. Bu da volt-saniyeye (V·s) eşittir. 
1 weber 1 T m2 = 
  
    
      
        
          10
          
            8
          
        
      
    
    {\displaystyle 10^{8}}
  
 maxwell'e eşittir.

Bir ölçü sistemi, ölçü birimleri ve onları birbirine bağlayan kuralların bir toplamıdır. Ölçü sistemi, tarihsel olarak öneme sahip olup bilim ve ticaret amaçları için tanımlanır ve düzenlenir. Kullanılan modern ölçü sisteminin örnekleri metre sistemi, İngiliz ölçü birimi ve Amerikalı geleneksel birimleri içerir.

Mısırlıların ölçü sanatını keşfettiğini dile getirebilmemize rağmen ölçü bilimi sadece Yunanlarla birlikte ortaya çıkmaya başladı. Yunanların geometri bilgisi ve onların ağırlıklar ve ölçüler ile olan önceki deneyimleri yakın zamanda daha bilimsel bir temel olarak onların ölçü sistemine yerleşmeye başladı. Yunanlara kıyasla daha erken gelen Roma bilimi Yunan bilimi kadar gelişmiş değildi.
Fransız Devrimi metre sisteminin kabul edilmesine neden oldu ve bu dünya geneline yayılmaya başladı ve çoğu geleneksel ölçü biriminin yerini aldı. Çoğu sistemde, uzunluk (mesafe), ağırlık, zaman temel birimlerdir ya da şimdi bilimde daha iyi olarak kabul edilir. Ağırlığın kütlenin yerine geçmesi daha iyi, daha temel katsayı olarak kabul edilir. Bazı sistemler gelişen ilişkinin farkına varmak için değişir ve açık bir şekilde, 1824 yasası İngiliz ölçü birimine geçer.
Daha sonraki bilimsel gelişmeler elektrik yük ya da elektrik akımdan birinin tüm diğer meteorolojik birimlerin tanımlanabildiği temel özelliklerin küçük bir parçasını tamamlamak için kullanılabildiğini gösterdi (Ancak, elektriksel birimler küçük bir parça için gerekli değildir. Örneğin, gauss birimleri temel miktarlar olarak sadece zaman, kütle ve uzunluğa sahiptir). Güç, sürat gibi diğer miktarlar temel bir parçadan türevlenir. Örneğin, sürat, birim zamandaki alınan mesafedir. Tarihsel açıdan, birimlerin büyük çoğunluğu aynı miktarlar için kullanıldı. Birçok geleneksel oluşumda, uzunluk 10'un gücü olmayan dönüşüm faktörleriyle inç, feet, yard, fathom, rod, chain, furlong, mil, deniz mili, stadya, lig ile ölçülürdü. Tabii ki, benzer kültürel geçmişlere sahip  farklı ülkeler arasında aynı ya da benzer gerekliydi. Tarihsel açıdan, Newton fiziğinin önemli bir özelliğinin idraki ve olgunlaşmasıyla daha evrensel ve daha iyi bir ölçü sistemi yayılmasındaki anlamı ve ölçü sistemlerinin onların kendi kültürel ölçüsüne harika bir şekilde uygun olduğu modern okuyucular tarafından anlaşılabilmek zorundadır. Ayrıca, bir ölçü sisteminin değişimi, bir ölçü sistemiyle daha iyisinin yer değiştirmesinin sonucu olarak büyüme avantajının yanında gerçek kültürel ve mali bedele sahiptir.
Bir alana yayılan ve değerlenen alanı içeren inceleme araçları inşaat ve makine mühendisliği gibi geleceğe yönelik bilimlerde kullanıldığı zaman ölçümün yaygın bir temeline dönüşümü için baskı kuruldu. Birçok ulusal geleneksel sistem arasındaki değişimin zorlukları ve bu ihtiyaçları beğenen insanların çoğalması daha geniş bir şekilde farkına varıldığından dolayı ölçümleri tekdüze bir hale getirmek için uluslararası bir çaba için açık bir nedeni vardı. Fransız Devrimi kıvılcımı bu yoldaki ilk önemli ve radikal bir karardı.
Antik çağlarda, ölçü sistemi yerel bir şekilde tanımlanırdı. Kralın başparmağının uzunluğu ya da ayağının genişliği adımının uzunluğu, omuzun uzunluğu ya da bir fıçıdaki suyun ağırlığındaki gibi geleneğe göre belki de elleri ya da boğumlarına göre bağımsız bir şekilde farklı birimler kullanılırdı. bazı standartların temelinde bazı tanımların olduğu eşsiz bir özelliğe sahiptir ama modern kesinliğe göre o gülünç ya da bencilce görülebilir. Son olarak, cubit ve adımlama geleneksel birimlere yayıldı ve tüccarların talebi ve ihtiyacı altında yardımcı oldu.
Metre ve diğer güncel sistemlerde, her temel miktar için tek bir temel birim kullanılır. Sıklıkla ikinci birimler(çarpım ve bölüm) basitçe ondalık kısmı hareket ettirerek yani onun kuvvetleriyle çarpılarak temel birimleri değiştirerek kullanılır. Yani, uzunluğun metrik birim metredir. 1.234 m 1234.0 milimetre ya da 0.001234'e denktir.

Metrik sisteme geçiş hemen hemen tüm ülkelerde neredeyse tamamlanır ya da tamamlanır. Amerikan geleneksel birimleri ağırlıkla Birleşik Devletler'de ve Liberia'nın bazı yerlerinde kullanılır. Geleneksel Burma ölçüm birimleri Burma'da kullanılır. Amerikan birimleri aşırı ticarete sahip olmasından ötürü Kanada'da sınırlı şartlarda kullanılır. Buna ek olarak, İngiliz ölçümleri ve ağırlıklarının göze çarpan bir kullanımı vardır.
Diğer yargılamaların bir sayısı sadece mil ve yarda gibi İngiliz mesafe birimlerine izin veren yol işaretleri mevzuatına sahip Birleşik Krallık'taki ya da Hong Kong'daki gibi bazı içerikler diğer ölçü sistemlerini manda altına alan ya da izin veren yasalara sahiptir.
Birleşik Devletler'de, metre birimleri hemen hemen bilimde evrensel biçimde kullanılır. Örneğin, geniş bir biçimde orduda, kısmen endüstride, ama geleneksel birimler evde baskın olarak kullanılır. Perakendecilerde, litre hacim için çok yaygın bir biçimde kullanılır. Özellikle, içecek şişelerinde kullanılır ve katkı maddelerini belirtmek için tanecikten ziyade miligram kullanılır. Ayrıca, metreden farklı deniz mili ve knotsin gibi ulusal taşımacılık ve havacılıkta evrensel olarak kullanılan diğer standart ölçü birimi sistemleridir.

1795'te, ilk kez iyi bir biçimde tanımlanan sistemin kabullenmesinden dolayı metrik sistem birimleri yayıldı. Bu sistemlerin kullanılışının evriminin sırasında ilk olarak İngilizce konuşmayan ülkelere daha sonrasında İngilizce konuşan ülkelere  ve tüm dünyaya yayıldı.
Metrik birimlerin çarpımları ve bölümleri onun kuvvetiyle alakalıdır ve onların isimleri ön takıyla oluşturulur. Bu ilişki ondalık sayı sistemiyle alakalıdır ve o büyük bir şekilde metrik birimlerin uygunluğuna katkı sağlar.
Önceki metrik sistemde, kütle için gram ve uzunluk için metre olmak üzere iki temel birim vardı. Uzunluk ve kütlenin diğer birimleri ve tüm alan, hacim birimleri ve yoğunluk gibi türevlenen birimler bu iki temel birimden türetilir.
Mesures usuelles (geleneksel birimlerin Fransızcası) metrik sistemi ve geleneksel ölçümler arasındaki bir anlaşma olarak sahnelendiği belirtilen bir ölçü birimi sistemidir. Bu 1812'den 1839'a kadar Fransa'da kullanıldı.
Metrik sistemlerdeki çeşitliliğinin bir sayısı kullanımdadır. Bunlar bilimde kullanışlı yerçekimi sistemlerini, santimetre-gram-ikinci sistemleri ve USSR'de önceden kullanılan metre-ton-ikinci sistem ve ayrıca metre-kilogram-ikinci sistemini içerir.
Akım ulusal standart metrik sistemi ulusal sistem birimidir. (Système international d'unités veya SI) O, kelvin, amper, kandela ve molün yanı sıra ikinci, metre ve kilogramı temel alan bir mks sistemidir.
Ulusal sistem birimi uluslararası olarak anlaşılan ve tanımlanan iki birim sınıfından oluşur. Bu sınıflardan ilki uzunluk, kütle, zaman, sıcaklık, elektrik akımı, parlaklık yoğunluğu ve madde miktarı için yedi ulusal sistem birimidir. İkinci sınıf ise ulusal türevlenen sistem birimidir. Bu türevlenen birimler yedi temel birim yardımıyla tanımlanır. Tüm diğer miktarlar (güç, kuvvet, iş...) ulusal türevlenen sistem birimi aracılığıyla açıklanır.

İngiliz ve Amerikan geleneksel birimlerinin ikisi de önceki İngiliz birimlerinden türevlenir. İngiliz birimleri çoğunlukla İngiliz Milletler Topluluğu'nda ve resmi İngiliz İmparatorluğu'nda kullanılır ama tüm milletler topluluğu ülkelerinde, onlar çok geniş çoğunlukta metrik sistemine yerine kaptırır. Onlar yine de Birleşik Krallık'taki bazı uygulamalar için kullanılır ama çoğunlukla ticari, bilimsel ve endüstriyel uygulamalarda metrik sisteme yerini bırakır. Birleşik Krallık'ın tam tersine, Amerikan geleneksel birimleri Birleşik Devletlerde ana ölçü birimi sistemi olarak kullanılır. Metrik sistemine dönüşme yolunda bazı adımlar atılırken (1960'ların sonunda ve 1970'lerin başında) geleneksel birimler geniş endüstriyel altyapı ve ticari gelişmelerden dolayı geleneksel birimler güçlü bir etkiye sahiptir.
İngiliz ve Amerikan geleneksel sistemleri yakın bir şekilde alakalıyken onların arasında birkaç farklılık vardır. Uzunluk ve alan birimleri (inç, foot, yard, mil vs.) araştırma amaçları haricinde benzerdir. Kütle ve ağırlığın tartı birimleri bir pounddan (lb) daha büyük birimlerde farklılık gösterir. İngiliz sistemi 14 lb'lik bir taşı, 112 lb'lik elli kiloluk uzun bir tartı ve 2240 lb'lik uzun bir tonu kullanır. bu taş Birleşik Devletler'de kullanılmaz ve elli kiloluk tartı ve tonlar sırasıyla 100 lb ve 2000 lb'den kısadır.
Bu sistemler gözle görülür bir biçimde hacim birimlerinde birbirinden farklılık gösterir. Bir Amerikan sıvı ölçüm birimi (fl oz, 29.6 ml) İngiliz sıvı ölçü biriminden (28.4 ml) çok az daha büyüktür. Ancak, İngiliz biriminde 16 Amerikan sıvı ölçü birimi (fl oz) ve 20 İngiliz sıvı ölçü birimi olduğu zaman bu İngiliz sıvı ölçü birimi %20 daha büyüktür. Bunlar quartlar ve gallonlar içinde de doğrudur. 6 Amerikan galonu 5 İngiliz galonundan biraz daha azdır.
Tartı sistemi, kütle ve ağırlığın genel bir sistemi olarak yansıtılır. Buna ek olarak, Troy ve Apothercarie sistemi de vardır. Troy ağırlığı geleneksel olarak değerli metaller, kara barut ve kıymetli taşlarda kullanılırdı. Sadece Troy tekiri güncel hayatta kullanılır. O değerli metaller için kullanılır. O, onun tartı dengesinden daha geniş büyük olmasına rağmen pound daha küçüktür. Değersiz troy poundu tartı sisteminin poundu başına on altı tekire karşı 12 tekire bölünür. Apothecarie'nin sistemi geleneksel olarak eczacılık biliminde kullanılırdı ama şimdi yerini troy sistemi gibi aynı poundu paylaşan ama farklı bölmelere sahip metrik sistemine bıraktı.

Doğal birimler, bazı seçilen fiziksel sabitlerin doğal birimlerin belirli bir parçası aracılığıyla açıklandığı zaman birinin sayısal değerini alması durumundaki evrensel fiziksel sabitler aracılığıyla fiziksel ölçü birimi olarak tanımlanır. Doğal birimler doğaldır çünkü onların tanımının kökeni doğal durumlardan gelir ve herhangi bir insan yapımından değildir. Doğal birimlerin çeşitli sistemleri mümkündür. Aşağıda bazı örnekler listelenmiştir.

Geometrik birim sistemleri göreceli fizikte kullanışlıdır. Bu sistemlerde, ışık hızı ve yerçekimi sabiti birime de

100 Amerikan doları banknotu (İngilizce: United States one-hundred-dollar bill) veya kısaca yüz dolar ($100), Birleşik Devletler para birimi olan Amerikan dolarının en çok kullanılan banknotudur. Bu değere sahip ilk Birleşik Devletler Senedi 1862'de yayımlandı ve Federal Rezerv Senedi versiyonu diğer kupürlerle birlikte ancak 1914'te piyasaya sürülebildi. Banknotun ön yüzünde 1914'ten beri, Amerikalı devlet adamı, mucit ve diplomat olan Benjamin Franklin; arka yüzünde ise 1929'den beri, Philadelphia şehrindeki Independence Hall yer alıyor. 500 dolarlık, 1.000 dolarlık, 5.000 dolarlık ve 10.000 dolarlık banknotların tedavülden kalktığı 13 Temmuz 1969'dan bu yana basılan ve dolaşıma giren en büyük banknot 100 dolarlık banknottur. Gravür ve Baskı Bürosu, dolaşımdaki 100 dolarlık bir banknotun ortalama ömrünün, aşınma ve yıpranma nedeniyle 90 ay (7,5 yıl) olduğunu söylüyor.
100 dolar bazen, ön yüzündeki Benjamin Franklin portresi nedeniyle "Bens", "Benjamins" veya "Franklins" olarak veya '100' sayısın Roma rakamlarındaki karşılığına ithafen "C-Senedi" olarak anılır. Ayrıca 100 dolar, bugüne kadar basılan dolarlar üzerindeki Amerika Birleşik Devletleri Başkanı içermeyen iki banknottan biridir (diğeri Alexander Hamilton'ın yer aldığı 10 dolar). Banknotun bir diğer ayrıcalığı, tasarımında Washington, DC dışındaki bir yerden bir binayı içermesidir; Philadelphia'da bulunan Independence Hall.
2009 basımlı $100 banknotunun yeniden tasarlanacağı haberi 21 Nisan 2010'da açıklandı ve 8 Ekim 2013'te ise yeni tasarımlı banknot piyasaya sürüldü. Yeni banknotun üretim maliyetinin ¢12,6 olduğu söylendi ve mavi ışıkta görünen "100" yazısının "Liberty Bells" yazılı bir şerit ile değiştiğide dikkatlerden kaçmadı. 30 Haziran 2012 itibarıyla $100 banknotu, tedavüldeki diğer ABD para birimlerinin %77'sini oluşturuyordu. 2017 yılında Federal Rezerv, 100 dolarlık banknotların, 1 dolarlık banknotların sayısını aştığını bildirdi. Bununla birlikte 2018'de Chicago Federal Rezerv Bankası, 100 dolarlık banknotların yaklaşık 80/100'ünün başka ülkelerde olduğunu tahmin etti.

(189 × 79 mm ≅ 7,4218 × 3,125 inç)

1861: Yılda %7,3 faiz ödenen üç yıllık $100 banknotuna, faiz getirici senetler ihraç edildi. Bu senetler esasen dolaşım için tasarlanmamıştı ve dolar banknotunun ilk alıcısına ödenebilirdi. Banknotun ön yüzünde General Winfield Scott'ın bir portresi bulunuyordu.
1862: İlk $100'lık Birleşik Devletler Banknotu bu yıl yayımlandı. Bu banknotun, tersten bakılıncı biraz farklı ifade (yükümlülükler) ile sonuçlanan varyasyonları da yayımlandı; banknot 1863 Serisi'nde tekrar yayımlandı.
1863: %5 faiz ödenen hem bir, hem de iki Faiz Getirici Senetler çıkarıldı. Bir yıllığına piyasaya sürülmüş bu ilgi çekici banknotların ön yüzünde, ortada George Washington'un bir skeçi ve sağda "The Guardian" ve solda "Adalet"i temsil eden alegorik figürler içeriyordu; arka yüzünde ise, ortasında ABD hazine binasının bir çizimi, solda bir çiftçi, tamirci ve sağa top atan denizciler yer alıyordu.
1864: Bileşik Faiz Hazine Bonoları üç yıl süreyle dolaşımda olacak ve altı ayda bir %6 faiz faiz ödenerek ihraç edilecekti. Ön yüzünde ise, 1863 yılındaki senet ile aynı figürler yer alıyordu.
1869: Ön yüzünde, solda Abraham Lincoln portresi, sağda mimariyi temsil eden alegorik bir figür bulunan yeni $100 Birleşik Devletler Banknotu yayımlandı. Bu banknot teknik olarak bir ABD Banknotu olmasına rağmen, üzerinde Amerika Birleşik Devletleri banknotu yerine hazine banknotu damgası bulunuyordu.
1870: Bu yıl yayımlanan banknot tek taraflı tasarıma sahipti. Sadece bir yüzünde, solda Thomas Hart Benton'un bir portresi bulunuyordu.
1875: 1869 Birleşik Devletler Banknot Serisi'nin tersi yeniden tasarlandı. Ayrıca ön yüzündeki hazine bonosu Amerika Birleşik Devletleri bonosu olarak değiştirildi. Bu banknot, 1878 Serisi ve 1880 Serisi'nde tekrar yayımlandı.
1878: İlk $100'lık gümüş senet, ön yüzünün sol tarafında James Monroe'nun bir portresiyle sürüldü. Arka de ise ABD Federal Hükûmeti tarafından sürülen diğer banknotların aksine, siyah mürekkep kullanılmıştı.
1882: Yeni ve revize edilmiş $100'lık altın sertifika yayımlandı. Ön yüzünün tasarımı, 1870 Serisi'nin altın sertifikasıyla kısmen aynıydı; Thomas H. Benton'un portresi, seri numaraların arkasındaki yere altın renkli mürekkep ile çiziliydi. Arka yüzünde ise kel bir kartal ve 100 sayısının Roma rakamlarındaki karşılığı olan 'C' rakamı vardı.

50 Amerikan doları banknotu
1 Amerikan doları banknotu
Amerikan doları

Friedberg, Arthur; Ira Friedberg; David Bowers (2005). A Guide Book of United States Paper Money: Complete Source for History, Grading, and Prices (Official Red Book). Whitman Publishing. ISBN 0-7948-1786-6. 
Hudgeons, Thomas (2005). The Official Blackbook Price Guide to U.S. Paper Money 2006 (38.38yayıncı  = House of Collectibles bas.). ISBN 1-4000-4845-1. OCLC 244167611. 
Wilhite, Robert (1998). Standard Catalog of United States Paper Money (17.17yayıncı  = Krause Publications bas.). ISBN 0-87341-653-8. 

$100 senedi20 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
$100 banknotunun evrimi - Landmark Cash15 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı, 1775–1783 yılları arasında Büyük Britanya ve Kuzey Amerika'daki On Üç Koloni arasında geçen ve Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulmasıyla sonuçlanan savaştır. Amerikan Devrimi olarak da bilinir.

Aslında savaş tam bir bağımsızlık mücadelesi olarak başlamamıştır. Savaş, Büyük Britanya'nın Yedi Yıl Savaşları sonucu oluşan kayıplarını giderebilmek için, Amerika'da bulunan kolonilere ağır vergiler yüklemesiyle başlar.
1765 yılında koloniler için "Damga Pulu Kanunu" çıkarıldı; ancak gelen tepkiler üzerine kaldırıldı. 1767 yılında ise "Townshend Kanunu" olarak bilinen kanun yürürlüğe sokuldu ve çay dahil bazı ürünlere yeni vergiler koyuldu. Bu ise halkın tepkisini çekti ve İngiltere'den gelen çayları Boston Limanı'nda denize döktüler. Böylece iç savaşın fitili de yakılmış oldu.
Çatışmalar önce Büyük Britanya'nın sömürge sorunlarından kaynaklanan bir iç savaş olarak başladıysa da; 1778'de Fransa Krallığı'nın, 1779'da İspanyol İmparatorluğu'nun 1780'de Hollanda'nın Koloniler'in yanında yer almasıyla, uluslararası bir savaşa dönüştü.

Koloniler, 35.000 kişilik düzenli Kıta Ordusu yanında kara kuvveti olarak hem eyalet milisleri, hem çiftçilerden oluşan 44.500 kişilik milis bir güç daha topladılar. Bunun yanında Amerikalılara müttefik olarak Kuzey Amerika'da 10.000 kişilik bir Fransız ordusu ve Avrupa'da İngilizlere karşı 60.000 kişilik bir Fransız-İspanyol kuvveti daha bulunuyordu. 1779 yılında Kuzey Amerika'da (Kanada'dan Florida'ya kadar dağılmış) İngiliz ordusu ise 60.000 kişilik bir kuvvetten oluşuyordu. İngiliz ordusunun içinde Alman kökenli 30.000 paralı asker vardı.
Savaş, ayaklanmacıların levazım depolarını imha etmek amacıyla General Thomas Gage'in Boston'dan Concord'a (Massachusetts) kuvvet göndermesiyle başladı. 19 Nisan 1775'te Lexington ve Concord'da çarpışmalar çıkınca, ayaklanmacılar Boston'u kuşattı. Amerikan generali Henry Knox'un Ticonderoga Kalesi'nden ele geçirdiği toplarla yetişerek, Gage'in yerine geçen General William Howe'u kenti boşaltmaya zorlamasıyla 17 Mart 1776'da kuşatma sona erdi ve ayaklanmacılar Bostan'a girdi.
General Richard Montgomery komutasında bir Amerikan kuvveti 1775 sonbaharında Kanada'yı işgal ederek Montreal'i aldı; Québec'e yapılan başarısız bir saldırıda Montgomery öldü. Amerikalılar baharda İngiliz yedek kuvvetleri yetişene değin kenti kuşatma altında tuttuktan sonra Ticonderoga Kalesi'ne çekildiler.
İngiliz Hükûmeti General Howe'un ağabeyi Amiral Lord Richard Howe'u, kardeşinin güçlerine katılmak üzere büyük bir filoyla New York'a gönderdi. Howe'lar, Amerikalılarla bağlantı kurmak ve teslim olmaları durumunda affedilebileceklerine ilişkin güvence verme yetkisine de sahipti.
4 Temmuz 1776'da bağımsızlıklarını ilan eden Amerikalılar barış önerisini geri çevirince, General Howe, Long Island'a yürüdü ve 27 Ağustos'ta Amerikan ordusunun başkomutanı General George Washington'ın güçlerini yenilgiye uğrattı. Washington'ın Manhattan içlerine çekilmesi üzerine Howe onu kuzeye sürdü ve ordusunu, 28 Ekim'de White Plains yakınlarındaki Chatterton Hill'de yenilgiye uğrattı. Daha sonra Washginton'ın Manhattan'da bırakmış olduğu garnizonun üzerine yürüdü, çok sayıda tutsak alıp silah ve erzağa el koydu.
Lord Cornwallis de Washington'un Lee Kalesi'ndeki garnizonunu ele geçirerek Amerikan ordusunu New Jersey boyunca Delaware Irmağının doğu yakasına sürdü ve kış için, New Jersey'deki ileri karakollarda karargâh kurdu. Ama Washington, Noel gecesi Delaware Irmağı'nı geçerek Cornwallis'in Trenton'daki garnizonuna saldırdı ve 1000 kadar tutsak aldı. Cornwallis, Trenton'ı kısa sürede geri aldıysa da kaçtı ve Washington İngiliz ordusunun Princeton'daki yedek kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.

Washington'ın Trenton-Princeton seferi tüm ülkede heyecan yarattı ve bağımsızlık savaşına canlılık kattı. General John Burgoyne komutasındaki bir İngiliz ordusu 1777'de Kanada'dan güneye doğru hareket etti. Yarbay Barry St. Leger komutasında daha küçük bir kuvvet de Mohawk Vadisi boyunca St. Lawrence Irmağını izleyerek Albany'de Burgoyne'la birleşecekti. Burgoyne 5 Temmuz'da Ticonderoga Kalesi'ni alıp, acil at ihtiyacını karşılamak üzere Bennington'a (Vermont) Alman paralı askerlerden oluşan bir kuvvet gönderdi; ama New England kuvvetleri Almanları yenilgiye uğrattı.
Bu arada 6 Ağustos'ta General Benedict Arnold'un ordusu St. Leger'ı Oriskany'de durdurdu. General Horatio Gates'in komuta ettiği başka bir Amerikan ordusu da Albany'ye yaklaşmakta olan Burgoyne'u iki kez yenilgiye uğrattı; Burgoyne 17 Ekim 1777'de Saratoga'da ordusuyla beraber teslim olmak zorunda kaldı. Bundan bir müddet önce de Howe gemilerle New York'tan Chesapeake'e gitmiş ve karaya çıkar çıkmaz 11 Eylül'de Brandywine Creek'te Washington'ın kuvvetlerini yenmiş, 25 Eylül'de de Amerikan başkenti Philadelphia'yı işgal etmişti.
Washington, 4 Ekim'de Germantown'a başarılı bir darbe indirdikten sonra 11.000 askeriyle Valley Forge'da kışlık karargâhını kurdu. Buradaki çetin şartlara ve yiyecek sıkıntısına karşın, Amerikan birlikleri Prusyalı bir subay olan Friedrich Wilhelm von Steuben gözetiminde sıkı bir silah eğitiminden geçirildi. Von Steuben'in katkıları, Washington'ın 28 Haziran 1778'de Monmouth'da (New Jersey) kazandığı başarıyla belli oldu. Bu çarpışmadan sonra kuzeydeki İngiliz kuvvetleri New York kenti ve çevresinde çakılıp kaldılar.

Amerikalılara 1776'dan başlayarak el altından para ve malzeme yardımı yapan Fransa, 1778'de filolarını ve ordularını hazırlamaya başladı ve sonunda Haziran 1778'de İngiltere'ye savaş ilan etti. Kuzeyde durumun büyük ölçüde sürüncemede kalmış olmasına karşılık Fransızlar güneyde, İngilizlerin elindeki Savannah'ı ve büyük önemi olan Yorktown'ı kuşattılar.

Cornwallis 16 Ağustos 1780'de Camden'da (Güney Karolina) Gates'in komutasındaki bir orduyu dağıttıysa da, 7 Ekim'de Kings Mountain'da ve 17 Ocak 1781'de Cowpens'te ağır kayıplar verdi.15 Mart 1781'de Guilford Court House'da (Kuzey Karolina) pahalıya mal olan bir zaferden sonra, öbür İngiliz birlikleriyle birleşmek üzere Virginia'ya girdi ve Yorktown'da üslendi. Washington'ın ordusuyla birlikte Fransız Comte de Rochambeau komutasında bir kuvvet Yorktown'ı kuşattı; Cornwallis 19 Ekim 1781'de 7 bin kişilik ordusuyla teslim oldu (Yorktown Kuşatması).
Bundan sonra kara harekâtı sona erdi ve savaş açık denizlerde sürdü. Amerikalılar 1775'te bir Kıta Donanması oluşturdularsa da, savaş ilerledikçe, denizdeki varlıkları büyük ölçüde resmî görevli, silahlı özel gemilerle (privateers) sınırlı kaldı. 1780'den sonra deniz savaşı daha çok İngilizlerle Amerikalıların Avrupalı müttefikleri arasında geçti. Britanya Adaları çevresinde toplanan Amerikalılara ait gemiler ve komutanları John Paul Jones, savaş boyunca 1.500 İngiliz ticaret gemisiyle 12.000 İngiliz denizcisini ele geçirdiler. 1780'den sonra İspanya ve Hollanda, Britanya Adaları'nı çevreleyen sularda büyük ölçüde denetim kurarak İngiliz deniz gücünün açık denize çıkamaz hale gelmesine yol açtılar.

Paris Antlaşması ile İngiltere, batıda Mississippi Irmağını da içine alan geniş sınırlarla, Amerika'nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere'nin elinde kaldı, ama Doğu ve Batı Florida İspanya'ya verildi. Antlaşmanın imzalanmasından 3 ay sonra, son İngiliz askerlerinin 25 Kasım 1783'te New York'tan ayrılmasından sonra George Washington şehre girdi.

Savaş, Fransız ve İspanyol ekonomilerine büyük darbe vurdu. Fransa'da; kısa vadede Fransız Devrimi'ne, orta vadede Fransız İmparatorluğu'nun kurulmasına yol açtı. İspanya'ya, uzun vadede kolonilerin kaybına yol açtı.

Devrim (1985)
Vatansever (2000)
John Adams (mini dizi, 2008)
Turn (mini dizi, 2014-2017)

Nancy Hart

Ceaser Rodney (d. 7 Ekim 1728 - ö. 25 Haziran 1784), Amerikalı politikacı ve hukukçudur. Delaware eyaltinin Kent şehrinin Dover Hundred kasabasındandır. Kuzey Amerika'daki Fransız savaşlarında, Amerikan gönüllüler ordusunda subay olarak görev yapmıştır. Amerikan Devrimi'nde, Bağımsızlık Bildirgesi'ni imzalamış, Kıtasal Kongre'ye Delaware temsilcisi olarak katılmış ve bir süre Delaware başkanlığı yapmıştır.

Rodney 7 Ekim 1728'de Ceaser ve Mary Crawford Rodney'in oğlu olarak Dower Hundred'daki çiftlikte, Byfield konağında dünyaya gelmiştir. Dedesi William Rodney, Amerika'ya 1680'lerde gelmiş ve bir süre eyalet meclisinde oturum başkanlığı görevinde bulunmuştur. Rodney ailesinin ataları Treviso (İtalya) kentinin seçkin ailelerinden Adelmare'lere dayanmaktadır. Annesi Dover'daki Anglikan Christ kilisesi papazı Thomas Crawford'un kızıdır.
Ceaser Rodney eğitimine evde başlamış daha sonra Philadelphia’daki Latin okuluna yazılmıştır. Henüz 17 yaşındayken 1745’te babası ölmüş ve Nicholas Ridgely’nin vesayeti altına girmiştir. Abisi çiftliğin başına geçmiş, annesi ise yeniden evlenerek iki çocuğa daha sahip olmuş fakat 1763’te ölmüştür. Ceaser Rodney hiç evlenmemeiştir.

Kardeşi Thomas Rodney onu şöyle tanımlıyordu: “akıl dolu ve neşeli konuşmalarıyla insanları etkileyebiliyordu.Hep bekar yaşadı, popüler ve saygın birisiydi”. Babası sayesinde politik alanda çok rahat hareket ediyordu. 1755'te Kent şehrine şerif seçildi ve üç yıl görev yaptı. Daha sonra çeşitli hukuk kurumlarında görev aldı. Fransa savaşlarında Dover gönüllülerin komutanı olarak Delaware gönüllü birliğine katıldı.
18. yüzyılda Delaware'da iki çeşit siyasi eğilim vardı. Birincisi 'Court' partisi olarak adlandırılan Anglikan ağırlıklı, Krallık yönetiminin iyi işlediğini düşünen ve Kent ve Sussex kentlerinde güçlü olan gruptu.Diğeri ise 'Country' partisi olarak adlandırılan İskoç ve İrlandalı Amerikalılardan oluşan ve New Castle kentinde güçlü bulunan en çabuk şekilde İngiltere'den bağımsızlığın kazanılması gerektiğini düşünen gruptu. Casear Rodney Anglikan Kent şehrinin bir üyesi olsa bile görüşleri, Kent şehrinde azınlıkta olan ‘Country’ partisine yakındı. Bu sebeple genellikle iş arkadaşı Thomas McKean ile birlikte New Castle şehrinde çalışmayı tercih etti. McKean ile birlikte ‘Court’ partisi üyeleri olan John Dickinson ve George Read ile sürekli karşı karşıya kaldılar.

1761/62 ile 1775/76 dönmeleri boyunca eyalet meclisine temsilci olarak seçilmiştir. Önemli zamanlarda oturumu yönetme hizmetlerinde bulunmuştur. Örneğin 15 Haziran 1775 günü Delaware eyaletinin Britanya meclisi ve kralından ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiği toplantıyı Rodney yönetmiştir.
Rodney, George Read ve Thomas McKean Kıtasal Kongre'ye seçilmiştir. Rodney Dover'daki İngiliz yanlıların çıkardıkları olaylarla ilgilenirken Thomas McKean ve George Read'in Bağımsızlık Bildirgesi oylamasında anlaşmazlığa düştüğü haberini alması üzerine 1 Temmuz gecesi 80 mil yol giderek Philadelphia'ya varmış ve McKean ile birlikte bağımsızlık lehinde oy kullanarak Delaware'in diğer 11 devletle birlikte Bağımsızlık Bildirgesi'ni kabul etmesini sağlamıştır.
1777 yılının başlarında arkadaşı John Haslet’in Princeton Savaşı’nda öldüğü haberini alması üzerine George Washington’ın birliklerine katılmıştır. Washington onu Delaware gönüllü ordusuna general olarak atamıştır.Delaware’i Britanya ordusundan korumak ve kral taraftarlarını kontrol altında tutmak için yaptığı çabalar sonuç vermemiştir. Brandywine Savaşı’ndan ve Wilmington ile Philadelphia’nın işgalinden sonra Ekim 1977’de yeni seçimler yapılmış ve bu meclis 31 Mart 1978’de Rodney’i Delaware Başkanı seçmiştir.
Başkanlık döneminde, kötü üne sahip ve kral taraftarı Cheney Clow büyük bir sempatizan grubu oluşturmuş, bir kale inşa etmiş ve Delaware’in başkenti Dover’a doğru hareket etmiştir. Clow’un birlikleri savaşta yenilmesine rağmen bu savaş ve yıkım kin ve nefrete sebep olmuştur. Rodney, kralcıları kontrol altında tutmak için bazı yasalar çıkarmıştır. İngilizler ile ticareti engellemek için bağlılık yemini edilmesini bunu kabul etmeyenlerin ise mallarına el konulmasını sağlamıştır.
1782 ve 1783 yıllarında Konfederasyona bağlı Birleşik Devletler Kongresi’ne seçilmiş fakat sağlık sorunları sebebiyle katılamamıştır. 1783/84 döneminde Delaware senatosuna seçilmiş ve oturum başkanlığını yürütmüşse de dönemin sonu gelmedi ölmüştür.

Caesar Rodney 25 Haziran 1784’te Kent şehrinin St. Jones Hundred kasabasında ölmüştür. Ailesinin çiftliğine gömülmüştür fakat büyük araziye sahip bu çiftlikte mezarının tam olarak yeri bilinmemektedir. Gene de Dover'daki Episcopal kilisesinin mezarlığında bir anıtı vardır.
John Adams, Rodney’in astım ve deri kanseri yüzünden acı çektiğini dile getirerek “dünyadaki en garip görünüşlü adamdı; soluk, zayıf ve uzun boyluydu; yüzü, bir elmadan daha büyük olmamasına rağmen duygulu neşeli ve akıllı görünürdü."
Delaware'da birçok şehirdeki binalarda onu adı geçmektedir: Delaware Üniversitesindeki bazı binaların isimleri ile birlikte Camden'de Caesar Rodney Lisesi ve Wilmington'ta Rodney Meydanı bulunmaktadır. Ayrıca Delaware çeyrekliklerinin arka yüzünde, onun Kıtasal Kongre'de oy vermek için bir gecede 80 mil gittiği olayı sembolik olarak gösteren resim bulunmaktadır.

Sobel, Robert; John Racino (1988). Biographical Directory of the Governors of the United States. Westport, CT: Greenwood Press. ISBN 0-930466-00-4.
Ward, Christopher L. (1941). Delaware Continentals, 1776-1783. Wilmington, Delaware: Historical Society of Delaware. ISBN 0-924117-21-4.
Hoffecker, Carol E. (2004). Democracy in Delaware. Wilmington, Delaware: Cedar Tree Books. ISBN 1-892142-23-6.
Munroe, John A. (1954). Federalist Delaware 1775-1815. New Brunswick, New Jersey: Rutgers University.
Scott, Jane Harrington (2000). Gentleman as Well as a Whig. Newark, Delaware: University of Delaware Press. ISBN 0-87413-700-4.
Munroe, John A. (1993). History of Delaware. Newark, Delaware: University of Delaware Press. ISBN 0-87413-493-5.
Scharf, John Thomas (1888). History of Delaware 1609-1888. 2 vols.. Philadelphia: L. J. Richards & Co.. ISBN 0-87413-493-5.
Martin, Roger A. (1984). History of Delaware Through its Governors. Wilmington, Delaware: McClafferty Press.
Conrad, Henry C. (1908). History of the State of Delaware, 3 vols.. Lancaster, Pennsylvania: Wickersham Company.
Martin, Roger A. (1995). Memoirs of the Senate. Newark, Delaware: Roger A. Martin.
Munroe, John A. (2004). Philadelawareans. Newark, Delaware: University of Delaware Press. ISBN 0-87413-872-8.
Ferris, Robert G (1973). Signers of the Declaration of Independence. Flagstaff, Arizona: Interpretive Publications, Inc.. ISBN 0-936478-07-1.
Barthelmas, D.G. (1977). Signers of the Declaration of Independence: A Biographical and Genealogical Record. Jefferson, North Carolina: McFarland Press.
Coleman, John M. (1984). Thomas McKean, Forgotten Leader of the Revolution. Rockaway, New Jersey: American Faculty Press. ISBN 0-912834-07-2.
Rowe, G.S. (1984). Thomas McKean, The Shaping of an American Republicanism. Boulder, Colorado: Colorado University Press. ISBN 0-87081-100-2.

A.B.D tarihi1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)

Christ Church Gömü Alanı, ABD'nin Philadelphia şehrinde bulunan önemli bir erken dönem Amerikan mezarlığıdır. Benjamin Franklin ve eşi Deborah'ın mezarları burada bulunuyor. Bağımsızlık Bildirgesi'nin diğer dört imzacısı da burada gömülüdür: Benjamin Rush, Francis Hopkinson, Joseph Hewes ve George Ross. Bağımsızlık Bildirgesi'nin diğer iki imzacısı James Wilson ve Robert Morris, sadece birkaç blok ötedeki Christ Church'e gömüldü.
Mezarlık, 1695 yılında kurulan ve George Washington da dahil olmak üzere Amerikan Devrimi'nin en önemli katılımcılarının çoğunun bağlı olduğu piskoposluk kilisesi Christ Church'e aittir. Mezarlık 1719 yılında açılmış olup halen aktif bir mezarlıktır. Mezarlık hava koşulları izin verdiği sürece küçük bir ücret karşılığında halka açıktır ve her yıl yaklaşık 100.000 turist ziyaret etmektedir.

Diplomat, dış temsilcilik, dış politikayla uğraşan ve ülkesini yurt dışında temsil etmekle görevlendirilen kimsedir. Vatandaşlarının haklarına ve çıkarlarına uygun olarak yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla ilişkileri yürütmek üzere Dışişleri Bakanlıklarına bağlı olarak atanan kişidir.
Uygulanan uluslararası hukukta kavram olarak, dokunulmazlıklar ile ayrıcalıklar arasında bir ayrıma gidilmektedir. Dokunulmazlık kavramı genel yasalardan bağışık tutulmayı değil, fakat yargılama ve icra yollarının uygulamasından bağışık tutulmayı belirtmektedir. Buna karşılık ayrıcalık kavramı kabul eden devletin kimi yasalarının özünden bağışık tutulmayı, bunların özünün uygulanmamasını ifade eder. Diplomatik ayrıcalık ve bağışıklıkları, 1. Diplomasi Temsilciliği Bakımından, 2. Diplomasi Temsilcilikleri ve Görevlileri bakımından olmak üzere iki kısma ayırabiliriz.

Diplomasi Temsilciliği Bakımından ayrıcalık ve bağışıklıklar şunlardır:
Elçilik binasının ve Araçlarının Dokunulmazlığı
Elçilik Arşivlerinin Dokunulmazlığı
Elçiliğin Haberleşme Serbestliği
Elçiliğin Vergi Ayrıcalığı
Elçiliğin Gümrük Ayrıcalığı
Diplomasi Temsilcileri ve Görevlileri Bakımından ayrıcalık ve bağışıklıklar ise,

Kişi ve Aile Bireyleri Dokunulmazlığı
Konut Dokunulmazlığı
Yargı Dokunulmazlığı ya da Bağışıklığı
Vergi Ayrıcalığı
Gümrük Ayrıcalığı

Bürokrat
Diplomasi
Lobicilik
Diaspora
Osmanlı İmparatorluğu'nun dış ilişkileri
Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi
Politik pazarlama
Diplomatik liste
Diplomatik topluluk
İyi niyet elçisi
Persona non grata
Diplomatik dokunulmazlık
Diplomatik üniforma
Uluslararası İlişkiler

Igor Janev, Diplomasi, IPS, Belgrad, 2013 ISBN 978-86-7419-261-0

Elbridge Thomas Gerry (d. 17 Temmuz 1744, Marblehead, Massachusetts ö. 23 Kasım 1814), Amerika Birleşik Devletlerinin 5. Başkan Yardımcısı, Massachusetts valisi ve devlet adamı. Demokratik-Cumhuriyetçi Parti'den başkan James Madison'ın yardımcısı olarak 1813-1814 yılları arasında görev yaptı. Gerrymandering olarak bilinen seçim bölgelerinin iktidardaki partinin yararına olacak şekilde düzenlenmesini sağlayan işlemin isim babası olarak tanınmaktadır.

Kramer, Eugene F (1956). "Some New Light on the XYZ Affair: Elbridge Gerry's Reasons for Opposing War with France". New England Quarterly, Volume 29, No. 4. ss. 509-13. ISSN 0028-4866. 
Billias, George. Elbridge Gerry: Founding Father and Republican Statesman. New York: McGraw-Hill Book Company, 1976.

Find a Grave'de Elbridge Thomas Gerry
Biography by Rev. Charles A. Goodrich, 1856 24 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A New Nation Votes: American Election Returns 1787–1825
Delegates to the Constitutional Convention: Massachusetts (Brief Biography of Gerry)
Gerry family archive 19 Ocak 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Hartwick College

George Read (18 Eylül 1773 – 21 Eylül 1798), Amerikalı hukukçu ve politikacıdır. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin onaylandığı Kıtasal Kongresine, Delaware delegesi olarak katılmış ve bu belgeyi imzalamıştır. 1787'deki Amerikan Anayasası'nı hazırlama toplantısına Delaware başkanı olarak Federalist Parti'den katılmıştır.

Read, 18 Eylül 1733'te Maryland eyaleti Cecil County'de John ve Mary Howell Read çiftinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası John Read Büyük Britanya'ya bağlı İrlanda'nın zengin kentlerinden biri olan Dublin'den Maryland'e gelmiştir ve Cecil kentine bağlı olan Charlestown kasabasının kurucularından biri olmuştur. George henüz küçük yaşlardayken, ailesi Delaware eyaletinin New Castle kentine taşınmıştır.
George Read Philadelphia Akademisi'nde hukuk eğitimi görmüş ve on beş yaşında mezun olmuştur. John Moland'ın Philadelphia'daki hukuk bürosunda bir süre çalıştıktan sonra 1753'te Philadelphia barosuna girmiş bir yıl sonra da avukatlık bürosu açmak için New Castle 1763'te Anglikan, Immanuel kilisesi papazı George Ross'un kızı Gertrude Ross Till ile evlenmiştir. Ayrıca George Ross'ta Amerikan Bağımsızlık Bildirgesine Pennsylvania delegesi olarak imza atmıştır. George ve Gertrude çiftinin beş çocukları olmuştur: John, George Jr., kentine geri dönmüştür.
William, John ve Mary.
1763'te İngiliz vali John Penn tarafından Delaware'in 3 idari bölgesi için krallık hukuk danışmanlığı (Crown Attorney General) görevine getirilmiş ve Kıtasal Kongre'ye (1774) kadar bu görevde kalmıştır.

18. yüzyılda Delaware'da iki çeşit siyasi eğilim vardı. Birincisi 'Court' partisi olarak adlandırılan Anglikan ağırlıklı, Krallık yönetiminin iyi işlediğini düşünen ve Kent ve Sussex kentlerinde güçlü olan gruptu. Diğeri ise 'Country' partisi olarak adlandırılan İskoç ve İrlandalı Amerikalılardan oluşan ve New Castle kentinde güçlü bulunan en çabuk şekilde İngiltere'den bağımsızlığın kazanılması gerektiğini düşünen gruptu. Read, Court partisinin politikalarını daha ideal buluyordu. İş arkadaşı John Dickinson ile birlikte arkadaşları ve komşuları olan Thomas McKean ve Caesar Rodney'nin düşüncelerine karşı duruyordu.
Bu sebeple Read Delaware halkı ile Krallık arasındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmaya çalışıyordu. Herkes gibi o da damga yasası ve benzeri yasalara karşı durmuş ve protestolara katılmıştır fakat açık bir şekilde bağımsızlığı desteklememiştir. Bununla birlikte Amerikan devrimin ilk adımlarından sayılan posta teşkilatının Delaware komisyonu (Committee of Correspondence) başkanı olmuş ve birinci ve ikinci kıtasal kongreye daha radikal düşünen Thomas McKean ve Caesar Rodney ile birlikte seçilmiştir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin oylanacağı 2 Temmuz 1776'da Daleware delegeleri içindeki anlaşmazlık çözülmüş ve Read Bildirgenin son haline imzasını atmıştır.

Amerikan Bağımsızlığı beklenmesinden dolayı Delaware eyaleti 15 Haziranda İngiltere Krallığından ayrıldığını ilan etmiştir. Delaware eyalet meclisi bir anayasa hazırlamak için seçime gitmiş ve Read bu komisyona seçilmiştir.
Read daha sonra Delaware eyalet meclisine seçilmiş ve 1776/77, 1777/78 dönemlerinde oturum başkanlığında bulunmuştur. Delaware başkanı John McKinly'nin İngilizler tarafından esir alınması ve vekili Thomas McKean den sonra 20 Ekim 1777-31 Mart 1778 yılları arasında başkanlık yapmıştır. Onun Delaware başkanlığı döneminde İngilizlerin Philadelphia'yı işgal edip Delaware nehrini kontrollerine geçirmesinden sonra tutsak alınmaktan zar zor kurtulmuştur. Eyaleti işgalcilerden kurtarmaya çalışmış fakat bu çabalarının çoğu sonuçsuz kalmıştır. 1777/78 dönemi eyalet meclisi Dover kentine taşınmıştır.
1778/79 döneminde Ceaser Rodney başkanlığa seçildikten sonra Read, Delaware üst meclisinde senatör olarak görevine devam etmiştir. 1780/81, 1781/82 dönemlerinde sağlık sorunları sebebiyle senatonun alt kanadı olan eyalet meclisinde görev almıştır. 1882/83 ten 1887/88 e kadar iki dönem boyunca senatoya tekrar seçilmiştir.

Read 1786'da Annapolis toplantısına çağrılmıştır. Bu toplantı, bir sonraki yıl yapılacak olan Philadelphia Anayasa hazırlama toplantısının ön çalışması niteliğindeydi. Read, Delaware temsilcisi olarak Philadelphia toplantısına da çağrılmıştır. Anayasa toplantısında bütün eyaletlerin güçlü bir merkezi otoriteye girmesi gerektiğini savunmuştur.
1787-89 ve 1790-93 yılları arasında Delaware'den senatör seçilmiştir. ABD başkanı George Washington döneminde 1. ve 2. kongrelerde Federalist grubun tarafında durmuştur. Ulusal bir bankanın kurulmasını ve tüketim vergisinin olmasını savunmuştur. Senatörlükten ayrıldıktan sonra Delaware Yüksek Mahkemesi'nde Başkanlığı kabul etmiş ve hayatının sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür.

Read 21 Eylül 1798'de New Castle, Delaware'de ölmüş ve bu şehirdeki Immanuel Episcopal kilisesi mezarlığına gömülmüştür.
John Munroe gibi bazı tarihler onu Delaware siyaset hayatının ana karakteri olarak görmüşler ve onun güvenilir ve istikrarlı liderlik kişiliği, yeni bir ülke olan ABD'nin zor günlerinde oldukça yararlığı olduğunu düşünmüşlerdir.
Oğlu tarafından New Castle kıyılarında bir ev yaptırılmış ve Delaware Tarih Derneği tarafından restore edilip açılmıştır. Ayrıca New Castle'da kendi adını taşıyan bir okul da vardır.

Sobel, Robert; John Racino (1988). Biographical Directory of the Governors of the United States. Westport, CT: Greenwood Press. ISBN 0-930466-00-4.
Ward, Christopher L. (1941). Delaware Continentals, 1776-1783. Wilmington, Delaware: Historical Society of Delaware. ISBN 0-924117-21-4.
Hoffecker, Carol E. (2004). Democracy in Delaware. Wilmington, Delaware: Cedar Tree Books. ISBN 1-892142-23-6.
Munroe, John A. (1954). Federalist Delaware 1775-1815. New Brunswick, New Jersey: Rutgers University.
Scott, Jane Harrington (2000). Gentleman as Well as a Whig. Newark, Delaware: University of Delaware Press. ISBN 0-87413-700-4.
Munroe, John A. (1993). History of Delaware. Newark, Delaware: University of Delaware Press. ISBN 0-87413-493-5.
Scharf, John Thomas (1888). History of Delaware 1609-1888. 2 vols.. Philadelphia: L. J. Richards & Co.. ISBN 0-87413-493-5.
Martin, Roger A. (1984). History of Delaware Through its Governors. Wilmington, Delaware: McClafferty Press.
Conrad, Henry C. (1908). History of the State of Delaware, 3 vols.. Lancaster, Pennsylvania: Wickersham Company.
Martin, Roger A. (1995). Memoirs of the Senate. Newark, Delaware: Roger A. Martin.
Munroe, John A. (2004). Philadelawareans. Newark, Delaware: University of Delaware Press. ISBN 0-87413-872-8.
Barthelmas, D.G. (1977). The Signers of the Declaration of Independence: A Biographical and Genealogical Record. Jefferson, North Carolina: McFarland Press.
Ferris, Robert G (1973). The Signers of the Declaration of Independence. Flagstaff, Arizona: Interpretive Publications, Inc.. ISBN 0-936478-07-1.
Coleman, John M. (1984). Thomas McKean, Forgotten Leader of the Revolution. Rockaway, New Jersey: American Faculty Press. ISBN 0-912834-07-2.
Rowe, G.S. (1984). Thomas McKean, The Shaping of an American Republicanism. Boulder, Colorado: Colorado University Press. ISBN 0-87081-100-2.

A.B.D tarihi 1 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Gitar, bazı istisnalar dışında genellikle perdeli ve tipik olarak altı veya on iki teli olan telli bir müzik aletidir. Genellikle çalan kişinin vücuduna düz bir şekilde tutulur ve baskın el ile telleri tıngırdatarak veya kopararak çalınırken, aynı anda diğer elin parmaklarıyla seçilen telleri perdelere bastırarak çalınır. Tellere vurmak için bir gitar penası da kullanılabilir. Gitarın sesi ya akustik olarak, gitar üzerindeki rezonanslı bir oyuk oda aracılığıyla ya da elektronik bir pikap ve bir amplifikatör ile güçlendirilerek yansıtılır.
Gitar bir kordofon olarak sınıflandırılır, yani ses iki sabit nokta arasına gerilmiş titreşen bir tel tarafından üretilir. Tarihsel olarak gitar, telleri katgütten yapılmak üzere ahşaptan yapılmaktaydı. Çelik gitar telleri on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılmaya başlandı, ancak naylon ve çelik teller ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygınlaştı. Gitarın ataları arasında gittern, vihuela, dört kurslu Rönesans gitarı ve beş kurslu barok gitar yer alır ve bunların hepsi modern altı telli enstrümanın gelişimine katkıda bulundular.
Üç ana modern gitar türü vardır: klasik gitar (İspanyol gitarı); çelik telli akustik gitar veya elektro gitar; ve Hawaii gitarı. Geleneksel akustik gitarlar arasında tipik olarak büyük bir ses deliğine sahip olan düz üst gitar veya bazen "caz gitarı" olarak adlandırılan arşitop gitar bulunur. Akustik gitarın tonu, tellerin titreşimiyle üretilir ve gitarın rezonans odası görevi gören içi boş gövdesi tarafından güçlendirilir. Klasik İspanyol gitarı genellikle solo bir enstrüman olarak, tıngırdatmak yerine her bir telin çalanın parmakları tarafından ayrı ayrı koparıldığı kapsamlı bir parmak stili tekniği kullanılarak çalınır. "Finger-picking" terimi aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nde folk, blues, bluegrass ve country gitar çalma geleneğine de atıfta bulunabilir.
İlk patenti 1937'de alınan elektro gitarlar, enstrümanın duyulabilecek kadar yüksek ses çıkarmasını sağlayan bir pikap ve amplifikatör kullanırken, aynı zamanda rezonans odasına ihtiyaç duyan masif bir ahşap blokla gitar üretilmesini de mümkün kıldı. Reverb ve distorsiyon (veya "overdrive") dahil olmak üzere çok çeşitli elektronik efekt üniteleri mümkün hale geldi. Katı gövdeli gitarlar, 1960'lar ve 1970'lerde gitar piyasasına hâkim olmaya başladı; istenmeyen akustik geri beslemeye daha az eğilimlidirler. Akustik gitarlarda olduğu gibi, hollowbody gitarlar, archtop gitarlar (caz gitar, blues ve rockabilly'de kullanılır) ve rock müzikte yaygın olarak kullanılan katı gövdeli gitarlar da dahil olmak üzere bir dizi elektro gitar türü vardır.
Bir gitar amfisi aracılığıyla çalınan elektro gitarın yüksek, güçlendirilmiş sesi ve sonik gücü, hem bir eşlik enstrümanı olarak (riffler ve akorlar çalarak) hem de gitar soloları çalarak blues ve rock müziğin gelişiminde ve özellikle heavy metal müzik ve punk rock olmak üzere birçok rock alt türünde önemli bir rol oynadı. Elektro gitarın popüler kültür üzerinde büyük bir etkisi bulunmaktadır. Gitar, dünya çapında çok çeşitli müzik türlerinde kullanılmaktadır. Blues, bluegrass, country, flamenko, folk, caz, jota, ska, mariachi, metal, punk, funk, reggae, rock, grunge, soul, akustik müzik, disko, new wave, new age, yetişkinlere yönelik çağdaş müzik ve pop gibi türlerde birincil enstrüman olarak kabul edilir ve zaman zaman hip-hop, dubstep veya trap müzikte bir örnek olarak kullanılır.

Klasik gitar, tüm gitar türlerinin atası olarak tanımlanabilir. Gitarın gövdesinin ortasında ses deliği denilen yuvarlak bir boşluk bulunur. Gitarın telleri titreştiğinde gövdenin içinde bulunan hava titreşir ve tek çıkış noktası olan bu yuvarlak boşluktan dışarı ses olarak geri çıkar. Klasik gitarda; kalın 3 tel, ipek üzerine sarılmış çelik, ince 3 tel ise naylondur. Genellikle parmak ile çalınır. Klasik gitarda sağ elin görevi daha fazladır. Sağ eli kullanarak gitarda çok farklı ritim ve harmonikler oluşturulabilir. Genelde klasik ve flamenko tarzı müziklerde kullanılır.

Görünüş itibarıyla klasik gitarı andıran akustik gitarın gövdesi, klasik gitardan biraz daha şişman ve basıktır. Daha dar bir sapa ve çelikten yapılmış tellere sahip olması, akustik gitarın klasik gitarla arasındaki en büyük farktır. Tellerin çelikten olması, akustik gitarın klasik gitardan daha basınçlı gergin bir sapa sahip olmasını ve sesinin klasik gitardan daha sert ve temiz çıkmasını sağlar. Genellikle akustik gitarların en kalın 4 teli sarımlı çelik, diğer 2 teli ise sarımsız çeliktir. Akustik gitarlar genellikle penayla çalınır. Rock, blues ve caz müzik türlerinde çok kullanılan bir gitar türüdür. Akustik-elektro gitar, çelik telli akustik gitar, dretnot gitar türleri bulunmaktadır.

Elektrogitar çok basit bir tanımla tellerin titreşimini gövdesinde bulunan manyetikler sayesinde elektrik akımına çeviren ve bir amfi yardımıyla akımı yüksek seviyede sese dönüştürebilen gitar türüdür. Diğer gitarlarla elektrogitarın kısımları aynıdır. Ek olarak elektrogitar için birkaç bölüm daha eklenebilir. Bunlar: Tremolo kolu, manyetikler, ses ve ton ayarı, switch...

Çalışma prensibi elektrogitara benzer. Fakat sesi normal gitarlardan 1 oktav kalındır. Portede basgitar için Fa anahtarı kullanılır. Değişik çeşitlerde basgitarlar da bulunmaktadır: Genelde 4 telli, 12 telli, 6 telli, 7 telli, 5 telli, perdesiz, kafasız.

Ara sesleri verebilmek için yapılmıştır. Normal gitara çok benzese de oldukça farklı bir ses rengine sahiptir. Perdesiz gitarı 1976 yılında Erkan Oğur, Türk müziği seslerine olan ihtiyacı için üretmiştir. Daha sonraları perdesiz elektrik gitar, 8 telli perdesiz gitar, çift saplı elektrik ve klasik perdesiz/perdeli gibi farklı modelleri üretilmiştir.

Hawaii yöresine ait bir gitardır. Gitar 6, 7 ve 9 telli olarak kullanılmaktadır. Gitar, çalınırken genellikle kucaktadır. Diğer gitarlardan farklı olarak, fretlere basılarak değil, gitaristin sol eline taktığı bir metal yardımıyla tellere dokunularak çalınır.

7 telli gitar; klasik gitarda bulunan 6 ana telin (yukarıdan aşağı; mi, la, re, sol, si, mi) haricinde bir kalın veya ince tel daha eklenmesiyle oluşan bir gitar çeşididir.

12 telli gitarlarda genellikle çelik teller kullanılır. Folk, blues ve rock and roll tarzlarında kullanılır.

Weissenborn ya da diğer deyişle H. Weissenborn bir tür lap slide gitardır ve Los Angeles'ta 1920'ler ve 1930'larda Hermann Weissenborn tarafından üretilmiştir. 5000'den daha az sayıda orijinal enstrüman üretilmiştir ve kaç tanesinin hâlen sağlam kaldığı bilinmemektedir. Marka şu anda reprodüksiyon ürünleri için kullanılmaktadır.

Göbekli, boş veya yarı dolu gövdeli ve genellikle caz müzikte kullanılan geniş gövdeli gitar türü.

Gitarın klavyesinin de bulunduğu kısımdır. Bu klavyede perdeler bulunur. Klasik gitardan hem kalınlık hem de genişlik açısından daha ince olan elektrogitar klavyesi ise genelde 18 ila 24 arasında perde sayısına sahiptir. Genellikle sapın içinden truss rod adı verilen bir metal ayar çubuğu geçer. Zamanla eğilebilen bu sap, bir vida yardımı ile eski hâline geri getirilebilir. Akort burguları en uçta bulunur ve genellikle metal bir aksama sahiptir.

Gitarda telleri gövdeye bağlayan kısımdır. Zamanla değişim geçirmiş olmakla beraber, değişik çeşitleri de mevcuttur. Köprü, sabit ya da oynar olabilir. Oynar köprülü gitarlarda köprü bir kol (tremolo kolu) yardımı ile ileri-geri hareket ettirilebilir. Bu ileri veya geri harekette köprüye bağlı olan teller gerilir ya da gevşer. Tellerin gerilip gevşemesi telden çıkan sesi etkileyeceğinden gitardan farklı notalar elde edilebilir. Köprüler genelde metalden yapılır. Köprünün baz ayarlarına dikkat edilmelidir, tellerden birinin kopması hâlinde elektrogitar geri dönüşü olmayan hasar görebilir.

Gitarın sapında, telleri akort burgularına gitmeden önce sonlandıran kısımdır. Genelde ucuz gitarlarda plastikten oluşur. Ayrıca kemikten veya farklı malzemelerden yapılanlar da mevcuttur.

Elektrogitarda veya manyetik takılmış klasik ya da akustik gitarda teldeki titreşimlerin algılandığı kısımdır. Manyetik alanda telin titreşiminin içerideki bir sargıda akım oluşturması prensibi ile çalışır. Çift hâlinde (Humbucker) ya da tek (Single) olabilir. Bazı manyetikler amplifikatöre çıkış sağlamadan sinyali yükseltebilirler.

Ses titreşimlerinin, elektrik sinyaline herhangi bir elektronik değişime uğratmadan dönüşmesini sağlayan manyetik türüdür. En sık kullanılan manyetik türü olup, sesin tınısı (frekans cevabı) sadece manyetiğin bazı fiziksel özelliklerine (yüksekliğine, mıknatısına, sargısına) bağlıdır.

Bu manyetikler ses titreşimlerini bazı elektronik devreler ile bozulmaya uğratan manyetiklerdir. Sinyali, içerisindeki güç kaynağını (genelde bu bir pildir) kullanarak pre-amp ile güçlendiren, aktif filtrelerle ve gömülü equalizer'lar ile sinyalin özgününden farklı olarak enstrümandan çıkmasını sağlayan manyetiklerdir.
Çalışma prensibine göre 3 tip manyetik vardır:

Manyetik
Piezoelektrik
Çoklu-Bölünmüş Manyetikler (Polifonik)

Kafa kısmı (headstock) gitar sapının en ucundadır. Tellerin bitiminde akort burgularını içeren kısımdır. Kafa bölümü gitar için çok önemli bir işleve sahiptir. Gitara stabilite sağlar. Gitarın üst kısmındaki güçlü gerilime rağmen sağlam bir temel oluşturur. Farklı amaçlara hizmet eden 3 çeşit gitar kafası vardır.

Tremolo kolu, gitarın eşik bölümünün bitiminde bulunur. Bu kolu öne veya arkaya gevşeterek tellerden farklı ses çıkartılması sağlanır. Klavye yönüne doğru gevşetilerek kalın, eşik yönüne gevşetilerek daha ince seslerle efekt elde edilebilir.

6 telli bir gitarın standart akort dizisi:
İnceden kalına doğru E(ince mi) B(Si) G(Sol) D(Re) A(La) ve E(Kalın Mi) dir. Gitarda standart akort dizisi dışında kullanılan bütün düzenlere drop-tone denir.
Aşağıda, gitarda standart akort dizisi için üstteki sayılar perde numarası olmak üzere notaları verilmiştir.

Tellerin EADGBE akort dizisinden aynı derecede gevşetilmesiyle oluşan akort dizileri:

D♯/E♭ tuning: D♯-G♯-C♯-F♯-A♯-D♯ / E♭-A♭-D♭-G♭-B♭-E♭
Bütün

Glassharmonika ya da Glass armonika (İngilizce:Glass Harmonica), (Almanca:Glasharmonika), (Fransızca: Armonica de verre), bir müzik enstrümanı.
Mekanik versiyonu, 18. yüzyılda Benjamin Franklin tarafından icat edilmiş ve "armonica" (armonika) olarak isimlendirilmiştir. İtalyancada "armonica" harmoni demektir. Dönen bir düzenek üzerindeki bardaklara çalgıcının ıslak parmaklarını sürtmesiyle ses çıkarır.

Franklin, bu enstrümanı 1761 yılında icat etti ve ilk örneğini Londralı cam üfleyicisi Charles James ile birlikte üretti. İlk performansı, 1762 yılında, enstürmanı dünyaya tanıtmak için düzenlenen galada,  Marianne Davies tarafından gerçekleştirildi.
Franklin'in pedallı versiyonunda, 37 kase yatay olarak bir demir mil üzerine monte edilmişti. Tüm mil, bir ayak pedalı vasıtasıyla döndürülüyordu. Ses, suyla nemlendirilmiş parmaklarla kaselerin kenarlarına dokunularak üretiliyordu. Kenarlar, notanın perdesine göre farklı renklere boyanmıştı: A (koyu mavi), B (mor), C (kırmızı), D (turuncu), E (sarı), F (yeşil), G (mavi) ve arıza işaretleri beyazla işaretlenmişti.   Franklin'in bu tasarımıyla, istenirse aynı anda on bardak çalmak mümkündü.

18. yüzyılda bu enstrumanın popülerliği çalanları ve dinleyenleri delirttiği, hastanelik ettiği iddiası nedeniyle azalmıştır. Bu konuda bilinen çoğu rivayet Alman kaynaklıdır. Bu örneklerden biri Alman müzik bilimci Friedrich Rochlitz'dir. Allgemeine musikalische Zeitung'daki bir yazıda enstrumanın insanı melankolik bir ruh haline sokarak depresyona sürüklediğini iddia etmiştir.

W.A. Mozart: Adagio and Rondo K.61716 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Glass Duo
P.Tchaykovsky: Sugar Plum Fairy1 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Glass Duo

Glass Duo

Admittans elektrik mühendisliğinde karmaşık iletkenlik anlamına gelir. Admittans ile empedans çarpımı 1 dir. Admittans Y ile gösterilir. Birimi MKS sisteminde siemens (S)'dir. Kimi eski kitaplarda S yerine mho (
  
    
      
        ℧
      
    
    {\displaystyle \mho }
  
) birimi de kullanılır.

  
    
      
        Y
        =
        
          
            1
            Z
          
        
      
    
    {\displaystyle Y={\frac {1}{Z}}}
  

Elektrik devrelerinde üç tür doğrusal ve pasif devre elemanı vardır. Bunların iki uçları arasındaki gerilim farkı ile içlerinden geçen akım arasında şu ilişkiler vardır.

  
    
      
        
          v
        
        =
        
          
            1
            C
          
        
        ∫
        
          i
          ⋅
          d
          t
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} ={\frac {1}{C}}\int {i\cdot dt}}
  

  
    
      
        
          v
        
        =
        i
        ⋅
        R
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} =i\cdot R}
  

  
    
      
        
          v
        
        =
        L
        ⋅
        
          
            
              d
              i
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {v} =L\cdot {\frac {di}{dt}}}
  

Burada v ile gerilim, i ile akım şiddeti, C ile kapasitans (kapasitif değer, sığa), R ile direnç ve L ile de indüktans (bobin,self) gösterilmektedir. MKS sisteminde birimler gerilim için volt (V), akım şiddeti için amper (A), kapasitans için farad (F), direnç için ohm (Ω) ve indüktans için de henry (H) dir. İndüktör ve kondansatöre elektronikte genellikle reaktif eleman denilir.
Her üç denklem de akım geçişi için zorluk ifade ederler. Yani (1/C), R ve L ne kadar büyükse, akımın devreden geçişi de o kadar zordur.
Ancak aynı denkelemler aşağıda gösterildiği gibi de yazılabilir.

  
    
      
        
          i
        
        =
        
          
            1
            L
          
        
        ∫
        
          v
          ⋅
          d
          t
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} ={\frac {1}{L}}\int {v\cdot dt}}
  

  
    
      
        
          i
        
        =
        
          
            1
            R
          
        
        ⋅
        v
        =
        G
        ⋅
        v
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} ={\frac {1}{R}}\cdot v=G\cdot v}
  

  
    
      
        
          i
        
        =
        C
        ⋅
        
          
            
              d
              v
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {i} =C\cdot {\frac {dv}{dt}}}
  

Burada G  iletkenlik tir. İletkenlik birimi siemenstir.
Her üç denklem de akım geçişi için kolaylık ifade eder. Yani (1/L), (1/R) = G ve C ne kadar büyükse, akımın devreden geçişi de o kadar kolaydır. İşte admittans bu kolaylığa verilen addır.

Şayet devreden geçen akım sinüs dalga şekline sahipse, (geçici hal akımları hariç) üç eleman için admittans şu şekilde verilir.
Bobin (indüktans)için, 
  
    
      
        Y
        =
        
          
            1
            
              j
              ⋅
              ω
              ⋅
              L
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Y={\frac {1}{j\cdot \omega \cdot L}}}
  

İletken için, 
  
    
      
        Y
        =
        
          
            1
            R
          
        
        =
        G
      
    
    {\displaystyle Y={\frac {1}{R}}=G}
  

Kondansatör için 
  
    
      
        Y
        =
        j
        ⋅
        ω
        ⋅
        C
      
    
    {\displaystyle Y=j\cdot \omega \cdot C}
  

Burada j sanal operatör, ω ise açısal frekanstır. (
  
    
      
        =
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        f
        
      
    
    {\displaystyle =2\cdot \pi \cdot f\quad }
  

Kimi denklemlerde j • ω çarpımı s veya p olarak da gösterilir.)

Devredeki eşdeğer admittans tıpkı kondansatör devrelerinde olduğu gibi hesaplanır.
Yani paralel admittans;

  
    
      
        
          Y
          
            e
          
        
        =
        
          Y
          
            1
          
        
        +
        
          Y
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle Y_{e}=Y_{1}+Y_{2}}
  

Seri admittans;

  
    
      
        
          
            1
            
              Y
              
                e
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              Y
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              Y
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{Y_{e}}}={\frac {1}{Y_{1}}}+{\frac {1}{Y_{2}}}}
  

Kondansatör ve indüktansın admittans değerlerinin sanal, direncin admittans değerinin gerçek olması sebebiyle, eşdeğer admittans karmaşık sayı olarak hesaplanır. Bu sayının sanal bölümüne saseptans denilir. Saseptans B ile gösterilir.

  
    
      
        Y
        =
        G
        +
        j
        ⋅
        B
      
    
    {\displaystyle Y=G+j\cdot B}
  

Genellikle admittans kutupsal koordinatta gösterilir. Şayet M ile mutlak değer ve Φ ile açı gösterilirse,

  
    
      
        M
        =
        
          
            
              G
              
                2
              
            
            +
            
              B
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M={\sqrt {G^{2}+B^{2}}}}
  

  
    
      
        ϕ
        =
        arctan
        ⁡
        
          
            B
            G
          
        
      
    
    {\displaystyle \phi =\arctan {\frac {B}{G}}}
  

  
    
      
        Y
        =
        M
        ∠
        ϕ
      
    
    {\displaystyle Y=M\angle \phi }
  

Bu açı akım ve gerilim arasındaki faz farkını gösterir. Şayet açı 0 derece ise akım ve gerilim arasında faz farkı yoktur. (0 derece faz farkı devrede hiç kapasitif ve indüktif eleman olmadığı veya bu iki tür elemanın etkilerinin birbirlerini dengelediği anlamına gelir.)

Bir devrede 10 Ω luk bir direnç, 20 μF lık bir kondansatör, 1 mH lik bir bobin paraleldir. Devreden geçen akımın açısal frekansı 104 rds/s dir.Bu devrenin admittansı şu şekilde bulunur.

  
    
      
        G
        =
        
          
            1
            10
          
        
        =
        0.1
      
    
    {\displaystyle G={\frac {1}{10}}=0.1}
  

  
    
      
        j
        ⋅
        ω
        ⋅
        C
        =
        j
        ⋅
        
          10
          
            4
          
        
        ⋅
        20
        ⋅
        
          10
          
            −
            6
          
        
        =
        j
        ⋅
        0.2
      
    
    {\displaystyle j\cdot \omega \cdot C=j\cdot 10^{4}\cdot 20\cdot 10^{-6}=j\cdot 0.2}
  

  
    
      
        
          
            1
            
              j
              ⋅
              ω
              ⋅
              L
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              j
              ⋅
              
                10
                
                  4
                
              
              ⋅
              
                10
                
                  −
                  3
                
              
            
          
        
        =
        −
        j
        ⋅
        0.1
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{j\cdot \omega \cdot L}}={\frac {1}{j\cdot 10^{4}\cdot 10^{-3}}}=-j\cdot 0.1}
  

(Sanal operatör paydadan paya çıkınca işaret değiştirir.)
Üç eleman paralel olduğundan,

  
    
      
        Y
        =
        G
        +
        j
        ⋅
        ω
        ⋅
        C
        +
        
          
            1
            
              j
              ⋅
              ω
              ⋅
              L
            
          
        
        =
        0.1
        +
        j
        ⋅
        0.2
        −
        j
        ⋅
        0.1
        =
        0.1
        +
        j
        ⋅
        0.1
      
    
    {\displaystyle Y=G+j\cdot \omega \cdot C+{\frac {1}{j\cdot \omega \cdot L}}=0.1+j\cdot 0.2-j\cdot 0.1=0.1+j\cdot 0.1}
  

Kutupsal olarak;

  
    
      
        M
        =
        
          
            
              0.1
              
                2
              
            
            +
            
              0.1
              
                2
              
            
          
        
        ≈
        0.14
      
    
    {\displaystyle M={\sqrt {0.1^{2}+0.1^{2}}}\approx 0.14}
  

  
    
      
        ϕ
        =
        arctan
        ⁡
        
          
            0.1
            0.1
          
        
        =
        
          
            π
            4
          
        
        =
        
          45
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \phi =\arctan {\frac {0.1}{0.1}}={\frac {\pi }{4}}=45^{0}}
  

  
    
      
        Y
        =
        0.14
        ∠
        
          45
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle Y=0.14\angle 45^{0}}

Alternatör, mekanik enerjiyi alternatif akım biçiminde elektrik enerjisine dönüştüren bir elektrik jeneratörüdür. Maliyet ve basitlik nedenleriyle, çoğu alternatör sabit  armatürle dönen manyetik alan kullanır. Bazen, sabit bir manyetik alanlı doğrusal bir alternatör veya dönen bir armatür kullanılır. Prensipte, herhangi bir AC elektrik jeneratörüne alternatör denebilir, ancak genellikle terim otomotiv ve diğer içten yanmalı motorlar tarafından tahrik edilen küçük dönen makineleri ifade eder.

Alternatif akım üreten sistemler, 1830'larda elektrik akımının manyetik indüksiyonunun keşfinden itibaren basit formlarda biliniyordu. Dönen jeneratörler doğal olarak alternatif akım üretiyordu, ancak bunun için çok az kullanım alanı olduğundan, normalde jeneratöre bir komütatör eklenerek doğru akıma dönüştürülüyordu.
İlk makineler Michael Faraday ve Hippolyte Pixii gibi öncüler tarafından geliştirildi. Faraday, işlemi, her aktif iletken, manyetik alanın zıt yönlerde olduğu bölgelerden ardışık olarak geçtiği heteropolar  "dönen dikdörtgeni" geliştirdi.
Lord Kelvin ve Sebastian Ferranti de 100 ila 300 Hz arasında frekanslar üreten ilk alternatörleri geliştirdiler.[url=https://www.reliablebusinessarena.com/traction-alternators-r857616]
1870'lerin sonlarında, tüm sokakları, fabrika bahçelerini veya büyük depoların içini aydınlatmak için kullanılan ark lambalarına elektrik vermek için merkezi elektrik üretim istasyonlarına sahip ilk büyük ölçekli elektrik sistemleri yapıldı. Bazıları, 1878'de tanıtılan Yablochkov ark lambaları gibi, alternatif akımda daha iyi çalıştı ve bu ilk AC üretim sistemlerinin geliştirilmesine "alternatör" kelimesinin ilk kullanımı da eşlik etti. Bu eski sistemlerde üretim istasyonlarından uygun miktarda voltaj sağlamak, mühendisin "yükü sürme" becerisine bırakılmıştı.
1883'te Ganz Works, gerçek yükün değerinden bağımsız olarak belirtilen bir çıkış voltajı üretebilen sabit voltaj jeneratörünü icat etti.
1880'lerin ortalarında transformatörlerin piyasaya çıkması, alternatif akımın yaygın olarak kullanılmasına ve bunu üretmek için gereken alternatörlerin kullanımına yol açtı.
1891'den sonra çok fazlı alternatörler, birden fazla farklı fazın akımlarını sağlamak için piyasaya çıktı. Daha sonraki alternatörler, ark aydınlatması, akkor aydınlatma ve elektrik motorları ile kullanım için on altı ile yaklaşık yüz Hertz arasındaki çeşitli alternatif akım frekansları için tasarlandı.
Alexanderson alternatörü gibi özel radyo frekansı alternatörleri, 1. Dünya Savaşı sırasında uzun dalga radyo vericileri olarak geliştirildi ve vakum tüplü vericiler bunların yerini alana kadar birkaç yüksek güçlü kablosuz telgraf istasyonunda kullanıldı.

Manyetik alana göre hareket eden bir iletken, içinde bir elektromotor kuvveti (EMF) oluşturur (Faraday Yasası). Bu EMF, zıt kutuplu manyetik kutupların altında hareket ettiğinde polaritesini tersine çevirir. Tipik olarak, rotor denilen dönen bir mıknatıs, demir bir çekirdek üzerine bobinler halinde sarılmış stator adlı sabit bir iletken seti içinde döner. Mekanik enerjinin rotoru döndürmesiyle iletkenler etrafındaki manyetik alan değişir bu alan iletkenleri keserek indüklenen bir EMF (elektromotor kuvveti) üretir ve elektrik akımı üretilmiş olur. Dönen manyetik alan stator sargılarında AC voltaj oluşturur. Stator sargılarındaki akımlar rotorun konumuna göre değiştiğinden, alternatör senkron bir jeneratördür.
Sabit mıknatıslı makineler, rotordaki mıknatıslama akımından kaynaklanan kayıptan kaçınır, ancak mıknatısın maliyeti nedeniyle boyutları sınırlıdır. Kalıcı mıknatıs alanı sabit olduğundan, terminal voltajı jeneratörün hızıyla doğrudan değişir.
Rotorun manyetik alanı kalıcı mıknatıslar veya bir alan bobini elektromıknatısı tarafından üretilebilir. Rotorun manyetik alanı indüksiyonla (fırçasız jeneratörlerde), mıknatıslarla (genellikle çok ufak makinalarda) veya fırçalar yardımıyla aktarılacak bir akım ile elde edilebilir.
Otomotiv alternatörleri, alternatörün ürettiği voltajın rotor alan sargısındaki akımı değiştirerek kontrol edilmesini sağlayan rotor sargısı kullanır. Otomobillerde kullanılan alternatörlerde rotordaki manyetik alan her zaman fırçalar ile aktarılan akımla oluşturulur. Böylece rotordaki akım kontrol edilerek alternatörün oluşturduğu voltajın kontrol edilebilmesi sağlanır.
Mıknatıslı alternatör ayrıca rotora akım vermek zorunda olmadığından daha verimlidir fakat mıknatısın maliyeti dolayısıyla büyüklükleri sınırlıdır. Mıknatısın manyetik alanı sabit olduğundan üretilen voltaj devirle birlikte artar.
Fırçasız AC jeneratörler genellikle otomotiv uygulamalarında kullanılanlardan daha büyüktür. Fırçasız alternatörlerde alternatör çalışma prensibine göre ana ve ikaz sistemi olarak ikiye ayrılabilir. Ana sistemin hareketli kısmı olan ana rotor devir sayısına göre değişen sayıda kutuplardan oluşur. Rotordaki ana kutuplar çevirici makinanın devrinde döndürülür. Kutuplarda manyetik akının oluşması için doğru akım gereklidir. Ana kutuplara doğru akım ikaz sistemi tarafından verilir. İkaz sisteminin çalışma prensibi ana sistemle aynı olmakla beraber kutup ve sargılar ters çevrilmiştir. Yani, ikaz sisteminde kutuplar hareketsiz olan ikaz statoru üzerinde, sargılar ise dönen ikaz rotoru üzerinde bulunur. Ana statordaki bağımsız yardımcı sargılardan geçen akım voltaj regülatörü de doğrultularak, ikaz statorundaki kutup sargılarına verilir. Kutuplardan çıkan manyetik akıyı kesen ikaz rotoru üzerindeki bobinlerde üç faz alternatif akım oluşur. Alternatif akım, rotordaki döner köprü diyotlarda doğrultularak ana rotora(ana kutuplara) doğru akım olarak aktarılır. Fırçasız alternatörlere yük uygulandığında, voltaj düşümü önlemek ve voltajı istenilen seviyede tutmak için voltaj regülatörü kullanılır.
Otomatik voltaj kontrol cihazı, çıkış voltajını sabit tutmak için alan akımını kontrol eder. Sabit armatür bobinlerinden gelen çıkış voltajı talepteki artış nedeniyle düşerse, voltaj regülatörü (VR) aracılığıyla döner alan bobinlerine daha fazla akım beslenir. Bu, alan bobinleri etrafındaki manyetik alanı artırır ve armatür bobinlerinde daha yüksek bir voltaj oluşturur. Böylece, çıkış voltajı asıl değerine geri getirilir.
Merkezi elektrik santrallerinde kullanılan alternatörler ayrıca reaktif gücü düzenlemek ve güç sistemini anlık arızaların etkilerine karşı dengelemeye yardımcı olmak için alan akımını kontrol eder. Genellikle, dönen manyetik alanın birbirine göre üçte bir periyot kaydırılmış üç fazlı akım üretmesi için fiziksel olarak ofsetlenmiş üç grup stator sargısı vardır.

Bir çift alan kutbu sabit sargıdaki bir noktanın üzerinden geçtiğinde her seferinde bir alternatif akım çevrimi üretilir. 
Hız ve frekans arasındaki ilişki 
  
    
      
        N
        =
        120
        f
        
          /
        
        P
      
    
    {\displaystyle N=120f/P}
  
'dir, burada 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 Hz cinsinden frekanstır (saniye başına döngü).

  
    
      
        P
      
    
    {\displaystyle P}
  
 kutup sayısıdır (2, 4, 6, …) ve 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 dakikadaki devir sayısı (r/dak) cinsinden dönüş hızıdır.
Alternatif akım sistemlerinin eski tanımları bazen frekansı dakikadaki dönüşümler cinsinden verir ve her yarım çevrimi bir dönüşüm olarak sayar; dolayısıyla dakikada 12.000 dönüşüm 100 Hz'e karşılık gelir.
Bir alternatörün çıkış frekansı kutup sayısına ve dönüş hızına bağlıdır. Belirli bir frekansa karşılık gelen hıza senkron hız denir. Bu tablo aşağıdaki bazı örnekleri verir:

Rotor, çekirdekleri (manyetik kutuplar) bir manyetik alan bobini (rotor) kayar bilezikler ve bir rotor milinden meydana gelmiştir.

Stator, stator çekirdekleri ve stator bobinlerinden meydana gelmiştir ve ön ve arka kapaklara tutturulmuştur. Stator çekirdeği, çelik kaplanmış ince plakalardan meydana gelir.

Eş yüklü diyot tablaları içinde, üç adet pozitif ve üç adet negatif diyot bulunur. Alternatör tarafından üretilen akım, uç kapaklardan yalıtılmış pozitif yönlü diyot tablalarından verilir.

Bir çevirici makina tarafından çevrilen hareket enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren elektrik makinasıdır. Alternatörler alternatif akım üreteçleridir. Genellikle elektrik enerjisinin şebekeden sağlanamadığı yerlerde kullanılır. Alternatör su türbinleri, rüzgâr, dizel motor gibi çeşitli çeviricilerle kullanılabilir. Elektrik ihtiyacı olan çoğu yerde şebeke yedeği olarak yaygın olarak dizel motor ile tahrik edilen alternatörler kullanılır. Dizel motor ile tahrik edilen alternatörler genelde 1500 devir/dakika hıza sahiptirler. 30 kVA'dan küçük güçlerde 3000 d/d hızlı alternatörlere de rastlanır. Su türbini ile çalışan alternatörler ise 750 veya 1000 d/d gibi düşük devirli alternatörlerdir.
Günümüzde fırçalı alternatörler yerini daha modern ve bakım gerektirmeyen voltajın elektronik voltaj regülatörü ile sabitlendiği alternatörlere bırakmıştır. Fırçasız alternatörlerde döner kutuplar rotordadır, döner kutuplar ana rotor olarak da adlandırılırlar. Mil üzerinde ana rotorla beraber ikaz statoru sargıları ve döner diyotlar bulunur. İkaz rotorunda endüklenen üç fazlı gerilim diyotlarda doğrultularak ana rotora verilir.
İkaz statorunda ise sabit kutuplar vardır. Otomatik voltaj regülatörü ile ikaz statoruna verilen akım kontrol edilir. Bu sayede ana rotoru besleyen ikaz rotoru kontrol edilmiş olur. Voltaj regülatörü alternatör tarafından üretilen gerilimi kontrol eder. Alternatör çıkış gerilim istenilen değerin altında ise regülatör ikaz statoruna daha fazla akım basarak ana rotor ürettiği manyetik alan şiddetini arttırarak ana klemensteki voltajı sabit tutmaya çalışır.
Voltaj regülatörü ikaz statorunu beslemek için gerekli enerjiyi stator sargılarından veya stator sargılarından bağımsız yerleştirilen yardımcı sargılardan alır. Alternatörlerdeki voltaj regülatörleri enerjisini yardımcı sargılardan alması ani yüklemelerde voltajın çökmesini önler ve alternatör voltajının daha stabil olmasını sağlar. Yardımcı sargılı alternatörl

Endüksiyon motoru veya asenkron motor, rotordaki torku oluşturan elektrik akımının stator sargısının manyetik alanından elektromanyetik indüksiyonla elde edildiği bir AC elektrik motorudur. Bu nedenle endüksiyon motorunun rotora elektrik bağlantısına ihtiyacı yoktur. Endüksiyon motorunun rotoru, sarılı tip veya sincap kafesli tip olabilir.
Üç fazlı sincap kafesli endüksiyon motorları, kendi kendine başlayan, güvenilir ve ekonomik oldukları için endüstriyel motorlar olarak yaygın kullanılır. Tek fazlı endüksiyon motorları, çöp öğütücüler ve sabit elektrikli aletler gibi daha küçük yükler için yaygın kullanılır. Geleneksel olarak sabit hızlı hizmet için kullanılsa da, tek ve üç fazlı endüksiyon motorları, değişken frekanslı tahrikler (VFD) kullanan değişken hızlı uygulamalara giderek daha fazla kurulmaktadır. VFD, fanlar, pompalar ve kompresörler gibi değişken yüklü  uygulamalarda endüksiyon motorları için enerji tasarrufu fırsatları sunar.

1824'te, Fransız fizikçi François Arago döner manyetik alan varlığını formüle etti. El ile açılıp kapanan devirler Arago devirleri olarak isimlendirildi. 1879 yılında Walter Baily ilk ilkel asenkron motorunun etkilerini gösterdi. İlk alternatif akımlı kollektörsüz indüksiyon motorunu birbirlerinden bağımsız olarak icat eden Galileo Ferrais ve Nicola Tesla'nın, sırasıyla 1885 ve 1887'de motor modelleme çalışmaları ortaya kondu. 1887'nin Ekim ve Kasım aylarında, Tesla amerikan patent enstitüsüne başvurdu ve bu patentlerden bazıları mayıs 1888'de onaylandı. Nisan 1888'de, the Royal Academy of Science of Turin Ferrais'in alternatif akım fazlı motorların çalışması üzerindeki araştırmalarını detaylarıyla birlikte yayınladı. Tesla mayıs 1888'de, ilki dört kutuplu rotor formundaki kendi kendini yeniden başlatamayan relüktans motor, ikincisi bilezikli motor formundaki kendini başlatabilen relüktans motor ve üçüncüsü yabancı uyartımlı doğru akım kaynağıyla beslenen gerçek zamanlı sarma motor olmak üzere üç dört-stator-kutuplu motor çeşidini tanımlayan A New System for Alternating Current Motors and Transformers  isimli teknik bildirgeyi Amerikan Elektrik Mühendisleri Enstitüsü'ne(AIEE) gönderdi. Tesla' patentlerine lisans verildiği dönemde alternatif akım güç sistemleri geliştiren George Westinghouse, asenkton motor kavramı üzerine bir patentini ve buna uygun sistemi geliştirmek üzere Tesla'yı danışman olarak bir yıllık işe aldı. Teslaya yardımcı olmak için atanan Westinghouse çalışanı C.F. Scott daha sonra indüksiyon motoru geliştirilmesini devraldı. Üç fazlı gelişime de kararlılığıyla, Michail Dolivo-Dobrovolsky1889'da kafes rotorlu indüksiyon motoru ve 1890'da üç bacaklı dönüştürücüyü icat etti. Fakat,,iki fazlı pulsasyonları yüzünden Tesla'nın motorunun kullanışlı olmadığını iddia etti ve üç fazlı çalışmalarına devam etmekte ısrar etti. Westinghouse 1892'de ilk kullanışlı indüksiyon motoru elde edip, 1893'te çok fazlı 60 hertz indüksiyon motorları için bir hat geliştirmesine rağmen, Westinghouse'un ilk motorları, B.G. Lamme dönen çubuklu rotor sargısını geliştirene dek bilezikli iki fazlı motorlardı. 1891'de General Electric Company üç-fazlı indüksiyon motorları geliştirmeye başladı. 1896 suretiyle, General Electric ve Westinghouse daha sonra sincap kafesli rotor olarak adlandırılan çubuk-sarma-rotor tasarımı için bir çapraz lisans anlaşması imzaladı. Arthur E. Kennelly, AC sorunların karmaşık sayı analizinde 90 derece döndürme operatörünü belirlemek için ''i''(kök içinde eksi bir) harfinin anlamını ilk kez açığa kavuşturan oldu. Charles Proteus Steinmetz artık daha çok indüksiyon motorun Steinmetz eşdeğer devresi olarak bilinen AC karmaşık büyüklüklerinin uygulanmasını büyük orandan geliştirdi. Günümüz bağlantı boyutları 1897'deki 7.5 beygirgücü motoruyla aynı olan 100-beygir gücü indüksiyon motor gibi buluş ve yeniklerle indüksiyon motorun gelişimi devam etti.

Hem endüksiyon hem de senkron motorlarda, motorun statoruna verilen AC gücü, AC salınımlarıyla eş zamanlı dönen  manyetik bir alan yaratır. Senkron bir motorun rotoru stator alanıyla aynı hızda dönerken, endüksiyon motorunun rotoru stator alanından biraz daha yavaş hızda döner. Bu nedenle endüksiyon motor statorunun manyetik alanı rotora göre değişir veya döner. Bu, rotorda, aslında motorun sekonder sargısında zıt bir akım oluşturur. Dönen manyetik akı, transformatörün sekonder sargısında/sargılarında oluşan akımlara benzer şekilde, rotor sargılarında akımlar oluşturur.
Rotor sargılarındaki indüklenen akımlar, rotorda stator alanına karşı tepki veren manyetik alanlar yaratır. Rotor manyetik alanının yönü, Lenz yasası'na göre rotor sargılarından geçen akımdaki değişime karşı koyar. Rotor sargılarındaki indüklenen akımın nedeni dönen stator manyetik alanıdır, bu nedenle rotor sargı akımlarındaki değişime karşı koymak için rotor stator manyetik alanının yönünde döner. Rotor, indüklenen rotor akımının ve torkun büyüklüğü rotordaki yükü dengeleyene kadar hızlanır. Senkron hızda dönüş rotor akımını indüklemediğinden, endüksiyon motoru her zaman senkron hızdan biraz daha yavaş çalışır. Gerçek ve senkron hız arasındaki fark veya "kayma", standart Tasarım B tork eğrisi endüksiyon motorları için yaklaşık %0,5 ila %5,0 arasındadır. Endüksiyon motorunun temel özelliği, senkron veya DC makinelerde olduğu gibi rotorun ayrı olarak uyarılması veya kalıcı mıknatıslı motorlarda olduğu gibi kendi kendine mıknatıslanması yerine, torkun yalnızca endüksiyon tarafından yaratılmasıdır.
Rotor akımlarının indüklenmesi için fiziksel rotorun hızı, statorun dönen manyetik alanından daha az olmalıdır (
  
    
      
        
          n
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{s}}
  
). Aksi takdirde manyetik alan rotor iletkenlerine göre hareket etmeyecek ve akım indüklenmeyecektir. Rotorun hızı senkron hızın altına düştükçe, rotordaki manyetik alanın dönüş hızı artar, sargılarda daha fazla akım indüklenir ve daha fazla tork oluşur. Rotorda indüklenen manyetik alanın dönüş hızı ile statorun dönen alanının dönüş hızı arasındaki orana "kayma" denir. Yük altında hız düşer ve kayma yükü döndürmek için yeterli tork yaratacak kadar artar. Bu nedenle, endüksiyon motorlarına bazen "asenkron motorlar" denir.
Endüksiyon motoru, endüksiyon jeneratörü olarak kullanılabilir veya doğrudan doğrusal hareket üretebilen doğrusal bir endüksiyon motoru oluşturmak için açılabilir. Endüksiyon motorları için üretim modu, yalnızca kalıntı mıknatıslanma ile başlayan rotoru uyarma ihtiyacı nedeniyle karmaşıktır. Bazı durumlarda, bu kalıntı mıknatıslanma, yük altında motoru kendi kendine uyarmak için yeterlidir. Bu nedenle, motoru ya durdurup anlık olarak canlı bir şebekeye bağlamak ya da başlangıçta kalıntı mıknatıslanma ile yüklenen ve çalışma sırasında gerekli reaktif gücü veren kapasitörler eklemek gerekir. Endüksiyon motorunun, güç faktörü kompanzatörü olarak görev yapan senkron bir motorla paralel çalışması da benzerdir. Şebekeye paralel jeneratör modundaki bir özellik, rotor hızının sürüş modundakinden daha yüksek olmasıdır. Daha sonra şebekeye aktif enerji verilir. Endüksiyon motor jeneratörünün bir diğer dezavantajı da önemli bir mıknatıslama akımı I0 = (20–35)%  tüketmesidir.

Bir AC motorunun senkron hızı 
  
    
      
        
          f
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{s}}
  
, statorun manyetik alanının dönüş hızıdır.

  
    
      
        
          f
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              2
              f
            
            p
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{s}={2f \over p}}
  
,
burada 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 güç kaynağının frekansı, 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 manyetik kutup sayısı ve 
  
    
      
        
          f
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{s}}
  
 makinenin senkron hızıdır. 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 hertz ve 
  
    
      
        
          n
          
            s
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{s}}
  
 senkron hızı RPM için formül şu hale gelir:

  
    
      
        
          n
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              2
              f
            
            p
          
        
        ⋅
        
          (
          
            
              
                60
                 
                
                  s
                  a
                  n
                  i
                  y
                  e
                
              
              
                d
                a
                k
                i
                k
                a
              
            
          
          )
        
        =
        
          
            
              120
              f
            
            
              p
            
          
        
        ⋅
        
          (
          
            
              
                s
                a
                n
                i
                y
                e
              
              
                d
                a
                k
                i
                k
                a
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle n_{s}={2f \over p}\cdot \left({\frac {60\ \mathrm {saniye} }{\mathrm {dakika} }}\right)={120f \over {p}}\cdot \left({\frac {\mathrm {saniye} }{\mathrm {dakika} }}\right)}
  
.
Örneğin, dört kutuplu, üç fazlı bir motor için, 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 = 4 and 
  
    
      
        
          n
          
            s
          
        
        =
        
          
            
              120
              f
            
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle n_{s}={120f \ove

Bobin ya da makara, içinden elektrik akımı geçebilen, yalıtılmış tel ile bu telin sarılı bulunduğu silindirden oluşan aygıt.

Bir elektromanyetik bobin (ya da kısaca "bobin") bir endüktans ya da elektromıknatıs oluşturacak şekilde bir nüve üzerine sarılmış bir iletkenden (genellikle yalıtılmış bakır tel) oluşur.
Telin bir döngüsü genellikle sarım olarak adlandırılır ve bobin bir ya da daha fazla sarımdan meydana gelir. Elektronik devre lerde kullanılması için bobine elektriksel bağlantı terminalleri eklenebilmektedir. İlave elektriksel yalıtım sağlamak ve sarımları sabitlemek için bobinler vernikle kaplanır ya da yalıtkan bant ile sarılır. Elektriksel bağlantıları ile birlikte tamamlanmış bobin sıklıkla sargı olarak adlandırılır. Primer sargı ve sekonder sargı dan oluşan ve hareketli parça kullanılmadan bir elektriksel devreden diğerine elektromanyetik indüklenme yoluyla enerji transferi için kullanılan gerece transformatör (ya da kısaca "trafo") denir. Bazı trafolarda primer ve sekonder sargılara ilave olarak konulan üçüncü sargıya reaksiyon bobini denir. Elektriksel bağlantı terminalleri yalıtılmış iletken soyularak açılmış iletken noktalardır ve dış dünyaya giden elektriksel bağlantılar bu noktalardan yapılır. Büyük bobin çapı için öz indüklenme daha fazla olduğundan kalın bir telde elektrik akımı iletkenin içinden akma eğilimindedir. Bakırın ideal kullanımı metal yapraklar ile sağlanır. Bu zaman zaman spiral yapıların daha iyi bir alternatif olduğu anlamına gelir. Çok katmanlı bobinlerde katmanlar arası kapasitans sorunu olduğundan birden fazla katman gerektiğinde bobin şekli radikal olarak değiştirilmelidir. Bu durumda birden çok katmanlı kısa bobin tipi kullanılarak ardışık katmanlar arasındaki gerilim daha düşürülmeye çalışılır (daha spiralsi bir yapı).

Tek-katmanlı, nüvesi hava olan bir bobinin indüktansı aşağıdaki basitleştirilmiş formülle belli bir hassasiyete kadar hesaplanılabilir:

  
    
      
        
          μ
          H
        
        =
        
          
            
              
                R
                
                  2
                
              
              
                N
                
                  2
                
              
            
            
              9
              R
              +
              10
              L
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {\mu H} ={\frac {R^{2}N^{2}}{9R+10L}}}
  

Burada, 
Henri [µH] (mikrohenri) indüktans birimini,
R bobin çapını (iletkenin merkezinden inç olarak ölçülen),
N sarım sayısını,
L ise inç olarak bobin uzunluğunu simgeler.
Coil Inductance Calculator7 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bağlantısından bu formül kullanılarak herhangi bir bobinin indüktansı online olarak hesaplanabilir.
Daha fazla hassasiyet gerektiren indüktansı hesapları için daha fazla kompleks hesaplama yöntemleri gereklidir.
Not: Bobin ferrit bir nüveye ya da başka bir metalik malzemeye sarılmış ise yukarıdaki formül kullanılamaz.

Seri Bağlantı: Bobinlerin art arda bağlanır ve tüm bobinlerden aynı akım geçer. XL ve L bobinlerin cebirsel toplamına eşittir.
Paralel Bağlantı: Bobinler paralel olarak bağlanmıştır. XL ve L bobinlerin bire bölümlerinin toplamına eşittir.
Karışık Bağlantı: Bobinler seri ve paralel karışık olarak bağlanmıştır. Önceki işlemler sırasıyla yapılır.

Aşağıda çok kullanılan bazı bobin çeşitleri örnek olarak verilmiştir:

Çift Telli Bobin birbirine paralel iki adet sargıdan oluşur.
Barker Bobini düşük alan şiddetli Manyetik rezonans görüntüleme 'de kullanılır.
Balun bobinler iletim hatlarında kullanılan transformatör bobinleridir.
Braunbeck Bobini jeomanyetik araştırmalarda kullanılır.
Antimanyetizma Bobini bir cisim üzerindeki Mıknatıslanma etkisini sönümlendirmek için kullanılır.
Şok Bobini (ya da şoklama bobini) alternatif akımı bloke edip doğru akımı geçirmek için kullanılır.
Yassı Bobin ince elektrik motorlarında kullanılır.
Garrett Bobini metal dedektörlerinde kullanılır.
Helmholtz bobini düzenli manyetik alan üreteci olarak kullanılır.
Hibrit Bobin üç sargıdan oluşan bir çeşit transformatördür.
İndüksiyon Bobini içten yanmalı motorlarda ateşleme sistemi olarak kullanılır.
Yükleme Bobini, elektronikte, indüktansını yükseltmek amacıyla bir devrenin içine yerleştirilen indüktördür. Eskiden Pupin bobini olarak adlandırılmaktaydı.
Çok bobinli mıknatıs birden fazla bobinin paralel olarak bağlanmasıyla yapılan bir çeşit elektromıknatıstır.
Maxwell Bobini sabit manyetik alan üreten bir cihazdır.
Mikro Bobin güvenlik cihazlarında kullanılır.
Oudin Bobini bir çeşit deşarj bobinidir.
Çokfazlı Bobinler jeneratör ya da motor gibi çok fazlı sistemlerde bir arada kullanılır.
Röle Bobini rölenin içinde mekanizmayı tetikleyen bakır sargılı bölümdür.
Tekrarlama Bobini bir çeşit ses-frekans çevirici trafosudur.
Rogowski Bobini alternatif akımı ölçmekte kullanılır.
Rook Bobini kristal setlerinde kullanılan yüksek Q dalga faktörlü silindirik bobinlerdir.
Tekli Bobin elektrikli gitarlarda kullanılan bir tip bobindir.
Solenoid genellikle enerjiyi doğrusal harekete çevirmekte kullanılan kablolu bobin tabanlı bir mekanik cihazdır. Ayrıca dairesel hareketli tipleri de bulunmaktadır.
Örümcek bobin kristal setlerinde kullanılan yüksek Q dalga faktörlü, görünüm olarak örümcek ağını andıran yassı bir bobindir.
Telefon kordonu kullanıldığında maximum uzunluğa izin veren, kullanılmadığında ise minimum uzunlukta olacak şekilde bobin benzeri tasarlanmıştır.
Tesla bobini radyo frekanslarında çok yüksek gerilim üretebilen rezonant trafo yapısında deşarj bobinleridir.
Evrensel bobin ya da İkili Lateral bobin yüksek gerilim uygulamalarında kullanılan kendinden beslemeli bir tür bobindir.
Ses Bobini hoparlörün hareketli konisinin içinde kullanılır.
Elektromanyetik cihazlar dünyasında diğer pek çok bobin tipi de kullanılmaktadır. Bobin tabancası manyetik kabuğu çok yüksek hızlara çıkartmakta kullanılan bir seri elektromanyetik bobinden oluşan bir tür toptur. Elektrik ampulünün oldukça uzun olan filamanı küçük bir alana sığdırılabilmesi için sarmal bobin şeklinde tasarlanmıştır.

İlave kaynaklar
Querfurth, William, "Coil winding; a description of coil winding procedures, winding machines and associated equipment for the electronic industry" (2. basım.). Chicago, G. Stevens Mfg. Co., 1958.
Weymouth, F. Marten, "Drum armatures and commutators (theory and practice) : a complete treatise on the theory and construction of drum winding, and of commutators for closed-coil armatures, together with a full résumé of some of the principal points involved in their design; and an exposition of armature reactions and sparking". London, "The Electrician" Printing and Publishing Co., 1893.
"Coil winding proceedings". Uluslararası Bobin Sarım Birliği.
Chandler, R. H., "Coil coating review, 1970-76". Braintree, R. H. Chandler Ltd, 1977.
Dış bağlantılar
R. Clarke, "Producing wound components7 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Surrey.ac.uk, 9 Ekim 2005.

Kimyada "bobin", damıtılan buharı sıvı halde yoğunlaştırmak için kullanılan sarmal formdaki tüplere denir. Moleküllerin birbiriyle olan etkileşimi konusunda organik bobinlere yer yer referans verilmektedir. Kendi kendine oluşum esnasında organik elemanlar bu yapısal paterni oluşturacak şekilde bir araya gelirler. Moleküler oluşum ile moleküller herhangi bir dış etken olmaksızın bu formda şekillenirler.
Bu yapısal paternlere örnek olarak:

Sarmal Bobin, pek çok proteinde bulunan yapısal bir motif,
Rastgele Bobin, monomerin rastgele şekillenmesiyle oluşan bir polimer yapı,
verilebilir.

Helezonlaştırma yöntemi kilden kaplara şekil vermede binlerce yıldır kullanılmaktadır. Afrika'dan Yunanistan'a, Çin'den Meksika'ya kadar dünyanın çeşitli yerlerinde kullanılagelmektedir. Bu metot çeşitli yöresel farklarla uygulanmıştır. Helezonlaştırma yöntemi ile eski yöntemlere oranla daha kalın çeperli ve daha uzun kaplar yapılması mümkün olmaktadır. Yöntem yapım sırasında dış çeperlerin daha sağlam ve büyük görünümlü olmasına olanak verir ve yıkılma tehlikesini ortadan kaldırır. Helezonlaştırma yöntemi ile seramik objeler yapmanın çok çeşitli yolları vardır. Bunun için kil gibi esnek bir malzeme alınır ve uzun bir rulo olana kadar yuvarlatılır. Sonra sarmallar birbiri üzerine eklenerek farklı şekiller oluşturulur.

Denizcilikte halatlar bobin gibi sarmal hale getirilerek istiflenir ve bu ipler gemiyi demirlemede kullanılır.

Charles Proteus Steinmetz ya da Karl August Rudolf Steinmetz (9 Nisan 1865– 26 Ekim 1923), Amerikalı matematikçi ve elektrik mühendisi.
Mühendisler için matematiksel teoriler üreterek, Amerika'daki elektrik güç endüstrisinin gelişmesini mümkün kılan alternatif akımın gelişmesine yaptığı katkılarla adını duyurdu. Elektrik motorlarının endüstride en iyi biçimde kullanımı amacıyla ortaya attığı histeriziz (ardıl işlem)in anlaşılması çığır açan bir olaydır.
Prusya'da doğdu. Dedesi ve babası gibi cücelik, kamburluk ve displazi rahatsızlığı vardı. Lise çağlarında fizik ve matematik üzerine maharetleri öğretmenlerini şaşırtmıştı.
Wrocław Üniversitesine gitti. 1888 yılında doktorasını vermek üzere iken Alman polisi tarafından soruşturulmaya başlandı. Zürih'e kaçarak muhtemel bir tutuklanmadan kurtuldu. Oradan da 1889'da göçmen olarak ABD'ye gitti. Rudolf Eickemeyer'in yanında çalıştı ve kısa bir süre içinde "Manyetik Histerizizin Alanı"nı yayınladı. Eickemeyer'in şirketi, 1893 yılında General Electric şirketi tarafından satın alınana kadar elektrik enerjisinin mekanik ve elektrik cihazlarda kullanımını kolaylaştırmak için transformatörleri geliştirerek birçok tasarım yaptı ve patent aldı.
Aynı yıl, alternatif akımın matematiğini açıklayan en önemli makalesini yayınladı. 1894 yılında General Electric şirketinin Hesaplama Departmanı Başkanlığına getirildi. 26 Ekim 1923 tarihinde öldü.

Elektromıknatıs, elektrik akımı kullanılarak demirden elde edilen mıknatıstır. Elektromıknatısın her iki ucu da manyetik maddeleri çeker. Elektromıknatısın kutupları sağ el kuralına göre bulunabilir. Bu kural, tel bobine alttan sarılıyorsa sağ elimizi bobini alttan kavrayarak tutarız. Sağ elimizin başparmağı elektromıknatısın 'N' kutbunu gösterir. Pil, ters çevrilirse elektromıknatısın her iki ucu da aynı şekilde çekme özelliği gösterir ama kutupları yer değiştirir. Ancak elektromıknatıslarda her zaman pil söz konusu değildir. Büyük elektromıknatıslarda gelişmiş akü, motor vb. güç kaynakları kullanılır.
Elektromıknatısın kutupları sarımdan geçen akımın yönüne bağlıdır. Sağ elimizin dört parmağı bobin üzerinden geçen akım yönünde olacak şekilde elimizi sardığımızda başparmak kuzey kutbunu gösterir. Diğer uç ise güney kutbu olur. Kuzey kutbu mıknatısın pozitif, güney kutbu ise negatif kısmıdır.
Bir elektromıknatısın çekim gücü;

Bobindeki sarım sayısı ile doğru orantılı,
Telden geçen akım miktarı ile doğru orantılı,
Pil sayısı ile doğru orantılı,
Pilin gerilimi ile doğru orantılı,
Bobin telinin çapı ile doğru orantılı
Sargının uzunluğu ile ters orantılıdır.
NOT: Sağ el kuralı daima akım yönünde olmalıdır. Baş parmağımızı, manyetik alan çizgilerinin üstüne koyduğumuzda, dört parmağımız akımı temsil eder.
Elektromıknatıs her zaman mıknatıslık özelliği göstermez, akım kesildiği an mıknatıslık özelliği de kaybolur ve elektromıknatıslar, "up" ve "çubuk" şeklinde olabilmektedir.

Elektromıknatıslar, eski telefonlarda ses sinyallerini elektrik sinyallerine elektrik sinyallerini ses sinyallerine dönüştürür, elektrik zili, bilgisayar yapımı, hızlı trenler, telefon kulaklığı, telgraf gibi araçlar ve birçok elektronik aracın yapısında kullanılır. Demir yükleme işleri yapan vinçler, elektromıknatıslarla yüklerini kaldırır. Ayrıca hurda toplama yerlerinde hurdalar elektromıknatıslar sayesinde taşınıp istenilen yere götürülür.
Elektromıknatıslar, eski telefonlarda ses sinyallerini elektrik sinyallerine elektrik sinyallerini ses sinyallerine dönüştürür, elektrik zili, bilgisayar yapımı, hızlı trenler, telefon kulaklığı, telgraf gibi araçlar ve birçok elektronik aracın yapısında kullanılır. Demir yükleme işleri yapan vinçler, elektromıknatıslarla yüklerini kaldırır. Ayrıca hurda toplama yerlerinde hurdalar elektromıknatıslar sayesinde taşınıp istenilen yere götürülür.
Elektromıknatısın kutupları pusula ile de öğrenilebilir. Elektromıknatısın kutuplarına pusula yaklaştırıldığında pusulanın ibresi bulunduğu yerdeki manyetik alan paralel durur.
Mıknatıs olarak çivi ya da uzun bir magnet kullanabilirsiniz.

François Jean Dominique Arago (Katalanca: Francesc Joan Domènec Aragó; d. 26 Şubat 1786, Estagel - ö. 2 Ekim 1853, Paris), kısaca François Arago olarak bilinir, Fransız fizikçi, matematikçi, astronom, mason ve politikacıdır.

Arago, Fransa'nın Pyrénées-Orientales bölgesindeki Perpignan yakınlarındaki y. 3.000 nüfuslu küçük bir köy olan Estagel'de doğdu. Babası burada Darphane Haznedarı olarak görev yapıyordu. Ebeveynleri François Bonaventure Arago (1754-1814) ve Marie Arago'dur (1755-1845).
Arago, dört erkek kardeşin en büyüğüydü. Jean (1788–1836) Kuzey Amerika'ya göç etti ve Meksika ordusunda general oldu. Jacques Étienne Victor (1799–1855), 1817'den 1821'e kadar Louis de Freycinet'in Uranie 'deki keşif yolculuğuna katıldı ve Fransa'ya döndüğünde kendini gazeteciliğe ve tiyatroya adadı. Dördüncü kardeş Étienne Vincent'ın (1802–1892), Honoré de Balzac ile Birague'nin Varisi 'nde işbirliği yaptığı ve 1822'den 1847'ye kadar çoğunlukla işbirliği içinde çok sayıda hafif dramatik piyes yazdığı söylenir.
Askerliğe ilgi duyan François Arago, Perpignan belediye kolejine gönderildi ve burada École Polytechnique'in giriş sınavına hazırlık olarak matematik çalışmaya başladı. İki buçuk yıl içinde sınav için öngörülen tüm konularda ve çok daha fazlasında uzmanlaştı ve Toulouse'daki sınava girdiğinde, Joseph-Louis Lagrange'ın çalışmaları hakkındaki bilgisiyle sınav görevlisini hayrete düşürdü.
1803'ün sonlarına doğru Arago, Paris'teki École Polytechnique'e girdi, ancak görünüşe göre oradaki profesörlerin bilgi aktarma veya disiplin sağlama konusunda yetersiz olduklarını gördü. Topçu hizmeti onun tutkusuydu ve 1804'te Siméon Poisson'un tavsiyesi ve önerisiyle Paris Gözlemevi sekreterliğine atandı. Artık Pierre-Simon Laplace ile tanışıyordu ve onun etkisiyle Jean-Baptiste Biot ile birlikte J. B. J. Delambre tarafından başlatılan ve P. F. A. Méchain'in 1804'teki ölümünden sonra kesintiye uğrayan meridyen yayı ölçümlerini tamamlamakla görevlendirildi (Delambre ve Méchain'in meridyen yayı). Arago ve Biot 1806'da Paris'ten ayrıldı ve İspanya dağlarında operasyonlara başladılar. Biot, araştırmayı yürütecekleri en güney noktası olan Formentera'nın enlemini belirledikten sonra Paris'e döndü. Arago, 1809 yılına kadar çalışmalarını sürdürdü. Amacı, bir metrenin tam uzunluğunu belirlemek için meridyen yayını ölçmekti.
Biot'un ayrılmasından sonra, Fransızların İspanya'ya girmesiyle ortaya çıkan siyasi çalkantı Balear Adaları'na kadar uzandı ve halk, Arago'nun hareketlerini ve Galatzó Dağı'nın (Katalanca: Mola de l'Escolop) tepesinde ateş yakmasını, işgalci ordu için casusluk faaliyeti olabileceğinden şüphelendi. Tepkileri öyle büyük oldu ki, Haziran 1808'de Bellver kalesinde hapsedilmek üzere teslim  olmak zorunda kaldı. 28 Temmuz'da bir balıkçı teknesiyle adadan kaçtı ve maceralı bir yolculuğun ardından 3 Ağustos'ta Cezayir'e ulaştı. Oradan Marsilya'ya giden bir gemiye binerek geçiş sağladı ancak 16 Ağustos'ta gemi Marsilya'ya yaklaşırken bir İspanyol korsanının eline geçti. Mürettebatın geri kalanıyla birlikte Arago, Roses'a götürüldü ve ta ki kasaba Fransızların eline geçene kadar önce bir yel değirmenine, ardından da bir kaleye hapsedildi, sonra da mahkûmlar Palamos'a transfer edildi.
Üç aylık hapis cezasından sonra, Arago ve diğerleri Cezayir dayısının talebiyle serbest bırakıldılar ve 28 Kasım'da tekrar Marsilya'ya yelken açtılar, ancak limanlarının görüş alanına girdiklerinde kuzeyden esen bir rüzgar tarafından Afrika kıyısındaki Bougie'ye geri sürüklendiler. Buradan deniz yoluyla Cezayir'e ulaşım üç aylık yorucu gecikmeye neden olacaktı. Bu nedenle Arago, müslüman bir hocanın rehberliğinde karadan yola çıktı ve Noel Günü'nde oraya ulaştı. Cezayir'de altı ay geçirdikten sonra, 21 Haziran 1809'da bir kez daha Marsilya'ya yelken açtı ve zorlukları bitmeden önce lazaretto'da monoton ve misafirperver olmayan bir karantinaya girmek zorunda kaldı. Lazaretto'dayken aldığı ilk mektup Alexander von Humboldt'tandı ve bu, Arago'nun sözleriyle, "tek bir bulutun bile rahatsız etmediği kırk yıldan fazla süren" bir bağlantı kaynağıydı."
Kendisi bir ateistti.

Arago, araştırmasının kayıtlarını korumayı başarmıştı. Memleketine döndüğünde yaptığı ilk iş, bunları Paris'teki Bureau des Longitudes'a teslim etmek oldu. Bilim uğruna yaptığı maceracı davranışların ödülü olarak, yirmiüç gibi erken yaşta Fransız Bilimler Akademisi'ne üye seçildi ve 1809'un sonundan önce Fransızca: École Polytechnique konseyi tarafından Gaspard Monge'un yerine analitik geometri kürsüsüne seçildi. Aynı zamanda imparator tarafından Paris Gözlemevi'nin gök bilimcilerinden biri olarak atandı ve bu nedenle ölümüne kadar burada ikamet etti. Astronomi alanında 1812'den 1845'e kadar devam eden, dikkate değer derecede başarılı popüler dersler serisini bu görevinde verdi.
1818 veya 1819'da Biot ile birlikte Fransa, İngiltere ve İskoçya kıyılarında jeodezik operasyonlar yürüttü. Leith, İskoçya ve Shetland Adaları'nda saniye sarkacının uzunluğunu ölçtüler, gözlemlerin sonuçları 1821'de İspanya'da yapılanlarla birlikte yayınlandı. Arago, hemen ardından Bureau des Longitudes'a üye seçildi ve yaklaşık yirmi iki yıl boyunca yıllıklarının her birine astronomi ve meteoroloji ve ara sıra inşaat mühendisliği üzerine önemli bilimsel bildiriler ve Akademi üyelerinin ilginç anılarını yazdı.
Arago'nun ilk fiziksel araştırmaları, 1818-1822 yılları arasında farklı sıcaklıklardaki buhar basıncı ve ses hızı ile ilgiliydi. Mıknatıs gözlemleri çoğunlukla 1823 ila 1826 arasında gerçekleşti. Arago dönüşleri denilen döner manyetizmayı ve çoğu cismin manyetize edilebileceğini keşfetti. Bu keşifler Michael Faraday tarafından tamamlandı ve açıklandı.
Arago, Augustine Jean Fresnel'in optik teorilerini hararetli şekilde destekledi ve Fresnel'in ışık dalga teorisini, günümüzde Arago noktası olarak bilinen şeyi gözlemleyerek doğrulamaya yardımcı oldu. İki filozof, ışık polarizasyonu üzerine birlikte deneyler yaptılar ve bu deneyler, ışıklı eterin titreşimlerinin hareket yönüne dik olduğu ve polarizasyonun, birbirine dik bileşenlere doğrusal yayılımın çözülmesinden oluştuğu sonucuna varılmasına yol açtı. Daha sonra polarimetrenin icadı ve Döner polarizasyonun keşfi Arago'ya aittir. İlk polarizasyon filtresini 1812'de icat etti. 1819'daki Büyük Kuyruklu Yıldız'ın kuyruğundan polarize ışığı keşfettiğinde, bir kuyruklu yıldızın polarimetrik gözlemini gerçekleştiren ilk kişi oldu.

Işık hızının deneysel olarak belirlenmesi fikri, Hippolyte Fizeau ve Léon Foucault tarafından daha sonra gerçekleştirilen şekilde, 1838'de Arago tarafından ortaya atıldı. Ancak Arago'nun zayıflayan görme yeteneği, ayrıntıları düzenlemesini veya deneyleri yapmasını engelledi.

Arago'nun bir deneyci ve kaşif olarak ünü, esas olarak Léon Foucault ile birlikte girdap akımlarını keşfetmesinde manyetizmaya ve daha da önemlisi optiğe yaptığı katkılara dayanmaktadır. Su, cam, bakır vb. gibi demir dışı yüzeyler üzerinde salınım yapmak üzere yapılmış bir manyetik iğnenin, yüzeye yaklaştıkça salınımlarının derecesinin daha hızlı azaldığını gösterdi. Kendisine 1825'te Royal Society'nin Copley Madalyası'nı kazandıran bu keşfi, dönen bakır levhanın hareketini üzerinde asılı duran manyetik bir iğneye iletme eğiliminde olduğu ve buna "dönme manyetizması" adını verdiği ancak (Faraday'ın 1832'deki açıklamasından sonra) artık Eddy akımı olarak bilinen keşif izledi. Arago, kutup ışıkları ile manyetik elementlerin varyasyonları arasındaki uzun süredir şüphelenilen bağlantıyı kanıtlamış olarak kabul edilmeye de oldukça hak kazanmıştır. 1827'de Hollanda Kraliyet Enstitüsü'nün ortak üyesi seçildi, bu enstitü 1851'de Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi olduğunda yabancı üye oldu. 1828'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı üyesi seçildi.
Optikte, Arago sadece kendi başına önemli optik keşifler yapmakla kalmadı, aynı zamanda hayatının bu bölümünün yakından iç içe geçtiği Augustine Jean Fresnel'in dehasını harekete geçirdiği kabul edilir. Fresnel'in tarihi, Étienne-Louis Malus ve Thomas Young'ınkiyle aynıdır.
19. yüzyılın başlangıcından kısa bir süre sonra en az üç filozofun çalışmaları ışığın dalga teorisinin doktrinini şekillendiriyordu. Fresnel'in bu teoriyi destekleyen argümanları, emisyon teorisinin savunucuları olan Laplace, Poisson ve Biot tarafından pek destek görmedi. Ancak Humboldt ve Akademi tarafından makale hakkında rapor vermek üzere atanan Arago tarafından hararetle benimsendi. Bu, Arago ve Fresnel arasındaki yakın bir dostluğun ve onların aracılığıyla bilinen ışığın polarizasyonunun temel yasalarını birlikte sürdürme kararlılığının temeliydi. Bu çalışmanın bir sonucu olarak Arago, gökyüzünün ışığının polarizasyonu hakkında bazı ilginç gözlemler yapmak için kullandığı bir polarimetre yaptı. Ayrıca kuvars tarafından sergilenen döner polarizasyonun gücünü keşfetti.
Arago'nun dalgalı hipotezi desteklemek için yaptığı birçok katkı arasında, ışığın havadaki, sudaki ve camdaki hızını doğrudan ölçmek için gerçekleştirmeyi önerdiği experimentum crucis gelir. Yayılma teorisinde hız, ortamdaki yoğunluğun artmasıyla ivmelenmelidir; dalga teorisinde ise, yavaşlatılmalıdır. 1838'de, Charles Wheatstone tarafından 1835'te elektrik deşarjının hızını ölçmek için kullanılan röle aynalarını kullanan aygıtının ayrıntılarını Akademi'ye iletti. Ancak projenin yürütülmesinde gereken büyük özen ve 1848 devriminin neden olduğu çalışmalarındaki kesinti nedeniyle, fikrini sınamaya hazır olması 1850 baharını buldu. Sonra görme yeteneği aniden bozuldu. Ancak ölümünden önce, H. L. Fizeau ve B. L. Foucault'nun deneyleri ile ışığın daha yoğun ortamlardaki gecikmesi gösterildi ve bu deneyler, onun önerdiği plana dayalı olarak, ayrıntılı iyileştirmelerle birlikte, ortaya konuldu.

Fırçasız doğru akım motoru, motorun her fazını bir kapalı döngü kontrolörü aracılığıyla sürmek için alternatif akım şeklinde elektrik üreten bir invertör veya anahtarlama güç kaynağı aracılığıyla doğru akım elektriğiyle çalışan senkron motorlardır. Kontrolör, motorun hızını ve torkunu kontrol eden motor sargılarına akım darbeleri sağlar. Bu kontrol sistemi, birçok geleneksel elektrik motorunda kullanılan komütatörün yerini alır.
Fırçasız motorun fırçalı motor'lara göre avantajları yüksek güç-ağırlık oranı, yüksek hız, neredeyse anında hız ve tork kontrolü, yüksek verimlilik ve az bakımdır. Fırçasız motorlar, bilgisayar çevre birimleri (disk sürücüleri, yazıcılar), el tipi elektrikli aletler ve model uçaklardan otomobillere kadar uzanan araçlar gibi yerlerde kullanılır. Modern çamaşır makinelerinde, fırçasız DC motorlar, kauçuk kayışların ve dişli kutularının direkt-tahrikli tasarımla değiştirilmesine yol açtı.

Fırçalı DC motor 19. yüzyılda icat edildi ve hala yaygındır. 1960'larda katı hâl elektroniği'nin geliştirilmesiyle fırçasız DC motorlar mümkün oldu.
Elektrik motoru, rotor (makinenin dönen kısmı) ve stator (makinenin sabit kısmı) manyetik alanlarını kaçık hizada tutarak tork oluşturur. Bir veya her iki mıknatıs grubu, demir bir çekirdeğin etrafına sarılmış bobin telinden yapılmış elektromıknatıslardır. DC, manyetik alan oluşturur ve motoru çalıştıran gücü verir. Kaçık hizalama, alanları yeniden hizalamaya çalışan bir tork üretir. Rotor hareket ettikçe ve alanlar hizaya geldikçe, yanlış hizalamayı korumak ve tork ve hareketi sürdürmek için rotorun veya statorun alanını hareket ettirmek gerekir. Rotorun konumuna göre alanları hareket ettiren alete komütatör denir.

Fırçalı motorlarda bu, motor milinde komütatör denilen döner anahtarla yapılır. Rotor üzerinde çok sayıda metal temas parçasına bölünmüş dönen bir silindirden oluşur. Segmentler rotor üzerindeki iletken sargılara bağlanmıştır. Grafit gibi yumuşak bir iletkenden yapılmış fırçalar denilen iki veya daha çok sabit kontak, komütatöre doğru bastırarak rotor dönerken birbirini takip eden segmentlerle kayan elektriksel temas yapar. Fırçalar, sargılara seçici olarak elektrik akımı sağlar. Rotor döndükçe, komütatör farklı sargıları seçer ve belirli bir sargıya yönlü akım uygulanır, böylece rotorun manyetik alanı stator ile kaçık hizada kalır ve bir yönde tork oluşturur.

Komütatörün, fırçalı motorların kullanımında azalmasına neden olan dezavantajları vardır. Bu dezavantajlar şunlardır:

Dönen komütatör segmentleri boyunca kayan fırçaların sürtünme, düşük güçlü bir motorda önemli olabilecek güç kayıplarına neden olur.
Yumuşak fırça malzemesi sürtünme nedeniyle aşınır, toz oluşturur ve sonunda fırçaların değiştirilmesi gerekir. Bu, komütasyonlu motorları sabit disk sürücü motorları gibi düşük partiküllü veya sızdırmaz uygulamalar ve bakım gerektirmeyen çalışma gerektiren uygulamalarda uygunsuz hale getirir.
Kayan fırça kontağının elektrik direnci, motor devresinde fırça düşmesi (ing:brush drop) denilen ve enerji tüketen voltaj düşüşüne neden olur.
Sargıların endüktans üzerinden akımın tekrarlanan ani geçişi, komütatör kontaklarında kıvılcımlara neden olur; bu, patlayıcı ortamlarda yangın tehlikesi oluşturur ve ve yakındaki mikroelektronik devrelerde elektromanyetik girişime neden olan bir elektronik gürültü kaynağıdır.
Son yüz yılda, bir zamanlar endüstrinin temel dayanağı olan yüksek güçlü DC fırçalı motorlar, alternatif akım (AC) senkron motorlar ile yer değiştirdi. Günümüzde fırçalı motorlar yalnızca düşük güçlü uygulamalarda veya yalnızca DC'nin mevcut olduğu yerlerde kullanılır ancak yukarıdaki dezavantajlar bu uygulamalarda bile kullanımlarını sınırlıdır.

Jacek F. Gieras; Mitchell Wing (2002), Permanent magnet motor technology: design and applications, CRC Press, ISBN 9780824743949, 5 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Şubat 2021 
Krishnan Ramu (2009), Permanent Magnet Synchronous and Brushless DC Motors, CRC Press, ISBN 9781420014235, 5 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Şubat 2021 
Howard E. Jordan (1994), Energy-efficient electric motors and their applications, Springer, ISBN 9780306446986, 5 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Şubat 2021 
Bobby A. Bassham (2003), An Evaluation of Electric Motors for Ship Propulsion, Naval Postgraduate School, 13 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi9 Şubat 2021 

How Motors Work (brushed and brushless RC airplane motors)
Animation of BLDC Motor in different commutation (Block, Star, Sinus (sine) & Sensorless) – compared to stepper motors. Flash 5 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
RC Hobby Mysteries: What is Brushless Motor 30 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Electric Drives – Brushless DC / AC and Reluctance Motors 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with useful diagrams
Regenerative brake of brushless DC motor for light electric vehicle 9 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
How Brushless Motor and ESC Work 17 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – Video explanation how Brushless DC Motor works, plus how to control one with an Arduino micro-controller.

Elektromanyetizmada geçirgenlik, bir maddenin kendi içinde manyetik alan oluşabilmesini destekleyen bir ölçüdür. Bu yüzden, bir malzemenin mıknatıslanma derecesi, uygulanan manyetik alana olan cevabıdır. Manyetik geçirgenlik tipik olarak Yunan harfi µ ile gösterilir. Bu terim 1885 yılında Oliver Heaviside tarafından icat edildi. Manyetik geçirgenliğin tersi manyetik dirençtir.
SI biriminde, geçirgenlik her metre için henries (H/m or H·m−1) veya her amperin karesi için Newtons (N·A−2) olarak ölçülür. Geçirgenlik sabiti (µ0) manyetik sabit ya da boş alanın geçirgenliği olarak da bilinir ve klasik vakum içinde manyetik alan oluştuğunda karşılaşılan direnç miktarının ölçüsüdür. Manyetik sabitin tam (tanımlanan) değeri (µ0 = 4π × 10−7 H·m−1 ≈ 1.2566370614…×10−6 H·m−1 or N·A−2)'dir.
Malzemelerin bununla ilgili en yakın özelliği manyetik duyarlılıktır, uygulamalı manyetik alanda malzemenin mıknatıslanma derecesinin cevabını gösteren boyutsuz bir orantılılıktır.
Elektromanyetizmada, yardımcı manyetik alan H; verilen bir ortamda, kutupların hareketi ve manyetik kutupların tekrar yönlerinin değişmesi gibi manyetik kutupların düzenlenmesini etkileyen bir manyetik alanın B nasıl oluştuğunu gösterir. Geçirgenlikle ile ilgisi:
eş yönsüz bir ortam için eğer ortam eş yönlü ya da ikinci sıra tensörü ise geçirgenlik µ, yönsüzdür.
Geçirgenlik genellikle sabit değildir; ortamda pozisyonu, uygulanan alan sıklığı, nem oranı, sıcaklık ve diğer parametrelerle birlikte değişkenlik gösterebilir. Doğrusal olmayan bir ortamda, geçirgenlik manyetik alanın gücüne bağlıdır. Frekansın bir fonksiyonu olarak geçirgenlik gerçek ve karmaşık sayı değerlerini alabilir. Ferromanyetik maddelerde, B ve H arasındaki ilişki hem doğrusalsızlık hem de gecikmeyi gösterir: B, H'nin tek değerli bir fonksiyonu değildir, fakat maddenin geçmişine bağlıdır. Bu maddeler için, artan geçirgenliği düşünmek bazen daha kullanışlıdır:
Bu tanım doğrusal olmayan madde davranışının yerel doğrusallaşmasında kullanışlıdır, örneğin Newton–Raphson tekrarlanan çözüm şemasında manyetik bir devrenin değişen doygunluğunu hesaplanmıştır.
Geçirgenlik birim uzunluğun endüktansıdır. SI biriminde, geçirgenlik her metre için henries (H·m−1 = J/(A2·m) = N A−2) olarak ölçülür. Yardımcı manyetik alan H her birim uzunluğu için boyutsuz akımdır ve her metre için amper birimiyle ölçülür (A m−1). Ürün µ H, her birim alan için akımın endüktans ile çarpımına eşittir (H·A/m2). Ancak endüktans her birim akım için manyetik akımdır, bu yüzden ürün birim alan için boyutsuz manyetik akımdır. Bu manyetik akımdır B, her metre kare için weber(volt-saniye) birimiyle  (V·s/m2) ya da Tesla (T) ile ölçülür.
B hareket eden yükteki q Lorentz kuvvetiyle alakalıdır:
q coulombs (C) olarak verilir, hız v saniyede alınan metredir (m/s), bu yüzden kuvvet F Newtons (N) cinsindedir:
H manyetik kutup yoğunluğuyla ilgilidir. Bir manyetik kutup, elektrik akımı devridaimiyle yakından ilişkilidir. Dipol moment boyutsuz akım ve alan çarpımına eşittir, birimi de amper metre karedir (A·m2), büyüklüğü döngüden geçen akımın döngü alanıyla çarpımına eşittir. Bir kutuptan H alanı kadar uzaklık dipol moment bölü uzaklığın küpü (her birim uzaklık için boyutsuz akımdır) ile doğru orantılı bir büyüklüğe sahiptir.

Göreceli geçirgenlik bazen µr sembolüyle gösterilir, özel bir ortamın göreceliliğinin boş alan göreceliliğine µ0oranıdır:
µ0 = 4π × 10−7 N A−2.  Göreceli geçirgenlik açısından manyetik duyarlılıktır:
χm sayısı boyutsuz bir niceliktir, bazen hacimsel veya kütlesel hassasiyet olarak adlandırılır, χp (manyetik kütle veya özel duyarlılık) ve χM (molar ya da molar kütle hassasiyeti)'den farklıdır.

Diamanyetizm, harici uygulanan bir manyetik alanın karşıtı bir manyetik alan yaratmaya neden olan bir maddenin özelliğidir, böylece itme etkisi oluşur. Özel olarak, harici manyetik alan çekirdek etrafındaki elektronların orbital hızını değiştirir, böylece harici alana karşıt yöndeki manyetik dipol moment de değişir. Diamanyetler(manyetik alan içine konulduğunda 90 derece açıyla dönme yapan madde) manyetik geçirgenliği µ0(göreceliği geçirgenliğin 1'den küçük olması)‘den düşük olan maddelerdir.
Sonuç olarak, diamanyetizm bir maddenin sadece harici uygulanan manyetik bir alanda varolduğu bir tür manyetizma türüdür. Genellikle birçok madde için zayıf bir etkidedir, buna rağmen süperiletkenler güçlü bir etki gösterir.

Paramanyetizma, sadece harici bir uygulanan manyetik alan varlığında oluşan bir tür manyetizmadır. Paramanyetik maddeler manyetik alanlardan etkilenir, bu yüzden göreceli manyetik geçirgenlik değeri 1(ya da eşdeğer olarak pozitif bir manyetik alan duyarlılığı)’den büyüktür. Uygulama alanı tarafından uyarılan manyetik moment alan gücünde doğrusaldır ve göreceli olarak zayıftır. Tipik olarak etkiyi belirlemek için hassas analitik bir denge gerektirir. Ferromanyetlere benzemeyen paramanyetler harici uygulanan bir manyetik alanın yokluğunda hiçbir mıknatıslanmayı sürdüremez, çünkü termal hareket manyetik alan olmadan rastgele düzenlenmiş spin oluşumuna neden olur. Bu yüzden toplam mıknatıslanma, uygulama alanı ortadan kaldırıldığında sıfıra düşer. Sadece ortamda küçük bir uyarılmış mıknatıslanma varsa, alan tarafından az miktarda spin yer değiştirecektir. Bu spin miktarı alan gücü ile doğru orantılıdır ve doğrusal bağımlılığı açıklar. Ferromanyetler tarafından oluşturulan çekim doğrusal değildir ve daha güçlüdür, bu yüzden buzdolabında asılı olan mıknatıslar gibi kolayca gözlemlenebilir.

Jiromanyetik ortam için, mikrodalga frekans alanında değişen elektromanyetik bir alana manyetik geçirgenlik karşılığı olarak köşegen olmayan bir tensör ile yapılan işlemdir ve şöyle gösterilir:

Aşağıdaki tablo ferromanyetik maddelerin geçirgenliğinin alan gücüyle değiştiğini göz önüne alarak dikkatle kullanılmalıdır. Örneğin, %4’lük Si çeliği 2,000 ile maksimum 35,000 ile birinci göreceli geçirgenliğe sahiptir (0 T değerinde ya da yakınlarında) ve herhangi bir maddenin yeterli yüksek bir alan gücündeki trendi 1’e doğru kayar.

Ferromanyetler (ve ferrimanyetler) için mıknatıslanma eğrisi ve buna göre geçirgenlik
Iyi bir manyetik çekirdek malzeme yüksek geçirgenliğe sahip olmalıdır.
Pasif manyetik kaldırma için göreceli geçirgenliğin 1'den aşağıda olması gerekir (negatif duyarlılığa göre).
Geçirgenlik manyetik alan ile değişir. Yukarıda gösterilen değerler ortalamadır ve sadece gösterilen manyetik alanlarda geçerlidir. Sıfır frekansı için verilmişlerdir; pratikte geçirgenlik genel olarak frekansın bir bir fonksiyonudur. Frekans düşünüldüğünde, faz içindeki ve faz dışındaki yanıtlara bağlı olarak geçirgenlik karmaşık olabilir.
Manyetik sabit µ0 ‘in SI biriminde tam bir değeri olduğunu not alın (değerinde belirsizlik yoktur) çünkü amperin tanımı kendi değerini tam olarak 4π × 10−7 H/m'ye ayarlar.

Yüksek frekanslı manyetik etkilerle baş etmek için kullanışlı bir araç karmaşık geçirgenliktir. Düşük frekanslarda doğrusal bir maddede, bazı yönsüz geçirgenlikler boyunca manyetik alan ve yardımcı manyetik alan basitçe birbiriyle doğru orantılıdır. Yüksek frekanslarda bu nicelikler gecikme süresince birbiriyle reaksiyona girer. Bu alanlar fazörler olarak yazılır, aşağıdaki gibidir
'den  ‘ye faz gecikmesi 'dir. Manyetik akım yoğunluğunun manyetik alana oranı olarak geçirgenliği anlarken, fazörlerin oranı aşağıdaki gibi yazılabilir ve basitleştirilebilir:
Bu yüzden geçirgenlik karmaşık bir sayı olmaya başlar. Euler'in formülüne göre, karmaşık geçirgenlik polar formdan dikdörtgen forma geçebilir,
Karmaşık geçirgenliğin sanal kısmının gerçek kısmına oranı kayıp tanjantı olarak adlandırılır,
Formül maddede ne kadar gücün harcandığına karşılık ne kadar gücün biriktiği ölçüsünü sağlar.

Homopolar motor, elektromanyetizma ve manyetizma ilkelerine dayanan basit bir elektrik motoru türüdür. İsmini, motorun sürekli manyetik alanının (homo-manyetik) polaritesinin değişmemesinden alır. Bu motor, genellikle eğitim amaçlı olarak kullanılır ve temel prensipleri anlamak için oldukça faydalıdır.
Homopolar motorun çalışma prensibi oldukça basittir: manyetik alan ve elektrik akımının etkileşimi üzerine kurulmuştur. Temel bileşenleri, bir iletken disk, manyetik bir alan ve bir güç kaynağıdır.
İşleyiş şu şekildedir:

Manyetik alan: Bir mıknatıs veya elektromıknatısın oluşturduğu sabit bir manyetik alan gereklidir. Manyetik alan genellikle bir mıknatısın iki ucundan biri (kutup) arasında oluşur.
İletken disk: Manyetik alanın içinden bir iletken disk geçirilir. Bu disk, genellikle bakır veya alüminyum gibi iletken bir malzemeden yapılır. Disk, serbestçe dönmesi için desteklenir.
Elektrik akımı: Bir güç kaynağı, genellikle bir pil, disk üzerine bir akım sağlar. Bu akım, disk üzerinde bir elektrik alan oluşturur.
Lorentz kuvveti: Elektrik akımı, manyetik alandaki sabit manyetik alanla etkileşime girer. Bu etkileşim, Lorentz kuvveti adı verilen bir kuvvet üretir. Lorentz kuvveti, iletken diskte bir dönme kuvveti olarak görünür.
Dönme hareketi: Lorentz kuvveti, iletken disk üzerinde bir dönme hareketine neden olur. Bu dönme hareketi, disk üzerinde bir eksen etrafında dönmesine ve homopolar motorun çalışmasını sağlamasına izin verir.
Homopolar motorlar, genellikle basitlikleri nedeniyle eğitimde; elektrik ve manyetizma prensiplerini görsel ve somut bir şekilde öğrenmek için kullanılır. Ayrıca, temel bir elektrik motorunun nasıl çalıştığını anlamak için de uygundur.
Homopolar motorlar, endüstriyel uygulamalarda yaygın olarak kullanılmazlar çünkü düşük verimlilikleri vardır ve genellikle düşük güç gereksinimleri olan uygulamalarda kullanılırlar.

Lorentz kuvveti, fizikte, özellikle elektromanyetizmada, elektromanyetik alanların noktasal yük üzerinde oluşturduğu elektrik ve manyetik kuvvetlerin bileşkesidir. Eğer q yük içeren bir parçacık bir elektriksel E ve B manyetik alanın var olduğu bir ortamda v hızında ilerliyor ise bir kuvvet hissedecektir. Oluşturulan herhangi bir kuvvet için, bir de reaktif kuvvet vardır. Manyetik alan için reaktif kuvvet anlamlı olmayabilir, fakat her durumda dikkate alınmalıdır.
Bu temel denklemdeki farklılıklar (SI birimleri ile), akım taşıyan teldeki manyetik alan kuvvetini tanımlamaktadır (Bazen Laplace kuvveti olarak da anılır). Manyetik alan içinde ilerleyen kapalı tel döngü üzerindeki elektromotiv kuvveti  ve ışık hızında hareket eden yük taşıyan bir parçacık üzerindeki kuvveti tanımlar (Lorentz kuvvetinin relativite formudur).
Tarihçiler her ne kadar ilk çalışmaları 1865 yılında James Clerk Maxwell yazdığı bir makaleyle ilişkilendirselerde Lorenz kuvvetinin ilk geliştirilmesi, 1889 yılında Oliver Heaviside'a atfedilmektedir. Hendrik Lorentz denklemi Heaviside'dan birkaç yıl sonra geliştirmiştir.

Üzerinde q yükü bulunan, dışsal E elektriksel ve B manyetik alanların etkileri nedeni ile anlık olarak v hızına sahip, bir parçacık üzerinde etkili olan F yükü aşağıdaki denklemle verilmektedir: 

Burada × vektörel çarpımdır. Bütün kalın yazı fontları vektörleri göstermektedir. Daha açık olarak ifade edilirse:

  
    
      
        
          F
        
        (
        
          r
        
        ,
        
          
            
              r
              ˙
            
          
        
        ,
        t
        ,
        q
        )
        =
        q
        [
        
          E
        
        (
        
          r
        
        ,
        t
        )
        +
        
          
            
              r
              ˙
            
          
        
        ×
        
          B
        
        (
        
          r
        
        ,
        t
        )
        ]
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} (\mathbf {r} ,\mathbf {\dot {r}} ,t,q)=q[\mathbf {E} (\mathbf {r} ,t)+\mathbf {\dot {r}} \times \mathbf {B} (\mathbf {r} ,t)]}
  

Burada r, yüklü parçacığın konum vektörüdür, t zamandır ve üstel nokta zamana göre türevi ifade etmektedir.
Pozitif yüklü bir parçacık E alanının doğrusal konumu ile aynı yönde ivmelenir ancak sağ el kuralına göre hız vektörü v ve manyetik alan B'ye dik olarak eğilir (kısaca sağ el başparmağı v vektörünü gösteriyor ise ve işaret parmağı manyetik alan boyunca konuşlandırılırsa, bu durumda F vektörü yönündedir).
qE terimi elektrik kuvveti olarak, öte yandan qv × B terimi manyetik kuvvet olarak tanımlanmaktadır. Bazı tanımlara göre Lorentz kuvveti özellikle manyetik kuvvet formülüne atıfta bulunmaktadır ve toplam elektromanyetik  kuvvet (elektriksel kuvvet dahil) için (standart olmayan) başka bir isim kullanmaktadır. Bu çalışma adı geçen sıra dışı sembollemeyi kullanmamaktadır.
Lorentz kuvvet'in manyetik kuvvet parçası, manyetik alan içerisinde akım taşıyan telin üzerindeki kuvvet olarak ortaya koymaktadır.

Hareket eylemi sırasında sürekli yük dağılımı Lorentz kuvveti  için:

  
    
      
        
          d
        
        
          F
        
        =
        
          d
        
        q
        
          (
          
            
              E
            
            +
            
              v
            
            ×
            
              B
            
          
          )
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {d} \mathbf {F} =\mathrm {d} q\left(\mathbf {E} +\mathbf {v} \times \mathbf {B} \right)\,\!}
  

Burada dF dq yükü olan küçük parça için küçük bir değişimdir. Denklemin her iki tarafı da küçük parçacığın hacmi olan dV bölünürse, sonuç:

  
    
      
        
          f
        
        =
        ρ
        
          (
          
            
              E
            
            +
            
              v
            
            ×
            
              B
            
          
          )
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {f} =\rho \left(\mathbf {E} +\mathbf {v} \times \mathbf {B} \right)\,\!}
  

Burada f kuvvet yoğunluğudur (kuvvet/birim hacim) ve ρ yük yoğunluğu (birim hacimde). 
Daha sonra akım yoğunluğu yük uzayındaki harekete karşılık gelen akım yoğunluğu söyle ifade edilebilir:

  
    
      
        
          J
        
        =
        ρ
        
          v
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {J} =\rho \mathbf {v} \,\!}
  

Bu durumda denklemin sürekliliği ifadesi

Burada toplam güç yük dağılımı üzerinde alınacak olan hacim integrali olarak ifade edilir:

  
    
      
        
          F
        
        =
        ∭
        
        (
        ρ
        
          E
        
        +
        
          J
        
        ×
        
          B
        
        )
        
        
          d
        
        V
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =\iiint \!(\rho \mathbf {E} +\mathbf {J} \times \mathbf {B} )\,\mathrm {d} V.\,\!}
  

ρ ve J'yi elimine ederek, Maxwell's denklemlerini kullanarak  ve vektör kalkülus teorilerini değiştirerek denklemin bu formu  Maxwell stress tensör'ünü σ, ifade etmekte kullanılır, bunların sonunda Poynting vektörü S ile birleştirilerek genel görecelik kanununda kullanılan elektromanyetik stres-enerji tensörü T'nin, eldesi sağlanır.
Lorenz kuvvetini σ and S kullanarak başka şekilde yazma yöntemi (her bir 3 boyutlu hacim için) 

  
    
      
        
          f
        
        =
        ∇
        ⋅
        
          σ
        
        −
        
          
            
              1
              
                c
                
                  2
                
              
            
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  S
                
              
              
                ∂
                t
              
            
          
        
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {f} =\nabla \cdot {\boldsymbol {\sigma }}-{\dfrac {1}{c^{2}}}{\dfrac {\partial \mathbf {S} }{\partial t}}\,\!}
  

XXXX burada c ışık hızını ∇• ıraksaklık tensörünü göstermektedir. Bu denklem enerji akısını (birim zaman ve birim mesafedeki enerji akışı), elektrik ve manyetik alandaki yük miktarı ve hız yerine, yük dağılımı ile ilişkilendirmektedir. Daha detaylı bilgi için klasik elektromagnetizma formülasyonundaki covariant formülasyonunu inceleye bilirsiniz.

18. yüzyılın ortalarında elektromanyetik kuvveti tanımlama girişimleri nicel olarak başlamıştı. Johann Tobias Mayer tarafından mıknatısın kutuplarına ve başkalarına uygulanan kuvvetin ters kare kanununa uyduğu 1760 yılında ortaya atılmıştır. Aynı fikir Henry Cavendish tarafından da 1762 yılında elektriksel olarak yüklü parçacıklar için söylenmiştir. Ancak her iki durumda da deneysel kanıt ne tamamlayıcı ne de sonuç verici yöndeydi. 1748 yılında Charles-Augustin Coulomb, bir torsion tartısı kullanarak, bu teorinin doğruluğunu bir deney aracılığıyla göstererek kanıtladı.1820 yılında H. C. Ørsted manyetik iğnenin, akım tarafından etkilendiğini keşfetmesinin ardından, aynı sene André-Marie Ampère de bir deney aracılığıyla, iki akım elementi arasındaki kuvvetin açı ile olan bağlantısını açıklamayı başardı. Bütün bu tanımlarda kuvvet hep, elektrik ve manyetik alan cinsinden değil de, duruma dahil olan cisimler ve onların birbirlerine olan uzaklıkları cinsinden bulunuyordu.
Elektrik ve manyetik alanların günümüzdeki modern konsepti, ilk defa Michael Faraday tarafından ortaya atılmıştı. Bunun temellerini özellikle, daha sonra Lord Kelvin ve James Clerk Maxwell tarafından tamamen matematiksel bir tanım kazanacak olan kuvvet çizgileri fikri atmıştı. Daha modern bir bakış açısı ile Maxwell'in, alan denklemleri 1865 formülasyonlarını elektrik akımıyla ilişkilendirilmiş Lorentz kuvveti denklemi olarak da düşünebiliriz. Ancak Maxwell'in zamanında denklemlerinin, hareket eden parçacıklara etkiyen kuvvetle olan bağlantısı kanıtlanamamaktaydı. J.J. Thomson, hareket halindeki yüklü parçacıklara etkiyen elektromanyetik kuvvetleri Maxwell'in alan denklemlerini kullanarak, cismin özellikleri ve dış alanlar cinsinden türetmeye çalışan ilk insandır. Thomson 1881 yılında yüklü parçacıkların katot ışını altındaki elektromanyetik davranışlarını anlatan bir makale yazdı. Bu makalesinde parçacıklara dış bir manyetik alan sayesinde kuvvet uyguladı. Bu kuvvet ve manyetik alanın ilişkisi

  
    
      
        
          F
        
        =
        
          
            q
            2
          
        
        
          v
        
        ×
        
          B
        
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} ={\frac {q}{2}}\mathbf {v} \times \mathbf {B} .}
  

Thomson neredeyse doğru olan bu temel formülü türetmeyi başarmıştı, ancak hesaplamada bir hata yapmıştı ve sürülme akımının da tanımını eksik yapmıştı. Bu sebeplerden ötürü formülün önünde olmaması gereken bir ½ bulmuştu. 1885 yılında Oliver Heaviside, vektör gösterimini bulmuş ve bunu Maxwell'in denklemlerine uygulamıştı. Aynı zamanda 1889 yılında da Thomson'un türettiği denklemdeki yanlışı düzelmiş ve hareket halinde olan parçacığa etkiyen doğru manyetik kuvveti bulmuştur. Son olarak 1892 yılında Hendrik Lorentz, kuvvete hem elektrik hem de manyetik alandan gelen katkıları da yazarak, formülün günümüzdeki modern halini türetmiştir. Lorentz, eter ve iletkenlerin Maxwellsel tanımlarından uzaklaşmaya başladı. Bunun yerine, Lorentz madde ve ışık saçan eter arasında bir ayrım belirtti. Maxwell denklemlerini de mikroskobik ölçeklerde uygulamaya karar verdi. Heaviside'ın Maxwell denklemleri versiyonunu, durgun eter üzerinde kullanarak ve buna Lagrange denklemlerini uygulayarak, kuvvet kanununun bugünkü tamamlanmış haline gelmesini ve kendi ad

Φ harfiyle gösterilen Manyetik akı, toplam manyetizmanın ölçüsüdür ve bu yönüyle elektrik yükün manyetik karşılığıdır. Manyetik akı yoğunluğu ise B harfiyle gösterilir ve birim kesit alandan geçen manyetik akı miktarının ölçüsüdür.

Manyetik akı birimi weber 'dir. (Wb) Bu durumda manyetik akı yoğunluğu ise weber/ metre2 dir. (Wb/m2) Ancak uluslararası SI birimlerde tesla birimi de kullanılır. (T). Buna göre 1 T = 1 Wb/m2.
(Bu birimlerden weber birimi Wilhelm Weber isminden, tesla birimi ise Nicola Tesla isminden gelir.)

Mıknatıs içinde manyetik akı yönü mıknatısın güney kutbundan kuzey kutbuna doğrudur. Mıknatıs dışında ise akı yönü kuzey kutuptan güney kutbuna doğrudur. Bu sebepten manyetik akı mıknatıs içinde ve dışındaki yol boyunca kapalı bir devre oluşturur. Manyetik akı ve manyetik akı yoğunluğu arasındaki ilişki:

  
    
      
        
          Φ
          
            m
          
        
        =
        ∫
        
        
        
        
        
          ∫
          
            S
          
        
        
          B
        
        ⋅
        d
        
          S
        
      
    
    {\displaystyle \Phi _{m}=\int \!\!\!\!\int _{S}\mathbf {B} \cdot d\mathbf {S} }
  

Burada S ile manyetik akı çizgilerinin geçtiği yüzey alanı gösterilmiştir. Integral işaretindeki S ise integralin yüzey integral olduğunu göstermektedir. Bu genel formüldür. Şayet manyetik akı yoğunluğu sabit ve yüzey alanı da düz ise formül basitleşir.

  
    
      
        
          
            Φ
            
              m
            
          
          =
          B
          ⋅
          A
          ⋅
          cos
          ⁡
          θ
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \Phi _{m}=B\cdot A\cdot \cos \theta }
  

Burada A toplam yüzey alanı ve θ de akı yönü ile yüzey normal vektörü (yani yüzey ile arasında 900 olan vektör) arasındaki açıdır. Şayet yüzey, manyetik akı çizgilerine dik ise (θ = 0o) formül daha da basitleşir:

  
    
      
        
          
            Φ
            
              m
            
          
          =
          B
          ⋅
          A
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \Phi _{m}=B\cdot A}
  

Maxwell yasalarından biri olan Manyetik akı için Gauss yasası kapalı bir yüzeyden geçen toplam manyetik akının 0 olduğunu söyler.

  
    
      
        
          Φ
          
            m
          
        
        =
        ∫
        
        
        
        ∫
        
          B
        
        ⋅
        d
        
          S
        
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \Phi _{m}=\int \!\!\!\int \mathbf {B} \cdot d\mathbf {S} =0}
  

Bir mıknatısın bir kutbunun çevresinde bir kapalı yüzey oluşturulduğu varsayılırsa mıknastısın içinden ve dışından geçen manyetik akı ters işaretli, fakat eşit miktardadır. Bu sebepten toplam 0 dır. Aynı şekilde şayet kapalı alan her iki kutbu kapsıyorsa akı çizgileri bir kutuptan diğer kutba gittikleri için yüzey alanını geçen net bir akı yoktur.

Maxwell'ın Faraday yasası adını da alan bir diğer yasası kapalı olmayan (yani kendi üzerine kapanmamış olan) yüzey ile ilgilidir.

  
    
      
        
          
            E
          
        
        =
        
          ∮
          
            ∂
            Σ
            (
            t
            )
          
        
        
          (
          
            
              E
            
            (
            
              r
            
            ,
             
            t
            )
            +
            
              v
              ×
              B
            
            (
            
              r
            
            ,
             
            t
            )
          
          )
        
        ⋅
        d
        
          ℓ
        
        =
        −
        
          
            
              d
              
                Φ
                
                  m
                
              
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}=\oint _{\partial \Sigma (t)}\left(\mathbf {E} (\mathbf {r} ,\ t)+\mathbf {v\times B} (\mathbf {r} ,\ t)\right)\cdot d{\boldsymbol {\ell }}=-{d\Phi _{m} \over dt}}
  

Burada E elektrik alanı,  
  
    
      
        ℓ
      
    
    {\displaystyle \ell }
  
 iletken uzunluğu ve v de bu iletkenin hareket süratidir. 
  
    
      
        
          
            E
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mathcal {E}}}
  
 ise elektromotor kuvvetdir. Yasa manyetik akı değişikliğinin bir elektromator kuvvet (gerilim) meydana getirdiğini göstermektedir.Bu elektrik jeneratörlerinin çalışma ilkesidir.

Kimi fizik kitaplarında manyetik akı yoğunluğu manyetik alan olarak tanımlanır. Oysa manyetik alan şiddetinin geleneksel (ve elektrik mühendisliğinde kullanılan) tanımı farklıdır. Manyetik alan şiddeti H simgesiyle gösterilir ve birimi de amper/m dir. Her iki nicelik arasında şu ilişki vardır.

  
    
      
        B
        =
        μ
        ⋅
        H
      
    
    {\displaystyle B=\mu \cdot H}
  

Burada 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
 manyetik geçirgenliktir.

Maxwell denklemleri
Mıknatıs
Manyetik akı kuantumu

Elektromanyetizmada manyetik alınganlık 
  
    
      
        
          χ
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle \chi _{m}}
  
 (latince: susceptibilis “algısal”) uygulanan manyetik alana cevap olarak materyalde oluşan manyetizasyon derecesini belirten birimsiz oran sabitidir. Manyetiklenebilirlik ise manyetik moment ve manyetik akı yoğunluğu arasındaki orandır.

Hacimsel manyetik alınganlık 
  
    
      
        
          χ
          
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle \chi _{v}}
  
 ile gösterilir (genelde basitçe 
  
    
      
        χ
      
    
    {\displaystyle \chi }
  
, bazen de elektriksel alınganlıktan ayırt etmek için 
  
    
      
        
          χ
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle \chi _{m}}
  
 — manyetik) ve SI birimleriyle aşağıdaki bağıntıyla tanımlanır

  
    
      
        
          M
        
        =
        
          χ
          
            v
          
        
        
          H
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {M} =\chi _{v}\mathbf {H} }
  

M  materyalin manyetizasyonudur (birim hacim başına manyetik dipol moment), Amper/metre birimindedir, ve
H manyetik alan kuvvetidir, yine Amper/metre birimindedir.
manyetik indüksiyon B ile H aşağıdaki şekilde birbirleriyle bağlantılıdırlar

  
    
      
        
          B
        
         
        =
         
        
          μ
          
            0
          
        
        (
        
          H
        
        +
        
          M
        
        )
         
        =
         
        
          μ
          
            0
          
        
        (
        1
        +
        
          χ
          
            v
          
        
        )
        
          H
        
         
        =
         
        μ
        
          H
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {B} \ =\ \mu _{0}(\mathbf {H} +\mathbf {M} )\ =\ \mu _{0}(1+\chi _{v})\mathbf {H} \ =\ \mu \mathbf {H} }
  

burada μ0 manyetik sabittir (Fiziksel sabitler tablosuna bakınız) ve materyal için bağıl geçirgenlik 
  
    
      
        (
        1
        +
        
          χ
          
            v
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (1+\chi _{v})}
  
 ile ifade edilir. 
Sonuç olarak hacimsel manyetik alınganlık 
  
    
      
        
          χ
          
            v
          
        
      
    
    {\displaystyle \chi _{v}}
  
 ve manyetik geçirgenlik 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
 arasındaki bağıntı aşağıdaki formülle ifade edilir:

  
    
      
        μ
        =
        
          μ
          
            0
          
        
        (
        1
        +
        
          χ
          
            v
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle \mu =\mu _{0}(1+\chi _{v})\,}
  
 .
Bazen yardımcı bir nicelik olan Tesla birimindeki manyetizasyon şiddeti (manyetik polarizasyon J) aşağıdaki şekilde tanımlanır

  
    
      
        
          I
        
        =
        
          μ
          
            0
          
        
        
          M
        
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {I} =\mu _{0}\mathbf {M} \,}
  
 .
Bu ifade manyetik olayları tanımlamada sıkça kullanılmakta olan M ve H ifadelerine alternatif olarak I ve B ifadelerinin kullanılmasına olanak sağlar.

Michael Faraday  (/ˈfærədeɪ, -di/; 22 Eylül 1791, Newington, Londra - 25 Ağustos 1867, Hampton Court, Londra), elektromanyetizma ve elektrokimyaya katkılarıyla tanınan, İngiliz kimya ve fizik bilgini.
Elektromanyetik indüklemeyi, manyetik alanın ışığın kutuplanma düzlemini döndürdüğünü buldu. Elektrolizin temel ilkelerini belirledi. Klor gazını sıvılaştırmayı başaran ilk kişidir ve elektrik motoru ile dinamoyu icat etmiştir.
Deneysel olarak, bir maddeden geçen belli miktarda elektrik akımının, o maddenin bileşenlerinde belli miktarda bir çözülüme yol açtığını gösterdi. Bu sonuç ilk elektrik sayaçlarının üretimine olanak verir. Faraday'ın önemli katkıları arasında "amper" denilen akım biriminin kesin tanımını yapmış olması ve elektrolizde geçen "elektrot", "anot", "katot", "elektrolit", "iyon" vb. terimleri tanınırlaştırması vardır.

Michael Faraday, 22 Eylül 1791'de, şu anda London Borough of Southwark'ın bir parçası olan, ancak o zamanlar Surrey'in banliyösü olan Newington Butts'ta doğdu. Ailesinin durumu iyi değildi. Michael Faraday'ın babası James Faraday, karısı ve iki çocuğunu da alarak 1790 kışında Londra'ya taşındı. Michael, o yılın sonbaharında doğdu. Ailesi Sandemancılar adı verilen bir tarikatın üyesiydi. Faraday ekonomik nedenlerle uzun süreli bir eğitim alamadı sadece en temel okul eğitimini alabildi.
On dört yaşında bir ciltçiye çırak olarak girdi. Mart 1813'e kadar devam ettiği bu işte ciltlenmek üzere getirilen kitapları okuyarak bilgisini genişletmeye başladı. Bu sayede gençliğinde pek çok kitap okudu. Bilhassa fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu. Yedi yıllık çıraklığı sırasında Faraday, Isaac Watts'ın The Improvement of the Mind (Zihnin İyileştirilmesi) de dahil olmak üzere birçok kitabı okudu ve burada yer alan ilke ve önerileri kendi kendine öğrendi. Ayrıca bilime, özellikle de elektriğe ilgi duydu. Faraday, Jane Marcet'in Conversations on Chemistry kitabından ve Encyclopedia Britannica'nın üçüncü baskısındaki elektrik maddesinden etkilendi. Eski şişeler ve hurda parçalarından yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başladı. Yine kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanarak elektrokimya deneyleri gerçekleştirdi.

1812'de, 20 yaşında ve çıraklığının sonunda, Faraday, Royal Institution and the Royal Society'den ünlü İngiliz kimyager Humphry Davy ve City Philosophical Society'nin kurucusu John Tatum'un konferanslarına katıldı. Bu derslerin biletlerinin çoğu, Kraliyet Filarmoni Derneği'nin kurucularından William Dance tarafından Faraday'a verildi. Faraday daha sonra Davy'ye bu dersler sırasında aldığı notlardan yola çıkarak 300 sayfalık bir kitap gönderdi. Davy'nin cevabı anında, nazik ve olumluydu. 1813'te Davy, azot triklorür ile bir kazada görme yetisine zarar verdiğinde, Faraday'ı asistan olarak yanına almaya karar verdi. Tesadüfen Kraliyet Enstitüsünün asistanlarından biri olan John Payne görevden alındı ve Sir Humphry Davy'den bir yedek bulması istendi; bu nedenle 1 Mart 1813'te Kraliyet Enstitüsüne Kimya Asistanı olarak Faraday'ı atadı. Çok geçmeden Davy, Faraday'a azot triklorür numunelerinin hazırlanmasını emanet etti ve ikisi de bu çok hassas maddenin patlaması sonucu yaralandı.
Faraday, 12 Haziran 1821'de Sarah Barnard (1800-1879) ile evlendi. Aileleri aracılığıyla Sandemanyan kilisesinde tanışmışlardı. Hiç çocukları olmadı.
Haziran 1832'de Oxford Üniversitesi, Faraday'a fahri Medeni Hukuk Doktoru derecesi verdi. Hayatı boyunca, bilime yaptığı hizmetlerden ötürü kendisine bir şövalyelik teklif edildi fakat Faraday dini gerekçelerle bunu geri çevirdi. Faraday, zenginlik biriktirmenin ve dünyevi bir ödül peşinde koşmanın İncil'e aykırı olduğuna inandığını söyledi. 1824'te Kraliyet Cemiyeti üyeliğine seçildi Faraday burada iki kez Başkan olma fırsatı doğmasına rağmen bunu reddetti. 1833'te Kraliyet Enstitüsü'nde ilk Kimya Profesörü oldu.

1832'de Faraday, Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi'ne Yabancı Onursal Üye seçildi. 1838'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin yabancı üyesi seçildi ve 1844'te Fransız Bilimler Akademisi'ne seçilen sekiz yabancı üyeden biri oldu. 1849'da, iki yıl sonra Hollanda Kraliyet Sanat ve Bilim Akademisi olan ve daha sonra yabancı üye olan Hollanda Kraliyet Enstitüsü'ne ortak üye olarak seçildi.
Hükûmet tarafından Kırım Savaşı'nda (1853-1856) kullanılmak üzere kimyasal silahların üretimi konusunda tavsiyede bulunması istendiğinde, İngiliz hükûmetine çeşitli hizmet projeleri sunan Faraday, etik nedenlerle katılmayı reddetti.

Londra'da bulunan Kraliyet Enstitüsü'nde kimyacı Sir Humphrey Davy tarafından verilen kimya konferanslarına katılma olanağı buldu. Konferanslarda tuttuğu notları ciltleyerek iş isteyen bir mektupla birlikte Davy'ye gönderdi ve 1813'te Davy'nin desteğiyle kimya asistanı oldu. Ekim 1813 ile Nisan 1815 tarihleri arasında Fransa, İtalya ve İsviçre gezisinde Davy'ye refakat etti. 1820'de Davy'nin yanından yardımcılık görevinden ayrıldı. 1825'te laboratuvar müdürlüğüne getirildi. 1833'te enstitüye ders verme mecburiyeti olmaksızın kimya profesörü olarak tayin edildi. Hayatının tümünü enstitünün çalışmalarına adadı.

Faraday ilk kimyasal çalışmasını Humphry Davy'nin asistanlığında yaptı. Faraday, özellikle klor çalışmasına dahil oldu; iki yeni klor ve karbon bileşiği keşfetti. Ayrıca, ilk olarak John Dalton tarafından işaret edilen bir fenomen olan gazların difüzyonu üzerine ilk kaba deneyleri yaptı. Faraday, birkaç gazı sıvılaştırmayı başardı, çelik alaşımlarını araştırdı ve optik amaçlı birkaç yeni cam türü üretti. Bu ağır camlardan birinin bir örneği daha sonra tarihsel olarak önemli hale geldi; cam bir manyetik alana yerleştirildiğinde Faraday, ışığın polarizasyon düzleminin dönüşünü belirledi. Bu numune aynı zamanda bir mıknatısın kutupları tarafından itildiği bulunan ilk maddeydi.
Faraday, uygun bir ısı kaynağı olarak dünya çapındaki bilim laboratuvarlarında pratik kullanımda olan Bunsen brülörünün erken bir biçimini icat etti. Faraday, kimya alanında yoğun bir şekilde çalıştı, benzen (hidrojenin bikarbüresi adını verdi) gibi kimyasal maddeleri ve klor gibi sıvılaştırıcı gazları keşfetti. Gazların sıvılaştırılması, gazların çok düşük bir kaynama noktasına sahip sıvıların buharları olduğunun tespit edilmesine yardımcı oldu ve moleküler agregasyon kavramına daha sağlam bir temel verdi. 1820'de Faraday, karbon ve klordan oluşan C2Cl6 ve CCl4 bileşiklerinin ilk sentezini bildirdi ve sonuçlarını ertesi yıl yayımladı. Faraday ayrıca 1810'da Humphry Davy tarafından keşfedilen klor klatrat hidratın bileşimini de belirledi. Faraday ayrıca elektroliz yasalarını keşfetmekten ve anot, katot, elektrot ve iyon gibi terminolojiyi yaygınlaştırmaktan ve büyük ölçüde William Whewell tarafından önerilen terimleri yaygınlaştırmaktan sorumludur.
Faraday, daha sonra metalik nanopartiküller olarak adlandırılan şeyi ilk rapor eden kişiydi. 1847'de altın kolloidlerin optik özelliklerinin karşılık gelen dökme metalinkilerden farklı olduğunu keşfetti. Bu muhtemelen kuantum boyutunun etkilerinin bildirilen ilk gözlemiydi ve nanobilimin doğuşu olarak düşünülebilir.

1820 yıllarında fen alimleri çalışmalarına daha ziyade elektriğe ait konularda ağırlık vermişlerdi. Bunlardan en önemlileri Volta'nın elektrik pili ve Hans Christian Ørsted'in elektrik akımından üretilen manyetik mıknatıslı güç kaynağı idi. Ørsted 1820'de bir telden geçen elektrik akımının tel çevresinde bir manyetik alan oluşturduğunu bulmuştu. Fransız fizikçi Andre Marie Ampere de tel çevresinde oluşan manyetik kuvvetin dairesel olduğunu, gerçekte de tel çevresinde bir manyetik silindir oluştuğunu göstermişti. Bu durumda soyutlanmış bir manyetik kutup elde edilebilir ve akım taşıyan bir telin yakınına konursa telin çevresinde sürekli olarak bir dönme hareketi yapması gerekecekti.
Elektrik enerjisinden manyetizma üretildiğinden bu yana fen adamlarının en büyük düşüncesi, "Manyetizmadan elektrik enerjisi elde edilebilir mi?" sorusu olmuştu. Bu, fen ilimleri tarihinde en büyük mesele haline geldi. Faraday, zaman zaman bu mesele üzerinde çalıştı. Bu arada ilk ilmi keşfini de gerçekleştirmiş oldu. Bir mıknatıs etrafında, tersine karşılıklı dönebilen bir kablo sistemi geliştirdi ve böylece ilk defa elektrik enerjisi mekanik enerjiye dönüştürülmüş oldu. Bu keşif, elektrik motorlarının esası olarak kabul edildi.

1845'te Faraday, birçok malzemenin manyetik alandan zayıf bir itme sergilediğini keşfetti: diyamanyetizma adını verdiği bir fenomen.
Faraday ayrıca, doğrusal olarak polarize edilmiş ışığın polarizasyon düzleminin, ışığın hareket ettiği yön ile hizalanmış harici bir manyetik alanın uygulanmasıyla döndürülebileceğini keşfetti. Bu artık Faraday etkisi olarak adlandırılıyor. Eylül 1845'te not defterine, "Sonunda manyetik bir eğri veya kuvvet çizgisini aydınlatmayı ve bir ışık ışını mıknatıslamayı başardım" diye yazdı.
Faraday daha sonra 1862'de hayatında bir spektroskop kullanarak farklı bir ışık değişimini, spektral çizgilerin uygulanmış bir manyetik alanla değişimini araştırdı. Bununla birlikte, elindeki ekipman, spektral değişimin kesin olarak belirlenmesi için yetersizdi. Pieter Zeeman daha sonra aynı fenomeni incelemek için geliştirilmiş bir cihaz kullandı, sonuçlarını 1897'de yayınladı ve başarısından dolayı 1902 Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Zeeman hem 1897 tarihli makalesinde hem de Nobel kabul konuşmasında  Faraday'ın çalışmalarına atıfta bulundu.

Statik elektrik üzerine yaptığı çalışmada, Faraday'ın buz kovası deneyi, yükün yalnızca yüklü bir iletkenin dışında bulunduğunu ve dış yükün bir iletken içindeki herhangi bir şey üzerinde hiçbir etkisi olmadığını gösterdi. Bunun nedeni, dış yüklerin, kendilerinden çıkan iç alanların birbirini iptal edecek şekilde yeniden dağıtılmasıdır. Bu koruyucu etki, şimdi Faraday kafesi olarak bilinen yerde kullanılmaktadır. Ocak 1836'da Faraday, dört cam desteğin üzerine 12 fit kare ahşap bir çerçeve koymuş ve kağıt duvarlar ve tel örgü eklemişti. Daha sonra içeri girdi ve onu elektriklendirdi. Faraday, elektrikli ka

Motor kontrol cihazı, bir elektrik motorunun performansını önceden belirlenmiş bir şekilde koordine edebilen bir cihaz veya cihazlar grubudur. Motor kontrolörü, motoru başlatmak ve durdurmak, ileri veya geri dönüşü seçmek, hızı seçmek ve düzenlemek, torku düzenlemek veya sınırlamak ve aşırı yüklere ve elektrik arızalarına karşı korumak için elle veya otomatik kumanda eden bir araç içerebilir. Motor kontrolörleri elektromekanik anahtarlama kullanabilir veya motor hızını ve yönünü düzenlemek için güç elektroniği cihazları kullanabilir.

Motor kontrolörleri hem doğru akım hem de alternatif akım motorlarında kullanılır. Kontrolör, motoru elektrik güç kaynağına bağlamak için araçlar içerir ve ayrıca motor için aşırı yük koruması ve motor ve kablo tesisatı için aşırı akım koruması içerebilir. Motor kontrolörü ayrıca motorun saha devresini denetleyebilir veya düşük besleme voltajı, yanlış polarite veya yanlış faz sırası veya yüksek motor sıcaklığı gibi koşulları tespit edebilir. Bazı motor kontrolörleri ani başlatma akımını sınırlayarak motorun kendisini ve bağlı mekanik yükü doğrudan bir bağlantıdan daha yavaş hızlandırmasını sağlar. Motor kontrolörleri, operatörün yükü hızlandırmak için adım adım bir başlatma anahtarı sıralamasını gerektirecek şekilde manuel olabilir veya motoru hızlandırmak için dahili zamanlayıcılar veya akım sensörleri kullanan tam otomatik olabilir.
Bazı motor denetleyici türleri, elektrik motorunun hızının ayarlanmasına da imkan verir. Doğru akım motorları için, kontrolör motora uygulanan gerilimi ayarlayabilir veya motorun alan sargısında akan akımı ayarlayabilir. Alternatif akım motorları, terminal voltajını ayarlamak için çok az hız tepkisine sahip olabilir veya hiç olmayabilir, bu nedenle alternatif akım kontrolörleri bunun yerine rotor devresi direncini ayarlar (sargılı rotorlu motorlar için) veya güç elektroniği cihazları veya elektromekanik frekans değiştiriciler kullanarak hız kontrolü için motora uygulanan AC frekansını değiştirir.
Motor kontrol cihazlarının fiziksel tasarımı ve ambalajı, elektrik motorlarınınki kadar çok çeşitlidir. Evde kullanılan havalandırma fanı için gerekli olan tek şey, uygun değerlere sahip duvara takılan açma kapama anahtarı olabilir. Elektrikli aletlerin ve ev aletlerinin, yalnızca motoru açıp kapatan tetik anahtarı vardır. Endüstriyel motorların ise otomasyon sistemlerine bağlı daha karmaşık kontrolörleri olabilir; bir fabrikada motor kontrol merkezinde gruplandırılmış çok sayıda motor kontrolörü olabilir. Elektrikli gezici vinçler veya elektrikli araçlar için kontrolörler mobil ekipmana takılabilir. En büyük motor kontrolörleri, pompalı depolama hidroelektrik santrallerinin pompa motorlarıyla birlikte kullanılır ve on binlerce beygir gücü (kilovat) değerleri taşır.

Motor kontrolörleri manuel, uzaktan veya otomatik olarak çalıştırılabilir. Yalnızca motoru çalıştırma ve durdurma araçlarını veya başka işlevleri içerebilirler.
Bir elektrik motoru kontrolörü, sürmesi gereken motorun tipine göre, örneğin kalıcı mıknatıs, servo, seri, ayrı uyarmalı ve alternatif akım gibi sınıflandırılabilir.
Motor kontrolörü, pil grubu veya güç kaynağı gibi bir güç kaynağına ve analog veya dijital giriş sinyalleri biçiminde kumanda devresine bağlanır.

Küçük bir motor doğrudan elektrik anahtarı ile elektrik verilerek çalıştırılır. Daha büyük motorlar, motor yolverici veya motor kontaktörü adı verilen özel bir anahtarlama ünitesi gerektirir. Enerji verildiğinde, bir doğrudan hatiçi (DOL) yolvericisi motorun terminallerini direkt güç kaynağına bağlar. Daha küçük boyutlardaki motor yolvericisi, elle çalıştırılan bir anahtardır; daha büyük motorlar veya uzaktan veya otomatik kontrol gerektirenler ise manyetik kontaktörler kullanır. Orta gerilim güç kaynakları (binlerce volt) ile çalışan çok büyük motorlar, anahtarlama elemanları olarak güç devre kesicileri kullanabilir.
"Doğrudan hat içinde" (DOL) veya "hat boyunca" yolverici, motor terminallerine tam hat voltajı uygular. Bu, en basit motor yolverici türüdür. Bir DOL motor yol vericisi genellikle koruma cihazları (aşağıya bakın) ve bazı durumlarda durum izleme cihazları içerir. Daha küçük boyutlu doğrudan hat içi başlatıcılar elle çalıştırılır; daha büyük boyutlar, motor devresini değiştirmek için elektromekanik kontaktör kullanır. Katı-halli direkt hatiçi yol vericiler de vardır.
Motorun yüksek ani akımı, besleme devresinde aşırı voltaj düşüşüne neden olmazsa, doğrudan yolverici kullanılabilir. Doğrudan yolvericide izin verilen maksimum motor boyutu, bu nedenle tedarik şirketi tarafından sınırlandırılabilir. Örneğin kamu hizmeti kuruluşu, kırsal kesimdeki müşterilerin 10 kW'tan büyük motorlar için düşük voltajlı yolvericiler kullanmasını şart koşabilir.
DOL başlatma bazen küçük su pompaları, kompresörler, fanlar ve taşıyıcı bantları başlatmak için kullanılır. 3 fazlı sincap kafesli motor gibi bir asenkron motor söz konusu olduğunda, motor tam hıza ulaşana kadar yüksek bir başlangıç akımı çeker. Bu başlatma akımı genelde tam yük akımından 6-7 kat daha fazladır. Kalkış akımını azaltmak için, daha büyük motorlarda güç kaynağındaki voltaj düşüşlerini en aza indirmek için düşük voltajlı yolvericiler veya ayarlanabilir-hızlı sürücüler bulunur.
Ters yöne çeviren bir yol verici, her iki yönde de dönüş için bağlanabilir. Bu tip bir yolverici biri saat yönünde, diğeri saat yönünün tersine çalışma için ve aynı anda kapanmayı önlemek için mekanik ve elektriksel kilitlerle iki DOL devresi içerir. Üç fazlı motorlarda bu, herhangi iki fazı birbirine bağlayan kabloların değiştirilmesiyle sağlanır. Tek fazlı AC motorlar ve doğru akım motorları genellikle iki kabloyu değiştirerek tersine çevrilebilir, ancak bu her zaman böyle değildir.
'DOL' dışındaki motor yol vericiler, motor bobinlerinin çalıştırma sırasında aldığı voltajı azaltmak için motoru bir direnç aracılığıyla bağlar. Bunun için direncin motora göre boyutlandırılması gerekir - ve iyi bir direncin kullanılması için motordaki başka bir bobin en hızlı kaynaktır - yani seri/paralel bağlama şeklidir. Seri bağlama, daha yumuşak kalkış verir ardından tam güçle çalışmak için paralel bağlamaya  geçilir. Bu, üç fazlı motorlarla yapıldığında, genellikle yıldız-üçgen (ABD: Y-delta) yol verici olarak adlandırılır. Eskiden yıldız-üçgen yol vericiler elle çalıştırılıyordu ve genellikle bir ampermetre içerirdi, böylece yol vericiyi çalıştıran kişi, çekmekte olduğu akımın azalmayı bıraktığı gerçeğiyle motorun ne zaman hızlandığını görebiliyordu. Modern yol vericilerin, yıldızdan üçgene geçmek için yerleşik zamanlayıcıları vardır ve bu makinenin elektrik tesisatçısı tarafından ayarlanır. Makine operatörünün yeşil düğmeye bir kez basması yeterlidir ve motoru başlatma işleminin gerisi otomatik yapılır.
Tipik bir yol verici, hem elektriksel hem de mekanik aşırı yüke karşı koruma sağlar örneğin gücün kesilip aniden açılmalarındaki "rastgele" çalıştırmalara karşı korumalıdır. Bu tür bir korumaya kısaca "TONVR" - Termal Aşırı Yük, Voltajsız Serbest Bırakma' denilir. Motoru çalıştırmak için yeşil düğmeye basılması konusunda ısrar eder. Yeşil düğme öncelikle motora elektrik vermek için bir kontaktörü (yani anahtarı) kapatan bir solenoidi devreye sokar. Ayrıca yeşil düğme bırakıldığında elektriğin devamı için solenoide güç sağlar. Elektrik kesintisinde kontaktör kendi elektriğini kapatarak motoru kapatır. Motorun çalıştırılabilmesinin tek yolu yeşil düğmeye basmaktır. Motora giden kablolarda veya motordaki bir elektrik arızası nedeniyle sorun çıkarsa, çok yüksek akım geçiren yol verici tarafından hızlı bir şekilde kontaktör tetiklenebilir. Termal aşırı yük koruması, her güç kablosunda bimetalik bir şeridi ısıtan bir ısıtma elemanından oluşur. Şerit ne kadar sıcak olursa, kontaktör solenoidine giden gücü kesen ve her şeyi kapatan bir açma çubuğunu ittiği noktaya o kadar hızlı bükülür. Termal aşırı yükler, farklı aralık derecelerinde satılır ve bu, motora uyacak şekilde seçilmelidir. Aralık içinde, kurulumu yapanın verilen motor için doğru şekilde ayarlamasını sağlayacak şekilde ayarlanabilirler.
Belirli bir uygulama için hangi tip kullanılır? DOL hızlı bir başlangıç sağlar, bu nedenle genellikle daha küçük motorlarda daha yaygın kullanılır. Ayrıca, pistonun gerçek çalışma aşaması olan sıkıştırma aşamasını geçmesi için motorun tam gücünün gerekli olduğu pistonlu kompresör gibi eşit olmayan yüke sahip makinelerde de kullanılır. Yıldız-üçgen genellikle daha büyük motorlarda veya motorun başlangıçta yüksüz, çok az yükte veya sabit bir yükte olduğu durumlarda kullanılır. Ağır volanlı yani makine devreye alınmadan ve volan tarafından tahrik edilmeden önce volanları hızlandırılan makineleri çalıştıran motorlar için özellikle uygundur.

Azaltılmış gerilimli veya yumuşak yolverici, motoru voltaj düşürme cihazıyla güç kaynağına bağlar ve verilen gerilimi kademeli olarak artırır. 
Motora alçak gerilimle yolvermesini sağlamak için iki veya daha fazla kontaktör kullanılabilir. Ototrafo veya seri indüktans kullanılarak, motor terminallerinde daha düşük voltaj oluşturulur ve başlangıç torku ve ani akımı azalır. Motor tam yük hızına kısmen ulaştığında yol verici terminallerinde tam gerilime geçer. Ototrafo veya seri reaktör, ağır motor çalıştırma akımını yalnızca birkaç saniye taşıdığından, cihazlar sürekli anma ekipmanına kıyasla daha küçük olabilirler. Azaltılmış ve tam voltaj arasındaki geçiş, geçen süreye bağlıdır veya bir akım sensörü motor akımının azalmaya başladığını gösterdiğinde tetiklenebilir. Ototrafolu yol vericisi 1908'de patentlenmişti.
Daha büyük 3 fazlı asenkron motorların gücü motor içinde azaltılabilir Motor, motorun dış kısmının ('stator') alan bobinlerine sağlanan tam voltajla 'DOL' başlatılır. İç kısım ('rotor'), stator tarafından üretilen manyetik alanla bir kez daha etkileşime girmesi için indüklenmiş akıma sahiptir. Rotor parçalarını elektriksel olarak kontak halkaları, fırçalar ve ayrıca kontrol kontaktörleri aracılığıyla harici dirençlere bağlayarak, rotorun manyetik gücü değiştirilebilir - yani başlatma

Mıknatıs ya da demirkapan, manyetik alan üreten nesne veya malzemedir. Demir, nikel, kobalt gibi bazı metalleri çeker, bakır ve alüminyum gibi bazı metallere ve metal olmayan malzemelere etki etmez.
Mıknatıslık etkisi, malzemelerde iki karşılıklı uçta toplanır. Bu iki uca mıknatısın kuzey ve güney kutbu ismi verilir. İki mıknatısın eş kutupları birbirini iterken, zıt kutupları birbirini çeker.
Mıknatıslar, ferromanyetik yani bağıl manyetiklik geçirgenlikleri 1 den büyük olan maddelere etki etmektedirler. 25 °C de demir, nikel ve kobalt ferromanyetiktir. Demir (Fe), Nikel (Ni) ve Kobalt (Co) elementleri ile alaşım yapıldığı takdirde çoğu zaman ferromanyetizma özelliklerini korurlar.

Demir, kobalt, nikel oda ısısında ferromanyetik özelliğe sahiptir. Sabit mıknatıslar, mıknatıs taşı gibi doğada mıknatıslanmış halde bulunan maddeler olabileceği gibi, Alnico, NdFeB, Sm-Co, Sm-Fe mıknatıslar gibi yapay olarak hazırlanmış alaşımlar da olabilir.
Yapay mıknatıslar genelde elektrik motoru, hoparlörler gibi elektrik enerjisini hareket enerjisine veya hareket enerjisini elektrik enerjisine çeviren aletlerde kullanılır.

En basit haliyle bir elektromıknatıs sarmal şekil verilmiş bir telin iki ucuna gerilim uygulanarak elde edilir. Sarmalın ortasına ferromanyetik bir cisim koyularak mıknatıslık özelliği yüzlerce kat arttırılabilir. Elektromıknatıslar, mıknatıslık özelliğini sadece telden akım geçtiği sürece korur. Oluşan manyetik alanın kuzey kutbunun yönü sağ el kuralı ile tespit edilebilir.
Elektromıknatıslar, elektrik motorları, parçacık hızlandırıcılar, röleler gibi cihazlarda, yüklü parçacıkları saptırmak veya elektrik enerjisini hareket enerjisine çevirmek gibi birçok amaç için kullanılırlar. Aynı zamanda birçok teknolojik aletin içerisinde de bulunurlar.

Mıknatısların manyetik özelliklerini kaybetmesi için birkaç farklı yöntem vardır. Bu yöntemler aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Mıknatıs demir parçası ya da başka bir mıknatıs ile çarpıştırılır. Bu işlem manyetik özelliği azaltır.
Mıknatıs yoğun manyetik alan içinde hareket ettirilir.
Mıknatısı ısıtmak da bir yöntemdir. Mıknatıslar (Curie sıcaklıklarına ısıtıldıkları zaman demanyetize olurlar.

Eski ve kısmen günümüzde de kullanılabilen bir kuram olan mıknatısın moleküler kuramına göre; mıknatıslanabilen cisimlerin içinde Kuzey (North) ve Güney (South) kutuplar bulunur. Cismin içindeki kutuplar, cisim mıknatıslanmadan önce moleküler seviyede düzensiz gruplar halindedir. Cisim manyetik hale geldiğinde, cismin içindeki bu grupların birçoğu aynı doğrultuya gelerek cismin toplam manyetik alanına katkıda bulunur. Böylece tek bir manyetik alan ve tam bir manyetik kutupluluk elde edilir.
Mıknatıslığın modern elektron kuramı da kısmen aynı noktaları kabul eder ama yük fikrini bırakır. Domain veya atom gruplarından meydana gelen tanecik fikrine ağırlık verir. Manyetiklik durumunun sebebini atom ve moleküllerin manyetik momentlerine ve dış etkilerle cismin içindeki manyetik kuvvetin paralelleştirilmesine bağlar...
Manyetik kuvvetin etkisi ile, kendisi manyetik olmadığı halde çekilen maddelere paramanyetik, itilen maddelere diyamanyetik denir. Paramanyetik maddelere örnek olarak alüminyum, baryum ve oksijen, diyamanyetik maddelere ise cıva, altın, bizmut, silisyum ve benzeri maddeler verilebilir.

Demir, kobalt, nikel gibi manyetik herhangi bir metal aşağıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile sabit mıknatıs haline getirilebilir.

Yeryüzünün manyetik alanına paralel şekilde yerleştirerek, çok şiddetli ve keskin bir darbe indirmek.
Bir mıknatısa temas ettirmek veya mıknatısın bir kutbuna sürtmek.
Cisimi ısıtmak ve soğurken yeryüzünün manyetik alanı yönüne çevirmek.

Feldspat temizleme (Mika ve oksitli mineral ayrımı).
Kil temizleme (Demirli minerallerin ayrımı).
Cam kumu temizleme (Demir minerallerinin ayrımı).
Yüksek kaliteli kuvars temizleme.
Manyezit zenginleştirme (Serpatin ve demirli bileşiklerin ayrımı).
Artıklardan metal kazanımı.
Sahil ve Mineral kumlarının değerlendirilmesi (İlmenit ve manyetik mineral ayrımı).
Kireç taşı ve dolamit temizleme.
Döküm kumlarının temizlenmesi.
Refrakter hammaddelerin işlenmesinde.
Refrakter kalsine malzemelerinin temizlenmesi (Tenör yükseltme).
Bor zenginleştirme (Demirli içerikler, kil, arsenik ve mika uzaklaştırılması).
Kromit zenginleştirme.
Boksit (Tenör yükseltme).
Magnetik zenginleştirme.
Atıklardan metal ayrımı.
Ahşap, plastik, gıda vb. sektörlerde istenmeyen metallerin ayrılmasında.
Sıvılar içindeki demir bileşiklerinin ayrılmasında.
Ağır ortamlarda oluşturulan ağır ortamın geri kazanılmasında.
Dökümden gelen metalin ayrımında.
Seramik ve Cam sektöründe hammadde ve ara ürünlerde demir ve bileşiklerinin ayrılmasında.
Öğütülmüş endüstriyel hammaddelerin ve gıda ürünlerinin prosess sırasında demir kirliliklerinin ayrımında kullanılır.
Yüksek alan şiddetli magnetik çubuklar, seramik, cam, gıda, plastik, madeni yağ, boyalar, kuru ve sıvı ortamlarda demir ve diğer magnetik metallerin tutulmasını sağlar.
Denizciler pusula ile yönlerini bulurlar.
Hurda yığınları arasındaki demir parçalarının ayıklanmasında.
Vinçler de ağır yükleri kaldırmak için elektro mıknatıs kullanılır.
Elektrik motorlarında, kapı zillerinde, telgraf ve telefon gibi araçlarda.
Elektrik santrallerinde jeneratörlerde elektrik elde etmek için kullanılır.
Hızlı trende raylarda ve treninde sürtünmeyi azaltmak için kullanılır.
Asansör sistemlerinde sayısal kat bilgisi oluşturmak için raylar üzerine yerleştirilir.

Mıknatısların belirli bir mesafeden etki edeceği kuvvet olarak tanımlanır.

Bir kalıcı mıknatısın veya elektro mıknatısın bir nesneye uyguladığı kuvvetin hesabı Maxwell denklemlerine göre:

  
    
      
        F
        =
        
          
            
              
                B
                
                  2
                
              
              A
            
            
              2
              
                μ
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle F={{B^{2}A} \over {2\mu _{0}}}}
  

Semboller

F Kuvvet (SI birimi: newton)
A Etki edecek manyetik kutbun alanı (metre kare)
B Mıknatısın manyetik alanı
Eğer mıknatıs dikey konumda bir kütleyi kaldırmak için kullanılacaksa, m kaldırma kuvveti kilogram olarak:

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              
                B
                
                  2
                
              
              A
            
            
              2
              
                μ
                
                  0
                
              
              
                g
                
                  n
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m={{B^{2}A} \over {2\mu _{0}g_{n}}}}
  
.

Mıknatıs yapımı16 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (video)
 Wikimedia Commons'ta Mıknatıs ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Mıknatıslık
Mıknatıs balıkçılığı
Mıknatıslanma
Manyetik alan

Reçine, katı ya da yarı akışkan, billurlaştırılması güç, suda çözünmeyen, organik çözücülerde çözünen, ısıtılınca yumuşayan ve eriyen madde.
Reçineler, bitkilerde bir yağ içerisinde erimiş halde veya zamklarla birlikte bulunurlar. Çamgiller, baklagiller, maydanozgiller gibi familyalarda reçine taşıyan bitkiler çoktur. Bu bitkilerde yağ ve zamklarla birlikte bulunan reçineler salgı kanallarında toplanır. Bitkilerde salgı kanalları tabii olarak bulunduğu gibi, patolojik bir olay veya her yaralanma neticesinde meydana gelir. Reçinesi, hücrelerinde veya salgı tüylerinde toplanan bitkiler de vardır.
Eskiden eczacılıkta ilaç hammaddesi olarak kullanılan kehribar, Baltık sahillerinde bulunan Pinus succinifera (Kehribar çamı) adlı bir çam türünün fosilleşmiş reçinesinden ibarettir.
Reçineler bitkilerden saf olarak elde edilmeyip, yağ gibi çeşitli maddelerle karışım halinde elde edilir. Reçine elde etmek için bitkinin kabuğu özel bir bıçakla çizilir. Sonra balyozla dövülerek veya alevle yakılarak yaralanır. Bazı bitkilerde ise reçine; etanol, eter gibi maddelerin yardımıyla, tüketme metodu ile elde edilir.
Bugün sanayide tabii reçinelerin yerini büyük ölçüde suni reçineler almıştır. Suni reçineler, fiziksel yönden tabii reçinelere benzeseler de kimyasal yönden farklılıklar gösterirler. Termoplastik ve termoset reçineler olarak iki sınıfa ayrılırlar. Suni reçineler en çok plastikte, ayrıca vernik, yapıştırıcı ve iyon değiştiricilerin üretiminde kullanılır.

Plastik
Polimer

Aşağıda polimerleşme ile elde edilen bazı reçineler verilmiştir:

Polistiren

Rulman, hareketli mekanik parçaları yataklayan (hareketlerini sınırlandıran), parçalar arasındaki sürtünmeyi azaltan bir makine elemanıdır. Yatağın tasarımı, örneğin, hareketli parçanın serbest doğrusal hareketini veya sabit bir eksen etrafında serbest dönümesini sağlayabilir; veya hareketli parçalara etkiyen normal kuvvetlere karşı direnç gösterir. Çoğu rulman, sürtünmeyi en aza indirerek istenen hareketi kolaylaştırır, sürtünmeden doğan doğrudan ve dolaylı enerji kayıplarını minimize eder. Rulmanlar, geometrisine, çalışma şekline, izin verilen hareketlere veya parçalara uygulanan yüklerin (kuvvetlerin) yönlerine göre geniş bir şekilde sınıflandırılır.
Döner rulmanlar, mekanik sistemlerde mil veya aks gibi dönen bileşenleri tutar ve eksenel ve radyal yükleri yükün kaynağından alır ve yapıyı destekleyen karkasa aktarır. En basit yatak şekli olan kaymalı yatak, bir delik içinde dönen bir milden oluşur. Sürtünmeyi azaltmak, rulman ömrünü artırmak ve soğutma için yağlama kullanılır.
Bilyalı rulman ve makaralı rulmanda, kayma sürtünmesini azaltmak için, rulman tertibatının yuvaları veya muyluları arasına dairesel kesitli makaralar veya bilyeler gibi yuvarlanma elemanları yerleştirilir. Maksimum verimlilik, güvenilirlik, dayanıklılık ve performans için ve uygulamaların taleplerinin doğru bir şekilde karşılanmasını sağlamak için çok çeşitli rulman tasarımları mevcuttur.
En basit rulmanlar, yüzeyin şekli, boyutu, pürüzlülüğü ve konumu üzerinde değişen derecelerde kontrole sahip, kesilmiş veya bir parça halinde oluşturulmuş yatak yüzeyleridir.
En zorlu uygulamalar için en geliştirilmiş rulmanlar çok hassas bileşenlerdir; üretimleri, mevcut teknolojinin en yüksek standartlarını gerektirir. Makineleri yataklayan rulmanlar ve çevresel ekipmanlarının tasarımında ve üretiminde iyi eğitimli mühendisler ve teknisyenler görevlidir.

Taşınan bir nesneyi destekleyen veya taşıyan ahşap makaralar şeklindeki rulmanlı yatağın icadı çok eskiye dayanır. Düz bir yatak üzerinde dönen bir tekerleğin icadından dahi önce olabilir.
Salitis'in mezarındaki Mısırlıların kendi çizimleri, kaymalı yatakları oluşturacak sıvı yağlamalı kızaklar kullanarak büyük taş blokların kızaklar üzerinde hareket ettirilmesi sürecini göstermektedir. El matkaplarıyla kullanılan kaymalı yatakların Mısır çizimleri de vardır.
MÖ 5000 ile MÖ 3000 yılları arasında kaymalı yatak kullanan tekerlekli araçlar icat edildi.
Yuvarlanan eleman yatağının en eski örneği, İtalya'nın Nemi Gölü'ndeki Roma Nemi gemilerinin kalıntılarından dönen bir masayı destekleyen ahşap bir bilyedir . Batıkların MÖ 40 yılına ait olduğu tespit edilmiştir.
Leonardo da Vinci, 1500 yılı civarında bir helikopter tasarımına bilyeli rulman çizimlerini dahil etti; bu, bir havacılık tasarımında rulmanların kaydedilen ilk kullanımıdır. Bununla birlikte, Agostino Ramelli, makaralı ve eksenel yatakların çizimlerini yayınlayan ilk kişidir.
Bilyalı ve makaralı rulmanlarla ilgili bir sorun, bilyaların veya makaraların birbirine sürtünerek ek sürtünmeye neden olmasıdır. Dönen elemanların birbiriyle etileşimlerinin, her bir bilyeyi veya silindiri bir kafes içine alarak azaltılabileceği Galileo tarafından 17. YY.'da tespit edilmiştir.
İlk pratik kafesli makaralı rulman, 1740'ların ortalarında, saatçi John Harrison tarafından H3 marine timekeeper için icat edildi. Bu saatte kafesli yatak sadece çok sınırlı bir salınım hareketi için kullanıldı, ancak daha sonra Harrison, eşzamanlı bir regülatör saatinde gerçek bir dönme hareketi ile benzer bir yatak tasarımı uyguladı.

Bilyalı rulmanlarla ilgili ilk patent, 1794'te Carmarthen'de İngiliz mucit ve demir ustası Philip Vaughan'a verildi. Bu tasarım, bilyenin aks tertibatındaki bir oluk boyunca hareket ettiği ilk modern bilyeli yatak tasarımıydı.
Rulmanlar, gelişmekte olan Sanayi Devrimi'nde çok önemli bir rol oynamış ve yeni endüstriyel makinelerin verimli çalışmasına olanak sağlamıştır. Örneğin, önceki rulmansız tasarımlara kıyasla sürtünmeyi büyük ölçüde azaltmak için tekerlek ve aks gruplarını tutmak için kullanıldılar.
İlk düz ve döner elemanlı rulmanlar ahşaptı ve bunu bronz takip etti. Tarihleri boyunca rulmanlar, seramik, safir, cam, çelik, bronz ve diğer metaller dahil olmak üzere birçok malzemeden yapılmıştır. Daha yakın zamanlarda, diğer malzemelerin yanı sıra naylon, polioksimetilen, politetrafloroetilen ve UHMWPE'den yapılmış plastik yataklar da günümüzde kullanılmaktadır.
Saat yapımcıları, sürtünmeyi azaltmak ve hassasiyeti artırmak için safir kaymalı yataklar kullanırlar.
Temel malzemeler bile etkileyici dayanıklılığa sahip olabilir. Örneğin ahşap mesnetler, günümüzde hala eski saatlerde veya suyun soğutma ve yağlama sağladığı su değirmenlerinde görülebilmektedir.

Radyal tarzda bir bilyalı rulman için ilk patent, 3 Ağustos 1869'da Parisli bir bisiklet tamircisi olan Jules Suriray'a verildi. Rulmanlar daha sonra, James Moore'un bisikletine takıldı. Kasım 1869'da, dünyanın ilk bisiklet yolu yarışı olan Paris-Rouen'de, James Moore yarışı kazandı.
1883'te FAG'ın kurucusu Friedrich Fischer, bağımsız bir rulman endüstrisinin yaratılması için zemin hazırlayan uygun bir üretim makinesi aracılığıyla eşit boyutta ve tam yuvarlaklıkta bilyeleri üretmeye yarayan torna ve taşlama metodlarını rulman endüstrisine uyarladı. Memleketi Schweinfurt daha sonra bilyeli rulman üretiminde dünyanın önde gelen merkezi haline geldi.

Bilyalı rulmanın modern, kendini merkezleyen tasarımı, tasarımı konusunda İsveç patenti No. 25406'yı aldığı 1907'de SKF bilyalı rulman üreticisi Sven Wingquist'e atfedilir.
19. yüzyılın vizyon sahibi ve vagon üretiminde yenilikçi olan Henry Timken, 1898'de konik makaralı rulmanın patentini aldı. Ertesi yıl inovasyonunu üretmek için bir şirket kurdu. Bir yüzyıldan fazla bir süredir şirket, özel çelik rulmanlar ve bir dizi ilgili ürün ve hizmet dahil olmak üzere her türden rulman üretecek şekilde büyüdü.
Erich Franke, 1934'te tel bilezikli rulmanı icat etti ve patentini aldı. Odak noktası, mümkün olduğunca küçük bir kesite sahip ve muhafaza tasarımına entegre edilebilecek bir rulman tasarımıydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Gerhard Heydrich ile birlikte, telli yatakların geliştirilmesini ve üretimini desteklemek için Franke & Heydrich KG (bugünkü Franke GmbH) şirketini kurdu.
Richard Stribeck'in bilyalı rulman çelikleri üzerine kapsamlı araştırması, yaygın olarak kullanılan 100Cr6'nın (AISI 52100) metalurjisini tanımladı ve sürtünme katsayısını basıncın bir fonksiyonu olarak gösterdi.
1968'de tasarlanan ve daha sonra 1972'de patenti alınan Bishop-Wisecarver'ın kurucu ortağı Bud Wisecarver, hem dış hem de iç 90 derecelik V açısından oluşan bir tür doğrusal hareket yatağı olan V yatak kılavuz tekerlekleri keşfetti.
1980'lerin başında, Pacific Bearing'in kurucusu Robert Schroeder, lineer bilyalı rulmanlarla değiştirilebilir ilk kendini yağlayan kaymalı kayar burçları icat etti. Bu yatağın metal bir kabuğu (alüminyum, çelik veya paslanmaz çelik) ve ince bir yapışkan tabaka ile birbirine bağlanan bir Teflon bazlı malzeme tabakası vardı.
Günümüzün bilyalı ve makaralı rulmanları, dönen bir bileşen içeren birçok uygulamada kullanılmaktadır. Örnekler arasında dental matkaplardaki ultra yüksek hızlı rulmanlar, Mars Rover'daki gaz türbini rulmanları, otomobillerdeki dişli kutusu ve tekerlek rulmanları, optik hizalama sistemlerindeki eğilme rulmanları ve Koordinat ölçüm makinelerinde kullanılan havalı rulmanlar sayılabilir.

En yaygın yatak, genellikle yağ veya grafit gibi bir yağlayıcı ile sürtünme temasında yüzeyleri kullanan bir yatak olan kaymalı yataktır. Bir kaymalı yatak, ayrı bir cihaz olabilir veya olmayabilir. İçinden mil geçen bir deliğin iç yüzeyi olabilir. Uygun yağlama ile kaymalı yataklar(journal bearing) genelde minimum maliyetle kabul edilebilir doğruluk, ömür ve sürtünme sağlar. Bu nedenle, çok yaygın olarak kullanılırlar.
Ancak, daha uygun bir rulmanın verimliliği, doğruluğu, servis aralıklarını, güvenilirliği, çalışma hızını, boyutu, ağırlığı ve makine satın alma ve çalıştırma maliyetlerini iyileştirebileceği birçok uygulama vardır.
Bu nedenle; değişen şekil, malzeme, yağlama, çalışma prensibi vb. ile birçok yatak türü vardır.

Her biri farklı bir prensipte çalışan 6 yaygın rulman türü vardır:

Bir delikte dönen bir milden oluşan kaymalı yatak . Spesifik olarak: burç, muylu yatağı, kovan yatağı, tüfek yatağı, kompozit yatak ;
Performansı iki yüzey arasındaki sürtünmeyi önlemeye veya azaltmaya bağlı olmayan, ancak düşük dış sürtünme elde etmek için farklı bir ilke kullanan rulmanlı yataklar : eksenel veya radyal yükü taşıyan yüzeyler arasındaki bir ara elemanın yuvarlanma hareketi yapmasına dayanır. Aşağıdakilerden biri olarak sınıflandırılır:
Yuvarlanma elemanlarının küresel bilyeler olduğu bilyalı rulman.
Yuvarlanma elemanlarının makaralı rulman, doğrusal konik (konik) makaralar veya kavisli konik makaralar (küresel rulmanlar)  olarak adlandırılır;
Seramik rulman, yatak yüzeylerinden birinin sürtünmeyi ve aşınmayı azaltmak için safir gibi ultra sert camsı bir mücevher malzemesinden yapıldığı kaymalı yatak;
Akışkan yatak, yükün bir gaz veya sıvı tarafından desteklendiği temassız bir yatak (yani havalı rulman);
Yükün bir manyetik alan tarafından desteklendiği manyetik yatak;
Hareketin bükülen bir yük elemanı tarafından desteklendiği eğilme yatağı.
Bu rulman türlerinin her birinin dikkate değer özellikleri aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.

Rulmanlar tarafından izin verilen ortak hareketler şunlardır:

Radyal dönüş, örneğin şaft dönüşü;
doğrusal hareket, örneğin çekmece;
küresel dönüş, örneğin bilyeli ve soketli mafsal;
menteşe hareketi örneğin kapı, dirsek, diz.

Rulmanlardaki sürtünmeyi azaltmak, verimlilik, aşınmayı azaltmak ve yüksek hızlarda uzun süreli kullanımı kolaylaştırmak ve rulmanın aşırı ısınmasını ve erken arızalanmasını önlemek için genellikle önemlidir. Esasen, bir yatak, şekli, malzemesi veya yüzeyler arasına bir sıvı girmesi ve içermesi veya yüzeyleri bir elektromanyetik alanla ayırması nedeniyle sürtünmeyi azaltabilir.

Şe

Bir senkron elektrik motoru, sabit durum'da milin dönüşü besleme akımının frekans ile senkronize edildiği bir AC elektrik motoru'dur; dönüş periyodu tam olarak AC çevrimlerinin tam sayısına eşittir.
Senkron motorlar, hat akımının salınımları ile zamanla dönen bir manyetik alan oluşturan motorun stator'unda çok fazlı AC elektromıknatıs'ları içerir.
Sabit mıknatıslı veya elektromıknatıslı rotor, stator alanıyla aynı hızda adım adım döner ve sonuçta herhangi bir AC motorun ikinci eşzamanlı dönen mıknatıs alanını gerçekleştirir.
Senkron motor, hem rotor hem de stator üzerinde bağımsız olarak uyarılan çok fazlı AC elektromıknatıslarla besleniyorsa çift beslemeli denilir.
Senkron motor ve asenkron motor en çok kullanılan AC motor tipleridir. İki tip arasındaki fark, senkron motorun rotorun manyetik alanını oluşturmak için akım indüksiyonuna dayanmadığı için hat frekansına kilitli hızda dönmesidir. Buna karşılık, asenkron motor kayma gerektirir: rotor sargısında akımı indüklemek için rotor, AC değişimlerinden biraz daha yavaş dönmelidir. Küçük senkron motorlar, motorun hassas bir hızda dönmesi gerektiği senkron saatler, cihaz zamanlayıcıları, teypler ve hassas servomekanizmalar gibi çeşitli zamanlama uygulamalarında kullanılır. Hız doğruluğu, birbirine bağlı büyük şebeke sistemlerinde dikkatle kontrol edilen şebeke güç hat frekansı ile aynıdır.

Servo, herhangi bir mekanizmanın işleyişini hatayı algılayarak yan bir geri besleme düzeneğinin yardımıyla denetleyen ve hatayı gideren otomatik aygıttır. Robot teknolojisinde en çok kullanılan motor çeşididir. Bu sistemler mekanik olabileceği gibi elektronik, hidrolik, pnömatik veya başka alanlarda da kullanılabilmektedir. Servo motorlar; çıkış, mekaniksel konum, hız veya ivme gibi değişkenlerin kontrol edildiği, özetle hareket kontrolü yapılan bir düzenektir. Servo motorlar batlerli motordurlar Servo motor içerisinde herhangi bir motor AC, DC veya step motor bulunmaktadır. Ayrıca sürücü ve kontrol devresini de içerisinde barındırmaktadır.
DC servo motorlar, genel olarak bir DC motoru olup, motora gerekli DC aşağıdaki metotlardan elde edilir.
1- Bir elektrik yükselteçten.
2- AC akımın doyumlu reaktörden geçirilmesinden.
3- AC akımın tristörden geçirilmesinden.
4- Amplidin, retotrol, regüleks gibi dönel yükselteçlerden.
DC servo motorlar çok küçük güçten çok büyük güce kadar imal edilirler (0,05 HP'den 1000 HP'ye kadar). Bu motorlar klasik DC motorlar gibi imal edilirler. Bu motorlar küçük yapılıdır ve endüvileri (yükseklik. uzunluk / Çap oranıyla) kutup atalet momentini minimum yapacak şekilde tasarlanırlar. Küçük çaplı ve genellikle içerisinde kompanzasyon sargısı olan, kuvvetli manyetik alanı boyu uzun doğru akım motorlarına da servo motor denir. DC servo motor çalışma prensibi açısından aslında, Statoru Daimi Mıknatıs bir DC motordur. Manyetik alan ile içinden akım geçirilen iletkenler arasındaki etkileşim nedeniyle bir döndürme momenti meydana gelir. Bu döndürme momenti manyetik alan vektörü ile sargı akım vektörü arasındaki açı 90° olduğunda maksimum değerini alır. Bir DC servo motorda fırçaların konumu, her iki dönüş yönü için de döndürme momenti açısının 90° olmasını sağlayacak şekilde belirlenmiştir. Kolektör segmentlerinin fazla olması neticesinde momentin sıfır bir noktada rotorun hareketsiz kalması engellenmiş olur.
Sanayide kullanılan çeşitli doğru akım motorları vardır. Servo sistemlerde kullanılan doğru akım motorlarına ise DC servo motorlar adı verilir. DC servo motorlarda rotor eylemsizlik momenti çok küçüktür. Bu sebepten piyasada çıkış momentinin eylemsizlik momentine oranı çok büyük olan motorlar bulunur.
Bazı DC servo motorların çok küçük zaman sabitleri vardır. Düşük güçlü DC servo motorlar piyasada genellikle bilgisayar kontrollü cihazlarda (disket sürücüler, teyp sürücüleri, yazıcılar, kelime işlemciler, tarayıcılar vs.) kullanılırlar. Orta ve büyük güçlü servo motorlar ise sanayide genellikle robot sistemleri ile sayısal denetimli hassas diş açma tezgâhlarında kullanılır. DC motorlarda alan sargıları rotor sargılarına seri veya paralel bağlanır. Endüvi sargılarından bağımsız olarak uyartılan alan sargılarının akısı endüvi sargılarından geçen akımın fonksiyonu değildir. Bazı DC motorlarda manyetik akı sabittir. Uyarma sargıları endüviden bağımsız olan veya sabit mıknatısla uyartılan motorlarda hız kontrolü endüvi gerilimi ile yapılabilir. Bu tip kontrol yöntemine endüvi kontrol yöntemi denir.
Uyarma sargılarının yarattığı akı ile yapılan denetlemede ise endüvi akımı sabit tutulur. Statorda bulunan uyartım sargılarının yarattığı akının kontrolü ile hız ayarlanır. Bu tip motorlara alan kontrollü motorlar denir. Fakat rotor sargılarından geçen akımın sabit tutulabilmesi ciddi bir problemdir. Zira rotor akımı yükün ve kaynağın birer fonksiyonudur. Endüvi kontrollü motorlara göre alan kontrollü motorların alan sabitleri daha büyüktür. Büyük aralıklarda değişen hız ayarlarında rotor geriliminin değiştirilmesi; buna karşılık küçük aralıklarda hassas hız ayarı gereken yerlerde ise alan sargılarının yaratmış olduğu manyetik akı hız kontrolü yöntemi tercih edilir.
DC servo motorlar genellikle “elektronik hareketli denetleyiciler” adı verilen servo sürücüler ile kontrol edilirler. Servo sürücüler servo motorun hareketini kontrol eder. Kontrol edilen büyüklükler çoğu zaman noktadan noktaya konum kontrolü, hız kontrolü ve ivme programlamasıdır. PWM (Pulse width modulation) tekniği adı verilen darbe genişlik modülasyonu genellikle robot kontrol sistemlerinde, sayısal kontrol sistemlerinde ve diğer konum denetleyicilerinde kullanılır.

Fırçasız servo motorlar DC servo motorların bakım gereksinimlerini ortadan kaldırmak amacıyla geliştirilmiştir. Modern servo sistemlerde kullanılan fırçasız servo motorların en önemli üstünlüğü fırça ve komütatör elemanlarının bulunmamasıdır. Bu nedenle fırçaların bakımı diye bir olaydan bahsedilemez ve fırçalardan kaynaklanan birçok problem önlenmiş olur.
Kolektörlü DC servo motorlarda oluşan problemler bazen çok açık bir şekilde belli olmaz. Bazen fırçalarda olan kirlenme bile problem oluşturabilir. Fırçaların performansı ve ömrü atmosferik şartlarla bile değiştiğinden, değişik ortam koşullarında değişik yapılı fırçalar kullanılabilmektedir. Fırçasız servo motorlarda verim, eş ölçüdeki bir DC servo motora oranla daha yüksektir ve fırçaların sürtünme etkisi olmadığından, sürtünme kuvveti verime katkıda bulunur. Kolektör ve fırça aksamının yokluğu motor boyunu düşürür. Bu sadece motor hacmini düşürmekle kalmaz rotor destek rulmanları arasındaki mesafe ve rotor boyunun kısalması dolayısıyla rotorun yanal rijitliği de arttırılmış olmaktadır. Bu özellik hız/eylemsizlik oranına gereksinim duyulan uygulamalarda önemlidir.
Fırçasız konfigürasyonda sarımların sabit stator içine sarılması sebebiyle ısı yalıtımı için daha fazla en kesit alanı sağlanabilmekte ve sargılarda oluşabilecek ısı artışı algılama elemanları vasıtasıyla kolayca algılanabilmektedir. Modern servo sistemlerde pozisyon sinyalinin belirlenmesi amacıyla bir kodlayıcı (encoder) veya çözücü (resolver) kullanılır. Kodlayıcı ve motorun tek bir ana iskelet üzerinde toplanması ile sistem daha kompakt bir yapıda olmaktadır. Bu motor yapısında manyetik akıyı üretmek için gerekli olan mıknatıs rotora monte edildiğinden, döner-alan tipli motor yapısındadır. Senkron motor tipli fırçasız servo motorların yapılarının doğru akım servo motorlarından farklı olması nedeniyle bu tipteki servo motorlar fırçasız DC servo motor olarak adlandırılır.
DC servo motorlardaki kolektörün aksine fırçasız DC servo motorlar akımı yarı iletken güç elektroniği elemanları ile doğrulturlar. Diğer yönden rotor manyetik alanının kodlayıcı vasıtası ile algılanıp, algılanan bu pozisyona uygun düşecek şekilde stator sarımlarına üç fazlı alternatif akım verilmesi dolayısıyla kalıcı mıknatıslı senkron motor tipindeki fırçasız servo motorlar aynı zamanda AC servo motorlar olarak da adlandırılır. Fırçasız servo motorlarda rotor manyetik alanı ile statora verilen akımlar dikey şekilde kontrol edildiği takdirde DC servo motorlarla aynı olan hız-moment karakteristikleri elde edilir. Servo motorlar kullanımları gereği çok sık şekilde ivmelenme ve yavaşlama işlemlerine maruz kaldıklarından, maksimum moment değeri anma momentlerinin katbekat fazlası olmalıdır. DC servo motorlarda anma momentlerinin aşılması durumunda komütatör aksamında kıvılcımlaşma olayı meydana gelir. Aynı şekilde hız arttıkça moment değeri de çok hızlı bir şekilde düşer.

Bilgiustam.com Servo Motor Nedir? Nasıl Çalışır? » Bilgiustam 23 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Transformatör ya da kısa adıyla trafo iki veya daha fazla elektrik devresini elektromanyetik indüksiyonla birbirine bağlayan bir elektrik aletidir. Bir elektrik devresinden diğer elektrik devresine, enerjiyi elektromanyetik alan aracılığıyla nakletmektedir. Transformatörler elektrik enerjisinin belirli gücünde gerilim ve akım değerlerinde istenilen değişimi yapan makinelerdir.
Transformatör, elektrik enerjisini bir elektrik devresinden başka bir devreye veya birden fazla devreye aktaran bileşendir. Transformatörün herhangi bir bobinindeki değişen akım, transformatörün çekirdeğinde değişken bir manyetik akı üretmektedir. Oluşan akım, aynı çekirdek etrafına sarılmış diğer bobinler boyunca değişen bir elektromotor kuvveti indüklemektedir. Elektrik enerjisi, iki devre arasında metalik (iletken) bir bağlantı olmadan ayrı bobinler arasında aktarılabilmektedir.

Transformatörün işlevi, düşük akımlı yüksek gerilimli elektriği, hemen hiç enerji kaybı olmaksızın yüksek akımlı düşük gerilimli duruma (veya tam tersi) dönüştürmektir. Transformatörler elektrikle çalışan birçok cihazın tamamlayıcı elemanıdır. Masa lambaları, pil şarj araçları, oyuncak arabalar ve bilgisayar gibi cihazların hepsinde gerilimi ayarlamak için transformatör kullanılmaktadır. Transformatörün boyutları kullanım yerine göre bezelye iriliğinde küçük olabildiği gibi, 500 ton ağırlığında olanları da vardır.

Transformatör en basit halde, birbirine yakın konan iki sargıdan ibarettir. Eğer bu iki sargı ince demir levhaların üzerine sarılmışsa buna demir çekirdekli transformatör denir. Eğer demirsiz plastik tüp gibi bir çekirdeğe sarılmışsa buna hava çekirdekli transformatör denmektedir. Sargılardan birine voltaj uygulanırsa, diğerinde de bir voltaj meydana gelmektedir. Voltajın tatbik edilmesiyle ortaya çıkan akım, sargı etrafında bir manyetik alan doğurmaktadır. Bu alan, yakına konan diğer sargıda bir voltaj ortaya çıkarmaktadır. Ancak manyetik alanın daima değişerek çıkış sargısındaki voltajı devam ettirmesi gerekmektedir. Birinci bobine tatbik edilen voltaj sabit olursa, diğer bobinde herhangi bir voltaj meydana gelmemektedir. Ancak doğru akım sürekli olarak kapatılır ve açılırsa manyetik alan değişerek bir çıkış meydana gelmektedir. Otomobillerde bulunan radyo alıcısındaki vakum tüp bu prensiple çalışmaktadır.
Eğer her iki sargı tek bir demir çekirdeğe konur ve voltaj tatbik edilirse, demir çekirdek manyetize olmaktadır. Demir, uygun manyetik özelliklerinden dolayı tercih edilmekte ve bu suretle manyetik alan konsantre edilmektedir. Bu yöntemle enerji kayıpları en düşük düzeyde kalır, verim % 97-99,9 gibi değerlere ulaşabilmektedir.
Bir transformatörün çıkış sargısı, giriş sargılarından daha fazla sayıda ise çıkış voltajı büyüyecektir. Akım şiddetiyse, bu oranın tersiyle değişmektedir. Transformatörler yardımıyla gerilimi yükseltmek mümkün olduğu gibi, düşürmek de mümkündür. Transformatörün gücü manyetik alanın değişimine bağlı olduğundan, bu alan demir çekirdeği ısıtmaktadır. Bu sebepten demir çekirdekli transformatörler, genellikle 50 hertzlik, düşük frekanslarda kullanılmaktadır. Demir çekirdeğin tek döküm olarak değil, ince levhalar şeklinde yapılması değişen manyetik alan kaynaklı dairesel Eddy akımlarından kaynaklanacak olan fazla ısınmayı önlemek içindir. Dairesel dönülebilir alan büyüdükçe bu akımlar artmaktadır. Bu sebepten dolayı, radyo frekanslarında çalışan transformatörler hava çekirdeklidir.

Genel olarak transformatörler bir elektrik devresinde voltaj veya akımı düşürmek veya yükseltmek için kullanılmaktadır. Elektronikteyse esas olarak farklı devrelerdeki yükselticileri birleştirmek, doğru akım dalgalarını daha yüksek bir değerdeki alternatif akıma çevirmek ve sadece belirli frekansları iletmek için kullanılmaktadır. İzolasyon amacıyla ve bazen de sığaçlar ve dirençlerle beraber kullanılmaktadır. Elektrik akım iletiminde, esas olarak voltajı yükseltmek veya düşürmek için kullanılmaktadır. Ölçü aletlerinde özel transformatörler kullanılmaktadır.
Esas olarak transformatörler, elektromanyetik indüksiyonla enerjiyi bir devreden diğer devreye geçirmektedir. Gerilimi yükseltmek özellikle elektrik enerjisinin elde edildiği yerden uzaklara nakledilmesinde gerekmektedir. Çünkü yüksek akımla iletim yapmak P=I2*R formülünde görüleceği gibi çok büyük güç kayıplarına sebep olmaktadır. Bu yüzden elektrik iletim sırasında gerilim yükseltilir akım düşürülür (V=I*R formülünden dolayı) ve böylece minimum seviyede güç kaybı oluşması hedeflenmektedir. Yüksek güçlü transformatörler kullanım sırasında ısındıklarından yağlı soğutma düzenekleri ile soğutulmaktadır. Bu tür transformatörler, Buchholz rölesi adı verilen güvenlik donanımları yardımı ile aşırı ısınmanın zararlı etkilerine karşı korunmaktadır.

İdeal bir transformatör, sonsuz geçirgenliğe ve sıfır çekirdek kaybına sahiptir. Ortak bir manyetik devreyi kucaklayan iki dirençsiz bobinden oluşmaktadır. Bobinlerde hiçbir akı kaybı oluşmaz; manyetik devrenin tüm akısı her iki bobini de birbirine bağlamaktadır. İdeal bir transformatörün verimi %100 kabul edilmektedir.
Transformatörün birincil sargısındaki değişken bir akım, ikincil sargı tarafından da çevrelenen transformatör çekirdeğinde değişken bir manyetik akı yaratmaya çalışmaktadır. İkincil sargıdaki bu değişken akım, ikincil sargıda elektromanyetik indüksiyon nedeniyle değişen bir elektromotor kuvveti (EMF, voltaj) indüklemektedir. Üretilen ikincil akım, Lenz yasasına göre birincil sargı tarafından üretilene eşit ve zıt bir akı oluşturmaktadır.
Sargılar, sonsuz yüksek manyetik geçirgenliğe sahip bir çekirdek etrafına sarılmaktadır. Böylece tüm manyetik akım hem birincil hem de ikincil sargılardan geçmektedir. Birincil sargıya bağlı bir voltaj kaynağı ve ikincil sargıya bağlı bir yük ile, transformatör akımları belirtilen yönlerde akar ve çekirdek elektromotor kuvveti sıfıra dönmektedir.
Faraday yasasına göre, aynı manyetik akı ideal bir transformatörde hem birincil hem de ikincil sargılardan geçmektedir. Bu sebeple her sargıda sargı sayısına orantılı bir voltaj indüklenmektedir. Transformatör sargı gerilimi oranı, sargı dönüş oranı ile doğru orantılıdır.

İdeal transformatör gerçek transformatördeki kayıpları ihmal etmektedir:
a) Çekirdek kayıpları:

Transformatör çekirdeğindeki doğrusal olmayan manyetik etkilerden kaynaklanan histerezis kayıpları mevcuttur.
Transformatörün uygulanan geriliminin karesiyle orantılı olan çekirdekte joule ısınmasına bağlı girdap akımı kayıpları oluşmaktadır.
b) İdeal modelin aksine, gerçek bir transformatördeki sargılar sıfır olmayan dirençlere sahiptir:

Birincil ve ikincil sargılarda direnç nedeniyle joule kayıpları meydana gelmektedir.
Çekirdekten kaçan ve yalnızca birincil ve ikincil reaktif empedansla sonuçlanan sızıntı akısı oluşmaktadır.

İdeal transformatör modeli, birincil sargı tarafından üretilen tüm akının kendisi dahil her sargının tüm dönüşlerini birbirine bağladığını varsaymaktadır. Pratikte, akının bir kısmı onu sargıların dışına çıkaran yollardan geçmektedir. Bu tür akım, kaçak akım olarak adlandırılmaktadır. Oluşan kaçak akım karşılıklı olarak bağlanmış transformatör sargıları ile seri olarak kaçak endüktansa neden olmaktadır.

Transformatörün çalışma prensibi olan elektromanyetik indüksiyon, 1831'de Michael Faraday ve 1832'de Joseph Henry tarafından keşfedilmiştir. Sadece Faraday deneylerini, elektromanyetik alan ile manyetik akı arasındaki ilişkiyi tanımlayan ve şu anda Faraday'ın indüksiyon yasası olarak bilinen denklemi çözme noktasına kadar ilerletmiştir.

Faraday, bir demir halkanın etrafına bir çift bobin sarmıştır. Daha sonra tel bobinleri arasındaki indüksiyon üzerine erken deneyler yapmıştır. Böylece ilk halka şeklinde kapalı çekirdekli transformatörü oluşturmuştur. Bununla birlikte, transformatörüne yalnızca bireysel akım darbeleri uygulamıştır. Sonuç olarak sargılardaki dönüş oranı ile elektromanyetik alan arasındaki ilişkiyi asla keşfedememiştir.

1870'lere gelindiğinde, alternatif akım (AC) üreten verimli jeneratörler mevcuttur. Alternatif akımın bir indüksiyon bobinine bir kesici olmadan doğrudan güç sağlayabileceği bulunmuştur.

1876'da Rus mühendis Pavel Yablochkov, birincil sargıların bir AC kaynağına bağlandığı bir dizi indüksiyon bobinine dayanan bir aydınlatma sistemi icat etmiştir. İkincil sargılar, kendi tasarımı olan birkaç 'elektrikli mum'a (ark lambaları) bağlanabilmektedir. Yablochkov'un kullandığı bobinler esasen transformatör olarak işlev görmüştür.

Transformers - Interactive Java Tutorial National High Magnetic Field Laboratory
Inside Transformers from Denver University9 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Understanding Transformers: Characteristics and Limitations from Conformity Magazine
3 Phase Transformer Information and Construction — The 3 Phase Power Resource Site
Curlie'de Substation and Transmission (DMOZ tabanlı)
Introduction to Current Transformers18 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (94.6 KB)
Java applet of transformer27 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HD video tutorial on transformers
Three-phase transformer circuits 19 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from All About Circuits

Vida, bir tutturucu türü. silindirik bir mil üzerine vida profili adı verilen diş şeklinin, helis eğrisi boyunca sarılması ile meydana gelir. 
Helis eğrisi, üç boyutlu uzayda bir eksen etrafında sabit yarıçapla dönerken aynı zamanda sabit hızla ilerleyen bir noktanın izlediği eğridir. Helisin silindir yüzeyini bir defa dolanışındaki ilerleme miktarı, vida adımı olarak tanımlanır.
Helisin silindir üzerine sarılma yönüne göre, sağ ve sol vidalar oluşur. Silindire sarılan helis birden fazla ise vida, helis sayısına göre (iki, üç...) ağızlı vida olarak adlandırılır. Çoğunlukta kullanılan vidalar sağ vidalardır; saat ibresi yönünde takılır, saat ibresinin tersi yönünde sökülür. Daha nadir kullanılan sol vidalar için ise takılma-sökülme yönü bunun tam tersidir.
Son yıllarda matkapla delik açmayı gerektirmeyen, daha ziyade ahşap ve ince sac metaller için kullanılan matkap uçlu vidalar yapılmıştır. 

Vidanın bulunuşu kesin bir tarihe dayanmamakla birlikte, milattan önce 1. yüzyılda şarap yapımında kullanılan ağır tahtalarda vidadan yararlanılmıştı. Ondan öncesinde, çeşitli bulgulara göre Yunanistan'da kullanıldığı gözlemlenmiştir. Arkeoloji çalışmalarına göre ise, ilk metal vidanın Orta Çağ'a ait olduğu ortaya konuldu. Başka kaynaklara baktığımızda erken Pisagorcu geleneğinin son temsilcisi olan Archytas, tahtadan vida yaparak onları zeytinyağı ile perslemiştir. Tüm kaynaklarda ortak olan bilgi ise, vidanın Orta Çağ döneminde Ege'de bulunduğudur..

Vida profilleri kullanım amacına göre tespit edilir:

Üçgen Vida Profili: Bağlantılarda kullanılan vidalardır. Metrik, Whitworth, vb.
Trapez ve Testere Profilli Vidalar: Hareket vidası olarak kullanılırlar.
Yuvarlak Profilli Vidalar: Atmosferik etkilere maruz kalan ve sık sık sökülüp takılması gereken yerlerde kullanılırlar..
Cıvataların üzerinde vida dişleri vardır, ancak küçük boyutlu, daha ziyade ahşap ve sac metal bağlantılarında kullanılan cıvatalara yalnızca "vida" da denilmektedir. Ayrıca kafa yapılarına ve tornavida ağızlarına göre de bu vidaları çeşitlendirmek mümkündür.

Torklu tornavida
Tornavida
Arşimet'in vidası

Elektriksel yalıtkan, elektrik yükünün serbestçe akamadığı maddelerdir. Bu yüzden elektrik alanının etkisi altında kaldıklarında, elektrik akımını iletmeleri zordur. Mükemmel yalıtkanlar bulunmamaktadır. Ancak, cam kâğıt ve polietilen tabanlı vesaire gibi yüksek özdirence sahip bazı maddeler çok iyi elektrik yalıtkanlarıdır. Daha düşük özdirençleri olan maddeler hala elektrik kablolarında kullanılmak için yeterlidir. Kauçuk benzeri polimerler ve birçok plastik bu gruba dâhildir. Bu tür malzemeler düşükten orta dereceli gerilimleri güvenli bir şekilde yalıtılmasına hizmet eder.
Yalıtkanlar, elektrik malzemelerinde elektriksel iletkenleri desteklemek ve akım geçişine izin vermeden ayırmak için kullanılır. Yalıtkan maddeler, elektrik kablolarını ya da diğer malzemeleri sarmak yani yalıtım amacıyla kullanılır. Elektrik direkleri ve iletim kulelerinde dağıtım ve iletim hatlarını bağlamak için kullanılır. Direklere ve kulelere elektrik akımını iletmeden tellerin ağırlığı bu şekilde desteklenir.

Elektriksel yalıtım, elektrik iletkenliğinin yokluğudur. Elektronik bant kuramına(bir fizik dalı) göre, bir yük ancak elektronların rahat hareket edebileceği durumlarda akar. Bu elektronların enerji kazanmalarına ve bundan dolayı da metal gibi iletkenlerde hareket etmelerini sağlar. Eğer bu durum sağlanmıyorsa, malzememiz bir yalıtkandır.
Çoğu yalıtkan büyük bant aralığına sahiptir. Bunun sebebi, yüksek enerjili elektronlarını içeren “değerlik” bandının dolu olmasıdır ve bu bant ile sonraki bant arasındaki genişliği, yüksek enerji açığı ayırır. Her zaman, bu elektronu uyaracak bir yeterli gerilim vardır (delinme gerilimi). Bu gerilim aşıldığında, maddenin yalıtımı sona erer ve yük akışı başlar. Bununla birlikte, genellikle, fiziksel ve kimyasal değişiklikler malzemenin yalıtım özelliklerini etkiler. Eğer, maddenin başka bir yük eksikliği varsa, bu maddelerde eksik elektron iletimi olur. Örneğin, bir sıvı ya da gaz iyonları içeren maddeler elektrik akımı akışı sağlayabilir. Elektrolit ve plazma iyon içerir. Yani, elektron akışı olsun ya da olmasın, iletken gibi davranırlar.

Yalıtkanlar, yeterince yüksek gerilime maruz kaldığında, elektriksel delinme görüntüsü yaşanacaktır. Bir yalıtkan üzerindeki elektrik alanı, o maddenin içinde herhangi bir yerde eşik delinme alanını aşarsa, o madde bir anda iletkene dönüşür. Madde üstündeki elektrik alanı, serbest yük taşıyıcılarını(her zaman düşük yoğunlaşmaya mevcut elektronlar ve iyonlar) ivmelendirecek kadar kuvvetli ise elektriksel delinmeyi meydana getirir. Bu serbest elektronlar ve iyonlar sırasıyla ivmelendirilip diğer atomlara çarptırılarak, zincir tepkimesi oluşturulur ve daha çok yük taşıyıcıları oluşturulur. Yalıtkan, aniden hareketli yük taşıyıcılarıyla dolar ve direnci düşük bir düzeye düşer. Katılarda, delinme voltajı ve bant aralığı enerjisi birbirleriyle orantılıdır. Yüksek enerji iletkeninin çevresindeki hava yıkıcı bir artan akım içinde olmadan delinme ve iyonize olabilir; buna “korona boşaltımı” denir. Ancak, hava delinme olayı uzatılırsa, hava ile başka bir iletken arasında iletken bir yol oluşur ve havada elektrik arkı oluşturarak yüksek bir akım akışı olur. Bazı yalıtkanların durumlarında, iletim yüksek sıcaklıklarda gerçekleşebilir çünkü o zaman değerlik elektronları için gerekli enerji sağlanır ve iletim bandı içine alınır.

Yalıtkanların esnek kaplaması genellikle elektrik kabloları ve tellerine uygulanır; buna yalıtkan tel denir. Hava bir yalıtkan olduğu için, ilke olarak olması gerektiği gibi başka bir maddenin gücünü tutar. Yüksek gerilim hatlarında, katıların(örneğin plastik) kullanımı kullanışsız olduğundan dolayı, genellikle sadece hava kullanılır. Ancak bu tellerin birbirine dokunması durumunda kısa devreler ve yangınlar oluşabilir. Son olarak, 60V'dan yüksek gerilime sahip teller, insanlarda elektrik çarpmasına neden olabilir. Yalıtım kaplamalar, tüm bu sorunları önlemeye yardımcı olur. Yalıtkan bir kablo ya da tel gerilim derecesine ve azami iletken sıcaklığı derecesine sahiptir. Eğer çevredeki bir başka sisteme bağlıysa, akım taşıma kapasitesi var olmayabilir.
Elektronik sistemlerde, baskılı devre kartları, sentetik plastik ve fiberglastan yapılır. İletken olmayan kartları, iletken olan bakır folyo katmanları destekler. Elektronik aletlerde, küçük, narin ve aktif bileşenler iletken olmayan sentetik plastik, fenollü plastik, pişmiş cam ya da seramik kaplamalar içinde gömülüdür. Transistor ve IC gibi mikro elektronik bileşenleri, katkılardan dolayı silikon malzemesi gerçekte iletkendir, ama ısı ve oksijen uygulanmasıyla kolayca yalıtkan haline dönebilir. Oksitlenmiş silikon, kuvarstır. Örneğin silikon dioksit, camın başlıca bileşenidir.
Transformatörler ve kondansatörler içeren yüksek voltaj sistemlerinde, sıvı yalıtkan yağ, elektrik yaylarını önlemek için yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Yağ havanın aksine, elektrik delinmesi olmadan anlamlı bir gerilimi desteklemelidir.

Yüksek gerilim elektrik iletimi için kullanılan iletkenler çıplaktır. Çevredeki hava ile yalıtımı sağlanır. Düşük gerilimli dağıtımını sağlamak için ise bazı yalıtkanlar kullanılabilir ama genellikle çıplaklardır. İletim kuleleri tarafından desteklenen noktalarda yalıtım kullanılır. Kablolar binalara ya da transformatör ve devre kesiciler gibi elektrikli aletlere bağlıysa, kabloları yalıtkan ile kaplamak gerekir.

Yüksek gerilimli güç iletiminde kullanılan yalıtkanlar genellikle cam, porselen, çeşitli polimer malzemelerden yapılır. Porselen yalıtkanlar kil, kuvars, alüminyum oksit ya da feldspat ile yapılır. Ve su dökmek için pürüzsüz bir sır ile kaplıdır. Alüminyum oksit bakımından zengin olan porselenden yapılmış yalıtkanlar, yüksek mekanik gücü bir ölçüt olduğunda kullanılır. Porselenin 4-10 kV / mm 'lik bir yalıtım gücü vardır. Camın daha yüksek bir yalıtım gücü vardır ancak, istenen kalınlıkta, şekilde ve iç gerginlikte olması güç olduğundan, yalıtım için kullanılması zordur. Bazı yalıtkan üreticileri 1960'ların sonlarında cam yalıtkanların üretimini durdurup seramik malzemelere geçiş yaptılar.
Son zamanlarda, bazı elektrikli araçların yalıtımında, çeşitli polimer malzemelerin kullanımına başlandı. Çeşitli polimerler masrafsız, hafif ve mükemmel su itici yeteneği vardır. Bu birleştirme, kirlenmiş alanlarda kullanımında idealdir. Yine de bu malzemelerin cam ve porselen kadar uzun süreli ömürleri yoktur.

Yalıtkanın aşırı gerilim nedeniyle elektriksel delinme olayı iki farklı şekilde oluşabilir:
•	Yalıtkan bir malzemenin iletimi sırasında elektriksel delinme olayında oluşan, elektrik yayı. Elektrik yayının ısısı genellikle yalıtkana onarılamayacak bir hasar verir. Delinme gerilimi, bir yalıtkanda elektrik yayına sebep olan gerilimdir. 
•	Bir kıvılcım yayı, yalıtkanın dış yüzeyi ve çevresindeki havada gerçekleşir. Yalıtkanlar genellikle bu olaydan zarar görmeyecek şekilde tasarlanmıştır. Kıvılcım gerilimi, parlak bir yaya neden olan gerilimdir.
Çoğu yüksek gerilim yalıtkanları, delinme geriliminden daha düşük bir kıvılcım gerilimi ile tasarlanmış, böylece delinme öncesinde zarar görmesini önlemek için, önce parlaması istenir.
Bir yüksek gerilim yalıtkanının yüzeyinde kir, kirlilik, tuz ve özellikle su, kaçak akımları ve atlamaları neden olan iletken bir yol oluşturabilirsiniz. Yalıtkan ıslak olduğunda kıvılcım gerilimi %50'nin altına düşebilir. Dışarıdaki yüksek gerilim yalıtkanları, uzunluğu en fazla olacak şekilde yani kaçak akımları en aza indirecek şekilde tasarlanmıştır. Bunu gerçekleştirmek için yoğun disk serileri ve oluk serilerinden oluşan yalıtkanlar kullanılır. Genellikle, bir ya da daha fazla yarık içerir. En düşük, dağılma mesafesi 20–25 mm/kV'dir. Ancak yüksek kirlilik ve havasında deniz tuzu bulunan alanlarda bu mesafenin artırılması gerekir.

Yaygın olarak kullanılan yalıtkan türleri:
•	İğne tipi yalıtkan- Adından anlaşılacağı üzere, bir iğne üzerine, kutupta çapraz kolun montelenmesiyle oluşur. Yalıtkanın üst ucunda bir oluk bulunmaktadır. İletken bu oluktan geçmektedir ve yalıtkana iletkenle aynı malzemeden yapılmış ama tavlanmış bir telle bağlanır. İğne tipi yalıtkanlar 33 kV gerilime kadar olan, iletim ve elektrik gücünün dağıtımı için kullanılır. 33 kV çalışma geriliminin ötesinde, iğne tipi yalıtkanlar, ekonomik bakımdan zararlı olmaya başlar.
•	Askı yalıtkanı -33 kV daha yüksek gerilimler için, şekilde gösterildiği gibi askı tipi yalıtkan kullanmak daha olağan bir uygulamadır. Birçok porselen, bir dize şeklinde metale seri bağlanarak oluşur. İletken dizenin bir ucunda askıda kalırken, dizenin diğer ucu kulenin çapraz kollarına sabitlenmiştir. Kullanılan disk birimlerinin sayısı gerilime bağlıdır.
•	Gergin yalıtkanlar-
•	Zincirli yalıtkan- eskiden, zincirli yalıtkanları gerginlik yalıtkanları olarak kullanmışlardı. Ancak bu günlerde, sık sık alçak gerilim dağıtım hatları için kullanılır. Bu tür yalıtkanlar yatay pozisyonlarda ve yatay konumda kullanılabilir. Ayrıca, doğrudan bir cıvata ile veya çapraz kolla direğe tespit edilebilir.
•	Hat mesnet yalıtkanları-
•	İstasyon mesnet yalıtkanları-
•	Şalter-

Yüksek gerilim iletim hatlarında genellikle modüler başlık ve pim yalıtkanlarından tasarımlar kullanılır. Teller, metal çatal pim ya da top ve soket bağlantıları ile birbirine bağlanarak, özdeş disk şeklindeki yalıtkanlarla bir 'sicim' gibi asılmıştır. Yalıtkanların yapımında temel birimlerin farklı numaralar kullanılmıştır bu da farklı delinim gerilimlerine göre dizilmesine yol açmıştır. Bu olay tasarımın avantajıdır. Ayrıca dize kesintilerinde yalıtkan birimlerinden biri kırılırsa, bütün dizeden ayrı olarak değiştirilebilir.
Her bir ünite, zıt taraflarına bir metal başlık ve pim ile bir seramik ya da cam diskin çimentolamasıyla inşa edilmiştir. Arızalı birimleri belirgin hale getirmek için, cam üniteleri B Sınıfı inşaatı ile tasarlanmıştır. B sınıfı camdan, bir delinim geriliminin yerine bir kıvılcım yayı oluşur.
Cam ısıtıldığında hasar alan yer görülür hale gelir. Bununla birlikte, ünitenin tamamı değişmeden, yani yalıtkan dize yerinde kalarak tamirat yap

Elektromanyetizmada yalıtkanlık sabiti veya dielektrik sabiti, bir malzemenin üzerinde yük depolayabilme yeteneğini ölçmeye yarayan katsayı. Başka bir ifade ile yalıtkanlık sabiti, bir elektriksel alanın etkilerinin veya yalıtkan bir ortam tarafından nasıl etkilendiğinin ölçümüdür. Bir ortamın yalıtkanlık sabiti, ortamdaki birim yük başına, elektrik alanının (daha doğru bir ifade ile akının) ne kadar oluştuğudur. Elektrik akısının bulunduğu bir ortamda, birim yük başına düşen yalıtkanlık sabiti, kutuplanma yoğunluğundan dolayı büyük olur. Yalıtkanlık sabiti, elektriksel alınganlık ile doğrudan ilişkilidir. Bu, bir yalıtkanın kutuplanma yoğunluğunun elektriksel alanı karşı tepkisinin ne derece olduğunu ölçer.
SI birimlerinde ε yalıtkanlık sabiti, farad bölü metre'dir (F/m). 
  
    
      
        
          χ
          
            e
          
        
      
    
    {\displaystyle \chi _{\text{e}}}
  
 elektriksel alınganlığı boyutsuzdur. Bunlar arasındaki ilişki şöyledir:

  
    
      
        ε
        =
        
          ε
          
            r
          
        
        
          ε
          
            0
          
        
        =
        (
        1
        +
        
          χ
          
            e
          
        
        )
        
          ε
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \varepsilon =\varepsilon _{\text{r}}\varepsilon _{0}=(1+\chi _{\text{e}})\varepsilon _{0}}
  

Burada; εr, herhangi bir malzemenin bağıl yalıtkanlık sabiti ve ε0, vakum yalıtkanlık sabitidir ve değeri 8,854187817.. × 10−12 F/m'dir.

Vakum yalıtkanlık sabiti (ε0), (ayrıca boş uzayın yalıtkanlık sabiti veya elektrik sabiti olarak da adlandırılır), boş uzayda D/E oranıdır ve Coulomb sabitinde ortaya çıkar. Değeri; ke = 1/(4πε0).
İfadesi;

  
    
      
        
          
            
              
                
                  ε
                  
                    0
                  
                
              
              
                
                
                  
                    
                      
                        =
                      
                      
                        
                          d
                          e
                          f
                        
                      
                    
                  
                
                 
                
                  
                    1
                    
                      
                        c
                        
                          0
                        
                        
                          2
                        
                      
                      
                        μ
                        
                          0
                        
                      
                    
                  
                
                =
                
                  
                    1
                    
                      35950207149
                      ,
                      4727056
                      π
                    
                  
                
                 
                
                  
                    F
                    m
                  
                
                ≈
                8
                ,
                8541878176
                …
                ×
                
                  10
                  
                    −
                    12
                  
                
                 
                
                  F/m
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}\varepsilon _{0}&{\stackrel {\mathrm {def} }{=}}\ {\frac {1}{c_{0}^{2}\mu _{0}}}={\frac {1}{35950207149,4727056\pi }}\ {\frac {\text{F}}{\text{m}}}\approx 8,8541878176\ldots \times 10^{-12}\ {\text{F/m}}\end{aligned}}}
  

Burada:

c0 ; bir vakumdaki ışık hızı,
µ0, vakum yalıtkanlık sabiti.
c0 ve μ0 sabitlerinin tam sayısal ifadeleri SI birimlerinde tanımlıdır.

Bir homojen malzemenin doğrusal yalıtkanlık sabiti, boş uzayda genellikle bağıl yalıtkanlık sabiti (εr) olur. Bir anizotropi malzemede bağıl yalıtkanlık sabiti, çiftkırılımlı olduğundan dolayı bir tensör olabilir. Yalıtkanlık sabiti, bağıl yalıtkanlık sabiti (εr) ile vakum yalıtkanlık sabitinin (ε0) çarpımıdır.

  
    
      
        ε
        =
        
          ε
          
            r
          
        
        
          ε
          
            0
          
        
        =
        (
        1
        +
        
          χ
          
            e
          
        
        )
        
          ε
          
            0
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \varepsilon =\varepsilon _{\text{r}}\varepsilon _{0}=(1+\chi _{\text{e}})\varepsilon _{0},}
  

χe, malzemenin elektriksel alınganlığıdır.

Elektrik alan perdelemesi
Manyetik geçirgenlik
Kramers-Kronig ilişkileri

Öz direnç (Empedans), maddenin kimyasal özelliğinden dolayı direncinin artması ya da azalmasına neden olan her maddeye özgü ayırt edici bir özelliktir. Farklı maddelerin empedansları aynı olabilir ama öz dirençleri aynı olamaz. R= Lq/Q dur. (Rezistif Direnç= Uzunluk*öz direnç/kesit, (empedans ya da elektriksel empedans olarak da adlandırılır) Alternatif akım'a (İngilizce'de AC) karşı koyan zorluk olarak adlandırılır. İçinde kondansatör ve endüktans gibi zamanla değişen değerlere sahip olan elemanlar olan devrelerde direnç yerine öz direnç kullanılmaktadır. Öz direnç gerilim ve akımın sadece görünür genliğini açıklamakla kalmaz, ayrıca görünür fazını da açıklar. DA (DC) devrelerinde öz direnç ile direnç arasında hiçbir fark yoktur. Direnç sıfır faz açısına sahip öz direnç olarak adlandırılabilir.
Öz direncin genellikle 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle Z}
  
 sembolü ile gösterilir ve hem genliğini hem de fazını ifade eden gösterim 
  
    
      
        
          
            |
          
          Z
          
            |
          
          ∠
          θ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |Z|\angle \theta }
  
'dir. Bununla beraber karmaşık sayı ifadesi devre analizi uygulamalarında daha sık kullanılır. Empedans (öz direnç) ifadesi ilk olarak Temmuz 1886'da Oliver Heaviside tarafından kullanıldı. 1893'te Arthur Kennelly de öz direnci karmaşık sayılarla ilk kullanandı.
Öz direnç, frekans domeninde gerilimin akıma bölümüdür. Diğer ifadeyse, gerilim–akım oranı belirli ω sıklıktaki tek bir karmaşık kuvvettir. Öz direnç genellikle karmaşık sayıdır. Fakat bu karmaşık sayı, Uluslararası Birimler Sistemi (SI)'ya göre direnç ile aynı birime sahiptir ve o da ohm'dur. Sinüzoid bir akım veya gerilim için, Karmaşık öz direncin kutupsal form, gerilim ve akımın genlik ve fazını ifade eder. Özellikle,

Karmaşık öz direncin genliği, voltaj genliğinin akımın genliğine oranıdır.
Karmaşık öz direncin fazı, akımla gerilim arasındaki faz farkıdır.
Empedansın çarpmaya göre tersi admittanstır (örn, admittans akımın gerilime oranıdır ve siemens olarak bilinir. Eskiden birimi mho idi.)

Öz direnç bir karmaşık büyüklük ile ifade edilir 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle Z}
  
 ve karmaşık öz direnç ifadesi de kullanılabilir. Kutupsal form hem genliği hem de faz karakteristiklerini uygun olarak karşılıyor,

  
    
      
         
        Z
        =
        
          |
        
        Z
        
          |
        
        
          e
          
            i
            θ
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \ Z=|Z|e^{i\theta }\quad }
  

Burada 
  
    
      
        
          
            |
          
          Z
          
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |Z|}
  
 büyüklüğü, gerilim fark genliğinin akım fark genliğine oranıdıyken, 
  
    
      
        
          θ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \theta }
  
 değişkeni, gerilim ile akım arasındaki faz farkını verir ve 
  
    
      
        
          i
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle i}
  
 sanal kısımdır. Kartezyen formunda,

  
    
      
         
        Z
        =
        R
        +
        i
        X
        
      
    
    {\displaystyle \ Z=R+iX\quad }
  

Burada öz direncin, gerçel kısmı 
  
    
      
        
          R
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle R}
  
 resistans (direncini) ve sanal kısmı da 
  
    
      
        
          X
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle X}
  
 reaktansını verir.
Öz direnci daha uygun yapmak için kartezyen formuna ekleyip çıkartmak gerekir. Çarpma veya bölme gibi işlemlerde kutupsal form kullanılmak daha basittir. Bir devrede iki paralel öz direnç arasındaki toplam öz direnci bulmak için, hesaplamada formları birkaç kez birbirine dönüştürmek gerekebilir. Formların dönüşümü için normal karmaşık sayıların dönüşüm kuralları uygulanır.

Öz direncin anlamı Ohm kanununda daha iyi anlaşılabilir.

  
    
      
         
        V
        =
        I
        Z
        =
        I
        
          |
        
        Z
        
          |
        
        
          e
          
            j
            θ
          
        
        
      
    
    {\displaystyle \ V=IZ=I|Z|e^{j\theta }\quad }
  

Öz direncin büyüklüğü 
  
    
      
        
          
            |
          
          Z
          
            |
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle |Z|}
  
, belirli bir direnç gibidir. Belirli bir 
  
    
      
        
          I
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle I}
  
 akımı altında 
  
    
      
        
          Z
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle Z}
  
 öz direncine karşı gerilimin şiddetidir. Faz faktörü, 
  
    
      
        
          θ
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \theta }
  
 fazına göre akımın gerilimden geri kaldığını söyler (örn, zaman domeninde akım sinyali, gerilim sinyali isteği üzerine o ana göre 
  
    
      
        
          
            
              θ
              
                2
                π
              
            
          
          T
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle {\frac {\theta }{2\pi }}T}
  
 kadar değiştirildi).
Ohm kanunlarını AA devrelerine uygulayarak öz direnç genişletilir. Gerilim bölücü, akım bölücü, Thevenin teoremi ve Norton Teoremi gibi DA (DC) devre analizindeki diğer sonuçlar da AA devrelerine, direnç yerine öz direnç konularak uygulanabilir.

Hesaplamaları basitleştirmek için, sinüzoidal gerilim ve akım dalgaları, yaygın olarak karmaşık değerli fonksiyonlar şu şekilde ifade edilir: 
  
    
      
        
          V
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle V}
  
 ve 
  
    
      
        
          I
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle I}
  
.

  
    
      
         
        V
        =
        
          |
        
        V
        
          |
        
        
          e
          
            j
            (
            ω
            t
            +
            
              ϕ
              
                V
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \ V=|V|e^{j(\omega t+\phi _{V})}}
  

  
    
      
         
        I
        =
        
          |
        
        I
        
          |
        
        
          e
          
            j
            (
            ω
            t
            +
            
              ϕ
              
                I
              
            
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle \ I=|I|e^{j(\omega t+\phi _{I})}}
  

Öz direnç, yukarıdaki niceliklerin oranı olarak tanımlanır.

  
    
      
         
        Z
        =
        
          
            V
            I
          
        
      
    
    {\displaystyle \ Z={\frac {V}{I}}}
  

Bunları Ohm kanununa uygularsak;

  
    
      
        
          
            
              
                
                  |
                
                V
                
                  |
                
                
                  e
                  
                    j
                    (
                    ω
                    t
                    +
                    
                      ϕ
                      
                        V
                      
                    
                    )
                  
                
              
              
                
                =
                
                  |
                
                I
                
                  |
                
                
                  e
                  
                    j
                    (
                    ω
                    t
                    +
                    
                      ϕ
                      
                        I
                      
                    
                    )
                  
                
                
                  |
                
                Z
                
                  |
                
                
                  e
                  
                    j
                    θ
                  
                
              
            
            
              
              
                
                =
                
                  |
                
                I
                
                  |
                
                
                  |
                
                Z
                
                  |
                
                
                  e
                  
                    j
                    (
                    ω
                    t
                    +
                    
                      ϕ
                      
                        I
                      
                    
                    +
                    θ
                    )
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}|V|e^{j(\omega t+\phi _{V})}&=|I|e^{j(\omega t+\phi _{I})}|Z|e^{j\theta }\\&=|I||Z|e^{j(\omega t+\phi _{I}+\theta )}\end{aligned}}}
  

Bu, tüm 
  
    
      
        t
      
    
    {\displaystyle t}
  
'ler için geçerlidir. Büyüklük ve fazı şu şekilde eşitleyebiliriz:

  
    
      
         
        
          |
        
        V
        
          |
        
        =
        
          |
        
        I
        
          |
        
        
          |
        
        Z
        
          |
        
        
      
    
    {\displaystyle \ |V|=|I||Z|\quad }
  

  
    
      
         
        
          ϕ
          
            V
      

İndüktans elektromanyetizma ve elektronikte bir indüktörün manyetik alan içerisinde enerji depolama kapasitesidir. İndüktörler, bir devrede akımın değişimiyle orantılı olarak karşı voltaj üretirler. Bu özelliğe, onu karşılıklı indüktanstan ayırmak için, aynı zamanda öz indüksiyon da denir. Karşılıklı indüktans, bir devredeki indüklenen voltajın başka bir devredeki akımın zamana göre değişiminin etkisiyle oluşur.
Bir devredeki öz indüksiyon L, niceliksel olarak SI birimleri kullanılarak (Weber bölü Amper, yani Henry) şu şekilde ifade edilir:

  
    
      
        
          v
          =
          L
          
            
              
                d
                i
              
              
                d
                t
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle v=L{\frac {di}{dt}}}
  

burada v voltajı Volt birimiyle ve i akımı Amper birimiyle ifade edilmiştir. Bu denklemin en basit çözümü için ya sabit bir akım düşünülmelidir ya da zamana bağlı olarak doğrusal değişen bir akım düşünülmelidir. Birincisinde voltaj sıfırdır, ikincisinde ise sabit bir voltaj değeri vardır.
'İndüktans' terimi Oliver Heaviside tarafından 1886 Şubatında keşfedildi. Fizikçi Heinrich Lenz'in onuruna İndüktans için fizik dünyasında yaygın olarak "L" kısaltması kullanılmaktadır.
İndüktansın SI birimlerine göre birimi henry (H) olarak ifade edilir. Bu isim Amerikan bilim insanı ve manyetik araştırmacısı Joseph Henry'den alınmıştır. 1 H = 1 Wb/A.
İndüktans, Amper yasasına göre elektrik akımı tarafından yaratılan manyetik alanın bir sonucudur. Bir devreye indüktans eklemek için, indüktör dediğimiz elektronik bileşenleri kullanılır. Bunlar genellikle manyetik alanı şiddetlendirmek ve indüklenen voltajı toplamak için tel bobinlerden oluşur. Bu, bir devreye kapasitans eklemek için kondansatör kullanılmasına benzer. Kapasitans, Gauss yasasına göre elektrik yükü tarafından oluşturulan elektrik alanın bir sonucudur.
Durumu genelleştirecek olursak, K sayıda elektrik devresi düşünelim ve bunların elektrik akımları im, voltajları ise vm olsun, buna göre:

  
    
      
        
          
            v
            
              m
            
          
          =
          
            ∑
            
              n
              =
              1
            
            
              K
            
          
          
            L
            
              m
              ,
              n
            
          
          
            
              
                d
                
                  i
                  
                    n
                  
                
              
              
                d
                t
              
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle v_{m}=\sum \limits _{n=1}^{K}L_{m,n}{\frac {di_{n}}{dt}}.}
  

Burada indüktans simetrik bir matristir. Köşegende bulunan katsayılar Lm,m öz indüksiyon katsayılarıdır, diğer katsayılarsa karşılıklı indüktans katsayılarıdır. Doğrusal olmayan özelliklere sahip hiçbir mıknatıslanabilir madde olmadığında bu indüktans katsayıları sabittir. Bu, doğrudan Maxwell denklemlerinin alanlarda ve akım yoğunluklarındaki doğrusallığının (lineer) doğrudan bir sonucudur. Doğrusal olmayan durumlarda ise indüksiyon katsayıları akımın bir fonksiyonu şeklinde ifade edilir, bakınız doğrusal olmayan indüktans

Yukarıdaki indüktans denklemleri Maxwell denklemlerinin bir sonucudur. İnce telleri olan bir elektrik devresi düşünülürse eğer oldukça açık bir türetiliş vardır.
Her biri birkaç kez dolanmış tellerin olduğu, K tel sarımları sistemi düşünün. m düğümü (sarımlar) Akı denklemi şöyledir:

  
    
      
        
          
            N
            
              m
            
          
          
            Φ
            
              m
            
          
          =
          
            ∑
            
              n
              =
              1
            
            
              K
            
          
          
            L
            
              m
              ,
              n
            
          
          
            i
            
              n
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle N_{m}\Phi _{m}=\sum \limits _{n=1}^{K}L_{m,n}i_{n}.}
  

Burada, Nm m düğümündeki sarım sayısı, Φm bu düşümdeki manyetik akı ve Lm,n bazı sabitlerdir. Bu denklem Ampère yasasıdır - manyetik alanlar ve akılar, akımların doğrusal fonksiyonlarıdır. Faraday'in indüksiyon kanunu kullanılarak, şunu elde ederiz:

  
    
      
        
          
            v
            
              m
            
          
          =
          
            N
            
              m
            
          
          
            
              
                d
                
                  Φ
                  
                    m
                  
                
              
              
                d
                t
              
            
          
          =
          
            ∑
            
              n
              =
              1
            
            
              K
            
          
          
            L
            
              m
              ,
              n
            
          
          
            
              
                d
                
                  i
                  
                    n
                  
                
              
              
                d
                t
              
            
          
          ,
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle v_{m}=N_{m}{\frac {d\Phi _{m}}{dt}}=\sum \limits _{n=1}^{K}L_{m,n}{\frac {di_{n}}{dt}},}
  

burada, vm m devresinde indüklenen voltajı ifade etmektedir. Eğer Lm,n sabitleri indüksiyon sabitleri kullanılarak belirlenirse, bu, indüktansın yukarıdaki tanımıyla uyumlu olacaktır. Nnin yani toplam akımlar Φm için katkı sunduğundan Lm,n sarım sayılarının çarpımıyla NmNn orantılı olacaktır.

Yukarıdaki denklemdeki vm ile imdt çarparak m üzerinden toplarsak, bu bize dt zaman aralığında sisteme taşınan enerjiyi verecektir,

  
    
      
        
          
            ∑
            
              m
            
            
              K
            
          
          
            i
            
              m
            
          
          
            v
            
              m
            
          
          d
          t
          =
          
            ∑
            
              m
              ,
              n
              =
              1
            
            
              K
            
          
          
            i
            
              m
            
          
          
            L
            
              m
              ,
              n
            
          
          d
          
            i
            
              n
            
          
          
            
              =
              !
            
          
          
            ∑
            
              n
              =
              1
            
            
              K
            
          
          
            
              
                ∂
                W
                
                  (
                  i
                  )
                
              
              
                ∂
                
                  i
                  
                    n
                  
                
              
            
          
          d
          
            i
            
              n
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \sum \limits _{m}^{K}i_{m}v_{m}dt=\sum \limits _{m,n=1}^{K}i_{m}L_{m,n}di_{n}{\overset {!}{=}}\sum \limits _{n=1}^{K}{\frac {\partial W\left(i\right)}{\partial i_{n}}}di_{n}.}
  

Bu, akımlar tarafından oluşturulan manyetik alan enerjisinin (W) değişimiyle eşit olmalıdır. İntegre edilebilirlik koşulu

  
    
      
        
          
            ∂
            
              2
            
          
          W
          
            /
          
          ∂
          
            i
            
              m
            
          
          ∂
          
            i
            
              n
            
          
          =
          
            ∂
            
              2
            
          
          W
          
            /
          
          ∂
          
            i
            
              n
            
          
          ∂
          
            i
            
              m
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle \partial ^{2}W/\partial i_{m}\partial i_{n}=\partial ^{2}W/\partial i_{n}\partial i_{m}}
  

Lm,n=Ln,m eşitliğini gerektirir. Dolayısıyla indüktans matrisi Lm,n simetriktir. Enerji transferinin integrali, manyetik alan enerjisinin akıma göre bir fonsiyonudur,

  
    
      
        
          W
          
            (
            i
            )
          
          =
          
            
              
                1
                2
              
            
          
          
            ∑
            
              m
              ,
              n
              =
              1
            
            
              K
            
          
          
            i
            
              m
            
          
          
            L
            
              m
              ,
              n
            
          
          
            i
            
              n
            
          
          .
        
      
    
    {\displaystyle \displaystyle W\left(i\right)={\tfrac {1}{2}}\sum \limits _{m,n=1}^{K}i_{m}L_{m,n}i_{n}.}
  

Bu denklem de Maxwell denklemlerinin doğrusallığının (lineer oluşunun) doğrudan bir sonucudur. Değişen elektrik akımlarını ar

Alfred Louis Olivier Legrand Des Cloizeaux (17 Ekim 1817 – 6 Mayıs 1897), Fransız mineralog.
Des Cloizeaux, Oise iline bağlı Beauvais'de doğdu. Jean-Baptiste Biot'den Collège de France'da öğrenim gördü. Daha sonra Paris'teki École Normale Supérieure ve Muséum National d'Histoire Naturelle'de mineraloji profesörü olarak görev aldı. İzlanda gayzerlerini inceledi ve ayrıca bazı püsküren kayaların sınıflandırılması üzerine de yazılar yazdı.
Ana çalışması, çok sayıda mineralin kristallerinin sistematik olarak incelenmesi, bunların optik özellikleri ve ışık polarizasyonu konusunda yapılan araştırmalardan oluşuyordu. Ayrıca Des Cloizeaux, zinoberin dairesel polarizasyonunu da gösterdi.
Özellikle farklı feldspat türlerinin belirlenme yöntemleri üzerine yazılar yazdı ve mikroklinin (bir triklinik potas-feldspat türü) keşfiyle de tanınır. Montebrasit (1871), binnit (bir tennantit çeşidi) ve Christianit (Danimarkalı VIII. Christian onuruna) minerallerini adlandırdı. 1854 yılında Alexis Damour, descloizite mineralini Des Cloizeaux'e onuruna ithaf etti.
Des Cloizeaux, 1869 yılında Fransız Bilimler Akademisi üyeliğine seçildi ve 1889 yılında da başkanlığa getirildi. Londra Jeoloji Topluluğu tarafından 1886 yılında Wollaston Madalyası ile ödüllendirildi. Amerikan Felsefe Derneği'ne 1878 yılında üye seçildi. En çok bilinen kitapları Leçons de cristallographie (1861) ve Manuel de minéralogie'dir (2 cilt, Paris, 1862, 1874 ve 1893).

Alfred LOL Des Cloizeaux - Mineralojik Kayıt - Kütüphane

Alfred Gordon Gaydon (d. 26 Eylül 1911 - ö. 16 Nisan 2004), İngiliz bir fizikçi ve kimyager.

Kingston Dilbilgisi Okulu'na gittiği Surrey, Surbiton'da büyüdü ve burada iyi bir kürekçi olduktan sonra Imperial College, London ve Kingston Rowing Club kürek takımındaydı. 1929'da Royal College of Science'dan (şimdi Imperial College) Fizik bölümünden mezun oldu ve bir süre yüksek lisans eğitiminin ardından Manchester yakınlarındaki Cotton Research Association'ın Shirley Enstitüsü'nde çalışmaya başladı.
Alevleri ve yanmayı incelemek için bir araç olarak şok tüpünü geliştirmekten sorumluydu. 1953'te Royal Society of London üyeliğine seçildi ve 1960'ta Rumford Madalyası ile ödüllendirildi.
Bununla birlikte, belki de en çok ultraviyole ışığı görme yeteneği ile tanınır. 1936'da Shirley Enstitüsü'nde çalışırken laboratuvar patlaması sonucu gözü hasar gördü. Sonraki zamanlarda yavaş yavaş görüşünü yeniden kazanmaya başladı ve rengi mavi olarak algılamasına rağmen artık ultraviyoleyi görebildiğini keşfetti.
1936'da Imperial College'a geri döndükten sonra Royal Society'nin Warren Bursu'nu ve 1961'den itibaren Kimya Mühendisliği ve Kimya Teknolojisi Bölümü'nde Moleküler Spektroskopi Kürsüsü'nü düzenledi.
1940 yılında Phillis Gaze ile evlendi ve 2004 yılında öldü.

A.G. Gaydon (1974). The Spectroscopy of Flames. Springer. ISBN 978-9400957220. 
A.G. Gaydon (1979). Flames, Their Structure, Radiation, and Temperature. Chapman & Hall. ISBN 978-0470264812. 
A.G. Gaydon, I.R. Hurle (1963). The Shock Tube In High Temperature Chemical Physics. Literary Licensing. ISBN 978-1258637460.

Jean-Baptiste Alfred Perot (Fransızca telaffuz: [pəʁo]; 3 Kasım 1863, Metz - 28 Kasım 1925, Paris), Fransız fizikçi.

Meslektaşı Charles Fabry ile birlikte 1899'da Fabry-Pérot interferometresini geliştirmiştir.
Fransız Bilimler Akademisi ona 1912 yılında Janssen Madalyası vermiştir. Royal Society, Fabry ve Perot'a 1918'de Rumford madalyası vermiştir.

Perot'un soyadının yazılışı konusunda bazı karışıklıklar var. Perot, bilimsel yayınlarda Pérot yazımını kendisi kullandı, ancak Fransız nüfus kaydına göre, soyadı aksansız Perot idi.

 Wikimedia Commons'ta Alfred Perot ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Joseph F. Mulligan (1998). "Who were Fabry and Pérot?" (PDF). Am. J. Phys. 66 (9). s. 797. Bibcode:1998AmJPh..66..797M. doi:10.1119/1.18960. 22 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
"Alfred Perot, un expérimentateur et inventeur de talent" A good biography, in French.

Anders Jonas Ångström (İsveççe telaffuz: [ˈânːdɛʂ ˈjûːnas ˈɔ̂ŋːstrœm]; 13 Ağustos 1814 - 21 Haziran 1874), İsveçli fizikçi ve spektroskopi biliminin kurucularından biridir.
Ångström ayrıca astrofizik, ısı transferi, karasal manyetizma ve aurora borealis üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınmaktadır. 1852'de Ångström "Optiska undersökningar" (Optik Araştırmalar) adlı kitabında, daha sonra biraz değiştirilen ve Kirchoff termal radyasyon yasası olarak bilinen bir emilim yasası formüle etti.

Anders Jonas Ångström Medelpad'da Johan Ångström'ün oğlu olarak doğdu ve Härnösand'da okudu. 1833'te Uppsala'ya taşındı ve Uppsala Üniversitesi'nde eğitim gördü. 1839'da fizik alanında doçent oldu. 1842 yılında pratik astronomi çalışmalarında deneyim kazanmak için Stockholm Gözlemevi'ne gitti ve ertesi yıl Uppsala Astronomi Gözlemevi'ne bekçi olarak atandı.
Karasal manyetizma ile ilgilenerek İsveç'in çeşitli bölgelerinde manyetik yoğunluktaki dalgalanmaların gözlemlerini kaydetti ve Stockholm Bilimler Akademisi tarafından, ölümünden kısa bir süre öncesine kadar tamamlanamayan, HSwMS Eugenie gemisinin 1851-1853 yılları arasında dünya etrafında yaptığı yolculukta elde ettiği manyetik verileri hesaplama ile görevlendirildi.
1858'de Uppsala'da Adolph Ferdinand Svanberg'in yerine fizik kürsüsüne geçti. En önemli çalışmaları ısı iletimi ve spektroskopi ile ilgiliydi. Optik araştırmalarında, Optiska Undersökningar,  İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ne 1853'te sunduğu Optiska Undersökningar adlı araştırmasında, elektrik kıvılcımının biri elektrotun metalinden, diğeri de içinden geçtiği gazdan olmak üzere üst üste binmiş iki spektrum verdiğine işaret etmekle kalmamış, Leonhard Euler'in rezonans teorisinden akkor halindeki bir gazın soğurabildiği ışınlarla aynı kırılabilirlikte ışıklı ışınlar yaydığı sonucunu çıkarmıştır. Sir Edward Sabine'in 1872'de kendisine Royal Society'nin Rumford Madalyasını verirken belirttiği gibi, bu ifade spektrum analizi'nin temel bir ilkesini içerir ve birkaç yıl boyunca göz ardı edilmiş olsa da ona spektroskopinin kurucularından biri olma hakkını verir.
1861'den itibaren güneş spektrumuna özel bir önem verdi. Güneş Sistemi'nin incelenmesi için spektroskop ile fotoğrafçılığı birleştirmesi, Güneş'in atmosferinin diğer elementlerin yanı sıra hidrojen içerdiğini kanıtlamasıyla sonuçlandı (1862) ve 1868'de normal güneş spektrumu'nun büyük haritasını Recherches sur le spectre solaire'de yayınladı, 1000'den fazla spektrum çizgisinin ayrıntılı ölçümleri de dahil olmak üzere, standart olarak kullandığı metrenin biraz kısa olması nedeniyle ölçümleri 7000 veya 8000'de bir oranında kesin olmasa da, dalga boyu sorularında uzun süre otorite olarak kaldı.

1867'de aurora borealis tayfını inceleyen ilk kişi oldu ve sarı-yeşil bölgesindeki karakteristik parlak çizgiyi tespit edip ölçtü; ancak genellikle kendi adıyla anılan bu aynı çizginin zodyak ışığı içinde de görülebileceğini düşünerek yanıldı.
1850'de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 1870'te Royal Society ve 1873'te Institut de France dahil olmak üzere bir dizi bilimsel topluluğa üye seçildi. Uppsala'da 21 Haziran 1874 tarihinde öldü.
Oğlu Knut (1857-1910) da bir fizikçiydi.

Işığın dalga boyu ve yoğunlaştırılmış maddedeki atomlar arası boşlukların bazen ölçüldüğü Ångström birimine (1 Å = 10−10 m) onun adı verilmiştir. Bu birim kristalografi ve spektroskopide de kullanılır.
Ay'daki Ångström krateri onun onuruna adlandırılmıştır.
Uppsala Üniversitesi'nin ana bina komplekslerinden biri olan Ångström Laboratuvarı, onun onuruna adlandırılmıştır. Bu bina Fizik ve Astronomi Bölümü, Matematik Bölümü, Mühendislik Bilimleri Bölümü, Uzay Fiziği Enstitüsü ve Kimya Bölümü gibi çeşitli bölümlere ev sahipliği yapmaktadır.

Anders Ångström Haziran 1874'te, altmışıncı yaş gününden kısa bir süre önce menenjit nedeniyle öldü.

Johann Balmer
Gustav Kirchhoff
Theodore Lyman IV
Friedrich Paschen
Janne Rydberg
Spektrum analizi

Maier, C.L. (1970). "Ångström, Anders Jonas". Dictionary of Scientific Biography. 1. New York: Charles Scribner's Sons. ss. 166-167. ISBN 0-684-10114-9. 

 Wikimedia Commons'ta Anders Jonas Ångström ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Andras (Andrew) Keller FRS (22 Ağustos 1925 – 7 Şubat 1999) İngiliz vatandaşlığına kabul edilmiş polimer bilimcisidir. Bristol Üniversitesi, Fizik Bölümü, Polimer Biliminde 1969–91'de Araştırma profesörü, ardından fahri profesör olmuştur.

Andras Keller, Yahudi bir ailenin tek çocuğu olarak Budapeşte'de doğdu. 1943'te Budapeşte Üniversitesi'ne kaydoldu ve 1947'de kimya dalında lisans derecesini aldı. Aynı üniversitede doktora eğitimine başladı ancak 1948'de Macaristan'da hızla kötüleşen siyasi durum nedeniyle çalışmaları kesintiye uğradı. Arkasında sunulmuş ancak incelenmemiş bir doktora tezi bırakarak İngiltere'ye kaçmak zorunda kaldı.
Manchester'daki Imperial Chemical Industries'de Polimerler Bölümünde teknik memur olarak bir pozisyon aldı. Burada kendisine polimerlerin fiziksel yapısının kristalleşmeyi nasıl etkilediğini çözme görevi verildi. 1955'te, Tedarik Bakanlığı (daha sonra Havacılık Bakanlığı) tarafından finanse edilen bir ekibin başında Charles Frank yönetiminde Araştırma Görevlisi olarak Bristol Üniversitesi Fizik Bölümü'ne geçti. Burada kristalleşme konusundaki fikirlerini daha da geliştirerek 1958'de doktora derecesini aldı Bu arada Keller, 1954 veya 1955 yılında İngiliz vatandaşlığına kabul edildi.
Bristol'deki çalışmalarının önemli bir kısmı, 1957'de polimer kristallerinde zincir katlamayı keşfetmesidir. Ancak bulgular evrensel olarak kabul görmedi ve karşıt gruplar arasında uzun yıllar boyunca pek çok tartışma yaşandı. 1979'da Cambridge'deki bir Faraday Tartışmasında doruk noktasına ulaştı. Bu önemli bir toplantıydı, çünkü "Bundan sonraki tartışmalar, kişinin düzenli zincir katlamaya mı yoksa hiç zincir katlamamaya mı inandığına bağlı olarak belirli bir malzemenin belirli katılaşma koşulları altında katlamanın düzenlilik derecesi meselelerine kaydı."
Keller 1991'de emekli oldu.

Keller, İngiltere'de Romanya'dan Transilvanyalı bir Sakson olan Eva Bulhack ile tanıştı. 1951'de evlendiler ve Peter ve Nicola isimli iki çocukları oldu.
7 Şubat 1999'da İsviçre'de bir kayak tatili sırasında kalp krizinden öldü.

1964 Yüksek Polimer Fizik Ödülü, Amerikan Fizik Derneği
1969 Büyük Britanya Malzeme Bilimi Kulübü Ödülü
1972 Royal Society Üyesi
1975 Plastik ve Kauçuk Enstitüsü Swinburne Madalyası, Londra
1980 Centennial Bursu ve Madalyası, Case Institute of Technology, Cleveland, Ohio
1981 Utah Üniversitesi Clyde Madalyası
1983 Max Born Madalyası ve Ödülü
1983 Fraser Price Anma Ödülü, Massachusetts Üniversitesi
1984 Rumford Madalyası, The Royal Society
1984 Collège de France Madalyası, Paris
1994 Academia Europaea seçilmiş üyesi
1998 Macar Bilimler Akademisi Dış Üyesi

"Blue plaque unveiled in honour of remarkable Hungarian-born polymer scientist Andrew Keller". Physics World (İngilizce). 24 Ağustos 2021. 25 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Ağustos 2021.

Balfour Stewart (1 Kasım 1828 – 19 Aralık 1887), İskoç fizikçi ve meteorolog.
Isı radyasyonu alanındaki çalışmaları ile 1868'de Royal Society'nin Rumford Madalyasına layık görüldü. 1859'da Kew Gözlemevi'ne müdür olarak atandı. Manchester'daki Owens Üniversitesinde fizik profesörü seçildi ve 19 Aralık 1887'de İrlanda'nın Drogheda kasabasında vefatına kadar bu görevde bulundu. Birçok bilim kitabının ve Encyclopædia Britannica'nın 9. baskısında yer alan "Karasal Manyetizma" konulu makalenin yazarıdır.

Stewart, 1 Kasım 1828'de Leith'te bir çay tüccarı olan William Stewart ve eşi Jane Clouston'un oğlu olarak dünyaya geldi. Babası İngiltere ve Avustralya'da ticaretle uğraşmaktaydı. 
İlk ve ortaöğrenimini İskoçya'nın Dundee şehrinde tamamladı. Daha sonra St Andrews Üniversitesinde ve Edinburgh Üniversitesinde fizik okudu. Edinburgh'daki fizik öğreniminin ardından 1856'da James David Forbes'in asistanı olarak çalışmaya başladı. Forbes, özellikle ısı, meteoroloji ve karasal manyetizma konularında çalışıyordu ve Stewart da kendini bu alanlarda çalışmaya adadı.
İlk zamanlarda radyant ısı ilgisini çekti ve 1858'de konuyla ilgili ilk araştırmalarını tamamladı. Bu araştırmaları, Pierre Prévost'un "Değişim Yasası" üzerinde kayda değer gelişmelere yol açtı ve onun, radyasyonun bir yüzey olayı olmadığını, ışıyan cismin içinde oluştuğunu ve bir maddenin ışınım ve soğurma güçlerinin, yalnız radyasyon için değil, onu oluşturan her bileşen için de eşit olması gerektiği gerçeğini kanıtlamasını sağladı. 
Bu çalışmanın takdiri için, altı yıl önce seçildiği Royal Society tarafından 1868'de Rumford Madalyasına layık görülü. Bu çalışmanın konusunu ve benzer fizik dallarını ele aldığı diğer makaleleri arasında "Katı Spektroskopla Gözlemler", "Vakuoda Hızlı Hareketle Bir Diskin Isıtılması", "Görünür Hareket Halinde Madde İçeren Bir Muhafazada Termal Denge", "Tek eksenli Kristallerde Dahili Radyasyon." bulunmaktadır.
1859 yılında Kew Gözlemevi'nin müdürlüğüne atandı ve burada doğal olarak meteoroloji ve yeryüzü manyetizması sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Bir demiryolu kazasında çok ağır yaralandığı 1870 yılında, Manchester'daki Owens Üniversitesi'nde fizik profesörü seçildi ve 19 Aralık 1887'de İrlanda'da Drogheda yakınlarında gerçekleşen ölümüne kadar bu görevde kaldı.
Birçok bilim kitabının ve Encyclopædia Britannica'nın 9. baskısında yer alan "Karasal Manyetizma" konulu makalenin yazarıdır. Profesör P. G. Tait ile birlikte, ilk başta anonim olarak yayınlanan ve bilim ile dinin bağdaşmazlığına dair yaygın kanıyla mücadele etmeyi amaçlayan The Unseen Universe (Görünmeyen Evren) adlı kitabı yazdı.
Sadık bir din adamı olan Stewart, Psişik Araştırmalar Derneği'nin önde gelen üyelerinden biriydi. William James, İnanma İradesi Öğretisi'ni ilk kez 1875 yılında yazdığı The Unseen Universe (Görünmeyen Evren) adlı eserinde ortaya koymuştur.

Carlos Silvestre Frenk  (d. 27 Ekim 1951), Meksikalı-İngiliz bir kozmologdur. Frenk, Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi'nden mezun oldu ve Birleşik Krallık'a kalıcı olarak yerleşmeden önce araştırma kariyerinin ilk yıllarını Amerika Birleşik Devletleri'nde geçirdi. 1986'da Durham Üniversitesi Fizik Bölümü'ne katıldı ve 2001'den beri Durham Üniversitesi'nde Ogden Temel Fizik Profesörü olarak görev yapıyor.
Frenk, evrenin kökenleri ve evrimi hakkındaki teorileri test etmek için karmaşık bilgisayar simülasyonlarını kullanması ve böylece teorik modeller arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye yardımcı olması da dahil olmak üzere galaksi oluşumu etrafındaki çalışmaları ile özellikle dikkat çekiyor. Astronomi ve uzay bilimlerinde en üretken ve sıklıkla alıntı yapılan yazarlar arasında yer alan Frenk, 500'den fazla bilimsel makale yazmıştır; kendi alanında şimdiye kadar yayınlanan en çok alıntı yapılan 100 makaleden 5'inde ortak yazardır.
Hesaplamalı astrofizikte bir öncü olan Frenk, Marc Davis, George Efstathiou ve Simon White ile birlikte bilgisayar modelleme yoluyla soğuk karanlık madde hipotezinin geçerliliğini belirleyen bir dizi etkili makale de yayınlamıştır.
2004 yılında Royal Society üyeliğine seçilen Frenk, çok sayıda ödül aldı ve düzenli olarak Nobel Fizik Ödülü için aday olarak gösteriliyor.

Carlos Frenk Mexico City, Meksika'da doğdu ve altı kardeşin en büyüğü idi. Babası, 7 yaşında Almanya'dan göç eden ve II. Dünya Savaşı'na giden yolda zulümden kaçan Alman Yahudi bir doktordur. Annesi Meksikalı-İspanyol bir piyanisttir. Gençken, Frenk basketbol için biraz yetenek gösterdi ve yarı profesyonel olarak oynadı, ancak profesyonel olmak için yeterince uzun olmadığını ve daha fazla da uzamayacağını fark etti. Hayatının diğer yarısını ise matematiğe ayrılmıştı.
Frenk , Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nde mühendislik okudu ancak daha sonra Teorik Fizik'e geçerek 1976'da lisans derecesini aldı. Okuduğu yılın en yüksek notlarını aldı ve bu nedenle Gabino Barreda Madalyası ile ödüllendirildi. O zamanlar Cambridge Üniversitesi'nde Profesör olan Martin Rees'in konuk eğitmen olarak ders verdiği bir sınıfa da katıldığı İtalya'yı ziyaret etti. Rees tarafından cesaretlendirilen Frenk, Caltech'te eğitim alma planından vazgeçti ve onun yerine Cambridge'i denedi.
Aynı yıl bir British Council Bursu kazandı ve Matematiksel Tripos'un III. Bölümünü (Yüksek lisans) okumak üzere Cambridge Üniversitesi'ne kaydoldu ve 1977'de tamamladı. Sonrasında, Astronomi Profesörü Bernard J. T. Jones'un gözetiminde doktora çalışmaları için Cambridge'de kaldı. Doktora araştırma konusu olarak Samanyolu'nun özelliklerini araştırdı. Karanlık madde fikri bu noktada hala "son derece spekülatif" idi, ancak Frenk galaksinin "gömülü" karanlık madde ile çevrili olduğu sonucuna vardı. 1981'de astronomi alanında doktorasını aldı.
Frenk, Cambridge'de araştırma odağını kozmolojiye kaydırmaya karar verdi çünkü bu alanda hâlâ çözülmesi gereken pek çok "heyecan verici sorun" olduğunu hissediyor, parçacık fiziğinin "oldukça yavaş ilerlediğini" düşünüyordu. Ancak, profesörlerin yardımlarına rağmen, ilgisini çeken doktora araştırması için uygun bir temel fizik projesi belirleyemedi. Gelecekteki işbirlikçisi Simon White ile ilk kez Cambridge'de tanıştı. Halihazırda bir post-doc (doktora sonrası araştırmacı) olan White, Frenk tarafından ilerleyen yıllarda "resmi olmayan amiri" olarak adlandırıldı.

Cambridge'in ardından Frenk, California Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. 1981'den 1983'e kadar Berkeley'de yaşadı ve Harvard'dan yeni ayrılmış astronom Marc Davis tarafından buraya davet edilmişti. Daha sonra 1983'ten 1984'e kadar Santa Barbara'da yaşadı. Sonrasında, 1984'ten 1985'e kadar Sussex Üniversitesi'nde post-doc olduğu Birleşik Krallık'a döndü.

Berkeley'de Davis'in, araştırmasını yorumlamak için teorik fizik geçmişi olan Frenk'e ihtiyacı vardı - Harvard'dayken 2.200 galaksinin haritasını çıkarmıştı. Bu arada White da Berkeley'e taşınmıştı. Böylece, Davis, White ve Frenk üçlüsü astrofizikte önemli bir ilerleme olduğunu kanıtlayacak bir şey üzerinde birlikte çalışma imkanı buldular.
Üçlü, evrenin erken durumunu araştırmak için bilgisayar modellemesini kullanmayı amaçlıyordu. Bu yıllarda, hesaplamalı astronomi henüz çok yeni bir disiplindi. Yardıma ihtiyaç duyduklar ve kendilerine yardım etmesi için Durham Üniversitesi'nden yakın zamanda doktora yapmış olan George Efstathiou'yu işe aldılar. Dörtlü hale gelen grup, bir dizi makale üzerinde çalıştı - özellikle karanlık madde parçacıklarının "soğuk" olduğu süpersimetrik teoriyle ilgilendiler. İlk vardıkları sonuçlardan biri, karanlık maddenin nötrinolardan oluşamayacağıydı. 1985'te The Astrophysical Journal'da soğuk karanlık maddenin ilk simülasyonlarının sonuçlarını ortaya koyan "Soğuk karanlık maddenin hakim olduğu bir evrende büyük ölçekli yapının evrimi" başlıklı en önemli makalelerini yayınladılar.
Araştırmaları önemli sonuçlar çıkarmaya başlayınca - ellerindeki sınırlı bilgi işlem gücüne rağmen - Davis, White, Efstathiou ve Frenk, argümanlarının çektiği dikkat nedeniyle 'The Gang of Four' (Dörtlü Çete) olarak bilinmeye başlandı. The Gang of Four tarafından üretilen araştırma, galaksilerin ve diğer kozmik yapıların oluşumu için "soğuk karanlık madde teorisinin" geçerliliğini doğruladı. Argümanlarına karşı çıkanlar olsa da, bu sonunda kozmolojide kabul edilen yorum haline gelecekti.

1986'da Frenk, Astrofizik Profesörü Richard Ellis tarafından işe alınarak Durham Üniversitesi'ne Öğretim Görevlisi olarak atandı. Geldiğinde, Durham'daki fizik bölümünü "teorinin olmadığı" ve astronominin "bulunmadığı" bir yer olarak "küçücük" buldu. Ellis'in desteğiyle astronomik araştırmalarda bölümün profilini güçlendirmeye çalışsa da; Frenk, hesaplama yaklaşımının gerektirdiği hesaplama gücüne erişmek için mücadele ettiğinden, bu kolay olmadı. Nihayetinde, ticari laboratuvarlardan bilgisayar ödünç almaya çalışıp başarısız olduktan sonra, MicroVAX bilgisayar serisinden bir modeli 40.000 £ maliyetle satın aldı. Frenk, 1991'de kıdemli akademisyenlere verilen bir unvan olan Reader'a terfi etti ve ardından 1993'te Profesör oldu. Kariyerinin bu döneminde hem Amerika Birleşik Devletleri'nden hem de Meksika'dan gelen iş tekliflerini geri çevirdi.
Makalelerinin yarattığı etkiye rağmen, Frenk ve White'ın teorileri o dönemde bilimsel fikir birliğini temsil etmiyordu. 80'lerin sonu ve 90'ların başında karanlık madde kavramına alternatif açıklamalar öneren akademisyenler tarafından "kuşatma altında" tutulmuşlardı. En dikkate değer alternatif teori, İsrailli fizikçi Mordehai Milgrom tarafından 1981'de önerilen Değiştirilmiş Newton dinamikleriydi. Bununla birlikte, 1993'te Cosmic Background Explorer (COBE)'dan elde edilen kanıtlar, Frenk ve White'a daha fazla destek sağladı.
Durham'daki araştırma çabaları, gelecekte hükûmetten daha fazla kaynak sözü veren Yüksek Performanslı Bilgi İşlem Girişimi'nin 1994 duyurusuyla arttı. O zamana kadar White, Max Planck Enstitüsünde yerleşikti. White ve Frenk, Virgo Konsorsiyumunu oluşturmak için diğer hesaplamalı astronomlarla kurumlarını birleştirdiler. En önemlisi de, bu birleşme, Frenk ve ekibine, dünyanın en iyi tesislerinden biri olarak kabul edilen Garching'deki Max Planck Topluluğu'nun süper bilgi işlem merkezine erişim sağladı.

"Soğuk karanlık madde paradigması" 1990'ların ortalarında sağlam bir şekilde yerleşmişti; bu nedenle kozmolojik simülasyonların tahminleri, soğuk karanlık madde halelerinin dağılımından bu halelerin şekillerine kaydı.
1996'da Frenk, White ve Arizona Üniversitesi'nden astrofizikçi Julio Navarro, soğuk karanlık madde simülasyonlarından elde ettikleri halelerin analizine dayanan dikkate değer bir rapor yayınladılar. Bu, karanlık madde haleleri için bir model profil olan Navarro-Frenk-White profiliydi. Esasen, karanlık madde halelerine uyan karanlık maddenin uzamsal bir kütle dağılımıdır. Formül bugün hala yaygın olarak kullanılmaktadır.

2001 yılında Computacenter'ın kurucusu İngiliz iş adamı Peter Ogden'in bağışından sonra Frenk, Durham Üniversitesi'nde ilk Ogden Temel Fizik Profesörü seçildi ve halen bu görevi sürdürmeye devam etmektedir. Frenk, 2001 yılında kurulan Hesaplamalı Kozmoloji Enstitüsü'nün (ICC) Direktörü oldu. Bu görevi 2020 yılına kadar sürdürdü ve ardından yerine Durham'daki meslektaşı Fizik Profesörü Shaun Cole geçti.
2005 yılında, Virgo Konsorsiyumu'nun bir üyesi olarak Frenk, o zamanın en büyük ve en gerçekçi N-cisim simülasyonu olan 'Millenium Simülasyonu'nu üreten ekibin bir parçasıydı. Simülasyon 28 gün sürmüştü. Sonraki bir röportajda Frenk, kozmolojik simülasyon çalışmasını "kozmik aşçılık" olarak özetledi çünkü bu, tam olarak doğru "malzemeleri" seçmeye, onu bir bilgisayara koyup "pişirmeye" bırakmasına bağlıydı. Şakayla karışık, kendisinin ve ICC'deki meslektaşlarının başarısız evrenlerle dolu "dosya dolapları" olduğunu ifade etmiştir.
2008'de Frenk, dünyada en çok alıntı yapılan ilk 10 astronomdan biriydi. 2020 yılında, "Nobel Sınıfı" olarak değerlendirilen ve çok atıf alan araştırması nedeniyle Clarivate Atıf Ödülü Sahibi seçildi. Frenk, Julio Navarro ve Simon White ile birlikte, 2020 Nobel Fizik Ödülü'nün potansiyel kazananı olarak gösterildi; ancak önceki yıl ödülün (Princeton astrofizikçisi Jim Peebles liderliğindeki bir ekibe) uzay bilimi alanında da olan işler için verildiği düşünüldüğünde, daha sonraki bir tarihte zafer daha büyük bir olasılık olarak görülmektedir. 2021'de Frenk, Navarro ve White üçlüsü, o yılki Nobel için yeniden güçlü bir aday olarak seçilmiştir.

Frenk, İspanyol ve Latin Amerika edebiyatı öğretim görevlisi ve Durham, St Aidan's Koleji'nin şu anki Müdürü olan Dr. Susan Frenk ile evlidir. İki oğulları vardır.
Frenk, UNESCO Dünya Mirası listesinde de yer alan Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nin ana kampüsünde eğitim alma deneyiminden ilham alan mimariye ilgi duymuştur. Bu nedenle, İngiltere'ye ilk taşındığında akademik binaların durumundan etkilenmemiş, onları "karanlık, klost

Cecil Reginald Burch, FRS (d. 12 Mayıs 1901, Leeds - ö. 19 Temmuz 1983, Londra), İngiliz fizikçi ve mühendis.

Leeds'de doğdu. 1923'te Cambridge'deki Gonville ve Caius Koleji'nden mezun oldu ve Manchester, Trafford Park'taki Metropolitan-Vickers şirketinde araştırma yapmaya başladı. Orada, yüksek vakum elde edilmesini sağlayarak astronomik aynaların kaplanmasını mümkün kılan 'apiezon' yağları geliştirdi. 1933'te Imperial College London'da Optik alanında Akademi Üyesi oldu ve 1935'te Fizik Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak Bristol Üniversitesi'ne geçti. Orada mikroskopi ve teleskopinin geliştirilmesine odaklandı.
1942'de Duddell Madalyası ve Ödülü'nü ve 1954 Rumford Madalyası'nı kazandı. Bu ödüllerden ikincisini 'Yüksek vakum üretim tekniğine ve yansıtıcı mikroskobun geliştirilmesine yaptığı seçkin katkılardan dolayı' kazandı.
1944'te Royal Society üyeliğine seçildi 1937'de Enid G. Morice ile evlendi.

"Cecil Reginald Birch". Vacuum Science and Technology: Pioneers of the 20th Century. Springer Science & Business Media. 1997. ISBN 9781563962486.

Sir Charles Vernon Boys, FRS (15 Mart 1855 - 30 Mart 1944), termodinamik ve yüksek hızlı fotoğrafçılık alanlarındaki dikkatli ve yenilikçi deneysel çalışmaları ve kitaplar, icatlar ve çocuklar için halka açık dersleri ile popüler bir bilim iletişimcisi olarak tanınan bir İngiliz fizikçidir.

Boys, Wing, Rutland'ın Anglikan vekili Rahip Charles Boys'un sekizinci çocuğudur. Marlborough College ve Royal School of Mines'da eğitim gördü, burada Frederick Guthrie'den fizik öğrendi ve madencilik ve metalurji diplomasını tamamlarken kendi kendine yüksek matematik öğrendi. Maden Okulu'nda bir öğrenciyken, bir fonksiyonun integralini çizmek için ("integraf" adını verdiği) mekanik bir cihaz icat etti. Guthrie'nin "uygulama öğretmeni" pozisyonu teklifini kabul etmeden önce kısa bir süre kömür endüstrisinde çalıştı.

Boys, son derece küçük kuvvetleri ölçmesine izin veren erimiş kuvars elyaf burulma terazisini icadıyla bir bilim adamı olarak tanındı. Bir kurulmuş tatar yayına bir kuvars çubuk bağlayarak, çubuğu erime noktasına kadar ısıtarak ve tatar yayını ateşleyerek aleti için erimiş kuvars liflerini yaptı. Bu sayede optik mikroskopla çözülemeyecek kadar ince fiber üretti.
Boys, bir milden daha uzaktaki tek bir mumun ışığına tepki verebilen bir radyomikrometre üretmek için kuvars elyaf burulma terazisini kullandı ve bu cihazı astronomik gözlemler için kullandı. Daha sonra aynı dengeyi Cavendish'in Kütle çekimi sabiti G ölçümünü geliştirmek için kullandı. Boys, G ölçümünü 1894'te yayınladı. Onun yöntemi, Cavendish'in düzeniyle aynı temel düzeneğe dayanıyordu, ancak karşıt kütleler arasındaki istenmeyen etkileşimi en aza indirmek için, bir yükseklikte asılı duran iki kütle ve farklı bir yükseklikte asılı duran iki yakın kütle vardı.
Boys, Frank Shuman'ın güneş motoru tasarımını eleştirdi ve bu, Shuman'ın onu teknik danışman olarak işe almasına yol açtı. Birlikte, günümüzün parabolik oluk güneş enerjisi santrallerine benzeyen bir "Sun-Boiler" patentini aldılar.
Ayrıca yüksek hızlı fotoğrafçılık üzerinde çalıştı ve bir yıldırım çarpması sırasında neler olduğunu biraz ayrıntılı olarak gözlemlemesine izin veren bir cihaz icat etti. Feynman Derslerine göre,

Bir yıldırım çarpmasında neler olduğuna dair ilk kanıt, elde tutulan ve deklanşör açıkken ileri geri hareket ettirilen bir fotoğraf makinesiyle - şimşek çakması beklenen bir yere doğrultulmuş halde - çekilen fotoğraflarda elde edildi. Bu şekilde elde edilen ilk fotoğraflar, şimşek çakmalarının genellikle aynı yol boyunca birden fazla boşalma olduğunu açıkça gösterdi. Daha sonra, hızla dönen bir disk üzerine 180° aralıklarla monte edilmiş iki merceği olan "Boys" kamera geliştirildi. Her merceğin oluşturduğu görüntü film boyunca hareket eder - resim zamana yayılır. Örneğin, kontur tekrarlanırsa, yan yana iki resim olacaktır. İki merceğin görüntülerini karşılaştırarak, flaşların zaman sıralamasının ayrıntılarını çıkarmak mümkündür.

1897'de Boys, kömür gazı için adil bir fiyat belirlemekle görevlendirilen Büyükşehir Gaz Hakemi oldu. Başlangıçta, aydınlatma için gazın kalitesini belirlemek için kullanılan standart mumun Harcourt pentan lambasıyla değiştirilmesi üzerinde çalıştı. Kömür gazı ısıtmanın ana kaynağı haline geldikçe, Boys, gazın ısı içeriğini ölçmek ve kaydetmek için kalorimetri üzerinde temel çalışmaları üstlendi ve ölçüm hassasiyetinde önemli bir artış sağladı. O sırada Birleşik Krallık'ın ulusal gaz faturası elli milyon pounddu, bu nedenle faturada yapılan yüzde bir düzeltme çok önemli tutarda parayı temsil ediyordu.

Boys, bilimsel popülerleştirmenin bir klasiği olan Soap Bubbles: Their Colors and the Forces That Mold Them kitabında toplanan Sabun köpüğü özellikleri üzerine halka açık konferanslar verdi. Sabun köpüğü ilk baskısını 1890'da ve ikincisi 1911'de yayınlandı; bu güne kadar basılmaya devam etti.
Kitap, Fransız yazarı Alfred Jarry'i derinden etkilemiş, 1898'de 63 yaşında dünyaya gelen ve bir elekte yelken açan ana karakterin C.V. Boys'un bir arkadaşı olarak anlatıldığı Patafizikçi Dr. Faustroll'un Keşifleri ve Görüşleri isimli absürt romanı yazmıştır (ayrıca bkz.Patafizik). Kitap aynı zamanda Amerikalı şair Elizabeth Bishop'un da favorisidir.

Boys, 1889'dan 1897'ye kadar South Kensington'daki Royal College of Science'da (şimdi Imperial College London) yardımcı doçent ve Londra Üniversitesi'nde sınav görevlisiydi. 1899'da Kraliyet Enstitüsü Noel Derslerini sundu. 1888'de  Kraliyet Cemiyeti'ne seçildi ve 1935'te şövalye ilan edildi. 1896'da Kraliyet Madalyası, 1924'te Rumford Madalyası ile ve 1939'da Elliott Cresson Madalyası ile ödüllendirildi. Ayrıca 1916 ile 1917 yılları arasında Fizik Derneği Başkanlığı ve 1906 ile 1907  yılları arasında Röntgen Topluluğu Başkanlığı yapmıştır.

Boys, 1892'de Marion Amelia Pollock ile evlendi ve çiftin iki çocuğu oldu. Birkaç yıllık evliliğin ardından Marion, matematikçi Andrew Forsyth ile bir ilişki yaşayarak bir skandala neden oldu ve bunun sonucunda Forsyth, Cambridge Üniversitesi'ndeki profesörlük görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Boys, 1910'da Marion'dan boşandı ve Pollock  daha sonra Forsyth ile evlendi. Boys asla yeniden evlenmedi.
Boys, bilime ciddi katkılarının yanı sıra, oldukça renkli ve sevilen bir adam olarak biliniyordu. Pratik şakalar yapmaktan zevk alırdı; En sevdiği eğlencelerden biri, gelip geçen insanları yutmaları için ofis penceresinden mükemmel zamanlanmış baloncuklar ve duman halkaları üflemekti. Birkaç alışılmadık davranış sergileyen anlatımlar da vardır; çayını çok sıcaksa bir tabaktan içtiği biliniyordu ve en az bir kez yeleğinin arkasına kağıtlar sıkıştırarak gömleğindeki bir lekeyi gizlemeye çalıştı. Ayrıca, Kraliyet Madalyası da dahil olmak üzere birçok ödül madalyası, mezun olduğu Marlborough College'daki öğrencilerin eğitimini finanse etmek için kullandı. Kişisel ilgi alanları arasında bahçıvanlık ve biyoloji vardı.
Boys daha sonra görme yetilerini kaybetmeye başladı ve 30 Mart 1944'te Hampshire'daki St Mary Bourne, Andover'daki evinde 89 yaşında öldü.

Charles Vernon Boys çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki Charles Vernon Boys tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler

Christopher Hinton, Bankside OM'den Baron (12 Mayıs 1901 – 22 Haziran 1983), bir İngiliz nükleer mühendisi ve dünyanın ilk büyük ölçekli ticari nükleer enerji santrali olan Calder Hall'un inşaat şefiydi.

Hinton, 12 Mayıs 1901'de Wiltshire, Tisbury'de doğdu. Chippenham'daki okula gitti (babası bu okulun müdürüydü) ve 16 yaşına geldiğinde ise Swindon'daki Great Western Demiryolunda mühendislik çırağı olmak için okulu bıraktı. 22 yaşında, Makine Mühendisleri Enstitüsü'nün William Henry Allen bursunu Cambridge'deki Trinity College'a kazandı ve burada birinci sınıf bir öğrencilikle onur derecesiyle mezun oldu.
Hinton, ICI'nin daha sonra bir parçası olan Brunner Mond için çalıştı ve 29 yaşında Baş Mühendis oldu. Brunner Mond'da 1931'de evlendiği Lillian Boyer (ö. 1973) ile tanıştı Bu evlilikten Mary (1932–2014) adında bir kızları oldu ve kızları daha sonra Çalışma Bakanlığı genel müdürü Sir Charles Mole'un oğlu Arthur Mole ile evlendi.
Hinton, II. Dünya Savaşı sırasında Tedarik Bakanlığı'na Genel Müdür Yardımcısı olarak atandı. Bu görevinde mühimmat fabrikası inşaatını yürüttü ve Kraliyet Dolum Fabrikalarından sorumlu oldu.
1946'da Hinton, Üretim, Atom Enerjisi Kontrolör Yardımcısı olarak atandı ve 1954'te Atom Enerjisi Kurumu kurulduğunda, Risley merkezini ve Culcheth, Capenhurst, Windscale, Springfields ve Dounreay'deki laboratuvarların yanı sıra Springfields, Capenhurst, Windscale, Calder, Dounreay ve Chapelcross'taki fabrikalarda görev aldı. Hinton'un departmanı, Windscale, Capenhurst, Springfields ve Dounreay dahil olmak üzere İngiltere'nin en büyük nükleer santrallerinin tasarımından ve yapımından sorumluydu.
1957'de Hinton, Merkezi Elektrik Üretim Kurulunun (CEGB) ilk başkanı oldu. 1964'te emekli olsa da ölümüne kadar CEGB, Paternoster Meydanı'ndaki merkezlerinde CEGB için bir ofis tuttu. 80. doğum günü için Araştırma Bölümü, 80 mumla donatılmış bir doğum günü pastasının olduğu bir parti verdi. Bunlar o kadar yakın aralıklıydı ki, ortadaki mumu yaktığında alev hızla diğerlerinin hepsine yayıldı - Sör Christopher son zincirleme reaksiyonunu başlatmıştı!
1965'te Ulaştırma Bakanlığı'nda altı ay kadar çalıştıktan sonra Dünya Bankası'nda özel danışman oldu. 1962–68 Dünya Enerji Konferansı Uluslararası İcra Komitesi Başkanı olarak görev yaptı.
28 Ocak 1965'te Londra İlçesindeki Dulwich'ten Bankside Baron Hinton'u bir ömür boyu akran olarak yarattı ve 1966-1979 yılları arasında Bath Üniversitesi Şansölyesi olarak görev yaptı. 1976'da Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.

İngiliz mimarlık eleştirmeni Reyner Banham, CEGB tarafından sipariş edilen ilk 500 MW'lık birimleri Hinton Heavies olarak adlandırdı. 500 MW'lık elektrik santrali tasarımında bir ilk olan istasyonlar, CEGB'nin inşaat için serbest bıraktığı sıraya göre aşağıda listelenmiştir

500 MW'lık standart ünite tasarımı daha sonra aynı ana ve yeniden ısıtma buhar koşulları kullanılarak 660 MW'a çıkartıldı. Bu daha büyük birimler, 1967'den itibaren Drax, Grain ve Littlebrook elektrik santrallerinde inşa edildi. Benzer 660 MW turbojeneratörler, kökten farklı buhar yetiştirme tesislerine sahip olsalar da, İngiltere'nin tüm AGR nükleer enerji santrallerine de kuruldu. 660 MW'lık üniteler, CEGB tarafından 1990'larda dağıtılmasından ve özelleştirilmesinden önce şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük üretim tesisi ve son saf buhar çevrimi tesisiydi.

Merkezi Elektrik Üretim Kurulunda bulunduğu süre boyunca, işyerinde iyi bir temizlik sergileyen elektrik santraline her yıl sunulacak bir gümüş eşya olan Hinton Kupası'nı organize etti. Kupayla birlikte verilecek alıntıda 'Bu kupa, özellikle çekicilik ve iyi temizlik konularına atıfta bulunarak işletme ve bakımın ekonomikliği ve verimliliğinde en yüksek kazanıma ulaştığına karar verilen Elektrik Santrali'ne sunulmuştur' yazmaktadır.
Kupa ilk olarak 1959'da Meaford A elektrik santrali tarafından kazanıldı ve en son, Merkezi Elektrik Üretim Kurulunun elden çıkarılmasından önce West Burton Elektrik Santrali tarafından kazanıldı. Hinton Kupası, en iyi İletim Bölgesi için eşdeğer bir ödüldü. Madencilerin grevi nedeniyle 1984-85'te rekabet yoktu. Kupa ve ödülün verilmesinin otuz yılını anmak için Stoke-on-Trent'teki Gladstone Çömlekçilik Müzesi tarafından bir sunum plakası üretildi.

1951 Şövalye
Royal Society Üyesi 1954 
Wilhelm Exner Madalyası, 1956
İngiliz İmparatorluğu Düzeninin Şövalye Komutanı, 1957
Trinity College Üyesi, 1957
Fahri Derece (DSc), Oxford Üniversitesi 1957
Fahri Derece (ScD), Cambridge Üniversitesi 1960
28 Ocak 1965'te, Londra İlçesindeki Dulwich'ten Bankside'dan Baron Hinton olarak hayat arkadaşı oldu.
Makine Mühendisleri Kurumu Başkanı, 1966
Yabancı Yardımcı, Ulusal Mühendislik Akademisi, 1976
Liyakat Nişanı, 1976
Fahri Derece (Doctor of Science), Bath Üniversitesi, 1966 
Bath Üniversitesi Şansölyesi 1966–80
James Watt Uluslararası Madalyası 1973
Kraliyet Mühendislik Akademisi'nin İlk Başkanı
DRS Sınıfı 37 dizel lokomotif 37409, Crewe Gresty Bridge Depot Open Day'de Lord Hinton adını verdi, 10 Temmuz 2010
Lord Hinton dökme yük gemisi (1986'da tamamlandı, 2015'te dağıldı) 

Anma Haraçları 8 Temmuz 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., nap.edu; 5 Mayıs 2017 tarihinde erişildi.
Baron Christopher Hinton makaleleri 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., aip.org; 5 Mayıs 2017 tarihinde erişildi.
Profil, raeng.org.uk; 5 Mayıs 2017 tarihinde erişildi.
Oxford DNB özü, oxforddnb.com; 5 Mayıs 2017'de erişildi. (abonelik gereklidir)
Churchill Arşiv Merkezi'nde düzenlenen Bankside Lord Hinton'un Belgeleri 31 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sir David Anthony Kral  (d. 12 Ağustos 1939, Güney Afrika), İngiliz kimyager ve akademisyendir. İklim Krizi Danışma Grubu başkanıdır.
King ilk olarak Londra'daki Imperial College, East Anglia Üniversitesi'nde ders verdi ve ardından Liverpool Üniversitesi'nde Brunner Fiziksel Kimya Profesörü (1974–1988) oldu. 1995'ten 2000'e kadar Cambridge'deki Downing College'da Master yaptı ve 1988'den 2006'ya kadar şu anda fahri profesör olduğu Cambridge Üniversitesi'nde 1920 Fiziksel Kimya Kürsüsü başkanlığını yürüttü. Cambridge'deyken St John's College, Downing College ve Queens' College'ın akademik üyesiydi. Oxford Üniversitesi'ne taşınarak, 2008'den 2012'ye kadar Smith School of Enterprise and the Environment'ın Direktörü ve 2009'dan 2012'ye kadar University College, Oxford'un akademik üyesiydi. 2008'den 2011'e kadar İtalya'nın Torino kentindeki Collegio Carlo Alberto'nun Başkanlığını yapmış ve 2010-2013 yılları arasında Liverpool Üniversitesi Şansölyesi (2010–2013) görevlerini yürütmüştür.
King, akademi dışında, 2000'den 2007'ye kadar Birleşik Krallık Hükûmeti'nin Baş Bilimsel Danışmanı ve Hükûmet Bilim Dairesi Başkanıydı. Daha sonra 2008'den 2013'e kadar bir İsviçre yatırım bankası ve finansal hizmetler şirketi olan UBS'nin kıdemli bilimsel danışmanlığını yaptı. 2013'ten 2017'ye kadar Birleşik Krallık Hükûmeti ile Dışişleri Bakanlığı İklim Değişikliği Özel Temsilcisi olarak çalışmak için ülkesine geri döndü. Bunların haricinde 2013'ten 2016'ya kadar hükûmetin Future Cities Mancınığı'nda Başkan olarak görev aldı.

King, 12 Ağustos 1939'da Güney Afrika'da, bir boya şirketinin müdürü Johannesburg'lu Arnold Tom Wallis King ve doğumdaki soyadı Vardy olan Patricia Mary Bede'nin oğlu olarak dünyaya geldi Ağabeyi Michael Wallis King (1937 doğumlu), FirstRand bankasının müdürü ve çok uluslu madencilik şirketi Anglo American plc'nin başkan yardımlığını yapmaktaydı King, Johannesburg'da tamamı erkeklerden oluşan özel bir okul olan St John's College'da eğitim gördü. Witwatersrand Üniversitesi'nde okuduktan sonra 1963 senesinde Bachelor of Science (BSc) derecesi ve ardından da Doktora (PhD) derecesi ile mezun oldu

King, doktorasının ardından Birleşik Krallık'a taşındı ve burada 1963 - 1966 yılları arasında Londra'daki Imperial College'da Shell Scholar olarak çalıştı. 1966 - 1974 arasında ise East Anglia Üniversitesi Kimya Bilimleri Okulu'nda öğretim görevlisi olarak görev yaptı. 1974'te Liverpool Üniversitesi'nde Brunner Fiziksel Kimya Profesörü olarak atandı. 1970'ten 1978'e kadar Üniversite Öğretmenleri Derneği Ulusal Yürütme Kurulu üyesiydi ve 1976/77 akademik yılında bu kurulun başkanı olarak görev yaptı
1988'de King, Cambridge Üniversitesi'nde 1920 Fiziksel Kimya Profesörü olarak atandı. Daha sonra 1993'ten 2000'e kadar Üniversitenin Kimya Bölümü Başkanı, 2005 - 2011 yılları arasındaysa araştırma direktörlüğünü yaptı. 1988'de Cambridge'e ilk taşındığında, Cambridge'deki St John's College'a Üye seçildi. 1995'te Cambridge'deki Downing College Master'ı seçildiğinde St John's'tan taşındı. 2000 yılında Master'dan ayrıldıktan sonra 2001'den 2008'e kadar Cambridge'deki Queens' College'ın bir akademik üyesi olarak görev yaptı.
King, 2008'den 2012'ye kadar Oxford Üniversitesi'nde Smith İşletme ve Çevre Okulu'nun Direktörülüğünün yanında 2009 - 2012 yılları arasında University College, Oxford'un da bir üyesi olarak çalıştı. 2008'den 2011'e kadar İtalya'nın Torino kentindeki Collegio Carlo Alberto'nun başkanlığını yaptı ve 2010'dan 2013'e kadar Liverpool Üniversitesi Rektörlüğünü yaptı

King'in kimyasal fizik, bilim ve politika alanındaki araştırmaları üzerine 500'den fazla makalesi yayınlanmıştır.
Cambridge'de bulunduğu süre boyunca King, Gabor Somorjai ve Gerhard Ertl ile birlikte yüzey bilimi disiplinini şekillendirmiş ve heterojen katalizin altında yatan ilkeleri açıklamaya yardımcı olmuştur. 2007 Nobel Kimya Ödülü'nü almaya yaklaşsa da ödül Ertl'e verilmiştir

King, Tony Blair ve Gordon Brown başbakanları altında Ekim 2000'den 31 Aralık 2007'ye kadar Birleşik Krallık Hükûmeti'nin Baş Bilimsel Danışmanı ve Hükûmet Bilim Dairesi Başkanıydı O sırada, hükûmetlerin iklim değişikliği konusunda harekete geçme ihtiyacının önemini ortaya koyarak 1 milyar sterlinlik Enerji Teknolojileri Enstitüsü'nün kurulmasında etkili oldu. 2008'de bu konuyla ilgili The Hot Topic'in yazarlarından biri oldu
Baş Bilimsel Danışman olarak görev yaptığı sürede iklim değişikliği konusunda kamuoyunu bilinçlendirdi ve birçok öngörü çalışması başlattı. Hükûmetin Öngörü Programının direktörü olarak, selden obeziteye kadar çok çeşitli uzun vadeli konularda hükûmete tavsiyelerde bulunan derinlemesine bir ufuk tarama sürecini başlaratarak yönetti Başlangıcından itibaren hükûmetin Küresel Bilim ve İnovasyon Forumu'na da başkanlık etti. King, hükûmete şap hastalığı salgını 2001; İngiltere'ye 11 Eylül sonrası riskler; GD gıdalar; enerji sağlanması; ve yenilik ve zenginlik yaratma hakkında çalışma ve tavsiyelerde bulundu. Hükûmetin Bilim ve İnovasyon Stratejisi 2004–2014'e yoğun bir şekilde dahil oldu. Bilim adamlarının, Bilim Adamları için Hipokrat Yeminini yerine getirmeleri gerektiğini önerdi.
King, Nisan 2008'de bir İsviçre yatırım bankası olan UBS'de kıdemli bilim danışmanı olarak çalışmaya başladı Eylül 2013'te Dışişleri Bakanı'nın İklim Değişikliği Özel Temsilcisi olarak atandıktan sonra Birleşik Krallık hükûmetine dönmek için UBS'den ayrıldı
King, 2013 - 2016 yılları arasında akıllı şehirler üzerine araştırmalar yürüten, hükûmet tarafından finanse edilen bir kurum olan Future Cities Catapult'un ilk başkanı olarak görev yaptı
Mayıs 2020'de, COVID-19 salgınıyla alakalı olarak, şeffaflık ve siyasi etki eksikliği endişelerini gidermek için Birleşik Krallık hükûmetinin SAGE grubunun "gölgesi" olarak hareket eden, gönüllü uzmanlardan oluşan bir komite olan Independent SAGE'yi kurdu

King, Birleşik Krallık hükûmetinin bilimsel danışmanı görevindeyken iklim değişikliği konusunda açık sözlüydü ve" İklim değişikliğini 21. yüzyılda İngiltere'nin ve dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorun olarak görüyorum" ve "iklim değişikliği en büyük sorunumuzdur" dedi. Bugün karşı karşıya olduğumuz ciddi sorun, terör tehdidinden bile daha ciddi” ifadelerini kullandı
2004'te, 2001 sentez raporunun "iklim değişikliği biliminin gidişatına ilişkin en güncel ifade olduğunu ve bunun gerçekten 1.000 bilim insanını temsil ettiğini" söyleyerek IPCC'nin çalışmalarını güçlü bir şekilde desteklemiştir.
King, Bush yönetimini iklim değişikliği politikasındaki başarısızlıkları nedeniyle eleştirirken, "küresel ısınma sorununun üstesinden gelmekte başarısız olduğunu" ifade etti
2004 yılında King, Avam Kamarası seçme komitesine "küresel ve jeolojik ölçekte iklim değişikliğinin bu yüzyılda karşı karşıya olduğumuz en ciddi sorun olduğu" görüşünü doğrulayan kanıtlar sunarak bunu "Elli- beş milyon yıl önce, dünyada buzun olmadığı bir zamandı; Antarktika, memeliler için en yaşanabilir yerdi" şeklinde belirtti Independent on Sunday, King'in daha sonraki bir olayda mevcut ve öngörülen karbondioksit seviyelerini son 60 milyon yıldaki rekorla karşılaştırdığını bildirdi ve dolaylı bir alıntıda King'in Küresel ısınma kontrol edilmezse bu yüzyılın sonuna kadar Antarktika'nın muhtemelen dünyanın "tek" yaşanabilir kıtası olacağını ima ettiğini öne sürdü 2007'de Kanal 4'te yayınlanan “ Büyük Küresel Isınma Dolandırıcılığı ” programının sonunda Fred Singer, “baş bilim insanı”nın bildirilen görüşüyle alay etti; King'in Ofcom'a programın adil olmadığı ve açıklama şansı verilmediği yönündeki şikayeti, Kanal 4'ün King'in adının verilmediği ve daha önceki raporlara itiraz etmediği yönündeki iddialarına rağmen onaylandı
King, 2021'de İklim Krizi Danışma Grubu'nun başkanı oldu. Halka açık toplantıları Independent SAGE'ye benzer bir formata dayandırarak emisyon kesintileri ve karbondioksit giderme tavsiyeleri veren bir dizi raporlar yayınladı.

King, Şubat 2007'de The Independent gazetesine "organik gıdanın kimyasal olarak işlenmiş gıdalardan daha güvenli olmadığı konusunda hemfikirdi" ve organik tarım uygulamalarının geleneksel kimyasal tarımla elverişsiz CO2 karşılaştırmalarına neden olduğu Manchester Business School tarafından yapılan bir araştırmayı açıkça destekledi.
Şubat 2009'da The Guardian'da yayınlanan bir makalede King'in "geleceğin tarihçilerinin yakın geçmişimize dönüp Irak savaşını bu tür çatışmaların ilki - kaynak savaşlarının ilki olarak görebilirler" dediği aktarılıyor. ve işgal sırasında "hükûmetteki epeyce insan" ile birlikte benimsediği "kesinlikle görüş" (işgalin enerji kaynaklarını güvence altına alma arzusuyla motive edildiği) idi
King, nükleer elektrik üretiminin güçlü bir destekçisidir, alternatif düşük karbonlu çözümlerin geliştirilmesi teşvik edilirken, bunun artık kamu hizmetleri sektöründen kaynaklanan emisyonları azaltmaya yardımcı olabilecek güvenli, teknik olarak uygulanabilir bir çözüm olduğunu savunmaktadır Ulaştırma sektöründe King, hükûmetleri konvansiyonel petrol kaynaklarının düşündüklerinden daha kıt olduğu ve petrol zirvesinin beklenenden daha erken yaklaşabileceği konusunda uyardı Ayrıca, birinci nesil biyoyakıtları, gıda fiyatları üzerindeki etkisi ve ardından gelişen dünya üzerindeki etkisi nedeniyle eleştirmiştir. Bununla birlikte, mısır koçanı, talaş veya saman gibi yenmeyen biyokütleden üretilen ikinci nesil biyoyakıtları güçlü bir şekilde desteklemektedir. Bu biyoyakıtlar gıda kaynaklarından yapılmaz (bkz. gıdaya karşı yakıt ).
King, Global Apollo Programının bir üyesidir ve 2015 yılında gerçekleşen halka arzına öncülük ederek katkılarda bulunmuştur. Apollo Programı, düşük karbonlu elektrik üretiminin maliyetini düşürmeye yönelik çok uluslu araştırma çağrısında bulunur.

King, Birleşik Krallık Hümanistlerinin Seçkin Bir Destekçisidir

Temmuz 2020'de King, covid vakaları milyonda 1'e düşene kadar Birleşik Krallık'ta okulların kapatılmasını savundu

King, 2003 Yeni Yıl onurlarında şövalye ilan edildi 2009 yılında Fransız hükûmeti tarafından Légion d'Honneur Şövalyesi ilan edildi


Edward Allen Hinds FInstP FAPS FRS (d. 8 Eylül 1949) soğuk maddeyle ilgili çalışmaları ile dikkat çeken bir İngiliz fizikçidir.
Newcastle'daki Dame Allan's School'da eğitim gördü ve 1968'de kayıt olduğu Oxford, Jesus College'da ona bir yer teklif edildi. Columbia Üniversitesi'nde öğretmenlik yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ne taşınmadan önce hem lisans derecesi hem de doktora derecesini buradan aldı.
Sussex Üniversitesi'nde Sussex Optik ve Atom Fiziği Merkezi'ni kurmak için 1994'te Birleşik Krallık'a dönmeden önce Yale Üniversitesi'nde fizik profesörü olarak görev yaptı.
2014 yılı itibarıyla bir Royal Society Araştırma Profesörü ve Londra Imperial College'da Soğuk Madde Merkezi'nin direktörüdür. Genel itibarıyla araştırmaları, fizikteki temel problemler ile soğuk atomları ve molekülleri üretmek ve manipüle etmek için yeni yöntemler üzerine yoğunlaşmaktadır.

Kaynak: Imperial Koleji 6 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Royal Society Bakerian Madalyası, 2019
Faraday Madalyası ve Ödülü, Fizik Enstitüsü, 2013
Rumford Madalyası, Royal Society, 2008
Thomson Madalyası ve Ödülü, Fizik Enstitüsü, 2008
Royal Society Araştırma profesörü, Royal Society, 2006
Royal Society Üyesi, 2004
Amerika Optik Topluluğu Üyesi, 2002
EPSRC Kıdemli Araştırma Görevlisi, 1999
Humboldt Araştırma Ödülü, 1998
Royal Society Leverhulme Trust Kıdemli Araştırma Görevlisi, 1998
Fizik Enstitüsü Üyesi, 1996
American Physical Society üyesi, 1994

Prof Ernest George Coker FRS FRSE MIME MICE Wh.Ex . (26 Nisan 1869 - 9 Nisan 1946) İngiliz matematikçi ve mühendistir. 1922'de Howard N. Potts Fizik Madalyası'nı ve 1936'da polarize ışık üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı Rumford Madalyası'nı kazanmıştır. Gerilme analizi ve Fotoelastisite konusunda uzmanıdır. Encyclopædia Britannica'ya ve diğer çalışmalara EGC baş harfleri altında katkıda bulunmuştur.

26 Nisan 1869'da Buckinghamshire'daki Wolverton'da motor tesisatçısı George Coker ve eşi Sarah Tompkins'in oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Doğum yeri genellikle yanlış bir şekilde Wolverhampton olarak belirtilir.
Stony Stratford'da özel bir okulda eğitim görmüştür. 1890'da, Londra'daki Royal College of Science'da ve ardından hem Edinburgh Üniversitesi'nde hem de Peterhouse, Cambridge'de okumasına izin veren bir Whitworth Bursu kazanmış ve 1896'da Mekanik Bilimler Tripos'u ile mezun olmuştur.
İlk işleri arasında Londra'daki HM Patent Ofisi'nde Patent Müfettişi Yardımcılığı vardır. 1898'de Montreal'deki McGill Üniversitesi'nde İnşaat Mühendisliği Yardımcı Doçenti görevini kazanmıştır. Coker, daha sonra, İngiltere'ye dönmüş ve 1901'de Edinburgh Üniversitesi'nden bir DSc almıştır 1905'te Finsbury Teknik Koleji'nde Makine Mühendisliği ve Uygulamalı Matematik Profesörü olmuş, ardından 1914'te Londra'daki University College'da (şimdi UCL) İnşaat ve Makine Mühendisliği kürsüsüne gelmiştir.
Edinburgh, Sydney ve Louvain üniversitelerinden fahri doktora almıştır.
1903'te Royal Society of Edinburgh'a ve 1916'da Royal Society'e üye seçilmiştir. 1921'de İnşaat Mühendisleri Kurumu tarafından Telford Madalyası ile ödüllendirilmiş ve 1922'de stresi ölçmek için foto-elastik yöntemi üzerindeki çalışması nedeniyle Franklin Enstitüsü tarafından fizik dalında Howard N. Potts altın madalyası almıştır. 1924'te Toronto'da ICM'nin Davetli Konuşmacıdır.
1934'te emekli oldu ve bir yıl sonra Whitworth Derneği'nin Başkanı olmuştur.
1899'da Alice Mary King (ö.1941) ile evlenmiştir.
Coker, 9 Nisan 1946'da Ayr'da ölmüştür.

Sir Francis Simon  (2 Temmuz 1893 - 31 Ekim 1956), gazlı difüzyon yöntemini tasarlayan ve izotop Uranyum-235'i ayırmanın uygulanabilirliğini doğrulayan ve böylece atom bombasının yaratılmasına büyük katkı sağlayan kimyager ve fizikçi. Alman vatandaşlığından ayrılarak İngiliz vatandaşlığına geçmiştir.

Franz Eugen Simon, Berlin'de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Franz, Ernst Simon ve matematikçi Philibert Mendelssohn'un kızı Anna Mendelssohn'un oğluydu. Kuzenlerinden ikisi Kurt Mendelssohn ve Heinrich Mendelssohn da bilim insanıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Birinci Sınıf Demir Haç madalyasını kazandı. Termodinamiğin Üçüncü yasasının bir ifadesi olan ve bazen Nernst olarak anılan Nernst Isı Teoremi ile ilgili düşük sıcaklık fiziği üzerine Walther Nernst'in araştırma grubunda çalışarak Berlin Üniversitesi'nden doktora derecesini aldı. -Simon Isı Teoremi.  1931'de Breslau Üniversitesi'nde Fiziksel Kimya Profesörü oldu.

1930'larda Almanya'da Yahudi karşıtı faşizmin yükselişi nedeniyle eşiyle birlikte göç etmeyi düşündüler. Endişelerinin farkında olan 1. Viscount Cherwell, Frederick Lindemann ile 1
1933'te Walther Nernst'in laboratuvarında buarak ve onu Oxford Üniversitesi'ndeki Clarendon Laboratuvarı'na katılmaya davet etti.
Ayrıca kendisine Imperial Chemical Industries'den (ICI) 800 sterlinlik iki yıllık bir araştırma hibesi teklifinde bulundu. Simon 1 Temmuz 1933'te istifasını ancak ayrılmadan önce yetkililer şüphe duyarak kendisinin ve eşinin pasaportlarını teslim etmesini istedi. Simon bu talebbe sinirlenerek Demir Haçını ve diğer madalyalarını masaya fırlattı. Pasaportları alındıktaan bir süre sonra bilinmeyen nedenlerle iade edildi. Yozlaşmış bir gümrük memurunun yardımıyla araştırma ekipmanını yanına alabildi. İki ay sonra eşi ve çocukları da yanına göç ettiler.
Birleşik Krallık'a vardığında, İngilizceleştirilmiş "Francis" adını kullanmaya başladı.

Almanya'dan getirdiği teçhizatı kullanarak düşük sıcaklık fiziğinde öncü olan çalışmalar yaptı. 1936 yılında Paris yakınlarındaki Bellevue'deki bir laboratuvarda manyetik soğutmayı kullanarak ilk sıvı helyumu üretmeyi başarmıştır. 
İstanbul'da Fiziksel Kimya Profesörü olarak 10 yıllık bir sözleşme teklifini ICI bursu 1938'e uzatılınca reddetti. 1936'da Einstein, Nernst, Planck ve Rutherford tarafından desteklenmesine rağmen, Birmingham Üniversitesi Fizik Kürsüsü için Mark Oliphant'ı geçemeyerek kürsü fırsatını kaçırdı. 1936'da Termodinamik alanında Okuyucu ve Mesih Kilisesi Öğrencisi olarak atandığında Oxford'dan ayrılma ihtimali çok aza indi.
Vatandaşlığa alındığı için 1940 yılına kadar radarla ilgili çalışmaları engellendi. Naziler tarafından intikam için hedef alınan kişiler listesinde olduğundan dolayı karısı ve çocukları savaşı Kanada'da güvende geçirmek için bir teklif aldı. Simon, ailesini yollayarak Oxford'da çalışmalarına devam etti. 1940 yılında Nicholas Kurti ve Heinrich Gerhard Kuhn ile işbirliği içinde, MAUD Komitesi tarafından uranyum-235'i gaz difüzyonu ile ayırmanın fizibilitesini araştırmak üzere görevlendirildi. ICI'den inç kareye 160.000 delik içeren bir membranı devreye almadan önce, başlangıçta deneylemek için karısının tel mutfak süzgecini kullandı. Uranyum izotoplarının ayrılmasıyla ilgili vardığı sonuçlar Manhattan Projesi'ne aktarıldı ve atom bombası yapmaya yetecek kadar U235 üreten sürecin başlamasını sağladı. İkinci Dünya Savaşı'nın ikinci bölümünü Los Alamos'ta geçirdi ve 1945'te düşük sıcaklık araştırmasına devam etmek için Oxford'a geri döndü.
Oxford Üniversitesi'nde profesör ve 1945'te Oxford'daki Christ Church Öğrencisi oldu. Lord Cherwell'in emekli olması üzerine, koroner hastalıktan ölmeden bir ay önce, 1956'da Dr Lee'nin Deneysel Felsefe Profesörü ve Clarendon Laboratuvarı'nın başkanı oldu.

1922'de Charlotte Münchhausen ile evlendi. Bu evliliğinden Kathrin ve Dorothee adlarında iki kızları oldu.

Royal Society Üyeliği, 1941
CBE, 1946
Royal Society Rumford Madalyası, 1948
Şövalye, 1954

Annotated bibliography for Francis Simon from the Alsos Digital Library for Nuclear Issues
Blue plaque to Samuelson at his north Oxford home 6 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Weintraub, B. Francis Simon. The Israel Chemist and Chemical Engineer, August 2018.  22 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Frank Philip Bowden CBE FRS  (2 Mayıs 1903 – 3 Eylül 1968) Avustralyalı fizikçi.

Telgraf mühendisi Frank Prosser Bowden'ın oğlu olarak Tazmanya, Hobart'da doğdu .
Bowden, Lisans derecesini Avustralya'daki Tazmanya Üniversitesi'nden 1925'te, Yüksek Lisans derecesini 1927'de, Doktora derecesini 1929'da Cambridge'den ve Bilim Doktoru (D.Sc) derecesini 1933'te Cambridge Üniversitesi'nde çalıştığı sırada aldı.

1931 ve 1939 yılları arasında Cambridge Üniversitesi'nde fiziksel kimya alanında öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1939'da Commonwealth Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonunda çalışmak amacıyla Avustralya'ya geri döndü. 1946'da İngiltere'ye tekrar geri döndü.
Bowden, 1957'de Cambridge'de Fizik Okutmanı oldu ve 1966'da Yüzey Fiziği Profesörü oldu. Triboloji alanına önemli katkılarda bulundu ve 1955'te Society of Tribologists and Lubrication Engineers'dan Uluslararası Ödül aldı  Ayrıca Duncan Dowson tarafından 23 "Triboloji Adamı"ndan birisi seçildi. Bowden'ın triboloji araştırmasının çoğu, David Tabor ile birlikte yazdığı popüler kitabı ' The Friction and Lubrication of Solids'de yayınlandı.
Bowden, 3 Eylül 1968'de öldü 

1931'de Londra'da Tasmanian Margot Hutchison ile evlendi. 3 oğulları ve bir kızları oldu.

1938 Royal Society of Chemistry tarafından Beilby Madalyası ve Ödülü verildi 
1948 Royal Society üyeliğine seçildi.
1955 Franklin Enstitüsü'nden Elliott Cresson Madalyası verildi.
1955 STLE'den Uluslararası Ödül aldı.
1956 1956 Doğum Günü Şerefinde CBE ile ödüllendirildi.
1956 "Sürtünmenin doğası üzerine yaptığı seçkin çalışma nedeniyle" Royal Society tarafından Rumford Madalyası ile ödüllendirildi.
1968 Fizik Enstitüsü Glazebrook Madalyası ile ödüllendirildi 
1968 Yanma Enstitüsü'nden Bernard Lewis Altın Madalyası verildi

Sir Frank Whittle (1 Haziran 1907 – 9 Ağustos 1996), İngiliz mucit, mühendis, Kraliyet Hava Kuvvetleri subayı. Jet motorunun babası olarak kabul edilir.

Whittle Archive 19 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
News report – Memorial for University of Cambridge Student who Invented the Jet Engine
More about Frank Whittle 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
More about Frank Whittle and the jet age
Flight, October 1945 – "Early History of the Whittle Jet Propulsion Gas Turbine" by Air Commodore Frank Whittle 21 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. abstract
Early History of the Whittle Jet Propulsion Gas Turbine by Frank Whittle 25 Temmuz 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Full text of the first James Claydon lecture
Air of Authority - Sir Frank Whittle 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Louis Carl Heinrich Friedrich Paschen (22 Ocak 1865 - 25 Şubat 1947), elektrik deşarjları konusundaki çalışmalarıyla tanınan bir Alman fizikçidir. Kızılötesi bölgede ilk kez 1908'de gözlemlediği bir dizi hidrojen spektral çizgisi olan Paschen serisiyle de tanınır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan Paschen kuralını "Über die zum Funkenübergang in Luft, Wasserstoff und Kohlensäure bei verschiedenen Drücken erforderliche Potentialdifferenz" adlı makalesinde kurmuştur. Zeeman etkisinin yüksek manyetik alanda doğrusal olmayan hale gelmesi olan Paschen-Back etkisi ile tanınır. 1916'da içi boş katot etkisinin açıklanmasına yardımcı olmuştur.

Paschen, Mecklenburg-Schwerin Büyük Dükalığı Schwerin'de doğmuştur. 1884'ten 1888'e kadar Berlin ve Strassburg üniversitelerinde okumuş, ardından Münster Akademisi'nde asistan olmuştur. 1893'te Hannover Teknik Akademisi'nde profesör ve 1901'de Tübingen Üniversitesi'nde fizik profesörü olmuştur. 1924 ile 1933 yılları arasında Physikalisch-Technischen Reichsanstalt'ın başkanlığını yapmıştır ve 1925'te Berlin Üniversitesi'nde fahri profesör olarak görev yapmıştır.
II. Dünya Savaşı Çinli bilim adamı He Zehui evinde yaşadı ve kızı gibi oldu. Onun yardımıyla Heidelberg'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsünü yöneten Walther Bothe ile tanıştırıldı.
Paschen, 1947'de Potsdam'da ölene kadar Berlin'de ders vermiştir.

Fritz Haber (Almanca telaffuz: [ˈfʁɪt͡s ˈhaːbɐ]; d. 9 Aralık 1868, Breslau, Prusya Krallığı - ö. 29 Ocak 1934, Basel, İsviçre) Alman kimyager. 1918 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü kazanmıştır. I. Dünya Savaşı süresince klor ve diğer zehirli gazları geliştirme ve dağıtımı konusundaki çalışmaları nedeniyle "kimyasal savaşın babası" olarak da tanımlanır.
Haber'in eşi Clara Immerwahr da kimya üzerine doktora yapmıştır. Immerwahr, Haber'in zehirli gazlar konusundaki çalışmalarına karşıydı ve II. Ypres Muharebesi'nde klorun ilk başarılı kullanımına yanıt olarak bahçelerinde intihar etmiştir.
Haber, Max Born ile birlikte, iyonik bir katı maddenin kafes enerjisini değerlendirmek için Born-Haber siklusu yöntemini geliştirmiştir. Haber MDMA'yı ilk sentezleyen kişi olarak da bazı yerlerde anılsa da, bu bilgi doğru değildir.
Yahudi bir anne babanın çocuğu olarak Breslau, Almanya'da (günümüzde Wrocław, Polonya) doğmuştur. Annesi doğumda ölmüştür. 1886'dan 1891'e kadar Robert Bunsen'in yanında Heidelberg Üniversitesi'nde, A. W. Hofmann'ın grubunda Berlin Üniversitesi'nde (günümüzde Berlin Humboldt Üniversitesi) ve Carl Liebermann'ın yanında Technical College of Charlottenburg'da (günümüzde Technical University of Berlin) çalıştı. 1901'de Clara Immerwahr ile evlendi ve oğulları Hermann 1902'de doğdu. Akademik kariyerine başlamadan önce babasının kimyasal işinde ve Zürih'te Georg Lunge ile İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nde çalıştı.
1933'te Nazileri desteklemesine rağmen Haber İngiltere'ye göç etmek zorunda kaldı ve burada bir süre Cambridge Üniversitesi'nde çalıştı. Fritz Haber, 1934'te İsviçre'nin Basel kentinde eşinin yanında aile kasasında gömüldüğü yerde öldü.

Daniel Charles, Master mind: The Rise and Fall of Fritz Haber, the Nobel Laureate Who Launched the Age of Chemical Warfare (New York: Ecco, 2005), ISBN 0-06-056272-2.
Dietrich Stoltzenberg, Fritz Haber: Chemist, Nobel Laureate, German, Jew: A Biography (Chemical Heritage Foundation, 2005), ISBN 0-941901-24-6.
Vaclav Smil, Enriching the Earth: Fritz Haber, Carl Bosch, and the Transformation of World Food Production (2001) ISBN 0-262-19449-X
Thomas Hager, The Alchemy of Air: A Jewish Genius, a Doomed Tycoon, and the Scientific Discovery That Fed the World but Fueled the Rise of Hitler (2008) ISBN 978-0-307-35178-4.

Nobel e-Museum - Fritz Haber Biyografisi4 Aralık 2001 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HABER - Fritz Haber hakkında biyografik bir film 16 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fritz Haber'in yaşamından fotoğraflar2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fritz Haber'in kısa bir biyografisi, yazan Bretislav Friedrich 3 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Encyclopedia Britannica: Nobel Prizes - Fritz Haber 22 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fritz Haber. "The Synthesis of Ammonia from its Elements", Nobel Lecture, 2 Haziran 1920 26 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

George Hornidge Porter (d. 6 Aralık 1920 - ö. 31 Ağustos 2002) İngiliz kimyager. 1967 yılında Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülmüştür.

Porter; Thorne, Güney Yorkshire yakınlarındaki Stainforth'da doğdu. Thorne Grammar Okulu'nda eğitim gördü, ardından Leeds Üniversitesi'nden burs kazandı ve kimya dalında eğitimini buradan aldı. Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında Kraliyet Donanması Gönüllü Rezervlerinde hizmet etti.
Porter daha sonra Nobel Ödülü kazanma yolunda çalışmalarını yapacağı Cambridge'e Norrish altında araştırma yapmak için gitti.
Kısa ömürlü moleküler türler hakkında bilgi edinmek için flaş fotoliz tekniğini geliştirerek yaptığı özgün araştırmaları ile serbest radikallerin ilk kanıtlarını sağladı.
1953-54 yıllarında İngiliz Rayon Araştırma Derneği'nde Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı.
1966 yılında  Royal Institution Direktörü ve Kimya dalında Fullerian Profesörü oldu. Manfred Eigen ve Ronald George Wreyford Norrish ile birlikte 1967 yılında Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Aynı yıl Londra Üniversitesi'nde misafir profesör oldu.
1960 yılında üyeliğine seçildiği Royal Society'nin 1985-1990 yılları arasında başkanı oldu. 1971 yılında Davy Madalyası, 1978 yılında Rumford Madalyası, 1991 yılında Ellison-Cliffe Madalyası ve 1992'de Copley Madalyası kazandı. 1995 yılında Bath Üniversitesi'nden Fahri Doktora aldı.
Porter bilimin kamuoyu tarafından anlaşılmasına yönelik çalışmalarda da bulunmuştur. 1985 yılında İngiliz Bilim Derneği başkanı oldu ve Kamu Bilimi Anlama (COPUS) Komitesi'nin kurucu Başkanı oldu. 1978 yılında Oxford Üniversitesi'nde "Bilim ve İnsan amacı" başlıklı Romanes dersi verdi ve 1988 yılında  "Bilginin kendisi güçtür" Dimbleby dersi verdi. 1990'dan 1993'e kadar astronomi dalında Gresham konferansları verdi.
1984 ve 1995 yılları arasında Leicester Üniversitesi Rektörü olarak görev yaptı. 2001 yılında, üniversitenin kimya binası onuruna George Porter Binası olarak isimlendirilmiştir.

Profilili – Royal Institution of Great Britain
"George Porter – Ünlü deneyler", Ri Channel video, 6 December 1985
The Life and Scientific Legacy of George Porter, World Scientific Publishing, 2006
Ölüm ilanı, The Guardian, 3 Aralık 2002
Biographical Database of the British Chemical Community, 1880–1970
"The Relevance of Science" 6 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Gilbert " Gil " George Lonzarich (d. 1945), Cambridge Üniversitesi Cavendish Laboratuvarı'nda çalışan bir katı hal fizikçisidir. Özellikle süperiletken ve manyetik malzemeler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır.

Lonzarich lisans derecesini Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley)'den (1967), MS derecesini Minnesota Üniversitesi'nden (1970) ve Ph.D. derecesini British Columbia Üniversitesi'nden (1973) aldı. Doktora sonrası öğretim görevlisi olarak başladığı Cambridge Üniversitesi'nde çeşitli görevlerde bulundu. 1997'den beri, kuantum madde grubuna başkanlık ettiği Cavendish Laboratuvarı'nda profesör olarak görev yapmaktadır.

Lonzarich'in araştırması, elektronlar arasındaki etkileşimin alışılmadık madde hallerine yol açabileceği katılara odaklanıyor. Çalışması, gezici mıknatıslar (MnSi gibi), ağır fermiyon malzemeleri, ve ferroelektrikler dahil olmak üzere farklı malzeme sınıflarını ele almaktadır. Konvansiyonel olmayan süperiletkenlik alanında çığır açan bir sonuç, ağır fermiyon malzemelerdeki antiferromanyetik düzenin bastırılmasının, yani kuantum-kritik bir noktanın, süperiletkenliği indükleyebileceğinin gösterilmesiydi.
Lonzarich grubunun deneylerinin önemli yönleri, kristal büyümesi, ultra düşük sıcaklıklar (mK sıcaklıkları), yüksek basınç deneyleri ve kuantum salınımlarıdır (David Shoenberg'in çalışmasının devamı).
Lonzarich grubundaki kayda değer eski öğrenciler arasında Piers Coleman, Louis Taillefer, Andrew MacKenzie ve Christian Pfleiderer bulunmaktadır.

Royal Society Üyesi (1989)
EPS Europhysics Ödülü (1989)
Max Born Ödülü (1991)
Guthrie Madalyası (2007)
Rumford Madalyası (2010)
Kamerlingh Onnes Ödülü (2015)

Gordon Miller Bourne Dobson   (25 Şubat 1889 - 10 Mart 1976), ozon üzerinde önemli çalışmalar yapan İngiliz fizikçi ve meteorologdur.

Cambridge'deki Sedbergh Okulu ve Gonville ve Caius Koleji'nde eğitim gördü. 1909'da Doğa Bilimleri alanından mezun oldu.

1913'te Central Flying School'da meteoroloji eğitmeni oldu. 1916'dan 1918'e kadar Farnborough'daki Kraliyet Uçak Kuruluşu'nda çalıştı. 1921'de Oxford Üniversitesi'ne meteoroloji öğretim görevlisi olarak atandı ve 1927'de meteoroloji okuru oldu. 1937'den 1956'ya kadar Oxford'daki Merton College'ın üyesiydi 
Göktaşlarını inceleyerek, tropopozun sıcaklık profilinin, daha önce inanıldığı gibi (stratosfer adı buradan gelir) sabit olmadığını fark etti. Aslında, sıcaklığın keskin bir şekilde arttığı bir bölge olduğunu gösterdi. Bunun, ultraviyole radyasyonunun ozon tabakası olarak bilinen yerdeki ozonu ısıtması nedeniyle gerçekleştiğini öne sürdü.
Güneş lekeleri ve hava durumu arasındaki bağlantıya dikkat çekti ve güneşin ultraviyole seviyelerini ölçtü. İlk Dobson ozon spektrofotometrelerini yaptı. Dikey olarak bütünleşik atmosferik ozon yoğunluğunun bir ölçüm birimi olan Dobson birimi, onun adına ithafen verilmiştir. Brewer-Dobson sirkülasyonu, ozonun enleme göre dağılımını açıklayan, atmosferik akımların bir modelidir.

Dobson, 1927'de Royal Society (FRS) Üyesi seçildi. 1942'de Rumford Madalyasını kazandı ve 1945'te Bakerian dersini verdi.
1949'da Chree madalyası ve ödülü kazandı.
1947'den 1949'a kadar Kraliyet Meteoroloji Derneği'nin başkanı olarak görev yaptı. 1938'de prestijli Symons Altın Madalyası ile ödüllendirildi. 1951'de CBE kazandı.

Grenville Turner  (1 Kasım 1936, Todmorden - 22 Ağustos 2024, Sheffield), Manchester Üniversitesi'nde araştırma profesörüdür. Kozmokimyanın öncülerinden biridir.

Todmorden Lisesi
St. John's College, Cambridge (MA)
Balliol Koleji, Oxford
1962'de nükleer fizik dalında D.Phil (felsefe doktoru derecesi) ile ödüllendirildi. (Oxford Üniversitesi'nin doktora eşdeğeri).

California Üniversitesi, Berkeley : yardımcı doçent, 1962–64
Sheffield Üniversitesi : fizik öğretim görevlisi, 1964–74, kıdemli öğretim görevlisi 1974–79, okutman 1979–80, profesör 1980–88
Caltech : araştırma görevlisi, 1970–71
Manchester Üniversitesi : izotop jeokimyası profesörü, Yer Bilimleri Bölümü, 1988–
SERC, İngiliz Ulusal Uzay Merkezi ve PPARC için komite üyesi

Profesör Turner, 1960'lardan beri kozmokimyada önde gelen bir figür olmuştur. Meteoritlerdeki nadir gazlar üzerine yaptığı öncü çalışma, onu, meteoritlerin büyük yaşını gösteren ve Apollo misyonları tarafından geri getirilen kayaların kesin bir kronolojisini sağlayan argon-argon tarihleme tekniğini geliştirmesine yöneltti. Kendisi Apollo örneklerinin Baş Araştırmacısı olan birkaç Birleşik Krallık bilim adamından biriydi.
Argon tarihleme tekniği, argonu dışarı atmak için kayaların kademeli pirolizini ve ardından kütle spektrometresi ile gazdaki izotopik oranları belirlemeyi içeriyordu. Bu teknik daha sonra lazerlerin kullanımıyla geliştirildi. Bu teknikler, kozmokimyacılar ve jeokimyacılar için paha biçilmezdir ve (Turner ve diğerleri tarafından) elmasların ve içlerindeki inklüzyonların jeokronolojisini ve Dünya'dan manto ve kabuk kayalarının kesin yaşlarını belirlemek için uygulanmıştır. Meteoritlerin ve karasal kayaların tarihlendirilmesinde yaygın olarak kullanılan bu tekniği sayesinde Royal Society tarafından Rumfold Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
İyot - ksenon kronolojisi gibi daha da iyi teknikler geliştirmeye devam etti. Yalnızca birkaç bin ksenon atomu içeren numuneleri ölçmek için ksenonun lazer rezonans iyonizasyonunu kullandı; bu, bireysel kondrüller de dahil olmak üzere küçük örneklerden doğru veriler elde etmesini sağladı. Isı, sıvılar veya şok ile değişiklik gibi ikincil süreçleri bile izleyebiliyordu.
Turner, öncelikle dünya dışı materyalleri incelemek için kullanılmak üzere Birleşik Krallık'ta ilk iyon mikro sondasını kurdu. Mars kökenli göktaşlarından biri olan ALH 84001'deki oksijen-izotop varyasyonlarını ölçmek için kullandı. Elde ettiği sonuçlar, o göktaşındaki karbonat taneciklerinin ve sözde mikrofosillerin hangi ortamda oluştuğuna ışık tutuyor.
Dünya dışı materyalleri analiz eden araştırma kurumlarındaki bir laboratuvar ağı olan Birleşik Krallık Kozmokimyasal Analiz Ağı'nın kurucu üyesi ve önderi olarak kabul edilir.
Resmi olarak emekli olmasına rağmen, aktif bir araştırmacı olmaya devam ediyor. 2004 yılında, karasal malzemelerin tarihlendirilmesi için bir plütonyum-ksenon tekniğini duyurdu.

Royal Society Üyesi, 1980 (Konsey üyesi 1990–92)
Üye, Meteoritical Society, 1980
Royal Society Rumford Madalyası, 1996
Fellow, Geochemical Society ve European Association of Geochemistry 1996
Üye, Amerikan Jeofizik Birliği, 1998
Meteoritical Society Leonard Madalyası, 1999
Avrupa Jeokimya Birliği Urey Madalyası, 2002
Jeofizik dalında Kraliyet Astronomi Derneği Altın Madalyası, 2004

Debrett'in People of Today, 2006
Kim Kimdir, 2006
The Observatory, Ekim 2005, s285-6

Daha çok Neville Temperley olarak bilinen Harold  Neville Vazeille Temperley (4 Mart 1915 - 27 Mart 2017), istatistiksel mekanik, grafik teorisi, sıvı ve gaz fiziği alanlarına çok sayıda katkısı bulunan uygulamalı matematikçidir. King's College Cambridge'in bir üyesi olarak Bilim Doktoru unvanını aldıktan sonra 2. Dünya Savaşı sırasında su altı patlamalarının sayısal modellemesi üzerine deniz kuvvetleri adına çalışmalar yürüttü. Sıvıların fiziksel özellikleri üzerine çalışmalarını 1965 yılına kadar Aldermaston'daki Atom Silahları Araştırma Kuruluşunda sürdürdü.
Profesör Neville Temperley, 1982'de emekli olana kadar 17 yıl boyunca Swansea Üniversitesi'nde Uygulamalı Matematik Bölümü başkanlığı yaptı. 1992'de Royal Society'den Rumford Madalyası aldı.
Babası Harold William Vazeille Temperley seçkin bir İngiliz tarihçiydi.
2015 yılında Temperley 100. doğum gününü kutladı. 27 Mart 2017'de 102 yaşında öldü.

Temperley, HNV; Lieb, EH (20 Nisan 1971). "Relations between the 'Percolation' and 'Colouring' Problem and other Graph-Theoretical Problems Associated with Regular Planar Lattices: Some Exact Results for the 'Percolation' Problem". Proceedings of the Royal Society of London. Series A, Mathematical and Physical Sciences (İngilizce). 322 (1549). ss. 251-280. Bibcode:1971RSPSA.322..251T. doi:10.1098/rspa.1971.0067. JSTOR 77727. 

Fair, John D. (1992). Harold Temperley: A Scholar and Romantic in the Public Realm (İngilizce). University of Delaware Press. s. 108. ISBN 0-87413-413-7. 

Royal Society'nin web sitesinde Rumford madalyasının son kazananları.

Sir Harry Ralph Ricardo (26 Ocak 1885 - 18 Mayıs 1974), içten yanmalı motorun gelişiminin ilk yıllarında önde gelen motor tasarımcılarından ve araştırmacılarından biri olan İngiliz mühendistir.
Önemli olan çalışmalarından birisi tanklarda kullanılan motorları geliştirmesidir. Oktan değerlerinin kullanılmasına yol açan içten yanma fiziği araştırmalarını denetlemiş, kovanlı valf motor tasarımını icat ederek geliştirilmesinde etkili olmuştur. Yüksek hızlı dizel motorları ekonomik olarak mümkün kılan Dizel "Comet" Girdap odası da kendisine ait bir tasarımdır.

Harry Ricardo, 1885'te Londra, 13 Bedford Meydanı'nda, Mimar Halsey Ricardo ile inşaat mühendisi Sir Alexander Meadows Rendel'in kızı olan Catherine Jane'in tek oğlu olarak dünyaya geldi. Ricardo, Portekiz kökenli bir Sefarad Yahudisi olan ünlü politik ekonomist David Ricardo'nun erkek kardeşinin soyundandır. Büyükbabası 1898'de bir otomobil almıştır ve Ricardo İngiltere'de otomobil gören ilk insanlardan birisi olmuştur. Nispeten varlıklı bir aileden gelen Ricardo, Rugby School'da eğitim gördü. Ekim 1903'te Cambridge'deki Trinity College'da inşaat mühendisliği bölümüne kaydoldu. On yaşından beri aletler kullanması ve motorlar yapması bu tercihinde etkili oldu.

1911'de Ricardo, Londra'daki Slade Sanat Okulu'nda sanat öğrencisi olan Beatrice Bertha Hale ile evlendi. Eşinin babası Charles Bowdich Hale, aynı zamanda Ricardos'un aile doktoruydu. Bu evlilikten üç kızları oldu ve evlilik hayatlarının çoğunu Batı Sussex'teki Lancing ve Edburton'da geçirdiler.

1904'te, Cambridge'deki ilk yılının sonunda Ricardo, Üniversite Otomobil Kulübü'nün 1 İngiliz kuartı (1,14 L) benzin ile en uzağa gidebilecek bir makine tasarlama yarışması olan etkinliğine katılmaya karar verdi. Motorunun tek silindiri vardı ve yarışmadaki en ağır motor olmasına rağmen motosiklet tasarımı 40 mil (64 km) bir mesafe kat ederek yarışmayı kazandı. Yarışmadan sonra motor performansını araştırmak üzere Mekanizma ve Uygulamalı Mekanik Profesörü Bertram Hopkinson'a katıldı. 1906'da mezun olduktan sonra okulfan ayrılmayarak bir yılını daha Cambridge'de araştırma yaparak geçirdi.
Vauxhall'ın eş genel müdürü olan Percy Kidner, Ricardo'nun Laurence Pomeroy tarafından RAC 2.000 mil (3.200 km) 1908 yılı denemesi için tasarlanan Vauxhall motorunun tasarımında parmağı olduğunu söyledi.
Mezun olmadan önce karışım kuvvetinin yanma süreci üzerindeki etkisini incelemek amacıyla tasarladığı iki zamanlı bir motosiklet motorunu Messrs Lloyd ve Plaister'ın küçük firması Ricardo mezun olduktan sonra üretebileceğini söyledi. Ricardo bu firma için iki farklı motor boyutu tasarımlar yaptı ve daha küçük olan, savaşın üretimi durdurduğu 1914 yılına kadar yaklaşık 50 adet sattı.
1909'da Ricardo, Shoreham-by-Sea'de küçük bir otomobil üretim şirketi olan "Two Stroke Engine Company"yi kuran kuzeni Ralph Ricardo için iki zamanlı 3,3 litrelik bir motor tasarladı. Bu motor, Dolphin arabasında kullanılmak üzere tasarlandı ve üretildi. Arabalar iyi ve kaliteli üretilmesine rağmen üretim maliyeti satış fiyatından daha pahalıya üretildi. Şirket, balıkçı tekneleri için iki zamanlı motorlar yapmakta başarılıydı. 1911'de firma bu süreci atlatamayarak iflas etti ve Ralph Hindistan'a gitti. Ricardo, küçük elektrikli aydınlatma setleri için motorlar tasarlamaya devam etti ve bu tasarımları iki şirket tarafından 1914 yılına kadar üretildi.

1917'de, şu anda Hava Bakanlığı'nda Teknik Direktör olan eski akıl hocası Bertram Hopkinson, Ricardo'yu daha sonra RAE ismini alacak olan Askeri Havacılık Departmanındaki yeni motor araştırma tesisine katılmaya davet etti. 1918'de Hopkinson, bir Bristol Fighter'ı uçururken öldürüldükten sonra Ricardo onun yerini aldı. Bu değişimden sonra departman, İngiliz ve dünya motor endüstrisini sürekli olarak yönlendiren bir dizi deneysel motor ve araştırma raporu üretti.
Ricardo'nun ilk büyük araştırma projelerinden biri, vuruntu veya tınlama olarak bilinen düzensiz yanma sorunları üzerine yaptığı çalışmalardı. Sorunu çözmek için benzersiz bir değişken sıkıştırmalı test motoru tasarladı. Bu proje, yakıtlar için bir oktan derecelendirme sisteminin geliştirilmesine ve oktan iyileştirici katkı maddeleri ile arıtma sistemlerine önemli ölçüde yatırım yapılmasını sağladı. Bubaraştırmalar sonucunda ortaya çıkan daha yüksek oktanlı yakıtın sayesinde yakıt kullanımındaki çarpıcı azalma, Alcock ve Brown'ın kendi modifikasyonlarına göre uyarlanmış Vickers Vimy bombardıman uçaklarının Atlantik'i geçmesini sağladı.

1919'da Ricardo, benzinli motor ve dizel motordaki yanmayı etkileyen olaylar üzerinde çalışmalar yapmaktaydı. Yanma odasındaki türbülansın alev hızını artırdığını ve bunu silindir kafasını dengeleyerek çözebileceğini ve odayı olabildiğince kompakt hale getirmenin alevin kat etmesi gereken mesafeyi azaltacağını ve patlama olasılığını azaltacağını da fark etti. Daha sonra, bir dizel motorda düzenli hava hareketi elde etme girişimi olan indüksiyon girdap odasını ve havanın odaya giriş şekillerini geliştirdi. Bu geliştirmelerin sonucunda dizel motorlar için sıkıştırma girdap odasını ortaya çıktı. Bu tasarım, makul bir basınç artışı ve iyi yakıt tüketimi ile yoğun girdapları bünyesinde barındırıyordu.
Sıkıştırma girdap odası tasarımına "Comet" tasarımı adı verildi (1931'de patenti alındı) ve daha sonra kamyonlar, otobüsler, traktörler ve vinçlerin yanı sıra özel arabalarda ve taksilerde kullanılmak üzere çok sayıda şirkete lisans verildi. Comet yanma odalı motorlar London Passenger Transport Board / London Transport'un bir parçası olan London General Omnibus Co tarafından 1931'de işletilen ilk Associated Equipment Company (AEC) dizel otobüslerinde kullanıldı. Daha sonraki bir geliştirmesi, dünyanın ilk seri üretim dizel binek otomobili olan 1934 Citroën Rosalie'de kullanılmaya başlandı. Bu, İngiltere'nin o zamanlar karayolu taşımacılığı için yüksek hızlı dizel alanında dünyaya liderlik ettiği anlamına gelmekteydi. Bu avantaj, 1938 bütçesiyle motorine uygulanan ağır vergi sonucunda Birleşik Krallığa kaptırıldı.
Ricardo, 1922 RAC TT O Payne'de Motor Sport'ta Cecil Clutton tarafından bir tur de force olarak tanımlanan 1921 TT Vauxhall motorunun tasarımını yaptı. Motor daha sonra, bir süper şarj cihazı takan ve on beş yıl sonra hala kazanan Mays ve Villiers tarafından daha da geliştirildi.
1922 ve 1923'te Ricardo, "İçten Yanmalı Motor" adlı iki ciltlik bir çalışma yayınladı.
1927'de Ricardo, dünya çapında önde gelen otomotiv danışmanlık firmalarından biri haline gelen ve Londra Menkul Kıymetler Borsası'nda halka açık olan Shoreham-by-Sea'de Ricardo Consulting Engineers (şimdiki adıyla Ricardo plc) adlı şirketini kurdu.
Ricardo, kovan valfini icat etmemiş olsa da, 1927'de kovan valfinin avantajlarını özetleyen ufuk açıcı bir araştırma makalesi hazırladı ve popet valf motorlarının 1500 beygirden fazla güç çıkışı sağlayamayacağını öne sürdü. hp (1.100 kW). Bu makalenin ardından, özellikle Napier, Bristol ve Rolls-Royce tarafından bir dizi kovanlı valfli uçak motoru geliştirilmiştir. Bristol Perseus, Hercules, Taurus ve Centaurus'u üretti, Napier Napier Sabre'yi üretti ve Rolls-Royce Eagle ve Crecy'yi üretti, hepsi de manşonlu valfler kullanmaktaydı.
1929'da Ricardo, Royal Society üyeliğine seçildi.

Ricardo'nun manşon valfi üzerindeki çalışması, otuzlu yıllarda ve savaş sırasında İngiliz uçak motorlarının gelişimini önemli ölçüde etkiledi. Mosquito'daki Rolls-Royce Merlin motorunu, performansını iyileştirmek için bir oksijen zenginleştirme sistemiyle destekleyerek geliştirdi.
Ricardo'nun bu geliştirmeleri dünya çapında büyük etki yarattı. Çalışmaları İngiltere'ye 1930'larda sürekli artan güçte bir yakıt tedarikini garanti ederken, aynı zamanda Almanya'nın sentetik yüksek oktanlı havacılık yakıtı geliştirmesine de yardımcı oldu. Buna RAF'ın Supermarine Spitfire'ları arasında ağır kayıplara neden olan Focke-Wulf Fw 190 örnek verilebilir. Aynı şekilde, Ricardo'nun su enjeksiyonunun patlamayı önleyici nitelikleri üzerine yaptığı araştırma, Alman mühendisler (MW 50 ) tarafından uçak motorlarına yüksek acil durum güç arttırması sağlamak için kullanıldı.
1941–1945 yılları arasında Ricardo, Savaş Kabinesi mühendislik danışma komitesinin üyeliğini yaptı.
Ricardo, aynı zamanda Sir Frank Whittle'ın jet motorunun yanma odalarının ve yakıt kontrol sisteminin tasarımına da yardımcı oldu.

1944'te Ricardo, Makine Mühendisleri Enstitüsü'nün başkanı olarak seçildi. 1945'te eşiyle Shoreham-by-Sea'den yine Batı Sussex'teki Graffham'a taşındı. 1948'de içten yanmalı mühendislik alanındaki çalışmaları nedeniyle şövalye ilan edildi.
1964'te Ricardo, Ricardo Consulting Engineers'daki aktif işinden emekli oldu fakat şirket içindeki çeşitli mühendislerle iletişimini sürdürdü.
1974'te, 89 yaşındayken, düşerek leğen kemiğinden yaralandı. Altı hafta sonra 18 Mayıs'ta hayatını kaybetti.

16 Haziran 2005'te Londra, Bedford Meydanı'nda bulunan Ricardo'nun doğduğu evin önüne mavi bir plaket yerleştirildi. 1 Temmuz 2010'da Makine Mühendisleri Enstitüsü, Sir Harry Ricardo'ya yirminci yüzyılın önde gelen mühendislerinden biri olarak yaşamı ve çalışmaları nedeniyle bir Mühendislik Mirası Ödülü verdi. Harry Ricardo'nun öğrenciyken tasarlayıp ürettiği ilk içten yanmalı motor şu anda Ricardo plc şirketinin sergi alanında bu Mühendislik Mirası plaketiyle birlikte sergilenmektedir.

1915'te Ricardo, bugün Ricardo plc olarak bilinen Engine Patents Ltd şirketini kurdu. Aynı yıl içinde, savaş tanklarını demiryolu vagonlarında konumlandıracak bir cihazın tasarımına yardımcı olması için Kraliyet Donanma Hava Servisi onunla temasa geçti. Tanklar için yaklaşık 8000 motor üretildi ve bu motor, İngiltere'nin ilk seri üretilen içten yanmalı motoru ünvanını aldı. Bu motorların çoğu aynı zamanda atölyelerde, hastanelerde ve kamplarda jeneratörlere güç sağlamak için de kullanıldı. Bu girişimin başarısı, telif ücreti olarak 30.000 £ getirdi ve Ricardo'nun şirketi 1919'da şu anki yerinin arazisini alarak şirketini buraya kurmasını sağladı.

Ricardo, Harry R. Sir (1922). The Inter

Armand Hippolyte Louis Fizeau (23 Eylül 1819, Paris - 1896, Venteuil, Marne), Fransız fizikçidir.

Paris'te dünyaya gelmiştir. İlk bilimsel çalışmaları dönemin foto-grafik görüntüleme işlemlerinin geliştirilmesi üzerine olmuştur. Daha sonra bir başka ünlü Fransız fizikçi olan J. B. L. Foucault ile birlikte ışık ve sıcaklık arasındaki etkileşim konusunda ciddi araştırmalar yapmıştır. En önemli bilimsel çalışmalarından birisi 1848 yılında elektromanyetik dalgalarda sonradan Doppler Etkisi adı verilen fenomenin keşfedilmesidir. 1849 yılında ışık hızı'nın kesin değerinin ölçülmesine yönelik geliştirdiği yöntemin ilk sonuçlarını yayınlamış olan Fizeau, 1850 yılında E. Gounelle ile beraber elektrik akımının doğru hızını ölçmeyi başarmıştır.

1853 yılında sığaçların yüksek gerilimin birdenbire boşaltılması yöntemi ile elektriksel kıvılcım oluşturulmasını kolaylaştırabileceğini açıklayan Fransız fizikçi, aynı zamanda katı haldeki nesnelerin termal iletim özelliklerini incelemiş ve bundan elde ettiği bilgiler doğrultusunda kristallerin oluşumu ile ilgili yeni sonuçlara ulaşmıştır. 1860 senesinde Académie Française'de uzman akademisyen olup ardından 1878'de Bureau des Longitudes'de görev yapmış olan Lizeau, 18 Eylül 1896'da Venteuil'de ölmüştür.

Bu yazının hazırlanmasında Britannica Ansiklopedisi'nin 11. baskısından alınan bilgiler kullanılmıştır.

Hugh Longbourne Callendar  (18 Nisan 1863 - 21 Ocak 1930), Sıcaklık ölçümü ve termodinamik alanlarına yaptığı katkılarla tanınan bir İngiliz fizikçidir.
Callendar, bilim adamlarının ve mühendislerin tutarlı ve doğru sonuçlar elde etmesine olanak tanıyan, kullanıma uygun doğru bir platin dirençli termometre tasarlayan ve üreten ilk kişidir. Hesaplamalar için kullanılan buharın termodinamik özelliklerine ilişkin güvenilir tablolar üretip yayınlayarak deneyler yaptı ve termodinamiği araştırdı. Callendar, I. Dünya Savaşı sırasında birçok kurumla çalıştı ve Deniz kuvvetleri için faydalı araçların araştırılmasına ve geliştirilmesine yardımcı oldu.
Callendar, İnşaat Mühendisleri Kurumu James Watt Madalyası (1898) ve Rumford Madalyası (1906) gibi ödüller almıştır. Royal Society üyeliğine ve daha sonra Londra Fizik Derneği üyeliğine seçilmiştir. Callendar ayrıca üç kez Nobel Fizik Ödülü'ne aday gösterilmiştir.
1930'da bir ameliyattan sonra Ealing'de evinde ölmüştür.

Callendar, yerel bir Anglikan rahibi olan Hugh Callendar ve Anne Cecilia Longbourne'un en büyük oğlu olarak Gloucestershire, Hatherop'ta doğmuştur. Mayıs 1863'te babasının kilisesinde vaftiz edilmiştir. Babası 1867'de ölmüştür. Callendar, özel bir öğretmenin yardımıyla, indüksiyon bobinleri ve jeneratörler gibi birden fazla cihaz yaparak ve 10 yaşına kadar kendi kendine Mors alfabesi öğrenerek dil ve matematik becerilerini genç yaştan itibaren geliştirmiştir. Callendar, 11 yaşında eğitimine Marlborough College'da başladı ve burada futbol oynamış ve koleji hem atıcılık hem de jimnastikte temsil etmiştir.
Callendar, 1882'de Trinity College, Cambridge'de okumaya başlamıştır, 1884'te Klasikler dalında birinci sınıf onur derecesi almış ve 1885'te matematikte birinci sınıf onurla 16. asistan olarak mezun olmuştur. 1885'te Cavendish Laboratuvarı'nda fizikçi J. J. Thomson altında deneysel fizik eğitimi almaya başlamıştır, hiçbir pratik deneyimi veya fizik bilgisi yoktu. Here he developed his thesis on platinum thermometry and in 1886 he became a Fellow of Trinity. Cambridge'deyken, hızlı yazmak için J. J. Thomson'ın öğrendiği ve kullandığı yeni bir stenografi sistemi icat etmiştir.

Cambridge'de tanıştığı Victoria Mary Stewart ile 1894 yılında İngiltere'de evlenmiştir. Cecil (1895) adında bir kızları ve Guy Stewart Callendar (1898), Leslie Hugh (1896) ve Maxwell Victor (1905) adında üç oğulları olmuştur. Guy Stewart, 'Callendar Etkisi' olarak bilinen karbondioksit emisyonlarının iklim üzerindeki etkisini öne sürmüştür.
Callendar'ın ilgi alanlarından biri otomobil kullanmaktı. İçten yanmalı motorlar üzerine araştırmalar yapmış ve 1902'de modifiye edip geliştirdiği bir motosiklet satın almıştır. 1904'te, İngiltere çevresinde aile seyahatleri için kullanmak üzere bir araba satın almış ve modifiye etmiştir. Hugh'nun diğer ilgi alanları ve hobileri arasında astronomi, doğa çalışması, rekabetçi atış, jimnastik, futbol, tenis ve otomotiv mekaniği dahil el sanatları yer alıyordu. "Cursive Shorthand" adını verdiği bir dizi çalışma yayınlamış ve İngilizce yazım reformu üzerine yazmıştır.

Callendar'ın Sıcaklık ölçümü alanındaki çalışmasından önce, doğru ve güvenilir sıcaklık ölçümü için bir alet yoktu. Gaz termometresi, o zamanlar sıcaklık ölçeği için bir standarttı. Bu cihazlar, pahalı ve büyük oldukları için güvenilirlik ve pratiklik açısından önemli sınırlamalara sahipti. Cıvalı termometre, sınırlı bir aralığa sahip olmasına ve genellikle kullanım için çok kırılgan olmasına rağmen, sıcaklık ölçümü için de kullanılıyordu.
Cavendish Laboratuvarında Thomson, Callendar'a metalik dirençli Sıcaklık ölçümü çalışmasını tavsiye etmiştir. Ernst Werner von Siemens, 1860 yılında platin dirençli sıcaklık detektörü kullanımını öneren ilk kişiydi, ancak cihaz okumaları kararsızdı. Callendar, sıcaklığın bir fonksiyonu olarak metalin direnci için bir denklem geliştirdi ve bu denklem 0-600 °C arasında %1'e kadar doğru sonuç veriyordu. Bu denklem, daha sonra 1899'da Elektrik Standartları Komitesi tarafından uluslararası alanda kullanılmak üzere kabul edilen standart bir sıcaklık ölçeği geliştirmek için kullanılmıştır. 1886'da, Siemens tarafından yapılan hataları düzelten, doğru bir platin dirençli termometre için bir tasarım geliştirmiştir. Termometre, -190 °C ile 660 °C arası sıcaklıkları doğrulukla ölçmüştür. Elde ettiği sonuçlar, "sıcaklıkları daha önce hiç elde edilemeyen bir kolaylık ve doğrulukla belirleyebilen" yeni bir araç sağladığı için J. J. Thomson tarafından övülmüştür. Callendar, platin termometresinin ısı aralığını -200 °C ile 1000 °C aralığına genişleterek, iyileştirmiştir. Tasarımı, Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda, termometrenin güvenilirliğinin doğrulanmasını sağlayan zorlu testlerden geçmiştir.
Callendar'ın platin termometresi, metallerin erime noktasını ölçmek için kullanılabilir ve bu da metal alaşımada kullanılmasına izin vermektedir. Aparat ticari olarak Cambridge Instrument Company tarafından üretilmiştir. Modern platin termometrelerin üretimi, daha saflaştırılmış platin ve onları daha küçük hale getirme gibi sürekli olarak geliştirilen doğrulukla Callendar'ın modeline dayanmaktadır. Platin dirençli termometre üzerindeki çalışması, zaman içinde iklim sıcaklığının ölçülmesine izin veren yuvarlanan grafikli termometrenin geliştirilmesine yol açmıştır.
Sıcaklık ölçümü için birçok başka yöntem olmasına rağmen, platin dirençli termometreler kullanılmaya devam etmektedir. Yüksek düzeyde doğrulukları ve zaman içindeki kararlılıkları nedeniyle öncelikle kalibrasyon cihazları olarak kullanılırlar.

Callendar, Cambridge'den ayrıldı ve 1891 ile 1893 yılları arasında Royal Holloway College'da fizik profesörü olarak iki yıl çalışmıştır. 1893'te Kanada'nın Montreal kentindeki McGill Üniversitesi'nde çalışmaya başlamış ve Fizik alanında ikinci Macdonald Kürsüsüne atanmıştır. Leslie, Cecil ve Guy bu dönemde McGill'de doğmuştur. Callendar, McGill'deyken termodinamik alanında iki konuda araştırma yapmıştır. İlki, Makine Mühendisliği Profesörü John Thomas Nicolson ile birlikte Buhar makinesi üzerine yapılan araştırmaydı. İkincisi, Howard Turner Barnes ile kalorimetri tekniklerini kullanarak elektrik ve termal birimlerin incelenmesiydi.
Ayrıca gazların ısısı üzerine çalıştı ve makaleler yayınlamıştır. Mevcut kabul edilen değerin dört derece altında olan bir kükürt kaynama noktası hesaplamıştır. 1927'de Uluslararası Sıcaklık Ölçeğinde kükürtün kaynama noktası ve Callendar'ın değeri yalnızca 0,07 °C farklıydı.

Callendar, buharın ısısı için bir formül geliştirdi, bunu basınç ve sıcaklığın bir fonksiyonu olarak ifade etti ve bunu 1900'de termodinamik üzerine ilk makalesinde yayınladı. Çoklu termodinamik özelliklere ilişkin formülüyle tutarlı deneysel sonuçlar elde edebildi. Bundan, bilim ve mühendislikteki hesaplamalar için buharın termodinamik özelliklerine ilişkin tablolar geliştirmeyi başardı. Bu önemli bir katkıydı, çünkü standart olarak kabul edilmiş bir buhar tablosu seti yoktu. Callendar Buhar Tabloları yayınlandı (1915, 1922, 1927) ve ayrıca 1920'de Buharın Özellikleri ve Türbinlerin Termodinamik Teorisi yayınlandı. Türbin üreticileri Callendar'ın buhar tablolarını kabul etti ve buhar makinelerini icat etmek için kullandı.
Callendar ve oğlu, dünya çapında kullanılan buhar tabloları arasındaki tutarsızlıkları çözmeyi amaçlayan 1929'da düzenlenen ilk Uluslararası Buhar Konferansı'na katılmışlardır. Ertesi yıl Callendar'ın ölümünden sonra oğlu Guy Stewart, buharlı ürünler üzerinde çalışmaya devam etti. Profesör Alfred Charles Glyn Egerton ile birlikte konuyla ilgili birkaç çalışma yayınladı.

1902'de Callendar ve Barnes, sıvıların ısı kapasitesi özelliklerini ölçmek için kullanılan sürekli akışlı kalorimetreyi geliştirmiştir. Cihazlarını, elektrik ve termal birimlerin karşılaştırmasını araştırmak için kullandılar ve bir kalori için şu anda kabul edilen değere çok yakın bir değer hesapladılar. Callendar'ın sürekli akışlı kalorimetresi daha da geliştirildi ve daha sonra laboratuvarlarda bilimsel deneyler ve araştırmalar için kullanılmıştır. Aparatları, sıvıların ve gazların Isı sığasının belirlenmesi ve egzoz gazlarının incelenmesi için yaygın olarak kullanılmıştır.

1896'da Callendar, Kanada'da X ışını deneyleri yapan ilk kişi olmuştur. Yöntem, hastanelerde görüntüleme için kullanılabilecek tatmin edici sonuçlar vermiştir.
Callendar, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde yakıtlar üzerinde de çalışmıştır. 1926 yılında yayınlanan, nükleer kendi kendine tutuşma da dahil olmak üzere yakıtların patlaması üzerine bir makaleye katkıda bulunmuştur. 1927'de parafin yakıtlarının patlatılması üzerine bir makale daha yayınlamıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında Callendar, Buluş ve Araştırma Kurulunun (BIR) danışmanlığı yapmıştır. Daha çok denizaltıları tespit ve imhadan sorumlu kurumla çalışmıştır.
Ayrıca oğlu Guy Stewart ile birlikte Hava Buluşları Komitesi'nin (AIC) bir üyesiydi. Burada radyografi kullanarak ekipman ve uçak motorları üzerinde deneyler yapmışlar, kusurları ve kırıkları tespit etmişlerdir.

Callendar, Royal Society üyeliğine seçilmiştir. 1910 ile 1912 yılları arasında Londra Fizik Derneği'nin başkanlığını yapmıştır. I. Dünya Savaşı sırasındaki çalışmaları nedeniyle 1920'de İngiliz İmparatorluğu Komutanı (CBE) oldu. Aşağıdakiler dahil birçok onur ve ödül almıştır:

Watt Madalyası (1898)
Rumford Madalyası (1906)
Hawksley Altın Madalyası (1915)
Duddell Madalyası ve Ödülü (1923)
Ölçüm ve Kontrol Enstitüsü, her yıl "aletler veya ölçüm sanatına olağanüstü katkılarından dolayı" Callendar Madalyası vermektedir.

Callendar, Hugh Longbourne (1887). "On the practical measurement of temperature: Experiments made at the Cavendish laboratory, Cambridge". Philosophical Transactions of the Royal Society A. Cilt 178. ss. 161-230. doi:10.1098/rsta.1887.0006. 
Callendar, Hugh Longbourne (1889). A Manual of Cursive Shorthand. Londra: Cambridge University Press. 
Callendar, Hugh Longbourne (1889). A System of Phonetic Spelling, Adapted to English. C.J. Clay, Londra. 
Callendar, Hugh Longbourne (1891). "On t

Sir Humphry Davy, 1. Baronet (17 Aralık 1778 – 29 Mayıs 1829), Davy lambasını ve ilkel bir ark lambasını icat eden İngiliz bir kimyager ve mucitti. Elektrik kullanarak bazı elementleri ilk kez ayrıştırmasıyla tanınır: 1807 yılında potasyum ve sodyum, ertesi yıl ise kalsiyum, stronsiyum, baryum, magnezyum ve bor elementi. Ayrıca klor ve iyotun elementsel doğasını keşfetmiştir. Bu ayrışmalarda rol oynayan kuvvetleri inceleyerek elektrokimya olarak bilinen yeni bir bilim alanının doğmasını sağlamıştır. Davy, aynı zamanda klatrat hidratları keşfetmesiyle de anılır.
Bileşikleri elektrik enerjisiyle ayrıştırmış ve elementleri saf olarak elde etmiştir. Bristol'daki, ciğer hastalarının tedavi edildiği hastanede yaptığı çalışmalarla 1799'da, nitröz oksitin güldürücü etkisini buldu; türlü gazların fizyolojik etkilerini kendi üzerinde yaptığı deneylerle inceledi.
1803 yılında Bristol'dan Londra'ya gelerek Royal Society'ye üye, daha sonra da başkan oldu.
1807'de sırayla; erimiş külden elektrik akımı geçirdi ve bu yolla önce potasyum adını verdiği elementi, sonra da sodadan sodyum elementini ayırmayı başardı ertesi yıl da baryum, stronsiyum ve kalsiyumu buldu. Asit özelliğinin hidrojenin varlığından ileri geldiğini saptayarak asitlerle anhidritlerin farklı olduğu sonucuna vardı. Ayrıca, elektroliz ürünleri üstüne ölçmeler yaparak elektrik yayını buldu. Faraday ile gazların sıvılaşması üzerinde çalıştı. 
1813'te Fransız Fen akademisine girdi. Kraliyet enstitüsünde, bağışlarla kurulan özel olarak geliştirilmiş iki bin elemanlık bir pil yardımıyla, pek çok kimyevi ayrışmayı gerçekleştirdi.
1817'de oksitlenme tepkimeleri (hidrojen, alkol), platinin katalitik özelliklerini buldu. Maden ocaklarında grizu patlamalarına karşı kullanılan tel kafesli emniyet lambasını yaptı.
Consolations in Travel or the Last Days of a Philosopher (Gezinin Verdiği Avunma veya Bir Filozofun Son Günleri) adlı bir eseri bulunmaktadır.

Ian Alexander Walmsley FRS, aynı zamanda Deneysel Fizik Başkanı olduğu Imperial College London'ın Rektörüdür. Daha önce araştırma için rektör yardımcısı ve Oxford Üniversitesi'nde Deneysel Fizik Hooke Profesörü ve Oxford'daki St Hugh's College'da profesörlük üyesiydi. Ayrıca, Oxford Üniversitesi liderliğindeki Birleşik Krallık Ulusal Kuantum Teknolojisi Programı bünyesindeki NQIT (Ağa Bağlı Kuantum Bilgi Teknolojileri) merkezinin direktörüdür. Walmsley, ayrıca Fizik Enstitüsü, Amerikan Fizik Topluluğu ve eski adı Amerika Optik Topluluğu olan Optica'nın da üyesidir. 2018'de Amerika Optik Derneği'nin başkanlığını yapmıştır.
Walmsley , Imperial College London'da ve The Institute of Optics, University of Rochester'da eğitim gördü. 2011'de Joseph F. Keithley Ölçüm Bilimindeki Gelişmeler Ödülü'nü aldı. 2012 yılında kuantum optiğine ve doğrudan elektrik alanı rekonstrüksiyonu (SPIDER) tekniği için spektral faz interferometrisini de içeren ultra hızlı optiğe yaptığı katkılardan dolayı Royal Society üyeliğine seçildi.
Mart 2018'de, Walmsley'in 1 Eylül 2018'de ilk dekan olarak görev yapan fizikçi James Stirling'in yerine Imperial College London'a dekan olarak atandığı açıklandı. Aynı yıl, "ultra kısa zaman ölçeklerinde ışık ve maddenin kuantum kontrolündeki öncü çalışmaları için" Rumford madalyasını kazandı.
Ekim 2019'da Walmsley, kuantum belleği kullanarak Optik Fiberde Kuantum Hesaplamayı geliştirmek için ORCA Computing'i 7 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kurdu.

Oxford'da ultra hızlı kuantum optiği ve optik metroloji 11 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Araştırma ana sayfası

Ilya Prigogine (Rus: Илья́ Рома́нович Приго́жин İlya Romanoviç Prigojin, d. 25 Ocak 1917, Moskova - ö. 28 Mayıs 2003, Brüksel), Belçikalı kimyager, fizikçi.
Denge dışı termodinamikler ile ilgili çalışmaları ve tüketimli yapılar teorisi dolayısıyla 1977 yılında Nobel Kimya Ödülüne layık görülmüştür. Prigogine'in bilimsel çalışması, sanat ve felsefe ile iç içedir. Keşifleri ölü maddeden canlı maddeye geçişi tanımlamayı sağlayan temelleri atmıştır. Otomobil trafiği, böcek toplulukları, kanserli hücrelerin büyümesi, toplumsal sistemlerin analizi gibi çeşitli alanlarda görülmemiş uygulamalarda bulundu. Zamanın yeniden keşfine odaklanmak istemiştir. Bunu da Newton ve Einstein'a dayandırır. Onlar zaman boyutunun insan zihninin dışında var olmadığı görüşündedir. Prigogine ise zaman oku fikriyle açıklama getirir. Zaman oku düşüncesine göre: "zaman, olasılıklardan biri olan gerçeği yapma rolü oynar.

(James) Roy Taylor (d. 1949 ) , Imperial College London'da Ultra hızlı Fizik ve Teknoloji Profesörüdür.

Larne Dilbilgisi Okulu'nun ardından Taylor, Queen's University Belfast'ta eğitim gördü ve burada 1971'de Fizik alanında Lisans derecesi aldı. Ardından 1974'te Daniel Joseph Bradley gözetiminde yaptığı araştırmalar için lazer fiziğinde doktora derecesi aldı.

Taylor, çeşitli lazer sistemleri ve bunların uygulamaları üzerine etkili temel araştırmaları ve geliştirmeleri ile geniş çapta tanınmaktadır. Pikosaniye ve femtosaniye boya lazer teknolojisi, kompakt diyot lazer ve fiber lazerle pompalanan vibronik lazerlerdeki gelişmelere ve bunların rezonans enerji transferinin zamana çözümlenmiş fotofiziği ile ve biyolojik probların gevşeme yolları ve organik alan etkili transistörler gibi temel çalışmalarına ve geniş kapsamlı uygulamalarına büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.
Taylor özellikle solitonlara, amplifikasyonlarına, gürültünün rolüne ve Raman kazancı gibi öz etkilere vurgu yaparak fiberlerde ultra hızlı doğrusal olmayan optikler üzerine yaptığı temel çalışmalarla tanınır. Tohumlanmış, yüksek güçlü fiber amplifikatörler ve pasif fiber entegrasyonu sayesinde, darbe süresi, tekrarlama oranı ve spektral kapsama alanında geniş kapsamlı çok yönlülük göstermiştir. Bilimsel ve ticari bir başarı olan yüksek güçlü süpersüreklilik veya "beyaz ışık" kaynaklarının geliştirilmesine kapsamlı bir şekilde katkıda bulunmuştur.

Taylor'ın çalışması 1990'da Carl Zeiss Vakfı'ndan Ernst Abbe Ödülü, 2007'de Young Madalyası ve Ödülü ile Fizik Enstitüsü (IOP) Ödülü, 2012'de Royal Society'den Rumford Madalyası ve 2019'da  Fizik Enstitüsü'nün Faraday Madalyası ve Ödülü.
2017 yılında Royal Society (FRS) üyeliğine seçildi.

James David Forbes  (1809–1868) ısı iletimi ve sismoloji üzerinde çalışmaları olan İskoç fizikçi ve buzulbilimci. Forbes, hayatının büyük bir bölümünü üniversiteyi bitirdiği ve profesörlük yaptığı Edinburgh'da geçirdi.
1842'de ters sarkaçlı bir sismometre icat etti.

Travels through the Alps of Savoy and Other Parts of the Pennine Chain, with Observations on the Phenomena of Glaciers. Profr. Forbes's travels through the Alps. A. and C. Black ; Longman, Brown, Green, and Longmans. 1843. 1 Ağustos 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ağustos 2023. 
Norway and its Glaciers. A. and C. Black. 1853. 1 Ağustos 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ağustos 2023. 
A Tour of Mont Blanc and Monte Rosa. Travels in the Alps of Savoy. A. and C. Black. 1855. 1 Ağustos 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ağustos 2023. 
Occasional Papers on the Theory of Glaciers. A. and C. Black. 1859. 1 Ağustos 2023 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Ağustos 2023. 

Shairp, John Campbell; Tait, Peter Guthrie; Adams-Reilly, Anthony (1874). = 9a4aAAAAYAAJ&q = peter+guthrie+tait Life and Letters of James David Forbes. Londra: Macmillan and Company.  
Professor Forbes and his Biographers, by John Tyndall (1873)

Açık Kütüphane'de James David Forbes çalışmaları
Picturdes and texts of Travels through the Alps of Savoy and other parts of the Pennine Chain by James David Forbes can be found in the database VIATIMAGES.
Papers of James David Forbes  , University of St Andrews.

James Watt (19 Ocak 1736 - 19 Ağustos 1819), Modern buhar makinesinin geliştiricisi olan İskoç mucit ve mühendis. Sanayi Devrimi'nin oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Gemi işinde zengin bir baba ve kültürlü bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen James; çocukken sık sık hastalandığı için okula devamlı gidememiş, evde annesi tarafından eğitilmiştir. 17 yaşında iken annesini kaybetmiş ve babasının işleri kötüleşmiştir. Londra'ya bir seneliğine ölçüm aletleri yapımını öğrenmeye giden Watt, Glasgow'a dönüp bu mesleği icra etmek istemişti. Fakat 7 sene çıraklık yapma zorunluluğundan, İskoçya'da başka bir ölçüm aletleri yapımcısı olmamasına rağmen, Demirciler Locası tarafından başvurusu reddedilmiştir.
Watt bu durumdan, kendisine Glasgow Üniversitesi'nde atölye öneren profesörler tarafından kurtarılmış, fizikçi ve kimyacı olan profesör Joseph Black'e hocalık etmiştir. Atölyenin açılmasından 4 sene sonra Watt buhar gücü üzerinde çalışmaya başlamış daha önce hiç görmemiş olmasına rağmen bir prototip yapmaya çalışmıştır. 1765'te Thomas Newcomen'ın yaptığı bir model üzerinde uğraşarak buhar makinesini çalıştırmayı başardı. Thomas Newcomen buhar makinesini bulan kişidir. James Watt ise sadece onu sanayide kullanılacak biçime çevirmiştir.
1767'de kuzeni Margaret Miller ile evlenmiş ve 6 çocuk sahibi olmuştur.
Tam kapsamlı bir buhar makinesi geliştirmeye çalışan Watt'a, Carron Demir İşleri şirketinin kurucusu Joh Roebuck maddi olarak destek olmuştur. Hemen başarılı olmayan tasarım maddi sıkıntıya düşünce Watt 8 sene anketçilik yapmıştır. Roebuck iflas edince, Matthew Boulton patent haklarını satın almış ve Watt ile 25 yıl sürecek başarılı bir ortaklığa imza atmıştır.

Sonunda 1776'da başarı ile üretilen buhar makineleri ticarî olarak satılmaya başlamış ve çoğunlukla madenlerden suyu pompalamak için talep edilmiştir. Geniş kullanımı, Boulton'un önerisi ile ileri-geri hareketin Watt tarafından dönüş hareketine çevrilmesiyle başlamıştır. Sonraki 6 yıl içinde tasarımda çeşitli iyileştirmelerde bulunan Watt, gücü kontrol etmek için valf ve buhar basınç göstergesi eklemiştir. Bu gelişmeler ile Heathfield'in buhar makinesinden 5 kat daha verimli bir makine ortaya çıkmıştır.
1794'te Boulton ve Watts şirketini kuran ortaklar, sadece buhar makinesi üretmeye yöneldiler. 1824'te şirket 1164 buhar makinesi üretmişti. Boulton başarılı bir iş adamı olduğunu kanıtladı ve her ikisi de zengin oldular.
1800'de patent ve ortaklık sonra erince Watt emekliliğe çekilmiş; şirketi oğullarına devretmiştir. Emekliliğinde değişik icatlara devam eden Watt, teleskop ile mesafe ölçümü, mektup kopyalama cihazı, yağ lambasında iyileştirmeler, buhar merdanesi ve heykel kopyalama cihazı geliştirmiştir.
İkinci eşi ile Almanya, İskoçya ve Fransa'yı gezmiş ve Galler'de bir malikâne alarak restore etmiştir.

Buhar makinesi

 Wikimedia Commons'ta James Watt ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Jean-Baptiste Biot (21 Nisan 1774 - 3 Şubat 1862), Fransız bilim insanı. Meteoroitlerin gerçek yapısını ortaya çıkarmış, bir balon yolculuğu yapmış ve ışığın polarizasyonu hakkında araştırmalarda bulunmuştur.

Jean-Baptiste Biot, 21 Nisan 1774 tarihinde Paris'te, Fransa'da doğdu ve 3 Şubat 1862 tarihinde Paris'te öldü. Biot, 1794 yılında Lyceum Louis-le-Grand ve Ecole Polytechnique'de eğitim gördü. Biot 1797 yılında Beauvais matematik profesörü olarak atanmadan önce topçu olarak görev yaptı. Daha sonra 1800'lerde College de France'ın fizik profesörü olarak devam etti, üç yıl sonra Bilimler Akademisi üyeliğine seçildi.
1804 yılında Biot Gay-Lussac ile ilk bilimsel sıcak hava balonu seyahatini yaptı. (2009, O'Connor ve Robertson 1997). Onlar güvertede oksijen olmadan oldukça tehlikeli şekilde 7016 metre (23.000 feet) yüksekliğe ulaştı. Biot ayrıca Onur Lejyonu üyesi oldu, 1814'te komutan olarak 1849 yılında Şövalye olarak seçildi. 1816 yılında İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi yabancı üyesi seçildi. Buna ek olarak, Biot 1840 yılında (O'Connor ve Robertson 1997), maddenin termal veya optik özelliklerinin alanında Royal Society tarafından verilen Rumford Madalyasını aldı.
Jean-Baptiste Biot'un 1803 doğumlu tek oğlu, Edouard Constant Biot, bir mühendis ve Sinolog idi. Edouard 1850 yılında öldü ve Edouard'ın son kitabı, Çin klasiği Tcheou-li'nin, ikinci yarısı yayınlanması için hazır bir duruma  babasının olağanüstü çabaları sayesinde getirildi. Bu kitap tamamlanmamış bir el yazması olarak kalmıştı. Doğru biçimde yayınlamak için, Jean-Baptiste Biot, ünlü Sinolog Stanislas Julien' danışmak zorunda kaldı, ama aynı zamanda, özellikle en zor kısmı, Kaogongji çevirisi için, kendisi oğlunun çalışmalarını doğrulamak adına birçok atölye ziyaret etmek zorunda kaldı ve onların yöntemleri ve terimleri hakkında ustaları ve zanaatkarları sorguladı. Bugüne kadar, Biot çevirisi bu kitabın bir Batı diline tek çevirisi olmaya devam etmektedir.

Jean-Baptiste Biot hayatında bilimsel topluluk için birçok katkılar yaptı - en başta da optik, manyetik ve astronomide katkıları olmuştur. Manyetizma konularındaki Biot-Savart Yasası Biot ve meslektaşı Felix Savart'ın  1820 yılındaki çalışmalarına ithafen onların adını taşır. Deneyde onlar "birbirinden biraz ayrı duran uzun bir dikey tel ve manyetik bir iğne varken tel üzerinden bir akım geçtiğinde iğnenin hareket ettiğini" (Parsley) göstererek ile elektrik ve manyetizma arasındaki bağlantıyı göstermiştir.

1803 Öncesi l'Aigle, Fransa yakınındaki düşen meteorların Biot tarafından ayrıntılı şekilde araştırılmasından önce, çok az kişi gerçekten yeryüzünde bulunan kayaların dünyadışı kökenlere sahip olduğuna inanıyordu. Alev toplarının gökyüzünde görüldükten sonra yerde bulunan sıra dışı kayalarla ilgili söylentiler vardı, ancak bu hikâyeler genellikle fantezi olarak göz ardı edilmiştir. Alman fizikçi Chladni kayaçların, bir dünyadışı kökeni (Westrum) olduğunu iddia eden bir kitap yayınlandığı zaman olağandışı kayalarla ilgili ciddi tartışma 1794 yılında başladı. Biot l'Aigle kayaları analiz etmeyi başardı ancak sonra yaygın olarak gökyüzünde görülen ateş toplarının atmosferde düşen meteorlar olduğu kabul edildi. Biot zamanından beri, meteorların analizi güneş sisteminin kimyasal bileşiminin doğru ölçümlerinin elde edilmesini sağladı. Güneş sistemindeki göktaşları kompozisyonu ve konumu da astronomlara güneş sisteminin nasıl oluştuğuna dair ipuçları vermiştir.

1812 yılında, Biot optikle ilgilenmeye, özellikle ışığın kutuplaşmasına ilgi duymaya başladı. 19. yüzyıl öncesine kadar, ışığın cisimcik adı verilen paketlerden oluşur inanılıyor. 19. yüzyılda, pek çok bilim adamı ışığın dalga teorisi lehine eritrosit teoriyi göz ardı etmeye başladı. Biot elde ettiği sonuçların ancak ışığın hafif taneciklerden yapılmış  olabileceğini göstermek için kutuplaşma üzerine çalışmaya başladı. Daha sonra onun bulguları ışığın dalga teorisi (Frankel) kullanılarak da elde edilebileceği gösterilmiştir. Buna rağmen renk kutuplaşması ve döner polarizasyon çalışmaları büyük ölçüde, optik alanını ilerlemiştir. Biot'un ışık polarizasyonu üzerine çalışmaları optik alanında birçok devrimlere yol açmıştır.

Traité élémentaire d'astronomie physique (Klostermann, 1810-1811)
Traité de physique expérimentale et mathématique (Deterville, 1816)
Précis de l'histoire de l'astronomie chinoise (impériale, 1861)
Études sur l'astronomie indienne et sur l'astronomie chinoise (Lévy frères, 1862)
Mélanges scientifiques et littéraires27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Lévy frères, 1858)
Recherches sur plusieurs points de l'astronomie égyptienne27 Haziran 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Didot, 1823)

Jean-Pierre Hansen (d. 10 Mayıs 1942), Lüksemburglu bir kimyager ve Cambridge Üniversitesi'nde fahri profesördür.

Hansen, 1969'da Paris-Sud 11 Üniversitesi'nden doktora derecesi aldı ve aynı yıl Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nde kadrolu bilim adamı olarak çalışmaya başladı.

1970 yılında Cornell Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışma yapmak için Amerika'ya taşındı, burada üç yıl kaldı ve 1973'te Fransa'ya geri dönüp doçent unvanı ile Pierre ve Marie Curie Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. 1977'de profesör oldu ve 1980'de Institut Laue-Langevin'de misafir bilim adamı olarak çalışmak üzere Grenoble'a taşındı.
1986'da École Normale Supérieure de Lyon'da çalışmaya başladı ve 1987'de orada bir fizik laboratuvarı kurdu. 1990 yılında, Fransız Bilimler Akademisi, çalışmalarından dolayı Hansen'e Grand Prix de l'Etat ödülü verdi. 1994-1997 yılları arasında Oxford Üniversitesi'nin fizikokimya bölümünde misafir profesör olarak çalıştı; 1997'de Cambridge Üniversitesi'ndeki Corpus Christi Koleji'ne taşındı ve Kimya Profesörü oldu.
1998'de Société Française de Physique, tarafından verilen Prix Special ödülünü kazandı ve 2002'de Royal Society üyesi seçildi. European Physical Society, 2005 yılında ilk defa verdiği Liquid Matter Ödülü'nü Hansen'e verdi ve takip ede yıl Royal Society'den Rumford Madalyası aldı.
2013 yılında Herman Berendsen ile birlikte Centre européen de calcul atomique et moléculaire tarafından adını Berni J. Alder'den alan Berni J. Alder Ödülü'nü kazandı.

Jeremy John Baumberg, (d. 14 Mart 1967), Cambridge Üniversitesi Cavendish Laboratuvarı'nda Nanobilim Profesörü, Cambridge, Jesus College Üyesi ve NanoPhotonics Merkezi Direktörü olan bir İngiliz fizikçidir.

14 Mart 1967'de doğan Baumberg, Cambridge Üniversitesi'nde lisans öğrencisi olduğu Jesus College, Cambridge'de eğitim gördü ve 1988'de Doğa Bilimleri alanında Lisans Diploması alarak mezun oldu. Doktora derecesi aldığı Oxford Üniversitesi'ne taşındı. Lisansüstü eğitimi sırasında, Oxford Jesus College öğrencisiydi ve doktora araştırması yarı iletkenlerde doğrusal olmayan optiği araştırdığı John Francis Ryan tarafından denetlendi.

Doktorasının ardından Baumberg, 1994'ten 1995'e kadar Kaliforniya Üniversitesi, Santa Barbara (UCSB)'da misafir IBM Araştırma görevlisi olarak bulundu. 1995'ten 1998'e kadar Hitachi Cambridge Laboratuvarı'nda çalışmak üzere Birleşik Krallık'a döndü ve 1998'den 2007'ye kadar Southampton Üniversitesi'nde Nano Ölçekli Fizik Profesörü olarak atanmadan önce burada Mesofotonics Limited adlı bir Southampton Üniversitesi yan şirketi kurdu.
Baumberg'in araştırmaları, nanofotonik, plazmonik, metamalzemeler ve optik mikro boşluklar dahil olmak üzere nanoteknoloji alanındadır. Işıkla alışılmadık etkileşimlere giren nanoyapılı optik malzemelerin geliştirilmesiyle ilgileniyor ve araştırmasının çeşitli ticari uygulamalarını geliştiriyor.
İlk çalışmaları, bir dizi öncü deneysel tekniğin geliştirilmesine yol açmıştır. Baumberg'in araştırmalarının öne çıkanları arasında ışığı nanoskopik ölçekle sınırlama ve metallerle plazmonik etkileşimler; spintronik alanına önemli bir katkı sağlayan manyetik yarı iletkenlerin ultra hızlı dinamikleri; katılarda tutarlı kontrol üzerinde çalışmak; ve yarı iletken mikro boşlukların çalışmaları yer alır. Kariyeri boyunca laboratuvarında çok sayıda doktora öğrencisi ve doktora sonrası araştırmacıyı denetlemiş ve araştırması İngiliz Mühendislik ve Fizik Bilimleri Araştırma Konseyi (EPSRC) ve Biyoteknoloji ve Biyolojik Bilimler Araştırma Konseyi (BBSRC) tarafından finanse edilmiştir.
Baumberg, tutarlı kontrol, süper süreklilik nesli çipler, plazmon filtreler, fotonik kristal lazerler, Yüzeyle geliştirilmiş Raman spektroskopisi (SERS) substratları ve güneş pilleri üzerinde patentlere sahiptir. 2015'te The Secret Life of Materials belgeselinde ve ilk olarak 2004'te yayınlanan Schön skandalıyla ilgili bir Horizon belgeselinde kendisi olarak yer almıştır.
Baumberg'in The Secret Life of Science: How It Really Works and Why It Matters adlı kitabı Mayıs 2018'de yayınlanmıştır.

Baumberg, araştırması için Royal Society'den 2004'te Mullard Ödülü ve 2014'te Rumford Madalyası dahil olmak üzere birçok ödül aldı. Fizik Enstitüsü (IOP), Baumberg'e 2013'te Gümüş Young Madalyası ve Ödülü ve 2017'de Altın Faraday Madalyası ve Ödülü verdi. Baumberg, 2011'de Royal Society (FRS) Üyesi, 2006'da The Optical Society of America Üyesi seçildi ve 1998'den beri Institute of Physics (FInstP) Üyesi 'dir.

Baumberg, bir mikrobiyolog olan Simon Baumberg'in oğludur. Babası 1996'dan 2005'e kadar Leeds Üniversitesi'nde bakteri genetiği Profesörü olarak görev yapmış olup, Britanya İmparatorluk Nişanı sahibidir.

John Frederick Daniell, (d. 12 Mart 1790, Londra – ö. 13 Mart 1845). İngiliz kimyacı ve fizikçi.
King's College London'un ilk kimya profesörlerindendir. Adı, en çok kendi buluşu olan Daniell pili ile anılır.
Eski Yunan bilgini Thales'ten günümüze kadar bilim insanları, elektrik gücünü denetim altına alarak, düzenli bir elektrik akımı sağlayan pili bulmaya ve üretmeye çalışmışlardır.
Alessandro Volta'nın 1800 yılında yaptığı ilk Volta pili belirli çözeltiler ile metal elektrotlar arasındaki kimyasal tepkimeden yararlanma yoluyla elektrik üretiyordu ancak hacimsel olarak büyük ve pratikte kullanılması zordu. John Frederick Daniell, elektrot yapımında farklı gereçler kullanarak Volta'nın tasarımını geliştirdi.
Günümüzün pilleri de aynı temel tasarıma dayanmakta, ama yapımlarında modern gereçler kullanılmaktadır.

Sir John Leslie, (10 Nisan 1766 - 3 Kasım 1832), Isı araştırmasıyla hatırlanan İskoç matematikçi ve fizikçi.
Leslie 1802 yılında kılcal hareketin ilk modern açıklamasını yaptı ve 1810 yılında ilk yapay buz üretimi olan bir hava pompası kullanarak suyu dondurdu.
1804'te, kaynar su ile dolu Leslie küpü olarak da bilinen, bir tarafı çok parlatılmış metalden ve diğer iki tarafı donuk metalden (bakır) ve bir tarafı siyaha boyanmış şekilde kübik bir kap kullanarak radyan ısı ile deneyler yaptı. Radyasyonun siyah taraftan en yüksek olduğunu ve cilalı taraftaki radyasyonun göz ardı edilebilir olduğunu deneyledi.

Leslie, marangoz olan Robert Leslie ile eşi Anne Carstairs'in oğlu olarak Fife'da doğdu. İlk eğitimini Fife'de ve Leven'de aldı. 13. yılına geldiğinde, matematik ve fizik bilimlerine olan yeteneğini daha o zamanlar fark etmiş olan arkadaşları tarafından cesaretlendirilerek, St Andrews Üniversitesi'ne girdi. Kursunu 1784'te tamamladıktan sonra sözde Edinburgh Üniversitesi'nde ilahiyat okudu fakat eğitimini çok ilerletemedi.
1788-1789 yılları arasında Virginialı bir ailede özel öğretmen olarak bir yıldan biraz fazla zaman çalıştı ve 1791'den 1792'nin sonuna kadar benzer bir çalışmayı Staffordshire, Etruria'da Josiah Wedgwood'un ailesiyle boş zamanlarını kullanarak geçirdi. Deneysel araştırma ve Buffon'un 1793'te dokuz cilt halinde yayınlanan Natural History of Birds adlı kitabının çevirisini hazırladı.

Sonraki on iki yıl boyunca (esas olarak Londra'da veya Largo'da, ara sıra Avrupa kıtasını ziyaret ederek geçti) fiziksel çalışmalarına devam etti ve Nicholson 's Philosophical Journal'a ve yayına katkıda bulunduğu çok sayıda makale yazdı. Isının Doğası ve Özelliklerine İlişkin Deneysel Soruşturma'nın sonucunda kendisine Londra Kraliyet Cemiyeti'nin Rumford Madalyası verildi.
1805'te kendisini sapkınlıkla suçlayan bir partinin şiddetli muhalefetine rağmen John Playfair'in yerine Edinburgh'daki matematik kürsüsüne seçildi.
Bu kürsüdeki görev süresi boyunca A Course of Mathematics'in iki cildini yayımladı - ilki Elements of Geometry, Geometrical Analysis and Plane Trigonometric (1809'da Elements of Geometry, Geometrical Analysis and Plane Trigonometric ) ve ikincisi, Geometry of Curve Lines (1813'te); Tanımlayıcı Geometri ve Katılar Teorisi üzerine olan üçüncü cilt hiçbir zaman tamamlanmadı. Yapay buz yapma sürecini icadına (1810'da) atıfta bulunarak, 1813'te Havanın Isı ve Nem ilişkilerine bağlı Deneylerin ve Aletlerin Kısa Bir Hesabı'nı yayınladı. 1818'de, Transactions of the Royal Society of Edinburgh'da , onları ölçmek için uyarlanmış bir aletle ( aethrioscope ) yüksek atmosferden iletilen belirli soğuk izlenimleri üzerine bir makalesi yayınlandı.
1807'de Royal Society of Edinburgh'un bir üyesi oldu. Kendisine üyeliğe öneren isimler ise John Playfair, Thomas Charles Hope ve George Dunbar'dır.
John Playfair 1066'da öldüğünde Leslie, ölümüne kadar elinde tuttuğu doğa felsefesi kürsüsüne terfi etti. 1820'de çarpım tablosu The Philosophy of Aritmetic hakkında ünlü bir kitap yayınladı. 1823'te, esasen sınıfının kullanımı için, hiç tamamlamadığı Elements of Natural Philosophy'nin ilk cildini yayınladı.
Leslie'nin fiziğe ana katkıları, icadına Kont Rumford tarafından itiraz edilen bir alet olan diferansiyel termometre yardımıyla yapılmıştır. Leslie, bu alete çeşitli ustaca cihazlar uyarlayarak, onu özellikle fotometri, higroskopi ve uzayın sıcaklığı ile bağlantılı çok çeşitli araştırmalarda kullanabildi. 1820'de, türünün değer verdiği tek ayrım olan Fransa Enstitüsü'nün ilgili üyesi seçildi ve 1832'nin başlarında şövalye ilan edildi.
Son yıllarında, Edinburgh'un Yeni Kenti'ndeki büyük bir George dönemi dairesi olan 62 Queen Street'te yaşamıştır.
Leslie, Kasım 1832'de Fife'deki Largo yakınlarında satın aldığı küçük bir mülk olan Coates'te 66 yaşında o yılın salgını olan tifüsten hayatını kaybetti.
Leslie bir ateistti.

John Leslie evlenmedi ve çocuğu olmadı.
Yeğeni, Largo'da bir mimar-inşaatçı olan kardeşi Alexander Leslie'nin oğlu inşaat mühendisi James Leslie idi. Büyük yeğeni (James'in oğlu) Alexander Leslie idi.

Isının Doğası ve Yayılması Üzerine Deneysel Bir Araştırma (1804)
Geometrinin Unsurları, Geometrik Analiz ve Düzlem Trigonometri (yaklaşık 1811)
İkinci baskı (1811)
Geometrische Analysis 7 Ağustos 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1822) Johann Philipp Grüson tarafından büyütülmüş "Büyük ölçüde" (Almanca)
Havanın Isı ve Nem İlişkilerine Bağlı Olarak Deneylerin ve Aletlerin Kısa Bir Hesabı (1813)
İkinci ek de la géométrie tanımlayıcı (Gaspard Monge ve Jean Nicolas Pierre Hachette ile) (1818) (Fransızca)
Aritmetiğin Felsefesi; Yüzün Altındaki Sayıların Çarpımlarının Genişletilmiş Tablosu ile Hesaplama Teorisi ve Uygulamasına İlerici Bir Bakış Sergileme (1817).
İkinci baskı (1820)
Eğri Çizgilerin Geometrik Analizi ve Geometrisi, Bir Matematik Dersinin İkinci Cildidir ve Doğa Felsefesi Çalışmalarına Giriş olarak tasarlanmıştır [Edinburgh, W ve C Tait, Prince's Street ve Longman Hurst Rees Orme ve Brown, Londra 1821 için basılmıştır]

EM Horsburgh (1933). "Sir John Leslie'nin İşleri (1766–1832)". Matematiksel Notlar, 28, s iv. doi:10.1017/S1757748900002279.

Atmometre (evaporimetre)
Düşük sıcaklık teknolojisinin zaman çizelgesi

Olson, Richard G. (1969). "Sir John Leslie and the Laws of Electrical Conduction in Solids". American Journal of Physics. 37 (2): 190-194. doi:10.1119/1.1975442.  
Olson, Richard G. (1970). "Count Rumford, Sir John Leslie, and the study of the nature and propagation of heat at the beginning of the nineteenth century". Annals of Science. 26 (4): 273-304. doi:10.1080/00033797000203537. 

Açık Kütüphane'de John Leslie çalışmaları
Biographical information 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John Tyndall  (/ˈtɪndəl/; 2 Ağustos 1820 – 4 Aralık 1893) oldukça seçkin bir 19. yüzyıl fizikçisidir. Bilimsel alandaki ünü 1850'lerde diyamanyetizma üzerine yaptığı çalışmalarla ortaya çıkmıştır. Daha sonra kızılötesi ışınların açığa çıkardığı radyasyon alanında ve havanın fiziksel özellikleri ile ilgili keşiflere imza atmıştır ve 1859'da atmosferik CO2 ile günümüzde sera etkisi olarak bilinen olay arasındaki bağlantıyı kanıtlamıştır.
Tyndall ayrıca yayımlanmış bir düzineden fazla bilimsel kitabıyla 19. yüzyılın fizik deneyleriyle ilgili olan bu sanat eserleri birçok okur kitlesi edinmiştir. 1853'ten 1887'ye kadar Londra’da bulunan Royal Institution of Great Britain’da fizik professörü olarak akademik hayatını sürdürmüştür.

Tyndall İrlanda’nın Carlow bölgesinde Leighlinbridge’de dünyaya geldi. Babası yerel bir polis memuruydu ve ataları Gloucestershire göçmenleriydi, 1670 yılına yakın bir zamanda güneydoğu İrlanda’ya yerleştiler. Tyndall gençliğinin sonlarına kadar Carlow bölgesinde bulunan yerel okullara gönderildi ve büyük olasılıkla oradan ayrılmasına kısa bir süre kala öğretmenlerine asistanlık yapmaya başlamıştı. Okulda öğretilen konuların arasında teknik çizimler ve matematiğin bazı uygulamaları bulunuyordu. Öğretilen bu konuların çoğu arazi incelenmesi için bilinmesi gerekli olan konulardı. 1839 yılında yani gençlik zamanlarının sonuna doğru hükümet tarafından arazi inceleme ve harita çizme bölümüne tasarımcı ya da teknik ressam olarak alındı. Daha sonra aynı bölümde çalışmak için İngiltere’de bulunan aynı isimdeki kuruma çalışmak için gitti ve 1842 yılında oraya taşındı. 1840 ve onu takip eden 10 yıl boyunca Demiryolu inşaatı sürecinde tasarımcı olarak çalışmak üzere işe alındı çünkü işverenleri onun teknik çizimler konusunda oldukça başarılı olduğunu biliyorlardı. 1844 ve 1847 yılları arasında ona bolca kazanç sağlayan demiryolu inşa etme planında görevli olarak çalıştı. 
1847’de Hampshire’da bulunan bir yatılı okul tarafından matematik ve arazi çizimi derslerini vermek için öğretmen olarak seçildi. Verdiği bu kararı daha sonra tekrar gözden geçirerek şunları söylemiştir: “entelektüel bir şekilde büyüyebilme isteği beni hiçbir zaman vazgeçirmedi ve demiryolu yapımındaki görevim azaldığında bir uzman olarak Queenwood College’a 1847 yılında kabul edildim.” Queenwood'da öğretim asistanı olarak çalışan bir diğer isim ise Edward Frankland idi. Frankland daha önce British Geological Survey için bir kimya laboratuvar aistanı olarak çalışmıştı. Frankland ve Tyndall zamanla çok iyi birer arkadaş oldular. Frankland daha önce birçok bilimsel aktivitede bulunmuştu ve bu durum onu bilim alanında daha tecrübeli yapıyordu. Bu tecrübesine dayanarak birlikte Almanya'ya gitmeye ve orada bilimsel eğitimlerini daha da ileriye taşımaya karar verdiler. Frankland Almanya'daki üniversitelerin kimya ve fizik alanlarında İngiltere'de bulunanlardan daha ileride olduğunu biliyordu (İngiliz üniversiteleri hala klasikler ve matematik üzerinde yoğunlaşan bir eğitim veriyorlardı. Verdikleri dersler laboratuvar bilimlerine dair bir şey içermiyordu.). Bu ikili 1848 yılının yaz aylarında Almanya'ya taşındı ve Marburg Üniversitesine gitmeye başladılar. Gittikleri bu üniversitede Robert Bunsen etkin bir akademi üyesi olarak bulunmaktaydı. Tyndall Bunsen'ın himayesi altında 2 yıl boyunca çalıştı. Aynı üniversitede Tyndall'ın daha öncesinde mektuplaştığı ve kendisi üzerinde çok daha etkin bir yere sahip olan Professör Hermann Knoblauch da bulunuyordu. Tyndall'ın Marburg Üniversitesindeki doktora tezi vidalanmış yüzeylerin matematiksel analiziydi ve bu tezini 1850 yılında Friedrich Ludwig Stegmann’ın da yardımlarıyla tamamladı. Sonraki yıl manyetizm üzerinde araştırma yapmak için Knoblauch ile birlikte Marburg’ta kaldı. Knoblauch’un esas hocası olan Heinrich Gustav Magnus’un Berlin’de bulunan laboratuvarını da sık sık ziyaret ettiler. Bugün hala bildiğimiz bir şey var ki o da yaşadıkları dönemde bilim alanında en etkin şekilde ders veren iki bilim insanı Bunsen ve Magnus’tu. Tyndall 1851 yılının yazında İngiltere’ye yaşamak için tekrar döndüğünde, İngiltere’de laboratuvar bilimi üzerine eğitim almış herkesten daha iyiydi.

 

Tyndall’ın fizikte yapılmış en erken orijinal çalışması manyetizma ve diyamanyetik polarite üzerine yaptığı deneyleridir. Bu deneyler üzerinde 1850’den 1856’ya kadar çalışmıştır. Kaleme aldığı en etkin iki raporu daha önceden Knoblauch tarafından yazılan raporlardır. Bunlardan bir tanesi “kristallerin manyeto-optik özellikleri ve moleküler düzenlemede kullanılan manyetizm ve diyamanyetizm arasındaki ilişki"dir ve 1850 yılında yazılmıştır. Bu ve buna benzer manyetik araştırmalar Tyndall'ı o zamanların en bilinen bilim adamı yapmıştır. 1852 yılında Royal Society'e akademi üyesi olarak seçilmiştir. Tyndall Alman fizik gazetesinin uzun süredir editörü olan kişiden ve diğer seçkin insanlardan kendi lehine yazılar yazması için ricada bulunmuştur. 1853 yılında Natural Philosophy (Physics)'in ünlü professörü tarafından çok prestijli bir teklif almıştır. Yaklaşık on yıl sonra ise Michael Faraday'ın Royal Insitution'dan emekli olmasından sonra onun yerine geçecek kişi olarak belirlenmiştir. 

1850'li yılların sonlarına doğru Tyndall ışıyan enerji hareketinin havanın bileşenlerine etkisi üzerinde çalışıyordu. Bu onu araştırmasındaki daha çeşitli çizgilere yönlendirdi ve orijinal olarak aşağıdaki sonuçları elde etti:

Tyndall dünyanın atmosferindeki ısınmayı havada bulunan ve ışıyan enerjiyi emen çeşitli gazların kapasitelerine bağlı olarak açıkladı, bu durum kızılötesi radyasyon olarak da biliniyor. Ölçüm için kullandığı alet termoelektrik pil teknolojisiyle çalışıyordu ve tarihte bir dönüm noktası olarak kaldı. Gazların emici güçlerinin kızılötesi bağlantılarını doğru şekilde ölçebilen ilk kişiydi ve ölçümde nitrojen, oksijen, su buharı, karbondioksit, ozon, metan gibi gazları kullandı. Bu deneyin yapıldığı tarih 1859'du. Ve deneyin sonucunda su buharının ışıyabilen ısıyı emen en etkin madde olduğunu ve aynı zamanda havadaki gazları kontrol altında tutanın da su buharı olduğu prensibine ulaştı. Deneyde kullanılan ve ölçümü yapılan diğer gazların emme oranlarının da ihmal edilecek kadar olmadığını ancak oldukça küçük değerleri bulunduğunu gösterdi. Tyndall'dan önceki bilim insanları da dünya atmosferinin sera etkisine sahip olduğundan büyük ölçüde kuşkulanıyorlardı ancak bunu ilk kanıtlayan John Tyndall olmuştur. Ve kanıtı da su buharının kızılötesi radyasyonu çok güçlü bir şekilde emmesiydi. Benzer olarak, Tyndall 1860 yılında gözle görülemeyen gazların kızılötesi emiciler olduğunu ispatlayan ve bu durumun ölçümünü yapabilen ilk kişiydi.
Moleküler seviyede ışıma yapan ısının nasıl absorbe edilip emildiği sorusuna ileri derecede yaptığı eylemler ve onların kanıtlanmasıyla cevap vermiştir. Kimyasal reaksiyonlarda ısının emilmesinin fiziksel olarak yeni oluşturulmuş moleküllere dayandığını deneysel olarak ispatlayan ilk kişidir. Bu ispatı 1864 yılında gerçekleştirmiştir. Moleküler seviyede kızılötesi ışınların gözle görülebilir ışığa göz kamaştıran bir şekilde dönüşmesini çok öğretici bulunan ispatlamalar yaparak göstermiş ve 1865 yılında bu duruma ısı ışınlarının ışık ışınlarına dönüşü anlamına gelen ‘calorescence’ adını vermiştir. Kızılötesi demek yerine genellikle ışıma yapan ısı kavramını kullanmış ve bazen de ultra kırmızı dalgalanmalar olarak nitelendirmiştir. Kızılötesi kelimesi ise 1880'li yıllara kadar kullanılmayan bir kelimeydi. 1860'lı yıllarda yazmış olduğu başlıca raporlar 1872 yılında 450 sayfadan oluşan bir koleksiyon şeklinde ve Contributions to Molecular Physics in the Domain of Radiant Heat adıyla yeniden yayımlanmıştır.
Havadaki ışıma yapan ısıyı araştırırken gerekli olan bir uygulama vardı ve bu da havada bulunan ve yapılan deneyi etkileyecek olan her türlü yabancı maddeyi ve tozu uzaklaştırmaktı. Bu partikülleri havadan ayrıştırmanın en etkili yolu ise havayı çok yoğun bir ışıkla banyo yaptırmaktı. Havadaki ve diğer gazlardaki ya da sıvılardaki partiküller sebebiyle ışığın saçılması günümüzde de Tyndall etkisi ya da Tyndall saçılması olarak bilinmektedir. 1860'ların sonunda bu saçılma üzerinde çalışmalar yapılırken Tyndall elektrikle güçlendirilmiş ışıklardaki güncel gelişmelerin hak sahibiydi. Ayrıca iyi ışık yoğunlaşması sağlayan objelerin kullanılması hakkı da ondaydı. Su bulanıklığını ölçebilen alet olarak da bilinen nefelometreyi ve Tyndall etkisini açığa çıkartabilen, çeşitli aeresol ve koloidlerin özelliklerini gösteren benzer enstrümanlar geliştirdi. (Mikroskoplarla kombine edildiğinde sonuç ultramikroskopik olarak elde ediliyordu ve bu durum daha sonra başkaları tarafından geliştirildi.)
Aeresollerde bulunan sıcaklıkla birlikte hareket eden moleküller fenomeni ilk defa Tyndall tarafından gözlemlendi ve raporu oluşturuldu. Karanlık bir odada odaklanmış bir ışık demetiyle Tyndall efektini araştırırken sıcak nesneler tarafından etrafının sarıldığına işaret etti. Bunu ispatlamak için çok daha iyi bir yol buldu ve 1870 yılında bunu basitçe rapor haline getirdi ancak fiziksel açıdan çok derin ve fiziki nitelikleri olan bir araştırma yapmadı.
1860'lı yıllarda ışıma yapan ısı deneylerinde buharlaşabilen çeşitli sıvılarında buharlaşmış hallerinin ışıma yapan ısıyı absorbe ettiği gibi sıvı formunda olan aynı maddelerinde ışıyan ısıları aynı kuvvetle absorbe ettiği Tyndall tarafından kanıtlanmıştır.
Tyndall Desains, Forbes ve Knoblauch gibi isimlerin elde ettikleri sonuçların vadesini uzatmış ve aynı zamanda bu sonuçları geliştirmiştir ve bunu ışıma yapan ısı için görünebilir olan ışıkların yeniden üretildiğini kanıtlayarak ve bunu görünebilir ışık özelliklerinin prensiplerini kullanarak yapmıştır. İsim vermek gerekirse bunlar yansıma, kırılma, dağılma, polarizasyon, depolarizasyon, çift kırılma ve manyetik alandaki dönme özellikleridir.
Tyndall gazlar tarafından emilen ışıyan ısı konusundaki uzmanlığını kullanarak normal bir insanın verdiği nefesteki karbondioksit miktarını ölçebilmek için bir cihaz icat ett

John William Draper (d. 5 Mayıs 1811, St Helens, Merseyside, İngiltere - ö. 4 Ocak 1882, Westchester County, New York, ABD), Amerikalı bilim insanı, filozof, hekim, tarihçi, kimyager ve fotoğrafçı. New York Üniversitesi Tıp Okulu'nun (New York University Medical School) kurucularındandır. 1876 ile 1877 yılları arasında Amerikan Kimya Topluluğu'nun (American Chemical Society) ilk başkanı olarak görev yapmıştır.
Fotokimya dalında önemli araştırmalara imza atmış olan Draper, Louis Daguerre'nin işlemlerine yaptığı katkılar ve geliştirmeler (1839) sonucu portre fotoğrafçılığını olanaklı kılmıştır. Çeşitli eserler de yazan Draper, Kimya (1846), Doğa Felsefesi (1847), Fizyoloji (1866) üzerine ders kitapları yazmış, radyant enerji üzerine Bilimsel Hatıralar (1878) yayımlamıştır. Ayrıca astrofotoğrafçılık (astrofotoğrafi) dalının da öncüsüdür; 1840 Ay'ın çeşitli özelliklerini gösteren ilk Ay fotoğrafını çekmiştir. Daha sonra 1843'te görülebilir spektrumdaki yeni Ay özellikleri gösteren dagerreyotipiler üretti. 1850 yılında ise foto-mikrograflar yapmaktaydı ki bunların üretimiyle oğlu Henry'yi de ilişkilendirmiştir.
1842'de sadece emilen ışık ışınlarının kimyasal değişime sebep olabileceğini öne sürmüştür. Bu fikri daha önce 1817 yılında öne sürmüş fakat pek bilinmeyen bir bir başka isim de Theodor Grotthuss'tu ki daha sonra bu önerme Grotthuss-Draper kanunu adıyla anılmıştır.

THE DAGUERREOTYPE PORTRAIT OF DOROTHY DRAPER 7 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Draper Family Collection, ca. 1826–1936
Draper Family Collection, 1836–1982 10 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the New York University Archives
John William Draper çalışmaları – Gutenberg Projesi
Harper's Magazine articles by John William Draper 18 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Renaissance man
Dorothy Catherine Draper, taken by John W. Draper24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NYU First Medical Faculty, 1841 24 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
New York University John W. Draper Interdisciplinary Master's Program in Humanities and Social Thought (Draper Program) 24 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Draper Society (NYU Club)

Jules Célestin Jamin (d. 31 Mayıs 1818, Termes, Ardennes - ö. 12 Şubat 1886, Paris), Fransız fizikçi. 1852'den 1881'e kadar École Polytechnique'de fizik profesörlüğü yapmıştır. Işık üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı 1858'de Rumford Madalyası aldı. Jamin interferometresini geliştirmesi sayesinde Brewster'ın eğimli girişim plakalarını geliştirdi.

Anthony Peter Jamin'in oğlu olan Jules Jamin, 1818'de Fransa'nın Termes kentinde doğdu. Eğitimine kuzeydoğu Fransa'da bulunan küçük bir köy olan Vouziers'de başladı. Orada bir süre kaldıktan sonra babası tarafından Reims'teki Kolej'e gönderildi. Reims'teki Kolej'deki ilk yılında Jules dokuz ödül kazandı. 1838'de bilim yarışması ödülünü onur derecesiyle kazandı ve aynı yılın Ekim ayında ilk seçimde École normale supérieure'e kabul edildi. Burada fizik bilimleri, matematik ve doğa bilimleri dereceleri aldı. 1841'de kapsamlı fizik bilimleri yarışmasında birincilikle mezun oldu. İki yıl sonra yedek öğretmen olarak Bourbon Koleji'ne (bugünkü Lycée Condorcet) katıldı, ardından 1844'te Louis-le-Grand Koleji'ne öğretmen olarak atandı. Caen'deyken, ışığın metallerin yüzeyindeki yansıması üzerine tezini desteklemek için araştırmalara başladı ve 1847'de metalik yüzeylerde ışık yansıması üzerine yaptığı tezle Fizik alanında doktora aldı. 1844-1854 yılları arasında  diğer fizikçiler L. Courtépée ve Antoine-Philibert Masson ile birlikte Macedonio Melloni'nin enerji emilimiyle ilgili sonuçlarını inceledi ve doğruladı.
1852'de École Polytechnique'e fizik profesörü olarak atandı Mart 1881'e kadar bu pozisyonunu devam ettirdi. 1856'da Jules Jamin, iyi bilinen aleti Jamin interferometresi üzerinde çalışmaya başladı ve bunu tamamladı. 1858'de ışık üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı Royal Society'den  Rumford Madalyası ile ödüllendirildi. École Polytechnique'deki derslerine dayanarak, "Fizik Üzerine Genel Deneme" başlıklı etkileyici bir makale yayınladı.
17 Temmuz 1871'de Zénobe Gramme'nin elektrik motoru icadını Fransız Bilimler Akademisi'ne sundu.
1868'de Fransız Bilimler Akademisi'ne katıldı ve aynı yıl École pratique des hautes études tarafından finanse edilen Fiziksel Araştırma Laboratuvarı'nı kurdu ve yönetti. 1886'da Fiziksel Araştırma Laboratuvarı Direktörü unvanını Gabriel Lippmann'a devretti. Jamin, Bilimler Akademisi aracılığıyla sonunda Londra'daki Bilim Müzesi'nin kurulduğu devasa bir bilimsel eserler sergisi olan Loan Collection of Scientific Instruments'ı organize etmeyi amaçlayan birçok komiteden birinin üyeliğini yaptı.

Çalışmaları manyetizma, elektrik, nem ve kılcal hareket (Jamin etkisi, Jamin zinciri) konularını kapsıyordu. Diğer alanlar arasında sıvıların sıkıştırılabilirliği, gazların kritik noktası, özgül ısılar, higrometri, gazların ve farklı basınçlardaki sıvı suyun ve su buharının kırılma indislerinin ölçümü yer almaktadır. Camsı maddelerin eliptik polarizasyonuna ek olarak, florun negatif eliptik polarizasyonunu keşfetti. Caen'de profesörken Pazar günleri öğrencilerini botanik ve jeolojik odaklı keşif gezilerine götürürdü.
1851'de Reims'te, Theresa Josephine Eudoxia Lebrun (1832-1880) ile evlendi.
Jamin, İrlandalı fizikçi John Tyndall ile arkadaştı. Fransa-Prusya Savaşı başladıktan sonra, Jamin Paris'te kalırken Tyndall'ın Brittany'deki karısına ve çocuklarına bakma teklifini kabul etti.

Jules Jamin'in Paris'te yayınlanan bir Fransız dergisi olan Revue des Deux Mondes'ta yayınlanan birkaç makalesi vardır. Jamin'in yayınladığı bir makalenin başlığı "La Physique Depuis Les Recherches D'Herschel: I. Melloni et ses Travaux sur la Chaleur Rayonnantewhat"  ("Herschel'in Araştırmasından Beri Fizik: Melloni ve Radyant Isı Üzerine Çalışması") idi. Bu makale 15 Aralık 1854 tarihinde yayınlanmıştır  Jamin'in yazdığı diğer makalenin başlığı "Optik ve Resim"  ("L'Optique et la Peinture" ) idi. Bu makale 1 Şubat 1857'de yayınlandı. Bu makalelerin her ikisi de Jamin'in École Polytechnique'de fizik profesörü olduğu dönemde yayınlandı.

La rosée, son histoire, son rôle, VillaRrose Publishing tarafındankitap olarak yayınlandı,2-9510883-3-7 - 15 Ocak 1879'da Revue des Deux Mondes'ta yayınlanan Jamin'in bir makalesi.
Cours de physique de l'École Pólytechnique (L'Ecole Polytechnique'den fizik dersleri), Gauthier-Villars tarafından yayınlandı, 1886.

Jules Jamin'in adı Eyfel Kulesi'nde yazılı 72 isimden biridir. Adı, Paris'in güneybatısındaki  Grenelle'e bakan tarafta bir mahalleye verilmiştir.

Nekroloji
Genel bilgiler
Portre
Açık Kitaplık

Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü (KIT), Almanya'nın en büyük ve en prestijli araştırma ve eğitim kurumlarından birisidir. Bu kurum 1 Ekim 2009'da Karlsruhe Üniversitesi'nin ve Karlsruhe Araştırma Merkezi'nin (Almanca: Forschungszentrum Karlsruhe) birleşmesiyle oluşmuştur.
Bu birleşim, Alman eğitim ve araştırma tarihi için bir ilktir. Çünkü Alman yönetim sistemine göre Üniversiteler, finans, gibi konularda eyalet meclisine, araştırma merkezleri ise doğrudan hükûmete bağlıdır. Bu yüzden de bu birleşme bir ilk olarak tarihe geçmiştir.
Almanya'nın en eski teknik üniversitesi olan Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü, 1825 yılında kurulmuştur. Şu an özellikle mühendislik ve bilgi teknolojileri alanlarında Avrupanın ve dünya'nın en iyi üniversitelerinden biridir. Almanya'da RWTH Aachen ve Münih Teknik Üniversitesi ile birlikte üç elit teknik üniversitelerinden biridir. THE - QS Dünya Üniversiteler Sıralaması'na göre Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü dünya'nın en iyi 116. ve mühendislik alanında en iyi 33. üniversitesidir. İş dünyasında saygınlık açısından ise dünyada 52.sıradadır. 2014 yılı WiWo sıralamasına göre KİT Almanya'nın endüstri, makine ve bilgisayar mühendisliği alanlarında 1 numaralı üniversitesidir. 2011 dünya üniversiteleri bilimsel yayınlar performans rakamında KIT mühendislik ve doğa bilimleri alanında Almanya'da birinci ve Avrupa'da dokuzuncu sırada.

Karlsruhe Üniversitesi, 7 Ekim 1825 tarihinde Polytechnische Schule, bir politeknik okulu olarak kurulmuştur. Paris'teki Ecole Polytechnique'e göre modellenmiştir. 1865 yılında, Baden Grandük I. Friedrich, okulu bir Hochschule, yani yüksek eğitim kurumu statüsüne kaldırmıştır. 1885 yılında, kurum Technische Hochschule, yani teknolojik yüksek kurum olarak adlanmıştır. 1902 yılından bu yana üniversite, aynı zamanda I. Friedrich'in onuruna "Fridericiana" olarak bilinmektedir. Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü 1967'den beri tam bir üniversite haline gelmiştir.
1960'lı yıllardan itibaren Karlsruhe Üniversitesi bilgisayar bilimlerinde önde gelen Alman kurumlarından biri olmuştur. Merkezi bir bilgisayar laboratuvarı 1966 yılında kurulmuştur ve buraya 2 Ağustos 1984, Almanya'nın ilk e-postası gönderilmiştir.
6 Nisan 2006 tarihinde, Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü (KIT) kurulması için bir sözleşme imzalandı. Adı Amerika Birleşik Devletleri'nde en önde gelen teknik üniversitesi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne (MIT) dayanarak seçildi. İsmin KIT olarak seçilmesinde, MIT'nin kuruluşu esnasında Karlsruhe Üniversitesi'nin eğitim ve araştırma sisteminin model alınmış olması da rol oynamıştır.
Şu ana kadar KIT öğretim ve araştırma üyelerin, öğrenci ve mezunların arasından toplam 5 Nobel Ödülü kazananı çıkarmıştır.

Üniversite, kamu üniversitesi olup, 23.905 öğrencisi,  9139 çalışanı bulunmaktadır. Üniversitedeki öğrencilerin yaklaşık %20'si Almanya dışındandır. Bütçesi 299 Milyon Avro'dur. Ana çalışma alanları mühendislikler olarak belirtilir. Bunların arasında Bilgisayar bilimleri, Makina Mühendisliği, Elektrik-Elektronik Mühendisliği ve Endüstri Mühendisliği yer almaktadır.
Üniversite bünyesinde 11 fakülte bulunmaktadır:

Matematik
Fizik
Kimya ve Biyoloji
Sosyal Bilimler
Mimarlık
İnşaat Mühendisliği, Jeoloji ve Ekolojik Bilimler
Makine Mühendisliği
Kimya Mühendisliği ve İşleme Teknolojisi
Elektrik Mühendisliği ve Bilgi Bilimleri
Bilgisayar Bilimleri
Ekonomi

1956 yılında kurulmuş olan araştırma merkezinin, 9700 çalışanı olmakla birlikte bunların 949'u mühendis unvanı taşımaktadır. Bütçesi 408 Milyon Avro'dur.
Bünyesindeki departmanların başlıcaları şunlardır:

Yenilenebilir Enerjiler
Nükleer Füzyon
Nükleer Güvenlik Araştırmaları
Verimli Enerji Dönüşümleri
Teknoloji, Yenilik & Enerji Sistemleri Analizi
Atmosfer ve İklim
Biyoarayüzler
Nano- ve Mikrosistemler
Süperhesaplama
Astropartikül Fiziği
Senkrotron Radyasyon Kaynağı ANKA
GridKa

Ferdinand Redtenbacher (1809-1863), Almanya'da makine mühendisliği'nin kurucusu
Karl Benz (1844-1929), otomobilin mucidi. 1914 yılında doktor onurunu da almıştır.
Karl Ferdinand Braun (1850-1918), 1897 yılında, televizyonlarda yaygın olarak kullanılan katot ışın tüpünü geliştirmiştir. Bu buluşuyla, 1909 yılında Nobel Ödülü'nü elde etmiştir.
Otto Lehmann (1855-1922), likit kristal araştırmasının kurucusu.
Heinrich Rudolf Hertz (1857-1894) 1887 yılında radyoların temeli olan elektromanyetik dalgaları bulmuştur. Ardından frekans ölçü birimi olan hertze adını vermiştir.
Fritz Haber (1868-1934), 1909 yılında amonyağın yüksek basınçlı sentezini geliştirmiş ve 1918 yılında Kimya alanında Nobel Ödülü almıştır.
Wolfgang Gaede (1878-1945), vakum teknolojisini bulmuştur.
Hermann Staudinger (1881-1965), macromoleküller kimya alanında yaptığı keşiflerle 1953 yılında Kimya alanında Nobel Ödülü kazanmıştır.
Wilhelm Nusselt (1882-1957), Teknik termodinamiğin eşbulucusudur.
Edward Teller (1908-2003), hidrojen bombasının mucididir.

"Karlsruher Institute für Technologie" websitesi21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dönem ve öğrenci istatistikleri: 1970-2008 4 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (rakamlar 26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Zahlenreihe 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Louis Pasteur (27 Aralık 1822, Dole, Fransa - 28 Eylül 1895 Saint-Cloud, Fransa), kuduz aşısını bulan Fransız mikrobiyolog ve kimyager.

1822'de Fransa'nın Dole kentinde doğdu. 1846'da École Normale Supérieure'ün fen fakültesini bitirdi. 1847'de fizik ve kimya dalında doktora derecesini aldı. Pasteur, bu yıllarda izomerlik, kristal yapı ve optik etkinlik konularındaki çalışmalarıyla tanınmaya başladı. 1848'de Strasbourg Fen Bilimleri Fakültesi yardımcı kimya profesörü oldu. 1854'te Lille Fen Fakültesi'nde kimya profesörlüğüne yükseldi. Ecole Normale'de kurulmasını istediği araştırma laboratuvarının yöneticisi tayin edildi ve 1871'de çalışmaya başladı. Bu laboratuvarda şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi virütik hastalıklar; bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde çalıştı. Pasteur, kuduz köpekler üzerine yaptığı çalışmaları daha güvenli hale getirmek için 1885'te eski bir imparatorluk şatosunu gereğine uygun olarak düzenleyerek, kuduz aşısı adına yapılan ilk adımı attı.
Pasteur, Strasbourg Üniversitesindeki görevi sırasında tanıştığı Marie Laurent ile 29 Mayıs 1849 tarihinde evlendi. Bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulundu. Tıp doktoru olmadığı için, doktorlardan tepki gördü. Pasteur, tepkilere rağmen çalışmalarını devam ettirdi. Pasteur, bakterilerin var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceği yolundaki düşüncesini sürdürdü. Louis Pasteur, 28 Eylül 1895 tarihinde Fransa'nın Saint-Cloud kentinde öldü.Ölümünden sonra Notre Dame Katedrali’nde tören düzenlenmiştir. Cenazesi Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nün altındaki bir mezarlığa defnedilmiştir.

Pasteur, mayalanma olayında ve bulaşıcı hastalıklarda mikroorganizmaların sorumlu olduğunu ispatladı. Kendiliğinden türeme teorisini çürüttü. Bu sayede şarap, bira, süt, meyve suyu gibi mayalanabilir sıvıların uzun süre bozulmadan saklanabilmelerini sağlayan "pastörizasyon" adlı konserve yönteminin gelişmesini sağladı. Bu yöntem, sütü 62 C'de otuz dakika süreyle ısıtmak ve daha sonra sütü hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koyarak uygulanıyordu. Buna benzer bir yöntem günümüzde (UHT) adı altında kullanılmaktadır.

Pasteur'ün hastalıkların önlenmesi için Pierre Paul Émile Roux ile yaptığı çalışmalar sonucu aşı yöntemi geliştirildi. Pasteur, bu yöntemi tavşanlar üzerinde denedi. Daha sonra aşının kuduz hastalığı üzerindeki etkisini araştırmak için 11 köpek ile deney yaptı. 6 Temmuz 1885 tarihinde kuduz bir köpek tarafından ısırılmış olan 9 yaşındaki Joseph Meister'a kuduz aşısını uyguladı. Bu aşıyı hiç kullanmadan önce tıbbi doktor olmadığı için Pasteur tereddütte kalmıştı ve danıştığı kişilerin desteğiyle uygulama kararını almıştı. Çocuğun sağlık durumu iyiye gitmeye başladı ve 3 ay sonra olumlu sonuç alındı. Bu başarı sayesinde Pasteur kahraman ilan edildi. Olumlu sonuçlar sayesinde Pasteur; 1887 yılında Pasteur Enstitüsü'nü kurdu.

Pastör etkisi

Louis Pasteur Kurumu9 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Louis Pasteur Üniversitesi13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Macedonio Melloni (11 Nisan 1798 - 11 Ağustos 1854), radyant ısının ışığınkine benzer bir fiziksel özelliklere sahip olduğunu göstererek dikkat çeken bir İtalyan fizikçi.

Melloni, 1824'te Parma'da doğmuştur. Parma Üniversitesi'nde profesör olarak görev alırken 1831 devrimine katıldıktan sonra Fransa'ya kaçmak zorunda kaldı. 1839'da Napoli'ye gitti ve kısa süre sonra 1848'e kadar sürdürdüğü görevi olan Vezüv Gözlemevi'nin müdürü olarak atandı. 1845'te İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'ne yabancı üye seçildi.
Napoli yakınlarındaki Portici'de 56 yaşında koleradan öldü.

Melloni'nin bir fizikçi olarak tanınırlığını sağlayan şey esas olarak, termopil ve galvanometrenin bir kombinasyonu olan termomultiplier yardımıyla radyan ısıda yaptığı keşiflerdir. 1831'de, Thomas Johann Seebeck tarafından termoelektriğin keşfinden kısa bir süre sonra Leopoldo Nobili ile aleti özellikle (modern dilde) çeşitli malzemeler tarafından iletilen kara cisim radyasyonunun özellikleriyle ilgili deneylerde kullandılar.
Radyan ısının ışıkla aynı şekilde yansıtılabileceğini, kırılabileceğini ve polarize edilebileceğini göstermek için termopiller, kalkanlar ve Locatelli'nin lambası ve Leslie'nin küpü gibi ışık ve ısı kaynakları ile donatılmış bir optik tezgah kullandı.
En önemli kitabı La thermocrose au la coloration calorifique (Cilt. I., Napoli, 1850), öldüğünde henüz bitmemişti.
Ayrıca kayaların manyetizması, elektrostatik indüksiyon ve fotoğrafçılık üzerine çalışmıştır.

Royal Society'nin Rumford Madalyası (1834);
Académie des Sciences muhabiri (1835);
Royal Society'nin yabancı üyesi (1839).

Termografik kamera

Karl Manne Georg Siegbahn (3 Aralık 1886 - 26 Eylül 1978), X ışını spektroskopisi alanında yaptığı buluşlar ve araştırmalar için 1924 yılında " Nobel Fizik Ödülü " kazanan İsveçli fizikçidir. Aynı ödülü 1981 yılında  oğlu "Kai M. Siegbahn","Arthur L. Schawlow" ve "Nicolaas Bloembergen" ile paylaşmıştır. Şu ana kadar 4 kez baba ve oğul bu ödülü kazandı. Diğer baba-oğullar : William Bragg ve Lawrence Bragg (1915); Niels Bohr (1922) ve Aage Niels Bohr (1975); Joseph John Thomson (1906) ve George Paget Thomson (1937)

3 Aralık 1886'da Örebro, İsveç'te doğan, Karl Manne Georg Siegbahn'ın babası demiryolu istasyonunda çalışan Nils Reinhold Georg Siegbahn, annesi Emma Sofia Mathilda Zetterbergdir. 1914 yılında evlendiği Karin Högbom ile iki çocuk sahibi olmuşlardır. 25 Şubat 1915'te doğan ilk oğulları diplomat, Fas Büyükelçisi Bo Lennart Georg Siegbahn 7 Ocak 2008'de ölmüştür. Kendisi gibi bir fizikçi olan ikinci oğulları Kai M. Siegbahn 20 Nisan 1918'de doğmuştur. 1981 yılında Nobel Fizik ödülünü kazanan Kai M. Siegbahn 20 Temmuz 2007'de ölmüştür.

1906 yılında lise eğitimini tamamlayan Siegbahn, Lund Üniversitesi'nde lisans eğitimine başladı. Aynı üniversiteden 1911 yılında 'doktora' derecesi almıştır. 1907 ile 1911 yılları arasında Profesör JR Rydbergın asistanlığını yapmıştır. 1915 yılında Prf. JR Rydberg'ın denetiminde profesör yardımcısı olarak Fizik eğitimleri vermeye başlamıştır. 1920 yılında Prf. JR Rydberg'ın ölümüyle profesör olarak atanmıştır.1923 yılında Uppsala Üniversitesi Fizik Profesörü oldu.
(1908-1912) yılları arasında elektrik ve manyetizma sorunlarla ilgili araştırmalar yapmıştır. 1912'den 1937'ye kadar araştırma ve çalışmalarını ağırlıklı olarak X-ışını spektroskopisi üzerinde yapmıştır.
1937 yılında  İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi 'ne Deneysel Fizik Araştırma Profesörü olarak atandı. (1924-1925) döneminde Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri, Rockefeller Vakfı'nın daveti üzerine, Columbia, Yale, Harvard, Cornell, Chicago, Berkeley, Pasadena, Montreal Üniversitelerinde dersler vermiştir.
Freiburg Üniversitesi (1931), Bukarest Üniversitesi (1942), Oslo Üniversitesi (1946), Paris Üniversitesi (1952) ve Stockholm Teknik Bilimler Fakultesi (1957)ne fahri doktor seçilmiştir.

Manne Siegbahn 1916 yılında, yeni bir dalga boyu grubu, 'M' serisi x-ışınlarını keşfetti. Ayrıca x-ışınları dalga boylarını belirlemek için yeni cihazlar ve teknikler geliştirdi. X-ışını kırınımı için Bragg denkleminin doğruluğunu geliştirdi. Bu keşfiyle 1924 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı ve 1925 yılında da x-ışınlarının prizmalardan kırılarak  geçebildiğini gösterdi.
Manne Siegbahn "X-ışını spektroskopisi alanındaki buluşları ve araştırmaları için" 1924 yılı Nobel Ödülü'ne layık görülmüştür. 1924 yılında kazandığı ödülü 1925 yılında almıştır. 1924 yılında seçimler sırasında, Fizik Nobel Komitesi o yılki adayların hiçbirinin Alfred Nobel'in vasiyetnamesinde belirtilen kriterleri taşımadığına karar verdi. Nobel Vakfı'nın kanunlarına göre, Nobel Ödülü böyle bir durumda bir sonraki yıla kadar rezerve edilir ve sonraki yıl verilirdi. Manne Siegbahn bu nedenle 1925 yılında, bir yıl sonra 1924 Nobel Ödülünü aldı.

Die Elektrische Energieströmung (Supply of Electrical Energy) (1913 )
Elektricitet, Materia, Energi (Electricity, Matter, Energy) (1921 )  ASIN: B00088Q5CQ
Spektroskopie der Röntgenstrahlen (Spectroscopy of X-Rays) (1923 ) ASIN: B002AAQWFA
Naturlagarna och de Hela Talen (Laws of Nature and Whole Numbers) (1927 )
Diğer eserleri

Royal Society of Edinburgh Resmi Sitesi5 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Royal Society  Resmi Sitesi7 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lund Üniversitesi Resmi Sitesi21 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Stockholm Üniversitesi Resmi Sitesi9 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fransız Fizik Akademisi Resmi Sitesi6 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MSI laboratuvarı sitesi 12 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tam biografisi 12 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nobel Fizik Ödülü sahipleri listesi

Analojik argüman, gözlemlenen benzerliklerin, henüz gözlemlenmemiş başka bir benzerliği çıkarmak için temel olarak kullanıldığı özel bir tümevarım argümanı türüdür. Analojik akıl yürütme, insanların dünyayı anlamaya ve kararlar almaya çalışırken en sık kullandığı yöntemlerden biridir. Örneğin, bir kişi bir ürünle kötü bir deneyim yaşadığında ve üreticiden bir daha hiçbir şey almamaya karar verdiğinde, bu genellikle bir analojik akıl yürütme örneğidir. Çünkü iki ürün de aynı üreticiye ait olup, her ikisi de "kötü" olarak algılanmaktadır. Analojik akıl yürütme, bilimin birçok alanında da temel bir yöntemdir; örneğin, laboratuvar fareleri üzerinde yapılan deneyler, farelerle insanlar arasındaki bazı fizyolojik benzerliklerin, başka benzerlikleri (örneğin, bir ilaçla olası reaksiyonları) ima ettiği gerçeğine dayanır.

Analojik çıkarım süreci, iki veya daha fazla şeyin paylaştığı özelliklerin fark edilmesini ve bu temele dayanarak, bu şeylerin başka bir özelliği de paylaştığı sonucuna varılmasını içerir. Yapı veya form genel olarak şu şekilde özetlenebilir:

P ve Q, a, b ve c özellikleri bakımından benzerdir.
P'nin, x özelliğine sahip olduğu gözlemlenmiştir.
Bu nedenle, Q'nun da x özelliğine sahip olması muhtemeldir.
Bu argüman, iki şeyin özdeş olduğunu iddia etmez, sadece benzer olduklarını öne sürer. Argüman, sonuca ulaşmak için iyi bir kanıt sağlayabilir, ancak bu sonuç, mantıksal zorunluluk olarak ortaya çıkmaz. Argümanın gücünü belirlemek, sadece formu değil, içeriği de dikkate almayı gerektirir.

Bir analojik argümanın gücünü etkileyen birkaç faktör vardır, bunlar arasında şunlar bulunur:

Bilinen benzerliklerin, sonuçta çıkarılan benzerlik ile olan ilişkisinin (olumlu veya olumsuz) önemi,
İki nesne arasındaki ilgili benzerlik (ya da fark) derecesi,
Analojinin temelini oluşturan örneklerin sayısı ve çeşitliliği.

Analojik argümanlar, disanaloji (ters benzerlik) kullanılarak, karşı analoji ile ya da bir analojinin beklenmedik sonuçları işaret edilerek çürütülebilir. Bir analojik argümanı nasıl analiz edebileceğimizi anlamak için, filozof David Hume'un ortaya koyduğu teleolojik argümanı ve ona getirdiği eleştirileri göz önünde bulundurabiliriz.
Saat yapıcısı argümanının mantığı, karmaşık ve hassas bir nesne olan saatin rastgele bir süreçle yaratıldığını varsayamayacağımızı belirtir. Böyle nesnelerin, kullanımını planlayan zeki bir yaratıcıya sahip olduğunu kolayca çıkarabiliriz. Bu nedenle, başka bir karmaşık ve görünüşte tasarlanmış nesne olan evren için de aynı sonuca varmalıyız.
Hume, evren ile bir saat arasında birçok önemli fark olduğunu savunmuştur. Örneğin, evren çoğu zaman çok düzensiz ve rastgele olabilir, ancak bir saat böyle değildir. Bu tür bir argüman "disanaloji" olarak adlandırılır. Eğer iki nesne arasındaki ilgili benzerliklerin sayısı ve çeşitliliği, analojik bir sonuca güç katıyorsa, o zaman ilgili farkların sayısı ve çeşitliliği de bu sonucu zayıflatmalıdır. Hume, bir karşı analoji yaratarak, örneğin kar taneleri gibi bazı doğal nesnelerin düzen ve karmaşıklığa sahip olabileceğini, ancak bunun zekice bir yönlendirmeden kaynaklanmadığını savunmuştur Ancak, kar tanesinin düzeni ve karmaşıklığı yönlendirilmiş olmasa da, onların sebepleri yönlendirilebilir. Bu, ifadeyi çürütse de soruyu sorgulamaya yol açar. Son olarak, Hume, argümanın pek çok olası beklenmedik sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, saat gibi nesneler çoğunlukla bireysel gruplarının emeğiyle yapılır. Bu durumda, teleolojik argümanın kullandığı akıl yürütme, çok tanrıcılığı destekler gibi görünmektedir.

Yanlış analoji, analojik argümanın mantık hatası içeren yanlış bir örneğidir.
Bir analojik argüman, yukarıda belirtilen faktörlerden herhangi birinde yetersizse zayıflar. Yanlış analoji terimi, analojik akıl yürütmeyi detaylı şekilde inceleyen ilk filozoflardan biri olan John Stuart Mill'den gelir. Mill'in örneklerinden biri, bir kişinin tembel olduğunu, kardeşinin tembel olduğu gözlemiyle çıkarmakla ilgilidir. Mill'e göre, ebeveynlerin paylaşılması, tembellik özelliğiyle hiç ilgisi yoktur (bu özellikle bir yanlış genelleme örneği olup, tam olarak bir yanlış analoji değildir).
Örnek bir yanlış analoji şu şekilde olabilir:

Gezegenler bir gezegen sisteminde bir yıldızın yörüngesinde döner.
Elektronlar bir atomda çekirdeğinin yörüngesinde döner ve elektronlar bir yörüngeden diğerine anında sıçrar.
Bu nedenle, gezegenler bir gezegen sisteminde anında yörüngeden yörüngeye sıçrar.
Bu, yanlış analojidir çünkü bir gezegen sistemi ile bir atom arasındaki ilgili farkları göz ardı eder.

Analojik körlük, analojik akıl yürütmenin yanlış yorumlanmasıyla ilgili bir mantık hatasıdır; özellikle, bireylerin geçerli analojik karşılaştırmaları yanlış bir şekilde reddetmesidir. Bu bilişsel hata, bir kişinin bir analojiyi, iki konu arasında tamamen eşdeğerlik iddiası olarak yanlış anlaması durumunda ortaya çıkar ve analojinin vurgulamak istediği ince, sınırlı veya soyut benzerlikleri göz ardı eder. Analojik körlük, yüzeysel farklara dayalı olarak analojilerin reddedilmesine yol açar ve daha derin yapısal veya tematik paralelliklerin göz ardı edilmesine sebep olur. Bu durum, anlayışı kısıtlayabilir ve fikirlerin anlamlı bir şekilde keşfedilmesini engelleyebilir.
Ben Kling, analojik körlük örneği olarak volkan ve geyzer arasındaki karşılaştırmayı verir. Bir kişi, birinin su fışkırttığını, diğerinin ise magma püskürttüğünü ve insanların ölümüne yol açtığını belirterek analojiyi reddeder. Bu şekilde, jeolojik ve termodinamik benzerlikleri göz ardı eder ve her iki olguyu da anlamalarını sınırlar.
Bu terim, analojik akıl yürütmedeki karmaşıklıkların tanınmasını teşvik eder ve karşılaştırmaların daha ince bir şekilde analiz edilmesini sağlar. Aynı zamanda, metaforu yanlış anlamak ve özel dilekçe (special pleading) ile ilişkilidir.

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi veya kısaca HÜEF; Hacettepe Üniversitesi'ne bağlı olarak eğitim veren 16 fakülteden bir tanesidir. Beytepe Kampüsü'nde, birkaç bloktan oluşan büyük bir binada konumlanmıştır.

1967 yılında kurulan Fen ve Sosyal Bilimler Fakültesi çatısı altında eğitim hayatına başlayan fakülte, 1982 yılında Edebiyat Fakültesi ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olarak ikiye ayrılmıştır. Günümüzde 17 bölüm ve 2 anabilim dalına ev sahipliği yapan fakülte, üniversitenin sosyal bilimlere dayalı çoğu programını bünyesinde barındırmaktadır.

2018-2019 öğretim yılı itibarıyla fakültenin dekanı Profesör Doktor Sibel Bozbeyoğlu, dekan yardımcısı ise Doçent Doktor Sait Uluç'tur. Bunun dışında fakültede bir yönetim kurulu ve her bölümün kendi bölüm başkanı bulunmaktadır.
Ayrıca fakültede; beş komisyon (Eğitim, Tanıtım ve Koordinasyon, Burs, Kalite ve Ücretli Öğretim Görevlilerini İnceleme Komisyonu), iki kurul (Yayın ve Öğrenci Temsilciler Kurulu), beş koordinatörlük (Erasmus, Erasmus Staj, Bologna, Mevlana ve Farabi Koordinatörlüğü) ve bir adet de komite (Spor Faaliyetleri Komitesi)  bulunmaktadır.

Edebiyat Fakültesi Dergisi; Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından 1983'ten beri yılda iki kez yayımlan ve sosyal bilimler alanındaki gelişmeleri, yenilikleri ve sorunları takip eden hakemli bir dergidir.
Çeviribilim ve Uygulamaları Dergisi; Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından yılda iki kez, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayınlanan hakemli ve akademik bir dergidir. Dergide, çeviribilim alanında bilimsel, ulusal ve uluslararası araştırma makaleleri yayımlanır.
Journal of British Literature and Culture (JBLC); fakültenin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü tarafından İngilizce olarak yayınlanan bir dergidir.
Sosyolojik Araştırmalar Dergisi, fakültenin Sosyoloji Bölümü tarafından 4 Haziran 2003 tarihinden beri internet üzerinden yayımlanan bir e-dergidir. Yayın dili İngilizce ve Türkçedir.

Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü, 1971 yılında Sosyal ve İdarî Bilimler Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. İsmail Ercüment Kuran tarafından kurulmuştur. 1972 yılında lisansüstü eğitim, 1976 yılında ise lisans eğitimi verilmeye başlanmıştır. Bölümde 2020 itibarıyla lisans, yüksek lisans ve doktora programları mevcuttur. 2020 verilerine göre 454 lisans öğrencisi ve 185 lisansüstü öğrenci eğitimini sürdürmektedir.
Bölüm başkanı Prof. Dr. Ramazan Acun, bölüm başkan yardımcıları ise Prof. Dr. Fatih Yeşil ve Doç. Dr. Serhat Küçük'tür. Eğitim örgün ve Türkçedir.

Türkiye Kaynakçası / kaynakca.info; Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde verilen "Bilgisayar ve Tarih" dersi kapsamında başlayan, Prof. Dr. Ramazan Acun'un çabaları ve Hacettepe Üniversitesi'nin destekleriyle gelişen bu proje, temelde bir akademik/bibliyografik sosyal ağ ve veritabanıdır. Site bugün hâlen dünyanın pek çok yerinden içerik üreticisi ve kullanıcısıyla büyümeye devam etmektedir.
Tarihi Mekân-Sınıf Entegrasyonu, Tarihi Mekan Gezilerinin Eğitsel Materyale (Video) Dönüştürülmesi; Öğrenme verimliliğinin yükseltilmesi amacıyla, geleneksel tarih anlatım metodunun yanında, tarihi belgesel, drama ve eğitsel video formlarını kullanarak yeni bir anlatı oluşturmak için Prof. Dr. Ramazan Acun tarafından başlatılmış bir projedir. Projeye tarih bölümü ve farklı disiplinlerden birçok hoca ve öğrenci katılmıştır. Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından fonlanan proje kapsamında ilk olarak Göbeklitepe belgeseli çekilmiştir. Belgesel üniversitelerin yanında birçok ilkokul ve lisede eğitsel bir materyal olarak derslerde sunulmaktadır.

Profesörler
Ramazan Acun
Emine Erdoğan Özünlü
Rüya Kılıç
Mehmet Öz
Mehmet Özden
Mehmet Seyitdanlıoğlu
Fatih Yeşil
Doçentler
Resul Ay
Erkin Ekrem
Selda Güner
Serhat Küçük
Özlem Sert
Doktor Öğretim Üyeleri
Nagihan Doğan
Ömer Gezer
Hakan Kaynar
Hulusi Lekesiz
Gülay Tulasoğlu

Bölüm öğrencileri Erasmus+ programı ile Avrupa'da birçok ülkede eğitim görebilir.

Alpen-Adria Universitat Klagenfurt / Klagenfurt / Avusturya
Universitaet Hamburg / Hamburg / Almanya
University of Torino / Torino / İtalya
Universytet Warszawski / Varşova / Polonya

Derslikler ve hocaların odası, Beytepe Kampüsü'nde Edebiyat Fakültesi içerisinde, 3. kattadır. Fakültedeki beş kapının herhangi birinden girerek bölüme ulaşılabilir ancak öğrenciler tarafından genellikle D Kapısı tercih edilir. Bölümde dört adet derslik bulunur, ayrıca kitaplıklar ve oturma alanı vardır. Profesör Doktor Ercüment Kuran Seminer Kütüphanesi içerisinde birçok kıymetli eser barındırır, bölümün içindedir, kütüphane ve Ar-Ge Laboratuvarı'ndan tüm tarih öğrencileri yararlanabilir.

Tümevarımcılık, bilimsel teoriler geliştirmek için bilimsel yöntemin geleneksel ve hala yaygın felsefesidir. Tümevarımcılık, bir alanı tarafsız bir şekilde gözlemlemeyi, incelenen durumlardan yasalar çıkarmayı - dolayısıyla tümevarımsal akıl yürütmeyi - ve böylece nesnel olarak gözlemlenenin tek doğal doğru teorisini keşfetmeyi amaçlar.
Tümevarımcılığın temeli, özetle, "teorilerin gerçeklerden türetilebileceği veya gerçekler temelinde kurulabileceği fikridir". Evreler halinde gelişen tümevarımcılığın kavramsal saltanatı, Francis Bacon'ın 1620'de Batı Avrupa'nın hakim modeli olan ve peşin hükümlü inançlardan tümdengelim yoluyla akıl yürüten skolastik modele karşı böyle bir öneride bulunmasından bu yana dört yüzyıla yayıldı.
Tümevarım [indüksiyon], felsefe ve mantıkta sahip olunan özel verilerden yola çıkarak genel sonuçlar çıkarma yöntemidir.Tümevarımın aksi tümdengelim metodudur.
19. ve 20. yüzyıllarda tümevarımcılık, bilimsel yöntemin gerçekçi idealleştirmesi olarak, varsayımsal tümdengelimciliğe yenik düştü. Yine de bu tür bilimsel teoriler, bilim adamlarının gerçek yöntemleri gibi çeşitli ve resmi olarak öngörülemeyen en iyi açıklama olan "Hepten gelimsel düşünce" (Abductive reasoning)'ye yönelik çıkarım durumlarına geniş çapta atfediliyor.[1] 4 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

P(n) bir açık önerme, a önermeyi doğrulayan en küçük sayma sayısı olmak üzere, P(n) nin doğruluğunu göstermek için;

P(a) nın doğru olduğu gösterilir.
P(n) nin doğru olduğu kabul edilir.
P(n+1) in doğru olduğu gösterilir.
P(n) önermesinin doğruluğunu ispatlamak için kullanılan bu yönteme, tümevarım yöntemi adı verilir.
Örnek;

P(n) : 2+4+6...+ 2n=n(n+1) olduğunu tümevarım ispat yöntemi ile gösterelim.
n=1 için, P(1): 2.1=1.(1+1)→ 2=2→ P(1) doğrudur.
n=k için, P(k):2+4+6...+2k=k(k+1) önermesinin doğru olduğunu kabul edelim.
n=(k+1) için, P(k+1): 2+4+6+...+2k+2(k+1)=(k+1)(k+2) olduğunu gösterelim.
2+4+6...+2k=k(k+1) eşitliğinin her iki tarafına 2(k+1) ekleyelim.
2+4+6...+2k+2(k+1)=k.(k+1)+2(k+1)→P(k+1) doğrudur.
P(k+1) doğru olduğundan P(n) önermesi doğru olur.

Essex, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinde Doğu İngiltere Bölgesinde birinci seviyede yerel idari birim olarak metropoliten olmayan bir kontluk ve coğrafi bakımdan ve krallık seremonileri için bir törensel kontluktur. Merkezi Chelmsford'dur. En yüksek noktası Hertfordshire yakınlarında, Langley köyü civarında Chrishall (147 m).

Roma işgali öncesinde ticaret yoluyla zengin olan Trinovantes kabilesinin topraklarına dahildi. Roma İmparatoru Claudius tarafından MS 43 yılında fethedildi, İngiltere'de İmparatorluğun ilk fethettiği topraklardan biriydi.
Essex adı, erken Orta Çağ döneminde ortaya çıkar. Eski İngilizcede Ēastseaxe, "Doğu Saksonlar" anlamına gelmekte, Doğu Sakson Krallığı'nı ifade etmekteydi. Saksonlar, Doğu Anglia'daki Norfolk, Suffolk ve Cambridgeshire'da yerleşmiş olan Angillar ile komşuydu.
Essex Krallığı'nın kuruluşu geleneksel olarak MS 527 yılında Aescwine'e atfedilir. Thames Nehri'nin kuzeyinde kurulan krallık, Middlesex ve Hertfordshire'ı da içeriyordu ancak daha sonra Lee Nehri'nin doğusundaki topraklarla kısıtlandı.

Törensel Essex Kontluğu Cambridgeshire, Suffolk, Kent, Greater London ve Hertfordshire törensel kontlukları ile sınırları vardır. Doğusunda ve güneydoğusunda Kuzey Denizi ve Thames Nehri Halici sahilleri bulunur.

Essex kontluğu, kapladığı 3,670 km2 alanla itibarıyla İngiltere'de kontluklar arasında 11'inci sırada gelir. Yerel idare olarak iki seviyeli metropoliten olmayan kontluktur, yani "shire" tipi kontluktur. İkinci seviyede olan 12 metropoliten olmayan "borough" veya yerel idare bölgesi (district) Essex Kontluğu'na bağlıdır. Bunlar Harlow Borough; Epping Forest; Brentwood; Basildon; Castle Point; Rochford; Maldon; Chelmsford; Uttlesford; Braintree; Colchester ve Tendring metropoliten olmayan "borough" ve yerel idare bölgeleridir. Southend-on-Sea ve Thurrock "Tek-seviyeli yerel idaresi" olup idari bakımdan Essex Kontluğuna bağlı değillerdir ama törensel Essex kontluğu parçası olduğu kabul edilirler.

Doğu İngiltere
Chelmsford

Essex Kontluk Yerel İdaresi resmi sitesi 21 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   (İngilizce)
Curlie'de Essex (DMOZ tabanlı)  (İngilizce)
Visit Essex turist rehberi 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Seax - Essex Archives Online 6 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Essex digital goruntuleri  (İngilizce)

Felsefenin Öyküsü, Will Durant tarafından yazılmış, Platondan Friedrich Nietzsche'ye kadar olan batı felsefesini ve filozofların birbirini nasıl etkilediklerini anlatan kitaptır.
Kitap her biri ayrı ayrı filozoflara ayrılmış on bir bölümden oluşmuştur. Kitabın ilk baskısı 1926 yılında yapılmıştır. 1933 yılında yapılan ikinci basımda yazar kitabına çağdaşı olan Avrupalı ve Amerikan filozoflarını da eklemiştir.
Kitapta bahsedilen filozoflar sırasıyla; Platon, Aristoteles, Francis Bacon, Baruch Spinoza (bölümün alt başlığında Descartes'den bahsedilmektedir), Voltaire, Immanuel Kant (alt başlıkta Hegel'den bahsedilmektedir), Arthur Schopenhauer, Herbert Spencer ve Friedrich Nietzsche'dir.
1933 yılında yapılan ikinci baskıda yazar çağdaşı olan filozoflardan; Henri Bergson, Benedetto Croce, Bertrand Russell, George Santayana, William James ve John Dewey hakkında iki bölümü daha kitaba eklemiştir.

Bu, Francis Bacon'ın tam bir kronolojik bibliyografyasıdır. Bacon'ın yazılarının çoğu ancak 1626'daki ölümünden sonra yayımlanmıştır.

1582: Notes on the State of Christendom
1585–6: Letter of Advice to the Queen
1586–9: An Advertisement Touching the Controversies of the Church of England
1587–8: Dumb shows in the Misfortunes of Arthur
1592: A Conference of Pleasure: In Praise of Knowledge, In Praise of Fortitude, In Praise of Love, In Praise of Truth
1592: Certain Observations made upon a Libel
1593: Temporis Partus Maximus ('The Greatest Birth of Time')
1594: A True Report of the Detestable Treason intended by Dr Roderigo Lopez
1594: The Device of the Indian Prince : Squire, Hermit, Soldier, Statesman
1594–5: Gray's Inn Christmas/New Year Revels: The High and Mighty Prince Henry, Prince of Purpoole
1595: The Honourable Order of the Knights of the Helmet
1595: The Sussex Speech
1596: Maxims of the Law
1597: Essays (1. bas.)
1597: The Colours of Good and Evil
1597: Meditationes Sacrae
1601: Declaration of the Practices and Treasons attempted and Committed by the late Earl of Essex
1603: Valerius Terminus of the Interpretation of Nature
1603: A Brief Discourse touching the Happy Union of the Kingdoms of England and Scotland
1604: Cogitations de Natura Rerum ('Thoughts on the Nature of Things')
1604: Apologie concerning the late Earl of Essex
1604: Certain Considerations touching the better pacification and Edification of the Church of England
1605: The Advancement of Learning of the Proficience and Advancement of Learning, Divine and Human
1605: Temporis Partus Masculus ('The Masculine Birth of Time')
1606: Filum Labyrinthi sive Formula Inquisitionis
1606: In Felicem Memoriam Elizabethae ('In Happy Memory of Queen Elizabeth')
1607: Cogitata et Visa de Interpretatione Naturae ('Thoughts and Conclusions on the Interpretation of Nature')
1607: Redargiutio Philosophiarum ('The Refutation of Philosophies')
1608–9: The Plantation of Ireland
1609: De Sapientia Veterum ('Wisdom of the Ancients')
1612: Descriptio Globi Intellectualis ('A Description of the Intellectual Globe')
1612: Thema Coeli ('Theory of the Heavens')
1612: Essays (2. baskı – 38 deneme)
1614: Charge… touching Duels
1614: The Masque of Flowers (Somerset Kontu'nun Essex Kontesi Frances Howard ile evliliğini onurlandırmak için Whitehall'da Kral'ın huzurunda Gray's Inn tarafından gerçekleştirilen tören)
1620: Instauratio Magna ('Great Instauration')
1620: Novum Organum ('New Method')
1622: Historia Naturalis ('Natural History')
1622: Introduction to six Natural Histories
1622: Historia Ventorum ('History of Winds')
1622: History of the Reign of King Henry VII
1622: Abcedarium Naturae
1623: De Augmentis Scientiarum
1623: Historia Vitae et Mortis ('History of Life and Death')
1623: Historia Densi et Rari ('History of Density and Rarity')
1623: Historia Gravis et Levis ('History of Gravity and Levity')
1623: History of the Sympathy and Antipathy of Things
1623: History of Sulphur, Salt and Mercury
1623: A Discourse of a War with Spain
1623: An Advertisement touching an Holy War
1623: A Digest of the Laws of England
1624: Cogitationes de Natura Rerum ('Thoughts on the Nature of Things')
1624: De Fluxu et Refluxu Maris ('Of the Ebb and Flow of the Sea')
1625: Essays, or Counsels Civil and Moral (3./final baskısı – 58 deneme)
1625: Apophthegms New and Old
1625: Translation of Certain Psalms into English Verse
1625: Revision of De Sapientia Veterum ('Wisdom of the Ancients')
1625: Inquisitio de Magnete ('Enquiries into Magnetism')
1625: Topica Inquisitionis de Luce et Lumine ('Topical Inquisitions into Light and Luminosity')

1627: New Atlantis
1627: Sylva Sylvarum, or Natural History
1629: Certain Miscellany Works
1629: Use of the Law
1629: Elements of the Common Laws
1638: Operum Moralium et Civilium
1638: Dialogus de Bello Sacro
1641: Cases of Treason
1641: Confession of Faith
1641: Speech concerning Naturalisation
1641: Office of Constables
1641: Discourse concerning Church Affairs
1642: An Essay of a King
1642: The Learned Reading of Sir Francis Bacon (to Gray's Inn)
1642: Ordinances
1651: Relation of the Poisoning of Overbury.
1653: Scripta in Naturali et Universali Philosophia
1653: Scala Intellectus sive Filum Labyrinthi
1653: Prodromi sive Anticipationes Philosophiae Secundae
1653: Cogitationes de Natura Rerum
1653: De Fluxu et Refluxu Maris
1656: The Mirror of State and Eloquence
1658: Opuscula Varia Posthuma, Philosophica, Civilia et Theologia
1661: Letter of Advice to the Duke of Buckingham
1662: Charge given for the Verge
1679: Baconiana, Or Certain Genuine Remains Of Sr. Francis Bacon
1679: Abcedarium Naturae, or a Metaphysical piece
1734: Letters and Remains
1861: Promus

Francis Bacon'ın çalışmaları

 Vikikaynak'ta Francis Bacon  tarafından ya da onun hakkında  yazılmış çalışmalar
Francis Bacon çalışmaları – Gutenberg Projesi

Hertfordshire (telaffuzu /ˈhɑrtfərdʃɪər/ veya telaffuzu /hɑrfərdʃər/), İngiltere'nin Doğu bölgesinde olan ve metropol olmayan bir "shire" tipi kontluktur. Kontluk merkezi Hertford'dadır.

Hertfordshire 913'te Yaşlı Edward hükümdarlığı sırasında iken Hereford'da yapılan kaleye verilen malikane arazilerinden oluşmuştur. Hereford Anglo-Sakson dilinde "geyik akarsu geçiş yeri" anlamına gelen "heort ford" sözcüklerinden ortaya çıkartılmıştır. Hertfordshire Kontluğu için bu isim aslına atıfla kontluk bayrağında (armasında ve diğer kontluk sembollerinde) bir geyik bulunmaktadır. Hertfordshire adı tarihsel belgelerde ilk defa 1011'de hazırlanan "Anglo-Sakson Kronikleri (Anglo-Saxon Chronicle)" bulunmaktadır.
Arkeolojik delillere göre Hertfordshire'da ilk insan Mezolitik dönemde Orta Taş Çağı'nda yaşamıştır. Kontluk arazilerini ilk defa tarım için kullanılması Cilalı Taş Devri'nde olmuştur. Yine arkeolojik buluntulara göre Kontlukta ilk devamlı insanların yaşama yerleşkesi bronz çağı başlarında kurulmuştur. Hertfordshire'a insan kabilelerinin yerleşmeleri Demir Çağı'nın başından itibaren başlamış ve bu çağın tümünde bu kontluk arazilerine Kelt kabileler göç etmişlerdir.
M.Ö. 43'ten itibaren İngiltere'nin antik Romalılar tarafından istila edilip yerleşilmeye başlanması ile bu arazilerde bulunan önemli "Catuvellam" yerli kabilesi Romalılara hemen teslim olmuş ve Roma adet ve görgülerini ve yaşama tarzını kabul eden yerli halk arasında başta gelmiştir. Antik Romalı yaşam tarzını kabul eden yerli halk bu arazilerde birkaç yeni kasaba kurmuşlardır. Bunlar arasında en mühimi "Verulamium" Romalı adlı St. Albans şehri olmuştur. St. Albans'da yaklaşık 230'da ilk İngiltere asıllı Hristiyan şehidin öldürüldüğü kabul edilmektedir. Bir Britanya asıllı pagan Romalı asker olan "Evliya Alban" idam edilecek olan bir Hristiyan papazın yerine kendinin idamını talep etmiş ve Holywell Hill mevkiinden kafası kesilerek idam edilmiş olduğu kilise belgelerine geçmiştir. Bunun için "Aziz Albans" önce kilisece resmen Hristiyan şehidi ve sonra da "aziz" olarak ilan edilmiştir. Bu Hristiyan şehidinin cesedinin halka gösterilmek için çarmıha gerildiği de belgelidir. Hertfordshire kontluğunun tarihi bayrağı üzerindeki mavi dalgalar ve sarı renkli bir kalkan fon içine bir geyik ihtiva etmesi bu olaya atıfladır. Hertfordshire Kontluğu Evliya Alban'ı kontluğun evliya sembolü olarak kabul etmiştir.
5. yüzyılın başlarında antik Roma ordularının Britanya'dan ayrılıp Britanya'da Roma İmparatorluğu hükmü sona erince bu askeri savunmadan yoksun arazilere Almanya'dan Anglo-Saksonlar kavimi mensupları göç etmiş, bu arazileri istila edip bu arazilerde yaşayan Kelt asıllı halkı kendi arazilerinden kovup onların arazilerini gasp edip buralarda yerleşmişlerdir. 6. yüzyıla girilmekte iken modern kontluk arazilerinin hemen hepsi "Doğu Sakson Krallığı" idaresine girmiştir. Bu "Doğu Sakson Krallığı" fazla uzun sürmemiş ve 9. yüzyılda ortadan kalkmıştır. Bu krallığın arazileri ve bu arada Hertfordshire arazileri, doğu'da Doğu Anglia'da kurulmuş olan Mercia krallığı idaresi altına geçmiştir. Hertfordshire Kontluğu 10. yüzyılda "Batı Sakson Krallığı" ile "Mercia Krallığı"'nın birleşmesi ile ortaya çıkan "İngiltere Krallığı" içinde bir İngiltere yerel idare birimi "shire" olarak ortaya çıkmıştır.
1066'da Anglo-Saksonları Hasting Muharabesi'nden yenen Normandiya Dükü Giyom İngiltere'de bu savaşta hayatlarını kaybetmemiş bulunan önemli kilise papazları ve Anglo-Sakson soylularının resmen ülkelerinin teslim olması ve yeni İngiltere Kralı'nın I. William olmasını kabul eden törensel toplantı Hertfordshire'da Berkhamsted'de yapılmıştır. I. William ancak bundan sonra başşehir olan Londra'ya hiç direniş görmeden girmiş ve Westminster Abbey'de kendi taç giyme törenine katılmıştır.
İngiltere'nin tümünün Normanlar idaresi altına geçtiği zaman Hertfordshire'de Bishop's Stortford'da; Kralının yaşaması yapılan bir saray bulunan Berkhamstead'de ve Londra ile Kral sarayının bulunduğu Berkhamstead arasında bir menzil olan Kings Langley'de yeniden taştan gayet korunaklı Norman kaleleri yaptırılmıştır.
Norman'ların yeni ellerine geçirdikleri arazilerde vergi tahsilatını sağlamak için hazırlanmış olan İngiltere'nin tüm arazilerinin ayrıntılı kayda geçiren Doomsday Book kayıtlarına göre Hetfordshire Kontluğu 9 tane "hundred" adı verilen alt yerel bölgeden oluşmaktaydı: Bunlar Braughing, Broadwater, Cashio, Edwinstree, Hertford, Hitchin, Odsey ve (Tring ile Danis Corum birleşmesinden oluşan) Dacaorum idi.
Sonraki yıllarda İngiltere'nin başkenti Londra büyüdükçe Herfordshire'ın İngiltere başkentine yakın oluşu daha da önem kazandı. Kontluk arazilerine çoğu İngiltere soylularının eline geçmişti. Bu büyük arazi sahibi soylular hizmet istihdamı ve yaptıkları harcamalar dolayısıyla Herfordshire yerel ekonomisinin gayet refahlı olmasını ve gittikçe zenginleşmesini sağladılar. 18. yüzyıl sonundan itibaren İngiltere'de Sanayi Devrimi ortaya çıktıktan sonra Herfordshire ekonomisi tekrar güçlendi ve kontluk nüfusu büyük dramatik artış gösterdi.
1903'te Ebenezar Howard'in ortaya attığı fikirlere uyarak kurulan ilk "bahçeli evler"le dolu "Bahçe Şehri (Garden City)" Hertfordshire'da Letchworth olarak kuruldu. II. Dünya Savaşı sonunda Birleşik Krallığı yenileştirmek için hükûmete gelen İşçi Partisi tarafından yapılan reformlar arasında bulunan "1946 Yeni Şehirler Kanunu (New Towns Act 1946)" ile kurulan ilk yeni şehir yine Hertfordshire'da Stevenage oldu.
Hertfordshire liberalizm doktrinlerine uyularak yapılan özelleştirme ve piyasaları kontrol etmeden bırakma politikalarının dramatik olarak eksiklik ve hatalarını ortaya çıkaran örnek gelişmelere ve olaylara da sahne olmuştur.
1920'den 1980'li yılların sonlarına kadar Borehamwood Britanya film ve sonra televizyon program yapım stüdyoları kompleksinin bulunduğu şehir olmuştu. Bu film stüdyoları arasında "Elstree Stüdyoları", "British National Stüdyoları", "Gate Stüdyo", "Danziger Stüdyoları" ve "MGM-British Stüdyoları" sayılabilir. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu stüdyolarda seyirciler tarafından gayet popüler bulunan sinema filmleri ve televizyon dizi filmleri yapılmıştır. O zamanlar bu şehre verilen "İngiltere'nin Hollywood"'u ismi gerçeklere gayet yakışmakta idi. Günümüzde piyasaları kontrol etmeden bırakma politikası nedeniyle bunlardan ikisi hariç, hepsi kapanmış ve çoğu yıkılmıştır.
Efektif olarak 1994 başında özelleştirilmiş ve o dönemden sonra özel şirket taşeronluğu ile işletilen Britanya demiryolu sisteminin başı olan "Railtrack" şirketi hataları yüzünden 17 Ekim 2000'de ortaya çıkan "Hatfield Tren Kazası"'ndan 4 kişi ölmüş ve 179 kişi yaralı olarak kurtulmuşlardır. Bundan sonra büyükçe yatırımlar yapılmış ve "Railtrack" şirketi yerini devletleştirmiş bir şirkete bırakmıştır. Aralık 2005 başında hiç resmi kontrol görmemiş "Hartfordshire Petrol Depolama Terminali"'ne ait petrol depolarında büyük patlamalar olmuştur. 10 Mayıs 2002 Potter Barr'da olan ikinci tren kazasında hızla giden tren raydan çıkıp havaya uçmuş ve bir vagonu istasyon platformu üzerinde epeyce kaydıktan sonra durmuş, 7 kişi ölmüş ve çok sayıda yaralı ortaya çıkmıştır.

Hertfordshire coğrafi olarak Londra Havzası'nın kenarındadır.
Londra şehri 19. yüzyılda büyümeden kontluk çoğunlukla kırsaldı. Fakat Londra şehrinin büyümesi ve önce demiryolu ve şehirsel metro ulaşım sistemi gelişmesi ve sonra karayollarının otomobil trafiğine açılması ile kontluğun bir kısmı Londra'nın varoşu ve banliyösü haline dönüşmüştür. Hertfordshire'da günümüzde şehirleşme devamlı kontrol altına alınmıştır ve Londra etrafında bulunan "Metropoliten Yeşil Saha" kemeri ile gayet sıkı olarak kontrol edilmektedir.
Kontluk arazilerine yükseklik etraftaki bölge için nispeten kuzey-güney ekseninde yüksekçedir. Bu yüksek tepelik sırt arazi jeolojik bakımdan Kretase Dönemi tebeşir taşından oluşmuştur. Bu tepelik sırt arazisinin bölgenin en yüksek rakımlı mevkii Tring etrafında bulunmaktadır. Tepelik sırt üzerinden günümüzde "Ridgeways" adli bir uzun yol yürüyüş patikası geçmektedir. Bu Ridgeway patikası üzerinde bulunan Hertfordshire'daki Tring yakınlarında Hastoe mevkii ile Buckinghamshire'daki Drayton Beauchamp mevki arasında rakım 240 metreye ulaşmaktadır ve tepe Hertfortshire'ın en yüksek mevkii olmaktadır. Bu tepelik sırt arazide batıya gittikçe "Chiltrens" adı verilen nispeten düşük rakımlı sıralık tepeler sistemine bağlanmaktadır. Kontluğun güneyinde bulunan araziler Londra Kili ile kaplıdır. Kontluğun doğusu ise Buzul Çağında buzla kaplı olduğu için bu çağ geçince küçük taşlar şekilde olan moren kili taşları bu arazilerin yüzeyini nispeten ince bir tabaka halinde kaplamaktadır.
Hertfortshire çok şehirleşme baskısına maruz kalmakla beraber kontluk arazisi günümüzde gayet kırsal görüntüsünü korumakta ve kırsal tarım arazisi olarak kullanılmaktadır.
Tebeşir olan kayalar su tuttuğu için Hertfordshire'ın tebeşir kayası olan toprak altı tabakalarında iyi su tutan akiferler bulunmaktadır. Bunun bir sonucu gayet temiz iyi içimli şu kaynakları bulunmasıdır. Günümüzde hemen hemen sona ermiş olmakla beraber bu kaynaklardan sağlanan temiz ve yeterli su ile Hemel Hempstead ve Berkhamsted civarlarında su teresi tarımı yapılmakta idi. Bu kaynakların birinin ortaya çıkardığı "Ware Deresi" 1613'te Hugh Myddleton adlı bir girişimci tarafından açılan "New River" kanalı ile o tarihten itibaren Londra şehrine temiz içme suyu sağlamak için kullanılmakta idi.
Kontluk sınırı "Çolne Suyu" ve "Lea Suyu"'nun şu toplama havzalarında bulunmaktadır. Bu iki akarsu yanında açılmış olan insan yapısı kanallar ile birlikte kuzey yönünde akış göstermektedirler.
Kırsal olma niteliği ile gayet çeşitli vahşi hayvan ve bitkilere habitat sağlamaktadır. Bu arazide çok bulunan ama başka yerlerde nispeten nadir olan bir hayvan "Royston Kargası"'dir.
Hertforshire Kontluğu'nda bulunan tebeşir kayası kireç ocaklarında yakılıp kirece dönüştürüp inşaatlarda ve gübre olarak tarımda kullanılabilmekta idi. Tebeşir kayası Hertfordshire'da 18. yüzyıl başlarından

Lordlar Kamarası (House of Lords), Birleşik Krallık Parlamentosu’nun üst kanadıdır. Alt kanat olan Avam Kamarası gibi, İngiltere’nin Londra kentindeki Westminster Sarayı’nda toplanır. Dünyada hâlen varlığını sürdüren en eski kurumlardan biri olan Lordlar Kamarası’nın kökenleri 11. yüzyılın başlarına, iki meclisli sistemin ortaya çıkışı ise 13. yüzyıla dayanır.
Avam Kamarası’nın aksine, Lordlar Kamarası üyeliği genellikle seçim yoluyla kazanılmaz. Üyelerin çoğu, siyasi ya da siyasi olmayan temelde, ömür boyu atanır. Kalıtsal üyelik 1999 yılından kaldırıldığı 2026 yılına kadar 92 kalıtsal lord ile sınırlandırılmıştır. Bunların 90’ı kurum içi ara seçimlerle seçilirken, Earl Marshal ve Lord Great Chamberlain görevleri gereği üyedir ve koltuklarını doğrudan miras yoluyla devralan tek iki görevlidir. Lordlar Kamarası ayrıca Lordlar Ruhani olarak bilinen, İngiltere Kilisesi’ne mensup en fazla 26 başpiskopos ve piskoposu da içerir. 2014’ten bu yana üyelik gönüllü olarak bırakılabilir ya da ihraç yoluyla sona erdirilebilir.
Parlamentonun üst kanadı olarak Lordlar Kamarası, Avam Kamarası ile birçok benzer işleve sahiptir. Yasaları inceler, hükûmeti denetler ve kamu politikalarını değerlendirip raporlar. Lordlar ayrıca yasa teklifleri sunabilir ya da tasarılara değişiklik önerileri getirebilir. Belirli sınırlı durumlar dışında yasaların yürürlüğe girmesini engelleyemese de, yasaların kabulünü bir yıla kadar geciktirebilir. Bu yönüyle Lordlar Kamarası, siyasi sürecin baskılarından bağımsız bir organ olarak, yasama ayrıntılarına odaklanan ve zaman zaman Avam Kamarası’ndan planlarını yeniden gözden geçirmesini isteyen bir “düzeltici meclis” olarak görülür.
Lordlar hükûmet bakanı olarak da görev alabilir, ancak genellikle Lordlar Kamarası Lideri dışında, daha çok alt düzey bakanlık görevlerine seçilirler. Lordlar Kamarası başbakanın ya da hükûmetin görev süresini kontrol etmez; yalnızca Avam Kamarası başbakanın istifasını isteme ya da seçim çağrısı yapma yönünde oy kullanabilir. Avam Kamarası’nın sabit bir sandalye sayısı varken, Lordlar Kamarası’nın üye sayısı sabit değildir. Haziran 2026 itibarıyla 775 aktif üyesi bulunmaktadır.
Kralın Konuşması, Parlamentonun Devlet Açılışı sırasında Lordlar Kamarası salonunda yapılır. Üst kanat rolüne ek olarak, Lordlar Kamarası Hukuk Lordları aracılığıyla 2009 yılında Yüksek Mahkeme kurulana kadar Birleşik Krallık yargı sisteminde nihai temyiz mahkemesi olarak görev yapmıştır.
Lordlar Kamarası, dünyada iki meclisli parlamentolar arasında alt kanadından daha büyük olan tek üst meclistir. Çin Ulusal Halk Kongresi’nden sonra dünyanın en büyük ikinci yasama meclisidir.

Avam Kamarası

Otokrasi, siyasi iktidarın devlet ve hükûmet başkanı tarafından mutlak biçimde kullanıldığı bir yönetim biçimidir. Bu sistem, özellikle bazı monarşi türleri ile tüm diktatörlük biçimlerini kapsarken, demokrasi ve feodalizm gibi çoğulcu ya da yerel güçlere dayalı yönetim biçimleriyle keskin bir karşıtlık içerisindedir. Otokrasi kavramına dair literatürde farklı tanımlar bulunmakla birlikte, bazı yaklaşımlar bu terimi yalnızca tüm yetkilerin tek bir bireyde toplandığı durumlarla sınırlandırırken diğerleri otoritenin mutlak güce sahip bir grup tarafından paylaşıldığı rejimleri de bu kapsamda değerlendirmektedir. Otokrat, yönetim altında bulunan bireylerin sivil özgürlükleri üzerinde tam denetim yetkisine sahip olup, bu hakların hangi koşullar altında kullanılabileceğini tek taraflı olarak belirleyebilir. Öte yandan, bazı siyasal sistemler otokratik ve demokratik unsurları bir araya getirerek, literatürde anokrasi, melez rejim ya da seçimli otokrasi gibi adlarla anılan hibrit yönetim biçimlerini ortaya çıkarabilmektedir. Otokrasi kavramı, antik tarihten bu yana siyaset felsefesinde kabul görmektedir.
Otokratlar, her türlü muhalefete siyasi baskı uygulayarak ve toplumun diğer nüfuzlu ya da güçlü üyelerini kendi taraflarına çekerek iktidarlarını sürdürürler. Genel kamuoyu, telkin ve propaganda yoluyla kontrol edilir ve otokratlar, siyasi ideoloji, din, doğuştan gelen haklar veya yabancı düşmanlığına başvurarak kendini halkın gözünde meşrulaştırmaya çalışabilir. Bazı otokrasiler, demokrasi görüntüsü verirken; kontrolü daha fazla uygulamak için yasama organları, adil olmayan seçimler veya göstermelik mahkemeler kurar. Otokratik yönetimin tek sınırı, rejimi korumaya yönelik pratik düşüncelerdir. Otokratlar, iradelerini kullanabilmek için ülkenin elitleri ve kurumları üzerindeki kontrollerini sürdürmeli, ancak aynı zamanda başka herhangi bir kişi ya da grubun önemli bir güç ya da etki kazanmasını da engellemelidir. İç zorluklar, bir darbeye yol açabilecekleri için otokratların karşılaştığı en önemli tehditlerdir.
Otokrasi, en eski yönetim biçimleri arasındaydı. Antik dünya boyunca şeflikler, şehir devletleri ve imparatorluklar şeklinde var olan despotizm olarak başladı. Monarşi, tarihin büyük bölümünde otokrasinin baskın biçimiydi. Diktatörlük, Latin Amerika'daki kaudillolar ve Avrupa'daki Napolyon ve III. Napolyon imparatorlukları ile başlayarak 19. yüzyılda daha yaygın hale geldi. Totaliter diktatörlükler, 20. yüzyılda faşist ve komünist devletlerin ortaya çıkmasıyla gelişti. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana çoğu diktatörlük, totaliter olmaktan ziyade otoriter olarak nitelendirilmektedir.

Otokrasi kelimesi, Antik Yunanca autos (Yunanca: αὐτός; "kendi") ve kratos (Yunanca: κράτος; "güç", "kuvvet") kelimelerinden gelir. Kratos, otoritenin Antik Yunan'daki kişileştirmesi olan Kratos'tan türetilmiştir. Orta Çağ Yunancasında, Autokratēs terimi imparator unvanını taşıyan herhangi bir kişi için kullanılırdı, gerçek iktidarlarına bakılmaksızın. Terim Antik Yunanistan ve Roma'da farklı anlamlarda kullanılmıştır. Ortaçağ'da Bizans İmparatoru, Romalılar'ın Otokratı olarak anılırdı. Bazı tarihsel Slav hükümdarları, Bizans etkisi nedeniyle Rus çarı ve imparatorları gibi, resmi unvanlarının bir parçası olarak Otokrat unvanını kullanmışlardır ve bu onları Avrupa'nın diğer bölgelerindeki anayasal hükümdarlardan ayırmıştır.

Totalitarizm ve askeri diktatörlükler genellikle otokrasiyle ilişkilendirilir, ancak otokrasi olmak zorunda değillerdir. Totalitarizm, devletin yaşamın her yönünü ve sivil toplumu kontrol etmeye çalıştığı bir sistemdir. Totalitarizm, bir üst lider tarafından yönetilebileceği gibi, bir presidyum, askeri cunta veya tek bir siyasi parti gibi kolektif bir liderlik tarafından da yönetilebilir. Bu durumda otokratik olmasa da, tek parti devleti gibi bir durumda olduğu gibi bir parti tarafından yönetilebilir.

Aristokrasi veya oligarşi, otokrasiye benzerdir, ancak gücü birden fazla kişi kullanır. Aristokrasi terimi otokrasiden farklı olarak, gücü elinde bulunduran kişileri veya grupları, soyluları ve yöneticileri ifade etmek için kullanılır.
Otokrasilerin çoğunda, diktatörün muhalifleri ve farklı düşüncedeki kişiler sistemli baskıya uğrar; örneğin, onları hapse atmak veya hatta öldürmek gibi uygulamalara maruz kalırlar. Otokrat üzerinde hiçbir kontrol olmadığı için, gücü kötüye kullanma olasılığı oldukça yüksektir.
Genel olarak, otokrasi demokrasinin zıttıdır. Burada güç sahipleri -teoride- halk temsilcileri tarafından denetlenir. Ancak pratikte, demokratik kurumlar bağımsız değildir veya, örneğin İran'da olduğu gibi, seçilmemiş kurumlar tarafından gölgede bırakılır. Ayrıca, bakanlar genellikle parlamenterlerden daha fazla güce sahiptir. Bu nedenle, gerçek demokrasiden mutlak diktatörlüğe kadar otokrasi biçimleri mevcuttur.
Bu durumlarda, Adolf Hitler gibi bir diktatör demokratik bir şekilde iktidara gelebilir; ancak iktidara geldikten sonra demokratik kurumları yavaşça ortadan kaldırabilir.

Eski dönem Avrupa'dan örnekler, erken devletleşmenin demokrasi için uygun olduğunu göstermektedir. Jacob Hariri'ye göre, Avrupa dışında, tarih erken devletleşmenin otokrasiye yol açtığını göstermektedir. Verdiği nedenler, ilk otokratik yönetimin devam etmesi ve "kurumsal aktarım" veya Avrupa yerleşimi olmamasıdır. Bu durum, sömürgeleştirmeyle mücadele etme kapasitesi veya Avrupalıların yeni kurumları yönetmek için ihtiyaç duymadığı devlet altyapısının varlığından kaynaklanıyor olabilir. Bu ülkelerde temsilci kurumların tanıtılması mümkün olmamış ve otokratik yönetimlerini sürdürmüşlerdir. Avrupa kolonizasyonu çeşitlilik göstermiş ve birçok faktöre bağlı olarak gerçekleşmiştir. Doğal kaynakları zengin olan ülkeler, sömürgecilik ve dolaylı yönetim uygularken diğer kolonilerde Avrupalı yerleşimciler görülmüştür. Bu yerleşim nedeniyle, bu ülkelerde muhtemelen yeni kurumların kurulması deneyimlendi. Sömürgeleşme aynı zamanda faktör verimliliğine ve yerleşiklerin ölüm oranına bağlı olarak gerçekleşti.
Mancur Olson, otokrasilerin anarşiden devlete geçişin ilk aşaması olarak gelişimini teorize eder. Olson'a göre, anarşi birçok "dolaşan haydutun" birçok farklı coğrafi bölgede dolaşarak yerel nüfustan servet çekmesiyle karakterizedir ve bu durum yerel nüfusu yatırım yapma ve üretme konusunda teşvik etmek için az bir motivasyon bırakır. Yerel nüfus üretmeye motivasyonunu kaybettikçe, hem haydutların çalacakları servet hem de insanların kullanacakları servet azalır. Olson, otokratları vergi şeklindeki servetin fethane üzerindeki baskısını kontrol ederek bu ikilemi çözen "sabit haydutlar" olarak teorize eder. Bir otokrasi geliştikten sonra, Olson'a göre hem otokrat hem de yerel nüfus daha iyi durumda olacak çünkü otokrat, fethane içindeki servetin korunması ve büyümesi konusunda "kapsayıcı bir çıkar" sahip olacaktır. Şiddet rantların oluşumunu tehdit ettiği için "sabit haydut" şiddeti tekel haline getirme ve barışçıl bir düzen oluşturma teşvikine sahiptir. Peter Kurrild-Klitgaard ve G.T. Svendsen, 9. ila 11. yüzyıllarda Viking genişlemesinin ve yerleşimlerinin dolaşan haydutların sabit hale gelmesi olarak yorumlanabileceğini savunmuşlardır.
Douglass North, John Joseph Wallis ve Barry R. Weingast, otokrasileri şiddeti tekel hâline getirme ihtiyacından doğan sınırlı erişim düzenleri olarak tanımlarlar. Olson'ın aksine, bu bilim insanları erken devleti tek bir hükümdar olarak değil, birçok aktör tarafından oluşturulan bir örgüt olarak anlamaktadır. Otokratik devlet oluşum sürecini, şiddete erişimi olan bireyler arasındaki müzakere süreci olarak tanımlarlar. Onlara göre, bu bireyler birbirlerine kaynaklara erişim gibi ayrıcalıklar tanıyan bir hakim koalisyon oluştururlar. Şiddet rantları azalttıkça, hakim koalisyon üyelerinin işbirliği yapma ve çatışmadan kaçınma teşviki vardır. Hakim koalisyon üyeleri arasında rekabeti önlemek için ayrıcalıklara sınırlı erişim gereklidir, böylece birbirlerine güvenilir bir şekilde işbirliği yapmaya ve devleti oluşturmaya taahhüt edeceklerdir.

Kapalı otokrasi ve seçimle işbaşına gelen otokrasi arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Her ikisi de tek bir kişi veya grup tarafından tam yetkiyle yönetilen otoriter yönetim türleridir.
Kapalı otokrasi, resmi parti dışındaki tüm partilerin yasaklandığı bir yönetim biçimidir. Ancak, rejime açıkça karşı olmayan politik bağımsızlar zaman zaman seçilebilir. Bu seçkin grup, halktan hiçbir hesap verme sorumluluğu taşımaz çünkü halka hiçbir sivil özgürlük sağlanmaz. Bu kişiler, miras yoluyla, bir darbe veya diğer meşru olmayan yöntemlerle yetki pozisyonlarını elde edebilirler ve liderleri konusunda hiçbir "seçim" hakları yoktur. 2022 V-Dem Demokrasi Raporu'na göre, kapalı otokrasilerin (2020 itibarıyla 30 ülke) sayısı giderek artmaktadır ve küresel nüfusun %26'sını oluşturmaktadır. Kapalı otokrasiden liberal demokrasiye geçmek için, başlangıçta yarı-liberal otokratik bir geçiş dönemi gerekmektedir (eğer bir savaş sırasında demokratikleşmeyi isteyen yabancı güçler tarafından işgal edilmezlerse).

Öte yandan, seçimle işbaşına gelen otokrasi, otokratın seçim gibi demokratik bir prosedürle kontrolü ele geçirdiği bir yönetim biçimidir. Ancak, bir otokrat bir kez iktidara geldiğinde, yetkisini genişletmek, diğer siyasi figürlerin etkisini kısıtlamak ve mahkeme ve bağımsız basın gibi demokratik kurumları hedef alarak kendilerine karşı çıkanları etkisiz hale getirmek için pozisyonunu kullanacaktır. Seçimleri manipüle ederek iktidar değişimini olası ya da imkansız hale getirmeyi amaçlar. Seçimle işbaşına gelen bir otokrasi altında demokrasiye dair bir görüntü olabilir, ancak gerçekte otokrat çoğu yetkiye sahiptir ve halkın onu hesap verebilir tutma fırsatı çok sınırlıdır, kapalı otokrasiyle benzer şekilde. Bu durum aynı zamanda "otokratik tarafa eğilimli bir hibrit rejim" olarak da adlandırılır. Seçimle işbaşına gelen otokrasiler hâlâ küresel olarak en yaygın hükûmet yapısı olarak kabul edilmektedir - dünya nüfusunun %44'ü bu rejim altında yaşamaktadır. Seçim

Sir (İngilizce telaffuz: [ˈsɜː(ɹ)]), İngilizce’de erkek bireylere yönelik kullanılan resmî bir hitap şeklidir. Tarihsel olarak şövalyelik ve baronetlik gibi ünvanlara sahip kişilere yönelik geliştirilmiş bu ifade, zamanla sosyal statü ve rütbeye dayalı genel bir saygı ünvanı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Modern Britanya onur sisteminde, şövalyelik nişanına sahip kişilere verilen bir ön addır. Kadınlar için karşılığı Dame, şövalyelerin eşlerine yönelik hitap biçimi ise Lady şeklindedir.

“Sir” kelimesi, Orta İngilizcede “sire” formunda yer almış, Eski Fransızca sire (“efendi, lord”) teriminden gelmektedir. Bu ise Roma dönemine ait halk Latince'sindeki seior sözcüğüne, oradan da klasik Latince senior (“daha yaşlı, kıdemli”) kelimesine dayanır.

İlk kullanımları 12–13. yüzyıla tarihlenir. Laȝamon'un 1200 civarı yazdığı “Brut” destanında “sire” örneklerine rastlanır.

Feodal sistemde lordlara ve yüksek dereceli subaylara saygı ifadesi olarak yaygınlaştı. Aynı dönemde İngiliz soyluların yazılı belgelerinde de “Sir John” vb. biçimlerde yer aldı.

Birleşik Krallık'ta en yüksek onurlardan biri olan şövalyeliğe kabul edilen kişiler, törenden itibaren isimlerinin önüne “Sir” ekleyebilirler. Şövalyeliğe ilişkin resmi kayıtlar, Londra’daki Merkezi Şövalyelik Şansölyeliği’nde (Central Chancery) tutulur. Debrett’s’a göre “Sir John Smith” örneğinde görüldüğü gibi, ünvan her zaman verilen adla birlikte kullanılır.

Baronetlik ünvanı da şövalyelik derecesinin hemen üstünde yer alır; baronetler de isimlerinin başına “Sir” ekleyebilirler. Diğer yüksek rütbeli makam veya ünvan sahipleri (örneğin bazı devlet memurları, meslek odası başkanları vb.) protokol gereği “Sir” ile hitap edilebilir.

Ünvanı kendi hakkıyla kazanan kadın şövalyelere verilir; isimlerinden önce “Dame” kullanılır (ör. Dame Judi Dench).

Bir şövalye veya baronetin eşi “Lady” ünvanını taşır (ör. Lady Margaret Smith).

Günümüzde “Sir” ünvanı, hem resmi protokolde hem de günlük resmi yazışmalarda saygı ifadesi olarak kullanılmaya devam etmektedir. Kraliyet ailesi üyeleriyle yapılan resmi karşılaşmalarda, ilk olarak “Your Majesty” ya da “Your Highness” şeklinde hitap edilir; ardından erkekler için “Sir”, kadınlar için ise “Ma’am” şeklinde devam edilir. Öte yandan, iş dünyasında ya da resmi mektuplarda muhatabın adı bilinmediği durumlarda “Dear Sir” ifadesi hâlâ yaygın biçimde kullanılmaktadır. Bu kullanımın çağdaş örneklerinden biri, 25 Mart 2025 tarihinde yazar ve oyuncu Stephen Fry'ın, akıl sağlığı çalışmaları ve hayır işlerine katkılarından dolayı Kraliçe tarafından şövalye ilan edilmesiyle “Sir Stephen Fry” ünvanını almasıdır.

St Albans, Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Doğu İngiltere bölgesinde ve Hertfordshire kontluğu içinde bulunan ve sınırlı yetkilerle mahalle yerel idaresi (civil parish) statüsünü taşıyan ve Harpenden'i de içeren St Albans Şehir ve Bölgesi Yörel İdaresi ve bir Belediye Reisi (mayor) ile yönetilen ve 1877'de Kraliçe Victoria beratı ile şehir olma statüsü kazanmış bir yerleşkedir.

St Albans'da tarihi ilk yerleşke şimdiki şehrin 2 km kadar batısında kalan bir tepenin üzerine yerleşen Kelt asıllı Catuvellaun kabilesinin merkezi olmuştur. Antik Romalılara Britanya adasını işgal ettikten sonra bu yerleşkenin yakınına ve Ver Çayı vadisine şimdiki şehrin merkezinde bir kışla kurmuşlar ve bu genişleyip büyüyüp "Verulamium" şehri olmuştur. Bu Romalı şehri gelişip Romalılara Britanya adası merkezi olan eski Londra, Londinium'dan sonra adanın ikinci büyük merkezi olmuştur. Romalı şehrinden kalan harabe şehir duvarları hala St Albans da görülebilmektedir.
Romalılar Britanya adasından çekildikten sonra şehir çöküp boşalmış ve Orta Çağ'da Britanya'ya göç eden Angl'ların Mercia Krallığı içinde bulunmuş  ve onlar tarafından Verlamchester veya  Wæclingacaesterve olarak anılmıştır. Orta Çağ'da şehir şimdiki katedralin doğusunda bir tepede kurulu idi,
Orta Çağ'da Benediktin keşiş tarikatı üyeleri St Albans Manastırı'nı MS 342'de öldürülen ilk Britanyalı Hristiyan şehidi olan St Albans adına kurmuşlardır. Bu manastır Benediktin tarikatının en önemli kuruluşu olmuştur. Şimdi katedral binası yapımına 1077'de manastır keşişleri tarafından başlatılmıştır. İngiliz insan haklarını ilk belirleyen doküman olan Magna Carta'nın bu manastırda hazırlandığı bildirilir.
Kral VIII. Henry Anglikan Protestanlığı yaymak için 1539'da İngiltere'deki bütün manastırları kapattırmış ve çoğu bu nedenle harabe olmuştur. Ancak St Albans Katedrali yanındaki ufak şehirde yaşayanlar tarafından 1553'te satın alınmış ve mahalle kilisesi olarak kullanılmaya başlamıştır.

St Albans'in şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Fano, İtalya
 Nyíregyháza, Macaristan
 Nevers, Fransa
 Odense, Danimarka
 Worms, Almanya
 Nieuwleusen, Hollanda
St Albans'in şu şehirle dostluk bağlantısı vardır:

 Sylhet, Bangladesh

Curlie'de Albans/ St Albans (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

 (İngilizce)

Francis Bacon tarafından yazılan Yeni Atlantis (New Atlantis), yazarın ölümünden sonra yayınlanan tamamlanmamış ütopik bir romandır. Beklenmedik bir şekilde Francis Bacon'un başka bir çalışması olan Sylva sylvarum’un arkasına sıkıştırılmış olarak bulundu. Yeni Atlantis romanında Bacon, insan keşfi ve bilgisinin geleceğine dair bir vizyon tasvir ederek, insanlık için isteklerini ve ideallerini ifade etti. Roman, "cömertlik ve aydınlanma, haysiyet ve ihtişam, dindarlık ve halk ruhunun hayali Bensalem sakinlerince ortak tutulan nitelikleri olduğu ütopik bir arazinin yaratılmasını tasvir ediyor. İdeal kolejinin planı (Solomon’un Vakfı ya da Solomon'un evi) ve organizasyonu hem uygulamalı hem de saf bilimlerde modern araştırma üniversitesini tahayyül etmiştir.

Yeni Atlantis ilk olarak, Bacon'un sekreter ve papazı olan William Rawley tarafından 1626'da yayınlanan Sylva sylvarum'un arkasında bulundu. Sylva, 4 Temmuz 1626'da kitap dükkânlarına girdiğinde (Bacon'un ölümünden üç ay sonra) Yeni Atlantis'ten hiç bahsedilmedi ve 1670'e kadar Sylva'da tanınmadı. 1676'ya kadar iki eser tek bir esermiş gibi yayınlandı, Sylva'nın ilk baskısı 'William Lee için J. H. için basıldı', New Atlantis ise McKerrow'a göre belki de Mathewes tarafından basıldı. Çoğu yorumcunun göz ardı ettiği 2 sayfalık Magnalia naturae, Yeni Atlantis’ti. Göz ardı etmelerinin nedeni yüksek ihtimalle metni sylva’ya ya da Yeni Atlantis’e bağlamanın hayli zor olmasıdır. Thomas Newcomb 1659’da Yeni Atlantis’i tek bir metin olarak yayınladı, ama genel olarak Yeni Atlantis kimsenin ne yapacağını bilmediği bir metin gibi görünüyordu. Daha sonra Latince çevirisin Operum morelium et civilium (1638) koleksiyonunda yayımlasa bile, Rawley’nin okuyuculara mektubu metnin yazılış amacını tam anlamıyla kavrayamadığını gösteriyor.1659’da Thomas Bushell “Mineral Prosecutions” eserinde Yeni Atlantis'ten alıntı yaptı, 1660'da Yeni Atlantis'in devamı yayımlandı ve 1662'de John Heydon'un kutsal rehberinin önsözünde Yeni Atlantis'in “Gül-Haçlı” versiyonu kendine yer buldu.

Roman, Peru'nun batısında bir yerde Pasifik Okyanusu'nda kaybolduktan sonra bir Avrupa gemisinin mürettebatı tarafından keşfedilen hayali bir ada olan Bensalem'i tasvir ediyor. Roman kısaca adanın gelenek göreneklerini ve Solomon'un evinin diğer kurumlardan ayrılan yönlerini tasvir ediyor.
Toplumun ve adanın tarihinin birçok yönü tanımlanmıştır. Mesela Hristiyan dini adaya İncil'in bir kopyası olarak gelmiştir ve İsa'nın Yükselişinden birkaç yıl sonra “Ailenin Bayramı” olarak bilinen kültürel bir şölende Havari Aziz Bartholomew'in (Saint Bartholomew) mektubu mucizevi bir şekilde ortaya çıkmış ve Tanrı, Yaratılışın eserlerini ve onların sırlarını bilme ve ilahi mucizeleri, doğa eserlerini, sanat eserlerini ve her türlü empoze ve illüzyonları ayırt etme lütfunu Solomon'un Evi'ne vermiştir. Adada bir sürü araç, metot, bilimsel araştırma Solomon'un Evi tarafından kullanılmıştır.
Muhataplar arasında Yabancılar Evi valisi Yahudi Joabin ve Solomon'un Evi Başı başkanını bulunmaktadır.
Bensalem sakinleri, yüksek ahlaki bir karaktere ve dürüstlüğe sahip olarak tanımlanır, bireylerden herhangi bir ödeme kabul etmez, adanın sakinleri tarafından söylendiği gibi, iffetli ve dindar olarak tanımlanır:
Ama şimdi beni dinleyin, size ne bildiğimi anlatacağım. Dünyada, Bensalem gibi iffetli bir ulusun olmadığını anlayacaksınız. Bütün kirlilik ve kokuşmuşluktan uzak, Dünyanın bakiresi. Avrupalı kitaplarınızdan birinde, Zina Ruhu'nu görmek isteyen mukaddes bir keşiş okuduğumu hatırlıyorum ve orada ona küçük çirkin bir Etiyopyalı göründü. Ancak, Bensalem'in iffet ruhunu görmek isteseydi, ona çok güzel bir melek gibi görünürdü. Çünkü ölümlü erkeklerin arasında iffetli kafaları olanlar kadar adil ve takdire şayan birileri yoktur. Bu nedenle onların yanında kerhanelerin, kahpelerin ve buna benzer şeylerin yeri yoktur.
Kitabın sonlarına doğru, Solomon'un Evi Başkanı, Solomon'un Evi'nin tüm bilimsel başarılarını göstermek için Avrupalı ziyaretçilerden birini evine davet ediyor. Burada, doğayı anlamak için Baconian metoduyla (Bacon metodu) deneyler yapılır ve toplanan bilgiler toplumun iyiliği için kullanılır. Metot şöyledir:

Kuruluşlarının sonu
Çalışmalar için yapılan hazırlıkları
Arkadaşların atandığı çeşitli istihdam ve işlevler
Devam ettirdikleri tüzük ve törenler
çalışmaları için yapılan hazırlıkları; 3) arkadaşlarının atandığı çeşitli istihdam ve işlevler; 4) ve devam ettirdikleri tüzük ve törenler.
İnsan keşfinin ve bilgisinin geleceğine dair bir vizyon tasvir etti. İdeal kolejinin planı “Solomon’un evi” ve organizasyonu hem uygulamalı hem de saf bilimlerde modern araştırma üniversitesini tahayyül etmiştir.
Kuruluşlarının sonu şu şekilde tanımlanır: “Vakfımızın sonu, nedenlerin ve şeylerin gizli hareketlerinin bilgisi ve insan imparatorluğunun sınırlarının mümkün olan her şeyi etkilemesidir.”
Vakıf başkanı Solomon's Evi üyelerinin atandığı çeşitli istihdam ve işlevleri açıklarken şunları söyledi:
‘’Yoldaşlarımızın çeşitli istihdam ve ofisleri için, bize kitap ve kitap özetleri ve diğer tüm bölümlerin deney modellerini getiren diğer ulusların (bizim için gizlediğimiz) mensubuymuş gibi yabancı ülkelere yelken açan on iki üyemiz var. Bunlara ışık tüccarları diyoruz.”
“Tüm kitaplardaki deneyleri toplayan üç üyemiz var. Onlara yağmacı diyoruz.”
“Tüm kaba sanatların, ayrıca liberal bilimlerin ve ayrıca sanat sayılmayan uygulamaların deneylerini toplayan 3 üyemiz var. Onlara gizem-adamları diyoruz.”
“Faydalı olabileceğini düşündükleri yeni deneyleri yapan 3 üyemiz var, onlara öncüler diyoruz.”
“Üç üyemiz diğer dört arkadaşların ortaya çıkardıkları veya yaptıkları deneyleri başlıklar ve tablolar halinde düzenleyerek, onlardan sonuçlar çıkarmayı kolaylaştırırlar. Onların ismiyse 'derleyiciler'dir.”
“Evimizin üç üyesinin görevi de diğer üyelerin yaptıkları deneyleri değerlendirmek ve bunların içinden insanın hayatına, bilime ve bilgisine katkıda bulunabilecek keşifleri ayıklayıp çıkarmaktır. Onlara hayırsever diyoruz.”
“Sonra da önceki çalışmalarda ve derlemelerde elde edilen sonuçlar üzerinde tartışmak üzere bütün üyelerimizin katıldığı çeşitli toplantılar ve görüşmeler düzenleriz. Üç üyemiz bizi doğaya daha fazla nüfus etmemizi sağlayacak ve bizi daha çok aydınlatacak deneylere yönlendirirler. Bunlara İsa’nın kuzuları adını verdik.”
“Bu şekilde yönlendirilmiş deneyleri yürüten ve raporlayan üç tane daha üyemiz var. Onlara aşılayıcılar diyoruz.”
“Son olarak, deneylerle eski keşifleri daha büyük gözlemler, aksiyomlar ve aforizmalar haline getiren üçümüz var. Onlara doğanın yorumcuları diyoruz.”
Bu kısa alıntı bile Bacon'un bilimin sadece gözlem birikimi değil analiz gerektirdiğini anladığını göstermektedir. Bacon ayrıca deney tasarımının geliştirilebileceğini öngördü.
Evinin tüzüklerini ve törenlerini açıklarken Solomon Evinin başkanı şunları söyledi:
“İşlerimizi aydınlatması ve onları iyi ve kutsal yöne çekmesi için Tanrıya her gün söylediğimiz ilahilerimiz ve her gün ettiğimiz dualarımız var.”
Son olarak, Solomon'un Evi'nin tüm bilimsel geçmişini gösterdikten sonra Avrupalı ziyaretçiye bunu yayınlama izni verdi:
“Solomon’un evinin başkanı ayağa kalkıp diz çöktü ve elini kafama koydu ve dedi ki; ‘Tanrı seni kutsasın oğlum, Tanrı verdiğim bu kararı kutsasın, diğer ülkelerin iyiliği için bizim bilinmeyen adamızı anlatma iznini veriyorum.”

Adanın ismi Bensalem, iki İbranice sözcükten oluşur: "ben" (בן) - "oğul" ve Kudüs'ün eski adı olan "salem" veya "shalem" (שלם) – “bütün” veya “tam”. Dolayısıyla Bensalem, Kudüs'ün Oğlu anlamına gelir. Etimolojik olarak salem, ilk anlamı barış olan shim kökünden gelir. Benzer şekilde Arapçada ben, "oğula ait;" salem ise "güvenlik, huzur ve barış" anlamındadır. Buradan Bensalem, "huzur sağlanan kişi" anlamı kazanır. Salem aynı zamanda Arapçada kişi adı olarak kullanılır. Bu durum Bacon'ın Salem ve Salomon adları arasındaki benzerlikten yararlanarak adaya böyle bir isim verdiğini gösterir.

Yeni Atlantis yoğun ayrıntılarla dolu bir hikâye. Bacon'un neyi aktarmaya çalıştığına dair birçok güvenilir yorum var. Aşağıda metnin aşılamaya çalıştığı birkaç düşünce var.

Hikâyenin başlarında, Yabancılar Evi valisi, Hristiyanlığı Ada'ya getiren inanılmaz koşulları anlatıyor.
Kurtarıcımızın yükselişinden yaklaşık yirmi yıl sonra bu olay vuku buldu (c. MS 50), denizde bir mil, büyük bir ışık direği olabileceği için Renfusa halkı (adanın doğu kıyısında bir şehir, görüşte, gece bulutlu ve sakin) görüldü; keskin değil, denizden yükselen, cennete doğru harika bir yol olan bir sütun veya silindir şeklinde; ve tepesinde, direğin gövdesinden daha parlak ve görkemli büyük bir ışık haçı görüldü. Bu garip bir manzara karşısında, şehir halkı meraklı bir şekilde için kumların üzerinde bir araya geldi; ve sonra bu muhteşem manzaraya yaklaşmak için bir dizi küçük tekneye bindiler. Ancak tekneler direğe altmış metre yaklaştıklarında birden tiyatrodaymış gibi direğe bağlandılar. Bu cennetsel bir sinyaldi. Bu teknelerden birinde Solomon'un Evinin bilge adamlarından biri vardı, bir süre bu sütunu ve haçı izledikten sonra dizlerini kırdı, ellerini açtı ve dua etmeye başladı:
“Ulu Tanrım lütfunla yaratılış işlerini ve onların gerçek sırlarını bilmemiz için meclisimize yardım et. Bize insanoğluna, kutsal mucizeler, doğanın işleri ve sanat işleri ile hile ve sahtekarlık arasında farkını anlamamıza yardım et! Şu insanlar önünde tanıklık eder ve kabul ederim ki şu anda gözlerimizin önündeki şaheser senin bize sunduğun bir mucizedir. Ve kitaplarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla sen ancak kutsal bir işaret için mucize yaratırsın(doğa yasaları senin yasandır ve büyük bir amaç olmadan onları çiğnemezsin). Aciz kulların olan bizler bu işaretin amacını açıklamanı istiyoruz lakin bu ışığı bize göndererek bize gizlice iyi bir şey olduğunu anlatır gibisin.”
Duasını bitirdiğinde, diğer teknelerin hala bağlı olmasına rağmen kendi teknesinin hareket edebildiğini fark etti, teknesini yavaşça ışığa doğru yönlendirdi, tam ışığa ulaşacakken haç ışık boşluğa s

Zatürre, pnömoni (İngilizce: pneumonia) ya da batar, akciğerde görülen yangılardır. Klasik pnömonilerde, akciğerlerin hava geçitlerindeki son bölüm (terminal bronşioller) ve hava kesecikleri (alveoller) etkilenir. İnterstisiyel pnömonilerde, hava kesecikleri (alveoller) arasındaki bölmeler (alveol septumları) yoğunlukla etkilenen alanlardır. Akciğerler günde 10.000 litre havayı süzer. Kan dolaşımına oksijen taşıyan solunum havasıyla birlikte çok sayıda katı ve sıvı partikül ile zararlı gazlar da akciğerlere ulaşır. Solunum havası içindeki zararlı etkilere verilen tepkilerin büyük bölümü canlı etkenlerden kökenli infeksiyon hastalıklarıdır (bakteriyel pnömoniler, virüs pnömonileri, mantar pnömonileri, parazitik pnömoni). Toksik gazların ve sıvıların büyük bölümü “kimyasal pnömoniler” olarak nitelenir.
Her yıl, zatürre (pnömoni)yaklaşık 450 milyon kişiyi yani dünya toplamının yüzde yedisini etkiler ve yaklaşık 4 milyon ölümle sonuçlanır. Gelişmekte olan ülkelerde, çok yaşlı, çok genç ve kronik hastalarda pnömoni, önde gelen ölüm nedenlerindendir.

Bulaşıcı pnömoniye sahip kişilerde balgamlı öksürük ve ateş ile beraber titremeli üşümeler, nefes darlığı, derin nefes esnasında şiddetli veya saplanıcı türde göğüs ağrısı ve artmış solunum sayısı görülür. Yaşlılarda, konfüzyon en belirgin belirti olabilir. Beş yaşın altındaki çocuklarda görülen belirgin bulgu ve belirtiler ateş, öksürük ve hızlı veya güç solumadır.
Ateş, birçok diğer yaygın hastalıkta da görüldüğü için özgün değildir ve ağır seyirli hastalık veya malnütrisyon sahibi kişilerde görülmeyebilir. Ayrıca, öksürük iki aydan küçük çocuklarda çoğunlukla görülmez. Daha şiddetli bulgu ve belirtiler arasında morarma (siyanoz), azalmış susuzluk, kasılmalar, ısrarcı kusma, aşırı yüksek vücut ısısı veya azalmış bilinç seviyesi bulunabilir.
Bakteriyel ve viral pnömonilerde de genellikle benzer belirtiler bulunur. Bazı nedenler klasik ancak spesifik olmayan klinik özellikler ile ilişkilendirilirler. Legionella kaynaklı pnömoni, karın ağrısı, diyare veya konfüzyon ile ortaya çıkarken, Streptococcus pneumonia kaynaklı pnömoni pas rengi balgam ile ilişkilendirilir ve Klebsiella kaynaklı pnömonide “kuşüzümü jeli” olarak tanımlanan kanlı balgam görülebilir. Kanlı balgam (hemoptizi) tüberküloz, Gram-negatif pnömoni ve akciğer absesinin yanı sıra daha yaygın olarak akut bronşit hastalarında da ortaya çıkabilir. Mikoplazma pnömoni, boyundaki lenf bezlerinin şişmesi (lenfadenopati), eklem ağrısı (artralji) veya bir orta kulak iltihabı (otitis media) ile ilişkili olarak ortaya çıkabilir. Viral pnömoni, bakteriyel pnömoniye oranla daha yaygın olarak hırıltılı solunum ortaya çıkar.

Streptococcus pneumonia
Haemophilus influenza
Moraxella catarrhalis
Staphylococcus aureus
Legionella pneumophilia
Klebsiella
Pseudomonas

Virüsler (RSV, parainfluenza & influenza, adenovirus, corona)
Mycoplasma
Chlamydia

Gram-negatif basiller
Staphlyococcus aureus

Ağız florasının anaerobik bakterileri
Amniyon sıvısı
Mide içeriği (Mendelson sendromu)
Kimyasal maddeler (katı, sıvı, gaz)

Nocardia
Actinomyces
Tüberküloz

Anaerobik bakteriler
Staphlyococcus aureus
Klebsiella
Streptococcus pyogenes

Akciğerlerin özgün bir savunma sistemi vardır; ses tellerindeki kapanma refleksi, öksürük refleksi, sıvı (mukus) ve titrek tüylerin (silia) temizleyici etkisi, alveol makrofajlarının fagozitozu ile bireyin bağışıklık sisteminin gücü önemli fiziksel ve hücresel engellerdir.
Pnömonilerin oluşmasında 3 önemli faktör vardır:

Akciğerlerin savunma sisteminin aksaması,
Bireyin bağışıklık sistemindeki aksamalar,
Etkenin gücü (bakteri/virüs sayısı ve virülansı; toksik maddenin yoğunluğu).
Bu faktörlerin etkisi risk altındaki insanlarda çok daha belirgindir.

Risk faktörlerinin başlıcaları şunlardır:

Üst solunum yolları infeksiyonları
Ağız-diş-boğaz infeksiyonları
Kronik hastalıklar (KOAH, otoimmun hastalıklar, karaciğer hastalıkları, vd)
Akciğer ödemi
Diabet
Doku/organ nakli alanlar
İmmün yetmezlik sendromları (nötropeniler, HIV infeksiyonu, lenfoma, lösemi)
Bilinç kaybı (sarhoşluk, genel anestezi, kafa travması)
Reflekslerde azalma (nörolojik sendromlar, nöropatiler, felç)
Madde bağımlılığı (tütün, esrar, kokain)
Yaş (yaşlılar ve bebekler)

İnhalasyon: Havada asılı mikrop yüklü damlacıklar (damlacık infeksiyonu - en sık bulaşma yolu)
Aspirasyon: Üst solunum yollarının veya ağız boşluğunun mikrop içeren sıvılarının alt solunum yollarına girmesi
Bakteriyemi: vücuttaki bir infeksiyon odağından kana giren mikropların akciğerlere gelmesi
Direkt yayılma: komşu dokulardaki bir infeksiyon odağının akciğer dokusu içine ilerlemesi

Bronşit
Bronşiyolit

Pnömoni (bronkopnömoni, lobar pnömoni)
Akciğer absesi
Tüberküloz (verem)

Bakteriyel pnömonilerin oluşmasında, vücut-dışı (ekstrinsik) ve vücut-içi (instrinsik) faktörler oldukça önemlidir.
Vücut-dışı (ekstrinsik) faktörler (bakteriler): İnhalasyon ve aspirasyon, en sık görülen bulaş yollarıdır. Staphylococcus türleri, akciğerlere kan yolu (hematojen) ile gelir. Streptococcus pneumoniae, olguların yaklaşık %50'sinde izole edilir. Haemophilus influenzae kökenli pnömoniler tütün kullananlar ile KOAH ve bağışıklık sistemi sorunları olanlarda görece sıktır. K. Pneumoniae, alkoliklerde, KOAH olanlarda ve diabetlilerde görülen, oldukça kötü gidişli nekrotizan pnömoninin nedenidir. S. aureus pnömonisi oldukça yaygındır, Influenza A infeksiyonunun komplikasyonu olarak görülebilir; eroin bağımlılarında, hastanelerde damar yolu açılanlarda ve protezi olan hastalarda, bakterinin kan yolu (hematojen) ile akciğerlere ulaşmasının sonucu ortaya çıkar. Gram-negatif bakteri pnömonileri, hastane infeksiyonu olarak ve bağışıklık sistemi sorunu olanlarda görülür (Escherichia coli, Pseudomonas, Enterobacter ve Serratia ailesi başlıca etkenlerdir). Bazı Streptococcus pneumoniae ve methicillin-resistant Staphylococcus aureus (MRSA) gibi antibiyotiklere dirençli bakteri infeksiyonları yaygınlaşmaktadır.
Vücut-içi faktörler (instrinsik) faktörler: Pnömonilerin patofizyolojisinde vücut-içi faktörler (instrinsik) faktörler oldukça önemlidir.

Öksürük refleksinin çalışamaması (bakteri içeren ağız, burun ve boğaz salgısının solunum yollarına kaçması): Zehirlenme, felç, sarhoşluk, anestezi ve endotrakeal intübasyon durumlarında
İnaktivite (uzun süreli yatalak kalma)
Kronik hastalıklar: KOAH (bronşit, emfizem, bronşiektazi, astma), ootoimmun hastalıklar, karaciğer hastalıkları
Kanserler: Lenfoma, lösemi, multipl myeloma, vb
Tütün dumanı: Yerel vücut direncini azaltma, karbonmonoksidin toksik etkisi
Mide içeriği aspirasyonu (mide asidinin solunum yollarına kaçması; Mendelson sendromu): epilepsi, sarhoşluk, felç, anestezi, gebelik
Antikor üretimi bozuklukları (agammaglobulinemi ve hipogammaglobulinemi, multipl myeloma, lösemi, lenfoma, HIV infeksiyonu)
Kompleman sistemi yetersizliği
Dalak yokluğu (asplenia, splenektomi)
Solunum sisteminin akut virüs infeksiyonları (influenza virüsü)

Başlıca etkenler Streptokok, Stafilokok ve H. Influenza'dır.Risk faktörlerini taşıyan prematüre bebeklerde, çocuklarda ve yaşlılarda görece sıktır. Streptococcus pneumoniae toksinleri ve üreme yetenekleriyle etkilidir. Bakteri, çevresini kuşatan kapsül ile fagositlerden korunurlar. Ağız-boğaz (orofarinks) dokuları hastalık etkeninin ilk çoğalma yeridir. Bakteri çoğalmasıyla birlikte 5-8 gün içinde bağışıklık sistemi aktifleşir; antikor ve kompleman sisteminin çabasıyla infeksiyon kontrol altına alınabilirse ateş düşer. Risk faktörlerinin varlığında infeksiyon gerileyemez ve pnömoniye dönüşür.
Bronkopnömoni, akciğerlerin farklı loblarında yamalar biçiminde oluşan eksüdasyon ile karakterizedir; genellikle iki taraflıdır ve çoğu kez akciğerlerin alt loblarında yoğunlaşır. İrinli (süpüratif) eksüda bronşiollerden başlayarak çevresindeki alveollere yayılır. Lezyonlar küçük yamalar biçimindedir. Abseleşme alanlarına ve abselerin plevraya fistülleşmesine (empiyem) rastlanabilir. Tedavisi ya da bağışıklık sistemi yetersiz kalan hastalarda sepsis ve septik şok gelişebilir.

Olguların yaklaşık %95'inde etken Strep. pneumoniae (1,3,7, 2)'dir. Akciğer loblarından biri tümüyle etkileyen fibrinli-irinli (fibrinosüpütatif) bir yangı saptanır. Antibiyotik tedavisi oldukça etkindir. Tedavi görmeyen hastalarda lobar pnömoni 4 evre gösterir:
1.Evre - Hiperemi ve ödem (1-2. Günler): Etkilenen akciğer lobu kırmızı ve ağırlaşmıştır. Mikroskopik incelemede, damarlar eitrositlerle doludur (hiperemi). Akciğer alveollerine ödem sıvısı çıkışı vardır. Çok sayıdaki bakteri kümeleri arasında az sayıda lökosit (nötrofil polimorf) görülür.

2.Evre - Kırmızı hepatizasyon (2-4. Günler): Etkilenen akciğer lobu koyu kırmızı renklidir. Yüzeyi kuru ve beneklidir. Görünüşü ve kıvamı karaciğere benzer. Mikroskopik incelemede, hiperemi artmıştır, alveol boşluklarında eritrositler, fibrin ve nötrofil polimorf kümeleri vardır (akciğerin kıvamının ve renginin karaciğere benzemesinin nedeni alveollerin eksüda ile dolmasıdır).
3.Evre - Gri hepatizasyon (4-8. Günler): Akciğer lobunun katılaşmış durumu sürmektedir, ancak renk solmaya ve grileşmeye başlamıştır; renk değişikliğinin nedeni hipereminin gerilemesidir. Alveol boşlukları fibrin ve lökositlerle doludur, eritrosit sayısı çok azalmıştır.
4.Evre- Rezolüsyon (1-3. haftalar): Etkilenen akciğer lobunun rengi ve kıvamı normale dönmektedir. Alveol boşluklarındaki nötrofil polimorflar enzimleriyle bakterileri parçalamıştır; eksüda ve bakteri artıkları bol ve sarı renkli balgamla (öksürükle) dışarı atılır. Eksüdanın atılamayan bölümü makrofajlar tarafından fagosite edilir. Küçük eksüda artıkları (varsa), nedbe dokusuna dönüşür.

Akut solunum yetmezliği sendromu
Süperinfeksiyon (Gram-negatif bakteri eklenmesi)
Akciğer dokusu yıkımı ve bronşiektazi
Kronikleşme (eksüdanın temizlenememesi ve organizasyonu)
Abseleşme
Absenin plevraya fistülleşmesi (empiyem)
Pyemi ve sepsis
Solunum yetmezliği

Virüsler, pnömoni vakalarının yetişkinlerde yaklaşık üçte birinin ve çocuklarda %15'inin sebebidir. Yaygın bulaştırıcı ajanlar arasında rinov

Ötanazi (Yunanca: ευθανασία - ευ, eu, "iyi, güzel"; θάνατος, thanatos, "ölüm"), bir kişinin veya bir hayvanın yaşamını, yaşamlarının dayanılamayacak durumda olarak algılanması sebebiyle, acısız veya çok az acıtan bir ölümcül enjeksiyon yaparak, yüksek dozda ilaç vererek veya kişiyi yaşam destek ünitesinden ayırarak sonlandırmak. Ötanazi uygulaması bu üçü dışında farklı formlarda da olabilir; örneğin pasif ötanaziye kişinin tedavi edilebilecek ama ölümcül bir bulaşıcı hastalığının tedavi edilmeyerek kişinin, pasif olarak, ölümüne yol açılması dahildir. Ötanazinin farklı tipleri farklı yasal uygulamalara tabidir. Pasif ötanazi genelde birçok ülkede, farklı koşullar altında yasalken, aktif ötanazi çoğu ülkede yasaktır. Genellikle ötanazi başlığı altında tartışılan hekim destekli intihar (physician assisted suicide) genel olarak yasa dışı olmakla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington, Oregon, Montana ve Vermont eyaletlerinde yasaldır. Aktif ötanazi Türkiye'de yasal değildir. Yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'na göre, hastaya ötanazi uygulayan fail (hekim), tasarlayarak (taammüden) adam öldürme hükümlerine göre yargılanır ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılır. Bazı ülkelerde ötanazi yasal olmasa da, ötanazi faili cezaya çarptırılmaz.

Fransızca euthanasie veya İngilizce euthanasia "bir kimseyi acı çekmemesi amacıyla öldürme" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca ευθανασία(euthanasía) "hayırlı ölüm" sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca eû εῦ "iyi, hayırlı" ve Eski Yunanca thánatos θάνατος "ölüm" sözcüklerinin bileşiğidir.

Antik Yunan ve daha sonra Antik Roma'da ölümcül hastalığa yakalanmış hastaların tedavi edilmemesi sıkça karşılaşılan bir durumdu; bu tip bir hastayı tedavi etmeye çalışmanın hekime ancak utanç ve başarısızlık kazandıracağı ve bu tip bir uygulamanın genel olarak yanlış bir uygulama olduğu kanısı yaygındı. Bununla birlikte, Hipokrat Yemini'nde açıkça belirtildiği gibi, hekimin hastaya, hasta arzu etse dahi ölümcül bir ilaç vermesi veya tavsiye etmesi yasaktır; hoş karşılanmaz (Edelstein, s.6). Bununla birlikte Antik Çağ'ın ünlü filozoflarının birçoğu, örneğin Eflatun, Aristo ve Zeno, kentin (polisin) kaynaklarını tüketen, tedavisi olmayan hastalıklara sahip hasta yetişkinlerin gönüllü olmasalar dahi öldürülmelerinin veya bakımsızlıktan ölmelerine yol açmanın (yani pasif olarak ölmelerini sağlamanın) uygun olduğunu iddia etmişlerdir (Carrick; Anagnastopoulos). Bununla birlikte kişinin kendi yaşamına son vermesi hakkındaki görüşleri daha değişkendir. Örneğin Aristo intiharı kınarken, Seneca kişilerin yaşamlarını istedikleri zaman sonlandırmaya hakları olduğunu belirtmiştir.
Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte ötanazi konusundaki olumlu görüşler azınlığı oluşturmaya başlamıştır, zira Hristiyanlığın temel ilkelerine göre ötanazi büyük bir suç olarak nitelendirilmiştir. Bununla birlikte ötanaziyi veya kişinin ölümü seçme hakkı olduğunu savunan önemli isimler de olmamış değildir. Yazar Michel de Montaigne farklı bir perspektifle, “bizi yaşamın ölümden daha kötü bir duruma düşürmesiyle”, “Tanrı’nın bize (kendimizi öldürme) izni” verdiğini ve “en gönüllü (biçimde gerçekleşen) ölümün en iyisi” olduğunu belirtmiştir (Montaigne, 1946 [1580], s. 338). İngiliz filozof ve yazar Francis Bacon ise, hekimlerin hastaların ölümünü kolaylaştıracak bilgiye ve yeteneğe sahip olmaları gerektiğini yazmıştır. Bunların dışında İngiliz yazar John Dryden ve Charles Blount aşk acısı, onur veya sefalet gibi şeyler nedeniyle intihar etmeyi savunmuşturlar (Ferngren). Bu konuda en çarpıcı isimlerden birisi ünlü filozof David Hume olmuştur. “İntihar Üzerine” isimli denemesinde kişinin sefil bir hayatı sırf yaratıcısını mutlu etmek için sürdürmeye çalışmasını öngören dini görüşe karşı çıkar ve kişilerin otonomilerine ve özgürlüklerine vurgu yapar. Ayrıca, Antik Çağ filozoflarına benzer şekilde topluma katkısı olmamasına rağmen toplumsal kaynaklardan yararlanan bireylerin yaşamlarını devam ettirmeye zorunlu olmadıklarını savunur. Ünlü Alman filozof “Nietzsche de Hume’nin, otonomi sahibi kişilerin, toplumsal faydalılıklarını ve hazlarını yok eden bir hastalığa sahiplerse ölümlerine karar verebilme hakkına sahip oldukları, görüşünü benimsemiştir” (Encyclopedia of Bioethics, p. 1425). Destekleyenlerin dışında Hume'nin görüşünü benimsemeyen birçok ünlü filozof da olmuştur. Immanuel Kant için ihtiharın hiçbir çeşidi kabul edilemezdir. Çünkü onun ahlak teorisi ihtiharı her koşulda ve şartta reddeder.
Bunların dışında Darwinizmin 19. yüzyıldaki yükselişiyle birlikte, “kutsal yaşam” kavramı büyük bir darbe almış, hekim tarafından uygulanan ötanazinin savunucularının sayısı yükselmiştir. Ayrıca doğal seçilimin, suni olarak insan türü üzerine uygulanması ve öjenik tartışmaları açısından, ötanazinin ‘istenmeyen, doğal olarak kurtuluş şansı az olan’ belirli hasta grupları ve toplumsal gruplar üzerine uygulanması tartışması da Darwinizmin yükselişiyle belirgin bir seviyeye ulaşmıştır. Alman Ernst Haeckel, 1868'de Almanya'daki, fiziksel ve zihinsel olarak tedavi edilemeyecek bozukluklara sahip kişilerin acısız bir şekilde öldürülmeleri gerektiğini savunmuştur. Nazi Almanya'sında bu tip görüşler büyük bir yükseliş göstermiş fakat 2. Dünya Savaşı sonrasında kaybolmuştur. Dünya çapında devlet politikası olarak veya akademik anlamda bu tip bir ötanazi tartışması bugün yer almamaktadır.
Bugün ötanazi taraftarları ve ötanazi karşıtları farklı argümanlarla ötanazi tartışmasına katkıda bulunmaktadırlar. Ötanazi dünya çapında kabul edilmiş, yasal bir uygulama olmamakla birlikte, bazı ülke ve eyaletlerde yasaldır ve uygulanmaktadır; Hollanda, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Teksas eyaleti örnek olarak verilebilir. Bununla birlikte, bu ülkelerde ötanazinin uygulanması için uyulması gereken belirli şartlar ve prosedürler vardır. Pasif ötanazi, aktif ötanaziye oranla, daha yaygın bir şekilde farklı ülkelerde uygulanmaktadır.
Belçika'da 2014 ilkbaharında yürürlüğe giren yasa ile 18 yaş altındaki vatandaşlara ötanazi hakkı tanıyan ilk ülke Belçika oldu. Yasa, ilk kez 2016'da uygulandı.

İslam’a göre, insan Allah tarafından yaratılmıştır ve hayat ona Allah tarafından bahşedilmiştir. Bu sebeple insanın kendi canı üzerine karar verebilme hakkı yoktur, bu hak ancak Allah’ındır. Buradan hareketle İslam dininde hem intihar hem de ötanazi benzeri uygulamalar yasaktır, katil olarak görülür. Ayrıca, hayatın uzamasını sağlayacak her türlü uygulamanın uygulanması da gereklidir ve bu tip uygulamaların, durum müsaitken uygulanmaması yani bireyin ölüme terk edilmesi de yasaktır. Bu kurallar toplumsal yararlılığını kaybetmiş topluluklar için de geçerlidir ve toplumsal yararlılığını yitirmiş veya buna hiç sahip olamamış insanların öldürülmesi veya bakımsızlıktan ölüme terk edilmesi katl ile eşdeğerdir. İnsanın Allah’tan ölümü dilemesi de İslam’da hoş karşılanmayan bir davranıştır.

Museviliğin ötanaziye bakış açısı, insana ve insan hayatına bakış açısı temellidir. Musevilikte insanın Tanrı tarafından yaratıldığı ve hayatın Tanrı tarafından insana bahşedildiğine inanılır ve bu kutsal metinlerde de açıkça belirtilmiştir (Yaratılış, 2:2-27). Buradan hareketle kişinin, sanki hayatı kendisi yaratmış veya hayata sahipmiş gibi davranması beklenilemez; Tanrı tarafından bahşedilen hayat yine Tanrı tarafından, Tanrı’nın dilediği anda kişiden alınacaktır, bu sebeple kişinin kendi hayatını veya bir başkasının hayatını alması meşru değildir(Yaratılış, 9:5-6). İnsanın tanrı suretinde yaratıldığı inancı Musevilikte de bulunmaktadır ve bu da hayatın ve insanın özel bir ‘kutsallığı’ barındırdığı fikrini desteklemekte, ötanaziye bu anlamda da karşı çıkmaktadır. Kişinin toplumsal yararı kalmasa ve hatta yoğun acı içinde olsa dahi, hayatını mümkün olduğu kadar uzatması şarttır. Toplumsal yararı kalmamış insanların veya ağır bozukluklarla doğmuş bebeklerin aktif olarak öldürülmesi veya bakımsızlık sebebiyle ölüme terk edilmesi de yasaktır.

Hristiyanlık dini Musevilik kutsal metinlerini, kutsal metinleri içinde kabul ettiğinden insan ve insan hayatına dair akaid temelde büyük oranda benzerdir. Hristiyanlığın doğuşundan itibaren, kişinin kendi canına kıyması veya başkalarının canına kıyması kesinlikle yasak kılınmıştır. İnsanın tanrı suretinde yaratılmış olması inancı Hristiyanlıkta da mevcuttur ve insan, insan hayatı özel bir ‘kutsallığı’ içinde barındırır. Hristiyanlıkta da belirli bir toplumsal grubun, örneğin toplumsal yararlılığını kaybetmiş toplulukların, canına kıyılması meşru değildir. Çok erken dönemlerden itibaren (yaklaşık M.S. 2. yüzyıl) Hristiyanlık, intihar, çocuk ve bebeklerin katli (infantisit) ve benzeri eylemleri yasaklamıştır.
Hristiyanlık tarihinin önemli isimlerinden Augustine intiharı yoğun bir şekilde eleştirmiş ve intiharı 10 Emir’den altıncısı olan “Öldürmeyeceksin” emrine karşı bir hareket olarak görmüştür. Nitekim Hristiyanlığın genel görüşü bu olmuş ve 325 yılında, Roma İmparatorluğu'nun resmî dininin Hristiyanlık olarak ilan edilmesiyle birlikte intihar katl ile aynı görülmüştür. İntihar edenlerin Hristiyan mezarlıklarına gömülmesine karşı çıkılırken, intihar edenlerin mal varlıklarına da el konulmaya başlanmıştır. Daha sonraları ünlü teolog ve filozof Thomas Aquinas da intiharı eleştirmiş ve kınamıştır. Bu sıralarda ortaya çıkan yaklaşım, bugün Katolik Kilisesi'nin intihar ve ötanaziye dair görüşlerinin temelini oluşturmaktadır.
Protestanlıkta da durum pek farklı olmasa da zaman içinde değişim söz konusu olmuştur. Her ne kadar ilk dönem Protestanlığın önemli isimlerinin görüşleri Katolik Kilisesi'nin ve ilk Hristiyan yazarlarının görüşlerinden farklı olmasa da, son dönem ve çağdaş Prostestan din adamlarının ötanazi topluluklarında yer aldıkları ve ötanaziyi savundukları da görülmüştür. Bu tip din adamlarına Joseph Fletcher örnek olarak verilebilir

Theravada Budizminde bir rahip ölümün avantajlarından veya hayatın sefaletlerine kıyasla ölüm sonrası yaşamın iyiliğinden intiharı özendirecek şe

Ayrılma belitleri bir topolojik uzayın üzerine konan ve noktaların ve altkümelerin birbirilerinden ne kadar ayrı olduğunu belirten belitler ailesi. Bir topolojik uzayın bu belitlerden birini sağladığı söylendiğinde, topolojisi hakkında global bir bilgi verilmiş ve topolojinin cinsi daraltılmış olur. Örneğin, topolojinin sahip olduğu açık kümelere bakmaksızın o topolojinin T0 olduğunu söylemek, topolojik uzayda seçilmiş herhangi iki noktanın birbirlerinden ayırt edilebilir olduğunu garanti eder.
Ayrılma belitleri Almancada ayrılma anlamına gelen Trennung sözcüğüne atıfta bulunarak T harfiyle gösterilir. Bu belitlerden bazıları çok eskiden ifade edilmiştir, bazıları daha yenidir. Kimileri çalışılan matematik dalına göre ifadesinde farklılık göstermiş ve zaman içinde şöyle böyle standart bir listeye kavuşulmuştur. Kaynağına bağlı olarak adlandırmalar farklılık gösterebilir.

X topolojik bir uzay olsun.

Eğer X'te herhangi iki nokta topolojik olarak birbirinden ayıredilebiliyorsa, yani içerildikleri açık kümeler tamamen birbirlerinin aynı değilse (yani birini içeren ve diğerini içermeyen en az bir açık küme varsa) X uzayına T0 ya da Kolmogorov denir.
Eğer birbirinden ayırdedilebilir her nokta çifti birbirinden ayrılabiliyorsa, yani birinciyi içeren ve ikinciyi içermeyen en az bir açık küme ve ikinciyi içeren ve birinciyi içermeyen en az bir açık küme varsa, X 'e R0 ya da simetrik denir.
Eğer birbirinden farklı her nokta çifti hem birbirinden ayırdedilebiliyorsa hem de ayrılabiliyorsa, X'e T1, ya da Fréchet topolojisine sahip denir. Yani T1 olmak, T0 ve R0 olmak demektir. Böyle bir uzayda tek tek noktalar birer kapalı altkümedir.
Eğer birbirinden farklı her nokta çiftinin birbirinden ayrık birer komşuluğu varsa, X'e Hausdorff ya da T2 ya da ayrılmış denir. Bir Hausdorff uzay hem T0 hem R0'dır yani T1'dir. Fazladan istenen şey, noktaları birbirinden ayıran açık kümelerin ayrık seçilebilmesidir.
Eğer Hausdorff'luk belitinde noktaları ayıran ayrık kümeler kapalı seçilebiliyorsa, X'e T2½, ya da Urysohn denir. Tabii, tanım gereği T2½ uzay Hausdorff'tur.
Eğer verilen her kapalı küme ve onun içinde olmayan her nokta için, kümenin ve noktanın ayrık açık komşulukları bulunabiliyorsa, X'e düzenli denir.
X hem düzenli hem de T1'se, X'e düzenli Hausdorff ya da T3 denir. Böyle bir uzay Hausdorff'tur çünkü her bir nokta kapalı bir altkümedir. Düzenli Hausdorff uzay T2½'tur.
X hem T1 uzaysa hem de verilen her kapalı K kümesi ve dışındaki her x noktası birbirinden sürekli bir fonksiyonla ayrılabiliyorsa, yani X 'ten reel sayılara K 'de 0 x 'te 1 değerini alan sürekli bir fonksiyon bulunabiliyorsa, X'e Tychonoff, ya da T3½, ya da tamamen düzenli Hausdorff denir.
Eğer verilen her kapalı ayrık küme çifti birbirilerinden açık kümelerle ayrılıyorsa, yani kapalı kümeleri içeren iki tane ayrık açık küme bulunabiliyorsa, X'e normal denir. Urysohn önsavına göre, normal bir uzayda kapalı ayrık kümeler aynı zamanda fonksiyonlarla da ayrılabilir.
X hem T1 hem de normal ise, X'e normal Hausdorff, ya da T4 denir. Urysohn önsavı, T4 uzayın T3½ olduğunu garanti eder.
X hem T1'se hem de tamamen normal ise, yani herhangi iki küme çifti açık komşuluklarıyla ayrılabiliyorsa, X'e tamamen normal Hausdorff ya da T5 denir.
Verilen her kapalı ayrık küme çifti K ve L için, bunları birbirilerinden ayıran sürekli bir fonksiyon varsa ve bu fonksiyon altında 0'ın ters görüntüsü K, 1'in ters görüntüsü L ise, X'e mükemmel normal Hausdorff ya da T6 denir.
Yukarıda saydığımız ayrılma belitlerinin tanımdan gelen bir hiyerarşileri vardır. Listede daha başta olanlar, sonra gelenlerden daha genel durumlardır:
T0 > T1 > T2 > T2½ > T3 > T3½ > T4 > T5 > T6.

Matematikte değişken, kümenin keyfi bir ögesini temsil etmek için kullanılan bir semboldür. Sayılara ek olarak değişkenler, genellikle vektörleri, matrisleri ve fonksiyonları temsil etmek için kullanılır.
Değişken kullanarak cebirsel hesaplamalar yapmak, tek bir hesaplamada bir dizi problemi çözmeyi sağlar. Tipik bir örnek, verilen her denklemin, denklem katsayılarının sayısal değerlerini, onları temsil eden değişkenlerin yerine basitçe değiştirerek, her ikinci dereceden denklemi çözmesine izin veren ikinci dereceden formüldür.
Matematiksel mantıkta değişken, bir değişken ya teorinin tanımlanmamış bir terimini temsil eden bir simge ya da teorinin temel sezgisini temsil eden ve olası sezgisel yorumuna atıfta bulunmadan işlenen bir semboldür.

"Değişken" kelimesi Latince variābilis kelimesinden gelmektedir. "Vari(us)"', "çeşitli" anlamına gelirken; "-ābilis"', "yapabilme" anlamına gelmektedir. İki ifadenin birleşimi "çeşitlilik yapabilme" ve "değişebilme" anlamı katmaktadır.

7. yüzyılda Brahmagupta, Brāhmasphuṭasiddhānta adlı kitabında bilinmeyenleri cebirsel denklemlerde temsil etmek için farklı renkler kullandı. Kitabın bu bölümü "Çeşitli Renklerin Denklemi" olarak adlandırıldı.
16. yüzyılın sonunda François Viète, sonuca basit bir şekilde ulaşabilmek amacıyla bilinen ve bilinmeyen sayıları, günümüzde değişkenler olarak adlandırılan harflerle değiştirme ve bu harflerle sayılarmış gibi hesaplama fikrini ortaya koydu. Viète'nin bu fikrinde bilinen değerler ünsüz harflerle, bilinmeyen değerler ünlü harflerle gösteriliyordu.
1637 yılında René Descartes, Viète'nin fikrinin aksine günümüzde yaygın kullanıldığı gibi denklemlerde bilinmeyenleri x, y ve z; bilinenleri a, b ve c harfleriyle gösterdi.

J. Edwards (1892). Differential Calculus. Londra: MacMillan and Co. ss. 1 ff. 21 Mayıs 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Kasım 2019. 
Karl Menger, "On Variables in Mathematics and in Natural Science", The British Journal for the Philosophy of Science 5:18:134–142 (August 1954) JSTOR 685170
Jaroslav Peregrin, "Variables in Natural Language: Where do they come from? 5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", in M. Boettner, W. Thümmel, eds., Variable-Free Semantics, 2000, pp. 46–65.
W.V. Quine, "Variables Explained Away", Proceedings of the American Philosophical Society 104:343–347 (1960).

Matematikte, bir dizinin limiti, dizinin terimlerinin yaklaştığı değerdir. Eğer böyle bir limit varsa diziye yakınsak denir. Yakınsamayan diziye ıraksak denir. Bir dizinin limiti, analizin nihai olarak dayandığı temel kavram olarak görülür.
Limitler, herhangi bir metrik veya topolojik uzayda tanımlanabilir. Fakat çoğunlukla gerçel sayılarda tanımlandığını görürüz.

Yunan filozof Zeno of Elea limit işlemleri içeren paradoksları formüle etmesiyle meşhurdur.
Leukippos, Demokritos, Antifon, Eudoksos ve Arşimet bir alan ya da bir hacmi bulmak için yaklaşımlardan oluşan ve sonsuz dizi kullanan tüketme yöntemini geliştirdi. Arşimet sonsuz dizinin terimleri toplamakta ki buna günümüzde geometrik seri diyoruz, başarılı oldu.
Newton şu eserlerinde serilerle uğraştı: Sonsuz serilerle analiz (1669'da yazıldı, el yazması olarak yayıldı, 1711'de basıldı), Diferansiyel kalkülüs ve sonsuz seriler yöntemi (1671'da yazıldı, 1736'da İngilizce çevirisi basıldı, Latince aslı ise çok sonra basıldı) ve Tractatus de Quadratura Curvarum (1693'te yazıldı, Optiks eserine ek olarak 1704'te basıldı). Sonraki eserinde, Newton (x+o)n binom açılımını ele aldı ve sonraları (o→0 kabulü ile) limit alarak doğrusallaştırdı.
18. yüzyılda, Euler gibi matematikçiler tam doğru anda durdurarak bazı ıraksak serileri toplamakta başarılı oldu; hesaplanabildiği sürece limitinin olup olmadığını umursamadılar. Yüzyılın sonunda, Lagrange, Théorie des fonctions analytiques (1797) adlı eserinde titizlik eksikliğinin kalkülüste daha fazla ilerlemenin önüne geçtiğini söyledi. Gauss, hipergeometrik seriler (1813) adlı çalışmasında bir serinin hangi şartlar altında bir limite yakınsadığını ilk kez titizlikle inceledi.
Limitin modern tanımı (her ε için öyle bir N indisi vardır ki ...) Bernhard Bolzano (Der binomische Lehrsatz, Prag 1816, o zamanlar çok az dikkat çekti) ve 1870'lerde Karl Weierstrass tarafından yapıldı.

Gerçel sayılarda, eğer dizideki sayılar başka bir sayıya değil de yalnızca 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
'ye yaklaşıyorsa 
  
    
      
        L
      
    
    {\displaystyle L}
  
 sayısı 
  
    
      
        (
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{n})}
  
 dizisinin limitidir.

Eğer bir c sabiti için 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        =
        c
      
    
    {\displaystyle x_{n}=c}
  
 ise, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        →
        c
      
    
    {\displaystyle x_{n}\to c}
  
.
Eğer 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        =
        1
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle x_{n}=1/n}
  
 ise, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        →
        0
      
    
    {\displaystyle x_{n}\to 0}
  
.
Eğer 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 çift iken 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        =
        1
        
          /
        
        n
      
    
    {\displaystyle x_{n}=1/n}
  
 ise ve 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 tek iken 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        =
        1
        
          /
        
        
          n
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{n}=1/n^{2}}
  
 ise, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        →
        0
      
    
    {\displaystyle x_{n}\to 0}
  
. (
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 tek iken 
  
    
      
        
          x
          
            n
            +
            1
          
        
        >
        
          x
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x_{n+1}>x_{n}}
  
 olması konuyla alakasızdır.)
Herhangi bir gerçel sayı için, ondalık yaklaşmalar yapılarak o sayıya yakınsayan bir dizi oluşturabilir. Örneğin, 
  
    
      
        0.3
        ,
        0.33
        ,
        0.333
        ,
        0.3333
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 0.3,0.33,0.333,0.3333,...}
  
 dizisi 
  
    
      
        1
        
          /
        
        3
      
    
    {\displaystyle 1/3}
  
 sayısına yakınsar. Dikkat edilmeli ki 
  
    
      
        0.3333...
      
    
    {\displaystyle 0.3333...}
  
 ondalık gösterimi az önceki dizinin limitidir ve matematiksel olarak şöyle tanımlanır

  
    
      
        0.3333...
        ≜
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          ∑
          
            i
            =
            1
          
          
            n
          
        
        
          
            3
            
              10
              
                i
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle 0.3333...\triangleq \lim _{n\to \infty }\sum _{i=1}^{n}{\frac {3}{10^{i}}}}
  
.
Bir dizinin limitini bulmak her zaman kolay değildir. Örneğin, 
  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          
            (
            
              1
              +
              
                
                  1
                  n
                
              
            
            )
          
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }\left(1+{\frac {1}{n}}\right)^{n}}
  
, aynı zamanda e sayısı olarak bilinir veya Aritmetik-geometrik ortalama. Bu gibi durumlarda sıkıştırma teoremi genellikle kullanışlıdır.

Aşağıdaki şart sağlanıyorsa "
  
    
      
        (
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{n})}
  
 dizisinin limiti 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 sayısıdır" deriz:

Her 
  
    
      
        ϵ
        >
        0
      
    
    {\displaystyle \epsilon >0}
  
 gerçel sayısı için, öyle bir 
  
    
      
        N
      
    
    {\displaystyle N}
  
 doğal sayısı vardır ki, her 
  
    
      
        n
        >
        N
      
    
    {\displaystyle n>N}
  
 doğal sayısı için, 
  
    
      
        
          |
        
        
          x
          
            n
          
        
        −
        x
        
          |
        
        <
        ϵ
      
    
    {\displaystyle |x_{n}-x|<\epsilon }
  
 elde ederiz.
Başka bir ifade ile, her 
  
    
      
        ϵ
      
    
    {\displaystyle \epsilon }
  
 yakınlık ölçüsü için, dizinin terimleri o miktarda limite yakındır. 
  
    
      
        (
        
          x
          
            n
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{n})}
  
 dizisi 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 limitine yakınsıyor ya da yaklaşıyor denilir ve 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        →
        x
      
    
    {\displaystyle x_{n}\to x}
  
 veya 
  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        
          x
          
            n
          
        
        =
        x
      
    
    {\displaystyle \lim _{n\to \infty }x_{n}=x}
  
 biçiminde yazılır.
Eğer dizi bir limite yakınsıyorsa, o zaman yakınsaktır, aksi takdirde ıraksaktır.

Dizilerin limitleri sıradan aritmetik işlemlere benzer davranır. Eğer 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        →
        a
      
    
    {\displaystyle a_{n}\to a}
  
 ve 
  
    
      
        
          b
          
            n
          
        
        →
        b
      
    
    {\displaystyle b_{n}\to b}
  
 ise, 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        +
        
          b
          
            n
          
        
        →
        a
        +
        b
      
    
    {\displaystyle a_{n}+b_{n}\to a+b}
  
 ve 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        
          b
          
            n
          
        
        →
        a
        b
      
    
    {\displaystyle a_{n}b_{n}\to ab}
  
. b ve 
  
    
      
        
          b
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle b_{n}}
  
 sıfırdan farklı ise, 
  
    
      
        
          a
          
            n
          
        
        
          /
        
        
          b
          
            n
          
        
        →
        a
        
          /
        
        b
      
    
    {\displaystyle a_{n}/b_{n}\to a/b}
  
.
Herhangi bir f sürekli fonksiyonu için, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        →
        x
      
    
    {\displaystyle x_{n}\to x}
  
 ise, 
  
    
      
        f
        (
        
          x
          
            n
          
        
        )
        →
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x_{n})\to f(x)}
  
. Aslında, herhangi bir gerçel değerli f fonksiyonu sürekli ise ancak ve ancak dizilerin limitlerini değiştirmiyordur. (Ama süreklilik daha genel bir kavram olarak ele alındığında bunun doğru olması gerekmez.)
Gerçel dizilerin limitlerinin diğer bazı önemli özellikleri şunlardır:

Bir dizinin limiti biriciktir.

  
    
      
        
          lim
          
            n
            →
            ∞
          
        
        (
        
          a
          
            n
          
        
        ±
        
          b
          
            n
          
        
        )
        =
       

Temel cebirde eşitsizlik, iki değer arasındaki farkı ifade eden bir ilişkidir ve 
  
    
      
        ≤
        ,
        <
        ,
        ≥
        ,
        >
      
    
    {\displaystyle \leq ,<,\geq ,>}
  
 gibi sembollerle gösterilir.

a ≠ b gösterimi; "a eşit değildir b". Birinin diğerinden daha büyük veya küçük olduğunu yani iki elemanın birbirine eşit olmadığını ifade eder.
Ögeleri (elemanları) tam sayı veya reel sayılardan oluşan bir denklemin değerleri büyüklüklerine göre karşılaştırılır.

a < b gösterimi; "a küçüktür b" anlamına gelir.
a > b gösterimi; "a büyüktür b" anlamına gelir.
Her iki durumda da "a, b ye eşit değildir".
Tamamen eşitsiz olmayan iki tür vardır.

a ≤ b gösterimi; "a, küçük eşittir b".
a ≥ b gösterimi; "a, büyük eşittir b".
Bir eşitsizliğin her iki tarafına aynı sayı eklenir ya da aynı sayı çıkarılırsa eşitsizlik bozulmaz.
Eşitsizlik gibi denklem ve diğer cebirsel ifadelerde de bu kural geçerlidir. İfadenin çözümü için gerekli olan temel prensip de budur. Eşitsizliğin her iki tarafı negatif bir sayı ile çarpılır veya negatif bir sayıya bölünürse eşitsizlik yön değiştirir.

  
    
      
        x
        +
        6
        <
        9
      
    
    {\displaystyle x+6<9}
  
 bu bir eşitsizlik örneğidir. Çözümü için her iki taraf 
  
    
      
        −
        6
      
    
    {\displaystyle -6}
  
 ile toplanır böylece:

  
    
      
        x
        <
        3
      
    
    {\displaystyle x<3}
  
 olur.
Buradan şu sonuç çıkarılır: 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 sayısı 
  
    
      
        3
      
    
    {\displaystyle 3}
  
 ile 
  
    
      
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle -\infty }
  
(eksi sonsuz) arasındadır.
Bu durum şu şekilde gösterilir: 
  
    
      
        (
         
        −
        ∞
        ,
        3
         
        )
      
    
    {\displaystyle (\ -\infty ,3\ )}
  

Bu sembollerde de büyüktür ve küçüktürdeki gibi işlemler yapılır ancak gösterim şekli ve kapsadığı sayılar biraz farklıdır.

  
    
      
        x
        +
        6
        ≤
        9
      
    
    {\displaystyle x+6\leq 9}
  

şimdi bu örnekte 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
i yalnız bırakıldığında, 
  
    
      
        x
        ≤
        3
      
    
    {\displaystyle x\leq 3}
  
 olur yani sistem aynı ancak gösterimde minik bir farklılık vardır.
Bu sefer 
  
    
      
        3
      
    
    {\displaystyle 3}
  
 de dahil 
  
    
      
        −
        ∞
      
    
    {\displaystyle -\infty }
  
 a giden sayılar vardır.
Yani şöyle:

  
    
      
        (
         
        −
        ∞
        ,
        3
        ]
      
    
    {\displaystyle (\ -\infty ,3]}
  
 
  
    
      
        3
      
    
    {\displaystyle 3}
  
'ün yanında köşeli parantez kullanılmasının sebebi aradaki işaretin 
  
    
      
        ≤
      
    
    {\displaystyle \leq }
  
 olmasıdır.

Ortalamalar arasında birçok eşitsizlik vardır. Örneğin; a1, a2, …, an pozitif sayıları için H ≤ G ≤ A ≤ Q olur, şöyle ki:

Kongre Kütüphanesi Sınıflandırma Sistemi (LCC), ABD Kongre Kütüphanesi'nde uygulanan bir tür diziş sistemidir. 1897 yılında kütüphaneci Herbert Putnam tarafından geliştirilmiştir.

Kongre Kütüphanesi Sınıflandırma Sistemi, alfanümerik bir notasyona sahiptir. I, O, W, X ve Y harfleri hariç olmak üzere İngiliz alfabesindeki tüm harfler birer ana sınıfı temsil etmektedir. 

Genel başvuru eserlerine ayrılmıştır. Barındırdığı alt sınıflar -diğer sınıflardan farklı olarak- ilgili türün İngilizcedeki baş harfi ile kodlanmıştır. 

Bu sınıf; felsefe, psikoloji ve din alanlarına ayrılmıştır.

Bu sınıf, tarihe yardımcı bilimlere ayrılmıştır.

D sınıfı, genel olarak dünya tarihi ile Asya, Avrupa, Afrika ve Okyanusya tarihlerine ayrılmıştır. Amerika tarihi için ise E ve F sınıfları ayrılmıştır.

G Coğrafya, Antropoloji, Eğlence
H Sosyal Bilimler
J Politik Bilimler
K Hukuk
L Eğitim
M Müzik ve müzik kitapları
N Güzel Sanatlar
P Dil ve Edebiyat
Q Bilim
R Tıp
S Tarım
T Teknoloji
U Askeri Bilim
V Deniz Bilimi
Z Bibliyografya, Kütüphane Bilimi, Bilgi Kaynakları

Dewey Onlu Sınıflama Sistemi

Mandelbrot kümesi, Benoit Mandelbrot'un ikinci derece kompleks değişkenli polinomların dinamiklerini açıklamak için geliştirdiği ve incelediği kümedir. Mandelbrot kümesi, karmaşık düzlemin bir fraktal altkümesidir.

Yazı boyunca 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
        :
        
          C
        
        →
        
          C
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}:\mathbb {C} \rightarrow \mathbb {C} }
  
 ile 
  
    
      
        f
        (
        z
        )
        =
        
          z
          
            2
          
        
        +
        c
      
    
    {\displaystyle f(z)=z^{2}+c}
  
 polinomunu göstereceğiz. 
  
    
      
        z
        =
        0
      
    
    {\displaystyle z=0}
  
 sayısının 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 altındaki değeri 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
        (
        0
        )
        =
        c
      
    
    {\displaystyle f_{c}(0)=c}
  
 dir. Benzer şekilde 
  
    
      
        z
        =
        c
      
    
    {\displaystyle z=c}
  
 sayısının 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 altındaki değeri 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
        (
        c
        )
        =
        
          c
          
            2
          
        
        +
        c
      
    
    {\displaystyle f_{c}(c)=c^{2}+c}
  
 dir. 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 fonksiyonunun bir önceki aşamada elde edilen sayıya, yani 
  
    
      
        
          c
          
            2
          
        
        +
        c
      
    
    {\displaystyle c^{2}+c}
  
 ye uygulanması yeni bir sayı, yani 
  
    
      
        (
        
          c
          
            2
          
        
        +
        c
        
          )
          
            2
          
        
        +
        c
      
    
    {\displaystyle (c^{2}+c)^{2}+c}
  
 yi, üretecektir. Bu işlemi yapmaya devam edersek,

  
    
      
        (
        0
        ,
        
          f
          
            c
          
        
        (
        0
        )
        ,
        
          f
          
            c
          
        
        (
        
          f
          
            c
          
        
        (
        0
        )
        )
        ,
        …
        )
      
    
    {\displaystyle (0,f_{c}(0),f_{c}(f_{c}(0)),\ldots )}
  

karmaşık sayı dizisini elde ederiz. Bu dizinin limit değerinin sonlu bir sayı olup olmaması 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 değerine bağlıdır. Bunun nedeni 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 tipindeki ikinci derece polinomların yinelemeli uygulamalarının  yarıçapı 2 den büyük her karmaşık çemberi sonsuza götürmesindendir.
Dizinin, sonlu bir sayıya yakınsadığı 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 değerlerinin kümesine Mandelbrot Kümesi denir. Başka bir ifadeyle, Mandelbrot kümesi öyle bir kümedir ki 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 sayısı bu kümeden seçildiğinde yukarıdaki dizi sonlu bir sayıya yakınsar.

Mandelbrot kümesi tıkızdır. Yarıçapı 2 olan dairenin kapalı altkümesidir.
Mandelbrot kümesinin gerçel sayı kümesi ile kesişimi [-2,0.25] dir.
Mandelbrot kümesinin alanı yaklaşık olarak  1.50659177 ± 0.00000008.
Mandelbrot kümesinin lokal bağlantılı olup olmadığı bilinmemektedir.
Mandelbrot kümesinin topolojik sınırının Hausdorff boyutu 2 dir. Lebesgue ölçümü bilinmemektedir.
Mandelbrot kümesi, ikinci derece polinomlarının dinamikleri için bir parametre uzayıdır. Başka bir ifadeyle, keyfi seçilmiş ikinci derece her 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 polinomu için, Mandelbrot kümesinde öyle bir 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 sayısı bulmak mümkündür ki, 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 ile 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
 nin asimptotik dinamikleri topolojik olarak aynıdır.
Mandelbrot kümesi bir fraktaldır fakat tamamen kendine benzer değildir. Misiurewicz noktalarında lokal olarak kendine benzerdir. Misiurewicz noktaları her zaman Mandelbrot kümesinin topolojik sınırında yer alır ve bu topolojik sınırın yoğun altkümesidir. 
  
    
      
        c
      
    
    {\displaystyle c}
  
 değeri bir Misiurewicz noktası olarak seçilirse, 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 nin Julia kümesinin topolojik olarak içi boş olur ve bu Julia kümesi lokal olarak Mandelbrot kümesine benzerdir.

Mandelbrot kümesinin kalp şeklindeki her kısmı, o kısım için tanımlanabilecek 
  
    
      
        
          f
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle f_{c}}
  
 lerin dinamiklerinin birbirlerine benzer olduklarını gösterir.
Gerçel Lojistik fonksiyonların parametre uzayları (bkz., bifurkasyon) ile Mandelbrot kümesinin gerçel ekseni kestiği noktalar arasında birebir bir ilişki vardır.

Bazı insanlar Mandelbrot kümesinde ilginç geometrik şekiller bulmaktan hoşlanırlar. İşte bu setteki güzel bölgelere birkaç örnek:

Matematiksel şekillerin listesi

Matematiksel model, günlük hayatta düzen örgüsüne sahip herhangi bir sistemin matematiksel kavramlar, dil ve kurallar kullanılarak ifade edilmesidir. Matematiksel model geliştirme süreci, matematiksel modelleme olarak adlandırılır. Matematiksel modeller, doğa bilimlerinde (fizik, biyoloji, yer bilimi, meteoroloji gibi) ve mühendislik disiplinlerinde (bilgisayar bilimi, yapay zeka gibi) bunun yanı sıra sosyal bilimlerde (ekonomi, psikoloji, sosyoloji, siyaset bilim) kullanılır. Matematiksel modelleri daha çok fizikçiler, mühendisler, istatistikçiler, operasyon araştırması analistleri ve ekonomistler kullanır. Model, bir sistemi açıklamaya, farklı bileşenlerin etkilerini incelemeye ve bir davranış hakkında öngörüde bulunmak için yardımcı olabilir.

Matematiksel modeller, dinamik sistemler, istatistiksel modeller, diferansiyel denklemler veya oyun teorisi modelleri gibi birçok formda olabilir. Bunlar ve diğer tip modeller, çeşitli soyut yapıları içeren belirli bir modelle örtüşebilir. Genel olarak, matematiksel modeller mantıksal modelleri içerebilir. Çoğu durumda, bilimsel bir alanın kalitesi, teorik açıdan geliştirilen matematiksel modellerin tekrarlanabilir deneylerin sonuçlarına ne kadar iyi uyum gösterdiğine bağlıdır. Teorik matematiksel modeller ile deneysel ölçümler arasındaki uyuşma eksikliği, geliştirilen teoriler kadar önemli ilerlemelere önayak olur.
Geleneksel matematiksel model dört ana unsuru içerir.
Bunlar;

Yönetici denklemler
Yapısal denklemler
Kısıtlar
Kinematik denklemler

Matematiksel modeller genellikle ilişkiler ve değişkenlerden oluşur. İlişkiler, cebirsel operatörler, fonksiyonlar, diferansiyel operatörler gibi operatörler tarafından tanımlanabilir. Değişkenler, ilgilenilen sistem parametrelerinin soyutlamalarıdır, bunlar nicelendirilebilir. Yapısına göre matematiksel modeller için birkaç sınıflandırma kriteri kullanılabilir:

Doğrusal ve doğrusal olmayan: Bir matematiksel modeldeki tüm operatörler doğrusallık sergiliyorsa, elde edilen matematiksel model doğrusal olarak tanımlanır. Aksi takdirde, bir model doğrusal olmayan olarak kabul edilir. Doğrusallık ve doğrusallığın tanımı içeriğe bağlıdır ve doğrusal modellerin doğrusal olmayan ifadeleri olabilir. Örneğin, istatistiksel bir doğrusal modelde, bir ilişkinin parametrelerde doğrusal olduğu kabul edilir, ancak tahmin değişkenlerinde doğrusal olmayabilir. Benzer şekilde, diferansiyel denklem doğrusal diferansiyel operatörler ile yazılabilirse doğrusal olduğu söylenir, ancak yine de doğrusal olmayan ifadeler içerebilir. Bir matematiksel programlama modelinde, eğer nesnel fonksiyonları ve kısıtlar tamamen doğrusal denklemler tarafından temsil edilirse, o zaman model doğrusal bir model olarak kabul edilir. Bir veya daha fazla nesnel fonksiyon veya kısıtlama doğrusal olmayan bir denklem ile gösterilirse, model doğrusal olmayan bir model olarak bilinir.
Doğrusal olmayanlık, oldukça basit sistemlerde bile genellikle kaos ve geri dönmezlik gibi olaylarla ilişkilendirilir. İstisnalar olmasına rağmen, doğrusal olmayan sistemlerin ve modellerin doğrusal olanlara göre çalışılma eğilimi                 daha zordur. Lineer olmayan problemlere ortak yaklaşım doğrusallaştırmadır; ancak geri dönmezlik gibi lineer olmayana güçlü şekilde bağlı bir yaklaşım ele alınırsa bu sorun doğurabilir. 

Statik ve dinamik: Dinamik bir model, sistemin durumundaki zamana bağlı değişimleri açıklarken, statik (veya kararlı durum) bir model sistemi dengede hesaplar ve böylece zamanla değişmez olur. Dinamik modeller genellikle diferansiyel denklemler ile temsil edilir
Açık veya gizli: Genel modelin tüm girdi parametreleri biliniyorsa ve çıktı parametreleri sonlu bir dizi hesaplama ile hesaplanabilirse (doğrusal programlama olarak bilinir, yukarıda açıklandığı gibi doğrusallıkla karıştırılmamalıdır) Modelin açık olduğu söyleniyor. Fakat bazen bilinen çıkış parametreleridir ve ilgili girişler, Newton'un yöntemi (eğer model doğrusal ise) veya (doğrusal değilse) Broyden'in yöntemi gibi yinelemeli bir prosedür ile çözülmelidir. Örneğin, belirli bir uçuş koşulunda ve güç ayarında bir tasarım termodinamik döngüsü (hava ve yakıt akış oranları, basınçlar ve sıcaklık) verildiğinde, jet motorunun türbin ve nozül boğaz alanları gibi fiziksel özellikleri açık bir şekilde hesaplanabilir, ancak motorun çalışma çevrimleri diğer uçuş koşullarında ve güç ayarları sabit fiziksel özelliklerden açıkça hesaplanamaz.
Ayrık ve sürekli: Ayrık bir model, nesneleri moleküler modeldeki parçacıklar veya istatistiksel bir modeldeki durumlar gibi ayrı olarak ele alır. Sürekli bir modelse, boru akışlarındaki akışkanın hız alanı, bir katıdaki sıcaklık- gerilmeler ve bir nokta şarj nedeniyle tüm model boyunca sürekli olarak uygulanan elektrik alanı gibi nesneleri sürekli bir şekilde temsil eder.
Deterministik ve olasılıksal (stokastik): Deterministik bir model, her değişken durum grubunun modeldeki parametreler tarafından ve bu değişkenlerin önceki durumlarının kümeleri tarafından tek başına belirlendiği bir modeldir. Bu nedenle, deterministik bir model her zaman belirli başlangıç koşullarında aynı şekilde sonuç verir. Tersine, stokastik modelde (genellikle "istatistiksel model" olarak anılır) rastgelelik bulunur ve değişken durumlar benzersiz değerlerle değil, olasılık dağılımlarıyla tanımlanır.
Dedüktif, endüktif veya kayan: Bir tümdengelim model, teoriye dayalı mantıksal bir yapıdır. Endüktif model, ampirik bulgular ve bunlardan genelleme ile ortaya çıkmaktadır. Yüzen model, ne teori ne de gözlem üzerine kuruludur ancak sadece beklenen yapının çağrılmasıdır. Sosyal bilimlerde matematiğin ekonomi dışındaki uygulamaları asılsız modeller için eleştirilmektedir. Felaket teorisinin bilimde uygulanması kayan model olarak nitelendirilmiştir.

Matematiksel modeller, özellikle fizikte, doğa bilimlerinde büyük önem taşır. Fiziksel teori neredeyse her zaman matematiksel modeller kullanılarak ifade edilir.
Tarih boyunca, giderek daha doğru matematiksel modeller geliştirildi. Newton yasaları birçok günlük fenomeni doğru bir şekilde tanımlamaktadır, ancak belirli sınırlarda rölativite teorisi (İzafiyet Teorisi) ve kuantum mekaniği kullanılmalıdır; hatta bu durum bile tüm durumlara uygulanmaz ve daha fazla iyileştirmeye ihtiyaç duyar.
Daha az doğru modelleri uygun limitlerde elde etmek mümkündür, örneğin relativistik mekanik, Newton mekaniğini, ışık hızından çok daha düşük hızlarda azaltır. Kuantum sayıları yüksek olduğunda, Kuantum mekaniği klasik fiziği azaltır. Örneğin, tenis topunun de Broglie dalga boyu önemsiz derecede küçük, bu nedenle klasik fizik bu durumda kullanmak için iyi bir yaklaşımdır.
İşi basitleştirmek için fizikte idealleştirilmiş modeller kullanmak yaygın bir uygulamadır. Kütlesiz halatlar, nokta parçacıkları, ideal gazlar ve bir kutudaki parçacık fizikte kullanılan basitleştirilmiş basit modeller arasındadır. Fizik yasaları, Newton kanunları, Maxwell denklemleri ve Schrödinger denklemi gibi basit denklemler ile temsil edilir. Bu kanunlar, gerçek durumların matematiksel modellerini yapmak için temel oluşturmaktadır. Birçok gerçek durum çok karmaşıktır ve dolayısıyla bir bilgisayarda yaklaşık olarak modellenmiştir, hesaplama için hesaplanabilir bir model temel kanunlardan veya temel kanunlardan yapılan yaklaşık modellerden yapılır. Örneğin moleküller, Schrödinger denkleminin yaklaşık çözümleri olan moleküler yörünge modelleriyle modellenebilir. Mühendislikte fizik modelleri genellikle sonlu elemanlar analizi gibi matematiksel yöntemlerle üretilir.
Farklı matematiksel modeller, evrenin geometrisinin mutlak doğru tanımları olmayan farklı geometrileri kullanır. Özel görelilik ve genel görelilik Öklid olmayan geometrileri kullanan teorilerin örnekleriyken, Öklid geometrisi daha çok klasik fizikte kullanılır. Analizlerde, mühendisler, sistemin nasıl çalıştığına dair bir hipotez olarak sistemin tanımlayıcı bir modeli oluşturabilir veya öngörülemeyen bir olayın sistemin performansını nasıl etkilediğini tahmin etmeye çalışırlar.

Tarih öncesi zamanlardan bu yana, haritalar ve diagramlar gibi basit modeller kullanılmıştır. Mühendisler, çoğunlukla kontrol edilecek veya optimize edilecek bir sistemi analiz edince matematiksel bir model kullanırlar. Benzer şekilde, bir sistemin kontrolünde, mühendisler benzetimlerde farklı kontrol yaklaşımlarını deneyebilirler.
Bir matematiksel model genellikle bir sistemi bir değişken kümesiyle ve değişkenler arasında ilişkiler kuran bir dizi denklemi tanımlar. Değişkenler birçok çeşit olabilir; Gerçek veya tam sayı sayıları, boolean değerleri veya dizeleri. Değişkenler, sistemin bazı özelliklerini, örneğin, ölçülen sistem çıktılarını sinyal, zamanlama verileri, sayaçlar ve olay oluşumu (evet / hayır) şeklinde gösterir. Gerçek model, farklı değişkenler arasındaki ilişkileri tanımlayan işlevler dizisidir.

İş ve mühendislikte, matematiksel modeller, belirli bir sonucu maksimize etmek için kullanılabilir. Göz önünde bulundurulan sistem bazı girdiler gerektirecektir. Girişleri çıkışlara bağlayan sistem de diğer değişkenlere bağlıdır: karar değişkenleri, durum değişkenleri, eksojen değişkenler ve rastgele değişkenler.
Karar değişkenleri bazen bağımsız değişkenler olarak bilinir. Dışsal değişkenler bazen parametreler veya sabitler olarak bilinir. Durum değişkenleri karar, girdi, rastgele ve dışsal değişkenlere bağımlı olduğundan, değişkenler birbirinden bağımsız değildir. Dahası, çıktı değişkenleri sistemin durumuna (durum değişkenleri tarafından gösterilir) bağlıdır.
Sistemin ve kullanıcılarının hedefleri ve kısıtlamaları çıktı değişkenleri veya durum değişkenlerinin fonksiyonları olarak gösterilebilir. Amaç fonksiyonları, model kullanıcısının perspektifine bağlı olacaktır. Bağlamına bağlı olarak, kullanıcıya ilginin bir ölçüsü olduğu için, bir amaç fonksiyonu bir performans endeksi olarak da bilinir.
Bir modelin sahip olabileceği nesnel işlevlerin ve kısıtlamaların sayısına ilişkin herhangi bir sınırlama olmamasına rağmen, modelin kullanılması ya da optimizasyonu, sayı arttıkça (

Modeller kuramı, matematiksel konseptleri küme kuramı temelinde inceleyen ya da başka bir deyişle matematiksel sistemlerin dayandığı modelleri araştıran matematik dalıdır. Modeller kuramı, 'dış dünyada' matematiksel nesnelerin var olduğunu varsayar ve nesneler, nesneler arasında bazı işlemler ya da bağıntılar ve bir aksiyomlar kümesi verildiğinde, nelerin nasıl tanıtlanabileceğine ilişkin sorular sorar.
Seçim aksiyomu ve süreklilik hipotezinin küme kuramının diğer aksiyomlarından bağımsız olduğu tespiti modeller kuramından doğan en ünlü sonuçlardır (Paul Cohen ve Kurt Gödel tarafından tanıtlanmıştır). Hem seçim aksiyomunun hem de seçim aksiyomu negasyonunun küme kuramının Zermelo-Fraenkel aksiyomlarıyla uyumlu olduğu tanıtlanmıştır. Bu sonuçlar model teorisinin özel bir uygulaması olan Aksiyomatik küme kuramı dalının bölümleridir.
Modeller kuramının pratik bir uygulama örneği reel sayılar kuramıyla verilebilir. Her nesnenin bir reel sayı olduğu bir nesneler kümesi ve {×,+,-,.,0,1} gibi bir bağıntılar ve/ya da fonksiyonlar kümesini ele alalım. Bu dilde kuracağımız örneğin "∃ x (x × x = 1 + 1)" önermesinin reel sayılar için doğru olduğu yani belirtilen koşulu sağlan bir x olduğu bellidir; fakat aynı önerme rasyonel sayılar için yanlıştır. Buna karşın "∃ x (x × x = 0 - 1)" önermesi reel sayılar için yanlıştır. Önermeyi doğru yapmak için sabit bir simge i ve yeni bir aksiyom "i × i = 0 - 1" ekleyerek kompleks sayıları tanımlayabiliriz.
Buna göre modeller kuramı matematiksel sistemler içinde nelerin tanıtlanabilir olduğu ve bu sistemlerin kendi aralarındaki ilişkilerle ilgilenir. Özel olarak modeller kuramı bir sisteme yeni aksiyomlar ya da yeni dil yapıları eklendiğinde ne gibi sonuçlar ortaya çıktığını araştırır.

Tersine Matematik
Tanıtlama kuramı

Matematik felsefesinin oluşturmacılık akımına göre matematiksel bir nesnenin varlığını kanıtlayabilmek için, nesnenin bulunması (ya da "oluşturulması") gerekir. Oluşturmacılara göre bir nesnenin var olmadığını varsayıp bu varsayımdan bir çelişki türetildiğinde -nesnenin kendisini bulmadıkça ("oluşturmadıkça")- nesnenin varlığı da kanıtlanmış olmaz.
Oluşturmacılık çoklukla matematiksel sezgicilik ile karıştırılır; fakat gerçekte sezgicilik oluşturmacılığın bir türüdür. Sezgiciliğe göre matematiğin temelleri kaynağını bireysel matematikçinin sezgisinden almaktadır dolayısıyla matematik özünde öznel bir etkinliktir. Oluşturmacılık bu görüşe katılmayıp matematiğe nesnel yaklaşımla tamamıyla uyuşmaktadır.

Leopold Kronecker
L.E.J. Brouwer
Errett Bishop

Oluşturmacı mantık
Oluşturmacı tip teorisi
Oluşturmacı analiz
Hesaplanabilirlik mantığı

Sezgici Matematik
Finitizm
Oyun anlam bilgisi

Hesaplanabilirlik Mantığı Ana Sayfası

Yapılandırmacılık, oluşturmacılık ya da konstrüktivizm, bireylerin bilgiyi dışarıdan doğrudan ve pasif biçimde almadığı; bunun yerine, önceki deneyimlerini, algılarını ve sosyal etkileşimlerini kullanarak bilgiyi aktif biçimde yapılandırdığı bir öğrenme kuramıdır. Yapılandırmacı yaklaşıma göre öğrenme, bireyin çevresiyle kurduğu etkileşimler ve kendi bilişsel süreçleri doğrultusunda anlam inşası yoluyla gerçekleşir.
Yapılandırmacılık, özellikle eğitim felsefesi, öğrenme psikolojisi ve pedagoji alanlarında önemli bir yer tutar. Bu yaklaşım, öğrenenin bilgiyi hazır ve mutlak bir biçimde edinmektense, aktif sorgulama, araştırma ve deneyim yoluyla yapılandırdığını vurgular. Bu nedenle öğrenme süreci, bireyin anlam kurma süreci olarak görülür.
Kuramın temelini oluşturan düşünürler arasında Jean Piaget (bilişsel yapılandırmacılık), Lev Vygotsky (sosyal yapılandırmacılık), Jerome Bruner (keşfederek öğrenme) ve Ernst von Glasersfeld (radikal yapılandırmacılık) gibi isimler yer alır.

Yapılandırmacı öğrenme kuramı, bireyin bilgiyi hazır olarak almadığını; aksine, deneyimleri, önceki bilgileri ve çevresiyle kurduğu etkileşimler yoluyla bilgiyi aktif olarak inşa ettiğini savunur. Bu anlayışa göre öğrenme süreci, sadece dışarıdan gelen bilgi aktarımıyla değil, bireyin zihinsel olarak bu bilgiyi anlamlandırmasıyla gerçekleşir.
Yapılandırmacı yaklaşımda bilginin mutlak ve değişmez olduğu varsayımı reddedilir. Bunun yerine, bireyin bilgiyi anlamlandırma sürecine yaptığı katkı vurgulanır. Bu süreçte birey, yeni karşılaştığı bilgileri kendi zihinsel şemalarıyla ilişkilendirerek onları özümler ya da var olan şemalarını yeniden düzenler. Jean Piaget, bu süreci özümseme (assimilation) ve uyum sağlama (accommodation) olarak tanımlar.
Lev Vygotsky ise yapılandırmacılığa sosyal bir boyut kazandırarak bireyin öğrenme sürecinde kültürel çevre ve toplumsal etkileşimlerin belirleyici olduğunu ileri sürer. Ona göre öğrenme, daha yetkin bireylerle (örneğin bir öğretmen ya da akran) kurulan etkileşim sayesinde mümkün olur. Bu anlayış, yakınsak gelişim bölgesi (ZPD – Zone of Proximal Development) kavramı ile açıklanır.
Yapılandırmacılık yalnızca bireyin bilişsel süreçlerini değil, aynı zamanda öğrenmenin içinde gerçekleştiği sosyal, kültürel ve duygusal bağlamları da önemser. Bu nedenle yapılandırmacı yaklaşım, öğrenmeyi yalnızca bireysel bir süreç olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir deneyim olarak da ele alır.

Yapılandırmacı öğrenme yaklaşımında öğrenci, bilgiyi pasif biçimde alan bir birey değil; kendi öğrenme sürecinin merkezinde yer alan, aktif, sorgulayıcı ve anlam kurucu bir özne olarak görülür. Öğrenciler, bilgiyi öğretmenin sunduğu biçimiyle ezberlemek yerine; araştırarak, keşfederek ve sorgulayarak kendilerine özgü biçimde inşa ederler.
Bu kuramda öğrenci, ön bilgilerini yeni durumlarla karşılaştırarak sürekli olarak günceller ve dönüştürür. Öğrenme süreci bireysel farklılıklara, geçmiş deneyimlere ve öğrenenin aktif katılımına bağlıdır. Bu nedenle her öğrencinin öğrenme yolu, süresi ve derinliği farklı olabilir. Bu yaklaşım, öğrencinin hem bilişsel hem duyuşsal yönlerini dikkate alan bütüncül bir öğrenme anlayışını temel alır.
Öğrencinin rolü sadece bilgi arayıcılığıyla sınırlı değildir; aynı zamanda iş birliği yapma, fikir alışverişinde bulunma ve sosyal etkileşim yoluyla öğrenmeyi derinleştirme sorumluluğu da taşır. Özellikle sosyal yapılandırmacılık bağlamında, öğrencinin öğrenme süreci diğer bireylerle kurduğu etkileşimler aracılığıyla şekillenir.
Yapılandırmacı sınıf ortamlarında öğrenciler,

soru sormaya teşvik edilir,
problem çözme sürecine dâhil olur,
hipotez üretir,
kendi öğrenme yollarını keşfederler.
Bu süreçte öğrenci, dışsal ödüllere değil; anlam kurma, merak, başarı ve başarma duygusu gibi içsel motivasyonlara dayanarak öğrenir.

Yapılandırmacı öğrenme yaklaşımında öğretmen, bilgiyi doğrudan aktaran bir otorite figürü değil; öğrenme sürecini yönlendiren, rehberlik eden ve öğrenenleri destekleyen bir kolaylaştırıcı (facilitator) olarak tanımlanır. Öğretmenin temel görevi, öğrencilerin kendi bilgilerini inşa etmelerine imkân tanıyacak öğrenme ortamlarını hazırlamak, merak uyandırmak ve öğrenme sürecinde anlamlı bağlantılar kurmalarına yardımcı olmaktır.
Bu bağlamda yapılandırmacı öğretmen:

Öğrencilerin ön bilgilerini dikkate alır,
Öğrenmeye ilişkin açık uçlu sorular sorar,
Tartışma ve iş birliği ortamları oluşturur,
Öğrencilerin kendi öğrenme yollarını keşfetmelerine fırsat tanır,
Sürekli gözlem yaparak gerekli durumlarda bireysel rehberlik sunar.
Öğretmenin sınıf içindeki rolü esnektir; öğrencilerin ihtiyaçlarına göre değişir. Lev Vygotsky'nin yakınsak gelişim bölgesi kuramı doğrultusunda, öğretmen öğrencinin mevcut yeterlilik düzeyinin biraz üzerindeki alanlarda ona destek sunar ve bu desteği zamanla azaltarak öğrenenin bağımsızlığını geliştirir.
Yapılandırmacı öğretmen aynı zamanda bir gözlemcidir; öğrencilerin ilgi alanlarını, öğrenme stillerini ve anlam kurma süreçlerini analiz ederek dersin yönünü bu doğrultuda şekillendirir. Bu nedenle öğretim önceden belirlenmiş bir kalıba değil, dinamik ve etkileşimli bir sürece dayanır.

Yapılandırmacı yaklaşım, öğrenmeyi soyut bir süreç olarak değil, öğrencinin etkin biçimde katıldığı, anlam inşa ettiği ve gerçek hayatla bağlantılar kurduğu bir süreç olarak görür. Bu anlayış, çeşitli çağdaş öğretim yöntemleriyle sınıf ortamında somutlaştırılabilir.
Başlıca yapılandırmacı uygulama örnekleri şunlardır:

Problem temelli öğrenme (PBL): Öğrencilerin gerçek yaşamdan alınmış karmaşık problemleri çözmeye çalışarak hem bilgiye ulaşmalarını hem de eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerini amaçlar. Süreç boyunca öğretmen rehberlik eder; ancak çözüm yolları öğrenciler tarafından geliştirilir.
Proje tabanlı öğrenme: Öğrencilerin belirli bir konuda uzun süreli, disiplinler arası projeler geliştirerek hem içerik bilgisi hem de araştırma, üretim ve sunum becerileri kazandığı bir öğrenme modelidir. Öğrenciler kendi öğrenme süreçlerini yönetir ve özgün ürünler ortaya koyar.
İşbirlikli öğrenme: Grup içinde karşılıklı etkileşimi esas alır. Öğrenciler ortak hedeflere ulaşmak için birlikte çalışır, fikir alışverişinde bulunur ve birbirlerinden öğrenirler. Bu yöntem sosyal öğrenmeyi ve sorumluluk duygusunu geliştirir.
Oyun yoluyla öğrenme: Özellikle erken çocukluk ve ilköğretim düzeylerinde kullanılır. Öğrenciler oyunlar aracılığıyla deneyimleyerek, eğlenerek ve keşfederek öğrenirler. Bu yaklaşım, öğrenme sürecine duygu, hareket ve etkileşimi dâhil eder.
Bu uygulamalar, yalnızca bilgi edinimini değil; aynı zamanda öğrencilerin problem çözme, eleştirel düşünme, iş birliği yapma, yaratıcılık geliştirme ve öz-yönetim becerilerini de destekler. Yapılandırmacı öğretim uygulamaları, öğrencinin öğrenmeyi sahiplenmesini ve kendi öğrenme yollarını keşfetmesini teşvik eder.

Yapılandırmacı yaklaşım, modern eğitim anlayışının temel taşlarından biri olarak kabul edilse de; çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Bu eleştiriler hem kuramsal temellere hem de sınıf içi uygulamalara yöneliktir.
En yaygın eleştirilerden biri, yapılandırmacı yöntemin başlangıç düzeyindeki öğrenciler için fazla soyut ve rehbersiz olabileceğidir. Özellikle yeterli ön bilgiye sahip olmayan öğrencilerin, yapılandırmacı yaklaşımla sunulan öğrenme ortamlarında zorlanabileceği, hatta kavram yanılgılarına açık hâle gelebileceği belirtilmiştir.
Buna bağlı olarak, yapılandırmacı yöntemlerin zaman zaman aşırı serbestlik tanıdığı, bu nedenle öğretmenin rehberliğini zayıflattığı ve öğrenme hedeflerine ulaşmayı zorlaştırdığı yönünde görüşler vardır. Öğrencilere "her şeyi kendilerinin keşfetmesi" beklentisi, bazı durumlarda motivasyon kaybına veya yüzeysel öğrenmeye neden olabilir.
Bir diğer eleştiri, yapılandırmacılığın ölçme ve değerlendirme süreçleriyle ilgili yeterince net yönlendirmeler sunmamasıdır. Bu yaklaşımda öğrenme süreci bireyselleştirildiğinden, standart ölçme araçlarıyla değerlendirme yapmak güçleşebilir. Öğrencilerin bireysel ilerlemeleri ve öğrenme yolları farklılık gösterdiği için, başarıyı belirlemek karmaşık bir hâl alabilir.
Ayrıca bazı eleştirmenler, yapılandırmacı yaklaşımın geleneksel bilgiyi yeterince merkeze almadığını, bu nedenle temel kavram ve becerilerin öğrenilmesinde gecikmeler yaşanabileceğini ileri sürmüştür. Özellikle disiplinlerarası karmaşık içeriklerde, yapılandırmacı yöntemlerin yapılandırılmamış hâlde sunulması, öğrencinin konu bütünlüğünü kurmasını zorlaştırabilir.
Yapılandırmacı kurama yöneltilen bu eleştiriler, yaklaşımın tamamen işlevsiz olduğunu değil; doğru koşullar altında, uygun rehberlik, planlama ve destekle birlikte etkili bir şekilde uygulanması gerektiğini göstermektedir.

Yapılandırmacılık, zamanla farklı kuramcılar tarafından geliştirilmiş ve çeşitli alt yaklaşımlarla zenginleştirilmiştir. Bu alt türler, öğrenmenin bireysel, sosyal, felsefi ve kültürel boyutlarını farklı derecelerde vurgular.

Bilişsel yapılandırmacılık, Jean Piaget'nin kuramsal çerçevesine dayanan bir yaklaşımdır. Bu görüşe göre öğrenme, bireyin çevreden gelen yeni bilgileri zihinsel yapılarıyla ilişkilendirerek özümsemesi (assimilation) ve gerektiğinde bu yapıları yeniden düzenlemesi (accommodation) yoluyla gerçekleşir. Piaget, öğrenmenin bireysel ve içsel bir süreç olduğunu savunur; bilgi, bireyin aktif zihinsel faaliyeti sonucu inşa edilir ve bireysel gelişim evrelerine göre şekillenir.
Bilişsel yapılandırmacılık sınıf ortamında öğrencilerin kendi öğrenme hızlarına, bilişsel gelişim düzeylerine ve ilgilerine uygun etkinliklerle öğrenmeye katılımını esas alır. Bu yaklaşıma göre öğretmen, öğrencilerin zihinsel gelişim düzeyine uygun problemler sunmalı ve onların düşünme süreçlerini desteklemelidir. Ezber yerine anlamlandırmaya, sonuç yerine sürece odaklanır. Öğrencilerin aktif katılımını teşvik eden açık uçlu sorular, deneysel etkinlikler ve akran tartışmaları bu anlayışa uygundur.

Sosyal yapılandırmacılık, Lev Vygotsky’nin görüşlerine dayanan ve öğrenmenin sosyal bir süreç olduğunu vurgulayan bir yaklaşımdır. Vyg

Platonik cisim, beş katı cisim veya düzgün katı cisim, bütün kenarları eşit ve yüzeyleri düzgün çokgen olan katı cisimdir. Bu katılardan yalnızca beş tane vardır:

Platon, bu cisimlerin doğayı anlattığını düşünüyordu. Ona göre; her yüzü bir eşkenar üçgen olan dört yüzlü ateşi, sekiz yüzlü havayı, yirmi yüzlü suyu, yüzleri kareler olan küp dünyayı ve yüzleri düzgün beşgenlerden oluşan on iki yüzlü ise evreni simgeliyordu. Platon, Timaus adlı eserinde bu düşüncesini açıklamıştı.
Düzgün geometrik cisimlerden üçgen yüzlülerden 3 tane, beşgen yüzlülerden 1 tane ve bir tane de kare yüzlü vardır.

Platonik katılar, geometri tarihinde özel bir yere sahip olan beş düzgün çok yüzlüden oluşur: tetrahedron, küp, oktahedron, dodekahedron ve ikosahedron. Bu katıların her yüzü aynı tür düzgün çokgenden oluşur ve köşelerinde aynı sayıda yüz birleşir. Antik çağlardan beri bilinen bu şekillerin, İskoçya'nın Geç Neolitik insanları tarafından yapılan bazı oyma taş kürelerde temsil edildiği öne sürülmüştür. Ancak bu küreler, genellikle yuvarlak düğmelere sahip olup, düğme sayıları ve dizilimleri Platonik katıların köşe sayılarını ve simetrisini tam olarak yansıtmaz.
Antik Yunanlar, Platonik katıların matematiksel özelliklerini kapsamlı bir şekilde incelemişlerdir. Bazı kaynaklar bu katıların keşfini Pisagor'a atfetse de, oktahedron ve ikosahedronun Platon'un çağdaşı Theaetetus tarafından tanımlandığı kabul edilmektedir. Theaetetus, beş düzenli çok yüzlünün matematiksel tanımını yapmış ve başka dışbükey düzgün çok yüzlülerin olamayacağını ilk kez kanıtlamıştır.
Platon, MÖ 360 civarında yazdığı Timaeus adlı eserinde, bu katıları dört klasik elementle ilişkilendirmiştir: toprak (küp), hava (oktahedron), su (ikosahedron) ve ateş (tetrahedron). Beşinci katı olan dodekahedronu ise "tanrı onu tüm gökyüzündeki takımyıldızları düzenlemek için kullandı" diyerek evrenin yapısıyla ilişkilendirmiştir. Aristoteles ise beşinci element olarak aither'i (eter) tanımlamış, fakat bunu düzenli katılarla doğrudan ilişkilendirmemiştir.
Matematiksel olarak, Platonik katıların başka bir örneği olamayacağını ilk kez Leonhard Euler'in geliştirdiği çokyüzlü formülüyle (V - E + F = 2) göstermek mümkün olmuştur. Bu formül, düzgün çokyüzlülerin sınırlı sayıda olmasının temel matematiksel gerekçesini oluşturur.
16.yüzyılda Alman astronom Johannes Kepler, Platonik katıları astronomiye uyarlamaya çalışmıştır. 1596'da yayımlanan Mysterium Cosmographicum adlı eserinde Kepler, beş Platonik katının birbirinin içine yerleştirildiği ve aralarına küreler konduğu bir Güneş Sistemi modeli önermiştir. Her bir katı, bilinen gezegenlerin yörüngeleriyle ilişkilendirilmiştir. Ancak bu model, gezegenlerin gerçek yörüngeleriyle tam olarak örtüşmediği için zamanla terk edilmiştir. Yine de Kepler'in bu çalışmaları, gezegenlerin eliptik yörüngelerde hareket ettiğini ortaya koyan ve modern astronominin temelini oluşturan üç hareket yasasının geliştirilmesine katkı sağlamıştır.

Matematiksel şekillerin listesi
Dodekahedron
Roma dodekahedronu
Oyma taş toplar

Problem çözme, problem çözücü için açık bir çözüm yöntemi bulunmadığında, belirli bir durumu, bir sonuç durumuna dönüştürmeye yönelik bilişsel süreçtir.
Problem çözme, hedefe yönelik (goal-directed) davranıştır. Hamlelerin uygulanmasını mümkün kılan alt hedefleri içerir.
Problem çözmenin temel özelliklerini şunlardır: (1) hedefe yönelik olması, (2) alt hedeflere ayrıştırılması (subgoal decomposition), (3) hamlelerin (operatör) uygulanması. Burada bir problemin pozisyonundan diğer problem pozisyonuna geçişteki eyleme 'hamle denmektedir. Böylelikle hedefin tamamı alt hedeflere ayrıştırılır ve bu alt hedefler arasında hamleler uygulanır, problemin çözümü gerçekleşir.

İyi tanımlanmış problemler(well-defined), problemin bütün açılarının açıkça belli olduğu, başlangıç pozisyonunun, olası hamle ve stratejilerinin ve çözümünün olduğu problemlerdir. Satranç iyi tanımlanmış probleme örnek olarak verilebilir. İyi tanımlanmamış problemler (ill-defined), problemin tanımının iyi bir şekilde belirlenmediği, başlangıç, bitiş pozisyonlarının ve problem çözme metotlarının belirsiz olduğu problem türüdür. Günlük karşılaştığımız problemler iyi tanımlanmamış problemlere örnek verilebilir.

Bilgi yönünden zengin problemler (knowledge-rich), kişilerin sadece önceden sahip oldukları bilgileriyle çözülebilen problemlerdir. Bilgi yönünden zayıf problemler(knowledge-lean) ise, problemin çözümü sırasında önceki bilgilerin kullanılmadığı problemlerdir; çünkü problem sadece onunla birlikte verilen bilgilerle çözülür. Problem çözme ile ilgili çalışmalarda bilgi yönünden zayıf problemler ; uzmanlık çalışmalarında da bilgi yönünden zengin problemler kullanılır.

Problem çözmede ilk çalışmalar Thorndike tarafından yapılmıştır. Thorndike, yiyecek vermediği kedileri kapalı bir kafese koymuştur ve kedilerin kafesten görebileceği, ancak ulaşamayacağı uzaklığa yiyecek koymuştur. İlk olarak, kedi kafesin etrafını tırmalamış ve bir süre sonra kilidin çubuğuna vurarak kafesin kapısını açabilmiştir. Birçok denemeden sonra kedi aşamalı olarak neyin gerekli olduğunu öğrenmiştir. Denemelerin sonunda neredeyse anında kafesten çıkabilmiştir. Thorndike kedilerin bu performansı deneme yanılma yoluyla öğrenme olarak adlandırmıştır. 

Gestaltçılar kedinin çubuğa vurma davranışı ve kafesin kapısını açması arasındaki rastgele ilişkiye karşı çıkmışlardır. Thorndike ve Gestaltçıların görüş farklılıkları Yeniden üreten (reproductive) ve Üretken (productive) düşünme arasındaki farkla açıklanabilir. Yeniden üreten düşünme, tanıdık, rutin prosedürlerin uygulanmasını içerir, önceki deneyimlere dayanır. Thorndike’ın deneyi buna örnek verilebilir. Üretken düşünme, problem çözücünün yeni, kimi zaman dönüşümsel yaklaşımları dikkate almasını sağlayan perspektifte kaymalar ile karakterize edilir. Gestalt psikologları için problem çözme, insanların bir problemi zihinlerinde nasıl temsil ettiği ve bir problemi çözmenin, bu temsillerin yeniden organizasyonu ve yeniden yapılandırılmasını nasıl içerdiği hakkındadır.
Gestaltçılara göre, problem çözme, problemlerin algılama ve belleğin birbiriyle etkileşimi sonucunda beliren gerilim veya stres esnasında gerçekleşir. Ayrıca bir problem üzerinde yoğun olarak düşünülüp, değişik yönlerden ele alındığında, problemin çözümü anlık bir iç görüyle (insight), kavrama ile bulunabilir. İç görü çalışmalarına örnek olarak Wolfgang Köhler’in Sultan adlı maymunla yaptığı çalışmalar gösterilebilir.[1] 8 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Köhler, Sultan'ı bir kafese koymuştur. Sultan'ın kafesin dışındaki muza uzanarak ulaşması mümkün değildir. Maymunun muza ulaşması için kafesin içindeki iki çubuğu birbirine eklemesi gerekmektedir. Maymun iki çubuğu kazara eline almıştır ve daha sonra bu iki çubuğu birleştirmiştir. Köhler'e göre Sultan iç görü göstermiştir, burada iç görü bir problemin aniden yeniden yapılandırılmasını içerir ve genellikle "'ah-ha deneyimi" eşlik eder.
Geçmiş deneyimlerimiz, genel olarak problem çözme becerimizi arttırır. Fakat Karl Duncker’in deneyi bunun her zaman böyle olmadığını göstermiştir. Gestalt psikologlarından bir diğer çalışma, Duncker’in mum problemi, bizi işlevsel sabitlik kavramına götürmektedir. Gestalt psikologlarına göre işlevsel sabitlik problem çözmenin temel zorluklarından biridir. İşlevsel sabitlik, kişilerin problemin spesifik bir özelliğine odaklanıp, kişiyi çözüme ulaşmaktan alıkoyması eğilimidir. 

Genel Problem Çözücü
Newell ve Simon, insanların problem çözme becerilerinin sistematik bilgisayar simülasyonlarını üretmenin mümkün olup olmadığını tartışmıştır. Bunu bir dizi iyi yapılandırılmış problemi çözmek için tasarladıkları bir bilgisayar programı olan Genel Problem Çözücü ile başarmışlardır. Simon ve Newell, insan bilgi işlemleme sisteminin, problem çözme çabaları ile şekillendiğini belirtmişlerdir ve bu sistemin seri olarak işlediğini (yani bir seferde bir işlem şeklinde), bu işlemlerin her birinin girdi ve çıktılarının kısa süreli bellekte tutulduğunu ve uzun süreli bellekten ilgili bilginin getirilebildiğini göstermişlerdir.
Newell ve Simon (1972) katılımcılarından sesli düşünerek problem çözmelerini istemişlerdir. Bu sözel bildirimleri kişilerin her problemde hangi genel stratejiyi kullandıklarını belirlemek için yapmışlardır. Ardından problem çözme stratejisini, problem alanı olarak programlayarak özelleştirmişlerdir. Newell ve Simon (1972), problemleri, başlangıç pozisyonu (initial state) ve hedef pozisyonu (goal state) bakımından incelemiştir. Burada problemin başlangıcındaki koşullar ‘başlangıç pozisyonuna’, problemin çözümü de ‘hedef pozisyona’ karşılık gelir. Örneğin, Hanoi Kulesi probleminde bir başlangıç pozisyonu ve hedef pozisyonu vardır. Belirli kurallar takip edilerek başlangıç pozisyonundan hedef pozisyonuna gelinir ve problem çözülür. Hanoi Kulesi problemi çözülürken hedef pozisyonuna ulaşmak için birçok olası yol vardır. Newell ve Simon, problem çözmeyi birçok adım boyunca hamle yapmak olarak tanımlarken, her adımın aracı pozisyon (intermediate state) ortaya çıkarttığını ifade eder. Genel olarak bakacak olursak bir problem başlangıç pozisyonuyla başlar, birçok aracı pozisyonla devam eder ve sonunda hedef pozisyonuna ulaşır. Bir problem için başlangıç pozisyonu, bitiş pozisyonu ve bütün olası orta pozisyonlar, problem alanı (problem space) olarak adlandırılır. Problem çözücüler sınırlı işleme kapasiteleriyle bir problemin karmaşıklığıyla başa çıkabilmeleri kestirmeler (heuristics) ya da pratik yöntemler sayesinde olur. Kestirmeler algoritmaların karşıtıdır. Algoritma, problemin kesin çözümüne götüren karmaşık metotlarken; kestirmeler genellikle doğru cevaplara götüren ve bilişsel olarak yorucu olmayan, pratik yöntemlerdir. Kestirmeler, kişilere problemin çözümü için kolaylık sağlar.
Amaca ulaşmak için birçok olası yol olmasına rağmen, hangi hamleyle başlanılması, devamında hangi hamleleri yapılması konusuna nasıl karar verilir? Newell ve Simon araç-amaç analizi (means-end analysis) stratejisini öne sürmüşlerdir. Bu analizin temel amacı, başlangıç ve hedef pozisyonları arasındaki farkı azaltmaktır. Bu da alt hedefler (subgoals)-hedefe yakın aracı pozisyonlar oluşturan hedefler- ile yapılır (Goldstein, 2008:407). Araç-amaç analizi algoritmadan ziyade bir kestirmedir, problemin çözümüne ulaşacağına garanti vermese de problem çözücü için kullanışlıdır.

Problem çözmede frontal korteks aktif rol oynar. Frontal korteks hasarı olan hastalar, sağlıklı kontrol grubuna göre Hanoi Kulesi görevinde daha kötü performans sergilemişlerdir Birçok çalışma problem çözmenin frontal korteksle, özellikle de sağ dorsolateral prefrontal korteksle ilişkili olduğunu ortaya çıkarmıştır

Matematiğin temellerinde, 1901'de Bertrand Russell tarafından keşfedilen Russell Paradoksu, Georg Cantor tarafından yaratılan sezgisel kümeler kuramının resmîleştirilmesinin bazı girişimlerin bir çelişkiye yol açtığını gösterdi. Aynı paradoks 1899'da Ernst Zermelo tarafından da keşfedilmişti ancak Zermelo, sadece David Hilbert, Edmund Husserl ve Göttingen Üniversitesi'nin diğer üyeleri tarafından bilinen fikri yayınlamadı. 1890'ların sonunda Cantor, tanımının Hilbert ve Richard Dedekind'e mektupla söylediği bir çelişkiye yol açacağını fark etmişti.
Sezgisel kümeler kuramına göre, tanımlanabilir herhangi bir topluluk kümedir. O halde, X kendisini eleman olarak içermeyen kümeler kümesi olsun. Eğer X kendisinin bir elemanı değilse, kendisini içermelidir çünkü X kendisini içermeyen kümeleri içeren bir kümedir. Eğer X kendisinin bir elemanıysa, X kendisini içermeyen bir kümedir çünkü X kümesi kendisini içermeyen kümelerden oluşur. Oluşan bu paradoksa Russel Paradoksu denir.
Sembolik olarak:

  
    
      
        R
        =
        {
        x
        ∣
        x
        ∉
        x
        }
        →
        R
        ∈
        R
        
        ⟺
        
        R
        ∉
        R
      
    
    {\displaystyle R=\{x\mid x\not \in x\}\rightarrow R\in R\iff R\not \in R}
  

Çoğu küme kendi elemanı değildir. Örneğin, X bir düzlemdeki tüm karelerin kümesi olsun. Bu küme, düzlemde yer alan bir kare olmadığından kendisinin bir elemanı değildir. Eğer bir küme kendi elemanı değilse bu kümeye "normal küme", eğer kendi elemanıysa "anormal küme" diyelim. Yani yukarıda bahsedilen X kümesi normaldir. Öte yandan, X kümesinin tümleyeni, yani düzlemde kare olmayan her şeyi içeren küme, kendini içereceğinden ötürü anormal bir kümedir.
Y kümesi, tüm normal kümeleri içeren küme olsun. Y'nin normal mi yoksa anormal mi olduğunu anlamaya çalışacağız. Eğer Y normalse, o zaman kendini eleman olarak içermeli çünkü Y normal kümeler kümesiydi. Yalnız bu durumda Y kendisini içerdiği için tanım itibarıyla anormaldir. Öte yandan eğer Y anormalse, Y kendini eleman olarak içermemesi gerekir, ama kendini içermemesi onu normal küme yapar.
Sonuç olarak, Y ne normal ne de anormal bir kümedir. Bu durum Russel paradoksudur.

Sezgisel Kümeler Kuramı'nı, sembolik mantığın "
  
    
      
        ∈
      
    
    {\displaystyle \in }
  
" ikili ilişkisiyle ve tanımlı altküme aksiyom şemasıyla  şu şekilde tanımlarsak:

  
    
      
        ∃
        y
        ∀
        x
        (
        x
        ∈
        y
        
        ⟺
        
        φ
        (
        x
        )
        )
      
    
    {\displaystyle \exists y\forall x(x\in y\iff \varphi (x))}
  

Görüldüğü gibi kümeler kuramında yazılmış herhangi bir   
  
    
      
        φ
      
    
    {\displaystyle \varphi }
  
 özelliği için sadece x değişkeni serbesttir. Bu 
  
    
      
        φ
      
    
    {\displaystyle \varphi }
  
 özelliğini  
  
    
      
        x
        ∉
        x
      
    
    {\displaystyle x\notin x}
  
 şeklinde tanımlayalım. O halde y=x seçtiğimiz durumda aşağıdaki gibi bir çelişki elde ederiz.

  
    
      
        y
        ∈
        y
        
        ⟺
        
        y
        ∉
        y
      
    
    {\displaystyle y\in y\iff y\notin y}
  

Bu da Russel bu çelişkiyi fark etmeden önce Frege'nin üzerinde çalıştığı kümeler kuramının tutarsız olduğunun bir göstergesidir.

Matematikte bir doğrunun eğimi ya da gradyanı o doğrunun dikliğini, eğimliliğini belirtir. Daha büyük eğim, daha dik bir doğru demektir.
Eğim, bir doğrunun herhangi iki noktası arasındaki dikey değişimin yatay değişime oranı olarak tanımlanabilir. Bir doğru üzerinde (x1,y1) ve (x2,y2) koordinatlarında iki nokta verildiğinde doğrunun eğimi m, 
  
    
      
        m
        =
        
          
            
              
                y
                
                  2
                
              
              −
              
                y
                
                  1
                
              
            
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              
                x
                
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\frac {y_{2}-y_{1}}{x_{2}-x_{1}}}}
  
 formülüyle bulunabilir.
Diferansiyel kalkülüs ile, bir teğetin, bir eğrinin herhangi bir noktasındaki eğimi hesaplanabilir.
Eğim kavramı, coğrafya ve inşaat mühendisliğindeki grad ve gradyanlarda doğrudan kullanılmaktadır. Trigonometri açısından bir yolun gradı m ile diklik açısı θ arasındaki ilişki; 
  
    
      
        m
        =
        tan
        ⁡
        θ
        
      
    
    {\displaystyle m=\tan \theta \!}
  
'dır.

Koordinat düzlemindeki bir doğrunun eğimi çoğunlukla m harfiyle ifade edilir ve doğru üzerindeki iki noktadan y koordinatındaki değişimin x koordinatındaki değişime oranı olarak hesaplanabilir. Denklem olarak şu şekilde yazılır:

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              Δ
              y
            
            
              Δ
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\frac {\Delta y}{\Delta x}}}
  

(x1,y1) ve (x2,y2) şeklinde iki nokta verildiğinde, değişkenleri yerine yazarak şu elde edilir:

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              
                y
                
                  2
                
              
              −
              
                y
                
                  1
                
              
            
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              
                x
                
                  1
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\frac {y_{2}-y_{1}}{x_{2}-x_{1}}}}
  

Bir doğru P = (1, 2) ve Q = (13,8) noktalarından geçiyor olsun. y koordinatlarındaki değişimi x koordinatlarındaki değişime oranlayarak eğimi şu şekilde bulunabilir:

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              Δ
              y
            
            
              Δ
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              
                y
                
                  2
                
              
              −
              
                y
                
                  1
                
              
            
            
              
                x
                
                  2
                
              
              −
              
                x
                
                  1
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              8
              −
              2
            
            
              13
              −
              1
            
          
        
        =
        
          
            6
            12
          
        
        =
        
          
            1
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\frac {\Delta y}{\Delta x}}={\frac {y_{2}-y_{1}}{x_{2}-x_{1}}}={\frac {8-2}{13-1}}={\frac {6}{12}}={\frac {1}{2}}}
  

Bir başka örnek vermek gerekirse, (4,15) ve (3,21) noktalarından geçen doğrunun eğimi şu şekilde hesaplanır:

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              21
              −
              15
            
            
              3
              −
              4
            
          
        
        =
        
          
            6
            
              −
              1
            
          
        
        =
        −
        6
      
    
    {\displaystyle m={\frac {21-15}{3-4}}={\frac {6}{-1}}=-6}
  

Eğimin mutlak değeri arttıkça, doğrunun dikliği artar. Yatay bir doğrunun eğimi 0 iken, pozitif yönde 45° açı yapan bir doğrunun eğimi +1, negatif yönde 45° açı yapan bir doğrunun eğimi ise -1'dir. Dikey bir doğrunun eğimi tanımsızdır, dolayısıyla eğimi yoktur.
Bir doğrunun pozitif x aksisiyle yaptığı θ açısı, tanjant fonksiyonu aracılığıyla m eğimiyle yakından ilgilidir:

  
    
      
        m
        =
        tan
        
        θ
      
    
    {\displaystyle m=\tan \,\theta }
  

ve

  
    
      
        θ
        =
        arctan
        
        m
      
    
    {\displaystyle \theta =\arctan \,m}
  

İki doğru, ancak ve ancak eğimleri eşitse ya da ikisi de dikey ve eğimleri tanımsızsa paralel ve çakışmazdır. İki doğrunun eğimleri çarpımı -1 ise ya da doğrulardan biri yatay, biri dikeyse (eğimleri 0 ve tanımsızsa) doğrular birbirine diktir. 

Eğer y, x`in doğrusal fonksiyonuysa, x`in katsayısı fonksiyon doğrusunun eğimini verir. Doğrunun denklemi aşağıdaki gibi verilirse,

  
    
      
        y
        =
        m
        x
        +
        b
        
      
    
    {\displaystyle y=mx+b\,}
  

m eğim olur.
Eğer doğrunun eğimi m ve doğru üzerindeki bir nokta (x1,y1) biliniyorsa, doğrunun denklemi aşağıdaki gibi bulunabilir:

  
    
      
        y
        −
        
          y
          
            1
          
        
        =
        m
        (
        x
        −
        
          x
          
            1
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle y-y_{1}=m(x-x_{1})\!}
  

Örneğin, (2,8) ve (3,20) noktalarından geçen bir doğru ele alındığında, eğim m şuna eşittir:

  
    
      
        
          
            
              (
              20
              −
              8
              )
            
            
              (
              3
              −
              2
              )
            
          
        
        
        =
        12
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {(20-8)}{(3-2)}}\;=12\,}
  

Doğrunun denklemi de şu şekilde:

  
    
      
        y
        −
        8
        =
        12
        (
        x
        −
        2
        )
        =
        12
        x
        −
        24
        
      
    
    {\displaystyle y-8=12(x-2)=12x-24\,}
  

ya da şu şekilde: 

  
    
      
        y
        =
        12
        x
        −
        16.
        
      
    
    {\displaystyle y=12x-16.\,}
  

yazılabilir.

  
    
      
        a
        x
        +
        b
        y
        +
        c
        =
        0
        
      
    
    {\displaystyle ax+by+c=0\,}
  
 şeklinde tanımlanan bir fonksiyonun eğimi 
  
    
      
        −
        
          
            a
            b
          
        
        
      
    
    {\displaystyle -{\frac {a}{b}}\;}
  
'ye eşittir.

Eğim kavramı diferansiyel kalkülüste çok kullanılmaktadır. Doğrusal olmayan fonksiyonlarda, değişim oranı eğri boyunca değişir. Bir noktada fonksiyonun türevi, o noktada eğriye teğet olan doğrunun eğimini (o noktadaki değişim oranını) verir.
Δx ve Δy eğri üzerindeki iki noktanın uzaklıklarıysa, yukarıdaki tanıma uygun olarak,

  
    
      
        m
        =
        
          
            
              Δ
              y
            
            
              Δ
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle m={\frac {\Delta y}{\Delta x}}}
  
,
formülü eğriyi kesen bir doğrunun eğimini verir. Diğer eğrilerden farklı olarak, doğru üzerindeki herhangi iki noktadan geçen bir kesen doğrunun kendisidir. Örneğin, y = x2 eğrisini (0,0) ve (3,9) noktalarında kesen doğrunun eğimi 3'tür. (x = 3⁄2'daki teğetin eğimi de 3'tür-ortalama değer teoreminin bir tesadüfü.)
İki nokta Δy ve Δx küçülecek şekilde birbirine yakınlaştırıldığına, kesen, gittikçe teğet doğrusuna yaklaşır. Dolayısıyla kesenin eğimi de teğetin eğimine yaklaşır. Diferansiyel kalkülüs kullanılarak, limiti bulunabilir ya da Δy ve Δx sıfıra yaklaşırken Δy/Δx`in değeri hesaplanabilir. Eğer y, x`e bağlıysa, sadece Δxin sıfıra yaklaşırken limiti almak yeterlidir. Teğet doğrusunun eğimi, Δx sıfıra yaklaşırken Δy/Δx`in limitine eşittir. Bu limit türev olarak adlandırılır.

Gradyan, birden fazla değişken alan fonksiyonlar için eğim kavramının genelleştirilmesidir.
Öklid uzaklığı

Pergel, birbirine üstten eklenmiş iki koldan meydana gelen, çember çizmeye ve küçük mesafeleri ölçmeye yarayan alet. Pergel, geometri şekillerinin çiziminde kullanıldığı gibi çeşitli meslek dallarında da ölçü aleti olarak kullanılmaktadır. Küçük doğru parçaları ve açılar arasındaki mesafeler de pergellerle ölçülür.

Açıların ikiye bölünmesi, bir eşkenar üçgen, düzgün beşgen, on ve on beş kenarlı vb. çokgenlerin çizilmesi cetvel ve pergelle çözülebilen problemlere, herhangi bir açının üçe bölünmesi, çemberin herhangi bir sayıda eşit parçaya bölünmesi, cetvel ve pergelle çözülemeyen geometrik problemlere misaldir.
Matematikte çember veya çember yayları çizmek vasıtasıyla çözülen problemler vardır. Böyle problemlere cetvel ve pergelle çözülebilir problemler denir. Cetvele lüzum kalmadan yalnız pergel yardımıyla çizilen düzlem geometriye de pergel geometrisi denmektedir.

Ölçek pergeli
Bu pergeller bir kolludur. Genellikle harita çalışmalarında kullanılır.
Elips pergeli
Bu pergeller elips çiziminde kullanılır.
Yaylı pergel
Buna nokta pergeli de denir. Uçları yay üzerine yerleştirilmiştir.
Şapkacı pergeli
Buna eskiden Fes Pergeli denilirdi. Daha sonra şapka pergeli ismini aldı.
Sabit pergel
Uçları sabit ve iki kolu vardır. Tomrukların çaplarını ölçmede kullanılır.
Taşçı pergeli
Birer uçlarının birbirine eklendiği, diğer uçları ise sivri demirlerle bittiği, iki cetvelden ibarettir. Taş ustaları bu pergeli dik çıkmada ve ayrıntıları çizmede kullanırlar.
Uzunluk pergeli
İki basit koldan meydana gelen, daire çiziminde kullanılan pergellerdir.
Nokta pergeli
Çok küçük çemberleri çizmede kullanılır. Şehadet ve başparmak arasında tutularak döndürülen bir üst sap yardımıyla kullanılır ve çizimler yapılır.
Oran pergeli
Diğer pergellere benzeyen, fakat kollar yerine taksimatlı cetvelleri bulunan ölçü aleti.
Üç kollu pergel
Heykeltraşçılıkla uğraşan sanatkarlar, yapmak istedikleri resimlerin ölçüsünü ve uzunluklarını aktarmada kullanır.

Farsça pargār پرگار  "daire çizme aygıtı" sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Avesta (Zend) dilinde pairi-kāra- "çevre-eden" sözcüğü ile eş kökenlidir.

2. Kelime Kökeni Kaynak : https://www.etimolojiturkce.com/kelime/pergel 25 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bu Venedik'teki Akademi sanat galerisidir, Floransa'daki sanat galerisi için Accademia'ya bakınız

Accademia Sanat Galerisi (İtalyanca: Gallerie dell'Accademia) Kuzey İtalya, Venedik'te 19. yüzyıl öncesi resim ve heykel güzel sanat eserlerini sergileyen müze galerisidir. Büyük Kanal'ın güney kıyısında konumlanır. İsmini kanal üzerindeki üç köprüden birine Accademia Köprüsü olarak verir ve kanalda çalışan deniz taksilerinin yanaşma iskelesidir.
Orijinal olarak bir sanat okulu olarak yaratıldı. O 1777 yılında Pietro Edwards ile sanat restorasyon çalışmalarına başlayan ilk kurumlardan birisiydi ve 1819 yılında bir resim ve heykel guzel sanatlar eğitim kurumu olarak şekillendirildi. Geçmiş ve şimdiki zaman içinde akademide öğretmenlik yapanlar arasında Tiepolo, Giambattista Pittoni, Francesco Hayez, Nono, Ettore Tito, Arturo Martini, Alberto Viani, Carlo Scarpa, Afro, Santomaso ve Emilio Vedova'nun adları anılabilir.

L'Accademia di Belle Arti di Venezia (Venedik Güzel sanatlar Akademisi) 1750 yılında Venedik Senatosu tarafından Venedik'in resamlık, heykeltıraşlık ve mimarlık okulu olarak kuruldu. Giambattista Piazzetta, (diğer iki danışman Giambattista Pittoni ve Gianmaria Morlaiter ile birlikte) okulun ilk başkanı olarak atandı. Amaç, uzun yıllar diğer büyük sanatsal merkezlerde Roma (San Luca Akademisi), Milano ve Bolonya'da (Accademia Clementina) gibi geçmiste var olmuş olan kurumlara benzer kurumlari Venedik'te kurmaktı.
Akademi, Accademia Reale di Belle Arti (Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi) olarak kurulması ile ünlüdür ve 1807 yılında Napolyon işgal kuvvetlerinin emri gereğince günümüzdeki yapısına taşındı. Bu yönetim, Venedik'teki bazı kiliselere, manastırlara ve okullara dağıtılmıştı. Scuola della Carità, Convento dei Canonici Lateranensi ve Santa Maria della Carità kilisesi bu nedenle Accademia'nın idare ve ana sergi merkezi yapısı haline geldiler. "Scuola della Carità", altı Büyük Okul'un en eskisiydi. Gerçi okul binaları 1260 yılında genel şekillini almıştı; ama yapı tümüyle ancak 1343 yılına tamamlanmıştı. "Convento dei Canonici Lateranensi"'nin yapımına 1561 yılında Andrea Palladio tarafından başlanıldı, gerçi yapı asla tamamen tamamlanmadı. Santa Maria della Carità nın ön yüzü Bartolomeo Bon tarafından 1441 yılında tamamlandı.

Gallerie dell'Accademia, Venedikli ressamların 18nci yüzyıla kadarki başyapıtlarını içerir. Aşağıdaki sanatçıların eserleri sergilenmektedir:
Gentile ve Giovanni Bellini,
Bernardo Bellotto,
Pacino di Bonaguida,
Canaletto,
Carpaccio,
Giulio Carpioni,
Rosalba Carriera,
Cima da Conegliano,
Fetti,
Pietro Gaspari,
Michele Giambono,
Luca Giordano,
Francesco Guardi,
Giorgione,
Johann Liss,
Charles Le Brun,
Pietro Longhi,
Lorenzo Lotto,
Mantegna,
Rocco Marconi,
Michele Marieschi,
Antonello da Messina,
Piazzetta,
Giovanni Battista Pittoni,
Preti,
Giambattista Tiepolo,
Tintoretto,
Titian,
Veronese (Paolo Caliari),
Vasari,
Leonardo da Vinci (Vitruvian Man'ın çizimi),
Alvise Vivarini ve
Giuseppe Zais.

Akademi
Floransa Güzel Sanatlar Akademisi
Accademia Carrara
Accademia del Cimento
Accademia della Crusca
Accademia degli Infiammati
Accademia Italiana
Accademia dei Lincei
Accademia Musicale Chigiana
Accademia Nazionale di Santa Cecilia
Roman Academies
Accademia dei Quaranta
Accademia di San Luca
Accademia degli Svogliati
Brera Güzel Sanatlar Akademisi
Piccola Accademia di Montisi
Piccola Accademia degli Specchi

Resmî websitesi24 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
[1]13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Galerinin görsel turları ve sergilenen eserlerin plan üzerinde tuşa basarak seçilme sistemi(İtalyanca)
Google Maps'den uydu resimleri uzun bir köprünn güney yakasındaki bina14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galeri için turistik kılavuz22 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Accaademia Galerisi ve resimler websitesi3 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apostolik Sarayı, Katolik Kilisesi'nin başı ve ruhani lideri olan papanın resmî ikametgâh adresidir. Papalık Sarayı ve Vatikan Sarayı olarak da isimlendirildiği zamanlar olabilmektedir. Vatikan, sarayın bugünkü formunu sarayın çoğunu inşa ettiren Papa V. Sixtus'un onuruna ithafen sarayı V. Sixtus olarak da isimlendirebiliyor.
Bina genel olarak papalık konutları, Katolik Kilisesi'nin farklı ofisleri, özel ve halka açık şapeller, Vatikan Müzeleri ve bir de Vatikan Kütüphanesi içermektedir. Bunun yanı sıra saray içerisinde geçmişte yaşamış ve Rönesans'ın altın üç çocuğundan biri olarak nitelendirilen Raffaello Sanzio'nun da özel odasını içermektedir. Günümüzde Vatikan'ı ziyaret eden turistler dilemeleri halinde bu odayı ve diğer yerleri görebilirler.

5. Yüzyıl'da Papa Symmachus, eski Aziz Petrus Bazilikası'nın yakınında, Lateran Sarayı'na alternatif bir ikamet yeri olarak hizmet veren bir papalık sarayı inşa etti. İkinci bir müstahkem sarayın inşası Papa III. Eugene tarafından desteklendi ve on ikinci yüzyılda Papa III. Innocentius döneminde kapsamlı bir şekilde değiştirildi.

Pavlus Şapeli

Beşaret (Arapça: البشارة), müjde, iyi haber anlamına gelen bir kelime olup dini terminolojide Meryem'e İsa'nın doğumunun melek Cebrail aracılığı ile önceden bildirilmesi hadisesine verilen isimdir. Bu olay Beşaret-i Meryem olarak da bilinir. Fra Angelico, Leonardo da Vinci, Sandro Botticelli, Matthias Grünewald gibi ressamlar eserlerinde bu konuyu işlemişlerdir. Meryem'in İsa'ya gebe kaldığı farzedilen 25 Mart günü her yıl Hristiyanlarca Beşaret bayramı olarak kutlanır.
Beşaret-i Meryem hadisesi İncil'de Luka 1:26-38 bölümünde geçmektedir. Kur'an'da da bu olay Âl-i İmrân Suresi 45. ve 51. ayetler ile Meryem Suresi 16. ve 26. ayetler arasında yer almaktadır. Hristiyanlıktan farklı olarak İslam'da beşaret, İsa'ya uluhiyet atfeden İsa'nın Tanrı'nın Oğlu sıfatı ile doğmasını içermez ve İsa'nın kendisinin de tanrısı olan Allah'ın emirleri hakkında insanları uyarmak üzere gönderilmiş bir peygamber olacağı şeklinde geçer.
İslami terminolojide Beşaret ayrıca İsa'nın -Tevrat'ta da olduğu gibi- İslam peygamberi Muhammed'i müjdelemesi ve ahir zamanda onun getirdiği inancı yeniden dirilteceğine inanılması sebebi ile İsa olarak da geçer. Güzel söz ve beşaret anlamlarına gelen İncil'in de buna işaret ettiği belirtilmektedir.

William Henry Gates III (d. 28 Ekim 1955, Seattle), bilinen adıyla Bill Gates, Amerikalı bir iş insanı, yazılım geliştirici, yatırımcı, yazar ve hayırseverdir. Çocukluk arkadaşı Paul Allen ile birlikte Microsoft'un kurucu ortaklarındandır. Gates, Microsoft'taki kariyeri boyunca yönetim kurulu başkanlığı, icra kurulu başkanlığı (CEO), başkanlık ve baş yazılım mimarlığı görevlerinde bulunmuş, aynı zamanda Mayıs 2014'e kadar Microsoft'un en büyük bireysel hissedarı olmuştur. 1970'ler ve 1980'lerdeki mikrobilgisayar devriminin önemli girişimcilerinden biriydi.
Gates Seattle, Washington'da doğup büyümüştür. Allen ile birlikte 1975 yılında Albuquerque, New Mexico'da Microsoft'u kurdu. Şirket dünyanın en büyük kişisel bilgisayar yazılım şirketi haline geldi. Ocak 2000'de CEO'luktan istifa edip yerine Steve Ballmer geçene kadar Gates şirketi başkan ve CEO olarak yönetti, ancak yönetim kurulu başkanı olarak kaldı ve baş yazılım mimarı oldu. 1990'ların sonlarında, rekabete aykırı olduğu düşünülen iş taktikleri nedeniyle eleştirildi. Bu görüş çok sayıda mahkeme kararıyla onaylandı. Gates, Haziran 2008'de Microsoft'ta yarı zamanlı bir pozisyona ve o zamanki eşi Melinda Gates ile 2000 yılında kurdukları Bill & Melinda Gates Vakfı'nda tam zamanlı çalışmaya geçti. Şubat 2014'te Microsoft yönetim kurulu başkanlığından istifa etti ve yeni atanan CEO Satya Nadella'yı desteklemek üzere teknoloji danışmanı olarak yeni bir görev üstlendi. Gates, Mart 2020'de iklim değişikliği, küresel sağlık ve kalkınma ve eğitim alanlarında hayırseverlik çalışmalarına odaklanmak üzere Microsoft ve Berkshire Hathaway'deki yönetim kurulu görevlerinden ayrıldı.
Gates, 1987 yılından bu yana Forbes'un dünyanın en zenginleri listesinde yer almaktadır. 1995'ten 2017'ye kadar, 2010-2013 yılları hariç her yıl Forbes'un dünyanın en zengin insanı ünvanını elinde tutmuştur. Ekim 2017'de, o sırada Gates'in 89,9 milyar ABD doları olan net değerine kıyasla tahmini net değeri 90,6 milyar ABD doları olan Amazon'un kurucusu ve CEO'su Jeff Bezos tarafından geçildi. Eylül 2022 itibarıyla, Gates'in tahmini net değeri 114 milyar ABD doları olup, kendisini dünyanın en zengin beşinci kişisi yapmaktadır.
Kariyerinin son dönemlerinde ve 2008'de Microsoft'un günlük operasyonlarından ayrılmasının ardından Gates birçok iş ve hayırseverlik girişiminde bulunmuştur. BEN, Cascade Investment, bgC3 ve TerraPower gibi birçok şirketin kurucusu ve yönetim kurulu başkanıdır. Dünyanın en büyük özel vakıf olduğu bildirilen Bill & Melinda Gates Vakfı aracılığıyla çeşitli hayır kurumlarına ve bilimsel araştırma programlarına önemli miktarda para bağışlamıştır. Vakıf aracılığıyla, 21. yüzyılın başlarında Afrika'da poliovirüs'ün yok edilmesine önemli ölçüde katkıda bulunan bir aşılama kampanyasına öncülük etti. 2010 yılında Gates ve Warren Buffett The Giving Pledge'i kurarak, kendileriyle birlikte diğer milyarderlerin de servetlerinin en az yarısını hayır işlerine bağışlama sözü vermelerini sağlamıştır.

Bill Gates 28 Ekim 1955 tarihinde Seattle, Washington'da doğmuştur. William H. Gates Sr. (1925-2020) ve Mary Maxwell Gates'in (1929-1994) oğludur. İngiliz, Alman ve İrlanda/İskoç-İrlanda kökenlidir. Babası önde gelen bir avukat, annesi ise First Interstate BancSystem ve United Way of America'nın yönetim kurullarında görev yapmıştır. Gates'in anne tarafından büyükbabası ulusal bir banka başkanı olan J. W. Maxwell'dir. Gates'in Kristi (Kristianne) adında bir ablası ve Libby adında bir kız kardeşi vardır. Kendisi ailesinin dördüncü ferdidir ancak babasının "II" ön ekine sahip olması nedeniyle III. William Gates ya da "Trey" (üç) olarak tanınmaktadır. Ailesi Seattle'ın Sand Point bölgesinde, Gates yedi yaşındayken nadir görülen bir kasırga nedeniyle hasar gören bir evde yaşıyordu.
Gates, yaşamının erken dönemlerinde ailesinin ondan hukuk alanında kariyer yapmasını beklediklerini gözlemlemiştir. Gençliğinde ailesi düzenli olarak Protestan Reform mezhebine bağlı Congregational Christian Churches kilisesine gidiyordu. Gates yaşına göre küçüktü ve çocukken zorbalığa maruz kaldı. Ailesi rekabeti teşvik ediyordu; bir ziyaretçilerinin dediğine göre "hearts, ister pickleball ya da rıhtımda yüzme olsun fark etmezdi; kazanmanın her zaman bir ödülü, kaybetmenin de her zaman bir cezası olurdu".

Gates, Popular Electronics dergisinin Altair 8800'ü tanıtan Ocak 1975 sayısını okudu ve Micro Instrumentation and Telemetry Systems (MITS) ile irtibata geçerek kendisi ve diğerlerinin bu platform için bir BASIC yorumlayıcısı üzerinde çalıştıklarını bildirdi. Aslında Gates ve Allen'ın bir Altair'i yoktu ve platform için kod yazmamışlardı, yalnızca MITS'in ilgisini ölçmeye çalışıyorlardı. MITS başkanı Ed Roberts bir demonstrasyon için onlarla buluşmayı kabul etti ve birkaç hafta içinde bir minibilgisayarda çalışan bir Altair emülatörü ve ardından BASIC yorumlayıcısı geliştirdiler. Demonstrasyon MITS'in Albuquerque, New Mexico'daki ofislerinde yapılmıştı, başarılı oldu ve yorumlayıcının Altair BASIC olarak dağıtılması için MITS ile bir anlaşma yapılmasıyla sonuçlandı. MITS Allen'ı işe aldı ve Gates Kasım 1975'te MITS'te Allen'la birlikte çalışmak üzere Harvard'dan ayrıldı. Allen kurdukları ortaklığa "mikrobilgisayar" ve "yazılım" kelimelerinin birleşiminden oluşan "Micro-Soft" adını verdi ve ilk ofislerini Albuquerque'de açtı. Gates ve Allen'ın işe aldıkları ilk çalışan liseden ortak arkadaşları Ric Weiland oldu. Bir yıl içinde tire işaretini kaldırdılar ve 26 Kasım 1976'da New Mexico Eyalet Sekreterliğine "Microsoft" ticari adını resmen tescil ettirdiler. Gates eğitimini tamamlamak için Harvard'a tekrar dönmedi.
Microsoft'un Altair BASIC'i bilgisayar hobicileri arasında popülerdi, ancak Gates henüz piyasaya sürülmemiş bir kopyanın sızdırıldığını ve hızla kopyalanıp çoğaltıldığını fark etti. Şubat 1976'da MITS bülteninde Hobicilere Açık Mektup başlıklı bir yazı kaleme alan Gates, Microsoft Altair BASIC kullanıcılarının %90'ından fazlasının bu yazılım için Microsoft'a ödeme yapmadığını ve Altair "hobi pazarının" profesyonel geliştiricilerin yüksek kaliteli yazılım üretme, dağıtma ve sürdürme teşvikini ortadan kaldırma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu iddia etti. Mektup pek çok bilgisayar hobicisi tarafından beğenilmese de Gates, yazılım geliştiricilerin ödeme talep edebilmeleri gerektiğine olan inancında diretti. Microsoft 1976'nın sonlarında MITS'ten bağımsız hale geldi ve çeşitli sistemler için programlama dili yazılımı geliştirmeye devam etti. Şirket 1 Ocak 1979'da Albuquerque'den Bellevue, Washington'a taşındı.
Gates, şirketin ilk beş yılında ürettiği her kod satırını bizzat gözden geçirdiğini ve çoğu zaman yeniden yazdığını söyledi. Şirket büyüdükçe önce müdür, sonra da yönetici rolüne geçti.
DONKEY.BAS, 1981 yılında yazılmış ve orijinal IBM PC ile birlikte dağıtılan PC DOS işletim sisteminin ilk sürümlerinde yer alan bir bilgisayar oyunudur. Oyuncuların eşeklere çarpmaktan kaçınması gereken bir yarış oyunudur. Oyun Gates ve Neil Konzen tarafından yazılmıştır.

IBM, o dönemde ticari işletmelerin önde gelen bilgisayar donanımı tedarikçisi olarak, Bill Gates'in annesi Mary Maxwell Gates'in IBM'in CEO'su John Opel'e Microsoft'tan bahsetmesinin ardından, Temmuz 1980'de yakında çıkacak olan kişisel bilgisayarı IBM PC için yazılım konusunda Microsoft'a başvurdu. IBM ilk olarak Microsoft'un BASIC yorumlayıcısını yazmasını önerdi. Aynı zamanda IBM temsilcileri bir işletim sistemine de ihtiyaç duyduklarını belirtmiş, Gates de onları yaygın olarak kullanılan CP/M işletim sisteminin yapımcıları olan Digital Research'e (DRI) yönlendirmiştir. Fakat IBM'in Digital Research ile yürüttüğü görüşmeler olumsuz sonuçlandı ve bir lisans anlaşmasına varamadılar. IBM temsilcisi Jack Sams, Gates ile daha sonra yaptığı bir toplantıda lisanslama konusundaki zorluklardan bahsetti ve Microsoft'un kendilerine bir işletim sistemi sağlayıp sağlamayacaklarını sordu. Birkaç hafta sonra Gates ve Allen, Seattle Computer Products'tan (SCP) Tim Paterson'ın PC'ye benzer donanımlar için ürettiği CP/M'e benzer bir işletim sistemi olan 86-DOS'u önerdiler. Microsoft, SCP ile 86-DOS'un özel lisans temsilcisi ve daha sonra da tamamen sahibi olmak üzere bir anlaşmaya vardı. Microsoft, işletim sistemini PC'ye uyarlaması için Paterson'ı görevlendirdi ve tek seferliğine 50.000 dolar karşılığında IBM'e PC DOS ürününü teslim etti.
Sözleşme Microsoft'a görece küçük bir kazanç sağladı. Microsoft'un küçük bir işletmeden dünyanın önde gelen yazılım şirketine dönüşmesinin kaynağı IBM'in işletim sistemini benimsemesiyle Microsoft'a kazandırdığı prestijdi. Gates işletim sisteminin telif hakkını IBM'e devretmeyi teklif etmemişti çünkü diğer kişisel bilgisayar üreticilerinin IBM'in PC donanımını taklit edeceğine inanıyordu. Nitekim öyle de oldu ve DOS çalıştıran IBM uyumlu PC kullanımı fiili bir standart haline geldi. MS-DOS'un (DOS'un IBM dışındaki müşterilere satılan versiyonu) satışları sayesinde Microsoft sektörde önemli bir oyuncu haline geldi. Basın, Microsoft'un IBM PC üzerinde çok etkili olduğunu kısa sürede keşfetti. PC Magazine, Gates'in "makinenin arkasındaki adam" olup olmadığını sordu.
Gates, 25 Haziran 1981'de Microsoft'un yeniden yapılandırılmasını denetledi; Washington eyaletinde şirketi yeniden kurdu ve kendisini başkan ve yönetim kurulu başkanı, Paul Allen'ı ise başkan yardımcısı ve yönetim kurulu başkan yardımcısı olarak atadı. Allen 1983 yılının başlarında Hodgkin lenfoma teşhisi konduktan sonra şirketten ayrılmış ve Gates ile bu olaydan aylar önce yaşadıkları, Microsoft'un özsermayesi konusundaki çekişmeli bir anlaşmazlık nedeniyle gerilen iş ortaklıklarını etkin bir şekilde sona erdirmiştir. İlerleyen yıllarda Gates, Allen ile olan ilişkisini düzeltti ve birlikte çocukken okudukları Lakeside'a milyonlarca dolar bağışta bulundular. Allen'ın Ekim 2018'deki ölümüne kadar arkadaş kaldılar.

Microsoft ve Gates, sadeliği ve sağladığı kullanım kolaylığıyla tüketicileri büyüleyen Apple'ın Macintosh GUI'sinin yarattığı rekabeti savuşturabilmek amacıyla 20

Bir Müzisyenin Portresi (İtalyanca: Ritratto di musico), yaygın olarak İtalyan Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci'ye atfedilen bitmemiş bir tablodur. 1483-1487. Leonardo Milano'dayken üretilen eser, küçük bir ceviz ağacından panel üzerine yağ ve belki de tempera ile boyanmıştır. Bilinen tek erkek portre resmidir ve bakıcısının kimliği bilim adamları arasında yakından tartışılmıştır.
Belki de Antonello da Messina'nın Erken Hollanda portre resim stilini İtalya'ya tanıtmasından etkilenen çalışma, 15. yüzyılda Milano'da hakim olan profil portresinden dramatik bir değişime işaret ediyor. Leonardo'nun orada yaptığı Kayaların bakiresi ve Erminli Leydi gibi diğer resimleriyle pek çok benzerliği paylaşıyor, ancak Müzisyenin Portresi, o zamandan beri Pinacoteca Ambrosiana'da bulunduğu şehirde kalan tek panel resmidir. En az 1672 tarihi olarak bilinmekte. Komisyonun güncel bir kaydı yoktur. Leonardo'nun diğer eserleriyle üslup benzerliklerine dayanarak, güncel olanların çoğu en azından bakıcının yüzünü ona atfediyor. Resmin geri kalanı üzerindeki belirsizlik, Leonardo'nun çalışmasına özgü olmayan, vücudun sert ve katı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu, resmin bitmemiş haliyle açıklanabilirken, bazı bilim adamları Leonardo'nun öğrencilerinden biri tarafından yardım edildiğine inanıyor. Portrenin samimiyeti, özel bir komisyonu veya kişisel bir arkadaş tarafından bir kişiyi gösteriyor. 20. yüzyıla kadar Milano Dükü ve Leonardo'nun işvereni Ludovico Sforza'nın gösterilmesi düşünülüyordu. Fakat, 1904-1905 restorasyonu sırasında, üst boyamanın kaldırılması, bakıcının bir müzisyen olduğunu gösteren notaları tutan bir eli ortaya çıkardı. Milan'da aktif olan birçok müzisyen bakıcı olarak önerildi; Franchinus Gaffurius, 20. yüzyıl boyunca en çok tercih edilen adaydı, ancak 21. yüzyılda bilimsel görüş Atalante Migliorotti'ye kaydı. Diğer dikkate değer öneriler arasında Josquin des Prez ve Gaspar van Weerbeke var, ancak bu iddiaların hiçbirini doğrulayacak tarihsel bir kanıt yok. Çalışma, stoacı ve ahşap nitelikleri nedeniyle eleştirildi, ancak yoğunluğu ve konunun yüzündeki yüksek ayrıntı seviyesi ile dikkat çekmiştir.

İlgili resim, küçük, 44,7 cm x 32 cm (17,6 inç x 12,6 inç) bir ceviz ahşap panel üzerinde yağ ve belki de tempera ile yapılmıştır. Sağ eli katlanmış bir nota parçası tutan büst uzunluğunda ve dörtte üç oranında genç bir adamı tasvir ediyor. Resim, yüz ve saç dışında büyük ölçüde bitmemiş, ancak genel olarak iyi durumda, sadece sağ alt köşede hasar var. Sanat tarihçisi Kenneth Clark, Leonardo'nun hayatta kalan eserlerinden müzisyenin renklerin zamanla solmasına rağmen belki de en iyi şekilde korunmuş resim olduğunu belirtti. Eserin alt kısmı biraz kırpılmış olabilir. Özellikle başın arkasına doğru az miktarda rötuş var; sanat tarihçisi Frank Zöllner, bu rötuşun boynun ve dudakların sol tarafında bir miktar başarısız gölgelemeye neden olduğunu kaydetmiştir. Siyah arka planıyla portre, Leonardo'nun daha sonraki portrelerini anımsatıyor; Erminli Leydi ve La Belle Ferronnière, bakıcının vücudu ve kafası aynı yöne baktığı için onlardan farklı. Biyografi yazarı Walter Isaacson, çalışmanın bitmemiş halinden dolayı portrenin gölgelerinin açıkça sert olduğunu ve portrenin kendisinin Leonardo'nun resimlerinde tipik olarak bulunan ince yağlı boya katmanlarından daha azını içerdiğini belirtti.
Müzisyen
Bakıcının omuz hizasında kıvırcık saçları vardır, kırmızı bir bere takar ve izleyicinin görüş alanı dışındaki bir şeye dikkatle bakar. Bakışları, dikkati yüzüne, özellikle büyük camsı gözlerine odaklayan dikkatli ışıklandırmayla yoğunlaşır. Sıkı beyaz bir atlet giymektedir. Siyah dublörünün resmi bitmemiş ve kahverengimsi-turuncu çalınmasının sadece altı boyanmıştır. Renkler, muhtemelen küçük yeniden boyama ve kötü koruma nedeniyle soldu. Çalışmanın teknik incelemesi, ikilinin muhtemelen başlangıçta koyu kırmızı ve çalınan parlak sarı olduğunu ortaya çıkardı. Ağız bir gülümsemeyi ima ediyor ya da adamın şarkı söylemek üzere olduğunu ya da yeni şarkı söylediğini gösteriyor. Yüzünün dikkate değer bir özelliği, çerçevenin dışındaki ışığın gözlerindeki etkisidir. Işık her iki gözün öğrencilerini genişletir, ancak doğru sağ, soldan çok daha fazla, bu mümkün olmayan bir şey. Bazıları bunun sadece dramatik bir etki olduğunu, böylece izleyicinin müzisyenin yüzünün solundan sağına doğru bir hareket hissi duyduğunu iddia etti. Sanat tarihçisi Luke Syson, "Gözler, müzisyenin belki de en çarpıcı özelliği, görmenin en soylu duygusu ve ressamın en önemli aracı olarak önceliği olduğunu" yazdı.
Nota

Garip ve narin bir şekilde tutulan sert bir şekilde katlanmış kağıt parçası, üzerinde nota ve harflerin yazılı olduğu bir nota parçasıdır. Resmin alt kısmının kötü durumda olması nedeniyle notlar ve harfler büyük ölçüde okunaksızdır. Bu, bazı akademisyenlerin mektupların söylediklerini varsaymaktan, genellikle kendi yorumlarını müzisyen kimliği teorilerini desteklemek için kullanmaktan alıkoymadı. Sanat tarihçisi Martin Kemp, "Cantore Angelico ", İtalyanca" melek şarkıcı "anlamına gelir. Notlar, konunun bir müzisyen olduğunu kuvvetle ima etmekten başka, resme çok az netlik kattı. Bunlar mensural notasyondadır ve bu nedenle muhtemelen çok sesli müzik gösterirler. Leonardo'nun Windsor Kalesi Baskı Odası'nda müzikal notasyonlu reddeden günümüze kalan çizimleri, resimdeki müziğe benzemiyor. Bu, bu bestecinin Leonardo'ya ait olmadığını ve besteciyi ve müziğin önemini bilinmediğini düşündürmektedir.

Leonardo'ya atıf önceki yüzyıllarda tartışmalı olsa da, modern sanat tarihçileri artık bir Müzisyenin Portresi'ni orijinal eserlerinden biri olarak görüyor. Eserin Leonardo'ya atfedilmesine ilişkin şüpheler, neredeyse resim bilindiği süreden beri mevcuttur. Pinacoteca Ambrosiana için bir 1672 kataloğunda ilk görünüşü onu Leonardo tarafından listelenmiş, ancak koleksiyonun 1686 envanterinde Bernardino Luini'ye atfedilmiştir. Bu, hızla çizildi ve "veya daha doğrusu Leonardo" olarak değiştirildi. 1798'de Ambrosiana, portreyi "Luini okulu" na bağladı, ancak kısa süre sonra Leonardo tarafından yeniden yayımlandı. 1672'de ilk listelendiğinde, "bir dük komisyonundan beklenebilecek tüm zarafete" sahip olarak tanımlandı, bu da konunun Milan Dükü Ludovico Sforza olduğu düşünüldüğünü ima ediyordu. Resim yapıldığında Leonardo'nun işvereni. Buda, bilim adamlarının Ambrosiana'daki Bir Leydi Portresi'nin bir kolye olduğuna inandıkları 20. yüzyıla kadar kabul edildi, şimdi Giovanni Ambrogio de Predis'e atfedildi, ancak o zamanlar Leonardo d'Este'nin bir portresi olduğu düşünülüyordu. Ludovico'nun karısı, 20. yüzyılın ortalarında, Leonardo uzmanı Angela Ottino della Chiesa, Leonardo'ya atıfta bulunmayı destekleyen on bir akademisyen belirledi; eseri Ambrogio de Predis'e atfeden sekiz kişi; kararsız iki kişi ve bunu Leonardo'nun öğrencilerinden biri olan Giovanni Antonio Boltraffio'nun işi olarak gören birisi olarak düşünülebilir.
Portre komisyonunun mevcut kaydı yoktur. Leonardo'ya atfedilmesi, diğer eserlerine üslup ve teknik benzerliklere dayanmaktadır, özellikle de Kayaların Bakiresi Louvre'daki meleğin yüzü ve Wilderness'taki Aziz Jerome'daki ünlü figürün yüzü. Leonardo'nun popüler hale getirdiği bir tarz olan portrenin koyu arka planı, bu atfı, Erminli Leydi, La Belle Ferronnière ve Vaftizci Aziz John gibi onun tarafından daha sonraki resimlerinde görüldüğü şekliyle daha da güçlendiriyor. Özellikle Erminli Leydi, X-ışını testinden Müzisyene birçok üslup benzerliği göstermiştir. Leonardo'nun tarzının diğer tipik özellikleri arasında melankolik atmosfer, hassas gözler, belirsiz ağız (yeni kapanmış veya açılmak üzere gibi görünüyor) ve daha önceki portresi Ginevra de 'i anımsatan kıvırcık saçlar sayılabilir. Leonardo'nun bir diğer özelliği de, o zamanlar Lombardiya'daki diğer sanatçılar tarafından yaygın olarak kullanılmamasına rağmen tercih ettiği ve önerdiği bir ortam olan ceviz ağacının kullanılmasıdır. Bu atıf, farklı derecelerde genişleyen müzisyenin gözlerinin öğrencilerinin karşılaştırılmasıyla da destekleniyor; Leonardo'nun not defterlerindeki yazılar ise şu şekilde:
Resmin atfedilmesine yönelik meydan okuma, Leonardo'nun alışılagelmiş resimlerinden farklı olan, katı ve stoacı tavrından kaynaklanmaktadır. Bazı akademisyenler bunu resmin bitmemiş durumunun bir sonucu olarak düşünürken diğerleri giysinin ve gövdenin Leonardo'nun bir öğrencisi tarafından boyandığını öne sürdüler; Leonardo'ya yardım edilirse, en çok alıntı yapılan adaylar Boltraffio ve Ambrogio de Predis, üslubunun portrenin sert ve katı niteliklerine daha yakın olmasından dolayı, Sanat tarihçisi Carlo Pedretti'ye göre, Leonardo'nun başka bir öğrencisi olan Boltraffio ve Marco d'Oggiono, gözleri portreyle aynı şekilde tasvir ederek, eser üzerinde Leonardo ile işbirliği yapmış olabileceğini öne sürüyor. Sanat tarihçisi Pietro Marani, Leonardo'nun 1480'lerin ortalarında asistanlarının olmasının pek olası olmadığını ve öyle olsa bile, bir resmi ya da kişisel bir arkadaş için bir portreye yardım etmeyeceklerini belirtti. Marani'nin iddialarına rağmen, Leonardo'nun yardım edilip edilmediğine dair modern bilimsel fikir birliği belirsizliğini koruyor: Zöllner, "artık Leonardo'nun yüzü infaz ettiği, Boltraffio'nun ise tüm üst vücut tarafından verildiği kabul edildi" ise sadece Syson'a göre bilim adamlarının "önemli bir azınlığı" tam bir atıfla aynı fikirde değildi. [4] Resmin olası işbirlikçi doğası üzerindeki tartışmalara rağmen, çoğu bilim insanı, resmin tamamı Leonardo'nun elinde değilse, yüzün en azından öyle olduğu konusunda hemfikirdir.

Sanat tarihçileri eseri Leonardo'nun ilk Milano dönemine (c. 1482-1499) yerleştirir, bu dönemdeki diğer eserlerle benzerliklerinden dolayı, X-ışını testi yoluyla bulunan bir Ermine ile Leydi'ye üslup benzerlikleri ve Kayaların Bakiresi'nde chiaroscuro'nun işlenmesi ve bronz bir at heykeli için yaptığı eskizler. Daha eski kaynaklar, çalışmayı bu dönemin ortasına tarihlendiriyor 1485-1490 ve 1490 tarihleri verilmiştir. Syson ve Marani de dahil olmak üzere modern bilim

Carlo Vecce (1959 doğumlu) Napoli Üniversitesi'nde İtalyan Edebiyatı Profesörüdür, aynı zamanda Pavia Üniversitesi, D' Annunzio Chieti-Pescara Üniversitesi ve Macerata Üniversitesi gibi üniversitelerde ders vermiştir. Yurt dışında Sorbonne Nouvelle ve California Los Angeles Üniversitesi'nde misafir profesör olarak bulundu.

Doktorasını Giuseppe Billanovich'in yönettiği teziyle Milano Katolik Üniversitesi'nde aldı; araştırmaları İtalya ve Avrupa'da Rönesans Edebiyatı ve Medeniyeti, özellikle de Modern Çağın başlangıcındaki entelektüel atölyelerin tarihi ve diller arasındaki ilişkiler üzerine odaklandı.
Vecce Leonardo da Vinci konusuna odaklanmıştır: Carlo Pedretti'nin rehberliğinde Leonardo da Vinci'nin eserleri ve el yazmaları üzerinde çalıştı, Resim Kitabı (Codex Urbinas, 1995) ve Codex Arundel'i (Londra, Britanya Kütüphanesi, 1998) yayınladı. Ayrıca Leonardo'nun Yazıları'nın bir antolojisini (1992) ve Leonardo adlı birçok dile çevrilmiş bir biyografisini (1998, yeni baskı 2006) yayınladı. 1994 yılında “Commissione Vinciana” üyeliğine atandı. Louvre ve Metropolitan Müzesi'nde Leonardo'nun çizimleri ve el yazmalarından oluşan sergilere, Kunsthistorisches Museum ve Pietro Bembo'da Michelangelo hakkındaki sergilere işbirliği yaptı. Ambrosian Kütüphanesi'nde Leonardo'nun Codex Atlanticus'tan masal ve masallarla ilgili çizimlerinin yer aldığı sergiyi düzenledi. UNESCO'nun himayesinde uluslararası I mondi di Leonardo konferansını da düzenledi.
Yaratıcı yayınları arasında Feuilles şiirleri ve Coblas diyaloğu yer alır. Il mistero delle sei stanze ve Québec'teki Viaggio şiiri; Tiyatro için diğer kompozisyon: La luna capovolta. Sogni di Girolamo Cardano, Compagne di classe ve Umbra profunda. Giordano Bruno'nun Frammenti della giovinezza'sı.

Cascina Savaşı; Michelangelo'nun kayıp olan kendinden bahsettiren bir sanat çalışmasıdır.

Tablo'nun yapımı için Michelangelo, Floransa Cumhuriyeti devlet adamı Piero Soderini tarafından görevlendirildi. Bu eserin Eski Saray'ın Salone dei Cinquecento duvarı için fresk bir tablo olacağı niyet edilmişti. Eserin karşısındaki duvarda ise Leonardo da Vinci tarafından dekore edilecekti, kendisi Anghiari Savaşı tablosunu resmetmek üzere görevlendirilmişti. İki savaş dikkate değer Orta Çağ Florentin zaferiydi. Cascina Savaşı 28 Temmuz 1364 tarihinde Floransa ve Pisa orduları arasında olmuş ve Floransa'nın zaferiyle sonuçlanmıştır. Savaş süresinde binlerce Pisalı öldürülmüş ve ekibinden fazla esir alınmıştı.

Michelangelo, asla tabloyu tamamlamadı, fakat kompozisyonun karton bir kopyasını üretti. Kartonlar pek çok sanatçı tarafından kopya edildi. Günümüze kadar gelen ve en çok dikkat çeken kopya Michelangelo'nun öğrencisi Sangallo'nundur. Michelangelo'nun bazı hazırlık çizimleri ayrıca günümüzde yaşamaktadır, Marcantonio Raimondi'nin sahne parçasının basımlarıyla. Michelangelo'nun biyografi Giorgi Vasari'ye göre orijinal karton Michelangelo'nun rakibi olan Bartolommeo Bandinelli tarafından kasıtlı olarak kıskançlık nedeniyle tahrip edilmişti.
Michelangelo, savaş sahnesinin başlangıcını Pisalıların atak yaptıkları zaman Florentina ordusunun başlangıçta sürprizle şaşkınlığa uğratıldığı şeklinde resmetti. Ani Pisa ataklarını kendilerine ikaz eden bir boru sesine cevaben Florentina askerlerini Arno Nehri'nde çıplak olarak banyo yaparken resmetti. Askerler nehir içinden meydana çıkarken ve silahlarını kuşanırken, onlar Pisalıların atışlarıyla korkutuldular. Birçok asker sola bakar veya Pisa yerini işaret eder. Diğerleri hareketin içine enerjik olarak atlarken, bir asker kolayca görünür şekilde vurulur ve arkaya nehrin içine düşer.

Anghiari Savaşı - Leonardo da Vinci'nin kayıp tablosu

Studies to the Battle of Cascina 16 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cennino d'Andrea Cennini, (d. 1370 – ö. 1440), İtalyan ressam ve yazar.

Floransa'da yaşamıştır. Yaşamının çok azı biliniyor ve yapıtlarının hiçbirine ulaşılamıyor olsa da Orta Çağ sanatçılarının kullandıkları malzeme ve tekniklerle ilgili önemli bir bilgi kaynağı olan Il Libro dell’arte (Sanatçının el kitabı) isimli kitabıyla tanınır.

Cennini, Agnolo Gaddi'nin öğrencisidir. Gaddi, Giotto'nun sanatından çok etkilenen Taddeo'nun oğludur ve babasıyla birlikte Giotto'nun geleneğinin takipçisi olmuştur. Bu gelenek Cenini'nin kitabında yazıya dökülmüştür.
1410'da Floransa'da ölmüştür.

Encyclopaedia Britannica 16 Ağustos 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The text of Il libro dell'arte 18 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cennini on art and imagination

Cesare Borgia (13 Eylül 1475 - 12 Mart 1507), güç mücadelesiyle Machiavelli'nin Prens kitabına büyük bir ilham kaynağı olan Valensiya kökenli İtalyan politikacı ve condottieri. Papa VI. Alexander'ın gayrimeşru oğluydu ve Borgia Hanedanı mensubuydu.
Kilisede görev yaptıktan sonra babasının papalık atamalarıyla kardinal oldu. Ağabeyinin 1498'deki ölümünden sonra kardinallikten istifa etti. Bu görevden istifa eden ilk kişi olarak tarihe geçmiştir. 1500'lü yıllarda Fransa Kralı XII. Louis'ye paralı asker olarak hizmet verdi ve İtalya Savaşları'nda Milano ve Napoli'yi istila etti. Aynı zamanda İtalya'nın merkezinde papalığa bağlı bir devlet kurdu fakat babasının ölümünden sonra iktidarı elinde tutamadı. Machiavelli'ye göre bu güç kaybının sebebi öngörü eksikliği değil Borgia'nın yeni bir papa yaratma konusundaki başarısızlığından kaynaklanıyordu.

Cesare Borgia'nın hayatının birçok bölümü gibi, doğum tarihi de şüphelidir. Cesare Borgia, Subiaco'da(1475 ya da 1476'da) Kardinal Roderic Llançol i de Borja ve hakkında çok az bilgi bulunan İtalyan metresi Vannozza dei Cattanei'in gayrimeşru çocuğu olarak doğdu. Rodrigo Borgia'nın Vanozza'dan üç çocuğu daha vardı, bunlar: Juan, Gioffre ve Lucrezia'ydı. Borgia Ailesi, kökeni Valensiya Krallığı'na dayanan, 15. yüzyılın ortalarında şöhrete kavuşmuş bir aileydi; Cesare'nin büyük amcası Valensiya Piskoposu Alphonse Borgia (1378-1475), 1455 yılında Papa Callixtus III ismiyle papalığa seçilmişti. Cesare'nin babası Papa VI. Alexander ise evlilik dışı bir çocuğu olduğunu açıklayan ilk papa'ydı. Büyük ihtimalle Papa VI. Sixtus, Cesare'ye 1 Ekim 1480 tarihli papalık fetvasında doğumunu kanıtlama gerekliliğinden kurtulma hakkı verdi. Turuncu saçları ve kahverengi gözleriyle çevresinde çok güzel bir çocuk olarak tanınıyordu; uzun boylu, yakışıklı ve babası gibi hırslı bir çocuktu.

Cesare, 7 yaşındayken Papalık Başkâtibi ve Valensiya Katedral Papazı yapıldı. İlk öğretmenlerinin ikisi de Katalonyalı olan Paolo Pompilio ve Giovanni Vera'ydı. Öğretmenleri onu "İtalya'nın en yakışıklı adamı" olarak tanımlamalarının yanı sıra Cesare'nin çok parlak zekalı bir çocuk olduğunu söylüyorlardı. Cesare'nin güç mücadeleleriyle geçen kariyeri kilisede başlamıştı. 1489'da hukuk okumak için Perugia Üniversitesine gitti, bu üniversiteden Pisa Üniversitesine geçti ve burada İtalya'da tanınmış bir yargıç olan Filippo Decio'nun yanında çalıştı. Kilise ve Medeni Hukuk diploması aldı. 1491'de Pamplona Piskoposluğuna, 1492'de (Babası Papa seçildikten sonra) Valensiya Başpiskoposluğuna atandı. 1493'te hem Castres hem de Elne'ye piskopos olarak atandı. Ayrıca 1494'te Saint-Michel-de-Cuxa Manastırının Başrahibi unvanını da aldı. Cesare 18 yaşında kardinal oldu.
Cesare'nin dini yönü yok denilecek kadar azdı. Papalık'ta çapkınlığı, oldukça lüks giysileri ve avcılık partileriyle ünlenmişti. VI. Alexander, umutlarını, Cesare'nin Doğu İspanya'da Gandía Dükü olan ve 1496'da Papa'nın yönetimine isyan eden soylulara karşı (Özellikle Orsini Ailesine) seferler yürüten, papalığın askeri kuvvetlerinin kumandanı olan küçük kardeşi Giovanni'ye bağladı. Fakat 1497'de Giovanni şüpheli bir şekilde öldü. Bu suikastın ardında Cesare'nin olduğuna inanılır. Giovanni'nin yok oluşu hem Cesare'nin uzun zamandır beklediği askeri kariyerinin kapılarını açabilir hem de Cesare ve Aragonlu Sancha'nın arasındaki çekişmeyi çözebilirdi. Aragonlu Sancha, Cesare ve Giovanni'nin küçük kardeşleri olan Gioffre'nin karısıydı ve iki kardeşle de ilişkisi vardı. Gioffre'nin kıskançlık sonucu Giovanni'yi öldürdüğü rivayetler arasındadır. Ayrıca Giovanni'nin cinsel bir ilişki soncunda öldüğü muhtemeldir.
17 Ağustos 1498'de Cesare kardinallikten istifa eden ilk kişi oldu. İstifasının sebebi askeri kariyerine başlamak istemesiydi. Aynı gün içinde Fransa Kralı XII. Louis, Cesare'ye Valentinois Dükü ünvanını verdi. Cesare, bu unvan sayesinde uzun yıllar boyunca "Valentino" diye anılacaktı.

Cesare'nin kariyeri, Fransa'yla dostluk kuran babasının (Bu dostluk Cesare'nin, Navarra Kralı III. John'un kızkardeşi Charlot d'Albret ile evlenmesiyle güçlenecek) İtalya Savaşları'ndaki himayedârlıklarını bozma planlarına dayanıyordu. Gian Giacomo Trivulzio'nun Milano'yu Ludovico Sforza'nın elinden almasından sonra; 1499'da Fransa Kralı XII. Louis, Cesare yardımıyla Milano'ya girdi ve İtalya'ya birtakım istila seferleri başlattı.
Alexander, bu elverişli durumdan yararlanmak isteyip Cesare'ye Kuzey İtalya'da bir dükalık teklif etmeye karar verdi. Sonra da, Romagna ve Marche'deki yönetimden sorumlu bütün piskoposların görevden alındığını ilan etti. Bu bölgeler teoride tamamen Papa'ya bağlı olsalar da yöneticiler pratik olarak bağımsız veya diğer eyaletlere bağımlıydılar. Bu bölgede yaşayan halka göre, oradaki piskoposlar çok acımasız ve önemsizdiler. Cesare iktidara geldiğinde bu değişim, bölge halkı tarafından büyük bir gelişme olarak görüldü.
Cesare, Fransa Kralı tarafından gönderilen 300 süvari, 4.000 İsviçreli piyade ve bir dizi İtalyan paralı askerle papalık ordularının komutanlığına atandı. Alexander; onu ikisi de Emilio-Romagna bölgesinde bulunan, Caterina Sforza tarafından kontrol edilen Imola ve Forlı şehirlerini fethetmesi için gönderdi. Fransa askerlerinden mahrum olmasına rağmen, bu iki şehrin fethinden sonra, Borgia; babası tarafından Kilise Gonfalonier'i unvanını almak ve zaferini kutlamak için Roma'ya geri döndü. 1500 yılında on iki yeni kardinalin oluşturulması, Papa Alexander vasıtasıyla Cesare'nin ordusuna bazı paralı asker kumandanlarının (Vitellozzo Vitelli, Gian Paolo Baglioni, Giulio ve Paolo Orsiniler ve Romagna'daki seferlerini hâlâ sürdüren Oliverotto Euffreducci) işe alınması için yeterli parayı sağladı. 1501'de Cesare, condottieri olarak Floransa Cumhuriyeti için savaştı ve Lordluğuna Piombino şehrini ekledi. 1502'de sona eren Piombino Kuşatmasından sonra, Prospero ve Fabrizio Colonna tarafından savunulan Napoli ve Capua kuşatmalarında Fransız birliklerini komuta etti. 24 Haziran 1501'de Cesare, birliklerine baskın düzenleterek Güney İtalya'da Aragon Krallığı'nın gücünün çökmesine neden oldu.
Haziran 1502'de, hile ile Urbino ve Camerino'yu ele geçirebileceği Marche'ye doğru yola çıktı. Machiavelli, Cesare'nin gözetimindeki Floransalı elçilerden biri olarak, bu seferde, yazılarında bu kadar büyük ölçüde yer alacak bir adamın, Cesare Borgia'nın yöntemlerini ilk elden gözlemleyebildi. Cesare, Daha sonra Bologna'yı fethetmeyi planladı. Bu süreçte, paralı asker kumandanı olarak görev yapanlar, özellikle Vitellozzo Vitelli ve Orsini kardeşler (Giulio, Paolo ve Francesco), Cesare'nin zulmünden korktu ve ona karşı bir komplo kurdular; Cesare'nin tebaası ona yürekten bağlı olduğu için Borgia'ya karşı isyanlar çıkarmaları çok zor olacaktı. Papalık fonlarını bolca kullanarak, ordusunu yeniden kurmayı başardı ve aynı zamanda komplocular ligini dağıtmak için diplomatik cephede çalıştı. Senigallia'daki bazı önemli komplocularla uzlaşma için bir randevu ayarladı, onları askerlerinden izole ettikten sonra tutukladı ve idam etti.1503'te ise San Marino Cumhuriyetini fethetti. Babası Papa VI. Alexander 18 Ağustos 1503'te zehirlenerek öldü.

Cesare; son derece yetenkli bir general ve politikacı olmasına rağmen, papalıkta gücü olmadan nüfuzunu sürdürmekte sorun yaşadı. Niccolò Machiavelli; Cesare'nin, babasının iktidarındaki papalığa çok fazla iyi niyet beslemesini bir talihsizlik olarak gördüğünü aktardı. Machiavelli aktarımlarında, Cesare'nin yeni papanın lütfunu kazanmış olması durumunda iktidarını devam ettiren çok iyi bir hükümdar olabileceğini de söyler. Babası Papa VI. Alexander 18 Ağustos 1503'te öldüğünde, arzuladığı bağımsız devleti sağlayacak olan Toskana'ya bir saldırı planlıyor olması da muhtemeldir. Birliklerini Kardinaller Meclisindeki seçimi kontrol etmeleri için Roma'ya yolladı.

Yeni papa seçilen Papa III. Pius, Cesare Borgia'yı destekliyor ve Kilise Gonfalonier'i unvanını onaylıyordu fakat 26 günlük kısa bir papalık döneminin sonunda öldü. Borgiaların ezeli düşmanı Giuliano della Rovere, gücünü yitirmiş Cesare'ye Romagna için papalık desteğini ve bağışlarını sürdürmeye devam edeceği sözünü verdi ve hileli, üstadane bir politikayla onu kendisine inandırdı. Tabii Kardinaller Heyeti'nin oylarının büyük çoğunluğunu alıp Papa II. Julius ismini aldıktan sonra Cesare'ye verdiği hiçbir vaadi önemsemedi. Hatasını fark eden Cesare durumu kendi lehine döndürmeye çalışsa da, Papa II. Julius onun yaptığı her hamleyi boşa çıkardı. Cesare, kendi devletini 6 ay boyunca ele geçirdi fakat Papa'nın kuvvetiyle San Marino'dan vazgeçmek zorunda kaldı.
Aragonlu II. Ferdinand'ın düşmanlığıyla karşı karşıya kalan Cesare Borgia, Napoli'de müttefiki olarak gördüğü Gonzalo Fernández de Córdoba tarafından ihanete uğradı ve orada hapsedildi, bu sırada toprakları Papalık tarafından geri alındı. 1504'te İspanya'ya transfer edildi ve ilk olarak La Mancha'daki Chinchilla de Montearagón Kalesi'ne hapsedildi, ancak bir kaçış girişiminden sonra kuzeye, Segovia yakınlarındaki Medina del Campo'daki La Mota Kalesi'ne taşındı. Yardım alarak La Mota Kalesi'nden kaçmayı başardı ve Santander, Durango ve Gipuzkoa'yı geçtikten sonra 3 Aralık 1506'da Pamplona'ya geldi. Kastilya İşgali öncesinde deneyimli bir askeri komutan olan kayınbiraderi Navarra Kralı III. John tarafından memnuniyetle karşılandı. Borgia daha sonra Aragonlu II. Ferdinand'ın Navarra'daki komplo ortağı olan Lerín Kontu Louis de Beaumont'a sadık güçlerin elinde olan Navarra Komünü Viana'yı kuşattı (Kaleyi kuşatamadı). 11 Mart 1507 sabahının erken saatlerinde, şiddetli bir fırtına sırasında bir düşman şövalye grubu kaleden kaçtı. Kuşatmanın etkisizliğine öfkelenen Borgia, onları kovaladı, bu yüzden tek başına kaldı. Onu bu hâlde gören şövalyeler alayı onu pusuya düşürerek mızrakla yaraladı. Şövalyeler Cesare'nin lüks giysilerini, değerli eşyalarını ve son zamanlarda frengiden dolayı yüzünün yarısını kapattığı deri maskesini çaldılar. Borgia çırılçıplak soyulmuş bir şekilde yalnız başına öldü.

Cesare Borgia; Kral III. John'un

Cristoforo Landino (1424 - 24 Eylül 1498), İtalyan hümanist ve Floransa Rönesansı'nın önemli bir figürüdür.

Casentino ile bağları olan bir aileden gelen Landino, 1424 yılında Floransa'da doğdu. Trabzonlu Georgios'un yanında Hukuk ve Yunanca okudu. Babasının isteğine karşı gelerek hukuk alanında kariyer yapmaktan vazgeçti ve bunun yerine felsefe okumaya karar verdi.
Landino, 1458 yılında Cristoforo Marsuppini'nin yerine Floransa Stüdyosu'nda retorik ve şiir kürsüsü başkanı oldu. Daha tanınmış bir hoca arayan öğrencileri başlangıçta Landino'nun atanmasına karşı çıktılar, ancak yine de kaldı ve Floransa'nın kültürel ve entelektüel yaşamının önemli bir parçası oldu.
Landino, Floransa'da Marsilio Ficino tarafından kurulan Platon Akademisi'nin bir üyesiydi. Lorenzo de' Medici ve kardeşi Giuliano'nun hocasıydı. Landino ayrıca, önce Guelf partisinin şansölyesi (1467) ve daha sonra Signoria için kamu mektupları yazıcısı olarak kamu görevinde bulundu.
Landino, 1498 yılında Medici'lerden hediye olarak aldığı Borgo alla Collina'daki bir villada öldü.

Felsefi diyalog biçiminde üç çalışması vardır: De anima (1453), De vera nobilitate (1469) ve The Disputationes Camaldulenses (1474). Disputationes adlı eserinde bir grup hümanist aktif ve canlı bir hayat ile durgun bir hayatın erdemlerini karşılaştırır.
Landino Latin şiirlerini üç ciltlik halinde yayınlanmıştır. Bu eserleri 1458 yılında Piero de' Medici'ye ithaf etmiştir. Ayrıca birçok mektup ve nutuk kaleme almıştır, bunlar Venedik'te 1561 yılında ölümünden uzun bir süre sonra yayınlanmıştır.
Rönesans'a önemli bir katkı olarak görülebilecek Aeneid (1478) ve İlahi Komedya (1481) üzerine yorumlamalar yazmıştır. Petrarca'dan ders almıştır ve Plinius'un Historia naturalis'ini, Giovanni Simonetta'nın yazdığı Francesco Sforza biyografisini Latinceden İtalyancaya çevirmiştir. Öğrencileri arasında tarihçi I. Andread Cambini de bulunmaktadır.

Domenico Ghirlandaio (1449, Floransa - 11 Ocak 1494, Floransa), asıl adı Domenico di Tommaso Curradi di Doffo Bigordi idi. İtalyan Rönesans akımı Floransa ekolünde bulunan ressam.

Domenico Ghirlandaio 15 Haziran 1449'da Floransa'da doğdu. Babasının ismi "Curradı" ve dedesinin ismi "Bigordi" idi ve kendine verilen tüm ismi Domenico di Tommaso Curradı di Doffo Bigordi idi. Dominica'nın annesi, Antonia di ser Paolo Paoli, 6 çocuk doğurduktan sonra öldü ve babası tekrar evlenip ikinci karısından iki çocuğu daha oldu. Dominica bu sekiz çocuğunun en büyüğü idi. Giorgio Vasari'ye göre çocukken kuyumcu veya Mücevheratçı çıraklığı yapmıştır. Ustası büyük olasılıkla babası idi. Babası Floransalı kadınlar için çok moda olan altın ve kıymetli taşlarla süslü çiçek çelengine benzer gerdanlık yapması ile çok ünlü bir kuyumcu idi. Dominico'ya lakabı babasının ününden "Il Ghirlandaio - Gerdanlıkçı"  olarak geçmiştir. Vasari'ye göre Dominico babasının kuyumcu dükkânında iken dükkâna gelen ve önünden geçenlerin karakalem resimlerini yapmakla ve bu resimlerin resmi yapılan kişilere çok yakından benzemesi ile tanındı. Sonunda ressamlık ve mozaik yapmayı öğrenmek için "Alessio Baldovinetti" yanına çırak olarak girdi. Fakat sanat tarihçisi  Günter Passavent onun resim için Andrea del Verrocchio'nun yanına çırak girdiğini bildirmektedir.

Ghirlandaio ilk önemli eseri olarak 1475'ten önce Toskana'da bulunan ve 1351'de Floransa Cumhuriyeti idaresine geçen ama serbest bir komün olan San Gimignano'da "Collegiate Katedrali"'ndeki "Santa Fina Şapeli" için freskler hazırladı. 1480'de "Santi Girolamo, Barbara y Antonio Abate, (Hiernomeus çalışma masasında)" adlı esrini bitirdi. Aynı yıl Floransa'da bulunan "Ognissanti, Kulisesi"'indeki yemekhane için bir insan boyu ebadda "Son Yemek" ve diğer duvar freskleri yaptı. 1481-1486 döneminde ise Floransa idare merkezi olan Palazzo Vechio içindeki Sala dell'Orologio için duvar freskleri ve Sala del Gıglio için Apoteosi di san Zanobi e ciclo di üomini illustri, adlı (içindeki görülen mimarı dataylar, antik Romalı kahramanların figürleri ve resmin çok çekici realistik kompozisyonu ve prespektifi ile çok tanınan) bir fresk hazırlamakla meşgul oldu.
1483'te  Papa IV. Sixtus tarafından Roma'ya davet edildi ve yeni yapılmış olan Sistine Şapeli için bir tane duvar freski Vocazione dei primi apostoli (İlk Havarilerin çağırımı) hazırladı. Bu şapelde bulunan Passaggio del Mar Rosso (Kızıl Denizi geçiş) adlı tablonun ise Ghirlandaio yoksa diğer başka bir ressam Cosimo Rosselli veya Bıagio di Antonio Tücci, tarafından hazırlandığı hala tartışma konusudur.

1485'te Ghirlandaio Floransa'ya döndü ve orada Cenovalı ve Genova'da Medici Bankası idarecisi olan banker Francesco Sassetti tarafından finanse edilerek "Santa Trinita Bazilikası"'ndeki "Sasetti Şapeli" için bir seri duvar freski hazırladı. Bunlardan ana sunak resmi olan Adorazione dei pastori  (Çobanların Tapınması) tablosu günümüzde Floransa Academia Müzesi'nde sergilenmektedir.
Bu siparişi bitirir bitirmez Ghirlandaio Floransa'da bulunan Santa Maria Novella Kilisesi'nde Ricci ailesi tarafından kendi özel şapeli olarak kullanılan koro mahallinde bulunan şapeldeki fresklerin yerine yenilerinin yapılması için yeni büyük bir sipariş aldı. Bu siparişin finansmanı Ricci ailesinden daha büyük olan ama ona rakip olan Tornabuoni ve Tornaquinci aileleri sağladı ve sonradan bu Ricci ailesini açtığı bir tazminat davasına konu oldu. En çok 1482-1485 döneminde ve ta 1490'a kadar Ghirlandaio ve çok sayıda asistan ve çırakları bu şapelin üç duvarında dört kat üst üste freskler hazırladılar. Bunlar arasında Ghirlandaio'nun kardeşleri Davide ve Benedetto bulunduğu gibi çırağı olan Michelangelo'da bulunmaktaydı. Bu fresklerin ana konuları Meryem'in ve "Vafizci (John) Yakup"'un hayatından görüntülerdi. Hazırlanan freskler içinde bu siparişi veren banker Tornabuoni ve Tornaquinci ailelerinin mensuplarının 21 portresi de bulunmaktadır.
Nihayet 1490'da sona eren Santa Maria Novella siparişinin son dönemlerinde ve sonra da Ghirlandaio çok değerli diğer eserler hazırlamıştır. Bunlar arasında Santa Justus Kilisesi sunak tablosu olarak hazırlanan ama günümüzde Uffizi Müzesi'nde bulunan  (St. Zenobia, St Justus ve diğerleri tarafından tapınılan İsa); Volterra Manastırı için Cristo in gloria con quattro santi e un donatore, (Dört Azizle ve Bir Görkemli İsa); İnnocenti Kilisesi'ndeki  Adorazione dei Magi degli İnnocenti, (İnnocenti'de Magusların Tapınması) ve çok güzel bir tahta pano resmi olan ve günümüzde Louvre Müzesi, Paris'te bulunan Vısıtazione, (Ziyaret) tablolarının isimleri verilebilir. Vasarı çeşitli diğer hazırladığı eserlerini isimleriyle vermemektedir ama bunlara günümüze kadar gelmemişlerdir. Ghirlandaio mozaikten sanat eseri üretimi içinde çıraklık yapmış ve birkaç mozaikten tablolar hazırladığı belgelenmiştir. Ama 1491'de ölümüne kadar hazırlamış olduğu mozaiklerden ancak tek biri Floransa Katedrali bir girişinin üzerinde bulunan  "Announciation" günümüze gelmiştir.

Ghirlandiao 1494'te salgın bir ateşli hastalıktan ölmüştür. Öldüğü zaman 45 yaşında bulunmaktaydı. Mezarı Santa Maria Novella yanındadır. İki defa evlenmiş ve 6 tane çocuğu yaşamaktaydı. Üç oğlundan biri, Ridolfo Ghirlandaio, ressam olarak isim yapmıştır. Sülalesinden olanlar Floransa'da 17. yüzyıl içine kadar yaşamışlardır.

Resmi websitesi Ghirlandaio'nun 120 eseri 1 Aralık 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
"Web Gallery of Art WGA": Domenico Ghirlandaio 8 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Giorgio Vasari, Le Vite de piu eccellenti architetti, pittori, et scultori italiani, da Cimabue insino a' tempi nostri: descritte in lingua Toscana, da Giorgio Vasarı Pittore Aretino, Firenze, 1550.

Donato di Niccolò di Betto Bardi, kısaca Donatello (1386 - 13 Aralık 1466), Floransalı Rönesans öncüsü heykeltıraş. Natüralizm akımının gelişimine katkıda bulunmuştur ve tarihteki en önemli sanatçılardan biri olarak kabul edilmektedir.

Asıl adı Donato di Niccolo Betto Bardi olan Donatello'nun Floransa'da 1386'ya doğru doğduğu kabul edilir. Onun sanat alanındaki etkinlikleriyle ilgili ilk belgeler, 1404-1407 arasında Ghiberti'nin atölyesine devam ettiğini gösterir; ancak daha önce, İtalyan heykelcilerinin pek çoğu gibi o da, kuyumculuk alanına yönelmişti; bu mesleği mimar Brunelleschi'nin atölyesinde öğrendiği sanılır. Floransa Vaftizhanesi'nin ikinci kapısı için açılan yarışmada (1401) Brunelleschi'nin başarı kazanamaması üzerine, Donatello onunla birlikte bir süre Roma'da kaldı. Söz konusu yarışma, çeyrek yüzyıl sürecek ve Santa Maria del Fiore Katedrali'nin çevresinde sergilenecek olan hayranlık verici bir çalışmanın başlamasına yol açtı. Yarışmayı kazanan Ghiberti, pek çok sanatçı, tunç ustası ve dekoratörün birbirini izlediği büyük bir şantiye kurdu. Bu dönem boyunca ve mimar Michelozzo ile ortak çalışmaya başlayıncaya kadar, Donatello'nun etkinliği, büyük ölçüde katedrale ve Orsanmichele'ye yönelik çalışmalara bağlıydı. 1406'dan sonra sanatçı kendi hesabına, katedralin Mandorle Kapısı için mermerden iki peygamber heykeli yaptı. Giysisinin dökümleri kalça üzerinde toplanmış ilk Davud (1408-1416) ve pişmiş topraktan devasa Yeşu heykeli (1409-1412) de katedral için hazırlanmıştı; ancak, yapımına Donatello'nun çalışma arkadaşlarından biri olan Bernardo Ciuffagni'nin de katkıda bulunduğu bu sonuncu heykel kesin olarak ortadan kaybolmuştur. Aziz Yuhanna (1411-1415) ise, hayran olunacak yücelikte bir eserdir ve Michelangelo'nun Musa'sının habercisi gibidir.
Bunların yanı sıra heykelci, Orsanmichele için bir koruyucu azizler dizisi hazırladı; Floransalı loncalar hesabına gerçekleştirilen bu dizideki heykeller dıştaki nişlere yerleştirildi. Aziz Markos (1411'e doğru-1415) ve Aziz Giorgio (1415'e doğru-1417) heykelleri tam anlamıyla bağımsız heykele doğru atılmış kesin bir adım sayılabilir. İkinci heykelin oturtmalığı üstüne Donatello ilk alçak kabartması olan Aziz Georgius'un Ejderhayı Öldürmesi'ni yaptı. Varasi'nin yassı kabartma <<rilievo schiacciato>> olarak adlandırdığı bu kabartma türünde, kompozisyon, neredeyse hissedilmeyen bir derece derece hafifletme yöntemi sayesinde, yontulmuş gibi değil de mermer üzerine çizilmiş gibi görünür. Aynı tarihlerde Brunelleschi henüz ünlü eserlerini gerçekleştirmemiştir. Donatello tunç kullanmaya başladığı Toulouselu Aziz Luigi (1422'ye doğru-1425) adlı eseriyle birlikte, o sıralarda gotik mimariye özgü olan niş sorununa kesin bir çözüm getirdi: bundan böyle nişler Korinthos üslubundaki iki gömme ayak arasında kalan dev bir cephe üzerinde, iki küçük İyon sütunu arasına sıkışmış küçük bir apside açılacaktı.
Bir başka anıtsal heykel grubu da, yaklaşık 1420-1436 arasında, katedralin çan kulesindeki nişler için yapılmış olan beş peygamber dizisidir; il Rosso takma adıyla bilinen Nanni di Bartolo, Abraham ve İshak (1421) adlı çalışmasına katkıda bulunmuştur; grubun en önemli heykeli Zuccone (Kel) olarak da adlandırılan Habakuk son derece anlatım yüklü bir kompozisyondur ve derin bir çilecilik ile mutlak bir tinselliğin sonucunu yansıtıyor gibidir.

Bargello Müzesi'nde yer alan Davud heykeli, Kutsal Kitap'ta adı geçen genç kahramanın düşmanı Calut'u yenmesinden sonraki halini canlandırır. Doğal boyutlardaki bu çıplak heykel, Antikçağ'dan beri ilk olarak yapılmış bir tam kabartmadır ve heykelcilik tarihinin önemli anıtlarından birini oluşturur.
Donatello'nun gençlik yıllarında, katedral için mermerden yaptığı Davud ile yaratmış olduğu galip genç erkek tipi, bu tunçtan heykelde en son biçimine ulaşmıştır: heykel grubu, defneden bir taç üstüne oturtulmuş, böylece çok sayıda bakış açısı elde edilmiştir; kahramanın üstünde yalnızca dizlik ve şapka vardır; silah olarak deve isabet ettirdiği taşı ve devin kafasını uçurduğu kılıcı tutmaktadır. Contrapposto bir duruştaki beden, zarif, coşkulu ve rahatlamış bir halde ve duruşrnr her an değiştirecekmiş gibi görünmektedir; sol bacağıyla yenilgiye uğrattığı devin kafasını çiğnemektedir; devin kafasında iri bir çift kanatla süslü başlık vardır; kanatlardan biri kahramanın sağ bacağına değer durumdadır. Genç bedenden fışkıran şehveti, parlak görünüşlü teni ile incelikle, titizlikle işlenmiş dizlikleri ve defne yapraklı başlığı arasındaki karşıtlık vurgular.
<<Yudit ve Holofernos>> grubu gibi Davud heykelinin de 15. yy sonunda Medici'lerin sarayında bulunduğu bilinmektedir.

1411-1415 Aziz Yuhanna, mermer.
1415'e doğru-1417 Aziz Georgius'un Ejderhayı Öldürmesi, mermer.
1425-1427 Herodes'in Şöleni, yaldızlı tunç.
1427'ye doğru-1436 Habakuk (Zuccone), mermer.
1435'e doğru Meryem'e müjde, kireçtaşı.
1438 Aziz Yuhanna, ahşap.
1445'e doğru-1453' Condottiereyi at üzerinde gösteren Gattamelata, tunç.
1446'ya doğru-1460 Davud, tunç. <<Yudit ve Holofernos>>, tunç.
1454'e doğru Azize Maria-Magdalena, ahşap.
1457'ye doğru  Heyber Heykeli Müslümanlık, metal.

Döküm, metal işçiliği ve mücevher yapımında, sıvı bir metalin (genellikle bir pota ile) amaçlanan şeklin negatif bir izlenimini (yani, 3 boyutlu negatif görüntü) içeren bir kalıba döküldüğü ve metalurji ve malzeme mühendisliğinin doğrudan iş kolu olan oldukça önemli bir prosestir. Metal, havşa adı verilen içi boş bir kanaldan kalıba dökülür. Daha sonra metal ve kalıp soğutulur ve metal kısım (döküm) çıkarılır. Döküm genellikle diğer yöntemlerle yapılması zor veya ekonomik olmayan karmaşık geometriler üretmek için kullanılır.
Döküm işlemi binlerce yıldır bilinmektedir ve heykel (özellikle bronzdan), değerli metallerden takılar, silahlar ve aletler üretmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Geleneksel teknikler arasında balmumu döküm (savurma döküm ve vakum destekli doğrudan döküm olarak ayrılabilir), alçı kalıba döküm ve kum dökümü yer alır.
Modern döküm işlemi iki ana kategoriye ayrılır: atılabilir kalıp ve atılamaz kalıp döküm. Ayrıca kum veya metal gibi kalıp malzemesi ve yerçekimi, vakum veya düşük basınç gibi dökme yöntemi ile alt kategorilere ayrılabilir.

Atılabilir kalıp döküm kum, plastik, kabuk, alçı ve hassas kalıpları içeren genel bir sınıflandırmadır. Bu döküm yönteminde geçici, tekrar kullanılamayan kalıplar kullanılır.

Kum dökümü en popüler ve en basit döküm türlerinden biridir ve yüzyıllardır kullanılmaktadır. Kum döküm, kokil kalıp dökümden daha küçük partilere izin verir ve çok makul bir maliyetle üretim sağlar. Bu yöntem, üreticilerin düşük maliyetle ürünler oluşturmasına izin vermekle kalmaz, aynı zamanda kum dökümün çok az sayıda ürün üretilebilen işlemler gibi başka avantajları da vardır. Süreçte kullanılan kalıplar avuca sığacak kadar küçük veya tren yatağında taşınacak kadar büyük olabilir. Kum dökümü ile, kalıplar için kullanılan kum tipine bağlı olarak çoğu metalin dökülmesi mümkündür.
Kum dökümde yüksek hızlarda üretim için (1-20 parça/saat-kalıp) günler veya haftalarca hazırlık yapılması gerekebilir ama büyük hacimli üretim için eşsizdir. Siyah renkli yaş (nemli) kumun neredeyse hiç ağırlık sınırı olmamasına rağmen kuru kumun ağırlığı 2.300-2.700 kilogram (5.100-6.000 lb) ile sınırlıdır. Minimum parça ağırlığı 0,075-0,1 kg arasında değişir. Kum, killer, kimyasal bağlayıcılar veya polimerize yağlar (motor yağı gibi) kullanılarak bağlanır. Kum çoğu işlemde birçok kez geri dönüştürülebilir ve çok az bakım gerektirir.

Alçı döküm, kum döküme benzer, ancak kalıp malzemesi olarak kum yerine paris alçısı kullanılır. Genellikle, formun hazırlanması bir haftadan az sürer, bundan sonra 1-10 birim/saat-kalıp üretim oranı elde edilir. 45 kilogram (99 lb) kadar ağır veya 30 gram (1 oz) kadar hafif parçalar çok iyi yüzey kalitesi ve düşük toleranslarda üretilebilir. Alçı döküm, alçının düşük maliyeti ve kesin biçim dökümler üretme kabiliyeti nedeniyle karmaşık parçalar için diğer kalıplama işlemlerine ucuz bir alternatiftir. En büyük dezavantajı, sadece alüminyum, bakır, magnezyum ve çinko gibi düşük erime noktalı demir dışı malzemelerin kullanılabilmesidir.

Kabuk kalıplama kum dökümüne benzer, ancak kalıp boşluğu kumla doldurulmaz, sertleştirilmiş bir kum kabuğu kullanılır. Kullanılan kum, kum döküm kumundan daha incedir ve bir reçine ile karıştırılarak model tarafından ısıtılır ve modelin etrafında bir kabuk olarak sertleşir. Reçine ve daha ince kum nedeniyle çok daha pürüzsüz bir yüzey kalitesi sağlanır. Proses, kum döküme göre otomasyona daha uygundur ve daha iyi bir yüzey kalitesi verir. Dökülen yaygın metaller arasında dökme demir, alüminyum, magnezyum ve bakır alaşımları bulunur. Bu işlem, küçük ile orta boy karmaşık geometriye sahip parçalar için idealdir.

Balmumu döküm tekniği binlerce yıldır uygulanan bir işlemdir, balmumunun eritildiği döküm işlemi bilinen en eski metal şekillendirme tekniklerinden biridir. 5000 yıl önceki balmumundan yapılmış şekillerden günümüzün yüksek teknoloji mumlarına, refrakter malzemelere ve özel alaşımlara kadar, bu döküm yöntemi yüksek kaliteli bileşenlerin doğru, tekrarlanabilir, çok yönlü ve parça bütünlüğü gibi temel faydalar ile üretilmesini sağlar.
Balmumu dökümde model refrakter bir malzeme kaplanır. Balmumu desenleri, kalıp yapımı sırasında karşılaşılan kuvvetlere dayanacak kadar güçlü olmadıkları için aşırı dikkat gerektirir. Hassas dökümünün bir avantajı, balmumunun tekrar kullanılabilmesidir.
İşlem, çeşitli farklı metallerden ve yüksek performanslı alaşımlardan kesin biçim bileşenlerin tekrarlanabilir üretimi için uygundur. Genellikle küçük dökümler için kullanılmasına rağmen, bu işlem 3000 kilograma ulaşan çelik ve 300 kilograma ulaşan alüminyum dökümle komple uçak kapı çerçevelerini üretmek için kullanılmıştır. Basınçlı döküm veya kum döküm gibi diğer döküm işlemlerine kıyasla pahalı bir işlem olabilir. Bununla birlikte, hassas döküm kullanılarak üretilebilen bileşenler karmaşık konturlar içerebilir ve çoğu durumda bileşenler kesin biçime yakın bir şekilde dökülür, bu nedenle döküldükten sonra çok az yeniden işleme gerektirir veya hiç yeniden işleme gerektirmez.

Bu, dökme sırasında buharlaşan model malzemeleri kullanan bir döküm işlemi sınıfıdır, yani dökümden önce model kalıptan çıkarmaya gerek yoktur. İki ana işlem kayıp köpük döküm ve tam kalıp dökümdür.

Kayıp köpük dökümü, kalıp için balmumu yerine köpük kullanılması dışında hassas döküme benzeyen bir tür evaporatif kalıp döküm işlemidir. Bu işlemde balmumunu kalıptan eriterek çıkarma ihtiyacı ortadan kaldırılarak hassas döküm işlemini basitleştirmek için düşük kaynama noktalı köpükten yararlanılır.

Tam kalıp döküm, kum dökümü ve kaybolan köpük dökümünden oluşan bir evaporatif kalıp döküm işlemidir. Kum döküm gibi kumla çevrelenmiş genişletilmiş polistiren köpük model kullanılır. Metal doğrudan kalıba dökülür, temas üzerine köpük buharlaşır.

Atılamaz kalıp döküm, kalıbın her üretim döngüsünden sonra yeniden biçimlendirilmesi gerekmediği için atılabilir kalıp işlemlerinden farklıdır. Bu teknik en az dört farklı yöntem içerir: kokil, basınçlı, savurma ve kesintisiz döküm. Bu döküm şekli, üretilen parçalarda daha iyi tekrarlanabilirlik sağlar ve yakın kesin biçim sonuçları verir.

Kokil kalıp döküm, genellikle metalden yapılmış yeniden kullanılabilir kalıplar (kokil kalıplar) kullanan bir metal döküm işlemidir. En yaygın işlem türünde kalıbı doldurmak için yerçekimi kullanılır. Bununla birlikte, gaz basıncı veya vakum da kullanılabilir. Bulamaç döküm olarak adlandırılan tipik yerçekimi döküm işleminin bir varyasyonuyla içi boş dökümler üretir. Yaygın döküm metalleri alüminyum, magnezyum ve bakır alaşımlarıdır. Bu yöntemde kullanılan diğer malzemeler arasında kalay, çinko ve kurşun alaşımları ile grafit kalıplara dökülen demir ve çelik yer alır. Kokil kalıplar, dökümde birden fazla defa kullanılabilir ancak aşınmadan dolayı sınırlı bir ömre sahiptir.

Basınçlı döküm işleminde, ergimiş metal yüksek basınç altında kalıp boşluklarına (blok malzemeden işlenir) akıtılır. Çoğu basınçlı döküm demir dışı metallerden, özellikle çinko, bakır ve alüminyum bazlı alaşımlardan yapılır, ancak demirli metal basınçlı döküm de mümkündür. Basınçlı döküm yöntemi özellikle iyi detay, yüksek yüzey kalitesi ve boyut tutarlılığı ile birçok küçük ila orta boylu parçalar üretilen uygulamalar için uygundur.

Bu işlemde, kalıp içine ergimiş metal dökülür ve kalıp dönerken katılaşmaya bırakılır. Metal, dönme ekseninde kalıbın ortasına dökülür. Merkezkaç kuvveti nedeniyle sıvı metal çevreye doğru akar.
Savurma döküm hem yerçekiminden hem de basınçtan bağımsızdır, çünkü bir eğirme haznesinde tutulan geçici bir kum kalıbı kullanarak kendi kuvvet beslemesini oluşturur. Teslim süresi uygulamaya göre değişir. Yarı ve gerçek savurma işleminde tipik olarak 2,3-2,5 kilogram ağırlığında parçalardan oluşan yaklaşık 9000 kilo ağırlığında bir grup parça 30-50 parça/saat-kalıp verimle üretilebilir.
Endüstriyel olarak, savurma dökümle demiryolu tekerleklerinin üretilmesi bu yöntemin ilk uygulamalarından biriydi ve Alman sanayi şirketi Krupp tarafından geliştirilen yöntem şirketin hızla büyümesini sağladı.
Mücevherat gibi küçük sanat eserleri genellikle bu yöntemle kayıp balmumu işlemi kullanılarak dökülür, çünkü uygulanan kuvvetle yüksek viskoziteye sahip sıvı metallerin çok küçük geçitlerden yaprak ve taç yaprakları gibi ince detaylara akışı sağlanır. Bu etki, takı dökümünde de uygulanan vakumda dökümün faydalarına benzer.

Kesintisiz döküm, değişmeyen bir enine kesite sahip metal parçaların sürekli, yüksek hacimli üretimi için döküm işleminin iyileştirilmiş halidir. Ergimiş metal açık uçlu su soğutmalı bir kalıba dökülür, bu da merkezi sıvı halde olan metalin etrafında katı bir "cilt" oluşmasını sağlar ve metal aşamalı olarak dıştan içe katılaşır. Katılaşmadan sonra kordon kalıptan kesintisiz bir şekilde çekilir. Kordon, mekanik makaslar veya oksi-asetilen şaloma ile önceden belirlenmiş uzunluklarda kesilir. Kesilmiş parçalar ya takip eden şekillendirme işlemlerine aktarılır ya da depolanır. Döküm büyüklükleri şeritten (birkaç milimetre kalınlık ve yaklaşık beş metre genişlik) kütüğe (90 ile 160 mm kare profil) ve slaba (1,25 m genişlik 230 mm kalınlık) kadar değişebilir. Bazen kordon kesilmeden önce sıcak haddeleme işleminden geçebilir
Kesintisiz döküm standart ürünlerin düşük üretim maliyetleri ve yüksek kaliteli nihai ürün üretimi için kullanılır. Çelik, bakır, alüminyum ve kurşun gibi metaller kesintisiz dökümle üretilir. Bunların içinde çelik en yüksek tonajla üretilen metaldir.

Metal döküm işlemlerinde aşağıdaki terminoloji kullanır:

Model: Kalıp boşluğunu oluşturmak için kullanılan üretilmek istenen parçanın yaklaşık bir kopyası
Kalıp malzemesi: Model etrafına doldurulan ve model çıkarıldıktan sonra döküm malzemesinin döküleceği boşluğu oluşturan malzeme
Derece: Kalıp malzemesini tutan sert ahşap veya metal çerçeve.
Maça: Kalıpta delik, boşluk gibi iç özellikler üreten bir genellikle kumdan yapılan kalıplama unsuru.
Maça başı: Maçayı bulmak ve desteklemek için kullanılan modele, maçaya veya kalıba eklenen bölge
Kalıp bo

Ermitaj Müzesi (Rusça: Государственный Эрмитаж, Gosudarstvennyj Èrmitaž), Rusya’nın Sankt-Peterburg şehrinde yer alan bir sanat ve kültür müzesidir.
Dünyanın en büyük ve eski müzelerinden olan Ermitaj Müzesi, galeri alanı bakımından dünyanın en büyük sanat müzesidir. 1764 yılında Çariçe II. Katerina tarafından kurulmuş, ancak 1852 yılında kamunun hizmetine açılmıştır. Yaklaşık 3 milyon sanat eserinden oluşan müzenin koleksiyonunun çok az bir kısmı sergilenebilmektedir. Ermitaj Müzesi dünyanın en büyük resim koleksiyonuna sahiptir. Müze, en çok tablo koleksiyonuna sahip olması nedeniyle Guinness Rekorlar Kitabında yer alır.
Sadece küçük bir kısmı kalıcı olarak sergilenen koleksiyonları, üç milyondan fazla parçadan oluşur (nümismatik koleksiyon, bunların yaklaşık üçte birini oluşturur). Koleksiyonlar, Rus imparatorlarının eski ikametgahı olan Kışlık Saray da dahil olmak üzere, altı tarihi binadan oluşan büyük bir kompleksi işgal etmektedir. Bunların dışında Menshikov Sarayı, Porselen Müzesi, Staraya Derevnya'daki Depolama Tesisi ve Genelkurmay Binası'nın doğu kanadı da müzenin bir parçasıdır. Yurtdışında birçok sergi merkezi bulunan müze, federal bir eyalet mülküdür. Ana müze kompleksindeki altı binadan beşi, yani Kışlık Saray, Küçük Hermitage, Eski Hermitage, Yeni Hermitage ve Hermitage Tiyatrosu halka açıktır.
Batı Avrupa Sanat koleksiyonu, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Avrupa resimlerini, heykellerini ve uygulamalı sanat eserlerini içerir ve eserler dört ana binanın birinci ve ikinci katında yaklaşık 120 odada sergilenir. Geçici sergilerde çizimler ve baskılar sergilenir.

Resmî sitesi22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fransa Krallığı, 987-1792 yıllarında Batı Avrupa'da farklı hanedanlarla hüküm sürmüş eski krallıktır. Geç Orta Çağ ve Yüz Yıl Savaşı'na dek Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biriydi. Aynı zamanda dünya çapında mülkleri olan erken bir sömürgeci güçtü. 3 Eylül 1791'de hükümdarın yetkileri sınırlandırılmış, 21 Eylül 1792'de ise monarşi lağvedilerek yerine Birinci Fransız Cumhuriyeti kurulmuştur. Krallığın başkenti Paris, dini Roma Katolikliği idi.
Fransa Krallığı, doğrudan Batı Frank Krallığı'ndan (Karolenj İmparatorluğu'nun batı topraklarından) doğdu ve Verdun Antlaşması ile II. Charles'a verildi. Karolenj hanedanının bir dalı 987 yılına kadar hüküm sürdü. Karolenjlerden sonra Hugh Capet kral seçildi ve Capet hanedanını kurdu. Yüksek Orta Çağ'a kadar Bölge Francia ve hükümdarı da Latince rex Francorum (Frankların Kralı) bilinmeye devam etti. II. Philippe 1190 yılında kendisini rex Francie (Fransa Kralı) adlandıran ilk kraldı, bu ünvan 1204 yılında resmîleşti. Bu tarihten itibaren Fransız İhtilali'ne kadar, Fransa sürekli olarak Capet ve onların hanedan yan kolları olan Valois ve Bourbon tarafından yönetildi. Fransa Krallığı ayrıca 1284-1328 ve 1572-1620 yıllarını kapsayan iki dönem boyunca Navarra Krallığı ile şahsi birlik halinde yönetildi. Bundan sonra Navarre'ın kurumları kaldırıldı ve tamamen Fransa tarafından ilhak edildi (ancak Fransa Kralı monarşinin sonu kadar "Navarra Kralı" unvanını kullanmaya devam etti).
Orta Çağ'da Fransa, merkezi olmayan, feodal bir monarşiydi. Bretonya, Normandiya, Loren, Provence, Doğu Burgonya ve Katalonya, ayrıca Oksitanya'da Fransız kralının otoritesi zayıfça hissediliyordu. Batı Frank kralları başlangıçta dünyevi ve klesyastik büyükler tarafından seçiliyordu, ancak hükümdar olan kralın en büyük oğlunun düzenli olarak taç giydirilmesi primogenitürü sağlamlaştırdı, bu düzen Salic yasası'nda standardize edildi. Geç Orta Çağ boyunca Fransa Krallığı'nı yöneten Capet Hanedanı ile güneyde onların vasalı konumunda bulunan, başlangıçta İngiltere Krallığı'nın hanedanı olan Plantagenet hanedanı arasındaki rekabet, "Angevin İmparatorluğu" olarak anılan bu iki gücün sözde "ortak alanlarında" birçok silahlı çatışmaya yol açtı. Bu çatışmaların en kapsamlısı, İngiltere krallarının Fransız tahtı üzerindeki hak iddiası nedeniyle başlayan ve 1337'den 1453'e kadar süren Yüz Yıl Savaşı oldu. Bu uzun mücadeleden galip çıkan Fransa, ardından nüfuzunu İtalya'ya doğru genişletmeye çalıştı. Ancak ilk zaferlerin ardından İspanya ile Kutsal Roma İmparatorluğu'nun karşı koyması sonucu 1494-1559 arasındaki İtalya Savaşları'nda üstünlüğü kaybetti.
Yeni Çağ'da Fransa giderek merkezî bir yapıya kavuştu. Fransızca, resmî kullanımda diğer yerel dillerin yerini almaya başladı ve monarşi, Ancien Régime adı verilen idari yapıyla yetkilerini genişletti. Ancak bu sistem, tarihsel ve bölgesel vergi farklılıklarıyla, hukukî ve yargısal bölünmelerle, kilise örgütlenmesindeki çeşitlilikle ve yerel ayrıcalıklarla karmaşık nitelikler taşıyordu. Dinsel açıdan ülke, Katolik çoğunluk ile Huguenot olarak bilinen Protestan azınlık arasında derin şekilde bölündü. Bu durum 1562-1598 yılları arasındaki Fransız Din Savaşları olarak bilinen bir dizi iç savaşa yol açtı. Bu çatışmaların ardından Fransa; Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında ilk sömürge imparatorluğunu kurmaya başladı.
16. ve 17. yüzyıllarda gelişen İlk Fransız Sömürge İmparatorluğu, 1680'de yaklaşık 10 milyon km²'ye ulaşarak, o dönem yalnızca İspanyol İmparatorluğu'nun gerisinde dünyanın ikinci en büyük imparatorluğu hâline geldi. Ancak Büyük Britanya ile yaşanan sömürge rekabeti, 1763'te Kuzey Amerika'daki Fransız topraklarının büyük kısmının kaybıyla sonuçlandı. Fransa'nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na desteği Amerika Birleşik Devletleri'nin, III. George krallığındaki Büyük Britanya'dan bağımsızlığını kazanmasına yardımcı oldu, fakat bu destek yüksek maliyetine rağmen Fransa'ya pek bir çıkar sağlamadı.
Büyük nüfusu ve merkezileşmiş yönetimi sayesinde Fransa, özellikle XIV. Louis'nin iktidarından başlayarak Napolyon'un Waterloo'daki yenilgisine kadar uzanan dönemde süper güç olarak kabul edildi. Bu yükseliş, Pireneler Antlaşması (Fransa-İspanya savaşı) sonrasında etkisini kaybettiği düşünülen İspanyol İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla da açıklanılır. Ancak İspanya, Napolyon Savaşları ve İspanyol Amerika'nın bağımsızlık süreçlerine kadar büyük güç statüsünü korudu.
1789'da başlayan Fransız İhtilali sonucunda Fransa, 1791'de, yeni anayasa ile krallığı sınırladı. Ancak bundan bir yıl sonra krallık tamamen kaldırıldı ve yerine Birinci Fransız Cumhuriyeti kuruldu.

10. yüzyılın sonlarında Karolenj Hanedanı'nın siyasal gücünün zayıflaması, Frank topraklarında krallık otoritesinin büyük ölçüde yerel lordların eline geçmesine yol açmıştı. Bu koşullar altında 987'de Senlis'te toplanan kraliyet meclisi, Paris ve Orléans çevresinde güçlü bir konuma sahip olan Hugh Capet'i Fransa Kralı olarak seçti. Capet'in tahta çıkışı, Orta Çağ boyunca Fransa'yı yönetecek olan Capet Hanedanı'nın başlangıcını oluşturdu. Hanedanın erken dönem siyaseti, feodal aristokrasinin üstünlüğü ve bölgesel güç odaklarının hâkimiyeti nedeniyle sınırlı bir etki alanına sahipti. Ancak kraliyet verasetinin istikrarlı biçimde babadan oğula geçmesi, Fransa'da uzun vadeli siyasal bütünleşmenin temelini attı. Hugh Capet ve halefi II. Robert, krallığın doğrudan kontrol ettiği toprakların görece küçük olması nedeniyle geniş bir idarî yapılanma kurmaktan ziyade, monarşinin meşruluğunu güçlendirmeye ve kilise ile yakın bağlar geliştirmeye odaklandılar. Özellikle Cluny reform hareketine verilen destek, Capet krallarının dinî çevrelerdeki itibarını artırarak kraliyet otoritesine ahlaki bir temel sağladı. Bu dönemde krallar, geniş feodal topraklara doğrudan müdahale edemedikleri için, çoğu zaman diplomatik evlilikler ve kilise aracılığıyla siyasal denge kurmaya çalıştılar. Erken Capet döneminin en belirleyici özelliği, kraliyet otoritesinin sınırlı oluşuna rağmen veraset sisteminin istikrarlı şekilde işlemesiydi. Kral, tahtın güvence altına alınması için çoğu zaman veliahdını hayattayken "ortak kral" (rex iunior) olarak taçlandırdı. Bu uygulama, iç savaş riskini azaltarak hanedanın sürekliliğini garanti altına aldı. Capet kralları, askerî gücün büyük bölümünün yerel senyörlerin elinde bulunduğu koşullarda, krallığın dağınık feodal yapısını doğrudan değiştiremeseler bile monarşik kurumun devamlılığını sağlayarak uzun vadeli merkezîleşmenin yolunu açtılar. 1031'de başlayan I. Henri dönemine gelindiğinde Capet monarşisi hâlâ sınırlı bir coğrafi alana hâkim olsa da, hanedanın yüzyılı aşkın süredir kesintisiz şekilde tahtta kalması, Fransa Krallığı'nın siyasal yapısında kalıcı bir istikrar oluşturmuştu. Bu istikrar, 11. ve 12. yüzyıllarda krallığın yavaş ama sürekli merkezîleşme sürecinin önünü açarak, Capet hanedanını Avrupa'nın en uzun ömürlü monarşilerinden biri hâline getirdi.

11. yüzyıl, Capet hanedanının otoritesini yavaş ama istikrarlı biçimde pekiştirmeye başladığı bir dönemdi. 1031'de tahta çıkan I. Henri'nin hükümdarlığı, Fransa'da güçlü feodal beylerle, özellikle de Normandiya ve Anjou dükleriyle sürekli rekabet halinde geçmiştir. Capet krallarının doğrudan yönettiği alan, Île-de-France çevresiyle sınırlıydı ve bu durum kraliyet otoritesinin fiilî olarak oldukça dar bir coğrafyada etkili olmasına yol açıyordu. Buna rağmen hanedanın kesintisiz veraset sistemi ve kilise ile kurduğu istikrarlı ilişkiler, Capet monarşisinin meşruiyetini korumasını sağladı. I. Henri döneminde Normandiya Dükalığı, Avrupa'nın en güçlü feodal prensliklerinden biri hâline gelmişti. 1066'da Normandiya Dükü William'ın İngiltere'yi fethetmesiyle yeni bir güç merkezi ortaya çıktı. Bu gelişme, Capet krallarının hem Fransa'daki hem de İngiltere ile olan siyasi ilişkilerinde güç dengelerini daha karmaşık bir hâle getirdi. I. Philippe'nin (1060-1108) hükümdarlığı boyunca krallık, Normandiya ve Anjou düklerinin zaman zaman kraliyet otoritesine meydan okumasıyla karşı karşıya kaldı. Feodal yapının belirleyici özelliklerinden biri, kralın nominal olarak Fransa'daki tüm toprakların lordu sayılmasına rağmen, birçok bölgesel beyin fiilen bağımsız şekilde hareket etmesiydi. Capet krallarının ordusu sınırlı olduğu için kraliyet kontrolü çoğu zaman diplomatik evlilikler, kilise ittifakları ve yerel beylerle yapılan anlaşmalar yoluyla sağlanıyordu. Philippe, kilise reformunu destekleyerek Cluny ve diğer manastır hareketleriyle yakın ilişkiler kurdu. Bu sayede hem dinî meşruiyetini güçlendirdi hem de bazı feodal beyler üzerinde dolaylı nüfuz elde etti. 11. yüzyıl boyunca Capet monarşisi, idarî açıdan sınırlı olmakla birlikte, gelecekteki merkezîleşmeyi mümkün kılacak bazı uygulamalar geliştirdi. Kraliyet topraklarının yönetimi için "prevot" adı verilen yerel temsilciler görevlendirildi. Bu kişiler hem kraliyet gelirlerini topluyor hem de yargısal görevlerde bulunuyorlardı. Bu yapı henüz kapsamlı bir bürokrasi niteliği taşımamakla birlikte, Capet monarşisinin feodal ortamda yavaş yavaş kurumsallaşmasını sağladı. I. Philippe'nin ölüm yılı olan 1108'e gelindiğinde Capet hanedanı, hâlâ Fransa'nın tamamında fiilî bir otoriteye sahip olmaktan uzak olsa da, hanedanın istikrarlı veraseti, kilise ile kurulan yakın bağlar ve feodal beylerle yapılan denge politikaları sayesinde krallığın siyasal bütünlüğü korunmuştu. Bu dönem, 12. yüzyılda VI. Louis ve VII. Louis dönemlerinde gerçekleşecek olan daha belirgin merkezîleşme ve kraliyet gücünün genişlemesinin ön hazırlığını oluşturdu.

1108'de tahta çıkan VI. Louis, Capet hanedanının feodal beylere karşı otoritesini fiilen güçlendiren ilk hükümdar olarak öne çıkar. Onun hükümdarlığı, krallığın kuzey bölgelerinde yerel baronların bağımsızlık iddialarına karşı yürütülen yoğun askerî operasyonlarla şekillendi. Bu dönemde özellikle Île-de-France çevresindeki derebeyler, yolları kesmeleri, vergi toplamaları ve yerel halktan zorla gelir elde etmeleri nedeniyle kraliyet otoritesi için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Louis'nin 

Frijit, cinsel anlamda soğukluk yaşama hastalığıdır. Psikolojik bir travma sonrası (örneğin: tecavüz) kronik olarak ilerler ve egonun kendini savunma biçimi olarak adlandırılır.
Cinsel istemi olmayan kadınlara Frijit yani soğuk terimi 1950'li yıllarda kullanılmaya başlanmıştır. Frijit deyimi yanlış bir terimdir. Çünkü gerçekte Frijit kadın yoktur. Ancak belli bazı akıl hastalıklarında kadın cinsellikten tamamen kopmuştur. Birçok kadının, cinsel tepki göstermeleri için bu konuda yüreklendirilmeleri ve bunu rahatlıkla ve doğal olarak yaşayabilmeleri için de belli bir zamanın geçmesi gerekebilir. Kadınlar, genelde yetiştikleri ve geldikleri çevrenin değer yargılarına göre, cinsellikten beklenmesi gereken tek şeyin görevini yerine getiren bir eş ve doğurmayı özlediği çocukların annesi olmaktan başka bir şey olmadığını düşünebilir. Kadının cinsel soğukluğunun önemli nedenleri başında gebe kalma korkusu da yer tutar.
Halk arasında Frijit denen kadınlara "Cinsel istem azlığı olan kadın" demek doğru olur. Cinsel istem azlığı olan kadınlarda cinsel uyarıma bir cevap yoktur. Bu kadınlar cinsel uyaranlardan ve davranışlardan zevk duymazlar. Fizyolojik olarak cinsel uyarım belirtileri göstermezler. Bir örnek vermek gerekirse, kadın partneri tarafından uyarılmasına rağmen bir şey duymaz. Bunların bazıları dokunmadan hoşlanırlarsa da pek çoğu en küçük bir zevk bile duymazlar. Hatta bu kadınların bazıları cinsel ilişkiden nefret ederler. Tabii ki cinsellikten zevk almayan kadın, cinsel birleşmeye adeta bir işkence gibi bir yaklaşım içindedir. Bu soğukluk hali depresyona, depresyonlar ise soğukluğun daha fazla yerleşmesine neden olur. Cinselliği yeni keşfeden birinin cinselliğe karşı olan çekingenliği Frijit ile karıştırmamak gerekir. Kadınlardaki bütün cinsel isteksizliği Frijite bağlamak doğru olmaz. Kadının cinsel uyarılara tepki verememesinin farklı sebepleri olabilir. Örneğin ilgili kişi heyecanlı olabilir. Ya da aseksüel veya homoseksüel olabilir bu tip durumlarda hastalık çerçevesi içerisinde değerlendirilemez. Şayet eğer homoseksüel birey heteroseksüel bir birliktelik yaşarsa cinsel birleşimden zevk alamayacağı gibi bazı durumlarda cinsel birleşme tam bir işkenceye dönüşebilir ve bu Frijit olarak nitelendirilemez. Frijit kısaca heteroseksüel bir insanın psikolojik veya başka bir problemden dolayı cinsel birleşmeden zevk alamaması durumdur. Ayrıca bu durum sadece kadınlarda görülmez örnek olarak bildiklerimiz arasında Leonardo da Vinci gösterilebilir.

Giorgio Vasari (d. 30 Temmuz 1511, Arezzo, Toskana, İtalya – ö. 27 Haziran 1574 Floransa), İtalyan ressam, yazar, tarihçi ve mimar.
İtalyan sanatçıların biyografilerine ilişkin yazdıklarıyla ünlü olmasının yanı sıra, sanat tarihçiliği yazarlığının da kurucusudur.

1511'de Arezzo'da bir çiftinin oğlu olarak doğdu. Dedesi ve babası zanaatkârdı. İlk resim derslerini, eniştesi Luca Signorelli'den aldı. Latince öğrendi, Antonio da Saccone ve Giovanni Pollastra gibi hümanist yazarlardan ders aldı. Arezzo'da Fransız ressam ve vitray sanatçısı Guillaume de Marcillat'ın atölyesinde çırak oldu ve resim yeteneğiyle dikkat çekince Floransa'da Medici'lerin hamiliğinde Andrea del Sarto'nun yanında çalışmaya başladı.
Michelangelo ile çocukluğunda tanıştı ve yaşamı boyunca ona hayranlık besledi.
1527 yılında Medici'ler düşünce Arezzo'ya döndü ve Kardinal Ippolito de Medici'nin hizmetine girdi. Roma dönemi sanat ve mimarisine büyük merak duyan Vasari, çeşitli çizimler yaptı. 1537 yılında Alessandro de Medici'nin öldürülmesi üzerinde hamisiz kaldı ve sonraki yıllarda bağımsız olarak çalıştı.
Roma ve Venedik'e yaptığı seyahatlerden sonra 1540'lı yıllardan itibaren sanatçıların hayatlarıyla ilgili notlar almaya başlayan Vasari'nin ilk sanat tarihi metni olarak nitelendirilen Sanatçıların Hayat Hikayeleri'nin ilk baskısı 1550’de yapıldı. İki ciltten oluşan kitap, Cosimo de Medici'ye adanmıştı (Kitapta ilk kez "Rönesans" terimini kullanmıştır). Kitabını Arezzolu Ressam ve Mimar diye imzalar.
Roma'da San Giorgio Sarayı'nda bulunan Papa III. Paulus'un yaşamından sahneleri işlediği (Yüz Gün Freski olarak da bilinen) duvar resimleri (1546) ve Floransa'da Vecchio Sarayı'ndaki (1555) büyük fresk dizisi gibi önemli yapıtlar ortaya koydu. Resimde Toscana maniyeristlerinin tarzını benimsemişti.
1554 yılında Floransa'ya yerleşen Giorgio Vasari, bugün Uffizi Müzesi olan yapının tasarımını üstlendi, ardından Palazzo Vecchio'nun yenilenmesi çalışmalarında danışmanlık yaptı.
1574'te, Floransa Katedrali'nin kubbe freskleri üzerinde çalıştığı sırada öldü. Vasari'nin bir diğer hizmeti de tarihteki ilk Resim Akademisi'nin kurulmasıdır: Accademia del Disegno. Akademi'nin yöneticileri arasında Cosimo de Medici ve Michelangelo Buonarroti'nin adı geçse de, tasarı onundur.
Giorgio Vasari, 1574'te Floransa'da 62 yaşında öldü.

"Artcyclopedia" websitesi "Giorgio Vasari" maddesi 2 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
VASARI, Giorgio 9 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  "Web Gallery of Art" websitesi "Vasari Giorgio" maddesi
"Zeno" websitesi "Vasari Giorgio" maddesi 20 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)

Güzel Sanatlar Müzesi (Macarca: Szépművészeti Múzeum), Budapeşte'de, Kahramanlar Meydanı'nın kuzeyinde bulunan bir sanat müzesi. 1900-1906 yılları arasında, mimar Albert Schickedanz ve Fülöp Herzog'un planları esasında inşa edilen müze binası Eklektik-neoklasik tarzdadır. Müze her yıl yarım milyondan fazla ziyaretçi ağırlamaktadır.
2006 yılında, kuruluşunun 100. yılını kutlayan müze, 2015-2018 yılları arasında kapsamlı bir restorasyon geçirmiş ve 31 Ekim 2018'de yeniden halka açılmıştır.

Müze koleksiyonu 6 bölümden oluşuyor: Mısır sanat koleksiyonu, Klasik antikçağ koleksiyonu, Ustalar koleksiyonu, Eski heykel koleksiyonu, Baskı ve çizim koleksiyonu, 1800 sonrası sanat koleksiyonu.

Mısır sanat koleksiyonu
1934 yılında Macar Ulusal Müzesi ve Etnografya Müzesi'ndeki eserlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Macar Ulusal Müzesi'nin resmî görevlisi Eduard Mahler tarafından oluşturulan bu çok çeşitli koleksiyonda yaklaşık 4000 numune yer alıyor. Boyalı mumya lahitleri koleksiyonun en önemli parçalarındandır.

Klasik Antikçağ koleksiyonu
Müzenin bir başka kalıcı koleksiyonudur. Toplam 5000 parçadan oluşan koleksiyonda, Etrüsk, Roma, Yunan ve Greko-Romen sanatının örnekleri yer alıyor. Macaristan'da, Antikçağ dönemini yansıtan tek koleksiyon olma özelliğini taşımaktadır.

Ustalar koleksiyonu

13. ve 18. yüzyıl arası Avrupa resim sanatını yansıtmaktadır. Çekirdeği 700 resimden oluşan koleksiyonda, 3000'den fazla eser bulunuyor. İtalyan, Hollanda, Alman, Flaman, Fransız, İngiliz ve İspanyol sanatının sergilendiği bu koleksiyonda, El Greco, Titian, Raffaello, Goya, Diego Velázquez, Rembrandt ve Pieter Brueghel gibi ressamların eserleri yer almaktadır.

Eski heykel koleksiyonu
Rönesans ve Barok dönemi heykellerin sergilendiği bu koleksiyon 2013 yılında kalıcı olarak halka açılmıştır. Bronz heykellerle birlikte ağaç heykellerin de bulunduğu koleksiyon, Leonardo da Vinci'nin Rearing Horse and Mounted Warrior isimli eserini de bünyesinde barındırıyor.

Baskı ve çizim koleksiyonu
Seçkin bir çizim ve gravür içeriğine sahiptir. İtalyan Rönesansı ve Barok ustalarının eserleri, Leonardo da Vinci, Rafaello, Correggio, Rembrandt ve Goya gibi sanatçılara ait çalışmalardan oluşuyor. Koleksiyon, Kullanılan malzemelerin ışığa karşı hassaslığı nedeniyle, sadece geçici sergilerde halka açılıyor

1800 sonrası sanat koleksiyonu
19. ve 20. yüzyıl sanatını kapsıyor. Koleksiyonda Édouard Manet, Paul Gauguin, Gustave Courbet ve Claude Monet gibi ressamların eserlerinin yanı sıra Auguste Rodin'in yaptığı heykeller de bulunmaktadır.

1906-1914 – Erni Kammerer
1914-1935 – Elek Petrovics
1935-1944 – Dénes Csánky
1949-1952 – Imre Oltványi
1952-1955 – Ferenc Redő
1956-1964 – Andor Pigler
1964-1984 – Klára Garas
1984-1989 – Ferenc Merényi
1989-2004 – Miklós Mojzer
2004 – László Baán

Resmî site
Müzenin havadan çekilmiş fotoğrafları 30 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hezârfen ya da polimat, pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olan kişidir. Özellikle antik dönemin bilim insanlarının çoğu, günümüz standartlarında hezârfen kabul edilir. Ancak bu günümüzde, tarihte olduğundan çok daha ulaşılması zor bir hedeftir, çünkü günümüz bilim dünyası eskisinden, eklenmiş bilgilerin sayısının yüksekliğinden dolayı, çok daha gelişmiştir ve o kadar bilgiye sahip olmak da dolayısıyla gerçekleştirmesi çok daha güç bir şeydir.
Antik Yunan bilim insanlarından Aristoteles ilk homo universalis (Latince: evrensel veya bütün insan) olarak biliniyor. Ancak homo universalis idealinin vücut bulmuş hâli olarak bilinen kişi Rönesans hümanistlerinden İtalyan bilim insanı ve ressam Leonardo da Vinci'dir.

Hezârfen kelimesi Farsça "bin" anlamına gelen hezâr ve Arapça "fen, ilim" anlamlarına gelen fenn kelimelerinden türemiştir. Polimat ise Yunanca kökenlidir ve polu- (çok) ile mathês (öğrenmek) kelimelerinden türetilmiştir. Bazı dillerde aynı anlamda Latince homo universalis (bütün insan) kavramından türeyen tanımlamalar kullanılır.

Hunyadi Mátyás, Corvin Mátyás ya da Hünyadi Matyas (23 Şubat 1443, Kaloşvar – 6 Nisan 1490, Viyana), 1458'de 15 yaşından ölümüne kadar Macaristan'ın ve Hırvatistan'ın kralı olmuştur. Matthias'ın annesi Macar soylu ailesinden gelen Erzsébet Szilagyi idi. Askeri eğitimini babasının gözetiminde alan Matthias seferler düzenlenmeye başladığında yaşı sadece on iki idi. 1456 yılında Belgrad Kuşatmasında şövalye unvanını almıştır. Çok sayıda askeri sefere çıktıktan sonra Bohemya Kralı (1469) ve Avusturya Dükü (1487) oldu.

Babası kral naibi Hünyadi Yanoş'un 1457'de ölümünden sonra, kendinden 12 yaş büyük abisi Ladislaus Hunyadi ile birlikte, dönemin kralı Ladislaus V tarafından hapse atılmıştır. Abisinin aynı yıl içerisinde gerçekleşen idamından alev alan bir ayaklanma sonucunda Kral Ladislaus V, Macaristan'dan kaçmak zorunda kaldı ve Prag'da sebebi belli olmayan bir şekilde öldü. Bu beklenmeyen ölümün sonrasında dayısı Michael Szilágyi krallık zümrelerini ikna etti ve bu çabasının sonucunda 24 Ocak 1458 tarihinde Matthias yeni kral olarak duyuruldu. Dayısının vasiliğinde göreve başlayan Matthias, iki hafta içerisinde hükûmetin kontrolünü ele geçirdi.

Matthias, ülkeye hakim olmaya çalışan III. Friedrich'e karşı ve Yukarı Macaristan'ın (şimdiki adıyla Slovakya) hakimiyeti için Çeklere karşı savaşlar vermiştir. Bu sırada ise Osmanlı İmparatorluğu, Sırbistan ve Bosna Krallığı'nı ele geçirip Macaristan'ın Güney sınırındaki tampon devletleri toprağına katmıştır. 1463'te Macaristan Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında yapılan Wiener Neustadt Barış Anlaşması ile III. Friedrich ile arasında olan savaşı bitirmiş ve veraset gibi bazı konularda karşı tarafa koz vermiş olsa da, karşılığında Kral olmanın yasal koşullarından biri olan Kutsal Macaristan Tacı'nı almıştır. 29 Nisan 1464 tarihindeki taç giyme töreninin ardından Osmanlı'nın Bosna tarafında ele geçirdiği bazı kaleleri yeniden himayesi altına almıştır. Lakin Hristiyan devletler tarafından destek alamayınca bu konudaki uğraşlarına ara vermiştir.
Bir takım yeni vergiler koyan Matthias, bunların haricinde beklenmedik vergiler de topluyordu. Bu, 1467'de Transilvanya'da bir ayaklanmaya sebep olmuştur. Söz konusu ayaklanma bastırılmıştır. Matthias, bunu takip eden senede Bohemya Kralı George Poděbrady'e savaş ilan etmiş ve Moravya, Silezya ve Lausitz'i fethetmiştir. Katolik zümreler onu 1469 yılında Bohemya Kralı ilan etmiş olsa da Hussite lordlar  (Hussite: Jan Hus'un öğretilerini takip eden kimse) 1471'de liderleri George Poděbrady'nin ölümüne rağmen direnmeye devam etmiştir. Matthias bu olaylar silsilesi ile bir süre uğraştıktan sonra doğu tarafındaki Osmanlı işgaline karşı koymak için 1474'te Boğdan Prensi III. Ştefan'a takviye destek vermiştir. 1476 Osmanlı'nın önemli bir sınır kalesi sayılan Šabac'ı ele geçirdikten sonra 1479'da II. Vladislaus ile Olomouc Barış Anlaşması'nı imzalamış ve 1468'de başlamış Bohemya savaşı Macaristan'ın toprak kazancı ile sona ermiştir. 1477-1488 yılları arasında III. Friedrich'e karşı savaşa girmiş ve aşağı Avusturya'nın çoğunu topraklarına katmıştır. Bu fetihler sonucunda 1485'te Viyana ele geçirilmiş ve Matyas'ın 1490 yılındaki ölümüne değin başkent olarak kalmıştır.

Rönesans hükümdarı olarak, Orta Çağ Avrupası'nın ilk profesyonel ordularından biri olan Macar Kara Ordusu'nu kurmuştur. Yeni bir hukuk sistemi yanında sosyal değişikliklere de imza atan Matthias; baronların gücünü azaltmış ve kişinin sosyal durumdan ziyade yetenekleri ile meslek alanında ilerlemesini istemiştir. Sanat ve bilim alanında ise Rönesans'ın en ünlü kütüphanelerinden biri olan Bibliotheca Corviniana kütüphanesini kurmuştur. Onun sanata verdiği önem sayesinde Macaristan İtalya'da başladığı kabul gören Rönesans hareketini ilk benimseyen ülkelerden biri olmuştur.

Gut hastalığına yakalanan Matthias, 1489'un Mart ayından sonra yürüyemez hale gelmiş, tahtırevan ile ulaşım sağlamaya başlamıştı. 1490 yılında Viyana'da Palmiye Pazarı etkinliğinde çürük bir incir tattıktan sonra bayılmış, ertesi gün konuşamaz hale gelmiş ve onu takip eden günde ise (6 Nisan 1490) hayata gözlerini yummuştur. Ölüm nedeni kaynaktan kaynağa zehirlenme ve kalp krizi olarak değişmektedir. Cenaze töreni Aziz Stefan Katedrali'nde yapılan Hunyadi Mátyás'ın mezarı şu anda harabe haline gelmiş Székesfehérvár Katedrali'nde bulunmaktaydı.

Celjeli Erzsébet
Poděbradyli Kateřina - Bohemya Kralı Poděbradyli Jiří'nin kızı
Napolili Beatrice - Napoli Kralı I. Fernando'nun kızı

Corvin János

Her ne kadar arkasında bir Avrupa süper gücü bırakmış olsa da, fethettiği topraklar ölümünü takip eden birkaç ay içerisinde kaybedilmiştir. Otorite ise tahtta hak iddia eden Maximilian (Kutsal Roma imparatoru), II. Vladislaus, John Corvinus ve John Albert'in çekişmeleri sonucunda sarsılmıştır. II. Vladislaus, Matthias'ın dul eşi Beatrice Naples'e evlenme, insanlara Matthias'ın getirdiği vergileri kaldırma sözü vererek tahta oturmuştur.
Matthias, ağır vergiler yüzünden halkın bir kısmının nefretini üzerinde toplasa da, ardından kılık değiştirip halkın arasında adaleti sağlamaya çalışması gibi bazı hikâyeler çıkmıştır. Adaletli oluşunu ise bir Macar deyişi olan "Matthias gitti, adalet bitti." sözü özetlemektedir. Halen bazı hikâyelerde "ideal" kral olarak rol almaktadır.

I. François (okunuşu: [fʁɑ̃.swa], Fransızca: François Ier) (d. 12 Eylül 1494, Cognac – ö. 31 Mart 1547, Château de Rambouillet), 1515 ile 1547 yılları arasında hüküm süren Fransa Kralı. Valois Hanedanının Angoulême kolundan gelen beş hükümdardan ilkidir.
I. François sanat ve edebiyat alanlarındaki gelişmeleri teşvik ederek Fransa'da rönesans ve hümanizmin yayılmasında yardımcı oldu. Saray için yapılan mimari eserleri yetenekli İtalyan sanatçılara teslim etti. Yaptırdığı krallık sarayları ve konakları, burjuva konaklarına örnek olmuştur. Edebiyata da önem veren I. François, hümanist yazarların eserlerinin çevrilmesine ve yayılmasına katkıda bulundu. Clément Marot gibi yazarları  koruması altına aldı. I. François sosyal bilimler üzerine araştırma yapan ilk Fransız üniversitelerinden biri olan Collège de France'ın kurucusudur.
I. François Batı Avrupa'da İngiltere ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile rekabete girmişti. Bu ülkelere karşı Osmanlı İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman ile ittifak yaptı.

Angoulême kontu Charles d'Orléans ile Louise de Savoie'nın oğluydu. Babasının kuzeni XII. Louis'nin 1498'de tahta çıkması üzerine tahtın varisleri arasına girdi ve Valois dükü oldu. François'ya güvenmeyen XII. Louis, onu devlet işlerine karıştırmadı ve henüz 18 yaşındayken saldırı altındaki sınır bölgelerine gönderdi. Ölümünden kısa süre önce de François'yı 15 yaşındaki kızı Claude ile evlendirdi (1514). 1524'te dul kalan François, 1530'da V. Karl'ın kızkardeşi Habsburglu Eleanor ile evlendi. François, XII. Louis'nin ölümünden sonra, 1 Ocak 1515'te Fransa kralı oldu.

Devlet yönetimindeki deneyimsizliğini işlek ve keskin zekası, inanılmaz belleği ve öğrenme tutkusuyla kapattı. Ama dost canlısı olması, herkese güvenmesi ve düşüncelerini gizlemeyi becerememesi yüzünden iyi bir siyaset adamı olamadı.

François, XII. Louis ve oğlu II. Henri ile birlikte modern Fransız devletinin kurucularından sayılır; Fransa tarihinin dönüm noktalarından birine, XVI. yy.'ın ilk yarısına kişisel damgasını vurdu. Krallık dönemi bir bolluk ve büyüme evresi oldu. Bu zenginlik dönemini değerlendiren François, vergi sistemini geliştirerek, siyasal gücünü artırdı. XVI. yy.'ın başında oluşan merkantalist düşüncelerin etkisinde kalarak XI. Louis gibi o da, sanayi ve ticarete el attı. Yeni dökümhaneler ve demir atölyeleri kurdurarak topçu birliklerinin giderek artan isteklerini karşıladı. Saint-Étienne'de bir silah yapımevi kurdurdu, aynı dönemde egemen sınıfların lüks tüketim gereksinimlerini karşılayan bir dizi ipek ve cam imalathanesi kuruldu. Paris ve Lyon matbaa işçilerinin grevi (1539-1541) Kral'a işçi ayaklanmalarını bastırmak için önlemler alma fırsatı verdi. Villers-Cotterêts Fermanıyla (1539), işçilerin lonca ve birliklerde örgütlenmeleri yasaklandı. Bu önlemler efendilerin tüccar burjuvazisinin çıkarlarına uygun düşmekteydi.
François, bu refah döneminden yararlanarak, modern bir devletin merkezi yapısını oluşturma yönünde önemli adımlar attı. Var olan kurumların yapısını değiştirerek ve bir dizi reformla monarşinin otoritesini güçlendirdi, merkezci bir yönetim oluşturmak için gerekli önlemleri aldı. Tahtta kaldığı sürece États généraux'yu hiç toplamayan François, Parlamentonun siyasi gücünü de 24 Temmuz 1527 fermanıyla ortadan kaldırdı. Bourbon connétable'inin ihanetine onun fief'ini Fransa topraklarına katarak karşılık verdi (1531), Bretonya'yı kesin olarak krallığa bağladı (1532).
François yaz kış Fransa'yı at sırtında dolaşarak, yaşamlarında hiç kral görmemiş olan halkının karşısına çıktı. Yolculukları sırasında cezaevlerini boşalttı, yargı gücünün soylularca kötüye kullanılmasını önlemeye çalıştı, cömert ihsanlarda bulundu. Yargı sistemini de ıslah ederek valilik ve derebeylik mahkemelerinin yetkilerini artırdı (1536 Crémieu Fermanı), ağır ceza hukukunu kurallara bağladı, kilise mahkemelerinin yetkilerini kısıtladı, tüm yargı hükümlerinin ve noter belgelerinin Fransızca yazılmasını zorunlu kıldı, papazlara vaftiz ve cenazeler için kayıt tutma zorunluluğunu getirdi. Devlet hazinesi yerini tutan Tasarruf Sandığı'nı kurdu (1523), ancak askeri giderler ve debdebeli bir saray yaşamının masrafları karşısında başka kaynaklara başvurmak zorunda kaldı.

Ülkeyi öbür Avrupa ülkelerinin hükümdarlarınınkinden çok daha güçlü bir otoriteyle yönetmeye başladı. Bologna Antlaşması (1516) ile Kilise'ye boyun eğdirdi, rahip, piskopos ve başpiskopos atama yetkisini aldı; soyluları sarayda denetimi altında tutarak onları iktidarının bir parçası durumuna getirdi, taşra beyliklerini de sıkı denetim altında tuttu.
Fransa'da din mücadeleleri baş gösterince, hoşgörülü dünya görüşünü sürdüren François, ülkede artan bağnazlığı yatıştırmaya çalıştı. Bakanlarının katı Katolik olmaları ve dinsel alanda kişisel seçimini kullanarak, Reform hareketine karşı çıktıysa da kız kardeşi Marguerite d’Angoulême'in etkisi ve Hristiyanlığın insancıl öğretisine olan inancıyla krallığın tüm bölgelerine ve toplumun tüm katmanlarına yayılmış olan Reform yanlılarına hoşgörü gösterdi.
Ancak dinsel inancın krallığın en önemli birleştirici öğesi olduğunu ve Reform hareketinin bölücü yanlarının ağır bastığını düşünerek sonunda sert bir baskı politikası uygulamaya başladı. Cumhuriyet yanlısı olarak görülen Reformcular çok geçmeden kazığa bağlanıp yakılmaya başladı. François, Valdocu Protestan tarikatın ortadan kaldırılmasını beş yıl geciktirdiyse de yok etme emrini ölüm döşeğinde, okumadan imzaladı.

I. François sanat ve edebiyat alanlarında da kişisel etkisini göstererek Fransa'da Rönesans ve hümanizmin yayılmasına yardımcı oldu. Krallık debdebesi onun döneminde çok arttı, çeşitli saraylar ve konaklar yaptırıldı. Saray için yaptırılan veya onarılan tüm yapıları İtalyan sanatçılara teslim etti, krallık yapıları soyluların ve burjuvaların konaklarına örnek oldu. "Edebiyat'ın Hamisi" (Le protecteur des Lettres) olarak anılan François, hümanistlerin çevrilmesi ve yayımlanmasını (Guillaume Budé) destekledi ve geleceğin Collège de France'ını kurdu (1530).

I. François'nın krallığının önemli bir bölümü dış politikayla geçti. Bu politikanın başlıca amacı; XII. Louis'in 1513'te kaybettiği Milano bölgesini yeniden ele geçirmekti. XII. Louis, Milano Dükalığı'nı geri almak üzere hazırlanmış bir ordu bırakmıştı. Büyükbabasının annesi Valentina Visconti'den kalan ve durmaksızın el değiştiren bu mirası yeniden ele geçirme isteği François'yı sardı. Çevresindeki genç soyluların da yüreklendirdiği François, komşularıyla barışı güvence altına aldıktan sonra İtalya üzerine yürüdü. Kanlı Marignano Çarpışması'nda (1515) süvarilerinin başına geçerek Dük Massimilano Sforza ve müttefiki Papa X. Leo'nun kiraladığı ve yenilmezliğiyle ün salmış paralı İsviçre askerlerini bozguna uğrattı. Papa, François'yı Bologna'da göz kamaştırıcı bir biçimde ağırlayarak değerli armağanlar verdi. Varılan anlaşma uyarınca Papa Fransız Kilisesi'nin beneficium'larını (geliri belirli bir kilise kademesine ayrılmış toprak mülkü) yeniden elde ederken, piskoposların atanması krala kalıyordu. Böylece François, fazlasıyla mülk edinerek bağımsızlaşmış din adamları üzerindeki otoritesini güçlendirmeyi başarmış oluyordu.
Sarayını başyapıtlarıyla donatan, Leonardo da Vinci ve Sforza gibi sanatçılara cömertçe mülkler bağışlayan François, İsviçrelilerle bir sürekli barış anlaşması imzaladıktan sonra İsviçreliler paralı asker olarak kralın ordusuna katılmaya başladı. Bu antlaşmalar ilk İtalya Savaşlarına son verdi. İngiltere kralı VIII. Henry'den Tournai'yi geri aldı. 1516 yılında, 16 yaşındayken İspanya kralı olan, Felemenk topraklarının varisi Habsburglu Carlos'la (sonradan Kutsal Roma-Germen imparatoru ve François'nın baş düşmanı olan V. Karl) Noyon Antlaşması'nı imzaladı. Ayrıca tahta çıktıktan sonra doğan ilk kızı Prenses Louise'le nişanladı ve Napoli üzerindeki haklarını vermeyi vadetti.
Halkının artık yakından tanıyıp bağlandığı François, Kutsal Roma-Germen imparatoru Maximillian'ın öldüğü 1519 yılında bütün Hristiyan dünyasının en güçlü hükümdarıydı. Maximilian'ın torunu Karl'ın imparator olması ise François için bir yıkım oldu; Zaten İspanya kralı olan Karl, şimdi elinde bulundurduğu topraklarla bütün Fransa'yı kuşatmış bulunuyordu.
V. Karl'ın (Şarlken) evrensel bir monarşi kurma projesinin karşısındaki en büyük engel ise Fransa kralıydı. Altın Çadırlı Ordugah görüşmelerinde (1520) İngiltere kralı VIII. Henry'nin desteğini sağlamaya çalışan ancak başaramayan I. François savaşı başlatan taraf oldu. V. Karl ile Fransa arasındaki çatışmalar 1521'de kuzeyde ve Pireneler'de başladı. Fransız ordusu, askerlerin ücretleri ödenemediği için dağılmak üzereydi. François danışmanlarına kulak vermiyor, emirlerinin yerine getirilip getirilmediğiyle de ilgilenmiyordu. Yolsuzlukların önüne geçmek için birkaç vekilharcının idam edilmesine karşın hazine durmadan boşalıyordu.
1523'te François, Bourbon 8. dükü III. Charles'ın karısının mirası olarak kabul edilen geniş Bourbon topraklarını dükten geri istedi. Bu isteğe uymadığı için topraklarına el konan Charles, krala ihanet ederek V. Karl'ın hizmetine girdi. Karl'ın imparatorluk ordusunun başına geçen Charles'ın, Provence'ı istila girişimi Marsilya yakınlarında durduruldu ve Charles İtalya'ya doğru geri çekilmek zorunda kaldı. Ama İngilizler ile Almanlar kuzeyde ilerliyordu. Sonunda François 1525'teki Pavia Çarpışması'nda yenilgiye uğrayarak yaralı durumda esir düştü.

Yavuz Sultan Selim'in saltanatı boyunca duraksayan Osmanlı'nın Avrupa'daki genişlemesi Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniden başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu için batıda en ciddi tehlike Kutsal-Roma Cermen (Habsburg) İmparatorluğu'dur. İmparator Şarlken (V. Karl) Macaristan'ı da nüfuzu altına almıştır.
Habsburg Hanedanının rakibi Fransa Kralı I. François'nın 1526'da Pavia'da Kutsal-Roma Cermen İmparatoru Şarlken'e yenilerek esir düşmesi ve Kanuni'nin Şarlken'in gücünü kırmak için François'ya yardım etmesi, gereken fırsatı doğuran etkenlerden biridir. Çünkü I. François'nın esareti, Roma-Germen İmparatorluğu'na Avrupa'da daha çok üstünlü

Kol, çeşitli hareketlerin ve işlerin yapılmasında kullanılan uzuv. Anatomide omuz mafsalından, dirsek mafsalına kadar olan kısma kol, dirsek mafsalından el bileği mafsalına kadar olan kısma da ön kol denmektedir. Fakat genel kullanımda kol denilince her ikisi birden anlaşılmaktadır.
Kol bölgesinde humerus isminde tek bir kemik bulunmaktadır. Ön kol bölgesinde ise radius ve ulna isminde bir çift kemik bulunmaktadır. Kolun ve önkolun hareketlerini sağlayan kaslar, bu kemiklere yapışmıştır.
Kol, çeşitli yönlere olan hareketlerini (aşağı yukarı, öne, arkaya, içe dönüş, dışa dönüş) omuz mafsalı ve bu bölgedeki kaslar vâsıtasıyla yapmaktadır.
Kol üzerinde dört ayrı kas yer almıştır. Bunlar içinde en mühimi iki başlı pazu kasıdır, ön kolun bükülmesini sağlar.
Önkol ise extansiyon (düşleşme), fleksiyon (bükülme), içe dönüş ve dışa dönüş hareketlerini dirsek mafsalı vasıtasıyla ve koldan başlayıp, önkol kemikleri üzerinde sonlanan kaslar vasıtasıyla yapmaktadır. Önkol üzerinde 18 adet kas yer almaktadır, bunlar el ve parmakların hareketlerini sağlar.

Circumduction
Koltuk altı

Kraków (Lehçe telaffuz: [ˈkrakuf]), Polonya'nın ikinci büyük ve en eski şehirlerinden biridir. Küçük Polonya Voyvodalığı'nda Vistül Nehri üzerinde yer alan şehrin nüfusu 804.237'dir (2023) ve yaklaşık 100 km (62 mil) yarıçapında 8 milyon ek insan yaşamaktadır. Kraków, 1596 yılına kadar Polonya'nın resmi başkentiydi ve geleneksel olarak Polonya akademik, kültürel ve sanatsal yaşamının önde gelen merkezlerinden biri olmuştur. Eski Şehri, 1978'de UNESCO Dünya Mirası Alanı ilan edildi ve bu statüyü alan dünyanın ilk yerlerinden biri oldu.
Şehir, Wawel Tepesi'nde bir mezra olarak başladı ve 985 yılında Orta Avrupa'nın hareketli bir ticaret merkeziydi. 1038'de Piast hanedanından Polonyalı hükümdarların merkezi haline geldi ve daha sonra 16. yüzyılın sonlarına kadar Jagiellon kralları ve Polonya-Litvanya Birliği'nin yönetim merkezi olarak hizmet verdi; bu dönemde III. Sigismund kraliyet sarayını Varşova'ya taşıdı. 1918'de İkinci Polonya Cumhuriyeti'nin ortaya çıkmasıyla Kraków, ulusal ruhun çekirdeği olarak rolünü yeniden teyit etti. II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Polonya'nın işgalinden sonra, yeni tanımlanan Kraków Bölgesi, Nazi Almanyası'nın Genel Hükümeti'nin merkezi oldu. Yahudi nüfusu, duvarlarla çevrili bir bölge olan Kraków Gettosu'na zorla yerleştirildi ve buradan yakındaki Auschwitz gibi Nazi imha kamplarına ve Płaszów gibi Nazi toplama kamplarına gönderildi. Ancak şehir yıkımdan kurtuldu. 1978'de Kraków Başpiskoposu Karol Wojtyła, 455 yıl sonra ilk İtalyan olmayan papa olarak Papa John Paul olarak papalığa yükseltildi.
Kraków'un Eski Şehri ve tarihi merkezi, yakındaki Wieliczka Tuz Madeni ile birlikte Polonya'nın ilk Dünya Mirası Alanlarıdır. Gotik, Rönesans ve Barok mimarisi dönemlerini kapsayan kapsamlı kültürel ve mimari mirası, Vistül Nehri kıyısındaki Wawel Katedrali ve Wawel Kraliyet Kalesi, Aziz Meryem Bazilikası, Aziz Petrus ve Pavlus Kilisesi ve Avrupa'nın en büyük Orta Çağ pazar meydanı olan Rynek Główny'yi içerir. Kraków, dünyanın en eski üniversitelerinden biri ve genellikle Polonya'nın en saygın akademik yüksek öğrenim kurumu olarak kabul edilen Jagiellonian Üniversitesi'ne ev sahipliği yapmaktadır. Şehir ayrıca Ulusal Müze, Kraków Operası, Juliusz Słowacki Tiyatrosu, Ulusal Stary Tiyatrosu ve Jagiellonian Kütüphanesi de dahil olmak üzere ulusal öneme sahip bir dizi kuruma ev sahipliği yapmaktadır. 
Kraków, Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından "yüksek yeterlilik" derecesine sahip küresel bir şehir olarak sınıflandırılmıştır. Şehir, ülkenin en işlek ikinci havalimanı ve güneydoğu Polonya sakinleri için en önemli uluslararası havalimanı olan II. John Paul Uluslararası Havalimanı tarafından hizmet verilmektedir. 2000 yılında Kraków, Avrupa Kültür Başkenti seçildi. 2013 yılında Kraków, UNESCO Edebiyat Şehri olarak resmen onaylandı. Şehir, 2016 yılında Dünya Gençlik Günü'ne ve 2023 yılında Avrupa Oyunlarına ev sahipliği yaptı. 

Kraków'un resmen 34 tane kardeş şehri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Kraków Şehri resmi websitesi13 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Lehçe
DMOZ Open Directory Projesi "Krakow" maddesi
Wiki Voyage websitesi "Krakow" maddesi 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Kraków 29 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - resmî websitesi (Lehçe)

Santa Sede (Latince: Sancta Sedes) veyahut Papalık Makamı; Batı Avrupa dillerinde "Aziz Sandalye", "Apostolik Makam", "Kutsal Koltuk" olarak adlandırılır. Bu isimlendirme Vatikan'ın devlet pozisyonunu belirleyen resmi isimlendirmesidir. Nihayetinde Roma’da bulunan Katolik Kilisesi'nin Piskoposluk Yönetimi'ni içerir ve devleti yönetmek için piskoposlarca yönetilen bir yetki alanı oluşumudur. Bu isimlendirme ise; Papa ile beraber Devlet Sekretaryasını, (bakanlık ile eşdeğer anlamda olan) farklı Kongregasyonlarını ve (yönetim kurulu ile eşdeğer anlamda olan) papalık konseylerini içerir. Bütün bu sistemin başında bulunan kişiye de 'Başpiskopos' denir ve bu haliyle 'Papa'ya işaret etmektedir. Kısaca, Papalık Makamı, Katolik Kilise'sinin merkezi yönetimi olarak kabul edilebilir ve nihayetinde alışılagelen en basit isimlendirmesiyle (resmi olmayan isimlendirmesiyle) buna Vatikan denilir.
Bu makam 1929'daki Laterano Antlaşması'na göre (o zaman yeni kurulacak olan Vatikan Şehri için) özel ayrıcalıklı yönetimsel yetki ve yargı alanına kavuştu. Bunu her devlette var olan yasama organı, yürütme organı ve yargı organı erklerinin bütününe benzetebiliriz. Bu yeni şehrin ismi Latincede 'Status Civitatis Vaticanae' ve İtalyanca olarak da 'Stato della Città del Vaticano' olarak adlandırıldı.
Papalık Makamı, Papa'nın yönetimindedir ve çoğu zaman Papa'nın ofisi ya da yargısal yetki alanı olarak bilinir. Aynı zamanda bu makamın Papa'nın da içinde hesaplandığı Katolik Kilisesi'nın başı olarak da görülür. Bu son tanımlamaya göre Papa öldüğü ya da istifa ettiği vakit 'Papalık Makamı' devam eder. Yeni bir Papa tayin edilene kadar bu süre zarfında Katolik Kilisesi ve Vatikan şehri 'Kardinaller Heyeti' tarafından yönetilmeye devam edilir.
Her ne kadar 'Vatikan' kelimesi adlandırdığı bu devlete işaret etse de, "Vatikan Şehri Devleti" ve "Kutsal Makam" isimlendirmeleri aynı entiteye sahip değildirler. Bahsedildiği gibi ancak 1929'dan sonra devlet statüsüne getirilen Vatikan, Roma'nın piskoposluk makamı olarak çok eski Hristiyanlık dönemine dayanır. Bütün piskoposluk makamlar kutsaldır, ama 'Kutsal Makam' deyimi (daha fazla derin anlamına girmeden) uluslararası ilişkilerde ve (Katolik Kilisesi’nin Kanonik yasası’na göre) bir metonim olarak kullanılıyor. Bu deyim Roma Piskoposluk Bölgesi'nin Katolik Kilisesi'nin  merkezi yönetim bölgesi olduğuna dair bir referanstır. Bu vesileyle bu yönetimi temsil eden büyükelçiler, Vatikan Şehri'ne değil, Kutsal Makam'a akreditedirler. Aynı şekilde ülke ve uluslararası organizasyonlarda papasal temsilciler de bahsedilen Kutsal Makam'ı temsil etmektedirler.

Papa, Katolik Kilisesi'ni 'Curia Romana' ile yönetir ve bu Kutsal Makam'ın yönetim organıdır. Kutsal Makam'ın anayasası 'Regimini Ecclesiae Universae'dir ve tamamıyla bu 'Curia Romana' üzerine kuruludur. Bu anayasa Vatikan'ın devlet başkanı olan Papa'ya tamamıyla, yasama, yürütme ve yargı erklerini bir bütün kuvvetler birliği olarak himayesine verir. Curia Romana ise farklı idare ofislerinden oluşmaktadır ve bu ofisler en yüksek seviyede kilise meselelerini idare etmektedirler. Sistem Devlet Sekretaryası, dokuz adet Kongregasyon (bakanlık), üç adet Mahkeme (dini mahkeme), on bir adet Konsey (yönetim kurulu) ve yedi adet Komisyon'dan oluşmaktadır.
Devlet Sekreteryası ise Kutsal Makam'ın en önemli siyasi kurumudur. Bu sekreterya kardinallerden (milletvekillerinden) oluşur. Devlet Kardinal  Sekreteri gözetimi altında (meclis başkanı gibi) Vatikan Şehri'nin gündelik yönetimini yürütülür ve aynı zamanda 'Curia Romana' (ana yasanın işlevi) koordine edilir. Kısaca, Katolik Kilise'nin 'merkezi yönetimi' Papa ve Kardinaller Heyeti'den oluşur. 
En önemli görevli ya da yükümlü memur, Kardinal Tarcisio Bertone, Kutsal Makam'ın başbakanı gibidir. Başpiskopos Dominique Mamberti ise Devlet Sekretaryası'nın devlet ilişkileri bölümü sekreterdir, yani Kutsal Makam'ın dışilişkiler bakanı gibidir. Bertone ve Mamberti, Papa XVI. Benedictus tarafından eylül 2006 tarihinde tekrar kendi görevlerine tayin edilmişlerdir. Curia'nın bir parçası olan Devlet Sekreteryası Vatikan Şehri içinde ikameti olan tek yönetim organdır. Diğer yönetim organları ise Roma'da farklı binalarde ikamet edilmişlerdir. Bu sayede Kutsal Makam Roma şehri içinde aynı büyükelçilikler gibi ortak topraksal haklara sahiptir.
En aktif ve en önemli anayasal Kongregasyonlar 4 adettir: İnançbilimi Kongregasyonu; Katolik Kilisesi'nin inanç doktrinini ile ilgilidir, Piskoposlar Kongregasyonu; dünyadaki bütün piskoposların buluşmalarını, atamalarını ve tayinlerini koordine eder, İnsanların Evangelizasyonu Kongregasyonu; misyonerlik faaliyetleriyle kitlelere Kitâb-ı Mukaddes öğretmek ile ilgilenmektedir ve Pontifikal Adalet ve Barış Konseyi; uluslararası barış ve sosyal konular ile ilgili meşguldür.
Kongregasyonlardan ayrı olarak yargı işlerinden sorumlu üç adet mahkeme vardır; Sacra Rota Mahkemesi normal başvurular ve temyiz için sorumludur, ayrıca evlilikler için  iptal kararını da içerir. Apostolik İmza mahkemesi ise en yüksek dini idari mahkemesidir ve Apostolik Pişmanlık mahkemesi önceki iki mahkemelere göre işlevi farklıdır. Tartışmalı ya da çekişmeli vakalar yerine, günah çıkartma (itiraf gizemi), muafiyet (kilise hukuku) ve endüljans (günah affı) konuları üzerine eğilir.
Kutsal Makam'ın departmalarının finans işlerini koordine eden bir 'Ekonomi İşleri Birimi' mevcuttur. Bu birim aynı zamanda, her ne türlü otonom olsa bile, bütün ofislerin iktisadi idarelerini gözetler. En önemli idare ofisi ise Apostolik Makam'ın Vatan Mirası İdaresi. Daha başka bir birim olan Makam Bakımı Birimi'nin sorumluluğu; Papalık Makamı'nın her türlü bakımını, resmi görüşmelerini ve (tamamıyla litürjik merasimler hariç) merasimlerini organize etmektir.
Bir Papa'nın ölmesiyle ya da istifasıyla Kutsal Makam feshedilmez. Böyle bir işlem yoktur. Farklı yasalar altında işlenen 'Sede vacante (açık makam)' sistemi devreye girer. Bu ara yönetim (interregnum) süre zarfında bütün Curia Romana'nın Dikasteri birimleri (örneğin her bir kongregasyon, komisyon ve konsey bir birimdir) derhal sorumlulukları gereği bir meclis oluştururlar. Bu meclise yasa gereği katılamayan unsurlar ise; Apostolik Pişmanlık mahkemesi, günah çıkartma ve muafiyet konularında önemli rolüne devam eder ve Kamerlengo kardinali ise veznedar gibi Kutsal Makamı'nın  eşyalarını ve finansal idareyi koruma altına alır. Bu durumda Makam'ın yönetimi, Katolik Kilisesi'nin yönetimi Kardinaller Heyeti'ne otomatik olarak devri söz konusudur. Kanonik yasa'ya göre bu heyet ve Kamerlengo kardinali bu süre zarfı içinde yeni bir yenilik ya da bir buluş öne süremezler. Kanonik yasa bunu yasaklanmıştır.

Uluslararası Hukuk'ta 'Kutsal Makam' (Vatikan Şehri'ne karşın) tüzel kişi olarak tanınıyor. Özetle Katolik Kilisesi kendi başına tüzel kişilik olduğu gibi bu nedenle Kutsal Makam'dan bahsedince akla gelmeyen anlamı da taşımaktadır. Eski zamanlarda Kutsal Makam'ın uluslararası hukuktaki yeri çoğu zaman tartışmalı durumdaydı. Bu günümüzde ise BM'de 1 temmuz 2004 tarihinden itibaren Kutsal Makam'ın hakları genişletilmiştir. Diğer bir deyişle Papalık Makamı'nın uluslararası tüzel kişiliği özel statüde olduğu gibi daimi gözlemci ülke statüsüne de sahip. BM'nin Genel Kurulu'nda ise oy hakkı yoktur. Papa, aynı 1995'teki gib, bir devlet bakanı gibi BM'nin Genel Kuruluna konuşunabilir. Dünyada diğer kilise ve inanç kurumları ise hükûmet olmayan statüsünde yerleri vardır.
Kutsal Makam hukuksal olarak Vatikan'a göre ayrı bir anlam kategorisine girer. Vatikan ise topraksal bir bölgedir ve bu topraklar üzerinde Kutsal Makam'ın egemenliği vardır. Yani Papa topraksal olarak Vatikan'ın egemenliğidir. Aynı zamanda belirli anlaşmalara göre Kutsal Makam bir partidir ve daha başka anlaşmalara göre Vatikan'ı temil eden hükûmettir. Başka ülkelerde bulunan büyükelçilikler de ise Vatikan büyükelçiliği olarak değil, Kutsal Makam'ın büyükelçiliği olarak isimlendirilir. Neticede Kutsal Makam bir devlet olarak kabul edilemez ve Vatikan'ı temsil edecek şekilde bir hükûmet gibidir. Örnek olarak Vatikan'ın AB'nin para birimi olan euroya kabul edilişinde şöyle yazar; "Lateranlar Antlaşması'nın 3. maddesine göre, AB'yi temsilen İtalya Cumhuriyeti ve Vatikan Şehri'ni temsilen Kutsal Makam arasında anlaşmaya varılmıştır."

Orta Çağ'dan beri Roma piskoposluğu bağımsız  ve egemenliği tanınan bir entite olmuştur. Kutsal Makam (Vatikan Şehri Devleti değil) 178 bağımsımsız devlet, Avrupa Birliği ve Malta Bağımsız Hospitalier Şövalyeleri ile resmi diplomatik ilişkileri vardır. Filistin Kurtuluş Örgütü ile de özel karakterli ilişkiler kurulmuştur. Bü liste içinde Kutsal Makam'a akredite olan 69 diplomatik elçilikleri Roma'da ikamet etmektedir.
Kutsal Makam'ın ise yurt dışında 180 adet diplomatik elçilikleri bulunur ve bunlardan 74 adedi ikametsizdir. Bu sayılara göre 106 var olan elçiliklerin iki ya da daha fazla ülkeye ya da uluslararası organizasyonlara akreditasyonu mevcuttur. Diplomatik aktivitelerin hepsi doğrudan Devlet Sekretaryası'nın devlet ilişkileri birimi tarafından yönetilir. Uluslararası alanda bağımsızlığı tanınan 16 devlet ile ilişkileri yoktur. ama Avrupa'nın uluslararası hukukuna göre Tayvan, yani Çin Cumhuriyeti ile resmi diplomatik ilişkileri olan tek ülkedir.
Kutsal Makam farklı uluslararası organizasyonlara ve gruplara üyedir. Bunlar; Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu (OPCW), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR).
Farklı uluslararası organizasyonlar da ise Kutsal Makam'ın daimi gözlemci statüsü mevcuttur; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (UNGA/GA), Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO).

Eski zamanlardan beri Papalar, orduyu silah altına aldıkları İsviçreli paralı askerlerden oluştururlardı. İsviçreli Muhafızlar Kıtası 22 Ocak 150

Lir (Yunanca: λύρα), Arp ailesinden, tarihi MÖ 9. yüzyıla kadar giden telli, antik bir çalgıdır. Her ne kadar Kithara ile karıştırılsa da, gerek daha küçük, gerekse ayaksız oluşu ile ondan ayrılır. Tel sayısı başlangıçta Yunan makamlarının dört sesli tetrakordlardan oluşması nedeniyle 3-4 iken, zamanla 7 ya da nadir olarak 8 telli olarak yapılmışlardır.
Şekil açısından iki farklı Lir vardır:

Chelys (Kaplumbağa formu); kaplumbağa kabuğu formunda bir yankı gövdesi ve keçi boynuzundan yapılmış kolları vardır.
Barbitos Uzun, yukarıda birbirine doğru yaklaşan kolları olan bir formdur ve dionisos'a ait tüm eğlencelerde Satyrler tarafından çalınır.
Antik Yunanistan'da Liri tanrı Hermes'in bulduğu ve kardeşi tanrı Apollon'a hediye ettiğine inanılırdı. Lir, Helenistik dönemde ozanların ve düşünürlerin sembolüydü bu nedenle de sonradan Lirik düşüncenin çıkış kaynağı olmuştur.
Antik telli çalgılar Lir ve Kithara'dan birçok değişik Arp formu geliştirilmiş olduğundan, her iki enstrüman da Arp'ın erken dönem formu olarak adlandırılabilir.

Barbitos
Kithara
Phorminx

http://homepage.univie.ac.at/gottfried.fliedl/musica/musica_glossar/lyra.html 6 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.; (Almanca)
http://homoecumenicus.com/ancient_instruments.htm 16 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Lir, Kithara, Barbitos ve Phorminx'in resimli anlatımı (İngilizce)

Lisa del Giocondo (İtalyanca telaffuz: [ˈliːza del dʒoˈkondo]; evlilik öncesi soyadı Gherardini İtalyanca telaffuz: [ɡerarˈdiːni]; 15 Haziran 1479 – 15 Temmuz 1542), Floransa, İtalya'da yaşayan Gherardini ailesinin bir üyesi. İtalyan Rönesansı sırasında eşinin isteğiyle Leonardo da Vinci tarafından Mona Lisa adıyla tablosu yapıldı.
Lisa del Giocondo, son yıllarını Floransa'daki Saint Orsola Manastırı'nda geçirdi ve 15 Temmuz 1542'de, 63 yaşında burada öldü.

Özel

Genel
Müntz, Eugène (1898). = _-QEAAAAYAAJ&printsec = titlepage#PPA153,M1 Leonardo Da Vinci, Artist, Thinker and Man of Science. 2. New York: Charles Scribner's Sons. ss. 153-172. Erişim tarihi: 14 Ekim 2007. 
Pallanti, Giuseppe (2006). Mona Lisa Revealed: The True Identity of Leonardo's Model. Florence, Italy: Skira. ISBN 88-7624-659-2. 
Sassoon, Donald (2001). "Mona Lisa: the Best-Known Girl in the Whole Wide World". History Workshop Journal. 2001 (51). Oxford University Press. ss. Abstract. doi:10.1093/hwj/2001.51.1. ISSN 1477-4569. 3 Şubat 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi13 Temmuz 2017. 
Zöllner, Frank (1993). "Leonardo's Portrait of Mona Lisa del Giocondo". Gazette des Beaux-Arts. 121 (S.). ss. print 115-138. doi:10.11588/artdok.00004207. ISSN 0016-5530.  
"Portrait of Lisa Gherardini, wife of Francesco del Giocondo". Musée du Louvre. 7 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Ekim 2007.

Lorenzo de' Medici ya da Lorenzo il Magnifico (Muhteşem Lorenzo) (d. 1 Ocak 1449 – ö. 8 Nisan 1492) Rönesans Dönemi'ne damga vuran Medici ailesi mensubu, Floransa şehir devletinin gayriresmî başı Cosimo de' Medici 'nin torunu. İtalyan devlet adamı ve Floransa kentinin İtalyan Rönesansı dönemindeki fiili hükümdarıydı. Lorenzo'nun eşi Clarice Orsini'den olan ikinci çocuğu Papa X. Leo, sekiz sene papalık görevinde bulunmuştur. Floransalı halk tarafından Muhteşem Lorenzo adıyla bilinirdi. Diplomat ve siyasetçi olmakla kalmayıp sanatçı, şair ve bilim adamlarına maddi yardımda bulundu. Floransa'da bir heykel bahçesi meydana getirdi. Yaşamı süresince Floransa altın çağını yaşadı. Ölümünden sonra İtalya yarımadasındaki barış ve refah dönemi sona erdi ve yabancı ülkelerin 400 yıl sürecek işgal dönemi başladı.

Lorenzo'nun büyükbabası Cosimo de' Medici Medici ailesinin Floransa Cumhuriyeti'ni yöneten ve aynı anda Medici Bankası'nı yöneten ilk üyesiydi. Avrupa'nın en zengin adamlarından biri olan Cosimo, servetinin çok büyük bir bölümünü hükûmete ve hayırseverliğe harcadı, örneğin sanatın hamisi ve bayındırlık işlerinin finansörü olarak. Lorenzo'nun babası Piero di Cosimo de' Medici, esas olarak bir sanat patronu ve koleksiyoncu olarak Floransa sivil yaşamının merkezinde eşit derecede yer alırken, Lorenzo'nun amcası Giovanni di Cosimo de' Medici ailenin ticari çıkarlarıyla ilgileniyordu. Lorenzo'nun annesi Lucrezia Tornabuoni, bir sone yazarı ve Medici Akademisi'nden şair ve filozofların arkadaşıydı. Babası ve amcasının ölümünden sonra oğlunun danışmanı oldu.
Piero ve Lucrezia'nın beş çocuğu arasında en umut verici olanı olarak kabul edilen Lorenzo, bir diplomat ve piskopos olan Gentile de' Becchi ve hümanist filozof Marsilio Ficino tarafından eğitildi. Kardeşi Giuliano ile Siena'da bir at yarışı olan Palioiçin mızrak dövüşü, şahin avcılığı, avcılık ve at yetiştiriciliğine katıldı. 1469'da, 20 yaşında, Medici'nin sponsor olduğu bir mızrak dövüşü turnuvasında birincilik ödülünü kazandı. Mızrak dövüşü, Luigi Pulci tarafından yazılan bir şiirin konusuydu. Niccolò Machiavelli ayrıca, belki de alaycı bir şekilde, "iyilik yoluyla değil, kendi yiğitliği ve silah becerisiyle" kazandığını da yazdı. Verrocchio tarafından boyanmış  pankart taşıyordu ve atının adı Morello di Vento idi.
Piero, Lorenzo'yu henüz gençken, papa ve diğer önemli dini ve siyasi figürlerle tanışmak için Roma'ya yaptığı geziler de dahil olmak üzere birçok önemli diplomatik göreve gönderdi.
Lorenzo, geniş bir çerçeveye ve kısa bacaklara, koyu saçlara ve gözlere, ezik bir buruna, miyop gözlere ve sert bir sese sahip, oldukça sade görünümlü ve ortalama boylu biri olarak tanımlandı. Giuliano ise yakışıklı ve "altın çocuk" olarak kabul edilmiş ve Botticelli tarafından Mars ve Venüs tablosunda model olarak kullanılmıştır. Lorenzo'nun yakın arkadaşı Niccolo Valori bile onu çirkin biri olarak tanımlayarak, "Doğa, zihnin uydurduğu her şeyde sevgi dolu bir anne gibi davranmış olsa da, kişisel görünüşüyle ilgili olarak onun için bir üvey anne olmuştu. Ten rengi koyuydu ve yüzü yakışıklı olmasa da, saygı duymaya zorlayacak kadar ağırbaşlıydı."
Medici ailesini model olarak kullanan Botticelli tabloları

İktidara hazırlanan Lorenzo, 1469'da 20 yaşındayken babasının ölümü üzerine devlette başrolü üstlendi. Medici Bank, Lorenzo'nun yaşamı boyunca ciddi şekilde azaldı.
Lorenzo, büyükbabası, babası ve oğlu gibi, Floransa'yı 1490'a kadar belediye meclislerindeki vekiller aracılığıyla, ödemeler ve stratejik evlilikler yoluyla dolaylı olarak yönetti. Floransalı aileler kaçınılmaz olarak Medicilerin egemenliğine karşı kızgınlık beslediler ve Medici'nin düşmanları, Lorenzo'nun vefatından çok sonra bile Floransalıların yaşamında bir faktör olmaya devam etti. Rakip ailelerin en dikkate değer olanı, Lorenzo'nun saltanatını neredeyse sona erdiren Pazzi'ydi.
26 Nisan 1478 Pazar günü, Pazzi komplosu olarak bilinen bir olayda, Girolamo Riario, Francesco de' Pazzi ve (Pisa başpiskoposu) Francesco Salviati liderliğindeki bir grup, Lorenzo ve kardeşi Giuliano'ya Santa Maria del Fiore Katedrali'nde Floransa hükûmetinin kontrolünü ele geçirmek amacıyla saldırdı. Şaşırtıcı bir şekilde Salviati, patronu Papa IV Sixtus'ün onayıyla hareket etti. Giuliano vahşice bıçaklanarak öldürüldü, ancak şair Poliziano tarafından savunulan Lorenzo boynundan aldığı küçük bir yarayla kurtuldu. Komplo haberi Floransa'nın her yerine yayıldı ve komploya karışan Pisa başpiskoposunun ve Pazzi ailesinin üyelerinin linç edilmesi gibi önlemlerle halk tarafından acımasızca bastırıldı.
IV. Sixtus, oğlu Calabria Dükü Alfonso'nun hala Lorenzo tarafından yönetilen Floransa Cumhuriyeti'nin işgaline önderlik ettiği Napoli Kralı I. Ferdinand ile askeri bir ittifak kurdu.
Lorenzo vatandaşları topladı. Bununla birlikte, Bologna ve Milano'daki geleneksel Medici müttefiklerinin çok az desteğiyle, savaş uzadı ve yalnızca bizzat Napoli'ye seyahat eden ve birkaç ay boyunca kralın tutsağı olan Lorenzo'nun diplomasisi sonunda kriz çözüldü. Bu başarı, Lorenzo'nun Floransa Cumhuriyeti hükûmeti içinde kendi gücünü daha da artıran anayasal değişiklikleri güvence altına almasını sağladı.
Bundan sonra Lorenzo, büyükbabası Cosimo de' Medici gibi barışı koruma, kuzey İtalya devletleri arasında gücü dengeleme ve Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu gibi büyük Avrupa devletlerini İtalya'nın dışında tutma politikası izledi. Lorenzo, Osmanlılar ile Floransa deniz ticareti Medici için önemli bir zenginlik kaynağı olduğundan, Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultanı II. Mehmed ile iyi ilişkiler sürdürdü.
Toskana'daki şap madenciliğinden gelir elde etme çabaları maalesef Lorenzo'nun itibarını zedeledi. Şap, bu önemli doğal kaynağı kullanmak için destek almak üzere Floransa'ya dönen Volterra'nın yerel vatandaşları tarafından keşfedilmişti. Cam yapımı, tabaklama ve tekstil endüstrilerinde önemli bir meta olan şap, Osmanlıların kontrolü altında sadece birkaç kaynaktan temin edilebiliyordu. Şap madeninin değerini anladıklarında Volterra halkı, madenin gelirlerinin Floransalı destekçilerinin cebine girmesindense belediye fonları için harcanmasını istedi. Böylece, birkaç muhalif vatandaşın öldürülmesini içeren bir ayaklanma ve Floransa'dan ayrılma başladı. Lorenzo, isyanı zorla bastırmak için paralı askerler gönderdi ve paralı askerler sonunda şehri yağmaladı. Lorenzo, durumu düzeltmek için aceleyle Volterra'ya gitti, ancak olay onun sicilinde kara bir leke olarak kalacaktı.

Lorenzo, Clarice Orsini ile 7 Şubat 1469'da evlendi. Contessina Antonia dışında Clarice ve Lorenzo'nun hepsi Floransa'da doğan 10 çocuğu oldu:
Lucrezia Maria Romola de ' Medici - 10 Eylül 1486'da Jacopo Salviati ile evlendi ve Kardinal Giovanni Salviati, Kardinal Bernardo Salviati, Maria Salviati (Cosimo I de' Medici'nin annesi) dahil olmak üzere 10 çocuğu oldu.
Doğumdan sonra ölen erkek ikizler (Mart 1471)
"Talihsiz" olarak anılan  Piero de' Medici (1472–1503),  , babasının ölümünden sonra Floransa'nın hükümdarıydı; Fransa kraliçesi Catherine de' Medici'nin dedesi
Maria Maddalena Romola de' Medici(1473–1528),
Contessina Beatrice de' Medici, doğumundan kısa bir süre sonra 23 Eylül 1474'te öldü.
Giovanni di Lorenzo de' Medici (1475–1521),  1513'te X. Leo olarak papalığa yükseldi
Luigia olarak da bilinen Luisa de' Medici(1477–1488),  Giovanni de' Medici il Popolano ile nişanlandı, ancak genç yaşta öldü.
Contessina Antonia Romola de' Medici(1478–1515),  Pistoia'da doğdu, 1494'te Piero Ridolfi (1467–1525) ile evlendi ve Kardinal Niccolò Ridolfi dahil beş çocuğu oldu.
Giuliano di Lorenzo de' Medici (1479–1516)  1515'te Fransa Kralı I. Françios tarafından Nemours Dükü olarak atandı.
Lorenzo, öldürülen kardeşi Giuliano'nun gayri meşru oğlu olan yeğeni Giulio di Giuliano de' Medici'yi (1478–1534) evlat edindi. Giulio, Floransa hükümdarı olarak dört yıl hizmet ettikten sonra 1523'te Papa VII.Clement olarak papalığa yükseldi.

Lorenzo de' Medici , CBBC'de aktör Colin Ryan'ın oynadığı Leonardo'da bir genç olarak tasvir ediliyor.
Lorenzo de' Medici, 2013 yapımı Da Vinci's Demons dizisinde Elliot Cowan tarafından canlandırılmıştır.
Lorenzo de' Medici, Medici: The Magnificent dizisinde Daniel Sharman tarafından canlandırılmıştır.
Lorenzo de' Medici, 2016 yapımı Muhteşem Yüzyıl Kösem dizisinde adı geçmiştir.

Louise de Savoie (11 Eylül 1476, Pont-d'Ain - 22 Eylül 1531, Grez-sur-Loing), Fransız soylu, Auvergne ve Bourbonnais naibesi, Nemours düşesi ve Fransa Kralı I. François'nın annesi. 1515, 1525-1526 ve 1529 yıllarında Fransa naibesi olarak görev yapmıştır.

Louise de Savoie, Savoie Dükü II. Philippe ile karısı Marguerite de Bourbon'un ilk kızı olarak 11 Eylül 1476'da, Pont-d'Ain'de doğdu. Babasının 1497'deki vefatının ardından Louise de Savoie'u erkek kardeşi II. Philibert, Savoie'un yeni dükü olmasının yanında ve Savoie Hanedanı'nın yeni lideri oldu. Annesi Claudine de Brosse olan diğer erkek kardeşi III. Charles ise, Philibert'in 1504'teki ölümünün ardından onun yerine geçmişti.
Yedi yaşında annesini kaybeden Louise de Savoie, kardeşi VIII. Charles sayesinde Fransa naibesi olan Anne de Beaujeu tarafından yetiştirildi.

16 Şubat 1488'de, 11 yaşındayken, Angoulême Kontu Charles d'Orléans ile Paris'te evlendi. Eşi ile birlikte yaşamaya evlilikten birkaç sene sonra, 15 yaşındayken başladı.
Çiftin ilk çocuğu olan Marguerite, 11 Nisan 1492 günü; ikinci çocuğu I. François ile 12 Eylül 1494 günü dünyaya geldi. 1495 kışında hastalanan eşi Charles, 1 Ocak 1496 günü yaşamını yitirdi.

19 yaşında eşini kaybetmesinin ardından, iki yıl boyunca çocuklarıyla birlikte Cognac'ta yaşadı. Sonrasında ise kocasının kuzeni olan Kral XII. Louis'nin yanına yerleşti.
Louise karmaşık politika ve diplomasi konusunda büyük bir farkındalığa sahipti ve Rönesans İtalya'sında sanat ve bilimin ilerleyişine oldukça ilgi duymaktaydı. Günah çıkarmak için başvurduğu papaz Forli'li Cristoforo Numai'nin de yardımıyla çocuklarının İtalyan Rönesans ruhuna uygun bir biçimde eğitildiğinden emin oldu. Onlar için özel kitaplar sipariş etti ve François'ya İtalyanca ile İspanyolca öğretti.
XII. Louis 1505 yılında hastalananınca François'nın kendisinden sonra tahta çıkmasına ve Louise ile eşi Anne de Bretagne'ın da naiplik konseyine katılmasına karar verdi. İyileştikten sonra François kralın gözdesi haline geldi ve 8 Mayıs 1514 tarihinde kralın kızı Claude ile evlendi. Bu evlilikle birlikte XII. Louis François'yı resmen tahtın vârisi olarak belirledi.

XII. Louis'nin 1 Ocak 1515'teki ölümüyle birlikte François Fransa kralı oldu. Louise'e 4 Şubat 1515 tarihinde Angoulême Düşesi, 15 Nisan 1524 tarihindeyse Anjou Düşesi unvanı verildi.

Annesi Bourbon ailesinin ana dalının son düklerinden birinin kardeşi olan Louise, 1521 yılında Bourbon Düşesi Suzanne'ın ölümünün ardından yakın akrabalığa dayanarak Auvergne Düklüğü ve Bourbonların sahip olduğu diğer mülkler üzerinde de hak iddia etti. Bu Suzanne'ın dul kocası Bourbon Dükü III. Charles ile kral oğlu tarafından desteklenen Louise'in rekabet içerisine girmesine yol açtı. Sorunu çözmek için Louise Charles'a evlenmek teklifi etti; ama teklifi reddedilince Louise ondan kurtulmak için çalışmalara başladı. Bu Charles'ın sürgün edilmesine ve kaybettiği statüsünü geri kazanmak için krala savaş açmasına yol açtı. 1527 yılında kaybettiği topraklar ve unvanları geri alamadan öldü. Louise topraklarına el konulmuş Auvergne'i geri kazandı ve düşes oldu.

Louise de Savoy özellikle hükümdarlığının ilk yıllarında oğlunu temsilen siyasi olarak aktif kaldı. Ülkede bulunmadığı durumlarda onun adına naibe olarak görev aldı. Louise kral İtalya'da savaştayken 1515 yılında ve 1525-26 yıllarında kral yine savaştayken ve İspanya'da esirken Fransa Naibeliği yaptı.
1524 yılında hizmetlilerinden biri olan Jean-Joachim de Paasano'yu bir barış antlaşması için Kardinal Wolsey ile gayri resmî müzakereleri başlatmak üzere Londra'ya gönderdi. Müzakereler başarılı olmasa da ertesi yıl imzalanan More Antlaşması için zemin hazırlamış olabilir.

Kanuni Sultan Süleyman'a yardım talebinde bulunan bir heyet göndererek Osmanlı İmparatorluğu'yla dostluk ilişkilerine önayak oldu; ama heyet Bosna'dayken kayboldu. 1525 yılının aralık ayında Jean Frangipani önderliğinde Osmanlı başkenti İstanbul'a ulaşmayı başaran ve Habsburglara yapılacak bir saldırıyla kral I. François'nın kurtarılmasını talep eden gizli mektuplar taşıyan ikinci bir heyet gönderildi. Frangipani 6 Şubat 1526 tarihinde Süleyman'dan olumlu bir yanıtla geri döndü ve böylece Fransız-Osmanlı ittifakının ilk adımı atılmış oldu.
Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu arasında Cambrai Antlaşması için yapılan ve 3 Ağustos 1529 tarihinde sona eren müzakerelerde baş müzakereciydi. "Hanımların Barışı" olarak anılan bu antlaşma Valois Hanedanı'nın başı olan I. François ile Habsburg Hanedanı'nın başı olan V. Karl arasındaki İkinci İtalya Savaşı'nı sona erdirdi. Antlaşma geçici olarak İtalya'da Habsburg egemenliğini sağlıyordu. Antlaşma Fransa adına Louise de Savoy ve Kutsal Roma İmparatorluğu adına yengesi Avusturyalı Margaret tarafından imzalandı.

Louise de Savoy 22 Eylül 1531 günü Grez-sur-Loing'de öldü. Anlatılanlara göre bir kuyruklu yıldızı seyrederken soğuk almıştı. Naaşı Paris'teki Saint-Denis'de defnedildi. Ölümünün ardından Auvergne de dahil olmak üzere sahibi olduğu topraklar kraliyete devredildi. Kızı Margaret d'Angoulême ve torunu Jeanne d'Albret aracılığıyla Fransa'nın Bourbon krallarının atasıdır. Torunun oğlu Fransa kralı IV. Henri olarak taç giymiştir.

Hacket, Francis (1937). Francis the First. Garden City, New York: Doubleday, Doran and Company, Inc. ASIN B001DW6NR8. 
Jansen, Sharon L. (2002). The monstrous regiment of women: female rulers in early modern Europe. Palgrave Macmillan. 
Knecht, R. J. (1994). Renaissance Warrior and Patron: The Reign of Francis I. Tuckwell Press.

Fra Luca Bartolomeo de Pacioli (bazen Paccioli veya Paciolo; d. y. 1447 – ö. 19 Haziran 1517), İtalyan matematikçi ve Fransisken rahip.
Pacioli, çocukluğundan beri her şeyi merak ediyor, özellikle sayılar ve şekiller dünyası matematikle büyüleniyordu. Karar verme yaşına gelince, geçim derdine düşmeden matematiği öğreneceği yerin manastırlar olduğunu görerek din adamlığını seçiyordu.
Papaz arkadaşları evlere kolayca girip çıkabildikleri ve saygınlık gördükleri için sözlerini dinletebiliyorlardı. Onların ana ve babalara önerileriyle Luca, evlerde ders veren bir matematik öğretmeni oluyordu. Pacioli'nin matematiğe olan bu sevgisi sevilerek yapılan her iş gibi, konuyu iyi öğrenmesini sağlıyor, Venedik, Minorit, Perugia, Napoli, Milano ve Floransa kentlerinde matematik profesörlüğü yapıyordu. Bunlardan Floransa'da Leonardo Da Vinci ile tanışıyor, yapıtlarını matematik ilkelere göre düzenleyen sanatçıyla ortak yönleri, ömürlü bir dostluk kurulmasını sağlıyordu.
Arkadaşı Da Vinci'nin yapıtlarıyla tanındığını ve böylece ölmezler arasına gireceğini gördüğü için önce " Summa de Arithmetica, Geometria, Proportioni et Proportionalita " kitabını yazıyor özellikle " Altın Oran " üzerinde duruyordu. Daha sonra yazdığı " Da Divina Proportione " adlı kitabının resimlerini de Da Vinci çiziyordu.
Hint matematikçisi Bhaskara'nın aritmetiğini çeviriyor, o günlerde başlayan ve bugün genelleşen rakamları, kazığa bağlanıp yakılma korkusu duymadan kullanıyordu. Bunu büyük günah ve kiliseye hakaret olarak görebilecek çevreleri yatıştırmak için Egeli ve Mısırlı matematikçilerden de söz ediyor, özellikle Theon'un unutulmuş karekök alma işlemini gösteriyordu.
Muhasebedeki çift taraflı kayıt yöntemi 1494 yılında Venedik'te yayımlan "Summa de Arithmetica, Geometria, Proportioni et Proportionalita" kitabının içerisinde bir bölüm olarak yer almıştır. Eserin "Particularis di compitus e scripturis" (defter tutma ve ona ait evrak üzerine bir etüd) bölümü çift taraflı kayıt yönteminin esaslarını açıklamaya ayrılmıştır. Eser içerisinde son iki yüz yıldaki uygulama sistematik bir biçimde anlatılmıştır. Bu eser bazı kaynaklarda bu konudaki ilk çalışma olarak yer alsa da gerçekte bu konudaki ilk çalışma 1363 yılında Abdullah İbn Muhammed İbn Kiya Al Mâzandarani tarafından kaleme alınan "Risale-i Felekiyye/Kitab-us Siyagat" (Muhasebe Kitabı) adlı eserdir. Elyazması olan bu eserin aslı İstanbul'da Beyazit kütüphanesinde bulunmaktadır. Farsça kaleme alınan kitapta "Rüznamçe" (Yevmiye), "Evârece" (Defteri Kebir), "Tahvilat" (Şahis Tali Hesapları) gibi çağdaş muhasebenin temel ögeleri açıklanmıştır. (Daha fazla bilgi için bkz. Mevlüt ÖZER, "Belgesiz Kayıt Ortamında Denetim, Doktora Tezi, Ankara, 2012, s.xv; Prof. Dr. Orhan Sevilengül, Genel Muhasebe, Gazi Kitabevi, 6. Baskı, 1997, s.12-13; İsmail Otar, Risâle-i Felekiyye - Kitab-us Siyagat Hakkında, İ.Ü. İşletme Fakültesi Muhasebe Dergisi, Ağustos 1984, No:34)

Lyon, Fransa'da bir şehirdir. Rhône ve Saône nehirlerinin birleştiği noktada, Fransız Alplerinin kuzeybatısında, Paris'in 391 km (243 mil) güneydoğusunda, Marsilya'nın 278 km (173 mil) kuzeyinde ve İsviçre'nin Cenevre şehrinin 113 km (70 mil) güneybatısında yer almaktadır.
Lyon şehri, 48km²'lik (19 mil kare) küçük belediye sınırları içinde Ocak 2022 nüfus sayımına göre 520.774 nüfusuyla Fransa'nın üçüncü büyük şehridir, ancak banliyöleri ve dış mahalleleriyle birlikte Lyon metropol alanı aynı yıl 2.327.861 nüfusa ulaşarak Fransa'nın ikinci büyük metropol alanı olmuştur. Lyon ve 58 banliyö belediyesi, 2015'ten bu yana Lyon Metropolü'nü oluşturmuştur; doğrudan seçilmiş bir metropol otoritesi olan metropol, 2022 yılında 1.433.613 nüfusa sahip olup, çoğu kentsel sorundan sorumludur. Lyon, Auvergne-Rhône-Alpes bölgesinin valiliği ve Rhône İl Konseyi'nin merkezidir (ancak 2015'ten beri yetki alanı Lyon Metropolü'nü kapsamamaktadır).
Roma İmparatorluğu döneminde Galyalıların başkenti olan Lyon, Galyalıların Başpiskoposu unvanını taşıyan bir başpiskoposluğun merkezidir. Lyon, Rönesans döneminde önemli bir ekonomik merkez haline gelmiştir. Şehir, mutfağı ve gastronomisinin yanı sıra tarihi ve mimari yapılarıyla da tanınmaktadır; bu nedenle, Eski Lyon, Fourvière tepesi, Presqu'île ve Croix-Rousse yamaçları UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer almaktadır. Lyon, tarihsel olarak ipek üretimi ve dokumacılığı için önemli bir bölgeydi. Auguste ve Louis Lumière'in sinematografı burada icat etmesinden bu yana Lyon, sinema tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Şehir ayrıca, her yıl 8 Aralık'ta başlayan ve dört gün süren ışık festivali Fête des lumières ile de bilinir ve bu nedenle "Işıkların Başkenti" unvanını kazanmıştır.
Ekonomik olarak Lyon, bankacılık, kimya, ilaç ve biyoteknoloji endüstrileri için önemli bir merkezdir. Şehir, özellikle video oyunlarına odaklanan önemli bir yazılım endüstrisine sahiptir; son yıllarda büyüyen yerel bir girişimcilik sektörünü desteklemiştir. Ünlü üniversitelere ve yükseköğretim kurumlarına ev sahipliği yapan Lyon, Lyon Metropolü içinde yaklaşık 200.000 öğrenciye sahip üniversite nüfusuyla Fransa'nın en büyük ikinci öğrenci şehridir. Lyon, Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı Interpol'ün ve Euronews'in uluslararası genel merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Küreselleşme ve Dünya Sıralamaları Araştırma Enstitüsü'ne göre Lyon, 2018 itibarıyla Beta şehir olarak kabul ediliyor. Mercer'in 2019 yaşanabilirlik sıralamasında Fransa'da ikinci, küresel olarak ise 40. sırada yer aldı.

Lyon şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

E-Artsup
École centrale de Lyon
École pour l'informatique et les nouvelles technologies
EMLYON Business School
ESME Sudria
İleri Araştırma Politeknik Enstitüsü
Institut Sup'Biotech de Paris

Fransa'daki şehirler listesi

"Lyon şehri resmî web sitesi". 24 Şubat 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Milano, Kuzey İtalya'da bulunan Lombardiya bölgesinde kendi ismini taşıyan Milano ilinde bulunan bir şehir ve bir komündür. Milano Lombardiya bölgesinin ve Milano'nun başkentidir.
Milano komünu nüfusu 1.372.000 kişi olup 2.370 km²'lik alanı ile (Roma'dan sonra) İtalya'nın ikinci büyük nüfuslu komünüdür Milano çok büyük bir şehirleşmiş metropoliten bölgenin merkezindedir. Bu metropoliten bölgenin yüzölçümü İtalya'daki metropoliten bölgeler içinde en büyüktür. Nüfus bakımından Milano metropolitan alan nüfusu yaklaşık 8.247.000 kişi olup sırasıyla İstanbul, Moskova, Londra ve Paris'ten sonra Avrupa'nın en büyük metropoliten alanıdır.
Otomotiv ve moda sektörü şehrin en önemli gelir kaynağıdır.
Şehrin merkezinde dünyanın en büyük Gotik tarzdaki katedrali olan Duomo di Milano, dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria Vittorio Emanuele II ve dünyanın en büyük tiyatro binalarından La Scala bulunur.
Milano'nun 15 km kuzeyinde bulunan Monza şehri otomobil sporları pistine sahiptir. Ülkenin en büyük spor kulüplerinden olan Milan ve Internazionale bu şehrin takımlarıdır. Ayrıca Expo 2015'e de ev sahipliği yapmıştır.
Milano-Torino arasında Trenitalia tarafından işletilen Eurostar hızlı trenleri vardır. Eurostar Avrupa'nın çoğu ülkesinin aksine İtalya'da hatların eski olması nedeniyle yavaş çalışmaktadır. 2008 yılı bitmeden tamamlanması olası olan Alta Velocità ray yenileme projesi bittiğinde Milano-Bologna arası 1 saate inecektir. Yeni terminali Benito Mussolini tarafından yaptırılmış olan Milano Merkez Tren İstasyonu en büyük tren istasyonudur.
Lombardiya'nın başkenti ve ulaşım merkezidir. Şehrin prestij sahibi kültürel geleneklerini, sayısı dörtten fazla olan üniversiteleri, Müzik Konservatuvarı, Sanat Akademisi, dünyanın en meşhur opera binalarından birisi olan La Scala, meşhur sanat galerileri ve kütüphanelerine emanet edilmiştir. Milano ayrıca, İtalyan basın yayınının başkentidir. İtalya'nın en modern kenti olan Milano'da hayatın yoğun olarak yaşandığı iki bulvar bulunmaktadır: Bu bulvarlardan daha kısa olanı, bugün kuzeyde Porta Ticinese ve güneyde Porta Nuova olmak üzere bazı kalıntılarına rastlanan 14. yüzyıl rampalarının yerini almıştır. Kale, şehrin savunma sistemlerinin bir parçası durumundaydı.
Geçmişin artistik gerçeğinin yanı sıra Milano, modern kent planı ile övünç duymaktadır. Modern binalar, özellikle Piazza Cavour, Via Turati, 30'dan fazla katı bulunan Piazza della Repubblica ve çevresinde yeni iş merkezleri kurulmakta olan 36 katlı Pirelli Gökdeleni'nin bulunduğu Piazza Duca d'Aosta gibi caddelerde görülebilir. 1964 yılından beri hizmet veren yeraltı metrosu bugün 3 hatlıdır.
Bir Avrupa ticaret merkezi olan Milano, ev sahipliği yaptığı uluslararası fuarlarına her yıl on binlerce iş adamını konuk etmektedir. İpek ticaretinde Lyon'u gerilerde bırakan Milano'da Orta Çağ Avrupası'nın meşhur Lombardia'lı sarraf ve faizcileri, yerlerini bugün sayısı 465'i bulan çeşitli bankalar ile onların şubelerine bırakmıştır.
31 Mart 2008'de dünyanın en büyük ve kapsamlı fuar organizasyonu kabul edilen Expo yarışını diğer aday olan İzmir'i 65'e karşı 86 oyla geride bırakarak kazanmış ve Expo 2015'e ev sahipliği yapma hakkını elde etmiştir.
Milano'da bulunan Dominiken Santa Maria della Gracia Manastiri ve Kilisesi ve manastır yemekhane duvarı üzerindeki Leonardo da Vinci'nin Son Aksam Yemegi tablosu UNESCO Dünya Mirası listesi listesinde bulunmaktadır.

Milano şehri yukarı Po Nehri ovasının batı-merkez bölümünde yerleşmiştir. Yakında bulunan Po Nehri'ne Alplerden inen Ticino Çayı ve Adda Çayı'nın katılma noktaları da şehre yakınındadır.
Milano'nun genel olarak, bazı kara iklimi nitelikleri de olan, nemli subtropik iklimi bulunmaktadır. Diğer önemli Kuzey İtalya ova şehirleri gibi, Milano'da da sıcak, nemli ve çok bunaltıcı yazlar ile soğuk ve yağışlı kışlar ortaya çıkar. Şehir merkezindeki ortalama sıcaklık ocak ayında 3 °C (Ocak minimumu −2 °C) ve temmuz ayında 25 °C (maksimum 30 °C) olur. Kışın kar yağışları beklenir ama karlı hava kısa sürer. Ortalama kar yağışı şehir merkezinde 21 cm olmuştur ve en fena kış olan Ocak 1985'te kar yağışı rekoru 70 cm olmuştu. Nemlilik tüm yıl içinde yüksektir. Şehirde çok yüksek kirlilik görülür. Şehir Po ovasında hava soğuk olduğu zamanlar çok kere dumanla karışık sise bürünür. Genellikle şehir merkezinde rüzgâr fazla esmez ancak bazı ilkbahar günleri Alplerden gelen "Tramontanta" fırtanaları ve kuzeydoğudan "Bora" rüzgârlarına benzer fırtınalı havalar olur.

Şehir ilk Insubres tarafından kurulduğunda adı Medhlan idi. Daha sonra M.Ö 222 civarında şehri işgal eden Roma İmparatorluğu ile Milano hızlı bir şekilde gelişmiştir.

19. yy. son çeyreğinde İtalya birleştirildiğinde Milano nüfus itibarıyla İtalya'nın ikinci büyük şehri idi ve 21. yüzyılda da bu ikinci büyük şehir olma sırasını korumaktadır. 1936 yılına kadar nüfus bakımından Napoli birinci sırayı almaktaydı ve bundan sonra birinci sırayı Roma almıştır. Milano'nun belediye sınırları içinde nüfusu (1.743.427 kişi olan) zirve değerine 31 Aralık 1973'te yetişmiş ve bundan sonra (şehir belediye sınırları içindeki, yüksek ve yüksek-orta sınıfların varoşlara kaymaları dolayısıyla) nüfusu düşme göstermiştir. Bu şekilde metropoliten büyük Milano içinde bulunan civar şehir ve komünler alanı genişleyip daha yüksek sayıda nüfus taşımaya başlamışlardır. 19. yy ve 20.yy da Milano'nun belediye sınırları içindeki nüfusunun gelişmesi şu gösterimde görülebilir:
Kişi

Sant'Ambrogio koruyucu azizidir.

Futbol İtalya'da en popüler olarak oynanan ve seyredilen spordur. Milano şehrinde kurulmuş ve uluslararası üne sahip iki futbol takımı olan Internazionale ve Milan'dır. Bu iki takımın birbiriyle karşılaşmasına Milano derbisi veya Milano Katedrali cephesinde bulunan Meryem (Madonnina) heykeline atıfla "Derby della Madonnina" adı verilmektedir.
Her iki takım da UEFA tarafından 5 yıldızlı stadyum olarak değerlendirilmiş, gerçek ismi Giuseppe Meazza Stadyumu olan, ama genellikle "San Siro" olarak da anılan stadda oynamaktadırlar. Bu stad Avrupa'nın en büyük stadlarından biri olup oturmalı seyirci kapasitesi 80.018'dir.
Milano ve Manchester şehirleri UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazanan en az iki takımın (Milan ve Internazionale – Manchester United ve Manchester City) bulunduğu tek Avrupa şehirleridir. Milan ve Internazionale takımları bunun yanında FIFA Kulüpler Dünya Kupası kazanmış kulüplerdir. Ayrıca, toplam 10 kez UEFA Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Milano takımları (7 kez Milan ve 3 kez Internazionale), diğer Avrupa şehri takımlarına göre en çok UEFA Şampiyonlar Ligi kupası kazanan şehirlerdendir. Ayrıca, iki takım İtalya Ligi'ni toplamda 40 kez şampiyonlukla (21 kez Internazionale, 19 kez Milan) tamamlamıştır.
Milano şehri yakınlarında bir büyük parkta Monza Formula 1 otomobil yarışı yapılma pisti ve yarışma merkezi bulunmaktadır. Bu pistin F1 yarışları için seyirci kapasitesi günümüzde yaklaşık 250.000 kişidir ama 1950'li yıllarda bu pist stadyumları 250.000 kişiye seyirci olarak yer sağlamaktaydılar. Monza F1 yarışlarının 
1960'ta yeniden başlamasından beri, 1980 hariç, hemen hemen her yıl F1 yarışına sahne olmuştur.
Ayrıca, Milano şehrinde İtalya'da ikinci en popüler spor olan basketbol sporunda ülkede en başarılı takım olan Olimpia Milano takımı bulunmaktadır. Bu takım kapasitesi 12.000 seyirci olan Mediolanum Forum arenasında oynamaktadır. Bu Milano takımı 31 defa İtalya Basketbol Ligi şampiyonluğu ve 3 defa EuroLeague kupasını kazanmıştır.
Milano şehri diğer spor karşılaşmaları arasında 1934 ve 1990'da FIFA Dünya Kupası, 1980'de Avrupa Futbol Şampiyonası, 2003'te Dünya Kürek Şampiyonası, 2009 Dünya Boks Şampiyonası ve 2010'da Erkekler Dünya Voleybol Şampiyonası turnuvaları için misafir şehir olmuştur.

Milano'da bulunan yüksek eğitim kurumları sayısı 39 üniversiteden oluşmaktadır. Bu üniversitelerde 44 fakülte bulunmaktadır. Milano yüksek eğitim kurumları her yıl yaklaşık 174.000 yeni öğrenci almakta ve bu İtalya'nın tümü için üniversite öğrenci girişlerinin %10'una eşit olmaktadır. Milano yüksek eğitim kurumlarından her yıl mezun olup üniversite diplomasi alan sayısı 34.000 üzerinde ve bu kurumlarda diploma üstü eğitim gören öğrenci sayısı 5.000 civarında olup bunlar İtalya'da en yüksek sayılardır.

Milano İtalya'nın demiryolları ağının merkezlerinden biridir. Şehirde 5 tane ana tren garı bulunmaktadır. Bunlardan en çok yolcu çekini "Milano Santral İstasyonu"dur ve gelen-giden yolcu sayısı bakımından bu gar İtalya'nın en büyük istasyonlarından biridir. Milano'ya gelen ilk demiryolu 4 Ağustos 1840'ta sefere açılan Milano-Monza hattı idi.
16 Aralık 2009'dan itibaren 300 km/saat hıza uygun yüksek hızlı demiryolu hatları üzerinde Milano - Bologna - Floransa - Roma - Napoli - Palermo yönünde ve Torino - Milano yönünde hızlı tren seferleri başlamıştır. Hızlı tren servisi ile yolcu seyahat zamanları Milano-Torino arası 45 dakikaya; Milano-Bologna 1 saate; Milano-Floransa 1 saat 40 dakikaya; Milano-Napoli 4 saate ve Milano-Salerno 4 saat 25 dakikaya düşürülmüştür.
Milano Metropoliten bölgesinde kamu taşıma ulaşımı olan 3 metropoliten demiryolu hattı; tramvay sistemi; troleybüs sistemi ve otobüs hatlarının işletmecisi "Azienda Trasporti Milanesi (ATM)" adlı kamu şirketidir. Bu şirket 86 komüne hizmet veren 1400 km uzunlukta bir kamu ulaşım sistemi işletmektedir. ATM bundan başka ana ulaşım değişim merkezlerinde bulunan otoparkları; şehrin tarihsel merkezindeki sokak otomobil park etme sistemini ve ticari merkezlerdeki oto-parkları "SostMilano" park-kartı sistemi ile idare etmektedir.
Milano'da "Milan Metro" adı verilen ve üç hattan oluşan ve 80 km uzunlukta olan yeraltı hızlı transit sistemi bulunmaktadır. Hâlen 2015 Expo sergisine yetiştirmek üzere iki yeni hattın yapımı devam etmektedir. Şu andaki işletilen üç metro hattı şunlardır: kuzeydoğu-batı yönünde işleyen "Kırmızı Hat 1"; kuzeydoğu-güneydoğu yönünde işleyen "Yeşil Hat 2" ve kuzey-güney yönünde işleyen "Sarı Hat 3"

Milano şehri tramvay ağı yaklaşık 160 km uzunlukta 17

National Gallery, Londra'da 1824 yılında kurulan, 2300'den fazla parçanın olduğu koleksiyona sahip müze. Binası Trafalgar Meydanı'nda bulunmaktadır. Müze, on üçüncü yüzyıl yirminci yüzyıl aralığında pek çok tabloya sahiptir. Koleksiyonun sahibi Birleşik Krallık halkıdır ve giriş serbesttir.
National Gallery'nin başlangıcı çok mütevazıydı. Benzerleri olan Paris'teki Louvre Müzesi ve Madrid'deki Prado Müzesi'nin aksine var olan bir kraliyet ya da özel koleksiyonun üzerine kurulmadı. 1824 yılında İngiliz hükûmeti, banker John Julius Angerstein'dan 36 tablo satın aldı. Bu tablolar müzenin ilk eserleri oldu. O zamanki yöneticisi Sir Charles Lock Eastlake'in çabaları ve yapılan bağışlar müzenin koleksiyonunun üçte ikisini oluşturur. Sonuç olarak, Avrupa'daki diğer ulusal galerilerle karşılaştırıldığında küçük boyutta bir koleksiyona sahip olmasına rağmen, önemli parçaları toplayabilmesi ve Giotto'dan Cézanne'e geniş bir yelpazeyi kapsayabilmesi ile ünlendi. Bir dönem, Avrupa'da kendi kalıcı koleksiyonunu sergileyebilen birkaç galeriden biriydi.
Binası, Trafalgar Meydanı'nın kuzey kıyısındadır. Ön yüzünün mimarı William Wilkins idi ve yapıldığı günden beri aynı kaldı. Sainsbury Kanadı, Robert Venturi ve Denise Scott Brown tarafından genişletildi. Bu eklentiler postmodern mimarinin önemli örneklerindendir. Müzenin şu anki yöneticisi Nicholas Penny'dir.

National Gallery resmi sitesi25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yeri 8 Ağustos 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
National Gallery Binası
National Gallery'nin 17 odasından 360° panoramik görüntü4 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Halk arasında the NGV olarak bilinen Victoria Ulusal Galerisi, Melbourne, Victoria, Avustralya'daki bir sanat müzesidir. 1861 yılında kurulan müze, Avustralya'nın en eski, en büyük ve en çok ziyaret edilen sanat müzesidir.
NGV, iki bölgede ansiklopedik sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor: Southbank Melbourne Sanat Bölgesinde St Kilda Yolu'nda bulunan NGV International ve Federasyon Meydanı'nda bulunan Ian Potter Center: NGV Avustralya. Sir Roy Grounds tarafından tasarlanan NGV International binası, 1968 yılında açılmış ve 2003 yılında tekrar açılmadan önce Mario Bellini tarafından yeniden imar edilmiştir. Galerinin uluslararası sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapmıştır ve Victorian Heritage Register'de yer almaktadır. Lab Architecture Studio tarafından tasarlanan Ian Potter Center, 2002 yılında açılmış ve galerinin Avustralya sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapmıştır.

Kuruluşundan bu yana NGV'nin müdürleri:

G. F. Folingsby, 1882–91
Lindsay Bernard Hall, 1891–35
William Beckwith McInnes, 1935–36
P. M. Carew-Smyth, 1937
James Stuart MacDonald, 1936–41
Sir Ernest Daryl Lindsay, 1942–55
Eric Westbrook, 1956–73
Gordon Thomson, 1973–74
Eric Rowlison, 1975–80
Patrick McCaughey, 1981–87
T. L. Rodney Wilson, 1988
James Mollison, AO, 1989–95
Timothy Potts, 1995–98
Gerard Vaughan, 1999–2012
Tony Ellwood, 2012–günümüz

Resmî site
Victoria Ulusal Galerisi'nde Mısır eserleri17 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Victoria Ulusal Galerisi için İletişim Bilgileri 30 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Video: Artscape - NGV Hikayesi (1. Bölüm) 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (2. Bölüm) 13 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paolo Galluzzi (d. 1942, Floransa, İtalya), İtalyan bilim tarihçisidir. Leonardo da Vinci ve Galileo Galilei'nin Çalışmalarının Ulusal Baskısı Güncellemeleri Danışma Kurullarına başkanlık etmektedir. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Topluluğu ve Accademia Nazionale dei Lincei üyesidir.

1982'den beri İtalya'nın Floransa kentindeki Museo Galileo - Istituto e Museo di Storia della Scienza'nın direktörlüğünü yapmaktadır. 1979'dan 1994'e kadar Siena Üniversitesi'nde, ardından 1994'ten 2010'a kadar Floransa Üniversitesi'nde Bilim Tarihi kürsüsü başkanlığını yürüttü. 1991'den 2007'ye kadar uluslararası bilim tarihi dergisi Nuncius'un genel yayın yönetmenliğini yaptı. Halen İtalya ve yurtdışındaki önemli dergilerin ve kültür kurumlarının bilimsel kurullarında yer almaktadır. Nobel Vakfı tarafından Stockholm'de Nobel Müzesi'nin oluşturulması için Uluslararası Bilim Komitesi başkanlığına atandı. Halen Leonardo da Vinci'nin El Yazmaları ve Çizimleri Ulusal Baskısı ve Galileo Galilei'nin Çalışmalarının Ulusal Baskısı Güncellemeleri Danışma Kurullarına başkanlık etmektedir. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Topluluğu ve Accademia Nazionale dei Lincei üyesidir. Araştırmaları şu konulara odaklanmıştır: Leonardo da Vinci, Rönesans bilim adamları ve mühendisleri, Galileo ve Okulu, Avrupa bilimsel akademileri, bilimsel araçların tarihi, müzeler ve bilimsel koleksiyonlar, bilim tarihi yazımı ve birleşme sonrası bilimsel araştırmaların tarihi. Ayrıca araştırma organizasyonu ve bilimsel kültürün yayılmasına yönelik birçok plan geliştirdi. İtalya'da ve yurtdışında sergilenen bir dizi tarihi bilimsel serginin yanı sıra bilim ve teknoloji tarihi üzerine bilgi sistemleri ve multimedya tasarladı. Pek çok eserin yazarıdır.

Papa, Roma Başpiskoposu ve bu nedenle Roma Katolik Kilisesi'nin dünya çapındaki lideri. Katoliklere göre Havari Petrus'un halefidir.
İlk zamanlar tüm piskoposlara verilen papa unvanı, sonrasında yalnızca Roma Piskoposu için kullanılmaya başlandı. Katolik Kilisesi, kilise çerçevesinde Petrus ve haleflerinin temsil ettiği en yüce makam olan papalığın tanrısal bir kurum olduğunu iddia eder: İsa, papalık görevini Petrus'a vermiş ve Petrus da Uruc'dan itibaren bu görevi fiilen yapmıştır. Kilisede yerleşmiş bir geleneğe göre Petrus, Roma'da din kurbanı olarak ölmüştür. Dolayısıyla da en tabii halefleri Romalı piskoposlardır. Bu makamın güncel taşıyıcısı Papa XIV. Leo'dur.

Papalık tarihi birçok bakımdan kilise tarihiyle birleşir; bununla birlikte bu tarihin bazı dönemleri Papalık kurumunun gelişmesi bakımından ayrı bir özellik taşır. İlk üç yüzyıl boyunca papalar, daha çok Roma Kilisesi'ne önem vermişlerdi; ama kısa bir süre sonra çeşitli ölçülerde başka kiliselere de karışmaya başladılar: örneğin papa I. Clemens'in İlk Clemens mektubu (1. yüzyıl sonu); papa Victorios'un paskalyanın tarihi konusunda çıkan tartışmalara müdahalesi (2. yüzyılın sonu) vb. büyük kiliselerarası konsiller döneminde (4. ve 5. yüzyıl) papanın önderlik etkisi daha da açıkça belirdi; 451'deki Kadıköy Konsili, "Petrus'un papa Leo'nun ağzında iradesini bildirdiğini" ileri sürdü. Doğu Kilisesi'nin Batı Kilisesi'nden ayrılması, Papalığın batıdaki etkisini büyük ölçüde artırdı; buna karşılık Doğu, yavaş yavaş Papalıktan koptu ve Mihail Kirularios'un ortaya attığı mezhep ayrılığıyla (1054) Papalığın yargılama yetkisini tanımaz oldu. Papalık tarihinin en buhranlı dönemi 10. yüzyıla ("Karanlık yüzyıl" adı verilen dönem) rastlar. Bu dönemde Papalık, Roma'da çeşitli hiziplerin elinde oyuncak oldu; Papalığın Roma'dan ayrılıp Avignon'a yerleştiği Avignon Papalığı'ndan itibaren, papalar özellikle Fransız siyasetinin etkisinde kaldılar; bir ara üç ayrı yerde (Roma, Avignon, Pisa) aynı anda üç ayrı papanın bulunduğu büyük ayrılık döneminden (1378-1417) itibaren de, Kiliselerarası konsilin papaya üstünlüğünü savunan "uzlaştırma" teorisi ağır basmaya başladı. Diğer buhramlı dönemler küçük sarsıntılarla atlatıldı. (Rönesans'ta din duygusunun zayıflaması, Protestan reformu, aydın zorbalık devri ve Napolyon devri). Buna karşılık papalık, 11. yüzyılın sonuyla 14. yüzyılın başı arasında VII. Gregorius'un (1073-1085) reformları ve Laterano konsillerinin (özellikle Papa III. Innocentius tarafından toplanan Dördüncü Laterano Konsili) aldığı disiplin kararları sayesinde çok parlak bir dönem yaşadı. Bugün, papalığın yalnız kilise içinde büyük etkisi vardır. IX. Pius, Sillabus (1864) adlı genelgesiyle liberal ve modern akılcı düşünceleri mahkûm ettikten sonra Leo XIII'ün Rerum Novarum (1891) adlı genelgesinden itibaren, Papalık, sosyal sorunları ele almak için geniş bir çaba gösterdi ve XXIII. Johannes'in papalığı sırasında çağdaş dünya meseleleriyle yakından ilgilendi.

Engizisyon 13 yüzyılda ateşli ayaklanmaların önüne geçmek için kurulmuştur.
Papalık ve imparatorluk mücadelesi, Almanya ve İtalya'da, kilise otoritesiyle (Papalık) laik otoriteyi (İmparatorluk) karşı karşıya getiren mücadeledir (1154-1250). Papaz ve piskoposların tayini konusundaki anlaşmazlığa son veren Worms konkordatosundan sonra (1122), Guelfiler (papa taraftarları) arasındaki rekabet, imparatorluk etkisini zayıflattı ve papaların Alman ruhban sınıfı üzerindeki otoritesini arttırma ve imparatorluk seçimlerine müdahale imkânını sağladı. Fakat Friedrich von Hohenstaufen'in seçilmesi üzerine (1152), Almanya'da Welf'ler ile Stafer'ler barıştı. Gözü yükseklerde olan yeni hükümdar, imparatorluğu bir siyasi varlık haline getirmek istiyordu. Kilise otoritesini zayıflatmayı amaçlayan bu tasarı, Papalık ve İmparatorluk mücadelesinin başlamasına yol açtı. 1154'te papa IV. Adrianus, 1143'ten beri Arnoldo di Brescia tarafından ayaklandırılan Romalıları dize getirmek üzere, Friedrich'i yardıma çağırdı, böylece ona İtalya'ya müdahale etme fırsatını vermiş oldu. 1155'te imparatorluk tacını giyen I. Friedrich'in papa ile uzlaştığı sanılıyordu, fakat aslında bu uzlaşma sadece görünüşteydi. 1157'de Besançon'da toplanan diyette kardinal Bandielli'nin imparatora kilisenin üstünlüğünü hatırlatması üzerine anlaşmazlık başladı. Bunun üzerine I. Friedrich, İtalya'ya girdi, 1158 Roncaglia diyetinde Lombardia şehirlerini boyun eğmeye zorladı. Daha sonra, IV. Adrianus'un ölümü üzerine papa seçimine müdahale etti ve kardinallerin çoğunluğu tarafından seçilen III. Alexander'e (Bandinelli) karşı antipapa IV. Victorius'u çıkardı (1159). Batı ve Doğu krallıklarından destek gören III. Alexander, rakibini aforoz ederek Sens şehrine sığındı ve Lombardiya şehirlerini ayaklanmaya kışkırttı. Bu isyanı bastırmak için, I. Friedrich, 1160'ta Crema'yı ve 1162'de Milano şehrini yakıp yıktı. 1165'te bir kurtarıcı olarak Roma'ya giren, Venedik'in ve Sicilya kralının müttefiki olan papa, şehir birliklerini (Verona birliği, Lombardia birliği, 1167) desteklediği ve Lombardia'da Alessandria kalesini yaptırarak direnme hareketinin başına geçti. İmparatorluk orduları bu kale önünde geri püskürtüldü.

Orta Çağ'dan gelen papanın ortalama saltanatı on yıl olmasına rağmen, çağdaş tarihsel verilerden saltanat süreleri belirlenebilenlerin bir kısmı şunlardır:

Petrus (y. 30-64/68): y. 34 - y. 38 yıl (12,410-13,870 gün)
IX. Pius (1846-1878): 31 yıl, 7 ay ve 23 gün (11,560 gün)
II. Ioannes Paulus (1978-2005): 26 yıl, 5 ay ve 18 gün (9,665 gün)
XIII. Leo (1878-1903): 25 yıl, 5 ay ve 1 gün (9,281 gün)
VI. Pius (1775-1799): 24 yıl, 6 ay ve 15 gün (8,962 gün)
I. Hadrianus (772-795): 23 yıl, 10 ay ve 25 gün (8,729 gün)
VII. Pius (1800-1823): 23 yıl, 5 ay ve 7 gün (8,560 gün)
III. Alexander (1159-1181): 21 yıl, 11 ay ve 24 gün (8,029 gün)
I. Silvester (314-335): 21 yıl, 11 ay ve 1 gün (8,005 gün)
I. Leo (440-461): 21 yıl, 1 ay ve 13 gün (7,713 gün)
Batı Bölünmesi sırasında, Avignon Papa XIII. Benedictus (1394-1423) 28 yıl, yedi ay ve 12 gün hüküm sürdü ve bu onu yukarıdaki listede üçüncü sıraya yerleştirdi. Ancak antipapa olarak görüldüğü için burada yer almamaktadır.

Saltanatı yaklaşık bir ay veya daha az süren birkaç papa oldu. Aşağıdaki listede takvim günlerinin sayısı kısmi günleri içermektedir. Bu nedenle, örneğin, bir papanın saltanatı 1 Ağustos'ta başlarsa ve 2 Ağustos'ta ölürse, bu, iki takvim günü hüküm sürmüş sayılır.

VII. Urbanus (15-27 Eylül 1590): 13 takvim günü, papalık tacı takma töreninden önce öldü.
VI. Bonifacius (Nisan 896): 16 takvim günü
IV. Caelestinus (25 Ekim-10 Kasım 1241): 17 takvim günü, papalık tacı takma töreninden önce öldü
II. Theodorus (Aralık 897): 20 takvim günü
Sisinnius (15 Ocak-4 Şubat 708): 21 takvim günü
II. Marcellus (9 Nisan-1 Mayıs 1555): 23 takvim günü
II. Damasus (17 Temmuz-9 Ağustos 1048): 24 takvim günü
III. Pius (22 Eylül-18 Ekim 1503): 27 takvim günü
XI. Leo (1-27 Nisan 1605): 27 takvim günü
V. Benedictus (22 Mayıs-23 Haziran 964): 33 takvim günü
I. Ioannes Paulus (26 Ağustos-28 Eylül 1978): 34 takvim günü
Stephanus (23-26 Mart 752) seçildikten üç gün sonra ve kutsanmasından önce felç geçirerek öldü. Geçerli bir papa olarak tanınmadı, ancak 15. yüzyılda papa listelerine Stephen olarak eklendi ve II. Stephanus adlı daha sonraki papaları saymakta zorluklara neden oldu. Kutsal Makam'dan Annuario Pontificio, papalar ve antipapalar listesinde, Papa II. Stephanus'dan söz edilmesine bir dipnot ekler:

Zacharias'un ölümü üzerine Romalı rahip Stephanus seçildi; ancak dört gün sonra, zamanın dini yasasına göre papalığın gerçek başlangıcı olan kutsama töreninden önce öldüğü için, adı Liber Pontificalis'te veya diğer papa listelerinde kayıtlı değildir.

Papalar listesi
Sezaropapizm
Aziz Malaki kehaneti
Vicarius Filii Dei

Brusher, Joseph S. (1959). Popes Through the Ages (İngilizce). Princeton, N.J: Van Nostrand. OCLC 742355324. 
Dollison, John (1994). Pope-pourri (İngilizce). New York: Simon & Schuster. ISBN 978-0-671-88615-8. 
Maxwell-Stuart, P. G. (1997). Chronicle of the Popes: The Reign-by-Reign Record of the Papacy from St. Peter to the Present (İngilizce). Londra: Thames and Hudson. ISBN 0-500-01798-0. 
Norwich, John Julius (2011). The Popes: A History (İngilizce). Londra: Chatto & Windus. ISBN 978-0-7011-8290-8. 
Çoban, Bekir Zakir (2019). Geçmişten Günümüze Papalık (3. bas.). İstanbul: İnsan Yayınları. ISBN 9789755745169.

Parish, İngilizce konuşulan ülkelerde, bir bölgenin adının bir parçası olarak kullanılan, Türkiye'de köylere benzer bir idarî birimdir. Türkçeye birebir tercümesi "cemaat" ya da "kilise cemaati" olabilir. Buna bağlı olarak, civil parish terimi, Birleşik Krallık ve diğer ABD eyaletlerinde yaygın olan county veya borough (Alaska'da) yerine kullanılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde parish terimini kullanan tek eyalet, Louisiana eyaletidir. Günümüzde genellikle idarî bağlamda kullanılmaktadır ve dinî bağlamını yitirmiştir.

Aşağıdaki (kapsamlı olmayan liste), diğerlerinin yanı sıra, idarî birimler olarak parish'lere bölünmüş en önemli ülkelerdir:

Amerika Birleşik Devletleri'nin Louisiana eyaleti
Antigua ve Barbuda
Avustralya (orada katastral birimler)
Barbados
Bermuda
Birleşik Krallık
Dominika
Grenada
Guernsey
İrlanda Cumhuriyeti
Jamaika
Jersey
Kanada
Man Adası: Parish'ler, sheadings'in alt bölümleridir.
Montserrat
Saint Kitts ve Nevis
Saint Vincent ve Grenadinler
Trinidad ve Tobago'ya ait Tobago adası
Uganda
Venezuela: Parroquias, municipios'un alt bölümleridir.

Pavia, kuzeybatı İtalya'daki Lombardiya bölgesinin ve Pavia ili'nin merkezi olan şehir ve yerel idare bakımından bir komün.
Antik Romalılar döneminde "Ticinum" adı ile bilinen şehri 568-774 döneminde Lombard Krallığı'na başkentlik yapmıştır. Tarihsel gelişmeler Pavia'da çok önemli artistik ve sosyal miraslar bırakmışlardır.
Pavia bir şeref unvanı olarak İtalyan yerleşimlerine verilen "Şehir (Citta)" unvanını Avusturya İmparatorluğu tarafından 1836'da "Città Regie della Lombardia nel Regno Lombardo-Veneto (Lombardo Veneto Krallığı'nın Lombardiya Krallık Şehri)" olarak almıştır.

Pavia yerleşimi antik Romalılardan önceye kadar gider. Yaşlı Plinius'a göre "Laevi" ve "Marici" adlı Ligüryen kabileler tarafından kurulmuştur. Batlamyus'a göre ise şehri kuranlar "Insubres" kabilesidir.
Antik Roma döneminde şehrin ismi Ticinum olarak bilinmekteydi ve bir "municipium" olarak önemliydi. Roma İmparatorluğu çağlarında önemli bir askeri merkez "castrum" idi. Antik Roma için "Ticinum"'un stratejik önemi "Arminum (Rimini)" den Po Nehriin takip edip "Augusta Taurinorum (Torino)" 'ya giden, "Via Aemilia" eyolu üzerinde önemli bir menzil olmasıydı. 476'da Odoacer rakibi olan "Falvius Orestes"'i Pavia'ya kuşattı ve şehri ele geçirdi. Bundan sonra Odoacer şehri yağmalayıp tümüyle yıktı. Orestes Piacenza'ya kaçtı. Odoaer onu takip etti ve öldürdü ve Orontes'in Batı Roma İmparatoru olan Romulus Augustus'da imparatorluk tahtından indirdi. Bu olay tarihçilerce Batı Roma İmparatorluğu'nun sonu olarak kabul edilir.
Sonradan şehrin Latince ismi (olasılıkla Papa'ya atıfla) Papia oldu. Bazen her iki antik ad kullanılarak 'Ticinum Papia olarak anılmıştır. Yıllar geçtikçe "Papia" şehrin şimdiki adı olan Paviaya değişmiştir.
Gotlar idaresi altındayken Pavia onların en önemli müstahkem kalesi idi. I. Justinianus'un İtalya'yı tekrar eline geçirmek için İtalya'ya gönderdiği Belisarius karşısında Gotların son direnme noktası Pavia kalesi oldu.
Lombardlar İtalya'ya girip İtalyan topraklarını ellerine geçirmeye başlayınca kurdukları Lombard Krallığı için 568-774 dönemine başkentleri Pavia olmuştur. Bu krallık zayıflayıp Dükler tarafından idare edilmeye başlanınca Pavia "Zaban" adlı Lombard dükün merkezi oldu ama aynı zamanda çok zayıf Lombard Krallığı'nın idari başkenti olarak görev yaptı.
"Desiderius" adlı zayıf Lombard Kralı hükümdarlığı sırasında yıllarca tamir görmeyen Pavia kalesinin savunma gücü çok azalmıştı. Haziran 774'te Frankların Kralı Şarlman, Pavia kalesini kısa süren bir kuşatmadan sonra eline geçirdi ve kendini Lombardlar Kralı ilan etti. Pavia, İtalya Krallığı başkenti ve İtalya Krallarını taç giyme törenlerinin yapıldığı şehir olarak görevine 12. yüzyıla kadar devam etti. 1004'te II. Heinrich'in İtalya kralı olarak taç giymesine Pavia halkı itiraz edip isyan etti ve imparator bu isyanı kanlı bir şekilde bastırdı.
12. yüzyılda İtalya Krallığı'nın otoritesi hemen zayıflayıp hiçe inmişti. Pavia 12. yüzyılda kendi kendini bir belediye meclis ile bağımsız olarak idare etme imtiyazı alıp bir bağımsız şehir konumuna girdi. İtalyan Orta Çağ tarihinin önemli Guelfolar ve Ghibellinolar arasındaki politik ayrılıklar ve savaşlar sırasında Pavia genellikle Ghibellinolar İmparatorluk taraftarı
idi. Buna başlıca neden, Pavia'nın Milano şehri ile olan rakipliği idi. İmparator aleyhine kurulan Lombard Ligi ittifakına Pavia katılmadı. Papaya karşı İtalya'da imparatorluğun egemenliğini korumak için Friedrich Barbarossa 1158-1177 döneminde 5 adet İtalya seferi yaptı; Pavia tarafından desteklendi ama bu seferler bir sonuç ortaya çıkarmadı.
Bundan sonraki yüzyıllarda Pavia önemli ve İtalya tarihi için aktif bir şehir olma niteliğini sürdürdü.
1329'da IV. Ludwig, İtalya'da bulunduğu sırada Kardeşi Rudolf'un oğulları II. Rudolf ve I. Ruprecht ve mirasçılarına "Ren Palatın Kontuluğu"nu bağışladı.
Pavia, Milano'nun üstünlüğüne karşı yüzyıllarca direnmişti. Fakat 1359'da Milano'da hüküm süren Visconti Hanedanı'ndan II. Galeazzo Visconti şehri eline geçirdi. Kardeşi Matteo Visconti ile Visconti idaresindeki toprakları bölüşüp batı Lombardiya'yı idareye başladı. 1262'de sarayını Pavia'ya nakledip 1378'de orada ölene kadar hükümdarlık yaptı. Visconti idaresi altında Pavia bir artistik ve entelektüel merkez oldu. 1361'de eski bir hukuk okulu yerine Pavia Üniversitesi kuruldu ve çok geçmeden bu üniversite çok büyük isim yaparak Avrupa'nın her ülkesinden öğrenci çekmeye başladı.
Valois hanedanı ile Habsburg hanedanı arasındaki 1494-1559 dönemindeki İtalya Savaşları sırasında Pavia imparator taraftarı idi. 1525'te Fransa Kralı I. François ile kutsal Roma Germen İmparatoru ve İspanya Kralı olan V. Karl orduları arasında yapılan Pavia Savaşı'nda Fransa Kralı yenilip esir düştü.
Bu savaş Pavia şehri için bir dönüm noktası oldu. Bu savaştan sonra Pavia devamlı olarak İspanyol-imparatorluk idaresi altında kaldı. Bu dönemde şehirde eskisi gibi imparator ve papalık taraftarları arasındaki siyasi çatışmalar Fransa taraftarları ve imparator taraftarları arasındaki siyasi çatışmalara dönüştü. Pavia'nın İspanyollar tarafından idaresi 1713'e kadar sürdü.
1713'te İspanya Veraset Savaşı (1700-1715) sırasında Pavia, Avusturya tarafından işgal edildi. Pavia'nın Avusturya tarafından idaresi 1796'ya kadar devam etti. Avusturya idaresi altına iken İmparatoriçe Maria Theresia tarafından Pavia Üniversitesi'nin desteklenmesi ile şehrin entelektüel hayatı yeniden canlandırıldı ve dönemin hümanistleri ve bilim adamları çalışmak için Pavia'yı seçmeye başladılar.
1796'da Napolyon Bonapart emrinde bulunan Fransız ordusu İtalya'ya hücuma ve istilaya geçti. Pavia Fransız idaresi altına, Fransız uydusu olan "Tranpadana Cumhuriyeti" (796-1797), sonra "Ticino" departmanı olarak "Cisalpine Cumhuriyeti" (1792-1802) ve "Olona departmanı"nın bir komünü olarak "İtalyan Cumhuriyeti" (1802-1805) tarafından idare edildi ve sonunda Fransız İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.
1814 Viyana Kongresi tarafından kuzey İtalya şehirleri ve Pavia Regno "Lombardo-Veneto Krallığı" olarak Avusturya idaresi altına verildi. Pavia iki bölgeden oluşan bu krallığın Lombarde bölgesinde "Pavia ili" olarak idare edildi.
1859'da İkinci İtalyan Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra ve ertesi yıl ülke birleştirilip İtalya Krallığı ilan edilince Pavia, İtalya Krallığı'nın bir parçası oldu.
Pavia 1872'ye kadar bir askeri bir kale olarak etrafı surlar ve tabyalarla çevrili idi. O yıl tabyalar ve surların altları halka açıldı; bulvarlar ve parklar yapıldı; ama duvarlar 1901 kadar yıkılmadı. 1901'de duvarlar yıkılarak yerine şehre bir çevre yolu yapıldı.

Pavia şehri Kuzey İtalya'da Lombardiya'nın güneydoğusunda "Ticino Nehri" üzerinde bu nehrin Po Nehri'ne katılma mevkiinin 12 km yukarısında konumlanmıştır. Pavia'nın 35 km kuzeyinde Milano, 90 km güneyinde Cenova ve 110 km batısında Torino yer almaktadır.

Pavia'nın nüfusu (30.6.2010 tahminleri itibarıyla) 71.345 kişi olup nüfus yoğunluğu 1.144 kişi/km² olur. 19. ve 20. yüzyılda şehir nüfusunun gelişimi şu gösterimde incelenebilir:
Kişi 

Pavia ve etrafındaki araziler İtalya için çok önemli tarım alanları olup buralarda bağcılık, pirinç üretimi ve tahıl üretimi çok önemlidir. Hizmet sektörü şehirde çok önemlidir ve bu sektörde bulunan bazı kurumlar tüm İtalya'da tanınmaktadır. Bunların en başında en eski Avrupa üniversiteleri içinde bulunan tarihsel "Pavia Üniversitesi" ve "IRCSS Policlinico San Matteo" adli hastanesi gelmektedir.

Pavia komününün şu komünlerle ortak sınırları bulunur: Borgarello, Carbonara al Ticino, Certosa di Pavia, Cura Carpignano, Marcignago, San Genesio ed Uniti, San Martino Siccomario, Sant'Alessio con Vialone, Torre d'Isola, Travacò Siccomario, Valle Salimbene, Bereguardo

Pavia'nin şu kentlerle kardeş şehir bağlantıları bulunur:

 Vilnius, Litvanya
 Hildesheim, Almanya
 Besançon, Fransa

Lombardiya
Pavia ili

Pavia Belediyesi resmi websitesi (İtalyanca)

Pietro Perugino ya da tam adıyla Pietro di Cristoforo Vannucci (d. 1448, Città della Pieve - ö. 1523, Fontignano), Rönesans dönemi İtalyan ressamı.
Floransa ve Perugia kentinde iki önemli resim atölyesinin sahibi olan Perugino, 15. yüzyılın son ve 16. yüzyılın ilk çeyrekleri boyunca İtalyan yarımadasının en şöhretli ressamlarından biridir. Sanatsal olarak Piero della Francesca'nın naturalizmini ve Andrea del Verrocchio'nun çizgisel üslubunu kaynaştırmıştır. Raffaello'nun en önemli hocasıdır.

Rönesans dönemi sanatçılarının hayatını kaleme alan Giorgio Vasari'nin iddiasının aksine, Città della Pieve'nin en ünlü ve zengin ailelerinden biri olan Vannucci'lerin çocuğu olarak dünyaya gelen Pietro Perugino, rahat bir çocukluk yaşadı. Giorgio Vasari ile Giovanni Santi, Perugino'nun doğumu için 1445 ile 1452 gibi iki farklı tarih vermektedir.
İlginç bir şekilde doğduğu kentte gençlik dönemine dair bir eseri bulunmayan Perugino, Giorgio Vasari'ye göre bu dönemde Perugia ekolünün dev ismi Piero della Francesca'dan büyük ölçüde etkilenmiştir. 15. yüzyılın ikinci yarısında kültürel ve sanatsal açıdan ilkbaharını yaşayan Perugia kenti Domenico Veneziano, Beato Angelico ve Benozzo Gozzoli önemli sanatçıları ağırlamaktadır. Aynı dönemde yeni yeni yükselmeye başlayan Umbria ekolünün ilk isimlerinden biri olan Benedetto Bonfigli de Pietro Perugino'nun dikkatini çekmektedir.

Pisa, Kuzey İtalya'daki Toskana bölgesinde ayni ismi taşıyan Pisa ilinin merkezi  olan bir şehirdir.
Eğik Pisa Kulesi ve içinde Pisa Katedrali ve vaftizhanesi ile birlikte bulunduğu "Piazza del Duomo" bölgesi 1987'den itibaren UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır.
Pisa 11. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında İtalya yarımadasının en güçlü 4 deniz cumhuriyetinden biri olarak (diğerleri Ceneviz Cumhuriyeti, Venedik Cumhuriyeti ve Amalfi) tarihe geçmiştir. Ayrıca Pisa bilim insanı Galileo Galilei'nin yaşamış olduğu kenttir.

Pisa şehrinin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. MÖ 5. yüzyıldan kalma bazı arkeolojik bulgular bölgede Yunan ve Galyalılarla ticaret yapan bir şehrin varlığını ortaya koymuştur. MÖ 180 yılında Roma İmparatorluğunun bir kolonisi haline gelerek Portus Pisanus adını aldı. Zamanla Pisa Toskana bölgesinin Korsika, Sardinya ve Fransa ile İspanya'nın güney kıyılarıyla ticaret yapan ana limanı haline geldi.
Pisa önce Lombardların egemenliği altına girdi. Sonra Şarlman'ın Lombardları yenmesiyle Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun bir parçası oldu. 11. yüzyılda Pisa İtalyan Yarımadasının 4 büyük bağımsız deniz cumhuriyetinden biri haline geldi. Pisa'nın 1060 yılında Cenevizlilerle yaptığı ilk deniz savaşı zaferle sonuçlandı. 1088 yılında Kuzey Afrika'daki bir Müslüman şehri olan Mehdiye'yi talan etti. Pisa Kudüs şehrinin Fatımilerden ele geçirilmesiyle sonuçlanan I. Haçlı Seferinde önemli rol oynadı. Pisalılar Antakya, Yafa, Lübnan bölgelerinde koloniler kurdular ve Konstantinopolis, Kahire ve İskenderiye'de yerleşim bölgeleri kurdular.
Pisa 14. yüzyıldan itibaren zayıflamaya başladı. 1509 yılında Floransa'nın eline geçti. II. Dünya Savaşı sırasında Pisa şehri büyük zarar gördü. Bombardımanlar sırasında Camposanto (Anıt Mezar)'daki freskler neredeyse tamamen yok oldular.

Pisa Kulesi, 1173-1372 yılları arasında aşamalı olarak inşa edilmiştir. Mucizeler Meydanı (Campo dei Miracoli)'de yer alır.
Mucizeler Meydanında yer alan Pisa Katedrali (Duomo di Pisa), Vaftizhane (Baptisterio) ve Anıt Mezar (Camposanto).
Mimar Giorgio Vasari'nin inşa ettiği Şövalyeler Meydanı (Piazza dei Cavalieri)'nda yer alan Carovana Sarayı (Palazzo della Carovana)
Vasari tarafından tasarlanan Santo Stefano dei Cavalieri
Şu an Belediye Sarayı olarak kullanılan Palazzo Gambacorti
Floransa'nın Medici ailesinden Lorenzo di Medici'nin yazlık olarak kullandığı Medici Sarayı.
San Matteo Millî Müzesi (Museo Nazionale di S. Matteo)'nde 12. yüzyıl-15. yüzyıl döneminden kalma birçok heykel ve tablo sergilenmektedir.

Pisa şu kentlerle kardeş şehir bağlantısı kurmuştur:

 Kolding, Danimarka
 Angers, Fransa
 Akka, İsrail
 Eriha, Filistin
 Niles, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri
 Coral Gables, Florida, Amerika Birleşik Devletleri
 Unna, Almanya
 Cenova, İtalya

Toskana
Pisa (il)

Resmî site
Pisa Resmî Turizm Sitesi 1 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sandro Botticelli ya da Il Botticello ("Küçük Fıçı") (Asıl adı Alessandro di Mariano di Vanni Filipepi) (d. 1 Mart 1445 – ö. 17 Mayıs 1510), Rönesans dönemi İtalyan ressamdır. ("Küçük Fıçı") lakabı aslında kuyumcu ağabeyi Antonio Filipepi'ye aittir. Ancak resim eğitiminden önce ağabeyinin yanında çıraklık yaptığı süreçte Alessandro da aynı lakap ile anılmaya başlanmıştır.

Kuyumcu çıraklığını bırakarak genç yaşta Fra Filippo Lippi'nin atölyesinde resim, desen ve geometri öğrenmiştir.

Botticelli, Rönesans resim sanatının gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Kendisini deliliğin sınırına sürükleyen kaygısı, sanatına yön vermiştir. Uçucu ve coşkulu figürler çizmiştir. Ayrıca hastalık derecesine varan zarafet duygusu eserlerine kendine özgü, şiirsel bir hava verir. Yapıtlarında hareket ve duruşun inceliği, ince uzun bedenli, uzun boyunlu ve ciddi ifadeli kadının zarifliği zengin bir doku oluşturur. Botticelli dini konu alan tablolar yapmış olsa da, dinsel bir ressam değil, güzelliğe tutkun bir ressam olmuştur. Sanatında Yeni-Platonculuk felsefi akımın etkisi dikkat çekicidir.

İlk yapıtlarından olan Yudit Öyküleri'nde (1472, Floransa, Uffizi Galerisi) Lippi'nin ve Lippi'den sonra yanlarında çalıştığı Antonio del Pollaiolo ve Verrocchio'nun etkileri görülür.
1470 yılında, henüz ilk tablolarıyla büyük ün kazanmıştır. Özellikle Müneccim Kralların Tapınması (1475-1476, Uffizi Galerisi) ve Madonna (Louvre Müzesi) bunlar arasında sayılabilir.
1481'de Papa IV. Sixtus tarafından Roma'ya davet edilmiş; Rosselli, Ghirlandaio ve Perugino ile birlikte Sistina Şapeli'nin süslemesinde çalışmıştır. Burada Musa'nın yaşamını canlandıran 3 fresk ile Şeytanın İsa'yı Ayartma Çabaları'nı yapmıştır. Bu eserlerinde zengin ayrıntılar görülür.
1480-1490 yıllarında, olgunluk döneminde Floransa'da Lorenzo de' Medici'nin korumasında sanat çalışmalarını sürdürmüştür. Bu dönemde, Primavera (İlkbahar) (1482, Uffizi), Venüs ile Mars (1483, Ulusal Galeri, Londra), Pallas Athena ile Kentaur (1485, Uffizi) gibi konusunu mitolojiden alan başyapıtlar gerçekleştirmiştir. Bu arada, kiliseler, dinsel dernekler için tablo siparişleri almıştır. Meryem'in Taç Giymesi (1488, Uffizi) bunlardan biridir.
Daha sonra zarif ve özgün kompozisyonlar içeren bir dizi Madonna resmi gerçekleştirmiştir. Bunlar arasında Şamdanlı Madonna (Berlin), Magnificat Madonna'sı (1485, Uffizi) ve Narlı Madonna (1487, Uffizi) sayılabilir. Resimlerinde pastel tonlar kullanır.
1491 yılında tanıştığı Savonarola'dan ve vaazlarından çok etkilenmiştir. Son yapıtlarında bu vaazların yarattığı çelişkilerin etkileri görülür. Pieta (1498, Münih Pinakothek'i), Çarmıha Geriliş (Cambridge, ABD), İsa'nın Doğumu (1500, Londra) bu eserler arasında sayılabilir. Ayrıca yoğun anlatım gücü ve güçlü desenlerle, Dante'nin İlahi Komedya'sını resimlemiştir.

 Wikimedia Commons'ta Sandro Botticelli ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Semantic Scholar, Allen Yapay Zeka Enstitüsü'nde geliştirilen ve Kasım 2015'te halka açık olarak yayınlanan bilimsel literatür için yapay zekâ destekli bir araştırma aracıdır. Bilimsel makaleler için özetler sağlamak üzere doğal dil işlemedeki gelişmeleri kullanır. Semantic Scholar ekibi, yapay zekanın doğal dil işleme, makine öğrenimi, İnsan-bilgisayar etkileşimi ve bilgi çekme alanlarında kullanımını aktif olarak araştırmaktadır.
Semantic Scholar bilgisayar bilimi, yer bilimleri ve nörobilim konularını çevreleyen bir veri tabanı olarak başladı. Ancak 2017'de sistem, biyomedikal literatürü külliyatına dahil etmeye başladı. Eylül 2022 itibarıyla, artık bilimin her alanından 200 milyonun üzerinde yayını içermektedir.

Semantic Scholar, bilimsel literatürün tek cümlelik bir özetini sunar. Amaçlarından biri, mobil cihazlarda çok sayıda başlığı ve uzun özetleri okumanın zorluğunu ele almaktı. Ayrıca her yıl yayınlanan üç milyon bilimsel makalenin okuyucuya ulaşmasını sağlamayı amaçlamaktadır, çünkü bu literatürün sadece yarısının okunduğu tahmin edilmektedir.
Yapay zeka, bir kağıdın özünü yakalamak için kullanılır ve onu "soyutlayıcı" bir teknikle oluşturur. Proje, geleneksel alıntı analizi yöntemlerine bir anlamsal analiz katmanı eklemek ve makalelerden ilgili şekilleri, tabloları, varlıkları ve mekanları çıkarmak için makine öğrenimi, doğal dil işleme ve makine görüşünün bir kombinasyonunu kullanır.
Google Scholar ve PubMed'in aksine Semantic Scholar, bir makalenin en önemli ve etkili unsurlarını vurgulamak için tasarlanmıştır. Yapay zeka teknolojisi, araştırma konuları arasındaki gizli bağlantıları ve bağlantıları belirlemek için tasarlanmıştır. Daha önce atıfta bulunulan arama motorları gibi Semantic Scholar da Microsoft Academic Knowledge Graph, Springer Nature's SciGraph ve Semantic Scholar Corpus gibi grafik yapılarından yararlanır.
Semantic Scholar tarafından barındırılan her makaleye Semantic Scholar Corpus ID (kısaltılmış S2CID) adı verilen benzersiz bir tanımlayıcı atanır. Aşağıdaki giriş bir örnektir:

Liu, Ying; Gayle, Albert A; Wilder-Smith, Annelies; Rocklöv, Joacim (Mart 2020). "The reproductive number of COVID-19 is higher compared to SARS coronavirus". Journal of Travel Medicine. 27 (2). doi:10.1093/jtm/taaa021. PMID 32052846. S2CID 211099356. 
Semantic Scholar'ın kullanımı ücretsizdir ve benzer arama motorlarının aksine (örn. Google Scholar) bir ödeme duvarının arkasındaki materyali aramaz.
Bir çalışma Semantic Scholar'ın arama yeteneklerini sistematik bir yaklaşımla karşılaştırdı ve arama motorunun verileri ortaya çıkarmaya çalışırken %98,88 oranında doğru olduğunu buldu. Aynı çalışma, çeşitli alıntı araçlarının yanı sıra meta verileri araştırmak için araçlar da dahil olmak üzere diğer Semantic Scholar işlevlerini inceledi.

Ocak 2018 itibarıyla, biyomedikal makaleler ve konu özetleri ekleyen bir 2017 projesinin ardından, Semantic Scholar külliyatında bilgisayar bilimi ve biyomedikalden 40 milyondan fazla makale yer aldı. Mart 2018'de, Amazon Alexa platformu için makine öğrenimi girişimleri geliştiren Doug Raymond, Semantic Scholar projesini yönetmesi için işe alındı. Ağustos 2019 itibarıyla, Microsoft Academic Graph kayıtlarının eklenmesinin ardından dahil edilen makalelerin meta verilerinin (gerçek PDF'ler değil) sayısı 173 milyondur. 2020'de Semantic Scholar ve University of Chicago Press Journals arasındaki bir ortaklık, University of Chicago Press altında yayınlanan tüm makalelerin Semantic Scholar külliyatında bulunmasını sağladı. 2020'nin sonunda Semantic Scholar 190 milyon makaleyi indeksledi.
2020'de Semantic Scholar kullanıcıları ayda yedi milyona ulaştı.

Resmî site

Sic, "böyle" veya "bu şekilde" ve uzun hali ile ("sic erat scriptum") "böylece yazılmış" anlamına gelen Latince bir sözcük. Yazımda genellikle köşeli parantez içinde eğik yazı ile [sic] şeklinde gösterilir ve kendisinden önce gelen kelimenin, deyimin ya da imlâ işaretinin okunan metinde hatalı yazılmadığını; orijinal metinde sadık kalındığını belirtir.

Latince sözcüğün aslı uzun i harfi ile sīc şeklinde yazılıyor ve İngilizcedeki "seek" sözcüğü gibi (IPA /'sik/) okunuyordu. Ancak zamanla İngilizceleşti ve "sick" (/'sɪk/) şeklinde okunmaya başlandı. Bazen Batılı dillerde hatalı olarak, sic sözcüğünün bir kelime grubunun akronimi olduğu düşünülür. Bu sözcük gruplarına örnek olarak İngilizce "spelling is correct" (yazılış doğrudur), "spelled incorrectly" (hatalı yazılış), "same in copy" (kopyada da aynı), "spelling intentionally conserved" (yazılış kasten muhafaza edilmiştir), "spelling included" (yazılışı kapsar), "said in context" (metinde öyle yazılı) ve Fransızca "sans intention comique" (espri amaçlı değildir) verilebilir.

sic sözcüğü genellikle tarihi metinlerden alıntı yapıldığında ya da bir kelimenin yaygın olmayan bir kullanılışı ile karşılaşıldığında kullanılır. Bazen de bir metindeki yazım hatasını alaya almak için kullanılır.

"The House of Representatives shall chuse [sic] their Speaker ... (Temsilciler Meclisi kendi Sözcüsünü seçmelidir ...)" ABD Anayasası'ndan yapılan bu alıntıda "choose" (seçmek) fiilinin eski bir kullanımı olan "chuse" kullanıldığından, alıntıyı yapan kişi kendisinin bir yazım hatası yapmadığını, orijinal metindeki ifadenin böyle olduğunu vurgulamak için sic ibaresini yerleştirmiştir.
Eğer bir alıntı, yeniden alıntılandıysa, sic ibaresini kimin koyduğu anlaşılmayabilir. Bu gibi durumlarda alıntı sonunda "(köşeli parantezli ifade metnin orijinalinde mevcuttur)" benzeri bir uyarı konulabilir.

Latince deyişler listesi
Sic et Non
Sic semper tyrannis
Sic transit gloria mundi

Sion Tarikatı (İngilizce: Priory of Sion, Fransızca: Prieuré de Sion), modern dönemde ortaya çıkmış, tarihsel kökeni olmayan, ancak 20. yüzyılda üretilmiş belgeler ve anlatılar nedeniyle bin yıllık bir örgütmüş izlenimi veren kurgusal bir ezoterik topluluktu. Tarikat, Pierre Plantard tarafından 1956 yılında Fransa'nın Annemasse kentinde resmî bir dernek olarak kurulmuş olup, antik dönemlere uzanan bir geçmişi olduğuna dair tüm iddialar Plantard ve çevresi tarafından hazırlanmış sahte belgelerden kaynaklanır. Gerçek tarihe dayalı olmayan anlatıları, özellikle Gérard de Sède’in L’Or de Rennes (1967) kitabı ve daha sonra Henry Lincoln’ün çalışmalarıyla  yayılmış, 1982 tarihli The Holy Blood and the Holy Grail ile uluslararası ölçekte tanınmıştır. Sion Tarikatı, 2000’li yıllarda Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi adlı romanı sayesinde popüler kültürde yeniden gündeme gelmiştir.

Pierre Plantard, 1950’ler Fransası’nda kendisini tarih sahnesinde önemli bir figür olarak konumlandırmak isteyen, monarşist ve ezoterik eğilimleri güçlü bir idealistti. Toplumsal etkisi olmayan küçük bir derneği, sahte soy ağaçları, kurgulanmış belgeler (Dossiers Secrets), şifreli metinler ve tarihsel göndermelerle süsleyerek kadim bir tarikat görünümüne dönüştürdü. Gérard de Sède ile işbirliği içinde hazırlanan metinler ve Henry Lincoln’ün BBC belgeselleri sayesinde, Plantard’ın modern icadı “yüzyıllardır gizlenmiş bir örgüt” gibi sunuldu. Plantard'ın medyaya verdiği dikkat çekici demeçler, özenle ekilmiş sahte arşiv belgeleri ve popüler kültürün bu hikâyeyi sahiplenmesi sonucunda dünya, 1956'da kurulmuş sıradan bir dernek yerine çok eski ve güçlü bir gizli örgütün var olduğuna inanır hâle geldi.
Plantard'ın kurgusunun altında, tarihsel gerçeklikten çok ezoterik bir mesaj ve sembolik bir yapı bulunur. Sion Tarikatı efsanesi, masonik ritüellerdeki “Üstatlığa Yükselme”, Paul Le Cour'un “İlksel Gelenek” ve Atlantis düşüncesi, Geneviève Zaepfell'in ruhsal öğretileri ve modern insanın maneviyattan kopuşunu eleştiren spiritüel bir felsefenin birleşimidir. Hazine avı anlatısı, sembolik olarak insanın kendi içsel ışığını arayışını temsil eder; Merovenj miti, kişinin köklerine dönüşü; Kızıl Yılan'ın yolculuğu ise ruhsal yeniden doğuşu simgeler. Plantard'ın gerçek amacı, tarihten çok semboller aracılığıyla “kadim bilgelik”, “ruhsal şövalyelik” ve materyalizme karşı bir içsel uyanış çağrısı yapmaktı.

Son Akşam Yemeği ya da Son Yemek, Hristiyan inanışına göre İsa'nın çarmıha gerilmesinden önceki akşam havarileriyle yediği son yemek.
Bu yemek sırasında yaptığı konuşmanın uzunca anlatıldığı Yuhanna Kitabı'nda İsa Mesih onlara, kendisi aralarından ayrıldıktan sonra gelecek olan Paraklit'le teselli bulmalarını söyler. Son Akşam Yemeği'inde İsa ve Havarileri Kutsal Kase'den şarap içiyorlar ve ekmek yiyorlardı.

Son Akşam Yemeği, Rönesans ressamlarınca çokça işlenen bir konu olmuştur. Bu eserlerin içinde en bilineni Leonardo da Vinci'nin yaptığı resimdir. 
Resim, Santa Maria Della Grozia Manastırı'nın yemekhanesindedir. İsa ve havarileri akşam yemeği yemektedir. İsa tam ortada oturmaktadır. Diğer figürler üçlü kompozisyonlarla iki yanına sıralanmışlardır. Bu resimde Leonardo, İsa'nın içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini söylediği anda kişilerin yüzündeki dramatik ifadeyi çok iyi yansıtmıştır. İsa'nın arkasındaki pencereden içeri süzülen bir ışık, dikkati İsa'ya çekmektedir.

Son Akşam Yemeği, Kur'an'da Maide suresi 114. ayette geçer:

Meryem oğlu İsa şöyle yalvardı: “Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir şölen ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın..

 Wikimedia Commons'ta Son Akşam Yemeği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Son Akşam Yemeği (İtalyanca: Il Cenacolo [il tʃeˈnaːkolo] veya L'Ultima Cena [ˈlultima ˈtʃeːna]), İtalyan Yüksek Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci tarafından yapılmış bir duvar resmidir. Yaklaşık 1495–1498 yıllarına tarihlenen eser, İtalya'nın Milano kentinde bulunan Santa Maria delle Grazie Manastırı'nın yemekhane bölümünde yer almaktadır.
Resim, İncil'in Yuhanna bölümünde anlatıldığı üzere İsa'nın On İki Havarisi ile birlikte son akşam yemeği sahnesini betimler; özellikle İsa'nın havarilerinden birinin ona ihanet edeceğini açıkladığı anı konu alır. Mekân kullanımı, perspektif ustalığı, hareket tasviri ve insan duygularının karmaşık biçimde gösterimi, eseri Batı dünyasının en tanınmış tablolarından biri hâline getirmiş ve Leonardo'nun en çok takdir edilen eserlerinden sayılmasını sağlamıştır. Bazı yorumcular, eserin günümüzde Yüksek Rönesans olarak adlandırılan dönemin başlangıcını işaret ettiği görüşündedir.
Eser, Leonardo'nun himayesi altında bulunan Milano Dükü Ludovico Sforza tarafından, kilise ve manastır binalarındaki yenileme planlarının bir parçası olarak sipariş edilmiştir. Leonardo'nun düzensiz çalışma programına ve sık sık yaptığı düzeltmelere imkân tanımak amacıyla, eserde düzenli değişikliklere izin veren malzemeler kullanılmıştır: alçı, katran ve mastik üzerine tempera tekniği. Kullanılan yöntemler, çevresel faktörler ve kasıtlı zararlar nedeniyle, çok sayıda restorasyon girişimine rağmen, eserin orijinal hâlinden günümüze çok azı ulaşabilmiştir; bunların sonuncusu 1999 yılında tamamlanmıştır. Son Akşam Yemeği, Leonardo'nun Sala delle Asse dışında kalan en büyük eseridir.

Stuttgart Bilimsel İllüstratörler Veritabanı 1450-1950 (kısaltılmış DSI), yaklaşık 1450 yılında matbaanın icadından 1950'ye kadar yayınlanmış bilimsel çalışmaları resimleyen kişiler hakkında bibliyografik verilerin çevrimiçi deposudur; ikinci kesme, şu anda aktif olan illüstratörleri hariç tutmak amacıyla seçilmiştir. Veritabanı, astronomik, botanik, zoolojik ve tıbbi illüstrasyon dahil olmak üzere çeşitli alanlarda çalışmış kişileri içerir.
Veritabanı, Stuttgart Üniversitesi tarafından barındırılmaktadır. İçerik İngilizce olarak görüntülenir ve erişim ücretsizdir. Ocak 2020 itibarıyla sitenin ana sayfası, veritabanının 12.500'den fazla illüstratör içerdiğini belirtiyor. Site 20 alana göre aranabilir.
Ek girişler veya değişiklikler için öneriler halk tarafından sunulabilir, ancak dahil edilmeden önce editoryal incelemeye tabidir.

Hentschel, Klaus (3 Ekim 2012). "The Stuttgart Database of Scientific Illustrators 1450–1950: Making the Invisible Hands Visible". Spontaneous Generations: A Journal for the History and Philosophy of Science. 6 (1): 182-191. doi:10.4245/sponge.v6i1.17156 . 
Hentschel, Klaus; Himmel, Torsten (2018). "Die Stuttgarter Database of Scientific Illustrators 1450-1950 (DSI)".  Peggy Bockwinkel; Beatrice Nickel; Gabriel Viehhauser (Ed.). Digital Humanities. Perspektiven der Praxis (Almanca). Berlin. 

Resmî site

Tank; ana görevi doğrudan ateş gücü kullanımıyla düşman kuvvetlerine saldırmak olan, paletli ve zırhlı savaş aracı veya bu araçlardan oluşan birlikleri kapsayan askerî araç ve askeri sınıf. Tankı diğer savaş araçlarından ayıran özellikleri ağır bir zırha, yüksek ateş gücüne ve her türlü arazide hızlı gidecek şekilde tasarlanmış sürüş takımlarına sahip olmasıdır. Her ne kadar masraflı ve lojistik açıdan çaba gerektiren araçlar olsa da, yer hedeflerine saldırma yeteneği ve piyadelerin moralini çökertmesi nedeniyle modern orduların vazgeçilmez unsurlarındandır.
Ana muharebe tankının gelişine kadar, tanklar tipik olarak ya ağırlık sınıfına (tankette, hafif tank, orta tank, ağır tank veya süper ağır tank) ya da doktrinel amaca (kukla tanklar, kruvazör tank, piyade tankı, alev tankı veya keşif tankları) göre sınıflandırılırdı.
Modern tanklar, ana silahı dönen bir taret topu'na monte edilmiş büyük kalibreli bir tank topu olan, makineli tüfekler, güdümlü tanksavar füzesi veya roketatarlar gibi diğer menzilli silahlarla desteklenen çok yönlü mobil kara silah platformudur. Ağır araç zırhı var. Zırh mürettebat, aracın mühimmat deposu, yakıt deposu ve tahrik sistemleri için koruma sağlar. Tekerlekler yerine paletlerin kullanılması, operasyonel savaş seviyesi'nde gelişmiş operasyonel hareketlilik sağlar. Bu özellikler, tankın hem saldırı (güçlü ana silahlarından doğrudan ateşle) hem de savunma (sıradan piyade küçük silahlarına neredeyse dokunulmazlığı nedeniyle dost birlikler için ateş desteği) olmak üzere çeşitli yoğun savaş koşullarında iyi performans göstermesini sağlar.
Tanklar güçlü savaş makineleri olsalar da, nadiren tek başlarına hareket ederler. Zırhlarına ve hareket yeteneklerine rağmen omuz üstünden ateşlenen anti-tank füzelerine, mayınlara, topçu ateşine ve hava saldırısına karşı zayıftırlar. Bu nedenle genellikle diğer birliklerle bir arada hareket ederler. Aynı zamanda ormanlık arazide ve kentsel bölgelerde uzun mesafeli atış imkânının ortadan kalkması, görüş açısının darlığından tank mürettebatının tehditleri fark etmekte zorlanması ve hatta taretin hareket yeteneğinin kısıtlanması nedeniyle dezavantajlı duruma düşerler.
Tanklar ilk defa I. Dünya Savaşı'nda, siper harbi çıkmazını yok etmek için kullanılmış ve zamanla savaş alanında klasik süvari görevlerini üstlenmişlerdir. Tank ismi ilk kez İngiltere'de tank fabrikalarında kullanılmaya başlanmıştır. Bir savaş aracı yapıldığını saklayabilmek için işçilere İngiliz Ordusu için paletli su depoları üretildiği izlenimi verilmiştir. Bir başka rivayete göre, Winston Churchill'a İngiliz Ordusu'nda görevli Subay Ernest Swinton tarafından sunulan gizli raporda yeni motorize silahtan bahsedilmekte ve üç adet olası isim önerilmektedir. Bunlar "cistern" (sarnıç, su deposu), "motor-war car" (motorlu savaş aracı) ve tanktır. Ancak tank söylenmesi kolay olduğu için tercih edilmiştir. Ancak en zorlama senaryo Winston Churchill'un resmi biyografisinde geçmektedir. Bu yeni silahları saklamak için, çizimlerde ve projelerin üzerinde "Rusya'ya su taşıyıcı" (Water Carriers for Russia) diye yazılmıştır. Ancak yazarken kısaltma olarak "Rusya'ya WC" yazılabileceği düşünülmüş ve çizimlerde "Rusya'ya su tankları" olarak değiştirilmiştir. Bunun üzerine bu silahların adı tank kalmıştır.
II. Dünya Savaşı'na kadar tanklar piyadelerin yüksek ateş yüzünden aşamadığı yerlerde kullanılıyordu. Bunun için her piyade bölüğünün belli sayıda tankı vardı. Tankı ana silah olarak kullanan ilk ülke Nazi Almanyası'dır.
Yaklaşık olarak yüz yıldır tanklar ve zırh taktikleri birçok gelişimden geçmiştir. Silah sistemleri ve zırhlar geliştirilmeye devam etmekle birlikte, birçok ulus konvansiyonel olmayan savaş döneminde bu kadar ağır silahların gerekliliğini tekrar gözden geçirmektedir.

Batı Cephesi'ndeki savaş koşulları Birleşik Krallık Ordusu'nu, siperleri geçebilecek, dikenli telleri aşabilecek ve makineli tüfek ateşinden etkilenmeyecek kendinden tahrikli bir araç geliştirmek için araştırmaya itmiştir. 1914 yılında Kraliyet Deniz Hava Kuvvetleri tarafından bir Rolls-Royce zırhlı aracın kullanıldığını gören ve Binbaşı Ernest Swinton'ın paletli bir savaş aracı üretme fikrinden haberdar olan, zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı Winston Churchill bu yeni silahın geliştirilmesini izlemek için Landships Committee (Karagemileri Komitesi)'nin kurulmasına önayak oldu. Karagemileri Komitesi, Little Willie adı verilen ve Birleşik Krallık Ordusu tarafından 6 Eylül 1915'te test edilen ilk başarılı tank prototipini ortaya çıkardı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından karagemisi diye adlandırılsalar da, gizliliği sağlamak açısından ilk araçlar su depoları ya da kısaca '"tank"' olarak adlandırılmıştır. İşçilere paletli su taşıyıcıları ürettikleri izlenimi vermek için kullanılan tank kelimesi 24 Aralık 1915'te resmi olarak kullanılmaya başlanmıştır.
İlk operasyonel tank olan Mark I, Kraliyet Donanması'ndan Yüzbaşı H.W. Mortimore tarafından 15 Eylül 1916'da Somme Çarpışması esnasında Delville Korusu'nda kullanılmıştır. Fransızlar Holt traktörlerinden geliştirdikleri Schneider CA1 tankını ilk defa 16 Nisan 1917'de kullanmışlardır. Tankların yoğun olarak kullanılıp başarılı oldukları ilk çarpışma 20 Kasım 1917'deki Cambrai Çarpışması olmuştur. Daha sonraki Amiens Çarpışması'nda da tanklar, zırhlı destekleriyle Alman siperlerini yarıp geçme konusunda etkili olmuşlardır. Tank sayesinde siper savaşı demode olmuştur. Birleşik Krallık ve Fransız kuvvetleri tarafından savaş alanlarında kullanılan binlerce tank savaşın kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştur.
Tanklarla ilgili ilk sonuçlar biraz ikilemliydi, güvenilirlik sorunlarının karşısında komuta heyetinin sabırsızlığı sürtüşmelere yol açıyordu. İlk anda ürkütücü bir etki yaratıyor olsa da küçük gruplar halinde yayılan tankların taktik değerleri ve vuruş güçleri azalıyordu. Alman kuvvetleri şoktan ve antitank silahlarının eksikliğinden etkilendi ama rastlantıyla da olsa som antitank gülleri buldular ve Birleşik Krallık tanklarının hareketliliğini kısıtlamak için daha geniş siperler kazdılar.
Değişen savaş alanı koşulları ve güvenilirlik sorunları Müttefik Kuvvetler tanklarının sürekli geliştirilmesine ve çok uzun olan Mark V gibi modellerin üretilmesine neden olmuştur. Mark V özellikle geniş siperler gibi büyük engelleri günümüzün birçok zırhlı savaş aracından daha kolay aşabiliyordu.
Almanya, I. Dünya Savaşı sırasında genellikle ele geçirdiği az sayıda tankı kullanmıştır. Kendi tasarımları olan A7V'den yalnızca yirmi kadar üretmişlerdir.

Birçok ülke iki büyük savaş arasında tank tasarımları yapıp bunları hayata geçirdi. 1920'lerde zırhlı birlikler konusuna büyük ilgi olduğu için Birleşik Krallık tasarımları bunların en ilerileriydi. Fransa ve Almanya, I. Dünya Savaşı sonrasının ilk yıllarında hem ekonomik durumları hem de Versailles Antlaşması nedeniyle çok fazla geliştirme yapmadılar. ABD de bu yıllarda çok fazla geliştirme çalışması yapmadı, çünkü ordu içinde en kıdemli sınıflardan olan Süvari sınıfı tank geliştirmeye ayrılan fonların büyük çoğunluğunu devralmayı başarmıştı. Hatta I. Dünya Savaşı'nda tank deneyimi kazanan George S. Patton bile bu dönemde Zırhlı Birlik sınıfından tekrar Süvari sınıfına dönmüştür.
Bu dönem boyunca çoğu Birleşik Krallık'ta geliştirilen birkaç tank sınıfı yaygındı. Hafif tanklar, genellikle onlarca ton ağırlığında idi ve keşif için kullanılıyorlardı. Genellikle diğer hafif tanklar üzerinde etkisi olan hafif bir silah ile donatılıyorlardı. Orta sınıf tanklar ya da Birleşik Krallık'ta bilindiği adıyla kruvazörler biraz daha ağırdı ve uzun menzilli hızlı ilerlemek için kullanılıyorlardı. Son olarak, ağır tanklar ya da piyade tankları çok ağır zırhla donatılmıştı ve çok yavaş hareket ediyorlardı. Genel düşünce, ağır zırhlar düşmanın antitank silahlarına dayanıklı olduğu için piyade tanklarını piyade ile koordineli kullanıp düşman hatlarını yarmaktı. Birleşik birlik düşman hattını yardığında, kruvazör tank grupları bu boşluktan düşman hattının gerisine sarkarak tedarik zincirine ve komuta merkezlerine saldıracaktı. Bu bir-ikilik vuruş Birleşik Krallık tank birliklerinin temel çarpışma felsefesiydi ve Almanlar tarafından Blitzkrieg (Yıldırım Harekâtı) doktrininin önemli bir parçası olarak uyarlanmıştır. J.F.C. Fuller'ın I. Dünya Savaşı doktrini bu konudaki her öncü için temel kaynak olmuştur: Birleşik Krallık'ta Hobart, Almanya'da Guderian, ABD'de Chaffee Fransa'da de Gaulle ve SSCB'de Tuhaçevski. Hemen hemen hepsi aynı sonuçlara varmışlardır, ancak en gelişmişi, Tukhachevsky'nin havadan yön bulmayı da içeren doktrini sayılır. Bunları hayata geçiren sadece Almanya olmuştur ve Blitzkriegi yenilmesi güç yapan daha üstün silahlar değil, daha üstün taktikleridir.

Tank tanka çarpışma hakkında düşünceler üretildiyse de antitank silahlara ve antitank araçlara ilgi daha güçlüydü. Bu görüşün en ileriye götürüldüğü ABD'de tankların diğer zırhlı araçlardan kaçınması ve düşman tanklarıyla tanksavar birliklerin ilgilenmesi beklenirdi. Birleşik Krallık da aynı yolu seçti ve hafif tankları üretmeye devam etti, tankları ördeklere benzeterek yeterince hızlı olabilirlerse vurulmaktan kurtulabilecekleri düşünülüyordu. Pratikte bu düşüncelerin tehlikeli olduğu kanıtlandı. Savaş alanındaki tank sayısı arttıkça, tankların karşılaşması kaçınılmaz oluyordu, tanklar aynı zamanda etkili tanksavar araçları olmak zorundaydı. Hâlbuki yalnızca diğer tanklarla başedebilmek için tasarlanmış tanklar diğer tehditler karşısında çaresiz kalıyor ve piyadeye yeterli destek veremiyorlardı. Tank ve tanksavar ateşine karşı olan zayıflık hemen hemen tüm tank tasarımlarında hızlı savunma pozisyonu ve hızlı atış yapabilme yönlerine ağırlık verilmesini gerektirdi. Önceleri sadece hedef geçmeye yönelik olarak tasarlanan tank şekli, gizlilik ve denge unsurları arasında uzlaştırılan alçakgönüllü tasarımlara dönüştü.

II. Dünya Savaşı'nda tank tasarımlarında bazı ilerlemeler kaydedildi. Örneğin Almanya, sadece eğitim amaçlı kullanılan  Panzer I gibi hafif zırhlı ve hafif silahlı tankları o

Tatar yayı, kundaklı yay veya kurmalı yay, ergonomik bir tahta gövdeye eklenmiş yaydan oluşan bir kısa mesafe silahıdır. Çalışma prensibi, yayı gergin tutan tetiğin çekilmesiyle tahta gövdenin (kundak) üzerinde bulunan okun ileri fırlatılmasıdır. Menzili kısadır. En büyük özelliği kısa okları ve enerjisi sayesinde bütün parça levha zırhları bile çok iyi delmesidir.
Türkçede Tatar yayı denilmesinin nedeni; bu yayın anavatanı olan Çin'den Orta Asya Türklerine geçmesi ve bu şekilde Kırım Hanlığı'na ulaşmış olmasıdır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Kırım Hanlığının emrindeki Tatar akıncıları tarafından Osmanlı ordusu içinde kullanılıp yaygınlaştırılması Tatar yayı olarak tanınmasına sebep olmuştur. Yayı germek için küçük bir vinç mekanizması kullanılmasından ötürü kurmalı yay terimi de kullanılır.

Çağdaş literatür'de tatar yayı olarak bilinirken İngilizce literatürde crossbow olarak geçer. Selçuklu kaynaklarında çark/çarh veya zemberek/zenburak olarak geçmektedir.

Kundaklı yayların kullanım alanları Çin ve Akdeniz coğrafyası olmuştur. Bu silah ilk defa Çin'de MÖ 1100 ile 250 yılları arasında ortaya çıkmış ve oradan Hindistan, Doğu Sibirya ve Japonya'ya yayılmıştır. Kundaklı yayın kullanımı MS 400 yılı itibarıyla Orta Çağ'da kullanımı zamanla artmıştır. Silah 1100'ler civarında Rusya, Mısır ve İslam coğrafyasında kullanılmaktaydı. Kundaklı yay Araplar arasında 7. yüzyılda Türkler ile yaygınlaşmıştır. Kundaklı yayların arkaik türleri haricinde klasik biçimi Avrupa'da 13. yüzyıldan önce bulunmamış ve crossbow denilen kundaklı yay çeşidi Avrupa'ya I. Haçlı Seferinden sonra girmiştir. 1204 yılında crossbow tipi kundaklı yayların İngiltere'de düzenli üretimi başlamıştır. Bu yüzyılda kullanılan crossbowlar insan kuvvetiyle ve makaralı olarak çalışan olmak üzere iki tipe ayrılır. Makaralı kundaklı yaylar Avrupa'da 1240 yılından önce görülmemiştir.

Kurmalı yayı en çok meşhur eden Avrupalılardır. Bu yayın Orta Çağ Avrupası'nda kullanılmaya başlanması, Normanlar tarafından olmuştur. Fransız-İngiliz orduları arasında yapılmış olan ünlü Crécy Muharebesinde Fransızların sayıca üstün olmalarına rağmen İngilizlere yenilmelerinde, sözü edilen silahın kuşkusuz büyük bir rolü vardır. (Bu savaştaki rolü'nün önemi şudur: Fransızlar sadece tatar yayı kullanmakta idiler, İngilizler Longbow tabir edilen uzun İngiliz yaylarını kullanmaktaydılar. Fransızlar bir ok atana kadar, İngiizler 6-7 ok atmakta ve İngilizlerin oklarının menzili çok daha uzun olmaktaydı.Sonuçta, bir dakikada 2 ok atabilen tatar yayı kullanan Fransızlar, çok daha hızlı ve uzun menzilli yaylar kullanan İngilizler karşısında yenildiler) O dönemde kurmalı yay, arbalet olarak bilinir. Kurmalı yayın yaygınlaşmasının en önemli nedeni kullanım kolaylığıdır. Genç, yaşlı insanlar tarafından çok rahat kullanabilir. Normal yayları kullanabilmek için yıllarca eğitim almak gerekirken, kurmalı yay için sadece tetiğe basıp nişan almasını bilmek yeterlidir. Avrupa orduları içinde başlıca İngiliz, Alman, İtalyan ve Fransız ordularında rağbet görmüştür. İsviçreli halk kahramanı Wilhelm Tell de bu yayı kullanmıştır. Bir Fransız kralının yine bu aletle öldürülmesi üzerine Papa tarafından Şeytan icadı denilerek kullanımı yasaklanmıştır.

Asya'da daha çok elde taşınmayan, yere sabit versiyonları kullanılmıştır. Bunlar çok daha büyük olup, kuşatma silahları olarak tasarlanmıştır.Haçlıların Türk ve Arap atlılarına kurmalı yaylarla başarılı bir şekilde karşı koymaları Orta Doğulu Araplar'ı etkilemiştir. Frank yayı (gaws Ferengi) olarak adlandırdıkları bu silahı geliştirerek Avrupalılar üzerinde kullanmışlardır. Ayrıca İslam orduları, kalelerini bu yaylarla savunmuşlardır. Genelde doğuda savunma aracı olarak görevi yapmıştır. Amerika keşfedildikten sonra malzeme kıtlığı nedeniyle ateşli silahlar yerine bir süre kurmalı yaylar tercih edilmiştir.

Çinliler, kurmalı yayı geliştirerek otomatikleştirmişlerdir. İsmi Chu-ko-nu (Çince: 連弩) olarak geçer. Normal kurmalı yay üzerine eklenen bir şarjör ve koldan oluşur. Kolunun ileri-geri hareketiyle şarjördeki oklar sırayla atılmaya başlanır. Ağır ve hantal olduğu için kucakta taşınır. Sol elle gövdeden, sağ elle koldan tutularak kullanılır. Nişan alması biraz zordur; ancak önemli olan attığı ok sayısıdır. En büyük özelliği hiç kurmaya vakit kaybetmeden okların hızlı bir şekilde (eğer yay sabitlenmişse) hedefe yağmur etkisi yapmasıdır. Çok etkili bir silahtır, özellikle kale savunmalarında kullanılmıştır. En avantajlı tarafı da her askerin kolaylıkla kullanabilmesidir. Özellikle eğitimsiz askerler için tercih edilebilecek bir silahtır.

Günümüz teknolojisiyle avcılık için tasarlanmış dürbünlü ve lazer görüşlü modelleri de mevcuttur. Günümüzde marangozluktan anlayan ve ahşap çeşitlerinden anlayan insanların bu silahlardan birini kolaylıkla yapabilmesine rağmen piyasada ticari olarak özellikle karbon fiberden üretilmiş çok güçlü modelleri av meraklılarına hitap etmektedir. Günümüzde tatar yayı ile avlanmak başlı başına bir avcılık kategorisini teşkil etmektedir. Özellikle günümüzde yapılan Tatar yaylarının çok güçlü olmaları ve ateşli silahların aksine sessiz çalıştıkları için birçok ülkede kullanımları yasalarla sınırlandırılmıştır.

Bu yayın en önemli özelliği diğer yayların aksine çok iyi zırh delmesidir. Tam takım bir şövalyeyi çok rahat öldürebilirdi. Bu nedenle Orta Çağ'da çok ölümcül bir silah özelliği taşımaktadır. Ancak yakın mesafede çok etkilidir, menzili çok yüksek değildir. Uzak hedefler için isabetli değildir.
Kurmalı yayın en büyük dezavantajı iki atış arasındaki sürenin uzunluğudur. Bir ok attıktan sonra tahta gövdeye yeni bir ok yerleştirip mekanizmayı kurmak gerekmektedir. Yaklaşık olarak dakikada iki ok atar. Yalnız modeline göre değişebilir, örneğin Çinlilerin kullandığı otomatik kurmalı yay ardı ardına 10 (değişebilir) ok atar. En önemli avantajı mekanizma gerildikten sonra istenildiği kadar beklemeye izin vermesidir, bu şekilde hedef izlenebilir, aniden hedefe atılabilir.

http://www.arco-iris.com/George/chu-ko-nu.htm 2 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.castles.me.uk/medieval-crossbow.htm 4 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

f: R → R ye tanımlı ve her noktada sürekli ve türevli bir fonksiyon olsun.
f'(x) = F(x) ise

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        ∫
        F
        (
        x
        )
        
        d
        x
        +
        C
      
    
    {\displaystyle f(x)=\int F(x)\,dx+C}
  

olur.
Belirli integral ise alt ve üst sınırlarla belirlendiğinden integral alma işleminden sonra sınırlar ilkel fonksiyona konularak birbirinden çıkarılır ve değer yani fonksiyonun o sınırlar arasında belirttiği alan bulunmuş olur.
Örneğin; a'dan b'ye kadar F(x) fonksiyonun belirttiği alan (S) ya da alt sınırı : a, üst sınırı : b olan integralin değeri istenirse:
1 - İntegralin önündeki fonksiyonun integrali alınır. 

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        ∫
        F
        (
        x
        )
        
        d
        x
        +
        C
      
    
    {\displaystyle f(x)=\int F(x)\,dx+C}
  

olarak bulunur.
2 - Bulunan f(x) fonksiyonuna önce üst sınır (b) verilerek f(b) bulunur.Sonra da alt sınır olan (a) verilir ve f(a) bulunur.
3 - Son aşamada f(b)-f(a) işlemi yapılarak istenen değer (a ve b arasındaki F(x)'in belirttiği alan (S)) bulunur.

  
    
      
        S
        =
        
          ∫
          
            a
          
          
            b
          
        
        f
        (
        x
        )
        
        d
        x
        =
        F
        (
        b
        )
        −
        F
        (
        a
        )
      
    
    {\displaystyle S=\int _{a}^{b}f(x)\,dx=F(b)-F(a)}
  

ör.
  
    
      
        
          ∫
          
            4
          
          
            5
          
        
        3
        x
        +
        2
        
        d
        x
        =
        (
        
          
            3
            2
          
        
        
          x
          
            2
          
        
        +
        2
        x
        )
        
          
            |
          
          
            4
          
          
            5
          
        
        =
        
          
            31
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \int _{4}^{5}3x+2\,dx=({\frac {3}{2}}x^{2}+2x)|_{4}^{5}={\frac {31}{2}}}

Dalga denklemi fizikte çok önemli yere sahip bir kısmi diferansiyel denklemdir. Bu denklemin çözümlerinden, ses, ışık ve su dalgalarının hareketlerini betimleyen fiziksel nicelikler çıkar. Kullanım alanı, akustik, akışkanlar mekaniği ve elektromanyetikte oldukça fazladır. Genellikle elektromanyetik dalgalar gibi dalgalar için dalga denkleminin vektörel formülasyonu kullanılır. Bu formülasyonda elektrik alanları 
  
    
      
        (
        
          E
          
            x
          
        
        ,
        
          E
          
            y
          
        
        ,
        
          E
          
            z
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (E_{x},E_{y},E_{z})}
  
 şeklindeki vektörlerle gösterebilir ve vektörün her bi bileşeni skaler dalga denklemine uymak zorundadır. Yani vektörel dalga denklemleri çözülürken her bir bileşen ayrı ayrı çözülür. Denklemin en basit hali aşağıdaki şekliyle gösterilir,

  
    
      
        
          
            
              ∂
              
                2
              
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        u
        =
        
          c
          
            2
          
        
        (
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                x
                
                  1
                
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                x
                
                  3
                
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        .
        .
        .
        .
        )
      
    
    {\displaystyle {\partial ^{2} \over \partial t^{2}}u=c^{2}({\partial ^{2}u \over \partial x_{1}^{2}}+{\partial ^{2}u \over \partial x_{2}^{2}}+{\partial ^{2}u \over \partial x_{3}^{2}}+....)}
  

Burada c reel bir sabittir ve genellikle dalganın hızıdır, u bir dalganın pozisyonunu gösterir, t zamandır ve x dalganın uzaydaki pozisyonudur. Denklemin dalga hareketinde bulunan herhangi bir u skaler büyüklüğü için birkaç diğer gösterimleri aşağıdaki gibidir,

Dalganın dağılması, yani ilerledikçe başka başka frekanslar haline bürünmesi olgusu (dağılım) göz önüne alınırsa denklemde c yerine faz hızı 
  
    
      
        
          v
          
            f
          
        
        =
        
          
            w
            k
          
        
      
    
    {\displaystyle v_{f}={\frac {w}{k}}}
  
 kullanılır. Ayrıca daha gerçekçi sistemlerde hızın, dalganın genliğine bağlı olduğu dikkate alındığından denklem doğrusal olmayan

  
    
      
        
          (
          
            c
            
              u
              
                2
              
            
            
              ∇
              
                2
              
            
            −
            
              D
              
                t
              
              
                2
              
            
          
          )
        
        u
        =
        0
      
    
    {\displaystyle \left(cu^{2}\nabla ^{2}-D_{t}^{2}\right)u=0}
  

şeklinde biçimlenir.

Laplasyen tek boyutta adi türeve dönüşür. 
  
    
      
        
          ∇
          
            2
          
        
        →
        
          
            
              d
              
                2
              
            
            
              d
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \nabla ^{2}\to {\frac {d^{2}}{dx^{2}}}}
  

        η
        ≡
        x
        −
        c
        t
        
      
    
    {\displaystyle \eta \equiv x-ct\,}
  
 ve 
  
    
      
        ξ
        ≡
        x
        +
        c
        t
        
      
    
    {\displaystyle \xi \equiv x+ct\,}
  

tanımları yapılarak zincir kuralı yardımıyla:

  
    
      
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              η
            
          
        
        
          
            
              ∂
              η
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        +
        
          
            
              ∂
              u
            
            
              ∂
              ξ
            
          
        
        
          
            
              ∂
              ξ
            
            
              ∂
              x
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial u}{\partial x}}={\frac {\partial u}{\partial \eta }}{\frac {\partial \eta }{\partial x}}+{\frac {\partial u}{\partial \xi }}{\frac {\partial \xi }{\partial x}}}
  

yazılabilir. 

  
    
      
        
          
            
              ∂
              η
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        
          
            
              ∂
              ξ
            
            
              ∂
              x
            
          
        
        =
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial \eta }{\partial x}}={\frac {\partial \xi }{\partial x}}=1}
  

olduğundan,

  
    
      
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                x
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                η
                
                  2
                
              
            
          
        
        +
        2
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              η
              ∂
              ξ
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                ξ
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {\partial ^{2}u}{\partial x^{2}}}={\frac {\partial ^{2}u}{\partial \eta ^{2}}}+2{\frac {\partial ^{2}u}{\partial \eta \partial \xi }}+{\frac {\partial ^{2}u}{\partial \xi ^{2}}}}
  

ifadesi ve aynı yol izlenerek

  
    
      
        
          
            1
            
              c
              
                2
              
            
          
        
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                η
                
                  2
                
              
            
          
        
        −
        2
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              η
              ∂
              ξ
            
          
        
        +
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
                ξ
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{c^{2}}}{\frac {\partial ^{2}u}{\partial t^{2}}}={\frac {\partial ^{2}u}{\partial \eta ^{2}}}-2{\frac {\partial ^{2}u}{\partial \eta \partial \xi }}+{\frac {\partial ^{2}u}{\partial \xi ^{2}}}}
  

ifadesi elde edilebilir. İki denklem birbirinden çıkartılarak dalga denklemi buradan,

  
    
      
        
          
            
              
                ∂
                
                  2
                
              
              u
            
            
              ∂
              
            

Sayısal veri, dijital veri veya dijital sinyal, sayısallaştırılmış sinyal. Bir analog veriden belirli örnekler alınır ve analog sinyalin tam karşılığı olmayan dijital sinyal oluşturulur. Girişteki verinin saklanma veya aktarılma şeklinin değiştirilmesiyle elde edilir.
Sayısal veri ile analog veri arasındaki en büyük fark, analog verinin sürekli (İngilizce: continuous) olan bir ölçekte, sayısal verinin ise rakamlarla sınırlı olan, sürekli olmayan (İngilizce: discrete) bir ölçekte var olmasıdır.
Sayısal veri, rakamların arka arkaya dizilmesi ile elde edildiği için üzerinde biçim değişikliği işlemi yapılabilir. Bu biçim değiştirme, birçok alanda karşımıza çıkabilir:

Sayısal ses alanında, WAV biçimindeki ses MP3 biçimine çevrilebilir
Sayısal resim alanında, PNG biçimindeki bir resim JPEG biçimine çevrilebilir
Herhangi bir veri, RSA kullanılarak şifrelenebilir.
Dijital veri: Olgu, kavram ya da komutların, iletişim, yorum ve işlem için elverişli biçimsel ve uzlaşımsal bir gösterimi.
Buna ek olarak, bir sayısal veriye hata düzeltme kodları eklenerek verinin bozulsa bile tamir edilebilmesi sağlanabilir. Ayrıca, sayısal veri gönderilirken başka bir sayısal veri ile aynı ortama konulup gönderilebilir. Tüm bu avantajlar doğrultusunda sayısal veri, hem karasal, hem de hücresel ağ, İnternet, film ve müzik depolaması gibi birçok alanda analog verinin yerini almıştır.

Doğrusal ya da lineer denklem terimlerinin her biri ya birinci dereceden değişken ya da bir sabit olan denklemlerdir. Böyle denklemlere "doğrusal" denmesinin nedeni içerdikleri terim ve değişkenlerin sayısına bağlı olarak (n) düzlemde ya da uzayda bir doğru belirtmesindendir. Doğrusal denklemlerin en yaygını bir 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
 değişkeni içeren aşağıdaki formdur:

  
    
      
        y
        =
        m
        x
        +
        b
        .
        
      
    
    {\displaystyle y=mx+b.\,}
  

Burada, 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 sabiti doğrunun eğimini belirler; 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 sabiti ise denklemin x ve y eksenlerini keseceği noktaları belirler (yani 
  
    
      
        m
      
    
    {\displaystyle m}
  
 sabiti değişmesi fonksiyonun artış miktarını etkilerken 
  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 sabitinin değişmesi doğrunun düzlemde ötelenmesine neden olur). Aynı terimde iki değişken barındıran (
  
    
      
        x
        y
      
    
    {\displaystyle xy}
  
) ya da değişken terimin derecesi 1'den farklı olan denklemler (
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}}
  
) doğrusal değildir.

Aşağıdak formlar basit matematik bilgisiyle yazılabilecek 8 boyutlu doğrusal denklem örnekleridir. Burada büyük harfler sabitlerin 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 ve 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
'ler değişkenlerin yerine kullanılmıştır.

        A
        x
        +
        B
        y
        +
        C
        =
        0
        ,
        
      
    
    {\displaystyle Ax+By+C=0,\,}
  

Hem A hem B'nin sıfıra eşit olmadığı durumlarda denklem genelde A ≥ 0 olacak şekilde yazılır. Denklemin kartezyen koordinat sistemi bir doğru belirtir. A sıfır olmadıkça denklem x eksenini değeri -C/A olan bir a noktasında keser, B sıfır olmadıkça denklem y eksenini değeri -C/B olan bir b noktasında keser. -A/B ise denklemin eğimini (m'yi) verir.

        A
        x
        +
        B
        y
        =
        C
        ,
        
      
    
    {\displaystyle Ax+By=C,\,}
  

A ve B sıfır olmadıkça A, B ve C en büyük ortak çarpanı 1 olan tam sayılardan seçilir. Genelde A ≥ 0'dır. A sıfır olmadıkça denklem x eksenini değeri C/A olan bir a noktasında keser, B sıfır olmadıkça denklem y eksenini değeri C/B olan bir b noktasında keser. A/B ise denklemin eğimini (m'yi) verir.

        y
        =
        m
        x
        +
        b
        ,
        
      
    
    {\displaystyle y=mx+b,\,}
  

m eğimi ve b de y eksenini kesim noktasını gösterir. Çünkü 
  
    
      
        x
        =
        0
      
    
    {\displaystyle x=0}
  
 olduğunda 
  
    
      
        y
        =
        b
      
    
    {\displaystyle y=b}
  
 olur.

        y
        −
        
          y
          
            1
          
        
        =
        m
        ⋅
        (
        x
        −
        
          x
          
            1
          
        
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle y-y_{1}=m\cdot (x-x_{1}),}
  

m eğimi ve tek noktası (x1,y1) bilinen doğrunun denklemidir.

            x
            E
          
        
        +
        
          
            y
            F
          
        
        =
        1.
      
    
    {\displaystyle {\frac {x}{E}}+{\frac {y}{F}}=1.}
  

E ve F sıfırdan farklı olmalıdır. Doğru ve x ekseninin kesiştiği nokta (x ekseninin kesim noktası) E ve y ekseninin kesim noktası F'dir. A = 1/E, B = 1/F ve C = 1 alınarak kolaylıkla standart forma dönüştürülebilir.

        y
        −
        k
        =
        
          
            
              q
              −
              k
            
            
              p
              −
              h
            
          
        
        (
        x
        −
        h
        )
        ,
      
    
    {\displaystyle y-k={\frac {q-k}{p-h}}(x-h),}
  

İki noktası bilinen (h,k)(p,q) doğrunun denklemidir. Eğim m = (q−k) / (p−h)'dir.

        x
        =
        T
        t
        +
        U
        
      
    
    {\displaystyle x=Tt+U\,}
  

ve

  
    
      
        y
        =
        V
        t
        +
        W
        .
        
      
    
    {\displaystyle y=Vt+W.\,}
  
 olsun
şeklinde iki denklemdir. eğim m = V / T, x-kesim noktası a=(VU−WT) / V ve y-kesim noktası b=(WT−VU) / T

        y
        sin
        ⁡
        ϕ
        +
        x
        cos
        ⁡
        ϕ
        −
        p
        =
        0
        ,
        
      
    
    {\displaystyle y\sin \phi +x\cos \phi -p=0,\,}
  
12
φ normalin eğim açısı ve p de normalin uzunluğudur. Normal doğru ve başlangıç noktası (orijin) arasında doğruya dik olacak en kısa doğru parçasıdır. Tüm katsayılar by 
  
    
      
        
          
            
              A
              
                2
              
            
            +
            
              B
              
                2
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {A^{2}+B^{2}}}}
  
'a bölünerek ve eğer C > 0'sa tüm katsayılar -1'le çarpılarak (böylece son katsayı negatif olur) rahatça bulunabilir. Alman Matematikçi Ludwig Otto Hesse'nin anısına bu form ayrıca Hesse standart formu olarak da anılır.
Bazen denklemlerde sadeleştirme işlemlerinden sonra eşitsizlik söz konusu olabilir, 1 = 0 gibi. Bu gibi eşitsizlikler tutarsız eşitsizliklerdir, yani hiçbir x ve y değeri için doğru değildir. 3x + 2 = 3x − 5 buna örnek olabilir.
Birden fazla doğrusal denklemin olduğu durumlar doğrusal denklem sistemi olarak adlandırılır.

Yukarıdaki tüm formlarda y, x'in bir fonksiyonudur. Fonksiyon grafiği denklem grafiğiyle aynıdır.
Denklemdeki y = f(x) varsayılırsa f fonksiyonu aşağıdaki özelliklere sahiptir:

  
    
      
        f
        (
        x
        +
        y
        )
        =
        f
        (
        x
        )
        +
        f
        (
        y
        )
        
      
    
    {\displaystyle f(x+y)=f(x)+f(y)\,}
  

ve

  
    
      
        f
        (
        a
        x
        )
        =
        a
        f
        (
        x
        )
        ,
        
      
    
    {\displaystyle f(ax)=af(x),\,}
  

Bunları sağlayan fonksiyonlara doğrusal fonksiyon denir.

Doğrusal denklemler ikiden fazla değişkene de sahip olabilirler, n terimli genel denklemimiz aşağıdaki gibi olsun:

  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
        
          x
          
            1
          
        
        +
        
          a
          
            2
          
        
        
          x
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          a
          
            n
          
        
        
          x
          
            n
          
        
        =
        b
        .
      
    
    {\displaystyle a_{1}x_{1}+a_{2}x_{2}+\cdots +a_{n}x_{n}=b.}
  

Burada, a1, a2, …, an katsayılar, x1, x2, …, xn değişkenlerdir ve b de sabittir. Üç değişkenli denklemlerde genelde x1 yerine sadece x, x2 sadece y ve x3 yerine z kullanılır.
Böyle bir denklem n-boyutlu bir Öklid uzayında (n–1)-boyutlu hiper düzlem belirtir.

Doğru (matematik)
İkinci dereceden denklemler
Üçüncü dereceden denklemler
Denklem
Polinom
Fonksiyon

Matematik biliminde, özellikle yöneylem araştırması uygulamalı dalında, doğrusal programlama  problemleri bir doğrusal amaç fonksiyonunun doğrusal eşitlik ve/veya eşitsizlik kısıtlamalarını sağlayacak şekilde optimizasyon (yani amaç fonksiyonu değerinin en küçüklenmesi veya en büyüklenmesinin) yapılmasıdır. Bir optimizasyon modeli eğer sürekli değişkenlere ve tek bir doğrusal amaç fonksiyonuna sahipse ve tüm kısıtlamaları doğrusal eşitlik veya eşitsizliklerden oluşuyorsa, doğrusal (lineer) program olarak adlandırılır. Başka bir deyişle, modelin tek-amaçlı fonksiyonu ve tüm kısıtlamaları, süreklilik gösteren karar değişkenlerinin ağırlıklı toplamlarından oluşmalıdır.
Doğrusal (lineer) programlamadaki doğrusal (lineer) sözcüğü, modeldeki tüm matematiksel fonksiyonların doğrusal (lineer) olması gerektiğini belirtir. Programlama kelimesi ise bilgisayar programlama'ya işaret etmez; daha çok planlama ile eş anlamlıdır. Dolayısıyla doğrusal (lineer) programlama, birçok uygun alternatif arasından belirlenmiş bir hedefe uyan optimal çözümü bulacak aktivitelerin planlanmasını içerir.
Fazla matematiksel olmayan terimler ile, bir seri doğrusal eşitlik veya eşitsizlik şeklinde ifade edilmiş koşullara bağlı olarak (en küçük maliyet veya en büyük kâr gibi) en iyi sonuca varılmasıdır.
Matris notasyonu kullanılarak	 

maks  
  
    
      
        
          
            c
          
          
            T
          
        
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {c} ^{T}\mathbf {x} }
  

sk 
  
    
      
        A
        
          x
        
        ≤
        
          b
        
      
    
    {\displaystyle A\mathbf {x} \leq \mathbf {b} }
  

  
    
      
        
          x
        
        ≥
        0
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} \geq 0}
  

Burada 

  
    
      
        
          c
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {c} }
  
 amaç fonksiyonu katsayılarını (1xn) kapsayan vektördür ve T-üstü transpoz notasyonu olup

  
    
      
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} }
  
 değişkenleri kapsayan bir (1xn) vektördür.

  
    
      
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {A} }
  
 bir (mxn) katsayılar matrisidir.

  
    
      
        
          b
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {b} }
  
 (mx1) sol-tarafta olan sabit değerler vektörüdür.
Genel olarak bir doğrusal programlama probleminde 
  
    
      
        
          b
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {b} }
  
, 
  
    
      
        
          A
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {A} }
  
  ve 
  
    
      
        
          b
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {b} }
  
 matrislerinde sayısal değerler halinde problem başlangıcında verilir ve 
  
    
      
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} }
  
 vektörü için sayısal değişken değerleri sonuç olarak, problem çözülmekle, bulunur.

Doğrusal programlama birçok pratik alanda kullanım sahası bulmaktadır. Özellikle birçok işletme ve ekonomi sorunlarına özel veya kamu sektöründe devamlı kullanılmaktadır. Nakliyat, enerji üretimi ve dağıtımı, telekomunikasyon, sınai üretim gibi teknik işletmecilik gerektiren alanlarında bulunan birçok firmalar doğrusal programlamayı çok kullanmaktadırlar. Doğrusal programlama işletmecilik alanlarında çok kapsamlı ve çok çeşitli sorunların çözülebilmesini sağlamaktadır. Bunlar sorunlar arasında planlama, yol gösterme, zaman programlaması, iş ve işçi tahsis edilmesi gibi önemli sorunlar doğrusal programlama kullanılarak modellenebilmektedir.

Doğrusal eşitsizlikler sistemi şeklindeki bir problemin incelenmesi ta Fourierin çalışmalarına kadar dayanmaktadır ve bu tanınmış matematikçi anısına Fourier-Motzkin eliminasyon yöntemi şeklinde isimlendirilmiştir.
1920'lerde Sovyet Rusya'da tüm ekonomi planlaması konuları pratikte ön plana geçmişken teorik olarak tüm ekonominin nasıl planlanabileceğini göstermek için yapılan teorik çalışmalar arasında Leonid Kantoroviç'in katkısı ilk defa bir doğrusal programlama probleminin açıkça ortaya çıkarılmasına yol açmıştır. Ne yazık ki teorinin pratik planlamaya uygulanmasının imkânsızlığı  ve ideolojik nedenler dolayısıyla Kantroviç'in bu çalışmasının önemi ancak II. Dünya Savaşından sonra anlaşılabilmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Amerika'da ortaya çıkan lojistik tahsis sorunlarını incelemek için kurulan bir araştırma grubu, grup başkanı olan George Dantzig etrafında, bu türlü sorunların çözülmesi için doğrusal programlama probleminin tanımlanması gereğini ortaya çıkartmışlar ve bu türlü doğrusal programlama problemlerinin çözümü için simpleks algoritması adını verdikleri bir çözüm sistemi ortaya atmışlardır. Özellikle bu matematik modelin ve çözüm algoritmasının, maliyetleri ve getirileri planlama suretiyle harp masraflarının kısılmasına yol açtığı açıkça görüldüğü için bu teorik ve pratik gelişmeler 1947'ye kadar devlet sırı olarak saklı kalmıştır. 1947'de John von Neumann, özellikle oyunlar teorisi ile de ilgileniyorken, ikincillik teorisini geliştirmiştir.
Bu zaman kadar doğrusal programlamaya yaptıkları katkılar nedeni ile Kantoroviç, Dantzing ve von Neumann'a 1975'te Nobel Ekonomi ödülü verilmiştir.
1947'den sonra özellikle geliştirilen bilgisayar uygulamaları ile birlikte özellikle büyük özel sanayi birimleri ve büyük devlet projeleri için birçok doğrusal programlama problem tanımlanmış ve simpleks algoritması ile çözülüp pratikte kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin petrol rafine şirketlerinin günlük üretim planlamaları ve çok girdili ve çok çıktılı üretim karışımı planlamaları için doğrusal programlama çözümlerini devamlı olarak kullanmaya başlamışlardır.
1979'da Leonid Haciyan doğrusal programlama probleminin polinom zaman içinde çözülebileceğini ilk defa ispat etmiştir. Fakat bu alanda çok daha önemli teorik ve pratik gelişmeler 1984'te Narendra Karmarkar'ın doğrusal programlama problemlerin çözülmesi için (simpleks algoritması yerine) içsel nokta yöntemi ortaya atması ile başlamıştır.
Doğrusal programlamanın pratik yararlılığı bu yöntemin ilk kullanılma problemlerinden biri olan ve Dantzig tarafından ortaya atılan 70 kişinin 70 göreve, karar verici kuruma en iyi sonuç çıkaracak şekilde, tahsis edilmesi örneğinin biraz daha ayrıntılarına bakmak suretiyle anlaşılabilir. Eğer çözüm için her mümkün tahsisi teker teker elden geçirip her biri için amaca yaptığı katkıyı bulmak deneyimine girişilirse, bu kadar çok büyük sayıda permutasyonun elden geçirilmesinin imkânsız olduğu hemen açığa çıkar; çünkü gerekli permütasyon sayısı bütün yakın evrende bulunan parçacıkların sayısına yaklaşır. Eğer bu problem doğrusal programlama şeklinde belirtilip en iyi çözümü bulma kararı verirsek, en zor ve zaman alıcı çabanın probleminin çözümünde değil problemin programa girdisinin hazırlanmasında olduğu anlaşılır. Bu problemin bilgisayarla simpleks algoritması kullanılarak çözülmesi göz kırpma zamanı bile almaz. Doğrusal programlama kuramı arkasında bulunan teori, kontrol edilmesi gereken mümkün en iyi çözüm sayısını çok etkili şekilde azaltmaktadır.

Doğrusal programlama yönteminin çok olmasına rağmen matematik için çok önemli olan optimizasyon alanında çok büyük bir rol oynamasında çeşitli nedenler vardır. Yöneylem araştırması alanında birçok pratik problem doğrusal programlama problemi olarak tanımlanmaktadır. Doğrusal programlamanın bazı özel hallerinin, örneğin ağ şebekelerinde akışım veya çoklu mal akışımı problemlerinin, o kadar önemli oldukları anlaşılmıştır ki özel problem çözüm şekilleri ve algoritmaları ortaya çıkartmak için bu özel problem alanlarına büyük araştırma çabaları yöneltilmiştir.
Diğer tipte olan optimizasyon problemleri için ortaya çıkartılan algoritmaların çoğu özel alt problem olarak doğrusal programlama çözümlerini kapsamaktadır. Matematik optimizasyon kavram ve yöntemlerinin geliştirilmesi için yapılan çalışmaların geçmişine bakılırsa, bunların en önemli olanlarının çoğunun (örneğin dualite, koveksite, bölünebilirlik ve daha genelleştirmeler) ilk defa doğrusal programlama için ortaya atılıp geliştirildiği aşikar olarak görülmektedir.
Aynı şekilde pratik alanlar olan işletmecilik ve mikroiktisat alanlarında etkin mal ve hizmet üretimi ve arzı için gelirleri maksimum hale getirmek veya maliyet ve masrafları minimum hale getirmek için, doğrusal programlama çok büyük katkılarda bulunmaktadır. Doğrusal programlamanın bu pratik alanlardaki kullanıldığı problemler arasında yiyecek maddelerinin harmanlanması, envanter kontrolü, insan ve makine kaynaklarının en iyi şekilde tahsis edilmeleri, ilan kampanyalarının planlaması, elektrik ve diğer enerji için toptan fiyatlama ve tahsis planlaması vb. bulunmaktadır.

Bir doğrusal programlama probleminin tanımlanması için en uygun ve alışılmış olan şekline standart şekil adı verilmektedir. Bu standart şekilde bir doğrusal programlama problemi üç özel parçadan oluşmaktadır:
Her doğrusal program problemi bir genel standart doğrusal program problemine (yani kanonik şekille) dönüştürülebilir. Matematiksel olarak bir genel standart doğrusal program problemi basitçe bir şekilde şöyle ifade edilir:

Amaç fonksiyonu - Bir maksimize edilecek doğrusal amaç fonksiyonu
Genel olarak n değişkenli problem için:
maks  
  
    
      
        
          
            c
          
          
            T
          
        
        
          x
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {c} ^{T}\mathbf {x} }
  
  veya
maks 
  
    
      
        
          c
          
            1
          
        
        
          x
          
            1
          
        
        +
        
          c
          
            2
          
        
        
          x
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          c
          
            n
          
        
        
          x
          
            n
          
        
      
    
 

Jacobi metodu (diğer adıyla Jacobi yinelemeli  metodu), sayısal lineer cebirde lineer denklemlerin diyagonal olarak baskın sistemlerin çözümlerinin belirlenmesi için oluşturulmuş bir algoritmadır. Her diyagonal eleman tek tek çözülür ve yaklaşık bir değer olarak alınır. Bu aşama onlar yakınsayana kadar tekrarlanır. Bu algoritma matris köşegenleştirilmesi Jacobi dönüşüm  metodunun (diğer adıyla Jacobi özdeğer algoritmasının) sadeleştirilmiş şeklidir. Bu metot daha sonra Carl Gustav Jacob Jacobi olarak isimlendirilmiştir.

n lineer denklemli bir kare sistemi verilmiş olsun.

  
    
      
        A
        
          x
        
        =
        
          b
        
      
    
    {\displaystyle A\mathbf {x} =\mathbf {b} }
  

  
    
      
        A
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    a
                    
                      11
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      12
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      1
                      n
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      21
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      22
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      2
                      n
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      n
                      1
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      n
                      2
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      n
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        ,
        
        
          x
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    x
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  
                    x
                    
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        ,
        
        
          b
        
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    b
                    
                      1
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    b
                    
                      2
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  
                    b
                    
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle A={\begin{bmatrix}a_{11}&a_{12}&\cdots &a_{1n}\\a_{21}&a_{22}&\cdots &a_{2n}\\\vdots &\vdots &\ddots &\vdots \\a_{n1}&a_{n2}&\cdots &a_{nn}\end{bmatrix}},\qquad \mathbf {x} ={\begin{bmatrix}x_{1}\\x_{2}\\\vdots \\x_{n}\end{bmatrix}},\qquad \mathbf {b} ={\begin{bmatrix}b_{1}\\b_{2}\\\vdots \\b_{n}\end{bmatrix}}.}
  

A matrisi diyagonal (D) ve geriye kalan (R) bileşenlerine ayrılır.

  
    
      
        A
        =
        D
        +
        R
        
        
          where
        
        
        D
        =
        
          
            [
            
              
                
                  
                    a
                    
                      11
                    
                  
                
                
                  0
                
                
                  ⋯
                
                
                  0
                
              
              
                
                  0
                
                
                  
                    a
                    
                      22
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  0
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  0
                
                
                  0
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      n
                      n
                    
                  
                
              
            
            ]
          
        
        
           and 
        
        R
        =
        
          
            [
            
              
                
                  0
                
                
                  
                    a
                    
                      12
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      1
                      n
                    
                  
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      21
                    
                  
                
                
                  0
                
                
                  ⋯
                
                
                  
                    a
                    
                      2
                      n
                    
                  
                
              
              
                
                  ⋮
                
                
                  ⋮
                
                
                  ⋱
                
                
                  ⋮
                
              
              
                
                  
                    a
                    
                      n
                      1
                    
                  
                
                
                  
                    a
                    
                      n
                      2
                    
                  
                
                
                  ⋯
                
                
                  0
                
              
            
            ]
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle A=D+R\qquad {\text{where}}\qquad D={\begin{bmatrix}a_{11}&0&\cdots &0\\0&a_{22}&\cdots &0\\\vdots &\vdots &\ddots &\vdots \\0&0&\cdots &a_{nn}\end{bmatrix}}{\text{ and }}R={\begin{bmatrix}0&a_{12}&\cdots &a_{1n}\\a_{21}&0&\cdots &a_{2n}\\\vdots &\vdots &\ddots &\vdots \\a_{n1}&a_{n2}&\cdots &0\end{bmatrix}}.}
  

Bu çözüm daha sonra :
  
    
      
        
          
            x
          
          
            (
            k
            +
            1
            )
          
        
        =
        
          D
          
            −
            1
          
        
        (
        
          b
        
        −
        R
        
          
            x
          
          
            (
            k
            )
          
        
        )
        .
      
    
    {\displaystyle \mathbf {x} ^{(k+1)}=D^{-1}(\mathbf {b} -R\mathbf {x} ^{(k)}).}
  
 aracılığıyla yinelemeli olarak elde edilir.
Eleman tabanlı formül böylece :
  
    
      
        
          x
          
            i
          
          
            (
            k
            +
            1
            )
          
        
        =
        
          
            1
            
              a
              
                i
                i
              
            
          
        
        
          (
          
            
              b
              
                i
              
            
            −
            
              ∑
              
                j
                ≠
                i
              
         

Kesme hatası şu şekilde anlaşılabilir: Sayısal analiz ve bilimsel hesaplamalarda, sonsuz sayıda terimden oluşan bir toplama işlemi, gerektiği zaman, herhangi bir teriminden itibaren kesilerek ikiye ayrılır. Ardından sonlu sayıda terimden oluşan değerce büyük olan ilk kısmın, sonsuz sayıda olan tüm toplama işlemine eşit olduğunun varsayılır. Kesilerek atılan ikinci (geri kalan) kısmın değerce büyüklüğünün ilk kısma göre çok ufak olduğu farz edilir. Bu yaklaşımda oluşan hata bağıl olarak küçüktür ve bu hataya kesme hatası denir.
Örneğin, bir 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 fonksiyonunu Taylor serisi ile ele alalım.
Her dereceden türevli, gerçek ya da karmaşık bir 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 fonksiyonunun a gerçel ya da karmaşık bir sayı olmak üzere 
  
    
      
        (
        a
        −
        r
        ,
        a
        +
        r
        )
      
    
    {\displaystyle (a-r,a+r)}
  
 aralığındaki Taylor serisi şu şekilde tanımlanabilir:

  
    
      
        f
        (
        a
        )
        +
        
          
            
              
                f
                ′
              
              (
              a
              )
            
            
              1
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        )
        +
        
          
            
              
                f
                ″
              
              (
              a
              )
            
            
              2
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            2
          
        
        +
        …
        +
        
          
            
              
                f
                
                  (
                  n
                  )
                
              
              (
              a
              )
            
            
              n
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        
          )
          
            n
          
        
        +
        …
      
    
    {\displaystyle f(a)+{\frac {f'(a)}{1!}}(x-a)+{\frac {f''(a)}{2!}}(x-a)^{2}+\ldots +{\frac {f^{(n)}(a)}{n!}}(x-a)^{n}+\ldots }
  

Taylor serisi, yukarıda görüldüğü gibi, toplamı 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
 fonksiyonunu veren sonsuz sayıda terimden oluşmuştur. Bu terimlerin en büyük ilk iki teriminden sonrasını yok farz edersek:

  
    
      
        f
        (
        x
        )
        ≈
        f
        (
        a
        )
        +
        
          
            
              
                f
                ′
              
              (
              a
              )
            
            
              1
              !
            
          
        
        (
        x
        −
        a
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)\approx f(a)+{\frac {f'(a)}{1!}}(x-a)}
  

Son olarak, bu iki terimin toplamının 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle f(x)}
  
'e eşit olduğunu varsayarsanız, yok farz ettiğiniz terimlerin toplamı size kesme hatasının değerini verecektir.
Kesme hatasına yuvarlama hatası, kırpma hatası, yuvarlatma hatası da denildiğini hatırlatmak gerekir. Bu terimlerin tümü özünde aynı anlamdadır.
Kesme hatası, sıklıkla ayrıklaştırma hatasını da içerir. Ayrıklaştırma hatası, sonsuza giden bir sürecin sonucuna sonlu sayıda adımla yaklaşılan sayısal yöntemlerde (ör. hesaplamalı akışkanlar dinamiği (CFD) uygulamaları) ortaya çıkar. Örneğin, adi diferansiyel denklemler için kullanılan sayısal yöntemlerde, adım adım diferansiyel denklemin sonucuna yaklaşılır. Ancak, ne kadar çok adım ile yaklaşılırsa yaklaşılsın, yaklaşılarak bulunan değer ile diferansiyel denklemin gerçek değeri arasında bir fark olacaktır. İşte, bu yaklaşma sürecinde oluşan hataya da kesme hatası ya da ayrıklaşma hatası denir.
Kesme hatası teriminin bir başka kullanımı için Aritmetik taşma maddesine de bakılabilir.

Atkinson, Kendall A. (1989), An Introduction to Numerical Analysis (2.2 isbn=978-0-471-50023-0 bas.), New York: John Wiley & Sons, s. 20 KB1 bakım: Dikey çizgi eksik (link) 
Stoer, Josef; Bulirsch, Roland (2002), Introduction to Numerical Analysis (3.3 isbn=978-0-387-95452-3 bas.), Berlin, New York: Springer-Verlag, s. 1 KB1 bakım: Dikey çizgi eksik (link) .

Matematikte gerçel, karmaşık veya daha genel bir anlamda vektör değerli bir fonksiyonun kökü, fonksiyonun tanım kümesinde bulunan ve fonksiyonun 0 değerini aldığı noktalardır. Yani, eğer bir V kümesinden bir W vektör uzayına tanımlı bir fonksiyonu 

  
    
      
        f
        :
        V
        →
        W
      
    
    {\displaystyle f:V\to W}
  

varsa ve 

  
    
      
        x
        ∈
        V
        ,
         
        f
        (
        x
        )
        =
        0
        ∈
        W
      
    
    {\displaystyle x\in V,\ f(x)=0\in W}
  

koşulunu sağlıyorsa, o zaman 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
, 
  
    
      
        f
         
      
    
    {\displaystyle f\ }
  
'nin bir köküdür. Bir fonksiyonun kökü ile fonksiyonun 0 noktasında (eğer 0 tanım kümesinin bir elemanıysa) aldığı değer karıştırılmamalıdır. Eğer bir fonksiyon, gerçel sayılardan gerçel sayılara tanımlıysa, o zaman kökleri x-eksenini kestiği noktalardadır.
Bir fonksiyonun kökünden bahsedilirken, tanım kümesi ve değer kümesinden bahsedilmelidir. Mesela, 
  
    
      
        p
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle p(x)=x^{2}+1}
  
 fonksiyonunun gerçel bir kökü yokken karmaşık değerli iki kökü vardır ve bunlar da 
  
    
      
        i
      
    
    {\displaystyle i}
  
 ve 
  
    
      
        −
        i
      
    
    {\displaystyle -i}
  
 karmaşık sayılarıdır.
Belli başlı bazı fonksiyonların, özellikle polinomların, köklerini bulmak uygulamada yararlı sonuçlar getiren; ancak bazı teknikler de gerektiren bir uğraştır. Kökleri bulmaya yarayan bu tekniklere Newton yöntemi örnek olarak gösterilebilir. Karmaşık sayılar, ikinci ve üçüncü dereceden negatif diskriminanta sahip denklemlerin köklerini bulmaya çalışırken ortaya çıkmıştır.
Gerçel katsayılı ve gerçel değerler alan her tek dereceli polinomun en az bir tane kökü vardır; ancak yukarıda verilen örnekte de görüldüğü üzere çift dereceli fonksiyonların böyle bir özelliği yoktur. Diğer taraftan, Cebirin temel teoremi de karmaşık düzlemde n dereceli her polinomun n tane karmaşık kökü (dereceleri de sayılarak) olduğunu söylemektedir. Bu tür polinomların gerçel olmayan karmaşık değerli kökleri çift halinde gelmektedir: 
  
    
      
        z
         
      
    
    {\displaystyle z\ }
  
 bir kök ise 
  
    
      
        
          
            
              z
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {z}}}
  
 de bir köktür.
Viète formülleri ise bir polinomun köklerinin toplamları ve çarpımlarıyla polinomun katsayıları arasındaki ilişkiyi ifade etmektedir.
Matematikte çözülememiş problemlerden birisi de Riemann zeta fonksiyonunun bayağı olmayan köklerinin hepsinin karmaşık düzlemdeki 
  
    
      
        R
        e
        (
        z
        )
        =
        
          
            1
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle Re(z)={\frac {1}{2}}}
  
 doğrusu üzerinde olduğunu göstermektir.

Sıfır (karmaşık analiz)
Kutup (karmaşık analiz)
Y-keseni

Lineer interpolasyon, lineer polinomlar kullanarak, verilerin bilindiği noktalardan yeni verilerin üretilmesini sağlayan bir eğri uydurma metodudur.

Koordinatları 
  
    
      
        (
        
          x
          
            0
          
        
        ,
        
          y
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{0},y_{0})}
  
 ve 
  
    
      
        (
        
          x
          
            1
          
        
        ,
        
          y
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{1},y_{1})}
  
 olan bilinen iki nokta arasındaki düz çizgi, lineer interpolant olarak isimlendirilir. 
  
    
      
        (
        
          x
          
            0
          
        
        ,
        
          x
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{0},x_{1})}
  
 aralığındaki bir x değeri için, düz çizgi üzerindeki y değeri aşağıdaki denklem ile verilir:

  
    
      
        
          
            
              y
              −
              
                y
                
                  0
                
              
            
            
              x
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
          
        
        =
        
          
            
              
                y
                
                  1
                
              
              −
              
                y
                
                  0
                
              
            
            
              
                x
                
                  1
                
              
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {y-y_{0}}{x-x_{0}}}={\frac {y_{1}-y_{0}}{x_{1}-x_{0}}}}
  

Bu denklem, geometrik olarak sağdaki figürden türetilebilir. Lineer interpolasyon, polinom interpolasyonunun n = 1'e ait özel çözümüdür.
Yukarıdaki denklem x'e ait bir bilinmeyen olan y değeri için çözülürse:

  
    
      
        y
        =
        
          y
          
            0
          
        
        +
        (
        x
        −
        
          x
          
            0
          
        
        )
        
          
            
              
                y
                
                  1
                
              
              −
              
                y
                
                  0
                
              
            
            
              
                x
                
                  1
                
              
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle y=y_{0}+(x-x_{0}){\frac {y_{1}-y_{0}}{x_{1}-x_{0}}}}
  

Bu formül, 
  
    
      
        (
        
          x
          
            0
          
        
        ,
        
          x
          
            1
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (x_{0},x_{1})}
  
 aralığı için lineer interpolasyon formülüdür. Aralığın dışında ise, formül lineer ekstrapolasyon formülü haline gelir.
Bu formül, aynı zamanda, ağırlıklı ortalama (İng. "weighted average") olarak düşünülebilir. Ağırlıklar değer aralığı uç noktalarından bilinmeyen noktaya olan uzaklıkla ters orantılıdır. Bir başka deyişle, yakın bir nokta uzak bir noktaya göre daha fazla ağırlığa (etkiye) sahiptir.
Ağırlıklar, 
  
    
      
        
          
            
              x
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
            
              
                x
                
                  1
                
              
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {x-x_{0}}{x_{1}-x_{0}}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              
                x
                
                  1
                
              
              −
              x
            
            
              
                x
                
                  1
                
              
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {x_{1}-x}{x_{1}-x_{0}}}}
  
 olarak ifade edilebilir. Bu terimler, bilinmeyen noktadan, değer aralığı uç noktalarına olan normalize uzaklıktır. Terimlerin toplamı 1'e eşit olduğundan, yukarıda elde edilen lineer interpolasyon formülü şu şekilde türetilebilir:

  
    
      
        y
        =
        
          y
          
            0
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  x
                  −
                  
                    x
                    
                      0
                    
                  
                
                
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                  −
                  
                    x
                    
                      0
                    
                  
                
              
            
          
          )
        
        +
        
          y
          
            1
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                  −
                  x
                
                
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                  −
                  
                    x
                    
                      0
                    
                  
                
              
            
          
          )
        
        =
        
          y
          
            0
          
        
        
          (
          
            1
            −
            
              
                
                  x
                  −
                  
                    x
                    
                      0
                    
                  
                
                
                  
                    x
                    
                      1
                    
                  
                  −
                  
                    x
                    
                      0
                    
                  
                
              
            
          
          )
        
        +
        
          y
          
            1
          
        
        
          (
          
            
              
                x
                −
                
                  x
                  
                    0
                  
                
              
              
                
                  x
                  
                    1
                  
                
                −
                
                  x
                  
                    0
                  
                
              
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle y=y_{0}\left(1-{\frac {x-x_{0}}{x_{1}-x_{0}}}\right)+y_{1}\left(1-{\frac {x_{1}-x}{x_{1}-x_{0}}}\right)=y_{0}\left(1-{\frac {x-x_{0}}{x_{1}-x_{0}}}\right)+y_{1}\left({\frac {x-x_{0}}{x_{1}-x_{0}}}\right)}
  

(x0, y0), (x1, y1), ..., (xn, yn)'den oluşan bir data setinin lineer interpolasyonu, dataya ait nokta çiftlerinden oluşan lineer interpolantların uç uca eklenmesi olarak tanımlanır. Bu, türevi (genellikle) süreksiz, diferansiyellenebilirlik sınıfı 
  
    
      
        
          C
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle C^{0}}
  
 olan bir sürekli eğriyi üretir.

Lineer interpolasyon, sıkça, iki noktada değeri bilinen bir f fonksiyonunun bir değerini yaklaşık olarak hesaplamakta kullanılır. Bu yaklaşıma ait hata (İng. "error") aşağıdaki gibi tanımlanır:

  
    
      
        
          R
          
            T
          
        
        =
        f
        (
        x
        )
        −
        p
        (
        x
        )
        
        
      
    
    {\displaystyle R_{T}=f(x)-p(x)\,\!}
  

Bu denklemde, p lineer interpolasyonun polinomudur:

  
    
      
        p
        (
        x
        )
        =
        f
        (
        
          x
          
            0
          
        
        )
        +
        
          
            
              f
              (
              
                x
                
                  1
                
              
              )
              −
              f
              (
              
                x
                
                  0
                
              
              )
            
            
              
                x
                
                  1
                
              
              −
              
                x
                
                  0
                
              
            
          
        
        (
        x
        −
        
          x
          
            0
          
        
        )
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle p(x)=f(x_{0})+{\fr

Çizge kuramında, en kısa yol problemi, bir çizgedeki iki düğümü bağlayan ve ağırlıkları toplamı en az olan ayrıtlar dizisini bulma problemidir.

Bu problemi çözen en bilindik algoritmalar şunlardır:

Dijkstra algoritması: ayrıt ağırlıkları eksi değerli olmamak üzere, tek kaynaklı en kısa yol problemini çözer.
Bellman–Ford algoritması: eksi değerli ayrıt ağırlıklarına izin verir şekilde, tek kaynaklı en kısa yol problemini çözer.
A* arama algoritması: iki düğüm arasındaki en kısa yolu bulur ve sezgisel yöntemlerle aramayı hızlandırır.
Floyd-Warshall algoritması: bütün düğüm çiftleri için en kısa yolları bulur, eksi değere izin verir.
Johnson algoritması: bütün düğüm çiftleri için en kısa yolları bulur, seyrek çizgelerde Floyd–Warshall algoritmasından daha hızlı çalışabilir.
Viterbi algoritması: ayrıtların olasılıksal ağırlıkları olan stokastik en kısa yol problemini çözer.
Özel durumlarda kullanışlı olan birçok algoritma mevcuttur.

Gezgin satıcı problemi yöneylem araştırması ve teorik bilgisayar bilimi alanlarında incelenen bir "kombinatoryel optimizasyon" problemidir.

Gezgin satıcı problemi şu şekilde tanımlanabilir:

Bir seyyar satıcı var;
Bu satıcı, mallarını 
  
    
      
        n
        
      
    
    {\displaystyle n\,}
  
 şehirde satmak istiyor;
Öte yandan, mantıklı bir şekilde, bu satıcı bu şehirleri mümkün olan en kısa şekilde ve her bir şehre maksimum bir kere uğrayarak turlamak istiyor.
Problemin amacı, satıcıya bu en kısa yolu sunabilmektir.
Bu problem, bir matematiksel problem olarak 1930'lu yıllarda formüle edilmiştir. Optimizasyon konusunda en derin inceleme konularından biridir. "Hesaplamanın karmaşıklığı" teorisine göre çözümü NP-Tam olan en önemli algoritma problemlerinden biridir. Bundan dolayı seyyar satıcı problemlerini etkin olarak çözebilecek bir algoritma olmadığı kabul edilmektedir. Diğer bir deyimle en kötü durumda algoritma kullanılırken yapılan hesapların sayısının (yani bilgisayar kullanma zamanının) şehir sayıları arttıkça üstel olarak artması çok olasıdır. Bazı durumlarda sadece yüz şehirlik liste olmasına rağmen çözüm yapılırken çözümün yıllar alabileceği iddia edilmektedir.
Diğer optimizasyon problemlerine bir nirengi noktası ve bir mihenk taşı gibi yol gösterici ve değerleyici problem olarak kullanılmaktadır. Problem sonucunu hesaplamak, çok zor olmakla beraber hem tam sonuç hem de "sezgisel (heuristic)" sonuçlar verebilecek birçok çözüm yöntemi bilinmektedir ve pratikte bazen on binlerce şehri ihtiva eden listelerden oluşan problemlerin çözülebileceği bilinmektedir.

Basit bir şekilde:

Başlangıç için seçebileceği 
  
    
      
        n
        
      
    
    {\displaystyle n\,}
  
 değişik şehir vardır
İlk şehirde, satıcının 
  
    
      
        n
        −
        1
        
      
    
    {\displaystyle n-1\,}
  
 değişik şehir arasında seçim hakkı vardır
İkinci şehirde, satıcının 
  
    
      
        n
        −
        2
        
      
    
    {\displaystyle n-2\,}
  
 değişik şehir arasında seçim hakkı vardır
vs.
Dolayısıyla, sonuç olarak satıcının 
  
    
      
        (
        n
        )
        !
        
      
    
    {\displaystyle (n)!\,}
  
 değişik tur arasından seçim hakkı olacaktır. Bu, 100 şehirlik bir tur için bile 
  
    
      
        9
        ,
        33
        ∗
        
          10
          
            157
          
        
        
      
    
    {\displaystyle 9,33*10^{157}\,}
  
 değişik tur etmektedir!
Su an itibarıyla bulunabilmiş en güçlü kesin çözüm sunan algoritma (Dinamik Programlama) ile 
  
    
      
        O
        (
        
          n
          
            2
          
        
        ∗
        
          2
          
            n
          
        
        )
        
      
    
    {\displaystyle O(n^{2}*2^{n})\,}
  
 zamanda çözülebilmektedir. Örneğin, 100 şehirlik bir tur için bu 
  
    
      
        1
        ,
        26
        ∗
        
          10
          
            30
          
        
        
      
    
    {\displaystyle 1,26*10^{30}\,}
  
 adım etmektedir.
Bugüne kadar çözülen en büyük seyyar satıcı problemi 33.810 noktalı bir problemdir ve bir mikroçipin model tasarımı için çözülmüştür. Bundan önceki en büyük seyyar satıcı problemi ise 24.978 noktalıdır ve İsveç'te yerleşimi olan her nokta için çözülmüştür. Bu çözüm, Intel Xeon 2,8 GHz bir işlemcinin 92 yılına denk bir sürede yapılmıştır (öte yandan, 96 bilgisayarlı bir ağ üzerinde çözüldüğünden çözülmesi 3 yıl sürmüştür). Şu anda çözülmeye çalışılan en büyük problem dünya üzerinde kayıtlı yerleşim olan her nokta için en kısa yolun ne olduğudur. Bu problem 1.904.711 şehir içermektedir.
Bu problem, seyyar satıcılardan öte internet üzerinde paketlerin yönlendirilmesi gibi konuların çözümünde de faydalı olacağından önemli bir problemdir.

Daha genel hâli için; Araç rotalama problemi

Seyyar satıcı problemi sitesi7 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişme:8.6.2010)

Königsberg'in yedi köprüsü; graf teorisinin temelini oluşturan ve XVIII. yüzyılda Königsberg köprülerinden ilhamlanılarak ortaya atılan ünlü bir matematik problemidir.

Königsberg kentinde Eski Pregel ve Yeni Pregel nehirleri birleşerek Pregel (Pregolya) nehrini oluşturmaktadır. Bu nehirler, şehri dört bölüme ayırmaktadır ve nehir üzerinde bu bölgeleri birleştiren yedi köprü bulunmaktadır. Merak edilen ise şudur: Bütün köprülerden bir ve yalnız bir defa geçmek koşulu ile bir yürüyüş yapılabilir mi?
Bu soru, 1736'da İsviçreli matematikçi Leonhard Euler tarafından cevaplandırılmıştır.

Aşağıdaki şekilde kara parçaları harflerle, köprüler ise sayılarla işaretlenmiştir. Önce çözümü biraz daha kolaylaştırmak ve şekli gereksiz bileşenlerden arındırmak amacıyla kara parçalarının noktalar, köprülerin ise bu noktaları birleştiren çizgiler olarak gösterildiği ikinci bir şekil yani graf (çizge) çizilir. Graflar graf elemanı, noktalar düğüm, düğüme bağlı olan elemanların sayısı ise düğüm derecesi olarak adlandırılmak üzere soru, grafın herhangi bir düğümünden başlayarak yedi elemanının her birini bir ve yalnız bir kere kullanarak dolaşma problemine dönüşmüş olur.

1736'da Euler'in incelemeleri böyle bir gezintinin mümkün olmadığını kanıtlamış ve bu tür dolaşmayı mümkün kılacak grafların şu özelliklere sahip olmaları gerektiğini göstermiştir: Birleşik bir grafın bütün elemanlarını bir ve yalnız bir defa kullanarak dolaşmak için o grafın tek dereceli düğümlerinin sayısı eğer varsa iki olmalıdır. Tek dereceli düğümler dolaşmanın başlangıç ve bitiş düğümleridir. Grafta böyle düğümler yoksa dolaşmaya herhangi bir düğümden başlanabilir.
Çözümün temelinde yatan düşünce şudur: Bir düğüm, başlangıç ya da bitiş düğümü değilse o düğüme gelen kişinin turu tamamlayabilmek için oradan ayrılması gerekecektir. Dolayısıyla bu tip düğümler çift dereceleri olmalıdır. Oysa tek dereceli bir düğüme, örneğin D düğümüne ikinci kez gelen bir kişi çıkış yolu bulamayacaktır. Dolayısıyla bu düğüm ya gezintinin bitiş düğümü olmalıdır ya da başlangıç düğümü olarak seçilmelidir ki ikinci gelişte çıkış yolu bulunabilsin. Buna göre tek dereceli düğüm sayısı ikiden fazlaysa gezinti tamamlanamayacaktır.
Yürüyüşün sonunda başlangıç noktasına dönülebilmesi içinse bütün düğümler çift dereceli olmalıdır. Böylece, başlangıç ve bitiş düğümü aynı olan ve her bir elemanı sedece ve en az bir kez içeren turlara "Euler turu" ve Euler turu içeren graflara da "Euler grafları" denmiştir.

Problemin, klasik ifadesinden farklı olarak her düğümün değişik renk veya isimlerle adlandırıldığı ve yeni köprülerin eklendiği çeşitleri de mevcuttur.

Şehrin kuzey yakasında (A) Mavi Prens'in şatosu, güney yakasında (B) Kırmızı Prens'in şatosu, doğuda (D) Piskopos'un kilisesi ve ortadaki adada (C) bir han bulunmaktadır.
Mavi Prens köprülerden istenen şekilde yürünemeyeceğini anlar ve gizlice sekizinci köprüyü yapmayı planlar. Köprüyü öyle bir yere yapmalıdır ki akşamüstü kendi şatosundan yürüyüşe başlamalı ve gezintisini handa tamamlayarak zaferini kutlamalıdır. Ancak Kırmızı Prens gezintiyi tamamlayamamalıdır. Mavi Prens sekizinci köprüyü nereye inşa etmelidir?
Mavi Prens'in sekizinci köprüyü inşa etmesi Kırmızı Prens'i çok kızdırır. Handa tamamlayabileceği bir yürüyüşü olanaklı ve Mavi Prens'in yürüyüşünü imkânsız hale getirecek dokuzuncu köprüyü inşa etmek ister. Kırmızı Prens dokuzuncu köprüyü nereye inşa etmelidir?
Piskopos ise bu köprü kurma yarışını endişeyle izlemektedir. Bu durum hem şehrin görüntüsünü bozmaktadır hem de han da sonlanan yürüyüşler sarhoşluğu artırmaktadır. Tüm gezintilerin başladığı yerde bitmesi için onuncu bir köprü yaptırmalıdır. Onuncu köprü nereye inşa edilmelidir?

Öncelikle şekil düğümleri renkli (han → turuncu, kilise → beyaz) olan bir grafa indirgenir.
İlk soruda amaç orijinal çözümde de belirtildiği gibi tek dereceli düğümlerin sayının iki olmasını sağlamaktır. Tek dereceli düğümlerden biri başlangıç diğeri ise bitiş düğümü olacağına göre Mavi Prens'in sekizinci köprüyü kırmızı şato ile kilisenin arasına yapması gerekir. Böylece mavi ve turuncu düğümler tek dereceli kalarak başlangıç ve bitiş düğümleri olurlar.
Dokuzuncu köprünün inşasında da aynı yöntem izlenir. Bu kez yalnızca kırmızı ve turuncu düğümler tek dereceli kalmalıdır. Turuncu düğüm zaten tek derecelidir. Mavi düğümün çift dereceli, kırmızı düğümün ise tek dereceli olmasını sağlamak için dokuzuncu köprü mavi şato ile kırmızı şato arasına yapılmalıdır.

Piskopos'un isteğinde ise farklı bir durum söz konusudur. Yeni grafta başlangıç ve bitiş noktası aynı olmalıdır. Buna göre graftaki bütün düğümler çift dereceli yapılmalıdır. Dolayısıyla onuncu köprü kırmızı şato ile han arasına inşa edilmelidir.

Leonhard Euler'in bu araştırmaları matematikte tamamıyla yeni bir dal olan graf teorisinin ilk teoremi ve topolojinin keşfinin habercisi olmuştur. Çözümün ardından Euler, "Solutio problematis ad geometriam situs pertinentis" isimli makaleyi yayımlamıştır.

Ayrıt rotalama problemleri, pek çok araştırmacının üzerinde çalıştığı bir rota en iyilemesi problemidir. Bu problemin, gerçek hayatta mektup dağıtımı, yol bakımı, kar temizleme, çöp toplama, devriye araçları ve yol tuzlama konularında pek çok uygulaması vardır. Gerek hükûmetler gerekse de işletmeler her yıl bu işlemler için önemli harcamalar yapmaktadırlar. Fakat planlamanın etkin olarak yapılamaması durumunda önemli miktarlarda kaynak israfı söz konusudur.

Probleme konu olan yedi köprünün ikisi II. Dünya Savaşı sırasındaki bombardımanlarla yok edildi. Daha sonra iki tanesi Ruslar tarafından yıkıldı ve yerine modern bir otoyol inşa edildi. Geriye kalan üç köprü ise hala ayakta durmakta. Bunlardan biri Almanlar tarafından 1935 yılında tekrar inşa edildi. Sadece geri kalan ikisi Euler zamanından bu yana ayakta kalmayı başardı. Sonuç olarak günümüz modern Königsberg'inde beş köprü bulunmakta.
Graf teorisine göre günümüzde ikinci dereceden üç düğüm ve üçüncü dereceden iki düğüm olacak şekilde konumlanmış olan Königsberg'in köprülerinde her köprüden bir ve yalnız bir kez geçmek koşulu ile bir yürüyüş yapmak mümkündür. Fakat bu yürüş bir adada başlayıp diğer bir adada biteceğinden dolayı bir Euler Turu oluşturmamaktadır.

Avriel, M. ve Golany, B. (1996). Mathematical Programming For Industrial Engineers, Marcel Dekker Inc., New York.
Math Forum 11 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tokad, Y. (1996). Devre Analizi Dersleri, Çağlayan Kitabevi, İstanbul

Petri ağları (yer/geçiş ağları, Y/G ağları olarak da bilinir), sistemlerin analizi ve modellenmesi için kullanılan güçlü bir araçtır. Petri ağları, bir sistemin matematiksel bir modelle temsil edilmesine olanak tanır ve süreçlerin grafiksel bir notasyon ile ifade edilmesini sağlar. Bu ağlar, geçiş (transition) ve yerleşim (place) düğümlerinden oluşan, tek yönlü iki parçalı bir grafik yapısına sahiptir.
Oklarla gösterilen yönlü kenarlar, bir geçişten önce ve sonra hangi konumların bulunduğunu tanımlar. Bu yapı, süreçlerin akışını ve eşzamanlı işlemleri görselleştirmenin yanı sıra matematiksel olarak analiz etmeye de olanak tanır.
Petri ağlarının, 1939 yılında henüz 13 yaşında olan Carl Adam Petri tarafından kimyasal süreçleri tanımlamak amacıyla geliştirildiği belirtilir. Ancak, bu model 1960'larda daha kapsamlı bir matematiksel temel üzerine oturtulmuş ve sistem analizi için önemli bir araç haline gelmiştir.
Petri ağları, endüstride yaygın olarak kullanılan UML (Unified Modeling Language), BPMN (Business Process Model and Notation) ve EPC (Event-driven Process Chain) gibi standart grafiksel modelleme yöntemlerine benzer şekilde süreçlerin seçim, tekrarlama ve eşzamanlılık gibi özelliklerini temsil eder. Bununla birlikte, Petri ağlarının ayırt edici özelliği, bu standartların ötesine geçerek:

Matematiksel kesinlikte modelleme yeteneği sunması,
Süreçlerin analizi için geliştirilmiş matematiksel bir teoriye sahip olmasıdır.
Bu özellikleri sayesinde Petri ağları, özellikle karmaşık ve adımlı süreçlerin analizi ve simülasyonunda benzersiz bir avantaj sağlar.

Bir Petri ağı, yerler (places), geçişler (transitions) ve eğriler (arcs) olmak üzere üç temel bileşenden oluşur. Bu bileşenler, graf teorisinde düğümler ve kenarlar kavramlarıyla eşdeğerdir.

Yerler ve geçişler düğümlerdir, ancak aralarındaki eğriler (kenarlar) yalnızca bir yerden bir geçişe veya bir geçişten bir yere doğru yönlendirilmiş olabilir.
İki yer arasında veya iki geçiş arasında doğrudan bir eğri olamaz.
Bir geçişe bağlanan eğri, hangi yerden geliyorsa bu yer geçişin giriş yeri olarak adlandırılır.
Geçişten çıkan eğrinin bağlandığı yer ise geçişin çıkış yeridir.

Grafiksel olarak, bir Petri ağındaki bir yer ayrık sayıda jeton (token) içerebilir. Jetonlar, sistemin mevcut durumunu temsil eder.

Jetonların yerler üzerindeki dağılımı, işaretleme veya konfigürasyon olarak adlandırılır. Bu dağılım, sistemin herhangi bir andaki durumunu gösterir

Bir geçiş, giriş yerlerinde yeterli sayıda jeton bulunduğunda etkinleştirilir veya tetiklenebilir hale gelir.

Etkinleştirilmiş bir geçiş tetiklendiğinde giriş yerlerinden belirli sayıda jeton tüketilir ve çıkış yerlerine belirli sayıda jeton üretilir.

Tetikleme sırasında tüketilen ve üretilen jeton miktarları, geçişlerin üzerindeki ağırlıklarla belirlenir. Bu, ayrık sistemlerde her geçişin farklı gereksinimlerini modellemek için kullanılır.

Tetikleme işlemi anlıktır, yani bir geçiş tamamen gerçekleşir ve yarıda bırakılamaz. Ancak Petri ağları, belirli bir çalışma kuralı belirtilmedikçe deterministik değildir. Aynı anda birden fazla geçiş tetiklenebilir durumda olduğunda, hangisinin tetikleneceği bilinemez. Bu durum, sistemin rastlantısallığını veya kararsızlığını modellemek için kullanışlıdır.

Petri ağları, eşzamanlı davranışı ve dağıtılmış sistemleri modellemek için uygundur. Bunun nedenleri:

Tetikleme Sırası: Aynı anda birden fazla geçiş tetiklenebilir. Bu durum, birden fazla olayın eşzamanlı olarak gerçekleşebileceği sistemleri modellemek için idealdir.
Dağıtılmış Yapı: Bir ağdaki yerlerin her birinde farklı sayıda jeton bulunabilmesi, dağıtılmış sistemlerin karmaşıklığını ve dinamiklerini simüle etmeyi mümkün kılar.

Bir Petri ağı, N=(P, T,F) olarak tanımlanan üç parametreli bir ağdır:

P: Yerler kümesi (places) — ayrık ve sonlu.
T: Geçişler kümesi (transitions) — ayrık ve sonlu.
F: Akış ilişkilerinin (flow) kümesi, F⊆(P×T)∪(T×P). Bu, eğrilerin yönlerini ifade eder.

Bir konfigürasyon, N=(P, T,F) ağı üzerindeki bir yerler alt kümesi C⊆P ile gösterilir. Konfigürasyon, jetonların sistem üzerindeki anlık dağılımını temsil eder.

Bir basit ağ, EN=(N, C) formundadır:

N=(P, T,F), bir ağ yapısıdır.
C, C⊆P olan bir konfigürasyondur. Bu durumda, her yer en fazla bir jeton içerebilir.

Bir Petri ağı, aşağıdaki üçlüyle tanımlanır: PN=(N, M,W)

Ağ Yapısı (N=(P, T,F)):
P: Yerler kümesi.
T: Geçişler kümesi.
F: Yönlü eğrilerden oluşan akış kümesi.
İşaretleme Fonksiyonu (M):
M:P→Z, yerlerdeki jetonların (tokens) sayısını belirler.
Z, sayılabilir tam sayılar kümesidir.
M, işaretleme (marking) olarak adlandırılır ve sistemin mevcut durumunu ifade eder.
Ağırlık Fonksiyonu (W):
W:F→Z, eğriler üzerindeki ağırlıkları (çarpan katsayıları) belirler.
Ağırlık, bir geçiş sırasında kaç jetonun tüketileceği veya üretileceğini gösterir.

Basit Ağlar: Her yer yalnızca bir jeton içerebilir (Z={0,1}). Jetonların durumu sadece "var" veya "yok" olarak ifade edilir.
Petri Ağlarıː Her yer birden fazla jeton içerebilir. Jeton dağılımı M, çoklu kümelerle ifade edilir ve daha genel bir modelleme kapasitesine sahiptir.
Bu farklılık, Petri ağlarını karmaşık sistemlerin ve eşzamanlı işlemlerin modellemesi için uygun hale getirir.

Petri ağları genellikle şu grafiksel gösterimle temsil edilir:

Yerler: Çemberlerle gösterilir.
Geçişler: Uzun ve dar dikdörtgenlerle gösterilir.
Eğriler: Yerlerden geçişlere veya geçişlerden yerlere yönlendirilmiş oklarla ifade edilir.
Basit ağlarda, her çember yalnızca bir jeton içerebilir. Ancak Petri ağlarında, çemberler birden fazla jeton içerebilir ve bu jetonların ağ üzerindeki dağılımına işaretleme (marking) denir.

Geçiş Aktivasyonu:
Bir geçiş, yalnızca giriş yerleri gerekli sayıda jeton içerdiğinde etkinleştirilir.
Bir yerin "yeterli jeton" içermesi, o yerden geçişe giden eğrinin ağırlığı kadar veya daha fazla jeton bulunması anlamına gelir.
Geçişin Tetiklenmesi:
Etkinleştirilmiş bir geçiş tetiklendiğinde giriş yerlerinden belirli sayıda jeton tüketilir. Çıkış yerlerine belirli sayıda jeton eklenir.
Bu işlem, ağın mevcut konfigürasyonunu değiştirir.

PN₀ Petri Ağı: M0 işaretlemesiyle, p1 yerindeki jetonlar t geçişini etkinleştirir.
Tetikleme: t'nin tetiklenmesi, M0'dan M1'e geçiş yapılmasını sağlar.
PN₁ Petri Ağı: M1 işaretlemesi, t'nin tetiklenmesiyle elde edilen yeni konfigürasyonu temsil eder.

Bir Petri ağı grafı (bazı kaynaklarda Petri ağı olarak da adlandırılır), aşağıdaki şekilde üç elemanlı bir yapı (S, T,W) olarak tanımlanır:

S: Yerlerin (places) sonlu kümesidir.
T: Geçişlerin (transitions) sonlu kümesidir.
S ve T:
Ayrıktır, yani herhangi bir nesne hem bir yer hem de geçiş olamaz. Bir nesne ya bir yer (S) ya da bir geçiş (T) olmak zorundadır.
W:(S×T)∪(T×S)→N:
Eğriler kümesidir (weights).
Her eğriye negatif olmayan bir tam sayı atanır, bu sayı eğrinin ağırlığını temsil eder.

Akış ilişkisi, eğrilerin kümesiyle tanımlanır: F={(x, y)∣W(x, y)>0} Yani W(x, y)>0 koşulunu sağlayan tüm eğriler bu ilişkiye dahildir.
Bazı kaynaklarda, eğrilerin ağırlığının yalnızca 1 olduğu varsayılır. Bu durumda, Petri ağı genellikle W yerine F ile ifade edilir ve ağ bir iki parçalı multigraf (S∪T, F) haline gelir.

Bir Geçişin Girdi ve Çıktı Kümeleri:
Girdi Kümesi (⋅t): ⋅t={s∈S∣W(s, t)>0} Bu, t geçişine bağlanan tüm giriş yerlerini temsil eder.
Çıktı Kümesi (t⋅): t⋅={s∈S∣W(t, s)>0} Bu, t geçişine bağlanan tüm çıkış yerlerini temsil eder.
Bir Yer İçin Girdi ve Çıktı Kümeleri:
Aynı mantıkla, bir yerin girdi ve çıktı kümeleri, geçişler üzerinden tanımlanabilir.

Bir Petri ağı grafının işaretlemesi, yerlerin bir çoklu kümesi ile ifade edilir:
M:S→N
Bu, her bir yere belirli bir sayıda jeton (token) atar. Jetonların dağılımı, ağın mevcut durumunu temsil eder ve buna işaretleme (marking) denir.

Bir Petri ağı (bazı kaynaklarda işaretli Petri ağı olarak da adlandırılır), dört elemanlı bir yapı (S, T,W, M0) ile tanımlanır:

(S, T,W): Bir Petri ağı grafıdır.
M0: İlk işaretlemedir. Bu, ağın başlangıçtaki jeton dağılımını temsil eder.

Bir geçişin ateşlenmesi: Geçişin giriş yerlerinden (s), W(s, t) kadar jeton tüketilir. Geçişin çıkış yerlerine (s), W(t, s) kadar jeton eklenir.

Bir geçişin etkinleştirilmesi (t):
∀s∈⋅t:M(s)≥W(s, t)
Yani, geçişin giriş yerlerinde tüketim için yeterli jeton bulunmalıdır.

Bir geçiş tetiklendiğinde, sistem yeni bir işaretleme (M′) durumuna geçer. Bu, mevcut işaretlemenin güncellenmiş halidir.

Genellikle, geçişlerin rastgele zamanlarda tetiklendiği durumlar incelenir. Bu, Petri ağlarının deterministik olmayan süreçlerin ve eşzamanlı davranışların modellenmesinde kullanılmasını sağlar.

Eğer 
  
    
      
        M
        
          →
          
            G
          
        
        
          M
          ′
        
      
    
    {\displaystyle M\to _{G}M'}
  
 ise, M işaretlemesinden bir adımda 
  
    
      
        
          M
          ′
        
      
    
    {\displaystyle M'}
  
 işaretlemesine ulaşılabilir deriz. (Ya da 
  
    
      
        
          M
          ′
        
      
    
    {\displaystyle M'}
  
 , M'den bir adımda ulaşılabilirdir)

Bir ilişki R, her elemanın kendisiyle ilişkili olduğu durumlarda reflexive'dir. Yani: x∈A⟹(x, x)∈R Örneğin, bir grafın her düğümü kendisiyle bağlantılıdır.

Bir ilişki R, x→y ve y→z varsa x→z sonucunu içeriyorsa transitive'dir. Yani: (x, y)∈R∧(y, z)∈R⟹(x, z)∈R

Bir ilişkiyi, belirli bir özelliği sağlamak için genişletme işlemine closure denir. Reflexive transitive closure, başlangıçtaki ilişkinin hem reflexive hem de transitive hale getirilmesidir.

Eğer →G bir temel ilişki ise, →G∗, bu ilişkinin reflexive transitive closure'udur. Bu şu anlama gelir:

Reflexive: Her M işaretlemesi için, M→G∗M geçerlidir. Yani bir durum her zaman kendine ulaşabilir.
Transitive: Eğer M1→GM2 ve M2→GM3 varsa, M1→G∗M3 geçerlidir. Bu, dolaylı yolların da ilişkiye dahil olduğu anlamına gelir.

Petri ağlarında →G, bir geçişin tetiklenmesiyle bir işaretlemeden başka bir işaretlemeye geçişi ifade eder. →G∗, bir başlangıç işaretlemesinden herhangi bir adım sayısınd

10 (on) günlük hayatta kullanılan ana sayı sisteminin temeli olan sayıdır. Dokuzdan sonra, on birden önce gelir ve en küçük iki basamaklı tam sayıdır. Roma sayı sisteminde X ile temsil edilir. Neon'un element numarasıdır.
10 sayısı bir desteye karşılık gelir. 10, adi logaritmanın taban olarak kullandığı sayıdır. 
İşlemler
Toplama

10 + 0 = 10

10 + 1 = 11
10 + 2 = 12
10 + 3 = 13
10 + 4 = 14
10 + 5 = 15
10 + 6 = 16
10 + 7 = 17
10 + 8 = 18
10 + 9 = 19
10 +10 = 20
Çıkarma

10 - 0 = 10
10 - 1 = 9
10 - 2 = 8
10 - 3 = 7
10 - 4 = 6
10 - 5 = 5
10 - 6 = 4
10 - 7 = 3
10 - 8 = 2
10 - 9 = 1
10 -10 = 0
Çarpma

10 * 0 = 0
10 * 1 = 10
10 * 2 = 20
10 * 3 = 30
10 * 4 = 40
10 * 5 = 50
10 * 6 = 60
10 * 7 = 70
10 * 8 = 80
10 * 9 = 90
10 *10 =100
Bölme

10: 0 = Tanımsız
10: 1 = 10
10: 2 = 5
10: 3 = 3,3333333...
10: 4 = 2,5
10: 5 = 2
10: 6 = 1,6666666...
10: 7 = 1,4285714...
10: 8 = 1,25
10: 9 = 1,1111111...
10: 10 = 1

Altmışlık döngü (Çince: 干支; pinyin: gānzhī), her biri bir yıla karşılık gelen altmış terimden oluşan bir döngüdür. Dolayısıyla bir döngü için toplam altmış yıldır ve tarihsel olarak Çin'de zamanı kaydetmek için kullanılır ve daha sonra Doğu Asya kültürel alanının geri kalanına yayıldı. İlk Çince yazılı metinlerde, MÖ 2. binyılın sonlarına ait Shang kehanet kemiklerinde günleri kaydetmenin bir yolu olarak görünmektedir. Yılları kaydetmek için kullanımı MÖ 3. yüzyılın ortalarında başladı.
Günleri ve yılları numaralandırmaya yönelik bu geleneksel yöntemin artık modern Çin zaman işleyişinde veya resmi takvimde önemli bir rolü bulunmamaktadır. Ancak altmışlık döngüsü, Çin'de Xinhai Devrimi, Japonya'da Boshin Savaşı, Kore'de Imjin Savaşı ve Vietnam'da Tet Saldırısı gibi birçok tarihi olayın adında kullanılmaktadır. Ayrıca çağdaş Çin astrolojisinde ve falcılıkta da bir rolü olmaya devam etmektedir. Bunda Hindu takviminin 60 yıllık döngüsüyle bazı paralellikler bulunmaktadır.

Bartle, P. F. W. (1978). "Forty days: the Akan calendar". Africa: Journal of the International African Institute. 48 (1). ss. 80-84. doi:10.2307/1158712. JSTOR 1158712. 
Kalinowski, Marc (2007). "Time, space and orientation: figurative representations of the sexagenary cycle in ancient and medieval China".  Francesca Bray (Ed.). Graphics and text in the production of technical knowledge in China : the warp and the weft. Leiden: Brill. ss. 137-168. ISBN 978-90-04-16063-7. 
Smith, Adam (2011). "The Chinese sexagenary cycle and the ritual origins of the calendar".  Steele, John (Ed.). Calendars and years II : astronomy and time in the ancient and medieval world. Oxford: Oxbow. ss. 1-37. ISBN 978-1-84217-987-1. 

"Heavenly Stems and Earthly Branches". Hong Kong Observatory (İngilizce). 4 Kasım 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Kasım 2022. 
Ganzhi.io 26 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. An Open Source application and implementation of Gan & Zhi as well as Jeiqi

Florian Cajori (28 Şubat 1859 - 14 veya 15  Ağustos 1930) İsviçreli-Amerikalı bir matematik tarihçisiydi.

Florian Cajori, Georg Cajori ve Catherine Camenisch'in oğlu olarak Zillis, İsviçre'de doğdu. Önce Zillis'te ve daha sonra Chur'da okullara gitti. 1875'te Florian Cajori on altı yaşında Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti ve Whitewater, Wisconsin'deki Eyalet Normal okulu'na devam etti. 1878'de mezun olduktan sonra bir taşra okulunda öğretmenlik yaptı ve daha sonra Wisconsin Üniversitesi–Madison'da matematik okumaya başladı.
1883'te Cajori, Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden hem lisans hem de yüksek lisans derecelerini aldı, dereceler arasında 8 ay boyunca kısaca Johns Hopkins Üniversitesi'ne katıldı. 1887'de uygulamalı matematik profesörü olarak atanmadan önce Tulane Üniversitesi'nde birkaç yıl ders verdi. Daha sonra tüberküloz nedeniyle kuzeye gitmek durumunda kaldı. Colorado Koleji Bilimsel Topluluğu'nu kurdu ve 1889'dan 1898'e kadar fizik kürsüsüne ve 1898'den 1918'e kadar matematik kürsüsüne başkanlık ettiği Colorado Koleji'nde ders verdi. Mühendislik bölümünün dekanı pozisyonundaydı. Colorado'dayken 1894'te Tulane'den doktorasını aldı. 1890'da Elizabeth G. Edwards ile evlendi ve bir oğlu oldu.
Cajori'nin A History of Mathematics (1894) adlı eseri, Amerika Birleşik Devletleri'nde matematik tarihinin ilk popüler sunumuydu. Matematik tarihindeki itibarına dayanarak (bugün bile 1928–1929 Matematiksel Gösterimlerin Tarihi (History of Mathematical Notations) "eşsiz" olarak tanımlanmaktadır) 1918'de Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de onun için özel olarak oluşturulan ABD'deki ilk matematik tarihi kürsüsüne atandı. 1930'da ölümüne kadar Berkeley, California'da kaldı. Cajori, matematik tarihiyle ilgisi olmayan özgün bir matematiksel araştırma yapmadı. Sayısız kitabına ek olarak, American Mathematical Monthly dergisine oldukça tanınmış ve popüler tarihi makaleler ile katkıda bulunmuştur. Son çalışması, Andrew Motte'nin Newton'un Principia, cilt 1 The Motion of Bodies'in 1729 çevirisinin bir revizyonuydu, ancak tamamlanmadan önce öldü. Çalışma, Berkeley, Kaliforniya'dan R.T. Crawford tarafından tamamlandı.

1917–1918, Amerikan Matematik Derneği başkanı
1923, Amerikan Bilimi Geliştirme Derneği başkan yardımcısı
1924, Toronto'daki Uluslararası Matematikçiler Kongresi'nin Davetli Konuşmacısı
1924–1925, History of Science Society başkan yardımcısı
1929–1930, Comité International d'Histoire des Sciences başkan yardımcısı
Ay'daki Cajori krateri onun onuruna adlandırıldı

1890: The Teaching and History of Mathematics in the United States, U.S. Government Printing Office.
1893: A History of Mathematics, Macmillan & Company.
1898: A History of Elementary Mathematics, Macmillan.
1899: "A History of Physics in its Elementary Branches: Including the Evolution of Physical Laboratories". The Macmillan Company. 1899. 28 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. .
"A History of Physics in its Elementary Branches: Including the Evolution of Physical Laboratories". The Macmillan Company. 1917. 9 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. .
"Storia della fisica elementare con l'evoluzione dei laboratori fisici" (İtalyanca). Bologna: Nicola Zanichelli. 1909. 28 Nisan 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
1909: "A History of the Logarithmic Slide Rule and Allied Instruments". The Engineering News Publishing Company. 4 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. .
1916: "William Oughtred: a Great Seventeenth-century Teacher of Mathematics". The Open Court Publishing Company. 30 Ağustos 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. .
1919: A History of the Conceptions of Limits and Fluxions in Great Britain, from Newton to Woodhouse, Open Court Publishing Company.
1920: "On the History of Gunter's Scale and the Slide Rule during the Seventeenth Century". University of California Press. 7 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. .
1928: A History of Mathematical Notations, The Open Court Company.
1934: "Sir Isaac Newton's Mathematical Principles of Natural Philosophy and His System of the World". Andrew Motte tarafından çevrildi. Berkeley: University of California Press. 15 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. rev. Florian Cajori .

1913: "History of the Exponential and Logarithmic Concepts", American Mathematical Monthly 20:
Sayfa 5: From Napier to Leibniz and John Bernoulli I, 1614 - 1712
Sayfa 35: The Modern Exponential Notation (devamı)
Sayfa 75: The Creation of a Theory of Logarithms of Complex Numbers by Euler, 1747 - 1749
Sayfa 107: From Euler to Wessel and Argand, 1749 - 1800, Barren discussion.
Sayfa 148: Generalizations and refinements effected during the nineteenth century : Graphic representation
Sayfa 173: Generalizations and refinements effected during the nineteenth century (2)
Sayfa 205: Generalizations and refinements effected during the nineteenth century (3)
Makalenin bu yedi bölümü, JSTOR'un Erken İçerik programı aracılığıyla edinilebilir.

1923: "The History of Notations of the Calculus." Annals of Mathematics, 2nd Ser., Vol. 25, No. 1, pp. 1–46

Florian Cajori çalışmaları – Gutenberg Projesi
"Works by Florian Cajori". Kanada: Faded Page. 24 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Internet Archive'daki Florian Cajori tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Florian Cajori", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Mathematics Genealogy Project'te Florian Cajori
Florian Cajori (2010). A History of the Conceptions of Limits and Fluxions in Great Britain, from Newton to Woodhouse. BiblioBazaar. ISBN 978-1-143-05698-7. 22 Haziran 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2022.

Kâşî (Farsça: الكاشي) ya da tam künyesiyle Gıyâsüddîn Cemşîd bin Mes'ûd el-Kâşî (Arapça: غياث الدين جمشید بن مسعود بن محمد الكاشي, d.1380, Kaşan - ö. 1429, Semerkand) 14. yüzyılın son yarısında, Kaşan'da doğmuş  hekim, matematikçi ve gökbilimcidir.

Doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Öğrenimini Kaşan'da tamamlamış, Uluğ Bey'in daveti üzerine Semerkand'a gitmiş ve çalışmalarına burada devam etmiştir. Matematik ve astronomi üzerine çalışmaları olan el-Kaşi, aritmetikte ondalık sistemi ilk kullanan kişidir. Meraga Gözlemevi'nde yapılmış olan gözlemleri içeren İlhan’ın Zici adlı zicteki tabloları yeniden hesap ederek İlhan’ın Zici'ni tamamlayan Hakan'ın Zici adlı eserini yazmıştır; Süllem el-Sema adlı eserinde ise gök cisimlerinin uzaklıkları sorununu tartışmıştır.
Gıyaseddin Cemşid el-Kaşi'nin en önemli eseri, Orta Çağ İslâm Dünyası'ndaki matematik bilgisini bütün yönleriyle serimlediği Matematiğin Anahtarı adlı kitabıdır; bu eserinin bir bölümünde ondalık kesirleri kuramsal yönden incelemis ve bu kesirlerle toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi aritmetiksel işlemlerin nasıl yapılacağını örnekleriyle göstermiştir; burada vermiş olduğu bilgiler daha sonra 16. yüzyılın Osmanlı ünlü matematikçilerinden ve astronomlarından Takiyüddin (Arapça: تقي الدين محمد بن معروف الشامي السعدي, Taqī al-Dīn Abū Bakr Muhammad ibn Qādhī Ma'rūf ibn Ahmad al-Shāmī al-'Asadī al-Rāsid) tarafından kullanılacak, trigonometri ve astronomiye uygulanarak geliştirilecektir.
Usule uygun, sin 1° belirlemek için Gıyaseddin Cemşid al-Kaşi aşağıdaki çözümü bulmuş, sonraları 16. yüzyılda Fransız matematikçilerinden François Viète tarafından sık sık kullanılmıştır.

  
    
      
         
        s
        i
        n
        3
        ϕ
        =
        3
        s
        i
        n
        ϕ
        −
        4
        s
        i
        
          n
          
            3
          
        
        ϕ
      
    
    {\displaystyle \ sin3\phi =3sin\phi -4sin^{3}\phi }
  

Gıyaseddin Cemşid Arşimed'in pi sayısının hesaplanması için önerdiği iç içe poligonlar yöntemini kullanarak virgülden sonra 14. basamağa kadar gitmiş ve pi sayısını kendi zamanının en iyi hesaplamış kişisi olmuştur. O güne kadar en iyi sonuç olarak Zu Chongzhi tarafından 6. basamağa kadar gidilmişti. Bu rekor 180 yıl gibi çok uzun bir süre boyunca El-Kaşi'de kalmıştır. 180 yıl sonra Adriaan van Roomen tarafından yine aynı yöntemle virgülden sonra 15 (ya da 17) basamak ile kırılmıştır.

Khagani Zij (1413)
Ar-Risala al-Muhitija (1424)
Miftah al-Hisab, (1427)
Ar-Risala al-Kemaliyye
Nuzhet al-Hadaik
Risala al-Veter

"Biografien von Al-Kashi und Quadi Zada" (İngilizce). 26 Eylül 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Ghiyath al-Din Jamshid Mas'ud al-Kashi", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

Hamming sayıları ilk kez Richard Hamming tarafından tanımlanmış bir sayı dizisidir. Bunlar pozitif tam sayılar olup çarpanları sadece 2, 3 ve 5'in kuvvetleridir. İlk birkaç Hamming sayısı şunlardır: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 8, 9, 10, 12, 15, 16, ... Hamming sayıları k-düzgün sayıları denen sayılar kategorisinin bir özel halidir. Bu tür sayıların kdan büyük asal çarpanı yoktur. Dolayısı ile Hamming sayıları da 5-düzgün sayılardır. Hamming sayılarını artan sırada hesaplama algoritmaları Edsger Dijkstra tarafından yaygınlaştırılmıştır.
Dijkstra'ya göre Hamming sayılarını hesaplamak 1'den büyük ve 2, 3 veya 5 haricinde asal çarpanı olmayan, yani 2^i x 3^j x 5^k (i, j, k ≥ 0) şeklindeki, sonsuz sayı dizisini kurmak demektir. Bunu hesaplamak için aşağıdaki adımlar takip edilir.

h bir Hamming sayısı ise 2h, 3h ve 5h de Hamming sayılarıdır.
1 bir Hamming sayısıdır ve hesaplamayı başlatmak için kullanılır.
Dizinin sıralı olması için 2, 3 ve 5 ile çarpmadan gelecek ve henüz kullanılmamış olan sayıları kıyaslamak yeterlidir. Diğer çarpımlar bunların bir kısmından daha büyük olacaktır, dolayısı ile sıralı listedeki ilk eleman olamazlar.
Bu algoritma sık sık tembel fonksiyonel programlama dillerinin gücünü göstermek için kullanılır çünkü böyle bir dilde yukarıdaki adımları doğrudan uygulamak mümkün iken bir katı fonksiyonel programlama dili ile ya da bir imperatif programlama dili ile bunu gerçekleştirmek basit bir iş değildir.

Tam sayı Dizileri Ansiklopedisi A051037
Mathworld'deki Düzgün Sayılar Sayfası [1]
Dijkstra algoritmasının temel fonksiyonel dillerden biri olan Haskell ile 5 satırlık uygulaması [2]12 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dijkstra algoritmasının C# programlama dili ile uygulaması [3]16 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Historia Mathematica: International Journal of History of Mathematics, Elsevier tarafından matematik tarihi üzerine yayımlanan bir akademik dergidir. Dergi, 1971 yılında Kenneth O. May tarafından "Notae de Historia Mathematica" adlı ücretsiz bir bülten olarak kurulmuş, ancak 1974'teki altıncı sayısından itibaren tam bir dergiye dönüşmüştür.
Historia Mathematica, matematik ve matematiğin tüm kültürler ve zaman dilimlerindeki gelişimi üzerine tarihsel araştırmalar yayımlar. Dergi, özellikle matematikçiler ve onların tarihsel bağlamdaki çalışmaları, matematiksel çabayı destekleyen kurum ve kuruluşların tarihleri, matematik tarihindeki tarihyazımı konuları ve matematiksel fikirler, bilim ve daha geniş kültür arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerine bilinçli çalışmaları teşvik eder.
Uluslararası Matematik Tarihi Komisyonu, 2009 yılında kariyerinin başındaki bir akademisyenin Historia Mathematica dergisindeki en iyi makalesi için Montucla Ödülü'nü vermeye başlamıştır. Ödül her dört yılda bir verilmektedir.

Derginin farklı baş editörleri olmuştur:

Dergi, Scopus, America: History and Life, CompuMath Citation Index, Historical Abstracts, Mathematical Reviews, Research Alert, Web of Science ve Zentralblatt MATH'de özetlenmekte ve indekslenmektedir.
Derginin 2022 yılı etki faktörü 0,5'tir. Yıllara göre derginin bazı istatistiksel bilgileri aşağıda verilmiştir.

Rider, Robin E. (1990). "Review". Isis. 81 (2). ss. 297–298. doi:10.1086/355352. JSTOR 233701. 
A Brief History of the International Commission on the History of Mathematics (ICHM)

Resmî site
Historia Mathematica at the International Commission on the History of Mathematics

II. Rudolf (18 Temmuz 1552, Viyana - 20 Ocak 1612, Prag), Macar kralı (Rudolf olarak, 1572-1608), Bohemya kralı (II. Rudolf olarak, 1575-1608/1611), Avusturya arşidükü (V. Rudolf olarak, 1576-1608) ve Kutsal Roma imparatorudur (Rudolf II olarak, 1576-1612). Habsburg Hanedanı'nın bir üyesidir.
Rudolf'un mirası geleneksel olarak üç şekilde görülebilir: başarısız bir hükümdarlık hataları doğrudan doğruya Otuz Yıl Savaşları'na götürdü; Rönesans sanatının büyük koruyucusu; ve bilimsel devrimin tohumlanmasına yardım eden  büyülü sanatlara ve ilme düşkünlük.

18 Temmuz 1552 tarihinde Viyana'da doğdu. Kutsal Roma İmparatoru, Bohemya ve Macaristan Kralı II. Maximilian ve eşi Kutsal Roma İmparatoru V. Karl ile Isabella'in kızları Maria'nın en büyük erkek çocuklarıydı.
Rudolf, şekil aldığı sekiz yılını, 11 yaşından 19 yaşına olan yıllarını (1563-1571) dayısı II. Felipe'in sarayında geçirdi. Viyana'ya dönüşünden sonra, babası Rudolf'un sokulmaz ve inatçı davranışlarıyla endişeliydi. Fakat onun İspanyol olan annesi Rudolf'da nezaket ve saflık gördü. Rudolf yaşamının geri kalan kısmında ağzı sıkı, kapalı bir kutu gibi ve seyahat etmeyi sevmeyen ve devletin günlük işlerine katılmayan bir kişi olarak kalacaktı. Onun daha çok astroloji ve simya gibi büyülü bilimler merakını uyandırdı. Rönesans döneminde ana akım bu yöndeydi. Bu nedenle çok çeşitli kişisel hobilere sahipti. Örnek olarak Atlar, nadir ve değerli olan şeyleri toplamak ve sanatçıların hamisi ve koruyucusu olmak.

Astroloji ve simya ilmi Prag Rönesans'ında ana akım bilimiydi ve Rudolf her ikisine de kesin bir şekilde düşkündü. Ömrü boyunca araştırması Felsefe Taşı'nı bulmaktı ve Rudolf Avrupa'nın en iyi simyacılarını Edward Kelley ve John Dee sarayına getirtmek için para harcadı. Rudolf hatta kendi özel laboratuvarında simya tecrübelerini uyguladı. Rudolf Prens iken, Nostradamus tarafından hazırlanan bir horoskop (yıldız falı) kendisine Prens ve Kral olarak sunuldu.
Rudolf Prag'a mistik bir ün verdi. Bu ün bugün de Alchemists' Alley ile Prag Şatosu'nda popüler ziyaretçi yeridir.

Bolton, Henry Carrington (1904). The Follies of Science at the Court of Rudolph II, 1576-1612, Milwaukee: Pharmaceutical Review Publishing Co., 1904. From Internet Archive Inaccurate and misleading
Evans, R. J. W. (1953). Rudolf II and his world: A study in intellectual history, 1576-1612. Oxford: Clarendon Press, 2nd ed, 1984. Considered the fundamental re-evaluation of Rudolf.
Rowse, A. L. (1977). Homosexuals in History: Ambivalence in Society, Literature and the Arts. MacMillan Publishing Co., Inc. ISBN 0-02-605620-8
Hotson, Howard (1999). "Rudolf II", in Encyclopedia of the Renaissance, ed. Paul Grendler. Vol. 5. ISBN 0-684-80514-6
Marshall, Peter (2006). The Magic Circle of Rudolf II: Alchemy and Astrology in Renaissance Prague. ISBN 0-8027-1551-6. Also published as The Theatre of the World: Alchemy, Astrology and Magic in Renaissance Prague (in the UK, ISBN 0-436-20521-1; in Canada, ISBN 0771756907); and in paperback as The Mercurial Emperor: The Magic Circle of Rudolf II in Renaissance Prague (2007) ISBN 184413537X. Biography, focusing on the many artists and "scientists" Rudolf patronized.

Rudolf II 26 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., from Encyclopedia Britannica, latest edition online, full-article.
Rudolf II and Prague, 1997 official exhibition.
Prague during the reign of Rudolf II 2 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Jacob Wisse, in Timeline of Art History. New York: The Metropolitan Museum of Art, 2000.
Golem Stories 5 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Edward Einhorn, examines Rudolf II's association with the golem legend.

Johannes de Sacrobosco ya da Sacro Bosco (Holywood'lu John, d. 1195 civarı – ö. 1256 civarı), Paris Üniversitesinde ders vermiş ve Orta Çağ'ın ünlü astronomi metni Tractatus de Sphaera adlı eseri yazmış olan İskoç bilim insanı, astronom ve astrolog.
İngiliz olarak tanınsa da doğum yeri belirsizdir. Uzun yıllar Halifax doğumlu olduğuna inanılsa da bu düşünce gözden düşmüştür çünkü Halifax'ın anlamı 'kutsal koru' değil 'kutsal saç'tır' .. Oxford Üniversitesinde eğitim görmüştür. 17. yüzyıldan kalma bir kayıtta Paris Üniversitesi'ne 5 Haziran 1221 tarihinde ulaştığından bahsedilir ancak buraya sanat öğrencisi olarak mı yoksa lisans eğitimi için mi geldiği belirsizdir  Zamanında Paris Üniversitesinde matematik alanında dersler vermiştir. 1230 yılı civarında, en bilinen yapıtı olan Tractatus de Sphaera yayınlandı. Bu kitapta, Sacrobosco Dünya ve onun Evrendeki yerini tartışır. Bu eser gelecek dört yüzyıl boyunca Batı Avrupa'daki öğrencilerin başucu kitaplarından biri olacaktır. Dünyayı bir küre olarak tanımlaması ve bu fikrin ünü, 19. yüzyılda var olan ve Orta Çağ bilim insanlarının istisnasız hepsinin dünyayı düz olarak tasavvur ettikleri fikrinin yanlışlığını gözler önüne sermiştir. İlk eseri olduğu kabul edilen Algorismus adlı kitabında karşımıza matematikte Arap metotlarının güçlü bir savunucusu olarak çıkar. Algorismus, Hindu-Arabik numaraların ve bunlarla yapılan işlemlerin ilk kez Avrupa üniversitelerinin müfredatında yer almasını sağlayan metindir.
Ancak Sacrobosco'nun ününün asıl kaynağı Jülyen takvimi hakkında yaptığı eleştirilerdir. Computus adlı eserinde, De Anni Ratione (1235), Jülyen takviminin on gün ileri olduğunu ve bu sebeple düzeltilmesi gerektiğini iddia eder. Sacrobosco biriken bu on günlük hatayı düzeltmek için herhangi bir teklifte bulunmadı ancak geleceğe bakarak her 288 yılda takvimden bir gün çıkartmayı teklif etti. Bu kitapta, Caesar Augustus'un Şubat ayından bir gün alarak Ağustos ayına verdiği şeklindeki yanlış bilgiyi uydurdu.
Öldüğü yıl kesin olmasa da deliller ışığında 1234, 1236, 1244 ya da 1256 yıllarından birisidir. Yazıtlar defin yeri olarak Paristeki Saint-Mathurin manastırını işaret eder ve onu zamanı hesaplama konusunda uzman birisi olarak tasvir eder.
Ay yüzeyinde buluna kraterlerden birine onun anısına Sacrobosco adı verilmiştir.

Pedersen, Olaf. "In Quest of Sacrobosco."  Journal for the History of Astronomy, ("Sacrobosco'nun araştırmalarında." Astronomi tarihi için dergi)16 (1985): 175-221.

Johannes de Sacrobosco hakkında bilgi9 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (İngilizce), 2008-19-03 tarihinde erişildi.

John Wiley & Sons, Inc., Wiley olarak da bilinir, akademik yayımcılık ve öğretim materyallerine odaklanan küresel bir yayımcılık şirketidir. Şirket, basılı ve elektronik olarak çevrimiçi ürünler ve hizmetler, eğitim materyalleri, lisans, yüksek lisans ve devam eden eğitim öğrencileri için eğitim materyalleri, basılı ve elektronik olarak kitaplar, dergiler ve ansiklopediler üretir.
1807'de kurulan Wiley, For Dummies kitap serisinin yayınlanmasıyla da bilinmektedir. 2017 yılında 5100 çalışanı ve 1.7 milyar dolarlık geliri vardı.
Wiley, 1807'de Charles Wiley'in Manhattan'da bir matbaa açtığı zaman kuruldu. Şirket, James Fenimore Cooper, Washington Irving, Herman Melville ve Edgar Allan Poe gibi 19. yüzyıl Amerikan edebiyatının yayıncılığının yanı sıra yasal, dini ve diğer kurgusal olmayan başlıkları yayınladı. Şirket mevcut ismini 1865'te aldı. Wiley daha sonra odağını bilimsel, teknik ve mühendislik konu alanlarına kaydırdı, edebi çıkarlarını bıraktı.
Charles Wiley'nin oğlu John (4 Ekim 1808'de New York'ta Flatbush'ta doğdu; 21 Şubat 1891'de East Orange, New Jersey'da öldü), babası 1826'da öldüğünde işi devraldı, sonra Wiley ve Putnam ve sonra John Wiley devam etti. Şirket, bugünkü ismini 1876'da, John'un ikinci oğlu William H. Wiley, kardeşi Charles'a katıldığı için satın aldı.
20. yüzyıl boyunca, şirket yayıncılık faaliyetlerini, bilimleri ve yüksek öğrenimini genişletti. 1901'de Nobel Ödülü'nün kuruluşundan bu yana Wiley ve satın alınan şirketleri, ödülün verildiği her kategoride 450'den fazla Nobel Ödülü Sahibi'nin çalışmalarını yayınladı.

Sitesi 17 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jost Bürgi (ayrıca Joost, Jobst; Latinceleştirilmiş soyadı Burgius veya Byrgius; 28 Şubat 1552 - 31 Ocak 1632), özellikle Kassel ve Prag saraylarında aktif olan İsviçreli bir saatçi, astronomik alet yapımcısı ve bir matematikçiydi.

Bürgi, 1552'de Lichtensteig, Toggenburg'da, o zamanlar Aziz Gall Manastırı'na bağlı bir bölgede (şimdi İsviçre'nin bir parçası olan Aziz Gallen Kantonu) doğdu. 1579'da Kassel'de IV. William'ın sarayında astronom ve saatçi olarak çalışmaya başlamadan önceki hayatı veya eğitimi hakkında pek bir şey bilinmemektedir; matematik bilgisini Strasbourg'da, diğerlerinin yanı sıra İsviçreli matematikçi Conrad Dasypodius'tan edindiği teorisi ortaya atılmıştır, ancak bunu destekleyecek hiçbir veri yoktur.
Otodidakt olmasına rağmen, yaşadığı dönemde kendi kuşağının en mükemmel makine mühendislerinden biri olarak görülüyordu. İşvereni William IV, Landgrave of Hesse-Kassel, Tycho Brahe'ye yazdığı bir mektupta Bürgi'yi “ikinci Arşimet” (quasi indagine Archimedes alter est) olarak övmüştür. Bir başka otodidakt olan Nicolaus Reimers, 1587'de Kopernik'in De Revolutionibus Orbium Coelestium adlı eserini Bürgi için Almancaya çevirdi. Çevirinin bir kopyası Graz'da günümüze ulaşmıştır, bu nedenle “Grazer Handschrift” olarak adlandırılır.
1604 yılında Prag'da imparator II. Rudolf'un hizmetine girdi. Burada Johannes Kepler ile arkadaş oldu. Bürgi, çok doğru olduğu varsayılan bir sinüs tablosu (Canon Sinuum) oluşturdu, ancak tablonun kendisi kayıp olduğundan, gerçek doğruluğundan emin olmak zordur (örneğin, Valentinus Otho'nun Opus Palatinum adlı eserinin iddia edildiği kadar doğru olmayan kısımları vardı). Kepler'in bir kopyasında Bürgi'nin yöntemlerinden bazılarına giriş niteliğinde bir bölüm bulunmaktadır; bu bölümde cebirin (ya da o zamanki adıyla “Coss”un) ve ondalık kesirlerin temelleri tartışılmaktadır. Bazı yazarlar Bürgi'yi logaritmanın mucitlerinden biri olarak görmektedir. Mirası, yenilikçi mekanik astronomik modellerinde yer alan mühendislik başarısını da içermektedir. Prag'da geçirdiği yıllar boyunca II. Rudolf'un sarayında astronom Johannes Kepler ile yakın çalıştı.

Saat yapım becerilerini nerede öğrendiği belgelenmemiştir, ancak sonunda zamanının en yenilikçi saat ve bilimsel alet yapımcısı olmuştur. Başlıca horolojik buluşları arasında çapraz vuruşlu eşapman ve remontoire vardı; bu iki mekanizma zamanın mekanik saatlerinin doğruluğunu büyük ölçüde artırdı. Bu sayede ilk kez saatler, yıldızların (ve diğer gök cisimlerinin) teleskopların nişangâhlarından geçişini zamanlamaya yetecek doğrulukta bilimsel araçlar olarak kullanılmaya başlandı.
Kassel'de William IV, Landgrave of Hesse-Kassel'in sarayında alet yapımcısı olarak çalışarak ilk astronomik haritaların geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı. Astronomik hesaplamaları için kendisine bir çalışma aracı olarak logaritmayı icat etti, ancak bir “kitap bilgini” olmaktan ziyade bir “zanaatkâr/bilim insanı” olarak icadını uzun süre yayınlayamadı.
1592 yılında, Kutsal Roma İmparatoru II. Rudolf, Prag'da amcası Landgrave of Hesse-Kassel'den bir Bürgi küresi teslim aldı ve Bürgi'nin bunu şahsen teslim etmesi konusunda ısrar etti. O andan itibaren Bürgi, Kassel ve Prag arasında gidip geldi ve nihayet 1604 yılında imparatorluk astronomu Johannes Kepler için çalışmak üzere imparatorun hizmetine girdi.

Bürgi tarafından tasarlanan ve inşa edilen ve müzelerde günümüze ulaşan en önemli eserler şunlardır:

Şu anda Paris'teki Musée des Arts et Métiers, Zürih'teki Swiss National Museum, Kassel'deki Orangerie (2 adet, 1580-1595) ve Weimar'daki Duchess Anna Amalia Library'de bulunan birkaç mekanize göksel küre
Kassel'deki Orangerie'de, Dresden'deki Mathematisch-Physikalischer Salon'da ve Viyana'daki Kunsthistorisches Museum'da bulunan çeşitli saatler arasında kuartzdan yapılmış mekanik bir gök küresi (Almanca: Bergkristalluhr) ve gezegensel hareketleri gösteren bir saat (Almanca: Planetenlaufuhr) bulunmaktadır.
Prag'daki Ulusal Teknik Müzesi'nde Kepler için yapılan sekstantlar
Kassel'deki Orangerie'de Ay'ın Dünya etrafındaki hareketinin düzensizliklerinin mekanik bir modeli (Almanca: Mond-Anomalien-Uhr)
Upsala, İsveç'te mekanik halkalı küre (armillary sphere: ekinoksları ve gündönümü tarihlerini gösteren bir astronomik alet)

1586 yılına gelindiğinde Bürgi, Kunstweg adını verdiği birkaç algoritma kullanarak sinüsleri keyfi hassasiyette hesaplayabiliyordu. Bu algoritmaları «Canon Sinuum», yani 2 yay saniyesi adımlarla 8 basamaklı bir sinüs tablosu hesaplamak için kullandığı düşünülüyor. Bu tablo hakkında daha fazla bir şey bilinmemektedir ve bazı yazarlar aralığının sadece 45 derecenin üzerinde olduğunu tahmin etmişlerdir. Bu tür tablolar denizde seyrüsefer için son derece önemliydi. Johannes Kepler Canon Sinuum'u bilinen en hassas sinüs tablosu olarak adlandırmıştır. Bürgi algoritmalarını 1592 yılında İmparator II. Rudolf'a sunduğu Fundamentum Astronomiae adlı eserinde açıklamıştır.
Bürgi'nin algoritması aracılığıyla yinelemeli tablo hesaplaması temel olarak şu şekilde çalışır: hücreler aynı sütun içindeki önceki iki hücrenin değerlerini toplar. Son hücrenin değeri ikiye bölünür ve bir sonraki iterasyon başlar. Son olarak, son sütunun değerleri normalleştirilir. Sinüslerin oldukça doğru yaklaşımları birkaç iterasyondan sonra elde edilir. Ancak yakın zamanda Folkerts ve arkadaşları bu basit sürecin gerçek sinüslere yakınsadığını kanıtlamıştır.
Bürgi'nin algoritmalarından bir diğeri, bir tablo oluşturmak için farklılıkları kullanır ve bu, ünlü Tables du cadastre'nin bir öngörüsüydü.

Bürgi, John Napier'den bağımsız olarak, Napier'inkinden farklı bir yöntemle, bugün antilogaritma olarak anlaşılan bir ilerleme tablosu oluşturmuştur. Napier keşfini 1614'te yayınladı ve bu yayın Bürgi'nin Johannes Kepler'in emriyle yayınladığı zamana kadar Avrupa'da geniş çapta yayılmıştı. Bürgi ilerleme tablosunu 1600 civarında oluşturmuş olabilir, ancak tablosu Napier'inkiyle aynı amaca hizmet etse de Bürgi'nin çalışması logaritma için teorik bir temel değildir. Bir kaynak, Bürgi'nin net bir logaritmik fonksiyon kavramı geliştirmediğini ve bu nedenle logaritmanın mucidi olarak görülemeyeceğini iddia etmektedir.
Bürgi'nin yöntemi Napier'inkinden farklıdır ve açıkça bağımsız olarak icat edilmiştir. Kepler, Rudolphine Tabloları (1627) adlı eserinin giriş bölümünde Bürgi'nin logaritmaları hakkında yazmıştır: “... Justus Byrgius, Napier'in sistemi ortaya çıkmadan yıllar önce hesaplamaya yardımcı olarak bu logaritmalara yönlendirilmişti; ancak tembel ve iletişimsiz bir adam olduğu için çocuğunu kamu yararı için yetiştirmek yerine doğar doğmaz terk etti.”

Ay'daki bir kratere Bürgi'nin onuruna Byrgius adı verilmiştir.

 Wikimedia Commons'ta Jost Bürgi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Bürgi, Jost from Oliver Knill History pages
Bürgi's Progress Tabulen (1620): logarithmic tables without logarithms from LOCOMAT The Loria Collection of Mathematical Tables
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Jost Bürgi", MacTutor Matematik Tarihi arşivi

MAC adresi (İngilizce Media Access Control, yani ortam erişim yönetimi) bir bilgisayar ağında, bir cihazın ağ donanımını tanımaya yarar. Örneğin, sizin bilgisayarınızda modeminizin ve ağ kartınızın kendine özel birer MAC adresleri vardır. MAC, 48 bit'lik bir adres olduğundan dolayı 248 = 281,474,976,710,656 değişik ağ kartını tanımlamak için kullanılabilir.
MAC adresi (Fiziksel adres, Donanım adresi), ağ donanımının tanımlanmasını sağlar. MAC adresi, bilgisayarın ethernet kartına üretici tarafından kodlanan bir bilgidir. Her donanım için özel bir adresi vardır. Aynı MAC adresine sahip birden fazla ağ cihazı yoktur. MAC adresi 6 oktetten oluşur. İlk 3 oktet donanımı üreten firmayı işaret eder. Son 3 oktet donanımı işaret eder.
MAC adresi, sadece yerel ağlarda haberleşmeyi sağlar. Ağın dışına taşınabilecek bir adres değildir. Sadece aynı ağ üzerindeki bilgisayarların birbirlerini bulmalarını sağlar. Aynı ağda iki ağ cihazının birbiriyle haberleşmesi MAC adresiyle mümkündür.
MAC adresinin kullanıldığı protokollerden bazıları şunlardır:

Ethernet
Token ring
Wi-fi
Bluetooth
FDDI
SCSI
Bir MAC adresinde ilk üç bit adres havuzunu dağıtan organizasyonu, sonraki beş bit ise üreticiyi temsil eder. Dolayısıyla, bir MAC adresinin ilk bitlerine bakılarak kartın hangi şirket tarafından üretildiği görülebilir.
MAC adresleri, aralarına ":" işareti konarak 16'lı tabanda yazılır: 01:23:45:67:89:AB. Bazı MAC adresleri özel adreslerdir:

FF:FF:FF:FF:FF:FF adresi tüm cihazlara yayın yapmak (broadcast) için kullanılır.
İlk bitleri 01-00-5E olan adresler "multicast" adresleri için kullanılır.
Yerel olarak atanmış MAC adresleri 02 ile başlarlar.
MAC adresleri ile IP adresleri arasındaki bağ ARP ve RARP protokolleri tarafından yapılır.

128 bitten oluşan IPv6 adresinin ilk 64 biti ağ adresini geriye kalan 64 biti ise konak(bilgisayar) adresini verir. Konak adresini MAC adresinden elde edebiliriz. Fakat MAC adresi 48 bitlik bir alanı kapsadığı için bunu 64 bit haline getirmemiz gerekir.MAC adresinden ipv6 adresi elde edilmesi için yapılması gerekenler:
1. 48 bitlik olan MAC adresi 64 bit haline getirilir.Bunun için xx:xx:xx:xx:xx:xx şeklinde olan 48 bitlik MAC adresi ortadan ikiye ayrılır ve 16 bitlik FF:FE adres uzayı eklenir. 

      xx:xx:xx:xx:xx:xx  ===> xx:xx:xx:FF:FE:xx:xx:xx  haline gelir.

2. 64 bit haline getirilen adres uzayının 2'lik tabanda soldan 7.biti değiştirilir. Yani soldan 7.bit 0 ise 1, 1 ise 0 olur.

 00:2A:00:3F:2A:1C  MAC adresine sahip bir bilgisayarın alabileceği IPv6 adresinin konak adresini bulalım.

     

  * 00:2A:00:3F:2A:1C   adresinin ortasına FF:FE ekleyelim.
    
        00:2A:00:3F:2A:1C  === >  002A:00FF:FE3F:2A1C elde edilir.

  * Yukarıda elde edilen adresin 2'lik tabanda soldan 7.bitini NAT işlemine tabi edelim. 

Yani 7.bit 0 ise 1, 1 ise 0 yapalım.

        0000000000101010:00FF:FE3F:2A1C === > 0000001000101010:00FF:FE3F:2A1C === > 
  
  * 00:2A:00:3F:2A:1C MAC adresinden  022A:00FF:FE3F:2A1C konak adresi elde edildi.

MAC-->Ortama erişim kontrol düzeyi -Veri Link Transferin alt katmanıdır aynı zamanda Media Access Control diye tanınmaktadır. OSI modelinin  Veri Link Transfer Katmanınınalt katmanı olan Fiziksel Katmanda görev alır. MAC adresleme ve kanallara erişimi kontrol etmek için mekanizmalar sağlar. Bu da birden fazla terminalleri veya erişim noktaları birbirleri ile çoklu ağ ortamında iletişim kurmasını sağlar. MAC aslında alt katmanı olan LLC (Mantıksal Bağlantı Kontrolü) ve OSI modeli nin Fiziksel (ilk) seviyesi arasında bir arayüz görevi görür ve bir çoklu ağdaki tam çift yönlü mantıksal kanalı taklid eder.

IEEE standartları tanımlayan 48-bit (6 sekizli) MAC adresi, dört parçaya bölünür.
İlk üç sekizli 24-bit içeren Organizasyonun benzersiz tanımlayıcı (OUİ) veya 
üreticinin  IEEE den aldığı adres ten oluşur.
Sadece alt 22 bit (bit) kullanılır diğer ikisini özel bir anlamı vardır:

ilk bit sıfır (0) olması tekli, bir (1) olması grup adres çerçevesine hitap eder.
Sonraki bit MAC adresi global(0) veya yerel (1) uygulanan olmadığını gösterir.
Sonraki üç oktet aygıtın her bir örneğin imalatçı tarafından seçilmektedir.SNA (Systems Network Architecture) ağları hariç.Böylece,dünya genelinde benzersiz olan MAC adresleri genel olarak aygıta bu şekilde eklenir.Ağ yöneticisi seçtiğiniz cihazın kendi MAC adresi yerine başka bir adres belirleme yeteneğine sahiptir.Böyle bir yerel olarak yönetilen MAC adresi keyfi olarak seçilir ve Oui hakkında bilgi içeremez.Adresin yerel olarak uygulanan adres olup olmadığını öğrenmek için adresinin ilk sekizli karşılık gelen bitlerine bakılır.
Aşağıdaki komutu kullanarak ağ aygıtlarının MAC adresi öğrenilebilir:

Windows - ipconfig / all- daha detaylı bilgi içerir - hangi MAC adresi hangi ağ arayüzüne ait...
Linux — ifconfig -a | grep HWaddr
FreeBSD — ifconfig|grep ether
HP-UX — /usr/sbin/lanscan
Mac OS X — ifconfig
QNX4 — netinfo -l
QNX6 — ifconfig или nicinfo

MAC katmanının adresleme mekanizmasına fiziksel adresleme ya da MAC adresleri denir.MAC adresi benzersiz bir seri numarası olan, imalat sırasında her ağ aygıtı için atanır ve dünyanın diğer ağ aygıtlarıyla belirlemenize olanak sağlar.Alt ağdaki tüm cihazların farklı MAC adrese sahip olacağı ve bir alt ağ içinde Subnetwork bir hedefe veri paketlerinin dağıtılmasını sağlamak için garanti yoldur.Aslında içinde birkaç segmentleri,birbirlerine bağlı tekrarlayıcı,hub,köprü veya anahtarları barındıran fiziksel ağda da MAC adresleri kullanılabilir (ancak yönlendiricilerin hariç).Yönlendiriciler birden çok alt ağa bağlayabilmektedirler.Örnek:Ethernet Ağını kablosuz yerel alan ağı(WLAN)ve WLAN adaptörleri ile genişletilmiş erişim noktalarına sahip bir fiziksel ağa dönüştürürüz ve üretilen 48-bitlik MAC adresleriEthernet in ürettiği ile aynıdır.

Kablolu ağlar için ortak çoklu paket erişim protokollere örnek şunlardır:

CSMA/CD (Ethernet и IEEE 802.3 de kullanılır)
Token bus (IEEE 802.4)
Token ring (IEEE 802.5)
Token passing (FDDI da kullanılır)
Kablosuz ağlar da kullanılabilir ortak çoklu paket erişim protokolleri şunlardır:

CSMA/CA (IEEE 802.11/WiFi WLANs de kullanılır)
Slotted ALOHA
Dynamic TDMA
Reservation ALOHA (R-ALOHA)
CDMA
OFDMA
Daha ayrıntılı bilgi için Channel access method

Способы изменения MAC-адреса в операционных системах
Определение производителя по первым 6 цифрам MAC10 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MAC Adresi nasıl değiştirilir?15 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aritmetik ve sayılar teorisinde, iki a ve b tam sayısının en küçük ortak katı (EKOK), genellikle ekok(a, b) ile gösterilir ve hem a hem de b ile bölünebilen en küçük pozitif tam sayıdır. 
Tam sayıların sıfıra bölümü tanımsız olduğundan, bu tanım yalnızca a ve b sıfırdan farklıysa bir anlam taşır. Ancak, bazı yazarlar tüm a değerleri için ekok(a, 0)'ı 0 olarak tanımlar, çünkü 0, a ve 0'ın tek ortak katıdır.
İki kesrin paydalarının en küçük ortak katı "en küçük ortak payda"dır (lowest common denominator) ve kesirleri toplamak, çıkarmak veya karşılaştırmak için kullanılabilir. İkiden fazla a, b, c,... tam sayısının en küçük ortak katı, genellikle ekok(a, b, c, . . .) ile gösterilir ve a, b, c,... sayılarının her birine bölünebilen en küçük pozitif tam sayı olarak tanımlanır.

Bir sayının katı (multiple), o sayının ve bir tam sayının çarpımıdır. Örneğin, 10, 5'in bir katıdır çünkü 5 × 2 = 10'dur; yani 10, 5 ve 2'ye bölünebilir. 10, hem 5 hem de 2 ile bölünebilen en küçük pozitif tam sayı olduğu için, 5 ve 2'nin en küçük ortak katıdır. Aynı prensiple, 10 aynı zamanda -5 ve -2'nin de en küçük ortak katıdır.

İki a ve b tam sayısının en küçük ortak katı ekok(a, b) olarak gösterilir. Bazı eski ders kitapları [a, b] gösterimini kullanır.

        ekok
        ⁡
        (
        4
        ,
        6
        )
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (4,6)}
  

4'ün katları:

  
    
      
        4
        ,
        8
        ,
        12
        ,
        16
        ,
        20
        ,
        24
        ,
        28
        ,
        32
        ,
        36
        ,
        40
        ,
        44
        ,
        48
        ,
        52
        ,
        56
        ,
        60
        ,
        64
        ,
        68
        ,
        72
        ,
        76
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 4,8,12,16,20,24,28,32,36,40,44,48,52,56,60,64,68,72,76,...}
  

6'nın katları:

  
    
      
        6
        ,
        12
        ,
        18
        ,
        24
        ,
        30
        ,
        36
        ,
        42
        ,
        48
        ,
        54
        ,
        60
        ,
        66
        ,
        72
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 6,12,18,24,30,36,42,48,54,60,66,72,...}
  

4 ve 6'nın ortak katları, her iki listede de bulunan sayılardır:

  
    
      
        12
        ,
        24
        ,
        36
        ,
        48
        ,
        60
        ,
        72
        ,
        .
        .
        .
      
    
    {\displaystyle 12,24,36,48,60,72,...}
  

Bu listedeki en küçük sayı 12'dir. Dolayısıyla, en küçük ortak kat, 12'dir.

Basit kesirleri toplarken, çıkarırken veya karşılaştırırken, paydaların en küçük ortak katı kullanılır (genellikle en küçük ortak payda olarak adlandırılır), çünkü kesirlerin her biri bu paydaya sahip bir kesir olarak ifade edilebilir. Örneğin,

  
    
      
        
          
            2
            21
          
        
        +
        
          
            1
            6
          
        
        =
        
          
            4
            42
          
        
        +
        
          
            7
            42
          
        
        =
        
          
            11
            42
          
        
      
    
    {\displaystyle {2 \over 21}+{1 \over 6}={4 \over 42}+{7 \over 42}={11 \over 42}}
  

burada payda olarak 42 kullanılmıştır, çünkü 42, 21 ve 6'nın en küçük ortak katıdır.

Bir makinede sırasıyla m ve n diş sayısına sahip iki kenetlenen dişli olduğunu ve dişlilerin, birinci dişlinin merkezinden ikinci dişlinin merkezine çizilen bir doğru parçasıyla işaretlendiğini varsayalım. Dişliler dönmeye başladığında, birinci dişlinin doğru parçasını yeniden hizalamak için tamamlaması gereken dönüş sayısı 
  
    
      
        ekok
        ⁡
        (
        m
        ,
        n
        )
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (m,n)}
  
 kullanılarak hesaplanabilir. Birinci dişli, yeniden hizalanma için 
  
    
      
        
          
            
              ekok
              ⁡
              (
              m
              ,
              n
              )
            
            m
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {\operatorname {ekok} (m,n)}{m}}}
  
 dönüş tamamlamalıdır. Bu süre zarfında, ikinci dişli 
  
    
      
        
          
            
              ekok
              ⁡
              (
              m
              ,
              n
              )
            
            n
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {\operatorname {ekok} (m,n)}{n}}}
  
 dönüş yapmış olacaktır.

Bir yıldızın etrafında dönen ve yörüngelerini tamamlamaları sırasıyla l, m ve n birim zaman alan üç gezegen olduğunu varsayalım. l, m ve n değerlerinin tam sayı olduğunu kabul edelim. Gezegenlerin bir başlangıç doğrusal hizalanmasından sonra yıldızın etrafında hareket etmeye başladığını varsayarsak, tüm gezegenler 
  
    
      
        ekok
        ⁡
        (
        l
        ,
        m
        ,
        n
        )
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (l,m,n)}
  
 birim zaman sonra tekrar doğrusal bir hizalanmaya ulaşırlar. Bu zamanda, birinci, ikinci ve üçüncü gezegen yıldızın etrafında sırasıyla 
  
    
      
        
          
            
              ekok
              ⁡
              (
              l
              ,
              m
              ,
              n
              )
            
            l
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {\operatorname {ekok} (l,m,n)}{l}}}
  
, 
  
    
      
        
          
            
              ekok
              ⁡
              (
              l
              ,
              m
              ,
              n
              )
            
            m
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {\operatorname {ekok} (l,m,n)}{m}}}
  
 ve 
  
    
      
        
          
            
              ekok
              ⁡
              (
              l
              ,
              m
              ,
              n
              )
            
            n
          
        
      
    
    {\textstyle {\frac {\operatorname {ekok} (l,m,n)}{n}}}
  
 yörünge tamamlamış olacaktır.

En küçük ortak katları hesaplamanın birkaç yolu vardır.

En küçük ortak kat, en büyük ortak bölen (ebob) kullanılarak şu formülle hesaplanabilir:

  
    
      
        ekok
        ⁡
        (
        a
        ,
        b
        )
        =
        
          
            
              
                |
              
              a
              b
              
                |
              
            
            
              ebob
              ⁡
              (
              a
              ,
              b
              )
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (a,b)={\frac {|ab|}{\operatorname {ebob} (a,b)}}.}
  

Sonuçtan daha büyük tam sayılarla işlem yapmaktan kaçınmak için, bölme işleminin sonucunun her zaman bir tam sayı olduğu şu eşdeğer formülleri kullanmak uygundur:

  
    
      
        ekok
        ⁡
        (
        a
        ,
        b
        )
        =
        
          |
        
        a
        
          |
        
        
        
          
            
              
                |
              
              b
              
                |
              
            
            
              ebob
              ⁡
              (
              a
              ,
              b
              )
            
          
        
        =
        
          |
        
        b
        
          |
        
        
        
          
            
              
                |
              
              a
              
                |
              
            
            
              ebob
              ⁡
              (
              a
              ,
              b
              )
            
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (a,b)=|a|\,{\frac {|b|}{\operatorname {ebob} (a,b)}}=|b|\,{\frac {|a|}{\operatorname {ebob} (a,b)}},}
  

Bu formüller, a ve b sayılarından tam olarak biri 0 olduğunda da geçerlidir, çünkü ebob(a, 0) = |a|. Ancak, hem a hem de b 0 ise, bu formüller sıfıra bölme hatasına neden olur; bu yüzden, ekok(0, 0) = 0 özel bir durum olarak ele alınmalıdır.
Yukarıdaki örneğe dönersek,

  
    
      
        ekok
        ⁡
        (
        21
        ,
        6
        )
        =
        6
        ×
        
          
            21
            
              ebob
              ⁡
              (
              21
              ,
              6
              )
            
          
        
        =
        6
        ×
        
          
            21
            3
          
        
        =
        6
        ×
        7
        =
        42.
      
    
    {\displaystyle \operatorname {ekok} (21,6)=6\times {\frac {21}{\operatorname {ebob} (21,6)}}=6\times {\frac {21}{3}}=6\times 7=42.}
  

Ebob hesaplamak için sayıların çarpanlarına ayrılmasını gerektirmeyen Öklid algoritması gibi hızlı algoritmalar vardır. Çok büyük tam sayılar için, ilgili üç işlem (çarpma, ebob ve bölme) için daha da hızlı algoritmalar mevcuttur; bkz. Hızlı çarpma. Bu algoritmalar benzer büyüklükteki çarpanlarla daha verimli olduğundan, yukarıdaki örnekte olduğu gibi ekok argümanlarının en büyüğünü argümanların ebob'una bölmek daha verimlidir.

Çarpanlara tek türlü ayırma teoremi, 1'den büyük her pozitif tam sayının asal sayıların çarpımı olarak tek bir şekilde yazılabileceğini belirtir. Asal sayılar, birleştirildiklerinde bir bileşik sayı oluşturan atomik elemanlar olarak düşünülebilir. Örneğin:

  
    
      
        90
        =
        
          2
          
            1
          
        
        ⋅
        
          3
       

Otto Eduard Neugebauer (d. 26 Mayıs 1899, Innsbruck - ö. 19 Şubat 1990, Princeton, New Jersey), astronomi tarihi ile Antik Çağlarda ve Orta Çağ'da uygulanan diğer kesin bilimler üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Avusturyalı-Amerikalı bir matematikçi ve bilim tarihçisiydi. Kil tabletlerini inceleyerek, eski Babillilerin matematik ve astronomi hakkında daha önce fark edildiğinden çok daha fazlasını bildiklerini keşfetti. Ulusal Bilimler Akademisi, Neugebauer'i "çağımızın müspet bilimler tarihinin, belki de bilim tarihinin en özgün ve üretken bilim insanı" olarak adlandırmıştır.

Neugebauer Avusturya, Innsbruck'ta doğdu. Babası Rudolph Neugebauer bir demiryolu  inşaat mühendisi, Doğu halıları koleksiyoncusu veni bilginiydi. Ailesi o oldukça gençken öldü. I. Dünya Savaşı sırasında Neugebauer, Avusturya Ordusu'na katıldı ve İtalyan cephesinde topçu teğmen olarak görev yaptı ve ardından, hemşehrisi Ludwig Wittgenstein ile birlikte bir İtalyan savaş esiri kampında görev yaptı. 1919'da Graz Üniversitesi'ne elektrik mühendisliği ve fizik dalında girdi ve 1921'de Münih Üniversitesi'ne geçti. 1922'den 1924'e kadar Göttingen Üniversitesi'nde Richard Courant, Edmund Landau ve Emmy Noether ile matematik okudu. 1924–1925 yılları arasında, ilgi alanlarının Mısır matematik tarihine dönüştüğü Kopenhag Üniversitesi'ndeydi.
Göttingen'e döndü ve 1933'e kadar orada kaldı. Die Grundlangen der ägyptischen Bruchrechnung ("Kesirler ile Mısır Hesaplama Temelleri", "The Fundamentals of Egyptian Calculation with Fractions") (Springer, 1926) adlı tezinde Rhind Papyrus'ünde yer alan bir tablonun matematiksel analizini yaptı. 1927'de matematik tarihi için venia legendisini aldı ve Privatdozent olarak görev yaptı. 1927'de Babil matematiği üzerine yazdığı ilk makale, altmışlık sayı sisteminin kökenini anlatıyordu.
1929'da Neugebauer, matematik bilimleri tarihine adanmış bir Springer serisi olan Quellen und Studien zur Geschichte der Mathematik, Astronomie und Physik'i (QS) kurdu ve burada, geometri için en önemli metinlerden biri olan Moskova Papirüsü de dahil olmak üzere aritmetik ve geometride Mısır hesaplama teknikleri üzerine geniş kapsamlı makaleler yayınladı. Neugebauer, 1928'de Leningrad'da Moskova Papirüsü üzerinde çalışmıştı.
1931'de modern matematiğe yaptığı en önemli katkı olan inceleme dergisi Zentralblatt für Mathematik und ihre Grenzgebiete'yi (Zbl) kurdu. Adolf Hitler 1933'te şansölye olduğunda, Neugebauer'den yeni Alman hükûmetine sadakat yemini etmesi istendi, ancak reddetti ve derhal işten çıkarıldı. 1934'te tam bir matematik profesörü olarak Kopenhag Üniversitesi'ne katıldı. 1936'da, Diyofant denklemlerini kullanarak metinleri tarihleme ve analiz etme yöntemi üzerine bir makale yayınladı. 1935-1937 yılları arasında Mathematische Keilschrift-Texte (MKT) adlı bir metin külliyatını yayınladı. MKT, boyut, detay ve derinlik bakımından muazzam bir çalışmaydı ve içeriği, Babil matematiğinin Mısır ve Yunan matematiği bilgisinden hayal edilebilecek her şeyi aştığını gösterdi. 1928'de Bologna'da ICM'nin Davetli Konuşmacısı ve 1936'da Oslo'da ICM'nin Tam Yetkili Konuşmacısı idi.
1939'da Zentralblatt Naziler tarafından ele geçirildikten sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne taşındı, Brown Üniversitesi'nde matematik bölümüne katıldı ve Mathematical Reviews'u kurdu. Amerikan vatandaşı oldu ve kariyerinin çoğunda Brown'da kaldı, 1947'de Matematik Tarihi Bölümü'nü kurdu ve Üniversite Profesörü oldu. Amerikalı Asurolog Abraham Sachs ile birlikte, 1945'te Babil matematiği üzerine standart bir İngilizce çalışma olarak kalan Matematiksel Çivi Yazısı Metinlerini (Mathematical Cuneiform Texts) yayınladı. 1967'de Amerikan Astronomi Topluluğu tarafından Henry Norris Russell Lectureship ödülüne layık görüldü. 1977'de Ulusal Bilimler Akademisi'ne seçildi ve 1979'da Amerika Matematik Derneği'nden Matematikte Üstün Hizmet Ödülü'nü aldı. 1984'te, 1950'den beri üyesi olduğu Princeton'daki Institute for Advanced Study'ye taşındı.
Neugebauer kronolojiyle de ilgileniyordu. İskenderiye Hristiyan takvimini ve kökenini İskenderiye Yahudi takviminden yaklaşık 4. yüzyıldan itibaren, her iki takvim için de başka herhangi bir kaynaktan en az 200 yıl önce yeniden yapılandırmayı başardı. Böylece Yahudi takvimi, İskenderiye yılını kullanan 19 yıllık döngü ile yedi günlük haftayı birleştirerek türetildi ve ardından Paskalya'nın Fısıh ile çakışmasını önlemek için Hristiyanlar tarafından biraz değiştirildi. Kilise tarihçileri tarafından oldukça bilimsel ve son derece karmaşık olduğu düşünülen kilise takvimi oldukça basit çıktı.
1988'de, bir Yunan papirüsünü inceleyerek Neugebauer, Babil astronomisinin Yunanlara kapsamlı aktarımı ve Babil yöntemlerinin Ptolemy'nin Almagest'i yazmasından sonra bile 400 yıl boyunca devam eden kullanımı için bugüne kadarki en önemli tek kanıt parçasını keşfetti. 1989'da yayınlanan son makalesi "Asurolojiden Rönesans Sanatına (From Assyriology to Renaissance Art)", tek bir astronomik parametrenin geçmişini, sinodik ayın ortalama uzunluğunu, çivi yazılı  tabletlerden az önce bahsedilen papirüs parçasına, Yahudi takvimine, 15. yüzyılın başlarına ait bir saat kitabına kadar detaylandırdı.
1986'da Neugebauer, antik dünyadaki müspet bilimler, özellikle de eski Mezopotamya, Mısır ve Yunan astronomisi üzerine yaptığı, antik bilim anlayışımızı yeni bir zemine oturtan ve onun klasik ve Orta Çağ dünyalarına aktarımını aydınlatan temel araştırmalardan dolayı Balzan Ödülü'ne layık görüldü. Bilim tarihine ilgi ve daha fazla araştırmayı teşvik etmekteki olağanüstü başarısı için "(Balzan Genel Ödül Komitesi'nin Motivasyonu) Neugebauer, 250.000 İsviçre Frangı ödül parasını İleri Araştırmalar Enstitüsü'ne bağışladı.
Neugebauer kariyerine matematikçi olarak başladı, daha sonra Mısır ve Babil matematiğine döndü ve ardından matematiksel astronomi tarihine geçti. Altmış beş yıllık kariyerinde, büyük ölçüde Babil ve Mısır'da, Greko-Romen antik çağından Hindistan'a, İslam dünyasına ve Orta Çağ Avrupası'nda bilim ve Rönesans Avrupa'sına kadar modern matematiksel astronomi anlayışı yarattı. Caltech'teki ünlü fizikçi ve astronom Gerry Neugebauer onun oğluydu.

John F. Lewis Ödülü (American Philosophical Society, 1952)
Müspet Bilimler Heineman Ödülü, 1953
Amerikan Öğrenilmiş Toplumlar Konseyi Ödülü (1961)
Henry Norris Russell Lectureship (1967)
Bilim ve Sanat için Avusturya Dekorasyonu (1973)
Pfizer Ödülü (1975 ve 1985; Bilim Tarihi Topluluğu)
Üstün Hizmet Ödülü, Amerika Matematik Derneği (1979)
Balzan Ödülü (1986), özellikle Mezopotamya, Mısır ve Yunan astronomisi olmak üzere antik çağda kesin bilimler alanında öncü çalışmalar için
Franklin Madalyası (American Philosophical Society, 1987)
Susan Culver Rosenberger Onur Madalyası (Brown Üniversitesi, 1987)
Saint Andrews Üniversitesi (1938), Princeton Üniversitesi (1957) ve Brown Üniversitesi'nden (1971) fahri doktoralar
Viyana, Paris, Kopenhag ve Brüksel'deki çeşitli bilim akademilerinin üyesi, İngiliz Akademisi, İrlanda Akademisi, Ulusal Bilimler Akademisi, Amerikan Felsefe Topluluğu
1936'da Oslo'daki Uluslararası Matematikçiler Kongresi'nde genel bir konferans verdi. Bu, Yunan öncesi matematiği ve Yunancaya göre konumu hakkındaydı.
3484 Neugebauer asteroidi, eşi Gerald "Gerry" Neugebauer ve kendisi onuruna isimlendirilmiştir.

"Eski Astronomi Sorunlarının ve Yöntemlerinin Tarihi (The History of Ancient Astronomy Problems and Methods)." 10 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Yakın Doğu Araştırmaları Dergisi 4 (1945): ss. 1–38.
"Usturlabın Erken Tarihi (The Early History of the Astrolabe)." Isis 40 (1949): ss. 240–56.
"Sefil Öznelerin İncelenmesi (The Study of Wretched Subjects)." 1 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Isis 42 (1951): s. 111.
"Eudoxus'un 'Hippopede'si üzerine (On the 'Hippopede' of Eudoxus)." Scripta Mathematica 19 (1953): ss. 225–29.
"Apollonius'un Gezegen Teorisi (Apollonius' Planetary Theory)." Kuramsal ve Uygulamalı Matematik üzerine İletişim (Communications on Pure and Applied Mathematics) 8 (1955): ss. 641–48.
"Apollonius'a Göre Eksantrik ve Episiklik Hareket Eşdeğeri (The Equivalence of Eccentric and Epicyclic Motion According to Apollonius)." Scripta Mathematica 24 (1959): ss. 5–21.
"Sabit Ben Kurra 'Güneş Yılında' ve 'Sekizinci Kürenin Hareketi Üzerine' (Thabit Ben Qurra 'On the Solar Year' and 'On the Motion of the Eighth Sphere)." American Philosophical Society'nin Bildirileri 106 (1962): ss. 264–98.
"Heraclides Ponticus'un Sözde Güneş Merkezli Venüs Teorisi Üzerine (On the Allegedly Heliocentric Theory of Venus by Heraclides Ponticus)." Amerikan Filoloji Dergisi 93 (1973): ss. 600–601.
"Autolycus hakkında notlar (Notes on Autolycus)." Centaurus 18 (1973): ss. 66–69.
"Eski Astronomi Çalışmaları. VIII. Babil Astronomisindeki Su Saati (Studies in Ancient Astronomy. VIII. The Water Clock in Babylonian Astronomy)." Isis, Cilt no. 37, No. 1/2, ss. 37–43. (Mayıs 1947). JSTOR bağlantısı. Neugebauer (1983), ss. 239–245 (*).
(Richard A. Parker ile) "Mısır Astronomik Metinleri: III. Dekanlar, Gezegenler, Takımyıldızlar ve Zodyaklar (Egyptian Astronomical Texts: III. Decans, Planets, Constellations, and Zodiacs)." (Brown University Press, 1969)

(Abraham Sachs ile birlikte editör). Matematiksel Çivi Yazılı Metinler (Mathematical Cuneiform Texts) 22 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. American Oriental Series, cilt. 29. New Haven: American Oriental Society, 1945.
Antik Çağda Müspet Bilimler (The Exact Sciences in Antiquity). Princeton: Princeton University Press, 1952; 2. baskı, Brown University Press, 1957; yeniden basım, New York: Dover Yayınları, 1969, 978-0-486-22332-2
Astronomik Çivi Yazılı Metinler (Astronomical Cuneiform Texts). 3 cilt. Londra: 1956; 2. baskı, New York: Springer, 1983. (Genellikle ACT olarak kısaltılır)
Harizmi'nin Astronomik Tabloları (The Astronomical Tables of al-Khwarizmi). Historiskfilosofiske Skrifter undgivet af Det Kongelige Danske Videnskabernes Selskab, Bind 4, nr. 2. Kopenhag: Ejnar Munksgaard, 

Parmak kemikleri veya falanks kemikleri (Latince: tek. phalanx, çoğ. phalanges), çoğu omurgalının ellerinde ve ayaklarındaki parmaklarda bulunan kemiklerdir. Primatlarda, el ve ayak başparmaklarında iki falanks, diğer parmaklarda ise üç falanks vardır. Parmak kemikleri uzun kemikler olarak sınıflandırılır.
Toynaklıların distal falanksları tırnak ve pençeleri barındırır ve şekillendirir.

Parmak kemikleri, el ve ayak parmaklarını oluşturan kemiklerdir. İnsan vücudunda 56 tane falanks vardır ve her el ve ayakta on dört tane bulunur. Sadece iki parmak kemiği bulunan el ve ayak başparmakları hariç, her el ve ayak parmağında üç falanks vardır. Dördüncü ve beşinci ayak parmaklarının medial (orta) ve distal (uzak) falanksları genellikle birbirine kaynaşır (simfalangizm). Ayaktakı parmak kemikleri, özellikle proksimal falankslarda, vücuda en yakın olanlarda genellikle daha kısa ve daha sıkıştırılmış olmaları bakımından elden farklıdır.
Bir falanks, proksimal, medial (orta) veya distal olmasına ve parmak veya ayakta bulunmasına göre adlandırılır. Proksimal falankslar el veya ayağa en yakın olanlardır. Eldeki, falanksların öne çıkan, topuz uçları parmak eklemleri olarak bilinir. Orta falanks sadece konum olarak değil, aynı zamanda büyüklük olarak da ortada bulunur. El ve ayak başparmaklarının orta falanksı yoktur. Distal falankslar ise parmakların en uçlarındaki kemiklerdir. Proksimal, orta ve distal falankslar, interfalangeal eklemler yoluyla birbirleriyle bağlantı kurarlar.  

El
Ayak

MedTerms.com Tıbbi Sözlüğü 7 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Rakam, sayıları yazılı olarak göstermeye yarayan sembollerden her biri. Pek çok dil ve kültürde kullanılan Arap kökenli rakamlar şunlardır:

  
    
      
        
          0
        
        ,
        
          1
        
        ,
        
          2
        
        ,
        
          3
        
        ,
        
          4
        
        ,
        
          5
        
        ,
        
          6
        
        ,
        
          7
        
        ,
        
          8
        
        ,
        
          9
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {0} ,\mathbf {1} ,\mathbf {2} ,\mathbf {3} ,\mathbf {4} ,\mathbf {5} ,\mathbf {6} ,\mathbf {7} ,\mathbf {8} ,\mathbf {9} }
  

  
    
      
        
          
            {
          
        
      
    
    {\displaystyle {\big \{}}
  
 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9 
  
    
      
        
          
            }
          
        
      
    
    {\displaystyle {\big \}}}
  
 kümesinin elemanları onluk sayma sisteminin rakamlarıdır. Bir sayının basamaklarının alabileceği sayı değerlerinin kümesi o sayma sisteminin rakamlarını oluşturur. Dolayısıyla farklı sayma sistemlerinin farklı sayıda rakamları vardır. Örneğin sekizlik sayma sisteminde her bir basamak 0 ile 7 arasında sayı değeri alabildiği için rakamları 
  
    
      
        
          
            {
          
        
      
    
    {\displaystyle {\big \{}}
  
 0,1,2,3,4,5,6,7
  
    
      
        
          
            }
          
        
      
    
    {\displaystyle {\big \}}}
  
 kümesinin elemanlarıyla belirtilir. Benzer şekilde onaltılık sayma sisteminde rakamlar 0 ile 15 arasındaki sayılardır. Bir sayı yazılırken sayıyı oluşturan rakamlar basamak değerlerine göre sıralanarak yan yana dizilirler. Bu yüzden rakamlar bireysel sembollerle ve sayılar da bu sembollerin ardışık yazılmasıyla ifade edilmektedir. Ondan fazla rakam içeren sayma sistemlerinin 9'dan büyük sayı değerine sahip rakamlarını bireysel sembollerle ifade edebilmek için genelde bu rakamlar harflerle temsil edilirler. Örneğin onaltılık sayı sisteminin rakamları 
  
    
      
        
          
            {
          
        
      
    
    {\displaystyle {\big \{}}
  
 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9, A, B, C, D, E, F 
  
    
      
        
          
            }
          
        
      
    
    {\displaystyle {\big \}}}
  
 kümesindeki sembollerle ifade edilir. Burada A'dan F'ye harfler sırasıyla 10 ile 15 arasındaki sayıları ifade eden rakamlardır.
Rakam hanesi, basamaklı sayısal sistemlerde sayıları ("2" veya "5") temsil etmek için kullanılan kombinasyonlarda ("25" gibi) kullanılan sayısal semboldür (25 sayısı gibi).
Belirli bir sayı sisteminde, taban bir tam sayı ise, gerekli basamak sayısı daima tabanın mutlak değerine eşit olacaktır. Örneğin, ondalık sistem (taban 10) on basamak (0 ila 9 arası) içerirken, ikili (taban 2) iki basamaklıdır (0 ve 1).

Her farklı rakam bir sayıyı ifade eder, fakat sonsuz sayıda sembol kullanımı gerekeceğinden her sayının sadece bir rakam kullanılarak yazılabildiği bir yazı sistemi yoktur. Sayılar rakamlar ve başka semboller ("-","/", "e", karekök sembolü, pi sembolü...) kullanılarak bildirilir. Örneğin "3" rakamdır, Türk alfabesiyle "üç" olarak ifade edilen sayıyı belirtmek için kullanılır. "Elli dört" bir sayıdır "5" ve "4" rakamları kullanılarak onluk sayma sisteminde "54" olarak ifade edilir. Benzer şekilde -1, -2, -3, -4, -5, -6, -7, -8 ve -9 negatif sayılardır ancak rakam ve "-" sembolü ihtiva etmekle birlikte rakam değillerdir.

Çift rakamlar: 0, 2, 4, 6 ve 8.
Tek rakamlar: 1, 3, 5, 7 ve 9.
Bir sayının çift veya tek olduğu bölümden kalana bakılarak belirlenebilir. Çift rakamlar 2 ile bölündüklerinde 0 kalanını verirler. Tek rakamlar ise 2 ile bölündüklerinde 1 kalanını verirler.

Sayısal sistem
Sayı sistemi

Sibt al-Maridini, tam adı Muḥammad ibn Muḥammad ibn Aḥmad Abū ʿAbd Allāh Badr [Shams] al‐Dīnal‐Miṣrī al‐Dimashqī (1423 - 1506) olan, Mısır doğumlu bir astronom ve matematikçiydi. Babası Şam'dan gelmiştir. "Sibt al-Maridini" adı, "Al-Mardini'nin kızının oğlu" anlamına gelmektedir. Annesinin dedesi olan Abdullah al-Maridini, sekizinci yüzyıl AH'de tanınmış bir astronomdu. Geleneklere göre, astronom İbn al-Majdi'nin (ö. 850/1506) öğrencisiydi.
Sibt al-Maridini, Kahire'deki El-Ezher Camii'nde matematik ve astronomi dersleri vermiştir. Ayrıca caminin zaman tutucusuydu. Astronomi üzerine en az elli adet kitap yazmıştır ve en az yirmi üç matematik kitabı yazmıştır.
El-Sakhawy, Sibt al-Maridini'nin İslam hukuku, astronomi ve matematik üzerine yazdığı iki yüz kitabı saymıştır. Dünya genelinde antik el yazması kitaplara odaklanan kütüphanelerde eserlerinin transkriptleri bulunmaktadır.
Sibt al-Mardini, "müezzinlerin (namaz vaktini çağıranlar) görüşü, hukukçuların görüşünden daha az doğrudur ve namaz vaktinin belirlenmesinde hukukçuların görüşünün temel alınması gerektiği"ni açıklamıştır.

Konumsal bir sayı sisteminde, taban (veya sayı tabanı, taban sayı); sayıları temsil etmek için kullanılan, sıfır rakamı da dâhil olmak üzere, benzersiz rakamların sayısıdır.
Örneğin, (günümüzde kullanımda olan en yaygın sistem) onlu sistem için taban ondur; çünkü bu sistem 0'dan 9'a kadar olan on rakamı kullanır.
Herhangi bir standart konumsal sayı sisteminde, bir sayı geleneksel olarak (x)y şeklinde yazılır; burada x rakamlardan oluşan dizi, y ise tabandır.
On tabanı için, değeri ifade etmenin en yaygın yolu olduğundan, alt indis (ve kapsayan parantezler) genellikle varsayılır ve yazılmaz.
Örneğin, (100)10, 100'e eşdeğerdir (ikincisinde onlu sistem ima edilir) ve yüz sayısını temsil eder; öte yandan (100)2 (2 tabanına sahip ikili sistemde) dört sayısını temsil eder.

Genel olarak, b (b > 1) tabanına sahip bir sistemde, d1 ... dn şeklindeki bir rakam dizisi, 0 ≤ di < b olmak üzere, d1bn−1 + d2bn−2 + ... + dnb0 sayısını belirtir. Birler basamağı, onlar basamağı, yüzler basamağı vb. olan onlu sistemin (taban 10) aksine; b tabanının birler basamağı, sonrasında b1ler basamağı, b2ler basamağı vb. olacaktır.
Örneğin, eğer b = 12 ise, 59A ("A" harfinin on değerini temsil ettiği) gibi bir rakam dizisi, 10 tabanında 5 × 122 + 9 × 121 + 10 × 120 = 838 değerini temsil eder.
Yaygın olarak kullanılan rakam sistemleri şunlardır:

Sekizli ve on altılı sistemler, ikili sistemin stenografisi (kısa yolu) olarak kolaylık sağladıkları için bilişimde sıklıkla kullanılır. Her on altılı rakam dört ikili rakam dizisine karşılık gelir, çünkü on altı ikinin dördüncü kuvvetidir; örneğin, on altılı 7816, ikili 11110002 sayısıdır. Benzer şekilde, her sekizli rakam benzersiz bir üçlü ikili rakam dizisine karşılık gelir, çünkü sekiz ikinin küpüdür. Bu gösterim benzersizdir. b, 1'den büyük bir pozitif tam sayı olsun. O hâlde her a pozitif tam sayısı, şu biçimde benzersiz olarak ifade edilebilir:

  
    
      
        a
        =
        
          r
          
            m
          
        
        
          b
          
            m
          
        
        +
        
          r
          
            m
            −
            1
          
        
        
          b
          
            m
            −
            1
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          r
          
            1
          
        
        b
        +
        
          r
          
            0
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle a=r_{m}b^{m}+r_{m-1}b^{m-1}+\dotsb +r_{1}b+r_{0},}
  

burada m negatif olmayan bir tam sayı ve r'ler şu koşulları sağlayan tam sayılardır:

0 < rm < b ve i = 0, 1, ... , m − 1 için 0 ≤ ri < b.
Tabanlar genellikle doğal sayılardır. Ancak, başka konumsal sistemler de mümkündür; örneğin, altın-oran tabanı (tabanı tam sayı olmayan bir cebirsel sayıdır) ve negatif taban (tabanı negatiftir).
Negatif bir taban, eksi işareti kullanmadan negatif sayıların temsil edilmesine olanak tanır. Örneğin, b = −10 olsun. O hâlde 19 gibi bir rakam dizisi, (onlu) 1 × (−10)1 + 9 × (−10)0 = −1 sayısını belirtir.

Farklı tabanlar özellikle bilgisayarlarla bağlantılı olarak kullanılır. Yaygın olarak kullanılan tabanlar 10 (onlu), 2 (ikili), 8 (sekizli) ve 16'dır (on altılı). 8 bitlik bir bayt, 0 ile 255 arasındaki değerleri temsil edebilir; bu değerler genellikle aynı uzunluğu sağlamak için 2, 8 veya 16 tabanında baştaki sıfırlarla (leading zero) ifade edilir.
Tablolardaki ilk satır, tabanın onlu sistemde yazılmış hâlidir.

Kayan noktalı aritmetik
Polinom
Rakam sistemleri listesi

McCoy, Neal H. (1968), Introduction To Modern Algebra, Revised Edition, Boston: Allyn and Bacon, LCCN 68015225 

Taban üzerine MathWorld girdisi

YAML (Telafuz: /ˈjæməl/); insan tarafından okunabilir Programlama dilidir. Genellikle konfigürasyon dosyaları için ve verilerin saklandığı veya iletildiği uygulamalarda kullanılır. YAML, Genişletilebilir İşaretleme Dili (XML) gibi birçok iletişim uygulamasını hedefler ancak Standart Genelleştirilmiş İşaretleme Dili (SGML) ile bilinçli olarak farklı bir minimal sözdizimi kullanır. Yerleşim belirlemek için Python tarzı girinti kullanır ve çoğu dize değeri etrafında alıntı işareti gerektirmez ve aynı dosyada JSON tarzı [...] ve } de desteklemektedir.
Özel veri türlerine de izin verilir, ancak YAML yerleşik olarak skalarları; (örneğin dizeler, tam sayılar, kayan nokta sayıları), listeleri ve ilişkisel dizileri gibi (aynı zamanda haritalar, sözlükler veya hash'ler olarak da bilinir) kodlar. Bu veri türleri Perl programlama diline dayanmaktadır, ancak tüm yaygın kullanılan yüksek seviyeli programlama dilleri çok benzer kavramlara sahiptir. İki nokta üst üste kullanılan sözdizimi, anahtar-değer çiftleri ifadesi için, RFC 822'de tanımlanan elektronik posta başlıklarından esinlenmiştir ve belge ayırıcı kodu (---)MIME'dan (RFC 2046) ödünç alınmıştır. Kaçış dizeleri de C'den alınmıştır ve çok satırlı dizeler için boşlukla sarma HTML'den esinlenilmiştir. Listeler ve hash'ler, iç içe geçmiş listeler ve hash'ler içerebilir. grafikler YAML takma adları kullanılarak temsil edilebilemektedir. Bu da XML'de SOAP'a benzerdir. YAML, SAX'tan esinlenmiş bir özellik olarak akışlarda okunup yazılmak üzere tasarlanmıştır.
YAML okuma ve yazma desteği birçok programlama dilinde mevcuttur. Vim, Emacs, ve çeşitli entegre geliştirme ortamları bulunmaktadır. YAML, Ayrıca düzenlemeyi kolaylaştıran bazı özellikler sunmaktadır. Örneğin; iç içe geçmiş yapıların katlanması veya sözdizimi hatalarının otomatik olarak vurgulanması gibi özellikleri mevcuttur.
YAML dosyaları için resmi olarak önerilen dosya adı uzantısı .yaml ve .yml, 2006'dan beri geçerlidir. 2024'te MIME türü application/yaml olarak kesinleşmiştir.

YAML (/ˈjæməl/,) ilk olarak 2001 yılında Clark Evans tarafından önerilmiştir ve Ingy döt Net ve Oren Ben-Kiki tarafından tasarlanmıştır. Başlangıçta YAML'nın Yet Another Markup Language (Yine Bir İşaretleme Dili) anlamına geldiği söyleniyordu, çünkü bu dönem, sunum ve bağlantı için işaretleme dillerinin patladığı bir dönemdi (HTML, XML, SGML, vs.) İlk ismi, dil incelemesi olarak işaretleme dili olduğunu ifade eden (yet another) ifadesiyle bir teknoloji manzarasına gönderme yapmayı amaçlıyordu, ancak daha sonra YAML Ain't Markup Language (YAML İşaretleme Dili Değildir) olarak yeniden adlandırıldı, bu da özyinelemeli kısaltma olarak veri odaklı amacını ayırt etmek için kullanıldı.

Bir başvuru kartı ve tam özellik listesi resmi sitede mevcuttur. Aşağıda, temel öğelerin bir özeti bulunmaktadır.
YAML, bazı kontrol karakterleri hariç, tüm Unicode karakter setini kabul eder ve UTF-8, UTF-16 veya UTF-32 formatlarında kodlanabilir. (UTF-32 zorunlu olmamakla birlikte, bir ayrıştırıcının JSON uyumluluğuna sahip olması için gereklidir.)

Boşluk girintileme yapı belirtmek için kullanılır; ancak, sekme karakterlerine bu girintilemenin bir parçası olarak izin verilmez.
Yorumlar, diyez işareti (#) ile başlar, bir satırın herhangi bir yerinde başlayabilir ve satırın sonuna kadar devam eder. Yorumlar, diğer belirteçlerden boşluk karakterleriyle ayrılmalıdır. Eğer # karakteri bir dizge içinde görünürse, o zaman bu bir diyez (#) harfi olur.
Liste üyeleri, her satır başında bir kısa çizgi (-) ile gösterilir.
Bir liste ayrıca, köşeli parantez ([...]) içine alınarak ve her bir giriş virgül ile ayrılarak belirtilebilir.
Bir ilişkisel dizi girişi, ?key: value biçiminde iki nokta üst üste ile temsil edilir ve her satıra bir giriş düşer. YAML, iki noktadan sonra bir boşluk gerektirir, böylece http://www.wikipedia.org gibi URL tarzı dizgeler, tırnak içine alınmadan temsil edilebilir.
Bir anahtarın önüne bir soru işareti konarak, tırnak işaretleri olmadan önünde kısa çizgi, köşeli parantez vb. içeren bir anahtarın "?anahtar: değer" biçiminde olmasına izin verilir.
Bir ilişkisel dizi ayrıca, metin {...} içinde kapalı olarak ve anahtarlar iki nokta üst üste ile ayrılmış ve girişler virgülle ayrılmış olarak belirtilebilir (boşluklar JSON ile uyumluluğu korumak için gerekli değildir).
Dizgeler (YAML'deki bir tür skaler), normalde tırnak işaretsizdir, ancak çift tırnak (") veya tek tırnak (') içine alınabilir.
Çift tırnak içinde, özel karakterler bir ters eğik çizgi (\) ile başlayan C tarzı kaçış dizileriyle temsil edilebilir. Belgelenmiş bilgilere göre desteklenen tek sekizlik kaçış \0'dır.
Tek tırnak içinde desteklenen tek kaçış dizisi, 'don''t' gibi tek tırnağın kendisini belirten çift tek tırnak ('')'dır.
Blok skalerleri, girinti ile sınırlıdır ve satır sonlarını koruma (|) veya katlama (>) için isteğe bağlı değiştiricilere sahiptir.
Tek bir akıştaki birden çok belge, üç kısa çizgi (---) ile ayrılır.
Üç nokta (...), isteğe bağlı olarak bir akış içindeki bir belgeyi sonlandırır.
Yinelenen düğümler başlangıçta bir ampersand (&) ile belirtilir ve daha sonra bir yıldız işareti (*) ile referans alınır.
Düğümler, bir dize izleyen çift ünlem işareti (!!) kullanılarak bir tür veya etiketle etiketlenebilir ve bu dize bir URI'ye genişletilebilir.
Bir akıştaki YAML belgeleri, bir yüzde işareti (%) ardından bir ad ve boşlukla ayrılmış parametrelerden oluşan 'yönergeler' ile başlayabilir. YAML 1.1'de iki yönerge tanımlanmıştır:
%YAML yönergesi, belirli bir belgede YAML sürümünü tanımlamak için kullanılır.
%TAG yönergesi, URI önekleri için bir kısayol olarak kullanılır. Bu kısayollar daha sonra düğüm türü etiketlerinde kullanılabilir.

Geleneksel blok formatı, listede yeni bir öğeye başlamak için kısa çizgi+boşluk kullanır.

İsteğe bağlı satır içi format, virgül+boşluk ile ayrılmıştır ve köşeli parantezler JSON'a benzer bir şekilde içine alınmıştır.

Anahtarlar, değerlerden iki nokta+boşluk ile ayrılır. YAML veri dosyalarında yaygın olan girintili bloklar, anahtar/değer çiftlerini ayırmak için girinti ve yeni satır kullanır. YAML veri akışlarında yaygın olan satır içi bloklar, süslü parantezler arasındaki anahtar/değer çiftlerini ayırmak için virgül+boşluk kullanır.

Dizgeler tırnak işaretlerine ihtiyaç duymaz. Çok satırlı dizgeler yazmanın iki yolu vardır; biri yeni satırları korur (| karakteri kullanarak), diğeri ise yeni satırları katlar (> karakteri kullanarak). Her iki durumda da bir yeni satır karakteri takip eder.

Varsayılan olarak, öndeki girinti (ilk satırın) ve sondaki boşluklar çıkarılır, ancak diğer davranış açıkça belirtilebilir.

Katlanmış metin, yeni satırları boşluklara dönüştürür ve öndeki boşlukları kaldırır.

Nesneler ve listeler, yaml'deki önemli bileşenlerdir ve karıştırılabilirler. İlk örnek, Smith ailesinden tüm insanları içeren anahtar-değer nesnelerinin bir listesidir. İkinci örnek, onları cinsiyete göre listeler; bu, iki liste içeren bir anahtar-değer nesnesidir.

YAML'ı diğer veri serileştirme dillerinin yeteneklerinden ayıran iki özellik, yapılar ve veri tipleridir.
YAML yapıları, tek bir dosya içinde birden fazla belgenin saklanmasına, tekrar eden düğümler için referansların kullanılmasına ve key olarak rastgele düğümlerin kullanılmasına olanak tanır.
Açıklık, kompaktlık ve veri giriş hatalarını önlemek için YAML, düğüm çapaları (& kullanarak) ve referanslar (* kullanarak) sağlar. Çapaya yapılan referanslar, tüm veri türleri için geçerlidir (aşağıdaki örnekteki ship-to referansına bakın).
Aşağıda, iki adımın tam olarak tanımlanmadan referans alındığı bir enstrüman dizicisindeki bir kuyruğun bir örneği verilmiştir.

Açık veri tipleri, YAML belgelerinin çoğunda nadiren görülür çünkü YAML basit tipleri otomatik olarak algılar. Veri tipleri üç kategoriye ayrılabilir: çekirdek, tanımlı ve kullanıcı tanımlı. Çekirdek olanlar, herhangi bir ayrıştırıcıda bulunması beklenenlerdir (ör. ondalık sayılar, tam sayılar, dizgeler, listeler, haritalar, ...). İkili veri gibi daha birçok gelişmiş veri türü, YAML spesifikasyonunda tanımlanmıştır, ancak tüm uygulamalarda desteklenmez. Son olarak, YAML, kullanıcı tanımlı sınıflara, yapılar veya ilkelere uyum sağlamak için yerel olarak veri türü tanımlarını genişletmenin bir yolunu tanımlar (ör. dört basamaklı ondalık sayılar).
YAML, varlığın veri türünü otomatik olarak algılar, ancak bazen veri türünü açıkça belirtmek istenir. En yaygın durum, tek kelimelik bir dizenin bir sayı, boolean veya etiket gibi göründüğü ve bu durumu ayırmak için tırnak işaretleri veya açık bir veri tipi etiketi kullanılması gerektiği durumdur.

YAML'ın her uygulamasında, spesifikasyonla tanımlanmış her veri türü bulunmaz. Bu yerleşik türler, çift ünlem işaretiyle (sigil) öneki kullanır (!!). Burada gösterilmeyenler arasında özellikle ilginç olanlar setler, sıralı haritalar, zaman damgaları ve onaltılık sayılardır. İşte base64 ile kodlanmış ikili veriye bir örnek.

YAML'ın birçok uygulaması, nesne serileştirme için kullanıcı tanımlı veri türlerini destekleyebilir. Yerel veri türleri evrensel veri türleri değildir, ancak YAML ayrıştırıcı kitaplığı kullanılarak uygulamada tanımlanır. Yerel veri türleri, tek bir ünlem işareti (!) kullanır.

YAML, yapısını esas olarak girintilere dayandırdığı için, özellikle ayraç çarpışmasına karşı dayanıklıdır. YAML'nin skaler değerlerdeki tırnak işaretlerine ve süslü parantezlere karşı duyarsızlığı, bir YAML belgesine yalnızca bir blok literal içinde ( veya > kullanarak) girintileme yaparak XML, JSON veya hatta YAML belgelerini yerleştirmenize olanak tanır:

YAML, tüm iç tırnak işaretlerini tırnak içine alıp kaçış karakteri kullanarak JSON içine yerleştirilebilir. YAML, ayrılmış karakterleri (<, >, &, ', ") kaçış karakteri kullanarak ve boşlukları dönüştürerek veya bir CDATA bölümü içine yerleştirerek XML'e yerleştirilebilir.

JSON’un, her bir alt düğümün tek bir ebeveyni olan hiyerarşik bir modelde veri temsil etme yeteneğinin aksine, YAML, aynı verilerin tekrarlanmasını önlemek için ağaçta iki veya daha fazla n

YBC 7289, birim karenin köşegeninin uzunluğu olan 2'nin kareköküne altmışlık (seksagesimal) düzende doğru bir yaklaşım içermesiyle dikkat çeken bir Babil kil tabletidir. Bu sayı, "antik dünyada ... bilinen en büyük hesaplama doğruluğu" olan altı ondalık basamağa eşdeğer doğrulukta verilmiştir. Tabletin, MÖ 1800-1600 yılları arasında Güney Mezopotamya'da bir öğrencinin eseri olduğuna inanılmaktadır. J. P. Morgan tarafından Yale Babil Koleksiyonu'na bağışlanmıştır.

Tablet iki köşegeniyle bir kareyi göstermektedir. Karenin bir tarafı altmışlık düzende 30 sayısı ile etiketlenmiştir. Karenin köşegeni, altmışlık düzende iki sayı ile etiketlenmiştir. Bu ikisinden ilki, 1;24,51,10 olan 305470/216000 ≈ 1.414213 sayısını temsil eder. Bu, ikinin kareköküne iki milyonda birden az farkla doğru olan sayısal bir yaklaşımdır. İkinci sayı 42;25,35 = 30547/720 ≈ 42.426'dir. Bu sayı, 30'un verilen yaklaşımla ikinin karekökü ile çarpılmasının sonucudur ve kenar uzunluğu 30 olan bir karenin köşegeninin uzunluğuna yaklaşır.
Babil'in altmışlık gösterimi, hangi basamağın hangi basamak değerine sahip olduğunu göstermediğinden, alternatif bir yorum, karenin kenarındaki sayının 30/60 = 1/2 olduğudur. Bu alternatif yoruma göre, köşegendeki sayı 30547/43200 ≈ 0,70711'dir. Bu değer, 1/√2 için oldukça yakın bir sayısal yaklaşımdır; yan uzunluğu 1/2 olan bir karenin köşegeninin uzunluğu, yani iki milyonda birden daha az doğruluk verir. David Fowler ve Eleanor Robson, "Böylece geometrik yorumu olan karşılıklı bir sayı çiftimiz var…" diye yazmaktadır. Babil matematiğinde karşılıklı çiftlerin önemi bu yorumu çekici kılarken, şüpheci yaklaşmak için de nedenler olduğunu belirtmektedirler.
Ters tarafı kısmen silinmiştir, ancak Robson, iki kenarı ve köşegeni 3:4:5 oranında olan bir dikdörtgenin köşegeniyle ilgili benzer bir problem içerdiğine inanmaktadır.

YBC 7289 sık sık (fotoğraftaki gibi) çapraz olarak kare şeklinde tasvir edilse de, kareler çizmek için standart Babil gelenekleri, numaralı taraf üstte olacak şekilde karenin kenarlarını dikey ve yatay hale getirmiştir. Tabletin küçük yuvarlak şekli ve üzerindeki büyük yazı, onu avucunun içinde tutan bir öğrenci tarafından tipik olarak kaba işler için kullanılan türden bir "el tableti" olduğunu gösteriyor. Öğrenci büyük olasılıkla başka bir tabletten 2'nin karekökünün altmışlık değerini kopyalamış olabilir, ancak bu değeri hesaplamak için yinelemeli bir prosedür başka bir Babil tableti olan BM 96957 + VAT 6598'de bulunabilir.
Bu tabletin matematiksel önemi ilk olarak Otto E. Neugebauer ve Abraham Sachs tarafından 1945'te fark edildi. Tablet, "antik dünyanın herhangi bir yerinde elde edilen, bilinen en büyük hesaplama doğruluğunu göstermektedir", bu da altı ondalık basamak doğruluğuna eşdeğerdir. Diğer Babil tabletleri, √3 gibi daha karmaşık cebirsel sayıların yaklaşımını içeren altıgen ve yedigen alanlarının hesaplamalarını içerir. Aynı √3 sayısı, piramitlerin boyutlarının bazı eski Mısır hesaplamalarının yorumlanmasında da kullanılabilir. Bununla birlikte, YBC 7289'daki sayıların çok daha yüksek sayısal kesinliği, bunların yalnızca bir tahmin olmaktan ziyade, onları hesaplamak için genel bir prosedürün sonucu olduklarını daha açık hale getirmektedir.
√2, 1;24,51,10'a aynı altmışlık düzendeki yakınlık, çok daha sonra Yunan matematikçi Batlamyus (Claudius Ptolemy) tarafından Almagest'te kullanıldı. Batlamyus bu yaklaşımın nereden geldiğini açıklamadı ve onun zamanında iyi bilindiği varsayılabilir.

Mezopotamya'da YBC 7289'un nereden geldiği bilinmemekle birlikte, şekli ve yazı stili, MÖ 1800 ile MÖ 1600 yılları arasında güney Mezopotamya'da yaratılmış olma olasılığını doğurmaktadır.  Yale Üniversitesi bunu 1909'da, birçok Babil tableti toplayan J. P. Morgan'ın malikanesinden bir bağış olarak aldı ve vasiyeti üzerine Yale Babil Koleksiyonunun bir parçası oldu. 
Yale'de Kültürel Mirasın Korunması Enstitüsü, tabletin 3D baskıya uygun dijital bir modelini üretti.

Plimpton 322
IM 67118

"YBC 7289". math.ubc.ca. 5 Ocak 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mayıs 2011. 
"YBC 7289". it.stlawu.edu. 7 Aralık 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Mayıs 2011.

Çarpanlara ayırma, bir polinomun, tam sayının ya da matrisin kendisini oluşturan bileşenlerin çarpımı şeklinde yazılmasıdır. Örneğin 15 sayısı 3 ve 5 asal sayılarının çarpımı şeklinde yazılabilir: 3 × 5 ya da x2 − 4 polinomu (x − 2)(x + 2) şeklinde yazılabilir.
Çarpanlara ayırmadaki temel amaç bir bütünü daha küçük yapılara ayırmaktır; sayıları asal sayıların çarpımı, polinomları indirgenemeyen polinomların çarpımı şeklinde yazmak gibi. Çarpanlara ayırmanın tersi genişletmedir.
Asal çarpanlarına ayırma çok büyük sayılar için zor bir problemdir. Bu problemin bilinen bir çözümü yoktur. Bu yüzden RSA gibi açık anahtarlı şifreleme yöntemlerinde kullanılır.

Aritmetiğin temel teoremine göre 1'den büyük her tam sayı asal sayıların çarpımı şeklinde yazılabilir.
Bir n tam sayısını çarpanlara ayırmak için, n'nin bölenini q'yu bulmak veya n'nin asal olduğuna karar vermek için bir algoritmaya gerek vardır. Böyle bir bölen bulunduğunda, bu algoritmanın q ve n / q çarpanlarına tekrar tekrar uygulanması, sonunda n'nin tam çarpanlara ayrılmasını sağlar.
n'nin bir q bölenini bulmak için, 1 < q ve q2 ≤ n olacak şekilde q'nun tüm değerlerini test etmek yeterlidir. Aslında, eğer r, r2 > n olacak şekilde n'nin bir böleniyse, o zaman q2 ≤ n olacak şekilde q = n / r, n'nin bir bölenidir.
q'nun değerleri artan sırada denenirse, bulunan ilk bölen mutlaka bir asal sayıdır ve r = n / q ortak çarpanının q'dan küçük herhangi bir böleni olamaz. Tam çarpanları bulmak için, r'nin q'dan küçük ve √r'den büyük olmayan bir bölenini arayarak algoritmaya devam etmek yeterlidir.
Yöntemi uygulamak için q'nun tüm değerlerini denemeye gerek yoktur. Prensip olarak, sadece asal bölenleri denemek yeterlidir. Bunun, örneğin Eratosten kalburu ile üretilebilecek bir asal sayılar tablosuna sahip olması gerekir. Çarpanlara ayırma yöntemi esas olarak Eratosthenes'in eleği ile aynı işi yaptığından, yalnızca asal olup olmadıkları hemen belli olmayan sayıları bölen için denemek genellikle daha kolaydır. Tipik olarak, 2, 3, 5 ve son hanesi 1, 3, 7, 9 olan ve rakamların toplamı 3'ün katı olmayan > 5 sayıları test edilerek ilerlenebilir.
Bu yöntem, küçük tam sayıları çarpanlara ayırmak için iyi çalışır, ancak daha büyük tam sayılar için verimsizdir. Örneğin, Pierre de Fermat, 6. Fermat sayısının

  
    
      
        1
        +
        
          2
          
            
              2
              
                5
              
            
          
        
        =
        1
        +
        
          2
          
            32
          
        
        =
        4
        
        294
        
        967
        
        297
      
    
    {\displaystyle 1+2^{2^{5}}=1+2^{32}=4\,294\,967\,297}
  

'nin asal sayı olmadığını keşfedemedi. Aslında yukarıdaki yöntemi uygulamak, 10  ondalık basamaklı bir sayı için 10.000'den fazla bölme gerektirir.
Daha verimli çarpanlara ayırma algoritmaları vardır. Ancak nispeten verimsiz kalırlar, çünkü tekniğin mevcut durumu ile, rastgele seçilen iki asal sayının çarpımı olan 500 ondalık basamaklı bir sayı daha güçlü bilgisayarlarla bile çarpanlara ayrılamaz. Bu, güvenli internet iletişimi için yaygın kullanılan RSA şifreleme sisteminin güvenliğini sağlar.

n = 1386'yı asal sayılara ayırmak için:

2:'ye bölme ile başlayın: sayı çifttir ve n = 2 · 693. Birinci bölen adayı olarak 693 ve 2 ile devam edin.
693 tektir (2 bölen değildir), ancak 3:'ün katıdır: biri 693 = 3 · 231 ve n = 2 · 3 · 231'e sahiptir. 231 ve birinci bölen adayı olarak 3 ile devam edin.
231 aynı zamanda 3:'ün katıdır: 231 = 3 · 77 ve dolayısıyla n = 2 · 32 · 77 vardır. Birinci bölen adayı olarak 77 ve 3 ile devam edin.
77, 3'ün katı değildir, çünkü rakamlarının toplamı 14'tür, 3'ün katı değildir. Son basamağı 7 olduğu için 5'in katı da değildir. Test edilecek bir sonraki tek bölen 7'dir. 77 = 7 · 11 ve dolayısıyla n = 2 · 32 · 7 · 11. Bu, 7'nin asal olduğunu gösterir (doğrudan test edilmesi kolaydır). Birinci bölen adayı olarak 11 ve 7 ile devam edin.
72 > 11 olarak biri bitti. Böylece 11 asaldır ve asal çarpanlara ayırma
1386 = 2 · 32 · 7 · 11.

        a
        
          x
          
            2
          
        
        +
        b
        x
        +
        c
      
    
    {\displaystyle ax^{2}+bx+c}
  
 şeklindeki her karesel polinom,

  
    
      
        a
        (
        x
        −
        
          
            
              −
              b
              +
              
                
                  
                    b
                    
                      2
                    
                  
                  −
                  4
                  a
                  c
                
              
            
            
              2
              a
            
          
        
        )
        (
        x
        −
        
          
            
              −
              b
              −
              
                
                  
                    b
                    
                      2
                    
                  
                  −
                  4
                  a
                  c
                
              
            
            
              2
              a
            
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle a(x-{\frac {-b+{\sqrt {b^{2}-4ac}}}{2a}})(x-{\frac {-b-{\sqrt {b^{2}-4ac}}}{2a}})}
  
 şeklinde çarpanlarına ayrılabilir.

Aşağıdaki özdeşlikler kullanılarak bazı polinomlar kolayca çarpanlarına ayrılabilir.

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        +
        2
        a
        b
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        (
        a
        +
        b
        
          )
          
            2
          
        
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle a^{2}+2ab+b^{2}=(a+b)^{2},\,\!}
  

ve

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        −
        2
        a
        b
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        (
        a
        −
        b
        
          )
          
            2
          
        
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle a^{2}-2ab+b^{2}=(a-b)^{2}.\,\!}
  

Örneğin,

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        +
        6
        x
        +
        9
        =
        (
        x
        +
        3
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}+6x+9=(x+3)^{2}}
  

İki kare farkı,

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        −
        
          b
          
            2
          
        
        =
        (
        a
        +
        b
        )
        (
        a
        −
        b
        )
        ,
        
        
      
    
    {\displaystyle a^{2}-b^{2}=(a+b)(a-b),\,\!}
  

Eğer iki kare toplam halindeyse karmaşık sayı cinsinden çarpanlarına ayrılır,

  
    
      
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        =
        (
        a
        +
        b
        i
        )
        (
        a
        −
        b
        i
        )
        .
        
        
      
    
    {\displaystyle a^{2}+b^{2}=(a+bi)(a-bi).\,\!}
  

Birden çok değişkenin olduğu bir ifadede önce benzer terimler bir araya getirilip ortak çarpan parantezine alınır, ardından oluşan diğer ortak terim de paranteze alınır. Örneğin,

  
    
      
        4
        
          x
          
            2
          
        
        +
        20
        x
        +
        3
        y
        x
        +
        15
        y
        
      
    
    {\displaystyle 4x^{2}+20x+3yx+15y\,}
  

Benzer terimler bir araya getirlir, 
  
    
      
        (
        4
        
          x
          
            2
          
        
        +
        20
        x
        )
        +
        (
        3
        y
        x
        +
        15
        y
        )
        
      
    
    {\displaystyle (4x^{2}+20x)+(3yx+15y)\,}
  

Ortak çarpan parantezine alınır,
  
    
      
        4
        x
        (
        x
        +
        5
        )
        +
        3
        y
        (
        x
        +
        5
        )
        
      
    
    {\displaystyle 4x(x+5)+3y(x+5)\,}
  

Oluşan yeni ortak terim de paranteze alınır  
  
    
      
        (
        x
        +
        5
        )
        (
        4
        x
        +
        3
        y
        )
        
      
    
    {\displaystyle (x+5)(4x+3y)\,}
  

Wolfram Alpha, polinomları ve sayıları çarpanalarına ayırır.28 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çin takvimi, (Çince: 農曆; 农历; pinyin: Nónglì; Türkçe: hasat takvimi), yılları, ayları ve günleri astronomik olaylara göre hesaplayan bir ay-güneş takvimidir.
Günümüzde Çin'de milâdî takvim kullanılsa da, geleneksel Çin takvimi, hem Çin'de hem de denizaşırı Çin topluluklarında Çin Yeni Yılı ve Fener Festivali gibi önemli günlerin tespitinde kullanılmaktadır. Ayrıca günlük hayatta düğünler, cenazeler, taşınma veya bir açılış yapmak gibi önemli ve uğurlu günler, yine geleneksel Çin tarih terminolojisine göre belirlenmektedir. Devlet kanalında yayınlanan akşam haber programı Xinwen Lianbo, günün tarihini hem miladî, hem de geleneksel ay-güneş takviminde bildirmeye devam etmektedir.
Çince karakterler gibi, bu takvimin varyantları da Doğu Asya kültür alanının farklı bölümlerinde kullanılır. Kore, Vietnam ve Ryukyu Adaları da bu takvimi benimsedi ve kendi kültürlerine göre uyarladı. Geleneksel Çin takviminden temel farkı, bazı astronomik olaylara ve bunlara dayalı takvim olaylarının farklı tarihlere düşmesine yol açan farklı meridyenlerin kullanılmasıdır. Geleneksel Japon takvimi de Çin takviminden Japon meridyenine dayalı olarak türetilmiştir, ancak Japonya'daki resmi kullanımı 1873'te Meiji Restorasyonu'ndan sonra reformların bir parçası olarak kaldırılmıştır. Moğolistan ve Tibet'teki takvimler de, geleneksel Çin takviminin unsurlarını özümsemiştir, ancak onun doğrudan türevleri değildirler.
Günler gece yarısı başlar ve biter ve aylar yeni ayın olduğu gün başlar. Yıllar, kış gündönümünden sonraki ikinci veya üçüncü yeni ayda başlar. Güneşin konumu, her ayın başlangıcını ve sonunu belirler. Saplardan (干) ve dallardan (支) oluşan bir cinsiyet döngüsü, gerektiğinde ara aylar veya artık aylar da dahil olmak üzere her yıl, ay boyunca tanımlama olarak kullanılır. Bir ayın uzunluğu da uzun (大, 30 günlük aylar için kelimenin tam anlamıyla "büyük") veya kısa (小, 29 günlük aylar için kelimenin tam anlamıyla "küçük") olarak not edilmektedir.

Cohen, Alvin (2012). "Brief Note: The Origin of the Yellow Emperor Era Chronology" (PDF). Asia Major. 25 (pt 2). ss. 1-13. 1 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)7 Kasım 2020. 
Ho, Kai-Lung (何啟龍) (2006). "The Political Power and the Mongolian Translation of the Chinese Calendar During the Yuan Dynasty". Central Asiatic Journal 50 (1). Harrassowitz Verlag: 57–69. https://www.jstor.org/stable/41928409 13 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Chinese months 22 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gregorian-Lunar calendar years 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1901–2100)
2000-year Chinese-Western calendar converter11 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. From 1 AD to 2100 AD. Useful for historical studies. To use, put the western year 年 month 月day 日in the bottom row and click on 執行.

Çivi yazısı, kilden yapılma tabletlerin üzerine resimler ya da harf görevi gören ve sesleri temsil eden semboller ile özel bir teknikle yazılan; papirüsün bulunması ile son bulan tarihteki ilk yazı sistemidir. Maden çağlarının sonunda, yaklaşık MÖ 3500'lerde Sümerler tarafından icat edilmiştir.
İfade edilmek istenen kavramlarda, var olan kayıt sisteminin yetersiz kalması, yazının gelişmesinde çok önemli bir adım atılmasına neden oldu. Bu, kullanılan dilin, ilk olarak aktif bir biçimde yazıya geçirilmesi olayıdır. Bu aşamada, Sümer dilinin çoğunlukla tek heceli sözcüklerden oluşmasının da büyük payı vardır. Böylece, çizilen her işarette, tasvir edilen nesne değil, bu sözcüğün ses değeri ön plana çıkarılmıştır. Örneğin, Sümerce "dağ" sözcüğü /KUR/, "su" /A/, "ağız" ise /KA/ olarak okunurdu. "KUR.A.KA" diye özel bir isim yazılmak istendiğinde katip, önce bu ismi oluşturan resimleri yan yana çizmeliydi.
Sonra bunu gören kişilerin resimsel özelliklerine aldanıp, "Dağın suyu içilir" gibi, yanlış şekilde algılamalarını önlemek için de, sözcüğün başına, bunların ses değerleri ile okunması gerektiğini gösteren bir uyarı işareti koyulurdu. Determinatif (belirtici) adı verilen bu işaretler, daha sonra çivi yazısının ilerleyen evrelerinde, kadın, erkek, nehir, ülke, şehir vb. özel isimlerinin başına, bazen de sonuna konarak, yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. İşte bu gelişmeye, yani sözcüklerin içerdikleri ses değerleri ile okunmaya başlanmasına, "fonetizasyon aşaması" veya "sesleşme evresi" denir. Bu aşama, Uruk III b evresine, yani yaklaşık MÖ 3. bin yılın başlarına rastlar.

İlk zamanlarda muhtemelen kaçınılmaz bir zorunluluk sonucunda ortaya çıkan, resimlerin içerdikleri ses değerlerinin kullanılmaya başlanması ile, çok daha kesin mesajlar verilebileceği çabuk kavranmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan bir diğer önemli özellik de, anlamı göz önünde bulundurulmaksızın, sözcüklerin yalnızca ses değerlerindeki benzerlik veya eşitlik nedeniyle, başka sözcüklerin yazımında da kullanılmaya başlanmasıdır. Örneğin, Sümerce "ok" anlamına gelen Tl işareti, aynı ses değerine sahip olduğu için, "yaşam" sözcüğüne de, aynı işaretle yazım olanağı sağlamıştır. Elbette Sümerce okumayı bilen biri, bu iki sözcük arasındaki "eş değerlilik"ten haberdar olduğu için, "ok" işareti ile gösterilmiş bir logogramın, metnin içeriğine göre, "hayat" olarak okunması gerektiğini fark edecektir. Bu Türkçede birden fazla anlamı olan sözcüklerle ("at", "yüz", "alay" vb. gibi) karşılaştırılabilir.
Sözcüklerin fonetik olarak ifade edilebilmeleri, geç dönemlerde çok daha fazla işlerlik kazanan, hecelerin kullanılabilmesini olanaklı kıldı. Böylece, ayak resmiyle gösterilen mastar hâlindeki "gitmek" fiilinden öte, "gidiyorum" gibi çekimli formlar da yazılabildi. Bu yenilik gittikçe kuvvet kazanmasına rağmen, eski logogramları, yani tek işaretli sözcükleri, tamamen ortadan kaldıramadı. Kullanışlılığından dolayı, bu logografik yazı, silindir mühürler, heykeller ve steller üzerinde çivi yazısının gelişiminin sonuna kadar korundu. Fakat, özellikle fiillerin ifadesinde, yeni fonetik hece yazısı, eski yöntemin yerini aldı. Bazı sözcüklerin aynı işaretle yazılabilmelerine karşın, yine anlamı aynı olan sözcükler için değişik işaretler de yaratıldı. Örneğin, Sümercede "GU", hem "boyun", hem de "öküz" anlamına gelen bir sözcüktür. Böylece GU, iki farklı işaretle yazılabildi. Bu "çok işaretlilik" (polysemie) ile daha geç dönemlerdeki kullanımlarla da birlikte, GU tam 14 farklı işaretle yazım olanağı buldu. Bundan başka işaretler, "çok seslilik" (polyphonie) kazandılar. Örneğin, tek başına kullanıldığında, "gün" anlamına gelen, aynı yazımla, /BABBAR/ diye okunup "beyaz" rengini ifade eden, UD işareti, sözcük içindeki yazılımlara göre, ud, pir, tam, par, lah, lih hece değerlerini de kazanmıştır.
Şimdi belki, bu uygulamayla, bir metnin okunuşunun son derece zorlaşabileceği sorusu akla gelebilir. Bu konuda en büyük yardımcı, belirli dönemlerde ve belirli metin gruplarında kısıtlı sayıda işaret kullanılmış olmasıdır. Ayrıca çoğu zaman metnin içeriği ve her işareti izleyen bir diğeri, nasıl doğru okunması gerektiğini kendi gösterir.
Böylece MÖ 3. bin yılda kullanılan sözcük yazısı, yerini daha gelişmiş bir sözcük-hece yazısı sistemine bıraktı. O zamana kadar hiçbir işareti olmayan, sözcük ve isimler de bu şekilde yazılabildi. Daha önemlisi, aynı yolla, gramere ait özellikler de yaşam buldu.
Çivi yazısı hece sistemine dayanan bir yazı sistemi olduğu için, sesli harflerin (vokaller) birer işaretle gösterilebilmelerine karşın, sessiz olanlar, (konsonantlar) bu şekilde yazılamaz; bunlar mutlaka bir sesli ile birlikte belirtilmek zorundadırlar. Bu hece işaretleri de 3 grup altında toplanır. 

Sesli + sessiz = iğ, ud, at vb.
Sessiz + sesli = ta, gu, bi vb.
Sessiz + sesli + sessiz = tal, pir, kum vb.
İlk zamanlar yazı, Çincede olduğu gibi, yüzleri sağa dönük işaretlerle, sağ üst köşeden başlayarak, aşağıya doğru yazılırdı. Buna inanılmasını sağlayan neden ise, piktografik dönemde, doğadan alınmış işaretlerin olasılıkla doğal görünümleri yönünde yazılmış olmaları gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bu, tablet bölümlerinin sağdan sola sıralanması, bölümler içindeki işaretlerin ise, yukarıdan aşağıya yazılması anlamına gelir. Sonra tam olarak bilinmeyen bir olasılıkla tabletin tutuluş şekli gibi pratik bir nedenle, işaretler öyle bir pozisyonda yazıldılar ve belki de okundular ki, daha önceki işaret yönlerinden 90° sola döndüler. Böylece, sağdan başlayarak, yukarıdan aşağıya doğru yazılan sütunlar, soldan sağa doğru ve alt alta yazılan satırlar hâline geldi. Ancak, bu değişimin ne zaman meydana geldiği kesin olarak saptanamamaktadır. Bir süre sonra ne olduğu bilinmeyen, ancak olasılıkla doğada çabuk tahrip olabilen, ilk yazı malzemesinin yerini kil alınca, bu madde üzerine resimlerin çizilerek değil, baskı yolu ile daha kolay yapıldığı fark edildi. Böylelikle, resim karakterleri için ucu üçgenleştirilmiş bir kamış olan, stylus kullanılmaya başlandı. Kilin topaklanması nedeniyle, yapılması zor olan yuvarlak hatlar ise, düz çizgilerle gösterildi. İlk zamanlarda kâtipler, bu çizgileri türlü şekillerde bir araya getirerek, eski resim formlarını korumaya çalıştılar. Ancak işaretlerin çok karışmasına ve yazının zorlaşmasına neden olan bu uygulamadan kısa sürede vazgeçildi. Sonuçta kalemin kil üzerine bastırılıp, hafifçe geri çekilmesiyle çivi görünümünü andıran işaretler, resim yazısının tahtına oturdu, ilk önce her yöne basılan bu işaretlerin, zamanla, yine pratik nedenlerden dolayı, çivi başı sağa dönük olanlar terkedildi. Böylece yaygın olarak kullanılan yatay, dikey ve eğik çivilere, köşe çengeli denilen bir çeşidin de eklenmesiyle elde edilen işaretler, istenildiği gibi kullanılmaya başlandı. Bu işaretler, zamanla mümkün olduğunca basite indirgendi ve ilk dönemlerde 1000 kadar olan sayıları, giderek 500-600'e kadar azaldı. Çivi yazısı, yaklaşık MÖ 2700 yıllarında, gerek biçimsel ve gerekse içerik gelişimini geniş ölçüde tamamladıktan sonra, ilk olarak, hece işaretleri, determinatifler ve logogramlarla yazılan, tam ve gerçek anlamda bir yazı sistemi hâline geldi.

Yazının başlangıcına dair ilk belgelerin Uruk IV ve bunu izleyen Uruk III yapı katlarından geldiğinden daha önce bahsetmiştik. Kuzeyde bir yerleşme merkezi olan Cemdet Nasr ve Susa'da bulunmuş Proto-Elam tabletleri ise Uruk III tabletleriyle çağdaş diğer yazılı belge gruplarını oluştururlar. Uruk IV-III katları yaklaşık MÖ 3300-2900 yılları arasına tarihlenir. Aralarında hem benzerlikler, hem de farklılıklar bulunan bu üçlü tablet grubundan Uruk ve Cemdet Nasr tabletlerinin Sümerce yazıldığı kabul edilirken, Susa tabletleri, hakkında hâlen çok az şey bilinen, Elam dilinin ilk örnekleri olarak görülmektedir.
Uruk, Cemdet Nasr ve Ur şehirlerinden gelen tabletler, herhangi bir tarihi belge içermezler. Tarihi belgelere ilk örnek, Erhanedan Dönemi IHII'e, yani yaklaşık MÖ 2600'lere tarihlenir. Bu dönemle aşağı yukarı çağdaş olan belgeler ise, Şuruppak'tan (Fara) gelmektedir. Şuruppak ve onu takip eden Abu Salabih ve Ebla Tabletleri, Sümer yazısının gelişimini hem işaretlerdeki form, hem de kullanımdaki esneklikte göstermeleri açısından ilginç örnekler oluştururlar.

Tarih yazı ile başlar. İlk yazı türü çivi yazısıdır. Taşların ya da toprak tabletlerin üzerine resimler ya da harfler ile özel bir teknikle yazılır. Çivi yazısı çok eskiden bulunmuştur.
Yazı, en genel tarifiyle, ağızdan çıkan seslerin, dolayısıyla sözcüklerin, kulak ya da jest yardımı olmaksızın, gözle görülebilen, bazen de dokunulabilen işaretler hâlinde biçimlendirilerek kaydedilmesini sağlayan araçtır.

İnsanoğlu var olduğundan beri, duygu ve düşüncelerini başka kişilerle paylaşabilmek için, çok çeşitli iletişim yolları bulmuştur. Bunların ilk örnekleri arasında, günümüzde dahi pek çok toplum tarafından kullanılan görsel işaretler, örneğin ateş, duman ve ışığı ya da akustik işaretler olarak adlandırılan, davul ve ıslık çalmak gösterebilir. Ancak bütün bunlar zaman ve alan açısından sınırlanmıştır; mesaj verildikten hemen sonra kaybolurlar ve tekrar edilmedikleri sürece başa alınma olanakları yoktur.
Ayrıca, hepsi sadece az ya da çok birbirine yakın bölgede bulunan kişiler arasındaki iletişimde kullanılabilirler. Alan ya da zamanla kısıtlanmamış bir yol arama ihtiyacı, insanları çeşitli nesnelerin belirli bir sıraya göre yan yana dizilmesinden oluşan "madde yazısı", daha çok hayvancılıkta kullanılan "sayma çubukları", yine belirli aralıklarla düğümlenmiş iplerden meydana gelen "quipu düğüm yazısı", bir mesaj vermek üzere kaya üzerine yazılan veya çizilen resimler anlamına gelen, "petrog-ramlar ve petroglifler" gibi iletişim sistemlerine götürdü. Ancak bunlar da, nispeten kalıcı olmalarına karşın, belirli durumlarda, kısıtlı sayıda mesajı iletebilirler ve daha önemlisi yanlış ya da farklı algılanma olasılıkları çok yüksektir.
Genel olarak "fikir yazısı" olarak adlandırılan bu sistemler içinde, kendine Eski Ön Asya Dünyası'nda geniş yayılım alanı bulan, token veya Latin

İbrani takvimi veya Yahudi takvimi (İbranice: הַלּוּחַ הָעִבְרִי, romanize: ha-luah ha-ivri), günümüzde ağırlıklı olarak Yahudi dini mekânlarında kullanılan bir lunisolar takvimidir. Yahudi bayramlarının tarihlerini ve Tora bölümlerini, yahrzeitleri (bir akrabanın ölümünü anma tarihleri) ve günlük Mezmur okumalarını, birçok tören kullanımı arasında uygun şekilde okur. İsrail'de yalnızca dini amaçlar için kullanılır, resmî olarak kullanılmaz.
Bilinen ilk İbrani takvimi, Kral Süleyman döneminde düzenlenen Gezer takvimidir. On iki kamerî esaslı aydan oluşur. Tarımsal faaliyetin planlanmasını amacıyla düzenlenmiş olan takvim, kamerî temele sahip olmakla birlikte, sonradan Güneş esaslı takvime dönüştürüldü.
İsrailoğulları ise, Bâbil takvim düzeninden hareketle yarattıkları ve karmaşık yapıya sahip olan bir düzeni kullanmıştır.
Takvimin MÖ 10. yüzyıldan kalma bir örneği İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır.

İbrâni ayları, kamerî aylardır. Ayın hareketlerine göre düzenlenmiştir ve her biri 29 veya 30 gün sürer. Her ay, Yeni Ay'ın (Molad) ilk görünüşüyle başlar ve bir sonraki yeni Ay'ın görünüşüne kadar geçen süreyi kapsar. Güneş takviminde 12 ay olarak hesaplanan bir yıl, kamerî esaslı takvimde 12,4 ay olarak hesaplanır. Bu farkın kapatılması için İbrânî takvimine belli aralıklarla bir ay ilâve edilir. Artık Ay olan Adar II her 19 yılda 7 kere eklenir. Her 19 yılın 12'sinde 12 ay varken 3., 6., 8., 11., 14., 17. ve 19. yıllara Adar II ilave edilir.
İbrani takviminde aylar şöyle sıralanır:

Tişri (resmi açıdan ilk ay)
Heşvan
Kislev
Tevet
Şevat
Adar
VeAdar (Artık ay)
Nisan (dini açıdan ilk ay)
İyar
Sivan
Tamuz
Av
İlul

Yahudilik

Bir Takvim Serüveni - sevivon.com.
Sözlükçük 28 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Robert Schild, minidev.com.
İbrâni Takvimi - historicalsense.com.

İrrasyonel sayılar, rasyonel sayılar kümesine dahil olmayan gerçek sayılardır. Payı ve paydası birer tam sayı olan bir kesir olarak ifade edilemeyen bu sayılara 
  
    
      
        π
      
    
    {\displaystyle \pi }
  
 (pi sayısı), 
  
    
      
        e
      
    
    {\displaystyle e}
  
 (e sabiti), 
  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 (2'nin karekökü) ve 
  
    
      
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {3}}}
  
 (3'ün karekökü) örnek verilebilir. 
  
    
      
        
          
            
              Q
            
            ′
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {Q} '}
  
 veya 
  
    
      
        
          
            I
          
        
      
    
    {\displaystyle \scriptstyle \mathbb {I} }
  
 ile gösterilir. Bu sayıların ondalık açılımı, kendini tekrar etmeden, sonsuza kadar sürer. Bu açılım irrasyonel sayıların hemen hemen hepsinde (örneğin pi sayısında, 
  
    
      
        π
        =
        3
        ,
        141592653589
        …
      
    
    {\displaystyle \pi =3,141592653589\ldots }
  
) düzensizdir; ancak bir düzen de gösterebilir, örneğin bütün sayıların sırayla yazılmasıyla edilecek 0,12345678910111213... sayısı irrasyoneldir. İrrasyonel sayıların ilk gerçek değerini Archimedes kullanmıştır.
Bir dik üçgenin dik kenarları aynı uzunluktaysa ve rasyonel sayı ile ifade edilebiliyorsa, hipotenüs her zaman irrasyoneldir. Dik kenar 
  
    
      
        χ
      
    
    {\displaystyle \chi }
  
 ise, hipotenüs 
  
    
      
        χ
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \chi {\sqrt {2}}}
  
 olacaktır.

Örnekler

  
    
      
        
          
          
            5
          
        
        
          
            (
            9
            
              /
            
            8
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle ^{5}{\sqrt {(9/8)}}}
  
 irrasyonel sayıdır

  
    
      
        
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {2}}}
  
 irrasyonel sayıdır

  
    
      
        
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {3}}}
  
 irrasyonel sayıdır

  
    
      
        
          
          
            3
          
        
        
          
            7
          
        
      
    
    {\displaystyle ^{3}{\sqrt {7}}}
  
 irrasyonel sayıdır

  
    
      
        
          
          
            3
          
        
        
          
            6
          
        
        4
      
    
    {\displaystyle ^{3}{\sqrt {6}}4}
  
 irrasyonel sayı değildir çünkü rasyonel karşılığı vardır 
  
    
      
        
          
          
            3
          
        
        
          
            6
          
        
        4
        =
        4
      
    
    {\displaystyle ^{3}{\sqrt {6}}4=4}
  

  
    
      
        
          
            (
            4
            
              /
            
            9
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {(4/9)}}}
  
 irrasyonel sayı değildir çünkü rasyonel karşılığı vardır 
  
    
      
        
          
            (
            4
            
              /
            
            9
            )
          
        
        =
        
          
            2
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {(4/9)}}={\frac {2}{3}}}
  

Karekök 3

Yeni İsrail şekeli (İbranice: שֶׁקֶל חָדָשׁ‎, lit. "Yeni şekelin para birimi işareti ⟨₪⟩, İbranice “şekel” (ש‎) ve “ḥadaş” (ח‎) (yeni) sözcüklerinin ilk İbranice harflerinin birleşiminden oluşur. Şekel işareti mevcut olmadığında, NIS kısaltması (ש״ח) kullanılır.

“Şekel” (שֶׁקֶל) adının kökeni, aynı adı taşıyan antik kutsal kitap dönemine ait para birimine dayanmaktadır. Erken bir kutsal kitap referansında, İbrahim’in Hebron’daki Atalar Mağarası’nı (Mahpela Mağarası) Efron adlı Hitit’ten “dört yüz gümüş şekel” karşılığında satın aldığı bildirilmektedir (Yaratılış 23:15–16). Şekel, Antik İsrail’de çeşitli ağırlık ya da para birimi birimlerinden herhangi birini ifade eder ve İbranice kök ש־ק־ל (ş-q-l) fiilinden türemiştir; bu kök “tartmak” anlamına gelir (שָׁקַל šaqal ‘tartmak’, שֶׁקֶל šeqel ‘standart ağırlık’). Bu kök, Akadca (sırasıyla šaqālu ve šiqlu)[4] ve Aramice (sırasıyla תְּקַל teqal ve תִּקְלָא tiqla) gibi diğer Sami dillerinde de ortak bir biçimde görülmektedir. Başlangıçta arpa ağırlığına karşılık gelmiş olabileceği düşünülmektedir. Antik İsrail’de şekelin yaklaşık 180 grain (11 gram veya 0,35 troy ons) olduğu bilinmektedir.
14 Mayıs 1948’de modern İsrail Devleti’nin kurulmasından 1952’ye kadar banknotlar, Filistin lirası olarak Anglo-Filistin Bankası (Anglo-Palestine Bank) tarafından çıkarılmaya devam edilmiş ve bu para birimi £P1 = £1 sterlin olacak şekilde sabitlenmiştir.[6] 1952 yılında Anglo-Palestine Bankası adını Bank Leumi Le-Yisrael (İbranice: בנק לאומי לישראל, ‘İsrail Ulusal Bankası’) olarak değiştirmiş ve para biriminin adı İsrail lirası haline gelmiştir.

1 agorot (nadir)
5 agorot (nadir)
10 agorot
½ şekel
1 şekel
2 şekel (nadir)
5 şekel
10 şekel

Cardano, akıllı sözleşmeler için halka açık bir blockchain platformu çalıştırmayı amaçlayan bir kripto para birimi ağı ve açık kaynaklı bir projedir. Cardano'nun dahili kripto para birimine ADA denir. Projenin gelişimi Zug, İsviçre merkezli Cardano Vakfı tarafından denetlenmektedir.

Platform, 2015 yılında geliştirilmeye başladı ve 2017 yılında Ethereum ve BitShares'in kurucularından Charles Hoskinson tarafından başlatıldı. Platform adını Gerolamo Cardano'dan ve kripto para birimiyse adını Ada Lovelace'dan almıştır.
Cardano, akademisyen ve mühendislerden oluşan bir ekip tarafından geliştirilmiş ve tasarlanmıştır.
Cardano ağı kurulduğu günden itibaren tarihinde ilk kez kendi bünyesine sabit fiyatlı kripto para birimlerini (stabil kripto para) destekleyeceğini açıklamıştır.

Proje web sitesi 24 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cardano Vakfı 14 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IOHK web sitesi 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David Eugene Smith (21 Ocak 1860 - 29 Temmuz 1944), Amerikalı matematikçi, eğitimci ve editördü.

David Eugene Smith, matematik eğitimi alanının kurucularından biri olarak kabul edilir. Smith, New York, Cortland'da avukat ve vekil yargıç Abram P. Smith ile onun küçük oğluna Latince ve Yunanca öğreten Mary Elizabeth Bronson'ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Syracuse Üniversitesi'ne girdi ve 1881'de mezun oldu (Ph. D., 1887; LL.D., 1905). Sanat ve beşeri bilimlere odaklanan bir avukat olmak için okudu, ancak 1884'te genç bir adam olarak başladığı Cortland Normal Okulu'nda matematik öğretmenliği görevini kabul etti. Cortland Normal Okulu'ndayken Smith, Genç Erkekler Münazara Kulübü'ne (bugünkü Delfi Kardeşliği) üye oldu. 1891'de Michigan State Normal College'da (daha sonra Doğu Michigan Üniversitesi) profesör, Brockport, New York'taki Normal Devlet Okulu'nda müdür (1898) ve 1926'da emekli olana kadar kaldığı Teachers College, Columbia University'de (1901) matematik profesörü oldu.
Smith, 1920'de Amerika Matematik Derneği başkanı oldu ve 1927'de Bilim Tarihi Derneği başkanı olarak görev yaptı. Ayrıca çeşitli türlerde çok sayıda yayın yaptı. Amerikan Matematik Derneği'nin Bülteninin editörüydü; diğer matematik dergilerine katkıda bulundu; bir dizi ders kitabı yayınladı; Felix Klein'in Ünlü Geometri Problemleri (Famous Problems of Geometry) adlı eserini, Fink'in Matematik Tarihi (History of Mathematics) ve Treviso Arithmetic adlı eserlerini tercüme etti. Augustus De Morgan'ın A Budget of Paradoxes (1915) adlı kitabının editörlüğünü yaptı ve Matematik üzerine aşağıda listelenen birçok kitap yazdı. Britannica Ansiklopedisi, 1929'nin 14. baskısının Matematik Editörlüğünü yaptı. İlk cilde kendi katkıları "Abaküs" ve "Cebir" terimleriydi.

Plane and Solid Geometry (1895), Wooster Woodruff Beman ile birlikte
History of Modern Mathematics (1896; 4. sürüm, 1906 4 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ayrı bir çalışma olarak yeniden basıldı) Cornell Historical Math Monographs
The Teaching of Elementary Mathematics (1900) Cornell Historical Math Monographs
Geometric Exercises in Paper Folding (orijinal eser T. Sundara Row tarafından, 1893; Smith ve Wooster Woodruff Beman tarafından gözden geçirildi ve düzenlendi, 1901)
"Intermediate Arithmetic". 1905. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
The Teaching of Arithmetic (1909; gözden geçirilen sürüm, 1913)
The Teaching of Geometry (1912)
Rara Arithmetica (1908)
The Hindu-Arabic Numerals 4 Mayıs 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1911), Louis Charles Karpinski ile birlikte
A Bibliography on the Teaching of Mathematics (1912), Charles Goldziher ile birlikte
A History of Japanese Mathematics (1914), Yoshio Mikami ile birlikte
Number Stories of Long Ago 4 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1919)
Elements of Projective Geometry 4 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1922), G. H. Ling & George Wentworth ile birlikte
Mathematics In series Our Debt to Greece and Rome. (1923) Michigan  Historical Math Collection 4 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of Mathematics: 2 Volumes (1923/5). Reprinted Dover, 1958.
A History of Mathematics in America before 1900 (1934), Jekuthiel Ginsburg ile birlikte; Carus Mathematical Monographs
Le comput manuel de Magister Anianus. (1928)

Smith, David Eugene (Şubat 1921). "Among my autographs". The American Mathematical Monthly. 28 (2). ss. 64-65. doi:10.2307/2973036. JSTOR 2973036. 

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "David Eugene Smith", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
David Eugene Smith çalışmaları – Gutenberg Projesi
Internet Archive'daki David Eugene Smith tarafından oluşturulan ya da hakkındaki eserler
History Of Mathematics Vol. 1 (1923), Vol. 2 (1925)
History of Modern Mathematics (1906)
"More electronic books by Smith, David Eugene at DML: Digital Mathematics Library". 31 Aralık 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Lao Genevra Simons (1945). "David Eugene Smith—In memoriam". Bull. Amer. Math. Soc. 51: 40-50. 26 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi4 Ağustos 2022. 
"Finding aid to David Eugene Smith Historical papers at Columbia University. Rare Book & Manuscript Library". 23 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Finding aid to David Eugene Smith Professional papers at Columbia University. Rare Book & Manuscript Library". 23 Haziran 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Bir dengeleme halkası, yalpa çemberi diğer adıyla gimbal, bir nesnenin bir eksen etrafında dönmesine izin veren döndürülmüş bir destektir. En içteki gimbal üzerine monte edilmiş bir nesnenin desteğinin dönüşünden bağımsız kalmasına izin vermek için biri diğerinin üzerine dik eksenlerle monte edilen üç yalpa çemberi seti kullanılabilir (örneğin, ilk animasyonda dikey). Örneğin, bir gemide, jiroskoplar, gemi pusulaları, sobalar ve hatta içecek tutucular, geminin yalpalamasına ve yuvarlanmasına rağmen onları ufka göre dik tutmak için tipik olarak yalpa çemberleri kullanır.
Pergelleri ve benzerlerini monte etmek için kullanılan dengeleme halkalı süspansiyona, onu ayrıntılı olarak açıklayan İtalyan matematikçi ve fizikçi Gerolamo Cardano'dan (1501-1576) sonra bazen Kardan süspansiyonu denir. Ancak, Cardano gimbali icat etmedi ve iddiasında da bulunmadı. Cihaz, ilk olarak 3. c'de açıklanan antik çağlardan beri bilinmektedir. Bazı modern yazarlar, tek bir tanımlanabilir mucidinin olmayabileceği görüşünü desteklese de, Bizanslı Philo tarafından M.Ö.

Dengeleme halkası ilk olarak Yunan mucit Bizanslı Philo (MÖ 280-220) tarafından tanımlanmıştır. Philo, her iki tarafında bir açıklığı olan sekiz taraflı bir mürekkep kabı tanımladı; bu, herhangi bir yüz üstteyken bir kalem daldırılıp mürekkeplenebilecek şekilde döndürülebilir - ancak mürekkep asla diğer tarafların deliklerinden akmaz. Bu, bir dizi eşmerkezli metal halka üzerine monte edilmiş olan hokkanın merkeze asılmasıyla yapıldı, böylece tencere hangi yöne döndürülürse döndürülsün sabit kaldı.
Antik Çin'de, Han Hanedanlığı (MÖ 202 – MS 220) mucit ve makine mühendisi Ding Huan, MS 180 civarında bir denge halkalı (yalpa çemberli) tütsü brülörü yarattı. Daha önceki Sima Xiangru'nun (MÖ 179–117) yazılarında, gimbalin Çin'de MÖ 2. yüzyıldan beri var olduğuna dair bir ipucu vardır. Liang Hanedanlığı (502-557) sırasında kapı ve pencere menteşeleri için yalpa çemberlerinin kullanıldığı, bir zamanlar bir zanaatkarın İmparatoriçe Wu Zetian'a (h. 690-705) yalpalar kullanan portatif bir ısıtma sobası sunduğundan söz edilir. Tütsü brülörleri için kullanılan Çin gimballerinin mevcut örnekleri erken Tang Hanedanlığı'na (618-907) aittir ve Çin'deki gümüş işleme geleneğinin bir parçasıydı.
Philo'nun kardan süspansiyonu açıklamasının gerçekliğinden bazı yazarlar, Philo'nun Pneumatica'sının gimbal kullanımını tanımlayan kısmının yalnızca 9. yüzyılın başlarındaki bir Arapça çeviride hayatta kaldığından şüphe duymaktadır. Böylece, 1965 gibi geç bir tarihte, sinolog Joseph Needham Arap enterpolasyonundan şüphelendi. Bununla birlikte, hala modern bilim adamları için temel oluşturan Fransızca çevirinin yazarı Carra de Vaux, Pnömatik'i esasen gerçek olarak görmektedir. Teknoloji tarihçisi George Sarton (1959) da Arapça versiyonun Philo'nun orijinalinin aslına sadık bir kopyası olduğunu varsaymanın güvenli olduğunu iddia ediyor ve Philon'a icadı açıkça veriyor. Meslektaşı Michael Lewis de (2001) öyle. Gerçekte, son bilgin tarafından yapılan araştırma (1997), Arap nüshasının 1. yüzyıldan sonra kullanımdan kalkan Yunan harflerinin dizilerini içerdiğini ve böylece onun Helenistik orijinalin. son zamanlarda klasikçi Andrew Wilson (2002) tarafından da paylaşılan görüş.
Antik Romalı yazar Athenaeus Mechanicus, Augustus (M.Ö. 30-14) döneminde yazdığı, gimbal benzeri bir mekanizmanın askeri kullanımını "küçük maymun" (pithêkion) olarak nitelendirdi. Askeri mühendisler, deniz kıyısından kıyı kasabalarına saldırmaya hazırlanırken, kuşatma makinelerini surlara kadar götürmek için ticaret gemilerini birbirine bağlardı. Ancak gemideki makinelerin ağır denizlerde güvertede yuvarlanmasını önlemek için Athenaeus, " pithêkion'u ortada ticaret gemilerine bağlı platforma sabitlemeniz gerekir, böylece makine herhangi bir açıda dik durabilir" tavsiyesinde bulunur.
Antik çağlardan sonra , gimballer Yakın Doğu'da yaygın olarak bilinmeye devam etti. Latin Batı'da, cihaza atıfta bulunulması, Mappae clavicula Resminin Küçük Anahtarı adlı 9. yüzyıl tarif kitabında tekrar ortaya çıktı. Fransız mucit Villard de Honnecourt, ünlü eskiz defterinde bir dizi gimbal tasvir ediyor (sağa bakın). Erken modern dönemde, kuru pusulalar gimballerde asılıydı.

Ataletsel seyrüseferde, gemilere ve denizaltılara uygulandığı gibi, bir ataletsel seyrüsefer sisteminin (kararlı tabla) atalet uzayında sabit kalmasına izin vermek ve geminin yalpalama, rotadan sapma ve yuvarlanmasındaki değişiklikleri telafi etmek için en az üç yalpaya ihtiyaç vardır. Bu uygulamada, atalet ölçüm ünitesi (IMU), üç boyutlu uzayda tüm eksenler etrafındaki dönüşü algılamak için dikey olarak monte edilmiş üç jiroskop ile donatılmıştır. Gyro çıkışları, IMU'nun yönünü korumak için her bir gimbal eksenindeki tahrik motorları aracılığıyla sıfırda tutulur. Bunu başarmak için, gyro hata sinyalleri, üç yalpa, yuvarlanma, eğim ve sapma üzerine monte edilmiş "çözücüler" içinden geçirilir. Bu çözücüler, gerekli torkların uygun yalpa eksenine iletilmesi için her bir gimbal açısına göre otomatik bir matris dönüşümü gerçekleştirir. Sapma torkları, yuvarlanma ve hatve dönüşümleri ile çözülmelidir. Gimbal açısı asla ölçülmez. Benzer algılama platformları uçaklarda kullanılmaktadır.
Ataletsel navigasyon sistemlerinde, araç dönüşü, üç yalpa halkasından ikisinin tek bir düzlemde kendi pivot eksenleriyle hizalanmasına neden olduğunda, gimbal kilidi oluşabilir. Bu meydana geldiğinde, algılama platformunun yönünü korumak artık mümkün değildir.

Uzay aracı tahrikinde, roket motorları genellikle tek bir motorun hem yunuslama hem de yalpalama eksenleri etrafındaki itme vektörünü sağlamasına izin vermek için bir çift yalpa çemberine monte edilir; veya bazen motor başına sadece bir eksen sağlanır. Yuvarlanmayı kontrol etmek için, aracın yuvarlanma ekseni etrafında tork sağlamak için diferansiyel hatve veya sapma kontrol sinyallerine sahip ikiz motorlar kullanılır.
"Gimbal" kelimesi bir isim olarak başladı. Çoğu modern sözlük onu bu şekilde listelemeye devam ediyor. Bir roket motorunun sallanma hareketini tanımlamak için uygun bir terim bulamayan mühendisler, fiil olarak "gimbal" kelimesini de kullanmaya başladılar. Bir itme odası, takılı bir aktüatör tarafından döndürüldüğünde, harekete "yalpalama" veya "yalpalama" adı verilir. Resmi roket belgeleri bu kullanımı yansıtır.

Gimbals ayrıca küçük kamera lenslerinden büyük fotoğraf teleskoplarına kadar her şeyi monte etmek için kullanılır.
Taşınabilir fotoğraf ekipmanlarında, kamera ve lenslerin dengeli bir şekilde hareket etmesini sağlamak için tek eksenli gimbal kafaları kullanılmaktadır. Bu, vahşi yaşam fotoğrafçılığında olduğu kadar çok uzun ve ağır telefoto lenslerin kullanıldığı diğer durumlarda da kullanışlı olduğunu kanıtlıyor: bir gimbal kafası, bir merceği ağırlık merkezi etrafında döndürür, böylece hareketli nesneleri takip ederken kolay ve pürüzsüz manipülasyona izin verir.
2 veya 3 eksenli irtifa-irtifa yuvaları şeklindeki çok büyük yalpalama yuvaları, uydu fotoğrafçılığında izleme amacıyla kullanılmaktadır.
Birden fazla sensörü barındıran jirstabilize yalpa çemberleri, havadan kolluk kuvvetleri, boru ve enerji hattı denetimi, haritalama ve ISR (istihbarat, gözetleme ve keşif ) dahil olmak üzere havadan gözetleme uygulamaları için de kullanılır. Sensörler arasında termal görüntüleme, gün ışığı, düşük ışıklı kameraların yanı sıra lazer mesafe bulucu ve aydınlatıcılar bulunur.
Gimbal sistemleri bilimsel optik ekipmanlarda da kullanılmaktadır. Örneğin, optik özelliklerin açısal bağımlılıklarını incelemek için bir malzeme örneğini bir eksen boyunca döndürmek için kullanılırlar.

Elde taşınır 3 eksenli yalpalar (denge halkaları), kamera operatörüne kamera titreşimi veya sarsıntısı olmadan elde çekim bağımsızlığı sağlamak için tasarlanmış sabitleme sistemlerinde kullanılır. Bu tür stabilizasyon sistemlerinin iki versiyonu vardır: mekanik ve motorlu.
Mekanik gimballerde, kameranın takıldığı üst aşamayı , çoğu modelde uzatılabilen direği içeren kızak, kamera ağırlığını dengelemek için altta monitör ve piller bulunur. Steadicam, alt kısmı üstten biraz daha ağır hale getirerek, gimbalde dönerek dik durur. Bu , ne kadar ağır olursa olsun, tüm teçhizatın ağırlık merkezini tam olarak operatörün parmak ucunda bırakır ve gimbal üzerinde en hafif dokunuşlarla tüm sistemin ustaca ve sınırlı bir şekilde kontrol edilmesini sağlar.
Üç fırçasız motorla çalışan motorlu yalpa çemberleri, kamera operatörü kamerayı hareket ettirirken kamerayı tüm eksenlerde tutma yeteneğine sahiptir. Eylemsizlik ölçüm birimi (IMU) harekete tepki verir ve kamerayı dengelemek için üç ayrı motorunu kullanır. Algoritmaların rehberliği ile dengeleyici, tavalar gibi kasıtlı hareketler ile istenmeyen sarsıntılardan kaynaklanan çekimler arasındaki farkı fark edebilir. Bu, kameranın havada süzülüyormuş gibi görünmesini sağlar; bu, geçmişte bir Steadicam tarafından elde edilen bir etkidir. Gimbal'ler, titreşimlerin veya diğer beklenmedik hareketlerin tripodları veya diğer kamera bağlantılarını kabul edilemez hale getirebileceği, arabalara ve dronlar gibi diğer araçlara monte edilebilir. Canlı TV yayın endüstrisinde popüler olan bir örnek, Newton 3 eksenli kamera yalpasıdır 17 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

Mekanik bir deniz kronometresinin hızı, yönüne duyarlıdır. Bu nedenle, kronometreler normalde denizdeki bir geminin sallanma hareketlerinden onları izole etmek için gimballere monte edildi.

Gimbal kilidi (denge halkası kilidi), üç gimbalden ikisinin eksenleri paralel bir konfigürasyona sürüldüğünde meydana gelen üç boyutlu, üç gimballi bir mekanizmada bir serbestlik derecesinin kaybıdır, sistemi dejenere bir iki boyutlu uzay eksende dönmeye "kilitler". .
Kilit kelimesi yanıltıcıdır: hiçbir gimbal kısıtlanmaz. Üç yalpa çemberi de kendi süspansiyon eksenleri etrafında serbestçe dönebilir. Bununla birlikte, iki gimbal ekseninin paralel oryantasyonu nedeniyle, bir eksen etrafında dönüşe uyum sağlamak için bir yalpa çemberi mevcut değildir.

Canfield ekle

Edward Morgan Forster (d. 1 Ocak 1879 – ö. 7 Haziran 1970), Liyakat Nişanı sahibi, İngiliz roman, öykü ve deneme yazarı. Modernist akımın İngiltere'deki önemli temsilcilerinden biridir. İçlerinde Virginia Woolf'un da bulunduğu Bloomsbury Grubu'nun uzaktan da olsa üyesiydi.

Romanları

Meleklerin Uğramadığı Yer, (Where Angels Fear to Tread), 1905
The Longest Journey, 1907
Manzaralı Bir Oda, (A Room with a View), 1908
Howards End, 1910
Hindistan'a Bir Geçit, (A Passage to India), 1924
Maurice, (1913-1914 yılları arasında yazıldı ve ilk olarak 1971'de yayınlandı.)
Kısa Hikâyeleri

The Celestial Omnibus: And Other Stories (1911)
The Eternal Moment and Other Stories (1928)
Collected Short Stories (1947) yukarıdaki iki başlığın bir kombinasyonu olup şunları içerir:
"The Story of a Panic"
"The Other Side of the Hedge"
"The Celestial Omnibus"
"Other Kingdom"
"The Curate's Friend"
"The Road from Colonus"
"The Machine Stops"
"The Point of It"
"Mr Andrews"
"Co-ordination"
"The Story of the Siren"
"The Eternal Moment"
The Life to Come and Other Stories (1972) (ölümünden sonra) yaklaşık 1903 ile 1960 yılları arasında yazılmış aşağıdaki hikâyeleri içerir:
"Ansell"
"Albergo Empedocle"
"The Purple Envelope"
"The Helping Hand"
"The Rock"
"The Life to Come"
"Dr Woolacott"
"Arthur Snatchfold"
"The Obelisk"
"What Does It Matter? A Morality"
"The Classical Annex"
"The Torque"
"The Other Boat"

Engizisyon (Latince: inquisitio, soruşturma), Katolik Kilisesi'ne bağlı bir mahkeme sistemi idi. Gerek kararları, gerek siyasi ve dini görüşleri nedeniyle dört büyük engizisyon adından çok söz ettirdi.

Tarihçiler bu terimi, Piskoposluk (Episkopal) Engizisyonu (1184-1230'lar) ve daha sonra Papa Engizisyonu (1230'lar) dahil olmak üzere 1184'te başlayan çeşitli soruşturmaları tanımlarken kullanırlar. Bu soruşturmalar, Avrupa'daki Hristiyanlık için sapkın olarak kabul edilen büyük popüler hareketlere yanıt olarak başlatılmıştır.
13. yüzyılda, Papa IX. Gregorius (hükmü 1227-1241), soruşturma yürütme görevini Dominikan ve Fransisken Tarikatı'na verdi. Orta Çağ'ın sonlarında, İngiltere ve Kastilya, papal engizisyonu olmayan tek büyük batı uluslarıydı. Engizitörlerin çoğu üniversitelerde ilahiyat ve/veya hukuk öğreten rahiplerdi.

İspanyol Engizisyonu ise Kastilya kraliçesi I. Isabella'nın ısrarı üzerine, Papa IV. Sixtus tarafından 1483 yılında onaylandı. Engizisyonun, Müslümanlarla Yahudilerin Hristiyanlaştırılması, Katoliklik dışındaki mezheplerin baskılanması, Osmanlı işgalinde oluşabilecek işbirlikçilere karşı koruma sağlanması gibi hedefler ile ilan edildiği düşünülmektedir.
Engizisyon dolayısıyla 200.000'e yakın Yahudi, 1492 yılında İspanya'yı terk etti, kalanlar ise büyük oranda Hristiyanlığı kabul etti, küçük bir azınlık ise kabul etmiş gibi yaparak Kripto Yahudiliği benimsedi. İspanya'dan sürülen Yahudilerin büyük çoğunluğu ilk başta Portekiz ve Kuzey Afrika'ya göç etti, ancak daha sonra Portekiz'den de sürgün edildiler. Aragon'dan sürülen Yahudilerin ise büyük çoğunluğu İtalya'ya göç etti. Bazıları da Osmanlı İmparatorluğu'na sığındı.
Granada'da ise Granada Antlaşması gereği Müslümanlara ilk yıllarda din özgürlüğü tanınmış olmasına rağmen, Müslümanlar tarafından çıkartılmış çeşitli isyanlar dolayısıyla halkın zorunlu Hristiyanlaştırılması başlamıştır. Granadalı Müslümanlara vaftiz olup Hristiyan olma, tutuklanarak tutsak edilme veya öldürülme ile ülkeden sürülme seçenekleri tanınmıştır. Böylelikle bölgedeki Müslüman nüfus neredeyse tamamen Hristiyanlaştırılmıştır. Ancak, Moriskolar olarak da adlandırılan bu grubun bazı üyeleri gizli bir şekilde İslam inancını korumuştur.
Moriskoların İspanya'nın çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkartmaları, hala eski inançlarını korumalarıyla suçlanmaları ve Osmanlı Devleti ile işbirliği yaptıkları gerekçe gösterilerek çeşitli dönemlerde Kuzey Afrika'ya zorunlu sürgüne tabi tutulmuşlardır. Kripto-Müslümanların Engizisyon sonucu en son yargılanmaları 1727'de hafif cezalarla gerçekleşmiş olup, 18. yüzyılın sonlarında bu halkın tamamen asimile olduğu düşünülmektedir.

Roma Engizisyonu, Roma Katolik Kilisesi'nin savunduğu öğretiyi korumak için Papa III. Paulus tarafından 1542'de kuruldu. Genel olarak Kalvenizm'e ve Luthercilere savaş açtı. Roma Engizisyonu, cadılık ve büyücülükle de uzun yıllar mücadele etti.
Bir manastıra ya da piskoposun sarayına yerleşen engizisyon sorgucusu, daha sonra halkı kilisede toplayıp uzun vaaz veriyordu. Amaç, yerel halkla ilişkileri sıcaklaştırmak ve onların güvenini kazanmaktı.

Portekiz'de 1532'de Diogo da Silva ilk genel engizitör tayin edildi, 1536'da da bir papalık fermanıyla İspanya modelinde engizisyon kuruldu. Ancak yine de üç yıl işler kanunla yürütülmüş, on yıl boyunca da müsadere yoluna gidilmemiştir. Papa Paul, yeni elçisine engizisyonu idare konusunda yetki verirken kral da kardeşini genel engizitör tayin ederek mahkemenin otoritesini güçlendirdi. İlk “auto da-fe” Lizbon'da 1540 yılında uygulandı. 1547'de engizisyonun bu ülkedeki kuruluşu tamamlandı; “auto da-fe”ler ve diğer cezalar yıldan yıla arttı. 1683’te Lizbon’da bütün Portekiz tarihinin en kötü gelişmelerinden biri olarak engizisyon, Hıristiyanlık’tan uzaklaşmakla suçlanan kimselerin çocuklarının ana babalarının ellerinden alınması ve Katolik inançları geleneğine göre yetiştirilmesi kararını aldı.

"The Spanish Inquisition", History of the World Part I (Komedi, 1981)
Gülün Adı, (Fransızca: Le Nom de la Rose)', (1986)
Goya'nın Hayaletleri, (Goya's Ghosts, 2006)
ParaNorman, (2012)
Assasins Creed (2016)
Kidnapped (2023)

Özel

Genel
İslam Ansiklopedisi, Engizisyon 8 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İspanyol engizisyon'un orijinal belgeler (İspanyolca)
İşkence Müzesi, Almanya 19 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Inquisition13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Jewish Virtual Library
Frequently Asked Questions About the Inquisition29 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by James Hannam
Catholic Encyclopedia: "Inquisition"26 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Secret Files of The Inquistion. PBS24 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Protestant Inquisition:"Reformation" Intolerance and Persecution by Dave Armstrong
"The Immeasurable Curiousity of Edward Peters", p.4 as found in the Pennsylvania Gazzette, a publication of the University of Pennsylvania21 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"One Cheer for the Inquisition" online copy of the Catholic Dossier article by Gerard Bradley, Professor of Law, University of Notre Dame. 15 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Spain and the Spaniard3 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scholarly studies including Lea's History14 Eylül 2002 tarihinde Library of Congress sitesinde arşivlendi
Jewish Virtual Library on the Spanish Inquisition13 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Galileo Project: Christianity: Inquisition4 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Spanish Inquisition (1478-1813) (in Spanish language) 2 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Index of the court proceedings and other documents of the Portuguese Inquisition (in Portuguese)
Clandestine Judaism in the Shadow of the Inquisition, Dr. Rivkah Shafek Lissak
The paths of Cathars by the philosopher Yves Maris.
L. D. Barnett, "Two Documents of the Inquisition", in The Jewish Quarterly Review, New Ser., Vol. 15, No. 2 (Oct., 1924), pp. 213-239
Inquisition against the Jews 1481-183412 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (from Encyclopaedia Judaica 1971)
Foxe's Book of Martyrs by John Foxe (Bridge-Logos Publishers) ISBN 0-88270-672-1
Edward Burman, The Inquisition: The Hammer of Heresy (Sutton Publishers, 2004) ISBN 0-7509-3722-X
A new edition of a book first published in 1984, a good, well-written and objective general history based on the main primary sources.
Edward M. Peters, Inquisition. (University of California Press, 1989). ISBN 0-520-06630-8
A brief, balanced inquiry, with an especially good section on the 'Myth of the Inquisition' (see The Inquisition Myth). This is particularly valuable because much of the history available in English of the Inquisition was written in the 19th century by Protestants interested in documenting the dangers of Catholicism or Catholic apologists demonstrating that the Inquisition had been an entirely reasonable judicial body without flaws.
Henry Kamen, The Spanish Inquisition: A Historical Revision. (Yale University Press, 1999). ISBN 0-300-07880-3
This revised edition of his 1965 original contributes to the understanding of the Spanish Inquisition in its local context.
Cecil & Irene Roth, A history of the Marranos, Sepher-Hermon Press, 1974.
Simon Whitechapel, Flesh Inferno: Atrocities of Torquemada and the Spanish Inquisition (Creation Books, 2003). ISBN 1-84068-105-5
"A good example of how uncritical acceptance of disjointed historical data helps inform contemporary notions of the black legend"
William Thomas Walsh, Characters of the Inquisition (TAN Books and Publishers, Inc, 1940/97). ISBN 0-89555-326-0
Parker, Geoffrey “Some Recent Work on the Inquisition in Spain and Italy” Journal of Modern History 54:3 1982
Given, James B Inquisition and Medieval Society New York, Cornell University Press, 2001
Henry Charles Lea, A History of the Inquisition of Spain (4 volumes), (New York and London, 1906–1907).
Antonio Puigblanch, La Inquisición sin máscara (Cádiz, 1811-1813). [The Inquisition Unmasked (London, 1816)]
Juan Antonio Llorente, “Historia Critica de la Inquisicion de Espana”
W.T. Walsh, “Isabella of Spain,” (1931).
Genaro Garcia, “Autos de fe de la Inquisicion de Mexico,” (1910).
F. Garau, “La Fee Triunfante,” (1691-reprinted 1931).
V. Vignau, “Catalogo... de la Inquisicion de Toledo,” (1903).
J. Baker, “History of the Inquisition,” (1736).
J. Marchant, “A Review of the Bloody Tribunal,” (1770).
E. N Adler, “Autos de fe and the Jew,” (1908).
Ludovico a Paramo, “De Origine et Progressu Sanctae Inquisitionis,” (1598).
J.M. Marin, “Procedimientos de la Inquisicion” (2 volumes), (1886).
R. Cappa, “La Inquisicion Espanola,” (1888).
A. Paz y Mellia, “Catalogo Abreviado de Papeles de Inquisicion,” (1914).
M. Jouve, “Torquemada,” (1935).
Sir Alexandr G. Cardew, “A Short History of the Inquisition,” (1933).
G. G. Coulton, “The Inquisition,” (1929).
Ramon de Vilana Perlas, “La Verdadera Practica Apostolica de el S. Tribunal de la Inquisicion,” (1735).
H.B. Piazza, “A Short and True Account of the Inquisition and its Proceeding,” (1722).
A.L. Maycock, “The Inquisition,” (1926).
H. Nickerson, “The Inquisition,” (1932).
L. Tanon, “Histoire des Tribunaux de l’Inquisition,” (1893).
A. Herculano, “Historia da Origem e Estabelecimento da Inquisicao em Portugal,” (English translation, 1926).
Miranda Twiss, The Most Evil Men And Women In History (Michael O'Mara Books Ltd., 2002).
Warren H. Carroll, "Isabel: the Catholic Queen" Front Royal, Virginia, 1991 (Christendom Press)
Emile van der Vekene: Bibliotheca bibliographica historiae sanctae inquisitionis. Bibliographisches Verzeichnis des gedruckten Schrifttums zur Geschichte und Literatur der Inquisition. Vol. 1 - 3. Topos-Verlag, Vaduz 1982-1992, ISBN 3-289-00272-1, ISBN 3-289-00578-X (7110 titres s

François Viete (d. 1540 ö. 1603) Fransız matematikçi. Adıyla anılan Vieta formüllerini keşfetmiştir.

François Viete 1540 yılında Fontenay-le-Comte şehrinde doğmuştur. İyi bir eğitim almış, hukuk öğrenimi görmüştür.
16. yüzyılın önde gelen Fransız matematikçilerinden Viète (1540-1603) profesyonel bir matematikçi değildi. Gençliğinde hukuk öğrenimi görmüş ve Bretonya parlamentosunun üyesi olmuştu. Daha sonraları Kraliyet Meclisi'nin üyesi olmuş ve önce Fransa kralı III. Henri'nin, sonra da IV. Henri'nin (Gemici Henri) hizmetine girmişti. IV. Henri'ye hizmeti sırasında, düşmanın gizli mesajlarını çözümlemede o kadar başarılı olmuştu ki, İspanya onu şeytanın müttefiki olmakla suçlamıştı. Viète yalnızca boş zamanlarını matematiğe ayırmasına rağmen, yine de aritmetiğe, cebire, trigonometriye ve geometriye önemli katkılar yapmıştı. IV. Henri'nin hizmetine girmeden önceki dönemde matematiksel incelemelerine bol vakit ayırabilmişti. Aritmetik alanında, altmışlık kesirlerden çok ondalık kesirlerin kullanılmasını savunmuştu.
Viète'in en önemli katkıları cebir alanında olmuş ve en çok bu konudaki çalışmalarıyla bugünkü çağdaş görüşlere yaklaşmıştı. Onun en önemli başarısı, denklemler kuramını geliştirmesiydi. Viète, eskiden beri çözülmeye çalışılan, ancak başarılı olunamayan bazı problemlerin üzerinde durmuş, örneğin bir açının üçe bölünmesi probleminin bir üçüncü derece denklemin çözümüne dayandığını göstermiştir. f (x) = k (k pozitiftir) alarak, aranan kökü diğerlerinden ayırmış, sonra bu kök için yaklaşık bir değer kabul etmiş ve kök için başka bir değerin bölmeyle elde edilebileceğini göstermiştir. Bu işlemin yinelenmesi, kök için bir sonraki değeri verir; böylece devam eder. x5 - 5x3 + 500x = 7905504 denkleminde r = 20 kabul ederek, 7905504 - r5 + 5r3 - 500r bulur ve sonucu bir değere böler; denklem (f (r + s1) - f (r) - s1n (n, denklemin derecesi ve s1 bulunacak sonraki rakamın basamak birimidir) biçimini alır. Böylece, eğer aranan kök 243 ise ve r = 200 olarak alınmışsa, s1 = 10 olur; fakat eğer r = 240 olarak alınmışsa, s1 = 1 olur. r = 20 durumunda bölen 878295'dir ve bölüm kök için sonraki rakamı 4'e eşit verir. Aranan kök x = 20 + 4 = 24 bulunur. Viète'nin bu çözümünü çağdaşları hayranlıkla karşılamışlardır.
Viète, denklemlerde sayıları harflerle gösteren ilk matematikçilerdendir. Pozitif ve negatif nicelikler için (+) ve (-) işaretlerini kullanmış ve sayısal denklemlerde bilinmeyen niceliği N ile, karesini Q ile ve küpünü ise C ile göstermiştir. Böylece, x3 -82 + 16x = 40 denklemini, "1C - 8Q +16N eşit 40" olarak yazmıştır.
Viète, trigonometriye de önemli katkılar yapmıştır. Avrupa'da ilk defa olarak sistemli bir biçimde altı tane trigonometrik fonksiyonun yardımıyla düzlem ve küresel üçgenlerin hesap yöntemlerini vermiş ve yine ilk defa olarak cebirsel dönüşümleri trigonometriye uygulamıştır. 2 cos a = x olduğunda, cos na'yı x'in bir fonksiyonu olarak ifade etmişken (n<11 bütün tam sayılar için), 2 sin a = x ve 2 sin 2a = y olduğunda ise, 2xn-2 sin na'yı x ve y cinsinden ifade etmiştir.
Viète'in denklem çözümlerinde kullanmış olduğu ana yöntem, İndirgeme Yöntemi'dir. Genel üçüncü derece denklemini x3 + mx + n = 0 biçimine indirger; sonra x = (1/3 a -z2) / z kabul ederek ve denklemde yerine koyarak z6 - bz3 - 1/27 a3 = 0 elde eder. z3 = y eşitliğini benimseyerek bir ikinci derece denklemine ulaşır. Dördüncü derece denklemlerinin çözümünde de, indirgeme yöntemini kullanır.
Viète'in cebirinde, bir denklemin kökleriyle, katsayıları arasında mevcut olan ilişkilerin kısmen bilindiği anlaşılmaktadır. İkinci dereceden bir denklemde ikinci terimin katsayısı, çarpımları üçüncü terimi veren iki sayının toplamından çıkarsa, bu iki sayının denklemin kökleri olduğunu göstermiştir. Pozitif kökler hariç hepsini reddettiğinden, söz konusu ilişkileri tam olarak görmesi mümkün olmamıştır.
Ayrıca Viète Arşimet'ten daha ileri giderek pi sayısını 9 ondalık basamağa kadar hesaplamıştır.
1571 yılında Paris Krallık sarayının avukatlarından biri olarak görev yapıyordu. III. Henri tarafından Bretagne (Bretonya) sarayının danışman olarak atanıyordu. 1573'te bu göreve getirilmişse de değişen koşullar nedeniyle, O'nun beş yıl süreyle bu görevden uzaklaşmasını gerektirmiştir. Ancak 1580'de şansı yeniden dönecek ve bu kez Paris mahkemesine savcı ve danışman olarak a-tanacaktır. Bu tür görevleri 1598 yılı na kadar devam edecektir. Bu geçen zaman içinde O özel bir görevi de yerine getiriyordu. Bu özel görev "şifre çözücülük" olarak adlandırılabilecektir.
IV. Henri tahta çıkınca Viete'in görevine son verilmiştir. 1602 yılına varıldığı sırada, ortaya çıkan bu yeni durum nedeniyle O artık özel yaşamına dönmeye karar verecektir. Ancak ne yazık ki bu özel yaşamı sadece bir yıl sürecektir. Viete, 1603 yılında, Paris'te yaşama veda edecektir.
Viète'in bilimsel çalışmaları genel de gökbilimle ilgiliydi. Bunun yanı sıra trigonometriyle de ilgileniyor ve Analiz Sanatına Giriş adım verdiği bir kitaptı. Bu kitap yazıldığında O, 51 yaşında bulunuyordu. Bu kitap Latince yazılmıştı. Aynı kitabın İn Artem Analyticem İsagoge adını taşıyan versiyonu 1591 yılında yayımlanmıştır. Bu, günümüzdeki orta öğretimde okutulan matematik kitapları düzeyinde bulunuyordu. Ancak o çağda bu düzeyde bir kitap çok önemli ve değerliydi.
Bu kitabında bir yemlik yapıyor ve Avrupa'da ilk kez cebir yerine analiz deyimini kullanıyordu. Bu şekilde O, kendi üslubuna uygun bir yenilik yapmış sayılıyordu. Cebir O' nun için sadece denklemlerin nasıl çözüleceğini ifade eden anlamda kullanılan bir deyimdir.
Viète'in notasyon önerileri konusunda da orijinal fikirleri vardı. Örneğin a-b farkım O, a = b yazmak suretiyle gösteriyordu. Üs'leri göstermede izlediği yol: 1. derece kuvvet için N; 2.derece kuvvet için Q; 3. derece kuvvet için C harfleridir. Avrupa'da, o tarihlerde, 4. dereceden kuvvet söz konusu değildir.
Simgeler üzerinde yoğunlaşan ve şifre çözücülüğün verdiği deneyimleri notasyon hazırlamada çok iyi değerlendiren Viete, bilinenlerin a, b, c, ... ve bilinmeyenlerin x, y, z, ... gibi harflerle gösterilmesi geleneğinin pekişmesine katkıda bulunuyordu.
1593 yılında, geometrik kaygılara ve ustalaşmış trigonometrik hesaplamalara dayanarak, sonradan Viète'nin formülü olarak adlandırılacak olan, π ifadesini vererek matematik tarihindeki ilk sonsuzluk ifadesini keşfetti:

  
    
      
        π
        =
        2
        ×
        
          
            2
            
              2
            
          
        
        ×
        
          
            2
            
              2
              +
              
                
                  2
                
              
            
          
        
        ×
        
          
            2
            
              2
              +
              
                
                  2
                  +
                  
                    
                      2
                    
                  
                
              
            
          
        
        ×
        
          
            2
            
              2
              +
              
                
                  2
                  +
                  
                    
                      2
                      +
                      
                        
                          2
                        
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
        ×
        ⋯
      
    
    {\displaystyle \pi =2\times {\frac {2}{\sqrt {2}}}\times {\frac {2}{\sqrt {2+{\sqrt {2}}}}}\times {\frac {2}{\sqrt {2+{\sqrt {2+{\sqrt {2}}}}}}}\times {\frac {2}{\sqrt {2+{\sqrt {2+{\sqrt {2+{\sqrt {2}}}}}}}}}\times \cdots }
  

Viète'in bazen geometriye yöneldiğide görülmüştür. "Büyüterek çözme" adını verdiği bir yöntem geliştirmişti. Bu yöntem yardımıyla pi sayısını hesaplıyordu. Bunun için de 393216 kenarlı bir düzgün çokgenden yararlanıyordu. Bu yöntemle, n sayısının bilinen ilk on ondalığını doğru olarak hesaplamayı başarıyor-du. Tarih boyunca, o tarihe kadar bu sayıyı en doğru hesaplayanlardan biri olarak tarihe geçiyordu. O bu sayının hesabında bir de sonsuz terimli bir açılımı esas alan bir yöntem uyguluyordu.

Viète'in diğer çalışmaları incelendiğinde, başlıcaları kendinden önce yazılan bazı keşifleri yeniden düzenleyerek bir yenilik getirme ya da bazılarından ilham alarak o çapta bir çalışma yapması şeklinde özetlenebilir. Bunların başında da, Pergeli matematikçi Apollonios tarafından ortaya atılan bir problem gelmektedir. "Verilen üç çembere aynı zamanda teğet olan dördüncü bir çember çizmek" şeklinde düzenlenen bu problemi Viete geometri ile değil cebirsel yolla çözüyor ve bu çözüm, bütün dikkatlerin onun üzerine çevrilmesine yetiyordu. Matematikçilerin zaman zaman kullandıkları iterasyon yöntemini ilk kez gündeme getiriyor ve bazı çalışmalarında kullanıyordu. Cebire ilişkin başkaca çalışmaları, homogenlik yasası ile ilgiliydi. Bu yasaya ilişkin kuralları sayılara ve büyüklüklere uygulaması; cebirsel denklemin kökleriyle katsayıları arasındaki ilişkilerin gösterilmesi; köklerin hesaplanmasında yaklaşık hesaplamayı önermesi; kübik cebirsel-denkleme geometrik bir çözüm bulması; bir yay ile onun trigonometrik bağıntıları arasındaki ilişkilerin açıklandığı Canon Mathematicus adlı eseri 1579 yılı içinde yazılıp ve yayımlanmıştır. Bu kitabındaki orijinal unsurlardan biri de, trigonometrik fonksiyonların dakikaya kadar inen oransal değerlerinin yer aldığı tabloların bulunmasıdır.
Bilimle ilgili bir diğer önemli çalışması ise Batlamyus kuramı ile ilgili tartışmayı başlattığı eseridir. Harmonicon Coelesie adını verdiği bu eserinde Batlamyus kuramını savunur. Bu adeta Kopernik kuramına karşı çıkmaktır. Bunu da geometri kullanarak kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu kitabı yayımlanmış değildir.
Bir çalışması da lojistik ile ilgilidir. 1591 yılında yayınlanan eserinde, bu konuda, önemli varsayımlar ve öneriler bulunmaktadır.

Vieta formülleri

Hiposikloid, matematikte ve özellikle düzlem eğrileri alanında önemli bir yuvarlanma eğrisidir. Bir çemberin (yarıçapı r), kendisinden daha büyük ve sabit bir çemberin (yarıçapı R) iç yüzeyinde kaymadan yuvarlanması sırasında, küçük çember üzerindeki sabit bir noktanın izlediği yol hiposikloid olarak adlandırılır. Bu eğri, sikloid ailesinin bir üyesidir ve yuvarlanma eğrileri (roulette) arasında yer alır.

Hiposikloid kavramı ilk olarak 13. yüzyılda Nasir al-Din al-Tusi tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra astroid ve deltoid gibi özel hiposikloidler matematikçiler tarafından incelenmiştir.
Hiposikloidler, dişli mekanizmalarında (hiposikloid dişli mekanizması), makine mühendisliğinde ve bazı fiziksel sistemlerin modellenmesinde kullanılmaktadır.

Hiposikloidin parametrik denklemleri şu şekildedir:

  
    
      
        
          
            
              
              
                x
                (
                θ
                )
                =
                (
                R
                −
                r
                )
                cos
                ⁡
                θ
                +
                r
                cos
                ⁡
                
                  (
                  
                    
                      
                        
                          R
                          −
                          r
                        
                        r
                      
                    
                    θ
                  
                  )
                
              
            
            
              
              
                y
                (
                θ
                )
                =
                (
                R
                −
                r
                )
                sin
                ⁡
                θ
                −
                r
                sin
                ⁡
                
                  (
                  
                    
                      
                        
                          R
                          −
                          r
                        
                        r
                      
                    
                    θ
                  
                  )
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\begin{aligned}&x(\theta )=(R-r)\cos \theta +r\cos \left({\frac {R-r}{r}}\theta \right)\\&y(\theta )=(R-r)\sin \theta -r\sin \left({\frac {R-r}{r}}\theta \right)\end{aligned}}}
  

Burada θ, yuvarlanan çemberin merkezinin yaptığı açıya karşılık gelir.

Eğer R/r oranı bir tam sayı ise, hiposikloid kapalı bir eğri olur ve bu sayı kadar tepe (köşe) noktası (cusps) içerir. Örneğin, R=4r ise, dört tepe noktalı bir hiposikloid (astroid) elde edilir.

R=2r olduğunda, hiposikloid bir doğru parçası olur (Tusi çifti).
R=3r olduğunda, üç tepe noktalı bir deltoid elde edilir.

Episikloid: Küçük çemberin büyük çemberin dışında yuvarlanmasıyla oluşan eğridir.
Hipotrokoid: Küçük çemberin içindeki herhangi bir noktadan izlenen yoldur.

Index Librorum Prohibitorum ("Yasaklanmış Kitaplar Listesi"), Kutsal Endeks Kongregasyonu (eski bir Roman Curia Dikasteryumu) tarafından dalalet veya ahlaka aykırı sayılan yayınların bir listesiydi ve Katoliklerin bu kitapları izin almadan okumaları yasaktı.
On altıncı yüzyıldan önce tek tek kitapları yasaklama girişimleri vardı, özellikle de dokuzuncu yüzyıl Decretum Glasianum, ancak bunların hiçbiri ne resmiydi ne de yaygındı. 1559'da Papa IV. Paulus, Pauline Endeksi'ni yayınladı. Bazı araştırmacılar tarafından "Katolik dünyasında sorgulama özgürlüğünün dönüm noktası" olarak nitelendirilse de, Endeks'in etkileri asgari düzeydeydi ve Endeks büyük ölçüde ciddiye alınmadı. Bir yıldan kısa bir süre sonra, Pauline Endeksi'nin eleştirilen ve kabul edilmesini zorlaştıran yönlerini rahatlatan Tridentine Endeksi ile değiştirildi. 20. ve son baskısı 1948'de çıktı ve Endeks resmen 14 Haziran 1966'da Papa VI. Paulus tarafından kaldırıldı.
Papa IV. Paul, Avrupa'nın entelektüel seçkinlerinin çalışmaları da dahil olmak üzere binlerce kitap başlığını yasaklayan ve yayınları kara listeye alan Yasaklanmış Kitaplar Endeksi'ni yayınladı. Bu endeks dini metinleri, romantizm okumalarını kınadı ve yazarları toksisite derecelerine göre sıraladı. Listenin belirtilen amacı, teolojik, kültürel veya politik olarak yıkıcı kitapların okunmasını engelleyerek dindarların inanç ve ahlakını korumaktı. Bu tür kitaplar arasında, Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi gibi filozofların eserleri ve 1621'den 1835'e kadar Endeks'te yer alan Johannes Kepler'in Epitome astronomiae Copernicanae gibi gök bilimcilerin eserleri ile İncil'in onaylanmayan basımları ve tercümeleri yer alıyordu. Endeks'in çeşitli basımları Kilise'nin okuma, satış ve kitaplara karşı önleyici sansür üstüne kurallarını da içeriyordu.
Latin Kilisesi'nin kanon kanunu yazılan eserler Kutsal Yazı, teoloji, kanon kanunu veya kilise tarihi, din veya ahlakla ilgiliyse yerel dini yetkilin yargısına sunulmasını önermektedir. Yerel dini yetkili bir hüküm vermeye yetkili olduğunu düşündüğü birisine danışır ve eğer o kişi nihil obstat ("hiçbir şey yasaklamaz") verirse, yerel dini yetkili, emprimaturu ("basılsın") verir. Dini enstitülerin üyeleri, din veya ahlakla ilgili konularda kitaplar yayınlamak için, üst düzey yetkiliden imprimi potest ("basılabilir") almalıdır.
Endeks'in ilk baskılarındaki çalışmalarda yer alan bilimsel teorilerden bazıları uzun süredir Katolik üniversitelerinde öğretilmektedir. Örneğin, günmerkezliliği savunan kitapların genel yasağı 1758 yılında Endeks'ten kaldırıldı ancak iki Fransisken matematikçi 1742 yılında Isaac Newton'ın Principia Mathematica eserinin yayınladıkları basımının önsözünde çalışmada günmerkeziliğin doğru olduğunun var sayıldığını ve bu varsayım olmadan eserin geçersiz olduğunu belirtmiştir. Antonio Rosmini-Serbati'nin bir eseri de Endeks'te vardı, ancak 2007'de aklandı. Endeks'in lağvedilmesinden bu yana yaşanan gelişmelerin "21. yüzyılda Endeks'in geçerliliğini yitirmesi" anlamına geldiğini iddia edenler oldu.
J. Martínez de Bujanda'ın Index Librorum Prohibitorum, 1600-1966 eseri Endeks'in ardışık basımlarındaki yazarlar ve yazıları listelerken Miguel Carvalho Abrantes'in Why Did The Inquisition Ban Certain Books?: A Case Study from Portugal [Neden Engizisyon Bazı Kitapları Yasaklar: Portekiz'de Bir Vaka İncelemesi] 1581 tarihli Index Librorum Prohibitorum'un Portekiz baskısında neden bazı kitapların yasaklandığını açıklamaya çalışır.

Endeks'in ortaya çıktığı tarihsel bağlamda Avrupa'da ilk baskı kısıtlamaları başlamıştı. Johannes Gutenberg tarafından 1440 dolaylarında hareketli baskı ve baskı makinesinin iyileştirilmesi, kitap yayıncılığının doğasını ve bilginin halka yayılma mekanizmasını değiştirdi. Eskiden nadir bulunan ve az sayıda kütüphanede özenle saklanan kitaplar, toplu olarak üretilebilir ve geniş çapta dağıtılabilir hale geldi.
16. yüzyılda, çoğu Avrupa ülkesinde hem kiliseler hem de hükûmetler, fikirlerin ve bilginin hızlı ve yaygın bir şekilde dolaşımına izin verdiği için matbaayı düzenleme ve kontrol etmeye çalıştı. Protestan Reformu sırasında hem Katolik hem de Protestan kampları tarafından ve kampların kendi içinde büyük miktarlarda polemikli yeni yazılar üretildi ve dini konular tipik olarak en çok kontrole tabi olan alandı. Hükûmetler ve kilise, İncillerin ve hükûmet bilgilerinin yayılmasını sağlayan basımı pek çok şekilde teşvik ederken muhalefet ve eleştiri çalışmaları da hızla yayılabilirdi. Sonuç olarak, hükûmetler Avrupa çapında baskı makineleri üzerinde hakimiyet kurdu ve kitap ticareti yapmak ve üretmek için resmi lisanslara sahip olma şartını koştu.
Endeks'in ilk versiyonları 1529 ile 1571 arasında çıkmaya başladı. Aynı zaman çerçevesinde, 1557'de İngiliz Hanedanlığı, Stationers' Company'yi destekleyerek muhalefeti bastırmayı amaçladı. Basım yapma hakkı iki üniversite ve aralarında Londra şehrinde 21 matbaanın da bulunduğu 53 matbaa ile sınırlıydı.
Fransız Hanedanı da basımı sıkı bir şekilde kontrol etti. Matbaacı ve yazar Etienne Dolet 1546'da ateizm suçlamasıyla kazıkta yakıldı. 1551 Châteaubriant Fermanı, bugüne kadarki sansür durumlarını kapsamlı bir şekilde özetledi ve Fransa'ya getirilen tüm kitapların paketinden çıkarılması ve incelenmesi gibi hükümler içeriyordu. 1557 Compiègne Fermanı, sapkınlara ölüm cezası ön görüyordu ve bundan dolayı soylu bir kadının kazıkta yakıldı. Basımcılar radikal ve asi olarak görüldü, 800 yazar, matbaacı ve kitap satıcısı Bastille'de hapsedildi. Zaman zaman kilise ve devlet yasakları birbirini izledi, örneğin René Descartes, 1660'larda Endeks'e girdi ve Fransız hükûmeti 1670'lerde okullarda Kartezyen öğretilmesini yasakladı.
İngiltere'de çıkan 1710 Telif Hakkı Yasası ve daha sonra Fransa'da çıkan telif hakkı yasaları durumu hafifleştirdi. Tarihçi Eckhard Höffner, telif hakkı yasalarının ve kısıtlamalarının bu ülkelerde bir asırdan fazla bir süre ilerlemenin önünde bir engel teşkil ettiğini, çünkü İngiliz yayıncıların kâr amacıyla sınırlı miktarlarda değerli bilgiler basabildiklerini iddia eder. Alman ekonomisi, hiçbir kısıtlama olmadığı için aynı zaman diliminde gelişmiştir.

Türünün ilk listesi Roma'da değil, Katolik Hollanda'da (1529) yayınladı; bu örneği Venedik (1543) ve Châteaubriant Fermanı hükümleriyle Paris (1551) izledi. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Almanya ve Fransa'daki gergin din savaşları atmosferinde, hem Protestan hem de Katolik yetkililer, yalnızca dini yetkililer ve hükûmet yetkilileri tarafından koordine edilen yasaklanmış çalışmalar kataloğu da dahil olmak üzere basının kontrolünün sapkınlığın yayılmasını önleyebileceğini düşündü.
Paul F. Grendler (1975) 1540-1605 yılları arasında Venedik'teki dini ve siyasi ortamı inceler. O zamanın en büyük matbaa yoğunluğundan birine sahip olan Venedik basınını sansürlemek için birçok girişimde bulunuldu. Hem kilise hem de hükûmet sansürün işe yarayacağına inandı ancak yayıncılar kitapları yasaklama ve basını kapatma çabalarını sürekli olarak geri püskürttüler. Venedik'te yasaklanan kitapların dizini, çeşitli insanların buna karşı çıkması nedeniyle defalarca bastırıldı veya askıya alındı.
İlk Roma Endeksi, Papa IV. Paulus (1555-1559) yönetimi altında 1557'de basıldı ancak daha sonra belirsiz nedenlerle geri çekildi. 1559'da nihayet yeni bir endeks yayınlandı ve 550 yazarın bütün eserlerinin yanı sıra ayrı ayrı başlıklara da yasaklandı: "Pauline Endeksi bir yazarın dini görüşlerinin bütün yazılarını kirlettiğini varsayardı." Sansürcülerin yaptıkları çok aşırı bulundu ve Katolik entelektüel çevreleri bile bu duruma muhalefet etti; Trento Konsili Papa IV. Pius tarafından revize edilmiş bir listeyi onayladıktan sonra Tridentine Endeks'i adı verilen liste 1564'te ilan edildi. Bu liste Papa XIII. Leo tarafından Index Leonianus'u çıkana kadar çıkan tüm listelerin temelini oluşturdu.
Bazı Protestan akademisyenlerin, modern bir okuyucunun dogmanın dışında değerlendireceği konular üzerine yazarken bile kara listeye alınması, bir muafiyet elde etmedikleri sürece, itaatkâr Katolik düşünürlerin, botanikçi Conrad Gesner'in Historiae animalium'unu; Otto Brunfels'in botanik çalışmalarını; tıp bilgini Janus Cornarius'u; hukuk teorisi üzerine Christoph Hegendorff veya Johann Oldendorp'u; Protestan coğrafyacılar ve Jacob Ziegler veya Sebastian Münster gibi kozmografları; bilim insanlarının yanı sıra Martin Luther, John Calvin veya Philipp Melanchthon gibi Protestan teologlar tarafından yapılan her şey okuyamayacağı anlamına geliyordu. Listeye girenler arasında, Piskopos Jean du Tillet tarafından 1549'da yayınlanan ve Tridentine Endeksi'ne girmeden önce iki yasak kitap listesinde yer alan 9. yüzyıl Şarlman sarayından teolojik bir çalışma olan Libri Carolini de vardı.

1571 yılında Endeks Kutsal Kongregasyonu adıyla özel bir kongregasyon oluşturuldu. Bu yapının görevi Roma tarafından hatasız olmadığı için kınanan yazıları inceleyip Papa IV. Pius'un listesini düzenli olarak güncellemek ve tamamen kınanmamış ama düzeltmeler yapılması gereken eserlerdeki düzeltmeleri listelemekti; bu eserler bir alt listeye alınırdı (örneğin donec corrigatur (düzeltilene kadar yasak) veya donec expurgetur (tasfiye edilene kadar yasak)).
Kongregasyon yılda birkaç kez toplanırdı. Toplantılar sırasında çeşitli çalışmaları gözden geçirilir ve tartışmalar belgelenirdi. Görüşmeler arasında tartışılacak çalışmalar iyice incelenirdi, her çalışma iki kişi tarafından incelenirdi. Toplantılarda eserlerin Endeks'e dahil edilip edilmeyeceğine toplu olarak karar verilirdi. Nihayetinde, Endeks'e eklenen veya kaldırılan eserleri onaylaması gereken kişi papaydı. Papa'nın kararını vermesine yardımcı olan şey kongregasyonun toplantılarında hazırlanan belgelerdi.

Bu tartışmalar sonucunda bazen çok uzun düzeltme listeleri çıkıyordu. Bu liste Index Expurgatorius'da yayımlanırdı. 1627'de Thomas James Index Expurgatorius hakkında şunu demiştir:"Bodleian Kütüphanesi'nin küratörleri tarafından özellikle koleksiyona alınmaya değer eserleri belirlemede kullanılan paha biçilmez bir refe

Principles of Geology: Being an Attempt to Explain the Former Changes of the Earth's Surface, by Reference to Causes Now in Operation (Türkçe: Jeolojinin İlkeleri: Yeryüzünün Geçmişteki Değişimlerini, Günümüzde Etkin Olan Nedenlerle Bir Açıklama Girişimi), İskoç jeolog Charles Lyell tarafından 1830'dan 1833'e kadar üç cilt halinde yayımlanmış bir kitap. Lyell, yeryüzünün zamanla nasıl değiştiğini açıklamak için üniformitaryanizm (tek düzencilik) teorisini kullandı. Bu teori, jeolojik katastrofizm teorisinin tam tersidir.
Birçok kişi, dini inançlarına yer verebilmek için katastrofizme inandı. Örneğin Yaratılış Kitabı'ndaki tufan öyküsü gerçek bir jeolojik olay olarak nitelendirilebilirken, katastrofizm, yeryüzünün tek seferde şiddetli olaylarla değişimi ifade eder. Lyell, Sicilya'daki Etna Yanardağı üzerine çalışarak katastrofik teoriye inananlara meydan okudu. Yeryüzünün yapısının sürekli olarak değişmesinin sebebinin yavaş ve aşamalı değişimler olduğunu kanıtlamak için bir katmandan diğerine olan değişimleri ve kayalardaki fosil kayıtlarını açıkladı. Lyell, jeolojik kanıtları kullanarak Dünya'nın yaşının -daha önce zannedilenin aksine- 6.000 yıldan daha fazla olduğunu saptadı. Kitap, dünya üzerinde etkili olan süreçlerin geçmişte de faal olduğunu göstermiştir.

Principles of Geology'nin ilk cildinin cephesinde, Serapis Tapınağı'na ait üç sütunun bir çizimi vardır. Yumuşakçalar tarafından oyulmuş üzerindeki delikler, bu yapıların bir dönem su altında kaldığını ve deniz canlıları tarafından iskan edildiğini gösteriyordu. Bu durum erken dönem jeologları büyülemişti çünkü sütunlar ayakta durduğu süre boyunca farklı zamanlarda su altında veya su üstünde kalmıştı. Daha sonraları anlaşıldı ki Dünya'nın yerkabuğu altındaki magmanın hareketleri zeminin yükselmesine ve inmesine sebep oluyordu ve sonuç olarak sütünlar da yer değiştiriyordu. Lyell bu tasviri, aşamalı ve istikrarlı süreçlerin uzun zaman dilimleri boyunca Dünya'nın çehresini nasıl şekillendirebileceğine dair somut bir kanıt olarak yorumladı.

John Murray tarafından 1830–1833 yılları arasında üç cilt halinde yayımlanan kitap, Lyell'ın önemli bir jeoloji kuramcısı olarak tanınmasını sağladı ve üniformitaryanizm doktrinini popülerleştirdi (ilk kez James Hutton tarafından 1795'te yayımlanan Theory of the Earth'de ileri sürüldü). Principles'taki ana argüman, "şimdiki zaman geçmişin anahtarıdır" ilkesiydi; yani, uzak geçmişe ait jeolojik kalıntıların, günümüzde işleyişini sürdüren ve doğrudan gözlemlenebilen jeolojik süreçler referans alınarak açıklanabileceğidir ve açıklanması gerektiğiydir.
Biyolojik türleşme anlamında "evrim" terimini ilk kez kullanan kitaplardan biri olmasıyla meşhurdur.
Lyell'ın çalışmasında, Dünya'nın sürekli olarak değişmesine neden olan üç kuralı açıkladı. İlk kural, jeolojik değişimin uzun bir zaman diliminde meydana gelen yavaş ve sürekli prosedürlerden kaynaklandığıdır. Bu kural, Üniformitaryanizmin temel fikridir ve neden bir kural olduğunu anlamak kolaydır. İkinci kural ise, Dünya'nın jeolojisini etkileyen tüm kuvvetlerin yine Dünya'dan geldiğidir. Son olarak üçüncü kural, Dünya'nın jeolojik kayıtlarının örüntüsünün gök cisimlerinin döngülerinden etkilenmediğidir. İkinci ve üçüncü kural bir arada yürür çünkü Lyell, Dünya'nın jeolojisinde değişikliğe yalnızca Dünya üzerindeki kuvvetlerin neden olduğunu ve başka hiçbir şeyin buna sebep olmadığını düşünüyordu.
İlk ciltte Lyell'in üniformitaryanizm teorisi açıklanır. O, günümüzde gözlemlenen jeolojik süreçlerin geçmişte de aynı şekilde işlediğini ve Dünya'nın bugünkü görünümünü bu süreçlerin oluşturduğunu öne sürer ve savunur. Bu cilt, Darwin'in Beagle yolculuğunda yanına aldığı kitaptır. İkinci cilt, birinci ciltteki üniformitaryanizm teorisinden yola çıkarak oluşturulmuştur ama inorganik maddeden ziyade daha çok organik madde üzerine yoğunlaşılmıştır. Üçüncü ciltte Lyell, Tersiyer'in dört periyodunu tanımlar: Yeni Pliyosen, Eski Pliyosen, Miyosen ve Eosen. Lyell, Tersiyer'deki üniformitaryanizmi savunmak için bu periyotlardan kalan tortulları ve fosilleri kullandı. Bu aynı zamanda, geçmişte meydana gelen süreçlerin, günümüzün bilimsel diliyle nasıl ifade edildiğini de ele alır.

Lyell'ın Principles'ının ana teması olan, muazzam derecede uzun zaman dilimleri boyunca küçük değişikliklerin istikrarlı bir şekilde birikmesiyle meydana gelen jeolojik değişim fikri, ikinci yolculuğuna çıkmak üzere olan (Aralık 1831) HMS Beagle gemisinin kaptanı Robert FitzRoy'un, Lyell'ın kitabının ilk baskısının ilk cildini verdiği 22 yaşındaki Charles Darwin'i etkiledi. İlk kez karaya çıktıkları St Jago'da, Darwin kaya oluşumlarını keşfetti ve bunları "Lyell’in gözleriyle" gördüğünde, adanın jeolojik tarihi hakkında devrim niteliğinde bir içgörü kazandı. Bu içgörüyü, yolculuğu boyunca uyguladı.
Güney Amerika'dayken Darwin, organik evrim fikrini reddeden ve türlerin çeşitliliğini ve dağılımları açıklamak için "Yaratılış Merkezleri"ni ileri süren ikinci cildi edindi. Darwin'in düşünceleri yavaş yavaş bunun ötesine geçti ama jeolojide Lyell'ın talebesi gibi davrandı ve eve, onun üniformitaryanizm fikrini destekleyen kapsamlı kanıtlar ve teoriler ile döndü. Bunların arasında Darwin'in mercan adalarının oluşumu hakkındaki fikirleri de vardı.

1. baskı, Londra: John Murray. 1. Cilt, Ocak 1830 - 2. Cilt, Ocak 1832 - 3. Cilt, Mayıs 1833
2. baskı, Londra: John Murray. 1. Cilt, 1832 - 2. Cilt, Ocak 1833
3. baskı, 4 cilt halinde, Londra: John Murray. Mayıs 1834
4. baskı, 3 cilt halinde, Londra: John Murray, 1835. 1. Cilt - 2. Cilt - 3. Cilt
5. baskı, 4 cilt halinde, Londra: John Murray, 1837. 1. Cilt - 2. Cilt - 3. Cilt - 4. Cilt
6. baskı, 3 cilt halinde, Haziran 1840
7. baskı, 1 cilt halinde, Şubat 1847
8. baskı, 1 cilt halinde, Mayıs 1850
9. baskı, 1 cilt halinde, 1853
10. baskı, 2 cilt halinde, 1866–68
11. baskı, 2 cilt halinde, 1872
12. baskı, 2 cilt halinde, 1875. 1. Cilt - 2. Cilt (ölümünden sonra yayımlandı)

Principles of Geology (7th edition, 1847) - full digital facsimile from Linda Hall Library
Principles of Geology, Volume 1 Description
Principles of Geology, Volume 2 Description
Principles of Geology, Volume 3 Description
 Principles of Geology LibriVox'ta kamu malı kitap

Jiroskop veya Türkçe adıyla düzdöner, dönüş ekseninin kendi kendine herhangi bir yönü kabul etmekte özgür olduğu dönen bir çark veya disktir. Açısal hız ve dengenin korumasına göre dönerken bu eksenin yönü devrilmeden veya dayanağın yönünden etkilenmez. Bundan dolayı jiroskoplar yönü ölçmek veya elde etmek için yararlıdır.
Elektronik cihazlarda bulunan elektronik mini yonga paketlenmiş MEMS jiroskopları, katı halde daire lazerler, fiber optik jiroskoplar ve aşırı duyarlı kuantum jiroskopu gibi diğer çalışma ilkelerine dayalı olan jiroskoplar da bulunmaktadır.
Jiroskopların uygulamaları manyetik pusulaların çalışmadığı veya radyo kontrollü helikopterler ya da insansız hava araçları gibi uçan araçların ve dinlence amaçlı teknelerin, ticari gemilerin sabitleşmesi için yeterince kesin olmadığı atalet gezinti sistemlerini kapsar. Onların netliğine bağlı olarak jiroskoplar tünel madenciliğinde yön bulmak için topaç teodolitlerde kullanılır. Jiroskoplar sabitlikte yardımcı olmak için manyetik pusulaları tamamlayan veya yerini alan topaç pusulaları yapmakta da kullanılabilir veya ataletli güdüm sisteminin parçası olarak kullanılabilir.

Mekanik sistemlerde veya aletlerde geleneksel bir jiroskop yaklaşık bir eksen dönmeye günlüklenmiş bir çark, bir iç dengeleme halkası veya çemberinde birleştirilmiş çarkın jurnallerini içeren bir mekanizmadır; iç dengeleme halkası iki halkanın toplamı için bir dış halkanın içinde salınım için günlüklenmiştir.
Jiroskop çerçevesi olan dış dengeleme halkası veya çemberi destekle belirlenen kendi düzleminde yaklaşık bir eksen dönmesi amacıyla birleştirilmiştir. Bu dış denge halkasının bir derece dönüş özgürlüğü vardır, ekseninin hiç yoktur. Sonraki iç denge halkası her zaman jiroskop çerçevesinin esas eksenine dikey olan kendi düzleminde yaklaşık bir eksen dönmesi için jiroskop çerçevesinde birleştirilmiştir.Bu iç denge halkasının iki derece dönüş özgürlüğü vardır.
Dönen çarkın aksı dönüş eksenini belirler. Çark her zaman iç denge halkasının eksenine dikey olan bir eksen kadar dönmesi için jurnallenir. Bu yüzden çarkın üç, ekseninin iki derece dönüş özgürlüğü vardır. Çark çıktı ekseni hakkında bir tepki kuvveti tarafından girdi ekseni hakkında uygulanan bir kuvvete yanıt verir.
Bir jiroskobun hareketi bir bisikletin ön tekerleğini düşünerek çok kolaylıkla anlaşılabilir. Eğer teker üstü sola dönebilsin diye dikeyden uzağa eğilirse, tekerin ileri jantı da sola döner. Diğer bir deyişle dönen tekerin bir eksendeki dönüşü üçüncü eksen dönüşünü üretir. Bir jiroskop çarkı yuvarlanacak veya çıktı dengeleme halkalarının özgür mü sabit mi bir yapıda olduğuna bağlı olarak çıktı ekseni konusunda direnecektir. Bazı özgür-çıktılı-dengeleme halkası cihazlarının örnekleri, alçalma yükselme açısını, bir uzay aracında veya uçaktaki rotadan çıkma durumu açılarını algılamak veya ölçmek için kullanılan konum referansı jiroskoplarıdır.
Çarkın yer çekimi merkezi sabit bir pozisyonda olabilir. Çark kendiliğinden bir eksen kadar döner ve iki diğer eksen kadar sallanabilir ve böylece çark dönmesine bağlı olarak doğasında olan direnme haricinde sabit bir nokta etrafında herhangi bir yöne dönmekte özgürdür. Bazı jiroskopların bir veya daha fazla unsurun yerine mekanik eşdeğerleri vardır. Örneğin; dönen çark dengeleme halkaları içinde eksensel olarak birleştirilmek yerine bir sıvının içinde asılı bırakılabilir. Kontrol kuvvet jiroskobu uzay araçlarında istenilen bir konum açısını sürdürmek veya elde etmek için veya jiroskobik direnç kuvvetini kullanarak yön çevirmede kullanılan sabit-çıktı-dengeleme halkası cihazlarının bir örneğidir.
Bazı özel durumlarda dış dengeleme halkası çarkın sadece iki özgürlük derecesi olsun diye çıkarılabilir. Diğer durumlarda çarkın kütle merkezi salınım ekseninden dengelenebilir ve böylece çarkın kütle merkezi ve çarkın asılım merkezi kesişmeyebilir.

Özünde bir jiroskop bir çift dengeleme halkasıyla birleşik bir başlıktır. Başlıklar Klasik Yunanistan, Roma ve Çin'i kapsayan birçok farklı medeniyette icat edilmiştir. Bunların çoğundan alet olarak yararlanılmamıştır.
Bir jiroskoba benzeyen ilk bilinen aparat (“Fırıl fırıl Yansıtaç” ya da “Serson'ın Yansıtacı”) 1743'te John Serson tarafından icat edildi. Sisli veya dumanlı koşullarda ufkun yerini saptamak için kullanıldı.
Daha çok asıl bir jiroskop gibi kullanılan ilk alet ilk kez 1817'de bununla ilgili yazan Alman Johann Bohnenberger tarafından yapıldı. İlk başta ona “Makine” dedi. Bohnenberger'in makinesi dönen iri bir küreye dayalıydı. 1832'de Amerikan Walter R.Johnson dönen bir diske dayalı benzer bir alet geliştirdi. Ecole Sanat Fen Okulu'nda çalışan Fransız matematikçi Pierre-Simon Laplace makineyi bir eğitim aracı olarak kullanmayı önerdi ve böylece Leon Foucault'un dikkatini çekti. 1852'de Foucault onu Dünya'nın dönüşünü ilgilendiren bir deneyde kullandı. Sürtünme dönen çarkı yavaşlatmadan önce 8-10 dakika içinde görülebilen Dünya'nın dönüşünü görmek için bir deneyde cihaza modern adını veren Foucault'tu.
1860'larda elektrik motorların gelişi bir jiroskobun belirsizce dönmesini mümkün kıldı; bu ilk model yön göstergelerine ve çok daha karmaşık bir alet olan topaç pusulaya yön verdi. İlk işlevsel topaç pusula 1904'te Alman mucit Hermann Anschütz-Kaempfe tarafından patentlendi. Amerikan Elmer Sperry o yıldan sonra kendi tasarımını takip etti ve diğer milletler kısa zamanda denizcilik kahramanlığının en önemli askerî güç ölçüsü olduğu bir çağda icadın askeri önemini fark ettiler ve kendi jiroskop endüstrilerini yarattılar. Sperry Jiroskop Şirketi uzay aracı ve denizci stabilizörleri sağlamak için çabucak genişledi ve diğer jiroskop geliştirenler de aynı şeyi yaptılar.
1917'de Indianapolis'in Chandler(gemi levazımatçısı) Şirketi bir pistonlu ve tabanlı bir oyuncak jiroskop olan" Chandler jiroskobu"nu yarattı. Chandler şirket 1982'de TEDCO tarafından satın alınana kadar oyuncağı üretmeye devam etti. Chandler oyuncağı bugün TEDCO tarafından hala üretilir.
20.yüzyılın ilk on yılında diğer mucitler (başarısız bir şekilde) jiroskopları kesin ivme ölçümlerinin uygulanabileceği sabit bir platform yaratarak eski kara kutu navigasyon sistemleri için temel olarak kullanmaya çalıştılar. Benzer ilkeler sonra balistik füzeler için atalet navigasyon sistemleri geliştirmede kullanıldı.
2.Dünya Savaşı boyunca jiroskop uzay aracı ve uçaksavar silah nişanları için başlıca bileşen oldu. Savaştan sonra güdümlü füzeleri ve silahları, navigasyon sistemlerini küçültme yarışı, 85 gramdan daha az ağırlıkta, yaklaşık 1 inç çapı olan sözüm ona mini jiroskopların geliştirilmesi ve üretilmesiyle sonuçlandı. Bu minyatür jiroskopların bazıları 10 saniyeden daha az dakikada 24.000 devirlik hıza ulaştı.
Üç eksenli MEMS'e dayalı jiroskoplar tabletler, akıllı telefonlar, akıllı saatler gibi portatif elektronik aletlerde de kullanılabiliyor. Bu aletlerin önceki kuşaklarında mevcut olan 3-eksenli ivme algılama yeteneğine ilave eder. Birlikte bu sensörler 6 bileşen hareket algılama; X, Y ve Z hareketi için ivme ve uzayda dönme oranı ve miktarını hesaplamak için jiroskoplar sağlar. Bazı cihazlar ek olarak Dünya'nın manyetik alanı ile ilgili kesin açısal ölçümler sağlamak için bir mıknatısölçeri bünyesine alır. En yeni MEMS'e dayalı atalet ölçüm birimleri tek bir bütünleşmiş tur paketindeki algılamanın bütün dokuz aksını masrafsız ve geniş çapta mevcut olan hareket algılamayı sağlayarak dahil eder.

Jirostat bir jiroskop türevidir.Katı bir kılıfta gizlenen iri bir çarktan oluşur. Onun çeşitli asılım modlarıyla veya destekle bir tezgahtaki hareketi, hızlıca döndürülürken iç görülmez çarkın jirostatik hareketine bağlı olarak statik dengenin sıradan yasalarının ilginç tersine dönmesini örneklemeye hizmet eder. İlk jirostat Lord Kelvin tarafından yatay bir düzlemde gezinmekte yoldaki bir kasnak veya bisiklet gibi özgürken dönen bir cismin hareketinin daha karmaşık halini örneklemek için tasarlandı. Ayrıca Kelvin jirostatlardan maddenin ve havanın esnekliği mekanik teorilerini geliştirmek için jirostatlardan yararlandı; bu teoriler bugün sadece tarihi ilgidendir.
Modern zamanlarda jirostat kavramı uzay araçlarını ve uyduları yörüngeye oturtmak için vaziyet kontrol sistemlerinin tasarımında kullanılır. Örneğin; Mir uzay istasyonunun jiroplan veya kontrol kuvvet jiroları diye bilinen üç çift içten birleştirilmiş çarkları vardı.
Fizikte dinamik denklemleri bir jirostatın hareketinin denklemlerini anımsatan birçok sistem var. Örnekler yapışkan olmayan, sıkıştırılamaz, homojen bir sıvıyla dolu bir oyuğu olan katı bir cismi, elastica teorisindeki gerilmiş elastik bir çubuğun statik denge biçimini, doğrusal olmayan bir araçla yayılan ışık atımının kutuplaşma dinamiğini, kaos teorisindeki Lorenz sistemini ve bir Penning tuzağı kütle görüngeölçerindeki bir iyonun hareketini kapsar.

MEMS jiroskobu Foucault sarkacı fikrini alır ve MEMS (mikroelektromekanik sistem) diye bilinen bir titreme unsuru kullanır. MEMS'e dayalı jiro başlangıçta Systron Donner Inertial (SDI) tarafından pratik ve üretilebilir yapıldı. Bugün SDI, MEMS jiroskoplarının büyük bir üreticisidir.

Fiber optik jiroskop mekanik dönmeyi saptamak için ışığın müdahalesini kullanan jiroskoptur. Alıcı, 5 km'nin üzerinde olabilecek bir bobin fiber optik kablodur. Düşük kayıplı tek modlu optik fiberin 1970'lerin başında haberleşme endüstrisi için geliştirilmesi Sagnac etkisi fiber optik jiroskoplarının geliştirilmesini sağladı. Sagnac etkisi RLG'ninkinde kullanıldığı gibi FOG'unkinde kullanılan aynı ilkedir.

Yarıküresel yankılayıcı jiroskop, şarap bardağı jiroskobu veya mantar jiroskop diye de adlandırılır, kalın bir sapla saplanmış ince bir katı haldeki yarıküresel kabuğu kullanır. Bu kabuk kabuğu çevreleyen ayrı kaynaşık yapılar üzerine direkt bırakılan elektrotlar tarafından üretilen elektrostatik kuvvetler tarafından bükülgen bir yankılamaya sürüklenir. Jiroskobik etki bükülgen duran dalgaların atalet özelliğinden elde edilir.

Titreşim yapılı bir jiroskop, Coriolis titreşen jiroskop da denir, farklı metalik alaşımlardan yapılm

The Catholic Encyclopedia: An International Work of Reference on the Constitution, Doctrine, Discipline, and History of the Catholic Church, ayrıca Old Catholic Encyclopedia ya da Original Catholic Encyclopedia, olarak adlandırılır. ABD'de yayınlanan İngilizce bir ansiklopedidir. İlk cilt Mart 1907'de, son üç cilt 1912 yılında, ana indeks cildi 1914 yılında, daha sonra ise tamamlayıcı ciltler basılmıştır. "Katolikliğin ilgi, eylem ve doktrinlerinin tüm çevrimiyle alakalı okuyucularına tam ve güvenilir bilgi vermek" için tasarlanmıştır.

Catholic Encyclopedia 1 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on Catholic Online
Catholic Encyclopedia at Catholic.com
Catholic Encyclopedia 18 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on New Advent
Catholic Encyclopedia 30 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. on Catholicity

Kumarbaz (Rusça: Игрокъ, Igrokŭ; modern Rusçada Игрок, Igrok), Dostoyevski'nin gençlik yıllarını, dramatik aşk ve kumar tutkusunu en yalın hali ile kaleme aldığı yapıtlarından biridir. İlk büyük romanı olan ve büyük bir kitleye ulaşan Suç ve Ceza'dan sonra yayınevi ile yaptığı anlaşmaya bağlı kalmak mecburiyeti üzerine, (Kumarbaz romanının 25 gün içerisinde yazılmaması halinde Dostoyevski ileride yazacağı romanlardan herhangi bir hak talep edemeyecekti) romanın yetişememe telaşı ve en önemlisi iyi bir roman yazmak düşüncesiyle tuttuğu stenograf Anna Grigoryevna'nın yardımı ile yazmış ve kendinden genç olan bu kadınla daha sonra evlenmiştir. Roman 25 günde tamamlanmıştır.

"Kumarbaz", adından da anlaşılacağı üzere Fyodor Dostoyevski'nin aşina olduğu bir konuyu işliyordu: kumar. Dostoyevski kumarla ilk kez 1863 yılında Wiesbaden'da tanıştı. Tatil için Wiesbaden'a gelen Dostoyevski birkaç gün içinde hem kendi parasını hem de kız arkadaşı Polina Suslova'nın parasını kaybetti.
O zamandan kumar tutkusunun yatıştığı 1871 yılına kadar sık sık Baden-Baden, Bad Homburg ve Saxon-les-Bains'de oynadı, genellikle küçük bir miktar para kazanarak başlayıp sonunda çok daha fazlasını kaybetti.
Kumara olan tutkusundan ilk defa 1 Eylül 1863'te ilk karısının kız kardeşine gönderdiği ve ilk başarısını anlatan bir mektupta bahseder.

Kumara olan ilgisinden ilk olarak 1 Eylül 1863'te ilk karısının kız kardeşine gönderdiği ve ilk başarısını anlatan bir mektupta bahseder:
Lütfen kaybetmemiş olmanın sevinciyle, kaybetmenin değil, kazanmanın sırrına sahip olduğumu söyleyerek gösteriş yaptığımı sanmayın. Sırrı gerçekten biliyorum - bu çok aptalca ve basit, sadece kendini sürekli kontrol altında tutma ve oyun nasıl değişirse değişsin asla heyecanlanmama meselesi. Hepsi bu kadar - bu şekilde kaybedemezsiniz ve kazanacağınızdan emin olabilirsiniz.
Bu mektuptan sonra bir hafta içinde kazandığı tüm parayı kaybeder ve ailesinden para istemek zorunda kalır. Kardeşi Mikhail'e 8 Eylül 1863'te bir mektup yazar:Ve kendi sistemime inandım... 15 dakikada 600 frank kazandım. Bu iştahımı kabarttı. Birden kaybetmeye başladım ve sonunda her şeyimi kaybettim. Ondan sonra ben... Son paramı aldım ve oynamaya gittim... Bu alışılmadık talihe kapıldım ve 35 napolyonun hepsini riske attım ve hepsini kaybettim. Ev sahibine ve yol ücretini ödemek için 6 napoleon d'or'um kalmıştı. Cenevre'de saatimi rehinci dükkanına verdim.Fyodor Dostoyevski daha sonra F. T. Stellovski ile, 1 Kasım 1866'ya kadar 12 veya daha fazla imzalı bir roman teslim etmezse, Stellovski'nin Dostoyevski'nin eserlerini 1 Kasım 1875'e kadar dokuz yıl boyunca yazara herhangi bir ücret ödemeden yayınlama hakkını elde edeceği tehlikeli bir sözleşmeyi kabul etti. Hikâyesinin bazı kısımlarını not etti, ardından bunları Rusya'daki ilk stenograflardan birine ve daha sonradan eşi olacak olan genç Anna Grigorevna'ya yazdırdı, o da bunları yazıya döktü ve onun için düzgün bir şekilde kopyaladı. Onun yardımıyla kitabı zamanında bitirmeyi başardı.

Aleksey İvanoviç: Romanın baş kahramanıdır, roman bu karakter üzerinde şekillenir; anlatılan hikâye bir kumar bağımlısı olan Aleksey'in hikâyesidir. Geçimini generalin maiyetinde generalin küçük çocukları Mişa ve Nadya'ya öğretmenlik yaparak sağlar, bir soyludur.
Polina'ya deliler gibi âşıktır, onun için her türlü şeyi yapmaya hazırdır. "Bu arada kutsal olan her şey üzerine yemin ederim ki, Schlangenberg'de o mesirede 'Atlayın aşağıya,' deseydi kendimi büyük bir zevkle boşluğa bırakırdım. Buna eminim."
Polina Aleksandrovna Praskovya: Generalin üvey kızıdır, Aleksey'in ona karşı olan aşkını kullanarak onunla acımasızca alay eder. Kumar oynamayı sevmez.
General: Orta yaşlarda emekli bir generaldir. Duldur ve Matmazel Blanche'a âşıktır.
Des Grieux: Kendini beğenmiş Fransız bir markidir, generalin ahbabıdır. Çok zengindir. Aleksey İvanoviç, Des Grieux'den nefret eder. "Beni açıkça küçümsediğini saklamamakla kalmıyor, özellikle saklamamaya çalışıyordu; benim de ona saygı duymamak için sebeplerim vardı elbette. Kısacası ondan nefret ediyordum."
Bay Astley: Utangaç ve çok zengin bir İngilizdir, Aleksey İvanoviç'in dostudur ve onun üzerinde önemli bir etkisi vardır. "Hayatımda onun kadar utangaç birini görmedim; aptallığa varacak kadar utangaçtır, elbette bunu kendisi de çok iyi bilir, çünkü aptal falan değildir. Bununla beraber çok sakin, sessiz biridir."
Matmazel Blanche: Bir sosyete fahişesidir, generalin yavuklusudur. Generale Büyükanne'den kalacak mirasın peşinde olduğu için General'e yaranmaya çalışır. "Herhalde yirmi beş yaşlarında. Uzun boylu, biçimli, geniş omuzları var, boynu ve göğüsleri muhteşem; teni sarı kara; gür, hem de iki kuaföre yetecek kadar gür saçları çini mürekkebi gibi kapkara."
Marya Filippovna: Generalin kız kardeşidir.
Barones Wurmerhelm: "Kısa boylu, epey şişmandı, çenesi ve gerdanı öyle dolgun ve sarkıktı ki boynu neredeyse görünmüyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. Düğme kadar gözlerinde kötücül, küstah bir ifade vardı. Varlığıyla etrafına şeref verirmiş gibi yürüyordu,"
Baron Wurmerhelm: "Baronsa sıska, uzun boyluydu. Bütün Almanlarınki gibi çarpık yüzünde binlerce kırışıklık vardı; gözlük de takıyordu, kırk beş yaşlarındaydı. Bacakları handiyse göğsünden başlıyordu; ırk özelliği işte. Bir tavus kuşu kadar kibirliydi."
Antonida Vasilyevna Taraseviçeva: Generalin teyzesi, la baboulinka (büyükanne) da denir. Bir anda ruleti sevmeye başlar ama sonuçlarından habersizdir.
Potapıç: Büyükanne'nin uşağıdır.
Marfa: Büyükanne'nin hizmetçisidir.
Madame de Cominges: Matmazel Blanche'ın annesi olduğu düşünülür, hizmetçiler tarafından Madame la Comtesse olarak anılır.
Fedosya: Generalin dadısıdır.
Küçük Prens
Prens Nilski
Albert: Paris'te ordu subayıdır. Matmazel Blanche ile sevgilidirler.

I. BölümAleksey İvanoviç iki haftalık ayrılıktan sonra sonunda generalin yanına, Roulettenbourg'a gelmiştir. Davranışlarından birinden borç para aldığı anlaşılan general; Bay Astley, Des Grieux, Matmazel Blanche ile bir yemek düzenler. Aleksey yemeğe çağrılmamasına rağmen gider ve yemekte Aleksey - Des Grieux arasında gergin anlar yaşanır.
Aynı günün akşamı Aleksey ile Polina Nadya ve Mişa'yla birlikte gezintiye çıkar. Polina, Aleksey'le yalnız kalınca paraya ihtiyacı olup kumar oynaması gerektiğini ancak kumar oynamayı bilmediğini için ona ihtiyacı olduğunu alayla karışık öfkeyle anlatır.
"Size bu kadar yüz verdiğim için sizden nefret ediyorum; size bu kadar ihtiyacım olduğu için daha da çok nefret ediyorum. Fakat şimdilik size ihtiyacım var... Sizi kollamam lazım."
Polina, Aleksey'e 700 florin verip rulet oynamasını ister. Polina gidince tek başına kalan Aleksey, duygularını analiz etmeye başlar.

"Onu seviyor muyum? Ve bir kez daha bu soruya cevap vermeye cesaret edemedim; daha doğrusu belki de yüzüncü kez ondan nefret ettiğimi tekrarladım kendi kendime. Evet ondan nefret ediyordum. Sırf onu boğabilmek için ömrümün yarısını vereceğim anlar (tam olarak sohbetlerimizin sonunda) oluyordu! Yemin ederim ki, sivri bir bıçağı yavaş yavaş göğsüne sokacak fırsatı bulsam, herhalde büyük bir zevkle yapışırdım yakasına."II. BölümBaşkası adına kumar oynamak istemeyen Aleksey, utana sıkıla da olsa kumarhaneye gider. Kumarhaneye ilk girdiğinde yaptığı betimlemeler dikkat çeker. Sonunda rulet oynamaya karar veren Aleksey, 160 frederik kazanır ve Polina'nın yanına döner. Parayı ona verdikten sonra neden paraya ihtiyacı olduğunu sorar ancak Polina sadece tek umudunun rulet olduğunu söylemekle yetinir.III. Bölüm
General ile Fransız'ın ilişkisi hakkında bildiklerini okuyucuya anlatan Aleksey, Matmazel Blanche hakkında da bilgi verir.IV. BölümPolina adına kumar oynamayı belli şartlar altında kabul eden Aleksey, bu sefer kaybeder. Kaybetmesi üzerine kendisine karşı küçümser ve alaycı davranan Des Grieux ile ateşli bir tartışma yaşarlar.V. BölümPolina'yla sohbet eden Aleksey ona yine neden paraya ihtiyacı olduğunu sorar ve bu sefer Polina birine borcu olup ödemesi gerektiğini Aleksey'e anlatır. Onun karşısında köle durumuna düştüğünü ve ne derse yapacağını söyleyen Aleksey, şaşırtıcı bir soru alır.
"-Tutup size falanca adamı öldürün desem, öldürür müydünüz? -Kimi? -Kimi istersem. -Fransız'ı mı? -Soru soracağınıza cevap verin. Kimi istersem. Demin ciddi olup olmadığınızı öğrenmek istiyorum. ... -Tabii ki kimi isterseniz öldürürüm,"
Bunu duyup Aleksey'in onun için her şeyi yapabileceğini anlayan Polina, bu durumla alay etmek için Aleksey'den Baron ve Barones Wurmerhelm'in yanına gidip dalga geçmek amacıyla onlara Fransızca bir şey söylemesini ister.

Leone Leoni (1509-22 Temmuz 1590), Floransalı heykeltıraş, kuyumcu ve madalyon yapımcısıdır. İspanyol heykel sanatını da etkilemiştir.
Meslek yaşamının çoğunu Milano'da imparatorluk darphanesinin yöneticisi olarak geçirdi. En önemli yapıtları olan İspanyol kraliyet ailesinin portrelerinin yer aldığı madalyonlarda ve İspanya'da yaşayan oğlu Pompeo ile birlikte San Lorenzo del Escorial Kraliyet Manastırı'nda gerçekleştirdiği büyük altarda zarif çizgiler ve klasik bir nitelik izlenir. İmparator I. Carlos'un (V. Karl) Büstü'yse (1553-1555) Leoni'nin gözlem yeteneğini ve derin duyarlılığını ortaya koyar.
Leoni'nin başka tanınmış yapıtları arasında Öfkesini Bastıran I. Carlos (1549-1555) ve Anlaşmazlığı Yenen I. Carlos sayılabilir. Leoni'nin, avlusunda Marcus Aurelius'un at üstünde bir heykelinin yer aldığı Milano'daki Omenoni Evi (1565-1570) adlı malikanesi, sanatçının bu imparatora beslediği saygının bir ifadesi gibidir.

https://www.britannica.com/biography/Leone-Leoni

Lodovico de Ferrari (2 Şubat 1522 - 5 Ekim 1565) İtalyan bir matematikçiydi.

Bologna'da doğan Lodovico Ferrari'nin büyükbabası Bartolomeo Ferrari, memleketi Milano'yu terk etmek zorunda kaldı ve Bologna'ya yerleşti. Bu, İtalya'nın kuzeyinde yaşayanlar için özellikle zor bir zamandı, çünkü yalnızca güçlü aileler kasabaları orduları ile kontrol edip güçlerini zorlamaya çalışmakla kalmadı, aynı zamanda Fransızlar, Kutsal Roma İmparatoru ve Papa da toprak almaya çalıştı. Bartholomew Ferrari'nin iki oğlu vardı, Vincent Ferrari ve Alexander Ferrari, ikincisi bu biyografiye konu olan Lodovico'nun babasıydı. Başlangıçta babasının evinde büyüyen Lodovico, babası öldürüldükten sonra amcası Vincent ile yaşamaya başladı. Vincent Ferrari'nin, evden kaçmaya ve iş aramaya karar veren zorlu bir genç adam olan Luke adında bir oğlu vardı. Luke Milano'ya gitti ve orada Gerolamo Cardano'nun bir hizmetçi aradığını keşfetti. Çalışmak Luke'a pek uymuyordu ve bir süre Cardano için çalıştıktan sonra evde her şeyin daha iyi olduğuna karar verdi ve Cardano'ya söylemeden evden ayrıldı. Cardano, Vincent Ferrari ile temasa geçerek oğlunu evinde hizmetçi olarak işine devam etmesi için geri göndermesini istedi. Ancak Vincent, kendi oğlunu evde tutma ve kuzeni Lodovico'yu destekleme sorumluluğunu üstlenme şansını gördü, bu yüzden Luke'u Milano'daki Cardano'ya geri göndermek yerine Lodovico'yu gönderdi.
Lodovico, 30 Kasım'da, kuzeni Luke'un pozisyonunu devralmaya ve hizmetçi olmaya hazır on dört yaşında bir çocuk olarak Cardano'nun evine geldi. Cardano, delikanlının okuma yazma bildiğini öğrenince onu sıradan görevlerden muaf tuttu ve genci sekreteri olarak atadı. Cardano kısa süre sonra, sekreterinin olağanüstü yetenekli bir genç adam olduğunu anladı ve ona matematik öğretmeye karar verdi. Ferrari, ustasına el yazmalarına yardım ederek ödeme yaptı ve on sekiz yaşındayken başkalarına öğretmeye başladı. Cardano, 1541'de kendisine yer açmak için Milano'daki Piatti Vakfı'ndaki görevinden cömertçe istifa ettiğinde, Ferrari, görev için tek rakibi olan Zuanne da Coi'yi bir tartışmada kolayca yendi ve yirmi yaşında, geometri dalında kamusal öğretim görevlisi oldu.
Cardano ve Ferrari, Tartaglia'nın istemeyerek onlara verdiği temeller üzerinde kayda değer ilerleme kaydetti. Zuanne da Coi tarafından belirlenen problemler üzerinde çalıştılar ve sonunda bu özel durumlarda keşfedilen çözümleri genişletebildiler. Ferrari, 1540'ta dördüncü dereceden denklemlerin çözümünü oldukça güzel bir argümanla keşfetti, ancak kübik denklemlerin çözümüne dayanıyordu, bu nedenle kübik denklemin çözümü yayınlanmadan yayınlanamazdı. Ancak, Cardano'ın yaptığı kutsal yemini bozmadan bunu kamuoyuna açıklamanın bir yolu yoktu. Çığır açan çalışmalarını yayınlamaktan ümidini kesen Cardano ve Ferrari, Scipione del Ferro'nun ölümü üzerine oraya atanmış olan matematikçi meslektaşları Annibale della Nave'yi aramak için Bologna'ya gitti. Cardano ve Ferrari, della Nave'i her yerde bulunan bilinmeyen (cosa) ve küp problemini çözebilecekleri konusunda tatmin ettiler ve della Nave karşılığında onlara merhum del Ferro'nun kağıtlarını göstererek Tartaglia'nın üçüncü derece denklemlerin çözümünü ilk keşfeden kişi olmadığını kanıtladı.
Cardano, Ars Magna'da (1545) hem kübik çözümünü hem de Ferrari'nin kuartik çözümünü yayınladı, çünkü Tartaglia kübik'i ilk çözen kişi olmadığı için yeminini bozabileceğine ikna oldu. Tartaglia çok sinirlendi ve Ferrari Tartaglia'ya yazdı, onu acımasızca azarladı ve onu halka açık bir tartışmaya davet etti. Tartaglia, hala nispeten bilinmeyen bir genç olan Ferrari ile tartışmaya son derece isteksizdi.
Tartaglia, Cardano'yu tartışmaya dahil etmeye çalışarak Ferrari'ye cevap yazdı. Ferrari ve Tartaglia, yaklaşık bir yıl boyunca birbirlerine sonuçsuz bir şekilde yazdılar, en saldırgan kişisel hakaretleri takas ettiler, ancak anlaşmazlığı çözme yolunda çok az şey başardılar. 1548'de Tartaglia, memleketi Brescia'da ders vermek için etkileyici bir teklif aldığında işler çığrından çıktı. Tartaglia'nın bu işin adamı olduğunu kanıtlamak için Milano'ya gitmesi ve yarışmayı Ferrari ile tamamlaması istendi.
10 Ağustos 1548'de, tüm İtalya'nın, iki düşman arasındaki yazışmalar kamuya açık mektuplar biçimini aldığı için görmek istediği yarışma, Milano'daki Frati Zoccolanti Bahçesi'ndeki Kilise'de gerçekleşti. Büyük bir kalabalık toplandı ve Milanolu ünlüler, baş hakem olan Milano valisi Don Ferrante di Gonzaga ile birlikte yerlerini aldı. Ferrari, bu tür konulardaki deneyimsizliğine rağmen başarıdan emindi ve büyük bir arkadaş ve destekçi kalabalığı getirdi. Yalnız ama kardeşi için, Tartaglia çok deneyimli bir tartışmacıydı ve aynı zamanda şansını da merak ediyordu.
İlk günün sonunda, işlerin Tartaglia için yolunda gitmediği açıktı. Ferrari'ye eleştirilerine yanıt vermesi için zaman vermek istemiyordu ve verdiğinde, daha çarpıcı darbeler alan Ferrari oldu. Ferrari, kübik ve kuartik denklemleri, o gece Milano'dan ayrılmaya ve böylece yarışmayı çözümsüz bırakmaya karar veren rakibinden daha iyi anladı ve böylece zafer Ferrari'nin oldu. Bu meydan okumanın gücüyle, Ferrari'nin ünü yükseldi ve oğlu için bir öğretmen isteyen imparatorun kendisinden gelen bir talep de dahil olmak üzere birçok iş teklifi aldı.
Ferrari, mali açıdan daha kazançlı bir pozisyon arzuladı ve Milano valisi Ferrando Gonzaga tarafından vergi denetçisi olarak atandı. Kilise hizmetine geçtikten sonra Ferrari, 42 yaşında genç ve çok zengin bir adam olarak emekli oldu.  Dul kardeşi Maddalena ile yaşadığı memleketi Bologna'ya geri döndü ve 1565'te Bologna Üniversitesi'nde matematik profesörlüğüne çağrıldı, ancak ne yazık ki Ferrari o yıl öldü. Öz kız kardeşi tarafından uygulanan beyaz arsenik zehirlenmesinden öldüğü iddia ediliyor.  Kesinlikle, Cardano'ya göre, Maddalena kardeşinin cenazesinde yas tutmayı reddetti ve Ferrari'nin servetini miras alarak iki hafta sonra yeniden evlendi. Tüm mal varlığını yeni kocasına devrettikten sonra, onu derhal terk etti ve yoksulluk içinde öldü.
21331 Lodovicoferrari asteroidi onun onuruna isimlendirilmşitir.

1545'te Ferrari ile çağdaşı Niccolò Fontana Tartaglia arasında kübik denklemlerin çözümünü içeren ünlü bir anlaşmazlık patlak verdi. Tartaglia'nın hayatının geri kalanını Ferrari'nin öğretmenini ve eski usta Cardano'yu mahvetmeye adadığına dair yaygın hikâyeler uydurma gibi görünüyor. Matematik tarihçileri şimdi hem Cardano'ya hem de Tartaglia'ya kübik denklemleri çözmek için kullanılan formül için borçlular ve buna "Cardano-Tartaglia formülü" olarak atıfta bulunuyorlar.

S. A. Jayawardene, "Ferrari, Ludovico", Biography in Dictionary of Scientific Biography (New York 1970-1990), 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Ağustos 2021 
Biography in Encyclopaedia Britannica, 1 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi17 Ağustos 2021 
G. Candido (1941), "Le risoluzioni della equazione di quarto grado (Ferrari-Eulero-Lagrange)", Period. Mat., 4 (21), ss. 88-106 
G. Cardano (1663), "Vita Ludovici Ferrarii Bononiensis", Opera Omnia IX, Lyons, ss. 568-569 
A. Fiocca (1988), "Some unpublished works of Ludovico Ferrari", Boll. Storia Sci. Mat. (İtalyanca), 8 (2), ss. 239-305 
A. Masotti (1960), "Sui 'Cartelli di matematica disfida' scambiati fra Lodovico Ferrari e Niccolò Tartaglia, Ist", Lombardo Accad. Sci. Lett. Rend., A (94), ss. 31-41 
L. di Pasquale (1957), "I cartelli di matematica disfida di Ludovico Ferrari e i controcartelli di Nicolò Tartaglia. I", Period. Mat., 4 (35), ss. 253-278 
L. di Pasquale (1957), "I cartelli di matematica disfida di Ludovico Ferrari e i controcartelli di Nicolò Tartaglia. II", Period. Mat., 4 (36), ss. 175-198 
Ferrari, Lodovico & Tartaglia, Niccolò (1876),  Giordani, Enrico (Ed.), I sei cartelli di mathematica disfida primamente intorno alla generale risoluzione delle equazioni cubische KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 

"Lodovico Ferrari". Dictionary of Scientific Biography. New York: Charles Scribner's Sons. 1970–1980. ISBN 978-0-684-10114-9. 

 Wikimedia Commons'ta Lodovico Ferrari ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Lodovico Ferrari", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
"Ferrari, Ludovico". Galileo Project. 7 Temmuz 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Mafsal ya da Eklem, hareket eden iki parçanın hareket edebilme özelliklerini kaybetmeden birbirine bağlanmasını sağlayan mekanik sistemdir. Mafsallar hareketin yönüne ve doğrultusuna göre çeşitlenebilir. En bilinenleri silindirik mafsal ve küresel mafsallardır. Silindirik mafsalda hareket iki boyuttadır. Küresel mafsalda ise hareket 3 boyuttadır ve küresel mafsalların statik ve dinamik hesaplamaları silindirik mafsala göre daha zordur. Genellikle robot teknolojilerinde karşımıza çıkar. Silindirik mafsallar ise küresel mafsallara göre daha mukavimdir ve ağır makine imâlatlarında yoğun olarak tercih edilir. Resimde görülen bir kardan kavramasıdır. Eksenleri çakışmayan veya paralel olmayan hareketli iki milin birbirine bağlanmasını sağlar, arkadan itişli arabalarda motorda üretilen hareketin arka tekerleklere iletilmesinde kullanım örneği vardır.

Maria Gaetana Agnesi (UK /ænˈjeɪzi/ an-YAY-zee, US /ɑːnˈ-/ ahn-, İtalyanca telaffuz: [maˈriːa ɡaeˈtaːna aɲˈɲeːzi, -ɲɛːz-]; 16 Mayıs  1718 – 9 Ocak 1799), İtalyan bir matematikçi, filozof, ilahiyatçı ve yardımseverdi. Bir matematik kitabı yazan ilk kadın ve aynı zamanda bir üniversitede matematik profesörü olarak atanan ilk kadın olmuştur.
Hem diferansiyel hem de integral kalkülüs konularını tartışan ilk kitabı yazmasıyla tanınır ve hiç görev yapmamış olmasına rağmen Bologna Üniversitesi öğretim üyesiydi.
Hayatının son kırk yılını teoloji (özellikle patristik) okumaya, hayır işlerine ve yoksullara hizmet etmeye adamıştır. Dindar bir Katolikti ve entelektüel arayış ile mistik tefekkür arasındaki evlilik üzerine, özellikle de "Il cielo mistico" (Mistik Cennet) adlı makalesinde kapsamlı bir şekilde yazdı. Tanrı'nın rasyonel tefekkürünü, İsa Mesih'in yaşamı, ölümü ve dirilişi üzerine dua ve tefekkürün bir tamamlayıcısı olarak görmüştür.
Harpsikordist ve besteci Maria Teresa Agnesi Pinottini, onun kız kardeşiydi.

Maria Gaetana Agnesi Milano'da varlıklı ve okur-yazar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Zengin bir ipek tüccarı olan babası Pietro Agnesi, ailesini Milano soyluları arasına yükseltmek istiyordu. Bu amacına ulaşmak için 1717 yılında Brivius de Brokles ailesinden Anna Fortunato Brivio ile evlendi. Annesinin ölümü ona kamusal hayattan çekilmek için bir bahane sağladı. Evin yönetimini devraldı. 21 çocuktan biriydi. Ailesi Milano'nun en zengin ailelerinden biri olarak tanınıyordu.

Maria erken yaşta bir harika çocuk olarak tanındı; beş yaşında hem İtalyanca hem de Fransızca konuşabiliyordu. On birinci yaş gününe kadar Yunanca, İbranice, İspanyolca, Almanca ve Latince de öğrenmişti ve "Yedi Dilli Hatip (Seven-Tongued Orator)" olarak anılıyordu.
Agnesi, on iki yaşındayken gizemli bir hastalığa yakalanmış, bu hastalık aşırı ders çalışmasına ve okumasına bağlanmış, bu nedenle kendisine yoğun dans ve ata binme reçeteleri verilmiştir. Bu tedavi işe yaramadı; aşırı kasılmalar yaşamaya başladı, ardından itidalli olmaya teşvik edildi. On dört yaşına geldiğinde balistik ve geometri çalışıyordu. On beş yaşındayken, babası düzenli olarak Bologna'nın en bilgili adamlarından oluşan bir çevreyi evinde toplamaya başladı ve onların önünde en soyut felsefi sorular üzerine bir dizi tez okudu ve savundu. Bu toplantıların kayıtları Charles de Brosses'in Lettres sur l'Italie adlı eserinde ve babasının 1738'de 190 felsefi tezi savunduğu son performansının bir açıklaması olarak yayınladığı Propositiones Philosophicae adlı eserinde yer almaktadır.
Maria'nın annesi öldükten sonra, babası iki kez yeniden evlendi ve Maria Agnesi üvey kardeşleri de dahil olmak üzere 21 çocuğun en büyüğü oldu. Babası, matematik araştırmalarına devam ederse, istediği tüm hayır işlerini yapmasına izin verileceği konusunda onunla anlaştı. Gösterileri ve derslerinin yanı sıra kardeşlerini eğitmek de onun sorumluluğundaydı. Bu görev, onu bir manastıra girme hedefinden alıkoydu, çünkü son derece dindar olmuştu. Babası bu isteğini yerine getirmeyi reddetse de, o andan itibaren toplumla tüm etkileşimlerden kaçınarak ve kendini tamamen matematik çalışmalarına adayarak neredeyse manastıra özgü bir yarı-emeklilik hayatı yaşamasına izin verdi. 1739'da Marquis Guillaume de l'Hôpital'in Traité analytique des sections coniques kitabını okuduktan sonra, 1740'ta o dönemin en önemli İtalyan matematikçilerinden biri olan Olivetan keşişi Ramiro Rampinelli tarafından bu alana tam olarak tanıtıldı. Bu süre zarfında Maria onunla hem diferansiyel hem de integral kalkülüs çalıştı.

Britannica'ya göre, "Batı dünyasında matematik alanında ün kazanmış ilk kadın olarak kabul edilir". Çalışmalarının en değerli sonucu, 1748'de Milano'da yayınlanan ve "Euler'in çalışmalarına mevcut en iyi giriş olarak kabul edilen" Instituzioni analitiche ad uso della gioventù italiana (İtalyan Gençliğinin Kullanımı için Analitik Kuramlar) adlı eseriydi. Agnesi'ye göre bu çalışmanın amacı, sonsuz küçükler hesabının farklı sonuç ve teoremlerinin sistematik bir gösterimini yapmaktı. Çalışmasının modeli, Charles-René Reynaud'nun Le calcul différentiel et intégral dans l'Analyse adlı eseriydi. Bu çalışmada matematiksel analiz ile cebiri bütünleştirme üzerine çalıştı. İlk cilt, sonlu büyüklükler analizini, ikincisi ise sonsuz küçükler analizini ele almaktadır.
İkinci cildin Fransızca çevirisi, P. T. d'Antelmy tarafından, Charles Bossut (1730-1814) tarafından yapılan eklemelerle birlikte, 1775 yılında Paris'te yayımlanmıştır; Cambridge Üniversitesi'nde Lucasian Matematik Profesörü olan John Colson (1680-1760) tarafından yapılan ve John Hellins tarafından "gözden geçirilen" tüm çalışmanın İngilizce çevirisi olan Analitik Kuramlar (Analytical Institutions) ise 1801 yılında Baron Maseres'in maddi desteğiyle yayımlanmıştır. Eser, Agnesi'ye elmas bir yüzük, kişisel bir mektup ve elmas-kristal bir çanta hediye ederek teşekkür eden İmparatoriçe Maria Theresa'ya ithaf edilmiştir. Agnesi'ye övgü dolu bir mektup yazan ve ona altın bir çelenk ve altın bir madalya gönderen Papa Benedict XIV de dahil olmak üzere pek çok kişi Agnesi'nin çalışmalarını övdü.
Agnesi, bu çalışmayı yazarken iki seçkin matematikçiden danışmanlık ve yardım almıştır: eski öğretmeni Ramiro Rampinelli ve Jacopo Riccati.

Agnesi, Instituzioni analitiche adlı kitabında daha önce Pierre de Fermat ve Guido Grandi tarafından incelenen ve inşa edilen bir eğriyi tartışmıştır.
Agnesi bu eğriyi İtalyancada her yöne dönmek anlamına gelen versoria sıfatının eşanlamlısı olan versiera olarak tanımlamıştır. Aynı zamanda versiera, "şeytan" (Tanrı'nın Düşmanı; Adversary of God) için bir takma ad olan Latince Adversarius kelimesinden gelen "dişi şeytan" veya "cadı" için bir terim olarak kullanılmıştır. Instituzioni analitiche'nin sonraki çevirileri ve yayınları ya bir çeviri hatası ya da muhtemelen bir kelime oyunu olarak eski anlamı devam ettirmiştir. Eğri, "Agnesi Cadısı (Witch of Agnesi)" olarak bilinir hale gelmiştir.

Agnesi aynı zamanda Traité analytique des sections coniques du marquis de l'Hôpital üzerine de bir şerh yazmıştır; bu şerh, el yazması halini görenler tarafından çok övülse de hiçbir zaman yayımlanmamıştır.

1750 yılında babasının hastalığı üzerine Papa Benedict XIV tarafından Bologna'da matematik ve doğa felsefesi ile fizik kürsüsüne atandı, ancak hiçbir zaman görev yapmadı. Bir üniversitede profesörlük unvanı alan ikinci kadındı, Laura Bassi ise ilk kadındı. 1751 yılında tekrar hastalandı ve doktorları tarafından okumaması söylendi. Babasının 1752'de ölümünden sonra uzun zamandır arzuladığı bir amacı gerçekleştirerek kendini teoloji ve özellikle Pederler çalışmalarına verdi ve kendini yoksullara, evsizlere ve hastalara adadı, aldığı hediyeleri dağıttı ve yoksullarla çalışmalarını sürdürmek için para dilendi. 1783'te Milano'nun yaşlıları için bir ev olan Opera Pia Trivulzio'yu kurdu ve yöneticisi oldu, burada kurumun rahibeleri gibi yaşadı. 9 Ocak 1799'da Maria Agnesi yoksul bir şekilde öldü ve diğer on beş cesetle birlikte yoksullar için yapılan bir toplu mezara gömüldü.

1996 yılında bir asteroide, 16765 Agnesi, Agnesi'nin adı verilmiştir.
Venüs'te Agnesi'nin adını taşıyan bir krater vardır.
Matematikte Kadınlar Derneği tarafından yayınlanan önemli kadın matematikçilerin yer aldığı bir iskambil destesinde yer almaktadır.

Elena Cornaro Piscopia
Cristina Roccati

Henry Gardiner Adams ((Ed.)), "Agnesi, Maria Gaetana", A Cyclopaedia of Female Biography , Wikidata Q115389749
"Maria Gaetana Agnesi", Biographies of Women Mathematicians, Agnes Scott College
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Maria Gaetana Agnesi", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
EUROPEAN MATHEMATICAL SOCIETY, NEWSLETTER No. 31, March 1999, S. 18
D. J. Struik, editor, A source book in mathematics, 1200–1800 (Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1986), pp. 178–180. 0-691-08404-1, 0-691-02397-2 (pbk).
CSULA Instructional Web Server
Kramer, Edna E. (1970). "Agnesi, Maria Gaetana". Dictionary of Scientific Biography. 1. New York: Charles Scribner's Sons. ss. 75-77. ISBN 978-0-684-10114-9. 
Mazzotti, Massimo (2007). The World of Maria Gaetana Agnesi, Mathematician of God. Baltimore: Johns Hopkins University Press.
Oglivie, Marilyn, Harvey, Joy (2000). The Biographical Dictionary of Women in Science. New York: Routledge. 0-415-92038-8
Cupillari, Antonella (2007). A biography of Maria Gaetana Agnesi, an eighteenth-century woman mathematician: with translations of some of her work from Italian into English. Lewiston, New York: Edwin Mellen Press. ISBN 978-0-7734-5226-8. 

 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Agnesi, Maria Gaetana". Encyclopædia Britannica. 1 (11. bas.). Cambridge University Press. 
 A'Becket, John Joseph (1913). "Maria Gaetana Agnesi".  Herbermann, Charles (Ed.). Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company. 
Podcast about this scholar
Google doodle commemorating Maria Agnesi's 296th birthday
Maria Gaetana Agnesi: bibliographical and biographical references. - Center for the History of Women Philosophers and Scientists

McGraw-Hill Education, öğrenen bilim şirketi ve lisansüstü eğitim yoluyla K öncesi için özelleştirilmiş eğitim içeriği, yazılımı ve hizmetleri sunan "büyük üç" eğitim yayıncısından biridir. Şirket ayrıca tıp, işletme ve mühendislik meslekleri için referans ve hakemli dergi sunmaktadır. McGraw-Hill Education şu anda 28 ülkede faaliyet göstermektedir, dünya genelinde 5.000'den fazla çalışana sahiptir ve 135'ten fazla ülkeye 60'tan fazla dilde ürün ve hizmet sunmaktadır.
Eskiden S&P Global, McGraw-Hill Şirketlerinin bir bölümü olan McGraw-Hill Education, McGraw Hill Financial'den elden çıkarıldı ve Apollo Global Management tarafından Mart 2013'te 2.4 milyar ABD doları nakit olarak satın alındı. Sınıf teknolojisine olan talebin artmasına bağlı olarak, McGraw-Hill, baskı tabanlı bir iş modelinden, dijital içerik ve teknolojiye dayalı öğrenme çözümleri sunmaya dayanan bir baskı modelinden birine geçiş yaptı. Sınıf öğretiminin bire bir öğrenci-öğretmen etkileşimine yaklaşmasını sağlayan uyarlanabilir öğrenme sistemleri geliştirmeye odaklanması oldu. Bu sistemler, her öğrencinin beceri seviyesini değerlendirerek ve her birinin dersler arasında en etkili şekilde nasıl ilerleyebileceğini belirlemek için veri kullanarak kişiselleştirilmiş öğrenmeye izin verir. McGraw-Hill Education, 11 milyondan fazla kullanıcıya dijital ürünler ve hizmetler sunuyor. 2013 yılında, şirket ALEKS Corporation'ı devraldı ve AreaS9 ApS'deki yüzde 20 hisse hissesini aldıktan sonra, LearnSmart Advantage paketindeki geliştirme ortağı olan şirketi satın aldı. MHE, 2015'te Boston'un yenilik bölgesinde yeni bir Ar-Ge ofisi açtı. Eylül 2016'da, şirket uyarlanabilir öğrenme teknolojisi ve içerik sağlayıcı Redbird Learning'i satın aldı. Şirket şu anda büyük K-12 programları için yüksek öğretimde ve dijital formatlarda 1,500'den fazla uyarlanabilir ürün sunmaktadır.

Sitesi15 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nero Claudius Caesar Augustus Germanicus (15 Aralık 37 – 9 Haziran 68), esas adı Lucius Domitius Ahenobarbus olan ve aynı zamanda Nero Claudius Caesar Drusus Germanicus olarak da bilinen, Julio-Claudian Hanedanı'nın beşinci ve son Roma imparatoru. Nero, büyük amcası Claudius tarafından tahtın vârisi olarak evlatlık edinilmiştir. Nero Claudius Caesar Drusus olarak, İmparator Claudius'un ölümünün ardından, 13 Ekim 54'te Roma tahtına oturmuştur.
54 - 68 yılları arasında İmparatorluğu yöneten Nero, saltanatı boyunca dikkatini daha çok diplomasi, ticaret ve imparatorluğun kültürel sermayesinin arttırılması üzerine yöneltmiştir. Tiyatrolar yapılmasını emretmiş ve atletizm yarışmaları düzenlemiştir. Saltanatı sırasında, Part İmparatorluğu ile başarılı bir savaş yapılmış ve ardından barış müzakereleri yürütülmüş (58–63), 60–61 arasındaki Britinya İsyanı bastırılmış ve Yunanistan'la diplomatik bağlar güçlendirilmiştir. 68 yılında bir askerî darbe ile devrilen Nero, Roma Senatosu'nun idam tehdidi altında, katibi Epaphroditos'un yardımıyla kendini öldürmek zorunda kalmıştır.
Popüler tarih Nero'yu çapkın ve zorba olarak hatırlar; imparator ve Hristiyanlara ilk zulmedenlerden biri olarak bilinir. Bu hikâyeler, bazı erken dönem Hristiyan yazarlarla birlikte tarihçiler Tacitus, Suetonius ve Cassius Dio'un anlattıklarına dayanır. Öte yandan bazı eski kaynaklara göre Nero, halkın gözünde hükümdarlığı sırasında ve sonrasında oldukça popülerdi. Nero, güzel sanatlar, müzik ve spor etkinliklerinin coşkulu bir hamisiydi. Kendisini eleştirenler bunun imparatorluğun zararına olduğunu iddia etmişlerdir. Nero'nun saltanatını gerçekle kurguyu birbirinden tamamen ayırarak ele almak mümkün değildir. Fakat Nero'nun Roma yanarken lir çaldığı bilgisi yanlıştır. Yangın sırasında Nero, yangından 56 kilometre uzakta deniz kenarındaki yazlık evindeydi. Nero, haberi aldığında hemen Roma'ya gitti ve yangın söndürme çalışmalarına başladı.

Nero, 15 Aralık 37'de Lucius Domitius Ahenobarbus adıyla, Başkent Roma yakınlarındaki liman kenti Antium'da doğmuştur. Nero, Gnaeus Domitius Ahenobarbus ve İmparator Caligula'nın kız kardeşi Genç Agrippina'nın tek oğludur. Nero sözcüğü, Hint-Avrupa dil ailesine mensup Osco-Umbrian dil grubundan Sabelik dilinde: güçlü, yiğit ve mutlu anlamlarına gelir.
Lucius'un babası Lucius Domitius Ahenobarbus, aynı ismi taşıyan Konsül Gnaeus Domitius Ahenobarbus ve Aemilia Lepida'nın oğullarıdır. Gnaeus, aynı zamanda Marcus Antonius ve Küçük Octavia'nın kızları Yaşlı Antonia tarafından torunudur. Yine Octavia'dan dolayı İmparator Augustus'un 2. kuşak yeğenidir. Nero'un babası praetor olarak görev yapmıştır ve geleceğin imparatoru Caligula'ya doğu seyahatinde eşlik eden görevlilerinin arasından bulunmuştur. Nero'un babası, tarihçi Suetonius tarafından bir katil olarak tasvir edilmiş ve İmparator Tiberius tarafından vatana ihanet, zina ve ensest ile suçlanmıştır. Tiberius'un ölümü bu suçlamalardan kurtulmasını sağlamıştır. Gnaeus, Lucius henüz üç yaşındayken ödem (ya da "su toplanması") sonucu 39 yılında ölmüştür.
Lucius'un annesi Genç Agrippina, Augustus ve karısı Scribonia'nın kızları Yaşlı Julia ve kocası Marcus Vipsanius Agrippa tarafından torununun kızıdır. Agrippina'nın babası Germanicus, Augustus'un karısı Livia'nın ve öte yandan Marcus Antonius ve karısı Octavia'nın torunudur. Germanicus'un annesi Küçük Antonia, Genç Octavia ve Mark Antony'nin kızıdır. Octavia ise Augustus'un ikinci büyük kız kardeşidir. Germanicus aynı zamanda Tiberius'un evlatlık oğludur. Birçok antik tarihçi Agrippina'yı üçüncü kocası İmparator Claudius'u öldürmekle itham ederler.

Lucius'un imparator olması öngörülen bir şey değildi. Dayısı Caligula saltanatına başladığında yirmi dört yaşındaydı ve kendine bir vâris yapmak için yeterince zamanı vardı. Lucius'un annesi Agrippina, Caligula'nın gözünden düşmüş ve kocasının ölümünün ardından 39 yılında sürgüne gönderilmişti. Caligula, Lucius'un verasetini üstüne aldı ve yetişmesi için onu daha az varlıklı olan teyzesi Domitia Lepida'nın yanına gönderdi.
Caligula'nın hiçbir vârisi olmadı. Karısı Caesonia, küçük kızları Julia Drusilla ile birlikte 41 yılında öldürüldü. Bunun ardından Caligula'nın amcası Claudius imparator oldu. Claudius, Agrippina'nın sürgünden dönmesine izin verdi.
Claudius, Messalina ile evlenmeden önce iki evlilik yapmıştı. Önceki evliliklerinden aralarında genç yaşta ölen Drusus da olmak üzere üç çocuk sahibi olmuştu. Messalina ile olan evliliğinden Claudia Octavia (d. 40) ve Britannicus (d. 41) adlarından iki çocuğu daha olmuştu. Messalina, 48 yılında Claudius tarafından idam ettirildi.
49 yılında Claudius Agrippina ile dördüncü evliliğini yaptı. Claudius, politik olarak yardımı olacağını düşündüğü için Lucius'u resmi olarak 50 yılında evlatlık edindi ve adını Nero Claudius Caesar Drusus olarak değiştirdi. Nero, üvey kardeşi Britannicus'dan daha büyüktü ve böylece tahtın vârisi haline geldi.
Nero, 51 yılında henüz on dört yaşındayken yetişkin ilan edildi. Senatoya girmenin ilk basamağı olan prokonsül olarak atandı, Claudius'la birlikte halk önünde görünmeye başladı ve sikkeler üzerinde tasvir edilmeye başladı. 53 yılında üvey kardeşi, Claudia Octavia ile evlendi.

Claudius 54 yılında öldü ve Nero imparator ilan edildi. Rivayetler oldukça fazla olmakla birlikte birçok eski tarihçi Claudius'un Genç Agrippina tarafından zehirlendiğini iddia eder. Nero'nun Cladius'un ölümü konusunda ne kadar bilgi sahibi olduğu ya da işin içinde ne ölçüde yer aldığı bilinmemektedir. Ancak Suetonius: 

...[Nero] imparatorun öldürülmesini teşvik eden kişi değilse bile, en azından Cladius'un öldürülmesinde kullanılan mantarları "Yunan atasözünün dediği gibi tanrıların yiyeceği" diyerek övmesi ile açıkça kabul ettiği gibi onun sır ortağıdır
Nero, on altı yaşında o güne kadarki en genç imparator olarak başa geçti. Eski tarihçiler Nero'nun saltanatının ilk dönemlerinde, özellikle de ilk yılında, annesi Genç Agrippina'nın, hocası Lucius Annaeus Seneca ve Praetorian Prefect'i Sextus Afranius Burrus'un fazlasıyla etkisi altında kaldığını aktarırlar. Nero'nun yönetiminin ilk birkaç yılı "iyi bir yönetim" örneği olarak bilinir. İmparatorlukta olan bitenler etkin bir şekilde yürütüldü ve Roma Senatosu devlet işleyişinde elde ettiği etkinin keyfini çıkardı.
Nero'un saltanatının hemen başlarında Agrippina ve Nero'nun iki akıl hocası Seneca ve Burrus arasındaki nüfuz mücadelesi nedeniyle sorunlar baş gösterdi. 54 yılında Agrippina, Nero'nun Ermeni heyetini kabul ettiği sırada hemen yanına oturmayı denedi ancak Seneca onu durdurarak olası bir diplomatik skandalı büyümeden engelledi. Nero'nun arkadaşları da Agrippina'ya güvenmiyorlardı ve Nero'yu annesine karşı dikkatli olması konusunda uyarıyorlardı. Nero'nun Octavia ile olan evliliğinde mutsuz olduğu bu sebeple de eski bir köle olan Claudia Acte ile bir ilişkiye girdiği aktarılır. 55 yılında, Agrippina Octavia'dan yana olaya müdahil oldu ve oğlunun Acte'den ayrılmasını talep etti. Nero, Seneca'nın da desteği ile annesinin kişisel ilişkilerine karışmasına engel oldu.
Anlatılana göre Agrippina oğlu üzerindeki etkisinin azalmasıyla tahta çıkması için daha genç bir adaya yöneldi. O sırada henüz on beş yaşında olan Britannicus yasal olarak hâlen bir çocuktu ancak yetişkinliğe ulaşmasına az kalmıştı. Tacitus'un anlattığına göre, Agrippina kendisinin desteğiyle Claudius'un öz oğlu Britannicus'un devlet nezdinde Nero'nun yerine tahtın gerçek vârisi olarak görüleceğini umut ediyordu. Ancak genç adam yetişkinliğe adım atmasından bir gün önce aniden ve şüpheli bir şekilde öldü. Nero, Britannicus'un bir sara nöbeti sonunda öldüğünü ilan etti ancak eski tarihçilerin hemen hepsi Britannicus'un Nero tarafından zehirlettirildiğini iddia ederler. Tarihçi Suetonius olaydan şöyle bahseder; 

[Nero], Britannicus'u zehirlemeye sadece sesini kıskandığından değil (kendi sesinden daha hoş olduğu için) halkın gözünde babasının hatırasından dolayı kendisinden daha fazla saygı görebileceği korkusu ile teşebbüs etmişti.
Britannicus'un ölümünü ardından Agrippina, Octavia'ya iftira atmakla suçlandı ve Nero tarafından imparatorluk sarayından gönderildi.

Nero zaman içerisinde yavaş yavaş gücünü artırdı. 55 yılında, Agrippina'nın müttefiklerinden Marcus Antonius Pallas'ı hazinedeki görevinden uzaklaştırdı. Pallas, Burrus'la birlikte imparatorluk tahtına Faustus Cornelius Sulla Felix'i geçirmeye çalışmakla suçlandı. Genç Seneca ise Agrippina ile ilişki kurmak ve zimmetine para geçirmekle itham edildi. Seneca, kendini, Pallas ve Burrus'u temize çıkarmayı başardı.
58 yılında, Nero arkadaşı ve aynı zamanda geleceğin imparatorlarından Otho'nun karısı Poppea Sabina ile romantik bir ilişkiye girdi. Anlatılanlara göre Octavia'dan boşanarak Poppaea ile evlenmesi Agrippina hayatta olduğu sürece siyasi açıdan mümkün olmadığından 59 yılında Nero annesinin öldürülmesini emretti. Bazı modern tarihçilere göre ise Nero'yu annesini öldürtmeye iten şey Agrippina'nın Nero'nun yerine tahta Rubellius Plautus'u geçirmeyi planlamasıydı. Suetonius'a göre, Nero annesini önceden planlanmış bir deniz kazasında öldürtmeyi planlamıştı ancak Agrippina kurtulunca, idam ettirdi ve intihar süsü verdi.

62 yılında Nero'nun akıl hocası Burrus öldü. Buna ilaveten, Seneca bir kere zimmetine para geçirmekle suçlandı. Seneca Nero'dan kamu işlerinden emekli olmak için izin istedi. Nero Claudia Octavia'dan kısır olduğu gerekçesi ile boşandı ve Poppaea ile evlenebilmek için onu sürgüne gönderdi. Halkın tepkisi üzerine, Nero Octavia'nın sürgünden geri dönmesini kabul etmek zorunda kaldı, ancak dönüşünden kısa bir süre sonra Octavia idam edildi.
Nero ve Senatoya karşı ilk vatana ihanet suçlaması 62 yılında yapıldı. Senato, bir şölen sırasında Nero hakkında olumsuz konuşan praetor Antistius'u ölüme mahkûm etti. Daha sonra Nero bir kitabında Senatoya iftira atan Fabricius Veiento'nun idam edilmesini emretti. Tacitus Gaius Calpurnius Piso önderliğindeki suikast komplosunun o yıl başladığını yazar. Gücünü sağlamlaştırmak için, Nero 62 ve 63 yıllar

Padova Üniversitesi (İtalyanca: Università degli Studi di Padova, UNIPD), 1222 yılında İtalya'nın Padova şehrinde kurulmuş olup, Avrupa'nın en eski ve en prestijli akademik kurumlarından biridir. İtalya'nın en eski ikinci üniversitesi olmasının yanı sıra, tarih boyunca bilim, sanat ve hukuk alanlarında büyük katkılar sunmuştur.
Günümüzde Padova Üniversitesi'nde yaklaşık 65.000 öğrenci öğrenim görmektedir ve uluslararası akademik iş birlikleri ile dünya çapında tanınan bir araştırma üniversitesidir.

Padova Üniversitesi, Bologna Üniversitesi'nden ayrılan akademisyenler tarafından 1222 yılında kurulmuştur. Orta Çağ'dan günümüze kadar Avrupa'nın önde gelen eğitim merkezlerinden biri olmuş ve özellikle bilim ve hukuk alanlarında önemli gelişmelere katkı sağlamıştır.
Ünlü bilim insanı Galileo Galilei, 1592-1610 yılları arasında burada öğretim üyeliği yapmış ve önemli fiziksel gözlemlerine bu üniversitede başlamıştır. Aynı zamanda Padova Üniversitesi, dünyanın ilk kadın mezunlarından biri olan Elena Cornaro Piscopia'yı 1678 yılında mezun etmiştir.

Padova Üniversitesi, çok çeşitli disiplinlerde eğitim veren geniş bir akademik yapıya sahiptir. Üniversite, 8 fakülte ve 32 departmandan oluşmaktadır.

Tıp Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Hukuk Fakültesi
Fen Fakültesi
Edebiyat ve Felsefe Fakültesi
Tarımsal Bilimler Fakültesi
Psikoloji Fakültesi
Ekonomi ve Siyaset Bilimi Fakültesi
Üniversite, hem İtalyanca hem de İngilizce eğitim veren çok sayıda lisans ve yüksek lisans programına sahiptir.

Padova Üniversitesi'ne uluslararası öğrencilerin başvuruları, üniversitenin resmi başvuru platformu olan apply.unipd.it üzerinden yapılmaktadır.

Lisans ve yüksek lisans başvuruları belirli dönemlerde açılmaktadır ve tüm başvurular çevrimiçi sistem üzerinden tamamlanır.
Gerekli belgeler arasında lise veya üniversite diploması, transkript, dil yeterlilik belgesi (İngilizce veya İtalyanca programlara göre değişebilir), motivasyon mektubu ve bazı programlar için ek değerlendirme gereksinimleri yer alır.
Başvuru süreci hakkındaki resmi websitesi:
Padova Üniversitesi Resmi Başvuru Sayfası

Padova Üniversitesi, uluslararası sıralamalarda yüksek dereceler elde eden bir kurumdur.

2024 QS Dünya Üniversite Sıralamaları'nda TOP 250 içinde yer almaktadır.
Times Higher Education (THE) sıralamasında, araştırma ve akademik kalite açısından Avrupa'nın en iyi 10 üniversitesinden biri olarak gösterilmektedir.
Tıp, mühendislik ve doğa bilimleri alanlarında Avrupa'daki en iyi akademik kurumlar arasında yer almaktadır.

Padova Üniversitesi, dinamik öğrenci hayatı ve tarihi kampüsü ile bilinir. Şehir, öğrenciler için geniş sosyal imkanlar, öğrenci toplulukları ve kültürel etkinlikler sunmaktadır. Ayrıca, üniversitenin kampüsleri modern araştırma laboratuvarları, kütüphaneler ve öğrenci yurtlarıyla donatılmıştır.

Padova Üniversitesi, birçok önemli akademisyen, bilim insanı ve devlet adamı yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları:

Albertus Magnus (Dominiken Rahibi ve Skolastik Filozof)
Galileo Galilei (Bilim insanı, astronom, matematikçi)
Niccolò Tartaglia (Matematikçi)
Elena Cornaro Piscopia (Dünya'nın ilk kadın doktora mezunu)

Padova Üniversitesi Resmi Web Sitesi
Padova Üniversitesi Başvuru Sistemi
Padova Üniversitesi ile ilgili rehber ve detaylı bilgiler

Papalık Devleti, Papalık veya resmi olarak Kilise Devleti (İtalyanca: Stato della Chiesa; Latince: Status Ecclesiasticus), tarih boyunca İtalya Yarımadası'nda yer alan ve papanın askerî ve siyasi bakımlardan yönettiği devlet birimine verilen isimdi. Papalık sadece Katolik Kilisesi'ni dinî bakımdan yönetmekle kalmıyor; ordu oluşturuyor, savaş yapıyor ve barış antlaşmaları imzalıyordu. Papalık, bir devlet olarak 1870 yılına kadar varlığını sürdürdü. O tarihte Savoya Hanedanı'nın İtalya'yı bir tek bayrak altında toplaması sonucu işlevini kaybetti. 1929 yılında Kutsal Makam, İtalya'yla Laterano Antlaşması'nı imzalayarak Vatikan'ı kurdu. Bu tarihten beri Vatikan Şehir Devleti, Papalık Devleti'nin bir devamı olarak bağımsız bir devlet hâlinde varlığını devam ettirmektedir.

16. yüzyılın ortalarından itibaren, patrisyen nitelikte cumhuriyetçi ve kolektif bir yönetim sistemi giderek kurumsallaştı. Bu yapıda Papa, "doğal prens" olarak, çoğunlukla komünal kökenli yerel seçkin sınıflara dayanıyordu. Bu sınıflar, bir önceki yüzyılda Papalık Devleti tarafından marjinalleştirilen derebeyliklerin ve son feodal kalıntıların yerini alarak, bölgesel yönetim üzerinde belirleyici bir kontrol kurdular.

Pierre de Fermat (Fransızca telaffuz: [pjɛːʁ də fɛʁma] French: [pjɛːʁ də fɛʁma]; 31 Ekim ve 6 Aralık 1607 arasında - 12 Ocak 1665), neredeyse eşitlik (“adequality”) tekniği de dahil olmak üzere sonsuz küçük hesaplara yol açan erken gelişmeler için yaptığı katkılarla bilinen bir Fransız matematikçidir. Özellikle, eğri çizgilerin en büyük ve en küçük koordinatlarını bulmanın özgün bir yöntemini keşfetmesiyle tanınır; bu, o zamanlar bilinmeyen diferansiyel kalkülüsünkine benzer ve sayı teorisi üzerine yaptığı araştırmadır. Analitik geometri, olasılık ve optiğe kayda değer katkılarda bulundu. En çok ışık yayılımı hakkındaki Fermat ilkesi ve Diophantus'un Aritmeticasının bir kopyasının kenarındaki bir notta açıkladığı sayı teorisindeki Fermat'nın Son Teoremi ile tanınır. Aynı zamanda Fransa'nın Toulouse Parlamentosu'nda avukattı.
Fermat, memurluğunun yoğun işlerinden geriye kalan zamanlarında matematikle uğraşmıştır. Arşimet'in eğildiği diferansiyel hesaba geometrik görünümle yaklaşmıştır. Sayılar teorisinde önemli sonuçlar bulmuş, olasılık ve analitik geometriye de katkılarda bulunmuştur.
Günümüzde hatırlanmasının en önemli sebebi Fermat'nın son teoremi'dir. Modern sayılar kuramının kurucusu olarak kabul edilen 17. yüzyıl matematikçisi Pierre de Fermat'nın adını taşıyan bu teorem, şu şekilde ifade edilebilir:
Herhangi x, y ve z pozitif tam sayıları için,

  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}\;}
  

ifadesini sağlayan ve 2'den büyük bir doğal sayı n yoktur. Fermat, bu problemi çözmüş, kanıtı da Eski Yunan matematikçi Diophantus'un Arithmetika adlı kitabının kendindeki kopyasının sayfalarından birinin kenarına 1637'de şöyle yazmıştı:

  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
, 
  
    
      
        y
      
    
    {\displaystyle y}
  
, 
  
    
      
        z
      
    
    {\displaystyle z}
  
 ve 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 pozitif tam sayılar ve 
  
    
      
        n
        >
        2
      
    
    {\displaystyle n>2}
  
 olmak koşuluyla, 
  
    
      
        
          x
          
            n
          
        
        +
        
          y
          
            n
          
        
        =
        
          z
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{n}+y^{n}=z^{n}}
  
 denkleminin çözümü yoktur. Ben bunun kanıtını buldum, ama kanıtı bu kenar boşluğuna sığdırmak olanaksız.Ancak bu kanıt bulunamamıştır. Fermat'tan sonra matematikçiler bu önermenin bir türlü içinden çıkamamışlardır. Fermat'nın bıraktığı defterler arasında teoremin kanıtına rastlayamadıkları gibi, kendileri de ne doğruluğunu ne yanlışlığını kanıtlayabilmişlerdir. Yıllar boyunca (300 yıl sonrasına kadar) bu konuda yapılan çalışmalar sonucu bu teoremin Shimura-Taniyama Konjektürü'nün bir özel durumu olduğu anlaşılmış, ardından da 1993'te İngiliz matematikçi Andrew Wiles, eski öğrencilerinden Richard Taylor'ın da yardımıyla ve cebirsel geometrinin çok karmaşık araçlarını kullanarak teoremi kanıtlamanın bir yolunu bulmuş ve bu kanıtı 1995'te Annals of Mathematics adlı dergide yayımlamıştır. Shimura-Taniyama Konjektürü'nün böylelikle ispatlanması sonucu Fermat'nın Son Teoremi de 1995'te ispatlanmış oldu.
Asal sayılar üzerinde çok durmuştur. Onun bu konuda çeşitli teoremleri vardır. Örneğin iki kare toplamı teoremine göre,

  
    
      
        4
        n
        +
        1
      
    
    {\displaystyle 4n+1}
  

formundaki bir p asal sayısı, yalnızca bir tek şekilde iki karenin toplamı olarak yazılabilir. 

  
    
      
        p
        =
        
          a
          
            2
          
        
        +
        
          b
          
            2
          
        
        
        ⟺
        
        p
        =
        4
        n
        +
        1
      
    
    {\displaystyle p=a^{2}+b^{2}\iff p=4n+1}
  

Örneğin p'nin bazı küçük değerleri için:

  
    
      
        5
        =
        
          1
          
            2
          
        
        +
        
          2
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 5=1^{2}+2^{2}}
  
 ve 
  
    
      
        13
        =
        
          2
          
            2
          
        
        +
        
          3
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle 13=2^{2}+3^{2}}
  

yazılabilir. Bu teoremi daha sonra Euler kanıtlamıştır.

Fermat, 1607'de Fransa'nın Beaumont-de-Lomagne kentinde doğdu-Fermat'nın doğduğu 15. yüzyılın sonlarındaki malikane şimdi bir müze haline getirilmiştir. Babası Dominique Fermat'nın zengin bir deri tüccarı olduğu ve Beaumont-de-Lomagne'nin dört konsolosluğundan biri olarak birer yıllık üç dönem görev yaptığı Gaskonyalıydı. Annesi Claire de Long'du. Pierre'in bir erkek ve iki kız kardeşi vardı ve neredeyse kesin olarak doğduğu şehirde büyümüştür.
1623'ten itibaren Orleans Üniversitesi'ne girdi ve Bordeaux'ya taşınmadan önce 1626'da medeni hukuk alanında lisans derecesi aldı. Bordeaux'da ilk ciddi matematiksel araştırmalarına başladı ve 1629'da Apollonius'un De Locis Planis’inin restorasyonunun bir kopyasını oradaki matematikçilerden birine verdi. Elbette Bordeaux'da Beaugrand ile temas halindeydi ve bu süre zarfında, matematiksel çıkarları Fermat ile açıkça paylaşan Étienne d'Espagnet'e verdiği maksimumlar ve minimumlar üzerine önemli çalışmalar yaptı. Orada François Viète'nin çalışmalarından çok etkilendi.
1630'da Fransa'daki Yüksek Adliye Mahkemelerinden biri olan Parlement de Toulouse'da bir meclis üyesi ofisini satın aldı ve Mayıs 1631'de Büyük Meclis tarafından yemin etti. Hayatının geri kalanında bu görevi sürdürdü. Böylece Fermat, adını Pierre Fermat'tan Pierre de Fermat'a değiştirme hakkına sahip oldu. 1 Haziran 1631'de Fermat, annesi Claire de Fermat'nın (doğumdaki soyadı de Long) dördüncü kuzeni Louise de Long ile evlendi. Ailenin sekiz çocuğu vardı ve bunlardan beşi yetişkinliğe kadar hayatta kaldı: Clément-Samuel, Jean, Claire, Catherine ve Louise.
Altı dili (Fransızca, Latince, Oksitanca, klasik Yunanca, İtalyanca ve İspanyolca) akıcı olarak kullanan Fermat, birkaç dilde yazdığı şiirleriyle övüldü ve Yunanca metinlerin düzeltilmesi konusunda tavsiyesi hevesle karşılandı. Çalışmalarının çoğunu mektuplarla arkadaşlarına iletti, çoğu zaman teoremlerinin çok az kanıtı veya hiç kanıtı yoktur. Arkadaşlarına yazdığı bu mektupların bazılarında, Newton veya Leibniz'den önce kalkülüsün temel fikirlerinin çoğunu araştırdı. Fermat, matematiği bir meslekten çok bir hobi haline getiren eğitimli bir avukattı. Yine de analitik geometri, olasılık, sayılar teorisi ve kalkülüse önemli katkılarda bulunmuştur. O zamanlar Avrupa matematik çevrelerinde gizlilik yaygındı. Bu doğal olarak Descartes ve Wallis gibi çağdaşlarla öncelikli anlaşmazlıklara yol açtı.
Anders Hald, "Fermat'nın matematiğinin temeli, Vieta'nın yeni cebirsel yöntemleriyle birleştirilmiş klasik Yunan incelemeleriydi" diye yazıyor.

Fermat'nın analitik geometrideki öncü çalışması (Methodus ad disquirendam maximam et minimam et de tangentibus linearum curvarum) 1636'da (1629'da elde edilen sonuçlara dayanarak), işi suistimal eden Descartes'ın ünlü La Geométriesinin (1637) yayınlanmasından önce el yazması biçiminde dağıtıldı. Bu el yazması ölümünden sonra 1679'da Varia opera mathematica'da Ad Locos Planos et Solidos Isagoge (Düzlem ve Katı Konuma Giriş, Introduction to Plane and Solid Loci) olarak yayınlandı.
Methodus ad disquirendam maximam et minimam ve De tangentibus linearum curvarum adlı eserlerde Fermat, maksimum, minimum ve çeşitli eğrilerin teğetlerini belirlemek için diferansiyel hesaba eşdeğer olan bir yöntem (neredeyse eşitlik - adequality) geliştirdi. Bu çalışmalarda, Fermat çeşitli düzlem ve katı şekillerin ağırlık merkezlerini bulmak için bir teknik elde etti ve bu da kareleştirmede daha fazla çalışmasına yol açtı.
Fermat, genel kuvvet fonksiyonlarının integralini değerlendirdiği bilinen ilk kişidir. Yöntemi ile bu değerlendirmeyi geometrik serilerin toplamına indirgemeyi başardı. Ortaya çıkan formül Newton'a ve sonra Leibniz'e, bağımsız olarak kalkülüsün temel teoremini geliştirdiklerinde yardımcı oldu.
Sayı teorisinde Fermat, Pell denklemini, mükemmel sayıları, dost sayıları ve daha sonra Fermat sayıları olacak olanları inceledi. Mükemmel sayıları araştırırken Fermat'nın küçük teoremi keşfetti. Bir çarpanlara ayırma yöntemi - Fermat'nın çarpanlara ayırma yöntemi - icat etti ve n = 4 durumu için Fermat'nın Son Teoremi'ni içeren Fermat dik üçgen teoremini kanıtlamak için kullandığı sonsuz azalma ile ispatı popüler hale getirdi. Fermat, iki kare teoremini ve her sayının üç üçgensel sayı, dört kare sayı, beş beşgen sayı vb. toplamı olduğunu belirten çokgensel sayı teoremini geliştirdi.
Fermat, tüm aritmetik teoremlerini ispatladığını iddia etmesine rağmen, ispatlarının çok az kaydı günümüze ulaşmıştır. Gauss da dahil olmak üzere birçok matematikçi, özellikle bazı problemlerin zorluğu ve Fermat için mevcut olan sınırlı matematiksel yöntemler göz önüne alındığında, onun iddialarının birçoğundan şüphe duydu. Ünlü Son Teoremi ilk olarak oğlu tarafından, babasının Diophantus'un bir baskısının kopyasının kenar boşluğunda keşfedildi ve kenar boşluğunun ispatı içeremeyecek kadar küçük olduğu ifadesini içeriyordu. Görünüşe göre Marin Mersenne'e bu konuda yazmamış. İlk olarak 1994 yılında Sir Andrew Wiles tarafından Fermat'ta bulunmayan teknikler kullanılarak kanıtlanmıştır.
1654'teki yazışmaları sayesinde Fermat ve Blaise Pascal, olasılık teorisinin temellerinin atılmasına yardımcı oldular. Noktalar problemi üzerine bu kısa ama verimli işbirliği ile, şimdi her ikisi de olasılık teorisinin ortak kurucuları olarak görülmektedir. Fermat, şimdiye kadark

Princeton University Press, Princeton Üniversitesi'ne yakın bağlantıları olan bağımsız bir yayın evidir. Misyonu, akademi ve toplum içindeki bursları yaygın olarak yaymaktır.
Basın, 1905 yılında Princeton topluluğuna hizmet etmek için bir baskı makinesi olarak Charles Scribner'in maddi desteğiyle Whitney Darrow tarafından kuruldu. Bu ayırt edici yapı 1911'de Princeton'daki William Caddesi'nde inşa edildi. İlk kitabı John Witherspoon'un Ahlaki Felsefe Dersleri adlı yeni bir 1912 baskısıydı.
Princeton University Press, 1905 yılında yeni bir Princeton mezunu olan Whitney Darrow tarafından başka bir Princetonian olan Charles Scribner II'nin maddi desteğiyle kuruldu. Darrow ve Scribner bu teçhizatı satın aldı ve halihazırda var olan iki yerel yayıncının, Princeton Alumni Weekly ve Princeton Press'in çalışmalarını üstlendi. Yeni basın hem yerel gazeteleri, hem de üniversite belgelerini, The Daily Princetonian'ı bastı ve daha sonra faaliyetlerine kitap yayıncılığı ekledi. Küçük, kâr amacı gütmeyen bir yazıcı olarak başlayan Princeton University Press, 1910'da kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak yeniden düzenlenmiştir. 1911'den beri, basın Ernest Flagg tarafından tasarlanan, amaca yönelik yapılmış gotik tarzı bir binada bulunuyor. 1965 yılında Scribner Binası olarak adlandırılan binanın tasarımı, Belçika'nın Antwerp kentinde bulunan bir baskı müzesi olan Plantin-Moretus Müzesi'nden esinlenmiştir. Princeton University Press, 1999'da Oxford'un kuzeyinde, Woodstock, İngiltere'de bir Avrupa ofisi kurdu ve 2017'nin başlarında Pekin'de ek bir ofis açtı.

Sitesi 22 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pseudodoxia Epidemica, Thomas Browne'un kendi çağının batıl inanç ve hurafelerini çürüten külliyetli eseridir. İlk kez 1646'da yayımlandı ve en sonuncusu 1672'de olmak üzere beş baskı yaptı. Aynı zamanda başlığının bir kısmını oluşturan “Kaba Yanlışlar” adıyla da tanınan eserin tam adı: "Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması"dır.
Browne'ın kitabı Bacon'ın tabiatı ve özelliklerini deneysel olarak gözleme yöntemi ile toplanan kanıtları içermektedir. Kitabı bir ansiklopediciğe benzemektedir ve Browne giriş için yazdığı yazıda çalışmasını bir ansiklopedi olarak tanımlamaktadır.

Pseudodoxia Epidemica detaylı baskısı 1986'da Oxford University Press tarafından yapıldı

Online edition
Browne's Index to Pseudodoxia Epidemica: entitled An Alphabetical Table, içerdiği konuların geniş bir kaydı

Rafael Bombelli (20 Ocak 1526 vaftiz edildi — ölümü 1572), İtalyan bir matematikçiydi. Bologna'da doğmuştur, cebir üzerine bir eserin yazarıdır ve karmaşık sayıların anlaşılmasında temel ve önemli bir şahsiyettir.
Sonunda sanal veya karmaşık sayılarla ilgili problemi ele almayı başaran kişi oldu. Bombelli, 1572 tarihli L'Algebra adlı kitabında denklemleri del Ferro/Tartaglia yöntemini kullanarak çözdü. Temsili semboller olan +i ve -i'den önce gelen retoriği tanıttı ve her ikisinin de nasıl çalıştığını açıkladı.

Rafael Bombelli, 20 Ocak 1526'da Bologna, Papalık Devletleri'nde vaftiz edildi. Yün tüccarı Antonio Mazzoli ile bir terzinin kızı olan Diamante Scudieri'nin çocuğu olarak dünyaya geldi. Mazzoli ailesi, bir zamanlar Bolonya'da oldukça güçlüydü. Papa Julius II, 1506 yılında iktidara geldiğinde, yönetici aile olan Bentivoglioları sürgüne gönderdi. Bentivoglio ailesi 1508'de Bolonya'yı geri almaya çalıştı, ancak başarısız oldu. Rafael'in büyükbabası darbe girişimine katıldı ve yakalanıp idam edildi. Daha sonra Antonio, Mazzoli ailesinin ününden kaçmak için soyadını Bombelli olarak değiştirerek Bolonya'ya dönebildi. Rafael, altı çocuğun en büyüğüydü. Rafael, üniversite eğitimi almamış, bunun yerine Pier Francesco Clementi adında bir mühendis-mimar tarafından eğitilmiştir.
Bombelli, zamanının önde gelen matematikçilerinin cebir üzerine yazdığı eserlerin hiçbirinin konuyu dikkatli ve kapsamlı bir şekilde açıklamadığını düşünüyordu. Rafael, sadece matematikçilerin anlayabileceği başka bir dolambaçlı tez yerine, cebir üzerine herkesin anlayabileceği bir kitap yazmaya karar verdi. Metni kendi içinde tutarlı olacak ve yüksek öğrenim görmeyenler tarafından da kolayca okunabilecekti.
Bombelli, 1572 yılında Roma'da öldü.

Bombelli, 1572 yılında yayımlanan Algebra (“Cebir”) başlıklı kitabında, o dönemde bilinen cebirin kapsamlı bir açıklamasını yapmıştır. Negatif sayılarla hesaplama yapmanın yolunu yazan ilk Avrupalıydı. Aşağıda metinden bir alıntı yer almaktadır:

Bombelli, yukarıda da görüldüğü üzere, herkesin anlayabileceği basit bir dil kullanmıştır. Ama aynı zamanda, çok da titizdi.

Bombelli, ilk kez basılı bir metinde (Algebra adlı eserinin II. kitabında)

  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        =
        6
        x
        +
        40
      
    
    {\displaystyle x^{3}=6x+40}
  

denkleminin

1U3 a. 6U1 p. 40.
olarak göründüğü ve U3'ü üzerinde 3 rakamı olan kabarık bir çanak şeklinde (büyük U harfinin kavisli kısmı gibi) yazdığı bir indeks notasyonu biçimini tanıttı. Tam sembolik gösterim kısa bir süre sonra Fransız matematikçi François Viète tarafından geliştirildi.

Ancak belki de cebirle ilgili çalışmalarından daha önemlisi, kitapta Bombelli'nin karmaşık sayılar teorisine yaptığı olağanüstü katkıların da yer almasıdır. Karmaşık sayılar hakkında yazmadan önce, 
  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        =
        a
        x
        +
        b
        ,
      
    
    {\displaystyle x^{3}=ax+b,}
  
 formundaki denklemlerin çözümlerinde ortaya çıktıklarına işaret eder, 
  
    
      
        (
        a
        
          /
        
        3
        
          )
          
            3
          
        
        >
        (
        b
        
          /
        
        2
        
          )
          
            2
          
        
        ,
      
    
    {\displaystyle (a/3)^{3}>(b/2)^{2},}
  
 kübiğin (üçündü derece denklemin) diskriminantının negatif olduğunu belirtmenin başka bir yoludur. Bu tür bir denklemin çözümü, bir sayının toplamının küp kökünü ve bazı negatif sayıların karekökünü almayı gerektirir.
Bombelli, sanal sayıları pratik olarak kullanmaya başlamadan önce, karmaşık sayıların özelliklerinin ayrıntılı bir açıklamasına girdi. Hemen ardından, sanal sayılar için aritmetik kurallarının gerçek sayılar için olanlarla aynı olmadığını açıkça ortaya koydu. Bu büyük bir başarıydı, çünkü kendisinden sonra gelen çok sayıda matematikçinin bile bu konuda kafası son derece karışıktı.
Bombelli, negatif sayıların kareköklerini diğer matematikçilerin yaptığı gibi normal radikaller olarak ele almak yerine bunlara özel bir isim vererek kafa karışıklığını önledi. Bu, söz konusu sayıların ne pozitif ne de negatif olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu tür bir sistem Euler'in karşılaştığı karışıklığı önler. Bombelli, sanal i sayısını eksinin artısı olarak adlandırdı ve -i için eksinin eksisi ifadesini kullandı.
Bombelli, sanal sayıların kuartik (dördüncü derece) ve kübik denklemleri çözmek için çok önemli ve gerekli olduğunu görecek öngörüye sahipti. O zamanlar insanlar karmaşık sayıları sadece pratik denklemleri çözmek için bir araç olarak görüyorlardı. Bu nedenle Bombelli, Cardano gibi diğer matematikçilerin pes ettiği casus irreducibilis durumlarında bile Scipione del Ferro'nun kuralını kullanarak çözüm elde edebilmiştir.
Bombelli kitabında karmaşık aritmetiği şu şekilde açıklıyor:

Bombelli, gerçek ve sanal sayıların çarpımını ele aldıktan sonra, toplama ve çıkarma kurallarından bahsetmeye devam eder. Gerçek kısımların gerçek kısımlara, sanal kısımların da sanal kısımlara eklendiğine dikkat çeker.

Bombelli, genellikle karmaşık sayıların mucidi olarak kabul edilir, çünkü ondan önce hiç kimse bu tür sayılarla uğraşmak için kurallar koymamıştı ve hiç kimse sanal sayılarla çalışmanın yararlı sonuçlar doğuracağına inanmıyordu. Bombelli'nin Algebra kitabını okuduktan sonra Leibniz, Bombelli'yi “... analitik sanatın olağanüstü ustası” olarak övmüştür. Crossley, kitabında şöyle yazmaktadır: “Böylece, Cardan negatif sayıların kareköklerini işe yaramaz bulurken, Bombelli adında bir mühendis, belki de kendisine yararlı sonuçlar verdiği için karmaşık sayıları pratik olarak kullanmıştır. Bombelli karmaşık sayıları ilk kez ele alan kişidir. . . Karmaşık sayıların hesaplama yasalarını sunuşundaki titizliği dikkate değerdir.”
Başarılarının onuruna bir Ay kraterine Bombelli adı verilmiştir.

Bombelli karekökleri hesaplamak için sürekli kesirler ile ilgili bir yöntem kullanmıştır. Henüz sürekli kesir kavramına sahip değildi ve aşağıda Pietro Cataldi (1613) tarafından verilen daha sonraki bir versiyonun algoritması bulunmaktadır.

  
    
      
        
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {n}}}
  
 bulma yöntemi 
  
    
      
        n
        =
        (
        a
        ±
        r
        
          )
          
            2
          
        
        =
        
          a
          
            2
          
        
        ±
        2
        a
        r
        +
        
          r
          
            2
          
        
         
      
    
    {\displaystyle n=(a\pm r)^{2}=a^{2}\pm 2ar+r^{2}\ }
  
 ve 
  
    
      
        0
        <
        r
        <
        1
         
      
    
    {\displaystyle 0<r<1\ }
  
 ile başlar ve buradan 
  
    
      
        r
        =
        
          
            
              
                |
              
              n
              −
              
                a
                
                  2
                
              
              
                |
              
            
            
              2
              a
              ±
              r
            
          
        
      
    
    {\displaystyle r={\frac {|n-a^{2}|}{2a\pm r}}}
  
 olduğu gösterilebilir. 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 için sağ taraftaki ifadenin kendi içinde tekrarlanan ikamesi bir sürekli kesir verir:

  
    
      
        a
        ±
        
          
            
              
                |
              
              n
              −
              
                a
                
                  2
                
              
              
                |
              
            
            
              2
              a
              ±
              
                
                  
                    
                      |
                    
                    n
                    −
                    
                      a
                      
                        2
                      
                    
                    
                      |
                    
                  
                  
                    2
                    a
                    ±
                    
                      
                        
                          
                            |
                          
                          n
                          −
                          
                            a
                            
                              2
                            
                          
                          
                            |
                          
                        
                        
                          2
                          a
                          ±
                          ⋯
                        
                      
                    
                  
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a\pm {\frac {|n-a^{2}|}{2a\pm {\frac {|n-a^{2}|}{2a\pm {\frac {|n-a^{2}|}{2a\pm \cdots }}}}}}}
  

ancak Bombelli daha çok 
  
    
      
        r
      
    
    {\displaystyle r}
  
 için daha iyi yaklaşımlarla ilgilenmektedir. 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 için seçilen değer, 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 kareleri arasında kalan tam sayılardan biridir. Yöntem, 
  
    
      
        
          
            13
          
        
         
      
    
    {\displaystyle {\sqrt {13}}\ }
  
 için aşağıdaki yakınsakları verirken, gerçek değer 3,605551275... :

  
    
      
        3
        
          
            2
            3
          
        
        ,
         
 

Scipione del Ferro (6 Şubat 1465 – 5 Kasım 1526), depresif kübik denklemi çözmek için ilk kez bir yöntem keşfeden İtalyan matematikçiydi.

Scipione del Ferro, İtalya'nın kuzeyindeki Bologna'da Floriano ve Filippa Ferro'nun oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Floriano, varlığını 1450'lerde baskı makinesinin icadına borçlu olan ve muhtemelen Scipione'nin hayatının erken dönemlerinde çeşitli eserlere erişmesini sağlayan kağıt endüstrisinde çalışıyordu. Evlendi ve annesinin adını verdiği Filippa adında bir kızı oldu.
Muhtemelen Bologna Üniversitesi'nde okudu ve 1496'da burada Aritmetik ve Geometri dersleri vermek üzere atandı. Son yıllarında ticari işler de üstlendi.

Del Ferro'dan günümüze ulaşan hiçbir yazma yoktur. Bunun nedeni büyük ölçüde çalışmalarını gizli tutma konusundaki direncidir. Fikirlerini yayınlamak yerine, sadece küçük, seçkin bir arkadaş ve öğrenci grubuna gösterirdi.

Bunun, o dönemde matematikçilerin birbirlerine alenen meydan okuma uygulamasından kaynaklandığından şüphelenilmektedir. Bir matematikçi diğerinin meydan okumasını kabul ettiğinde, her matematikçinin diğerinin problemlerini çözmesi gerekiyordu. Meydan okumayı kaybeden genellikle finansmanını ya da üniversitedeki pozisyonunu kaybederdi. Del Ferro kendisine meydan okunmasından korkuyordu ve muhtemelen en büyük çalışmasını gizli tutuyordu, böylece bir meydan okuma durumunda kendisini savunmak için kullanabilecekti.
Bu gizliliğe rağmen, tüm önemli keşiflerini kaydettiği bir not defteri vardı. Kendisi 1526'da öldükten sonra bu defter, kendisi de bir matematikçi olan ve del Ferro'nun kızı Filippa ile evli olan damadı Annibale della Nave'ye miras kaldı. Nave, del Ferro'nun eski bir öğrencisiydi ve onun ölümünden sonra Bologna Üniversitesi'nde del Ferro'nun yerini aldı.
1543 yılında Gerolamo Cardano ve Lodovico Ferrari (Cardano'nun öğrencilerinden biri), Nave ile tanışmak ve kayınpederinin depresif kübik denklem çözümünün yer aldığı not defteri hakkında bilgi edinmek için Bologna'ya gittiler.

Del Ferro'nun zamanındaki matematikçiler, genel kübik denklemin, pozitif 
  
    
      
        p
      
    
    {\displaystyle p}
  
,
  
    
      
        q
      
    
    {\displaystyle q}
  
,
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 sayıları için depresif kübik denklem olarak adlandırılan iki durumdan birine basitleştirilebileceğini biliyorlardı:

  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        +
        p
        x
        =
        q
        ,
        
      
    
    {\displaystyle x^{3}+px=q,\,}
  

  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        =
        p
        x
        +
        q
        .
        
      
    
    {\displaystyle x^{3}=px+q.\,}
  

  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle x^{2}}
  
 terimi, uygun bir 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 sabit değeri için 
  
    
      
        x
        =
        
          x
          ′
        
        +
        a
      
    
    {\displaystyle x=x'+a}
  
 dönüşümü ile yok edilerek her zaman denklemden kaldırılabilir.
Bugün del Ferro'nun hangi yöntemi kullandığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 
  
    
      
        x
        =
        
          
            a
            +
            
              
                b
              
            
          
        
        +
        
          
            a
            −
            
              
                b
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle x={\sqrt {a+{\sqrt {b}}}}+{\sqrt {a-{\sqrt {b}}}}}
  
'in 
  
    
      
        
          x
          
            2
          
        
        =
        (
        2
        
          
            
              a
              
                2
              
            
            −
            b
          
        
        )
        
          x
          
            0
          
        
        +
        2
        a
      
    
    {\displaystyle x^{2}=(2{\sqrt {a^{2}-b}})x^{0}+2a}
  
 denklemini çözdüğü gerçeğini kullanarak 
  
    
      
        x
        =
        
          
            
              a
              +
              
                
                  b
                
              
            
            
              3
            
          
        
        +
        
          
            
              a
              −
              
                
                  b
                
              
            
            
              3
            
          
        
      
    
    {\displaystyle x={\sqrt[{3}]{a+{\sqrt {b}}}}+{\sqrt[{3}]{a-{\sqrt {b}}}}}
  
'nin 
  
    
      
        
          x
          
            3
          
        
        =
        (
        3
        
          
            
              
                a
                
                  2
                
              
              −
              b
            
            
              3
            
          
        
        )
        x
        +
        2
        a
      
    
    {\displaystyle x^{3}=(3{\sqrt[{3}]{a^{2}-b}})x+2a}
  
'yı çözdüğü varsayımında bulunduğu düşünülmektedir. Bunun doğru olduğu ortaya çıktı.
Daha sonra parametrelerin uygun şekilde değiştirilmesiyle, depresif kübik için bir çözüm türetilebilir:

  
    
      
        
          
            
              
                
                  q
                  2
                
              
              +
              
                
                  
                    
                      
                        q
                        
                          2
                        
                      
                      4
                    
                  
                  +
                  
                    
                      
                        p
                        
                          3
                        
                      
                      27
                    
                  
                
              
            
            
              3
            
          
        
        +
        
          
            
              
                
                  q
                  2
                
              
              −
              
                
                  
                    
                      
                        q
                        
                          2
                        
                      
                      4
                    
                  
                  +
                  
                    
                      
                        p
                        
                          3
                        
                      
                      27
                    
                  
                
              
            
            
              3
            
          
        
        .
      
    
    {\displaystyle {\sqrt[{3}]{{\frac {q}{2}}+{\sqrt {{\frac {q^{2}}{4}}+{\frac {p^{3}}{27}}}}}}+{\sqrt[{3}]{{\frac {q}{2}}-{\sqrt {{\frac {q^{2}}{4}}+{\frac {p^{3}}{27}}}}}}.}
  

Del Ferro'nun, Luca Pacioli'nin 1501-1502 yıllarında Bologna Üniversitesi'ndeki kısa görev süresinin bir sonucu olarak kübik denklemin bir çözümü üzerinde çalışıp çalışmadığına dair varsayımlar vardır. Pacioli daha önce Summa de arithmetica adlı eserinde denklemin çözümünün imkânsız olduğuna inandığını açıklamış ve matematik camiasında büyük ilgi uyandırmıştı.
Scipione del Ferro'nun her iki durumu da çözüp çözmediği bilinmemektedir. Ancak, 1925 yılında Bortolotti tarafından del Ferro'nun yöntemini içeren ve Bortolotti'nin del Ferro'nun her iki durumu da çözdüğünden şüphelenmesine neden olan el yazmaları keşfedildi.
Cardano, Ars Magna adlı kitabında (1545'te yayınlanmıştır) kübik denklemi ilk çözenin del Ferro olduğunu ve verdiği çözüm del Ferro'nun yöntemi olduğunu belirtmektedir.

Örnek;

Bulunan çözüm tek gerçek çözümdür, modern versiyonundaki Cardano formülü iki karmaşık çözüm daha sağlar.

Del Ferro ayrıca paydaları küp köklerin toplamlarını içeren kesirlerin rasyonelleştirilmesine de önemli katkılarda bulunmuştur.
Ayrıca sabit bir açıya ayarlanmış bir pergelle geometri problemlerini de araştırmıştır, ancak bu alandaki çalışmaları hakkında çok az şey bilinmektedir.

O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Scipione del Ferro", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Notable Mathematicians, Online Edition. Gale Group. 
Cardano, Gerolamo (1545). Ars Magna. 
Masotti, Arnaldo. Dictionary of Scientific Biography. ss. 595-597. 
Merino, Orlando (2006). A short history of complex numbers. 
García Venturini, Alejandro. Matemáticos Que Hicieron Historia. 
Stewart, Ian (2004). Galois Theory, Third Edition. Chapman & Hall/CRC Mathematics. 
Ore, Øystein (1953). Cardano: The Gambling Scholar. Princeton University Press. ss. 53-107.

Saint Andrews Üniversitesi (İngilizce: University of St Andrews), İskoçya'nın en eski üniversitesidir ve İngilizce konuşulan ülkelerdeki en eski üniversiteler arasında Oxford ve Cambridge'den sonraki üçüncü üniversitedir. Üniversite 1410-1413 yılları arasında kurulmuştur. 2021 yılında UK Times'a göre Birleşik Krallığın en iyi üniversitesi seçilmiştir.
İskoçya'nın doğu sahili olan, kraliyet parlamenter ilçesi Saint Andrews, Fife'de yer almakta ve 100'ü aşkın ülkeden öğrenci barındırmaktadır. Üniversitenin modern kütüphanesi ve birçok departmanı 16.000 nüfuslu ilçe merkezinde bulunmaktadır. Bu nüfusun yaklaşık 7.000'i üniversitenin öğrencilerinden oluşmaktadır. Üniversite Birleşik Krallık'taki en iyi üç üniversiteden biri durumundadır. Dünyaca tanınmış olmasının yanında akademik olarak dünyanın en iyi elli üniversitesinden biridir.
Üniversitenin değişik bölümlerinde dünyaca ünlü akademisyenler eğitim vermekte olup, birçok Amerikan ve Avrupa üniversitesi ile bağlantıları bulunmaktadır. Türk öğrenci sayısı çok azdır, bunun yanı sıra Amerikalı öğrencilerin Birleşik Krallık'ta en çok bulunduğu üniversitedir. Tarihinde ünlü politikacılar, prensler ve prensesler, ünlü akademisyenler, aktörler ve yazarlar yetiştirmiştir.

Tahrik mili bir makine elemanıdır. Temel görevi, mekanik gücü, torku ve dönme hareketini iletmektir. Genellikle, aralarındaki mesafe nedeniyle ya da aralarında göreli hareket bulunması sebebiyle doğrudan bağlanamayan aktarma organı bileşenlerini birbirine bağlamak için kullanılır.
Tork ileten elemanlar olmaları nedeniyle tahrik milleri burulma ve kayma gerilmelerine maruz kalır. Bu gerilmeler, giriş torku ile yük arasındaki farktan kaynaklanır. Bu nedenle, mil yeterli dayanımı sağlayacak şekilde tasarlanmalı; ancak aynı zamanda gereksiz ağırlıktan kaçınılmalıdır. Aksi takdirde artan kütle, sistemin ataletini olumsuz yönde etkiler.
Tahrik elemanları ve tahrik edilen elemanlar arasındaki hizalama ve mesafe değişimlerini tolere edebilmek için tahrik millerinde çoğunlukla bir veya birden fazla kardan mafsalı, çene kaplini ya da esnek kaplin kullanılır. Ayrıca bazı uygulamalarda, boy değişimine izin vermek amacıyla kamalı veya prizmatik bağlantılar da yer alabilir.

Tahrik mili terimi ilk kez 19. yüzyılın ortalarında kullanılmaya başlanmıştır. 1861 yılında Stover'a ait bir planya ve eşleştirme makinesine yönelik patentin yeniden düzenlenmiş hâlinde, makineyi hareket ettiren kayış şaftı tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak aynı terim, Stover'ın orijinal patentinde yer almamaktadır. Terimin erken dönem kullanımlarından bir diğeri yine 1861 yılında, Watkins ve Bryson tarafından geliştirilen atla çekilen biçme makinesine ait patentte görülür. Bu örnekte tahrik mili, makinenin tekerleklerinden kesme mekanizmasını çalıştıran dişli sistemine gücü ileten mil anlamında kullanılmıştır.
1890'lı yıllara gelindiğinde, Tahrik mili terimi günümüzdeki anlamına daha yakın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin 1891 yılında Battles, Climax lokomotifinde şanzıman ile bojiler arasındaki mili tahrik mili olarak adlandırmıştır. Aynı dönemde Stillman, şaft tahrikli bisikletinde krank mili ile arka aksı birbirine bağlayan mili “tahrik mili” olarak tanımlamıştır. 1899 yılında Bukey, Horse-Power adlı tasarımında, bir mafsal aracılığıyla tekerlekten hareketli makine elemanlarına gücü ileten mili bu terimle ifade etmiştir. Aynı yıl Clark, Marine Velocipede adlı aracında, dişli tahrikli ve mafsal üzerinden pervane miline güç ileten mili “tahrik mili” olarak tanımlamıştır. Crompton ise 1903 yılında geliştirdiği buharla çalışan motorlu aracında, şanzıman ile tahrik edilen aks arasında yer alan mili bu adla anmıştır.
Tahrik miline sahip ilk benzinli otomobil, 1898 yılında üretilen Renault Voiturette'tir. Amerika Birleşik Devletleri'nde benzinli bir otomobilde tahrik mili kullanan ilk firma ise Autocar olmuştur. 1901 yılında üretilen bu araç günümüzde Smithsonian Enstitüsü'nün koleksiyonunda yer almaktadır.

Tusi çifti bir matematik terimidir. Küçük bir daire onun çapının iki katı çapa sahip daha büyük bir dairenin içinde döner. Dairelerin dönüşü, küçük daire üzerindeki bir noktanın büyük dairenin çapı boyunca ileri geri hareket etmesine yol açacaktır.
Ay'ın, yani küçük daire üzerindeki bir noktanın üzerinde dolandığı küçük merkezli taşıyıcı küre, çapı bu kürenin çapının iki katı olan bir küre ile çevrelenmiştir. İçte bulunan taşıyıcı kürenin hareketi, dışta bulunan kürenin hareketine eşit ve ters yöndedir; bu nedenle, düzenek devinime geçtiğinde, küçük daire üzerindeki noktanın, yani Ay, büyük daire içerisinde çap boyunca ileri ve geri gidecek ve sonuçta bir kapalı eğri oluşturacaktır. Böylece, "Tûsî Çifti" olarak adlandırılan bu matematiksel düzenek aracılığıyla, Nasîrüddin Tûsî, Batlamyus Dizgesi'nin aksine, Yer'i Evren'in merkezinden kaydırmadan, yani Aristoteles fiziğine karşı olan dış merkezli düzeneği kullanmadan gezegen hareketlerini açıklayabilmiştir.

Tusi çifti ilk olarak 13. yüzyıl'da İslam alimi ve fizikçi Nasîrüddin Tûsî tarafından önerilmiştir,

Tusi çifti nin geliştirilmesiyle pek çok yeni matematik terimide oluşmuştur. Örneğin büyük dairenin çapı 10, küçük dairenin çapı 6 ve küçük dairenin merkezinden 5 birim uzaklığında bir nokta dikkate alınırsa bu sefer bir doğru üzerinde hareket eden bir nokra yerine, bir yıldız şekli üzerinde hareket eden bir nokta elde edilir (hipotrokoid). 

Hiposikloid

Dennis W. Duke, Ancient Planetary Model Animations 2 dış bağlantı:
An interactive Tusi couple 6 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arabic models for replacing the equant 8 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
George Saliba, "Whose Science is Arabic Science in Renaissance Europe?" 22 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Nasir al-Din al-Tusi ve bazı astranomlar üzerini bir araştırma.

Amerika Matematik Derneği (MAA), lisans düzeyinde erişilebilir matematiğe odaklanan profesyonel bir topluluktur. Üyeler arasında üniversite, kolej ve lise öğretmenleri; yüksek lisans ve lisans öğrencileri; saf ve uygulamalı matematikçiler; bilgisayar bilimcileri; istatistikçiler ve akademiden, hükûmetten, iş dünyasından ve endüstriden diğer birçok katılımcı yer almaktadır.
MAA, 1915'te kuruldu ve merkezi Washington, D.C.'nin The Dupont Circle semtinde Kuzeybatı, 1529 18. Sokak'ta bulunuyor. Organizasyon, JSTOR kayıtlarına göre dünyanın en çok okunan matematik dergisi olan American Mathematical Monthly (1894'te Benjamin Finkel tarafından kurulmuştur) dahil olmak üzere matematik dergileri ve kitaplar yayınlamaktadır.

MAA, yıllık periyotta yaz aylarında düzenlenen MathFest'e sponsorluk ve Amerikan Matematik Derneği ile birlikte her yılın Ocak ayı başlarında düzenlenen Ortak Matematik Toplantısı'na eş sponsorluk yapmaktadır. Zaman zaman Endüstri ve Uygulamalı Matematik Derneği  bu toplantılara katılır. Yirmi dokuz bölgesel şube de düzenli toplantılar yapmaktadır.

Dernek, Taylor & Francis ile ortaklaşa birden fazla dergi yayınlamaktadır:

American Mathematical Monthly, lisans öğrencilerinden araştırmacı matematikçilere kadar geniş bir kitleyi hedefleyen açıklayıcı bir yayındır.
Mathematics Magazine, özellikle genç-kıdemli seviyedeki lisans matematik öğretmenlerine yönelik açıklayıcı bir dergidir.
The College Mathematics Journal, özellikle birinci ve ikinci sınıf düzeyinde matematik lisans öğretmenlerine yönelik açıklayıcı bir yayındır.
Math Horizons, lisans öğrencilerine yönelik açıklayıcı bir dergidir.
MAA FOCUS, dernek üye bültenidir. Dernek, Matematik Bilimleri Dijital Kütüphanesi (Math DL) adlı çevrimiçi bir kaynak yayınlar. Hizmet, 2001 yılında yalnızca çevrimiçi olarak Çevrimiçi Matematik ve Uygulamaları Dergisi (JOMA-Journal of Online Mathematics and its Applications) ve bir dizi sınıf aracı olan Dijital Sınıf Kaynakları (Digital Classroom Resources) ile başlatıldı. Bunları 2004'te yalnızca çevrimiçi bir tarih dergisi olan Convergence ve 2005'te çevrimiçi bir kitap inceleme hizmeti olan MAA Reviews ve bir dizi sınıf notu olan Classroom Capsules and Notes izledi.

MAA, lisans öğrencileri için William Lowell Putnam Matematik Yarışması, çevrimiçi yarışma serileri ve orta ve lise öğrencileri için Amerikan Matematik Yarışmaları (AMC) dahil olmak üzere öğrenciler için çok sayıda yarışmaya sponsorluk yapmaktadır. Bu yarışma serisi aşağıdaki gibidir:

AMC 8: 40 dakikada 25 çoktan seçmeli soru
AMC 10 / AMC 12: 75 dakikada 25 çoktan seçmeli soru
AIME: 3 saatlik süre içinde 15 kısa cevaplı soru
USAMO / USAJMO: 6 soru, 2 gün, 9 saat, kanıta dayalı olimpiyat
Bu program aracılığıyla, seçkin öğrenciler belirlenir ve Matematik Olimpiyatları Programına katılmaya davet edilir. Sonuç olarak, altı lise öğrencisi, Uluslararası Matematik Olimpiyatları'nda ABD'yi temsil etmek üzere seçilir.

MAA aşağıdaki yirmi dokuz bölgesel bölümden oluşmaktadır:
Allegheny Mountain, EPADEL, Florida, Illinois, Indiana, Intermountain, Iowa, Kansas, Kentucky, Louisiana/Mississippi, MD-DC-VA, Metro New York, Michigan, Missouri, Nebraska – SE SD, New Jersey, Kuzey Merkez, Kuzeydoğu, Kuzey CA – NV-HI, Ohio, Oklahoma-Arkansas, Kuzeybatı Pasifik, Rocky Dağı, Denizyolu, Güneydoğu, Güney CA – NV, Güneybatı, Teksas, Wisconsin

Amerika Matematik Derneği'nin on yedi Özel İlgi Grubu (SIGMAA'lar- Special Interest Groups of the Mathematical Association of America) vardır. Bu SIGMAA'lar, ortak bir matematiksel ilgiye sahip grupları destekleyerek ve bu tür gruplar ile daha büyük matematik topluluğu arasındaki etkileşimi kolaylaştırarak MAA misyonunu ilerletmek için kurulmuştur.

MAA, Chauvenet Ödülü ve Carl B. Allendoerfer Ödülü, Trevor Evans Ödülü, Lester R. Ford Ödülü, George Pólya Ödülü, Merten M. Hasse Ödülü, Henry L. Alder Ödülü, Euler Kitap Ödülü, Yueh-Gin Gung ve Dr. Charles Y. Hu Matematiğe Üstün Hizmet Ödülü ile Beckenbach Kitap Ödülü vermektedir.

MAA, Matematik için Ortak Politika Kurulunun (JPBM-Joint Policy Board for Mathematics, http://www.jpbm.org/index.html 8 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) dört ortağından biridir ve on altı profesyonel derneğin çatı örgütü olan Matematik Bilimleri Konferans Kuruluna (CBMS-Conference Board of the Mathematical Sciences, http://www.cbmsweb.org/ 25 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) katılmaktadır.

MAA'nın ilk elli yılının ayrıntılı bir tarihi May (1972)'de yer almaktadır. II. Dünya Savaşı öncesi faaliyetlerine ilişkin bir rapor Bennet (1967)'da görülebilir. Tarihinin daha fazla detayı Case (1996)'da bulunabilir. Buna ialve olarak, MAA'nın çok sayıda bölgesel bölümü yerel tarihi sorumluluklarını yayınladı. MAA, 1915'te kuruldu. Ancak Derneğin kökleri, "Mevcut dergilerimizin çoğu, neredeyse yalnızca ortalama bir matematik öğrencisinin veya öğretmeninin ulaşamayacağı konularla ya da en azından aşina oldukları konularla ilgilenir ve eğer varsa, çok az yer, bunların çözümüne ayrılmıştır. problemler... Editörlerin bunu Amerika'da yayınlanan en ilginç ve en popüler dergi yapmak için hiçbir zahmetten kaçınmayacak." yazan Benjamin Finkel tarafından 1894 yılında American Mathematical Monthly'nin kuruluşuna kadar götürülebilir.

MAA uzun süredir katı bir kapsayıcılık ve ayrımcılık yapmama politikası izlemiştir.
Daha önceki dönemlerde, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olan aynı ayrımcılık sorunlarına maruz kaldı. 1951'de Nashville'de güneydoğudaki bir bölgesel toplantıda, yakın zamanda matematiğe seçkin hizmetlerinden dolayı MAA'nın en yüksek onurunu alan Amerikalı matematikçi ve eşit haklar aktivisti Lee Lorch tarafından kötü şöhretli bir olay kaydedildi. Lorch'un ayakta alkışlandığı 2007 MAA ödül sunumunda yapılan alıntıda şunlar kaydedildi:

Fisk Üniversitesi matematik bölümü başkanı Lee Lorch ve üç Siyah meslektaşı Evelyn Boyd (şimdi Granville), Walter Brown ve H. M. Holloway toplantıya geldiler ve bilimsel oturumlara katılabildiler. Ancak, kapanış ziyafetinin organizatörü bu dört matematikçinin çekincelerini yerine getirmeyi reddetti. (Letters in Science, 10 Ağustos 1951, s. 161-162 ayrıntıları açıklar). Lorch ve meslektaşları, AMS ve MAA'nın yönetim organlarına yazı yazarak ayrımcılığa karşı tüzük istediler. Tüzük değiştirilmedi, ancak ayrımcı olmayan politikalar oluşturuldu ve o zamandan beri sıkı bir şekilde uygulandı."
Derneğin ilk kadın başkanı Dorothy Lewis Bernstein (1979-1980) idi.

1529 18th Street, NW'de sakinlere ait olan Carriage House, 1900'lere kadar uzanıyor. 1903 yılında tamamlanan MAA Genel Merkezi'nin bulunduğu 5 katlı konaktan daha eskidir. Charles Evans Hughes, Dışişleri Bakanı (1921–1925) ve Yüksek Mahkeme Yargıcı (1910–1916 ve 1930–1941) iken evi işgal etti.
Carriage House, bugün tarihi hakkında çok az şey bilinmesine rağmen, sahipleri tarafından aile arabasını barındırmak için bir ahır olarak kullanılmış olmalı. Bir zamanlar atların ve arabaların giriş kapısı olarak kullanılan devasa kapılar vardır. Atları bağlamak için kullanılan demir halkalar hala bitişik bir binada görülebilmektedir. Carriage House, zaman periyotu için tipik olduğu gibi, bir arabacı için yaşam alanı olarak da kullanılabilirdi.

MAA başkanları:

İki Yıllık Kolejler Amerikan Matematik Derneği
Amerikan Matematik Derneği
Ulusal Matematik Öğretmenleri Konseyi
Endüstriyel ve Uygulamalı Matematik Derneği

Bennett, Albert A. (1967). "Brief History of the Mathematical Association of America Before World War II". The American Mathematical Monthly. Mathematical Association of America. 74 (1): 1-11. doi:10.2307/2314864. JSTOR 2314864. 
Lorch, Lee (1994). "The Painful Path Toward Inclusivity". 6 Eylül 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. , AMS Özel Oturumunda Lee Lorch tarafından yapılan konuşma, Cincinnati, Ocak 1994. Case (1996) olarak yeniden basılmıştır.
May, Kenneth Ownsworth (1972). "The Mathematical Association of America: its first fifty years". Mathematical Association of America. 
Case, Bettye Anne (1996). A century of mathematical meetings: Published in connection with the 100th annual meeting of the American Mathematical Society, held in Cincinnati, Jan. 1994. American Mathematical Society. ISBN 978-0821804650. 
Jackson, Allyn (2007). "MAA Prizes Presented in New Orleans" (PDF). Notices of the American Mathematical Society. 54: 641-642. 
Hamilton, Richard (2007). "MAA Prizes and Awards at the 2007 Joint Mathematics Meetings". MAA Online.  (Lee Lorch için alıntı içerir)

"MAA resmi web sitesi". 6 Şubat 1997 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Amerika Kayıtları Matematik Derneği için Bir Kılavuz, 1916-günümüz: Ana Sayfa". 21 Ağustos 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Matematik Bilimleri Dijital Kütüphanesi (MathDL)". 14 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Convergence [Yakınsama]". 13 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. MAA'nın Matematik Tarihi ve Matematik Eğitimi Dergisi (MathDL'nin bir parçası)

Art rock, rock müziğin bir alt türüdür. Deneysel ve kavramsal bir müzikal duruş takınarak, rock müziği bir ergen eğlencesinden sanatsal ifade boyutuna taşımayı amaçlar. Klasik müzik, deneysel rock, avangart ve daha sonraları caz müzikten kaynağını alır. En temel duruşlarından biri, dans etmek yerine dinlenilip düşünülmesi için besteleniyor olmasıdır. Sıklıkla elektronik efektler ve eski dönem rock müziğinin tahrik edici ritminden uzaklaşmış easy listening (kolay dinlenilir) dokuların varlığıyla kendini belli eder.
Progresif rock bazen art rock ile değişimli olarak kullanılır. Progresif rock genelde klasik eğitimli enstrümantal tekniklerle ve senfonik dokularla karakterize olurken, art rock daha zorlu, gürültülü, gelenek-dışı, deneysel ve avangart karakteriyle ön plana çıkar. Diğer bir deyişle, rock müziğini sadece albüm bazında konseptler ve sanatsal ifadelerle yüksek sanat konumuna eriştirmeye çalışmaktan ziyade, art rock, rock müziğine daha modernist, avangart bir yaklaşım getirmeyi amaçlar.
Türün en popüler dönemi erken 1970'lerde Britanyalı sanatçılar aracılığıyla gelişti. Müzik ve buna eşlik eden teatral performanslar, barındırdığı ustalık ve müzikal/söz yazımı karmaşıklığının da yardımıyla, sanata ilgili ergenler ve genç yetişkinler için çekici bir konuma erişti. Art rock, rock müziğin özel bir tarihi dönemini ifade eder: 1966–67 gibi başlayarak punk'ın 1970'ler ortasında gelişiyle son bulur. Bundan sonra bu müzik türü, 1970'ler-90'lar arasındaki popüler müzik türleriyle birleşerek evrilmeye devam eder.

Eleştirmen John Rockwell'a göre art rock, yaratıcılıkta farklılaşma hissi, klasik müzik iddiası, deneysel/avangart eğilimleriyle rock müziğin en çeşitlenen ve eklektik türlerinden biridir. Terim sıklıkla progresif rock ile eş anlamlı kullanılır. Tarihi olarak, "art rock" en az iki birbirinden farklı rock müzik türünü tanımlamak için kullanılmıştır. Bunlardan birincisi progresif rock olup ikincisi psychedelia ve hippi karşı kültürünü reddederek The Velvet Underground grubu tarafından ortaya konulan modernist/avangart yaklaşımları savunan grupların yaptığıdır. Deneme yazarı Ellen Willis bu iki tipi şöyle karşılaştırdı:

Erken 1960'lardan beri … rock and roll müzikte bolca propagandası yapılmış art-rock sentezinden (progresif rock) çok daha fazla yüksek sanatlarla ilişkilenen bir karşıt gelenek vardı; aşağı yukarı bilinçli olarak temel formel rock and roll kurallarını alarak (tıpkı pop sanatçılarının kitlesel sanatı genel malzeme kaynağı olarak kullanması gibi) bunları arıttılar, geliştirdiler, birbirine düşürdüler ve böylece … 'rock-and-roll sanatı'nı ürettiler. Her ne kadar art rock, belli belirsiz olarak rock and roll müziğin daha yerleşik sanat formları gibi olduğu/olabileceği iddiasını taşıdıysa da, rock-and-roll sanatı, rock and roll müziğin diline takıntılı bir bağlılık taşıyan ve hatta aynı ölçüde bu müziğin dilini küçümseyerek onu reddeden veya onu yumuşatıp kolaylaştırmak isteyen bir fikre dönüştü … yeni akım karşıt geleneği miras aldı.

Larry Starr ve Christopher Waterman'ın American Popular Music'i (Türkçe: Amerikan Popüler Müziği) art rock'ı "rock elementlerini Avrupa klasik müziğiyle karıştıran bir rock türü" olarak tanımladı ve King Crimson, Emerson, Lake & Palmer ve Pink Floyd gibi İngiliz grupları örnek olarak gösterdi. Türün yaygın özelliklerinden biri, şarkılardan ziyade kompozisyonlardan oluşan albüm odaklı müzik olmasıydı. Bu tarz albümlerde karmaşık ve uzun enstrümantal kısımlar, senfonik orkestrasyon gözlenmekteydi. Buna paralel olarak müzik, geleneksel olarak konsept kayıtlar şeklinde kendini gösterirken, şarkı sözleri tema olarak "hayalperest" ve siyaset odaklı olmaya meyilliydi.
Art rock ve progresif rock arasında bazı farklar öne sürülür. Art rock avangart veya deneysel müzik etkilenimleriyle "alışılmamış müzik yapısı"nı vurgularken, progresif rock klasik eğitimli enstrümantal tekniği, edebi içeriği ve senfonik özellikleri vurgular. Progresif rock'a nazaran, art rock "daha iddialı, gürültülü ve gelenek dışı" olup "daha az klasikten kaynağını alan" bir yapıdadır; avangart müzik etkilenimleri göze çarpar. Bu iki türün benzerliği ise, her ikisinin de rock müziği yeni bir sanatsal itibara taşımak isteyen Britanya kökenli çabalar olması ve konsept albümler ile rock opera gibi vokal-bazlı alanlara enstrümantal analog oluşturmasıydı.
Art rock aynı zamanda klasik biçimde şekillenen rock müziği veya progresif rock-folk müzik birleşimlerini tanımlamak için de kullanılmaktadır. Bruce Eder'in The Early History of Art-Rock/Prog Rock adlı makalesine göre "'progresif rock' veya bazen bilinen adıyla 'art rock' veya 'klasik rock'", "grupların şarkılar yerine süitler çaldığı; Chuck Berry ve Bo Diddley yerine Bach, Beethoven ve Wagner'den müzik formları ödünç aldığı; Carl Perkins veya Willie Dixon yerine William Blake veya T. S. Eliot'ın diline yakın bir dil kullandığı" müzik türüdür.

20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca sanat ve pop müziğin arasındaki sınır gittikçe daha bulanık bir hal aldı. Merriam-Webster Online Dictionary'ye göre "art rock" teriminin ilk kullanımı 1968 yılına dayanmaktadır. Pop müziğin baskın formatı olan tekliler albümlere kaymaya başlayınca birçok rock grubu büyük sanatsal ifadeler barındıran işlere heveslendi ve art rock doğmuş oldu. 1960'ların sonlarında gelişme gösterdikçe – progresif rock'ın da gelişmesine paralel olarak – art rock, deneysel rock ile beraber nam saldı.

Art rock'ta bilinen en eski figür, "klasik muazzamlık" hevesinin bir sonucu olarak Wall of Sound prodüksiyonlarında kendi bakış açısını yansıtan kayıt yapımcısı ve söz yazarı Phil Spector'dır. Biyografi yazarı Richard Williams'a göre: "[Spector] yeni bir konsept yarattı: 'baştan sona yaratıcı süreçte yönetici rol üstlenen yapımcı'. Her şeyin kontrolünü ele aldı, sanatçıları seçti, materyal üretti veya seçti, düzenlemeleri denetledi, sanatçılara nasıl ifade edeceklerini söyledi, detaylara kadar en sancılı itinayı göstererek tüm süreci yönetti ve son ürünü kendi etiketiyle yayımladı." Spector, bir performans sanatı olarak rock müziğini, sadece kayıt stüdyosunda var olan bir sanata dönüştürdü ve bu "art rock'a yol açtı".

The Beach Boys'un lideri Brian Wilson da bu sürece tümüyle dahil olan müzik yapımcılarının ilk örneklerinden biri olarak gösterilir. Spector'a benzer bir şekilde, Wilson da takıntılı bir şekilde stüdyoda inzivaya çekilerek, sahip olduğu kayıt teknolojisi ustalığının da yardımıyla yoğun emek vererek yeni ses manzaraları üretti. Biyografi yazarı Peter Ames Carlin'e göre, Wilson, "sanatın üstün potansiyelleriyle pop müziğin ana akım erişilebilirliğini bir araya getiren yeni bir art-rock"ın müjdecisiydi. 1960'ların ortasından itibaren Wilson'ın işlerinden ve The Beatles prodüktörü George Martin'den etkilenen müzik yapımcıları, kayıt stüdyolarını da beste sürecine yardımcı olabilecek bir müzik enstrümanı olarak görmeye başladı. Eleştirmen Stephen Holden, Wilson, Spector ve The Beatles'ın sıklıkla "art pop"un başlangıcına tekabül ettiğini ve bunun daha sonraları 1960'lar sonuyla beraber "ağdalı, klasik olarak eğilip bükülmüş" art rock'a dönüştüğünü ifade etti.
Yazar Matthew Bannister, "daha ne yaptığını bilen, cafcaflı art rock estetiği"nin kökenini pop sanatçısı Andy Warhol ve Warhol'un art/pop sentezine öykünen The Velvet Underground'a dayandırdı. Buna paralel olarak: "Warhol, Spector'ın yüksek kültürünü, bedenden ayrılma, 'mesafe' ve geliştirme yöntemleriyle; rock and roll gibi kitlesel kültür formlarının 'dolaysızlık' özelliğini alarak bir aşama ileri taşıdı.... Ancak Warhol'un estetiği Spector'ınkinden daha çok ve bütüncül işlenmekteydi, bu durum da eski moda bütüncül yapımcılardan tamamen postmodern ve ayrışmış pop art ilkelerine doğru bir geçişi temsil ediyordu.... Warhol'un yaklaşımı, art rock'ın her boyutunda kendine yer edindi. Yaklaşımın en görünen yanı, onun mesafeli ve ilişkiyi kesmeye yönelik duruşuydu."

Rock'ın sanata en derin dalışı 1966'da, The Beach Boys'un Pet Sounds ve The Mothers of Invention'ın Freak Out! eserleri yayımlandığında başlayarak bir on yıl boyunca devam etti. Akdemisyen Michael Johnson, "miraca yükselen rock müziğin ilk belgelenen anları"nı Pet Sounds ve The Beatles'ın Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band (1967) albümleriyle ilişkilendirdi, buna karşın Clash Music, The Velvet Underground'un 1967 yılında yayımladığı ilk albümleri The Velvet Underground & Nico'yu "orijinal art-rock kaydı" olarak gösterdi.

Gazeteci Richard Goldstein, 1960'ların ortasında Brian Wilson ile tanıştı. Bu dönemdeki anılarına göre, Wilson yaratıcı içgüdüleri konusunda fazlaca özgüvensizdi ve yaptığı şarkıların satmak için fazla "sanatsal" olmasından korkuyordu. Goldstein, bunu pop müzisyenleri arasında ortak bir özellik olarak tanımladı ve bu durumu "altmışlardaki büyük rock trajedisi" olarak nitelendirdi. Bu süreci şu şekilde anlattı: "Müzik geleneğini ihlal etmekle tamamen popüler müzik yapmak arasındaki sınır, yeterince egosu olmayan sanatçıları (Bob Dylan ve The Beatles'ın zıddı olarak) saygılı bir ret ile el mahkûmluğuna itti ve art arda birkaç düşük satışlı albüm sessizlik demekti.... Muhtaç insanlar gibi şöhret arzuladılar ama aynı zamanda sanat da yapmak istediler. Bu iki istek de bir arada başarılamayınca, kendilerini çılgın bir şaşkınlık balosunun ortasında ürperirken buldular."
Mayıs 1966'da piyasaya sürülen Pet Sounds, Wilson'ın "bütüncül ifade" talebiyle şekillenmişti. Wilson, The Beatles'ın aynı yönelimi Rubber Soul (1965) albümleriyle yaptığına inanıyordu. 1978'de biyografi yazarı David Leaf, Pet Sounds'un art rock'ı müjdelediğini yazdı, The New York Observer'a göre de "Pet Sounds, bir pop grubunun da Bernstein, Copland, Ives ve Rodgers and Hammerstein'ın eserleri gibi albüm bazlı sanat yapıtları ortaya koyabileceğini kanıtladı." Pet Sounds ayrıca ilk konsept rock albümü olarak addedildi. 1971'de, Cue dergisi şunları söyledi: "Pet Sounds'u izleyen bir buçuk yıl içerisinde, The Beach Boys, pratik olarak karşı-kültürün bütün yönlerinin öncüsü haline geldi – psychedelia, art 

Bir Fibonacci kelimesi, ikili rakamlarının (veya herhangi bir iki harfli alfabe sembollerinin) belirli bir dizisidir. Fibonacci sözcüğü, Fibonacci sayılarının tekrarlanan toplama işlemiyle oluşturulduğu gibi tekrarlanan birleştirme ile oluşturulur.
Bir Sturm kelimesi ve özellikle bir morfik kelimenin paradigmatik bir örneğidir.
"Fibonacci kelimesi" adı aynı zamanda iki tekrarlı bir olmayan sıfır ve bir dizilerinden oluşan bir resmi dil Lnin üyelerine atıfta bulunmak için de kullanılmıştır. Belirli bir Fibonacci sözcüğünün herhangi bir öneki L ye aittir, ancak diğer birçok dizge de öyledir. L, her olası uzunlukta bir Fibonacci sayısına sahiptir.

Adamczewski, Boris; Bugeaud, Yann (2010), "8. Transcendence and diophantine approximation",  Berthé, Valérie; Rigo, Michael (Ed.), Combinatorics, automata, and number theory, Encyclopedia of Mathematics and its Applications, 135, Cambridge: Cambridge University Press, s. 443, ISBN 978-0-521-51597-9, Zbl 1271.11073 .
Allouche, Jean-Paul; Shallit, Jeffrey (2003), Automatic Sequences: Theory, Applications, Generalizations, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-82332-6 .
Bombieri, E.; Taylor, J. E. (1986), "Which distributions of matter diffract? An initial investigation" (PDF), Le Journal de Physique, 47 (C3), ss. 19-28, doi:10.1051/jphyscol:1986303, MR 0866320 .
Dharma-wardana, M. W. C.; MacDonald, A. H.; Lockwood, D. J.; Baribeau, J.-M.; Houghton, D. C. (1987), "Raman scattering in Fibonacci superlattices", Physical Review Letters, 58 (17), ss. 1761-1765, Bibcode:1987PhRvL..58.1761D, doi:10.1103/physrevlett.58.1761, PMID 10034529 .
Kimberling, Clark (2004), "Ordering words and sets of numbers: the Fibonacci case",  Howard, Frederic T. (Ed.), Applications of Fibonacci Numbers, Volume 9: Proceedings of The Tenth International Research Conference on Fibonacci Numbers and Their Applications, Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, ss. 137-144, doi:10.1007/978-0-306-48517-6_14, MR 2076798 .
Lothaire, M. (1997), Combinatorics on Words, Encyclopedia of Mathematics and Its Applications, 17 (2.2 bas.), Cambridge University Press, ISBN 0-521-59924-5 .
Lothaire, M. (2011), Algebraic Combinatorics on Words, Encyclopedia of Mathematics and Its Applications, 90, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-18071-9 . Reprint of the 2002 hardback.
de Luca, Aldo (1995), "A division property of the Fibonacci word", Information Processing Letters, 54 (6), ss. 307-312, doi:10.1016/0020-0190(95)00067-M .
Mignosi, F.; Pirillo, G. (1992), "Repetitions in the Fibonacci infinite word", Informatique Théorique et Application, 26 (3), ss. 199-204, doi:10.1051/ita/1992260301991  .
Ramírez, José L.; Rubiano, Gustavo N.; De Castro, Rodrigo (2014), "A generalization of the Fibonacci word fractal and the Fibonacci snowflake", Theoretical Computer Science, cilt 528, ss. 40-56, arXiv:1212.1368 , doi:10.1016/j.tcs.2014.02.003, MR 3175078 .

A detailed and accessible description, on Ron Knott's site
Eric W. Weisstein, Rabbit Sequence (MathWorld)
YouTube'da Fibonacci Word (First 200,000 bits)

II. Friedrich (26 Aralık 1194 - 13 Aralık 1250), Hohenstaufen hanedanı, 1212 yılından beri Roma Krallığı üzerinde hak iddia eden İtalyan ve 1215 yılından beri elinde bulunduran karşı çıkılmaz hükümdar. VII. Friedrich Hohenstaufen Swabia unvanıyla Almanya Kralı, I. Federico unvanıyla ve annesinin vârisi olarak Sicilya Kralı ve Burgundy Kralı idi. Onun orijinal unvanı İtalya Sicilya Kralıdır, 1198 yılından ölünceye kadar. 1220 yılında papalık taç giyme töreninden ölünceye kadar II. Friedrich unvanıyla Kutsal Roma İmparatoru'dur. Onun diğer unvanları (kısa hayat dönem içinde) Kıbrıs Kralı ve evlilik bağı nedeni ve Altıncı Haçlı Seferi bağlantısıyla Kudüs Kralı.
Eğitilmesi ve hayatının büyük bölümü II. Rugerro'nın kızı olan annesi Konstanza'nın yanında Sicilya'da geçti. Onun imparatorluğu sık sık Papalık Devleti ile savaştaydı. Bu nedenle iki defa aforoz edilmesine ve zamanının tarihçileri tarafından iftiraya uğramasına şaşırılmamalıdır. Papa IX. Gregorius, onu bir dereceye kadar deccal olarak adlandırmaya geldi.
O, kendi zamanı içinde "Stupor mundi" ("wonder of the world") (Dünya şaheseri) olarak bilinir ve altı dil konuştuğu söylenir: Latince, Sicilya dili, Almanca, Fransızca, Yunanca ve Arapça. Çağdaş standartlara göre, Friedrich zamanının çok ilerisindeydi çünkü bilimi ve sanatları korumaya arzulu bir kişiydi.
Sicilya şiir okulunun koruyucusuydu. Onun Palermo'daki kraliyet sarayı (yaklaşık 1220 yılından ölümüne kadar) Roma dilleri ve Sicilyaca formunda ilk edebiyat kullanımını gördü. Okul ve onun şiiri edebiyat formuna önemli etkiler yaptı ve modern İtalyancanın oluşmasına katkı sağladı.

II. Friedrich Ancona yakınındaki Jesi kasabasında doğdu. Friedrich, VI. Heinrich'in oğlu idi. O, puer Apuliae (son of Apulia) (Apulia'nın oğlu) olarak da bilinir. Bazı tarihçiler kırk yaşındaki annesi Konstanza'nın oğlunun orijini hakkında doğabilecek şüpheleri ortadan kaldırmak için halk arasında kasabanın ana meydanında doğum yaptığını söylerler. Friedrich, Assisi'de vaftiz edildi.
Çocuk Friedrich, 1196 yılında Frankfurt'ta Alman Kralı olarak seçildi. Onun Almanya'daki hakları amcası olan Philip (Swabia) ve IV. Otto (Kutsal Roma İmparatoru) tarafından kabul edilmedi. Babasının VI. Heinrich'in 1197 yılında ölümünde iki yaşında olan Friedrich, resmen velisi olan Conrad Spoletolu yanında Almanya'ya doğru İtalya'da seyahat etmekteydi. Friedrich'in babasının ölüm haberi velisi Conrad Spoletolu'yla yolda iken erişti. O da hemen geri dönerek genç Friedrich'i ivedi bir şekilde Sicilya Palermo'ya annesine geri getirdi. 17 Mayıs 1198'de daha Friedrich'e iki yaşında bir çocuk iken Palermo'da yapılan bir törenle Sicilya Krallığı kralı I. Friedrich adını alarak taç giydirildi.
Annesi Konstanza, kendi kalıtsal hakkı olarak Sicilya Kraliçesi olarak Palermo'da bulunup orada hüküm sürmekte idi. Küçük çocuk yaşta oğlu Friedrich'in Sicilya Kralı ilan edilmesi ile onun yetişkinliğe ermesine kadar Krallığın efektif idaresini kendi üzerine almak için kendini kral taht naibi olarak tesis etti. Friedrich'in kral olması ile Sicilya'nın İmparatorluk ile doğrudan bağlarını çözüldü. O zaman kadar Sicilya'nın yönetiminde önemli rol oynayan ama Kutsal Roma İmparatorluk memurları olan iki Alman danışman (Markward von Annweiler ve Gualtiero da Pagliara) ülkelerine geri gönderildiler.
Konstanza'nın 1198'de ölümü üzerine, Papa III. Innocentius Friedrich'in velisi ve naibi olma görevini kendisi yüklendi ve Friedrich'in reşit olmasına kadar Sicilya'yı efektif olarak idare etti. Friedrich, 17 Mayıs 1198 yılında Sicilya Kralı olarak taç giydi.

IV. Otto Almanyalı veya Otto Brunswickli 1209'de Papa II. Innocentius tarafından Kutsal Roma-Germen İmparatoru olarak taç giydirildi. İmparator Otto Güney İtalya'da Sicilya Kralı olan Friedrich'in soylu asilleri sıkı kontrol alma politikasından korkan soylu asillerin tarafını tutmaya başladı. Yeni İmparator Alman orduları ile İtalya'yı istilaya başladı ve fazla direniş görmeden Calabria'ya kadar indi. Buna karşılık Papalık Devleti arazilerini kaybedeceğinden korkan Papa II. Innocentius Otto'nun aleyhtarı oldu. Eylül 1211'de toplanan "Nürnberg Diyeti"nde Papa'nın da desteği ile İmparator Otto aleyhtarı olan Alman prensleri Almanya Kralı olarak II. Friedrich'i seçtiler. Papa II. Innocentius aynı zamanda İmparator Otto'yu aforoz ettiğini ilan etti. Otto İtalya seferini bırakarak Almanya'ya çekilmek zorunda kaldı.
Friedrich küçük refakat ordusu ile gemi ile Gatea'ya gitti. Orada Papa ile Sicilya ve İmparatorluk unvanlarının nasıl birbirlerinden ayrılacağı hakkında anlaşmaya vardı. Birinci karası olan Konstanza'yı naip seçti. Sonra Almanya'ya gitmek üzere Lombardiya ve Engadin bölgelerinden geçerek Eylül 1212'de Almanya güneyindeki Konstanz şehrine vasıl oldu. İmparator Otto ondan birkaç saat sonra aynı mevkiye varabildi.
9 Aralık 1212'de Mainz'da II. Friedrich'e Almanya Kralı olarak taç giydirildi. Almanya Kralı olarak II. Friedrich'in hüküm ettiği bölgelerin sınırları belirsizdi. Sadece güney Almanya'da kati olarak sınırlar kabul edilmekte idi ve burada II. Friedrich tutulmakta idi. İmparator Otto ise Almanya imparator taraftarı olan Gelflerin çok olarak bulunduğu Kuzey Almanya bölgesinde güçlü idi. Papa tarafından imparator Otto aforoz edilmekle beraber bu bölgede devlet idaresini elinde tutmaktaydı. Fakat İmparator Otto Bouvine Muharebesi'de çok kesin bir yenilgiye uğradı ve kendisine miras yolu ile ailesinden geçmiş olan arazilere çekilmek zorunda kaldı. 1218'de hiçbir politik destekçisi kalmamış bir durumda iken imparator Otto öldü.
1218'de Papa'nın desteğini sağlamış olan II. Friedrich Alman prensleri tarafından yine Almanya Kralı seçildi ve 23 Temmuz 1215'te Almanya'nın üç kardinalinden birinin eli ile Aachen Katedralinde Almanya Krallık taçı giydirildi. Bu tarihten 5 yıl sonra Friedrich ile (II. Innocentius'tan 1216'da ölümünden sonra Papa seçilmiş olan) Papa III. Honorius arasında yapılan çok önemli ikili müzakerelerden sonra II. Friedrich Kutsal Roma Germen İmparatoru seçildi. 22 Kasım 1220'de Roma'da Papa III. Honorius tarafından törenle imparatorluk taçı giydirildi. Aynı zamanda II. Friedrich'in büyük oğlu olan VII. Heinrich "Romalılar Kralı" unvanını aldı.

Diğer Kutsal Roma İmparatorlarının tersine II. Friedrich Almanya'da ancak birkaç yıl kaldı. 1218'de II. Friedrich, Fransa Kralı II. Philippe ile Burgundiya Dükü III. Eudes arasında yapılmakta Fransa Champagne bölgesi için "Champagne Veraset Savaşı"'ni sona erdirmek için çabalara girişti. Bu nedenle Lorraine bölgesini istila etti; Nancy şehrini ele geçirip yaktı ve Lorraine Dükü olan I. Theobald yakalayıp onun Erard Brienneli'ye verdiği destekten vazgeçmeye zorladı. 1220'de Roma'da taç giyme töreninden sonra II. Friedrich ya Sicilya Krallığı'nda yaşadı ya da 1236'ya kadar Filistin'de Altıncı Haçlı Seferi yapmaya vaktini hasretti. 1236'da Almanya'ya son gidişi oldu. 1237'de İtalya'ya döndü. Sonra hayatının sona erene kadar on üç yıl hayatını İtalya'da geçirdi. II. Friedrich imparatoru olduğu Almanya'dan uzak kaldığı dönemlerde Almanya'da hükûmet eden resman "Romalılar Kralı" unvanlı ve Almanya Kralı olarak oğlu IV. Konrad oldu.
II. Friedrich Sicilya Kralı olarak büyük babası II. Rugerro'nin 1140'ta başlattığı "Ariano Assis" adı verilen bir seri hukuk reformu kanunun çıkartılması sürecini devam ettirip Sicilya devleti hukuk sistemini güçlü temellere oturttu. II. Friedrich'in pekiştirdiği bu hukuk reformunun ilk kısmı 1220'de imparatorluk tacını giymesinden hemen sonra hazırlanan "Capua Assisleri" adli kanunlar ile başladı ve en gelişmiş meyvesini 1231'de kanunlaştırılan "Malfi Esas Kanunu" veya diğer adı ile Liber Augustalıs kanunu ile verildi. Bu hüküm ettiği ülkenin kanunlarının hep birlikte yazılıp toplanması ile ortaya çıkan hukuk sistemi Orta Çağlar için çok ileri hukuk anlayışı getirmiştir. Bundan sonra uzun yıllar hatta yüzyıllar bu hukuk sistemin oraya çıkaran kanunlar Avrupa hukuku ve kanunları için bir ideal teşkil etmiştir. Bu kanunlarla Sicilya Krallığı bir mutlak monarşi olmaya devam etmekteydi ama devletin kanunları ve hukuku açıkça yazılı olmaktaydı. Bu yazılı hukuk diğer kaidelerin üstünde bulunmaktaydı. Bundan sonra bazı nispeten küçük değişikliklerle "Malfi Esas Kanunu" veya "Liber Augustalıs" 1819'da kadar Sicilya hukukunun temel taşı olmaya devam etti.

Misir Sultani Kamil bin Adil Selahaddin Eyyubi'nin kardeşi Sultan I. Adil'in oğlu olup zamanın Eyyubiler devletine bağlı Mısır, Suriye, Filistin doğusu ve Kudüs hakimidir. Friedrich'in hala Arap kültürünün yaşadığı Sicilya'da büyümesiyle Arapça, doğu ve İslam dini üzerinde fikir sahibi olmuştur. Etrafındaki danışmanları Arap olup, namaz vakitlerinde namazlarını dahi kılabiliyorlardı. Hatta ezan okunmasına dahi izin veriyordu. Bu sebeplerle Kamil bin Adil arkadaş olmuş, mektuplaşmalarıyla dostlukları pekişmiştir. Bu mektuplarda felsefeden, içinde bulundukları savaş haline kadar geniş bir yelpazede konuları tartışıyorlardı. İyi bir gözlemci ve hayvansever olması sebebiyle Sultan Kamil bin Adil kendisine maymun, fil gibi hayvanlar dahi göndermiştir.

Beşinci Haçlı Seferi sırasında Dimyat'ı kuşatan Haçlı orduları komuta heyeti İmparator II. Friedrich'ten yeni bir takviye beklemekteydi. Kutsal Roma-Germen İmparatoru ve Sicilya Kralı olan II. Friedrich'in yeni bir Haçlı seferi organize etmesi beklenmekte idi. Haçlıları içinde bulundukları zor durumdan kurtarmak için Papa III. Honorius Almanya Kralı ve Sicilya Kralı olan II. Friedrich'in şahsen Haçlı seferine katılması için uğraşıya geçti. Fakat II. Friedrich bu sefere katılmaya söz vermekle beraber sefere gitmekte gecikti. 1220'da Papa III. Honorius Roma'da II. Friedrich'i Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu imparatoru olarak taç giydirdi. Bu törenden önce II. Friedrich Haçlı Seferine şahsen katılmak için Papa'ya söz verdi ise de sonradan II. Friedrich Mısır'a gitmekte yine gecikti. Diğer taraftan Dimyat'taki Papalık temsilcisi olan Kardinal Pelagius zorlamaları Haçlı ordusunu büyük bir kısmı Dimyat'tan çıkarak Kahire yönünde yürüyüşe başladı. Ama bu 

Ian Nicholas Stewart  (d. 24 Eylül 1945), İngiliz matematikçi ve popüler bilim ile bilimkurgu kitapları yazarıdır. Kendisi İngiltere'deki Warwick Üniversitesi'nde Emeritus Matematik Profesörüdür.

Stewart 1945 yılında Folkestone, İngiltere'de doğdu. Folkestone'daki Harvey Gramer Okulu'nda orta öğretimin son iki yılındayken matematik öğretmeninin dikkatini çekti. Öğretmeni Stewart'ı altıncı sınıf öğrencileriyle birlikte hiçbir hazırlık yapmadan sahte A-level sınavlarına soktu; Stewart sınavda birinci oldu. Cambridge Üniversitesi'nde Churchill College, Cambridge lisans öğrencisi olarak okumak için burs kazandı ve burada Mathematical Tripos okudu ve 1966'da matematik alanında birinci sınıf Bachelor of Arts derecesi aldı. Stewart daha sonra Warwick Üniversitesi'ne gitti ve burada Brian Hartley'in danışmanlığında Lie cebirleri üzerine yaptığı doktora çalışmasını 1969 yılında tamamladı.

Doktorasının ardından Stewart'a Warwick'te akademik bir pozisyon teklif edildi. Popüler matematik açıklamaları ve afet teorisine yaptığı katkılarla tanınır.
Stewart, Warwick'teyken Manifold adlı matematik dergisinin editörlüğünü yapmıştır. Ayrıca 1991'den 2001'e kadar Scientific American dergisi için "Mathematical Recreations (Matematiksel Rekreasyonlar)" adlı bir köşe yazdı. Bu, Martin Gardner, Douglas Hofstadter ve A. K. Dewdney gibi eski köşe yazarlarının çalışmalarını takip etti. Toplamda "Scientific American" için 96 köşe yazısı yazdı ve bu yazılar daha sonra Math Hysteria, How to Cut a Cake: And Other Mathematical Conundrums ve Cows in the Maze kitaplarında yeniden basılmıştır.
Stewart, Almanya (1974), Yeni Zelanda (1976) ve ABD'de (Connecticut Üniversitesi 1977-78, Houston Üniversitesi 1983-84) misafir akademik görevlerde bulunmuştur.
Stewart, Jim Collins ile birlikte yazdığı, birleştirilmiş osilatörler ve hayvan yürüyüşlerinin simetrisi üzerine bir dizi etkili makale de dahil olmak üzere 140'tan fazla bilimsel makale yayınlamıştır.
Stewart, Jack Cohen ve Terry Pratchett ile Pratchett'ın Discworld eserine dayanan dört popüler bilim kitabında işbirliği yapmıştır. 1999 yılında Terry Pratchett, Warwick Üniversitesi'nin Terry Pratchett'a onursal derece verdiği aynı törende hem Jack Cohen hem de Profesör Ian Stewart'ı "Görünmeyen Üniversite'nin Onursal Büyücüleri (Honorary Wizards of the Unseen University)" yaptı.
Mart 2014'te Ian Stewart'ın iPad uygulaması Incredible Numbers by Professor Ian Stewart App Store'da yayınlandı. Uygulama Profile Books ve Touch Press ile ortaklaşa üretilmiştir.

Do Dice Play God? The Mathematics of Uncertainty (2019), Profile Books.
What's the use ?: How mathematics shapes everyday life? (2021), Basic Books.
What's the use ?: The Unreasonable Effectiveness of Mathematics (2021), Profile Books.

Easy Programming for the ZX Spectrum (1982), Robin Jones ile birlikte, Shiva Publishing Ltd., 978-0-906812-23-5
Computer Puzzles For Spectrum & ZX81 (1982), Robin Jones ile birlikte, Shiva Publishing Ltd., 978-0-906812-27-3
Timex Sinclair 1000: Programs, Games, and Graphics, Robin Jones ile birlikte, Birkhäuser, 978-3-7643-3080-4
Spectrum Machine Code (1983), Robin Jones ile birlikte, Shiva Publishing Ltd., 978-0-906812-35-8
Further Programming for the ZX Spectrum (1983), Robin Jones ile birlikte, Shiva Publishing Ltd., 978-0-906812-24-2
Gateway to Computing with the ZX Spectrum (1984), Shiva Publishing Ltd., 978-1-85014-053-5

The Science of Discworld, Jack Cohen ve Terry Pratchett ile birlikte
The Science of Discworld II: The Globe, Jack Cohen ve Terry Pratchett ile birlikte
The Science of Discworld III: Darwin's Watch, Jack Cohen ve Terry Pratchett ile birlikte
The Science of Discworld IV: Judgement Day, Jack Cohen ve Terry Pratchett ile birlikte

Catastrophe Theory and its Applications, Tim Poston ile birlikte, Pitman, 1978. 0-273-01029-8.
The Foundations of Mathematics, 2. bas., Ian Stewart, David Tall. Oxford University Press, 2015. 978-0-19-870643-4
Algebraic number theory and Fermat's last theorem, 4th Edition, Ian Stewart, David Tall. Chapman & Hall/CRC, 2015 978-1-49-873839-2
Complex Analysis, 2nd Edition, Ian Stewart, David Tall. Cambridge University Press, 2018. 978-1-10-843679-3
Galois Theory, 5th Edition, Chapman & Hall/CRC, 2022 978-10-3210159-0 Galois Theory Errata for 3rd Edition

Wheelers, Jack Cohen ile birlikte (kurgusal)
Heaven, Jack Cohen ile birlikte, 0-446-52983-4, Aspect, Mayıs 2004 (kurgusal)

Stewart, 1995 yılında Michael Faraday Madalyası almış ve 1997 yılında Royal Institution Christmas Lecture "The Magical Maze" konulu bir konferans vermiştir. Stewart 2001 yılında Fellow of the Royal Society olarak seçilmiştir. Stewart 2008 yılında Christopher Zeeman ödülünün ilk sahibi olmuştur. Madalyası, Londra Matematik Derneği (LMS-London Mathematical Society) ve Matematik ve Uygulamaları Enstitüsü (IMA-Institute of Mathematics and its Applications) tarafından matematiği teşvik etme çalışmaları nedeniyle ortaklaşa verilmiştir.

Stewart, 1970 yılında Avril ile evlendi. Avril'in hemşirelik eğitimi aldığı sırada kiraladığı evdeki bir partide tanıştılar. İki oğulları var. Hobilerini bilimkurgu, resim, gitar, balık tutmak, jeoloji, Mısırbilim ve şnorkelle dalış olarak sıralıyor.

Mathematics Genealogy Project'te Ian Stewart (matematikçi)
personal webpage
Michael Faraday prize winners 2004–1986
Directory of Fellows of the Royal Society: Ian Stewart
Prof Ian Stewart at Debrett's People of Today
What does a Martian look like? Jack Cohen and Ian Stewart set out to find the answers
Ian Stewart on space exploration by NASA
Ian Stewart on Minesweeper one of the Millennium mathematics problems 8 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Press release about Terry Pratchett "Wizard Making" of Jack Cohen and Ian Stewart at the University of Warwick
Interview with Ian Stewart on the Science of Discworld series
Audio Interview with Ian Stewart on April 25, 2007 from WINA's Charlottesville Right Now
Podcast series with Ian Stewart on the history of symmetry
A Partly True Story initially published in: Scientific American, Feb 1993
"The Joy of Mathematics – A conversation with Ian Stewart", Ideas Roadshow, 2013
"In conversation with Ian Stewart", Chalkdust Magazine, 2016

Keith J. Devlin (d. 16 Mart 1947, Hull, Birleşik Krallık) İngiliz matematikçi ve popüler bilim yazarı.

Devlin, Stanford Üniversitesi Beşeri Bilimler ve Teknolojileri İleri Araştırma Enstitüsü'nün (H-STAR, Human-Sciences and Technologies Advanced Research Institute) ortak kurucularından biri ve murahhas üyesi, bununla birlikte Stanford Media X üniversite-endüstri araştırma ortaklık programının ortak kurucularındandır. Ayrıca Dil ve Enformasyon Araştırmaları Merkezi'nde kıdemli araştırmacı ve Stanford Üniversitesi'nde matematik profesörüdür.
National Public Radio'da Weekend Edition Saturday (Haftasonu Baskısı Cumartesi) programında yorumcu olarak yer almakta ve burada The Math Guy olarak adlandırılmaktadır.
2011 yılı itibarıyla, 31 kitabın yazar listesinde yer almaktadır. Kitapların çoğu, birçok akademik çalışmaya zıt olarak, genel kamuoyunun sesi olmayı amaçlamıştır.
Devlin ayrıca, ilk kez "Goodbye, Descartes" adlı kitabının son bölümünde dile getirdiği, soft matematik konseptinin de yaratıcısıdır.

The Unfinished Game: Pascal, Fermat, and the Seventeenth-Century Letter that Made the World Modern. Basic Books. 2008. ISBN 978-0465009107. 
Gary Lorden ile birlikte The Numbers Behind NUMB3RS: Solving Crime with Mathematics. Plume. 2007. ISBN 0452288576. 
The Math Instinct: Why You're a Mathematical Genius (Along with Lobsters, Birds, Cats, and Dogs). Thunder's Mouth Press. 2006. ISBN 156025839X. 
The Millennium Problems: the Seven Greatest Unsolved Mathematical Puzzles of Our Time. Basic Books. 2002. ISBN 0465017304. 
The Math Gene: How Mathematical Thinking Evolved and Why Numbers Are Like Gossip. Basic Books. 2000. ISBN 0465016197. 
Mathematics: The New Golden Age. Columbia University Press. 1999. ISBN 023111639X. 
The Language of Mathematics: Making the Invisible Visible. Holt Paperbacks. 1998. ISBN 0805072543. 
Mathematics: The Science of Patterns. Holt Paperbacks. 1996. ISBN 0805073442. 
The Joy of Sets: Fundamentals of Contemporary Set Theory. Springer. 1993. ISBN 0387940944. 
Logic and Information. Cambridge University Press. 1991. ISBN 0521499712. 
Constructibility. Springer. 1984. ISBN 3540132589. 

Ortak Politika Kurulu Matematik İleşim Ödülü (Joint Policy Board for Mathematics Communications Award)
2007 Bilimi Popülerleştirdiği için Carl Sagan Ödülü (Carl Sagan Prize for Science Popularization)
2004  Matematik dalında Uluslararası Pisagor Ödülü,matematik bilimlerinde en açıklayıcı metin kategorisinde The Millennium Problems adlı eserin İtalyanca çevirisi için

Devlin'in Stanford'daki websitesi
Devlin's Angle — column at the Mathematical Association of America
Radio interview on Philosophy Talk
The Unfinished Game, Google Authors talk, October 9, 2008.9 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mathematics Genealogy Project sayfasında Devlin 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Microsoft Word, 1983 yılında geliştirilmiş olan merkezi Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan ve Bill Gates'in sahibi olduğu yazılım firması Microsoft tarafından Microsoft Windows ve Apple Macintosh işletim sistemleri tabanında çalışmak üzere yazılan ve dağıtımı yapılan bir sözcük işlemci programıdır. Microsoft Word Viewer ve Office Online, Word'ün sınırlı özelliklere sahip ücretsiz sürümleridir. İnternet tabanlı en güncel sürümü Microsoft 365 olan uygulamanın yazılım versiyonu ise Microsoft Word 2024'tür. İçinde bulunan detaylı metin biçimlendirme seçenekleri, ayrıntılı tablo, şekil ve grafik oluşturma başarıları nedeniyle, kendi türünde şu anda dünyadaki en popüler yazılımlardan biridir.

Microsoft yazılımları listesi
Word'de işletim parametresi sınırlamaları ve belirtimleri

Resmî site
Microsoft World 1.1a Kaynak Kodları16 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mimar Sinan (Osmanlıca: معمار سينان; y. 1488/1490 – 17 Temmuz 1588) veya Koca Mi'mâr Sinân Ağa ya da doğum adıyla Sinaneddin Yusuf veya Abdulmennan oğlu Sinan (Osmanlıca: قوجه معمار سنان آغا), Osmanlı İmparatorluğu'nda Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde baş mimar, mühendis ve matematikçiydi. Edirne'deki Selimiye Camii, Büyükçekmece'deki Kanunî Sultan Süleyman Köprüsü ve Višegrad'daki Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü dâhil olmak üzere 300'den fazla büyük yapının inşasını gerçekleştirdi. Ayrıca medreseler, külliyeler ve köprüler gibi daha küçük ölçekli projeler de tasarladı. Yetiştirdiği öğrenciler, İstanbul'daki Sultanahmet Camii ve Mostar'daki Mostar Köprüsü'nü inşa etti.
Bir taş ustasının oğlu olan Sinan, 1511'de Yavuz Sultan Selim döneminde Yeniçeri Ocağı'na alındı ve teknik eğitim görerek askerî mühendis oldu. 1514'te Çaldıran Muharebesi'ne, 1517'de ise Ridâniye Muharebesi'ne katıldı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Belgrad Seferi, Rodos Seferi ve Mohaç Meydan Muharebesi'nde görev aldı. Bu süreçte önce Yayabaşılığa, ardından Zemberekçibaşılığa ve son olarak Başteknisyenliğe terfi etti. Yeniçeri seferlerine katılarak mimari ve mühendislik bilgisini geliştirdi; tahkimatlar, yollar, köprüler ve su kemerleri gibi askerî altyapı projelerinde uzmanlaştı. Yaklaşık elli yaşındayken Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarlığına atandı. Orduda edindiği teknik deneyimi, görkemli dini yapılar ile çeşitli sivil yapıların inşasında kullandı ve bu görevde yaklaşık elli yıl hizmet verdi.
Mimar Sinan'ın başyapıtı Edirne'deki Selimiye Camii, en ünlü eseri ise İstanbul'daki Süleymaniye Camii'dir. Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarı olarak geniş bir ekibe liderlik etti ve birçok yetenekli yardımcı yetiştirdi. Bu isimler arasında Sultanahmet Camii'nin mimarı Sedefkâr Mehmed Ağa ve Mostar'daki Mostar Köprüsü'nün mimarı Mimar Hayreddin yer alır. Osmanlı mimarisinin klasik döneminin en büyük ustası kabul edilen Sinan, Batı'da Michelangelo ile karşılaştırılır. Mimar Sinan'ın eserleri, mimarlık tarihinde en etkili yapılar arasında gösterilir.

Sinaneddin Yusuf, Kayseri'nin Agrianos (günümüzdeki Ağırnas) köyünde Ermeni veya Rum ya da Hristiyan Türk, olarak doğduğu düşünülmektedir. 1511'de Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul'a gelmiş Yeniçeri Ocağına alınmıştır.

 "Bu değersiz kul, Sultan Selim Han'ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup, Kayseri sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlanmıştı. Acemi oğlanlar arasından sağlam karakterlilere uygulanan kurallara bağlı olarak kendi isteğimle dülgerliğe seçildim. Ustamın eli altında, tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde,Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü artırdım. İstanbul'a dönerek zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım."

Abdulmennan oğlu Sinan, Mimar olarak Yavuz Sultan Selim'in 1514 Çaldıran Savaşı, 1517 Mısır seferine katıldı. 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. 1522'de Rodos Seferine Atlı Sekban olarak katılıp, 1526 Mohaç Meydan Muharebesi'nden sonra, gösterdiği yararlılıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfi ettirildi. Sonraları Zemberekçibaşı ve Başteknisyen oldu.
1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın İran Seferi sırasında Van Gölü'nde karşı sahile gitmek için Mimar Sinan iki haftada üç adet kadırga yapıp donatarak büyük itibar kazandı. İran Seferinden dönüşte, Yeniçeri Ocağı'nda itibarı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle, 1537 Korfu, Pulya ve 1538 Moldova seferlerine katıldı. 1538 yılındaki Karaboğdan Seferinde ordunun Prut Nehri'ni geçmesi için köprü gerekmiş bataklık alanda günlerce uğraşılmasına karşın köprü kurulamamış görev Kanuni'nin veziri Damat Çelebi Lütfi Paşa'nın emriyle Abdulmennan oğlu Sinan'a verilmiştir.

Hemen adı geçen suyun üstüne bir güzel köprünün yapımına başladım. 10 günde yüksek bir köprü yaptım. İslam ordusu ile bütün canlıların şahı, sevinçle geçtiler.
Köprünün yapımından sonra Abdulmennan oğlu Sinan 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra 49 yaşında Başmimarlık görevine atanır.

Yeniçeri ocağındaki yolumdan ayrılacak olma düşüncesi elem verse de sonunda yine mimarlığın camiler inşa edip birçok dünya ve ahret muradına vesile olacağını düşünüp kabul ettim.

1538 yılında Hassa başmimarı olan Sinan, başmimarlık görevini Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat zamanında 49 yıl süre ile yapmış Mimar Sinan'ın, mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar: Halep'te Husreviye Külliyesi, Gebze'de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul'da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir. Halep'teki Hüsreviye Külliyesinde, tek kubbeli cami tarzı ile, bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilave edilerek yan mekânlı cami tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarlarının İznik ve Bursa'daki eserlerine uyulmuştur. Külliyede ayrıca, avlu, medrese, hamam, imaret ve misafirhane gibi kısımlar bulunmaktadır. Gebze'deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür. Külliyede cami, türbe ve diğer unsurlar ahenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami, medrese, sübyan mektebi, imaret, darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliyede cami, diğer kısımlardan tamamen ayrıdır, Mimar Sinan'ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul'daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzade Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir. Süleymaniye Camii, Mimar Sinan'ın İstanbul'daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde, 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır.
Mimar Sinan'ın en büyük eseri ise, 86 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" diye takdim ettiği, Edirne'deki Selimiye Camiidir (1575). Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573'te Ayasofya'nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bugünlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkânların yıkımını sağladı. İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul'un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir. Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü, onun aynı zamanda mütevazı kişiliğini de yansıtmaktadır. Mühür şöyledir:

"El-fakiru l-Hakir Ser Mimaranı Hassa"(Değersiz ve muhtac kul, Saray özel mimarlarının başkanı)
Eserlerinin bir kısmı İstanbul'dadır. 1588'de İstanbul'da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'nin yanında kendi yaptığı sade türbeye defnedilmiştir.
Mimar Sinan Türbesi, İstanbul Müftülüğünün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda, iki caddenin kesiştiği noktada Fetva Yokuşu başında sağda, Süleymaniye Camii'nin Haliç duvarının önünde, beyaz taşlı sade bir türbedir. Mezarı 1935 yılında Türk Tarihini Araştırma Kurumu üyeleri tarafından kazılmış ve kafatası incelenmek üzere alınmış ancak sonraki restorasyon kazısında kafatasının yerinde olmadığı görülmüştür.
1976'da Uluslararası Astronomi Birliği'nin aldığı kararla Merkür'deki bir krater Sinan Krateri olarak isimlendirilmiştir.

Mimar Sinan 81 cami, 51 mescit, 55 medrese, 26 darül-kurra, 17 türbe, 17 imarethane, 3 darüşşifa (hastane), 5 su yolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 375 eser yapmıştır. Ayrıca, Edirne ilindeki Selimiye Camii Dünya Kültür Mirası listesindedir.

1976'da Merkür'de keşfedilen bir kratere Uluslararası Astronomi Birliği tarafından, Mimar Sinan'a ithafen ''Sinan'' adı verildi.
İstanbul'da bulunan bir devlet üniversitesine 1982 yılında "Mimar Sinan Üniversitesi" adı verildi. 2003 yılında adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak değiştirildi.
Mimar Sinan'ı konu alan çok sayıda roman ve tiyatro oyunu yayınlanmıştır. Abidin Dino'nun Sinan ve Arthur Stratton'un Sinan isimli biyografik romanları en bilinenler arasındadır.
2003 yapımı Hürrem Sultan dizisinde Mehmet Çerezcioğlu tarafından canlandırılmıştır.
2011 yapımı Muhteşem Yüzyıl dizisinde birkaç bölüm Gürkan Uygun tarafından canlandırılmıştır.
2021'de Sinan Operası bestelendi.

“Dünya durdukça, eserlerimi gören aklı selim sahiplerinin, çabamın ciddiyetini göz önünde bulundurarak, bunlara insaf ile bakacaklarını ve beni hayırlı dualarla anacaklarını umarım, inşallah.” El-Fakir Sinan, Ser Mimaran-ı Hassa

Britannica'da Sinan maddesi (İngilizce)
Mimar Sinan: Eserleri ve hayatını konu alan site 2 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mimar Sinan: Hayatı Eserleri ve Çalışmaları
Turgut Cansever, Mimar Sinan Albaraka Türk Y., İstanbul 2009.
Gülru Necipoğlu, The Age of Sinan, Princeton University Press, 2009. (İngilizce)
Reha Günay, Mimar Sinan, YKY, İstanbul 2005.
Sai Mustafa Çelebi, (haz.:Develi, Samih Rifat) Yapılar Kitabı (Tezkiretül Bünyan ve Tezkiretül Ebniye, Mimar Sinan'ın Anıları, tıpkıbasım, çevriyazı, eleştirel basım Hayati, Koçbank Y., İstanbul 2002.
Doğan Kuban, Çağlar Boyunca Türkiye Sanatının Anahatları, YKY, İstanbul 2004.

Muhasebe, bir işletmenin varlıkları ve kaynakları üzerindeki mali nitelikteki bilgileri kayıt, sınıflandırma, özetleme, analiz etme ve yorumlama gibi fonksiyonlar ile takip eden bilimsel bir sistemdir.
En yaygın muhasebe türleri denetim muhasebesi, bütçe, maliyet muhasebesi, adli muhasebe, çevresel muhasebe, finansal muhasebe, fon muhasebesi, devlet muhasebesi, yönetim muhasebesi, sosyal muhasebe, vergi muhasebesi'dir.

Yazının Mezopotamya'da icadı ile toplanan vergilerin kaydedilmesi yan yana gitmiştir. İran, Mısır, Babil ve Roma döneminden kalma muhasebe kayıtları bulunmuştur.
Ticari hesapların parmak ya da abaküs ile yapılmasından vazgeçilip, cebir ile ve her aşamasının yazılı kayıt altına alınması batıda Fibonaccinin büyük eseri Liber Abaci kitabı ve onun daha kısa ve daha popüler versiyonunda, tüccar babasıyla arap şehirlerine yaptığı gezilerde görüp öğrendiği, kâğıt üzerinde hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerini anlatmasıyla başlamıştır. Bunun İtalya'da kabul buluşunun ticari sebebi hesap yapanla kayıt edenin aynı kişi olması sayesinde daha az adam çalıştırma ve hesapların sonradan da kontrol olanağı sayesinde daha çok çalışan idare edebilme idi.
Daha sonra bu kayıtlarla ilgili sanat ve onun kuralları geliştirildi. Bankacılık ve sigortacılık mesleklerinin ortaya çıkışı bu döneme rastlar. Çift kalem muhasebe tekniği Orta Çağ'da önce Orta doğuda sonra Avrupa'da kullanılır oldu.
Türkiye'de muhasebe cumhuriyetin ilanından sonra 1932 yılında kanunlara girmiş, uzun yıllar ve uğraşlar sonucunda AB standartları kalitesine getirilmiştir.

Muhasebeye neden gerek duyulduğu, hangi ihtiyaçlara çözüm olarak getirildiği ve kimlere hitap ettiği şöyle sıralanabilir:

DEVLET: Kanun şart koşar, çünkü devletin ticaret yapılabilmesi için sağladığı huzur, altyapı (örn. yol, para, şirket tüzel kişilik altyapısı) ve ticareti düzenleyen kanunlar, anlaşmazlıklarda hâkimlik gibi hizmetleri sürdürmek için gerekli geliri vergi olarak alırken adaletli davranabilmesine yarar.
İDARECİLER: İş karmaşık ise, başkalarını çalıştırmak gerekiyorsa iş sahibi, ortakları ve diğer yöneticilerce istenir, çünkü çalışanların yaptıklarını kontrol etmeye, hangi yapılanın daha kârlı hangisinin zarara sebep olduğunu anlamaya, daha da güzel sonuçlar yönünde daha hesaplı düzeltmeler yapmaya olanak verir. Günlük telaş içinde fark edilmesi mümkün olmayan ama uzun süreyi kapsayan yüksek sayıda veriye (bkz. büyük veri) örn. istatistik analiz veya yapay zekâ uygulayarak toplu bakıldığında farkına varılabilecek öngörülmesi güç olan bilinmezlerin farkına varmaya olanak verir. Ayrıca karmaşık bir işletmenin günlük işleyişinde örn. vadeli ödemeler ve tahsilat konularında kurumsal hafıza işlevi görür.
SAHİPLERİ: Bir gün işletmenin kendisinin değeri söz konusu olursa (işletmeyi devretme, ortak olma, ortakların ayrılması, veraset, boşanma ve sözleşmeli evlilikte gerekebilen ortak mülkte pay hesabı gibi durumlarda) değerin saptanması için gerekli olan, işletmenin sahip olduğu kıymetler, alacaklar, borçlar ve olağan dönemsel girdi, çıktı, getiri gibi verilere muhasebe sayesinde ulaşılır.
DİĞER İLGİLİLER: İşletmenin faaliyetleri ile devlet, sahipleri ve idarecileri dışında, işletme için önemli başkaları da çeşitli sebeplerden ilgileniyor olabilirler. Bunlara da (örn. büyük borçlanmada karşı taraf, büyük müşteriler, nüfuzlu komşular, çevreciler, çoğu çalışanlar, iş müracaatı planlayanlar, işletmenin kullandığı iş gücünün tedarikçileri, ham madde tedarikçileri ya da hisselerinin ticaretinin aktörleri ya da onları yönlendirebilecek olanlar) değerlendirme ve müzakere için kesin verilerle destek sağlar.

Muhasebenin temel kavramları ya da geçerliliğinin sürekliliğini devamlı gözettiği prensipleri şunlardır:

Bu kavram, muhasebenin işlevini yerine getirme hususundaki sorumluluğunu belirtmekte ve muhasebenin kapsamını, anlamını, yerini ve amacını göstermektedir. Sosyal sorumluluk kavramı; muhasebenin organizasyonunda, muhasebe uygulamalarının yürütülmesinde ve mali tabloların düzenlenmesi ve sunulmasında; belli kişi veya grupların değil, tüm toplumun çıkarlarının gözetilmesi ve dolayısıyla bilgi üretiminde gerçeğe uygun, tarafsız ve dürüst davranılması gereğini ifade eder. Kâr eden şirket müdürün isteği üzerine zarar etmiş bir şirket haline gelemez.

Bu kavram, işletmenin sahip veya sahiplerinden, yöneticilerinden, personelinden ve diğer ilgililerden ayrı bir kişiliğe sahip olduğunu ve o işletmenin muhasebe işlemlerinin sadece bu kişilik adına yürütülmesi gerektiğini öngörür. örneğin: işletme sahibinin kendisine ait bir elektrik faturasını işletmenin bir gideriymiş gibi kaydedemez. işletme gerçek kişilerden ayrı bir kişiliktir, bu kişilik ise tüzel kişiliktir.

Bu kavram, işletmelerin faaliyetlerini bir süreye bağlı olmaksızın sürdüreceğini ifade eder. Bu nedenle işletme sahiplerinin ya da hissedarlarının yaşam süreleriyle bağlı değildir. İşletmenin sürekliliği kavramı maliyet esasının temelini oluşturur. 
Bu kavramın, işletmeler açısından geçerliliğinin bulunmadığı veya ortadan kalktığı durumlarda ise, bu husus mali tabloların dipnotlarında açıklanır.

Dönemsellik kavramı, işletmenin sürekliliği kavramı uyarınca sınırsız kabul edilen ömrünün, belli dönemlere bölünmesi ve her dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden bağımsız olarak saptanmasıdır. Gelir ve giderlerin tahakkuk esasına göre muhasebeleştirilmesi, hasılat, gelir ve kârların aynı döneme ait maliyet, gider ve zararlarla karşılaştırılması bu kavramın gereğidir
Bu kavramın, işletmeler açısından geçerliliğinin bulunmadığı veya ortadan kalktığı durumlarda ise, bu husus mali tabloların dipnotlarında açıklanır.

Parayla ölçülme kavramı, parayla ölçülebilen iktisadi olay ve işlemlerin muhasebeye ortak bir ölçü olarak para birimiyle yansıtılmasını ifade eder.
Muhasebe işlemleri ulusal para birimine göre yapılır.

Maliyet esası kavramı; para mevcudu, alacaklar ve maliyetinin belirlenmesi mümkün veya uygun olmayan diğer kalemler hariç, işletme tarafından edinilen varlık ve hizmetlerin muhasebeleştirilmesinde, bunların elde edilme maliyetlerinin esas alınması gereğini ifade eder.

Bu kavram, muhasebe kayıtlarının gerçek durumu yansıtan ve usulüne uygun olarak düzenlenmiş objektif belgelere dayandırılması ve muhasebe kayıtlarına esas alınacak yöntemlerin seçilmesinde tarafsız ve önyargıısız davranılması gereğini ifade eder.

Tutarlılık kavramı, muhasebe uygulamaları için seçilen muhasebe politikalarının, birbirini izleyen dönemlerde değiştirilmeden uygulanması gereğini ifade eder. İşletmelerin mali durumunun, faaliyet sonuçlarının ve bunlara ilişkin yorumların karşılaştırılabilir olması bu kavramın amacını oluşturur. Tutarlılık kavramı, benzer olay ve işlemlerde, kayıt düzenleri ile değerleme ölçülerinin değişmezliğini ve mali tablolarda biçim ve içerik yönünden tek düzeni öngörür. Geçerli nedenlerin bulunduğu durumlarda, işletmeler, uyguladıkları muhasebe politikalarını değiştirebilirler. Ancak bu değişikliklerin ve bunların parasal etkilerinin mali tabloların dipnotlarında açıklanması zorunludur.

Tam açıklama kavramı, mali tabloların bu tablolardan yararlanacak kişi ve kuruluşların doğru karar vermelerine yardımcı olacak ölçüde yeterli, açık ve anlaşılır olmasını ifade eder.
Mali tablolarda finansal bilgilerin tam olarak açıklanması yanında, mali tablo kalemleri kapsamında yer almayan ancak alınacak kararları etkileyebilecek, gerçekleşmesi muhtemel olaylara da yer verilmesi bu kavramın gereğidir.

Bu kavram, muhasebe olaylarında temkinli davranılması ve işletmenin karşılaşabileceği risklerin göz önüne alınması gereğini ifade eder. Örneğin, ileri bir tarihte bedeli tahsil edilmek üzere bir mal veya hizmet satılırsa hemen gelir olarak kaydedilmemeli, tahsilat yapıldıktan sonra kaydedilmelidir. Aynı şekilde bir gider veya zarar kesinleşmese bile ortaya çıktığında bunun için karşılık ayrılmalıdır.

Önemlilik kavramı, bir hesap kalemi veya mâli bir olayın nispî ağırlık ve değerinin mali tablolara dayanılarak yapılacak değerlemeleri veya alınacak kararları etkileyebilecek düzeyde olmasını ifade eder. Önemli hesap kalemleri, finansal olaylar ve diğer hususların mali tablolarda yer alması zorunludur.

Özün Önceliği kavramı, işlemlerin muhasebeye yansıtılması ve değerlendirmelerinin yapılmasında biçimlerinden çok özlerinin dikkate alınması gerektiğini belirtir.
İşlemlerin biçimleri ile özleri paraleldir, bazı durumlarda farklılıklar ortaya çıkabilir. Bu durumda, özün biçime önceliği esastır.

Kaydetme
Sınıflandırma
Özetleme
Raporlama

Genel Kabul Görmüş Muhasebe İlkeleri
Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu
Kosten- und Leistungsrechnung
Büyük Dörtlü (muhasebe)
Muhasebe yazılımı
Maliyet ve performans muhasebesi
Kayıt tutma
Mali bilanço
Fatura
Şirketler
Vergi

Random House, Inc. Random House, Türkçe olarak "Rastgele Ev" isimli dünyanın en büyük İngiliz yayınevi. Büyük bir Alman medya kuruluşu olan Bertelsmann'a satıldı.

Random House resmî web sitesi13 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Random House Group resmî web sitesi
Verlagsgruppe Random House resmî web sitesi24 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Random House, Kanada resmî web sitesi14 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Random House Avustralya resmî web sitesi31 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Random House Yeni Zelanda resmî web sitesi11 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Random House Hindistan resmî web sitesi24 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Random House Mondadori, İspanya resmî web sitesi
Random House Mondadori, Meksika resmî web sitesi2 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Selimiye Camii, Osmanlı padişahı II. Selim döneminde Mimar Sinan'ın yaptığı ve Osmanlı'nın önceki başkenti Edirne'de bulunan bir külliyedir. Mimar Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" şeklinde nitelendirdiği Selimiye Camii, gerek Mimar Sinan'ın, gerek Osmanlı mimarisinin en önemli eserleri arasındadır.
Caminin kitâbesine göre, yapımına 1568 (Hicrî: 976) yılında başlanmıştır. Caminin 27 Kasım 1574 Cuma günü açılması planlanmış olsa da ancak II. Selim'in ölümünün ardından 14 Mart 1575'te ibadete açılmıştır.
Mülkiyeti, Sultan Selim Vakfı'ndadır. Bugün şehrin merkezinde bulunan caminin yapıldığı alanda inşasına Süleyman Çelebi devrinde başlanan, Yıldırım Bayezid devrinde geliştiririlen Edirne'nin ilk sarayı (Saray-ı elik) ve Baltacı Muhafızları haremi bulunmaktaydı. Kaynaklarda söz konusu bu alandan Sarıbayır ya da Kavak Meydanı isimleriyle de bahsedilir.
2000'de UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine dahil edilen Selimiye Camii ve külliyesi, 2011'de ise Dünya Mirası olarak tescil edildi.

Sultan'ın caminin yapılacağı şehir olarak neden Edirne'yi seçtiği kesin olarak bilinmemektedir. Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde padişahın rüyasında İslam peygamberi Muhammed'i gördüğünü ve onun kendisinden Kıbrıs'ın fethi anısına bir cami yaptırmasını istediğini yazmıştır. Ancak caminin yapımına başlanmasından üç yıl sonra 1571'de fethedildiği bilindiğinden bu iddianın doğruluk payı olamaz. Bu konudaki daha gerçekçi yorumlarda ise o dönemde İstanbul'da yeni bir büyük camiye ihtiyaç duyulmadığı, Edirne'nin Rumeli'deki Osmanlı egemenliğinin merkezi konumunda olduğu ve Selim'in gençlik yıllarından beri şehre ayrı sevgi beslediğine dikkat çekilir.

Bir tepe üzerinde bulunan Selimiye'de daha önceki hiçbir camide ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmıştır. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre yüksekliğinde, 31,25 metre çapında, tek bir lebi ile örtülmüştür. Kubbe, 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Kasnak, filayaklarına 6 metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır. Mimar Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.

Caminin dört köşesinde bulunan, her biri özel üç şerefeli 380 santimetre çapındaki minareler 70,89 metre yüksekliğindedir. Minarelerin alem dahil yükseklikleri bazı kaynaklara göre 84, bazılarına göreyse 85 metredir. Cümle kapısının iki yakınındaki minarelerin şerefelerine üç ayrı yoldan çıkılır. Diğer iki minare tek merdivenlidir. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin oymaları ise kabarıktır. Minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi gösterir. Bu caminin en büyük özelliği Edirne'nin her tarafından görülmesidir.

Caminin mermer, çini ve hat işçilikleri de önemlidir. Yapının içi İznik çinileriyle süslüdür. Büyük kubbenin tam altındaki hünkar mahfili, 12 mermer sütunludur ve 2 metre yüksekliktedir. Çinilerin bir kısmı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında, Rus generali Mihail Skobelev tarafından sökülerek Moskova'ya götürülmüştür.

Yapının, kuzeye, güneye ve avluya açılan 3 kapısı vardır. İç avlu, revaklar ve kubbelerle süslüdür. Avlunun ortasında mermerden özenle işlenmiş bir şadırvan vardır. Dış avluda ise sıbyan mektebi, darül kurra, darül hadis, medrese ve imaret bulunmaktadır. Sıbyan mektebi günümüzde çocuk kütüphanesi, medrese ise müze olarak kullanılmaktadır. Geçmişte cami meşalelerle aydınlatılmakta idi. Meşalelerden çıkan is, hava akımı oluşturmak üzere özel olarak yapılan bir delikten dışarı çıkmaktaydı.

Caminin müezzin mahfilinin mermer ayaklarından birinin altında ters bir lale motifi bulunmaktadır. Rivayete göre, caminin yapılacağı arsa üzerinde bir lale bahçesi bulunmaktaydı. Bu arsanın sahibi, başlarda arsasının satılmasını istememiştir. En sonunda, Mimar Sinan'dan camide bir lale motifi olmasını isteyerek arsasını satmıştır. Mimar Sinan da lale motifini ters olarak yapmıştır. Lale motifi bu arsada bir lale bahçesi olduğunu, ters olması ise sahibinin tersliğini temsil etmektedir.

28 Haziran 2011 Salı günü, Paris'te yapılan UNESCO Dünya Mirası Komitesi toplantısında Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi'nin Dünya Mirası Listesi'ne adaylığını değerlendirdi ve komite oybirliğiyle Selimiye Camii ve Külliyesi'nin Dünya Mirası listesine girmesine karar verdi.
Böylelikle Drina Köprüsünden sonra bir Osmanlı eseri daha Dünya Mirası Listesi'ne girmiş oldu.

 OpenStreetMap'te Selimiye Camii ile ilgili coğrafi veriler  
Selimiye Cami 19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sinan'a Saygı Projesi internet sitesi, Sinan ve eserleri ile ilgili kapsamlı bilgi
Sinan'ın kaleminden Selimiye Cami 30 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Süleymaniye Camii, İstanbul'un Üçüncü Tepesi üzerinde yer alan bir Osmanlı imparatorluk camisidir. Kanuni Sultan Süleyman'ın (h. 1520-1566) emriyle inşa edilen cami, imparatorluk baş mimarı Mimar Sinan tarafından tasarlandı. Bir yazıtta, yapının temelinin 1550'de atıldığı ve 1557'de açılışının yapıldığı belirtilmektedir; ancak külliyenin inşaatı muhtemelen bu tarihten birkaç yıl sonrasına kadar sürdü.
Süleymaniye Camii, İstanbul'un en tanınmış simgelerinden biri olup, Üçüncü Tepe'deki konumundan Haliç ve çevresine hâkim geniş bir manzara sunar. Osmanlı mimarisinin başyapıtları arasında kabul edilen yapı, Mimar Sinan'ın en önemli eserlerinden biridir. Aynı zamanda İstanbul'daki Osmanlı dönemine ait en büyük cami olma özelliğini taşır. Diğer Osmanlı imparatorluk camileri gibi Süleymaniye Camii de, medreseler, imaret, dârüşşifâ, sıbyan mektebi, hazîre ve çeşitli sosyal yapıları içeren geniş bir külliyenin parçasıdır. Caminin kıble duvarının arkasında yer alan kapalı mezarlıkta, Kanuni Sultan Süleyman ile eşi Hürrem Sultan'ın sekizgen planlı türbeleri bulunmaktadır.
Süleymaniye Camii ve çevresindeki koruma alanı, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan “İstanbul'un Tarihî Alanları”nın dört bileşeninden biridir ve (i), (ii), (iii) ve (iv) numaralı kültürel kriterler kapsamında korunmaktadır. Tarihi Yarımada içinde yer alan bu bölge, farklı dönemlerde çeşitli koruma statülerine kavuştu: 1981'de kentsel ve tarihi koruma alanı olarak ulusal kayıtlara geçti, 1995'te ise Arkeolojik, Kentsel Arkeolojik, Tarihi ve Kentsel Sit Alanı olarak yeniden tescil edildi. Alan içerisinde, anıtsal yapılar ve sivil mimarlık örnekleri de dâhil olmak üzere 920 tescilli mülk bulunmaktadır.

Süleymaniye Camii klasik Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden biridir. Yapımından günümüze dek İstanbul'da yüzü aşkın deprem gerçekleşmesine karşın, caminin duvarlarında en ufak bir çatlak oluşmamıştır. Dört fil ayağı üzerine oturan caminin kubbesi 53 m yüksekliğinde ve 27,5 m çapındadır. Bu ana kubbe, Ayasofya'da da görüldüğü gibi, iki yarım kubbe ile desteklenmektedir. Kubbe kasnağında 32 pencere bulunmaktadır. Cami avlusunun dört köşesinde birer minare bulunmaktadır. Bu minarelerin camiye bitişik iki tanesi üçer şerefeli ve 76 m yüksekliğinde, cami avlusunun kuzey köşesinde son cemaat yeri giriş cephesi duvarının köşesinde bulunan diğer iki minare ise ikişer şerefeli ve 56 m yüksekliğindedir. Camii, içindeki kandil islerini temizleyecek hava akımına uygun inşa edilmiştir. Yani cami içinde, yağ lambalarından çıkan islerin tek bir noktada toplanmasını sağlayan bir hava akımı yaratacak şekilde inşa edilmiştir. Camiden çıkan isler ana giriş kapısının üzerindeki odada toplanmış ve bu isler mürekkep yapımında kullanılmıştır.

28 revakın çevrelediği cami avlusunun ortasında dikdörtgen şeklinde bir şadırvan bulunmaktadır. Caminin kıble tarafında içinde Kanuni Sultan Süleyman'ın ve eşi Hürrem Sultan'ın bulunduğu bir hazire mevcuttur. Kanuni Sultan Süleyman'ın türbesinin kubbesi yıldızlarla donanmış gökyüzü imajını vermesi için, içeriden, metalik plakalar arasına yerleştirilmiş pırlantalarla (elmaslarla) süslenmiştir.
Cami süslemeleri açısından sade bir yapıya sahiptir. Mihrap duvarındaki pencereler vitraylarla süslüdür. Mihrabın iki tarafındaki pencereler üzerinde yer alan çini madalyonlarda Fetih Suresi, caminin ana kubbesinin ortasında ise Fatır Suresi, 41. ayeti yazılı bulunmaktadır. Caminin hattatı Hasan Çelebi'dir.
Süleymaniye Camii'nin 4 minaresi vardır. Bunun nedeni Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefinin de Osmanlı'nın onuncu padişahı olduğunun bir işaretidir.
Osmanlı külliyeleri içinde Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük külliye Süleymaniye külliyesidir. Külliye İstanbul yarımadasının Haliç, Marmara, Topkapı Sarayı ve Boğaziçi'ni gören ortadaki en yüksek tepesinde inşa edilmiştir. Cami, medreseler, darüşşifa, darülhadis, çeşme, darülkurra, darüzziyafe, imaret, hamam, tabhane, kütüphane ve dükkânlardan meydana gelen külliyede Mimar Sinan'ın türbesi dış avlu duvarlarının karşısında mütevazı küçük bir yapıdır. Tiryakiler Çarşısı'nı iki medrese çevreler, arkasındaki yolda iki küçük ev vardır.
"Tiryakiler Çarşısı adını taşıyan ince uzun meydanın bir cephesini oluşturan ufki tek katlı medreselerde, her kubbenin alatında bir pencereyle belirlenen iç odaların imaretleri, aza razı bir zahit tavrı içindeki cephesi, Mimar Sultan Külliyesi'ndeki medrese duvarı pencerelerinin ve kubbe dizilerinin tezyini düzenini hatırlatır."
Anakubbenin kemeri, Sinan tarafından kemeri kübra, (kudret kemeri) diye adlandırılmıştır. Cami avlusunun platformu, Haliç tarafındaki yoldan yüksektedir.

Evliya Çelebi'nin anlatımıyla caminin yapımı şöyle olmuştur: "Bütün Osmanlı ülkesinde ne kadar bin mükemmel üstad mimar yapı ustası işçiler ve taşçılar ve mermer işleyenler varsa hepsini toplayıp üç yıl bütün ayakları bağlı forsa temelini yerin altına indirdiler. Üç senede binanın temeli yeryüzüne yükselip bina meydana çıktı. Bir yıl sonra II. Bayezid'in prensesine (hiza ipi) göre mihrab kondu. Dört tarafına duvarlarını kubbe aralarına varıncaya kadar 3 yıl yükselttiler. Ondan sonra metin güçlü dört paye üzerine yüksek kubbeyi yaptılar. Süleymaniye Camii'nin ne yolda şekillendiği, bu ulu camiin kubbenin mavi tasının ta üst tepesi Ayasofya kubbesinden yuvarlak ve yedi meliki arşın yüksek cihanı kaplayan bir kubbedir. Bu eşsiz kubbenin dört ayağından başka camiin solunda ve sağında dört tane somaki mermer sütun vardır ki her biri onar Mısır hazinesi değerindedir... Ama Allah bilir bu kırmızı renkli dört somaki sütunun cihanın dört köşesinde benzeri yoktur, ellişer arşın yüksekliğinde güzel sütunlardır...Mihrab ve minber üzerinde olan renk renk camlar Serhoş İbrahim'in işidir. Her cam parçasında nice kerre yüzbin parçanın renk renk hurda camlarla çiçekler ve Allah'ın güzel adlarıyla süslenmiş camlardır ki, bunlar kara ve deniz seyyahları arasında dünyaca övülmektedir, felekte bunların eşi görülmemiştir...mermeri işleyen üstad ince sütun üzerine bir müezzin mahfili yapmıştır ki guya cennet mahfillerindendir...mihrabın üzerinde Karahisari hattıyla Zekeriya ne zaman bulunduğu mihraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu (Ali İmran: 37) ayeti zehebi laciverd ile yazılmıştır.
Ve mihrabın sağında ve solunda burma, zıh zıh yapma sütunlar ve yine orada bir adam boyu halis bakır ve halis altunla cilalanmış şamdanların üzerinde yirmişer kantar kafuri balmumları.camiin sol köşesinde sütun üzere bir yüksek makam, Hünkar mahfili vardır, ...dört sütun payelerin köşelerinde dört tane aşırhan maksurecikleri var... camiin iki tarafında yan suffaları var...yine bu suffalara eş ince sütunların üzerinde deryaya nazır ve sağ tarafı çarşuya bakan katlar...cemaat çok olduğu zaman bu suffalarda ibadet ederler...mübarek gecelerde kandiller yakarlar hepsi yirmi iki bin kandil ve asılmış avizeler. Bu camiin içinde geride Kıble Kapusu tarafındaki iki payelerde bir çeşme vardır. ve bazı taklar altında Üst Hazine Maksureleri.

Bu caminin içinde ve dışında olan Ahmed Karahisari hattı bugün de ne yazılmıştır ne yazılsa gerektir. İlkin büyük kubbenin ta ortasında şöyle yazılıdır: "Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. Andolsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa, kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O, halîmdir, çok bağışlayıcıdır." (Fatır 41). Mihrab üzerindeki yarım kubbenin içinde... (Enam 79) ayeti. Ve dört payelerin köşesinde Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin yazılmıştır. Ve minberin sağındaki pencere üstünde... (Cin 18) ayeti yazılıdır. Üst pencereler üzerinde Allah'ın güzel adları yazılıdır.
Ve bu camiin 5 kapusu vardır. Sağ tarafta imam kapusu, sol tarafta hünkar mahfili, altında vüzera kapusu ve iki yan kapuları var, sol yan kapu üzerinde (Rad 24)yazılıdır, kıble kapusu üzerinde sol taraftaki kitabenin içinde Ketebehu Ahmed el Karahisari sene..deyü tahrir olunmuştur.
Camii şerifin adı geçen babı saadetlerine ve haremi latifin üç tane yüce kapusuna ayak taş merdivenle çıkılır ve inilir...ve bu avlunun dört yanına nazır hepsi.. adet pencerelerdir, demirci ustası Davudi sanat gösterüp öyle örs vurmuş ki, bu zamana kadar cilasına bir zerre toz tesir etmeyüp puladı nahçevani gibi parlak pencerelerdir. Ve bu pencereler üzere bütün camlar...ortasında ibret verici bir havuz vardır... avlunun kıble kapusu bütün kapulardan yüksek bir sanatlı babı saadettir ki yeryüzünde bu kapuya benzer beyaz ham mermer eşikli ve kat kat girişme zıhlı çengelli ve medeneli bir kapu görülmüş değildir, bütün ham mermerdir...Ve bu camiin dört tane minarelerinin evsafı var ki her biri bir ezanı Muhammedi makamıdır...dört minare on tabaka...sol taraftaki üç şerefeli minareye Cevahir minaresi derler...ve bu camiin iki tarafında kırkar tane abdest tazeleycek muslukları vardır.

Temelinin atılışındaki metanet ve köşesinde olan zarafet ve güzellik eserleri ve her türlü sanatlar insanı büyüleyen görünüşü, bu camiin içinde ve dışında vardır. Hatta bina tamamlanınca Koca Mimar Sinan şunu der: 'Padişahım sana bir cami inşa ettim ki kıyamet gününde Hallacı Mansur yeryüzünde Makalidi Cibal Demavend dağlarını Hallacın yayından pamuk gibi attığında bu caminin kubbesinde Mansur'un yay kirişi önünde çevgan topu gibi bu rütbe senasını medh eder.
Mihrab önünde bir ok atımı yerde bir gülistanı nısfı cihen hıyaban içinde, Süleyman Han'ın meşhedi -toprağı nur olsun-bir yüksek kubbe altında görülür.
Caminin üç tarafında bir kat dış avlu daha vardır ki iki yanı birer at menzili kum sahrasıdır, türlü türlü ulu çınarlar, salkım söğütler, servi ve ıhlamur ve karaağaçlar, dışbudak ağaçları ile süslenmiş bir büyük avludur ki üç yanı hepsi pencereli duvarlar ve hepsi on adet kapu...Şark tarafına bakan hamam kapusu..merdivenle hamama varılır amma bu tarafta avlunun duvarı olmayup İstanbul şehrini temaşa için bir kenarset alçak duvar çekilmiştir. Cümle cemaat orada durup Hünkar Sarayı, Üsküdar'ı, Boğazhisar'ı, Beşiktaş'ı, Tophane ve Galata

Öklid'in Elementleri (bazen: Elementler, Yunanca: Stoicheia) İskenderiyeli Antik Yunan Öklid'e (MÖ. 325–MÖ. 265) atfedilmiş 13 geometri kitabı bütünüdür. Öklid'in Elementler'i, tanımlar, aksiyomlar, önermeler ve bu önermelerin ispatlarından oluşur. Konuları iki ve üç boyutlu şekillerde öklidyen geometri, sayı teorisini, perspektif, konik kesitler, küresel geometri ve kuadrik yüzeyleri içerir. En eski geniş çaplı matematiksel tez olan Elementler hala ders kitabı olarak kullanılmaktadır. Kitapta kullanılan aksiyomatik yöntem birçok filozof ve matematikçiyi etkilemiştir.
Elementler, her kitabında belitler ve tanımlar seti ile başlar. Sonra bu belitlerden çıkardığı önermeleri sadece cetvel ve pergel kullanarak adımlarını göstererek ispat eder. Çarpma ve sayılar bile geometrik bir biçimde kullanılmış ve ispat edilmiştir. Her önermede kullanılan şekillerin çizilişi önceki önermelerin birinde gösterilmiştir.
19.yüzyıla kadar "geometri" olarak sadece öklidyen geometri biliniyordu ve mümkün olan tek geometri olarak kabul ediliyordu. 19. yüzyılda ise beşinci belit olan "paralel doğrular hiçbir zaman kesişmez" kabulünün yapılmadığı, hiperbolik ve eliptik açılardan oluşan Öklit Dışı Geometri keşfedilmiştir.

1. kitap, 5 belit ve 5 genel geçer bilgiyi içerir. Pisagor teoremi, alanların ve açıların eşitliği, paralellik, üçgenin iç açılar toplamı ve birçok geometrik şeklin çizilmesini içerir.
2. kitap, "geometrik cebir" olarak da isimlendirilebilen dörtgenlerin eşliğini içerir ve altın oranın ve düz çizgilerden oluşan herhangi bir şekille eşit alana sahip bir karenin nasıl çizilebileceğini göstererek biter.
3. kitap, çemberlerle ilgilenir: merkez bulma, açılar, teğetler, bir noktanın kuvveti. Ayrıca Thales teoremini de içerir.
4. kitap, iç çember ve 4,5,6 ve 15 kenarlı düzgün çokgen çizimini gösterir.
5. kitap, uzunluklarla ilgilidir, yüksek ihtimal Eudoxus tarafından ortaya atılan oranlar teoremlerini ispatlar.
6. kitap, benzerlikle ilgilidir.
7. kitap, sayı teorisiyle ilgilidir: bölünebilirlik, asal sayılar, EBOB, EKOK.
8. kitap, tam sayı örüntülerinin varlığı ve çizilmesi ile ilgilidir.
9. kitap, önceki iki kitabın önermeleri ile asal sayıların sonsuzluğunu ispatlar ve tüm çift tam kare sayıların oluşturulabileceğini gösterir.
10. kitap, tam kare olmayan sayıların kareköklerinin irrasyonelliğini ispatlar ve Pisagor üçlüleri oluşturan bir denklem ortaya atar.
11. kitap, 6.kitabı katı cisimlere uygular: diklik, paralellik, hacim ve paralel dörtgen prizmaların benzerlikleri.
12. kitap, konilerin, piramitlerin ve silindirlerin hacimlerini integrasyonun atası olan tüketme yöntemini kullanarak detaylı inceler ve örneğin bir koninin hacminin, ona karşılık gelen silindirin hacmine oranının üçte biri olduğunu ispatlar. Bir kürenin hacminin, yarıçapının küpüyle orantılı olduğunu göstererek sonlanır.
13. kitap, bir kürenin içine 5 Platonik cismi çizer ve kenarlarının uzunluğunu kürenin çapına oranlar.

1460'lar: Regiomontanus (eksik)
1482: Erhard Ratdolt (Venedik) birinci baskı
1533: Simon Grynäus tarafından
1557: Jean Magnien tarafından Pierre de Montdoré [Stephanos Gracilis tarafından gözden geçirildi], (sadece önermelerin özgün Yunan ve Latin çevirisini içerir)
1572: Commandinus (Latince baskısı)
1574: Christoph Clavius

1505: Bartolomeo Zamberti (Latince)
1543: Niccolò Tartaglia (İtalyanca)
1543: Venturino Ruffinelli (İtalyanca)
1557: Jean Magnien ve Pierre de Montdoré, gözden geçiren Stephanus Gracilis (Yunancadan Latinceye)
1558: Johann Scheubel (Almanca)
1562: Jacob Kündig (Almanca)
1562: Wilhelm Holtzmann (Almanca)
1564-1566: Pierre Forcadel de Béziers (Fransızca)
1570: Henry Billingsley (İngilizce)
1572: Commandinus (Latince)
1575: Commandinus (İtalyanca)
1576: Rodrigo de Zamorano (İspanyolca)
1594: Typografia Medicea (Nasir al-Din al-Tusi'nin Arapça çevirisinden)
1604: Jean Errard de Bar-le-Duc (Fransızca)
1606: Jan Pieterszoon Dou (Hollandaca)
1607: Matteo Ricci, Xu Guangqi (Çince)
1613: Pietro Cataldi (İtalyanca)
1615: Denis Henrion (Fransızca)
1617: Frans Van Schooten (Hollanda)
1637: L. Carduchi (İspanyolca)
1639: Pierre Hérigone (Fransızca)
1651: Heinrich Hoffmann (Almanca)
1651: Thomas Rudd (İngilizce)
1660: Isaac Barrow (İngilizce)
1661: John Leeke ve Geo. Serle (İngilizce)
1663: Domenico Magni (İtalyan Latin)
1672: Claude François Milliet Dechales (Fransızca)
1680: Vitale Giordano (İtalyanca)
1685: William Halifax (İngilizce)
1689: Jacob Knesa (İspanyolca)
1690: Vincenzo Viviani (İtalyanca)
1694: Ant. Ernst Burkh v. Pirckenstein (Almanca)
1695: C. J. Vooght (Hollanda)
1697: Samuel Reyher (Almanca)
1702: Hendrik Coets (Hollandaca)
1705: Charles Scarborough (İngilizce)
1708: John Keill (İngilizce)
1714: Chr. Schessler (Almanca)
1714: W. Whiston (İngilizce)
1720: Jagannatha Samrat (Nasir al-Din al-Tusi'nin Arapça çevirisinden Sanskritçe)
1731: Guido Grandi (İtalyanca için özet)
1738: Ivan Satarov (Fransızcadan Rusçaya)
1744: Mårten Stromer (İsveççe)
1749: Dechales (İtalyanca)
1745: Ernest Gottlieb Ziegenbalg (Danimarkaca)
1752: Leonardo Ximenes (İtalyanca)
1756: Robert Simson (İngilizce)
1763: Pubo Steenstra (Hollandaca)
1768: Angelo Brunelli (Portekizce)
1773-1781: J. F. Lorenz (Almanca)
1780: Shklov Baruk Schick (İbranice)
1780: Baruch Ben-Yaakov Mshkelab (İbranice)
1781: 1788: James Williamson (İngilizce)
1781: William Austin (İngilizce)
1789: Pr. Suvoroff nad Yos. Nikitin (Yunancadan Rusça)
1795: John Playfair (İngilizce)
1803: H. C. Linderup (Danimarkaca)
1804: François Peyrard (Fransızca)
1807: Józef Czech (Yunanca, Latince ve İngilizce basımlara dayalı Lehçe)
1807: J. K. F. Hauff (Almanca)
1818: Vincenzo Flauti (İtalyanca)
1820: Midilli Benjamin (Çağdaş Yunanca)
1826: George Phillips (İngilizce)
1828: Joh. Josh ve Ign. Hoffmann (Almanca)
1828: Dionysius Lardner (İngilizce)
1833: ES Unger (Almanca)
1833: Thomas Perronet Thompson (İngilizce)
1836: H. Falk (İsveççe)
1844-1845-1859: PR Bråkenhjelm (İsveççe)
1850: F. A. A. Lundgren (İsveççe)
1850: H. A. Witt ve M. E. Areskong (İsveççe)
1862: Isaac Todhunter (İngilizce)
1865: Sámuel Brassai (Macarca)
1873: Masakuni Yamada (Japonca)
1880: Vachtchenko-Zakhartchenko (Rusça)
1897: Thyra Eibe (Danimarkaca)
1901: Max Simon (Almanca)
1907: František Servit (Çekçe)
1908: Thomas L. Heath (İngilizce)
1939: R. Catesby Taliaferro (İngilizce)
2009: Irineu Bicudo (Brezilya Portekizcesi)
2019: Ali Sinan Sertöz (Türkçe)

W. W. Rouse Ball (1908). A short account of the history of mathematics. ISBN 978-0-486-20630-1. 
Thomas Little Heath (1956). The Thirteen Books of the Elements. 0-486-60088-2 (vol. 1), 0-486-60089-0 (vol. 2), 0-486-60090-4 (vol. 3), Heath'in yetkin çevirisine ilaveten kapsamlı tarihsel araştırma ve metin boyunca ayrıntılı yorumları içerir. 
Carl Benjamin Boyer (1968). A History of Mathematics. ISBN 978-0-471-54397-8.

Ölçme ya da ölçüm, bilinmeyen bir büyüklüğün aynı türden olan, ancak bilinen bir büyüklükle kıyaslanmasına denir. Diğer bir deyişle, bir uzunluğun, bir alanın, bir kapasitenin veya herhangi bir olgunun belirli bir birim cinsinden hesaplanmasıdır. Bunun için standart ölçü birimleri kullanılır. Sonucu belirtmek için sayısal değer ve birimden oluşan bir Dünyada bilim ve ticaret alanında en fazla kullanılan ölçüm sistemleri: İngiliz-Amerikan ölçüm sistemi (imperial system) ve Metrik ölçüm böylece yayılmış olarak renk ölçümü olmaktadır.

Metrik sistem uzunluk-ağırlık ve zaman ölçüm birimlerine bağlı olarak "mks" ya da "cgs" olarak da adlandırılır.
Örneğin Türkiye'de, metrik sistem kullanılır. Uzunluğun ölçülmesi için metre, zamanın ölçülmesi için saniye ve dakika kullanılır.
Ölçüm esnasında ölçüm hataları oluşabilmektedir.Bu nedenle ölçüm ile birlikte ölçüm hatası da belirtilebilir. Bu hata artı veya eksi yönde olabilir. Örneğin 2,53 metre artı eksi 0,1 metre gibi.

Ölçme tekniği, evrende var olan olayları kontrol altına almanın ve yönetebilmenin temel bilimidir. Karşılaştırma yöntemlerine dayanır, fiziksel büyüklükleri temel alır. Fiziksel büyüklüklerin matematik ile tanımlanıp, kontrol edilmelerine imkân verir. Herkes öğrenimi esnasında veya hayatta sürekli ölçüm cihazları ile karşılaşır.
Günümüzde nanometre 1 metrenin milyarda biri ölçüsüne kadar küçük değerler insan hayatına girmiş, insan hücresi ve atomun bilinmeyen küçük parçacıkları dahi aranır hale gelmiştir. Ölçme tekniği hayatın gerçeğini bulmada en önemli yol göstericidir. Günümüzde bilinen ölçüm teknikleri bilimsel gelişmelerin gerisinde kalmış ve bilimsel gelişmelerin teknolojiye dönüştürülmesi için yeni ölçüm teknik ve sistemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Örneğin sürtünme değeri artık akış süresi ile ölçüldüğünde sürtünmesizliği ifade edememekte ve atomsal iç titreşimlerden yararlanılmaktadır. Yanma konusunda bilinen referanslar değişmekte yeni ölçüm değer ve karşılaştırma referans parametreleri değişmektedir. Bunlar en önemli teknolojik gelişmelerin ancak ölçüm sistemlerinin geliştirilmesinden sonra ortaya çıkabildiği de bir gerçektir. Hayatta da insanların dahi çeşitli özellikleri artık ölçülebilmekte ve çok önemli kararların alınmasında direkt etkili olmaktadırlar.
Ölçme konusu çok geniş bir konu olduğu içi kısıtlı tutulmuştur.

Basınç ölçümü, sıcaklık ölçümü, seviye ölçümü, ağırlık ölçümü, akış ölçümü, zaman ölçümü, renk ölçümü, nem ölçümü, viskozite ölçümü, yoğunluk ölçümü, pH ölçümü, iletkenlik ölçümü, gürültü ölçümü, radyasyon ölçümü, vakum ölçümü, gerilim ölçümü, akım ölçümü alan şiddeti ölçümü.

Sayı teorisinde, asal çarpanlara ayırma bir bileşik sayının, çarpıldıklarında yine aynı sayıyı verecek şekilde, bir ve kendisi dışındaki bölenlerine ayrılmasıdır.
Sayılar çok büyük olduğunda, kuantum olmayan hızlı bir algoritma bilinmemektedir. 2009 yılında sonuçlanan bir çalışmada bir grup araştırmacı 232 basamaklı bir sayıyı (RSA-768), yüzlerce makineyi iki yıl boyunca çalıştırarak çarpanlarına ayırmışlardır. Bu problemin varsayılan zorluğu, kriptografi alanında sıkça kullanılan RSA gibi algoritmaların tasarımında çok önemli bir yere sahiptir. Bu problem, eliptik eğriler, cebirsel sayı teorisi ve kuantum hesaplama gibi matematik ve bilgisayar biliminin birçok alanında önem arz etmektedir.
Belli uzunluktaki her sayının çarpanlara ayrılma zorluğu aynı değildir. Çarpanlara ayrılması en zor sayılar (halihazırda bilinen teknikler ışığında) yarı asallar, yani iki asal sayının çarpımı şeklinde yazılabilen sayılardır. Bu sayılardan ikisi de büyük, mesela 2000 bit uzunluğunda ve rastgele, birbirleriyle yakın uzunlukta (fakat çok yakın değil, çünkü böyle sayılar için Fermat'ın çarpanlara ayırma metodu kullanılabilir) olacak şekilde seçildiği takdirde, en hızlı çarpanlara ayırma algoritmaları en hızlı bilgisayarlarda dahi çalışsa pratikte kullanılabilecek bir hızda çözüme ulaşamamaktadır. Çarpanlara ayrılacak sayının asal çarpanlarının bit uzunlukları arttıkça algoritmanın çalışma süresi şiddetli biçimde artmaktadır.
RSA gibi çok sayıda kriptografik protokol bu problemin veya bir benzerinin zorluğuna dayanmaktadır. Bir başka deyişle eğer bir sayıyı hızlı bir şekilde çarpanlara ayırma algoritması bulunsaydı, RSA tabanlı açık anahtar kriptografisi güvenliğini yitirirdi.

Aritmetiğin temel teoremi gereğince, her pozitif tam sayı asal çarpanlarına tek bir biçimde ayrılır (1 için özel bir duruma gerek yoktur, boş çarpım tanımının olması yeterlidir). Fakat, aritmetiğin temel teoremi bu çarpanların nasıl bulunacağı konusunda bir şey söylemez; sadece var olduklarını söyler.
Genel bir çarpanlara ayırma algoritması verildiğinde, bu algoritmayı tekrar tekrar uygulamak suretiyle herhangi bir tam sayı asal çarpanlarına kadar ayrılabilir. Fakat özel bir amaca yönelik bir çarpanlara ayırma algoritması için bu söz konusu değildir çünkü bu özel algoritma daha ayrıştırmanın sonraki adımlarındaki daha küçük çarpanlara ayırma problemlerinde işe yaramayabilir veya çok yavaş çalışabilir. Mesela deneme bölmesi N = 2 × (2521 − 1) × (2607 − 1) için 10N sayısını hızlı bir biçimde 2 × 5 × N olarak çarpanlara ayırır ama N sayısını hızlı bir biçimde çarpanlarına ayıramaz.

Çarpanlarına ayrılması en zor tam sayılar birbirine yakın uzunluktaki iki büyük asal sayının çarpımı şeklinde olanlar, bir başka deyişle yarıasallardır. Tam da bu yüzden kriptografide bu sayılar kullanılmaktadır. Halihazırda çarpanlarına ayrılmış en büyük yarıasal 232 basamaklı, 768-bitlik bir sayıdır. (12 Aralık 2009) Çeşitli araştırma enstitülerinin ortak çalışmasıyla yapılan bu işlem, iki yıl sürmüş ve tek çekirdekli bir 2.2 GHz AMD Opteron bilgisayarın 2000 yıl çalışmasına denk bir işlem gücüne mal olmuştur. Diğer tüm çarpanlara ayırma rekorları gibi bu rekor da genel sayı cismi eleme (GNFS) algoritmasının son derece optimize bir şekilde yüzlerce makine üzerinde çalıştırılmasıyla tamamlanabilmiştir.

Eğer b bitlik büyük bir sayı yaklaşık aynı uzunlukta iki asal sayının çarpımı ise, yayınlanmış hiçbir algoritma bu sayıyı polinomsal zamanda (yani belli bir k değeri için Yani O(bk) zamanda) çarpanlarına ayıramamaktadır. Tüm pozitif ε değerleri için O((1+ε)b)'den daha hızlı yani üstel-altı zaman algoritmalarsa yayınlamış bulunmaktadır. GNFS algoritmasıyla "b"-bitlik bir yarıasalın çarpanlarına ayrılması için yayınlanmış olan en iyi asimptotik çalışma zamanı,

  
    
      
        O
        
          (
          
            exp
            ⁡
            
              (
              
                
                  
                    (
                    
                      
                        
                          
                            
                              
                                
                                  64
                                  9
                                
                              
                            
                          
                        
                      
                      b
                    
                    )
                  
                  
                    
                      1
                      3
                    
                  
                
                (
                log
                ⁡
                b
                
                  )
                  
                    
                      2
                      3
                    
                  
                
              
              )
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle O\left(\exp \left(\left({\begin{matrix}{\frac {64}{9}}\end{matrix}}b\right)^{1 \over 3}(\log b)^{2 \over 3}\right)\right)}
  
tür.
Sıradan bir bilgisayar için, GNFS 100 basamaktan daha büyük sayılarda çalışmak üzere yayınlanmış en iyi algoritmadır. Fakat bir kuantum bilgisayarı için, Peter Shor 1994 yılında polinomsal zamanda çözüme ulaşan bir algoritma keşfetmiştir. Eğer gelecekte büyük bir kuantum bilgisayarı inşa edilebilirse bu keşif kriptografi açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Shor algoritması "b"-bitlik bir girdi için sadece O(b3) zaman ve O(b) yer gerektirmektedir. 2001 yılında, 7-kübitlik bir kuantum bilgisayar ilk kez Shor'un algoritmasını çalıştırmış ve 15'i çarpanlarına ayırmıştır.
Çarpanlara ayırma probleminin hangi karmaşıklık sınıfına dahil olduğu incelenirken problemin değişik versiyonlarını ayırt etmek gerekir.

Fonksiyon problemi versiyonu: Bir N tam sayısı verildiğinde 1 < d < N olacak şekilde N'yi bölen bir d sayısı bulunuz (veya N'nin asal olduğu sonucuna varınız). Bu problem FNP'de olup FP'de olup olmadığıysa bilinmemektedir. Pratikte uygulamalarda çözülen versiyon, bu versiyondur.
Karar problemi versiyonu: 1 ≤ M ≤ N olacak şekilde M ve N tam sayıları verildiğinde, 1 < d < M olacak şekilde öyle bir d sayısı var mıdır ki N'yi bölüyor olsun? Bu versiyon kullanışlıdır çünkü çokça çalışılmış tüm karmaşıklık sınıfları fonksiyon değil karar problemleri üzerinden tanımlanmıştır. Bu, problemin optimizasyon problemleri için sıkça kullanılanlara denk gelen doğal bir karar versiyonudur, çünkü bu versiyon ikisel arama ile birleştirilerek fonksiyon versiyonu da logaritmik sayıda sorgu ile çözülebilir. Çarpanlara ayırma probleminin karar versiyonunun tam olarak hangi karmaşıklık sınıfında yer aldığı bilinmemektedir. Ne var ki hem NP hem de co-NP'de olduğu bilinmektedir. Çünkü asal çarpanlar verildiğinde hem EVET hem de HAYIR cevapları teyit edilebilir. (Çarpanların asallığı AKS asallık testi ile, çarpımlarının N olduğunu da basitçe çarparak kontrol edilebilir.) Aritmetiğin temel teoremince sadece bir çözümün kabul edilebileceği kesindir (sıralı olmaları koşuluyla). Bu da gösterir ki problem hem UP hem de co-UP sınıflarındadır. Problemin BQP'de olduğu Shor algoritması dolayısıyla bilinmektedir. P, NP-complete ve co-NP-complete karmaşıklık sınıflarının üçünde de olmadığı sanılmaktadır. Dolayısıyla NP-intermediate karmaşıklık sınıfında olmaya adaydır. NP-Complete veya co-NP-Complete olduğu gösterildiği takdirde, NP = co-NP olması gerekecektir. Oysa bu son derece beklenmedik bir netice olacağı için çarpanlara ayırma probleminin bu iki sınıfta da olmadığı düşünülmektedir. Çok sayıda insan klasik polinomsal-zaman algoritmalar bulmayı deneyip başaramadıklarından yaygın kanı P sınıfının dışında olduğu yönündedir.
Bunlara karşın ""N" bileşik sayı mıdır?" (veya buna denk olarak ""N" asal sayı mıdır?") karar problemleri "N"'nin çarpanlarını bulmaya nazaran çok daha kolay görünmektedir. Bu karar problemlerinden ilki AKS asallık testi ile N'nin basamak uzunluğu cinsinden polinomsal zamanda çözülebilmektedir. Bununla beraber, çok küçük bir hata payına razı olmak koşuluyla çok hızlı sonuç verebilen çeşitli olasılıksal algoritmalar bulunmaktadır. Asallık testinin kolay oluşu, başlangıcında büyük asal sayılar bulma gerekliliğinden dolayı RSA algoritması için büyük önem arz etmektedir.

Amaca özel bir çarpanlara ayırma algoritmasının çalışma zamanı, çarpanlara ayrılmaya çalışan sayının veya bilinmeyen çarpanlarından birinin özelliklerine bağlıdır: büyüklük, özel form, vs. Tam olarak çalışma süresinin ne olduğuysa algoritmadan algoritmaya değişir.
Amaca özel algoritmaların önemli bir alt sınıfı "1. Kategori" olarak adlandırılan algoritmalardır ki bunların çalışma süreleri en küçük asal çarpanın büyüklüğüne bağlıdır. Formu bilinmeyen bir tam sayı verildiğinde küçük çarpanları ayıklamak için genellikle bu algoritmalar genel algoritmalardan önce çalıştırılır.

Deneme bölmesi
Tekerlek çarpanlara ayırma yöntemi
Pollard'ın rho algoritması
Cebirsel-grup çarpanlara ayırma algoritmaları: Pollard'ın p - 1 algoritması, Williams'ın p + 1 algoritması ve Lenstra eliptik eğri çarpanlara ayırma yöntemi
Fermat'ın çarpanlara ayırma metodu
Euler'in çarpanlara ayırma metodu
Özel sayı cismi eleme yöntemi

Aynı zamanda 2. kategori veya kaşifi Maurice Kraitchik'e atfen Kraitchik ailesi algoritmalar olarak da bilinen genel çarpanlara ayırma algoritmalarının çalışma süreleri sadece çarpanlarına ayrılacak olan sayının büyüklüğüne bağlıdır. RSA sayılarını çarpanlarına ayırmak için bu algoritmalar kullanılır. Genel çarpanlara ayırma algoritmalarının çoğu kareler çakışması metoduna dayalıdır.

Dixon algoritması
Tekrarlı bölme çarpanlara ayırma metodu (CFRAC)
İkinci derece elek metodu
Genel sayı cismi eleme metodu
Shank'in kare formları çarpanlara ayırma metodu (SQUFOF)

Kuantum bilgisayarları için Shor algoritması

Sayılar teorisinde beklenen çalışma süresi sezgisel olarak, O ve L notasyonu ile ifade edilecek olursa,

  
    
      
        
          L
          
  

Matematikte işaret kavramı, sıfırdan farklı her bir reel sayının pozitif veya negatif olduğunu belirtir. Her ne kadar bazen işaretli sıfır kullanılsa bile, sıfırın kendisi işaretsizdir. Matematik ve fizikte kullanılan reel sayıların toplamaya göre tersini (−1 ile çarpma) ifade etmek için işaret değiştirme işlemi yapılır.

Eğer bir reel sayı sıfırdan büyük ise pozitif, sıfırdan küçük ise negatif olarak adlandırılır. Pozitif veya negatif olma özelliği, sayının işareti olarak adlandırılır. Her ne kadar argümanda işaret bulunsa bile, işaretler karmaşık sayılarda tanımlı değildir.
Aritmetik ve diğer yerlerde kullanılan çoğu sayısal gösterimde bir sayının işaretini belirtmek için, sayının önüne artı işareti veya eksi işareti konulur. Örneğin +3, 3'ün pozitif olduğunu; -3 ise 3'ün negatif olduğunu ifade eder. Eğer sayıda artı veya eksi işareti bulunmuyorsa, bu sayı pozitiftir. Eksi işareti daha çok çıkarmayı ifade eder. 
Cebirde artı işareti, çoğunlukla toplamaya göre ters (bazen negasyon olarak adlandırılır) işlemini ifade eder. Pozitif bir sayının toplamaya göre tersi, negatif sayıyı; negatif bir sayının toplamaya göre tersi de pozitif sayıyı verir. Örneğin −(−3) = +3'dür.
Mutlak değer fonksiyonu kullanılarak sıfırdan farklı herhangi bir sayı, pozitif yapılabilir. Örneğin hem -3 hem de 3 sayılarının mutlak değeri 3'dür. Sembolik olarak şöyle yazılır: |−3| = 3 ve |3| = 3.

0 sayısı, ne pozitif ne de negatiftir. Bu yüzden işaretsizdir. Aritmetikte kullanılan +0 ve −0'nın her ikisi de, toplamaya göre tersi kendisi olan 0 ifade eder.
Bilişimdeki işaretli sayı temsilleri gibi bazı uygulamalarda, işaretli sıfır kullanılır. Burada pozitif sıfır ile negatif sıfır farklı sayıları ifade eder.
Kalkülüs ve matematiksel analizde tek taraflı limitleri hesaplamak için +0 ve −0 kullanılır. Bu gösterim, bir fonksiyonun giriş değişkeninin sırasıyla pozitiften veya negatiften 0'a yaklaşmasının belirtir. Bu yaklaşımın aynı olması gerekmez.

Sıfır, ne pozitif ne de negatif olmadığından dolayı (çoğu ülkelerde), bilinmeyen bir sayının işaretinin belirtmek için aşağıdaki terminolojiler kullanılır:

Eğer sayı sıfırdan büyük ise, pozitiftir.
Eğer sayı sıfırdan küçük ise, negatiftir.
Eğer sayı sıfıra büyük eşit ise, negatif değildir.
Eğer sayı sıfıra küçük eşit ise, pozitif değildir.
Negatif olmayan bir sayı, ya pozitiftir ya da sıfırdır. Benzer şekilde pozitif olmayan bir sayı, ya negatiftir ya da sıfırdır. Örneğin; bir reel sayının mutlak değeri, hiçbir zaman negatif değildir. Fakat pozitif olması da gerekmez.
Aynı terminoloji bazen reel ya da tam sayılı fonksiyonlar için de kullanılır. Örneğin; eğer bir fonksiyonun tüm değerleri pozitif ise, "fonksiyon pozitiftir"; tüm değerleri negatif ise, "fonksiyon negatiftir" denir.

İşaret fonksiyonu veya signum fonksiyonu, bazen bir sayının işaretini çıkartmak  için kullanılır. Bu fonksiyon genellikle şöyle tanımlanır:

  
    
      
        sgn
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        
          
            {
            
              
                
                  −
                  1
                
                
                  
                    if 
                  
                  x
                  <
                  0
                  ,
                
              
              
                
                   
                   
                  
                  0
                
                
                  
                    if 
                  
                  x
                  =
                  0
                  ,
                
              
              
                
                   
                   
                  
                  1
                
                
                  
                    if 
                  
                  x
                  >
                  0.
                
              
            
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {sgn}(x)={\begin{cases}-1&{\text{if }}x<0,\\~~\,0&{\text{if }}x=0,\\~~\,1&{\text{if }}x>0.\end{cases}}}
  

Eğer x pozitif ise, sgn(x), 1; x negatif ise, sgn(x), −1'dir. Sıfır olmayan x değerleri için, bu fonksiyon şu formülle gösterilir:

  
    
      
        sgn
        ⁡
        (
        x
        )
        =
        
          
            x
            
              
                |
              
              x
              
                |
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \operatorname {sgn}(x)={\frac {x}{|x|}}}
  

burada |x|, x in mutlak değeridir.

Özellikle yönlü açı veya bir açının dönüşünün ölçüsünü belirtmek için çoğunlukla bir işaret kullanılır. Çoğunlukla açı saat yönünde olduğunda işaret kullanılır. Her ne kadar farklı kullanımlar olsa bile matematikte genellikle saat yönündeki açılar negatif, saat yönünün tersindeki açılar pozitif olarak kabul edilir.
Bir açının yönünü üç boyutlu olarak belirlemek için, sabit bir eksen etrafında dönüş yaptığı varsayılarak, açı işaretlenir. Özellikle, yönlü eksen etrafında sağ el dönüşü, pozitif olarak hesaplanırken, sol el dönüşü negatif olarak hesaplanır.

x miktarı zamanla değiştiğinde, x değerindeki değişim, genellikle şu denklemle ifade edilir.

  
    
      
        Δ
        x
        =
        
          x
          
            son
          
        
        −
        
          x
          
            ilk
          
        
        .
        
      
    
    {\displaystyle \Delta x=x_{\text{son}}-x_{\text{ilk}}.\,}
  

Bu dönüşümde, x miktarındaki artmaya "pozitif değişim", x miktarındaki azalmaya "negatif değişim" denir. Kalkülüste aynı dönüşüm türevi ifade etmek için kullanılır. Sonuç olarak herhangi bir artan fonksiyonu pozitif türevli iken, azalan fonksiyon negatif türevlidir.

Analitik geometri ve fizikte, genellikle kartezyen yönünü pozitif veya negatif olarak belirlemektir. Örneğin, sayı doğrusunda, pozitif sayılar sağa, negatif sayılar ise sola yazılır:

Doğrusal hareket, yerdeğişimi veya hızdan sağ, genellikle pozitif, sol da negatif olarak düşünülür.
Kartezyen koordinat sisteminde sağ taraf, genellikle pozitif x yönü; üst taraf genellikle, pozitif y yönüdür. Eğer bir yerdeğişimi veya hız vektörünün bileşenleri ayrı ise, yatay bileşenin sağa doğru hareket eden kısım pozitif, sola doğru hareket eden kısmı negatiftir. Düşey bileşenin yukarı doğru hareket eden kısmı pozitif, aşağı doğru hareket eden kısmı negatiftir.

Bilişimde tam sayı değeri, bilgisayarın bir işaretin iz sayısını tutmasına bağlı olarak ya işaretli ya da işaretsiz olabilir. Bir tam sayı değişkeni yalnızca negatif olmayan değerlerle kısıtlandırılarak, bir sayının değerini tutmak için bir bit daha kullanılabilir. Çünkü bilgisayarla yapılır tam sayı aritmetik yönteminde, bir işaretli tam sayı değişkeninin işareti, genellikle tek bağımlı bit olarak tutulmaz. Bunun için, ikinin tümleyeni veya diğer bazı işaretli sayı temsili kullanılarak tutulur.

Altılı sayı sistemi veya diğer adıyla senary, 0'dan 5'e kadar olan rakamları kullanan 6 tabanlı bir sayısal sistemdir.
Onlu sayı sistemi 10 tabanlıdır. Örneğin:

  
    
      
        
          
            42
          
          
            10
          
        
        =
        
          4
        
        ×
        
          10
          
            1
          
        
        +
        
          2
        
        ×
        
          10
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {42} _{10}=\mathbf {4} \times 10^{1}+\mathbf {2} \times 10^{0}}
  

Altılı sayısal sistem ise 6 tabanlıdır. Örneğin:

  
    
      
        
          
            110
          
          
            6
          
        
        =
        
          1
        
        ×
        
          6
          
            2
          
        
        +
        
          1
        
        ×
        
          6
          
            1
          
        
        +
        
          0
        
        ×
        
          6
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {110} _{6}=\mathbf {1} \times 6^{2}+\mathbf {1} \times 6^{1}+\mathbf {0} \times 6^{0}}
  

Bu sayı, altılı sistemde 110 olarak gösterilir; ancak ondalık sistemde 42 sayısına karşılık gelir.
Altılı sayı sistemi, teorik matematikte ve alternatif sayı sistemleri üzerine yapılan çalışmalarda ele alınmaktadır ve günlük hayatta yaygın bir kullanım alanına sahip değildir.

Asur-Keldani Babil çivi yazısı rakamları, kalıcı bir kayıt oluşturmak için, sertleşmek üzere güneşe maruz bırakılacak yumuşak bir kil tablete bir işaret yapmak için, kamıştan yapılmış kama uçlu bir kalem kullanılarak Çivi yazısıyla yazılmıştır.
Astronomik gözlemleri ve hesaplamaları (icat ettikleri abaküs  yardımıyla) ile ünlü olan Babil, Sümer veya Eblaite medeniyetlerinden miras kalan altmış altmışlık (60 tabanlı) bir konumsal sayı sistemi kullandılar. Öncüllerin hiçbiri konumsal bir sistem değildi (rakamın 'sonunun' birimleri temsil ettiği bir düzene sahipti).

Bu sistem ilk olarak MÖ 2000 civarında ortaya çıktı; yapısı, Sümer sözcüksel (lexical) sayılarından ziyade Semitik dillerin ondalık sözcüksel sayılarını yansıtır. Bununla birlikte, 60 için özel bir Sümer işaretinin kullanılması (aynı sayı için iki Semitik işaretin yanında)  Sümer sistemiyle bir ilişkiyi gösterir.

Babil sistemi, belirli bir basamağın değerinin hem basamağın kendisine hem de sayı içindeki konumuna bağlı olduğu bilinen ilk konumsal sayı sistemi olarak kabul edilir. Bu son derece önemli bir gelişmeydi çünkü yer-değeri olmayan sistemler, bir tabanın her kuvvetini (on, yüz, bin vb.) temsil etmek için benzersiz semboller gerektiriyor ve bu da hesaplamaları daha zor hale getirebiliyordu.
Yalnızca iki sembol ( birimleri saymak ve  onları saymak için), 59 sıfır olmayan basamağı işaretlerle göstermek için kullanılmıştır. Bu semboller ve değerleri, Roma rakamlarına oldukça benzer bir işaret-değer gösteriminde bir rakam oluşturmak için birleştirildi; örneğin,  kombinasyonu 23 rakamını temsil etmektedir (aşağıdaki rakamlar tablosuna bakınız). Modern sıfıra benzer şekilde, değeri olmayan bir yeri belirtmek için bir boşluk bırakıldı. Babilliler daha sonra bu boş yeri temsil edecek bir işaret tasarladılar. Taban noktası (Radiks noktası) fonksiyonuna hizmet edecek bir sembolden yoksundular, bu nedenle birimlerin yerinin bağlamdan çıkarılması gerekiyordu: 23 veya 23x60 veya 23x60x60 veya 23/60 vb.  şeklinde temsil edebilirdi.
Onların sistemleri, rakamları temsil etmek için açıkça dahili ondalık sayı sistemini kullandı, ancak bu, 10 ve 6 tabanlarından oluşan bir karma taban sistemi değildi, bir rakam dizesindeki yer değerleri tutarlı olarak 60 tabanındayken ve bu rakam dizeleriyle çalışmak için gereken aritmetik de buna göre altmışlık iken, on alt-tabanı sadece ihtiyaç duyulan büyük rakamlar kümesinin temsilini kolaylaştırmak için kullanıldı.
Altmış tabanlı miras, derece (bir çemberde 360° veya bir eşkenar üçgenin bir açısında 60° olarak) biçiminde, dakika ve saniye olarak trigonometride ve zaman ölçümünde bugün hala hayattadır, bu sistemlerin her ikisi de aslında karma tabanlıdır.
Yaygın bir teori ise, bir üstün yüksek derecede bileşik sayı olan 60'ın (serideki bir önceki ve bir sonraki sayılar 12 ve 120'dir), asal çarpanlara ayrılması nedeniyle seçilmesidir: 2x2x3x5, bu da onu 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30 ve 60 ile bölünebilir kılar. Tam sayılar ve kesirler de aynı şekilde temsil edildi - bir taban noktası yazılmadı, bunun yerine ifade edilmek istenen değer bağlam tarafından açıklandı.

Babillilerin teknik olarak sıfır sayısı için bir rakamı veya kavramı yoktu. Hiçlik fikrini anlamalarına rağmen, bu bir sayı olarak görülmüyordu - yalnızca bir sayı eksikliğiydi. Daha sonra Babil metinlerinde sıfırı temsil etmek üzere bir yer tutucu () kullanıldı, ancak 100 gibi sayılarda yaptığımız şekilde sayının sağ tarafında değil, yalnızca sayı eksikliğini gidermek üzere sayıların orta konumlarında.

Babil
Babilonya
Babil matematiği
Sıfırın tarihi
Sayı sistemi

Notlar

Bibliyografya
Karl W., Menninger (1969). Number Words and Number Symbols: A Cultural History of Numbers. MIT Press. ISBN 0-262-13040-8. 
McLeish, John (1991). Number: From Ancient Civilisations to the Computer. HarperCollins. ISBN 0-00-654484-3. 

"Babylonian numerals" [Babil rakamları]. 20 Mayıs 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Cuneiform numbers" [Çivi yazısı sayıları]. 27 Haziran 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Links to Information on Number Systems" [Babil Matematiği]. 23 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"YBC 7289". 12 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Mart 2021. Yale Babilonya Koleksiyonu'ndan kök (2) tableti (YBC 7289)'nin yüksek çözünürlüklü fotoğrafları, açıklamaları ve analizi 
"YBC 7289". 30 Haziran 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Yale Babilonya Koleksiyonu'ndan kök (2) tabletin fotoğrafı, çizimi ve açıklaması 
Michael Schreiber (Mart 2011). "Babylonian Numerals" [Babil Rakamları]. Wolfram Demonstrations Project. 5 Temmuz 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Mart 2021. 
Eric W. Weisstein, Sexagesimal (MathWorld)
"CESCNC – kullanışlı ve  kolay bir sayısal dönüştürücü". 10 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Swanson, Mark, The Babylonian Number System (PDF), Colorado, 26 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi28 Aralık 2020 
Numbers in Ancient Babylon (PDF)28 Aralık 2020 
Allen, G. Donald (2002), Babylonian Mathematics (PDF), 11 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)28 Aralık 2020 
Bilander, Isy; Suda, Liz (2012), The Wonders of Ancient Mesopotamia - Count Like a Babylonian (PDF)28 Aralık 2020 
Lawson, Jimmie (2005), "Chapter 2: Mathematics of Ancient Babylon", MATHEMATICS AND ITS HISTORY (PDF), s. 6-10, 3 Temmuz 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)28 Aralık 2020 
Stephenson, Stephen Kent, Ancient Computers (PDF), 30 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)28 Aralık 2020 
Pande, Neeraj Anant (2010), "Numeral systems of great ancient human civilizations", Journal of Science and Arts, 2 (13), s. 209 
Klyve, Dominic (2017), "Babylonian Numeration", Number Theory, Ursinus College28 Aralık 2020 
O'Connor, John J.; Robertson, Edmund F., "Babylonian numerals", MacTutor Matematik Tarihi arşivi 
Maletsky, Evan M. (1976), "ANCIENT BABYLONIAN MATHEMATICS", The Mathematics Teacher, 69 (4), ss. 295-298

Japon rakamları, Japoncada kullanılan sayı isimlerinin sistemidir. Yazılı Japon rakamları tamamen Çin rakamlarına dayanmaktadır ve büyük rakamların gruplandırılması, Çin geleneğinde 10.000'e kadar gruplandırılmasını takip etmektedir. Japoncada rakamlar için biri Çince karakterlerin Çin-Japon (on'yomi) okumalarına dayanan diğeri ise Japon yamato kotobaya (yerli kelimeler, kun'yomi okumaları) dayan iki dizi telaffuz bulunmaktadır.

大数の名前について 17 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)
Ancient Japanese number system 29 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
English exercises for learning Japanese numerals 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio to learn the pronunciation for Japanese numbers
Convert kanji numerals to arabic numerals 20 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (sci.lang.Japan FAQ page)
Convert arabic numerals to kanji numerals 15 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (sci.lang.Japan FAQ page)

Latin alfabesi, antik Roma tarafından Eski Latince yazmak için kullanılan Latin harfleri tabanlı alfabedir. 23 harften oluşan Latin alfabesi, Latin harflerini kullanan ilk alfabedir.

Latin alfabesinin tarihi MÖ 7. yüzyılda Romalıların Yunan alfabesini örnek almalarıyla başlar.

Batı Yunan alfabesinden 4 harfi çıkararak Etrüsk alfabesinden F ile S harflerini almıştı. 

A, B, C, D, E, F, Γ, H, I, K, L, M, N, O, P, Q, R, S, T, V, X
(O tarihte Yunancadaki G harfi ile Etrüskçedeki K'i yazmak için Γ (gamma) kullanılıyordu.)
a, b, c, d, e, f, γ, h, i, k, l, m, n, o, p, q, r, s, t, v, x

(O tarihte Yunancadaki g ile Etrüskçedeki k'i yazmak için γ (gamma) kullanılıyordu.

Doğu Yunan alfabesinden Z ile Y harflerini almıştı ve G harfi icat edildi.

A, B, C, D, E, F, G, H, I, K, L, M, N, O, P, Q, R, S, T, U, V, W, X, Y, Z
a, b, c, d, e, f, g, h, i, k, l, m, n, o, p, q, r, s, t, u, v, w, x, y, z

Latin harfleri

The Phoenician Alphabet21 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Onikilik sayı sistemi (duodesimal), taban olarak 12 sayısının kullanıldığı sistemdir. Onluk (desimal) sayı sistemindeki deste teriminin karşılığı bu sistemde düzinedir.
Onluk sayma sisteminde 15 sayısının anlamı 1 deste ve 5 birim iken, onikilik sayı sisteminde anlamı 1 düzine ve 3 birimdir. Dolayısıyla 1312=1510 şeklinde gösterilir. Baş parmak hariç bir elin diğer 4 parmağında 12 boğum olması ve başparmakla 12'ye kadar kolay sayma yapılabilmesi tıpkı toplamda 10 parmak sayma yöntemi gibi kullanışlıdır. Takvim ve zamanı ölçme konusunda çok ileri oldukları bilinen eski Mısır'da onikilik sayı sistemi kullanıldığı bilinmektedir. 1 takvim yılında 12 ay olması, 1 saat turunda 12 saat olması ve 12 burç adı olması, bu sayı sisteminin diğer kullanım alanlarından bazılarıdır.

B13A sayısını desimale çevirelim:

  
    
      
        B
        13
        
          A
          
            12
          
        
        =
        11
        ×
        
          12
          
            3
          
        
        +
        1
        ×
        
          12
          
            2
          
        
        +
        3
        ×
        12
        +
        10
        =
        19008
        +
        144
        +
        36
        +
        10
        =
        19198
      
    
    {\displaystyle B13A_{12}=11\times 12^{3}+1\times 12^{2}+3\times 12+10=19008+144+36+10=19198}
  

5796 sayısını 12 tabanlı sisteme çevirelim:
5796/12=483 (kalan=0) 483/12=40 (kalan=3) 40/12=3 (kalan=4) 3/12=0 (kalan=3)
343012=579610

Quipu (aynı zamanda khipu olarak da yazılır), Güney Amerika And Dağları bölgesindeki birçok kültür tarafından tarihsel olarak kullanılan düğümlü iplerden yapılmış kayıt tekniğidir.
Bir quipu genellikle  pamuk veya lama, alpaka gibi devegillerden elde edilen liflerden yapılır ve renk, sıralama ve sayı gibi boyutlara dayalı kategorize edilmiş bilgileri içerirdi. İnka İmparatorluğu, quipuları veri toplama, kayıt tutma, vergi yükümlülüklerini izleme, nüfus sayımı kayıtlarını toplama, takvimsel bilgileri kaydetme, askeri organizasyon ve potansiyel olarak basit ve kalıplaşmış tarihsel "yıllıklar" için kullanmıştır. İpler üzerindeki düğümler genellikle ondalık pozisyonel bir sistem kullanılarak sayısal ve diğer değerleri kodlardı. Bir quipu, sadece birkaç ipten binlerce ipe kadar değişebiliyordu. Quipunun yapısı "iplikten paspaslara" benzetilmiştir. Arkeolojik kanıtlar, renk kodlu iplerin bağlanabileceği ince oyulmuş ahşapların ek bir temel olarak kullanıldığını da göstermektedir. Nispeten az sayıda quipu günümüze ulaşabilmiştir.

Quipu olarak açıkça tanımlanabilecek nesneler, ilk kez MS birinci binyılın arkeolojik kayıtlarında görülmektedir. Ancak MÖ 3. binyılda var olan Caral–Supe uygarlığının düğümlü iplerle benzer bir sistem geliştirip geliştirmediği tartışmalıdır. Quipu, 13. ila 15. yüzyıllar arasında Cusco Krallığı'nın ve daha sonra İnka İmparatorluğu'nun (1438–1533) idaresinde önemli bir rol oynadı. 1100'den 1532'ye kadar Andlar genelinde gelişti. Bölge İspanyol İmparatorluğu'nun bir parçası haline geldikçe, quipular büyük ölçüde Avrupa yazı ve sayı sistemleriyle değiştirildi. Çoğu quipu putperestlik sembolü olarak görülüp yok edildi. Ancak bazı İspanyollar, quipuların sömürge yönetiminin ihtiyaçlarına uyarlanmasını teşvik etti. Bazı rahipler ise quipuların dini amaçlarla kullanılmasını savundu. Modern birkaç köyde quipular, yerel topluluklar için hala önemli eşyalar olarak kalmıştır. Kaç adet sağlam quipunun hâlâ var olduğu ve nerede bulunduğu belirsizdir, çünkü birçoğu mezarlıklarda saklanmıştır.
Güney Amerika quipularından bağımsız olarak, düğümlü iplerin bilgi kaydetmek için kullanıldığı başka kültürler de vardır. Bu uygulamalar arasında Çin düğüm sanatı, Tibetliler, Japonlar ve Polinezyalılar tarafından yapılan uygulamalar yer almaktadır.
Quipu, İspanyolca yazımıdır ve İngilizcede en yaygın kullanılan yazım şeklidir. Khipu (Quechua Cusco lehçesinde "düğüm" anlamına gelir), Quechua dillerinin çoğunda kipu olarak adlandırılır.
"Quipu" İspanyolca yazımdır ve İngilizcede en yaygın bu şekilde kullanılır. Khipu (telaffuz [ˈkʰɪpʊ], çoğul: khipukuna) Cusco Quechua'da "düğüm" anlamına gelen kelimedir. Çoğu Quechua çeşidinde bu terim kipu'dur.

"Quipu", "düğüm" veya "düğüm atmak" anlamına gelen bir Quechua kelimesidir. "Qipu" ve "khipu" terimleri, aynı kelimenin yazım varyasyonlarıdır. "Quipu" geleneksel İspanyolca yazım biçimidir, "khipu" ise yakın geçmişteki Quechuan ve Aymaran yazım değişimini yansıtır.

Quipular, renk, sayı ve sıraya göre en önemli kategoriden en az önemli kategoriye doğru sınıflandırılmış çeşitli kategorilerdeki bilgileri barındırır ve bu bilgiler, quipucamayoc olarak adlandırılan yetkililer tarafından çözümlenirdi.
Araştırmacılar tarafından bugüne kadar incelenen quipulardaki bilgilerin çoğu, ondalık bir sistemdeki sayılardan oluşmaktadır. Örneğin, "yerli liderlerin, hangi bölgenin diğerine göre daha fazla kayıp verdiğini tespit ederek bu kayıpları dengeledikleri" şeklinde İspanyol istilasından sonra kaydedilmiş veriler bulunmaktadır. Peru'nun İspanyollar tarafından fethedilmesinin ilk yıllarında, İspanyol yetkililer sık sık yerel vergi ödemeleri veya mal üretimi üzerindeki anlaşmazlıkları çözmek için quipulara başvuruyorlardı. Quipucamayoclar (Quechua: khipu kamayuq, "quipu uzmanı", çoğul: khipu kamayuqkuna), mahkemeye çağrılabilir ve kayıtları, geçmiş ödemelerin geçerli bir belgesi olarak kabul edilirdi.
2011 yılında Gary Urton, sömürge dönemine ait altı quipu ile İspanyol sömürge dönemi nüfus sayımı belgesi arasında bir bağlantı tespit etti. Öğrencisi Manny Medrano, bu bağlantıyı genişleterek, bir quipun ana gövdesine bağlanan iplerin, sosyal gruplara (ör. moiety) aitliği kodlayabileceğini önerdi. Son araştırmalar, bu çözümlemeyi daha da ilerleterek, bu altı quipuda kodlanmış daha ayrıntılı And toplumsal yapılarını ortaya çıkardı.
Bazı düğümlerin ve renk, lif türü, ip bağlantıları gibi diğer özelliklerin, henüz çözülememiş sayısal olmayan bilgileri temsil ettiği düşünülmektedir. Genel olarak bu sistemin, alfabedeki harflere benzer fonetik semboller içermediği düşünülmektedir. Ancak, Gary Urton, quipuların fonolojik veya logografik verileri kaydedebilen ikili bir sistem kullandığını öne sürmüştür. Martti Pärssinen'e göre quipucamayoclar, quipularda yer alan temel bilgilerle ilişkili belirli sözlü metinleri öğrenir ve bunlar, Aztek piktogramlarına benzeyen, quiru kaplarına boyanmış resimsel temsillerle birlikte basit "bölümleri" anlatırdı.
Herhangi bir yerli And dilinin quipularla açık bir şekilde bağlantısının olmaması, quipuların glottografik bir yazı sistemi olmadığı ve fonetik bir referansa sahip olmadığını varsayan bir görüşe yol açmıştır. Wisconsin Üniversitesi'nden Frank Salomon, quipuların, müzik notasyonu veya sayılar gibi, belirli bir dilin konuşma sesleriyle doğrudan ilişkili olmayan ancak bilgi ileten sembolik bir sistem, yani semasyografik bir dil olduğunu savunmaktadır.
Son dönemde, Sabine Hyland, bir quipunun ilk fonetik çözümlemesini yaptığını iddia ederek, quipuların fonetik bilgi içermediği varsayımına meydan okumuştur. Ancak söz konusu quipu, sömürge dönemine aittir ve kodlamasının Avrupa yazı sistemlerinin etkisiyle oluşturulmuş olabileceği düşünülmektedir. Hyland, Lima'daki Collatinos Derneği başkanı Meche Moreyra Orozco'nun kendisine ulaşmasının ardından, San Juan de Collata'ya ait epistolary (mektup formatındaki) quipulara erişim sağlamıştır. Bu quipular, 18. yüzyıldaki bir İspanyol hükûmetine karşı isyan sırasında değiş tokuş edilmiştir. Bu quipularda renk, lif türü ve ip büküm yönü gibi özelliklerin bir kombinasyonu toplamda 95 farklı kombinasyon oluşturur ve bu, logografik-hecesel bir yazı sisteminin kapsamına girebilir. Quipular aracılığıyla bilgi alışverişi yapmak, İspanyol yetkililer tarafından ele geçirilmeleri durumunda mesajların anlaşılamamasını sağlamıştır ve Collata quipuları sayısal değildir. Hyland, yerel liderlerin yardımıyla, quipunun "hayvanların dili" olarak tanımlandığı bu sistemi kullanarak iki ayllu (aile soy birliği) adını çözümlemeyi başarmıştır. Çözümleme, ilgili quipu iplerinin hayvan liflerine ve renklerine yapılan fonetik referanslara dayanmaktadır.

Marcia Ascher ve Robert Ascher, yüzlerce quipuyu analiz ettikten sonra, quipulardaki bilgilerin çoğunlukla sayısal olduğunu ve bu sayıların okunabileceğini göstermiştir. Düğümlerin her bir kümesi bir rakamı temsil eder ve üç ana düğüm türü vardır: basit düğümler, bir veya daha fazla ek dönüş içeren uzun düğümler ve sekiz şekilli düğümler. Ascher'lerin sisteminde, bir ekstra dönüş içeren sekiz şekilli düğümler dördüncü bir tür olarak "EE" şeklinde adlandırılır. Sayılar, onluk tabanda düğüm kümeleri dizisi olarak temsil edilir.
Onluk kuvvetleri, ip boyunca konum ile gösterilir ve bu konumlar birbirini takip eden ipler arasında hizalanır. On ve daha yüksek basamaklardaki rakamlar, basit düğüm kümeleri ile temsil edilir (örneğin, "40" onluk konumda dört basit düğüm olarak gösterilir). Birlik basamağındaki rakamlar uzun düğümlerle temsil edilir (örneğin, "4", dört dönüşlü bir düğümle ifade edilir). Ancak, düğüm şekli nedeniyle, "1" bu şekilde gösterilemez ve birlik basamağında sekiz şekilli bir düğüm ile temsil edilir. Sıfır, uygun konumda bir düğüm bulunmamasıyla ifade edilir. Birlik basamağının kendine özgü şekilde gösterilmesi, bir sayının nerede sona erdiğini açıkça belirtir. Böylece, bir quipu üzerindeki bir ip birden fazla sayı içerebilir.
Örneğin:

"731" sayısı 7s, 3s, E (7 basit düğüm, 3 basit düğüm, 1 sekiz şekilli düğüm) ile temsil edilir.
"804" sayısı 8s, X, 4L (8 basit düğüm, boşluk, 4 dönüşlü uzun düğüm) ile ifade edilir.
"107" ve ardından "51" sayısı 1s, X, 7L, 5s, E (1 basit düğüm, boşluk, 7 dönüşlü uzun düğüm, 5 basit düğüm, 1 sekiz şekilli düğüm) ile ifade edilir.
Bu okuma, quipuların düzenli olarak sistematik şekilde toplamlar içerdiği gerçeğiyle doğrulanabilir. Örneğin, bir ip, sonraki n ipin toplamını içerebilir ve bu ilişki quipunun genelinde tekrarlanır. Bazen, toplamların toplamı da yer alabilir. Bu tür bir ilişki, düğümlerin yanlış okunması durumunda oldukça olasılık dışıdır.
Bazı veriler sayı değil, Ascher'lerin "sayı etiketleri" olarak adlandırdığı türdendir. Yine rakamlardan oluşur, ancak ortaya çıkan sayı bireyleri, yerleri veya nesneleri tanımlamak için kullanılan bir kod gibi görünür. Örneğin, Khipu Veritabanı Projesi, bazı quipuların başlangıcındaki belirli bir üç rakamlı etiketin Puruchuco'ya atıfta bulunduğunu (posta kodu benzeri) çözmüştür.
Quipunun diğer yönleri de bilgi iletiyor olabilir: renk kodlaması, iplerin göreceli yerleşimi, boşluklar ve iplerin ve alt iplerin yapısı gibi.

Bazıları, quipuların çok daha fazla bilgi içerdiğini ve bir yazı sistemi olduğunu öne sürmektedir. Bu, özellikle İspanyol istilasından önce yazılmış Quechua kayıtlarının bulunmaması nedeniyle önemli bir keşif olacaktır. Yazılı bir dilin görünürdeki bu yokluğunun nedenleri arasında İspanyollar tarafından tüm yazılı kayıtların yok edilmesi veya İnka halklarının bu kayıtları başarılı bir şekilde gizlemesi yer alabilir. Durumu daha da karmaşık hale getiren bir diğer faktör, İnka'nın her bölge için ayrı quipu tuttuğu ve bir ana ipe, her kategoriye ait kişi sayısını kaydeden ipler eklediğidir. Bu durum, şifre çözme sürecine bir adım daha eklerken, İspanyolların sistemi ortadan kaldırma çabalarını da hesaba katmayı gerektirir.
2003 yılında William Burns Glynn, Felipe Guaman Poma de Ayala'nın 1615 tarihli eseri İlk Yeni Kronik ve İyi Hükümet’teki İnka kıyafetleri çizimlerinde yer alan geometrik i

Oktal sayısal sistem veya kısa hali okt, 0'dan 7'e kadar 8 tabanlı sayı sitemidir.
Ondalık sayı sistemler 10 tabanlıdır. Mesela:

  
    
      
        
          
            74
          
          
            10
          
        
        =
        
          7
        
        ×
        
          10
          
            1
          
        
        +
        
          4
        
        ×
        
          10
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {74} _{10}=\mathbf {7} \times 10^{1}+\mathbf {4} \times 10^{0}}
  

Sekizlik sayı sistemleri 8 tabanlıdır. Mesela:

  
    
      
        
          
            112
          
          
            8
          
        
        =
        
          1
        
        ×
        
          8
          
            2
          
        
        +
        
          1
        
        ×
        
          8
          
            1
          
        
        +
        
          2
        
        ×
        
          8
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {112} _{8}=\mathbf {1} \times 8^{2}+\mathbf {1} \times 8^{1}+\mathbf {2} \times 8^{0}}
  

Bu sistemde 112 olarak görülür fakat ondalık sitemde 74'e eşittir.

Octomatics11 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. oktal sistemde basit hesaplama yapılabilen bir sayı sistemidir.

Tekli sayı sistemi, doğal sayıları temsil eden en basit sayı sistemidir: bir N sayısını temsil etmek için, 1'i temsil eden bir simge N kez tekrarlanır.
Tekli sistemde, 0 (sıfır) sayısı boş diziyle, yani bir sembolün olmamasıyla temsil edilir. 1, 2, 3, 4, 5, 6, ... sayıları tekli sistemde 1, 11, 111, 1111, 11111, 111111, ... olarak temsil edilir.
Sayımda çetele tutulması, tekli sayı sisteminin bir uygulamasıdır. Örneğin, | çetele işaretini kullanarak 3 sayısı | | | şeklinde gösterilir. Doğu Asya kültürlerinde, 3 rakamı, üç fırça darbesiyle çizilen bir karakter olan 三 ile temsil edilir. (Bir ve iki sayıları da benzer şekilde temsil edilirler.) Çin ve Japonya'da 5 çizgi ile çizilmiş 正 karakteri bazen 5'in çeteleyle temsilinde kullanılır.
Tekli numaralar repunit numaralarla karıştırılmamalıdır. Her ikisi de tekrarlanan birler halinde yazılır ama ikincisi her zamanki ondalık sayısal çıkarıma sahiptir.

Tekli sistemde toplama ve çıkarma basit dize birleştirmeden biraz fazlası olduğundan özellikle basittir. Bir ikili değerler dizisindeki sıfır olmayan bitlerin sayısını sayan Hamming ağırlığı veya popülasyon sayımı işlemi, tekli sayılardan ikili sayılara dönüşüm olarak da yorumlanabilir. Bununla birlikte, çarpma daha zahmetlidir ve sıklıkla Turing makinelerinin tasarımı için bir test senaryosu olarak kullanılmıştır.

Standart konumsal sayı sistemleri ile karşılaştırıldığında, tekli sistem elverişsizdir ve bu nedenle pratikte büyük hesaplamalar için kullanılmaz. Teorik bilgisayar bilimindeki bazı karar problemi tanımlarında (örneğin, bazı P-Tam problemleri) ortaya çıkar ve bir problemin çalışma süresini veya alan gereksinimlerini "yapay olarak" azaltmak için kullanılır. Örneğin, tamsayı çarpanlara ayırma probleminin, girdileri ikili olarak verilmişse, çalışma süresi olarak girdi uzunluğunun bir polinom fonksiyonundan fazlasını gerektirdiğinden şüphelenilmektedir, ancak giriş tekli olarak sunuluyorsa yalnızca doğrusal çalışma süresine ihtiyaç duyar. Ancak, bu potansiyel olarak yanıltıcıdır. Tekli giriş kullanmak herhangi bir sayı için daha hızlı değildir; ayrım, bir ikili (veya daha büyük tabanda) girdinin, sayının 2 veya daha büyük tabanda logaritması ile orantılı iken, tekli girdinin sayının kendisiyle orantılı olmasıdır. Bu nedenle, tek terimli çalışma zamanı ve alan gereksinimi, girdi boyutunun fonksiyonu olarak daha iyi görünürken, daha verimli bir çözümü temsil etmemektedir.
Hesaplamalı karmaşıklık teorisinde, tekli numaralandırma, güçlü NP-tam problemlerini NP-tam olan fakat güçlü bir şekilde NP-tam olmayan problemlerden ayırmak için kullanılır. Girdinin bazı güçlü şekilde NP-tam olan sayısal parametreleri içerdiği bir problem, girdinin boyutu, parametrelerin tekli olarak gösterilmesiyle yapay olarak daha büyük hale getirildiğinde bile NP-tam olarak kalırsa, güçlü bir şekilde NP-tam değildir. Böyle bir problem için, tüm parametre değerlerinin en çok polinomik olarak büyük olduğu zor durumlar vardır.

Tekli numaralandırma, Golomb kodlaması gibi bazı veri sıkıştırma algoritmalarının bir parçası olarak kullanılır. Ayrıca, matematiksel mantık içinde aritmetiği biçimlendirmek için Peano aksiyomlarının temelini oluşturur. Lambda hesabı içindeki sayıları temsil etmek için Church kodlaması adı verilen bir tekli gösterim biçimi kullanılır.

Bir bölü iki (veya yaygın adıyla yarım), 2 sayısının çarpmaya göre tersidir.
Payı 1, paydası 2 olan bir indirgenemez kesirdir. Sıklıkla matematiksel denklemlerde, yemek tariflerinde ve ölçümlerde karşımıza çıkar.

Bir bölü iki, sayı doğrusu üzerinde 0 ile 1'in tam ortasında yer alan rasyonel sayıdır.
Bir bölü iki ile çarpma, iki ile bölme veya "yarıya indirme" işlemine eşdeğerdir;
tersine, bir bölü iki ile bölme işlemi, iki ile çarpmaya veya "iki katına çıkarma"ya eşdeğerdir.

Bir sayının bir bölü ikinci kuvveti, o sayının kareköküne eşittir.
Bu durum, üslü sayıların çarpımında üslerin toplanması kuralından ileri gelir.
Yani, 
  
    
      
        
          a
          
            1
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{1/2}}
  
 kendisiyle çarpıldığında 
  
    
      
        
          a
          
            1
            
              /
            
            2
            +
            1
            
              /
            
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{1/2+1/2}}
  
 sonucunu verir; bu da 
  
    
      
        
          a
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle a^{1}}
  
 yani 
  
    
      
        a
      
    
    {\displaystyle a}
  
 değerine eşittir.

Bir üçgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin (veya rakımının) çarpımının yarısıdır.
Gama fonksiyonunun bir bölü ikideki değeri pi sayısının kareköküdür.
Bu sayının onluk tabanda iki farklı ondalık gösterimi vardır: bilinen 
  
    
      
        0.5
      
    
    {\displaystyle 0.5}
  
 ve devirli 
  
    
      
        0.4
        
          
            9
            ¯
          
        
      
    
    {\displaystyle 0.4{\overline {9}}}
  
. Benzer çift açılımlar tüm çift sayı tabanlarında mevcuttur;
buna karşın tek sayı tabanlarında bir bölü ikinin sonlu bir gösterimi yoktur.
Bernoulli sayısı 
  
    
      
        
          B
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle B_{1}}
  
, (kullanılan kurala bağlı olarak işareti değişmekle birlikte) 
  
    
      
        ±
        
          
            
              1
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \pm {\tfrac {1}{2}}}
  
 değerine sahiptir.
Riemann hipotezi, Riemann zeta fonksiyonunun tüm aşikar olmayan karmaşık köklerinin reel kısmının 
  
    
      
        
          
            
              1
              2
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\tfrac {1}{2}}}
  
'ye eşit olduğu varsayımıdır.

"Bir bölü iki" sembolü, Unicode'un Latin-1 Supplement bloğunda ½ olarak işlenen, önceden oluşturulmuş bir kod noktasına sahiptir.
Bu sembolün küçültülmüş boyutu, nispeten hafif görme bozukluğu olan okuyucular için okunaksız olabilir;
bu nedenle ayrıştırılmış formlar olan 1⁄2 veya 1/2 kullanımı daha uygun olabilir.

İki ile bölme

Yirmili veya 20 tabanlı sayı sistemi yirmiye dayalı bir sayı sistemidir (ondalık rakam sisteminin on sayısına dayanması gibi). Vigesimal Latince vicesimus sıfatından türetilmiştir.

Yirmili rakam sisteminde, yirmi ayrı rakam (veya rakam sembolleri) kullanılır, bu, gündelik hayatta sıklıkla kullandığımız ondalık sistemden on daha fazla sayı anlamına gelir. Ekstra gerekli sembolleri bulmanın modern yöntemlerinden biri, onu A20harfi (20, taban 20anlamına gelir) olarak, on dokuzu J20 olarak yazmak ve alfabenin karşılık gelen harfleri arasındaki sayıları bu sisteme göre yazmaktır. Bu, "A – F" harfleriyle 9'un üzerinde on altılık sayılar yazmanın yaygın bilgisayar bilimi uygulamasına benzemektedir. Daha az yaygın olan bir başka yöntem de "I" harfini atlar", I20 ifadesinin on sekiz ile bir arasında karışıklığa neden olmasını önlemek için on sekiz J20 olarak, on dokuz K20 olarak ifade edilir. Yirmi sayısı 1020 olarak yazılır.

Bu gösterime göre:

2020 ondalık gösterimde kırk anlamına gelmektedir= (2 × 201) + (0 × 200)
D020 ondalık gösterimde 160 anlamına gelmektedir= (13 × 201) + (0 × 200)
10020 ondalık gösterimde 400 anlamına gelmektedir= (1 × 202) + (0 × 201) + (0 × 200).
Bu maddenin takip eden bölümlerinde, aksi belirtilmedikçe sayılar ondalık gösterimle ifade edilmiştir. Açık bir ifadeyle, 10, on, 20, yirmi anlamına gelecektir. Yirmili gösterimdeki sayılar, I'nın onsekiz ve J'nin on dokuz anlamına geldiği kuralı kullanmaktadır.

20, ikiye ve beşe bölünebildiğinden ve üç ile yedinin çarpımı olan 21'e bitişik olduğundan, böylece ilk dört asal sayıyı kapsadığından, pek çok yirmili kesir, sonlanan veya yinelenen basit temsillere sahiptir (üçte biri ondalıktan daha karmaşık olsa da, bir yerine iki rakamın tekrarlanması). Ondalık olarak üçe iki kez bölmek (dokuza bölmek) yalnızca bir basamaklı devirler verir (Örneğin 1/9 = 0,1111  ....), çünkü 9, 10'dan küçük bir sayıdır. Bununla birlikte, 21, 3 ile bölünebilen 20'ye bitişik sayı, 9 ile bölünemez. Yirmili sistemdeki dokuzda altı basamaklı devirler vardır. 20, 10 (iki ve beş) ile aynı asal çarpanlara sahip olduğundan, bir kesir, ancak ve ancak yirmili olarak sona ererse ondalık olarak sona erecektir.

Yirminin asal çarpanlara ayrılmış hali 22×5'tir, bu yüzden mükemmel bir kuvvet değildir. Bununla birlikte, karesiz bölüm 5, 1 ile uyumludur (mod 4). Dolayısıyla, Artin'in basit kökler hakkındaki varsayımına göre, yirmili sonsuz sayıda döngüsel asal sayıya sahiptir, ancak döngüsel olan asalların çarpımı mutlaka ~%37.395 değildir. Belirli bir baz kümesindeki çeşitli kesirlerin tekrar eden devirlerinin uzunluklarını hesaplayan bir UnrealScript programı, ilk 15.456 asalın ~%39.344'ünün yirmili sistemde döngüsel olduğunu ortaya çıkardı.

Pek çok Avrupa dilinde, 20, en azından belirli sayıların isimlerinin dil yapısına göre bir temel olarak kullanılır (20, 400, 8000 vb.güçlere dayanan kapsamlı bir tutarlı yirmili sistem olsa da., genellikle kullanılmaz).

Coğrafi alanları kodlamak için kullanılan Açık Konum Kodu, koordinatların temel 20 kodlamasını kullanır.

Yirmili sistemler Afrika'da, örneğin Yoruba'da yaygındır.
Ogún, 20, temel sayısal blok. Ogójì, 40, (Ogún-meji) = 20 çarpı 2 (èjì). Ogota, 60, (Ogún-mẹ̀ta) = 20 çarpı 3 (ẹ̀ta). Ogorin, 80, (Ogún-mẹ̀rin) = 20, 4 (ẹ̀rin) ile çarpılır. Ogorun, 100, (Ogún-màrún) = 20, 5 (àrún) ile çarpılır.
16 (Ẹẹ́rìndílógún) = 20'den 4 az.
17 (Etadinlogun) = 20'den 3 az.
18 (Eejidinlogun) = 20'den 2 az.
19 (Okandinlogun) = 20'den 1 az.
21 (Okanlelogun) = 20'den 1 fazla.
22 (Eejilelogun) = 20'den 2 fazla.
23 (Etalelogun) = 20'den 3 fazla.
24 (Erinlelogun) = 20'den 4 fazla.
25 (Aarunlelogun) = 20'den 5 fazla.

Yirmi, Maya ve Aztek sayı sistemlerinde bir temeldi. Mayalar yirminin kuvvetleri için şu isimleri kullandı: kal (20), bak (202 = 400), pic (203 = 8,000), calab (204 = 160.000), kinchil (205 = 3.200.000) ve alau (206 = 64.000.000). Ayrıca bkz. Maya rakamları ve Maya takvimi, Maya dilleri, Yukatek Mayacası. Aztekler bu sayılaı cempoalli (1 × 20), centzontli (1 × 400), cenxiquipilli (1 × 8.000), cempoalxiquipilli (1 × 20 × 8.000 = 160.000), centzonxiquipilli (1 × 400 × 8.000 = 3.200.000) ve cempoaltzonxiquipilli (1 × 20 × 400 × 8.000 = 64.000.000) olarak adlandırdı. ce(n/m) ön eki "bir" anlamına gelir ("yüz" ve "bin" gibi) ve gücün diğer katlarının adlarını almak için karşılık gelen sayı ile değiştirilirdi. Örneğin, ome (2) × poalli (20) = ompoalli (40), ome (2) × tzontli (400) = ontzontli (800). poalli (ve xiquipilli) kelimesindeki -li eki ve tzontli kelimesindeki -tli eki sadece kelimenin sonuna eklenen gramer isim sonekleridir; böylece poalli, tzontli ve xiquipilli poaltzonxiquipilli ile birlikte bileşik (* poallitzontlixiquipilli) bir kelime üretilirdi. (Ayrıca bkz Nahuatl dili.)
Tlingit insanları 20 sayı tabanını kullandı.
Kaktovik Inupiaq rakamları 20 tabanlı bir sistem kullanır. 1994'te Alaska, Kaktovik'ten öğrenciler, 1994 yılında Kaktovik Inupiaq rakamlarını buldular. Rakamlar geliştirilmeden önce Inuit isimleri gözden düşüyordu.

Bhutan'ın ulusal dili olan Dzongkha, 20, 400, 8.000 ve 160.000'in kuvvetleri için rakamlarla tam bir yirmilik sisteme sahiptir.
Kuzeydoğu Hindistan'daki Meghalaya eyaletinin Güney Garo Tepeleri'nde ve Bangladeş'e komşu bölgelerde konuşulan bir dil olan Atong, günümüzde arkaik olarak kabul edilen tam bir yirmilik sisteme sahiptir.
Hindistan'da kullanılan bir Munda dili olan Santalicede, "elli" bār isī gäl, yani, "iki tane yirmi ve bir tane on" olarak ifade edilir. Aynı şekilde, Hindistan'da konuşulan başka bir Munda dili olan Didei'de, karmaşık sayılar 19'a kadar ondalık ve 399'a ondalık-yirmiliktir.
Burushaski sayı sistemi 20 tabanlıdır . Örneğin, 20 sunak, 40 alto-sunak (2 kere 20), 60 iski-sunak (3 kere 20) vs.
Doğu Asya'da, Ainu dili ayrıca 20 sayısını temel alan bir sayma sistemi kullanır. "hotnep "20,"wanpe etu hotnep ”(İki tu hotnep ve bir on daha) 30 ,“tu hotnep ”(İki yirmilik) 40," ashikne hotnep ”(Beş yirmilik) 100'dür. Çıkarma da yoğun bir şekilde kullanılır, örneğin " shinepesanpe ”(Ona kadar bir tane daha) 9'dur.
Çukçi dili yirmilik sayı sistemine sahiptir.

Yeni Zelanda'nın Maori dilinde, bir savaş partisine atıfta bulunan Te Hokowhitu a Tu (kelimenin tam anlamıyla "Tu'nun yedi 20'si") ve büyük bir savaşçıya atıfta bulunan Tama-hokotahi teriminde görülebilen ("20 savaşçıya denk bir adam")20 tabanlı sistemin kullanımının bazı kanıtları vardır.

Yirmi (vingt), Belçika, İsviçre, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ruanda, Aosta Vadisi ve Manş Adaları dışında 70'ten 99'a kadar olan Fransız sayılarının adlarında temel sayı olarak kullanılır. Örneğin, quatre-vingts yani Fransızca "80" anlamındaki kelime, "dört-yirmili" anlamına gelir; Soixante-dix, yani "70" sayısı kelimenin tam anlamıyla "altmış-on" olarak ifade edilir; soixante-quinze ("75") kelimenin tam anlamıyla "altmış-on beş"tir; quatre-vingt-sept ("87") kelimenin tam anlamıyla "dört-yirmili-yedi"dir; quatre-vingt-dix ("90") kelimenin tam anlamıyla "dört-yirmili-on" dur; quatre-vingt-seize ("96") kelimenin tam anlamıyla "dört-yirmili-on altı"dır. Ancak, Belçika, İsviçre, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ruanda, Aosta Vadisi ve Kanal Adaları'nda kullanılan Fransızcada 70 ve 90 sayıları genellikle septante ve nonante adlarına sahiptir. Bu nedenle, 1996 yılı Paris Fransızcasında "mille neuf cent quatre-vingt-seize", ancak Belçika Fransızcasında "mille neuf cent nonante-six" olarak görülür. İsviçre'de "80" quatre-vingts (Cenevre, Neuchâtel, Jura) veya huitante (Vaud, Valais, Fribourg) olarak ifade edilebilir.
Yirmi (tyve), 50'den 99'a kadar olan Danca sayı adlandırmalarında temel sayı olarak kullanılır. Örneğin tres (tresindstyve'nin kısaltılmışı) 3 çarpı 20, yani 60 anlamına gelir. Bununla birlikte, Danimarka rakamları, etimolojik olarak son derece küçük bir şekilde oluşturulmuş olan onlardan bazılarının isimleri olduğu için belirsiz değildir. Örneğin, Fransızca quatre-vingt-seize sayısının aksine, birimler, ondalık sistemin tanımlayıcı bir özelliği olan, her on arasında yalnızca sıfırdan dokuza kadar gider. Ayrıntılar için Danimarka rakamlarına bakın.
Yirmi (ugent), Breton dilinde 40'tan 49'a ve 60'tan 99'a kadar olan sayıların temel sayısı olarak kullanılır. Örneğin, daou-ugent 2 çarpı 20, yani 40 ve triwec'h ha pevar-ugent (kelimenin tam anlamıyla "üç-altı ve dört-yirmi") 3×6 + 4×20, yani 98 anlamında kullanılır. Ancak, 30 tregont olarak ifade edilir, * dek ha ugent ("on ve yirmi") olarak ifade edilmez, 50 hanter-kant ("yarım yüz") olarak ifade edilir.
Yirmi (ugain), Galce dilinde 50'ye kadar (hanner cant) ve 60'tan 100'e (cant) kadar bir temel sayı olarak kullanılır, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında bir ondalık sayma sistemi tercih edilmeye başlandı. Bununla birlikte, yirmilik sistem yalnızca sıra sayıları için kullanılır. Deugain 2 çarpı 20 yani 40, trigain 3 kere 20 yani 60, vb. anlamına gelir. Dau ar bymtheg ar ddeugain 57 (iki yirminin üzerine on beş üzerine iki) anlamına gelir. papur chweugain 1970 yılında on şilin (=120 peni) banknotu için takma kullanılıyordu.
Yirmi (fichead) geleneksel olarak deich ar fhichead ile birlikte temel sayı olarak kullanılır, deich ar fhichead veya fichead 's a deich 30 (yirminin üzerinde on veya yirmi ve on), dà fhichead 40 (iki yirmili), dà fhichead 's a deich 50 (iki yirmi on) / leth-cheud 50 (yarım yüz), trì fichead 60 (üç yirmili), naoidh fichead 180 (dokuz yirmili) gibi kullanılır. Günümüzde okullarda ondalık sistem öğretilmektedir, ancak yirmili sistem birçok kişi tarafından, özellikle daha eski konuşmacılar tarafından hala kullanılmaktadır.
Yirmi (njëzet), Arnavutçada temel sayı olarak kullanılır. 40 için kelime kullanılan dyzet iki çarpı 20 anlamına gelir. İtalya'daki Arbıreşler, 60 için 'trizetë' kullanabilir. Eskiden 'katërzetë' 80 için de kullanılıyordu. Bugün Yunanistan'daki Çam Arnavutları tüm zet sayılarını kullanmaktadır. Temelde 20, 1 zet, 40, 2 zet, 60, 3 zet ve 80, 4 zet anlamına gelmektedir. Arnavutça, Balkanlar'da kuvvetli sayı sisteminin unsurlarını ondalık sistemle yan yana tutan tek dildir. 

Üçlü sayı sistemi (Ternary /ˈtɜːrnəri/), sayıların 3 tabanında yazılmasıyla elde edilir. Dolayısıyla tüm sayılar 0, 1 ve 2 rakamları kullanılarak ifade edilirler.

Üçlü sayı sistemindeki tam sayıların gösterimi, ikili sayı sistemindeki gibi kısa sürede rahatsız edici derecede uzun olmaz. Mesela onlu sayı sistemindeki 365 ya da altılı sayı sistemindeki 1405 sayısı ikili sayı sisteminde 101101101 (dokuz basamaklı) ve üçlü sayı sisteminde 111112 (6 haneli) olarak karşılık gelir.

1958 yılında Moskova Devlet Üniversitesi'nde üçlü sayı sistemi kullanan ve adı Setun olan bir bilgisayar ortaya atılmış olsa da geliştirilmesi durdurulmuştur.

Hayes, Brian (Kasım-Aralık 2001). "Third base" (PDF). American Scientist. Sigma Xi, the Scientific Research Society. 89 (6): 490-494. doi:10.1511/2001.40.3268. 30 Ekim 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)12 Nisan 2020.

İbrani alfabesi (İbranice: אָלֶף־בֵּית עִבְרִי, romanize: Alefbet ivri), Sami dilleri grubuna bağlı ve İsrail'in resmî dili olan İbranicenin ve Aşkenaz Yahudilerinin konuştuğu bir Cermen dili olan Yidiş (Yahudi Almancası) ile Sefarad Yahudilerinin dili olan Ladino (Yahudi İspanyolcası) gibi diğer Yahudi dillerinin yazımında kullanılan Arami alfabesi kökenli bir ünsüz alfabesi.
Birçok Sami dilinde olduğu gibi İbrani alfabesi de sağdan sola doğru yazılan 22 temel sessiz harften oluşmaktadır. Harfler bitiştirilmez ve ayrı yazılır. Beş harfin sonda yazılışı farklıdır ve bunlara sofit denir. Sesli harfler (נִקּוּד, nikkud; çoğulu: nikkudot), ana harflerin altına konulan işaretler ile gösterilir. Ancak bu noktalamalar çoğu zaman kullanılmaz. Bunlar; ancak dini metinler, sözlükler ve yabancı kelimelerin doğru okunuşunu göstermek için kullanılır.
Her İbranice harfin sayısal bir değeri bulunmaktadır. Örneğin, alefin sayısal değeri 1 ve yodun sayısal değeri 10'dur; 11 sayısı ise bu iki harfin kullanımıyla gerçekleşir (יא).

Tarihi açıdan Fenike alfabesi Yahudi metinlerinde kullanılmış ana yazı sistemi olan Paleo-İbrani alfabesinin geldiği kökü oluşturmuştur, ancak bu yazının kullanımı MÖ 6. yüzyıl civarında Babil Sürgünü döneminde kalkmış ve Asur kökenli Arami alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. Modern İbrani alfabesi Arami alfabesinden türemiş olmakla birlikte, Sâmirî İbrani alfabesi Paleo-İbrani alfabesi üzerinden evrilmiş bir yazı sistemini kullanmaktadır. Tarih boyunca az çok şekil değişiklikleri geçirmiş olan İbrani alfabesinin Antik Dönem İbrani Alfabesi, Kare Yazı, El Yazısı, Raşi ve Solitreo gibi biçimleri de bulunmaktadır.

Bazı harflerin yanında bulunan yıldız işareti o harfin sadece kelime sonunda kullanıldığına işarettir.
C sesi gimal harfinin üzerine ayraç koyularak elde edilir.
Ç sesi tsadi harfinin üzerine ayraç koyularak elde edilir.
J sesi zayin harfinin üzerine ayraç koyularak elde edilir.
İbranicede W sesi bulunmazken W sesi olan yabancı kelimeler için çift vav kullanılır.

İkili sayılar sayıların 2 tabanında yazılmasıyla elde edilir. Dolayısıyla tüm sayılar 0 ve 1 rakamları kullanılarak ifade edilirler. Elektronik devrelerindeki kolay uygulanabilmeleri nedeniyle günümüz bilgisayarlarının neredeyse tamamında kullanılırlar.
Günlük hayatta sayıları ifade etmek için onluk taban [decimal] kullanılır. Bunun anlamı, her sayının 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9 rakamları kullanılarak ifade edilmesidir. Sayıların en sağındaki basamağına birler, ikincisine onlar ve üçüncüsüne de yüzler basamağı denildiği genel olarak bilinmekte.

Bu basamaklara daha yakından bakıldığında sayıların çarpma ile ifade edildiği anlaşılacaktır. Örneğin 5, 5 × 100, yani 5 çarpı 10'un sıfırıncı kuvveti olarak düşünülebilir. Yani 5 × 1 = 5. 50'yi ele alırsak, 50 = 5 × 101 = 5 × 10. 5 bu defa onlar basamağında olduğundan bir sonraki kuvveti kullandık. Daha büyük bir sayı ile:

  
    
      
        5834
        =
        (
        5
        ×
        
          10
          
            3
          
        
        )
        +
        (
        8
        ×
        
          10
          
            2
          
        
        )
        +
        (
        3
        ×
        
          10
          
            1
          
        
        )
        +
        (
        4
        ×
        
          10
          
            0
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle 5834=(5\times 10^{3})+(8\times 10^{2})+(3\times 10^{1})+(4\times 10^{0})}
  

Özetle, her basamak 10'un bir kuvvetinin çarpımını ifade ediyor. Onluk sayı düzeneğinde, bu taban 10'dur. Bir basamakta kullanabileceğimiz rakamlar bitti mi, örneğin 99'a ulaştık mı, yeni bir basamak ekleyip 100'e geçiyoruz.
İkili sayılarda ise fark 10 yerine taban olarak 2'nin kullanılmasıdır. Dolayısıyla kullanabileceğimiz rakamlar 0 ve 1'dir. 0 ve 1'i kullandıktan sonra daha büyük sayıları ifade etmek için yeni basamak ekleyip tekrar 1'den başlanması gerekir.
Farklı tabanların kullanıldığı ortamlarda belirsizliği önlemek için sayıların sağ alt köşesine tabanları eklenir:

  
    
      
        
          1
          
            2
          
        
        =
        1
        ×
        
          2
          
            0
          
        
        =
        1
        ×
        1
        =
        
          1
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 1_{2}=1\times 2^{0}=1\times 1=1_{10}}
  

  
    
      
        
          10
          
            2
          
        
        =
        (
        1
        ×
        
          2
          
            1
          
        
        )
        +
        (
        0
        ×
        
          2
          
            0
          
        
        )
        =
        2
        +
        0
        =
        
          2
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 10_{2}=(1\times 2^{1})+(0\times 2^{0})=2+0=2_{10}}
  

  
    
      
        
          101
          
            2
          
        
        =
        (
        1
        ×
        
          2
          
            2
          
        
        )
        +
        (
        0
        ×
        
          2
          
            1
          
        
        )
        +
        (
        1
        ×
        
          2
          
            0
          
        
        )
        =
        4
        +
        0
        +
        1
        =
        
          5
          
            10
          
        
      
    
    {\displaystyle 101_{2}=(1\times 2^{2})+(0\times 2^{1})+(1\times 2^{0})=4+0+1=5_{10}}
  

  
    
      
        27902361
        =
        1101010011100000110011001
      
    
    {\displaystyle 27902361=1101010011100000110011001}
  
 olarak ifade edilebilir.

A brief overview of Leibniz and the connection to binary numbers 25 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Binary System 10 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Cut-the-Knot
Conversion of Fractions 10 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Cut-the-Knot
Binary Digits 9 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Math Is Fun28 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
How to Convert from Decimal to Binary 5 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at wikiHow
Çocuklar için öğrenme egzersizleri, CircuitDesign.info 11 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Binary Counter with Kids
“Magic” Card Trick
İkili sistemi okumak için hızlı referans 25 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Binary converter to HEX/DEC/OCT with direct access to bits21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
From one to another number system 12 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
From one to another number system 9 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
From one to another number system 9 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Artırılmış gerçeklik (İngilizce: Augmented reality; AR), gerçek dünyadaki çevrenin ve içindekilerin, bilgisayar tarafından üretilen; ses, görüntü, grafik ve GPS verileriyle zenginleştirilerek meydana getirilen canlı veya dolaylı fiziksel görünümüdür. Bu kavram kısaca gerçekliğin bilgisayar tarafından değiştirilmesi ve artırılmasıdır. Teknoloji kişinin gerçekliğini zenginleştirme işlevini görür. Buna karşın sanal gerçeklikte ise gerçek dünya yerine tasarlanıp canlandırılmış bir dünya vardır.
Zenginleştirme gerçek zamanlı gerçekleşir ve çevredeki ögeler ile etkileşim içindedir. Gelişen zenginleştirilmiş gerçeklik teknolojisinin de yardımıyla kullanıcı etrafındaki bilgi ile etkileşime girebilir. Bulunulan çevreyle ilgili yapay bilgi ve ögeler gerçek dünyayla bağdaşabilir. Zenginleştirilmiş gerçeklik teriminin literatüre 1990 yılında Boeing üzerinde çalışan Thomas Caudell tarafından kazandırıldığına inanılır.

Artırılmış gerçeklik örneğinden biri olan; "Aurasma" bir görüntü tanıma teknolojisidir. İşletmeler ve bireyler Aurasma'yı hem kendi artırılmış gerçeklik deneyimlerini oluşturmak ve paylaşmak, hem de çevrelerindeki gizli dijital içeriği keşfetmek için kullanır. Öğretmenler, bu platformu kullanan en etkin grup arasında yer almaktadır.
Artırılmış gerçeklik ile ilgili uygulamalar henüz çok yeni olsa da, dünyada bilişim sektörünü domine eden Microsoft ve Google gibi firmalar bu yeni teknolojiye büyük yatırımlar yapmaktadırlar. Google, 2012 yılında tanıttığı ve büyük ilgi çeken Glass projesini şimdilik rafa kaldırsa da, Mattel firmasıyla birlikte View Master gözlüğünün tanıtımını yaptı. Microsoft ise Windows 10 ve HoloLens ile 2016 yılından itibaren kullanıcılarına interaktif hologramlar sunmayı planlıyor. Marshall, L'Oréal Paris, Ray-Ban, Adidas, BMW, Volkswagen, Ford, Durex ve IKEA gibi sayısız uluslararası marka, artırılmış gerçeklik uygulamaları ile ürünlerinin tanıtımını interaktif ve eğlenceli hale getirmeye çalışmaktadırlar.

Artırılmış gerçeklik, uygulamaları etkili, etkileşimi yüksek, öğrenme sürecine katkı sağlayan, kullanması kolay ve kullanıcı doyumunu sağlayan öğrenme malzemeleridir.

Sanal gerçeklik
Sanal gerçeklik gözlüğü

High Tech Computer Corporation veya HTC Corporation (Çince: 宏達國際電子股份有限公司; pinyin: Hóngdá Guójì Diànzǐ Gǔfèn Yǒuxiàn Gōngsī), merkezi Tayvan’ın New Taipei şehrinde bulunan, Tayvanlı çok uluslu akıllı telefon ve tablet üreticisidir. 1997 yılında, cihaz tasarımcısı ve cihaz üreticisi olarak kurulan HTC faaliyetlerine mobil iletişim operatörlerine özel Windows Mobile işletim sistemli ve Brew MP tabanlı dokunmatik ekranlı telefonlar, PDA ve cep telefonları üreterek başladı. Başlangıçta ağırlıklı olarak Windows Mobile bazlı akıllı telefonların üretimini gerçekleştiren HTC, 2009 yılında odağına Android, 2010’da da Windows Phone tabanlı cihazları da aldı. 2011 itibarıyla, akıllı telefonlarını kendi markası altında piyasaya süren ve pazarlayan HTC, Interbrand’ın En Büyük Global Markalar 2011 raporunda 98. sırada yer aldı. Nisan 2015’te yayımlanan bir rapora göre, şirketin pazar payı, HTC One M8 ve Desire serilerinin güçlü satışlarından ötürü yüzde 7,2’ olarak belirtildi.
HTC, Android mobil cihaz platformunun geliştirilmesine odaklanan akıllı telefon üreticileri ve mobil şebeke operatörlerinden oluşan Open Handset Alliance’ın kurucu üyesidir. Ayrıca, HTC Dream ismiyle pazarda Android mobil cihaz platformunu kullanan ilk telefonu üreticisidir. Bu telefon T-Mobile tarafından birçok ülkede T-Mobile G1 veya Era G1 ismiyle satışa sunulmuştur.

HTC, 1997 yılında Cher Wang (王雪紅), H. T. Cho (卓火土) ve Peter Chou (周永明) tarafından kuruldu. Başlangıçta bir dizüstü bilgisayar üreticisi olan HTC, 1998 yılında dünyanın ilk dokunmatik ve kablosuz avuç içi cihazlarını tasarlamaya başladı. Şirket, ilk Android akıllı telefon, ilk Microsoft tabanlı akıllı telefon (2002) ve ilk Microsoft 3G telefonu (2005) üretti. İlk büyük ürünü olan, dünyanın ilk dokunmatik ekranlı akıllı telefonlarından birini 2000 yılında piyasaya sürdü. HP ve Palm ile çalışan bir ODM olarak HP iPAQ ve Palm Treo 650’yi üretti. 2007 yılında, HTC mobil cihaz şirketi Dopod International’ı satın aldı. Ekim 2009’da, HTC ilk marka sloganı “quietly brilliant”ı ve ilk küresel reklam kampanyası YOU’yu hayata geçirdi.
Haziran 2010’da, şirket Birleşik Devletler’deki ilk 4G özellikli telefon HTC Evo 4G’yi piyasaya sürdü. Temmuz 2010’da, HTC, China Mobile ortaklığında, Çin’de kendi markası altında akıllı telefon satışına başladı. 2010 yılında, HTC’nin sattığı telefon sayısı 2009 yılına göre %111 artarak 24,6 milyon adedin üzerine çıktı. 16 Şubat 2011’deki Mobil Dünya Kongresi’nde, GSM Derneği HTC’yi 2011’de “Yılın Cihaz Üreticisi” olarak seçti. Nisan 2011'de, şirketin pazar değeri Nokia'nın değerinin üzerine çıkarak HTC'yi Apple ve Samsung'un ardından dünyanın en değerli üçüncü akıllı telefon üreticisi yaptı. 6 Temmuz 2011'de, HTC'nin VIA Technologies'in S3 Graphics'deki hissesini satın alarak S3'ün hakim hissedarı haline geleceği açıklandı. 6 Ağustos 2011 tarihinde, HTC Dashwire'ı 18,5 milyon ABD doları bedelle satın aldı. Ağustos 2011'de, HTC, Beats Electronics ile, Beats'in hisselerinin yüzde 51'inin satın alınmasını içeren bir stratejik ortaklık planladığını doğruladı. 27 Eylül 2013'te ise, HTC Beats'in geriye kalan hisselerinin tümünü Beats Electronics’e geri sattığını duyurdu. Anlaşmanın 2013’in son çeyreğinde tamamlandı. Interbrand tarafından yayınlanan 2011 En Küresel Markalar sıralamasında, HTC 3,6 milyar ABD doları tutarındaki değeri ile 98. sırada yer aldı. Araştırma şirketi Canalys’e göre, HTC Corporation, 2011’in 3. çeyreğinde yüzde 24 pazar payı ile Samsung (yüzde 21), Apple Inc. (yüzde 20) ve BlackBerry’i (yüzde 9) geride bırakarak ABD’nin en büyük akıllı telefonu satıcısı oldu. HTC Corporation her bir operatör için farklı modeller üretti.
2012 yılının başında, HTC, Samsung ve Apple Inc.’in artan rekabeti karşısında ABD’deki pazar payının önemli bir kısmını kaybetti. Analiz şirketi comScore’a göre, HTC Şubat 2013 itibarıyla Birleşik Devletler’deki akıllı telefon pazarının sadece %9,3’üne sahipti. Yaşanan gerileme karşısında, HTC’nin CEO’su Peter Chou, şirketin yöneticilerine 2013’te piyasaya çıkarılan en yeni amiral gemisi telefonu HTC One’ın etkileyici satış sonuçları elde edememesi halinde, görevinden istifa edeceğini bildirdi. HTC’nin 2013’ün ilk çeyreğindeki sonuçları bir önceki yıla göre karlılıkta %98,1’lik bir düşüş sergileyerek şirketin karlılığını o güne kadar kaydettiği en düşük seviyeye indirirken HTC One’ın lansmanındaki gecikmenin buna yol açan etkenlerden biri olduğu bildirildi. Haziran 2012’de, HTC şirket merkezini Taoyuan’dan New Taipei’de Xindian’a taşıdı.
Ağustos 2013’te, HTC, şirketin yeni yüzü olmak için iki yıllık bir sözleşme imzalayan aktör Robert Downey Jr.’ın rol aldığı yeni “Here’s To Change” küresel pazarlama kampanyasını hayata geçirdi. Kampanyanın televizyon ve sinema salonlarında yayınlanmaya başlamasından önce, 15 Ağustos'ta, HTC'nin yeni pazarlama kampanyası YouTube üzerinde hayata geçirildi. 27 Eylül 2013'te, HTC Beats Electronics'teki tüm hisselerinin (yüzde 24,84) satışını açıkladı. 2013 yılının ortasında piyasaya sürülen HTC One, en iyi akıllı telefon ve en iyi tasarım kategorilerinde çeşitli sektörel ödüller kazandıysa da, HTC One'ın küresel satışları, Samsung'un amiral gemisi telefonu Galaxy S4'ün gerisinde kalırken HTC de Ekim 2013'ün başında ilk defa çeyrek bazında zarar yazarak çeyreği 3 milyar Yeni Taylan Doları (yaklaşık 100 milyon ABD doları) ekside kapattı. HTC, kıyaslamalı performansının başlıca sebebi olarak, pazarlama alanlarındaki sorunlara işaret etti.
HTC One'ın ardından, 2013 HTC One serisi için üçlü bir portföy oluşturmak üzere iki varyant daha piyasaya sürüldü. HTC One Mini adı verilen daha küçük bir varyant Ağustos 2013'te piyasaya sürülürken HTC One Max adı verilen daha büyük bir varyant ise, Ekim 2013'te sunuldu. Tasarım ve özellikleri ile HTC One'a benzeyen One Max'in yükseltilen özellikleri arasında, 5,9 inç büyüklüğünde bir ekran, parmak izi sensörü ve genişletilebilir bellek için çıkartılabilen bir arka kapak da bulunuyordu. Avrupa ve Asya'da perakende satışına Ekim 2013'te başlanan ürünün ABD lansmanı ise Kasım 2013'ün başında gerçekleştirildi. Mart 2014'te, HTC One amiral gemisi ürünün bir sonraki sürümü olan HTC One (M8) Londra ve New York'ta düzenlenen basın toplantıları ile görücüye çıkartıldı. Önceki lansmanlardan farklı olarak, HTC One lansmanın birkaç saat ardından, aynı gün içinde, şirketin web sitesi ve Kuzey Amerika'daki mobil operatör web sitelerinde satışa çıkartıldı. Nisan 2014'te, akıllı telefon şirketi satışların yüzde 12,7 artarak 22,1 milyar Yeni Tayvan dolarına yükselerek şirket içinde Ekim 2011'den beri en yüksek artışı kaydettiğini bildirdi. Mart 2015'te Barselona'da toplanan Mobil Dünya Kongresi'nde, HTC Vive adlı yeni sanal gerçeklik başlığını duyurdu. Aynı konferansta, şirket 2015 HTC One Amiral Gemisi cihazın M8'in yerini alan HTC One M9 duyuruldu.
2016 yılında HTC, işini akıllı telefonların ötesinde çeşitlendirmeye başladı. HTC Vive olarak bilinen bir sanal gerçeklik platformu üretmek için Valve ile ortaklık kurdu. HTC, Google Pixel akıllı telefonunda Google ile işbirliği yaptıktan sonra, 2017 yılında 1,1 milyar ABD Doları karşılığında tasarım ve araştırma yeteneğinin yaklaşık yarısını ve akıllı telefonla ilgili fikrî mülkiyet hukukuna ilişkin münhasır olmayan hakları Google'a sattı.

HTC'nin yönetim kurulu başkanı ve CEO'su, plastik ve petrokimyasal devi Formosa Plastics Group ‘un kurucusu olan merhum Wang Yung-ching'in kızı olan Jebastian Cher Wang'dır. Peter Chou, HTC Future Development Lab başkanı, HT Cho ise HTC Vakfı Başkanı ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmaktadır. Hui-Ming Cheng, HTC'nin CFO'luğu görevini yürütmektedir. Cher Wang, HTC Yönetim Kurulu Başkalığının yanı sıra VIA Technologies'in Yönetim Kurulu Başkanlığını da yürütüyor. HTC'nin aralarında IA (Bilişim Cihazları) mühendislik bölümü ve WM (Kablosuz Mobil) mühendislik bölümünün de bulunduğu başlıca bölümleri, ISO 9001/ISO 14001 sertifikasına sahiptir.
HTC, araştırma ve geliştirme çalışmalarına güçlü yatırımlarda bulundu. Şirketin Kuzey Amerika'daki ana merkezi, Washington eyaletindeki Bellevue şehrindedir. HTC, Seattle'da (Kuzey Amerika'daki şirket merkezi yakınında) bulunan yazılım tasarım ofisinde, telefonları için HTC Sense adındaki kendi arayüzünün tasarımını gerçekleştiriyor. 2011 yılında, Kuzey Carolina eyaletindeki Durham şehrinde de bir araştırma ve geliştirme ofisi açan HTC, çok sayıda kablosuz teknoloji alanına odaklanabilmek için burayı Seattle ve Atlanta'ya tercih etti.

HTC 17 Şubat 2010'da Fast Company tarafından dünyanın en yenilikçi 31. şirketi olarak gösterildi. 27 Mayıs 2011'de, müşterilerden gelen geri bildirimlere cevaben, HTC Android tabanlı telefonlarındaki bootloader'ları artık kilitlemeyeceğini duyurdu. O zamandan beri de, tüketiciler artık HTC'nin Geliştirici web sitesi HTCDev.com üzerinden HTC'nin Android ürün yelpazesinin çoğunun bootloader'larının kilidini açabiliyorlar.
HTC'nin akıllı telefon sektöründeki innovasyonları
* 2005 – Dünyanın ilk Windows 3G akıllı telefon
* 2008 – Dünyanın ilk Android akıllı telefonu HTC Dream
* 2009 – HTC Sense kullanıcı arayüzü
* 2010 – Dünyanın ilk Android 4G akıllı telefonu HTC Evo 4G
* 2013 – Dünyanın ilk tamamı metal akıllı telefonu HTC One
Eylül 2014'te, Google Nexus 9 tabletini üretmesi için HTC'yi seçti.
Mart 2015'te, HTC, Valve Corporation ile birlikte, SteamVR projesinin potansiyelini gözler önüne sermek üzere başa takılan sanal gerçeklik ekranı HTC Vive'ı yarattığını duyurdu. HTC Vive'ın 2016 yılında pazara çıkması bekleniyor.

HTC Türkiye Web Sitesi  29 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

HTC cihazları listesi
TouchFLO
TouchFLO 3D

Oculus Rift, Facebook'un bir bölümü olan Oculus VR tarafından oluşturulan bir sanal gerçeklik kulaklığı ve başa takılı ekran serisidir. Kullanıcı için sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik sağlar. Mart 2016 yılında Oculus Rift CV1, Mart 2019 yılında ise Oculus Rift S sunuldu. Kısa adıyla Rift, Amerikalı girişimci Palmer Luckey önderliğindeki Oculus VR şirketi tarafından ve bilgisayar oyunu piyasasının önderlerinden John Carmack desteğiyle geliştirilmektedir.
2016'nın ilk çeyreğinde satışa çıkacak olan cihazın geliştirici versiyonları şu an dağıtımdadır ve pek çok yazılım geliştiricisi ve teknoloji meraklısı Kickstarter kampanyasına vermiş oldukları destek sayesinde, cihaz henüz piyasaya çıkmadan Developer Kit'ine sahip olmuşlardır.
2014'ün Mart ayında Facebook cihazın yapımcısı olan Oculus VR şirketini 400 milyon dolar nakit, 23.1 milyon adedi hisse senedi olacak şekilde toplam 2 milyar dolar ödeme yaparak satın almıştır.
Bu satın almanın ardından Minecraft'ın yapımcısı Notch daha önceden oyuna Oculus Rift desteği geleceğini duyursa da bundan vazgeçmiştir.

Cihaz adından ilk olarak Kickstarter sitesinde yaptığı kampanya ile söz ettirmiştir.
1 Ağustos 2012'de başlayan kampanya, kısa sürede pek çok insanın ilgisini çekmiş ve 4 saat gibi kısa bir sürede hedeflenen 250 bin dolarlık hedefini geçmiş, 36 saatte ise milyon dolar barajını aşıp, kampanya sonuna kadar 2 milyon 437 bin 429 dolar toplamayı başarmıştır.
Bu kampanyaya 300 $ ve üzerinde bağış yapanlara birer adet Oculus Rift Developer Edition gönderilmiştir. Bu ön siparişler 2013 Mart ayından itibaren gönderilmeye başlanmıştır.

Oculus Rift'in en önemli özelliklerinden biri, daha önceden var olan VR (Sanal Gerçeklik) teknolojilerini bir adım öteye taşıyıp, ucuzlamış donanım fiyatları sayesinde bu teknolojileri son kullanıcının hizmetine sunabilecek olmasıdır. Daha önceden yaygın kullanım için düşünülemeyecek bu tür cihazlar, akıllı telefonlar ve benzeri cihazların oldukça yaygınlaşmasıyla doğru orantılı olarak düşen donanım fiyatları ile birlikte, son kullanıcılar için de erişilebilir olmuştur.

Rift, iki adet 7inch'lik LCD displayin insan gözünün görüş açısını taklit eder bir biçimde kafaya takılabilir bir sistemde birleştirilmesinden meydana gelen bir cihaz. Cihazın ağırlığı şu anki donanım özelliklerine göre 370g (kontrol ünitesi hariç). 
Cihazda kulaklık veya hoparlör bulunmamaktadır, kullanıcılar kendi tercihleri kulaklık kullanmakta özgürdürler.
Cihazda HDMI ve DVI çıkış portları (şu an için) kontrol ünitesinde bulunmaktadır.

Rift ile çalışması için bir yazılımın özel olarak bu cihaza yapılandırılması gerekmektedir. Oculus firması, bunun için bir SDK geliştirmektedir. 
Gelecekte piyasaya sürülecek pek çok oyunun doğrudan Rift'e uyumlu şekilde piyasaya çıkması beklenmektedir.

Cihazın son kullanıcı sürümünün Oculus Rift 2.0 adıyla piyasaya 2016'nın ilk çeyreğinde sürülmesi beklenmektedir.

Cihazın Kickstarter Kampanya Sayfası 27 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oculus Rift neden efsane olacak?

Sanal gerçeklik gözlüğü, kullanıcı için sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) sağlayan bir cihazdır. Sanal gerçeklik gözlükleri, video oyunlarında yaygın olarak kullanılır. Ancak simülatörler ve eğitmenler dahil olmak üzere diğer uygulamalarda da kullanılırlar. Bazı sanal gerçeklik gözlüklerinde ayrıca göz takibi sensörleri ve oyun kumandası bulunur.
İlk örnek 1991'de duyurulan ve 1993'ün başlarında görülen Sega VR ve Virtual Boy idi. Şu an Apple Vision Pro, HTC Vive, Oculus Go, Oculus Quest, Oculus Rift, Oculus Rift CV1, Oculus Rift S, PlayStation VR, PlayStation VR2, Samsung Gear VR, Microsoft HoloLens, Google Daydream, Huawei VR Glass, Meta Quest Pro, Nintendo Labo, Nokia OZO, Open Source Virtual Reality, PICO 4, Valve Index, Z800 3DVisor gibi sanal kulaklıklar yaygındır.

Optik başa takılı ekran
Başa takılı ekran
Kask monteli ekran
Sanal retina ekranı
Baş üstü göstergesi

Siber uzay, (orijinal anlamını karşılamasa da yaygın olan bir başka kullanımıyla sanal alem, cyberspace) terimi bilgisayarların ve onu kullanan insanların İnternet ve benzeri ağlar içinde kurduğu iletişimden doğan sanal gerçeklik ortamını anlatan metaforik bir soyutlamadır. Siber uzay kavramı Türkçede zaman zaman "siber ortam" olarak da kullanılmaktadır.
İnternet'e karşılık olarak da kullanılan siber uzay (cyberspace) ilk olarak Kanadalı ünlü bilimkurgu yazarı William Gibson tarafından bir bilgisayar korsanının Matrix adı verilen bir bilgisayar sistemine sızarken yaşadıklarını anlatan Neuromancer adlı romanda kullanılmıştır. Bu ünlü roman aynı zamanda sanal gerçeklik (virtual reality), yapay zekâ (artificial intelligence) ve genetik mühendisliği (genetic engineering) gibi kavramların da ilk olarak işlendiği eserdir.

Çokça birbirine karışıyor olsa da siber ve sanal ayrı kavramlardır. İnternet hem sanal hem de siberdir. Siber terimi sibernetik kökeninden gelmektedir. İlk olarak 1958 yılında (canlılar ve/veya makineler arasındaki iletişim disiplinini inceleyen Sibernetik biliminin babası sayılan) Louis Couffignal tarafından kullanılmıştır.
İnterneti anlatan sanal alem ve siber alem kavramlarının ikisi de doğru bir önermedir. İnternet, iletişim yöntemi açısından siber, yarattığı ortam açısından sanaldır.

Sanal gerçeklik
Siber savaş

AOT derlemesi (Ahead-of-time compilation) C veya C++ gibi daha üst düzey bir programlama dili, Java bytecode veya .NET Framework Ortak Ara Dil (Common Intermediate Language, CIL) kodu gibi bir ara temsilciliğin yerli (sisteme bağlı) bir makine diline derleme eylemidir. Sonuçta ortaya çıkan ikili dosya yerel olarak çalıştırılabilir.
AOT, standart bir yerli derleyici gibi makine tarafından optimize edilmiş kodlar üretir. AOT, mevcut bir sanal makinenin (virtual machine, VM) bayt kodunu makine koduna çevirir.

Bir ara temsil olarak derlenebilir bir yönetilen kodun çalışma zamanı olan bazı programlama dilleri, (JIT) derleme kullanır. Kısaca, ara kod yürütülürken, bir uygulamanın performansını yavaşlatan ara kod, yerel bir çalışma için makine koduna derlenir. Önceden hazırlanan derleme, yürütme aşamasından ziyade yürütmeden önce bu adımı atma ihtiyacını ortadan kaldırır.
Dinamik olarak yazılan diller için yerli makine koduna veya diğer statik VM bayt koduna öncül derleme yalnızca sınırlı sayıda mümkündür. Örneğin, Yüksek Performanslı Erlang Projesi (HiPE) AOT derleyicisi, Erlang dili için gelişmiş statik tipte yeniden yapılandırma teknikleri ve tip spekülasyonları nedeniyle yapılabilir.
Çoğu durumda, tamamen AOT tarafından derlenmiş programlar ve kütüphanelerle, bir çalıştırma ortamının yararlı bir bölümünü düşürmek, böylelikle disk alanı, bellek, pil ömrü ve başlatma sürelerini (JIT ısınma aşaması yok) azaltmak vb. işlemler mümkündür. Bu, gömülü veya mobil cihazlarda yararlı olabilir.

AOT derleyicileri, çoğu durumda JITing'in çok pahalı olduğu düşünülen karmaşık ve gelişmiş kod optimizasyonlarını gerçekleştirebilirler. Bunun aksine, AOT genellikle JIT'de, çalışma zamanı profilli yönlendirmeleri, sahte sabit yayılımı veya dolaylı sanal işlevi yerleştirme gibi bazı optimizasyonları gerçekleştiremez.
Ayrıca, JIT derleyicileri spekülatif olarak kod üzerinde varsayımlar yaparak sıcak kod optimize edebilir. Daha sonra spekülatif bir varsayım kanıtlarsa, üretilen kodun deoptize edilmesi mümkündür. Bu işlem, kodun uyarlanabilir optimizasyonla yeniden optimize edilene kadar çalışan yazılımın performansını yavaşlatır. Bir AOT derleyicisi böyle varsayımlar yapamaz ve derleme zamanında olabildiğince çok bilgiyi çıkarması gerekir. Daha az uzmanlaşmış bir koda başvurmaya ihtiyacı vardır, çünkü bir yöntemle hangi türlerin geçeceğini bilmiyor. Bu gibi sorunlar, profil yönlendirmeli optimizasyonlar ile hafifletilebilir. Ancak bu durumda bile, oluşturulan kod, JIT derleyicisinin yaptığı gibi değişen çalışma zamanı profiline dinamik olarak adapte edilemez.

Android mobil işletim sistemi, JIT derleyicisi kullanan bir sanal makine olan Dalvik ile 2008'de teslim edildi. 2013'te yerini AOT derlemesi kullanan yeni bir sanal makine olan Android Runtime yerini aldı, ancak 2017'de Runtime bir JIT derleyicisi aldı.

AOT IBM 5 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

asm.js (JavaScript)
Bartok (CIL)
Excelsior JET (Java)
GNU Compiler for Java
IL2CPU (CIL)
NGen (CIL)
RubyMotion (Ruby)
SharpOS AOT (CIL)

Android Runtime veya ART, Google tarafından geliştirilen, Android işletim sistemi tarafından kullanılan
Bir uygulama çalıştırma ortamıdır. Android tarafından kullanılan işlem sanal makine, Dalvik-in yerini almıştır. ART yerli talimatlar içine uygulamanın bayt çevirisini (Bytecode) gerçekleştirir, daha sonra cihazın çalışma ortamını yürütür.

Android 2.2 "Froyo", Dalvik içine iz tabanlı just-in-time (JIT) derleme getirdi, sürekli uygulamaların profilini çizmekle her zaman ile uygulamaların yürütülmesine optimize edir, onlar dinamik ve sık şekilde baytkoddan yerli makine diline kısa segmentler derleme gerçekleştirir. Dalvik uygulamanın baytının geri kalanını yorumlama ederken, "Izler" olarak adlandırılan bu kısa baytkod segmentlerinin yerli yürütmesi, önemli performans geliştirmeleri sağlar. Dalvíkin aksine, ART kendi kurulum üzerine yerli makine koduna tüm uygulamaları derleyerek (AOT derlemesi) derleme kullanımını tanıttı. Dalvik yorumlanması ve iz tabanlı JIT derleme ortadan kaldırarak, ART genel yürütme verimliliğini artırır ve mobil cihazlarda gelişmiş pil özerklik sonuçlanan güç tüketimini azaltır. Aynı zamanda, ART, bellek yönetimi ve çöp toplama (GC) mekanizmaları geliştirmek, uygulamaların daha hızlı yürütülmesini, Debug özellikli yeni uygulamalar ve uygulamaların daha doğru üst düzey profillemesini getiriyor.
Geriye dönük uyumluluku korumak için, ART, Dalvikle aynı giriş baytkodu kullanır, .odex dosyaları "Yürütülebilir ve Bağlanabilir Biçim"-e (ELF) değiştirilir iken, APK dosyalarının bir parçası olarak standart .dex dosyaları üzerinden sağlanır. Bir uygulama cihaz üzerinde ART dex2oat utiliti kullanarak bir kez derlenende, sadece  derlenmiş ELF yürütülebilenden çalıştırılır; sonuç olarak, ART Dalvik yorumlanması ve iz tabanlı JIT derleme ile çeşitli bağlantılı uygulama yürütme maliyetlerini ortadan kaldırır. Bir uygulama yüklü olduğunda ve uygulamalar ikincil depolamadan biraz daha büyük miktarlarda aldıkta kART derleme için ek süre gerektirir. Android 4.4 KitKat, alternatif çalıştırma ortamı ve varsayılan sanal makine olarak Dalvikin yerine ART-nin bir teknoloji önizlemesini getirdi. Ancak sonraki büyük Android sürümü, Android 5.0 Lollipopda, Dalvik tamamen Android Runtime tarafından değiştirildi.

Resmi Sayfası15 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dalvik

Backus-Naur formu, adını bilgisayar programcılığının öncüleri John Backus ve Peter Naur'dan alan, 1950'lerin sonunda temelleri Backus'a ait bir makalede ortaya konmuş, formal dillerin ve programlama dillerinin sözdizimini açıklamak için kullanılan bir gösterimdir. Naur'un düzenlediği ALGOL 60 dilinin tanımlandığı makale, Backus-Naur formunun bilgisayar dünyasında tanınması açısından önemli rol oynamıştır.

Bir türetme kuralı şu formatta yazılır: <sembol> ::= __ifade__
Burada:

<sembol>, değiştirilecek sözdizimsel kategoriyi tanımlayan ve açılı ayraçlar (<>) içine alınan, terminal olmayan (non-terminal) bir semboldür.
::= "şununla değiştirilir" anlamına gelen bir metasemboldür,
__ifade__ ise alternatifleri göstermek amacıyla dikey çizgi (|) ile ayrılmış seçenekleri barındıran; terminal semboller (ör. "Sr." veya "," gibi değişmez metinler) ya da terminal olmayan sembollerden (ör. <soyadı>) oluşan bir veya daha fazla sembol dizisini içeren sağ taraftır (üretim gövdesi).
Örneğin, <ops-sonek-kismi> ::= "Sr." | "Jr." | "" kuralında tüm satır bir türetme kuralıdır; "Sr." ve "Jr." terminal sembollerdir, "" (boş dize) pratik gösterimde yer alsa da teknik olarak bir terminal değildir ve <ops-sonek-kismi> terminal olmayan bir semboldür.

<Sıfır dışında bir rakam> ::= 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9
<Rakam> ::= 0 | <Sıfır dışında bir rakam>
<İki haneli sayı> ::= <Sıfır dışında bir rakam> <Rakam>
<10'dan 19'a kadar> ::= 1 <Rakam>
<kırkiki> ::= 42

<araba-plakası> ::= <il-kodu> <harf-ve-rakam-serisi>
<harf-ve-rakam-serisi> ::= <harf><rakam><rakam><rakam><rakam> | <harf><harf><rakam><rakam><rakam> | <harf><harf><harf><rakam><rakam>
<rakam> ::= <rakam-sıfırdan-yediye> | <rakam-birden-dokuza>
<rakam-sıfırdan-yediye> ::= '0' | <rakam-birden-yediye>
<rakam-birden-yediye> ::= '1' | '2' | '3' | '4' | '5' | '6' | '7'
<rakam-birden-dokuza> ::= <rakam-birden-yediye> | '8' | '9'
<harf> ::=  'A' | 'B' | 'C' | 'D' | 'E' | 'F' | 'G' | 'H' | 'I' | 'J' | 'K' | 'L' | 'M' | 'N' | 'O' | 'P' | 'R' | 'S' | 'T' | 'U' | 'V' | 'Y' | 'Z'
<il-kodu> ::= '0'<rakam-birden-dokuza> | <rakam-birden-yediye><rakam> | '80' | '81'

Bu örnekte araç plakalarının yazım kuralları Backus-Naur form ile ifade edilmektedir. 01'den 81'e değişik değerler alabilen il kodunu, bir harf ve dört rakam veya iki harf ve üç rakam veya üç harf ve iki rakam takip etmektedir. (Buradaki tanımla plakanın sonundaki rakam serisinin tamamı sıfır olabileceği için aslında Türkiye'deki plakaların alabilecekleri değerlerden biraz daha büyük bir küme tanımlanıyor.)

Genişletilmiş Backus-Naur formu

C, yapısal bir programlama dilidir. Bell Laboratuvarları'nda, Ken Thompson ve Dennis Ritchie tarafından UNIX işletim sistemini geliştirebilmek amacıyla B dilinden türetilmiştir. Geliştirilme tarihi 1972 olmasına rağmen yaygınlaşması Brian Kernighan ve Dennis M. Ritchie tarafından yayımlanan "C Programlama Dili" kitabından sonra hızlanmıştır. Günümüzde neredeyse tüm işletim sistemlerinin (Microsoft Windows, GNU/Linux, BSD, Minix) yapımında %95'lere varan oranda kullanılmış, hâlen daha sistem, sürücü yazılımı, işletim sistemi modülleri ve hız gereken her yerde kullanılan oldukça yaygın ve sınırları belirsiz oldukça keskin bir dildir. Keskinliği, programcıya sonsuz özgürlüğün yanında çok büyük hatalar yapabilme olanağı sağlamasıdır. Programlamanın gelişim süreciyle beraber programlamanın karmaşıklaşması, gereksinimlerin artması ile uygulama programlarında nesne yönelimliliğin ortaya çıkmasından sonra C programcıları büyük ölçüde nesne yönelimliliği destekleyen C++ diline geçmişlerdir.

C'nin ilk gelişme safhaları 1969 ile 1974 arasında AT&T Bell Laboratuvarları'nda gerçekleşti. Ritchie'ye göre, en yaratıcı devre 1972 idi. Dilin pek çok özelliği "B" adlı bir dilden türediği için, yeni dile "C" adı verildi. B dili yorumlanan bir dildi ve veri tipi desteği yoktu. Yeni donanımların farklı veri tiplerini desteklemesi ve yorumlanan dillerin çalışma zamanında görece yavaş olması sebebi ile C dili tip desteği eklenmiş ve derlenen B olarak geliştirildi.
"B" adının kökeni konusunda ise söylentiler değişik: Ken Thompson B'nin BCPL programlama dilinden türediğini söylemektedir ancak Thompson eşi Bonnie'nin onuruna adını Bon koyduğu bir programlama dili de geliştirmiştir.
1973'e kadar C yeterince güçlü bir hale gelmiş ve ilk başta PDP-11/20 assembly dili ile yazılan UNIX'in çekirdeğinin büyük kısmı C ile yeniden yazılmıştır. Böylece UNIX, çekirdeği bir assembly dili ile yazılmayan ilk işletim sistemlerinden biri olmuştur.

1978'de Ritchie ve Brian Kernighan The C Programming Language (C Programlama Dili) kitabının ilk baskısını yayımladılar. C programcıları tarafından "K&R" olarak bilinen bu kitap yıllar boyunca C dilinin gayriresmî standardı olarak kullanıldı. C'nin bu sürümü bugün "K&R C" olarak adlandırılır. Bu kitabın ikinci baskısı ise aşağıda anlatılan ANSI C standardını içerir.
K&R dilde şu değişiklikleri yaptı:

struct veri tipleri eklendi
long int veri tipi eklendi
unsigned int veri tipi eklendi
=+ operatörü += olarak değiştirildi
K&R C genellikle tüm C derleyicilerinin desteklemek zorunda olduğu dilin en temel kısmı olarak kabul edilir. Uzun yıllar boyunca, ANSI C'nin kabul edilişinden sonra bile, yüksek taşınabilirlik ((İngilizce) portability) istendiğinde, K&R C, C programcıları tarafından "ortak payda" olarak kabul edilmiştir. Çünkü bazı derleyiciler henüz ANSI C'yi desteklemek üzere güncellenmemişlerdi ve zaten iyi yazılmış bir K&R C programı aynı zamanda ANSI C'yi de destekliyordu.
K&R C'nin yayımlanmasını izleyen yıllar içine dile AT&T'nin derleyicilerinin ve bazı başka bilgisayar üreticileri tarafından desteklenen kimi "gayriresmî" özellikler eklendi. Bunların içinde aşağıdaki özellikler de vardı:

void fonksiyonlar ve void * veri tipi
struct ya da union veri tipi döndüren fonksiyonlar
her bir struct'ın alan adları için ayrı bir ad alanı
struct veri tipleri için atama
bir nesneyi yazmaya karşı korumalı yapmak için const anahtar sözcüğü
standart bir C kütüphanesi
enumeration'lar
single-precision float tipi

1970'lerin sonunda C, en çok kullanılan mikrobilgisayar dili olarak BASIC'in önüne geçmeye başladı. 1980'lerde ise, IBM PC ile kullanılmak üzere benimsenmesiyle birlikte popülaritesi iyice artmaya başladı. Aynı zamanda, Bell Laboratuvarları'nda Bjarne Stroustrup ve iş arkadaşları C'ye nesneye yönelim eklemek üzere çalışmaya başlamışlardı. C bugün UNIX dünyasında en çok kullanılan dil olarak kalırken, Stroustrup'un geliştirip C++ adını verdiği dil Microsoft Windows işletim sisteminde en önemli dil oldu.
1983'te Amerikan Ulusal Standartlar Enstitüsü (ANSI) bir C standardı oluşturmak için bir kurul oluşturdu. Uzun ve yorucu bir çalışmadan sonra, bu kurul standardı 1989'da tamamladı ve standart ANSI X3.159-1989 "Programming Language C (C Programlama Dili)" olarak yayımlandı. Dilin bu versiyonu genellikle ANSI C olarak adlandırılır. 1990'da bu standart, küçük değişikliklerle Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO) tarafından da benimsenip ISO/IEC 9899:1990 olarak yayımlandı.
ANSI C'yi oluşturmanın amaçlarıdan biri K&R C'yi içeren ve dile sonradan katılan "gayriresmî" özellikleri de dile katan bir standart oluşturmaktı. Kurul fonksiyon prototiplerini ve daha yetenekli bir önişlemciyi de standarda ekledi.
Bugün artık ANSI C neredeyse tüm derleyiciler tarafından desteklenmektedir. Günümüzde yazılmakta olan C programlarının çoğunluğu ANSI C standardına uygun olarak yazılmaktadır. Yalnızca standart C kullanılarak yazılmış bir program, standarda uyumlu her derleyici ile doğru bir biçimde derlenip çalıştırılabilir. Ancak standart olmayan kütüphaneler kullanılarak yazılmış programlar belli bir platform ya da derleyici gerektirebilirler.

ANSI standartlaştırma işleminden sonra C dili uzun bir süre oldukça sabit kaldı ancak C++ gelişmeyi sürdürdü. Buna bağlı olarak, 1990'ların sonunda ISO standardı güncellendi ve 1999'da ISO 9899:1999 olarak yayımlandı. 2000 yılının martında ise, "C99" olarak bilinen bu standart ANSI tarafından da benimsendi.
C99'un yeni özellikleri şöyle özetlenebilir:

for ve bunun gibi yineleme ifadelerinde parantez içi ilk deklarasyonlara izin verilmesi
Örneğin for(int i=0; i<10; i++) deyimi c99'da geçerli iken c89'da geçerli değildir...

inline fonksiyonlar
C++'da olduğu gibi artık değişkenler programın herhangi bir yerinde tanımlanabilirler
long long int, boolean, complex gibi yeni veri tipleri
değişken uzunluğa sahip diziler
C++'dan alınan, // ile başlayan tek satırlık program içi açıklamalar
snprintf() gibi yeni kütüphane fonksiyonları
stdint.h gibi yeni başlık dosyaları
C99'u bugün GCC ve bazı başka derleyiciler desteklemekteyken, Microsoft ve Borland derleyicilerine C99 desteği eklemekte isteksiz davranmaktadırlar.

C99 standardından sonra dildeki gelişim modern yazılım ihtiyaçlarına göre devam etmiştir:

C11 (ISO/IEC 9899:2011): Çoklu çekirdek desteği (<threads.h>), jenerik seçimler (_Generic), geliştirilmiş Unicode desteği ve daha güvenli fonksiyon yapıları (gets_s gibi) eklenmiştir.
C17 (ISO/IEC 9899:2018): Yeni bir teknik özellik getirmek yerine, C11 standardındaki hataları ve belirsizlikleri gidermeye odaklanan bir bakım sürümüdür.
C23 (ISO/IEC 9899:2024): Dildeki en kapsamlı modernizasyon adımlarından biridir. bool, true, false ve nullptr dilde yerleşik anahtar kelimeler haline gelmiş; tip çıkarımı için auto desteği eklenmiş ve ikili (binary) sayı sabitleri tanımlanmıştır. Ayrıca, eski tip (K&R tarzı) fonksiyon tanımlamaları dilden tamamen kaldırılmıştır.

Merhaba, dünya örneği ilk olarak The C Programming Language kitabının birinci baskısında kullanıldı ve birçok programlama kitabında kullanılan tanıtıcı örnek haline geldi. Bu örnek terminal ekranına "merhaba, dünya" yazar.
Kitaptaki kodun orijinal hali:

Standart olarak onaylanan "merhaba, dünya" versiyonu:

1. satır: Bir önişlemci komutudur ve program derlenmeden önce devreye girerek istenilen değişiklikleri kaynak dosya üzerinde gerçekleştirir. Bu programda standart giriş-çıkış fonksiyonlarının prototiplerini içeren stdio.h (standart input-output) başlık dosyasını programa dahil eder. Bu programdaki komutun amacı printf fonksiyonunu programa dahil etmektir.
2. satır: Boş bir satır olduğundan derleyici tarafından önemsenmez.
3. satır: main fonksiyonununun tanımını içerir. main fonksiyonun C dilinde özel bir amacı vardır. Programın çalışma zamanında başladığı yer main fonksiyonudur. main ne yaparsa, program da onu yapar.
4. satır: main fonksiyonunun başladığı yeri belirtir.
5. satır: Bu satırda "merhaba, dünya" yazısını (karakter dizisini) konsola yazdırmak için printf fonksiyonunu çağırır ki bu fonksiyonu 1. satırdaki stdio.h başlık dosyası ile programa dahil edilmişti.
7. satır: return kodu main fonksiyonunu 0 geri dönüş değeriyle sonlandırır.
8. satır: main fonksiyonunun bittiği yeri belirtir.

Bir programlama dilinin en önemli işlevlerinden biri, belleği ve bellekte depolanan nesneleri yönetmek için olanaklar sağlamaktır. C, nesneler için bellek ayırmanın üç temel yolunu sunar:

Statik bellek tahsisi: nesne için alan, derleme zamanında ikili dosyada sağlanır; bu nesnelerin, onları içeren ikili belleğe yüklendiği sürece bir kapsamı(extent) (veya ömrü "lifetime") vardır.
Otomatik bellek tahsisi: geçici nesneler yığında(stack) saklanabilir ve bu alan otomatik olarak serbest bırakılır ve bildirildikleri bloktan çıkıldıktan sonra yeniden kullanılabilir.
Dinamik bellek ayırma: çalışma zamanında, yığın adı verilen bir bellek bölgesinden mallocgibi kitaplık işlevleri kullanılarak isteğe bağlı boyutta bellek blokları istenebilir; bu bloklar, kütüphane işlevi realloc veya free çağrılarak yeniden kullanım için serbest bırakılıncaya kadar devam eder.
Bu üç yaklaşım, farklı durumlarda uygundur ve çeşitli ödünleşimlere sahiptir. Örneğin, statik bellek tahsisi (allocation), çok az tahsis ek yüküne sahiptir. Otomatik tahsis biraz daha fazla ek yük içerebilir ve dinamik bellek ayırma (tahsisi), hem allocation hem de deallocation için potansiyel olarak büyük bir ek yüke sahip olabilir. Statik nesnelerin kalıcı doğası, işlev (fonksiyon) çağrıları arasında durum bilgilerini korumak için kullanışlıdır. Otomatik ayırmanın kullanımı kolaydır, ancak yığın alanı genellikle statik bellek veya yığın alanından çok daha sınırlı ve geçicidir ve dinamik bellek tahsisi, boyutu yalnızca çalışma zamanında bilinen nesnelerin uygun şekilde tahsis edilmesini sağlar. Çoğu C programı, üçünü de kapsamlı bir şekilde kullanır.
Mümkün olduğunda, otomatik veya statik ayırma genellikle en basitidir, çünkü depolama derleyici tarafından yönetilir ve programcıyı potansiyel olarak h

Clang, C ve C++ programlama dilleri için açık kaynaklı bir derleyici ailesidir. LLVM projesinin bir parçası olarak geliştirilen Clang, hızlı, kullanıcı dostu ve yüksek kaliteli bir derleme deneyimi sunar. C ve C++'ın yanı sıra, Objective-C ve Objective-C++ dillerini de destekler.
Clang'ın birçok avantajı vardır. İşte bazıları:

Hızlı ve Verimli: Clang, optimize edilmiş bir derleme süreciyle hızlı bir şekilde çalışır. Modüler tasarımı sayesinde, bir dosyayı derlerken yalnızca o dosyayı değil, bağımlı olan dosyaları da yeniden derlemeye gerek kalmadan kullanabilir. Bu, derleme sürelerini önemli ölçüde azaltır.
Kullanıcı Dostu Hatalar ve Uyarılar: Clang, kullanıcıya anlaşılır hata ve uyarı mesajları sağlar. Hatalar ve uyarılar, ayrıntılı olarak açıklanır ve hataların nedenlerini kolayca bulmanızı sağlar. Ayrıca, kodu daha iyi bir şekilde anlamanızı sağlayan statik analiz özelliklerine de sahiptir.
Platform Bağımsızlık: Clang, birçok işletim sistemi ve platformda kullanılabilir. Windows, macOS, Linux gibi yaygın işletim sistemlerinde sorunsuz çalışır. Ayrıca, farklı mimarilerdeki (x86, ARM, PowerPC, vb.) hedef sistemlere derleme yapabilir.
Standartlara Uyumluluk: Clang, C ve C++ dil standartlarına uyumlu bir şekilde derleme yapar. Bu, kodun daha taşınabilir ve başka derleyicilerle uyumlu olmasını sağlar. Ayrıca, C++11, C++14, C++17 ve C++20 gibi daha yeni dil sürümlerini destekler.
Geliştirici Araçları: Clang, geliştiricilerin kodlarını daha iyi anlamalarını ve iyileştirmeler yapmalarını sağlayan çeşitli araçlar sunar. Örneğin, statik kod analizi yapabilen Clang-Tidy, kod stilini denetleyen Clang-Format ve hafıza hatalarını tespit eden Clang-ASan gibi araçlardan yararlanabilirsiniz.
Clang, C ve C++ geliştiricileri için güçlü bir derleme aracıdır. Hızlı, kullanıcı dostu ve yüksek kaliteli derleme deneyimi sunmasıyla ön plana çıkar. Ayrıca, genişletilebilirlik ve platform bağımsızlık gibi avantajlarıyla da tercih edilen bir seçenektir.

GNU Compiler Collection (GNU Derleyici Koleksiyonu, genelde GCC olarak kısaltılır), GNU Projesi tarafından üretilen ve çeşitli programlama dillerini destekleyen bir derleyici sistemidir. GCC, GNU araç zincirinin önemli bir parçasıdır.
Henüz tamamlanmamış GNU işletim sisteminin resmî derleyicisi olmanın yanı sıra, diğer birçok modern Unix benzeri işletim sistemleri tarafından standart derleyici olarak benimsenmiştir (örneğin GNU/Linux, BSD ailesi ve Mac OS X). GCC, çok çeşitli işlemci mimarilerine taşınmış; ticari, perakende ve kapalı kaynak yazılım geliştirme ortamlarında yaygın bir araç olarak konuşlanmıştır. Windows'ta GCC kodlarını derlemek ve çalıştırmak için Cygwin, MinGW ve Tiny C Derleyici (TCC) gibi derleyiciler kullanılabilir.
GCC, birçok gömülü platformlarda kullanılabilir (örneğin Symbian, AMCC ve Freescale Power Architecture tabanlı çipler). Derleyici, PlayStation 2 ve Dreamcast gibi video oyun konsolları dahil çok çeşitli platformları hedef alabilir.
Orijinal adı, sadece C programlama dilini desteklediği için GNU C Compiler (GNU C Derleyicisi) olan derleyicinin ilk sürümü 1987 yılında piyasaya sürüldü. Aynı yılın Aralık ayında C++ programlama dilinin de derleyicisi oldu. Daha sonra FORTRAN, Pascal, Objective-C, Java, Ada ve diğer diller için geliştirildi.
GCC, Özgür Yazılım Vakfı tarafından GNU Genel Kamu Lisansı altında dağıtılmaktadır. Hem bir araç, hem de bir örnek olarak özgür yazılımın gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Resmî site

Assembler (veya derleyici) tarafından assembly (veya derleme) sonucu oluşan ve makina kodu veya bytecode ile metadata içeren dosyaya hedef dosyası (object file) denir. Üretilmiş olan kod hedef kodudur.
Hedef kodu genelde doğrudan çalıştırılabilir değil, yerdeğiştirebilirdir. Bağlayıcı (linker) hedef kodlarını ve önceden derlenmiş sistem kütüphanelerini birbirine bağlar ve çalıştırılabilir programı oluşturur.
ELF, Mach-O, a.out, COFF gibi çeşitli hedef dosyası formatları mevcuttur. Aynı makina kodu farklı hedef dosyası formatında paketlenebilir. Hedef kodu paylaşılmış kütüphane (shared library) gibi çalışabilir.
Hedef dosyalarının geliştirilmesi, derlenen dillerin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Öncesinde, bilgisayarların oda büyüklüğünde olduğu dönemler, programlama makinaya özgü olan assembly dilinde yapılır ve doğrudan çalıştırılabilir kod oluşturulurdu. Fortran, Cobol gibi dillerin ortaya çıkışı, programcıların programlarını prosedürlerden oluşan kütüphaneler şeklinde düşünmelerine neden olmuştur. Bu durum assembler programının iki farklı zamanda (1. kütüphaneler için, 2. çalıştırılabilir kod için) çalıştırılmasını gerektirmiş, derlenen kütüphane dosyaları hedef dosyalarında tutulmuştur. Bu dosyaları bağlayıp, çalıştırılabilir kodu oluşturan ayrı bir programa ihtiyaç duyulmuş ve buna da linker (bağlayıcı) denmiştir.

JIT (just-in-time compilation; dinamik çeviri olarak da bilinir); bilgisayar kodunu çalıştırmanın bir yoludur. Yürütülmeden önce bir program yürütülürken çalışma zamanında derleyici içerir. Genellikle bu, kaynak kodu ve daha sonradan makine diline  bytecode kod çevirisini içerir ve bu kod doğrudan doğruya çalıştırılır. Bir JIT derleyicisi uygulayan bir sistem genellikle yürütülen kodu sürekli olarak analiz eder, daha sonra derleme veya tekrar derlemeden elde edilen hızlanmanın bu kodun derlenmesinin yükünden daha ağır olacağı kod bölümlerini tanımlar.
JIT derlemesi, makine koduna çevirı için iki geleneksel yaklaşımın birleşimidir - zamanında hazırlama derlemesi (AOT derlemesi) ve yorumlayıcı. Her ikisini de bazı avantaj ve dezavantajlarını birleştirir. Kabaca, JIT derlemesi, yorumlayıcı esnekliği ile derlenmiş kodun hızını, bir yorumlayıcının yükü ve derlemenin ilave yükü ile birleştirir. JIT derlemesi dinamik derlemenin bir biçimidir ve dinamik yeniden derleme gibi uyarlanabilir optimizasyona izin verir. Bu nedenle teori olarak JIT derlemesi statik derlemeden daha hızlı yürütülebilir. Yorumlama ve JIT derleme, çalışma zamanı sistemi geç veri türlerini işleyebileceğinden ve güvenlik garantilerini uygulayabildiğinden dinamik programlama dilleri için özellikle uygundur.

JIT derlemesi bazı programlara uygulanabilir veya belirli kapasitelerde, özellikle düzenli ifadeler gibi dinamik kapasitelerde kullanılabilir. Örneğin, bir metin editörü, daha hızlı bir eşlemeye izin vermek için makine koduna çalışma zamanında sağlanan normal bir ifadeyi derleyebilir; bu, yalnızca çalışma zamanında desen sağlandığından vaktinden önce yapılamaz. Birkaç modern çalışma zamanı ortamı, Microsoft'un .NET Framework sistemiy'le birlikte çoğu Java uygulaması da dahil olmak üzere, yüksek hızlı kod çalıştırma için JIT derlemesine güvenmektedir. Benzer şekilde, birçok düzenli ifade kütüphanesi bayt kodu veya makine kodu için düzenli ifadelerin JIT derlemesini içerir. Makine kodunu bir CPU mimarisinden diğerine çevirmek için bazı emülatörlerde JIT derlemesi de kullanılır.
JIT derlemesinin ortak bir uygulaması ilk olarak bayt koduna (sanal makine kodu) AOT derleme, bayt kodu derleme olarak bilinir ve bayt kodunun yorumlanması yerine makinenin koduna (dinamik derleme) JIT derlemesine sahiptir. Bu, derlemeden kaynaklanan gecikme pahasına yorumlama ile karşılaştırıldığında çalışma zamanı performansını artırır. JIT derleyicileri tercümanlarda olduğu gibi kesintisiz olarak tercüme eder, ancak derlenmiş kodun önbelleğe alınması verili bir çalıştırma sırasında aynı kodun gelecekteki yürütülmesinde gecikmeyi en aza indirir. Programın yalnızca bir kısmı derlendiğinden, tüm program çalıştırılmadan önce derlenenden daha az gecikme var.

Bir bayt kodu derlenmiş sistemde, kaynak kodu bayt kodu olarak bilinen bir ara gösterime dönüştürülür. Bytecode, herhangi bir bilgisayar için makine kodu değildir ve bilgisayar mimarileri arasında taşınabilir olabilir. Bayt kodu daha sonra bir sanal makineden yorumlanabilir veya sanal makinede çalıştırılabilir. JIT derleyicisi bayt kodlarını birçok bölümde okur ve bunları dinamik olarak makine koduna derler; böylece program daha hızlı çalışabilir.
Bu, dosya başına, işlev başına veya herhangi bir keyfi kod parçası üzerinde yapılabilir; kod yürütüldüğünde (dolayısıyla "tam zamanında" adı alır) derlenebilir, ardından önbelleğe alınır ve daha sonra yeniden derlemeye gerek duymadan yeniden kullanılabilir.
JIT kodu genelde tercümanlardan daha iyi bir performans sunar. Buna ek olarak, bazı durumlarda, statik derlemeden daha iyi bir performans sunabilir; çünkü birçok optimizasyon yalnızca çalıştırma zamanında yapılabilir:

Derleme hedeflenen CPU'ya ve uygulamanın çalıştığı işletim sistemi modeline göre optimize edilebilir. Örneğin, JIT, CPU'nun desteklediğini algıladığında SSE2 vektör işlemci talimatlarını seçebilir. Bununla birlikte, şu anda bunu gerçekleştiren ana akım JIT yoktur. Statik bir derleyici ile bu seviyede optimizasyon özgüllüğünü elde etmek için, her bir amaçlanan platform / mimari için bir ikili derleme veya kodun bir bölümünün birden çok versiyonunu tek bir ikili içine dahil etmesi gerekir.
2. Sistem, programın içinde bulunduğu ortamda gerçekte nasıl çalıştığına ilişkin istatistikleri toplayabilir, optimum performans için yeniden düzenleyebilir ve yeniden derleyebilir. Bununla birlikte, bazı statik derleyiciler, profil bilgilerini girdi olarak da alabilir.
3. Sistem, dinamik bağlantı avantajlarını kaybetmeden ve statik derleyiciler ve bağlayıcılara özgü genel giderler olmadan küresel kod optimizasyonlarını (örn., Kütüphane işlevlerinin dahil edilmesi) yapabilir. Özellikle, genel satır içi ikameleri yaparken, statik bir derleme işlemi, çalışma zamanı kontrollerine ihtiyaç duyabilir. Nesnenin gerçek sınıfı satır içi yöntemi geçersiz kılarsa ve dizi erişimlerine ilişkin sınır koşul kontrollerinin işlenmesi gerekebileceğinde sanal bir çağrı olmasını sağlarlar. Çoğu durumda zamanında derleme ile bu işlemler döngülerin dışına taşınabilir, bu da genellikle yüksek hız artışları sağlar.
4. Bu, statik olarak derlenmiş çöp toplama dilleri ile mümkün olsa da, bir bayt kodu sistemi yürütülen kodu, daha iyi önbellek kullanımı için daha kolay bir şekilde yeniden düzenleyebilir.
Microsoft'un Native Image Generator (Ngen) hizmeti, ilk gecikmeyi azaltmada başka bir yaklaşım yapır. Ngen, Ortak Ara Dil görüntüsünde makine yerel koduna bayt olarak önceden derleme yapar. Sonuç olarak, çalışma zamanı derlemesine gerek yoktur. Microsoft Visual Studio 2005 ile birlikte gelen .NET framework 2.0, kurulumdan hemen sonra tüm Microsoft kitaplık DLL'lerinde Ngen'i çalıştırır. Bununla birlikte, profil destekli statik olarak derlenen kodun aşırı durumlarda JIT tarafından derlenmiş kod kadar iyi olamayacağı aynı sebeplerden ötürü JIT'lenmiş kodun kalitesi kadar iyi olmayabilir.
Bir AOT (zaman öncesi) derleyiciyi bir JIT derleyicisi (Excelsior JET) veya tercüman (GNU Compiler for Java) ile birleştiren Java uygulamaları da mevcuttur.

JIT 5 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Java Sanal Makinesi (JSM), Java platformunun nesne modülü (İng. object module) formatı olan class uzantılı sınıf dosyalarının belleğe yüklenip çalıştırılması için gereken hizmetleri sunan bir sistem programıdır ve temel görevinin sınıf dosyalarını yorumlamak olduğu söylenebilir. Ancak, JSM'ni salt bir yorumlayıcı olarak görmek büyük haksızlık olur. Zira, yorumlama ile birlikte JSM'nin şu görevleri de vardır.

Belleğe yükleme ve çalıştırma sırasında güvenlik denetimlerinin yapılması
Sınıf dosyalarının çalıştırılması esnasında yığın bellekte oluşabilecek çöplerin toplanması
Yorumlamanın getirdiği çalışma hızındaki düşüşü azaltmak amacıyla kodun anında derleme kullanılarak daha hızlı çalıştırılması (seçimlik)
Yukarıdaki maddelerin ayrıntısına girmeden önce sınıf dosyalarının bazı özelliklerine değinmekte yarar olacaktır. Java platformunun standardize edilmiş nesne modülü formatı olan bu dosya çeşidinin DLL, EXE ve a.out formatlarındaki nesne modülü dosyalarına benzer işlev gördüğü söylenebilir. Nasıl ki, DLL, EXE ve a.out dosyaları üstbilgilerin yanı sıra programın çalıştırılacağı bilgisayarın makine kodu komutlarından oluşur, sınıf dosyaları da tanımlanan türün üstbilgilerine ek olarak Java platformunun makine kodu olarak düşünülebilecek Bytecode komutlarını içerir. Her iki durumda da, nesne modülünün oluşturulmasında kullanılan kaynak dosyanın hangi programlama dilinde yazıldığı bilinmez. Örneğin, Pascal ile yazılmış bir dosyanın derlenmesi ile oluşturulmuş bir nesne modülü, daha sonra C ile yazılmış bir programın derlenmesiyle oluşturulan bir diğer nesne modülüyle bağlanarak kullanılabilir. Java platformu için geçerli olan benzer bir senaryo soldaki şekilde verilmiştir. Bu şekle göre, A şirketi tarafından Groovy kullanılarak yazılmış olan a.groovy dosyasının derlenmesi ile oluşturulan a.class ve B şirketi tarafından Jython kullanılarak üretilen b.py dosyasının derlenmesi ile oluşturulan b.class dosyaları, her iki şirketin de ortak müşterisi olan bir geliştiricinin yazdığı Prog.java içinden kullanılıyor. Dikkat edilecek olursa, şeklin müşteri tarafında bulunan sınıf dosyaları ilişkin kaynak dosyasının hangi dilde yazıldığını ele vermiyor.
Bütün bu koşutluklara karşın, sınıf dosyası formatı diğer nesne modülü formatlarından önemli farklılıklar gösterir. Öncelikle, herhangi bir mimariye ait makineler için işletim dizgesine bağlı olarak genelde birbirlerinden bağımsız geliştirilmiş ve birbirleriyle uyumsuz olan çeşit çeşit nesne modülü formatı bulunabilir. Bu, bir platform için oluşturulmuş nesne modülünün bir diğer platformda işe yaramayacağı anlamına gelir. Örneğin, IA32 mimarisinden işlemciye sahip bir bilgisayarda Linux altında oluşturulmuş a.out formatındaki bir nesne modülü, Windows XP altında doğrudan kullanılamayacaktır. Buna karşılık, formatı Java platformu ile birlikte standardize edilen sınıf dosyaları, Java Çalıştırma Ortamı'nın bulunduğu bütün platformlarda çalıştırılabilecektir.
Bir diğer farklılık, JSM'nin ve sınıf dosyası formatının baştan itibaren güvenlik düşünülerek tasarlanmış olmasından kaynaklanır. Dosyanın üstbilgisi ve içeriği arasındaki tutarlılığın denetimi ile başlayan denetimleri kod bölümlerindeki Bytecode komutlarının geçerliliği ve doğruluğu denetlenerek yapılan denetimler izler. Örneğin, sınıf dosyasının ilk dört sekizlisinde sınıf dosyası formatınca öngörülen 0xCAFEBABE değerinin olup olmadığı, altalan ve metotlara dair üstbilgilerin dosya içeriğindeki durumla uyuşup uyuşmadığı kontrol edilir; sıçrama komutlarının içinde bulunulan metodun sınırları dışına çıkmadığı veya tanımlayıcılara tür uyumlu değerler sağlandığı garanti edilir.
Sınıf dosyalarının kod içeriğini oluşturan Bytecode'un yüksek düzey kavramlara yönelik özellikler taşıyan bir ara dil olması, bu dili bildik makine kodu dillerinden farklı kılar. Örneğin, Bytecode dilinde nesne yaratmak amacıyla kullanılabilecek komutların yanı sıra çokbiçimliliğin gerçekleştiriminin temelindeki dinamik iletimi olanaklı kılan komutlar da vardır; ayrıca, yazılım güvenilirliğini sağlamakta yararlanılabilecek ayrıksı durum kotarımı ile ilgili komutlar da JSM için derleyici yazmak isteyen programcıların işini kolaylaştırır. Makine dillerince doğrudan desteklenmeyen bu tür komutların varlığı, diğer türden nesne modülleri fiziksel olarak var olan bir makine üzerinde yorumlanarak çalıştırılırken, sınıf dosyalarının Bytecode dilinden haberdar olan bir soyut makine üzerinde yorumlanarak çalıştırılması gerekliliğini doğurur. Bunun beklenen bir sonucu olarak, yüksek düzey bir dilin doğrudan yorumlanmasına oranla daha hızlı olmasına karşın, sınıf dosyalarının çalışma hızı diğer nesne modüllerinden daha yavaş olacaktır. İşte tam bu noktada, JSM gerçekleştirimleri çalıştırılmakta olan kodun anında derlenmesini yaparak çalışma hızını yükseltmeye çalışırlar.
JSM'nin değineceğimiz son özelliği, programcıların daha hızlı kod geliştirmelerine olanak tanıyan çöp toplama birimidir. JSM'nin bir parçası olarak gerçekleştirilen çöp toplayıcı, yığın bellekte kullanılmaz hale gelen bölgelerin geriye döndürülmesini sağlar. Böylece, yığın belleğin yönetiminden azat edilmiş olan programcılar, zamanlarını çözmek istedikleri soruna harcayacak ve daha kısa sürede daha sağlıklı bir kodun gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır.

Bytecode
Java programlama dili
JSM dilleri: BeanShell, Clojure, Groovy, JRuby, Jython, Scala

Sınıf dosyası formatı 21 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Java Sanal Makinesi İndirme Sayfası 4 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kaynak kodu (İngilizce: source code), yazılımı oluşturan yazıdır. Kaynak kod, herhangi bir yazılımın işlenip makine diline çevrilmeden önce insanların okuyup üzerinde çalışabildiği programlama diliyle yazılmış halidir. Kaynak kod bir tümleşik geliştirme ortamında açılabilir, derlenebilir, çalışabilir kaynak kod dosyalarının tümü birleştirilip, hedef bilgisayarlarda kullanılabilir hale getirilebilir.
Ürün ve hizmet sırlarının kullandıkları yazılımda kayıtlı olduğunu düşünen kâr amaçlı kuruluşlar ekseriyetle ürünlerinin kaynak kodlarını gizlerler. Kaynak kodu gizlenmeyen yazılımlar 'açık kaynak', 'özgür yazılım' gibi isimlerle anılır. Özgür yazılıma örnekler GNU/Linux işletim sistemi ve "Eclipse" tümleşik geliştirme ortamıdır. Birçok kâr amaçlı kurum da güven, "good-will" kazanmak, irdeleme ve kullanım kolaylığı sağlamak veya özgür yazılım ekler üretimine olanak vermek gibi amaçlarla yazılımlarını açık kaynak hale getirmişlerdir.

C dilinde yazılmış örnek bir kaynak kod:

Bu örnek kod ekrana "Merhaba Dünya" yazdırır.
C# dilinde yazılmış bir kaynak kod:

Ekrana mesaj kutusu içerisinde "Merhaba Dünya" yazdırır.

Makine dili (İngilizce: machine code ya da machine language), bir işlemcinin doğrudan yürütebildiği ikilik (bit) dizilerinden oluşan en alt düzey programlama dilidir. Her bir veri birimi, işlemcinin donanımsal devrelerince çözümlenerek (decode) karşılık gelen işlemi gerçekleştirir. Makine dili mimariye özgüdür: belirli bir buyruk kümesi mimarisi için yazılmış makine dili kodu, farklı bir mimariyi kullanan işlemci üzerinde doğrudan çalışmaz.

Makine dilindeki her buyruk iki ana bölümden oluşur:

İşlem kodu (opcode) — Yapılacak işlemi (toplama, yükleme, dallanma vb.) belirten bit alanı.
İşlenenler (operands) — İşlemin üzerinde gerçekleştirileceği verileri ya da veri adreslerini belirten alanlar. Yazmaç numarası, bellek adresi veya buyruğa gömülü anlık değer (immediate) olabilir.
Örnek: RISC-V RV32I mimarisinde ADD x1, x2, x3 buyruğunun 32 bitlik makine dili gösterimi şu bit alanlarını içerir: işlem kodu (7 bit, 0110011), hedef yazmaç rd (5 bit), işlev kodu funct3 (3 bit), kaynak yazmaçlar rs1 ve rs2 (5'er bit), funct7 (7 bit).

Makine dili buyrukları genellikle şu biçimlerde gösterilir:

İkilik (binary): 00000000001100010000000010110011
Onaltılık (hexadecimal): 000300B3 — uzun ikilik dizileri kısaltmak için yaygın olarak kullanılır.
Sekizlik (octal): Tarihsel bazı sistemlerde kullanılmıştır, günümüzde nadirdir.
İnsan gözüyle okunabilirlik oldukça düşük olduğundan makine dili doğrudan yazılmaz; bunun yerine çevirici dil ya da üst düzey programlama dilleri kullanılır.

Çevirici dil (assembly language), makine diline birebir karşılık gelen insan-okunur bir gösterimdir. Her çevirici dil anımsatıcısı (mnemonic) tek bir makine dili buyruğunu temsil eder. Örneğin RISC-V ADD x1, x2, x3 anımsatıcısı yukarıda gösterilen ikilik diziye karşılık gelir. Çevirici dil programları, çevirici (assembler) adı verilen bir araçla makine diline dönüştürülür.
Makine dili "birinci kuşak programlama dili", çevirici dil ise "ikinci kuşak programlama dili" olarak sınıflandırılır.

Günümüzde yazılımların büyük çoğunluğu C, C++, Rust gibi üst düzey dillerle geliştirilmektedir. Bu dillerin yürütülebilir programa dönüşme akışı şöyledir:

Üst düzey dil kaynak kodu
       ↓  Derleyici (compiler)
   Çevirici dil (assembly)
       ↓  Çevirici (assembler)
     Makine dili (nesne kodu)
       ↓  Bağlayıcı (linker)
 Yürütülebilir dosya (.exe / ELF)

Derleyici, üst düzey yapıları (döngüler, işlev çağrıları, veri tipleri) hedef buyruk kümesi mimarisine uygun makine diline çevirir; eniyileme aşamalarında buyrukları yeniden düzenleyerek ya da birleştirerek daha hızlı ya da daha küçük kod üretir.

Von Neumann mimarisine dayanan modern bilgisayarlarda hem buyruklar hem veriler aynı bellekte ikili biçimde depolanır. İşlemci, program sayacının (program counter, PC) gösterdiği adresten buyruğu okur (fetch), çözer (decode) ve yürütür (execute). Bu saklanan program (stored program) modeli, programların tıpkı veri gibi bellekte değiştirilebilmesine ve yüklenmesine olanak tanır.

Makine dili doğrudan buyruk kümesi mimarisine özgü olduğundan taşınabilir değildir. x86 için derlenen bir program, ARM ya da RISC-V tabanlı bir işlemcide doğrudan çalışmaz; aynı kaynak kodun hedef mimari için yeniden derlenmesi gerekir. Bu taşınabilirlik sorunu, üst düzey dillerin ve derleyicilerin yaygınlaşmasındaki temel etkenlerden biridir.

Buyruk kümesi mimarisi
İşlem kodu
Assembly
Derleyici
Mikroprogramlama
Adresleme yöntemi
Buyruk başına çevrim

Node.js, açık kaynaklı, genelde sunucu tarafında çalışan ve ağ bağlantılı uygulamalar için geliştirilmiş bir çalıştırma ortamıdır (İng. İngilizce: runtime environment). Node.js uygulamaları genelde istemci tarafı betik dili olan JavaScript kullanılarak geliştirilir.
Node.js, Google V8 JavaScript motorunu kullanarak betik dilini yorumlar ve içerisinde standart olarak dağıtılan kütüphaneler sayesinde ek bir sunucu yazılımına (Apache HTTP Sunucusu, Nginx, IIS vs.) gerek kalmadan uygulamanın Web sunucusu görevini görür.

io.js, Node.js'ten türetilmiş, yönetim şekli olarak anonim şirket tarzı bir yönetimden ziyade açık yönetimi tercih eden bir projedir. Aralık 2014'te geliştirilmeye başlanan io.js, 15 Mayıs 2015'te Node.js ile Node Foundation çatısı altında yeniden birleşme kararı almıştır.

2018 yılında Node.js'in geliştiricisi Ryan Dahl tarafından geliştirilmeye başlanmış. Node.js'ın aksine Javascript'in süperseti olan Typescript ile geliştirilmektedir. Ryan Dahl bir konuşmasında Node.js'i geliştirirken yaptığı hataları tekrarlamak istemediğini belirtmiştir.

Github proje sayfası10 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Node.js resmî sitesi 31 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Objective-C, C'nin üzerine yazılmış, yansımalı, nesne yönelimli bir programlama dilidir. ObjC, Objective C ve Obj-C olarak da anılır.
Günümüzde OpenStep standardı üzerine kurulu olan macOS ve GNUstep işletim sistemlerinde kullanılmaktadır. Objective-C'nin en yaygın olarak kullanıldığı alan Cocoa çatısının kullanıldığı yazılımlardır. Bu özel kütüphanelere erişime ihtiyaç duymayan bir Objective-C programı Objective-C derleyicisi içeren gcc ile derlenebilir.
1980'li yıllarda yazılım mühendisliğindeki genel eğilim yapısal programlamaya yönelikti. Bu yaklaşım sayesinde karmaşık problemler ufak parçalara bölünüp ufak parçaların çözülmesiyle büyük çözüme ulaşılıyordu. Fakat problemler büyüyüp daha da karmaşık hale gelmeye başlayınca bu yaklaşım yetersiz kalmaya başladı.
Bu noktada çoğu geliştirici nesne yönelimli programlamayı bir çözüm olarak görmeye başladı. Smalltalk tarafından öncülüğü yapılmış bu akım, programları fonksiyonel nesnelerin birleşimi olarak yorumlamaya dayalıydı. Smalltalk nesneye yönelik programlama ile zamanında yapısal programlamanın zayıf kaldığı noktaların çoğunda başarılıydı. Bu avantajdan dolayı zamanın en gelişmiş sistemleri Smalltalk ile yazılmıştı. Yalnız Smalltalk'ın en büyük sorunu bir sanal makine üzerinde çalışıyor olmasıydı. Bu gereksinimden dolayı ya çok bellek gerektiren sistemler gerektiriyordu ya da yavaş çalışmasını göze almak gerekiyordu.
Objective-C 1980'lerde Brad Cox tarafından Stepstone adlı şirkette geliştirildi. Cox'un takıldığı sorun yazılımlardaki bileşenlerin tekrar kullanılabilmesiydi. Bir başka deyişle, bir problem nesneye yönelik yöntemlerle parçalarına ayrılmış ve bu parçaların bazıları çalışır duruma getirilmiş ise, bu parçaları sorunsuzca başka çözümlerde de kullanmayı kolaylaştırmak lazımdı. Her ne kadar nesne yönelimli yazılım teorik olarak bunu öngörse de, zamanın araçları ile bunu başarmak emek isteyen bir işti. Cox hayal ettiği kolaylığı sağlamak için aslında bir iki ufak değişikliğin yeterli olacağını düşündü. Programlama dili her şeyden önce nesneleri esnek bir şekilde desteklemeli, kullanışlı ve zaman kazandıran kütüphanelerle gelmeli ve kod ve kaynakların ortamlar arası kullanımını kolaylaştırmalıydı.
Cox'un temel tasarımı 1986 yılında Nesne Yönelimli Programlama, Evrimsel bir yaklaşım (Object-oriented Programming, An Evolutionary Approach) adlı kitabında yayınlandı. Kitapta bileşenlerin yeniden kullanımı konusunun sadece programlama dilinden oluşmadığını vurgulamasına rağmen okuyucuların dikkatlerini sadece dile odaklamalarına, Objective-C'yi sunduğu önerilerden ayrı olarak algılamalarına engel olamadı.

C tabanlı programlama dilleri listesi

Sanal makine, bilgisayar biliminde programları gerçek bir bilgisayar sistemindeki gibi çalıştıran mekanizmaların yazılım uyarlamasıdır. Sanal Makine, işletim sistemi ile bilgisayar platformu arasında bir sanal ortam yaratır ve bu sanal ortam üzerinde yazılımların çalıştırabilmesine imkân verir.

İlk sanal makine Gerald J. Popek ve Robert P. Goldberg tarafından tanımlanmıştır. Sanal makineler iki grup altında toplanılabilir. 

(System virtual machine) bazen (hardware virtual machines) olarak bilinir. İşletim sistemi uygulamalarına destek veren sanal makinelerdir.
(Process virtual machine) tek bir yazılım çalıştırmak için dizayn edilmiş sanal makinelerdir.
Herhangi bir sanal makine tarafından sağlanmış kaynağı kullanmakta olan bir yazılım içinde bulunduğu sanal ortamı kırıp dışına çıkamaz ve bunu sanal makinelerin en önemli karakteristik özelliklerinden biri olarak kabul edebiliriz.

Aşağıdaki sanal makine yazılımları, bilgisayar donanımlarını sanal hâle getirerek konuk işletim sisteminin ana işletim  sistemi içinde çalışmasına imkân verir.

Adeos Linux.
Denali
Hyper-V
KVM
OKL4
OpenVZ
Parallels
QEMU
Virtual Iron
Virtuozzo
VMware
Xen
VirtualBox

Aşağıdaki sanal makine yazılımları android işletim sistemi için tasarlanmıştır.

VMOS
X8 SandBox

Sanallaştırmaya ile alakalı bir sunum
Sanallaştırma teknolojileri ile ilgili bir blog20 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Swift, Apple tarafından iOS ve macOS platformlarına iOS ve Mac uygulamaları geliştirmek için oluşturulan, derlenerek çalışan güçlü ve kullanımı kolay, nesne yönelimli bir programlama dili.
İlk olarak WWDC 2014 konferansında duyurulmuştur. Swift Apple'ın Cocoa ve Cocoa Touch geliştirme çatıları ve Objective-C ile yazılmış çoğu Apple ürünüyle beraber çalışabilecek şekilde tasarlanmıştır.
Swift, TIOBE  indeksinin Mart 2017 verilerine göre dünyada en çok kullanılan 10 programlama dilinden birisi haline gelmiştir. Mevcut Objective-C koduna sorunsuz entegre edilebilmesi sayesinde, yazılım geliştiriciler için zamandan tasarruf sağlamaktadır.
Swift programlama dilinde programlama geliştirmek için Xcode programı kullanılır.

Swift dilinin geliştirilmesi, Chris Lattner ve birçok Apple yazılımcısının işbirliği ile 2010 yılında başlamıştır. Swift Objective-C, Rust, Haskell, Ruby, Python, C#, CLU gibi birçok programlama dilinden esinlenilerek yazılmıştır.
2 Haziran 2014'te Swift ile yazılmış ilk WWDC uygulaması tanıtıldı. Dilin beta sürümü konferansa katılan kayıtlı Apple geliştiricilerine tanıtıldı fakat şirket Swift'in test sürümüyle son sürümünün kaynak uyumluluğunun sözünü vermedi. Apple gerektiği durumda nihai sürüm için bir kaynak kod dönüştürücü yapmayı planlamaktadır.
500 sayfalık ve ücretsiz Swift Programming Language el kitabı WWDC'de yayınlandı. Kitap iBooks Store ve resmi web sayfasından ulaşılabilir durumda.
Swift ilk olarak iOS için olan Xcode 6.0'ın Gold Master versiyonuyla 1.0 milestone sürümünü 9 Eylül 2014 tarihinde çıkardı. Swift 1.1 versiyonu Xcode 6.1 güncellemesiyle beraber 22 Ekim 2014 tarihinde geldi. Swift 1.2 versiyonu 8 Nisan 2015 tarihinde Xcode 6.3 güncellemesiyle geldi. Swift 2.0 WWDC 2015 tarihinde tanıtıldı ve 21 Eylül tarihi itibarıyla App Store'a bu dil ile yazılmış uygulamaların gönderilebileceği duyuruldu. Swift 3.0 versiyonu ise 13 Eylül 2016 tarihinde geldi.
Swift Stack Overflow Developer Survey 2015'in En Çok Sevilen Programlama Dili kategorisinde birinci sırayı, 2016 tarihinde ise ikinci sırayı kazandı.
WWDC 2016'da Apple, Swift ile kodlama nasıl öğretilir amacını taşıyan iPad özel uygulaması olan Swift Playgrounds'u tanıttı. Belirli sırada yerleştirilmiş ve çalıştırılan kodlar ile geri bildirim sağlayan bu uygulama 3 boyutlu video oyununu andıran bir arayüz içinde sunuldu.
2017 tarihinde Chris Lattner Apple içerisinde Tesla Motors’da yeni bir pozisyona geçtiğini duyurdu ve Swift projesindeki rolünü Ted Kremenek üstlendi.

Swift modern programlama dilleri teori konseptine sahip ve mevcut sözdizimini basitleştirmeye çalışan Objective-C alternatifi bir dildir. Bu tanıtım boyunca Swift kısaca "C’siz Objective-C" olarak tarif edildi.

Swift Objective-C ile aynı çalışma zamanı sistemini kullanır fakat iOS 7 veya macOS 10.9 ve üstü versiyonları gerektirir. Swift ve Objective-C kodları uzantı ile C ve C++ da dahil aynı program içinde kullanılabilir. C'nin aksine C++ kodları doğrudan Swift içinde kullanılamaz. Bir Objective-C veya C wrapper Swift ile C++ arasında oluşturulmuş olmalıdır.

Swift bellek yönetimi için Otomatik Referans Sayıcı (ARC) kullanır. Apple Objective-C'de elle bellek yönetimi yapmayı gerektiriyordu. 2011 yılında bellek tahsis etme ve serbest bırakma işlemlerini basitleştirmek için ARC tanıtıldı. ARC'nin olası sorunlarından biri İki farklı örneğin birbirine güçlü referans çevrimi ile bağlandığı bir durumda birbirlerinin referanslarını hiçbir zaman bırakmayacak olmalarıdır. Swift bu durumdan kaçınmak için weak ve unowned anahtar kelimelerini sağlar.

Birçok C operatörü Swift içinde kullanıldı. Bunun yanında yeni operatörler eklendi.
Köşeli parantez grup ifadelerinde kullanıldı.

Basit sayısal türler (Int, UInt, Float, Double)
Benzer for…in numaralandırma sözdizimi.

İfadeler noktalı virgül (;) ile bitmek zorunda değil. Bir satırda birden çok ifade için kullanmaya izin verir.
Başlık dosyaları yok.
Otomatik tür algılama kullanır.
Jenerik programlama.
Fonksiyonlar birinci sınıf nesnelerdir.
Stringler Unicode’u tamamıyla destekler. Birçok Unicode karakteri tanımlama ve operatör için kullanılabilir.

Xcode
Objective-C
D dili

Apple Developer - Swift
Swift.org
Swift Programlama Dili 29 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TJIT, (tracing just-in-time compilation veya "izlenen JİT derlemesi") bir programın çalışma zamanında yürütülmesinin program optimizasyonunu yapmak için sanal makineler tarafından kullanılan bir tekniktir. Bu, sık yürütülen işlemlerin doğrusal bir sırasını kaydetmek, bunları yerel makine dili koduna derlemek ve yürütmek suretiyle yapılır. Bu yöntem bazında çalışan geleneksel just-in-time (JIT) derleyicilere karşıdır.

Just-in-time derleme, bir programın parçalarını çalışma zamanında makine koduna derleyerek programların yürütme hızını artırmak için kullanılan bir tekniktir. Farklı JIT derleyicileri kategorize etmenin bir yolu derleme kapsamı gereğidir. Yöntem tabanlı JIT derleyicileri bir seferde tek bir yöntemi çevirmeyle makine koduna çevirirken, JIT'leri izleme sıklıkla yürütülen döngüleri derleme birimi olarak kullanır. İzleme JIT'leri, programların zamanlarının çoğunu programın bazı döngülerinde ("sıcak döngüler") geçirdiği (kontrol akışı) ve sonraki döngü yinelemelerinin benzer yolları genellikle kullandığı varsayımlarına dayanır. JIT izleme özelliğine sahip sanal makineler çoğunlukla karma mod yürütme ortamlarıdır, yani izleme JIT'ine ek olarak bir yorumlayıcıya veya yöntem derleyicisine sahip oldukları anlamına gelir.

Bir izleme JIT derleyicisi, çalışma zamanında çeşitli aşamalardan geçmektedir. İlk olarak, döngüler için profil bilgileri toplanır. Sıcak bir döngü tanımlandıktan sonra, o döngünün yürütülen tüm işlemleri kaydeden özel bir izleme modu girilir. Bu işlem dizisine bir iz denir. İz daha sonra optimize edilmekte ve makine koduna derlenmektedir. Bu döngü tekrar çalıştırıldığında, derlenmiş iz, program karşılığı yerine çağrılır.
Bu adımlar aşağıda ayrıntılı olarak açıklanmıştır:
1) Profillemenin amacı, "sıcak döngü"leri tanımlamaktır. Bu genellikle her döngü için yineleme sayısını sayarak yapılır. Bir döngü sayımı belirli bir eşiği aştıktan sonra döngü "sıcak" kabul edilir ve izleme modu girilir.
2) İzleme aşamasında, döngü normalde yürütülü, ancak ek olarak her yürütülen işlem iz içine kaydedilir. Kaydedilen işlemler çoğu zaman bir ara temsilci formunda saklanır. İzleme, işlev çağrılarını izler ve izlemeye yönlendirilirler. İzleme, döngü sona erene kadar devam eder ve başlangıca geri döner.
İz aşağıdaki döngüden bir somut yürütme yolu ile kaydedildiğinden, o iz daha sonra o yoldan ayrılabilir. Bunun olabileceği yerleri belirlemek için ize özel koruma talimatları eklenir. Muhafız, orijinal durumun hala geçerli olup olmadığını belirlemek için hızlı bir kontroldur. Bir muhafız başarısız olursa, iz yürütülmesi durdurulur.
3) Optimizasyon ve kod üretme aşaması - İzleme yürütme sırasında yapıldığından, çalışma zamanı bilgilerini (örneğin, çalışma zamanı tür bilgileri) içerecek şekilde yapılabilir. Bu bilgi daha sonra kod verimliliğini artırmak için optimizasyon aşamasında kullanılabilir.
İzlerin optimize edilmesi kolaydır, çünkü bunlar yalnızca bir yürütme yolunu temsil eder, bu da hiçbir kontrol akışı mevcut olmadığı ve hiçbir işleme ihtiyacı olmadığı anlamına gelir. Tipik optimizasyonlar, sabit alt ifade kaldırma, ölü kod eleme, kayıt tahsisi, değişmez kod hareketi, sabit katlama ve kaçış analizi içerir.
Optimizasyon sonrasında, iz makine koduna dönüştürülür. Optimizasyona benzer şekilde, izlerin doğrusal doğası nedeniyle bu kolaydır.
İz, makine koduna derlendikten sonra, döngünün sonraki iterasyonlarında yürütülebilir. Izleme işlemi, başarısız oluncaya kadar devam eder.

JIT fikirleri 1960'lı yıllaradek uzanırken, JIT'lerin izlenmesi daha yeni kullanılmaya başlamıştır. Günümüzün JIT'leri izleme fikrine benzer bir fikir 1970 yıllarda çıktı. Derlenmiş kodun, yorumlama sırasında gerçekleştirilen eylemleri basitçe depolayarak çalışma zamanında bir yorumlayıcıdan türetilebileceği gözlemlendi.
İzlemenin ilk uygulaması Dynamo, "işlemci üzerinde yürütülen yerel talimat akışının performansını şeffaf bir şekilde geliştiren bir yazılım dinamik optimizasyon sistemi" dir. Bunu yapmak için, yerel yönerge akışı "sıcak" bir yönerge sırası bulunana kadar yorumlanır. Bu sıralama için optimize edilmiş bir sürüm oluşturulur, önbelleğe alınır ve yürütülür.
Dinamo daha sonra DinamoRIO'ya aktarıldı. Bir DinamoRIO tabanlı proje, izleme ve kısmi değerlendirmeyi birleştiren bir tercüman yapısı için bir çerçeve idi. "Dil uygulamalardan tercüman yükünü dinamik olarak kaldırmak" için kullanıldı.
2006'da, üst düzey bir dil için ilk izleme JIT derleyicisi olan HotpathVM geliştirildi. HotpathVM'nin motivasyonu, kaynak kısıtlı mobil cihazlar için verimli bir JVM'ye sahip olmaktı.
Bir izleme JIT örneği Mozilla Firefox için JavaScript uygulamalardan biri olan TraceMonkey'dir (SpiderMonkey). TraceMonkey sıklıkla yürütülen döngü izlerini çalışma zamanında dinamik dil JavaScript'inde derler ve oluşturulan kodu her bir yolda gerçekleşen gerçek dinamik türler için uzmanlaştıracaktır.
JIT'leri takip eden bir diğer proje PyPy'dir. PyPy'nin çeviri araç zinciri ile yazılmış olan dil uygulamaları JIT'lerin izlenmesini kullanmayı mümkün kılar ve böylece o tercüman kullanılarak yürütülen herhangi bir programın performansını arttırır. Bu, tercüman tarafından yürütülen program yerine, tercümanın kendisini izleyerek mümkündür.
JIT'leri izleme, Ortak Ara Dil (CIL) için SPUR projesinde Microsoft tarafından keşfedildi. SPUR, bir JavaScript uygulaması izlemek için de kullanılabilen CIL için genel bir izleyici idi.

Yorumlanan programlama dili bilgisayar programlamada yazılan programların çalışabilmeleri için kaynak kodlarının bir yorumlayıcı tarafından yorumlanması gerektiğini ifade etmektedir. "Interpreted programming language" olarak da geçmektedir.
Teorik olarak herhangi bir programlama dili ile yazılan bir program, kendi derleyicisi tarafından makine diline dönüştürülür ve derlendikleri platform üzerinde doğrudan çalıştırılır (C, Ada, Pascal, Delphi, Algol dillerinde olduğu gibi) ya da o dilin yorumlayıcısı tarafından işletilerek çalıştırılır (Python, Ruby, Java, Lisp, BASIC, AWK gibi). Bununla beraber kimi dillerde bu iki özelliğe de rastlamak mümkündür (Lisp, C, Ocaml ve Python'da olduğu gibi).

Bağımsız platform
Hata ayıklama kolay
Küçük program boyutu
Dinamik tip belirleme
Ek olarak yorumlanan diller, doğrudan makine diline çevrilmedikleri ve bir yorumlayıcı tarafından yorumlandıkları için performans gerektiren yerlerde bekleneni veremeyebilirler. Fakat özellikle akademik çalışmalarda programlama dili öğretmek için ya da yazılım projelerinde prototoip üretimi için sıkça tercih edilmektedirler.

Listedeki dillerin tamamı sadece yorumlanan programlama dili değildir, fakat sıklıkla yorumlanan bir dil olarak da kullanılmaktadırlar.

BASIC
C# ve diğer tüm .NET dilleri
Forth
Java
JavaScript
Lisp
MATLAB
Ocaml
Perl
PHP
Python
Ruby
Tcl

Yorumlayıcı

Chalmers Teknik Üniversitesi (İngilizce: Chalmers University of Technology, İsveççe Chalmers tekniska högskola - CTH), genellikle Chalmers olarak anılan, teknoloji, doğa bilimleri, mimarlık alanlarında araştırma ve eğitim üzerine yoğunlaşmış, İsveç'in Göteborg kentinde bulunan bir yükseköğrenim kurumudur. THES 2005 yılı sıralamasına göre; İsveç'in en iyi araştırma üniversitesi ve Avrupa'nın zirvedeki araştırma üniversitelerinden biridir. Üniversitenin çevre bilimleri, nanoteknoloji, bilgi teknolojileri, endüstriyel tasarım, yönetim ve mimarlık alanlarında oldukça kaliteli bölümleri bulunmaktadır.

Üniversite, gemileri ile tüm dünyada dolaşarak, doğudan Avrupa'ya yük taşıyan Swedish East India Company'nin sahibi, Walter Chalmers'in bağışı ile 1829 yılında kurulmuştur. Chalmers servetinin bir kısmını bir "endüstriyel okul" açılması için bağışlamıştır. Chalmers, devlet üniversitesi haline geldiği 1937 yılına kadar özel enstitü olarak çalışmıştır. 1994'te üniversite tekrar bir vakıf yönetimi ile özel enstitü konumuna gelmiştir. Chalmers, İsveç'te bir şahsın isminin verildiği tek üniversitedir.

Makine Mühendisliği
Uygulamalı Fizik
Mimarlık
Kimya ve Biyoloji Mühendisliği
İnşaat ve Çevre Mühendisliği
Bilgisayar Bilimleri ve Mühendisliği
Enerji ve Çevre
Temel Fizik
Malzeme ve Üretim Teknolojisi
Matematik Bilimler
Mikroteknoloji ve Nanobilim
Ürün ve Üretim Geliştirme
Radyo ve Uzay Bilimleri
Gemicilik ve Deniz Teknolojisi
Sinyaller ve Sistemler
Teknoloji Yönetimi ve Ekonomi
Bu bölümlere ek olarak, Chalmers, Matematiksel Modelleme, Çevre Bilimleri ve Araç Güvenliği gibi 6 ulusal ve uluslararası araştırma enstitüsüne ev sahipliği yapmaktadır.

Aynı zamanda lisans öğrenimi alanında Chalmers Lindholmen University College kurumunu barındırmaktaydı.
2005 yılı sonrası, kurum kapatılarak Chalmers University Of Technology'nin bir parçası haline getirildi. Üniversitenin esas eğitim dili İngilizce olmakla birlikte, lisans programlarının eğitim dili İsveççedir.

İsveç'te mezun konumundaki mühendis ve mimarların, yaklaşık olarak %40'ı Chalmers'de eğitim görmüştür. Üniversiteden her yıl yaklaşık 250 lisanüstü derecesinin yanı sıra 850 lisans derecesi vermektedir. Büyük çoğunluğu mühendislik ve mimarlık programları olmak üzere, her sene 1000 kadar lisansüstü öğrencisi, yüksek lisans programlarına kayıt olmaktadır. Chalmers, gerçek anlamda uluslararası bir enstitüdür ve sahip olduğu İngilizce eğitimli birçok yüksek lisans programında büyük çoğunlukla yabancı öğrenciler bulunmaktadır.
Üniversite bugüne kadar 30'a yakın programda eğitim vermiştir. Bugün Chalmers öğrencilerinin %10'u İsveç dışından gelmiş, İngilizce eğitimli yüksek lisans ve doktora programlarında eğitim görmektedir.
Chalmers'teki Uluslararası Yüksek Lisans Programlarının Listesi (İngilizce) 22 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ayrıca her yıl 2700 civarı öğrenci mühendislik, deniz ticareti ve diğer lisans programlarında eğitim görmek için  Chalmers Lindholmen University College'a kayıt yaptırmaktadır. Chalmers aynı zamanda, Göteborg Üniversitesi ile ortaklaşa gerçekleştirdiği "IT Üniversitesi" projesinde, Göteborg Üniversitesi ile bazı öğrencileri paylaşmaktadır. IT Üniversitesi sadece bilgi teknolojileri üzerine yoğunlaşmıştır. Programa bağlı olarak hem Chalmers hem de Goteborg Üniversite'sinden lisans ve yüksek lisans derecesi önermektedir.
Chalmers, araştırmalarında veya toplumda büyük başarılara imza atan üniversite dışından kişilere fahri doktora derecesi de vermektedir.

Chalmers, üniversite rektörü ve yönetimin kadrosunu belirleyen özel bir vakıf tarafından yönetilmektedir. Her fakülte genellikle bünyesindeki bir bölümün üyesi olan bir dekan tarafından yönetilir. Fakülte Senatosu, kararlarını alırken kendi fakültesini temsil eder.

Chalmers'de gelenekler oldukça önemsenmektedir. Gösterişli mezuniyet töreninden, eğlence amaçlı kortej geçişine kadar her şey köklü geleneklere bağlıdır.
Bazı öğrenci kulüpleri ve birlikleri aşağıdaki gibidir;

Chalmers Öğrenci Birliği
Chalmers Uzay Kulübü
Chalmers Bilgisayar Topluluğu
Chalmers Mühendislik Stajyeri Yerleştirme Komitesi
Chalmers Korosu
"The Cortège"
Chalmers Uluslararası Tören Komitesi (CIRC)
XP
Chalmers Program Komitesi - PU 14 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chalmers'in genelde Göteborg'taki Ericsson, Volvo ve SKF gibi temel endüstri liderleri ile ortaklıkları bulunmaktadır. Üniversitenin birçok Avrupa ve Amerika üniversitesi ile öğrenci değişimi anlaşması bulunmaktadır.

Gustaf Dalén, Nobel Fizik Ödülü Sahibi
Leif Johansson, Volvo İcra kurulu başkanı
Peter Augustsson, Saab Automobile İcra Kurulu Başkanı
Sigfrid Edström, ASEA Yöneticisi, IOC Başkanı
Carl Abraham Pihl, İlk Norveç demiryolu Hovedbanen mühendisi ve yöneticisi.
Gert Wingårdh, Mimar

İsveçte üniversite yöneticisi için resmi olarak rektör unvanı kullanılmasına rağmen, Chalmers günümüzde Türkçede başkana karşılık gelen bir unvan kullanmaktadır.
Üniversitenin Başkanları tarihsel sırasıyla, aşağıdaki gibidir;

Kraliyet Teknik Üniversitesi

Chalmers Teknik Üniversitesi 20 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chalmers Öğrenci Birliği 1 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chalmers Mezun Derneği 4 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chalmers Uluslararası Tören Komitesi 20 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

DBLP, bilgisayar bilimi bibliyografya sitesidir. 1993'te Almanya'daki Universität Trier'de başlayarak, küçük bir HTML dosyaları koleksiyonundan büyüdü ve bir veritabanı ve mantık programlama bibliyografya sitesi barındıran bir organizasyon haline geldi. Kasım 2018'den bu yana DBLP, Schloss Dagstuhl – Leibniz-Zentrum für Informatik'in (LZI) bir şubesidir. DBLP, 1995'te yaklaşık 14.000 ve Temmuz 2016'da 3,66 milyon olan bilgisayar bilimi üzerine Aralık 2020'de 5,4 milyondan fazla dergi makalesi, konferans makalesi ve diğer yayın listeledi.. Bilgisayar bilimi ile ilgili tüm önemli dergiler izlenir. Birçok konferansın tutanakları da takip edilmektedir. İnternetteki üç sitede yansıtılır.
DBLP'yi sürdürme konusundaki çalışmaları nedeniyle Michael Ley, Association for Computing Machinery'den (ACM) bir ödül ve 1997'de VLDB Endowment Özel Takdir Ödülü aldı. Ayrıca, 2019 yılında "DBLP'yi oluşturma, geliştirme ve küratörlüğünü yapma" nedeniyle ACM Üstün Hizmet Ödülü'ne layık görüldü.
DBLP başlangıçta DataBase systems and Logic Programming anlamına geliyordu. Arka ad olarak Digital Bibliography & Library Project anlamına gelen; ancak, artık kısaltmanın yalnızca bir ad olması tercih edilmektedir, bu nedenle yeni başlık "DBLP Bilgisayar Bilimi Bibliyografyası" olarak adlandırılmıştır.

DBL-Browser (Dijital Bibliyografik Kitaplık Tarayıcısı), DBLP web sitesine göz atmak için bir yardımcı programdır. Tarayıcı, 2005 yılında Trier Üniversitesi'nde Alexander Weber tarafından yazılmıştır. 2005'te 696.000 bibliyografik girişten oluşan (ve 2015'te 2,9 milyondan fazla olan) DBLP'yi çevrimdışı okumak için tasarlanmıştır.
DBL-Browser, SourceForge'dan indirilebilen GPL yazılımıdır. XML DTD'yi kullanır. Java programlama dilinde yazılan bu kod, bibliyografik girişi grafiklerden metne kadar çeşitli ekran türlerinde gösterir:

Yazar sayfası
Makale sayfası
İçindekiler
İlgili konferanslar / dergiler
İlgili yazarlar (ilişkilerin grafik gösterimi)
Trend analizi (grafik histogram)
DBLP, arxiv.org'un aynı zamanda makalelere bağlantı veren bibliyografik bölümüne benzer. DBL-Browser, ilgili bilgisayar bilimi makalelerinden bazılarını görüntülemek için bir araç sağlar.

CiteSeerX
Google Akademik
Windows Live Search Academic

Resmî site 
CompleteSearch DBLP 29 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. provides a fast search-as-you-type interface to DBLP, as well as faceted search. It is maintained by Hannah Bast and synchronized twice daily with the DBLP database. Since December 2007, the search functionality is embedded into each DBLP author page (via JavaScript).
"LZI+DBLP". Schloss Dagstuhl. Leibniz Center for Informatics. 9 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 11 Şubat 2017. 
DBL-Browser, Wayback Machine sitesinde (2011-02-22 tarihinde arşivlendi)
FacetedDBLP provides a faceted search interface to DBLP, synchronized once per week with the DBLP database. In addition to common facets such as year, author, or venues, it contains a topic-based facet summarizing and characterizing the current result set based on the author keywords for individual publications. For the DBLP data, FacetedDBLP also provides an RDF dump (using D2R server 26 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. technology) as well as an SQL dump based on the underlying mysql database.
confsearch 12 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Conference search engine and calendar based on DBLP.
CloudMining DBLP is another faceted search solution with different visualizations.

Ericsson (Telefonaktiebolaget L. M. Ericsson), merkezi İsveç'in başkenti Stockholm'de bulunan çok uluslu bir ağ teknolojileri, telekomünikasyon ekipmanı ve hizmetleri şirketidir. 1876'da Lars Magnus Ericsson tarafından kurulmuştur. Şirket, telekomünikasyon operatörleri gibi çeşitli müşterilerine geleneksel telekomünikasyon ve İnternet Protokolü (IP) ağ donanımları, mobil ve sabit genişbant operasyonları için gereçler ve iş destek hizmetleri, kablolu televizyon, IPTV, video sistemleri ve iletişim sistemleri için bilgi ve iletişim teknolojileri (BT) gibi kapsamlı teknolojiler ve hizmetler sunmaktadır. 2012'de 2G/3G/4G mobil ağ altyapısı pazarında Ericsson'un pazar payı %35 olmuştur.
Şirket yaklaşık 113.000 kişiye istihdam sağlamakta ve yaklaşık 180 ülkede etkinlik göstermektedir. Ericsson, birçok kuruluşun da bulunduğu kablosuz iletişim alanında Mayıs 2015 itibarıyla 39.000 patenti elinde bulundurmaktadır.
1876'da telgraf şirketi olarak kurulmuştur. 20. yüzyıl başında manuel telefon santrali piyasasını elinde tutuyordu. Ancak otomatik santralleri geliştirmekte geç kaldı. Ardından kablosuz telefon teknolojisinde geliştirdiği ürünlerle yine piyasa lideri oldu. 1990'larda, kablosuz şebeke donanımında piyasanın %40'a yakınını elinde tutuyordu.
Son kullanıcıya yönelik cep telefonu modelleri ilk zamanlarındaki başarıyı sürdüremedi ve batma noktasına geldi. 2001'de bu alanda Sony ile ortaklığa gitti ve Sony Ericsson firması kuruldu. 2005'i, 4. en çok satılan cep telefonu markası olarak kapattı. 27 Ekim 2011 tarihinde şirketin Sony tarafından satın alınacağı duyuruldu ve 16 Şubat 2012 tarihinde Ericsson Sony tarafından tamamen satın alındı.
Şirketin Kanada, ABD, Çin, Hindistan, Brezilya, Japonya, Güney Afrika, Avustralya, Almanya, İtalya, Büyük Britanya, İsveç ve Türkiye'nin de aralarında bulunduğu 180 ülkede, 110.000'den fazla çalışanı bulunmaktadır.
Ericsson'un 2012 yılı itibarı ile 35.000'den fazla patenti bulunmaktadır. Bu patentlerin birçoğu kablosuz iletişim alanındadır. Bluetooth teknolojisi de bu patentler arasında yer almaktadır. Türkiye'de İstanbul ve İzmir olmak üzere 2 adet ofisleri bulunmaktadır.

Lars Magnus Ericsson gençliğinde telefon gibi aletler yapımında çalışmaya başladı. İsveç devlet kurumu Telegrafverket için telgraf cihazı yapan bir kuruluşta çalıştı. 1876'da 30 yaşında iken Stockholm'ün merkezinde arkadaşı Carl Johan Andersson'un yardımıyla bir telgraf onarım atölyesi kurdu ve yabancı yapımı telefonları onarmaya başladı. 1878 yılında Ericsson kendi telefon ekipmanlarını üretmeye ve satmaya başladı. Telefonları teknik açıdan yenilikçi değildi. 1878'de İsveç'in ilk telekomünikasyon işletme şirketi Stockholms Allmänna Telefonaktiebolag'a telefonlar ve santraller tedarik etmek için bir anlaşma yaptı.
Ayrıca 1878'de yerel telefon ithalatçısı Numa Peterson, Bell Telephone Company'den bazı telefonları ayarlamak için Ericsson'u kiraladı. Birkaç Siemens telefonu satın aldı ve teknolojisini inceledi; Ericsson birkaç yıl önce de Siemens'den bilgi almıştı. Bell ve Siemens Halske telefonlarını Telegrafverket ve İsveç Demiryolları için yaptığı tamir işiyle tanıdı. Rikstelefon gibi yeni telefon şirketleri tarafından Bell Group'dan daha ucuza hizmet vermek üzere kullanılacak daha kaliteli bir enstrüman üretmek için bu tasarımlarını geliştirdi. Bell'in İskandinavya'daki buluşlarının patenti olmadığı için Ericsson'da herhangi bir patent veya telif hakkı sorunu yoktu. Cihaz üreticisi olarak aldığı eğitimi, bitiş ölçütü ile bu dönemin Ericsson telefonlarının süslü tasarımına yansımıştır. Yılın sonunda Siemens'inkine benzer telefonlar üretmeye başladı; ilk ürün 1879'da bitirildi.
Ericsson, İskandinavya'da telefon ekipmanlarının önemli bir tedarikçisi olmuştu. Fabrikası talebi karşılayamadı; ürünlerine doğrama ve metal kaplama işlemleri uygulandı. Hammaddelerin büyük bölümü ithal edildi; ilerleyen yıllarda Ericsson pirinç, tel, ebonit ve mıknatıs çeliği tedarik etmek için bir takım kuruluşları satın aldı. Dolaplar için kullanılan ceviz ağacının büyük bir kısmı Amerika Birleşik Devletleri'nden ithal edildi.
Stockholm telefon şebekesi o yıl genişledi ve şirket önemli bir telefon üreticisi haline geldi. Bell, Stockholm'deki en büyük telefon ağını satın aldığında yalnızca kendi telefonlarının kullanılmasına izin verdi. Ericsson'un donanımları, esasen İsveç kırsalındaki ve diğer İskandinav ülkelerindeki ücretsiz telefon iştiraklerine satıldı.
Bell ekipmanlarının ve servislerinin yüksek fiyatları Henrik Tore Cedergren'in 1883'te Stockholms Allmänna Telefonaktiebolag adlı bağımsız bir telefon şirketini kurmasına yol açtı. Bell, rakiplerine ekipman teslim etmeyeceğinden, yeni telefon şebekesi için ekipman temin etmek üzere Ericsson ile bir anlaşma imzaladı. 1918 yılında şirketler Allmänna Telefonaktiebolaget LM Ericsson olarak birleştirildi.
1884 yılında, elle kullanılan çoklu bir telefon santrali daha çok C. E. Scribner tarafından Western Electric'deki bir tasarımdan kopyalanmıştı. Bu, yasal bir dayanakta yapıldı, çünkü cihaz 1879'dan beri 529421 nolu patentli olmasına rağmen, cihaz İsveç'te patentli değildi. Tek bir santral 10.000 hattın üstesinden gelebilirdi. Ertesi yıl, LM Ericsson ve Cedergren, "esinlenme" için birçok telefon santralini ziyaret ederek Amerika'yı dolaştılar. ABD santral tasarımlarının daha gelişmiş olduğunu, ancak Ericsson telefonlarının diğerlerine eşit olduğunu keşfettiler.
1884 yılında, Stockholms Allmänna Telefonaktiebolag'daki Anton Avén adlı bir teknisyen, kulaklığı ve standart bir telefonun ağızlığını bir el cihazında birleştirdi. Cihazlar, operatörlerin müşterilerle konuşurken bir elini serbest bırakmalarını sağlayacak şekilde borsalarda kullanıldı. Ericsson bu buluşu aldı ve The Dachshund adlı bir telefonla başlayarak Ericsson ürünlerine dahil etti.

1890'ların sonlarında üretim arttıkça ve İsveç pazarının doygunluğa ulaştığı göz önüne alındığında, Ericsson birçok aracı ile dış pazarlara açıldı. İngiltere ve Rusya, fabrikaların daha sonra kurulduğu ve yerel sözleşmeler yapma şansını artıran ve İsveç fabrikasının çıktısını artıran erken pazarlardı. İngiltere'de Ulusal Telefon Şirketi önemli bir müşteriydi; 1897 yılında, üretimin %28'i İngiltere'ye yapılıyordu. İskandinav ülkeleri de Ericsson müşterileri idi; İsveç'teki telefon hizmetlerinin büyümesiyle teşvik edildi.
Diğer ülkeler ve koloniler, ebeveyn ülkelerinin etkisi ile Ericsson ürünlerine talepli kalmışlardı. Bunlara 1890'ların sonunda Ericsson'un Avrupa dışındaki en büyük pazarları olan Avustralya ve Yeni Zelanda dâhil edildi. Kitle üretim teknikleri o anlarda sıkı sıkıya kuruldu; telefonlar süslü dekorasyonlarından bazılarını kaybediyorlardı.
Başarılarının başka yerlerden olmasına rağmen, Ericsson ABD'ye önemli bir satış yapamadı. Bell Group, Kellogg ve Automatic Electric piyasaya hakim oldu. Ericsson nihayetinde ABD varlıklarını sattı. Meksika'daki satışlar ile Güney Amerika ülkeleri pazarına girdi. Güney Afrika ve Çin de önemli satışlar gerçekleştiriliyordu. Lars Ericsson şu anda çok uluslu olan şirketinden 1901'de istifa etti.
1 Aralık'ta Ericsson Nijerya'daki ofislerde 160 kişiyi işten çıkartacağını ve işlerini Hindistan'a taşıyacağını açıkladı.

Ericsson, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki otomatik telefon gelişimini ihmal etmiş ve el değişim tasarımlarına odaklanmıştır. İlk çevirmeli telefon 1921'de üretildi, ancak erken dönem otomatik anahtarlama sistemlerinin satışları ve ekipmanlarının dünya pazarlarında kendini kanıtlaması yavaş kaldı. Bu döneme ait telefonlar daha basit bir tasarıma ve kapağa sahipti ve Ericsson'un kataloglarındaki erken dönem otomatik büro telefonlarının birçoğu cep telefonundaki gibi bir kadran ve elektronikte uygun değişiklikler bulunan manyetolu biçimlerdeydi. Ayrıntılı çıkartmalar kasaları süsledi. I. Dünya Savaşı, sonraki Büyük Buhran ve Rus Devrimi'nden sonra Rusya varlıklarının kaybı şirketin gelişimini yavaşlattı ve satışlarını Avustralya gibi ülkelerle sınırladı.

Diğer telekomünikasyon şirketlerinin satın alınması Ericsson'un finansmanında baskı yarattı; 1925 yılında Karl Fredric Wincrantz, hisselerin çoğunu alarak şirketin kontrolünü ele geçirdi. Wincrantz kısmen uluslararası bir finansçı olan Ivar Kreuger tarafından finanse edildi. Kuruluş adı, Telefon AB LM Ericsson olarak değiştirildi. Kreuger şirkete ilgi göstermeye başladı, Wincrantz holding şirketlerinin büyük ortağı oldu.
1928'de Ericsson, "A" ve "B" hisselerini vermeye başladı; "A" payı, "B" payına karşı 1000 oy aldı. Wincrantz, hisseleri çoğunluk değil, yalnızca birkaç "A" hissesine sahip olacak şekilde şirketi kontrol etmiştir. Şirket, güç dağıtımında "statüko"sunu korurken bir sürü "B" hissesi çıkararak daha fazla para toplamıştı. 1930'da ikinci bir "B" ihracı gerçekleşti ve Kreuger LM Ericsson tarafından verilen parayla satın alınan "A" ve "B" hisselerinin bir karışımı ile şirketin çoğunluk kontrolünü eline aldı ve Alman devletine tahvillerde güvenlik sözü verdi. Daha sonra LM Ericsson'un bir bölümünü güvenli olarak veren ITT Corporation'dan (Sosthenes Behn tarafından yönetilen) kendi şirketi Kreuger & Toll için bir kredi aldı ve bir dizi uluslararası finansal işlemde varlıklarını ve ismini kullandı.
Ericsson ITT tarafından ana uluslararası rakibi olarak bir devralma hedefi olarak görülüyordu. 1931'de ITT, Ericson'da çoğunluk payına sahip olmak için Kreuger'den yeterli miktarda hisse aldı. İsveçli şirketlerin yabancı hisse senetleri üzerindeki hükûmet tarafından getirilen bir limit nedeniyle bu haberler bir süre kamuya açıklanmadı, bu nedenle hisseler Kreuger'in adına listelenmişti. Buna karşılık Kreuger, ITT'den pay aldı; anlaşmada bu 11 milyon dolarlık kâr elde etmek içindi. ITT, 1932'de bu anlaşmayı iptal etmek istediğinde, şirkette para kalmadığını gördü; Kreuger'in kendisi için ödünç para vermiş olduğu aynı Kreuger & Toll'daki gibi büyük bir iddiası olduğunu fark etti. Kreuger LM Ericsson'u kendi parasıyla etkin bir şekilde satın almıştı.
Kreuger şirketi kredi için güvenlik olarak kullanıyordu; kârlarına rağmen, onlara geri ödeme ya

Göteborg, İsveç'in başkenti Stockholm'den sonra ikinci büyük şehri ve İskandinav ülkelerinin beşinci büyük şehridir. İsveç'in batı kıyısında, Kattegat Nehri kıyısında yer alan şehir, Västra Götaland Bölgesi'nin valilik merkezidir ve şehir merkezinde yaklaşık 600.000, metropol alanında ise yaklaşık 1,1 milyon nüfusa sahiptir.
Kral Gustavus Adolphus, 1621 yılında kraliyet fermanıyla Göteborg'u, ağırlıklı olarak Hollandalıların kontrolündeki, ağır şekilde tahkim edilmiş bir ticaret kolonisi olarak kurdu. Devam eden Otuz Yıl Savaşları sırasında Hollandalı müttefiklerine verilen cömert ayrıcalıklara (örneğin vergi indirimi) ek olarak, batı kıyısındaki tek şehrini doldurmak için önemli sayıda Alman ve İskoç müttefikini de çekti; bu ticaret statüsü, İsveç Doğu Hindistan Şirketi'nin kurulmasıyla daha da güçlendi. İskandinavya'nın en büyük drenaj havzasının denize döküldüğü Göta älv'in ağzında stratejik bir konumda bulunan Göteborg Limanı, şu anda İskandinav ülkelerinin en büyük limanıdır. Göteborg Üniversitesi ve Chalmers Teknoloji Üniversitesi'nin varlığı, Göteborg'un birçok öğrenciye ev sahipliği yapmasına yol açmıştır. Volvo, 1927 yılında Göteborg'da kurulmuştur ve hem Volvo Cars hem de asıl ana şirketi Volvo Group (bugün kamyon, otobüs ve deniz motoru üreticisi) hala şehrin Hisingen adasında genel merkezine sahiptir. Bölgedeki diğer önemli şirketler arasında AstraZeneca, Ericsson ve SKF bulunmaktadır. 
Göteborg'a, şehir merkezinin 25 km (16 mil) güneydoğusunda bulunan Göteborg Landvetter Havalimanı hizmet vermektedir. Şehir merkezine 15 km (9,3 mil) uzaklıktaki daha küçük Göteborg Şehir Havaalanı, 2015 yılında düzenli uçuş trafiğine kapatıldı. Şehir, dünyanın en büyük genç futbol turnuvası olan Gothia Kupası'na ve Avrupa'nın en büyük genç basketbol turnuvası olan Göteborg Basketbol Festivali'ne ev sahipliği yapıyor; ayrıca İskandinavya'nın en büyük yıllık etkinliklerinden bazılarına da ev sahipliği yapıyor. 1979'dan beri Ocak ayında düzenlenen Göteborg Film Festivali, İskandinavya'nın önde gelen film festivali olup her yıl 155.000'den fazla ziyaretçi çekiyor. Yaz aylarında şehirde, popüler Way Out West Festivali de dahil olmak üzere çok çeşitli müzik festivalleri düzenleniyor.

Orta Çağ'da bugünkü Göteborg'un 40 km kuzeyinde olan Lödöse şehri büyük bir ticaret merkeziydi. Norveçlilerin kıyıya yakın bir kale yapmaları üzerine şehir jeo-stratejik konumu göz önünde bulundurularak güneye, deniz kıyısına taşındı. Ancak şehrin taşınması bölgedeki karışıklığı sonlandıramadı ve birkaç başarısız denemenin ardından İsveç Kralı'nın emriyle 1621 yılında Göteborg kuruldu. İsveç kralının şehir planlamacıları Göteborg'un planlarını çizerken o dönemde tamamen Felemenk mimarisi ile inşa edilmiş olan bugünkü Cakarta'yı (o dönemki adıyla Batavia) örnek almışlardır.

Göteborg'da inşa edilen ve daha sonra Danimarkalı işgalciler tarafından yıkılan ilk kilisenin yeri, Färjenäs Parkı'ndaki Älvsborg Köprüsü'nün kuzey ucuna yakın bir yerde bir taşla işaretlenmiştir. Kilise 1603 yılında inşa edilmiş ve 1611 yılında yıkılmıştır.
18. yüzyılda balıkçılık en önemli sanayiydi. Bununla birlikte, 1731'de İsveç Doğu Hindistan Şirketi kuruldu. Göteburg, Çin'e yapılan dış ticaretin karlı ticari seferlerle nedeniyle gelişti.
Liman, batıya doğru ticaret için İsveç'in ana limanı oldu. Amerika Birleşik Devletleri'ne İsveçlilerin göçü arttığında, Göteborg bu gezginler için İsveç'in ana hareket noktası oldu. İsveçli göçmenler için ana yükleme limanı olarak Göteborg'un etkisi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki küçük bir İsveç yerleşim yeri olan Gothenburg, Nebraska'dır.
19. yüzyılla birlikte Göteborg, 20. yüzyıla kadar devam eden modern bir sanayi kentine dönüştü. Nüfus, yüzyılda 13.000'den (1800) 130.000'e (1900) on kat arttı.
20. yüzyılda gelişen başlıca şirketler arasında SKF (1907) ve Volvo (1927) yer aldı.

Göteborg şehri halk tarafından seçilen bir vali ile yönetilir. Dört yılda bir seçilen seksen bir üyeli konseyin atadığı ve başkanlığını valinin yaptığı on üç kişilik yönetim kurulu tarafından idare edilir. Göteborg yirmi bir ilçeye ayrılmıştır:

Göteborg şehri, İsveç'in Kuzey Denizi'ne bakan batı kıyısındaki Kattegat Körfezi'nde yer almaktadır. Gulf Stream akıntısı sebebiyle iklimi, İskandinavya bölgesindeki diğer şehirlere göre daha yağışlı ve yumuşaktır. Göteborg, Göta Alv Nehri'nin ve Göta Kanalı'nın denizle buluştuğu noktada konuşlanmıştır. Göteborg Adaları, içinde bulunduğu Bohus Bölgesi'nde tipik olduğu üzere kayalık bölgelerden ve uçurumlardan oluşmuş sert bir araziye sahiptir.

80 km (50 mi) üzerinde çift hat ile Göteborg tramvay ağı şehrin çoğunu kapsar ve İskandinavya'daki en büyük tramvay/hafif raylı sistem ağıdır. Göteborg da otobüs ağı da vardır.
Tekne ve feribot hizmetleri, Göteborg takımadalarını anakaraya bağlar. Metro eksikliği, Göteborg'un üzerinde bulunduğu yumuşak zeminden kaynaklanmaktadır. Bu tür koşullarda tünel açmak çok pahalıdır.
Üç hatlı Göteborg banliyö treni yakınlardaki bazı şehir ve kasabalara hizmet verir.
Göta älv nehri üzerindeki toplu taşıma Älvsnabben feribot hattında Styrsöbolaget tarafından Västtrafik'ten bir heyetle işletilmektedir.

Diğer önemli ulaşım merkezleri, İsveç'teki çeşitli yerlere giden trenler ve otobüslerin yanı sıra Oslo ve Kopenhag'a bağlantılar (Malmö aracılığıyla) Göteborg Merkez İstasyonu ve Nils Ericson Terminalidir.

Göteborg şehrinin iki havaalanı vardır; daha büyük olan Landvetter Havaalanı ve Göteborg Şehir Havaalanı.
Göteborg'a, şehir merkezinin yaklaşık 20 km (12 mi) doğusundaki Göteborg Landvetter Havalimanı (IATA: GOT, ICAO: ESGG) hizmet vermektedir. Adını yakındaki Landvetter yöresinden almıştır. Flygbussarna, 20–30 dakikalık yolculuk süresiyle Göteborg'a çift yönlü sık otobüs bağlantıları sunar. Swebus Express, Flixbus ve Nettbuss ayrıca Göteborg, Borås ve Avrupa E-yolu E4 üzerindeki diğer hedeflere birkaç günlük kalkış ile havalimanına hizmet verir. Bölgedeki yerel toplu taşıma sağlayıcısı Västtrafik, Landvetter'e ek bağlantılar sunar.
Bölgedeki ikinci havaalanı Göteborg Şehir Havaalanı (IATA: GSE, ICAO: ESGP) kapalıdır.
Göteborg'dan Oslo ve Kopenhag'a trenle, Kiel ve Newcastle'a feribotla ulaşılabilir.
Göteborg şehrinin 150 kilometrelik tramvay hattı, Avrupa'daki emsallerinin en uzunudur.

Göteborg, İsveç'in diğer büyük şehirlerinde olduğu gibi çok sayıda göçmen barındırmaktadır. 2005 yılında yapılan bir araştırmada, Göteborg'da 93.965 göçmen olduğu ortaya çıkmıştır. Bu göçmenlerin %50'si İran'dan, %45'i Finlandiya'dan gelmiştir. İran ve diğer Orta Doğu ülkeleri ile Yugoslavya'dan gelen göçmenlerin şehrin uzak banliyölerine yerleştirilmeleri, göçmenleri topluma entegre etmekle görevli devlet kuruluşunun (Integrationsverket) eleştirilmesine sebep olmaktadır.

Coğrafi konumu dolayısıyla avantajları bulunan Göteborg şehri, İskandinavya'nın en büyük limanına sahiptir. Uluslararası ticaret yüzyıllardır şehir için büyük geçim kaynağı olmuştur. Şehirdeki endüstri ve hizmet sektörlerinin gelişmesi, Volvo ve Ericsson gibi büyük şirketlerin yer almalarıyla hızlanmıştır. Göteborg'da ayrıca yüksek teknoloji şirketleri ve yazılım şirketleri de konuşlanmıştır.

Göteborg 60.000 öğrencisiyle İskandinavya'nın en büyük üniversite şehridir. Göteborg'daki bu gelişme 19. yüzyılda şehrin ileri gelenlerinin üniversiteleri maddi açıdan desteklemeleriyle başlamıştır.
Göteborg'un en önemli üniversiteleri:

Göteborg Üniversitesi
Chalmers Teknik Üniversitesi

Göteborg, ticaret yolları üzerinde bulunduğu ve pek çok zengin sakini olduğu için yüzyıllardır kültürel bir merkez olmuştur. Şehrin en önemli eğlence merkezlerinden biri Liseberg parkıdır. Bu park, metal işçilerinin boş vakitlerinde yaptıkları çalışmalarla doludur. Göteborg Botanik Bahçesi Avrupa'nın en önemli botanik bahçelerinden birisi sayılmaktadır. Zengin tüccarlar ve fabrikatörlerin katkılarıyla yaptırılan kültür merkezlerinden bir diğeri de Röhsska Müzesi'dir. Göteborg, canlı bir müzik dünyasına ev sahipliği yapar. Göteborg Senfoni Orkestrası, Ace of Base, In Flames gibi farklı müzik dallarından pek çok grup ve sanatçı sayılabilir. Her yıl düzenlenen Göteborg Film Festivali, İskandinavya'nın en büyük film festivalidir.

Göteborg Kuzey Denizi'ne olan yakınlığı sayesinde pek çok deniz ürünleri restoranına sahiptir. Göteborg'daki dört restoran (28 +, Basement, Fond and Sjömagasinet) dünya çapında üne sahiptir. Dünyanın en ünlü şeflerinden bazılarına ev sahipliği yapan Göteborg, İsveç'in kişi başına en çok kafe olan şehridir. Göteborg'un yerel ürünü olan taze balığın alınabileceği en ünlü yer Feskekôrka'dır. Göteborg'un gece hayatı Kungsportsavenyn Caddesi'nde toplanmıştır. İki kilometre uzunluğundaki caddede farklı zevklere hitap eden eğlence mekânları sıralanmıştır.

Göteborg aşağıdaki futbol takımlarına ev sahipliği yapmaktadır:

GAIS
IFK Göteborg
BK Häcken
Qviding FIF
Örgryte IS

Ayrıca 2008 yılında Göteborg'da düzenlenen Dünya Artistik Patinaj Şampiyonası Göteborg'da kış sporlarının ne kadar gelişmiş olduğunun bir örneğidir.

Göteborg'un güneyindeki Güney Göteborg Takımadası motorlu taşıtlardan arındırılmış bir bölgedir.
2006 yılında Göteborg'daki NO2 ve PM10 toz seviyeleri Avrupa Birliği rakamlarını geçmiştir. Göteborg hava kirliliği açısından İsveç'in birinci şehridir.

 Chicago, Amerika Birleşik Devletleri
 Şanghay, Çin

Göteborg Resmi Sitesi 25 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gothenburg & Co. 21 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmi Turist sitesi

KTH Kraliyet Teknoloji Enstitüsü (İsveççe: Kungliga Tekniska högskolan, 'Kraliyet Teknik Koleji'), kısaltılmış adıyla KTH, İsveç'in Stockholm kentinde bulunan bir devlet araştırma üniversitesidir. Mühendislik ve teknoloji alanlarında araştırma ve eğitim yapan KTH, İsveç'in en büyük teknik üniversitesidir. KTH, 2018 yılından bu yana Stockholm ve çevresinde dört kampüsü bulunan beş okuldan oluşmaktadır.
KTH 1827 yılında Teknologiska institutet (Teknoloji Enstitüsü) olarak kurulmuştur ve kökleri 1798 yılında Stockholm'de kurulan Mekaniska skolan'a (Mekanik Okulu) dayanmaktadır. Ancak KTH'nin kökeni Mekaniska skolan'ın öncülü olan ve 1697 yılında İsveçli bilim adamı ve yenilikçi Christopher Polhem tarafından kurulan Laboratorium mechanicum'a dayanmaktadır. Laboratorium mechanicum, eğitim teknolojisi, bir laboratuvar ve yenilikler için bir sergi alanını bir araya getiriyordu. KTH, 1877 yılında bugünkü adı olan Kungliga Tekniska högskolan (KTH Kraliyet Teknoloji Enstitüsü) adını aldı. İsveç Kralı Majesteleri XVI. Carl Gustaf, KTH'nin hamisidir.
KTH, 2024 QS Dünya Üniversite Sıralamaları'nda tüm üniversiteler arasında dünyada 73. sırada yer almaktadır ve bu sıralama Nordik ülkelerindeki diğer tüm üniversitelerden daha yüksektir.

KTH'nin kökeni, 1697'de Christopher Polhem tarafından kurulan ve mekanik modeller koleksiyonu olan Laboratorium Mechanicum koleksiyonuna dayanmaktadır. Polhem, İsveç'te mekaniğin babası olarak kabul edilir ve mekanik mühendisliği alanında önemli bir rol oynamıştır.
Enstitü, zanaatkârlıktan mühendisliğe geçiş sürecinde Gustaf Magnus Schwartz ile yaşanan çatışmalarla mücadele etti. Schwartz, görevden alınınca yerine Joachim Åkerman geçti ve enstitü yeniden yapılandırıldı. 1846'da öğrenciler için giriş sınavı ve 16 yaş sınırı getirildi, 1851'de program üç yıla çıkarıldı.
1850'lerin sonlarında enstitü genişleme sürecine girdi. Enstitü, 1863 yılında Drottninggatan'da özel olarak inşa edilmiş kendi binalarına kavuştu. 1867 yılında, enstitünün öğrencilerine bilimsel eğitim vermesi gerektiğini açıkça belirtmek için yönetmelikleri tekrar elden geçirildi. 1869 yılında Falun'daki Madencilik Okulu Stockholm'e taşındı ve enstitü ile birleştirildi. 1871 yılında enstitü, daha önce Marieberg'deki Yüksek Topçu Koleji tarafından düzenlenen sivil mühendislik kursunu devraldı.
1915 yılında KTH tarafından verilen derece unvanları yasal koruma altına alındı. 19. yüzyılın sonlarında, sadece bina ve inşaatla ilgili konularda eğitim görenler için değil, KTH'de eğitim görmüş mühendislerin çoğu için civilingenjör (kelimenin tam anlamıyla “inşaat mühendisi”) unvanının kullanılması yaygınlaşmıştı. Bunun tek istisnası, kendilerini bergsingenjör (“dağ mühendisi”) olarak adlandıran maden mühendisleriydi. Bir süre civilingenjör unvanı “KTH mezunu” ile eşdeğer tutuldu ancak 1937 yılında Göteborg'daki Chalmers Teknik Üniversitesi, bu unvanları onaylamasına izin verilen ikinci İsveç mühendislik okulu oldu.
1917 yılında KTH'nin Valhallavägen'deki yeni kampüsünün ilk binaları tamamlandı ve halen ana kampüsü oluşturuyor.
Her ne kadar 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında mühendislik eğitimi bilimsel olarak temellendirilmiş olsa da, 20. yüzyılın başlarına kadar araştırma bir Teknoloji Enstitüsü'nün merkezi faaliyeti olarak görülmemekteydi. Akademik araştırmaya devam eden mühendislik mezunları, doktoralarını genellikle fizik veya kimya alanında normal bir üniversitede yapmak zorundaydı. 1927 yılında KTH'ye nihayet Teknologie doktor (Teknoloji Doktoru) unvanı altında kendi doktoralarını verme hakkı tanındı ve ilk beş doktor 1929 yılında oluşturuldu.
1984 yılında tüm İsveç üniversitelerindeki civilingenjör programları dört yıldan 4.5 yıla çıkarılmıştır. 1989'dan itibaren, İsveç'teki belediye politeknik okulları tarafından düzenlenen daha kısa teknoloji programları kademeli olarak genişletildi ve 1989'dan itibaren iki yıllık programlar ve 1995'ten itibaren alternatif olarak üç yıllık programlar olarak üniversite sistemine taşındı. KTH için bu, Stockholm bölgesi çevresindeki ek kampüslerin eklenmesi anlamına geliyordu.
Günümüzde KTH, İsveç'in araştırma ve mühendislik eğitiminin üçte birini sağlamaktadır. 2019 yılında üniversitede toplam 13.500 lisans öğrencisi, 1.700 doktora öğrencisi ve 3.600 personel bulunmaktaydı.

II. Dünya Savaşı'nın sonunda Amerika'nın nükleer silahları konuşlandırmasının ardından İsveç askeri liderliği, İsveç'in kendisini nükleer bir saldırıdan koruyacak bilgiye sahip olmasını sağlamak için nükleer silahların kapsamlı bir şekilde araştırılması ve incelenmesi gerektiğini fark etti. Rolf Maximilian Sievert gibi bilim insanlarından oluşan İsveç ekibi, “nötronlarla bir şeyler yapma” misyonuyla konuyu araştırmaya ve sonunda test için bir nükleer reaktör inşa etmeye koyuldu.
Birkaç yıl süren temel araştırmalardan sonra, KTH'nin hemen altında, yüzeyin 25 metre altındaki bir reaktör salonunda Reaktor 1 (R1) adlı 300 kW'lık (daha sonra 1 MW'a genişletildi) bir reaktör inşa etmeye başladılar. Bugün bu, 1 km yarıçapında yaklaşık 40.000 kişinin yaşadığı göz önünde bulundurulduğunda pek de iyi düşünülmemiş gibi görünebilir. Riskliydi, ancak reaktör İsveç Kraliyet Mühendislik Bilimleri Akademisi'ndeki (Ingenjörsvetenskapsakademien) bilim insanları için önemli bir araştırma aracı olduğu için tolere edilebilir kabul edildi.
13 Temmuz 1954'te saat 18:59'da reaktör kritikliğe ulaştı ve İsveç'in ilk nükleer reaksiyonunu sürdürdü. R1, 1970 yılına kadar neredeyse tüm İsveç nükleer araştırmalarının ana sahası olacaktı; bu tarihte reaktör, çoğunlukla Stockholm'ün yoğun nüfuslu bir bölgesinde bir reaktör işletmenin risklerine ilişkin farkındalığın artması nedeniyle nihayet hizmet dışı bırakıldı.

KTH'nin sloganı olan “Vetenskap och konst” doğrudan “Bilim ve Sanat” olarak çevrilir.

KTH, eğitim ve araştırma faaliyetlerinden ayrı ayrı sorumlu beş okul şeklinde örgütlenmiştir. Okulların her biri bir dizi bölüm, mükemmeliyet merkezi ve çalışma programını yönetmektedir.

KTH, QS WUR 2024'te dünya çapında 73., THE WUR 2024'te dünya çapında 97., ARWU 2022'de dünya çapında 201-300. ve USNEWS sıralamasında dünya çapında 207. oldu.
ARTU tarafından bildirildiği üzere KTH, QS, THE ve ARWU'daki toplam performans açısından 2022 yılında dünya çapında en iyi 138. üniversite olmuştur.
Times Higher Education Dünya Üniversiteler sıralaması 2025'te İsveç'te 3., dünya genelinde ise 79. sırada yer almıştır.

KTH Kampüsü, Östermalm bölgesinde yer alan KTH'nin ana kampüsüdür. Mimar Erik Lallerstedt tarafından yapılan ana binalar 1917 yılında tamamlanmıştır. Saat kulesinin çanları on yıl sonra 1927'de Mekanik Okulu'nun Teknoloji Enstitüsü'ne dönüşümünün 10. yıl dönümünde tamamlanmıştır. Binalar ve çevresi Carl Milles, Axel Törneman, Georg Pauli, Tore Strindberg ve Ivar Johnsson gibi 20. yüzyılın başlarında İsveç'in önde gelen sanatçıları tarafından dekore edilmiştir. Kampüsteki eski binalar 1994 yılında büyük ölçüde yenilenmiştir. Orijinal kampüs inşa edildiği dönemde büyük olsa da, KTH çok kısa bir süre sonra burayı aştı ve kampüs o zamandan beri yeni binalarla genişletildi. KTH Kampüsü halen üniversitenin faaliyetlerinin çoğuna ev sahipliği yapmaktadır.

1980'lerde, şu anki Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri Okulu'nun (KTH'de) öncülü, faaliyetlerinin bir kısmını Stockholm, Kista'daki bir kampüse yerleştirmiştir. Stockholm'ün kuzeyinde yer alan Kista, İsveç'in en büyük kurumsal merkezi ve dünyanın en önemli ICT kümelerinden biridir. Bölge, Ericsson, Volvo, IBM, Tele2, Tietovery, Microsoft, Intel ve Oracle gibi ICT sektöründe faaliyet gösteren binden fazla şirkete ev sahipliği yapmaktadır.

2002 yılından bu yana, mevcut Kimya, Biyoteknoloji ve Sağlık Mühendislik Bilimleri Okulu (KTH'de) faaliyetlerinin bir bölümünü Stockholm, Flemingsberg'de sürdürmektedir. Flemingsberg, hem araştırma hem de endüstriyel faaliyetler açısından yüksek akademik yoğunluğa sahip bir bölge ve biyoteknoloji için Kuzey Avrupa'nın en önemli alanlarından biri. Södertörn Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü de Flemingsberg'de genellikle KTH ile işbirliği içinde eğitim ve araştırma yürütmektedir.

KTH Södertälje, Södertälje şehrinde bulunan en güneydeki ve en küçük KTH kampüsüdür. KTH Södertälje'deki eğitim, kentin iş dünyası ve özellikle Scania AB ve AstraZeneca gibi büyük Södertälje şirketleri ile yakın bir işbirliği içinde sürekli olarak geliştirilmektedir. KTH, kampüste ağırlıklı olarak makine mühendisliği, lojistik, üretim ve ürün geliştirmeye odaklanan hem lisans hem de yüksek lisans düzeyinde kurslar sunmaktadır.

Kraliyet Teknoloji Enstitüsü Kütüphanesi (“Kungliga Tekniska högskolans bibliotek”, KTHB) İsveç'in teknoloji ve temel bilimler alanındaki en büyük kütüphanesidir. Kütüphanenin temeli 1827 yılında KTH Stockholm'de kurulduğunda atılmıştır. Ana kütüphane, KTH'nin Stockholm'ün merkezindeki ana kampüsünde yer almaktadır. KTH kütüphanesi, KTH'de merkezi bir akademik buluşma yeri ve işbirliği için bir arenadır. Kütüphanenin ayrıca Kista ve Södertälje'de olmak üzere iki şube kütüphanesi bulunmaktadır.
KTH Kütüphanesi, öğrencilerin ve araştırmacıların akademik ve dijital becerilerini desteklemektedir. Kütüphane, açık erişim yayıncılığını teşvik eder ve üniversiteye stratejik kararlar almayı destekleyen ve kolaylaştıran analizler sağlar. Hedeflerden biri de KTH'nin araştırmalarının bilinirliğini artırmaktır. Kütüphanenin temel amacı eğitim ve araştırma kalitesini güçlendirmektir.

Kütüphanenin temeli 1827 yılında Stockholm'de Teknoloji Enstitüsü kurulduğunda atılmıştır. Enstitünün ilk müdürü Gustav Magnus Schwartz, Fransa, Almanya ve İngiltere'ye bir çalışma gezisi yaparak enstitünün kütüphanesi için kitaplar satın aldı. 800 kitaptan oluşan ilk koleksiyon ağırlıklı olarak el sanatları üzerine kitaplardan oluşuyordu. 1845 yılında Profesör Joachim Åkerman enstitünün yeni müdürü oldu. Onun döneminde kütüphane tamamen bilimsel literatüre odaklandı. 1869 yılında Falu Bergsskola enstitüye devredildi ve metalürji ve kimya alanındaki 2.000 kitap kütüphane koleksiyonuna

Telefon santrali, birden fazla telefonun birbirini aramasını sağlayan, ses, görüntü ve mesaj iletişimi için aracılık eden ve genellikle iş ortamlarında kullanılan çok hatlı bir telefon sistemidir. İngilizce Private Branch Exchange kelimelerinin baş harfleri olan PBX'in karşılığıdır.
Uzun yıllar boyunca ev ve işyerlerinde kullanılan analog telefon hatları ile çalışmalarına karşın son yıllarda yaygınlaşan VoIP teknolojisi ile IP Üzerinden çalışan modelleri de üretilmiştir.
Telefonun iletişiminin ilk yıllarında, telefon görüşmesi yapabilmek için önce telekom ofisinde çalışan bir insanla konuşarak ondan görüşülmek istenen numaranın bağlanması talep ediliyordu. O kişi iki telefon hattını bir birine bağladığında karşılıklı iki yönlü görüşme sağlanıyordu. Zaman içerisinde bu durumu çözmek için telefon santralleri geliştirildi ve çevirilen numaranın doğrudan aranabilmesi ve iletişim kurulabilmesi sağlandı.
Analog, Dijital, VoIP ve hem analog hem VoIP ile çalışan hibrit telefon santralleri bulunmaktadır. Bulut bilişimin yaygınlaşması ile telefon hizmetleri bulut bilişim ile de sağlanabilmektedir. Bu hizmetler genel olarak "sanal santral" veya "bulut santral" olarak adlandırılmaktadır.

İşlevsel olarak, telefon santralleri dört ana çağrı işleme görevini yerine getirir:

İki kullanıcının telefon cihazları arasında bağlantı (devre) kurulması (örneğin, çevrilen bir numarayı fiziksel bir telefonla eşleme, telefonun meşgul olmadığından emin olma)
Kullanıcıların istediği sürece bu tür bağlantıların sürdürülmesi (örn. Kullanıcılar arasında ses sinyallerinin yönlendirilmesi)
[1]4 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Kullanıcının talebine göre bu bağlantıların kesilmesi
Muhasebe amaçları için bilgi sağlama (örneğin çağrı raporları, ses kayıtları vs.)
Bu temel işlevlere ek olarak, telefon santralleri, kendilerinin tercih edilme nedeni olarak farklı teknolojik özellikler sunabilir. Bu özellikler üreticilere göre farklılık göstermekle birlikte farklı isimlerle de anılıyor olabilir:

Ystad, İsveç'in güney kuşağında bulunan bir kenttir. Şehir, İsveç'in güney ucundaki Baltık Denizi kıyılarında kuruludur.

Ystad adına yazılı kaynaklarda ilk kez 1244 yılında rastlandı. Katolik Manastırı olan Gråbrödraklostret 1267 yılında kuruldu. 14. yüzyılda Hansa Birliği'ne üye olan yerleşim, 1599 yılında kent konumuna alındı. 1658 yılına gelindiğinde şehir ile beraber tüm Skåne bölgesi, Roskilde Antlaşması aracılığıyla Danimarka'dan İsveç'e geçti. Kentin bu yıllardaki nüfusu yaklaşık 1,600 kadardı. 1850 yılında bu sayı 5,000'e kadar yükseldi. 1866 yılında ülkenin demiryolu ağı, kent ile bağlandı. Bu süreçten sonra nüfusu ivmeyle artan kentin 19. yüzyıl sonlarındaki nüfusu 10,000'i aştı. II. Dünya Savaşı'nın ardından, kentten düzenli olarak Polonya'ya ve Danimarka'nın Bornholm adasına düzenli feribot seferleri düzenlenmeye başladı.

Kentteki en önemli ekonomik uğraşlar, ticaret, el sanatları ve turizmdir. Kent özellikle Skåne bölgesinde en az bozuntuya uğrayan tarihi kentlerden biri olduğundan, turizm gelirleri olağandan fazladır. Kentte iki büyük Orta Çağ kilisesi bulunur. Bunlardan birincisi Klostret, ikincisi Mariakyrkan'dır. Her iki kilise de Gotik tarzdan etkilenerek inşa edilmiş olup, benzer Hansa mimarisi, günümüze birçok Baltık ülkesinde görülebilmektedir.
Kent bunların dışında yazar Henning Mankell'in romanlarını yazdığı şehir olarak bilinmektedir. Romanlarda özellikle kurgusal Ystad polis dedektifi Kurt Wallander de yer almaktadır. Kentteki en ünlü spor hentbol olup, iki büyük takımın merkezi burada yer alır. Bunlardan ilki Ystads IF, ikincisi IFK Ystad'dır. Şehirde düzenli olarak Ystads Allehanda adlı yerel gazete basılmaktadır. Gazete, 1873 yılından beri yayımlanmaktadır.

1285 yılında kentin adı yazılı kaynaklara ilk kez Ystath adıyla işlendi. Tam anlamıyla çözümlenemese de, baştaki y harfinin o dönemde kullanılan porsuk ağacı sözcüğünün İsveççe karşılığı olduğu söylenmektedir. Sözcüğün sonundaki -stad eki ise İsveççe kent anlamına gelmektedir. 1658 yılından önce hüküm süren Danimarka döneminde kentin adı Ysted şeklindeydi.

Resmî belediye sitesi2 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ystads Allehanda Gazetesi 26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kent hakkında Blog 20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ystad hakkında İngilizce rehber

Yüksek lisans (İngilizcesi Master's degree), bir lisans eğitiminin üzerine yapılan; öğrencinin bir alanda uzmanlaşmasını ve eğitim-öğretim ile araştırmanın sonuçlarını ortaya koymayı amaçlayan bir yükseköğretimdir.
Yüksek lisans eğitimi, kişinin öğrenim gördüğü alanda uzmanlaşması ve bu uzmanlığını bilimsel bir çalışmayla (tez) kanıtlamasıyla tamamlanır. Bu eğitimin ardından kişi yüksek lisans derecesine sahip olur.
Yüksek lisans, lisans eğitimi bittikten sonra devam edilen eğitime verilen isimdir. Tezli ve tezsiz yüksek lisans olarak ikiye ayrılır. Tezli yüksek lisans başvurusu yapmak için ALES'e girip yeterli puan almış olmak ve başvuru yapılan programın gerekliliklerini yerine getirmek gerekmektedir. Tezsiz yüksek lisans için ALES şartı aranmamaktadır.
Tezli yüksek lisans başvurularında yabancı dil puanı, lisans not ortalaması, ALES puanı ve mülakat puanı kriterleri ile değerlendirmeler yapılmaktadır. Tezli yüksek lisans başvurularında en az 55 ALES puanı şartı aranmaktadır. Bu YÖK tarafından belirlenen asgari ALES puanı şartıdır, üniversiteler daha yüksek ALES puanı isteyebilir.

Tezli yüksek lisans programının amacı, öğrencinin bilimsel araştırma yaparak bilgilere erişme, bilgiyi değerlendirme ve yorumlama yeteneğini kazanmasını sağlamaktır.

Tezsiz yüksek lisans programının amacı, öğrenciye mesleki konuda derin bilgi kazandırmak ve mevcut bilginin uygulamada nasıl kullanılacağını göstermektir. Tezsiz yüksek lisans programı İkinci Lisansüstü Öğretim'de de yürütülebilir. Bu program toplam otuz krediden az olmamak koşuluyla en az on adet ders ile dönem projesi dersinden oluşur. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendirilir. Öğrenci, dönem projesinin alındığı yarıyılda dönem projesine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı bir rapor vermek zorundadır. İlgili senato tarafından belirlenen esaslara bağlı olarak tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabilir.

Lisansüstü Eğitim Yönetmeliği 24 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lisansüstü
Doktora

İsveçliler (İsveççe: svenskar), günümüzdeki en kalabalık Viking ulusudur.

İsveçliler Kuzey Germen dillerinden İsveççe'yi konuşurlar. Bununla beraber ülkede İngilizce de çoğu kişi tarafından bilinmektedir.

Önemli kısmı günümüzde hala İsveç'te yaşayan İsveçliler bununla birlikte Botanik Körfezi' nin diğer kıyısındaki Finlandiya'da kökleşik bir ulus olarak barınmaktadırlar. Geleneksel yayılımın dışında ABD'de İsveç soylu insanlar bulunmakta ve sayıları 4 milyon civarı tahmin edilmektedir.

II. Dünya Savaşı'na kadar fazla göç almayan İsveç, savaş sonrası dönemde çalışmak ve yerleşmek üzere ülkesine yönelik bir akınla karşılaştı. 1980'lerde kuralların sıkılaşmasıyla işçi göçünde azalma yaşandı. Yine de 1980'lerden beri yaşanan göçler uluslararası ortalamanın üstündedir. Kültürel anlaşmazlıklar nedeniyle İsveç'te yabancı düşmanlığına yönelik akımlar gelişmiştir. Buna karşın, İsveç Hükûmeti etnik şiddetin engellenmesi ve yabancıların toplumla bütünleşmesinin sağlanmasına yönelik sıkı önlem paketleri yürürlüğe koymaktadır.

Bileşke fonksiyon, matematikte bir işlevdir.

  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesinden 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 kümesine giden bir fonksiyonsa, 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 de 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 kümesinden 
  
    
      
        Z
      
    
    {\displaystyle Z}
  
 kümesine giden bir fonksiyonsa, o zaman 
  
    
      
        g
        ∘
        f
      
    
    {\displaystyle g\circ f}
  
 fonksiyonunu her 
  
    
      
        x
        ∈
        X
      
    
    {\displaystyle x\in X}
  
 için,

  
    
      
        (
        g
        ∘
        f
        )
        (
        x
        )
        =
        g
        (
        f
        (
        x
        )
        )
      
    
    {\displaystyle (g\circ f)(x)=g(f(x))}
  

kuralıyla tanımlanan 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesinden 
  
    
      
        Z
      
    
    {\displaystyle Z}
  
 kümesine giden fonksiyon olarak tanımlanır. Bu fonksiyona 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 ve 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonlarının bileşkesi adı verilir.
Başka bir deyişle, bileşke

  
    
      
        f
        :
        X
        ⟶
        Y
      
    
    {\displaystyle f:X\longrightarrow Y}
  
 ve 
  
    
      
        g
        :
        Y
        ⟶
        Z
      
    
    {\displaystyle g:Y\longrightarrow Z}
  

fonksiyonlarından

  
    
      
        g
        ∘
        f
        :
        X
        ⟶
        Z
      
    
    {\displaystyle g\circ f:X\longrightarrow Z}
  

fonksiyonunu üretir.

  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 ve 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonlarının (bu sırayla) bileşkesini alabilmek için 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonunun değer kümesi, 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 fonksiyonunun tanım kümesine eşit olmalıdır.
Eğer 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesinden 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 kümesine, 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 de 
  
    
      
        Y
      
    
    {\displaystyle Y}
  
 kümesinden 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesine giden bir fonksiyonsa, o zaman hem 
  
    
      
        g
        ∘
        f
        :
        X
        ⟶
        X
      
    
    {\displaystyle g\circ f:X\longrightarrow X}
  
 fonksiyonundan hem de 
  
    
      
        f
        ∘
        g
        :
        Y
        ⟶
        Y
      
    
    {\displaystyle f\circ g:Y\longrightarrow Y}
  
 fonksiyonundan söz edilebilir.
Bileşke, 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'ten 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
'e giden fonksiyonlar kümesi olan Fonk
  
    
      
        (
        X
        ,
        
        X
        )
      
    
    {\displaystyle (X,\;X)}
  
 kümesi üzerine bir ikili işlemdir. Özdeşlik fonksiyonu Id
  
    
      
        
          
          
            X
          
        
      
    
    {\displaystyle _{X}}
  
, bu ikili işlemin sağdan ve soldan etkisiz elemanıdır. Ayrıca, Fonk
  
    
      
        (
        X
        ,
        
        X
        )
      
    
    {\displaystyle (X,\;X)}
  
 kümesinin bileşke işlemi için tersinir elemanları eşlemeler, yani bijeksiyonlardır.

        X
        =
        Y
        =
        Z
        =
        R
      
    
    {\displaystyle X=Y=Z=R}
  
 (gerçek sayılar kümesi) olsun. 
  
    
      
        f
      
    
    {\displaystyle f}
  
 fonksiyonu 
  
    
      
        f
        (
        x
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle f(x)=x^{2}}
  
 ve 
  
    
      
        g
      
    
    {\displaystyle g}
  
 fonksiyonu 
  
    
      
        g
        (
        x
        )
        =
        x
        +
        1
      
    
    {\displaystyle g(x)=x+1}
  
 olarak tanımlansın. O zaman,

  
    
      
        (
        f
        ∘
        g
        )
        (
        x
        )
        =
        f
        (
        g
        (
        x
        )
        )
        =
        f
        (
        x
        +
        1
        )
        =
        (
        x
        +
        1
        
          )
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle (f\circ g)(x)=f(g(x))=f(x+1)=(x+1)^{2}}
  

dir. Ancak

  
    
      
        (
        g
        ∘
        f
        )
        (
        x
        )
        =
        g
        (
        f
        (
        x
        )
        )
        =
        g
        (
        
          x
          
            2
          
        
        )
        =
        
          x
          
            2
          
        
        +
        1
      
    
    {\displaystyle (g\circ f)(x)=g(f(x))=g(x^{2})=x^{2}+1}
  

dir. Demek ki

  
    
      
        f
        ∘
        g
        ≠
        g
        ∘
        f
      
    
    {\displaystyle f\circ g\neq g\circ f}
  
,
yani bileşkenin değişme özelliği yoktur. Öte yandan bileşkenin birleşme özelliği vardır.

  
    
      
        X
        ,
        
        Y
        ,
        
        Z
        ,
        
        T
      
    
    {\displaystyle X,\,Y,\,Z,\,T}
  
 dört küme olsun.

  
    
      
        f
        :
        X
        ⟶
        Y
      
    
    {\displaystyle f:X\longrightarrow Y}
  
,

  
    
      
        g
        :
        Y
        ⟶
        Z
      
    
    {\displaystyle g:Y\longrightarrow Z}
  
,

  
    
      
        h
        :
        Z
        ⟶
        T
      
    
    {\displaystyle h:Z\longrightarrow T}
  

üç fonksiyon olsun. O zaman şu fonksiyonlardan söz edilebilir:

  
    
      
        g
        ∘
        f
        :
        X
        ⟶
        Z
      
    
    {\displaystyle g\circ f:X\longrightarrow Z}
  
,

  
    
      
        h
        ∘
        (
        g
        ∘
        f
        )
        :
        X
        ⟶
        T
      
    
    {\displaystyle h\circ (g\circ f):X\longrightarrow T}
  
,

  
    
      
        h
        ∘
        g
        :
        Y
        ⟶
        T
      
    
    {\displaystyle h\circ g:Y\longrightarrow T}
  
,

  
    
      
        (
        h
        ∘
        g
        )
        ∘
        f
        :
        X
        ⟶
        T
      
    
    {\displaystyle (h\circ g)\circ f:X\longrightarrow T}
  
.
Bu fonksiyonlardan ikincisi ve dördüncüsü birbirine eşittir, yani

  
    
      
        (
        h
        ∘
        g
        )
        ∘
        f
        =
        h
        ∘
        (
        g
        ∘
        f
        )
      
    
    {\displaystyle (h\circ g)\circ f=h\circ (g\circ f)}
  

eşitliği geçerlidir. 
  
    
      
        X
      
    
    {\displaystyle X}
  
 kümesinden herhangi bir 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 elemanı alınır ve her iki fonksiyon da bu 
  
    
      
        x
      
    
    {\displaystyle x}
  
 elemanında değerlendirilirse

  
    
      
        (
        (
        h
        ∘
        g
        )
        ∘
        f
        )
        (
        x
        )
        =
        (
        h
        ∘
        g
        )
        (
        f
        (
        x
        )
        )
        =
        h
        (
        g
        (
        f
        (
        x
        )
        )
        )
      
    
    {\displaystyle ((h\circ g)\circ f)(x)=(h\circ g)(f(x))=h(g(f(x)))}
  

ve

  
    
      
        (
        h
        ∘
        (
        g
        ∘
        f
        )
        )
        (
        x
        )
        =
        h
        (
        (
        g
        ∘
        f
        )
        (
        x
        )
        )
        =
        h
        (
        g
        (
        f
        (
        x
        )
        )
        )
        .
      
    
    {\displaystyle (h\circ (g\circ f))(x)=h((g\circ f)(x))=h(g(f(x))).}
  

eşitliklerine ulaşılır.
Her iki eşitliğin sağ tarafları eşit olduğundan sol tarafları da eşittir, yani

  
    
      
        (
        (
        h
        ∘
        g
        )
        ∘
        f
        )
        (
        x
        )
        =
        (
        h
        ∘
        (
        g
        ∘
        f
        )
        )
        (
        x
        )
      
    
    {\displaystyle ((h\circ g)\circ f)(x)=(h\circ (g\circ f))(x)}
  
.
Bundan da fonksiyonların eşit olduğu, yani 
  
    
      
        (
        h
        ∘
        g
        )
        ∘
        f
        =
        h
        ∘
        (
        g
        ∘
        f
        )
      
    
    {\displaystyle (h\circ g)\circ f=h\circ (g\circ f)}
  
 eşitliği çıkar.

Sistem teorisi, disiplinlerarası bir bilim olup incelenen bir sorunu veya olguyu bir sistem olarak ele alan bilimsel ve düşünsel anlayıştır. Organizmaları, yapıları, örgütleri, mekanizmaları, doğal oluşumları bir bütün oluşturacak biçimde birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkili veya bağıntılı unsurlar dizisi olarak inceler. Değişik oluşumları içindeki unsurları ve nitelikleri arasındaki ilişkiler topluluğu olarak algılayan ve açıklayan bir yaklaşımdır. Olayların, durumların ve gelişmelerin incelenmesinde kullanılan bir bakış açısı, bir düşünce tarzı, bir metottur. Sistem yaklaşımı, olaylar ve olgular arasındaki ilişkileri ve karşılıklı etkileşimleri inceleyerek analizlerde bulunur.

“Sistem” bir kelime ve kavram olarak Sistem Yaklaşımı'nın ortaya çıkışından çok daha eski dönemlerden bu yana kullanılmaktadır hatta bilimsel bir terim olarak da zaten yerleşmiş durumdadır. Örneğin Danimarkalı astronom Tyco Brahe (ölüm 1601) Güneş Sistemini inceleyerek tüm evrende geçerli genel bir gökcisimleri sistem modelini tanımlamak ve tespit etmek için uğraşmıştır. Sistem Yaklaşımı zaten var olan bu terim üzerinden 1900'lü yılların ilk yarısından itibaren belirli bir bilimsel yöntem geliştirmeyi amaçlamış ve yalnızca sistem örneklerini değil kavramının kendisini ele alarak incelemiş ve özelliklerini tespit etmiştir.
Alman filozof Friedrich Hegel tarafından bazı temel kavramlar 1800'lü yılların sonunda oluşturulmuş olsa da çok fazla ilgi çekmemiştir. II. Dünya Savaşı patlak vermesinden önceki yıllarından itibaren bilimsel konuların ele alınışına yeni bir bakış açısı hakim olmaya başlamıştır. Disiplinlerarası ortak bir yöntem oluşturma amacı güden bu anlayış evrenin bütünü üzerinden Tümdengelim yöntemini kullanarak her şeyin birbirine bağımlı olduğu fikrini başlangıç noktası olarak görmüştür. Ancak elde edilen sonuçların Tümevarım ile doğrulanması gerektiği savunulmuştur. Bütün bunlara uygun olan kavramın ise “Sistem” olduğu öngörülmüştür. Fizik bilimindeki ilerlemeler ve teknolojideki gelişim ile de desteklenen ve bütün bunların yanı sıra insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir topyekûn savaşın yıkıcı etkilerinin dünyadaki en uzak çevreyi bile dikkate almak gerektiğini göstermesi ve böylece dünyanın bütünsel olarak değerlendirilmesi ile pratik olarak önemi anlaşılan bu yaklaşım yaygınlaşmıştır. Bunun sonucunda “Sistem Yaklaşımı” olarak bilinen bu yeni düşünce tarzı Avusturyalı biyolog Ludwig von Bertalanffy'nin 1920'lerde başlattığı “Genel sistem teorisi” (uluslararası yaygın isim İng. “İngilizce: general systems theory”, Alm. orijinal isim “Almanca: allgemeine Systemtheorie / Systemlehre”) bilim dünyasında dikkat çekmiştir. Alman felsefe ekollerinin savaş öncesi Almanca konuşulan komşu ülkelerdeki (Avusturya, İsviçre) etkinliği bilimde yöntem arayışlarına katkı sağlamıştır. Biyolojide sistemlerin gözlemlenebilirliğinin pek çok bilim dalına nazaran daha kolay ve belirgin olması bu yaklaşımın ilk kez bu alanda ortaya çıkışının önemli nedenlerinden birisidir. Bertalanffy biyolojide uyguladığı sistem teorisini diğer alanlara da uygulamak istemiş ve çeşitli disiplinler için ortak prensiplerin var olduğunu göstererek hepsine uygulanabilecek genel bir analitik model geliştirmeye çalışmıştır. Ayrıca Lotka tarafından 1930'ların başlarında temel ilkeleri ve bağıntıları belirginleşmeye başlamış olsa da, ilk kez yazılı metinlere geçişi ancak 2. Dünya Savaşı sonrasını bulmuştur. Çünkü Avusturya'nın Almanya'ya ilhak edilmesi ile birlikte bu alanda da bir duraklama yaşanmıştır. Matematikçi Norbert Wiener 1948 yılında sistemlerin birleşimi üzerine bir yaklaşım geliştirmiştir.
Genel sistem teorisi, her türden sistemlere ilişkin yöntemlerin, sorunların, ilkelerin ve genel kavramların tümünü içeren ortak bir yaklaşım oluşturmayı amaçlamıştır. Bu yönüyle, bir teoriden ziyade metodolojik (yöntembilimsel) bir yaklaşım veya çalışma alanı olduğu yönünde eleştiriler yöneltilmiştir. Bu sebeple sıklıkla “Genel Sistemler Araştırması” (General System Research) olarak da adlandırılmıştır. Doğu literatüründe ise Arapça "Nazariyet-ul Nizâm" (Ar. Arapça: 'نظرية الأنظمة) olarak da bilinir ve bu tamlama "sistem teorisi" manası taşır.
Von Bertalaneffy genel sistem teorisinin sadece oluşturucusu değil, aynı zamanda bu anlayışın yaygınlaştırılmasına dayalı bir hareketin ve bilimsel örgütlenmenin başta gelen öncüsü ve organizatörüdür.

Son derece metodolojik prensipler içeren bu yaklaşım ilk dönemlerinde felsefi temellerinin oluşturulmaya çalışılması ve mantık biliminin önermelerinden yararlanması bakımından geniş kitleler tarafından anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Ancak özet olarak “her olayı belirli bir çevre içinde başka olaylarla ilişkili olarak incelemenin olayları anlama, tahmin ve kontrol etme açısından geleneksel yöntemlere göre daha etkin olduğu” ileri sürülmüştür. Genel olarak sistemlere ve bunların özel türlerine veya bağımsız alt sistemlerine ve aralarındaki ilişkilere uygulanan modeller, ilkeler ve yasaların tespit edilebileceği savunulmuştur. Deneysel olarak sistemler algılandıkları biçimde gözlenip incelenir ve daha sonra bu gözlem sonuçları değerlendirilir. Bütün bu yöntem tespiti çalışmalarına rağmen Bertalanffy, Sistem yaklaşımının bazı pratik sonuçları da olduğunu öne sürmüş ve oluşturduğu yöntemi kullanarak ve basit çıkarımlarda da bulunmuştur. Bilim adamlarının sistem yaklaşımından bihaber olarak, çevreden kopukluğu bir yaşam biçimi olarak benimsediklerini ve bu nedenle bir kapsül içinde olduklarını ve onları oradan çıkarmanın neredeyse imkânsız olduğunu belirtmiştir ve iddiaları dönemin bilim dünyasında belirli düzeyde tepki ile karşılanmıştır.

Günümüzde sistem yaklaşımı metodolojik bir alan olmaktan ziyade bir yöntem, bir bakış açısı ve bir değerlendirme yöntemi olarak fen bilimlerinin yanı sıra eğitim, psikoloji, sosyoloji, siyaset, ekonomi gibi sosyal bilimlerde de yaygın olarak kullanılmaktadır.

1954'te ilk olarak “Genel Sistemler Teorisi’ni Geliştirme Birliği” (The Society of the Advancement of General Systems Theory) adıyla kurulan organizasyon sonradan “Genel Sistemler Teorisi Birliği” (The Society of General Systems Theory) adını almıştır ve kamuya açıklanan amaçları başlıca şunlardır:

Çeşitli alanlardaki kanun, model ve kavramlar arasında yapı benzerliklerini araştırmak ve bir alandan diğerine gerekli transferleri gerçekleştirmek;
İhtiyaç duyulan alanlarda ortaya çıkan teorik sistem modellerin yaygınlaştırılmasını ve geliştirilmesini teşvik etmek;
Farklı bilim dallarında çalışan uzmanlar arasında iletişimin artırılması sayesinde bilimde ortak genelgeçer bir modele ulaşmak.
Yani bu kuruluş yaygınlaştırmaya çalıştığı sistem teorisini aynı zamanda bir yöntem olarak benimsemiştir. Dolayısıyla bu teorinin bilinçli bir biçimde kullanılan ilk uygulamasını gerçekleştirmiştir. Sistem yaklaşımı değişik alanlarda farklılaşarak bilim dallarına özgü ayrıntılar belirginleşmeye başlamıştır. Antropoloji alanında Margaret Mead, sosyolojide Talcott Parsons ve Niklas Luhmann, ekolojide Fritjof Capra, Yönetim bilimlerinde özellikle Beşinci Disiplin (1990) adlı eseri ile Peter Senge, İnsan Kaynakları alanında Richard Swanson, Fizikte Köhler, sistem yaklaşımının başlıca savunucuları olmuşlardır.

Sistem, belirli parçalardan (alt birimlerden) oluşan, bu parçalar arasında belirli ilişkiler olan, bu parçaların aynı zamanda dış çevre ile ilişkili olduğu, bir amaca veya sonuca ulaşmak üzere fiziksel veya kavramsal, birden çok bileşenin oluşturduğu bütündür. Başka bir bakış açısıyla sistem, birbiriyle ilişkili küçük parçalardan oluşan, fakat kendisi de daha büyük bir sistemin parçası olarak işlevde bulunan bir bütündür. Sistem içerisindeki bileşenler dinamik olarak birbirleri ile ilişkili veya bağımlıdırlar. Sistemin dışında kalan öğeler, onun çevresini oluşturmaktadır. Sistemde düzenli ve uyumlu bir işleyiş söz konusudur. Epistemolojik (bilgi felsefesi) açısından bakıldığında bu durum evrendeki düzenli işleyişin doğal bir sonucudur. Düzenli ve uyumlu işleyişteki bir aksaklık veya uyumsuzluk bir soruna yol açar. Bu sorunun büyümesi ise krize dönüşür. Örneğin siyasal anlamdaki sistem krizleri veya ekonomik krizler gibi…

Her sistemde, enerjinin tükenmesi, faaliyetlerin bozulması, dengenin kaybolması, karışıklık ve aksamaların belirmesi ve sonunda sistemin faaliyetlerinin durması yönünde bir eğilim vardır. İşte “entropi” bu eğilimi ifade eden kavramdır. Kapalı sistemlerde entropi kuvvetlidir ve belirli bir süre sonunda sistemi durduran en önemli faktördür. Açık sistemlerde entropi durdurulabilir. Başka bir deyişle, açık sistemler çevrelerinden aldıkları bilgi enerji ve materyal ile entropinin etkilerini negatif hale getirebilir. Dolayısıyla açık sistemlerde negentropi (negatif entropi) vardır. Bozulan sistemin dengesini yeniden kurmak için gerekli önlemlerin alınması gerekir (negentropi-olumsuz entropi).
Entropi kavramı doğrudan Fizik biliminden alınma bir terim olup “Termodinamiğin İkinci Yasası” olarak da bilinmektedir. Bu prensibe göre evrende var olan her şey bozulma eğilimindedir. Kendi haline bırakılan her şey eninde sonunda enerjiye dönüşecektir.

Girdiler: Sistemin amacını gerçekleştirmek için dışarıdan alınan ve gerekli olan her tür malzeme, bilgi ve insan kaynağı girdi olarak tanımlanabilir. Örneğin bir üniversitenin girdileri, öğrenciler, binalar, öğretim görevlileri, bilgi, para, vb. olabilir. Bir sistemin çıktıları başka bir sistemin girdileri olabilir. Her sistemin girdisi, o sistemin amacına uygun nicelik ve nitelikte olmalıdır. Çıktı kalitesi için girdinin kalitesi son derece önemlidir. Üretim işletmeleri için bu girdi hammaddedir.
Süreç ve İşlemler: Sistemin girdilerinin, amaçlar doğrultusunda işlendiği, biçimlendiği ve ürün durumuna getirildiği bölümdür. Sistemin en önemli öğesi işlemlerdir ve tüm sistemlerin işlemleri vardır. Örneğin selüloz fabrikasının girdisi ağaç işlenerek kâğıt olur, daha sonra kâğıt işlenir kitap olur. Süreç doğru çalışmadığı zaman örgütsel bozukluklar başlar.
Çıktılar: İşlemler sonucunda ortaya çıkan ürünlerin tümüd

Soyutlama, bir kavramın bilgi içeriğini azaltma veya indirgeme sürecine denir. Bu indirgeme, çoğunlukla belirli bir amaç için gerekli olan bilginin daha rahat elde edilebilmesi için yapılır.
Felsefi anlamda soyutlama, fikirlerin nesnelerden uzaklaştırılması sürecine denir. Soyutlama, bir basitleştirme stratejisi olarak kullanılabilir. Örneğin birçok nesne kırmızı olabilir. Bu açıdan, bir nesneye ait kırmızılık özelliği bir soyutlamadır. Soyutlamayı hiyerarşik bir düzende ve değişik seviyelerde yapmak olasıdır.

Bir nesnenin herhangi bir özelliğini diğerlerinden ayırarak tek başına ele alan ansal işlem felsefede soyutlama olarak adlandırılır. Bir bilgi yöntemi olarak, soyutlamayı insan zihni yapar. Ancak diyalektik soyutlama anlayışı ile idealist soyutlama anlayışı birbirine tamamen zıtlık gösterir.
İdealist soyutlama, soyutlama sonucu olan kavram ve düşünceleri saltıklaştırır ve bunları nesnel gerçekliğin yerine koyar. Soyutlama, gerçekte, yeniden somuta varmak ve somut bütünü parçalarında da birbiri ile olan ilişkileri içinde tümüyle kavramak için kullanılan bir yöntem, bir araçtır. Soyutçuluk, bu aracı amaçlaştırır ve somuta varmak amacını unutarak soyutta kalır.
Felsefenin bütün yanlış sonuçları, bu aracı amaçlaştırmaktan doğmuştur. İnsanın karnını doyuran, ekmek düşüncesi değil, ekmeğin kendisidir. Ekmek düşüncesini nasıl ekmek yerine koyamazsak, özdekten soyutlanan öz düşüncesini de özdeğin yerine koyamayız. 
Gerçekte soyutlama, bilme sürecinde zorunlu bir yöntemdir. İdealizme düşmeksizin gerçekleştirilen soyutlama, bilimsel soyutlamadır. Kavramlar, soyutlamalarla elde edilirler. Ama nesnel gerçeklerle denenir ve doğrulanırlar. Soyut kavram ve düşüncelerin hakikiliklerinin ölçütü insansal pratiktir. Soyutlamada aşırılığa varmaya ya da soyutlamaları kötüye kullanmaya soyutçuluk denir.

Figüratif resimde resimsel biçimleme, soyut resimdeki biçimleme mantığıyla zıttır. Soyut resmin yapısında doğa izlenimi yoktur. Soyut sanat yeni bir resim düzeni, yeni bir boya gerçeği ve değerlendirmesini ortaya koymuştur. Soyut resmin düzeni ve yeni boya etkisi, doğaya bakma ve onu değerlendirme görüşünü de değiştirmiştir. Soyut resim biçimlemelerindeki yeni resimsel anlatım olanakları batıda figüratif resmi sürdürenleri etkilediği gibi bizim ressamlarımızı da etkilemiştir. Öyle ki soyut resme karşı olanlar bile soyut resmin yapıt düzeni ve boyasal yenilikleri kendi figürlü resimlerinde kullanmaya başlamışlardır. Nedir bu yenilikler? Biçimlendirme mantığı doğal biçimlerin optik doğruluğuna ya da akli biçim ve ölçülere yaklaşım açısından gelişim göstermiştir. Bu sürece uygun olarak da çizgiye indirgenmiş mekan kavramından optik görüntülü mekan kavramına doğru resimsel bir biçimleme gelişimi olmuştur. Figür resmi çizgisel anlatımda büyük oranda doğanın sunduğu ölçü, yapı ve renk mantığına bağımlı kalmıştı. Doğa biçimini bir inceleme aracı olan desen, soyut resimde gerekliliğini yitirmiştir. Bu durum karşısında soyut resimdeki desen içeriğinin anlaşılması ve saptanması gerekiyordu. Tüm bunlar batıda olduğu gibi bizde de soyuta atılan ilk adımlarda sorunlar yaratıyordu. Soyut sanatın Güzel Sanatlar öğretimi yapan kurumlara girmesinin gecikmesi bu sorunlara dayanır. Diğer bir sorun da (modle) işleminin soyut resimde değerini yitirmiş olmasıdır. Figür resminde “modle” işlemi doğa biçiminin üç boyutlu görüntüsünü kesinlikle saptamak için bulunmuştur. Ancak soyut sanatın nesnenin görüntüsü ve inşası ile ilgilenmemesi modle işleminin anlamsızlığını ortaya çıkarmıştır. Batıda modlenin önemsiz olduğunu hatta anatomi bilgisinin sanatçı için gereksiz olduğunu yazanlar oldu. Bir diğer ayrılık da soyut resmin yüzeyindeki düzenleme mantığıdır. Soyut resim doğa görüntülerinin mekan içinde sıralanmasına dayanan derinlik yaratma işlevine gereksinim duymaz. Böyle olunca da sadece resimsel öğeler ve ilişkileri, resim düzeninin ilişkileri içinde daha engelsiz oluşturulabilmektedir. Figür resmin mekansal kuruluş mantığı soyut resimde önemini yitirmektedir. Nesnelerin sıralanmasına ilişkin perspektifin ortadan kalkması ile bir sonzuzluk oluşmuştur. Böylece yeni bir hacim anlayışı biçimlenmiştir. Soyut resimdeki bir diğer özellik açık kompozisyondan uzaklaşan, tamamen resimsel gereklerden oluşan bağlantılarla inşa edilen bir kompozisyon kurulmasıdır.

Görünüm gerçeği yansıtmaz. Gerçekliğin bilgisi eşyanın görünmeyen yüzünde (töz) gizlidir. Politik olgunun doğası ve oluşumu hakkında fikir sahibi olmak için de gizli yüzü yani tözünü bilmek gerekir. Bu da, ancak soyutlamayla yapılır. Faşizmin bilgisine de böyle ulaşılır; çeşitli deneyimlerin verilerini toplayan, birleştiren, yeniden derleyen, sınıflandıran ve tanımlayan soyutlama süreçleriyle. Dolayısıyla faşizm, birer zihinsel inşa ürünü olan kavram setleri, kuramsal kategoriler, kavram haritası ve daha genel sistemler referansları olmadan anlaşılamaz. Bu yönüyle politikada soyutlama ve bilgi üretim süreçleri hayati derecede önemli aktiviteler olarak ele alınmak zorundadır.

Mimari açıdan soyutlama dizayn edilecek nesnenin, bölümün, kesitin ve/veya alanın en küçük anlamlı parçaya kadar indirgenerek okunabilirliğini artırmaktır.
Bunu öncelikle araçların meydana getiriliş süreçleriyle ilintili incelemek kolay anlaşılması açısından uygun olabilir.
Herhangi bir maddenin, obje ya da alete dönüştürülme süreci, onun en küçük anlamlı yapıtaşına inmek ve o cismi soyutlamakla başlar. Objenin tasarımı için maddenin şekillendirilmesi sürecinde anlam, şekillendirilecek objenin ya da daha doğru ismiyle aletin, kullanılış amacıyla ilgili düşüncelerin toplamıdır. Kullanım amacı önceden düşünülmüş yani kurgulanmış bir madde, materyal ya da obje, şekillendirildiğinde alet adını alır. Kesmek için kullanılıyorsa kesici alet denir. Somutlama yeteneği ve gözlemler sayesinde işe yaramayan madde, soyut düşünce, maden, obje, belki de başka amaçla tasarlanmış aletler, aletlerin bileşenleri ya da bileşimleri, başka şeyleri soyutlamak için olduğu kadar somutlaştırmak için de kullanılır. Somutlaştırmak işi biçimlendirmenin bir üst düzeye taşınmasıdır. Soyutlama derinleştikçe, soyutlanan alet, düşünce ve yapılar farklı amaçlara da hizmet etmeye başlayabilir. Örnek vermek gerekirse, pazarda portakal kasaları üzerine oturan pazarcı aslında portakal taşımak için kullanılan bir aleti, başka bir alete dönüştürerek onu soyutlamış olur. Bu durumda portakal kasası aslında soyut olarak bir sandalyedir. Birbirine bitişik sandalyeler ise koltuk tasarlamak için bir soyutlamaya gitme ihtiyacı doğurmuş olabilir. Ya da kütük üzerinde oturan Neandertaller bir gün gelip de koltuk üzerinde oturmaya başlamışsa, bu soyutlama sayesinde olmuştur. Soyutlama sayesinde cisim, araç, alet, düşünce ya da sistemler farklı amaçlarla da kullanılabilir. Kendi isteği ve inisiyatifiyle soyutlamak eylemi olan fikir geliştirme ile yanlış anlamak arasındaki fark ise düşünülmeye değerdir. Portakal kasasına oturan pazarcı portakal kasasının yapılış amacını yanlış anlamamıştır. Portakal kasasın kullanış amacı dışında farklı bir amaçla kullanmış ve ortaya çıkan ihtiyacı gidermiştir, yani kasa dinlenme ihtiyacı için bir araç olmuştur. Amaç ile araç kavramları, soyutlamanın anlamsal incelenişi sonucu ortaya çıkmış terimlerdir ve soyutlanarak yazıya dökülmüş, böylece yazılı temsilleri sağlanmıştır.
Oturma eyleminin kendisi de bir soyutlamadır. Oturma pozisyonu insanın doğasına sonradan eklenmiş öğrenilmiş bir davranıştır. İnsanoğlunun oturma eylemini sonradan öğrendiği yani soyutladığı konusunda ciddi araştırmalar vardır. Mimaride aslında insanların duruşları, davranışları, hareket edişler ve yer değiştirmeleri de soyut kavramlar olarak incelenir ve tasarlanır. Bu süreçler de belli soyutlamaları gerektirir.
Mimaride soyutlama irdelenirken öncelikle en eski mimari soyutlamaya geri dönmek gerekir. Bu irdelemeyi ormanda yağmur altında bekleyen Neandertali hayal etmekle başlayabiliriz. Ağaçların altında daha az ıslandığını ve daha az hasta olduğunu fark eden Neandertal başının üstünde yağmuru geçirmeyen araçlar olduğunda hastalanmadığını ve acı çekmediğini görmüştür. Bunu belki de diğer hayvanların yuvalar yapıp çukurlar açarak saklanmasından ve dış etkenlerden kendilerini korumasından öğrenmiştir. Mağaraları kendini dış etmenlerden, diğer hayvanlardan vb. korumakta kullanacağını anlayan ilk insanlar, kendi "mağara" larını kendileri üretmeleri gerektiğinde, (çok çeşitli sebepleri olabilir) aslında mağara tavanını çatıya soyutlamış ve mağarayı dönüştürme süreci de başlamış olur. Yani kendini koruma ihtiyacı sonucu bir çeşit kültürel evrimle korunma gereksinimi mimarlığın ortaya çıkışını tetiklemiştir. Yani soyutlamak işi doğal ihtiyaçlar sonucu kendiliğinden ortaya çıkan bir stratejik kararlar bütünüdür.
Benzer şekilde pencerenin soyutlanmasını ise mağara ağzından gelen ışığa olan gereksinim belirlemiştir. Açıklık diye adlandırdığımız şey kapı ve pencere olarak iki kategoriye ayrılmanın evvelinde mağara ağzıdır. Soyutlanan kavramlar yine sesleri soyutlamakta kullanılan yazı ve isimler... Yani mimaride soyutlanan her şey başlangıçta aslında ihtiyaçlardır. Yapı bileşenlerinin soyut kavramsallaşması sürecinin başlangıcı da mimaride soyutlamanın DNA sı gibidir. Mağaranın galerileri arasındaki tünellerin geçişe uygun olmayan kısımlarının genişletilmesi ile iki oda arasında koridor tasarlanması sürecinde bire bir benzer ihtiyaçlar ve benzer kurgulama vardır. Yani koridor kavramı bilinir olduğunda soyut bir kavram olmaktan çıkıp stratejik bir araç haline gelmiş olur. Mağaranın galerileri de aslında büyük odalardır (belki de herkesin bir arada uyuduğu koğuşlardır demek daha doğru olur. Bugün ise herkesin tek başına uyumasını gerektiren yatak odaları var) Demek ki mağara galerilerine duyulan ihtiyaç evrimleşerek odaya duyulan ihtiyaca dönüşmüştür. Mimaride soyutlamanın genleri buradadır.
Mimarinin konusu olan soyutlamayı anlamak için de yine mağara galerilerinde birlikte yaşayan, yemek yiyen, işbölümü yapan insan ile kendi odasında oturan ve sadece kendi ihtiyaçları için üreten tükete

İş süreci, belirli bir müşteri için hizmet veya ürün üreten belirli sırada kişiler veya ekipman tarafından yapılan ilgili faaliyetler veya görevlerdir. İş süreçleri tüm organizasyon seviyelerinde gerçekleşir ve müşteriler tarafından görülebilir veya görülmeyebilir.
İş süreci, çeşitli karar noktalarıyla birçok faaliyetin bir akış şeması ile veya süreçteki verilere dayalı ilgili kurallarıyla birçok faaliyetin süreç matrisi biçiminde görselleştirilebilir. İş süreçleri kullanmanın faydası, müşteri memnuniyetinin artması ve hızlı pazar değişikliğine çevik tepki vermektir. Süreç odaklı organizasyonlar, yapısal departmanların engellerini aşar ve fonksiyonel silolardan kaçınmaya çalışır.
Elde edilecek sonuç, işletmenin iç ya da dış müşterileri için değer yaratmalı ve onlar tarafından yararlı kabul edilmelidir. Gerçekleştirilecek görevler kimi zaman işletmenin birden çok departmanı ya da birimine aittir. Görevler birbirleri ile malzeme, para ve bilgi benzeri kaynak alışverişinde bulunur. Aralarında mantıksal ilişkiler vardır: Bazı görevler arka arkaya yerine getirilir. Bunlara seri bağlantılı görevler denir. Geri kalan ve eşzamanlı olarak gerçekleştirilebilen görevler paralel görevler olarak adlandırılır.
İş süreçleri bir kurum içerisinde gerçekleşebildikleri gibi, bazen birden fazla kurumu da kapsayabilir. Birinci türden süreçlere kurumsal, ikinci türden süreçlere kurumlararası iş süreçleri denilir.
Süreç yaklaşımı, Adam Smith'in iş bölümü ve Frederick Winslow Taylor'un optimize edilmiş görev yaklaşımlarının aksine, yapılacak işi bir sistem olarak ele alır. İş, birbirinden yalıtılarak her biri kendi içinde optimize edilmiş görevler yerine, belli bir amacı bulunan bir bütünü teşkil eden, birbirine bağımlı görevlerden oluşur. Böylelikle, görevleri birbirinden bağımsız olarak tek tek optimize etmek yerine, sürecin tümünün performansını optimize etmek hedeflenir.
İşin süreç olarak tanımlanması onun görünürlüğünü artırır ve denetimini kolaylaştırır. Gereksiz ya da yinelenen görevlere son verilmesine, israfın önlenmasine, süreç performansının iyileştirilmesine ve giderek optimize edilmesine olanak sağlar.

İş süreci, misyon hedefiyle başlar ve müşteriye değer sağlayan hedefi gerçekleştiren iş hedefine varılmasıyla biter. Süreç, sürecin belirli iç fonksiyonlarına sahip olan alt süreçlere bölünebilir. İş süreçlerinin, sürecin başından sonuna kadar sorunsuz çalışmasını sağlamaktan sorumlu bir süreç sahibi de olabilir.
Von Rosing ve diğerlerine göre genellikle iş süreçleri üç tiptir:

Çekirdek işi oluşturan ve örneğin müşterilerden sipariş almak, hesap açmak veya bir parçayı üretmek gibi esas değer akışını oluşturan işletme süreçleri,
Kurumsal yönetim, bütçe gözetimi ve çalışan gözetimi dahil olmak üzere işletme süreçlerini denetleyen süreçleri kapsayan yönetim süreçleri,
Muhasebe, işe alım, çağrı merkezi, teknik destek ve güvenlik eğitimi gibi temel işletme süreçlerini destekleyen destek süreçleri
Bu üç tipe biraz farklı bir yaklaşım Kirchmer tarafından şöyle ifade edilir:

Bir varlığın işletme görevlerini düzgün şekilde yürütmeye odaklanmış işletme süreçleri; burası personelin "işleri hallettiği" yerdir
İşletme süreçlerin uygun şekilde yürütülmesini sağlayan yönetim süreçleri; müdürlerin "verimli ve etkili iş süreçleri sağladığı" yer burasıdır
Kurumun gerekli yasal düzenlemelere, yönergelere ve hissedar beklentilerine tam uyum içinde çalışmasını sağlayan yönetişim süreçleri; yöneticilerin "iş başarısı için kural ve yönergelere" uyulmasını sağladığı yer burasıdır
Karmaşık bir iş süreci, kendi özelliklerine sahip olan ancak aynı zamanda işletmenin genel hedefine ulaşılmasına katkıda bulunan birkaç alt sürece ayrılabilir. İş süreçlerinin analizi genellikle süreçlerin ve alt süreçlerin faaliyet/görev düzeyine kadar haritalanmasını veya modellenmesini kapsar. Süreçler çok sayıda yöntem ve teknikle modellenebilir. Örneğin İş Süreci Modelleme Gösterimi, iş süreçlerini görselleştirilmiş bir iş akışı içinde çizmek için kullanılabilen bir iş süreci modelleme tekniğidir. Süreçleri süreç türlerine ve kategorilerine ayrıştırmak faydalı olabilirken, konu atlaması olabileceğinden ayrıştırma yaparken dikkatli olunmalıdır. Sonunda, tüm süreçler "müşteriye değer yaratmak" hedefinin bir parçasıdır. İş süreçlerinin analizi, iyileştirme ve hayata geçirmeyi amaçlayan iş süreçleri yönetimi ile bu hedef hızlandırılmıştır.

İş akışı
Toplam kalite yönetimi
İş süreci tasarımı
Süreç yönetimi

Alan adı Anahtarlarıyla Tanımlanmış E-Posta (DKIM) e-posta sahteciliğini algılamak için tasarlanmış bir [Email authentication e-posta kimlik doğrulama] yöntemidir. Alıcının, belirli bir alandan geldiği iddia edilen bir e-postanın gerçekten bu alanın sahibi tarafından yetkilendirildiğini kontrol etmesini sağlar. Bu yöntemle e-postalarda sahte gönderici adresleriyle yemleme ve yığın e-posta gibi saldırıları önlemek amaçlanmıştır.
Teknik terimlerle, DKIM bir alan adının bir e-posta mesajı ile bir elektronik imza ekleyerek ilişkilendirmesini sağlar. Doğrulama, imzalayan kişinin DNS'de yayınlanan açık anahtarı kullanılarak gerçekleştirilir. Geçerli bir imza, imzalandıktan sonra e-postanın bazı bölümlerinin (muhtemelen ekler dahil) değiştirilmediğini garanti eder. Genellikle DKIM imzaları son kullanıcılar tarafından görülemez ve mesajın yazarları ve alıcıları yerine altyapı tarafından yapıştırılır veya doğrulanır. Bu açıdan DKIM, uçtan uca dijital imzalardan farklıdır.

DKIM, benzer amaçla Yahoo tarafından yürütülen ‘geliştirilmiş alan adı doğrulaması’ ve CISCO tarafından yürütülen ‘tanımlanmış internet postası’ projelerinin 2004 yılında birleştirilmesi ile oluşturuldu. ] Birleştirilmiş bu yöntem IETF standartları ve parça tanımlamalarının temelini oluşturdu ve nihayetinde şu anda[rfc:6376 RFC 6376] olan STD 76'nin oluşturulmasındaki dokümanları desteklemiştir. "Tanımlanmış İnternet Postası", Cisco tarafından imza tabanlı bir posta kimlik doğrulama standardı olarak önerildi; DomainKeys ise Yahoo tarafından bir e-posta göndereninDNS alan adını ve mesaj bütünlüğünü doğrulamak üzere tasarlandı.
DomainKeys'in bazı parçaları, "Tanımlanmış İnternet Postası"nın parçalarıyla Alan Adı Anahtarlarıyla Tanımlanan E-posta (DKIM) oluşturmak için birleştirildi.
Trendleri belirleyen DKIM sağlayıcıları arasında Yahoo, Gmail,AOL ve FastMail bulunuyor. Bu kuruluşlardan gelen bütün postalar DKIM imzasını taşımalıdır.
DKIM, 2010' ların başlarında DMARC'ın kurulduğu iki sütundan biri oldu. Dolaylı e-posta akışlarında geçen DKIM imzaları hakkında yeni protokolün ilk kabullerinden sonra düzenli e-posta listesi kullanımında DMARC çalışma grubunda tartışmalar ortaya çıktı. Ancak DKIM'de önerilen değişikliklerin hiç biri yapılmadı. Bunun yerine e-posta listesi yazılımı değiştirildi
2017 yılında imzalama tekniklerinin gözden geçirilmesi için belirli kısıtlamaları oluşturmak için bir başka çalışma grubu olan DKIM Crypto Update (dcrup) oluşturuldu. 2018 Ocak ayında [rfc:8301 RFC 8301' de] SHA-1 ve anahtar uzunluğunun değiştirilmesi yasaklandı(512-2048'dan 1024-4096).

Orijinal geliştirilmiş alan adı doğrulaması, 2004'ten bu yana birçok katkı sağlayanın yorumlarıyla Yahoo'dan Mark Delany tarafından geliştirildi. Bu, Stardart İzleme RFC 4871 ile yerine geçtiği tarihi RFC 4870'te ve Alan adı anahtarıyla e-posta kimlik doğrulaması (DKIM)'de belirtildi ve her ikisi de Mayıs 2007'de yayınlandı. Daha sonra bir takım açıklamalar ve kavramsallaştırmalar toplanmış ve mevcut şartnamenin düzeltilmesi şeklinde düzenlenen ve Ağustos 2009'da yayınlanan [rfc:5672 RFC 5672'de] belirtilmiştir. Eylül 2011'de, RFC 6376, DKIM protokolünün özünü korurken, bu iki belgeyi birleştirdi ve güncelledi. Daha önceki DomainKeys ile ortak anahtar uyumluluğu da mümkün hale geldi.
DKIM başlangıçta gayri resmi bir sanayi konsorsiyumu tarafından üretildi ve daha sonra Barry Leiba ve Stephen Farrell başkanlığındaki IETF DKIM Çalışma Grubu, PGP Şirketi'nden Jon Callas,Mark Delany ve Yahoo'dan Miles Libbey'den oluşan bir grup tarafından geliştirme ve standardizasyon için sunuldu ve Jim Fenton ve Cisco' dan Michael Thomas, birincil yazar olarak nitelendirildi.
En son protokol eklemeleriyle birlikte ortak bir kaynak kodu kütüphanesinin geliştirilmesi OpenDKIM Projesi tarafından Yeni BSD Lisansı kapsamında yönetiliyor.

DKIM imzalama ve doğrulama olmak üzere 2 ayrı işlem sağlıyor. Her ikisi de bir posta aktarım aracısı (MTA) modülüyle yönetilebilir. İmzalama kuruluşu, yazar,gönderme sitesi veya transit yolu boyunca başka bir aracı veya doğrudan işleyiciye yardım sağlayan bağımsız bir hizmet gibi dolaylı bir işleyici gibi mesajın doğrudan işleyicisi olabilir. İmzalama modülleri, bir veya daha fazla DKIM-Signature ekler ve bir imza; başlık alanlarını, muhtemelen yazar organizasyonunun veya kaynak servis sağlayıcısının yerine ekler. Doğrulama modülleri tipik olarak alıcı organizasyonun yerine etki eder.
İstenmeyen postalar(spam) sahte adres ve içerik hazırladığı için
bu tür onaylanmış kimliklere duyulan ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Örneğin, bir spam iletisi, bu adres veya alan ya da varlıktan olmamasına rağmen, sender@example.com adresinden olduğunu iddia edebilir. Buradaki spammer'ın amacı, alıcının e-postayı kabul etmeye ve okumaya ikna etmektir. Alıcıların belirli bir mesaja veya hatta alana güvenip güvensizlik yapıp yapmayacağına karar vermesi zordur ve sistem yöneticileri, sistemlerinden kaynaklanmış gibi görünen, ancak spam olmayan şikayetlerle de uğraşmak zorunda kalabilirler. DKIM, imzalayıcıların hangi başlık alanlarını imzalamak istediklerini seçmelerine izin verir, ancak Kimden: alanı her zaman imzalanmış olmalıdır. DKIM, imza sahibinin (yazar örgütü) meşru gördüğü e-postaları iletmesini sağlar. Bu durum doğrudan kötüye kullanımı engelleyemez. Gerçek postayı potansiyel sahte postalardan ayırt edebilme özelliği, e-posta alıcılarının yanı sıra gönderenlere de fayda sağlar.
DKIM , Basit Posta Aktarım Protokolü (SMTP)'nün yönlendirme yönlerinden bağımsız olarak iletilen mailin başlık ve gövde kısmında RFC 5322 ' ye dayanarak çalışır. Bu nedenle DKIM imzası çoklu MTA'lar boyunca temel aktarımdan geçer.

DKIM İmza başlık alanı etiket=değerleri içeren bir listeden oluşur. Etiketler kısadır ve genellikle sadece bir veya iki harftir. En yaygın olanlar mail mesajının içeriğinin(başlık ve gövde) gerçek elektronik imzası için b, gövde özeti için bh, alan adı imzası için d ve seçici için s kullanılır. Kimlik doğrulama mekanizması için varsayılan parametreler, SHA-256'yı şifreli özet ve RSA'yı açık anahtar şifreleme şeması olarak kullanmak ve Base64 kullanarak şifrelenmiş hash kodlamaktır.
Hem başlık hem de gövde imzaya katkıda bulunur. İlk olarak, ileti gövdesinin özeti(hash) başından itibaren alınır ve verilen bir uzunlukta kesilir. İkincisi, seçilen başlık dosyasının alanları verilen h' ye bağlı olarak özetlenir. Tekrarlanan alan adları, başlığın alt kısmından yukarı doğru sıralanır; bu sıra Alındı: alanlarının başlığa eklenmesiyle aynı sıradır. Mevcut olmayan bir alan boş dizeyle eşleşirse, bu şekilde bu isimle bir alan eklemek imzayı bozar. Bu DKIM İmza: , yaratılan imzanın alanları, bh ile eşit hesaplanan gövde özeti(hash) ve b boş diziye eşitse, bu ikinci özete dolaylı olarak eklenir ve ismi h' da görülmez. Eğer görülürse, daha önceden oluşmuş bir imzayı gösteriyor olur. Her iki özet(hash) için metin, ilgili c algoritmalarına göre standartlaştırılmıştır ve sonuç b olmuştur. Algoritmalar, alanlar ve gövde uzunluğu, açık bir şekilde mesaj tanımını garantilemek için seçilecek, ancak imzalarda meydana gelecek olan kaçınılmaz değişiklikleri devam ettirebilecek imzalara izin verecek şekilde seçilmelidir.
Alıcı SMTP sunucusu, bir DNS araması yapmak için alan adını ve seçiciyi kullanır. Bir örneği aşağıda verilmiştir:

Bir doğrulayıcı brisbane._domainkey.example.net'in,TXT kaynak kayıt türünü sorgular. Burada example.net bu yazarın doğrulanacak alan adı için (d alanının içinde), brisbane ise verilen s alanındaki seçicidir ve son olarak _domainkey protokolün sabit kısmıdır. DKIM anahtar yönetiminde yer alan herhangi bir sertifika otoritesi veya iptal listesi yoktur ve seçici, imzalayanların istedikleri zaman anahtar ekleme ve çıkarmalarına izin veren basit bir yöntemdir - arşivleme amaçlı uzun süreli imzalar DKIM'in kapsamı dışındadır. Daha fazla etiket, aşağıda görülmektedir:

v versiyon
a imzalama algoritması,
d alan adı,
s seçici,
c başlık ve gövde için standartlaştırma algoritması,
q varsayılan sorgu yöntemi,
l imzalanmış gövdenin standartlaştırılmış kısmının uzunluğu,
t imza zaman damgası,
x onun son tarihi ve
h, birden çok kez oluşan alanlar için tekrarlanan imzalı başlık alanlarının listesidir.
Sorgudan döndürülen veriler ayrıca etiket - değer çiftlerinin bir listesidir. Bu, diğer anahtar kullanım belirteçleri ve bayraklarının yanı sıra alan adının açık anahtarını da içerir. Alıcı bunu daha sonra başlık alanındaki özet(hash) değerini çözmek ve aynı zamanda alınan posta mesajı (üstbilgiler ve gövde) için özet değerini yeniden hesaplamak için kullanabilir. İki değer eşleşirse, bu, postanın belirtilen etki alanı tarafından imzalandığını ve geçiş sırasında değiştirilmediğini kriptografik olarak kanıtlar.
İmza doğrulama hatası mesajın reddedilmesi için zorlamaz. Bunun yerine, mesajın doğruluğunun kanıtlanamamasının kesin nedenleri, aşağı yönde ve yukarı yönde işlemlere açık hale getirilmelidir. Bunu yapma yöntemleri, bir FBL mesajının geri gönderilmesini veya[rfc:7001 RFC 7001]'de açıklandığı gibi mesaja bir Doğrulama-Sonuçları başlık alanı eklemeyi içerebilir.

Alan adı anahtarları(DomainKeys) Yahoo! ' ya atanan ABD patent 6.986.049 sayılı patent ile korunmaktadır. Yahoo, DKIM IETF Working Group'un amacı için artık kullanılmayan (mülga) DK kütüphanesini ikili lisans şeması altında yayınladı :  imzasız bir versiyonu halen bulunabilen [22] Geliştirilmiş Alan Adı Doğrulaması Lisans Sözleşmesi v1.2 ve GNU Genel Kamu Lisansı v2.0 (ve başka bir sürümü yok).

Bu sistemin e-posta alıcıları için birincil avantajı, imza alan adının meşru e-posta akışını güvenilir bir şekilde tanımlamasına izin vermesidir, böylece alan tabanlı kara listeler ve beyaz listelerin daha etkili olmasını sağlar. Bu durum ayrıca yemleme saldırılarının belli bir kısmının kolayca tespit edilebilir hale gelmesini sağlar.
E-posta gönderenlerin giden e-postaları imzalaması için bazı teşvikler edici unsurlar vardır:

Eğer e-posta alıcısı DKIM sistemi kullanıyorsa o alan adından geldiğini iddia eden sahte e-postaları tespit edebilir.
A

Apple Mail  veya  Mail.app  Apple Inc tanıtılan, OS X, iOS ve watchOS sistemlerinde çalışan bir e-posta programıdır. Başlangıçta NeXTMail olarak NeXT tarafından geliştirilen, kendi NextStep'in işletim sisteminin bir parçası oldu, sonunda NeXT-in Apple'a satılmasından sonra tesisi oldu. Mailin güncel sürümü gönderme için SMTP, mesajı alma için IMAP, uçtan uca ileti şifreleme için S/MIME kullanır. Ayrıca, Yahoo! Mail, AOL Mail, Gmail, Outlook.com ve (eski MobileMe) iCloud olarak, popüler e-posta sağlayıcıları ile çalışmak üzere yapılandırılmıştır ve Microsoft Exchange Serveri destekler. iOS 9 yayımlanmasına kadar e-postaları yanıtlamak için dosya ekleme işlevselliğini özlüyor olmasına rağmen, iOS Mail mobil sürüm özelliklerine Exchange ActiveSync desteği eklendi. Mail iOS sürümü pazar payı ile dünyada en popüler e-posta istemcidir.

Mail ilk kez NextStep işletim sistemi için görüntü ve ses mesajlaşma zengin metin biçimlendirme destekleyen için e-posta uygulaması NeXTMail olarak sevk oldu. Ayrıca geriye dönük uyumluluk sağlamak için düz metin ile birlikte, MIME e-postaları destekledi. Kullanıcının, ilk NeXTMail Gelen kutusunda bulunan varsayılan mesajına Steve Jobsun bir ses kaydı dahil idi. Apple NeXTSTEP-i Mac OS X-a dönüştürdüğünde, işletim sistemi ve uygulama hem çeşitli aşamalarında geçti. Beta sürümü (kod adı "Rhapsody") ve Mac OS X diğer çeşitli erken versiyonlarında, Posta MailViewer olarak biliniyordu. Ancak, Mac OS X, üçüncü geliştirici sürümü ile, uygulama Mail adıyla bilinen ismine döndü.

Mac OS X Panther dahil olmak üzere, Mac OS X sürümlerinde bulunan Posta, Adres Defteri, iChat ve iCal (Takvim) gibi diğer Apple uygulamaları ile entegre edilmiştir. Mailin en son sürümünde kaldığı bazı özelliklerine posta kutuları için kurallar, önemsiz posta filtreleme ve birden fazla hesap yönetimi de dahildir.

Mac OS X Tiger-de, Mail sürüm 2-ye güncellendi. Buna Spotlight tarafından indekslemeye izin vermek için (dosya adı uzantısı .emlx ile) özel bir tek mesaj başına dosyaya biçimi dahildir.
Ek özellikleri vardı:

Klasörler halinde posta sıralamak için Spotlight teknolojisini kullanan "Akıllı posta kutuları".
Düşük, normal veya yüksek öncelikli ve posta kutusu kuralları ve akıllı posta kutularına bu öncelikleri kullanmak için mesajları bayraklamak yeteneği.
Büyük boyutlu e-posta eklerini önlemek için gönderilmeden önce fotoğrafları yeniden boyutlandırılması için araçlar.
Tam ekran slayt gösterisi olarak e-postayla gönderilen resimleri görüntülemek için yetenek.
Ebeveyn denetimleri - çocukların e-posta göndermesine kimin izin vermesini belirtmek için.
HTML mesaj bileşimi.
Yeni sürüm ayrıca araç çubuğundaki düğmeleri için UI değiştirdi. Önceki düğmeleri ise, belirli biçimlerde idi, yeni düğmeleri baklava şekilli kapsül şekilli özellikli idi. Eski şekillere simgeleri döndürülen açık kaynak üçüncü taraf uygulama kullanılabilir. Bununla birlikte, Apple kapsül şeklindeki düğmeleri içerecek şekilde kendi kurallarına güncellendi ve yeni UI sürdürdü.

Mac OS X Leopardda, Posta, standart HTML biçiminde kişiselleştirilmiş kırtasiye dahil idi. Buna ek olarak, sürüm 3 notları yanı sıra bir RSS dahili okuyucu sunuldu (iCal ile senkronize edilebilir). Versiyon 3 hesap gelen kutuları için IMAP IDLE desteği tanıttı.

Mac OS X Snow Leopard, Microsoft Exchange Server 2007 desteği getirdi. OS X 10.6 ile beraber sepetlenen iCal ve Adres Defteri uygulamaları Microsoft Exchange Server ile birlikte desteklendi.

Mac OS X Lionda, Posta, yeniden tasarlanmış iPad gibi kullanıcı arabirimi ile tam ekran yetenekleri, güncelleştirilmiş bir mesaj arama arayüzü ile özellikleri aldı, Microsoft Exchange Server 2010 ve (IMAP üzerinden) Yahoo! Mail için destek verdi. Ayrıca iOS 4'te Mail'e benzer bir şekilde konuya göre grup mesajlarına yeteneği eklendi. Değişim push e-posta desteği gibi istenmeyen e-postaları gönderene geri döner olabilen sıçrama fonksiyonu, bu sürümde bırakıldı.

OS X Mountain Lionda, Posta, e-posta iletisi içinde kelimeler için VIP etiketleme, Safari tarzlı inline araması, iCloud ve yeni paylaşım özellikleri ile senkronize etmek yeteneği aldı. Notlar bu sürümde bir stand-alone uygulama içine ayrıldı.

OS X Mavericks MIME multipart / alternatif mesajların düz metin sürümünü görüntüleme yeteneği ve varsayılan olarak bunu yapmanın seçeneği  dışarı attı. Kullanıcılar, alternatif / çok parçalı mesajların HTML veya zengin metin sürümünü görüntülemesine yapışdılar. RSS okuyucu durduruldu.

OS X Yosemitede, Posta biçimlendirme ve Posta Drop, (otomatik iCloud ekleri yükler) gibi yeni özellikler destekleyir (PDF veya resim dosyalarından satır içi ek açıklama) ve mesajın yerine tüm dosyasında bir bağlantı gönderir.

OS X El Capitanda, Posta POP3 posta alma için tam desteği bıraktı. Yeni V3 posta kutusu yapısına yükseltme sürecinde, önceki tüm POP3 gelen kutusu ile ilişkili yerel e-posta klasörleri ve gönderilen posta silinir, bazen e-postalar bağlı binlerce kayıplara neden oldu. POP3 hala bazı posta servisleri için ancak geçici çözümlerden yararlanarak ve tam yapılandırma seçenekleri kilidini açmak için başlangıçta geçersiz giriş kimlik sağlama gibi yapılandırılabilir.

OS X Türkçe Sitesi 2 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
iOS Türkçe Resmi Sayfası 11 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Windows Mail
Gmail

Arachne (Yunanca Αράχνη sözcüğünden gelir, anlamı örümcektir ve arakne olarak okunur) DOS ya da açık kaynaklı FreeDOS işletim sistemleri ile kullanılmak için tasarlanmış, grafik arabirimli, GNU Genel Kamu Lisansı kapsamında özgür bir web tarayıcısıdır. HTML 4.0 dilinin eklentilerinin çoğu ile uyumludur. E-mail alış verişine, Usenet forumlarına katılmaya, IRC aracılığıyla sohbet etmeye ve FTP aracılığı ile veri indirmeye de olanak verir.
Donanım gereksinimleri son derece azdır:

i8086 merkezi işlem birimi, DOS için 425 Kb RAM bellek.
Grafik Kartı olarak VESA / SVGA veya VGA, EGA, CGA kartlarından biri
2.2 Mb sabit disk alanı (1.4 sürümü için).

İlk olarak Çekyande Michael Polák tarafından kapalı bir yazılım olarak geliştirilen Arachne'nin, 8 Ekim 2003'te 1.73;GPL sürümünden itibaren kaynağı açılmıştır. Günümüzde, başka programcılar bu yazılımı geliştirmeyi sürdürmektedirler.

Bu yazılımı şu anda geliştiren programcının web sitesi (İngilizce) 5 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Arachne hakkında kayda değer bir Web sitesi (İngilizce)
Arachne. Yükleme ve Ethernet üzerinden internet bağlantısı kurma (İngilizce) 14 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Base64 ikili verilerin (İngilizce: binary data) sadece ASCII karakterlerini kullanan ortamlarda iletilmesine ve saklanmasına olanak tanıyan bir kodlama şemasıdır.

Kodlama sırasında 3 baytlık veriler 6 bitlik dörtlü gruplara dağıtılırlar. Her bir 6 bitlik grup 0 ile 63 arasında bir sayı oluşturur (26=64). Aşağıdaki eşleşmeye göre her sayı bir ASCII yazdırma karakterine dönüştürülür:

Bir base64 kodlamasının uzunluğu daimi olarak 4' ün katları şeklindedir, uzunluğu 4' ün katı olmayan hiçbir metin geçerli bir base64 metin değildir. base64 kodlaması bitmiş bir verinin uzunluğu 4'ün katı değilse, gerektiği kadar '=' karakteri çıktının sonuna eklenir, örneğin uzunluğu 10 olan bir çıktının sonuna '==' eklenmelidir.
Daha ayrıntılı bilgi için: RFC 1421 ve RFC 2045.

Base64 kodlaması en sık MIME (Multipurpose Internet Mail Extensions) standardı uygulamalarında yani elektronik postaya ikili dosya (İngilizce: binary file) eklenmesi işleminde kullanılır. Kodlanmış dosya orijinal haline göre ortalama 33% oranında büyür.

Base64: VmlraXBlZGk=
Örnekteki her bir karakter bir bayt büyüklüğündedir.

ASCII

Canlı Sınıf farklı mekanlarda bulunan insanların görüntülü görüşme sayesinde yüz yüze iletişimden farksız şekilde iletişim kurarak eğitim ve öğretimin uzaktan eğitim ile sağlanmasıdır. İlk başlarda video konferansı sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Daha sonra uzaktan eğitimde Canlı Sınıf uygulamalarında kullanılmaya başlanmıştır. Masaüstü ve mobil video konferans teknolojileri, PC, notebook tablet ve akıllı cep telefonlarına yüklenerek ya da web tabanlı olarak birbirlerinden çok uzak mekanlarda bulunan kişileri, sanki karşı karşıya bulunuyormuş hissi vererek iletişim kurabilmelerine olanak veriyor.
Video konferans teknolojileri birçok alanda kullanılabiliyor. Çünkü her alanda ve meslekte insan etkileşimi söz konusu olabiliyor. Bu etkileşim ise görüntülü iletişim ile gerçekleştirilebilir. Farklı yerlerdeki insanların görüntülü görüşmesi, evden çalışma, şirket toplantıları, teletıp denilen uzaktan verilen sağlık hizmetleri, uzaktan eğitim ve TV canlı yayın katılımı gibi çok farklı alanlarda çok farklı kullanımlarla gerçekleşebilir. Bu video konferanslarının eğitimde kullanılmasına Canlı Sınıf denilir.

Kurumsal iletişim
Video Konferans
Birlikte çalışabilirlik
İnteraktif Öğrenme (Video, Ses, Sohbet)
Online Erişim (Dijital/Sanal Ortam)
Aynı anda tek bir oturumda farklı yerlerde birçok kişiye ulaşma imkânı
Yerleşik CoS (Servis Sınıfı) ve QoS (Quality of Service) sayesinde, Canlı Sınıf oturumları 100 Kbps kadar düşük bant genişliği üzerinde çalışabilir.
Grup oturumları
Bireysel tek-tek seans
Web seminerleri
Birden fazla platform destekli (MAC OS X, Linux, Android telefon ve tablet vb.)
Asenkron ve senkron etkileşim ile harmanlanmış öğrenme modeli (Electa Live)
Etkileşimli çoklu yazı tahtaları
Canlı Sınıf akıllı tahta teknolojisi ile sorulan sorulara cevap verebilme imkânı sağlar.
Kişiye özel çalışma programı oluşturma özelliği ile dersten geri kalmazsınız.
Ders kaçırma sorunu olduğu zaman dilediğiniz yerden derse katılabilir tekrar etmek istediğiniz eski dersleri banttan izleyebilirsiniz.
İnteraktif olarak soru sorma, tahtada soru çözme gibi tüm sınıf içi aktiviteler teknolojiyle elinizin altında
Entegre VoIP
Beyaz tahtalar
PowerPoint animasyonlar ve video slaytlar

Geleneksel eğitimden farklı olarak uzaktan eğitimle öğretimin sağlanmasıdır. Tek-tek olarak eğitimin verilebileceği gibi genel olarak da eğitim verilebilir. Asenkron ve senkron etkileşim ile harmanlanmış öğrenme modeli kullanılarak eğitim zenginleştirilir.

İndüksiyon, satış, ürün/süreç eğitimi, kalite sistemi ve dil eğitimi vb.
ERP, SCM, DWDM, gibi herhangi bir kurumsal çözümler için rool-out eğitimi vb.
Konferans ve etkinlikler

AT&T tarafından Picturephone teknolojisi kullanılarak 1970'lerde ilk video konferans, bir başka deyişle görüntülü görüşme-toplantı yapılmıştır.

Dijital ortamda toplu içerik imkânı sağlar.
Zaman ve mekandan tasarruf sağlar.
İletişim maliyetini düşürür.
Birlikte çalışma olanağı sağlar.
Erken geri dönüt sağlar.
Karar alma ortamı sağlar.
İnternet bağlantısı olan her yerde ders ve ders notlarına ulaşma imkânı sağlar.
Fikir alış-veriş ortamı sağlar.
Akıllı içerik akışı
Veri akışı (Ses kontrol, İçerik, Video)

İntercall
GlobalMeet
Adobe Connect
ClickMeeting
ReadTalk
WebEx
İLinc
GoToMeeting

Wikipedia Ansiklopedisi (2015, Kasım 2), "Videoconferencing", (Çevrimiçi).
ETGİ GRUP (2015, Kasım 2), "PlaceCam Desktop SAAS Video Konferans", (Çevrimiçi).
Prontonline sitesi (2015, Kasım 2), "Online Canlı Sınıf", (Çevrimiçi).
Online Canlı Sınıf Akademi.
All-In-One Eğitim Platformu.
SANAL SINIF YAZILIM "ONLINE ÖĞRETİM VE EĞİTİM YAZILIM".
HSLDA online Akademisi.
Teknik Sözlük ve Bilişim Ansiklopedisi.
Elumina E-Öğrenim.
GOLS.
Web Konferans İnceleme yorumlar ve karşılaştırmalar.

Citadel/UX, Citadel program ailesinden gelen bir işbirliği paketidir. Citadel, 1980'lerde ve 1990'larda popüler olan bir ilan tahtası sistemi platformuydu. Citadel/UX ise mesajlaşma ve grup yazılımı özelliklerine sahip bir işbirliği paketidir ve açık kaynak işletim sistemleri olan Linux veya BSD gibi platformlarda çalışacak şekilde tasarlanmıştır.
Citadel, birçok bülten tahtası sistemi için kullanılsa da, 1998 yılında geliştiriciler işlevselliğini genel amaçlı bir grup yazılımı platformuna genişletmeye başlamışlardır. Citadel/UX, kullanıcıların e-posta, takvim, adres defteri, dosya paylaşımı ve diğer işbirliği özellikleri gibi bir dizi özellikten yararlanmasını sağlar. Ayrıca, LDAP, SSL ve SMTP üzerinden TLS gibi diğer güvenlik protokollerini de destekler.
Citadel/UX, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler için uygun bir işbirliği platformu olarak kabul edilir. Aynı zamanda, açık kaynak kodlu olması nedeniyle, kullanıcıların özelleştirme ve uyarlamalar yaparak ihtiyaçlarına uygun bir işbirliği platformu oluşturmalarına olanak tanır.
Citadel/UX geliştiricileri, Citadel platformunu İnternet için modernize etmek amacıyla bir dizi işlev eklemişlerdir. Bu işlevler arasında paylaşılan takvimler, anlık mesajlaşma ve bir dizi İnternet protokolü yer alır. Bu protokoller arasında SMTP, IMAP, Sieve, POP3, GroupDAV ve XMPP gibi popüler protokoller yer almaktadır. Bu protokoller, tümleşik olarak sunulur ve OpenSSL şifreleme kullanarak ek güvenlik sağlarlar.
Citadel/UX sistemleri, kullanıcıların web tabanlı bir kullanıcı arayüzü üzerinden sisteme erişim sağlamasına izin verir. Bu kullanıcı arayüzü, Ajax tarzı işlevsellik kullanarak uygulama benzeri bir etkileşim deneyimi sunar. Bu sayede, kullanıcılar farklı cihazlardan kolayca erişebilirler ve çeşitli işbirliği özelliklerini kullanabilirler.
Citadel, tüm veri depoları için Berkeley DB veritabanını kullanır. Bu veritabanı, yüksek performans ve veri bütünlüğü sağlar.
Citadel/UX, 1998 yılında GPL-2.0 veya daha sonra lisansının şartlarına tabi olarak ücretsiz ve açık kaynaklı yazılım haline geldi. 2006 yılında, Citadel yalnızca GPL-2.0 lisansına yeniden lisanslandı. Daha sonra, 2007 yılında Citadel, yalnızca GPL-3.0 lisansına yeniden lisanslandı. Bu lisanslama modelleri, kullanıcılara yazılımı özgürce kullanma, değiştirme ve dağıtma hakkı verir ve kullanıcıların yazılımı istedikleri şekilde özelleştirmelerine izin verir. Ayrıca, açık kaynak kodlu bir yazılım olması nedeniyle, kullanıcıların kaynak kodunu inceleyebilme ve geliştirme katkısında bulunma imkanı da vardır.

E-mail ile pazarlama, elektronik postanın; pazarlama mesajlarını belli bir kitleye ulaştırmak için bir çeşit doğrudan pazarlama aracı olarak kullanıldığı pazarlama biçimidir. Genel anlamda potansiyel ya da mevcut müşteriye gönderilen her e-mail, e-mail pazarlama olarak düşünülebilir ancak daha çok aşağıdaki durumlar e-mail pazarlama olarak değerlendirilmelidir.

Mevcut müşterilerin memnuniyetlerini artırarak, sadık müşterilere sahip olma amaçlı e-mail gönderimleri.
Mevcut müşterilerin tekrar satın almasını amaçlayan gönderiler.
Yeni müşteri kazanımına yönelik gönderiler.
Diğer firmaların e-mail gönderilerine eklenen reklamlar.
Internet üzerinden gönderilen e-mailler. (Örneğin Intranet e-mailleri, e-mail pazarlama sayılmaz)

Firmaların pazarlama çalışmalarında sıkça tercih ettikleri e-mailin birçok avantajı bulunmaktadır:

Ulaştırılmak istenen mesaj, potansiyel müşteri olabileceği belirlenmiş kitlelere düşük maliyetlerle ulaştırılabilir.
Posta gibi diğer doğrudan pazarlama araçlarına göre daha ucuzdur.
Yatırılan paranın geri dönüşü kesin olarak takip edilebilir. Online pazarlama araçları arasında arama motorlarından sonra ikinci sıradadır. Mailchimp‘in aktardığına göre, e-posta pazarlama için ayıracağınız 1 dolarlık bütçenin size geri dönüşü 38 dolar olabilmektedir.
E-mail anında kullanıcıya ulaşır.
Takip edilmesi kolaydır. E-mailin kimler tarafından açılarak okunduğu, kimlerin istenen aksiyonu gerçekleştirdiği belirlenebilir. Buradan alınan bilgilerle farklı gruplara, farklı mesajlar gönderilebilir. Tüm e-mailler kişiselleştirilebilir.
Mesajlar müşteriye direkt olarak ulaştırılır.
Gönderiler otomatikleştirilerek maliyetsiz tekrar satın almalar sağlanabilir.
ABD'de yaşayanların %60'ı aktif olarak Facebook, %35'i Instagram kullanırlarken, ülkede e-posta kullananların oranı %90. Araştırmalara göre bu insanların %40'ı günde 1 ila 3 kez e-postalarını kontrol ettiklerini belirtiyorlar.
Dijital ortamda gerçekleştiği için doğa dostudur. (Green marketing 3 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Geri dönüş oranlarına bakıldığında en başarılı online pazarlama ürünüdür.

Her ne kadar çoğu firma kendi veritabanına e-mail gönderse de, bazı firmalar çeşitli yollardan elde ettikleri veya satın aldıkları dataya spam adını verdiğimiz toplu gönderimler yapmaktadırlar.
Bu tarz gönderimler gerçek e-mail pazarlama dediğimiz kavramı da zan altında bırakmaktadır. Bu işi layığıyla yapan firmalar bile kanun karşısında zor durumda bırakıldıklarından işlerinin gerçekliğini ve kanuna uygunluğunu ispat etmek için mücadele etmektedir.
Genellikle bu iki farklı gönderiyi birbirinden ayırmak özellikle kullanıcı açısından zordur. Spam gönderimlerinin yoğunluğunun artmasıyla da spam filtreleri artık çoğu kullanıcı için zorunlu hale gelmiştir. Bu filtrelere, spam olmayan e-maillerin de bazen takılmasına rağmen genellikle kullanıcılar bu durumdan şikayet etmemektedirler.

İzinli pazarlama, pazarlamacılar tarafından e-mailin dezavantajlarını minimum düzeye indirgemek için oluşturulmuş bir kavramdır. İzinli pazarlama yapan kuruluşlar, kullanıcılarının kendilerinden e-mail almayı beklediklerini bilirler. İzinli pazarlama kapsamında gönderilen e-mailler mesaja ilgi duyabilecek kişilere gönderildiğinden daha başarılı olur. Bir firmanın kendi oluşturduğu veritabanına gönderdiği haber bültenleri izinli pazarlama çalışmalarına örnek verilebilir.
E-mail ile ilgili çok kullanılan terimlerden bazıları:

[[Auto-Responder]] : Bir adrese gelen e-maillere otomatik olarak cevap veren bilgisayar programlarına denir.
[[Bounce message]] : Gönderilen e-mailin ulaşmadığı durumlarda sistem tarafından gönderen kişiyi bilgilendirmek amacıyla oluşturulan mesajlardır.
[[Click-through rate]] : E-mail gönderiminin performansını ölçmeye yarayan tıklanma oranıdır. E-mail içerisindeki ilgili bağlantıya tıklama sayısının reklamın toplam gösterim sayısına bölünmesiyle hesaplanır.
[[Double opt-in]] : Kullanıcıdan, e-mail almak istediğine dair iki kez onay alınmasıdır.
[[Open rate]] : Gönderilen e-maillerin kaç tanesinin görüntülenerek açıldığını gösteren orandır.

Dünyada hizmet veren birçok e-posta servis sağlayıcı (İngilizce: E-mail provider veya mailbox provider) spam posta ile mücadele etmek için politikalar geliştirmiştir. Avrupa Birliği Ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkeler; e-posta servislerinin kötüye kullanımı ile ilgili çevrimiçi şikayet edebilme imkanı sunmaktadır.

E-posta filtreleme, belirli kriterlere göre e-postaların düzenlenmesi için işleme konmasıdır. Bu terim insan müdahalesi ile gerçekleştirilebileceği gibi, genellikle bir SMTP sunucusunda otomatik olarak işlenen ve anti-spam teknikleri uygulanan mesajlar için kullanılır. Filtreleme, gelen e-postaların yanı sıra giden e-postalara da uygulanabilir.
E-posta filtreleme yazılımı, çağrı ortamına bağlı olarak bir öğeyi ilk SMTP bağlantı aşamasında reddedebilir veya kullanıcının posta kutusuna teslim edilmek üzere değiştirmeden geçirebilir. İletiyi başka bir yere yönlendirmek, daha fazla kontrol için karantinaya almak, değiştirmek veya başka bir şekilde 'etiketlemek' de mümkündür. Bu, filtreleme yazılımının kullanıldığı amaç ve özelliklerine bağlı olarak değişebilir.

Posta filtrelerinin yaygın kullanım alanları arasında gelen e-postaların düzenlenmesi ve spam ve bilgisayar virüslerinin kaldırılması yer alır. Posta kutusu sağlayıcıları, ele geçirilmiş hesaplardan kaynaklanabilecek spam artışlarına anında tepki vermek için giden e-postaları filtreler. Ayrıca bazı şirketler, uygun politikalara ve yasalara uymak için giden e-postaları incelemek için posta filtrelerini kullanabilirler. Kullanıcılar da mesajlara öncelik vermek ve konuya veya diğer kriterlere göre klasörlere ayırmak için posta filtrelerini kullanabilirler.

Posta kutusu sağlayıcıları, müşterilerine bir hizmet olarak posta filtreleri yükleyebilirler. Bu filtreler arasında anti-virüs, anti-spam, URL filtreleme ve kimlik doğrulama tabanlı reddetme gibi türler yaygındır.
Şirketler genellikle çalışanlarını ve bilgi teknolojisi varlıklarını korumak için filtreler kullanırlar. Tümünü yakalama filtresi, posta sunucusunda bulunmayan etki alanına yönelik e-postaların "tümünü yakala" ve yanlış yazım nedeniyle e-postaların kaybedilmesini önlemeye yardımcı olabilir.
Kullanıcılar, ayrı programlar yükleyebilir veya e-posta programlarının (e-posta istemcisi) bir parçası olarak filtrelemeyi yapılandırabilirler. E-posta programlarında, kullanıcılar daha sonra seçilen kriterlere göre postaları otomatik olarak filtreleyen kişisel, "manuel" filtreler oluşturabilirler.

Posta filtreleri, gelen ve giden e-posta trafiği üzerinde çalışabilir. Gelen e-posta filtrelemesi, filtreleme sistemi tarafından korunan kullanıcılara yönelik İnternet'ten gelen mesajların taranmasını veya yasal olarak durdurulmasını içerir. Giden e-posta filtrelemesi ise, zararlı olabilecek mesajların İnternet'teki diğer kullanıcılara iletilmeden önce yerel kullanıcılardan gelen e-posta mesajlarının taranmasını içerir.
İnternet servis sağlayıcıları tarafından yaygın olarak kullanılan bir giden e-posta filtreleme yöntemi, e-posta trafiğinin ağ içindeki şeffaf bir proxy aracılığıyla yakalandığı ve filtrelendiği şeffaf SMTP proxy'dir. Giden filtreleme, bir e-posta sunucusunda da gerçekleştirilebilir. Birçok şirket, hassas bilgilerin e-posta yoluyla sızmasını önlemek için giden posta sunucularında veri sızıntısı önleme teknolojisi kullanır.

Posta filtreleri farklı derecelerde yapılandırılabilirliğe sahiptir. Bazen düzenli ifadeyle eşleşmeye dayalı kararlar verirler. Diğer zamanlarda, kod mesaj gövdesindeki anahtar kelimelerle veya belki de mesajı gönderenin e-posta adresiyle eşleşebilir. Programlama dilleriyle daha karmaşık kontrol akışı ve mantık mümkündür; bu genellikle procmail (yazılım bileşeni) gibi veri odaklı bir programlama diliyle uygulanır ve eşleşecek koşulları ve eşleşme üzerine gerçekleştirilecek eylemleri belirtir, bu da daha fazla eşleşmeyi içerebilir. Bazı daha gelişmiş filtreler, özellikle anti-spam filtreleri, naive Bayes sınıflandırıcı gibi istatistiksel belge sınıflandırma tekniklerini kullanırken diğerleri gelen e-postaları düzenlemek için doğal dil işlemeyi kullanır. Görüntü filtreleme, normalde pornografik görüntülerle ilişkili cilt tonlarını ve belirli vücut şekillerini tespit etmek için karmaşık görüntü analizi algoritmaları kullanabilir.
Microsoft Outlook, "kurallar" adı verilen kullanıcı tarafından oluşturulan e-posta filtreleri içerir.

E-posta adresi toplama veya E-posta adresi hasadı veya kazıma, çeşitli yöntemler kullanarak e-posta adresi listelerinin elde edilmesi işlemidir. Genel olarak bunlar daha sonra toplu e-posta veya spam gönderimi için kullanılır. Ayrıca bu işlem, sosyal mühendislik ile gelişmiş sürekli tehditlerin de ön adımı olarak kullanılabilir.

En basit yöntem spamcilerin diğer spamcilerden e-posta adresi listeleri satın alması ya da takas etmesidir.
Bir diğer yaygın yöntem ise “hasat botları” ya da “hasatçılar” olarak bilinen ve örümcek Web sayfalarını, Usenet'teki gönderileri, posta listesi arşivlerini, internet forumlarını ve diğer çevrim içi kaynakları kullanarak herkese açık verilerden e-posta adresleri elde eden özel yazılımların kullanılmasıdır.
Spam gönderenler ayrıca e-posta adreslerini toplamak için dizin toplama saldırısı olarak bilinen ve belirli bir etki alanındaki geçerli e-posta adreslerinin, o etki alanındaki e-posta adreslerindeki ortak kullanıcı adları kullanılarak e-posta adresinin tahmin edilmesiyle bulunduğu bir tür sözlük saldırısı da kullanabilir. Örneğin, ahmet@example.com, ahmeta@example.com, ahmetb@example.com, vb. adresleri denemek ve alıcı e-posta sunucusu tarafından reddedilmek yerine teslim edilmek üzere kabul edilen diğerleri, o etki alanı için teorik olarak geçerli e-posta adresleri listesine eklenir.
E-posta adresi toplamanın bir başka yöntemi de kullanıcı geçerli bir e-posta adresi verdiği sürece ücretsiz bir ürün veya hizmet sunmak ve daha sonra kullanıcılardan toplanan adresleri spam hedefi olarak kullanmaktır. Sunulan yaygın ürün ve hizmetler arasında günün fıkraları, günlük İncil alıntıları, haberler veya hisse senedi uyarıları, ücretsiz ürünler ve hatta kişinin bölgesi için kayıtlı cinsel suçlu uyarıları yer almaktadır. Bir başka teknik de 2007 yılının sonlarında iDate adlı şirket tarafından kullanılmış ve Quechup web sitesinin abonelerine yönelik e-posta toplama yöntemiyle kurbanın arkadaşlarına ve bağlantılarına spam gönderilmiştir.

Spam gönderenler e-posta adreslerini çeşitli kaynaklardan toplayabilir. Popüler bir yöntem, sahiplerinin başka amaçlarla yayınladıkları e-posta adreslerini kullanır. Usenet gönderileri, özellikle de Google Gruplar gibi arşivlerde bulunanlar sıklıkla adres verir. Web'de adres içeren sayfaları (kurumsal personel dizinleri veya profesyonel toplulukların üyelik listeleri gibi) spambotlar kullanarak aramak, çoğu teslim edilebilir binlerce adres verebilir. Spam gönderenler ayrıca postacıların adreslerini toplamak amacıyla tartışma posta listelerine de abone olmuşlardır. DNS ve WHOIS sistemleri, tüm İnternet alan adları için teknik iletişim bilgilerinin yayınlanmasını gerektirir; spam gönderenler e-posta adresleri için bu kaynakları yasadışı olarak taramışlardır. Spam gönderenler ayrıca, işletmelerin alan adları için genellikle tüm e-posta adreslerinin aynı temel kalıbı izleyeceği sonucuna varmış ve böylece adreslerini toplamadıkları çalışanların e-posta adreslerini doğru bir şekilde tahmin edebilmişlerdir. Birçok spam göndericisi web sayfalarındaki e-posta adreslerini bulmak için web örümcekleri adı verilen programlar kullanmaktadır. Usenet makale mesaj-ID'leri genellikle e-posta adreslerine benzer ve bunlar da toplanır. Spamcılar ayrıca, aramada bulunan web sitelerini gerçekten taramadan, doğrudan Google Arama sonuçlarından e-posta adreslerini de toplamışlardır.
Spam virüsleri, mağdur bilgisayarın disk sürücülerini (ve muhtemelen ağ arabirimlerini) e-posta adresleri için tarayan bir işlev içerebilir. Bu tarayıcılar Web'de ya da Whois'de hiç gösterilmemiş e-posta adreslerini keşfeder. Paylaşılan bir ağ segmentinde bulunan güvenliği ihlal edilmiş bir bilgisayar, ağ komşularına yöneltilen trafikten e-posta adreslerini yakalayabilir. Toplanan adresler daha sonra virüs tarafından oluşturulan bot-net aracılığıyla spam gönderene geri gönderilir. Buna ek olarak, bazen adreslere başka bilgiler eklenebilir ve finansal ve kişisel verileri elde etmek için çapraz referans verilebilir.
“E-pending” adı verilen yeni ve tartışmalı bir taktik, e-posta adreslerinin doğrudan pazarlama veri tabanlarına eklenmesini içermektedir. Doğrudan pazarlamacılar normalde potansiyel müşteri listelerini dergi abonelikleri ve müşteri listeleri gibi kaynaklardan elde ederler. Doğrudan pazarlamacılar, kayıtlarındaki isimlere ve sokak adreslerine karşılık gelen e-posta adresleri için Web'de ve diğer kaynaklarda arama yaparak hedefli spam e-posta gönderebilirler. Ancak, çoğu spam “hedeflemede” olduğu gibi, bu da kesin değildir; örneğin kullanıcılar, belirli bir sokak adresinden evlerini ipotek ettirme talepleri aldıklarını bildirmişlerdir - adres, posta durağı ve ofis numarası dahil olmak üzere açıkça bir iş adresidir.
Spam gönderenler bazen adreslerin teslim edilebilir olduğunu doğrulamak için çeşitli yöntemler kullanırlar. Örneğin, HTML ile yazılmış bir spam mesajına gizli bir Web hatası eklemek, alıcının posta istemcisinin alıcının adresini veya diğer herhangi bir benzersiz anahtarı spam gönderenin Web sitesine iletmesine neden olabilir. Kullanıcılar, posta programlarının resimleri görüntüleme seçeneğini kapatarak veya e-postayı biçimlendirilmiş yerine düz metin olarak okuyarak bu tür suistimallere karşı korunabilirler.
Aynı şekilde, spam gönderenler bazen gönderilen adresleri spam listelerinden kaldırdığını iddia eden Web sayfaları işletmektedir. Bazı durumlarda, bunların girilen adresleri daha fazla spam almak üzere abone yaptığı tespit edilmiştir.
Kişiler bir form doldurduğunda, bu form genellikle verileri aktarmak için bir web hizmeti veya http postası kullanan bir spamciye satılır. Bu işlem anında gerçekleşir ve e-posta çeşitli spam veri tabanlarına düşer. Spamciden elde edilen gelir kaynakla paylaşılır. Örneğin, bir kişi mortgage için çevrim içi başvuruda bulunursa, bu sitenin sahibi adresi satmak için bir spamciyle anlaşma yapmış olabilir. Bunlar spam gönderenler tarafından en iyi e-postalar olarak kabul edilir, çünkü yenidirler ve kullanıcı genellikle spam tarafından pazarlanan bir ürün veya hizmete yeni kaydolmuştur.

Birçok ülkede e-posta adreslerinin toplanmasını ya da kullanılmasını kısıtlayan anti-spam yasaları mevcuttur.
Avustralya'da, e-posta adresi toplama programlarının (adres toplama yazılımı) oluşturulması veya kullanılması, 2003 anti-spam mevzuatına göre, yalnızca istenmeyen ticari e-posta göndermek için e-posta adresi toplama programlarının kullanılması amaçlanıyorsa yasa dışıdır. Mevzuat, 'Avustralya bağlantılı' e-postaları yasaklamayı amaçlamaktadır - Avustralya'dan kaynaklanan spam başka bir yere gönderilir ve spam bir Avustralya adresine gönderilir.
Yeni Zelanda'da 2007 tarihli İstenmeyen Elektronik Mesajlar Yasası'nda benzer kısıtlamalar bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2003 tarihli CAN-SPAM Yasası alıcının e-posta adresinin aşağıdaki yollarla elde edildiği durumlarda alıcıya ticari e-posta gönderilmesini yasadışı hale getirmiştir:

İsimleri, harfleri veya sayıları çok sayıda permütasyon halinde birleştirerek olası elektronik posta adresleri üreten otomatik bir araç kullanmak.
Başka bir kişi tarafından işletilen bir İnternet web sitesinden veya tescilli çevrimiçi hizmetten elektronik posta adresleri çıkarmak için otomatik bir araç kullanmak ve söz konusu web sitesi veya çevrimiçi hizmet, adresin elde edildiği sırada, söz konusu web sitesinin veya çevrimiçi hizmetin operatörünün, elektronik posta iletilerini başlatmak veya başkalarının başlatmasını sağlamak amacıyla söz konusu web sitesi veya çevrimiçi hizmet tarafından tutulan adresleri başka herhangi bir tarafa vermeyeceğini, satmayacağını veya başka bir şekilde aktarmayacağını belirten bir bildirim içeriyorsa.
Ayrıca, web sitesi operatörleri yasal olarak toplanan listelerini dağıtamazlar. 2003 tarihli CAN-SPAM Yasası, web sitelerinin ve çevrimiçi hizmetlerin operatörlerinin, sitenin veya hizmetin, söz konusu web sitesi veya çevrimiçi hizmet tarafından tutulan adresleri, elektronik posta mesajları başlatmak veya başkalarının başlatmasını sağlamak amacıyla başka herhangi bir tarafa vermeyeceğine, satmayacağına veya başka bir şekilde aktarmayacağına dair bir bildirim içermesini gerektirir.

Adres değiştirme
Adres değiştirme  —örneğin “bob@example.com” adresini “bob at example nokta com” olarak değiştirmek— e-posta adreslerinin toplanmasını zorlaştırmak için kullanılan yaygın bir tekniktir. Üstesinden gelmek nispeten kolay olsa da -örneğin bu araması google aramasına bakınız- yine de etkilidir. Adresi inceleyip manuel olarak düzeltmesi gereken kullanıcılar için biraz zahmetlidir.

Görüntüler
Bir e-posta adresinin bir kısmını veya tamamını görüntülemek için resim kullanmak çok etkili bir hasat karşı önlemidir. Görüntülerden otomatik olarak metin çıkarmak için gereken işlem spam gönderenler için ekonomik olarak uygun değildir. Adresi elle yazan kullanıcılar için çok sakıncalıdır.

İletişim formları
E-posta gönderen ancak alıcının adresini göstermeyen e-posta iletişim formları, ilk etapta bir e-posta adresi yayınlamaktan kaçınır. Ancak bu yöntem, kullanıcıların tercih ettikleri e-posta istemcisinde oluşturmalarını engeller, mesaj içeriğini düz metinle sınırlar ve kullanıcıya “gönderilen” posta klasöründe söylediklerinin kaydını otomatik olarak bırakmaz.

JavaScript gizleme
JavaScript e-posta gizleme, adresi örümceklerden gizlerken kullanıcılar için normal, tıklanabilir bir e-posta bağlantısı üretir. Harvesters tarafından görülen kaynak kodunda, e-posta adresi karıştırılır, kodlanır veya başka bir şekilde gizlenir. Çoğu kullanıcı için çok uygun olsa da, örneğin metin tabanlı tarayıcılar ve ekran okuyucular için veya JavaScript özellikli bir tarayıcı kullanmayanlar için erişilebilirliği azaltır.

HTML gizleme
HTML'de e-posta adresleri, adresin içine gizli öğeler eklemek veya parçaları sırasız listelemek ve doğru sırayı geri yüklemek için CSS kullanmak gibi birçok yolla gizlenebilir. Her biri çoğu kullanıcı için şeffaf olma avantajına sahiptir, ancak hiçbiri tıklanabilir e-posta bağlantılarını desteklemez ve hiçb

Elektronik postaları görüntülemek, göndermek ve depolamak amacıyla kullanılan programlardır.
POP, IMAP, HTTP gibi protokoller ve Microsoft Exchange Server, sendmail, qmail gibi MTA ("Mail Transfer Agent") destekleri ile kullanılan Outlook, Outlook Express ve Mozilla Thunderbird gibi yazılımlar e-posta programına örnek olarak verilebilir.

Elektronik postaları görüntüleyebilmek için e-posta programı ya bir E-Posta sunucusundan (genellikle POP3 veya POP3S protokolü ile) bilgisayara aktarmalı veya halihazırda bulunan e-posta kutusuna erişmeli ya da e-postaları direkt olarak sunucu üzerinde düzenlemelidir (genellikle IMAP veya IMAPS protokolü ile).

Elektronik postaları gönderebilmek için çoğunlukla Simple Mail Transfer Protocol (SMTP) protokolü ile alıcıya gönderir.

İşletim sistemlerine ve platformlara göre alfabetik sıralanmıştır:

YAM (Yet Another Mailer) (GPL)
SimpleMail

aMail] (Freeware)

CrossPoint (FreeXP, OpenXP, XP2) (ücretsiz, (GLP)
Arachne (Grafik arayüzlü sunucu ve e-posta programı) (GPL)
Ayrıca pek çok komut satırı ile çalışan program vardır.

Gnus (GPL)
Mew (GPL)
MH-E (GPL)
Rmail (GPL)
ViewMail aka VM (GPL)
Wanderlust (GPL)

Java-Programlar teorik olarak Java Virtual Machine (JVM) kurulan tüm platformlarda çalışabilirler. 

AlphaAgent
Columba (Mozilla Public Licence)

Apple Mail (Mac OS X)
Correo
Eudora
Microsoft Outlook ve Outlook Express
Microsoft Entourage
Mozilla Thunderbird (MPL) (ehemals Minotaur), entstanden aus dem Mozilla-Projekt
Netscape Messenger
Pine
PowerMail

40tude Dialog (Donationware)
AK-Mail
Blueprint PMMail
CrossPoint (FreeXP, OpenXP, XP2) (Freeware, GPL)
Eudora
DreamMail
Novells Groupwise
Foxmail, ein Client aus China
Incredimail
Lotus Notes
Mozilla Mail (Mozilla Public License) E-Mail-Client aus Mozilla
Mozilla Thunderbird (Mozilla Public License, ehemals Minotaur, entstanden aus dem Mozilla-Projekt)
Netscape Messenger
M2, Opera web tarayıcısının e-posta programı (ücretsiz)
Microsoft Outlook ve Outlook Express
Pegasus Mail (Freeware)
Phoenix Mail (Freeware, Open Source)
Pine textbasiert, (Freeware)
PocoMail
Portable Mailer
PostMe (Shareware)
Safer Mail (Shareware)
si.Mail (Freeware, Open Source)
Sylpheed (GPL)
The Bat!
WikMail (Shareware)
Windows Mail (Windows Vista nın standart e-posta programı)
Windows Live Mail desktop (Windows Live ürün ailesinin e-posta programı)

Eudora Mail für Palm OS
VersaMail
Chatter Email

Pocket Outlook
nPop (Freeware)
ProfiMail
QMAIL3 (Freeware)

Webmail
Mail Transfer Agent (MTA)
Mail Delivery Agent (MDA)
E-Mail

Geary, özgür, açık kaynaklı bir e-posta istemcisi. Projenin ilk ve ana geliştiricisi Yorba Vakfı'dır. Vala dilinde yazılmıştır. Yazılımın adı (muhtemelen) geliştirici kurumun bulunduğu Geary sokağından gelmektedir.
Yorba'nın kurucusu Adam Dingle'a göre e-posta istemcisinin amacı kullanıcıları çevrimiçi web tabanlı e-posta sitelerinden alıp, hızlı ve kullanımı kolay masaüstü uygulamalara geri kazandırmaktır. Yorba'nın etkinliğini durdurması ve GNOME'un bu tasarı hakkında yol haritasını belirlememesi nedeniyle elementary OS topluluğu Pantheon Mail adında bir çatal tasarı oluşturdu ve geliştirmeye buradan devam etmektedirler. GNOME tasarısı 14 ayın ardından yazılımın 0.11.0 numaralı yeni sürümünü dağıtmıştır.

elementary OS topluluğu Geary tasarısını doğrudan destekledi ve bu GNU/Linux dağıtımının varsayılan uygulaması oldu.
25 Mart 2013'te Yorba'nın yetkili müdürü Jim Nelson bir kitle fonlama seferberliği düzenlendi. IndieGoGo'da toplanması beklenen 100,000 Amerikan doları tasarı üzerinde tam zamanlı olarak çalışacak 3 Yorba mühendisinin giderleri için kullanılacaktı. Geliştirilmesi düşünülen özellikler şunlardı: anında (hızlı) arama, anında bildirim, tüm IMAP sunucuları için destek, yazma esnasında taslakları düzenli aralıklarla kaydetme, GPG, takvim uygulamaları ve Google adres defteri ile bütünleşme. Ne yazık ki, 24 Nisan 2013'te 1,192 destekçiden sadece 50,860 Amerikan doları toplandı. Hedefe ulaşılamadı ve seferberlik başarısız oldu. IndieGoGo'nun kuralları nedeniyle, Yorba seferberlikte toplanan paranın bir centini dahi alamadı.
Bu başarısızlığın ardından, Jim Nelson blogunda bir yazı yayınlayarak "kitle fonlama seferberliği yönteminin bir özgür yazılımı ayakta tutmaya yeterli bir yol olup olmadığını gördüğümüz bir deney oldu" dedi. Geary'nin Linux deneyimini iyileştirmek için oluşturulduğunu teyit etti ve OS X veya Windows'ta yayınlanma ihtimalinin olmadığını belirtti.

Çağdaş ve basit arayüz
Hızlı hesap kurulumu
Gmail, Yahoo! Mail, Outlook.com ve IMAP desteği (Dovecot, Cyrus, Zimbra, vb.)
Postaların konuşmalar halinde düzenlenmesi
Konuşmaların içinde doğrudan ya da yeni pencerede cevap verme
İmza
Tam donanımlı HTML posta yaratıcısı
Anahtar kelimelerle hızlı arama from:bilgin gibi
Yeni posta geldiğinde masaüstü bildirimleri
GPG desteğinin geliştirilmesi başladı fakat tasarının belirsizliği sebebiyle ilerleme kaydedilemedi.

Bu istemci e-postaların yerel kopyalarını depolamak ve dizinlemek için SQLite veritabanını kullanır. Tamamıyla eşzamansız GObject-tabanlı  IMAP istemci kütüphanesini kullanır. Geary'nin diğer özgür e-posta istemcilerden öne çıkan tarafı konuşma görünümüdür.

GNUzilla, Mozilla Suite'nin GNU tarafından tamamen özgürleştirilmiş sürümüdür. Yerini GNU'nun Mozilla Firefox çatallı web tarayıcısı olan ve sonradan GNU IceCat ismini alacak IceWeasel'e bırakmıştır.
Amacı, GNU/Linux dağıtımlarına en yeni Mozilla teknolojilerini sunarken, marka politikasıyla ilgili özgürlük kısıtlamalardan kendini kurtarmaktır. Bu amaçla Mozilla Suite'de bulunan özgür olmayan ticari markalı resimlerden ve özgür olmayan eklentilerden arındırılımıştır.

GNUzilla; internette gezinmeyi sağlamasının yanında, gelişmiş e-posta ve haber grubu istemcisi, IRC sohbet istemcisi ve HTML/CSS düzenleyicisi özelliklerine sahiptir. Mozilla Suite'nin aksine yalnızca özgür eklentileri desteklemektedir.

Gnuzilla; Mozilla'nın kaynak kod için kullandığı MPL/GPL/LGPL üçlü lisansı altındadır. Mozilla'dan farklı olarak GNUzilla'nın varsayılan simgeleri de aynı üçlü lisansa sahiptir.

Mozilla Suite
IceWeasel
GNU IceCat
LessZilla
SeaMonkey
İnternet paketi

Internet Relay Chat veya IRC (Türkçe: İnternet Aktarmalı Sohbet), İnternette en çok kullanılan protokollerden bir tanesidir. 1988 yılında Finlandiya'da Oulu Üniversitesi öğrencisi olan Jarkko Oikarinen tarafından yazılmıştır. Günümüzde IRC dünyanın hemen her yerindeki insanların kullandığı bir platform haline gelmiştir.
Microsoft, 1998'de tescilli IRCX aracılığıyla IRC için bir uzatma gerçekleştirdi. Daha sonra IRCX'i destekleyen yazılımları dağıtmayı durdurdu, bunun yerine tescilli MSNP'yi geliştirdiler.

IRC, asıl olarak bir sunucu ve istemciler ağıdır. ÖrnekNET isminde bir IRC sunucusuna bağlanan kişiler, her türlü iletişimi bu ÖrnekNET ağı üzerinden gerçekleştirirler. Kişi1, Kişi2'ye mesaj yolladığında:

Kişi1'in mesajı → ÖrnekNET sunucusu → Kişi2
şeklinde bir yol izler. Günümüzde kullanılan MSN Messenger veya Yahoo Messenger gibi üstün özelliklere sahip programlar gibi görüntülü ve/veya sesli sohbet yerine, yukarıda açıklandığı gibi, düz-metin tabanlı bir iletişim söz konusudur, IRC'de. İletişimi sağlarken arada sunucunun bulunması, eğer Kişi1 Kişi2'yi rahatsız ediyorsa, Kişi2'nin dileğine göre Kişi1'in mesajlarının daha Kişi2'ye ulaşmadan engellenebilmesini sağlar.

Tabii ki, IRC'nin bu kadar popüler olmasının sebebi iki kişi arasındaki sağlamasından çok kişiler arası iletişimi aynı anda sağlamasıdır. Bu iletişim, IRC'de #kanal olarak adlandırılmıştır. Kullanıcı birçoklu konuşmaya katılmak istediğinde, yüzlerce kanal arasından dilediğini seçer ve o kanaldaki konuşmalara dahil olur. O zaman durum şöyle olur:

Kişi1'in mesajı → ÖrnekNET sunucusu / #kanal138 (örnek ad) → #kanal138'deki tüm kişiler

İki kişi arasındaki sohbet, sohbetten hoşlanmayan taraf tarafından sonlandırılabileceği gibi, ikiden fazla kişinin sohbet ettiği ortamları kanal yöneticileri yönlendirir. Kanal yöneticileri (kanal opları olarak da bilinir) kanaldaki kişi listesinin en üstünde, takma adlarının (takma adlar ileride anlatılacaktır) yanında @ simgesine sahiptirler (@Kişi1 gibi). Bu kişiler kanalda seviyesizlik yapanları kanaldan uzaklaştırabilir, kanalda konuşabilecek kişileri belirleyebilir ya da konuyu tümden değiştirebilirler. Ancak, IRC keyfi bir protokol olduğundan dolayı, bir kanal yöneticisi hiçbir sebebi olmadan, sırf canı istediği için kanaldan atabilir veya kanalda konuşma hakkınızı elinizden alabilir. Bu durumda yapabileceğiniz tek şey başka bir kanala katılmaktır.

Kanal yöneticileri, kişileri kanaldan uzaklaştırabilmekle birlikte kişileri sunucudan uzaklaştıramamaktadırlar. Bu yetki sunucu yöneticilerine verilmiştir. Bir sunucu yetkilisi, teknik, mali, ağ yöneticisi gibi farklı kademelerde görev alır. Bu yetki sıralamasında en üstte tüm yetkilere sahip sunucu sahibi (root admin, kök yönetici) yer alır. Bir sunucu yöneticisi kişileri sunucudan uzaklaştırabilir, onların sunucuya girmelerini engelleyebilir ve kanal yöneticilerini, bu durum pek yaşanmasa da gerekli olduğunda, değiştirebilir, takma adlara veya kanallara el koyabilir. Kanal yöneticilerinin kişileri kanaldan atmak gibi keyfi kararlarını uygulayabilmeleri gibi, sunucu yöneticileri de, bu yöneticiler genellikle uzman ve meşgul olmalarına rağmen, kanal yöneticilerini veya sıradan kullanıcıları sunucudan atabilir, kanallara el koyabilir ve bunun için hiçbir şekilde hesap vermeyebilir.

Tüm bu yaptırımlar takma adlar denilen (nickname), kişilerin IRC üzerinde diğer kişilere görünen yansımalarıdır. Örneğin gerçek adı Ahmet olan bir kişi takma ad olarak isterse Ahmeti, Mehmeti, Deryayı, Melisayı veya cilgin_adam, deli_dolu gibi takma adları kullanabilir. Fakat küfür, örf ve adetlere aykırı takma adlara sahip olan kişiler genellikle duyarlı sunucu ve kanal yöneticileri tarafından ortamdan uzaklaştırılır.

Günümüzde IRC oldukça fazla kişi tarafından kullanıldığından birçok sorunun üstesinden gelinmesini sağlayan otomatik-insansız yansımalar hazırlanmıştır. Bu yansımalar, İngilizce ROBOT (otomatik işlev gören cihaz)'un kısaltılmışı olan BOT olarak IRC sözlüğünde yer alır. Bu botların en özelleşmişleri, ChanServ (kanal işlerinden sorumlu bot), NickServ (takma ad işlerinden sorumlu bot), MemoServ (çevrimdışı kişiler arasında iletişimden sorumlu bot), OperServ (sunucu yönetiminden sorumlu bot) olmak üzere ayrıca X ve Q adında iki ünlü bot dünya çapında kullanılmaktadır. İki farklı sunucudaki botlar da, takma adları aynı olsalar dahi birbirleri ile alakasızdırlar.

Bunun yanında IRC sözlüğünde bouncer ya da kısaca bnc olarak bilinen bir kullanım daha vardır. Güvenlik ve gizliliğine çok fazla önem veren veya aslında bilgisayar başında olmasa bile IRC'ye bağlı olarak kalmak isteyen kullanıcılar tarafından kullanılan bir sistemdir. Bir bouncer, Türkçe olarak fedai olarak çevrilmiştir. Fedai anlamını ise şuradan alır:
Bir kullanıcı fedai kullanarak IRC'ye giriyorsa, IRC sunucusu kişiyi Fedai'nin bilgisayarından bağlanan birisi olarak tanır. Yani aslında kendi bilgisayarından fedaisine bağlanan kullanıcı, fedaisine IRC'ye bağlanmasını söyler ve fedai onun yerine IRC'ye bağlanarak bir Proxy sunucusu hizmeti görür (→ Proxy).

Günümüz IRC'si genişletilmiş güvenlik ve dosya alış-veriş hizmetleri sağlar. Bu genişletilmiş güvenlik hizmeti içinde SSL bağlantısı ve karmaşık şifreleme (encryption) bulunur. Ayrıca dosya alış-veriş hizmeti, yarı sunucu yarı kullanıcı arası tabanlı bir hizmet olup çalışma yapısı şu şekilde açıklanabilir:

Kişi1, Kişi2'ye dosya yollamak ister
Kişi1 → ÖrnekNET / dosya yollama isteği → Kişi2
|___________> dosya alış-verişi >___________|
Görüldüğü üzere, sadece dosya yollama isteği sunucu üzerinden gerçekleşmekle beraber dosya alış-verişi iki kullanıcının birbirlerine doğrudan bağlanması ile gerçekleşir.

Vikipedi:IRC kanalı
IRC komutları listesi

K-9 Mail, Android işletim sistemi için bağımsız eposta uygulamasıdır. Apache Lisansı versiyon 2.0 altında açık kaynak kodlu Android yazılımı olarak sunulmuştur. Program, neredeyse her telefonda bulunan varsayılan eposta uygulamalarının yerine daha işlevsel bir alternatif olarak pazarlanmaktadır. Hem POP3 hem de IMAP posta kutularını desteklemektedir ve IMAP ile yeni gelen bildirimleri sağlamaktadır.
Adı ve logosu, kült İngiliz TV dizisi Doctor Who'daki robot köpekten esinlenerek oluşturulmuştur.
Kaynak kodu ilk kez 27 Ekim 2008, programın git deposunda Jesse Vincent (githup kullanıcısı obra) tarafından yayınlandı ve ilk çiftleri aynı ayda Google Code sitesinde halka sunuldu.

IMAP ve POP3 ile beraber çalışmaktadır
Klasör senkronizasyonu
APG/OpenKeychain ile şifreleme desteği
İmzalar
SD karta Depolama

Programın yayınlanmasından itibaren Google Play Mağazası'ndan 5-10 milyon arası indirildi ve 40 bin kullanıcı 4-5 arası yıldızla oyladı. Geniş ölçüde incelemeleri yapıldı ve medyada alternatif bir posta uygulaması olması konusunda bolca övgü aldı.

Google Code Releases 25 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Github Development 11 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Wiki Page 31 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Google Play'de K-9 Mail

Kontact, KDE için kişisel bilgi yönetimi yazılımıdır. Bünyesinde e-posta istemcisi, haber okuyucusu (RSS, Atom), takvim, not alma, yapılacaklar listesi gibi özellikleri barındırır.
Kontact'ın içinde yer alan her bağımsız bileşen Kontact altında birbirleriyle uyum içinde çalışmaktadır. Bu sayede bileşenler arasında sürükle bırak yaparak randevular organize edebilir ve yapılacak işler düzenlenebilir. Sunucu desteği sayesinde tek bir adımla sunucuya bağlı tüm terminaller izlenebilir ve her bir terminal için yapılacak işler ayarlanabilir.

Aşağıdaki programlar Kontact içerisinde gömülü olarak çalışmaktadır.

KMail - E-posta istemcisi
KAddressBook - Adres defteri
KOrganizer - Takvim ve ajanda uygulaması
Akregator - Haber besleme okuyucusu
KNode - Haber kaynaklarına bağlanmak ve okumak için bir uygulama
KNotes - Yapışkan notlara benzer notları ekranda gösterebilen bir not tutma uygulaması
KJots - Hiyerarşik yapıda notlar alabileceğiniz bir not tutma uygulaması
KTimeTracker - Bir görevi gerçekleştirirken ne kadar zaman harcadığınızı takip edebileceğiniz bir uygulama

Kontact bünyesinde KMail e-posta istemcisi yer almaktadır. KMail'in başlıca özellikleri şunlardır:

IMAP, POP3 ve SMTP desteği.
SSL, TLS ya da DIGEST-MD5 desteği ile güvenli giriş imkânı.
E-postaları imzalayabilme ve şifreleyebilme. (PGP ve GnuPG desteği)
Tüm uluslararası karakter setlerini destekler.
Spam postalarını filtreler.

Kontact bünyesinde yer alan KOrganizer isimli takvim ve yapılacaklar listesi yazılımının başlıca özellikleri şunlardır:

Yapılacaklar listesi, ajandanız ile ortaklaşa çalışır. Bu sayede haftanın hangi günleri hangi işleri yapmanız gerektiğini tek bir ekranda görebilirsiniz.
E-postalarınızı sürükle bırak yaparak görüşmeler yaratabilir ve yapılacaklar listenizi düzenleyebilirsiniz.
Sınırsız geri alma ve yineleme fonksiyonuna sahiptir.
Hızlı yapılacaklar girişine izin verir. Herhangi bir düzenleme penceresi açmadan giriş alanına yapılacak işlerinizi girebilirsiniz.
Yazıcı desteği. Takviminizi çeşitli renk ve stillerde basabilir ve yapılacak işlerinizi kâğıt üzerinde de görebilirsiniz.

Kontact bünyesinde yer alan KAddressBook adres defteri yazılımının başlıca özellikleri şunlardır:

Çok sayıda adres defteri standardından veri alabilir ve aktarabilir. Vcf 12 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. türündeki dosyalar okunur ve kartvizit kayıtları cvs türünde dışarı aktarılabilir.
Çoklu LDAP sunucu desteği.
Özelleşmiş ya da şablonlara bağlı yazıcı desteği.
Tüm uluslararası karakter setlerini destekler.
Kopete ile ortaklaşa çalışabilir.

Mailpile, ana odak noktası gizlilik ve kullanılabilirlik olan ücretsiz ve açık kaynaklı bir e-posta istemcisidir. Yerel bir web sitesi olarak başlatılan indirilmiş bir program olarak, kullanıcının bilgisayarından çalıştırılsa da, bir web posta istemcisidir.

Programın varsayılan kurulumunda, kullanıcıya (sırasıyla) şifreli e-posta almak ve ardından şifresini çözmek amacıyla bir genel ve bir özel PGP anahtarı verilir. Mailpile, PGP'yi kullanır ve yerel olarak oluşturulmuş tüm dosyaları şifreli biçimde diskte saklar. İstemci, şifrelemek için diğer kullanıcıları, destekleyenleri bulmak için fırsatçı bir yaklaşım benimser ve bunu e-posta gönderme sürecine entegre eder.
Program, arama sonuçlarını hızlandırmak için çok sayıda e-posta verisini RAM'e önceden yükler. Büyük miktarda e-postaya rağmen arama sonuçları gerçekten hızlı kalırken, bu, saklanan e-posta verileri arttıkça programın başlama süresini kademeli olarak yavaşlatır. Bu özellik, planlanan Mailpile sürüm 2'de büyük olasılıkla değiştirilecektir.

Mailpile, 2011 yılında bir arama motoru olarak başladı.

Proje, bir Indiegogo kitle fonlaması kampanyasının ardından tanındı ve Ağustos ile Eylül 2013 arasında 163.192 dolar topladı. Kampanyanın ortasında PayPal toplanan fonların büyük bir bölümünü dondurdu ve Mailpile'ın konuyu Twitter dahil olmak üzere bloglarda ve sosyal medya platformlarında halka açmasının ardından bunları serbest bıraktı.

Ocak 2014'teki ilk genel olarak etiketlenmiş sürüm 0.1.0, orijinal bir yazı tipi ("Mailpile" adıyla da bilinir), şifreleme ve imzaların UI geri bildirimi, özel arama motoru, entegre spam filtreleme desteği ve  30 dile varan yerelleştirmeyi içeriyordu.

Temmuz 2014'te yayımlanan bu sürüm, günlüklerin şifrelenmiş olarak depolanmasını, kısmi yerel IMAP desteğini tanıttı ve spam filtreleme motoru, e-postaları otomatik olarak sınıflandırmak için daha fazla yol kazandı. Grafik arayüzü yenilendi. Kullanıcılara hesap kurulumunda yardımcı olmak için bir sihirbaz tanıtıldı.

Mailpile, Eylül 2014'te bir beta sürümünü yayınladı.

1024 bit anahtarlar artık daha güçlü, 4096 bit PGP anahtarları için üretilmiyordu.

1.0 sürümünün bir ön sürümü 13 Ağustos'ta ana geliştiricinin proje hakkında bir konuşma yaptığı Hollanda SHA2017 Hacker Kampında yayınlandı.

Resmî site

Microsoft Entourage, Microsoft tarafından Mac OS 8.5 ve daha üstü için geliştirilmiş bir e-posta istemcisi ve kişisel bilgi yöneticisi idi. Microsoft, Entourage'ni Ekim 2000'de Microsoft Office 2001 ofis paketinin bir parçası olarak ilk kez piyasaya sürdü. Klasik Mac OS için Microsoft Office'in önceki sürümü olan Office 98, Outlook Express 5'i içeriyordu. En son sürüm Mac için Microsoft Office 2008'in bir parçası olan Mac 2008 Entourage, 15 Ocak 2008'de piyasaya sürüldü. Entourage, 26 Ekim 2010'da piyasaya sürülen Mac için Microsoft Office 2011'de Macintosh için Outlook ile değiştirildi.

Entourage, e-posta, takvim, adres defteri, görev listesi, not listesi ve proje yöneticisi işlevselliği sağladı. Entourage 2004 ile Microsoft, kullanıcının proje oluşturmasına ve düzenlemesine izin veren bir Proje Merkezi sunmaya başladı. Bilgiler, Entourage ya da programın dışında gelebilir. Entourage, POP3, IMAP ve (Microsoft Exchange sunucuları için) WebDAV kullanarak e-postaları almayı destekledi. Entourage 2008, gününü organize etmeye yardımcı olan yeni bir "Benim Günüm" programı kullandı ve arama hızında iyileştirmeler (hoş geldiniz mesajında), "yapmak" bayrakları, gelişmiş önemsiz posta ve kimlik avı koruması, ayrıca sık kullanılanlar ve özelleştirilebilir araç çubukları aracılığıyla hızlı gezinme belirtti.

Entourage, Spotlight arama motoru ve AppleScript gibi bazı Mac OS teknolojilerini destekledi; Bununla birlikte, monolitik bir veritabanının kullanılması Time Machine ile aşamalı olarak yedeklenmesini zorlaştırdı. Entourage ayrıca ayrı bir adres defteri hazırladı, ancak kişileri ve takvim etkinliklerini iSync Senkronizasyon Hizmetleri aracılığıyla senkronize etmeye izin verdi.

Microsoft Office paketinin Mac sürümündeki diğer uygulamalardan farklı olarak Entourage, Microsoft Windows suiti ile bir ad paylaşmadı. Microsoft, Entourage'nin "tamamen farklı bir kitleye seslenmek" üzere tasarlandığını iddia etti. Entourage, Mac'taki Outlook Express 5'in yanı sıra Claris Emailer'in kökenini taşıyordu ve "taşınabilir kod ve hiçbir Office kodu" içermiyordu. Bununla birlikte, Microsoft Entourage'nı Exchange sunucularındaki Macintosh müşterileri için "benzer" bir ürün olarak konumlandırmıştır.

Entourage, Entourage X Exchange Güncellemesi yayımlandığında 4 Ağustos 2003'ten beri Microsoft Exchange sunucularına destek eklemişti. Bu erken sürümde, posta bağlantısı için IMAP, adres ve takvim işlevleri için WebDAV kullanılmalıdır. (Daha sonraki sürümler IMAP gereksinimini düşürdü ve yalnızca WebDAV'a güveniyor.) Kullanıcılar, Windows için Outlook ve Outlook 2001'de mevcut çeşitli işlevlerin eksikliğinden şikayet etti.
Entourage'nın sonraki sürümleri bazı eksik işlevleri ekledi. Bununla birlikte, bir Exchange istemcisi olarak Outlook ile tam eşlik hiç Entourage 2008'de mevcut değildi. Görevler ve notların bir Exchange sunucusu ile eşitlenmesi mevcut değildi. Birçok Exchange kullanıcısı, Microsoft'un bu özellikleri ihmal ettiği konusunda ses çıkarmaya devam ediyor. Microsoft, Entourage 2008'de genişletilmiş Exchange desteği üzerinde "güvenilirlik" özelliğine öncelik vermişti.
Entourage'nın en büyük eksikliği, karmaşık HTML'yi işleme yeteneğinin bulunmamasıydı. İletiler alınıp doğru şekilde görüntülenebilirken, tüm biçimlendirmeler silinmeden iletilemezler. Örneğin, Imaginary Airlines'tan alınan bir havayolu teyidi, resimlerdeki tüm bilgilerin bağlantılara indirgenmesi olmadan iletilemedi ve e-postayı okunaksız hale getirdi. Bunun için bir geçici çözüm, iletiyi message / rfc822 dosyası olarak ileten ve karmaşık HTML biçimlendirmesini koruyan "Ek olarak ilet"i seçmekti. Buna ek olarak, ek bir sınırlama, buna izin verecek menü seçeneği olmadığı için, Outlook'a "Öğe" olarak atıfta bulunulan bir iletiye yazılırken eklenememesiydi. Bunun yerine, bir kullanıcının iletilmesi gereken öğeyi (örneğin, bir kişi) bulması, seçmesi ve ardından menüden vCard olarak ilet'i seçmesi gerekiyor.
Exchange sunucusunda sunucu tarafın kuralları oluşturmak veya yönetmesi de mümkün değildi; bu nedenle, filtreleme yalnızca Entourage uygulaması çalışıyorken gerçekleşti.

Entourage, Outlook Kişisel Klasör dosyalarını yerel olarak okuyamadı ve Outlook arşivlenmiş e-postaları önce ana Windows Outlook veritabanına geri almadan okuyamadı. Sonuç olarak, Outlook (Windows) e-posta verilerini Entourage (Mac) içine doğrudan aktarmak imkânsızdı.
Microsoft, Entourage için PST Alma Aracı'nı yayınlamış olsa da, bu yardımcı program dosyaları yerine .pst veya Entourage veritabanı gibi tek bir veritabanında bulunmadığından, verileri Windows'tan Mac'a verme sorununu doğrudan çözmedi. Macworld, Mozilla Thunderbird'i ara bir aracı olarak kullanarak Windows Outlook iletilerinin Apple Mail'e veya Entourage'ye aktarılabileceğini belirtir. Windows'daki Thunderbird, postayı Outlook'tan almak için kullanılır. Ardından, dönüştürülen posta dosyası Windows Thunderbird dizininden Mac'e taşınır ve içe aktarma özelliği Mac Mail veya Entourage'da kullanılır. Bununla birlikte, mesaj ekleri Thunderbird'e dönüşüm sırasında kaybolacak. Outlook veri aktarımını Entourage'a kolaylaştırmak için ticari üçüncü parti yazılımlar (örn. Emailchemy) mevcuttur. Ancak mbox biçimini kullananlar, herhangi bir alt klasör hiyerarşisine saygı göstermeyecek, çünkü mbox biçimi desteklemiyor. Diğer alternatif çözümler arasında senkronizasyon vardır: iTunes vasıtasıyla bir iPod Touch'a veya iPhone'ye; Apple MobileMe hizmetini kullanarak; Bir IMAP etkin e-posta sağlayıcısı kullanarak; Bir Microsoft Exchange sunucusu kullanarak.

Microsoft Office 98 Macintosh Edition (sürüm 8) ile birlikte Outlook Express (Entourage'ın selefi)
Entourage 2001, Microsoft Office 2001 (sürüm 9) ile birlikte
Entourage X, Office X (Microsoft Office) ile birlikte
Entourage 2004, Mac için Office 2004 (sürüm 11) ile birlikte gelir
Entourage 2008, Mac için Microsoft Office 2008 (sürüm 12) ile birlikte gelir
Entourage 2008 Web Hizmetleri Sürümü, Microsoft'tan ayrı yüklenebilir. (Sürüm 13)
Entourage, 26 Ekim 2010'da piyasaya sürülen, Mac için Microsoft Office 2011'te Macintosh için Outlook ile değiştirildi.

Microsoft Entourage 2008 Macworld2 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

E-posta istemcilerinin karşılaştırılması
Ofis suitlerinin karşılaştırılması
Evolution (yazılım)
Apple Takvim
Kontact
Microsoft Outlook
Takvim (Windows)
Windows Contacts
iCalendar desteği olan uygulamaların listesi
Kişisel bilgi yöneticileri listesi

Microsoft Mail Microsoft'un 1991 yılında sunduğu e-posta yazılımı idi. Yerel alan ağıları için birkaç eski Microsoft e-posta ürününe, başta iki mimari olarak verildi: bir tanesi Macintosh ağları için ve biri PC mimarisi tabanlı LAN'lar için. Hepsi sonunda Microsoft Exchange Server ve Outlook ürün gruplarıyla değiştirildi.

İlk Microsoft Mail ürünü 1988'de AppleTalk Networks için tanıtıldı. InterMail, Microsoft'un satın alıp güncelleştirdiği bir ürünü temel aldı. AppleTalk ağlarında PC'ler için bir MS-DOS istemcisi eklendi. Daha sonra Quarterdeck Mail, daha sonra Star Nine Mail olmak üzere satıldı ve uzun süredir durdurulmuştur.

İkinci Microsoft Mail ürünü olan PC Networks v2.1 için Microsoft Mail 1991 yılında piyasaya sürüldü. Microsoft'un satın aldığı Vancouver BC Consumers Software tarafından üretilen bir LAN e-posta sistemi olan Network Courier'e dayanıyordu. İlk 1991 yenileme sürümünü takiben, Microsoft 1992 yılında ilk büyük güncelleştirmesini Sürüm 3.0 olarak yayınladı. Bu sürüm, Microsoft'un ilk Genel Adres Defteri teknolojisi ve ilk şebeke zamanlama uygulaması olan Microsoft Schedule Plus'u içeriyordu.
Sürüm 3.0 ile 3.5 MS-DOS, OS/2 1.31, Mac OS, Windows (hem 16 hem de 32-bit), ayrı bir Windows for Workgroups Mail istemcisi için e-posta istemcilerine ve Point-to-Point Protokol öncesi / ön Serial Line IP (SLIP) çevirmeli modem bağlantıları üzerinden kullanılmak için bir DOS tabanlı Uzak İstemciye dahil idi. Windows 95 ve Windows NT 4.0'da, PC tabanlı sunucunun soyutlanmış bir sürümü, Microsoft Mail for PC Networks de dahil edilmiştir. Bu mimariye dayanan son sürüm 3.5 idi; Daha sonra sürüm 4.0 ile başlayan Microsoft Exchange Server'ın yerini aldı.
Istemci yazılımı da Microsoft Mail olarak adlandırıldı ve 4.x sürümü gibi Microsoft Office'nin bazı eski sürümlerine dahil edildi. Windows 95'in orijinal "Gelen Kutusu" (Exchange istemcisi veya Windows Mesajlaşmalar) da bir MS Mail sunucusuna bağlanma olanağına sahipti. Microsoft Mail Server sonunda Microsoft Exchange ile değiştirildi; Microsoft Mail istemcisi, Microsoft Exchange Client ve Schedule + sonunda Outlook (Windows ve Mac) tarafından değiştirildi.

Microsoft Mail, paylaşılan dosya bir posta sistemiydi; "Postane" herhangi bir dosya sunucusunda bulunabilen bir pasif veri tabanıydı. Istemciler, eşlenen ağ sürücüleri ve dosya paylaşımı Postane posta yazmak için kullanılır. Istemciler ayrıca kendi Postane İleti Aktarımı Aracısı (MTAs), diğer postaneler için giden teslimat için sıraya alma ve harici kaynaklardan gelen sıraya iletileri işlenmesi de dahil olmak üzere, Postane üzerindeki iletileri dolaşarak hareket etti. Postaneler arasında gitmek için gereken posta, başlangıçta MS-DOS üzerinde çalışan bir dış MTA (external.exe) tarafından taşınmıştır. OS / 2 1.31 için harici bir sürüm, External sürüm 3.2 için Microsoft Mail eklendi ve Windows NT için çok görevli bir MTA sürüm 3.5 ile eklendi.
Bu, Windows NT ve Windows 2000'in OS / 2 alt sisteminde koştu ve çoğunlukla NT yönetim yardımcı programları tarafından denetime izin veren kancaları içeren sarmalayıcılarla Sürüm 3.2a Harici'den oluşuyordu.
Veritabanı tasarımı ve sunucunun pasif yapısı hem çok zayıf oluşturdu. "Başlık" ve "Zarf" adresleme verileri arasındaki ayrım eksikliği vardır. Posta listeleri benzer şekilde problematikti.

İletilerin müşteri tarafından işlenmesi, ürün ömrü boyunca tutarsız kaldı. MS-DOS, çevirmeli bağlantı ve Mac OS istemcileri, sunucuda depolanan mesajları bıraktı; Windows ve OS / 2 istemcileri yerine yerel bir dosya (.MMF) depolama alanı olarak kullanarak iletileri indirirler. Bu saklama, bir dosya sunucusunda bulunabilirken, çeşitli dosya kilitleme sorunları kullanıcıların bir seferde yalnızca tek bir bilgisayardan postalarına giriş yapabileceği anlamına geliyordu. Gelen kutusu senkronize edilebilirken diğer klasörler olamazdı, yani sadece iki gelen istemci mimarisinde gelen kutusu mesajlarına erişilebiliyordu. .MMF depolama alanına erişebilen bir Mac OS istemcisi yaratma planları, 3.0 sürümü gelmeden önce terkedildi.

Diğer e-posta sistemlerine bağlantılar, "yabancı posta sistemleri" için ağ geçitleri ile mümkün hale getirildi. Microsoft PROFS, SNADS (Office Vizyon), SMTP, X.25 üzerinden X.400, Novell Mesaj Gönderme Sistemi (MHS), MCI Mail, AT & T Mail ve diğerlerine ağ geçitleri gönderdi. Microsoft Exchange 4.0 gönderildikten sonra bu ağ geçitlerini çalıştıran birçok şirket, Microsoft Exchange Server konektörleriyle hızla yer değiştirdi.

Windows Mail
Microsoft Outlook

Microsoft Outlook Microsoft tarafından üretilen, Microsoft Office'le birlikte veya tek başına kullanılabilen, kişisel bilgi yöneticisi. Mevcut son sürümü Windows için Microsoft Outlook 2013, Mac için ise 2011'dir. Ocak 2015'te Microsoft, Office 365 ile Telefon ve Tabletler (v1.3 kurulumu) için Outlook'u Outlook Mobile'ni yayınladı. Bu, e-posta, takvim ve kişilerle bu platformların ilk Outlook'u oldu.
Outlook sıklıkla e-posta uygulaması olarak kullanılsa da, içinde takvim, görev yöneticisi, adres yöneticisi, not alma uygulaması ve internet tarayıcısı barındırır.
Yazılım tek başına kullanılabildiği gibi, Microsoft Exchange Server ve Microsoft SharePoint Server'le birlikte çalışarak bir kurumdaki çoklu kullanıcıların ortak posta kutuları ve takvimler, paylaşılan klasörler, ortak listeler ve toplantı çizelgeleri gibi özellikleri aynı anda kullanmasını sağlayabilir. Outlook bunların yanında, BlackBerry cep telefonları ve Skype internet iletişimi gibi üçüncü taraflarla entegre olmasını sağlayan eklentilere sahiptir. Yazılım geliştiriciler istedikleri takdirde Microsoft Visual Studio kullanarak Outlook ve Office'le birlikte çalışacak şekilde kendi eklentilerini oluşturabilirler. Bu özelliklere ek olarak, Windows Mobile kullanan cihazların Outlook'la senkronizasyon sağlayarak, tüm bilgileri Outlook Mobile'ye aktarıp kullanması mümkündür.

Outlook Microsoft'un daha önceki takvim ve posta programları olan Schedule+ ve Exchange Client'in yerini almıştır.
Microsoft Outlook sürümleri:

Outlook 98 ve Outlook 2000 iki çeşit yapılandırmayla yayımlanmıştır:

Internet Mail Only (Sadece İnternet Postası) ya da IMO modu: POP3 ve IMAP hesap yönetimine odaklı ve içerisinde küçük bir faks uygulaması barındıran sürüm.
Corporate Workgroup (Şirket Ağı) veya CW modu: Microsoft Exchange hesapları üzerine çalışan tam sürüm MAPI istemcisi.

Outlook 2007, Ocak 2007 sonunda perakende satış mağazalarında satışa sunuldu. Outlook 2007'de piyasaya çıkan özellikler şunları içeriyor:

Ofis Akıcı "Şerit" kullanıcı arabirimi (ancak ana pencere için değil)
Yapılacak Yapma Çubuğu, kullanıcıya yapılacak yaklaşan randevuların ve daha iyi zaman ve proje yönetimi için etkin görevlerin anlık görüntüsünü ve takvim içine navigasyon giriş noktalarını gösteren kabuk arayüzüne eklendi. (Örneğin, Date Navigator'da takvim tarihlerini seçme, randevular alanında gün / tarih adlarını tıklama)
Hafta görünümünde her günün altındaki görevleri görüntüleyen ve birden çok takvimin üst üste bindirilmesini destekleyen takvim görünümleri değiştirildi.
Takvim bilgilerinizi takvim anlık görüntüleri ile gönderin. Takvim anlık görüntüsü sayesinde takviminizin HTML gösterimi oluşturulur; böylece bu bilgileri herkesle paylaşabilirsiniz
Internet Takvim biçimindeki takvimleri Microsoft Office Online'a veya WebDAV sunucusuna yayınlama olanağı
Outlook Mobile Service ile Outlook'tan bir cep telefonuna metin ve resimli mesajlar gönderin. Outlook e-posta mesajlarını, kişileri, randevuları ve görevleri metin mesajları olarak iletin. E-posta mesajlarını, hatırlatıcıları ve günlük takviminizi bir cep telefonu Outlook SMS Servis Sağlayıcısına kısa mesaj olarak otomatik olarak gönderin.
Entegre RSS toplayıcı
Windows Desktop Search ile bir içerik dizinleyicisi tabanlı arama motoru aracılığıyla 'anında Arama'
Outlook, bir Windows SideShow Takvim Gadget'ı içeriyor
Microsoft Office SharePoint Portal Server ile gelişmiş entegrasyon
Yeni programlanabilirlik özellikleri
Önizleme Outlook'tan ayrılmadan e-posta eki önizlemesi (okuma bölmesi dahil) için Handler uzantısı
Bir kişiye veya elektronik kartvizite bir resim veya şirket logosu ekleme özelliği.
Renk Kategorileri, her türden bilgiyi birbirinden ayırt etmek için kolay, görsel bir yol sağlar, bu nedenle verilerinizi organize etmek ve bilgilerinizi aramak çok kolaydır.
PDF veya XPS olarak kaydet
Ortak Kullanıcı Erişiminin Kesme, kopyalama ve yapıştırma Desteğinin Kesilmesi
Geliştirilmiş anti-phishing filtreleri.
Office Outlook 2007 E-posta Postmark, e-posta göndermek için çok zaman harcayacak şekilde tasarlanmıştır. Bu, kullanıcıların diğer e-posta istemcilerini kullanmalarını isteyen spam gönderenleri Outlook'la toplu e-posta göndermelerini teknolojik olarak zararlı kılar.
Bilgi Hakları Yönetimi (IRM), Windows Rights Management Services (RMS) çalıştıran Windows Server 2003 veya sonraki sürümünü kullanarak e-postanın dağıtımını kısıtlar ve / veya sona erer.
Yönetilen ilke uyumu Exchange Server 2007 ile entegrasyon özellikleri
Şimdi, HTML biçimlendirilmiş e-postaları Internet Explorer yerine Microsoft Word kullanarak (daha standartlara uyumlu hale getirmekle birlikte bir kullanıcının Word'ü kullanarak e-posta oluştururken gördükleri ile aynı doğrultuda) işler.

Outlook 2010'da başlanan özellikler şunları içerir:

Tüm görünümlerde şerit arayüzü
GAL veya kullanıcı iletişim kayıtlarından gelen tüm ileti katılımcılarının açılır ayrıntılarını göstermek için kişi kartları
Konuşmaların gruplandırılması - tüm klasörlerdeki mesajları ve isteğe bağlı olarak ayrı hesaplardan gelen mesajları içerir
Geliştirilmiş Yapılacak Çubuğu, örneğin alan sınırlı olduğunda kaç tane randevu gösterildiğini gösterir
"Kişiler Bölmesi" ve Sosyal Ağ Özellikleri.
IMAP iyileştirmeleri - Silinen öğeler için bir IMAP klasörü belirtin (Google tarafından barındırılan e-posta hesaplarını düzgün şekilde desteklemek için gereklidir).

29 Ocak 2013 tarihinde piyasaya sürülen Outlook 2013'te piyasaya çıkan özellikler şunları içerir:

Ek hatırlatıcı
Exchange ActiveSync (EAS)
Eklenti esnekliği
Önbellekli Exchange modu geliştirmeleri
IMAP geliştirmeleri
Outlook veri dosyası (.ost) sıkıştırması
Kişiler merkezi
Başlatma performansı iyileştirmeleri

Outlook 2016'da başlanan özellikler şunları içerir:

Bulut kaynağına ataşman bağlantısı
Gruplar yeniden tasarlandı
Bulut arama
Karmaşıklaştırma klasörü
E-posta Adresi Uluslararasılaştırma

Microsoft, klasik Mac OS için Outlook'un çeşitli sürümlerini de piyasaya sürdü, ancak yalnızca Exchange sunucuları ile kullanılmak üzere idi. Mac için Microsoft Office'in bir bileşeni olarak sağlanmadı, bunun yerine yöneticilere veya indirilen kullanıcılara sunuldu. Son sürüm Mac 2001 için Outlook'du, yalnızca Exchange kullanıcıları olmaktan ötürü Outlook 2000 ve 2002'ye oldukça benzerdi.
Microsoft Entourage, Office 2001'de Mac OS için Outlook benzeri bir uygulama olarak tanıtıldı, ancak Exchange bağlantısı yoktu. Exchange sunucusu için kısmi destek Mac OS X'de Entourage 2004 Service Pack 2 ile yerel olarak kullanılabilir hale geldi. Entourage, tasarım veya işletim açısından Outlook'a doğrudan eşdeğer değildir; Bunun yerine, Exchange istemci özellikleri de dahil olmak üzere çakışan özelliklere sahip farklı bir uygulama. Entourage 2008 Web Services Edition'da bir miktar geliştirilmiş Exchange desteği eklendi.
Entourage yerine Mac 2011 için Outlook for Mac yerini, Entourage tarafından sunulan Windows'dan daha yüksek uyumluluk ve eşlik sunuyor. MacOS için Outlook'un ilk yerel sürümüdür.
Outlook 2011 başlangıçta Mac OS X'in iSync Hizmetlerini yalnızca olaylar, görevler veya notlar için değil de kişiler için destekledi. Entourage'daki proje yöneticisine eşdeğer bir Proje Yöneticisi de bulunmamaktadır. Outlook, 12 Nisan 2011'de yayınlanan Service Pack 1 (v 14.1.0) ile takvim, notlar ve görevleri Exchange 2007 ve Exchange 2010 ile artık senkronize edebilir. 31 Ekim 2014'te Microsoft, Office 365 (Office programları geliştirdikçe Office programlarını hazırlayan bir hizmet lisans programı olan bir yazılım) ile Mac için Outlook'u (v15.3 yapı 141024) yayımladı. Mac 15.3 için Outlook, seleflerini aşağıdakilerle geliştirir:

Yeni bir iş parçacığı modelinin ve veritabanı geliştirmenin sonucu olarak daha iyi performans ve güvenilirlik.
Şerit sekmeler arasında geçiş yaparken gelişmiş kaydırma ve çevikliğe sahip yeni bir modern kullanıcı arabirimi.
Exchange (çevrimiçi veya şirket içi) arşivlenmiş postaları aramak için çevrimiçi arşiv desteği.
Kategori Kategorileri listelerine (ad ve renk) erişimi sağlayan ve Mac, Microsoft Windows ve OWA istemcileri arasında eşitleme yapan Ana Kategori Listesi destek ve geliştirmeleri.
Gerçek zamanlı e-posta iletimi için Office 365 push e-posta desteği.
Geliştirilmiş Exchange Web Hizmetleri senkronizasyonu ile daha hızlı ilk çalıştırma ve e-posta indirme deneyimi.

Outlook 2007, Internet Explorer işleme motorundan Microsoft Word 2007'ye geçiş yapan ilk Outlook'dur. Bu, Word tarafından işlenmeyen HTML ve CSS öğelerinin artık desteklenmediği anlamına gelir. Öte yandan, Word'de bestelenen HTML mesajları, yazara göründükleri gibi görünürler. Bu, haber bültenlerini ve raporları yayınlamayı etkiler; çünkü düzenlerini oluşturmak için karmaşık HTML ve Cascading Style Sheets kullanırlar. Örneğin, formlar e-postaya artık katıştırılamaz.

Windows'un Outlook'u, çeşitli diğer e-posta istemcileriyle karşılaştırıldığında çok sınırlı CSS desteğine sahiptir. CSS1 (1996) ve CSS2 (1998) özellikleri tam olarak uygulanmaz ve birçok CSS özelliği yalnızca belirli HTML öğeleri ile istenilen efekt için kullanılabilir. Bazı HTML öznitelikleri, Outlook'ta e-postaların düzgün bir şekilde oluşturulmasına yardımcı olur, ancak bu özelliklerin çoğunu zaten HTML 4.0 spesifikasyonları (1997) önerilmemektedir. Outlook ile en iyi uyumluluğu elde etmek için, HTML e-postalarının çoğu, tablo öğesi ve alt öğeleri Outlook'ta genişlik ve yükseklik özelliklerini desteklediğinden, birden çok kutulu tablolar kullanılarak oluşturulur. Outlook 2007'nin yayınlanmasından bu yana daha standartlara uyumlu bir e-posta istemcisi için herhangi bir iyileştirme yapılmamıştır.

Outlook ve Exchange Server, iletileri, randevuları ve öğeleri, eski mülkiyet Microsoft Mail sisteminden, Microsoft Word'den Zengin Metin Biçiminden ve karmaşık OLE genel veri modelinden türetilmiş bir veri modelinde nesneler olarak dahili olarak ele alır. Bu programlar, çeşitli İnternet ve X.400 protokolleri gibi diğer protokollerle arabirim oluşturduğunda, bu iç modeli, nihai alıcı Outlook veya Exchange çalıştırıyorsa tersine çevr

Mozilla Thunderbird, Mozilla Vakfı tarafından geliştirilen, farklı platformlarda çalışabilen, özgür ve açık kaynak kodlu bir e-posta, haber grubu, RSS ve sohbet istemcisidir. Thunderbird projesinin stratejisi Mozilla Firefox web tarayıcısını temel alır. Thunderbird, Ubuntu gibi birçok masaüstü Linux dağıtımında varsayılan e-posta istemcisi olarak gelir.
7 Aralık 2004'te çıkan Thunderbird 1.0 sürümü üç gün içinde 500.000'den fazla indirildi. 10 gün içinde bu sayı 1.000.000'a ulaştı.
1 Aralık 2015'te Thunderbird geçici olarak Mozilla'dan ayrılsa da 9 Mayıs 2017'de yeniden Mozilla çatısı altına döndü.
Başlangıça Minotaur olarak anılan, daha sonra Mozilla Firefox'un özgün adı olan Phoenix adı altında geliştirilmesi sürdürülen yazılım, ilk başlarda beklenen ilerlemeyi gösteremedi. Zamanla gelen başarılar ve yazılımın adının Mozilla Thunderbird olarak değiştirilmesiyle çalışmalar sürdürüldü.
Thunderbird PGP şifrelemesini ve istatistiksel yığın ileti süzme yöntemini destekliyor.
24 Ocak 2020 tarihinde yayınlanan 68.4.2 sürümü ile karanlık tema konusunda geliştirmeler yapılmıştır. Bununla birlikte bazı hata düzeltmeleri yapılmıştır.

Eklenti desteği
Çöp posta süzgeci
Dolandırıcılığa karşı koruma
Gelişmiş güvenlik koruması (postaları gelişmiş şifreleme ve sayısal imzalama yöntemleri ile korur)
Gelişmiş etiketleme (kelimelerle ve renklerle iletiler etiketlenebilir)

Thunderbird eklentleri
Outlook ve Outlook Express'ten Thunderbird'e yelken açmak (pardus-wiki.org - web arşivi)
Thunderbird ve Firefox'ta Profil Aktarmak (ODTÜ Bilgisayar Topluluğu E-Bergi)
Thunderbird'e giriş rehberi6 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Mozilla Türkiye ağ sayfası4 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Outlook Express bir e-posta ve haber istemcisidir. En son sürümü 6.0 olup 21 Nisan 2008'de yayınlanmıştır. Ardılları Windows Mail, Windows Live Mail, Microsoft Exchange Server ve Microsoft Outlook'tur. Bu nedenle, Microsoft Windows'un çeşitli sürümleri, Windows 98'den Windows Server 2003'e paketlendi ve Windows 3.x, Windows NT 3.51, Windows 95, System 7, Mac OS 8 ve Mac OS 9'da mevcuttu. Windows Vista'da, Outlook Express, Windows Mail tarafından değiştirildi. MacOS'ta, Apple Mail Outlook Express'in yerini almıştır.
Outlook Express, Microsoft Outlook'tan farklı bir uygulamadır. İki uygulama ortak bir kod tabanı paylaşmıyor, ancak ortak bir mimari felsefe paylaşıyorlar. Benzer adlar, pek çok insanın Outlook Express'in Microsoft Outlook'un çizilmemiş bir sürümü olduğu yanlış sonuca götürür. Outlook Express, kişi bilgilerini depolamak için Windows Adres Defteri'ni kullanır ve sıkıca bütünleşir. Windows XP'de ayrıca Windows Messenger ile de bütünleşir.

Sürüm 1.0, Internet Explorer 3 sürümü sonrasında 1996'da "Microsoft Internet Mail and News" olarak piyasaya çıktı. Bu eklenti, Windows 95'te paketlenmiş Microsoft Exchange Server 4.0 için Internet Mail profilinden önce gelir. Sürüm 2.0, 1996 yılı sonunda serbest bırakıldı. Internet Mail and News, HTML e-postasından yoksun yalnızca düz metin ve zengin metin (Rich Text Format) e-postalarını işleme koydu. 1997'de uygulama değiştirildi ve Outlook Express olarak yeniden adlandırıldı ve Internet Explorer 4 ile birlikte gönderildi. Outlook Express, msimn.exe için yürütülebilir dosya Internet Mail and News döneminden kalma bir uygulamadır. Outlook Express 4, Internet Explorer gibi Mac System 7, OS 8 ve OS 9'da da çalışabilir. Internet Explorer 5, Web Arşiv dosyalarını kaydetmek için Outlook Express 5 gerektirir (bkz. MHTML) Outlook Express 6, Outlook markasıyla yazılımın son sürümüdür. Outlook Express 5'e benzer bir düzen içeriyor. Windows XP'ye dahil edildi.
Outlook Express 7'nin Beta ekran görüntüleri, Windows Vista'nın ilk yapılarında görüldü ve rehberlerin ve diğer verilerin yönetimi ve saklanması için WinFS'e dayandı. Ekim 2005'te Microsoft, Vista'nın yalnızca Outlook Express kaynak kodunun büyük bölümlerine dayanan Windows Mail adlı yeni bir uygulama içerdiğini açıkladı. Kasım 2007'de Microsoft, Windows XP'de Outlook Express için indirilebilir bir alternatif olarak Windows Mail ve Outlook Express'in kaynak kodunu temel alan bir posta istemcisi olan Windows Live Mail'i (orijinal Windows Live Mail Desktop) yayınladı.
Outlook Express, macOS'ta çalıştırılamaz. MacOS'un ilk sürümünde, Mac OS X Cheetah (Mac OS X 10.0) adı verilen dahili bir posta uygulaması piyasaya çıktı. Macintosh için Microsoft Office'in bir parçası olarak satılan Microsoft Entourage (2008 sürümüne kadar) ve sonra Microsoft Outlook (Office 2011 ve sonrasında), Outlook Express için dolaylı ücretli bir yedek olarak kabul edilebilir.

E-posta standartları
Veritabanı bozulmaları
Güvenlik konuları
Microsoft Office 2007 ile olan uyumsuzluk

Microsoft yazılımları listesi

POP3 (Post Office Protocol 3 - Postane Protokolü 3), OSI referans modelinin uygulama katmanında çalışan bir E-posta iletişim protokolüdür. Bu protokol yerel E-posta alıcıları tarafından uzak sunucudan E-postaları indirmek için kullanılır ve bu işlem TCP 110 numaralı port üzerinden gerçekleştirilir. POP ve IMAP (Internet Message Access Protocol - İnternet İleti Erişim Protokolü) günümüzde en çok kullanılan iki e-posta protokolüdür. Tüm güncel e-posta alıcıları ve sunucuları iki protokolü de destekler. POP birkaç versiyon olarak geliştirilmiştir ve şu anda standart olarak kullanılanı 3. versiyonudur. Bu yüzden POP3 adı kullanılır.
E-posta gönderilirken SMTP protokolü kullanılır. Söz konusu e-posta, e-posta sunucuları arasında aktarılırken de SMTP kullanılır. Ta ki alıcı e-postayı okumak istediğinde bilgisayarına indirmek için arka planda POP3 kullanılır. Yani, POP3 yalnızca e-postayı almak için ve son kullanıcılar tarafından kullanılır.

POP, posta kutularına erişimde basit indirme ve silme gereksinimlerini karşılar. Birçok POP alıcısının, postaları indirdikten sonra bu postaları sunucuda bırakma seçeneği olmasına rağmen genelde POP kullanan e-posta alıcıları şu işlemleri gerçekleştirir: sunucuya bağlanır, tüm mesajları alır, bu mesajları kullanıcının bilgisayarında yeni mesaj olarak saklar ve sunucudan siler ardından da bağlantıyı keser. Diğer protokoller, özellikle IMAP, daha fazla ve karmaşık işlemleri gerçekleştirebilir. Birçok e-posta alıcısı POP'u desteklediği gibi mesajları almak için IMAP'i de destekler.
Bir POP3 sunucusu TCP 110 numaralı portu dinler ve kullanır. POP3 için şifreli iletişimlerde protokol bağlantısı kabul edildikten sonra, eğer destekleniyorsa STLS komutu veya POP3S kullanılır. Bu durumda sunucuya TLS (Transport Layer Security - Taşıma Katmanı Güvenliği) veya SSL (Secure Sockets Layer - Güvenli Soket Katmanı) kullanılarak TCP'nin 995. portu üzerinden bağlanılır (ör: Google Gmail).

POP (POP1) RFC 918, POP2 ise RFC 937 olarak tanımlanmıştır. POP3'ün ilk tanımlaması ise RFC 1081'de yapılmıştır. Şu anki geçerli tanımlama ise RFC 1939'dur. Eklenti mekanizmaları ile güncelleştirmeleri RFC 2449 tarafından ve giriş işlemleri (kullanıcı adı - parola) doğrulama mekanizması da RFC 1734 tarafından tanımlanmıştır.
POP2 varsayılan olarak 109 numaralı portu kullanır.
Orijinal POP3 tanımlaması sadece şifrelenmemiş Kullanıcı/Parola oturum açma mekanizmasını veya Berkeley .rhosts erişim kontrolünü kullanır. POP3 şimdiki haliyle birkaç doğrulama metodunu destekler. Bu metotlar ile çeşitli seviyelerde koruma sağlanarak bir kullanıcının postalarına yasadışı erişim engellenir. POP3 alıcıları AUTH eklentisiyle SASL doğrulama metodunu destekler.
POP4 için bazı adımlar atılmış olsa da 2003'ten beri herhangi bir gelişme gözlemlenmemiştir.
IMAP ile karşılaştırma
Postaları sunucuda bırakan alıcılar genellikle mesajın, eşsiz tanımlayıcı tarafından tespit edilen, geçerli mesaj numarası eşleştirmesini almak için UIDL komutunu kullanır. Eşsiz tanımlayıcı, isteğe bağlıdır ve eğer posta kutusu özdeş mesajlar içeriyorsa tekrarlanabilir. Bunun aksine IMAP 32-bit eşsiz tanımlayıcı (UID) kullanır ve bunlar mesajın alınış sırasına göre artan bir şekilde (ardışık olmasına gerek yoktur) mesajlara atanır. Yeni mesaj alındığında bir IMAP alıcısı, bir önceki seferde alınan mesajların en yüksek UID'sinden daha büyük olan yeni UID'ler için istekte bulunur. Halbuki bir POP alıcısı tüm UIDL haritasını almalıdır, bu da büyük posta kutuları için gerçekten önemli bir işlem yoğunluğu oluşturur.
Posta eklentileri ve ASCII olmayan metin postaları için standart olarak MIME kullanılır. Buna rağmen ne POP3 ne de SMTP, MIME formatlı e-postaya gerek duymaz. Aslında tüm e-postalar MIME formatlı gelirler, bu yüzden POP alıcıları MIME tipini anlamalı ve kullanmalıdırlar.

Kullanım Kolaylığı: E-posta istemcisi tarafından desteklenir. Kullanımı kolaydır.
Ofline Kullanımı: Kullanıcı çevrimdışıyken e-postalara bağlanabilir. İnternet bağlantısı olmayan cihazlar için idealdir. Kullanıcılara e-postalarına her zaman ve her yerde erişim imkanı sağlar.
Sunucu Alan Tasarrufu: Pop3 ile indirilen e-postaları sunucudan siler ve yer açar.
Güvenlik: Kullanıcının sunucu üzerinde depolanan e-postalara güvenli bir şekilde erişim izni verir. Bu yüzden yetkisiz kişilerin erişmesi zordur.
Kaynak: Sınırlı kaynaklara sahip cihazlar için idealdir.

Senkronizasyon Sorunları: E-postaların sadece bir cihaza indirilebir .Birden fazla cihaza indirilmesi yasak ve e-postaların her cihazda eşit güncel  görünmesini sağlamak zordur
Güvenlik Zayıflığı: Sunucudan silinen e-postaların sadece bir kopyasını depolar. Veri kaybı riskiyle karşı karşıya kalmamıza neden olabilir.
Sınırlı Özellikler: Daha fazla özellik ve işlevsellik isteyen kullanıcılar için verimsiz kalabilir.

POP3 istemcileri, e-posta mesajlarınızı almanız ve yönetmeniz için tasarlanmış programlardır.

Microsoft Outlook: Microsoft'un ofis paketi içinde yer alan bir e-posta istemcisidir. Microsoft Outlook, esnek ve güçlü bir araçtır.
Mozilla Thunderbird: Mozilla Vakfı tarafından geliştirilen açık kaynak kodlu bir e-posta istemcisidir. Thunderbird, kullanıcı dostu bir arayüze sahiptir.
Apple Mail: macOS işletim sisteminde varsayılan olarak yer alan bir e-posta istemcisidir. Apple Mail, birçok özellikle birlikte gelir, örneğin güçlü arama özelliği, mesajları işaretleme, çöp e-posta filtresi ve çoklu hesap desteği gibi.
Pegasus Mail: Windows işletim sistemleri için popüler bir e-posta istemcisidir

1- İlk olarak Gmail hesabınızdaki Ayarlar kısmında POP'u etkinleştirmeniz ve 'Ayarları Kaydet' e tıklamanız gerekli.
2- POP3 istemcisi olarak Mozilla Thunderbird, Opera, Eudora, KMail kullanabilirsiniz.
3- Girilmesi gereken değerler (bazı değerler otomatik tanımlanmış olabilir):

E-posta adresi veya kullanıcı adı: gmail e-posta adresiniz (@gmail.com dahil olacak şekilde, ör: example@gmail.com)
Sunucu tipi: POP
Sunucu adı/adresi: pop.gmail.com
Bağlantı noktası/port: 995 (gelen posta için)
Güvenli bağlantı kullan: SSL (gelen posta için
Giden posta sunucusu: smtp.gmail.com
Bağlantı noktası/port: 587 (giden posta için)
Güvenli bağlantı: TLS-kullanılabilirse (giden posta için)
Outlook programı üzerinden POP3 kurulumu:

İlk olarak Outlook açılmalıdır.
Uygulama ilk kez kullanılıyor ise ekrana gelen bildirimden İleri seçeneği seçilir ve bir e-posta hesabı var ise Hayır seçeneği seçilerek ilerlenmelidir.
Mevcut bir Outlook kurulumu var ise farklı hesap eklenir. Bunun için Dosya => Hesap ayarları => Yeni adımları takip edilir.
Elle kurulum ek sunucu türleri arasından seçim yapılır. Sonrasında ileri butonuna tıklanır.
İnternet e-posta seçeneği seçilir ve ileri butonuna tıklanır.
Burada karşılaşılan ekranda hesap türü POP3 olarak seçilir.
Sonrasında diğer ayarları gidilip giden sunucu ve gelişmiş bölümündeki ayarlar düzenlenir.
Buradaki ayarlarda Gelen Sunucusu Portu (POP3) 110 olmalıdır.
Aynı zamanda Giden Sunucusu Portu (SMTP) 587 olmalıdır.
Tamam butonuna tıklanarak kurulum bitirilir.

S: Sunucu
C: İstemci
C: telnet mail.example.com 110
S: +OK POP3 server ready
C: USER kullanici_adi (Kullanıcı kimliği doğrulama)
S: +OK
C: PASS sifre
S: +OK
C: STAT (Posta kutusu bilgilerini alma)
S: +OK 3 1024(posta kutusunda 3 adet e-posta ve toplamda 1024 byte veri olduğunu göstermektedir.)
C: RETR 1 (E-posta numarasını seçme)
S: +OK 1024 octets
S: <e-posta verileri>
S: . (1 numaralı e-postanın alınacağı belirtilmektedir. <e-posta verileri> alanı, seçilen e-postanın içeriğini içerir.)
C: DELE 1 (E-postayı silme)
S: +OK message deleted (1 numaralı e-posta silineceğini belirtmektedir.)
C: QUIT(Oturumun kapatılması)
S: +OK POP3 server signing off (POP3 oturumunun sonlandırıldığı belirtilmektedir.)

Bilgiler, gelen posta ve giden posta bilgileri olarak iki farklı şekilde yer alır.
Gelen e-posta (incoming mail)

Giden e-posta (outgoing mail)

POP3 ve IMAP, gelen e-postalarınızı bilgisayarınıza ya da diğer cihazlarınıza indirmenizi sağlayan iletişim protokolleridir. Fakat bu iki yapının da fonksiyonel olarak birbirinden farkları var.
Postaları sunucuda bırakan alıcılar genellikle mesajın, eşsiz tanımlayıcı tarafından tespit edilen, geçerli mesaj numarası eşleştirmesini almak için UIDL komutunu kullanır. Eşsiz tanımlayıcı, isteğe bağlıdır ve eğer posta kutusu özdeş mesajlar içeriyorsa tekrarlanabilir. Bunun aksine IMAP 32-bit eşsiz tanımlayıcı (UID) kullanır ve bunlar mesajın alınış sırasına göre artan bir şekilde (ardışık olmasına gerek yoktur) mesajlara atanır. Yeni mesaj alındığında bir IMAP alıcısı, bir önceki seferde alınan mesajların en yüksek UID'sinden daha büyük olan yeni UID'ler için istekte bulunur. Halbuki bir POP alıcısı tüm UIDL haritasını almalıdır, bu da büyük posta kutuları için gerçekten önemli bir işlem yoğunluğu oluşturur.
Posta eklentileri ve ASCII olmayan metin postaları için standart olarak MIME kullanılır. Buna rağmen ne POP3 ne de SMTP, MIME formatlı e-postaya gerek duymaz. Aslında tüm e-postalar MIME formatlı gelirler, bu yüzden POP alıcıları MIME tipini anlamalı ve kullanmalıdırlar.

POP3 protokolünün güvenilirliği konusunda, kullanıcının e-posta mesajlarını sunucudan indirdiği sırada güvenliğin sağlanması önemlidir. Bu nedenle, POP3 protokolü, güvenli olmayan bir protokol olarak kabul edilir. POP3, kullanıcı adı ve parola dahil olmak üzere kullanıcının kimlik bilgilerini şifrelemeden sunucuya gönderir. Bu, bir saldırganın kullanıcının kimlik bilgilerini ele geçirmesine olanak tanır.
POP3 kullanıcılarının güvenliğini artırmak için, POP3 protokolünün SSL (Secure Sockets Layer) veya TLS (Transport Layer Security) gibi güvenli bir protokolle kullanılması gereklidir. SSL veya TLS, POP3 sunucusu ve kullanıcının bilgisayarı arasında şifreli bir bağlantı kurarak kullanıcının kimlik bilgilerinin güvenliğini sağlar. Bu, POP3 kullanıcılarının e-postalarının güvenli bir şekilde indirilmesini sağlar.
POP3 protokolünün güvenilirliği, POP3 sunucusu tarafından da etkilenir. POP3 sunucuları, kullanıcının e-posta mesajlarını depoladığı ve kullanıcının e

Pale Moon, özelleştirilebilirliğe vurgu yapan açık kaynaklı bir web tarayıcısıdır; sloganı "Sizin Tarayıcınız, Sizin Yolunuz" dur. Microsoft Windows ve Linux için resmi yayınlar  ve çeşitli platformlar için gönüllü olarak derlenmiş paketler bulunmaktadır.
Pale Moon, Firefox temelinden önemli sapmalar bulunduran bir çataldır. Firefox'tan ana farkları, kullanıcı arabirimi, XUL eklenti desteği ve tek işlem modunda çalışmasıdır. Pale Moon, Firefox'un 4–28 sürümlerinde bulundurduğu son derece özelleştirilebilir kullanıcı arayüzünü koruyor. Ayrıca, Flash Player gibi NPAPI eklentileri dahil olmak üzere  artık Firefox tarafından desteklenmeyen bazı eklenti türlerini desteklemeye devam etmektedir.

Pale Moon, Firefox'tan çeşitli şekillerde ayrıldı:

Pale Moon her zaman tek işlem modunda çalışır, oysa Firefox çok işlemli bir program haline geldi.
Pale Moon, Gecko tarayıcı motorunu Goanna çatalıyla değiştirdi.
Pale Moon, Australis öncesi Firefox kullanıcı arayüzünü kullanıyor.
Pale Moon artık tümü Firefox'ta desteklenmeyen XUL, XPCOM ve NPAPI eklentileri için eklenti desteğini sürdürüyor.
Pale Moon'a özel düzinelerce tema ve eklentileri destekler. Bahsi geçen temalar, Firefox'ta desteği kaldırılan, yalnızca birkaç öğeyi etkilemek yerine tarayıcının tüm kullanıcı arayüzüne uygulanan temalar olan "Tam Temalar"ı da içerir.
Pale Moon, Start.me ile işbirliği içinde oluşturulmuş, özelleştirilebilir bir başlangıç sayfasını varsayılan olarak kullanır.
Pale Moon, Google veya Yahoo! yerine varsayılan arama motoru olarak DuckDuckGo'yu kullanır.
Pale Moon, coğrafi konum servisleri için Google'ın servisleri yerine IP-API hizmetini kullanır 

Sürüm 26.5, Windows XP'yi destekleyen son resmi sürümdü. Sürüm 27.9.4, Windows Vista'yı destekleyen son resmi sürüm olmasının yanı sıra Mac OS X 10.6 Snow Leopard'ı resmi olmayan derlemelerle destekleyen son sürümdü.
Pale Moon'un resmi XP desteğinin sona ermesinden sonra, tarayıcının bu amaca hizmet edecek iki çatalı oluşturuldu. Bahsedilen her iki çatal da en son yayınlanmış Pale Moon kodunun XP için yeniden derlenmiş halidir; Roytam1 tarafından çatallandırılan New Moon ve Feodor2 tarafından çatallandırılan Mypal. 
Snow Leopard için yayınlanan son sürümü ise Arctic Fox web tarayıcısının temelidir.
Resmi sürümler, SSE2 komut seti olmayan eski işlemcileri desteklemez. Ancak, bazı eski işlemcileri destekleyen, Linux için gönüllü olarak derlenmiş, indirilebilir bir paket mevcuttur.

Pale Moon'un kaynak kodu, tarayıcının markasıyla ilgili bölümleri haricinde Mozilla Public License 2.0 altında yayınlandı. Programın kullanıcılara ulaştığı kaliteden emin olmak için, resmi markalı Pale Moon dosyalarının yeniden dağıtımına yalnızca belirli koşullar altında izin verilir. İsim ve logo, proje kurucusu tarafından tescillidir ve önceden izni alınmadan kullanılamaz.

M.C. Straver, projenin kurucusu ve baş geliştiricisidir. Straver'ın 2009'da yayınladığı ilk resmi Pale Moon sürümü, farklı derleyici ayarlarıyla Firefox 3.5.2'nin yeniden oluşturulmuş haliydi. Bir noktadan sonra, projenin kapsamı büyüdü ve sürüm 24, Firefox 24 ESR'nin gerçek bir çatalı haline geldi. Sürüm 25'ten başlayarak, Pale Moon tamamen bağımsız bir sürüm numaralandırma şeması kullanmaya başladı.
Tycho kod adlı "Pale Moon 27", belli internet standartlarını yakalamak için eski kodun yerine yerleştirmek için, Firefox 38 ESR'nin tarayıcı kodlarını tekrar çatallama yoluna gitti. Bu temelden yeniden yazım sonrası, tarayıcı HTTP / 2, DirectX 11, MSE / DASH ve JavaScript ES6 yeteneklerini kazandı. Buna rağmen eklenti desteği konusunda da Jetpack uyumluluğunun hafif azalması dışında neredeyse hiç olumsuz etkilenmedi.

2017'de Pale Moon'un arkasındaki ekip, Birleşik XUL Platformu (UXP) projesine başladı. UXP, güncellenmiş web teknolojisi desteği ve istenilen amaçlarda kullanılabilecek XUL tabanlı bir uygulama oluşturmak için önemli modifikasyonlara sahip, Firefox 52 ESR'da bulunan Mozilla kodundan çatallandırılmış ve hala aktif olarak sürdürülen bir program platformudur.  Straver, bu platformu göstermek, geliştirmek ve iyileştirmek için yeni bir tarayıcı olan Basilisk'i yarattı.
Ağustos 2018'de piyasaya sürülen Pale Moon 28, UXP üzerine inşa edilen ilk versiyondu, bu nedenle web standartları ve video için daha da gelişmiş bir destek sağlıyordu.

Android için Pale Moon, artık sürdürülmeyen eski bir geliştirme projesiydi. Straver, ilk olarak 2014'te yayınlanan betanın ertesi yıl, topluluğun katılımı olmadığı için büyük olasılıkla terk edileceğini duyurdu. Yayınlanan son sürüm 25.9.6 idi.

MacOS için resmi olmayan yapılar vardı.
10 Mart 2021'de, Mac platformundaki geliştirici topluluğunun tutarlı bir şekilde destekleyememesi nedeniyle tüm Apple Macintosh desteği bitirildi.

StatCounter'a göre dünya çapında, Mart 2019 ve 2020 arasında sabit bir 0.02%'lik bir pazar payına sahipti 

10 Temmuz 2019'da, Pale Moon tarayıcısının geçmiş sürümlerini bulunduran arşiv sunucusunda bir veri ihlalinin meydana geldiği ve yürütülebilir dosyalara kötü amaçlı yazılım eklendiği bildirildi. Bu ihlal, duyurudan hemen önceki gün keşfedilmişti. İhlalin ilk ne zaman gerçekleştiği bilinmiyor. İlk başta, dosyaların zaman damgalarına göre, bu ihlalin gerçekleşmesinin 27 Aralık 2017 gibi çok erken bir tarihte bile olabileceği tahmin ediliyordu, ancak kullanıcılardan biraz daha geri bildirim alındıktan sonra, bu tarih tahmini, Nisan ve Haziran 2019 arasına kadar daraltıldı.

Windows Mail, Microsoft tarafından geliştirilen ve Windows Vista, Windows 7, Windows 8, Windows 8.1, Windows 10 işletim sistemlerine dahil olan bir e-posta ve haber grubu istemcisidir. Windows XP'deki Outlook Express yazılımının yerini almıştır. Windows Mail, Microsoft tarafından, 10 Ekim 2005 tarihinde Outlook Express'e halef olarak, topluluk web sitesi aracılığıyla Channel 9 (Microsoft) tarafından ilan edildi. Fakat Windows Mail, Hotmail gibi HTTP üzerinden çalışan e-posta istemcilerini desteklememektedir. Bu yüzden Windows Mail, diğer e-posta istemcileri için kullanılabilir. Mail'in ana özelliği e-posta gönderip almasıdır. Ayrıca Windows Mail, Microsoft tarafından her ayın ikinci Salı günü, önemsiz e-posta filtresi güncelleştirmesi ile güncellenmektedir. Bu güncelleştirme, gelen ve giden önemsiz e-postaları denetler. Programın özelliklerinden biri de topluluk ve gruplarla iletişim kurabilmektir. Yani bu topluluklar ve gruplar, eğer HTTP tabanlı değilse Windows Mail kullanılarak iletişim sağlanabilir. Windows Mail, Windows Buluşma Alanı (Windows Meeting Space) ve Windows Contacts programlarıyla da uyumludur.

Windows Mail, uygulamanın kullanıcı arabiriminde oldukça az değişiklik yaptı, ancak selefi Outlook Express ile karşılaştırıldığında önemli mimari değişiklikleri getirdi ve temelde farklı bir uygulamadır. Farklı sürümler ortak bir kod tabanı paylaşmaz, ancak benzer işlevleri paylaşırlar. Outlook, Outlook.com ve Outlook Express'te olduğu gibi, Mail de aramak için Control + F'i değil, Control + E'yi kullanır. Windows'un 9x serisi ve Windows NT sürümlerinde kullanılabilen Outlook Express'in aksine Windows Mail, Windows Vista'dan önceki işletim sistemleri için kullanılamaz ve aynı zamanda Internet Explorer web tarayıcısı ile sıkı bir şekilde entegre değildir. Ancak Windows Takvim ile entegre edilmiştir. Windows Live Mail, Windows Mail'e bir alternatif olarak 2007'de tanıtıldı. Windows Live Mail ayrıca, Windows XP'de Outlook Express'in devamı niteliğindedir. Windows Mail'in aksine, Live Mail Windows Essentials paketinin bir parçası olarak paketlendi ve Windows'un herhangi bir sürümünde önceden yüklü değildi. Live Mail, dahili bir posta istemcisi olmayan Windows 7 için tasarlanmıştır ve Windows XP veya üstünü çalıştıran sistemlerle de uyumludur.
Outlook.com Haziran 2016'da Windows Live Mail'i desteklemeyi durdurduktan sonra Microsoft, Mail'i bir alternatif olarak konumlandırdı. Live Mail'in aksine, Mail'in Windows 8 ve 10 sürümleri Microsoft'un Exchange ActiveSync protokolünü destekler.
Ayrıca, Windows Mail 2010 yılından bu yana Windows Phone mobil işletim sistemli akıllı telefon ve tablet bilgisayarlarda Microsoft Account hesabı açma ve tüm mobil hizmetlerin kullanılması için kullanılır.
Windows Mail, diğer Microsoft ürünlerinin aksine aramayı açmak için CTRL+E kullanır. Diğer bütün Microsoft ürünleri CTRL+F kullanır.

Windows Mail'in kökenleri, daha sonra "Longhorn" kod adıyla bilinen, Windows Vista'nın ilk yapılarında yer alan ve Outlook Express 7'nin yayın öncesi bir sürümüne kadar izlenebilir. Outlook Express'in bu sürümü, uygulamanın arabiriminde çeşitli değişiklikler getirdi ve rehberlerin ve diğer verilerin yönetimi ve depolanması için WinFS'ye dayanır. Outlook Express 7, POP3 ve IMAP tabanlı e-posta sunucularının desteğini korurken Windows Vista ile birlikte gelen Windows Mail sürümünde kalacak bir değişiklik olan HTTP desteğini düşürdü.

Windows Mail, sunucuların etki alanı adı IPv6'ya giderse IPv6 kullanır.
Posta iletileri artık tek bir veritabanı dosyası yerine tek tek dosyalarda saklanır. Genişletilebilir Depolama Altyapısı'na dayalı bir işlem dizini veritabanı, gerçek zamanlı arama yapılmasını sağlar ve depolanan verilerin istikrarını ve güvenilirliğini geliştirir. Yolsuzluk durumunda, indeksler posta dosyalarından yeniden oluşturulabilir.
Hesap kurulum bilgileri artık kayıt defterinde saklanmaz. Bunun yerine postanın kendisinin yanında saklanır ve tüm bir Windows Mail yapılandırmasını ve posta deposunu başka bir makinede tek bir adımda kopyalamanız mümkün olur.
Naive Bayes spam filtreleme, Yığın mesaj filtreleme ve üst düzey etki alanı ve kodlama engelleme gibi özellikler eklendi.
Kötü amaçlı kimlik tespiti yapılmış web sitelerinden kullanıcıları korumak için bir kimlik avı (Yemleme) filtresi de dahil edilmiştir.
Windows Mail, WebDAV'a sahip değildir, bu da WebDAV aracılığıyla web tabanlı e-posta hizmetlerine erişim imkânı vermez. Outlook Express, Windows Messenger ile entegre olmasına rağmen, Windows Mail'in Windows Messenger gibi artık dahil olmadığı bu tür entegrasyona sahip değildir, ancak Skype ile 1607 veya daha yenisi Windows sürümlerinde entegre olan People uygulaması ile entegre olmaktadır.
Windows Mail, kullanıcıların Programın bir çalışan örneğinde Kimlikleri değiştirmesine veya birden çok kimliği yönetmesine izin vermiyor. Bunun yerine, artık kimlikler Windows kullanıcı hesabına bağlıdır ve ek kullanıcılar veya kimlikler oluşturmak için yeni bir Windows kullanıcı hesabı oluşturulmalıdır
MS Office'in (yüklendiğinde) yazım denetimi sözlüklerini kullanma yeteneği kaldırılmıştır.

Windows Mail arabirimi, Windows Vista'daki arabirimi yansıtacak şekilde değiştirilen araç çubuğu simgeleri ve sağdaki "okuma bölmesi" de dahil olmak üzere Outlook 2003'ten dahil edilen bazı arabirim özellikleri gibi Outlook Express'ten yalnızca ufak farklar olsa da daha büyük değişiklikler yapılmıştır:

Microsoft'un haber gruplarına önceden konfigüre edilmiş bir bağlantı olan Microsoft Yardım Grupları eklendi. Tek tek konuları "soru" ya da "cevaplanmış soru" olarak işaretlemek için standart haber grubu işlevselliği üzerine ek işlevler katlanmıştır. Gönderi sayısı da puanlanabilir.
Windows Mail, belgeli bir COM tabanlı API'ya sahiptir. Daha önce, Outlook Express nesne modeli Basit MAPI ileti işlevleri dışında belgelenmemiştir.
Windows Vista Mail yalnızca Amerikan İngilizcesi, Fransızca, Almanca ve İspanyolca dil desteğine sahiptir.

Mail'in metin ağırlı yeni bir sürümü, Microsoft'un Metro felsefesinin bir parçası olarak tam ekran çalıştırılacak veya kopyalanan birçok uygulamadan biri olarak Windows 8'e eklendi. Bu Windows'da, Windows Takvim ve Windows Kişiler uygulamalarının da kaynaklandığı Microsoft Outlook'tan gelen üç uygulamadan biridir. Yapısal olarak, üç uygulama birer uygulamadır ancak her biri kendi kullanıcı arabirimine sahiptir. Bu üç uygulama birer birer kaldırılamaz. Windows 8'deki posta, popüler e-posta hizmetleri Outlook.com, Microsoft Exchange Server, Gmail, AOL ve Yahoo için hazır sunucu yapılandırmaları ile birlikte gelir. Diğer IMAP hesapları yapılandırılabilir, ancak POP'u doğrudan (Postane Protokolü) desteklemez. Bu uygulama Windows masaüstünde çalışmıyorsa da, çoklu pencere desteğine sahiptir. Windows 8 için tanıtılan birçok Microsoft uygulaması gibi, birçok özellik Charms Bar'da veya sağ tıklama ile tetiklenen ekranın altındaki bir menüde gizlidir. Bir Microsoft Account hesabına sahip bir kullanıcı Windows 8 Mail'le bir bilgisayara bir e-posta hesabı eklediğinde, hesap otomatik olarak kullanıcının oturum açtığı diğer tüm Windows 8 bilgisayarlarına eklenecektir.

Posta, Outlook.com, Exchange, Gmail, iCloud ve Yahoo için önceden ayarlanmış sunucu yapılandırmalarına sahiptir. AOL ve özel IMAP hesapları eklenebilir ve POP desteği Windows 10 Mail'te geri eklenir. Posta, Takvim ve Kişiler ile entegredir ve bunlara bağlantılar sağlar. Takvim yapısal olarak Posta ile aynı uygulamadır, ancak ikisi birbirinden farklı tamamlayıcı kullanıcı arabirimlerine sahiptir; Kişiler, Posta ve Takvim, Xbox ve Skype gibi çeşitli Windows 10 uygulamalarıyla entegre olan bağımsız bir uygulamadır. Outlook.com'un People yöneticisi ile benzer bir tasarıma sahiptir, ancak daha fazla yapılandırılabilir. Kullanıcılar Windows 10 Mail'i sistem temasını kullanacak şekilde ayarlayabilir veya özel vurgu rengi, arka plan resmi ve açık / koyu tercihi seçebilir. Çoklu pencere desteğine sahiptir ve .eml dosyalarını yeni bir pencerede açabilir. Eml dosyaları Mail'in jumplistinde listelenir. Mail, bir ayarlar paneli, ikinci bölmede e-posta sıralama araçları ve görüntüleme bölmesinde bir Mini Şerit arabirimi kullanır. Mail'in Vista sürümü gibi, bu sürümün önemli denetimleri kolayca görülebilir. Hesaplar gruplanabilir ve yeniden etiketlenebilir ve klasörler uygulama içinden oluşturulabilir. Var olan tüm klasörler Posta'da düzenlenebilir veya silinebilir, ancak varsayılan klasörler olmuyor. Outlook.com takma adlarını ve @ ifadelerini Mail ile kullanmak mümkündür. Windows PC'ler ve Mac'ler için Outlook'un tersine, Mail, kullanıcıların sistem bildirimlerinden gelen iletilere yanıt vermek ve hareketlerini hızlıca kaydırmak için Sil, Set Flag ve Arşiv gibi Hızlı İşlemler ayarlamasına olanak tanır. Posta, bir RSS okuyucu ve varsayılan türü ve yazı tipini özelleştirme becerisi eksik. Microsoft, bu özellikleri ekleme planlarını açıklamadı. Kasım 2016'dan itibaren, Windows "Feedback Hub"unda (Geri Bildirim Merkezi) en çok oy alan geribildirim öğelerinin çoğu Posta ile ilgilidir, zaman içerisinde istenen özelliklerin ve değişikliklerin birçoğu Posta'ya eklenmiştir.

Windows Mail 24 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Apple Mail
Microsoft Mail
Microsoft yazılımları listesi

Bir sosyal ağ hizmeti (aynı zamanda sosyal ağ sitesi veya sosyal medya), sosyal ilişkiler kurmak için kullanılan çevrimiçi bir platformdur. İnsanların kişisel veya kariyer ilgi alanlarını, aktiviteleri, geçmişlerini veya gerçek hayat bağlantılarını paylaşır.
Sosyal ağ hizmetleri, biçim ve özellik sayısı bakımından farklılık gösterir. Masaüstü bilgisayar ve dizüstü bilgisayarlarda, tablet bilgisayarlar ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlarda çalışan bir dizi yeni bilgi ve iletişim aracını bir araya getirebilirler. Dijital fotoğraf, video, blog paylaşım ve çevrimiçi günlük girişleri sunabilirler. Çevrimiçi topluluk hizmetleri bazen geliştiriciler ve kullanıcılar tarafından sosyal ağ hizmetleri olarak kabul edilir. Sosyal ağ siteleri, kullanıcıların fikirlerini, dijital fotoğraflarını ve videolarını, gönderilerini paylaşmalarına, gerçek dünyadaki etkinlikler ve olaylar hakkında başkalarını bilgilendirmelerine olanak tanır.
Sosyal medya platformuna bağlı olarak, üyeler başka herhangi bir üye ile iletişime geçebilir. Diğer durumlarda, üyeler bağlantısı olan herkesle iletişim kurabilir. Sosyal ağ hizmetlerinin başarısı, Facebook'un 2017'de 2,13 milyar aktif aylık kullanıcısı ve günde ortalama 1,4 milyar aktif kullanıcıya sahip olmasıyla toplumdaki hakimiyetinde görülebilir. Kariyer odaklı bir sosyal ağ hizmeti olan LinkedIn, genellikle bir üyenin çevrimiçi olarak iletişime geçmeden önce gerçek hayatta başka bir üyeyi şahsen tanımasını gerektirir. Bazı hizmetler, üyelerin diğer üyelerle iletişim kurmak için önceden var olan bir bağlantıya sahip olmasını gerektirir.

Sosyal ağ web siteleri listesi
Sosyal kimlik
Sosyal yazılım
Sosyal televizyon
Sosyal web
Mobil sosyal ağ
Kişisel ağ
Profesyonel ağ hizmeti
Çevrimiçi gönüllü çalışma
Arkadaşlık ve takip
Sanal topluluk

UUCP, Unix-to-Unix Copy (Unix'ten Unix'e kopyalama)'nın kısaltmasıdır. Bu kavram, genellikle uzaktan komut çalıştırmaya ve bilgisayarlar arasında dosya, e-posta ve ağ haberleri taşınmasına imkân sağlayan bilgisayar programı ve protokoller paketi olarak adlandırılır.
Özellikle, bu paket içerisindeki uucp komutu; dosya kopyalama isteğinde bulunan islemler için kullanıcı arayüzü sağlar.
UUCP ayrıca uux (uzaktan komut çalıştırmak için kullanıcı arayüzü), uucico (dosya aktarımını gerçekleştirecek iletişim programı), uustat (o anki aktivitenin istatistiğini raporlar), uuxqt (uzaktaki makinelerden gönderilen komutları çalıştırır) ve uuname (yerel sistemin UUCP adını raporlar) içerir. Paketin bazı sürümleri uuencode/uudecode (8-bit ikili dosyaları, 7-bit metin formatına veya tam tersine çevirir.) içerir.
UUCP aslında 1970 ve 1980'lerde Unix üzerinde geliştirilmiş ve en çok Unix benzeri platformlar ile alakalı olmasına rağmen, Microsoft'un MS-DOS'u, Digital'in VAX/VMS'i, Commodore'un AmigaOS'u ve klasik MAcOS'un da içinde bulunduğu birçok Unix olmayan işletim sistemi için de UUCP gerçekleştirimleri mevcuttur.

UUCP fiziksel bağlantıların ve bağlantı katmanı protokollerinin birçok farklı tipini kullanabilir, ama sıklıkla çevirmeli bağlantılar kullanılır. İnternet erişimi yaygınlaşmadan önce, bilgisayarlar sadece bir şirket veya organizasyon içinde daha küçük özel ağlarla birbirine bağlanıyorlardı. Ayrıca genellikle modemlerle donatılırlardı böylece çevirmeli bağlantı üzerinden character- mode(yığın) terminallerinden uzakta kullanılabilirlerdi. UUCP, bilgisayarın modemlerini diğer bilgisayarlara bağlanmak, arıza tespiti, bilgisayarlar arasındaki birebir bağlantılar için kullanır. UUCP ağındaki her sistem telefon numarası, login isimleri ve parolaları gibi bilgileriyle birlikte komşu sistemlerinin bir listesini tutar. Bir iş (dosya transferi veya komut yürütümü isteği) bir komşu sistem için sıraya girdiğinde, uucico programı tipik olarak, bu işi gerçekleştirecek sistemi çağırır. Ayrıca uucico programı yanında sıralanmış işleri kontrol için komşularını periyodik olarak yoklar; bu, komşulara çevirmeli bağlantı kapasitesi olmadan katılmaya izin verir. Bugün, UUCP nadiren çevirmeli bağlantı üzerinde kullanılmakta, ama bazen TCP/IP üzerinde kullanılmaktadır.

UUCP orijinal olarak AT&T Bell Laboratuvarlarında Mike Lesk tarafından yazıldı ve UUCP nin ilk versiyonları kimizaman System V UUCP diye adlandırılır.Orijinal UUCP AT&T araştırmacıları Peter Honeyman, David A. Nowitz ve Brian E. Redman tarafında tekrar yazıldı ve tekrar yazılan UUCP; daha sonra gelişen, hataları düzeltilen ve BNU UUCP olarak tekrar paketlenen HoneyDanBer veya HDB olarak adlandırılır. Bu versiyonlardan hiçbiri, doğrudan yeni bir versiyon yazmak için lan Lance Taylor'den esinlenilen kaynak kodla dağıtılmadı.Taylor UUCP GNU lisansıyla çıkarıldı ve en stabil ve hatasız versiyon haline geldi. Taylor UUCP, beklenmeyen kabuk komutlarını uzaktan çalıştıran internet kurtlarının bazılarına izin veren güvenlik açıklarına dikkat çekti. Ayrıca Taylor UUCP bütün ilk versiyonların özelliklerini içine alır, bu uyumluluğun en ileri seviyesiyle diğer versiyonlarla haberleşmeye izin verir ve diğer versiyonlardan benzer yapılandırma dosya formatlarını kullanır.
UUCP Unix olmayan işletim sistemleri içinde gerçekleştirilebilir, en dikkate değer MS-DOS sistemleri. UUSLAVE/GNUCICO, UUPC ve FSUUCP gibi paketler önceki internet erişimini kişisel bilgisayarlara getirdi, ağı üniversite sistemlerinin ötesine genişletti. FSUUCP, UUCP ağına bağlana bilmek, e-mail alıp vermek ve Usenet trafiği için Galacticomm'un Major BBS ve Mustang
Software'in WildCat! BBS gibi birçok BBS paketleri için temel şekillendirdi.Örnek olarak UFGATE(John Galvin, Garry Paxinos, Tim Pozar) Fidonet ve UUCP protokollerini çalıştıran 
ağlar arasında bir ağ geçidi içeren bir pakettir.
FSUUCP, UUCP imlementasyonları tarafından standart 'g'protokolü üzerine en anlamlı yenilik, Taylor'ın geliştirilmiş 'i' protokolünün sadece diğer gerçekleştirimi olduğu için dikkate değerdi.

Uucp ve uuxqt olanakları uygun bir mail kullanıcı arayüzü ve aracı programlarla makineler arasında e-mail göndermek için kullanılabilirlerdi. Basit bir uucp mail adresi bitişikteki makine ismiyle ve kullanıcı ismiyle devam eden bir ünlem işaretiyle oluşturulur. Örneğin barbox!user, bitişikteki makine barbox'un user isimli kullanıcısı olarak adlandırılır.
Ayrıca mail ivedi düğümlerin herhangi bir numarasını çevirerek hedefe varmadan önce ağa da yönlendirilebilir.Öncelikle tam adres ünlem işaretleriyle bölünmüş ivedi sunucu ismiyle birlikte tanımlanmış olmalıdır. Örneğin makine barbox yerel makineye bağlanmadığında, ama yerel makineyle iletişimdeki foovax makinesinin barboxa bağlı olduğu bilindiğinde, maili göndermek için
uygun adres foovax!barbox!user olacaktır.
barbox!user kullanıcısının UUCP mail adresi ....!bigsite!foovax!barbox!user gibi bir formda olabilir.birçok kullanıcı mail göndericiden daha iyi ve belki daha hızlı bağlantı servis sunan çeşitli geniş meşhur sitelerden çoklu yönlendirmeler isteyebilir.

Bu şekildeki email adresleri bang path olarak bilinir. Ondan sekize makinelerin bang pathleri 1981'de sıra dışı değildi ve gece yarısı çevirmeli UUCP linkleri hafta uzunluğunda aktarım süresine neden oluyordu.Bang pathler genellikle hem iletişim zamanı hem güvenilirlik dikkate alınarak seçilir, mesajların sık sık kaybolması gibi. Bazı sunucular “daha hızlı” yönlendiricilerle mail göndermeyi, yolları “tekrar yazma”yı deneyene kadar giderdi.
.uucp ile biten “pseudo domain” bazen UUCP ağı tarafından erişilebilir bir hostname olarak tasarlamak için kullanılırdı, bu hiçbir zaman bir en yüksek seviye domain gibi internet rootunda resmi olmadı. Bu anlam uyandırmadı, çünkü DNS sistemi sadece TCP/IP tarafından direkt ulaşılabilen sunucular için uygundur.

UUCP'ye bağlanan bilgisayar ağlarının bütününe UUCPNET denildi. Bu ağ, binlerce özel şirketin, üniversitelerin ve bunun gibi kuruluşların sahip olduğu sistemler arasındaki karşılıklı işbirliği ruhu içinde geliştirmek için formal değildi. Genelde,-özellikle özel şirketlerde-,UUCP linkleri şirketlerin yönetimlerinin resmi onayı olmadan kurulmuştur. UUCP Mapping projesi bir gönüllülük projesidir ki açık mail yönlendiricileri ve kontrollü isim uzayı sunan makineler arasındaki bağlantıların bir haritasını oluşturmak için, başarılı bir çabadır. Her sistem yöneticisi beraberinde her bağlantı için bir öncelik sırası ile bağlanacakları sistemlerin bir listesini bir mail yoluyla onaylar.Bu onaylanan map içerikleri ağda tanımlanan bütün bağlantı dosyalarını tek bir kümede birleştiren bir otomatik program tarafından işlenilirdi.Daha sonra bu dosyalar, bu amaca adanan bir haber grubunda aylık olarak yayınlanırdı. UUCP map dosyaları daha sonra mail için bir makineden diğerine en iyi yönlendirme yolunu hesaplamak için ve bu yolu otomatik olarak belirlemek için "pathalias" gibi yazılımlar tarafından kullanılırdı.Ayrıca UUCP mapleri siteler için iletişim bilgilerini listelerdi ve böylece UUCPNETe katılmak için araştıran sitelere muhtemel komşularını bulmak için kolay bir yol verir.

Videotelefon (video çağrı, video sohbet, video konuşma olarak da bilinir), gerçek zamanlı olarak insanlar arasındaki iletişim için farklı konumlardaki kullanıcılar tarafından ses sinyali-video sinyallerinin alınması ve iletilmesi için teknolojilerden oluşmaktadır. Bir videofon, gerçek zaman sistemleri olarak insanlar arasında iletişim için eşzamanlı video ve ses özelliklerine sahip bir görüntü aygıtılı bir telefondur. Telekonferans, bu teknolojinin bir video konferansta bireyler için değil, grup veya organizasyonel toplantı için kullanılmasını ima eder. Telebulunuş, yüksek kaliteli bir video sistemi sistemine (hedefin uzaktaki katılımcıların aynı odada bulunduğu yanılsamayı yaratmak olduğu) veya buluşma teknolojisine başvurabilir, videonun ötesine geçerek robotlara gider (oda etrafında hareket etmek veya nesneleri manipüle etmek gibi). Video konferans da "görsel işbirliği" olarak adlandırılmış ve bir grup yazılımdır.
1950'lerden 1990'lara kadar ticari dağıtımının başlangıcında, videotelefonlar, geleneksel POTS tipi telefon hatlarına göre, saniyede birkaç saniye arasında yavaş görüntülü TV sistemleriyle aynı görüntüyü değiştiren "görüntülü telefonlar" da içeriyordu. 1990'ların sonlarında gelişmiş video codec'lerinin, daha güçlü CPU'ların ve yüksek bant genişliğinde Internet Protocol ve Internet telekomünikasyon hizmetlerinin geliştirilmesi görüntülü telefonların dünyanın her yerinde, İnternet'in bulunduğu her yerde kullanıcılar arasında yüksek kalitede düşük maliyetli renk hizmeti sunmalarına olanak sağlamıştır.
Günlük iletişimde sadece ses ve metin iletişimi olarak yaygın olarak kullanılmamasına rağmen, yararlı uygulamalar arasında sağır ve konuşma engelli insanlar için işaret dili iletimi, duyma kaybı, uzaktan eğitim, disfazi, teletıp ve engellilik sorunlarının üstesinden gelmek bulunmaktadır. Aynı zamanda, genellikle kurulmuş olan taraflar arasında, toplantıları ve konferansları kolaylaştırmak için ticari ve kurumsal ortamlarda da kullanılır. Haber medya kuruluşları, telefon ağından daha yüksek kalitede ses sağlamak için Skype gibi masaüstü teknolojilerini kullanmaya başladı ve profesyonel ekipman göndermek veya profesyonel bir stüdyo kullanmaktan çok daha düşük maliyetle video bağlantıları kurmaya başladı. Daha popüler video telefonu teknolojileri, hatta modern dijital paketlenmiş telefon ağı protokollerini ve hatta videotelefon yazılımlarının yaygın olarak akıllı telefonlarda çalışmasına rağmen geleneksel sabit telefon şebekesi yerine Internet'i kullanıyor. Şu ankı akıllı telefonlarda ve uygulamalarda videotelefon artık sade ve ayrılmaz bir özellik olmuştur.

Videotelefon, işlevselliği ile, yani amaçlanan amacına göre ve aynı zamanda iletim yöntemiyle kategorize edilebilir.

Video telefonlar, AT&T tarafından 1927'de ilk testlere dayanan en eski videotelefondu. 1930'ların sonlarında birçok Avrupa hükûmetinin postaneleri, çift kablolu devre telefon iletim teknolojisinden yararlanan, kişiden kişiye iletişim için halka açık görüntülü telefon hizmetleri kurdu. Günümüzde bağımsız video telefonlar ve UMTS video özellikli cep telefonları genellikle kişi bazında kullanılmaktadır.
Video konferans, ilk kullanımlarını 1970'lerin başlarında AT & T'nin Picturephone servisi ile gördü. Şanzımanlar kısa mesafelerde analogdu, ancak daha uzun aramalar için tekrar telefon iletim teknolojisini kullanarak dijital formlara dönüştürüldü. Günümüzün popüler kurumsal video konferans sistemleri, kameraları ve mikrofonları tarafından üretilen çok büyük miktarda veriyi iletme ihtiyacından dolayı neredeyse tamamen dijital ISDN ve IP iletim modlarına geçmiştir. Bu sistemler genellikle konferans modunda kullanılmak üzere tasarlanmıştır, yani her bir konumdaki her katılımcı tarafından görülebilen birçok farklı yerdeki birçok kişi tarafından kullanılır.
Telebulunuş sistemleri, daha yüksek derecede video ve ses kalitesine izin vermek için daha yeni, daha gelişmiş video konferans sistemleri alt kümesidir. Bu tür yüksek uç sistemler genellikle şirket ayarlarında konuşlandırılır.
Mobil işbirliği sistemleri, video, ses ve ekran çizme özelliklerinin güvenli ağlar üzerinden yayın yapan en yeni nesil elektronik cihazların kullanımını birleştirerek, çok partili konferansların gerçek zamanlı olarak konumdan bağımsız şekilde gerçekleştirilmesini sağlayan yeni bir başka gelişmedir.
Bu işlevleri kapsayan daha yeni bir teknoloji, TV kameralarıdır. TV kameraları, insanların PC bağlantısı kullanmadan televizyonlarında Skype gibi görüntülü arama servislerini kullanarak görüntülü “telefon” araması yapabilmelerini sağlar. TV kameraları, görüntüleri başka bir TV kamerasına veya akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlar ve bilgisayarlar gibi diğer uyumlu bilgi işlem cihazlarına gerçek zamanlı olarak besleyen özel olarak tasarlanmış video kameralardır.
Webcamları, kişisel bilgisayarlar aracılığıyla canlı video ve ses akışları sağlayabilen, nispeten düşük maliyetli cihazlardır, hem video görüşmeleri hem de video konferans için birçok yazılım istemcisi ile kullanılabilir. Sistemlerin her biri, video kalitesi, sermaye maliyeti, karmaşıklık derecesi, iletim kapasitesi gereksinimleri ve kullanım maliyeti gibi kendi avantaj ve dezavantajlarına sahiptir.

Webinar ya da diğer adlandırmalarla web tabanlı seminer, webkonferans ve sanal sınıf, teknoloji ve iletişim ağlarının çeşitlenmesiyle kişi ve kurumların birbirleriyle iletişim kurabildiği çalışma ve etkileşim yöntemlerinden biridir. İnternet merkezli seminer, sunum, çalışma alanı veya dersler olarak da tanımlanabilir. Bu sayede iki veya dazla kişi farklı konumlardayken sanal bir toplantı için belirlenen aralıkta buluşabilirler. Uzaktan eğitim süreçlerinde yaygın olarak tercih edilirken ilk ortaya çıktığı zaman aralığı olarak 1950 sonrası verilmekte ve NASA tarafından 1960'lı yıllarda kullanıldığı bilinmektedir. Gelişim sürecinde gerçek zamanlı mesajlaşma (IRC), ICQ ve MSN'nin yaygın hale gelmesi de etkili oldu. Sunduğu faydalar arasında teknoloji sayesinde muhtelif rekabetlerde avantaj elde etme, mesafeleri ortadan kaldırma ve seyahat ücretlerini azaltma, çalışma zaman ve verimliliğini arttırma, anlık toplantılar ile hızlı karar alabilme ve ruberu eğitim imkânı olmayan süreçlerde alternatif olarak görülmesi verilebilir.
Webinar kavramı Web-based Seminer (web tabanlı seminer) kelimelerinden türetilmiştir. Giderek yaygın hale gelen bir öğretim teknolojisidir. İnteraktif bir toplantıya katılabilmek için internete erişime olan bir bilgisayar, buna uygun bir kamera ve mikrofon yeterlidir. Kurum ve bireyler için birçok ticari-ticari olmayan, açık erişim ve çevrimiçi webinar uygulamaları mevcuttur. Bunlara Adobe Connect, Apache OpenMeetings, Microsoft Teams, Zoom veya YouTube canlı yayın özelliği örnek verilebilir.
COVID-19 pandemisi sonrasında oldukça yaygın hâle geldi.

Eskiden "Windows Live Mail" olarak adlandırılan web tabanlı e-posta hizmeti için Windows Live Hotmail'e bakınız.
Windows Live ürünleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için Windows Live'a bakınız.

Windows Live Mail, eski adıyla Windows Live Mail Desktop, Microsoft'un Windows Live program grubunun parçası olan ve 6 Kasım 2007'de yayımlanan bir E-Posta programıdır. Windows XP'deki Outlook Express'in ve Windows Vista'daki Windows Mail'in halefi olarak üretilmiştir. Windows Mail'e olan artısı, Windows Live Hotmail ile uyumlu olmasıdır. Uygulama Windows Essentials paketi aracılığıyla indirilebilir. Resmen Windows 7, Windows Server 2008 R2 ve Windows 8 üzerinde çalışan destekler ve aynı zamanda Windows 10 ile uyumludur.

Windows Live Mail'in ilk sürümü 6 Kasım 2007'de yayımlandı. Windows Live Mail sürüm numaralandırma 12'den başlıyor, çünkü bu uygulama tamamen yeni bir uygulama değil, Windows Mail'in ilerlemesidir. Windows Live Mail, Windows Mail yazan aynı ekip tarafından geliştirilmiştir.
Windows Live Mail, Windows Mail'in tüm özelliklerine sahiptir. Ayrıca aşağıdaki yeni özellikleri de ekliyor:

Hotmail, Gmail ve Yahoo! Mail Plus da dahil olmak üzere web tabanlı e-posta hesapları için destek.
Diğer Windows Live "Wave 2" uygulamalarıyla eşleşen farklı bir kullanıcı arayüzü.
Windows Live Kişilerle (Outlook.com) senkronizasyon.
RSS beslemeleri için destek. Dikkat çeken özellikler arasında, bir RSS yayınında görünen bir öğenin yazarına doğrudan e-posta ile cevap vermek ve birden çok yayınları tek bir klasöre toplamak olanağı dahildir. RSS işlevselliği Internet Explorer 7 veya daha yenisini gerektirir.
Çok satırlı mesaj listeleri.
İfadeler e-postalarda ve diğer işlevlerde kullanılabilir.
In-line yazım denetimi.
Emoticonlar e-postalarda ve diğer işlevlerde kullanılabilir.
In-line yazım denetimi.
Farklı POP hesapları için ayrı gelen kutusu klasörleri.
Resimleri, web tabanlı bir servise yükleyen ve URL'yi ve küçük resimlerini postayla gönderen Fotoğraf e-posta özelliği ile e-postalara resim dosyaları gönderme desteği. Ayrıca temel fotoğraf düzeltmeyi gerçekleştirebilir ve resimlere farklı kenar efektleri uygulayabilir.
Windows Live Mail, Windows Vista'daki Windows Mail'in devamı niteliğinde iken, 2007'de piyasaya sürüldüğünde Windows Live Mail ve Windows Mail arasındaki işlevselliğinde birkaç farklılık vardı. Bunlar arasında şunlar bulunur:

HTML e-postasını kaynak göre görüntüleme ve düzenleme özelliği Windows Live Mail'den kaldırıldı
Kenar boşluklarını ayarlama özelliği kaldırıldı.
Windows Live Mail 2011 için Komutlu Kırtasiye, Cloudeight Kırtasiyesinden edinilebilir.
Yerel olarak yüklenmiş yardım belgeleri Windows Live Mail için kullanılamaz
Windows Live Mail'e eklenen farklı klasörlerle (gelen kutusu, önemsiz vb.) Farklı posta kutularını kullanma desteği
Windows Live Hotmail e-posta hesaplarına erişim için tescilli bir protokol olan DeltaSync için destek Windows Live Mail'e eklendi.
Windows Live Mail'e WebDAV HTTP tabanlı protokol desteği (web tabanlı e-posta hesapları) eklendi.
Windows Arama yüklüyse, Windows Live Mail'de tam metin dizini tabanlı arama gerçekleştirebilme

Windows Live Mail'in beta sürümü Eylül 2008'de piyasaya sürüldü. Aynı zamanda piyasaya çıkan diğer Windows Live "Wave 3" beta uygulamaları gibi araç çubuğu düğmelerinde simge bulunmayan yeni bir kullanıcı arabirimi bulunuyor. Ayrıca yeni bir takvimlendirme işlevi de vardır; Takvim etkinlikleri, Windows Live Mail ve Web tabanlı Windows Live Takvim (Outlook.com) arasında otomatik olarak eşitlenir. Windows Live Mail'in "beta yenilendi" sürümü 15 Aralık 2008'de çıktı ve bu sürüm 8 Ocak 2009'da nihai sürüm olarak resmen açıklandı. Bu, Windows XP'yi destekleyen son sürümdü.
Sürüm 2009 hala Outlook Express'in imzalanmış postayla aynı MIME sorununu içeriyor.

İlk beta, 24 Haziran 2010'da kullanıma sunuldu, kullanıcı arayüzünde şeritler ve bir takvim bölmesi var. İkinci beta, yeni açılış ekranı ve diğer küçük güncellemelerle geldi. Windows Live Mail 2011'in son sürümü, 30 Eylül 2010'da ve Windows Live Essentials 2011 paketiyle birlikte piyasaya sürüldü. Windows Vista veya daha yenisini gerektirir; Windows XP artık desteklenmiyor.

7 Ağustos 2012'de Microsoft, Windows Live Mail 2012'yi içeren yeni bir Windows Essentials 2012 sürümü yayımladı. Windows 7, Windows Server 2008 R2, Windows 8, Windows 8.1 veya Windows 10 gerektiriyor. Windows Vista artık desteklenmiyor.

Microsoft, Outlook.com'un DeltaSync protokolüne desteğini bırakarak Windows Live Mail desteğine son vermiş olduğunu açıkladı. Microsoft yerleşik Windows 10 posta kutusunun yerine bunun bir yerini koymuştur. Windows Live Mail'den farklı olarak, yerleşik posta kutusu işletim sistemine bağlıdır ve Windows Store aracılığıyla sık sık güncellenir; ancak bazı güncelleştirmeler yalnızca yapı güncelleştirmeleriyle birlikte yayımlanmıştır. Yerleşik uygulama, Outlook Express ve Windows Vista posta uygulaması gibi çalışır, ancak aynı kod tabanını kullanmaz.
Windows 10, Windows Vista'nın Takvim uygulamasına benzer şekilde işlev gören ve Windows Live Mail'in takvim işlevini değiştiren yerleşik bir Takvim uygulaması da içerir.
Windows Live Mail'in RSS işlevselliği için doğrudan bir Microsoft yedeklemesi yoktur. DeltaSync 30 Haziran 2016'dan itibaren kullanımdan kaldırılmış olmasına rağmen, Microsoft'un Windows Live Mail 2011 ve 2012 sürümü, DeltaSync yerine IMAP'i (veya daha az etkili bir şekilde POP'u) kullanarak Hotmail e-posta hesaplarıyla çalışmaya devam edecektir.
Gmail ve diğer servis sağlayıcılar DeltaSync'i hala desteklemektedir, böylece kullanıcılar Windows Live Mail'i Microsoft dışındaki e-posta hesaplarıyla kullanmaya devam edebilir.
Microsoft, Windows Live Mail 2012'de dahil olmak üzere Windows Essentials 2012'nin 10 Ocak 2017'de desteğin sonuna geleceğini açıkladı.

Windows Live Mail Anasayfası 28 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Windows Mail
Outlook Express
Outlook.com

Windows Mesajlaşma  başlangıçta Microsoft Exchange Client olarak adlandırılırdı, Windows 95 (OSR2 ile başlayan), 98 ve Windows NT 4.0 ile birlikte gelen bir e-posta istemcisidir. Windows 98'de, varsayılan olarak yüklenmedi, ancak kurulum CD'sinde ayrı bir program olarak mevcuttu. Windows 2000, Windows ME, Windows XP ve sonraki sürümleri ile uyumsuzdur.

Microsoft Exchange, Windows 95 sürümüyle birlikte geniş bir kullanım alanı bulmuştur; bu yalnızca Windows 95 ile birlikte gelen tek posta istemcisidir. 1996'da Microsoft Exchange Server'ın yaklaşan sürümü nedeniyle Windows Messaging olarak yeniden adlandırıldı. Windows 98'in sonraki sürümleri boyunca Windows 98'in ilk sürümüne kadar Outlook Express 4.0'ı varsayılan posta istemcisi olarak eklemeye devam etti.
Windows Messaging e-posta istemcisinin haleflerinden iki şubesi vardı:

Windows'un kendisi ile birlikte gelen yazılımlarda, Windows 98'de (Windows 95'te Internet Explorer 4.0 ile birlikte) Outlook Express 4.0'ın ardından ve daha yeni Windows sistemlerinde başarılı olan Outlook Express for Windows 95'tir (ve Internet Explorer 3'le birlikte gelir). Bunlar. Pst dosya türünü kullanmıyordu.
Microsoft Outlook, .pst dosya türünü hala kullanan MS Exchange Client'ın profesyonel kalitede ve daha doğrudan halefi oldu.
Microsoft at Work Fax (AWF) olarak da adlandırılan Microsoft Fax hizmeti, Gönderme ve Alma Faksı yeteneği sağlayan faks bileşenidir; Gönderilen ve alınan fakslar, diğer iletilerle ayni.pst dosyasında saklanır. İlk kez Microsoft tarafından birleştirilmiş ileti girişimi idi. Ayrıca Windows Vista'ya kadar Windows'un sonraki sürümlerinde bulunmayan faks sunucusu gibi davranma özelliği vardır.

Windows 95 için güncelleme

Windows Faks ve Tarama
Outlook Express
Windows Mail
Microsoft Outlook

Spam ya da istenmeyen mesaj, e-posta, telefon, faks gibi elektronik ortamlarda çok sayıda alıcıya aynı anda gönderilen gereksiz veya uygunsuz iletidir. En yaygın spam türleri reklamlar ve ilanlardır. Elektronik posta (e-posta), internetin en eski iletişim araçlarından birisidir. E-posta, fiziksel, alışılagelmiş posta alımı ya da gönderiminin elektronik olanı ve internet üzerinden gerçekleştirilen, düşük maliyetli ve hızlı olanıdır. Güvenlik, kimlik denetimi gibi gereklilikler göz önünde bulundurulmamıştır ve bu yüzden e-posta altyapısı günümüzde internette büyük problemlere yol açmaktadır.

Spam genel olarak, "istenmeyen elektronik iletiler" olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte istenmeyen mesajın tanımı uzun süredir tartışılan bir konudur ve "E-posta ile Pazarlama" endüstrisinin de yaygınlaşması ile beraber ortak bir tanım üzerinde hukukçular, pazarlamacılar, Internet servis sağlayıcıları ve kullanıcılar olarak uzlaşmak hayli zor görünmekte bu yüzden hukuki yaptırımları beraberinde getirmek üzere düzenlenmesine çalışılan kanunlar gecikmekte ya da işlevselliğini yitirmiş şekilde çıkmaktadırlar.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Federal Trade Commission'in (FTC) ticari elektronik posta tanımının çerçevesinin belirlenmesi konusundaki son çalışmasının sonuçlarını 2004 yılında duyurmuştur. Fakat bu da son kullanıcıyı değil, e-posta ile yasal yollardan ürün tanıtımı yapmayı hedefleyen şirketlerin çıkarına bir çalışmadır.

İstenmeyen ileti internet için çok yeni bir problem değildir. İlk spam girişimi, 1 Mayıs 1978 tarihinde DEC'in ABD'nin batı kıyısındaki tüm ARPANet adreslerine yaptığı ürün tanıtımı olarak kabul edilmektedir.

DIGITAL WILL BE GIVING A PRODUCT PRESENTATION OF THE NEWEST MEMBERS OF THE 
DECSYSTEM-20 FAMILY; THE DECSYSTEM-2020, 2020T, 2060, AND 2060T. THE 
DECSYSTEM-20 FAMILY OF COMPUTERS HAS EVOLVED FROM THE TENEX OPERATING SYSTEM 
AND THE DECSYSTEM-10 <PDP-10> COMPUTER ARCHITECTURE. BOTH THE DECSYSTEM-2060T 
AND 2020T OFFER FULL ARPANET SUPPORT UNDER THE TOPS-20 OPERATING SYSTEM.
THE DECSYSTEM-2060 IS AN UPWARD EXTENSION OF THE CURRENT DECSYSTEM 2040 AND 
2050 FAMILY. THE DECSYSTEM-2020 IS A NEW LOW END MEMBER OF THE DECSYSTEM-20 
FAMILY AND FULLY SOFTWARE COMPATIBLE WITH ALL OF THE OTHER DECSYSTEM-20 MODELS. 
WE INVITE YOU TO COME SEE THE 2020 AND HEAR ABOUT THE DECSYSTEM-20 FAMILY AT 
THE TWO PRODUCT PRESENTATIONS WE WILL BE GIVING IN CALIFORNIA THIS MONTH.
THE LOCATIONS WILL BE:

TUESDAY, MAY 9, 1978 - 2 PM
HYATT HOUSE (NEAR THE L.A. AIRPORT)
LOS ANGELES, CA
THURSDAY, MAY 11, 1978 - 2 PM
DUNFEY'S ROYAL COACH
SAN MATEO, CA
A 2020 WILL BE THERE FOR YOU TO VIEW. ALSO TERMINALS ON-LINE TO OTHER 
DECSYSTEM-20 SYSTEMS THROUGH THE ARPANET. IF YOU ARE UNABLE TO ATTEND, PLEASE 
FEEL FREE TO CONTACT THE NEAREST DEC OFFICE FOR MORE INFORMATION ABOUT THE 
EXCITING DECSYSTEM-20 FAMILY.
Bu iletiden bu yana istenmeyen ileti çoğunlukla ürün ya da hizmet pazarlamak gibi ticari amaçlara hizmet etmiştir.
Ek olarak spam sadece e-posta ile sınırlı bir hareket değildir. Aşağıdaki şekillerde de kullanıcının karşısına çıkabilmektedir:

ICQ, Jabber, MSN gibi hızlı mesajlaşma servislerinde
Usenet haber gruplarında
Web arama motorlarında
Web günlüklerinde (bloglarda)
Fakslarda
Cep telefonlarında

İstenmeyen iletiler genellikle aşağıdaki karakteristik özellikleri sergilerler:

Birden fazla alıcıya aynı içerik ile gönderilirler.
Çoğunlukla alıcıya hiçbir şey ifade etmezler.
Çirkin ya da yasa dışı içerikle gelirler ya da onlara yönlendirirler.
İçerikleri yalan ya da yanıltıcı olur.
Mesajın başlık bilgileri tahrip edilmiş olur.
Dolayısıyla geriye dönük izleme hayli zor olur.
Alıcıların bu dağıtımdan ileti almak istemediklerini belirtebilecekleri geçerli/fonksiyonel bir adres sunmazlar.
Elde edilmesi ve kullanılması kişilik haklarına tecavüz niteliği taşıyan içeriklere sahip olurlar ya da bu yolla toplanan bilgiyi, kitleyi kategorize etmek için kullanırlar.

SPAM hareketinin merkezinde kullanıcıların e-posta adresleri vardır. Elde birçok e-posta adresi olduğu takdirde bunların hepsine birden aynı içerikli iletileri göndermek teknik olarak zor değildir. SPAM yapanlar, SPAM yapabilmek için ihtiyaç duydukları e-posta adreslerine ulaşmak için birçok yöntem kullanmaktadırlar. Bunlardan en önemlisi e-posta adresi satışları ve web sayfalarından çalınan adreslerdir.
İnsanlar yönlendirmek istedikleri e-postaları "KİME:"(TO) bölümüne değil, "GİZLİ:"(HIDDEN) bölümüne yazarlarsa SPAM gönderenlerin en önemli e-posta listesi kaynakları baltalanmış olur. Bu çok önemlidir.

SPAM yapmak üzere e-posta adresi elde etme yöntemlerinin başında e-posta adreslerini, web sayfalarını linkleri takip ederek teker teker dolaşan web bot'lar ile elde etmek gelmektedir. Bu bot'lar, kendi kendine çalışan ve İnternet'i bir arama motoru gibi tarayarak ele geçirdiği e-posta adreslerini bir veritabanına saklayan basit uygulamalardır ve son derece yaygındırlar. Bir İnternet sayfasındaki e-posta adreslerini otomatik olarak elde etmenin ne kadar kolay olduğunu göstermek için yazılmış örnek bir uygulamaya Web sayfalarından e-posta eldesi kısmından ulaşabilirsiniz.

Zincir e-postalar birçok kişinin birbirine forward ettiği e-postalara verilen isimdir. Elden ele binlerce e-posta adresine ulaşan e-postaların başlık bilgileri içerisinde daha önce hangi adreslere CC (carbon copy)'lendiği bilgisi kolaylıkla çıkarılabilmektedir. Bu sebeple SPAM yapmak için e-posta adresi toplayan şahıs ya da şirketler, insanların çok fazla ilgisini çekebilecek çoğunlukla da yalan olan haberleri, dini sömürü içeren iletileri ya da duygusal sömürü içerikli e-postaları "bunu listendeki herkese forward et" konsepti ile insanlara dağıtmaktadırlar. Bu e-postalar kendilerine yeniden döndüğünde içlerinde birikmiş olan e-posta adreslerini basit betikler ile çıkarmak ve daha sonra bu adresleri de SPAM veritabanlarına eklemeleri mümkün olmaktadır. 3 kişi tarafından forward edilmiş ortalama bir chain mail içerisinde yaklaşık 200 e-posta adresi bulunabilmektedir.

Alan adı kaydının doğal süreci gereği, bu alan adından sorumlu kişinin bir iletişim e-posta adresi alan adı ile ilişkilendirilir. Herhangi bir (örneğin http://ripe.net 9 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. gibi) 'whois' veritabanından sorgulanan alan adı için bir e-posta adresi elde edilebilir. Alan adı kayıtlarından elde edilen e-posta adreslerin son derece düşük bir yüzdeye sahiptir.

E-posta adreslerinin SPAM yapanlar arasında ya da SPAM ile ürünlerini duyurmak isteyen şirketlere satılması büyük bir yasa dışı endüstri halini almıştır. Aşağıdaki fiyatlar, Hürriyet gazetesinin tirajının 450.116, Milliyet gazetesinin tirajının 305.282, Sabah gazetesinin tirajının ise 346.422 olduğu 10 Nisan 2004 tarihinde bu makaleyi yazan araştırmacının e-posta adresine gelen SPAM e-posta içerisindeki Türkçe bir reklamdan alınmıştır; ayrıca aynı e-posta içerisinde kolayca SPAM yapmak için gerekli olan uygulamanın da gönderilecek CD içerisinde hediye olarak geleceği bilgisi de yer almaktadır:

~2.000.000 yerli Internet kullanıcısı adresi:      75$
~5.000.000 yerli Internet kullanıcısı adresi:     150$
~10.100.000 yerli Internet kullanıcısı adresi:    300$
~100.000.000 yabancı Internet kullanıcısı adresi: 1000$

Aynı tarihte yurt dışındaki bir e-posta satıcısından alınmış ve 150$'a sahip olunabilecek e-posta adresi kategorisi ve o kategorideki e-posta adresi sayısı da aşağıdaki gibidir:

Apparel, Fashion, Textiles and Leather 4,654,565
Automobile & Transportation            6,547,845 
Business Services                      6,366,344 
Chemicals                              3,445,565 
Computer & Telecommunications          3,654,655
Construction & Real Estate             3,443,544 
Consumer Electronics                   1,333,443 
Energy, Minerals & Metals              6,765,683 
Food & Agriculture                     1,235,354 
Gems & Jewellery                         565,438 
Health & Beauty                          804,654 
Industrial Supplies                      415,668 
Office Supplies                        1,559,892 
Packaging & Paper                      5,675,648 
Printing & Publishing                  6,563,445 
Security & Protection                  5,653,494 
Sports & Entertainment                 3,488,455 

Yukarıdaki örnekte satılacak e-posta adresleri arasında ilgili kategori ile ilgilenen kaç e-posta adresi olduğu bilgisi SPAM'ın kişilerin Internet'teki özlük haklarından ikisi olan takip edilemezlik ve gizlilik hakkını hiçe saydığının bir göstergesidir.

E-posta adresleri daha önce bahsedilen yöntemlerin dışında e-posta sunucularına gerçekleştirilen saldırılar sonucunda elde edilen e-posta sunucusu kayıtlarından da elde edilebilmektedir. E-posta sunucularının tamamı dışarıya gönderdikleri ve kabul ettikleri e-postaların tarih bilgisi ve alıcı/gönderici adres bilgilerini bir günlük dosyasına kaydetmektedir ve bu dosyalar içerisinde çok fazla sayıda geçerli e-posta hesabı yer almaktadır.
Ayrıca solucanlar ve virusler kişilerin bilgisayarlarına ya yine SPAM e-postalar yolu ile ya da kişinin bilgisayarına taktığı bir medya üzerinden bulaşarak e-posta adresi toplama ve SPAM yapma karakteristiklerini ortaya koymaktadırlar. 2001 yılında yapılan bir araştırma göstermektedir ki, istenmeyen ticari e-postaların yaklaşık %98'lik kısmı virüs ya da vorm'lar aracılığı ile gönderilmektedir.
Örneğin Haziran 2003'te ortaya çıkan Sobig.E isimli kurtçuk, şu ana kadar ortaya çıkan spammer vormlar arasında en başarılı olanıydı ve çok büyük çapta yayılmayı başardı. Bu vorm'un aşağıdaki ekleri taşıyan e-postaları hâlen (Nisan 2006 itibarı ile) Internet trafiğini ciddi şekilde etkilemektedir:

Your_details.zip (içinden Details.pif dosyası çıkıyor)
Application.zip (içinden Application.pif dosyası çıkıyor)
Document.zip (içinden Document.pif dosyası çıkıyor)
Screensaver.zip (içinden Sky.world.scr dosyası çıkıyor)
Movie.zip (içinden Movie.pif dosyası çıkıyor)

Son kullanıcıların dikkatsizliği ve çoğunlukla Microsoft işletim sistemi ailesindeki uyg

Ziyaretçi defteri (İngilizce: guestbook) (ziyaretçi kaydı) bir ziyaretçinin (isterse) fiziken veya web tabanlı olacak şekilde orada bulunduğunu belirten, gerekirse adını ve adresini verdiği; not, yorum ve değerlendirmelerini paylaştığı kâğıt üzerinde yahut elektronik kayıt. Bu tip kâğıt üzerinde kayıtlı defterler kiliselerde, düğünlerde, cenazelerde ve haka açık özel idarelerde geleneksel olarak kullanılmaktadır. Otel resepsiyonlarında ziyaretçi defterinin özel versiyonları, yasal zorunlulukları doğrultusunda misafirlerden gerekli bilgileri toplayacak şekilde organize edilmiştir. Cenaze evlerinde kullanılan taziye defterleri (İngilizce: Books of Condolence) ve genellikle topluma mal olmuş önemli kişilerin (bir kral'ın yahut başkanın) ölümlerinin ardından veya bir felaketin (bir uçak kazası, sel yangın gibi) ardından yazılan çeşitleri de bulunmaktadır.

İnternette ziyaretçi defteri, ziyaret edenlerin siteye yorumlarını yazabildiği sistem günlüğüdür. Bu günlükte ziyaretçi internet sitesinin ya da ilgili konu hakkında düşüncelerini ifade etmesi mümkündür. Genellikle internet sitelerine kayıtlı kullanıcı olmadan yorum bırakmanın en hızlı yoludur. Bu günlüklerin amacı  ziyaret edenlerin sınıflandırmaya, dünyanın neresinde yaşadıklarını belirlemeye ve geribildirim almaya yararlar. Böylece ağ yöneticisine sitesini değerlendirmek ve geliştirmek için olanak sağlar. Ziyaretçi defteri genellikle site dışında barındırılan, Perl, PHP, Python veya ASP temelli betiklerdir. Birçok ücretsiz ziyaretçi defteri barındıran siteler ve betikler bulunmaktadır.
Ziyaretçi defterlerine girilen isim ve adres bilgileri (ister kâğıt üzerinde ister elektronik ortamda olsun) istatistik tutmak ve daha sonra ziyaretçinin yeniden gelmesinde kullanılmak üzere saklanır.

"guest book"; The Oxford Pocket Dictionary of Current English. 2009. Encyclopedia.com. 23 Ekim 2010 <http://www.encyclopedia.com 28 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.>.

Çevrimiçi sohbet veya Online Chat, İnternet üzerinden metin mesajlarının göndericiden alıcıya gerçek zamanlı olarak iletilmesini sağlayan her iletişim türüdür. Anlık mesajlaşma programları, İnternet Röle Sohbeti (IRC), konuşmacılar ve MUD'lar veya diğer çevrimiçi oyunlar gibi araçları kullanır. Çevrimiçi sohbet, çok kullanıcılı bir ortamda kullanıcılar arasında genellikle doğrudan adreslenen ancak anonim olan iletişime izin veren web tabanlı uygulamaları içerir.
Web konferansı veya Webinar, genellikle satıcı tarafından kontrol edilen bir web sunucusunda barındırılan bir hizmet olarak satılan daha özel bir çevrimiçi hizmettir. Çevrimiçi sohbet, noktadan noktaya iletişimlerin yanı sıra bir göndericiden birçok alıcıya çoklu yayın iletişimlerini, sesli ve görüntülü sohbeti ele alabilir veya bir web konferans hizmetinin bir özelliği olabilir.
Daha dar anlamda çevrimiçi sohbet, göndericiden alıcıya gerçek zamanlı metin mesajı iletimi sunan İnternet üzerinden her türlü iletişimdir. Sohbet mesajları genellikle diğer katılımcıların hızlı yanıt vermesini sağlamak için kısadır. Böylece, sohbeti İnternet forumları ve e-posta gibi diğer metin tabanlı çevrimiçi iletişim biçimlerinden ayıran sözlü bir sohbete benzer bir his yaratılır.

İlk çevrimiçi sohbet sistemi, Doug Brown ve David R. Woolley tarafından 1973 yılında University of Illinois at Urbana-Champaign'ndeki PLATO System üzerinde oluşturuldu ve Talkomatic olarak adlandırıldı. Her biri beş kişiye kadar kapasiteli birkaç kanal sunuyordu ve mesajlar, yazıldıkça tüm kullanıcıların ekranlarında karakter karakter görünüyordu. Talkomatic, 1980'lerin ortalarına kadar PLATO kullanıcıları arasında oldukça popülerdi. 2014 yılında Brown ve Woolley, Talkomatic'in web tabanlı bir sürümünü yayınladı.
Gerçek "sohbet" komutunu kullanan ilk çevrimiçi sistem 1979'da Dialcom, Inc.'den Tom Walker ve Fritz Thane tarafından yaratıldı.
Diğer sohbet platformları 1980'lerde gelişti. GUI'ye sahip ilk platformlardan biri, özellikle Amerika ve Almanya'daki üniversite kampüslerinde popüler hale gelen bir Macintosh uzantısı olan BroadCast'ti.
İlk transatlantik İnternet sohbeti Şubat 1989'da Finlandiya'nın Oulu şehri ile Oregon'un Corvallis şehri arasında gerçekleşti.
Genel olarak halka açık ilk özel çevrimiçi sohbet hizmeti, 1980'de Ohio, Columbus'ta CompuServe yöneticisi Alexander "Sandy" Trevor tarafından oluşturulan CompuServe CB Simulator'dı. Ataları arasında 1970'lerde kullanılan UNIX "talk" gibi ağ sohbet yazılımları yer alır.

Çevrimiçi ve çevrimdışı
Videotelefon
Sanal dünya
Sohbet odası
Çevrimiçi arkadaşlık servisi
Sesli sohbet
VoIP
Forum

Bir iletişim ve iş birliği sistemi (Alm. Groupware; İng. groupware), bireylerin, çalışma gruplarının ve kurumların kendi içlerinde ya da birbirleri ile veri, enformasyon ve bilgi alışverişi için kullandıkları bir bilgisayar tabanlı bilişim sistemidir. Veri, enformasyon ve bilgi alışverişine mesajlaşma adı verilir. Mesajlaşma iki boyutta gerçekleşmektedir: Yer ve zaman. İletişim ve iş birliği sistemleri farklı yerlerde veya aynı yerde farklı zamanlarda bulunan birey ya da grupların mesajlaşma gereksinmelerini karşılamak için kullanılmaktadır. Mesajlaşma farklı zamanlarda gönderilen iletilerle gerçekleşebileceği gibi, iletileri eşzamanlı olarak paylaşma biçimini de alabilmektedir.

İletişim ve iş birliği sistemleri, kullanıcıların bilgi paylaşımı ve uyumlu hareket etme gereksinmelerini başlıca üç düzeyde karşılar:

Eşgüdüm (koordinasyon).
Eşeylem (kooperasyon).
İşbirliği (kolaborasyon).
Eşgüdüm, farklı aidiyet özellikleri taşıyan kullanıcıların ortak bir amacı gerçekleştirmek için farklı yerlerde yapmaları gereken işlerin zamanlamasını tayin etmek ve işleri ortak bir plana göre sonuçlandırmaktır. Taraflar amacı gerçekleştirmek için gereken kaynakları ayrı ayrı edinir ve kullanır. Aralarındaki etkileşim eşeylem ve iş birliğine göre sınırlıdır ve daha çok mesajlaşma biçiminde gerçekleşir.
Eşeylem, farklı aidiyet özellikleri taşıyan kullanıcıların, ortak bir amacı gerçekleştirmek için, eşzamanlı olarak, çoğu kez aynı yerde yapmaları gereken işlerin zamanlamasını tayin etmek ve işleri ortak bir plana göre sonuçlandırmaktır. Gerekli kaynaklar, geçici bir süre için, taraflarca ortak kullanıma sunulabilir; taraflar arasında mesaj değiş tokuşunun yanı sıra kaynak alışverişi de söz konusu olabilir.
İşbirliği ise farklı aidiyet özellikleri taşıyan birey ve grupların, ister aynı yerde ister farklı yerlerde olsun, ortak bir amacı gerçekleştirmek için, uzunca bir süre, tek bir takım ya da kurum gibi, karşılıklı mesajlaşması, kaynak paylaşması ve yoğun bir biçimde birlikte çalışmasıdır.

İletişim ve iş birliği sistemleri genellikle istemci-sunucu mimarisi temel alınarak geliştirilmiş modüler ve entegre sistemlerdir. İstemci tarafında Web tarayıcılarından yararlanılabildiği gibi sisteme özgü masaüstü uygulamarı da kullanılmaktadır. Sunucu tarafında ise kapsamlı bir iletişim ve iş birliği uygulaması şu bileşenlerden oluşmaktadır:
İletişim çözümleri
E-posta sunucusu.
Ses-posta sunucusu.
SMS sunucusu.
Faks sunucusu.
Elektronik söyleşi (İng. Internet relay chat; kısaca IRC) sunucusu.
Sesli ya da görüntülü konferans sunucusu.
İnternet telefonu sunucusu.
Etkileşimli beyaz tahta (İng. interactive white board) sunucusu.
Web sunucusu.
Dosya iletim (İng. file transfer protocol; kısaca FTP) sunucusu.
Ağ güncesi sunucusu.
İşbirliği çözümleri
Elektronik duyuru panosu (İng. electronic bulletin board) sunucusu.
Elektronik forum sunucusu.
Paylaşımlı takvim sunucusu.
Paylaşımlı görev sunucusu.
Proje yönetimi sunucusu.
Belge yönetimi sunucusu.
İş akışı sunucusu.
Bu uygulamalardan TCP/IP protokolu üzerinden eşzamanlı (gerçek zamanlı) veya eşzamansız çapraz iletişim olanağı verenler, birleştirilmiş iletişim (İng. unified communications) uygulamaları olarak adlandırılmaktadır. Birleştirilmiş iletişim uygulamaları, aynı veri ya da mesajı farklı uygulama sunucuları üzerinden gönderebilmektedir.

İletişim ve iş birliği sistemleri üç ya da dört kademeli istemci-sunucu mimarisi kullanılarak geliştirilir. Sistemler genellikle ağ işletim sistemi üzerinde yer alan bir veritabanı yönetim sistemi platformu üzerine kurulmaktadır. Bazı uygulamalarda, kullanıcıları ve kullanıcı gruplarını tanımlamak için ağ işletim sistemi kullanılmaktadır. Diğer uygulamalarda kullanıcı yönetimi için uygulama sunucusu ve veritabanı yönetim sisteminden yararlanılmaktadır. Veritabanı yönetim sistemi mesajların belirli bir düzende kaydedilmesini ve mesaj içeriklerinin ve diğer nesnelerin depolanmasını sağlamaktadır. Kullanıcılar sunucuların verdiği hizmetlere, üç kademeli uygulamalarda özel istemci yazılımları, dört kademeli uygulamalarda Web sunucuları ve Web sayfaları üzerinden, kurum içerisinde intranet, kurum dışında da ekstranetten erişmektedir. İletişim ve iş birliği sistemleri için bulut tabanlı mimariler de kullanılmaya başlamıştır. Bulut tabanlı bir iletişim ve iş birliği uygulaması halka açık (İng. public cloud) olabildiği gibi kuruma özel (İng. private cloud) de olabilmektedir.
İletişim ve iş birliği sistemleri, çoğu kez kurumsal kaynak planlaması, kurumsal zeka, karar destek ve bilgi yönetimi sistemleri ile entegre olarak çalışmaktadır. İletişim ve iş birliği sistemleri, adı geçen sistemler tarafından üretilen enformasyonun yayınlanmasını ya da kullanıcı ve karar vericilere iletilmesini sağlamaktadır.

İletişim ve iş birliği sistemleri Web 2.0 ortamında giderek sosyal yazılımlara evrilmektedir: Bloglar, Vikiler, RSS beslemeleri ve sosyal etiketleme gibi uygulamalar kurum içi veya dışı paydaşların bilgi paylaşımı ve birlikte çalışma imkanlarını zenginleştirmektedir.

Chaffey, D. (1998). Groupware, Workflow and Intranets: Reengineering the Enterprise with Collaborative Software. Elsevier.
Coleman, D. (1997). Groupware: Collaborative Strategies for Corporate LANs and Intranets. Prentice Hall.
Coleman, D. ve S. Levine. (2008) Collaboration 2.0: Technology and Best Practices for Successful Collaboration in a Web 2.0 World. Happy About.
Cook, N. (2008). Enterprise 2.0: How Social Software Will Change the Future of Work. Gower.
Gignac, F. (2005). Building Successful Virtual Teams. Artech House.

Wikipedia: List of collaborative software 24 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
QuickStudy: Collaboration Software.
CSCM Forschungsgruppe Kooperationssysteme 18 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Introduction to Collaborative Software 21 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

İnternet forumu ya da mesaj panosu (İngilizcesi: internet forum, message board veya discussion board), kullanıcıların (ansenkron) eşzamanlı olmayan bir iletişim ile mesajlar aracılığıyla tartışma yürütebildiği çevrimiçi bir platformdur. Bu tür forumlardaki mesajlar genellikle birkaç satırdan ya da paragraftan oluşur. Bununla birlikte, mesajlar belirli kategoriler, alt kategoriler ve konu başlıkları (thread) altında hiyerarşik sıraya göre düzenlenir.
Forumların yönetim politikalarına ve kullanıcının erişim düzeyine göre, bir mesaj kamuya açık hale gelmeden önce bir moderatör veya yönetici tarafından onaylanabilir. Bunun yanı sıra, kullanıcılar forum ayarlarına göre anonim olarak ya da kayıtlı hesapla içerik üretebilirler. Ancak, çoğu forumda mevcut mesajları okumak için herhangi bir kayıt zorunluluğu bulunmaz. Tüm bu özellikler, internet forumlarını eşzamanlı (senkron) iletişim sağlayan sohbet odalarından ve anlık mesajlaşma uygulamalarından ayırır.
İnternet forumları tipik olarak ağaç benzeri veya hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Bu yapının en üst katmanında genel kategorileri temsil eden ana forumlar yer alırken, hiyerarşinin alt basamaklarında daha spesifik alanlara odaklanan alt forumlar (subforum) bulunur. Kullanıcılar, yetkileri doğrultusunda bu alt forumlar içerisinde yeni tartışma zincirleri başlatabilir veya mevcut olanlara katkıda bulunabilir. Bireysel kullanıcılar tarafından başlatılan bu bağımsız tartışma zincirlerinin her birine "konu" veya "başlık" (thread) adı verilir ve forum içi etkileşim, doğrudan bu başlıklar altında paylaşılan ardışık mesajlar üzerinden ilerler.
Terimin kökeni, Antik Roma'daki kamuya açık meydan ve toplantı yerleri olan forumdan gelir. Forum kelimesi, Latincedeki “dışarıda olan, dış kapı” anlamındaki foris kökünden türemiştir.

Forumlar, dinamik ve sürekli güncellenen yapılarından ötürü sabit HTML veya XML gibi statik biçimler yetersiz kalırlar. Bu nedenle, forumlar genellikle .NET veya PHP (Hypertext Preprocessor) gibi web programlama dilleri kullanılarak geliştirilirler. Bu diller, kullanıcı etkileşimlerine, anlık veri güncellemelerine ve gelişmiş içerik yönetimine olanak tanır. Ayrıca, arama motoru optimizasyonu (SEO) amacıyla sunucu üzerinde yönlendirme modülleri (Mod Rewrite vb.) kullanılarak sanal bağlantılar oluşturularak kullanıcı dostu bağlantılar (Clean URL) elde edilebilir.
Forumlarda mevcut verileri kaydetmek için geliştirilmiş bir veri tabanı yönetim sistemi kullanılır. Kullanılan forum yazılımının altyapısına göre bu veri tabanı genellikle MySQL, MariaDB, PostgreSQL veya Microsoft SQL Server olur. Oluşturulan bu veri tabanının içinde kullanıcı, mesaj, forum, denetim kayıtları ve platforma ait diğer birçok bilgi güvenli bir şekilde depolanır.
Günümüzde ASP ve PHP ile kodlanmış birçok forum yazılımı mevcuttur.

WBB (Woltlab Suite veya eski adı Woltlab Burning Board)
vB (vBulletin Board)
xF (XenForo)
MyBB (My Bulletin Board)
PHPBB (PHP Bulletin Board)
IPB (Invision Power Board)
SMF (Simple Machines Forum)

WoltLab Burning Board ya da günümüzdeki adıyla Woltlab Suite, Almanya merkezli geliştirilen PHP ve MySQL tabanlı bir forum yazılımıdır. Çince, Hırvatça, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Portekizce ve Türkçe dil seçenekleri mevcuttur.

vBulletin, PHP ve MySQL tabanlı, en köklü forum betiklerinden biridir. Popülerliğini zamanla yitirmiş olsa da günümüzde hala birçok büyük platform tarafından kullanılmaya devam edilmektedir.

XenForo, PHP programlama dili ile yazılmış modern bir ticari forum yazılımıdır. Bu yazılım eski vBulletin baş geliştiricileri Kier Darby ve Mike Sullivan tarafından geliştirilmiştir. Birçok dil eklentisi bulunan sistem, şu an en popüler forum yazılımları arasında ilk sıralarda yer almaktadır.

My Bulletin Board (MyBB) adıyla bilinen veya kısa adıyla MyBB, özel bir PHP dilinde yazılmış forum yazılımıdır. Bu forum sistemi MySQL veri tabanını kullanırken diğer forumlara nazaran ücretsizdir.

phpBB açık kaynak kodlu en eski forum yazılımlarından biridir. PHP dilinde geliştirilmiştir ve ücretsizdir. phpBB (PHP Bulletin Board) isminin baş harflerini almış ve phpBB olarak kısaltılmıştır. Bu forum sisteminin teması ve arayüzü kolaylıkla özelleştirilebilir.

IPB (Invision Power Board), Invision Power Services tarafından geliştirilen ve üretilen bir topluluk yazılımıdır. PHP ile yazılmış, MySQL veri tabanı ile yönetilebilir hale getirilmiştir.

Simple Machines Forum, Simple Machines organizasyonu tarafından PHP ve MySQL kullanılarak oluşturulmuş açık kaynak kodlu farklı ve köklü bir forum yazılımıdır.

AT Protocol (Authenticated Transfer Protocol, telaffuz: "@protokol", kısaltma: "ATproto"), dağıtılmış sosyal ağ projelerinde kullanılmak üzere tasarlanmış bir protokoldür. Merkeziyetsiz sosyal medya uygulamaları için bir standart oluşturmayı hedefler. Başlangıçta Twitter içinde bir araştırma grubu olan Bluesky Social PBC tarafından geliştirilmektedir.
AT Protocol; protokolü kullanan sosyal medya platformlarının birbiriyle iletişimini güçlendirme, kullanıcı verilerini koruma, kullanıcıların deneyimini iyileştirme gibi amaçlar için geliştirilmektedir. Herhangi bir kişinin bu protokolü kullanarak kendi sunucusunu açması mümkündür.
Protokol, şu anda pek çok diğer sunucu ile beraber kendi geliştiricisine ait "bsky.app" sunucusunu da çalıştırmaktadır. 2024'te Bluesky Social, protokolün gelişimini yakın gelecekte İnternet Mühendisliği Görev Gücü (IETF) gibi bir standart kuruluşuna devretme sözü verdi.

Academia.edu, akademisyenler için Amerika merkezli ticari sosyal ağ sitesi. En yaygın kullanılan ücretsiz akademik web sitelerinden biridir. Site DSpace gibi açık erişim deposu olmasa da akademisyen ve kullanıcılara profil oluşturma, çalışmalarını yükleme, ilgi alanlarını belirleyip bu alandaki araştırmacıları takip etme gibi haklar tanımaktadır. Premium üyeliklerde yüklenen çalışmaların aldığı trafiğin kritiği, dağılımı ve araştırmacının aldığı atıfları görme hakkı tanımaktadır.
Site Eylül 2008'de Richard Price tarafından kuruldu, Günümüzde sitede 25 milyon içerik bulunmakta ve aylık 71 milyon ziyaretçi almaktadır. Üniversite veya enstitü gibi resmi bir eğitim kurumu olmamasına rağmen .edu uzantılıdır ve bu uzantı 1999'da alınmasına rağmen Academia.edu üst seviye alan adı olarak görülmemelidir.

Resmi site

Akran baskısı (veya sosyal baskı), akranları tarafından insanlar üzerinde uygulanan doğrudan etki veya etkilenen kişinin tutum, değer veya davranışlarını etkisi altında kaldıkları akranlara uyacak şekilde düzenlemesini teşvik eden etkidir. Bu baskı olumlu veya olumsuz bir etkiye veya her ikisine neden olabilir. Etkilenen toplumsal gruplar bireylerin resmi bire üye olduğu üyelik gruplarını (örneğin siyasi partiler ve sendikalar) veya üyeliğin açıkça tanımlanmış olmadığı klikleri içerebilir. Ancak, bir kişinin akran baskısından etkilenmek için üye olması veya bir gruba üye olması gerekmez. Akran baskısı kişinin güvenini azaltabilir.
Akran baskısının çocuklar ve ergenler üzerindeki etkileri konusunda kayda değer bir çalışma yapılmıştır ve popüler söylemde bu terim çoğunlukla bu yaş gruplarının bağlamlarında kullanılmaktadır. Çocuklar için, ortak çalışma temaları bağımsız karar verme yeteneklerini dikkate alır; ergenler için, akran baskısının cinsel ilişki ve madde bağımlılığı ile ilişkisi önemli ölçüde araştırılmıştır. Ancak akran baskısı tüm etnik köken, cinsiyet ve yaştaki bireyleri etkileyebilir. Akran baskısı, yüz yüze etkileşimden dijital etkileşime de geçti. Sosyal medya, ergenler ve yetişkinler için her gün baskı aşılama ve / veya deneyimleme fırsatları sunar. Araştırmalar, sadece bireylerin değil, büyük şirketler gibi kuruluşların da kendi endüstrilerindeki veya genel merkezlerindeki diğer firmaların baskıları gibi akran baskılarına karşı hassas olduklarını göstermektedir.

Taklit, çocukların yaşamında büyük rol oynar; kendi yaşamlarında kullandıkları beceri ve teknikleri öğrenmek için, çocuklar her zaman etraflarında ortak tercih edebilecekleri davranış ve tutumlar ararlar. Başka bir deyişle, çocuklar hayatları boyunca arkadaşlar, ebeveynler ve hatta YouTube kullanıcıları, ünlüler, şarkıcılar, dansçılar vb. Çocuklar sosyal hiyerarşideki genç yaşlardan itibaren konumlarının farkındadırlar: içgüdüleri yetişkinlerin kararlarına ve çoğunluk görüşlerine ertelemektir. Asch uygunluk deneylerine benzer şekilde, okul öncesi çocuk grupları üzerinde yapılan bir çalışma, görüşlerini açıkça yanlış olana dönüştürmek için akranlarının gruplarından etkilendiklerini gösterdi. Her çocuğa, sol sayfada farklı büyüklükte bir grup hayvan ve sağda bir hayvan bulunan iki sayfada bir dizi resim içeren bir kitap verildi ve her çocuktan yalnız hayvanın büyüklüğünü belirtmesi istendi. Tüm kitaplar aynı göründü, ancak son çocuk bazen farklı bir kitap alacaktı. Çocuklar sırayla büyüklük kararlarını rapor ettiler ve en son test edilen çocuğa soruldu. Ancak ondan önce araştırmacılarla birlikte çalışan bir grup çocuk vardı. Bazen, test denekinden önce cevap veren çocukların hepsi yanlış bir cevap verdi. Diğer çocukların yanında sorulduğunda, son çocuğun yanıtı çoğu zaman akranlarıyla aynıdır. Bununla birlikte, yanıtlarını bir araştırmacı ile özel olarak paylaşmalarına izin verildiğinde, çocuklar akranlarının baskısına çok daha dirençli olduklarını ve fikirlerinin şekillenmesinde akranlarının fiziksel varlığının önemini gösterdi.
Bir anlayış, çocukların akranlarının davranışlarını baskı yoluyla izleyebilmeleri ve müdahale edebilmeleridir. Kansas Üniversitesi Edna A. Hill Çocuk Gelişimi Laboratuvarı'nda iyileştirici bir anaokulu sınıfında yürütülen bir çalışma, çocukların iki bölümlü bir sistem aracılığıyla akranlarındaki yıkıcı davranışları nasıl hafifletebileceklerini ölçmek için bir program tasarladı. Sınıflarında banyo kullanımı, temizlik ve genel sınıf davranışını içeren bir dizi görevi tanımladıktan sonra, öğretmenler ve araştırmacılar çocukların görevlerdeki performansını gözlemleyeceklerdir. Çalışma, akranlarından daha yıkıcı olduğu belirlenen üç çocuğa odaklandı ve potansiyel tekniklere verdikleri yanıtlara baktı. Kullanılan sistem iki bölümden biriydi: birincisi, her öğrenciye öğretmenleri tarafından çok az aksama ile görevleri doğru bir şekilde tamamlamaları için puan verilirdi (örneğin okuma süresi için bir mindere oturmak) ve bir öğrenci sonunda üç puana ulaşırsa bir ödül alacaklardı. İkinci bölüm, üç noktaya ulaşan öğrencilere rolü küçük gruplarına liderlik etmek ve gün sonunda puan vermek olan "akran monitörleri" olarak atanan akran etkileşimini getirdi. Sonuçlar net bir şekilde kesildi ve izlenen öğrencilerin kesintileri, öğretmenler puan sistemini başlattığında ve izlediğinde düştüğünü gösterdi, ancak akran monitörleri tanıtıldığında, hedef öğrencilerin bozulması, C1 öğrencisi için ortalama% 1'e düştü. öğrenci C2 ve öğrenci C3 için% 11 (sırasıyla% 36,% 62 ve% 59'dan düştü). O zaman küçük çocuklar bile akranlarından gelen baskıya karşı hassastır ve bu baskı akademik ve sosyal ortamlarda olumlu değişimi etkilemek için kullanılabilir.

Ergenlik, bir kişinin akran baskısına en duyarlı olduğu zamandır, çünkü akranlar ergenlik döneminde davranış üzerinde önemli bir etkiye sahiptir ve akran baskısına ergenlik deneyiminin ayırt edici özelliği denir. Hayatta bu döneme giren çocuklar çevrelerindeki diğer insanların ilk kez farkına varırlar ve etkileşimlerinde algılamanın önemini fark ederler. Gençlerde akran uygunluğu en çok stil, tat, görünüm, ideoloji ve değerler açısından belirgindir. Akran baskısı yaygın olarak ergen risk alma atakları ile ilişkilidir, çünkü bu aktiviteler akranlarda sıkça görülür. Riskli davranışlarda bulunan arkadaşlarla olan ilişkisinin, ergenin kendi davranışının güçlü bir yordayıcısı olduğu gösterilmiştir. Akran baskısı, gençlerin akranları tarafından hayırseverlik gönüllülüğü veya akademisyenlerde mükemmel olma gibi olumlu davranışlara baskı altında tutulması durumunda da olumlu etkiler yaratabilir. Akranların önemi yetişkinliğe girdikten sonra azalır.
Sosyal olarak kabul edilen çocuklar çoğu zaman en fazla fırsata ve en olumlu deneyime sahip olsa da, araştırmalar sosyal kabulün (popüler kalabalığın içinde olma) gruptaki normlara bağlı olarak riskli davranışlarda bulunma olasılığını artırabileceğini göstermektedir. Popüler çocuk grupları, bu davranışın gruplarında onay alması muhtemel olduğunda riskli, uyuşturucuya bağlı ve suçlu davranışı artırma eğilimi gösterdi. Akran baskısı daha popüler çocuklar arasında en yüksekti, çünkü akranlarının kararlarına en uygun olan çocuklardı, bu da onları grup baskılarına daha duyarlı hale getirdi. Cinsiyet, ergenlik çağındaki bir yaşıtın akran baskısı üzerinde de net bir etkiye sahiptir: kızlar, giyim seçimleri veya konuşma örüntüleri biçiminde gruplarına uymak için önemli ölçüde daha yüksek baskılar bildirmektedir. Buna ek olarak, kızlar ve erkekler hayatlarının farklı alanlarında farklı baskılarla karşılaştıklarını, belki de her cinsiyet için farklı değerler ve öncelikler kümesini yansıttığını bildirmişlerdir.
Akran baskısı, özellikle ergenlik döneminde, uyuşturucu kullanımının başlatılmasında önemli bir katkı olarak kabul edilmektedir. Bu, nikotin ve alkol dahil olmak üzere çeşitli maddeler için gösterilmiştir. Bu bağlantı iyi kurulmuş olsa da, denetleyici faktörler mevcuttur. Örneğin, ebeveyn izlemesi madde kullanımı ile negatif ilişkilidir; ancak çok az izleme olduğunda, ergenlerin madde kullanımına başlama sırasında akran zorlamalarına yenik düşmeleri daha olasıdır, ancak deneyselden düzenli kullanıma geçiş sırasında değil. Caldwell ve meslektaşları, bu çalışmayı, akran baskısının, az sayıda ebeveyn izlemeyle sosyal toplantılar bağlamında yüksek riske yol açan bir faktör olduğunu ve bireyin kendilerini akran baskısına karşı savunmasız olarak rapor edip etmediklerini bularak genişletti. Tersine, bazı araştırmalar akran basıncının madde kullanımına karşı koruyucu bir faktör olabileceğini gözlemlemiştir.
Akran baskısı çok çeşitli olumsuz sonuçlar doğurur. Allen ve meslektaşları, 13 ve 14 yaşlarındaki akran basıncına yatkınlığın yalnızca akran basıncına gelecekteki yanıtı değil, aynı zamanda daha geniş bir işlev dizisini öngördüğünü gösterdiler. Örneğin, daha büyük depresyon semptomatolojisi, azalan popülaritesi, daha fazla cinsel davranış ve dışsallaştırma davranışı, daha duyarlı gençler için daha fazlaydı. Dikkate değer bir husus, madde kullanımının akran basıncına yatkınlığı ile de daha fazla yatkınlığın daha fazla alkol ve uyuşturucu kullanımını öngöreceği şekilde öngörülmüştür.

Madde kullanımı muhtemelen sadece akran baskısıyla ilişkilendirilmez. Madde kullanımı için genetik yatkınlıkların kanıtı vardır ve bazıları akran etkisi için gen x çevre etkileşimlerini incelemeye başlamıştır. Ulusal temsili bir örnekte, genetik yatkınlığı olan ergenlerin ağır madde kullanıcıları olan ve ayrıca bu arkadaşların olumsuz etkilerine karşı savunmasız olma olasılıkları daha yüksekti. Spesifik aday gen çalışmalarından elde edilen sonuçlar karışıktır. Örneğin, nikotin kullanımı üzerine yapılan bir çalışmada Johnson ve meslektaşları, akran sigara içmenin yüksek riskli alleli (CHRNA5) olanlarda nikotin bağımlılığı üzerinde daha düşük bir etkiye sahip olduğunu bulmuşlardır. Bu, sosyal bağlamların madde kullanımının başlatılması ve sürdürülmesinde başkaları için olabileceği gibi önemli bir rol oynamadığını ve bu bireylere yönelik müdahalelerin genetik düşünülerek de geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Ergenlik çağındaki akran etkisinin etkisi iyi belirlenmiş olsa da, bu etkinin hangi yaşta azalmaya başladığı belli değildi. Alkol ya da yasadışı madde kullanmak için bu tür akran baskısının, ilköğretim okulunda ve sınırlı erişim ve maruziyet göz önüne alındığında çok genç ergenlerde bulunma olasılığı daha düşüktür. Akran Etkisine Direnç Ölçeği'ni kullanarak Sumter ve meslektaşları, 10-18 yaşındaki büyük bir çalışmada yaş arttıkça akran basıncına karşı direncin arttığını bulmuşlardır. Bu çalışma aynı zamanda kız çocuklarının, özellikle ergenlik ortalarında (yani 13-15 yaş) akran etkisine karşı genellikle erkeklere göre daha dirençli olduğunu bulmuştur. Ergenlik çağındaki erkek çocuklara yönelik akran baskısına karşı daha yüksek hassasiyet, erkek çocuklarda daha yüksek oranda madde kullanımı göz önüne alındığında mantıklıdır. Kızlar için, artan ve pozitif ebeveyn davranışlarının

Algoritmik radikalleşme, YouTube ve Facebook gibi popüler sosyal medya sitelerindeki algoritmaların kullanıcıları zaman içinde giderek daha aşırı içeriklere yönlendirdiği ve onların radikalize olmuş aşırıcı siyasi görüşler geliştirdiği kavramıdır. Algoritmalar, beğenilerden/beğenmeme işaretlerine ve paylaşımlara harcanan süreye kadar kullanıcı etkileşimlerini kaydederek, kullanıcıların ilgisini devam ettirecek sonsuz medya içeriği üretir. Kendi fikirlerini teyit etmeye yönelik medya tercihleri ve kendini doğrulama yoluyla, kullanıcı, yankı odası kanalları aracılığıyla daha kutuplaşmış hale getirilir.
Algoritmik radikalleşme, genellikle sosyal medya şirketlerinin yankı odası kanallarını kaldırmak konusunda çıkarları olmadığı için tartışmalı bir özellik olarak kalmaktadır. Sosyal medya şirketleri algoritmik radikalleşmenin varlığını kabul etmiş olsa da, her birinin bu büyüyen tehdidi nasıl yöneteceği henüz net değildir.

Sosyal medya platformları, kullanıcıların ilgi ve beğenilerini öğrenerek, beslemelerinde deneyimlerini değiştirir ve onları bağlı tutmak için kaydırma yapar. Bir yankı odası, kullanıcıların düşüncelerini büyüten veya pekiştiren inançlarla karşılaştıklarında ve benzer düşünen kullanıcıların bir grup oluşturduğu kapalı bir sistemde oluşur. Yankı odalarının sorunu, karşıt inançları içermeyen bilgilerin yayılması ve doğrulama yanlılığına yol açabilmesidir. Bir gruplaşma teorisi olan "gruplaşma" teorisine göre, bir yankı odası kullanıcıları ve grupları daha aşırı radikalize pozisyonlara yönlendirebilir. Ulusal Tıp Kütüphanesi'ne göre, "Çevrimiçi kullanıcılar genellikle dünya görüşlerine uygun bilgilere daha çok ilgi gösterir, farklı düşünceleri görmezden gelir ve paylaşılan anlatımlar etrafında kutuplaşmış gruplar oluşturur. Ayrıca, kutuplaşma yüksek olduğunda dezenformasyon hızla yayılır."

Facebook'un algoritması, kullanıcıların etkileşimde bulunmak isteyeceği içeriği önermeye odaklanır. Arkadaşların popüler gönderilerini, viral içerikleri ve bazen ayrıştırıcı içerikleri önceliklendirerek içeriği sıralar. Her besleme, kullanıcının belirli ilgi alanlarına göre kişiselleştirilir ve bu bazen kullanıcıları sorunlu içeriklerin yer aldığı bir yankı odasına yönlendirebilir. Kullanıcılar, algoritmanın kullandığı ilgi alanları listesini "Reklam Tercihleriniz" sayfasına giderek bulabilirler. Pew Araştırma çalışmasına göre, Facebook kullanıcılarının %74'ü bu listenin varlığını araştırmadıkları sürece o sayfaya yönlendirilmediklerini belirtmişlerdir. Ayrıca, Facebook'un kullanıcılarına siyasi etiketler ataması da oldukça yaygındır. Son yıllarda, Facebook yapay zeka kullanarak kullanıcıların beslemelerinde gördükleri içeriği ve onlara önerilen içeriği değiştirmeye başlamıştır. The Facebook Files adlı belge, AI sisteminin kullanıcı etkileşimini her şeyin üzerinde önemsediğini ortaya koymuştur. The Facebook Files aynı zamanda yapay zeka sistemlerini kontrol etmenin zor olduğunu göstermiştir.

2021 yılında sızdırılan bir iç yazışmada, Facebook "platformlarımızın işleyişi tarafsız değil" diyerek, maksimum kar elde etmek için etkileşimi optimize etmenin gerekliliğini kabul etmiştir. Etkileşimi artırmak için algoritmaların nefret, yanlış bilgi ve siyasetin uygulama faaliyetleri için önemli olduğunu tespit etmiştir. Bahsi geçen iç yazışmada, "Materyal ne kadar kışkırtıcı ise, kullanıcıları o kadar fazla etkilemektedir ve algoritma tarafından daha çok desteklenmektedir" ifadesine yer verilmiştir. Bir 2018 çalışmasına göre, "yalan haberler gerçek bilgilerden daha hızlı ve geniş bir şekilde yayılmaktadır... Yalan haberlerin, doğrulara kıyasla Twitter'da yeniden paylaşılma olasılığının %70 daha yüksek olduğu ve ilk 1,500 kişiye 6 kat daha hızlı ulaştığı bulunmuştur. Bu etki, diğer kategorilere kıyasla siyasi haberlerde daha belirgin bir şekilde görülmektedir."

YouTube, 2005 yılından beri var olan ve aylık olarak 2.5 milyardan fazla kullanıcıya sahip olan bir platformdur. YouTube'un keşif içerik sistemleri, kullanıcının kişisel etkinliklerine (izlenen, favoriler, beğeniler) odaklanarak onları önerilen içeriğe yönlendirmektedir. YouTube'un algoritması, kullanıcılara önerilen videoların yaklaşık %70'inden ve insanları belirli içerikleri izlemeye yönlendiren faktörlerden sorumludur. Yeni bir çalışmaya göre, kullanıcıların önerilen içeriklerinde istenmeyen videoları görmemek için çok az gücü vardır. Bu durum, nefret söylemi, canlı yayınlar gibi videoları da içermektedir.

YouTube, radikal içeriğin yayılması için etkili bir platform olarak belirlenmiştir. El-Kaide ve benzeri aşırıcı grupların, YouTube'u terör örgütü propaganda videolarının yayılması ve uluslararası medya kuruluşlarıyla etkileşime girmek için kullandığı tespit edilmiştir. Amerikan Behavioral Scientist Journal tarafından yayınlanan bir araştırma çalışmasında, "YouTube algoritmasının karar verme sürecine katkıda bulunabilecek bazı özelliklerin belirlenebilir olup olmadığını" araştırdılar. Çalışmanın sonuçları, YouTube algoritmasının aşırıcılık içeren içerik önerilerinde video başlığında radikal kelimelerin varlığının etkili olduğunu gösterdi. 2023 Şubat ayında, Gonzalez v. Google davasında, sorulan soru Google'ın, YouTube'un ebeveyn şirketi olan Google'ın, algoritması aracılığıyla teröristlere yardım ettiği iddia edilen ISIS videolarını kullanıcılara önermesi konusunda davalardan korunup korunmadığıdır. Bölüm 230, genel olarak çevrimiçi platformları, kullanıcılarının yayınladığı içeriklerden kaynaklanan hukuki sorumluluktan koruma altına alır.

TikTok, her kullanıcının sayfasını farklı hale getiren videoları 'Sana Özel Sayfa' (For You Page - FYP) olarak öneren bir uygulamadır. Uygulamanın algoritma yapısı gereği, TikTok'un FYP'si, uygulamadaki önceki etkileşimlerinize dayanarak zamanla daha açıklayıcı ve radikal videoların gösterilmesiyle ilişkilendirilmiştir. TikTok'un başlangıcından bu yana, uygulama, yanlış bilgi ve nefret söylemi konularında eleştirilere maruz kalmıştır çünkü bu tür medya içerikleri genellikle algoritma tarafından daha fazla etkileşim üretmektedir.
2022 yılı itibarıyla TikTok'un ABD Güvenlik Başkanı, "Nisan-Haziran arasında 81.518.334 video, Topluluk İlkelerimizi veya Hizmet Şartlarımızı ihlal ettiği için küresel olarak kaldırıldı" şeklinde bir açıklama yapmıştır. Bu adımlar, nefret söylemi, taciz ve yanlış bilginin önüne geçmek amacıyla atılmıştır.

ABD Adalet Bakanlığı, 'yalnız kurt' terörizmini "bir hükümetin veya terör örgütünün yardımı veya teşviki olmaksızın tek başına bir terör saldırısına karışan kişi" olarak tanımlamaktadır. İnternet üzerindeki sosyal medya platformları aracılığıyla, 'yalnız kurt' terörizmi, algoritmik radikalleşmeyle bağlantılı olarak artmaktadır. İnternet üzerindeki yankı odaları aracılığıyla, genellikle radikal olarak kabul edilen bakış açıları benimsenmiş ve hızla diğer aşırılık yanlıları tarafından benimsenmiştir. Bu bakış açıları, forumlar, grup sohbetleri ve sosyal medya aracılığıyla teşvik edilerek inançlarını pekiştirmektedir.

"The Social Dilemma" adlı 2020 yapımı belgesel-drama, sosyal medyanın ardındaki algoritmaların bağımlılığı teşvik ettiğini, insanların görüşlerini, duygularını ve davranışlarını manipüle ederek komplo teorileri ve yanlış bilgileri yaymada yetenek sahibi olduğunu anlatmaktadır. Film, "yankı odaları" ve "sahte haberler" gibi kavramları defalarca kullanarak sosyal medyadaki psikolojik manipülasyonu kanıtlamaya ve bunun sonucunda siyasi manipülasyona yol açtığını göstermeye çalışmaktadır. Filmde, Ben'in sosyal medya bağımlılığına daha da derinlemesine düştüğü, algoritmanın onun sosyal medya sayfasının uzun vadeli etkileşim için %62.3 olasılığa sahip olduğunu tespit ettiği şeklinde bir hikâye anlatılmaktadır. Bu durum Ben için önerilen videoların daha da artmasına ve sonunda propaganda ve komplo teorilerine daha fazla dahil olmasına, her videoyla birlikte daha da kutuplaşmasına yol açar.

1996 iletişim Ahlaki Düzensizlik Yasası'nın 230. bölümü, "Bir interaktif bilgisayar hizmetinin sağlayıcısı veya kullanıcısı, başka bir bilgi içerik sağlayıcısı tarafından sağlanan herhangi bir bilginin yayıncısı veya konuşmacısı olarak kabul edilmeyecektir" şeklinde belirtmektedir. 230. bölüm, medyayı üçüncü taraf içeriğinden kaynaklanan yasal sorumluluklardan veya davalardan korur, örneğin kullanıcının yasadışı faaliyetlerinden. Ancak, bu yaklaşım şirketin zararlı içeriği veya yanlış bilgileri kaldırma teşvikini azaltmaktadır. Bu açık, sosyal medya şirketlerine yasal risk olmaksızın radikal içeriği yayma ve karlarını maksimize etme imkanı sağlamaktadır.

Felaket kaydırması
Yankı odası
Alternatif sağ boru hattı
Aşırılık
Dezenformasyon
Sosyal medya önyargısı

Alternatif medya, yaygın olarak bilinen ve tüketilen medyanın karşısında olan, ona alternatif üretim yapan medya örgütleri, kurumları ve araçlarına verilen genel ad.
Ana akım medya tarafından gerçekleştirilen içerik üretim ve sunum faaliyetlerinden bir şekilde farklılaşan çeşitli uygulamaları açıklamak için "yurttaş medyası", "sivil toplum medyası", "halk gazeteciliği", "açık yayıncılık", "katılımcı medya", "etkileşimli gazetecilik", "bağımsız medya", "muhalif medya", "radikal medya", "alternatif medya" gibi çeşitli kavramlar kullanılmaktadır. Bunların her biri alternatif medyanın değişik ve birbiriyle ilişkili yönlerine odaklanmaktadır. Medyanın alternatif olmasının temel göstergeleri; yayın yapmaya yönelik temel motivasyon kaynağının kâr olmaması, medya içinde örgütsel olarak hiyerarşiden uzak, yatay, eşitlikçi ve katılımcı bir yapılanmaya sahip olmak, sosyal sorumluluk anlayışı gütmek ve kamusal alandan dışlanmış olan ve/veya azınlıkta kalan kesimlerin kendilerini ifade etmelerine olanak sağlamak olarak sayılabilir.
1960'ların hippi kültürünün karşı kültür gazeteleri, günümüzdeki sendika gazeteleri, düşük bütçeli edebiyat dergileri, marjinal müzik biçimlerini yayınlayan dijital radyo istasyonları ya da radikal politik partiler tarafından dağıtılan gazeteler, çevre aktivistlerinin web sitesi, bir topluluğa ait feminist radyo programları gibi örnekler verilebilir. Bu alternatif medya örneklerinin hepsi ana akım gazetelerde, dergilerde ya da yayın medyasında yer almayan konuları ele alır. Gravür, baskı, el ilanı, poster, fotomontaj, duvar yazıları, radyo, film, video ve internet, toplumsal ve politik bağlamlarda birer radikal medya olarak kullanılmışlardır.

Alternatif medya, kuramcılar tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Alternatif medyaya dair tanımlayıcı girişimlerin ortak vurgu noktası okuyucuyla etkileşim, katılımcılık ve ticarileşme karşıtlığıdır.
Alternatif medyadan "radikal medya" şeklinde bahseden John D. H. Downing'e göre alternatif medya, "genellikle küçük ölçekli ve hegemonik politikalar, öncelikler ve perspektiflere karşı alternatif bir vizyon sunan medyadır". Örnekler, 1770'lerde Amerikan Devrimi sırasında dağıtılan el ilanlarından, 1980 ve 1990'larda AIDS yönünde farkındalık yaratmak üzere hazırlanmış videolara kadar genişletilebilir. Dans, grafiti, politik şakalar, web siteleri, alternatif video projeleri gibi etkinlikler de radikal medyaya örnek verilebilir. Sonuçta, Downing'e göre medyayı alternatif kılan şey toplumsal ve siyasal değişim için sahip olduğu potansiyeldir.
Alternatif yayınlar konusunda geniş bir bibliyografya olan Alternatives in Print sınıflandırmasına göre bir yayıncı aşağıdaki ölçütlerden en az birisine sahipse onun alternatif olduğu düşünülebilir:

Yayıncı ticari olmamalı, yayının temel güdüsü kâr değil fikirler olmalıdır.
Yayının ana fikri sosyal sorumluluk ya da yaratıcı anlatıma ya da ikisinin kombinasyonuna odaklanmalıdır.
Yayıncılar kendilerini alternatif olarak tanımlamalıdır.
Fuchs ve Sandoval'n getirdiği tanıma göre alternatif medya, ticari olmayan, eleştirel olan ve katılımcı bir düzende üretim yapan medyadır.
Olga Gudes Bailey alternatif medyaya farklı dört kuramsal yaklaşım ortaya koymuştur. Bu kuramsal yaklaşımlardan birisi, alternatif medyayı ana akım medyaya alternatif olarak görmektir ve bu yaklaşım çerçevesinde ele alındığında alternatif medya dört belirleyici özelliğe sahiptir: küçük ölçekli olması ve özel topluluklara, gruplara, özellikle dezavantajlı gruplara yönelik farklılıklara saygılı olarak yayın yapmak; devlet ve piyasadan bağımsız olmak; izleyiciye açık, hiyerarşik olmayan, demokratik ve çoğulcu yapıya sahip olmak; egemen olmayan söylem ve temsillerin taşıyıcısı olmak.

Amerikan Rüyası, çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği fikrini savunan bir düşünce biçimi ve geleneğidir. "Amerikan Rüyası" terimi, 1931'de James Truslow Adams tarafından, sosyal sınıf veya doğum koşulları ne olursa olsun, "hayat herkes için daha iyi, daha zengin ve daha dolu olmalı, herkese yetenek veya başarıya göre fırsatlar sunulmalıdır" diyerek ortaya atıldı. Ancak 19. yüzyılın başından itibaren çabuk zengin olma fikri geliştikçe bu fikir de zayıflamaya başlamıştır.
Amerikan Rüyası'nın kökleri, "tüm insanların yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama" hakkıyla eşit yaratıldığını ilan eden Bağımsızlık Bildirgesi'ne dayanmaktadır. Ayrıca, ABD Anayasası benzer özgürlüğü teşvik etmektedir. Önsöz: "Özgürlüğün Nimetlerini kendimize ve gelecek nesillerimize güvence altına almak".
Bu fikir pek çok alanın yanı sıra Amerikan bilgisayar oyunlarına da yansımıştır. Max Payne, GTA IV, GTA V gibi oyunlarda da baş karakterler Amerikan rüyasını tatmak istemiştir.
Önemli ampirik kanıtlar, son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde yukarı doğru ekonomik hareketliliğin azaldığını ve gelir eşitsizliğinin arttığını göstermektedir. 2020 yılında yapılan bir anket, ABD'li yetişkinlerin yalnızca yüzde 54'ünün Amerikan Rüyası'nın kendileri için ulaşılabilir olduğunu düşündüğünü, yüzde 28'inin kişisel olarak ulaşılamaz olduğuna inandığını, yüzde 9'unun ise Amerikan Rüyası fikrini tamamen reddettiğini ortaya koymuştur. Genç kuşakların Amerikan Rüyasına inanma olasılığı da yaşlı meslektaşlarına göre daha düşüktü.

Arkadaşlık, bir sosyal ağ hizmetinde "arkadaşlar" listesine birini ekleme eylemidir. Bu, mutlaka arkadaşlık kavramını içermez. Aynı zamanda, işletmelerin, grupların, sanatçıların ve diğerlerinin kullandığı "hayran" fikrinden de farklıdır. Bir "arkadaş", arkadaşlık eden kişiyle iletişime geçebilir. Birisine "arkadaşlık etme" eylemi, genellikle o kişiye kendine göre özel ayrıcalıklar verir. Örneğin Facebook'ta, kişinin "arkadaşları", "zaman çizelgesini" görüntüleme ve yayınlama ayrıcalığına sahiptir.
Takip etme, kişinin (takipçinin) bir kişi veya sayfadan kendi haber akışına içerik eklemesidir. Twitter ve Instagram gibi diğer sosyal ağ hizmetlerinde bulunan bir kavramdır. Facebook'ta da arkadaşlıktan ilave takip etme özelliği bulunuyor. Yani arkadaş olunmasa da kişi birisini izlemekle onun içeriklerini kendi sayfasında görebilir. Ayrıca farklı Facebook sayfalarını beğenmekle onun içeriklerini kendi sayfasında görebilir. Arkadaşlıktan farklı olarak takip etmek mutlaka karşılıklı değildir ve bir kişi herhangi bir zamanda başka bir kullanıcıyı etkilemeden takip etmeyi bırakabilir.
FriendFeed gibi bir sosyal ağ hizmeti, birinin "sahte" arkadaş olarak biriyle arkadaş olmasına izin verir. "Sahte" arkadaş olan kişi, arkadaşlık için olağan bildirimleri alır, ancak bu kişinin güncellemeleri alınmaz.

Sosyal ağ hizmetleri

Ask.fm, sanal soru-cevap ortamı olan bir sosyal ağdır. 16 Haziran 2010'da Letonya'da kurulmuştur. Ağustos 2014'te Ask.com tarafından satın alındıktan sonra şirket Dublin'e taşınmıştır.  Facebook, Twitter, Vkontakte ve e-posta üzerinden üye olunabilir.

Ask.fm oldukça popüler bir soru cevap sitesidir. İstenilen ya da istenilmeyen, arkadaşları olan veya olmayan her ask.fm kullanıcısı buradan  sorular sorabilmektedir. Gelen soruları ilk olarak soruların geldiği kullanıcı görebilir ve istemediği sorulara cevap vermeden silebilir. Gelen sorularda isim belirtilmediği sürece sorunun kim tarafından sorulduğu görülmez veya bilinmez. Kayıt olunduğunda bir kullanıcı adı seçmek gerekiyor ve adres "ask.fm/kullaniciadi" şeklinde oluyor. Verilen linke giden kişiler için hesap adının altında yer alan bölümde sorularını 300 karaktere sığdıracak şekilde yazma zorunluluğu vardır. Son olarak "Sor" butonuna tıklayarak sorularını gönderebilirler. Sorular hiçbir hesaba gerek duymadan anonim olarak da sorulabilir. Kullanıcı adı ile sorulan sorularda, kullanıcı adını ilk hesap sahibi görebilir. Soru yayınlandığında sorunun yanında kullanıcı adı da yer alır. Hesap sahibi eğer anonim olarak soru almak istemez ise bunu hesap ayarlarında gizlilik başlığı altında belirleyebilir. Kişiler mobil cihazlarını kullanarak birbirlerine profilleri üzerinden hediye gönderebilirler. Bu eylem ücretlendirilmektedir.

Ask.fm'in 27 Ocak 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. resmi sitesi

Astroturfing veya astroturf, bir kişi, ürün veya politika için aslen tabanda  geniş çaplı bir destek bulunmamasına rağmen, böyle bir desteğin var olduğu izlenimi yaratmayı amaçlayan eylemler bütünü. Astroturfing sayesinde azınlık tarafından desteklenen fikirler, halkın bu fikirleri çoğunluğun desteklediğine inanmasına neden olabilir. Diğer devletlerde de var olmakla birlikte eylem özellikle otoriteryen olarak tanımlanmış ülkeler ile ilişkilendirilmiştir. Gazeteler, radyo ve özellikle İnternet ve sosyal medya astroturfing gerçekleştirilen ana mekanları oluşturmaktadır.
Astroturfing yapması için tutulan şirketlerin otomatik bir şekilde sahte IP adresine ve İnternet geçmişine sahip sanal hesaplar oluşturdukları, bu hesapları politik veya şirket kampanyalarında kullanmadan önce aylar veya yıllar boyunca geliştirdikleri ve bu durumun fark edilmesinin git gide güçleştiği rapor edilmiştir.

Astroturfing terimi, İngilizcede tabanının desteğiyle oluşan hareketleri tanımlamak için kullanılan grassroots (çim kökleri) terimine zıtlık oluşturması açısından, yapay çim halı üreten AstroTurf adlı şirketin isminden esinlenerek türetilmiştir.

Twitter'daki küresel trendlerin ilk 10'da yer alanlarının en az %20'sinin, sayıları 108.000'i aşan bot hesaplar aracılığıyla yapay bir şekilde oluşturulduğu ve kullanıcıların çeşitli konular hakkında fikirlerini etkilemek amacıyla astroturfing saldırılarında kullanıldığı tespit edilmiştir.

2008 yılında Çin ilişkileri uzmanı Rebecca MacKinnon; Çin'de devlet destekli 280.000 hesabın İnternet üzerinde Çin'i destekleyen propaganda paylaştığını ve karşıt fikirleri susturduğunu tahmin etmiştir.

2014'te muhafazakar medya kuruluşu Toronto Sun'ın haberine göre Rusya'nın astroturfing taktikleri vasıtasıyla kaya gazı gibi kaynakların eldesinde kullanılan fracking adlı yönteme karşı Avrupa ve Batı ülkelerinde kampanyalar yürüttüğü ve bu sayede fosil yakıt ihracatında baskınlığını korumayı amaçladığı rapor edilmiştir.

İlk 5'te yer alan Türkiye Twitter trendlerinin %47'sinin botlar ile gerçekleştirildiği tespit edilmiş olup, bu oran Twitter'ın küresel trendleri ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde yüksek olarak değerlendirilmiştir. 2020 yılında yayımlanmış ve Twitter'ın Türkiye trendlerindeki astroturfing saldırılarında kullanılmış anahtar kelimeleri (n=3.211) incelemiş bir çalışmaya göre bu saldırıların büyük çoğunluğunun (n=2.131) belli bir ürünü (özellikle bet sitelerini) tanıtmak için oluşturulduğu ortaya konmuştur.
Politik TT anahtar kelimeleri (n=802) incelendiğinde Adalet ve Kalkınma Partisi'ne destek veren yapay TT'ler (n=381) ilk sırada yer almış, bunu CHP karşıtı astroturf TT'ler (n=124) takip etmiştir. CHP'yi destekleyen (n=118), diğer partileri destekleyen (n=42) ve AKP karşıtı anahtar kelimeler (n=20) diğer astroturf TT'leri oluşturmuştur. Geri kalan anahtar kelimeler politika ile ilişkili olmakla birlikte herhangi bir politik parti bağlantısı içermemiştir. Sahte Twitter Türkiye trendlerinin önemli bir kısmı Adnan Oktar ve Alparslan Kuytul kültleri gibi dini grupların astroturf çalışmalarıyla ilgilidir. İncelenmiş astroturf TT'lerden 1.209 tanesinin; gıda mühendisleri, öğretmenler ve personel gibi gruplar için iş, tutuklular için af yasası veya bedelli askerlik gibi hususlarda hükûmete talepte bulunan söz öbekleri olduğu da belirlenmiştir.
Evrim ve LGBT, yapay TT'ler yardımıyla haklarında astroturfing ve dezenformasyon çalışması yürütülmüş konuları oluşturmuştur. Taksicilerin özel taşımacılık hizmeti Uber karşıtı TT'leri botlarla TT yaptığı da kaydedilmiştir.

Aktrol
Ad hominem
Böl ve yönet
Gerginlik stratejisi
Kırmızı Ringa Balığı
Lobicilik
Nefret söylemi
Psikolojik savaş
Sahte bayrak

Badoo, kullanıcıların yakın çevrelerinde bulunan yeni kişilerle tanışmalarını, iletişim kurmalarını ve medya içerikleri paylaşmalarını sağlayan, arkadaşlık odaklı bir sosyal ağ platformudur. Kasım 2006'da kurulan platform, 2016 yılı itibarıyla 180 ülkede hizmet vermektedir.
Badoo, dünya genelinde en çok ziyaret edilen ilk 500 internet sitesi arasında yer almıştır. 2008 yılında Rus yatırım şirketi Finam Capital, platforma 30 milyon ABD doları tutarında yatırım yapmıştır. Aynı dönemde Facebook’un hızlı yükselişi ve yaygın kullanımı üzerine Badoo, Facebook üzerinde bir uygulama geliştirerek hizmetlerini bu platform aracılığıyla da sunmaya başlamıştır.

Ayan, Buğra (2016). Sosyal Ağlar Tarihi. Ankara: Abaküs. s. 19. ISBN 978-605-9129-53-4. 14 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2016. 

Resmî Site 7 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BitTorrent, kullanıcıların İnternette merkezi bir sistem olmadan, yani eşten eşe (peer-to-peer) veri ve dosya paylaşımı yapmasını sağlayan bir iletişim protokolüdür. Bu şekilde, BitTorrent protokolüyle veri aktarımı yapılmasına "torrent" denir. Bu iletişim protokolü Rainberry, Inc. şirketi tarafından 2001 yılında geliştirilmiştir.
Doğrudan indirmekten farklı olarak, dosyayı indiren kişiler indirme esnasında indirdiği kadarını diğer kullanıcılara paylaşmaktadır. Torrent protokolü, çoğunlukla büyük boyutlardaki dosyaların paylaşımında kullanılır.
Torrent indirebilmek için kullanıcı bir BitTorrent istemcisi kullanır. Kullanıcı dosya indirebilmek ve paylaşabilmek için takipçi listelerini (tracker) kullanır. Bu listeye .torrent uzantılı olan bir dosyayla veya magnet link adı verilen bağlantılar aracılığıyla erişilebilir. Bu bağlantılar topluluklara özel olabildiği gibi herkese açık da olabilir; herkese açık olan bağlantılara torrent dizinleme siteleri kullanılarak ulaşılabilir.

BitTorrent'i diğer indirme yöntemlerinden ayıran en büyük fark dosyanın aktarılma hızının o dosyaya sahip kişilerin sayısına ve internet hızlarına bağlı olmasıdır. Yani bir dosya ne kadar çok kişide (peer) varsa o kadar çok kişi o dosyayı paylaşır (seeder); dosyanın aktarılma hızı da dosyaya sahip olan ve o an bağlanılabilen kullanıcıların yükleme hızına eşittir. Seeder'lar (paylaşımcılar) anahtar rol üstlenmelerine rağmen Leecher'lar (indiriciler) da büyük öneme sahiptir.
Torrent dosya paylaşım tekniğidir, tek bir kaynaktan dosya indirmeye dayalı diğer protokollerden (bulut sistemleri gibi) oldukça farklıdır. Bu nedenle, veri sabit bir kaynaktan kesintisiz olarak sunulmadığı için her zaman erişilebilir değildir. Seeder'ı (paylaşanı) olmayan dosyalar indirilemez. Dosyanın aktarım hızı dosyanın boyutuna, paylaşımcıların (seeder) istemcilere (leecher) oranına ve toplam eş (peer) sayısına bağlıdır.
Dosya ne kadar popüler ise o kadar çok kişi çeker ve o kadar çok kişi seed eder. Bu da yoğun talebi karşılamak için yeterli kaynak oluşturur. Yani sel (torrent) gibi büyümeye devam eder ve bir süre sonra kendi kendine yeten, yaşayan ve ölen bir yapıya bürünür.
Torrent sistemi kendini telif hakkı savunucularına ve telif haklarının sahibi şirketlere karşı otomatik denilebilecek ve zahmetsiz sayılabilecek şekilde de koruyabilmektedir. Örneğin klasik indirme metotlarında içeriği barındıran sunucular kapatıldığında veya engellendiğinde içeriğin paylaşılması imkânsızdır. Muhakkak ki o içeriğe sahip birinin içeriği bir dosya dağıtım hizmeti veren bir yere yüklemesi gerekir. Torrent'te ise durum biraz daha farklıdır ve kolaydır. Ana içerik belki de milyonlarca kullanıcıda bulunduğundan dolayı paylaşılmak istenildiğinde bir tracker ve içeriğin torrent dosyasının bulunması yeterlidir. İçeriği paylaşıma açmak isteyen kişi, .torrent uzantılı dosyayı veya magnet bağlantısını torrent istemcisine ekler. Dosyanın özet bilgisi ile bir tracker listesinin bulunduğu bir bağlantıyı açmak, çoğu torrent programı için indirme işleminin başlaması için yeterlidir.

Seed: (İngilizce: Tohum) Torrent protokolünde kaynak anlamına gelir. Dosyanın tümüne sahip ve paylaşımda bulunduran kişilere seeder denir.
Leech: (İngilizce: sülük) Torrent protokolünde sömürücü, dosya indiren manasına gelir. Dosyayı çeken kişilerdir, aynı zamanda dosyanın kısmi bir bölümüne sahiplerdir. İkinci anlamı ise "dosyayı indirdikten sonra paylaşmayan kişi"dir.
Peer: (Teknik İngilizce: eş) Dosya üzerinde veri transferinde bulunan herkes, kaynak ve sömürücülerin genel adı.
Reseed: Daha önce indirilmiş bir Torrent ile çekilen dosyaların bir süre sonra tekrar  paylaşmaya verilen isimdir. Bu işlem Hash kontrolü gerektirir. Torrent ile çekilen dosyaların en ufak bir değişikliğe bile uğramamış olmaları gerekmektedir.
Hash: Torrent dünyasında İngilizcedeki anlamından tamamen farklı kullanılır. (bkz. Hash) Aktarımı tamamlanan dosyanın sağlaması alınarak orijinal dosyanın sağlaması ile kontrol edilir. Bu ayrıca torrent dosyasına özel olduğu için onu benzersiz (unique) kılar.
Tracker: Torrent dosyasının kimde bulunduğunu ve kimin ne kadar paylaşım yaptığını kayıt eden sunucudur. Torrent'i çeken Peer'ler, Tracker'a dosya hakkında bilgi gönderirler. Diğer Peer'ler ise Tracker'a bağlanarak kimde hangi dosyanın hangi parçalarının olduğunu öğrenirler. Tracker üzerinden dosya transferi gerçekleşmez; sadece Kaynak paylaşılır. Tracker sayısı ne kadar çeşitliyse kapsadığı kullanıcı bilgisi de o kadar geniş olacağından dosyanın aktarım hızında önemli bir etkendir.
DHT (Distributed Hash Table): Peers'ler arası Kaynak paylaşımı diye özetleyebileceğimiz bir özelliktir. Tracker'dan bağımsız kaynak bulma işini üstlenir. Private (özel) Tracker'larda kullanılmaması gerekmektedir.
Download: Torrent sistemi aracılığı ile diğer kullanıcılardan dosya indirme işlemine verilen isim.
Upload: Torrent sistemi aracılığı ile diğer kullanıcılara dosya gönderme işlemine verilen isim.
Ratio: Bir Torrent'in (aslında torrent'ten indirilen dosyaların) Upload işleminin Download işlemine oranıdır. Bu özellik Private (özel) Tracker'larde özellikle önemlidir. Sağlıklı paylaşımı ve Hit&run olayını ortadan kaldırmak ve dosyaların daha yüksek hızlarda sunulmasını sağlamak için üyelik zorunluluğu olan Torrent sitelerinin çoğu tarafından kullanılan bir özelliktir.
Hit&run: Türkçe anlamı Vur ve Kaç olan kelime, benzer bir anlamda Torrent Dünyasında da kullanılmaktadır. Dosyayı çekip hemen paylaşımdan kaldırma işlemine ve kaldırana verilen isimdir. Genellikle Torrent kullanıcıları tarafından sevilmezler. Üyeliğin zorunlu olduğu Torrent sitelerinde genellikle istenmeyen bir durumdur.

Blogosfer, tüm bloglar ve onların kendi aralarındaki bağlantıları için kullanılan bir sözcüktür. Bu kavram, blogların, bağlantılı bir topluluk (veya bağlı topluluklar kümesi) olarak veya her yazarın kendi fikrini özgürce ifade edebildiği bir sosyal ağ olarak var olduğunu ima etmektedir.

Bu kavram, 10 Eylül 1999 tarihinde, Brad L. Graham tarafından bir şaka olarak ortaya atılmıştır. 2002 yılında ise William Quick tarafından yeniden kullanılmış ve kimi çevrimiçi topluluklar tarafından benimsenmiştir. Kavram, daha eski olan logosferi(Yunanca kelime anlamına gelen logos ve dünya anlamına gelen sfer birleşimi), yani kelimeler dünyası sözcüğünü andırmaktadır.
Kavramın bu mizahi yapısına rağmen, CNN, BBC ve National Public Radio (NPR)'nun Morning Edition, Day To Day ve All Things Considered programları, bu kavramı kamunun düşüncesini anlatırken kullanmışlardır. Son yıllarda, birçok medya kuruluşu da blogosferi kamu görüşü olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra blogosfer, akademik ya da akademik olmayan yazılarda da küreselleşme, gibi birçok konuya karşı direnişin yükselişi ya da düşüşü hakkında da kanıt olarak kabul edilmiş ve ayrıca blogosferdeki etkin blog yazarlarını ve "tanıdık yabancıları" belirlemek için kullanılmışlardır.

Technorati, BlogPulse, Tailrank ve BlogScope gibi siteler, blog yazarları arasındaki bağlantıyı takip eden web siteleridir. Bu siteler, blog yazarlarının tartıştığı konuların göstergesi olarak da kabul edilebilecek olan bağlantıların da avantajını da kullanarak, siteden siteye devam eden tartışma konularını ya da buların parçalarını takip edebilirler. Bu sayede araştırmacılar, bir internet memlinin de blogosferde yayılma hızını ölçerek hangi sitelerin kısa zamanda çok fazla dikkat çekme alanında önemli olduğunu belirleyebilirler.
Ayrıca, belli bir tarza, kültüre, konuya ya da jeopolitik konuma ilişkin daha özel blogosferleri de takip etmeye yarayan siteler de mevcuttur.

Çeşitli Türk blog yazarlarının kitaplarını içeren "Dizüstü Edebiyat" Facebook Sayfası
Blogosferin büyümesiyle ilgili bir makale(İngilizce) (Nov 22 2004)
Wanabehuman üzerinde Çin Blogosferi 28 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve İran Blogosferi 28 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Dave Sifry tarafından yazılan 2006 Nisan'ında blogosfer(İngilizce): Part 1: On Blogosphere Growth, Part 2: On Language and Tagging
2008 Eylül'ünde blogosfer(İngilizce): Day 1 of 5: Who Are the Bloggers?

Bluesky, merkezî olmayan bir sosyal ağ protokolü (atproto) ve buna bağlı bir sosyal ağ hizmeti geliştirmeye yönelik bir girişimdir. Kullanıcılar; platformda görsel, video ve metin paylaşabilir.
Uygulama, açık bir sosyal ağ protokolü olan AT Protocol tabanlıdır ve protokolü kullanan ilk uygulamadır. Uygulama tek bir merkezden bağımsız ve farklı sunuculara açıktır. Bu sistem aynı zamanda internet sitelerini teyit ederek gerçek hesapların ayırt edilebilmesini de sağlar. Kullanıcılarına kendi ana sayfa akışlarını düzenleme imkanı sunar. Uygulama içinde çeşitli ana sayfa akışı paketleri de hazırlanıp diğer kullanıcılarla paylaşılabilir.
Bluesky, 2019'da Twitter'da bir araştırma girişimi olarak kuruldu ve 2021'de bağımsız bir şirket haline geldi. Uygulamanın geliştirilmesi, Elon Musk'ın Twitter'ı satın alması ve ardından şirketler arasındaki bağların kopmasının ardından 2022'de hızlandı. Bluesky, Şubat 2023'te yalnızca yalnızca davetlilerin katılabileceği bir platform olarak açıldı ve Şubat 2024'te herkese açık hale geldi. Eski Twitter CEO'su Jack Dorsey, Mayıs 2024'te Bluesky Social'ın yönetim kurulundan ayrıldı. Sosyal medya platformu Ekim 2024'ten sonra büyüdü ve Kasım 2024'te 20 milyon, Ocak 2025'te ise 30 milyon kullanıcıya ulaştı.

Boykot, şiddet içermeyen bir protesto ifadesi olarak bir ürün, kişi, kuruluş, şirket veya ülkeden gönüllü olarak uzak durma eylemidir. Genellikle ahlaki, sosyal, politik veya çevresel sebeplerden dolayı olur. Boykotun amacı, hedeftekine ekonomik bir zarar vermek veya ahlaki bir öfke yaratmaktır; genellikle sakıncalı bulunan bir davranışı değiştirmeye zorlamak için kullanılır.
Kelime, İrlandalı milliyetçi lider Charles Stewart Parnell ve İrlanda Toprak Birliği'nin 1880'de yaptığı bir öneri üzerine bu taktiğin başarıyla uygulandığı Yüzbaşı Charles Boycott'tan gelmektedir.

Boykot kelimesi İngilizceye İrlanda'daki "Toprak Savaşı" sırasında girmiş ve İrlanda'nın Mayo Kontluğu'nda yaşayan Lord Erne adlı bir toprak sahibinin arazi temsilcisi Yüzbaşı Charles Boycott'tan türemiştir. Kaptan Boycott, 1880 yılında İrlanda Toprak Birliği tarafından organize edilen bir toplumsal dışlanmanın hedefi olmuştur. O yıl hasat kötü geçtiği için Lord Erne kiracılarına kiralarda %10'luk bir indirim teklif etmiş ve kiracıların talep ettiği %25'lik indirimi reddetmişti. Bunun üzerine Boycott, araziden 11 kiracıyı tahliye etmeye çalışmıştır. İrlandalı lider Charles Stewart Parnell, tahliye edilen kiracının yerine yerleşen başka kiracılarla mücadele ederken şiddete başvurmak yerine, bölgedeki herkesin onları toplumdan dışlamasını önerdi. Parnell, konuşmasında doğrudan emlakçı veya ev sahiplerine atıfta bulunmasa da, bu taktik ilk kez Boycott'a uygulandı. Eylemi gerçekleştirenlerin yaşadığı kısa vadeli ekonomik sıkıntılara rağmen Boycott, kısa sürede kendini yalnız bulmuş; işçileri tarlalarda, ahırlarda ve hatta evinde çalışmayı bırakmıştı. Yerel iş adamları onunla ticaret yapmayı kesmiş ve yerel postacı bile postalarını getirmez olmuştu.
Kendisine karşı alınan ortak tavır, onun sorumluluğundaki mahsulleri hasat edecek işçi bulamaması anlamına geliyordu. Hasattan sonra "boykot" başarıyla sürdürüldü ve kısa sürede bu yeni kelime her yerde kullanılmaya başlandı. New York Tribune muhabiri James Redpath, boykot hakkında ilk kez uluslararası basında yazan kişi oldu. İrlandalı yazar George Moore şöyle demektedir: “Bir kuyruklu yıldız gibi 'boykot' fiili ortaya çıktı.”
Kasım 1880'de The Times gazetesi örgütlü toplumsal dışlamayı tanımlamak için bu kelimeyi kullanmıştır: "New Pallas halkı, onları 'boykot' etmeye karar verdi ve onlara yiyecek veya içecek sağlamayı reddetti." Daily News gazetesi de 13 Aralık 1880'de şöyle yazmıştır: "Zaten en cesur yürekliler bile her taraftan 'Boykot' edilme korkusuna yenik düşüyor."
Türkçede boykot kelimesi ilk olarak 1908 yılında Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan mallarına karşı gerçekleştirilen Osmanlı Fes Boykotu esnasında yaygınlık kazanmıştır.

Terim 1880'lere dek ortaya atılmamış olsa da, uygulamada İngiliz kölelik karşıtlarının özgür ürün hareketine öncülük ettiği 1790'lara kadar uzanmaktadır. Diğer örnekler şunlardır:

1891'deki İran Tütün Boykotu
Ayrımcılığı protesto etmek için sivil haklar hareketi boykotları (örneğin, Montgomery ve Tallahassee Otobüs Boykotları)
Birleşik Tarım İşçileri Sendikası üzüm ve marul boykotları
Amerikan Devrimi sırasında Boston Çay Partisi gibi İngiliz mallarına Amerikan boykotu
1902'de Çin Dışlama Yasası'nın uzatılmasını protesto etmek için 1905'te Çin'in Amerikan ürünlerini boykot etmesi.
Mahatma Gandhi tarafından düzenlenen İngiliz mallarına Hint boykotu
1920'lerde Amerika Birleşik Devletleri'nde Henry Ford'a karşı düzenlenen başarılı Yahudi boykotu
4 Mayıs Hareketi'nden sonra Çin'deki Japon ürünlerinin boykotu
1930'larda Nazi Almanyası'nda Yahudi işletmelerine yönelik Yahudi karşıtı boykot
1933'te Litvanya, ABD, İngiltere, Polonya ve Filistin Mandası'ndaki Alman mallarına Nazi karşıtı boykot
Arap Birliğinin İsrail'i ve İsrail ile ticaret yapan şirketleri boykotu
Filistin sivil toplumunun İsrail Devletine karşı yürüttüğü dünya çapında Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) kampanyası.
Desmond Tutu tarafından "gezegeni kurtarmak için apartheid tarzı bir boykot" olarak tanımlanan küresel fosil yakıttan çıkış hareketi, tarihteki en büyük boykot türü kampanya olarak kabul edilmektedir.
İspanyol milliyetçiliğinin Katalan ürünlerine karşı bir asrı aşkın süredir uyguladığı tekrarlanan boykotlar. Yıllar boyunca, Katalanların bazen ayrılıkçı bir isyan olarak çarpıtılan siyasi ve ekonomik talepleri ve özerklikle ilgili dönüm noktaları, genellikle Katalonya'ya yönelik ticari boykot çağrılarıyla karşılanmıştır.
2023 7 Ekimde başlayan İsrail-Hamas savaşı ile dünyada İsrail mallarını ve destekçilerini boykot etme kampanyası başlatıldı.
Mayıs 2006'da, Göçmensiz Gün olarak da adlandırılan Büyük Amerikan Boykotu gerçekleşmiştir. ABD'de yaşayan çoğunlukla Latin Amerikalı göçmenler, göçmen işçi ve toplulukların ABD ekonomisi ve toplumu üzerindeki kritik rolünü vurgulamak ve o dönem tartışılan göçmen karşıtı yasaları protesto etmek için bir gün boyunca işe ve okula gitmeyerek, alışveriş yapmayarak göçmen nüfusunun yokluğunun etkisini göstermeyi hedeflemişlerdir.

Kolektif davranış sosyolojisi, bireysel eylemler yerine, bir topluluk tarafından gerçekleştirilen davranışların nedenleri ve koşullarıyla ilgilenir. Ayaklanmalar, panikler, modalar, boykotlar bu kapsamda değerlendirilen örnekler arasındandır. Bazı araştırmacılar, boykotların son derece rasyonel bir yapıya sahip olduğunu, mevcut norm ve yapılara dayandığını savunarak geleneksel kolektif davranış biçimlerinden farklı bir kategoriye koymuşlardır. Lewis Killian bu görüşü eleştirerek, Tallahassee otobüs boykotunu, kolektif davranış teorisiyle örtüşen bir örnek olarak gösterir.Philip Balsiger, politik tüketimin (örneğin boykotların) genellikle çift amaçlı bir eylem repertuarı izlediğini belirtir: Hem boykot hedefleri üzerinde baskı kurmak hem de tüketicileri eğitip harekete geçirmek. Balsiger bu duruma bir örnek olarak İsviçre'deki Temiz Giysi Kampanyası'nı gösterir. Bir sivil toplum örgütü tarafından yürütülen bu kampanya, bir yandan şirketlerin üretim koşullarını medya aracılığıyla kamusal bir sorun haline getirerek, mağaza önlerinde stantlar kurup etik moda defileleri düzenleyerek, onbinlerce tüketicinin şirkete protesto kartı göndermesini sağlayarak şirketler üzerinde kamuoyu baskısı oluştururken, aynı zamanda etik alışveriş haritaları, atölyeler, reklamlar ve broşürler aracılığıyla tüketiciler bilinçlendirerek yerel şirketlerin etik uygulamaları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlamaktadır. Yüksel ve Mryteza'ya göre, bir şirkete yönelik protesto stratejisinde boykotun yanı sıra tüketicileri eğitmeye yönelik çabaların da yer alması, başarı şansını en fazla artıran yöntemlerden biridir.
Dixon, Martin ve Nau, 1990'lar ve 2000'ler boyunca şirketlere karşı gerçekleştirilen 31 kolektif eylem kampanyasını inceledi. Başarılı protestolar arasında boykotlar da vardı ve boykotların etkili olabilmesi için üçüncü bir tarafın (devlet müdahalesi ya da medya desteği) dahil olması önemli bir faktördü. Devlet müdahalesi, şirket yöneticilerinin düzenleyici yaptırımlardan çekinmesi nedeniyle boykotların etkisini artırırken; medya desteği, şirketlerin itibarına zarar verme potansiyeli taşıdığı için boykotun başarı şansını yükseltebiliyordu. Araştırmaya göre, en görünür ve itibarı en yüksek şirketler, boykotlara karşı en savunmasız hedeflerdi. Üçüncü taraf aktörlerin desteği düşük olduğunda, bu tür şirketler boykotçulara taviz vermezken, medya veya devlet müdahalesinin yüksek olduğu durumlarda talepleri karşılamak zorunda kalıyorlardı. Özellikle, eğer bir şirket yüksek görünürlüğe sahipse, yerel tüketicilere doğrudan bağımlıysa ve ikame ürünlere kolayca erişilebiliyorsa, boykotçuların taleplerine karşı daha duyarlı hale gelmekte ve taviz verme olasılığı artmaktadır. Koku, Akhigbe ve Springer de boykotların doğrudan bir finansal tehditten çok, itibarına zarar verme riski taşıdığını belirtmiştir.
Delacote, boykotların başarı şansını azaltan bir soruna dikkat çeker: Tüketimi fazla olan ve dolayısıyla piyasa üzerindeki en fazla etkiye sahip tüketiciler, fırsat maliyetlerinin daha yüksek olması sebebiyle boykotlara katılma olasılığı en düşük olanlardır. Buna karşılık tüketimi az olan tüketiciler, boykota katılma konusunda daha isteklidirler. Bir diğer zorluk ise, boykota katılan geniş ve dağınık gruplar arasında doğrudan bir koordinasyon sağlamanın zor veya imkansız olmasıdır. Yüksel ve Mryteza, tüketici boykotlarında bedavacılık sorununa vurgu yaparak, bazı bireylerin boykota katılmayı kişisel fayda açısından fazla büyük bir fedakârlık olarak algılayabileceğini belirtirler. Bununla birlikte, tüketicilerin boykotu belirli bir amaca yönelik kolektif bir eylem olarak değerlendirmesi, katılım olasılığını artırmaktadır.

Seçim boykotu

Brainly ya da Türkiye'de pazarlanan ismiyle E-ödev, Kraków, Polonya'da kurulan ve merkezi New York'ta bulunan bir eğitim teknolojisi şirketidir.

Başlangıçta Zadane.pl adını taşıyan şirket, 2009 yılında Polonya'da Michał Borkowski (mevcut CEO), Tomasz Kraus ve Łukasz Haluch tarafından kuruldu. Siteler, öğrencilerin soru sorabildiği ve diğer öğrenciler için bu soruları yanıtlayabildiği eşler arası bir platformdur. Yüksek kaliteli yanıtlar sunan öğrencilere rütbeler verilir. Platform; gönüllüler, personel ve makine öğrenimi algoritmaları tarafından yönetilmektedir. Yayınlandıktan sonraki 6 ay içinde ilk bir milyon aylık tekil kullanıcı sayısına ulaşıldı.
Ocak 2011'de şirket, platformun Rusça sürümü olan Znanija.com'u kurdu.
2012 yılında ise Türkiye'de Eodev.com adıyla faaliyete geçmiştir ve kendi adı altında bir mobil uygulama yayınlamıştır. Daha sonra uygulama Brainly'nin uygulaması ile birleştirilmiştir. 2015'te Türkiye'de aylık ortalam 5 milyon kullanıcıya ulaşıldığı açıklanmıştır.
Haziran 2016'da Brainly, ABD merkezli OpenStudy'yi satın aldı.
Ocak 2018'de Brainly, platformuna video özellikleri eklemek amacıyla video eğitim odaklı bir girişim olan Bask'ı satın aldığını duyurdu.
Şirket, küresel COVID-19 pandemisi ile ilişkili olarak kullanıcı sayısında ciddi bir artış gördü ve bu sayı 2019'da 150 milyon iken 2020'de yaklaşık 350 milyona çıktı.
2020'de Art of Problem Solving web sitesindeki çok sayıda kullanıcı, Brainly'nin Amerika Matematik Yarışmaları sorularını doğru yanıtlarıyla birlikte web sitesinde yayımlayarak bu yarışmanın bütünlüğünü zedelediğini tespit etti. Bu durum, Brainly'nin onur kurallarını güncellemesine neden oldu.
Şirket, 2020 yılı itibarıyla yatırımcılardan yaklaşık 150 milyon dolar fon toplamıştı.
Brainly, 2023 yılında platformu için yapay zekâ özelliklerini uygulamaya koydu.
Brainly, 2024 yılında sınavlar için pratik soruları oluşturan Sınav Hazırlığı aracını yayınladı.
2025 yılında Brainly, ABD'de topluluk odaklı bir platformdan kapsamlı bir Yapay Zekâ Öğrenme Arkadaşı'na dönüşerek; ödev yardımı, özel ders, sınav hazırlığı ve aktif sınıf katılımı için ajan niteliğinde yapay zekâ desteği sunmaya başladı. Diğer ülkelerde ise topluluk odaklı yapı sürdürüldü.

Platformun temel kullanımı ücretsizdir. Bununla birlikte, Brainly Plus adı verilen ve aylık veya yıllık abonelik seçenekleri sunan bir premium hizmet bulunmaktadır. Abonelik ücretleri farklı pazarlarda 2,00 € ile 17,00 € arasında değişiklik göstermektedir.

Web sitelerinin hizmet şartlarını (ToS) ve gizlilik politikalarını inceleyen bir proje olan ToS;DR (Terms of Service; Didn't Read), Brainly'yi D notuyla derecelendirmektedir.

Polonya ekonomisi

Resmî site
Türkçe resmi site
Oklahoma Watch: Students find shortcuts, cheats as virtual schooling drags on in pandemic
Brainly’s New AI Test Prep Helps Students Boost Test Scores
Is Brainly a tutoring solution, or the next level of cheating?
Brainly Evolving From Questions And Answers To AI Learning Companion

Bulvar gazeteleri, bulvar medyanın gazetecilik alanındaki yayımlanan gazetelerin listelendiği maddedir.

Abendzeitung München (Nürnberg 2012 eingestellt) (Verlag Die Abendzeitung)
Abendpost/Nachtausgabe Frankfurt (Frankfurter Societät), 1988 eingestellt
Der Abend Berlin, 1981 eingestellt
Berliner Kurier (Berliner Verlag, Teil von M. DuMont Schauberg)
B.Z. Berlin (Axel Springer SE)
Bild (Axel Springer SE)
Bild am Sonntag (Axel Springer SE)
Express (gazete, Almanya) Köln, Bonn, Düsseldorf (M. DuMont Schauberg)
Hamburger Morgenpost (M. DuMont Schauberg)
Morgenpost Sachsen Dresden, Chemnitz (DD+V Mediengruppe Dresden)
Super! (Burda-Verlag), 1992 eingestellt
tz München (Zeitungsverlag tz München)

Heute (Viyana) kostenlos (AHW Verlags GmbH.)
Kronen Zeitung
Österreich

Blick (Ringier AG)
Blick am Abend
20 Minuten (Tamedia kostenlos)
Le Matin

Privat (Presse Nicolas)

News of the World, infolge des News-International-Skandal 2011 eingestellt
The Sun
Daily Mail
Daily Express
Daily Star
Daily Mirror
Sunday People

New York Post
San Francisco Examiner (seit 1865; seit 2004 Gratiszeitung)

The Herald Sun
The Daily Telegraph

Paris Match
France Dimanche
Closer
Voici

Hürriyet
Günaydın
Bulvar
Tan
Sabah
Bugün
Meydan
Damga

Komsomolskaja Prawda (Rusya)
Fakt (Polonya) (Axel Springer Polska)
Blesk (Çekya)
Aha! (Çekya)
Nový Čas (Slovakya)
Plus jeden deň (Slovakya)
Aftonbladet (İsveç)
Expressen (İsveç)
Verdens Gang (Norveç)
Bergensavisen (Norveç)
Dagbladet (Norveç)
De Telegraaf (Hollanda)
Ekstra Bladet (Danimarka)
Click! (Romanya)
Kurir (Sırbistan)
24 sata (Hırvatistan)
La Cuarta (Şili)
El Extra (Ekvador)

Bulvar (Medya)

Cloob (Farsça: کلوب), İran merkezli bir sosyal ağdır. Site, 21 Aralık 2004 tarihinde kurulmuş olup yerel ve uluslararası popüler sosyal ağ sitesi Orkut'un İran hükûmeti tarafından engellendikten sonra bu boşluğu doldurmak için Cloob da dahil olmak üzere bir dizi yerel site ve ağ ortaya çıktı.
Sitenin ana sayfası İran Sanal Topluluğu başlığını içermektedir ve tüm içeriğin hükûmet sansürü riskini azaltmaya yönelik bir politika olan İran yasalarına göre kontrol edildiğini belirtiyor. Sitenin ayda yaklaşık 1 milyon üye ve 100 milyondan fazla sayfa görüntülemeye sahip olduğu iddia edilmektedir. Kullanıcılar, dahili e-posta (bireysel arkadaşlar, arkadaş grupları ve topluluk üyeleri için), topluluklar ve topluluk tartışmaları (kulüpler), kişisel ve topluluk fotoğraf albümleri, topluluklar için makale arşivi, canlı mesajlaşma ve topluluklar için sohbet odaları, web günlüğü, iş ve özgeçmiş veritabanı, sanal para ("coroob" olarak adlandırılır), bireysel üyeler için gelir ve gider defteri tutma, mal ve hizmet sunmak için çevrimiçi mağazalar, ilanlar, sorular ve cevaplar, bağlantı ve içerik paylaşımı, haberler, üye güncellemeleri ve kapsamlı izin ayar yetenekleri gibi özelliklere sahiptir.
Cloob'un topluluk tartışmalarında gelişmiş arama, gelişmiş üye arama, e-posta iletileri için makbuz, profil ziyaretçilerinin listesi gibi bazı hizmetlerinde farklı miktarlarda üyelerin kullanılabilir sanal parası kullanılmaktadır. Sanal parayı satın almak veya diğer kullanıcılara aktarmak mümkündür.
Cloob, 7 Mart 2008'de meclis seçimleri döneminde İran hükûmeti tarafından sansürlendi. Bununla birlikte, Cloob yönetiminin yasadışı ve tartışmalı içeriğin kaldırıldığını açıkladıktan sonra, 29 Nisan 2008'de siteye tekrar erişim sağlandı. 25 Aralık 2009'da bir kez daha sansürlendiyse de 2011'de yeniden erişim sağlandı.

Resmî site

Dar yayın, geleneksel olarak bilginin (genellikle İnternet, radyo, gazete veya televizyon aracılığıyla) dar bir hedef kitleye yayılması olarak anlaşılmıştır. Genel olarak daha geniş halk için değildir. Niş pazarlama veya hedef pazarlama olarak da adlandırılan dar yayın, medya mesajlarının değerler, tercihler, demografik özellikler ve/veya abonelik tarafından tanımlanan kamunun belirli kesimlerine yöneltilmesini içermektedir. Dar yayın, kitlesel izleyicilerin var olmadığı postmodern fikrine dayanmaktadır. Terimin ilk kullanımları 1940'ların sonlarında abonelik radyo programları bağlamında ortaya çıkmış olsa da, terim ilk olarak ortak sözlüğe bilgisayar bilimcisi ve kamu yayıncılığı savunucusu J. C. R. şunları söylemiştir;

"daha küçük, uzmanlaşmış izleyicilerin ihtiyaçlarına hizmet etmeyi amaçlayan çok sayıda televizyon ağı. 'Burada,' dedi Licklider, 'bağlılığın dayattığı kısıtlamaların reddini veya çözülmesini vurgulamak için kullanarak' "daraltma" terimini monolitik bir kitlesel çekiciliğe, yayın yaklaşımına kullanmak isterim.'"
"Darlama" terimi, doğası gereği coğrafi olarak sınırlı olan bir kitleye (özel veya kamu) bilginin yayılması için de geçerli olmaktadır. Ofis çalışanları, askerî birlikler veya konferans katılımcıları gibi bir grup  ve paylaşılan bir kaynak yerel bir bilgi yayılımını gerektirmektedir.

1990'ların başında, Amerikan televizyonu hâlâ esas olarak üç büyük ağ (ABC, CBS ve NBC) tarafından yönetilirken, en büyük başarının, büyük bir kitleye yönelik içeriği teşvik etmek ve yaratmak ayrıca sadece sınırlı bir kitleye hitap edebilecek projelerden tamamen kaçınmak olduğuna inanılmaktaydı. Bunun başlıca nedeni, özellikle televizyonun ilk günlerinde çok daha fazla rekabet olmamasıydı. Bununla birlikte, bağımsız istasyonlar, daha fazla kablo kanalı ve video kasetlerin başarısı artmaya ve yükselmeye başlayınca bu durum değişmiştir. Bu da izleyicilere daha fazla seçeneğe sahip olma imkanı vermiştir. Böylece, önceki kitle odaklı bakış açısı, açıkça daha dar olan bir bakış açısına doğru değişmeye başlamıştır.
Çok daha fazla sayıda yapımcı ve programcının daha küçük izleyicileri hedeflemesine izin veren tam da kablo TV'nin gelişiydi. Örneğin, MTV müziği sevenler için bir kanal olarak yola çıkarken, o kadar çok farklı şovla sona erdi ki, günümüzde artık nadiren “artık adının 'müziğinden' ödün vermiyor”, büyük ağların nasıl geliştiğini kanıtlamaktadır.
Günümüzde, büyük ağların çoğunlukla asıl amacı büyük bir kitleye ulaşmak olan içeriği tanıtmaya devam etmesine rağmen, dar yayın, örneğin şovları planlama şekillerinde elbette yerini almıştır. Örneğin, bir gece gençlere yönelik şovları yayınlamayı seçebilirken, farklı bir gece belgesellerle ilgilenenler gibi belirli bir izleyici kitlesine odaklanmak isteyebilirler. Bu nedenle, dar bir kitle olarak görülebilecekleri hedef alacaklar, ancak bir gecede kitlesel bir izleyici olarak dikkatlerini toplayacaklardır.

Dar yayına yönelik bu evrim, 1993 yılında özellikle Los Angeles'ta bu değişime odaklanan Hamid Naficy tarafından ve çok daha dar bir kitleye yönelik böyle bir içeriğin sosyal kültürü nasıl etkilediği üzerinde tartışılmıştır. Örneğin, Orta Doğu televizyon programlarının yükselişiyle, bunlar "Güney Kaliforniya'daki göçmen ve sürgün topluluklar tarafından üretilen ve tüketilen dinamik ve çok yönlü popüler kültürlerin bir parçasını" oluşturmuştur. Bu nedenle, kitlesel bir izleyici kitlesinin onu izlemesi için baskıya sahip olmayan daha fazla içerik üretilip tanıtılabilmiştir. Bu da azınlıkların televizyonda temsil edildiğini hissetmelerini kolaylaştırmıştır.

Pazarlama uzmanları, bu tür içeriğe erişim, belirli ve açıkça tanımlanmış bir potansiyel tüketici kitlesine maruz kalmayı gerektirdiğinden, genellikle ticari bir reklam aracı olarak dar yayın medyasıyla ilgilenmektedir. Teori, bu tür programları görüntüleyen belirli demografik özellikleri belirleyerek, reklam verenlerin pazarlarını daha iyi hedefleyebilmesidir. Önceden kaydedilmiş televizyon programları genellikle taksilerde, otobüslerde, asansörlerde ve kuyruklarda (Birleşik Krallık'taki Postane şubelerinde olduğu gibi) esir izleyicilere yayınlanmaktadır. Örneğin, Londra'nın siyah taksilerindeki Cabvision ağı, taksi yolcularına yönelik hedefli reklamlarla serpiştirilmiş, önceden kaydedilmiş sınırlı televizyon programları göstermektedir. Televizyon, reklamcılara mesajlarını belirli bir demografik kitleye yönlendirme konusunda daha büyük bir avantaj sağlayan yayıncılıktan dar yayına geçiş yapmıştır. Örneğin, bir enerji içeceği şirketi 18 ila 25 yaşındaki aksiyon sporu sporcularını hedeflemek isterse, yalnızca karma dövüş sanatlarını daraltan bir niş ağda ticari zaman satın alabilir ve böylece konsantre bir kişiye pazarlama yaparak mesajlarını daha değerli hale getirebilmektedir.

İnternet hem yayın hem de dar yayın modeli kullanmaktadır. İnternet erişimi olan herkes siteleri görüntüleyebildiği için çoğu web sitesi yayın modelindedir. (Wikipedia buna iyi bir örnektir, bu web sitesi internet bağlantısı olan herkes tarafından alınabilir). Ancak, içeriği görüntülemeden önce oturum açılmasını gerektiren siteler daha çok dar model modeline dayanmaktadır. Abonelere bilgi gönderen itme teknolojileri, daraltmanın başka bir şeklidir. Dar yayının belki de en iyi örneği, mesajların yalnızca listeye abone olan kişilere gönderildiği elektronik posta listeleridir.
Bir podcast'in hedef kitlesi genellikle belirli ve keskin bir şekilde tanımlandığından, daraltma bazen podcasting'e de uygulanır. McGill Üniversitesi'nden Dr. Jonathan Sterne, "Dar yayın, ikinci terimin 'mekanik veya elektronik medya yoluyla içeriğin geniş çapta yayılması' olarak anlaşılması durumunda bir yayın biçimidir" demiştir. Internet Talk Radio gibi diğer tek yönlü, geleneksel medya yaklaşımları, yayın yapan radyo programlarıyla karşılaştırılabilmektedirler. Dar yayın yaklaşımları belirli (dar) bir konuya odaklanırken, yayın programları daha geniş konuları kapsamaktadır.

Etkileşimli dar yayın şeklinde yeni bir dar yayın türü gelişmektedir. Etkileşimli dar yayın, alışveriş yapanların dar yayın yoluyla görüntülenen içeriği etkilemesini sağlamaktadır. Bunu yapmanın bir yolu dokunmatik ekrandır. Dar yayın pazarına giderek daha fazla sistem getiriliyor. Kullanıcı odaklı içerik, doğru ürünün uygun ortamla eşleştirilmesi koşuluyla, dar kapsamlı pazarlama için mükemmel bir ortam sağlamaktadır. Bu sistemler, markaların müşterileriyle kişisel bir bilgisayar aracılığıyla iletişim kurmasını sağlamaktadır. Etkileşimli daraltma projelerinin çoğunluğunun avantajı, zaman içinde daha etkili ve daha az maliyetli olmalarıdır.

Podcast
Video blog

Dar Yayın: Seçici Pazarlama ve Reklamcılık için Dijital Medyayı Kullanma

Dağıtılmış sosyal ağ veya birleşik sosyal ağ, merkezi olmayan ve farklı hizmet sağlayıcıları arasında dağıtılmış bir İnternet sosyal ağ hizmetidir (e-posta gibi, ancak sosyal ağlar için), örneğin Fediverse veya IndieWeb. Birden fazla sosyal web sitesinden oluşur ve her bir site kullanıcıları, ilgili sitelerin herhangi bir kullanıcısıyla iletişim kurabilir. Toplumsal bir perspektiften bakıldığında, bu kavramı sosyal medyanın bir kamu hizmeti olarak kıyaslayabiliriz.
Dağıtılmış bir sosyal ağa katılan bir sosyal web sitesi, diğer ilgili sitelerle uyumlu çalışabilir ve onlarla federasyon halindedir. Sosyal web siteleri arasındaki iletişim teknik olarak sosyal ağ protokolleri üzerinden gerçekleştirilir. Dağıtılmış sosyal ağlar için kullanılan yazılımlar genellikle taşınabilir olduğundan, çeşitli web sitesi platformlarında kolayca uyarlanabilir. Dağıtılmış sosyal ağlar, birden çok ayrı sosyal ağda hesapları ve etkinlikleri yönetmek için kullanılan sosyal ağ toplama hizmetlerinden farklıdır.
Bazı sosyal ağ hizmet sağlayıcıları, terimi daha geniş bir şekilde kullanarak, genellikle eklenen widget'lar veya eklentiler aracılığıyla farklı web siteleri üzerinde dağıtılabilen, sağlayıcıya özgü hizmetleri tanımlamak için kullanmışlardır. Eklemeler aracılığıyla, sosyal ağ işlevselliği kullanıcıların kendi web sitelerinde uygulanmaktadır.

Her iki ağ türü de merkeziyetçi değildir. Ancak, dağıtım birleştirilmiş ağlardan daha ileri gider. Birleştirilmiş bir ağın birden çok merkezi vardır, oysa dağıtılmış bir ağın hiç merkezi yoktur.

Dağıtılmış sosyal ağ projeleri genellikle yazılım, protokoller veya her ikisini birden geliştirir. Yazılım genellikle ücretsiz ve açık kaynaklıdır ve protokoller ise genellikle açık ve özgürdür.
OAuth yetkilendirme, OpenID kimlik doğrulaması, OStatus federasyonu, ActivityPub federasyon protokolü, Nostr, XRD meta verisi keşfi, Portable Contacts protokolü, Portable Contacts protokolü, Wave Federation Protocol, Extensible Messaging and Presence Protocol (XMPP) (aka Jabber), OpenSocial widget API'leri, XFN ve hCard gibi mikroformatlar ve Atom web yayınları gibi açık standartlar - birlikte genellikle Açık Yığın olarak adlandırılan teknolojiler, dağıtık sosyal ağların mümkün olmasını sağlayan teknolojiler olarak sıkça gösterilir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde bir hukuki savunma kuruluşu ve İnternet üzerindeki sivil özgürlükleri savunan bir savunuculuk grubu olan Elektronik Özgürlük Derneği (EFF), dağıtık sosyal ağ modelini "İnternet kullanıcısının kontrol ve seçimini geri kazandırabilecek bir model" olarak desteklemekte ve kısıtlayıcı rejimler altında yaşayan kişilere "sosyal ağ sitelerinde aktivizm yapmalarını sağlarken, güvenlik ve anonimliklerini daha iyi koruyabilecek hizmet ve sağlayıcı seçeneklerine sahip olmalarına olanak tanır" şeklinde değerlendirmektedir.
Dünya Çapında Ağ Konsorsiyumu (W3C), World Wide Web için ana uluslararası standartlar organizasyonu olarak, sosyal web uygulama uyumluluğu için standartlar geliştirmek amacıyla Temmuz 2014'te yeni bir Sosyal Faaliyet başlattı.
2013 yılında, Open Mobile Alliance (OMA), 2016 yılında onaylanan bir Sosyal Ağ Web etkinleştiricisi (SNeW) aday sürümünü yayınladı. Özellikleri büyük ölçüde OStatus ve OpenSocial özelliklerine dayanmakta ve GDPR  önerilerini karşılamak için tasarlanmıştır. Bu, telekom endüstrisinin işletme odaklı bir sosyal ağ hizmetler federasyonu oluşturma girişimidir.

Fediverse

W3C Sosyal Aktivitesi 31 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
W3C Sosyal Web Çalışma Grubu 29 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
W3C Sosyal İlgi Grubu 27 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Federe Sosyal Web Konferansı 2011
Android ortamında FOAF'ı gösteren Henry Story videosu 27 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BuddyCloud 27 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mastodon 11 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Diaspora (diaspora* olarak yazılır) kar amacı gütmeyen, kullanıcılara ait, dağıtılmış bir sosyal ağdır. Ağı oluşturmak için birlikte çalışan bağımsız olarak sahip olunan bir grup düğümden (podlar olarak adlandırılır) oluşur. Sosyal ağın herhangi bir kişi veya kuruluşa ait olmaması, kurumsal devralmalara veya reklamlara maruz kalmasını engeller. Geliştiricisine göre, "dağıtılmış tasarımımız, hiçbir büyük şirketin Diaspora'yı asla kontrol etmeyeceği anlamına geliyor."
Proje, New York Üniversitesi Courant Enstitüsü Matematik Bilimleri öğrencileri Dan Grippi, Maxwell Salzberg, Raphael Sofaer ve Ilya Zhitomirskiy tarafından yapıldı. Grup, Kickstarter aracılığıyla 200.000 doları aşan kitle fonlaması aldı. 23 Kasım 2010'da tüketici alfa sürümü yayınlandı.
Diaspora yazılımı, GNU-AGPL-3.0 koşulları altında lisanslanmıştır. Geliştirme, Özgür Yazılım Destek Ağı'nın (FSSN) bir parçası olan Diaspora Vakfı tarafından yönetilmektedir. FSSN ise Eben Moglen ve Software Freedom Law Center tarafından yönetilmektedir. FSSN, Diaspora gelişimine yönelik bir şemsiye kuruluş olarak hareket eder ve Diaspora'nın markalaşmasını, finansmanını ve yasal varlıklarını yönetir.

The Diaspora Project 25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dikkat ekonomisi (eng. attention economy), insan dikkatini kıt bir meta olarak ele alan ve çeşitli bilgi yönetimi sorunlarını çözmek için ekonomik teoriyi uygulayan enformasyon yönetimine yönelik bir yaklaşımdır. Matthew Crawford'a göre, "Dikkat bir kaynaktır. Kişide çok miktarda bulunur.."  Thomas H. Davenport ve John C. Beck  bu tanıma şunu ekliyor:Dikkat, belirli bir bilgi ögesine odaklanan zihinsel meşguliyettir. Öğeler farkındalığımıza gelir, belirli bir öğeyle ilgileniriz ve sonra harekete geçip geçmeyeceğimize karar veririz. Bu etkinin güçlü bir tetikleyicisi, insanların zihinsel yeteneklerini sınırlaması ve bilgiyi alma yeteneğinin de sınırlı olmasıdır. Dikkat, bilgilerin filtrelenmesine, böylece en önemli bilgilerin ortamdan alınmasına, alakasız ayrıntıların ise dışarıda bırakılmasına olanak tanır.
Uygulamalar, kullanıcının bir şeyi bulması çok uzun sürerse, onu başka bir uygulama aracılığıyla bulacağının farkına vararak kullanıcı arayüzü tasarımlarında açıkça veya dolaylı olarak dikkat ekonomisini dikkate alır. Bu, örneğin izleyicilere en alakalı, ilgi çekici ve geçmiş web arama geçmişine dayalı olarak kişiselleştirilmiş bilgilerin sunulmasını sağlamak için filtreler oluşturularak yapılır.

Psikoloji, bilişsel bilim, sinir bilimi, ve ekonomi  dahil olmak üzere çok çeşitli disiplinlerden yapılan araştırmalar, insanların, kaynaklar tahsis edildiğinde herhangi bir zamanda kullanılabilecek sınırlı bilişsel kaynaklara sahip olduğunu ileri sürmektedir. bir göreve, diğer görevler için kullanılabilen kaynaklar sınırlı olacaktır. Dikkatin, diğer algılanabilir bilgilerin hariç tutularak, kaynakların belirli bir bilgi öğesi üzerinde seçici olarak yoğunlaşmasını içeren bilişsel bir süreç olduğu göz önüne alındığında, dikkat, sınırlı işlem kaynakları açısından düşünülebilir.

Dikkat ekonomisi kavramı ilk olarak psikolog ve ekonomist Herbert A. Simon  tarafından 1971'de bilgi açısından zengin bir dünyada dikkatin kıtlığı hakkında yazdığında teorileştirildi:Bilgi açısından zengin bir dünyada, bilgi zenginliği başka bir şeyin kıtlığı anlamına gelir: bilginin tükettiği şeyin kıtlığı. Bilginin ne tükettiği oldukça açıktır: Alıcılarının dikkatini tüketir. Dolayısıyla bilgi zenginliği, dikkat yoksulluğuna ve bu dikkatin, onu tüketebilecek bilgi kaynaklarının aşırı bolluğu arasında etkili bir şekilde dağıtılması ihtiyacına neden olur. Birçok bilgi sistemi tasarımcısının, tasarım problemini dikkat kıtlığından ziyade bilgi kıtlığı olarak yanlış bir şekilde temsil ettiğini ve sonuç olarak, insanlara daha fazla bilgi sağlama konusunda mükemmel olan sistemler inşa ettiklerini, oysa asıl ihtiyaç duyulan şeyin önemsiz veya ilgisiz bilgileri filtreleme konusunda mükemmel olan sistemler olduğunu belirtti. 
Simon'ın aşırı bilgi yükü sorununu ekonomik bir sorun olarak nitelendirmesi, Thomas H. Davenport ve Michael Goldhaber gibi yazarların "dikkat ekonomisi" ve "dikkat ekonomisi" gibi terimleri benimsediği 1990'ların ortalarından bu yana bilgi tüketiminin analizinde giderek daha popüler hale gelmiştir.
Bazı yazarlar ekonomik sistemimizin odak noktası olarak "dikkat işlemlerinin" finansal işlemlerin yerini alacağını öne sürüyorlar. Bilgi sistemleri araştırmacıları da bu fikri benimsemiş ve mülkiyet haklarının yaratılması fikri üzerine inşa edilen mekanizma tasarımlarını dikkat çekici bir şekilde araştırmaya başlamışlardır (bkz. Uygulamalar ).

Dijital kültür uzmanı Kevin Kelly'ye göre, 2008 yılına gelindiğinde modern dikkat ekonomisi, tüketici ürününün yeniden üretiminin neredeyse hiçbir maliyeti olmadığı ve ürün tedarikçisinin karşılaştığı sorunun, ne pahasına olursa olsun yeniden üretilemeyecek değerli maddi olmayan varlıkların eklenmesinde yattığı bir ekonomi haline geldi. Bu gayri maddi varlıkları şu şekilde tanımlamaktadır:

Aciliyet - öncelikli erişim, anında teslimat
Kişiselleştirme - yalnızca size özel
Yorumlama - destek ve rehberlik
Orijinallik: Bunun gerçek olduğundan nasıl emin olabilirsiniz?
Erişilebilirlik - her yerde, her zaman
Düzenleme - kitaplar, canlı müzik
Patronaj - "sadece iyi hissettirdiği için ödeme yapmak"
Bulunabilirlik - "Milyonlarca kitap, milyonlarca şarkı, milyonlarca film, milyonlarca uygulama, ilgimizi çeken milyonlarca şey varken ve bunların çoğu ücretsiz olduğunda, bulunmak değerlidir."

Dikkat ekonomisi sosyal alanla da ilgilidir. Özellikle uzun vadeli dikkat, insanların başkalarıyla olan etkileşimlerini yönetmeye ayırdıkları ilgiye göre düşünülebilir. Bu etkileşimlere çok fazla dikkat vermek, "sosyal etkileşimde aşırı yüklenmeye" yol açabilir, yani insanlar başkalarıyla ilişkilerini yönetmede bunalıma girdiğinde, örneğin insanların yüksek düzeyde sosyal tacize maruz kaldığı sosyal ağ hizmetleri bağlamında bunalırlar. Dijital medya ve internet, dikkati dağıtmak için yeni kanallar yaratarak bu ekonomiye katılımı kolaylaştırıyor. Sıradan insanlar artık kendi içeriklerini yayınlayarak ve başkalarının içeriklerine yorum yaparak geniş bir kitleye ulaşma gücüne sahip.
Sosyal dikkat aynı zamanda kolektif dikkatle, yani "yeni öğelere olan ilginin büyük popülasyonlar arasında nasıl yayıldığı ve sonunda nasıl kaybolduğu" ile de ilişkilendirilebilir.

"Dikkat ekonomisi" potansiyel tüketicinin dikkatini bir kaynak olarak ele alır. Geleneksel medya reklamcıları, tüketicilerin AIDA (dikkat, ilgi, arzu ve eylem) adını verdikleri doğrusal bir süreçten geçtiğini öne süren bir modeli izlediler. Bu nedenle dikkat, tüketici olmayanları dönüştürme sürecinde önemli ve ilk aşamadır. Bir tüketiciye işleyebileceğinden daha fazla reklamın (örneğin çevrimiçi reklam yoluyla) iletilebileceği göz önüne alındığında, reklamı tüketicilere iletmenin maliyeti yeterince düşük olduğundan, tüketicinin dikkati tahsis edilecek kıt kaynak haline gelir. Bu nedenle, aşırı bilgi akışkanlığı, tükettiğinden fazlasını sağlamayı vadettiği sürece ürünleri aramaya ve karşılaştırmaya devam eden bireyin karar vermesini engelleyebilir.
Rızasız tüketicilere tazminatsız olarak sunulan dikkat çekici içerikler üreten reklamverenler, dikkat hırsızlığı yapmakla eleştirildi.

Bir uygulama, çeşitli bilgi türlerini (örn. spam, reklam) bir tür kirlilik veya 'zararlı dışsallık' olarak ele alır. Ekonomide dışsallık, bir malın hedef tüketicisi dışındaki taraflara yük getiren (veya fayda sağlayan) bir üretim sürecinin bir yan ürünüdür. Örneğin; hava ve su kirliliği topluma ve çevreye yük getiren 'olumsuz' dışsallıklardır.
Dışsallıkları kontrol etmeye yönelik piyasa temelli bir yaklaşımın ana hatları Ronald Coase'un The Problem of Social Cost (1960) adlı eserinde özetlenmiştir. Bu, Coase'un radyo frekansı girişiminin mülkiyet haklarının yaratılmasıyla kontrol edilebilecek olumsuz bir dışsallık olduğunu iddia ettiği Federal İletişim Komisyonu'ndaki (1959)  bir makaleden doğmuştur.
Coase'un dışsallıkların yönetimine yaklaşımı, mülkiyet haklarının dikkatli bir şekilde belirlenmesini ve hakların ilk tahsisine ilişkin bir dizi kuralı gerektirir. Bu bir kez başarıldığında, bir piyasa mekanizması teorik olarak dışsallık sorununu yönetebilir.

E-posta mesajlarının maliyetleri, bunları dağıtan internet servis sağlayıcılarına (ve bunlarla ilgilenirken dikkat etmesi gereken alıcılara) yayıldığından, çok sayıda e-posta mesajı göndermenin spam yapanlara maliyeti çok düşüktür. Bu nedenle, mümkün olduğu kadar çok spam göndermek rasyonel bir stratejidir: Alıcıların yalnızca %0,001'i (100.000'de 1) satışa dönüştürülse bile, bir spam kampanyası karlı olabilir. Elbette bu işletmeler proxy sunucular üzerinden yürütüldüğü için tüm gelirin nereden geldiğini anlamak çok zor. Ancak kârlı olmasalardı spam göndermeyecekleri sonucuna varmak mantıklıdır. Spam gönderenler, potansiyel müşterilerden değerli ilgi beklerler, ancak e-posta sistemlerinin mevcut mimarisi nedeniyle bu ilgi için adil bir bedel ödemekten kaçınırlar.
Bunu hafifletmenin bir yolu, gönderenlerin bir mali tahvil göndermelerinin gerekli olduğu ve yeterli sayıda alıcının bir e-postayı spam olarak bildirmesi durumunda kaybedilen "Gönderen Tahvilinin " uygulanmasıdır.
"Kesinti haklarının" satılması veya birinin dikkatini çekme hakkı için küçük ücretler satılması fikri de bununla yakından bağlantılıdır. Bu hakların maliyeti, kesintiye uğrayan kişiye göre değişiklik gösterebilir: Bir Fortune 500 şirketinin CEO'su için kesinti hakları muhtemelen olağanüstü derecede pahalı olurken, bir lise öğrencisininkiler daha düşük olabilir. Maliyetler ayrıca bağlama bağlı olarak kişiden kişiye değişiklik gösterebilir; yoğun tatil sezonunda artabilir ve yazın zorlu günlerinde düşebilir. Kesintiye uğrayanlar ücretlerini arkadaşlarından, ailelerinden ve diğer hoş karşılanan kesintilerden almayı reddedebilirler.
Bu doğrultudaki bir başka fikir de, bazı bilgilerin alıcının zamanını boşa harcamayacağına dair küçük garantiler olan ve gönderme sırasında emanete bırakılan "dikkat bonoları"nın oluşturulmasıdır. Kesinti haklarını verenler gibi, alıcılar da göndericiye belirli bir iletişimin zaman kaybı olduğunu belirtmek için tahvillerini nakde çevirebilir veya daha fazla iletişimin memnuniyetle karşılanacağını belirtmek için tahvilleri nakde çevirmemeyi seçebilirler.

Arama motorları web'de bilgi bulma ve bilgiye erişmenin birincil aracı haline geldikçe, arama motorlarının arama yapanların dikkatini odaklama yeteneği nedeniyle belirli sorguların sonuçlarındaki yüksek sıralamalar değerli mallar haline geldi. Diğer bilgi sistemleri gibi, web araması da kirliliğe karşı savunmasızdır: "Web ortamı kar amacı güden girişimleri içerdiğinden, dikkat çekme stratejileri arama motoru algoritmalarına yanıt olarak gelişir".
Büyük arama motorlarının çoğu artık arama sonucu sıralamalarını belirlemek için bir tür PageRank'e (bir siteye giden hiper bağlantıların yinelemeli sayımı) dayandığından, hiper bağlantıların oluşturulması ve ticaretinde gri bir pazar ortaya çıktı. Bu pazardaki katılımcılar, bağlantı spam'i, bağlantı çiftçiliği ve karşılıklı bağlantı olarak bilinen çeşitli uygulamalarla meşgul olurlar.
Siyasi e-posta kampanyalarının spam olarak kabul edilip edilmeye

Edmodo; öğretmenler, öğrenciler ve veliler için bir "sosyal öğrenme platformu" sitesidir. 22 Eylül 2022'de faaliyetine son verilmiştir.
Edmodo ile öğretmenler çevrimiçi sınıflar oluşturarak öğrencileri davet eder. Grup kodu verilir, tüm öğrencilerin kaydolur ve velileri de öğrencileri takip edebilir.
Öğrenciler notlarını(yazı, müzik, resim ve video olabilir) gruba yollar öğretmen inceler. Özel mesajlar gönderemezler. Grup mesajları öğretmen tarafından yönetilebilir.
Ayrıca rozet (Öğretmenler Edmodo'ya ek rozet ekleyebilecekleri gibi sistemdeki rozetleri de kullanabilirler.) sistemi vardır, rozet alan öğrenciler testlere daha istekli hale gelirler. Edmodo sisteminde ödev verme modu ve anket modu da bulunmaktadır.
Öğretmenler testler oluşturabilir, testin son cevaplanacağı tarihi sisteme girebilir.

Edward Louis Bernays (Almanca telaffuz: [bɛɐ̯ˈnaɪs]; 22 Kasım 1891 – 9 Mart 1995), sosyoloji ve psikolojide "halkla ilişkilerin babası" olarak anılan Yahudi kökenli Amerikalı modern propagandanın kurucusu. Aynı zamanda ünlü psikoloji bilimci ve psikanaliz’in kurucusu Sigmund Freud’un ablasının oğlu, yeğenidir.
Bernays, Life dergisi tarafından 20. yüzyılın en etkili 100 Amerikalı Bilimci’den biri seçildi. Larry Tye'nin Spin the Father (1999) adlı tam bir biyografisine ve sonrasında Adam Curtis tarafından The Century of the Self adlı BBC için ödüllü 2002 belgeseline konu olmuştur.
Bernays’ın, toplum ve ikna psikolojine çok farklı bir perspektifden bakıyordu. Yaptığı en iyi propagandaları arasında 1929’da ”Torches of Freedom“ başlığı ile yaptığı sigara içmeyi teşvik ederek, tütünün dünya piyasasında önem kazanmasını sağlaması yer alır. 1954’de Birleşik Devletler istihbarat birimi olan CIA tarafından planlanan Guatemala devleti hükûmetinin devrilmesinde yaptığı zekîce propagalarda CIA’nın güvenini ve itibarını kazandı. Procter & Gamble ve General Electric dahil onlarca büyük Amerikan şirketlerinin, devlet kurumlarının, politikacıların, şovmenlerin ve birçok kâr amacı gütmeyen kuruluşlar için reklam propagandalarını yaptı.

Bernays, en bilindik çalışmalarından biri kadınları sigara içmeye ikna etmesidir. Kadınların sigara içmesinin bir tabu olduğu yıllarda Bernays’in, bir grup kadının eline sigaralar vererek yaptırdığı yürüyüş, halkla ilişkiler dünyasında efsaneleşmiş bir eylemdir. Bu eylemin sonunda sigaranın ateşi “özgürlük meşalesi” olarak anılır olmuş, kadınlara sigara satışı artmaya başlamıştır. Bernays'in yarattığı düşünce şuydu, eğer bir kadın sigara içiyorsa, bu onun daha güçlü ve bağımsız olduğunun kanıtıdır.
1920 yılında Procter & Gamble için başlattığı ve 40 yıl süren Ivory Soap kampanyası en başarılı kampanyalarındandır. Bu kampanyada Ivory Soap isimli sabunlarla heykel yarışması düzenlenmiştir.
Güzel bir kahvaltının sağlık üzerine olumlu etkilerini aktararak domuz pastırması ve yumurtayı Amerika'nın en temel kahvaltı ürünlerine dönüştürerek domuz pastırması toptancısı müşterisinin satışlarını arttırmayı başarmıştır.
ABD Sağlık Bakanlığı'nın sigaranın sağlığa zararlı olduğunu belirtmesinden önce kadınların toplum içinde sigara içmesini kabul edilebilir bir hale dönüştürmek için Lucky Strike isimli sigarayı New York'un Paskalya Geçidinde kadınlara özgürlük meşalesi adı altında içirerek bir kampanya başlatmıştır.

Sigmund Freud (Bernays'ın öz dayısı.)
Martha Bernays

Friendster, Kuala Lumpur, Malezya merkezli bir sosyal oyun sitesiydi. Eskiden sosyal ağ hizmeti web sitesiydi. Friendster yeniden tasarlanmadan önce Friendster'deki üyeler diğer üyeler ile iletişim kurabiliyor, iletişim kurduğu kişileri ayarlayabiliyor ve onlarla online içerik paylaşabiliyordu. Site ayrıca Flört ve yeni şeyler keşfetmek içinde kullanılıyordu. Ağlar ve profiller aracılığı ile kullanıcılar videolar, resimler, mesajlar ve yorumlar paylaşabiliyordu. Friendster, şimdiki sosyal ağların dedesi sayılmaktadır.
Haziran 2011'de sosyal oyun platformu olarak yeniden tasarlandıktan sonra kayıtlı olan üye sayısı 115 milyonu aştı. Site trafiğinin %90'ından fazlası Asya dan geliyordu. Kapanana kadar Asya'daki en popüler sosyal ağdı. Alexa'ya göre Friendster'a 2009 yılında en çok giren 10 ülke Filipinler, Endonezya, Malezya, Singapur, Tayland, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Sudan, Güney Kore, Bangladeş ve Hindistan'dı. Friendster 2012 yılına kadar Endonezya'da popüler kaldı.
Haziran 14 2015'te Friendster, değişen endüstri ve kullanıcı azlığından dolayı servislerini kapadı.

Friendster Kanadalı bilgisayar programcısı Jonathan Abrams tarafından 2002 yılında kurulmuştur. Bu Tarih MySpace (2003), Hi5 (2003), Facebook (2004) ve diğer Birçok sosyal Ağlardan daha eskidir.
Friendster.com 2002 yılında yayınlandıktan sonra ilk aylarında 3 milyon kullanıcıyı kendisine çekmiştir. Time, Esquire, Vanity Fair, Entertainment Weekly, US Weekly ve Spin gibi dergiler Friendster'ın başarısı hakkında yazılar yazmış ve kurucusu magazin kapaklarına ve gece talk Show'larına çıkmıştır. Friendster'ın başarısı Dogster ve Elfster gibi sosyal ağların kuruluşu için esin kaynağı olmuştur.
Google 2003 yılında şirketi satın almak için 30 milyon dolar teklif etmiştir ama Friendster bu teklifi kabul etmemiştir. Friendster'e daha sonra Kleiner, Perkins, Caufield & Byers ve Benchmark Capital tarafından Ekim 2003'te 53 dolarlık yatırım yapılmıştır. Nisan 2004'te, John Abrams CEO'luktan alınmış ve Tim Koogle yeni interim CEO olmuştur. Koogle daha önce Yahoo!'da CEO'luk yapmıştı. Koogle daha sonra Haziran 2004'te Scott Sassa ile değiştirildi. Sassa Mayıs 2005'te şirketten çıktı ve Taek Kwon yeni CEO oldu. Taek Kwon daha sonra Kent Lindstrom ile değiştirildi.
2008'de Friendster 115 milyondan fazla üyeye sahipti ve Asya'da büyümeye devam ediyordu. Alexa'ya 2009 yılında (ve yılından beri) Amerika'dan gelen trafik şiddetli bir düşüş yaşadı. Bu düşüş Kasım 2010'da daha da ciddileşti, 40.Sıradan 800.Sıraya düşüldü. Bu düşüş birçok kişiye göre Facebook'un yükselişine bağlanmaktır.
Aralık 9, 2009 te, MOL Global Friendster'i 26.4 milyon dolara satın aldığını açıkladı, MOL Global Asyanın en büyük İnternet şirketlerinden biridir.
Haziran 2011'de, Site kendini sosyal oyun sitesi olarak yeniden dizayn etti ve sosyal ağ hesaplarına desteği ve kayıtları kapattı, Ama sosyal ağda zaten hesapları olan kişilerin hesapları silinmedi ve hala giriş yapılabiliyordu. Friendster daha sonra amaçlarının eğlence ve eğlendirmek olduğunu, Facebook a karşı rakip olmak olmadıklarını açıkladı.
Haziran 14 2015'te site ve tüm servisleri sonsuza kadar kapatıldı.

Haziran 2006, Anahtar Sosyal Ağ Teknolojisi Patenti.
2007, AlwaysON Media tarafından Top 100 Özel şirketlerinden biri.
Nisan 2008, Webware Top 100'lerinden biri.

Geotagging coğrafi etiket tanımlı meta verileri (ISO 19115), coğrafi etiketlenmiş fotoğraf veya video, web siteleri, SMS mesajları, QR Kodları veya RSS yayınları gibi çeşitli medyalara ekleme işlemidir ve bir coğrafi meta veriler biçimidir. Bu veriler genellikle enlem ve boylam koordinatlarından (coğrafi koordinat sistemi) oluşur, ancak bunlar ayrıca yükseklik, kerteriz, İrtifâ, mesafe, doğruluk verileri, yer adları ve belki bir Zaman Damgasını da içerebilir.
Coğrafi etiket ekleme, kullanıcıların bir cihazdan konuma özgü çok çeşitli bilgileri bulmasına yardımcı olabilir. Örneğin, birisi uygun bir resim arama motoruna enlem ve boylam koordinatlarını girerek belirli bir yere yakın çekilen resimleri bulabilir. Coğrafi etiket özellikli bilgi hizmetleri, konuma dayalı haberleri, web sitelerini veya diğer kaynakları bulmak için de potansiyel olarak kullanılabilir. Coğrafi etiketleme, kullanıcıların belirli bir resim veya diğer medyanın içeriğini veya bakış açısını kullanıcılara gösterebilir ve bunun tersine, bazı medya platformlarında belirli bir yere ilişkin medyayı gösterir.
İlgili terimle coğrafi kodlama - Sayısallaştırılmış Adres Bilgi Sistemi (SABS), bir sokak adresi gibi koordine edilmeyen coğrafi tanımlayıcıları alma ve ilişkili coğrafi koordinatları bulmak (tersine coğrafi kodlama için tersi) işlemini ifade eder. Bu tür teknikler, alternatif arama teknikleri sağlamak için coğrafi etiketleme ile birlikte kullanılabilir.
Coğrafi etiketleme, Facebook ve Instagram gibi çeşitli sosyal medya platformlarında popüler bir özellik haline geldi. Facebook kullanıcıları, etiketledikleri konumun sayfasına eklenebilecek fotoğrafları coğrafi etiket ekleyebilir. Kullanıcılar ayrıca, mobil cihazlarındaki yer takipçisine göre bir insan listesi oluşturarak, yakındaki Facebook arkadaşlarını bulmalarını sağlayan bir özellik de kullanabilirler. Instagram kullanıcıların fotoğraflara coğrafi etiket eklemelerini sağlayan bir harita özelliğini kullanıyor. Harita düzeni pimi, kullanıcının bir dünya haritasında çektiği belirli fotoğrafları gösterir.
Coğrafi etiketleme işleminde kullanılan coğrafi konum verileri neredeyse her durumda küresel konum belirleme sisteminden türetilir ve ekvator boyunca 180 °, batıdan 180 ° doğudaki yeryüzündeki her konumu gösteren bir enlem / boylam-koordinat sistemine ve 90 ° kuzey 90 derecelik güney boyunca ana meridyen boyunca dayanır.

Fotoğrafları coğrafi etiketlemek için iki ana seçenek vardır; fotoğraf çekildiği sırada GPS bilgisini yakalamak ya da fotoğraf çekildikten sonra bir haritaya bir "harita eklemek".
Fotoğraf çekildiğinde GPS verilerini yakalamak için kullanıcının dijital fotoğraf makinesiyle birlikte GPS ya da tek başına bir GPS bulunan bir kameraya sahip olması gerekir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kablosuz servis sağlayıcıların 11 Eylül 2012'ye kadar 911 görüşmesi için daha kesin konum bilgisi tedarik etmesi gereği nedeniyle, giderek daha fazla sayıda cep telefonunda yerleşik GPS çipleri var. Çoğu akıllı telefon kullanıcıların fotoğraflara otomatik olarak coğrafi etiket eklemelerine izin vermek için yerleşik kameralarla birlikte bir GPS çipi kullanıyorlar. Diğerleri GPS yongası ve kamera içerebilir, ancak GPS bilgilerini resmi içine yerleştirmek için gerekli dahili yazılımlara sahip değildirler. Birkaç dijital fotoğraf makinesinde otomatik yer etiketi oluşturma özelliğine sahip dahili veya dahili GPS bulunur. Cihazlar GPS, A-GPS veya her ikisini birden kullanmaktadır. A-GPS, bir cep telefonu kulesi aralığında daha hızlı bir şekilde ilk düzeltme yapabilir ve binalarda daha iyi çalışabilir. Geleneksel GPS cep telefonu kulelerine ihtiyaç duymaz ve kentsel alanların dışındaki standart GPS sinyallerini kullanır. Geleneksel GPS, daha fazla pil gücü kullanma eğilimindedir. Neredeyse herhangi bir dijital kamera, tek başına bir GPS ile birleşebilir ve görüntünün EXIF başlığına konum bilgisi yazmak için fotoğraf eşleme yazılımı ile işlenir.

Sitesi 14 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

A-GPS
Araç seyir sistemi
Geocaching
Geo-fence
GPS izleme birimi
Ingress
Poligonda point
POI
Geomarketing
Gerçek zamanlı konum etiketleme
Coğrafi bilgi sistemi
Georeferencing
Geomessaging
GeoRSS
Coğrafi etiketli fotoğraf
Etiket (meta veri)

Gizlilik veya mahremiyet (Latince: privatus: geri kalanından ayrı, privo; "mahrum") bireyin veya bir grubun kendilerini veya kendileri hakkındaki bilgileri ayırma yeteneği ve böylece kendilerini ifade ederken seçici olmaları. Sınırları ve kabul edilir içeriği kültürler ve bireyler arasında farklılık gösterir ancak bazı ortak temalar paylaşılmaktadır. Herhangi bir şey gizli olduğunda, doğal olarak kişiye özel veya hassas bir durum var demektir. Mahremiyet alanı bilgilerin korunması ve kişisel alana girilmemesini gerektirdiğinden güvenlikle çakışmaktadır.

Sivil özgürlükler
Dijital kimlik
Gizlilik beklentisi
Kimlik hırsızlığı
Bilgi gizliliği
Bilgi gizlilik yasası
Kendi işine bak
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Bireysel haklar
Kişilik hakkı
Gizlilik hukuku
Gizlilik Politikası
Gizlilik yazılımı
Özel alan
Gizlilik arttıran teknolojiler
Profil (bilgi bilimi)
Genel figür
Yalnızlık
Gözetim
Bilgisayar ve ağ gözetimi
Toplu gözetim
2013 küresel sürveyans açıklamaları
Toplu gözetim endüstrisi

Amitai Etzioni, 2000, The Limits of Privacy, New York: Basic Books.
Thomas Allmer, A Critical Contribution to Theoretical Foundations of Privacy Studies, "Journal of Information, Communication & Ethics in Society", Vol. 9, 2, pp. 83–101.
Ruth Gavison, "Privacy and the Limits of the Law," in Michael J. Gorr and Sterling Harwood, eds., Crime and Punishment: Philosophic Explorations (Belmont, CA: Wadsworth Publishing Co., 2000, formerly Jones and Bartlett Publishers, 1996), paperback, 552 pages, pp. 46–68.
Ulrike Hugl, "Approaching the value of Privacy: Review of theoretical privacy concepts and aspects of privacy management"24 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Proceedings of the Sixteenth Americas Conference on Information Systems (AMCIS) 2010, paper no. 248.
Frederick S. Lane, American Privacy: The 400-Year History of Our Most Contested Right 28 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (Boston, MA: Beacon Press, 2010).
Steve Lohr, "How Privacy Can Vanish Online, a Bit at a Time" 21 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The New York Times, Wednesday, March 17, 2010.
Adam D. Moore, 2010, "Privacy Rights: Moral and Legal Foundations 28 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.," Penn State University Press.
Yael Onn, et al. Privacy in the Digital Environment 28 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Haifa Center of Law & Technology, (2005).
Bruce Schneier, Privacy in the Age of Persistence 13 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert Ellis Smith, 2004, "Ben Franklin's Web Site, Privacy and Curiosity from Plymouth Rock to the Internet," Providence: Privacy Journal.
Daniel J. Solove, "'I've Got Nothing to Hide' and Other Misunderstandings of Privacy"4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., San Diego Law Review, Vol. 44, 745-772.
Herman Tavani, “Informational Privacy: Concepts, Theories, and Controversies,” in Kenneth Himma and Herman Tavani, eds., The Handbook of Information and Computer Ethics (Hoboken: Wiley, 2008), pp. 131-164.
Judith Jarvis Thomson, "The Right to Privacy," in Michael J. Gorr and Sterling Harwood, eds., Crime and Punishment: Philosophic Explorations (Belmont, CA: Wadsworth Publishing Co., 2000, formerly Jones and Bartlett Publishers, 1995), 552 pages, pp. 34–46.
Raymond Wacks, Privacy: A Very Short Introduction, Oxford: Oxford University Press, 2009.
Judith Wagner DeCew, 1997, In Pursuit of Privacy: Law, Ethics, and the Rise of Technology, Ithaca: Cornell University Press.
Rita Watson and Menahem Blondheim (eds.), The Toronto School of Communication Theory: Interpretations, Extensions and Applications (Toronto and Jerusalem: University of Toronto Press and Magnes Press, 2007)
A. Westin, 1967, Privacy and Freedom, New York: Atheneum.

Makaleler

"Privacy" 28 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. entry in the Stanford Encyclopedia of Philosophy.
International Privacy Index world map26 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., The 2007 International Privacy Ranking, Privacy International (London).
"Small Businesses and Identity Theft" 3 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., interview with Ed Goodman, Chief Privacy Officer, Identify Theft 911, 12 minute video, Fox News, 26 January 2011.
"The State and Surveillance: Fear and Control", a conversation between Didier Bigo and Mireille Delmas-Marty, La Clé des Langues, ISSN 2107-702923, 23 September 2011.
"Google’s Cerf Says 'Privacy May Be An Anomaly'. Historically, He’s Right." 26 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Gregory Ferenstein, TechCrunch, 20 November 2013.
Organizasyonlar

Electronic Privacy Information Center (EPIC) 5 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Privacy Rights Clearinghouse 21 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
privacy.org 7 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Privacy Office at the U.S. Department of Homeland Security 11 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Gizlilik (DMOZ tabanlı).
UNESCO Chair in Data Privacy 16 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., website.

Google+ (bazen Google Plus olarak da bahsedilir ve G+ şeklinde kısaltılır), kurucusu olan Google tarafından yönetilen sosyal ağ ve kimlik doğrulama hizmeti.
28 Haziran 2011 tarihinde duyurulan servis ilk dönemde davetiye sistemi ile üye kabul etmiş, 20 Eylül 2011 gününden itibaren ise siteye üyelikler gerçek adını kullanmak şartıyla 18 yaş üzeri herkes için açılmıştı.
Google+, Google Profiller üzerine inşa edilmiştir. Google Buzz gibi diğer Google projeleriyle de entegre çalışan servis Çevreler, Konular ve Video Sohbet Odaları gibi sosyal ağ dünyasında yeni olan özellikler içermekteydi. Mobil uygulamalar ile de erişilebilen Google+, Google'ın en büyük sosyal ağ girişimi olarak 800.000.000 üyesi bulunan Facebook'un rakibi olarak görülmekteydi. Bu servis, Google Buzz, Google Friend Connect ve Orkut'un ardından Google'ın dördüncü sosyal ağ girişimiydi.
27 Aralık 2011 tarihinde 62.000.000 kullanıcı barajını aşan Google+'ın büyüme analizi göz önüne alındığında her gün 625.000 yeni üye kazanarak 2012 yılı sonunda 400.000.000 kullanıcı barajını aşacağı tahmin edilmiştir. 2012 yılı Aralık ayı itibarıyla Google+ 500 milyon kullanıcı sayısını geçmişti.
52.5 milyon kullanıcının etkilendiği bir güvenlik açığının ortaya çıkması sebebiyle Google, hizmeti 2 Nisan 2019 tarihinde bireysel ve ticari kullanıma kapatma kararı aldı.
Ardından, Google ekip ve iş için yeni uygulaması olan Google Chat uygulamasını tanıttı.

Akış: Çevrelere eklenen kullanıcı ve sayfaların güncellemelerinin toplandığı ve tarihine göre listelendiği alan. Metin, fotoğraf, video ya da İnternet bağlantılarının bulunduğu bu alan tüm gönderilerin görüntülendiği ana alandır.
Çevreler: Google+'ın sosyal ağ dünyasına kazandırdığı bir sistem olan Çevreler, takip edilen kullanıcıları sürükle-bırak yöntemiyle farklı gruplar altında toplamayı sağlar. Böylece farklı sektörlerde yer alan kullanıcıları tek çatı altında incelemek ve takip etmek kolaylaşır. Ayrıca kullanıcı paylaştığı içerikleri Çevrelerine göre sınırlayabilmektedir. Bu sayede farklı konulardaki içerikler o konuyla ilgili Çevreler tarafından görüntülenir. Bu özelliğin sosyal medyada büyük ilgi görmesi üzerine Facebook da bir güncelleme ile bu sistemi "Akıllı Liste" adıyla kullanıcılarına sunmuştur.
Sohbet: Android, iPhone ve SMS destekleyen cihazlar tarafından kullanılabilen Sohbet Çevreler'deki kullanıcıların yanı sıra Gmail, iGoogle, Google Talk, Orkut ve 3. taraf uygulamalarda ekli kullanıcılar ile metin mesajı yoluyla iletişime geçebilmeyi sağlar. Ayrıca fotoğraf paylaşma özelliği de bulunmaktadır.
Video Sohbet: Birçok kullanıcının (en fazla 10) bir video sohbet odası oluşturularak topluca iletişime girmesini sağlayan bu özellik de tıpkı Çevreler gibi sosyal ağ dünyasında bir ilk olmuş ve Facebook tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. 20 Eylül 2011 tarihinden beri Android 2.3+ işletim sistemli telefonlarda da kullanılabilen Video Sohbet ister gizli ister herkese açık bir şekilde kullanılabilinmektedir. Video Sohbet'in ilk herkese açık yayını 21 Eylül 2011 tarihinde will.i.am tarafından gerçekleştirilmiştir.
Hızlı Yükleme: Yalnızca Google+ uygulamasının yüklü olduğu Android cihazlarda kullanılabilen bu özellik mobil cihazlar ile çekilen fotoğraf ile videoları gizli ve otomatik olarak Google+ hesabına yükler. Kimsenin göremediği bu ilk yükleme sonrasında içerik istendiği takdirde diğer kullanıcıların görünümüne açılabilir.
Konular: Google Arama hüneriyle İnternet içeriklerini filtreleyerek daha önceden tanımlanan ilgi alanlarını kullanıcıya sunan bu özellik kullanıcıyı takipçisi olduğu konulardaki son güncellemelerden haberdar etmeyi amaç edinmiştir.
Oyunlar: 16 Ağustos 2011 tarihinde 16 oyun ile kullanıcılara sunulan bu özellik Facebook oyunlarının aksine daha az bildirim kullanır.
+1: Google tarafından İnternet sitelerinde kullanılmak üzere kullanıma sunulan +1 düğmeleri, +1'lenen sayfaların Google+'ta listelenmesini ve Çevreler'deki kullanıcılara önerilmesini sağlar. Bu sistem Facebook'un Beğen düğmesine denk gelmektedir.
Sayfalar: Kullanıcıların yalnızca gerçek adlarıyla hesap açabilmesini mümkün kılan Google+, 7 Kasım 2011'de hizmete giren Sayfalar özelliği ile özel işletme ve kurumları da siteye çekmeyi amaçlamıştır.
Etkinlikler: Kullanıcıların çevreleriyle birlikte eğlenceler, toplantılar, geziler gibi etkinlikler düzenlemesi için haberleşmelerine yarayan özellik.
Keşfedin: Google Plus içerisinde popüler olan gönderileri gösteren özellik.
Yerel: Bu özelliğe erişen kullanıcının yaşadığı bölgelerde bulunan ve bir başka kullanıcı tarafından eklenen lokanta, otel, mağaza gibi yerleri gösteren özellik. Sonuçlarının sırasını ve popüleritesini kullanıcıların verdiği oylarla belirler.
Fotoğraflar: Kullanıcıların yükledikleri fotoğrafları, resimleri yönetebildiği özellik. Ayrıca yeni fotoğraflar yüklenmesini de sağlar. Hızlı Yükleme özelliği sayesinde Akıllı telefonlardan hızlıca fotoğraf yüklenmesini sağlar. Android ve iPhone sürümleri Google Play'den indirilebilir.
Hangouts: Kullanıcıların birbirleriyle görüntülü konuşma yapabildiği özelliktir. Ayrıca görüntülü konferans görüşmeyi destekler. Başka konferanslara da katılabilme imkânı sunar.

Orkut
Google Buzz

Resmî site

Google Buzz, Google tarafından geliştirilen, şirketin web tabanlı e-posta programı Gmail'e bütünleşik olarak çalışan eski sosyal paylaşım, mikroblog ve mesajlaşma aracı. Kullanıcılar bağlantılarını, fotoğraflarını, videolarını ve durum güncellemelerini paylaşabilirler. 15 Aralık 2011'de Google, Buzz servisini kaldırdı ve kullanıcılarını Google+'a yönlendirdi.
Buzz kullanıcılara yazdıklarını tüm dünya ya da sadece belirli bir arkadaş grubu ile paylaşabilme olanağı sunar. Picasa, Flickr, Google Latitude, Google Reader, Google Sidewiki, YouTube, Blogger, FriendFeed, identi.ca ve Twitter ile hala bütünleşiktir. Google Buzz, analistler tarafından, Google'ın Facebook ve Twitter gibi servislerle yarışmak için ortaya çıkardığı bir ürün olarak görülür. Buzz ayrıca birçok arayüz ve diğer Google ürünleriyle etkileşimli unsurlar içerir, örneğin bir gönderiyi beğenebilmek gibi.

Mayıs 2010'da Google, Buzz için platform olmanın yanında hizmet olarak işlem yapmasına imkân sağlayan APIleri yayınladı. Bu sayede üçüncü şahıs program geliştiriciler Buzz üzerinden içerik okuyup yayınlamaya başladılar. Seesmic ve Socialwok gibi birçok ortak yeni APIleri kullanarak Buzz'a entegrasyon/birleşme gösterileri gerçekleştirdi.

Destekleyen bir mobil araç ile hizmete erişildiğinde, Buzz kullanıcının mevcut yerini işaretleyerek postalar. Google Latitude'un aksine, Buzz postaları/yayınlarında kullanıcılara sadece bulundukları fiziki yerleri işaretlemeye izin verilmiştir; Buzz kullanıcıların manuel olarak keyfi yer bildirmelerine olanak sağlamaz.
Buzz'ın mobil versiyonu Google Maps ile iç içe çalışır, böylece kullanıcı çevresinde kim olduğunu görebilir. Buzz postaları Google Maps aracılığı ile halka açık, programı kullanan herkes tarafından görülebilir hale gelir. Yazılı metin dışında mobil kullanıcıların postaları resim de içerebilir. Mevcut platform, Android 1.6+ (Android Donut ve sonrası), iOS, Windows Mobile, Openwave ve S60 kullanan sınırlı sayıda mobil aracı desteklemektedir.

Google Buzz, 9 Şubat 2010 tarihinde şirketin Mountain View'deki merkezinde yapılan bir basın konferansında duyuruldu ve aynı gün çalışmaya başladı. Gmail posta kutusundan erişilebilen özellik, takip eden haftalar içerisinde Gmail hesaplarına yayıldı. Mobil versiyonu da Android ve Apple'ın iPhone modelleri için optimize edilmişti, bu arada Google Apps kullanan şirketler ve okullar için de başka bir versiyon planlanmıştı. Açıklanmasından 56 saat sonrasına kadar Google Buzz üzerinden 9 milyon mesaj yollanmıştı. (Tahmini olarak saat başına 160.000 posta ve yorum.)

Buzz'ın daha hizmete başlamasında Google'ın, zayıf kalan gizlilik ayarlı kullanıcı tabanı seçimi, ciddi bir mahremiyet ihlaline neden oldu ve ağır eleştiri topladı. Ciddi bir gizlilik kusuru olarak yaygınca eleştirilmesine yol açan özelliği; Google Buzz standart olarak, kullanıcısının sıklıkla eposta veya çevrimiçi yazıştığı Gmail rehberi üyelerini (kullanıcının Google profili) vasıtasıyla herkese ifşa etmesiydi. Bu özelliği devre dışı bırakamayan (yahut bu güvenlik ihlalinin farkında olmayan) kullanıcı kendisi ve kendi rehberindekilerle ilgili hassas bilgileri açık hale getirmişlerdi. Bu güvenlik boşluğu kapatıldı, artık Buzz kullanıcısı halka açık olacak tüm bilgilere kendisi karar vermekte.
Google Profilleri aslında Buzz'dan önce de mevcuttu ve kullanıcılar gösterilip gösterilmemesine karar verebiliyorlardı. Buzz'ın başlamasından sonra soyadı alanının boş bırakılması engellendi ve profil aramada kendisinin indekslenmesi istemeyen kullanıcıların da bilgileri indekslenmeye, aramalarda çıkmaya başladı.
2010'daki bir The New York Times makalesinde "Google yeni ürünlerini tamamen hazır olmadan ve zamanla geliştirilmeden yayımlaması ile tanınmaktadır" der. Google iki kez güvenlik sorununu gidermeye çalışmıştır: ilkinde kullanıcının rehberini halka açık hale getirmeyi belirgin olarak seçenek haline getirdi ve ardından Buzz'da bulunan "otomatik takip" özelliğini "otomatik tavsiye" haline dönüştürdü. Böylece kullanıcılar kendilerini kimlerin takip edebileceğini kontrol edebildiler ve bundan dolayı rehberlerindeki genel listede bulunanlardan kimin ilgili olduğuna karar verebildiler. Google Buzz'ın işlem yapmasına bu şekilde yapılan değişiklikler yine de yetersiz olarak addedilip eleştirildi ve firma kullanıcılarının mahremiyetlerini ciddiye almamakla eleştirildi.
Diğer ilk kurulumdaki sorunların yanında, Google profilini yapmayan, bu nedenle rehberlerinin veya diğer bilgilerinin gizlilik ayarlarını özelleştirmeyen kullanıcılar arasında, bir kadın kullanıcının mevcut iş ve ortak bilgilerinin tacizci eski eşiyle paylaşılması da bir başka sorun oluşturmuştur.
Benzer şekilde Buzz'ın mobil versiyonunda standart olarak kullanıcının yerini hizmetlerini yolladığı mesajlarla birlikte yayınlaması, bulunduğu yerin paylaşılmasını istemeyen kullanıcıların konumlarını ifşa etmelerine yol açmaktadır.

16 Şubat 2010'da Harvard Hukuk Fakültesi öğrencisi Eva Hibnick, okulda sınıf projesi olarak Google'a karşı dava dosyası hazırladı. Dosyada Buzz'ın kişisel mahremiyetle ilgili birçok federal yasayı çiğnediğini iddia etti. Aynı gün Elektronik mahremiyet bilgi merkezi (İngilizce: Electronic Privacy Information Center) (EPIC) Federal ticaret komisyonuna Buzz'ın "kullanıcı beklentilerini zarara uğrattığı, kullanıcı mahremiyetini azalttığı, Google'ın gizlilik politikasını ihlal ettiği ve federal dinleme yasalarını çiğnemiş olabileceği" iddiası ile şikayette bulundu.
16 Şubat 2010 tarihinde, Electronic Frontier Foundation; "Bu problemler Google'ın Twitter ve Facebook ile olan pazar rekabetindeki dezavantajını aşmak için, kişisel bilgilerin ikincil kullanımını sağlamaya çalışırken ortaya çıktı. Google popüler hizmeti olan eposta servis sağlayıcısında (Gmail) toplanan bilgileri yeni hizmeti Buzz'la değerlendirdi ve yeni hizmetin seviyesini üst düzeye çıkarmak için varsayılan ayarlarında eposta adres listesini paylaşıma açtı. İşlem sırasında Google kullanıcılarının mahremiyeti göz ardı edilmiş oldu ve nihayetinde (kişisel bilgiler) ifşa oldu" diye yazı.
17 Şubat 2010'da Kanada mahremiyet komisyonu, Jennifer Stoddart, Buzz ile ilgili şu değerlendirmeyi yayınladı:

 İhlal edilen gizlilik ihlallerine dair protesto fırtınaları ve öfkelerini gördük ve komisyonda Google Buzz'ın Kanada gizlilik yasası gereklerini nasıl karşılayacağına dair soruları bulunmakta..Komisyonun, firmaların üretim ve hizmetlerinin mahremiyet haklarına uyumunun sağlanmasında yardımcı olmak için çok çeşitli kaynakları bulunmakta. Firmalar geliştirme aşamasında bize başvurduklarında, geçtiğimiz günlerde yaşanan problemlerden kaçınabilirler.

Genel ve teknik basının her ikisinde de Buzz  yer almış ve uygulanmanın işleme alma şekli yoğun şekilde eleştirilmiştir. Canadian Broadcasting Corporation/CBC; Buzz'ın hizmete başlamasını "Eleştiri fırtınasının fitilinin ateşledi" diye tariflemiştir. CBC yayınında "bir kullanıcının blog'unda tacizci eski erkek arkadaşını nasıl otomatik olarak takipçisi olarak eklediğini ve ona, yeni erkek arkadaşı ile olan iletişimlerini nasıl ifşa ettiğini; Diğer blogcular, Çin veya İran gibi ülkelerde baskıcı hükûmetlerin muhalifleri açığa çıkarabilmek için Buzz'ın kullanılabileceğini yazdığını" haber yaptı.
PCWorld (Amerika)'da  JR Raphael, Buzz'ı sadece "hayatımın zaten uğultulu bir alanına daha fazla gürültü" (İngilizce: "more noise into an already buzzing area of my life") eklediği öne sürerek, her şeyden önce kendi müdahaleci doğası ve gizlilik endişelerinden dolayı eleştirdi ve Buzz'ı devre dışı bırakabilmek için adım adım talimat yayınladı.
Ars Technica'dan Ryan Paul "Buzz'da yeni veya orijinal fazla bir şey yok" ve "Sonuç olan hizmet çok şey vadetmekte ama gerekli öldürücü özellikten veya insanları kendine bağlamak için ihtiyaç duyduğu yenilikçi anahtardan yoksun" olarak niteledi.

Google Buzz Resmi Websitesi 17 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.buzzclassaction.com

Halkla ilişkiler bir işletmenin, kurumun ya da örgütün bağlantı kurduğu ya da kurabileceği kimselerin anlayış, sempati ve desteğini elde etmek ve bunu devam ettirmek için yaptığı sürekli ve örgütlenmiş bir yönetim fonksiyonudur. Temelinde ikna, retorik, algı kavramları yatmaktadır. Kısa tanımıyla, kurumların kitlelerle iletişim kurmak amacıyla yürüttükleri, pro-aktif ve re-aktif olarak sürdürülebilen, kamu yararı esas alınarak devam ettirilen düzenli faaliyetlerdir. İngilizcedeki karşılığının "Public Relations" olması nedeniyle yaygın kullanımı "PR" olarak Türkçeye de yerleşmiştir. Public relations kısaltılarak PR şeklinde Türkçede kullanılmaya başlanınca bu PR'nin birleşik olarak ifadesi gerektiğinde de Piar ya da piyar şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.
Halkla ilişkiler işletmenin hizmet verdiği kitle ile daha etkili iletişimde bulunmak üzere başvurduğu bir yöntem; bir işletmeyi iç ve dış müşterilere, bağlantılı olduğu kişilere sevdirme ve saydırma, belirli bir tutumu benimsetmeye halkı inandırma sanatıdır.
Halkla ilişkiler sıradan olmakla önemli olmak arasındaki farktır; işletmenin olumlu bir imaja sahip olması için gerekli tanıtım politikasının belirlemesi, işletmenin bu doğrultuda yönlendirilmesi, gruplar ve işletme arasında bilgi akışının sağlanması ve bu bilgi akımının gerekli etkinliği kazanarak amaçlanan sonuca ulaşması için yapılan planlı faaliyetlerdir.
Halkla ilişkiler uzmanları örgüt yönetimine halkın düşünce ve tutumlarıyla ilgili bilgileri getiren, girişimci fikirler üreten, tanıtma kampanyaları geliştiren, kampanyaları yönetim politikasına uygun olarak yöneten kişilerdir. Halkla ilişkiler uzmanlarının özellikleri arasında; yaratıcılık, inisiyatif, düşünceleri açık ve basit şekilde yazarak/konuşarak iyi ifade edebilme temel şartlarının yanı sıra, kamu ve özel sektör örgütlerinde danışmanlık yapabilme, halk ile olumlu ilişkiler tesis ve idame edebilme, karar verme ve problem çözme, araştırma becerileri sıralanabilir. Halkla ilişkiler uzmanları; dışa dönük, kendine güvenen, insan psikolojisi ve motivasyonundan anlayan, rekabetçi, esnek ve takımdaş özellikli olmalıdır.
Halkla ilişkiler kavramı, ilk Fransa'da ortaya çıkmıştır; ancak daha çok Amerika Birleşik Devletleri'nde rağbet görmüş ve üzerinde çalışılmıştır. Günümüzde artık ağırlıklı olarak basın ilişkileri kapsamında faaliyetler yürütülmektedir. Son yıllarda internet ve sosyal ağların da dahil olmasıyla, kitlelerle basın ve web aracılığıyla yürütülen karşılıklı, geri bildirime dayalı, simetrik iletişim faaliyetleri halini almıştır.
Temelinde dört ana modelden yola çıkar; Basın ajansı modeli, kamuyu bilgilendirme modeli, iki yönlü asimetrik model, iki yönlü simetrik model.
Günümüzde uygulanan temel model; karşılıklı iletişime ve geri bildirime (feed-back) dayalı olan iki yönlü simetrik modeldir.
Halkla ilişkiler çalışmalarını yaparken, propaganda yapmaz, ancak ikna edici ve dürüsttür. En çok karıştırıldığı kavramlar arasında pazarlama, reklam, satış teşviki ve propaganda bulunmaktadır. Şirketler, odaklanma açısından herkesi ele alamaz, daha doğrusu bu imkânsızdır. Bu nedenle çeşitli iletişim modelleriyle mesajını sınırlı sayıda insana veya insan topluluğuna iletmek durumunda kalır. Belli bir hedef kitleye hitap eder.
Halkla ilişkiler karması, pazarlama karmasıyla karıştırılmamalıdır. Pazarlama karması; ürün, fiyat, tanıtım ve konumlanmadan oluşurken, halkla ilişkiler karması; duyurum, kurumsal reklamcılık, basın sözcülüğü, lobicilik, yönetim danışmanlığı ve çeşitli kamu yararına faaliyetlerden oluşur.
Günümüzde Halkla ilişkiler yeni medya mecralarında sürdürülmekte olup Online Halkla İlişkiler olarak adlandırılmakta. PR olarak yaygın olarak kullanılan kısaltması olan Public Relations ise Online Public Relations olarak Dijital PR veya Online PR kısaltmasıyla Türkçe olarak adlandırılmakta.
Dijital PR diğer adıyla Online PR, geleneksel medyada yapılan PR çalışmalarının yeni medya mecralarına uyarlanmakta olan halidir. Arama motoru, sosyal medya, e-posta gibi dijital medya ağlarının bütününde yapılan pazarlama, imaj ve itibar çalışmalarıdır.

Halkla ilişkiler, bir ticari kuruluşun, kamusal organların veya sivil toplum kuruluşlarının hedef kitlesiyle diyaloğa dayalı, diğer adıyla çift yönlü olarak kurduğu iletişim fonksiyonuna verilen genel bir tanımlamayla ele alınan bir bilim dalıdır. Halkla ilişkileri uygulayan kurumların, paydaşlarıyla güvene dayalı ilişki kurmaları, kurumun sürdürülebilir itibarı, imajı ve kimliği açısından önem arz etmektedir. 

Grunig ve Hunt'ın dört Halkla İlişkiler modelinden birisidir. Bu modelin en önemli temsilcisi Ivy Lee'dir.

Grunig ve Hunt'ın dört Halkla İlişkiler modelinden birisidir. Bu modelin en önemli temsilcisi E. L. Bernays'dır.

Grunig ve Hunt'ın dört Halkla İlişkiler modelinden birisidir. Bu modelin en önemli temsilcisi P. T. Barnum'dur.

1. Basın Ajansı ve Tanıtım Modeli (1850-1900)
Basın ajansı ve tanıtım modeli, halkla ilişkilerin ortaya çıkmaya başladığı dönemleri içermektedir. Bu modelde halkla ilişkiler daha çok propaganda amacına hizmet etmektedir. İletişim dinleme yerine anlatma üzerine yoğunlaşmaktadır. Uygulayıcılar kurumlarla ilgili eksik, çarpıtılmış ve yarı doğru bilgileri yayabilmektedir. Basın ajansı ve tanıtım modelinde, iletişimin yapısı tek yönlü olup, bilgiler daha çok kuramlardan hedef kitleye akmaktadır. Buna karşılık, hedef kitleden gelen görüş, istek ve şikâyetler kurumca değerlendirmeye alınmamaktadır. Halkla ilişkiler çalışmalarının yapılmasında araştırmalardan çok az yararlanılmaktadır. Günümüzde basın ajansı ve tanıtım modeli, genellikle spor, tiyatro ve ürünlerin tanıtımında kişi ve kuruluşlar tarafından kullanılmaktadır. Modelin en tanınmış uygulayıcısı Barnum'dur. Özetlersek bu modelde amaç, duyurumu kullanarak medyada yer elde etmektir. Bu modelde çevresel hakimiyet ön plandadır, propaganda amacı baskındır, araştırma gereksizdir ve iletişim tek yönlüdür. Ayrıca kurumla ilgili yapılan etkinlikler hakkında medyaya haber bültenleri dağıtılır. Günümüzde, film ve TV yıldızları, kitaplar, televizyonlar için iletişim araçlarının yoğun olarak kullanıldığı bir tekniktir.
2. Kamuyu Bilgilendirme Modeli (1900-1920)
Bu model halkla ilişkilerin özünün uygulanmaya başladığı kamuoyunu bilgilendirme anlayışının egemen olduğu yılları kapsamaktadır. Kamuyu bilgilendirme modelinin amacı, ikna etme niyeti olmaksızın bilginin yayılmasıdır. Ayrıca kuruluşun kendisi ve faaliyetleri hakkında hedef kitlesine doğru bilgi vermesi olarak tanımlanabilir. Bilginin yayılması temel amaç olduğu için, iletişim kurumundan hedef kitleye doğru işler. Halkla ilişkiler personeli bu modelde bir gazeteci gibi görev yapmakta ve kuruluşla ilgili doğru ve objektif bilgileri hedef kitleye aktarmaktadır. İletişim yapısı bu modelde de tek yönlüdür. Kamuyu bilgilendirme modelinde araştırmalardan fazla yararlanılmamaktadır. Bu modeli kullanan halkla ilişkiler görevlisi genellikle, mesajın hedef kitle tarafından anlaşılıp anlaşılmadığını öğrenmek için “okunabilirlik testleri” yapmaktadır. Günümüzde kamuyu bilgilendirme modeli birçok kuruluş tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır. Kamu kuruluşları, kâr amacı gütmeyen vakıf, dernek gibi kuruluşlar ve eğitim kuruluşları, hedef kitlelerine çalışmalarıyla ilgili bilgi vermek için bu modelden yararlanmaktadır. Modelin en bilinen temsilcisi Ivy Lee'dir. Gazeteci olan Ivy Lee, ilk halkla ilişkiler danışmanı ve modern hakla ilişkilerin öncüsü olarak kabul edilmektedir. Kamuoyu bilgilendirmenin çok önemli olduğuna inanmış ve başarılı uygulamalar gerçekleştirmiştir. Ivy Lee medya aracılığıyla kamuoyunu bilgilendirerek, kurumların birçok sorununun çözülmesini ve itibar kazanmasını sağlamıştır. Bugün kriz yönetimi olarak adlandırdığımız uygulama alanının başarılı ilk öncülerindendir.
3. İki Yönlü Asimetrik Model (1920-1970'ler)
İki yönlü asimetrik model, halkla ilişkilerin profesyonelleştiği dönemleri içermektedir. Bu modelin temel amacı bilimsel iknadır. Hedef kitleyi ikna edebilmek için gerekli olan sosyal bilim bulgu ve teorilerinden yoğun olarak bu modelde yararlanılmaktadır. İki yönlü asimetrik modelde iletişim yapısı, iki yönlü olup hedef kitleden gelen tepkiler de dikkate alınmaktadır. Ancak bu iletişim yapısında kurum daha ağır basmaktadır. Hedef kitleden gelen tepkiler, ikna amaçlı kullanılmaktadır. Diğer bir deyişle, hedef kitlenin tutum ve davranışlarının kurumun istediği yönde değiştirilmesi için bu tepkiler önemsenmektedir. İki yönlü asimetrik modelde araştırmalardan yoğunlukla yararlanılmaktadır. Bu araştırmalarla hedef kitlenin tutum ve davranışı değerlendirilmekte, kampanya sonrası etkileri ölçülmektedir. Günümüzde iki yönlü asimetrik model daha çok, birbiriyle rekabet eden kuruluşlarca kullanılmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu tüketici ürünleri satan kuruluşlardır. Modelin en bilinen temsilcisi Bernays'tır. Bernays halkla ilişkiler alanının en önemli kişilerindendir. Çoğu yazar tarafından halkla ilişkilerin babası olarak tanımlanan Bernays, halkla ilişkiler danışmanlığı deyimini ilk olarak kullanan, ilk halkla ilişkiler kitabını yazan ve üniversitede ilk halkla ilişkiler dersini veren kişidir. Yaptığı çalışmalarda psikoanaliz ve psikolojiden oldukça yararlanmış, halkın gerçek istek ve ihtiyaçlarını iyi tespit ederek kampanyalarını gerçekleştirmiştir. Yürüttüğü kampanyaları kamuoyu yoklamaları ve araştırmalarına dayandırmış, verdiği mesajları etkili kılmak için doktor, ünlü, liderler gibi kanaat önderlerini kullanmıştır. Halkla ilişkileri uygulamalı bir sosyal bilim olarak gören Bernays, halkla ilişkilerin etkin yürütülmesi için; halkı anlamak için kişisel ilişkinin önemini, hedef kitleyi tanımayı ve empati kurmayı, rasyonel davranmayı, yüz yüze ve çift yönlü iletişimin önemini, bilimsel iknayı, araştırma ile iletişimi biçimlendirmeyi ve etik davranmayı önemsemiştir.
4. İki Yönlü Simetrik Model (1970'li Yıllar Sonrası)
İki yönlü simetrik modelin temel amacı, kuruluşla onun hedef kitlesi arasındaki karşılıklı anlayışı geliştirmektir. Halkla ilişkiler görevlisi bu model

Hashtag, (okunuşu: heşteg) ya da diyez etiketi, pek çok mikroblog ve toplumsal ağlarda bir sözcük ya da sözün başına kare işareti (#) eklenerek oluşturulur. Mikroblog ve Facebook, Instagram, Twitter ve benzeri toplumsal ağ hizmetlerinde, "#" simgesinin sözcük ya da sözcük öbeğinin önüne eklenerek oluşturulan bağlantılar, anlık bilgileri kategorileştirmeye ve kitlelere ulaştırmaya yardımcı olur. Hashtag'ler yalnızca belirli bir ortama bağlıdır; resim ve video dosyalarının içerisinden bağlantı veremezler. Bir hashtag, tüm bir tümce ya da tümce içinde birkaç sözcüğü vurgulayabilir (Örneğin; "Türkiye'yi sarsan 19 günün saat saat dönüm noktaları #yaşarkenyazılantarih" tümcesi, içinde yer alan "#yaşarkenyazılantarih" hashtag'ine gönderilerek o etiket altında herkesin birbirinin paylaştığı mesajları görmesi sağlanmış olur. Birçok toplumsal paylaşım ağında istenilen her sözcük ya da sözü bu şekilde hashtag ile yazarak, o etiket altında kişiler bir araya gelebilir.

Hesap doğrulaması, bir üyeliğin (hesabın) ilgili gerçek veya tüzel kişiye ait olduğunun belirlenmesi işlemi. Sosyal medya platformları başta olmak üzere, birçok web sitesi ve uygulama doğrulanmış (onaylanmış) hesap sistemini kullanmaktadır.
Diğer sosyal mecralardan farklı olarak YouTube’da gri bir rozet mevcuttur ve genellikle 100.000 aboneye ulaştıktan sonra başvuru yoluyla alınır. İlgili YouTube kanalının  gerçekten ilgili  kişi  ya  da  işletmeye  ait olduğunu ispatlar. Bu sayede orijinal olmayan diğer hesaplardan kolayca ayırt edilebilir.
Ayrıca, Twitter’da "Gri renkli onay rozeti" devlet kurumları ve görevlilerine verilmektedir.

Doğrulanmış hesap özelliği, ilk olarak 2009'un Haziran ayında Twitter'da başladı. Daha sonra; Facebook 2011'de, Instagram 2014'te Pinterest ise 2015'te bu uygulamaya katıldı. YouTube'da ise yüz bin aboneyi geçen kanallara otomatik olarak verilir. Ayrıca resmî sanatçı işareti olarak sadece müzisyenlere sunulur.

Hikâye, sosyal medyada uygulama panelinin üst kısmında görüntülenen ve paylaşım yapıldıktan 24 sonra kaybolan yazı, görüntü, video ve ses paylaşımlarıdır. Üstelik hikâyeler arşivlenebilir, profile sabitlenebilir ve yeniden paylaşılabilir. Hikâyelere hashtag'ler, etiketleme, konum, gif, filtreler de eklenebilir.
Ekim 2013'te Snapchat ilk olarak hikâye işlevini tanıttı. Ekim 2015'te Twitter, Moments adlı hikâye özelliğini, 2016 yılında Google, Google AMP Stories hizmetini tanıttı. Ağustos 2016'da İnstagram, Şubat 2017 yılında WhatsApp, Mart 2017 yılında Facebook, Ağustos 2018 yılında YouTube, Ocak 2019 yılında LinkedIn, Eylül 2020 yılında Pinterest hikâye özelliğini sundu. Ayrıca Netflix, Haziran 2019'da mobil uygulama sürümünde film fragmanı ve teaser içeren bir hikâye denedi. Son olarak Mart 2022'de TikTok, hikâye özelliğini ekledi.

Canlı yayın

International Press Telecommunications Council (IPTC), merkezi Londra'da olan ve dünyanın önde gelen haber ajanslarının oluşturduğu bir konsorsiyum. Haber medyasının standartlarını IPTC belirlemektedir.

1990'lı yılların başında IPTC Bilgi Paylaşım Modeli (İngilizce: Information Interchange Model, IIM) olarak bilinen metadata özelliklerini tanımlamıştır. Fotoğrafın başlığı, açıklaması, telif hakları, ilgili anahtar kelimeler ve fotoğraftaki kişiler gibi birçok bilgi IPTC içerisinde saklanabilir.
Amatör ve profesyonel çoğu fotoğrafçı olarak benimsenmesi nedeniyle bu standart IPTC'nin en çok tutulan ve en yaygın standardıdır.
Daha sonraki yıllarda Adobe tarafından geliştirilen XMP (İngilizce: Extensible Metadata Platform, Türkçe: Genişletilebilir Metadata Platformu) ISO standardı olarak kabul edilmesine ve IPTC'nin verilerini tamamen desteklemesine rağmen birçok imaj manipülasyon yazılımı IPTC verileri ve XMP verilerini beraber tutmakta ve iki veriyi otomatik olarak senkronize etmektedir.

Jacques Rancière (d. 1940)  Fransız düşünür Paris-VIII (St. Denis) Üniversitesi'nden felsefe profesörü iken emekli olmuştur. 1960'larda Marksist düşünür Louis Althusser ile beraber yazdığı Kapital'i Okumak ile ünlenmiştir.

Rancière, Mayıs 1968 öğrenci ayaklanmaları üzerine hocası Althusser'le olan uyuşmazlığının ardından, ideoloji ve proletarya gibi siyasal söyleme yerleşmiş kavramları güncelleme üzerine çalışmalar yürütmüştür. Örneğin, "Filozof ve Yoksulları" çalışmasında filozofların  entelektüel hayatlarında yoksulların rolünü, Platon ve Marx eleştirilerinden yola çıkarak analiz etmiştir. "Siyasalın Kıyısında" kitabında, siyasetin eşitlik ve bütünlük anlayışını eleştirirken bu kitabın içinde yer alan "Siyaset Üzerine On Tez" çalışmasında, demokrasi ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaya çalışarak düzen anlamındaki siyaset ile varsayılan eşitliğin dışındaki siyasal arasındaki farkları ortaya koymuştur. "Cahil hoca" çalışmasında da Joseph Jacotot'un hikâyesi üzerinden eşitlik kavramını ve eğiticinin rolünü sorgulamıştır.
Ranciere çalışmalarında düzen arayışı için göz ardı edilen eşitsizlikleri göz önüne koymayı amaçlamaktadır.

2006'da Rancière'in estetik teorisi görsel sanatlarda bir referans noktası haline geldiği belirtilmiştir. Rancière, Freize Sanat Fuarı gibi sanat dünyası etkinliklerinde dersler vermiştir. Eski Fransız başkan adayı Ségolène Royal, Rancière'in favori filozofu olduğunu söylemiştir.

2003 yılında Rancière, diğer bazı Fransız aydınları ile birlikte imzaladığı, 2003 Çeçen referandumunun gayrımeşruluğunu protesto eden bir mektubu Putin'e göndermiştir.

Estetik Bilinçdışı, (Çev:Kenan Sarıalioğlu, ARA-LIK YAYINLARI, 2006)
Uyuşmazlık Politika ve Felsefe, (Çev:Hakkı Hünler, ARA-LIK YAYINLARI, 2006)
"Lire Le Capital", (Kapitali Okumak, Louis Althusser, Etienne Balibar, Roger Establet ve Pierre Macherey ile birlikte, Çev:Işık Ergüden, İTHAKİ YAYINLARI, 2007)
"Aux bords du politique", (Siyasalın Kıyısında, Çev:Aziz Ufuk Kılıç, METİS YAYINLARI, 2007)
"Le destin des images", (Görüntülerin Yazgısı, Çev:Aziz Ufuk Kılıç, VERSUS KİTAP, 2008)
"Le philosophe et ses pauvres", (Filozof ve Yoksulları, Çev:Aziz Ufuk Kılıç, METİS YAYINLARI, 2009)
Özgürleşen Seyirci (Metis Yayınları, Eylül 2010)
Tarihin Adları (çev. Cemal Ener, Metis Yayınları, 2011)
Demokrasi Nefreti (çev. Utku Özmakas, İletişim Yayınları, 2014)
Cahil Hoca (çev. Savaş Kılıç, Metis Yayınları, 2014)

"Rancière, for Dummies" 4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Artnet Magazine
Bahar 2008'de U.C. Berkeley'de verdiği bir dizi dersin kayıtları. 8 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Luka Arsenjuk'un Ranciere hakkındaki makalesi. 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"What Makes Images Unacceptable?" PNCA + FIVE'da bir konuşma, 2008 21 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jacques Rancière; Politika ve Estetik
Estetiğin Politikası üzerine notlar 27 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Fillip
PNCA+FIVE Idea Studio Jacques Ranciére'e yer veriyor. 21 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jaiku, kurulduğu zamanlarda Twitter ile karşılaştırılabilir bir sosyal ağ, mikro-blog ve yaşam öyküsü servisiydi. Jaiku, Şubat 2006'da Finlandiyalı Jyri Engeström ve Petteri Koponen tarafından kurulmuş ve o yılın Temmuz ayında hizmete girmiştir. Google tarafından 9 Ekim 2007'de satın alındı.

Jaiku.com, kullanıcıların yaşamları ya da başka herhangi bir konuda düşüncelerini, görüşlerini ve yorumlarını göndermesini sağlar. Kullanıcıların oluşturduğu yayınlara "Jaikus" denir ve kullanıcılar açık veya gizli olarak görünür hale getirme seçeneğine sahiptir. Site, kullanıcıların web sitesinde ya da mobil uygulama vasıtasıyla iletişim kurmaları ve arkadaşlarıyla etkileşimde bulunmalarına olanak tanır.

Twitter
Sosyal ağ
Blogger (servis)

JaikuEngine 21 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
JaikuEngine mailing list 10 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jean Baudrillard (27 Temmuz 1929, Reims - 6 Mart 2007, Paris), Fransız düşünür ve sosyolog. Medya teorisi, postyapısalcı felsefe ve postmodernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiştir.

Fransa'da bir devlet memurunun çocuğu olarak doğmuştur. Sorbonne Üniversitesi'nde Almanca okumuş, ailesinde üniversiteye gitmiş olan ilk kişi olmuştur.
Mezun olduktan sonra bir süre eğitim kurumlarında Almanca öğretmiştir. 1950-1960'lardaki bu dönemde, Cezayir sorunu yaşamını ve düşüncesini fazlasıyla etkilemiştir. Almanca öğrettiği bu dönemde sosyoloji üzerine doktora tezine de devam etmiştir. 1966'da başlığı "Thèse de troisième cycle: Le Système des objets" olan doktora tezini bitirmiştir.
1966 yılının Eylül ayında Université Paris-Nanterre'de asistan olmuştur. 1968'deki öğrenci eylemlerinin etkisinde kalmıştır, Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilenmiştir. 1972'de aynı üniversitede, profesör olarak, sosyoloji öğretmeye başlamıştır. 1987'dan 1990'a kadar Paris Dauphine Üniversitesi'de görev almıştır.

Yeni Dünya Düzeninde devrimler sona ermiştir. Bundan böyle içsel sarsıntılardan söz etmek gerekecektir. Kusursuz bir şekilde çalışan bir mekanizma gibi, kusursuz bir sistemde de bunalımlardan söz edilemez. Olsa olsa işlevsel bozukluklar, boşluklar, eksiklikler, damar genişlemelerinden söz edilebilir.

Baudrillard barok müzikten hoşlanırdı; en sevdiği besteci Claudio Monteverdi'ydi. Ayrıca The Velvet Underground & Nico gibi rock müziği de tercih ediyordu.
Baudrillard yazılarını "eski daktilosunu kullanarak yazardı, asla bilgisayar başında değil. " Bilgisayarın "sadece daha kullanışsız ve daha karmaşık bir daktilo türü" olduğunu, oysa daktilo ile " fiziksel bir ilişkisi" olduğunu belirtmiştir.
Baudrillard iki kez evlendi. İlk eşi Lucile Baudrillard ile Gilles ve Anne adında iki çocukları oldu.
Baudrillard, 1970 yılında ilk evliliğini yaptığı sırada, profesör olarak çalıştığı Nanterre'e gelen 25 yaşındaki Marine Dupuis ile tanıştı. Marine daha sonra medya sanat yönetmeni oldu. 1994 yılında 65 yaşındayken evlendiler.
2005'te kanser teşhisi konan Baudrillard, Paris, Rue Sainte-Beuve'deki evinde iki yıl boyunca hastalıkla mücadele etti ve 77 yaşında öldü. Marine Baudrillard, Jean Baudrillard'ın arkadaşlarından oluşan bir dernek olan Cool Memories'in medya organizatörlüğünü yapmaktadır.

Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuştur. Bugüne kadar birçok önemli çalışmaya imza atmıştır. Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmıştır. Tüketim üzerine düşünceleri ve yapıtları ise onun ününe ün katmıştır. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diğer düşünceleri kadar çarpıcıdır. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı'nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamıştır.
Simülasyon evreninin ortaya çıkışı II. Dünya Savaşının sonuçlarıyla bağlantılıdır. Baudrillard'a göre II. Dünya Savaşı sonrası sağ, solun işlevlerini yerine getirmeye başlamış; yani, sosyal devlet ilkesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca iletişim ve hizmetler sektörlerinin belirleyiciliği artmıştır. Bu veriler batıda bir çeşit durağanlığa sebep olmuş ve batı kendi ekseni etrafında dönmeye başlamıştır. Bu kendi etrafında dönüş süreci kavramların içlerinin boşaltılması sonucunu doğurmuştur. Artık her kavram televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir ve iletişimi sağlamak adına yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her şeyin farkındadır, fakat rahatlığından da taviz vermek istememektedir. Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.Jean Baudrillard için bu çağ anlamsızlık çağıdır. Anlam ortadan kalkmıştır iyi ve kötü birbirine karışmıştır.

Baudrillard 1980'ler boyunca çalışmalarını geliştirirken, ekonomi teorisinden aracılık ve kitle iletişimine geçti. Saussure'cü göstergebilim ve sembolik mübadele mantığına (antropolog Marcel Mauss'un etkisiyle) olan ilgisini korumakla birlikte, Baudrillard dikkatini Marshall McLuhan'ın çalışmalarına yöneltti ve toplumsal ilişkilerin doğasının bir toplumun kullandığı iletişim biçimleri tarafından nasıl belirlendiğine dair fikirler geliştirdi. Baudrillard bunu yaparken hem Saussure'ün hem de Roland Barthes'ın biçimsel semiyolojisinin ötesine geçerek yapısal semiyolojinin tarihsel olarak anlaşılmış bir versiyonunun çıkarımlarını dikkate almıştır. Kornelije Kvas'a göre, "Baudrillard dilsel örgütlenmenin farklı biçimlerinin eşdeğerliğine ilişkin yapısalcı ilkeyi, doğru-yanlış, gerçek-gerçek dışı, merkez-çevre gibi karşıtlıkları içeren ikili ilkeyi reddeder. Gerçekliğin (mimetik) kopyalanması olasılığını reddeder; dil aracılığıyla dolayımlanan gerçeklik bir göstergeler oyununa dönüşür. Onun teorik sisteminde gerçek ile kurgusal, kopya ile orijinal arasındaki tüm ayrımlar ortadan kalkar."
Baudrillard'a göre simülasyon, simülakrın mevcut aşamasıdır: her şey göndergeleri olmayan referanslardan, bir hipergerçeklikten oluşur. Baudrillard bunun tarihsel bir ilerlemenin parçası olduğunu savunur. Rönesans'ta baskın simülakr, insanların ya da nesnelerin var olmayan gerçek bir göndergeyi (örneğin, kraliyet, soyluluk, kutsallık, vb.) temsil ediyor gibi göründüğü sahte biçimindeydi. Sanayi Devrimi ile birlikte baskın simülakr, sonsuz bir üretim hattında çoğaltılabilen ürün haline geldi. Günümüzde egemen simülakr, doğası gereği zaten sonsuz yeniden üretilebilirliği temsil eden ve kendisi de zaten yeniden üretilen modeldir.

"Artık ne gerçek ne de hayaldir. Bu simülasyonun dönemi, belirsizliğin ve çelişkilerin çağıdır. Belirsizliği ve çelişkileri anlamak için hiçbir ölçüt yoktur."

Baudrillard 2005 yılı boyunca benzer fikirleri işleyen üç kısa yazı yazmış ve kısa bir dergi röportajı vermiştir. 2007'deki ölümünün ardından bu dört yazı bir araya getirilmiş ve ölümünden sonra iktidarın kendisine karşı bir polemik olan The Agony of Power adıyla yayımlanmıştır. İlk yazı olan "From Domination to Hegemony" (Tahakkümden Hegemonyaya) iki konuyu, iktidar biçimlerini karşılaştırmaktadır; tahakküm tarihsel, geleneksel iktidar ilişkilerini temsil ederken, hegemonya devletler ve işletmeler tarafından gerçekleştirilen modern, daha sofistike iktidar ilişkilerini temsil etmektedir. Baudrillard, çağdaş işletmelerin iş modellerini açıkça ifade ettikleri "sinizmi" kınamıştır. Örneğin, Fransız televizyon kanalı TF1 yöneticisi Patrick Le Lay'in işinin "Coca-Cola'nın ürünlerini satmasına yardımcı olmak" olduğunu söylediğini aktarmıştır. Baudrillard, bu tür bir dürüstlüğün Sol'un hükûmetleri ve şirketleri eleştirme geleneksel rolünü önceden engellediğinden ve dolayısıyla elinden aldığından yakınmıştır: "Aslında Le Lay elimizde kalan tek gücü de elimizden alıyor. Bizim ihbarımızı çalıyor.": Sonuç olarak Baudrillard, "iktidarın kendisinin ortadan kaldırılması gerektiğini ve bunun yalnızca hükmedilmeyi reddetmekle değil  aynı zamanda, aynı şiddetle, hükmetmeyi reddetmekle de olacağını" belirtmiştir: 
İkinci yazılar 11 Eylül terör saldırılarına ilişkin daha ileri analizler içeriyor ve hem Amerikan hem de Müslüman toplumları, özellikle de Amerikan devleti ile hava korsanlarını tanımlamak için Kızılderili potlatch metaforunu kullanıyordu. Yazıların bağlamında, "potlatch" ritüelin hediye verme yönüne değil, daha ziyade zenginliği yok etme yönüne atıfta bulunuyordu: "Teröristlerin Batı'ya karşı potlatch'ı kendi ölümleridir. Bizim potlatch'ımız ise haysiyetsizlik, utanmazlık, müstehcenlik, alçalma ve iğrençliktir." Batı'ya yönelik bu eleştiri, Baudrillard'ın simülakrına, yukarıdaki iş dünyası sinizmine ve Müslüman ve Batı toplumları arasındaki karşıtlığa dair notlar taşıyordu:
Biz [Batı] bu kayıtsızlığı ve iğrençliği başkalarına bir meydan okuma gibi fırlatıyoruz: karşılığında kendilerini kirletmeleri, değerlerini inkâr etmeleri, çırılçıplak soyunmaları, itiraf etmeleri, itiraf etmeleri - kendimizinkine eşit bir nihilizme yanıt vermeleri için meydan okuma.

Le Système des objets; (Gallimard, 1968)
La Sociètè de consommation; (Denoel, 1970; Tüketim Toplumu, Ayrıntı Yayınları 1997)
Pour une critique de l'èconomie politique du signe; (Gallimard, 1976)
L'Èchange symbolique et la mort; (Gallimard, 1976 - Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2002)
Oublier Foucault; (Galilee, 1977 - Foucault'u Unutmak, Dokuz Eylül Yayınları, 1998)
L'Effet Beaubourg; (Galilee, 1977)
À l'ombre des majorites silencieuses; (Denoël, 1978 - Sessiz Yığınların Gölgesinde Toplumsalın Sonu, Doğu Batı Yayınları, 2003)
Le PC ou les paradis artificiels du politique; (Cahiers d'Utopie, 1978)
De la seduction; (Galilee, 1979 - Baştan Çıkarma Üzerine, Ayrıntı Yayınları, 2001)
Simulacred et Simulation; (Galilee, 1981 - Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, 2003)
Les Stratègies fatales; (Grasset, 1983 - Çaresiz Stratejiler, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2002)
La Gauche divine; (Grasset, 1984)
Le Miroir de la production; (Galilee, 1985 - Üretimin Aynası, Dokuz Eylül Yayınları, 1998)
Amèrique; (Grasset, 1986 - Amerika, Ayrıntı Yayınları, 1996)
L'Autre par lui-même, Habilitation; (Galilee, 1987)
Cool Memories I; (Galilee, 1987)
Cool Memories II; (Galilee, 1990 - Siyah 'An'lar 1-2, Ayrıntı Yayınları 1999)
La Transparence du mal; (Galilee, 1990 - Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yayınları, 2004)
La Guerre du Golfe n'a pas eu lieu; (Galilee, 1991)
L'Illusion de la fin; (Galilee, 1992)
Le Crime parfait; (Galilee, 1994 - Kusursuz Cinayet, Ayrıntı Yayınları, 1998)
Figures de l'altèrite avec Marc Guillaume; (Descartes et Cie, 1994)
Fr

ARCnet (benzeşik bilgisayarlar ağının bir kısaltması), bir yerel alan ağı protokolüdür. Amaç bakımından Ethernet ve Token Ring'e benzemektedir. ARCnet mikrobilgisayarlar için yaygın olarak kullanılabilen ilk ağ sistemidir ve 1980'lerde ofis otomasyonu için popüler hale gelmiştir. O zamandan beri, protokolün bazı özelliklerinin özellikle yararlı olduğu gömülü sistemler pazarında değer kazanmıştır.

ARCnet ister pasif ister aktif hub olsun yıldız topolojisinde 93 (ohm) özdirençli RG-62/U kabloyu kullandı. En çok tercih edilen zamanlarında olması Ethernet'e göre büyük bir avantajdı. Yıldız ağının yapılması ve genişletilmesi doğrusal olmayan ağdan daha kolaydı. Birbiriyle ilişkili ağlar topolojisi tüm internet ağını kapatmadan düğüm ekleyip çıkarmayı ve karmaşık lan'lar içindeki hataları tanımlamayı ve ayıklamayı daha kolay hale getirdi. ARCnet'in Ethernet üzerindeki bir başka faydası da kablo mesafesiydi. ARCnet kablosunun uzunluğu aktif hublar arasında ya da aktif bir hub ve son düğüm arasında 610 m'ye kadar çıkabilirdi. Fakat o zamanlar en çok kullanılan 50 dirençlik RG 58'lik ince Ethernet kablosu sadece 1880 m uzunluğa sahipti. İnce Ethernet kablosu düğümlerin doğrusal kablo boyunca her yerde olmasına izin verirken ARCnet, eğer ağda birden fazla düğüm varsa ister aktif ister pasif olsun düğümler arasında hub oluşturma avantajına sahipti. Bununla birlikte ARCnet pasif hub'la çok pahalı değildi. Küçük, basit ve güçsüz dört portlu bir kutuydu. Bundan dolayı çok tercih edilirdi. Pasif hublar düğüm ile 30 metreye varan aktif hub arasındaki mesafeyi azaltır. Pasif bir hub doğrudan bir başka pasif hub'a bağlanamaz. Hub'ların her iki tarafındaki kullanılmayan hub'lar özel bir ayırıcı ile etkisiz hale getirilmelidir. Fiyattan tasarruf için, geniş bir alanı kapsamasına rağmen, her biri 60 m mesafeyi geçmeyecek bir kapsama sağlayan birbirleriyle bağlantılı bir ya da daha fazla aktif hub'la deneme yapılmalıdır. Kablo aktif hubların her bir portundan 30 m mesafeyi geçmeyecek farklı bir yere uzatılır. Daha sonra pasif hub kablonun sonuna eklenir ve kablolar pasif hub'dan yerden 3 tane düğüm bağlanmasına izin verecek şekilde uzatılır. Bu şekilde bir adet 8 portlu aktif hub çap olarak 120 metreyi aşmayacak bir alan üzerinde 24 adet cihaz İnternete bağlanabilmek için kullanılabilir. ARCnet bir ağ için sadece 255 düğüme izin verir. Düğüm kimliği ağ için LAN istasyonları tipik olarak kurulur. Ağ arabirim kartları üzerinde DIP anahtarları tarafından daha geniş ağlar daha küçük çapta ağlara ayrıştırılmalıdır ve köprülenmelidir. Olası düğümlerin küçük bir miktarı ve kimliklerin el ile yapılandırılması gereksinimi Ethernet ile karşılaştırıldığına, özellikle de geniş şirket ağları yaygınlaştıkça ARCnet için bir dezavantajdır. Ağ erişimine aracılık etmek için ARCnet, Token Ring, işaret geçişi zamanı kullanır. Ethernet ise CSMA\CD şemasını kullanır. Eşler aktif değilken, tek bir adet "işaret" mesajı makineden makineye gezdirilir ve hiçbir eşin ağ yolunu kullanmasına izin verilmez, eğer işarete sahip değilse. Eğer belli bir eş mesaj göndermek isterse, işaretli alana kadar bekler, kendi mesajını gönderir ve sonra işareti diğer istasyona geçirir. ARCnet dağıtıcı olarak kullanıldığından, işaretleri makineden makineye aktarılmaz. Onun yerine yeni bir düğüm eklenir ve eklendiğinde tekrar tanımlama meydana gelir. Her düğüm yerini öğrenir. Düğümler arası iletişim sağlanmış olur.

Adres Çözümleme Protokolü (Address Resolution Protocol, ARP) ağ katmanı adreslerinin veri bağlantısı katmanı adreslerine (IP adreslerinin MAC adreslerine) çözümlenmesini sağlayan bir telekomünikasyon protokolüdür. 1982 yılında RFC 826 aracılığıyla tanımlanmıştır. STD 37 kodlu bir internet standardıdır.
Yerel ağların oluşturulmasında en çok kullanılan ağ arayüzü Ethernet'tir. Sistemlere Ethernet arayüzü görevi gören ağ kartları takılarak, sistemler yerel alan ağlarına (LAN) eklenmektedir. Ethernet arayüzleri birbirlerine çerçeve (frame) gönderebilmeleri için kendilerine üretim sırasında verilen fiziksel adresleri (MAC adresi) kullanırlar. 48 bit olan bu fiziksel adreslerin ilk 24 biti üreticiyi belirtir. Kalan 24 bit de üreticiler tarafından ürettikleri ürünleri adreslendirmek için kullanılır. 48 bitlik bu adres her donanım için eşsizdir. TCP/IP protokolünün kullanıldığı ağlarda, uzunluğu 32 bit olan IP adresleri kullanılır. Ağ katmanından iletim için alt katmanlara aktarılan bir paketin doğru yere ulaştırılabilmesi için, paketteki ağ katmanı adresinin veri bağlantısı katmanında ve fiziksel katmanda fiziksel adrese çözümlenmesi gerekmektedir. Çünkü bu iki katmanda farklı adreslendirme yöntemleri kullanılmaktadır. Bu iki farklı adres uzayı arasındaki çözümleme sürecini düzenleyen protokole Adres Çözümleme Protokolü (Address Resolution Protocol) denmektedir. Veri bağlantısı katmanında Ethernet ve ağ katmanında IP protokollerinin arasında çalışması amacıyla yazılmasına karşın, tasarımı aşamasında bu protokolün ileride farklı ağ katmanı ve veri bağlantısı katmanı protokolleri arasında da kullanılabileceği göz önünde bulundurulmuştur. Dolayısıyla genel bir ifadeyle söylemek gerekirse, bu protokol, ağ katmanı adreslerinin bağlantı katmanı adreslerine çözümlenmesini sağlar. Ancak IPv6 ile çalışan ağlarda bu protokolün işlevini komşu saptama protokolü görmektedir.

Bir paketin yerel ağda başka bir bilgisayara gönderilebilmesi için IP adresinin yanında donanım adresinin de bilinmesi gerekir. Kaynak sistem, iletişim yapmak istediği hedef sistemin fiziksel adresini (MAC adresi) öğrenmek amacıyla yerel ağdaki tüm bilgisayarlara özel bir istek yollar. Bu isteğe ARP İsteği denmektedir. ARP isteği (İngilizce: ARP request ) çerçevesinin kaynak MAC adresi bölümünde ARP isteğini yapan bilgisayarın MAC adresi ve çerçevenin hedef MAC adresi bölümünde ise FF-FF-FF-FF-FF-FF adresi yer alır. Bu çerçeveyi alan anahtar (switch), almış olduğu bu ARP isteği paketini tüm portlarına gönderir. ARP isteğinin içerisinde hedef sistemin IP adresine ait olan fiziksel adres (MAC adres) sorulmaktadır. Anahtara bağlı olan tüm bilgisayarlar bu ARP isteğini alırlar. Sorulan IP adresi kendilerine aitse bu ARP isteğine, ARP Reply ile cevap verirler. "ARP Reply" cevabı kaynak bilgisayara yine anahtar tarafından ulaştırılır. Bu şekilde kaynak bilgisayar hedef bilgisayarın MAC adresini öğrenmiş olur. Bundan sonraki iletişim anahtarın anahtarlama tablosu (switching table) üzerinden gerçekleştirilir.
Bazı düğümler fiziksel adres öğrenme süreçlerini azaltmak için, diğer sistemlerin ARP sorgulamalarını sürekli dinleyerek kendi ARP tablolarını güncel tutabilirler. Böylece kendisi daha önce herhangi bir aktarım yapmasa bile, diğer sistemlerin IP-fiziksel adres dönüşüm bilgisine sahip olurlar.

Gerekli durumlardaki mesajlaşmalarda kolaylık sağlaması için bir ARP mesaj yapısı oluşturulmuştur. Bu mesaj yapısı herhangi bir protokol için fiziksel/donanım adres çözümlemesi amaçlasa da genelde IP ağlarında MAC adreslerine ulaşmak için kullanılır.
Donanım Adres Tipi

Her bir veri hattı katman protokolüne bu alanda kullanması için verilen numara. Örneğin Ethernet 1.
Protokol Adres Tipi

Her bir protokole bu alanda kullanılması için verilen numara. Örneğin, IP 0x0800.
Donanım Adres Uzunluğu

Donanım adresinin byte cinsinden uzunluğunu gösterir. Ethernet adresi 6 byte uzunluğundadır.
Protokol Adres Uzunluğu

Mantıksal Adresin byte cinsinden uzunluğu. IPv4 adresi 4 byte uzunluğundadır.
Operasyon

Gönderen belirli operasyonları sergiler: istek için 1, cevap için 2, RARP isteği için 3 ve RARP cevap için 4.
Gönderen Donanım Adresi

Göndericinin donanım (MAC) adresi.
Gönderen Protokol Adresi

Göndericinin protokol adresi.
Hedef Donanım Adresi

Alıcının donanım (MAC) adresi. Bu alanda istekler önemsenmez. Bir istek mesajı gönderilirken Varış Donanım Adresi’nin tamamı sıfır yapılır.
Hedef Protokol Adresi

Alıcıya yönelik protokol adresi.

Bir IP paketi gönderilmeden önce Ethernet ağlarında iki paket daha aktarılır ve paketin gönderileceği düğümün fiziksel adresi bulunur. Bu işlemi aynı varış düğümüne gidecek paketler için tekrar tekrar yapmak anlamsızdır. Bu nedenle bir IP_adresi-Donanım_adresi eşlemesi yapıldığında bu bilgi bir süre ARP cep belleğinde tutulur. Belli bir süre kullanılmamış adresler, bellekte yer sorunu varsa silinir.
Bir ARP mesajı alan düğüm aşağıdaki işlemleri gerçekleştirir
1)Mesajın geldiği düğümün IP adresi ve MAC adresilerinin ARP cep belleğinde olup olmadığının testi yapılır.
Varsa eski donanım adresinin yerine, gelen mesajdaki donanım adresi yazılır.
2)Mesajın operasyon bölümüne bakılır. 
Bu bölüm istek mesajı ise bir cevap mesajı hazırlanır. Cevap mesajında, gelen mesajdaki gönderen ve varış adreslerinin yerleri değiştirilir. Gönderen donanım adresi bölümüne mesajı hazırlayan bilgisayarın donanım adresi yazılır. Operasyon alanına, 2 değeri verilir.
Bu bölüm cevap mesajı ise daha önce istek gönderilmiş olup gelen bilgiler cep belleğe eklenir.
Yayınlanan tüm ARP mesajlarındaki verilerin ARP cep belleğine konması, cep belleğin kısa sürede dolmasına neden olur. Bu nedenle, bilgisayarlar sadece kendilerini hedef alan ARP mesajları ile ilgilenirler.

RARP, yeni çalıştırılmış (new-booted) bilgisayarların Ethernet adreslerini ağa duyurması ve kendi IP adresini sormasını sağlar. Bunlar disksiz bilgisayarlardır ve bu bilgisayarlar için RARP sunucusu bu sorulara cevap verir. IP adres istekleri, yerel alan ağı dışına çıkamadığı için isteklerin oluştuğu yerel alan ağlarında bir RARP sunucusu olması gerekir. Bu sorunu çözmek için
alternatif bir başlangıç protokolü (bootstrap) önerilmiştir: BOOTP.
BOOTP, UDP mesajları ile haberleşir bu nedenle yerel alan ağlarını geçebilir. BOOTP'nin detayları RFC 951,RFC 1048 ve RFC 1084'te verilmiştir. BOOTP'nin dezavantajı IP ve Ethernet adres eşlemesinin manuel olarak yapılmasıdır.
ARP ve RARP birbirinden farklı işlemlerdir. ARP her sunucunun kendi donanım adresi ve protokol adresi arasındaki haritalamayı bildiğini farzeder. Diğer sunucular hakkında edinilen bilgi küçük bir bellekte tutulur. Bütün sunucular eşit statüdedir. İstemci ve sunucu arasında hiçbir ayrım yoktur. RARPde ise durum farklıdır. İstemcilerden gelen istekleri cevaplamak ve protokol adresinden donanım adresine veritabanı haritalanması için daha fazla sunucuya gereksinim duyar.

Adres Çözümleme Protokolünün çalışma esaslarını düzenleyen standartlar şunlardır:

RFC 826 - Ethernet Address Resolution Protocol, Internet Standard STD 37. (Ethernet Adres Çözümleme Protokolü, İnternet Standartı STD 37)
RFC 903 - Reverse Address Resolution Protocol, Internet Standard STD 38.(Ters Adres Çözümleme Protokolü, İnternet Standardı STD 38)
RFC 2390 - Inverse Address Resolution Protocol, draft standard (Karşıt Ters Adres Çözümleme Protokolü, standart taslağı)
RFC 5227 - IPv4 Address Conflict Detection, proposed standard (IPv4 Adres Çakışması Saptama, standart teklifi)

arp tablosu

Ağ Dosya Sistemi (İngilizce Network File System, kısaca NFS), Network file system, yani ağ dosya sistemi diğer bilgisayarlardaki dosyalara erişilebilmesini sağlayan bir yerel ağ işletim sisteminin parçasıdır. Bilgisayarlarda kullanılan programların network makinalarında kullanılmasını sağlar. Sun Microsystems tarafından 1984 yılında geliştirilmiş, ağdaki bilgisayarların ortak bir dosya sistemine, yerel diskleri kadar kolay ulaşmasını sağlayan, RPC temelli dağıtık dosya sistemi yapısıdır.

NFS sayesinde kullanıcı kendi bilgisayarına ihtiyaç duymadan NFS yoluyla istediği makinadan kendi dizinine (home directory) erişebilir. NFS protokolünün bazı dezavantajları vardır onlardan biri belki de en büyüğü de modem bağlantısı üzerinde çok yavaş olduğu için yeterli bir protokol olamamasıdır. Ama yerel ağlar için tasarlanan (local network) NFS bir hayli esnektir ve hem kullanıcılar hem de sistem sorumluları (adminisrator) için birçok olasılık barındırır.

İstenmeyen tarafların girmesini önlemek için bir NFS çalıştırmak için bir güvenlik duvarı gereklidir. Bu korumayı kullanmayan NFS'ler zarar görme riski altında olacaktır.
Birden fazla tarafın bir dosyaya aynı anda erişmesi zor olabilir, özellikle de dosya daha büyük ise
Bazı protokoller, her okuma veya yazma isteğinde 1 MB'a kadar verinin taşınmasına izin verir. Bugünün protokolleri muazzam miktarda talebi ele alabilse de, 1 MB standardı çok zayıf olabilir.
RPC'lere bağımlılık NFS'yi doğal olarak güvensiz hale getirir

Bir işletmede tüm çalışanların tek bilgisayar üzerinden aynı disk alanını paylaşmaları.
Aynı dosyaya birden fazla makineden erişim sağlanabilir NFS' in NIS'la birlikte kullanılması sayesinde. Bu yöntemle beraber kullanıcıların beraber bir dosya üzerinde çalışması sağlanmıştır.
Veri paylaşımı sayesinde alandan büyük bir şekilde tasarruf edilir. Çünkü tüm veriler ortak bir diskte ve sunucuda toplanır. Yani daha az yoğunluk daha çok tasarruf demektir.
Bir sunucuda yapılan değişiklik her sunucuda yapılmış gibi etkili olur. Yani bir sunucuya lazım olan bir dosya indirildiğinde bu dosya tüm sunuculara gidecektir. Hem zamandan hem işten tasarruf sağlar.
En önemli ve güzel özelliğiyse açık kaynak kodlu bir sistem olmasıdır bu sayede kullanıcılarda sistemi geliştirebilir.

Sun sürüm 1 ‘i sadece şirket içi amaçlar için kullandı.Geliştirme ekibi, NFS sürüm 1'e önemli değişiklikler ekleyip Sun'ın dışında yayınladığında, sürüm birlikte çalışması ve RPC sürüm yedeğinin test edilebilmesi için yeni sürümü v2 olarak yayınlamaya karar verdiler.

Protokolün 2. sürümü Mart 1989'da RFC 1094'te tanımlanmıştır. NFS sürüm 2'nin oluşturulmasında yer alan kişiler arasında Russel Sandberg, Bob Lyon, Bill Joy, Steve Kleiman ve diğerleri yer alır.
Başlangıçta yalnızca Kullanıcı Datagram Protokolü (UDP) üzerinden çalıştırılmıştır. Tasarımcıları, örneğin çekirdek protokolün dışında uygulanan kilitleme ile sunucu tarafını durum bilgisi olmadan(stateless) tutmayı amaçlıyordu. NFSv2, bir IP ağı (port 2049) üzerinden hem TCP hem de UDP protokolünü kullanabilir. Ancak, istemci ile sunucu arasında durum bilgisi olmayan(stateless) bir ağ bağlantısı sağlamak için bir IP ağı üzerinden çalışan UDP'yi kullanır. UDP durum bilgisizdir (stateless), sunucu beklenmedik şekilde çökerse, UDP istemcileri ağı sunucu istekleriyle doldurmaya devam eder. UDP ile bir çerçeve kaybolduğunda, tüm RPC isteğinin yeniden iletilmesi gerekir. Sanal Dosya Sistemi arabirimi, basit bir protokolde yansıtılan modüler bir uygulamaya izin verir. Şubat 1986'da, Eunice kullanılarak System V sürüm 2, DOS ve VAX/VMS gibi işletim sistemleri için uygulamalar gösterildi. NFSv2, 32 bitlik sınırlamalar nedeniyle bir dosyanın yalnızca ilk 2 GB'lık kısmının okunmasına izin verir. 
NFS sürüm 2 (NFSv2) diğer sürümlerden daha eskidir ve yaygın olarak desteklenmektedir. Ancak RHEL7'de desteklenmez.

NFSv3 Haziran 1995'te piyasaya sürüldü NFSv3, sunucunun verileri senkronize etmek için doğru politikaları dikte etmesine izin veren eşzamansız yazma işlemlerini destekler. Veriler, verileri yönetmeyi taahhüt etme komutu oluşturulmadan önce senkronize edilecektir. Tasarım, NFSv2 ile karşılaştırıldığında daha iyi bir tamponlama üretir.
RFC 1813'te belirtilen NFSv3, aşağıdaki yeni özellikleri ve güncellemeleri içeriyordu:

Dosya ofsetlerini 32-64 bit arasında genişletti ve bu da 4,2 GB maksimum dosya boyutu sınırını kaldırdı.
Daha büyük okuma ve yazma aktarımlarını sağlamak için 8 KB veri aktarımı sınırlama kuralını gevşetti.
TCP, NFSv3'te bir aktarım katmanı protokolü seçeneği olarak eklendi. TCP aktarımı, NFS'nin geniş alan ağı üzerinden kullanılmasını kolaylaştırır (WAN) ve okuma ve yazma aktarım özelliklerini geliştirir.
Sunucu, bir diske veya NVRAM'a senkronize etmeden NFSv3'te WRITE RPC'lere anında yanıt verir. Verilerin kararlı depolamada olduğundan emin olmak için, istemcinin yalnızca bir COMMIT RPC göndermesi gerekir.
NFSv4 ile birlikte çalışabilir, ancak daha sonraki sürümlerle sunulan yeni ve geliştirilmiş özelliklerin birçoğu için destekten yoksundur.
NFSv3'ün hala yaygın olarak kullanıldığı bildirilmektedir.

Sun'dan NFS dağıtılmış dosya sisteminin bir Web sürümü. WebNFS özellikli sunucular ve tarayıcılar, Web sayfalarına standart HTTP protokolünden 10 kat daha hızlı erişim sağlar. Her küçük dosya yalnızca bir sonrakine yeniden bağlanmak için indirildikten sonra bağlantıyı bırakan HTTP'nin aksine, WebNFS tek bir bağlantıyla birden fazla dosya indirir. Ayrıca, orta akışta bağlantılarını kaybeden büyük indirmeler için hata toleransı sağlar.

Sürüm 4 (RFC 3010, Aralık 2000; RFC 3530, Nisan 2003'te ve tekrar RFC 7530, Mart 2015'te revize edilmiştir),Andrew Dosya Sistemi (AFS) ve Sunucu İleti Bloğundan (SMB, CIFS olarak da adlandırılır) etkilenir, performans iyileştirmeleri içerir, güçlü güvenliği zorunlu kılar ve durum bilgisi olan bir protokol sunar. Sürüm 4, Sun Microsystems'in NFS protokollerinin geliştirilmesini devretmesinin ardından İnternet Mühendisliği Görev Gücü (IETF) ile geliştirilen ilk sürüm oldu.
NFS sürüm 4.1 (RFC 5661, Ocak 2010; RFC 8881'de revize edilmiştir, Ağustos 2020), birden çok sunucu arasında dağıtılan dosyalara ölçeklenebilir paralel erişim sağlama yeteneği (pNFS uzantısı) dahil olmak üzere kümelenmiş sunucu dağıtımlarından yararlanmak için protokol desteği sağlamayı amaçlar.Sürüm 4.1, Oturum kanallama mekanizmasını (NFS Çoklu Yol olarak da bilinir) içerir ve bazı kurumsal çözümlerde VMware ESXi olarak bulunur.NFS Sürüm 4.2 (RFC 7862) Kasım 2016'da sunucu tarafı klon ve kopya, uygulama G/Ç tavsiye, seyrek dosyalar, uzay rezervasyonu, uygulama veri bloğu (ADB), Sec_Label ile etiketlenmiş yeni özelliklerle yayınlandı. Bu, herhangi bir MAC güvenlik sistemini ve PNF'ler (LayouterRor ve LayoutStats) için iki yeni işlemi barındırır.
NFSv4'ün öncüllerine göre en büyük avantajlarından biri, hizmeti çalıştırmak için yalnızca bir UDP veya TCP bağlantı noktası olan 2049'un kullanılmasıdır; bu, protokolü güvenlik duvarlarında kullanmayı basitleştirir.

Sürüm 2 ve Sürüm 3'ün bir uzantısı olan WebNFS, NFS'nin Web tarayıcılarına daha kolay entegre olmasını ve güvenlik duvarları üzerinden çalışmayı etkinleştirmesini sağlar. 2007'de Sun Microsystems, istemci tarafı WebNFS uygulamalarını açık kaynaklı hale getirdi.

Bayt aralığı danışma Ağ Kilidi Yöneticisi (NLM) protokolü (UNIX System V dosya kilitleme API'lerini desteklemek için eklenmiştir)
NFS kullanıcılarının NFS sunucularındaki veri depolama kotalarını görüntülemelerine olanak tanıyan uzaktan kota raporlama (RQUOTAD) protokolü
RDMA üzerinden NFS, aktarım olarak uzak doğrudan bellek erişimini (RDMA) kullanan bir NFS uyarlaması
Kullanıcı alanında çalışan ve ilgili FSAL (Dosya Sistemi Soyutlama Katmanı) modülleri aracılığıyla GPFS/Spectrum Scale, CephFS gibi çeşitli dosya sistemlerini destekleyen bir NFS sunucusu olan NFS-Ganesha. libcephfs kullanılarak desteklenen CephFS FSA
Güvenilir NFS (TNFS)

NFS genellikle Unix işletim sistemleri Apple macOS ve Unix benzeri işletim sistemleri ve Acorn gibi işletim sistemleri için de mevcuttur, Dosya Sunucusu, dosya sistemi olarak da adlandırılır.

1)  Sunucu varsayılan olarak nfs arka plan programı işlemlerini uygular ve verileri genel olarak müşteriler için kullanılabilir bir hale getirir
2)  Sunucu yöneticisi (adminisrator) dizinleri kullanarak dizinlerin adlarını ve parametrelerini dışa aktararak neyin kullanılabilir olacağını belirler
3)  Sunucu güvenik- yönetim, onaylanmış müşterilerin tanınmasını ve onaylanmasını sağlar
4)  Sunucu ağ yapılandırılması, uygun istemcilerin herhangi bir kişi aracılığıyla onunla pazarlık yapmasını sağlar
5)  İstemci makina, dışa aktarılan verilere NFS sunucusunun hangi bağlantısını kullandığını sorar
Her şey yolunda giderse, istemci makinedeki kullanıcılar izin verilen parametreler dahilinde sunucudaki monte edilmiş dosya sistemlerini görüntüleyebilir ve bunlarla etkileşime girebilir.

NFS olarak adlandırılan şey birbirinden farklı 4 protokolün birleşmesinden meydana gelmiştir.
Bu 4 protokolde RPC(Remote Procedure Calls) ve portmap (rpc.portmap) portmapper, RPC program numaralarını port numaralarına çevirir.
RPC sunucusu çalışmaya başladığında portmap'e hangi kapının kullanılacağını ve yönetilen RPC program numarasını söyler.Bir kullanıcı bir program numarasına bir RPC isteği göndermek istediğinde; istenen programa erişim veren port numarasını almak için öncelikle sunucu 'portmap'iyle bağlantı kurulur.Ardından RPC paketleri ilgili portlara gönderilir.

ONC protokolünün geliştirilmesi sırasında (o zaman SUNRPC olarak adlandırılır), sadece Apollo'nun Ağ Bilgi İşlem Sistemi (NCS) karşılaştırılabilir işlevsellik sundu. İki uzak prosedür çağrı sisteminde temel farklılıklar üzerinde iki rakip grup gelişti.Veri kodlama yöntemine odaklanan argümanlar-ONC'nin harici veri temsili (XDR), bağlantının her iki akranının da çok az-endian makine mimarileri olsa bile, tam sayıları her zaman büyük-endian sırasıyla oluşturdu, oysa NCS yöntemi bayt-SWAP'tankaçınmaya çalıştı İki akran, makine mimarilerinde ortak bir endian

Ağ katmanı veya 3. katman (İngilizce: network layer), veri paketinin farklı bir ağa gönderilmesi gerektiğinde, veri paketine yönlendiricilerin kullanacağı bilginin eklendiği katmandır. Örneğin IP iletişim kuralı bu katmanda görev yapar.
Ağ katmanı, sunucular arası yönlendirme dahil olmak üzere kaynaktan hedefe paketin iletilmesinden sorumludur, hâlbuki veri bağlantı katmanı aynı bağlantı üzerindeki çerçevenin iletilmesinden sorumludur.
Ağ katmanında bulunan fonksiyonlar:

Bağlantı modeli: Bağlantı Yönelimli ve Bağlantısız İletişim
Örneğin, normal posta (mektup) bağlantısızdır, şöyle ki bir mektup gönderildiğinde alıcının bir şey yapmasını gerek yoktur. Diğer taraftan, telefon sistemi bağlantı yönelimlidir çünkü bağlantı kurulmadan önce karşı tarafın telefonu açması gerekir. Osi ağ katmanı protokolü hem bağlantı yönelimli hem de bağlantısız olabilir. Buna karşın, TCP/IP internet katmanı sadece bağlantısız İnternet protokolünü (IP) destekler; fakat bağlantı yönelimli protokol, modelin daha yüksek katmanlarında mevcuttur.
Sunucu Adresleme :
Ağdaki her sunucunun  nerede olduğunun belirlenmesi için eşsiz bir adrese ihtiyacı vardır. Normalde bu adres hiyerarşik bir sistem tarafından atanır, yani evinizdeki kişiler için “Mehmet Mansız” sizin eşsiz adresiniz olabilirken, Ankara'dakiler için “Mehmet Mansız,Beldemiz Sitesi, Sincan” veya Türkiye'deki kişiler için “Mehmet Mansız,Beldemiz Sitesi, Sincan, Ankara” ve Dünya'nın herhangi bir yerindeki kişi için “Mehmet Mansız,Beldemiz Sitesi, Sincan, Ankara, Türkiye” adresiniz olabilir. İnternette adresler İnternet Protokol adresleri (IP) olarak bilinir.
Mesaj Yönlendirme:
Geniş alan iletişimleri için birçok ağın alt ağlara bölünmesi ve birbirlerine bağlanmasında gerekir, bunun için ağlar özelleştirilmiş hostlar kullanır ve bunlara ağ geçitleri (gateways) veya yönlendirici (routers) denir ve adı geçen cihazlar paketleri ağlar arasında yönlendirir. Bu ayrıca mobil uygulamaların da ilgisini çekti. Şöyle ki, bir kullanıcı bir yerden başka bir yere gittiğinde bu cihazlar kullanıcıyı izleyecek şekilde mesajlarını yönlendirmeli. IPv4 bu özellik ile dizayn edilmedi, buna rağmen taşınabilirlik (hareketlilik) eklentisi mevcut. IPv6 ise çözüm için daha iyi bir dizayna sahiptir.

Taşıma katmanından gelen hizmet isteklerine cevap vermek ve bu hizmetleri Veri bağlantısı katmanına iletmek,
Adresleri yönlendirme(router) işlemini yapmak,
Verinin kaynaktan varışa ulaşması için takip edeceği yolun bulunması,
Heterojen alt ağların bulunduğu bir ortamda alt ağlardan geçiş sırasında adresleme ve paket boyu farklılığı gibi problemlere çözüm bulur.

TCP/IP modeli RFC 1122'de tanımlanmıştır. Bu model Internet katmanı olarak adlandırılır ve bağlantı katmanının üzerindedir. Birçok kitapta ve diğer kaynaklarda sıklıkla Internet katmanı, OSI'nin ağ katmanına eşlenmiştir. TCP/IP nin internet katmanı aslında sadece ağ katmanının alt fonksiyonlarından biridir. Sadece bir tür ağ mimarisini tanımlar, bu da internettir. TCP/IP bir temel tasarım kriteri değildir ve genel olarak "zararlı" (RFC 3439) kabul edildiğinden beri bu modelleri direkt olarak karşılaştırmaktan kaçınılmalıdır.

IP
ICMP
IPsec
ARP
RIP
OSPF
BGP
IPX

RFC 1112
RFC 3439

Datagram Congestion Control Protocol (DCCP), mesaj tabanlı bir Ulaşım katmanı protokolüdür.
DCCP, çokluortam trafiğini desteklemek üzere IETF topluluğu tarafından önerilmiş bir iletim protokolüdür. Güvenilir olmayan veri iletimi gerçekleştirmektedir. Bağlantı kurulumu, sonlandırımı ve uygun tıkanıklık kontrol mekanizmasının seçimi için anlaşmalar yapmaktadır. ECN mekanizmasında, tıkanık durumda olan yönlendiriciler (router), paketleri atmak yerine paketleri işaretleme işlemini gerçekleştirirler. DCCP, herhangi bir paket kaybı olduğunda, Explicit Congestion Notification (ECN) olarak adlandırılan bir bilgilendirme mekanizması kullanmaktadır. Bu mekanizma ile de göndericiye, alıcının hangi paketleri alabildiğine ve hangi paketlerin kaybolduğuna dair bilgiler gönderilir. 

DCCP= UDP+ (Tıkanıklık Kontrolü+ Tokalaşmalar+ Bağlantı Kurulumu)

DCCP= TCP-(Güvenirlik+ Sıralı Paket İletimi+ Bayt akışı )

DCCP protokol fonksiyonları on adet paket türü ile gerçekleştirilmektedir. Bu paketlerden sekizi bağlantı kurulumu için kullanılırken diğer ikisi de senkronizasyonu sağlamak için kullanılır. DCCP-Request paketi, istemci tarafından bağlantının kurulumunun başlaması için gönderilir. DCCP-Response paketi, sunucu tarafından DCCP-Request paketine cevap olarak gönderilir. DCCP-Data paketi ile uygulama verisi, DCCP-Ack paketi ile yalın onay bilgisi, DCCP-DataAck paketi ile de uygulama verisi ile onay bilgisi birlikte gönderilmektedir. DCCP-CloseReq paketi sunucunun istemciye bağlantıyı kapatması için gönderdiği bir istek paketidir. DCCP-Close paketi sunucu ya da istemcinin bağlantıyı kapatması için kullandığı bir pakettir. DCCP-Reset paketi, bağlantının beklenmedik bir durumda sonlandırımı için kullanılmaktadır. DCCP-Sync ve DCCP-SyncAck paketleri paket iletiminde senkronizasyonu sağlamak için kullanılır. Her bir DCCP paketi birer sıra numarası taşır böylece paket kayıpları kolayca belirlenip rapor edilebilir.

DCCP bağlantısı kurulmadan önce istemci ve sunucu arasında hangi tıkanıklık mekanizmasının ve parametrelerinin kullanılacağına dair bir anlaşmaya varılmış olması gerekir. DCCP, güvenilir olmayan bir veri iletimi gerçekleştirse de, onay bilgilerinin gönderiminin güvenilir olması beklenir. Bunun içinde göndericinin, alıcının göndermiş olduğu onay bilgilerinden en az birisini onaylaması gerekmektedir. DCCP'de, göndericinin bu onaylama işlemini gerçekleştirebilmesi için kullanılan yöntem, alıcının gönderdiği onay bilgisinde paket sıra numarası bilgisinin bulunmasını sağlamaktır ki gönderici alıcıya hangi pakete ait onay bilgisinin alındığını rapor edebilsin.
DCCP'de bağlantılar iki yönlüdür yani veri ve onay bilgisi eş zamanlı olarak her iki yönde iletilebilmektedir. Bu durum video akışlandırma uygulamalarda kullanılan DCCP gibi bir protokol için uygun değildir. Çünkü sunucudan istemciye video gibi büyük bir boyutta veri iletilirken, istemciden sunucuya sadece dosya ismi gönderilebilmektedir. Yani tek bir bağlantıda asimetrik bir durum oluşmaktadır. Bu duruma çözüm olarak, DCCP bağlantısının iki yarım bağlantıya ayrılması önerilmiştir. Alıcıdan göndericiye, göndericiden alıcaya olan bağlantıların her birine yarım-bağlantı (half-connection) denmektedir. Bu yarım bağlantıların her biri tıkanıklık kontrol mekanizmasına sahiptir.

İnternet iletişim kuralları dizisi

RFC 4340 - Datagram Congestion Control Protocol
www.read.cs.ucla.edu/dccp
linux-net.osdl.org/

Fiziki katman, donanım katmanı veya 1. katman, verinin kablo üzerinde alacağı fiziksel yapıyı tanımlar. Bu katman verinin nasıl elektrik, ışık veya radyo sinyallerine çevrileceğini ve aktarılacağını tanımlar. Gönderen tarafta fiziksel katman bir ve sıfırları elektrik sinyallerine çevirip kabloya yerleştirirken, alıcı tarafta fiziki katman kablodan okuduğu bu sinyalleri tekrar bir ve sıfır haline getirir.
Fiziki katman veri bitlerinin karşı tarafa, kullanılan medya (kablo, fiber optik, radyo sinyalleri) üzerinden nasıl gönderileceğini tanımlar. İki taraf da aynı kurallar üzerinde anlaşmamışsa veri iletimi mümkün değildir. Örneğin bir taraf sayısal 1 manasına gelen elektrik sinyalini +5 volt ve 2 milisaniye süren bir elektrik sinyali olarak yolluyor, ama alıcı +7 volt ve 5 milisaniyelik bir sinyali kabloda gördüğünde bunu 1 olarak anlıyorsa veri iletimi gerçekleşmez.
Fiziki katman bu tip çözülmesi gereken problemleri tanımlamıştır. Üreticiler (örneğin ağ kartı üreticileri) bu problemleri göz önüne alarak aynı değerleri kullanan ağ kartları üretirler. Böylece farklı üreticilerin ağ kartları birbirleriyle sorunsuz çalışır.
Bu katman için veri bit katarı olarak adlandırılır. Hat üzerinden aktarılacak 0 ve 1'lerin fiziki olarak ne ifade edileceği bu katmanın görevidir. Bu katmanda çalışan donanımlar: fiber optik kablolar, radyo sinyal gönderici alıcılar, konnektörler ve tüm anahtarlardır.

RS-232
V.35
V.34
T1
E1
10BASE-T
100BASE-TX
ISDN
SONET
DSL
802.11a/b/g/n

IEEE (Açılımı: Institute of Electrical and Electronics Engineers, Türkçe: Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü), elektrik, elektronik, bilgisayar, otomasyon, telekomünikasyon ve diğer birçok alanda mühendislik teori ve uygulamalarının gelişimi için çalışan, kâr amacı olmayan, dünyanın önde gelen teknik organizasyonudur. 
IEEE'nin temelleri, 1884 yılında Alexander Graham Bell ve Thomas Edison gibi dönemin bilinen bilim insanlarınca atılmıştır.
Aralık 2021 itibarıyla 160 ülkede 409.000'i aşkın üyesi (125.000'den fazlası öğrenci) ile IEEE; 39 teknik komitesi, tüm dünyaya yayılmış 10 alt bölgesi, 343 yerel bölgesi ve 3.565'ten fazla öğrenci koluyla çalışmalarını sürdürmektedir. Dünyada elektrik, elektronik mühendisliği, bilgisayar ve otomasyon teknolojilerindeki yayınların %30'unu yayınlar.
Yaklaşık 200 adet düzenli bilimsel yayını, 1.800'den fazla konferansı ve bu yayınlarda/organizasyonlarda yer alan makalelerin yayımlandığı IEEE Xplore kütüphanesinde de 5 milyondan fazla belge bulunmaktadır.
Türkiye'nin de içinde bulunduğu 8. Bölge'de (Avrupa, Ortadoğu ve Afrika) 5000'i öğrenci üye olmak üzere 26.000 üyesi vardır.

IEEE'nin 8. bölgesinin bir parçası olan IEEE Türkiye Şubesi, Türkiye'deki IEEE topluluğunu güçlendirmek ve kariyerlerini güçlendirmek amacıyla 18 Ağustos 1989 tarihinde kurulmuştur.
Türkiye Şubesi, öğrenci faaliyetleri açısından IEEE'nin en önde gelen coğrafi birimlerinden biridir. Türkiye genelinde 104 üniversitede IEEE Öğrenci Kolu bulunmaktadır.

2022-23 dönemi için Aralık 2021'de yapılan seçim sonucunda; Hasan Fatih Uğurdağ başkan, Tunçer Baykaş başkan yardımcısı, Çağatay Edemen sayman ve Simay Akar sekreter olarak seçilmiştir.

IEEE Kayan Nokta Aritmetiği Standardı kayan noktalı sayıların gösteriminde en çok kullanılan standarttır. İkilik sistemdeki sayılar bilimsel gösterim ile gösterildikten sonra işaret, üst ve anlamlı kısımdan oluşan üç parça şeklinde ifade edilebilirler. Bu gösterime sonsuz, sayı değil ve sıfırın gösterimi dahildir. IEEE 754 standardına göre sayılar tek duyarlı (32 bit) ve çift duyarlı (64 bit) şekilde gösterilebilirler.

Kayan noktalı sayılar IEEE 754 standardına göre üç kısımdan oluşur ve aşağıdaki şekilde gösterilir:
Bu şekilde işaret biti en anlamlı bittir. Daha fazla sayı gösterebilmek için yapılan üst kaydırma işlemi için kaydırma miktarı bit sayısına bağlı olarak belirlenir. Üstü göstermek için kullanılan bit sayısı k ise kaydırma miktarı 2k-1-1 şeklinde bulunur. Anlamlı kısmı ifade ederken bit sayısına bağlı olarak yuvarlama yapılır.
IEEE 754 Standardına göre bazı durumların karşılıkları şu şekildedir:

Bu standarda göre olağanlaştırılmış yapıda ve mutlak değeri küçük olan sayılar gösterilemez.
Olağanlaştırılmış en küçük sayı için S = 0, E = 00000001, F = 0000..0 şeklindedir.
Bu durumda sayı N = (+)(1+0)x21-127 = 2−126 olarak bulunur. Yani 0 ve 2−126 arasındaki sayılar gösterilemez.

Tek duyarlı gösterimde sayı 32 bitle ifade edilir. Bu bitlerden biri işaret, 8'i üst 23 tanesi ise anlamlı kısmın gösterimi için kullanılır. Tek duyarlı gösterimde üst için kaydırma değeri 28-1-1 = 127 olarak hesaplanır.
Tek duyarlı gösterimde 6,375 sayısını göstermek istersek;
6 → (110)2

0,375 × 2 = 0,75
 0,75 × 2 = 1,5 
  0,5 × 2 = 1,0

0,375 = (0,011)2 → 6,375 = (110,011)2
Sayıyı olağan duruma getirirsek: 110,011 = 1,10011x22
Sayı sıfırdan büyük olduğu için işaret biti: 0
Sayının üst değerinin saptırılmış hali: 2+127 = 129 → 12910 = 100000012
Anlamlı kısım: 10011000000000000000000
Sayı son olarak;
0 10000001 10011000000000000000000 şeklinde ifade edilir.

Çift duyarlı gösterimde sayı 64 bitle ifade edilir. Bu bitlerden biri işaret, 11'i üst ve 52 tanesi de anlamlı kısmı ifade etmek için kullanılır. Bu gösterimde üst için sapma değeri 211-1-1 = 1023 olarak hesaplanır.

Kayan noktalı sayıların gösteriminde bilgisayar donanımının sınırlamaları nedeniyle sayılar yuvarlanarak belirlenmiş bit sayısına indirgenmek durumundadır. Bu durumda gerçeğe en yakın yuvarlamayı yapmak için üç farklı metot vardır.

0'a yuvarlama
Sayı gösterilebilecek bit seviyesine kadar olan kısmıyla ifade edilir, fazlalık olan bitler atılır. Bu durumda sayı 0'a yaklaşır. Pozitif sayılar için yuvarlama alta doğru, negatif sayılar içinse üste doğrudur.
Örnek:

       .7783      eğer 3 bitlik alan uygunsa, .778
                  eğer 2 bitlik alan uygunsa, .77

+ sonsuza yuvarlama
Tüm sonuçlar sayıdan daha büyük olan en küçük değere yuvarlanır.
Örnek:

        1.23       eğer 2 iki bitlik alan varsa, 1.3
       -2.86       eğer 2 iki bitlik alan varsa, -2.8

- sonsuza yuvarlama
Tüm sonuçlar kendinden küçük en büyük değere yuvarlanır.
Örnek:

        1.23       eğer 2 iki bitlik alan varsa, 1.2
       -2.86       eğer 2 iki bitlik alan varsa, -2.9

Bu metotlarla yuvarlama yapılarak sayı gerçek değerine en yakın şekilde korunmuş olur.

TOBB ETU Mantıksal Devre Tasarımı dersi ders videoları
Kayan Nokta Aritmetiği 21 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yuvarlama Kipleri 10 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IEEE 802.11, IEEE 802 standartlar kümesinin bir parçası olan ve kablosuz yerel alan ağı (WLAN) bilgisayar iletişimi için ortam erişim kontrolü (MAC) ve fiziksel katman (PHY) protokollerini belirleyen teknik standartlar bütünüdür. Bu standartlar, dünya genelinde yaygın olarak Wi-Fi markasıyla bilinen kablosuz ağ ürünlerinin temelini oluşturur.
Standartlar, Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü (IEEE) LAN/MAN Standartlar Komitesi (IEEE 802) tarafından geliştirilmektedir. İlk sürümü 1997 yılında yayınlanan 802.11, cihazların kablosuz iletişimi için 2.4 GHz, 5 GHz, 6 GHz ve 60 GHz gibi çeşitli radyo frekanslarını kullanır.

802.11 teknolojisinin temelleri, 1985 yılında ABD Federal İletişim Kurulunun (FCC) ISM bandını lisanssız kullanıma açmasıyla atılmıştır.
1991 yılında NCR Corporation ve AT&T (günümüzde Nokia Labs), Hollanda'nın Nieuwegein kentinde kasiyer sistemleri için kullanılmak üzere bu teknolojinin öncüsünü geliştirmiştir. Piyasaya sürülen ilk ürünler WaveLAN adını taşıyordu ve veri aktarım hızları 1 Mbit/s ile 2 Mbit/s arasındaydı.
IEEE 802.11 çalışma grubuna 10 yıl boyunca başkanlık yapan ve "Wi-Fi'nin Babası" olarak bilinen Vic Hayes, 802.11b ve 802.11a standartlarının tasarımında kilit rol oynamıştır. 1999 yılında ise bu teknolojiyi ticari olarak sertifikalandırmak ve yönetmek amacıyla Wi-Fi İttifakı kurulmuştur.
Teknolojinin ticari anlamdaki en büyük atılımı, 1999 yılında Apple'ın iBook serisi dizüstü bilgisayarlarında Wi-Fi teknolojisini (AirPort markasıyla) standart olarak sunmasıyla gerçekleşmiştir.

Wi-Fi Alliance, 2018 yılından itibaren teknik standart isimlerinin (802.11ax gibi) karmaşıklığını gidermek için tüketici dostu bir numaralandırma sistemi kullanmaya başlamıştır.

802.11b: 2.4 GHz bandını kullanır ve DSSS modülasyonuna dayanır. Bu banttaki mikrodalga fırınlar, bebek telsizleri ve Bluetooth cihazları nedeniyle parazite maruz kalabilir.
802.11a: 5 GHz bandını ve OFDM teknolojisini kullanır. 2.4 GHz bandına göre daha az parazit içerir ancak sinyallerin duvarlardan geçişi daha zayıftır.
802.11n (Wi-Fi 4): MIMO (Çoklu Giriş Çoklu Çıkış) teknolojisini getirerek hem hızı hem de menzili artırmıştır. 2.4 GHz ve 5 GHz bantlarının her ikisinde de çalışabilir.
802.11ac (Wi-Fi 5): Yalnızca 5 GHz bandında çalışır. Daha geniş kanallar (80 MHz, 160 MHz) ve MU-MIMO (Çok Kullanıcılı MIMO) desteği sunar.
802.11ax (Wi-Fi 6): Yoğun ortamlarda verimliliği artırmak için OFDMA teknolojisini kullanır. 6 GHz bandını kullanan versiyonuna Wi-Fi 6E denir.

Kablosuz ağların güvenliği için zaman içinde çeşitli protokoller geliştirilmiştir:

WEP (Wired Equivalent Privacy): Orijinal standartta tanımlanan bu güvenlik mekanizmasının zayıf olduğu 2001 yılında, University of California, Berkeley'den bir grup araştırmacı ve ardından AT&T tarafından kanıtlanmıştır.
WPA / WPA2 (Wi-Fi Protected Access): WEP'in yerini alması için geliştirilmiştir. IEEE 802.11i standardına (WPA2) dayanır ve RC4 yerine daha güvenli olan AES şifrelemesini kullanır.
Yönetim Çerçevesi Koruması (802.11w): 2009 yılında yayınlanan bu standart, daha önce şifrelenmeyen yönetim çerçevelerini korumayı amaçlar.

IEEE 802.11ac, Wi-Fi İttifakı tarafından geriye dönük olarak Wi-Fi 5 olarak adlandırılan, IEEE 802.11 protokol ailesine ait bir kablosuz ağ standardıdır. Bu standart, 5 GHz frekans bandında yüksek verimli (high-throughput) kablosuz yerel alan ağları (WLAN) sağlamak üzere geliştirilmiştir.
Spesifikasyon, çoklu istasyon veriminin en az 1.1 Gbit/s, tekli bağlantı veriminin ise en az 500 Mbit/s olmasını öngörür. Bu hızlara ulaşmak için önceki nesil olan 802.11n'in temel teknolojileri geliştirilmiştir: Daha geniş RF bant genişliği (160 MHz'e kadar), daha fazla MIMO uzamsal akışı (8'e kadar), downlink MU-MIMO (4 istemciye kadar) ve yüksek yoğunluklu modülasyon (256-QAM'a kadar).

Wi-Fi İttifakı, 802.11ac ürünlerinin piyasaya sürülmesini "Wave 1" (1. Dalga) ve "Wave 2" (2. Dalga) olmak üzere iki aşamaya ayırmıştır.

Wave 1: 2013 ortalarından itibaren sertifikalandırılmaya başlanan ilk nesil ürünlerdir. IEEE 802.11ac Taslak 3.0 (Draft 3.0) sürümüne dayanmaktadır.
Wave 2: 2016 yılında tanıtılan bu sertifikasyon, standardın ek özelliklerini kapsar. Wave 2, MU-MIMO (sadece downlink), 160 MHz kanal genişliği desteği, daha fazla 5 GHz kanal desteği ve dört uzamsal akış (Wave 1'deki üç akışa kıyasla) gibi özellikler sunar.

802.11ac ile tanıtılan temel teknolojik yenilikler şunlardır:

Genişletilmiş Kanal Bağlama: 802.11n'deki maksimum 40 MHz'e kıyasla, istasyonlar için zorunlu 80 MHz ve isteğe bağlı 160 MHz kanal bant genişliği desteği getirilmiştir.
Daha Fazla MIMO Uzamsal Akışı: 802.11n'deki dört akışa kıyasla, sekiz adede kadar uzamsal akış desteği.
Downlink MU-MIMO: Çok kullanıcılı MIMO (Multi-User MIMO) teknolojisi sayesinde, bir erişim noktası aynı anda birden fazla istemciye veri gönderebilir. Bu, frekansın bölünmesiyle değil, uzamsal olarak çözümlenmesiyle (SDMA) yapılır.
Modülasyon: 802.11n'deki 64-QAM'a kıyasla, daha yoğun veri taşıyan 256-QAM (Rate 3/4 ve 5/6) modülasyonu isteğe bağlı mod olarak eklenmiştir.
Hüzmeleme (Beamforming): Farklı üreticilerin cihazları arasında uyumluluk sağlamak için standartlaştırılmış hüzmeleme ve geri bildirim mekanizmaları eklenmiştir.

Standardın getirdiği özellikler zorunlu ve isteğe bağlı olarak ikiye ayrılır.

80 MHz kanal bant genişliği.
800 ns normal koruma aralığı (Guard Interval).
İkili evrişimsel kodlama (BCC).
Tek uzamsal akış.

2 ile 8 arası uzamsal akış.
160 MHz kanal bant genişliği (bitişik 80+80 veya ayrı 80+80 MHz).
256-QAM modülasyonu.
400 ns kısa koruma aralığı (SGI).
İletim hüzmeleme (TxBF) ve STBC.

Cihazların kablosuz hızları genellikle "AC" ön eki ve ardından gelen bir sayı ile (örneğin AC1900) pazarlanır. Bu sayı, cihazdaki tüm radyoların (2.4 GHz ve 5 GHz) aynı anda kullanılabilen en yüksek bağlantı hızlarının toplamını ifade eder.
Aşağıda yaygın konfigürasyonlar ve teorik hızları verilmiştir:

Tek bir istemci cihazın (örneğin bir telefonun) AC1900 hızına tek başına ulaşması mümkün değildir; bu hız, farklı bantlara bağlanan birden fazla cihazın toplam kapasitesini temsil eder.

IEEE 802.1x, bağlantı noktası tabanlı ağ erişim kontrolü için kullanılan bir standarttır ve 802.1 protokol grubunun bir parçasıdır. Bir kablolu (LAN) veya kablosuz (WLAN) ağa dahil olmak isteyen istemci cihazlara kimlik doğrulama mekanizması sağlar.
IEEE 802.1X, "LAN üzerinden EAP" (EAPOL) olarak bilinen IEEE 802.11 üzerinde Genişletilebilir Kimlik Doğrulama Protokolü (EAP) kapsüllemesini tanımlar. EAPOL, 802.1x-2001 içerisinde IEEE 802.3 Ethernet için tasarlanmıştır ancak 802.1x-2004 içerisinde Fiber Distributed Data Interface (ISO 9314-2) ve IEEE 802.11 wireless gibi diğer IEEE 802 LAN teknolojilerine de uygun hale getirilmiştir. EAPOL'nün 802.1x-2010 3 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sürümü ayrıca yerel LAN üzerinden noktadan noktaya şifreleme için IEEE 802.1AE (“MACsec”) ve kimlik tespit hizmetine destek vermek için IEEE 802.1AR (Secure Device Identity, DevID) ile birlikte kullanılacak şekilde güncellenmiştir.

802.1x kimlik doğrulamada üç taraf vardır: istek sahibi, kimlik denetleyici ve doğrulama sunucusu.
İstek sahibi, bir ağa bağlanmak isteyen kullanıcı cihazıdır (taşınabilir bilgisayar veya akıllı telefon gibi). Terim aynı zamanda kullanıcı cihazında çalışan ve Kimlik Denetleyici'ye erişim bilgilerini sağlayan yazılımlar için de kullanılabilir.
Kimlik denetleyici, Ethernet erişim anahtarı (switch) veya kablosuz ağ ulaşım noktası (AP) gibi bir ağ cihazıdır.
Doğrulama sunucusu ise RADIUS ve EAP protokollerini destekleyen yazılımı çalıştıran bir sunucudur. Son ikisi bazen aynı cihaz da olabilir.
802.1x başlarda kablolu yerel ağlarda kullanılmak üzere tasarlanmış ancak son zamanlarda kablosuz yerel ağların daha çok kullanılmasıyla popülerlik kazanmıştır.Bu durumda yani hem kablolu hem kablosuz yerel ağlarda kullanılıyor olması fazladan birçok gereksinim doğurmuştur.
İstemci ve sunucu tarafından kimlik doğrulama işlemine yardımcı olacak programların kurulu olması ve bunların işletim sistemlerince desteklenmesi gerekir. Windows İşletim Sistemi'nin güncel sürümleri varsayılan olarak tüm ağ bağlantıları için 802.1X'i destekler. Ayrıca kullanılan erişim anahtarlarının (switch), erişim noktalarının (AP) ve ağ kartlarının (NIC) 802.1x destekli olması da gerekir.
802.1x düğümden düğüme bağlantılara sahip LAN portuna bağlanmış cihazların kimlik doğrulama yapılarak erişimine izin verilmesine imkân sağlar. OSI'nin 2. katmanı, denetimli kablolu veya kablosuz bir yerel ağa bağlanmak için kullanıcıların kimliklerini doğrulamalarını gerektirir. Ağın dinlenebilir olması ağın herkes tarafından erişilebilir olması durumudur. Bu durumdan kurtulmak için kimlik kanıtlaması yapılabilir. Her bilgisayar için belirli bir port tanımlanır. Kullanıcılar da bir porttan ağa dahil olurlar diğer portlardan da ağ dinlenebilir ancak verilerden anlamlı bir şey çıkartılamaz. Böylece ağın dışındaki bir bilgisayarın veri göndermesi için kimlik kanıtlaması yapılır. Ağın içindeki ve dışındaki bilgisayar yine de haberleşebilir ancak dışarıdaki bilgisayarlar ağı dinleyemezler. Kullanıcı doğrulama: MAC adresi, switch port, harici bir yetkilendirme politikası ile sağlanır.
Ağa kimin, hangi hakla gireceğinin belirlenmesi, denetlenmesi ve yetkilendirilmesi ağ tabanlı erişim kontrolü olan NAC tarafından belirlenir.
Kimlik doğrulama, korumalı ağda güvenlik görevlisi gibi hareket eder. İstek sahibinin kimliği doğrulanana ve yetkilendirilene kadar ağın korumalı tarafına kimlik doğrulama izni verilmez. Örnek vermek gerekirse, ülkeye giriş için izin verilmeden önce havaalanında geçerli bir vize sağlanmaktadır. 802.1x bağlantı tabanlı kimlik doğrulama ile, istek sahibi, kimlik için kullanıcı adı / parola veya dijital sertifika gibi belgeler sağlar ve doğrulama için kimlik doğrulama sunucusuna belgeleri iletir. Eğer ki kimlik doğrulama sunucusu, belgelerin geçerliliğini belirlerse, ağın korumalı tarafında yer alan kaynaklara erişime izin verilir.
En kötü kimlik kanıtlama olarak düşünülen MAC'e göre kısıtlama yapmaktır. Böyle bir kısıtlama yapıldığında güvenli bir kimlik kanıtlama olmaz çünkü makinaların MAC adresi değişebilir. MAC adresine göre kısıtlama yapıldı ve ağın dışındaki biri MAC adresini değiştirilip ağa girdiğinde ağı dinleyebilir.

Güvenlik sağlıyor. Ağda olmayan hiçbir cihaz ağı dinleyemiyor. Ağda port tabanlı kullanıcı doğrulayabilmek, herhangi bir kullanıcıya ya da gruba ağa erişim politikaları uygulamaya olanak tanır. Kimlik doğrulama ve yetkilendirme başarısız ise o port erişime kapatılır ve bu sayede yerel ağ altyapısı korunmuş olur. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus da 802.1x sadece kimlik denetimini tanımlar kimlik doğrulaması başarıyla yapılma aşamasından sonra veri trafiğinin güvenliği konusunda hiçbir şey yoktur.
Birçok mekanizma sağlıyor. Şöyle ki 802.1x standardı ağ sistemleri üreticilerinin ağa erişimini port seviyesinde denetleyen mekanizmalar oluşturmasını sağlamıştır. Ağın yönetimini hantallıktan kurtarmış, akıcılık kazandırmıştır.

Kablosuz bir yerel ağda kablosuz Erişim Noktası (AP)'na erişerek, kablolu yerel ağda ise Erişim Anahtarı (switch)'na erişilerek yapılır. 
Kullanıcının kimliği doğrulanırsa bağlandığı port açılır ve ağa erişimine izin verilir. Eğer kimlik kanıtlaması doğrulanmaz ise port kapatılır böylece ağa erişim engellenir. Bu işlem için 2 port kullanılmaktadır:

Denetimsiz port : Bu port üzerinden sadece kimlik doğrulanması sırasında kullanılan kimlik bilgilerinin değiş tokuşunu sağlayan mesaj trafiğine izin verilir.
Denetimli port : Bu port ise sadece kimlik doğrulandığı zaman açılır.

Açılımı Port Access Entity'dir. Kimlik doğrulama ile ilgili algoritmaları ve protokolleri idare eder. Hem istemci hem de kimlik denetleyici bu PAE'e sahiptir.
İstemci PAE'si: İstemcinin kimlik bilgilerini istemciye göndermekle görevlidir.
Kimlik Denetleyici PAE: İstemciden kimlik bilgilerini ister ve bilgileri kimlik doğrulama sunucusuna gönderir. Ayrıca denetimli portun yetkili veya yetkisiz konumunu denetler.

Ağa bağlanmak isteyen bir aygıttır. Kablosuz dizüstü bilgisayar, avuçiçi bilgisayar veya bir masaüstü bilgisayar olabilir.

Bir kablosuz erişim noktası ya da bir anahtarlama cihazı olabilir. Kimlik doğrulama sunucusu ile istemci arasında bilgi trafiğinin taşınmasını sağlayan bir ara cihaz gibi çalışır.

Kimlik doğrulama, izin verme ve hesap tutma işlemlerini yapar. İstemcinin kimliğine bakarak servislere erişip erişmeyeceğini kontrol eder ve onaylar.

EAPOL, veri bağlantı katmanının üstündeki ağ katmanında çalışır ve Ethernet II çerçeve protokolünde, bir 0x888E EtherType değerine sahiptir.

802.1X-2001, kimliği doğrulanmış bir bağlantı noktası "kontrollü bağlantı" ve "kontrolsüz bağlantı" için iki mantıksal bağlantı noktası tanımlar. Kontrollü bağlantıya, giriş çıkıştaki ağ trafiğine engel olmak ya da izin vermek için, 802.1X PAE tarafından kontrollü bağlantı manipüle edilir. Kontrolsüz bağlantı ise 802.1X PAE tarafından, EAPOL çerçevelerini göndermek ya da almak için kullanılır.
802.1X-2004, istek sahibi için eşit bağlantı nesneleri tanımlar; Örneğin, kimlik doğrulama başarıyla tamamlanmazsa, istek sahibinin uyguladığı 802.1X-2004, kullanılan yüksek seviyeli protokolleri engelleyebilir. Bu karşılıklı kimlik doğrulamayı sağlayan bir EAP metodu kullanıldığında oldukça yararlıdır. Örneğin, yetkisiz bir ağa bağlanıldığında, istek sahibi, veri sızıntılarını önleyebilir.

802.1X-2004 - Port Based Network Access Control
8021xteknolojisi 29 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
çomü 29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IEEE 802.20 veya Mobil Geniş Band Kablosuz Erişimi (MBWA), mobil geniş bant kablosuz erişim ağlarının birlikte çalışabilirliğini sağlamak amacıyla yayınlanmış küresel bir IEEE (Açılımı: Institute of Electrical and Electronics Engineers, Türkçe: Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü) standardıdır. IEEE tarafından lisanslı alt‑3,5 GHz frekans bantlarında çalışan, araç hızıyla hareket hâlindeki cihazlara (250 km/saat'e kadar) yüksek veri hızıyla erişim sağlamayı hedefleyen, IP tabanlı mobil geniş bant kablosuz erişim standardı olarak tasarlanmıştır. Çalışma grubu 2002 yılı sonunda oluşturulmuş, temel standart 12 Haziran 2008 tarihinde onaylanmış ve 29 Ağustos 2008'de yayınlanmış; ancak 2011'de geliştirme faaliyetleri durdurularak "hibernasyon" statüsüne alınmıştır.

IEEE 802.20 diğer IEEE 802 özellikleri ile uyumlu  bir katman mimarisine uygun olarak tasarlanmıştır. Fiziksel katman (PHY) ve ortam erişim denetimi (MAC) protokolleri IP veri taşıma için optimize edilmiştir, sabit veya araç hızlarında çalışması hedeflenmiştir. 500 MHz'in altındaki bantlarda çalışır, optimize edilmiş OFDMA (Açılımı: Orthogonal Frequency Division Multiple Access, Türkçesi: Ortogonal Frekans Bölmeli Çoklu Erişim) tekniğiyle 5, 10 ve 20 MHz band genişlikleriyle 80 Mb/s tepe (peak) veri transfer hızlarına ulaşabilir.
802.20 standardı; araç hızında veri sunabilecek düşük gecikmeli, IP tabanlı mobil erişim hedefleyerek, mobil WiMAX gibi alternatiflere rakip olması için planlanmıştır. Fakat iBurst gibi ticari uygulamalar dışında çok yaygınlaşmamış, geliştirme çalışmaları durdurulmuş ve nihayetinde IEEE web sitesinden pasif duruma alınmıştır.

1 Mbit/s'den yüksek hızlarda IP el değiştirme (handover) destekler.
Yeni MAC ve PHY katmanları ile uyumlu antenler kullanır.
250 km/s'ye varan araç hızlarında tam hareketliliği destekleyecek şekilde optimize edilmiştir.
Lisanslı bantlarda çalışır (3.5 GHz altı).
Paket Anahtarlamalı Mimari kullanır.
Düşük gecikmeyle çalışır.

5, 10 ve 20 MHz bant genişliklerini destekler.
80 Mbit/s tepe (peak) veri transfer hızı sağlar.
MIMO kullanarak spektral verimliliği 1 bps/Hz'in üzerine çıkarır.
Frekans atlaması (Frequency Hopping) kullanarak SNR'ı iyileştirir; hücre merkezi ve hücre sınırındaki kullanıcılar için OFDM taşıyıcılarını tahsis eder ve SISO (Tek Giriş Tek Çıkış) el cihazlarıyla en iyi şekilde çalışır.
Düşük bit hızlarında MHz başına 100'e kadar eşzamanlı ses araması (ses kanalı) destekler.
Hybrid ARQ ile en fazla 6 yeniden iletim (retransmission) destekler ve çeşitli serpiştirme (interleaving) seçenekleri sunar.
8 OFDM sembolü taşıyan 913 mikrosaniyelik bir yuva süresi (slot duration) vardır.
Hem TDM (Zaman Bölmeli Çoğullama - Downlink ve Uplink) hem de FDM (Frekans Bölmeli Çoğullama - Downlink ve Uplink) çift yönlü iletişim (duplexing) yöntemlerini destekleyen ilk standartlardan biridir

IEEE 802.3, ethernet standardı ya da CSMA/CD diye de bilinen bir standart. Bu standart bir networku bus topolojisi kullanan, baseband sinyal kullanan ve CSMA/CD access metodu kullanan olarak tanımlar. Bu standart Digital, Intel ve Xerox (DIX) ethernet network teknolojisi tarafından üretilmiştir, zamanla insanlar DIX Ethernet yerine sadece Ethernet diye isimlendirmeye başlamıştır. IEEE 802 standartlarından en çok kullanılan bu standart (802.3), basit kurulum ve düşük maliyet avantajlarından dolayı tercih edilmektedir.
IEEE 802.1 standatıyla geri uyumludur.
Maksimum paket boyutu 1518 byte olmasına rağmen 802.3ac standardında VLAN için Q-tag dasteğiyle 1522 byte olmuştur. Transfer edilecek en ufak veri boyutu 46 byte olmalıdır öyle ki eğer dönüştürülecek Packet 46 byte değilse 46 byte'a boşluk yaratılarak tamamlanır.

Internetwork Packet Exchange, (Ağlararası Paket Değişimi) kelime grubunun baş harflerinden oluşmuştur. OSI-Model 'in ağ katmanında bulunur ve IPX/SPX protokol takımındandır.
IPX, NetWare düğümleri arasında paketlerin sadece adreslenmesinden sorumludur. Bu paketlerin sayma veya hesaplamasını yapmaz. Verimli ve ağa daha az yük olduğu için kendi iletişimlerini takip edebilen uygulamalar başta olmak üzere birçok uygulama tarafından kullanılır.
IPX/SPX protokol yığınını Novell 'in NetWare ağ işletim sistemi tarafından desteklenmiştir. 1980 ve 1990 arsında popüler olan NetWare sayesinde Internetwork (Ağlararası) protokollerde popüler olmuştur.

Novell 'in IPX 'i genelde DOS veya Windows uygulamaları tarafından istenilen veri paketleri küçük olduğu zaman hızlı ve verimlidir. Ama bu küçük veriler geniş alan ağlarında aşırı yük olacağı için tercih edilmez. Bu açıdan yerel ağlarda IPX, TCP/IP 'den daha verimlidir. Ayrıca yüklenmesi ve kullanılması da TCP/IP 'den daha kolaydır.

Her bir IPX paketi, aşağıdaki yapıya sahip bir başlık ile başlar:

Paket tip değerleri

IPX, ağ arayüz kartına atanan fiziksel adresini kullanır. 12 byte uzunluğundadır ve 16 'lık sistemde gösterilir. Tam olarak bir IPX ağ adresi aşağıdaki tabloda gösterilen bileşenlerden oluşur:

Novell7 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çanakkale 18 Mart Üniversitesi

İnternet Protokol Versiyon 4 (IPv4), İnternet Protokolü'nün (IP) dördüncü versiyonudur.
IPv4, 32-bitlik adreslerden oluşmaktadır ve (232) tekil adres sağlamaktadır.

IPv4, RFC 791'de tanımlanmıştır (Eylül 1981). Bir önceki versiyonu olan RFC 760'ın (Ocak 1980) yerini almıştır.

IPv4 paket anahtarlamalı bağlantı katman (internet layer) ağları üzerinde kullanım için bir bağlantısız protokoldür. En iyi çabayla dağıtım (best effort delivery) modeli üzerinde çalışır. Bilgi bütünlüğü içeren bu yönleri bir üst katman taşıma protokolü tarafından adreslenirler. (Örn.: TCP)

IPv4 adresleri 32 bittir. 32 bit ile en fazla 4,294,967,296 (232) IPv4 adreslemesi yapmak mümkündür. Bazı IPv4 adresleri; özel ağlar (private network) (~18 milyon adres ) ya da çok yöne yayın (multicast) adresleri (~270 milyon adres ) gibi özel amaçlarla ayrılmıştır. Bu, genel internet üzerinde yönlendirme için muhtemelen ayrılacak olan adres sayısını azaltır. Ağ adresleme mimarisinin sınıflı ağ (classful network) dizaynı aracılığıyla yeniden düzenlenmesine, sınıfsız alanlar arası yönlendirme (Classless Inter Domain Routing) ve ağ adres çevirisinin (NAT) kaçınılmaz tüketimi büyük oranda ertelemesine rağmen adresler artarak son kullanıcılara verildikçe bir IPv4 adres eksikliği ortaya çıkmaktadır.
IPv4 uzayının sınırlı olması, 6 Haziran 2012 tarihi itibarıyla yaygın olarak kullanılmaya başlanan ve bu konuda şu an için uzun vadeli tek çözüm olan IPv6'nın gelişimini teşvik etmektedir.

IPv4 adresleri, genellikle noktalarla ayrılan ve onluklar şeklinde ifade edilen, 4 oktetli notasyonda yazılırlar.
IPv4 yazım formatları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

Bir IPv4 adresi iki kısımdan oluşur: Ağ adresi ve host adresi. Sınıflı IP adresleme, IP adreslerinin belirli aralıklarla sabit ağ ve host bölümlerine ayrılarak sınıflara (Class A, B, C, D ve E) göre tanımlandığı eski bir IP adresleme yöntemidir. Bu yapı, 1980'li yıllarda internetin ilk yaygınlaştığı dönemlerde, IP adreslerinin yönetimini ve dağıtımını kolaylaştırmak amacıyla geliştirilmiştir. Her sınıf, belirli bir IP adresi aralığına ve belirli sayıda ağ/host kombinasyonuna sahiptir.
A sınıfında, ilk 8 bit (bir oktet) ağ adresi olarak kullanılırken, kalan 24 bit hostlar için ayrılmıştır. B sınıfında ilk 16 bit ağ adresi olarak kullanır. B sınıfı, orta büyüklükteki ağlara yöneliktir. C sınıfı ise küçük ağlar için tasarlanmıştır. C sınıfında ilk 24 bit ağ adresi olarak kullanılır. D sınıfı adresler multicast adreslemeleri için ayrılırken, E sınıfı adresler deneysel uygulamalar için ayrılmıştır.
Bu sınıflandırma yöntemi başlangıçta kullanışlı görünse de zamanla ciddi bir verimsizlik sorununa yol açmıştır. Özellikle A ve B sınıfı bloklarının gereğinden fazla IP içeriyor olması, birçok adresin atıl kalmasına neden oldu. Aynı zamanda küçük ağlara yeterli IP verilmemesi, esnek yapıların kurulmasını engelledi. Bu durum, IPv4 adreslerinin hızla tükenmesine sebep oldu.
Mevcut Classful adreslerin alt ağlara () bölünmesi 1985 yılında RFC 950 ile başlamıştır. Bu adres bölünmesi, oldukça esnek bir yöntem olan 'değişken uzunluklu alt ağ maskeleme' (variable-length subnet mask (VLSM)) adı altında tanımlanmıştır.
Eylül 1993'te yayınlanan RFC 1519 ile birlikte sınıfsız alanlar arası yönlendirme (CIDR) resmi olarak tanıtıldı ve bu sistem, sınıflı adreslendirme (classful addressing) yerine kullanılmaya başlandı. CIDR, IP adres alanlarının ihtiyaçlara göre daha küçük veya daha büyük bloklara bölünebilmesini sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. CIDR ile oluşturulan hiyerarşik adresleme yapısı, IANA ve RIR’ler tarafından yönetilmektedir Her bir RIR, IP adresi atamalarıyla ilgili bilgileri içeren ve kamuya açık şekilde sorgulanabilen bir WHOIS veritabanına sahiptir.

Alt ağlandırma (subnetting), bir IP adres uzayının daha küçük ve yönetilebilir parçalara bölünmesi işlemidir. Bu işlem, özellikle büyük ölçekli ağlarda ağ yönetimini kolaylaştırmak, performansı artırmak ve güvenliği sağlamak amacıyla yaygın olarak kullanılır. Alt ağlara ayrılan yapılar, her biri kendi yayın alanına (broadcast domain) sahip olan bağımsız alt ağlar oluşturur.
Alt ağlandırma, birçok teknik ve yapısal avantaj sağlar:
1. Ağ performansını artırma:
Alt ağlar sayesinde yayın trafiği (broadcasting) sınırlı alanlarda kalır. Bu, her alt ağın sadece kendi cihazlarına yayın yapmasına olanak tanır ve genel ağ trafiğini azaltarak ağ performansını performansı artırır.
2. Ağ tıkanıklığını azaltma:
Ağ trafiğinin küçük ve bağımsız alt ağlara bölünmesi, veri iletiminde çakışmaları ve gecikmeleri azaltır. Bu durum, özellikle yoğun trafikli ağlarda önemli bir avantaj sağlar.
3. Yönetim kolaylığı:
Alt ağlar, daha sade ve modüler bir yapı sunduklarından dolayı, ağ yöneticileri için arıza tespiti daha kolay hale gelir. Sorunların kaynağı daha hızlı belirlenebilir.
4. Güvenlik:
Alt ağlar arasında erişim kontrolleri uygulanabilir. Bu, yetkisiz erişimlerin engellenmesine yardımcı olur ve daha güvenli bir ağ ortamı oluşturulmasını sağlar.
Subnetting İşlemi
Bir ağı alt ağlara bölerken sıklıkla kullanacağımız iki formül vardır. Birincisi alt ağda yer alacak host sayısı, ikincisi ise kaç adet alt ağ olacağını bulmamıza yarar:

   2^n -2 >= bir alt ağdaki host sayısı
   2^m >= alt ağ sayısı

Örnek: 192.168.0.0  255.255.255.0  ağını 2 alt ağa ayıralım.
Alt ağların sayısını bildiğim için “2^m >= alt ağ sayısı” formülünü kullanacağım. 2^m >= 2 ifadesinde m değeri için 1 vermek yeterlidir. 1 değeri yeni ağların yeni alt ağ maskesini hesaplarken kullanılacaktır. Bu host bitlerinden 1 bitin kullanılacağı anlamına gelmektedir. Host biti alt ağ maskesindeki 0'lar ile gösterilen alandir. Ağ biti ise 1'ler ile gösterilen alandır.
Örnekte verilen maske bilgisi 255.255.255.0

11111111.11111111.11111111.00000000: 255.255.255.0 (Şu anki subnet mask)
11111111.11111111.11111111.10000000: 255.255.255.128 (Yeni subnet mask)

Yeni durumda host bitlerinin sayısı 7 oldu. Bu durumda her ağda kullanılacak IP sayısı ise 2^7-2= 126 olacaktır. Burada sayıyı 2 eksiltmemizin sebebi bir tane IP'nin alt ağ kimliği için, bir tanesinin de yayın adresi için kullanılacağıdır. Alt ağ kimliği ve yayın adresleri bu amaçlarla özel olarak ayrılmış adresler olduğundan bu adresleri bir hosta vermek mümkün değildir. Peki alt ağ kimliği ve yayın adresi nasıl bulacağız? Alt ağlandırma alt ağ kimliği ve yayın adresini bulmak için alt ağ kimliği, ilk IP, son IP, yayın adresi sıralamasını kullanınız.
Subnet ID+1 = İlk IP
Son IP + 1 = Broadcast Adresi
Subnet ID -1 = Broadcast Adresi
Ilk networkun Subnet ID' si ile ikinci networkun Subnet ID' si arasındaki fark 2^n kadardır. Bu bilgiler doğrultusunda rahatlıkla Subnet ID ve Broadcast adresi bulabilirsiniz.
Son durumda 2 alt networkum aşağıdaki gibi olacaktır:

VLSM, Aralık 1995'te RFC 1878 ile yayımlanmıştır. Değişken uzunluklu alt ağ maskesi, ([[Sınıfsız alanlar arası yönlendirme
|Variable Length Subnet Mask (VLSM)]]) farklı boyutlardaki alt ağları tanımlamak için kullanılır.

1993 yılında adres sınıfından bağımsız yönlendirme (CIDR) (İngilizce: Classless Inter-Domain Routing) tanıtıldı. CIDR üst ağ oluşturma (İngilizce: Supernetting)yı gerçekleştirmek için kullanılır. Üst ağ oluşturma yön kümeleme (İngilizce: Route Aggregation ) ye olanak sağlar. CIDR, CIDR notasyonu olarak da bilinen önek notasyonunu tanıttı. Önek/CIDR notasyonu sınıfsız IP adreslemenin 3 şeklinde kullanılıyor: Alt ağ oluşturma, VLSM/farklı boyutların alt ağları, CIDR / Üst ağ oluşturma.
IP adres sınıflarının orijinal sistemi CIDR ile yer değiştirdi ve sınıf-tabanlı şema karşılaştırma amacıyla sınıflı (classful) olarak adlandırıldı. CIDR'ın en temel avantajı; herhangi bir adres alanının, daha küçük ya da daha büyük adres blokları kullanıcılara ayrılabilmesi amacıyla yeniden bölümlendirilmesine izin vermesidir.
CIDR tarafından oluşturulan, IANA (Internet Assigned Numbers Authority ) ve RIRs (Regional Internet registry) tarafından denetlenen hiyerarşik yapı, internet adreslerinin dünya çapında uygulamasını yönetir. Her RIR, IP adresi uygulamaları hakkında bilgi sunan genel araştırılabilen WHOIS veritabanını muhafaza eder. Bu veritabanlarından gelen bilgi IP adreslerini coğrafik olarak konumlandırmaya çabalayan çok sayıda araçta merkezi bir rol oynar.

IPv4'te yer alan adreslerin üç bloku özel ağlarda (Private networks) için kullanılmak üzere ayrılmıştır. Bu IP adres blokları özel ağların dışında yönlendirilmezler. Özel ağ IP adreslerine sahip olan bilgisayarlar ancak ağ adresi dönüştürme (NAT) yapılarak internete erişim sağlayabilirler.
Aşağıdaki tabloda özel ağlar için ayrılmış olan adres blokları gösterilmiştir:

169.254.0.0/16 adres bloğu, RFC 3927 ile IPv4 yerel bağlantı (Link-local address) adresleme amacıyla ayrılmıştır. Bu adresler, yalnızca aynı fiziksel bağlantıda bulunan cihazlar arasında iletişim kurmak için kullanılır. Bu adres bloğu yönlendirilebilir değildir (non-routable). Dolayısıyla farklı ağ segmentlerine veri gönderimi için kullanılamaz.
(Yerel bağlantı adresleri,, bir bilgisayarın DHCP sunucusundan ya da başka bir yapılandırma yönteminden IP adresi alamadığı durumlarda, otomatik olarak sistem tarafından atanır. Bu tür otomatik IP atama sistemlerine örnek olarak Microsoft'un geliştirdiği APIPA (Automatic Private IP Addressing) mekanizması verilebilir. APIPA sayesinde birçok Windows sistemi, bir DHCP sunucusu bulunmasa bile kendi kendine geçici bir IP adresi atayarak yerel ağda sınırlı iletişim kurabilir.
Başlangıçta bu adresleme sistemine dair bir standart bulunmamaktaydı. Ancak Microsoft’un bu teknolojiyi yaygın olarak kullanmasıyla, APIPA de facto bir endüstri standardı hâline geldi. Daha sonra, bu ihtiyaca karşılık olarak İnternet Mühendisliği Görev Gücü tarafından RFC 3927 yayınlandı ve IPv4 yerel bağlantı adreslerinin dinamik yapılandırılmasına yönelik standartlaştırılmış bir yöntem tanımlanmış oldu.

Localhost, bir bilgisayarın kendi kendisiyle ağ üzerinden iletişim kurmasını sağlayan özel bir adresleme sistemidir. 127.0.0.0 – 127.255.255.255 aralığı (CIDR notasyonunda 127.0.0.0/8) bu am

Internet Protocol Version 6 (Türkçe: İnternet Protokol Sürüm 6) kısaca IPv6, 32 bitlik bir adres yapısına sahip olan IPv4'ün adreslemede artık yetersiz kalması ve ciddi sıkıntılar meydana getirmesi üzerine IETF tarafından geliştirilmiştir.
IPv4 oluşturulmaya başlandığında internetin bu kadar ilerleyeceği hesap edilmemişti. Ancak internet kullanımının yaygınlaşması ve IP (Internet Protocol) adresi gerektiren yeni aygıtların (cep telefonları, IP telefon, sayısal fotoğraf makineleri vb.) ortaya çıkması, var olan adreslerin yetersiz kalmasına yol açmıştır. Adresleme sıkıntısı oluşunca 128 bitlik adres yapısı olan IPv6'ya geçilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu sefer gelecek fazlasıyla düşünülerek oluşturulmuş bir adres yapısıdır. Yeni adreslemede sınırsız denebilecek bir adres aralığı olacaktır.
IPv6'da adresler 8 (sekiz) oktetten oluşur ve 16 (on altılık) tabanda temsil edilir. 128 bit önce 16 bitlik bölümlere (oktet) ayrılır. Her oktet, on altılık tabana çevrilir. Ve iki nokta üst üste (:) ile birbirlerinden ayrılırlar.
21DA:00D3:0000:2F3B:02AA:00FF:FE28:9C5A
IPv6; kimlik denetimi ve ağdaki bilgisayarların konumlandırılmasını sağlar.

IPv6'da adres uzunluğunun 128-bit olmasının yanı sıra adresleme mimarisi ve adres yapısı oldukça değişmiştir; adreslerin yazımında da, genel olarak, 16'lık tabandaki notasyonun kullanılması tercih edilmiştir. Örneğin, aşağıda tipik iki IPv6 adresi verilmiştir. Görüldüğü gibi her dört-karakterden oluşan gruplar birbirlerinden “:” karakteriyle ayrılmıştır. 16'lık tabanda her bir karakter 4-bit ile temsil edildiğinden dört karakteri toplamda 16-bit eder. Yani 16 bitlik adres parçaları 4 (dört) karakterden oluşmakta ve birbirlerinden “:” ile ayrılmaktadır. Dolayısıyla bir IPv6 adresinde her biri 16-bitten oluşan 8 (sekiz) parça vardır.

a) 1234:5678:9ABC:DEF0:1234:5678:9ABC:DEF0
b) 1999:6:13:0:0:1962:2:15
Yukarıda farklı iki IPv6 (a ve b) adresi verilmiştir. Üstteki (a) adreste tüm karakterler tam olarak yazılmış iken, alttaki (b) adreste görüldüğü gibi 4 (dört) karakterlik parçaların soldaki karakterleri sıfır (0) ise yazılmasına gerek yoktur. 4-karakterlik parçanın tamamı sıfır ise bir tane sıfır yazılır ve sıfır olan parçalar birden fazla ise özel bir kısaltma kullanılabilir. Örneğin aşağıda tam yazım ve kısaltmalı yazım şekli gösterilmiştir:
1999:6:13:0:0:1962:2:15	→	kısaltmalı	→	1999:6:13::1962:2:15
0:0:0:0:0:0:0:1		→	kısaltmalı	→	::1
0:0:0:0:0:0:0:0		→	kısaltmalı	→	::
FF01:0:0:0:0:0:0:0:0:101	    →	kısaltmalı	→	FF01::101
Yeni nesil protokolde adresleme şeklinin yanı sıra adres türü ve iletişim şekillerinde de değişiklik gözlenmektedir. Günümüzde IPv4'te yaygın bir şekilde kullanılan ve ağ uzmanları için bazı sorunları da birlikte getiren yayın (broadcast) türü iletim şekli yeni nesil yönlendirme protokolünde kaldırılmıştır. IPv6'da adres türleri aşağıdaki gibidir:
Tek-alıcılı (unicast): Bir düğümün bir arayüzüne verilebilir; bu tekil bir durumdur ve o arayüzü kimlik sahibi yapar. Ancak, aynı arayüz birden fazla IPv6 adresine sahip olabilir. Örneğin, iki farklı iletişim kanalının band birleştirilmesi için böyle durum kullanılabilir. Fakat, bir tek-alıcılı adres birden çok arayüze de atanabilir; böylece bu adres tek-alıcılı adres olmaktan çıkıp “herhangi bir alıcılı” adres durumuna dönüşür.
Herhangi bir alıcılı (anycast): Birden çok arayüze atanmış adrestir. Gönderilen IP paketi bunlardan hangisine ilk önce ulaşırsa paket ona gider. Yani, herhangi bir alıcılı adrese gönderilen bir paket bu adrese sahip arayüzlerden en yakında olanına teslim edilir.
Çok-alıcılı (multicast): Birden çok arayüze verilebilen adres türüdür. Bu adrese gönderilen bir paket adresin atanmış olduğu tüm arayüzlere gider. Çok-alıcılı adresleme yayın türü adresleme ihtiyacını da giderir.

IPv6 ağ omurgasında en azından bir adet adres atanarak kimliklendirilmiş bir cihaz, bir sistem “düğüm” olarak görülür. Ancak, IPv6 adresleri düğümlere değil de arayüzlere atanır. Bir düğüm bir tane arayüze sahip olabildiği gibi birden çok arayüze de sahip olabilir. Kısacası IPv6 adresi arayüzlere atanır. Eğer bir düğümün bir tane arayüzü varsa o adres aynı zamanda düğüm adresi olur. Bir arayüze birden çok IPv6 adresi atanabilir; bu adresler tek-alıcılı, herhangi bir alıcılı veya çok-alıcılı olabilir.
IPv4'te olan trafik işgal edici paket başlıkları kaldırılarak bir hız arttırımına gidilmiştir. Ayrıca yeni eklenen şifreleme sistemleriyle daha güvenli iletimler sağlanmaktadır. Uçlar arasında şifreli iletimi kolaylaştıran AH ve ESP başlıkları mevcuttur. AH ve ESP başlıkları uçlar arasındaki tüm veri iletimini şifreleyen IPSec protokolünü desteklemek amaçlı kullanılmıştır.
Ayrıca şu anda IPv4'ün, QoS eklentisiyle idare ettiği ama tam olarak destekleyemediği görüntü ve ses iletimi sıkıntısı IPv6 ile çözülecektir. IPv6, görüntü ve ses paketlerine "öncelikli pakettir" ibaresi atanarak bunlara trafikte öncelik tanımasına olanak sağlamaktadır.
IPv4 ve IPv6 protokolleri birlikte çalışabilirler. Sadece farklı protokoller. Bu iki protokolün birbirleriyle haberleşebilmesi için ise bir çevirici gereklidir.

Bir veri internet üzerinde ağ paketleri biçiminde taşınır. IPv6 yönlendiriciler tarafından işlenebilen paket başlığının boyutunu küçültmek için yeni bir paket biçimi belirler. Çünkü IPv4 paketlerinin ve IPv6 paketlerinin başlıkları önemli derecede farklıdır, 2 protokol birlikte çalışamazlar. Bununla birlikte çoğu açıdan IPv6 IPv4 ün genişletilmişidir. Çoğu iletim ve uygulama katmanı protokolleri IPv6 üzerinde çok az değişikliğe ihtiyaç duyarlar ya da hiç duymazlar. İstisnalar FTP ve NTPv3 benzeri yeni adres biçimi var olan protokol söz dizimi ile çakışmalara sebep olabilecek gömülü internet katman adresleri bulunan uygulama protokolleridir.
-Ağda veri paket şeklinde iletilir. IPv6 da paket başlığı; yönlendiriciler tarafından daha hızlı bir şekilde işlenebilmeleri için sabit ve daha sade tasarlanmıştır. IPv6 adres uzayı oldukça büyük olmasına rağmen paket başlığının IPv4'e göre daha küçük olmasından dolayı oldukça hızlıdır.

  
    
      
        
          2
          
            128
          
        
        =
        340.282.366.920.938.463.463.374.607.431.768.211.456
        ≍
        3
        
          ,
        
        4
        ⋅
        
          10
          
            38
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{128}=340.282.366.920.938.463.463.374.607.431.768.211.456\asymp 3{,}4\cdot 10^{38}}
  

adet IPv6 adresi demektir. 32 bitlik adres (IPv4) yapısı demek 

  
    
      
        
          2
          
            32
          
        
        =
        4.294.967.296
        ≍
        4
        
          ,
        
        3
        ⋅
        
          10
          
            9
          
        
      
    
    {\displaystyle 2^{32}=4.294.967.296\asymp 4{,}3\cdot 10^{9}}
  

adet IPv4 adresi demektir.
-Bir grup cihaza veri göndermeye çoklu gönderim (multicast) denir. Broadcast ise ağdaki tüm cihazlara veri gönderimidir. Veri broadcast ile gönderildiğinde yoğun bir ağ trafiği oluşur. IPv6 da ise broadcast gönderim yoktur. Böylece ağdaki trafik azaltılmış ve saldırı girişimleri daha kolay engellenebilecek seviyeye gelmiştir (ARP ve DHCP protokollerinde kimlik denetimi olmadığından saldırı amaçlı da kullanılabilir). IPv4 broadcast haberleşmeyi daha çok ARP ve DHCP protokollerinde kullanır. IPv6'da ise ARP ve DHCP protokollerinin eşdeğerleri multicast haberleşmeyi kullanmaktadır. IPv6'da üç tane dağıtım çeşidi vardır; unicast (tekli dağıtım), anycast (herhangi birine dağıtım), multicast (çoklu dağıtım).
-ICMPv6 yönlendirici bulma mesajları ile Komşu Bulma Protokolü (NDP) IPv6 ağına bağlanıldığında IPv6 konak adresleri kendilerini otomatik olarak yapılandırabilir.
-IPSec (IP protokolünün IP ve daha üst katmanlar için güvenlik sağlayan bir genişletmesidir) ilk IPv6 için geliştirildi fakat daha sonra IPv4 için de tasarlandı.
IPv4 ile karşılaştırılıdığında, IPv6 nın en önemli avantajı geniş adres uzayına sahip olmasıdır. IPv4 adresleri 32 bit uzunluğunda ve yaklaşık 4.3 milyar civarındadır. IPv6 adresleri 128 bit uzunluğundadır ve yaklaşık 340 desilyondur (milyonun 10^36 katı). IPv6 adreslerinin tahmin edilebilen gelecek için yeterli olduğu varsayılır.
IPv6 adresleri virgüllerle ayrılmış 4'erli 8 grup şeklinde yazılır, 2001:0db8:85a3:0000:0000:8a2e:0370:7334 gibi. IPv6 unicast (teke-gönderim) adresleri bunlardan 000 ikilisi ile başlar ve sayısal olarak 2 parçaya bölünür: ilk 64 bit alt ağ ön eki ve 2. 64 bit arayüz tanımlayıcısıdır. Stateless adres otokonfigürasyonu (SLAAC) çalışması için, alt ağlar RFC 4291 section 2.5.1'in tanımladığı üzere bir tane 64 blok adres gerektirir. Yerel internet kaydedicileri ayrılmış en az /32 bloğu alırlar. Bu blok ISP (internet hizmet sağlayıcı)‘ler arasında bölüştürülür. Eski RFC 3177 tavsiyesi /48 son kullanıcı tarafına tahsis edilmişti. Bu müşteri tarafına tek bir /64 bitten daha fazla vermeyi ön gören RFC 6177 ile değiştirildi fakat her bir eve ya /48 ya da /56 bit özel olarak verilebileceği ön görülmemiştir. ISP'ler (internet hizmet sağlayıcıları) bu öngörüyü kabul edecekmiş gibi görünüyor mesala başlangıç sürümlerinde Comcast müşterilerine tek bir /64 ağ verilmişti. IPv6 adresleri 3 tip ağ metodoloji ile sınıflandırılır. Unicast (teke-gönderim) adresleri her bir ağ bağlantı arayüzünü (interface) tanımlar, anycast (herhangiye-gönderim) adresler grup bağlantı arayüzlerini tanımlar, genellikle farklı yerlerde en yakın kanal arayüzü otomatik olarak seçilir ve multicast adresleri birden çok bağlantı arayüzüne dağıtmak için kullanılır. Broadcast (çoğa-yayım) metodunun IPv6 içinde gerçekleştirimi yoktur. Her bir IPv6 adres geçerli ve benzersiz bir ağın bir parçası içinde belirlenmiş bir alana sahiptir. Bazı adresler sadece yerel ağda benzersizdir. Diğerleri evrensel olarak benzersizdir.
Bazı IPv6 adresleri belirli gruplar için ayrılmıştır; loopback, 6to4 tunelleme ve Teredo tünelleme gibi. RFC 5156 içinde bunlar belirtilmiştir. Bazı adres aralıkları da özel olarak göz önüne alı

Internet Control Message Protocol (ICMP), hata mesajları ve TCP/IP yazılımının bir takım kendi mesaj trafiği amaçları için kullanılır. ICMP RFC 792'de tanımlanmış ve RFC 950'de revize edilmiştir. Hataları raporlamak için kullanılan, kontrol amaçlı bir protokoldür. Bu şekilde normal kullanımının yanında, uzak sistem hakkında bilgi toplamak için sıkça kullanıldığından çok önemlidir. Genel olarak sistemler arası kontrol mesajları IP yerine ICMP üzerinden aktarılır. ICMP, IP ile aynı düzeyde olmasına karşın aslında kendisi de IP'yi kullanır. ICMP' nin hata raporlamak için kullanılması, IP'yi güvenli yaptığı anlamına gelmez. Datagram, yerine ulaşmayabilir ve bununla ilgili bir hata mesajı da gelmeyebilir. ICMP mesajlarındaki hataları raporlamak için ICMP kullanılmaz. ICMP, TCP/IP' nin işlemesine yardımcı olan bir protokoldür. Her hostta mutlaka ICMP protokolü çalışır. Hata durumunda host tarafından geri bilgilendirmeyi sağlar.
ICMP ağ hakkında bazı bilgileri toplamak amacı ile de kullanılır. IP hata-raporlama veya hata-düzeltme mekanizmalarına sahip değildir. ICMP yapı olarak UDP 'ye benzer bir protokoldür. ICMP de mesajlarını sadece bir datagram içine koyar. Bununla beraber UDP'ye göre daha basit bir yapıdadır. Başlık bilgisinde port numarası bulundurmaz. Bütün ICMP mesajları ağ yazılımının kendisince yorumlanır, ICMP mesajının nereye gideceği ile ilgili bir port numarasına gerek yoktur.
ICMP paketleri ortamda bir geri besleme sağlarlar. Bu yolla ciddi sorunları, haberleşen birimlere bildirerek bir hata bildirim mekanizması oluştururlar. ICMP mesajı, IP paketinin veri bölümünde taşınır. Bu yüzden ICMP paketlerinin dağıtım güvenilirliği, IP paketlerinin dağıtım güvenilirliği ile sınırlı kalmaktadır. Buradan ICMP paketlerinin güvenilir iletilemeyeceği ve hedefe vardığının garanti edilemeyeceği sonuçları çıkarılabilir.
ICMP kullanan komutlara örnek olarak ping ve traceroute verilebilir.

ICMP mesajları IP datagramının kullanıcı verisi alanında taşınır. IP başlığındaki protokol alanı 1'e set edilerek ICMP'nin kullanıldığı gösterilir. Tüm ICMP mesajları üç alandan oluşur.

Tip alanı: mesajın tipini tanımlar.
Kod alanı: hata veya durum bilgisi tipini tanımlar.
Toplamsal-hata (checksum) alanı: ICMP mesajının 16-bit lik 1'e tümleyenini hesaplar.
Parametreler: Parametrelerin daha uzun halinin belirlenmesinde kullanılır.
Bilgi: Mesajla ilgili bilgidir.

ICMP şu amaçlarla kullanılır. 

TTL süresi dolduğu zaman paketin sahibine bildirim yapmak
Herhangi bir durumda yok edilen paket hakkında geri bildirim sağlamak
Parçalanmasın komutu verilmiş paket parçalandığında geri bildirim sağlamak
Hata oluşumlarında geri bildirim sağlamak
Paket başka bir yoldan gideceği zaman geri bildirim sağlamak

ICMP tarafından rapor edilen hata ve durum raporlama servisleri aşağıda listelenmiştir.

ICMP mesaj tipleri ile internet uzerinde kontrol amaçlı birçok program yazılması olasıdır. Örneğin timestap mesajları kullanılarak internet üzerindeki gecikmeler ölçülebilir.

Basit ve sıkça kullanılan 2 tane ICMP uygulaması vardır: Ping ve Traceroute. Daha çok ağ üzerindeki sorunları tespit edebilmek ya da çözmek için kullanılan bu 2 uygulama aynı zamanda, hacking işleminin başlangıç aşamalarından birini oluşturur. Ağdaki canlı makineleri bulabilmek için ping taramaları ya da ağın haritasını çıkartabilmek için traceroute uygulamaları hacker'ler tarafından sıkça kullanılır.
Ping en basit TCP/IP uygulamasıdır. Bir hosta ulaşmanın ilk adımı ona ping çekmektir. Eğer bir hosta ping ile ulaşabiliyorsanız, telnet ya da FTP ile ulaşmanız (ilgili portlar açıksa) mümkündür. Son yıllarda güvenlik duvarlarının yönlendiricilerdeki "access list"lerin ve diğer güvenlik kontrol mekanizmalarının sıkça kullanılmaya başlanılmasıyla bu yargı değişmeye başlamıştır. Yani bir hosta ping çekemiyorsanız, telnet ya da ftp yapamayacağınız anlamına gelmez. Ping uygulaması, ICMP Echo ve ICMP Reply mesajlarını kullanarak bir hostun erişilebilir olup olmadığını belirler. Ping, alıcı bilgisayara "echo request" paketi gönderirken, cevap olarak da "echo reply" paketini bekler. Traceroute programı ise gönderen bilgisayardan alıcı bilgisayara giden paket ve izlediği yolla ilgili çok önemli bilgiler verir. Bu bilgiler arasında en çok kullanılanı "paketin izlediği yol (path)" bilgisidir.
Bu sayede paketin hangi yollardan geçerek alıcı hosta ulaştığı rahatlıkla izlenebilir. Traceroute programı ICMP protokolünün bir parçasıdır. ICMP protokolü, iki host arasında bilgi akışı olurken, bu esnada ortaya çıkan hataları ve diğer bilgileri mesaj yoluyla raporlar.

Ping taraması bir ICMP uygulamasıdır ama bir sistem hakkında ICMP sorgulaması yapmak sadece ping paketleri ile yapılmaz. Bir sisteme birçok yoldan ICMP sorgulaması yapılabilir ve çok değerli bilgiler elde edilebilir. Mesela, Unix tabanlı sistemlerde kullanılan "icmpquery" ya da "icmppush" uygulaması sayesinde sistemin saati(hangi zaman bölgesinde olduğu) "ICMP type 13" (TIMESTAMP) ile öğrenilebilir ya da bir hostun hangi ağ maskesinde olduğu "ICMP type 17" (ADDRESS MASK REQUEST)mesajı ile elde edilebilir. Ağ maskesi(Netmask) bilgisi önemlidir, çünkü saldırgan sadece belli bir alt ağdaki(subnet) sisteme saldırmak isteyebilir.Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da tüm yönlendiricilerin ICMP TIMESTAMP ya da ICMP NETMASK sorgulamasına cevap vermedikleridir.
Önlemler
ICMP sorgulamasını engellemek, ilgili ICMP tiplerini (ICMP TIMESTAMP - type 13 gibi) bloke etmekle yapılabilir. Cisco yönlendiricilerde bu engelleme genişletilmiş erişim listesiyle şöyle yapılır:

Access-list 101 deny icmp any any 13
Ancak ICMP paketlerini engellemek, ağdaki sorunların çözülmesini geciktirebilir. ICMP sorgulaması saldırı tespit programları ile rahatlıkla gözlenebilir.

ICMPv6

NNTP, Network News Transfer Protocol'ün kısaltmasıdır. Genellikle Usenet erişimi ve Usenet trafiği taşıyan sunucular tarafından kendi aralarında kullanılır.

NNTP için RFC http://www.faqs.org/rfcs/rfc977.html
İnternet erişiminin atası sayılabilecek iletişim protokol formatıdır.
Henüz HTML standartlarının beta olmaktan öteye geçemediği zamanlarda 
görsel grafik arabirimden çok uzak bir şekilde daha çok text içerikli genel bilgi içeriği taşıma amacıyla oluşturulmuştur. Daha sonra binary özelliği kazandırılarak geliştirilmesi bir noktada sonlandırılmış olsa da düşük miktarda veri iletişimi açısından zamanla unutulacağı öngörülerini haksız çıkararak bir noktada kalıcılığını ispat etmiş bir iletişim protokolu olarak kendini ispatlamıştır.

Firefox için NNTP eklentisi : https://web.archive.org/web/20100106075134/https://addons.mozilla.org/en-US/firefox/addon/361 
Taşınabilir bir news client programı, MesNews: http://www.mesnews.net 11 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., MesNews Türkçeleştirme Projesi http://mesnews.newskolik.net 14 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

nntp://news.newsturkiye.net 14 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  
nntp://news.newskolik.net 27 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Open Systems Interconnection (OSI) modeli ISO (International Organization for Standardization) tarafından geliştirilmiştir. Bu modelle, ağ farkındalığına sahip cihazlarda çalışan uygulamaların birbirleriyle nasıl iletişim kuracakları tanımlanır.
İlk OSI standartları 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başlarında ISO'nun TC 97 (Technical Committee 97), Enformasyon İşlemesi tarafından ortaya çıkartılmıştır. ISO, son OSI standardını 1984'te çıkartmıştır. Bu model kısa sürede kabul görerek yaygınlaşmış ve ağ işlemleri için bir kılavuz olmuştur.

OSI modeli öncesinde, işletmelerce kullanılan ticari ağların çoğunluğu belirli bir işletme tarafından belirli standartlara oturtulmamış teknolojiyle oluşturulmaktaydı. Örneğin IBM'in SNA ile DEC'in DECnet'i gibi. Bu ağların özellikleri, çoğunlukla yalnızca o üreticinin donanımının kullanılmasına izin verecek (ya da en azından başka ürünlerin bağlanmasını zorlaştıracak) biçimde tanımlanmıştı. Onlardan ayrı olarak OSI, çeşitli üreticilerin ürünlerinin bağlanabileceği bir ağ için, bir sektör etkinliği olarak ortaya çıkmıştır.
OSI Modeli herhangi bir donanım ya da bilgisayar ağı tipine göre değişiklik göstermemektedir. OSI'nin amacı ağ mimarilerinin ve protokollerinin bir ağ ürünü bileşeni gibi kullanılmasını sağlamaktır.
ISO standartlarının ağ üzerindeki iletişimi sağlarken karmaşık bir yol izlediği bir gerçektir. ISO standardı yedi katmana (alt göreve) ayrılmıştır. OSI modeli olarak bilinen bu yedi katman sağ tarafta gösterilmiştir.
Daha fazla kaynak erişimi için aşağıdan yukarıya doğru İngilizce karşılıkları: Physical Layer, Data Link Layer, Network Layer, Transport Layer, Session Layer, Presentation Layer, Application Layer
OSI modeli sayesinde bir cihazın ağ içinde veya ağ dışında nasıl görevlendirildiği kolaylıkla anlatılabilir. Gerek ağ içinde gerek ağ dışında veri iletimi için verinin mutlaka her katmandan geçmesi gerekir. Geçtiği her katmanda da veriye belli görevler yüklenir.
OSI katmanlarında veri iletimi için uygulama katmanından donanım katmanına(fiziksel katman) doğru giderken veriye her bir katmanda ayrı bir başlık eklenir. Veri karşıdaki bilgisayara ulaştığında donanım katmanından(fiziksel katman) uygulama katmanına doğru bu başlıklara göre gider. En son uygulama katmanına ulaştığında veri karşı bilgisayara ulaşmış olur.

X.200 önerisi 1 numaraları katman en alt katman olacak şekilde 1'den 7'ye numalandırılmış yedi adet katmandan oluşur.

Fiziksel katmanın başlıca özellikleri şunlardır:
Fiziksel Katman, ağ arabirimi denetleyicisi, Ethernet hub'ı veya ağ anahtarı gibi bir aygıt ile fiziksel iletim ortamı arasında yapılandırılmamış ham verilerin iletilmesinden ve alınmasından sorumludur. Dijital bitleri elektrik, radyo veya optik sinyallere dönüştürür. Katman özellikleri, voltaj seviyeleri, voltaj değişikliklerinin zamanlaması, fiziksel veri hızları, maksimum iletim mesafeleri, modülasyon şeması, kanal erişim yöntemi ve fiziksel konektörler gibi özellikleri tanımlar. Bu, kablosuz cihazlar için pimlerin düzenini, voltajları, hat empedansı, kablo özelliklerini, sinyal zamanlamasını ve frekansını içerir. Bit hızı kontrolü fiziksel katmanda yapılır ve iletim modunu simplex, (half dublex) yarım çift yönlü ve tam çift yönlü olarak tanımlayabilir. Fiziksel bir katmanın bileşenleri bir ağ topolojisi açısından tanımlanabilir. Fiziksel katman özellikleri, her yerde bulunan Bluetooth, Ethernet ve USB standartlarının belirtimlerine dahil edilmiştir. Daha az bilinen bir fiziksel katman spesifikasyonuna bir örnek, CAN standardı için olabilir.
Fiziksel Katman, kodlamanın elektrik voltajı veya ışık darbesi gibi fiziksel bir sinyal üzerinde nasıl gerçekleştiğini de belirtir. Örneğin, bakır bir tel üzerinde 1 bit, 0 volttan 5 voltluk bir sinyale geçişle temsil edilebilirken, 0 bit, 5 voltluk bir sinyalden 0 voltluk bir sinyale geçişle temsil edilebilir. Sonuç olarak, Fiziksel Katman'da oluşan yaygın sorunlar genellikle yanlış ortam sonlandırma, EMI veya gürültü karıştırma ve yanlış yapılandırılmış veya düzgün çalışmayan NIC'ler ve hub'lar ile ilgilidir.

Veri bağlantısı katmanı uç düğümler arası veri transferi sağlar. Fiziksel katmanda meydana gelebilecek hataları tespit eder ve bu hataları mümkün olduğunca düzeltir. Veri bağlantısı katmanı, fiziksel olarak bağlı iki cihaz arasında bağlantı kurmayı ve bu bağlantıyı sonlandırmayı sağlayan protokolü tanımlar. Ayrıca bu cihazlar arasındaki veri akış kontrolü için de protokol tanımlar.
IEEE 802, veri bağlantısı katmanını iki alt katmana ayırır:

Media Access Control (MAC) katmanı - Ağdaki cihazların ağ ortamına(Örneğin: Kablo ) erişiminden ve veri iletim izninden sorumludur.
Logical Link Control (LLC) katmanı - Ağ katmanı protokollerinin tanımlanması daha sonra çözülmesi ve hata kontrollerinin sağlanmasından sorumludur.

Ağ katmanı, değişken uzunluklu veri dizilerinin(datagram) bir ağ düğümünden aynı ağa bağlı başka bir ağ düğümüne aktarımını sağlar. Bu hareketin gerçekleştirilebilmesi için hiyerarşik bir adresleme yapısı gerekmektedir. Ayrıca hiyerarşik sistem dataların hedef bilgisayara en etkili ve en kısa yoldan ulaşmasını da sağlar. Adresleme dinamik ya da statik olarak yapılabilir. Statik adresleme el ile yapılan adreslemedir. Dinamik adreslemede ise otomatik olarak ip dağıtacak örneğin DHCP gibi bir protokole ihtiyaç vardır. Bu katmanda harekete geçen bir datanın hedefine ulaşabilmesi için en iyi yol seçimide yapılır. Bu işleme Routing bu işlemi yapan cihaza ise Router denir. Router en basit tarif ile en iyi yol seçimini yapar ve broadcast geçirmediği için ağ performansını olumsuz etkilemez. Bu katmanda kullanılan protokollere de şu örnekler verilebilir; IP, ARP, RARP, BOOTP, ICMP. Mantıksal ağ adresini fiziksel makine adresine çevirir. Ağ, birden fazla düğümün bağlanabildiği bir ortamdır. Her düğümün bir adresinin olduğu, bağlı olan düğümlerin başka düğümlere veri iletimine izin veren ve sadece verinin içeriği ile hedef düğümün adresinin var olması koşuluyla başka düğümlere yönlendirilir. Eğer ağ katmanında çalışan bir düğümden, veri bağlantısı katmanında çalışan bir başka düğüme iletilen verinin boyutu fazla büyükse, ağ veriyi birkaç parçaya ayırır, parçaları ayrı ayrı gönderir ve gönderdiği düğümde bu parçaları tekrar birleştirir. Aynı zamanda böyle bir işlem yapmayıp hata raporu da gönderebilir. 
Ağ katmanında veri iletiminin güvenli bir şekilde gerçekleştirileceğinin garantisi verilmez. Ağ katman protokolü güvenli veri iletimi sağlayabilir ama böyle bir zorunluluğu yoktur.
3. Katmandaki süreçlerden adresleme ile her cihaz kendi ağındaki ya da başka bir ağdaki cihaz ile uçtan uca iletişimi sağlayacak kimlik bilgisini elde etmiş olur. 3. Katman adresleme yapısı kullanılan ağ katmanı protokolüne özgü bir biçimde tanımlanmalıdır.IPv4 ve IPv6 ağ katmanı protokollerinin asıl görevi uçtan uca iletimi sağlamak üzere gereken adresleme sistemini sağlamak olduğundan bu katmandaki protokoller paketlerin karşı tarafa güvenli bir şekilde gönderildiğinin kontrolünü yapmazlar.

Taşıma/iletim katmanı değişken uzunluklu veri dizilerinin(datagram) kaynaktan cihazdan hedef cihaza bir veya daha fazla ağ üzerinden servis kalitesini de koruyarak göndermeyi sağlar. Taşıma katmanı protokolüne örnek olarak, Internet Protocol(IP) üzerine inşa edilmiş olan Transmission Control Protocol(TCP) verilebilir.
Üst katmanlardan gelen her türlü bilgi(veri) taşıma katmanı tarafından diğer katmanlara ve hedeflere ulaştırılır.
Taşıma/iletim katmanı protokolü verilen bağlantı üzerinden gerçekleştirilen akış kontrolünü, paketlerin parçalara bölünüp birleştirilmesini ve hata kontrolünün güvenliğinden sorumludur. Taşıma katmanındaki bazı protokoller(Örneğin: TCP ve UDP) bağlantıya dayalıdır. Protokolün bağlantı temelli olması sayesinde taşıma katmanı, parçalara bölünerek gönderilmiş olan paketlerden karşı tarafa ulaşamamış olanların (böyle bir durumda datayı alan bilgisayar alamadığı paketleri yok edecektir ki önlemek için Taşıma Katmanı, arabellekleme, tıkanıklıktan kaçınma ve pencereleme metodlarını kullanarak akışı sağlar.Arabellekleme de datanın akış hızına müdahale etmeden, kapasitenin üzerindeki datanın arabelleğe alınması, Tıkanıklıktan kaçınma metodun da ICMP Source Quench mesajı ile gönderen bilgisayarın gönderimini yavaşlatması, Pencereleme metoduyla paketlerin gruplar halinde gönderilmesi sağlanır.) yeniden gönderilmesini sağlar. Taşıma katmanı ayrıca karşı tarafa iletilen veriden sonra eğer bir hata oluşmamışsa başarı mesajı verir ve sonraki veriyi gönderir. Taşıma katmanı, uygulama katmanından aldığı veriyi paket haline getirir. Paketleme, büyük verileri küçük verilere bölme işlemidir.

Oturum katmanı, cihazlar arasındaki bağlantıları kontrol eder. Yereldeki ve uzaktaki bağlantıları kurabilir, yönetebilir ve sonlandırabilir. Oturum katmanı mesajlaşma kurallarından(full-duplex, half-duplex, simplex), uygulamalar arasındaki mesajlaşma kontrolünden, farklı birimlere gidecek verilerin gruplanmasından, mesajlaşmaya kalınan noktadan devam edilmesinden ya da yeniden alınmasından sorumludur. Oturum katmanı çoğunlukla uzak yordam çağrısını kullanan uygulama ortamlarında kullanılır.
Bu katmanda kullanılan servislere şu örnekler verilebilir;
SQL,
Netbios Adları,
NFS.

Sunum katmanı, uygulama katmanındaki varlıkların arasındaki ortamı kurar. Bu katman eğer sunum servisi varlıklar arasında büyük bir veri eşleme sağlıyorsa uygulama katmanındaki varlıklar farklı sözdizimi(syntax) ve semantik kullansa bile bu ortamı sağlayabilir. Eşleme mevcutsa sunum servisi verileri sarmalayarak oturum protokolü verilerine dönüştürülür ve protokol yığınına iletir.
Bu katman uygulama ve ağ formatları arasındaki dönüşüm sayesinde verinin temsil edilme biçiminden(örn: şifreleme) bağımsızdır. Sunum katmanı, verileri uygulamaların kabul edeceği hale dönüştürür. Bu katman veriyi biçimlendirip şifreleyerek ağda gönderilmesini sağlar. Bu yüzden bu katmana sözdizim(syntax) katmanı da denildiği olur.

Uygulama katmanı son kullanıcıya en yakın olan OSI katmanıdır. Yani hem OSI uygulama katmanı

Oturum katmanı veya 5. katman (İngilizce: Session Layer), bir bilgisayar birden fazla bilgisayarla aynı anda iletişim içinde olduğunda, gerektiğinde doğru bilgisayarla konuşabilmesini sağlar.
Ağda iki uygulamanın haberleşmesini sağlar. Uygulamalar arasındaki bağlantıları kurar, yönetir ve sonlandırır.Örneğin bir Internet Explorer programı ile Web server uygulamasının oturum kurmalarını birbirleri ile ön konuşmalar yapmalarını sağlar.İki uygulama birbirini fark edecek ve aralarında bir diyalog başlatacaktır.
Bu katman yardımı ile farklı bilgisayarlardaki kullanıcılar arasında oturumlar kurulması sağlanır. Bu işlem oturumların kurulmasını, yönetilmesini ve bitirilmesini içerir
Örneğin A bilgisayarı B üzerindeki yazıcıya yazdırırken, C bilgisayarı B üzerindeki diske erişiyorsa, B hem A ile olan, hem de C ile olan iletişimini aynı anda sürdürmek zorundadır.
Bu katmanda çalışan NetBIOS ve Sockets gibi protokoller farklı bilgisayarlarla aynı anda olan bağlantıları yönetme imkânı sağlarlar.

Named Pipes
NetBIOS
SIP
SAP
SDP
LPD

Bilgisayar ağlarında Point-to-Point Protokolü (Kısaca PPP, Türkçe: Noktadan noktaya), iki ağ geçidi arasında doğrudan bağlantı kurmaya yarayan veri köprüleme protokolüdür.
PPP, bir bilgisayarı internete bağlamada kullanılan bir yöntemdir.
PPP iki bilgisayar arasında seri bağlantı/arayüz ile veri bağlantısı için tasarlanmıştır, tipik bir örnek bir PC Telefon Hattı ile bir Server bağlantısıdır. Örnek olarak, Internet Servis sağlayıcınız size bir PPP bağlantı sağlar ve böylece onun sunucusu sizin isteklerinize cevap verir, onları internet ağına gönderir ve oradan gelen cevabı gene internet aracılığıyla size geri getirir. PPP Internet Protocol (IP) unu kullanır (ve diğer protokollara da uyumlu olacak şekilde tasarlanmıştır). Bu yüzden bazen
TCP/IP süitinin protokolu olarak anılır.
Open System Interconnection (OSI) referans modelle ilgili olarak, PPP Veri bağlantısı katmanı Layer 2 (data-link layer) servisini sağlar. Esas olarak, sizin PC nizin TCP/IP paketlerini paketleyip onları internet Server'a (paketlerin gerçekten Internet e giriş yaptığı Server) yönlendirir. Bu ağ yapısında paket kaynaktan hedefe giderken birden fazla ara makine üzerinden geçebilir. Bu tarz yapılarda birçok yön vardır.
PPP farklı fiziksel medya üzerinde, (twisted pair veya optik line ya da uydu iletişimide dahil) kullanmaya uygun full-duplex yani aynı anda çift yönlü (telefon haberleşmesi full-duplex dir) bir protokoldur. Paket encapsulation için High Speed Data Link Control (HDLC) nin varyasyonunu kullanır.
PPP umumiyetle daha eski Internet standardı olan Serial Line Internet Protocol (SLIP) a tercih edilir, zira PPP hem synchronous hem de asynchronous iletişimi destekler. PPP bir hattı diğer kullanıcılar ile paylaşır ve SLIP de olmayan hata tespit mekanizması PPP nin tercih edilmesinin başka bir nedenidir.

Telekomünikasyonda RS-232, DTE (veri terminal ekipmanı) ile DCE (veri taşıma ekipmanı) arasındaki seri ikili tek sonlu veri iletimi ve sinyalleme için kullanılan seri iletişim standardının genel adıdır. Daha çok bilgisayardaki seri portlarda kullanılır. Bu standart, elektriksel karakteristikleri, sinyal zamanlamalarını, sinyal anlamlarını, konnektörlerin fiziksel büyüklükleri ve bacak çıkışlarını kapsamaktadır. Şu anki standart 1997'den beri kullanılmaktadır.

Amerikan menşeli Elektronik Endüstrisi Birliği (Electronic Industries Alliance:EIA), RS-232-C standardını 1969 itibarıyla şöyle tanımlanmıştır:

Gerilim seviyeleri, sinyalleme hızı, zamanlama, gerilim dayanım seviyesi, kısa devre davranışı ve maksimum yük kapasitansı gibi elektriksel sinyal karakteristikleri
Arayüz mekaniksel karakteristikler
Arayüz konnektöründeki her bir devrenin fonksiyonu
Bir cihaza güç göndermek için hiçbir yöntem belirtilmemiştir. DTR ve RTS hatlarından az miktarda akım elde edilebilir. Bu, yalnızca
fare gibi az güç tüketen cihazlar için uygundur.

Aslında bir modem ile terminal arasındaki bağlantıyı sağlamak amacıyla oluşturulan RS-232 uygulaması amacının çok ötesine geçerek adres kısıtlamalarına kadar ilerledi. RS-232 standartları şunlardır:

Arayüzün pozitif ve negatif beslemesi için gereken güç tüketimini arttırması ve güç kaynağı tasarımını zorlaştırması için yüksek gerilim dalgalanması

RS-232'de kullanıcı verisi, bitlerin bir zaman serisi olarak gönderilir. Hem senkron hem de asenkron iletimler bu standart tarafından desteklenir. Ayrıca veri devrelerinde, DTE ile DCE arasındaki bağlantıyı sağlaması için bir kontrol devresi tanımlanır. Her veri veya kontrol devresi yalnızca tek yönlü çalışır. Bu da, sinyalin DTE'den DCE'ye eklenmesi veya tam tersidir. İletilen veri ile alınan veri ayrı devreler olduğunda arayüz tam çift yönlü (full duplex) gibi çalışabilir ve her iki yönde eşzamanlı olarak veri akışı olur. Bu standart karakter çerçeveleme (character framing) ile veri akımı (data stream) veya karakter kodlamasını (character encoding) tanımlamaz.

RS-232 standardı, veri iletimi (data transmission) ve sinyallemenin gerilim seviyelerini mantık 1 veya mantık 0 seviyelerine göre tanımlar. Geçerli sinyaller ya +3 ile +15 volt arasında ya da −3 ile −15 volt arasındadır. Bu yüzden −3 ile +3 volt arasındaki gerilim değerleri RS-232 için geçerli değildir. Ayrıca toprak/ortak pin bulunur. Veri iletim hatları (TxD, RxD ve bunların sekonder kanal eşdeğerleri) için mantık 1, bir negatif gerilim olarak tanımlanırken; sinyalin durumu, "işaret" (mark) olarak adlandırılır. Mantık 0 pozitiftir ve sinyal durumu "boş" (space) olarak adlandırılır. Kontrol sinyalleri zıt kutupludur. Yani biri artı (+) iken diğeri eksi (-) olur. Doğruluk veya etkin durum pozitif gerilimlidir ve yanlışlık veya pasif durum negatif gerilimlidir. RTS, CTS, DTR ve DSR kontrol hatlarına örnektir.
Standart, azami açık devre gerilimini 25 volt olarak belirtir. Hat sürücü devresine bağlı olarak genellikle ±5 V, ±10 V, ±12 V ve ±15 V kullanılır.

RS-232  cihazları, Veri Terminal Ekipmanı (Data Terminal Equipment:DTE) veya Veri Taşıma Ekipmanı Data Communication Equipment:DCE)olarak sınıflandırılabilir. Her bir sinyali gönderme ve alma kablosuna sahip her cihaz için bu sınıflandırma geçerlidir. Bu standart tavsiye edilmekle birlikte 25 pinli DB-25 konnektörü için zorunlu değildir. Genellikle standarda uygun olarak terminallerde ve bilgisayarlarda, DTE pin fonksiyonlarına sahip erkek konnektör bulunurken, modemlerde DCE pin fonksiyonlarına sahip dişi konnektör bulunur. Popüler DE-9 konnektörünün de içinde bulunduğu standart olmayan varyasyonlar için seri port pin yapısına bakın.

Aşağıdaki tabloda yaygın olarak kullanılan RS-232 sinyalleri ve pin yapıları listelenmiştir.

Sinyaller DTE'ye göre adandırıldı. Toprak sinyali, diğer bağlantılar için bir ortak dönüştür. DB-25'in pin 1'inde ikinci bir "protective ground" (koruma toprağı) vardır.
DTE ve DCE cihazları tarafından gerçekleştirildiğinde veri ikincil bir kanal üzerinden gönderilebilir. Bu da, birincil kanala eşdeğerdir. Pin yapısı şöyledir:

RS-232 standardı azami kablo uzunluğunu tanımlamaz. Fakat maksimum yük kapasitansı sürücü devresi uyumluluğunu tolere etmelidir. Uygulamalar, 15 m'den daha uzun kabloların çok büyük kapasitansa sahip olduğunu göstermiştir. Düşük kapasitanslı kablolar kullanılarak tam hız iletişimi, yaklaşık 300 m mesafeye kadar sağlanabilmektedir. Uzun mesafelerde yüksek hız elde etmek için RS-485 gibi diğer standartlar daha uygundur.

Tüm özelliklerin gerekmediği uygulamalarda, İletilen veri (Transmitted Data: TxD), Alınan veri (Received Data: RxD) ve Ortak toprak (Common Ground: GND) hatlarından oluşan en az 3 kablolu RS-232 bağlantısı kullanılabilir. Hatta, veri akışı tek yönlü ise, iki kablolu bağlantı (veri ve toprak) bile kullanılabilir. Yalnızca donanım akış kontrolü gerektiği durumlarda iki yönlü veriye ek olarak RTS ve CTS hatları da eklenerek 5 kablolu sürümü elde edilir.

Diğer seri iletişim standartları, RS-232 portları ile birlikte çalışmaz. Örneğin sayısal elektronikteki +5 ve 0 volta yakın transistör-transistör mantık (Transistor–transistor logic:TTL) seviyeleri kullanma, işaret seviyesini standartın tanımsız alanına götürür. Çoğu seviyeler bazen NMEA 0183 uyumlu GPS alıcılar ve balık bulucular ile kullanılır.
20 mA'lik bir akım döngüsü, 20 mA'lik kayıp akımı yükseltmek ve döngüdeki mevcut akımı düşürmek için kullanır. Bu sinyalleme yöntemi uzun mesafelerde ve optik olarak yalıtılmış bağlantılarda kullanılır. Bir akım döngülü cihaz ile RS-232 portunu bağlamak için bir seviye çevirici gerekir. Akım döngülü cihazlar, uyumlu cihazların gerilim dayanım sınırını aşacak şekilde gerilim oluşturabilirler.
RS-232'ye benzer diğer seri arayüzler:

RS-422 (RS-232'ye benzer yüksek hızlı sistem, fakat diferansiyel sinyallemelidir)
RS-423 (RS-232'ye benzer yüksek hızlı sistem, fakat dengesiz hatlıdır)
RS-449 (RS-422 ve RS-423 sinyallerini kullanan fonksiyonel ve mekaniksel bir arayüzdür)
RS-485 (RS-422'den türetilmiştir)
MIL-STD-188 (RS-232 gibi bir sistemdir, fakat daha iyi empedansa sahiptir ve zaman kontrolü yüksektir)
EIA-530 (RS-422 veya RS-423 elektriksel özelliklerinin bir RS-232 pin yapısında kullanıldığı yüksek hızlı sistemdir)

RTP (Real-time Transport Protocol), gerçek zamanlı ses, görüntü ya da simülasyon verilerinin uçtan uca taşınmasını sağlayan protokoldür. Bu protokol IETF nin Audio-Video Transport çalışma grubu tarafından geliştirildi.
RTP geniş ölçüde telefon, video telekonferans uygulamaları ve web tabanlı bas-konuş özellikleri gibi streaming media gerektiren iletişim ve görsel sistemlerde kullanılır.
RTP genellikle RTP Control Protocol (RTCP) ile beraber kullanılır. RTP media streamleri (audio ve video gibi) taşıyorken
RTCP Quality of Service (QoS) bilgisini ve iletim istatistiklerini izlemek için kullanılır. Bu protokollerin her ikisi beraber kullanıldığı zaman RTP portunun bir çift sayıya denk gelmesi gerekir. RTCP portu ise o oturuma ait RTP portundan sonraki elverişli olan ilk tek port numarasıdır. RTP ve RTCP genellikle 1024-65535 arası portları kullanır.

RTP IETF standartları organizasyonunun Audio/Video Transport çalışma grubu tarafından geliştirildi. RTP H.323 ve RTSP
gibi diğer protokoller ile beraber kullanılır. RTP standardı RTP ve Real-time Transport Control Protocol (RTCP) yi bir protokol çiftini tanımlar. RTP multimedia veri transferi için kullanılır ve RTCP periyodik olarak QoS parametrelerini kontrol bilgilerini yollamak için kullanılır.
RTP çoklu ortam verilerinin gerçek-zamanlı(real-time), uçtan uca ( end-to-end) transferi için tasarlanmıştır. Protokol bir IP network üzerindeki veri iletiminde verilerdeki sıra bozukluğunu tespit eder ve jitter (network üzerinde paketlerin geliş süresindeki, düzenindeki değişiklik) kompanzasyonu için kolaylık sağlar. RTP multicast servisler üzerinden birden çok hedefe veri transferini destekler. RTP IP ağlarında ses/video iletiminde öncelikli standart olarak kabul edilir.
Gerçek zamanlı çoklu ortam streaming uygulamaları zamanında bilgileri teslim etmeyi gerektirir ve bu amacı gerçekleştirmek için bazı kaybolan paketleri tolere edebilmelidir. Örneğin audio (ses) uygulamasında kaybolan bir paket ikinci bir paketinin kaybolmasına neden olabilir. TCP RTP için standart haline gelmiş olmasına rağmen bağlantı kurulumundaki ve hata düzeltmedeki doğal gecikmelerden dolayı sık kullanılmamaktadır. RTP yürütme işlemlerinin çoğu UDP üzerine temellendirilir. Diğer taşıma protokolleri daha henüz yaygın olarak kullanılmasalar da özellikle çoklu ortam oturumları (sessions) için tasarlanan SCTP ve DCCP dir.

RTP iki alt protokolü tanımlar:

Veri Transfer Protokolü: gerçek zamanlı çoklu ortam verisinin transferiyle ilgilenir. Bu protokol tarafından sağlanan bilgi senkronizasyon için tarih bilgisi, kaybolan paketlerin denetimi için sıra numarası ve verinin kodlanmış formatını gösteren payload formatını içerir.
Gerçek Zamanlı Kontrol Protokolü: Servis önceliği (QoS) ile ilgili geribildirimler ve ortam streamleri arasında senkronisazyonu belirtmek için kullanılır.

Veri iletimi esnasında iki uç arası bir RTP oturumu kurulur. Bu oturum IP adresleri ve RTP ve RTCP ye ait portlardan oluşur. Bu oturum içerisindeki cihazlar veri alıp gönderebilirler. Her bir medya türü için cihazlar arası ayrı bir oturum oluşturulur.
Bir RTP oturumu her ortam streami için kurulur. Böylelikle oturum içerisindeki kişilerin hangi medya tipinden veri almak istemelerine imkân sağlanmış olur. Örneğin bir kullanıcı yayınlanan bir filmin sadece sesini almak isteyebilir. Bu durumda alıcının video yayınını engellemesi yeterli olacaktır.

RTP nin formatında dikkat edilecek hususlardan biri birçok formatı desteklemesidir (H.264, MPEG-4, MJPEG, MPEG, gibi). RTP, standartların yeniden düzenlenmesinin dışında yeni formatların eklenmesine izin verir. RTP protokolünün yapısı Application Level Framing(ALF) ye dayanmaktadır. RTP bu yapsısı itibarı ile birden çok çokluortam formatında yayın yapıp alabilmektedir. RTP de belli bir formatta veri transferi için gerekli bilgiler RTP başlığının içerisinde değil RTP Payload bilgisi ve Profil bilgisi içerisinde yer alır. RTP her bir uygulama için bir profil ve buna bağlı payload girdilerini belirler. Bu da birçok format ile uyumlu çalışmasına imkân sağlar.
RTP de profil bilgisi payload veriyi kodlamak için kullanılan kodlayıcıları (codec) tanımlar ve profil başlığındaki "Payload TYpe" alanındaki payload format kodları için onların eşleşmelerini tanımlar. Her profil birkaç payload format belirtimleriyle beraberdir. Ses Payload formatlarından bazıları G.711, G.723, G.726, G.729, GSM, QCELP, MP3 içerir. Ve video Payload formatlarından bazıları H.261, H.263, H.264, MPEG yi içerir.

RTP başlığı en az 12 byte boyutundadır. Başlıktan sonra seçimli başlık uzantıları bulunabilir. Başlık alanları aşağıdaki gibidir.

Ver.: (2 bit) Protokolün versiyonunu işaret eder. Şu andaki versiyon 2 dir.
P (Padding): (1 bit) Eğer RTP paketinin sonunda ekstra doldurma (padding) bytelar varsa bunları işaret etmek için kullanılır. Bir padding belirli bir boyutun bir bloğunu, bir kısmını doldurmak için kullanılabilir.
X (Extension): (1 bit) Payload veri ve standart başlık kısmı arasındaki bir uzantı başlığının varlığını işaret eder.
CC (CSRC Count): (4 bit) sabit başlığı takip eden CSRC tanımlayıcılarının sayısını içerir.
M (Marker): (1 bit) Bir profil tarafından tanımlanır ve uygulama seviyesinde kullanılır. Eğer ayarlanırsa uygulama için o andaki verinin uygulamayla ilgili bazı özel durumlara sahip olduğunu belirtir.
PT (Payload Type): (7 bit) Payload formatını gösterir. Ve uygulama tarafından onun yorumlanmasına karar verilir. Bir RTP profili tarafından belirtilir. Örneğin minimal kontrol ile ses ve video konferansları.
Sequence Number: (16 bit) Sıra numarası RTP başlığında paket kaybını belirlemeye yarayan ve aynı tarih bilgisi değerine sahip paketlerin sıralanmasını sağlar. Ve başlangıç değeri rastgele olarak belirlenir.
Timestamp: (32 bit) Uygun aralıklarla kabul edilen örnekleri, kayıtları yeniden göstermek için alıcı uygulamaya imkân tanıması amacıyla kullanılır. Birkaç ortam streamleri mevcut ise, timestamp lar her stream de bağımsızdır ve ortam senkronizasyonu için güvenilir olmayabilir. Senkronizasyona ve jitter hesaplamalarına izin vermek için zaman içinde tekdüze ve artan bir şekilde artan zaman bilgisinden meydana gelir.
SSRC: (32 bit) Senkronizasyon kaynak tanımlayıcıları tek bir şekilde bir streamin kaynağını tanımlar. aynı RTP oturumu içindeki senkronizasyon kaynağı tek ve eşsiz olmalıdır. Bu tanımlayıcı rastgele seçilir.
CSRC: 32 bitlik yardımcı kaynaktır. Yardımcı kaynak idleri birçok kaynaktan oluşturulan bir stream için yardımcı kaynakları numaralandırır.
Uzantı Başlığı:(seçimli) İlk 32 bitlik alan özel bir profil tanımlayıcısı ve uzantı başlığının 32 bitinin dışında 32 bitlik birimlerde (EHL=uzantı başlık uzunluğu) uzantının uzunluğunu belirten 16 bitlik bir uzunluk tanımlayıcısın içerir.

Tam bit network tabanlı sistem RTP ile beraber diğer protokoller ve standartları da kapsayacak. SIP, RTSP, H.225 ve H.263 e benzer protokoller oturum başlatılması, kontrol edilmesi ve sonlandırılması için kullanılır. H.263, H.264, MPEG gibi standartlar da RTP profili üzerinden tanımlanan payload veriyi kodlamak için kullanılır.
RTP ister connection-oriented ister connectionless olsun bağlantının türünden bağımsız olarak çalışır. Herhangi bir adres formatına bağımlılığı yoktur. Sadece çerçeveleme(framing) ve segmentasyon işlemlerinin alt katmandaki protokoller tarafından halledilmesini bekler. RTP herhangi bir şekilde reliability (güvenilirlik) garantisi vermez. RTP paket başlığında içerdiği bilgilerle hata kontrolü yapılmasını sağlar. RTP protokolü sanki uygulamanın bir bileşeniymiş gibi çalışır. RTP adının gerçek zamanlı iletişim protokolü olmasına rağmen (pratikte olamayacağı gibi) gerçek zamanlı iletişim sağlamaz. RTP gerçek zamanlı uygulama içeriğini taşınmasını sağlar.

SCTP (İngilizce : Stream Control Transmission Protocol) taşıma katmanı (transport layer) protokollerinden biridir. TCP ve UDP gibi popüler olan protokollerle aynı işi yapar. Bu protokol  mesaj karışıklığı anında mesajların sıralı ve güvenli bir şekilde iletimini sağlar. Bu  protocol Signaling Transport(SIGTRAN) çalışma grubu tarafından 2000 yılında oluşturulmuştur.

SCTP kendisine gelen verileri  mesaj ve kontrol bilgileri olmak üzere  parçalara ayırarak yerleştirir ve her bir parça kendisini tanımlayan başlıklara sahiptir. Her bir parça sadece bir tane kullanıcı mesajı içerir. SCTP parçaları SCTP paketlerinin içinde bulunurlar. İnternet protokolüne gönderilen SCTP paketleri bir tane paket başlığı oluşturur. SCTP gerek duyduğunda paketleri kontrol eder.
TCP ile karşılaştırırsak; SCTP işlem yönelimli olarak oluşturulabilir. Yani mesaj parçalarının arasında veri transferi gerçekleşir. Bu yönüyle UDP ile aynıdır. TCP ise stream yönelimlidir.Yani veriyi stream olarak taşır.
Veri parçalarındaki bağımsız birçok stream iletimi için SCTP’nin yeteneklerini tercih eder. Mesela web saydalarında ki resimler  web sayfalarındaki textlerle birlikte gider. Aslında tek bir tane SCTP nin içinde birçok bağlantı paketlenir.
Paket içindeki her stream TCP tarafından korunur. SCTP stream içindeki mesajların sırasını belli eder. Bu farklı streamlar içindeki mesajların sıralamasının bağımsız olmasına izin verir. Yine de mesaj sıralaması isteğe bağlıdır.

Doğrulama ve onay mekanizması (Flood ataklarından korur, veri parçalarının kaybolmasını veya kopyalanmasını haber verir.)
Jumbo Ethernet yapısı için uygun hata denetimini  geliştirir.
Veri transferi için özel bir yol seçer ve yolun bağlantısın kontrol eder.
Stream içindeki veri parçalarını dağıtmak
Taşıma katmanındaki protokollerin karşılaştırılması:

SCTP, TCP ve UDP'den daha basit bir paket yapısına sahiptir. İki temel bölümden oluşur.

Common Header(Ortak başlık) ->bunun boyutu 12 byte'dir.
Veri yığını ->Bu kısımda veri parçalara ayrılmış bir şekilde bulunmaktadır. Burada bulunan her bir parça için belirleyici bir kimlik bulunur.255 tane farklı belirleyici kimlik vardır. Bir parçanın boyutu en fazla 4 KB olabilir.

SCTP güvenliği sağlamak için belirli özelliklerle dizayn edilmiştir. Yetkilendirme ve doğrulama için kullanılan çok büyük çerezler ve flood ataklarından korunmak için 4-way handshake yöntemi bu güvenlik yöntemlerinden biridir. (Bu TCP'de 3-way handshake….). Güvenlik için şifreleme yöntemi SCTP yapısında bulunmamaktadır. Güvenlik için bazen parmak izi iyi bir yol olabilir. Bazı işletim sistemleri SCTP varsayılan olarak destekler.

Oturum başlatma Protokolü (SIP), ses, video ve mesajlaşma uygulamalarını içeren gerçek zamanlı oturumları başlatmak, sürdürmek ve sonlandırmak için kullanılan bir sinyal protokolüdür. VoIP gibi IP üzerinden üzerinden ses, görüntü ve anlık mesaj iletişimi yanı sıra LTE (VoLTE) üzerinden cep telefonu araması için multimedya iletişim oturumlarını sinyalize etmek ve kontrol etmek için kullanılır. Günümüz IP Telefonlarının çoğunluğu SIP Protokolü ile çalışmaktadır. Cisco gibi bazı üreticiler SIP kullanmakla beraber bazı telefon modellerinde SCCP tercih etmektedir.
Protokol, değiştirilen mesajların belirli biçimini ve katılımcıların işbirliği için iletişim sırasını tanımlar. SIP, köprü metni aktarım Protokolü'nün (HTTP) ve basit posta aktarım Protokolü'nün (SMTP) birçok öğesini içeren metin tabanlı bir protokoldür. SIP ile kurulan bir çağrı birden fazla medya akışından oluşabilir, ancak kısa mesaj gibi uygulamalar için ayrı bir akış gerekmez, bu da SIP mesajında veri yükü olarak veri alışverişi yapar.
SIP, oturum medyasını belirten ve taşıyan diğer birkaç protokolle birlikte çalışır. En yaygın olarak, ortam türü ve parametre Anlaşması ve ortam kurulumu, SIP iletilerinde yük olarak taşınan oturum Açıklama Protokolü (SDP) ile gerçekleştirilir. SIP, temel aktarım katmanı protokolünden bağımsız olacak şekilde tasarlanmıştır ve kullanıcı Datagram Protokolü (UDP), iletim kontrol Protokolü (TCP) ve akış kontrol iletim Protokolü (SCTP) ile kullanılabilir. Güvenli olmayan ağ bağlantıları üzerinden SIP iletilerinin güvenli iletimi için, protokol aktarım katmanı güvenliği (TLS) ile şifrelenebilir. Medya akışlarının (ses, video) iletimi için SIP mesajlarında taşınan SDP yükü tipik olarak gerçek zamanlı Aktarım Protokolü (RTP) veya güvenli gerçek zamanlı Aktarım Protokolü (SRTP) kullanır.
SIP, uygulama katmanında çalışır ve HTTP protokolüne çok benzer düz metin bir protokoldür. Oturum açar, oturum parametrelerini değiştirir, oturumu sonlandırır. Oturumlar IP telefon çağrıları, multimedya sunumlar veya konferans şeklinde olabilir.Aynı zamanda mevcut bir oturuma kullanıcı çağırabilir. Mevcut oturuma medya ekleyebilir, çıkarabilir.
SIP'in bir oturum kurmak için ve sonlandırmak için gerçekleştirdiği 5 fonksiyon vardır:

Kullanıcı konumunu belirlemek.
Bağlantıya katılacak kullanıcıları tespit etmek.
Uçların kapasitelerini tespit edip o şekilde medya parametrelerini ayarlamak.
Çağrı yapma ve iki uçtaki çağrı parametrelerini ayarlamak.
Oturum yönetmek.
SIP'in kendisi bir veri taşıma protokolu değildir. SIP veriyi RTP gibi bir protokolle gerçek zamanlı taşıyabilir.
HTTP'ye çok benzer. Aşağıdaki gibi bir mesaj yapısı vardır:

SIP/2.0 200 OK
To: "1379"
From: "13579" ;tag=4448294d
Via: SIP/2.0/UDP 10.0.0.11:9186;branch=z9hG4bK-c87542-804015279-1--c87542-;rport
Call-ID: c63d1e7d5f3e1c29
CSeq: 1 REGISTER
Contact:
Expires: 3600
Max-Forwards: 69
User-agent: eyeBeam release 3002s stamp 15131
Content-Length: 0

SIP'te özel görevleri olan metotlar vardır. "Register" bunların en önemlisidir. "Register" komutunu kabul eden ve kullanıcı kayıtlarını tutan sunuculara registrar denir. Konuşmak isteyen uçlar bir registrar'a kayıt olur. "Register" iki uç arasında bağlantı kurar. "Invite" metodu, diyalog başlatmak için tek yoldur.

SIP, 1996 yılında Mark Handley, Henning Schulzrinne, Eve Schooler ve Jonathan Rosenberg tarafından tasarlandı. Protokol, 1999 yılında RFC [rfc:2543 2543] olarak standartlaştırılmıştır. Kasım 2000'de SIP, 3GPP sinyal protokolü ve hücresel ağlarda IP tabanlı akışlı multimedya hizmetleri için IP multimedya alt sistemi (IMS) mimarisinin kalıcı unsuru olarak kabul edildi. Haziran 2002'de şartname RFC [rfc:3261 3261]'de revize edildi[3] ve o zamandan beri çeşitli uzantılar ve açıklamalar yayınlandı.
SIP, yeni multimedya uygulamalarını destekleme vizyonu ile genel anahtarlamalı telefon şebekesinde (PSTN) bulunan çağrı işleme işlevlerini ve özelliklerini destekleyen IP tabanlı iletişim için bir sinyal ve çağrı kurulum protokolü sağlamak üzere tasarlanmıştır. Video konferans, akış medya dağıtımı, anlık mesajlaşma, durum bilgileri, dosya aktarımı, İnternet faksı ve çevrimiçi oyunlar için genişletildi.
SIP, telekomünikasyon endüstrisinden ziyade internet topluluğunda kökleri olduğu için savunucuları tarafından ayırt edilir. SIP, öncelikle IETF tarafından standartlaştırılırken, H. 323 gibi diğer protokoller geleneksel olarak uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) ile ilişkilendirilmiştir.

SIP, yalnızca bir medya iletişim oturumunun sinyalizasyon kısmında yer alır ve sesli veya görüntülü çağrıları kurmak ve sonlandırmak için kullanılır. SIP, iki taraf (tek noktaya yayın) veya çok partili (çok noktaya yayın) oturumları oluşturmak için kullanılabilir. Ayrıca mevcut aramaların transfer edilmesine (yönlendirilmesine) de izin verir.
SIP, taşınacak/iletilecek medya biçimini ve kodlamayı belirten diğer birkaç protokol ile birlikte çalışır. Çağrı kurulumu için, ortam biçimini, codec türünü ve medya iletişim protokolünü belirten bir oturum Açıklama Protokolü (SDP) veri birimi içerir. Ses ve video medya akışları genellikle Gerçek Zamanlı Aktarım Protokolü (RTP) veya Güvenli Gerçek Zamanlı Aktarım Protokolü (SRTP) kullanılarak terminaller arasında taşınır.
SIP, HTTP istek ve yanıt işlem modeline benzer tasarım öğeleri kullanır. Her işlem, sunucuda belirli bir yöntemi veya işlevi çağıran bir istemci isteğinden ve en az bir yanıttan oluşur. SIP, başlık alanlarının çoğunu, http kodlama kurallarını ve durum kodlarını yeniden kullanır ve okunabilir bir metin tabanlı format sağlar.
SIP, iletim kontrol Protokolü (TCP), kullanıcı Datagram Protokolü (UDP) ve akış kontrol iletim Protokolü (SCTP) dahil olmak üzere çeşitli aktarım katmanı protokolleri tarafından taşınabilir. SIP istemcileri genellikle sunuculara ve diğer uç noktalara SIP trafiği için 5060 veya 5061 numaralı bağlantı noktalarında TCP veya UDP kullanır. Bağlantı noktası 5060, şifrelenmemiş sinyal trafiği için yaygın olarak kullanılırken, bağlantı noktası 5061 genellikle aktarım katmanı güvenliği (TLS) ile şifrelenmiş trafik için kullanılır.

SIP, HTTP'ye benzer sözdizimine sahip metin tabanlı bir protokoldür. İki farklı SIP mesajı türü vardır: talepler ve yanıtlar. Bir talebin ilk satırında, isteğin niteliğini tanımlayan bir yöntem ve isteğin nereye gönderilmesi gerektiğini belirten bir "Request-URI" bulunur. Yanıtın ise ilk satırında bir yanıt kodu vardır.

Talepler, protokolün işlevselliğini başlatır. Bir kullanıcı Aracısı istemcisi tarafından sunucuya gönderilir ve işlemin sonuç kodunu döndüren ve genellikle işlemin başarısını, başarısızlığını veya diğer durumunu gösteren bir veya daha fazla SIP yanıtıyla yanıtlanır.

Yanıtlar, alınan bir isteğin sonucunu gösteren paketlerdir. Daha anlaşılabilir ve hızlı okunabilmesi için 3 haneli numaralar ile sınıflara ayrılmıştır. 4xx, 4 ile başlayan cevap paketi anlamına gelmektedir. Örneğin 404.

1xx: Taleplere verilen geçici yanıtlardır. Talebin geçerli olduğunu ve işlenmekte olduğunu gösterir.
2xx: Talebin başarıyla tamamlanması anlamına gelir. Bir talebe yanıt olarak, bir çağrının kurulduğunu gösterir. En yaygın kod, niteliksiz bir başarı raporu olan 200'dür.
3xx: Çağrı yönlendirme isteği tamamlanması için gereklidir. Talebin yeni bir hedef ile tamamlanması gerekir.
4xx: Talep çeşitli hatalar nedeniyle gerçekleştirilemediğinde gelen cevaplardır.
5xx: Sunucu üzerinde gerçekleşen hatalar için bu mesajlar gönderilir.
6xx: Talep herhangi bir sunucuda yerine getirilemez. Hedef tarafından çağrı reddi de dahil olmak üzere genel bir başarısızlığı gösterir.

voip
İnternet Telefonu

Amerika Birleşik Devletleri'nde sansür, konuşma veya kamuya açık iletişimin bastırılmasını içermektedir ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın Birinci Değişikliği ile korunan ifade özgürlüğü meselelerini gündeme getirir. Bu temel özgürlüğün yorumu, kutsandığından bu yana değişiklik göstermiştir. Örneğin, Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi'nin duruşmalarında örneklendiği üzere, 1950'lerin yaygın anti-komünist duyarlılık döneminde kısıtlamalar arttı. Miller - California (1973) davasında, ABD Yüksek Mahkemesi, Birinci Değişikliğin, ifade özgürlüğünün müstehcenlik için geçerli olmadığını ve dolayısıyla sansürlenebileceğini söyledi. Bazı nefret söylemi biçimleri eyleme geçmedikleri veya başkalarını yasadışı eylemlerde bulunmaya teşvik etmedikleri sürece yasal olsa da, daha şiddetli eylemler insanların veya grupların (Ku Klux Klan gibi) yürüyüş izinlerinin veya Westboro Baptist'in reddedilmesine yol açtı. Kilise hakkında dava açıldı, ancak ikincisi aleyhindeki ilk olumsuz karar, daha sonra ABD Yüksek Mahkemesi'nin Snyder - Phelps davasına temyiz edildiğinde bozuldu.
Birinci Değişiklik, yasaların getirdiği sansüre karşı koruma sağlar, ancak kurumsal sansüre, sözcülerin, çalışanların veya iş ortaklarının parasal kayıp, istihdam kaybı veya pazara erişim kaybıyla tehdit ederek konuşmalarının kısıtlanmasına karşı koruma sağlamaz. İftira için dava açma korkusunun olduğu durumlarda yasal harcamalar önemli bir gizli kısıtlama olabilir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki pek çok insan, şirketlerin Haklar Bildirsi'ne uymaması durumunda hükûmetin etkileneceğine dair hassas bir eğilimi öne sürerek, şirketler tarafından sansür uygulamasının kısıtlanmasından yanadır.
Sınır Tanımayan Gazetecilerden analistler, 2018 Basın Özgürlüğü Endeksi'nde Amerika Birleşik Devletleri'ni dünyada 180 ülke arasında 45. sıraya yerleştirdi. Müstehcenlik ve hakaret gibi belirli konuşma biçimleri, iletişim medyasında hükûmet veya kendi başına endüstri tarafından sınırlandırılmıştır.

Mayflower ile sansür Britanya Amerikası'na geldi. "Plymouth, Massachusetts valisi William Bradford, Merrymount'lu Thomas Morton'un, diğer yanlış davranışlarına ek olarak, bazıları şehvet eğilimi gösteren çeşitli tekerlemeler ve dizeler yazdığını öğrendiğinde, tek çözümü 1629'da Morton'un yüksek yaşamını kırmak için bir askeri sefer göndermek oldu."
1734-1735 yıllarında meşhur bir dava, New York gazetesi yazarı John Peter Zenger, yozlaşmış New York Valisi William Cosby'yi düzenli olarak eleştiren makaleler yayınladı. Kışkırtıcı iftiradan yargılanmadan sekiz ay önce hapse atıldı. Andrew Hamilton onu savundu ve "doğa ve ülkemizin yasaları bize gerçeği söyleyerek ve yazarak zalim gücü açığa çıkarma ve buna karşı çıkma özgürlüğü verdi" ile biten konuşmasıyla ünlendi. Zenger'in avukatları, bir ifadenin iftira niteliğinde olsa bile, ispatlanabilirse iftira niteliğinde olmadığına dair emsal oluşturmaya çalıştı. Yargıç, argümanlarına karşı karar verirken, Hamilton jüriyi özgürlük davasında iptal olmaya çağırdı ve suçsuz olduğuna karar verildi. Zenger davası, basın özgürlüğünün ABD Anayasası'nda kabul edilmesinin yolunu açtı. Kurucu Peder Gouverneur Morris'in belirttiği gibi, "Zenger'in 1735'teki duruşması, daha sonra Amerika'da devrim yaratan bu özgürlüğün başlangıç şansı olan Amerikan özgürlüğünün tohumuydu."

1830'lardan başlayarak ve Amerikan İç Savaşı'na kadar, ABD Postane Müdürlüğü, postacıların Güney'e kölelik karşıtı broşürler götürmesine izin vermedi.
3 Mart 1873'te, önemli bir sansür yasası olan Comstock Yasası, Birleşik Devletler Kongresi tarafından "Müstehcen Edebiyatın ve Ahlaksız Kullanım Maddelerinin Ticaretinin Engellenmesi ve Dolaşımı" için bir kanun kabul etti. Aşağıdaki öğelerden herhangi birini göndermek için ABD Posta Hizmetinin kullanımını suç sayan kanun: erotizm; kontraseptifler (doğum kontrol hapı); düşük yaptıran maddeler; seks oyuncakları; herhangi bir cinsel içerik veya bilgiyi ima eden kişisel mektuplar; veya yukarıdaki öğelerle ilgili herhangi bir bilgi.

1918 Sedition Act, 1917 Casusluk Yasasını, daha geniş bir suç yelpazesini kapsayacak şekilde, özellikle hükûmeti veya savaş çabasını olumsuz etkileyen veya devlet tahvillerinin satışına müdahale eden konuşmalar ve fikirlerin ifade edilmes olarak genişleten Birleşik Devletler Kongresi yasasıydı.
Amerika Birleşik Devletleri, bayrağı veya silahlı kuvvetleri hakkında "sadakatsiz, dinsiz, küfürlü veya ağzı bozuk dil" kullanımını ve başkalarının Amerikan hükûmetini veya kurumlarını hor görmesine neden olan davranışları yasakladı. Yasaya göre hüküm giyenlere genellikle beş ila 20 yıl hapis cezası verildi. Yasa ayrıca Posta Müdürlüğü'nün cezalandırılabilir konuşma veya fikir için aynı standartları karşılayan postaları teslim etmeyi reddetmesine izin verdi. Yalnızca "Birleşik Devletler savaş halindeyken" geçerliydi. ABD bu sırada I.Dünya Savaşı'da savaş halindeydi. Kanun 13 Aralık 1920'de yürürlükten kaldırıldı.
1918'de çıkarılan yasaya genellikle Kışkırtma Yasası denilmesine rağmen, aslında Casusluk Yasasında yapılan bir dizi değişiklikti.

Sansür Bürosu, II.Dünya Savaşı sırasında haberleri ağır bir şekilde sansürledi. I. Dünya Savaşı sırasında ve daha büyük ölçüde II.Dünya Savaşı sırasında, savaş muhabirleri askeri kuvvetlere eşlik etti ve raporları, askeri sırları korumak için ileri sansüre tabi tutuldu. Bu tür sansürün kapsamına genel olarak itiraz edilmedi ve bu sorundan büyük bir mahkeme davası çıkmadı ve Yargıtay bile, "ifade özgürlüğünü zorbalıktan koruduğu" gerekçesiyle anayasaya uygun buldu. 19 Aralık 1941'de Başkan Franklin Roosevelt, Sansür Bürosu'nu kuran ve yöneticisine "kendi takdirine bağlı olarak" uluslararası iletişimi sansürleme yetkisi veren Yürütme Emri 8985'i imzaladı. Byron Price, Sansür Direktörü olarak seçildi. Ancak sansür haber yapmakla sınırlı değildi; posta sansürü de yaşandı."Aralık 1941'den Ağustos 1945'e kadar uluslararası veya ABD sınırları içine gönderilen her mektup, ayrıntılar için açılıp incelenmeye tabi tutuldu."

Yabancı Uyruklular Kayıt Yasası veya 1940 tarihli Smith Yasası, "Amerika Birleşik Devletleri veya herhangi bir Eyalet Hükümeti'ni zoru veya şiddetli bilerek veya isteyerek savunan, tavsiye eden veya teşvik eden herhangi bir dernek kurması veya herhangi birinin böyle bir derneğe üye olmasını sağlayan veya üye olması için zorlayan" herkes için cezai bir suç haline getirdi. 1941-1957 yılları arasında bu yasa ile yüzlerce Komünist yargılandı. Komünist Parti'nin on bir lideri 1949'da Smith Yasası uyarınca suçlandı ve mahkûm edildi. On sanığa beş yıl, on birincisine üç yıl hapis cezası verildi. Savunma avukatlarının tamamı mahkemeye saygısızlıktan suçlandı ve ayrıca hapis cezasına çarptırıldı. 1951'de, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU)'nin kurucu üyesi Elizabeth Gurley Flynn de dahil olmak üzere diğer yirmi üç üyesi, 1940'ta totaliter bir siyasi partiye üye olmaktan ACLU yönetim kurulundan çıkarıldı. 1957'ye gelindiğinde, 140'ın üzerinde Komünist Parti lideri ve üyesi yasa uyarınca suçlandı. 1952'de Göçmenlik ve Milliyet veya McCarran-Walter Yasası kabul edildi. Bu yasa hükûmetin, yıkıcı faaliyetlerde bulunan göçmenleri veya vatandaşlığa alınmış vatandaşları sınır dışı etmesine ve ayrıca şüpheli yıkıcıların ülkeye girişini engellemesine izin verdi.

1954 Komünist Kontrol Yasası, çok az tartışmadan sonra Kongre'nin her iki meclisinde de büyük bir destekle kabul edildi. Cumhuriyetçi John Marshall Butler ve Demokrat Hubert Humphrey tarafından ortaklaşa hazırlanan yasa, 1950 İç Güvenlik Yasası'nın bir geliştirmesiydi. Partinin ve "Komünistlere Sızan Örgütlerin" "yasal organların sahip olduğu hiçbir hak, imtiyaz ve dokunulmazlığa" sahip olmadığını ilan ederek Komünist Parti'yi yasadışı ilan etmeye çalıştı.
ABD'nin Kore Savaşı'nda savaşı filizlendirdiği iddialarını Şanghay'daki İngilizce dergisi "China Monthly Review" adlı gazetede yayınlayan gazeteci John W. Powell, 2 editörüyle birlikte 13 isyan suçlamasıyla suçlandı. Tüm sanıklar, sonraki altı yılda tüm suçlamalardan beraat etti, ancak Powell, hayatının geri kalanında gazetecilik endüstrisinden kara listeye alındı.
Wilhelm Reich'in çalışmalarının kitap yakılması, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en kötü sansür örneği olarak gösterilen 1956'da gerçekleşti.

Daha sonraki çatışmalarda, savaş haberciliğinin sansüre tabi olma derecesi çeşitlilik gösterdi ve bazı durumlarda sansürün kasıtlı olarak askeri olduğu kadar siyasi olduğu da iddia edildi. Bu özellikle Vietnam Savaşı sırasında geçerliydi. Federal hükûmetin yürütme organı, The New York Times'ın Vietnam Savaşı sırasında çok gizli Pentagon Belgelerini yayınlamasını engellemeye çalıştı ve bunu yapmanın 1917 Casusluk Yasası uyarınca bir vatana ihanet eylemi olarak kabul edileceği uyarısında bulundu. Gazete, ünlü "New York Times Co. - United States" davasında galip geldi.

Amerika Birleşik Devletleri'nin 1983'te Grenada'yı ilk işgali sırasında adaya Amerikalı gazetecilerin girmesine izin verilmedi, bu da önde gelen medya kuruluşlarının Pentagon'u sansürle suçlamasına neden oldu. Kısıtlama üç gün sonra kaldırıldı.

1991'de George H. W. Bush başkanlığındaki Körfez Savaşı sırasında Pentagon, gizli askeri bilgileri korumak için kara savaşının medyada yer almasına kısıtlamalar getirdi.

1998'de kabul edilen ve Bill Clinton tarafından imzalanan Çevrimiçi Çocuk Koruma Yasası, sivil özgürlük grupları tarafından "İnterneti altı yaşındaki bir çocuğa göre bir hale getirdiği" iddiasıyla eleştirildi ve yasal olarak meydan okundu. Yasal işlemler ve kalıcı tedbirlerle, yasa hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.

2003 Irak Saldırısı sırasında Başkan George W. Bush yönetiminde, birçok yerleşik muhabirin ülkeye girerken askerlere eşlik ettiği basın sansürü sorunları yeniden ortaya çıktı. Bu raporlar, bir birimin tam yerini açıklamalarına izin verilmediğinden sansüre tabi tutuldu. Başkan Bush'un yönetimi ayrıca iklim araştırmalarının sonuçlarını sansürlemeye çalıştı. "NASA'dan EPA'ya kadar değişen yedi kurumdaki 1.600 siyasi bilim insanının yaklaşık yarısı, Bush’un sekiz yıl

Çoğu Azerbaycanlı, çeşitli bilgiyi zorunlu olarak hükûmet yanlısı ve hükûmet kontrolü altındaki televizyondan yayınlarından alıyor. Bir STK olan "Gazeteciler Özgürlüğü ve Güvenliği Enstitüsü (IRFS)" 2012 raporuna göre Azerbaycan vatandaşları Azerbaycan'daki insan hakları konuları ile ilgili nesnel ve güvenilir haberlere erişememekte ve halk kamu yararına olan konularda yetersiz bilgilendirilmektedirler. Yetkili güçler, ülke içindeki medya özgürlüğünü kısıtlamak için bir dizi kısıtlama getirmektedirler. Muhalefet, bağımsız medya kuruluşları ve gazetecilerin matbaalara ve dağıtım araçlarına erişimleri sınırlıdır. Bu kişiler uydurma suçlamalardan dolayı hapis cezası dahil olmak üzere hükûmetin susturma taktiklerine maruz kalabilmektedirler.
Ülkede siyasi fikir çokluğunu sağlayan tek yayın, Özgür Avrupa Radyosu, 2009'dan beri yasaklanmıştır.
Sınır Tanımayan Gazeteciler, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisini (PACE) Azerbaycan hükûmetinin artan basın özgürlüğü ihlallerini kınamaya çağırmıştır.

Gazeteler serbest tirajlarında herhangi bir kısıtlama ile karşılaşmamaktadırlar. Azerbaycan'daki tüm gazeteler ülke çapında serbestçe dağıtılmaktadır. Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu, Azerbaycan'a ifade ve bilgi özgürlüğü konusunda ortak bir yardım programı geliştirmiştir. Amerikan-Azerbaycan Gazetecilik Akademisi Azerbaycan'da ABD Büyükelçiliği'nin desteğiyle kurulmuştur. Akademinin temel amacı gazetecilerin profesyonelliklerini  ve mesleklerine olan bağlılıklarını artırmaktır.
AGİT Bakü ofisi devlet kurumları için pratik ve birleşik bir iletişim stratejisi ve bilgi koordinasyon mekanizmaları oluşturmayı planlamaktadır. Bu sistem aracılığıyla devlet kurumları, yetkililerden medyaya ve genel olarak kamuoyuna artan ve sürdürülebilir bilgi akışı sağlayabilecektir.
Gazetecilere yardım etmek için Azerbaycan hükûmeti tarafından çeşitli önlemler alınmıştır. Azerbaycan hükûmeti yeni bir bina inşa edilmiş ve 22 Temmuz 2010 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca herhangi bir ayrım gözetmeksizin medya mensuplarına toplamda 156 adet ev verilmiştir. Bunun yanı sıra 22 Temmuz 2013 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'ne uyarınca "Medya üyelerinin sosyal korunmasını güçlendirmek için ek önlemler üzerine", gazetecilere toplamda 250 konut tahsis edildi.
Son yıllarda hükûmet, internet üzerindeki kontrolünü ve internet aktivistleri ile blogculara olan tacizini arttırmıştır. Medya özgürlüğü grupları, hükûmetin gazetecilerin internet ve telefon iletişimini izlediği konusundaki özel endişelerini dile getirdiler.
Gazeteciler üzerindeki baskıya, 2014 yılında tutuklanan Intigam Aliyev, Rasul Jafarov ve Leyle Yunus gibi ifade özgürlüğünün ve insan hakları aktivistlerinin susturulması ve tutuklanması da dahildir. Birçok gazeteci ve aktivist güvenlik endişesi nedeniyle başka ülkelere kaçmışlardır.
Gazetecilere ve aktivistlere yapılan saldırılar nadiren kovuşturulur. Böyle bir ortamın sonucu olarak, Azerbaycanlı gazeteciler arasında otosansür yaygındır. Medya sahipliğinin şeffaflığı ile ilgili yasaların olmaması, medya kuruluşlarının gerçek sahiplerini tanımlamayı zorlaştırmaktadır.

Tehditler, fiziksel saldırılar, gazetecilere yönelik taciz sıkça görülmektedir. 2003 yılında 100'e yakın gazeteci fiziksel saldırıya uğradı. 2003 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra güvenlik güçleri ve göstericiler arasındaki şiddetli çatışmalar sonucu 50'den fazla kişi saldırıya uğradı. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu 2013'te gazetecilere 15 saldırı kaydetti. Bazı yabancı gazetecilerin Azerbaycan'a giriş yapması reddedilmiştir ya da muhalif oldukları gerekçesiyle ülkeden ihraç edilmişlerdir.

Temmuz 2004'te iki muhalif gazeteciye karşı saldırı düzenlendi. Muhalefet gazetesi Bakı Khaber'in editörü Aydın Güliyev, kendisini "ülkesine ve İslam'a hizmet etmemekle" suçlayan erkekler tarafından kaçırıldı ve dövüldü. 17 Temmuz 2004'te tüm gazetecilik çalışmalarını durdurması için uyarıldı.
Muhalefetteki haftalık Monitor'un genel yayın yönetmeni Elmar Huseynov, 2005 yılında vurularak öldürüldü, ancak katilleri hakkında soruşturma açılmadı.
2011 yılında gazeteci ve yazar Rafiq Tağı öldürüldü. Kimse cinayetten suçlanmadı.
Kasım 2012'de gazeteci Farahim Ilgaroğlu (Yeni Musafat), Etimad Budagov (Turan Bilgi Ajansı), Amid Suleymanov (Medya Forumu) ve Rasim Aliyev (IRFS), Bakü'de bir muhalefet mitingi sırasında basın mensupları oldukları bilindiğine rağmen polis tarafından dövülüp tutuklandılar.
25 Nisan 2014'te Yeni Musafat muhabiri Farahim Ilgaroğlu Bakü'deki evinden çıkarken saldırıya uğradı.
Ağustos 2014'te, bağımsız gazeteci Ilgar Nasibov Nahçıvan müsteşarlığındaki ofisinde dövüldü. Bir gözünden görme yeteneğini kaybetti.
Muhabirler Özgürlük ve Güvenlik Enstitüsü başkanı Rasim Aliyev 8 Ağustos'ta Bakü'de çok sayıda kişi tarafından topluca dövüldü. Ertesi gün saldırının neden olduğu yaralanmalardan ölmüştür.
Kasım 2015'te, Bakü eteklerinde bulunan Nardaran köyündeki İslami radikallere karşı düzenlenen bir polis baskınında ITV ve ATV kanallarının gazetecilerine saldırı düzenlendi.
2012'den beri Özgür Avrupa Radyosu'nun önde gelen araştırmacı gazetecisi Khadija Ismayilova, sık sık taciz, şantaj ve lekeleme kampanyalarının hedefi olmuştur. Ismaylova gizliliği konusunda büyük bir ihlaline maruz kaldı ve gizlice kaydedilmiş gayriresmî görüntüleri Mart 2013'te onu itibarsızlaştırmak için çevrimiçi olarak yayınlandı. Ismaylova, Ekim 2013'te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini, Azerbaycan makamlarının kendisine yönelik tehdit ve şiddetlerinden korunmak için başvuruda bulundu. Kendisi 2014 yılında yargılanıp hapsedilmiştir.
Ocak 2016'da medya avukatı ve Gazetecilerin Özgürlük ve Güvenlik Enstitüsü (IRFS) başkan yardımcısı Günay İsmayilova, Bakü'deki evinin girişinde fiziksel olarak saldırıya uğramıştır.
Haziran 2011'de, ABD-Rus vatandaşlığına sahip Bloomberg Markets dergisi için serbest fotoğrafçılık yapan Diana Markosian'ın Ermeni olması nedeniyle Bakü'de Haydar Aliyev Uluslararası Havalimanı'na Azerbaycan sınır yetkilileri tarafından giriş yapması reddedildi.
Nisan 2011'de, İsveç TV haber ekibi tutuklandı ve muhalif protestocuların gösterisini gösterdikleri için havaalanına geri gönderildi.
Azerbaycan'ın İtalya Büyükelçiliği, Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ'ı ziyaret eden gazetecileri cezalandırmak için kullanmak üzere çevrimiçi olarak içinde istenmeyen kişilerin bulunduğu bir kara liste yayınladı.
Ayrıca holiganlık, uyuşturucu ve silah bulundurma, vatana ihanet ve vergi kaçakçılığı gibi yasal suçlar hükûmet tarafından düzenli olarak kendilerini eleştiren muhalifleri cezalandırmak için kullanılmaktadır.

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve partisi, 1998 resmî sansür yasağına rağmen medya ve bilgilerin çoğunu kontrol etmektedir. Siyasi partiler, medyayı kontrol etmek için çoğunlukla reklam yoluyla ekonomik baskıyı kullanırlar.

Bir hafta süren tacizlerden sonra Gazetecilerin Özgürlük ve Güvenlik Enstitüsü (IRFS) ve Medya Hakları Enstitüsü Ağustos 2014'te ülkeden ayrılmaya zorlandılar. Aynı günlerde bağımsız medyayı destekleyen Uluslararası Araştırma ve Borsalar Kurulu da (IREX) ofisini kapatmak zorunda kaldı.
Aralık 2014'te, Özgür Avrupa Radyosu ofisi, bir ceza davası sonrasında hükûmet tarafından kapatıldı. Özgür Avrupa Radyosu gazetecileri bireysel olarak hedef alındı, polis sorgulaması için evlerinden zorla alındılar.
BBC'de yer alan haberde, Azerbaycan'da bağımsız sanatın gelişemeyeceğini, her sanatçının devletin kontrolünde çalışabileceği yer almıştır.

57. kez gerçekleştirilen Eurovision Şarkı Yarışması, Azerbaycan adına yarışan Ell & Nikki'nin 2011 yarışmasını kazanmasının ardından 2012  yılında Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de düzenlenen yarışmadır. Ev sahibi Azerbaycan'ın Eurovision Şarkı Yarışması'na yaptığı büyük ölçekli yatırım, "ülkenin kötü demokrasi ve insan hakları sicili konusundaki şüpheleri azaltmak" için bir girişim olarak Batı medyasında tartışıldı. Arap Baharı'ndan esinlenen 2011 Azerbaycan protestoları sırasında tutuklanan bir aktivist olan Elnur Mecidli, yarışma öncesinde ülkenin imajını yumuşatmak için serbest bırakıldı ancak birçok siyasi tutuklu kalmaya devam etti.  İnsan Hakları İzleme Örgütü, yarışma arifesinde "protestoculara şiddetli bir müdahalede bulunulduğunu" rapor etti, Uluslararası Af Örgütü ise yarışmaya kadar devam eden "muhalefetin, sivil toplum kuruluşlarının (STK), eleştirmen gazetecilerin ve aslında Aliyev rejimini eleştiren herkesin ifade özgürlüğünün sert bir baskı" altında tutulmasını kınadı.

Son yıllarda hükûmet, internet üzerindeki kontrolünü ve internet aktivistleri ile blogculara olan tacizini arttırmıştır. Medya özgürlüğü grupları, hükûmetin gazetecilerin internet ve telefon iletişimini izlediği konusundaki özel endişelerini dile getirdiler. Blog yazarı Elsevar Mursalli uyuşturucu bulundurduğu iddiasıyla hapsedildi ve ekim ayında tekrar serbest bırakıldı.
2013 yılında hükûmet, güvenlik güçleri hakkında bir görüntü paylaşan web sitesini güvenlik gerekçesiyle engelledi. Aynı zamanda Azadliq ve Özgür Avrupa Radyosu siber saldırılar bildirilmiştir.

Azerbaycan'da insan hakları
Azerbaycan'da yolsuzluk
Azerbaycan'da LGBT hakları

Bolivya'da sansür, Bolivya'nın yerli nüfusu ile Avrupa kökenli zengin nüfus arasında yıllarca süren çatışmalara dayanmaktadır. Bolivya 1982'de demokratikleşene kadar medya sıkı bir şekilde kontrol ediliyordu. Evo Morales'in seçilmesinden bu yana, özgürlük evi2 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından kısmen özgür olarak nitelendirilen sansür, basın özgürlüğü konusunda 53/100 puanla (0 en özgür ve 100 en az özgür) yıllar içinde arttı. Evo Morales hükûmeti o zamandan beri medyayı kontrol etmeye ve onun lehine düzenlemeye çalıştı. "Şubat 2016'da seçmenler, Morales'in dördüncü dönem için aday olmasına izin verecek bir referandumu reddettiler. Oylama, yaygın olarak, referandumun yenilgisinden sorumlu göründüğü medyayı çökertme girişimiyle karşılık veren cumhurbaşkanına bir azarlama olarak görüldü. Oylamadan kısa bir süre sonra hükûmet, İletişim Bakanlığı bünyesinde hükûmetin çevrimiçi topluluklarla etkileşimlerini koordine etmekle görevli bir organ olan Sosyal Ağlar Genel Müdürlüğü'nü kurdu. Bu misyon, hükûmet dostu mesajları çevrimiçi olarak yayma ve sosyal medyada hükûmeti eleştirenlerle genellikle agresif bir şekilde iletişim kurma çabalarını içerir.
Yetkililer ayrıca, çevrimiçi satış noktalarına daha fazla düzenleme getirecek bir çift önlem önerdi, ancak bunlar hiçbir zaman uygulanmadı. Ek olarak, Haziran ayında Bolivya, özgür, sansürsüz internet hakkını onaylayan BM İnsan Hakları Konseyi kararını reddeden Venezuela ve Küba dahil 16 diğer ülkeye katıldı."

Bolivya'daki ve diğer Latin Amerika ülkelerindeki film ve belgesel yapımcıları, film oluşturarak geçimini sağlamak, filmleri için yeterince büyük bir izleyici bulmak ve filmlerini etkili ama saldırgan olmayacak şekilde yapmak için mücadele ediyor. Bolivya ve Arjantin'de film yapımcıları, film ve sansür yasaları nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Uç noktada, Bolivya'daki belgesel film yapımcıları, filmlerinde Morales'i karaladıkları için tutuklandılar.

Bolivya'da, ülkenin geleneksel siyasi gruplarıyla bağlantıları olan güçlü, varlıklı aileler radyo istasyonlarının çoğunluğunu (yaklaşık yüzde 80'ini) kontrol ediyor, ancak hala yerel kuruluşlar hükûmet veya diğer gruplar tarafından yönetilen bir avuç istasyon var. Bağımsız topluluk istasyonları, toplam radyo istasyonu sayısının yaklaşık yüzde dördüdür. Bu istasyonlar, Morales'in başkan olmasıyla popülerlik kazanıyor ve bu istasyonlar, yerli topluluklar arasında genel olarak daha popüler. Marjinal toplulukların kendi kimliklerini ve diktatörlerden hoşlanmadıklarını ifade etmelerinin bir yolu olarak hizmet etme geçmişleri var. Yasal olarak insanlar herhangi bir konuyu konuşma ve tartışma özgürlüğüne sahipken, bunun farkındalığı ve kabulünün topluluklar arasında yayılması zaman alıyor.

Tarihsel olarak, Bolivya'daki gazeteler, mevcut ve geçmiş siyasi liderliğe meydan okumak amacıyla siyasi muhalefetin kökeni ve sesi olmuştur. Yine de Bolivya'da bir gazete yayınlamakla ilgili birçok zorluk var, çünkü siyasi liderliğe meydan okumak, yüksek düzeyde iş güvenliği ve güvenli bir gelire yol açmıyor. Gazeteciler daha iyi çalışma koşulları, iş eğitimi, medyanın özgür, hükûmet ve mali kaygılar tarafından sınırlandırılmamış olmasını istiyorlar. Okuryazarlık düzeyi düşük bir ülkede olduğu için gazeteler için çok az imkan var. Bu gazeteler, devletin eylemlerinden korkmak için çizgiyi fazla aşmamaya dikkat etmelidir. Bu ortam, gazetecilerin kendi kendini sansürlemesine ve mevcut siyasi liderlere ve onların partilerine karşı önyargılı olan, devlet tarafından yönetilen medyanın yaygınlaşmasına yol açar. Gazetecilere yönelik saldırı sayısı daha az olsa da, hala mahkeme sisteminde yollarını bulmayı bekleyen birçok dava var. İnternet erişimindeki kademeli iyileşmeler, Bolivya'da gazete ve medya için yeni ortamlara ve fırsatlara yol açacaktır.

Morales, Avrupa kökenli Bolivyalılar ile yerli Bolivyalılar arasındaki tarihsel ırkçı iletişimin bir sonucu olarak, yerli toplulukları korumak amacıyla ırkçı medyanın yayınlanmasını engelleyen bir ırkçılık karşıtı yasa yarattı. Yasayı eleştirenler, ırkçılığın, hükûmetin gevşek bir şekilde ırkçı malzeme olarak tanımladığı şeyleri yayınlayan medya kuruluşlarını kapatmasına izin verecek şekilde kötü tanımlandığını söylüyor. Bu belirsizlik, hükûmetin bir grup insanı korurken farklı bir grubu, medya kuruluşlarını baskı altına aldığı anlamına geliyor. Seçkinler, bu yasanın güçlerini ve kontrollerini kaybetmelerine neden olacağından korkuyorlar.

Geçtiğimiz birkaç yıl içinde Morales, sosyal medyayı sansürleme olasılığından bahsetti ve tweet attı, ancak güçlü bir muhalefetle karşı karşıya kaldı ve planı iptal etti. Bu fikri, Morales'in zorbalık veya itibarına tehdit olarak gördüğü tweetlerden kaynaklanıyordu. Muhalefetin durumu, hükûmetin sosyal medyayı sansürlemek ve ondan korkmak yerine kullanması ve kucaklaması için çok daha fazla olası fırsat olduğu idi. Ayrıca, önerilen sosyal medya düzenleme yasasının ırkçılık karşıtı yasanın muğlak ve geniş diline benzeyeceğinden de korkuyorlardı; bu da, yazdıklarının ırkçı olarak etiketleneceğinden korktukları için insanları otosansüre zorladı.

Yıllar geçtikçe Evo Morales sansüre ve insanların söylediklerini kontrol etmeye eğilimli hale geldikçe, bağımsız medyayı çıkarmak için ekonomik, yasal ve politik araçları kullanmaya başladı. Anayasada basın özgürlüğü varken, Morales düşmanlarına karşı hareket etmeye devam ediyor. Sürekli olarak mahkeme sistemi, Morales'in öne sürdüğü suçlamaları bozuyor.

Cezayir'deki gazetecilerin çalışma koşulları, 1962 bağımsızlık savaşından bu yana gelişti. 1990'dan sonra, Basın Yasası kaldırılarak daha fazla basın özgürlüğü sağlandı. Ancak 1990'lardaki iç savaşla birlikte 70'ten fazla gazeteci Teröristler tarafından öldürüldü. Cezayir'de 1993 ile 1998 yılları arasında 60 gazeteci öldürüldü.

Cumhurbaşkanı Abdelaziz Buteflika birçok gazetenin kapatılması emrini verdi, Le Matin yöneticisi Mohammad Benchicou gibi gazetecileri hapse attı ve Buteflika'nın eleştirel bir biyografisinin yazarı ve diğer muhabirleri çoğunlukla Fransa'da sürgüne zorladı.
Sınır Tanımayan Gazeteciler'in (Fransızca RSF) basın özgürlüğü endeksi, Cezayir için beş yıldan beri yaklaşık olarak 40 verilmiştir (rakam artmış olmasına rağmen, daha az basın özgürlüğü anlamına geliyor). RWF, L'Humanité gazetesinin yanı sıra, Cezayir'de yolsuzluğu kınamaktan iki yıl hapis cezasına çarptırılan Le Matin'in yöneticisi Mohammad Benchicou'nun hapse atılmasını kınadı. Benchicou, 2006 yılında PEN / Barbara Goldsmith Yazma Özgürlüğü Ödülü'ne layık görüldü.
Cezayir, Mohammad Benchicou'nun tutukluluğu dışında basın özgürlüğüne yönelik birçok saldırı gördü. La Tribune gazetesi 1996'da kapatıldı ve Sam blogu Mart 2006'da sansürlendi. El Watan, 1998'de Cezayir devletinin saldırılarına da maruz kaldı. RSF ve Gazetecileri Koruma Komitesi'ne (CPJ) göre, muhabirleri hem hükûmet güçleri hem de İslamcı isyancılar tarafından hedef alındı. Liberté ve Le Matin'den gazeteciler Fransa'da sürgüne zorlandı.

Yetkililer, 7 Şubat 2007'de CFDA (Collectif des familles de disparus en Algérie, Kayıp Kişilerin Aileleri Kolektifi), SOS Disparus, Djazairouna, ANFD (Associationational des familles de disparus) ve Somoud tarafından düzenlenen " Pour la Vérité, la Paix et la Conciliation " (For Truth, Peace and Conciliation) başlıklı bir sempozyumu engelledi. 1990'larda iç savaş sırasında meydana gelen "kaybolmalar" ile ilgili bir konferanstaki bu yeni sansür biçimi, ACAT-France (Action des Chrétiens pour l'abolition de la torture), Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (IFHR) ve Dünya İşkenceye Karşı Örgüt (WOAT) tarafından eleştirildi. Ayrıca, 29 Eylül 2006 tarihinde kabul edilen tartışmalı Barış ve Ulusal Uzlaşma Şartı'nın eleştirmenleri, avukatlar ve insan hakları savunucuları üzerinde mahkemeler de dahil olmak üzere çeşitli sindirme yöntemlerini kullanan yetkililer tarafından hedef alındı.

Nisan 2020'de El País, yetkililerin rejimi eleştiren Maghreb Emergent ve Radio M web sitelerini engellediğini bildirdi. Radio M'de çalışan ve 2019-2020 Cezayir protestolarını haber yapan gazeteci Khaled Drareni tutuklandı.

Cezayir Tarihi
Basın özgürlüğü

Cezayir'de Sansür - Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX)
Banned Magazine, çevrimiçi sansür ve gizlilik dergisi

Danimarka'da sansür 1849'dan beri Anayasa tarafından yasaklanmıştır:§ 77: Herhangi bir kişi, bir mahkemede sorumlu tutulmasına bağlı olarak fikirlerini yazılı ve sözlü olarak yayınlama özgürlüğüne sahiptir. Sansür ve diğer önleyici tedbirler bir daha asla uygulanmayacaktır.Bu, etkili bir şekilde yayınlanan materyalin, önceden kısıtlama olarak da bilinen, yayınlanmadan önce bir sansürcünün ön onayına ihtiyaç duymadığı anlamına gelir. Bununla birlikte, çocuk pornografisi, nefret söylemi, telif hakkı, hakaret ve milli güvenlik yasaları mevcuttur; bu, bu yasaları ihlal eden kamuya açık materyallerde yer alan ifadelerden yazarlar, yayıncılar ve diğerlerinin sorumlu tutulabileceği anlamına gelir. Haziran 2017'ye kadar, Danimarka ceza kanununun 140. maddesiyle (halk dilinde, blasfemiparagraffen) dine hakaret yasaklıydı.

İnternet sansürü, çocuk pornografisi siteleri, AllOfMP3 gibi dosya paylaşım siteleri ve son zamanlarda The Pirate Bay'in İSS'ler tarafından DNS düzeyinde engellenmesiyle 2005'ten itibaren Danimarka'da büyüyen bir sorun haline geldi. 23 Aralık 2008'de WikiLeaks, Danimarka'da filtrelenen 3.863 sitenin bir listesini yayınladı. Ancak, 2009'da OpenNet Girişimi tarafından İnternet filtrelemesine ilişkin bir bulgu bulunamadı. Yasal sorunlar nedeniyle ONG, çocuk pornografisinin filtrelenmesini test etmez. Kasım 2011'de, DNS engellemesi uyuşturucu satan web sitelerini ve lisanssız çevrimiçi kumar sitelerini içerecek şekilde genişletildi. DNS filtreleri, Google Public DNS, OpenDNS, censurfridns.dk ve diğer benzer hizmetler gibi farklı bir ad sunucusuna geçilerek kolayca aşılabilir.
Bu durum çeşitli kuruluşlar tarafından eleştirildi ve Haziran 2011'de bir açık mektupla Danimarka BT-ticaret kuruluşlarından oluşan bir konfederasyon, bu uygulamanın revizyonu ve konuyla ilgili net bir yasanın kurulması için Danimarka hükümetine başvurdu.
2012'de Danimarka'daki İnternet servis sağlayıcıları (ISS'ler) ve telif hakkı sahipleri, sağlayıcılardan birinin bir mahkeme tarafından emredilmesi halinde, tüm ISS'lerin telif hakkı ihlal eden içeriğe erişimi engelleyeceği bir çatı altında anlaştılar. Danimarka Kültür Bakanlığı, anlaşmayı "yazılı bir Davranış Kuralları" ile "resmileştirmek" için ISS'ler ve hak sahibi gruplarla birlikte çalışmayı planlıyor.

Şubat ve Mart 2004'te üç Berlingske Tidende gazetecisi, Michael Bjerre, Jesper Larsen ve Niels Lunde, Irak'ta kitle imha silahlarının bulunmadığına ilişkin gizli istihbarat raporlarının ayrıntılarını yayınladıktan sonra "devlet güvenliğine zarar vermekten" yargılanmıştı. Aralık 2006'da üç kişi, bir Kopenhag mahkemesi tarafından beraat ettirildi.
18 Ekim 2005'te Danimarka'nın en büyük İnternet servis sağlayıcısı TDC A/S, eyalet polis departmanı ve bir yardım kuruluşu olan Save the Children ile işbirliği içinde DNS tabanlı bir çocuk pornografisi filtresi başlattı. O zamandan beri, tüm büyük sağlayıcılar katıldı ve Mayıs 2006 itibarıyla, Danimarka İnternet kullanıcılarının %98'i filtre tarafından kısıtlandı.
Ayrıca, 18 Ekim 2005 itibarıyla TDC A/S, popüler bir MP3 indirme sitesi olan AllOfMP3.com'a DNS filtreleme yoluyla İnternet erişimini engellemiştir.
Mart 2006'da, İnternet filtreleme, Bizar.dk adlı yasal bir seks sitesi engellendiğinde bazı tartışmalara neden oldu ve filtrenin güvenilirliği, doğruluğu ve güvenilirliği hakkında tartışmalara yol açtı.
4 Şubat 2008'de bir Danimarka mahkemesi, Danimarkalı ISS'si Tele2'nin Danimarkalı kullanıcıları için dosya paylaşım sitesi thepiratebay.org'a erişimi kapatmasına karar verdi.
Sağcı yorumcu Lars Hedegaard, Aralık 2009'da İslam'ı eleştiren bir blog yazarına yaptığı açıklamalar nedeniyle nefret söylemi yasasına (§ 266b) göre yargılanmıştı. İlk olarak Ocak 2011'de Bölge Mahkemesinde yargılandı, ardından Mayıs 2011'de Yüksek Mahkeme'ye temyiz edilerek mahkûm edildi. Nisan 2012'de Danimarka Yüksek Mahkemesi tarafından beraat kararı verildi. Danimarkalı siyasetçi Jesper Langballe suçunu kabul etti ve Hedegaard davasıyla ilgili bir gazete makalesinde Müslüman ailelerde yaşanan tecavüz ve namus cinayetleri hakkında yaptığı yorumlar nedeniyle nefret söyleminden hüküm giydi.
Kasım 2011'de diyet hapları satan bir web sitesi olan 24hdiet.com, uyuşturucu satan yabancı web sitelerinin engellenmesine ilişkin yeni bir yasanın ilk kullanımı olan Danimarkalı ISS'ler tarafından engellendi.

Freedom of speech and freedom of the press in Denmark

Dinî sansür, ifade özgürlüğünün bir dinî yetke tarafından kısıtlanmasıdır. Tarihi çok eskilere uzanan bu sansür birçok topluluk ve din tarafından uygulanmıştır. Compiègne Fermanı, Index Librorum Prohibitorum (yasaklanmış kitaplar listesi) ve Salman Rüşdi'nin Şeytan Ayetleri adlı kitabının Ruhullah Humeyni tarafından yasaklanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Dinî sansür sistemli bir dinî düşünceye aykırı görüşleri ortadan kaldırmaya yönelik bir tutum olarak tanımlanmaktadır. Küfür, sapkınlık, dinsel saygısızlık, bir dogmaya yönelik eleştiri ve dinsel bir tabuya uyulmaması gibi durumlarda uygulanmaktadır. Kimi dinî geleneklerin öğretiyi yorumlama hakkını belirli zümrelere vermesinden ötürü bu suçlamalara karşı çıkmak görece güç bir durum almaktadır. Katolik Kilisesi'nin dine zarar verdiği düşüncesiyle yüzlerce kitabı yasaklaması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Index Librorum Prohibitorum adlı yasaklanmış kitaplar listesi 1965 yılına dek geçerliliğini korumuştur.
Yuhanna cümleciğinin düzmece olduğunu savunan Katolik düşünür Desiderius Erasmus'un bazı yapıtları ile Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğünü düşünen Nicolaus Copernicus'un De revolutionibus orbium coelestium adlı çalışması Katolik Kilisesi'nin o zamanki düşünce yapısıyla örtüşmediğinden Index Librorum Prohibitorum'a girmiştir.

Kitap basımının yazgısı Johannes Gutenberg'in 1440'larda matbaayı bulmasıyla kökünden değişmiştir. Birçok Avrupa ülkesinde kilise ve devlet, kitap basımını düzenlemeye yönelik önlemler almaya başlamıştır. Bu önlemlerden biri basımevlerinin kitap basımı ve ticareti için resmi lisansa sahip olmaları koşulunun getirilmesidir. The Crown, karşıt görüşlerin yayılmasını engellemek amacıyla 1557 yılında Stationers' Company adlı bir şirket kurmuştur. Bunu, kitap basma yetkisinin Londra Şehri'ndeki iki üniversite ve 21 basımeviyle sınırlandırılması izlemiştir. 1551 tarihli Châteaubriant Fermanı, Fransa'ya giren kitapların incelenmesi koşulunu getirirken 1557'de yayınlanan Compiègne Fermanı sapkınların idam cezasına çarptırılacaklarını açıklamıştır.
Index Librorum Prohibitorum'un ilk sürümü 1559'da Papa IV. Paul tarafından yürürlüğe konmuş ve zaman içinde birçok değişim geçirmiştir. 20. ve son sürümü 1948'de kabul edilen listenin yayımı 14 Haziran 1966 tarihinde Papa VI. Paul tarafından durdurulmuştur.

İslamcı teokrasilerde Şeytan Ayetleri adlı roman karşı fetvalarla yasaklanmış ve yazarının küfür nedeniyle idam edilmesi istenmiştir.
Bazı İslamcı topluluklarda din polisi adı verilen ve şeriatın uygulanmasını denetleyen kurumlar bulunmaktadır. Din polisinin yetki alanı; birbirlerini tanımamalarına karşın iletişim içinde olan erkek ve kadınlar ile eşcinsel ilişki yaşayanların tutuklanması, İslami giyim tarzının zorlanması ve mağazaların ibadet saatinde kapalı tutulmasını içermektedir.
Din polisi İslami perhiz kurallarını uygulamakla da yükümlüdür. Bu, alkollü içecekler ile domuz eti satışı ve tüketimine engel olunması ve İslam karşıtı olarak nitelenen içeriğin izlenmesini de içine almaktadır. Din polisi, Suudi Arabistan sınırları içinde İslam dışındaki dinlerin tanıtılmasına da izin vermemektedir. Tutku - İsa Mesih'in Çilesi adlı filmin yasaklanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Muhammed betimlemeleri
Bilimsel kuramlar
Biyolojik evrim (Fundamentalist İslam, Fundamentalist Hristiyanlık)
Yazın
Taslima Nasrin'in yapıtları (Fundamentalist İslam)
The Da Vinci Code'un Samoa'da yasaklanması
The Power and the Glory: The Cult of Manalo adlı çalışmanın Filipinler'de basımının yasaklanması
The Profit adlı filmin dağıtımının Scientoloji Kilisesi'nin başvurusu üzerine durdurulması

İkonoklazm
Teokrasi
Dini dışlayıcılık
Dini ayrımcılık

Dinî sansürün müzik alanındaki uygulamalarına ilişkin yazılar (İngilizce)

Ermenistan'da sansür, farklı zamanlarda çeşitli yasalarla yürürlükte olmakla beraber uzun bir tarihe sahiptir.

Ermenistan, 2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde benzeri görülmemiş bir ilerleme kaydederek 19 puan artarak ve listede 61. sırada yükseldi. Yayın ayrıca ülkede öldürülen gazeteci veya medya asistanının bulunmadığını da teyit etmektedir. Buna rağmen ülkede basın özgürlüğü konusunda hâlâ sıkıntılar yaşanmaktadır. Freedom House, Ermenistan'daki basın özgürlüğü ile ilgili birçok sorun bildirdirmiştir. 2019 Basın Özgürlüğü raporuna göre, Ermenistan'ın basın özgürlüğü durumu "özgür değil" olarak belirlenmiş, ülke dünya sıralamasında 199 ülkede arasından 61. sırada yer almıştır.

2013 yılında ise, Ermeni polisi "geleneklere aykırı cinsel ilişki" başlığı altında yasa tasarısı önerdi ve Rusya'dakinde benzer bir LGBT bireylerini kısıtlayan propaganda yasası sundular. Polis sözcüsü Ashot Aharonian, tasarının halkın eşcinselliğin yayılma korkusu nedeniyle önerildiğini belirtti. Pink Armenia dahil sivil toplum kuruluşları bunun halkı ülke içindeki çeşitli sosyokültürel meselelerden uzaklaştırmak için bir girişim olduğunu iddia ettiler. Sonuç olarak tasarı başarısızlıkla sonuçlandı.
Kasım 2018'de bir LGBT grubu, siyasi ve dinî liderlerin "sürekli tehditleri" ve "hakaretleri" ile polis kuvvetlerinin "yetersiz korumaları" nedeniyle planladıkları çeşitli buluşmaları ve olayları iptal etmek zorunda kaldı.

Gazetecilere yönelik şiddet ve baskı azalmasına rağmen, Haziran 2015'te yaşanan toplu protestolar sırasında polis, göstericilere ve gazetecilere karşı tazyikli su kullandı. En az 14 medya mensubu yaralandı ve birçok ekipman hasar gördü.

Filipinler'de sansür, Filipinler'deki belirli bilgilerin kontrolünü ifade eder.

Film ve Televizyon İnceleme ve Sınıflandırma Kurulu, Filipinler'de yayınlanan televizyon programlarının, filmlerin ve videoların derecelendirilmesinden sorumludur. Kurum, bir film veya televizyon programını X derecesine göre sınıflandırarak, çalışmanın halka açık gösterimini yasaklayabilir. Bununla birlikte FTİSK, neyin müstehcenlik teşkil ettiği konusundaki görüşleri nedeniyle eleştiriliyor ve aynı zamanda materyallere siyasi nedenlerle X derecesini vermekle suçlanıyor. 1986 Halkın Gücü Devrimi'nden sonra Filipinler'de devam eden insan hakları ihlalleri iddiaları nedeniyle tartışmalara yol açan Lino Brocka'nın Ora Pro Nobis filmi örnek verilebilir.
Daha yakın zamanlarda tartışmalı Grinin Elli Tonu filminin seks sahneleri düzenlendi ve dini grupların çeşitli protestoları nedeniyle FTİSK'dan bir R-18 derecesi aldı. Bununla birlikte, Karanlığın Elli Tonu ve Özgürlüğün Elli Tonu adlı devam filmleri kesilmemiş olarak gösterildi ve bir R-18 derecesi aldı.

Freedom House tarafından yayınlanan İnternet sansürü 2013 listesinde, Filipinler 60 ülke arasında 10. sırada yer aldı. Yetkililerin blog yazarlarına veya internet gazetecilerine yetkililer için hassas kabul edilen içeriği silmeleri için baskı yaptığına dair raporlar alınmadığını söyledi. Bununla birlikte, "pek çok haber sitesi, Filipinler'deki gazetecilere yönelik şiddet düzeyi nedeniyle otosansür yapan geleneksel medyanın çevrimiçi versiyonlarıdır" dedi.
Ayrıca, "Hükümet, çevrimiçi oturum açmadan veya internet ve cep telefonu hizmetlerine abone olmadan önce, özellikle ön ödemeli hizmetler küçük mahalle mağazalarında bile yaygın olarak mevcut olduğundan, kullanıcı bilgilerinin kaydedilmesini istemiyor" dedi. Aynı rapor, 2012 Siber Suçları Önleme Yasası'nın da ülkenin internet özgürlüğünü olumsuz etkilediğini belirtti. Ayrıca, PLDT'nin "fiili tekeline" ve altyapı ve bürokratik hükûmet düzenlemelerinin eksikliğine atfettiği ülkenin internet erişiminin düşük kaldığını kaydetti. Çalışma, tekelin yüksek geniş bant abonelik ücretlerine yol açtığını söylüyor.
Amerika Birleşik Devletleri merkezli Pew Araştırma Merkezi tarafından Mart 2014'te yayınlanan bir araştırma, Filipinlilerin çoğunun internete sansürsüz erişimin önemli veya biraz önemli olduğunu belirtiyor. Katılımcıların %35'i sansürsüz internet erişimini "çok önemli", %38'i "biraz önemli", %18'i "çok önemli değil", %6 "önemli değil" bulduklarını ve geri kalanı bilmediklerini söyledi veya cevap vermeyi reddetti.

Cybercrime Prevention Act of 2012 (İngilizce)
Freedom of religion in the Philippines (İngilizce)
List of films banned in the Philippines (İngilizce)

Freegate, Dynamic Internet Technology (DIT) tarafından geliştirilen ve Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Suriye, Vietnam, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Almanya, Yeni Zelanda, Avustralya ve Birleşik Krallık'taki internet kullanıcılarına hükûmet tarafından engellenen web sitelerine erişmesine olanak sağlayan bir yazılım uygulamasıdır. Program, Dynaweb adı verilen bir dizi proxy sunucusundan yararlanır. Bu, kullanıcıların DIT'nin Peer-to-peer (P2P) benzeri proxy ağ sistemini kullanarak web sitelerini engelleyen İnternet güvenlik duvarlarını atlamasına olanak tanır. FreeGate'in anti-sansür yeteneği, 6.33 ve üzeri sürümlerde yeni, benzersiz  şifreleme ve sıkıştırma algoritması ile daha da geliştirilmiştir. DIT, Freegate'in 2004'te 200.000 kullanıcısı olduğunu tahmin ediyor  DIT'in geliştiricisi ve CEO'su Bill Xia'dır.

İnternet sansürünü aşmak
Ultrasurf
GTunnel
Altın Kalkan Projesi
İnternet sansürü
Çin Halk Cumhuriyeti'nde internet sansürü
Tor (anonim ağ)– web bağlantılarının tekrar tekrar şifrelendiği ve ardından izlemeyi zorlaştıran birkaç vekil aracılığıyla gönderildiği, onion routing uygulayan Tor Projesi tarafından desteklenen ücretsiz bir ürün.

Freegate'in ana sayfası 12 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dinamik İnternet Teknolojisi, Inc. 13 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (DIT) - Ana site Ana sayfa 13 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"DIT Çince web sitesinde" Freegate'in son sürümü 21 Ekim 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Softpedia.com'da Freegate'in son sürümü 17 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lo4d.com'da Freegate Professional'ın son sürümü 1 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FreeGate, @ Küresel İnternet Özgürlüğü Konsorsiyumu sitesi
Google Çin haberleri sansürledi
Tor: çevrimiçi anonimlik 9 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Freegate Sunumu 19 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.   Archived How to Bypass Internet Censorship 2 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., bir FLOSS Kılavuzu, 10 Mart 2011, 240 s.
动态网 (dongtaiwang.com) 30 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gazete hırsızlığı; okunmayı engelleme niyetiyle, bir gazetenin veya başka bir yayının basım sürecinde büyük miktarda çalınması ya da yok edilmesini içeren sansür biçimidir. Bu uygulamalar bireyler, organize gruplar veya hükûmet birimleri tarafından yürütülebilir.

Gazete hırsızlığı için motivasyon genellikle, bir birey veya grup tarafından, uygun olmayan, saldırgan ya da rahatsız edici olarak görülen bir hikâye, gazete haberi veya reklam sirkülasyonunun önlenmesidir. Bazı durumlarda, eylem genellenmiş düşmanlık eğilimli bir yayının editoryal tutumu tarafından motive edilir. Gazete hırsızlıklarına çeşitli aktörler katılır; siyasetçiler veya polis ya da başka hükûmet görevlileri gibi yayınların kopyalarının yok edilmesini emredebilecek kamu görevlilerinin dahil olmasının yanı sıra siyasi gruplar ve öğrenci birliktelikleri de dahil olabilirler.

Newspaper Theft Checklist
Newspaper Theft Forum

Honduras'ta sansür, ülkeye ilk kez 1830 yılında ülkeye eğitim, basın özgürlüğü, din özgürlüğü gibi konularda liberal reformlar sağlayan Orta Amerika Federal Cumhuriyeti başkanı Francisco Morazán ile girmiştir.
Honduras Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana basın özgürlüğüne sahip olmasına rağmen sansürler, liberalizm ve komünizm gibi farklı ideolojilerin farklı zamanlarda değişik ortadan kaldırma yöntemleriyle -kütüphanelerde kitap yakılması gibi veya günümüzde basın mensuplarının, hakimlerin, avukatların öldürülmesi gibi- kendini göstermiştir.

Bağımsızlığı itibarıyla Honduras'ta basın özgürlüğü resmî olarak varlığını sürdürmektedir. Bay Adaları ve La Mosquitia gibi bölgelerin José Santos Guardiola başkanlığı sırasında ülkeyle birleşmeleri sırasında bu özgürlük tekrar onaylanmıştır.
Ülke Sınır Tanımayan Gazeteciler'in 2020 basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasından 148. sırada yer almaktadır.

Honduras'ta iletişim özgürlüğü resmî kurumlar tarafından güvence altındadır. Basın ve telekomünikasyon kuruluşlarının çoğunluğu özel şirketlere aittir.

Honduras'ta bireyle veritabanlarından, kütüphanelerden, arşivlerden veya internetten çeşitli bilgiye erişmekte ve bu bilgileri kullanmakta özgürdür. İnternet erişimi Honduras'ta sınırlanmamıştır. İnternet sansürsüzdür.

Diktatörlük ve askerî hükûmetler döneminde, Ramón Amaya Amador tarafından yazılan Prisión Verde romanı gibi birçok kitabın basımı yasaklanmıştır.

Honduras, basın özgürlüğü sıralamasında 148. sırada yer almaktadır. Bunun sebebi "Başkan Juan Orlando Hernández'in yargıyı tehdit aracı olarak kullanarak medyaya olan kötü niyetli baskıları, muhalif basına yönelik olan tehditleri ve bu baskılara Honduras devlet sırlarını koruma yasasını bahane olarak göstermesi" olarak belirtilmiştir.

Honduras'ta gazeteciler genellikle tehdit veya cinayet kurbanı olmaktadırlar. Ancak, suçlular nadiren bulunur ve genellikle cezalandırılmazlar. Hâkimler ve avukatlar da genellikle bu organize suçların tehdit ve cinayetlerine kurban gitmektedirler. Olayların %97'sinde suçlular cezasız kalmaktadır.

Ayrıca bakınız: 2009 Honduras darbesiElektrik, telefon hatları ve uluslararası kablolu TV yayınları 2009 darbe sürecinde kesildi. Birçok televizyon yayını kesintiye uğradı ve haberler yayınlamadı. Toplu taşıma da askıya alındı.

18 Şubat 2013'te Honduras'da askerî bir bölge olan Bajo Aguán'da Gözaltına Alınanlar-Kaybolan Aileler Derneği Komitesi tarafından Ortak Görev Gücü Xatruch'un komutanı tarafından çeşitli gazetecilere, insan hakları aktivistlerine ve insan hakları ihlallerini bildiren basın örgütü temsilcilerine yapılan suçlamalar hakkında Sınır Tanımayan Gazetecilere bilgi verilmiştir.

2013 yılında Yürütme Organı Kongreye Telekomünikasyon Yapısı Kanununda reform yapmayı amaçlayan bir belge sunmuştur.
Honduras Gazeteciler Birliği önerilen bu reformu reddetmiştir, çünkü bu reformun medyayı sansürleyeceğini ve halkın yalnızca hükûmet tarafından onaylanan içeriğin sunulacağını ortaya koymuşlardır. Honduras Ulusal Otonom Üniversitesi rektörü Julieta Castellanos, bu yasanın devlete ifade özgürlüğünü kısıtlama yetkisi vereceğini belirtmiştir.
Honduras Bağımsız Radyo ve Televizyon Yayıncılar Birliği başkanı ve hükûmetin telekomünikasyon yasasına uygulamaya çalıştığı reformu eleştiren gazeteci Elias Chahín, 5 Mayıs 2013'te üç kişi tarafından dövüldü. Eğer bir daha dönerse öldürüleceği konusunda tehdit içerikli mesajlar almıştır.

Kuzey Kore'de sansür Dünya ülkeleri arasında, iletişim üzerinde en aşırı sıkı kontrol altına almış hükûmeti ile yapılan sansürdür. Ülke, rutin olarak Sınır Tanımayan Gazeteciler tarafından her yıl yayınlanan Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi sıralamasında alt sırada yer almaktadır. 2007 yılından itibaren 2016 yılına kadar Kuzey Kore, yaklaşık 180 ülke içerisinde, Eritre'nin arkasında, sondan ikinci sırada ve 2002 yılından 2006 yılına kadar dünyanın en kötüsü olarak listede yer almıştır.
Tüm medya iktidardaki Kore İşçi Partisi tarafından kontrol edilir. Bunun gibi, Kuzey Kore'de her medya, Kore Merkezî Haber Ajansından haber almaktadır. Kim Jong-un Hükûmeti hala basın ve bilgi üzerinde mutlak kontrol yetkisine sahiptir.

Kuzey Kore'de satın alınabilir radyo veya televizyon setleri, sadece hükûmet frekanslarını almaya önceden programlanmış ve bu setlerin ekipman ile oynanmasını önlemek için bir etiket ile kapatılmıştır. Kuzey Kore dışından radyo veya televizyon yayınlarını almak ciddi bir suçtur. 2003 yılında bir parti kampanyasında, mahallelerde ve köylerde her iki tarafın tüm radyo setlerini mühürler için talimat alınmıştır.
Günlük Daily NK'ya göre, kısa dalga radyo aracılığıyla Kuzey Kore için haber yayın mümkündür. Kısa dalga radyoya sahip olanlar, Kuzey Kore yasalarına aykırıdır.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yaptırılan ve Intermedia tarafından yürütülen ve 10 Mayıs 2012 yayımlanan bir çalışmada, son derece sıkı düzenlemeler ve acımasız cezalara rağmen, Kuzey Koreliler özellikle elitler, hükûmet tarafından yetkilendirilmiş devlet denetimindeki medya dışında haber ve diğer medya erişebilmektedirler.

Kuzey Kore'de bir gazeteci olmak için, tek bir üniversiteden mezuniyet bulunmaktadır. ideolojik inceleme ve sıkı bir arka plan kontrolü ile öğrenci, üniversite dekanı ve yöneticileri tarafından hazırlanmaktadır. Hazırlanan gazeteci normalde 4 ila 5 yıllık bir deneme süresine tabi tutulur.
Kuzey Kore'de, bir iş olarak gazetecilik, ideolojik ve teorik olarak parti ve parti başkanını savunmalıdır. Siyasi seferberlikte bir savaşçı olarak tanımlandığından dolayı, Kuzey Kore'de bir gazeteci, gerçek bir Kim Il-sung-ist ve ateşli bir politik aktivist olmalı, bir savaş muhabiri ruhlu ve siyasi yeterliliğinin olması gerekmektedir.
Gazetecilerin yeniden eğitim için üstlendiği organizasyon, Kuzey Kore Seçilmiş Muhabir İttifakı'dır. Bu güçlü organizasyon, muhabirler ve gazetecilerin siyasi fikirlerinin eğitim kurumları arasında en sistematize organizasyondur. Genellikle bu örgüt, yoğun felsefe, ekonomi, dünya tarihinin, dünya literatüründe, yabancı dilde gazeteler ile ilgilenir.
Kore Merkez Yayın raporlarının yüzde 70'inden fazlası, başkan Kim'in putlaştırılması ve propaganda sistemi için ayrılır. Raporların geri kalanı, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Güney Kore yönetimlerini suçlayarak, bu ülkelerin çöküşünü tahmin etmeye harcanmaktadır.
Kuzey Kore Muhabirleri, başkan Kim'e iltifat makaleleri yazmakta vakit geçirmektedirler.
Yeniden eğitim sonrasında, gazeteci 15 yıldır çalışıyorsa ve büyük bir katkısı olmuşsa, seçkin gazeteci hakkına sahiptir.

Internet erişimi Kuzey Kore'de genelde mevcut değildir. Sadece bazı üst düzey yetkililerin küresel internet erişimine izin verilir. Bazı üniversitelerde, sıkı bir şekilde takip edilerek bilgisayarlara az sayıda internet verilmektedir. Diğer vatandaşlar sadece Kwangmyong denilen ülkenin kendi internet erişimine girebilirler. Yabancılar ülke vatandaşları 3G telefon ağını kullanarak internete erişebilmektedirler.
İnternet erişimi, rejimin elitleri ile sınırlıdır. Devlet kendi "intranet" sistemini yarattı ama bu ağ bile bazı elit sınıf okullarında, araştırma kurumlarında, üniversitelerde, fabrikalarda ve ayrıcalıklı kişilere açıktır. Ayrıca, intranet sadece "kabul edilebilir" bilgi ağı üzerinden ulaşılabilir olmasını sağlayan Kore Bilgi İşlem Merkezi tarafından filtre edilir.

Kuzey Kore'de insan hakları

Maldivler, uluslararası basın özgürlüğü endekslerinin ortasından ilk üçte birine kadar sıralanmakta ve büyük ölçüde özgürlüğü göstermektedir. Bununla birlikte, medyada din üzerine tartışmalar sıkı bir şekilde sınırlandırılmıştır.

2011 Freedom House Basın Özgürlüğü Raporu yıllık raporunda Maldivler 50 skorla "kısmen özgür" olarak not alıyor. 2010 yılında, Sınır Tanımayan Gazeteciler, Maldivler'i dünyadaki en özgür 52. basına (178 dereceli ülke arasında) sahip olarak sıraladı.

Kasım 2011'de, gazeteci İsmail Khilath Rasheed'in blogu, sitede "İslam karşıtı materyal" bulunduğu gerekçesiyle İslami İşler Bakanlığı'nın emriyle Maldivler İletişim Otoritesi (CAM) tarafından kapatıldı. Kendini tasavvur eden bir Sufi Müslüman olan Rasheed, daha fazla dini hoşgörü savundu. Blog kapanışı Sınır Tanımayan Gazeteciler ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navanethem Pillay tarafından dini hoşgörüsüzlükte bir artışı temsil ettiği için kınandı.
Rasheed, 10 Aralık'ta daha fazla din özgürlüğü için bir miting düzenlediğinde, miting saldırıya uğradı ve Rasheed'in kafatası kırıldı. Ardından, 23 Aralık'ta İslam'ı korumak için bir karşı gösteri düzenleyen Ortodoks Sünni Adhaalath Partisi'nin çağrısı üzerine tutuklandı. Rasheed, Uluslararası Af Örgütü (onu düşünce mahkûmu ilan eden) ve onun adına Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi grupların protestolarının ardından 10 Ocak'ta serbest bırakıldı.

Müslüman Kardeşler Cemiyeti (Arapça: جمعیة الإخوان المسلمين, Cem‘iyyetü'l-İhvânü'l-Müslimîn) ya da İhvânü'l-Müslimîn (Arapça: الإخوان المسلمون), Arap dünyasının en eski, en etkili ve en büyük İslamcı hareketi olmakla birlikte birçok Arap ülkesindeki en geniş siyasi muhalif örgütüdür. Mısır'da 1928 yılında İslam alimi ve okul öğretmeni olan Hasan el-Benna tarafından pan-İslamist, şeriatçı, dinî-siyasi amaçlarla çalışan toplumsal hareket olarak kurulmuştur.

Mısır'da 1938'den sonra siyasi nitelik kazanmaya başladı. 1940'ların sonunda Mısır'daki monarşi ve iktidardaki Vafd Partisi'ne karşı tehdit oluşturuyordu. 1952'deki Hür Subaylar Hareketi'nden sonra tüm partiler ile beraber kapatıldı (Ocak 1954). Bu yüzden yeraltına çekilen Müslüman Kardeşler, öğrenciler arasında huzursuzluk çıkardığı gerekçesiyle tekrar kapatıldı. 1954'te Cemal Abdünnasır'a yönelik suikast girişiminden sonra, altı lideri vatana ihanet suçundan idam edildi ve hareket şiddet yoluyla bastırıldı. El-Ezher Üniversitesi, özel camiler, hayır kuruluşları ve vakıfların devlet tarafından kontrol altına alınmasıyla Müslüman Kardeşler çözülmeye başladı. 1980'lerden itibaren tekrar canlanma dönemine giren Müslüman Kardeşler Örgütü'nün şiddet yanlısı uzantıları Muhammed Hüsnü Mübarek yönetimince sert önlemlerle bastırıldıysa da, sivil kurumları giderek daha etkin olmaya başladı. En son siyasi olarak yasaklanmış olmasına rağmen bağımsız adaylarla katıldığı 2005 parlamento seçimlerinde 88 sandalye kazandı.
Zamanla Orta Doğu'nun diğer ülkelerinde değişik adlarla etkinliğini gösterdi. Müslüman Kardeşler'in Suriye'nin Hama kentinde Şubat 1982'de giriştiği ayaklanmanın Hafız Esad yönetimince bastırılması sırasında binlerce kişi öldürüldü. Günümüzde aynı adla Ürdün'de yasal durumdadır. Onun dışında Cezayir'de ve bazı ülkelerdeki farklı isimlerdeki kolları iktidara kadar yükselmişlerdir.
2010 yılında Tunus, 2011 yılında da Mısır ve Ürdün'de düzenlenen protesto gösterilerinde önemli rol oynamıştır.

Şura Meclisi planlamadan, genel politikayı düzenlemekten ve örgütün hedefine ulaşmasını sağlamak amaçlı kurulmuştur. Burada alınan kararlar bağlayıcıdır ve sadece Genel Organizasyon Şurası değiştirebilir ya da iptal edebilir. Şura Meclisi aynı zamanda Yürütme Kurulunun almış olduğu kararları fes etme veya değiştirme hakkına sahiptir. Örgütün programlarına ve siyasetine uygun hareket eder. Gerekli durumlarda özel komisyonlar kurma hakkına sahiptir.
Yürütme Ofisi ; Genel sorumlular, Yönetim kurulu üyeleri, Şura Meclisi tarafından görevlendirilmiş kişilerden oluşur. Genel organizasyonun almış olduğu kararları takip etmek ve yönlendirmekle yükümlüdür. Periyodik olarak; çalışmaları, alt kurumların aktiviteleri ve genel organizasyonlar hakkında Şura Meclisine rapor verir. Görevleri tüzükleri nispetince üyelere dağıtır.
Alt birimleri; Yönetici, Organizasyon Ofisi, Genel Sekretarya, Eğitim Komisyonu, Siyaset Belirleme Komisyonu, Kadın Komisyonu.
Müslüman Kardeşler; 1946 yılında Ürdün'de, 1937 yılında Suriye'de, 1936 yılında Lübnan'da kurularak bir uluslararası örgüt (Kurum) sıfatını almıştır. Aynı zamanda Örgüt, bütün Müslüman Dünyasından gelen öğrencilere tanışma günleri, eğitim fırsatları gibi hizmetler sunarak önde gelen eğitim merkezlerinden biri olmuştur.
Müslüman Kardeşler'in her ülkede Merkez Ofis tarafından kurulmuş, buradan atanmış sorumlusu ve şubesi vardır ve aynı şube yönetim sistemi Merkez Ofiste olduğu gibi buralarda da vardır. Her şubenin sorumluluğu kendi kuruluşuna aittir. Hiçbir şube Müslüman Kardeşler'in genel hedefleri dışında hareket etmez ve kendilerini bu işe adamışlardır. Yine hiçbir şube başka bir şube ile yarışmaz ya da onunla çekişme hâline girmez.

Hasan el-Benna 1928 yılı Mart ayında Süveyş Kanalında çalışan Hafız Abdülhamid, Ahmed el-Hüsârî, Fuad İbrahim, Abdürrahman Haseballah, İsmail İzz ve Zeki el-Mağribî isimli 6 arkadaşı ile birlikte Mısır'ın İsmailiye kentinde İhvan-ı Müslimin'i bir sivil toplum hareketi, siyasi hareket ve dinî hareket adı altında kurdu. Hasan el-Benna'ya göre, "İslam Dünyası batı etkisinden dolayı sosyal hükmünü kaybetmiştir. Şeriat kanunları, geçmişte olduğu gibi Kur'an ve Sünnet üzere olmalı ve toplumun her kesimini; devlet işlerinden günlük problemlere değin her şeyi kapsamalıdır."

Hasan el-Benna işçilerin haklarını, sömürgeci yabancı şirketlere karşı savunduğu için etrafına ün salmıştır. Birçok hastane, eczane okul gibi hizmet kurumunun kurulmasına vesile olmuştur. El-Benna, kadın hakları, kadın eşitliği gibi konularda kadına karşı adil olunması yönünde son derece muhafazakâr bir tutum içerisindeydi. Kur‟an ve İslam‟ın diğer nakli kaynaklarına sıkı sıkıya bağlanan İslam'ın Hanbelî mezhebinin düşüncesine yakın olan Müslüman Kardeşler, öncelikli olarak Mısır üzerindeki yabancı hegemonyası, halkın yoksulluğu gibi hem devlet yönetiminde hem de bireysel yaşamda ahlaki değerlerin azalması gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu problemlerin çözümünün ise İslami öğreti ve anlayışının benimsenmesiyle mümkün olacağına inanan bu hareket, Mısır‟ın ancak İslami çizgiyi kabul etmesiyle sömürgeci batı hegemonyasından kurtulacağını düşünmektedir.  Müslüman Kardeşler'in üye sayısı; 1936 yılında 800, 1938 yılında 200,000, 1948 yılında 500,000 kişiye ulaşmıştır.

Kasım 1948'de, birçok bombalama olaylarından ve suikast girişimlerinden sonra, Mısır Hükûmeti "Gerekçesi Gizli" hükmü altında Müslüman Kardeşler'in 32 yöneticisini göz altına aldı ve Müslüman Kardeşler'i yasakladı. Bu arada Müslüman Kardeşler'in üye sayısı 500,000'i aştığı ve 2000 şubesi olduğu tahmin ediliyor. Sonraki aylarda Mısır Başbakanı Mahmut Nukraşî Paşa bir Müslüman Kardeşler üyesi tarafından suikasta uğradı. Bu olayın akabinde Hasan El-Benna hükûmetin misilleme amaçlı suikastine uğradı (Hasan el-Benna suikastı benimsememişti).
1952 yılında Müslüman Kardeşler; restoran, gece kulübü, tiyatro ve otelin bulunduğu uğrak bir mekanda da çıkan yangın sonucu biri İngiliz olmak üzere birkaç yabancının öldüğü ve 750 binanın hasar gördüğü Kahire Yangınında yer almak ile suçlandı.
1952 yılında, Mısır monarşisi Özgür Subaylar Hareketi tarafından devrildi. Ancak İhvan-ı Müslimîn yeni yapılan laik anayasaya karşı çıktı ve 1954 yılında, bazı siyasetçiler Eski Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'a suikast yapmak istediler (Bu girişimleri başarısız olmuştur). Yine de bu süre zarfında İhvan-ı Müslimîn tekrar yasaklandı, binlerce üyesi tutuklandı ve toplama kamplarında ve hapishanelerde yıllarca işkenceye maruz kaldılar.
1970'lerden itibaren Mısırlı Müslüman Kardeşler Mısır siyasetinden dışlanmaya ve siyasete olan müdahaleleri engellenmeye başladı. 2010 Arap Baharında tutuklu bulunan İhvan-ı Müslimîn üyeleri serbest bırakıldı.

1940'ların başında Müslüman Kardeşler teşkilatının lideri Hasan el-Benna'ya doğrudan bağlı olan Gizli Aygıt adı ile silahlı bir kanat oluşturuldu.

1945, Mısır'ın Birleşmiş Milletlere alınması için II. Dünya Savaşı'na katılacağını açıklayan Mısır Başbakanı Ahmet Mahir Paşa bu kararı açıklamak üzere meclise giderken Müslüman Kardeşler militanı 28 yaşında bir avukat olan Mustafa Essavi tarafından 24 Şubat 1945'te öldürüldü.
1948, Temyiz Yargıcı Ahmet Hazindar, Mart 1948'de bazı İhvan-ı Müslimin üyelerinin yargılandığı davada ağır hapis cezasını onayladıktan sonra aynı yıl içinde Müslüman Kardeşler tarafından düzenlenen bir saldırıda öldürüldü.
1948 28 Aralık 1948'de Mısır Başbakanı Mahmut Nukraşi Paşa Müslüman Kardeşler üyesi, Veterinerlik Fakültesi öğrencisi Abdül Meguid Ahmet Hasan tarafından yapılan ateşli silah saldırısı sonucu öldürüldü. Mısır bu suikast ile bir şok yaşadı ve cinayetten gelenekçi ruhban sorumlu tutuldu. Başmüftü, Ezher Camisi İmamı ve bütün Ulema Konseyi üyeleri cinayeti işleyenleri kınadılar.
1949 Müslüman Kardeşler tarafından işlendiği kesinleşen 1948 suikastlarından sonra 1949'da misilleme amaçlı tertiplediği öne sürülmekte olan bir silahlı saldırıda Müslüman Kardeşler'in kurucusu Hasan el-Benna öldü.
1981 Mısır Başkanı Enver Sedat, Suriye ve Mısır'da teşkilatlanarak geniş bir tabana yayılan İhvan-ı Müslimin'e bağlı (Mısır Ordusu içinde oluşturulan) İslami Cihat (Mısır Devrim Konseyi) adlı örgütün 4 elemanı tarafından 6 Ekim 1981'de silahlı bir saldırıda öldürüldü. Suikastı gerçekleştiren Halit İslambuli ve yirmiüç işbirlikçisi yargılandılar, suçlu bulunarak 15 Nisan 1982'de idam edildiler. Aynı örgüte bağlı aralarında Enver Sedat'ın katillerinin de bulunduğu belirtilen 34 örgüt militanı 1989 yılının Şubat ayında Mısır'ın Feyyum kentindeki bir Cuma namazı sonrasında halkı ayaklanmaya kışkırtırlarken Mısır Güvenlik Güçleri tarafından yakalanarak idam edildiler.
Müslüman Kardeşler teşkilatı ile bilinen bağlantısı olmamakla birlikte, 1990'da suikast sonucu öldürülen Mısır Parlamentosu Sözcüsü Refet El Mahgub'un davasında suikastı işlemek suçlaması ile yargılanan, suikast davasından beraat eden ancak silah ve patlayıcı madde bulundurmak suçundan 5 yıl hüküm giyen İslam Cemaati üyesi Saffet Abdulgani, Aralık 2012'de Muhammed Mursi tarafından Mısır Şura Konseyi'ne atandı.

2005 yılı parlamenter seçimlerinde, Müslüman Kardeşler'in yasaklı olması nedeniyle bağımsız aday olan Müslüman Kardeşler adayları mecliste 88 sandalye kazandı. (oyların %20'sine tekabül etmektedir.) Diğer muhalefet ise yalnızca 14 sandalye kazanabildi. Bu başarı Müslüman Kardeşler'in yüzlerce üyesinin tutuklanmasına rağmen gerçekleşmişti. Müslüman Kardeşler, "yürürlükte olan, İlk Modern Mısır muhalefeti" hâline geldi. Esasen Müslüman Kardeşler, demokrasinin karakteristik özelliklerinden biri olan seçimlere pek çok kez katılmıştır. Bu hareketin üyeleri, 1942 yılından 1990‟lı yıllara kadar yapılan seçimlerde parlamentoda sandalye kazanmalarına rağmen seçimlerde önemli başarı gösterebilmiş değildir. Mısır‟daki seçim kampanyaları özellikle kırsal alanlarda ve okuma yazma bilmeyenlerin bulunduğu yerlerde aile bağlarına ve maddi çıkarlara bağlıdır. Ayrıca Mısırlı seçmen seçim zamanlarında genellikle hükûmet baskısına da maruz kalmaktadır. El Benna, 1944 yılında İsmailiye seçimini ka

Müzik sansürü, ahlaki, politik veya dini nedenler de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle müzikal çalışmaların düzenlenmesi veya yasaklanmasıdır.
Sansür, bir müzik eserinin devlet tarafından yasal olarak yasaklanmasından, içeriğin gönüllü olarak kaldırılmasına kadar değişebilir.

Şarkılar genellikle radyo ve televizyon yayınlarında, küfür içerdiğinden, cinselliğe veya uyuşturucu kullanımına atıfta bulunduğundan hedef kitleye sakıncalı bulunur ve düzenlenir. Bu genellikle ilgili yayın hukukuna veya davranış kurallarına uymak ve şarkıları ana akım izleyici kitlesi için daha pazarlanabilir hale getirmek için yapılır. Bu tarz düzenlenen şarkılara genellikle "temiz sürüm" veya "radyo düzenlemesi" denir. Ofansif kelimelerin sansürlenmesi için sesi bozmak (Susturmak, bip ve backmasking yapmak) veya alternatif bir söz ile değiştirmek sık kullanılan düzenleme tekniklerindendir.
Gereken sansür miktarı, yayıncılara göre değişebilir; Örneğin, Radio Disney öncelikli olarak genç kitleyi ve aile içeriğini hedeflediği için ABD radyo istasyonlarına göre daha katı içerik yönergeleri uygular. Buna karşılık, bazı radyo istasyonları, uygun görülen zaman dilimlerinde, örneğin gecenin geç saatleri gibi, sakıncalı içerik içeren parçaların düzenlenmemiş versiyonlarını yayınlayabilir. Radyo endüstrisinde yaptığı çalışmalarla bilinen bir Atlanta ses mühendisi Joel Mullis, işinin yayıncı firmaya göre değişen (BET ve MTV gibi) standartlardan dolayı farklı düzenlemeler yapmayı gerektirdiği için genellikle karmaşık olduğunu söylemiştir. Mullis'in Ying Yang Twins'in "Wait (The Whisper şarkısı)" adlı parçasına yaptığı düzenleme diğer Ying Yang Twins şarkılarının vokallerine ekleme yaparak oluşturulmuştur. Ancak Mullis, eninde sonunda grubu stüdyosuna çağırıp ek düzenleme istemek zorunda kalmıştır.
Bazı durumlarda, müzik şirketi, konusu çok tartışmalı olabileceğinden parçayı yayınlanmaktan tamamen alıkoyabilir. Ice-T ve Paris'in gangsta rap albümleri Warner Bros. Records tarafından süresiz olarak yayınlanmaktan alıkonulmuştu. Ice-T'nin Home Invasion albümü 1992 Los Angeles olayları ve "Cop Killer" şarkısından dolayı, Paris'in ise Sleeping with the Enemy albümü "Bush Killa" ve "Coffee, Doughnuts, & Death" şarkısından dolayı süresiz olarak ertelenmiştir. Insane Clown Posse, şirketin isteklerine uyum sağlamak için bazı şarkıları ve sözleri sansürlemesine rağmen benzer sorunları Disney'e ait Hollywood Records ile yaşamıştır. Üç sanatçı da, kendi albümlerini itirazsız yayınlayan farklı şirketlere (Priority Records ve Island Records dahil) geçti.

Bazı dinleyiciler, orijinal şarkının sanatsal bütünlüğünü tehlikeye attığını ve insanların dijital yayın akışları gibi sansürsüz platformlara yöneldiğini savunarak, şarkıların düzenlenmesinden rahatsız olduklarını dile getirmişlerdir. Aynı zamanda, düzenlemeler, bir şarkının genel performansını etkileyebilecek radyo yayınını yapmak için gerekli bir imtiyaz olarak kabul edilir. N.W.A.'nın ilk albümü Straight Outta Compton, ("Fuck tha Police" şarkısıyla tartışmalara yol açmıştır.) radyo sansürünü, ifade özgürlüğünü kısıtladığı için eleştiren "Express Yourself" adlı bir şarkı bulundurmaktadır. Ayrıca bu şarkı, albümde küfür içermeyen tek şarkıdır.

Bazı şarkılar, belirli olayların yaşanmasının ardından çalınmaları uygun görülmediği takdirde yayıncılar tarafından geri çekilebilir. 11 Eylül saldırılarından sonra, Clear Channel'ın program yöneticileri, savaş, ölüm, yıkım, uçuş veya New York ile ilgili temaları olan çeşitli şarkıları ve tüm şarkıları içeren "lirik olarak sorgulanabilir" şarkıların dahili bir listesini hazırladı ve Rage Against the Machine'in bütün şarkıları, iki Cat Stevens şarkısı ve John Lennon'ın "pasifist marşı" Imagine, bu listeye alındı.
Şubat 2003 Columbia Uzay Mekiği Kazası'ndan sonra Mark Wills'in "19 Somethin" şarkısı Challenger kazası'na atıfta bulunduğundan geçici olarak yayından kaldırıldı.
2006 yılında, Gary Glitter çocuklara cinsel istismardan dolayı Vietnam'da hüküm giydikten sonra National Football League, "Rock and Roll" şarkısının (ABD spor etkinliklerinde popüler bir şarkı) orijinal kaydının oyunlarda çalınmasını yasakladı. NFL hala şarkının cover versiyonunun çalınmasına izin verirken, 2012'de lig, New England Patriots tarafından kullanılmaya devam edilmesi üzerine İngiliz medyasından gelen olumsuz tepkilerin ardından takımlarına şarkıyı çalmaktan "kaçınma" talimatı verdi.
2009 yılında, Chris Brown, o zamanki kız arkadaşı Rihanna ile fiziksel bir kavgaya girdiğini iddia ettikten sonra, çeşitli radyo istasyonları Brown'ı kınamak için müziklerini gönüllü olarak çalma listelerinden çekmeye başladı.
Aralık 2013'te vokal Ian Watkins'in çocuklara yönelik cinsel saldırılardan dolayı suçlanmasından sonra HMV, vokalin grubu Lostprophets'in kataloğunu mağazalarından tamamen kaldırdı.

Şarkılar ve albümler bazı durumlarda telif hakkı sorunları (özellikle örneklemeyle ilgili) veya diğer yasal sorunlar nedeniyle sansürlenebilir.
The JAMs'ın albümü 1987 (What the Fuck Is Going On?), müziği albümde izinsiz olarak örneklenen ABBA'nın şikayetleri üzerine dağıtımdan kaldırıldı. The Notorious B.I.G.in Ready to Die albümü de benzer şekilde Bridgeport Music'in yetkisiz örnekler üzerine açtığı bir davanın ardından yayından kaldırıldı.

Afganistan'da 1996-2001 yılları arasında Taliban'ın 5 yıl süren iktidarında müzik de dahil bütün batı sanatı ve teknolojisi yasaklandı. Enstrümanlar yok edildi, kutlamalar yasaklandı ve radyolarda sadece Taliban'ı yücelten ilahiler çalmaya başlandı. Bu yasaktan muaf tutulan tek enstrüman, def olarak bilinen çerçeve davuldu.
Taliban, 15 Ağustos 2021 tarihinde Afganistan'ın başkenti Kabil'i ele geçirip 20 yıl aradan sonra tekrar ülkede söz sahibi olmasıyla birlikte müzik yasağı yeniden uygulanmaya başladı.

Müzik, Birinci Değişiklik kapsamında korunan bir ifade biçimi olarak sınıflandırılsa da, müzik endüstrisinde, özellikle çocuklara uygun olmayan konulara maruz kalmasını önleme ve çalışmaların ve radyo ve televizyon istasyonları tarafından Federal İletişim Komisyonu'nun (FCC) düzenlemelerine uygun olarak kalması konusunda sansür örnekleri hala mevcuttur. 1978 Yüksek Mahkemesi FCC - Pacifica Vakfı davası, FCC'nin karasal radyo ve televizyonda "uygunsuz" olarak kabul edilen içeriği düzenleme yetkisine sahip olduğunu tespit etmiştir.
1985 yılında, Tipper Gore tarafından kurulan Ebeveynler Müzik Kaynak Merkezi (PMRC), uyuşturucu, alkol, cinsel eylemler, şiddet veya "okkült" faaliyetlere atıfta bulunmaları nedeniyle en sakıncalı on beş şarkıdan oluşan liste "Filthy Fifteen"i yayımladı. Grup, ebeveynlerin önizlemesi için bir derecelendirme sistemi oluşturdu ve şarkı sözlerini albümlerin arka kapaklarına bastırdı. Amerika Kayıt Endüstrisi Birliği (RIAA) bu önerilere karşı çıktı; Eylül ayında konuyla ilgili bir Senato oturumu sırasında, John Denver ve Frank Zappa gibi müzisyenler, bu tür yönergelerin ifade özgürlüğünü engelleyeceğini savundu. Özellikle Zappa, PMRC'nin "çok küçük çocuklar" tarafından dinlenen kayıtların "uygunluğunun" belirlenmesinde "şaşkın ebeveynlere yardımcı olacak" bir düzenleme önerisinin Amerikan müziğinin değerini düşüreceğini savundu.

1996 yılında RIAA, "şiddet, cinsellik veya madde bağımlılığı konusunda ebeveyn bildirimini hak edecek ölçüde sert dil veya tasvirler" içeren albümlerin kapaklarına eklenecek olan standart Parental Advisory etiketini duyurdu. Bazı perakendeciler, özellikle Walmart, etiketi taşıyan hiçbir müzik ürününü stoklamamayı kurumsal bir politika haline getirdi.
Gangsta rap, genellikle kışkırtıcı konulara yer vermesi nedeniyle tartışmalara neden oldu. N.W.A.'nın ilk albümü Straight Outta Compton'dan bir şarkı olan "Fuck tha Police", özellikle tartışmalıydı; şarkı polis şiddetini, ırksal profil oluşturmayı eleştirdi ve polis memurlarına karşı şiddeti kınayan sözler içeriyordu. Sivil haklar aktivisti C. Delores Tucker, gangsta rap'e karşı çıkmasıyla da dikkat çekiciydi. Plak mağazalarının dışında el ilanları dağıtması ve hissedarlar toplantılarında şarkıları protesto edebilmek için medya şirketlerinden hisse satın almasıyla tanınırdı. Tucker, Tupac'ın "How Do U Want It" şarkısı da dahil olmak üzere, türe yönelik eleştirileri nedeniyle diğer şarkılarda disslendi. Tucker, şarkıyla ilgili hakaret ve iftira nedeniyle Tupac'ın mülküne dava açtı; dava daha sonra reddedildi.
1990 yılında, Floridalı siyasi aktivist Jack Thompson, 2 Live Crew'ı ve grubun As Nasty As They Wanna Be albümünü hedef aldı ve müstehcen olduğunu söyledi. Mart 1990'da grup, Broward County'nin albümü müstehcen ilan eden kararı bozmak için ABD bölge mahkemesinde dava açtı, ancak yine de Yargıç Jose Alejandro Gonzalez Jr. tarafından onaylandı. 1992'de On Birinci Devre Temyiz Mahkemesi, albümün Yüksek Mahkeme tarafından belirlenen müstehcenlik tanımını karşıladığı konusunda yetersiz kanıt sunduğundan Gonzalez'in kararını bozdu.
MTV televizyon kanalı şiddet görüntüleri ve kadın düşmanı şarkı sözleri nedeniyle The Prodigy'nin "Smack My Bitch Up" şarkısıve müstehcen konusu nedeniyle Sir Mix-a-Lot'un "Baby Got Back"i gibi, video kliplerindeki sakıncalı içerikleri sansürlemesiyle ve bazı klipleri gece yarısı yayınlarıyla kısıtlamasıyla biliniyordu. Birkaç Madonna şarkılarının video klipleri, cinsellik içeren, "Justify My Love" ve "Erotica" dahil olmak üzere kanaldan yasaklandı. MTV ve VH1 "What It Feels Like for a Girl" şarkısını, şiddet içeriğinden dolayı, gece geç saatlerde sadece bir kez yayınladı. Madonna'nın şirketi daha sonra video için başka çıkışlar aradı: Oxygen, Daily Remix müzik programı sırasında videoyu yayınladı, AOL çevrimiçi olarak ve DVD'de yayınladı.
1 Şubat 2004'te MTV tarafından yapılan Super Bowl XXXVIII devre arası gösterisi sırasında, (şirket kardeşi CBS tarafından televizyonda yayınlandı) gösterinin sonunda Justin Timberlake, Janet Jackson'ın göğsünü açtı. Gösteriye ve canlı televizyon programları sırasında edilen beklenmedik küfür kullanımlarını çevreleyen diğer son olaylara yanıt olarak, FCC, karasal radyo ve televizyon istasyonlarında yayınlanan u

Nazi Almanyası'nda sansür aşırıydı ve iktidardaki Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi tarafından sıkı bir şekilde uygulandı, ancak özellikle Joseph Goebbels ve Reich Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı tarafından uygulandı. Nazi Almanyası içindeki sansür, gazete, müzik, edebiyat, radyo ve filmi içeren tüm kitle iletişim biçimlerinin kontrolünü içeriyordu. Aynı kurum, yalnızca Nazi fikirlerini ve mitlerini ilerletmeye adanmış kendi literatürünü de üretti ve yaydı. Yahudi karşıtlığı, Jud Süß ve The Eternal Jew gibi 1940 filmleri de dahil olmak üzere çalışmalarının merkezinde yatıyordu. Bakanlık, 1934 Der Sieg des Glaubens ve 1933'te yapılan İradenin Zaferi gibi ilk filmlerin sponsoru oldu, Adolf Hitler kültünü destekledi ve filmlerin bilinen tüm kopyaları Hitler'in emriyle yok edildi. Birleşik Krallık'ta 1990'larda bir kopyası ortaya çıkıncaya kadar kaybolmuş sayıldılar. 1934'te Hitler tarafından Uzun Bıçaklar Gecesi'nde öldürülen Ernst Roehm'in öne çıkan rolü nedeniyle Naziler tarafından yasaklandı.

Bakanlık, vatandaşlarına sunulan haberleri sıkı bir şekilde kontrol etti. İzlenimcilik ve Dışavurumculuk gibi hemen hemen tüm Modernist sanatlar, Nazi rejimi tarafından yozlaşmış sanat olarak kabul edildi ve Caz ve Swing gibi çoğu modern müzik de yozlaşmış müzik olarak yasaklandı. Mendelssohn ve Schoenberg gibi Yahudi besteciler de yasaklandı. Hem Nazi kitaplarının yakılması sırasında hem de "yozlaşmış" sanat sergisinde modernist güzel sanatı yok etme girişimi sırasında bastırılan yazar ve sanatçılar arasında şunlar vardı:

Ernest Hemingway,
Bertolt Brecht,
Thomas Mann,
John Dos Passos,
H. G. Wells
Sanatçı olarak:

Elfriede Lohse-Wächtler
Pablo Picasso
Claude Monet
Vincent van Gogh
Besteci olarak:

Gustav Mahler
Felix Mendelsohn
Arnold Schoenberg
Filozoflar, bilim adamları ve sosyologlar Nazi Almanyası tarafından yasaklandı:

Albert Einstein,
Niels Bohr,
Edmund Husserl,
Karl Marx,
Friedrich Engels,
Friedrich Nietzsche,
Sigmund Freud,
Max Scheler
Nazi Almanyası tarafından yasaklanan politikacılar:

Konrad Adenauer,
Theodor Heuss
Kitapların sansürlenmesini önlemek için onlara genellikle zararsız görünümlü Tarnschriften denilen bir kapak basıldı.

Nazi Almanyası'nda propaganda
Dejenere sanat

Nefret söylemi veya nefretli konuşma, ırk, cinsiyet, yaş, ulus, din ya da  cinsel yönelim gibi konulara dayanarak, belirli bir grup ya da kişiye yönelik nefret ifadesi içeren veya bu kişilere şiddet uygulanmasını teşvik eden aleni konuşmadır.  Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 30 Ekim 1997 tarihli R(97)20 sayılı Tavsiye Kararı] ile nefret söylemini, "ırkçı nefreti, yabancı düşmanlığını, Yahudi karşıtlığını ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan veya meşrulaştıran her türlü ifade biçimi" olarak tanımlayarak, bu tür söylemlerle mücadelede uluslararası bir standart belirlemiştir.  Yasal tanımı ülkeden ülkeye değişebilir. 
Konular arasında yukarıdakilere ek olarak dil, politik görüş, sosyoekonomik ve sosyal sınıf, dış görünüm, fiziki veya zihinsel engel, meslek ya da diğer ayırt edilebilen özellikler bulunabilir.

Ad hominem
Astroturfing
Böl ve yönet
Gerginlik stratejisi
Kırmızı Ringa Balığı
Nefret suçu
Psikolojik savaş
Sahte bayrak

Nefret söylemi el kitabı 17 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tirşe Erbaysal Filibeli ve Tunga Güngör, Nefret Söylemiyle Mücadelede Yapay Zeka: Etiketleme, Sınıflandırma ve Tespit Kılavuzu, Hrant Dink Vakfı, İstanbul, Mart 2025.
https://web.archive.org/web/20171104023326/https://www.ericdigests.org/1993/drug.htm
https://web.archive.org/web/20171022101020/https://www.ericdigests.org/1998-1/conduct.htm
https://web.archive.org/web/20190402113421/https://www.ericdigests.org/2001-3/sexual.htm
Kanada nefretli konuşma propagandası 2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Otosansür, açık bir baskı olmadan, başkalarının hassasiyetlerine saygı göstererek, herhangi bir makamın ve yetkili kurumun engellemesi olmadığı halde, kişinin kendi çalışmalarını (blog, kitap, film veya diğer anlatım araçları gibi) sansürleme veya sınıflandırması eylemidir.
Otoriter ülkelerde, eserlerin yaratıcıları eserlerinden kendi hükûmetleri tarafından yaptırım konusu olabilecek malzeme, bilgi ve konuları çıkarmaya yönelebilir. Çoğulcu kapitalist ülkelerde baskıcı ve etkin yargı ve yasama da, Batı medyasındaki gibi, haber ve eserlerin bunlara uygun olarak düzenlenmesi ve sansürlenmesi olarak sonuçlanır. Otosansür ayrıca, özellikle pazarın beklentilerine uyum için oluşabilir. Örneğin, periyodik bir yayının editörü, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde, reklam verenlerin veya yayın grubuna bağlı şirket ve holdinglerin tepkisini çekecek konuları ele almaktan vazgeçebilir.

Haber medyası genellikle tartışmalı konularda ciddi tepkiler almamak için otosansür uygulamakla suçlanır. Bu kamu talebine göre, haber medyası "hiçbir risk almamakla" suçlanır. Örneğin, bazı kuruluşlar (Media Matters for America, Fairness and Accuracy in Reporting, Democracy Now! ve American Civil Liberties Union) medya ve yayın kuruluşlarının (özellikle Fox News) "Terörizmle Savaş" konusunda haber yaparken kendi içeriğini daha az tartışma yaratacak şekilde sansürlendiğine dair endişelerini öne sürerler. Ancak, bu her zaman otosansürün ana sebebi olarak kabul edilmez; güvenlik adına yetkililer tarafından haber kuruluşlarına bazı belli bilgilerin saklanması konusunda baskı yapılmaktadır.
1988 tarihli Noam Chomsky ve Edward Herman'ın Manufacturing Consent isimli kitabında yazarlar; belli bir sermaye grubuna bağlı haber medyasının, grubun market payı için sistematik bir şekilde otosansür uyguladığını iddia ederler. Bu iddiaya göre, hatta sözde liberal medyada bile, önyargı ve (çoğu zaman bilinçsiz) otosansür ile haberlerin seçimi, göz ardı edilmesi ve şirketlerin çıkarları doğrultusunda tartışma ve haberleri çerçevelemesi bunun bir kanıtıdır. Birleşik Krallık merkezli medya analiz grubu Media Lens Chomsky ve Herman'in yöntemini kendi çalışmalarında kullanmaktadır.
Ayrıca, Körfez Savaşı ile başlayan ve sonraki çatışmalarda devam eden, askeri sırlarını yanlışlıkla dışarı sızmasını önlemek için gazetecilere askeri yetkililer tarafından sansür tavsiye edilmesi gibi örnekler yaşandı. 2009 yılında The New York Times yedi ay boyunca Afganistan'da militanlar tarafından esir alınan gazetecinin kaçırılması olayını, muhabir ve diğer rehinelerin yaşam riskini azaltmak, için bu sürede sakladı.
Montreal La Presse gazetesinin Washington D.C. muhabiri Jean Pelletier, daha sonra "Canadian Caper" olarak anılacak, İran Rehine Krizi sırasında ABD diplomatları İran dışına kaçırmak üzere Kanada hükûmeti tarafından gizli bir girişimi ortaya çıkardı. Kişilerin güvenliğini korumak amacıyla, gazete ve yazar için önemli haber değeri olmasına rağmen, rehineler İran'dan ayrılana kadar bu haberi yayımlamadı.

Politikada da bir otosansür kültürü mevcuttur. Bu, özellikle eski Sovyet Cumhuriyetleri veya bazı Asya rejimlerinin içinde yer aldığı otoriter rejimlerde daha kuvvetlidir. Singapurlu yazar ve akademisyen James Gomez bu olgu hakkında bir kitap yazmıştır. Kitabında Gomez, politik konular söz konusu olduğunda Singapur'da vatandaşları ve yabancılar da dahil otosansürle konuya yaklaştığını yazar.

"Otosansür" ayrıca bilimsel yayınlarda da ortaya çıkabilir. Bazen, bir bilim insanı popüler ideoloji ve siyasal gündemden dolayı bulgularını açıklamada cesaretsiz davranabilir. Politik sebeplere dayalı bilimsel çalışmalardaki otosansüre örnek olarak Nazi Almanyası'ndaki bilim insanlarının yaygın inançla ters düşen bulguları saklaması veya Hitler'e bağlı olarak genel görelilik kuramını ortaya koyan bilim insanlarının reddedilmesi gösterilebilir.
Daha yakın zamanlarda, bazı bilim insanları, kirliliğe neden olan, iklim değişiklikleri yaratan ve tehlike altındaki türler ile ilgili bulgularını gizli tutmuşlardır.
Profesör Heinz Klatt; nefret yasaları, konuşma kanunu, korkaklık ve "politik doğruluğun" günümüz akademik çevrelerinde, özellikle eşcinsellik, (öğrenme) engellilik, İslam ve genetik farklılıklar gibi konularda, entelektüel baskıcı bir atmosfer oluşturduğunu öne sürmektedir.

Paraguay'da telekomünikasyon yetersizdir. Paraguay, Bolivya'da 100 kişi başına 8,7, Brezilya'da 21,9 ve Arjantin'de 24,9 ile karşılaştırıldığında, 100 kişi başına 5,6 hat ile Güney Amerika'da en düşük sabit hatlı telefon yoğunluğuna sahiptir.

Devlete ait Corporación Paraguaya de Comunicaciones (Copaco), verimsizliği ve personel fazlalığı ile bilinir. Özelleştirme 2002'de denendi, ancak bankacılık skandalının ortasında başarısız oldu.
Nüfusun yalnızca yüzde 5,6'sının sabit hat bağlantısına erişimi olduğu için, yetersiz telefon ağı cep telefonu kullanımında hızlı bir artışa neden oldu.
Son derece yoksun ve yetersiz telefon hizmeti;

Ana anahtarlama merkezi Asunción'dur
Yerli: radyo yayın ağı
Uluslararası: yapay uydu - 2009'da 1 Intelsat (Atlantik Okyanusu)
Uluslararası ülke kodu: 595
Sabit telefon abonelikleri: 364,557; 2011'de nüfusun %6,1'i
Mobil hücresel telefon abonelikleri: 6,529,053; 2011 yılında nüfusun %99,4'ü

Pek çok Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi, radyo Paraguay'da da önemli bir bilgi yayıcıdır.

Radyo istasyonları: yaklaşık 75 ticari ve topluluk istasyonu; 2010'da devlete ait bir radyo ağı
Radyolar: 1997'de 4.475.000
Televizyon yayın istasyonları: 6 özel sektöre ve 2010 yılında devlete ait bir istasyon
Televizyonlar: 1997'de 4.429.000; 2004'te 750.000 hanede

Ülke kodu (üst düzey alan): .py
Bilgisayarlı haneler: 2011'de %22,7
İnternet kullanıcıları: 1,543,715; 2011'de nüfusun %24'ü (dünyada 95.)
Evde internet erişimi olan haneler: 2011'de %19,3
İnternet barındıran: 278.473; 2010 yılında dünyada 64. sırada
Sabit geniş bant İnternet abonelikleri: 28.147; 2010 yılında nüfusun %0.44'ü
Ayrılan IPv4 adresleri: 365,312; 100 kişi başına 5,6

Kanun, ifade ve basın özgürlüğü sağlar ve hükûmet genellikle uygulamada bu haklara saygı duyar. Bireyler, hükûmeti, genellikle misilleme veya engel olmaksızın, alenen ve özel olarak eleştirirler. İnternete erişim konusunda devlet kısıtlamaları veya hükûmetin e-postayı veya İnternet sohbet odalarını izlediğine dair güvenilir raporlar yoktur. Bireyler ve gruplar, e-posta da dahil olmak üzere İnternet aracılığıyla görüşlerin ifade edilmesine katılabilirler.

Cumhurbaşkanı Fernando Lugo'yu deviren ve dönemin Başkan Yardımcısı Federico Franco'yu yeni Cumhurbaşkanı yapan 22 Haziran 2012 parlamento darbesinin ardından, yeni hükûmet, devlete ait medyanın tam kontrolünü üstlenme sürecinde görünüyor ve bu, özel sektöre ait medyadaki gazetecileri de etkiliyor.
Hükûmetin medyayı daha fazla kontrol etme girişimi gibi görünen Paraguay Yayıncılar Birliği (URP) lideri, birçok kez suçu kışkırtmakla suçladığı "ülkede faaliyet gösteren 1.200'den fazla korsan radyoya" karşı eylem çağrısında bulundu. Ayrıca telekom bekçisi CONATEL'den, yasadışı eylemler olarak adlandırdığı tüm istasyonların lisanslarını ne olduklarını belirtmeden geri çekmesini istedi. Birçoğu 22 Haziran darbesinin sadık muhalifleri olan radyo istasyonları ile yeni hükûmet arasında kısa süre önce değiştirilen değişiklikler nedeniyle gerginlik var. Birçoğu yetersiz finanse edilen ve henüz yayın lisanslarına sahip olmayan radyo istasyonlarının geleceğini olumsuz etkileyebilecek telekomünikasyon yasası çıktı. Kanundaki yeni hükümler, bu tür istasyonlarda reklam yapılmasını yasaklıyor, iletim menzilini kısıtlıyor ve lisanssız yayın yapmaları halinde temsilcilerine karşı yasal işlem yapılmasına imkan veriyor.

Paraguay Medyası (İngilizce)
Paraguay'daki internet servis sağlayıcılarının listesi
Paraguay'daki radyo istasyonlarının listesi (İngilizce)
Paraguay'daki telefon numaraları (İngilizce)

Psiphon, güvenli iletişim ve gizleme teknolojilerinin bir kombinasyonunu (VPN, SSHve HTTP Proxy) kullanan bir İnternet sansürü önleme aracıdır. Psiphon'ın kod temeli, devletlerin internet sansürünü empoze etmek için kullandığı içerik-filtreleme sistemlerini İnternet kullanıcılarının güvenli bir şekilde atlatmasına yardımcı olan sistem ve teknolojiler tasarlayan Psiphon İnc tarafından geliştirilip sürdürülmektedir. Psiphon, özellikle "internet düşmanı" olarak kabul edilen ülkelerdeki kullanıcıları desteklemek için tasarlanmıştır.
Psiphon (1.0)'in orijinal fikri, "SafeWeb" ve "Anonymizer" gibi daha önceki web proxy yazılım sistemleri jenerasyonlarından yola çıkarak Toronto Üniversitesi'ndeki Citizen Lab tarafından geliştirilmiştir.
Psiphon İnc, 2007 yılında gelişmiş sansür önleme sistemleri ve teknolojileri geliştiren bağımsız bir Ontario şirketi olarak kurulmuştur. Psiphon İnc ve Citizen Lab, kimi zaman Psi-Lab ortaklığı yoluyla Toronto Üniversitesi Munk School of Global Affairs'de araştırma projeleri üzerinde birlikte çalışmaktadır.
Psiphon, şu anda üç tane farklı, ancak birbiriyle ilişkili açık kaynaklı yazılım projelerinden oluşmaktadır:

3.X – Bulut tabanlı bir çalışma-zamanı tünel sistemi.
2.X – Bulut tabanlı bir güvenli proxy sistemi.
1.X – Özgün ev tabanlı sunucu yazılımı (Citizen Lab tarafından 2004 yılında başlatılıp 2006 yılında yeniden yazılıp piyasaya sürüldü). Psiphon 1.X artık Psiphon İnc ya da Citizen Lab tarafından desteklenmemektedir.

Psiphon'ın orijinal fikri, önce kişisel bilgisayar kullanıcılarının yükleyip yöneteceği ve daha sonra bu kullanıcıların internetin sansürlendiği ülkelerdeki arkadaş ve aileleri için özel bağlantılara sunuculuk yapacağı, kullanımı basit ve yükü hafif bir internet proxy'si olarak öngörülmüştü. Nart Villeneuve'ye göre, "amaç, (kullanıcıların) bunu bilgisayarlarına yükleyip daha sonra en güvenli şekilde olduğunu bildikleri yoldan o önleyiciyi filtre edilen ülkelerdeki insanlara ulaştırmaları. Yapmaya çalıştığımız şey, basitçe erişilebilecek büyük bir teknoloji ağı yerine, birbirini tanıyan insanlar arasında bir güven ağı inşa etmek." Psiphon 1.0, 1 Aralık 2006'da Citizen Lab tarafından açık kaynaklı bir yazılım programı olarak piyasaya sunuldu.
Psiphon İnc, 2007'nin başlarında Citizen Lab ve Toronto Üniversitesi'nden bağımsız, Kanadalı bir şirket olarak kuruldu. Orijinal kodu (1.6) GNU Genel Kamu Lisansı altında kullanıma sunuldu. 2008 yılında Psiphon, Fransa Senatosu tarafından Netexplorateur Ödülü'ne layık görüldü. 2009 yılında, Index on Censorship tarafından verilen The Economist En İyi Yeni Medya Ödülü'nü kazandı. 2011'de, Psiphon 1.X resmi olarak piyasadan çekildi ve artık Psiphon İnc. ya da Citizen Lab tarafından aktif olarak desteklenmiyor.
Psiphon İnc, 2008 yılında İnternews tarafından yönetilen SESAWE (Açık İnternet) proje(leri) yoluyla iki alt-hibe kazandı. İnternews ameliyat SESAWE üzerinden iki alt-hibe verildi. Hibenin finansmanı, Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Bürosu (DRL) tarafından idare edilen Avrupa Parlamentosu ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nın İnternet Özgürlüğü programı'ydı. Bu hibelerin amacı, Psiphon'ı farklı coğrafik bölgelerdeki büyük sayıdaki kullanıcıları destekleyebilecek kapasitede, ölçeklendirilebilir bir sansür önleme aracı olarak geliştirmekti. Çekirdek geliştirme ekibi, daha önce güvenli bir doküman yönetim sistemi olan Ciphershare'i geliştirmiş olan bir grup deneyimli güvenlik ve şifreleme yazılımı mühendisini de içine dahil ederek büyüdü.
2010 yılında, Psiphon İnc Broadcasting Board of Governors (ABD), ABD Dışişleri Bakanlığı ve BBC'ye hizmet vermeye başladı. Psiphon İnc şu anda (2015) ticari faaliyetlerden ettiği gelirlerle işletiliyor.
Psiphon İnc, 2012 yılında Psiphon 3'ün Android işletim sistemi'nde çalışacak mobil versiyonunu geliştirmeye başladı.

Bilgi edinme özgürlüğü
GNUnet
Hacktivizm
İnternet sansürü
OpenNet Girişimi
The Six/Four System

Software jumps China's firewall for news from Tibet
BBC: Web censorship 'bypass' unveiled
Canadian software touted as answer to Internet censorship abroad
Computerworld: Liberation software designed on basis of trust
Reuters: Canada experts find path round Internet firewalls
Al Jazeera's Listening Post story about psiphon on YouTube
Index on Censorship – Psiphon wins Economist New Media award at Freedom of Expression awards 2009

Resmî site

Radyo yayını bozma (İngilizce: radio jamming), sahte sinyaller gönderilerek radyo yayınının bozulmasıdır. Bu şekilde, gürültü oranı, radyo yayınının sinyalini azaltarak iletişimi bozabilir. Özellikle totaliter rejimlerde komşu ülke yayınlarının ülkeye ulaşmasını engellemek için sıklıkla uygulanır.

Enterferans; genellikle sinyallerin kasıtsız olarak çakışması şeklinde kullanılırken "radyo yayını bozma" ise alıcıya kasıtlı olarak sahte sinyaller gönderilmesi ve asıl yayının baskılanarak dinlenemez hâle getirilmesi anlamına gelmektedir.

1930-40 yıllarda kısa dalga yayınların sınırları aşma özelliği, ülkeleri istenmeyen yayınlara karşı bazı teknolojik tedbirler almaya ittirmiştir. 1940 yıllarda Uluslararası Telekomünikasyon Birliği bünyesinde oluşturulan Dünya İdari Radyo Konferansı ile radyo yayını işleminde gelişmiş ülkeler lehine bazı ilkeler getirilmiş ve bir sürü standardı yaratılmıştır. Bu yayınları bozma üzere geliştirilen "jamming" uygulaması özellikle Soğuk Savaş yıllarında yaygınlaştı. "Jamming", aynı frekastan gürültü yayınlayarak istenmeyen yayını bozmak demektir.

Çin'de bu tür faaliyetler sık sık tartışmalı insan hakları sorunudur. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere gibi ülkelere karşı Çin böyle bir sansür uyguluyor. 1996 yılında yayına başladığından bu yana, Çinli yetkililer sürekli Radio Free Asia yayınlarını bozuyorlar.

Dünyada özellikle sorun yaşanan bölgelerde radyo yayını bozma daha fazla yaygındır. Totaliter ülkelerde bu daha yaygındır. Aralarındakı sorunlar yüzünden Kuzey Kore ve Güney Kore birbirlerine karşı uzun zamandır bu sansürü uyguluyorlar.

Elektronik savaş

extensive site on radio jamming 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Article on recent jammers with audio samples 21 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Audio sample of jamming (c1982) at start of BBC World service (Russian) programme includes jamming station morse ID
Ethopia jams VOA (2010)
Ultra Fast Folloow Jammer Description (2007) 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
R. Pleikys, D. Vildžiūnas. Empire of Noise (film). 31 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı'nın Samoa'daki İnsan Hakları Uygulamalarına İlişkin Ülke Raporu şunları belirtmektedir:Yasa ifade ve basın özgürlüğünü öngörüyor ve hükümet genellikle uygulamada bu haklara saygı duyuyor ve akademik özgürlüğü veya interneti kısıtlamıyordu. Genel olarak bağımsız medya aktifti ve kısıtlama olmaksızın çok çeşitli görüşleri ifade etti. Kanun, herhangi bir kamu üyesinin talebi üzerine mahkeme kararı çıkarılmasına rağmen gizli bir kaynağı açıklamayı reddeden gazetecilere hapis cezası öngörüyor. Ancak, bu kanuna başvuran herhangi bir dava açılmamıştır.Mayıs 2006'da Da Vinci Şifresi filmi Samoa'daki yerel televizyon kanallarının yanı sıra ülkenin tek sinemasında yasaklandı. Hükûmet sansür ofisi, filmin gelecekteki VHS ve DVD versiyonlarının satılmasını veya kiralanmasını da yasakladı. Filmin içeriğine yönelik ilk itirazlar, ön gösterime katılan Samoa Kiliseler Konseyi'nin liderlerinden geldi. Apia Roma Katolik Başpiskoposu, Alapati Lui Mataeliga, Da Vinci Şifresinin "inancı güçlü olmayan gençlerin inancını etkileyeceğini" söyledi. Sinemanın sahibi iş insanı Maposua Rudolf Keil, yasağa ifade özgürlüğü hakkının ihlali olarak karşı çıktı. Samoa toplumu, n'ın sözleriyle, "son derece muhafazakar ve dindar bir Hristiyan"dır.
Mart 2009'un sonlarında, Samoa'nın Sansür Kurulu, Amerikalı eşcinsel hakları aktivisti ve politikacı Harvey Milk'in biyografisi olan Milk filminin ülkede dağıtılmasını yasakladı. Yeni Zelanda Herald'ın yasağın nedenini sorduğu Müdür Leiataua Niuapu Faaui, yorum yapamayacağını söyledi. Samoalı insan hakları aktivisti Ken Moala şu yorumu yaptı:Yasaklanması gerektiğini düşünmüyorum. Temelde, insanların ayrımcılık yapma eğiliminde olduğu bir şeyi fethetme çabası hakkında bir belgesel. Gerçekten zararsız, Samoa yaşam tarzını nasıl etkileyeceğini anlayamıyorum. Tamamen farklı ve gerçekten çok uysal.17 Nisan'da Pasifik Özgürlük Forumu şunları belirten bir basın açıklaması yayınladı: "Samoa, dünya çapında sansürlerin çok akademi ödüllü filmi özellikle yasakladığı tek ülkedir, bu da Samoa'dakilerin yalnızca korsan versiyonunu veya ülkeye kaçırılan denizaşırı satın alınan kopyaları göreceği anlamına gelir." Forumun başkanı Papua Yeni Gineli Susuve Laumaea şunları ekledi: "Pasifik Özgürlük Forumu, Samoa film sansürcülerine kendilerini Samoa halkına tam ve şeffaf bir şekilde açıklamaları ve 'Milk'i yasaklama kararını yeniden gözden geçirmeleri için çağırıyor." Forum'un eşbaşkanı Amerikan Samoalı Monica Miller şunları söyledi: "Bu filmin dünya çapında aldığı övgü ve Samoa'da tam olarak neden yasaklandığı konusundaki sessizlik göz önüne alındığında, gözlemciler fa'afafine'in köklü ve saygın bir role sahip olduğu bir ülkede uygulanan sansür standartlarını merak etmeye bırakıldı." Fa'afafine, biyolojik olarak kadın cinsiyet rolleri üstlenmek için yetiştirilen erkeklerdir ve bu da onları Samoa toplumunda kabul gören üçüncü bir cinsiyet haline getirir.
Ağustos 2009'da basında çıkan haberlerde, National Lampoon's Van Wilder: Freshman Year ve The Cell 2 dahil olmak üzere dört yeni filmin yasaklandığı belirtildi.
2019'da ülkenin Sansür Kurulu, Elton John hakkındaki Rocketman filminin sinemada gösterilmesini yasaklayarak filmi "halkın izlemesi için iyi olmayan ve yasalara aykırı eylemler" olarak nitelendirdi.

Film censorship (İngilizce)
Criticisms of ''The Da Vinci Code'' (İngilizce)
Human rights in Samoa (İngilizce)

Sansür, çeşitli kavramların çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Genelde hükûmet tarafından uygulanır. En somut amacı toplumu korumak ve devletin üzerinde kontrol sağlayacağı şekilde geliştirmektir. Genellikle toplumu etkileyen durumlarda/eylemlerde uygulanır ve ifade özgürlüğünü bastırma amacı güdebilir. Ayrıca, sansür, toplu iletişimden kimi düşünceleri ve konseptleri çıkarma yoluyla algıyı kontrol etme eylemi olarak da nitelendirilebilir. Sansüre uğrayan şeyler tek bir kelimeden başlı başına bir kavrama kadar değişebilir ve değer sisteminden, ahlâkî yargılardan etkilenebilir.
Siyasi otoritenin gücü kötüye kullanmaya veya baskıcı uygulamalara yöneldiği dönemlerde, mevcut egemenlik yapısını sarsabilecek her türlü faaliyet ya da oluşum birer tehdit unsuru olarak görülür. Bu durumlarda yönetimler, baskı ve sansür mekanizmalarını devreye sokarak kontrolü elde tutmaya çalışırken, gerçekleştirilen bu müdahaleleri çeşitli gerekçelerle meşru zemine oturtma çabası gösterirler.

İnternet sansürü

Soğutma etkisi, ifade özgürlüğünün bir kişi ya da öbeğin çıkarı uyarınca kısıtlanmasını ifade eden bir hukuk ve iletişim terimidir. Otosansürü tetiklemektedir.

Soğutma etkisi, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada hukukunda belirsiz ve geniş kapsamlı yasaların ifade özgürlüğü üzerindeki boğucu etkisi olarak tanımlanmaktadır. Siyasi hakaret gibi durumlara yol açan yasal boşlukların fark edilmesi ve bu tür yasalar üzerinde gerekli değişikliklere gidilmesi ifade özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırırken sansürü de törpülemektedir.

Soğutma etkisi Birleşik Devletler'de 1950 yılından bu yana kullanılmaktadır. Terimin hukuk diline girmesi ise, ABD Yüksek Mahkemesi yargıçlarından William J. Brennan'ın Lamont - Postmaster General davasındaki karar metniyle gerçekleşmiştir.
Öte yandan; Lamont davasında alınan karar, ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir yasaya karşı alınmamıştır. Soğutma etkisinin o zamanki yorumu ifade özgürlüğünün bir yasayla kısıtlanmasa bile söz konusu olabileceği biçimindeydi. Terimin bugünkü kullanımı ise meşru ifade hakkının açıkça engellendiği durumlarla sınırlıdır.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği(OHCHR), Ömer Faruk Gergerlioğlu'ya açılan davalar ve milletvekilliğinin düşürülmesini "soğutma etkisi" olarak tanımlamıştır.

Korku kültürü

Chilling Effects Clearinghouse 11 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Cato Policy Analysis No. 270 9 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Libel Reform Campaign 2 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Suriye'de sansür Suriye'de uygulanan sansür uygulamalarıdır.

22 Eylül 2001 tarihinde Beşşar Esad rejimi, gazetelerden kitaplara, broşürlere ve süreli yayınlara kadar Suriye'de basılan veya yayınlanan tüm yayınlar üzerindeki hükûmet kontrolünü sıkılaştıran bir Basın Kanunu çıkartmıştır. Basın Kanunu'nu ihlal etmekle suçlanan yayıncılar, yazarlar, editörler, dağıtımcılar, gazeteciler ve diğer kişiler hapis ya da para cezasına çarptırılmaktadır. Sansür siber alana da genişletilmiş ve çeşitli web siteleri yasaklanmıştır. Çok sayıda blog yazarı ve içerik oluşturucu çeşitli "millî güvenlik" suçlamaları altında tutuklanmıştır.
2007 tarihli bir yasa, internet kafelerin, kullanıcıların sohbet forumlarına gönderdikleri tüm yorumları kaydetmelerini gerektirdiğini belirtmektedir. 2008 yılında çıkarılan bir başka kararname ile internet kafelere müşterilerinin kayıtlarını tutma ve bunları düzenli olarak polise bildirme zorunluluğu getirilmiştir. Arapça Vikipedi, YouTube ve Facebook gibi web siteleri 2008 ile Şubat 2011 arasında aralıklı olarak engellenmiştir. Gazetecileri Koruma Komitesi 2009 yılında Suriye'yi internet blog yazarı olmak için en tehlikeli üçüncü ülke olarak sıralamıştır. Muhalif insanlar, "ulusal birliği" baltalamaktan "yanlış" içerik yayınlamaya veya paylaşmaya kadar çok çeşitli suçlamalarla tutuklanmıştır.
Suriye, Gazetecileri Koruma Komitesi'nin raporunda 2012 raporunda en çok sansür uygulanan üçüncü ülke olarak yer aldı. Uluslararası gazetecilerin ülkeye girişini yasaklayan kısıtlamaların yanı sıra, yerel basın da Baas ideolojisini destekleyen devlet kurumları tarafından kontrol edildi. Suriye hükûmeti 2011 yılından itibaren tam yayın yasağı ilan etti, yabancı muhabirler hızla gözaltına alındı, kaçırıldı ya da işkence gördü. Hükûmet kontrolü altındaki bölgelerde interneti, mobil ağları ve telefon hatlarını kapattı.

Her türlü kitap, dergi, gazete, yazılı ve görsel medya ve internet erişimi Suudi Arabistan'da sansüre tabidir.
Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün 2014 yılı raporlarında, Suudi Arabistan Devleti, "medya ve internet üzerinde acımasız sansür" uygulamakla itham edilmekte 
ve örgütün basın özgürlüğü konusunda yayınlanan raporunda, Suudi Arabistan 180 Dünya ülkesi arasından 164. sıraya yerleştirmektedir.

1982 tarihli "Basın ve Matbuat ile İlgili Kraliyet Kararnamesi" ile, Suudi Arabistan'da basılan ve yayımlanan tüm kitap, gazete  ve dergilerin yanı sıra, ülkede satılan yabancı matbu eserlere de kısıtlama ve düzenlemeler getirilmiştir. Yazılı ve basılı eserler için, önceden devletten izin alma zorunluluğun bulunmaktadır. Bunun yanında, bu eserler halkı düşmanlığa sevk edecek, gerginliği arttıracak, Kraliyet Ailesi'ne ya da İslami değerlere hakaret edici içeriğe sahip olamazlar.
1992 yılında, bir bakıma Suudi Arabistan Anayasası da sayılabilecek, "Temel Yönetim Kanunu" yürürlüğe girdi. Bu kanunun 39. maddesi şöyledir:

Toplumun eğitimi ve toplumsal birliğin tesisi amacıyla, mas medya ve diğer ifade araçları, medeni ve kibar bir ifade tarzı kullanmak zorundadır. Halkı karmaşa ve bölünmeye teşvik edecek, devletin güvenliğini ve toplumsal ilişkileri bozacak, insan hak ve onurunu zedeleyecek her türlü eylem yasaktır. Konunun ayrıntıları bu kanunla detaylandırılmıştır.
Her türlü medya ve iletişim aracı, İçişleri Bakanlığı'nın kontrolü altındadır. Yayınlanmasından ve kamuoyuna sunulmasından önce tüm eserlerin kontrol edilip içeriklerin temizlenmesinden ve ayıklanması da Bakanlık sorumluluğundadır.Özel bir denetleme departmanı tarafından, tüm matbu eserler, matbuat kanunlarına göre kontrol edilip, hangi eserin yayınlanıp yayınlanmayacağına karar verilir.
Jonathon Green tarafından yazılan Encyclopedia of Censorship'te şu ifade kullanılmaktadır

Talimatlara karşı gelinmediği ve ahlaksız olarak tanımlanabilecek bir içeriğe sahip olunmadıkça, basılı materyaller bir ön kontrole tabi tutulmayabilir. Uygunsuz içerikler, bu departman tarafından Enformasyon Bakanlığı'na bildirilir. Yayın, yazar ve yayıncıya uygulanacak yaptırım bu bakanlık tarafından kararlaştırılır. Uygulanmakta olan bu sistemin sonucu olarak, gazeteciler kendilerini acımasız bir oto-sansüre tabi tutmaktadırlar.  

Suudi Arabistan'ın tüm internet trafiği, Kral Abdülaziz Bilim ve Teknolojı Merkezi'nde (KABTM) bulunan sunucular tarafından sağlanır. Burada, Secure Computing Corporation tarafından geliştirilen içerik filtreleme yöntemi uygulanır. 2006 yılının Ekim ayından bu yana, Suudi Arabistan İletişim ve Enformasyon Teknoloji Komisyonu (SAİETK), KABTM'de tüm DNS yapılandırmalarından ve filtrelemelerden sorumlu tek yetkilli mercidir. Yasaklanan bir dizi web adresinin yanı sıra, İnternet Hizmet Sağlayıcı Birim tarafından sağlanan bilgilerle oluşturulan iki ayrı listedeki sitelere de erişim yasaktır: Bir kısmı çoğunluğu pornografik ve LGBT haklarını savunan ve "ahlak dışı" olarak tanımlanan siteler, bir kısmı da Şii inanç ve ideolojisini savunan sitelerdir. Geri kalan yasaklı siteler ise, Suudi rejim ve yönetimini de eleştiren siteler de dahil olmak üzere, İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak çalışan "Güvenlik Komitesi" tarafından belirlenen internet siteleridir. Ayrıca vatandaşlar hükûmete ait sitelerden temin edilen şikâyet formlarıyla, ahlaksız ve yasa dışı olarak addedilen (çoğunluğu porno içerikli)  siteleri ihbar etmeye teşvik edilmektedir.
İçerik filtrelemenin ilk yasal dayanağı, Bakanlar Kurulunun 12 Şubat 2001 tarihli kararnamesidir. 2004 yılında Open Net Initiative  adlı kurumun yaptığı araştırmada, "pornografi, uyuşturucu kullanımı, kumar, Müslamanların din değiştirmesine yönelik girişimler ve internet filitrelemesini aşmaya yönelik araçlar konusunda, çok sert sansür uygulamaları bulunduğu ortaya konulmaktadır
Bu yasaklamaların kapsamı, 2007 yılında çıkartılan "Siber Suçlar Kanunu" ile daha da genişletildi. Kanunun 6. maddesi ile, Kumar, insan kaçakçılığı, pornografi ya da, İslama veya kamu ahlak ve düzenine karşı olduğu varsayılabilecek, bilgisayar programı veya internet içeriğini; üretmek, bulundurmak, dağıtmak, yayınlamak veya depolamak, suç olarak tanımlanmaktadır
11 Temmuz 2006 tarihinde, Wikipedia ve Google Translate'e erişim, hükûmet tarafından yasaklanmıştır. Gerekçe olarak da, yasaklanmış diğer internet sitelerinin, bu sitelerin çeviri özelliği kullanılarak aşılabiliyor olması gösterilmiştir.
Suudi Hükûmeti 2011'de, tüm çevrimiçi gazetelere ve bloggerlara, Kültür ve Enformasyon Bakanlığı'ndan lisans alma zorunluluğu getirdi. Genellikle seksüel ve politik içerikleri dolayısıyla yasaklanan sitelere erişim, SAİETK tarafından engellenmektedir. Erişimi engelleyecek tedbirlerin alınması, bu kurumun uhdesindedir. İngilizce Vikipedi ve Arapça Vikipedi'lerde bulunan birçok maddeye ve projeye erişim, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin yasaklanmıştır.
Suudi Devleti, 2014 yılında, YouTube'a içerik hazırlayan yerel firmalara düzenleme getirmeyi amaçlayan bir plan hazırlamıştır. Yeni kurulan bir denetim organı olan "Yazılı ve Görsel Basın Kontrol Dairesi" isimli kuruluş, YouTube kanallarını düzenleyen bir bildiri yayınladı. Bu bildiride yer alan kamu düzenini bozucu, toplumun bütünlüğünü sarsıcı, ulusun ve devletin birliğini tehlikeye atacak, devletin itibarını zedeleyecek faaliyetler gibi soyut tanımlamalarla, birçok yayın terör eylemi kapsamına dahil edilerek yasaklanmakta ve sansüre tabi tutulmaktadır.

Suudi Arabistan'da İfade özgürlüğü, Toplantı ve gösteri özgürlüğü Din özgürlüğü gibi kişi kişisel hak ve özgürlüklerin hiçbiri bulunmamaktadır. Şiilerin Muharrem Matemi'nde bir araya gelerek İmam Hüseyin'in katledilmesini anmaları yasaklanmıştır. Ahlaksız olduğu ya da hükûmet veya Kraliyet Ailesi'ne hakaret içerdiği düşünülen herhangi bir konuşma yahut toplantı ve gösteri, dayak ve işkence cezasına tabidir.

Gerek Suudi gazete ve dergileri, gerekse ülkeye yurt dışından gelen yayınlar, hatta reklam içerikleri dahil, sansür kurulları tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilir ve zararlı bulunan unsurlar çıkartılır. Gazete ve dergiler Vahhabilik mezhebini veya Kraliyet Ailesi'ni küçük düşürecek, karşı çıkacak eleştiri yazamazlar. Vahabi kurallarla yönetilen hükûmet ve Kraliyet Ailesi, İslam ahlak ve değerlerinin vücut bulmuş şekli olarak addedilir.
Yabancı matbuat üzerindeki sansür, genellikle cinsellik konusunda yoğunlaşmıştır. Çıplaklık ve pornografi yasa dışı olduğu gibi; çıplak erkek veya kadın kol ve bacak görüntüsü, sarılmak, öpüşmek, eşcinsellik, zina vs, kısaca ahlaksızlık olarak tanımlanan herhangi bir şeyi çağrıştıracak yayın yapmak yasaktır. Hatta hatta, değil kadınların araç kullanması, kadınlar için direksiyon dersi reklam ve tanıtımları dahi yasaklanmıştır.
Ülkedeki tüm kadın dergileri, Enformasyon Bakanlığı tarafından 1994 yılında yasaklandı. Kararın ardından, gelirlerinin büyük kısmını, Suudi şirketlerinin reklamlarından elde eden 24 adet derginin yayın hayatı son buldu. Hükûmetin bu kararının, ulemanın baskısı sonucu alındığı zannedilmektedir.

Muhafazakâr din adamlarının sinemayı, "zaman kaybı ve yozlaştırıcı etkileri olan bir faaliyet" olarak tanımlamaları neticesinde, sinema salonları yasa dışı ilan edilip kapatılmıştır.
2007 yılında, iki ayrı otelde, Ramazan Bayramı münasebetiyle çocuk filmi gösterimine  izin verilmiştir. Ertesi sene de ilk Suudi film festivalinin düzenlenmesi için izin çıkmıştır.
Tüm televizyon ve radyo haberleri, eğitim ve eğlence programları, hükûmet kontrol ve sansürüne tabidir. 2008 yılında El Ahbariye isimli TV kanalında, canlı yayına katılan kimi seyircilerin, hükûmetin ücret politikalarını eleştiren yorumlarının yayınlanmasının ardından, devlet kanallarının tamamında canlı yayın yapmak yasaklanmıştır. Bu yayının ardından, kanalın yöneticisi Muhammet El-Tunsi görevinden alınmış, yerine Kültür ve Enformasyon Bakanı'nın özel yardımcısı getirilmiştir. Ayrıca olayın akabinde, Bakan tarafından, ulusal kanallarda yayınlanacak programları kontrol edecek, programlara katılan konukların uygun olup  olmadığını denetleyecek özel bir sansür komitesi de kurmuştur.
Çanak antenlerin kullanımı ile ilgili yasal durum ise, hala muallaktır. 1994 yılında devlet, televizyon uydu alıcısı sahibi olmayı yasakladı. Yasağa rağmen 90'lar boyunca pek çok insan, uydu alıcısı sahibi oldu ve pek çok kanala, paket yayına abone oldu. Bu fiili durum karşısında hükûmet, uydu yayınlarını -en azından yönetimi yahut İslamiyeti eleştirmediği ve pornografik yayın içermediği sürece-  tolere etmek zorunda kaldı.
2000'li yıllarda Suudi Devleti, kendi uydu yayınlarına başladı. Diğer bölge ülkeleri ile birlikte, yayınlarda ortak bir kısıtlama ve sansürleme kuralları getirmek istediğini belirtti.
2005 yılında, American Dad! isimli, ABD televizyon dizisinin "Stan of Arabia" adlı iki bölümünün, hükûmet tarafından gösterimi yasaklandı. ArabNews' isimli İngilizce yayınlanan gazetede çıkan bir makale ile, bu dizi "Suudi Arabistan karşıtlığıyla" ve "Suudi Arabistanlıların çok kaba bir şekilde karakterize edilmesiyle" suçlandı. Halbuki yasaklanan bu bölümlerde Suudi Arabistan ile ilgili tespitlerde yalan yahut yanlış (homoseksüel karşıtlığı, alkol yasağı) bir hususa yer verilmemişti.

Ahlaksız Davranışları Önleme ve Faziletli Davranışları Teşvik Komitesi
Suudi Arabistan sineması
Suudi Arabistan'da LGBT hakları

The Other Great Firewall 22 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by NeoSmart Technologies, 28 August 2006
Internet Enemies: Saudi Arabia, Reporters Without Borders
Documentation of Internet Filtering in Saudi Arabia19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. J. Zittrain and B. Edelman, Harvard University, September 2002
The self-censored world of Saudi social media 22 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by William Bauer, 25 October 2012
Internet filtering in KSA 22 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tayland'da sansür, hükûmet kontrolü altındaki haberlerin sıkı kontrolünü içerir. Buna gazeteci ve aktivistlere yönelik çeşitli taciz ve manipülasyonlar da dahildir. Tayland'da ifade özgürlüğü 1997 yılında garantilenmiş 2007 yılında da devam etmiştir. Sansür mekanizmaları arasında kral hakkındaki eleştirileri susturma, yayın medyası üzerinde doğrudan hükûmet/asker kontrolü ve ekonomik ve siyasi baskı kullanımı yer almaktadır. Kralı eleştirmenin anayasal olarak yasaklanmasına karşın bu suç genel olarak yabancılara ya da direkt olarak hükûmete muhalif olan kişilere yöneltilmektedir. Ayrıca mahkemeler tarafından verilen kararlar eleştirilemez.
Ülke, Sınır Tanımayan Gazeteciler tarafından yayınlanan Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 2004 yılında 167 ülke arasından 59. sıraya yerleşmiştir. Bu rakam 2005 yılında 107'ye çıkmıştır. Bu rakam 2018 yılında 140 olarak açıklanmıştır.

Tayland'da ifade özgürlüğü 1997 yılında anayasa ile garantilenmiştir.

Madde 36: Kişi, yasal yollarla iletişim özgürlüğünden yararlanır.
Kişiler arasında iletişimin sansürlenmesi, bu kişilerin gözaltına alınması veya ifşa edilmesi; devletin güvenliği, kamu düzenini ve iyi ahlakı korumak için çıkarılan kanun hükümleri haricinde uygulanamaz.

Tayland'da sansürün ilk örnekleri, matbaanın ülkeye gelişiyle gözlemlenmeye başlandı. Tayland'ın ilk kanun kitabı yasaklanmakla beraber tüm kopyalar ve orijinal el yazmaları da imha edildi.
1941 Basım ve Reklam Yasası uyarınca, Tayland Kraliyet Polis Özel Şubesi, barışı bozma, kamu güvenliğine müdahale etme veya kamu ahlakını ihlal etme gibi çeşitli ihlaller için yayınlara uyarı verebilme yetkisine sahiptir.

Thammasat Üniversitesi Siyaset Bilimi Kütüphanesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 1850-1999 yılları arasında "Her Taylandlı'ın okuması gereken 100 kitap" arasındaki birçok kitap da dahil olmak üzere 1.057 kitap ve süreli yayınlar resmî olarak yasaklanmıştır.
Kasım 2014'te Andrew MacGregor Marshall'ın Tayland kraliyet ailesini eleştirdiği A Kingdom in Crisis: Thailand’s Struggle for Democracy in the Twenty-First Century adlı kitabı yasaklandı. Bu yasağa gerekçe olarak Tayland polisi tarafından kitap hakkındaki The Independent ve South China Morning Post'ta bulunan "barış düzenini bozmaya ve toplum ahlakına yönelik" eleştiriler sebep gösterildi.
Dış bağlantılı yazılı medyanın sansürü ile ilgili bir örnek Bangkok Inside Out adlı turist rehberidir. Bu rehber, Tayland Kültür Bakanlığı tarafından "Tayland'ın imajını zedelediği ve kültürünü aşağıladığı" sebebiyle yasaklanmıştır.
Otosansür Tayland'da giderek büyüyen bir trend olmaktadır.

Birçok dergi monarşiye zarar veren haberleri yayınladıkları gerekçesiyle sansürlenmiştir.
12 Kasım 2014'te, cunta temsilcileri ve 17 gazete editörü arasındaki bir toplantıda, askeri subaylar gazetecilere bildirebilecekleri haberler için kısıtlama getirmişlerdir.

Tayland'da İnternet araçlarında çeşitli sebepsiz sansürlemeler bulunmaktadır. Ülke Sınır Tanımayan Gazeteciler tarafından 2011 yılında "internetin gözetim altında olduğu ülkeler" listesine eklenmiştir.
2006 Tayland darbesi sürecinde internet sansürünün çoğunluğu pornografik siteler üzerine uygulanmıştır. İlerleyen yıllarda şiddet içeren protestolar, bölgesel huzursuzluklar, olağanüstü hâl kararnameleri, yeni bir siber suçlar yasası ve güncellenmiş İç Güvenlik Yasası'nın çıkarılması gibi birçok olumsuz olay yaşanmıştır.
Tayland'da İnternet sansürü şu anda yalnızca bazı web sitelerine erişim içindir. Tayland'daki İnternet kullanıcıları sansürlenmeden e-posta, Anlık Mesajlaşma ve Twitter kullanan diğer kullanıcılarla etkileşimde bulunabilmektedirler.

Televizyon yayınları hükûmetin denetimi altındadır. Televizyon yayınlarında "göğüs dekolteli elbiseler, kan, bir erkeğin çıplak göğsü, insanlara doğrulan silahlar, alkol tüketimi ve hatta bir ayakkabının altı (Tayland'da topuk göstermek kaba bir hareket olarak kabul edilmektedir)" içeren sahnelerin bulanıklaştırılması olasıdır. Diğer yayınlarda olduğu gibi televizyonlarda da kralı eleştirmek yasaklanmıştır.

Soğutma etkisi (hukuk)
2014 Tayland askerî darbesi
Vajiralongkorn
Tayland Kraliyet Silahlı Kuvvetleri

Türkiye'de sansür, hükûmetin siyasi ve toplumsal gerekçelerle geleneksel medya, internet ve sosyal medya üzerinde uygulanan yasaklar ve sansür uygulamalarını işaret eden ifade. Günümüzde sansür genellikle Türklüğe hakaret sayılan kanun maddesi ve siyasi aşırılığı ifade eden yazılı veya sözlü beyanları sınırlayan yasalardan kaynaklanmaktadır. Yine Türkiye, Sınır Tanımayan Gazetecilerin 2017 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 155. sırada yer almakta ve gazeteciler özelinde "dünyanın en büyük cezaevi" olarak anılmaktadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler bu ithamın nedenini baskıcı kanunlar, geniş ve muğlak yasal düzenlemeler ve paranoyak yargı olarak açıklamakta ve çözüm olarak terörle mücadele yasasının ve diğer kanun maddelerinin tamamen gözden geçirilmesini önermektedir.

Türkiye'de ifade özgürlüğü, devlet tarafından anayasal kısıtlamalar ve çeşitli kanunlar aracılığıyla sınırlanmaktadır.
2 Temmuz 2020'de Ekonomi Bakanı Berat Albayrak'in ve yeni doğan çocuğuna hakaret edilmesinin ardından Recep Tayyip Erdoğan Sosyal Medya Yasası çıkacağını söyledi.
Bu teklif 29 Temmuz 2020'de kanunlaştı ve 31 Temmuz 2020'de Resmî Gazete'de yayımlandı.
18 Ekim 2022 tarihinde Dezenformasyon Yasası olarak da bilinen "Basın Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" da Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun basın, yayın, habercilik, gazetecilik ve sosyal medyayı kapsayan düzenlemeleri içeriyordu ve farklı kitleler tarafından tartışma konusu oldu.

1821 yılındaki Yunan İsyanı'nı destekleyen Avrupa gazetelerinin kamuoyunu yönlendirme gücü ve aynı dönemde İzmir'de Fransızca yayımlanan isyan karşıtı, Osmanlı taraftarı gazetelerin gösterdiği faydalarla Osmanlı yönetimi basının önemini 1820'lerde idrak etmeye başlamıştır. Bu yıllardaki gelişmeler sonucunda devletin kendi görüşlerini halka aktaracak bir gazete yayımlama fikri oluşturmuş ve ilk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi 1 Kasım 1831'de II. Mahmud'un fermanıyla yayımlanmaya başlamıştır. Dış dünyadan haberler, hükûmet açıklamaları ve ticari duyurulardan oluşan bu ilk gazeteyi 1840 yılında İngiliz William Churchill'in Türkçe olarak çıkardığı Ceride-i Havadis izlemiştir. Bir yabancının çıkardığı gazetenin yabancı ülkelerin gözünde daha etkili olacağı düşüncesiyle devlet tarafından finanse edilen bu gazete yarı resmî nitelik taşımakta ve Osmanlı yönetimine paralel bir yayın yapmaktaydı.
İlk basın yasağı henüz muhalif bir yayımın olmadığı 1857 yılında çıkarılan Matbuat Nizamnâmesi ile getirilmiştir. Bu kanun izinsiz matbaa açanlara, Osmanlı tebaası aleyhinde yayım yapanlara hapis, para ve matbaa kapama cezası öngörmekteydi.
21 Ekim 1860 tarihinde ilk özel sermayeli Türkçe gazete Tercüman-ı Ahvâl Agah Efendi tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. Bu tarihten itibaren devletin resmî görüşlerinin dışında bir kamuoyu oluşmaya başlamış ve Abdülaziz basına karşı önlem almaya itmiştir. Devletin kötü gidişinden bahseden ve imparatorluk yöneticilerini eleştiren yazıların yer aldığı Tercüman-ı Ahvâl, bu önem alma girişimiyle 1861'in Mayıs ayında iki hafta süreyle kapatılmıştır. 27 Haziran 1862 tarihinde ise Tasvir-i Efkâr yayım hayatına başlamıştır. Gazete parlamenter sistemi savunmakta, padişahın tahta çıkış ve doğum günlerinde övgü mesajları yayımlamayı reddetmekteydi.
Muhalif gazeteleri takiben 1864 yılında yeni bir Matbuat Nizamnâmesi yayımlanarak hükûmetten izin almadan gazete çıkarmak, resmî yazıları yayımlamamak, iç güvenliği bozmaya yönelik kışkırtıcı yayımlarda bulunmak, genel adap ve ahlaka yayım yapmak, padişaha saldırı sayılabilecek yazılar yazmak, dost devlet liderlerine dokunan söz ve deyimler kullanmak, devlet memurları ve yabancı diplomatları kötülemek gibi suçlar yasaklanmıştır. 1867'de çıkarılan Âli Kararnâme ile birlikte de muğlak ifadelerden oluşan yeni yasaklar nizamnâmeye eklenmiştir. Yeni tanımlanan bu suçlara dayanarak çok sayıda gazete kapatılmış, birçok gazeteci ise meslekten men edinmiştir. 11 Mayıs 1876 tarihli bir karaname ile ise sansür ilk kez resmîleşmiş ve gazetelerin matbaada basılmadan evvel denetlenmesi usûlü getirilmiştir.
Abdülaziz'in tahttan indirildiği 30 Mayıs 1876 tarihinden itibaren basına uygulanan yasak ve sansürler hafiflemiş ancak 93 Harbi'nin başladığı 23 Nisan 1877 tarihinden itibaren başlayan II. Abdülhamid'in istibdat dönemiyle basına yapılan takibat daha da kuvvetlenmiştir. Eylül 1877'de çıkarılan sıkıyönetim kararnamesine dayanılarak birçok gazeteci sürgün edilmiş, ilk kez sansür kurulu oluşturulmuştur. Politik yayımların ağır sansüre maruz kaldığı bu dönemde gazeteler ağırlıklı olarak teknik, bilimsel ve edebi konular içermekteydi. Bu sert denetleme ortamında devletin kendi gazetesi olan Takvim-i Vekayi dahi 1879 yılında bir dizgi yanlışı nedeniyle kapatılmış, 1891'de yeniden çıkmaya başlasa da 1892'de aynı sebeple tekrar kapatılmıştır.

24 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte basın üzerindeki sansür de kaldırılmıştır. Ancak 29 Temmuz 1909 tarihinde alınan Meclis-i Mebûsan kararıyla Ebüzziya Tevfik Bey'in "aşırı özgürlükçü" olarak yorumladığı yeni bir basın kanunu çıkarılmıştır. İttihat ve Terakki iktidarı bu kanun yoluyla bir takibat yapmamış olmasına rağmen öldürülen ilk gazeteciler olan Hasan Fehmi Bey, Ahmet Samim Bey ve Zeki Bey İttihat ve Terakki karşıtı yazıları nedeniyle öldürülmüşlerdir.
1912 yılının yaz aylarında İttihat ve Terakki'nin iktidardan düşmesini takiben cemiyetin gazetesi Tanin birçok kez kapatılmıştır. Bâb-ı Âli Baskını ile yeniden iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki'nin üyesi Mahmud Şevket Paşa'nın 11 Haziran 1913'te öldürülmesiyle basın üzerindeki kapsamlı yasaklar ve sansürler dönemi yeniden başlamış; birçok gazeteci sürgün edilmiş, hapse atılmış ve meslekten men edilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında sansürün dozu oldukça artmış, İttihat ve Terakki'nin İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Bey'in gazetesinin dahi kapatıldığı bir dönemden geçilmiştir.

Cumhuriyetin ilk iki yılında özgür bir basın ortamı oluşmuşsa da Şeyh Said İsyanı'nın çıkmasıyla çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisini devreden çıkararak bakanlar kurulunun yaptırım gücü elde etmesini sağlamıştır. Kanunun çıkmasıyla bütün muhalif gazeteler kapatılarak Velid Ebüzziya, Ahmet Emin, Eşref Edip, Suphi Nuri, Fevzi Lütfi, İsmail Müştak gibi dönemin önde gelen gazetecileri İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmışlardır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'e çektikleri özür ve af telgrafları sonucunda beraat eden gazetecilerden Ahmet Emin ancak 1936'da Atatürk'ten aldığı özel izin ile mesleğe dönebilmiştir. Aynı dönemde hükûmeti desteklemelerine ve Şeyh Said İsyanı'nın İngiltere teşvikiyle çıkarıldığını yönünde yayımlar yapmalarına rağmen Türkiye Komünist Partisi'nin yayımları da yasaklanmış, komünist gazeteciler çeşitli hapis cezalarına çarptırılmışlardır.

1931 yılında ilk basın kanunu "memleketin genel siyasetine dokunacak yayım yapan" gazetelerin kapatılması yetkisini içeren cumhuriyet döneminin ilk basın kanunu çıkarılmış, 1938 yılında eklenen maddelerle yeni yayım çıkarmak isteyenlere yüksek meblağlar içeren teminat mektubu getirme şartı getirilerek "kötü ünlü kişilerin" gazetecilik yapması yasaklanmıştır. Hükûmet, II. Dünya Savaşı döneminde gazetelerin Mihver Devletleri ve Müttefik Devletler ekseninde taraflı yayım yapmasına bir yaptırımda bulunmamasına karşılık cephe haberlerinde yalnızca Anadolu Ajansından gelen bilgilerin yer verilmesine verilmesine izin verilmekteydi. İç politika ve ekonomik koşullar ile ilgili haberler ise tamamen hükûmet kontrolündeydi. Savaş döneminde sebep belirtilmeksizin birçok gazete kapatılmıştır. Gazetelerinin kapatılmasını ve zarar etmeyi istemeyen gazeteler bir sansür kanunu çıkarılmasını talep etmiş, böylece basımdan önce sansürden geçen gazetelerin kapatılma gibi bir durumla karşı karşıya gelmesinin önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Ancak basını halihazırda tam teşekküllü bir şekilde denetleyen hükûmet sansürcü durumuna düşmemek adına bu yönteme uzak durmuştur.
1930-1946 arası dönemde oldukça kıt bir içerik sunan ve kâğıt yokluğu nedeniyle de sayfa sayısı azalan gazetelerin tirajı oldukça düşmüş ve halk devlet radyosuna yönelmiştir.

1946 Türkiye genel seçimleri ile 1950 Türkiye genel seçimleri arasındaki dört yıllık dönem basının Demokrat Parti yanlısı bir yayım politikası izlediği bir dönem olmuştur. 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk işlerinden biri basının üzerindeki baskıyı hafifleyen yeni bir kanun çıkarmak olmuştur. Ayrıca Başbakan Adnan Menderes her ay basının önde gelenlerini ağırlayıp sıkıntılarını dinlemekteydi. Selim Ragıp Emeç'in "basının altın çağı" olarak yorumladığı bu dönemde Sedat Simavi'nin Hürriyet'i çıkarması ile basında bir dönüşüm gerçekleşmeye de başlamıştı. Gazeteler hükûmetin mesajlarını halka iletme işlevinden halkın isteklerini hükûmete iletme aracı haline gelmiştir. Ayrıca yeni iktidar döneminde karayolu ağının genişlemesinin bir sonucu olarak gazeteler çok daha kolay şekilde dağıtılır hale gelerek tirajları 500 binden 800 binlere çıkmıştır.
Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında basına tanınan özgürlük ileriki yıllarda hayatın pahalılaşması, iktidarın karıştığı yolsuzluklar, karaborsacılık ve vurgunculuk faaliyetlerinin gazetelerde haber olmaya başlamasıyla 9 Mart 1954'te çıkan yeni yasaya dayanılarak yerini tekrar baskıya bırakmıştır. Çok sayıda gazeteci takibata uğrayarak ceza almış, meslekten men edilmişlerdir. Gazetelerin en önemli gelir kaynağı olan resmî ilanlar muhalif gazeteler göz ardı edilerek verilmekte, gazetelerin basıldığı kâğıtların temininde de zorluk çıkarılmaktaydı. 1957 Türkiye genel seçimlerinden oy kaybıyla çıkan Demokrat Parti daha saldırgan bir tutum takınmış, politik konulardan uzaklaşan gazeteler II. Abdülhamid dönemi gazeteleri gibi farklı konulara eğilmiş ve magazin, spor, adliye haberlerine ağırlık vermeye başlamışlardır.
1954-1960 arası dönemde basına 2.300'ü aşkın dava açılmış, 867 hak mahrumiyeti kararı çıkmıştır. 1960 yılında basın ve iktidar arasındaki kutuplaşma oldukça keskinl

UltraSurf, UltraReach Internet Corporation tarafından hazırlanmış ücretsiz bir İnternet sansürünü atlatma ürünüdür. Yazılım, bir HTTP vekil sunucusu kullanarak İnternet sansürünü ve güvenlik duvarlarını atlar. Bununla birlikte gizlilik için şifreleme protokolleri kullanır.
Yazılım, aynı anda iki farklı Falun Gong mensubu grubu tarafından geliştirildi, biri 2002 yılında ABD'de göçmen Çinliler tarafından başlatıldı. Yazılım, internet kullanıcılarının Çin'in Büyük Güvenlik Duvarı'nı atlamasına izin verecek şekilde tasarlanmıştır. Şu anda dünya çapında 11 milyon kullanıcıya sahiptir. Araç, Wired tarafından "İnternetteki en önemli ifade özgürlüğü araçlarından biri" ve Harvard Üniversitesi tarafından 2007 yılında yapılan bir çalışmada "en iyi performans gösteren" atlatma aracı olarak tanımlandı; Freedom House tarafından 2011 yılında yapılan bir araştırma dördüncü sırada yer aldı. Açık kaynak topluluğundaki eleştirmenler, George Turner Says, yazılımın kapalı kaynak doğası ve belirsiz tasarım yoluyla iddia edilen güvenlik konusundaki endişelerini dile getirdiler; UltraReach, güvenlik hususları nedeniyle üçüncü taraf uzman incelemesini açık kaynak incelemesine tercih ettikleri anlamına geldiğini söylüyor.

2001 yılında UltraReach, Çinli muhalifler tarafından Silikon Vadisi'nde kuruldu. Kısa bir süre sonra UltraSurf, Çin'deki internet kullanıcılarının hükûmetin sansür ve izlemesinden kaçmasına izin vermek için tasarlandı. 2011 itibarıyla UltraSurf, dünya çapında on bir milyondan fazla kullanıcıya sahip olduğunu bildirdi. Arap Baharı sırasında UltraReach, Tunus'tan gelen trafikte yüzde 700'lük bir artış kaydetti. Benzer trafik artışları, Safran Devrimi sırasında Tibet ve Burma gibi diğer bölgelerdeki huzursuzluk zamanlarında sıklıkla meydana gelmiştir. 2010 yılında Wired  dergisi,UltraSurf'u, vatandaşların insani veya insan hakları krizleri sırasında baskı altındaki ülkelerden bilgilere erişmesine ve bu ülkelerdeki bilgileri paylaşmasına olanak tanıyan "İnternetteki en önemli ifade özgürlüğü araçlarından biri" olarak adlandırdı.

İnternet sansürü
İnternet sansürünü aşma
Çin Halk Cumhuriyeti'nde İnternet sansürü
İçerik kontrol filtrelerini atlamak
Çin'in Büyük Güvenlik Duvarını aşma
Freegate

Resmî site
How to Bypass Internet Censorship 31 Mart 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a FLOSS Manual, 10 March 2011, 240 pp.

Unutulma hakkı, kişinin geçmişe ilişkin bilgisinin, daha üstün bir menfaat olmadığı takdirde, diğer kişiler tarafından sürekli ulaşılabiliyor olmasının önüne geçme menfaatidir.

Söz konusu kanûnî hak kapsamında, kişi ve kurumlar, kendisi hakkında internette yer alan toplanılma veya işlenilme amaçları ışığında gereksiz olan, yetersiz veya ilgisiz bilgi içeren ya da bu amacı taşımıyor olarak görünen, yayımlanmasından sonra aradan geçen zaman ve yayımlanma amaçları ışığında kendisiyle aşırı ilişkili olan kişisel verilerin arama motorlarında yapılan aramalarda çıkan sonuçların kendi adıyla olan bağlantısının kesilmesini talep edebilir.
Unutulma hakkının istisnaları vardır. Özel hükümlere aykırı olmamak koşuluyla; tarihsel, istatistiksel veya bilimsel amaçlarla kişisel verilerin işlenmesine devam edilebilir. Ayrıca, edebi veya sanatsal ifade veya gazetecilik amaçları kapsamında işlenen kişisel veriler unutulma hakkının istisnasını teşkil edebilir.
Bu hakkın düşünce özgürlüğüne olumsuz etkileri olduğu yönünde endişe ve görüşler de vardır. Bireyin geçmişte yaptığı bir eylemin internet gibi bir ortamdan silinmesinin düşünce ve bilgi alma özgürlüğüne de olumsuz etkisi olduğu konusunda tartışmalar vardır.
Bu yasanın Türk hukuk sistemindeki karşılığı, kişinin özel hayatının korunması anayasanın ilgili maddesinin genel kapsamı gereği uygulanmalıdır.
Aksi halde bu işlemi yapmayan site yönetimi hakkında bilişim suçları ceza hüküm ve yaptırımlarına tabi olunur.

Unutulma hakkı kavram olarak yeni olsa da, içeriğine yönelik tartışmalar çok eskiye dayanmaktadır. Yakın zamanda kavramsal olarak (2012 yılının başlarında) Avrupa Komisyonu'nun adalet ve vatandaşlıktan sorumlu üyesi Viviane Reding'in açıklamalarıyla gündeme gelen unutulma hakkı,  2014 yılında Avrupa Adalet Divanı tarafından verilen bir karar ile tekrar gündemdeki yerini almıştır. Avrupa Birliği’nin en yüksek mahkemesi olan Avrupa Adalet Divanı, 13 Mayıs 2014 tarihli kararında, Google’ın kullanıcılarına bazı durumlarda kendileri ile ilgili bilgilere yönlendiren linkleri silme hakkı tanıması gerektiğine karar verdi. Mahkeme, Avrupa genelinde tanınmış hale gelen “unutulma hakkı” kapsamında, silmemek için “özel/belirli bir neden” bulunmadıkça, Google gibi bir arama motorunun bir süre sonra kullanıcılar ile ilgili arama sonuçlarının silinmesine izin vermesi gerektiğine hükmetti.

Avrupa Adalet Divanı'nın kararına uyan Google ve Bing hazırladıkları özel başvuru formları ile internet sayfaları üzerinden bireylerin unutulma hakkı çerçevesindeki taleplerini almaktadır. Karar, Avrupa Birliği üyesi 28 ülke vatandaşları için uygulanmakla birlikte hem Google, hem de Bing tarafından ayrıca İzlanda, Lihtenştayn, Norveç ve İsviçre vatandaşlarına da unutulma hakkı çerçevesinde başvuruda bulunma hakkı tanınmıştır.
İnternet şirketlerinin hukuki uyuşmazlıkları yerel çerçeveler dahilinde çözümleme eğilimleri unutulma hakkının uygulanmasında da devam etmektedir. Zira haklı bulunan unutulma hakkı taleplerine ilişkin linkler yalnızca kararın hukuki bağlayıcı nitelikte olduğu ülkelerdeki arama sonuçlarından çıkarılmaktadır. Buna bağlı olarak Google örneğinde "www.google.com" adresinden herhangi bir arama sonucunun çıkarılması söz konusu değildir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 17.6.2015 tarihli kararında "unutulma hakkı" terimini kullanarak, Avrupa Adalet Divanı'nın kararına doğrudan atıfta bulunmuş ve unutulma hakkını "üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı" olarak tanımlamıştır. Kararda, geçmişte bir suçtan hüküm giymiş davacının isminin rumuzlanmadan bir ceza hukuku pratik kitabında yer almasının unutulma hakkını ve bunun neticesinde özel hayatının gizliliğini ihlal ettiğine hükmedilmiştir.

Unutulma hakkı üzerine iki temel eleştirinin getirildiği görülmektedir. Öncelikli olarak unutulma hakkının temel hak ve hürriyetlerden biri olan ifade özgürlüğü ile çatışma içerisinde olabileceği belirtilmektedir. Kararı ilk uygulamaya geçiren Google'ın baş hukuk danışmanı David Drummond, The Guardian gazetesindeki köşesinde "Unutulma hakkı üzerine konuşmamız gerekiyor" başlığıyla yayınladığı makalesinde, bir yandan kararı ifade özgürlüğü bağlamında eleştirmiş diğer yandan çifte standart uyarısında bulunarak "Bu, tıpkı bir kitabın herhangi kütüphanede bulunabileceğini fakat aynı kitabın künyesine hiçbir kütüphanenin kataloğunda yer verilmemesini talep etmek gibi." benzetmesini kullanmıştır.
Getirilen bir diğer eleştiri ise, unutulma hakkının mâlî etkileri ile ilgilidir. Bu bağlamda, hakkın hayata geçirilmesi noktasında gerekli teknik altyapının hazırlanması için gerekecek dijital mühendislik masrafı ve internet şirketlerinin ekonomik çıkarlarının gözetilmesi gerekliliğinin, şirketler ile kullanıcılar açısından hukûkî ve mâlî anlamda önemli belirsizliklere yol açabileceği ifade edilmektedir. 

Geçmişte dönemsel olarak herhangi bir ülkenin zorunlu dikta yönetimi alında yapılan siyasi politikalarına uymak zorunda kalan ve bu konuda açıklamalar yapmak zorunda kalan birçok kişi mevcut rejimin zamanla değişmesi sonrası geçmişte yapmış olduğu (yapmak zorunda olduğu ) açıklamalar sonucu cezalandırıldıkları hakkında birçok tarihi belge bulunmaktadır.

WikiLeaks, anonim kaynaklara dayanarak hassas belgeler yayımlayan ve kâr amacı gütmeyen uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur. Bağış ve medya ortaklıkları yoluyla finanse edilmektedir. 2006-2016 arasındaki 10 yıllık süreçte 10 milyon belge yayımladığı belirtilen organizasyonun kurucusu ve yöneticisi Avustralyalı internet aktivisti Julian Assange’dır. Kristinn Hrafnsson, 2018 yılından beri sorumlu editörlüğünü yürütmektedir.
Kuruluş başlangıçta Afganistan’daki savaş harcamaları, Kenya’da yolsuzluk soruşturmaları, Guantanamo Körfezi’ndeki Amerikan hapishanelerinin operasyon bilgilerini yayımlamıştır. 2012’de “Suriye Dosyaları” ismiyle iki milyondan fazla e-postayı ifşa etmiştir.
2016'daki Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri sırasında Democratic National Committee (DNC) ve Hillary Clinton’un kampanya yöneticisi John Podesta’nın çeşitli belge ve e-postalarını yayımlayarak kampanyaya verdiği zarar tartışma konusu olmuştur.
Yayımladığı sosyal güvenlik ve kredi kartı numaraları ve sağlık bilgileriyle vatandaşların mahremiyetine özen göstermemenin yanı sıra Panama Belgeleri karşısında aldığı tutum ve Rusya ile ilgili tartışmalı konulardaki pasif yaklaşımı, Wikileaks’in başlıca eleştirilme sebepleri olmuştur.

WikiLeaks'in kurucuları Asya, ABD, Tayvan, Avrupa, Avustralya ve Güney Afrikalı gazeteciler, matematikçiler ve şirket teknologlarıdır. Avustralyalı gazeteci ve internet aktivisti Julian Assange, organizasyonun "kalbi ve ruhu"dur.
Site 4 Ekim 2006 tarihinde yayına girmiş olup kayıtlı olduğu ülke ABD'dir. Sitenin ziyaret edilme oranının en yüksek olduğu ülke 29 Kasım 2010 itibarı ile İsveç'tir. İsveç'i İtalya ve Hollanda izlemektedir.

19 Temmuz 2016'da, Türk hükûmetinin 15 Temmuz'daki darbe girişimini takip eden tasfiyelerine yanıt olarak WikiLeaks, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 294.548 e-postasını yayımladı. WikiLeaks'e göre, "AKP E-postaları"nın ilk partisi olduğunu söylediği materyal, darbe girişiminden bir hafta önce elde edilmişti ve "darbe girişiminin arkasındaki unsurlarla veya rakip bir siyasi parti veya devletle hiçbir şekilde bağlantılı değildi". WikiLeaks e-postaları yayımlayacağını duyurduktan sonra, kuruluş 24 saatten fazla bir süre "sürekli bir saldırı" altında kaldı. Sızıntının ardından Türk hükûmeti, siteyi ülke çapında engelledi.
Aralık 2016'da WikiLeaks, Erdoğan'ın damadı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'ın 57.000'den fazla e-postasını yayımladı. E-postalar, Türk hükûmetinin iç işleyişini gösteriyordu. WikiLeaks'e göre, e-postalar ilk olarak Redhack tarafından yayımlanmıştı.

WikiLeaks belgelerinin ilk bölümü, Tor ağında bir düğüm sunucusunun sahibi tarafından yayımlandı. Kullanıcı, Çinli hackerların bu ağı yabancı hükûmetlerden bilgi toplamak için kullandığını fark ettikten sonra bu bilgileri kaydetmeye başladı. Bu, Assange'ın, katkıda bulunmak isteyenlere WikiLeaks'in çalışan bir sistem olduğunu göstermesine ve "on üç ülkeden bir milyondan fazla belge aldığını" söylemesine olanak sağladı.

WikiLeaks'in yayımladığı ilk belge; Aralık 2006'da, isyancı lider Şeyh Hasan Dahir Aweys tarafından imzalanan, Somali hükûmet yetkililerinin suikast kararıydı. Assange ve WikiLeaks, belgenin gerçekliğinden emin değildi ve belgenin gerçekliği hiçbir zaman belirlenemedi.
Ağustos 2007'de, İngiliz gazetesi The Guardian, WikiLeaks aracılığıyla sağlanan bilgilere dayanarak eski Kenya lideri Daniel arap Moi'nin ailesinin yolsuzluğu hakkında bir hikâye yayımladı. Yolsuzluk, şiddetin gölgelediği seçimde önemli bir sorundu. Assange'a göre, "Sonunda 1300 kişi öldürüldü ve 350.000 kişi yerinden edildi. Bu, bizim sızıntımızın bir sonucuydu. Öte yandan, Kenya halkının bu bilgiye hakkı vardı ve Kenya'da yılda 40.000 çocuk sıtmadan ölüyor. Ve çok daha fazlası Kenya'dan para çekilmesi ve Kenya şilininin değerinin düşürülmesi sonucu ölüyor".
Kasım 2007'de, ABD Ordusunun Guantanamo Kampı'ndaki  protokolünü ayrıntılı olarak açıklayan "Camp Delta için Standart İşletim Prosedürleri"nin Mart 2003 kopyası yayımlandı. Belge, bazı tutukluların Uluslararası Kızılhaç Komitesi'nce tutuklanması yasak kişiler olduğunu ortaya koydu; bu, ABD ordusunun geçmişte defalarca reddettiği bir şeydi. Guantanamo Körfezi El Kitabı, tutukluların transferine yönelik prosedürleri ve Cenevre sözleşmelerinin kurallarından kaçınma yöntemlerini içeriyordu.
Şubat 2008'de WikiLeaks, Rudolf Elmer tarafından WikiLeaks'e verilen İsviçre Bankası Julius Baer'in Cayman Adaları şubesinde kara para aklama ve vergi kaçırmaya karıştığını gösterdiğini iddia ettiği belgeleri yayımladı; bunun sonucunda banka WikiLeaks'e dava açıp wikileaks.org'un faaliyetlerini geçici olarak askıya alan bir ihtiyati tedbir aldı. Kaliforniya hükûmeti, WikiLeaks'in hizmet sağlayıcısı olan Dynadot'un 18 Şubat 2008'de sitenin alan adını (wikileaks.org) engelletti. Web sitesi anında yansıtıldı ve ayın ilerleyen günlerinde yargıç, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası Birinci Değişikliği endişelerini ve yasal yargı yetkisiyle ilgili soruları gerekçe göstererek önceki kararını bozdu.
Mart 2008'de WikiLeaks, "Scientology'nin toplanmış gizli 'İncilleri'" olarak adlandırdığı belgeleri yayımladı ve üç gün sonra telif hakkını ihlal ettikleri gerekçesiyle kendilerine dava açmakla tehdit eden mektuplar aldı.
Eylül 2008'de, 2008 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri kampanyaları sırasında, Cumhuriyetçi başkan yardımcısı adayı Sarah Palin'e ait bir Yahoo hesabının içeriği, 4chan kullanıcısı David Kernell tarafından hacklendikten sonra WikiLeaks'te yayımlandı.
Kasım 2008'de, aşırı sağcı İngiliz Ulusal Partisi'nin üye listesi, bir web günlüğünde kısa bir süre göründükten sonra WikiLeaks'e gönderildi. Bir yıl sonra, Ekim 2009'da, parti lideri Nick Griffin tarafından 'kötü niyetli bir sahtecilik' olduğu söylenen bir başka üye listesi daha sızdırıldı.

WikiLeaks, 2008 ve 2009 yıllarında Avustralya, Danimarka, Norveç ve Tayland'a ait yasaklı veya yasa dışı web adresleri listeleri yayımladı. Bunlar çocuk pornografisine erişimi engellemek için oluşturulmuştu, ancak bağlantıların yarısı çevrimiçi poker siteleri, YouTube bağlantıları, düzenli eşcinsel ve heteroseksüel porno siteleri, Wikipedia maddeleri, ötanazi siteleri, satanist siteler, fetiş siteleri, Hristiyan siteleri gibi uç dinlerin web siteleri, bir tur operatörünün web sitesi ve hatta Queensland'lı bir diş hekiminin web sitesi gibi alakasız sitelere yönlendiriyordu. WikiLeaks'in bazı sayfaları, Danimarka kara listesini yayımladıktan sonra Avustralya'nın kara listesine de eklendi. Avustralyalı yetkililere göre, WikiLeaks tarafından yayımlanan bağlantıların bazıları "hiçbir zaman şikayete veya ACMA soruşturmasına konu olmamış ve ACMA kara listesine hiç dahil edilmemiştir."
WikiLeaks, Ocak 2009'da 2008 Peru petrol skandalına karışan Perulu politikacı ve iş adamlarına ait 86 telefon dinleme kaydını yayımladı.
Şubat ayında WikiLeaks, NATO'nun Afganistan'a ilişkin Ana Planının ve Pentagon Merkez Komutanlığı (CENTCOM) sitesinde yer alan üç başka gizli veya kısıtlı NATO belgesinin şifresini kırarak yayımladı.
WikiLeaks, Şubat ayında 6.780 Kongre Araştırma Servisi raporunu yayımladı,  Mart ayında ise The Guardian'ın internet sitesinden kaldırılması emredilen Barclays Bank'a ait bir dizi belge yayımlandı.
Temmuz ayında WikiLeaks, İran'ın Natanz nükleer tesisinde "ciddi bir nükleer kaza" yaşandığını ortaya koyan bir rapor yayımladı. Medya raporlarına göre, kaza, ABD ve İsrail tarafından geliştirildiği iddia edilen bir siber silah olan Stuxnet bilgisayar solucanı kullanılarak İran'ın nükleer programına düzenlenen bir siber saldırının doğrudan sonucu olabilir.
Eylül ayında, 2008-2012 İzlanda mali krizine yol açan İzlanda bankacılık sektörünün çöküşünden kısa bir süre önce Kaupthing Bank'ın iç belgeleri sızdırıldı. Belgede, bankanın çeşitli sahiplerine şüpheli büyüklükte meblağlarda kredi verildiği ve büyük borçların silindiği ortaya çıktı.
WikiLeaks, Ekim ayında, güvenlik servislerine belgelerin sızdırılmasını nasıl önleyecekleri konusunda tavsiyelerde bulunan İngiliz belgesi Ortak Hizmetler Protokolü 440'ı yayımladı.
Kasım ayında, 11 Eylül saldırıları günü gönderilen çağrı cihazı mesajlarının 570.000 kaydı yayımlandı. Bunlar arasında Pentagon, FBI, Federal Acil Durum Yönetim Ajansı ve New York Polis Departmanı'ndan felakete yanıt olarak gönderilen mesajlar da vardı.

Şubat ayında WikiLeaks, Icesave anlaşmazlığıyla ilgili Reykjavik'teki Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliğinden sızdırılmış bir diplomatik belge yayımladı. Reykjavik 13 olarak bilinen bu belge, WikiLeaks'in Chelsea Manning tarafından kendilerine sağlandığı iddia edilen belgeler arasında yayımladığı ilk gizli belgeydi.
Mart ayında WikiLeaks, Mart 2008'de yazılmış, WikiLeaks tarafından sızdırılan materyalleri ve bunların nasıl önlenebileceğini ele alan 32 sayfalık gizli bir ABD Savunma Bakanlığı Karşı İstihbarat Analiz Raporu yayımladı. Ayrıca, Avrupa'da Afgan savaşına desteği güçlendirmek için en iyi şekilde kullanılabilecek halkla ilişkiler stratejileri hakkında bir CIA raporu da yayımladı. The Nation bunu "bir propaganda savaşı için silahlanma çağrısı" olarak nitelendirdi  ve Zürih'teki Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'nden Albert Stahel, Deutsche Welle'ye bunun kamuoyunu manipüle etmek amaçlı bir "pazarlama konsepti" olduğunu söyledi.
Nisan ayında, 12 Temmuz 2007 Bağdat hava saldırısına ait gizli bir video yayımlandı. Videoda, pilotların silah taşıdıklarını sandıkları iki Reuters çalışanına ateş açtıkları görülüyordu; oysa ellerindeki şey kameraydı. Çalışanlar öldürüldükten sonra ABD güçlerinin cesetleri almak için duran bir aile minibüsüne ateş açtığı görülüyordu. Saldırılarda ölenlerin çeşitli kaynaklara göre 12 ila "18'in üzerinde" arasında değişiyor. Ölenler arasında iki gazeteci vardı, ayrıca iki çocuk da yaralandı.
Haziran ayında Manning, eski hacker Adrian Lamo'nun ABD yetkililerine verdiği iddia edilen sohbet kayıtlarının ardından tutuklandı. Manning'in Lamo'ya, Granai hava saldırısını gösteren "Collateral Murder" videosunu ve yak

Yasaklı kitaplar listesi, farklı ülkelerde çeşitli zamanlarda iktidarda bulunanlar tarafından siyasi, toplumsal, dinî veya ahlaki motivasyonlarla süresiz olarak ya da belirli bir süre için satışına, dağıtımına veya erişimine engel olunmuş, basılıp dağıtılmış olanlarının da toplatılmış olduğu kitapların yer aldığı liste. Birçok durumda yasaklanan bu kitapların yazarları da yargı önüne çıkartılmış ve cezalandırılmışlardır. Bu kitaplardan bir kısmı zaman içinde aklanmış ve yeni baskıları yapılmıştır.

Bir tür sansür uygulaması olan "kitap yasaklama" farklı ülkelerde farklı biçimlerde uygulanmıştır. Bir ülkede baş tacı edilen bir eser, başka bir ülkede o ülke hükûmetinin normlarına uymadığı için yasaklanabilmiştir. Kendi ülkesinde yayımlanmasına bile fırsat verilmeyen bir kitap, politik çıkar elde etmek için karşı blokta yer alan ülkelerde hemen en çok satan kitaplar listesine girebilmekte, hatta ödüllere boğulabilmektedir. Örneğin Boris Pasternak'ın Rus Devrimi sırasında geçen romanı Doktor Jivago'nun, SSCB'nin resmî görüşüne uygun olmadığı için kendi ülkesinde yayımlanmasına izin verilmemişti. Müsveddeleri 1957'de gizlice Avrupa'ya kaçırılan roman ilk kez İtalya'da hem Rusça hem de İtalyanca basılmıştı. Daha sonra tüm dünyada sayısız baskıları yapılmıştı. 1958'de ağırlıklı olarak bu kitabından ötürü Pasternak'a Nobel Edebiyat Ödülü verilmişti. Hatta İngiliz gazeteleri, Pasternak'ın bu ödülü almasında İngiliz ve Amerikan gizli servislerinin rolü olduğunu dahi ileri sürmüşlerdi.
Aynı ülke içinde bile farklı topluluklarda değişik uygulamalara rastlamaktadır. Örneğin Amerikalı yazar John Steinbeck'in konusu Büyük Ekonomik Buhran yıllarında geçen 1939 tarihli Pulitzer Ödüllü romanı Gazap Üzümleri (The Grapes of Wrath), ertesi yıl başarılı bir sinema uyarlaması da yapılmasına rağmen tarım şirketlerinin baskısıyla yazarın memleketi olan Salinas, Kaliforniya'da bile 1990 yılına kadar halk kütüphanesine girememiştir. Eserin sendika yanlısı duruşu ve ABD'deki fakirliğe ve eşitsizliğe vurgu yapması hem romanın yazarı John Steinbeck'in hem de uyarlama filmin yönetmeni John Ford'un Amerikalı senatör McCarthy tarafından komünizm yanlısı eğilimleri olduğu iddiasıyla Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi'nde soruşturmaya uğramalarına yol açarken, ironik bir şekilde romandan uyarlanan film Josef Stalin'in emri ile 1940 yılında Sovyetler Birliği'nde de yasaklanmıştı. Yasaklanma gerekçesi ise filmde en fakir Amerikalıların bile araba sahibi olabileceğinin gösteriliyor olmasıydı.
Dünya üzerinde hemen her ülke, tarihinin belli dönemlerinde kitaplar ve benzeri yayınlar üzerine az veya çok bir denetim getirmiş, zaman zaman farklı derecelerde sansür uygulamıştır. Sansürü uygulayan merci her zaman hükûmetler olmamıştır. Bazen de siyasi erk için hiçbir sakıncası olmayan bir kitap, dini otoriteler tarafından kendi cemaatlerine yönelik olarak yasaklanmıştır. Örneğin kilise yetkilileri ahlaki açıdan uygun görmedikleri müstehcen eserleri, hattâ açık saçık olmadıkları halde laiklik ve putperestlikle ilgili fikirleri içerdiklerini düşündükleri eserleri yasaklamışlardır. Bunun tersi olarak, aralarında İncil'in de bulunduğu birçok dini kitap da çeşitli ülkelerde hükûmetler tarafından sayısız kereler yasaklanmıştır.
Yasaklanan bir kitabın yeni basılmış ve iktidarın dikkatini yeni çekmiş olması da gerekmez. Bir kitap basıldıktan yüzyıllar sonra da sansüre uğrayabilmektedir. Örneğin Voltaire'in 1759'da yayımladığı Candide adlı romanına müstehcenlik gerekçe gösterilerek 1930'da ABD gümrüklerinde el konmuştu. Aynı şekilde Geoffrey Chaucer'ın 14. yüzyıl'da İngiltere'de yazdığı Canterbury Hikâyeleri ve Orta Çağ'da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli anonim eser Binbir Gece Masalları da ABD'de yüzyıllar sonra aynı akıbete uğradılar. Keza Aristofanes'in MÖ 411'de yazdığı Lysistrata, savaş karşıtı mesajından dolayı 24 yüzyıl sonra, 1967 yılında Yunanistan'da askerî cunta tarafından yasaklandı.
Zaman içerisinde rejimlerin ve hükûmetlerin değişmesiyle birçok yasaklı kitaba ve yazarlarına itibarları iade edilmiş, kitapların yeni baskıları yapılabilmiştir. Buna rağmen 21. yüzyılda bile birçok kitap, birçok ülkede yasaklar listesinde yer almaya devam etmektedir. Bir zamanlar Almanya'da baş tacı edilmiş olan Adolf Hitler'in otobiyografik-politik kitabı Kavgam (Mein Kampf)'ın 31 Aralık 2015'e dek yeni baskılarının yapılmasına izin verilmemekteydi. Avusturya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde kitabın bulundurulması bile yasaktır.
"Amerikan Kütüphaneler Birliği" 1982 yılından bu yana her yıl Eylül ayının son haftasını “Yasaklı Kitaplar Haftası” olarak ilân etmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “Üçüncü Yargı Paketi” kapsamında yeniden değerlendirilmesi için gönderdiği “Yasaklı Yayınlar Listesi”yle ilgili incelemeyi iki ayda tamamlayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na bağlı Basın Suçları Savcılığı, 453 kitapla ilgili yasağı tam 63 yıl sonra kaldırmış oldu. Söz konusu yayınlarla ilgili yasak ve toplatma kararıyla ilgili takipsizlik kararı veren savcılık yasağın 5 Ocak 2013’ten itibaren hükümsüz kalmasını kararlaştırmıştır. Yayıncılıkta düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili engellerin devam ettiğini söyleyen Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri Kenan Kocatürk ise yasağının kaldırılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ama yetersiz bulduklarını bildirmiştir.

Dünyada ve Türkiye'de yasaklanan kitapların sayısı onbinleri geçmektedir. Sadece Türkiye'de bugüne kadar toplamda 23 bin kitabın yasaklar listesine girdiği göz önüne alınırsa eksiksiz bir liste oluşturmanın çok zor olacağı açıktır. Bu nedenle buraya en çarpıcı örnekler alınmıştır.
 Not: Sütun başlıklarına tıklayarak sütunları ayrı ayrı alfabetik sıraya sokabilirsiniz 

Fahrenheit 451, Ray Bradbury'nin 1951'de ilk baskısı yapılan ünlü distopik bilimkurgu romanıdır. Romanın kendisi yasaklanmamış olsa da konusu kitapların tamamen yasaklandığı ve ele geçirilenlerin yakıldığı, yasaklanmış kitapları bulunduran insanların bile yok edildiği bir gelecekte geçmektedir. Roman François Truffaut tarafından aynı adla sinemaya da aktarılmıştı.

İnternet sansürü

Penn University sitesinde yasaklı kitaplar listesi27 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Yayın geciktirme, radyo ve televizyondaki canlı yayının belirli bir süre için ötelenmesidir. Kötü söz, pot ya da vahşet türündeki içeriğin yayına aktarılmasını engellemek amacıyla kısa bir süre için geçerli olan bu gecikme, yayındaki teknik sorunlar nedeniyle de uygulanabilmektedir.
Birden çok zaman dilimine sahip ülkelerde, yurt çapında yayınlanan programların birbirine koşut biçimde sürmesini sağlamak amacıyla daha uzun süreli gecikmeler de uygulanabilmektedir. Basit bir VTR aracılığıyla yapılabilen bu işlem, sayısal video teknolojisinin kullanıldığı ortamlarda zaman değiştirme adı verilen bir yöntemle de gerçekleştirilebilmektedir. Ulusal programların yayınlandığı zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri'nin batı yakasında uygulanan bu sistem batı yakası gecikmesi olarak adlandırılmaktadır. Bu yöntem, American Idol ve Dancing With The Stars gibi ulusal programların yapım yeri olan Güney Kaliforniya'da da kullanılmaktadır. Los Angeles ve diğer batı yakası kentlerinde canlı olarak yayınlanan Akademi Ödülleri bu uygulamanın dışındadır.
Yayın geciktirme bir programın daha sonra yayınlanması anlamına da gelmektedir. Yayın akışında meydana gelen çakışmalar, farklı reyting dilimleri göz önüne alınarak yapılan değişiklikler bu tür gecikmelerin nedenleri arasında sayılabilir. Yüksek bir reyting diliminde yayınlanan bir program nedeniyle gecikmeye uğrayan Olimpiyat Oyunları yayınları bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Allentown, Pennsylvania'dan yayın yapan WKAP radyo istasyonu, beş saniyelik gecikmeye izin verecek biçimde yerleştirilmiş kayıt ve playback kafasıyla donatılmış bir sistem kullanmaktaydı. Bu sistem, "Open Mic" adlı talk-showun yayına girdiği 1952 yılında tasarlanmıştır. Dünya üzerinde telefon bağlantısının yayına verildiği ilk program olarak kabul edilen "Open Mic", FCC'nin o zaman için canlı telefon bağlantılarına izin vermemesi nedeniyle playback yöntemini kullanmak zorunda kalmıştır.
Kötü sözleri geciktirmek amacıyla kullanılan sistem, WKAP'te başmühendis olarak çalışan C. Frank Cordaro tarafından üretilmiştir. Radyo istasyonunun o zamanki genel müdürü Ogden Davies, Cordaro'yu "canlı" konuşmalardaki kötü sözlerin yayına yansımasını engelleyen bir gereç geliştirmekle görevlendirmiştir. "Open Mic" için geliştirilen bu sistem daha sonra tüm ABD'ye yayılmıştır.

Rastgele erişimli bellek kapasitesinin 1977 yılında 16 kilobite ulaşmasının ardından sayısal ses teknolojisi yayın geciktirmede kullanılmaya başlamıştır. Sayısal ortamda kaydedilen ses üzerinde "sanal bir kafa" yardımıyla değişiklik yapılabilmesinden yola çıkan Eventide, Inc ilk sayısal yayın geciktirme gerecini üretmiştir. Gerecin üzerinde bulunan bir düğme yardımıyla gecikme sıfıra indirilebilmektedir. Konuşmadaki olağan duraklamaları da sıkılaştıran sistem 1-2 dakika içinde yeni bir gecikme süresi oluşturabilmektedir.
Çağdaş sistemler kötü sözlerin yakalanmasında bir yayın teknisyeni tarafından işletilen bir yazılım yordamı kullanmaktadır. Genellikle beş ya da on saniyelik bir gecikme yaratan bu yordam, yayıncıya içeriği (ses ve görüntü) sansürleme olanağı sunmaktadır. İçeriğin değiştirilmesine izin veren donanımlar da bu amaçla kullanılan araçlardandır. Kötü sözlerin yayına yansımasını engellemek amacıyla bip ya da benzer bir ses de kullanılabilmektedir.

CNN.com: CBS to use 'enhanced' tape-delay for Grammys 4 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
CNN.com: ABC to impose delay on Oscar telecast 4 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

İdeolojik baskı, rakip ideolojilere ve felsefelere karşı zorlayıcı faaliyetleri ifade eder.
Alan Wolfe, ideolojik baskıyı "insanların bilincini manipüle etme girişimi olarak tanımlar; böylece hâkim ideolojiyi kabul eder, rekabet eden ideolojilere güvensizlik duyar ve onları etkilenmemek için reddeder" şeklinde açıklar.
Sovyetler Birliği'nin kuruluşunda ve diğer ülkelerde, ideolojik baskı durumu, rakip ideolojilerin sempatizanlarını siyasi baskıyla bastırdı.
İdeolojik baskının araçları propaganda ve sansürdür. Sovyetler Birliği'nde "Marksizm-Leninizm" ideolojisinde bu özel düşünce okulunun öğrencilerine, Marksist düşünceyi (en üstün ve en bilimsel olduğunu iddia eden) teşvik eden ders kitapları verilirdi.
Sovyetler Birliği, ideolojik baskı ve yurtdışı çıkış bilgilerinin kontrolü yoluyla toplumsal devrimleri uzak tutmaya çalışıyordu.

Politik doğruculuk

Android, Google ve Open Handset Alliance tarafından, cep telefonları, tabletler ve televizyonlar için geliştirilmekte olan, Linux tabanlı, özgür ve ücretsiz bir işletim sistemidir. Sistem açık kaynak kodlu olsa da, kodlarının ufak ama çok önemli bir kısmı Google tarafından kapalı tutulmaktadır. Google tarafından ücretsiz sunulmasının sebebi, sistemin daha hızlı ve çabuk gelişmesi, birçok popüler marka tarafından kullanılması ve bu sayede reklamlarının daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamaktır. Google, Android sistemi üzerinde çalışan Google Play marketteki oyun ve uygulamalar üzerinde aldığı reklamları yayımlayarak para kazanmaktadır. Android'in desteklenen uygulama uzantısı ".apk"dır.
Android, aygıtların fonksiyonelliğini genişleten uygulamalar yazan geniş bir geliştirici grubuna sahiptir. Android için hâlihazırda 2,6 milyondan fazla uygulama bulunmaktadır. Google Play Store ise, Android işletim sistemi uygulamalarının çeşitli sitelerden indirilebilmesinin yanı sıra, Google tarafından işletilen kurumsal uygulama mağazasıdır. Geliştiriciler, ilk olarak aygıtı, Google'ın Java kütüphanesi aracılığıyla kontrol ederek Java dilinde yazmışlardır.
Open Handset Alliance, 5 Kasım 2007'de Android'i kurduğunu duyurmuştur ve ardından 34 adet donanım, yazılım ve telekom şirketi, mobil cihazlar için telif hakkı olmayan bir işletim sisteminin teknolojinin gelişimi için yararlı olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır.
Android, Linux çekirdeği üzerine inşa edilmiş bir mobil işletim sistemidir. Bu sistem ara katman yazılımı, kütüphaneler ve API, C diliyle yazılmıştır. Uygulama yazılımları ise, Apache harmony üzerine kurulu Java-uyumlu kütüphaneleri içine alan uygulama iskeleti üzerinden çalışmaktadır. Android, derlenmiş Java kodunu çalıştırmak için dinamik çevirmeli Android Runtime (ART) kullanır ve cihazların fonksiyonelliğini artıran uygulamaların geliştirilmesi için çalışan geniş bir programcı-geliştirici çevresine sahiptir. Google aynı zamanda işletim sistemindeki hataları bulan kullanıcıları para ödülü ile ödüllendirmektedir.

Temmuz 2005'te Google, Android Inc.'i almış ve ufak bir başlangıç şirketini Palo Alto'da kurmuştur. Android'in kurucuları, Google'a çalışmak için giden Andy Rubin (Danger'ın kurucusu), Rich Miner (WildFire'ın kurucusu), Nick Sears ve Chris White'tır (WebTV'de çalışan ilk mühendislerden biri). Bu arada, Android Inc.'in işlevleri daha önce yaptıkları mobil işletim sistemleri kadar iyi bilinmemektedir ve bu da Google'ın Mobil cihazlar pazarına gireceği söylentisini başlatmıştır. Buna karşın, bu süreç içinde pazara ne çeşit ürünle çıkacakları tam olarak belli olmamıştır.
Google'da, ekip (Rubin tarafından izin verilen) Linux tabanlı, taşınabilir cihazlar için geliştirdikleri, esnek, güncelleştirilebilir İşletim Sistemini yazmışlardır. Raporlara göre Google çoktan donanım serilerini, yazılım partnerlerini ve taşınabilir cihazlarda çeşitli derecelerde birlikte çalışacağı sinyalini vermiştir.

Google, Android'i satın aldıktan sonra telefon üreticilerini yanına alarak Open Handset Alliance (OHA) birliğini kurmuştur. Android'in gelişimi OHA eliyle yönetilmeye başlanmıştır.

Android 1.0 veya Android Alpha, HTC Dream'in işletim sistemi olarak telefonlara ilk adımını atmıştır. Bu sürüm; kamera desteği Wi-Fi, bluetooth, klasörler, bir web tarayıcısı, uyarılar, sesli arama, YouTube, alarmlı saat ve galeri gibi özellikler sunmaktadır.
9 Şubat 2009'da Android 1.1 veya Android Beta yayımlanmıştır. Bu sürüm bir önceki sürümdeki sistem hatalarını düzeltmeyi ve API'ı geliştirmeyi amaçlamıştır.
30 Nisan 2009'da Android 1.5 veya Android Cupcake yayımlanmıştır. Bluetooth desteği, kamera kaydı, video gösterimi, Picasa, sık kullanılanlar klasörü ve Widget'ları kişiselleştirebilme, yazı tahmin edebilen klavye ve animasyonlu ekran özellikleri Android'e kazandırılmıştır.
15 Eylül 2009'da Android 1.6 veya Android Donut yayımlanmıştır. Ekran çözünürlüğü yükseltilmiştir. Doğru çeviri yapma ve okutma özelliği, geliştirilmiş Android market, galeride çoklu silme, sesli arama, WVGA ekran çözünürlük desteği Android'e kazandırılmıştır.
29 Ekim 2009'da Android 2.0 ve 2.1 veya Android Eclair yayımlanmıştır. HTML 5 ve Bluetooth 2.1 desteği kazandırılmıştır. Sanal klavye ve yüksek ekran çözünürlüğü desteği ile özelleştirilebilen arayüz özelliği eklenmiştir. Geliştirilmiş Google Maps, hareketli duvar kâğıtları ve dijital yakınlaştırma özelliği de kazandırılmıştır.
Mayıs 2010'da Android 2.2 veya Android Froyo yayımlanmıştır. 720p ekran çözünürlüğü desteği, USB bağlantı, Wi-Fi tarayıcı özelliği, Flash Player 10.1 desteği eklenmiştir.
Şubat 2011'de Android 2.3 veya Android Gingerbread yayımlanmıştır. Çoklu kamera ve çoklu dokunmatik desteği eklenmiştir. XGA (1366×768) ekran çözünürlük desteği ve video arama özelliği eklenmiştir.
Yine Şubat 2011'de Android 3.0 veya Android Honeycomb yayımlanmıştır. Android işletim sistemi, tabletlerle uyumlu hâle getirilmiştir. Android Honeycomb yalnızca tabletler için tasarlanmıştır ve sadece tabletlerde bulunan tek Android sürümüdür.
Ekim 2011'de Android 4.0 veya Android Ice Cream Sandwich yayımlanmıştır. Yüz tanıma fonksiyonları ve NFC ile dosya paylaşımı özellikleri eklenmiştir. Bu sürümden başlayarak Android sisteminin aynı anda hem tablet, hem de akıllı telefonlarda uygulanmasına başlatıltı.
Mart 2012'de Android Market'in adı Google Play Store olarak değiştirilmiştir.
Temmuz 2012'de 4.1 veya Android Jelly Bean yayımlanmıştır. Aynı anda iki uygulama açma özelliği Android'e kazandırılmıştır. Butter project (takılmadan kayan ekran) ve enerji verimliliği sağlanmıştır.
Ekim 2012'de 4.2 (Jelly Bean Plus) yayımlanmıştır. Çoklu kullanıcı, 360 derece panoramik fotoğraf ve Swype klavye kazandırılmıştır.
11 Şubat 2013'te 4.2.2 (Jelly Bean Plus) yayımlanmıştır. Bu güncelleme "performansı ve kararlılığı artırır" sloganıyla çıkarılmıştır. Isınma ve donma problemleri giderilmiştir.
24 Temmuz 2013'te 4.3 (Jelly Bean) yayımlanmıştır. Çoklu kullanıcı için ebeveyn kontrolü, oyunlar için OpenGL ES 3.0 desteği, diğer teknolojik aletlere bağlanmak için ilk akıllı Bluetooth teknolojisi, Wi-Fi'ı açıp kapatmak yerine otomatik açılıp kapanabilen akıllı Wi-Fi teknolojisi eklenmiştir. Ayrıca uygulama izinleri bu sürümle birlikte kontrol edilebilir hâle gelmiştir.
31 Ekim 2013'te Android 4.4 veya Android KitKat yayımlanmıştır. Görsel arayüzde birçok değişiklik yapılmıştır. RAM optimizasyonu sayesinde 512 MB RAM'e sahip cihazlarda da çalışabilmektedir. ART (Android Run Time) sanal makinesi Android KitKat, Google Nexus ile deneysel olarak sunulmuştur.
24 Şubat 2014'te MWC fuarında Sony Xperia Z2 ve Samsung Galaxy S5, Android 4.4.2 (KitKat) sürümünü kullanmıştır. Cihazlar bu işletim sistemiyle satışa sunulacaktır.
3 Kasım 2014 tarihinde Google, Android 5.0 veya Android Lollipop sürümünü çıkarttı.
2 Aralık 2014 tarihinde Google, Android 5.0.1 güncellemesi yayımlandı.
19 Aralık 2014 tarihinde Google, bazı hata düzeltmeleri içeren Android 5.0.2 sürümünü yayımladı.
29 Mayıs 2015 tarihinde Google, yaptığı I/O 2015 konferansında Android M 6.0'ı duyurdu ve önizleme sürümünü yayımladı.
19 Ağustos 2015 tarihinde Google, Android 6.0'ın kod adını Marshmallow olarak duyurdu ve 3. önizleme sürümünü yayımladı.
29 Eylül 2015'te Android Marshmallow bulunan Nexus 5X ve 6P tanıtılmıştır.
2016'da Google, Android Nougat'ın Geliştirici Beta'sını yayımladı.
22 Ağustos 2016'da Google Android N'i Android 7.0 veya Android Nougat sürümü olarak serbest bıraktı.
İlk önce 21 Mart 2017'de alfa kalitesinde bir Android Oreo geliştirici önizlemesi yayımlandı.
20 Ağustos 2018'de Android Pie yayımlandı.
3 Temmuz 2019'da Android 10 yayımlandı.
8 Eylül 2020'de Android 11 yayımlandı.
4 Ekim 2021'de Android 12 yayımlandı. Bu sürüm, 'Material You' adında cihazınızda kullandığınız duvar kâğıdınıza göre dinamik olarak renk değiştirebilen yeni bir arayüzle gelirken, Erişilebilirlik alanında Alan büyüteci, Ekstra loş, Kalın metin ve Gri tonlama gibi özelliklerle geliyor. Güvenlik alanında Android 12, herhangi bir uygulama aktifken eğer kamera veya mikrofona erişirse bunu kullanıcıya canlı olarak bildirirken, uygulamaların tam konumunuza mı yoksa yaklaşık konumunuza mı erişmesine izin verebileceğiniz bir dizi ek özellikle gelmektedir.
7 Mart 2022'de Google, Android 12L'yi yayımladı. Katlanabilir telefonlar, tabletler, masaüstü boyutundaki ekranlar ve Chromebook'lara özel iyileştirmeler ve Android'in daha büyük ekranlara uyarlanabilmesi için kullanıcı arayüzünde yapılan değişikliklerin olduğu bir ara güncellemeydi. Pixel 6 gibi cihazlarda 'Android 12.1' olarak dağıtıma sunuldu.
15 Ağustos 2022'de Android 13, ilk olarak Google Pixel telefonlar için yayımlandı. Artık Android 13'le birlikte her uygulama için farklı bir dil ayarı yapılabilecek. Sistem, bir dizi yeni gizlilik seçeneğiyle beraber panonuzdaki bilgileri koruma amacıyla, bir uygulama panoya eriştiğinde uyarı alırsınız ve pano geçmişiniz, istenmeyen erişimi önlemek için bir süre sonra silinmesini sağlar.
4 Ekim 2023'te Android 14 yayımlandı.
3 Eylül 2024'te Android 15 yayımlandı.
10 Haziran 2025'te Android 16 yayımlandı.
16 Haziran 2026'da Android 17 yayımlandı.

Android işletim sistemi beş kısımdan oluşur;

Çekirdek: Linux kernelidir. Güvenlik, hafıza yönetimi, süreç yönetimi, ağ yığınları ve sürücü modellerini içermektedir.
Android Runtime: Sanal makinedir. Dalvik Sanal Makinesini de içermektedir. 5.0 ile Dalvik kaldırılmış ve ART'ye geçilmiştir.
Kütüphaneler: Veritabanı kütüphaneleri, web tarayıcı kütüphaneleri, grafik ve arayüz kütüphanelerini içermektedir.
Uygulama Çatısı: Uygulama geliştiricilere geniş bir platform sunan kısımdır.
Uygulama Katmanı: Doğrudan Java (programlama dili) ile geliştirilmiş uygulamaları içermektedir.

12 Kasım 2007'de OHA, Android'in yazılım geliştirme teçhizatının önizlemesini yayınlamıştır ve bu önizleme, geliştirici ve hata giderici, kütüphane setleri, aygıt emülasyonu, dokümantasyon, örnek tasarılar, eğitim, SSS ve fazlasını içermektedir. Geliştiriciler, eğer Windows XP, Vista veya Mac OS çalış

Bilgisayar ağlarında, Gigabit Ethernet (GbE veya 1 GigE), Ethernet çerçevelerinin saniyede gigabit (saniyede 1 milyar bit) hızında iletilmesine uygulanan terimdir. En popüler varyant 1000BASE-T, IEEE 802.3ab standardı tarafından tanımlanır. 1999'da kullanılmaya başlandı ve Hızlı Ethernet'e göre önemli bir hız artışı ve yaygın olarak mevcut, ekonomik ve önceki standartlara benzer kablo ve ekipman kullanımı nedeniyle kablolu yerel ağlarda Fast (Hızlı) Ethernet'in yerini aldı.

Ethernet, 1970'lerin başında Xerox PARC'de yapılan araştırmanın sonucuydu ve daha sonra yaygın olarak uygulanan bir fiziksel ve bağlantı katmanı protokolüne dönüştü. Hızlı Ethernet, hızı saniyede 10'dan 100 megabite (Mbit / s) artırdı. Gigabit Ethernet bir sonraki yinelemeydi ve hızı 1000 Mbit / sn'ye çıkardı.  

Gigabit Ethernet için başlangıç standardı, Haziran 1998'de IEEE tarafından IEEE 802.3z olarak üretildi ve optik fiber gerekliydi. 802.3z yaygın olarak 1000BASE-X olarak adlandırılır; burada -X, -CX, -SX, -LX veya (standart dışı) -ZX'i belirtir.
1999 yılında onaylanan IEEE 802.3ab, korumasız bükümlü çift (UTP) kategori 5, 5e veya 6 kablolama üzerinden Gigabit Ethernet iletimini tanımlar ve 1000BASE-T olarak bilinir. 802.3ab'ın onaylanmasıyla birlikte, kuruluşlar mevcut bakır kablolama altyapısını kullanabildikleri için Gigabit Ethernet bir masaüstü teknolojisi haline geldi.
2004 yılında onaylanan IEEE 802.3ah, iki tane daha gigabit fiber standardı ekledi: 1000BASE-LX10 (satıcıya özel genişletme olarak zaten yaygın olarak uygulandı) ve 1000BASE-BX10. Bu, First Mile'da Ethernet olarak bilinen daha geniş bir protokol grubunun bir parçasıydı.
Başlangıçta Gigabit Ethernet, yüksek kapasiteli omurga ağ bağlantılarına (örneğin, yüksek kapasiteli bir kampüs ağına) dağıtıldı. 2000 yılında Apple'ın Power Mac G4 ve PowerBook G4, 1000BASE-T bağlantısına sahip ilk seri üretilen kişisel bilgisayarlardı. Diğer birçok bilgisayarda hızla yerleşik bir özellik haline geldi.
Tekrarlayıcı göbekleri aracılığıyla bağlanan yarı çift yönlü gigabit bağlantıları IEEE spesifikasyonunun bir parçasıydı, ancak spesifikasyon artık güncellenmiyor ve sadece anahtarlarla tam dupleks işlemi kullanılıyor.

Optik fiber (1000BASE-X), bükümlü çift kablo (1000BASE-T) veya korumalı dengeli bakır kablo (1000BASE-CX) kullanan Gigabit Ethernet için beş fiziksel katman standardı vardır.
IEEE 802.3z standardı, çok modlu fiber üzerinden iletim için 1000BASE-SX, tek modlu fiber üzerinden iletim için 1000BASE-LX ve korumalı dengeli bakır kablo üzerinden iletim için neredeyse kullanılmayan 1000BASE-CX içerir. Bu standartlar, DC dengeli sinyal sağlamak için, 1000 Mbit / sn'den link hızını % 25 oranında 1250 Mbit / sn'ye şişiren 8b / 10b kodlamasını kullanır. Semboller daha sonra NRZ kodlaması kullanılarak gönderilir.
Fiber optik alıcı-vericiler çoğunlukla eski cihazlarda  SFP formunda veya  GBIC'de kullanıcı tarafından değiştirilebilir modüller olarak uygulanır
Yaygın olarak kullanılan 1000BASE-T arayüz tipini tanımlayan IEEE 802.3ab, sembol oranını olabildiğince düşük tutmak ve bükülü çift üzerinden iletime izin vermek için farklı bir kodlama şeması kullanır.
IEEE 802.3ap, farklı hızlarda Elektrik Arka Planları Üzerinden Ethernet İşlemini tanımlar.
First Mile'daki Ethernet (EFM) daha sonra 1000BASE-LX10 ve -BX10 ekledi.

1000BASE-T (IEEE 802.3ab olarak da bilinir) bakır kablolar üzerinden Gigabit Ethernet için bir standarttır.
Her 1000BASE-T ağ segmentinin maksimum 100 metre (330 ft) uzunluğunda olması önerilir 100 metre (330 ft) uzunluk tamamen bilgilendiricidir. Uzunluk, EN 50173 serisi standartlarına uygunluğu test etmek için başarılı / başarısız kriteri değildir) ve Kategori 5 kablo veya daha iyisini (Cat 5e ve Cat 6 dahil ) kullanmalıdır.
Otomatik anlaşma, Bölüm 28D.5'e göre 1000BASE-T için bir gerekliliktir. Madde 40 (1000BASE-T) için gereken uzantılar. Bir uç nokta master olmalı ve diğer uç nokta köle olmalıdır, en azından saat kaynağı müzakere edilmelidir.
Hem 10BASE-T hem de 100BASE-TX'ten ayrıldığında, 1000BASE-T, hibrit devreler adlandırılan uyarlanabilir eşitleme ile yankı iptali kullanarak her iki yönde eşzamanlı iletim için dört kablo çifti üzerinde dört şerit kullanır (bu telefon gibidir) melez ) ve beş seviyeli darbe genlik modülasyonu (PAM-5). Sembol oranı 100BASE-TX ile aynıdır (125   megabaud ) ve beş seviyeli sinyalin gürültü bağışıklığı da 100BASE-TX'deki üç seviyeli sinyalinki ile aynıdır, çünkü 1000BASE-T, 6 elde etmek için dört boyutlu kafes kodlamalı modülasyon (TCM) kullanır   Dört çift boyunca dB kodlama kazancı.
Müzakere sadece iki çiftte gerçekleştiği için, iki gigabit cihazı sadece iki çiftli bir kablo ile bağlanırsa, cihazlar en yüksek ortak payda (HCD) olarak 'gigabit'i başarıyla seçecektir, ancak bağlantı asla ortaya çıkmayacaktır. Çoğu gigabit fiziksel cihazın bu davranışı teşhis etmek için belirli bir kaydı vardır. Bazı sürücüler bu durumun daha yavaş ancak işlevsel bir bağlantıya yol açtığı bir "Ethernet @ Wirespeed" seçeneği sunar.
Veriler bir seferde sekiz bit olmak üzere dört bakır çifti üzerinden iletilir. İlk olarak, sekiz bit veri, doğrusal bir geri bildirim kaydırma yazmacına dayanan önemsiz bir karıştırma prosedürüyle dört üç bit sembolüne genişletilir; bu 100BASE-T2'de yapılana benzer, ancak farklı parametreler kullanır. Üç bitlik semboller daha sonra iletim sırasında sürekli değişen voltaj seviyelerine eşlenir. Örnek bir eşleme aşağıdaki gibidir: 

Otomatik MDI / MDI-X Yapılandırması 1000BASE-T standardında isteğe bağlı bir özellik olarak belirtilir, düz kabloların genellikle gigabit özellikli arayüzler arasında çalışacağı anlamına gelir. Bu özellik, birçok eski hub ve anahtarda bulunan yukarı bağlantı / normal bağlantı noktalarını ve manuel seçici anahtarları geçerek çapraz kablo ihtiyacını ortadan kaldırır ve kurulum hatalarını büyük ölçüde azaltır.
Mevcut Cat-5e ve Cat-6 kablolarının kullanımını genişletmek ve en üst düzeye çıkarmak için yeni nesil 2.5GBASE-T ve 5GBASE-T 2.5 ve 5.0'da çalışır   1000BASE-T ile kullanılmak üzere tasarlanmış mevcut bakır altyapısı üzerinde sırasıyla Gbit / s. 10GBASE-T tabanlıdır ancak daha düşük sinyal frekansları kullanır.

IEEE 802.3, IEEE Std 802.3bp-2016'da standartlaştırılmış 1000BASE-T1. Otomotiv ve endüstriyel uygulamalar için Gigabit Ethernet'i tek bir bükümlü çift üzerinde tanımlar. 15 kişilik kablo özelliklerini içerir   metre (tip   A) veya 40   metre (tip   B) erişim. Aktarım 750 MBd'de PAM-3 kullanılarak yapılır.

Telekomünikasyon Endüstrisi Birliği (TIA), 1000BASE-T'ye benzer, uygulanması daha basit olan ve 1000BASE-TX (TIA / EIA-854) olarak adlandırılan bir standart oluşturdu ve tanıttı. Basitleştirilmiş tasarım, teorik olarak, dört çiftli çift yerine sadece dört tek yönlü çift (iki çift TX ve iki çift RX) kullanarak gerekli elektroniklerin maliyetini düşürecektir. Ancak, bu çözüm ticari bir başarısızlık oldu, muhtemelen Kategori 6 kablolaması ve 1000BASE-T ürünlerinin hızla düşme maliyeti nedeniyle.

802.3z-1998 CL39 standardize 1000BASE-CX, dengeli korumalı bükümlü çift ve DE-9 veya 8P8C konektör (1000BASE-T'den farklı bir pinout ile) kullanarak maksimum 25 metre mesafeli Gigabit Ethernet bağlantıları için bir başlangıç standardıdır. Kısa segment uzunluğu çok yüksek sinyal iletim hızından kaynaklanmaktadır. Kablolamanın BT uzmanları tarafından yapıldığı belirli uygulamalar için hala kullanılmasına rağmen, örneğin IBM BladeCenter, blade sunucuları ve anahtar modülleri arasındaki Ethernet bağlantıları için 1000BASE-CX kullanır, 1000BASE-T bunu genel bakır kablo kullanımı için başarmıştır.

802.3ap-2007 CL70 standartlaştırılmış 1000BASE-KX, Elektrikli Arka Planlar Üzerinden Ethernet Kullanımı için IEEE 802.3ap standardının bir parçasıdır. Bu standart, 100Mbit ila 10Gbit / saniye (100BASE-KX - 10GBASE-KX4) arasındaki bağlantı bant genişliğinde, şerit başına bir RX ve şerit başına bir TX diferansiyel çifti olan bir ila dört şeritli arka plan bağlantısı tanımlar. 1000BASE-KX varyantı 1,25 GBd elektriksel (optik değil) sinyalleme hızı kullanır.

1000BASE-X, seçeneklerde 1000BASE-SX, 1000BASE-LX, 1000BASE-LX10, 1000BASE-BX10 veya standart olmayan -EX ve -ZX uygulamalarını içeren Gigabit Ethernet iletimi için endüstride kullanılır. Aynı 8b / 10b hat kodunu kullanan bakır varyantları dahildir. Şablon:Fibre legend

1000BASE-SX, 770 ila 860 nanometre, kızılötesi (NIR) ışık dalga boyuna yakın çok modlu fiber üzerinden çalışmak için optik fiber Gigabit Ethernet standardıdır.
Standart, 62.5 için maksimum 220 metre uzunluğunu belirtir   um / 160   MHz × km çok modlu fiber, 275   62.5 için m   um / 200   MHz × km, 500   50 için m   um / 400   MHz × km ve 550   50 için m   um / 500   MHz × km çok modlu fiber. Pratikte, kaliteli fiber, optik ve sonlandırmalarla 1000BASE-SX genellikle önemli ölçüde daha uzun mesafelerde çalışacaktır. 

Bu standart, büyük ofis binaları, ortak yerleşim tesisleri ve taşıyıcıdan bağımsız İnternet alışverişlerindeki bina içi bağlantılar için oldukça popülerdir.
SX arayüzünün optik güç özellikleri: Minimum çıkış gücü = −9.5   dBm. Minimum alım hassasiyeti = −17   dBm.

1000BASE-LSX, Gigabit Ethernet iletimini belirtmek için standart olmayan ancak endüstri tarafından kabul edilen bir terimdir. 1000BASE-SX'e çok benzer, ancak 2'ye kadar daha uzun mesafeler elde eder   1310'da çalışan bir SX'den daha yüksek kaliteli optik sayesinde bir çift çok modlu fiber üzerinden km   nm dalga boyu lazerleri. 1000BASE-SX veya 1000BASE-LX ile kolayca karıştırılır, çünkü -LX, -LX10 ve -SX kullanımı satıcılar arasında belirsizdir. Aralık, Fabry Perot lazer vericisi kullanılarak elde edilir.

1000BASE-LX, uzun dalga boylu bir lazer (1.270–1.355) kullanan IEEE 802.3 Madde 38'de belirtilen bir optik fiber Gigabit Ethernet standardıdır   nm) ve maksimum RMS spektral genişliği 4   mil.
1000BASE-LX'in 5'e kadar bir mesafede çalışacağı belirtildi   10'dan fazla km   μm tek modlu fiber.
1000BASE-LX, maksimum 550 m segment uzunluğuna sahip tüm yaygın çok modlu fiber türleri üzerinde de çalışabilir. 300'den

MSN Messenger, Microsoft'un 1999'dan 2005'e kadar geliştirdiği anında iletileşme servisi'dir. Şubat 2006'da Microsoft'un çevrimiçi hizmet ve yazılım dizisi Windows Live'in bir parçası olarak Windows Live Messenger olarak ismi değiştirilmiştir. Msn Messenger Plus! (veya Messenger Plus!) adında eklentisi vardır.
MSN Messenger bir kişi sunucusu yerine genellikle .NET Messenger Service (sistemin çalışmasını sağlayan sunucu ve protokoller) olarak anılır.

Ürünün ilk yayımı, 22 Temmuz 1999'da yayınlandı.

MSN Messenger'ın bu sürümü 16 Kasım 1999 tarihinde yayınlandı.

Bu sürüm ise 29 Mayıs 2000 tarihinde yayınlandı.

Bu sürüm de 23 Ekim 2001 tarihinde yayımlandı.

MSN Messenger 5.0 ise 24 Ekim 2002 tarihinde yayımlandı.

17 Temmuz 2003'te yayımlandı.

MSN Messenger 6.2, 22 Nisan 2004'te yayımlandı.

Bu sürüm 7 Nisan 2005 tarihinde önemli değişikliklerle yayımlandı.

MSN Messenger'ın bu sürümü 23 Ağustos 2005'te yayımlanmıştır.

MSN Messenger 7.0'ın bu yenileme sürümü 12 Eylül 2007'de yayımlandı.

Microsoft Windows'un şu anki anında mesajlaşma servisi için, Windows Live Messenger'a bakınız.

Microsoft yazılımları listesi

Power Over Ethernet - Kısa Adı ile "PoE", Başka bir açıklama ile Ethernet Over PoE
Günümüz teknolojilerinde çok fazla kablo karmaşasının yaşandığı bir noktada bu konuya bir çözüm getirme amacıyla bu teknoloji geliştirilmiştir. PoE teknolojisi ile cihazların enerji ihtiyaçları için ayrıca bir kablolama ihtiyacını ortadan kaldırarak CAT5 kablo içindeki uygun perler üzerinden veri iletiminin yanında enerji iletimininde sağlanması hedeflenmiştir.
Genel İşleyiş modeli Network Kablosu (Cat-5 / CAT-6 ) içerisinde yer alan pinout'ları data, enerji olarak ayırmak sureti ile kullanım sağlamaktadır.

10/100 Mbit (Pasif PoE için) RJ-45 Konnektöründeki yer alan kablo düzeni outlar içerisinde yer alan 1(Rx+) / 2(Rx-) / 3(Tx+) /6(Tx-) Pinleri Data 4-5 Pinleri (+) Voltaj / 7-8 Pinleri ise (-) Voltaj gönderimi için kullanılmaktadır.

PoE ihtiyaçlarının belirlenmesi esnasında CAT 5 Kablo için IEEE Standart düşük ve yüksek kapasiteli enerji beslemesi ihtiyacı oluşmuştur aynı zamanda 10/100Mbit veri transfer ihtiyaçlarıda yetersiz geldiği ön görülmüştür, bu doğrultuda hem Gigabit veri akışını sağlayabilmek ve farklı pinlerden hem veri hem de enerji aktarımı sağlanabilmesi için bazı standartlar doğrultusunda düzenlemelere gidilmesi kararı oluşmuştur.
Bu ihtiyaçlar doğrultusunda Passive PoE ihtiyaçlarını 802.3af ve 802.3at olarak yeni standart ortaya çıkmıştır.

802.3af PoE Standart 15.4W DC Enerji (Enaz 44 volt -350mA ) Port başına tüketim olarak belirlenmiştir. (Bazı durumlarda bu kablo kayıpları ve diğer etkenlerden dolayı 12.95W'a kadar tüketim gerçekleşmektedir.)

802.3at PoE Standart PoE ihtiyaçlarını biraz daha artırarak PoE+ ya da PoE Plus olarak adlandırılan standart 'da ise bu durum 25.5W Power olarak Extra güç taleplerine cevap verilmeye bağlanmıştır.

802.3bt standardı 4PPoE (4 Pair Power over Ethernet ) Standardı 2 seviyeli enerji sağlamaktadır. 55 W (Seviye 3 ) ve 90-100W (Seviye4 ) olarak . şu aşamada çiftli kablolar ile bu kullanılabilmektedir. Ayrıca desteklenen 2.5GBASE - T,5GBASE-T için geliştirilmesi planlanmaktadır. bu sayede yeni projeler için yüksek performanslı daha geniş çözümler sağlanacağı ön görülmektedir.
Q1-2020 itibarı ile draft IEEE`e 100 Watt güç öngörülmektedir.
Not : Bu güç ile birlikte; PoE çalışan TV, aydınlatma sistemlerinden kullanılan LED ürünleri, için artık CATx kablo ile çalışır hale gelecektir. Üreticiler bu aşamada RJ45 konnektör sistemini değiştirmeyi düşünmüyorlar.

TV
LED
Voip Telefonlar
IP Kamera ve PTZ IP Kameralar
Kablosuz Ağ ürünleri (Access Point ) / Point to Point ya da Point to Multipoint veri aktarımı sağlayan ürünler
IPTV Dekoderleri
Network Router Ürünleri
Mini Network Switchleri
Bina Otomasyon Sistemleri, Interkom sistemleri
Duvar Saatleri, oda ve tavan aydınlatmaları
Endüstriyel IP Tabanlı sensörler
POS Cihazları
kaynak: PoE / Power Ethernet Terminolojisi .. http://bilgi.wi.com.tr/power-over-ethernet-poe-poe-plus-pasif-poe-nedir 7 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

San Francisco ([sˈan.frˈansˌisko]) (resmi adıyla City and County of San Francisco), 2025 yılında 826.079 nüfusuyla Kaliforniya'nın dördüncü, Amerika Birleşik Devletleri'nin ise 17. en kalabalık şehridir. 200.000 veya daha fazla nüfusa sahip ABD şehirleri arasında San Francisco, 2024 yılı itibarıyla kişi başına gelirde birinci, nüfus yoğunluğunda ikinci ve toplam gelirde altıncı sırada yer almaktadır. Şehrin metropol istatistik alanında yaklaşık 4,6 milyon kişi yaşamaktadır ve bu alan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 13. en büyük alandır. San Jose-San Francisco-Oakland birleşik istatistik alanında ise yaklaşık 9,2 milyon kişi yaşamaktadır ve bu alan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki beşinci en büyük alandır.
Avrupa yerleşiminden önce San Francisco, Yelamu Ohlone halkı tarafından iskan ediliyordu. 29 Haziran 1776'da Yeni İspanya'dan gelen yerleşimciler, Altın Kapı'da San Francisco Presidio'sunu ve birkaç mil ötede Assisili Francis'in adını taşıyan San Francisco de Asís Misyonu'nu kurdular. 1849'daki Kaliforniya altın hücumu hızlı bir büyüme getirdi ve o zamanlar Batı Kıyısı'nın en büyük şehri oldu. 1856'da San Francisco birleşik bir şehir-ilçe haline geldi. Şehrin dörtte üçü 1906 depremi ve yangınıyla yıkıldıktan sonra hızla yeniden inşa edildi ve dokuz yıl sonra Panama-Pasifik Uluslararası Sergisi'ne ev sahipliği yaptı. II. Dünya Savaşı'nda, Pasifik cephesine giden deniz kuvvetleri mensupları için önemli bir kalkış limanıydı. Savaştan sonra, geri dönen askerlerin, önemli göçün, liberalleşen tutumların, beatnik ve hippi karşı kültürlerinin yükselişinin, cinsel devrimin, ABD'nin Vietnam Savaşı'na katılımına karşı muhalefetin ve diğer faktörlerin bir araya gelmesi, Aşk Yazı'na ve eşcinsel hakları hareketine yol açarak San Francisco'yu liberal aktivizmin merkezi olarak pekiştirdi.
San Francisco Körfez Bölgesi, 2024 yılında 1,332 trilyon dolarlık GSYİH'siyle, 17 ülke hariç tüm ülkelerden daha yüksek bir GSYİH'ye sahip olup, Amerika Birleşik Devletleri ve dünyadaki en ekonomik olarak üretken büyük kentsel alanlar arasında yer almaktadır. 2020 yılı itibarıyla, OECD tarafından tanımlanan ve 6,7 milyon sakini olan metropol alanı, OECD ülkelerindeki tüm metropol alanları arasında GSYİH'ye (874 milyar dolar) göre 5. ve kişi başına GSYİH'ye (131.082 dolar) göre 2. sırada yer almaktadır. 2024 yılında, San Francisco'nun kendisinin GSYİH'si 268 milyar dolar ve kişi başına GSYİH'si 324.000 dolardı. Bu üretkenlik, önde gelen üniversiteleri, yüksek teknoloji, sağlık, finans, sigorta, gayrimenkul ve profesyonel hizmetler sektörleri tarafından desteklenmektedir. Şehir, Salesforce, Uber, Airbnb, Levi's, Gap, OpenAI, Chime, Anthropic, Databricks, Dropbox ve Lyft gibi teknoloji sektöründe faaliyet gösteren birçok şirkete ev sahipliği yapıyor.
2022 yılında San Francisco'yu 1,7 milyondan fazla uluslararası ziyaretçi ve yaklaşık 20 milyon yerli ziyaretçi ziyaret etti. Dik ve engebeli tepeleri ve çeşitli mahallelerdeki eklektik mimari karışımı; Çin Mahallesi ve Mission bölgeleri; ılıman iklimi; ve Golden Gate Köprüsü, teleferikler ve Alcatraz gibi simge yapılarıyla tanınıyor. Şehir, Kaliforniya Üniversitesi, San Francisco Üniversitesi, San Francisco Eyalet Üniversitesi, San Francisco Müzik Konservatuvarı, Legion of Honor, de Young Müzesi, San Francisco Modern Sanat Müzesi, San Francisco Senfoni Orkestrası, San Francisco Balesi, San Francisco Operası, SFJAZZ Merkezi ve Kaliforniya Bilimler Akademisi gibi eğitim ve kültür kurumlarına ev sahipliği yapıyor. San Francisco'da iki büyük lig spor takımı, San Francisco Giants ve Golden State Warriors, iç saha maçlarını oynuyor. San Francisco Uluslararası Havalimanı (SFO), dünyanın en yoğun havalimanlarından biridir; ayrıca hafif raylı sistem ve otobüs ağı, BART ve Caltrain sistemleriyle birlikte San Francisco'nun neredeyse her yerini daha geniş bölgeyle birbirine bağlıyor.

San Francisco şehrine ait en eski yerleşim ile ilgili arkeolojik kanıtlar, ilk yerleşimin MÖ 3000 yılında yapıldığını gösterir. Ohlone yerlileri bölgeyi Kuzey Kaliforniya'yı 6. yüzyıl civarı ele geçirmişlerdir. Bu kabilelerin bulunduğu bölgelere, 16. yüzyılın başından itibaren İspanya tarafından göz dikildi. Böylece bölge halkı 1769'a kadar Avrupalılarla göreceli olarak ilişkilerde bulundular. 1769'dan itibaren Gaspar de Portola'nın liderliğini üstlendiği bir grup Yukarı Kaliforniya'yı sömürgeleştirmek için bir takım keşiflerde bulundular ve San Francisco Körfez Bölgesi'nin varlığını öğrendiler. Yedi yıl sonra, 1776'da, Juan Bautista de Anza tarafından yönetilen bir grup keşifçi, daha sonraları José Joaquin Moraga tarafından kurulacak olan San Francisco Garnizonu için arazi belirlediler. Aynı yıl, Fransisken misyoneri Francisco Palóu, Assisili Francesco Misyonerlik Binası'nı (Mission Dolores) kurdu. Ohlone yerlilerinden bir kabile olan ve bölgede çok sayıda yerleşim yeri bulunan Yelamular bölgedeki misyonerlik faaliyetleri ile Katolik mezhebine geçmiştir.
Bölge, 1821'de İspanya'dan bağımsızlığını kazanarak Meksika'nın bir parçası haline geldi. Meksika yönetimi altındaki bölgede misyonerlik faaliyetleri kademeli olarak azaltıldı ve bölge özelleştirildi. 1835'te İngiliz William Richardson bölgenin ilk bağımsız çiftliğini Portsmouth Meydanı civarına kurdu. Richardson, bölgenin belediye başkanı Francisco de Haro ile bölgenin planlamasını yaptı ve bölgeyi Yerba Buena adıyla Amerikan yerleşimcilerine açtı. Komodor John D. Sloat, Meksika-Amerika Savaşı savaşı sırasında, 7 Temmuz 1846'da Kaliforniya'yı Birleşik Devletlere katmak istedi ve Yüzbaşı John B. Montgomery bu amaca iki gün sonra ulaştı. Yerba Buena adı ertesi yıl San Francisco olarak değiştirildi ve Meksika bölgeyi savaş sonunda resmi olarak Birleşik Devletler'e terk etti. San Francisco tersane ve liman açısından bir cazibe merkezi olmasına rağmen zorlu coğrafyası ile hala küçük bir yerleşim merkeziydi.
Kaliforniya Altına Hücumu bir sel gibi altın arayıcılarını bölgeye çekti. Altın arayıcıları San Francisco'dan, şehrin hısım şehri Benicia'ya kadar biriktiler. Bölgenin çok sayıda insan çekmesiyle 1848'de 1.000 civarı olan nüfus 1849'da 25.000'e ulaşmıştı. Zenginlik vaadi o kadar büyüktü ki San Francisco limanına ulaşan gemi tayfaları, limana gelir gelmez gemilerini yüzüstü bırakarak hızla limandan uzaklaşıyor; altın aramaya koyuluyorlardı. Kaliforniya kısa sürede imtiyazlı eyalet oldu ve Birleşik Devletler Ordusu San Francisco Körfezi'nin güvenliğini sağlamak amacıyla Golden Gate bölgesinde Fort Point Kalesini ve Alcatraz Adası'na bir hisar kurdu. Bölgede gümüşün bulunması ile nüfus inanılmaz derecede arttı. Sürekli şehre gelen madenciler ile şehir geniş bir alana yayıldı. Kanunsuzluk yaygın hale geldi ve şehrin Barbary Coast kısmı cinayet, fuhuş ve kumarıyla kötü bir nam saldı.
Girişimciler, Altına Hücum'dan kaynaklanan zenginliklerini kullanmak istediler. Bu girişimler içinde ilk kazananlar ilk fark edileni 1852'de kurulan Wells Fargo olmak üzere bankacılık sektörü ve demiryolu sektörüydü. San Francisco Limanı'nın gelişmesi ile şehir bir ticaret merkezi haline geldi. Bölge halkının ihtiyaçlarına cevap vermek adına birçok firma açılmıştı. Bunlardan bazıları Levi Strauss'in kurduğu kumaş mamulleri ticarethanesi ve Domingo Ghirardelli'nin kurduğu çikolata fabrikasıdır. Şehre yeni göç eden işçiler, şehrin çok dilli olmasına neden oldu. Demiryollarında çalışan Çinliler, Çin Mahallesi'ni kurdular. İlk tramvay 1873 yılında Clay Street'te faaliyete geçmiştir. Şehirdeki Viktorya evleri bu dönemde şeklini almaya başlamış ve şehrin sivil liderlerinin bölgeye bir park açılması ile ilgili kampanyaları, Golden Gate Parkı'nın planlanması ile sonuçlanmıştır. San Franciscolular nitelikli okullar, kiliseler, tiyatrolar gibi sosyal yaşam binaları inşa etmişlerdir. Sonraki yüzyılda; San Francisco, dikkat çekici stili, görkemli otelleri ve Nob Hill'deki gösterişli köşkleri ile bilinir oldu.

18 Nisan 1906'da saat 5.12 sularında, büyük bir deprem San Francisco'yu ve Kuzey Kaliforniya'yı vurdu. Birçok binanın sarsıntıdan yıkılmasıyla birlikte, gaz hatlarındaki kopmalar yangına sebep oldu. Yangın şehre yayıldı ve birkaç gün kontrol altına alınamadı. Su şebekesinin servis dışı kalmasıyla beraber; askeri birimler yangını frenlemek adına bir yangın önleme şeridi oluşturmaya karar verdiler ve dinamitle bazı binaları patlattılar. San Francisco'nun özünü de oluşturan şehir merkezi de dahil olmak üzere kentin dörtte üçü küle döndü. Yayımlanan raporda 498 kişinin yaşamını yitirdiğini açıklansa da, günümüz tahminleri bu sayının 3000'den fazla olduğunu gösteriyor. Şehrin o günkü nüfusu olan 400.000 kişinin yarısından fazlası da evsiz kalmıştır. Evsizler geçici olarak Golden Gate Parkı'na, sahile ve birçok yere geçici çadırlar kurmuşlardır. Birçok insan bölgeyi terk ederek Doğu Körfezi'ne göç etmiştir.

Yıkılan şehir çok hızlı bir şekilde yeniden inşa edildi. San Franciscolular, şehri en kısa sürede yeniden inşa etmeyi, şehrin tamamını kare şeklinde dizayn etmeye tercih ettiler. Amadeo Giannini'nin daha sonra Amerika Bankası adını alacak olan İtalya Bankası geçim kaynağı yok olmuş insanlara kredi verdi. Nob Hill'de yıkılan köşklerin yerine büyük oteller inşa edildi. Belediye Binası yeniden yerinde yükseldi ve şehir Panama Kanalı'nın açıldığı gün 1915'te yeniden doğumunu kutladı.
Takip eden yıllarda şehir finansal bir merkez olma durumunu sağlamlaştırdı; 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı gerçekleştiğinde hiçbir San Francisco menşeli banka batmadı. Gerçekten de kriz San Francisco'yu teğet geçmişti. Krizin tepe noktasında dahi San Francisco, iki devasa mühendislik projesini; San Francisco – Oakland Körfez Köprüsü'nü ve Golden Gate Köprüsü'nü sırasıyla 1936 ve 1937 yıllarında bitirmişti. Bu periyotta daha önceleri askeri amaçla kullanılan Alcatraz, yüksek derecede suç işleyen Al Capone gibi mahkûmlara ev sahipliği yapan bir cezaevine dönüştürüldü. San Francisco yeniden kazandığı azametini Dünya Fuarı'nı gerçekleştirerek göstermiştir.
II. Dünya Savaşı boyunca San Francisco Tersanesi Pasifik Cephesi'ne yapılan operasy

Skype, internet üzerinden anlık mesajlaşma ve telefon görüşmesi yapılmasını sağlayan bir internet hizmeti ve uygulamaydı. 2003 yılında piyasaya sürüldü. Daha sonra 2005'te eBay, 2011'de ise Microsoft satın aldı. 5 Mayıs 2025 tarihinde ise Microsoft'un kararıyla hizmet sona erdirildi.
Skype, görüntülü telefon, videokonferans, IP telefon, anlık mesajlaşma, dosya aktarımı ve ekran paylaşımı özellikleri sunuyordu. Özel bir uygulama programı veya bir tarayıcı ile Skype web sitesi üzerinden kullanılabilirdi. Veri aktarımı, telif hakkı ile korunan bir ağ protokolüne dayanıyordu. Mesajların, aramaların ve görüntülü aramaların şifrelenmesi için, güvenlik uzmanları tarafından güvenli olarak sınıflandırılan ücretsiz sinyal protokolü kullanıcıların hizmetine sunulmuştu.
Diğer hizmetlerin kullanıcıları ile internet üzerinden telefon görüşmesi yapmak mümkün değildi. Sabit hat ve mobil şebekelere bağlantı için ücret alınmaktaydı. Sabit telefonlardan gelen aramaları kabul edebilmek için bir sabit hat numarası satın alınması gerekiyordu. Bu tür bir numara, fiziksel olarak bu ülkelerde bulunmadan yaklaşık 25 ülke için kurulabilmekteydi. Bazı ülkeler için (Almanya, İsviçre, Hollanda, Fransa ve Güney Kore) yasal nedenlerden dolayı ikametgahın (ancak fiilen orada bulunmanın değil) kanıtlanması gerekiyordu. Windows ve MacOS'ta 50 katılımcıya kadar konferans görüşmeleri yapılabiliyordu.
VoIP teknolojisini kullanır. Yazılımının geliştiricileri tarafından kodlanmıştır. Özellikle Amerikalıların çok ucuza konuştuğu bu yazılımla dünyada milyonlarca insana internet veya telefonla konuşma imkânı sağlamaktadır. Skype, 2005 yılında eBay tarafından 2,6 milyar dolara satın alındı. 10 Mayıs 2011'de Microsoft'a 8,5 milyar dolar karşılığında satıldı.
Microsoft, 5 Mayıs 2025 tarihinde Skype hizmetine son verdi ve bu tarihten itibaren, Kasım 2016'da duyurulan Microsoft Teams'in kullanılacağını ilân etti.

23 Nisan 2003: Skype.com ve Skype.net alan adları kaydoldu.
29 Ağustos 2003: İlk beta sürümü kullanıcılara sunuldu.
15 Haziran 2004: SkypeOut'u destekleyen ilk beta sürümü (0.98.0.28) çıkarıldı.
20 Ekim 2004: İlk defa 1 milyon Skype kullanıcısı aynı anda bağlandı.
14 Şubat 2005: 2 milyon aktif kullanıcı bağlandı.
10 Mart 2005: SkypeIn beta sürümü başladı.
18 Mayıs 2005: 3 milyon aktif kullanıcı bağlandı.
31 Ağustos 2005: Skype ses kalitesi arttırılmış "1.4 beta" sürümünü çıkardı.
12 Eylül 2005: eBay, Skype'ı satın alacağını açıkladı ve 18 Ekim 2005'te 2.6 milyar dolara satışın tamamlandığını bildirdi.
10 Mayıs 2011: Microsoft Skype'ı 8,5 milyar dolara satın aldı.
28 Şubat 2025: Microsoft Teams'in Mayıs'ta Skype'ın yerine geçecek olduğu duyuruldu.
5 Mayıs 2025: Skype kapatılarak yerine Microsoft Teams geçti.

Skype, kullanıcılar arasındaki doğrudan görüşmelerde şifreleme sunuyordu, bu da suçlular ve kolluk kuvvetleri için önemli sorunlar yaratıyordu, ancak geçmişte devlet yetkilileri tarafından görüşmeleri dinlemek için kullanılabilecek olası arka kapılar hakkında spekülasyonlar vardı: 2008 yılında Avusturya yetkilileri ve polisinin Skype'ı dinleyebildiği ortaya çıktı.
2009 yılında, Avrupa Sınır Ötesi Ceza Soruşturmalarını Koordinasyon Otoritesi (Eurojust), Skype'ı VoIP telefon görüşmelerinin dinlenmesini bir şifreleme sistemi ile engellediği gerekçesiyle suçladı. Skype, işbirliği teklifinde bulunca bu suçlama geri çekildi.
Ekim 2010'da ortaya çıktığı üzere, Alman Gümrük İdaresi, sözde kaynak telekomünikasyon izleme kapsamında, Skype üzerinden yapılan görüşmelerin içeriğini şifrelenmeden önce belirli bir sunucuya aktarmak için özel olarak geliştirilmiş bir yazılım kullanıyordu. Skype Capture Unit adlı yazılım, Windows'un 64 bit sürümleri için imzalı bir sürücü (kurgusal Goose Cert tarafından imzalanmış) bile içeriyordu. Bu nedenle, Windows'un 64 bit sürümlerinde daha önce varsayılan yüksek güvenlik düzeyinin atlatıldığı kabul edilmeliydi.

Resmî site
Facebook'ta Skype
X'te Skype
YouTube'da Skype kanalı

Spirit, İngiliz şarkıcı Leona Lewis'in ilk stüdyo albümü. Syco Music etiketiyle Kasım 2007'de Britanya adalarında ve 2008 yılı başında tüm dünyada yayımlandı. Lewis'in gerek İngiltere'de, gerek ABD'de önemli bir televizyon yetenek yarışmasının ilk birincisi olması, albümüyle büyük bir küresel atılım yapmasında rol oynadı.
Lewis albümün adını Spirit koymasının nedenini şöyle açıklıyor: "bu benim kalbim ve bunun içindeki ses her şeyin mümkün olduğunu söylüyor."
Spirit, dokuz ülkede birinciliği elde etti. Bunlar; Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Birleşik Krallık, İrlanda, Kanada ve Yeni Zelanda. Albüm, bir haftada en yüksek dijital satış rekorunu elinde bulunduran çıkış albümüdür.
3 Aralık 2008'de, albümün 2009 Grammy Ödülleri'nde En İyi Pop Albümü kategorisinde ödüle aday gösterildiği açıklandı. "Bleeding Love" parçası aynı ödül töreninde En İyi Kadın Pop Vokal Performansı ve Yılın Kaydı kategorilerinde ödüllere aday gösterildi. IFPI verilerine göre albüm, 2008 yılının dünyada en çok satan altıncı albümü olma özelliğini bulunduruyor.

Aralık 2006'da Lewis, İngiliz televizyon yetenek yarışması The X Factor'ın üçüncü serisinin birincisi oldu. Ödülü ise Simon Cowell'ın A&R'ı olduğu Sony BMG ile bir milyon poundluk sözleşme idi. Cowell ayrıca yarışmada Lewis'in hocalığını ve kılavuzluğunu üstlendi. Yarışmanın finalinde Lewis, Take That grubundan Gary Barlow ile düet yaptı. Gary Barlow, Cowell'a Lewis ilgili olarak "Bu kız belki de diğer yarışmacılardan elli kez daha iyi, onunla doğru kaydı yapmak için büyük bir sorumluluk alıyorsunuz." dedi. Cowell, acele getirilmeyecek bir albüm yapmaya karar verdi, zira bir yıldan az sürede hazırlanamayacağına inandığı "inanılmaz bir kayıt" istiyordu. Lewis de kısa sürede hazırlamayacağı ve gurur duyacağı yüksek kaliteli bir albüm yapmak istiyordu. Lewis de şarkı yazımı sürecine dahil olmak istedi ve Cowell'ın Lewis'e "kendi albümünü" yapmasını sağlayacağını ifade etti. Cowell, Lewis'e albümün yapım süreci üç yıl sürse de umursamayacağını, doğru olanı almak istediğini söyledi.
25 Nisan 2007'de düzenlenen bir basın açıklamasıyla Simon Cowell ve J Records CEO'su Clive Davis'in şarkı ve yapımcı seçiminde birlikte karar verecekleri açıklandı. Şarkı yazımı Londra'da Steve Mac ile birlikte başladı ve daha sonra sırasıyla Atlanta, Georgia, Los Angeles ve Miami, Florida'ya taşındı. Lewis ayrıca Beverly Hills, Kaliforniya'daki Beverly Hilton Hoteli'nde çeşitli müzik yöneticilerine performans sergiledi.
Albümün yayımlanması Lewis'in tonsilit sorunu nedeniyle ertelendi. Albümün Eylül 2007'de yayımlanması bekleniyordu, ancak Kasım 2007'de yayımlandı.

Lewis albümü çeşitli yerlerde kaydetti. Bunlardan ilki; "Homeless" ve "Footprints in the Sand" parçalarının yapımcısı Steve Mac ile birlikte çalıştığı Londra, İngiltere idi. "Footprints in the Sand", parçası "masif bir power ballad"tır ve The X Factor yarışmasının dördüncü sezonunda bir bölümde çalındı. Şarkının yazarları Per Magnusson, David Kreuger, Richard Page ve Simon Cowell'dır. Şarkı, "Footprints" adlı şiir temel alınarak yazıldı. "Homeless", daha önce İsveçli şarkıcı Darin tarafından seslendirilen ve Jörgen Elofsson tarafından kaleme alınan bir parçadır. Şarkı, "karamsar ve piyano ağırlıklı bir tramblör" ve "can sıkıcı, blues tarzı bir ballad" olarak gösterilmektedir.
Şarkıların çoğu Los Angeles, Kaliforniya'da kaydedildi. Burada, Lewis OneRepublic grubu vokalisti Ryan Tedder ile çalıştı ve iki parça kaydetti: "Bleeding Love" ve "Take a Bow". "Bleeding Love", Tedder ve Jesse McCartney tarafından yazıldı ve altyapısı Tedder tarafından oluşturuldu. Bu şarkı, albümde yer alacağı doğrulanan ilk şarkıydı. Albümün ilk teklisi olarak piyasaya sürüldü ve İngiltere ve İrlanda listelerinde direkt olarak zirveye oturdu. "Take a Bow" parçası Tedder, Louis Biancaniello, Wayne Wilkins ve Sam Watters tarafından yazıldı ve üretildi. Şarkı, "buz gibi soğuk synth riff'i ile başlayan ve büyük, gevrek bir ritme ve enerjik bir nakarata sahip" olarak tanımlanmaktadır. Watters ve Biancaniello ayrıca "Yesterday" parçasını Jordan Omley, Michael Mani ve Nina Woodford ile birlikte yazdı. "Better in Time", Los Angeles'ta J. R. Rotem yapımcılığında kaydedildi ve J. R. Rotem ile Andrea Martin tarafından kaleme alındı. Lewis, Walter Afanasieff ve Brett James ile birlikte "Here I Am" parçasının yazımına katkıda bulundu. "I Will Be"; Avril Lavigne, Dr. Luke ve Max Martin tarafından yazılan bir Lavigne şarkısının düzenlemesidir. The Best Damn Thing albümünün iTunes Store sürümünde ve sınırlı sürümünde yer aldı. "The Best You Never Had", Billy Steinberg ve Josh Alexander tarafından yazıldı ve üretildi.
Atlanta, Georgia'da Lewis, Alonzo "Novel" Stevenson ve Dallas Austin ile birlikte; Novel ve Tony Reyes ile birlikte yazdığı "Whatever It Takes" parçası üzerinde çalıştı. "I'm You" parçası Ne-Yo ile beraber kaydedildi. Şarkı, "hassas arplar, yankılı vokaller ve sıçrayan ritimler" içermektedir. "The First Time Ever I Saw Your Face", bir Ewan MacColl düzenlemesidir ve Atlanta ve Los Angeles'ta kaydedildi. Yapımcılığını Wayne Wilkins, Sam Watters ve Louis Biancaniello üstlendi.
Miami, Florida'da Lewis, Salaam Remi ile birlikte "Forgiveness" parçasını kaydetti. Parça; Lewis, Remi ve Kara DioGuardi tarafından yazıldı, ancak albüme konulmadı. "Bleeding Love" teklisinin B yüzünde satışa sunuldu. Bir Stargate yapımı olan "Angel", Stargate ve Johnta Austin tarafından yazıldı ve New York'ta kaydedildi.
Lewis'in ilk teklisi, bir Kelly Clarkson parçası olan "A Moment Like This"in bir düzenlemesiydi ve albümün İngiltere, İrlanda ve Japonya sürümlerinde bonus parça olarak yer aldı. Albümün ABD sürümü, 2008 yılında kaydedilmiş iki parça içermektedir: Akon tarafından yazılan ve üretilen "Forgive Me" ile Mad Scientist ve RockCity tarafından yazılan "Misses Glass".
Syco yönetim sorumlusu Sonny Takhar, albümde en az beş tekli olduğunu söyledi ve ekledi: "Her parça birer potansiyel single. Seçim yaparken zorlandık."

Lewis, albümün tarzının R&B ve fresh pop şarkılar ve ballad'lar içeren "çağdaş yanlı klasik şarkılar"dan oluştuğunu ifade etti. Albümün Amerikan tarzı olduğunu ve 1980'lerin elektronik sound'undan izler taşıdığını da ekledi. Ancak albüm, son yönelimleri takip etmeyen, akustik olarak seslendirilebilecek şarkılardan oluşmaktadır.

24 Eylül 2007'de Lewis; Knightsbridge, Londra'daki Mandarin Oriental Hoteli'nde özel albüm çıkış partisi düzenlendi. Partide "Bleeding Love", "The First Time Ever I Saw Your Face", "Homeless" ve "Whatever It Takes" parçalarını seslendirdi.
Lewis, İngiltere'de 11 ve 12 Ekim'de albümü ve "Bleeding Love" parçasını tanıtmak üzere iki günlük bölgesel bir radyo turnesine çıktı. 15 Ekim'de This Morning dizisine konuk oldu. 20 Ekim'de The X Factor yarışmasının dördüncü sezonunda bir bölümde "Bleeding Love"ı canlı olarak seslendirdi.
29 Ekim 2007'de, Spirit albümü BBC Radio 2'de "Haftanın Albümü" seçildi.
Şubat ve Mart aylarında, Lewis Avrupa'da albümü tanıttı. Şubat'ta Lewis, ABD'de The Oprah Winfrey Show programına katıldı ve "Bleeding Love"ı sergiledi. Mart ve Nisan aylarında The Tonight Show with Jay Leno, Ellen, Jimmy Kimmel Live, Tyra Banks Show, Good Morning America, Late Show with David Letterman, TRL ve American Idol programlarına katıldı. Ayrıca, Avustralya'da promosyon turnesine çıktı.
Sonny Takhar, albüme odaklanmak için Lewis'in 2008'in sonuna kadar turneye çıkmayacağını ifade etmişti. Daha sonra Lewis, 15 milyon poundluk bir dünya turnesine 2010 yılında başlamayı planladığını belirtti.

Albüm, genel olarak olumlu eleştiriler topladı. IGN, albümü "onun fantastik yeteneklerinin mükemmel vitrini" olarak niteledi. MSN Entertainment, albümü beklemeye değdiğini söyledi ve "son derece etkileyici bir çıkış" olarak niteledi.
The Times gazetesi, albüme beş üzerinden iki yıldız verdi. The Times, "Eğer Lewis, en büyük sevgiyi bekliyorsa – halkın hayranlığını –, bundan daha iyisini yapması gerekir." yorumunda bulundu.
Daily Star gazetesinin yorumu daha olumluydu, "Onun tatlı, yükselen vokalinin ve power ballad'larının hayranları hayal kırıklığına uğramayacak." yorumunu yaptı. Evening Standard, Spirit albümünün "biraz daha fazla cesaret isteyen çok başarılı bir albüm" olacağını söyledi.
Popjustice'in yorumu şöyleydi: "Albümde kesinlikle göz kamaştırıcı dört parça var, ortalamanın üstünde üç kadar parça var ve diğerleri de oldukça iyi. Albümde 'A Moment Like This' dışında hiç kronik şarkı yok." Digital Spy albüme beş üzerinden dört yıldız verdi ve Lewis farklı yapımcılarla çalışmasına rağmen, bu yapımcılar onu "çok eski kafalı veya eski moda olmak"tan korudular şeklinde yorum yaptı.

İngiltere'de piyasaya çıktığı gün olan 12 Kasım 2007'de 130.000 kopya satan albüm, ve 18 Kasım 2007 itibarıyla 375.872 kopya satarak İngiltere albüm listesine zirveden giriş yaptı. Albüm, Arctic Monkeys'in Whatever People Say I Am, That's What I'm Not albümünden beri İngiltere'de en hızlı satan debut albüm ve tüm zamanların en hızlı satan dördüncü albümü oldu. Albümün satışları, piyasaya sürüldüğü gün dakikada 200 kopya civarındaydı. Piyasadaki dördüncü haftasında Spirit, 180.000 kopya sattı. Beşinci haftada ise satış rakamı 228.000'e yükseldi ve altıncı haftasında da 286.000 civarında seyretti. Spirit, İngiltere albüm listesinin zirvesindeki yerini yedi hafta boyunca korumayı başardı ve 30 Aralık 2007 itibarıyla 1.590.000 adetlik satış rakamı elde etti.
Spirit albümü, 2007 yılında İngiltere'de en çok satan ikinci albüm oldu. Britanya Fonografi Endüstrisi tarafından 16 Kasım 2007'de üç kez platin plak; 14 Aralık 2007'de beş kez platin plak ve 18 Ocak 2008'de altı kez platin plak ile ödüllendirildi. Lewis'in çift A yüzlü "Better in Time"/"Footprints in the Sand" teklisi yayımlandıktan sonra, albüm satışlarında yeniden artış görüldü ve albüm İngiltere albüm listesinde iki numaraya kadar yükseldi.
Spirit, İrlanda albüm listesine zirveden giriş yaptı ve Arctic Monkeys'in en hızlı satış rekorunu kırdı. İrlanda listesinin zirvesindeki yerini iki hafta korudu. Albüm, 7x platin

Qutecom ya da eski adıyla WengoPhone, İnternet üzerinden bilgisayarlar arası VoIP görüşmesi yapılmasına olanak veren GNU Genel Kamu Lisansı kapsamında özgür bir yazılımdır. Bilgisayarlar arası görüşmelerinin yanı sıra, QuteCom normal sabit ya da cep telefonları aramayı, SMS mesajları yollamayı ve video görüşmeleri yapılmasını da mümkün kılar. Bu olanakların hiçbiri sizi herhangi bir servis şirketinin hizmetlerine tutsak etmez, Skype gibi kapalı yazılımların aksine istediğiniz SIP hizmet sağlayıcısını seçebilirsiniz.

WengoPhone yazılımının programlanmasına 2004 senesinin eylül ayında başlanmıştır. İlk yayınlanan sürüm 0.949 olup, klasik WengoPhone 0.99 RC8 sürümüne değin devamlı bir şekilde geliştirilmiştir. Bu arada özgür Mozilla Firefox tarayıcısı için bir WengoPhone eklentisi de yayınlanmıştır.
Yeni kuşak WengoPhone NG yazılımının programlanmasına 2005 senesinin sonunda başlanmıştır ve bu yazılımın ilk sürümü 2006 sonbaharında piyasaya sürülmüştür.

Bu yazılımda kullanılan protokol SIP standardıdır.

WengoPhone yazılımının grafik arabirimi Gizmo ve Skype gibi diğer VoIP programlarının arabirimlerine çok benzer. Ana arabirimden arkadaş listenize, geçmiş görüşmeleriniz hakkında bilgiye ve Wengo oturumunuza ulaşmanız son derece kolaydır. C++/Qt kullanılarak programlanmıştır.

WengoPhone yazılımının belli başlı özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

SIP uyumludur.
Hizmet sağlayıcılarından bağımsızdır (istediğinizi seçmenize ve gerekirse değiştirmenize olanak sağlar).
SMS mesajları yollayabilir.
Diğer sesli mesajlaşma yazılımlarına göre çok daha anlaşılır bir arayüze sahiptir.
Birçok işletim sistemi ile çalışabilir (Windows, Mac OS X ve GNU/Linux sürümleri mevcuttur).
Bu yazılımın Türkçe çevirisi, bir Pardus geliştiricisi olan Ali Işıngör tarafından tamamlandı. Rosetta 26 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. üzerinden yapılan çeviri, 2.0 RC5 sürümüyle birlikte devreye girdi.

Yazı iletileri için SIP SIMPLE protokolünü kullanır, hâlbuki piyasadaki diğer VoIP yazılımları genel olarak Jabber XMPP protokolünü tercih ederler.
Özel hayatınızı etkin bir şekilde korumayı mümkün kılacak şifreleme henüz desteklenmemektedir.
Geniş bant İnternet bağlantısı (DSL, Kablo gibi) gerektirir, Skype'nin tersine, çevirmeli ağ Internet bağlantısı ile kullanılması mümkün değildir.

Yeni kuşak WengoPhone programı bu sorunların pek çoğunu ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. WengoPhone, Pidgin ve libgaim kütüphanesi sayesinde çok sayıda anında mesajlaşma şebekesi (MSN Messenger, Google Talk, Jabber, Yahoo! Messenger, AIM, iChat) ile uyumlu olacaktır. Programlayıcılara kendi üstüne başka yazılımlar eklenmesine olanak verecek bir altyapı da öngörülen yenilikler arasındadır.

Wengo ana sitesi (İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Çince) 23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geliştiriciler ana sitesi (İngilizce)
IRC kanalı (İngilizce)25 Kasım 2014 tarihinde Portuguese Web Archive sitesinde arşivlendi
Programcıların görüştüğü haber grubu (İngilizce) 21 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Meetro

Yahoo! Messenger, Yahoo firmasının çıkardığı sesli ve görüntülü sohbet imkânı da bulunan ücretsiz çevrimiçi anlık mesajlaşma yazılımıdır. Mesajlaşmanın yanında birçok özelliği bulunan Yahoo Messenger'ın Türkçe dil desteği bulunmamaktadır.

Windows, Mac OS X, iPhone, UNIX sistemlerinde ve web tabanlı (WUI) çalışabilme
Bilgisayardan bilgisayara çağrı yapabilme
Bilgisayardan telefona çağrı yapabilme (Ücretli)
Cep telefonlarına ücretsiz kısa mesaj gönderebilme (Türkiye desteklenmemektedir)
Web kamerası kullanarak görüntülü sohbet yapabilme
Bilgisayarlar arası dosya paylaşabilme
Bilgisayarlar arası fotoğraf paylaşabilme
Güvenlik duvarı desteği
Sosyal içerikli web siteleri ile paylaşım
Yahoo! dışındaki hesaplar ile de sohbet edebilme (örn:MSN Messenger)
Sohbet odaları

Radyo dinleyebilme
Kullanıcılar arası oyun oynayabilme (Dama, tavla, vb.)
Tema değiştirebilme

Yahoo! Messenger 18 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yahoo! Messenger - Resmi Blog
Review for Yahoo Web Messenger
Yahoo Messenger, MS Vista için 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yahoo! Messenger 11.5 Sürümü İçin Türkçe Dil Paketi 23 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

"messenger.yahoo.com Resmi sitesi". 19 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Şubat 2014.

Aseksüellik, herhangi birine yönelik cinsel çekimin azlığı veya cinsel etkinlikteki ilgi düşüklüğü veya yokluğu. Bir cinsel yönelim eksikliği olarak veya karşıcinsellik, eşcinsellik ve çiftcinselliğin yanındaki dördüncü bir varyasyon olarak düşünülebilir. 2004'te yapılan bir çalışmada aseksüelliğin yaygınlığı %1 olarak belirlenmiştir.
Aseksüellik, davranışsal ve genellikle bireyin kişisel veya dini inançları gibi unsurların üzerinde etkili olduğu cinsel etkinlikten kaçınma ve bekarlıktan farklıdır; cinsel davranışın aksine, cinsel yönelimin kalıcı olduğuna inanılmaktadır. Bazı aseksüel kişiler romantik partnerlerini memnun etme arzusu ya da çocuk sahibi olma arzusu gibi çeşitli nedenler dolayısıyla, cinsel çekim veya seks arzusu eksikliğine rağmen cinsel etkinlikte bulunabilirler.
Bir cinsel yönelim olarak aseksüelliğin kabulü ve bilimsel araştırma alanı açısından halen oldukça yenidir, hem sosyoloji hem de psikoloji bakımından büyüyen bir araştırma alanı olarak gelişmeye başlamıştır. Bazı araştırmacıların aseksüelliğin bir cinsel yönelim olduğunu savunmasına karşın, bazı araştırmacılar ise aynı görüşte değildir.
İnternet ve sosyal medyanın ortaya çıkışından bu yana çeşitli aseksüel topluluklar oluşmaya başlamıştır. Bu topluluklardan en hızlı büyüyen ve en bilineni David Jay tarafından 2001'de kurulan Aseksüel Görünürlüğü ve Eğitimi Ağı'dır (Asexual Visibility and Education Network) (AVEN).

Aseksüel kişiler, herhangi bir cinse yönelik cinsel çekim eksikliğine rağmen, tamamen romantik ilişkilerde bulunabilirler. Cinsel yönelim veya cinsel kimliğin romantik veya duygusal yönleri bakımından, kendilerini karşıcinsel, lezbiyen, gey, çiftcinsel veya aşağıdaki terimlerden biri olarak tanımlayabilirler:

aromantik: herkese yönelik romantik çekim eksikliği
biromantik (veya ambiromantik): erkeklere ve kadınlara yönelik romantik çekim (fakat aynı zamanda olmasa da olur) - çiftcinselliğin romantik yönü
heteroromantik: kendinden farklı cinsiyetten olan kişilere yönelik romantik çekim - karşıcinselliğin romantik yönü
homoromantik: kendisi ile aynı cinsiyetten olan kişilere yönelik romantik çekim - eşcinselliğin romantik yönü
panromantik: her cinsiyetten olan kişiye yönelik romantik çekim - panseksüelliğin romantik yönü
poliromantik: birden çok cinsiyete yönelik romantik çekim (fakat tüm cinsiyetlere değil). Poliseksüelliğin romantik yönü.
andromantik, gayneromantik ve ambiromantik: çekici gelen bireyin cinsiyetini ima etmeden yalnızca maskülenliği veya feminenliği ya da interseks/üçüncü cinsiyetten olmayı ifade eden kişilere yönelik romantik çekim; sıklıkla ikili olmayan bir cinsiyet kimliğine sahip aseksüeller tarafından kullanılır. androfili, gaynefili ve ambifilinin romantik yönü.
demiromantik veya demiseksüel: kendisini "gri romantik" veya "gri aseksüel" olarak tanımlayan kişi, çünkü bu kişiler yalnızca uygun istikrarlı veya büyük duygusal bağlantı oluştuğunda romantik veya cinsel çekim hissedebilirler.

Aseksüelliğin, bir cinsel yönelim olup olmadığı üzerinde önemli tartışmalar vardır. Özellikle, kimseye seksüel ilgi duymama, cinsel isteğin azalması/bulunmaması belirtilerini Hipoaktif Cinsel İstek Bozukluğu ile aynı kabul edip aseksüelliğin tıbbi bir sorun olduğunu savunanlar bulunur. Fakat aseksüellik genel olarak bir bozukluk (örneğin anorgazm, anhedoni gibi) ya da cinsel işlev bozukluğu olarak kabul edilmez. Ayrıca aseksüellerin, HCİB olanların aksine bariz bir sıkıntı göstermediği ve cinsel uyarılma konusundaki eksikliklerine ilişkin insanlar arasında zorluk deneyimi yaşamadığı da görülmektedir. Aseksüeller, cinsel çekim hissetmemelerini hayatlarının bir parçası olarak görüp, kalıcı karakteristik özellikleri olarak kabul etmektedirler. Aseksüeller ile HCİB'ler arasında yapılan bir çalışmada HCİB'lerin yaşadıkları cinsel arzu ve istek eksikliğini aseksüellerden daha çok sıkıntı ve sorun olarak görüp, daha çok depresif belirtiler gösterdikleri ortaya çıktı. Araştırmacılar Richards ve Barker, hazırladıkları raporda aseksüellerde aleksitimi, depresyon ya da kişilik bozuklukları oranlarında bir anormallik olmadığına değindiler. Bununla birlikte bazı insanlar da aseksüelliğin belirtilen hastalıkların bir sonucu olarak ortaya çıkabileceğini de savunmaktadır.
Bazı argümanlarda aseksüellerin doğal cinselliği reddettiği ve cinselliğin anksiyeteye, istismara sebep olduğunu savunduğu ve bazen mastürbasyon yapan aseksüellerin de bu inanca dayandığı da belirtilir. Bunların haricinde aseksüellerin partnerlerini romantik açıdan memnun edebilmek için cinsel faaliyette bulundukları da argümanlar arasındadır.
Aseksüelliğin bir cinsel işlev bozukluğu olup olmadığı toplum içinde halen bir tartışma konusudur. Aseksüellik olarak tanımlanan durumlar genelde bir cinsel yönelim olarak kabul ediliyor.
Bazı bilim insanları, kimi aseksüellerin doğal cinsel dürtüleri olduğu halde mastürbasyona başvurmadıklarını ve aseksüel olarak yaşamlarını sürdürdükleri bu yüzden aseksüelliğin bir cinsel yönelim olduğunu beyan etmişlerdir.

Ağustos 2010'da, AVEN dışında ve İngilizceye bağlı kalmaksızın yapılan oylama ve fikirlere dayanılarak yapılan araştırmada; aseksüelliğin farkındalığını artırmak için şu anki bayrak kabul görmüştür. Bayrak AVEN dışı bir websiteden seçilip oylamada %41.1 oyla birinci seçilmiştir ve bu oylamada %10.4lük kesim aseksüelliğin bayrağı olmaması taraftarı olmuştur. Bayrakta 4 yatay şerit bulunmaktadır ve diğer seksüel yönelim bayraklarına benzemektedir. Aseksüelliğin sembolü olarak kabul görülmektedir.

Siyah: Aseksüelliği sembolize etmektedir.
Gri: Gri-Aseksüelliği ve demiseksüelliği sembolize etmektedir.
Beyaz: Seksüel kesimi ifade etmektedir.
Mor: Aseksüel topluluğunu ifade etmektedir. (AVEN)

Medyada aseksüellik tasviri

Aziz Elmo'nun ateşi ya da Aziz Elmo ateşi, parlak plazmanın, atmosferdeki güçlü bir elektrik alanında (gök gürültülü fırtınalar tarafından üretilenler veya bir volkanik patlama tarafından oluşturulanlar gibi) keskin veya sivri bir nesneden bir korona deşarjı ile oluşturulan bir hava fenomenidir.
Aziz Elmo ateşi, denizcilerin koruyucu azizi olan Formialı Aziz Erasmus'tan (ayrıca Aziz Elmo, Aziz Erasmus için kullanılan iki İtalyan isimlerinden biridir, diğer isim Aziz Erasmo'dur) gelmektedir. Bu fenomen bazen gök gürültülü fırtınalar sırasında denizdeki gemilerde ortaya çıktı ve adından da anlaşılacağı gibi parlayan ışık topuyla denizciler tarafından dini bir ululuk olarak kabul edildi. Denizciler, Aziz Elmo ateşini iyi bir alâmet olarak (koruyucu azizlerinin varlığının bir işareti olarak) görmüş olabilirler.

Aziz Elmo'nun ateşi, bazı durumlarda direkler, kuleler ve bacalar gibi uzun, sivri uçlu yapılardan ve uçak kanatlarında ateş gibi görünen parlak mavi veya mor bir parıltıdır. Aziz Elmo'nun ateşi yapraklarda ve çimenlerde ve hatta sığır boynuzlarının uçlarında bile görünebilir. Genellikle parlamaya belirgin bir tıslama veya uğultu sesi eşlik eder. Bazen yıldırım topu ile karıştırılır. Sağdaki kokpit fotoğrafında, kokpit penceresinden görünen kıvılcım boşalması değil, arka plandaki mavi-mor parıltıdır. Aziz Elmo'nun ateşi, hava nihayet kırılıp iletken olduğunda kıvılcımdan değil, negatif elektrottan gerçekleşen bir korona boşalmasına benzer.

Aziz Elmo'nun ateşi bir tür plazmadır. Söz konusu nesnenin etrafındaki elektrik alanı, hava moleküllerinin iyonlaşmasına neden olarak düşük ışık koşullarında kolayca görülebilen soluk bir parıltı üretir. Gök gürültülü fırtınalar sırasında, bulutlar ve altındaki yer arasında yüksek voltaj farkları olduğunda, Aziz Elmo'nun ateşine neden olabilecek koşullar mevcuttur. Nemli havada bir deşarj başlatmak için yaklaşık 100 kV/m'lik yerel bir elektrik alanı gereklidir. Elektrik alanın büyüklüğü büyük ölçüde nesnenin geometrisine (şekli ve boyutu) bağlıdır. Keskin uçlar gerekli voltajı düşürür çünkü elektrik alanları yüksek eğriliğe sahip alanlarda daha yoğundur, bu nedenle deşarjlar bazı zamanlarda meydana gelir ve sivri uçlu nesnelerin uçlarında daha yoğundur.
Dünya atmosferindeki azot ve oksijen, Aziz Elmo'nun ateşinin mavi veya mor ışıkla parlamasına neden olur; bu, içerdiği farklı gaz nedeniyle farklı bir renkte de olsa neon ışıkların parlamasına neden olan mekanizmaya benzer.
1751'de Benjamin Franklin, görünüşte Aziz Elmo'nun ateşine benzer şekilde, bir şimşek fırtınası sırasında ucunda sivri bir demir çubuğun yanacağını öne sürdü.

Antik Yunan'da, fenomenin tekli görüntüsü kelimenin tam anlamıyla "meşale" anlamına gelen Helene (Grekçe: λλννη) olarak ve ikili görüntüsü Helen'in mitolojik ikiz kardeşlerinin isimleri olan Castor ve Polydeuces olarak adlandırıldı.
Orta Çağ döneminden sonra, bazen Paracelsus'un elementlerinden biri, özellikle semender veya alternatif olarak acthnici olarak adlandırılan benzer bir yaratık gibi Yunan ateş unsuru ile ilişkilendirildi.
Galli denizciler fenomeni Galce: canwyll yr ysbryd ya da Galce: canwyll yr ysbryd glân ("Kutsal Ruh'un mumları" veya " Aziz David'in mumları") olarak adlandırdı.
Rus denizciler fenomene yıllar boyunca defalarca tanık oldular. Onlara göre bu fenomen "Aya Nikola" veya "Petrus'un ışıkları"dır. Ayrıca bazen dil karmaşasından dolayı Azize Helena veya Aziz Hermes'in ateşi olarak da adlandırılıyorlardı.
Aziz Elmo'nun ateşinin Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1453'te İstanbul'un Fethi sırasında görüldüğü bildiriliyor. Bildirildiğine göre Hipodrom'un tepesinden çıktığı görüldü. Bizanslılar bunu, Hristiyan Tanrı'nın yakında gelip fetheden Müslüman ordusunu yok edeceğinin bir işaretine bağladılar. George Sphrantzes'e göre, Konstantinopolis'in düşmesinden birkaç gün önce ortadan kayboldu ve Bizans İmparatorluğu sona erdi.
Macellan'ın dünyanın etrafını ilk kez dolaşmasının anlatımları, Aziz Elmo'nun ateşini filonun gemilerinin etrafında Güney Amerika kıyılarında birçok kez gördüğüne işaret etmektedir. Denizciler bunları olumlu alametler olarak gördü.
Aziz Elmo'nun ateşi, Kansas ve Oklahoma'daki (ABD) 1955 Büyük Ovalar kasırga salgını sırasında da görüldü.
24 Haziran 1982'de British Airways 9 Sayılı Uçuş sırasında yaşanan olaylar arasında, hem yolcular hem de mürettebat tarafından kanatlar ve kokpit ön camı da dahil olmak üzere uçağın ön kenarları boyunca parlayan ışık yanıp sönmeleri rapor edildi. Parlak ışık parlamaları, Aziz Elmo'nun ateşiyle benzerlikler gösterirken, deneyimlenen parıltı, kum püskürtme ekipmanı operatörleri tarafından görülenlere benzer şekilde, kül parçacıklarının uçağın ön kenarlarındaki etkisinden kaynaklanıyordu.
Aziz Elmo'nun ateşi gözlendi ve optik spektrumu, ışık tayflarını incelemek için 1995 yılında Amazon üzerinde bir Alaska Üniversitesi Araştırma uçuşu sırasında kaydedildi.
2009'da Rio de Janeiro-Galeão'dan (GIG) Paris Charles de Gaulle Havalimanı'na yapılan talihsiz Air France'ın 447 sefer sayılı uçuşunun, Atlantik Okyanusu'na düşmeden 23 dakika önce Aziz Elmo'nun ateşini gözlemlediği anlaşılıyor; ancak, fenomen felakette bir faktör değildi.
Genellikle Santelmo olarak kısaltılan Apoy ni San Elmo, Filipin folklorunda kötü bir alâmet veya uçan bir ruhtur.

Aziz Elmo'nun ateşine ilişkin referanslar Jül Sezar (De Bello Africo, 47), Yaşlı Plinius (Naturalis Historia, kitap 2, par. 101), Alcaeus frag. 34 ve Antonio Pigafetta'nın Ferdinand Macellan ile yaptığı yolculuğun günlüğü gibi eserlerde bulunabilir. Aynı zamanda "corposants" veya Portekizcede "corpusants" olarak bilinen Aziz Elmo ateşi corpo santo ("Kutsal gövde") Lusiads'ta tarif edilen bir fenomendir. Daha önce, Xenophanes of Colophon bu fenomeni işaret etmişti.

15. yüzyıl ise Çin'in Ming Hanedanı'nda, Amiral Zheng He ve arkadaşları Liujiagang ve Changle yazıtlarında, hazine yolculuklarının iki kitabesinde, denizcilerin ve gemicilerin tanrıçası Tianfei'nin (天妃) ilahi bir alameti olarak Aziz Elmo'nun ateşine atıfta bulundular.

Daha önceki zamanlarda ortaya çıkmış olan tanrıçanın gücü, şimdiki nesilde daha fazla ortaya çıkmıştır. Acele eden suların ortasında, bir kasırga olduğunda, aniden direkte parlayan ilahi bir ateş görüldü ve bu mucizevi ateş ortaya çıktığında tehlike ortadan kalktı, böylece devrilme tehlikesinde bile bir gemiciler güvence altına alındı ve korku için bir neden yoktu.
— Amiral Zheng ve arkadaşları (Changle yazıtı)

Robert Burton Anatomy of Melancholy adlı kitabında Aziz Elmo'nun ateşi hakkında şunları yazdı: "Litvanyalı dük Radzivilius bu görüntüyü Sancti Germani sidus olarak adlandırdı ve ayrıca İskenderiye'den Rodos'a 1582'de yelken açtığında bir fırtınada gördüğünü söyledi." Bu cümle Mikołaj Krzysztof "Yetim" Radziwiłł tarafından 1582-1584'te yapılan yolculuğa atıfta bulunmaktadır.

9 Mayıs 1605'te, Sör Edward Michelborne komutasındaki John Davis'in Doğu Hint Adaları'na ikinci yolculuğunda, Tiger gemisindeki bilinmeyen bir yazar bu olayı anlatıyor; "Fırtınamızın en uç noktasında, geceleyin, üst direk başımızın üzerinde, Portekizlilerin Corpo Sancto dedikleri büyük bir Mumun büyüklüğünde bir alev belirdi ve onu, ortaya çıktığında onu çok kutsal bir işaret olarak gördük, en kötü geçmişte kaldı kabul ettik. Tanrı'ya şükür, bundan sonra daha iyi bir hava vardı."

Londra'da bir gümüşçü olan William Noah, hükümlü nakliye gemisi Hillsborough ile Sidney, Yeni Güney Galler'e giderken, 2,000 pound kurşun çalmaktan suçlu bulundu, ayrıntılı günlük günlüğünde bu tür iki gözlem kaydetti. İlki, Cape Town ile Sidney arasında, Güney Okyanusu'ndaydı ve ikincisi, Port Jackson'dan yola çıktıktan bir gün sonra Tasman Denizi'indeydi:

26 Haziran 1799: Saat 4'te Şiddetli Yağmur ve Dolu Yağmuru ve Olağanüstü Ağır Gök Gürültüsü ve Şimşek Çakışları ile Çok Sert Bir Uğuldama Başladı Bir Karabatak [Korozan] Daldığında İlk Görüldüğü Gabya Çubuğunun Başındaki Yıldırım ve Köşk'ten Fırlayan Bir Ateş Gövdesi Kaptanımız Tarafından, Ana Güverteye Düşmesine ve Patlamasına Neden Olan Ağır Gök Gürültüsü ve Şimşek Çakışlarını Takip Ettiğinde, Bu Ateş Topunun Patlamasının Elektriği, Sadece Ana Güvertede Değil, Direklerin Birkaçını Sallayacak Kadar Güçlüydü. Ateş Demirci'nin Etrafında Uzun Süre Görünür Kaldı, Ancak Silah Güvertesi ve Orlop [güverte] Üzerinde Birkaç Hükümlü Üzerinde Aynı Etkiyi göstermedi.
25 Temmuz 1799: Şimdi şiddetli gök gürültüsü ve şimşek ile sarsıldık ve etrafımızda köpüren kasvetli bir etki bizi şok etti, ana direğin başında asılı bir Karabatak görmek denizcileri orada bir yıldırım patlaması gerçekleştiğinde şok etti Karabatak patladı ve iki Denizciyi birkaç saat boyunca vurdu.
Bu hava olaylarının kesin doğası kesin olmasa da, çoğunlukla Aziz Elmo'nun ateşinin iki gözlemiyle ilgili olarak, belki de bir miktar şimşek ve hatta gemiye doğrudan düşen bir yıldırım çarpması gibi görünüyorlar.

20 Şubat 1817'de, şiddetli bir elektrik fırtınası sırasında, Lord Hopetoun'un Lanarkshire, Leadhills'deki madenlerinde cerrah olan James Braid, at sırtındayken olağanüstü bir deneyim yaşadı:

20 Perşembe günü, yukarıda anlatılan ışıklı görünümden birkaç dakika memnun kaldım [yani, "batıdan bu tür şimşek çakmaları, her iki veya üç dakikada bir, bazen daha kısa aralıklarla, tüm cenneti aydınlatıyormuş gibi tekrarlanır."]. Saat dokuz civarındaydı, öğleden sonra. Ata binmeden, her iki atın kulaklarının uçlarının oldukça parlak olduğunu gözlemledim: şapkamın kenarları da aynı görünüme sahipti. Kısa süre sonra, hemen yağmaya başlayan nemli kar yağışı nedeniyle bu etkiden mahrum kaldım. Atın kulakları kısa sürede ıslandı ve parlak görünümünü kaybetti; ama ıslanmanın uzadığı şapkamın kenarları biraz daha uzun süre ışıltılı bir görünüm vermeye devam etti.
Atın kulaklarına ve şapkamın kenarına doğru çok güzel bir görünüm oluşturan çok sayıda kıvılcımı görebiliyordum ve bu etki kadar çabuk bittiği için üzgündüm.
Bu çevredeki atmosfer, bu sefer yaklaşık sekiz veya on gün boyunca oldukça elektriklenmiş görünüyordu. Gök gürültüsü, 15'ten 23'e kadar ara sıra duyuldu, bu

Aziz Stephen Tacı Toprakları (Macarca: a Szent Korona Országai), gayri resmi olarak Transleithaya (Leitha Nehri'nin "ötesindeki" topraklar veya bölge anlamına gelir), Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Macaristan bölümünün topraklarına denir. 1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması ile kurulan bölge Birinci Dünya Savaşının sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun dağılmasıyla sona erdi. İsim, Macaristan Krallığı için sembolik bir öneme sahip olan ve Macaristan'ın Aziz Stephen Tacı olarak bilinen Macaristan'ın tarihi taç giyme seremonisine atıfta bulunuyordu.
1868 tarihli Hırvat-Macar Uzlaşması'nın Birinci Maddesine göre, Macaristan'ın Baş Krallığı (Orta Çağ Latince terminolojisine göre Archiregnum Hungaricum) olarak da adlandırılan bu bölge, resmi olarak "Macaristan Krallığı ile Hırvatistan, Slavonya ve Dalmaçya Üçlü Krallığı'nın bir devlet birliği" olarak tanımlandı. Dalmaçya, imparatorluğun Avusturya'daki yarısı olan Cisleytanya'nın bir parçası olarak olmasına ve Aziz Stephen Tacı Toprakları'nın dışında yer almasına rağmen, birleşik bir Hırvatistan, Slavonya ve Dalmaçya'dan oluşan Üçlü krallık'nın tanınmasını amaçlayan uzun bir siyasi kampanya nedeniyle adına dahil edildi.

1867 Avusturya-Macaristan Antlaşması'ndan sonra, Aziz Stephen Tacı Toprakları, Macaristan (eski Erdel Prensliği'nin (Erdélyi Fejedelemség) ve eski Sırbistan Voyvodalığı ve Temeşvar Banatı'nın topraklarını da içeriyordu) dahil olmak üzere Macaristan Krallığı, kendi kendini yöneten Hırvatistan-Slavonya Krallığı ve serbest liman Rijeka'dan (Fiume) oluşuyordu.

 Macaristan Krallığı
 Hırvatistan-Slavonya Krallığı (1868'den itibaren)
 Hırvatistan Krallığı (1527–1868)
 Slavonya Krallığı (1699–1868)

 Fiume Özgür Devleti

 Avusturya-Macaristan yönetiminde Bosna-Hersek (Cisleytanya ve Aziz Stephen Tacı Toprakları tarafından ortaklaşa yönetildi)

İkili Monarşi'yi yaratan 1867 Uzlaşması, Macar hükûmetine Mohaç Muharebesi'nden beri sahip olduğu iç işlerinde daha fazla kontrol sağladı. Bununla birlikte, yeni hükûmet ciddi ekonomik sorunlarla ve etnik azınlıkların artan huzursuzluğuyla karşı karşıya kaldı. Birinci Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan'ın dağılmasına yol açtı ve savaşın ardından, komünist bir rejim de dahil olmak üzere bir dizi hükûmet Budapeşte'de (1872'de Buda ve Peşte şehirleri birleşerek Budapeşte oldu) iktidarı ele geçirdi.

Aziz Stephen Tacı Toprakları, Macaristan'ın Apostolik Kralı ve Hırvatistan ve Slavonya Kralı olarak Avusturya İmparatoru I. Franz Joseph'in yönetimi altındaydı. Yerine 1916'da büyük yeğeni İmparator I. Karl geçti.
Bir Habsburg imparatoru bir kez daha Macaristan'ın kralı oldu, ancak uzlaşma, onun ülkenin içişleri üzerindeki gücünü katı bir şekilde sınırladı ve Macar hükûmeti, içişlerinin kontrolünü ele geçirdi. Macar hükûmeti, imparator tarafından atanan ancak dar bir oy hakkıyla seçilen iki meclisli bir parlamento olan Macaristan Diyetinden sorumlu bir başbakan ve kabineden oluşuyordu. Diyet, 18 Şubat 1867'de Bakan-Başkan Kont Gyula Andrássy tarafından toplandı.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yönetim şekli Macarların ve Avusturyalıların "ortak" dışişleri, savunma ve maliye bakanlıkları aracılığıyla yönetiliyordu. İlgili bakanlar, ayrı Avusturya ve Macaristan parlamentolarını temsil eden delegasyonlara karşı sorumluydu. İmparatorluk ve kraliyet ordularını "ortak" savunma bakanlığı yönetse de, imparator onların başkomutanı olarak hareket etti ve Almanca, bir bütün olarak orduda komuta dili olarak kaldı. Uzlaşma, ticaret ve para politikası, tarifeler, demiryolu ve dolaylı vergilendirmenin her on yılda bir müzakere edilecek "ortak" konular olduğunu belirledi. Uzlaşma, Transilvanya'yı da Macaristan'ın yargı yetkisine geri verdi.
Franz Joseph'in ısrarı üzerine, Macaristan ve Hırvatistan 1868'de Nagodba adlı benzer bir uzlaşmaya vardılar ve Hırvatistan'a Kutsal Macar Krallığı Topraklarında özel bir statü verdiler. Aslında, Avusturya-Macaristan'ın bu yarısı resmi olarak "Macaristan Krallığı ile Hırvatistan, Slavonya ve Dalmaçya Üçlü Krallığı'nın bir devlet birliği" olarak tanımlandı (1. madde). Anlaşma, Hırvatistan'ın farklı kimliğini tanıdı ve Hırvatistan'a, eski Hırvatistan Krallığı'nın Sabor (meclisi) tarafından uygulanan iç işleri üzerinde özerklik verdi. Sabor, adalet, eğitim ve dini konular ve içişleri alanlarında yasama yetkisini kısmi olarak kazandı. Ancak uygulamada bu özerklik oldukça sınırlıydı. Hırvat Banı artık Macaristan başbakanı tarafından aday gösterilecek ve kral tarafından atanacaktı. Ortak politika alanları finans, döviz meseleleri, ticaret politikası, postane ve demiryollarını içeriyordu. Hırvatça, Hırvat hükûmetinin resmi dili oldu ve Macar diyetinden önce "ortak" meseleleri tartışan Hırvat temsilcilerin Hırvatça konuşmalarına izin verildi.
Aziz Stephen Tacı Toprakları'nın kendi bayrağı yoktu. Nagodba'nın  göre 62 ve 63. maddeleri, tüm ortak Hırvat ve Macar makamlarında hem Hırvatistan hem de Macaristan'ın sembollerinin kullanılması gerekiyordu. Örneğin, Macar-Hırvat ortak Parlamentosu ne zaman bir oturum düzenlese, Budapeşte'deki parlamento binasına hem Hırvat bayrağı hem de Macar bayrağı çekildi. Viyana'da Schönbrunn Sarayı'nın önünde Cisleytanya için siyah ve sarı bir bayrak dalgalanırken, yanında Aziz Stephen Tacı Toprakları için hem Hırvat hem de Macar bayrakları dalgalandı. 1915'te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yalnızca Avusturya ve Macaristan armalarından oluşan yeni bir resmi arma yayınlandığında, Hırvat hükûmeti Nagodba'nın ihlali olduğu için protesto etti. Viyana hızla yanıt verdi ve Hırvat armasını dahil etti.
1868'de çıkarılan Milliyetler Yasası, Macaristan'ı, üyeleri dil dışında tüm alanlarda eşit haklara sahip olan farklı milliyetlerden oluşan tek bir Macar ulusu olarak tanımladı. Macarca olmayan diller yerel yönetimlerde, kiliselerde ve okullarda kullanılabilse de, Macarca merkezi hükûmetin ve üniversitelerin resmi dili oldu. Pek çok Macar, yasayı çok cömert bulurken, azınlık grubu liderleri bunu yetersiz bularak reddetti. Kuzey Macaristan'daki Slovaklar, Transilvanya'daki Rumenler ve Voyvodina'daki Sırpların hepsi daha fazla özerklik istedi. Hükûmet milliyetlerle ilgili başka bir adım atmadı ve hoşnutsuzluk alevlendi.
Anti-Semitizm, ekonomik rekabet korkusunun bir sonucu olarak yüzyılın başlarında Macaristan'da ortaya çıktı. Korkunun oluşmasında Yahudilerin bazı sıkıntılı maden şehirleri dışında başa yerlerde de yerde yaşamalarına izin veren 1840'taki yasa ve Yahudilere yasa önünde eşitlik sağlayan ve ekonomiye katılımlarının önündeki tüm engelleri fiilen kaldıran 1868 Yahudi Kurtuluş Yasasıydı. Yine de gayri resmi engeller Yahudileri siyaset ve kamusal yaşamda kariyer yapmaktan alıkoydu.

Franz Joseph, 1867'de Gyula Andrássy'yi (Ferenc Deák'ın partisinin bir üyesi) başbakan olarak atadı. Hükûmet, 1867 Avusturya-Macaristan Antlaşmasını güçlü bir şekilde destekledi ve liberal ekonomi politikası izledi. Loncalar lağvedildi, işçilerin ücretler için pazarlık yapmasına izin verildi ve hükûmet eğitimi iyileştirmeye, karayolları ve demiryolları inşa etmeye çalıştı. 1850 ile 1875 arasında Macaristan'ın çiftlikleri zenginleşti: tahıl fiyatları yükselmiş ve ihracat üç katına çıkmıştı. Ancak Macaristan ekonomisi çok yavaş sermaye biriktirdi ve hükûmet büyük ölçüde dış kredilere bel bağladı. Ayrıca uzlaşmanın yürürlüğe girmesinden hemen sonra ulusal ve yerel bürokrasiler büyümeye başladı. Çok geçmeden bürokrasinin maliyeti ülkenin vergi gelirlerini aştı ve ulusal borç fırladı. 1870'lerin ortalarındaki ekonomik gerilemenin ardından, Deák'ın partisi mali kötü yönetim ve skandal suçlamalarına yenik düştü.
Bu ekonomik sorunların bir sonucu olarak, 1875'te kurulan Kálmán Tisza'nın Liberal Partisi 1875'te iktidara geldi. Tisza, ne yazık ki temsili olmayan bir seçim sisteminin yolsuzluk ve manipülasyon yoluyla kontrolü sağlayan bürokratik bir siyasi makine kurdu. Buna ek olarak, Tisza'nın hükûmeti hem memnun olmayan milletlere hem de Tisza'nın Avusturyalılara fazla itaatkar olduğunu düşünen Macarlara karşı koymak zorunda kaldı. Liberaller, İkili Monarşinin Macaristan'ın ekonomik konumunu iyileştirdiğini ve Avrupa siyasetindeki etkisini artırdığını savundu.
Tisza hükûmeti vergileri artırdı, iktidara geldikten birkaç yıl sonra bütçeyi dengeledi ve büyük yol, demiryolu ve su yolu projelerini tamamladı. Ticaret ve sanayi hızla genişledi. 1880'den sonra hükûmet, liberal ekonomi politikalarını terk etti ve krediler, sübvansiyonlar, devlet sözleşmeleri, vergi muafiyetleri ve diğer önlemlerle sanayiyi teşvik etti. 1890 ile 1910 arasında, sanayide istihdam edilen Macarların oranı ikiye katlanarak %24,2'ye çıkarken, tarıma bağımlı olanların oranı %82'den %62'ye düştü. Ancak 1880'ler ve 1890'lar köylülük için bunalım yıllarıydı. Demiryolu ve buharlı gemi taşımacılığı, Kuzey Amerikalı çiftçilerin Avrupa pazarlarına erişmesini sağladı ve Avrupa'nın tahıl fiyatları yüzde 50 düştü. Büyük toprak sahipleri, ticaret koruması ve diğer siyasi çareler arayarak gerilemeyle mücadele etti; çiftlikleri çok sayıda başarısız olan daha küçük soylular, hâlâ filizlenmekte olan bürokraside pozisyon aradılar. Buna karşılık, köylülük geçimlik tarıma başvurdu ve para kazanmak için işçi olarak çalıştı.

Macaristan'ın nüfusu 1850 ile 1910 arasında 13 milyondan 20 milyona yükseldi. 1867'den sonra Macaristan'ın feodal toplumu, yerini kodamanları, daha küçük soyluları, orta sınıfı, işçi sınıfını ve köylüleri içeren daha karmaşık bir topluma bıraktı. Bununla birlikte, kodamanlar, muazzam servetleri ve diyetin üst meclisindeki hakim konumları nedeniyle birkaç muhafazakar parti aracılığıyla büyük etki sağlamaya devam ettiler. Tarımın soyluların görevi olarak kalması gerektiğini savunarak modernleşmeyle mücadele ettiler ve hem Viyana ile daha yakın bağlar hem de Macaristan'ın geleneksel sosyal yapısı ve kurumlarının restorasyonu için çabaladılar. Roma Katolik Kilisesinin önemli bir müttefiki olan bu kodamanlar, güçlerini kullanarak piyasadan koruma kazandılar ve ayrıca orta sınıf vurgunculuğunun kısıtlanması ve bedensel ceza

Belgrad Nikola Tesla Havalimanı (IATA: BEG, ICAO: LYBE) (Sırpça: Аеродром Београд - Никола Тесла / Aerodrom Beograd - Nikola Tesla) Sırbistan’ın en büyük ve en işlek havalimanı olup, başkenti Belgrad şehir merkezinin 18 km (11 mil) batısında yer almaktadır. Surčin banliyösünün yakınında yer almaktadır. Önceden Belgrad Havalimanı ya da Surčin Havalimanı olarak adlandırılan havalimanına “Nikola Tesla” adı, 2006 yılında verilmiştir.
Sırbistan'ın en büyük havayolu şirketi olan Air Serbia ve Flag carrier, Nikola Tesla havalimanını merkez olarak kullanmaktadır.
Burası aynı zamanda düşük maliyetli havayolu Wizz Air'in birçok operasyon üssünden biridir. Hava taksi hizmetleri Air Pink, Eagle Express ve Prince Aviation da havalimanını kendi evleri olarak adlandırmaktadır.

Belgrad'daki ilk havaalanı 1910 yılında Banjica mahallesinde açılmış ve başlangıçta Simon, Maslenikov, Vidmar ve Čermak gibi havacılık öncüleri tarafından kullanılmıştır. İki yıl sonra, o sırada Türkiye'ye karşı Birinci Balkan Savaşı'na katılan Sırbistan Hava Kuvvetleri için ahşap bir hangar inşa edildi. Banjica havaalanı 1914 yılında Sırp Hava Kuvvetleri filosu ve Balon Şirketi'nin üssü olmuştur. Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra Banjica havaalanı havayolu trafiği için kullanılmış ve Novi Sad-Belgrad-Niš-Skoplje ve Belgrad-Saraybosna-Mostar güzergahlarını içermiştir.
1911 yılında Belgrad'da, Kalemegdan Kalesi'nin aşağı şehrinde, bugünkü Belgrad Planetaryumu'nun bulunduğu yerde başka bir hava alanı açıldı.

Belgrad'ın kuzeydoğusunda yer alan Pančevo kasabasının eteklerindeki havaalanı, 1923 yılında CFRNA'nın Belgrad üzerinden uçulan Paris-İstanbul uluslararası rotasını açmasıyla faaliyete geçti. Aynı yıl bu güzergâhta tarihte ilk kez gece uçuşu gerçekleştirilmiştir. Aynı yıl havaalanından hava postası hizmeti de verilmeye başlanmıştır. Pančevo havaalanı aynı zamanda Yugoslav Kraliyet Hava Kuvvetleri akademisi tarafından da kullanılıyordu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra havaalanı, Zemun'dan Pančevo'ya taşınmasının ardından Utva Havacılık Endüstrisi'nin havaalanı haline gelmeden önce Yugoslav Hava Kuvvetleri tarafından kullanıldı.

Pančevo'dan Belgrad şehir merkezine olan mesafe nedeniyle ki o zamanlar Tuna Nehri'ni geçmek gerekiyordu, daha yakın olacak yeni bir havaalanı inşa edilmesine karar verildi. Havaalanının Sava nehrinin hemen karşısında, bugün Novi Beograd olarak bilinen bölgede inşa edilmesi planlandı. Resmi adı Belgrad Uluslararası Havalimanı (Dojno polje Havalimanı olarak da bilinir) olan havalimanı 25 Mart 1927 tarihinde açıldı. Şubat 1928'den itibaren ilk yerel havayolu şirketi Aeroput'a ait uçaklar yeni havalimanından kalkmaya başladı. Havalimanında dört adet 1,100-2,900 metre (3,610-9,510 ft) uzunluğunda çim pist bulunuyordu. Havaalanında inşa edilen betonarme hangarın tasarımı, iklim değişikliği teorisiyle tanınan Sırp bilim adamı Milutin Milanković tarafından yapılmıştır. Modern bir terminal binası 1931 yılında inşa edilirken, zayıf görüş koşulları için iniş ekipmanı 1936 yılında kurulmuştur.
Dünya Savaşı'ndan önce Belgrad, Schlesinger Afrika Hava Yarışı gibi bazı büyük hava yarışları için bir mola yeri olarak da kullanılıyordu.
Aeroput'un yanı sıra Air France, Deutsche Luft Hansa, KLM, Imperial Airways ve İtalya, Avusturya, Macaristan, Romanya ve Polonya'dan havayolları da İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar havalimanını kullandı. Belgrad, Imperial Airways'in Belgrad üzerinden kıtalararası seferler başlatması ve Londra'nın havalimanı üzerinden Hindistan'a bağlanmasıyla daha da önem kazandı. Belgrad, sırasıyla CIDNA ve Deutsche Luft Hansa'nın Belgrad'ı İstanbul'a giden rotalarına dahil etmeleri nedeniyle Paris ve Breslau ile bağlantılıydı. 1931 yılına gelindiğinde Belgrad, Londra, Madrid, Venedik, Brüksel, Berlin, Köln, Varşova, Prag, Viyana, Graz, Klagenfurt, Budapeşte, Bükreş, Sofya, Varna, Selanik, Atina, İstanbul gibi uluslararası destinasyonlarla düzenli uçuşlarla ve ayrıca Kahire, Karaçi ve Hindistan ile kıtalararası bağlantılarla bağlantılı önemli bir hava merkezi haline geldi.
Nisan 1941'den itibaren Alman işgal kuvvetleri havaalanını kullanmıştır. 1944 yılında Müttefikler tarafından bombalandı ve aynı yılın Ekim ayında Alman ordusu ülkeden çekilirken kalan tesisleri de imha etti.
Havaalanı Ekim 1944'te yeniden inşa edildi ve savaşın sonuna kadar Müttefik savaş çabalarının bir parçası olarak Sovyetler Birliği ve Yugoslavya tarafından kullanıldı.
Bu havaalanından Yugoslav Hava Kuvvetleri'ne ait kargo uçaklarıyla yapılan sivil taşımacılık 1945 yılı sonunda yeniden başlatılmıştır. 1947'nin başında JAT Yugoslav Havayolları ve JUSTA iç ve dış hat trafiğini devraldı ve 1948'den itibaren Batı Avrupa havayolları Belgrad'a uçuşlara yeniden başladı.
Trafikteki sürekli artış ve yolcu uçağı çağının başlaması, havalimanının önemli ölçüde genişletilmesini gerektirdi. Bu arada, havaalanının bulunduğu yerde Novi Beograd adında bir konut ve iş merkezi inşa etme planı ortaya atıldı. Bu nedenle yetkililer, batıdaki Surčin köyü yakınlarında yeni bir uluslararası havalimanı inşa edilmesine karar verdi. Eski havaalanından kalkan son uçuş 1964 yılının başlarında gerçekleşti.

Buffalo sözcüğü ile şunlardan biri kastedilmiş olabilir:

Amerika bizonu
Afrika mandası

Buffalo, Illinois
Buffalo Township, Ogle County, Illinois
Buffalo Grove, Illinois
Buffalo, Indiana
Buffalo, Iowa
Buffalo, Kansas
Buffalo, Kentucky
New Buffalo, Michigan
Buffalo, Minnesota
Buffalo Lake, Minnesota
Buffalo Township, Minnesota
Buffalo, Missouri
Buffalo County, Nebraska
Buffalo, New York, ABD'de en büyük Buffalo
Buffalo Üniversitesi
SUNY Buffalo State College
Buffalo, Kuzey Dakota
Buffalo Township, Noble County, Ohio
Buffalo, Oklahoma
4 "Buffalo Township, Pennsylvania"
Buffalo, Güney Karolina
Buffalo, Güney Dakota
Buffalo County, Güney Dakota
Buffalo, Texas
Buffalo Gap, Texas
Buffalo, Batı Virjiniya
Buffalo County, Wisconsin
Buffalo City, Wisconsin
Buffalo, Buffalo County, Wisconsin
Buffalo, Marquette County, Wisconsin
Buffalo, Wyoming

Calgary Buffalo,
Buffalo Narrows, Saskatchewan,
Province of Buffalo,

Buffalo Bayou,
çok Buffalo River,
çok Buffalo Creek,
Little Buffalo River,

Buffalo Gap National Grassland,
Buffalo Hills,
Buffalo National Park,
Buffalo Ridge,
Buffalo Speedway,
Mount Buffalo National Park,
Wood Buffalo National Park,

Black Buffalo Woman,
Buffalo veya Beshekee,
Buffalo Bill (1845-1917),
Buffalo Bird Woman (1839-1932),
Buffalo Bob Smith (1917-1998),
Buffalo Calf Road Woman,
Buffalo Hump,
Buffalo Jim veya James Barrier (1953-2008),
Buffalo Point First Nation,
Buffalo Stance,
Buffalo Six,
The Buffalo Nine,
Chief Buffalo, Great Buffalo veya Kechewaishke (Gichi-weshki 1759-1855),
Chief Buffalo Child Long Lance (1890-1932),
John Buffalo Mailer (1978),
Johnson W. Greybuffalo (1974),
Michael Buffalo Smith (1957),
Norton Buffalo (1951),
White Buffalo (chief) (1862­­–1929),

Buffalo Airways,
Buffalo Exchange,

Buffalo (albüm),
Buffalo (grup),
Donna the Buffalo
Grant Lee Buffalo,

Basingstoke Buffalo,
Buffalo Bills,
Buffalo Bisons (anlam ayrımı),
Buffalo Braves,  şimdi Los Angeles Clippers
Buffaloes,
Buffalo Sabres,
Calgary Buffaloes, Calgary Centennials,
Calgary Buffaloes (AJHL),
Colorado Buffaloes,
Darwin Buffaloes,
Green Buffaloes FC,
Manitoba Buffalo,
Vélodrome Buffalo ve Stade Buffalo,
Vientiane Buffalos RUFC,

Bit User Fast Friendly Aid to Logical Operations (BUFFALO),
Buffalo network-attached storage series,

Avro Buffalo,
Brewster Buffalo veya Brewster F2A,
Buffalo (mine protected vehicle),
Buffalo veya Water Buffalo,
çok HMS Buffalo,
çok USS Buffalo,
MV Buffalo Soldier (T-AK-9301),
Bufalo Askerler
de Havilland Canada DHC-5 Buffalo,
3 kere Operation Buffalo,

10 Buffalo (1872 - 1892),
Buffalo (1901 automobile),
Buffalo Electric Vehicle Company,
GM Buffalo bus,

Buffalo buffalo Buffalo buffalo buffalo buffalo Buffalo buffalo
Buffalo,  ve "Buffalo Stance"
Buffalo,
Buffaloes,
Buffalo Boots,
Buffalo (drinking game),

"Buffalo" ile başlayan bütün sayfalar
American Buffalo (anlam ayrımı)
Buffalo soldier
Buffalo Trace (anlam ayrımı)
New Buffalo (anlam ayrımı)
White Buffalo (anlam ayrımı)
Búfalo

Charles Francis Brush (d. 17 Mart 1849 - ö. 15 Haziran 1929) Amerikalı mucit, girişimci, iş adamı. İyiliksever olarak bilinir. Gençliğinden itibaren, özellikle elektrikle aydınlanma konularında bilime ilgi duyarak babasının dükkânında deneyler yaptı. Michigan Üniversitesinde mühendislik üzerine çalıştı. 1876 yılında Pavel Yablochkov'un geliştirdiği Yablochkov Kandili'nden daha üstün özellikli ”Ark lambası”nı buldu. Bu lambalar 1879 yılında Cleveland kentinin aydınlanmasında kullanıldı. Değişik ortaklarla; kimya, demir filizi vb. değişik alanlarda çalıştıktan sonra Ark ışıkları için gerekli merkezi güç sistemi yani elektrik jeneratör olan kendi dinamosunu (açık bobin dinamoyu) geliştirdi. 1880 yılında Brush Electrical Machines şirketini kurdu. Şirketi 1891 yılında General Electric şirketiyle birleşerek onun bir parçası olmuştur. 1910 - 1929 yılları arasında, bazı elektromanyetik dalga çeşitleri üzerine temellenmiş yerçekiminin kinetik teorisi üzerine çeşitli yazılar kaleme aldı. Lyndhurst, Ohio'da adını taşıyan Charles F. Brush Lisesi'nin spor takımları ve diğer grupları, Brush’un lambasına hitafen “arklar” takma adı ile çağrılır.

Columbia Üniversitesi (resmî adıyla Columbia University in the City of New York) ABD'nin New York şehrinde bulunan özel bir Amerikan araştırma üniversitesidir. New York eyaletinin en eski, Amerika'nın ise beşinci eski üniversitesidir. Amerikan Devrimi'nden önce kurulan 9 üniversiteden biri ve Sarmaşık Ligi'ni oluşturan 8 üniversiteden biridir. Umman, Pekin, İstanbul, Paris, Mumbai, Santiago ve Nairobi'de bulunan, Columbia Küresel Merkezi adında 7 adet merkezi bulunmaktadır.
ABD'de en çok baz alınan üniversite sıralaması olan U.S. News & World Report'un 2022 sayısında Princeton'un ardından, Harvard ve MIT ile birlikte dünyanın en iyi 2. üniversitesi sırasını almıştır. 2021'de %3.7'lik kabul oranıyla Harvard Üniversitesi'nin (%3.4) ardından Yale, Princeton, Oxford, Stanford gibi üniversiteleri geride bırakarak dünyanın en düşük kabul oranına sahip ve girmesi en zor olan ikinci üniversitesi olmuştur. Ülkenin en tanınmış sekiz özel üniversitesini bir araya getiren Sarmaşık Ligi (en:Ivy League) üyesidir.
Columbia her sene Pulitzer Ödülleri'nin kazananlarını belirler. Dünyada en çok Nobel Ödülü kazanmış akademisyene sahip okuldur. Üniversitenin mezunları arasında 9 Amerikan Yüce Mahkemesi hakimi; 20 yaşayan dolar milyarderi; 25 Oskar Ödülü sahibi; 29 Devlet Başkanı ve 3 Amerika Birleşik Devletleri başkanı bulunur.
Columbia Üniversitesi 1754 yılında Büyük Britanya kralı II. George tarafından, Kralın Okulu (İngilizce: King's College) adıyla kurulmuştur. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra, 1784 yılında ismi Columbia Koleji (Columbia College) olarak değiştirilmiştir.
Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk, Ekonomiden Sorumlu eski Devlet bakanı ve eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkanı Kemal Derviş ve ünlü Türk doktor Mehmet Öz okulun profesörleri arasındadır.
Columbia Üniversitesi'nin 4 tane lisans seviyesinde eğitim veren koleji vardır: Columbia College, School of Engineering and Applied Sciences, School of General Studies ve Barnard College.
Barnard College, üniversiteye bağlı bulunan okullardan biridir, Liberal Arts College eğitimi uygular ve sadece kız öğrenci alır. Üniversitenin geri kalanından farklı bir başvuru süreci olan okulun kabul oranı %14 civarındadır. Barnard College öğrencileri mezun olduklarında Barnard College ve Columbia Üniversitesi rektörlerinin ortak imzasını taşıyan diplomaya sahip olmaktadırlar.

Columbia'nın yüksek lisans ve lisans eğitimlerinin çoğunluğu, Morningside Heights'ın Yukarı Manhattan mahallesinde, Seth Low'un 19. yüzyılın sonlarındaki tüm disiplinlerin tek bir yerde öğretilebileceği bir üniversite kampüsü vizyonu üzerine yürütülür. Kampüs, mimarlar McKim, Mead & White tarafından Beaux-Arts planlama ilkelerine göre tasarlanmıştır.
Columbia'nın ana kampüsü, birçok akademik kurumu içeren Morningside Heights mahallesinde, New York City'de altıdan fazla şehir bloğunu veya 32 akre (13 ha) alanı kaplar. Üniversitenin Morningside Heights'teki 7.800'den fazla apartman dairesinde öğretim üyeleri, yüksek lisans öğrencileri ve personeli barınır. Neredeyse iki düzine lisans yurdu (amaca yönelik olarak inşa edilmiş veya dönüştürülmüş) kampüste veya Morningside Heights'tadır. Columbia Üniversitesi'nin bir asırdan daha eski, en eski bölümleri mevcut kampüsten önceye dayanan geniş bir tünel sistemi vardır. Bunlardan bazıları halkın erişimine açık durumdayken diğerleri kordon altına alınmıştır.

Nicholas Murray Butler Kütüphanesi, Columbia Üniversitesi Kütüphaneleri sisteminin en büyüğüdür ve kampüsteki en büyük binalardandır. Low Memorial Kütüphanesi'nin genişleme planları ertelendiği için üniversitenin eski başkanı Nicholas Murray Butler tarafından "Güney Salonu" olarak önerilen yeni kütüphane, Yale'in yatılı kolej sisteminin hayırseverlerinden Edward Harkness tarafından finanse edilmiş ve en sevdiği mimar James Gamble Rogers tarafından tasarlanmıştır. Bu kütüphane 1934'te tamamlandı ve 1946'da Butler olarak yeniden adlandırıldı. Kütüphane tasarımı neo-klasik tarzdadır. Ön cephesinde, çoğu Columbia College'ın Temel Müfredatı ile ilgilenen öğrenciler tarafından okunan büyük yazarların, filozofların ve düşünürlerin isimlerinin yazılı olduğu, İyon düzeninde bir dizi sütun vardır.
2020 itibarıyla, Columbia'nın kütüphane sistemi 15 milyondan fazla cilt içerir ve bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük sekizinci kütüphane sistemi ve beşinci en büyük üniversite kütüphanesi sistemidir.
Morningside Heights kampüsündeki birçok bina Ulusal Tarihi Yerler Sicilinde listelenmiştir. Ulusal Tarihi Simgesel Yapı ve kampüsün en önemli parçası olan Low Memorial Kütüphanesi, mimari önemi nedeniyle listelenmiştir. Felsefe Salonu, FM radyonun icat edildiği yer olarak listelenir. Ayrıca fizik ve astronomi bölümlerinin bulunduğu bir başka Ulusal Tarihi Simgesel Yapı olan Pupin Salonu da listededir. Burada uranyum fisyonuna ilişkin ilk deneyler Enrico Fermi tarafından gerçekleştirildi. Uranyum atomu, Danimarka'nın Kopenhag kentinde dünyanın ilk atom bölünmesinden on gün sonra burada bölündü. Listedeki diğer binalar arasında Casa Italiana, Delta Psi, St. Anthony Hall'un Alpha Bölüm binası, Earl Hall ve bağlı Birlik İlahiyat Okulu'nun binaları vardır.

Heykeltıraş Daniel Chester French'in Alma Mater adlı heykeli, Low Memorial Kütüphanesi'nin ön merdivenlerinin ortasında yer alır. McKim, Mead & White, kampüsün merkezindeki mahkeme ve kütüphanenin daha geniş kompozisyonuyla uyum sağlamak amacıyla Fransızları heykeli inşa etmeye davet etti. Akademik bir elbise giymiş Alma Mater'in kadın figürü, defne yapraklarından bir taç takmıştır ve bir tahtta oturur. Tahtın parşömen benzeri kolları sapientia ve doctrina'yı temsil eden lambalarla biter. Elbisesinin kıvrımlarında, kucağında bilgiyi simgeleyen bir kitap, teraziler ve bilgelik niteliği olan bir baykuş saklıdır. Sağ elinde dört buğday filizinden oluşan asa vardır ve bu asa, Columbia'nın 1754'teki kraliyet imtiyazlı kurumu olarak kökenine atıfta bulunan King's College'in tacıyla biter. Mary Lawton adında yerel bir aktrisin heykelin bazı kısımları için poz verdiği söylenir. Heykel, 23 Eylül 1903'te Bay ve Bayan Robert Goelet'in hediyesi olarak adandı ve orijinalinde altın varakla kaplıydı. 1968'deki Columbia Üniversitesi protestoları sırasında bir bomba heykele zarar verdi, ancak heykel daha sonra onarıldı.
Heykelin üzerindeki küçük gizli baykuş aynı zamanda birçok Columbia efsanesine de konu olmuştur; ana efsane, birinci sınıfta heykelin üzerindeki gizli baykuşu bulan ilk öğrencinin okul birincisi olacağı ve Barnard'ın bir kadın koleji olduğu göz önüne alındığında, onu bulan sonraki herhangi bir Columbia erkeğinin bir Barnard öğrencisiyle evleneceğidir.

Alternatif olarak "Low Steps" veya "Urban Beach" olarak da bilinen "The Steps", Columbia öğrencileri için popüler bir buluşma alanıdır. Bu terim, kampüsün alt kısmından (South Field) üst terasına kadar uzanan uzun granit basamak serisini ifade eder. City Beautiful hareketinden ilham alan tasarımıyla Low Library'nin merdivenleri, Columbia Üniversitesi ve Barnard College öğrencilerine, öğretim üyelerine ve personeline rahat bir açık hava platformu ve resmi olmayan toplantılar, etkinlikler ve törenler için alan sağlar. McKim'in klasik cephesi, önemli bir yapının girişini işaret eden sütunları ve revaklarıyla 19. yüzyılın sonlarına ait yeni klasik tasarımların somut örneğidir.

Nisan 2007'de üniversite, Morningside Heights kampüsünün kuzeyindeki endüstriyel bir mahalle olan Manhattanville'deki yeni bir kampüs için 17 akre (6,9 ha) alanın üçte ikisinden fazlasını satın aldı. 125. Cadde'den 133. Cadde'ye kadar uzanan Columbia Manhattanville'de, Columbia İşletme Okulu, Uluslararası ve Halkla İlişkiler Okulu, Columbia Sanat Okulu ve Parkinson ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar üzerine araştırmaların yapılacağı Jerome L. Greene Zihin, Beyin ve Davranış Merkezi'ne ait binaları bulunur. 7 milyar dolarlık genişleme planı, tarihsel olarak önemli olan üç bina (Studebaker Binası, Prentis Hall ve Nash Binası) hariç tüm binaların yıkılmasını, mevcut hafif sanayi ve stoklama depolarının ortadan kaldırılmasını ve kiracıların 13 daireye taşınmasını içerdi. Bu binaların yer değiştirilmesi üniversite için 68 milyon fitkare (6.300.000 m2) alan yarattı. Batı Harlem'deki topluluk aktivisti gruplar, mülkün korunması ve arazinin adil değişiminden bölge sakinlerinin haklarına kadar çeşitli nedenlerle genişlemeye karşı mücadele etti. Daha sonraki kamuya açık duruşmalar mahallenin muhalefetini çekti. Aralık 2008 itibarıyla, New York Eyaleti Empire State Development Corporation, Manhattanville'in "bozulmuş" statüsünün beyanı yoluyla hükûmet organlarına kamu kullanımı için özel mülkiyeti uygun hale getirme hakkı veren özel alan adının kullanımını onayladı. 20 Mayıs 2009'da New York Eyaleti Kamu Otoriteleri Kontrol Kurulu, Manhanttanville genişleme planını onayladı.
NewYork-Presbiteryen Hastanesi, hem Columbia Üniversitesi hem de Cornell Üniversitesi tıp fakültelerine bağlıdır. U.S. News & World Report 'a göre  "2020–21 En İyi Hastaneler Onur Listesi ve Tıbbi Uzmanlık Sıralamaları"nda, genelde dördüncü, üniversite hastaneleri arasında ikinci sıradadır. Columbia tıp fakültesinin New York Eyaleti Psikiyatri Enstitüsü ile stratejik bir ortaklığı vardır ve ABD'deki diğer 19 hastaneyle ve diğer ülkelerdeki dört hastaneyle bağlantısı vardır. Sağlıkla ilgili okullar, şehrin elli blok yukarısında, Washington Heights mahallesindeki 20-akre (8,1 ha) bir kampüs olan Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi'ndedir. NewYork-Presbiteryen ağı aracılığıyla Columbia'ya bağlı diğer eğitim hastaneleri arasında Manhattan'daki Payne Whitney Kliniği ve White Plains, New York'ta bulunan bir psikiyatri enstitüsü olan Payne Whitney Westchester vardır. Manhattan adasının kuzey ucunda (Inwood semtinde) Columbia, Lawrence A. Wien Stadyumu'nun yanı sıra saha sporları, açık hava atletizmi ve tenis tesislerini içeren 26-akre (11 ha) Baker Field'ın sahibidir. Hudson Nehri'nin batı kıyısında üçüncü bir kampüs, 157-akre (64 ha) Lamont – Doherty Dünya Gözlemevi ve P

Crookes tüpü, William Crookes ve arkadaşlarının 1869-1875 yılları arasında icat ettiği eski bir elektrikli gaz tüpüdür. Tüp, elektronların neden olduğu katot ışınlarının keşfedilmesini sağlayan deneyde kullanılmasıyla bilinmektedir.
Geissler tüpüne ek olarak, bu tüpte kısmen gazı boşaltılmış ve her iki ucuna birer metal elektrot eklenmiş farklı biçimlerdeki cam silindirler içermektedir. Elektrotlar arasında yüksek voltaj uygulandığında elektronlar katottan anota doğru düz hatta hareket etmeye başlarlar. Bu tüp, Crookes, Johann Wilhelm Hittorf, Julius Plücker, Eugen Goldstein, Heinrich Hertz, Philipp Lenard ve diğer birçok bilim insanı tarafından katot ışınlarının keşfi için yapılan çalışmalar sırasında kullanıldı. Çalışmalar J. J. Thomson'ın 1897'da katot ışınlarını, günümüzde elektron olarak bilinen negatif yüklü tanecikler olarak adlandırmasına kadar sürdü. Crookes tüpleri, artık sadece katot ışınlarının varlığını göstermek amacıyla çeşitli deneylerde kullanılmaktadır.
Wilhelm Röntgen de 1895 yılında Crookes tüpü sayesinde X ışınlarını keşfetti.

Crookes tüpü ilüstrasyonu7 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Crookes tüpü sitesi
Crookes ve Geissler tüpleri
Crookes tüpü ile ilgili bir Java animasyonu 18 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Katot ışınları". Library. Oracle Thinkquest Education Foundation. 9 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2008. 
Jenkins, John. "Crookes ve Geissler tüpleri". Spark Museum. 7 Temmuz 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 29 Nisan 2008.

Cıvata, birbirine bağlanmak istenen parçaların üzerine delik açılıp ucuna somun takılarak sıkıştırılan bir bağlantı elemanıdır. Yapı mühendisliğinde bulon olarak da anılır. Genellikle somun ile birlikte kullanılır.
Cıvatanın en çok kullanıldığı alanlar makine ve inşaat sektörüdür. Kelime kökü İtalyanca “Giaveta” sözcüğünden gelmekte olup, ilk kullanılışı MÖ 1. yüzyıla dayanmaktadır. Antik çağlarda silindirin üzerine tel sarılarak lehimlendi ve ilk dişli bağlantılar kullanılmaya başlandı. MÖ 250 yıllarında Arşimet vidası su taşımada kullanıldı. Gerçekte İskenderiyeli Heron tarafından MÖ 1. yüzyılda bulunmuş olan vida, o zamanlardan itibaren cerrahi aletlerde kullanıldı. Döküm tekniği ile üretim yapılıyordu. Avrupa'da 1400'lerde görülen cıvata, 1452-1519 yılları arasında Leonardo Da Vinci tarafından geliştirilmiştir. İlk tornavida kullanımı da 1700'lü yıllara rastlar. İngiltere'de 1797 yılında, Henry Maudslay (1771-1831) Amerika'da David Wilkinson 1798'de cıvata patenti almışlardır.
1850'li yıllarda sıcak dövme tekniği ile yapılan üretim 20. yüzyılın başından itibaren seri imalatın hayatımıza girmesiyle modern üretim teknolojisi olan soğuk dövme sistemine geçmiştir. Bu sistemle günümüzde, dakikada 200 – 300 adet parçaya kadar üretim yapılabilmektedir. Amacına göre birçok çeşit cıvata vardır. Bunların 
arasında en çok kullanılanları altı köşe başlı cıvatalar ve alyan başlı denilen imbus cıvatalardır. Somun ve cıvataların dişleri (yiv) birbirine uygun olmalıdır. Farklı ölçeklerdeki somun ve cıvata bir bağlantıda kullanılamaz.
Kesin olarak bilinmemekle birlikte yüzlerce cıvata ve vida çeşidi bulunduğu bir gerçektir. Cıvatalar, demir, çelik, pirinç, bronz, titanyum, bakır, aluminyum gibi maddelerden yapılmakta olup, makine ve inşaat sektöründe en çok demir - çelik alaşımı tipleri kullanılmaktadır.

Sadece altı köşe başlıklı anahtarlarla açılıp kapanan bağlantı elemanlarına cıvata denmekte, bunun dışında kalan anahtar, tornavida vb. aparatlar kullanılarak açılıp kapanan bağlantı elemanları ise genel anlamda "vida" adıyla anılmaktadır. Birçok vida çeşidinde somun kullanılmaz. Bu tip vidalar, genellikle sivri uçlu olup, bağlantı yapılacak yeri önceden ya da anında delerek, tornavida, elektrikli matkap vb. aletler yardımıyla sabitlenir. Özel amaçlı üretilmiş, anahtar kullanılarak sıkıştırılan ya da gevşetilen vidalar olduğu gibi, tornavidayla sıkıştırılıp gevşetilen cıvatalar da bulunmaktadır.
Teknik anlamda "vida" silindirin üzerine helisel oyuk açma işlemidir. Daha özel anlatımla; "vida" bir silindirin üzerine sarılan dik üçgenin hipotenüsünün oluşturduğu helisin adıdır. Bu dik üçgenin dik kenarlarından biri silindirin çapına eşit olup diğer dik kenarın ölçüsü vida adımına eşittir. Vida işlemi uygulanmış silindir parçanın bir ucuna söküp takmak için başlık ilave edildiğinde elde edilen cisim cıvatadır. Cıvata başı denilen kısmın üç köşeden sekiz köşeye kadar farklı çokgen çeşitlerinde ve tonavidalara uygun formları vardır. vida işlemi uygulanmış kısa silindirlere "setskur" denir. Cıvata sıkma işleminde "vida" hareketinden faydalanıldığı için vidalama denir.

Cıvata ve vida dışında da çivi, perçin gibi birçok bağlantı elemanı bulunmaktadır. Farklı kullanımlarına rastlansa da dünya standartlarında en yaygın İngiliz inç ve metrik ölçü birimi olmak üzere iki çeşit cıvata görülür. İnç sistem, bazı bölgelerde Whitworth adıyla anılıp, adı, İngiliz BSW ölçü standardına adını veren mühendis Joseph Whitworth'tan gelmektedir. Ölçü birimleri dışında inch sistemine göre UNC ve UNF (pratikte kısaca NC-NF), metrik sisteme göre de normal ve ince diş olarak ayrılmaktadırlar.

Metrik sistem tablosu

İnç sistem tablosu

'Cıvata Mukavemetleri'

8,8 Kalite Metrik Cıvatalar (DIN 931-933 / -])
8,8 Kalite İnce Diş Çelik Cıvatalar (DIN 960-961 / -)
Gr.5 Kalite UNC / UNF Çelik Cıvatalar ()
6,8 Kalite Cıvatalar
8,8 Bıçak Cıvatalar (DIN 608)
8,8 Kanal Cıvatası
Demir Cıvatalar (DIN 931-933)
Yuvarlakbaş Kasa Cıvatalar
Havşabaş İmbus Cıvatalar (DIN 7991 / ISO 10642)
İmbus Cıvatalar (DIN 912)
Setskur Cıvatalar (DIN 916)

Bijon somunu ve cıvatası
Saplama cıvatası
Tork anahtarı
Emniyet pensi
Cıvata kesici
Somun
Vida
Rondela
Akuplaj
Ankraj
Saplama
İmbus
Arşimet spirali

Vida boyutu hesaplama programı2 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

David Robert Jones ya da bilinen adıyla David Bowie (8 Ocak 1947; Brixton, Londra, Birleşik Krallık - 10 Ocak 2016; New York, Amerika Birleşik Devletleri), İngiliz şarkıcı, şarkı yazarı, aktör ve prodüktör.
Beş yıl kadar popüler müziğin ikonu oldu ve özellikle 1970'lerde, 1990'larda ve 2010'larda yaptığı çalışmalarından dolayı, eleştirmenler ve müzisyenler tarafından yenilikçi sayılmıştır. Müziğinde kullandığı elektronik sesler, albüm ve konserlerindeki sanatsal, avangart ve canlı (hareketli) görsel sunumları, sahne şovları - popüler - müziğin gelişimini ve ondan sonra gelen yeni kuşak müzisyenleri önemli derecede etkilemiştir. Yaşamı boyunca 140 milyona ulaşan rekor satışları, onu dünyanın en çok satan müzisyenlerinden biri yapmıştır. Birleşik Krallık'ta 9 platin, 11 altın, 8 gümüş albüm sertifikası almıştır. Ayrıca 11 adet albümü de Birleşik Krallık'ın en iyi albümleri listesine girmiştir. ABD'de ise 5 platin ve 7 albüm satış sertifikası almıştır.1999'da da Rock and Roll Hall of Fame'e girmiştir.
Güney Londra'nın Brixton şehrinde doğan Bowie, çocukluğundan itibaren müzikle ilgilendi. Profesyonel müzik hayatına 1963'te başlamış, ilk teklisi ''Liza Jane'' 1964'te yayınlanmıştır. 1969 senesinde ise ''Space Oddity'' teklisi ile Birleşik Krallık listelerine 5 numaradan sürpriz bir giriş yapmıştır. 1970'te ''The Man Who Sold the World'' ve 1971'de ''Hunky Dory'' isimleriyle yayınlanan albümleriyle müziğini iyice geliştirmiştir. Bu denemelerinden sonra 1972'de - salt olmayan, farklı türler de kullanarak - glam rock türünü iyice özümsemiş, gösterişli ve çift cinsiyetli bilinçaltının bir ürünü olan ''Ziggy Stardust'' karakteriyle tekrar popüler manada ortaya çıkmıştır. Bu karakter ''Starman'' teklisinin ve ''The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars'' albümünün başarısıyla da birlikte övgüler almış ve Bowie'nin popülaritesini arttırmıştır. 1975'te radikal bir kararla ''plastik soul'' olarak adlandırdığı stile yönelmiş, ''Young Americans'' albümünü yayınlamış ve bu albümle ABD'ye iyice açılmıştır. Albümün ''Fame'' teklisi ile ABD listelerinde 1 numaraya kadar yükselmiştir. Bu tekliyi aynı zamanda The Beatles üyesi John Lennon ve bu tarihten itibaren 28 yıl boyunca çalışacağı Carlos Alomar ile bestelemiştir. 1976'da Bowie, ''The Man Who Fell to Earth'' adlı kült filmde rol almış ve çoğu eleştirmenden tam not alan ''Station to Station'' albümünü yayınlamıştır. Ertesi sene Brian Eno ile Berlin Üçlemesi olarak anılan üç serilik albüm dönemine başlamıştır. Üçlemenin ilk albümü ''Low''u ve ikinci albümü "Heroes"u aynı sene yayınlamıştır. Serinin ikinci albümüne ismini veren ''Heroes'' teklisi, Bowie'nin popülerliğini iyice arttırmıştır. Bu üçlemenin son albümü ''Lodger'' ise 1979'da yayınlanmıştır. Berlin Üçlemesinde avangart ve atonal müziği ilk 15 sanat yılının doruğuna ulaşmıştır. Bu dönemde Afrika, Türkiye, Ortadoğu gibi coğrafyaların ve Amerika yerlilerinin müziklerinden bolca etkilenmiş, bunları elektronik soundla rock, reggae, soul gibi türlerle harmanlamıştır.
1980'de yayınladığı ''Scary Monsters (And Super Creeps)'' albümünün ilk teklisi ''Ashes to Ashes'' Birleşik Krallık listelerinde 1 numaraya yükselmiştir. Ertesi sene Queen ile düet yaptığı ''Under Pressure'' ile Birleşik Krallık, Kanada ve Hollanda listelerinde 1 numara olup bu seviyesini uzun süre muhafaza etmiştir. 1983'te yayınladığı ''Let's Dance'' albümüyle ticari zirvesine ulaşmıştır. Bu albümle birlikte ve 1980'li yıllar boyunca müziğini ticari estetikle yoğurmuştur. 1988'de solo kariyeri dışında ''Tin Machine'' isimli hard rock grubunu kurmuş ve grup 1992'de dağılıncaya kadar burada da müzik yapmıştır. Bowie bu gruptan sonraki solo kariyerinde idealist sanat anlayışına geri dönmüş, 1990'lı ve 2000'ler seneler boyunca asit caz, elektronika, drum and bass, jungle, tekno gibi elektronik müzik stillerini soul, art rock, endüstriyel rock ve avangart rock gibi tür ve stillerle yoğurmuştur. Bu dönem, Berlin Üçlemesindeki sound ve vizyonunun olgunluğa ulaştığı dönemdir.
2004'ten sonra rahatsızlıkları sebebiyle konser turnelerinden vazgeçen Bowie, son canlı performansını 2006'da gerçekleştirmiştir. Müziğe verdiği uzun arayı 2013'te yayınladığı ''The Next Day'' albümüyle sonlandırmıştır. Canlı çalmak yerine stüdyo müzisyenliğine devam eden Bowie, 2016'da da ''Blackstar'' isimli albümünü yayınlamıştır. The Next Day albümünde eski idealist sanatsal sound ve fikirlerini koruyan ve geliştiren Bowie, bu albümle bundan da büyük ölçüde uzaklaşmış, neredeyse tamamen farklı bir sound ortaya çıkarmış ve hafiften avangart caza da kapıyı aralamıştır. Ancak albüm yayınlandıktan iki gün sonra ölmüştür. Berlin Üçlemesiyle filizlendirdiği, 1993 - 2003 arası olgunlaştırdığı sound ve vizyonunu 2013 - 2016 arası ölümünden sadece birkaç sene önce doruğa çıkartmıştır.
'The Hunger', 'The Man Who Fell to the World', 'Merry Christmas, Mr. Lawrence', 'Prestij' ve 'Twin Peaks: Fire Walk with me' gibi filmlerde rol almıştır.
Model Iman ile evli olan David Bowie sayısız albüm yapmış ve birçok şarkıcıya ilham kaynağı olmuştur. Gözlerinin birbirinden farklı iki renkte olması bazı kitleler tarafından hayranlık kazanmıştır.
Tarihte en önemli sanatçılardan biri olarak gösterilir ve bu güne kadar Lady Gaga, George Michael, Madonna gibi sayısız yıldıza örnek olmuştur. Birçok önemli albüm ve şarkıya imza atmıştır.
1,5 yıl kanserle savaşan Bowie 10 Ocak 2016 tarihinde, son albümü olan Blackstar'ı çıkarttıktan ve 69. doğumgününden iki gün sonra öldü. Bowie'nin cenazesi New York'ta yakıldı.

David Robert Jones 8 Ocak 1947'de, Güney Londra'nın Brixton şehrinde doğmuştur. Annesi Margaret Mary Jones (d. 1913 - ö. 2001) [[Güney Doğu İngiltere]]'de Kent kentinde doğmuştur, İrlanda asılldır ve garson olarak çalışmıştır. Babası Haywood ''John" Stenton Jones (d. 1912 - ö. 1969) Yorkshire'lıdır ve savunmasız çocuklara/gençlere yardım eden kurumda çalışmıştır. Ailesiyle Güney Londra'nın Brixton ve Stockwell sınırında bulunan 40 Stansfield Road'ta oturmuştur. David Robert Jones 6 yaşına kadar 'Stockwell Infants School'a devam etmiş ve burada yetenekli, kararlı ve kavgacı görülmüştür.
1953'te David, ailesiyle birlikte Bromley Banliyösü'ne taşınmıştır ve burada Burnt Ash Junior School'a gitmiştir. Sesi okul korosu tarafından ''yeterli'' kabul edilmiş ve okulda sesinden ziyade blokflüt çalımı konusunda yetenekli bulunmuştur. Dokuz yaşında okulda müzik ve dans sınıflarında yaptığı danslar öğretmenleri tarafından ''canlı ve sanatsal'' olarak değerlendirilmiştir. Aynı yıl müziğe olan ilgisinden dolayı ailesi tarafından müziğe iyice teşvik edilmiş ve babası ona the Teenagers, the Platters, Fats Domino, Elvis Presley ve Little Richard kırkbeşlikleri almıştır. Little Richard'ın ''Tutti Frutti'' şarkısından yoğunca etkilenen David, ileride bunun için ''Tanrıyı duydum.'' demiştir.
Aynı şekilde Presley'den de etkilenmiştir. Ertesi yılın sonunda ukulele ve tea chest bass (Amerikan folk müziğinde kullanılan bir enstrüman.) almış, arkadaşlarıyla skiffle (genellikle caz, blues, folk ve Amerikan folk müziğinin etkileşimiyle oluşturulan bol emprovizeli (doğaçlama) müzik tarzı.) çalmaya başlamış ve piyano öğrenmiştir. Çıktığı ufak çaplı sahnelerde Presley ve Chuck Berry'nin numaralarını taklit etmiş ve izci grubu tarafından ''büyüleyici ve başka gezegenden biri'' olarak nitelendirilmiştir. David daha sonra, eğitimi için Bromley Technical High School'a geçmiştir.
David, bu okulda mizanpaj ve dizgi de dahil olmak üzere sanat - müzik ve tasarım - eğitimi de almıştır. Sonra üvey kardeşi Terry Burns sayesinde o dönemin modern cazıyla tanışmış, John Coltrane, Charles Mingus gibi müzisyenlere duyduğu ilgi sonucunda 1961'de annesini plastik saksofon almaya ikna etmiş; yaşadığı şehirdeki bir müzisyenden ders almaya başlamıştır. 1962 yılında arkadaşı George Underwood ile bir kız yüzünden girdiği kavgada sol gözüne bir yumruk yemiş ve bu gözünden ciddi yaralanmış, 4 ay hastanede tedavi görmüş, doktorlar hasarın tam olarak tedavi edilemeyeceğini belirtmiş, geçirdiği bir dizi operasyon sonucu üst göz kapağı ve irisi diğerinden farklı bir görünüme sahip olmuştur. NY Magazine. Retrieved 21 January 2016</ref> Kavgalarına rağmen George Underwood ile iyi bir arkadaş olmuşlar ve Underwood, David'in ilk teklisi ''Liza Jane''de ritim gitar ve armonika çalmış, vokaller yapmıştır.

Bowie, Rolling Stone'un "Tarihdeki En İyi 500 Albüm" listesinde 6. sıradadır ve "Tarihdeki En İyi 500 Şarkı" listesinde de 5 şarkısı bulunmaktadır. Bowie, aynı derginin "Tarihteki En İyi Şarkıcılar" listesinde 23.cü sırada yer alırken, BBC'nin yaptığı "En Büyük 100 İngiliz" listesinde de 21. sırada yer almıştır. Bowie, kariyeri boyunca 140 milyon civarı albüm satışı elde etmiştir. MTV ve Blender'in geçirdiği ankette tarihteki en iyi ses sanatçıları arasında yer alan sanatçı, OnePoll anketinde Rock Tanrılarından biri olarak gösterilmiştir. 2008 senesinde Yaşam boyu Başarı Grammy Ödülü almıştır. Blender dergisi Bowie'yi tüm zamanların en önemli rock dehaları arasında göstermiştir. GQ dergisi kendisini en iyi giyinen erkeklerden biri olarak lanse etmiştir. Q Dergisi Bowie'yi 20. yüzyılın en önemli ve en ünlü .cı sanatçısı seçmiştir. Bowie, 1997 senesinde Birleşik Krallık'ın en zengin şarkıcısı olmuştur. VH1, Playgirl ve Blender'in tarihteki en seksi erkekler listesinde de yer almıştır. Ayrıca David Bowie, 1981 yılında Queen'in hiti olan Under Pressure adlı şarkıda Annie Lennox ile beraber düet yapmıştır. Şarkı Birleşik Krallık ve Arjantin'de 1 numaraya yükselmiştir.
Bowie, bir oyuncu olarak da eleştirmenlerden yüksek puanlar toplamayı başarmıştır. The Man Who Fell to Earth filmindeki performansı ona Saturn Ödülü kazandırmıştır. Zoolander (2001) filmi ile MTV Film Ödülüne aday gösterilmiştir. MTV, aynı şekilde kendisini video kliplerdeki başarısından dolayı Video Vanguard ödülü ile onurlandırmıştır.
Bowie'yi onurlandırmak adına türüne yeni rastlanan bir örümceğe David Bowie'den esinlenerek Heteropoda davidbowie ismi konulmuştur. Bowie'ye Hollywood bulvarında

Doctor Who, 1963 yılından beri yayımlanan BBC yapımı Birleşik Krallık bilimkurgu televizyon dizisi. Dizi; Doktor olarak bilinen, zamanda yolculuk yapan insansı dünya dışı yaratık olan bir Zaman Lordu'nun maceralarını anlatmaktadır. Doktor, dışarıdan 1950'lerden kalma bir polis kulübesi gibi görünen TARDIS adındaki bilince sahip ve zamanda yolculuk edebilen bir uzay gemisi ile evreni araştırır. Yol arkadaşları ile beraber uzay ve zamanı keşfeder, sorunları çözer, yaratıklarla yüzleşir ve tarihe yapılan müdahalelere engel olur.
Britanya popüler kültürünün önemli bir parçası olan dizi, diziyi izleyerek büyüyen nesli etkilemiştir. Dizinin ara vermeden önceki klasik seri adı verilen dönemi 1963 - 1989 yılları arasında sürmüştür. 1996 yılında yayımlanan televizyon filmi, 2005 yılında tekrar yayımlanmaya başlayan modern seriye geçiş bölümü olmuştur. Modern seriyi, Cardiff'teki BBC Wales'te serinin ilk beş yılında yürütücü yapımcılık ve başyazarlığı üstlenen Russell T Davies başlatmıştır. Modern serinin ilk sezonunda, Christopher Eccleston başrolde yer almıştır. Ayrıca, Doctor Who'nun çoklu medyada Russell T Davies tarafından yapılan Torchwood (2006-2011) ve The Sarah Jane Adventures (2007-2011) adlı yan dizileri ve K-9 and Company (1981) adlı tek bölümlük bir serisi yapılmıştır. Ayrıca bu yapımlarda karakterlere birçok kültürel göndermeler yapılmıştır.
Doktor rolünü bugüne kadar on iki oyuncu oynamıştır. Doktor'un öldükten sonra rejenerasyon geçirmesiyle rol bir oyuncudan başka bir oyuncuya geçmektedir. Doktor, Zaman Lordları'na ait bu özelliği kullanarak ölümcül bir yara aldığında yenilenerek yeni bir vücut ve yeni bir kişiliğe sahip olmaktadır. Böylece dizinin devamlılığı sağlanmıştır. Her oyuncunun canlandırdığı Doktor farklı kişiliğe sahip olsa da, tüm Doktor'lar aynı karaktere sahip olmuş ve aynı hikâyenin bir parçası olmuştur. Zaman yolculuğunun doğası olarak, Doktor'lar bazen birbirleriyle karşılaşmıştır.

Doctor Who, ana karakter olan Gallifrey gezegeninden, adının "Doktor" olduğunu söyleyen serseri bir Zaman Lordu'nun maceralarını anlatmaktadır. Mark I tip 40 model bir TARDIS'le gezegeninden kaçıp uzay ve zamanda yolculuk yapmaya başlamıştır. Normalde "bukalemun devresi" olan TARDIS, gittiği yerle uyumlu bir nesneye dönüşmektedir. Ancak, Doktor'un TARDIS'inde bu devre bozulduğu için son şeklini aldığı polis kulübesi olarak kalmıştır.
Doktor, nadiren yalnız ve genelde bir veya daha fazla yol arkadaşıyla yolculuk yapmaktadır. Genelde insan olan yol arkadaşlarını hayranlık duyduğu Dünya'dan bulmaktadır. Çoğu zaman merakları onları olaylara götürmekte ve beraber masum insanlara zarar veren veya tarihi değiştirmeye çalışan şeytani güçlere karşı savaşmaktadırlar. Doktor, marifetlerini ve çok yönlü sonik tornavidası gibi en düşük kaynaklarını kullanarak bu olaylardan sıyrılmaktadır. Bir Zaman Lordu olarak Doktor, ölümcül bir yara aldığında rejenerasyon geçirip yeni bir vücuda ve kişiliğe sahip olmaktadır. Doktor, yaptığı yolculuklarda karşısına gelen Dalekler, Siberler ve hain bir zaman Lordu olan Usta'nın olduğu düşmanlara karşı hep kazanmıştır.

Doctor Who, ilk kez 23 Kasım 1963 tarihinde Cumartesi günü GMT'ye göre normalde olması gereken zamanından seksen saniye sonra saat 17:16:20'de BBC TV'de yayımlandı. Haftada bir yayımlanan her bölüm yaklaşık 25 dakika sürmekteydi. Dizi hakkındaki tartışma ve planlar bir yıl boyunca devam etmişti. Kanadalı drama başkanı Sydney Newman, diziyi geliştirmek için baş sorumlu oldu. Dizinin ilk belgeleri Newman ile beraber senaryo departmanının başkanı (sonra bölüm başkanı) Donald Wilson ve senarist C. E. Webber tarafından yazılmaya başlanmıştı. Ayrıca, senarist Anthony Coburn, hikâye editörü David Whitaker ve ilk yapımcı Verity Lambert, dizinin gelişmesine katkıda bulunmuştu. Doctor Who dizisinin, ilk başta bilimsel fikirleri ve tarihin önemli anlarını keşfetmek için bir araç olarak zaman yolculuğunu kullanıp bir eğitim programı olarak aileye hitap etmesi amaçlandı. 31 Temmuz 1963 tarihinde Whitaker, Terry Nation'ı The Mutants adlı bir bölüm yazması için görevlendirdi. Bölümde başlangıçta Dalekler ve Thallar, uzaylı nötron bombası saldırısının kurbanı olarak yazıldı. Ama Nation, daha sonra Dalekleri saldıran taraf yaptı. Senaryo, Newman ve Wilson'a sunulduğunda "patlak gözlü canavarlar" istenmediği için hemen reddedildi. İlk hikâye tamamlanmıştı ve BBC, devamının gelmesi için bölümün başarılı olması gerektiğine inanıyordu. Ama sadece The Mutants hikâyesinin senaryosu vardı ve bunu kullanmak dışında başka bir seçenek yoktu. Yapımcı Verity Lambert: "Çok fazla seçimimiz yoktu. Elimizde sadece Dalek hikâyesi vardı... Biraz güven krizimiz vardı çünkü Donald [Wilson] bunu yapmamakta kararlıydı. Başka bir şeyimiz hazırda olsaydı onu yapardık." Nation'ın senaryosu, Doctor Who'nun ikinci hikâyesi The Daleks (diğer adıyla The Mutants) olarak belirlendi. Hikâyede tanıtılan ve bölümün adını taşıyan uzaylılar, dizinin en ünlü canavarları oldu ve BBC'nin ilk ticari patlamasını sağladı.
Yapımı BBC drama departmanı tarafından üstlenilen dizi 26 sezon boyunca BBC 1 kanalında yayımlandı. İzlenmesi gittikçe düşmeye başlayan dizi, BBC 1 denetçisi Jonathan Powell tarafından 1989 yılında askıya alındı. 1990 yılında 27. sezonun yapılması planlanmasına rağmen resmen olmasa da iptal edildi. Daha sonra BBC, sezonun geri döneceğini defalarca doğruladı.
Kurum içi yapıma son verildiğinde BBC, diziyi yeniden başlatmak için bağımsız bir yapım şirketi bulmayı umuyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nde Columbia Pictures'ın televizyon kolunda çalışan Britanyalı gurbetçi Philip Segal, 26. sezon hâlâ yapım aşamasındayken böyle bir girişim hakkında BBC'ye başvurmuştu. Segal ile yapılan görüşmelerin sonucunda 1996 yılında Fox Network, Universal Pictures, BBC ve BBC Worldwide ortaklığında Fox Network'te Doctor Who televizyon filmi yayımlandı. Film, Birleşik Krallık'ta başarılı olmasına (9,1 milyon seyirci) rağmen, ABD'de çok daha az izlendi ve dizinin devamının gelmesini sağlamadı.
Lisanslı medya, romanlar ve radyo oyunları gibi yeni hikâyeler sunsa da 2003 yılına kadar Doctor Who dizisi kadar etkili olamadı. BBC Worlwide'ın bir film versiyonu için bulunduğu girişimlerden birkaç yıl sonra 2003 yılının Eylül ayında BBC Television, dizinin yeni bir serisinin yapımına başlanacağını duyurdu. Modern serinin yeni yürütücü yapımcısı, başyazar Russell T Davies olurken BBC Cymru Wales drama başkanı Julie Gardner olacaktı.
Doctor Who, sonunda 26 Mayıs 2005 tarihinde BBC One kanalında "Rose" adlı bölümle geri döndü. 2006-2008 ve 2010-2015 yılları arasında toplam dokuz sezon yayımlanan dizinin 2005 yılından beri her Noel'de özel bölümü de yayımlandı. 2009 yılında bir sezon şeklinde olmayan program, başrolde David Tennant'ın olduğu dört özel bölüm şeklinde yayımlandı. 2010 yılında Steven Moffat, Davies'in yerine başyazar ve yürütücü yapımcı oldu. Ocak 2016'da Moffat, 2017 yılındaki sezonun son bölümünden sonra istifa edeceğini ve 2018 yılında yerine Chris Chibnall'ın geçeceğini duyurdu. 2016 yılında bir Noel özel bölümü yayımlandıktan sonra onuncu sezon Nisan 2017'de başladı.

Önceki gün ABD Başkanı John F. Kennedy'nin suikastı nedeniyle haberlerin genişletilmesinden ilk bölümün on dakika gecikmeli yayımlandığı iddia edilmişti. Oysaki bölüm seksen dakika gecikmeli olarak yayımlanmıştı. BBC, suikastla ilgili verilen haberler ve ülke genelindeki elektrik kesintilerinden dolayı birçok izleyicinin yeni dizinin girişini kaçırdığına inanıyordu ve ilk bölüm 30 Kasım 1963 tarihinde ikinci bölümden hemen önce tekrar yayımlandı.
İzleyici sayısı arttıkça dizi, yakın zamanda Birleşik Krallık'ta ulusal bir kurum hâline geldi. Ünlü birçok oyuncu dizinin çeşitli hikâyelerinde oynamak istedi veya onlara konuk oyunculuk teklifi yapıldı.
Ünün artmasıyla dizinin çocuklar için uygunluğu tartışılmaya başladı. İngiliz sosyal aktivist Mary Whitehouse, 1970'lerde gösterilenleri korkutucu ve kanlı olarak gördüğünü söylüyor ve BBC'ye tekrar tekrar şikâyette bulunuyordu. 1980'lerde yapımcı olan John Nathan-Turner, Whitehouse'un söylediklerine göre hareket edeceğini söyledi.
Bir televizyon programının korkutucu sahnelerini görmeyi istemeyen çocukların geri kalanını izlemek için odada kaldıkları davranışını mizah olarak ifade eden "Hiding behind (veya 'watching from behind') the sofa" [Kanepenin arkasında gizleniyor (veya 'arkasından izliyor')] deyimi Britanya'nın pop kültürüne girdi. 1991 yılında bu deyim Doctor Who ile bağlantısını kaybetmedi ve Londra'daki Museum of the Moving Image, Doctor Who ile ilgili bir sergisine "Behind the Sofa" adını verdi. O zamanlar dizinin elektronik tema müziği ürkütücü, tuhaf ve korkutucu olarak adlandırılıyordu. 2012 yılında yayımlanan bir makalede o zamanlar çocukluk dönemindeki "birçok insanın dizi ile ilişkisinin merkezinde" korku ve heyecanın bir arada olduğunu anlatan bir makale yayımlandı. Ayrıca 2011 yılında Digital Spy'dan internette sunulan oylamada bu seri "tüm zamanların en korkunç TV şovu" olarak gösterildi.
Klasik serinin Jon Pertwee döneminde dizi, sekizinci sezondaki Terror of the Autons (1971) hikâyesinde gösterilen katil plastik bebek resimleri, masumları öldüren nergislerden dolayı dizinin çocukları korkutma konusunda zirvede olduğu söylenmişti. Ayrıca 1976 yılında yayımlanan The Brain of Morbius hikâyesinde bedeninden ayrılmış bir beyin zemine düşüyordu. Yine 1976 yılında yayımlanan The Deadly Assassin hikâyesinde Doktor, Şansölye Goth tarafından boğuluyordu.

1972 yılında bir BBC izleyicisi kendi şiddet tanımıyla ("kasıtlı veya kaza sonucu insanlara, hayvanlara fiziksel veya psikolojik hasara neden olabilecek hareketler") ilgili bir araştırma anketi gerçekleştirdi. Doctor Who, o dönem üretilen en şiddetli drama programlarından biri olarak gösterilmişti. Aynı raporda, ankete katılan kitlenin %3'ü diziyi aile için "hiç uygun değil" olarak değerlendirdi. Ankettekilere yanıt olarak The Times gazetesinden gazeteci Philip Howard, "Şiddetin çok daha gerçekçi olduğu, insanlara benzeyen oyuncuların kan gibi görüne

Elektrik Savaşları (İngilizce özgün adıyla The Current War), Alfonso Gomez-Rejon’nun yönettiği, Michael Mitnick tarafından senaryosunun yazıldığı, başrollerini Benedict Cumberbatch, Michael Shannon, Nicholas Hoult ve Tom Holland'ın paylaştığı bir Amerikan biyografik-dram filmidir.

Benedict Cumberbatch: Thomas Edison
Michael Shannon: George Westinghouse
Nicholas Hoult: Nikola Tesla
Tom Holland: Samuel Insull
Katherine Waterston: Marguerite Erskine Walker
Tuppence Middleton: Mary Stilwell Edison
Matthew Macfadyen: J. P. Morgan
Simon Manyonda: Lewis Latimer
Conor MacNeill: William Kemmler
Damien Molony: Bourke Cockran
John Schwab: Rudolph Young
Louis Ashbourne Serkis: Older Dash

IMDb'de Elektrik Savaşları 
Metacritic'te Elektrik Savaşları
Rotten Tomatoes'ta Elektrik Savaşları
Beyazperde.com'da Elektrik Savaşları
Sinemalar.com'da Elektrik Savaşları

Elihu Thomson (29 Mart 1853 - 13 Mart 1937), İngiltere doğumlu Amerikalı mühendis, mucit ve girişimci. Alternatif akım üzerinde önemli çalışmaları bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Fransa'da büyük elektrik şirketlerinin kurulmasında etkili olmuştur.

29 Mart 1853'te İngiltere'nin Manchester şehrinde doğdu. Ailesi 1858 yılında Amerika'nın Philadelphia şehrine taşındı. 1870 yılında Philadelphia'daki Central High School'dan mezun oldu ve öğretmenlik pozisyonuna atandı. Central High School'da öğretmenlik yaparken kimya ve mekanik dersleri verdi.

1880 yılında öğretmen arkadaşı olan Edwin James Houston ile birlikte ark aydınlatma sistemi tasarladılar ve Thomson-Houston Electric Company'yi kurdular. 1892'de Thomson-Houston Electric Company, Edison Electric Light Company ile birleşerek General Electric Company adını aldı.

Thomson, alternatif akım motoruna ek olarak, yüksek frekanslı jeneratörü, yüksek frekanslı transformatörü, üç bobinli jeneratörü, akkor yöntemiyle elektrik kaynağını ve watt-saat ölçeri icat etti. Radyoloji alanında da önemli çalışmalar yaptı ve X-ışını tüplerini geliştirdi. Stereoskopik X-ışını resimlerinin yapılmasına öncülük etti. Dekompresyon hastalığını önlemek için çalışmalar yaptı.

Grashof Anma Madalyası
1901 Rumford Ödülü
1909 IEEE Edison Madalyası
Fransız Onur Lejyonu
1902 John Fritz Madalyası
1916 Hughes Madalyası
1927 Faraday Madalyası

Thomson, yaklaşık 700 ABD patentine sahiptir. Bazıları şunlardır: 

Elihu Thomson Google Patents sayfası 11 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Empati, Amerikalı yazar Adam Fawer tarafından kaleme alınan 2008 basım tarihli gnostisizm, empati, sinestezi gibi konuları eksenine oturtmuş bir romandır. Geçmişte yaşanan bazı olayların akılcı bir biçimde birleştirildiği romanda, Elijah Glass ve Winter Zhi isimli iki karakterin başından geçenleri öğreniyoruz. Elijah ve Winter'ın boyunlarındaki kolyenin gizemi nedir? İkisinin de geçmişlerine dair hatırlayamadıkları ama hissettikleri giz nedir? Geçmişlerini öğrenemeden, başlarına gelen şeyden ve Kader gününden kaçamayacaklardır.

Asıl ismi Elijah Cohen. Laszlo Kuehl'ün eski öğrencilerinden biri ve empatik. Harfleri renk olarak görebildiği için iletişim analizi konusunda danışmanlık yapıyor ve son derece zengin ancak buna rağmen yalnız yaşıyor. Laszlo'nun koşullandırması sonucu haptofobik oldu. Winter ve Stevie ile aynı sınıfta okudular. Winter'dan hoşlanıyordu.

Winter Zhi
Laszlo Kueh
Stephen Grimes
Darian Washington
Samatha Zinser
Lu Yen
Doctor Elliot Dietrich
Jill Willoughby
Charlie Hammond
Tom
Peder Sullivan
Michael
Caine
Valentinus
Darian Washington

Ernst Waldfried Josef Wenzel Mach, (d. 18 Şubat 1838, Brünn, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu – ö. 19 Şubat 1916, Vaterstetten, Bavyera Krallığı), Avusturyalı fizikçi ve felsefeci. Bilim tarihi alanının kurucularından biridir. Ses hızına bağlı olarak hızı tanımlayan Mach sayısı, Ernst Mach'ın adını almıştır.
Fizik problemleri ve çözümlerinin yanı sıra felsefe ve felsefî problemlerle de ilgilendi. Ampirik eleştirinin en etkili temsilcilerinden veya kurucularından biri olarak kabul edilir. Duyusal fizyolojide, insan denge duygusu, uyaran eşikleri ve optik illüzyonlar (Mach çizgileri) üzerine önemli deneyler yaptı. Psikolojide gestalt psikolojisi veya gestalt teorisinin öncülerindendi.

Ernst Mach, 1838'de Çekya'nın Brno şehri sınırlarında kalan Chirlitz kasabasında doğan ve Turaş (Tuřany) kasabasında vaftiz edilen Ernst Mach'ın ailesi, Moravya'da yaşayan fakat Almanca konuşan bir azınlığa mensuptu. Annesi Josepha Lanhaus (1813-1869) ve kız kardeşi Octavia da Chirlitz doğumluydular. Babası Johann Mach (1805-1879) evlerde öğretmenlik yapıyordu ve Untersiebenbrunn'da bir çiftlik satın aldıktan sonra, ailenin gelirini çiftçilik yaparak kazanmaya başladı. Baba tarafından diğer atalarının, 1848 yılında gerçekleşen mülkiyet reformuna kadar küçük çiftçi ve dokumacılık yaptıkları tahmin ediliyor. Anne tarafı ise genellikle kilise görevlileri, doktorlar, avukatlar ve memurlardan oluşuyordu.
Ernst Mach'ın ilk eğitimi, esas olarak 15 yaşına kadar ailesinden aldığı derslerden ibaretti. Mach, on yaşına kadar öğretmen olarak sadece babasını gördü. 1848'de bir yıl boyunca Seitenstetten'de gymnasiyuma devam ettikten sonra, yeniden babasının derslerine devam etti ve bir yandan da babasından çiftçilik öğrendi. Bu sırada bir müddet marangoz çıraklığı da yaptı. Asıl niyeti Kuzey Amerika'ya göç etmek amacıyla hazırlık yapmaktı. Ancak bu zanaatı asla uygulamadı. Kendi kendine çalışarak bilimsel bilgi edindi. 1853'te Moravya'ya geri döndü ve Kremsier'de dinî bir gymnasiyum olan Piaristler Okulunun 6. sınıfına kaydoldu. Bu okuldan 2 yıl sonra mezun oldu. 1855'ten itibaren Viyana Üniversitesinde matematik ve doğa bilimleri okudu ve 1859/60 eğitim yılında elektrik yükleri ve indüksiyon üzerine başlıklı teziyle felsefe doktoru olarak mezun oldu.

Ernst Mach, 1 Ağustos 1867'de kendisinden yedi yaş küçük olan öksüz Ludovica Marussig ile evlendi. Bu evlilikten 5 çocuk dünyaya geldi: Ludwig Mach (d. 1868, Prag, ö. 1951, Münih yakınlarındaki Vaterstetten, hekim ve fizikçi, babasının asistanı); Caroline Mach (1873-1965), Amerika Birleşik Devletleri'nde oğluyla birlikte yaşadı; Heinrich Mach (1874-1894, kimya okudu); Felix Johann Mach (d. 1879 Prag, ö. 1933, Pietzing, akademik ressam) ve Viktor Mach (d. 1881 Prag, ö. 1940 Kirchseeon, Ebersberg bölgesi, hassas tamirci).

Ernst Mach, 1861'de Viyana Üniversitesi'nde profesörlüğe hak kazandı ve aynı üniversitede sözleşmeli olarak ders verdi. Ancak doktora danışmanının hastalanması üzerine Viyana'da onun yerinden boşalan kadro için yaptığı başvuru reddedildi. Bunun üzerine Mach, 1864'te Graz Üniversitesinden matematik profesörü olarak bir davet aldı ve bu daveti kabul etti. Bu sırada, Mach'ın ebeveynleri ve kardeşleri Slovenya sınırlarında bulunan, Novo Mesto yakınlarındaki bir köye taşınmışlardı. Babası bu köyde ipek böceği ticareti ile uğraşıyordu ve Mach bu dönemde sık sık ailesinin yanında kaldı. 1867 yazına kadar Graz'da fizik dersleri verdi. 1867/68 kış döneminde Ernst Mach, Prag'daki Karl Ferdinand Üniversitesine atandı ve burada fizik enstitüsünün müdürü oldu. 1872/73'te felsefe fakültesi dekanı ve 1879/80 ve 1883/84'te üniversite rektörü oldu. Ernst Mach'ın rektörlüğünde, üniversitede uygulanan lisan ayrımcılığına son verildi. Mach, Bohemya ve Moravya'da yaşayan ve Almanca konuşan bir azınlığa mensup olmasına rağmen, rektör olarak liberal bir tavır sergiledi. Fizik, bilgi kuramı, duyusal psikoloji ve tarih alanındaki eleştirilerden oluşan en önemli eserlerini Prag'da ortaya koydu. Genellikle modern pozitivizmin kurucularından biri ve ampirik-eleştirinin öncüsü olarak anılan Ernst Mach, 1895'e kadar Prag Üniversitesinde çalıştı.
Çek fizikçi August Seydler (1849-1891) ile uzun süre dostane bir şekilde mektuplaşmayı sürdürdü. Mach'ın politik tutumu, karakteri ve zihniyeti, Viyana Üniversitesinde yeni oluşturulan Felsefe, özellikle tümevarım bilimleri tarihi profesörlüğüne atanmasını birkaç yıl geciktirdi. Mach, bu profesörlüğü 1895'te aldı. 1898'de felç geçirene kadar bu görevde çalıştı ve 1901'de emekli oldu.

Ernst Mach, 1898 yazında bir felç geçirdi. Bu felç sonrasında, gitgide takatten düştü. 1913'te bir mucit olan en büyük oğlu Ludwig Mach'ın yanına taşındı ve Münih yakınlarındaki Vaterstetten'de yaşamaya başladı. Orada 19 Şubat 1916'da öldü. Ölümü vesilesiyle bir ilan veren Albert Einstein, Mach'ın fizik bilim için önemini şöyle özetledi:"Mach, entelektüel gelişimi açısından, spekülasyonlarının hedefi olarak doğa bilimlerini seçen bir filozof değil, genel ilgi odağından uzakta ayrıntılı soruları keşfetmekten gözle görülür bir şekilde zevk alan, gayretle ilgilenen, gayretli bir doğa bilimcisiydi."
―A. EinsteinErnst Mach'ın cesedi yakıldı. Varislerinin isteği üzerine Ernst Mach'ın külleri, Münih'in kuzey mezarlığındaki toplu bir mezara gömüldü.

Ernst Mach, son derece liberal ve insancıl bir tutum benimsemişti. Bu tutumunu, rektörlüğü sırasında üniversitenin Çekçe ve Almanca şubesi olarak ikiye bölünmesini ve iki şube arasında ayrımcılığı sona erdirmek amacıyla icra ettikleriyle ortaya koydu. Mach, bu bölünmüşlükten ve ayrımcılıktan memnun olanlar hakkında üzücü bir bağnazlık ve milliyetçilik fikri yoluyla geriye doğru korkunç adımlar nitelendirmesini yaptı. Daha sonra, bir üniversite öğretmeni olarak mensubu olduğu toplumsal sınıfı için alışılmadık bir tavır takınarak sosyal demokrasiye yöneldi. Muhtemelen aileden aldığı eğitim ve edindiği görgü, bu siyasi tavırlarına katkıda bulundu. Mach'ın destekçilerinden bazıları Lenin muhalifleri olduğu için çalışmaları, özellikle de epistemoloji alanındaki çalışmaları, Rusya'da tarafsız bir şekilde karşılanmadı.
Ernst Mach, Avusturya Sosyal Demokratları'nın başkanı Victor Adler ile arkadaştı. 1897'deki Avusturya parlamento seçimlerinin sonucunu "Viyanalılar aptal gibi oy kullandılar. Her yerde rahipler Sosyal Demokratlara karşı kazandı." ifadeleriyle değerlendirdi. Ateizme veya agnostisizme eğilimi olduğu da söyleniyordu.

1872 gibi erken bir tarihte, Mach, bilimsel anlayışını oluşturan tüm önemli konuları Emeğin Korunması İlkesinin Tarihi ve Kökleri (Die Geschichte und die Wurzel des Satzes von der Erhaltung der Arbeit) başlıklı ilk eserinde ele aldı:

Bilimsel teorilerin önemi ve işlevi
Doğa bilimleri için fizyoloji ve duyusal psikolojinin epistemolojik önemi
Düşünce ekonomisinin ilkesi
Newton mekaniğindeki eksiklikler
Atom teorisinin eleştirisi, klasik nedensellik, fiziksel indirgemecilik, özellikle mekanikleşme
Materyalizmin eleştirisi
"Metafizik spekülasyonların" eleştirisi
Tarihsel analiz yöntemi
Fizik ve duyusal fizyoloji alanlarındaki en önemli çalışmaları da dahil olmak üzere eserlerinin çoğu Prag'da kaldığı süre zarfında yazıldı. Ayrıca orada epistemoloji ve fizik tarihi ile ilgili sorularla ilgilenmeye başladı. Mach'ın önemli araştırma alanları şunlardı:

Mach, çalışmalarının hemen ardından 1860'ta Doppler etkisini deneysel olarak doğruladı ve böylece teorinin doğruluğu konusundaki tartışmayı sona erdirdi. Bu şekilde Mach, Doppler etkisinin ispat edilebilmesi için temelleri attı. Bu bağlamda, spektral analizin kurucularından Gustav Robert Kirchhoff'a yazdığı bir mektupta, sabit yıldızların göreceli hareketinin de spektroskopik olarak belirlenmesi gerektiğini öne sürdü. "Viyana'da bu fikre destek bulmasının imkânsız olduğunu düşündüğü için" bu şekilde Kirchhoff'a destek verdi ve ondan da destek bekledi. Ancak bütün bu buluş ve çalışmalar yiyen oldu. Ancak on yıllar sonra Edward Charles Pickering ve Hermann Carl Vogel tarafından uygulanabildi.

Ernst Mach, 1886 yazında Peter Salcher ile birlikte havada ilerleyen merminin önünde sıkıştırdığı basınç yaylarını görünür hâle getirmek için August Toepler tarafından geliştirilen ağır çekim fotoğrafçılığını ilk kez kullanmayı başardı. Böylece Mach, hipotezlerini doğrulayamayan balistik uzmanı Louis Melsens'in teorilerini deneysel olarak ispatladı. Daha sonra top kalibreleri ile deneyler yaptı, 18 Ağustos 1888'de Meppen'de Friedrich Krupp AG şirketinin atış poligonunda ve Fiume imparatorluk ve kraliyet denizcilik akademisinde (bugün Rijeka) deneyler yaptı.
Ölçüm sonuçlarını iyileştirmek ve hata payını düşürmek amacıyla, asistanı olarak görev yapan oğlu Ludwig Mach ile birlikte Mach-Zehnder interferometrisini geliştirdi. Bu şekilde elde edilen verilerden Mach, şok dalgasının 50 kata kadar sıkıştırıldığını gösterebildi. Ayrıca merminin önündeki kafa dalgasının yanında merminin arkasında bir kuyruk dalgasının varlığını da kanıtladı.
En geç 1889/90 girişiminin "tersine çevrilmesi" ile i. H. Sabit bir mermiye hava üfleme fikriyle Mach, daha sonra Ludwig Prandtl tarafından geliştirilen gaz dinamiğinin temelini oluşturdu. Bu araştırmanın askerî amaçlarla kullanılabilecek sonuçlarından duyduğu endişeyi de birçok konferansta işaret etmişti.

Mach, Newton mekaniğinin temellerini pozitivist ve ampirik bakış açısından yoğun bir şekilde sorguladı. Bu sorgulama sonucunda karşılaştığı problemleri Mach prensibi yardımıyla çözmeye çalıştı. Bu faaliyet esnasında aralarında 1912 tarihli ünlü kitabı Mekaniğin Gelişimi de olmak üzere birçok eser ortaya koydu. Ernst Mach o devirde genel kabullerin aksine, mekaniğin evrensel geçerliliğini reddediyordu ve mekanik hareketleri gözlemleyerek somut bir açıklamaya varmaya çalıştı. Mach prensibi eylemsizlik yasasını bu şekilde yeniden formüle etti:"Hareket eden bir K cismini uzaydaki (bir koordinat sisteminde) hareketine atıfta bulunmak yerine, doğrudan bu koordinat sisteminin belirlediği uzayın cisimlere olan davranışına bakmak istiyoruz. Diğer sabit cisimlere göre sabit bir 

Floresan lamba veya floresan tüp, elektriği kullanarak cıva buharını tetikleyerek ışık elde eder.
Floresan lambalar ev ve işyeri aydınlatmalarında Yoğun Floresan Lamba (Compact Fluorescent Lamp, CFL) şeklinde yoğun olarak kullanılmaktadır. CFL'ler, klasik tip akkor lambalara kıyasla enerji verimliliği başta olmak üzere çeşitli alanlarda başı çekmektedir.

Yoğun Floresan Lamba (Compact Fluorescent Lamp, CFL) Klasik tip akkor telli ampul, kullandığı elektriğin çok azıyla ışık üretiyor, aslında bu elektriğin %90'ını ısıya çeviriyor. CFL ise akkor telli ampulün ihtiyaç duyduğu enerjinin yaklaşık dörtte birini kullanırken dört katı fazla parlaklık etkisi yaratabiliyor.
2007 yılı öncesinde yapılmış başka bir araştırmaya göre akkor telli ampulün küresel ortalama parlaklık etkisi 23.7 lm/W  olarak belirlenmiş. Buna karşın CFL, 50 ile 60 lm/W'lık parlaklık etkisiyle bu alanda kayda değer bir gelişme sağlıyor.

2001 yılı verilerine göre ABD'de aydınlatmanın sadece %38'i floresan ampullerle sağlanıyordu, ancak bu verilerde CFL'nin oranı belli değildir. 2007 yılı verilerine göre AB'de floresan kullanımı %23'e denk gelirken CFL'nin toplamda payı %15. Fakat ABD'de CFL'nin 2001'den sonra yaygın satışı ve AB'nin 2009'dan itibaren klasik tip akkor telli ampulleri yasaklamaya başlamasıyla bu verilerin ciddi bir şekilde değiştiğini varsayılabilir. Floresan lambalar 24 Ağustos 2023 yılında Avrupa'da kısıtlandığı için yerini bugün LED lambalara bırakmıştır.

CFL ampulü, klasik tip akkor telli ampule göre üstün olabilir. Fakat CFL'nin yaygınlaşmasını engelleyen bazı temel öğeler de mevcut. Bunların başında ise fiyatı geliyor. Bir CFL ampulü, akkor telli ampule göre birkaç kat daha pahalı. Bu açıdan aydınlatma konusunda tüketiciyi bilinçlendirmek önem kazanıyor. Zira bir CFL'nin ömrü klasik tip ampulden 6 kat uzun olabiliyor.
Tüketici için başka önemli bir etken CFL ampulünün estetik açıdan güzel gözükmemesi. 2008 yılında İngiltere'de yapılan bir araştırmada küçük bir grup (18 konut) üzerinde yaptığı çalışma sonucu, bazı kişilerin estetik kaygılardan ötürü CFL ampul kullanmak istemediklerini gösterdi. Benzer sonuçlar, konu hakkındaki çeşitli piyasa araştırmalarında da ortaya çıktı. 
CFL ampulü hakkında en büyük endişeyi bu ampulde bulunan cıva yaratıyor. Ömrü dolan atık CFL ampul yüzünden doğaya karışacak cıva ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu konuda karşı tez ise şunu savunuyor: CFL'nin yarattığı enerji verimliliği sayesinde fosil yakıt santrallerinin kullanımı azaltılacak ve böylece fosil yakıtlardan salınan cıvanın azalması ile net cıva salınımı da azaltılacak. Buna ek olarak geri dönüşüm yoluyla bu ampuldeki cıva %80 oranında tekrar kazanılabiliyor.
CFL ampulü hakkında başka bir endişe ise 2008 Mayıs ayında California Public Utilities Commission (CPUC) tarafından dile getirildi. Yayımladıkları rapora göre akkor telli ampul yerine CFL ampul kullanımı kış aylarında doğalgaz kullanımında artışa sebep oluyor. Buna neden olarak akkor telli ampulün yaydığı ısının yokluğunda kullanıcıların ısıtma sistemlerini daha yoğun çalıştırmak zorunda kalmaları gösteriliyor. Dolayısıyla CFL kullanımı ile yapılan enerji tasarrufunun, fazladan gereken ısıtma nedeniyle hesaplanandan çok daha az olduğu belirtiliyor. Bu endişe üzerine araştırmacılatın 2010 yılında yaptığı bir araştırma ise bu tezin asılsız olabileceğini ortaya koydu. Bu dolaylı etkinin baskın olabilmesi için kullanıcının ortalamanın çok üzerinde aydınlatma yapıyor olması gerekiyor. Zira bu çalışmanın ortaya koyduğu sonuçlar, CPUC'un bahsettiği rakamların yaklaşık onda birine karşılık geliyor. (Bu çalışma, CFL ampulünün ısıtma açısından etkisini olağan durumda 0.07 kBtu, çok yoğun aydınlatma yapılması durumunda ise 52 kBtu olarak belirliyor.)

Bu tip ampul kullanımında büyük artış sağlayacak bir karar Avrupa Birliği (AB) tarafından alındı. Yapılan düzenlemeye göre 2009 ila 2012 yıllarında kademeli olarak klasik akkor telli ampullerin satışı yasaklanacak. Böylece 2007 rakamlarına göre AB ülkelerinde kullanılmakta olan 2.1 trilyon akkor telli ampulün ömrü sona erince uygun diğer seçeneklerle değiştirilmesi sağlanacak. AB, aldığı kararda CFL ampul kullanımını şart koşmasa da bu sayede CFL ampulün piyasa payında kayda değer bir artış bekleniyor.

 Wikimedia Commons'ta floresan lamba ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Gano Sillick Dunn (18 Ekim 1870 – 10 Nisan 1953) ABD'li mucit ve iş insanı.

Gano Dunn birçok elektronik ve mekanik cihazı icat etti ve patentini aldı.

ABD patenti 797271, "Elektrik Anahtarı" Bir Davul Sıralayıcı Denetleyici
CA patenti 103309, "Metal Şeritleri Kenardan Bükme Makinesi"
GB 190409874, "Elektrik Anahtarlarında İyileştirmeler"
GB patenti 190413779, "Özellikle Elektrik Motorlarının Kontrolü için geçerli olan Elektrik Dağıtımındaki İyileştirmeler"
GB patenti 190403919, "Elektro-motor Tahrikli Makineler için Hız Düzenleme Sistemindeki İyileştirmeler."
GB patenti 190626193, "Metal Şeritleri Kenardan Bükme Makinelerinde İyileştirmeler"
ABD patenti 493375, "Dinamo Elektrik Makineleri veya Elektrik Motorları için Dengeli Armatür ve Aynı Dengeleme Yöntemi"
ABD patenti 654142, "Otomatik Elektromanyetik Fren"
ABD patenti 792762, "Dinamo Elektrikli Makinelerdeki İyileştirmeler"

General Electric, 1876 yılında Thomas Edison tarafından kurulan, bir dönem Amerika'nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan şirkettir. Elektronik ve bankacılık sektörlerinde faaliyet göstermektedir.
Jet motorlarından enerji üretimine, finansal hizmetlerden su ve proses teknolojilerine, medikal görüntülemeden medyaya, tıbbi cihaz sektöründen nükleer silah başlığı için parça üretmeye kadar birçok alanda faaliyet göstermektedir.
Financial Times tarafından 1999, 2000, 2001, 2002, 2003, 2004 yıllarında dünyanın en saygın şirketi olarak seçilmiştir. Ayrıca çalışan anneler için en iyi 100 şirket içerisindedir.
Sloganı; "En önemli ürünümüz ilerlemektir."
GE, Nükleer silah başlığı programını 1990 yılları başındaki protestolar nedeniyle kapatmıştır.

General Electric14 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gerilim ya da voltaj (elektrik potansiyeli farkı) elektronları maruz kaldıkları elektrostatik alan kuvvetine karşı hareket ettiren kuvvettir. Bir elektrik alanı içindeki iki nokta arasındaki potansiyel fark olarak da tarif edilir:
Potansiyel 
  
    
      
        V
        =
        
          
            
              ∫
              
                
                  
                    F
                    →
                  
                
              
              
              (
              d
              s
              )
            
            q
          
        
      
    
    {\displaystyle V={\frac {\int {\vec {F}}\,(ds)}{q}}}
  

Gerilim 
  
    
      
        U
        =
        
          Δ
          V
        
        =
        
          V
          (
          
            x
            
              1
            
          
          )
        
        −
        
          V
          (
          
            x
            
              2
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle U={\Delta V}={V(x_{1})}-{V(x_{2})}}
  

Gerilimin sembolü U veya E harfleridir, birimi ise V harfiyle gösterilen Volt tur. Genel bir pratik olarak çok fazlı sistemlerde faz arası gerilimler U, faz-nötr arası gerilimler V ile gösterilir. Doğru akım üreteçleri (piller, aküler ve bunların grupları) genellikle 1.5- 110 V gerilime sahiptirler. Evlerimizde kullanılan alternatif akım enerjinin etkin gerilimi 220 V, sanayide kullanılan alternatif akımın fazlar arası gerilimi ise 380 V'tur. Gerilim miktarı arttıkça gerilime maruz kalan kişinin can güvenliği azalır. Yüksek gerilimlerin yalıtımı daha zordur. O yüzden pratikte kullanılabilir enerji gerilimi, alçak gerilim olarak tabir edilen ve her türlü elektrikli alıcının çalışma gerilimi olan 110-380 V arasıdır.
Ancak enerjinin uzak yerlere taşınması ve dağıtılması için de gerilimin yükseltilmesi gerekir. Türkiye'de en yüksek gerilime sahip iletim hattı ve transformatörler 380 000 V= 380 kV olup en uzun mesafeli ve en güçlü hatlardır. Uluslararası enterkonnekte sisteme bağlanan yüksek gerilim hatlarında 154 kV kullanılır.

Gerilim voltmetre ile ölçülür. Ampermetre-Ohmmetre aracılığıyla da değeri Ohm yasası kullanılarak hesaplanabilmektedir. Osiloskop ile de sinyal gözlemlenerek Katot ışını tüplü osiloskoplar düz giden elektronunun yönünü gerilim aracılığıyla elektrik alan oluşturarak saptırırlar, elektron sapma miktarı kıyaslanmak suretiyle okuma gerçekleştirilir. Elektronun sapması gerilimle doğru orantılı olduğundan rahatça ölçüm yapılır. Voltmetre önceden düzenlenmiş bir takım direnç dizisinin galvanometreye seri bağlanması ile gerilim okuma seviyesi ayarlanmak suretiyle okuma işlemi gerçekleşmiş olur.

Goran Višnjić (d. 9 Eylül 1972, Šibenik), NBC'de yayınlanan ER adlı dizide canlandırdığı Dr. Luka Kovač karakteriyle tanınan Hırvat oyuncudur.

Višnjić 9 Eylül 1972'de Šibenik, SR Hırvatistan, SFR Yugoslavya'da doğdu. Bir erkek kardeşi, bir ağabeyi Joško var. Babası Željko bir otobüs şoförüydü ve annesi Milka bir markette çalışıyordu. Çocukluğu boyunca oyunlarda rol aldı ve ilk kez 16 yaşında tartışmalı Yugoslav filmi Braća po materi (1988) ile genç bir Ustasha'yı canlandırdı.
1990 yılında, 18 yaşındayken, Višnjić Yugoslav Halk Ordusu'nda bir paraşütçü olarak bir yıllık zorunlu askerlik yaptı. 1991'de terhis olduktan sadece haftalar sonra, Yugoslavya dağılmaya başladığında, yeni oluşan Hırvat Kara Ordusu'na katıldı. Ordudan ayrıldıktan sonra Drama Sanatları Akademisi'nde okumak için Zagreb'e taşındı.

Višnjić, Dubrovnik Yaz Tiyatro Festivali'nde Shakespeare'in Hamlet oyununda başrol için seçilen en genç aktördü. Başlangıçta Laertes ve Hamlet'in yedeği olarak rol aldı, yıldız ilk performanstan kısa bir süre önce yapımdan çekildiğinde rolü devraldı. 1994'ten 2000'e kadar ölüme mahkûm prensi canlandırdı ve birkaç Orlando Ödülü kazandı (Tony Ödülü'ne eşdeğer). ER'nin bir bölümünde, Hırvatça "Olmak ya da olmamak" nakaratından bir alıntıyı okuyarak Hamlet rolündeki uzmanlığını gösterdi.

ER'den önce yerel TV yapımlarında iş buldu ve Avrupa'da yayınlanan bir Tuborg bira reklamı yaptı. Višnjić'in ayrıca The Peacemaker, Adanmış ve Practical Magic gibi filmlerde küçük konuşma rolleri vardı. 1998'de Madonna'nın "The Power of Good-Bye" adlı müzik videosunda yer aldı ve Rounders filminde bir kamera hücresi yaptı. O zamanki yapımcı Jack Orman'ın 1999'un sonlarında acil servisin altıncı sezonunda ayrılan George Clooney'nin yerini alması ve sonunda dizinin erkeği olması için ona doktor rolünü teklif etmesine yol açan, Welcome to Sarajevo'daki Bosnalı sürücü Risto rolüydü. 12. sezonun başlangıcında liderliği, 11. sezonun finalinden sonra ayrılan ayrılan yıldız Noah Wyle'dan devraldı. Ancak 14. sezonda, gösteriden erken ayrılmadan önce yalnızca sınırlı sayıda maça çıkıyordu. 15. sezon (15x03: "The Book of Abby").
ER'de oynadığı sırada Višnjić başka projelerde çalıştı. İngiliz filmi Doctor Sleep'te (2002), Shirley Henderson ve Miranda Otto ile birlikte rol aldı. The Deep End'de rol aldı; Soto'yu Buz Devri'nde seslendirdi ve The Last Will ve Doctor Sleep'te rol aldı. 2004'te televizyon mini dizisi Spartacus ve Hırvat film ve televizyon dizisi Long Dark Night'da rol aldı. Elektra'da (2005) Jennifer Garner ile birlikte rol aldı. 2005'te Višnjić, James Bond rolü için dört finalistten biriydi ve sonunda Ejderha Dövmeli Kız'da birlikte görüneceği İngiliz aktör Daniel Craig'e yenildi.
2008'de Višnjić, dünya prömiyerini 2009 Sundance Film Festivali'nde yapan dramada Ashley Judd ile birlikte Helen filminde Judd'un karakterinin kocası David'i canlandırdı.
New York'ta geçen bir antoloji olan 2009 yapımı New York, I Love You filminin bir bölümünde Carla Gugino ile birlikte rol aldı. Višnjić'in bölümü Andrey Zvyagintsev tarafından yönetildi. Bölüm, filmin sinema çıkışından kesildi ancak DVD versiyonuna dahil edildi.
Višnjić, Letonya'nın Riga kentinde çekilen, savaş zamanı Varşova'da birçok Yahudi çocuğun hayatını kurtaran genç bir Polonyalı kadın hakkındaki Irena Sendler'in Cesur Kalbi adlı tarihi dramada rol aldı. Hallmark Hall of Fame için üretilmiş ve 19 Nisan 2009'da CBS'de yayınlanmıştır. Mike Mills'in bağımsız filmi Beginners'daki rolünü tamamladı. 2009'un sonlarında, 2010'da BBC One'da gösterilen The Deep adlı mini dizide Samson rolünü üstlendi.
Hırvat televizyonunda yayınlanan tarihi drama Tito'da Andrija Hebrang olarak rol aldı. Daha sonra ABC'nin Boston's Finest dizisinin satılmayan 2010 pilotunda, adını temize çıkarmaya çalışırken suçları çözmek için bir kadın polisle birlikte çalışan gözden düşmüş bir polisi canlandırdı. 2011'de Leverage adlı televizyon dizisinin iki bölümlük üçüncü sezon finalinde uluslararası suç finansörü Damien Moreau'yu canlandırdı ve İngilizce bir televizyon programına ilk kez konuk oldu. 2011'de Ejderha Dövmeli Kız'da bir güvenlik teşkilatının başkanı olan Dragan Armansky'yi canlandırdı ve Sony Pictures Entertainment'ın yapımcılığını ve dağıtımını yaptığı tüm film üçlemesinde bu rolü oynamak üzere imza attı. Amerikan televizyon dizisi Pan Am'ın dört bölümlük bir yayında yer aldı; Birleşmiş Milletler'de bir Yugoslav ataşesi olarak görev yaptı.
2014'te Goran, yapımcılığını Steven Spielberg'in üstlendiği Extant'ta Molly Woods'un kocası John Woods'u canlandırdı. Dizi 2014 sonlarında yenilense de Višnjić ikinci sezonun başlarında diziden ayrıldı.
2016'dan 2018'e kadar NBC'nin zaman yolculuğu televizyon dizisi Timeless'ta eski NSA varlığı Garcia Flynn'i canlandırdı.
2019'da Višnjić, Antun Vrdoljak'ın yönettiği General filminde Ante Gotovina'yı canlandırdı. Performansı, filmin kendisi ile birlikte ezici çoğunlukla olumsuz eleştiriler aldı. Milivoj Jukić ve Jurica Pavičić de dahil olmak üzere birçok eleştirmen, tasvirini "kariyerinin en kötü performansı" olarak nitelendirdi. Eleştirel ve ticari açıdan paniğe kapılan film, Pula Film Festivali'nde gösterildi.
Visnjic, Doctor Who'nun on ikinci serisinde Nikola Tesla'yı canlandırdı ve ilk olarak 19 Ocak 2020'de yayınlanan "Nikola Tesla's Night of Terror" adlı dördüncü bölümde yer aldı. Roberto Aguirre-Sacasa tarafından yazılan Gelinler.

Višnjić, 1999'da People dergisinin En Seksi İthalatı ve 5–11 Haziran 2005 TV Rehberinde "TV'nin En Seksi Adamlarından Biri" seçildi. Kasım 2005'te Hırvat merkezli aylık film dergisi Hollywood'da Tüm Zamanların En İyi Hırvat Erkek Film Yıldızları listesinde 18. sırada yer aldı. Hırvat Večernji list gazetesinin oylarına göre Duga mračna noć filmindeki rolü.

Para ve ekipman bağışı yoluyla Hırvatistan'daki bir dizi tıbbi kurumu destekledi. 2008'de ulusal olarak yayınlanan Amerikan yardım programı Stand Up to Cancer'da yer aldı. NBC'nin uzun süredir devam eden The More You Know kampanyasında acil servisin yüzlerinden biri olarak görev yaptı ve aile zamanı ve hoşgörü gibi konuların tartışıldığı kamu hizmeti duyurularında yer aldı.
Karısı Eva (doğumdaki soyadı Ivana Vrdoljak), bir sanatçı ve heykeltıraş ve 1991-95 yılları arasında tartışmalı bir şekilde Hrvatska radiotelevizija'ya başkanlık eden film yönetmeni Antun Vrdoljak'ın kızı. Çiftin iki evlatlık çocuğu ve bir biyolojik çocuğu var. Los Angeles, California'da ikamet ediyorlar ve ayrıca Hırvatistan'ın Hvar adasında bir evleri var. Višnjić, 2006 yılında Mirela Rupić adlı Hırvat bir kadından babası olduğu kızı Lana Lourdes Rupić'in babalığını kabul etti.
Višnjić boş zamanlarında yüzmekten, dalmaktan ve eskrim yapmaktan hoşlanır.
Eylül 2015'te Goran ve eşi, Los Angeles'taki evlerini yaklaşık 5 milyon dolara sattıklarını açıkladılar.
2017 seçimlerinde Dubrovnik Belediye Başkanlığı için Hırvat Demokrat Birliği adayı Mato Franković'i destekledi.
2021'de Višnjić ve eşi Los Angeles'tan Birleşik Krallık'a taşındı.

IMDb'de  Goran Višnjić 

Kütüphanelerdeki Goran Višnjić tarafından oluşturulan veya hakkındaki eserler (WorldCat katalogu)
AllMovie'de Goran Višnjić
Goran Visnjic 1 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at Tribute.ca
Instagram'da Goran Višnjić

Graz (Almanca telaffuz: [ɡraːts]), Avusturya'nın Steiermark eyaletinin başkenti ve Viyana'dan sonra Avusturya'nın ikinci büyük şehridir. 1 Ocak 2025'te Graz'ın nüfusu 306.068'di (ikinci ikametgâh dahil 343.461). 2023 yılında Graz işlevsel kentsel alanının (FUA) nüfusu 660.238'di. Graz, dört kolej ve dört üniversitesiyle bir yükseköğretim şehri olarak bilinir. Şehir, toplamda 63.000'den fazla öğrenciye ev sahipliği yapmaktadır. Tarihi merkezi (Altstadt), Orta Avrupa'nın en iyi korunmuş şehir merkezlerinden biridir.
Graz'ın en eski belgelenmiş bahsi, Babenberglerin yönetimi altında müstahkem bir yerleşim yeri olarak ortaya çıktığı 12. yüzyıla dayanmaktadır. Geç Orta Çağ'da şehir önemli bir ticaret ve idari merkez haline geldi ve 14. yüzyıldan itibaren Habsburg hanedanının İç Avusturya kolunun ikametgâhı olarak hizmet verdi. Bu dönem, Rönesans ve Barok binaların tarihi şehir merkezini şekillendirdiği önemli bir kültürel ve mimari gelişmeyle işaretlendi. Graz ayrıca, Schlossberg'de inşa edilen surlarda da görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı stratejik bir askeri kale görevi gördü. 19. ve 20. yüzyıllarda sanayileşme ve ardından gelen modernleşme, Graz'ı önemli bir kentsel ve eğitim merkezi haline getirdi ve bu rolünü günümüz Avusturya'sında da sürdürmektedir. 
1999 yılında şehrin tarihi merkezi UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne eklendi ve 2010 yılında bu liste, şehrin batı ucundaki Eggenberg Sarayı'nı (Almanca: Schloss Eggenberg) da kapsayacak şekilde genişletildi. Graz, 2003 yılında Avrupa Kültür Başkenti, 2008 yılında ise Gastronomi Şehri ilan edildi. Ayrıca şehir, UNESCO'nun Yaratıcı Şehirler Ağı tarafından "Tasarım Şehri" olarak da tanınmaktadır.

Graz şehri 17 semte ayrılır:
I. Innere StadtII. St. LeonhardIII. GeidorfIV. LendV. GriesVI. JakominiVII. LiebenauVIII. St. PeterIX. WaltendorfX. RiesXI. MariatrostXII. AndritzXIII. GöstingXIV. EggenbergXV. WetzelsdorfXVI. StraßgangXVII. Puntigam

1850 yılında Graz şehrinde 50.000 kişi ikâmet ediyordu. Bugün bu sayı 50.000'e yaklaşan öğrenci nüfusuyla yaklaşık olarak 400.000 kişidir.

Almanca % 88,3
Türkçe % 2,7
Hırvatça %1,3
Slovence % 0,8

Roma Katolik %65,4
İslam %6,1
Protestan %4,0

2003 yılından beri, Siegfried Nagl Belediye Başkanıdır. 2003'teki seçiminde, Avusturya Halk Partisi galip geldi.
2008 yılındaki Graz Meclisi Seçiminde, ÖVP bir daha galip geldi. Sürpriz olarak, SPÖ %20'e ulaşmadı bile. KPÖ oylarını ikiye bölündü.
2021 Yılında Elke Kahr Avusturya Komünist Partisi elçisi olarak belediye başkanı olmuş ve 41 kişilik belediye meclisindeki 15 koltuğu almıştır. Aynı seçimlerde tarihsel rakipler olan Avusturya Halk Partisi 13, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi ise 4 koltukta kalmıştır. Yeşiller - Yeşil Alternatif ise 9 koltuk alarak belediye meclisinde 3. en çok koltuk alan parti olmuştur.

2003 yılında Graz, Avrupa Kültür Başkentiydi. Diğer Avusturya kentlerine göre; İtalya, Slovenya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek'den coğrafi yakınlıkları dolayısıyla daha çok göç almıştır ve bu göçler dolayısıyla kültürünü zenginleştirmeyi başarmıştır. Tarımın ve hayvancılığın büyük rol oynadığı eyalet olan Steiermark'da, eyaletin en büyük festivali Aufsteiern de yine bu kentte düzenlenmektedir. Şehirde kültür genel anlamda Avusturya'nın küçük şehirlerine oranla daha kozmopolit olsa da şehre yakın yaşam alanlarında ve küçük köylerde orta Avrupa kültürünün daha baskın olduğunu söylemek mümkündür. Şehrin en markalaşmış birası Puntigamer, birçok festivalde ana sponsor konumundadır.

Graz'da altı üniversite vardır. Graz nüfusunun yedide birinden fazlasını (50.000) öğrenciler oluşturur.
Şehrin üniversiteleri:

Die Karl-Franzens-Universität --- Graz Üniversitesi
TU Graz --- Graz Teknoloji Üniversitesi
Medizinische Universität Graz --- Graz Sağlık Üniversitesi
FH JOANNEUM Graz --- Graz Joanneum Uygulamalı Bilimler Üniversitesi
Kunst-Universität Graz --- Graz Sanat Üniversitesi
Pädagogische Hochschule --- Graz Eğitim Bilimleri Yüksekokulu
Graz'da öğrenim görmek ücretsizdir. Lisans ve Lisansüstü eğitim için ise bazı özel şartları sağladığınız takdirde geri alabileceğiniz bir harç sistemi bulunmaktadır. 2023 yılında bu Harçlar ortalama 1000 Euro civarındadır. Türkiye'de uygulanan MÜDEK denkliğini aldığınız durumda Graz'ın üniversiteleri sizi Lisans öğretimi açısından "yeterli" kabul eder ve şayet eğitim dili İngilizce olan bir üniversiteden mezun olmuşsanız ya da bu yetkinlikte olduğunuza dair bir belgeniz varsa öğreniminize İngilizce olarak devam edebilirsiniz.

Mali piyasalar veya finansal piyasalar, fonların, stokların, fon fazlası olanlardan fon eksiği olanlara aktarılmasını sağlayan mekanizmalardır. Finansal piyasalar vadesi bakımından para piyasaları ve sermaye piyasaları olmak üzere ikiye ayrılırlar. Para piyasaları kısa süreli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasalardır. Burada kısa süre ile kastedilen bir yıl ve daha kısa vadedir. Sermaye piyasaları ise uzun süreli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasalardır. Burada ise uzun süre ile kastedilen bir yıldan uzun vadedir. Finansal piyasalar düşük işlem maliyet değeri ve etkin-piyasa hipotezini yansıtan fiyatlar olmasını da sağlar.
Finansal piyasalar, birkaç yüzyılı aşkın sürede önemli derecede gelişmiş ve likiditeyi artırmak için sürekli yenilik geçirmektedir. Hem genel piyasalar (birden çok emtianın işlem gördüğü) hem de özel piyasalar (yalnızca bir emtianın işlem gördüğü) bulunmaktadır.

Menkul kıymetler borsası
Uluslararası döviz piyasası
İşlem maliyeti
Borsa
Piyasa
Broker
Serbest piyasa ekonomisi

T.E. Copeland, J.F. Weston (1988): Financial Theory and Corporate Policy, Addison-Wesley, West Sussex (ISBN 978-0-321-22353-1)
E.J. Elton, M.J. Gruber, S.J. Brown, W.N. Goetzmann (2003): Modern Portfolio Theory and Investment Analysis, John Wiley & Sons, New York (ISBN 978-0-470-05082-8)
E.F. Fama (1976): Foundations of Finance, Basic Books Inc., New York (ISBN 978-0-465-02499-5)
M.M. Groz (1999): Forbes Guide to the Markets, John Wiley & Sons, Inc., New York (ISBN 0-471-24658-1)
R.C. Merton (1992): Continuous-Time Finance, Blackwell Publishers Inc. (ISBN 978-0-631-18508-6)
Steven Valdez, An Introduction To Global Financial Markets, Macmillan Press Ltd. (ISBN 0-333-76447-1)
The Business Finance Market: A Survey, Industrial Systems Research Publications, Manchester (UK), new edition 2002 (ISBN 978-0-906321-19-5)

Professor Robert Shiller ile Finansal Piyasalar3 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kalkınma bankası veya kalkınma finans kuruluşu, ticari olmayan bir temelde ekonomik kalkınma projeleri için risk sermayesi sağlayan bir finans kurumudur. Genellikle hükûmetler veya kâr amacı gütmeyen kuruluşlar tarafından, aksi takdirde ticari kredi kuruluşlarından finansman alamayacak projeleri finanse etmek amacıyla kurulur ve sahiplenilir.
Genellikle, bir hükûmetin veya kar amacı gütmeyen kuruluşun ticari olmayan nedenlerle teşvik etmek istediği projeler için kredi sağlayan bir şirket olarak yapılandırılırlar. Yerel, ulusal veya uluslararası düzeyde olabilirler. Bu kuruluşlar arasında çok taraflı kalkınma bankaları, ulusal kalkınma bankaları, ikili kalkınma bankaları, mikrofinans kurumları, topluluk kalkınma finans kurumları ve döner sermaye fonları yer almaktadır.

World Federation of Development Financing Institutions (WFDFI)

Kimlik doğrulama (Yunanca: αὐθεντικός authentikos, "gerçek, hakiki", αὐθέντης authentes, "yazar"), bir varlığın (kurum, kişi ya da sistem) doğruladığı bir veri parçasının doğruluğunun teyit edilmesidir. Kimlik tanıma (identification), bir kişinin veya bir şeyin kimliğini kanıtlayan veya gösteren bir eylemi tanımlamanın; kimlik doğrulama, bu kimliğin gerçekten doğrulanma sürecidir. Bu süreç, kişinin kimliğini, kimlik belgelerini doğrulanması, bir dijital sertifikayla internet sitesinin gerçekliğinin doğrulanması, bir yapının yaşının Radyokarbon tarihleme yöntemiyle belirlenmesi ya da bir ürünün ambalajına ve etiketine bakarak doğrulamasını içerir. Diğer bir ifadeyle, kimlik doğrulama, genellikle en az bir çeşit kimlik tanımının doğrulanmasını içerir.

Kimlik doğrulama birçok alan ile ilgilidir. Sanatta, antika eserlerde ve antropolojide, genel problem eserin kim tarafından, nerede ve ne zaman yapıldığının doğrulanmasıdır. Bilgisayar biliminde ise, gizli bilgi ya da sistemlere erişirken kişinin kimliğinin doğrulanması gerekir.
Kimlik doğrulama üç çeşide ayrılır:
İlk çeşit kimlik doğrulama türü, kimliğin orijinal olduğuna dair ilk elden kanıtlara sahip güvenilir bir kişi tarafından verilen kimlik kanıtını kabul etmektir. Sanatsal veya fiziki nesnelerin kimlik doğrulaması gerektiğinde, bu kanıt, arkadaş, aile üyesi ya da meslektaşın onaylaması ya da nesnenin yaratıcısının mülkiyetine şahitlik etmesidir. İmzalı spor hatıralarıyla, bu, imzalanan nesnenin imzalanmasına şahitlik edenlerin doğrulamasını içerebilir. Markalı ürünler satan bir satıcı, tedarik zincirinin her aşamasını doğrulamadan da ürünlerin gerçekliğini ifade eder. Merkezi otorite temelli güven ilişkileri açık olarak bilinen sertifika yetkilileri aracılığıyla en güvenli internet iletişimini desteklemektedir. Örneğin, merkeziyetsiz eş-bazlı (peer-based) güven, web of trust olarak da bilinen, dosya veya mail (PGP, GNU Privacy Guard) gibi kişisel servisler için kullanılan ve güven birbirini bilenler tarafından birbirinin kriptografik anahtarlarından açık anahtarının imzalanmasıyla kurulur.
İkinci çeşit kimlik doğrulama, nesnenin niteliklerini, nesnenin kökeni hakkında bilinenler ile karşılaştırmadır. Örneğin, sanat uzmanı boyama şekli, imzanın yapısı ve yeri veya objeyi eski bir fotoğrafla karşılaştırarak benzerliklerine bakabilir. Diğer bir taraftan arkeolog, yapının yaşını Radyokarbon tarihleme yöntemiyle belirleyebilir ya da yapım tarzını veya dekorasyonunu aynı kökene sahip yapılarla karşılaştırabilir. Bilinen fiziksel bir çevredeki sesin ve ışığın fiziği, ses kayıtlarının, fotoğrafların veya videoların gerçekliğini incelemek için kullanılabilir. Dokümanlar mürekkep ile hazırlanmış olması veya hazırlandığı tarihten itibaren ulaşılabilir olmasıyla doğrulanabilir.
Öznitelik karşılaştırması sahteciliğe karşı savunmasız olabilir. Genel olarak, gerçeğinden ayırt edilemeyecek sahtesinin yapılması, uzman bilgisi gerektirir. Bundan dolayı kolaylıkla hata yapılır ve sahtecilikten elde edilecek kardan çok daha fazla emek gerektirir.
Sanat ve antikalarda, sertifikalar objelerin değerini ve önemini belirlemede büyük önem taşır. Yine de sertifikaların sahtesi yapılabilir. Örneğin, ünlü sanat taklitçisi Han van Meegeren'in oğlu, babasının çalışmaları ve kaynağı için sertifikasında sahtecilik yapmıştır.
Dolandırıcılık, sahtecilik ve taklit etme, yakalanma riskine bağlı olarak caydırıcı suç ve cezai yaptırımlarla azaltılabilir.
Döviz ve diğer finansal araçlarda genellikle ikinci çeşit kimlik doğrulama yöntemi kullanılır. Senet, madeni para ve çeklerin sahtesinin üretilmesi oyma baskı veya dipnot, kendine özgü dokusu, filigran ve holografik resim gibi fiziksel özelliklerinden dolayı sahtesinin yapılması zordur ve kullanıcıların doğrulaması kolaydır.
Üçüncü çeşit kimlik doğrulama belgelere veya dış onaylara dayanır. Ceza mahkemelerinde, kanıt kuralları genellikle delil zinciri (chain of custody) oluşturmayı gerektirir. Bu zincir, yazılı kanıt kaydı veya polis ve adli tıp çalışanlarının ifadeleriyle kurulur. Bazı antikaların orijinalliklerini doğrulayan belgeleri bulunur. Bunun gibi dışarıdan gelen kayıtlarda yalan beyan veya sahtecilik problemi bulunur ve kayıtların objeden ayrılması ve kaybolmasına karşı savunmasızdır.
Bilgisayar bilimlerinde, kullanıcıya kullanıcı bilgilerinin doğruluğuna göre güvenli sistemlere erişim izni verilir. Ağ yöneticisi, kullanıcıya şifre, anahtar ya da cihaz vererek sisteme erişmesini sağlar. Bu durumda kimlik doğrulama kesin olmamakla beraber yapılır.
Tıbbi ürünler, parfüm, giysi gibi tüketici ürünlerin sahtesi üretilerek markanın itibarı kullanılarak avantaj elde edilmesinin önüne geçmek için üç kimlik doğrulama yöntemi de kullanılabilir. Yukarıda belirtildiği gibi, saygın bir mağazada satışa yönelik bir ürüne sahip olmak, ilk kimlik doğrulama türü olan orijinal olma özelliğini doğrular. İkinci tip doğrulama, pahalı bir çantanın kalitesini ve işçiliğini orijinal ürünlerle karşılaştırmayı kapsar. Üçüncü kimlik doğrulama türü, yasal olarak korunan ticari marka isminin ürünün üzerinde bulunması ya da ürünün gerçekten o markanın ürünü olduğunu tanımlayacak işaretlerin bulunmasıdır. Yazılımla birlikte şirketler sahtecilikten korunmak için hologram, güvenlik şeridi ve renk kaydırmalı mürekkep ekleyerek büyük ilerleme kaydetmiştir.

Kimlik doğrulamanın yöntemleri kimlik doğrulama faktörleri olarak bilinen üç kategoriye ayrılır: kullanıcının bildiği bir şey, kullanıcının sahip olduğu bir şey ve kullanıcının kalıtsal özellikleri. Her bir kimlik doğrulama faktörü, kullanıcıya erişim izni vermeden, işlem isteğini onaylamadan, dokümanı veya diğer çalışma ürününü imzalamadan, diğerlerine yetki vermeden ve yetki zinciri kurmadan önce kimlik doğrulamak veya kimliği onaylamak için kullanılan birçok öğeyi kapsar.
Güvenlik araştırması pozitif bir kimlik doğrulaması için en az iki ve tercihen üç faktörün de doğrulanması gerektiğini belirtmiştir. Üç faktör (sınıf) ve bazı örnekleri şunlardır:

Bilgi faktörü: Kullanıcını bildiği bir şeydir. Örneğin; şifre, şifrenin bir bölümü, pass phrase (parola), kişisel kimlik numarası (PIN), meydan okuma karşılık verme temelli kimlik doğrulama (challenge response), kullanıcının cevap vermek zorunda olduğu soru ya da örüntüden oluşan güvenlik sorusu.
Sahip olunan faktörler: Kullanıcının sahip olduğu bir şeydir. Örneğin; bileklik, Kimlik kartı, akıllı anahtar (security token), implant araçlar, cep telefonunda bulunan donanımsal anahtar, yazılımsal anahtar (software token) ya da telefonda tutulan yazılımsal anahtar
Kalıtsal (Öznitelik) faktörler: Kullanıcını yaptığı ya da biyometrik özellikleri. Örneğin; parmak izi, retinası, DNA dizilimi, imzası, yüzü, ses, kendine has bio-elektrik sinyalleri ve diğer biyometrik tanımlayıcılar.

Çevrimiçi kullanıcıların kimliğini doğrulamak için en sık kullanılan, kimlik doğrulaması için üç faktörden bir veya daha faktörü birleştirerek kullanılmasıyla farklı düzeylerde güvenlik sağlanır:

En zayıf kimlik doğrulama seviyesidir, bir bireyin kimliğini doğrulamak için üç faktör kategorisinden yalnızca bir tanesi kullanılır. Sadece bir faktörün kullanılması yanlış kullanım ya da izinsiz girişe karşı fazla güvenlik sunmaz. Bu tip kimlik doğrulama finansal ya da kişisel işlemler için önerilmez.

Kimlik doğrulama için faktör kategorilerinden ikisinin kullanılması gerekir. Örneğin, banka kartı (sahip olunan faktör) ve PIN (bilgi faktörü) beraber kullanılmasıdır. İş ağları kullanıcılardan şifre (bilgi faktörü) ve güvenlik anahtarından yalancı rastgele (pseudorandom) sayılar (Sahiplik faktörü) sağlamasını gerektirebilir. Çok yüksek güvenlikli sistemlere erişim kilo, boy, yüzsel ve parmak izi kontrolü yapan mantrap (kalıtsal faktör) ve PIN ve günlük kod (bilgi faktörü) kullanılsa bile iki faktör kimlik doğrulama kategorisine girer.

İki faktör yerine çoklu kimlik doğrulama faktörleri kullanarak güvenliğin artırılmasıdır.

Birleşik Devletler hükûmetine bağlı National Information Assurance Glossary güçlü kimlik doğrulamayı şu şekilde tanımlarBir kaynak veya bilgi alıcısının kimliğini belirlemek için iki veya daha fazla yetkilendiriciye dayanan katmanlı kimlik doğrulama yaklaşımı.Avrupa Merkez Bankası (ECB), güçlü kimlik doğrulamayı “üç doğrulama faktörünün iki veya daha fazlasına dayanan bir prosedür” olarak tanımlamıştır. Kullanılan faktörler birbirinden bağımsız olmalı ve en az bir faktörün, bir kalıtsal (öznitelik) faktör dışında, yeniden kullanılamaz ve tekrarlanamaz olması gerekir ve ayrıca internet üzerinden çalınamamalıdır. Avrupa'da da, ABD-Amerikan anlayışında olduğu gibi, güçlü kimlik doğrulaması çok faktörlü kimlik doğrulamaya veya 2FA'ya çok benzer, ancak daha sıkı gerekliliklere sahiptir.

Geleneksel bilgisayar sistemleri, kullanıcıları yalnızca ilk oturum açma sırasında doğrular; bu da kritik bir güvenlik kusurunun nedeni olabilir. Bu sorunu çözmek için, sistemlerin bazı biyometrik özellikler temelinde sürekli olarak izlenmesi ve kimliği doğrulayan bir yönteme ihtiyaç vardır. Yapılan bir çalışmada, sürekli kimlik doğrulama yöntemi olarak yazma stillerini temel alan davranışsal biyometri kullanıldı.
Yakın zamanda yapılan araştırmalar, akıllı telefonların sensörlerini ve aksesuarlarını dokunma dinamiği, tuşlama dinamiği ve yürüyüş tanıma gibi bazı davranışsal özniteliklerin çıkarılması için kullanılabileceğini göstermiştir. Bu özellikler davranışsal biyometri olarak bilinir ve akıllı telefonlarda sürekli olarak kullanıcıları doğrulamak veya tanımlamak için kullanılabilir. Davranışsal biyometrik özelliklerine dayanarak oluşturulan kimlik doğrulama sistemleri, aktif veya sürekli kimlik doğrulama sistemleri olarak bilinir.

Bilgilerin doğrulanması, elektronik iletişimde, aradaki adam saldırısı (man in the middle) gibi zayıflıklara açıktır. Bu saldırıda üçüncü kişi araya girerek iki tarafa da kendi bilgilerini gönderir. İki tarafında kimliği doğrulanırken ekstra kimlik faktörü gerekebilir.
Dijital kimlik doğrulama terimi, kullanıcı kimliğine olan güvenin elektronik bir yöntemle bir bilgi sistemi

Mevduat, bankalara ve benzeri kredi kurumlarına istenildiğinde ya da belli bir vade ya da ihbar süresi sonunda çekilmek üzere yatırılan paraya denir. Mevduatın izlendiği hesaplara yerine veya türüne göre, "mevduat hesapları", "alacaklı câri hesaplar", "küçük câri hesaplar" gibi adlar verilmektedir. Aynı zamanda "altın vadeli hesabı" gibi hesaplar da bulunmaktadır. Mevduat hesapları banka için borç olduğundan, pasifte gösterilir.
Mevduat yalnızca belli bir paranın hesaba nakit olarak yatırılması suretiyle yapılmaz; başka bir hesaba keşide edilen çekin alacak kaydı, herhangi bir hesaptan aktarma yapılması, havale kabul edilmesi gibi nakit hareketi gerekmeden de mevduat oluşturulabilir.

Mevduat, vade yönünden üçe ayrılır:

Vadesiz mevduat: Hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın istenildiğinde çekilebilen hesaplardır.
Vadeli mevduat: Banka ile mevduatı yapan arasında kararlaştırılan vadeden itibaren çekilebilir.
İhbarlı mevduat: Mevduatın sahibi, mevduatını çekeceği tarihi belirli bir süre önce bankasına bildirmek zorundadır.

Kimi mevduat hesapları 32 günlük zaman diliminden başlayan bir biçimde vade kapsamına alınarak faiz olanağından faydalanabilmektedir. Kimisi ise günlük olarak faiz almakta ve fark vadeli hesaba yansıtılmaktadır. Günlük faizin işlediği sistemlerdeki mevduat hesaplarına daha çok birikimli mevduat hesabı denmektedir. Daha az kazandırsa dahi vade sorunu olmadığı için para her an işleme alınabilmektedir. Bu türdeki farklılıkları görmek için var olan hesaplama formüllerini çevrimiçi hizmet veren bazı sitelerden edinmek mümkündür.

Mevduat, ticaret bankalarının en önemli kaynağıdır. Bu bankalar halktan topladıkları küçük tutarda paraları firmalara kredi olarak vermek, şirketler kurmak, bunların sermayelerine katılmak gibi yollardan ekonomiye aktarırlar. Böylelikle büyük fonları yönetmek durumunda olduklarından, hükûmetler, mevduatın sahiplerine zamanında geri verilebilmesini sağlamak üzere, mevduat kabul edilmesini izne bağlamışlar ve bankaların faaliyetlerine müdahale ederek bunların belirli kurullara uymalarını zorunlu kılmışlardır.

Bankalarımız, mevduatı hesaplarında "resmi", "ticari", "tasarruf", "bankalar" ve "diğer mevduat" grupları altında ve ayrıca vadeli-vadesiz olarak tasnif etmek zorundadırlar. Bu tasnif, mevduat türlerinin tabi oldukları farklı hükümlerin uygulanabilmesi ve istatistik açılarından yapılır. Bunlara ek olarak Altın Vadeli Hesabı, Birikim Hesabı gibi türler de mevcuttur.

Bankalar Kanunumuza göre, mevduat sahiplerinin mevduatlarını diledikleri anda çekme hakları -rehin ve alacağın temliki hükümleri, diğer yasaların verdiği yetkiler ve koyduğu yükümlülükler saklı kalmak üzere- hiçbir şekilde kayıtlandırılamaz, sınırlandırılamaz. Ancak banka ile mudi arasında belli bir vade kararlaştırılmış ise, banka kabul ettiği takdirde bu hesaptan para çekilebilir.

Memleketimizde mevduat, Bankalar Kanununa ve özel yasalarına göre mevduat kabulüne yetkili bankalar ve kuruluşlar tarafından kabul edilebilir.
Bankalar dışında, bugüne kadar uygulaması görülmemiş olmakla birlikte, izin almaları kaydıyla tarım kredi kooperatifleri ile bunların birlikleri mevduat toplayabilirler. PTT de posta çeki hesabı ile mevduat hakkına sahiptir. Diğer taraftan resmi ve özel daire ve kuruluşlar ile ortalıklar nezdinde, buralarda çalışanlar tarafından, emeklilik, sağlık ve yardımlaşma amacıyle kurulan sandıklar izin almaksızın yalnızca kendi üyelerinden mevduat kabul edebilirler.

Mevduat hesapları, son istem veya işlem tarihinden itibaren on yıl geçtiği halde sahiplerince aranmamış ise faizleri ile birlikte Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu emrine Merkez Bankasına devredilir.

Mevduat, türüne veya vadesine göre hukuki açıdan belli sözleşme tiplerine girer. Vadesiz mevduat, Borçlar Kanunumuzun "vedia sözleşmesi"nin "usulsüz tevdi" tipine girer. Vadesiz hesap banka ile müşteri arasında cari hesap sözleşmesi yapılarak açılmış ise, bu takdirde cari hesap söz konusudur. Hukuken cari hesabın borçlu veya alacaklı bakiye vermesi mümkün olmakla birlikte, bankacılığımızda geleneksel şekilde mevduat alacaklı cari hesap adıyla ve yalnızca alacak bakiyesi vermek üzere çalıştırılmaktadır. Vadeli veya ihbarlı mevduat Borçlar Kanunumuzdaki "karz" sözleşmesi ile açıklanabilir.

Mobil bankacılık, bir banka veya başka bir finans kurumu tarafından sunulan bir hizmettir. Akıllı telefon veya tablet bilgisayar gibi bir mobil cihazı kullanarak müşterilerinin uzaktan finansal işlem yapmalarını sağlar. İnternet bankacılığının aksine, bu amaç için finansal kurum tarafından sağlanan uygulama ve yazılım kullanır. Dijital bankacılık da bir mobil bankacılık türüdür. Mobil bankacılık genellikle 24 saat açıktır.
Mobil bankacılık yoluyla yapılan işlemler, sağlanan mobil bankacılık uygulamasının özelliklerine bağlıdır ve genellikle hesap bakiyelerinin ve en son işlemlerin listelerinin alınmasını, eşler arası bankacılık, mobil ödeme, elektronik fatura ödeme'lerini, mobil depozito, P2P ödemelerini içerir. Mobil bankacılıkda kredi kartı, harcama kartı, ATM kartı, dijital kart, akıllı kart ve banka kartı kullanılabilir.

Dijital cüzdan
Elektronik para
Temassız ödeme
Mobil içerik
Mobil güvenlik

Parola, bilgisayarda veya çevrimiçi hesaplarda oturum açmak ve başka kullanıcıların erişimini engellemek için kullanılan gizli anahtarlara denir.

Şifre: Gizli haberleşmeye yarayan işaretlerin tümü, kod. Gizliliği olan kasa, kapı, çanta vb. şeylerin açılması için gereken rakamlar.
Pin (Personal identification number): Kişisel Tanıtım Numarası 4 ya da 6 rakamlı kişisel tanıtma numarasından oluşur.
TAN (Transaction authentication number): Banka İşlemleri Onaylama Numaraları: İnternet bankacılığında banka işlemlerini yapmak için tek sefer kullanılan parolalardır.
En güvenli parolalar büyük küçük harf, rakam ve simgelerin birleşiminden oluşur. Harf, rakam ve simgelerin birleşiminden oluşan 16 haneli bir şifrenin çözülmesi imkansıza yakındır. Şirketler ya da programlar gibi üst düzey güvenliğe ihtiyaç duyulan ortamlarda şifre üreteçleri kullanılır. Bu üreteçler her kullanım için ayrı şifreler üretir. Güvenli bir şifre tahmin edilmez olmasının yanı sıra hatırlanabilir olmalıdır. Kişisel kullanımlar için 8 haneli şifreler yeterli olmaktadır. Matematiksel olasılıklara göre rakam, büyük-küçük harf ve sembollerden oluşan 8 haneli bir şifreyi normal bir bilgisayarın çözmesi 6 yıl alacaktır. Örneğin 2 işaretten oluşan bir parola olduğunu varsayalım. A'dan Z'ye bir harf, 0'dan 9'a kadar da bir rakam kullanılmışsa, bir bilgisayar üzerinde çalışan bir şifre kırıcı sistemin bu şifreyi bulması birkaç saniye alır çünkü toplam olasılık 3844'tür.

Uzunluk	 Maksimum süre (klavyenin saniyede 1 milyon kere tuşlandığı kabul edilirse)

3 haneli	→yaklaşık   0,2 saniye
5 haneli	→yaklaşık   14 dakika
58 haneli	→yaklaşık   53.252 saat
510 haneli	→yaklaşık   1.179.469 hafta
512 haneli	→yaklaşık   84.168.853 yıl
515 haneli	→yaklaşık   19.104.730.610.573 yıl
Parolaların tahmininde insan psikolojisi ve davranışları da hesaba katılmaktadır. Örneğin telefon numaraları, banka hesap numaraları, bir takım popüler sözcükler, e-posta, ev adreslerinden bölümler ya da kullanıcı adı öncelikli olarak denenir. Şifreye ulaşmak isteyen kişi ya da bilgisayar makine için kimin hesabına ulaşıldığı önemli değildir; herhangi bir kullanıcıdan sisteme girmek yeterlidir. Özellikle iş yerlerinde iş yerinin sistemine girilmesini engellemek için karmaşık parolalar üretilip kullanılmaktadır. Şifrelerin ayda bir değiştirilmesi ya da tek seferlik şifre üreteçlerinin kullanılması yaygındır.

Parola uzunluğu: Parolalar 8 veya daha fazla karakterden oluşmalıdır. En uygunu, 14 karakter ve fazlasıdır.
Şifre içerisinde mantıklı veya anlamlı kelimeler kullanmamak. (Örnek olarak 6aF92dF64ySU1 şifresindeki SU kelimesi sifrenin bulunması kolaylastırabilcek unsurlardandır.)
Harfler, sayılar ve simgelerin bir birleşimi kullanılmalıdır; parolada ne kadar farklı türde karakter olursa, parolanın tahmin edilmesi o kadar zorlaşır.
Parola sahibi tarafından anımsanması kolay; ancak başkaları tarafından tahmin edilmesi zor sözcük ve deyimler kullanılabilir.
Bilgisayarların sözlük taramasıyla bulabileceği sözcüklerden kaçınılmalıdır.
Film isimleri, ünlü sözler, doğum tarihleri kullanılmamalıdır.
Farklı yerlere aynı parolaları vermekten kaçınılmalıdır.

Bir alışveriş sitesinde parola oluşturma senaryosu olsun. O siteyi ya da alışverişi hatırlatacak bir cümle seçilebilir: "Ben Sabah Alışveriş Yaparken Okuldan Tanıdığım Eski Bir Arkadaşımı Gördüm". Bu sözcüklerin baş harflerini alındığında: BSAYOTEBAG şifresi oluşur. Bazı harfleri kendilerini anımsatacak sayılarla değiştirebiliriz: 3S4Y0TEBA6. Kimi büyük harfi de küçük harflerle değiştirebiliriz: 3S4y0tEbA6. Son olarak da tam ortasına bir sembol eklenebilir 3S4y0/tEbA6. Bu örnekte oluşan şifre tahmin edilmesi neredeyse imkansız olduğu halde, ilk başlanan cümle bilindikten sonra şifre sahibi tarafından tekrar hatırlanması mümkündür.

Güçlü parolalar: Oluşturma ve kullanma 18 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The Wall Street Journal, Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası yayınlanan günlük finans ve haber gazetesi.
8 Temmuz 1889 tarihinde kurulan gazetenin diğer versiyonları olan The Wall Street Journal Europe 1983 yılında, The Wall Street Journal Asia ise 1976 yılında kuruldu.
New York merkezli gazetenin sahibi Dow Jones & Company şirketidir. Asya ve Avrupa versiyonları da yayımlanan gazetenin günlük sirkülasyonu 2013 yılı verilerine göre 2 milyondan fazladır. Aynı şekilde internet okuyucu sirkülasyonu günde 900,000'den fazladır.
The Wall Street Journal, ismini dünya ve ABD ekonomisinin kalbinin attığı Manhattan'daki "Wall Street" caddesinden almaktadır. Gazete, Pulitzer Ödülü'nü 33 kez kazanmıştır.

The Wall Street Journal3 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Resmi internet sitesi

Türkiye'de faaliyet gösteren 67 banka bulunmaktadır. Bunlar; 37 mevduat bankası (4 adet kamu sermayeli mevduat bankası (Ziraat Bankası, Halkbank, VakıfBank ve Ziraat Dinamik Banka), 28 adet yerli ve yabancı sermayeli özel mevduat bankaları, 1 adet TMSF'ye ait banka (Birleşik Fon Bankası), 20 kalkınma ve yatırım bankası ve 9 katılım bankası şeklindedir.
Mart 2023 itibarıyla, bankaların toplam aktifleri 15 trilyon 844 milyar ve toplam mevduatı ise 9 trilyon 956 milyar Türk lirasıdır.
Türkiye'de faaliyet gösteren bankaların listesi:

Türkiye'de kurulu ya da şubesi bulunan mevduat bankaların listesi.
(10.11.2023 tarihli TBB verilerine göre düzenlenmiştir.) 

Türkiye'de kurulu kalkınma ve yatırım bankaların listesi.
(10.11.2023 tarihli TBB verilerine göre düzenlenmiştir.) 

Katılım bankaları faizsiz bankacılık sistemine sahiptir.

Halkbank A.Ş. (Ortakları: %91,5 Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi, %8,5 Halka Açık)
VakıfBank T.A.O. (Ortakları: %74,79 Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi, %14,75 T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, %6,36 Halka Açık, %4,06 Vakıfbank Mem. ve Hizm. Em. ve Sağ. Yard. San. Vakfı, %0,03 diğer mülhak vakıflar, %0,02 diğer gerçek ve tüzel kişiler)
Ziraat Bankası A.Ş. (Ortakları: %100 Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi)
Ziraat Dinamik Banka A.Ş (%100 Ziraat Finans Grubu İştirakidir.)

Akbank T.A.Ş. (Ortakları: %49 Sabancı Holding, %51 Halka Açık)
Anadolubank A.Ş. (Ortakları: %69,98 HABAŞ Sınai ve Tıbbi Gazlar İstihsal Endüstrisi A.Ş, %27,32 Mehmet Rüştü Başaran)
Fibabanka A.Ş. (Ortakları: %71,19 Fiba Holding A.Ş., %9,95 TurkFinance B.V., %8,96 International Finance Corporation, %8,96 European Bank for Reconstruction and Development)
Şekerbank T.A.Ş. (Ortakları: %30,62 Şekerbank T.A.Ş. Personeli Munzam Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Sandığı Vakfı, %12,06 Samruk Kazyna Kazakistan Devlet Varlık Fonu, %6,59 Şekerbank Türk Anonim.Şirket Pers. Sos. Sig. San. Vakfı, %50,73 diğer)
Turkish Bank A.Ş. (Ortakları: %58,92 Özyol Holding, %34,29 National Bank of Kuwait)
Türk Ekonomi Bankası A.Ş. (Ortakları: %55 TEB Holding A.Ş, %23,51 BNPP Paribas Yatırımlar Holding A.Ş, %21,23 BNP Paribas Fortis Yatırımlar Holding A.Ş., BNP Paribas SA %0,24, Kocaeli Ticaret Odası %0,02)
Türkiye İş Bankası A.Ş. (Ortakları: %38,37 İş Bankası Munzam Sandık Vakfı, %28,09 Atatürk hisseleri, %33,54 Halka Açık)
Yapı Kredi Bankası A.Ş. (Ortakları: %40,95 Koç Finansal Hizmetler A.Ş., %22,22 Koç Holding A.Ş., %38,83 Halka Açık)
Colendi Bank A.Ş (Ortakları: Bülent Tekmen %99,95, Deniz Devrim Cengiz %0,01, Muhammed Furkan Ünsal %0,01, Murat Öztürk %0,01, Ali Kürşad Bostan %0,01, Erkan Kilimci %0,01)
FUPS Bank A.Ş. (Ortakları: Lydians Tech Bilgi Teknolojileri A.Ş. %99, Fatih Tosmur %0.4, Hüseyin Cem Başcı %0.4, Eysa Tosmur %0.1, Elif Tosmur %0.1)

Birleşik Fon Bankası A.Ş.

Alternatif Bank A.Ş. (Ortakları: %100 The Commercial Bank Of Qatar)
Arap Türk Bankası A.Ş. (Ortakları: %62,37 Libyan Foreign Bank, %20,58 Türkiye İş Bankası, %15,43 T.C. Ziraat Bankası, %1,62 Kuwait Investment Co.)
Bank of China Turkey A.Ş.
Burgan Bank A.Ş. (Ortakları: %99,26 Burgan Bank S.A.K.)
Citibank A.Ş. (Ortakları: %99,99 Citigroup Netherlands B.V.)
Denizbank A.Ş. (Ortakları: %100 Emirates NBD Bank PJSC)
Deutsche Bank A.Ş. (Ortakları: %99,99 Deutsche Bank A.G.)
Garanti BBVA A.Ş. (Ortakları: %85,97 BBVA, %14,03 diğer)
HSBC A.Ş. (Ortakları: %100 HSBC Bank plc.)
ICBC Turkey Bank A.Ş. (Ortakları: %92,82 Industrial and Commercial Bank of China, %7,18 Halka Açık)
ING Bank A.Ş. (Ortakları: %99,99 ING Bank N.V.)
MUFG Bank Turkey A.Ş. (Ortakları: %100 Bank of Tokyo-Mitsubishi UFJ)
Odeabank A.Ş. (Ortakları: %96 ADQ Financial Services LLC, %4 H.H. Sheikh Dheyab Binzayed Binsultan Al-Nahyan, diğer sembolik paylar)
QNB (Türkiye) A.Ş. (Ortakları: %99,88 Qatar National Bank, diğer %0,12)
Enpara Bank A.Ş (Ortakları: Digital‑Q‑FS Limited, QNB Finans Faktoring, QNB Finans Finansal Kiralama, QNB Finans Portföy Yönetimi, Efinans Elektronik Ticaret)
Rabobank A.Ş. (Ortakları: %96 Rabobank International Holding B.V.)
T-Bank A.Ş. (Ortakları: %50 BankMed, %28 Arab Bank, %22 Arab Bank İsviçre)

Bank Mellat
Habib Bank Limited
Intesa Sanpaolo S.P.A
JPMorgan Chase Bank N.A.
Société Générale S.A.

İller Bankası A.Ş. Genel Müdürlüğü (Ortakları: belediyeler, il özel idareleri)
Türk Eximbank A.Ş. (Ortakları: %100 T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı)
Türkiye Kalkınma Bankası A.Ş. (Ortakları: %99,08 T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, %0,92 diğer)

Aktif Bank A.Ş.
D Yatırım Bankası A.Ş.
Destek Yatırım Bankası A.Ş.
Diler Yatırım Bankası A.Ş.
Golden Global Bank A.Ş.
GSD Yatırım Bankası A.Ş.
Nurol Yatırım Bankası A.Ş.
Takasbank A.Ş.
Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş. (Ortakları: %47,23 Türkiye İş Bankası, %8,38 Türkiye Vakıflar Bankası, %44,39 halka açık ve diğer ortaklar)

Merrill Lynch A.Ş.
PASHA Bank A.Ş. (Ortakları: %99,91 Pasha Bank OJSC)
Standard Chartered Yatırım Bankası Türk A.Ş.
“Merrill Lynch Yatırım Bank A.Ş.”nin ticari unvanı 1 Kasım 2020 tarihinde "Bank of America Yatırım Bank A.Ş." olarak değiştirilmiştir.

Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. (%100 Hazine ve Maliye Bakanlığı)
Vakıf Katılım Bankası A.Ş. (Ortakları: %99,00 T.C. Vakıflar Genel Müdürlüğü, %0,25 Beyazid Han-ı Sani (II. Beyazit) Vakfı, %0,25 Mahmud Han-ı Evvel Bin Mustafa Han (I. Mahmut) Vakfı, %0,25 Mahmud Han-ı Sani Bin Abdülhamid Han-ı Evvel (II. Mahmut) Vakfı, %0,25 Murad Paşa Bin Abdusselam (Murat Paşa) Vakfı)
Ziraat Katılım A.Ş. (Ortakları: %99,99 T.C. Ziraat Bankası A.Ş., %0,0025 Türkiye Sigorta A.Ş., %0,0025 Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş., %0,0025 Ziraat Teknoloji A.Ş., %0,0025 Ziraat Yatırım ve Menkul Değerler A.Ş.)
Albaraka Türk A.Ş. (Ortakları: %54,06 Albaraka Bankacılık Grubu, %7,84 İslam Kalkınma Bankası, %24,84 Halka Açık)
Kuveyt Türk A.Ş. (Ortakları: %62,24 Kuveyt Finans Kurumu, %18,72 T.C. Vakıflar Genel Müdürlüğü, %9 İslam Kalkınma İslam Kalkınma Bankası, %9 Wafra Uluslararası Yatırım Şirketi, %1,04 Diğer Ortaklar)
Türkiye Finans Katılım Bankası A.Ş. (Ortakları: %67,03 The National Commercial Bank (Saudi National Bank), %10,57 Gözde Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı A.Ş., %22,40 Diğer Ortaklar)
Dünya Katılım Bankası A.Ş (Ortakları: AHL Ahlatcı Finansal Yönetim A.Ş. %99,9446, Diğer küçük hissedarlar %0,0554
T.O.M Katılım Bankası A.Ş  (Ortakları: Ahmet Yaşar Aydın %71,5, Star Digital Investments Ltd. %25, Ali Taha Aydın %1, Can Ersöz %1, Erhan Bostan %1, Tolga Akar %0,5)
Hayat Finans Katılım Bankası A.Ş (Ortakları:Hayat Kimya Sanayi A.Ş. %55, Kastamonu Entegre Ağaç Sanayi ve Ticaret A.Ş. %24,99985, Hayat Holding A.Ş. %20, Limaş Liman Hizmetleri A.Ş. %0,00005, AS Tüketim Malları Ticaret A.Ş. %0,00005)

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu
Türkiye Bankalar Birliği
Bankalararası Kart Merkezi

Turkey's Banks: And Banking System by Dr.Selcuk Abac. Text in English, Contains colour plates, charts, graphs and diagrams. (Detail from a copy of Turkey's Banks published by Euromoney Publications (London) in association with Various Banks in 1986 with an ISBN 0-903121-85-9)

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu Aktif Bankalar Listesi
Türkiye Bankalar Birliği Bankaların KEP ve Adres Bilgileri 
Türkiye Katılım Bankaları Birliği
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu Türk Bankacılık Sektör Raporları
Türkiye Bankalar Birliği Banka Şube Sayısı Bilgileri
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu Bağımsız Denetim Raporları
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu Kurum Yıllık Faaliyet Raporları ve Stratejik Plan
Türkiye Bankalar Birliği
Türkiye Katılım Bankaları Birliği
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu

Çevrimiçi bankacılık, web bankacılığı veya ev bankacılığı olarak da bilinen İnternet bankacılığı, banka müşterilerinin internet üzerinden bankacılık hizmetleri almasına verilen addır. E-ticaret ödeme sistemi'nde de kullanılmakdadır. Artan internet kullanımı ve alışveriş sebebiyle giderek daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Son yıllarda özellikle dijital bankacılık ve mobil bankacılık hizmetleri yaygınlaşdı. İnternet bankacılığı, banka şubesine gitmeden, internet erişimi olan bir bilgisayar aracılığıyla yapılan bir uygulama olup birçok bankacılık işlemini kapsar. Çevrimiçi bankacılık sistemi tipik olarak ana bankacılık sistemine bağlanır veya onun bir parçası olur. Bazı bankalar tamamen internet veya telefon üzerinden faaliyet gösterdikleri "şubesiz banka" olarak faaliyet göstermektedir. Mevduat sigortası olmayan "neobank'lardan" farklıdırlar. Şubelerdeki kalabalık işlem yükünü azaltan ve personel artışından koruyan, maliyetleri düşüren bu yeni bankacılık anlayışı gittikçe gelişmektedir. Özellikle güvenlik konusunda alınan son önlemler ile hizmet oldukça güvenli hale getirilmiştir. Kredi kartı ve banka kartı gibi fakat sadece alışverişlerde tahsis edilen miktar kadar limite sahip sanal kart uygulaması da internet bankacılığı kapsamında verilen hizmetlerden bir tanesidir.

Açık bankacılık
EverBank
Toptan bankacılık
Perakende bankacılık
SMS bankacılığı
Özel bankacılık
Mobil ödeme

İslami bankacılık olarak adlandırılan sistem, aktivitelerini şeriatı esas alarak belirlemektedir. Şeriat, ödünç verilen paradan para kazanmayı (faizcilik ve tefecilik) yasaklamaktadır.
Faiz yasak olduğu için mevduat olarak toplanan para reel ekonomiye yatırılır. Sabit faiz yerine kâr/zarar ortaklığı söz konusu olduğundan bankalar, para yatıracağı projeleri daha özenli incelerler ve kredi verirken seçici davranırlar.

Modern İslami bankacılık, ilk defa 1970'li yıllarda ortaya çıktı. Sebep olarak, petrol fiyatlarındaki artıştan sonra Körfez ülkelerinde meydana gelen sermaye birikimi gösterilir. Kullanılan ilk yöntemler emek ve sermaye ortaklığı (mudaraba) ve sanayi yatırımlarında gereken sermayenin bir kısmının karşılama (müşaraka) şeklinde olmuştur.
O tarihten itibaren İslami bankacılık dünyada üç bölgede yayıldı.

Körfez bölgesi: Burası İslami bankacılığın başladığı yerdir. İslami finans, bu bölgede Abu Dabi, Bahreyn, Dubai, Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan'da ve ayrıca Orta Doğu'nun bazı ülkelerinde de yaygınlaşmıştır.
Uzak Doğu bölgesi: Brunei, Endonezya, Malezya ve Singapur'dan oluşan bu bölgede Müslümanlar hem varlıklı olduğundan hem de nüfusun hatırı sayılır çoğunluğunu ellerinde bulundurduğundan dolayı İslami bankacılık burada da yayılmıştır.
Batı piyasası: Londra merkezli Batı piyasalarında artık büyüyen faizsiz borç pazarını göz ardı etmek istemeyen konvansiyonel bankaların alt birimleri bu esasa uygun işlemler yapmaya başlamıştır.
Ancak Türkiye, bilhassa ilk iki bölgeyle kıyaslandığında son yıllarda İslami finansman konusunda hızlı bir ilerleme kaydedememiştir ve yalnızca sukuk konusunda gelişmeler yapılmıştır.

İslami bankacılıkta paradan para kazanma yoktur, parayı reel ekonomiye yatırıp reel ekonomiden kazanma vardır. Dolayısıyla önceden belirlenmiş bir kâr mevzubahis olamadığı gibi bankalarla işlem yapanların para kaybetmeleri de mümkündür.

İslami bankacılık işlemleri arasında icare (bir mülkün ya da donanımın kiraya verilmesi) ile birlikte icare ve iktina (İslami kiralama yöntemi), mudarebe (bir taraftan sermaye, diğer taraftan işletme olmak üzere oluşturulan emek-sermaye ortaklığı); murabaha (sermaye sahibinin bir malı satın alıp belli bir kâr payı ekleyerek müşterisine vadeli olarak satması); müşareke (bir işletmenin sermayesine katılma, ona ortak olma) sayılabilir.

İcare: İslâm borçlar hukukunda menfaatin ücret karşılığında temlik edilmesini konu alan, günümüzde kira, iş ve kısmen de istisnâ‘ akdine tekabül eden akid.
İsticrar: Bir malın alıcı tarafından satıcıya belirli zamanlarda alınacağının vadedilmesini konu alan mukavele şeklidir. Bazı bankalar tarafından müşterilerin doğal gaz, elektrik, su gibi ödemelerini finanse etmede kullanılır.
İstisna: Bir kişinin ücret karşılığında nitelikleri önceden belirlenmiş bir eseri imal etmesi için yapılan sözleşme anlamında fıkıh terimi.
Karz-ı hasen: Tüketim ödüncü anlamında fıkıh terimi.
Menafaa: Bankanın telekomünikasyon, ulaşım gibi alanlarda faaliyet gösteren firmalara ait hakların (bilet, kontör gibi) mülkiyetini firmalardan peşin parayla satın aldığı finansman modelidir.
Mudarabe: Kâr paylaşımı esasına dayanan emek-sermaye ortaklığı anlamında İslâm hukuku terimi.
Murabaha: Alış fiyatı veya maliyet üzerine belli bir kâr ilâvesiyle yapılan bir tür güvene dayalı satış sözleşmesi anlamında fıkıh terimi.
Muzaraa: Ziraî ortaklık anlamında fıkıh terimi.
Müsakat: Ürünü paylaşma esasına dayanan bağ-bahçe ortakçılığı.
Müsaveme: Pazarlık veya pazarlıklı satış anlamında bir fıkıh terimi.
Müşareke: Burada katılım bankası gerekli sermayenin bir kısmını karşılarken diğer kısmını müşteri bizzat karşılar. Yapılan ortaklık sonucunda elde edilen kâr, başlangıçta anlaşılan oranlarda paylaşılır; oranın sermaye paylarıyla aynı olması şart değildir. Müşteri, yapılan işe sermayeye ek olarak emeğini kattığı için kârdan daha yüksek oranda pay alabilir. Herhangi bir zarar oluşması durumunda ise ortaklar payları oranında zarardan etkilenirler. Bu yöntemle genellikle sanayi finansmanı yapılır.
Selem: Peşin bedelle veresiye mal değişimini konu edinen satım türü.
Sukuk: Ticarî varlıklar üzerindeki şâyi hisseli mülkiyeti anlatan ve eşit değerde ihraç edilen finansal sertifikalar.
Tekâfül: Arapça kökenli kefalet kelimesinden türemiş olan bu kelime, sözlükte 'dayanışma' demek olup 'İslâmî sigorta' olarak da bilinir. Tekâfül, çeşitli formlarda yüzlerce yıldır uygulanmaktadır. Mesuliyetin paylaşılması esasına dayanarak riskin belirli gruplar arasında dağıtılması esasına dayanır.
Teverruk: Nakit para elde etmek amacıyla bir malı vadeli satın alıp daha düşük peşin bir bedel karşılığında satıcıdan başkasına satma işlemi için kullanılan terim.

Son yıllarda gelişmesine rağmen Dünya'da belli başlı merkezlerde takdim edilen ürünlerin henüz çok azı Türkiye'de müşterilere takdim edilebiliyor. Türevleriyle birlikte Dünya'da 50'den fazla İslami finans ürünü varken Türkiye'de katılım bankaları tarafından 2015 itibarıyla murabaha ve sukuk başta olmak üzere henüz beş ürün hizmete sunuluyor. Dünya'da 75 ülkede 700 İslami finans kuruluşunun 2013 itibarıyla toplam aktif büyüklüğü 1,8 trilyon dolarıdır. Faizsiz bankacılıkla 2025'e kadar Dünya'daki Müslüman nüfusun tasarruflarının yarısını kendine çekebileceği tahmin ediliyor.
Bir yandan ürün azlığından şikayet edilen Türk İslami bankacılığı, diğer taraftan Avrupa'ya açılmış durumda. Kuveyt Türk, 23 Temmuz 2015'te Frankfurt’ta Avrupa'daki ilk şubesiyle faizsiz bankacılığı Almanya'da başlattı. Banka, yakın zamanda şubelerini bütün Avrupa’da açmayı hedefliyor.
Türkiye'de faizsiz bankacılığın daha çabuk gelişmesi için Malezya İslam Bankaları Birliği, TKBB  ile 2012 yılında bir işbirliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşmayla Dünya'da kullanılan 52 üründen Türkiye'de kullanılmayan ürünlerin katılım bankacılığına kazandırılması hedefleniyor.
Türkiye, 2015 civarı Bahreyn ya da Malezya modellerinden birine adapte olmaya çalışmaktadır. Yurt dışında kullanılan kira sertifikaları, teverruk, müşâreke, karz-ı hasen, tekâfül ve selem ile birlikte isticrâr, menfaa, müsâveme ve musâkaat gibi birçok ürünün potansiyeli olduğunu Türkiye finans ve hazineden sorumlu genel müdür yardımcısı Ali Güney ifade etmiştir. Uluslararası finansal danışmanlık şirketi Ünlü & Co. Borç Finansmanı ve Danışmanlık Bölümü Yönetici Direktörü Ayşe Akkın ise, İslami finansman modelinin mutlaka bir varlığa dayalı olması gerektiğinden daha güvenli olduğunu vurguluyor. Akkın, talebin yeterince  olmaması ve hukuki altyapının daha elverişli olmaması sebebiyle Türkiye'de Dünya'da yaygın olarak kullanılan araçların yalnızca bir kısmının kullanılabildiğini ifade ediyor.
Türkiye'de Albaraka Türk, Kuveyt Türk, Türkiye Finans, Ziraat Katılım, Dünya Katılım, Emlak Katılım ve Vakıf Katılım  bankaları İslami esaslarda faizsiz kredi desteği veren bankalardır. Bu bankalar ihtiyaç, konut, taşıt gibi finansman türlerinde tüketicilerin ihtiyaçlarına İslami usullerde destek sunmaktadır.

Türkiye’de hükûmet, kamu bankaları eliyle İslami bankacılığı güçlendirmek üzere harekete geçmiştir. Faizsiz ya da katılım bankacılığına göre işlem yapmak üzere devlet, 2014'te Ziraat Bankası’na izin vermiştir. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 15 Ekim 2014 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan kararıyla Ziraat Bankası, bu alana 300 milyon dolar sermayeli bir “katılım bankası” ile girmiş; bu iş için bu bankaya dokuz ay süre tanınmıştır. Aynı zamanda faizli bankacılık yapan Ziraat Bankası'nın haram kârlarının faizsiz parayla karışmaması için sermayenin Ziraat'in değil, Hazine'nin olması üzerinde durulmaktadır. Plana göre Ziraat Bankası'ndan sonra devlete ait Vakıflar Bankası da faizsiz bankacılığa yönelecek; bu banka Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığı ile katılım bankası kuracak. Vakıfbank'ın ana ortağı olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, kurulacak katılım bankasının büyük hissedarı olarak sermayeyi koyacak ve böylece Ziraat'te mevcut olan faiz problemi yaşanmayacak. Vakıflar Bankası ile eş zamanlı ya da hemen arkasından Halkbank da faizsiz bankacılığa geçerek devletin bütün gücüyle bu alana yoğunlaşması sağlanmış olacak.

Al Baraka Bankacılık Grubu
Kuveyt Türk Katılım Bankası
İslam Kalkınma Bankası
Vakıf Katılım Bankası
Emlak Katılım Bankası
Ziraat Katılım Bankası
Türkiye Finans Katılım Bankası
Dünya Katılım Bankası

Zamanda yolculuk; zaman içinde belirli noktalar arasındaki hareket, bir nesne ya da bir kişi tarafından uzayda farklı noktalar arasındaki harekete benzer şekilde, tipik olarak bir zaman makinesi veya bir solucan deliği olarak bilinen varsayımsal bir aygıtın kullanılması ile hareket kavramıdır. Zaman yolculuğu, felsefe ve kurguda yaygın olarak kabul gören bir kavramdır.

Bazı teoriler, özellikle de "özel ve genel görelilik", uygun uzay zamanı geometrilerinin ya da uzayda belirli hareket biçimlerinin, bu geometriler ve hareketler mümkünse, geçmişe ya da geleceğe seyahat etmeye izin vereceğini ileri sürmektedir. Fizikçiler teknik makalelerde genellikle zamanda  “hareket etme” ya da “seyahat etme” (“hareket” normalde zaman koordinatı değiştikçe uzamsal konumda meydana gelen değişiklik demektir.) klişelerinden kaçınmaktadırlar ve onun yerine cisimlerin kendi geçmişlerine dönmelerini sağlayarak, uzay zamanındaki kapalı çevrimleri şekillendiren hayat çizgileri olan kapalı zaman eğrisi ihtimalini tartışmaktadırlar. Kapalı zaman eğrilerini içeren (Gödel uzay zamanı gibi) uzay zamanlarını tanımlayan genel görelilik denklemi için çözümlerin olduğu bilinmektedir. Ancak bu çözümlerin fiziksel olarak makullüğü kesin değildir.
Görelilik, eğer bir kişi Dünya'dan bağıl hızda uzaklaşıp geri dönüyorsa, seyahat eden bu kişi için Dünya'da daha fazla zamanın geçmiş olduğunu öngörmektedir. Bu yüzden, bu açıdan bakıldığında göreliliğin “geleceğe yolculuğa” izin verdiği kabul edilmektedir (göreliliğe göre, ayrılma ve geri dönüş arasında gerçekte ne kadar zaman geçtiği sorusuna verilecek tek bir objektif yanıt yoktur ancak, hem Dünya'nın hem de yolcunun tecrübe ettiği tam zamanın ne kadar olduğuna dair objektif bir yanıt vardır, yani her birisi ne kadar yaşlandı; ikiz paradoksuna bakınız). Öte yandan bilim toplumunda bulunan birçok kişi geçmişe zaman yolculuğunun oldukça olasılık dışı olduğuna inanmaktadır. Zamanda yolculuğa izin veren herhangi bir teori olası nedensellik problemleri öne sürmektedir. “Dede Paradoksu” klasik bir nedensellik problemidir. A kişisi zamanda geçmişe gittiğini ve A'nın büyükannesi A'nın babasına hamile kalmadan bu kişinin büyükbabasını öldürdüğünü varsayarsak ne olur? Ancak bazı bilim adamları, Novikov'un kendi içinde tutarlılık ilkesine ya da paralel evrenlerin dallara ayrılmasına başvurularak paradokslardan kaçınılabileceğine inanmaktadır (aşağıdaki 'Paradokslar' kısmına bakınız).

Stephen Hawking, gelecekte turistlerin olmayışının zamanda seyahatin varlığına karşı olan bir tartışma olduğunu ileri sürmüştür –Fermi paradoksunun başka bir şeklidir. Tabii ki bu, zamanda yolculuğun fiziksel olarak imkânsız olduğunu kanıtlamaz. Çünkü zamanda yolculuk fiziksel olarak mümkün olabilir ama hiçbir zaman uygulanacak hale gelmedi (ya da dikkatli bir şekilde hiç kullanılmadı). Zamanda yolculuk gelişmiş olsa bile, Hawking başka bir yerde zaman yolculuğunun yalnızca doğru bir yola saptırılan bir uzay zamanı bölgesinde gerçekleşebileceğini ve eğer geleceğe kadar böyle bir bölge yaratamazsak da zaman yolcularının o tarihten önce geçmişe seyahat edemeyeceklerini belirtmektedir. Dolayısıyla “ Bu resim bize neden gelecekten turistlerin akınına uğramadığımızı açıklamaktadır.” Bu durum basit bir şekilde, gerçekten bir zaman makinesinin icat edildiği zamana ulaşana kadar, zaman yolcularını göremeyeceğimiz anlamına gelmektedir. Carl Sagan da zaman yolcularının burada olabileceği ancak varlıklarını gizledikleri ihtimalini ya da zaman yolcuları olarak fark edilemediklerini iddia etmiştir. Bu durum uzay-zaman sürekliliğinde kasıtlı olmayan değişimler getirmenin bu yolcular için istenmeyen sonuçlar doğurabilmesi yüzündendir. Ayrıca var olan geçmiş olayları da değiştirebilir.

Yarı klasik yerçekiminden çıkan tartışmalar, kuantum etkilerinin genel görelilikle birleştiği zaman bu boşlukların kapanabileceğini öne sürmesine rağmen, genel görelilik teorisi bazı olağanüstü durumlarda zamanda geçmişe yolculuğun mümkünlüğü için bilimsel bir dayanak oluşturmaktadır. Bu yarı klasik tartışmalar, Hawking'i doğanın temel yasalarının zamanda yolculuğu engellediğini söyleyen Kronoloji Koruma Varsayımı'nı formüle etmeye yönlendirdi. Ancak fizikçiler, kuantum mekaniğini genel görelilikle tamamen birleştiren bir kuantum çekim teorisi olmadan konu hakkında kesin bir yargıya varamamaktadırlar.

Zamanda geçmişe yolculuk teorik olarak aşağıdaki metotlar kullanarak yapılır:

Işık hızından daha hızlı seyahat
Kozmik şeritlerin ve kara deliklerin kullanımı
Solucan delikleri ve Alcubierre sürücüsü

Eğer bir kişi bir bilgiyi ya da cismi, Işıktan daha hızlı bir şekilde bir noktadan diğerine taşıyabilirse o zaman görelilik teorisine göre, işaretin ya da cismin zamanda geriye hareket ettiği bir eylemsiz referans çerçevesi meydana gelir. Bu örnek, bazı durumlarda farklı referans çerçevelerinin farklı yerlerdeki iki olayın “aynı anda” gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda ve bu iki olayın sırası  (teknik olarak bu anlaşmazlıklar, olaylar arasındaki uzay zaman aralığının ‘uzayımsı’ olduğu, yani her iki olayın da diğerinin gelecek ışık konisi üzerinde durmadığı zaman meydana gelmektedir). Eğer iki olaydan birincisi bir yerden diğerine sinyal göndermeyi, ikinci olay da aynı sinyalin başka bir yerden alınmasını temsil ediyorsa, o zaman bu sinyal ışık hızında ya da daha yavaş hareket ettiği sürece, eş anlılık matematiği bütün referans çerçevelerinin gönderim olayının alış olayından önce gerçekleştiği konusunda hemfikir olduğunu kesinleştirmektedir. 
Ancak ışıktan daha hızlı olan varsayımsal bir sinyal durumunda her zaman, sinyalin zamanda geriye hareket ettiği söylenebilsin diye gönderilmeden alındığı bazı çerçeveler vardır. İki temel özel görelilik varsayımından biri, fizik kanunlarının her eylemsiz referans çerçevesinde aynı şekilde çalışması gerektiğini söylediği için, o zaman sinyallerin herhangi bir çerçevede zamanla geçmişe yolculuk yapması mümkünse, bu durum bütün çerçevelerde mümkün olmak zorundadır. Eğer A gözlemcisi B gözlemcisine, A çerçevesinde FTL (ışıktan daha hızlı)olan ancak B çerçevesinde zamanda geriye giden bir sinyal gönderirse ve B gözlemcisi de B çerçevesinde FTL (ışıktan daha hızlı)olan ancak A çerçevesinde zamanda geriye giden bir cevap gönderirse, buradan A'nın orijinal sinyali göndermeden cevabı aldığı anlamı çıkmaktadır ki bu her çerçevede nedenselliğin bariz bir ihlalidir. Uzay zamanı diyagramını kullanarak böyle bir durumun gösterimi burada bulunabilir. Bu durum bazen takyonik anti telefon olarak isimlendirilmektedir.
Özel göreliliğe göre, ışıktan daha yavaş olan bir cismi ışık hızına ulaştırmak sonsuz miktarda enerji gerektirmektedir. Görelilik, her zaman ışıktan daha hızlı hareket eden takyonların teorik olasılığını yasaklamamasına rağmen, kuantum alan teorisi kullanılarak analiz edildiğinde, ışık hızından daha hızlı bir şekilde bilgi iletmek için takyonları kullanmak aslında mümkün görünmemektedir. Ayrıca takyonların varlığı hakkında üzerinde çoğunlukla anlaşılan kanıtlar yoktur. Işıktan hızlı nötrino anomalisi nötrinoların muhtemelen takyon olduğunu iddia etmişti ancak daha ileri bir analizden sonra deney sonuçlarının geçersiz olduğu bulundu. Başka bir deneyci grubu, bir teorinin varsaydığı radyasyon eksikliğinin, nötrinoların aslında ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceğini gösterdiğini belirtmiştir. OPERA ekip lideri Dario Autiero ve CERN araştırma direktörü Sergio Bertolucci diğer açıklamaların radyasyon yoluyla nötrino enerji kaybının eksikliği için mümkün olduğunu vurgulamışlardır.
Genel görelilik teorisi, kütle enerjisi ve momentum akışının neden olduğu uzay zamanın bükülmesi açısından yerçekimini kapsaması için özel teoriyi genişletmiştir. Genel görelilik evreni bir alan denklemleri sistemi altında tanımlamaktadır. “Kapalı zaman eğrilerine” izin veren bu denklemlerin çözümleri bulunmaktadır ve dolayısıyla da geçmişe seyahat vardır. Bu çözümlerin ilki Kurt Gödel tarafından önerilmiştir ve Gödel metriği olarak bilinmektedir. Ancak Gödel'in (ve diğerlerinin) örneği, evrenin sahip olmadığı fiziksel özellikleri olmasını gerektirmektedir. Genel göreliliğin bütün realistik durumlar için kapalı zaman eğrilerini yasaklayıp yasaklamadığı bilinmemektedir.

Aykırı solucan deliği olarak da bilinen uzay zaman bükülmesi olmaksızın bir solucan deliğinden geçmek imkânsız olmasına rağmen, solucan delikleri, Einstein'ın genel görelilik alan denklemlerince de uygun görülen varsayımsal uzay zaman bükülmesidir. 
Aykırı solucan deliğini kullanan bir zaman makinesi (varsayımsal olarak) şu şekilde çalışmaktadır: solucan deliğinin bir ucu, belki ileri bir itici güç sistemiyle, ışık hızının önemli bir kısmına kadar hızlandırılır ve daha sonra eski konumuna tekrar getirilir. Başka bir yol da solucan deliğinin bir girişini alıp diğer girişinden daha fazla kütleçekime sahip olan cismin çekim alanı içerisine hareket ettirmek ve daha sonra diğer girişe yakın bir pozisyona getirmektir. Zaman genişlemesi, dışarıdan da gözlenebileceği gibi, bu iki yöntem için de, sabit uçtan daha az zaman geçmesi için hareket ettirilen solucan deliğinin sonuna neden olur. Ancak solucan deliğinin her iki ucundaki eşzamanlı saatler (iki uç nasıl hareket ederse etsin), solucan deliğinden geçen bir gözlemcinin gördüğü gibi her zaman eşzamanlı şekilde kalsın diye zaman, solucan deliğinin içerisinde dışarısından farklı olarak bağlanır. Bu, hızlanmış uca giren gözlemcinin, sabit uç, hızlanmış ucun girişten önceki andaki zamanıyla aynı olduğunda sabit uçtan çıkacağı anlamına gelmektedir. Örneğin, eğer gözlemci solucan deliğine girmeden önce hızlandırılmış uçtaki saatin 2007yi, sabit uçtaki saatin 2012yi gösterdiğini bildirirse, o zaman sabit uçtaki tarih 2007yi gösterdiğinde zamanda geçmişe yapılan ve dışarıdaki gözlemcilerin de gördüğü bu yolculukta gözlemci sabit uçtan çıkar. 
Böyle bir zaman makinesinin önemli bir sorunu, makinenin, zamanda sadece ortaya ilk çıkışı kadar geçmişe gitmesinin mümkün oluşudur. Esas itibarıyla, zaman makinesi zamanda kendi kendine hareket eden bir alet olmakta

Klasik mantıkta, çelişki bir ya da daha fazla önerme arasında uyumsuzluk olması durumudur. Çelişkili iki önerme birlikte değerlendirildiğinde genellikle birbiriyle zıt olan iki mantıksal sonuç ortaya çıkar. Bu konuda Aristo'nun çelişmezlik kanunu'na göre "Aynı şey, aynı zamanda, aynı açıdan, aynı nesneye hem dahil hem de dahil olmayan olamaz"
Klasik ve Newtoncu bilimsel anlayışlar çelişkiyi yaygın şekilde bilimsel bir olumsuzlama aracı olarak kullandılar. Kuantum Mekaniği'nin verileriyle çelişkinin aslında varlığın doğasını yansıtan çok önemli bir araç olduğu görüşü hakim olmaya başlamıştır. Psikoloji ve bilgisayar teknolojileri bu göreceli yeni ilkelerden daha çok yararlanmaktadır. Belirsizlik İlkesi çelişkili durumların bir aradalığını ortaya koymuştur. Buna göre aynı madde aynı anda farklı yerlerde bulunabildiği gibi aynı konumda hem geçmişte hem gelecekte hem de şimdide bulunmasının mümkün olduğunu öne sürer.
Farklı olarak çelişki kavramı, resmi mantık sistemlerinin her biri için aynı anlama gelmektedir. Çelişki, bir önermenin doğru halinin, aynı ortam geçerli iken ikinci defa önerildiği bir durumda, yerine negatif biçiminin doğru bulunması ile ortaya çıkar. Mantık tekniğinin yeniden gözden geçirilmesi adına bir koşul olarak kabul edilebilir. Boolean cebirinde ve özellikle analitik felsefe geleneğinde kullanılan etkisiz ikileme (idempotency) ilkesi, çelişkinin var olup olmadığını hatırlatmak için bir gereçtir.

Epistemolojik tutarlıcılık kuramı, bir inancın haklılaştırılabilmesi için, bu inancın mantıksal olarak çelişmez bir inançlar sisteminin parçası olması gerektiğini öne sürer.

Çelişki olmasına rağmen çelişkinin bizzat kendisinin değişimi tetiklediği, dönüşümü doğurduğu dolayısıyla asıl evrensel oluşumları temsil eden durumun çelişmezlik değil çelişkinin olduğunu öne süren yaklaşımlar da vardır. Diyalektik Mantık ile hareket eden F. Hegel, K. Marx, V. Lenin, Mao Zedong gibi düşünürler çelişki doğuran karşıt durumların aynı anda bir arada olduğunu bunların arasındaki gerilimin, değişime hatta dönüşüme yol açtığını savundular. Özellikle Marx geleneğindeki düşünürler, toplum içinde ekonomik farkların yarattığı karşıt sınıfların burjuva sınıfı ve işçi ve emekçi sınıfı'nın aynı anda bir arada bulunabildiklerini ve bu sınıflar arasında hem bir gerilim hem de bir mücadelenin olduğunu, bu mücadelenin karşıtların birbirini değiştirme ve dönüştümesinde önemli bir rolü oynadığını savunmuşlardır. Mao, binlerce yıldır Çin kültüründe olan Yin ve Yang etkisiyle Çelişkiler Üzerine (1937) adlı eserinde "Tüm varlıklar çelişkilerin sonucu olarak ürerler" demiştir.

Airbus A300, kısa ve orta menzilli, geniş gövdeli yolcu ve nakliye uçağıdır. 1972 yılında yapımına başlanmış ve dünyanın çift motorlu ilk geniş gövdeli uçağıdır. Haziran 2007 itibarı ile üretimi bitmiştir.
Şubat 2007 itibarıyla 561 A300 siparişi mevcuttur ve bunun 556'sı teslim edilmiştir.

27 Temmuz 1976: Air France Flight 139, uçak kaçırma olayı
18 Aralık 1983: Malaysia Airlines
3 Haziran 1988: Iran Air Uçuş 655 USS Vincennes tarafından vuruldu, 290 yolcu ve mürettebat öldü
26 Nisan 1994: China Airlines 15 mürettebat ve 249 yolcu öldü.
26 Eylül 1997: Garuda Indonesia 234 kişi öldü
16 Şubat 1998: China Airlines 196 kişi ve düştüğü yerdeki 6 kişi öldü
24 Aralık 1999: Indian Airlines Flight IC 814 kaçırılma.
12 Kasım 2001: American Airlines, 260 kişi öldü, yerde 5 kişi öldü.
22 Kasım 2003: European Air Transport OO-DLL Irak'ta yerden vurularak düşürüldü.

Airbus SE, Avrupa merkezli çok uluslu bir havacılık şirketidir. 2019 itibarıyla Airbus, dünyanın en büyük uçak üreticisi ve en çok uçak siparişi alan şirketidir. Kurumsal merkezi Hollanda'da bulunan şirketin hisseleri Fransa, Almanya ve İspanya'da işlem görür. Airbus, tasarladığı ve ürettiği sivil ve askerî uçakların dünya genelinde satışını yapar. Uçaklar hem Avrupa Birliği içinde hem de diğer ülkelerde üretilir. Şirketin üç ana bölümü vardır: ticari uçaklar, savunma ve uzay, helikopterler.
Şirketin sivil havacılık bölümünün merkezi Fransa'nın Toulouse şehrindedir. Üretim tesislerinin çoğu Avrupa Birliği'nde (Fransa, Almanya, İspanya) bulunmakla birlikte Çin, İngiltere ve ABD'de de tesisleri vardır. Son montaj işlemleri Fransa'nın Toulouse, Almanya'nın Hamburg, İspanya'nın Sevilla, Çin'in Tianjin ve ABD'nin Mobile, Alabama şehirlerinde yapılır. Şirket, dünyanın ilk ticari dijital fly-by-wire uçağı olan Airbus A320'nin ve dünyanın en büyük yolcu uçağı olan A380'in üretimini ve satışını yapar. Şirketin 12.000. uçağı olan bir A220, 20 Mayıs 2019'da Delta Air Lines'a teslim edilmiştir. Ekim 2016 itibarıyla dünya genelindeki Airbus uçakları 110 milyondan fazla uçuş yapmış, 215 milyar kilometre yol kat etmiş ve 12 milyar yolcu taşımıştır. 2019 itibarıyla Airbus dünyanın en büyük uçak üreticisidir ve en fazla uçak siparişi alarak rakibi Boeing'i geride bırakmıştır.
Airbus, Hollanda'nın Leiden şehrinde kayıtlı bir şirket olmakla birlikte Toulouse'daki genel merkezden yönetilir. Hisseleri Fransa, Almanya ve İspanya'da işlem görmektedir. Şirket CEO Guillaume Faury tarafından yönetilmektedir ve Euro Stoxx 50 borsa endeksinin bir bileşenidir.
A320 modeli denilen ve A318, A319, A320 ve A321 modellerini kapsayan seri Almanya'nın Hamburg kentinde montajlanırken diğer modeller Fransa'da montajlanmaktadır. Her seride ayrı dağılım göstermekle birlikte genelde:

Gövdeden Almanya,
Elektronik aksamından ve iniş takımlarından Fransa,
Kanatlardan Birleşik Krallık,
Kanat Parçalarından, uçuş yüzeylerinden Hollanda ve
Kapı gibi aksamlarından ise İspanya sorumludur.
İlk üretilen model A300'tür, daha sonra bunu sırasıyla A310, A320, A330, A340 ve en son A380 izlemiştir. Ayrıca A350 XWB modeli de tasarlanmış ve hizmete sunulmuştur.

Bugünkü Airbus SE, 1970 yılında Airbus Industrie GIE konsorsiyumunun oluşumuna kadar uzanan, Avrupa havacılık endüstrisindeki uluslararası konsolidasyonun ürünüdür. 2000 yılında, Avrupa Havacılık Savunma ve Uzay Şirketi (EADS) NV kuruldu. EADS, güvenlik ve uzay faaliyetleriyle ilgili diğer yan kuruluşlara ek olarak, 1992'de kurulan önceden var olan Eurocopter SA'nın %100'üne ve Airbus Industrie GIE'nin %80'ine sahipti. 2001 yılında, Airbus Industrie GIE, basitleştirilmiş bir anonim şirket olan Airbus SAS olarak yeniden düzenlendi. 2006'da EADS, BAE Systems'in Airbus'ın kalan %20'sini satın aldı. EADS NV, sırasıyla 2014 ve 2015'te Airbus Group NV ve SE olarak yeniden adlandırıldı. Airbus Group SE bünyesindeki Airbus SAS bölümünün hakimiyeti nedeniyle, bu ana ve yan şirketler, ana şirketin adı korunarak Ocak 2017'de birleştirildi. Şirkete şimdiki adı Nisan 2017'de verildi.

2005 başında deneme uçuşlarına başlayan A380 modeli, şu ana kadar üretilmiş en büyük yolcu uçağı unvanını kazanmıştır. 2011 cirosu 33.1 milyar Avro olan şirketin, toplam 63.000 çalışanı vardır.

Boeing
ATR

Airbus şirketi internet sitesi22 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Trim veya ayar fletneri; irtifâ dümeni, kanatçık ya da istikamet dümeni gibi daha büyük kontrol yüzeylerine monte edilen ve pilot tarafından kontrol edilen tali (ikincil) kumanda yüzeyleridir. Trim yüzeyleri pilot tarafından bağlı olduğu yüzeyle açı yapacak şekilde ayarlanır ve uçağın istenen konumda fazla güç sarf edilmeden uçmasına yardımcı olur. Türkçe havacılıkta trim, servo ve denge (balance) tab gibi tali kumanda yüzeylerinin hepsine birden fletner denir.
Hemen hemen tüm uçaklarda irtifa dümeni trimi, çok motorlu uçaklarda istikâmet dümeni trimi ve gelişmiş uçaklarda bunlara ilaveten kanatçık trimi bulunur.
İrtifâ dümeni yerine tamamı hareket eden yekpare yatay stabilizesi (stabilatör) bulunan uçaklarda irtifâ trim kontrolü stabilatörün tamamını hareket ettirir.

Trimin çalışma prensibi bağlı olduğu ana kumanda yüzeyine çok benzer. Trim ayarı pilot tarafından çember ya da düğme şeklindeki kontroller hassas şekilde kullanılarak yapılır. Ayar fletnerlerin amacı uçuş esnasında uçuş kontrollerindeki yükü alarak pilotun uçağı idare etmesini kolaylaştırmak ve uçuş emniyetini artırmaktır.
Trim herhangi bir kontrol yüzeyinin menteşe hattındaki momenti sıfıra düşürmekte kullanılır. Bu sayede pilotun herhangi bir uçuş kumandasına sürekli güç uygulaması gerekliliğini ortadan kaldırır. İyi fletner ayarı yapılmış bir uçakta pilot kumandalara dokunmasa dahi uçak ilgili eksendeki mevcut durumunu (attitude) büyük oranda muhafaza edecektir.

Trim ayarı yapmaya başlamadan önce pilot uçağı arzu ettiği konumda sabit olarak tutar. Bu durumda ilgili kumanda pilotun ellerine veya ayaklarına belirli bir oranda yük bindirecektir. Pilot trim kumandasını yeteri kadar ileri-geri veya sağa-sola oynatarak bu yükü sıfıra indirir. Herhangi bir nedenle uçağın durumu (attitude) değiştiğinde (sürat değişimi, tırmanış veya alçalışa başlamak vs.) pilot yeni durum için tekrar trim ayarı yapar. Trim, uçuş boyunca sık sık kullanılan bir kumanda sistemidir.

Balance tab (denge fletneri), bazı uçaklarda irtifâ dümenine eklenen bir tali kontrol yüzeyidir. İrtifâ dümenine mekanik olarak bağlıdır ve aksi yönde hareket eder. Örneğin pilot lövyeyi geriye (kendine) doğru çektiğinde irtifa dümeni yukarı kalkar ve denge fletneri aşağı iner. Böylece pilotun uygulaması gereken kuvveti azaltır. Denge fletneri otomatik olarak (pilotun doğrudan kumandası olmadan) çalışır. Uçuş öncesi haricî kontrollerinde pilot irtifâ dümenini elle hareket ettirerek denge fletnerinin çalışıp çalışmadığını kontrol edebilir.

Anti-balance tab, irtifâ dümeni yerine yekpare yatay stabilizesi (stabilatör) olan uçaklarda pilotun "kumanda hissini" artırmak için kullanılan ve balance tab'ın aksi yönde hareket eden bir fletner yüzeyidir. Anti-balance tab, stabilatörün firar kenarı ile "aynı yöne" hareket eder. Pilotun bu ikiliyi yenmesi için daha fazla kuvvet sarf etmesi gerekir. Bu sistem -özellikle yüksek süratlerde- pilotun stabilatöre gereğinden fazla kumanda uygulamasını engeller.

Eski uçaklarda bulunan ve "yerde" ayarlanan bir tali kontrol yüzeyidir. Eğer uçak herhangi bir eksende istenmeyen bir temayül gösteriyorsa, ilgili kontrol yüzeyindeki eğilebilir metal yüzey (fixed balance tab) hareket ettirilerek bu kumanda hatası giderilmeye çalışılır. Daha sonra uçuş testleri ile bu düzeltmenin etkili olup olmadığı kontrol edilir.

Servo fletneri denge fletnerine benzer ancak pilotun doğrudan kumandasını gerektirir. Lövye veya pedallar ana kontrol yüzeyi yerine doğrudan servo fletnerine bağlıdır ve pilot herhangi bir kumanda verdiğinde servo hava akımı içinde ederek bağlı olduğu ana kumanda yüzeyinin aksi yöne (pilotun arzu ettiği yöne) hareket etmesini sağlar.

Anti-servo tab, anti-balance tab'a benzer ve servo tab'ın aksi yönde hareket eder. Amacı pilotun uyguladığı kuvvete karşı gelerek "kumanda hissini" artırmaktır.

Mass balance (kütle dengesi), yüksek süratlerde kontrol yüzeylerindeki sarsıntıyı azaltmakta kullanılan bir ağırlıktır. Kontrol yüzeyinin ağırlık merkezini (CG) uçağa bağlandığı menteşeye yaklaştırır.

Uçuş denetimleri
Kanatçık
Dümen
Flap
Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 4: The Aeroplane Technical. 5. baskı. Cranfield. Pooley's Air Pilot Publishing, 2009.

Ters itme, revers veya itme tersindirme, bir uçak motorunun itme kuvvetinin geçici olarak saptırılmasıdır, böylece motorun itiş gücü uçağın önüne doğru yönlendirilerek uçağın yavaşlaması sağlanır. Ters itme sistemleri, iniş esnasında uçağın iniş takımının yere temasından hemen sonra yavaşlamaya yardımcı olmak, frenlerdeki aşınmayı azaltmak ve daha kısa iniş mesafeleri sağlamak için birçok jet uçağında bulunur. Bu tür cihazlar uçağı önemli ölçüde etkiler ve havayollarının güvenli operasyonları için önemli kabul edilir. Ölümcül olanlar dahil olmak üzere, itme geri dönüş sistemlerini içeren kazalar olmuştur.
Jet uçaklardaki ters itme sistemlerine benzer amaçla değişken hatveli pervanelere sahip uçaklarda pervane hatvesi negatif olacak şekilde değiştirilerek uçağın yavaşlaması sağlanabilir. Bir gemi için eşdeğer kavrama tornistan denir.

Bir uçağın iniş süreci, uçağın piste teker koyması, taksi hızına yavaşlaması ve nihayetinde tamamen durmasından oluşur. Bununla birlikte, çoğu ticari jet motoru rölantide olsa bile ileri yönde itme üretmeye devam eder. Çoğu modern uçağın iniş takımının frenleri normal koşullarda uçağı durdurmak için yeterlidir, ancak güvenlik amacıyla ve frenler üzerindeki stresi azaltmak için başka bir yavaşlama yöntemine ihtiyaç vardır. Pistte kar veya yağmur gibi faktörlerin frenlerin etkinliğini azalttığı kötü hava içeren senaryolarda ve iptal edilen kalkışlar gibi acil durumlarda bu ihtiyaç daha belirgindir.
Basit ve etkili bir yöntem, jet motorunun egzoz akışının yönünü tersine çevirmek ve yavaşlamak için motorun gücünü kullanmaktır. İdeal durum egzoz gazlarının akış yönünü tersine çevirerek doğrudan ileriye doğru yönlendirmektir; ancak aerodinamik nedenlerle bu mümkün değildir. Ters itme sistemlerinde egzoz gazları en iyi verimi alabilmek için 135° açıyla saptırılır. Ters itme uçağın havadaki hızını azaltmak için uçuş esnasında da kullanılabilir, ancak bu modern uçaklarda yaygın değildir. Jet motorlarında yaygın olarak kullanılan üç tip itme geri vites sistemi vardır: hedef (İngilizce: target), deniz kabuğu (İngilizce: clam-shell) ve soğuk akış (İngilizce: cold stream) sistemleri. Değişken hatveli pervanelerle donatılmış bazı pervaneli uçaklar, pervane kanatlarının hatvesini (açısını) değiştirerek itmeyi tersine çevirebilir. Ticari jet yolcu uçaklarının çoğu bu tür cihazlara sahiptir; askeri havacılıkta da uygulamaları vardır.

Küçük uçaklar, özel uygulamalar haricinde, tipik olarak ters itme sistemlerine sahip değildir. Öte yandan, büyük uçaklar (12.500 pound'dan ağır olanlar) neredeyse her zaman ters itme yeteneğine sahiptir. Pistonlu motor, turboprop ve jet uçaklarının hepsi itme geri dönüş sistemlerini içerecek şekilde tasarlanabilir.

Pervaneli uçaklar, kontrol edilebilir hatveli pervanelerinin açısını değiştirerek ters itme kuvveti üretebilir, böylece pervaneler itme kuvvetlerini ileri doğru yönlendirir. Bu ters itme özelliği, kontrol edilebilir hatve pervanelerin geliştirilmesi ile pervane kanatlarının açısını değiştirerek çok çeşitli koşullar altında motor gücünü verimli bir şekilde kullanmak için kullanılabilir hale geldi. Tek motorlu uçaklarda ters itme sistemi genellikle yoktur. Bununla birlikte, PAC P-750 XSTOL, Cessna 208 Caravan ve Pilatus PC-6 Porter gibi bazı tek motorlu turboprop uçaklarda bu özellik mevcuttur.
Ters itme özelliğinin özel bir uygulaması, çok motorlu deniz uçakları ve uçan gemilerde kullanımıdır. Bu uçaklar suya inerken geleneksel bir frenleme yöntemine sahip değildir; yavaşlamak veya durdurmak için manevra kabiliyetlerine, ters itme gücüne ve suyun sürüklenmesine güvenmelidir. Ek olarak, su üzerinde manevra yapmak için genellikle ters itme gereklidir, ters itme sistemleri bir rıhtım veya plajdan ayrılmak için gerekli olabilecek keskin dönüşler yapmak veya uçağı geriye doğru itmek için kullanılır.

Jet motorları kullanan uçaklarda ters itme, jet egzozunun ileri yönlendirilmesi ile sağlanır. Motor ters yönde dönmez; bunun yerine egzoz gazlarını ileriye doğru yönlendirmek için itme ters çevirme cihazları kullanılır. Yüksek bypass oranlı motorlar, itme gücünün çoğunluğu fan hava akışı ile üretildiğinden, genellikle sadece bu akışın yönünü değiştirerek itişi tersine çevirir. Yaygın kullanılan üç jet motoru itme geri dönüş sistemi vardır:

Hedef tipi ters itme sistemi, sıcak gaz akışını tersine çevirmek için bir çift hidrolik olarak çalıştırılan 'kova' tipi kapı kullanır. İleri itme için bu kapılar motorun nozulu önüne getirilerek egzoz gazının yönü değiştirilir. Bu sistem ilk kez Boeing 707'de uygulanmıştır, bugün hala yaygın olan şekilde iki ters çevirici kova, menteşeye yerleştirildiğinde egzozun arkaya doğru akışını engeller ve gazları ileriye doğru bir açıyla yönlendirir. Bu tip ters çevirici, çalışması esnasında motorun arkasında görülebilir.

Deniz kabuğu tipi sistemler pnömatik olarak çalıştırılır. Etkinleştirildiğinde ters yönlü kanalları açmak ve normal egzoz çıkışını kapatmak için döner ve itmenin ileri yönlendirilmesine neden olur. Kademeli ters itme sistemi turbofan motorlarda yaygın olarak kullanılır. Turbojet motorlarda, deniz kabuğu tipi sistem sadece fan hava akışını kullandığından ve ileri itme gücü üretmeye devam eden motor ana türbinini etkilemediğinden, bu sistem hedef tipi sistemden daha az etkilidir.

Turbojet ve düşük bypasslı turbofan motorlarda kullanılan iki tipe ek olarak, bazı yüksek bypasslı turbofan motorlarda üçüncü tip bir itme ters çevirici bulunur. Yüksek bypass oranlı motorlarda bypass kanalındaki kapılar, motorun fan bölümü tarafından hızlanan ancak yanma odasından geçmeyen (bypass havası olarak adlandırılır) havayı ters itme sağlayacak şekilde yönlendirmek için kullanılır. Soğuk akış tüpü ters itki sistemi bir hava motoru tarafından etkinleştirilir. Motorun normal çalışma esnasında ters itme kapıları kapalıdır. Ters itme modunda ise sistem, hava akışını ters yönde yönlendirmek için kapıları açar. Bu sistem hem fanın hem de motor türbininin egzoz akışını yönlendirebilir.
Soğuk akış sistemi yapısal bütünlüğü, güvenilirliği ve çok yönlülüğü ile bilinir. Ters itme aktivasyonu sırasında, uçak motoru nacelinin çevresine monte edilen bir manşon, motor fan akışını yeniden yönlendiren kapıları ortaya çıkarmak için arkaya hareket eder. Bu tarz itme ters çevirme sistemleri ağır olabilir ve büyük motorları barındıran nacellere entegre etmek zor olabilir.

Kokpitlerin çoğunda, ters itme sistemi motor gaz kolları rölanti ayarındayken geri çekilerek aktif hale getirilir. Ters itme tipik olarak aerodinamik kaldırma ve yüksek hızın iniş takımında bulunan frenlerin etkinliğini sınırladığı durumlarda yavaşlamayı iyileştirmek için iniş takımlarının yere temasından hemen sonra genellikle spoilerler ile birlikte uygulanır. Ters itme kuvveti, motor gaz kollarına bağlı kollar kullanılarak veya gaz kollarını bir ters itme 'geçidine' hareket ettirerek daima manuel olarak seçilir.
Ters itme ile sağlanan erken yavaşlama, iniş mesafesini %25 veya daha fazla azaltabilir. Ancak havacılık regülasyonları düzenlemeler, bir uçağın tarifeli havayolu hizmetinin bir parçası olarak bir havaalanına inişe uygunluk sertifikası alabilmesi için itme tersine çevirme kullanmadan piste inebilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Uçağın hızı azaldıktan sonra ters itki sistemi, motorun yerdeki şeyleri içine çekmesini ve yabancı cisim hasarına uğramasını önlemek için kapatılır. Koşullar gerektiriyorsa, ters itme durmak için veya hatta uçağı geriye itmek için kullanılabilir, ancak uçak römorkörleri bu amaç için daha yaygın olarak kullanılır. Ters itme, uçağı havaalanı kapısından geri itmek için kullanıldığı zaman bu manevra powerback olarak adlandırılır. Bazı üreticiler buzlu koşullar altında bu prosedürün kullanılmasına karşı uyarırlar; kar veya sulu karla kaplı zeminde ters itme, sulu kar, su ve buz çözücülerin havaya karışmasına ve kanat yüzeylerine yapışmasına neden olabilir.
Ters itme kuvvetinin tam gücü istenmiyorsa, sistem gaz kelebeği tam güçten daha düşük bir değere ayarlanmış, hatta rölanti gücüne bile ayarlanmış olarak çalıştırılabilir; bu motor bileşenlerindeki stresi ve aşınmayı azaltır. Özellikle buzlu veya kaygan koşullarda veya motorun jet itişinin çevrede hasara neden olabileceği durumlarda, motorların rölantideki itme gücünü ortadan kaldırmak için bazen ters itme seçilir.

Bazı uçaklar, özellikle bazı Sovyet ve Rus uçakları uçuşta güvenli bir şekilde ters itmeyi kullanabilirler, ancak bunların çoğu pervanelidir. Birçok ticari uçak uçuş esnasında ters itme sistemlerini çalıştıramaz. Uçuş sırasında ters itmenin çeşitli avantajları vardır. Hızlı yavaşlama sağlayarak çabuk hız değişimi sağlar. Ayrıca, normalde dik dalışlarla ilişkili hız artışını önleyerek, özellikle savaş bölgeleri gibi düşman ortamlarda ve iniş için dik açılı yaklaşmalar yaparken faydalı olabilecek hızlı irtifa kaybına izin verir.
Douglas DC-8 serisi uçaklar, 1959'da hizmete girmesinden bu yana uçuş sırasında ters itme kullanabilirler. Ters itme kabul edilebilir hızlarda hızlı alçalmayı kolaylaştırmak için güvenli ve etkilidir, ancak uçağın önemli ölçüde sarsılmasına sebep olur. Bu nedenle kullanımı yolcu uçuşlarında daha az yaygındı ve yolcu konforunun bir sorun olmadığı kargo ve havalimanı değiştirme uçuşlarında daha yaygındı.
120 ile 180 koltuklu bir uçak olan Hawker Siddeley Trident, ters itme kullanarak 10.000 ft/dakika (3.050 m/dakika) orana dek çabuk alçalma kabiliyetine sahipti, ancak bu özellik nadiren kullanılmıştır.
Concorde süpersonik uçağı alçalma oranını artırmak için havada ters itme kullanabilir. Sadece içteki motorlarda yer alan ve sadece subsonik uçuşta ve uçak 30.000 feet'in (9.144 metre) altında kullanılabilen sistem ile uçağın alçalma oranı 10.000 ft / dakikadır.
Boeing C-17 Globemaster III, uçuşta ters itme kullanan birkaç modern uçaktan biridir. Boeing tarafından üretilen uçaklar, dik taktik alçalmaları kolaylaştırmak için savaş durumunda dört motora da ters itme gücü uygulayarak 15.000 ft/dak (4.600 m/dak) orana kadar alçalma sağlayabilir. 1969'da hizmete giren Lockheed C-5 

Transponder, hava araçlarında bulunan, radar sorgulamasına cevap vermek için tasarlanmış; hava aracının yer, hız gibi temel bilgilerini radyo frekanslarına yanıt olarak trafik kontrolörlerine ileten, uçağın en önemli iletişim sistemini oluşturan elektronik cihazdır. Bir hava aracının transponderi devre dışı olduğu zaman o hava aracına dair hiçbir bilgi alınamaz ve iletişim kurulamaz. Bazı kaynaklarda XPDR, XPNDR, TPDR veya TP şeklinde kısaltılır. Hava aracındaki transponder yerdeki ikincil radarlarla ve diğer uçaklardaki çarpışmayı önleyici sistemlerle sinyaller vasıtasıyla haberleşir. Mode C ve Mode S transponderler basınç altimetresinden aldıkları irtifa bilgisini de yayınlayabilirler.
Transponder kavramı 1940'larda İngilizce transmitter (verici) ve responder (yanıtlayıcı) sözcüklerinden türetilmiştir.

Havacılık transponderı ilk olarak İkinci Dünya Savaşında Amerikan ve İngiliz Ordusu tarafından radarda dost ve düşman uçakları birbirinden ayırabilecek bir sistem (Dost veya Düşman Tanımlama Sistemi - IFF) olarak geliştirilmiştir. Konsept Soğuk Savaş sırasında Kuzey Amerika'nın savunulmasında kullanılan NORAD teknolojisinin temelini oluşturmuştur.
Aynı konsept sivil hava trafiği kontrolü tarafından 1950'lerde uyarlanarak genel ve ticari havacılık için trafik hizmeti vermek amacıyla ikincil sürveyans radarı (işaret radarı) sistemlerinde kullanılmıştır.

Hava aracındaki transpondere kumanda paneli vasıtasıyla çeşitli kodlar girilebilir. Bu fonksiyona Mod 3A veya kısaca Mod A denir. Örneğin 7700 kodu "uçakta acil durum var" anlamına gelir. Benzer şekilde 7600 "telsiz arızası var", 7500 "uçak kaçırıldı" anlamına gelir ve bu kodlar tüm dünyada geçerlidir.
ATC üniteleri pilotlardan çeşitli transponder kodlarını girmelerini talep edebilirler. Bu kodlar uçağın ATC radar ekranında tespit edilmesini kolaylaştırır. Örneğin ATC ünitesi "squawk 7421" anonsu yaptığında pilot transpondere bu kodu bağlar. "Kuş çığlığı" anlamına gelen squawk sözcüğünün kullanımı 2. Dünya Savaşı'nda kod adı parrot (papağan) olan ve dost-düşman ayrımı yapan IFF (Identification Friend or Foe) sistemine dayanır.
Kod değişimi esnasında -anlık da olsa- acil durum vs. kodlarını yayınlamamak için cihazın stand by konumuna alınması veya rezerve edilmiş kodlara uğramayacak şekilde squawk kodu değiştirilmesi gerekir.

İkincil radar
ACARS

Uçak motoru, uçağa itiş gücünü sağlamak için mekanik güç üreten bileşendir. Uçak motorları çoğunlukla hafif pistonlu motorlardan veya gaz türbinli motorlardan oluşur.

2012 yılında dünyada uçak motoru üretim pazarının büyüklüğü yaklaşık olarak 40 milyar dolar seviyelerine gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan 350 uçak motoru üretim şirketinde 70 binin üzerinde insan çalışmaktadır.

1848: John Stringfellow önemsiz gibi görünse de, örnek gösterilebilecek güç kapasitesine sahip bir buhar motoru yaptı.
1903: Charlie Taylor Wright Flyer için 12 beygir gücünde sıralı tip motor yaptı.
1903: Yıldız tipi motor için standart oluşturacak olan Manly-Balzer motoru projesi başladı.
1906: Léon Levavasseur, başarılı soğutma yapan V8 motorunu uçaklarda kullanılması için uyarladı.
1908: René Lorin ilk tepkili jet motorunun patentini aldı.
1908: Dünyanın ilk Döner motoru olan Gnome Omega'nın üretimine başlanıldı. 1909 yılında Gnome motorlu Farman III uçağı hiç durmadan 180 kilometre mesafe katederek dünya rekoru kırdı. Bu nedenle Grande Semaine d'Aviation de la Champagne dayanıklılık ödülünü kazandı.
1910: Paris Aero Salonunda piston motorlu ve kanallı fana sahip Coandă-1910 uçağı sergilendi. Uçak bu şekilde uçtu ancak alınan patent itme kuvvetinin artması için egzoz gazının kanalın içine sevk edilmesinden dolayı alınmıştı.
1914: Auguste Rateau yüksek irtifa performansını artırmak için - turbo bir - egzoz beslemeli kompresör kullanılmasını önerir ve yapılan testler sonucunda önerisi kabul edilmez.
1917-18:

İçten yanmalı motorlar:
Pistonlu motor
Wankel motoru
Türbin motoru:
Turboprop
Turboşaft
Dıştan yanmalı motorlar:
Buhar güçlü motorlar

Türbin motoru:
Turbojet
Turbofan
Propfan
Roket güçlü motorlar
Termojet (Motorjet)
Pulsejet
Ramjet:
Scramjet

Elektrik
İnsan güçlü
Hidrojen
Nükleer

Varyometre veya dikey hız göstergesi (VSI, VVI); hava taşıtlarının tırmanma ve alçalma oranlarını birim zamandaki yükseklik farkı cinsinden gösteren bir uçuş göstergesi. Uçağın tırmanışta, alçalışta veya düz uçuşta olduğu bilgisini pilota verir. İyi kalibre edilmişse, düz uçuşta 0 (sıfır) değerini gösterir.

Varyometre uçağın irtifa değişiklikleri sonucu oluşan statik basınç farkı esasına göre çalışır. Pito-statik sistemin bir parçası olan statik delikler genellikle uçak gövdesi üzerinde bulunur ve varyometreye statik basınç bilgisini ulaştırırlar.
Varyo, havacılıkta uçağın dikey hızı anlamına gelmektedir. Terminolojik olarak uçağın irtifa değişim hızıdır. Hız, vektörel bir nicelik olduğu için varyo, uçağın irtifa değiştirdiği yöne göre pozitif (Tırmanış) veya negatif (Alçalış) değerler alabilir. Çoğu ICAO ülkesi metrik sistem kullansa bile varyon büyük bir çoğunlukla fpm (feet per minute) yani dakika başına feet (ft/min) olarak ifade edilir. Nadiren de olsa saniye başına metre (m/s) olarak ifade edildiği görülebilir. Bir uçaktaki varyo değeri, varyometre göstergesiyle gösterilir. Örneğin şekildeki görselde varyometrede ibre, 0 değerini göstermektedir. Varyometrede gösterilen her bir rakamın 100 feet/min (30 metre/dakika) ile çarpımının varyo değerini verdiği belirtilmiştir. Hâliyle varyometresi şekildeki gibi olan bir uçağın varyo değeri 0 olduğu için uçak herhangi bir tırmanma veya alçalma hareketi yapmamaktadır. Uçak var olan irtifasını korumaktadır.
Varyo pozitif değerliyken uçak tırmanmakta, negatif değerliyken de uçak alçalmaktadır. Bu yüzden varyo yerine uçak tırmanırken tırmanış hızı (Rate of Climb), alçalırken de alçalış hızı (Rate of Descent) veya batma hızı (Sink Rate) terimleri de kullanılmaktadır.

Her ne kadar kulağa aynı gelse de varyoyla tırmanma ve alçalma açısı aynı değildir. Varyo bir hızken, tırmanma-alçalma açısı bir açı değeri vermektedir. Varyo, uçağın yer süratine bağı değildir fakat varyo sabitken uçağın yer süratine bağlı olarak tırmanma-alçalma açısı değişebilir. Bunun sebebi şu şekilde açıklanabilir. Alçalmakta veya tırmanmakta olan bir uçağın, çizdiği yol üzerinden bir nokta alalım. Aldığı bu noktada uçağı sabit bir varyo ve yer sürati ile belirli bir süre uçuralım. Aynı işlemi farklı bir yer sürati ile tekrar denediğimi zaman, ilk duruma nazaran iki nokta arasında dikey fark varyonun eşit olmasından ötürü sabitken yer süratinin farklı olması sebebiyle yatay fark farklı olacaktır. Bu da açının farklı olmasına sebebiyet verecektir. Şekildeki örnekte bu durumun görsel versiyonu verilmiştir.

V Süratleri arasında irtifa değişimi ile ilgili pek çok sürat bulunmaktadır. Bunlardan en önemli iki tanes Vx ve Vy süratleridir.
Vx sürati, Türkçeye "En İyi Tırmanış Açısı (Best Angle of Climb)" olarak çevrilebilir. Vx süratinin amacı yere göre en kısa mesafede olabildiğince irtifa kazanmaktır. Bu yüzden pilotlar genelde pist çevresinde yüksek engeller olması durumunda kalkış sonrası Vx süratiyle tırmanır.
Vy süratiyse Türkçeye "En İyi Tırmanış Hızı (Best Rate of Climb)" olarak çevrilebilir. Vy süratinde amacı istenilen irtifaya en kısa zamanda ulaşmaktır.
Vx süratinde amaç yere göre en kısa mesafede olabildiğince irtifa kazanmak olduğu için kinetik enerjiden potansiyel enerjiye geçen enerji miktarı, Vy süratine göre daha fazladır. Bu yüzden Vy süratinde tırmanan uçağın kinetik enerjisi daha çok olacağı için bir uçaktaki Vx sürati, Vy süratinden daha azdır.
Kıscası, belirli bir irtifaya tırmanmak istediğiniz zaman o irtifaya Vx süratiyle tırmanmak sizi istediğiniz irtifaya daha yavaş fakat yere göre daha az mesafe katederek götürecektir. Ancak Vy hızıyla aynı irtifaya daha kısa sürede fakat yere göre daha çok mesafe katederek tırmanabilirsiniz.

Kıvrık kanat (winglet) genellikle sabit kanatlı uçaklarda uçağın verimliliğini artırmak için kullanılan bir kanat ucu tasarım modelidir.
Uçakların havada tutunabilmesi, uçağın kaldırma kuvvetinin kanadın altına uyguladığı farklı basınçlar sayesinde gerçekleşir. Basınç farkından dolayı, kanat üzerinde akıp giden hava, kanat ucunu terk ederken girdaplar (vorteksler) oluşur. Bu vortekslerin şiddeti uçağın ağırlığı, hızı ve kanat yapısına göre değişebilir.
Uçakların kalkış aşamasına geçmesinden, tekerlek koyuşuna kadar meydana gelen vorteksleri önlemek için bilim insanları kanatların ucuna ilave edilen ve winglet adı verilen parçalar üzerinde çalışarak havayolu şirketlerinin işletme maliyetlerinin azaltılmasına katkı sağlamışlardır.
Tek parçadan oluşan kıvrık kanat uçlarının dışa ve yukarı doğru yaptığı kıvrımın eğimli olmasının, sürtünmeyi azalttığı ve itiş performansını artırdığı, kıvrık kanat uçlarının yeni nesil Boeing 737 uçaklarının menzilini yaklaşık 240 kilometre artırdığı hesaplanmıştır.
Kıvrık kanat uçları, maksimum kalkış ağırlığında üç tona kadar artış sağlarken, bu uçların takıldığı uçakların daha kısa sürede yükselip daha sessiz uçabildiği, motoru daha verimli çalıştıran ve motor bakım maliyetlerini düşüren kıvrık kanat uçlarının hava yolu şirketlerine işletme maliyetlerinde tasarruf sağladığı gözlemlenmiştir.
Yüksek rakım ve sıcak iklime sahip bölgelerdeki hava alanlarından kalkışı kolaylaştıran bu uçların, uçuş operasyonunda ve prosedürlerde herhangi bir değişiklik yapılmasını gerektirmediği de biliniyor.
Kanat ucuna takılan parça köpekbalığı yüzgeçlerinden esinlenerek yapıldı. ABD'de wingleti gündeme getiren Seattle merkezli, eski Boeing mühendisleri tarafından kurulan Aviation Partners Inc. (API) şirketi oldu. Boeing ile ortaklaşa geliştirilen çalışmalar sonrasında ilk deneme 737 modelinde yapıldı. API, 737 için geliştirilen sistemi uçak başına yaklaşık bir milyon dolara satıyor. Sistem kendini 4-5 yıl içinde amorti ediyor.
Aviation Partners Boeing'in, 2010 yılı itibarıyla tüm dünyada 4 bin 500 civarında uçağın kıvrık kanat uçlarına sahip olacağı ve yakıttan yılda yaklaşık 7.6 milyar litre tasarruf elde edileceğinin öngörüldüğü açıklandı.

Uçak kanatlarının uç kısmına yerleştirilen kanatçıklardır. Yaklaşık 2,5 m yüksekliğindedir. Sharklet'ler yakıt tüketimini %3,5 oranında azaltmaya yardımcı olur. Ayrıca, yıllık yaklaşık 700 ton CO2 emisyonunu azaltarak çevreye olumlu etki sağlar. Sharklet'ler aynı zamanda uçağın performansını artırır. Uçağın yük kapasitesini yaklaşık 500 kg artırır, menzilini genişletir ve kalkış-tırmanma performansını iyileştirir. Bir başka önemli avantaj ise, uçuş sırasında daha dengeli bir performans sergilemeleridir, bu da yolcular için daha konforlu bir uçuş anlamına gelir. Ayrıca kalkışta daha kısa piste ihtiyaç duyulmasına da olanak tanırlar.
Winglet ve Sharklet, özellikle yakıt tasarrufu ve emisyon azaltımında hayati rol oynarlar. Winglet, uçak kanadının ucuna eklenen, genellikle dikey bir yapıdır. Bu sayede, kanat uçlarında oluşan girdapların azaltılması ve böylece kanadın aerodinamik verimliliğinin artırılmasını hedefler. Sharklet ise Airbus tarafından geliştirilen, winglet'in bir tür versiyonudur ve özellikle A320 ailesinde geniş kullanıma sahiptir. Airbus A320 serisi uçaklarında bulunan Sharklets A318, A319, A320 ve A321 modellerinde kullanılabilir.

Boeing 767 Raked Wingtips 13 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Boeing'den 777-300ER hakkında basın açıklaması7 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Wingletler hakkında (İngilizce)

Yakıt tankı, motorunun çalışması için gerekli olan enerjiyi sağlamak amacıyla kullanılan yakıtın konulduğu tanklara denir. Yakıt tankları, çok küçük boyuttaki bir çakmak gibi plastikten olacağı gibi uzay mekiği harici yakıt tankı gibi çok büyük olabilir ve birçok değişik malzemeden üretilebilir.

Basit bir yakıt tankı aşağıdaki sistemleri içermektedir:

Dolum (Yanıt tankı güvenli bir şekilde doldurulabilmelidir)
Yakıtın saklanması (sistem kaçak ve buharlaşmaya karşı güvenli olmalıdır)
Ölçüm (Tankta kalan yakıt miktarı ölçülebilmeli ya da gözlemlenebilmelidir)
Havalandırma (Eğer yüksek basınç koruması sağlanmamışsa, buharlaşma mutlaka valfler - vanalar- aracılığıyla salınmalıdır)
Motoru besleme (Bir pompa yardımıyla)

Araçlar için ve özellikle de arabalar için araç içinde kaplayacağı yer çok önemli olduğu için her tipteki araç için değişik yakıt sistemleri tasarlanır. Hatta aynı model bir araba için bile değişik tipte yakıt sistemleri hem dizel hem de benzin kullanan motor tipine göre tasarlanabilir.
Otomobilllerdeki yakıt tanklarını yapmak için 2 teknoloji kullanılır:

Plastik Yüksek yoğunluktaki polietilen yakıt tankları. Bu teknoloji özellikle düşük emisyon oranı nedeniyle gün geçtikçe daha çok kullanılmaktadır.
Metal (çelik ya da alüminyum) yakıt tankları.

Uçaklarda yakıt tankı uçağın çok değişik yerlerinde bulunabileceği gibi en yaygın yeri, kanat içleridir. Kargo ya da yolcu taşımayan uçaklarda kanat konfigürasyonunun yakıt için uygun olmaması halinde yakıt tankının gövde içerisinde yer aldığı da olur. Bazı uçaklarda ise kanatlarda asılı durur. Ancak, aerodinamik sürüklemeyi arttıracağı için mecbur kalınmadıkça tercih edilmez.
Kanatta asılı duran yakıt tanklarının avantajı, olağanüstü durumlarda bırakılarak bomba misali kullanılabilmeleridir.

Fizikte ivme, hızın zamana göre türevi olarak tanımlanır. Büyüklüğü uzaklık/zaman2 olan bir vektörel niceliktir ve cismin hem hızının hem de yönünün şiddetlerindeki değişimini gösterir. İvmeölçer yardımıyla ölçülen ivmenin SI birimi metre/saniye²'dir.

Bir cismin ortalama ivmesi belli bir zaman aralığı başına düşen belli bir hız miktarıdır. Matematiksel olarak aşağıdaki gibi ifade edilir:

  
    
      
        a
        =
        
          
            
              Δ
              v
            
            
              Δ
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a={\frac {\Delta v}{\Delta t}}}
  

Bir cismin anlık ivmesi cismin anlık zamanda sahip olduğu hız miktarına eşittir. Matematiksel olarak aşağıdaki gibi ifade edilir:

  
    
      
        a
        =
        
          lim
          
            Δ
            t
            →
             
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle a=\lim _{\Delta t\to \ 0}}
  
 
  
    
      
        
          
            
              Δ
              v
            
            
              Δ
              t
            
          
        
        =
        
          
            
              d
              v
            
            
              d
              t
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\Delta v \over \Delta t}={dv \over dt}}
  

İvme yolun ikinci türevi olarak da tarif edilebilir:

  
    
      
        a
        =
        
          
            
               
              
                d
                
                  2
                
              
              x
            
            
               
              d
              
                t
                
                  2
                
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle a={\ d^{2}x \over \ dt^{2}}}
  

x (t) burada yolun fonksiyonunu temsil eder.
Genel olarak ivme terimi hızdaki (hız vektörünün şiddetindeki) artış olarak kullanılır; hızdaki azalışa ise yavaşlama denir. Fizikte, hız vektöründeki bir değişim ivme olarak kabul edilir: dairesel harekette, hız vektörünün yönündeki değişim merkezcil (merkeze doğru) ivme'ye yol açar. Bir cismin kazandığı ivmelenme, ona uygulanan kuvvetin kütlesine bölümünün bir fonksiyonudur.
İvme kelimesi köken olarak iv kökünden gelir ve ivedi:acele, iven:acele eden, ivmek:acele etmek gibi kelimelerle aynı ailede bulunur.
Klasik mekanikte sabit kütleli bir cismin ivmesi, cisme etki eden net kuvvetle orantılıdır (Newton'un ikinci yasası):

  
    
      
        
          F
        
        =
        m
        
          a
        
        
        →
        
        
          a
        
        =
        
          F
        
        
          /
        
        m
      
    
    {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} \quad \to \quad \mathbf {a} =\mathbf {F} /m}
  

Formülde F cisme etki eden net kuvvet, m cismin kütlesi ve a da cismin ivmesini temsil eder.
Ortalama ivme kavramı hız vektöründeki değişimin (Δv) geçen süreye (Δt) bölümüdür. Anlık ivme de, Δt sıfıra yaklaşırken, çok kısa zaman aralıklarında, belirli bir noktanın ivmesidir.

İvme kütleçekim sebebiyle de ortaya çıkar. Dünya simetrik bir küre olmadığı için, deniz seviyesinde kütleçekimi her yerde aynı değildir. Mesela Paris kentinde ivme;

  
    
      
        
        g
        =
        9.80665
        
        m
        
          /
        
        s
        
          n
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle \quad g=9.80665\quad m/sn^{2}}
  

Konum
Hız
Sarsım (fizik)
Kuvvet

Acceleration Calculator17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Simple acceleration unit converter
Measurespeed.com - Acceleration Calculator Based on starting & ending speed and time elapsed.

Sinyal (işaret), fiziksel değişkenlerin durumu hakkında bilgi taşıyan ve matematiksel olarak fonksiyon (İşlev) biçiminde gösterilen kavrama denir.

Bir mikrofonun girişindeki basınç bilgisinin zamana göre olan ifadesi, 
  
    
      
        p
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle p(t)}
  
 şeklinde gösterilebilirken, çıkışındaki elektriksel sinyali de 
  
    
      
        x
        (
        t
        )
      
    
    {\displaystyle x(t)}
  
 olarak ifade edilebilir. Burada 
  
    
      
        x
        (
        )
      
    
    {\displaystyle x()}
  
 ses sinyalidir ve t zaman değişkenidir. bu sinyali t ekseninde çizdirmek suretiyle de elektriksel ses bilgisinin grafiğini zamana bağlı elde etmiş oluruz.

Ortamdaki hava sıcaklığının uzay değişkenleri (x, y, z) cinsinden ifadesi, bir akusitk ses dalgasının uzay ve ve zaman değişkenleri cinsinden kısmi diferansiyel denklem şeklindeki ifadesi, bir konuşmacının sesinin havada oluşturduğu basınç dalgaları ve bu dalgaların bir mikrofon tarafından çevrildiği eşdeğer elektrik voltaj ve akım seviyesinin zamana bağlı ifadesi, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan modüle edilmiş ses ve görüntü bilgisinin uzay ve zamana bağlı değişiminin ifadesi, bir aracın zamana bağlı hızlanma çizelgesi, bir yolcu uçağının rotası üzerinde yaptığı manevraların uzay zaman bağlı ifadesi, bir haberleşme uydusunun dünyaya gönderdiği elektromanyetik dalgalar, bir fotoğraf karesindeki parlaklığın x ve y değişkenleri biçiminde ifadesi birer sinyal örneğidir.
Sinyaller temelde ikiye ayrılır:

Analog sinyal: Hem bağımsız değişken hem de bağımlı değişken sürekli değerler alabilir.
Sayısal sinyal: Her iki değişken de kesikli değerler alır.
Analog işaretler, taşıdıkları bilgiyi uzay ve zamanın sürekli bir fonksiyonu olarak ifade ederler. İşaretin aldığı değerleri de yine sürekli olarak ifade edilebilir. Örneğin hava basıncı herhangi bir t anında sürekli değer alabilen bir değişkendir.

Sorumlu pilot (PIC), uçuş esnasında herhangi bir hava taşıtının (kokpit içinden) idaresinden ve emniyetinden öncelikli olan sorumlu pilot. Bu, tipik bir iki ya da üç pilotlu uçak mürettebatındaki kaptan veya uçağın kontrolünde yalnızca tek sertifikalı ve nitelikli pilot varsa "pilot" olacaktır. PIC kısaltması İngilizce pilot in command kavramının akronimidir. Askerî uçuşlarda uçak komutanı kavramı kullanılır. Uçak komutanı kavramı zaman zaman sivil uçuşlarda da sorumlu pilot anlamında kullanılır. PIC, yasal olarak uçaktan, uçuş emniyetinden ve uçmasından sorumlu olan kişidir ve herhangi bir uçuş kuralının ihlal edilmesinden sorumlu olan birincil kişi olacaktır.
Sorumlu pilotun tanım ve sorumlulukları ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir. Bir Birleşmiş Milletler kuruluşu olan ICAO'ya göre sorumlu pilot, uçuş süresi boyunca uçağın idare (operasyon) ve emniyetinden sorumlu pilottur. Uçuş süresi, uçağın kendi gücüyle hareket etmeye başlayıp uçuş sonunda tamamen durduğu an arasındaki zamandır ve ruleyi (taksi) de kapsar. Ayrıca uçağın uçuş süresi ABD FAA tarafından "Bir uçağın, uçuş amacıyla kendi gücüyle hareket ettiğinde başlayan ve uçağın iniş sonrasında kapatıldığı zamana kadar olan süre." olarak tanımlanmaktadır.
ABD CFR Başlık 14, Kısım 1, Bölüm 1.1, "komuta pilotunu" şu şekilde tanımlamaktadır:

... kişisi:
Uçuşun işleyişi ve güvenliği konusunda nihai yetki ve sorumluluğu vardır;
Uçuştan önce veya uçuş sırasında komuta pilota atanmıştır; ve
Uçuşun yürütülmesi için uygun kategoriyi, sınıfı ve uygunsa sınıf tipini tutar.

Çok pilotlu yolcu uçaklarında kaptan pilot sorumlu pilottur. Bu nedenle kaptan pilot kavramı zaman zaman sorumlu pilot ile eş anlamlı olarak kullanılır. Kaptan pilotlar işletme tarafından atanırlar ve sivil havacılık otoriteleri tarafından bu maksatla yetkilendirilmiş belirli bir lisansa sahiptirler. Bu nedenle her sorumlu pilot kaptan pilot olmayabilir. Yolcu uçaklarında kaptan pilotla birlikte çeşitli uçuş vazifelerini yerine getiren pilotlara ikinci pilot veya F/O (first officer) denir.
Askerî uçaklarda -eğitim altında olmadığı sürece- genellikle kıdemli pilot uçak komutanıdır.

TACAN (/ˈtækən/), askerî uçaklar tarafından kullanılan bir UHF seyrüsefer yardımcısı. Hava aracı ile yer istasyonu arasındaki diyagonal mesafe ile uçak ve yer istasyonlarının birbirlerine göre manyetik istikâmetlerini verir. TACAN kısaltması İngilizce tactical air navigation kavramının akronimidir.
TACAN, sivil havacılıkta kullanılan VOR/DME ikilisine çok benzer ancak daha hassastır. Sivil uçaklar tarafından da kullanılabilen VORTAC istasyonları ise yan yana konuşlanmış bir VOR ile TACAN'ın birleşimidir. VORTAC istasyonu DME bilgisini (mesafeyi) TACAN'dan alır.

TACAN istasyonlarının yayın yapma prensibi temelde parazit bir kutup tarafından izotropik yapının bozulup min-max noktalar oluşturulmasına dayanır. Yanda gösterildiği gibi çentikler sayesinde parazit kutup oluşturulan silindirler saat yönü boyunca kendi etrafında 15 rps (saniyede 15 tur) bir motor(genellikle servo motor) yardımıyla döndürülerek, bir noktadaki alıcılarda sinüsoidal bir dalga formu oluşturur.

TACAN kuleleri “Deniz Feneri” mantığıyla hareket eder. Tıpkı bir deniz feneri gibi antenin yönü belli bir yönü (DOĞU) gösterirken MRB(İng: Main Reference Burst. Ana referans yoğunlaşması) denilen bir sinyal yayar. Tek bir kutup kullanılarak 15 Hz'lik bir periyoda sahip olduğu bilinen dalganın (Gerçekte 9 çentikle 9*15=135 Hz'lik daha doğru bir dalga gözlenir) bu referans sinyaline göre gecikmesinden yön tayini yapılabilir. 
TACAN kulesinin işleyişini anlatan yandaki resimde daha detaylı bir çizim görülebilir.

TACAN alıcısının da çalışmasından kısaca bahsetmek gerekirse, kule tarafından yayınlanan 15,135 ve 1350 Hz'lik sinyalleri filtreleyen ve çeşitli hesaplamalarla istenilen bilgiye elde etme prensibine dayanır. Öncelikle taşıt üzerindeki algılayıcıların istasyonu bulduktan sonra yönelimini sabit tutması için 15 ve 135 Hz'lik sinyaller 9:1 oranında genişletilerek aynı faza getirilir. Sonra bu sinyaller arasındaki gecikme süresine bağlı olarak yönelimi sağlayan motora gereken tarafa dönüş emri iletilir. Ve algılayıcı antenin ± 20o hata payıyla istasyona bakması sağlanır.

Kontrol kutusu üzerinde bulunan modlar:

Hava-Yer
Hava-Hava modları mevcuttur.
Ayrıca sadece "Alıcı" mod veya "Hem alıcı hem verici" mod da bulunur.
Alıcı mod sadece yön tayini için kullanılır.
Ayrıca mesafe belirlenmek istenirse Hem alıcı hem verici mod açılmalı. Çünkü uzaklık hesabı için "Radarlara" benzer bir yöntem kullanılmaktadır. Öncelikle, Hava aracı istasyona yön tayini istediğine dair bir sinyal gönderir. İşaret kulesi bu sinyali algılayıp ufak ama önceden belirli bir gecikme süresiyle bu sinyale tepki verir. Alıcı bu tepkiyi aldıktan sonra arada geçen süreyi dalganın yayılma hızı yani ışık hızı ile çarparak bir mesafe bulur. Tabi dalga bu mesafeyi iki kere kat ettiği için araç ile istasyon arasındaki uzaklık bunun yarısı olacaktır.
"Kendi kendini test modu" (Self test):
Herhangi bir istasyon algılayamayınca otomatik olarak başlatılan (18 sn sürer), ayrıca pilotun istediğinde manuel olarak da çalıştırılabilen (22 sn sürer) iki ayrı test modu vardır. Alıcı anten etrafında bir istasyon arayarak bir tam tur atar ve testi tamamlar.

TACAN için belirlenmiş çalışma frekansı aralığı 962 MHz - 1213 MHz arasıdır. Her bir kanal arasında 1 MHz'lik bir bant genişliği vardır. Sonuç olarak 126 tane X kanalı ve 126 tane Y kanalı olmak üzere toplamda 252 kanal üzerinde çalışabilir.
TACAN sistemindeki veri 32 bitten oluşur. Kodlanması ise -5V, 0 ve +5V ternary sinyal (Saat ve veri bitleri tek dalgada taşınan) olaraktır.

TACAN, bulduğu yönelim ve mesafe bilgilerini analog veya dijital olarak pilota çeşitli göstergeler aracılığıyla iletir. Ayrıca istasyondan 30 sn'de bir 1350 Hz'lik "Aural Identity" adı verilen ve istasyona ait kimlik bilgilerini taşıyan (Mors kodunda) sinyal işlenerek pilotun kulaklıklarına iletilir.

Hava-yer arası 389.9 Deniz mili(1 nautical mile= 1852 m), Hava-hava arası 200 Deniz mili uzaklığında çalışabilen TACAN sistemi kulelerin maliyeti çok olmasa da tüm dünyada bir şebeke ağı kuracak seviyede değildir. Geliştirildiği dönemde seyrüsefere büyük katkıda bulunan TACAN sistemi, günümüzde hâlen özellikle askeri alanda kullanılmaktadır. Fakat gelişen teknolojiyle beraber daha gelişmiş seyrüsefer sistemleri tercih edilmektedir.

Avionics Navigation Systems (2nd Ed.) – KAYTON Myron, FRIED Walter R. Yayıncı: John WILEY & Sons INC.
http://www.icpschool.com/Downloads/files/O-OA-148/pdfs/Chap17a .PDF

Meydan hava tahmini veya TAF (Terminal Aerodrome Forecast), orta ve uzun süreli bir hava tahmini. Hava meydanlarında yapılan gözlemlere dayanarak ilgili meteoroloji otoritesi tarafından tayin edilen meteoroloji ofislerince hazırlanır ve kısa mesaj formatında yayınlanır.
TAF, belirli bir süre esnasında bir havaalanında beklenen meteorolojik şartların uluslararası kısaltmalar kullanılarak yazılan kısa ve öz ifadesidir. Genellikle 9-24 saatlik periyotları kapsar ancak 30 saatlik TAF yayınlayan meydanlar da vardır. Raporun kapsadığı periyot çoğunlukla, yayımlanma zamanından en az 8 saat sonra başlar.
9 saati kapsayan TAF'lar genellikle her 3 saatte bir, 12 saat ve daha uzun süreliler ise her 6 saatte bir güncellenerek yeniden yayımlanır. Bunun yanı sıra gün boyunca gerekli görüldüğünde raporlarda değişiklikler yapılabilir.

Birden fazla meydanın TAF'larının bulunduğu bir raporun başında TAF kısaltması ya da forecast sözcüğünü temsil eden FC veya FT harfleri ile birlikte ülke kodu bulunabilir. Örneğin FCUK kısaltması "Forecast United Kingdom" (Birleşik Krallık hava tahmini) anlamına gelir. FC kısaltması kısa periyotlu TAF'larda, FT uzun periyotlu TAF'larda kullanılır.
Tüm TAF meteoroloji kodları AIP GEN 3-5'te bulunabilir.
Kodlanmış şeklinden

yer rüzgârı
görüş mesafesi
hava durumu
bulut bilgileri
ve belirlenen periyot boyunca bu elemanların biri ya da daha fazlası için beklenen önemli değişiklikleri içerir.

LTAZ 110940Z 111812 VRB02KT 9999 SCT040
ICAO kodu, Nevşehir Kapadokya havaalanı
ayın 11. gün saat 09.40 UTC yayınlandı
ayın 11. gün saat 18.00 bir sonraki gün saat 12.00 kadar geçerlidir
rüzgâr yönü (VRB = variable yani değişik yönlerden), hızı (2 knot)
iniş pistinde görüş (9999 = 10 km ve üzerinde)
bulutlar (4000 ft yükseklikte scattered)

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

METAR
Meteoroloji kısaltmaları

TAF kod açıklamaları Hezarfen.meteor.gov.tr. (Türkçe)
TAF sorgulaması5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Noaa.gov (İngilizce)

Tehlike sinyali veya imdat çağrısı (distress signal), bir hava veya deniz taşıtının ölümcül tehlike altında olduğunu ve çok acil yardıma ihtiyacı olduğunu bildiren görsel, sözlü veya sesli sinyal.
Sözlü olarak tehlike sinyali verildiğinde mesajdan önce üç kez mayday çağrısı yapılır. Görsel veya sesli yöntemler Mors kodu olarak kullanıldığında SOS sözcüğü mesaj olarak geçilir. Bunun yanı sıra kısa aralıklarla kırmızı işaret fişeği atılabilir veya bir ses cihazı ile sürekli alarm çalınabilir.

Havacılıkta sözlü imdat çağrısı uluslararası tehlike ve acil durum frekansı olan 121.5 MHz'de yapılır. ICAO'ya göre standart bir tehlike çağrısı şu şekildedir:

Mayday mayday mayday
Aranan istasyonun adı
Hava taşıtının çağrı adı ve tipi
Acil durumun nedeni
Yapılan işlem veya niyet
Konum
İrtifa
Baş (uçulan istikamet)
Pilotun lisans ve derecelendirme durumu (tercihen)
İmdat çağrısının yanı sıra transponder cihazlarına tehlike halinde 7700 bağlanır ve irtifa bilgisi (mode C) on (açık) durumuna getirilir.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

Pan-pan
CQD

Ticari pilot lisansı (CPL), ticari uçuş yapabilmek için gerekli olan pilot lisansı. CPL İngilizce "commercial pilot licence" kavramının kısaltmasıdır. Husûsî pilot lisansından (PPL) farklı olarak pilotun yaptığı uçuş karşılığında para kazanmasına imkân verir.
CPL alabilmek için gerekli olan şartlar ve CPL'nin sağladığı ayrıcalıklar ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Kurumu) tarafından belirlenir ancak bazı şartlar ülkeden ülkeye değişir. ICAO'ya göre CPL alabilmek için İngilizce bilmek (söyleneni anlayabilmek, okuyabilmek ve yazabilmek), PPL sahibi olmak, gerekli uçuş eğitimini tamamlamak, en az 300 deniz mili (nm) cross country (meydanlar arası) uçuş yapmak, 1. sınıf uçuş muayenesini geçmek ve sınavları başarıyla geçmek gerekir. Teori sınavları şu konuları kapsar:

Havacılık yasası
Seyrüsefer (navigasyon)
Genel uçak bilgisi
Operasyonel prosedürler
Uçuş performansı ve planlaması
Uçuş prensipleri
İnsan performansı ve limitleri
VFR (görerek uçuş) iletişim usulleri
Meteoroloji
Uçak, helikopter, balon gibi farklı hava taşıtları için farklı CPL'ler mevcuttur. Bazı ülkelerde "kaptan pilot" unvanını kullanabilmek için en az CPL sahibi olmak gereklidir.

Private Pilot Licence (PPL)
Airline Transport Pilot Licence (ATPL)

IATA (International Air Transport Association, Türkçe: Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği), sadece havayolu şirketlerinin üye olabildiği, uluslararası bir ticaret kuruluşudur. Kurumun merkezi Kanada'nın Montreal şehrindedir.

IATA; emniyetli, güvenli ve ekonomik hava ulaşımını sağlayabilmek amacıyla havayolları arası bir kuruluş olarak 1945 yılında Havana, Küba'da kurulmuştur. Kuruluşunda IATA'nın sadece 31 ülkeden 57 üyesi vardı. Şimdi ise dünya genelinde 140 ülkeden 270'in üzerinde üyeye sahiptir. Modern IATA, ilk uluslararası tarifeli uçuşun yapıldığı, 1919 yılında kurulan "International Air Traffic Association"un devamıdır.
İlk eski IATA, küçük ölçekli olarak başladı ve yavaş yavaş büyüdü. 1939 yılında Pan America'ın katılımına kadar katılım Avrupa havayolları ile sınırlı idi. 1945 sonrası IATA daha sistematik bir organizasyon ve daha geniş bir altyapı ile dünya genelindeki sorumluluklarını bir an önce yerine getirmek zorundaydı.
Bu durum IATA'nın amaçlarının 1945 ana sözleşmesinde (Articles of Association) 1939 öncesine nazaran daha kesin bir şekilde belirlenmesine yol açmıştır.

Tüm dünya insanlarının yararı için güvenli, düzenli ve ekonomik hava ulaşımının yaygınlaştırılması, hava ticaretinin geliştirilmesi ve bu konularla ilgili sorunların üzerinde çalışılması,
Doğrudan veya dolaylı olarak uluslararası hava ulaşım hizmeti ile ilgilenen hava ulaşım girişimleri arasında iş birliği ortamları hazırlamak,
Yeni oluşturulmuş Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO - International Civil Aviation Organization) ve diğer uluslararası organizasyonlarla ile iş birliği kurmak,
İlk günlerinde, IATA'nın en önemli görevlerinden biri teknik konulardı çünkü güvenlik ve güvenilirlik bir havayolu işletmesinin en temel işlevlerindendir. Bu işlevler, hava seyrüseferinde, havayolu altyapısında ve uçuş operasyonlarında en yüksek standartları gerektirmektedir. ICAO standart ve uygulamalarla ilgili ilk taslağını oluştururken IATA havayolları bu iş için çok önemli verileri sağlamıştır. 1949 yılı itibarıyla, taslakların birçoğu hazırlanmış, Uluslararası Sivil Havacılığı idaresinin temelleri oluşturulduğu ve hala geçerli olan Chicago Konvansiyonu'na ek olarak yansıtılmıştır.
Bu ilk günlerde, ICAO bölgesel hava seyrüseferini koordine etmiş, havaalanlarını ve operasyonel yardımlarını bu tür hizmetleri sağlayamayan ülkeleri desteklemiştir. IATA, ICAO'ya ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'ne dalga boyu kullanımı üzerinde havayolu verilerini iletmiştir.
Dünya hava ulaşımı ağının daha düzgün işletilebilmesi için dokümantasyonların ve prosedürlerin standartlaştırılması sağlam hukuki bir temel gerektirmekteydi. IATA, ICAO tarafından Amerika Hava Taşımacılığı Kanunu aracılığı ile düzenlenen uluslararası konvansiyonların oluşturulmasına destek olmuştur. Kuruluş, müşteri ve taşıyıcı havayolu arasında düzenlenen “Taşıma Şartları”nın oluşturulmasında çok önemli verilerle katkıda bulunmuştur. Ayrıca hukuki gündemdeki, ilk konulardan biri de 1929'da imzalanan Varşova Konvansiyonu'nun revize edilmesi ve güncellenmesidir. Varşova Konvansiyonu yolcu ölüm veya yaralanma ve kargo kaybı veya hasarı durumlarında havayolunun sorumluluklarını belirlemektedir.
Sağlam bir teknik ve hukuki çerçeve dahilinde işletmenin çalışmasının ardından, havayolu şirketlerinin bir sonraki ihtiyaçları da “Kimi nereye uçurabiliriz? Fiyatlandırmayı nasıl yapabiliriz? Birden fazla havayolu ile yapılan uçuşlarda ödemeler nasıl bölünecek -interline- ve havayolları hesaplarını nasıl kapatacak? Sorularına yanıt bulmak oldu.
1944 yılındaki Chicago Konferansı ile Chicago Konvansiyonu'nun doğumunu sağlamış ve ilk iki soruya çok taraflı yanıt bulmaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Kimin nereye uçabileceği üzerine sorun iki taraflı görüşmeler sonucu çözülmüştür. 1946 yılında Amerika ile Birleşik Krallık arasında imzalanan Bermuda Anlaşması iki taraflı olarak imzalanan ve ICAO tarafından resmîleştirilen ilk hava taşımacılık antlaşması olmuştur. Günümüze kadar ülkeler arasında imzalanmış ve ICAO tarafından resmîleştirilmiş 4.000'e yakın anlaşma bulunmaktadır.
İlk günlerde, hükûmetler uluslararası havayolları tarafından belirlenen fiyatları izleme ve belirleme hakkında ısrarcı oldular. Ancak uygulamada bu fiyatları kendi kendilerine geliştiremediler. IATA, bu amaçla Trafik Konferansları düzenlemesi için, tüm fiyat ve oranlar hükûmet onayına tabii olmak üzere fiyatlar, komşu ülkeleri de etkileyebilecek tarifeler arası tutarsızlıklar ve böylece trafik sapması giderilerek mantıklı bir seviyeye oturtuldu. Bu durumda, fiyatların öngörülebilmesi nedeniyle havayolu şirketleri birden fazla havayolu ile uçulması gereken seyahatlerde diğer havayollarında Janerio]]'da 1947 yılında yapıldı. Burada neredeyse hava taşımacılığının hemen hemen her hususlarını kapsayan 400 konuda çeşitli anlaşmalara varıldı. Çok sektörlü yolculuklarda ücret oluşturma kuralları, gelir paylaşımı -pro rata- kuralları, bagaj sınırları, bilet ve airway bill tasarımları ve acente kurma prosedürleri bu ilk toplantıda karar verilen tipik detaylardan bazılarıdır.
Günümüzde, bu öncü çalışma, hâlen geçerli olan ve bunlar gibi diğer birçok konuda da çalışan IATA Çözümleri'ne (IATA Resolutions) yansıtılmıştır.

Çok taraflı interline Trafik Anlaşmaları: Havayollarının interline ağı için temeldir. 300'e yakın havayolu bunları imzalayarak karşılıklı olarak biri diğerinin bilet ve airway bill'lerini dolayısıyla yolcu ve kargosunu kabul etmeye başlamıştır.
Yolcu ve Kargo Hizmetleri Konferans Çözümleri: Bilet ve airway bill'ler için çeşitli standart formatlar ve teknik özellikleri içermektedir.
Yolcu ve Kargo Acente Anlaşmaları ve Satış Ace biletlerini kabul etmeye başladılar. Bu da interline işlemini doğurdu. Günümüzde bu işlem sayesinde yılda 50 milyon uluslararası havayolu yolcusu, biletlerini tek bir yerden ve tek bir döviz kurundan ödemekte ancak seyahatlerini en az iki belki beş veya altı havayolu kullanarak tamamlamaktadır. Bu havayolu şirketleri de tamamen farklı para birimlerinin kullanıldığı farklı ülkeler olabilmektedir.
Dünya geneli için ilk Trafik Konferansı [[Rio nta Kuralları: IATA üye havayolu şirketleri ve onaylanmış acenteleri arasındaki yolcu ve kargo ile ilgili ilişkiyi düzenler.
Interline işlemlerinden doğan havayolları arasındaki borçların çözümlemesi için, Ocak 1947'de Clearing House kurulmuştur. İlk yılında, 17 havayolu 26 milyon Amerikan Doları borç burada çözülmüştür. 1994 yılı itibarıyla Clearing House'da havayolu olmayan şirketler de dahil olmak üzere 380 katılımcı bulunmaktadır. Toplam çözümlenen miktar ise 22.8 milyar Amerikan Doları'dır. Tipik olarak katılımcıların yüzde 90'ın alacakları borçlarından silinerek çözümlenmekte ve para transferi gerekmemektedir görevlendirildi. Burada iki amaç vardı: Fiyatlandırmadaki vahşi rekabeti engellemek ve tüketici yararı için fiyatları olabilecek en düşük seviyede tutmak.
.

Uluslararası hava ulaşımı, 1945'li yıllardan 1973 yılındaki petrol krizine kadar iki basamaklı değerlerle büyümüştür. Bu büyümenin arkasındaki en büyük etken de teknik açıdan yaşanan gelişmelerdir. 1950'lerin başında uçmaya başlayan turbo pervaneli uçaklar, 1958 yılında Atlantik ötesi uçabilen jetler, 1970'lerde geniş gövdeli uçaklar ve yüksek by-pass oranlı motorlar ve daha sonra gelişmiş aviyonik sistemler bu teknik gelişmelerin örnekleridir. Bu gelişmeler daha yüksek hızlara, daha büyük boyutlara ve daha düşük maliyetlere yol açmış ve sonuç olarak daha düşük ücretler ortaya çıkmıştır. İnsanların reel gelirlerinin ve tatil için harcamak istedikleri zamanın artması hava ulaşımına olan talepte bir patlama yaşanmasına neden olmuştur.
Doğal olarak hava ulaşımındaki artan talep IATA'nın faaliyetlerinde artışa neden olmuştur. Teknik çalışmalar aşağıda listelendiği gibi yedi alanda gelişti.

Aviyonik ve telekomünikasyon, çok büyük öneme sahip seyrüsefer fonksiyonlarının geliştirilmesi.
Mühendislik ve Çevre, uçak gürültü ve diğer gaz emisyonları ile ilgili IATA politikalarının belirlenmesi.
Havaalanları, havayolu şirketlerinin, havaalanı terminalleri ile ilgili ihtiyaçların sağlanması. Uçuş İşletme, minimum uçak mesafesi ve hava rotaları gibi güvenlik faktörlerin üzerine çalışılması.
Tıbbi, uçuş ekibinin sağlık standartlarını incelemiş ve engelli yolcular için hava ulaşımın sağlanabilmesi.
Tesis, havaalanlarından insan ve eşyaların akışının hızını –özellikle gümrük ve göçmen işleri ile ilgili- artırılması.
Emniyet, uçak kaçırma ve sabotajların engellenerek yolcu ve kargolarının güvenliğinin sağlanması ve biletlerde sahtecilik ve hırsızlığın engellenmesi.
IATA'nin hukuki çabaları, hızlı büyümenin yaşandığı dönemle ilgili yeni teknolojilerin etkisini de getirmiştir. yeni Uçak ve sistemleri, elektronik veri işleme ve satış-pazarlama tekniklerindeki gelişmeler üzerinde endüstriye tavsiyeler vermiştir. Bu dönemde, kaçırma ve sabotaj eylemlerinde bir artış gözlendiğinden, IATA ilk uluslararası hukuki karşı önlemleri belirleyen Tokyo, Hague ve Montreal Konvansiyonları'nın yapılmasında yardımcı olmuştur.
1960'larda otomasyon havayolu işletmelerinin ortak özelliklerinden olmuştur. Ancak bu işlemlerde bir standardizasyon bulunmamaktaydı. Bunun üzerine IATA, bugün hala kullanılan şirketler arası veri aktarımı için standart mesaj formatları oluşturulması çalışmalarına katkıda bulunmuştur.
Amaç, havayolu hizmetini geliştirerek, maliyetlerin azaltılmasını sağlamaktı. Bu felsefe 1950 ve 1960'lı yıllarda birçok faaliyetin geliştirilmesine neden olmuştur. Clearing House'un geliştirilmesi, Faturalama ve Kapatma Planları (Billing and Settlement Plans) ve Kargo Hesapları Kapatma Sistemleri'nin (Cargo Accounts Settlement Systems) kurulmasına neden olmuştur. Etki olarak, tek yönlü clearing house'lar acentelerden havayolu şirketlerine gelir aktarımını hızlandırmıştır. Satış acenteleri, akreditasyon işlemi altında profesyonel durumlarını kanıtlama fırsatına sahip olmuş ve acenteler için eğitim imkânları sağlanmıştır. Günümüzde dünya genelinde, 81.000 IATA acentesi ve IATA'nın sağladığı acente eğitim kursları

Uluslararası Standart Atmosfer (ISA), Dünya atmosferinin sıcaklık, basınç, yoğunluk, viskozite gibi özelliklerinin irtifaya bağlı olarak nasıl değiştiğini gösteren bir atmosfer modeli. ISA kısaltması, İngilizce International Standard Atmosphere kavramının akronimidir.
ISA şartlarında deniz seviyesinde sıcaklık +15 °C; atmosfer basıncı 1013,25 mb; yoğunluk 1 ρ/ρ0; kinematik vizkozite 1,461 x 10−5 m2/sn; ısı iletkenliği 2,534 x 10−2 W/m; ses hızı 340,3 m/sn'dir.

36.090 feet (11000 m.) yüksekliğe kadar sıcaklık her 1000 feette 1,98 °C azalır.

Havacılıkta hava taşıtları arasındaki dikey ayrımın emniyetli bir şekilde sağlanabilmesi için, tüm altimetreler ISA şartlarına göre kalibre edilirler. Altimetrenin ayar penceresine uçucular tarafından 1013,25 mb (29,92 InHg) girildiğinde altimetre uçağın basınç irtifasını (QNE) gösterir. Basıncın 1013,25 mb olduğu hayalî hat ortalama deniz seviyesindeki (MSL) atmosfer basıncından farklı olacağı için altimetrede okunan değer uçağın deniz seviyesinden gerçek yüksekliği değildir.
Performans hesaplamalarında kullanılan yoğunluk irtifası (density altitude), ISA şartlarına göre belirlenmiş olan basınç irtifasının 'sıcaklık hatası' giderilmiş halidir.

Uçma; bir canlının veya hava aracının yeryüzüne temas etmeden, atmosferde ya da uzayda mesafe katetmesi. Uçan bir varlığın havadaki veya uzaydaki yolculuğuna uçuş denir. Uçucu canlılar genellikle kanat çırparak veya kanat titreşimleri ile uçarken; hava araçları herhangi bir güç kaynağı ile, uçucu yüzeylerde oluşan basınç farklarıyla, havanın ısıtılması ile veya havadan hafif gazlardan yararlanarak uçarlar.
Herhangi bir güç kaynağına veya kanat çırpmaya ihtiyaç duymadan belirli bir süre uçmaya süzülme denir. Bazı canlılar ve hafif hava araçları termal kolonlardan, yokuş yukarı hava akımlarından ve dağ akımlarından yararlanarak süzülmenin yanı sıra süzülerek yükselme (soaring) kabiliyetine de sahiptirler ve bu şekilde uzun süre uçabilirler.

Hayvanlarda uçuş, "gerçek (güçlü) uçuş" ve "süzülme" olarak ikiye ayrılır. Gerçek uçucu canlılar kuşlar, böcekler ve yarasalardır. Sıcakkanlı hayvanlarda uçmanın gerçekleşmesi için ön ayakların kanatlara dönüşmesi, kemiklerin hafiflemesi ve kaynaması, gövdenin kısalması, kalbin ve toraks kaslarının genişlemesi ile görmenin gelişmesi gibi evrimsel basamaklar gerçekleşmiştir. Böceklerde de benzer modifikasyonlar, farklı evrimsel güzergahları izleyerek gerçekleşmiştir. Uçmanın canlılara sağladığı evrimsel avantajlar oldukça fazladır. Bu nedenle uçucu kuşlar, böcekler ve yarasalar en başarılı türler arasında sayılırlar.
Hayvanlarda süzülme, "yerçekimsel süzülme" ve "soaring" olarak ikiye ayrılır. Yerçekimsel süzülme, canlının belirli bir hedefe ilerleyerek ve vücudunun bir kısmını paraşüt gibi kullanarak düşüşünü yavaşlatmasıdır. Süzülen canlılar, ufkî hareket kontrolünü sağlamak için rüzgardan yararlanırlar. Süzülmeye katkı sağlayan adaptasyonlar arasında kanada benzer organlar (örneğin, bazı balıklarda finler), parmak arası zarlar (örneğin, Rhacophorus gibi bazı kurbağa ve kertenkeleler); şişebilen, kaburga destekli yelkovanlar (örneğin, Draco türü gibi bazı kertenkele ve yılanlar) ile ön ve arka bacakları birleştiren zarlar (örneğin bazı keseliler, colugo, sciurid ve anomalurid uçan sincaplar) sayılabilir.
Soaring, vücutta herhangi bir güç kaynağı olmadan uzun süreli uçmadır. Soaring özellikle kondor ve albatros gibi iri kuşlar tarafından kullanılır. Kral kelebeği gibi bazı böcekler de soaring kabiliyetine sahiptir. Bu canlılar havada uzun süre kalabilmek için, yukarı doğru hareket eden termal hava kolonlarını kullanırlar.

Tarihin en eski çağlarından beri uçabilmek insanoğlunun en büyük hayallerinden biri olmuştur. İnsanoğlu ilk olarak uçurtmayı insan ve malzeme nakli için kullanmaya çalıştı. Uçurtmanın ana vatanı kesin olarak bilinmemekle birlikte 3000 yıl önce Çin'de yaygın olarak kullanılmaktaydı. İlk kullanılabilir/işe yarar hava taşıtı ise, 1783'te icat edilen sıcak hava hidrojen balonu oldu.
19. yüzyılda Britanyalı bilim insanı George Cayley, yay tipi uçurtmalardan bir hava taşıtı üretti. 1853'te ise ilk insanlı planör uçuşu kayıtlara geçti. İtme ve taşıma kuvvetlerinin anlaşılması, insanoğlunun tarih öncesi çağlardan beri saplanıp kaldığı kanat çırpma düşüncesinden sıyrılmasını sağladı. 1890'larda Alman Otto Lilienthal, bugünkü yelken kanata benzer bir uçurtma ile ilk süzülen insan oldu.
Başarısız birkaç denemeden sonra ilk başarılı zeplin 1852 yılında Fransız Henri Giffard tarafından üretildi. Birçok başarılı uçuşa rağmen zeplinler masraflı, yavaş ve hava şartlarından çok etkilenen bir taşıt olması nedeniyle 1930'larda terk edilmeye başlandı. 1937'deki Hindenburg faciası gibi önemli bazı kazalardan sonra ticari kullanımı 1940'larda tamamen durduruldu.
17 Aralık 1903'te Wilbur ve Orville Wright kardeşler, ilk motorlu ve kontrol edilebilir uçakla uçuşu gerçekleştirdiler.

Uçuş muayenesi, pilot ve diğer uçucuların uçuş lisanslarında belirtilen hakları kullanabilmeleri için gerekli olan sağlık kontrolü. Uçuş muayeneleri belirli aralıklarla yinelenir. Uçuş muayenesinde uçuş emniyetini etkileyebilecek bir rahatsızlığı tespit edilen uçucuların uçuşu kesilir (durdurulur).
JAA'ya göre profesyonel pilotların 1. sınıf, husûsî pilotların 2. sınıf uçuş muayenesi sertifikası sahip olması gerekir.
1. sınıf uçuş muayenesi şu zaman aralıklarında geçerlidir. Yolcu taşınan tek pilotlu uçuşlarda:

40 yaş altında: 12 ay
40 ve üzeri: 6 ay
Diğer tüm uçuşlarda:

60 yaş altında: 12 ay
60 ve üzeri: 6 ay
2. sınıf uçuş muayenesi şu zaman aralıklarında geçerlidir:

40 yaş altında: 60 ay veya 42. doğumgününe kadar (hangisi önce gelirse)
40-49 yaş: 24 ay
50 ve üzeri: 12 ay
Pilotlar uçuş muayenelerini "en erken" süresinin dolmasına 45 gün kala yenileyebilirler. Yeni sertifikanın geçerlilik zamanı eskisinin süresi bitince başlar.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011

Havacılık tıbbı

VHF'nin genel kullanımı 88–108 MHz frekansları arasında gerçekleştirilen FM radyo yayını ve UHF ile birlikte gerçekleştirilen televizyon yayınıdır. VHF, ayrıca deniz ve hava ulaşım araçlarında haberleşme amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır.
Ortak VHF FM radyo yayını, televizyon yayını, arazi mobil istasyonlar, aralık veri iletişimi, uzun radyo modemler, deniz haberleşme, hava trafik kontrol iletişimi, hava navigasyon sistemlerinde (DME, ILS, VOR) kullanılır.
Hava navigasyon sistemlerinde VHF haberleşme sistemi görüş hattı mesafesindeki iletişimi sağlar. Uçaklar arasındaki ya da yer istasyonlarıyla uçaklar arasındaki haberleşmeyi sağlar. Temel prensip, alıcı ve verici de antenin anteni görmesidir.
VHF, radyo kanalı ses ve veri iletişiminde alma ve gönderme için kullanılır.
VHF haberleşme sisteminde 118,0 MHz ile 136,975 MHz arasında işlem yapar. Bazı istasyonlar arasında 8,33 kHz'lik bir boşluk frekansı mevcuttur. Bu frekans aralıkları

118.000 - 121.400 kHz
121.600 - 123.050 kHz
123.150 - 136.475 kHz'tir.

RF dalgaları belli bir kesim frekansından sonra iyonosfer tabakasından yeryüzüne yansımak yerine bu tabakanın içinden geçmeye başlarlar. İşte bu kesim frekansı kısa dalganın yayıldığı yüksek frekans (YF) aralığının bitişini ve ÇYF aralığınınım başlangıcını belirler.
Kısa dalga bandında radyo dalgaları iyonosferden yansıyarak Dünya'nın çevresini bile dolaşabilirken ÇYF dalgaları bu tabakadan yansımadıkları için bu bantta asıl olarak mevcut olan karasal dalgalardır. Fakat ÇYF'nin önemli bir avantajı, çoğu kısa ve orta dalga bantlarında mevcut olan atmosferik gürültünün azlığıdır. Zaten genel olarak frekans bu bantların üzerine çıktıkça atmosferik gürültü azalır. Burada atmosferik gürültüye arabaların ateşleme sistemlerinin yarattığı gürültüler gibi nispeten düşük frekanslı gürültüleri de ekleyebiliriz. Kısa mesafeli haberleşmeler dışında bazı nadir oluşan durumlarda bu menzil artabilir. Bu da genelde iyonosferin kesim frekansını ÇYF frekanslarına taşıyacak kadar yoğunlaşması ya da troposferde oluşan sıcak-soğuk hava değişiklikleri neden olabilir. Ama bu durumlar çok nadir meydana gelir. Genel olarak ÇYF, kısa mesafeli haberleşmeler için uygundur ve en iyi performansını bir birini arada engel olmadan gören istasyonlar arasında yapılır.
ÇYF de iletim aralığını bulabilmek için Dünya üzerinde görüş ufuk mesafesi hesaplanır.
mesafe(mil) = (1,5×(Af))(1/2)

Af=antenin yüksekliği
mesafe= (12,746×(Am))(1/2)

Am= antenin metre olarak yüksekliği

Kontrol paneli seçilen frekans sinyalini verici-alıcıya gönderir. Ses kontrol paneli REU'ya (Uzak Elektronik Ünite-Remote Electronic Unit) radyo kanalı seçim sinyallerini gönderir ve REU'dan ses kontrol sinyali alır. Gönderme işlemi sırasında mikrofon ses ve PTT (Push-to-Talk, bas konuş) sinyalleri REU üzerinden ÇYF verici-alıcıya gider. Verici-alıcı, mikrofondan gelen ses sinyalini verici alıcıda üretilen RF taşıyıcı modüle etmek için kullanır.
Verici-alıcı modüleli RF sinyali diğer uçak ve yer istasyonlarına gönderilmesi için antene iletir. Gönderme sırasında FDAU (İng. flight data acquisiton unit, "uçuş veri edinme ünitesi") verici-alıcıdan bir PTT sinyali alır. FDAU, bu PTT sinyalini gönderme durumunu kaydetmek için anahtar işaret olarak kullanır.
Alma işlemi sırasında anten modülasyonlu RF sinyalini alır ve transceivera gönderir. Verici-alıcı RF taşıyıcıdan sesi demodüle eder. Alınan ses ÇYF verici-alıcıdan REU yoluyla uçuş dahili telefon hoparlörlerine ve kulaklıklara gider.

ÇYF anteni ÇYF verici-alıcısından aldığı RF sinyali diğer uçak ve yer ÇYF iletişim sistemlerine gönderir. Anten, aynı zamanda gelen RF sinyallerini alır ve bunları ÇYF transceivera gönderir. Verici-alıcı, RF taşıyıcı sinyalden ses sinyalini ayırır ya da demodüle eder.
ÇYF antenler, her uçakta aynı sayıda olmamakla birlikte iki-üç adet olabilir. Uçakta bulunan ÇYF haberleşme sistemi sayısına göre ÇYF anten sayısı da değişiklik gösterir.

Tek frekans ağı (SFN) teknolojisi sayesinde aynı kanaldan yayın yapan farklı noktalardaki sayısal yayınlar birbirlerini bozmak yerine kuvvetlendirdiğinden bu sayede enterferans sorunu ortadan kalkar, frekansların etkin ve verimli kullanılması sağlanır, DVB-H yayınlarına uyumlu el cihazlarına ve cep telefonlarına yönelik televizyon yayınları iletilebilir. Karasal sayısal televizyon yayıncılığında kullanılan televizyon vericilerinin daha az güç harcayarak aynı alanı kapsaması sağlar. Böylece insan sağlığını tehdit eden elektromanyetik kirlilik azaltılmış olacak. ÇYF nin en önemli özelliği Analog yayınlarda, sıcak havalarda İyonosferin gösterdiği özellikten yararlanarak, Atmosferik yansıma sayesinde normal kapsama alanından daha uzaklara kadar yayılabilir. Bu duruma örnek olarak Ankara da yaşayan bazı kişilerin sıcak yaz aylarında ÇYF taraması yaptıklarında bazı Rus televizyon kanallarını tutturdukları bu duruma kanıt sayılabilir.

Uydu alıcıları Çanak antenle yönlendirdiğiniz farklı uydularda birçok ülkelerin yerel özel şifreli şifresiz tüm içeriklerini izlemeye olanak tanır. Karasal Yayın ise yalnızca bulunduğunuz bölgede local vericilerin bu sisteme dönüşmesi ile alabileceğiniz yayın dır. ÇYF 5 - 12 ve UHF 21 - 69 bantları tümü sayısal içeriye geçse bile yayın adeti 220'nin üzerinde olması mümkün değildir. Uydulardan alacağınız zengin içeriği hiçbir zaman ulaşamayacak ve rakip bir sistem olamayacaktır.

Enterferans
Frekans
Kısa dalga radyo
Radyo dalgaları

VOLMET, uçuş emniyetini artırmak için belirli bir radyo frekansından sürekli olarak yayınlanan hava tahmin ve raporları. Fransızca vol metéorologique (uçuş meteorolojisi) kavramından üretilmiştir. Tek bir hava meydanıyla ilgili bilgi veren ATIS'ten farklı olarak VOLMET, belirli bir bölgedeki birkaç büyük meydan ile ilgili bilgi verir. Meydan sayısına bağlı olarak uzunluğu birkaç dakikaya varabilir.
Ulusal VOLMET'ler çoğunlukla VHF frekanslarından yayınlanmakla birlikte uluslararası uçuşlarda (genellikle deniz üzeri) kullanılan HF frekanslar da mevcuttur. VOLMET frekansları ve çalışma saatleri ile ilgili ana kaynak ulusal AIP GEN'lerdir.
Bir VOLMET şu bilgileri kapsar:

Ana istasyon ve meydan isimleri
Rapor veya tahminin UTC (zulu) yayınlanma zamanı
Yüzey rüzgârı
Görüş
RVR (gerekliyse)
Hava durumu (yağış vs.)
Bulut durumu
Sıcaklık ve işba (sıcaklık işbaya yaklaşırsa sis oluşabilir)
QNH (deniz seviyesindeki atmosfer basıncı)
TREND (varsa)
Diğer bilgiler (SNOCLO vs.)

Robson, David, Dorothy Pooley ve Helena Hughes. The Air Pilot's Manual 7: Radiotelephony. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2009.

Meteoroloji kodları

VOR (VHF omnidirectional radio range); alet uçuşunda yaygın olarak kullanılan bir radyo seyrüsefer yardımcısı. Bir yer istasyonu ile hava aracındaki alıcıdan oluşur. En basit tanımı ile, hava aracının yer istasyonuna göre hangi manyetik radyal üzerinde olduğunu gösterir. Tek başına VOR sistemi baş ve mesafe bilgisi vermez.
Hava taşıtının istasyona göre manyetik yönünü belirlemek için yerden yayınlanan sinyallerin faz karşılaştırmasını yapar. Aviyonik sistemler kategorisindedir. Konum belirleme, istasyona doğru ve istasyondan radyal takip etme (tracking), bekleme paterni muhafaza etme ve alet inişi gibi amaçlarla alet uçuşunda yaygın olarak kullanılan bir seyrüsefer yardımcısıdır.
VOR cihazları çoğunlukla istasyona olan mesafeyi belirten DME ile birlikte (VOR/DME) kullanılır ve VOR için seçilen frekans aynı zamanda DME istasyonuna da bağlanır. Böylece hem radyal takibi, hem de mesafe bilgisi sağlanmış olur. Çoğunlukla askerî amaçlarla kullanılan TACAN sistemi VOR/DME'ye çok benzer ancak daha hassastır.

VOR 1940'larda ABD'de icat edildi. 1960'larda ICAO tarafından standart kısa mesafe radyo seyrüseferi cihazı olarak kabul edildi.
VOR'dan önce başlıca seyrüsefer cihazı olarak ADF/NDB ikilisi kullanılıyordu. ADF/NDB'nin düşük frekanslarda (LF/MF) kullanılması; gece etkisi, dağ yansımaları ve elektrik fırtınalarından muzdarip olmasına neden oluyordu. VHF sinyalleri ise görüş hattı prensibi ile çalıştığı için -NDB sinyallerinin aksine- iyonosfer tarafından yansıtılmıyordu. Üstelik elektrik ve atmosfer enterferansından da daha az etkileniyordu. VOR günümüzde de her hava koşulunda, hem gece hem de gündüz güvenle kullanılabilen bir seyrüsefer yardımcısıdır.

VOR yer istasyonu normal VHF iletişim (COM) frekanslarından daha düşük olan 108.00-117.95 MHz bant aralığında, 50 kHz'lik kanal adımları ile yayın yapar. Yer istasyonu 30 devir/saniyelik bir elektromanyetik örüntü yayar. Bu sinyal hava aracındaki VOR alıcısında 30 Hz'lik bir sinüzoidal dalga üretir.
Yer istasyonu aynı zamanda uzaya tüm yönlerde 30 Hz'lik bir referans işareti üzerine FM modüleli bir sinyal yayını yapar. Sözü edilen iki 30 Hz'lik sinyal arasındaki faz farkı hava aracının yer istasyonuna göre istikâmetini verir.
VOR sistemini kullanabilmek için uçaklarda sözlü iletişim amacıyla kullanılan VHF-COM sisteminin haricinde bir de VHF-NAV cihazına gereksinim duyulur. Pek çok uçakta VHF-COM ve VHF-NAV cihazları, NAV-COM denen sette bir arada bulunur.
Tüm VOR istasyonları manyetik kuzeye göre 000 dereceyi referans kabul eder. Uçakta bulunan cihazlarla (OBI vs.) istasyona göre manyetik kerteriz bilgisi, bir başka deyişle radial bilgisi alınabilir veya istasyona gitmek için muhafaza edilmesi gereken baş bulunabilir. Örneğin bir uçak istasyonun 090 radialindeyse uçak istasyonun (manyetik kuzeye göre) tam doğusundadır.

En sade haliyle VOR kokpit göstergesi genellikle OBI (omni bearing indicator) olarak adlandırılır. Radyal seçmeye yarayan düğme de OBS (omni bearing selector) olarak adlandırılır. Eğer uçak OBS ile seçilen radyal üzerindeyse OBI üzerindeki çubuk şeklindeki CDI (course deviatian indicator) tam ortada bulunur. Eğer uçak seçilen radyalın solundaysa CDI sağda, sağındaysa CDI solda görünür. Eğer uçak istasyona göre radyalın bulunduğu taraftaysa OBI'da FROM, radyal istasyonun öbür tarafında kalıyorsa TO görünür.

CDI (course deviation indicator), VOR göstergesinin ortasında bulunan dikey çubuktur ve rotayı (track) temsil eder. CDI taşıtın VOR'a bağlanan radyaldan (rotasından) açısal sapmasını gösterir. OBI üzerinde sağda ve solda beşer tane olmak üzere 10 tane nokta vardır. Eğer gösterge ortasında (yandaki şekildeki gibi) çember varsa, bu çember sağdaki ve soldaki "ilk noktaları" temsil eder. İki nokta arasındaki açı farkı 2 derecedir. Böylece CDI çubuğu sağ veya sola doğru onar derece hareket edebilir.
Örneğin uçak rotası üzerindeyse CDI çubuğu tam ortadadır. CDI çubuğu ortadaki çemberin sağ kenarına teğet ise, uçak bağlanan radyalin iki derece solundadır. Eğer uçak rotadan 10 derece "veya daha fazla" uzaklaştıysa CDI çubuğu 5. nokta (10 derece) üzerinde durur.
CDI çubuğu istasyondan çıkan radyalleri temsil ettiği için, istasyondan uzaklaştıkça noktalar arasındaki açı aynı kalmasına rağmen "mesafe" artar.
Bazı göstergelerde CDI çubuğu sağa ve sola doğru ufkî bir eksen üzerinde dik şekilde hareket eder ve dikey açısı değişmez. Diğerlerinde ise CDI üstten menteşelidir ve sağa ve sola doğru sallanır.

Bir hava aracı seçilen bir VOR radyaline göre (yer istasyonuna göre) iki farklı sektörden birinde bulunabilir:
FROM: Eğer uçak, seçilen radyal +/- 90 dereceki alan içinde ise FROM (istasyondan) sektöründedir.
TO: Eğer uçak, seçilen radyal +/- 90 dereceki alan içinde "değil" ise TO (istasyona) sektöründedir.
Örneğin uçaktaki cihazda 110 radyali seçildiyse -uçağın başı ne olursa olsun- uçak istasyona gore 020 dereceden 200 dereceye kadar olan sektörün içerisindeyken göstergede FROM, değil ise TO ibaresi okunur. VOR bilgileri istikametten bağımsızdır ve uçağın başı ne olursa olsun CDI'nın konumu ile TO/FROM bilgileri değişmez.
VOR istasyonu üzerinden geçilirken bilgi alınamaz ya da alınan bilgilere güvenilmez. VOR istasyonları üzerindeki bu alana sessizlik konisi denir ve bu bölgede iken cihazın TO FROM ibaresinin olduğu yerde, bilginin alınamadığını ya da güvenilir olmadığını belirten FLAG (bayrak) ibaresi görülür. İstasyon geçildikten sonra -sektör değiştiği için- TO bilgisi FROM'a, FROM ise TO'ya döner.

Uçağın başı bağlanan course ile -yaklaşık olarak- aynı istikamette değil ise CDI çubuğu "aksi tarafta" görünür. Örneğin uçak üstten bakan bir gözlemciye göre rotanın solundaysa -normal kullanımda sağda olması gereken- CDI çubuğu orta noktanın solunda görünecektir. Ters CDI durumunda pilotun CDI'ı ortaya getirmesi için aksi istikamette (CDI'dan uzağa) dönmesi gerekecektir. Ters CDI bilgisi durumundan sakınmak için istasyona yaklaşırken istasyonun öte tarafındaki (TO) radyaller, istasyondan uzaklaşırken uçak ile aynı taraftaki (FROM) radyaller bağlanır.

Tek başına VOR ile veya VOR/DME ve VOR/ADF kombinasyonları ile bir hava taşıtının Dünya üzerindeki konumu yaklaşık olarak tespit edilebilir.

VHF sinyalleri alıcı ve vericinin birbirini görmesi (line of sight) prensibine göre çalıştığı için -Dünya'nın yuvarlaklığı nedeniyle- irtifa arttıkça VOR'ın menzili de artar. VOR sinyallerinin menzili aşağıdaki formülle "yaklaşık olarak" hesaplanabilir:

  
    
      
        
          M
          e
          n
          z
          i
          l
          (
          n
          m
          )
        
        =
        
          
            1
            ,
            5
            ∗
            i
            r
            t
            i
            f
            a
            (
            f
            t
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {Menzil(nm)}={\sqrt {1,5*irtifa(ft)}}}
  

Örneğin istasyondan 6500 ft yüksekte uçan bir hava aracı VOR sinyallerini en fazla 100 nm mesafeden alabilir.

VOR istasyonu her 10 saniyede bir VOR istasyonunun adını mors kodu ile yayınlar. Doğru VOR istasyonunun kullanılması uçuş emniyeti açısından çok önemlidir. Bu nedenle uçucuların her istasyon değişiminde sesli mors kodunu kontrol etmeleri gerekir. Bazı VOR istasyonları aynı frekanstan ATIS yayını da yaparlar.

VOR'ın beklenen açısal hassasiyeti +/- 1,4 derecedir. Bununla birlikte istasyondan 2 nm veya daha az mesafede yapılan testlerde %99,94 oranla açısal hata miktarının 0,35 dereceden az olduğu gözlenmiştir. VOR istasyonları belirli bir hata payının üzerinde (genellikle 1°) otomatik olarak uyku moduna (stand by) geçmeye programlanır.
VOR elektriksel ve atmosferik enterferanslardan (oraj vs) az etkilenir.  Görüş hattı (LOS) prensibi ile çalıştığından VHF sinyalleri iyonosferden yansımaz ve gece etkisi sıfırdır.
Tam istasyon üzerindeki güvenilmez alana "zone of confusion" (karışıklık bölgesi) denir. İstasyon üzerinde 70° çapında bir karışıklık konisi bulunabilir. Bu nedenle istasyon geçilirken alınan bilgilere güvenilmez.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Diğer havacılık radyo navigasyon yardımcıları:

Direction finding (DF)
Instrument flight rules (IFR)
Instrument Landing System (ILS)
Non-directional beacon (NDB)
Distance Measuring Equipment (DME)
Global Positioning System (GPS)
Wide Area Augmentation System (WAAS)
Head-up display (HUD)

airnav.com - Navigasyon yardımcı aletleri 8 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VOR Navigasyon Simulatorü
VOR Navigation Simulatorü 31 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Vurgun veya dekompresyon hastalığı, kısa sürede yüksek basınçlı bir bölgeden alçak basınçlı bir bölgeye geçilmesi nedeniyle vücutta gaz kabarcıklarının oluşması sonucu ortaya çıkan gaz embolizmidir. Özellikle dalgıçlar, pilotlar veya su altı inşaat işçileri gibi basınç değişimi etkisinde kalanlarda rastlanır. Sünger avcılarında görülen bu tabloya halk dilinde vurgun denir. Dekompresyon sözcüğü "basınç azalması" anlamına gelir.
İnsan vücudu yeryüzündeki normal hava basıncı altında (deniz seviyesinde yaklaşık 760 mmHg) yaşamaya alışıktır. Bu basınç düzeyinde -başta azot olmak üzere- atmosferdeki bazı gazlar vücut dokularında çözelti hâlinde (sıvı hâlde) bulunurlar. Hava basıncı düşmeye başlarsa, dokulardaki gazlar yavaş yavaş kana karışırlar ve solunum yoluyla vücuttan atılırlar. Ancak vücuda etki eden basınç aniden düşerse (örneğin basınç ayarlaması olmayan bir uçak aniden yüksek bir irtifâya çıkarsa) bu gazlar dokularda kabarcık hâline gelirler.
Dalış esnasında dalgıçların vücuduna etki eden basınç gitgide artar. Dalgıcın soluduğu havanın da basıncı aynı oranda artar. Dalış uzadıkça ve derinlik arttıkça dalgıcın vücudunda daha fazla basınçlı hava soğurulur. Dalgıç yüzeye çıkmaya (yükselmeye) başladığında vücuttaki fazladan gazların atılması için yeterli zaman ayırmazsa (hızla yükselirse) dokularda gaz kabarcıkları meydana gelir.
Atmosferdeki gazların yaklaşık %78'i azot (nitrojen), %21'i oksijendir. Azot, dekompresyon rahatsızlıklarına en fazla neden olan gazdır. Havadaki oksijen vücuttaki hücreler tarafından kullanılır ve atık ürün olan karbondioksit (CO2) sürekli olarak, solunum yoluyla vücuttan atılır. Azot ise -o anki çevre basıncında- dokular doyana kadar vücutta birikir ve basınç azaldığında fazlalık kısmı serbest kalır.
Atmosfer basıncına, havada ve denizin ilk 10 metresinde "1 Atmosfer" de denilebilir.

Azot daha çok yağlı dokularda çözülür. Bu nedenle lipit vb. dokular diğerlerinden daha fazla azot çözünür. Sinir sisteminin %60'ı lipidlerden oluşur. Beyin, omurilik ve çevresel sinirlerde oluşan kabarcıklar felç, konvulsiyon (istemsiz kasılma), kas koordinasyon sorunları, duyu anormallikleri, uyuşma, mide bulantısı, konuşma güçlüğü ve kişilik değişimlerine neden olabilir. Kabarcıklar eklemlerde oluştuğunda ağrı dayanılmaz hâle gelir ve vücut hareketleri kısıtlanır. Vurgun hastalığına İngilizcede "Bends" (bükülme, The Grecian Bends) denmesinin nedeni kişinin vücudunu düz hâle getirememesidir.
Deri altındaki gaz kabarcıkları kızarıklığa ve kaşıntıya neden olurlar. Bu durum genellikle 10-20 dakikada geçer. Şiddetli öksürme ve nefes darlığı, solunum sisteminde gaz kabarcıklarının varlığına işaret eder. Diğer belirtiler göğüs ağrısı, nefes alıp-verirken yanma hissi ve şiddetli şoka girmedir.

Vurgun (dekompresyon hastalığı), sinir sistemi başta olmak üzere birçok organı etkiler:

Beyin, omurilik (medulla spinalis) ve periferik sinirlerde kanama ve nekrozlar, buna bağlı felçler oluşur.
Akciğerlerde kanama, emfizem ve ödem oluşur. Solunum güçlüğü vardır.
Uzun kemiklerin uçlarında aseptik nekrozlar olur, osteoartrite yol açar.
Kaslarda çok ağrılı kramplar olur.
Azot gazı yağlarda eridiği için olaya yağ embolizmi de karışabilir.

Hastaların tedavi edilmesi için yüksek basınç altına alınmaları ve basıncın yavaş yavaş azaltılması gereklidir; ayrıca hastalara hava yerine oksijen-hel­yum karışımı verilebilir. Caisson apareyinde çalışanlarda görülen kronik dekompresyon hastalığında femur, tibia ve humerus başı iskemik nekrozları tipik bulgulardır. Ancak bu yöntem de dokulardaki hasarlanmanın tam olarak geriye döndürülmesini sağlayamayabilir.

Yaklaşma, havacılıkta hava taşıtlarının piste inişine yakın safhasına verilen bir terimdir.
Yaklaşma iki şekilde yapılabilir;

Görerek yaklaşma, aletli uçuş kuralları (IFR) altında yürütülen bir havaalanındaki piste yapılan bir çeşit yaklaşmadır ancak pilotun görsel referansla ilerlemesi, hava şartlarının Görsel Meteoroloji Koşulları'nı (VMC 18 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) sağlaması ve pilotun her zaman ya havaalanını ya da önceki uçağı görmesi gerekmektedir. Bu yaklaşma için izin alınmalı ve uygun hava trafik kontrol (ATC) tesisinin kontrolü altında olmalıdır.
Pilotaj eğitimlerinin çoğunluğu VFR şartlarında gerçekleşir.

Aletli yaklaşma (IFR) 5 ayrı kısımdan oluşur. Bunlar; geliş, ilk, ara, son ve pas geçme (bazı durumlarda) kısımlarıdır.

IFR
VFR
ILS
ATC
VOR

Yamaç paraşütü, hava sporlarıyla ilgilenen birkaç kişi tarafından 1980'li yılların başlarında bulunan, aerofoil yapıya sahip olan paraşütlerle yamaçlardan koşarak kalkmaya olanak sağlayan bir ekstrem spor türüdür. Sivil havacılık mevzuatlarına göre çok hafif hava aracı (ÇHHA) sınıfına girer.
Yamaç paraşütü, çok hafif hava araçları içerisinde en hafifidir. Kolay taşınabilir olması sayesinde, yolu olmayan tepelerden kalkış yapılabilir. Özel kalkış-iniş pisti gerektirmez. Doğal kaldırıcı kuvvetleri kullanarak saatlerce havada kalabilir, bulutlara kadar yükselebilir ve kilometrelerce mesafeler kat edebilir. Dünyada en yaygın ve hızlı gelişen havacılık sporudur.
Paraşütün sırt çantasına sığacak kadar küçülebilmesi ve ağırlığının az olması nedeniyle bazı dağcılar tarafından dağların zirvelerinden inmek için de kullanılır.
Yamaç paraşütünü, belirli sağlık koşullarına uyan hemen herkes yapabilir. Birçok kulüp, dernek, kurs vb. kuruluşlar bu sporun eğitimini vermektedir.
Kullanılan malzemelerin ithal ve özel olması nedeniyle maliyeti oldukça yüksektir. Ancak yine de diğer havacılık sporlarıyla karşılaştırıldığında uçmanın en ucuz yolu olduğu görülür.[kime göre?]
Yamaç paraşütü genellikle tehlikeli bir spor olarak bilinse de, kurallarına uyulduğu ve ciddi bir eğitim alınarak yapıldığı takdirde tehlikeleri en alt düzeye indirilebilir.

Yamaç paraşütü takımı temel olarak 4 temel ekipmandan oluşur.

Uçak paraşütlerinin aksine yamaç paraşütlerinin kumaş kısmına paraşüt değil "kanat" veya "kanopi" adı verilir. Temel olarak önlerinde açıklık bulunan iki kumaş katman arasına paraşütün ön kısmında bulunan hücre ağzı adı verilen açıklıklardan uçuş sırasında hava dolmasıyla havadaki şişkin şeklini muhafaza eder. Kanat Yelkenkanat ve planör gibi airfoil yapıdadır. Yan kesit şekli yarım bir su damlasını andırır. Bu özel yapı havanın Daniel Bernoulli prensiplerine göre kanadın altında ve üstünde farklı hızlarda akarak bir basınç farkı oluştururlar ve yamaç paraşütünün dikey hızını 0.8 m/s seviyelerine kadar düşürebilirler. Kumaş özel polimerlerden üretilir ve üstü silikonla kaplanır. Çok hafiftir (30-35 gr/m2). Hava geçirgenliği yeni bir kanatta sıfırdır. Aynı şekilde tamamen ıslanmadıkça suyu da geçirmez. Zamanla ve kullanıldıkça malzeme geçirgen olmaya başlar ve bu da ömrünün sonuna geldiğini gösterir. Düzenli olarak uçan bir paraşütün ömrü uçulan bölge ve hava şartlarına göre ± 5 yıldır. Daha ayrıntılı bilgi için aşağıdaki linklere bakılabilir.

İpler iki kısımdan oluşur. İçteki kısım ağırlığa karşı dirençli fakat sürtünmeye karşı zayıf olan kevlar demen bir malzemeden yapılır. Bu malzeme kurşun geçirmez yelek yapımında kullanılan çok dayanıklı bir malzemedir. İkinci kısım ise bu ağırlığı taşıyan malzemeyi dağ koşullarında sürtünme ile aşınmaktan ve bunun sonucunda kopmaktan koruyan dacron adlı malzemedir. Bu malzemenin özelliği ise sürtünmeye karşı çok dayanıklı olmasıdır. Ancak iplerin taşıyıcılığına hiçbir katkısı yoktur. Yarışma kanatlarında ağırlığı azaltmak maksadı ile bu malzeme kullanılmaz. Ancak bu çok istisnai bir durumdur. İplerin ortalama kalınlığı 2 mm'dir. Ancak 2 mm kalınlığındaki tek bir ip yaklaşık 150 kilogram yük çekebilir. Bir paraşütte ip sayısı 100'ün üzerindedir. Dolayısı ile bir pilotun ağırlığı iplere yaklaşık yüzde bir gibi bir oranda yansır. Bu da malzemenin dayanıklılığını sağlayan en önemli faktörlerden biridir.

Taşıyıcı kolonlar, kubbe iplerini kuşama bağlarlar. Ağırlığı ya da yükü ipler yoluyla taşırlar. Kuşama karabinalar ile iplere küçük metal (rabıt) halkalarla bağlıdırlar. Kalkış esnasında taşıyıcı kolonun yardımıyla kubbenin başa getirilmesini sağlar. Arka kolonlar ayrıca halkalar
yardımıyla frenleri de tutarlar. Frenlerin ucunda, kolay tutmak amacıyla şık şıklar bulunur ve bunlar arka kolonlara çıtçıt veya verkuro ile
tutturulur.

Pilotun uçarken bağlı olduğu ve karabinalarla kanada bağlı olan kuşanma yöntemine denir.

Uçuş için öncelikli olan malzemelerdendir. Temel prensip olarak yedek paraşütsüz uçuş yapılmaz. Malzeme olarak asıl paraşütten daha hafif ve çok daha kaygan birkumaştan yapılmıştır. External ve internal olmak üzere iki tipi mevcuttur. External yedek harnese karabinadan bağlanır. İnternal yedek için ise bütün harneslerin ya sırtında ya da altında bir hücre bulunur buraya yerleştirilir ve basınca şoka ağırlığa dayanıklı bir malzeme olan kolonlar vasıtası ile harnese bağlanır. Çalışma prensibi serbest paraşüt gibidir. Pilot bu paraşütü kullanmaya kendisi karar verir ve gerekli gördüğünde handle denen tutma kulbunu çeker. Bu durumda paraşüt serbest paraşütten farklı olarak navlaka denen açılmaya hazır paketi içinde pilotun eline gelir. Pilot bu paketi hızlı bir şekilde aşağıya doğru atarak yedeği açar. Bu paraşütün devreye girmesi ile asıl paraşüt uçuculuğunu kaybeder. Yaklaşık 5 m/sn hızla inmekte olan pilotun yapması gereken artık uçmayan paraşütü toplamaktır.

Tam yüz korumalı ve tam yüz korumasız şeklinde iki tip kask mevcuttur. Genelde kevlardan üretilir. Darbelere karşı son derece korumalıdır.
GPS Cihazı
Gps cihazı ile yükseklik, hız, konum bilgisi gibi bilgiler sağlanacağı gibi belirli bir rota çizilerek hedefe ulaşabilmek mümkündür. GPS ayrıca yarışmalarda mutlaka sporcuların kullanması gereken bir cihazdır.
Variometre
Variometre termal hava akımların ile genellikle mesafe uçuşları yapmak için kullanılan; yüksekliği, o anki kaldırıcı içerisindeki yükselme veya alçalma hızını gösteren cihazdır. Ayrıca sesli bildirim ile bu yükselme ve alçalmaları pilota bildirir. Variometre ve GPS in bir arada bulunduğu compact cihazlarda mevcuttur.
Rüzgâr Ölçer
Rüzgâr ölçer rüzgârın şiddetiğini, varsa darbe aralığını km cinsinden gösteren çükük fakat önemli bir yamaç paraşütü malzemesidir.
Manyetik Pusula
Her ne kadar yamaç paraşütü pilotları GPS kullanarak yön tayin etseler de manyetik pusulada yanlarında bulundurmaları gereken bir cihazdır. Elektronik cihazların bazı durumlarda hatalı bilgi verebilme olasılığına karşı manyetik pusula bulundurulur.
Telsiz
Telsiz yamaç paraşütünde mesafe uçuşlarında eğitimlerde kullanılan ve mutlaka olması gereken bir cihazdır. Havadaki veya yerdeki diğer pilotlarla uçuş esnasında telsiz ile iletişim kurulur.

Sivil havacılık genel müdürlüğünün yayınladığı çok hafif hava araçları yönetmeliğinin (SHY 6C) 11. maddesine göre:

Motorsuz çok hafif hava araçları için pilot lisans zorunluluğu yoktur. Bu hava araçlarında can güvenliği ve uçuş emniyeti uçan kişinin kendi sorumluluğunundadır. Bu hava araçlarında uçacak kişilerin genel havacılık kurallarını bilmeleri ve uygulamaları gerekmektedir.

Paraşütle Atlama (Skydiving)
Paraşüt

Yelken kanat ya da diğer adıyla Delta kanat bir hava sporudur. Bu spor, diğer hava sporlarından yamaç paraşütü ve planörcülüğün bir karışımıdır. Daha çok alüminyum ya da kompozitten yapılmış bir iskeletinin bir kumaş ile kaplanmasıyla yapılmış bir kanattan ve onun altına pilotun binmesi için asılı biçimde bağlanmış bir tutunma düzeneğinden oluşur. Kanat şekli delta (Yunan harfi Δ) biçiminde olduğu için çoğu zaman yelken kanat yerine delta kanat olarak anılır.
Yelken kanat, süzülme prensibi ile çalışan bir serbest uçuş hava taşıtıdır. Ağırlığı 15 ile 35 kg, hızı 25 ile 140 km/sa. arasında değişir. Dünya mesafe rekoru 761 km ile Dustin Martin ve Jonny Durand'e aittir. (3 Temmuz 2012 Zapata, Teksas)
Yelken kanat ile biraz yüksekçe bir tepeden koşarak kalkış yapıp saatlerce havada kalınabilir. Araç planörler gibi motorsuz uçmasına rağmen yerden yükselen sıcak hava akımlarını ve tepeye çarparak yükselen hava akımlarını yakalayarak binlerce metre yükselebilir. Böylece bulut tabanına ulaşıp buluttan buluta atlayarak uzun mesafeler uçabilir. Rüzgârlı bir günde rüzgarı karşılayan bir yamaçta uzun süre havada kalabilir.

Yelken kanadı yamaç paraşütünden ayıran özellikler şunlardır:

Yamaç paraşütünün iskeleti yoktur. Havadaki türbülanstan etkilenir. Yelken kanatın sert bir iskeleti vardır ve ciddi türbülanslara dayanıklıdır. 6 G'lik manevralar yapabilir ki bu 600 kiloluk yük demektir. 
Aynı yükseklikten yan yana kalkış yapan yamaç paraşütü ve yelkenkanat süzüldüklerinde yelkenkanat yamaç paraşütünün iki katı mesafeyi iki kat hızlı alır. Mesela 100 metre yükseklikteki bir tepeden yamaç paraşütü ile en fazla 700-800 metre ileri gidilebilirken yelkenkanatla 1.600 (bazı modellerde 2.000) metre ileri gitmek mümkündür.
Yamaç paraşütü azami 50 km/sa civarında hızlanabilirken yelkenkanat ile 140 km/sa hıza ulaşmak mümkündür.
Bir yamaç paraşütünü sırt çantası gibi alıp taşımak mümkündür. Yelken kanat ise en az 4-5 metre uzunluğunda bir paket halinde taşınır ve bir yamaç paraşütü kadar daha ekipman gerektirir.
Yamaç paraşütü yavaş uçabildiği için küçük ve dar alanlara iniş yapabilir. Yelken kanat daha hızlı olduğu için dar alanlara iniş yapması zordur. Hızlandığında yere paralel 70-80 metre gitmesi mümkündür.
Yamaç paraşütü yine yavaş uçabildiği için küçük sıcak hava akımlarını (termik veya termal de denir) kullanarak yükselebilir, yelken kanat ise küçük hava akımlarının içinde kalmak için dar dönüşler yapamaz.
Yamaç paraşütünu uçuşa hazırlamak ve uçuş sonrasında toplamak yaklaşık 10 dakika sürer. Yelken kanatı kurmak 15 ila 30 dakika, toplamak ise 10 ila 20 dk alır.
Yamaç paraşütü, yelken kanata göre daha ucuz temin edilebilir ve eğitimi daha kolaydır.

http://www.yelkenkanat.net 2 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.ozreport.com/ 17 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
http://www.moyes.com.au/ 17 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Yer sürati (GS), uçuştaki herhangi bir hava aracının yeryüzü üzerindeki izdüşümünün hızı. GS kısaltması İngilizce ground speed kavramının akronimidir. Havacılıkta yer süratinin hava sürati ile ilişkisinin anlaşılabilmesi için öncelikle şu süratlerin bilinmesi gerekir:

IAS: İşarî hava sürati. Hava taşıtlarındaki ana sürat göstergesinde görülen hızdır. Pito-statik sistemden gelen dinamik ve statik hava basıncı verileri ile hesaplanır. Uçağın performans ve aerodinamik hesaplamalarında kullanılan ana sürattir. CAS ve EAS süratleri ise IAS'ın çeşitli hata payları düzeltilmiş hâlleridir ve genellikle IAS'a yakındır. Bu yazıda IAS ifadesi -anlatım kolaylığı nedeniyle- CAS ve EAS ile eşanlamlı kullanılacaktır.
TAS: Hakikî hava sürati. Bir hava taşıtının içinde hareket ettiği hava kütlesine nazaran süratidir. İçinde bulunduğu hava kütlesi ile birlikte aynı yönde ve hızda hareket eden bir nesnenin (örneğin serbest salınan bir sıcak hava balonu veya bulut) hakikî hava sürati sıfırdır. TAS, seyrüsefer hesaplamalarında kullanılan ana sürattir.
Yer sürati, hava aracının TAS'ı ile etki eden rüzgârın kafa veya kuyruk bileşeninin toplamıdır. Örneğin hava aracının TAS'ı saatte 100 K ve kuyruk rüzgârı 20 K ise, yer sürati 120 K'dir. Yani uçağın yerdeki izdüşümü saate 120 deniz mili mesafe katetmektedir. Kafa rüzgârı (önden esen rüzgâr) 20 K ise TAS'ı 80 knottur. Seyrüsefer hesaplamalarında kullanılması gereken en hassas değer TAS'tır.
IAS uçağa çarpan hava moleküllerinin sayısı ile alakalıdır. Bu nedenle kalkış, iniş, tırmanış, alçalış ve perdövites süratleri gibi hava aracının performansı ve aerodinamik özellikleri ile ilgili hesaplamalarda önemlidir. Örneğin sıfır rüzgârda hava yoğunluğu az olan bir meydanda (örneğin oldukça yüksek rakımlı bir meydanda) kalkış yapan uçağın deniz seviyesindeki işarî kalkış süratine erişebilmesi için kalkış koşusunda daha hızlı (daha yüksek yer sürati ile) hareket etmesi gerekir. Uçak dışarıdan bakan bir gözlemciye göre daha hızlı gitmesine rağmen pilotun saatten okuduğu kalkış IAS'ı, deniz seviyesindeki ile aynı olacaktır. Aynı zamanda daha yüksek yer sürati ile koşan uçak daha fazla pist katedeceği içim kalkış mesafesi uzayacaktır.
ISA şartlarında TAS ile IAS birbirine eşittir. Bu nedenle alçak irtifâlarda TAS ile IAS çok yakındır. İrtifâ arttıkça hava yoğunluğu azaldığı için "IAS sabit tutulursa" TAS büyür (IAS'tan uzaklaşır). Yani aynı sayıda hava molekülüne çarpabilmek için uçağın daha hızlı hareket etmesi gerekir. Çok yüksek irtifalarda hava yoğunluğu sıfıra yakın değerlere ulaşır. Örneğin Dünya'nın yörüngesinde dönen bir yapay uydu saatte binlerce km yer sürati ile hareket eder. Eğer bu uydunun sürati normal uçaklardaki pito-statik sistemle ölçülürse; işarî süratinin (IAS) neredeyse sıfır olduğu görülür.

Yolcu uçağı, genel anlamda sadece yolcu taşıma amacına yönelik olarak üretilmiş uçak. Yolcuların yanı sıra yolculara ait bagajların ve kısmen diğer malzemelerin nakliyesinde de kullanılırlar. Yolcu uçağı tabiriyle daha çok havayolları tarafından kullanılan yüksek kapasiteli ve performanslı uçaklar kastedilir. Bununla birlikte hafif uçaklar da az sayıda yolcunun çoğunlukla kısa mesafelere ulaştırılmasında kullanılırlar.
Yolcu uçakları zamandan tasarruf sağlaması nedeniyle, özellikle ülkelerarası yolculuklarda sıkça tercih edilen taşıma araçlarıdır.

Yolcu uçakları 20. yüzyılın başlarından bu yana genişleyen büyük bir sektör olan ticari havacılık sektöründe önemli rol oynar. İlk yolcu uçakları günümüzdeki modern yolcu uçaklarından çok farklıydı. Düzenli tarifeli ilk hava yolcu taşımacılığı 1912'de Graf Von Zeppelin'in "Delag" adlı hava gemisiyle başlamıştı. Bu hava gemisi ilk yolcu uçağı sayılabilirdi. Bu alandaki asıl etkinlikler I. Dünya Savaşı'ndan sonra başlatıldı. 1919'da Zeplinler yine düzenli seferlere başladı. Ama 1936'da hidrojen gazıyla havalanan 'Hindenburg' adlı hava gemisinin yanması hava taşımacılığında zeplinlerin yerini uçakların almasını hızlandırdı.
1933-1934 arasında, aerodinamik profilli gövdesi tümüyle metalden yapılmış hızlı ve rahat "Boeing 247 D"ler "Douglas DC-2"ler ve "DC-3"ler, "Lockheed 10"lar hizmete girdi. ABD'deki ve Avrupa'daki önde gelen havayolu şirketleri uzun yıllar hava filolarını bu uçaklardan oluşturdular.
Kıtalar arası yolcu uçakları 20 yüzyılın başında deniz uçakları ile sürdürüldü. 1930'larda Lufthansa şirketi 12 motorlu dünyanın en büyük deniz yolcu uçağını hizmete soktu. 1935 yılında Büyük Okyanus hattının açılması ile Pan American Airways 4 Motorlu "Martin M-130" deniz uçaklarını, 1938'de de daha büyük "Boeing 314 Clipper"ları sefere soktu.
Deniz uçakları oldukça karlı ticari taşıtlar olarak uzun süre kullanıldı ama 1950'lerde başlıca havayolu şirketleri uçuşlarını daha ekonomik ve daha uygun kara türü uçaklara yapmaya başladılar.
İkinci dünya savaşı sonrası yapılan bütün yolcu uçakları pervaneli ve merkezden çevreye doğru düzenlenmiş  hava soğutmalı motorlarla donatılmıştı. 1950 ortalarında itibaren yolcu uçakları daha modernleşti ve jet motorlu yolcu uçakları yapılmaya başlandı. Bunların ilk örneği 1958'de hizmete giren "Boeing 727" dir.
Bu gelişmeler sadece batı ülkeleri ile sınırlı değildi. Sovyet Rusya'da 120 ile 220 yolcu kapasiteli Tupolev "Tu-114" yolcu uçaklarını devreye soktu.
1960'ların sonlarında daha büyük uçaklar devreye konuldu. Uzun yolcu uçağı "DC-8" ve "Boeing 727" lerin yanı sıra yolcu kapasitesini artırmaya yönelik geniş gövdeli jet uçakları hizmete girdi.

21 yüzyılda yolcu uçaklarında yolcu kapasitesini artırmaya yönelik geniş gövde şeklinde tasarlanmaktadır. Buna en güzel örnek "Airbus A380". "Airbus A380" 853 yolcu kapasiteli "Rolls-Royce Trent 900" gibi çok geliştirmiş motora sahip ve her türlü modern teknoloji donatılmış uçaklardır. Aynı prensibi Rus yapımı yolcu uçakları izlemektedir.

Airbus - Fransa,Almanya,İspanya,Birleşik Krallık,Kanada
Antonov - Ukrayna
ATR Aircraft - Fransa,İtalya
Boeing - Amerika Birleşik Devletleri
Comac - Çin
De Havilland Canada - Kanada
Embraer - Brazilya
Irkut Corporation - Rusya
Xi'an Aircraft Industrial Corporation - Çin

Encyclopædia Britannica Online, The official website26 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yoğunluk irtifası (DA), atmosfer yoğunluğunun Uluslararası Standart Atmosfer (ISA) şartlarına oranla irtifa cinsinden ifadesi. DA kısaltması, İngilizce density altitute kavramının akronimidir.
Atmosfer yoğunluğu, belirli bir hacimdeki havadaki molekül miktarıdır. Sıcaklık değişimleri, basınç ve nem oranı yoğunluğu doğrudan etkiler.
Atmosfer yoğunluğu, hava taşıtlarının performansını etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Hava yoğunluğunun azalması motor performansını, taşıma (L) ve sürükleme (D) kuvvetlerini azaltır. Bunlara bağlı olarak kalkış ve iniş mesafeleri uzar, tırmanış oranı düşer. Bu nedenle yoğunluk irtifası ile taşıtın performansı "ters orantılıdır". Örneğin bir uçak 1000 feet AMSL irtifada uçmasına rağmen, hava şartlarından dolayı o irtifaya karşılık gelen yoğunluk irtifası 2500 feet ise, uçağın performansı 2500 feette uçuyormuş gibi (daha düşük) gerçekleşecektir.

Yoğunluk irtifası hava sıcaklığındaki her 1 °C değişiklik için aynı yönde yaklaşık olarak 120 feet değişir. Atmosfer basıncı ve haricî hava sıcaklığı biliniyorsa (havanın nemsiz olduğu kabul edilerek) DA şu formülle hesaplanır:

  
    
      
        D
        A
        [
        f
        t
        ]
        =
        P
        A
        [
        f
        t
        ]
        +
        120
        (
        O
        A
        T
        [
        
          

          
          
            o
          
        
        C
        ]
        −
        
          T
          
            I
            S
            A
          
        
        [
        
          

          
          
            o
          
        
        C
        ]
        )
      
    
    {\displaystyle DA[ft]=PA[ft]+120(OAT[{}^{o}C]-T_{ISA}[{}^{o}C])}
  

Formülde:

  
    
      
        D
        A
        =
      
    
    {\displaystyle DA=}
  
 Yoğunluk irtifası (feet)

  
    
      
        P
        A
        =
      
    
    {\displaystyle PA=}
  
 Basınç irtifası (feet)

  
    
      
        O
        A
        T
        =
      
    
    {\displaystyle OAT=}
  
 Haricî hava sıcaklığı (°C)

  
    
      
        
          T
          
            I
            S
            A
          
        
        =
      
    
    {\displaystyle T_{ISA}=}
  
 PA'da beklenen ISA sıcaklığı (°C)
Yoğunluk irtifasını pratik olarak 3 farklı yöntemle hesaplamak mümkündür. Bu hesaplamalarda nem oranı ihmal edilir:

Ölçülmek istenen rakım veya irtifa (örneğin meydan irtifası) basınç irtifasına çevirilir. Gerçek hava sıcaklığının (OAT) o irtifada olması beklenen ISA sıcaklığından farkı 120 ile çarpılıp basınç irtifasına (feet cinsinden) eklenir.
Yoğunluk irtifası hesap grafiğinde; basınç irtifası, haricî hava sıcaklığı ve yoğunluk irtifası hattı eşleştirilir.
Uçuş kompüterinin hesap yüzündeki hava sürati penceresinde, basınç irtifası ile haricî hava sıcaklığı eşleştirilir. Yoğunluk irtifası penceresindeki değer okunur.

Meydan irtifası: 825 feet
Haricî hava sıcaklığı (OAT): +28 °C
QNH: 999 mb
Çözüm: 

PA=825+[(1013-999)x30]=1245 ft.
Bu PA'daki ISA sıcaklığı=15-(2x1,245)=12,5 °C.
Meydandaki hava sıcaklığının ISA'dan sapması=28-12,5=15 °C.
DA=1245+(120x15,5)=3105 ft.
Bu değer, DA hesaplama grafiği ile veya uçuş kompüteri ile bulunan sonuçlara oldukça yakın çıkacaktır.
NOT: Eğer meydan irtifası standart basınç hattının (1013,24 mb) altında ise basınç irtifası eksi (-) işaretli olacaktır. Hesaplamalarda basınç irtifasının ve sıcaklıkların işaretlerine dikkat edilmelidir.

Meydan irtifası: 6 feet
Haricî hava sıcaklığı (OAT): -2 °C
QNH: 1031 mb
Çözüm: 

PA=6+[(1013-1031)x30]=-534 ft.
Bu PA'da beklenen ISA sıcaklığı=15+1=+16 °C.
Meydandaki hava sıcaklığının ISA'dan sapması=ISA-18 °C.
DA=-534+(120x-18)=-2694 ft.
Yoğunluk irtifası meydan irtifasının altında bulunduğu için, hava taşıtlarının performansı bu meydan irtifasında beklenenden yüksek olacaktır.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Zorunlu iniş veya mecburî iniş, bir hava aracının normal uçuşuna devam etmesinin mümkün olmadığı koşullarda (motor veya önemli sistem arızaları, yakıt tükenmesi, hava koşullarının uçuşa müsait olmayacacak şekilde gelişmesi vb.) yaptığı inişi tanımlamakta kullanılan bir havacılık terimi. Bununla birlikte gündelik konuşmada zaman zaman uçuşa müdahale edilmesi ve pilotun inişe zorlanması durumu (uçak kaçırma, hava sahası ihlali vs.) için de kullanılır.
Hedef meydana veya yedek meydanlara ulaşmanın mümkün olmadığı durumlarda zorunlu iniş pilotun seçtiği hazırlanmamış bir yüzeye gerçekleştirilebilir. Büyük su kütleleri üzerindeki uçuşlarda suya zorunlu iniş (ditching) yapmak durumunda kalınabilir.
Zorunlu inişin motor gücü (itme veya çekme) açısından 3 türü vardır: tâkatli, kısmî tâkatli veya tâkatsiz. Bazı uçak tiplerinde tâkatsiz (no power) zorunlu iniş yapmak mümkün değildir.

Modern uçaklarda zorunlu inişi gerektirecek şartlar nadiren oluşur. Zorunlu inişin en yaygın nedeni uçuşta motora yakıt gitmemesidir ve çoğunlukla şunlardan kaynaklanır:

Yakıt tükenmiş olabilir.
Uçuştan önce yapılan kontrollerde yakıt miktar göstergeleri hatalı (fazla) değer gösteriyor olabilir.
Pilot hatalı seyrüsefer planlaması yapmış veya kaybolmuş olabilir.
Depolara yanlış yakıt konmuş olabilir.
Alternatif yakıt depoları besleme yapmıyor olabilir.
Yakıt kirli olabilir (kontaminasyon).
Karışım kolu (mahlût) veya karbüratör ısıtıcı kolu (varsa) hatalı kullanılmış olabilir.
Pilotun uçuştan önce yakıt miktarını ve durumunu görerek ve koklayarak kontrol etmesi, yukarıda bahsedilen risklerin bir kısmını elimine edecektir.
Yakıtının kritik düzeye indiğini fark eden pilotlar durumun aciliyetine göre mayday veya pan-pan çağrısı yapıp iniş önceliği isteyebilirler.

Yakıt dışındaki önemli zorunlu iniş nedenlerden biri motor arızalarıdır. Motorun arıza sonucu durduğu bazı durumlarda motoru çalıştırmaya teşebbüs edilmesi tavsiye edilmeyebilir. Bu arızaların bir listesi ve uygulanması gereken usuller için teknik dokümanlara başvurulmalıdır.

Bazen hava durumunun aniden değişmesi ya da uçağın istenmeyen bir hava durumu oluşumunun içine girmesi sonucu pilot iniş yapmak zorunda kalabilir. Bir uçağın belirli bir hava şartında uçabilmesi için gerekli sistemlerle donatılmış olması gerekir. Uçak durumunun yanı sıra pilotun sahip olduğu sertifikalar (örneğin alet uçuşu) ve deneyim miktarı bu gibi acil durumlarda izlenecek yöntemi belirler. Acil durumdaki bir uçağa çeşitli havacılık birimleri tarafından telsizle tavsiyeler verilebilmekle birlikte nihai karar ve sorumluluk pilota aittir.

Özel VFR (SVFR veya Special VFR); IFR uçuş yetkisi bulunmayan bir pilotun, herhangi bir kontrol bölgesi (CTR) içerisinde, hava trafik kontrol (ATC) izniyle yaptığı uçuş. Özel VFR en basit tanımıyla; alet uçuşu (IFR) yapmak için gerekli lisans ve derecelendirmelere sahip olmayan ve normal şartlar altında görerek (VFR) uçmak zorunda olan bir pilotun IFR gerektiren bazı hava sahalarında, IFR uçuş yapmaya müsait bir uçakta yaptığı, çeşitli yönlerden IFR'a benzetilmiş uçuştur.
Özel VFR izni genellikle husûsî pilot lisansı (PPL) sahibi pilotların, D ve E sınıfı kontrollü hava sahalarındaki CTR'ler içinde kalan meydanlarda iniş ve kalkış yapabilmesi veya düşük statülü havayollarını katedebilmesi için verilir.

SVFR uçuşa sadece hava trafiği müsait olduğunda ve diğer IFR trafikleri olumsuz etkilemeyecekse izin verilir. SVFR kalkış yapabilmek için görüş en az 3000 m, uçuşu sürdürebilmek için 1500 m olmak zorundadır. Uçuş görüşü en az 10 km olmalı ve uçuş esnasında bulut dışında olunmalıdır.
SVFR uçuş için uçuş planı doldurulması gerekmez. SVFR uçuşlarda pilotun 600 m çapındaki manialardan en az 1000 ft ayrım sağlaması gerekmez. Bununla birlikte bulut ve gerekli mania ayrımı ile görüşün yeterliliğin sağlamak tamamen pilotun sorumluluğundadır.
Giriş/çıkış koridorları tahsis edilmiş bazı CTR'lerde pilotlar bu koridorları -IMC şartlarda olsa dahi- tüm IFR usulleri uygulamadan ve -genellikle- ATC kleransı olmaksızın kullanabilirler.

Pooley, Dorothy ve Robert Seaman. The Air Pilot's Manual 2: Aviation Law & Meteorology. 10. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2011.

İrtifa hastalığı veya akut dağ hastalığı, yüksek irtifa ve rakımlarda oksijen yetersizliğine bağlı olarak görülen patolojik bir rahatsızlık. Genellikle 2.400 metre (8000 ft) üzerinde görülür. Özellikle yüksek rakımlara tırmanan dağcı ve kayakçılar ile yüksek irtifalarda oksijen desteği olmadan uçan canlılarda görülür.
Yüksek irtifalarda atmosfer basıncının ve hava yoğunluğunun azalması nedeniyle oksijen moleküllerinin parsiyel basıncı azalır. Bu durum vücudun özellikle oksijene duyarlılığı yüksek olan dokularında (beyin, akciğer, göz vs.) hipoksi (kısmi oksijen yetersizliği) ve anoksi (tamamen oksijensizlik) oluşmasına neden olur.

Alçak atmosfer basıncı nefes alıp vermeyi güçleştirir. Bunun yanı sıra şu rahatsızlıklar görülebilir:

İlk başlarda coşku ve zindelik hissi (öfori) ile birlikte gereksiz cesaret
Baş ağrısı
Mide bulantısı/kusma
Baş dönmesi
Bitkinlik
Daha ciddî vakalarda göğüs ağrısı da görülebilir. İrtifa hastalığı nedeniyle beyin ödemi, koma ve ölüme kadar giden ağır hipoksi/anoksi vakaları oluşabilir.
Pek çok dağcıda belirtiler yüksek rakımda 6 saat geçirdikten sonra görülmeye başlar. Kişi aynı rakımda kalırsa belirtiler 1-2 gün içerisinde kaybolabilir.
10.000 ft (3000 m) üzerinde gerçekleşecek uçuşlarda uçuş ekiplerinin oksijen desteği ile uçmaları gerekir. Aksi takdirde 14.000 ft civarında kişinin performansı ciddî şekilde düşer. 18.000 ft'te atmosferdeki parsiyel oksijen basıncı yaklaşık yarıya düşer ve kişi bayılabilir. Beyne ulaşan oksijenin tamamen kesilmesi durumunda kişi genellikle 6-8 saniye içerisinde bayılır. Eğer 4 dakika boyunca oksijensizlik devam ederse beyinde geri dönülmez hasar meydana gelebilir.

İrtifa rahatsızlığı görüldüğünde yapılacak öncelikli işlemler arasında irtifa kaybetmek (alçalmak), suni bir kaynaktan oksijen solumak ve bol sıvı içmek sayılabilir.

Sporcu ve uçucuların genel sağlık durumları; içki, sigara ve ilaç kullanımları ile zindelikleri irtifa hastalığından etkilenmelerinde etkili olur. Vücudun susuz kalması da semptomları artıran etmenlerden biridir. Yüksek irtifalarda ve hareket halinde iken vücut, normalden daha fazla su kaybettiği için baş ağrısı, baş dönmesi ve yorgunluk gibi semptomlar daha şiddetli hale gelir.

Aklimatizasyon, dağcıların vücutlarını oksijen yetersizliğine alıştırarak tırmanış yapmalarıdır. Dağ eteğinde kamp kurulur ve dağcılar her gün belirli bir rakıma tırmanarak kampa geri dönerler. Kamp yavaş yavaş yüksek rakımlı yerlere taşınır. Günde 1000 ft'ten (300 m) fazla tırmanıp orada uyumak tehlikelidir.

Vurgun

Godwin, Peter, David Robson. The Air Pilot's Manual 6: Human Factors & Pilot Performance. 3. baskı. Cranfield. Aviation Theory Centre, 2006. ISBN 1-84336-070-5

İşarî hava sürati (IAS), hava taşıtlarındaki ana sürat göstergesinde görülen hız. IAS, İngilizce indicated airspeed kavramının kısaltmasıdır. İşarî hava sürati, pito-statik sistemden gelen dinamik ve statik basınç verileri ile hesaplanır. Uçağın performans ve aerodinamik hesaplamalarında kullanılan ana sürattir. Pek çok hava taşıtında sürat knot (deniz mili/saat) cinsinden kullanılır ve sürat saatlerindeki değerler KIAS (knots indicated airspeed) olarak verilir.
Uçak burnunda veya kanadında pitot tüpü denilen ve uçak hareket ettikçe oluşan toplam basıncı ölçen bir alet bulunur. Bu basınç uçağın ileri hareketi sonucu hava kütlelerine çarpmasıyla oluştuğu için darbe veya koçbaşı basıncı olarak da adlandırılır. Aynı zamanda genellikle uçak gövdesinde (yanlarda) bulunan statik port adı verilen deliklerden gelen verilerle statik (hareketsiz) basınç ölçülür. Toplam ve statik basınç arasındaki fark (dinamik basınç) işarî süratin hesaplanmasında kullanılır. İşarî sürat genellikle KIAS olarak sürat saatinden okunur. Bazı uçaklarda ise statik portlar, pitot tüpleriyle birleşik hâldedir.
İşarî hava sürati, uçak deniz seviyesinde ve standart atmosfer basıncında (1013,25 hPA) uçarken gerçek hava süratine (TAS) eşittir. Uçak yükseldikçe havanın yoğunluğu azalır ve pito tüpüne çarpan hava molekülü miktarı azaldığı için IAS TAS'tan daha düşük bir değer gösterir. Uçağın hareket karakteristikleri de hava yoğunluğu ile değişeceğinden IAS pilot için gerçek hava süratinden daha önemli hale gelir. Bu nedenle uçaklardaki ana sürat saati kontrol süratlerini (V1, V2 vs.) işarî hava sürati cinsinden gösterir.

IAS ve TAS birbirleriyle çok sık karıştırılan iki sürattir çünkü ikisi de aslında rüzgâra ve hava yoğunluğuna bağlıdır. Özetlemek gerekirse TAS, uçağın hava kütlesi içerisinde aldığı mesafe, farklı bir deyişle hava kütlesinin uçağa göre hızıyken; IAS, uçağın etrafında sürati olumlu ve olumsuz etkileyecek hiçbir engel yokken sahip olacağı hızdır. Şu şekilde bir senaryoyla örneklendirilebilir: Rüzgâr haricinde tüm parametrelerin aynı olduğu bir günde bir uçak düşünelim. Bu uçak 60 knot (110 km/sa; 69 mph) IAS ile uçuyor olsun. Bu durumda uçak rüzgara karşı 60 knot (110 km/sa; 69 mph) ve rüzgarda uçağa karşı 60 knot (110 km/sa; 69 mph) ile estiği için aslında uçak hava kütlesine göre 120 knot (220 km/sa; 140 mph) hız ile uçuyor olacaktır. Daha iyi canlandırmak için uçağın tam yanında olan bir hava molekülü düşünün. Uçak doğuya, rüzgar da uçağın tam karşısından geldiği için batıya doğru esecektir. 60 knot (110 km/sa; 69 mph) hızındaki bir cisim dakikada 1 mil (1,6 km) gideceği için bir dakika sonra uçak ilk pozisyonuna göre 1 mil (1,6 km), hava molekülü de 1 mil (1,6 km) batıya gideceği için aradaki mesafe 1 dakika sonra 2 mil (3,2 km)  olacak bu da sürate vurulduğu zaman 120 knot (220 km/sa; 140 mph) yapacaktır. Fakat uçak karşıdan kendi hızıyla gelen rüzgar yüzünden yere göre hiç hareket etmeyecek ve yer sürati 0 olacaktır. Ancak uçağın çevresinde oluşan dinamik basınç, rüzgarsız bir günde 60 knot (110 km/sa; 69 mph)′ta uçsaydı oluşacağı dinamik basınca eşit olduğu için işarî hava sürati 60 knot (110 km/sa; 69 mph)′dur. Uçak her ne kadar hava içerisinde hareket etmese de uçağa dinamik basınç binmektedir. Koşu bandı gibi düşünülebilir. Koşu bandı üzerinde konumunuz sabit kalır fakat hareket hali içerisindesinizdir. Koşu bandının size göre hızı hakikî hava sürati, yere göre hızınız yer sürati ve bacaklarınızda oluşan hız da işarî hava sürati gibi düşünülebilir.

Uçuş kompüteri, havacılıkta kullanılan, genellikle metal veya plastikten yapılmış, mekanik, dairesel bir hesap cetveli. Bazı ülkelerde E6B, CRP-5 gibi meşhur modellerin isimleri uçuş komputeri ile eşanlamlı olarak kullanılır. Başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde whiz wheel (akıllı teker) ismi de aynı anlamda kullanılır. Çoğunlukla iç içe geçmiş kaydıraklı dairesel cetvellerden ve bunların ortasından geçen bir dikdörtgen karttan oluşur.
Uçuş kompüteri, adında bilgisayar (İngilizce: computer) sözcüğü geçmesine rağmen en basit tanımıyla gelişmiş bir abaküstür. Uçuş planlaması esnasında ve uçuşta ihtiyaç duyulan çeşitli dönüşüm ve hesaplamalarda pilotlar ve seyrüseferciler tarafından kullanılır.
Modelden modele değişmekle birlikte kompüter ile yapılabilecek işlemlerden bazıları şunlardır:

Baş, hava sürati, rota (track), yer sürati, rüzgâr istikameti ve rüzgâr şiddeti bilgilerinden "bilinen dördünü" kullanarak "bilinmeyen ikisini" bulma.
Özellikle inişte ve kalkışta karşılaşılan rüzgârın baş, kuyruk ve yan (cross) bileşenlerini bulma.
Deviasyon ve varyasyon verilerini kullanarak manyetik baş, gerçek baş ve pusula başı dönüşümlerini yapma.
Kilometre, mil, deniz mili, feet gibi uzunluk birimlerini birbirine çevirme.
İngiliz galonu, Amerikan galonu, litre gibi hacim birimlerini birbirine çevirme.
İçler dışlar çarpımı yaparak bölme ve çarpma işlemlerini gerçekleştirme.
Belirli bir sürede gidilen mesafeyi veya tersini bulma.
Celsius'u (C) fahrenhayta (F) çevirme (veya tersi).
Sıcaklık ve irtifa bilgilerini girerek hava süratlerini birbirine çevirme.
Yoğunluk irtifası hesaplama.

Yandaki örnekte verilen bilgiler kullanılarak bilinmeyenler hesaplanır. Gerçek hava sürati (TAS):150, Rüzgâr:270/30KT, Arzu edilen rota 020°T'dir. Kompüter kullanılarak 009°T başta uçulması gerektiği (sola 11° rüzgâr düzeltmesi verilmesi gerektiği) ve yer süratinin (GS) 158 KT olacağı bulunur. Bu bilgiler seyrüsefer planlamasında kullanılır.

Kompüterin hesap yüzündeki döner çember (şekilde sarı) üzerindeki 10 rakamı (veya varsa şekildeki uzun kırmızı ok) deniz mili (nm) oku ile aynı hizaya getirilir. Kilometre (km) okunun altında 1852 rakamı olduğu görülecektir. Bu rakam 1 nm'nin 1,852 km olduğunu gösterir. Bu eşleştirmeden sonra en dıştaki hareketsiz çemberdeki rakamlar deniz mili, hareketli (şekilde sarı) çemberdeki rakamlar kilometredir.
Örneğin 60 nm'nin yaklaşık 110 km olduğu bilgisi veya 9,5 nm'nin yaklaşık 17,6 km olduğu cetvelden görülür. Kompüterde ondalık işareti olmadığı için, bu dönüşümler yapılırken akıldan sağlamalar yapılmalıdır.

Yapay uydular, insanoğlunun geliştirip Dünya'nın veya başka gezegenlerin yörüngesine yerleştirdiği uydulardır. Bu uydular genellikle yarı-bağımsız bilgisayar kontrollü sistemlerdir.
1957'de SSCB tarafından fırlatılan ilk yapay uydu olan Sputnik 1'den beri, binlerce yapay uydu Dünya'dan fırlatılmıştır. Bu uyduların her birinin belli bir amacı vardır. Yapay uyduların amaçlarından bazıları şunlardır:

Haberleşme uyduları: TV, radyo, telefon gibi iletişim araçlarını kullanabilmek için uzaya gönderilmiş uydulardır. Modern haberleşme uyduları çoğunlukla "Molniya yörünge" veya "Alçak Dünya" yörüngelerini kullanırlar.
Meteoroloji uyduları: Bu uydular dünyadaki meteorolojik olayları gözlemlemek için kullanılırlar.
Anti-uydu silah sistemleri: "Katil uydular" olarak da bilinen bu uyduların amaçları düşman uydularını yok etmektir. Düşman uyduları vurmak için kinetik mermiler ya da enerji veya partikül silah sistemleri kullanırlar. Dünya yörüngesinde bu teknik alt sistemlere sahip bilinen bir uydu bulunmamaktadır. Ancak zaman zaman gündeme gelmektedir.
Astronomi uyduları: Uzaydaki diğer gökcisimlerini gözlemek amacıyla kullanılırlar.
Biyouydular (Biosatellites): Bilimsel amaçlarla canlı organizmalar taşıyan uydulardır.
Minyatür uydular: Çok çeşitli amaçlarla kullanılabilen sıra dışı şekilde ufak cüsseli uydulardır. 500–100 kg arasında olanlara "miniuydu", 100–10 kg arasında olanlara "mikrouydu", 10 kg'dan daha hafif olanlara "nanouydu" denir.
Navigasyon uyduları: Radyo sinyalleri vasıtasıyla dünya üzerindeki mobil cihazların yerlerini GPS sayesinde tespit etmeye yarayan uydulardır. Günümüzde uçaklarda, otomobillerde hatta elde kullanımı oldukça yaygınlaşmış olan sistem. sayesinde dünya üzerindeki konum birkaç metre hassasiyetiyle tespit edilebilir.
Gözetleme uyduları (Reconnaissance satellites): Daha çok askeri gözetleme ve keşif amaçlarıyla kullanılan bu uyduların gerçek kabiliyetleri konusunda detaylı bir bilgi mevcut değildir. Bunun nedeni, bu sistemlere dair bilgilerin "çok gizli" gizlilik derecesinde olmasıdır.
Yer gözlem uydusu: Bu uydular sivil gözlem amacıyla (çevre faciaları, harita yapımı vs.) kullanılan uydulardır.

Dünya gözlem uyduları, uzaktan algılama olarak adlandırılan Dünya'yı izlemek ve araştırmak için tasarlanmıştır. Çoğu Dünya gözlem uydusu, yüksek veri çözünürlüğü için alçak Dünya yörüngesine yerleştirilir ancak bazıları kesintisiz kapsama alanı için Jeostatik yörünge yerleştirilir. Bazı uydular, tutarlı bir aydınlatmaya sahip olmak ve Dünya'nın tam bir görüntüsünü elde etmek için bir Güneşle eşzamanlı yörüngeye yerleştirilir.
Uyduların işlevlerine bağlı olarak, normal kamera, radar, lidar, fotometre veya atmosferik aletler olabilir. Yer gözlem uydusunun verileri en çok arkeoloji, haritacılık, çevresel izleme, meteoroloji ve keşif uygulamalarında kullanılır. 
2021 itibarıyla, 950'den fazla Dünya gözlem uydusu var ve en fazla sayıda uydu Planet Labs tarafından işletilir.
Meteoroloji uyduları, bulutları, şehir ışıklarını, yangınları, çevre kirlilik etkilerini, kutup ışıkları, kum ve toz fırtınaları, kar örtüsü, buz haritalaması, okyanus akıntısılarının sınırları, enerji akışlarını vb. İzler.
Çevresel izleme uyduları Dünya'nın bitki örtüsünü, atmosferik iz gaz içeriğini, deniz durumunu, okyanus rengini ve buz alanlarındaki değişiklikleri tespit edebilir. Zaman içindeki bitki örtüsü değişimlerini izleyerek, mevcut bitki örtüsü durumunu uzun vadeli ortalamasıyla karşılaştırarak kuraklıklar izlenebilir. Antropojenik emisyonlar, troposferdeki NO2 ve SO2 verileri değerlendirilerek izlenebilir.

Güneş enerjisi uyduları: Bu uydular güneş enerjisini dünya üzerindeki alıcılara yönlendirerek, alternatif enerji kaynağı olarak kullanılması planlanan uydulardır.
Uzay istasyonları: Uzay istasyonları, üzerinde insanların yaşaması için inşa edilmiş yapılardır. Günümüzde bilimsel amaçlarla kullanılan bu yapılar astronotların yıllarca barınmasına imkân verebilmektedir. Bu istasyonlar uzay taşıtı değillerdir ve iniş-kalkış kabiliyetleri yoktur. Bu istasyonlara gidiş geliş diğer uzay taşıtları vasıtasıyla sağlanır.

Bulutsuz bir gecede büyükçe yapay uyduları çıplak gözle görmek mümkündür. Bunları uçaklardan ayırmak çok kolaydır. Uçaklar geceleri yanıp sönen sarı-kırmızı, yeşil anti-çarpışma ve sis lambalarını yakarlar. Yapay uyduların parlaklığı ise yıldız gibidir. Akanyıldızlar gibi kayıp geçmezler, çok yavaş hareket ederler ve gök ufkunda kayboluncaya kadar görünürler. Ufukta dünyanın gölgesine geçtikleri için artık görünmez olurlar. En iyi göründükleri zaman, güneşin batışından az sonraki zamandır.

Doğal uydu
Dijital uydu
Yapay uydu izlenimi

Ellen Church (d. 22 Eylül 1904 – ö. 22 Ağustos 1965) ilk kadın uçuş görevlisiydi. Eğitimli bir hemşire ve pilot olan Church ticari uçak pilotluğu yapmak istedi. Ancak o dönem bu işler kadınlara açık değildi. Hâlâ uçmak isteyen Church, Boeing Hava Taşımacılığının hemşireleri uçuş hostesi olarak kullanmanın güvenliği artıracağına ve yolcuları uçmanın güvenli olduğuna inandırmaya yardımcı olacağına ikna etmek için çalıştı. İlk uçuşları 15 Mayıs 1930'da başladı.

Church, Cresco, Iowa'da doğdu. Cresco Lisesi'nden mezun olduktan sonra hemşirelik okudu veSan Francisco'da çalıştı. Pilot ve hemşireydi. Boeing Hava Taşımacılığı'nın (BAT) San Francisco ofisinin yöneticisi Steve Stimpson onu pilot olarak işe almadı. Ancak halkın uçma korkusunu yatıştırmak için hemşireleri uçaklara yerleştirme önerisini iletti. 1930'da BAT, Church'ü baş hostes olarak işe aldı ve o da yedi kişiyi üç aylık bir deneme süresi için işe aldı.
Hostesler veya BAT'ın dediği gibi "gökyüzü kızları" eğitimli hemşireler olmak zorundaydı. "Bekar, 25 yaşından küçük; 52 kg'dan hafif olmalılardı. 115 pounddan [52 kg] fazla ve 4 inç boyundan [1,63 m]az olmamalılardı ". Yolcularla ilgilenmenin yanı sıra, gerektiğinde bagaj taşıma, yakıt ikmali ve pilotlara uçağı hangarlara itme konusunda yardımcı olmaları bekleniyordu Ancak maaş iyiydi: ayda 125 dolar.
Church, ilk uçuş görevlisi olmasa da, 1912'de Alman Heinrich Kubis'in kendisinden önce yaptığı gibi uçan ilk hostes oldu. 15 Mayıs 1930'da Oakland / San Francisco'dan Chicago'ya 13 durak ve 14 yolcu ile 20 saatlik bir uçuş için Boeing 80 A'da göreve başladı. Bir kaynağa göre, pilot başka bir havacılık öncüsü olan Elrey Borge Jeppesen'di.
Yenilik, büyük bir başarı oldu. Diğer havayolları sonraki birkaç yıl içinde BAT'ın örneğini takip etti. Ancak bir otomobil kazasından kaynaklanan bir yaralanma, kariyerini 18 ay sonra sonlandırdı.
Minnesota Üniversitesi'nden hemşirelik eğitiminde lisans derecesi aldı ve hemşireliğe devam etti. 1936'da Milwaukee County Hastanesi'nde pediatri şefi oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Church, Ordu Hemşire Kolordusunda kaptan ve uçuş hemşiresi olarak görev yaptı ve bir Hava Madalyası kazandı. Terre Haute, Indiana'ya taşındı ve burada hemşirelik müdürü ve daha sonra Union Hastanesi'nde yönetici oldu.
1964'te Terre Haute First National Bank'ın başkanı Leonard Briggs Marshall ile evlendi. 1965 yılında bir ata binme kazası hayatını sonlandırdı.

Cresco'nun belediye havalimanına, onuruna Ellen Church Field (KCJJ) adı verildi.

Nelly Diener

"The Original Eight" adlı bir United Airlines Boeing 747'nin fotoğrafı

Hava korsanlığı veya uçak kaçırma, bir hava taşıtının silahla ya da zor kullanarak ele geçirilmesi. Uçak kaçırma çeşitli amaçlara hizmet edebilir, uçak kaçıranlar geçmişte yolcuları rehin almış ya da öldürmüş, hatta 11 Eylül saldırılarında görüldüğü gibi uçağı silah olarak kullanmıştır; uçak kaçırma siyasi ve şahsi nedenlere dayanabilir.
Kayıtlara geçen ilk uçak kaçırma olayı 1961'de Peru'da gerçekleşti. 1 Mayıs 1961 tarihinde Miami-Key West seferini yapan uçağın Antulio Ramirez isimli kişi tarafından Küba'ya kaçırılması üzerine hava korsanlığına ilişkin ilk yasal düzenleme aynı yıl ABD'de yapıldı. Bu yasayla hava korsanlığı, uçuştaki her türlü ticari hava taşıtını şiddet, zor ya da tehditle haksızca ele geçirmek ya da denetim altına almak biçiminde tanımlandı ve ağır cezalar getirildi. 1961 sonuna kadar 3 uçak kaçırma vakası daha gerçekleşti. 1963 yılında BM'nin üye ülkeleri bir sözleşme imzalamaya özendirmesinden 7 yıl sonra, 1970'te Lahey'de bir araya gelen yaklaşık 50 devlet uçak kaçırma üzerine bir sözleşme imzaladı. Sözleşmede uçak kaçıranların ilgili ülkeye teslim edilmesini gerektiren madde dikkat çeker. Ama yasal düzenlemelere karşın 1970'lerde gerek siyasi, gerekse özel nedenlerle uçak kaçırma eylemlerinde tırmanma gözlendi.
1970'lerde başta Filistinli gerillalar ve Kübalılar olmak üzere çeşitli gruplar değişik uçak kaçırma yöntemlerine başvurdular. 1973'te ABD Federal Havacılık İdaresi yolcuları arama uygulamasını başlattı. Silah taşıyıp taşımadıklarını anlamak için yolcuların ve yolcu bagajlarının X-ray aygıtlarıyla aranması ayrıca yolcuların uçağa binmek üzere geçtikleri kapılarda silahlı görevlilerin bulundurulması gibi yeni önlemlerle özellikle 1980'li yıllardan itibaren uçak kaçırma olaylarının sayısında belirgin bir azalma görüldü.

Türkiye'deki uçak kaçırma eylemleri listesi

Michigan, Amerika Birleşik Devletleri'nin Yukarı Orta Batı bölgesindeki Büyük Göller bölgesinde yer alan bir yarımada eyaletidir. Kuzeybatıda Minnesota, batıda Wisconsin, güneybatıda Indiana ve Illinois, güneydoğuda Ohio ve doğu, kuzeydoğu ve kuzeyde Kanada'nın Ontario eyaleti ile su ve kara sınırlarını paylaşmaktadır. 10,14 milyonluk nüfusu ve 96.716 mil karelik (250.490 km2) alanı ile Michigan, nüfus bakımından onuncu, alan bakımından on birinci ve Mississippi Nehri'nin doğusundaki toplam alan bakımından en büyük eyalettir. Eyalet başkenti Lansing iken, en kalabalık şehri Detroit'tir. Güneydoğu Michigan'daki Metro Detroit bölgesi, ülkenin en kalabalık ve en büyük metropol ekonomileri arasındadır. Diğer önemli metropol alanları arasında Grand Rapids, Flint, Ann Arbor, Kalamazoo, Tri-Cities ve Muskegon bulunmaktadır.
Michigan iki yarımadadan oluşmaktadır: Kuzey Wisconsin'den doğuya doğru uzanan, yoğun ormanlık Yukarı Yarımada (genellikle "U.P." olarak adlandırılır) ve Ohio ve Indiana'dan kuzeye doğru uzanan, daha kalabalık Aşağı Yarımada. Yarımadalar, Michigan Gölü ve Huron Gölü'nü birbirine bağlayan Mackinac Boğazı ile ayrılır ve Interstate 75 boyunca uzanan 5 mil uzunluğundaki Mackinac Köprüsü ile birbirine bağlanır. Beş Büyük Göl'ün dördüne ve St. Clair Gölü'ne sınır olan Michigan, 3.288 mil uzunluğundaki tatlı su kıyı şeridiyle ABD'nin herhangi bir siyasi bölümünün en uzun kıyı şeridine sahiptir. Eyalet, yüzölçümü bakımından Alaska'nın ardından ikinci, yüzde olarak ise yaklaşık %42 ile birinci sırada yer almaktadır ve ayrıca 64.980 iç göl ve gölet içermektedir.
Büyük Göller bölgesi, binlerce yıldır Ojibwe, Odawa, Potawatomi ve Wyandot gibi yerli halklar tarafından büyük ölçüde iskan edilmiştir. Bazı kişiler bölgenin adının Ojibwe dilindeki "büyük su" veya "büyük göl" anlamına gelen ᒥᓯᑲᒥ (mishigami) kelimesinden türediğini iddia etmektedir. Diğerleri ise, Ottawa tarihçisi Andrew Blackbird tarafından Michinemackinawgo olarak da adlandırılan Mackinac Adası'ndaki Mishiiken Kabilesi'nden geldiğini ve çevredeki toprakların Mishiiken-imakinakom olarak anıldığını, daha sonra Michilimackinac olarak kısaltıldığını söylemektedir. 
17. yüzyılda Fransız kaşifler bölgeyi Yeni Fransa adına sahiplendiler. Fransız yerleşimciler ve Métisler kaleler ve yerleşim yerleri kurdular. 1762'de Fransız ve Kızılderili Savaşı'nda Fransa'nın yenilgisinden sonra, bölge İngiliz kontrolüne ve daha sonra Paris Antlaşması'nın (1783) ardından ABD'ye geçti; ancak kontrol, 1795 ile 1842 yılları arasındaki antlaşmalara kadar yerli kabilelerle tartışmalı kaldı. Bölge, daha büyük Kuzeybatı Bölgesi'nin bir parçasıydı; Michigan Bölgesi 1805'te kuruldu. 
Michigan, 26 Ocak 1837'de 26. eyalet olarak kabul edildi ve özgür bir eyalet olarak katılarak hızla Avrupa göçmenlerini, özellikle Finlandiya, Makedonya ve Hollanda'dan gelen göçmenleri çeken bir sanayi ve ticaret merkezi haline geldi. 1930'larda, Apalaş'tan göç ve Güney'deki Siyahilerin Büyük Göçü, özellikle Metro Detroit'te eyaleti daha da şekillendirdi.
Michigan, 2025'in 4. çeyreği itibarıyla 747,371 milyar dolarlık gayri safi eyalet hasılasıyla çeşitlendirilmiş bir ekonomiye sahip olup, 50 eyalet arasında 14. sırada yer almaktadır. Eyalet, çeşitlendirilmiş bir ekonomi geliştirmiş olsa da, 20. yüzyılın başlarında ABD otomotiv endüstrisinin merkezi olarak geniş çapta tanınmış ve bu endüstri ulusal düzeyde önemli bir ekonomik güç haline gelmiştir. Ülkenin üç büyük otomobil şirketine ev sahipliği yapmaktadır (merkezleri Detroit metropol bölgesindedir). Bir zamanlar kerestecilik ve madencilik için kullanılan, günümüzde seyrek nüfuslu Yukarı Yarımada, doğal kaynaklarının bolluğu nedeniyle turizm açısından önemlidir. Aşağı Yarımada ise imalat, ormancılık, tarım, hizmetler ve yüksek teknoloji endüstrisinin merkezidir.

Şablon:Geographic Location

Birleşik Devletler Sayım Bürosu'na göre Michigan'ın nüfusu 1 Temmuz 2012 itibarıyla 9.883.360'dır ve nüfus 2010 sayımlarına göre %0,00 düşmüştür.
Michigan'da nüfusun merkezi Shiawassee İlçesi, Morrice köyünün kuzeybatısında kalan Bennington'un güneydoğu köşesidir.
2010 Amerikan Toplum Anketi sonuçlarına göre eyalet nüfusunun %6,0'ına tekabül eden 592.212 kişi başka ülkelerde doğmuştur. Michigan ABD'deki en yoğun Felemenk, Fin ve Makedon nüfusuna sahiptir.
2010 sayımlarına göre nüfus:

Beyaz Amerikan: %78,9 (Hispanik olmayan beyazlar: %76,6, Hispanik beyazlar: %2,3)
Siyah ya da Afro-Amerikan: %14,2
Yerli: %0,6
Asya-Amerikan: %2,4
Pasifik Adalılar: %0,1
Diğer ırklar: %1,5
Melezler: %2,3
Aynı yıl herhangi bir ırktan Hispanikler nüfusun %4,4'ünü teşkil etmiştir.
Kökenlerine göre Michigan nüfusu:

 Alman (%22,3)
 İrlandalı (%11,9)
 İngiliz (%10,1)
 Leh (%9,0)
 Fransız ve Kanadalı Fransız (%6,7)
 Felemenk (%5,1)
 İtalyan (%4,7)
 Amerikan (%4,6)
 İskoçyalı (%2,4)
 İsveçli (%1,7)

2007 tahminlerine göre Michigan'ın en büyük yerleşim yerleri:

Diğer şehir ve kasabaları:

Battle Creek ("Cereal City U.S.A.", world headquarters of Kellogg Company)
Benton Harbor / St. Joseph (headquarters of Whirlpool Corporation)
East Lansing (home of Michigan State University)
Fremont (home of the Gerber Products Company)
Holland (home of Tulip Time, the largest tulip festival in the U.S.)
Jackson (headquarters of CMS Energy)
Kalamazoo (Largest city in southwest Michigan and home to Western Michigan University)
Manistee (home to the world's largest salt plant, owned by Morton Salt)
Marquette (largest city in the Upper Peninsula with 19,661 people and home of Northern Michigan University)
Midland (headquarters of the Dow Chemical Company and the Dow Corning Corporation)
Mount Pleasant (home of Central Michigan University)
Muskegon (largest Michigan city on Lake Michigan)
Pontiac (major automobile manufacturing center, and home of the Pontiac Silverdome)
Port Huron (major international crossing and home of the Blue Water Bridge)
Saginaw (the largest of the Tri-Cities, which also consist of Bay City and Midland, and home to Saginaw Valley State University)
Sault Ste. Marie (home of the Soo Locks and Sault Ste. Marie International Bridge)
Traverse City ("Cherry Capital of the World", making Michigan the country's largest producer of cherries)
Ypsilanti (home of Eastern Michigan University)
Half of the wealthiest communities in the state are located in Oakland County, just north of Detroit. Another wealthy community is located just east of the city, in Grosse Pointe. Only three of these cities are located outside of Metro Detroit. The city of Detroit itself, with a per capita income of $14,717, ranks 517th on the list of Michigan locations by per capita income. Benton Harbor is the poorest city in Michigan, with a per capita income of $8,965, while Barton Hills is the richest with a per capita income of $110,683.

Michigan's major-league sports teams include:
Detroit Tigers baseball team,
Detroit Lions football team,
Detroit Red Wings ice hockey team,
Detroit Pistons men's basketball team, and
Grand Rapids Rampage Arena Football League team.

 Shiga Prefecture, Japonya
 Sichuan Province, Çin

State of Michigan government website15 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Energy Data & Statistics for Michigan
Info Michigan, detailed information on 630 cities7 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michigan Historic Markers12 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michigan History Magazine
Michigan Lighthouse Chronology - Clark Historical Library13 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Michigan Official Travel Site6 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Michigan (DMOZ tabanlı)
Michigan State Fact Sheet from the U.S. Department of Agriculture
Michigan Underwater Preserves Council
The Michigan Municipal League18 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USGS real-time, geographic, and other scientific resources of Michigan6 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mühendisler, mühendisliğin uygulayıcıları olarak, işlevsel hedefleri ve gereksinimleri yerine getirmek için makineler, karmaşık sistemler, yapılar, aletler ve malzemeler icat eden, tasarlayan, analiz eden, inşa eden ve test eden, bunu yaparken de pratiklik, düzenlemeler, güvenlik ve maliyetin getirdiği sınırlamaları göz önünde bulunduran profesyonellerdir.
Mühendis kelimesi (Latince: ingeniator, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerde mühendis unvanındaki Ir. kelimesinin kökeni) Latince: ingeniare ("uydurmak, tasarlamak") ve Fransızca: ingenium ("zekilik") kelimelerinden türemiştir. Lisanslı bir profesyonel mühendisin temel nitelikleri genellikle bir mühendislik dalında dört yıllık lisans derecesi veya bazı yargı bölgelerinde bir mühendislik dalında yüksek lisans derecesi artı dört ila altı yıllık akran denetimli mesleki uygulama (bir proje raporu veya tezle sonuçlanır) ve mühendislik kurulu sınavlarını geçmeyi içerir.
Mühendislerin çalışmaları, bilimsel keşifler ile bunların insan ve iş ihtiyaçlarına ve yaşam kalitesine uygulanması arasındaki bağı oluşturur.

Mühendisler yeni teknolojik çözümler geliştirir. Mühendislik tasarım sürecinde mühendisin sorumlulukları sorunları tanımlamayı, araştırmayı yürütmeyi ve daraltmayı, kriterleri analiz etmeyi, çözümler bulmayı ve analiz etmeyi ve kararlar almayı içerebilir. Bir mühendisin zamanının çoğu araştırma, bilgi bulma, uygulama ve aktarma ile geçer. Yapılan araştırmalar mühendislerin zamanlarının %56'sını çeşitli bilgi davranışlarıyla geçirdiklerini, %14'ünü ise aktif olarak bilgi arayarak geçirdiklerini göstermektedir.
Mühendisler, farklı tasarım seçimlerini kendi değerlerine göre değerlendirmeli ve gereksinimlere ve ihtiyaçlara en uygun çözümü seçmelidir. Önemli ve benzersiz görevleri, başarılı bir sonuç üretmek için bir tasarımdaki kısıtlamaları belirlemek, anlamak ve yorumlamaktır. İyi problem çözme becerileri, mühendisler için önemli bir varlıktır.

Mühendisler test, üretim veya bakımda mühendislik analiz tekniklerini uygular. Denetim mühendisleri fabrikalarda ve başka yerlerde üretimi denetleyebilir, bir süreç arızasının nedenlerini belirleyebilir ve kaliteyi korumak için çıktıyı test edebilir. Ayrıca projeleri tamamlamak için gereken zaman ve maliyeti tahmin ederler. Denetim mühendisleri ana bileşenlerden veya tüm projelerden sorumludur. Mühendislik analizi, incelenen sistemin, cihazın veya mekanizmanın özelliklerini ve durumunu ortaya çıkarmak için bilimsel analitik ilkelerin ve süreçlerin uygulanmasını içerir. Mühendislik analizi, mühendislik tasarımını çalışma veya arıza mekanizmalarına ayırarak, çalışma veya arıza mekanizmasının her bir bileşenini ayrı ayrı analiz ederek veya tahmin ederek ve bileşenleri yeniden birleştirerek ilerler. Bu kişiler riski analiz edebilirler.
Birçok mühendis, tasarım yapmak, analiz yapmak, bir makinenin, yapının veya sistemin nasıl çalıştığını simüle etmek ve denemek, parçalar için özellikler oluşturmak, ürün kalitesini izlemek ve süreçlerin verimliliğini kontrol etmek için bilgisayar kullanır.

Çoğu mühendis bir veya daha çok mühendislik disiplini konusunda uzmanlaşır. Mesleki topluluklar tarafından çok sayıda uzmanlık tanınır ve mühendisliğin her bir ana dalının çok sayıda alt bölümü vardır. Örneğin inşaat mühendisliği, seramik, metalurji ve polimer mühendisliği dahil olmak üzere ulaştırma mühendisliği, jeoteknik mühendisliği ve malzeme mühendisliği ile birlikte yapı mühendisliğini içerir. Makine mühendisliği, temel özü uygulamalı fizik olduğundan çoğu disiplini kapsar. Mühendisler ayrıca motorlu taşıtlar gibi bir sektörde veya türbinler veya yarı iletken malzemeler gibi bir teknoloji türünde uzmanlaşabilirler.
Son zamanlarda yapılan birkaç çalışma, mühendislerin zamanlarını nasıl harcadıklarını, yani gerçekleştirdikleri iş görevlerini ve zamanlarının bunlar arasında nasıl dağıtıldığını araştırmıştır. Araştırma, mühendislerin çalışmalarında birkaç temel temanın var olduğunu öne sürer: teknik çalışma (yani, bilimin ürün geliştirmeye uygulanması), sosyal çalışma (yani insanlar arasındaki etkileşimli iletişim), bilgisayar tabanlı çalışma ve bilgi davranışları. Diğer daha ayrıntılı bulgular arasında, 2012 tarihli çalışma örnekleme çalışması, mühendislerin zamanlarının %62,92'sini teknik işlere, %40,37'sini sosyal işlere ve %49,66'sını bilgisayar tabanlı işlere harcadığını buldu. Dahası, bu farklı iş türleri arasında önemli bir örtüşme vardı; mühendisler zamanlarının %24,96'sını teknik ve sosyal işlere, %37,97'sini teknik ve sosyal olmayan işlere, %15,42'sini teknik olmayan ve sosyal işlere ve %21,66'sını teknik olmayan ve sosyal olmayan işlere harcıyordu.
Mühendislik aynı zamanda bilgi yoğun bir alandır; araştırmalar mühendislerin zamanlarının %55,8'ini çeşitli bilgi davranışlarıyla geçirdiklerini, bunların %14,2'sinin aktif olarak diğer insanlardan bilgi aldığını (%7,8) ve %6,4'ünün belgeler ve veritabanları gibi bilgi depolarını incelediğini gösterir.
Mühendislerin bu tür faaliyetlere harcadıkları zaman, mühendislik rollerinde gereken yeterliliklere de yansır. Mühendislerin temel teknik yeterliliklerine ek olarak, araştırmalar ayrıca rolde başarı için kişisel niteliklerinin, proje yönetimi becerilerinin ve bilişsel yeteneklerinin kritik doğasını da göstermiştir.

Her biri belirli teknolojiler ve ürünler konusunda uzmanlaşmış birçok mühendislik dalı vardır. Tipik olarak, mühendisler bir alanda derin bilgiye ve ilgili alanlarda temel bilgiye sahip olur. Örneğin, makine mühendisliği müfredatları genellikle elektrik mühendisliği, bilgisayar bilimi, malzeme bilimi, metalurji, matematik ve yazılım mühendisliği alanlarında giriş derslerini içerir.
Bir mühendis, sürekli olarak mühendislere ihtiyaç duyan bir firma için işe alınabilir veya diğer firmalara mühendislik danışmanlık hizmetleri veren bir mühendislik firmasına ait olabilir.
Bir ürün geliştirirken, mühendisler genellikle disiplinler arası takımlarda çalışır. Örneğin, robotlar yapılırken bir mühendislik ekibinde genellikle en az üç tür mühendis bulunur. Bir makine mühendisi gövdeyi ve motorları tasarlardı. Bir elektrik mühendisi güç sistemlerini, sensörleri, elektronik devreleri, elektronikteki gömülü yazılımları ve kontrol devrelerini tasarlardı. Son olarak, bir yazılım mühendisi robotun düzgün davranmasını sağlayan yazılımı geliştirirdi.
Yöneticilik hedefleyen mühendisler işletme yönetimi, proje yönetimi ve örgütsel veya iş psikolojisi alanında daha fazla eğitim alırlar. Genellikle mühendisler projeleri, işlevsel departmanları, bölümleri yönetir ve sonunda çok uluslu bir şirketin CEO'ları olabilirler.

Pan American World Airways veya kısaca Pan Am, 20. yüzyılın en büyük havayollarından biriydi. Pan American World Airways, 1927'den 4 Aralık 1991'deki çöküşüne kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin başlıca ve en büyük uluslararası hava taşıyıcısı ve resmi olmayan bayrak taşıyıcısıydı. 1927'de Key West, Florida ve Havana, Küba arasında faaliyet gösteren tarifeli bir havayolu ve yolcu servisi olarak kuruldu. Havayolu, jet uçağı, jumbo jetler ve bilgisayarlı rezervasyon sistemlerinin yaygın kullanımı da dahil olmak üzere uluslararası havayolu endüstrisini şekillendiren birçok yenilikle tanınır. Aynı zamanda, küresel havayolu endüstrisi birliği olan Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği'nin (IATA) kurucu üyesiydi. Mavi küre logosuyla ("The Blue Meatball"), uçak adlarında ve çağrı işaretlerinde "Clipper" kelimesinin kullanılması ve pilotlarının beyaz üniforma başlıklarıyla tanımlanan havayolu, 20. yüzyıl. Tamamen veya çoğunluğu devlete ait olan bayrak taşıyıcılarının hakim olduğu bir çağda, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nin resmi olmayan denizaşırı bayrak taşıyıcısıydı. Jet döneminin çoğunda, Pan Am'ın hub'ı, New York City'deki John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı'nda bulunan Worldport'dur.

Simülasyon veya benzetim, teknik olmayan anlamda bir şeyin benzeri veya sahtesi anlamında kullanılır. Teknik anlamda gerçek bir dünya süreci veya sisteminin işletilmesinin zaman üzerinden taklit edilmesidir. Sistem nesneleri arasında tanımlanmış ilişkileri içeren sistem veya süreçlerin bir modelidir.
"Simülasyon" terimi, "benzer" anlamındaki similis kökünden gelen, bir şeyin benzerini (taklidini) yapmak demek olan ve 14. yüzyıldan beri Latince'de kullanılan simulare sözcüğünden türetilmiştir. Bu terim ancak 20. yüzyılda teknik bir anlam kazanmıştır. Günümüzde, Batı dillerinde teknik olan ve olmayan anlamları ile kullanılmakta ve yerine göre hangi anlama geldiği anlaşılmaktadır.
Simülasyon gerçek dünya içerisindeki bir işlemin veya sistemin zamana bağlı taklitidir. Simülasyon davranışı ilk olarak bir model geliştirilmesini gerekli kılar; bu model seçilmiş fiziksel veya somut sistem ya da sürecin anahtar karakteristik özelliklerini veya davranış/fonksiyonlarını temsil eder. Model sistemin kendisini temsil ederken diğer taraftan simülasyon sistemin zamana bağlı çalışmasını temsil eder.
Simülasyon performans optimizasyonu için teknolojinin simülasyonu, güvenlik mühendisliği, test, eğitim, öğretim ve video oyunları gibi birçok bağlamda kullanılır. Çoğu zaman   simülasyon modelleri çalışmak için  bilgisayar deneyleri kullanılır. Simülasyon ayrıca  bilimsel modelleme ile doğal sistem veya insan sistemlerinin çalışmalarına derinlemesine bakış için de kullanılır. Simülasyon alternatif durumların ve hareket tarzlarının nihai gerçek etkilerini göstermek için kullanılabilir. Simülasyon ayrıca gerçek sistemin erişemediği veya tehlikeli, uygulamanın kabul edilmediği veya dizayn edilmiş ancak henüz üretilmemiş ya da basitçe ortada olmayan sistemlerin uygulanamadığı zamanlarda  da kullanılır. Simülasyondaki temel hususlar, önemli özelliklerin ve davranışların seçimi hakkında geçerli kaynak bilgilerinin edinilmesini, simülasyonda yakınlaştırma ve varsayımların basitleştirilmesinin kullanımı ve simülasyon sonuçlarının doğruluğu ve geçerliliğini içerir. Model doğrulaması ve geçerliliği için prosedürler ve protokoller
simülasyon teknolojisinde veya uygulamasında, özellikle bilgisayar simülasyonu alanında, akademik çalışma, arıtma, araştırma ve geliştirme alanlarında devam eden bir branştır.

Tarihsel olarak simülasyon daha çok bağımsız bir şekilde gelişen alanlarda kullanılmıştır, 
Ancak sistem teorisi ve sibernetik ile ilgili 20. yüzyıl araştırmaları, bu alanlardaki bilgisayarların kullanımıyla birlikte bir takım birleşmeye ve konseptin daha sistematik bir görünümüne kavuşmasına yol açmıştır.
Fiziksel simülasyon, gerçek nesne için fiziksel nesnelerin yerini aldığı simülasyonu ifade eder (Bazı çevreler bu terimi, seçilen bilgisayar fizyolojisi yasalarını modelleyen bilgisayar simülasyonları için kullanır ancak bu makale o şekilde kullanmaz). Bu fiziksel nesneler çoğu zaman gerçek nesneler veya sistemden daha küçük veya ucuz olduğu için seçilir.
İnteraktif simülasyon özel  bir çeşit fiziksel simülasyondur ve genellikle uçuş simülatöründe veya sürüş simülatöründe insan operatörlerini içeren fiziksel simülasyonların bulunduğu döngü simülasyonunda bir insan olarak anılır.
Simülasyon Doğruluğu bir simülasyonun hassasiyetini ve gerçeğini ne kadar yakın taklit ettiğini açıklamak için kullanılır. Doğruluk genel olarak 3 kategoriden 1'i olarak sınıflandırılır: düşük, orta ve yüksek. Doğruluk seviyelerinin spesifik açıklamaları yorumlanmaya tabidir, ancak aşağıdaki genellemeler yapılabilir;

Düşük – Bir sistemin girdileri kabul etmesi ve çıktılar vermesi için gerekli minimum simülasyon
Orta - Uyaranlara sınırlı doğrulukla otomatik olarak yanıt veren simülasyon
Yüksek – Neredeyse gerçek sistem ile ayırt edilemeyecek veya çok yakın simülasyon
Arıza analizinde simülasyon, teçhizat arızasının nedenini belirlemek için çevre/koşulları yarattığımız simülasyon anlamına gelir.

Bir bilgisayar simülasyonu (veya "sim"), gerçek hayatta veya varsayımsal bir durumu bir bilgisayarda modellemeye yönelik bir girişimdir; böylece sistemin nasıl çalıştığı görmek için incelenebilir. Simülasyondaki elementleri değiştirerek, sistemin davranışları hakkında tahminler yapılabilir. İncelenen sistemin davranışlarını açıkça araştırmak için bir araçtır.
Bilgisayar simülasyonu, fizik, kimya ve biyoloji gibi doğal sistemler ile ekonomi ve sosyal bilimler (örneğin Hesaplamalı Sosyoloji) gibi insan sistemlerinin modellenmesi için, ayrıca bu sistemlerin işleyişi hakkında bilgi sahibi olmak için yapılan mühendislik çalışmalarının da kullanışlı bir parçası olmuştur. Simülasyon için bilgisayar kullanımına bir güzel örnek network trafik simülasyonu alanında bulunabilir. Böyle simülasyonlarda, model davranışı çevre için varsayılan başlangıç paremetre gruplarına bağlı olarak her bir simülasyonu değiştirecektir.
Geleneksel olarak, sistemlerin biçimsel modellenmesi, paremetre gruplarından veya başlangıç şartlarından tahminler yaparak analitik çözümler bulmaya çalışan matemetiksel modelleme yoluyla yapılmıştır. Bilgisayar simülasyonu, basit kapalı form analitik çözümlerin mümkün olmadığı modelleme sistemlerine ek veya ikame olarak sıklıkla kullanılır. Birçok farklı tipte bilgisayar simülasyonları vardır, bunların hepsinin paylaştığı ortak özellik, bir model için olası tüm evrelerin numaralandırılması yasaklayıcı veya imkânsız olmasıdır.
Bilgisayar destekli simülasyon modellemesi için neredeyse tüm modellemeyi neredeyse zahmetsiz kılan birkaç program paketi bulunmaktadır (örneğin Monte Carlo simülasyon, Stochastic modelleme, Multimethod modelleme).
“Bilgisayar Simülasyon” teriminin modern kullanımı, neredeyse tüm bilgisayar tabanlı modelleme temsilini kapsayabilir.

Bilgisayar biliminde, simülasyon bazı özel anlamlara sahiptir: Alan Turing, bir evrensel makinanın durum geçişlerini, girdilerini ve söz konusu ayrık-geçiş makinasının çıktılarını tanımlayan bir durum geçiş tablosunu çalıştırırken (modern terminolojide bir bilgisayar bir programı çalıştırdığında) ne olacağını belirtmek için "simülasyon" terimini kullandı. Bilgisayar söz konusu makineyi simüle eder. Buna göre, teorik bilgisayar bilimlerinde simülasyon terimi, işletimsel semantik (anlambilim) çalışmada yararlı olan durum geçiş sistemleri arasındaki bir ilişkidir. Bilgisayar mimarisi alanında ise işlemci ve sistem tasarımlarının yazılımla modellenip değerlendirilmesi Bilgisayar mimarisi benzetimliği ve Mikromimari benzetimi maddelerinde ele alınır.
Daha az teorik olarak, bilgisayar simülasyonunun ilginç bir uygulaması bilgisayarları kullanarak bilgisayarı simüle etmektir. Bilgisayar mimarisinde genellikle emülatör olarak adlandırılan bir tip simülatörü, kullanımı uygun olmayan bazı bilgisayarlarda  (örneğin henüz üretilmemiş yeni dizayn edilmiş veya kullanım durmuş demode bir bilgisayar) veya sıkı kontrollü bir test ortamında bir programı çalıştırmak için kullanılır. Örneğin simülatörler, bir mikro program veya bazen ticari bir uygulamadaki hatayı, program hedef bilgisayara indirilmeden önce ayıklamak için kullanılmıştır. Bilgisayarın çalışması simüle edildiğinden bilgisayarın çalışması ile ilgili tüm bilgiler doğrudan programcı tarafından kullanılabilir ve simülasyonun hızı ve yürütümü isteğe bağlı olarak değişebilir.
Simülatörler ayrıca, hata ağaçlarını yorumlamak veya VLSI mantık tasarımlarını inşa edilmeden önce test etmek için kullanılabilir. Sembolik simülasyon, bilinmeyen değerleri belirlemek için değişkenleri kullanır.
Optimizasyon alanında, kontrol stratejilerini optimize etmek için fiziksel süreçlerin simülasyonları evrimsel hesaplama ile birlikte sıklıkla kullanılır.
Bir araç olarak kullanılan benzetim, günümüzde mevcut olan ve ileride mevcut olabilecek işlemler hakkında objektif bilgiler sağlar. Taklit edilen gerçek bir olay, genelde bilgisayar yardımıyla modellenmektedir. Örneğin bir uçuş simülatörü, uçuşun bazı kurallarının bilgisayar üzerinde öğretilmesi amacıyla kullanılan bir benzetim modelidir. Pilotun kokpitte göreceği ekranın bir benzerini bilgisayar ekranında görmesi ve uçuşu kontrol etme işlemlerini gerçekten uçaktaymış gibi yapması bir benzetim olayıdır. Ayrıca sinyalizasyon sisteminde, trafik ışıklarının planlanmasında, hizmet ve üretim sektöründe kuyrukların ve birikimlerin planlamasında kullanılan bir matematik modelleme yöntemi olarak yerini almıştır.
Bu tür simülasyon modellerini oluşturabilmek ve analiz yapabilmek amacıyla geliştirilmiş özel yazılımlar mevcuttur. Özellikle Kesikli olay simülasyonu konusunda geliştirilmiş olan özel yazılımlar endüstriyel olarak geniş bir kullanım alanına sahiptir.

Simülasyon kelimesi latince kökenli bir kelime olup, sözlük anlamı olarak  “benzeme, benzeşme, taklit, sahte tavır, yalandan yapma, benzer şartları yaratma”  anlamlarına gelmektedir. Bu tanımdan yola çıkarak; Sistem simülasyonu ise benzetim yöntemi ile gerçek sistemin tüm özelliklerini taşıyan aynı girdilere karşılık aynı çıktıları verebilen ve kullanıcılara sistemi daha kolay, ucuz ve hızlı tanıma imkânı sunan teorik, fiziksel veya bilgisayar ortamında modellenmiş yapay sistemlerdir.
Sistem simülasyonun da bilgisayar kullanılmasının temelinde ise sistemlerdeki değişkenlerin kendi aralarındaki etkileşimden doğan karışıklığı göstermek ve bu karışıklığı tanımlamak amacıyla bilgisayarlar ve sayısal modelleme kullanılır. Bu karmaşıklık, simüle edilen olayların doğasından, sistem etkileşim kuralları ve zamanlar içinde değişen davranışların bir bütün olarak ele alınmasının zorluğundan meydana gelmektedir.
Sistem simülasyonu trafik modelleri, deprem modelleri, lojistik- tedarik dağıtım sistemleri, üretim uygulama sistemleri, sağlık sistemleri, askeri sistemler gibi birçok alanda uygulama alanı olan geniş bir benzetim uygulamasıdır. Örneğin, askeri alanda kullanılan çok farklı uçak tipleri mevcuttur. Bu uçakları kullanacak olan pilotların benzer fiziki ve zihinsel yapıya sahip insanlardan oluştuğu gerçeği ile farklı uçaklara ait değişik karakteristiklerin, bu pilotlar tarafından öğrenilmesi için gerekli eğitim

Kerteriz, herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açıdır. Esas alınan yön, bir kişinin yüzünün dönük olduğu yön, bir teknenin yönü veya kuzey olabilir. Kuzeyin esas alınması durumunda, buna hakiki kerteriz denir. Kerteriz ölçümü için açı ölçmekte kullan herhangi bir araç kullanılabilir. Hakiki kerteriz genellikle pusula ile ölçülür.
Kerteriz seyir yapılması gereken her türlü faaliyette (denizcilik, spor, askerlik) doğru rotada ilerlemek için kullanılır.
Yaygın kullanılan bir seyir tekniği, en az iki noktadan kerteriz alarak harita yardımıyla, bulunulan noktanın tespit edilmesidir. İki noktadan kerteriz alırken, çevreden iki yer şekli ya da nesne seçilir ve bunların kuzeyle yaptıkları açı bulunur. Daha sonra kerteriz alınan nesneler harita üzerinden bulunur ve harita üzerindeki kuzey güney doğrultulu çizgilerin de yardımıyla her iki açı belirlenen yer şekillerinden geçecek şekilde bir çizgi çizilir. Bu iki çizginin kesiştiği yer, yaklaşık olarak kerteriz alınan yeri gösterir. Daha yüksek kesinlik elde edebilmek için farklı bir yer şeklinden, yine aynı şekilde kerteriz alınır ve harita üzerinde buna ait bir çizgi daha çizilir. Eğer üç çizgi tam bir noktada kesişiyorsa, bu noktanın tam kesinlikle kerteriz alınan yer olduğu söylenebilir. Ancak pratikte nadiren bu üç çizgi bir noktada kesişir. Bunun nedenleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Kerteriz alırken elin titremesi ya da pusula üzerindeki açının tam kesinlikle okunamaması.
Manyetik kuzey ile coğrafi kuzey arasındaki sapma açısının hesaba katılmaması ya da yanlış katılması.
Okunan kerteriz açısının harita üzerine tam kesinlikle aktarılamaması (çizimde yapılan ufak kaydırmalar).
Harita üzerindeki ufak hatalar ya da yeryüzü şekillerinin zamanla kaymış veya değişmiş olması.
Yukarıda sayılan sebeplerden ötürü sıklıkla, çizilen üç çizgi bir noktada kesişmez ve bir üçgen oluşturur. Bu üçgen kerteriz alınan noktayı kesinlikle kapsar ve bu üçgen ne kadar küçük çıkıyorsa hatalar o denli azdır. Kerteriz iki boyutta alındığından kesin yerin belirlenmesi üç noktayla yapılır, bu bakımdan üç boyutta çalışan GPS'in kesin yeri belirlemesi için dört farklı uydudan gelen dört koordinat değerini kullanmasıyla benzerlik gösterir.
Kerteriz kelimesi Türkçede pusula kadranının çevresindeki yön gösteren çentikler anlamındaki kerte kelimesinden türemiş olabilir. Kerte kelimesi İtalyanca çeyrek anlamındaki quarto'dan dilimize geçmiştir. Bir diğer olası etimoloji, İngilizce quarters kelimesidir. TDK Sözlüğünde sözcük Yunanca kökenli olarak belirtilmiştir.
Kerteriz ölçme eylemi, Türkçede ölçmek, atmak, etmek, yapmak fiilleriyle ifade edilse de, günümüzdeki yaygın kullanım kerteriz almak şeklindedir.

Hakiki kerteriz alınırken yapılan işlem; yeryüzündeki bir nesnenin kuzey ne kadar açı yaptığının bulunmasıdır. Geri kerteriz ise bu nesneden bakıldığı zaman kerteriz alınan yerin kuzeyle yaptığı açıdır. Hesaplanırken, bulunan kerteriz açısından 180 derece çıkarılır ve negatif bir açı elde ediliyorsa 360 derece eklenir.
Geri kerteriz, kerteriz alan kişi eğer kendi yerini başkalarına bildirmek istiyorsa ya da doğada bir yere gidildiğinde başlanılan noktaya geri dönebilmek için gerekir. Örneğin bir dağcı bulunduğu kamptan çıkmadan önce gideceği zirvenin kerterizini alır ve geri kerteriz değerini hesaplar. Zirveye çıktığında, kuzeyle bulduğu geri kerteriz açısı kesişecek şekilde yürürse tekrar başladığı kampına geri dönebilir.

Denizcilik terimleri

"Kerteriz", Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedi
"Kerteriz", Resimli Ansiklopedik Büyük Sözlük, Arkın Yayınları

Rota, genellikle deniz ve hava taşıtları için kullanılan, taşıtın bir referans noktasına göre (genellikle gerçek kuzey) "izlemeye çalıştığı" düz hattı belirten bir kavram. Amerikan sistemini kullanan ülkelerde course, Britanya sistemini kullanan ülkelerde track olarak adlandırılır ve bu durum zaman zaman karışıklıklara yol açmaktadır. Uluslararası standardizasyonu sağlamak amacıyla ICAO da, track sözcüğünün kullanımını tavsiye etmektedir.
Amerikan sistemini kullanan ülkelerde track sözcüğü uçağın yerdeki izdüşümü anlamında kullanılır. Britanya sistemini kullanan ülkelerde izdüşümünü tanımlamak için ise TMG (track made good) kavramı kullanılır ve bu kısaltma genellikle actual TR (gerçek rota) olarak ifade edilir.

Rota Türkçeye İtalyanca rotta sözcüğünden geçmiştir. Bu sözcüğün kökeni 'bölünmüş (yol)' anlamına gelen Latince 'rupta' sözcüğüdür. Türkçeye İngilizceden geçen course sözcüğü Latince kökenlidir ve 'koşmak' kökünden gelir. Track sözcüğü iz anlamına gelir ve muhtemelen Almanca veya Hollandaca kökenlidir.
Bir taşıtın rotası yolculuk esnasında zaman zaman (örneğin her bacakta) değişmekle birlikte, gündelik kullanımda rota sözcüğü daha çok taşıtın yola çıktığı nokta ile hedefi arasında izlenen yolun tamamını (güzergâhı) tanımlamakta kullanılır.

Taşıtın kuyruğundan burnuna doğru olan boylamasına ekseninin nişan aldığı istikamete baş (heading) denir. Baş bir hava aracının içinde bulunduğu "hava kütlesine nazaran" hareket ettiği istikamettir. Bu nedenle hava kütlesi hareketsiz ise (rüzgâr sapması sıfır ise) taşıtın başı, aynı zamanda rotası (track) olacaktır.

Rüzgâr sapması ya da drift, herhangi bir hava ya da deniz taşıtına etki eden rüzgâr sonucu taşıtın seyir istikâmetinde ve süratinde meydana gelen değişikliktir. Rüzgârın yönü ve şiddetinin oluşturduğu vektör nedeniyle taşıtın başı ile rotası (TR) arasında meydana gelen açıdır. Başka bir deyişle taşıt, rotası üzerinde düz bir hatta seyredebilmek için "rüzgâr içine doğru" sapma açısı kadar rüzgâr düzeltmesi yapmak zorundadır.

Rota, baş gibi istikametler 0° - 360° arasında, saat yönünde artan derecelerle ifade edilir. 000° kuzeyi, 090° doğuyu, 180° güneyi ve 270° batıyı temsil eder. Eğer derece 1 veya 2 haneli bir rakamsa, karışıklıkları önlemek başına 3 rakama tamamlayacak kadar sıfır eklenir: 058° gibi.

Gerçek baş: Gerçek kuzeye (coğrafî Kuzey Kutbu'na) göre muhafaza edilen istikamettir. Diğer başlardan ayrım yapılması gereken durumlarda true (gerçek) sözcüğüne atfen T harfi ile gösterilir: 180°T vb.
Manyetik baş: Manyetik kuzeye göre muhafaza edilen istikamettir. Dünya'nın manyetik alanından kaynaklanan doğal sapma (varyasyon) hatasını içerir. M harfi ile gösterilir: 056°M vs. Manyetik başın varyasyon hatası giderildiğinde gerçek baş elde edilir.
Pusula başı: Taşıttaki pusulaya göre muhafaza edilen (pusulada okunan) istikamettir. İstikamet cayrosu gibi pusulaya göre kalibre edilen cihazlarda okunan değer de pusula başıdır. Pusula başının doğal (varyasyon) ve yapay sapma (deviasyon) hataları giderilmemiştir. Deviasyon hatası giderildiğinde manyetik baş, buna ilaveten vasyasyon hatası da giderildiğinde gerçek baş elde edilir. Pusula başı, İngilizce compass (pusula) sözcüğüne atfen C harfi ile gösterilir: 136 °C vs.

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 3: Air Navigation. 6. baskı. Shoreham, West Sussex: Pooley's Air Pilot Publishing, 2010.

Seyir (navigasyon)

Sekstant, yerküre üzerinde bulunulan yerin enlemini ve boylamını belirlemek amacıyla, bir gök cismiyle ufuk düzlemi arasındaki açısal mesafeyi ölçmekte kullanılan optik seyir cihazı. 60 derecelik yaya sahip olduğu için Latincedeki sextus (altıda bir, altıncı) kelimesinden hareketle sextant adı verilmiştir.

Denizde gemi her yönde sürekli hareket halinde olduğu için sekstant bir gök cismi ile ufuk çizgisinin birbirine olan açısını geminin ve sekstantı tutan elin hareketinden etkilenmeden, hassas bir şekilde ölçüm yapılabilecek şekilde yapılmıştır.

Sekstantla en hassas mevki tayini, güneşin en yüksek noktasına ulaştığı öğlen vakti yapılır. Bu en yüksek noktaya güneşin üst yücelim noktası denir. Açının okunduğu anda yerel saatin ne olduğu kronometre ile hassas olarak tespit edilir. Ekvator üzerinde açı kuzey-güney yönünde ufka dik olacağından, dik açıdan farkı enlemi belirler. 

Aynı anda dünya üzerinde yeri kesin bilinen bir noktada saatin ne olduğu da kronometre sayesinde hassas olarak bilinir. Bu, doğu-batı yönündeki açının gözlem noktasında ne okunduğu ile (öğlen vaktinde açı doğu-batı yönünde ufka diktir) saate göre o yeri bilinen noktada ne olması gerektiğinin farkı, gözlem noktasının o noktadan boylam olarak ne kadar uzakta bulunduğunu hesaplama olanağı verir.

Yay biçimindeki parçası çemberin altıda biri büyüklüğünde bir açıya sahip olduğu için, bu gereç sekstant ismini almıştır. 1731 senesinde John Hadley (1682–1744) tarafından yapılan ilk 45 derecelik oktantla modern sekstant arasında hemen hiç fark yoktur. Sekstant aynı zamanda gemiden veya uçaktan herhangi bir gök cisminin yüksekliğini ölçmeye de yarar. Bunlardan en basiti kuzey yarım kürede kutup yıldızının açısal yüksekliğini bulmaktır.

Sekstantla açı ölçmek için, gemici sekstant dürbününden, ufuk hattına bakar. Gemici, gemi güvertesinde dik olarak durduğu ve gemiyle beraber sallandığı için ölçülecek açı hiç değişmez. Güneşin aynalardan yansıyan görüntüsü tam ufuk hattıyla çakıştığı an sekstant açısı okunur.
Modern sekstantlarda ufuk aynasının yarısı gümüşlenmiştir. Bu durumda sekstant teleskobundan bakıldığında teleskopta hem güneş, hem de ufuk düzlemi yan yana görülür. Ölçüm kolaylığı için güneşin parlaklığını azaltan filtreleme, açıyı hassas bir şekilde okumak ve açı değiştirmede süratli olabilmek için ince ayar (verniyer) sistemi de bulunur.
Sekstantın hava trafiğinde de önemi vardır. Uçak sekstantında çoğu kere ufuk düzlemi yerine su tesviye aleti ölçümde yatay hattı verir.

1-Büyük ayna (index mirror): Yayın merkez üzerinde
yerleştirilmiş ayarlanabilen bir çerçeve içindedir.
2-Küçük ayna (horizon mirror): Sextant düzlemine dik, bir
çerçeve içine yerleştirilmiş yarısı sırlı, yarısı sırsız bir aynadır.
3-Teleskop (telescope): Küçük aynaya doğru uzatılmış ve gök
cisminin yansımasının düz bir hat içinde ve kuvvetli olarak alınmasına yarar.
4-Madensel çerçeve: Tüm kısımlar bunun üzerinde
yerleştirilmiştir.
5-Yay (arc): Derecelere bölünmüş bir kısım olup açılar
buradan okunur.
6-Uzade kolu (index arm): Yayın yaklaşık merkezinde hareket
eden ve gök cisminin yansımasını ufka indiren bir koldur
Üstteki kısımlardan başka,
parlak gök cismi için yüksekliğin alınmasında kullanılan renkli camlar (shades)
bulunur. Bunlar az saydamdan çok saydama doğru sıralanmışlardır.

Junkers, Alman uçak üretim firması.

Reissner Cunard
Junkers J1 (E-I)
Junkers J2
Junkers J3
Junkers J4 (J-I)
Junkers J5
Junkers J6 Parasol
Junkers J7
Junkers J8
Junkers J9 (D-I)
Junkers J10 (CL-I)
Junkers J11 (CLS-I)
Junkers J12

Junkers J12 (2)
Junkers F13
Junkers JG1
Junkers J15
Junkers K16
Junkers J17
Junkers J18
Junkers T19
Junkers A20 (R02)
Junkers H21
Junkers H22
Junkers T23
Junkers G24 (R42, K30)
Junkers Ju25
Junkers A25
Junkers T26/T27
Junkers J28
Junkers T29
Junkers K30
Junkers G31
Junkers A32 (K39)
Junkers W33
Junkers W34 (K43)

Junkers A35
Junkers S36/K37
Junkers G38
Junkers K39 (A32)
Junkers J40
Junkers W41
Junkers J42
Junkers K43
Junkers J44
Junkers K45 (Ju52)
Junkers Ju46
Junkers K47/A48
Junkers Ju49
Junkers A50
Junkers K51 (G38)
Junkers Ju52
Junkers K53 (A35)
Junkers J54
Junkers J56/J58
Junkers Ju60/Ju160

Junkers EF61
Junkers Ju62/Ju76
Junkers EF77
Junkers Ju82
Junkers Ju84
Junkers K85
Junkers Ju85
Junkers Ju86
Junkers Ju 87
Junkers Ju88
Junkers Ju89
Junkers Ju90
Junkers Ju91/Ju94
Junkers Ju147
Junkers Ju160
Junkers Ju185
Junkers Ju186
Junkers Ju187
Junkers Ju188
Junkers Ju248
Junkers Ju252
Junkers Ju268
Junkers Ju286
Junkers Ju287
Junkers Ju288
Junkers Ju289
Junkers Ju290
Junkers Ju291
Junkers Ju292
Junkers Ju322 Mammut
Junkers Ju352
Junkers Ju356
Junkers Ju388
Junkers Ju390
Junkers Ju488
Junkers Ju635

Junkers RT8 Spacecraft

Junkers R.I
Junkers JM1
Marine G
Seaboat F
Junkerissime
Junkers J1000
Junkers EFo jet çalışmaları
Junkers EFo 021
Junkers EFo023/EF041
Junkers EF043
Junkers EF044/EF049
Junkers EF050
Junkers EF051/EF081
Junkers EF082
Junkers EF083/EF099
Junkers EF100
Junkers EF101
Junkers EF102/EF111
Junkers EF112
Junkers EF113/EF125
Junkers EF126/EF127
Junkers EF128
Junkers EF129
Junkers EF130
Junkers EF131/EF152
Junkers Battle Jet
Junkers L1
Junkers L2
Junkers L3/L4
Junkers L5
Junkers L55
Junkers L7
Junkers L8
Junkers L88
Junkers L10

Jumo 210
Jumo 211
Jumo 212
Jumo 213
Jumo 214/221
Jumo 222
Jumo 225

Junkers Fo2
Junkers Fo3
Fo4 / Jumo204
Jumo 205
Jumo 206
Jumo 207
Jumo 208
Jumo 209
Jumo 218
Jumo 223/224

Magdeburg jet motoru
Jumo 004
Jumo 012
Jumo 022

Alman Hava Kuvvetleri

Lockheed X-7, ramjet motorları ve füze yönlendirme teknolojisi testleri için üretilmiş insansız test aracı. Bir B-29 veya B-50 Superfortress bombardıman uçağının kanat altından fırlatılarak kullanılmaktaydı. Ateşleyici fırlatmadan sonra devreye girmekte ve aracı 1,625 km/saat (1,000 mil/saat) hıza ulaştırmaktaydı. Daha sonra ateşleyici araçtan ayrılmakta, göde altında bulunan ramjet motoru devreye girmekteydi. X-7'nin yere inişi bir paraşüt ayrdımıyla yapılmaktaydı. Araç, elde edilen maksimum 4640 km/sa / Mach 4.31 (2,881 mil/sa) hız ile araç, döneminin en hızlı hava soluyan aracı olmayı başarmıştı. Toplam 130 X-7 uçuşu, Nisan 1951 ile Temmuz 1960 arasında gerçekleştirildi.

Mürettebatı: yok
Ana uzunluğu: 9.98 m
Kanat açıklığı: 3.66 m
Yüksekliği: 2.1 m
Yüklü ağırlığı: 3,600 kg
Motoru:
1× Alleghany Ballistics Laboratories X202-C3 Katı Yakıtlı Roket Motoru
Ramjet
Gücü: 6,150 hp (4,590 kW)
Azami hızı: 4.31 Mach 4,640km/s
Uçuş yüksekliği:32,317 m

Q-5/AQM-60 27 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) kavramı devletten devlete değişmekle birlikte, genel olarak kamusal kaynakları kullanmak yoluyla ekonomik alanda faaliyet gösteren Devlet Kuruluşlarını ifade eder. Uluslararası literatürde "devlet şirketi" olarak geçen bu kavram, sahibi olan hükûmet adına ticari faaliyetlerini üstlenen bir tüzel kişiliği ifade eder. Şirketlerin hukuki durumu hükûmetin bir parçası olma veya devletin düzenli bir hissedarı olduğu şirketler arasında değişmektedir. Devlete ait şirketler, genellikle demiryolları ve telekomünikasyon, stratejik mal ve hizmetler (posta, silahlar), doğal kaynaklar ve enerji, politik olarak hassas iş, yayın, alkol ve tütün ürünleri ve sağlık ürünleri gibi doğal tekeller ve altyapı alanında yaygındır.

Türkiye'de Kamu İktisadî Teşebbüsleri ifadesi ilk kez 1961 Anayasası'nda kullanılmıştır.
233 sayılı KHK'de KİT'ler, iktisadî devlet teşekkülleri ve kamu iktisadî kuruluşları olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuşlardır ve aşağıdaki gibi tanımlanırlar:

Kamu iktisadi teşebbüsü (KİT) "Teşebbüs"; iktisadî devlet teşekkülü (İDT) ile kamu iktisadî kuruluşu (KİK)in ortak adıdır.
İktisadî devlet teşekkülü (İDT) "Teşekkül": Sermayesinin tamamı Devlet'e ait, iktisadî alanda ticarî esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadî teşebbüsüdür.
Kamu iktisadi kuruluşu (KİK) "Kuruluş"; Sermayesinin tamamı veya bir bölümü Devlet'e ait olan ve tekel niteliğindeki mallar ile temel mal ve hizmet üretmek ve pazarlamak üzere kurulan, kamu hizmeti niteliği ağır basan kamu iktisadî teşebbüsüdür.
Müessese; İktisadi devlet teşekkülüne ya da kamu iktisadi kuruluşuna bağlı işletme veya işletmeler topluluğudur.
Bağlı ortaklık; Sermayesinin yüzde elliden fazlası İDT veya KİK'e ait kuruluştur.
İştirak; Sermayesinin %15'i ile %50'si arasındaki bir oranı İDT veya KİK'e ait anonim şirketlerdir.

Kamu iktisadi kuruluşu (KİK)
İktisadi devlet teşekkülü (İDT)

The Public Firm with Managerial Incentives 1 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Elmer G. Wiens.

Şehirlerarası demiryolu, banliyö veya bölgesel trenlerinden daha uzun mesafelerde şehirleri birbirine bağlayan hizmetleri yürüten eksprestir. Bunlar, ne bir şehir bölgesi içinde kısa mesafeli banliyö trenleri ne de tüm istasyonlarda duran ve yalnızca yerel yolculukları kapsayan yavaş bölgesel trenleri olan demiryolu hizmetidir. Şehirlerarası bir tren tipik olarak sınırlı duraklı ve uzun mesafeli seyahatlere hizmet eden ekspres trendir.
Şehirlerarası demiryolu bazen uluslararası hizmetler de sunmaktadır. Bu, 50 ülkenin 10.180.000 kilometrekarelik (3.930.000 mil kare) alana yakınlığı nedeniyle en yaygın şekilde Avrupa'da kullanılmaktadır. Eurostar ve EuroCity örnek olarak gösterilebilir. Birçok Avrupa ülkesinde, InterCity (veya Inter-City) kelimesi, belirli hız ve konfor kriterlerini karşılayan düzenli aralıklı ve nispeten uzun mesafeli tren hizmetleri ağı için resmî marka adıdır. Bu terimin kullanımı 1960'larda Birleşik Krallık'ta ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır edilmiştir.

Şehirlerarası demiryolu hatlarının hızları, dağlık bir bölgede veya gelişmemiş hatlarda 50 km/sa (31 mph) ile yeni inşa edilmiş veya geliştirilmiş hatlarda 200-350 km/sa (124-217 mph) arasında değişmektedir. Şehirlerarası demiryolu yüksek hızlı demiryolu kategorisine girebilmekte veya girmeyebilir. Şehirlerarası demiryolu hizmetinin ortalama hızı araba, otobüs ve diğer ulaşım yöntemleriyle rekabet edebilmek için 100 km/sa (62 mph)'dan daha hızlı olmalıdır.

50–100 km
Şehirlerarası bir demiryolu yolculuğunun mesafesi genellikle en az 50-100 km (30-60 mi) olmakla birlikte, birçok büyük metropol bölgesinde banliyö ve bölgesel hizmetler eşit veya daha uzun mesafeleri kapsamaktadır. Bölgesel demiryolu ile karşılaştırılabilir hizmet modellerine sahip, kısa şehirlerarası demiryolu mesafelerine sahip ülke örnekleri arasında Belçika, İsrail, Hollanda ve İsviçre bulunmaktadır.

100–500 km
Birçok ülkede 100-500 km (60-300 mi) mesafesi şehirlerarası demiryolu için yaygın yolculuk mesafesidir. Birçok durumda, demiryolu seyahati iki ila üç saatlik yolculuk süresindedir. Şehirlerarası demiryolu genellikle bu mesafedeki yolculuklar için otoyol ve kısa mesafeli hava yolculuğu ile rekabet edebilir. Londra'dan Birmingham'a, Paris'ten Lyon'a ve Lizbon'dan Porto'ya gibi Avrupa'daki başlıca şehirlerarası demiryolu güzergahları bu mesafeleri kapsamaktadır.

500-1,000 km
500-1.000 km (300-600 mi) yolculuklarında, şehirlerarası demiryolunun rolü genellikle daha hızlı hava yolculuğu ile yer değiştirir. Bazı ülkelerde yüksek hızlı demiryolunun geliştirilmesi, bu tür uzun mesafeli yolculuklar için demiryolunun payını artırmaktadır. Paris-Marsilya TGV (750 km veya 466 mi 3 saatte) ve Tokyo-Aomori veya Şinkansen (675 km veya 419 mi 2 saat 59 dakika) bu tür yolculuklara örnektir. Yüksek hızlı olmayan geleneksel demiryollarında, bu mesafe için gece trenleri yaygındır.

1,000 km veya daha fazlası
Çin, Hindistan ve Rusya gibi yoğun demiryolu ağına, geniş topraklara veya daha az hava ve araba taşımacılığına sahip bazı ülkelerde, gece uzun mesafeli tren hizmetleri sağlanmakta ve kullanılmaktadır.
Diğer birçok ülkede, turizm veya hobi amaçlı, lüks tren yolculukları veya maliyet avantajı dışında, bu tür uzun mesafeli demiryolu yolculuklarının yerini hava yolculuğu almıştır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Amtrak uzun mesafe hizmetleri, Kanada'daki Via Rail'in Canadian hizmeti ve Avustralya'daki Indian Pacific buna örnektir.
Saatte en az 250 km (160 mi) hızında daha hızlı yüksek hızlı demiryolu, Çin'deki Pekin-Şanghay yüksek hızlı demiryolu (1.300 km veya 810 mi 5 saat) ve Japonya'da önerilen Hokkaidō Shinkansen Tokyo-Sapporo (1.030 km veya 640 mi 4 saat) gibi, gelecekte uzun mesafeli seyahatlere örnek olması planlanmaktadır.

Afrika'daki demiryolları hâlâ gelişmekte veya birçok ülkede yolcu amaçlı olarak pratikte kullanılmamaktadır, ancak aşağıdaki ülkelerde büyük şehirler arasında şehirlerarası seferler vardır: 

Cezayir: SNTF
Mısır: Mısır Ulusal Demiryolları
Kenya: Mombasa-Nairobi Standart Ölçü Demiryolu
Fas: ONCF (Fransızca: Office National des Chemins de Fer du Maroc, Türkçe: Fas Demiryolları Ulusal Ofisi)
Güney Afrika: Shosholoza Meyl
Tunus: Tunus Ulusal Demiryolu Şirketi (SNCFT)

China Railway tarafından işletilen trenler Pekin, Guangzhou, Şanghay, Shenzhen ve Şian dahil olmak üzere Çin'deki hemen hemen her kasaba ve şehri birbirine bağlamakta ve Shenzhen'den Hong Kong'daki Kowloon'a kadar devam etmektedir. Yeni yüksek hızlı hatlar 200-350 km/sa (124-217 mph) operasyonundan inşa edilimekte ve birçok geleneksel hat ise 200 km/sa (124 mph) operasyonuna yükseltilmektedir. Şu anda yedi Çin'de Yüksek Hızlı Şehirlerarası hatlar bulunmaktadır ve 21 adede kadar planlanmıştır. Bunlar genellikle paralel olan Yüksek Hızlı Tren Hatlarından bağımsız olarak işletilmektedir.

Japonya, toplu olarak Japan Railways veya kısaca JR olarak bilinen altı ana bölgesel yolcu demiryolu şirketine sahiptir. Beş JR şirketi Tokyo, Yokohama, Nagoya, Kyoto, Osaka, Hiroşima, Fukuoka ve daha birçok büyük şehri birbirine bağlayan çok hızlı ve sık Shinkansen hatlarında “hızlı trenleri” işletmektedir.
Diğer birçok şehir, JR'nin, dar hat açıklığı, hatları üzerindeki sınırlı ekspres şehirler arası tren ağı tarafından kapsanmaktadır. Büyük şehirler, her bir saatte bir veya daha sık aralıklarla yapılan uygun tren seferleriyle kapsanmaktadır. JR Grubuna ek olarak, Japonya'da Kintetsu, Meitetsu, Tobu Railway ve Odakyu Electric Railway gibi “sınırlı ekspres” şehirlerarası hizmet veren büyük özel demiryolu operatörleri bulunmaktadır.

Hong Kong-Çin sınırını geçen şehirlerarası demiryolu hizmetleri (genellikle “geçiş trenleri” olarak bilinir) Hong Kong MTR Corporation Limited ve Çin Halk Cumhuriyeti Demiryolları Bakanlığı tarafından ortaklaşa işletilmektedir. Şu anda Hung Hom istasyonu, yolcuların bu sınır ötesi trenleri yakalayabileceği bölgedeki tek istasyondur. Yolcuların bir sınır ötesi trene binmeden veya böyle bir trenden inmeden önce Hong Kong'un göçmenlik ve gümrük denetimlerinden geçmeleri gerekmektedir. Şu anda geleneksel hat üzerinde üç sınır ötesi tren hizmeti bulunmaktadır:

Hong Kong ve Pekin arasında (Pekin-Kowloon arası tren)
Hong Kong ve Şanghay arasında (Şanghay-Kowloon arası tren)
Hong Kong ve Guangzhou arasında (Guangzhou-Kowloon arası tren)
Yeni bir sınır geçiş hizmeti olan Guangzhou-Shenzhen-Hong Kong Ekspres Demiryolu Bağlantısı, Yasama Konseyi'nin Finans Komitesi tarafından onaylanmış ve 6,6 milyar HKD finansman sağlanmıştır. Hat, 2018 yılında şehir merkezinde yeni bir istasyon Batı Kowloon istasyonu ile açılmıştır.

Tayvan'ın kıyı şeridi, Tayvan Demiryolu İdaresi tarafından sık sık gerçekleştirilen şehirlerarası tren seferleriyle birbirine bağlanmaktadır. Tayvan Yüksek Hızlı Demiryolu, 2007 yılında açılmış olup, en kalabalık batı kıyısı koridorunu kapsamaktadır. Çince: 對號列車 Chu-kuang ekspresi (莒光號) ve Tze-chiang sınırlı ekspres (自強號) bulunmaktadır.

Güney Kore'deki hemen hemen her büyük kasaba ve şehir Korail tarafından işletilen demiryolu ile birbirine bağlıdır. ITX-Saemaeul, Japon sınırlı ekspres veya Alman Intercity gibi çoğu ana demiryolu hatları'da işletilmektedir. Ayrıca, Mugunghwa-ho, Alman Regional-Express benzeri şehirlerarası demiryolu seyahat türüdür. Ayrıca, Seoul ve Busan, Fransız TGV teknolojisi kullanılarak inşa edilen KTX olarak bilinen yüksek hızlı tren hattı ile birbirine bağlıdır.

1968 Illinois depremi (veya "New Madrid olayı") ABD'nin Illinois eyaletinde en şiddetli kaydedilen depremdir. 9 Kasım günü saat tam 11.02'de başlayan depremin şiddeti 5.4 olarak ölçülmüştür.
Deprem sonrasında hiçbir ölüm gerçekleşmemesine rağmen binalar yoğun hasar görmüş ve birçok yapının bacaları yıkılmıştır. 580.000 milkarelik (1.500.000 km²) bir alanı etkileyen sarsıntı 23 eyalette hissedildi. Bilim insanları bu depremin nedenlerini araştırırken Güney Illinois Havzasında Cottage Grove Fay hattını keşfettiler. Fay hattının bulunduğu kesimde milyonlarca yırtılma tespit edildi.

Illinois'daki ilk yer sarsıntısı 1795 yılında gerçekleşti. Bu deprem küçük ölçekli bir sarsıntıya yol açtı ve fazla bir hasara neden olmadı. 1909 yılının mayıs ve temmuz aylarında orta ölçekli depremler yaşan bölge 1968 yılında da orta şiddetli bir yer sarsıntısıyla sallanmıştır. Bu bölgede kayıtlara geçen depremlerin tarihleri sırası ile: 1838, 1857, 1876, 1881, 1882, 1883, 1887, 1891, 1903, 1905, 1912, 1917, 1922, 1934, 1939, 1947, 1953, 1955 ve 1958 depremleridir.

Deprem bölgeyi 9 Kasım 1968 Cumartesi günü saat 11.02'de vurdu. Sarsıntının merkezi Hamilton County'nın biraz kuzeybatısı Illinois-Indiana sınırına, yaklaşık 120 mil (193 km) doğusu olarak kayıt edildi. Depremin merkezine en yakın olan yerleşim yerleri ise alçak tepeler üzerine kurulmuş birkaç küçük kasaba idi. Bilim insanları bu fay hattındaki yırtılmayı güçlü olarak nitelendirmişlerdir. Deprem sırasında, yüzey dalgası ve cisim dalgası büyüklükleri sırasıyla 5.2 ve 5.54 olarak ölçüldü. Depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 5.4 ulaşmıştır. Sarsıntının yerin 25 km.derinliğinde meyadana gelmiştir.

Depremi 23 eyalet tamamı ile hissetti ve 580.000 milkare (1.500.000 km²) bir bölgeyi etkiledi. Pensilvanya ve Batı Virginia, güneyinde Mississippi ve Alabama, Toronto, Kanada kuzey ve batı Oklahoma ve doğu bölgesinin tamamı sallandı.
En kötü etkilenen bölge olan Evansville, St Louis Chicago olmuş, ancak önemli bir hasar gerçekleşmemiş ve ölüm olmamıştır;. Sadece bir çocuk evinden düşen malzemelerle yaralanmıştır.
Hasar Illinois, Indiana, Kentucky, Tennessee ve Iowa ile sınırlı kaldı. Bu bölgelerde düşmüş bacalar, temel çatlakları, yıkılmış korkuluklar ve devrik mezar taşları oluşmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasî birimleri ve bölümleri arasında aşağıdakiler bulunur:

50 eyaleti (bunlardan dördü Commonwealth resmî lakabını taşır). Eyaletler county'lerden oluşur (Louisiana eyaleti county yerine parish, Alaska ise borough terimini kullanır). County, eyaletleri oluşturan ikinci derece bir idarî birim olması ve kendisi de belediye bölgelerinden oluşması bakımından bakımından Türkçede "ilçe" kavramına yakın olmakla beraber, diğer yönetimsel ayrıntıları bakımından Türkiye'deki ilçelerden farklıdır. County'ler township'lere (New York ve New England eyaletlerinde ise town terimi kullanılır) bölünür. (Town ve township Türkçe "kasaba" olarak çevrilebilir, ama ABD'nin farklı eyaletlerinde bunların idarî yapılanmaları farklılıklar gösterir, Türkiye'deki köy veya belediye yapılanmasından çok farklı olabilir.) Bir eyaletin kentsel bölgeleri tüzelleşmiş şehir (city), kasaba (town), köy (village) ve diğer yerel yönetimler şeklinde ve bunlara tâbi veya otonom amme işletmeleri (public authority) ve kurumları olarak örgütlenebilir. İlk 13 Eyalet, eyalet statülerinin Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile, 4 Temmuz 1776'da başladığını kabul eder. Diğer 37 eyaletin her biri ABD Kongresi'nin bir kanunu ile Birleşik Devletler'e kabul edilmiştir.
Columbia Bölgesi (District of Columbia veya kısaca D.C.), Birleşik Devletler'in Başkenti. Columbia Bölgesi, eyalet olmasa ve Kongre'de oy hakkına sahip olmasa da, D.C. mukimleri (D.C.'de ikâmet edenler) başkanlık seçimlerinde oy kullanabilir ve Seçiciler Kurulunda (Electoral College) üç seçmenleri vardır.
Yerli Amerikalı rezervasyonları yarı otonom statüye sahiptir. Her rezervasyon bir eyaletin parçasıdır ve mukimleri içinde bulundukları eyaletin bir mukimi olarak oy kullansa ve federal vergi ödese de, rezervasyonlar çoğu eyalet ve yerel yönetim kanunundan muaftır. Rezervasyonların statülerinin muğlak olması Kızılderili kabilelerine hem bazı fırsatlar vermiş (örneğin kumarın yasak olduğu eyaletlerde kumarhane işletmek gibi), hem de zorluklar yaratmıştır (hangi kanunların geçerli olduğundan emin olamayan şirketlerin bu nedenle bazı Kızılderili topraklarında yatırım yapmaması gibi).
Birleşik Devletler toprakları (Territory) belli bir eyalete ait olmayan, federal devletin denetiminde olan topraklardır. (Territory, devlet egemenliği altındaki alan, toprak demektir.) Territory'ler enkorpore olmuş (incorporated) (yani asıl ABD'nin parçası) veya enkorpore olmamış (unincorporated) (yani ABD'ye katılmamış) olabilir. Bunlar için "possession" (zilyetlik), "overseas territory" (denizötesi topraklar) veya "commonwealth" (kamu varlığı) terimleri kullanılır. Territory'ler ayrıca organize olmuş (organized) ve organize olmamış olarak sınıflandırılır. Organize olmuş federal topraklar, ABD Kongresinin bir kurucu yasası (Organic Act) ile verilmiş özerkliğe sahiptir, organize olmamış olanlar ise özyönetim için doğrudan verilmiş izni olmayanlardır. Burada "organize" terimi Türkçedeki düzenli olmak anlamında değil, bu statünün verildiği kanunlara "Organic Act" (Organik yasa) denmesinden kaynaklanır. Amerikan hukukundaki anlamıyla "Organic", organize bir tüzel varlık için kurucu, onun yasalarını meydana getirici demektir, dolayısıyla organized, Türkçede "teşkilatlanmış" veya "yapısallaşmış" olarak anlaşılabilir. Mevcut 50 eyaletten 31'i, Birlik'e dahil edilmeden önce ABD'nin organize enkorpore bölge'si statüsündeydi. 1959'dan beri ABD'nin tek bir enkorpore bölgesi vardır (Palmyra Atolu) ama ABD, çeşitli enkorpore olmamış (organize olmuş veya olmamış) bölgeler üzerinde kontrolünü sürdürmektedir.
Askeri üsler, yabancı ülkelerde bulunan Amerikan sefaretleri ve konsoloslukları ve Columbia Bölgesi, sadece federal birliğin nüfuzundadır. Federal birlik, eyaletlerden oluşan bir birlik olarak Birleşik Devletleri meydana getirir.
Yarı politik bölümler, Doğal koruma bölgeleri ve okul bölgeleri gibi, genelde özel, coğrafî olarak tanımlanmış kamu alt idareleridir.
Bazı yerel yönetim işlevlerini yerine getiren tanınmlı kuruluşlar, örneğin ev sahibi birlikleri. Normalde yerel yönetimler için belirlenmiş kanun ve tüzüklerin bu tür kuruluşlara da uygulanması gerektiği mahkeme kararları ile belirlenmiştir.
Hepsi birlikte ABD'de yaklaşık 85.000 siyasî varlık olduğu kestirilebilir. ABD'nin siyasî birimleri ve bölümleri toplam ABD topraklarının bir altkümesini oluşturur.

Amerika Birleşik Devletleri'nin birincil idari birimi, federal birlikten sonra, eyalettir. Teknik olarak ve hukuken, eyaletler ABD'den yaratılmış bölümler değil, ABD'yi oluşturan birimlerdir, çünkü ABD ve onu oluşturan eyaletler, paralel bir egemenlik sistemi içinde faaliyet gösterirler. ABD Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarına göre, eyaletler ve ABD (yani 50 eyalet ve Columbia Bölgesi ile eşsınırlı olan federal devlet) egemen yetki alanlarıdır. ABD'nin egemenliği ABD Anayasası'nın hükümleriyle kesin şekilde sınırlandırılmıştır, buna karşın her bir eyaletin egemenliği, iki nokta dışında sınırsızdır: (1) Her eyaletin ABD Anayasası aracılığıyla ABD'ye aktarmış olduğu egemenliği ve güçleri ve (2) Eyaletin kendi anayasasının hükümleri, genelde (ama hep değil) eyaletin egemenliğini uygulamasına belli kısıtlar getirir.
Çoğu eyalet kendi egemenliğinin uygulamasını merkezsizleştirir. Bu tipik olarak üç seviyede olur ama en az iki ve bazen üçten fazla seviyede de olabilir. Merkezsizleştirmenin ilk seviyesi eyalet düzeyinde olur, eyalet yönetiminin doğrudan kontrolü altında çalışan kuruluşlardan oluşur, nüfus müdürlüğü, motorlu taşıt veya halk sağlığı daireleri gibi. İkinci seviye, genelde county (Alaska'da borough, Louisianna'da parish denir) düzeyidir, bu eyaletin idari bir bölümüdür (bazen, örneğin metropol belediye durumunda eyaletin bir alt bölümü olmaktan da öte bir özelliği olabilir). Bu ikinci düzey kuralının bir istisnası Connecticut'tur, bu eyalet 1960'ta county yönetimini yürürlükten kaldırmıştır. Çoğu eyalette görülen üçüncü bir düzey, township olarak adlandırılan ve county'nin idari bir alt birimi olan, kent düzeyinde yerel yönetimdir.
County'ler eyalet yönetim faaliyetlerine yerel destek vermek amacını taşırlar, örneğin emlak vergi gelirlerinin toplanmasında (county'ler genelde vergilendirme yetkisine sahip değildirler), ama genelde belediyelerce sunulan hizmetleri sağlamazlar. Township'ler, bir belediyeye dahil olmayan bölgelerde halka yerel hizmetler temin ederler.
Bazı eyaletlerde, Michigan gibi, eyalet üniversiteleri eyalet anayasası gereği otonom hukuki yetki alanı olarak tanımlanmışlardır, bir metropol belediyeninkine yaklaşık eşit bir özel statüye sahiptirler. Yani, örgütler tüzelleştikçe belediyeymiş gibi faaliyet göstermeye başlarlar, ama içinde bulundukları belediyenin çoğu yasama ve idari kontrolünden özerk olmaları nedeniyle, eyaletin idari birimlerine benzer hâle gelirler, bazı bakımlardan county'lere eşit veya hatta onlardan üstün olabilirler.
Bazı eyaletlerde şehirler township'lerden bağımsız olarak faaliyet gösterir. Bazı şehirler (ve Virginia'daki tüm şehirler) hiçbir bir county'nin yetki alanı içinde olmadan faaliyet gösterir. Şehirler (bazen town, yani kasaba olarak da adlandırılır) county ve townshiplerden farklıdır, çünkü eyaletin idari bölümlerinden değildirler. Bunlar hukuken Eyalet tarafından tanınan yarı özerk belediye şirketleridir. Esasta, bir belediye şirketi olan şehir, eski çağlardaki şehir devletlerin modern bir biçimidir, bu tür egemen varlıklar günümüzdeki örnekleri arasında Monako, San Marino, Singapur ve Vatikan sayılabilir.
Federal hükûmetin altbirimlerinin başında Columbia Bölgesi (District of Columbia) gelir, burada bulunan ABD Kapitol binası, ABD yönetiminin yasama mekânıdır. ABD Kongresi, Columbia Bölgesi ve federal hükûmet tarafından kontrol edilen diğer tüm topraklar üzerinde tek başına yetki kullanır.
Dört eyalet (Massachusetts, Pensilvanya, Virginia, and Kentucky) kendilerini "commonwealth" (kamu varlığı) olarak adlandırırlar, bu terim onların kuruluş tüzüklerinden ve anayasalarından kaynaklanır. Federal bağlamda, "commonwealth" terimi "territory" ile "state" (İngilizce hem "bağımsız devlet" hem "Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri" anlamında) arasında bir statüye karşılık gelir, ama kendini bu şekilde tanımlayan bu dört eyalet ile ilgili değildir. Federal düzeyde bir eyalete "state" (eyalet) veya "commonwealth" denmesinin bir farkı yoktur, bu eski terim günümüzde önemsiz hâle gelmiştir.
Kuzey Mariana Adaları, ABD ile ilişkili bir commonwealth'dir. Bir gün eyalet olma mertebesine ilerleyebilir veya bağımsızlığı seçebilir, Filipinler'in pek çok yıl bir ABD commonwealth'i olduktan sonra bağımsız olması gibi. Bir federal toprak (territory), "organize olmuş" veya "organize olmamış" olsun, (eyalet bir yana) bir commonwealth'e kıyasla çok daha az sayıda hakka sahiptir, ama bir "possession" (zilyetlik)'ten bir nebze daha önde sayılabilir çünkü "possession"da daimi bir nüfus yoktur ve dolayısıyla basit bir yönetime dahi gerek göstermez.

ABD Anayasası'nda Madde IV, Bölüm 3, ABD Kongresi'nin ABD toprakları üzerindeki otoritesini şöyle tanımlar:

Birlik'e yeni eyaletler Kongre tarafından kabul edilebilir; ama başka bir Eyalet'in yetki sınırları için yeni bir Eyalet kurulmayacaktır; iki Eyaletin ve onların parçalarının birleşmesi ile bir Eyalet oluşturulmayacaktır; ilgili eyaletlerin Yasama Organları ve Kongre'nin onayı olmadan.
Kongre, Birleşik Devletler'e ait Mülk ve Toprakla ilgili gereken Kural ve Yönetmelikleri kullanmak ve geçirmek Hakkına sahip olacaktır; Anayasa'da yazan başka hiçbir madde, Birleşik Amerika veya herhangi bir Eyalet'in haklarına dokunduğu sonucu çıkartılamaz.
Eyaletlerin parçası olmayan toprak birimler üzerinde Kongre'nin gücü ayrıcalıklı (münhasır) ve evrenseldir. Federal toprak, Birliğin bir eyaleti haline gelince eyalet, yetkilerinde meydana gelen değişikliklere rıza göstermelidir. Bu ilke bir kere ihlal edilmiştir, Amerikan İç Savaşı'ndan önceki aylarda Virginia eyaleti ABD'den çekilince, eyaletin kuzey batısında oluşan ayrılıkçı bir halk meclisi Virginia'dan kopmaya

Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları (İngilizce: United States Minor Outlying Islands), ISO 3166-1 standartların göre Amerika Birleşik Devletleri'nin denizaşırı küçük adaları için kullanılan bir istatistiksel adlandırmadır. Adalarda kalıcı bir yerleşim bulunmamaktadır.

1936'da Amerikalıları Baker, Howland ve Jarvis adalarına yerleştirmek için bir kolonizasyon programı başlatıldı. II. Dünya Savaşı nedeniyle 1942'de hepsi tahliye edildi.  
Uluslararası Standardizasyon Örgütü (ISO), 1986 yılında "Amerika Birleşik Devletleri Küçük Dış Adaları" terimini kullanıma sokmuştur. 1974'ten 1986'ya kadar, adalardan beşi (Baker Adası, Howland Adası, Jarvis Adası, Palmyra Atolü ve Kingman Resifi) ISO 3166 koduyla "Amerika Birleşik Devletleri Çeşitli Pasifik Adaları" terimi altında gruplandırılmıştır. Midway Atolü'nün kodu MI, Johnston Atolü'nün kodu JT ve Wake Adası'nın kodu da WK'ydi. 1986'dan önce, Navassa Adası, Karayip Denizi'nde artık ABD egemenliği altında olmayan birkaç küçük ada ile birlikte, FIPS ülke koduyla "Amerika Birleşik Devletleri Çeşitli Karayip Adaları" terimi altında gruplandırılıyordu.
Nüfusun yoğun olduğu ve şu anda fiilen Solomon Adaları tarafından kontrol edilmekte olan Stewart Adaları (Sikaiana olarak da bilinir), ABD'nin resmi Küçük Dış Adaları listelerinde yer almamaktadır. 1856'da Hawaii Krallığı Özel Konseyi ve Kral IV. Kamehameha adaların gönüllü olarak devredilmesini kabul etmek için oy kullandı. Krallık daha sonra Hawaii Cumhuriyeti oldu ve tamamı 1898'de Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilhak edildi. 1959'da, Palmyra Atolü ve Midway Atolü hariç olmak üzere, ortaya çıkan federal ABD Hawaii Bölgesi bir ABD eyaleti oldu. Yerli Hawaiililer gibi Polinezya kökenli olan ve Melanezyalı olmayan Stewart Adaları sakinleri, adanın 1856'da Kral IV. Kamehameha'ya verildiğinden ve 1898'deki ABD ilhakı sırasında Hawaii'nin bir parçası olduğundan beri Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olduklarını iddia etmektedirler. ABD federal ve Hawaii eyalet hükûmetleri, Solomon Adaları'nın Stewart Adaları üzerindeki son iddiasını gayri resmî olarak kabul etmekte ve Amerika Birleşik Devletleri resmî olarak egemenlik iddiasında bulunmamaktadır. 
Bu listede yer alan ve ABD tarafından hak iddia edilen Bajo Nuevo Bank ve Serranilla Bank güncel olarak fiilen Kolombiya kontrolü altındadır.

Kolektif ad, mülkiyet iddialarının tamamını Guano Adaları Yasası'na dayanan aşağıdaki bölgeleri içerir:

WorldStatesmen- U.S.25 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pacific Island Wildlife Refuges30 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baker Adası (19. yüzyılın başlarında Yeni Nantucket olarak biliniyordu) (İngilizce telaffuz: [ˈbeɪkər]), Büyük Okyanus'ta ekvatorun kuzeyinde Honolulu'nun yaklaşık 3090 km güneybatısında bulunan üzerinde yerleşim olmayan bir mercan adasıdır. Hawaii ve Avustralya'nin hemen hemen ortasında bulunan adanın en yakınındaki yerleşim adanın 68 km kuzeyindeki Howland Adası'dır. Birleşik Krallık adayı 1897 ile 1936 arası kendi imparatorluğuna dâhil saysa da ada 1857 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri'nin toprağıdır. ABD adayı Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları olarak konumlandırmaktadır.

Ada alan olarak 2,1 km² bir alana sahiptir ve çevresi 4,9 km'dir. Ada Honolulu'nun 3091 kilometre  güneybatısında, Hawaii ve Avustralya arasında yaklaşık olarak yarı yolda ve ekvatorun sadece 21,7 kilometre kuzeyinde yer almaktadır. Kuzeydeki komşu Howland Adası'na olan uzaklık 68,3 kilometredir. Baker Adası, mercan resifiyle çevrili yükseltilmiş bir atoldür ve doğal tatlı su kaynakları bulunmamaktadır.

Baker Adası ilk olarak 1818 yılında Nantucket balina avcılığı gemisi Equator'un Kaptanı Elisha Folger tarafından keşfedilmiş ve adaya "Yeni Nantucket" adını vermiştir. Ağustos 1825'te, bir diğer Nantucket balina avcısı olan Loper'da Kaptan Obed Starbuck tarafından tekrar görülmüştür. Ada daha sonra adını, 1834'te adayı ziyaret eden Kaptan Michael Baker'dan almıştır. Bazı kaynaklara göre, Baker adayı daha önce 1832'de ziyaret etmiş ve 14 Ağustos 1839'da balina avcısı Gideon Howland ile geri dönmüş ve burada bir Amerikalı denizciyi gömdüğü rivayet edilmektedir. Kaptan Baker, 1855'te ada üzerinde hak iddia etmiş ve daha sonra hissesini daha sonra Amerikan Guano Şirketi'ni kuracak bir gruba satmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri, 1856 tarihli Guano Adaları Yasası uyarınca Baker Adası'nı resmen 1857'de ele geçirdi. Adanın guano yatakları, 1859'dan 1878'e kadar Amerikan Guano Şirketi tarafından çıkarıldı. Madencilik faaliyetleri için 'Hawaii de dahil olmak üzere Pasifik'in çeşitli bölgelerinden işçiler getirildi. Hawaiili işçiler, Baker Adası'na ilima çiçeğinden esinlenerek "Puaka'ilima" adını verdiler. Guano çıkarma çalışmalarının kapsamı, 1868 sonlarında İngiliz gemisi Montebello ve Amerikan gemisi Eldorado da dahil olmak üzere birçok geminin tonlarca guanoyu İngiltere'nin Liverpool şehrine taşımasıyla ortaya çıktı.
Şubat 1869'da, kaptanı John Davies olan İngiliz gemisi Shaftsbury, ani bir rüzgar değişimi ve fırtına sonucu geminin palamarlarını sürüklemesi sonucu Baker Adası resiflerinde battı. Aynı yılın ilerleyen zamanlarında, Amerikan gemisi Robin Hood guano yüklerken çıkan yangında yok oldu.
Yerleşimciler, Amerikan Ekvator Adaları Kolonizasyon Projesi sırasında Baker Adası'nda geçici kamp alanları kurdular. Amerikan Ekvator Adaları Sömürgeleştirme Projesi sırasında, yerleşimciler Baker Adası'nda geçici kamplar kurdular. 7 Aralık 1886'da Amerikan Guano Şirketi, haklarını İngiliz firması John T. Arundel & İş Birliği'ne sattı. Şirket daha sonra 1886'dan 1891'e kadar Pasifik'teki guano operasyonları için Baker Adası'nı merkez olarak kullandı. ABD'nin iddiasından vazgeçtiğine inanan Arundel, 1897'de adada çalışma ruhsatı için İngiliz Sömürge Ofisi'ne başvurdu. Birleşik Krallık, Baker Adası'nı İngiliz toprağı olarak kabul etse de, adayı hiçbir zaman resmen ilhak etmedi. ABD, 1920'lerin başlarında bu iddiasını yeniden dile getirdi ve diplomatik görüşmelerin ardından 1935'te Amerikan Ekvator Adaları Sömürgeleştirme Projesi'ni başlattı. Mayıs 1936'da ABD, egemenliğini yeniden teyit etmek için 7358 sayılı Yürütme Emrini yayımladı.
Sömürgeleştirme çalışmalarının bir parçası olarak, Amerikalı yerleşimciler, 3 Nisan 1935'te komşu Howland Adası'na da sömürgeciler getiren USCGC Itasca gemisiyle Baker Adası'na ulaştılar ve guano yataklarını çıkarmak için "Meyerton" adlı bir yerleşim yeri kurdular. Yerleşimciler bir deniz feneri ve konutlar inşa ettiler ve bitki yetiştirmeye çalıştılar. Ancak, adanın kurak iklimi ve deniz kuşlarının etkisi de dahil olmak üzere zorlu koşulları nedeniyle bu çabaların çoğu başarısız oldu. Meyerton'ın nüfusu, 1940 ABD Nüfus Sayımı'nda üç Amerikalı sivil olarak kaydedildi. Yerleşim, II. Dünya Savaşı sırasında Japon saldırılarının ardından 1942'de boşaltıldı ve ardından ABD askerî güçleri adayı işgal etti. Kasaba, adını sömürgeciler için yaşam alanları ve yağmur suyu sarnıçları inşa etmede yardımcı olan ABD Ordusu Yüzbaşı H. A. Meyer'den almıştır. Adanın batı tarafında, deniz seviyesinden 4 metre yükseklikte yer alıyordu.

Baker Adası'nın batı kıyısının ortasına yakın, tekne indirme alanının bulunduğu yerde bir mezarlık ve önceki yerleşimlerden kalıntılar bulunmaktadır. Adada liman veya iskele bulunmamaktadır ve açık denizde demirleme yasaktır. Baker Adası'nı çevreleyen dar kıyı resifi, kıyıya erişimi zorlaştıran önemli bir denizcilik tehlikesi oluşturmaktadır. Seyirde yardımcı olmak için, eski köyün bulunduğu yere yakın bir yere bir gündüz feneri yerleştirilmiştir. 
Baker Adası'ndaki terk edilmiş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında kullanılmış olan pist, 5,463 ft (1,665 m) uzunluğundadır. Pist günümüzde artık tamamen bitki örtüsüyle kaplı ve kullanılamaz durumdadır. 
Amerika Birleşik Devletleri, 200 deniz mili (370 km) uzanan münhasır ekonomik bölge (MEB) ve adanın çevresinde 12 nmi (22 km) km'lik bir karasuları iddiasında bulunmaktadır.
1935-1942 yılları arasındaki bir kolonizasyon girişimi sırasında Baker Adası'nın muhtemelen Hawaii saatine göre çalıştığı ve o zamanlar UTC'nin 10,5 saat gerisinde olduğu düşünülmektedir.  Bugün ada hâlâ yerleşim yeri değildir ve zaman dilimi belirtilmemiştir, ancak UTC'nin 12 saat gerisinde (UTC−12:00) bir denizcilik zaman dilimine denk gelmektedir. Kiribati, uluslararası tarih çizgisini geçtikten sonra Baker Adası kronolojik olarak yeni yıla giren dünyadaki son yerdir.

Ağaçsız adada yalnızca seyrek bitki örtüsü bulunur. Bitki örtüsü, tür bakımından yetersizdir. Baker Adası'nda yalnızca ısıya ve kuraklığa dayanıklı türler hayatta kalabilir.  Adada yuva yapan çeşitli deniz kuşlarına ek olarak, yeşil deniz kaplumbağası ve şahin gagalı kaplumbağa da adanın kıyıları açıklarında yiyecek bulabilmektedir. Çevredeki sularda ve resiflerde 247 balık türü  ve 104 mercan türü  kayda alınmıştır.

Baker Adası Ulusal Vahşi Yaşam Sığınağı17 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Göç, 1910 ile 1970 yılları arasında altı milyon Afrikalı Amerikalı'nın Güney Amerika Birleşik Devletleri'nin kırsal kesimlerinden kentsel Kuzeydoğu, Ortabatı ve Batı'ya göç etmesiydi. Bunun nedeni öncelikle Jim Crow yasalarının onaylandığı Güney eyaletlerindeki yaygın ırk ayrımcılığı ve ayrılıkçılığın yanı sıra Kuzey bölgesinin çok daha iyi ekonomik koşullarını arama arzusuydu. Afroamerikalılar sosyal rahatlama arayışına girerken, özellikle devam eden linçler göçmenlerin bir kısmını bu konuda motive etti. Göçün getirdiği tarihi değişim, göçmenlerin çoğunlukla o zamanlar Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük şehirlere (New York City, Chicago, Detroit, Los Angeles, Philadelphia, Cleveland ve Washington, DC) taşındı. Bu şehirlerin Amerika Birleşik Devletleri üzerinde merkezi bir kültürel, sosyal, politik ve ekonomik etkiye sahip olduğu bir zamanda taşınması nedeniyle taşınmalar sıklaştı. Orada Afroamerikalılar kendilerine ait etkili topluluklar kurdular. Güney'deki evlerini terk etmelerine ve göçmenlerin yeni evlerinde karşılaştıkları engellemelere rağmen bu göç, Amerikan tarihinin gidişatını değiştiren bireysel ve kolektif bir olay olarak tarihe geçti. Afroamerikalılar tarafından yazılan yeni bir "bağımsızlık beyanı"ydı.
1780'deki en eski ABD nüfus istatistiklerinden 1910'a kadar, Afro-Amerikan nüfusunun %90'ından fazlası Amerika'nın Güney'inde yaşıyordu. Üç Güney eyaletinde, Louisiana'da yaklaşık 1890'lara kadar Güney Carolina 1920'lere kadar  ve Mississippi 1930'lara kadar nüfusun çoğunluğunu Afroamerikalılar oluşturuyordu. Ancak Büyük Göç'ün sonunda, Afroamerikalı nüfusun yarısından biraz fazlası Güney'de yaşarken, yarıdan biraz azı Kuzey ve Batı'da yaşıyor duruma gelmişti. Dahası, Afrikalı-Amerikalı nüfus oldukça kentleşmişti. 1900'de Güney'deki Afroamerikalıların yalnızca beşte biri şehirlerde yaşıyordu. 1960'a gelindiğinde, Güney'deki Afrikalı Amerikalıların yarısı şehirlerde yaşıyordu; ve 1970'e gelindiğinde, ülke çapındaki Afrikalı Amerikalıların %80'inden fazlası şehirlerde yaşıyordu. 1991'de Nicholas Lemann şunları yazdı:

Büyük Göç, tarihteki en büyük ve en hızlı kitlese iç göç hareketlerinden biriydi; belki de en büyüğüydü. İdam veya açlık tehdidinden kaynaklanmıyordu. Bu durumda çok sayıda diğer etnik grubun Birleşik Devletlere göçünü geride bırakıyor: İtalyanlar veya İrlandalılar veya Yahudiler veya Polonyalılar. Siyahiler için göç, Amerika'da her zaman ekonomik ve sosyal temelleri olmayan yeri terk edip yeni bir yer bulmak anlamına geliyordu.
Bazı tarihçiler, yaklaşık 1,6 milyon insanın çoğunlukla Güney'deki kırsallardan kuzeydeki şehirlere göç ettiği İlk Büyük Göç (1910-40) ile Büyük Buhran'dan sonra başlayan İkinci Büyük Göç (1940-70) arasında ayrım yapıyor. Bu göçler şehircilik becerilerine sahip birçok kasabalı da dahil olmak üzere en az beş milyon insanı Kuzey ve Batı'ya getirdi.
Sivil Haklar Hareketi'nden bu yana eğilim tersine döndü; daha fazla Afroamerikalı, çok daha yavaş da olsa, Güney'e geri döndü. Yeni Büyük Göç olarak adlandırılan bu hareketler genellikle Kuzeydoğu ve Ortabatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki şehirlerin ekonomik zorlukları, "Yeni Güney"deki işlerin artması ve yaşam maliyetinin, aile ve akrabalık bağlarının daha düşük olması ve ayrımcılığın azalması nedeniyle beyaz insanların elleriyle teşvik edildi.

Decatur ABD'nin Illinois eyaletine bağlı Macon ilçesinin merkezi olan şehirdir. Şehrin nüfusu 2010 sayımına göre 76.122'dir.

9 ve 10 Mayıs 1860 tarihlerinde, Cumhuriyetçi Partinin Illinois Eyalet Kongresi, Decatur şehrinde yapıldı. Bu kongrede Abraham Lincoln, Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı için partisinin ilk onayını aldı. 51 yaşındaki Lincoln, siyasi kariyerinde ilk önemli ilerlemesini bu şehirde gerçekleştirdi. Kısa süre sonra, 1860 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde partisinden aday olma hakkını ve ardından başkanlık seçimlerini kazanarak politika kariyerini Beyaz Saray'a kadar ilerletti.
Lincoln'ın anısına, Illinois Cumhuriyetçi Eyalet Kongresi, Decatur'daki Decatur Konferans Merkezinde 6 ve 7 Haziran 2008'de düzenlendi.

Şehrin resmi web sitesi4 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Deniz laleleri veya deniz zambakları (Crinoidea), saç yıldızları veya deniz leylakları olarak da bilinir, derisidikenliler (Echinodermata) şubesinden deniz hayvanlarının oluşturduğu sınıf. Vücutları bir sap ile buna bağlı kollardan yapılmış bir çiçeği andırır. Kadehe benzeyen taç kısmındaki kollar beşli bir yapı gösterir.

Hayvanın vücut yapısı laleye benzediğinden bu ad ile anılır. Deniz lalelerinin sapsız olanları bir yere tutunmadan kas bağlantılı kollarıyla serbest olarak yüzerler. Saplılar, saplarıyla bir yere bağlı olarak yaşarlar. Sapın kaide kısmı genişlemiş veya kök şeklindedir. Sap uzunluğu 65 cm kadar olanları vardır. Su kanalları sistemindeki tüp ayaklar harekette değil, solunumda kullanılır.

Sperm ve yumurta hücresi suda birleşir. Döllenmiş yumurtadan, serbest yüzen kirpikli larva teşekkül eder. Bundan da kendini bir yere tespit eden saplı larva meydana gelir. Bu da gelişerek serbest yaşayan veya kendini zemine tespit eden saplı deniz lalesi meydana gelir.

Besinleri, plankton  veya organik artıklardır. Bunlar hareketli kollarıyla yakalanarak taç bölgesinde bulunan ağza aktarılır. İskeletleri iğnesiz kalkerli plaklardan meydana gelir. Sarı, kırmızı, yeşil, beyaz gibi renkleri olup, toplu yaşarlar. Deniz dibi çiçeklerini andırırlar. Sığ yerlerden 250 metre derinliklere kadar bulunabilirler. Kopan parçalarını yenileme kabiliyetleri yüksektir. En çok paleozoik devrinde gelişen deniz lalelerinin bugün 800 kadar yaşayan türü bilinmektedir.

Rehber Ansiklopedisi

 Wikimedia Commons'ta Deniz zambakları ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Richard Joseph Durbin (d. 21 Kasım 1944), Amerikalı siyasetçi ve 1997'den beri Illinois'ten Amerika Birleşik Devletleri Senatosu üyesidir. Demokrat Parti üyesi olan Durbin, Senatodaki beşinci dönemindedir. 2005'ten beri Senatoda Demokratların kamçısı olarak görev yaptı, 2025'ten itibaren Demokratların Senatoda azınlığa düşmesi sebebiyle azınlık kamçısıdır. 1913'te kamçılık görevinin oluşturulmasından beri en uzun süre görev yapan Demokrat kamçıdır. Durbin, 2021-2025 yılları arasında Senato Yargı Komitesi başkanlığını yürüttü ve Ketanji Brown Jackson'ın Yüksek Mahkeme adaylığı duruşmalarına liderlik etti.
Durbin, Illinois eyaletinin East St. Louis şehrinde doğdu. Georgetown Üniversitesi Dışişleri Okulu ve Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1970'ler boyunca eyalet düzeyinde hukuk müşavirliği yaptı. 1978'de Illinois vali yardımcılığı için başarısız bir adaylık girişiminde bulundu. Daha sonra özel bir hukuk bürosu işletti ve Springfield'da bir pubın ortak sahibi oldu. Durbin, 1982'de Springfield merkezli 20. kongre bölgesinden ABD Temsilciler Meclisine seçildi.
Temsilciler Meclisinde yedi dönem görev yaptıktan sonra 1996'da ABD Senatosuna seçildi. 2002, 2008, 2014 ve 2020 yıllarında yeniden seçilen Durbin, 2005'ten beri, 2017'ye kadar Harry Reid'in, 2017'den itibaren ise Chuck Schumer'in liderliği altında, Senato Demokrat kamçısı olarak görev yapmaktadır. Bu süre zarfında, 2007-2015 ile 2021-2025 arasında iki dönem Senato çoğunluk kamçısı ve 2005-2007, 2015-2021 ile 2025'ten itibaren üç dönem azınlık kamçısı olarak görev yaptı. 2024 itibarıyla Durbin, ABD tarihindeki en uzun süre görev yapan Senato parti kamçısı oldu. Illinois'in kongre delegasyonunun en kıdemli üyesidir. 23 Nisan 2025'te, 2026'da yeniden aday olmayacağını açıkladı.

Senatör Dick Durbin resmî web sitesi
Dick Durbin kampanya web sitesi
C-SPAN'daki görünümü  
VoteSmart'ta Dick Durbin

Howland Adası, ekvatorun hemen kuzeyinde, Büyük Okyanus'un ortasında, Honolulu'nun 3.100 km güneybatısında, 0°48′24"K 176°36′59"B koordinatlarında bulunan bir mercan adasıdır. Hawaii ve Avustralya arasında neredeyse yarıyolda yer alan ada üzerinde yerleşim yoktur ve yasal olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlıdır. ABD adayı Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları olarak konumlandırmaktadır.
Adanın hiçbir ekonomik işlevi yoktur ve genellikle Amelia Earhart'ın ulaşamadığı ada olarak bilinir. Savunması Birleşik Devletler'in sorumluluğundadır ve iki yılda bir ziyaret edilmektedir.

Kuzey Büyük Okyanusta yer alan ada 1.84 km²'lik yüzölçümü ve 6.4 km'lik sahil şeridiyle ufak bir adadır. Kuzey-güney ekseninde uzunca bir şekli vardır. Ekvator iklimine sahip olan adaya pek sık yağmur düşmez ve güneş yakıcıdır. Doğu'dan sürekli esen rüzgarlar iklimi az da olsa ılımanlaştırır. Yüzeyi alçak ve kumludur. Ortasında en yüksek noktası 6 metre olan hafif bir çıkıntıya sahip olan ada mercan kayalıklarıyla çevrilidir.
Adanın tatlı su kaynağı bulunmamaktadır. Bitki örtüsü çimenler, yatay sarmaşıklar ve bodur çalılardan ibarettir.

Üzerinde bulunan az sayıda yol ve kalıntı daha önce üzerinde Polinezyalıların bulunduğuna işaret etse de Birleşik Devletler tarafından 1857'de sahiplenildiğinde üzerinde insan bulunmamaktaydı. Adadaki Guano rezervleri kısa sürede Amerikalı ve İngiliz şirketlerce tüketildi.
1935'te, ekvator çevresinde kalıcı ABD yerleşimleri oluşturulmasıyla ilgili Birleşik Devletler Ticaret Bakanlığı tarafından yürütülen bir proje dahilinde kolonileştirilmesi denendi.
Ada'da 1937'de Amerikalı pilot Amelia Earhart ve rotacı Fred Noonan tarafından gerçekleştirilecek dünyanın çevresini dönen uçuşta yakıt ikmali için kullanılmak üzere adada üç adet uçak pisti inşa edildiyse de Yeni Gine, Lae'den kalkış yapan uçak adaya erişemeden kaybolmuştur.
Adaya giriş ancak ABD tarafından genellikle bilim adamları ve eğitimcilere verilen özel bir izinle gerçekleştirilebilir.

Britanya şirketinin guano madenciliğinden vazgeçmesinin ardından Howland Adası yeniden Amerika Birleşik Devletleri'nin mülkiyetine geçti. Başkan Franklin D. Roosevelt, 13 Mayıs 1936'da adayı İçişleri Bakanlığı'nın yetki alanına yerleştiren bir başkanlık emri yayınladı. 
Howland Adası, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüzel kişiliği olmayan bir bölgesidir. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi'nin Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın yalnızca seçilmiş kısımlarının geçerli olduğuna karar verdiği bir ada bölgesidir. Ada, herhangi bir ABD eyaleti veya belediyesinin yetki alanında değildir, ancak ABD İçişleri Bakanlığı'nın bir bölümü olan Ada İşleri Ofisi (OIA) tarafından yönetilmektedir. İstatistiksel amaçlar için, Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu adayı Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları olarak sınıflandırmaktadır.

Adada liman bulunmamaktadır. Mercan kayalıkları da gemilerin yanaşması için tehlike arz etmektedir. Batı kıyısının ortasında teknelerin yanaşabileceği tek bir nokta bulunmaktadır. Uçakla da ulaşılabilir.

ISO 3166-2:US, Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO) tarafından yayınlanan ISO 3166 standardının bir parçası olan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ana bölümlerin isimlerini kodlamaya yarayan bir koddur. Güncel olarak 50 eyalet, 1 bölge ve küçük dış adaların da dahil olduğu 6 ada bölgesi için ISO 3166-2 kodları bulunmaktadır.
Her kod, bir tire işareti ile ayrılmış iki bölümden oluşur. Birinci kısım, ABD'nin ISO 3166-1 alpha-2 kodu olan US'dir. İkinci bölüm ise 2 haneli harflerdir.

Alt bölüm adları, ISO 3166 Bakım Ajansı (ISO 3166 / MA) tarafından yayınlanan ISO 3166-2 standardında listelenmiştir.

ABD'nin ISO 3166-2 koduna dahil olan ada bölgeleri ayrıca resmî olarak kendi ISO 3166-1 kodlarına da sahiptir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin idari bölümleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri
Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri ve bölgeleri listesi

ISO Online Browsing Platform: US 29 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
States of the United States 11 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Statoids.com

Martı İleri Teknoloji A.Ş., Oğuz Alper Öktem ve Sena Öktem tarafından 2018'de kurulan Türk teknoloji şirketidir.  İstanbul, İzmir, Antalya, Kocaeli, Edirne, Muğla ve Mersin'de  elektrikli scooter, elektrikli bisiklet ve elektrikli moped hizmeti verirken İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Kocaeli, Muğla ve Tekirdağ’da Martı TAG ile paylaşımlı yolculuk sistemi sunmaktadır. Faaliyetlerine 2019 yılında başlayan ve ilk başta sadece İstanbul'da hizmet veren şirket, Şubat 2020'de Ankara'da da kullanıma sunulmuştur.
Martı, 2021 yılındaki B serisi yatırım turunda 100 milyon dolar değerleme ulaştı. 2020 yılında tamamladığı yatırım turunda ise 25 milyon dolar yatırım almıştı. 2023 yılı sonu itibarıyla 34.585 elektrikli scooter, elektrikli bisiklet ve elektrikli moped ile hizmet vermektedir.
Paylaşımlı yolculuk sistemini Türkiye'ye getirmeyi amaçlayan Martı şirketi, Martı TAG isminde bir sistem kurmuştur. Şirket verilerine göre şu anda 131 binden fazla TAG sürücüsü bulunmaktadır. Tag sürücü sayısı Mayıs 2024'te 155 bine ulaşmıştır. 
Ağustos 2025’te Martı şirketinin kurucusu Oğuz Alper Öktem, X hesabından yayımladığı İstanbul Adalet Sarayı’nın önünde yaptığı konuşmasında Martı Tag sürücü sayısının 350 bine ulaştığı ve Martı kullanıcı sayısının 15 milyonu aştığı; İstanbul’da Martı Tag müşteri memnuniyet oranın %96 olduğunu açıkladı.
Şirket hisseleri 11 Temmuz 2023'te New York Menkul Kıymetler Borsası (NYSE American)'nda MRT kodu ile halka arz olmuştur. Hisselerinin 2 gün sonra işleme görmeye başladığı 13 Temmuz 2023'ün, açılış gongu Oğuz Alper Öktem tarafından çalınmıştır.
Martı, Boston'da kurulan yapay zekâ şirketi Zoba'nın varlıklarını satın almıştır. Zoba, iki tekerlekli elektrikli araç operasyonları ve filo optimizasyonu çözümleri üreten bir yapay zekâ şirketidir.

Kullanıcılar bulundukları konuma yakın park edilmiş araçları görmek için telefonlarına Martı uygulamasını indirmelidirler. Ödeme bilgileri girildikten sonra kullanıcı scooter'ın yanına giderek telefonu ile QR kodunu okutur. Yolculuğun başında ve kullanılan her dakika için ücretlendirme uygulanır. Kullanıcılar elektrikli scooter ve elektrikli bisikletlerde saatte en fazla 25 km/s, elektrikli mopedlerde ise 45 km/s hız yapabilirler.
Tüm iki tekerlekli elektrikli araçların batarya değişimleri saha ekipleri tarafından gerçekleştirilmektedir. Kullanıcılar 7/24 Martı müşteri hizmetlerine ulaşabilirler.

Martı Araç Çağırma hizmeti TAG (Tek Araçla Gidelim), mobil uygulama vasıtasıyla sunulan çevreci ve sosyal bir yolculuk paylaşımı platformudur. Martı tarafından sağlanan altyapıyla birlikte ücretsiz olarak sürücü ve yolcu arasında karayolları mevzuatı kapsamında tanımlanmış olan hatır taşımacılığı aracılığı sağlamaktadır. Boş koltukları bulunan sürücülerin yolculuk yapmak isteyen kişilerle buluşmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Sürücü tarafından aracın yıpranma payı, temizliği ve yakıta katkı amacıyla özgür olarak belirlenen ücret aralığında, yolcunun belirlediği miktar karşılığında sürücü aracına yolcu alabilir. Martı bu hizmetten herhangi bir komisyon almamaktadır.  Sadece Martı araçları ile minimum 10 sürüş gerçekleştiren kişiler TAG sistemini kullanabilmektedir.
Dünyada ilk araba paylaşım programı 1948 yılında İsviçre'nin Zürih kentinde, ilk bisiklet paylaşım programı ise 1965 yılında Hollanda'nın Amsterdam kentinde başlamıştır.

Öktem, 2023 yılında İstanbul'da paylaşımlı yolculuk yönetmeliği oluşturulması talebiyle 376 bin dilekçe ile İBB'ye başvuruda bulunmuştur. Bu başvurusu sırasında ise;“2009 yılından bu yana dünyanın birçok yerinde uygulanan paylaşımlı yolculuk, çevreci taşımacılığın ve güvenli ulaşımın temel taşıdır. Türkiye’nin de en kısa zamanda bu yönetmeliği benimsemesi gerekiyor. Bu, teknolojik ve ekonomik ilerlemenin bir parçası. İstanbul’daki 100 bin TAG sürücüsü ve aileleri Paylaşımlı Yolculuk Yönetmeliği’nin hayata geçirilmesini istiyor” açıklamasında bulunmuştur. Paylaşımlı Yolculuk Yönetmeliği, talepler üzerine UKOME gündemine alındı ve 18 Temmuz 2024'te ilgili devlet kuruluşlarından yazılı görüş alınmasına, Paylaşımlı Yolculuk Yönetmeliği için bir yönetmelik komisyonu oluşturulmasına ve onay için kısa zamanda oylamaya sunulmasına karar verildi.
Martı, 100 bin araç çağırma sürücüsüne ulaşmasını İstanbul'da bir festival düzenleyerek kutladı.

Yılın Girişimi - Webrazzi Ödülleri - 2019, 2020
Martı, NYSE Halka Arzı - Türkiye Awards tarafından Yılın Uluslararası Hisse Senedi Sermaye Piyasası İşlemi - Bonds, Loans, and ESG Capital Markets CEE, CIS & Türkiye Awards - 2023

Resmî site
Google Play'de Martı (şirket) 
App Store'da MARTI
New York Menkul Kıymetler Borsası'nda (NYSE) Martı

Motorlu trotinet (ingilize e-scooter), elektrik motoruna sahip trotinet türüdür. Küçük bir içten yanmalı motor veya elektrik motoru kullanır. Başlangıçta, ilk trotinetlerin tasarımı modern bir scooter'dan çok bir elektrikli bisiklete benziyordu.
Elektrikli scooterlar 2010'ların sonlarından, özellikle 2017-2018'den bu yana giderek daha popüler hale geldi. Dünya genelinde birçok büyük şehirlerde ve metropollerde scooter paylaşım sistemi'nin tanıtılmasıyla popülerlik kazanmıştır.

Elektrikli scooter, aralarında sürücüyü desteklemeye yarayan bir platformun bulunduğu iki tekerlekli (bazen üç) bir araçtır. Ön tekerleğin üstünde, tekerleğin dönme ekseninden çıkan ve üst uçta "T" şeklinde biten çubuk şeklinde tasarlanmış gidon bulunur.

Elektrikli scooterlar genellikle çapı 5 ila 12 inç (12,5 ila 30 cm) arasında olan iki lastikle donatılmıştır.

Bird (şirket)
Gotcha (şirket)
Jump (şirket)
Mambo Graphics
Micro Mobility Systems
Micro Scooters
Razor Scooter
Razor USA
Skip (şirket)
Xootr
Zike (şirket)
Piaggio
Vespa
Scarabeo
Riverside (şirket)
Muravey
Lambretta
Kymco
Xiaomi

Segway
Kişisel taşıyıcı
Denge bisikleti
Mobilet
Xiaomi M365

Scooter, genelde 50 ila 800 cc arası motor hacmine sahip, otomatik vitesli, küçük tekerlekli, kaportalı, daha çok şehir içinde kullanılan bir motosiklet türüdür. Motorun arkaya yakın ve tekerlerin küçük olması sebebiyle, diğer motosiklet türlerine göre oldukça dengesiz bir yapıya ve ön tekerlek bağlantısı yüzünden daha az manevra kabiliyetine sahipti. Teknolojik yapısı geliştikçe, tekerlek boyutları büyütülmüş, manevra ve denge kabiliyetini arttırmıştır. Özellikle kuryeler tarafından teslimat ve taşıma amacıyla yaygın kullanılmakdadır.
İlk olarak II. Dünya Savaşından sonra İtalyada uçak hurdalarından imal edilmiş olan ilk scooter Vespa bu türün de genel adı olmuştur.
Bunun yanı sıra Suzuki (Burgman AN400, AN650), Honda (Silverwing), Yamaha (Majesty, Morphous), Kymco (Myroad700, Xciting), Piaggio (Beverly 500, X9500) gibi markaların da maxi scooter olarak bilinen 400-650 cc arasında scooter modelleri bulunmaktadır.
Uzakdoğu ve özellikle Çin'de düşük maliyetli scooter modellerinin üretilmesi, hızlı bir şekilde yayılmasına, iş ve hobi kullanımında tercih edilir ulaşım aracı olmasına neden olmuştur.

Maxi scooterlar ilk çıkan düşük cc'li scooterların kullanıcıları tarafından özellikle pratiklikleri nedeniyle çok sevilmelerinin üzerine, daha fazla güç, stabilite ve bagaj hacmi gibi istekleri üzerine ortaya çıkmış ve günümüzde de gelişmeye devam eden bir motosiklet türü.
Türün en çok bilinen örnekleri Suzuki markasının çıkardığı ve ABD ile Avrupa'da çok sevilen AN400 Burgman modelinin yanı sıra Honda Silverwing, Aprilia Scarabeo, Yamaha Majesty, Yamaha Xmax modelleridir.

Scooter paylaşım sistemi
Motorlu trotinet

Manyeto, manyetik alanın sürekli mıknatıslarla sağlandığı, çıkış enerjisi çok küçük olan alternatif akım elektrik üreticisi. Daha çok uçak, deniz, çakmak, traktör ve motosiklet motoru gibi içten yanmalı motorlarda, ateşlenme gerilimi elde edilmesi amacıyla kullanılır. Manyetoda süreli mıknatıstan oluşan bir rotor ile iki sargılı bir armatür, kamlı bir devre açıcı ve bir sığaç bulunur.
Modern indüksiyon türü olan manyetolar mıknatıs motoru ile yüksek ve alçak sabit gerilim bobinlerinden meydana gelmektedir. Gerilim bobinleri primer (birincil) ve sekonder (ikincil) bobin olarak isimlendirilmektedir.
Manyetonun sahip olduğu enerji verimi sabit olan bobinlerdeki ani olarak gerçekleşen cereyan değişimi sonucu elde edilmektedir. Primer bobin, sekonder bobinlere kıyasla daha az devir yapar. Sekonder bobinler, ince yapıdaki teller vasıtasıyla binlerce kez devir yapmaktadır. Bu sekonder bobinin bir ucu manyetonun çerçevesine topraklanmış yahut primer bobinin bir ucuna bağlanmış durumdadır.
Manyetonun yapısında pil gibi, sürekli olarak elektrik üreten bir düzenek bulunmaz. Manyetolar piezoelektrikle çalışmaktadır. İçerisinde bulunan kristal düğmeye sertçe basılması anlık bir basınç meydana getirir. Bunun sonucunda da ark oluşur. Ark, kablonun ucunda on binlerce volt değerinde gerilim oluşturur.
Manyeto çakmaklar ise yapısında bulunan yaya, prime baskı yapılması sonucu gerilim üretir. Çakmaklarda bulunan mekanizmaya el ile basınç uygulandığında yay daha fazla sıkışır, yayın sıkışması mekanizmadaki pime daha fazla basınç uygular. Ortaya çıkan bu baskı son rahlesine ulaşmış iken pimin yuvasındaki eğim nedeniyle pim dışarı fırlar ve yayın pimi iterek boşalması sonucunda pim hızla ilerler ve manyeto sonuna çarpar. Burada oluşan ani hız manyetik yüksek gerilim oluşturur. Böylece manyeto çakmakta elektrik oluşur ve bu elektrik çakmaktaki gazın (bütan) yanması sağlanır.
Bu gibi çakmaklarda oluşan elektrik çarpmaz, sadece biraz acı verir ve aynı zamanda kalıcı etki de bırakmaz.

Pompa, genelde elektrik enerjisini hidrolik enerjiye çevirerek sıvıları (veya gazları) veya bazen çamur gibi bulamaçları, mekanik güçle hareket ettiren makinadır.
Sıvıyı hareket ettirmek için kullandıkları yönteme göre pompalar, "direkt kaldırma", "yer değiştirme" ve "yerçekimi" pompaları olarak üç gruba ayrılabilir.
Pompa genelde piston hareket veya dönme hareketiyle belirli bir enerji tüketerek sıvı taşıma işi yapar. Pompalar, kas gücü, elektrik, içten yanmalı motor veya rüzgar enerjisi de dahil olmak üzere birçok enerji kaynağıyla çalışır. Tıbbi uygulamalarda kullanılan mikro pompalardan büyük sanayi pompalarına kadar birçok boyutta pompa vardır.
Mekanik pompalar, kuyudan su çekme, akvaryum ve havuz suyu filtreleme, havalandırma, otomobillerde soğutma ve yakıt enjeksiyonu, enerji sektöründe petrol ve doğalgaz pompalama veya soğutma kulesi ve iklimlendirme sistemlerini çalıştırma gibi çeşitli uygulamalarda kullanılırlar.
Sağlık endüstrisi ve tıpta pompalar ilaç geliştirme ve imalatındaki biyokimya işlemlerinde ve özellikle yapay kalp vb. çeşitli yapay organlarda kullanılır.
Pompa yuvası tek döner çarklı ise pompaya tek kademeli pompa, iki veya daha çok döner çarklı ise bu pompaya çift veya çok kademeli pompa denir.
Biyolojide birçok farklı kimyasal ve biyomekanik pompa türü evrimleşmiştir; biyomimetik bazen yeni tip mekanik pompaların geliştirilmesinde kullanılır.

İlk pompalardan birisi M.Ö. 3. yüzyılda Arşimet tarafından tasarlanmıştır. Mekanik kuvvetlerin fiziksel kaldırma veya sıkıştırma kuvveti ile maddeyi itmesi prensibini kullanarak çalışır.

Mekanik pompalar, pompaladıkları akışkanın içine  'daldırılabilir'  'veya akışkanın'  'dışına' yerleştirilebilir.
Pompalar yer değiştirme yöntemlerine göre pozitif deplasmanlı pompalar, impulse pompaları, hız pompaları, yerçekimi pompaları, buhar pompaları ve valfsiz pompalar olarak tiplere ayrılır. Üç temel pompa türü vardır: pozitif deplasmanlı, santrifüj ve eksenel akış pompalar. Santrifüj pompalarda akışkanın akış yönü, akışkan çark üzerinden akarken doksan derece değişir, eksenel akış pompalarında ise akış yönü değişmez.

Pozitif deplasmanlı pompa sabit bir miktarı yakalayarak bu hacimdeki tahliye borusuna hapseden (yer değiştirerek) sıvının hareket etmesini sağlar. Bazı pozitif deplasmanlı pompalar emme tarafında genişleyen bir boşluk ve tahliye tarafında azalan bir boşluk kullanır. Emme tarafındaki boşluk arttıkça sıvı pompaya akar ve boşluk azaldığı için sıvı tahliyeden dışarı akar. Hacim, her işlem döngüsünde sabittir.

Pozitif deplasmanlı pompalar santrifüjün aksine teorik olarak tahliye basıncı ne olursa olsun belirli bir devir hızında aynı debiyi verebilir. Dolayısıyla pozitif deplasmanlı pompalar sabit akışlı makinelerdir. Ancak basınç arttıkça dahili sızıntıda hafif bir artış gerçekten sabit debiyi önler.
Pozitif deplasmanlı pompa, santrifüj pompalar gibi kapatma başlığına sahip olmadığından pompanın tahliye tarafındaki kapalı bir valfe karşı çalışmamalıdır. Kapalı tahliye vanasına karşı çalışan pozitif deplasmanlı pompa debi vermeye devam eder ve tahliye hattındaki basınç, hat patlayana, pompa ciddi şekilde hasar görene veya her ikisi olana kadar artar. Bu nedenle pozitif deplasmanlı pompanın tahliye tarafında bir tahliye veya emniyet valfi gereklidir. Tahliye vanası dahili veya harici olabilir. Pompa üreticisi normalde dahili tahliye veya emniyet valfleri sağlama seçeneğine sahiptir. Dahili valf genellikle yalnızca bir güvenlik önlemi olarak kullanılır. Basma hattında bulunan harici bir tahliye vanası ve emiş hattına veya besleme tankına geri dönüş hattı, daha fazla güvenlik sağlar.

Pozitif deplasmanlı bir pompa sıvıyı hareket ettirmek için kullanılan mekanizmaya göre ayrıca sınıflandırılabilir:

Döner tip pozitif yer değiştirme: iç dişlili, vidalı, mekik bloklu, esnek kanatlı veya kayar paletli, çevresel piston, esnek çark, helis bükülmüş roots (örn. Wendelkolben pompa) veya sıvı halkalı pompalar
Karşılıklı hareketli pozitif yer değiştirme: pistonlu pompalar, dalgıç pompalar veya diyaframlı pompalar
Doğrusal tip pozitif yer değiştirme: Halatlı pompalar ve zincirli pompalar

Bu pompalar sıvıyı yakalayıp içine çekerek vakum oluşturup dönen mekanizma kullanarak sıvıyı hareket ettirir.
"Avantajlar:" Döner pompalar çok verimlidir çünkü vizkozite artarken yüksek debilerle çok yüksek vizkoziteli sıvıları basabilirler.
Dezavantajlar: Pompanın yapısı dönen pompa ile dış kenar arasında çok yakın boşluklar olmasını gerektirir ve bu da pompanın yavaş ve sabit bir hızda dönmesini sağlar. Döner pompalar yüksek hızlarda çalıştırılırsa sıvılar erozyona neden olur ve bu da sonunda sıvının geçebileceği genişletilmiş boşluklara neden olur ve bu da verimliliği düşürür.
Döner pozitif deplasmanlı pompalar 5 ana türe ayrılır:

Dişli pompalar - sıvının iki dişli arasına itildiği basit bir döner pompa türüdür
Vidalı pompalar - bu pompanın iç kısımlarının şekli genellikle sıvıyı pompalamak için birbirine karşı dönen iki vidadır
Döner kanatlı pompalar
İçi boş diskli pompalar (eksantrik diskli pompalar veya içi boş döner diskli pompalar da denir), salyangoz kompresör'lere benzer şekilde bunlar dairesel bir muhafazaya yerleştirilmiş silindirik rotorludur. Rotor yörüngede dönerken ve bir dereceye kadar sıvıyı rotor ile gövde arasında tutar ve pompanın içinden çeker. Petrol türevi ürünler gibi yüksek viskoziteli sıvılar için kullanılır ve ayrıca 290 psi'ye kadar yüksek basınçları verebilir.
Titreşimli pompalar aynı çalışma prensibine sahip lineer kompresörlere benzer. Bir diyot üzerinden AC akımına bağlı bir elektromıknatıs ile yaylı bir piston kullanarak çalışırlar. Yaylı piston tek hareketli parçadır ve elektromıknatısın merkezine yerleştirilmiştir. AC akımının pozitif döngüsü sırasında diyot elektriğin elektromıknatıstan geçmesine izin vererek pistonu geriye hareket ettiren yayı sıkıştırıp emiş oluşturan manyetik bir alan oluşturur. AC akımının negatif döngüsü sırasında diyot elektromıknatısa giden akımı engelleyerek yayın sıkıştırmasını açar pistonu ileri hareket ettirir ve sıvıyı pompalar ve pistonlu pompa gibi basınç üretir. Az maliyeti nedeniyle ucuz espresso makinelerinde yaygın kullanılır. Ancak büyük miktarlarda ısı ürettikleri için titreşimli pompalar bir dakikadan fazla çalıştırılamaz. Doğrusal kompresörler çalışma sıvısı (genellikle bir soğutucu olan) tarafından soğutulabildikleri için bu sorunları olmaz.

Pistonlu pompalar bir veya daha fazla salınımlı piston, piston veya membran (diyafram) kullanarak sıvıyı hareket ettirirken, valfler sıvı hareketini istenen yönde kısıtlar. Emmenin gerçekleşmesi için pompa6 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. odadaki basıncı azaltmak amacıyla önce pistonu dışarı doğru bir hareketle çekmelidir. Piston geri ittirilir ittirilmez basınç odada artar ve pistonun içeriye doğru basıncı daha sonra boşaltma valfini açar ve sıvıyı yüksek hızda dağıtım borusuna basar.
Bu kategorideki pompalar tek silindirli tek yönlüden bazı durumlarda dört silindire veya daha fazlasına kadar değişir.
Pistonlu tipteki pompaların çoğu duplex (iki) veya triplex (üç) silindirdir. Bir yönde piston hareketi ve diğerinde tahliye sırasında emme ile tek etkili veya her iki yönde emme ve boşaltma ile çift etkili olabilirler.
Pompalar elle, hava veya buharla veya bir motor tarafından tahrik edilen bir kayışla da çalıştırılabilir. Bu tip pompa 19. yüzyılda buhar tahrikinin ilk günlerinde kazan besleme suyu pompaları olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Şimdi pistonlu pompalar tipik olarak beton ve ağır yağlar gibi yüksek viskoziteli sıvıları pompalar ve yüksek dirence karşı düşük debileri gerektiren özel uygulamalarda çalışır.
Pistonlu el pompası kuyulardan su pompalamak için yaygın olarak kullanıldı. Lastik şişirme için genel bisiklet pompası ve ayak pompasın da ileri geri hareket kullanılır.
Bu pozitif deplasmanlı pompalar emme tarafında genişleyen bir hacme ve boşaltma tarafında azalan bir hacme sahiptir. Sıvı emme tarafındaki hacım genişledikçe pompanın içine akar ve boşluk çökerken sıvı tahliyeden dışarı çıkar.
Her çalışma döngüsünde hacim sabittir ve pompanın hacimsel verimliliği valflerinin düzenli bakımı ve kontrolu ile sağlanır.
Tipik pistonlu pompalar şunlardır:

Pistonlu pompalar – gidip gelen bir piston sıvıyı bir veya iki açık valften iter, dönüş yolunda emme ile valfler kapatılır.
Diyaframlı pompalar – pistonun, pompa silindirindeki bir diyaframı esnetmek için kullanılan hidrolik yağı basınçlandırdığı dalgıç pompalara benzer. Diyaframlı valfler, tehlikeli ve toksik sıvıları pompalamak için kullanılır.
Pistonlu pompalar deplasmanlı pompalar – genellikle küçük miktarlarda sıvı veya jeli elle pompalamak için basit cihazlardır. Sıvı sabunu dağıtıcısı bu tip bir pompadır.
Radyal pistonlu pompalar - pistonların radyal yönde uzandığı bir hidrolik pompa şeklidir.

Bu pompalarda akışkanın pozitif yer değiştirme ilkesi geçerlidir:

Döner loblu pompa
İlerleyen boşluklu pompa
Döner dişli pompa
Pistonlu pompa
Diyaframlı pompa
Vidalı pompa
Dişli pompa
Hidrolik pompa
Döner kanatlı pompa
Peristaltik pompa
İp pompası
Esnek çark pompa

Bu, döner pozitif deplasmanlı pompaların en basitidir. Sıkıca takılmış bir mahfaza içinde dönen iki dişliden oluşur. Diş boşlukları sıvıyı hapseder ve onu dış çevresinde harekete zorlar. Dişler merkezde sıkı bir şekilde birbirine geçtiği için sıvı dişlilerin eşleştiği yerden geri gitmez.
Dişli pompalar araba motoru yağ pompası olarak ve çeşitli hidrolik güç paketlerinde yaygın kullanılır.

Vidalı pompa, karşılıklı dişlere sahip iki veya üç vida kullanan daha karmaşık bir döner pompa türüdür - örneğin bir vida saat yönünde dönerken diğeri saat yönünün tersine döner. Vidalar, birbirine geçmiş dişlileri olan paralel millere takılıdır. Vidalar milleri döndürür ve sıvıyı pompadan geçirir. Diğer döner pompa türlerindeki gibi hareketli parçalar ile pompa gövdesi arasındaki boşluk olabildiğince azdır.

Büyük parçacıklarla kirlenmiş kanalizasyon çamuru gibi zor malzemeleri pompalamak için yaygın olarak kullanılan bu p

Seri ve paralel devreler elektrik mühendisliğinde devre elemanlarının bağlanış şekillerini ifade eder. Seri devrelerde devre elemanları aynı hat üzerinde her elemanın çıkışı bir sonrakinin girişine bağlanacak şekildedir. Bütün elemanlar üzerinde aynı akım akar. Fakat devre elemanları üzerindeki gerilim farklı olabilir. Paralel devrelerde ise bütün elemanların girişleri de çıkışları da ortaktır. Bütün elemanların üzerindeki gerilim eşittir. Buna karşılık devre elemanları üzerinde akan akım farklı olabilir.

Seri devrede akan akım;

  
    
      
        I
        =
        
          I
          
            1
          
        
        =
        
          I
          
            2
          
        
        =
        ⋯
        =
        
          I
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle I=I_{1}=I_{2}=\cdots =I_{n}}
  

Burada 
  
    
      
        I
      
    
    {\displaystyle I}
  
 devreden geçen toplam akımdır. 
  
    
      
        
          I
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle I_{n}}
  
 ise herhangi bir elemanın üzerinden geçen akımdır. Hat ortak olduğu için aynı akım bütün devre elemanlarının üzerinden geçer.
Buna karşılık elemanlar üzerindeki gerilim bu akım ile o elemanın empedansının çarpımı suretiyle bulunur. 

  
    
      
        V
        =
        
          V
          
            1
          
        
        +
        
          V
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          V
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle V=V_{1}+V_{2}+\dots +V_{n}}
  

Her eleman üzerindeki gerilimin toplamı devrenin iki ucu arasındaki gerilimi verir.

Paralel devre elemanlar üzerindeki gerilim eşittir.

  
    
      
        V
        =
        
          V
          
            1
          
        
        =
        
          V
          
            2
          
        
        =
        ⋯
        =
        
          V
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle V=V_{1}=V_{2}=\cdots =V_{n}}
  

Burada 
  
    
      
        V
      
    
    {\displaystyle V}
  
devrenin iki ucu arasındaki gerilim farkıdır. 
  
    
      
        
          V
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{n}}
  
 ise herhangi bir elemanın üzerindeki gerilimdir. Uçlar ortak olduğu için her eleman üzerindeki gerilim eşittir. 
Buna karşılık elemanlar üzerinde akan akım bu gerilimin o elemanın empedansına bölünmesi suretiyle  bulunur. Buna göre 

  
    
      
        I
        =
        
          I
          
            1
          
        
        +
        
          I
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          I
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle I=I_{1}+I_{2}+\dots +I_{n}}
  

Her eleman üzerinden geçen akımın toplamı devreye giren akıma eşittir.

Devre elemanları empedans (direnç, kondansatör veya indüktör) olabileceği gibi aktif elemanlar ya da anahtarlar da olabilir.

Direnç için empedans 
  
    
      
        Z
        =
        R
      
    
    {\displaystyle Z=R}
  

Kondansatör için empedans 
  
    
      
        Z
        =
        
          
            1
            
              j
              ⋅
              ω
              ⋅
              C
            
          
        
      
    
    {\displaystyle Z={\frac {1}{j\cdot \omega \cdot C}}}
  

İndüktör için empedans 
  
    
      
        Z
        =
        j
        ⋅
        ω
        ⋅
        L
      
    
    {\displaystyle Z=j\cdot \omega \cdot L}
  

Burada 
  
    
      
        ω
      
    
    {\displaystyle \omega }
  
 açısal frekans (
  
    
      
        ω
        =
        2
        ⋅
        π
        ⋅
        f
      
    
    {\displaystyle \omega =2\cdot \pi \cdot f}
  
) ve 
  
    
      
        j
      
    
    {\displaystyle j}
  
 sanal operatördür.
Devre daha karmaşık olduğu zaman eşdeğer devre elemanlarını kullanmak daha uygun olur. e indisi ile eşdeğer eleman kastedilirse;
Seri devrede ;

  
    
      
        
          R
          
            e
          
        
        =
        
          R
          
            1
          
        
        +
        
          R
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          R
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle R_{e}=R_{1}+R_{2}+\dots +R_{n}}
  

  
    
      
        
          
            1
            
              C
              
                e
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              C
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              C
              
                2
              
            
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          
            1
            
              C
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{C_{e}}}={\frac {1}{C_{1}}}+{\frac {1}{C_{2}}}+\cdots +{\frac {1}{C_{n}}}}
  

  
    
      
        
          L
          
            e
          
        
        =
        
          L
          
            1
          
        
        +
        
          L
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          L
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle L_{e}=L_{1}+L_{2}+\dots +L_{n}}
  

Paralel devrede ;

  
    
      
        
          
            1
            
              R
              
                e
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              R
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              R
              
                2
              
            
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          
            1
            
              R
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{R_{e}}}={\frac {1}{R_{1}}}+{\frac {1}{R_{2}}}+\cdots +{\frac {1}{R_{n}}}}
  

  
    
      
        
          C
          
            e
          
        
        =
        
          C
          
            1
          
        
        +
        
          C
          
            2
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          C
          
            n
          
        
      
    
    {\displaystyle C_{e}=C_{1}+C_{2}+\dots +C_{n}}
  

  
    
      
        
          
            1
            
              L
              
                e
              
            
          
        
        =
        
          
            1
            
              L
              
                1
              
            
          
        
        +
        
          
            1
            
              L
              
                2
              
            
          
        
        +
        ⋯
        +
        
          
            1
            
              L
              
                n
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{L_{e}}}={\frac {1}{L_{1}}}+{\frac {1}{L_{2}}}+\cdots +{\frac {1}{L_{n}}}}
  

İki ucu arasında 400 volt olan bir seri devrede 3 direnç vardır ve değerleri sırayla 50 ohm, 30 ohm ve 20 ohm dur. Elemanlardan geçen akım ve elemanlar üzerindeki gerilim şu şekilde bulunur;

  
    
      
        
          R
          
            e
          
        
        =
        50
        +
        30
        +
        20
        =
        100
        
        Ω
      
    
    {\displaystyle R_{e}=50+30+20=100\quad \Omega }
  

  
    
      
        I
        =
        
          
            V
            
              R
              
                e
              
            
          
        
        =
        
          
            400
            100
          
        
        =
        4
        
        A
      
    
    {\displaystyle I={\frac {V}{R_{e}}}={\frac {400}{100}}=4\quad A}
  

Devre seri olduğundan üç dirençten de aynı akım geçer. Gerilimler ise şu şekilde bulunur;

  
    
      
        
          V
          
            a
          
        
        =
        
          R
          
            a
          
        
        ⋅
        I
        =
        50
        ⋅
        4
        =
        200
        
        V
      
    
    {\displaystyle V_{a}=R_{a}\cdot I=50\cdot 4=200\quad V}
  

  
    
      
        
          V
          
            b
          
        
        =
        
          R
          
            b
          
        
        ⋅
        I
        =
        30
        ⋅
        4
        =
        120
        
        V
      
    
    {\displaystyle V_{b}=R_{b}\cdot I=30\cdot 4=120\quad V}
  

  
    
      
        
          V
          
            c
          
        
        =
        
          R
          
            c
          
        
        ⋅
        I
        =
        20
        ⋅
        4
        =
        80
        
        V
      
    
    {\displaystyle V_{c}=R_{c}\cdot I=20\cdot 4=80\quad V}
  

Toplam gerilim (
  
    
      
        200
        +
        120
        +
        80
        =
        400
      
    
    {\displaystyle 200+120+80=400}
  
) devrenin iki ucu arasındaki gerilime eşittir.

İki ucu arasında 12 volt olan bir paralel devrede 3 direnç vardır ve değerleri sırayla 4 ohm, 6 ohm ve 12 ohm dur. Elemanlardan geçen akım ve elemanlar üzerindeki gerilim şu şekild

Toyota Prius, dünyanın ilk seri üretim hibrit otomobilidir. 2005 yılında Avrupa'da yılın otomobili seçilmiştir. Boyutları, donanımı ve fiyatı itibarı ile orta sınıf bir otomobil olarak kabul edilmektedir. Prius kelimesi Latin kökenlidir ve "ilk", "orijinal", "üstün" veya "gitmeden önce" anlamına gelir.

Geleceğin motor teknolojisi olarak görülen hibrid sisteminde benzinli veya dizel bir motor ile elektrik motoru uyum ile çalışmaktadır. Mevcut hibritlerle aracın yüksek performansını benzinli motor sağlarken elektrik motoru yalnızca yardımcı bir işlev üstlenmektedir. Toyota'nın Hybrid Synergy Drive® adını verdiği sistemde ise aracın performansından ödün vermeksizin elektrikli motorun daha önemli bir rol oynaması sağlanıyor.
2006 yılında art arda üçüncü yıldır 1.4 - 1.8 litre motor kategorisinde ödül kazanan 1.5 lt Hybrid Synergy Drive® benzinli motor, Toyota Prius'taki kullanımıyla En İyi Yakıt Tasarrufu kategorisinde de ödüle layık görüldü. Hybrid Synergy Drive®, 2004 yılında ikinci nesil Prius'la piyasaya sürüldüğünden bu yana her yıl bu iki kategoride birinciliği kazanıyor.
Toyota, 1997'den bu yana dünya genelinde 613.300 hibrid araç satışı gerçekleştirdi. Prius satışları Avrupa'da önemli ölçüde bir artış göstererek 2004 yılında 8.136 adetten 2005 yılında 18.886 adede ulaştı.

Voltaj regülatörü, sabit voltaj seviyesini otomatik olarak korumak için tasarlanmış bir sistemdir. Bir voltaj regülatörü basit bir ileri beslemeli tasarım kullanabilir veya negatif geri besleme içerebilmektedir. Elektromekanik bir mekanizma veya elektronik bileşenler kullanabilir. Tasarıma bağlı olarak, bir veya daha fazla AC veya DC voltajını düzenlemek için kullanılabilmektedir.
Elektronik voltaj regülatörleri, işlemci ve diğer elemanlar tarafından kullanılan DC voltajlarını stabilize ettikleri bilgisayar güç kaynakları gibi cihazlarda bulunur. Otomobil alternatörlerinde ve merkezi güç istasyonu jeneratör tesislerinde voltaj regülatörleri tesisin çıkışını kontrol eder. Bir elektrik güç dağıtım sisteminde, voltaj regülatörleri bir trafo merkezine veya dağıtım hatları boyunca kurulabilir ve böylece tüm müşteriler hattan ne kadar güç çekildiğinden bağımsız olarak sabit voltaj almaktadırlar.

Linear & Switching Voltage Regulator Handbook; ON Semiconductor; 118 pages; 2002; HB206/D.(Free PDF download) 3 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İçten yanmalı motorlar, yakıtın motor içinde yanma odası adı verilen sınırlı bir alan içinde yakılması ile oluşan basıncın, piston denen parçayı hareket ettirmesi ile oluşan makinelerdir.
İçten yanmalı motorların öncülü sayılan, içinde bir piston bulunan metalik silindirden oluşan bir düzenek 1673'te Paris'te fizikçi Christiaan Huygens ve asistanı Denis Papin tarafından geliştirilmiştir. Belçikalı mühendis Étienne Lenoir 1859'da "Gazlı ve genleşmiş havalı motor" adı altında iki zamanlı içten yanmalı bir motorun patentini almış ve 1860 yılında elektrik ile ateşlenen ve su soğutmalı ilk içten yanmalı motoru geliştirmiştir.
Bu motorlara içten yanmalı motor adının verilmesinin sebebi, yanma olayının motor içerisinde gerçekleşmesindendir. Dıştan yanmalı motorlarda ise dışarıda yanma gerçekleştiğinden bunlara dıştan yanmalı motorlar denilmiştir. Örneğin: Buhar makinesi.
İçten yanmalı motorlarda yanma odasının motorun içine taşınmasıyla birlikte oldukça kompakt motorlar üretilebilmiştir ve otomobillerin oluşması sağlanmıştır.
Bir enerji formunu (elektrik, kimyasal enerji, benzin, tiner, LPG vb.) mekanik enerjiye çeviren makineye "motor" denir.

İçten yanmalı motorlar birkaç şekilde sınıflandırılır:

İki zamanlı motor
Clerk döngüsü
Day döngüsü
Dört zamanlı motor (Otto döngüsü)
Altı zamanlı motor
ateşleme türüne göre:

Sıkıştırmalı ateşlemeli motor
Kıvılcım ateşlemeli motor (genellikle benzinli motor olarak bulunur)
Mekanik/termodinamik döngüye göre):

Atkinson döngüsü
Miller döngüsü

Wankel motoru

Gaz türbini motoru
İtici nozül aracılığıyla Turbojet
Kanal fanı aracılığıyla Turbofan
Genellikle değişken hatveli, kanalsız pervaneli Turboprop
İtme kuvveti yerine mekanik tork üretmesi için optimize edilmiş gaz türbini, Turboşaft
Ramjet, turbojet'e benzer ancak havayı sıkıştırmak için kompresör yerine araç hızını kullanılır.
Scramjet, süpersonik yanma kullanan bir ramjet çeşidi.
Roket motoru

Pistonlu içten yanmalı motorun gövdesi, genellikle dökme demir (aşınmaya karşı direnci ve düşük maliyeti nedeniyle) veya alüminyum'dan yapılan motor bloku'dur. Alüminyum motor blokunda, silindir gömlekleri dökme demirden veya çelikten veya nikasil veya alusil gibi kaplamalardan yapılır. Motor bloku silindirleri içerir. Birden çok silindirli motorlarda genellikle ya 1 sıra (düz motor) veya 2 sıra (Boksör tipi motor veya V tipi motor) düzenlenir; Çağdaş motorlarda ara sıra 3 sıra (W tipi motor) kullanılır.
Tek silindirli motorlar, motosikletlerde ve hafif makine motorlarında kullanılır. Silindirin dış tarafında soğutma sıvısı içeren pasajlar motor blokunun içine basınçlı dökümle dökülürken, bazı ağır hizmet motorlarında ise pasajlar sökülebilir ve değiştirilebilen silindir kovanı tipleridir.
Su soğutmalı motorların motor blokunda soğutma sıvısının dolaştığı pasajları vardır (su ceketi). Bazı küçük motorlar hava soğutmalıdır ve silindir blokunda su ceketi yerine ısıyı doğrudan havaya aktarıp motoru soğutan hava kanatçıkları vardır. Silindir duvarları genellikle çapraz tarama elde etmek için honlamayla bitirilir böylece silindir daha çok yağ tutabilir. Çok pürüzlü silindir iç yüzeyi, pistonun aşırı aşınmasıyla motora hızla zarar verir. Silindir bloku denge mili, blok ısıtıcı, çap, biyel kolu, karter, karter havalandırma sistemi, krank pimi, krank mili, çekirdek tıkacı, silindir silindir sırası, motor konfigürasyonu, motor deplasmanı, volan, ateşleme sırası, strok, ana yatak, piston, piston sekmanı, marş halkası dişlisi'nden oluşur.
Pistonlar, sıkıştırılmış havanın ve yanma ürünlerinin yüksek basıncına karşı silindirin bir ucunu kapatan ve motor çalışırken sürekli olarak silindirin içinde kayan kısa silindirik parçalardır. Küçük motorlarda pistonlar alüminyumdan yapılmıştır; daha büyük uygulamalarda genellikle dökme demirden yapılırlar. Pistonun üst duvarına "taç" denilir ve genelde düz veya içbükeydir. Bazı iki zamanlı motorlarda, saptırıcı kafalı pistonlar kullanır. Bütünleşik takviye yapısı dışında pistonların altı açık ve oyuktur. Motor çalışırken, yanma odasındaki gaz basıncı piston tacına kuvvet uygular ve bu kuvvet, piston pim'ine aktarılır. Her pistonun çevresine segmanlar takılmıştır ve bunlar çoğunlukla gazların krank karterine veya yağın yanma odasına sızmasını önler. Karter havalandırma sistemi, normal çalışmada pistonlardan kaçan az miktarda gazı yağ karterinden dışarı atarak motor yağını kirletecek ve korozyon yapacak şekilde karterde biriktirmez. İki zamanlı benzinli motorlarda karter hava-yakıt yolunun bir parçasıdır ve sürekli akışı nedeniyle iki zamanlı motorlarda ayrı bir karter havalandırma sistemine gerek yoktur.

Silindir kapağı motor blokuna çok sayıda cıvata veya saplama cıvataları ile vidalanmıştır. Birkaç işlevi vardır. Silindir kapağı, pistonların karşı tarafındaki silindirleri kapatır; emme ve egzoz için kısa kanalları ve silindirin taze hava ile doldurulmasına izin vermek için açılan ilgili giriş supapları ve yanma gazlarının çıkmasına imkan vermek için açılan egzoz supapları vardır. Ancak, 2 zamanlı karter süpürmeli motorlar, gaz portlarını supapları olmadan doğrudan silindir duvarına bağlar; bunun yerine piston açılmalarını ve kapanmalarını kontrol eder. Silindir kapağı aynı zamanda buji ateşlemeli motorlarda buji'yi ve doğrudan enjeksiyon kullanan motorlarda enjektör'ü tutar. Tüm Dizel (sıkıştırma ateşlemeli) motorlar, genellikle doğrudan enjeksiyon olmak üzere yakıt enjeksiyonu kullanır ancak bazı motorlar bunun yerine indirekt enjeksiyon kullanır. Kıvılcım ateşlemeli (SI) motorlar, karbüratör veya port enjeksiyonu veya direkt enjeksiyon olarak yakıt enjeksiyonu kullanabilir. Çoğu SI motorunun her silindirde tek bujisi vardır ancak bazılarında 2 tane vardır. Silindir kapak contası, silindir kafası ile motor bloku arasında gaz sızıntısını önler. Supapların açılıp kapanması bir veya birkaç kam mili ve yay tarafından kontrol edilir veya bazı motorlarda yay kullanmayan bir desmodromik mekanizma tarafından kontrol edilir. Kam mili, doğrudan supap gövdesine bastırabilir veya yine doğrudan veya külbütör çubuğu aracılığıyla külbütör üzerinde hareket edebilir.

Yakıt, karbüratör ya da yakıt enjeksiyonu sistemiyle belli bir oranda hava ile karıştırılarak yanma odası denilen silindirin içine gönderilir. Karışım piston tarafından sıkıştırılarak buji yardımıyla ateşlenir. Dizel motorlarda ateşleme buji yerine yüksek basınç altında havanın sıkıştırmasıyla yapılır. Karışım karbondioksit (CO2) ve karbonmonoksit (CO)'e dönüşür. Bu reaksiyon hacim ve ısı yaratır. Bu da pistonların salınım hareketi krank mili yardımıyla mekanik enerjiye dönüştürülerek iş yapılmış olur. Yakıt olarak önceleri gaz yağı kullanılmış günümüzde ise benzin, mazot ve LPG (Sıvılaştırılmış Petrol Gazı) oldukça yaygındır. Günümüz teknolojisinde "hibrit" otomobiller üretilmeye başlanmıştır. Bu otomobillerde iki farklı türden motor bulunur. Yani hibrit adı, biri yanmalı ve diğeri elektrikli olan iki motor tipine sahip olmasından gelir.
Günümüzde kullanılan içten yanmalı motorların ezici çoğunluğu 4 zamanlı içten yanmalı motorlardır. 4 zaman ifadesi piston işlevlerinin bir sınıflandırmasıdır. Bu zamanlar ve işlevleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1. Emme: Temiz hava ve benzin karışımı üstte sağ taraftaki emme kanalındaki supapın açılmasıyla ve pistonun aşağıya doğru hareketinden oluşan vakum etkisiyle silindir içerisine alınır 
2. Sıkıştırma: Silindir içerisine alınan hava ve yakıt karışımı pistonun yukarı hareketiyle sıkıştırılarak hem sıcaklığı hem de basıncı yükseltilip çok ufak bir hacme hapsedilir. Bu esnada her iki supap da tam kapalı konumda olup, yalıtım sağlanmaktadır. 
3. Yanma: Sıkıştırılan benzin ve hava karışımı supapların tam ortasında yer alan buji ile ateşlenerek yanma gerçekleşir. Aracın hareketini sağlayan güç bu anda üretilir. 
4. Egzoz: Yanma sonrasında piston yukarı geri gelirken, yanmış artık gazlar üst sol tarafta yer alan egzoz supapının açılmasıyla dışarıya atılır. Ardından pistonun aşağıya tekrar gelmesi esnasında 1. çevrim yani emme safhası tekrar başlar.

Enerji verimi, tüketilen yakıtın kimyasal enerjisinin üretilen mekanik enerjiye oranı olarak tanımlanır ise, Modern turboşarjlı motorların yaklaşık verimi %20'dir.
İçten yanma termodinamik olayının teorik maksimum verimi %35 olduğu göz önüne alınırsa, geri kalan %15'lik enerji kaybı yakıtın sıkıştırılmasında, pistonların sürtünmesinde ve diğer işlemlerine gerçekleştirilmesine harcanır.

Egzoz gazı geriçevrimi
Makine elemanı

Aşınma (İngilizce; wear, Almanca, verschleiß), birbirine temas eden ve birbirine göre izafi hareket yapan cisimlerden sürtünme etkisiyle oluşan malzeme ve kütle kaybıdır. Aşınma Triboloji biliminin bir konusudur.
Aşınma sonucu makine elemanlarının şekillerinde, yüzey kalitelerinde ve boyutlarında değişiklikler meydana gelir. bu değişiklikler sonucu makine parçaları fonksiyonlarını icra edemez hale gelirler. Malzemelerin aşınma sebeplerini ve mekanizmalarını doğru bir şekilde anlayabilmek için aşınma olayına etkiyen ana faktörleri, yani aşınan malzemeyi, aşındırıcı malzemeyi, yağlama durumunu, izafi hareketi ve yük durumunu bilmek gerekir. Bu faktörler bilindiği takdirde aşınmaya çözüm bulunabilir.

Kainatta hiçbir şey ilk günkü gibi kalamaz, sürekli bir değişim içerisindedir. Bu değişime aşınma mekanizmalarının etkisi büyüktür. Deniz kenarında dalgalar sebebiyle oluşan kıyı erozyonu, çöllerde rüzgâr nedeniyle olan rüzgâr erozyonu tabiatın kendi mekanizmalarıyla oluşturduğu aşınmalara birer örnektir. Aşınmayı gündelik yaşamın her cephesinde de görmek mümkündür. Giydiğimiz giysi ve ayakkabıların zamanla yıpranmasında, kullandığımız eşya ve mobilyaların hızla eskimesinde ve bıçakların ve diğer kesici aletlerin körelmesinde aşınmayı gözlemleyebiliriz.
İstatistiklere göre makine elemanlarının ortalama %70'inin hurdaya ayrılma sebebi aşınmadır. Aşınmanın sonucu olarak meydana gelen malzeme kayıpları, aşınan parçaların yenileriyle değiştirilmesi zorunluluğu, makinelerin bakım - onarım faaliyetleri için harcanan zaman ve emek ve bu faaliyetler için istihdam edilen teknik personel göz önüne alındığında her yıl milli sermayeye oldukça büyük yükler getirmektedir. Mühendisler her türlü makine konstrüksiyonunda aşınmanın etkilerini dikkate almak zorundadırlar.

Aşınmayı, ortaya çıkma hızı ve biçimi açısından zamanla gelişen ve aniden meydana gelen aşınma olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Bu tür aşınmada makine elemanı üç aşamada aşınır ve normal çalışma ömrünü tamamlar. Zamanla gelişen aşınma tipinin kademeleri aşağıda verilmiştir.

Zamanla gelişen aşınmada, ilk aşaması, birbirine göre izafi hareket yapan makine elemanlarının alışma safhası olarak tanımlanabilir. Bu kademede hızlı ve şiddetli bir aşınma söz konusudur. Bu ilk aşınmaya rodaj aşınması adı verilir. Rodajın nasıl gerçekleştiği, birbirine temas eden makine elemanlarının bu aşamadan sonraki ömürleri için çok önemlidir. Rodaj aşınması mümkün olan en kısa zamanda, en az yükle ve normal hızdan daha düşük hızlarda tamamlanmalıdır. Bu sebeple birbirine alışacak makine elemanları rodaj için özel üretilmiş özel katkılı yağlayıcılarla yağlanırlar.

Rodajdan sonraki aşama, makine elemanının ömrünü belirleyen ve rodajın nasıl gerçekleştirildiğine sıkı sıkıya bağlı olan asıl aşınma safhasıdır. Bu safhada aşınma hızı çok azdır. Rodaj ne kadar uygun yapılmışsa bu aşama, dolayısıyla makine elemanı ömrü o kadar uzun olur.

Makine elemanı önceden belirlenen bir aşınma sınırına kadar aşındığı zaman normal çalışma ömrünü tamamlamış demektir. Bu aşınma safhasında aşınma hızı oldukça artmıştır. Aşınma bu sınıra dayandığında makine elemanı değiştirilmelidir. Aksi takdirde makine elemanı makinede çok büyük hasarlara sebebiyet verebilir.

Bu aşınma türünde parçalar üzerinde olaydan önce herhangi bir aşınma gözlenmemektedir. Bu tip aşınma, yanlış malzeme seçimi, yağlamanın uygun yapılamamaması, sürtünme dolayısıyla meydana çıkan ısıl enerjinin dış ortama aktarılamaması gibi sebeplerden aniden ortaya çıkmaktadır. Birbiriyle eş çalışan makine elemanları bu durumda kilitlenebilirler ve çalışamaz duruma gelirler. Aniden meydana gelen aşınmaya en güzel örnek yenme ve yatak sarması olaylarıdır.

Başlıca aşınma mekanizmaları; adhezyon (yapışma), abrazyon, yorulma (pitting), korozyon, delaminasyon (kavkıma), kavitasyon aşınmalarıdır.

Yapışma, ovalanma ve kavrama olarak da bilinen adhezyon aşınması, birbirine temas eden cisimlerin temas yüzeylerinin, bir normal kuvvet etkisi altında izafi hareket yapmaları sırasında görülen, cisimlerin gerçek temas yüzeylerinin yüzey pürüzlüğü sebebiyle aslında çok çok küçük olduğundan, bu noktalardaki gerilmeler çok küçük yük durumlarında dahi akma gerilmesi sınırına erişirler ve akarak plastik deformasyona uğrarlar ve cisimler birbirine mikro kaynaklar ile bağlanırlar. Bu sırada iki cisim arasında devam eden izafi hareket sebebiyle kaynak bağı kopar. Bu kopma sonucu diğer cisme göre yumuşak olan malzemeden imal edilmiş cismin yüzeyinde boşluklar oluşur, diğer yüzeydeyse çıkıntılar meydana gelir ve iki yüzey arasına adhezif parçacıklar dökülür.

Abrazyon aşınması, birbirine göre izafi hareket yapan iki cisim arasına çevre etkisiyle yabancı sert parçacıkların girmesi ve bu parçacıkların yumuşak yüzeye gömülerek sert yüzeyden sanki eğelercesine veya zımparalarcasına malzeme kaldırmasıyla kendini gösteren bir aşınma türüdür. Sert parçacıklar gömüldükleri yüzeyde de tahribat yaparlar ve yüzeyi hareket yönünde çizerler. Makine elemanlarının yüzeyleri ısıl işlem ile sertleştirilerek bu tür aşınmaya karşı önlem alınmaya çalışılır.

Erozyon, bir yüzeye hızla püskürtülen katı parçacıklarının, sıvı veya gaz jetlerinin o yüzeyi aşındırarak kütle kaybetmesine yol açmasıdır. Toprak erozyonu sıvılar (sel veya yağmur suları) tarafından neden olunan bir çeşit erozyon örneğidir. Çöl ortamlarında rüzgâr tarafından savrulan kum taneciklerinin araçları, yapıları ve makineleri aşındırdıkları görülür. Bu da katı taneciklerinin ve gazların yaptığı erozyona örnektir.

Korozyon, kimyasal maddelerin (katı, sıvı veya gaz) katı nesnelerin yüzeyleriyle kimyasal etkileşim sonucu kütle yitirmesine neden olmasıdır. Paslanma ve eriyip yok olma bunun örnekleri olarak gösterilebilir.

Bir nesnenin başka bir nesne üzerine uyguladığı yükün yüzey altında oluşturduğu gerilmeler o nesnenin gerilme direncinin üzerine çıkarak yüzey altında çatlaklar oluşturular. Bu çatlaklar yüzey altında ilerleyip yüzeye ulaştıklarında yüzey parçacıklar kavkıma görünümünde serbest kalırlar. Bu aşınma yöntemi "delaminasyon" (Kavkıma) olarak bilinir.

Katı malzemeler etkisi altında bulundukları gerilmelerin sürekli olarak peryodik bir şekilde artıp azalması sonucu olağan gerilme dirençlerinden daha az bir gerilme ortamında dahi zayıflayıp parçalanmaya başlayabilirler. Bu aşınma yöntemine "yüzeysel yorgunluk" denir.

Triboloji
Erozyon
Aşınma çevrimi

Askeland, Donald R.; Malzeme Bilimi ve Mühendislik Malzemeleri - Cilt 2, Nobel Yayın Dağıtım, ISBN 975-591-106-5
Akkurt, Mustafa; Makina Elemanları - Cilt 3, Birsen Yayınevi, ISBN 975-511-179-4
Issler, L.; Hasar Bilgisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Yayınları, 1976

Gaz kompresörü, gazın hacminin indirgenmesi (sıkıştırılması) yolu ile gazın basıncını artıran mekanik bir alettir.
Kompresörler tek kademede sıkıştırma yapabildikleri gibi kapasitelerine bağlı olarak kademe sayıları artabilir. Yine tek başlarına kullanılabildikleri gibi türbinlerle beraber olarak da kullanılabilirler.

Hava döngüsü makinesi
Eksenel kompresör
Eksenel türbin
Santrifüj kompresör
Basınçlı hava kurutucu
Kompresör karakteristiği
Kompresör haritası
Konik vidalı kompresör
Diyafram kompresörü
Dalış hava kompresörü
Elektrokimyasal hidrojen kompresörü
Gaz türbinli motor kompresörü
Gerotor
Kılavuzlu rotorlu kompresör
Hidrolik kompresör
Hidrit kompresör
Hidrojen kompresörü
İnverter kompresör
İyonik sıvı pistonlu kompresör
Lineer kompresör

Karışık akış kompresörü
Natterer kompresör
Pistonlu kompresör
Döner vidalı kompresör
Kaydırmalı kompresör
Trompe
Değişken hızlı hava kompresörü

P&ID
Hava kompresörü
Kompresör istasyonu
Kompresör (ses)

Karbüratör, içten yanmalı motorlarda, motorun silindirlerinde yanacak benzin-hava karışımını sağlayan aygıt.
Pistonların silindirdeki emiş gücüyle emilen hava, karbüratörün içinden geçerken bir miktar benzini de beraberinde sürükleyerek onu buharlaştırır ve oluşan gaz karışımı silindirlere girerek bujilerden saçılan kıvılcımla ateşlenir. Karbüratör, emilecek havayı ve karışacak benzinin oranını ek düzeneklerle otomatik olarak ayarlar.

Karbüratör basitçe, orta bölümde daralan bir hava borusu ile bu boruya ince birkaç kanalla bağlı bulunan benzin haznesinden oluşur. Hava borusuna boğaz, boğazın daralan bölümüne ise venturi denir. Motora emilen hava fizik kurallarına göre venturiden geçerken hız kazanır ve bu bölümde düşük basınç yaratır. Oluşan düşük basınç (vakum) benzin haznesindeki yakıtın emilip hava ile karışarak silindir veya silindirlere doğru yol almasını sağlar. Bu yüzden ana yakıt kanalı venturiye açılır. Boğazın, havanın gidiş yönüne göre venturiden sonraki bölümünde motora alınacak olan havanın, dolayısıyla da hava-yakıt karışımının miktarını ayarlamaya yarayan gaz kelebeği bulunur. Gaz kelebeği otomobillerdeki gaz pedalının hareketiyle çalışır. Sürücü gaz pedalına basmakla aslında gaz kelebeğinin açıklığını artırmaktadır. Benzin, karbüratördeki hazneye ya benzin pombası ile gönderilir ya da bazı motosikletlerde olduğu gibi kendi ağırlığı ile dolar. Haznedeki benzin miktarını sabit bir düzeyde tutmak için burada şamandıralı bir supap bulunur. Motorlu taşıtlarda ve diğer alanlarda kullanılmakta olan benzinli motorların, değişen şartlara göre istenen güç ve devirde çalışabilmesini temin edebilmek amacıyla modern karbüratörler birçok karmaşık sistemle donatılmıştır. Benzin ile havanın öz kütleleri ve diğer fiziksel özellikleri farklı olduğu için hava-yakıt karışımının miktar ve oranı sadece gaz kelebeği ile kontrol edilememektedir. Geliştirilen pek çok sisteme rağmen karbüratörlerden, mükemmel düzeyde verim alınamayacağı anlaşılmış ve bugünkü çoğu modern taşıtta yerini yakıt enjeksiyonu sistemi almıştır.

1. Havanın akış yönüne göre karbüratörler iki çeşittir:
a) Dikey akışlı karbüratörler. Standart otomobillerde kullanılır. Hava boğazı dikey pozisyondadır. Yakıt haznesi boğazın yan tarafında bulunur. Çoğunlukla üst bölümünde hava filtresi, altında da emme manifoldu bulunur. Hava akış yönü aşağıdan yukarıya doğru olan bazı modelleri de uçak motorlarında kullanılmıştır.
b) Yatay akışlı karbüratörler. Motosikletlerde kullanılır. Ayrıca küçük jeneratör, çim biçme makinası, motorlu testere ve ilaçlama motoru gibi makinalarda da bu tip karbüratörler tercih edilir. Boğaz yatay pozisyonda ve benzin haznesi boğazın alt bölümündedir. Gaz kelebeği yerine aynı işi gören gaz pistonu bulunabilir. Emme manifoldu olmaksızın doğrudan silindir kapağına bağlanabildikleri için, her silindire bir adet olacak şekilde bazı spor otomobillerde de kullanılmıştır.
2. Boğaz sayısına göre de iki tip karbüratör bulunur:
a) Tek boğazlı karbüratör. Otomobillerde, belli bir hızın üstüne çıkmak istendiğinde; yokuş yukarı gitmek gerektiğinde veya buna benzer ekstra kuvvet gerektiren durumlarda, motora giren hava - yakıt miktarıyla birlikte karışımdaki benzin oranının da artırılması gerekir. Bunun için tek boğazlı karbüratörlerde, gaz kelebeğinin 3/4 oranında açılmasıyla birlikte, boğaza ikinci bir kanaldan daha benzin akmaya başlar. Çok boğazlı karbüratörlerde ise burada devreye giren ikinci bir boğaz bulunur.
b) Çok boğazlı karbüratörler. Boğaz sayısı 2, 4, 6 veya daha fazla olabilir. Motosikletlerde ve çok silindirli yarış araçlarında, genellikle her silindir başına bir boğaz düşecek şekilde imal edilmiş olan karbüratörler kullanılır. Bunlarda tüm gaz kelebekleri aynı anda çalışır. Ancak standart otomobillerde kullanılan karbüratörlerde ise boğazların yarısı, sadece yüksek miktarda güç gerektiğinde, yani gaz pedalının son çeyreklik bölümünde devreye girer.

Katalitik konvertör ya da katalitik dönüştürücü, motorların egzozlarındaki (dışarı verdikleri gaz) çevreye zararlı maddeleri daha az zararlı maddelere dönüştüren aygıt.
En yaygın uygulaması otomobillerdedir. Bir katalitik konvertörün yaptığı, tam olarak yanmamış hidrokarbonlara ikinci bir yanma ve kirletici gazlara bir indirgenme ortamı sağlamaktır. Bu yanma ve indirgenme birtakım katalizörler (platin, paladyum ya da rodyum) kullanılarak yapılır. İkinci yanma işlemi motor dışında gerçekleştiğinden bundan işe dönüştürülebilir enerji elde edilmez.

Üç yollu bir katalitik konvertörde aşağıdaki üç tepkime eşzamanlı olarak meydana gelir:

Karbon monoksitin yakılarak karbon dioksite çevrilmesi: 2CO + O2 → 2CO2
Azot oksitlerin azota indirgenmesi: NOx → O2 + N2
Yanmamış hidrokarbonların (yani yanmamış yakıtın) karbon dioksit ve suya dönüştürülmesi, yani yakılması: CxHy + nO2 → xCO2 + mH2O
Bu üç tepkime, dengeli çalışma noktasında, yani yakıt-hava karışımı ne zengin ne de fakirken dengededir. Fakir karışımla çalışılırken yukarıdaki ilk iki tepkime üçüncüsünden daha çok gerçekleşir. Zengin karışımla çalışılırken ise üçüncü tepkime diğer ikisinden daha çok gerçekleşir, yani karışımın zengin olması nedeniyle tam olarak yanamayan yakıt, katalitik konvertörde yakılır. Katalitik Konvertör kanalları Platin, Paladyum, Rodyum ve Seryum ile kaplanmıştır. Konvertör içindeki Paladyum ve Platin HC ve CO lerin oksitlenmesini, Rodyum ise NOx 'lerin indirgenmesini sağlar. Seryum ise zengin ve fakir çalışma esnasında değişiklik gösteren oksijen miktarını, oksijeni depolayarak gerekli miktarda katalizörde tutmaya yarar.

"Krank mili" ya da "krank kolu", (İng. crank) içten yanmalı motorlarda pistonun gidip gelme hareketi ile elde ettiği enerjiyi motor miline ileterek dönme hareketine çevirmeye yarayan parça. Bir tür hareketi diğerine dönüştürmek üzere oluşturulmuş düzenekler ise "krank mekanizması"nı oluşturur.

Bir dönme hareketinin bir krank mili ve biyel yardımıyla gidip gelme hareketine dönüştürüldüğü bilinen ilk makine, Hierapolis'te bulunan ve M.Ö. 3'üncü yüzyıla tarihlenebilen Roma dönemine ait kereste fabrikasıdır.
Hollandalı mucit Cornelis Corneliszoon, 1597'de ilk krank mili patentini aldı ve bir yel değirmeni kullanarak kereste makinesi çalıştırmak için bir krank mili kullandı.
"Reiffenstuel pistonlu basınç pompası"nda güç, buhar gücü bir krank mili aracılığıyla üç pistona aktarıldı. Bu pompa Simon Reiffenstuel tarafından 1612 yılında Reichenhall'dan Traunstein'a kadar olan tuzlu su boru hattı olan "dünyanın ilk boru hattı" için geliştirildi.

Krank mili genellikle döküm yöntemi ile üretilir ve biyel kolunun çalışacağı bölgeleri talaşlı imalatla hassas bir şekilde işlenir. Krank mili malzemesi düşük alaşımlı çeliktir. Döküm yoluyla üretilen krank mili küresel garafitli dökme demirle de üretilir. Malzemenin özellikleri aşınmaya, eğrilmeye ve burulmaya karşı dayanımlı olması için genellikle diğer millerde olduğu gibi kesidinin ortasına denk gelen kısımları daha yumuşak alaşımdan üretilir. Krank miline yataklık eden kaymalı yataklar (krank mili yatağı) ise mikrokaynamaları engellemek için gri dökme demirden yapılır.
Krank milinin yağlaması ise üzerinde bulunan yağlama kanalları veyahut biyel kollarının karterdeki yağa çarpıp yağı sıçratmasıyla yapılır.

Külbütör, içten yanmalı motorlarda kam lobundan radyal hareketi poppet valfte doğrusal harekete ileten ve onu açmak için salınan bir koldur. Bir uç, eksantrik milinin dönen bir lobu tarafından kaldırılır ve indirilirken, diğer uç supap gövdesi üzerinde hareket eder. Eksantrik mili lobu kolun dışını kaldırdığında, iç kısım valf gövdesine bastırarak valfi açar. Eksantrik milinin dönmesi nedeniyle kolun dışının geri dönmesine izin verildiğinde, iç kısım yükselir ve valf yayının valfi kapatmasına izin verir.
Bazı üstten kam motorları, valfi açmak için kam lobunun külbütör kolunu aşağı ittiği kısa külbütör kolları kullanır. Bu tür külbütör kolunda, dayanak ortadan ziyade uçtadır, kam ise kolun ortasına etki eder. Karşı uç valfi açar. Bu tür külbütör kolları özellikle çift üstten kam motorlarında yaygındır ve genellikle doğrudan iticiler yerine kullanılır.

TV commercial jingle about rocker arms 12 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Marş motoru otomobillerde ilk hareketi sağlayan parçadır. Araçta marşa basıldığı anda marş motorunun dişlisi ile krank miline bağlı volan dişlisi birbiriyle kavraşarak marş motorunun oluşturduğu dönme momenti, volan dişlisi aracılığı ile krank miline aktarılır. Böylece motora ilk hareket verilmiş olur.
Otomobillerde genelde bendix (volana dönerek geçen) tipi elektrikli marş motoru kullanılır. Bununla birlıkte özellikle deniz tipi büyük dizellerde hidrolik marş motorları da kullanılmaktadır. Otomobillerde kullanılan bendix tipinin yanı sıra volan dişlilerine geçtikten sonra dönmeye başlayan dayer tipi marş motorları da mevcuttur.

Marş motoru, aküden aldığı akım ile çalışan küçük bir elektrik motorudur. Arabanızın motorunu çalıştıran ivmeyi üretir. Akü ile marş motoru arasında bir marş rölesi bulunur ve aküden aldığı gücü söz konusu marş motoruna iletir. Düzgün çalışan bir marş rölesi ve motoru olmadan, aracınızı çalıştırmanız olanaksızdır.
İçten yanmalı motorlar bir kez çalıştırıldığında, bir sonraki çevrimi başlatmak için her çevrimdeki ataleti kullanan geri beslemeli sistemleridir. Dört zamanlı motor'da üçüncü zaman yakıtın yanma enerjisini serbest bırakarak dördüncü (egzoz) zamanına, sonraki çevrimin ilk iki (emme, sıkıştırma) zamanına ve ayrıca motorun dış yüküne de güç verir. Herhangi bir zamanda ilk çevrimi yapmak için ilk iki zamana motorun kendisinin dışında güç verilmelidir. Marş motoru bu amaç için kullanılır ve motor çalışmaya başlar başlamaz ve geri besleme döngüsü kendi kendini beslediğinde artık gerekli olmaz.

Elektrikli marş motoru benzinli ve Dizel motorlarda en çok kullanılan tiptir. Modern marş motoru, üzerine bir marş solenoidi (röleye benzer) takılmış kalıcı mıknatıslı veya seri-paralel sargılı doğru akımlı bir elektrik motorudur.
Marş aküsünden gelen DC akım, kontak anahtarı aracılığıyla solenoide uygulandığında solenoid, marş tahrik milindeki pinyon dişliyi dışarı iten ve pinyonu motor volanındaki marş halka dişlisiyle birbirine takan bir kolu devreye sokar.
Solenoid ayrıca marş motoru için yüksek akımlı kontakları kapatır ve marş motoru dönmeye başlar. Motor çalıştığında, anahtarla çalıştırılan anahtar devresinin elektrik bağlantısı açılır, solenoid tertibatındaki bir yay pinyon dişlisini halka dişlisinden çeker ve marş motoru durur. Marş motorunun pinyonu, pinyonun tahriki yalnızca bir yönde iletmesine izin veren bir serbest bırakma kavraması aracılığıyla tahrik miline tutturulur. Bu şekilde, tahrik pinyon aracılığıyla volan halka dişlisine iletilir, ancak pinyon takılı kalırsa (örneğin, operatör motor çalışır çalışmaz anahtarı bırakmadığı için veya bir kısa devre varsa ve solenoid takılı kalırsa), pinyon tahrik milinden bağımsız olarak dönecektir. Bu, motorun marşı sürmesini önler, çünkü böyle bir geri sürüş marş motorunun parçalanacak kadar hızlı dönmesine neden olur.
Yukarıda belirtilen hibrit şemada kullanıldığında, sprag kavrama düzenlemesi, değişiklikler yapılmadığı takdirde marş motorunun jeneratör olarak kullanılmasını engeller. Standart marş motoru genellikle aralıklı kullanım için tasarlanmıştır, bu da jeneratör olarak kullanılmasını engeller. Marş motorunun elektrikli bileşenleri, ağırlıktan ve maliyetten tasarruf etmek için, aşırı ısınmadan önce (ohmik kayıplardan kaynaklanan ısının çok yavaş dağılmasıyla) genellikle yalnızca 30 saniyeden kısa bir süre çalışacak şekilde tasarlanmıştır. Çoğu otomobil kullanım kılavuzu, hemen çalışmayan bir motoru çalıştırmaya çalışırken, sürücüye motoru her on veya on beş saniyede krankla çalıştırdıktan sonra marş motorunun soğuması için en az on saniye durmasını söyler.

Motor hacmi, silindir hacmi ya da motor deplasmanı; pistonların silindir içerisinde alt ölü nokta ile üst ölü nokta arasında süpürdüğü hacimdir.
Birim olarak genellikle kübik santimetre (cc), santimetre küp (cm3), litre (l), (Kuzey Amerika'da başta olmak üzere) kübik inç (CID) kullanılır. Bir motorun silindir hacmi 1.6 litre denildiğinde aslında bu yuvarlak bir rakamdır. Gerçek rakam 1598 cc ya da 1580 cc olabilir. Örneğin 4 silindirli bir motorda dört silindirin hacimleri toplamını gösterir. Silindirin taban alanı ile strokunun, yani bir silindirin taban alanı ile yüksekliğinin çarpılmasıyla bulunur. Daha fazla tork elde etmek ya da daha yüksek devirli yapmak gibi amaçlarla hacim aynı kalarak, motordaki silindirin çapı ve stroku daha büyük ya da daha küçük yapılmaktadır.

  
    
      
        
          
            Motor hacmi
          
        
        =
        
          
            π
            4
          
        
        ×
        
          
            
              silindir çapı
            
          
          
            2
          
        
        ×
        
          
            strok
          
        
        ×
        
          
            silindir sayısı
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{Motor hacmi}}={\pi  \over 4}\times {\mbox{silindir çapı}}^{2}\times {\mbox{strok}}\times {\mbox{silindir sayısı}}}

Motor kontrol ünitesi (Engine Control Unit / ECU) ya da sıkça kullanılan diğer adıyla motor kontrol modülü (Engine Control Module / ECM), optimum motor performansını sağlamak için içten yanmalı bir motordaki bir dizi aktüatörü kontrol eden bir tür elektronik kontrol ünitesidir. Temel amacı motor fonksiyonlarını yönetmek, performansı iyileştirmek ve sürekli kontrol altında tutmaktır. Bu görevini yerine getirmek için motor bölmesi içindeki çok sayıda sensörden gelen değerleri okur, bu değerleri çok boyutlu performans haritalarını kullanarak yorumlar ve buna göre de motordaki bileşenlerde gerekli ayarlamaları yapar. ECU'lar araçlarda kullanılmaya başlamadan önce hava-yakıt karışımı, ateşleme zamanlaması ve rölanti devri gibi parametreler mekanik olarak ayarlanıyor; mekanik ve pnömatik elemanlar gibi çeşitli kontrolörler vasıtasıyla da dinamik olarak kontrol ediliyordu.
Motor kontrol ünitesi, yakıt dağıtım sistemi üzerinde kontrole sahipse, elektronik motor yönetim sistemi olarak da adlandırılır. Yakıt enjeksiyon sistemi, motorun yakıt beslemesini kontrol etmede önemli bir role sahiptir. Elektronik motor yönetim sisteminin tüm mekanizması, bir dizi sensör ve aktüatör tarafından kontrol edilir.

İçten yanmalı motorlarda silindir içerisinde hava-yakıt karışımı oluşturmak amacıyla kullanılan çeşitli türlerde yakıt püskürtme stratejileri vardır. Motor çalışır durumdayken çok sayıda sensörden gelen bilgiyi anlık olarak işleyen ve değerlendiren ECU, püskürtülmesi gereken yakıt miktarını belirler. Silindir içerisinde yanma oluştuktan sonra egzoz manifoldları tarafından silindirlerden dışarıya atılan egzoz gazı, oksijen sensörleri tarafından analiz edilir. Bu analiz sonucunda motorun ideal koşullara (stokiyometrik olarak bilinir) kıyasla zengin mi (zengin: hava-yakıt karışımındaki yakıt miktarı istenenden fazla) yoksa fakir mi çalıştığını (fakir: hava-yakıt karışımındaki yakıt miktarı istenenden az) tespit eder (bu durum, hava-yakıt karışımının zengin ya da fakir karışım olması olarak da ifade edilir). Hava kelebeğine bağlı sensörler, sürücü gaz pedalına bastığında gaz kelebeği plakasının ne kadar açıldığını ECU'ya söyler. Diğer bir sensör, gaz kelebeği açıldığında silindir içerisine emilen havanın miktarını ölçer. Motor soğutma suyuna bağlı sıcaklık sensörü ise motorun sıcaklığını ölçer, buna bağlı olarak motorun yeterince ısınıp ısınmadığıyla ilgili değerlendirme yapar ve atılacak bir sonraki adımı bu bilgilere göre belirler.
Karbüratörlü motorlarda hava-yakıt karışımını kontrol eden sistem de yine benzer bir mantıkla çalışır. Bu tip motorlarda hava-yakıt karışımının kontrolü, daha karışım silindire gönderilmeden önce şamandıra haznesinde, bir karışım kontrol bobini veya karbüratör kademe motoru tarafından gerçekleştirilir. Eski tip motorlar da soğukken ilk çalıştırmada jikle kullanılır.

Modern motorların büyük bölümünde rölanti devri, ECU tarafından kontrol edilir. Motor devri (RPM), yakıt enjeksiyonu, ateşleme, silindir içerisine havanın emilmesi ve yanmış gazların silindirden dışarı atılması gibi zamanlama açısından kritik fonksiyonların kontrolü, krank mili konum sensörü tarafından takip edilir. Rölanti devri, gaz kelebeğinin hareketini sınırlayan programlanabilir bir mekanizma veya kademeli hava kontrol vanası motoru ile kontrol edilir. Karbüratörlü motorların erken dönem örneklerinde ise gaz kelebeğinin hareketini sınırlayan çift yönlü DC motora sahip programlanabilir sistemler kullanılmıştır. Yakıtın emme manifolduna (karbüratörlü) püskürtüldüğü motorların erken dönem örneklerinde de kademeli hava kontrol motoru kullanılmıştır. Verimli bir rölanti devir kontrol sisteminin, motor rölantideyken oluşacak motor yükünü öngörmesi ve buna göre kontrolü sağlaması beklenir.
Tam donanımlı devir kontrol sistemleri, motor devrini kontrol etmenin yanı sıra hız sabitleme ve azami hızın kontrolü gibi farklı fonksiyonları da yerine getirebilir. Motor devrini kontrol eden sistemlerin rölanti devrini kontrol etmek, seyir kontrol fonksiyonları ve üst hız sınırlandırmasını sağlamak için tam yetkili bir gaz kontrol sistemi kullanılabilir.

Değişken supap zamanlaması bulunan motorlarda ECU, supapların açılma zamanlarını her motor çevriminde kontrol eder. Araç yüksek hızlarda seyrederken ve motor devri yüksekken supaplar da daha hızlı açılırlar; böylece silindire daha çok hava alınabilir ve daha fazla güç üretilebilir. Bu işlem, genellikle farklı tasarımlara sahip kam milinin kontrolüyle sağlanır.

Kam mili bulunmayan bazı deneysel motorlar üretilmiş ve test edilmiştir. Bu motorlarda silindire hava girişini ve yanmış gazın silindirden çıkışını sağlayan supapların kontrolü, açık kalma sürelerinin ayarlanması gibi fonksiyonlar, kam mili yerine elektronik bir sistem tarafından kontrol edilir. Bu sayede, hassas zamanlamalı elektronik ateşleme ve yakıt enjeksiyonu ile donatılmış çok silindirli motorlara, marş motoruna ihtiyaç duymadan ilk hareket verilebilir. Böylece hem içten yanmalı hem de elektrik motoruna sahip hibrit araçların ulaşabildiği enerji verimliliği ve egzoz salınımı (emisyon) değerlerine, çok yer kaplayan, pahalı ve karmaşık bir marş motoru olmadan da ulaşılabilir.
Bu konseptteki ilk seri üretim motor, 2002 yılında geliştirilmeye başlandı ve 2009 yılında İtalyan otomobil üreticisi Fiat tarafından piyasaya sürülen Alfa Romeo MiTo aracında kullanıldı. Elektronik supap kontrollü bu motor, yakıt tüketimini yüzde 15 aşağıya çekerken tork ve beygirgücünü ise ciddi ölçüde artırdı. ECU tarafından kontrol edilen hidrolik pompalar vasıtasıyla açılıp kapanan supaplar, motor yüküne bağlı olarak tek bir emme zamanında (havanın silindir içerisine emildiği zaman dilimi) supapları birkaç defa açıp kapatabilir. Sonrasında ise ECU, emilen havanın miktarına bağlı olarak püskürtülmesi gereken en uygun yakıt miktarını belirler.
Motor sabit yük altında çalışırken işlem adımları şu şekildedir: Hava subabı açılır ve silindire hava emilir; aynı zaman diliminde yakıt püskürtülür; sonrasında ise hava supabı kapanır. Bu akış hem kam mili olan hem de elektronik olarak kontrol edilen emme ve egzoz supaplarına sahip motorlarda aynıdır. Buna ek olarak elektronik kontrollü sistemlerde sürücü aniden gaza bastığında, aynı emme zamanında hava emme supabı tekrar açılabilir ve tekrar yakıt püskürtülebilir. Bu durum, motor gücünü ani bir şekilde arttırır ve aracın hızlanmasını sağlar. Bir sonraki yanma çevriminde ise ECU, güç isterinin artmasıyla oluşan bu yeni durumdaki motor yükünü hesaplar ve emme supabını erken mi yoksa geç mi, aynı zamanda da tam açık olacak şekilde mi yoksa yarım açık olacak şekilde mi açacağına karar verir. Sonraki çevrimde ise bu bilgileri kullanarak duruma en uygun hava-yakıt karışımı miktarını mümkün olan en doğru zamanlamayla silindir içerisinde oluşturur. Aynı koşulları, tüm emme zamanı boyunca emme supabını tam açık pozisyonda tutan kam mili ile sağlamak ise olanaksızdır.
Bir motorun ürettiği gücün önemli bir kısmı, kam milini çevirmek ve mille ilişkili supapları dakikada binlerce defa açıp kapatmak için harcanır. Bu yüzden kam mili ve ona bağlı olarak çalışan motor elemanlarının ortadan kalkması, motoru sadece hacim ve kütle olarak hafifletmekle kalmaz aynı zamanda sistem içerisindeki güç kayıplarını ve sürtünmeyi de önemli ölçüde azaltır.
Elektronik supap kontrol sistemlerinin sağladığı artılar, bu sistemler üzerine yürütülen geliştirme çalışmalarına paralel olarak daha da artacaktır. Bunlara örnek olarak aşağıdaki noktalar verilebilir:
Motorun yüksek miktarda güç üretmesine ihtiyaç olmayan durumlarda bazı silindirlerin devre dışı bırakılması konusuyla ilgili potansiyel gelişmeler, buna örnek olarak verilebilir. Bu işlem iki türlü gerçekleştirilebilir. İlki, silindirin içerisine hava emilmesi ve sonrasında da yanma gerçekleşmeden egzoz manifoldundan dışarı atılmasıdır. Bu seçenek tercih edildiğinde, kam mili ve supaplarla ilgili karmaşık ve pahalı tasarım değişikliklerine gerek kalmaz. Tek yapılması gereken, yakıt enjeksiyonunu ve ateşlemeyi iptal etmektir. Ancak bu durumda, silindirlerin devre dışı bırakılması konseptinden beklendiği şekilde egzoz gazı emisyonunu düşürmek olası değildir. İkinci seçenekse havayı silindire alan ve dışarı atan supapların devre dışı bırakılmasıdır. Bu da ilk seçenekte göz ardı edilebilen pahalı tasarım değişiklilerini gerekli kılar. İkinci seçeneğin hem maliyet hem de emisyon değerleri açısından en uygun uygulama şekli, kam mili yerine elektronik olarak kontrol edilebilen supaplar kullanılmasıdır.
Daha da önemli bir gelişme ise geleneksel gaz kelebeğinin ortadan kaldırılması olacaktır. BMW'nin V10 motorunu kullanan M5 modelinde uygulanan bu yöntemde tüm silindirleri tek bir gaz kelebeğiyle beslemek yerine her bir silindir, sadece o silindiri besleyen kendi gaz kelebeğine sahiptir. Sürücü tarafından basılan gaz pedalından ECU'ya iletilen sinyalin değerlendirilmesinin ardından her gaz kelebeği, birbirlerinden bağımsız olarak açılır ve kapatılır. Bu da vakum etkisinden dolayı oluşacak fazladan güç kaybını engeller.

Bazı motor kontrol üniteleri, son kullanıcı (araç sahibi) tarafından da programlanabilecek ve üzerinde değişiklikler yapılabilecek şekilde tasarlanmıştır.
Aracın ömrü boyunca bakım ya da performans iyileştirme amacıyla motorun herhangi bir parçası değiştirildiğinde, motor kontrol ünitesinin çalışması esnasında motor ile arasında bazı uyumsuzluklar olabilir. Burada motordaki değişikliklerle ECU arasındaki uyumu sağlamak adına, programlanabilir bir ECU kullanılabilir. Örnek olarak turboşarjlı, süperşarjlı ve atmosferik motorlarda yakıt enjeksiyonu, hava-yakıt karışımının ateşlemesi, egzoz sistemi, aktarma organlarının kontrolü gibi birçok fonksiyon grubu, gerektiğinde programlanabilir ECU'lar üzerinden güncellenebilir. Burada aracın fonksiyonlarının bilgisayar üzerinden izlenmesine ve gerekli ayarların/güncellemelerin/iyileştirmelerin ECU'ya iletilebileceği bir arayüz programına ihtiyaç vardır.
ECU'nun programlanması esnasında motor tarafından dışarı atılan egzoz gazı, oksijen (lambda) sensörü

Motor yağı, içten yanmalı motorların yağlanmasında kullanılan çeşitli maddelerden her biridir. motorlu taşıtlarda motorun çalışan parçaları arasında kaygan bir yağ tabakası oluşturarak sürtünen yüzeylerin aşınmasını önler. Ayrıca motorun içinde çalışan parçaları temizler. Motor yağları dizel ve benzinli yağ olarak ikiye ayrılır.
Bunlar genellikle çeşitli katkı maddeleri, özellikle aşınma önleyici katkı maddeleri, deterjanlar, dağıtıcılar ve çok dereceli yağlar için viskozite indeksi iyileştiriciler ile zenginleştirilmiş baz yağlarından oluşur. Motor yağının temel işlevi, hareketli parçalardaki sürtünme kuvveti ve aşınmayı azaltmak ve motoru çamurdan ve vernikten (deterjanlar) temizlemektir. Ayrıca yakıttan ve yağlayıcı madde oksidasyonundan (deterjanlar) kaynaklanan asitleri nötralize eder, piston segmanlarının sızdırmazlığını iyileştirir ve hareketli parçalardan ısıyı uzaklaştırarak motoru soğutur.
Yukarıda belirtilen temel bileşenlere ek olarak, hemen hemen tüm yağlama yağları korozyon ve oksidasyon inhibitörleri içerir. Motor yağı, deterjan olmayan yağ durumunda yalnızca bir yağlayıcı baz stoğundan veya yağın deterjanlığını, aşırı basınç performansını ve motor parçalarının korozyonunu önleme yeteneğini geliştirmek için bir yağlayıcı baz stoğu artı katkı maddelerinden oluşabilir.
Motor yağları, katkı maddelerinin daha iyi çözünmesi için bazen ağırlıkça %20'ye kadar ester içeren, petrol bazlı hidrokarbonlar, polialfaolefinler (PAO) veya bunların karışımlarından oluşan baz yağlar kullanılarak harmanlanır.

Motor yağı, arabalara, motosikletlere, çim biçme makinesine, motor-jeneratörlerine ve diğer birçok makineye güç veren içten yanmalı motorlarda kullanılan bir yağlayıcıdır. Motorlarda, birbirine karşı hareket eden parçalar vardır ve parçalar arasındaki sürtünme, kinetik enerjiyi ısıya dönüştürerek başka türlü yararlı olabilecek gücü boşa harcar. Ayrıca bu parçaları aşındırır ve bu da daha düşük verimliliğe ve motorun bozulmasına yol açabilir. Uygun yağlama yakıt tüketimini azaltır, boşa harcanan gücü azaltır ve motorun ömrünü uzatır.
Yağlama yağı, bitişik hareketli parçaların yüzeyleri arasında ayırıcı bir film oluşturarak aralarındaki doğrudan teması en aza indirir, sürtünme ısısını ve aşınmayı azaltır ve böylece motoru korur. Kullanım sırasında motor yağı, motordan akarken iletim yoluyla ısıyı aktarır. Devir daim yağ pompası olan bir motorda, bu ısı, yağ karterinin dış yüzeyi üzerinden hava akışı, bir yağ soğutucusundan geçen hava akışı ve karter havalandırma sistemi (PCV) sistemi tarafından boşaltılan yağ gazları yoluyla aktarılır. Modern devir daim pompaları tipik olarak binek otomobillerde ve daha büyük boyuttaki diğer motorlarda sağlansa da, toplam kayıplı yağlama, küçük ve minyatür motorlarda popülerliğini koruyan bir tasarım seçeneğidir.

Castrol
Amsoil
Liqui Moly
Bardahl
Elf Aquitaine
Havoline
Lucas Oil
Naftal
Pentosin
Pennzoil

Otomobil aküsü motorlu araca elektrik akımı sağlayan yeniden doldurulabilir bir şarj edilebilir pildir. Esas amacı motoru çalıştıran marş motorunu beslemektir. Motor çalışır çalışmaz, arabanın elektrik sistemleri için gerekli güç talepleri artarken ya da azalırken hâlâ şarj eden alternatör ile birlikte akü tarafından sağlanır.
Genellikle marş yapma akü kapasitesinin % 3'ünden daha azını kullanır. Bu nedenle, oto aküleri kısa bir zaman süresinde maksimum akım verecek şekilde tasarlanırlar. Bu nedenle bazen "SLI aküler" olarak anılırlar. Starting=marş yapma, Lighting=Aydınlatma ve Ignition=Ateşleme anlamındadır. SLI aküler derin deşarj için tasarlanmamıştır ve tam deşarj akünün ömrünü azaltabilir.
Motoru marş yaptırmanın yanı sıra SLI akünün görevi, aracın elektriksel şartları şarj sisteminden gelen arzı aştığında gerekli ek gücü sağlamaktır. Ayrıca muhtemel gerilim kıvılcımlarını yok eden bir dengeleyicidir.
Motor çalışırken gücün çoğunluğu, 13,5 ile 14,5 V arasında çıkışı sürdüren voltaj regülatörüne sahip bir alternatör tarafından sağlanır.
Akünün görevi; marş motorunu, ateşleme sistemini, doğru akımla çalışan tüm devreleri, ışık ve alıcıları beslemektir.

Otomobil aküsü, altı hücreli ıslak hücreli bir akü örneğidir. Kurşunlu akünün her hücresi, gözenekli kurşun plakalarla (katot) doldurulmuş veya kurşun dioksitle (anot) kaplanmış kurşun alaşımlı ızgaradan yapılmış alternatif plakalardan oluşur. Her hücre, elektrolit olan sülfürik asit çözeltisiyle doldurulur. Eskiden, hücrelerin her birinde elektrolit seviyesinin görülebildiği ve hücreye su eklenmesine izin veren bir doldurma kapağı vardı. Doldurma kapağında, şarj sırasında oluşan hidrojen gazının hücreden çokmasına izin veren küçük bir havalandırma deliği vardı.
Hücreler, bir hücrenin pozitif plakalarından bitişikteki hücrenin negatif plakalarına kısa ağır şeritlerle birleştirilir. Korozyona dayanması için kurşunla kaplı ağır terminal çifti akünün yukarısına yataklanır. Modern birimlerin plastik kasaları ve hücrenin plakalarını temastan ve kısa devreden koruyan örme tabakaları vardır.
Geçmişte, otomobil aküleri, akünün çalışması sırasında ayrışan suyu değiştirmek için düzenli muayene ve bakım gerektiriyordu. "Az bakım gerektiren" (bazen "sıfır bakım gerektiren" olarak da adlandırılır) aküler, plaka elemanları için farklı bir alaşım kullanarak şarj sırasında ayrışan su miktarını azaltır. Modern bir akü, kullanım ömrü boyunca ek suya ihtiyaç duymayabilir; bazı tipler, her hücre için ayrı doldurma kapaklarını ortadan kaldırır. Bu akülerin bir zayıflığı, ışıklar açık bırakılarak araç aküsü tamamen boşaldığında olduğu gibi, derin deşarja karşı çok toleranssız olmalarıdır. Bu, kurşun plaka elektrotlarını kurşun sülfat birikintileriyle kaplar ve akünün ömrünü üçte bir veya daha fazla oranında azaltabilir.
VRLA aküler, absorbe cam mat (AGM) aküler olarak da bilinir, derin deşarja karşı daha dayanıklıdır ancak daha pahalıdır. VRLA aküler hücreye su eklenmesine izin vermez. Hücrelerin her biri, kasayı aşırı şarj veya dahili arıza durumunda yırtılmaya karşı korumak için otomatik bir basınç tahliye valfine sahiptir. Bir VRLA akü elektrolitini dökemez, bu da onu motosiklet gibi araçlarda özellikle kullanışlı hale getirir.
Aküler genellikle seri devrelerdeki altı galvanik hücreden yapılır. Her hücre tam şarjda toplam 12,6 volt için 2,1 volt sağlar. Deşarj sırasında, negatif (kurşun) terminalde kimyasal reaksiyon elektronları dış devreye bırakır ve pozitif (kurşun oksit) terminalde başka bir kimyasal reaksiyon elektronları dış devreden emer. Bu, elektronları dış devre teli (bir elektrik iletkeni) boyunca sürerek bir elektrik akımı (elektrik) üretir. Akü boşaldıkça, elektrolitin asidi plakaların malzemeleriyle reaksiyona girerek yüzeylerini kurşun sülfata dönüştürür. Akü yeniden şarj edildiğinde, kimyasal reaksiyon tersine döner: kurşun sülfat kurşun dioksite dönüşür. Plakalar orijinal durumlarına döndürüldüğünde, işlem tekrarlanabilir.
Benzinli motorlarda kullanılan 12 voltluk akü, birbirine seri olarak bağlanmış altı adet elemandan meydana gelmiştir. Genellikle her eleman, içerisinde yine birbirine seri bağlı 4 pozitif, 5 negatif yüklü plakadan oluşur. Bu plakalar, kurşun-antimon alaşımı petek üzerine, aktif maddelerin sıvanarak fırınlanması sonucu oluşur. Pozitif plakalar aktif madde olarak, kurşun dioksit içerir. Negatif plakalar aktif madde olarak, saf kurşun içerir. Bu tür plakalar arasına, kısa devreyi önlemek için plakaları yalıtan ayırıcılar yerleştirilir. Ayırıcılar, plakalar arasındaki kimyasal tepkimeyi engellemeyecek şekilde çok küçük gözenekleri bulunan plastiklerden yapılır. Akünün içinde sülfürik asit - saf su karışımı olan elektrolit konulur. Karışımda %39 asit, %61 su vardır. Elemanlar arası seri köprülerle bağlanmıştır.

Aküler, fiziksel boyuta, terminallerin türüne ve yerleşimine ve montaj stiline göre gruplandırılır.

Amper-saat (Ah veya A·h), akünün enerji depolama kapasitesiyle ilgili bir birimdir. Bu derecelendirme Avrupa'da yasa gereği zorunludur.
Amper saat değeri genellikle (bir akünün 26,6 °C'de, voltaj 10,5 voltluk bir kesme noktasına düşerken, sabit bir oranda 20 saat boyunca sağlayabileceği akım) ile 20 saatin çarpımı olarak tanımlanır. Teoride 26,6 °C'de (80 derece F) 100 Ah'lik bir akünün en az 10,5 voltluk voltajı koruyarak 20 saat boyunca sürekli olarak 5 amper sağlayabilmesi gerekir.
Ah kapasitesi ile deşarj oranı arasındaki ilişki doğrusal değildir, deşarj oranı arttıkça kapasite azalır. 100 Ah değerli bir akü genellikle 10 amperlik sabit bir akımda boşalırken 10 saat boyunca 10,5 voltun üzerinde bir voltajı koruyamaz. Kapasite ayrıca sıcaklıkla azalır.

Soğuk marş amperleri (CCA): bir akünün en az 7,2 voltluk bir voltajı korurken 30 saniye boyunca 0 °F (-18 °C)'de sağlayabileceği akım miktarıdır. Bilgisayar kontrollü yakıt enjeksiyonlu motorlara sahip modern otomobillerin çalışmaya başlamadı birkaç saniyeden fazla sürmez ve CCA rakamları eskiden olduğundan daha az önemlidir.
CCA'yı CA/MCA veya HCA rakamlarıyla karıştırmamak önemlidir çünkü ikincisi daha yüksek sıcaklıklar nedeniyle her zaman daha yüksek olacaktır. Örneğin, 250 CCA akü, 250 CA (veya MCA) aküden daha fazla marş gücüne sahiptir ve aynı şekilde 250 CA akü, 250 HCA aküden daha çok marş gücüne sahiptir.

Marş amperi (CA): bir akünün 32 °F (0 °C)'da, yine 7,2 volta eşit veya daha büyük bir voltajda 30 saniye boyunca sağlayabileceği akım miktarıdır.
Deniz marş amperi (MCA): CA gibi, bir akünün 32 °F (0 °C)'da sağlayabileceği akım miktarı ve genellikle buzun oluşabileceği koşullarda çalıştırılma olasılığı daha az olan tekne akülerinde (dolayısıyla "deniz" olarak adlandırılmıştır) ve çim bahçe traktörlerinde bulunur.
Sıcak marş amperi (HCA), bir akünün 80 °F (27 °C)'da sağlayabileceği akım miktarıdır. Derecelendirme, o sıcaklıktaki bir kurşun-asit akünün 30 saniye boyunca sağlayabileceği ve hücre başına en az 1,2 volt (12 voltluk bir akü için 7,2 volt) koruyabileceği akım olarak tanımlanır.

Battery Council International (BCI) grup boyutu, akünün uzunluk, genişlik ve yükseklik gibi fiziksel boyutlarını belirtir. Bu gruplar kuruluş tarafından belirlenir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde tüketicilerin yeni üretilmiş bir akü satın almasına yardımcı olmak için akülerde kodlar vardır. Aküler depolandığında şarjlarını kaybetmeye başlarlar; bunun nedeni elektrotların akü asidiyle akım üretmeyen kimyasal reaksiyonları olmasıdır. Ekim 2015'te üretilen bir akünün sayısal kodu 10-5 veya alfanümerik kodu K-5 olacaktır. "A" Ocak, "B" Şubat ve benzeri anlamına gelir ("I" harfi atlanır).
Güney Afrika'da akü üzerindeki üretim tarihini gösteren kod, kasanın bir parçasıdır ve kapağın sol alt kısmına yerleştirilmiştir. Kod yıl ve hafta numarasıdır (YYHH), örneğin 1336, 2013 yılında 36. haftayı ifade eder.

Aşırı ısı, yüksek sıcaklıklar nedeniyle elektrolitin buharlaşması, elektrolite maruz kalan plakaların etkin yüzey alanının azalması ve sülfatlanmaya yol açması nedeniyle akü arızalarının başlıca nedenidir. Izgara korozyon oranları sıcaklıkla artar. Düşük sıcaklıklar da akü arızasına yol açabilir.
Akü, motoru çalıştıramayacak noktaya kadar boşalmışsa, motor harici bir güç kaynağı aracılığıyla akü takviyesiyle çalıştırılabilir. Motor çalıştıktan sonra, alternatör ve şarj sistemi hasarsızsa aküyü şarj edebilir.
Akü terminallerindeki korozyon, elektrik direnci nedeniyle bir arabanın çalışmasını engelleyebilir; bu da dielektrik gresin uygun şekilde uygulanmasıyla önlenebilir.
Sülfatlama, elektrotların aküyü zayıflatan sert bir kurşun sülfat tabakasıyla kaplanmasıdır. Sülfatlama, akü tam olarak şarj edilmediğinde ve boşaldığında meydana gelebilir.. Sülfatlanmış aküler, hasarı önlemek için yavaş şarj edilmelidir.
SLI aküleri (marş, aydınlatma ve ateşleme) derin deşarj için tasarlanmamıştır ve buna maruz kaldıklarında ömürleri azalır.
Marş akülerinin, yüzey alanı artırılmış ve dolayısıyla yüksek anlık akım kapasiteli plakaları vardır, buna karşın deniz (hibrit) ve derin çevrim tipleri daha kalın plakalara ve hücreyi kısa devre yapmadan önce kullanılmış plaka malzemesinin toplanması için plakaların alt kısmında daha fazla alanı vardır.
Kurşun-antimon plakalar kullanan araç aküleri, elektroliz ve buharlaşma nedeniyle kaybedilen suyu yerine koymak için düzenli olarak saf su ile doldurulmalıdır. Alaşım elementini kalsiyuma değiştirerek, daha yeni tasarımlar su kaybı oranını azaltmıştır. Modern araç akülerinin bakım gereksinimleri azaltılmıştır ve hücrelere su eklenmesi için kapaklar sağlamayabilir. Bu tür aküler, akü ömrü boyunca kayıplara izin vermek için plakaların üzerinde ekstra elektrolit içerir.
Bazı akü üreticileri, akünün şarj durumunu göstermek için dahili bir hidrometre içerir.

Birincil aşınma mekanizması, hücrelerin dibinde biriken ve sonunda plakaları kısa devre yapabilecek aktif malzemenin akü plakalarından dökülmesidir. Bu, bir plaka setini geçirgen bir malzemeden yapılmış plastik ayırıcı torbalara koyarak önemli ölçüde azaltılabilir. Bu, elektrolit ve iyonların geçmesine izin verir ancak ça

Piston segmanı, İçten yanmalı, 4 zamanlı ve 2 zamanlı motorlarda silindir bloku içinde hareket eden piston ya da pistonların üzerine açılmiş segman kanallarının içinde çalışan gri dökme demirinden ya da çelik alaşımlarından yapılan halka biçimindeki parçalardır. Segmanlar, sıkıştırma zamanı sırasında silindir içerisine alınan havanın kartere sızmasını engelleyerek kompresyonun oluşmasını sağlar. Karterdeki yağın ve havanın da silindir boşluğuna sızmasını engeller. Genel olarak motorlarda kompresyon segmanı ve yağ segmanı olmak üzere 2 çeşit ve 3 adet segman bulunur. Segmanların otomobil kullanılmaya başladıktan belli bir süre sonra aşınması veya tahrip olması durumunda silindir bloku içine sızan motor yağı benzinle karışarak yanar ve motor yağ eksiltir, çevre kirliliğine sebep olur. Sıkıştırma zamanı esnasında sızdırmazlığı tam sağlayamayan segmanlar motorun performansının düşmesine neden olur.

Pumpe düse (Pompa meme), üreticisi Bosch olan sistem sadece Volkswagen grubuna ait (Audi, Seat, Skoda, Volkswagen) araçlarda kullanılmaktadır.
Sistemde her silindir için eksantrik milinden aldığı hareketle çalışan birer pompa bulunur.Aynı zamanda yine her silindir için birer elektromanyetik kontrollü enjektör bulunur.Sistemi tamamlayan parça ise motordan aldığı verilere göre enjeksiyonun zamanlamasını belirleyen elektronik kontrol ünitesidir. (ECU)
Sistem yakıtı yüksek basınçla silindirlere göndererek atık bırakmadan verimli yanma olmasını sağlar.

Her silindir için ayrı bir püskürtme pompası bulunur.Sistem motorini elektronik kontrollü olarak her silindire ayrı ve direkt püskürtme prensibiyle çalışır.
PD (Pumpe düse) tipi enjeksiyon sistemlerinde CR (common rail) tipi enjeksiyon sistemlerinden farklı olarak selenoid bir yay bulunur. Bu yay enjeksiyonu bir pompa gibi çalıştırır.
Her silindir için enjeksiyonun bağımsız ve miktarını kontrollü olması PD (Pumpe düse) sistemini, ortak yakıt yolunu kullanan CR (common rail) sisteminden ayıran en önemli özelliğidir.
Sistemde püskürtme basıncı 2050 bar'a kadar çıkabilmektedir. CR sistemlerde ise püskürtme basıncı en fazla 1600 bar'a kadar çıkabilmektedir.

CR sistemlere oranla püskürtme basıncını daha yüksek olması.
Her silindir için ayrı ve miktarı ayarlanabilen bir püskürtme gerçekleşmesi dolayısıyla çok fazla olmamak kaydıyla yakıt ekonomisi ve temiz çalışma sağlaması.

Gürültülü çalışma
Sistemin maliyetinin yüksek ve karmaşık olması
CR sistemlerde bir çevrimde 4-5 püskürtme yapılabilmektedir. Ana püskürtmeden sonra yapılan püskürtmeler sayesinde partikel filtrede biriken yakıt yakılara temizlik sağlanır.
PD sistemlerde ise bir çevrimde bir püskürtme yapılabilir. Bu sebepten dolayı partikel filtredeki biriken yakıt yakılamaz ya da partikel filtre kullanılmaz. Bundan dolayı PD sistemle çalışan araçların egzoz emisyonları daha yüksektir.

Radyatörler, içten yanmalı motorları soğutmak için, özellikle otomobiller olmak üzere aynı zamanda piston- motorlu uçak, demiryolu lokomotifleri, motosikletler, sabit üretim tesisi veya bu tür bir motorun benzer herhangi bir kullanımı için kullanılan ısı eşanjörleridir.
İçten yanmalı motorlar genellikle soğutulur motor soğutucusu adlı bir sıvının, ısıtıldığı motor bloğu içinden, ardından bir radyatör atmosfere ısı kaybeder ve daha sonra motora geri döner. Motor soğutma sıvısı genellikle su esaslıdır ancak yağ da olabilir. Motor soğutma sıvısını sirküle etmeye zorlamak için bir su pompası ve ayrıca radyatörden havayı zorla geçirmek için bir eksenel fan kullanmak yaygındır.

Sıvı soğutmalı içten yanmalı motor lu otomobillerde ve motosikletlerde, motor ve silindir kapağı içinden geçen kanallara sıvı soğutma sıvısının pompalandığı bir radyatör bağlanır. Bu sıvı su olabilir (suyun donmasının muhtemel olmadığı iklimlerde), ancak daha yaygın olarak iklime uygun oranlarda su ve antifriz karışımıdır. Antifriz'in kendisi genellikle az miktarda korozyon önleyici ile etilen glikol veya propilen glikol'dur.
Tipik bir otomotiv soğutma sistemi şunlardan oluşur:

motor bloğuna ve silindir kafasına dökümle şekillendirilmiş, ısıyı almak için yanma odalarını dolaşan sıvı ile çevreleyen bir dizi döküm galeri;
ısıyı hızla dağıtmak için petek kanatlarıyla donatılmış, motordan sıcak sıvıyı alan ve soğutan birçok ince borudan oluşan radyatör;
soğutma sıvısını sistemde dolaştırmak için genellikle santrifüj tipi su pompası;
radyatöre giden soğutucu miktarını değiştirerek sıcaklığı ayarlamak için termostat;
Radyatörden soğuk hava çekmek için fan.
Radyatör, içerideki sıvıdan dışarıdaki havaya ısı aktarır, böylece sıvı soğur, bu da motoru soğutur. Radyatörler ayrıca sıklıkla otomatik şanzıman yağı, klima soğutucu, emiş havasını ve bazen motor yağı veya hidrolik direksiyon sıvısını soğutmada kullanılır. Radyatörler genellikle, örneğin bir ön ızgara arkasında olduğu gibi, aracın ileri hareketinden hava akışını aldıkları bir yere yerleştirilir. Motorların orta veya arkaya takıldığı durumlarda, yeterli hava akışını sağlamak için radyatörü bir ön panjur arkasına takmak, uzun soğutma sıvısı boruları gerektirse de yaygındır. Alternatif olarak, radyatör aracın üst kısmındaki akıştan veya yana takılı bir ızgaradan da havayı çekebilir.
Otobüsler gibi uzun araçlar için, yan hava akımı en çok motor ve şanzımanın soğutulmasında, üst hava akımıysa klima soğutmasında çok yaygın kullanılır.

Otomobil radyatörleri, hacme göre büyük yüzey alanı veren, birçok dar geçiş yoluyla bir çekirdek ile birbirine bağlanan bir çift metal veya plastik kolektör tankından yapılır. Bu çekirdek genellikle kanallar oluşturmak için preslenmiş ve birlikte lehimli yığılı metal levha katmanlarından yapılır. Uzun yıllar boyunca radyatörler, pirinç başlıklara lehimlenmiş pirinç veya bakır çekirdeklerden yapıldı.
Modern radyatörler alüminyum göbeklidir ve genellikle contalı plastik başlıklar kullanarak paradan ve ağırlıktan tasarruf sağlar. Bu yapı daha kolay bozulur ve geleneksel malzemelerden daha zor onarılır.

Daha önceki yapım yöntemi petek radyatördü. Yuvarlak borular uçlarından altıgenler şeklinde dövülür sonra bir araya istiflenir ve lehimlenirdi. Sadece uçlarına dokundukları için bu içinden birçok hava borusunun geçtiği katı bir su deposunu oluştururdu.
Bazı eski model arabalar, daha az verimli ancak daha basit bir yapı olan sarmal borudan yapılmış radyatör göbeklerini kullanır.

Radyatörler önceleri yalnızca termosifon etkisi ile yönlendirilen aşağı doğru dikey akışı kullandılar. Soğutma sıvısı motorda ısınır, yoğunluğu azalır ve böylece yükselirdi. Radyatör sıvıyı soğuttukça, sıvı yoğunlaşır ve aşağı iner. Bu etki, az güçlü sabit motorlar için yeterlidir ancak en eski otomobiller dışında yetersizdir. Doğal sirkülasyonun çok az debisi olduğundan, uzun yıllardır tüm otomobiller motor soğutma sıvısını dolaştırmak için santrifüj pompa kullandı.

Araç içindeki küçük bir radyatörü aynı anda çalıştırmak için genellikle bir valf veya bölme sistemi veya her ikisi birlikte kullanılır. Bu küçük radyatör ve ilgili hava fanına kalorifer peteği denir ve araç içini ısıtır. Radyatör gibi, kalorifer peteği de motordan ısıyı alarak çalışır. Bu nedenle, otomotiv teknisyenleri genellikle kullanıcılara ana radyatöre yardımcı olmak için motor hararet yaptığında hemen araç kaloriferini açıp en yüksek sıcaklığa getirmelerini tavsiye eder.

Modern otomobillerdeki motor sıcaklığı öncelikle mum- pelet tipi termostat, motor en uygun çalışma sıcaklığı değerine ulaştığında açılan bir valf tarafından kumanda edilir.
Motor soğukken termostat, motor ısındıkça soğutma suyu sıcaklığında değişiklikleri hissetmesi için küçük baypas akışı dışında kapatılır. Motor soğutma suyu, termostat tarafından sirkülasyon pompasının girişine yönlendirilir ve radyatör baypas edilerek doğrudan motora geri döndürülür. Suyun yalnızca motorda dolaşacak şekilde yönlendirilmesi, yerel "sıcak noktalardan" kaçınırken motorun en uygun çalışma sıcaklığına olabildiğince hızlı çıkmasını sağlar. Soğutucu sıvının sıcaklığı termostat çalışma sıcaklığına çıktığında termostat açılır ve sıcaklığın daha da yükselmesini önlemek için suyun radyatörden geçmesi sağlanır.
Optimum sıcaklıktayken termostat, motorun optimum sıcaklıkta çalışmaya devam etmesi için motor soğutma sıvısının radyatöre akışını kontrol eder. Sıcak bir günde ağır yükte dik bir yokuşu yukarı yavaşça çıkmak gibi en yüksek yük koşullarında, radyatörden geçen hava debisi az iken motor maksimum güce yakın güç vereceğinden termostat tam açık konuma gelir. (Radyatörden geçen hava debi hızı, ısıyı dağıtma kabiliyeti üzerinde etkisi büyüktür.) Tersine, soğuk bir gecede hafif bir gazla otoyolda hızla yokuş aşağı giderken, motor az güç ürettiğinden termostat neredeyse kapanır ve radyatör, motorun ürettiğinden çok daha fazla ısı kaybeder. Radyatörden çok soğutma sıvısı geçirmek, motorun aşırı soğumasına ve optimum sıcaklıktan daha az sıcaklıkta çalışmasına neden olarak yakıt verimliliği'nin azalmasına ve egzoz emisyonlarının artmasına neden olur. Ayrıca, herhangi bir bileşen (krank mili yatakları gibi) doğru boşluklarla birbirine uyacak şekilde termal genleşme dikkate alınacak şekilde tasarlanırsa, motor dayanıklılığı, güvenilirliği ve uzun ömürlülüğü bazen tehlikeye girer. Aşırı soğutmanın diğer bir yan etkisi, kalorifer veriminin düşmesidir ancak tipik durumlarda hala ortam sıcaklığından çok daha yüksek sıcaklıkta hava üfler. Bu nedenle termostat, motoru optimum çalışma sıcaklığında tutmak için aracın çalışma yükünde, hızında ve dış sıcaklıktaki değişikliklere yanıt vererek araç menzili boyunca sürekli hareket eder.
Eski model arabalarda, alkol veya aseton gibi uçucu bir sıvı içeren oluklu körük tipi bir termostat bulabilirsiniz. Bu tip termostatlar, yaklaşık 7 psi'nin üzerindeki soğutma sistemi basınçlarında iyi çalışmaz. Modern motorlu araçlar genellikle yaklaşık 15 psi'de çalışır, bu da körük tipi termostatın kullanımını engeller. Doğrudan hava soğutmalı motorlarda bu, hava geçişlerinde bir kanat valfini kontrol eden körüklü termostat için sorun değildir.

Radyatör boyutu ve radyatör fan tipi de dahil olmak üzere diğer faktörler motorun sıcaklığını etkiler. Radyatörün boyutu (ve dolayısıyla soğutma kapasitesi), aracın karşılaşabileceği en aşırı koşullarda (tam yükte sıcak bir günde dağa tırmanmak gibi) motoru tasarım sıcaklığında tutabilecek şekilde seçilir.
Radyatörden geçen hava debisinin, yaydığı ısı üzerinde etkisi önemlidir. Araç hızı, kabaca motor gücüyle orantılı olarak bunu etkiler, böylece kaba öz-düzenleyici geri bildirim verir. Motor tarafından ek soğutma fanı çalıştırıldığında bu aynı zamanda motor hızını da benzer şekilde izler.
Motorla çalışan fanlar, genellikle düşük sıcaklıklarda kayarak fan hızını azaltan tahrik kayışından gelen fan kavrama tarafından düzenlenir. Bu, fanı gereksiz yere çalıştırarak gücü boşa harcamayarak yakıt verimliliğini artırır. Modern araçlarda, soğutma hızının daha fazla düzenlenmesi ya değişken hızlı ya da çevrimli radyatör fanlarınca sağlanır. Elektrikli fanlar, bir termostatik anahtar veya motor kontrol ünitesi tarafından kontrol edilir. Elektrikli fanlar ayrıca düşük motor devirlerinde veya yavaş akan trafikte olduğu gibi sabitken iyi debi ve soğutma sağlar.
Viskoz tahrikli ve elektrikli fanların geliştirilmesinden önce motorlara her zaman radyatörden hava çeken basit sabit fanlar takılıydı. Ticari araç ve traktör gibi yüksek sıcaklıklarda ağır işleri yapabilmek için tasarımı büyük bir radyatör takılmasını gerektiren araçların motoru hafif yükler altında termostat varlığında bile büyük radyatör ve sabit fan nedeniyle termostat açılır açılmaz soğutma sıvısı sıcaklığında hızlı ve önemli bir düşüşe neden olduğundan genellikle soğuk havada serin çalışırlardı. Bu sorun radyatöre bir radyatör perdesi (veya radyatör örtüsü) takılarak çözülebilir ve radyatöre hava akışını kısmen veya tamamen engelleyecek şekilde ayarlanabilir. En basit haliyle perde, istenen kısmı kaplamak için radyatörün uzunluğu boyunca açılan tuval veya kauçuk gibi bir malzeme rulosudur. Birinci Dünya Savaşı dönemi S.E.5 ve SPAD S.XIII tek motorlu avcı uçakları gibi bazı eski araçlar, bir derece kontrol sağlamak için sürücü veya pilot koltuğundan ayarlanabilen bir dizi kepenk içerir. Bazı modern otomobillerde gerektiğinde soğutma ve aerodinamik arasında dengeyi sağlamak için motor kontrol ünitesi tarafından otomatik olarak açılıp kapatılan bir dizi kepenk bulunur.

İkinci Dünya Savaşı'ndan önce motor soğutucu genellikle suydu. Antifriz yalnızca donmayı kontrol etmek için kullanıldı ve bu genellikle yalnızca soğuk havalarda yapıldı.
Yüksek performanslı uçak motorlarındaki geliştirmeler, glikol veya su-glikol karışımlarının benimsenmesine yol açan daha yüksek kaynama noktalı geliştirilmiş soğutma sıvıları gerektirdi. Bunlar antifriz özellikleri için glikollerin benimsenmesine yol açtı.
Alüminyum veya alaşım-metal motorların geliştirilmesinden bu yana, tüm bölgelerde ve mevsim

Silindir bloku, motorun temel parçasıdır. Dökme demir'den ya da alüminyum'dan yapılır. İçerisinde pistonun aşağı yukarı hareket ettiği silindir, silindirin sıcaklığını kabul edilebilir seviyede tutan soğutma için yaş gömlekler ya da kuru gömlekler, krank mili muhafazası ve onun altına takılan krank mili bulunur.
İçten yanmalı bir motorda motor bloku, silindirleri ve diğer parçaları içeren yapıdır. Eski bir otomotiv motorunda, motor bloku yalnızca ayrı bir karterin takıldığı silindir blokuydu. Modern motor bloklarında genellikle karter silindir bloku ile tek parça olarak birleştirilmiştir. Motor bloklarının soğutma sıvı geçişleri ve yağ galerileri gibi kısımları da kapsar.
Dayanıklılık amacıyla, dizel motorlarda silindir bloku genellikle dökme demirden yapılır. Çünkü aşınmaya, korozyona karşı yüksek dirence sahiptir ve üretilen yüksek torklara dayanabilir.
Son zamanlarda, benzinli motorlarda alüminyum alaşım daha sıkça kullanılmaktadır. Alüminyum daha hafiftir ve ısıyı çelikten daha iyi iletir.
"Silindir bloku" terimi genellikle "motor bloku" ile birbirinin yerine kullanılır, ancak teknik olarak modern bir motor bloku (yani başka bir bileşenle birleştirilmiş birden çok silindir) monoblok olarak sınıflandırılır.

Bir motorun ana yapısı genellikle silindirler, soğutma sıvısı geçitleri, yağ galerileri, karter ve silindir kapak(lar)ı'ndan oluşur.
1880'lerden 1920'lere kadar olan ilk üretim motorları, genellikle bu elemanların her biri için, motor montajı sırasında birbirine cıvatalanan ayrı bileşenler kullanıyordu. Ancak modern motorlar, üretim maliyetlerini azaltmak amacıyla sıklıkla bu unsurların çoğunu tek bir bileşende birleştirir.
Ayrı bileşenlerden monoblok motor bloklarına doğru evrim, 20. yüzyılın başlarından bu yana kademeli bir ilerleme olmuştur. Elemanların birleştirilmesi, dökümhane ve işleme tekniklerinin geliştirilmesine dayanmıştır. Örneğin, pratik, düşük maliyetli bir V8 motoru, Ford, düz kafalı V8 motorunu yapmak için kullanılan teknikleri geliştirene kadar mümkün değildi. Bu teknikler daha sonra diğer üreticiler tarafından motorlarına uygulandı.

Silindir bloku, silindiri, ayrıca silindir gömleklerini ve soğutucu geçişlerini içeren yapıdır. İçten yanmalı motor geliştirmenin ilk yıllarında, silindirler genellikle ayrı ayrı dökülüyordu, dolayısıyla silindir blokları genellikle her silindir için ayrı ayrı üretiliyordu. Bunu takiben, motorlar iki veya üç silindiri tek silindir blokunda ve motor da bu silindir bloklarından birkaçı birleştirilmeye başlandı.
V6, V8 veya düz 6 motorlar gibi birden fazla silindir sıralı ilk motorlarda, her sıra tipik olarak bir veya daha çok ayrı silindir blokundan oluşuyordu. 1930'lardan bu yana, her iki silindir sırasının aynı silindir blokuna birleştirilmesine olanak tanıyan seri üretim yöntemleri geliştirildi.

Islak gömlekli silindir blokları, tamamen çıkarılabilir, özel contalar aracılığıyla bloğa oturan silindir duvarları kullanır. Dış tarafları motor soğutma sıvısıyla doğrudan temas ettiğinden "ıslak gömlekler" olarak anılırlar. Başka bir deyişle, gömlek sadece bir gömlek olmaktan ziyade silindir duvarının tamamı olarak hizmet verir.
Islak gömlekleri  avantajları arasında daha az kütle, daha az alan gereksinimi ve soğutma sıvısının soğuk çalıştırmadan itibaren daha hızlı ısıtılmasıdır. Bu da ilk çalıştırmada yakıt tüketimini azaltır ve araç kabininin daha erken ısınmasını sağlar.
Kuru gömlekli silindir blokları, silindir duvarının omurgasını oluşturmak için blokun malzemesini veya blokun içine yerleştirilmiş ayrı bir gömlek kullanır. Blok malzemesiyle çevrelenmiş, dış tarafı "kuru" kalan ilave gömlekler içeriye yerleştirilir.
Islak veya kuru gömlek tasarımları için, gömlekler değiştirilebilir, bu da blokun kendisi değiştirilmeden motorun revizyonuna veya yeniden yapımına imkan verebilir, ancak bu genellikle pratik bir onarım seçeneği değildir.

Silindir kapak contası, silindir kapağı ile motor bloku arasındaki sızdırmazlığı sağlayan elemandır. Silindirlerin bulunduğu blok ile kapak arasına konulan ince, sıcaklığa dayanıklı bir elemandır. Motor harareti aşırı yükseldiğinde ilk olarak bu conta yanar. Conta yanarsa silindir yanma odasına soğutma suyu girer, hararet devam ederse kapak çatlar.
İçten yanmalı benzinli ve dizel motorların silindirlerinin ve kapaklarının arasında yer alan bir emniyet parçasıdır. Motordaki yağ, su, hava-gaz, basınç ve vakum kuvvetlerinin hücrelerinin bulunduğu kapakların tamir amaçlı sökülüp takılmasına bağlı, monoblok olmama durumundan kaynaklanan  sızmalarını önlemek  için kullanım mecburiyeti vardır. Teorik ömrü, motorun onarımsız kullanım ömrüne eşittir. Değiştirilmesi (ideal durumda) sadece:
Motorun onarılması amacıyla; silindir üst kapağının açılması sırasında bozulduğunda gerekir. Silindir kapak contalarının en makbulü en ince ve en dayanıklı olanlarıdır. Conta ne kadar ince olursa kapak blok üzerine o kadar yaklaşmış olur. Bu "yaklaşım" kapak ile silindir arsında gerçekleşen patlamanın akabinde pistonun daha büyük bir güçle aşağıya itilmesine sebep olur. Bu da motorun ürettiği torkun yükselmesine sebep olur.

Süperşarj, içten yanmalı motorlarda güç üretimini artırmaya yönelik uygulanan bir tekniktir.
Normalde bir pistonun pozitif yer değişimi sonucu silindir içerisine hava dolar ve bu hava sıkıştırılarak yanmada kullanılır. (bkz: Dört zamanlı motorlar) Silindir içerisine ne kadar çok hava gönderilebilirse üretilen güç o denli yüksek olur. Süperşarj tekniği de bu prensibe dayanır. Bu teknikte hava silindire gönderilmeden önce bir kompresör ile sıkıştırılır ve yüksek basınç sayesinde aynı hacimdeki silindir içerisine daha çok hava verilmiş olur. Sonuç olarak daha fazla yakıt yakılarak aynı motordan süperşarj sayesinde motor hacmini büyütmeden daha fazla güç elde edilmiş olur.
Süperşarj (yaklaşık olarak) "normalden daha fazla yüklemek" anlamına gelir.
Süperşarj üniteleri mekanik su pompalarından esinlenilerek yapılmıştır dünyada ilk fotoğraftaki Bentley üzerinde kullanılmıştır.

Sıkıştırma oranı, bir motorun (içten yanmalı veya Stirling motoru gibi) performansını öngörmek için kullanılan matematiksel oran. Pistonun en altta olduğu zaman ile en üstte olduğu zamandaki yanma odası hacimlerinin bir oranıdır.
Formülü alttaki gibidir:

  
    
      
        
          
            CR
          
        
        =
        
          
            
              
                
                  
                    π
                    4
                  
                
              
              
                b
                
                  2
                
              
              s
              +
              
                V
                
                  c
                
              
            
            
              V
              
                c
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\mbox{CR}}={\frac {{\tfrac {\pi }{4}}b^{2}s+V_{c}}{V_{c}}}}
  
, eğer

  
    
      
        b
      
    
    {\displaystyle b}
  
 = silindir çapı

  
    
      
        s
      
    
    {\displaystyle s}
  
 = piston strok mesafesi

  
    
      
        
          V
          
            c
          
        
      
    
    {\displaystyle V_{c}}
  
 = Yanma odası hacmi).

Termostat, fiziksel bir sistemin sıcaklığını algılayan ve sistem sıcaklığının istenen ayar derecesine yakın tutulması için çalışan bir kontrol aracıdır.
Termostatlar, ayar noktası sıcaklığına kadar ısıtan veya soğutan herhangi bir cihazda veya sistemde kullanılır; Termostat, bina ısıtma, merkezi ısıtma, otomobil radyatörleri, klimalar, HVAC sistemleri, su ısıtıcıları, elektrikli ütüler, fırınlar ve buzdolapları dahil mutfak ekipmanı ve tıbbi ve bilimsel kuluçka makinesi vb. yerlerde kullanılır. Bilimsel literatürde, bu cihazlar genellikle termostatik kontrollü yükler (TCL'ler) olarak sınıflandırılır. Termostatik olarak kontrol edilen yükler, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki toplam elektrik talebinin yaklaşık % 50'sini oluşturur.
Termostat, istenen ve ölçülen sıcaklıklar arasındaki hatayı azaltmaya çalıştığı için "kapalı döngü" bir kontrol cihazı olarak çalışır. Bazen termostat, otomotiv termostatı gibi kontrollü bir sistemin hem algılama hem de kontrol öğelerini birleştirir.
İlk bimetalli termostat, 1726'da saatin çeşitli sıcaklık şartlarında çalışmasında hassasiyetini korumak için kullanılmıştır.
Termostat kelimesi Yunanca θερμός "termos", "sıcak" ve στατός "statos", "ayakta, sabit" kelimelerinden türetilmiştir.
Termostat kelimesiyse 1830'da, çift metal şeridin sıcaklıkta farklı uzamadan dolayı bükülüp, ısıtma ve soğutma sistemlerini kontrol etmesinde ortaya atılmıştır.
Değişik termostat türleri ortaya çıkmasına rağmen, geliştirilmiş bimetal şeritli termostatlar günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Diğer bir tür genleşme katsayısı az bir boruyla genleşme katsayısı çok bir borunun birer uçlarının birleştirilmesinden oluşur. Borudaki kısalma, çubuğun serbest ucunun hareket ettirerek vanayı veya elektrik düğmesini kapatır. Değişik bir türse, kolay buharlaşan bir sıvının sıcaklığa bağlı olarak değişik basınç oluşturarak çalışır. Buzdolaplarındaki termostat bu tiptendir.

Termostat, doğru sıcaklık değerini korumak için ısıtma veya soğutma cihazlarını açıp kapatarak veya bir ısı transfer sıvısının akışını gerektiği gibi düzenleyerek kumanda eder. Termostat, ortam havası kontrolünden otomotiv soğutma sıvısı kontrolüne kadar çeşitli uygulamalarda genellikle ısıtma veya soğutma sistemi için ana kumanda ünitesi olabilir. Termostatlar, ayar noktası sıcaklığına kadar ısıtan veya soğutan herhangi bir cihaz veya sistemde kullanılır. Örnekler arasında bina ısıtma, merkezi ısıtma ve klimalar, fırın ve buzdolabı gibi mutfak ekipmanları ve tıbbi ve bilimsel kuluçka makinesi vardır.

Termostatlar, sıcaklığı ölçmek için farklı sensör türleri kullanır. Bir türünde, bobin şeklindeki bir bimetal şerit olan mekanik termostat, ısıtma veya soğutma kaynağını kontrol eden elektrik kontaklarını doğrudan çalıştırır. Bunun yerine elektronik termostatlar, ısıtma veya soğutma ekipmanına kumanda etmek için yükseltme ve işleme gerektiren termistör veya başka bir yarı iletken sensör kullanır. Isıtma veya soğutma ekipmanın çıkışı, gerçek sıcaklık ve sıcaklık ayar noktası arasındaki farkla orantılı olmadığından termostat "bang-bang kontrolörü" örneğidir. Bunun yerine, ısıtma veya soğutma ekipmanı ayarlanan sıcaklığa ulaşılana kadar tam kapasite ile çalışır ve ardından kapanır. Bu nedenle, termostat ayarı ile istenen sıcaklık arasındaki farkın artırılması, istenen sıcaklığa ulaşmak için gereken süreyi değiştirmez. Hedef sistem sıcaklığının değişebileceği oran, hem ısıtma veya soğutma ekipmanının sırasıyla hedef sisteme veya hedef sistemden ısı ekleme veya çıkarma kapasitesi ve hedef sistemin ısıyı saklama kapasitesi ile belirlenir.
Sıcaklık ayar noktasına yakın olduğunda ekipmanın aşırı hızlı döngüsünü önlemek için termostat bir miktar histerezis içerebilir. Ayarlanan sıcaklıkta anında "açık" dan "kapalı" ya ve tam tersi olarak değişmek yerine, histerezisli bir termostat, sıcaklık ayarlanan sıcaklık noktasını biraz geçene kadar geçiş yapmaz. Örneğin, 2 °C'ye ayarlanmış bir buzdolabı, yiyecek bölmesinin sıcaklığı 3 °C'ye ulaşana kadar soğutma kompresörünü çalıştırmayabilir ve sıcaklık 1 °C'ye düşene kadar çalışmaya devam eder. Bu, belirli bir büyüklükte bir hedef sistem sıcaklığı salınımı ortaya çıkarmasına rağmen, ekipmanın çok sık anahtarlamadan kaynaklanan yıpranma riskini azaltır.
Isıtılan veya klimalı alanlarda oturanların konforunu artırmak için bimetal sensör termostatları, ısıtma ekipmanı çalışırken sıcaklık sensörünü hafifçe ısıtmak veya soğutma sistemi çalışmıyorken sensörü hafifçe ısıtmak için bir "ön tahmin" sistemi içerebilir. Doğru ayarlandığında bu, sistemdeki herhangi bir aşırı histerezi azaltır ve sıcaklık değişimlerinin büyüklüğünü azaltır. Elektronik termostatların elektronik eşdeğeri vardır.

İlk teknolojiler, elektrotları doğrudan cama yerleştirilmiş cıva termometreleri içeriyordu. Böylece belirli (sabit) bir sıcaklığa ulaşıldığında kontaklar cıva tarafından kapatılacaktı. Bunlar bir dereceye kadar doğruydu.
Günümüzde kullanılan yaygın sensör teknolojileri şunlardır:

Bimetal lisanslı mekanik veya elektrikli sensörler.
Genişleyen balmumu peletleri
Elektronik termistör ve yarı iletken cihazlar
Elektrik termokuplar
Bunlar daha sonra şu kumanda yöntemlerini kullanarak ısıtma veya soğutma cihazına kumanda eder:

Doğrudan mekanik kontrol
Elektrik sinyalleri
Pnömatik sinyaller

Muhtemelen en erken kayıtlı termostat kumanda örnekleri Hollandalı yenilikçi Cornelis Drebbel (1572-1633) tarafından 1620 civarında İngiltere'de yapılmıştır. Kendisi tavuk kuluçka makinesi sıcaklığını düzenlemek için cıvalı bir termostatı icat etti. Bu, kaydedilen ilk geri bildirim kontrollü cihazlardan biridir.
Modern termostat kontrolü 1830'larda bi-metalik termostatı icat eden İskoç kimyager Andrew Ure (1778–1857) tarafından geliştirilmiştir. Zamanın tekstil fabrikalarının optimum şekilde çalışması için sabit ve sürekli bir sıcaklığa ihtiyaçları vardı, bu nedenle Ure, artan sıcaklığa tepki olarak metallerden biri genişlerken bükülen ve enerji beslemesini kesen bimetal termostatı tasarladı.
Wisconsin 'den Warren S. Johnson (1847–1911) 1883'te bi-metal oda termostatının patentini aldı ve iki yıl sonra ilk çok bölgeli termostatik kontrol sistemi için bir patent başvurusunda bulundu.
Albert Butz (1849–1905) elektrikli termostatı icat etti ve 1886'da patentini aldı.
Termostatın ilk endüstriyel kullanımlarından biri, kümes hayvanları inkübatörlerinde sıcaklığın düzenlenmesiydi. İngiliz mühendis Charles Hearson, 1879'da kümes hayvanı çiftliklerinde kullanılmak üzere alınan yumurtalar için ilk modern kuluçka makinesini tasarladı. Kuluçka makineleri, doğal olarak yumurtadan çıkan bir yumurtanın deneyimini tam olarak taklit etmesinde sıcaklığı düzenlemek için doğru bir termostat kullandı.

Bu, yalnızca tamamen mekanik araçlar kullanarak hem algılayan hem de kontrol eden cihazları kapsar.

Evsel su ve buhar bazlı merkezi ısıtma sistemleri geleneksel olarak bi-metal şeritli termostatlar tarafından kumanda edilir. Tam mekanik kumanda, bireysel akışı düzenleyen yerelleştirilmiş buhar veya sıcak su radyatör bi-metal termostatlarla yapılır. Ancak termostatik radyatör vanası (TRV) artık yaygın olarak kullanılmaktadır.
Bazı çatı türbin havalandırma deliklerinde damperleri düzenlemek için tamamen mekanik termostatlar kullanılır ve soğukta veya soğuk dönemlerde bina ısı kaybını azaltır.
Bazı oto yolcu ısıtma sistemlerinde su akışını ve sıcaklığını ayarlanabilir seviyede tutmak için termostatik kontrollu bir vana (valf) bulunur. Daha eski araçlarda termostat, hava akışını yönlendirmek için su vanalarını ve kanatçıkları kontrol eden işleticilere motor vakumunun uygulanmasını kontrol eder.
Modern araçlarda vakum işleticileri merkezi bir bilgisayarın kontrolündeki küçük solenoidler tarafından çalıştırılabilir.

Günümüzde kullanılan tamamen mekanik termostat teknolojisinin belki de en yaygın örneği, soğutucunun hava soğutmalı radyatöre akışını düzenleyerek motoru optimum çalışma sıcaklığı yakınında tutmak için kullanılan içten yanmalı motor soğutma sistemi termostatıdır. Bu tip termostat, belirli bir sıcaklıkta eriyen ve genişleyen bir balmumu peleti içeren kapalı bir bölme kullanarak çalışır. Bölmenin genişlemesi, çalışma sıcaklığı aşıldığında bir valfi açan bir çubuğu çalıştırır. Çalışma sıcaklığı balmumunun bileşimine göre belirlenir. Çalışma sıcaklığına ulaşıldığında termostat, sıcaklık değişikliklerine yanıt olarak açılmasını kademeli olarak artırır veya azaltır, motor sıcaklığını optimum aralıkta tutmak için radyatöre giden soğutma suyu devridaim akışını ve radyatöre giden soğutucu akışını dinamik olarak dengeler.
Tüm Chrysler Group ve General Motors ürünleri dahil birçok otomobil motorunda, termostat ısıtıcı göbeğine akışı kısıtlamaz. Radyatörün yolcu tarafı depo ısıtıcı göbeğinden akan termostata baypas olarak kullanılır. Bu, termostat açılmadan önce buhar ceplerinin oluşmasını önler ve ısıtıcının termostat açılmadan önce çalışmasını sağlar. Diğer bir faydası ise, termostat arızalandığında radyatörde hala biraz soğutucu akışı olmasıdır.

Termostatik karışım vanası, sıcak ve soğuk suyun karışımını kontrol etmek için balmumu peleti kullanır. Yaygın bir uygulama, elektrikli su ısıtıcısının Legionella bakterilerini öldürecek kadar (60 °C (140 °F) üzerinde) bir sıcaklıkta çalışmasına izin verirken vananın çıkışı hemen haşlamayacak (49 °C (120 °F)) kadar sıcaklıkta su verir.

Balmumu pelet tahrikli vana, genişleme (hareket) - sıcaklık artışı ve büzülme (hareket) - sıcaklık düşüşü ile iki ısıl genleşme eğrisinden oluşan balmumu peletinin histerezis grafiğinin çizilmesiyle analiz edilebilir. Yukarı ve aşağı eğriler arasındaki yayılma, vananın histerezisini görsel olarak gösterir. Katılar ve sıvılar arasındaki faz geçişi veya faz değişimi nedeniyle balmumu tahrikli valflerde her zaman histerez vardır. Histerezis, özel hidrokarbon karışımları ile kumanda edilebilir. Dar aralıklı histerezis en çok istenen şeydir ancak bazı uygulamalar daha geniş aralıklar gerektirir. Balmumu pelet tahrikli valfler, diğerlerinin yanı sıra haşlanma önleme, donma koruması, yüksek sıcaklık temizliğ

Triger kayışı, motorlarda silindir kapağında bulunan eksantrik ile motor bloğunun en alt kısmında yer alan krank mili çıkıntısı arasında çalışan, kasnaklar ve rulmanlar yardımı ile boylamasına yerleştirilen kayıştır. Motor tiplerine göre enlemesine de yerleştirilebilirler (boxer motor tipleri). Egzoz ve emme supaplarını hareket ettirirler. İlk tahriki marş motorundan alan krank mili (sağlıklı ateşleme aldığını varsayarak), motoru çalıştırmak için triger kayışı vasıtası ile eksantrikleri döndürmek isteyecek, böylece motorun çalışmasını sağlayacaktır. Triger kayışı etkin olmadığı sürece motorların krank milleri de hareketini devam ettiremeyeceği için triger kayışı motor supaplarından volan dişlisine kadar bağlantı kuran ana parçalardan biridir. Triger kayışı yapımında cam elyafı maddesi kullanılarak sağlamlığı arttırılmıştır. Yaklaşık olarak 1,5 ton yük taşıma kapasitesine sahiptir. Ancak buna rağmen sürekli metal dişlilere sürtündüğünden aşınıp kopabilmektedir. Bu yüzden her 5 yılda veya ortalama 40.000 ila 60.000 km arasında değiştirilmesi gerekir, ancak yeni jenerasyon motorlarda değiştirme periyodu 120.000 kilometreye kadar artırılmıştır. Bazı motorlu taşıtlarda zincir triger kayışı yerine kullanılır.

Turbo, içten yanmalı motorlarda pistonların hızlı hareketleri esnasında azalan hava emişini, yani pistonlara ihtiyaç duydukları havayı pompalayan atmosfer basıncına ek basınç yaratan bir mekanizmadır.
Yakıtın yanması, motor silindirindeki oksijene, yani daha fazla hava miktarına bağlıdır. Turbo kısaca iki tarafında da türbinleri olan bir hava pompası olarak tanımlanabilir ve silindirin içine daha fazla yakıtı yakmak için ihtiyaç duyulan­ havayı göndermek için kullanılır. Sıcak ve yüksek basınçtaki egzoz dumanı içerisinde büyük miktarda enerji bulundurur ve enerjili duman turbo türbinlerini çevirmek için kullanılır. Turbo, türbin ve kompresör olmak üzere iki bölmeden oluşan helis açılı kanatlara sahiptir. Türbin egzoz tarafında, kompresör ise emme tarafında yer almaktadır. Egzoz gazının çıkma basıncıyla dönen türbin aradaki bağlantı milinin yardımıyla kompresör pervanesini döndürür. Bu sayede motor silindirine önemli ölçüde artan bir hava girişi sağlanır.
Wastegate adı verilen parça ise turbonun gönderdiği basıncın aşırı fazla olması durumunda, motorun içine gönderilen basınçlı havanın motora vereceği zararı önlemek adına kullanılan bir parçadır. Aşırı yüksek basınçlarda Wastegate'in bağlı olduğu bir kapak açılarak egzoz gazı türbini çevirmek yerine doğrudan dışarı atarak aşırı basıncı önler.

Volan, krank miline bağlı krankın hareketi ile direkt dönen ve ateşleme zamanında aldığı gücü diğer zamanlarda motorun dönmesi için harcayarak hareketinin devamlılığını sağlayan büyük silindirik dişlidir. Krank mili ile birlikte motorun dengesini sağlar.
Çoğu modelde marş sistemi için gerekli ilk hareket marş dinamosu ile volandan verilir. Şekli vantilatörü andırmaktadır.
Malzemeleri genelde dökme demirden olur. Arızaları ise 'Eğiklik, Çatlaklık, Sürtünmedir'. Tamirinde, eğer töleransı aşmamışsa volan taşlama tezgâhında düzeltilebilir.
Enerji ve iş makinalarında hareket ve kuvvetlerin hüküm sürdüğü yüzeylerde, sürtünme gibi mekanik kayıpların dışında, konstrüksüyon ve işletme şartlarından zorunlu olarak enerji kayıpları meydana gelmektedir.
Genel olarak turbo ve pistonlu makinalarda daha çok meydana gelen bu enerji kayıpları volan kullanılarak büyük ölçüde azaltılabilir. Pistonlu makinalarda, işletme şartlarının tamamen düzgün olması veya kuvvetlerin değişmemesine rağmen parçaların yapılışlarının temelindeki dengesizlikten dolayı volana ihtiyaç duyulmaktadır.
Volanın en önemli özelliği kaybolacak enerjinin bünyesinde depolanabilmesi ve gerektiğinde bunu kullanma imkânı verebilmesidir. Genel bir volanın geometrik şekli, çapı büyük genişliği küçük boyutlarda bir nevi silindirik disk olmalıdır. Volanın sistemdeki yeri ise, imkân dahilinde dönüş sayısının en büyük olduğu yer olmalıdır. Bazı sebeplerden bu yer mümkün olmadığı takdirde en büyük devir sayısına yakın dönen yerde olmalıdır. Bu koşullarda, volan sistemdeki en büyük enerjiyi kazanabileceği durumdadır.

Yakıt enjeksiyonu, içten yanmalı motorlarda yakıtın silindire ulaşması sistemine verilen addır. Modern uygulamalarda yakıt enjeksiyonu motor yönetim sisteminin birçok görevinden biridir.
Benzinli motorlarda karbüratör, yakıt enjeksiyonu sisteminin geliştirilmesinden önce kullanılan en önemli bileşenlerden biriydi. Modern içten yanmalı motorlarda ise bu sistem kullanılmamaktadır.
Karbüratör ve yakıt enjeksiyon sistemlerinin temel farkı, enjeksiyonun yakıtı güç kullanarak küçük bir delikten pompalamak ve hava içinde atomize olmasını sağlaması, karbüratörün ise motorun emme zamanının oluşturduğu vakumu doldurmak için hareket eden havaya yakıt püskürtmesidir.
Yakıt enjektörü sadece bir delik (nozül) ve valften oluşur. Yakıtın püskürtülmesi için gereken güç, enjektörden önceki bir yakıt pompası veya basınçlı kap tarafından sağlanır.

Elektronik enjektörler mekanik enjektörlerin aksine sürekli açılıp kapanarak çalışır. Enjektör açıldığında benzin basıncı ile benzin ince delik veya deliklerden emme manifoldundan geçen havanın üzerine püskürtülür. Böylece küçük partiküller halindeki yakıt yanma odasına doğru harekete geçer. Enjektörün püskürttüğü benzin miktarı benzin basıncı, meme büyüklüğü ve duty cycle (enjektörün açık kalma süresi) ile doğru orantılıdır. Ayrıca temiz olmayan meme püskürtülen benzin miktarını olumsuz etkileyebilir. Kirlenme, delinme vs. sonuçlarda motordan büyük miktarda performans kayıpları gözlenir. Ayrıca karbüratörde delik varsa araba motoru sıcakken çalışmayabilir.

Balta, insanoğlu tarafından on binlerce yıldır odunu kesmek, şekillendirmek ve parçalamak için; savaşlarda silah olarak veya seremonilerde gösterişli bir sembol olarak kullanılan bir alettir. Baltaların birçok formu vardır; ama çoğu temel olarak bir baş ve bir saptan oluşurlar.
Baltaların en erken dönemdeki örnekleri, tahtadan bir sapa tutturulmuş taşlarla yapılmıştır. Daha sonraları işleme teknikleri geliştikçe bakır, tunç, demir ve çelik baltalar da yapılmıştır.
Balta aslında eğik düzlem kullanılarak oluşturulmuş basit bir makinedir. Balta başının eğimli yüzeyleri sayesinde odunu kesmek için gereken kuvvet azaltılmış olur.

Eski Türkçe “balto” veya “baldu” sözcüğünden türemiştir.

İlk baltalar taştan yapılmış ve sapsız el baltalarıdır (hafts). Çakmaktaşı ya da diğer taşlardan yontulmuş (yontma) kesici kenarları vardı. El baltalarının ilk örnekleri Geç Oldowan'da 1,6 mya'a, Güney Etiyopya'da yaklaşık 1,4 mya'ya ve Olduvai Gorge'daki 1,2 mya tortularına kadar uzanmaktadır. Taşlanmış kesici kenarlı taş baltalar ilk olarak Avustralya'da Pleistosen'in sonlarında geliştirilmiştir; Arnhem Land'daki yerleşimlerden elde edilen taşlanmış kenarlı balta parçaları en az 44.000 yıl öncesine aittir. Taşlanmış kenarlı baltalar daha sonra Japonya'da BP 38.000 civarında ortaya çıkmıştır ve Honshu ve Kyushu adalarındaki birkaç Üst Paleolitik yerleşimden bilinmektedir.
Saplı baltalar ilk olarak Mezolitik dönemden (yaklaşık MÖ 6000) bilinmektedir. Bu döneme ait çok az ahşap balta bulunmuştur, ancak baltanın normalde kama ile saplandığı görülmektedir. Bıçağı sabitlemek için huş katranı ve ham deri bağlar kullanılmıştır.
Taş baltaların dağılımı tarih öncesi ticaretin önemli bir göstergesidir. Taş bıçakların kaynağını belirlemek için ince kesit alma yöntemi kullanılır. Avrupa'da, binlerce öğütülmüş taş baltanın çıkarıldığı Neolitik “balta fabrikaları” gibi birçok yerden bilinmektedir:

Great Langdale, İngiltere (tüf)
Rathlin Adası, İrlanda (porcellanite)
Krzemionki, Polonya (çakmaktaşı) Spiennes, Belçika'daki Neolitik çakmaktaşı madenleri (çakmaktaşı)
Plancher-les-Mines, Fransa (pelite)
Aosta Vadisi, İtalya (omfasit).
Metal baltalar bugün hâlâ Endonezya'nın Papua bölgesinin bazı kesimlerinde üretilmekte ve kullanılmaktadır. Papua Yeni Gine'nin Hagen Dağı bölgesi önemli bir üretim merkezidir.
Geç Neolitik/Kalkolitik dönemden itibaren baltalar bakırdan ya da arsenikle karıştırılmış bakırdan yapılmıştır. Bu baltalar, taştan yapılan öncülleri gibi yassı ve saplıydı. Bronz metalürjisinin kullanılmaya başlanmasıyla baltalar bu şekilde yapılmaya devam etmiştir. Sonunda saplama yöntemi değişti ve düz balta "flanşlı balta ”ya, ardından palstavlara ve daha sonra da kanatlı ve soketli baltalara dönüşmüştür.

Borkowski, W. (1995). Krzemionki maden kompleksi. Varşova.
Bradley, R.; Edmonds, M. (1993). Balta ticaretini yorumlamak: Neolitik Britanya'da üretim ve mübadele.
Pétrequin, P. (1995). La hache de pierre: carrières vosgiennes et échanges de lames polies pendant le néolithique (5400 - 2100 av. J.-C.). (exposition musées d'Auxerre Musée d'Art et d'Histoire). Paris: Ed. Errance. (Fransızca).
Pétrequin P.; Pétrequin, A.M. (1993). Écologie d'un outil: la hache de pierre en Irian Jaya (Indonésie). Paris: CNRS Éditions, Mongr. du Centre Rech. Arch. 12. (Fransızca).

Schulze, André (editör) (2007). Mittelalterliche Kampfesweisen. Band 2: Kriegshammer, Schild und Kolben. Mainz am Rhein: Zabern. ISBN 3-8053-3736-1. (Almanca).

Kauffman, Henry J. (1994). Amerikan Baltaları: Gelişimleri ve Yapımcıları Üzerine Bir Araştırma. Elverson, Pennsylvania: Olde Springfield Shoppe. 152 s. ISBN 188329412-6.
McLeod, Brett (2020). Amerikan Baltası: Bir Kıtayı Şekillendiren Alet. North Adams, Massachusetts: Storey Yayıncılık. 192 s. ISBN 978-1-63586-139-6.
Reissinger, Gottfried (1959). Die Konstruktionsgrundlagen der Axt. Hamburg: Parey. ISBN 978-3490211163. (Almanca).

H. Bächtold-Stäubli, H. (1987). Handwörterbuch des deutschen Aberglaubens. Berlin: De Gruyter. (Almanca).

Benzinli tırpan, tırpan motoru veya motorlu tırpan; bilinen geleneksel el tırpanının aksine kol gücüyle değil benzin veya elektrik gücüyle çalışan ot veya çalıları kesmek için kullanılan tırpan çeşididir. Geleneksel tırpanlar kestikleri otları bir araya yığarken, motorlu tırpanda hızla dönen plastik misina ya da metal dişli otları parçalamaktadır. Otlar bir alana yığılmak yerine parçalanarak, dağılırlar. Dağılan bitki parçalarının çürüyerek gübreye dönüşmesi daha kolay olmaktadır.
Benzinli tırpanlar çeşitli kullanım alanlarına göre değişiklik gösterirler. Doğru tırpan seçimi arazinizin yapısına bağlıdır. Genellikle iki zamanlı motora sahiptirler. 2 zamanlı motorlar benzin + yağ karışımı ile çalışmaktadırlar. Benzinli tırpanlar kendi aralarında düz şaftlı tırpanlar ve sırt tipi tırpanlar olarak 2 çeşittir. Engebeli ve yokuşlu arazilerde sırt tipi tırpan tavsiye edilirken düz araziler için düz tırpanlar tavsiye edilmektedir. Tırpan fiyatları menşei, markası, modeli ve kalitesi açısından farklılık gösterebilir.
Motorlu tırpanı çalıştırırken hızla dönen uç kısma yaklaşmamak gerekmektedir. Misina veya zincirin fırlattığı parçalar (özellikle taşlar) cilde ciddi zararlar vermektedir. Kullanıcılar eldiven ve gözlük kullanmalıdır. Uzun süre çalışacakların kulak tıkacı kullanması tavsiye edilir.

Hızar, benzinli motor veya elektrik motoru ile çalışan ve genellikle odun kesmekte kullanılan bir tür bıçkı. Pala kısmının etrafında bulunan zincir kesmeyi sağlar. Ağaç kesme, tomruklama, budama gibi işlemlerde kullanılır. Özel olarak dizayn edilen pala ve zincir kombinasyonlarının bulunduğu hızarlar, heykelcilikte kullanılır. Bazı çeşitleri de beton kesmek için tasarlanmıştır.

Hızarın kökeni tartışmalıdır. İlk benzeri aletin, Alman ortopedist Bernard Heine tarafından 1830 yılında yapıldığı düşünülmektedir. Osteotom isimli bu alet, zincirinin bağlantı yerlerinde bulunan küçük kesici dişler ile doğrusal olmayan kesici yüzeye sahiptir. Dişli çarkın sapının döndürülmesiyle, zincir palanın etrafında hareket eder. Alet, adının da ifade ettiği gibi kemik kesmek için kullanılmıştır.
Joseph Buford Cox ve Andreas Stihl, modern motorlu testerenin gelişmesine katkıda bulunan önemli kişilerdendir. Stihl, 1926 yılında bir motorlu testere tasarlamış ve patent almıştır. 1929'da bezinle çalışan bir testere çıkarmıştır ve seri üretime geçmek için bir şirket kurmuştur. Öte taraftan, 1927'de Dolmar isimli şirketin sahibi Emil Lerp, ilk bezinli testereyi tasarlamış, ardından seri üretimine başlamıştır. Kuzey Amerika'daki McCulloch ve Endüstriyel Ekipman Şirketi de motorlu testere üretimine geçmiştir. Testerelerin ilk modelleri oldukça ağır olup iki kişiliktir. Uzun bir palası ve ağır olduklarından çekme testerelerdeki gibi tekerlekleri vardır. Diğer parçalar, tekerlekli güç ünitesinden gelen şerit sayesinde kesmeye yarayan palayı çalıştırır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, makine tasarımları ve alüminyum kullanımındaki ilerlemelerle tek kişinin taşıyabileceği motorlu testereler yapılmıştır. Yer yer orman traktörlerinin yerini kesici istifleyiciler ve hasatçılar; insan gücüne dayanan testerelerin hemen hemen tamamının yerini de motorlu testereler almıştır. Motorlu testerelerin, bahçe ve evde kullanılması için tasarlanan elektrikli testerelerden büyük oduncu testerelerine kadar birçok çeşidi vardır. İstihkâm çalışanları motorlu testere kullanma eğitimi alırlar.

Arşimet'in formüle ettiği kaldıraçlar, destek noktası da denilen sabit bir nokta etrafında dönebilen sistemlere denir. Kaldıracın etrafında döndüğü noktaya destek denir. Uygulanan kuvvetin destek noktasına olan uzaklığına kuvvet kolu, yük ile destek arasındaki uzaklığa yük kolu denir. Bir kaldıraçta kuvvet kolu, yük kolundan ne kadar uzun olursa, bu kaldıraçla kaldırılabilecek yük de o kadar büyük olur.
Dengede olan bir kaldıraçta, kuvvetle kuvvet kolunun çarpımı, yükle yük kolunun çarpımına eşittir. Buna kaldıraç bağıntısı denir.

Kuvvet .(x)Kuvvet kolu = Yük .(x) Yük kolu
Kaldıraçlar, destek noktasının bulunduğu yere göre çift ve tek taraflı kaldıraç olmak üzere iki gruba ayrılır.

Çift Taraflı Kaldıraç
Desteğin arada olduğu kaldıraçlara denir. Kuvvetin yönünü değiştirir, kuvvetten kazanç sağlar. Günlük hayatta çift taraflı kaldıraca benzer pek çok araç kullanırız. Örneğin makas, pense, levye, kayık küreği desteğin arada, tahterevalli, eşit kollu terazi desteğin ortada olduğu kaldıraca benzer araçlardır.

Tek Taraflı Kaldıraç
Desteğin uçta olduğu kaldıraçlardır. İki çeşittir:

Desteğin uçta, yükün ortada olduğu kaldıraç. Kuvvetten kazanç, yoldan kayıp vardır. Desteğin uçta, yükün ortada olduğu kaldıraçlara örnekler; el arabası, fındık kıracağı, gazoz açacağı,
Desteğin uçta, kuvvetin ortada olduğu kaldıraç. Yoldan kazanç, kuvvetten kayıp vardır. Bu çeşit kaldıraca örnekler; cımbız, maşa, insan çenesi, iş makinelerinin pistonla çalışan kolları, ön kollarımız, tenis raketi.
Kaldıraçta Kuvvet Kazancı:
Basit makinelerde kuvvet kazancı, yükün kuvvete oranı olarak ifade edilir.

yük x yük kolu = kuvvet x kuvvet kolu olduğuna göre,
kuvvet kazancı = Yük / Kuvvet = Kuvvet Kolu / Yük Kolu olarak yazılabilir.
Kuvvet, desteğe yükten daha uzak olduğunda kuvvet kolu daha uzun olduğu için kuvvetten kazanç vardır.
Yük, desteğe kuvvetten daha uzak olduğunda kuvvet kolu daha kısa olduğu için yoldan kazanç vardır.

Kamyon, ağır yük taşımaya yarayan motorlu araçtır. Otomobil prensibine göre çalıştıklarından teknik sınıflandırmada büyük yük otomobili olarak tanımlanırlar. Türkçede genellikle uluslararası kara yolu taşımacılığında kullanılan, çok dingilli uzun kamyonlara tır denir. Bu sözcük Türkçeye TIR anlaşması gereğince TIR levhası taşıyan ve uluslararası taşımacılık yapan uzun kamyonlardan geçmiştir.
Daha küçük çeşitler, bazı otomobillere mekanik olarak benzer olabilir. Ticari kamyonlar çok büyük ve güçlü olabilir ve çöp kamyonları, itfaiye araçları, beton mikserleri ve emmeli ekskavatörler gibi özel ekipmanlarla monte edilmek üzere yapılandırılabilir.
ABD, Kanada ve Meksika'da dizel motorlu küçük ve orta boy kamyonlar bulunsa da, şu anda kullanılan kamyonların çoğu hala benzinli motorla çalışıyor. Elektrikli kamyonların pazar payı hızla büyüyor, 2027 yılına kadar küresel olarak %7'ye ulaşması bekleniyor. Avrupa Birliği'nde, araç ağırlığı 3,5 tona (3,4 uzun ton; 3,9 kısa ton) kadar olan araçlar, hafif ticari araçlar ve geniş ticari araç olarak bilinir.

Kamyonların ve arabaların ortak bir muciti vardır. 1769'da inşa edilen buharla çalışan nalbant Nicolas Joseph Cugnot ilk kez Fardier'i tasarladı. Ancak, buharlı vagonlar 19. yüzyılın ortalarına kadar yaygın değildi.
İlk yarı römork 1881'de ortaya çıktı. De Dion-Bouton tarafından üretildi ve bir buharlı traktör tarafından çekildi. 

1895 yılında Karl Benz ilk içten yanmalı motorlu kamyonu tasarladı ve üretti. O yılın ilerleyen saatlerinde Benz'in bazı kamyonları Netphener tarafından otobüs olacak şekilde değiştirildi.  Bir yıl sonra, 1896'da, olan Gottlieb Daimler tarafından başka bir içten yanmalı motorlu kamyon Daimler Motor Lastwagen inşa edildi. Peugeot, Renault ve Büssing gibi diğer şirketler de kendi versiyonlarını üretti. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk kamyon 1899'da Autocar Company tarafından yapıldı ve 5 veya 8 beygir gücünde (4 veya 6 kW) motorlarla mevcuttu. Dönemin kamyonları çoğunlukla iki silindirli motorlar kullanıyordu ve 1.5 ila 2 t (3.300 ila 4.400 lb) taşıma kapasitesine sahipti.  Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra birkaç ilerleme kaydedildi: elektrikli marş motoru ve 4, 6 ve 8 silindirli motorlar sunuldu. Daha sonra kamyon üretimi gelişti.

Hemen hemen tüm kamyonlar ortak bir yapıya sahiptir: şasi, kabin, tır kupası, kargo veya ekipman alanı, akslar, süspansiyon ve tekerlekler, motor ve güc aktarma organlarından yapılmıştır. Pnömatik, hidrolik, su ve elektrik sistemleri de mevcut olabilir.
Daha ağır kamyonların çoğu, turboşarjlı ve ara soğutuculu dört zamanlı dizel motorlar kullanır. Büyük arazi kamyonları, V12 Detroit Diesel iki zamanlı lokomotif tipi motorlar kullanır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çöp kamyonlarının büyük bir kısmı, düşük yakıt maliyetleri ve düşük karbon emisyonları için CNG (sıkıştırılmış doğalgaz) motorları kullanır. Avrupa Birliği'nde tüm yeni kamyon motorları Euro VI emisyon yönetmeliklerine uygun olmalıdır. Ağır elektrikli kamyonlar ve hidrojenle çalışan kamyonlar (hidromobil) 2021'de piyasaya yeni girecekdir. Her ne kadar önce arabalar olacak olsa da, fosil yakıtlı araçların aşamalı olarak kaldırılması kamyonları da içeriyor.

Küçük kamyonlar, otomatik şanzımana veya senkromeçli (senkronizörler) manuel şanzımana sahip olan şanzıman kullanır. Ortak Kuzey Amerika kurulumları 9, 10, 13, 15 ve 18 hızları içerir. Ağır kamyonlar için otomatik ve otomatikleştirilmiş manuel şanzımanlar giderek daha yaygın hale geliyor.
Bir kamyon kasası, traversler tarafından bir arada tutulan iki paralel kutu (boru şeklinde) ve C-şekilli raydan veya kirişten oluşur. Bu çerçeveler, uçtan eğimli olmaları durumunda bir merdivene benzemeleri nedeniyle merdiven çerçeveleri olarak anılır.
Çerçeve genellikle çelikten yapılır, ancak daha hafif bir ağırlık için (tamamen veya kısmen) alüminyumdan yapılabilir. Bir veya iki uca bağlı bir çekme çubuğu bulunabilir, ancak ağır traktörler neredeyse her zaman beşinci tekerlek aksamından yararlanır.

Unimog - Askerî Mercedes-Benz Kamyon
BMC - Türkiye
Volvo - İsveç
Mercedes-Benz - Almanya
Renault - Fransa, Asya ve Afrika
Mack - Hollanda & Amerika
DAF - Hollanda
MAN - Almanya
Scania - İsveç
Ford - Amerika, Almanya ve Türkiye
Freightliner - Amerika
Iveco - İtalya
Kenworth - Amerika
Peterbilt - Amerika
Western Star - Amerika
Chrysler / Dodge - Amerika

Çekici kamyonu
Çöp kamyonu
Araba taşıma römorku
Oto taşıyıcı
Beton karıştırıcı
Damperli kamyon
Kaya kamyonu
Kar temizleme aracı
Çekici
Forklift
Frigorifik kamyon
İtfaiye aracı
Silah kamyonu
İnsan kaldırma platformu
Alçak şasi yarı römork
Tanker (kamyon)
Kapalı kasa kamyon
Kış hizmet aracı
Gıda kamyonu
Mini kamyon
Yarı römork kamyon

Batı Avrupa Üreticileri

DAF Trucks (Hollanda) (division of Paccar)
Iveco (İtalya)
MAN AG (Almanya)
Mercedes-Benz (Almanya)
Renault Trucks (Fransa)
Sisu Auto (Finlandiya)
Scania (İsveç)
Volkswagen Ticari Araç (Almanya)
Volvo Trucks (İsveç) (Volvo Cars ile karıştırılmamalıdır, Ford Motor Company)'nin bir parçasıdır.
Doğu Avrupa üreticileri 

Fabrika Automobila Priboj (Sırbistan)
Avia Trucks (Çekya)
Kamaz (Rusya)
MAZ (Belarus)
Škoda (Çekya)
LIAZ (Çekya)
Tatra (Çekya)
GAZ (Rusya)
Zastava Trucks (Sırbistan)
Star (Polonya)
Jelcz (Polonya)
BMC (Türkiye)
ROMAN (Romanya)
KrAZ (Ukrayna)

Ağır kamyon lider üreticileri (alfabetik sıraya göre):

Ashok Leyland (Hindistan)
Asia Motorworks (Hindistan)[1] 22 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dongfeng Motor Corporation (Çin, Nissan Diesel ile birleşme riski altında Dongfeng Nissan-Diesel ile ve Cumminsile DFAC olarak)
Eicher Motors (Hindistan)
Force Motors (Hindistan), MAN AG birleşme riski altında
Hino Motors (Japon) ayrıca Scania ile birleşme riski altında
Isuzu (Japon)
Iveco (İtalya, fakat bölgesel bölümleri Asya'da)
Mahindra (Hindistan)
Mitsubishi (Japon)
Nissan Diesel (Japonya)
TATA Daewoo Commercial Vehicle (Güney Kore) (subsidiary of Tata Motors)
Tata Motors (Hindistan)
Volvo Trucks (İsveç)

Güney Amerika'da tescilli ağır kamyonlar
(2002; % üretim yüzdelerine göre sıralanmıştır):

DaimlerChrysler
Scania
Mack
Volvo Trucks
Volkswagen Truck & Bus
Ford Truck
Agrale
Chevrolet
Randon[2] 9 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Renault[3] 14 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Troller[4]
Matra[5]
Iveco

Mack Trucks
Peterbilt
Kenworth
Freightliner LLC
International
Western Star
Sterling Trucks
Volvo Trucks (ABD pazarı için farklı modeller)
Oshkosh[6] 22 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ford[7] 30 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chevrolet[8]
Hino (US pazarı için farklı modeller)[9] 27 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Isuzu[10] 1 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GMC[11]
UD[12]
Dodge
Ottawa (Truck)[13]
American-Lafrance[14]
E-One[15] 19 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kamyonetler listesi
Federal Köprü Brüt Ağırlık Formülü
İnternational Loadstar
Havalı fren sistemi
Kampçı minibüsü
El arabası
Trafik sıkışıklığı
Kamyon yarışı
Kamyon şoförü

Kağnı, eskiden insanların yük taşımak için kullandıkları araç. Genellikle öküzler tarafından çekilmek suretiyle, bazen de at veya eşekle de kullanılır.

Divan-i Lugati't-Türk'te "Kaŋlı" (Kanglı) sözcüğü "ağır yük arabası" olarak tanımlanır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde "Anaṭoli vilāyetiŋdeki gibi iki tekerlekli kaŋlı (قاكلى) arabalar ile yük taşırlar" cümlesi yer almaktadır. Lehçe-i Osmanî'de ise "Ḳaŋ" (قاك) kelimesi "Tekerlek ve onun gibi müdevver şey, tabla. Sabıkta canilerin boğazına geçirdikleri ağır tomruk" şeklinde izah edilmiştir.
Ayrıca “Cansızı çeksin canlılar Kanga ile / Adınız Kangalug olsun, belginiz de araba” cümleleri ile Oğuz Kağan Destanı'nda kağnının icadından söz edilirken Kanglı boyu ile bir ilgi kurulmuştur.

Kağnılar; teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak 3 parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi 2 tahta ile bunların arasında bir göbekten ibarettir. Tekerin çerçevesine 1 cm kalınlığında 2-3 cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olur. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar ve bu okların üzerine de kağnı evi tabir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışla bağlanan kısımdır.
Kağnıyı idare eden kimse ayakta veya oturarak, elindeki 2 metre boyundaki meses veya üvendire adı verilen ucu nodullu (sivri demir) değnekle öküzlere yön verir. Boyundurukta dört adet ucunda ip veya kayış bağlı zelve olur. Bir de ısınmayı ve dönerin yanmasını önlemek için kağlağı denen bir kap olur, içinde ise yağ ve kayısı çekirdeği ezmesi olur.

TRAKYA AĞIZLARINDA YER ALAN ALET VE EŞYA ADLARI, Yrd. Doç. Muharrem ÖZDEN, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 10 Sayı: 50, Haziran 2017 (Kağnı parçaları hakkında pek çok bilgi içermektedir)
Türk Etnoğrafya Dergisi, 1956, Sayı: 1, Maarif Vekaleti - Eski Eserler ve Müzeler Umum Müdürlüğü Neşriyatı, Maarif Basımevi, Ankara

Kağnı, Burhan Oğuz 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kanglılar

Kızak, genellikle kar ve buz gibi kaygan yerlerde, bazen de çamur, çimen ya da düzgün taş yüzeylerde, ulaşım ve taşımayı sağlayan, altında iki uzun kaydırağı bulunan, çekimsiz ya da at, köpek, rengeyiği ile çekimli arazi aracıdır. Kızaklı köpek yarışında köpek çekimli köpek kızağı kullanılır.

Kızak kelimesi Türkçe kaz- (~ kay-) kökünden gelir. Eski Kıpçakçada da kızak olarak kullanılır. Azericede xizək biçimi geçer.

Eğimli karlı yüzeylerde yokuş aşağı kaymak için tasarlanan kızak türleri kızakçılıkta kullanılır:

Toboggan (tobagan), tahta ya da plastik çekimsiz uzun kızak.
Saucer, plastik ya da metal, kontakt lens gibi kavisli ve yuvarlak, kaydıraksız kızak.
Çelik kaydıraklı kızak ya da flexible flyer
Kicksled
Şişme kızak ya da or tube
Foam

Belirli kızak türleri ise yalnızca spor amaçlıdır:

Bobsled
Luge
Çekimli kızaklar rengeyiği, at, katır, öküz ya da köpek gibi hayvanlarca çekilir.

Airboard, an inflatable single-person sled, similar to a hovercraft
Troyka, üç atlı çekimli kızak
In some regions, "sled" is colloquial slang for a snowmobile
Arktik bölgede İnuitlerin qamutiq adı verilen kızakları deniz buzu üzerinde ulaşım ve taşıma amaçlıdır
Ahkio ya da pulka, Laponya'da kullanılan geleneksel kızak.
In truck and tractor pulling, an implement pulled behind the machine which uses friction to stop the machine.

Bobsled
Luge
Mudsled
Pulka
Skeleton
Ski
Snowboard
Snowmobile
Toboggan
Travois

Saban, tarımda yararlanılan tarlayı ekme öncesi toprağı havalandırmakta kullanılan bir alettir. Büyük sabanlara köten ya da kotan adı verilir ve bu adlandırma aynı anlamdaki Gürcüce "gutani" (გუთანი) kelimesinden gelir. Çok dişli ve genellikle motorlu araçlarla çekilen sabanlara pulluk denir. Sabanlar ayrıca yer altına kablo döşemek gibi endüstri amaçlı olarak da kullanılmaktadır.
Saban, basit olarak kazma veya bahçıvan beline benzer bir alettir. Sabanlar, ilk geliştirildiğinde insanlar tarafından çekilirken, zamanla yük ve binek hayvanları kullanılmaya başlanmıştır. Modern sabanlar ise traktörler tarafından çekilmektedir ve pulluk olarak da adlandırılmaktadır.

Toprağı devirip parçalayarak fiziksel yapısını kültür bitkileri için elverişli yapan aletlerdir. Pulluk ile yapılan toprak işlemeye çift sürme denilir.
Pulluklar işleyici gövdelerin şekillerine göre, Kulaklı Pulluklar ve Diskli Pulluklar olmak üzere ikiye ayrılır. Kulaklı pulluklar en çok kullanılan pulluk tipidir. Uç demiri, kulak, keski demiri, payanda gibi parçalardan oluşturulmuştur. Diskli pulluğun işleyici gövdesi ise içbükey bir diskten oluşturulmuştur. Bu disk, iş verimini artırması için belirli açılarla monte edilmiştir. Diskli pulluk toprağı iyi parçalar fakat kesip kaldırdığı toprağı tam deviremez. Kulaklı pulluk devirme işini daha iyi yerine getirir.

Demiryolu pulluğu

Saban ve Bölümleri 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mehmet Getizmen, Türk Kültürü - "Saban"
Sabantoy Bayramı Bu Yıl Eskişehir'de Kutlandı 29 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Savaş arabası, hızlı hareket gücü sağlamak için genellikle atların kullanıldığı, bir savaş arabacısı tarafından sürülen bir araba türüdür. Bilinen en eski savaş arabaları, günümüz Rusya'sının Çelyabinsk Oblastı'nda bulunan ve MÖ 1950-1880 yıllarına tarihlenen Sintaşta kültürüne ait mezarlarda bulunmuş ve Orta Anadolu'da Kültepe'de bulunan ve MÖ 1900 yıllarına tarihlenen silindir mühürlerde tasvir edilmiştir. Hafif, atlı savaş arabalarının yapımını mümkün kılan en önemli buluş dişli tekerlektir.
Savaş arabası, yan yana bağlanmış iki veya daha fazla at (genellikle at) tarafından çekilen hızlı, hafif, açık, iki tekerlekli bir taşıma aracıydı ve ön ve yanlarda bel yüksekliğinde bir muhafazası olan bir zeminden biraz daha fazlasıydı. Başlangıçta Bronz ve Demir Çağları boyunca antik savaşlarda kullanılmış, ancak askeri yeteneklerinin yerini hafif ve ağır süvariler aldıktan sonra savaş arabaları seyahat ve ulaşım için, alaylarda, oyunlarda ve yarışlarda kullanılmaya devam etmiştir.

Savaş arabaları MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya'da ortaya çıktı. Sümer kentleri Ur ve Tutub'daki bazı savaş anıtlarında yekpare tekerli, tahta gövdeli, deri kaplamalı araçlar görülür. Benzer araçlar önceleri muhtemelen kraliyet cenaze törenlerinde kullanılırken zamanla savaş ve av amacıyla kullanılmaya başlandı. En erken örneklerinde öküzlerin boyunduruğuna iliştirilmiş sabit dingiller görülür. Araba kısmı ise ön ve yan panellerle üç taraftan kapatılmış şekildedir. Mezopotamya savaş arabalarında bir sürücü ve bir mızraklı asker bulunuyordu, ancak muhtemelen bu araçların üzerinden savaşılmamıştır.
İlk savaş arabaları dört tekerli iken zamanla manevra kabiliyeti daha yüksek olan iki tekerliler kullanılmaya başlandı. Parmaklıklı hafif tekerlerin icadı ve öküz yerine ikili ve dörtlü eşeklerin kullanılması ile arabaların sürati önemli oranda arttı. MÖ 2000 yıllarında savaş arabalarında atların kullanılmaya başlanması ile antik dünyada daha önce benzeri görülmemiş şekilde mobilize ordular ortaya çıktı. Mısır'da Hiksosların, Anadolu'da Hititlerin, Kuzey Hindistan'da Aryanların ve Yunanistan'da Mikenlerin kazandığı zaferlerde savaş arabaları önemli rol oynadı. MÖ 1435 yılında Antik Mısırlılar savaş arabalarını kullanmaya başladı ve aynı yüzyılın sonunda dört parmaklıklı tekerlere sahip hafif savaş arabaları tüm Levant bölgesinde yaygınlaşarak Girit'e ve Güney Avrupa'ya ulaştı.

Ulaşımda kullanılan tekerleğin icadı büyük olasılıkla günümüz Rusya, Ukrayna, Romanya, Moldova ve Bulgaristan'ını kapsayan Avrupa Pontus Bozkırlarında ortaya çıkmıştır. Tekerlekli araçlara dair kanıtlar ilk olarak MÖ 4. binyılın ortalarında ortaya çıkmış olup, Kuzey Kafkasya (Maykop kültürü) ve Orta Avrupa bu araçları erken benimseyen bölgeler olmuştur. Bu ilk araçlar muhtemelen öküz arabalarıydı. Ancak, savaş arabaları gibi tekerlekli araçların geliştirilmesinden önce, hayvanların, özellikle de atların evcilleştirilmesi uygarlık için çok önemli bir ilerlemeydi. Atların evcilleştirilmesinin kökeninin izini sürmek zor olmuştur; kanıtlar muhtemel yer olarak Avrasya steplerini, muhtemelen MÖ 3500 civarında günümüz Kazakistan'ındaki Botai kültürünü ya da yaklaşık 6000 yıl önce Doğu Avrupa'daki daha erken evcilleştirmeyi işaret etmektedir.
Kollu tekerlekli savaş arabalarının yayılması erken Hint-İran göçleriyle bağlantılıdır ve Sintashta kültürü teknolojinin kökeni için güçlü bir aday olarak kabul edilmektedir. Bilinen en eski savaş arabaları Sintashta kültürü mezarlıklarında bulunmuştur. Bu savaş arabaları antik savaşlarda önemli bir rol oynamıştır ve Batı Avrasya bozkırlarından gelen atların evcilleştirilmesiyle bağlantılıdır.
Tam gelişmiş kollu tekerlekli at arabaları, modern Rusya ve Kazakistan'da bulunan Sintashta-Petrovka Proto-Hint-İran kültürünün Andronovo (Kereste-Mezar) sitelerinde MÖ 2000 civarında ortaya çıkmıştır. Bu kültürün gelişimi muhtemelen erken Hint-İran kültürlerinin ortaya çıkışına ve MÖ 1750 civarında Güney Asya'ya göçlerine denk gelmektedir. Savaş arabalarına dair kanıtlar da MÖ 1700 civarında Küçük Asya'da ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte, Sintashta kültürünün araç buluntularının gerçekten savaş arabası olup olmadığı konusunda bazı anlaşmazlıklar vardır. Bazı akademisyenler, eldeki sınırlı kanıtlara dayanarak bunların savaş arabası yerine at arabası olabileceğini savunmaktadır. Avrasya bozkırlarında yapılan son keşifler, savaş arabasının kökeninin bölgede olduğu ve muhtemelen Hint-İran veya Hint-Aryan dillerini konuşanlarla ilişkili olduğu iddiasına yeni bir destek sağlamıştır. Bu keşifler arasında Sintashta ve Krivoe Ozero'da bulunan ve MÖ 2000-1800 yıllarına tarihlenen at takımları ve yaylı tekerlekli araçlar da yer alıyor. Bu buluntular antik Yakın Doğu savaş arabası tanımına uymasa da, bozkırların çarpık tekerlekli araçlarını ve at takımlarını ve ilgili bağlantıları ve bilgi aktarımını daha iyi anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Hint-İran mitolojisinde, savaş arabaları büyük bir öneme sahiptir ve Hindu ve Pers mitolojilerinin bir parçasıdır. Tanrılar genellikle savaş arabalarında tasvir edilir. Savaş arabası için kullanılan Sanskritçe ve Avestaca kelime kökü de "tekerlekli" anlamına gelir. Bu kök aynı zamanda Latince, Cermen, Kelt ve Baltık dillerinde de "tekerlek" anlamına gelen kelimelerde bulunur. Savaş arabaları, özellikle göçebe kabileler olan İskitler gibi Pontus bozkırlarında vagonlar, arabalar ve savaş arabalarıyla seyahat ederlerdi.

Hititler, Bronz Çağı boyunca savaş arabası savaşlarındaki hünerleriyle bilinen eski bir uygarlıktı. MÖ 18. yüzyıla ait Eski Hitit Anitta metninde bahsedildiği üzere, eski Yakın Doğu'da savaş arabası savaşının en eski uygulayıcıları olduklarına inanılmaktadır, ancak bu metinde açıkça savaş arabalarından ziyade at takımlarından bahsedilmektedir.
Savaş arabaları MÖ 17. yüzyılın sonlarında, I. Hattuşili döneminde Hitit askeri stratejisinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Hititler, sekiz yerine dört kollu daha hafif tekerleklere sahip olan ve üç savaşçı taşıyabilen yenilikçi savaş arabası tasarımlarıyla tanınmışlardır. Tekerleğin merkezi konumu, Mısır savaş arabalarından farklı olarak bu konfigürasyona izin vermiştir.
Tipik olarak, Hitit savaş arabalarında bir savaşçı dümeni kullanır, diğeri birincil okçu olur ve üçüncüsü düşmanlara saldırırken mızrak veya kılıç kullanabilir ya da korunmak için büyük bir kalkan tutabilirdi.
Hitit uygarlığı, önemli ticaret yollarını kontrol etmeleri ve başta metaller olmak üzere değerli doğal kaynaklara erişimleri sayesinde zenginleşmiştir. Bu kontrol Asurlular, Hurriler ve Mısırlılar gibi komşu güçlerle gerginliklere ve çatışmalara yol açmıştır. I. Suppiluliuma önderliğinde Hititler Kadeş'i fethederek topraklarını genişletmiş ve sonunda tüm Suriye bölgesinin kontrolünü ele geçirmişlerdir. MÖ 1274'teki Kadeş Savaşı'nın, 5.000'den fazla savaş arabasının katıldığı tarihteki en büyük savaş arabası savaşlarından biri olduğuna inanılmaktadır.
Buna paralel olarak, Bronz Çağı'nda Hint alt kıtasında da savaş arabası kullanımına dair kanıtlar bulunmaktadır. Bölgenin eski sakinleri boğa arabaları ve savaş arabaları da dahil olmak üzere farklı türde araçlar kullanmıştır. Kaya sanatı ve arkeolojik bulgular, genellikle silahlı yolcular taşıyan atlı savaş arabalarının varlığına işaret etmektedir. Savaş arabaları Chanhudaro, Daimabad, Harappa ve Nausharo gibi çeşitli yerlerde bulunmuştur ve Sanchi stupalarındaki bazı oymalar 1. yüzyıla kadar uzanmaktadır.
Bu savaş arabalarının kökenleri konusunda tartışmalar vardır. Bazıları bunların bölgedeki Hint-Aryan etkisinden önce atlar tarafından çekildiğini savunmaktadır. Diğerleri ise bunların erken Aryan göçüyle bağlantılı olarak öküzle çekilen arabalar olduğuna inanmaktadır.
Hindistan'da atlı savaş arabalarının yayılması, bölgeye atları ve savaş arabalarını getiren Hint-Aryanlara atfedilir. Bu savaş arabaları, İndra ve Surya gibi tanrıların savaş arabalarına binerken tasvir edildiği Vedik metinlerde gösterildiği gibi dini bir öneme de sahipti.
Savaş arabaları, savaş arabalarına dört at bağladıkları ve hatta tırpanlı savaş arabaları kullandıkları İran'da da kullanılmıştır. Ancak süvarilerin etkinliği savaş arabası savaşlarının gerilemesine yol açmış, Büyük İskender'in Gaugamela Savaşı'ndaki taktikleri dünyanın pek çok yerinde savaş arabası savaşları döneminin sonunu getirmiştir.
Özetle, Hititler Bronz Çağı boyunca savaş arabası savaşlarıyla ünlüyken, Hint alt kıtası ve İran da kendi savaş arabası geleneklerine sahipti. Savaş arabaları erken dönem savaşlarında çok önemli bir rol oynamış ancak daha çevik süvarilerin ortaya çıkmasıyla birlikte zamanla kullanılmaz hale gelmiştir.

Antik savaşın ikonik araçları ve gücün sembolü olan savaş arabaları Yakın Doğu'da MÖ 17-16. yüzyıllarda kullanılmaya başlanmıştır. Bazı uzmanlar atlı savaş arabasının Antik Yakın Doğu'da muhtemelen MÖ 2. binyılın başlarında ortaya çıktığını öne sürmektedir. Arkeolojik kanıtlar, özellikle de MÖ 18. veya 17. yüzyıla ait bir Suriye silindir mührü, bu savaş arabalarının varlığını göstermektedir. Bu savaş arabaları aniden ortaya çıkmamıştır; disk ya da çapraz çubuklu tekerleklere sahip daha eski araçlardan geliştirilmiştir. Yakın Doğu'da, MÖ 2. binyılın başlarında, kollu tekerlekli, atlı savaş arabalarına dair en eski kanıtlar bulunmaktadır.

Rusya'nın Kuban bölgesindeki Starokorsunskaya kurganında, atların da bulunduğu Maykop Kültürü'ne ışık tutan bir at arabası mezarı bulunmuştur. Bu kurganda keşfedilen iki masif ahşap tekerlek MÖ dördüncü binyılın ikinci yarısına tarihlenmekte ve savaş arabası teknolojisinin erken dönemlerine işaret etmektedir. Dilbilimsel kanıtlar, bu savaş arabalarının mucitlerinin Avrasya'dan gelen Hint-Avrupalı insanlar olabileceğini düşündürmektedir.
Yakın Doğu da tekerlekli araçların erken gelişimine tanıklık etmiştir. Christoph Baumer, Mezopotamya'nın tekerlekleri MÖ üçüncü binyılın ilk yarısında, Kuban bölgesindeki bulgulardan biraz daha sonra keşfettiğini belirtmektedir. Mezopotamya'daki erken piktogramlar, Avrupa'daki 

Tekerlek ya da teker; daire veya çember şeklinde, bir eksen etrafında dönen ve çoğunlukla taşımacılıkta kullanılan araç. Yekpare, çok parçalı veya merkezden dışarıya parmaklıklı yapıda olabilir.
Çalışma prensibi basit bir şekilde bir dingil ile birlikte yaptığı dönme hareketi sayesinde sürtünme kuvvetini yenmek olarak tanımlanabilir. Tekerleğin bir yüzey üzerinde dönme hareketini yapabilmesi için, mutlaka yer çekimine ya da yüzeye temasını sağlayacak bir başka dış kuvvete maruz kalması gerekir.

Tekerlek fikri ilk olarak, muhtemelen, yan yana yatırılmış ağaç gövdeleri üzerine konulan nesnelerin itilerek hareket ettirilmesinden ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski tekerlek, birbirine tahta mıhlarla iliştirilmiş yan yana üç kalasın yontularak yuvarlaklaştırılması yöntemiyle üretilmiştir. Tekerlek ile ilgili en eski kayıt ise, MÖ 3.500 yıllarına ait, tekerlekli bir kızağı resmeden Sümer (Uruk) piktogramıdır. Döner masa ile çömlek üretimine de aynı tarihlerde yine Mezopotamya'da rastlanır.
Bir çember ve çemberi merkeze bağlayan parmaklıklardan oluşmuş tekerleklere ise ilk olarak MÖ 2000'li yıllarda Anadolu'daki atlı savaş arabalarında rastlanır. MÖ 1400-1200'lü yıllarda Anadolu'da demirciliğin ortaya çıkmasıyla demir çağı başlamış, zamanla demir bir çemberin ısıtılarak yağlı bir dingil çevresinde dönen bir yüksük üzerine geçirilmesi ve soğutularak sabitlenmesi yöntemi bulunmuştur. Bu yöntem daha verimli ve daha uzun ömürlü tekerleklerin üretilmesine olanak sağlamıştır.
Tahta tekerlerin dayanıklılığını artırmak için zamanla dış çeperleri yüzük şeklinde demir bir yastıkla kaplanmaya başladı. Bu tür demir veya çelik yastıklara tren tekerlerinde de rastlanır.
18. yüzyılda kauçuk Avrupa'ya ulaştı ve lastik kaplı tekerlerin üretimine imkân sağladı. Havasız lastik yastıklı tekerler ilk olarak 1881'de Londra'da taksilerde kullanılmaya başlandı. Havalı (pnömatik) lastikli tekerler 1845 yılında icat edilmiş olmasına rağmen bisikletin yaygınlaşmasına kadar -yaklaşık yarım yüzyıl- popüler olmadı. 1888'de İskoç veteriner John Boyd Dunlop havalı bisiklet tekerinin patentini aldı.
İlk havalı tekerlerde havalı bir lastik tüp ile bunu çevreleyen ayrı bir koruyucu katman bulunuyordu. 1950'lerde üst üste geçirilmiş katmanlardan oluşan tek parça halindeki (tüpsüz) havalı lastik tekerler kullanılmaya başlandı.

Otomobil lastiği

Traktör, tarla, bahçe, bağlarda ve şehirlerin parklarında kullanılan tarım aletlerine (pulluk, orak makinesi, mibzer, pülverizatör, ekin biçme makinesi vb.) çekicilik yapan kendinden itimli motoru olan kara taşıtıdır. Lokomobiller traktörlerin ilk öncüleri sayılsa da,
İçten yanmalı motoru olan ilk traktörü 1892 yılında ABD'de Iowa'lı John Froehlich yapmıştır.
Çalışma ilkesi otomobillerden pek farklı olmamasına karşın yine de karakteristik özellikleri vardır. Yerden oldukça yüksek dingillere oturtulmuş dar kesitli karoser, ön tekerlere oranla çok büyük derin yivleri olan arka tekerlekler en belirgin özellikleridir. Arka tekerleklerin bu şekli aracın her türlü arazi koşulunda ve yumuşak zeminde patinaj yapmadan ve devrilmeden çalışmasını sağlar. Bazı özel şartlara göre paletli traktörler de vardır. Paletler traktörün ağırlığını daha geniş bir alana yaydıklarından üzerinden geçtiği toprağın sıkışıp kalmasını önler ve traktörün toprağı daha iyi kavramasına yardımcı olur.

 Wikimedia Commons'ta Traktör ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Çekçek, Uzak Doğu ülkelerinde kullanılan ve "rikşa" adı verilen, bir insan tarafından çekilen, iki tekerlekli bir taşıma aracıdır. Amerikalı bir misyoner olan Jonathan Scobie tarafından icat edildi. Scobie bu aleti ilk defa 1869'da Japonya'nın Yokohama şehrinin sokaklarında yatalak karısını taşımak için kullandı.
Japonca adı jinrikişa olan aracın ismi, (Japonca: 人力車, Japonca: 人 jin = insan, Japonca: 力 riki = güç, Japonca: 車 şa = araç), kelimelerinden, yani "İnsan gücüyle çalışan araç" anlamındadır.
Rikşanın en çok kullandığı ülke Bangladeş'tir. Bu yüzden, Bangladeş'in başkenti Dakka’ya “Rikşaların başkenti” lakabı takılmıştır. Dakka bu özelliğiyle 2015 yılında Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi. Dakka'da yaklaşık 500 bin rikşa (çekçek) olduğu ve şehir nüfusunun yüzde 40'ının bu aracı kullandığı tahmin edilmektedir. 1930'larda bisiklet çekçekleri, Hindistan'ın Kalkütta şehrinde, Bangladeş'in Dakka şehrinde kullanılmaya başlandı.
Ülkeden ülkeye yapısal farklılıklar gösteren çekçekler, ilk ortaya çıktığı Japonya'da başlangıçta iki tekerlekliydi. Bugün kullanılan Rikşalar ise genellikle üç tekerleklidir. Çekçekler, insan gücüyle çalışır. Çekici ön tarafta durur, iki uzun tutacak ile çektiği binek kısmı iki tekerlek üzerinde hareket etmektedir. Bu binekte, genellikle iki kişilik bir oturma yeri olur. Çekçeğin hızı, motorlu taşıtlar kadar olmadığı halde, motorlu taşıtların hareket edebilmesine müsait olmayan yerlerde kolaylıkla hareket edebilmesi nedeniyle, günümüzde de birçok uzak doğu ülkesinde kullanılmaya devam etmektedir.

Şantung veya Shandong 92 milyonu bulan nüfusuyla Çin'in Henan eyaletinden sonra en kalabalık ikinci eyaletidir. Konfüçyus'un memleketi Qufu bu eyalette bulunmaktadır.

Shandong Çince dağın doğusu anlamına gelmektedir. Bu ismi Taihang dağlarının (太行山) doğu yamaçlarında yer alması nedeniyle almıştır.
II.Köktürk Kağanlığı devrinden kalan Bilge Kağan Yazıtı'nın kuzey yüzünde Bilge Kağan'ın bölgeyi ele geçirdiğinden bahsederken "Şantung ovasına kadar sefer ettim" (𐱁𐰦𐰆𐰭 𐰖𐰕𐰃𐰴𐰀 𐱅𐰏𐰃 𐰾𐰇𐰠𐰓𐰢 ŞaNTUÑ: YaZIKA: TeGİ: SÜLeDiM) denilmektedir.

25 Temmuz 1668 yılında gerçekleşen 8,5 magnitüd ölçeğindeki deprem, Şantung'da ve komşu eyaletlerde çok geniş bir alanda büyük çapta hasara neden oldu ve 43.000 ila 50.000 kişi öldü. Doğu Çin'de kaydedilen en şiddetli ve en büyük depremdir ve karada meydana gelen en büyük depremlerden biridir.

Şantung, Kuzey Çin Ovası'nın doğu ucunda ve Sarı Irmak'ın alt kesimlerindedir ve denize doğru Şantung Yarımadası olarak uzanır. Şantung kuzeyde Bohai Denizi, kuzeybatıda Hebei, batıda Henan, güneyde Jiangsu ve kuzeydoğu, doğu ve güneydoğuda Sarıdeniz ile sınır komşusudur. Henan ve Jiangsu arasında Anhui ile kısa bir sınırı paylaşır.

Shandong il düzeyinde 16 idari merkeze ayrılmıştır. Bunlar:

 Wikimedia Commons'ta Şantung ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Şantung mutfağı

Altın Parmak, (İngilizce: Goldenfinger) 1964 yılı, İngiltere yapımı macera ve casusluk filmi.

İngiliz Ajanı 007 James Bond bu filmde uluslararası bir mücevher kaçakçısı ve altın tüccarı olan Goldfinger'la mücadele ediyor. Aurec Goldfinger'ın ilk bakıştaki planı dünyanın en büyük ve zengin bankası olan Fort Knox'ı soymak. Ama macera geliştikçe aslında amacının; burayı soymak değil de içinde nükleer bir bomba patlatıp ABD'nin altın rezervinin tamamını 58 yıl radyasyonlu bırakıp kendi stoklarındaki altının karaborsa 10 kat değerlenmesini sağlamak olduğu ortaya çıkıyor. James Bond, müthiş zekası, Q'nun verdiği aletleri ve dayanılmaz cazibesi ile bu planı bozmaya çalışıyor. Bu esnada onu en çok zorlayan ise efsanevi Midas dokunuşu ile karşılaştıklarını altına çeviren Kore'li kötü adam.

Sean Connery - James Bond
Honor Blackman - Pussy Galore
Gert Fröbe - Auric Goldfinger
Harold Sakata - Oddjob
Shirley Eaton - Jill Masterton
Tania Mallet - Tilly Masterson
Bernard Lee - M
Cec Linder - Felix Leiter
Lois Maxwell - Bayan Moneypenny
Desmond Llewelyn - Q

Kara Şimşek (İngilizce özgün adıyla: Knight Rider), 1982-1986 yılları arasında ABD'de yayınlanan ve Türkiye dahil Dünya'nın birçok ülkesinde de yayınlanarak popüler olmuş efsanevi televizyon dizisi. TRT tek kanallı iken ekrana gelen dizi 90 bölüm sürmüştür. Dizi Kanun Namına, Hava Kurdu, A Takımı, MacGyver ve Magnum ile beraber "Seksenlerin Efsanevi Dizilerinden Birisi" olarak kabul edilmektedir.[kim?]
Dizide kendi kendine hareket edebilen, konuşabilen yapay zekalı otomobil KITT ile sahibi Michael Knight'ın başından geçen olaylar işlenmektedir. TRT 1'deki ilk yayınında Michael Knight'ı Lemi Bilgin, Kitt'i Savaş Tamer ve Nüvit Candaner, Devon Miles'i de Ergün Uçucu seslendirmiştir. Kara şimşek TRT 3 ve TRT 4'te ilk sezonu iki kere tekrar etmiş, fakat seslendirmeleri değişmiştir. Dizi Teleon kanalında şifreli olarak bir süre gösterimde kalmıştır. Sonraki yıllarda MeltemTV ve EgeTV Kanallarından da yayınlanmıştır.
Orijinal seride aracın markası Pontiac Transam'dır. Aracın üretim maliyeti 100.000 $ dı. 2014 yılında yaklaşık 245.000 $ değer biçilmiştir. 2008 versiyonunda Mustang Shelby GT500KR kullanılmıştır.
17 Şubat 2008'de ABD'nin NBC televizyonunda iki saatlik bir televizyon filmiyle yeniden ekranlara dönen Kara Şimşek dizisi 2008'in Eylül ayında gösterime başladı. Dizide Michael Knight (David Hasselhoff)'ın yerini oğlu Mike Traceur (Justin Bruening), babası gibi Michael Knight adıyla dolduruyor. Film eski dizinin devamı niteliğindedir. Bu versiyon ise yeterli izlenme oranını almadığı gerekçesiyle yayından kaldırılmıştır.
Dizi yeniden 09.04.2011 tarihinden itibaren TRT'de ilk yayınlandığı dönemdeki saatiyle 17:00 TRT1'de gösterilmeye başlamıştır. Seslendirmesi yeniden değişmiştir. 2014'ten itibaren TVEM kanalında tekrar yayınlanmaya başlamıştır.
Kanun Namına dizisinin dönemin bir diğer efsanevi arabası olan Ferrari Testarossa'nın (beyaz renkli) sahibi, gizli (undercover) polisi Dedektif James "Sonny" Crockett rolüyle ceket içi t-shirt giyme modasını yaratan, bugünkü genç erkek modasının temellerini atan başrol Don Johnson, çocukluk arkadaşı David Hasselhoff ile birlikte dizinin seçmelerine ve pilot çekimlerine katılmıştır, şayet ki David Hasselhoff "Michael Knight" rolü için seçilmeseydi "Michael Knight" Don Johnson olacaktı ve David Hasselhoff da "Sonny Crockett" rolünü oynayacaktı.

Kara Şimşek, 1982-86 yılları arasında toplam 4 sezon ve 90 bölüm olarak gösterilmiştir.

Kara Şimşek açılış jeneriği 21 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kara Şimşek14 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Knight Rider19 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Otomobil gibi motorlu bir aracın düzeni, genellikle motorun ve tahrik edilen tekerleklerin konumu ile tanımlanır. Düzenler kabaca, önden çekişli, arkadan çekişli ve dört tekerlekten çekişli olarak üç kategoriye ayrılabilir. Pratikte birçok farklı motor konumu ve tahrik edilen tekerlek kombinasyonu bulunur ve her birinin konumu, aracın kullanılacağı uygulamaya bağlıdır.

FF = Önden motorlu, önden çekiş düzeni
FR = Önden motorlu, arkadan çekiş düzeni
MF  = Ortadan motor, önden çekiş düzeni
FMR = Ön ortadan motorlu, arkadan çekiş düzeni
RMR = Arka ortadan motorlu, arkadan çekiş düzeni
RR = Arkadan motorlu, arkadan çekiş düzeni
RF = Arkadan motorlu, önden çekiş düzeni
F4 = Önden motorlu, dört tekerlekten çekiş düzeni
M4 = Ortadan motorlu, dört tekerlekten çekiş düzeni
R4 = Arkadan motorlu, dört tekerlekten çekiş düzeni

Önden motorlu  ·
Ortadan motorlu  ·
Arkadan motorlu

Önden çekiş
Arkadan çekiş
İki tekerlekten çekiş
Dört tekerlekten çekiş
Altı tekerlekten çekiş
Sekiz tekerlekten çekiş
On iki tekerlekten çekiş
On dört tekerlekten çekiş

a x b çekiş sistemi, toplam a adet tekerlekli ve b adet tahrikli tekerleğe sahip bir araç anlaşılmaktadır. Örneğin: 4x2 denildiğinde 4 tekerlekli ve 2 adet tahrikli tekerleğe sahip bir araç anlaşılmaktadır. 
a x b x c çekiş sistemi, toplam a adet tekerlekli, b adet tahrikli tekerleğe sahip ve c adet dümenlenebilir (direksiyonlanabilir) tekerleğe sahip araç anlaşılmaktadır. Örneğin: 10x6x10 denildiğinde 10 tekerlekli, 6 adet tahrikli tekerlekli ve 10 dümenlenebilir tekerleğe sahip bir araç anlaşılmaktadır.

Otomobil segmentleri, otomobillerin boyut, hacim, fiyat, performans gibi kriterlerle değerlendirilerek oluşturulan sınıflandırmadır.
Devletler ve organizasyonlar otoların sınıflandırması, tanımlanması, düzenlenmesini kapsayan çeşitli amaçlar için kullanılan oto sınıflandırmaları kullanmaktadır. “The International Standard ISO 3833-1977 Road vehicles – Types – Terms and definitions also defines terms for classifying cars“ uluslararası standardı da otomobilleri sınıflandırmak için terimleri tanımlar.

Aşağıdaki tablo yasal sınıflandırmaları ve pazar segmentlerinin yaygın olarak kullanılan terimlerini özetler.

A segmenti - Basic – Mini Sınıf – Minicar – Şehir arabası - Economy car - City car
B segmenti - Small – Küçük Sınıf Otomobiller - Küçük aile arabası
C segmenti - Lower Medium – Alt orta sınıf otomobil
D segmenti - Upper Medium - Üst orta sınıf otomobil
E segmenti - Executive - Üst sınıf otomobil
F segmenti - Luxury - Lüks sınıf otomobil
S segmenti - Sports - Spor otomobil
M segmenti - multi purpose cars
J segmenti - sport utility cars

Mikro otolar ve onların Japon eş değeri— kei arabaları— otomobilin en küçük kategorisidir.
Mikro otolar, araba ile motosiklet arasındaki sınırdadır ve sık sık kayıt ve ruhsatlandırma için normal arabalara ayrı düzenlemelerle kapsanırlar. Motor büyüklükleri sıklıkla 700 cc (43 cu in) veya daha küçüktür ve üç veya dört tekerlekleri vardır.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çıkan mikro otolar Avrupa'da çok sevilir. Mikro otoların selefleri  voituretteler ve bisiklet arabalardır. Kei arabaları 1949'dan beri Japonya'da kullanılmaktadır.
Mikro oto ve kei araba örnekleri:

Honda Life
Smart ForTwo
Tata Nano

MPV - Multi Purpose Vehicle - Çok amaçlı taşıtlar

Küçük MPV
Büyük MPV

SUV taşıtlar kategorisi: Kategori:SUV
SUV (Sport Utility Vehicle - Spor Kullanıma Uygun Araç)

Small SUV - Halk diliyle Cip - Küçük SUV
Medium SUV -  Orta SUV
Large SUV - Büyük SUV
Premium SUV - Lüks SUV

LCV (Light Commercial Vehicle - Hafif ticari araç)

LCV – Pick-up Kamyonet
CDV - Car Derived Van - Otomobilden türetilmiş van
LCV - Medium-size Van - Orta boy van
LCV - Full-size Van - Tam boy van

BUS  - Otobüslerde (İngilizce tanımı),
MCV (Medium Commercial Vehicle - Orta Ticari Araç), Orta ağırlıktaki kamyonlarda,
HCV (Heavy Commercial Vehicle – Ağır Ticari Araç) Ağır kamyonlarda

Sedan
Roadster
Cabriolet
Coupe
Station Wagon
Hatchback
Liftback
Grand tourer

P-51 Mustang (Masteng), Amerika Birleşik Devletleri yapımı II. Dünya Savaşı avcı uçağı.
Yüksek irtifa ağır bombardıman uçaklarına refakat görevi için tasarlanmıştır. II. Dünya Savaşı'nın en başarılı uçaklarından biridir.

II. Dünya Savaşı öncesi ve savaşın başlarında bombardıman uçağı felsefesi ancak sürü ve sıkışık düzendeki bombardıman uçaklarından oluşan akınların etkili olabileceğini öngörmekteydi. Sonraları bu uçakların savunma silahları oldukça geliştirilmekle birlikte, ateş gücündeki bu artış bile bir süre sonra yeterli olmamıştır. P-51 bu duruma bir çözüm arayışıyla tasarlanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nin sahip olduğu yüksek irtifa uzun menzil uçakların korunabilmesi için geliştirilen P-51 Mustang; güçlü bir motora, sağlam zırh korumasına ve 12,7 mm'lik (.50 kalibre) 6 adet makineli tüfeğe sahiptir.
Avrupa cephesinde, ABD Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen bombardıman akınlarında P-51'ler bombardıman uçaklarına yakın düzende uçarlardı. Bunu bilen Alman uçakları büyük gruplar halinde vur-kaç saldırıları yapıyorlardı. Bu yakın koruma görevi P-51'lerin korudukları uçaklardan uzaklaşmamalarını ve saldıran Alman avcı uçaklarına karşı saldırı imkânlarını kısıtlamaktaydı. Sonraları P-51'ler daha geniş bir alana yayılarak refakat taktiğini benimsemeye başladılar. Bu taktik sayesinde yüksek sayıda olan ABD avcı uçakları, kısa bir süre içerisinde Alman Hava Kuvvetleri'ne ağır kayıplar vermiştir.

 Wikimedia Commons'ta North American P-51 Mustang ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Josip Belušić (12 Mart 1847, Labin - 8 Ocak 1905, Trieste), Avusturya İmparatorluğu'nda doğmuş bir Hırvat mucit ve fizik ve matematik profesörüdür. Avusturya İmparatorluğu döneminde şu anki Hırvatistan topraklarında doğan Belušić, Pazin ve Koper arasında eğitim gördü. Doğa bilimlerine olan yeteneğini ilk fark edenler Pazin'in pastörleri oldu. Öğrenimini Viyana'da tamamladı ve Trieste yakınlarındaki Koper ve Castelnuovo'da öğretmenlik yaptı. Belušić, 1887 ve 1889'da Istria ve Trieste arasında iki deney gerçekleştirdikten sonra, 1888'de patenti aldığı ve 1889'da Paris'teki Evrensel Sergi sırasında dünyaya sunduğu hızölçeri icat etmesiyle hatırlanıyor. Belušić'in buluşu aynı zamanda tarihteki ilk izleme cihazıydı ve bugün kamyonlarda, otobüslerde ve taksilerde kullanılan izleme cihazlarının öncüsü oldu. Bu nedenle, Belušić aynı zamanda modern izleme gözetim cihazlarının babası olarak kabul edilir.

Belušić, Istria'da Labin yakınlarında doğdu ve eski Avusturya İmparatorluğu'nun sınırında bir köy olan küçük Županići kasabasında büyüdü. İmparatorluk Okulu'nda Koper'de ve daha sonra Viyana'da öğretmendi. Belušić, buluşunu Eyfel Kulesi'nin sunulduğu 1889 Paris'teki Evrensel Sergide sundu.  Belušić cihazına orijinal olarak "Hız Göstergesi" adını verdi. Bununla birlikte, Paris'te sunduğu zaman "Controllore automatico per vetture" adını verdi. Paris'teki Evrensel Sergi yılında, Fransız başkenti komünü, yerel ulaşım hizmetlerini izlemek için en iyi cihazın seçimi için bir yarışma duyurdu ve Belušić'in hız göstergesi, en doğru cihaz olduğu için seçildi. Haziran 1890'da Fransız Mucitler Akademisi, Belušić'i övdü ve ona bir diploma ve altın madalya verdi ve aynı zamanda onu onursal üye ilan etti. Belušić'in cihazı hızı, yolculuk süresini, yolcu sayısını ve yolcuların kalkış ve varış saatlerini ölçtü. 8 Ocak 1905'te Trieste'de ölen mucide ne olduğu bilinmemektedir.

Araba kaputu, arabanın motoru ve diğer unsurlarını harici faktörlerin olumsuz etkisinden koruyan bir vücut detaydır.
Eski arabalarda kaput ön camın yanından ileriye doğru açılıyordu. Sonradan üretilen arabalarda ise kaput araba tamponu'nun yanından geriye açılıyor.
Önden motorlu araçlarda, kaput, ön veya arka kenardan menteşelenebilir, daha önceki modellerde ise (örneğin, Ford Model T), her biri orta çizgi boyunca menteşelenen iki bölüme ayrılabilir. Kaputlar tipik olarak vücudun geri kalanıyla aynı malzemeden yapılır. Bu, çelik, alüminyum, cam elyafı veya karbon fiber takviyeli plastik içerebilir. Bununla birlikte, bazı satış sonrası şirketler, aracı daha hafif hale getirmek için fiberglas veya karbon fiberden çelik kaputlar için yedek parçalar üretir.
Kaput bir başlık süsü, başlık kepçesi, güç çıkıntısı veya silecek jetleri içerebilir.

Yapısal kabuk olarak da adlandırılan Monokok, yumurta kabuğuna benzer şekilde, yüklerin bir nesnenin dış kabuğu tarafından desteklendiği yapısal bir sistemdir. Monokok kelimesi, "tek kabuk" anlamında Fransızca bir terimdir.
İlk olarak tekneler için kullanılan gerçek monokok, kabuk içinde hem çekme hem de sıkıştırma kuvvetlerini taşır ve yük taşıyan bir iç çerçevenin olmamasıyla tanınır. Kabuğa perçinlenmiş çerçevelerle güçlendirilmiş metal bir kabuk veya kaplama kullandıklarından, çok az metal uçak kesin saf monokok olarak kabul edilir ancak çoğu ahşap hava taşıtı çerçeveli olmasına rağmen monokok olarak tanımlanır. 
Gerçek bir monokok hem gerilmeyi hem de kabuktaki basınç kuvvetlerini ve yükü taşıyan bir iç çerçevenin yokluğu ile tanınabilir.
Buna karşılık yarı-monokok, gerilmiş kabuk ile direkler ve kaburgalar veya çerçevelerden oluşan sıkıştırıcı bir yapıyı birleştiren bir melezdir.
Gerçek monokoklarla karıştırılmaması gereken diğer yarı monokoklar, kompozit eğilimindeki araçların yekpare gövdeleri ve her ikisi de basıncı dengelenmiş şişirilebilir kabuklar veya balon gövdeleri içerir.

Megson, T.H.G. (1972). Aircraft Structures for Engineering Students. Londra: Edward Arnold Publishers LTD. ISBN 0-7131-3393-7. 
"Monococque definition". Merriam-Webster Dictionary. Encyclopædia Britannica. 26 Eylül 2011. 3 Haziran 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Ağustos 2017. 

Araba çıkıntısı
Araba sütunu
Otomobil platformu

Otomobil lastiği ya da kısaca lastik; otomobil tekerini çepeçevre saran, kendisi şişebilen ya da şişebilen bir iç silindirin (tüp) etrafına geçen kauçuk kaplama. Bir aracın yükünü akstan tekerleğe zemine aktarmak ve tekerleğin hareket ettiği yüzeyde çekiş sağlamak için tekerlek jantını çevreler.
Lastikler, hareketsiz arabayı taşımak, kalkış ve fren anında ortaya çıkan büyük yük transferlerine mukavemet göstermek, fren yapıldığında ve viraj alırken motorun gücünü yola aktarmak, zevkli bir sürüş için güven içinde ve uzun müddet dayanmak, yolun durumu ve iklim şartları ne olursa olsun aracı emniyetle yönlendirmek, şoförün ve yolcuların konforunu sağlamak, aracın uzun ömürlü olması için yoldaki pürüzlerin etkisini azaltmak, performansını milyonlarca tekerlek devri boyunca en üst düzeyde tutmak için uzun ömürlü olmak gibi görevleri ve kıstasları yerine getirmek zorundadır.

Standart bir pnömatik lastik gibi görünen şeyin ilk patenti 1847'de İskoç mucit Robert William Thomson tarafından verildi. Ancak bu asla üretime geçmedi. Otomobil lastiklerinin ilk adımı 1888'de John Boyd Dunlop'un oğlunun üç tekerli bisikleti için tasarladığı lastik modeli ile başlamıştır. J.B Dunlop üzeri lastik solüsyonu ile kaplanmış çadır bezini tekerleklerin üzerine çivi ile çakarak içine hava doldurması ile ilk adımı atmıştır. Günümüzde otomobillerde kullanılan gerçek manadaki lastikler 1900 yıllarının başlarında geliştirilmiştir. Bu teknolojinin gelişimi, doğal kauçuğun kükürt kullanılarak vulkanizasyonu ve ayrıca lastiği jant üzerinde yanal olarak yerinde tutmak için "katlayıcı" jantın geliştirilmesi de dahil olmak üzere sayısız mühendislik ilerlemesine dayanıyordu. Kauçuk daha önce birçok amaç ile kullanılmış olsa da lastik sektöründeki kullanımı Charles Goodyear'ın kauçuğu kükürt ile pişirip şekillendirmesi ile başlamıştır. Daha sonra Dunlop'un lastik topuklarına çelik teller yerleştirmesi ve iç lastiği icat etmesi ile bir gelişim süreci başlamıştır. 1940'lı yılların başında ise lastiklerin taban genişliğini, yanak yüksekliğini ve çapını belirten ebat sistemi getirilerek günümüzdeki manada lastikler üretilmeye ve kullanılmaya başlanmıştır. 1946'da Michelin, radyal lastik yapım yöntemini geliştirdi. Daha sonraki yıllarda ise iç lastiğin yerini yeni nesil tubeless (iç lastiksiz) lastikler almıştır. Son olarak, lastiklerde 1 Kasım 2012 tarihinden itibaren etiketleme uygulaması standart hale gelmiş ve bu lastik etiketleme uygulaması ile lastiklerin ıslak zeminde frenleme, yakıt tasarrufu ve dış yuvarlanma gürültüsü performansları değerlendirilerek, kullanıcılara doğru ve tarafsız bilgi verilmesi amaçlanmıştır.

Normal basınçla şişirilmiş ve 24 saat bekletilmiş bir lastiğin, şekil ve yazılar hariç olmak üzere, yanakları arasındaki dıştan dışa uzaklığıdır. Örneğin 195/65 15 88H ifadesinde "195" rakamı taban genişliğini ifade eder.

Kesit yüksekliğinin, kesit genişliğine oranının % olarak ifade edilmesidir.
Örnekteki "65" yanak yüksekliği (seri) dir.

Lastik içine takılabilecek jant çapını ifade eder.
Örnekteki "15" jant çapıdır.

Yük endeksi bir lastiğin hız sembolü ile belirtilen kg cinsinden en yüksek hızda taşıyabileceği azami yükü gösterir.
Örnekteki "88" ifadesi yük endeksidir.

Hız endeksi bir lastiğin yük indeksi ile belirtilen azami yükte yapabileceği hızı ifade eder
Örnekteki H ifadesi hız sembolüdür.

İskeleti birçok dokuma katlarından meydana gelir. Çeşitli katlardaki iplikler birbirlerinin üzerinden çaprazlamasına geçer.
İplik açıları:

Normal lastiklerde 35-38º
Spor lastiklerde 30-34º
Çapraz lastiklerde yüksek darbe yutma özelliği vardır. Ucuzdur ama yuvarlanma direnci yüksektir, daha az zemin tutunması sağlar.

İskeleti birçok dokuma katlarından meydana gelir. Çeşitli katlardaki iplikler enine jant oturma çemberleri arasına girerler.
İplik açıları:

İskelette 85-90º
Kuşakta 0-30º
Radyal lastiklerin ömrü uzundur, daha az yuvarlanma direncine sahiptir (yakıt tasarrufuna katkıda bulunur), daha iyi zemin tutunması sağlar (sırtta kullanılan sırt hamuruna bağlı olarak) ama daha az darbe yutma özelliği vardır ve düşük hızlarda daha sert hareket sağlar.

Lastiklerin aşınmasını ve ömrünü etkileyen etkenler:

Arabanın özellikleri (ağırlık, tork, güç, ...)
Yol güzergâhı (düz, virajlı)
Yol sathı kalitesi (asfalt beton, makadam, stabilize, ...)
Arabanın mekanik durumu (ön rot ayarı, arka rot ayarı, amortisör ve frenlerin durumu)
Kullanım tarzı (kalkış, fren, viraj alış hızı, ...)
Aracın hızı (lastikler düz yolda 120 km/sa.'lik bir hızda, 70 km/sa. hıza oranla 2 misli daha çok aşınır)
Lastiklerin basıncı (hava basıncı %20 azalmış bir lastik, %25 daha fazla aşınma performansı gösterir)
İstek dışı meydana gelen darbeler (kaldırıma vurma, yol üzerindeki çukurlar, ...)
Aracın öndüzenin bozuk olması.
Ankara Ticaret Odası "Lastik Ömrü" hakkında açıklama yaptı. Lastiğin raf ömrü saklama koşullarında 10 yıldır.

Üretici firmalar tarafından belirlenen lastik şişirme basınçları soğuk bir lastiğin 15 °C ortam sıcaklığında gereken şişme basınçlarıdır. Lastikte yanak esnemesi, aşındırıcı yol koşulları, yüksek miktarlarda kullanılan fren ve karkasın sürekli gerilim altında olması sonucu ısınma dolayısıyla basınç artması olacaktır. Basınç ile kilometre verimi arası ilişki yandaki diagramda açıkça görülmektedir. Uygun basınç ile tam randıman elde edilirken %20 yüksek basınç randımanı %10, %20 düşük basınç lastik ömrünü %15 düşürecektir. Düşük basınç yüksek basınca göre lastikte daha fazla hasar oluşturur.

Hız ile birlikte yükselen lastik içi sıcaklığı aynı zamanda lastiğin sıcaklığını da artırmaktadır. Havaya atılamayan bu ısı kauçuğun yumuşamasına ve mukavemetinin azalmasına yol açar. Zayıflayan gövdenin darbelere mukavemeti azalınca lastik zamanından evvel aşınır. Aracın ortalama hızının 70 km/saatten 110 km/saate yükselmesi sonucu lastik üzerindeki artan gerilim, lastiğin ömrünü %50 azaltır.

Yükün hiçbir zaman belirlenen hizmet koşullarını aşmaması gerekir. Aşırı yük gövde esnemesini artırır. Bunun sonucunda lastik içi sıcaklığı ve basıncı yükselir. Ayrıca fazla yük sonucu lastik sertleşir bu da ciddi bir darbe sonucu lastiğin patlamasına yol açar. Araca yapılan %20'lik fazla yükleme lastik ömrünün %30 kısalmasına yol açar.

Isınma ve nem gibi etkenler lastiğin ömrünü önemli ölçüde etkiler. Fizik kanunlarına göre ısınan gazın hacmi genişler. Bu lastik havaları için de geçerlidir. Ortam sıcaklığının artması halinde lastiğin hacmi aynı kaldığından basıncı artar. Bunun için lastik sıcak iken sahip olduğu hava basıncıyla asla oynanmamalı, tavsiye edilen değerlere indirilmemelidir. Lastik havası indirilirse, soğuduğu zaman başlangıçtaki normal basıncın altına düşecektir. Yazın lastikler kışa oranla daha fazla aşınır.

Araç lastiklerinin aşınma oranı birbirinden farklı olduğu için düzenli aralıklarla lastik yerlerinin değiştirilmesi gerekir.
Sol ön lastiğin aşınma oranı %14, sağ ön lastiğin aşınma oranı %19, sol arka lastiğin aşınma oranı %28 ve sağ arka lastiğin aşınma oranı %38'dir. Aşınma oranlarını dengeye getirmek için hızlı kullanılan spor araçların lastiklerine her 8.000 km'de, normal kullanılan araçların lastiklerine ise her 12.000 km'de bir rotasyon yapmak gerekir.
Yukarıdaki bilgi yorumlanacak olursa ancak arkadan çekişli araçlar için doğru olacağı düşünülebilir, önden çekişli ve önden motorlu araçlarda her zaman ön lastikler daha çok aşınmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre 3 mm kabul edilen tehlike sınırı diş derinliğinin altına inen lastiklerde su tasfiye kapasitesi %70 düşerken fren mesafesi %30 uzamaktadır. Ayrıca direksiyon hakimiyeti yeni bir lastiğe göre 6-7 kat azalmaktadır.
Bütün otomobil lastiklerinde 1,6 mm kalınlığında bir aşınma göstergesi bulunmaktadır. Lastik diş derinliği 1,6 mm'nin altına asla inmemelidir.

Vulkanizasyon: Kauçuk, kükürtün erime sıcaklığı üstünde kükürtle reaksiyona girince değişikliğe uğramakta ve sıcaklık değişimlerine dayanıklı hale gelmektedir. Böylece soğuduğunda kırılmaz ve ısındığında erimez. Bu olaya vulkanizasyon denir.
Modern pnömatik lastiklerin malzemeleri, karbon siyahı ve diğer kimyasal bileşiklerle birlikte sentetik kauçuk, doğal kauçuk, kumaş ve teldir. Sırt ve gövdeden oluşurlar. Sırt, çekiş sağlarken, gövde bir miktar basınçlı hava için koruma sağlar. Kauçuk geliştirilmeden önce, lastiklerin ilk versiyonları, aşınma ve yıpranmayı önlemek için ahşap tekerleklerin etrafına takılan basit metal bantlardı. Pnömatik lastikler, otomobiller, bisikletler, motosikletler, otobüsler, kamyonlar, ağır ekipmanlar ve uçaklar dahil olmak üzere birçok araç türünde kullanılmaktadır. Metal lastikler hala lokomotiflerde ve vagonlarda, katı kauçuk (veya diğer polimerler) lastikler, bazı tekerlekler, çim biçme makinesi ve el arabası gibi çeşitli otomotiv dışı uygulamalarda hala kullanılmaktadır.
Lastik bakımı yapılmayan lastikler, araç ve araç operatörleri için lastiklerin patlaması gibi ciddi tehlikelere yol açabilir. Bu nedenle, lastik üretimi genellikle oldukça sıkı bir şekilde düzenlenir. Lastiklerin motorlu taşıtlar için yaygın olarak kullanılması nedeniyle, lastik atıkları küresel atığın son derece büyük bir bölümünü oluşturuyor. Bu da lastik geri dönüşümü ihtiyacına yol açıyor. Atık lastikler, uygun şekilde geri dönüştürülmez veya yakılmazsa çevreye toksik kimyasallar salabilir. Ayrıca lastiklerin normal kullanımı, hem çevreye giren hem de insan sağlığını etkileyen mikro plastik parçacıklar üretir.

1. Dolma lastik (1895) İlk lastiklerin içi de kauçuk doluydu. Dolma lastik sert gidiş sağlar ama patlamazdı. Çamurlu yollarda tekerleğin kaymasını önlemek için lastiğe kauçuk tepecikler yapılırdı.
2. Yastık lastik (1903) Bisikletlerdeki içi hava dolu lastik ilk kez 1895'te otomobillere uygulandı. Dolma lastiğe kıyasla daha yumuşak gidiş sağlaması nedeniyle onun yerini aldı
3. İlk modern lastiklerden (1906) İlk hava basınçlı yumuşak lastikler ıslak yollarda fazlasıyla kayıyordu. Bu nedenle sürücüler deri kılıf takma dişleri olan lastik gibi değişik yöntemler uygulamışlardır.
4. Dunlop (1909) Havayla şişirilen ilk la

Otomotiv tasarımı; otomobil, motosiklet, otobüs, minibüs, kamyon gibi olmak üzere motorlu taşıtların görünümünü ve bir dereceye kadar ergonomisini geliştirme sürecidir.
Modern bir motorlu aracın işlevsel tasarımı ve geliştirilmesi genellikle otomotiv mühendisliği kapsamındaki birçok farklı disiplinden büyük bir ekip tarafından yapılır ancak tasarım rolleri Profesyonel veya yeminli mühendis nitelikleri için gereksinimlerle ilişkilendirilmez. Bu bağlamda otomotiv tasarımı, öncelikle aracın görünümünü veya estetiğini geliştirmeyi, aynı zamanda ürün konseptinin oluşturulmasıdır. Profesyonel bir meslek olarak otomotiv tasarımı, sanat geçmişi ve endüstriyel tasarım veya ulaşım tasarımı alanında dereceye sahip olabilecek tasarımcılar tarafından yapılır. Bu alanda kullanılan terminoloji otomotiv tasarımı sözlüğünde bulunur.

Tasarım ekibinin görevi genellikle üç ana kısma ayrılır: dış tasarım, iç tasarım ile renk ve döşeme tasarımı. Otomotiv  tasarımının bir yönü olan grafik tasarım ise genellikle baş tasarımcının yönetiminde tasarım ekibi arasında paylaşılır. Tasarım, yalnızca otomobil parçalarının yalıtılmış dış şekline değil, aynı zamanda araç paketinden başlayarak biçim ve işlev bileşimine de odaklanır.
Estetik değerin ergonomik işlevsellik ve faydalı özelliklere de karşılık gelmesi gereklidir. Özellikle, araç elektronik bileşenleri ve parçaları gelişmekte olan araç gereçleriyle ilişkili en son bilgileri özellikle de GPS navigasyonu gibi konsol üstü mobil cihazları, uydu radyosu, HD radyo, mobil TV, MP3 oynatıcılar, video oynatma ve akıllı telefon arayüz güncellemeleri gereken otomotiv tasarımcılarına daha çok zorluk çıkarır.
Yeni araç gereçlerinin tümü fabrika standardı öğeler olarak tanımlanmasa da bunlardan bazıları herhangi bir özel araç modelinin gelecekteki gelişimini belirlemenin ayrılmaz bir parçası olabilir.

Aracın dış cephesinden sorumlu tasarım ekibi/ekipleri, aracın oranlarını, şeklini ve yüzey detaylarını geliştirir. Dış tasarım ilk önce bir dizi elle taslak ve dijital çizim ile yapılır. Aşamalı olarak daha ayrıntılı çizimler uygun yönetim katmanları tarafından yürütülür ve onaylanır, ardından dijital ortama aktarılır. Hedeflenen pazara göre araç kavramlarını yinelemeli olarak iyileştirmeye yardımcı olmak için genellikle bu noktada tüketici geri bildirimi aranır ve tasarım iyileştirme sürecinin geri kalanı boyunca devam eder. Daha ileri iyileştirmeden sonra, endüstriyel hamur ve/veya dijital modeller çizimler ve görüntülerden ve bunlarla birlikte geliştirilir. Bu modellerden elde edilen veri daha sonra çeyrek ölçekli ve son olarak nihai tasarımın tam boyutlu modellerini oluşturmak için kullanılır. Üç ve beş eksenli CNC freze makinelerinde kil modeli önce bir bilgisayar programında tasarlanır ve ardından makine ve büyük miktarda kil kullanılarak "oyulur". Fotogerçekçi 3D (üç boyutlu) yazılımlar ve sanal  modellerin kullanıldığı günümüzde bile kil modeli, aracın dış tasarımının son bir değerlendirmesi için hala en önemli araçtır ve bu nedenle sektör genelinde kullanılır.

Aracın içinden sorumlu tasarımcı, gösterge paneli, koltuklar, kapı kaplama panelleri, tavan döşemesi, sütun kaplamaları vb. için oranları, biçimi, yerleşimi ve yüzey detaylarını belirler. Burada önemli olan ergonomi ve yolcuların konforudur. Buradaki yöntem, dış tasarımla (taslak, dijital model ve kil model) aynıdır.
Birçok üreticinin bir otomobil tasarlamak için biraz farklı geliştirme döngüleri vardır, ancak pratikte bunlar şunlardır:

Tasarım ve tüketici araştırması
Konsept geliştirme çizimi
CAS (Bilgisayar Destekli Şekillendirme)
Kil modelleme
İç para modeli
Araç ergonomisi
A Sınıfı Yüzey Geliştirme
Renk ve süsleme
Araç grafikleri

Nikolaos Gkikas, (Ed.) (2013). Automotive Ergonomics: Driver – Vehicle Interaction. Boca Raton, FL.: CRC Press. ISBN 978-1-4398-9425-5. 
Lamm, Michael; Hollis, Dave (1996). A century of automotive style - 100 years of American car design. Stockton, CA: Lamm-Morada. ISBN 9780932128072.

Park sensörü, kara yolu taşıtlarında, otomatik park veya park etme zamanı aracın etrafındaki engelleri algılayarak araç içerisinde sürücüyü uyarmak için tasarlanmış yakınlık sensörleridir. Bu sistemler elektromanyetik veya ultrasonik sensörler kullanmaktadır.

Bu sistemler, ön ve/veya arka tampon fasiyalarında bulunan veya bitişik ızgaralar veya girintiler içinde görsel olarak minimize edilmiş sensörler aracılığıyla yakındaki nesnelere olan mesafeleri ölçmek için ultrasonik yakınlık dedektörlerine sahiptir.
Sensörler, yansıyan her sinyalin dönüş aralığını ölçen ve nesne mesafelerini hesaplayan bir kontrol ünitesi ile akustik darbeler yayar. Sistem sırayla sürücüyü akustik tonlarla uyarır. Ses frekansı nesne mesafesini gösterir, hızlı tonlar yaklaşan mesafeyi ve sürekli ton ise önceden belirlenmiş minimum mesafeyi gösterir. Sistemler ayrıca nesne mesafesini belirtmek için LED veya LCD göstergesi gibi görsel yardımcılar içerebilir. Ya da aracın bilgi eğlence ekranında, yakındaki nesnelerin renkli bloklar olarak gösterildiği bir araç piktogramı yer alabilir.
Arka sensörler, araç geri vitese takıldığında otomatik olarak devreye girer ve başka bir vites seçildiğinde yine otomatik olarak devreden çıkar. Ön sensörler manuel olarak etkinleştirilebilir ve araç önceden belirlenmiş bir hıza ulaştığında otomatik olarak devre dışı bırakılabilir (Ses rahatsızlığını önlemek için).

Elektromanyetik park sensörü (EPS) 1992 yılında Mauro Del Signore tarafından yeniden icat edildi ve patentlendi. Elektromanyetik sensörler, kaçınılması gereken nesneye doğru yavaş ve sorunsuz hareket eden araca güvenir. Engel bir kez algılandığında, araç yaklaşırken anlık olarak durursa, sensör engelin varlığına dair sinyal vermeye devam eder. Araç manevrasını sürdürürse, engel yaklaştıkça alarm sinyali giderek daha yüksek bir uyarı verir. Elektromanyetik park sensörleri genellikle, aracın 'fabrika görünümünü' koruyarak, tamponun iç tarafına gizlice monte edilerek herhangi bir delik açma gereksinimine ihtiyaç duymayan bir tasarım sunmaktadır.

Toyota, 1982 Toyota Corona'da ultrasonik back sonar adını verdiği sistemi tanıttı ve 1988'e kadar sunmaya devam etti. 13 Aralık 1984'te Massimo Ciccarello ve Ruggero Lenci İtalya'da ultrasonik park sensörleri için patent talebine girdiler ve 16 Kasım 1988'de Sanayi Bakanlığı onlara endüstriyel buluş için patent verdi. n. 1196650.

Proxel - Operating principle of Electromagnetic Parking Sensor  8 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Parking Sensors patented in Italy
"The danger of blind zones The area behind your vehicle can be a killing zone". Consumer Reports. Consumers Union. Mart 2012. 4 Eylül 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2013. 

Yol bilgisayarı
Araç seyir sistemi
Buzzer

Pito tüpü veya pitot tüpü, bir akışkanın yarattığı toplam basıncı ve buna bağlı olarak akışkanın hızını ölçen cihaz. Özellikle hava araçlarında yaygın olarak kullanılan pito tüpü, statik sistemle birlikte dinamik basıncın işarî sürate çevrilmesinde kullanılır. Adını mucidi Fransız mühendis Henri Pitot'dan almıştır.
Pito tüpü hava aracı üzerinde hava akımının düzenli olduğu ve haricî etkenlerden fazla etkilenmediği bölgelere yerleştirilir (burun ucu, kanat hücum kenarı vs.). Uçuşta buzlanmayı önlemek amacıyla uçaklarda genellikle pito ısıtıcı sistemler bulunur. Uçuş haricî zamanlarda pito tüpü böcek ve pisliklerden korumak için kılıf ile muhafaza edilir. Kılıfın takılı unutulması veya pito tüpünün başka herhangi bir nedenle tamamen tıkanması, sürat saatinin 0 (sıfır) değer göstermesine neden olur. Ancak hem pito deliği hem de tüpün altındaki tahliye hattı tıkandıysa altimetre gibi davranır yani sabit sürat gösterir.

Pitot tüpü akışkanın hareket yönüne paralel ve ters istikamette yerleştirilir. Akışkan pito tüpünden geçerken taşıt ve akışkanın göreceli hareketi nedeniyle oluşan dinamik basıncın ve akışkanın tüm yüzeylerde oluşturduğu (pitot tüpü dahil) statik (durağan) basıncın bileşkesini yani toplam basıncı ölçer. Toplam basınç bazı kaynaklarda pitot basıncı ve koçbaşı basıncı olarak da adlandırılır.
Pitot tüpü hava araçlarında pitot-statik sistemin bir parçasıdır. Pitot tüpünden gelen toplam basınç sistemdeki hassas diyaframın genişlemesine neden olur. Statik deliklerden gelen statik basınç ise diyaframın statik basınç oranında daralmasını sağlar. Bu iki hareketin bileşkesi dinamik basıncı verir ve bu bilgi sürat saatindeki skalaya yansıtılır.
Formülize edilirse:

Toplam basınç (pt)= Statik basınç (ps) + Dinamik basınç (1/2 rho V2)

  
    
      
        
          p
          
            t
          
        
        =
        
          p
          
            s
          
        
        +
        
          (
          
            
              
                ρ
                
                  V
                  
                    2
                  
                
              
              2
            
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle p_{t}=p_{s}+\left({\frac {\rho V^{2}}{2}}\right)}
  

Buradan hız çekilir:

  
    
      
        V
        =
        
          
            
              
                2
                (
                
                  p
                  
                    t
                  
                
                −
                
                  p
                  
                    s
                  
                
                )
              
              ρ
            
          
        
      
    
    {\displaystyle V={\sqrt {\frac {2(p_{t}-p_{s})}{\rho }}}}
  

Pooley, Dorothy ve David Robson. The Air Pilot's Manual 4: The Aeroplane Technical. 5. baskı. Cranfield. Pooley's Air Pilot Publishing, 2009.

Otomotiv mühendisliğinde araba panjuru (veya ızgara), karoser'in önemli özelliklerinden biridir. Havanın girmesine veya çıkmasına izin vermek için aracın gövdesindeki açıklığı kapatır. Çoğu aracın ön tarafında radyatörü ve motoru korumak için ızgara bulunur. Panjur çoğu zaman araba tamponu, kaput, gündüz farı ile birleşik olur. Aşağı sağ ve sol tarafında sis lambası yerleşiktir. Birçok araba panjurları krom'dan yapılır ve üzerinde markanın logosu bulunur.
Son zamanlarda panjur arabanın estetik görünümünün önemli parçası olmuş ve güzel tasarımına dikkat edilmişt
ir. Her otomobil markasının farklı panjur tasarımı vardır. Şu anda büyük panjurlar öncelikle kozmetik görünümlüdür. Panjur genellikle ayırt edici bir stil öğesidir ve birçok marka, ana marka tanımlayıcısı olarak kullanır. Örneğin, Jeep, yedi çubuklu ızgara stilini ticari markalaştırmıştır.

Araba difüzör

Sunroof, şibidak (Almanca Schiebedach kelimesinden alıntı), açılır tavan veya sürgülü tavan, genellikle otomobillerde yolcu bölmesine hafif ve temiz havanın girmesine olanak sağlayan, araç tavanındaki hareketli (genellikle camdır) bir paneli belirtmek için kullanılır. Ayrıca stadyumlar (futbol sahaları, tenis kortları ve benzeri), yüzme havuzları (örneğin, Budapeşte'de 1918'de açılan Gellért Spa) ve diğer binalar üzerindeki açılır çatı sistemleri için de bu terim kullanılmaktadır. Sürgülü tavanlar manuel veya elektrikli bir motorla çalıştırılır ve birçok boyut ve çeşide sahiptir.
Bir otomobilin sürgülü tavanı genellikle cam bir kapak, bir güneşlik ve bir elektrikli tahrikten oluşur. Özellikle eski model araçlarda sunroof kapağı çelik saçtan veya katlanır bir tavandan ibarettir. Elektrikli tahrik, basınca dayanıklı kablolar vasıtasıyla kapağı ve otomobilin donanımına göre bazen güneşliği hareket ettiren bir mekanizma ile çalıştırılır.
Dünyanın en büyük sunroofuna sahip otomobil modeli Cadillac SRX'dir.

Tavan üstü bagaj taşıyıcısı

How to Repair Your Sunroof - An example of how a sunroof can be repaired. 5 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Telematik enstrüman panelinde bulunan disiplinlerarası bir alandır.  Telekomünikasyon, araç teknolojileri, örneğin kara yolu taşımacılığı, yol güvenliği, elektrik mühendisliği (sensörler, enstrümantasyon, kablosuz iletişim vb.) ve bilgisayar bilimini (multimedya, İnternet, vb.) kapsar. Telematik aşağıdakilerden herhangi birini içerebilir:

Uzak nesneleri kontrol etmek için telekomünikasyon cihazlarını kullanarak bilgi gönderme, alma ve depolama teknolojisi.
Araçlarda uygulama ve hareket halindeki araçları kontrol etmek için telekomünikasyon ve bilişimin entegre kullanımı.
Otomotiv navigasyon sistemlerinde bilgisayarlar ve mobil iletişim teknolojisi ile entegre küresel navigasyon uydu sistemi teknolojisi.
Son yıllarda telematiklere dokunmatik ekranlar, tablet bilgisayarlar, ayrıca Windows Embedded Automotive, CarPlay, Android Auto gibi sistemler uygulanmıştır.

AcuraLink/Honda InterNavi
Audi Connect
BMW/MINI Assist
FCA Uconnect/Blue&Me
Ford RESCU & VEMS/Ford SYNC/MyFord/MyLincoln Touch
Genesis Connected Services/Hyundai Blue Link
GM OnStar
Infiniti InTouch/NissanConnect
Jaguar Land Rover InControl
Kia UVO
Lexus Link & Lexus Enform/Toyota Safety Connect & Lexus G-Link/Toyota G-Book & Lexus Remote Touch
Mercedes-Benz TeleAid & COMAND
Mimamori-kun
Mitsubishi Connect
Porsche Car Connect
Suzuki Connect
Toyota Entune
Volkswagen Car-Net
Volvo OnCall

Araç takip sistemi
Merkez konsol
Otomotiv elektroniği
Otomotiv ana ünitesi

Yan ayna ya da dış ayna, sürücünün çevresel görüşünün dışında (kör noktada), aracın arkasındaki ve yanlarındaki alanları görmesine yardımcı olmak amacıyla motorlu taşıtların dış tarafında bulunan bir aynadır. Modern model arabalarda elektrik ile çalışan elektrikli yan dikiz aynası yaygındır.
Hemen hemen tüm modern otomobillerde yan aynalar kapılara -A sütununa- monte edilmektedir. Yan ayna, farklı yükseklik ve oturma pozisyonundaki sürücülere yeterli kapsama sağlamak için, manuel veya uzaktan kumandalı dikey ve yatay ayarlamalı olarak donatılmıştır. Uzaktan ayarlama, bowden kablosu yoluyla mekanik veya dişli motorlar sayesinde elektrikli olabilir. Ayna camı elektrikli olarak da ısıtılabilir ve aşağıdaki araçların farlarından sürücüye yansımayı azaltmak için elektrokromik karartma içerebilir. Günümüzdeki yeni model araçların birçoğunda yan aynalarda da sinyal lambaları yer almaktadır. Aynaya monteli sinyal lambalarının, daha önce egemen olan çamurluk tarafı konumuna monte edilen sinyal lambalarından daha etkili olabileceğini gösteren kanıtlar mevcuttur.

Ameliyathane, hastane içinde cerrahi işlemlerin aseptik bir ortamda gerçekleştirildiği bir odadır.
Ameliyathaneler, geniş ve temizlenmesi kolay odalar olup genellikle tepegöz cerrahi ışıklarla iyi aydınlatılmıştır ve izleme ekranları ve monitörlere sahiptir. Ameliyathaneler genellikle penceresizdir ve kontrollü sıcaklık ve neme sahiptir. Özel klima santralleri havayı filtreler ve hafifçe yükseltilmiş bir basıncı korur. Elektrik desteği, elektrik kesintisi durumunda yedekleme sistemlerine sahiptir. Odalara duvar emişi, oksijen ve muhtemelen diğer anestezik gazlar verilir. Anahtar ekipman ameliyat masası ve anestezi aletlerinden oluşur. Ek olarak, aletleri ayarlamak için panolar bulunur. Genel cerrahi malzemeler için de bir depolama alanı ve ek olarak tek kullanımlık kaplar vardır. Ameliyathanenin dışında cerrahlar, anestezistler, ameliyathane pratisyenleri ve ameliyattan önce hemşireler tarafından kullanılan özel bir ovma alanı vardır. Bir ameliyathane, terminal temizleyicinin, temizlik sırasında ameliyat masasını ve ekipmanını istenen düzene yeniden hizalamasını sağlayacak bir plana sahiptir.
Birkaç ameliyathane, bir sağlık kuruluşunda ayrı bir bölüm oluşturan ameliyathanenin bir parçasıdır. Ameliyathanelerin ve yıkama odalarının yanı sıra personelin değişmesi, yıkanması ve dinlenmesi için odalar, hazırlık ve kurtarma odaları, depolama ve temizlik tesisleri, ofisler, özel koridorlar ve muhtemelen diğer destek birimlerini içerir. Daha büyük tesislerde, ameliyathane hava kontrollüdür ve sadece yetkili personelin erişebilmesi için diğer departmanlardan ayrılmıştır.

Asklepion (Yunanca: Ἀσκληπιεῖον), Antik Yunanistan'da tıp tanrısı Asklepios adına kutsanmış şifa tapınağıydı. Bu tapınaklar, hastaların ister tedavi ister bir çeşit şifa olsun, ister ruhsal ister fiziksel olsun, ziyaret edeceği bir yerdi.
Asklepion adını Sağlık Tanrısı Asklepios’tan almıştır.Asklepios, Sağlık Tanrısı Apollon ile Koronis adlı bir perinin çocuğuydu. Zamanla Asklepios ünlü bir doktor olur ve ölüleri bile dirilttiği düşünülür. Zeus buna çok kızar ve  Asklepios’u öldürür. Asklepios adına pek çok tapınak yapılmıştır.Bu tapınaklara Asklepion adı verilmiştir.Bunlar; Titan-Trika, Rodos, İstanköy, Epidauros, Atina ve Bergama’da olanlardır. Günümüze kadar ayakta kalan tek Asklepion Bergama’dakidir.
İzmir‘in Bergama ilçesinde yer alan bu Asklepion’un MÖ 4.yy’de kurulduğu düşünülüyor. 9 yüzyıl boyunca şifa dağıtmaya devam etmiştir. Geyikli Dağı’ndaki bir vadi içinde konumlanan, şifalı su kaynakları bulunduğu düşünülen bir konuma sahiptir. Bu şifalı sular ile insanların iyileştirilmesi sağlanmıştır. Bergama Asklepion ‘u  Galenos gibi ünlü hekimlerinin yetiştiği bir tıp okuludur ve dünyanın ilk psikiyatri hastanesidir.
Bergama Asklepionu’nda en önemli yöntemlerden telkin  ve fizyoterapinin dışında su-çamur banyoları, masajlar, şifalı otlar,müzik, çeşitli törenler de tedavi yöntemlerindendi. Asklepion ,şifalı sulara, akıl hastalarının su ve kuş sesleri eşliğinde  gezinebileceği koridorlara tünellere ve mermer tiyatrolara sahipti. Helioterapi (güneşle tedavi), teatroterapi (tiyatro), teoterapi (inanç), jimnoterapi (spor); Asklepion’un ünlü tedavi yöntemleri olarak bilinir.Bir hasta, bu merkeze geldiğinde önce şifalı sularla temizlenirdi daha sonra tanrıya sağlık dileyip çeşitli adaklarda bulunurdu. Uyunur ve görülen rüyanın rahip hekimler tarafından analiz edilmesiyle tedavi programı çıkarılırdı.
Bergamalı doktorların hastaların rüyalarını yorumlayıp psikoterapiyi kullandıkları görülmüştür.Ayrıca ağrıları dindirmek amaçlı ilk kez afyon maddeli ilaçlar Asklepion’daki bu doktorlar tarafından kullanılmıştır.
Asklepeionlardaki hekimlere “Asklepiad” ya da Rahip-Hekim deniliyordu. Asklepion'un hastaları ve hastalıkları çeşitliydi .En çok kadınlar buraya iyileşmeye gelirdi.Felç, göğüs darlığı, mide ağrıları, delilik gibi ağır hastalarla, en hafif yarası, beresi olanlar da gelmekteydi.Ölüm riski olan hastalar bu sağlık merkezine giremezdi yoksa merkezin iyileştirici gücünün kaybolacağına inanılırdı.

Ministry of Culture/ Asclepeion of Epidaurus
Asclepeion of Pautaliya29 Nisan 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ministry of Culture/ Asclepion of Trikala
Presentation of Tholos10 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - The Asclepieion at Epidaurus (click "Presentation")

Asklepios Tapınağı, Epidaurus'ta Asklepios'a adanmış bir tapınaktı. Özellikle Klasik ve Helenistik dönemlerde Asklepios'un ana kutsal alanıydı. Epidauros'taki tapınak , Olympia'daki Zeus Tapınağı ve Delfi'deki Apollon Tapınağı gibi büyük kült alanlarının rakibiydi. Tapınak MÖ 4. yüzyılın başlarında inşa edildi.  M.S. 4. yüzyılda hala kullanımda olsaydı, tapınak, Hristiyan imparatorların Hristiyan olmayan ibadeti yasaklayan fermanlar çıkardığı geç Roma İmparatorluğu döneminde paganlara yönelik zulüm sırasında kapatılmış olacaktı. Tapınak, olağanüstü mimarisi ve Klasik Antik Çağ boyunca şifa tapınaklarının (asclepeia) gelişimi ve yayılmasındaki önemi nedeniyle 1988'de UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak listelendi. 1881 ile 1928 yılları arasında Panagiotis Kavvadias (ve 1887'den itibaren Valerios Stais) tarafından, 1948 ile 1951 yılları arasında ise John Papadimitriou tarafından kazılmıştır.

Bu Asya'daki her bir ülkede bulunan hastaneler listesidir.

Afganistan'daki hastaneler listesi
Ermenistan'daki hastaneler listesi
Azerbaycan'daki hastaneler listesi
Bahreyn'deki hastaneler listesi
Bangladeş'teki hastaneler listesi
Bhutan'daki hastaneler listesi
Brune'deki hastaneler listesi
Çin'deki hastaneler listesi
Kamboçya'daki hastaneler listesi
Doğu Timor'daki hastaneler listesi
Gürcistan'daki hastanele listesi
Hong Kong'daki hastaneler listesi
Hindistan'daki hastaneler listesi
Endonezya'daki hastaneler listesi
İran'daki hastaneler listesi
Irak'taki hastaneler listesi
İsrail'deki hastaneler listesi
Japonya'daki hastaneler listesi
Ürdün'deki hastaneler listesi
Kazakistan'daki hastaneler listesi
Kuveyt'teki hastaneler listesi
Kırgızistan'daki hastaneler listesi
Laos'taki hastaneler listesi
Lübnan'daki hastaneler listesi
Malezya'daki hastaneler listesi
Maldivler'deki hastaneler listesi
Moğolistan'daki hastaneler listesi
Myanmar'daki hastaneler listesi
Nepal'deki hastaneler listesi
Kuzey Kore'deki hastaneler listesi
Pakistan'daki hastaneler listesi
Filipinler'deki hastaneler listesi
Umman'daki hastaneler listesi
Katar'daki hastaneler listesi
Suudi Arabistan'daki hastanele listesi
Singapur'daki hastaneler listesi
Güney Kore'deki hastaneler listesi
Sri Lanka'daki hastaneler listesi
Tayvan'daki hastaneler listesi
Tacikistan'daki hastaneler listesi
Tayland'daki hastaneler listesi
Türkiye'deki hastaneler listesi
Türkmenistan'daki hastaneler listesi
Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki hastaneler listesi
Özbekistan'daki hastaneler listesi
Vietnam'daki hastaneler listesi
West Bank ve Gaza Strip'deki hastaneler listesi
Yemen'deki hastaneler listesi

Başakşehir Şehir Hastanesi olarak da bilinen Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi, İstanbul'un Başakşehir ilçesinde yer alan bir şehir hastanesidir.

Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi, Türkiye'nin üçüncü büyük sağlık yatırım projesidir. Sağlık Bakanlığı tarafından, Japonya Merkez Bankası ile Nippon İhracat ve Yatırım Sigortası dahil olmak üzere dokuz farklı küresel finans kuruluşu tarafından finanse edilen bir kamu-özel ortaklığı (PPP) modelinde yürütülmüştür. 1,5 milyar ABD dolarıdır. Projeyi Rönesans Holding ve Sojitz Corporation üstlenmiştir. Hastanenin inşaatı 2016 yılında başlamış ve 2020 yılında tamamlanmıştır.
Proje, Thomson Reuters Vakfı'nın Uluslararası Proje Finansmanı Ödülleri kapsamında "Yılın PPP Sözleşmesi" ödülüne layık görüldü.
Hastanenin ilk bölümü, yalnızca COVID-19 hastalarının tedavisi için 20 Nisan 2020'de hizmete girdi. 21 Mayıs'ta Recep Tayyip Erdoğan ve Fahrettin Koca ile birlikte hastanenin açılışı yapıldı. Japonya Başbakanı Shinzo Abe, etkinliğe videokonferans yoluyla katıldı.
İlk etabı 20 Nisan'da açılan ve bu tarihten itibaren yalnızca COVID-19 hastalarının nakledildiği hastane, 21 Mayıs 2020 Perşembe günü hizmete açılmıştır.

Hastane toplam 1.021.000m² büyüklüğe sahiptir, bu alanın 171.000m²'sine çam ve sakura ağaçları dikilmiştir.
Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi sahip olduğu 2 bin 68 adet sismik izolatörüyle dünyanın en büyük deprem izolatörlü binası unvanına sahiptir. Hastane sahip olduğu 2.068 sismik izolatör sayesinde deprem anında bile hastalara yardım edebilecek kapasitededir.  Building Design+Construction dergisine göre, hastane açılış tarihinde dünyanın en büyük taban izolasyonlu binası olmuştur.
Hastane bir ana bina ve 6 bloktan oluşmaktadır. Ayrıca üç helikopter pistine ve 8.134 park kapasitesine sahiptir.
Şehir hastanesi sekiz hastaneden oluşmaktadır. Ana hastane binasının altı bloğunda genel cerrahi, pediatri, ortopedi, nöroloji, jinekoloji, kalp-damar cerrahisi ve onkoloji bölümleri yer almaktadır. Bitişiğindeki iki binada ise fizik tedavi-rehabilitasyon ve psikiyatri hastaneleri bulunmaktadır. Hastanede toplam 725 klinik ve gerektiğinde yoğun bakım tıbbına dönüştürülebilen 2.682 yatak bulunmaktadır. Çam Sakura Şehir Hastanesi bunların yanı sıra 28 doğumhaneye, 90 ameliyathaneye, 16 yataklı yanık merkezine ve yeni doğan bebekler ile yetişkinler için toplam 426 yoğun bakım ünitesine sahiptir. Günlük 32.700 hastaya hizmet verilebilen hastanede yaklaşık 4.300 sağlık personeli, 4.050 servis personeli ve 810 yönetim personeli görev yapmaktadır.

Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi, İstanbul'un Başakşehir ilçesinde Olimpiyat Bulvarı'nda yer almaktadır.
Hastaneye özel araç, İETT otobüsleri, minibüsler ve metro ile ulaşım sağlanabilir. İETT otobüsleri ile ulaşım sağlandığı takdirde sadece bazı hatlar hastanenin tüm bloklarına uğramaktadır. Onun dışında bulunan otobüsler, hastanenin H bloğunda bulunan fizik tedavi-rehabilitasyon hastanesi önündeki durakta durmaktadır.
Bunun yanında M3 Şehir Hastanesi istasyonu hastanenin içinde bulunmaktadır. İstasyon 8 Nisan 2023'te açılmıştır. Metro istasyonundan, hastanenin D bloğunda bulunan Kadın Doğum ve Kalp Damar Hastanesi'ne ve Başhekimlik'e doğrudan erişim sağlanabilmektedir.
Aşağıda hastaneye gelen otobüslerin hangi bloğa hizmet ettiği tablo bulunmaktadır.

* işaretli olan hatlar sadece belirli saatlerde Hastane içine girmektedir.
** işaretli olan hatlar M3 (Bakırköy Sahil - Kayaşehir Merkez) Metro Hattı ve M9 (Ataköy - Olimpiyat) Metro Hattı metrolarına entegre hattır.

“Dünyanın En Büyük Sismik İzolatörlü Binası” olan Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi, Uluslararası Gayrimenkul Fuarı (MIPIM) 2022'de "En İyi Sağlık Kompleksi" ödülünü kazanarak, Türkiye'nin bu kategoride ödül alan ilk projesi oldu.

Şehir hastanesi
İstanbul ilindeki hastaneler listesi

Darüşşifa; kökeni arapça dilinden gelmektedir. Sağlık yurdu anlamındadır. 
Hastane (eski adı: Darüşşifa), sağlık hizmeti verilen ve bu amaçla gerektiğinde hastaların yatarak tedavi oldukları kurum. Hastanelerde hastalar, paralı veya parasız olarak tedavi edilirler. Hastaneler, devlet hastaneleri, özel üniversiteler, dernekler, sigorta şirketleri tarafından ücretli veya ücretsiz olarak işletilirler. Geçmişte dini organizasyon ve gönüllüler tarafından verilen hastane hizmetleri günümüzde doktor, cerrah, hemşire, ebe, eczacı gibi sağlık profesyonelleri tarafından verilmektedir.
Toplu halde yaşayan insanlar her zaman hastaları tedavi etmenin ve korumanın gerekli olduğunu düşünmüşlerdir. Nitekim hastaların tedavisi ve bakımı konusunda tarih boyunca şu veya bu şekilde çalışmalar yapılmış ve tedbirler alınmıştır. İnsanların temel gereksinimlerini karşılayacak şekilde düşünülmüş olan bu tedbirler, her zaman onların yaşadıkları devirlerin sosyal ve ekonomik şartlarına sıkı sıkıya bağlı kalmıştır.
Hastaların bakımıyla uğraşan ilk kurumların tapınaklar olduğu anlaşılmaktadır. Epidauros'taki Asklepios Tapınağı'nda Yunanların şifa veren tanrısından yardım istemeye gelenler için yatacak yerler bulunmuyordu. MÖ 3. yüzyılda o zamanlar Buda inancı hakim olan Hindistan'da da hastanelerin bulunduğunu gösteren bazı kanıtlar vardır. Eski Yunan'da doktorların özel muayenehanelerini veya dükkanlarını andıran, İatreia denilen ameliyat odaları vardı.
Çoğu hastanelerde yatan hastalar bulunurken bazı hastaneler belli bir tanı merkezi gibi çalışırlar ve sadece ayaktan hasta kabul ederler. Ayrıca hastaneleri ve hastaneleri gibi belli bir bilim dalına veya belli bir halk kesimine özel hastaneler de vardır.

Ebelik, gebelik döneminde gebeliğin teşhisi ve gözetimi ile normal doğum yaptırmakla görevli kişilerin oluşturduğu tıbbi bir meslektir. Bu mesleği icra eden kişiler "ebe" olarak isimlendirilir.
Ebeler genellikle kadın olmakla birlikte, bazı batı ülkelerinde erkeklere de ebelik hakkı tanınmıştır. Ebelik uygulamaları, dünya ebeleri arasında belirgin farklılıklar gösterse de genellikle gebeliğin doğal, normal yanları üstünde yoğunlaşır; ebeler doğum öncesi bakımı sağlar, doğumun gidişini yönlendirir ve normal doğumları yaptırırlar.

Ebelik, tarihin çok eski dönemlerinden bu yana uygulanan bir tıbbî meslektir. Günümüzde de yalnızca tıbbî bakımın çok kısıtlı olduğu uzak kırsal bölgelerde değil, bebek ölüm oranının çok düşük olduğu Japonya ve Hollanda gibi gelişmiş birçok ülkede de bebeklerin çoğu, ebeler tarafından doğurtulmaktadır.
Genellikle ebeler; doğum sancıları ve doğum sırasında yüksek teknoloji donanımlarından çok az yararlanırlar. Batı ülkelerinde ebelerin çoğu, epiziyotomi (dölyolu girişinin cerrâhî yöntemle genişletilmesi) gibi işlemleri güvenli biçimde yapmak için gerekli ek eğitimi görmüşlerdir.

Ebelik eğitimi ülkeden ülkeye, basit çıraklık eğitiminden ebelik konusunda ek eğitim gören diplomalı ebelere, hemşire-ebelik diploması veren öğretime kadar değişir. Türkiye'de ebelik yapabilmek için ebelik programı uygulayan yükseköğretim kurumlarından diploma almış olmak gerekir. Diplomasız ve belgesiz ebelik yapanlar, hafif hapis ya da hafif para cezalarıyla cezalandırılırlar. Ebelerin reçete yazmaları yasaktır.

 Wikimedia Commons'ta ebelik ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Etanol yakıtı, otomobiller ve diğer motorlu araçlarda, tek başına kullanılabilen bir yakıt ya da benzine karıştırılan bir katkı maddesidir.
Etanol, hava kirliliğini azaltmak ya da petrol ürünlerinin tüketimini azaltmak amacıyla, benzinle değişik oranlarda karıştırılarak kullanılabilir. En yaygın uygulamalar E10 ya da E85 diye bilinen sırasıyla %10 ve %85 etanol içeren karışımlardır.
Etanolün yakıt hücrelerinde kullanımı da yaygınlaşmaktadır.
Bitkilerden elde edilen etanol (biyo-etanol), sürdürülebilir bir enerji kaynağı olarak, sağladığı çevresel ve ekonomik yararlar nedeniyle, fosil yakıtlara göre avantajlar sağlamaktadır.
Etanol, yaygın olarak şeker kamışı ve mısırdan elde edilmektedir. Ancak etanol elde etmek için, bugün kullanılan teknolojiler, etanolden elde edilen enerjinin yaklaşık %70 fazlasını harcamayı gerektirdiğinden, hala fosil yakıtlar karşısında yeterince rekabet edici değildir.

Endüstriyel amaçlı etanol, petrol ürünlerinden, çoğunlukla etilenin, sülfürik asitle katalitik hidratasyonundan elde edilmektedir. Bu süreç, alkollü içeceklerle alakalı, geleneksel fermantasyon yönteminden daha ekonomiktir. Aynı zamanda, eten ya da asetilen aracılığıyla, kalsiyum karbit, kömür, doğal gaz ve diğer kaynaklardan da elde edilebilir.
Bu güne kadar, kayda değer bir etanol yakıt programı dört ülke tarafından oluşturulmuştur: Brezilya, Kolombiya, ABD ve Çin. Brezilya örneğinde, etanol üreten kurumların bağımsız olarak karlı olabilmeleri için, hükûmet tarafından, etanol endüstrisine ciddi yatırım yapılması gerekmektedir. Etanol, şeker kamışı, şeker pancarı, gine mısırı, dallı darı, arpa, kenevir, Hibiscus cannabinus, (tatlı) patates, manyok, ayçiçeği, meyveler, melas, kesik süt, mısır, mısır koçanı, hububat, buğday, tahta, kâğıt, saman, pamuk ve diğer biyokütleler ile çeşitli selüloz atıkları gibi pek çok farklı besin kaynağından elde edilebilir. Şeker kamışından etanol üretmek, mısıra göre daha verimlidir.
Artan etanol tüketiminin sonucu olarak, şeker kamışı ve mısır gibi besin kaynaklarına olan talep de artmıştır. Büyük ölçekte yakıt amaçlı zirai alkol üretimi, aynı zamanda geniş ve verimli ekilebilir alanlar ile suya olan talebi de artırmaktadır.

Etanol bir birinden çok farklı besin kaynaklarından, pek çok farklı yöntemle üretilebilir. Brezilya etanol üretiminde temel besin kaynağı olarak şeker kamışını kullanırken, kaynaklar kısmında belirtildiği gibi pek çok farklı besin kaynağının kullanılması mümkündür. Dallı darı etanol üretiminde mısıra göre iki kat daha verimlidir. Etanol üretiminin temel adımları: rafine ederek nişasta haline getirmek, sıvılaştırmak ve sakarifikasyon (hidroliz yöntemi ile nişasta glikoza dönüşür), fermentasyon, damıtma, dehidrasyon ve opsiyonel olarak denatürasyon. Fermentasyon sırasında karbondioksit gazı açığa çıkar.
Fermentasyon yöntemi ile üretilen etanol sonucunda suda çözünmüş etanol elde edilir. Etanolün bir yakıt olarak kullanılabilmesi için suyun uzaklaştırılması gerekmektedir. En eski yöntem, basitçe damıtmaktır, fakat bu yöntemle, su etanol karışımı azeotrop oluştuğu için %95-96 saflıktan öteye gitmek mümkün değildir. Çözelti karışımı damıtmayı sürdürerek, %96'dan daha saf etanol elde edilmesi mümkün değildir.
Benzinle karıştırabilmek için, en az %95.5 ile %99.9 arasında bir saflığa ihtiyaç duyulmaktadır. En yaygın saflaştırma yöntemi, moleküler elek kullanarak fiziksel absorblama prosesidir.
Geçmişte, çiftçiler kendi etanollerini damıtırken, damıtım sürecinin bir parçası olarak ısı plakalarından yararlanırlarmış. Isı plakaları, çoğunlukla, etanolün içine karışabilen kurşun içerirlermiş. Bu şekilde kontamine olmuş yakıtın yakılması sonucu sinir sitemine zarar verebilen kurşun havaya karışırmış. Bugün etanol yakıtı, özel olarak yetiştirilen bitkilerden, kurşun içermeyen yöntemlerle elde edilmektedir.

Genel olarak, bir benzin karışımındaki etanol miktarı yükseldikçe, standard araba motorları için uygunluğu azalmaktadır. Saf etanol kauçuk ve plastiklerle reaksiyona girdiği ya da onları çözdüğü için tadilat görmemiş motorlarda direkt olarak kullanılamaz. Ek olarak saf etanol (116 AKI, 129 RON), normal benzine (86/87 AKI, 91/92 RON) göre çok daha yüksek oktan oranına sahiptir.Bu nedenle, en fazla yarar için, ateşleme zamanı ve sıkıştırma oranının değiştirilmesini gerektirir. Saf benzin yakıtlı bir aracı, saf etanol yakıtlı bir araca dönüştürmek için, alan olarak %30-40 kadar daha büyük karbüratör kullanımını gerektirir. (Metanol kullanımı ise kabaca %50 daha da büyük yüzey alanı gerektirmektedir. Etanolle çalışan motorlar, 13 °C'nin altındaki sıcaklıklarda yanmayı maksimize edebilmek ve yanmamış, buharlaşmamış etanolü minimize edebilmek için, soğuk ortamda çalıştırma sistemine ihtiyaç duyarlar. Etanolün %10 ile %30 arasında bir karışımda kullanılması durumunda, hiçbir motor tadilatına ihtiyaç duyulmamaktadır. Pek çok yeni araç, bu oranlardaki karışımlarda güvenle çalışabilirler.
1999 yılından başlayarak, dünyada artan sayıda pek çok araç, tadilat gerektirmeksizin, %0 etanolden %85 etanole kadar çalışabilecek şekilde üretilmişlerdir. Pek çok hafif kamyon, kamyonet ve SUV, dual yakıt ya da esnek yakıtlı araç olarak üretilmektedir. Bu motorlar, yakıt cinsini otomatik olarak belirleyerek motor davranışlarını, temel olarak, silindirin içerisindeki hava yakıt karışımıyla ayarlarlar.

Bugün, Brezilya dünyadaki en büyük etanol yakıtı üreticisi ve tüketicisidir. Brezilya, 1980'lerden bu yana, şeker kamışına dayalı çok yaygın bir etanol yakıtı endüstrisi geliştirmiştir. Yılda yaklaşık 4 milyar gallon etanol üretir. Brezilya'daki etanol üretim tesisleri, şeker kamışından kalan şekersiz atıkları yakarak %34 pozitif enerji dengesi elde ederler. Brezilya'da etanol üretiminin geliştirilmesi hükûmetin desteği ile gerçekleşmektedir. Brezilya'da tüketilen tüm benzinin en azından %25'i alkol içermek zorundadır. Brezilya etanolü galonu yaklaşık 1.00$'dan üretebilmektedir. Brezilya'daki tüm yeni araçlar ya esnek yakıtlı ya da benzin yerine saf etanolü yakabilecek özellikte araçlardır. Brezilya'da etanol yakıtı ve elektrik üretiminde yararlanılan yan ürünleri, ülkenin petrole olan bağımlılığını ve hava kirliliğini azaltmada önemli katkıda bulunur.

Kolombiya'nın etanol yakıtı programı, 2002 yılında, hükûmet benzindeki oksijen miktarının zenginleştirilmesine dair bir yasayı hayata geçirmesiyle başlamıştır. Bu karar başlangıçta benzinin oksijenle zenginleştirilerek, karbonmonoksit emisyonların azaltmak için alınmıştır. Daha sonraki kanunlarla, biyokütleden elde edilen etanolün, vergi avantajları ile benzinden daha ucuz olması sağlanmıştır. 2004 yılıyla başlayan petrol fiyatlarındaki artış ve yenilenebilir yakıtlara duyulan ilginin artması ile bu eğilim daha da kuvvetlenmiştir. Kolombiya'da gerek benzin fiyatları gerekse etanol fiyatları hükûmet tarafından kontrol edilmektedir. Etanol programını bütünleyici olarak, bitkisel yağlardan yenilenebilir bir yakıt olarak biyodizel programı da geliştirilmiştir.
Şeker üretim prosesinin ucuna etanolü de ekleme ve aynı enerji kaynaklarını kullanma kolaylığı nedeniyle, etanol üretimine ilgi, büyük ölçüde mevcut şeker endüstrisinden gelmiştir. Hükûmet ülke genelinde %10 etanol ve %90 benzin karışımının yaygınlaştırılmasına dair hedefini kademeli olarak hayata geçirmektedir. Etanol tesisleri vergi avantajları ile özendirilmektedir. Yuka (manyok) ve yeni, şeker kamışı tarımından elde edilen etanole ilgili olmakla birlikte, daha ucuz olan karbonhidratların üretimi henüz gerçekleştirilememiştir.
Kolombiya'daki ilk etanol yakıtı tesisi, 2005 Ekim ayında, Kauka bölgesinde, günde 300,000 litre kapasiteyle üretimine başlamıştır. 2006'nın Mart ayında, hepsi Kauka Vadisi'nde olmak üzere, birleşik olarak toplam günde 1,050,000 litre ya da yılda 357 milyon litre kapasite ile faal hale gelmişlerdir. Kauka Vadisi'nde, şeker tüm yıl boyunca üretilebilmektedir. Son eklenen yüksek kapasiteli damıtma tesisleri ile birlikte, toplam yatırımlar 100 milyon USD'ın üzerine çıkmıştır. Kolombiya, %10 etanol karışımlı benzin kullanabilme hedefine ulaşabilmek için, 2007 yılıyla birlikte, günlük 2,500,000 litre kapasiteye ulaşabilmeyi hedeflemektedir. Şu an için üretilen etanol yakıtı Kauka Vadisine yakın, Bogota, Kali ve Pareira gibi büyük şehirlerde kullanılmaktadır. Henüz ülkenin tamamına yetecek kadar etanol üretimi yapılamamaktadır.

Etanol, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak bulunabilir değildir. Etanol üretiminin, ilk yatırımının büyüklüğü nedeniyle, üretimin ilk anından itibaren karlı olamaması, bir sorun olarak kabul edilmektedir. Benzin fiyatlarındaki yükselme devam ettiği sürece, etanolün de benzine oranla karlılığında bir artış olacaktır. Toplam 165,000 pompadan sadece, kabaca 685 istasyon E85 pompası sunmaktadır. Etanol yakıtı, yaygın olarak, sadece, etanolün işlendiği orta batıda ve Kaliforniyada bulunmaktadır. Mayıs 2006 itibarıyla, Birleşik Devletler'de yıllık 1.8 milyon m³ etanol üretim kapasitesi bulunmaktadır ve üzerine yıllık, yaklaşık 760,000 m³ kapasite eklenmeye devam etmektedir. Ek olarak bir Amerikan şirketi Pacific Ethanol 27 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ise etanol üretimi yatırımlarını daha fazla Batı Amerika'da sürdürmektedir.

Brezilya, Kolombiya ve Birleşik Devletlerde, şeker kamışı ya da tahıllardan elde edilen etanolün kullanımı, hükûmet programlarıyla teşvik edilmektedir. Teşvikler bazı eyaletlerde 1973 Arap petrol ambargosundan sonra başlamıştır. Birleşik Devletler'de 1978 yılında yürülülüğe giren Enerji Vergisi Akdi ile biyoyakıtlara vergi istisnası getirilmiştir. Bu istisnanın yıllık karşılığının 1.4 milyar US$ olduğu tahmin edilmektedir. Bir başka federe program ise etanol tesislerinin inşası için ihtiyaç duyulan kredilere garantör olmaktadır. 1986 yılında Amerikan hükûmeti etanol üreticilerine bedava mısır dahi dağıtmıştır.
Kolombiya'nın etanol programı ise biyokütlelerden elde edilen etanolün, vergiden muaf tutulması amacıyla çıkarılan bir kanunla başlamıştır.
2005 yılının Ağustos ayında, Birleşik Devletler Başkan

Bir eğitim hastanesi veya üniversite hastanesi, gelecek ve mevcut sağlık profesyonellerine praksis, tıp eğitimi ve öğretimi sağlayan bir hastane veya tıp merkezidir.  Eğitim hastaneleri neredeyse her zaman bir veya daha fazla üniversiteye bağlıdır ve genellikle tıp fakülteleri ile birlikte bulunur.
Eğitim hastaneleri, MD, DPM, DDS, DMD, PharmD, DO, BDS, BDent, MBBS, MBChB veya BMed derecelerini alan doktorları, uzmanları, diş hekimleri ve eczacıları eğitmek için bir ikamet programı kullanır.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi
Başkent Üniversitesi Alanya Tıp ve Araştırma Merkezi
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Araştırma ve Uygulama Hastanesi
Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi (Süleyman Demirel Üniversitesi)
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Ankara Numune Hastanesi
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi
İzmir Şehir Hastanesi
Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi
Şişli Etfal Hastanesi
Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Üniversite hastaneleri listesi
Tıpta Uzmanlık Eğitimi
Tıbbi staj
Tıbbi derece
Tıp doktoru
Tıp asistanı
Pratisyen hekim

Fizyoterapist, fizyoterapi ve rehabilitasyon alanında lisans eğitimi veren fizik tedavi ve rehabilitasyon fakültesi veya sağlık bilimleri fakültesinden mezun sağlık profesyonelidir. Uzman hekim tarafından tanısı koyulmuş hastaların bulgularını değerlendirerek bireye özgü tedavi programı planlar ve uygular.

Fizyoterapist (Fzt.), hastalık durumlarında uzman hekim tarafından tanı ve teşhisi koyulan hastaların durumu hakkında değerlendirme ve ölçümleri yapmasının ardından hastaya buna göre özel fizik tedavi programı hazırlar ve bu fizik tedavi programını uygular. Hastalık durumları dışında, kişilerin fiziksel aktivitelerini düzenlemek ve hareket kabiliyetlerini artırmak için mesleğiyle ilgili ölçüm ve testleri yaparak kanıta dayalı koruyucu ve geliştirici protokolleri belirler, planlar ve uygular. Hastaların tedavisi yönünden rehabilitasyon ekibinin diğer üyeleri ile iş birliği içinde çalışır. Tedavinin gidişi hakkında ilgili uzman hekimin fizyoterapiste bilgi vermesi gerektiği gibi fizyoterapist de ilgili uzman hekime bilgi verir. Hekimle birlikte çalışabildiği gibi hekim haricinde de çalışabilir, tedavi uygulayabilir.
Fizyoterapistler, Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından her yıl düzenlenen Ales sınavına giriş yaparak yeterli puan alındığı takdirde yüksek lisans yapabilmektedir. İlgili branşlarını seçimini yapmalarıyla birlikte iki yıl eğitim görmelerinin ardından Uzman fizyoterapist unvanı sahibi olurlar. Akademik ilerleme kaydetme süreci içerisinde Doktora, Doçent ve son olarak Profesör seviyesine ulaşırlar. Fizyoterapistler, bireysel olarak Özel Sağlık Meslek Hizmet Birimi açabilmektedirler. Ayrıca uzman hekim ile beraber Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dal Merkezi açabilir.

İlk fizyoterapist meslek yasası 06.04.2011 tarihinde 6225 sayılı kanun ile çıkmaktadır. 2011 yılında yayımlanan Resmî Gazete'ye göre; fizyoterapist, fizyoterapi ve rehabilitasyon alanında lisans eğitimi veren Fakülte veya Yüksekokul mezunu sağlık profesyonelidir. 22.05.2014 yılında çıkan kanuna göre; kişilerde fiziksel aktiviteleri düzenlemek ve hareket kabiliyetini artırmak için bireye özgü tedavi ve egzersiz programını planlar ve uygular. Her yıl Türkiye'de 8 Nisan Fizyoterapistler Günü olarak kutlanmaktadır. Dünya'da ise her yıl 8 Eylül'de Dünya Fizyoterapistler günü olarak kutlanır.
29.03.2025 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanan Serbest Çalışma Yönetmeliği ile fizyoterapistler Özel Sağlık Meslek Hizmet Birimi açabilme hakkına sahip olmuşturlar.   
28.04.2026 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği ile fizyoterapistler; osteopati, kayropraksi ve refleksoloji alanlarında uygulama yetkisine sahiptirler.

Hipokrat ve daha sonra Galen gibi doktorların, MÖ 460'ta insanları tedavi etmek için fizik tedavi, masajı, manuel terapi tekniklerini ve hidroterapiyi savunan ilk uygulayıcılar olduğuna inanılır. Profesyonel manada ilk fizik tedavi çalışmaları 17. yüzyılın başında Avrupa'da gerçekleşmiştir. 18. yüzyılda  ortopedinin gelişmesinden sonra, eklemlerin sistematik egzersizi ile gut ve benzeri hastalıkları tedavi etmek için yeni aletler icat edilmiştir. Profesyonel bir grup olarak gerçek fizik tedavinin en eski belgelenmiş kökenleri, 1813'te manipülasyon ve egzersiz için Kraliyet Merkez Jimnastik Enstitüsü'nü (RCIG) kuran İsveç Jimnastiğinin Babası Per Henrik Ling'e kadar uzanır. 2014 yılına kadar, fizyoterapist için İsveççe kelime sjukgymnast = hasta olanlar için jimnastik yapan biri idi, ancak daha sonra unvan, diğer İskandinav ülkelerindekullanılan kelime olan fysioterapeut (fizyoterapist) olarak değiştirildi. 1887'de fizyoterapistlere İsveç Ulusal Sağlık ve Refah Kurulu tarafından resmi kayıt verildi. Kısa süre sonra diğer ülkeler de onu takip etti. 1894'te Büyük Britanya'da dört hemşire Chartered Society of Physiotherapy'yi kurdu. 1913'te Yeni Zelanda'daki Otago Üniversitesi'ndeki Fizyoterapi Okulu ve Portland, Oregon'daki Amerika Birleşik Devletleri 1914 Reed Koleji, yeniden yapılandırma yardımcılarından mezun oldu. Mesleğin başlangıcından bu yana, spinal manipülatif terapi, fizyoterapist uygulamasının bir bileşeni olmuştur. Modern fizik tedavi, 19. yüzyılın sonlarına doğru küresel ölçekte etkili olan ve fizik tedavide hızlı gelişmelere neden olan olaylar nedeniyle kurulmuştur. Kısa bir süre sonra Amerikan ortopedi cerrahları engelli çocukları tedavi etmeye başladı ve beden eğitimi ve iyileştirici egzersiz konusunda eğitimli kadınları çalıştırmaya başladı. Bu tedaviler 1916'daki Çocuk felci salgını sırasında uygulanmış ve daha da yaygınlaştırılmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında, yaralı askerlerle çalışmak ve onlara fiziksel işlevi geri kazandırmak için kadınlar askere alınmış ve fizik tedavi alanı kurumsallaşmıştır. 1918'de fizik tedavi uygulayan bireylere atıfta bulunmak için ''Yeniden Yapılandırma Yardımcısı" terimi kullanıldı. İlk fizik tedavi okulu, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden sonra Washington, DC'deki Walter Reed Ordu Hastanesinde kuruldu. Araştırma, fizik tedavi hareketini katalize etti. İlk fizik tedavi araştırması Mart 1921'de Amerika Birleşik Devletleri'nde "The PT Review" dergisinde yayınlandı. Aynı yıl, Mary McMillan Amerikan Kadın Fizik Tedavi Derneği'ni (şimdiki adı Amerikan Fizik Tedavi Derneği (APTA)) organize etti. 1924'te Georgia Warm Springs Vakfı, fizik tedaviyi Çocuk felci tedavisi olarak lanse ederek bu alanı destekledi. 1940'lar boyunca tedavi esas olarak egzersiz, masaj ve traksiyondan oluşuyordu. 1950'lerin başlarında, özellikle İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinde, omurga ve ekstremite eklemlerine yönelik manipülatif prosedürler uygulanmaya başlandı. Çocuk felci aşılarının geliştirildiği sıralarda, fizyoterapistler Kuzey Amerika ve Avrupa'daki hastanelerde normal bir olay haline geldi. 1950'lerin sonlarında, fizyoterapistler hastane temelli uygulamanın ötesine geçerek ayakta tedavi gören ortopedi kliniklerine, devlet okullarına, kolejler/üniversitelerin sağlık merkezlerine, geriatri ortamlarına (vasıflı bakım tesisleri), rehabilitasyon merkezlerine ve tıp merkezlerine geçmeye başladılar. ABD'de fizik tedavide uzmanlaşma, 1974'te ortopedi konusunda uzmanlaşmış fizyoterapistler için APTA'nın Ortopedi Bölümü'nün oluşturulmasıyla gerçekleşti. Aynı yıl Uluslararası Ortopedik Manipülatif Fizyoterapistler Federasyonu kuruldu, o zamandan beri dünya çapında manuel terapinin ilerlemesinde önemli bir rol oynamıştır. 1961'de Türkiye'de fizik tedavi alanı Hacettepe Üniversitesi'nde Prof. Dr. İhsan Doğramacı tarafından Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek Okulu'nun açılmasıyla fizyoterapistlik mesleğinin Türkiye'de temelleri atılmıştır.

Kardiyovasküler rehabilitasyon, fizyoterapistler, çok çeşitli kardiak bozukluklar veya kalp cerrahisi öncesi ve sonrası için tedavi sunar. Kalp cerrahisine bir örnek Koroner arter baypas ameliyatıdır. Bu uzmanlığın birincil hedefleri, artan dayanıklılık ve fonksiyonel bağımsızlığı içerir. Kalp krizleri, koroner baypas ameliyatı sonrası tedaviler fizyoterapistler tarafından fayda sağlamaktadır. Bu kapsamda tıbbi öykü, kardiyovasküler risk faktörleri, egzersiz toleransı, kas kuvveti, eklem hareket açıklığı, denge, postür, günlük yaşam aktiviteleri, kalp hızı, kan basıncı, oksijen satürasyonu ve semptomlar değerlendirilir. Elde edilen bulgular doğrultusunda fizyoterapist, hastanın klinik durumu ve risk düzeyine uygun bireyselleştirilmiş bir egzersiz programı planlar. Program; aerobik dayanıklılık egzersizleri, direnç egzersizleri, esneklik ve denge çalışmaları ile fonksiyonel aktiviteleri içerir ve egzersizler sırasında kalp hızı, kan basıncı, elektrokardiyografik bulgular (gerektiğinde), oksijen satürasyonu, Borg Algılanan Efor ve dispne düzeyleri fizyoterapistler tarafından yakından izlenir.

Pulmoner rehabilitasyon, kronik solunum hastalığı olan kişiler için ayrıntılı değerlendirme sonrası kişiye özel planlanan; egzersiz eğitimi, eğitim, öz-yönetim ve davranış değişikliği içeren, fiziksel kapasiteyi, psikolojik durumu ve yaşam kalitesini iyileştirmeyi amaçlayan multidisipliner bir müdahaledir. Amaçlar; diyafragmatik solunum, büzük dudak solunumu ve torakal ekspansiyon egzersizleri gibi solunum tekniklerini öğretir; gerekli durumlarda aktif solunum döngüsü tekniği, otojenik drenaj, postüral drenaj ve pozitif ekspiratuar basınç (PEP) uygulamaları gibi havayolu temizleme yöntemlerini kullanır. Solunum kaslarının güçlendirilmesi amacıyla inspiratuar kas eğitimi uygular, enerji koruma yöntemleri ve uygun pozisyonlama ile obstrüksiyonun önüne geçmek amacıyla pulmoner rehabilitasyon tedavi programları fizyoterapistler tarafından planlanır ve uygulanır.

Bu uzmanlık alanı, elektroterapi/fiziksel ajanlar, elektrofizyolojik değerlendirme (EMG/NCV), fiziksel ajanlar ve yara yönetimini içerir ve fizyoterapistlerin kontrolünde gerekse uygulamalarını içerir.

Ortopedik fizyoterapistler, ortopedik cerrahi sonrası rehabilitasyon, burkulma, incinme gibi akut travma, tendinopati, bursit gibi sinsi başlangıçlı yaralanmalar ve Skolyoz gibi deformiteler dahil olmak üzere kas-iskelet sistemi bozukluklarını ve yaralanmalarını teşhis eder, yönetir ve tedavi eder. Bu fizik tedavi uzmanlığı en çok ayakta tedavi klinik ortamında bulunur. Ameliyat sonrası ortopedik prosedürlerin, kırıkların, akut spor yaralanmalarının, artritlerin, burkulmaların, incinmelerin, sırt ve boyun ağrılarının, omurga rahatsızlıklarının ve amputasyonların tedavisinde eğitilirler.
Eklem ve omurga mobilizasyonu/manipülasyonu, kuru iğneleme (akupunktura benzer ), terapötik egzersiz, nöromüsküler teknikler, kas yeniden eğitimi, sıcak/soğuk paketler ve elektriksel kas stimülasyonu (örn. kriyoterapi, iyontoforez, elektroterapi ) iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılan yöntemlerdir. Ek olarak, tanı ve tedaviye ek olarak ortaya çıkan bir ek tanı için ve kas yeniden eğitimi gibi tedavilere rehberlik etmek için sonografinin kullanılmasıdır. Kasları, kemikleri, bağları veya tendonları etkileyen yaralanması veya hastalığı olanlar, ortopedi konusunda uzmanlaşmış bir fizyoterap

Hastane Acil Kodları tüm dünyada çeşitli acil durumları ilgili hastane personeline iletebilmek için kullanılır. Acil Kodlar (renkler: mavi kod, pembe kod gibi, sayılar: kod 10, 20, 66 gibi) acil uzman müdahalesi gerektiren olaylarda uzmanlarınızın hızlı müdahalelerine imkân veren genel uyarı durumlarıdır. Bu acil kod durumlarının ana amacı olay anında en kısa sürede yapılması gerekenler için ortak bir kurum anlayışı sağlamaktır. Kod durumları olarak genellikle renk isimleri kullanılır.
"Kod" ismi genel olarak tıbbi personel tarafından acil durumlar için kullanılan bir terim niteliğindedir.

Türkiye
T.C. Sağlık Bakanlığı Performans ve Kalite Dairesi Başkanlığının çalışmaları ile 2008 yılı içinde tüm kamu hastanelerinde Mavi Kod ve Pembe Kod ile ilgili bir standart çalışması yapılmıştır.

Amerika
2000 yılında Güney Kaliforniya Hastaneler Birliği genel kod sistemi uygulanması gerekliliğine karar vermiştir. Buna rağmen birkaç kod haricinde genel bir anlayış söz konusu değildir.

Not: Aşağıdaki renklere göre farklı hastanelerde farklı şekillerde uygulamalar yapılabilir.

Acil müdahale gerektiren, kalp veya solunum durması durumlarında kullanılır.
Bu durumlarda eldeki çok kısıtlı müdahale zamanını hastaya en hızlı ve verimli resüsitasyonu gerçekleştirmek gerekir. Mavi kod durumlarında hastanın hayati fonksiyonlarının geriye dönüşü mümkün olmayacak şekilde zarar görmemesi amacıyla uzman müdahalesi için sadece 2-5 dakikalık süre bulunur.
İlk olarak Kansas Bethany Tıp Merkezinde kullanılmaya başlanmıştır.
Mavi Kod durumu sırasında yapılacakların ve sorumlulukların tespiti için hastanenin Mavi Kod Prosedürü bulunur.
Müdahalenin etkin olabilmesi için hastanenin Mavi Kod Noktaları'nda acil müdahale ekipmanları bulunur.
Uzmanlara hızlı ve etkin bildirilebilmesi ve olay kayıtlarının tutulabilmesi için genellikle teknoloji ürünlerinden oluşan bir Mavi Kod Sistemi kullanılır.
Genelde kolay olması için dahili telefon kodu 2222 olarak belirlenir.

İlk olarak Boston Beth Israel Deaconess Medical Center, Boston'da kullanılmıştır.
Bebek ve çocuklara yönelik olabilecek olan kaçırma, kaybolma ve benzeri durumlarda güvenlik personeline durumu bildirmeye yarayan sistemlerdir.
Çocuklara takılan bileklik benzeri elektronik ekipman ile belirli bölgenin dışına çıkılması durumunda güvenlik birimlerinin haberdar edilmesi ile önlem alınır.
Güvenlik ekibinin olay yerine hızlıca intikali gerçekleşir ve hastanenin giriş-çıkışlarında kontrollü geçiş uygulanarak önleyici müdahalelerde bulunulması sağlanır.

Amacı hastanede hasta/hasta yakını ve çalışanların başına gelebilecek hırsızlık, fiziksel saldırı ve cinsel taciz durumlarında güvenlik personelinin en hızlı biçimde  durumdan haberdar edilmesi ve olay yerine yönlendirilmesini sağlamaktır.
Mesai saatleri içinde ve dışında hastane içerisinde ve bahçesinde oluşabilecek olası bir saldırı ya da taciz olaylarında güvenlik gözlem odası aranır.
Buradan telsiz ile geçilen anons ile olay yerine en yakın güvenlik görevlisi yönlendirilir.
Eğer tek kişi olayı çözümleyemeyecek ise kod 1 (telsiz ile tüm kuvvetlerin olay yerine sevki) uygulanır.
Olaya sebebiyet veren kişi/kişiler olay yerinden uzaklaştırılır.
Adli olaylarda hastane polisine haber verilir.
Hastane polisi gerekli işlemleri yapar.
Böyle bir durumla karşılaşan personel, olay bildirim formu doldurarak hasta ve çalışanların sağlık ve güvenliğini üst kuruluna bildirir.
Kurul incelemeyi yaparak gerekli ise düzeltici faaliyet yapmak üzere başhekimliğe rapor sunar.
Bazı yerlerde siyah kod olarak da adlandırılır.

Kitle Kazaları/büyük kazalar, olaylar sonucu çok sayıda travma vakalarının geleceği durumlar için kullanılan uyarıdır.

Kimyasal veya zararlı madde sızıntısı durumunda korunmayı amaçlar.

Hastanede meydana gelebilecek bir yangın durumunda güvenlik personelinin durumdan haberdar edilmesi ve olay yerine yönlendirilmesini sağlamaktır.

Avrupa Resüsitasyon Konseyi [1]12 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Kalp Birliği [2]3 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Performans ve Kalite Geliştirme Dairesi Başkanlığı [3]
Avrupa Kalite Örgütü [4]22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Sağlık Örgütü [5]5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Kalp Ağı [6] 3 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dünya Kalp Federasyonu [7] 2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Andre Le Notre (12 Mart 1613, Paris - 15 Eylül 1700, Paris), 1645 ile 1700 yılları arasında XIV. Louis'nin peyzaj ve bahçe mimarlığını yapmıştır.
En çok bilinen çalışması Versailles Sarayı'dır. Aynı zamanda Le Nôtre Chantilly, Château Fontainebleau, Racconigi, Saint-Cloud, Saint-Germain-en-Laye ve St. James's Park gibi birçok ünlü park ve bahçe tasarlamıştır. Vaux-le-Vicomte parkının yapımında Louis Le Vau ve Charles Le Brun gibi mimarlarla da çalışmıştır. Babası Jean Le Nôtre'de Kral Louis XIII'in bahçıvanlığını yapmıştır.

André bahçıvan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babası ve büyükbabasının onu küçük yaşta eğitmelerinin verdiği avantajla bahçıvanlık mesleğini püf noktalarını kısa sürede anlamış ve baba mesleği olan bahçıvanlığa merak duymuştur.

Sanatın bütün alanlarına ilgi duyan André matematik, mimari, resim yapma gibi birçok alanda eğitim almıştır. Daha sonra Simon Vouet (Kral'ın ressamı)'in yanında çalışmaya başlamıştır burada klasik sanat ve perspektif eğitimleri almıştır. Ayrıca Simon Vouet'in arkadaşı olan François Mansart tarafından mimarlık eğitimi almıştır. Ve 40 yaşında bütün aldığı eğitimleri sergileyebiceği bir meslek olan bahçıvanlığı seçmiştir.

André Le Nôtre kariyerine bahçıvanlığın yanı sıra bahçe ile ilgili tasarımlarda yapmıştır. Tasarımlarına Vaux-le-Vicomte şatosunun projesiyle başlamıştır, bu projesini Nicolas Fouquet'e göstermiş ve olumlu yanıt almıştır. Daha sonra Louis Le Vau ve Charles Le Brun ile ortak olmuş ve bu projesi onu dünyaca ünlü yapmıştır. Kral Louis tarafından Versailles Sarayı'nın bahçesinin restorasyonu sırasında işe alınmıştır. Versailles şehri ile ilgili olan projesi herkes tarafından dikkat çekmiştir, bu projesinde Avrupa'da o ana dek görülmemiş büyüklükte bir cadde tasarlamıştır. Ünü yayıldıktan sonra Fransa dışında da peyzaj ve bahçe mimarisinde önemli eserler vermiştir.

Sayısız projeye imza atan Andre Barok döneminin en önemli mimarları ve peyzaj mimarları arasına girmiştir. Bahçe mimarisinde bir çığır açan André Le Nôtre 87 yaşında hayat gözlerini yummuştur. Mezarı Église Saint-Roch mezarlığındadır. Andre'nin eserleri farklı bakış açısı ve kusursuz geometrisiyle tanınmaktadır.

André Le Nôtre, Alan Rickman'ın yönettiği ve 2014'te gösterime giren Küçük Karmaşa filmindeki ana karakterlerden biridir. Le Nôtre'u Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts canlandırmaktadır.

Floransa sözleşmesi olarak bilinen Avrupa Peyzaj Sözleşmesi özellikle Avrupa peyzajının tüm yönleriyle bağlı olduğu, uluslararası ilk antlaşmadır. Taraf ülkerlin tamamına uygulanır ve doğal, kırsal, kentsel ve kent alanlarını kapsamaktadır. Seçkin peyzajın yanı sıra gündelik ya da bozulmuş peyzajlar ile ilgilidir. Sözleşme koruma, bütün peyzajların planlanması ve yönetimi, yaşayan peyzajın değerinin bilinçlendirilmesi ve yükseltilmesini amaçlar.

Bugüne kadar sözleşmeyi onaylayan 37 Avrupa Ülkesi: Andorra, Azerbaycan, Belçika,, Birleşik Krallık, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Ermenistan, Finlandiya, Fransa, Kıbrıs, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Karadağ, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Moldova, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna, Yunanistan.  İmzalamış olmasına rağmen henüz onaylanmayan ülkeler ise: İsviçre, İzlanda ve Malta.

Peyzaj sözlük anlamı "görünüm, manzara" olan Fransızca "paysage" kelimesinden dilimize girmiştir. Avrupa peyzaj sözleşmesine göre; peyzaj, insanlar tarafından algılandığı şekliyle, karakteri doğal ve insani unsurların eyleminin ve etkileşiminin bir sonucu olan alan anlamına gelir. Doğal peyzaj ise, doğada kendiliğinden var olan obje ve özellikler ile doğal hayatın oluşturduğu bir sentezdir. İnsan etkisine çok az açık olan, hatta hiçbir antropojen etkiye uğramamıştır. Doğa koşullarının etkisiyle kurulu düzeni içinde baş başa bırakılmış alanlardır.
Bu alanlardaki biyolojik veya ekolojik değişimler yine doğa kaynaklı deprem, erozyon, yanardağ püskürmeleri gibi olaylar sonucu ortaya çıkar. Dünya üzerinde sayısız doğal peyzaj örneği görmek mümkündür; göller, sazlıklar, kumul alanlar.

Dağlar, zengin doğal ve beşeri mirasa ev sahipliği yapan dinamik manzaralardır. Dağ bölgeleri son derece çeşitli bir kültürel ve doğal mirastır.Dağ peyzajı, çoğunlukla kırsal ve zaman zaman kentsel peyzajın fonudur. Görüntüler, kavramlar onun eşliğinde şekillenir. Kimi zaman dumanlı bir dağ silüeti, kimi zaman delinip geçilmiş yollar olarak ortaya çıkmaktadır.

Hem deniz hem de denize kıyısı olan alanların peyzajlarını kapsamaktadır.Okyanus, deniz ve kıyı manzaralarını da betimlemektedir.

Genellikle ormanda veya şehrin uzağında kendiliğinden oluşan su birikintisidir. Doğal olarak oluşmuş, insan eli değmeden meydana gelmiştir.

İnsan eli değmeden, herhangi bir fidan dikilmeden oluşmuş ormanlara denir. Bu ormanlar genelde Karadeniz bölgesinde yoğun görünmektedir. Ormanda yapılan orman içi veya orman kenarı dinlenme alanları, orman köylerinin arazi kullanım şekli, yapılan tarımsal faaliyetler, orman içi meralar, sulak alanlar, erozyon ve kumul alanları gibi birçok obje de yapay orman peyzajını oluşturmaktadır.

Enerji tasarruflu çevre düzenlemesi, enerji tasarruf edilebilmesi amacını önceleyen peyzaj mimarlığı ve çevre düzenlemesi türüdür. Kullanılan malzemenin kendi enerjisi ve çevre düzenlemesi ile düzenlenmiş çevrenin bakımı ve işletilmesi için tüketilen enerjinin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerekir.

Çevre düzenlemesi genellikle, estetik, kültürel, sosyal ve dinî amaçlarla park, bahçe gibi açık alanların  tasarlanması ve düzenlenmesi işi ile ilgilenir.
Peyzaj mimarlığı veya peyzaj mühendisliği ise, coğrafya, ekoloji, biyoloji ve mühendislik gibi teknik disiplinleri peyzaj tasarımında ve uygulanmasında kullanan çok yönlü ve disiplinler arası mesleklerdir.
Enerji tasarruflu çevre düzenlemesi, peyzaj mimarlığı ve mühendisliği kategorilerine girer ve çevrenin tasarımında ve işletilmesinde enerji tasarruf edilmesini vurgular. Enerji tasarruflu çevre düzenlemesi, çevrenin kullanıcısı/sahibi için peyzajın bakımı ve işletilmesinde enerji tüketiminin azaltılmasına veya daha geniş bağlamda da kentsel çevrenin ve küresel çevrenin enerji tasarrufu kastedilir. Yansıtıcı yüzeyler ile ısı adası etkisi yaratarak aydınlatma ve ısıtma masraflarını azaltabilir. Önceki kaplamayı kullanarak su arıtma ve kanalizasyon ihtiyacını azaltır. Enerji tasarruflu çevre düzenlemesinin sık kullanılan yöntemleri arasında, bir binanın ısı veya soğutma yükünü gölgeleme, rüzgar engelleme ve yalıtım yoluyla azaltmak; daha az enerjiye ve su tüketen malzemelerle tasarruflu yapılar inşâ etmektir.

Ağaçların amacı gölge sağlayarak soğutma maliyetlerini düşürür.
Bitkiler, yapı yakınında rüzgârları yavaşlatarak rüzgâr perdesi görevi alarak ısı kaybını önlerler.
Duvarı koruyan çalılar ve sarmaşıklar bir rüzgâr kırıcı (perdesi) olarak kullanılırlar.
Yapıların konumunda ve yeryüzü şekillerinden yararlanılarak oluşturulan yapılarda, rüzgâr perdelerinde olduğu gibi doğal arazi şekillerinin avantajlarından yararlanılır.
Yeşil Çatılar ile birlikte, buharlaşma ve ısınan kütle üzerinde ekstra daha serin binalar elde edilir.
Asfaltla, taşla döşenmiş alanları en aza indirme, yüksek yansıtabilirlik sahip kaldırımlar, gölgeler, geçirimli kaldırımlar ısı adalarının etkisini en aza indirilmesini sağlar.
Peyzaj alanlarında kullanılan Yerleşim aydınlatma armetürleri, ışık seviyesi sensörleri, yüksek verimlilk aydınlatma armetürleri avantaj sağlar.
Peyzaj tasarımda kullanılan bitkilerin önemide büyüktür. Örneğin Yazın bir ağaç gölgesiyle yapılar üzerinde doğal klima görevi görür.Kışın ise tam tersi bir şekilde yapraklarını dökerek güneş enerjisinin yapıya daha fazla ulaşmasını sağlar.

Enerjinin etkin kullanımında peyzaj teknikleri yerel malzemeleri içerir.
Çöplerden kompost yapımı ve yeşil atıkları azaltmak için ufalanması
Benzinle çalışan aletler yerine el aletleri kullanılması
Aynı zamanda küresel ısınmanın etkisiyle suyun ve enerjinin etkin kullanımı amacıyla kuraklığa dayanıklı bitkilerin (Xeriscape) kullanılması
Yerel yetişriciler enerji tüketimini azaltmak için hisse senetleri alınması

Yeşil Yapılar Kaynak Kitabı içinde Peyzaj ile ilgili bir bölüm25 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ecoLogical Home Ideas Yeşil ev inşası/yeniden modelleme dergisi
Stopwaste.org 28 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sürdürülebilir Yerleşim Tasarımı: Enerji Verimliliğinin Artırılması Kılavuzu 18 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
.

Frederick Law Olmsted (FLO), (d. 26 Nisan 1822, Kansas - ö. 28 Ağustos 1903, Hartford) ABD'nin ilk peyzaj mimarıdır. Gerçekleştirdiği çok sayıda çalışmanın arasından Central Park, Prospect Park, Emerald Necklace ve Beyaz Saray en önemlileri olarak sayılabilir.

ABD'nin ilk peyzaj mimarı ve kent plancısının 26 Nisan 1822'de Hartford'da doğduğu yıllarda kentsel açık alanlara evlerden kolayca ulaşılabiliyor, kırsal alanların sesleri ve kokuları kent içine nüfuz edebiliyordu.

İşte böyle bir ortamda büyüyen Olmsted Yale Üniversitesi’nde topoğrafya mühendisliği eğitimi almaya başladı fakat geçirdiği bir zehirlenme sonucu görmesi ve eğitimi olumsuz etkilendi. Yale’i bırakıp kendisini Çin’e kadar sürükleyen bir ticaret macerasına atıldı. 1844-1847 yılları arasında çiftçilik ile uğraşan Olmsted 1848 yılında gazeteciliğe başladı. 1850 yılında, Avrupa’ya yaptığı gezilerinden notlarla başladığı yazın hayatı 1857 yılına kadar gazetecilikle beraber devam etti. 1853 yılında New York Times’ın taşra muhabirliğine getirilen Olmsted kölelik sistemini incelemek için Güney’e seyahatlerde bulundu. Bu seyahatlerini anlattığı kitaplarında kölelik karşıtı düşünceler dikkati çekiyor, köle işçinin maliyetinin serbest bir işçiye göre daha fazla olduğunu matematiksel olarak kanıtlıyordu. İç Savaş sırasında yazdığı Cotton Kingdom (Pamuk Krallığı) kölelik sistemi üzerine yazılmış en önemli yazınlardan birisi olarak değerlendirilmektedir.
1857 yılında New York'ta oluşturulması düşünülen parkın projesini hazırlayan Egbert Viele için arazinin topoğrafik keşfini yapmak üzere işe alındı. Viele’ nin projesi beğenilmeyince park için bir yarışma açılmasına karar verildi. Calvert Vaux (İngiliz mimar) ile birlikte yarışmaya katılmaya karar veren Olmsted'in ortağıyla birlikte hazırladığı proje 33 proje arasından birinci seçildi ve Olmsted şef-mühendis olarak Central Park'ta işe başladı. İşte bu noktadan sonra ABD'nin ve Kanada'nın çeşitli yerlerinde yüzlerce projeye imza atan Olmsted, peyzaj mimarlığının yanı sıra Amerikan Sağlık Komisyonu Genel Sekreterliği, New York Kent Komisyonu üyeliği, şehir plancılığı ve proje yöneticiliği de yapmıştır. 1893 yılında düzenlenen Kolomb Dünya Fuarı'nın da çevre düzenlemesinde görev aldı.
Olmsted, ortağı Vaux ile birlikte peyzaj mimarlığı kavramını ortaya koymuş ve içeriğini şekillendirmiştir. Vaux'un mimarlıktan gelen sanatçı kişiliğinin yanına sahip olduğu sosyal reformist görüşleri koyarak devrimci, toplum yapısını geliştirmeyi amaçlayan, demokrasiyi yaşam ortamları içine sokmaya çalışan, doğaya saygılı bir meslek disiplini yaratmıştır. İşte bu nedenle, peyzaj mimarlığı meslek disiplininin babası olarak kabul edilmektedir.
Olmsted, peyzajları zihinde ve uzayda ardışık, doğal ve kültürel süreçlerin bir araya geldiği (getirdiği) alanlar olarak görmüştür. Onun ilgisini çeken fiziksel bir peyzajdan daha ziyade peyzajın sosyal yönüdür. Kendisini Amerikan toplum yapısını geliştirmeye adamış, çalışmalarıyla değişik altyapıya sahip kitlelerin bir arada, sağlıklı, huzurlu ve estetik bir çevrede yaşamalarını sağlamaya çalışmıştır. Endüstri devriminin sosyal yapıda açtığı yaraları sarmak için çaba göstermiş, gittikçe bozulan kent ekosistemlerini onarmaya çalışmıştır.
Cotton Kingdom'ın Giriş Bölümü

Sıradağlar, vadiler ve Amerika’nın coşkun nehirleri, hepsi kuzey-güney istikametinde, doğu-batı değil. Keyfi politik bir hat kuzey tarafını güney tarafından ayırabilir, ama böyle bir hat doğada mevcut değil: sosyal olarak mevcut olamaz. Sular tepeden aşağıya doğru aktığı sürece alışveriş, sevgi, kan bağı, dostluk kuzeyden güneye akacak...

Güvenlik; toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumudur.

Bilgi (İstihbarat) güvenliği: Bilgi güvenliği yazılı, sözlü veya elektronik ortamdaki bilginin korunması ve doğru bilginin, doğru zamanda, doğru kişiye ulaştırılmasıyla ilgilenir.
Bilişim güvenliği: Bilişim aygıt ve yazılımlarının kullanımından doğabilecek riskleri ve tehlikeleri inceleyen bilişim teknolojisi dalıdır.
Fiziksel güvenlik: Fiziksel güvenlik saldırganların bir tesise, kaynağa veya fiziksel bilgiye ulaşmalarını engellemek veya caydırmak amaçlı alınan önlemlerdir. Kalifiye insan gücü kullanılır.
Gıda güvenliği: İki kavramı belirtmektedir.
Uluslararası ilişkiler alanında insanların açlık veya kıtlık durumunda bulunmamasını belirtir.
Yiyeceklerin üretim aşamasından son tüketiciye ulaşmasına kadar geçen sürede gıdanın insan sağlığına uygun şartlarda üretim, depolama, paketleme ve taşımasının yapılmasıdır.
İnsan güvenliği: Ulusal güvenlik, egemenlik ve insan hakları alanında ortaya çıkan kavramsal bir sorunu belirten uluslararası ilişkiler terimidir. İnsan hakları olarak da ifade edilebilir.
İş sağlığı ve güvenliği (veya işçi güvenliği): Herhangi bir iş kolunda çalışanların, iş süreçleri boyunca sağlık ve güvenlik tedbirlerinin alınmasıdır.
İş sağlığı ve güvenliği
Ev güvenliği
Bilgisayar güvenliği
Biyogüvenlik
Çevre güvenliği
Elektrik güvenlik standartları
Havaalanı güvenliği
Kamu güvenliği
Kimya güvenliği
Otomotiv güvenliği
Farmakovijilans (ilaç güvenliği)
Uluslararası güvenlik
Millî güvenlik
Ulusal güvenlik
Uçuş güvenliği
Deniz güvenliği
Demiryolu güvenliği
Sahil güvenlik
Trafik güvenliği
Motosiklet güvenliği
Güvenlik mühendisliği
Nükleer güvenlik ve güvenlik
Yangın güvenliği
Güvenlik baskısı
Su güvenliği
Kurumsal güvenlik
Tedarik zinciri güvenliği
Depolama güvenliği
Yumuşak güvenlik
Toplu taşıma güvenliği
Liman güvenliği
Nörogüvenlik
Sosyal güvence
Ekonomik güvenlik
Vatan güvenliği
Altyapı güvenliği
Ağ güvenliği
Dijital güvenlik
Veri güvenliği
Uygulama güvenliği
İnternet güvenliği
İletişim güvenliği

X-ray, kamera, kapalı devre televizyon kamerası, kapalı devre televizyon, lens, ayak, muhafaza, kablo, monitör, kayıt ve izleme cihazı ve diğer aksesuar / malzemelerden oluşan, kameralardan alınan görüntülerin ekranda izlenmesini, görüntülerin kaydedilmesi, kayıtlı görüntülerin oynatılması, uzaktan izlenmesi ve benzer diğer işlemlerin gerçekleştirilmesini sağlayan ürün - hizmet birleşimine kamera güvenlik sistemi denmektedir.

Güvenlik kurumu
Emniyet
Koruma
Gizlilik (Mahremiyet)
Sabotaj
Güvenlik kültürü

Gıda teknolojisi, gıda ürünlerinin üretimi, muhafazası, kalite kontrolü, araştırılması ve geliştirilmesi ile ilgilenen bir gıda bilimi dalıdır. Gıda teknolojisine yönelik erken bilimsel araştırmalar, gıdaların korunmasına yönelik olmuştur. Nicolas Appert'in 1810'da konserve sürecini geliştirmesi belirleyici bir olay olmuştur. Appert, bulduğu bu konserve sürecinin konserve olduğunu ve işleminin hangi prensipte çalıştığını bilmemektedir. Ancak bulunan bu konservenin gıda muhafaza teknikleri üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Louis Pasteur'ün şarabın bozulması üzerine araştırma yapmış ve 1864'te bozulmanın nasıl önleneceğine ilişkin açıklaması yapmıştır. Ancak bu bilimsel bilgiyi gıda işlemeye uygulamak için erken bir girişim olmuştur. Pasteur, şarap bozulmasına ilişkin araştırmaların yanı sıra alkol, sirke, şarap ve bira üretimi, sütün ekşimesi gibi konuları da araştırmıştır. Gıda bozulmalarını ve hastalık üreten organizmaları yok etmek için süt ve süt ürünlerini ısıtma işlemi olan pastörizasyonu geliştirmiştir. Pasteur, gıda teknolojisi konusundaki araştırmalarında bakteriyoloji ve modern koruyucu tıbbın öncüsü olmuştur.

Gıda teknolojisindeki gelişmeler gıda sektörüne büyük katkı sağlamış ve dünyamızı değiştirmiştir. Bu gelişmelerden bazıları şunlardır:
●Süt tozu - Süt tozu, çeşitli yeni ürünlerin yeniden hidratlanabilmesinin  temelini oluşturmuştur. Bu işlem, spreyle kurutulmuş süt tozunu kısmen rehidre ederek (dehidrasyon sonucu tekrar normal suyunu kazanması) toz ürünün yüzey alanını arttırır.
●Dondurarak kurutma - Dondurarak kurutmanın ilk uygulaması büyük olasılıkla ilaç endüstrisinde olmuştur. Bununla birlikte, işlemin başarılı bir büyük ölçekli endüstriyel uygulaması, kahvenin sürekli dondurularak kurutulmasının geliştirilmesiyle olmuştur.
●Yüksek Sıcaklıkta Kısa Süreli İşleme - Bu işlemler, çoğunlukla, hızlı ısıtma ve soğutma ile karakterize edilir. Kısa bir süre nispeten yüksek bir sıcaklıkta tutulan ürün daha sonra aseptik olarak steril kaplara doldurulur.

●Kahve ve Çayın Kafeinsizleştirilmesi - Kafeinsiz kahve ve çay ilk olarak 1900 civarında Avrupa'da ticari olarak geliştirilmiştir. Uygulanan bu işlem; 897,763 ABD patentinde tarif edilmiş, tanımlanmıştır. Yeşil kahve çekirdekleri, kafeini çekirdeklerden çıkarmak için su, ısı ve çözücülerle işlenir.
●Proses optimizasyonu (yeniliği) - Gıda Teknolojisi artık gıda üretiminin daha verimli olmasını sağlamaktadır. Yağ tasarrufu sağlayan teknolojiler artık farklı şekillerde mevcutur. Üretim yöntemleri ve metodolojisi (yöntem bilimi) de giderek daha karmaşık hale gelmiştir.
●Aseptik paketleme: Aseptik paketleme, ticari olarak steril bir ürünün steril bir kaba doldurulması ve kapların sızıntılığını önlemek için hermetik olarak kapatılması işlemidir. Böylece bu, ortam koşullarında rafa dayanıklı bir ürünle sonuçlanır.

Tarihsel olarak, tüketiciler gıda teknolojilerine çok az ilgi göstermişlerdir. Günümüzde gıda üretim zinciri uzun ve karmaşıktır. Ve bu nedenle de gıda teknolojileri çeşitlilik göstermektedir. Sonuç olarak, tüketiciler gıda kalitesinin belirleyicilerinden emin değiller ve onları anlamakta zorlanmaktadırlar. Gıda ürünlerinin kabulü genellikle gıda ile ilgili algılanan faydalara ve risklere bağlıdır. Gıda işleme teknolojilerinin popüler görüşleri önemlidir. Özellikle yenilikçi gıda işleme teknolojileri tüketiciler tarafından genellikle riskli olarak algılanmaktadır.
Farklı gıda teknolojilerinin kabulü farklıdır. Pastörizasyon iyi bilinip kabul edilse de, yüksek basınçlı işlem ve hatta mikrodalgalar çoğu zaman riskli olarak algılanır. Hightech Europe projesi tarafından yapılan araştırmalar, geleneksel teknolojilerin yenilikçi teknolojilerin aksine iyi kabul edildiğini ortaya koymuştur.
Tüketiciler, yenilikçi gıda teknolojilerine yönelik tutumlarını üç ana mekanizma aracılığıyla oluştururlar: Birincisi, teknolojiyle ilişkili riskler ve faydalar hakkında bilgi veya inançlar yoluyla; ikincisi, kendi deneyimlerine dayalı tutumlar yoluyla; ve üçüncüsü, daha yüksek dereceli değerlerin ve inançların uygulanması yoluyladır. Bazı araştırmacılar, tüketici kabulünde (riskten ziyade) fayda algısının rolüne daha fazla vurgu yapsa da, bazı bilim adamları risk-fayda alışverişini tüketici kabulünün ana belirleyicilerinden biri olarak görmektedir.
Rogers (2010), yeni teknolojinin tüketiciler tarafından kabul edilmesindeki farklılıkları açıklayan beş ana kriter tanımlamaktadır: karmaşıklık, uyumluluk, göreceli avantaj, denenebilirlik ve gözlemlenebilirlik.
Yenilikçi teknolojilerin kabulü, bu yeni teknolojik süreç yöntemleri hakkında duygusal olmayan ve kısa bilgiler sağlayarak geliştirilebilmektedir. HighTech projesi ayrıca yazılı bilgilerin tüketiciler üzerinde görsel-işitsel bilgilerden daha yüksek bir etkiye sahip olduğunu öne sürmektedir.

Food and Bioprocess Technology (Gıda ve Biyoproses Teknolojisi)
Lebensmittel-Wissenschaft & Technologie (Lebensmittel-Wissenschaft & Teknoloji)

Tarım teknolojisi
Gıda biyoteknolojisi
Yemek paketleme
Gıda sınıflandırması
Optik sıralama
Standart bileşenler (gıda işleme)
Yiyecek ve içecek ödüllerinin listesi (Gıda teknolojisi ödülleri)

İstenilen nitelikte kaliteli bir kremalı bisküvi elde etmek için hammadde eldesinden depolama ve paketlemeye kadar ürünün proses aşamaları dikkat ve titizlikle yapılmalıdır. Üretimin herhangi bir aşamasında yapılan aksaklık veya yanlış ilerleme ürünün üretimindeki tüm aşamaları etkilemektedir. Böyle bir duruma sebebiyet vermemek için bu proses aşamaları kontrol altında tutulmalıdır. Ayrıca bisküviyi şeride yerleştirme, ara malzeme olan kremanın yerleştirme aşaması, tekrar bisküvi ile kapatma, paketleme işlemleri gıda teknolojisinin bir parçası olan ilgili makinelerle yapılmaktadır.

High Line projesi Manhattan’da yer alan ve de yerden yükseltilmiş bir demiryolu hattı üzerine yeniden tasarlanmış ve yeşillendirilmiş bir park alanıdır.

Tamamı bittiğinde Gansevoort Caddesi'nden 34. Cadde'ye kadar uzanacak projenin üç aşamasından ilki olan, Hudson Nehri kenarındaki Gansevoort Caddesi ile 16. Caddeler arasındaki kısmı, 9 Haziran 2009 tarihinde açıldı. Bu kısım (2.33 kilometre) yükseltilmiş demiryolu hattının Batı Yakası Bölümü ile Manhattan’ın aşağı batı kesimleri arasında yer alıyor.
İkinci aşaması olan 16. Cadde’den 30. Cadde’ye olan kısmının 2010 sonbaharında tamamlanması bekleniyor. Üçüncü ve son aşaması olan 30. Cadde’den 34. Cadde’ye olan kısmı ise henüz onaylanmadı. New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in bildirdiğine göre High Line projesinin ilk iki aşaması 152 milyon dolara mal oldu. Projenin gerçekleşmesini sağlayan High Line Projesinin Arkadaşları (Friends of the High Line) grubu bu miktarın 44 milyon dolarlık kısmını bağışlar yoluyla sağladı.

1930’lu yılların başında New York Merkez Demiryolları tarafından cadde seviyesindeki tren kazalarını önleme amacıyla bölgedeki endüstriyel depolara hizmet için yerden yükseltilmiş demiryolu inşa etmeye karar vermesiyle High Line projesi gerçekleşti.
Ancak yeni otoyollar ve tırlar bu sistemin işlevini yitirmesine neden oldu. 1970 yılında Bank Caddesi’ne kadarki kısmı kapanan tren hattının kalan kısmı da 1980 yılında kapandı. O dönemden beri bu hat üzerinde çimen, ot, çiçek ve ağaçlardan oluşan kendine has bir ekolojik sistem oluştu.
High Line tren hattının o zamanlardaki sahibi Conrail bu yapıyı Peter Obletz’e sattı. Peter Obletz’in 1970’li yılların sonunda bu tren yolunu yerel bir toplu taşıma hattına çevirme arzusu gerçekleşmedi ama Peter Obletz sayesinde High Line’nin yıkılmadan günümüze gelme şansı oldu.
1990’lı yıllarda bölge sakinlerinin, şehir planlamacılarının ve mimarların bir araya gelmesiyle bu mevcut kalıntıların nasıl kullanılması gerektiği konusunda tartışmalar başladı. 1999 yılında ise "Friends of the High Line" (High Line'nin Arkadaşları) adlı bir sivil toplum kuruluşu, High Line bölgesini yeniden restore edip yerden yükseltilmiş yeşillendirilmiş bir park alanını kamuoyunun hizmetine sunmak amacıyla oluşturuldu.
O dönemki New York belediye başkanı Rudy Giuliani bu projeye sıcak bakmadıysa ve görevden ayrılmadan önce bu tren yolunun yıkılması için kararnameye imza attıysa da bir sonraki belediye başkanı Michael Bloomberg bu projeye çok olumlu yaklaştı.
2004 yılında "Friends of the High Line" şehir belediyesinden gerekli onayları ve maddi desteği elde etti. Tasarım ve inşaatına Nisan 2006'da başlanan projenin ilk bölümü Haziran 2009'da tamamlandı.

Şablon:Kaynak wiki
High Line projesinin haritası (İngilizce) 9 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Friends of the High Line web sitesi (İngilizce) 4 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kriyojeni, fizikte çok düşük sıcaklıklarda yapılan üretim ve işlemler için kullanılan terimdir.Kriyojenist ise bu düşük sıcaklıklarda bu işlemleri yapan kişiye denir. Kriyojenist Celcius ve Fahrenheit'ın yerine mutlak değerler içeren Kelvin ve rankin skalalarını baz alır.
Kriyojeni terimi çoğu zaman kurgu veya popüler kültürde yanlış olarak kullanılır. Bu bilim dalı birkaç terim içerir. Örneğin kriyobiyoloji, düşük sıcaklıkların organizmalara etkisini inceleyen bir biyoloji dalıdır. Kriyoameliyat, -196 santigrat dereceye kadar düşük sıcaklıklarda yapılan kanser hücreleri yok etme ameliyatlarına denir. Kriyoni, insan ve hayvan parçalarını gelecekte tekrar canlandırabilecek olan kriyomuhafazanın gelişmekte olan tıbbi teknoloji dalıdır. Sahadaki araştırmacılar kriyobiyoloji, kriyojeni, akışbilimi'nin de içinde bulunduğu birçok bilimin sonuçlarını uygulamaya koymaya çalışıyorlar. Kriyoelektronik, düşük sıcaklıklardaki süperiletkenliği inceleyen bilim dalıdır. Kriyotronik, kriyoelektroniğin pratik uygulamasıdır. Kriyoetik, kriyoniklerin etiksel içeriklerini inceleyen daldır.
Kimin vücudunu dondurup öldürücü koşullardan kurtulmak ve gelecekte tedavi edilebilip önlenebilecek şeyler için vücudunu dondurmak istediğine odaklanır.

Kriyojeni kelimesinin kökü yunancadan gelir ve anlamı "dondurucu soğuğun üretimi"dir. Ancak bu terim günümüzde düşük sıcaklık halinin sinonimidir.
Hangi sıcaklıkta soğutma biter ve kriyojeni başlar tam tanımlanmamıştır ama çoğu bilim insanı -150 santigrat derecenin altını kriyojeni kabul ederler.
ABD'deki Ulusal Standartlar ve Teknolojiler Enstitüsü -180 santigrat derece altını kriyojeni kabul etmektedir. Kalıcı denilen gazların normal kaynama noktaları -180 santigrat derecenin altında olduğundan dolayı bu sınır mantıklı bir yerde çizilmiştir.

Sıvı helyum ve sıvı nitrojen gibi sıvılaştırılmış gazlar birçok kriyojenik uygulamada kullanılırlar. Sıvı nitrojen kriyojeni'de en çok kullanılan elementtir ve elde etmek dünya genelinde yasaldır. Sıvı helyum'un da en düşük sıcaklıkları elde etmeye yaradığı için kullanımı yaygındır. Bu sıvılar Dewar şişelerinde saklanabilirler. Bu şişeler 2 duvarlı, duvarları arasında yüksek vakum bulunan ve sıvıya ısı transferini engelleyen şişelerdir. Tipik labarotuar Dewar şişeleri küreseldir, camdan yapılmadır ve dıştan metal bir dış konteyner ile korunur. Sıvı helyum gibi aşırı soğuk sıvıları içeren Dewar şişeleri iki duvar arasında sıvı nitrojen bulunur. Dewar şişeleri mucidi James Dewar'ın adını almıştır, Dewar aynı zamanda ilk kez hidrojeni sıvılaştıran adamdır.

Kriyojenik bilim dalı 2. Dünya Savaşı sırasında bilimadamlarının donmuş metallerin yıpranmaya daha dayanıklı olduğunu fark etmeleriyle gelişti. Bu kriyojenik teoriye dayanarak ticari kriyojenik işlem endüstrisi 1966'da Ed Busch tarafından açıldı. Isıl işlem endüstrisiyle birlikte Bursch 1966'da Detroit'te CryoTech adında bir şirket kurdu. Bu şirket 1999'da dünyanın en büyük ve en eski ticari kriyojenik işleme şirketi oldu. Busch orijinal olarak metal aletlerin yaşam süresini %200-%400 uzatma olasılığı deneyleri yaptı. Bu deneyler sırasında ısıl işlem yerine kriyojenik işlem kullandı. Sıvı nitrojen gibi kriyojenler daha sonra soğutma ve dondurma uygulamalarında kullanıldı. Statin ilaçlarının aktif içeriklerini üreten bazı kimyasal reaksiyonlar -100 santigrat derece gibi düşük sıcaklıklarda gerçekleşmelidir.
Özel kriyojenik kimyasal reaktörler, reaksiyon ısısını çıkarmak ve reaksiyon için düşük sıcaklık oluşturur. Yemeklerin ve aşılar gibi biyoteknolojik ürünlerin dondurulması tutulma veya patlamalı dondurucu sistemler gerektirir. Bazı yumuşak ya da elastik materyaller çok soğuk sıcaklıklarda katı ve kırılgan hale gelirler. Bu da kriyojenik değirmen'i yüksek sıcaklıklarda döndürülemeyen bazı materyaller için bir seçenek olarak gösteriyor.
Kriyojenik işleme, ısıl işleme için bir vekil değildir. Daha çok ısıtma-söndürme-artış döngüsüne ektir. Normalde bir eşya söndürülürse son sıcaklığı ortamla aynıdır. Bunun tek sebebi ise çoğu ısıl işleyiciler soğutucu içeriğe sahip değildirler. Ortam sıcaklığıyla ilgili önemli metalurjisel hiçbir şey yoktur. Kriyojenik işlem ortam sıcaklığından -320 fahrenheit'a kadar devam eder. Çoğu örnekte kriyojenik döngü ısıl artış prosedürüyle devam eder. Tüm alaşımlar aynı kimyasal bileşenlere sahip olmadığı gibi, artış prosedürü materyalin kimyasal bileşenlerine veya ısı geçmişine göre değişkenlik gösterir. Toplam işlem 3-4 gün sürer.

Haselden, G. G. (1971) Cryogenic fundamentals Academic Press, New York, ISBN 0-12-330550-0

300 Below - Founder of Commercial Cryogenic Industry (Since 1966)31 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Technical Description of Cryogenic process to produce LNG
An Introduction to Cryogenics
Cryogenics for English Majors: An introduction for non-scientists National High Magnetic Field Laboratory
Cryogenics, Key to Advanced Science and Technology
Cryogenic Society of America, Inc. (CSA) 1 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tupolev's pages regarding Cryogenic airliners
Lancaster University, Ultra Low Temperature Physics29 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - ULT research group homepage
IEA superconductivity agreement 22 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kültürel peyzaj, coğrafya, ekoloji ve miras çalışmaları alanlarında insan faaliyeti ve çevrenin simbiyozunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Dünya Miras Komitesi tarafından tanımlandığı gibi, "doğanın ve insanın ortak eserlerini temsil eden kültürel varlıklar"dır ve üç ana kategoriye ayrılır:

"İnsan tarafından kasıtlı olarak tasarlanan ve yaratılan bir manzara"
"Kalıntı (veya fosil) bir manzara" veya "devam eden bir manzara" olabilen "organik olarak gelişmiş bir manzara"
"doğal unsurun dini, sanatsal veya kültürel çağrışımları" nedeniyle değerlenebilecek bir "ilişkisel kültürel manzara".

UNESCO Webpage Article on 'Cultural Landscapes' identifying all listed cultural landscapes Accessed 9 January 2008
UNESCO World Heritage Committee's Operational Guidelines for the Implementation of the World Heritage Convention Accessed 11 November 2007
UNESCO World Heritage Series publication entitled "World Heritage Cultural Landscapes 1992 - 2002 Accessed 9 January 2008
Pannell, S (2006) Reconciling Nature and Culture in a Global Context: Lessons form the World Heritage List. James Cook University, Cairns. Accessed 11 November 2007
International Federation of Landscape Architects Cultural Landscapes Committee Accessed 26 January 2009
National Park Service Cultural Landscape Program Accessed 3 April 2024

Mikroteknoloji 1 Mikron büyüklüğünden 1000 mikron büyüklüğüne kadar Elektromekanik uygulamaların ve düzeneklerin gerçekleştirildiği Makro ölçekteki sistemlerin incelendiği bilim dalıdır.

MEMS (Mikro-Elektro-Mekanik Sistemler): Mekanik elemanların, sensörlerin ve aktüatörlerin ortak bir silikon taban üzerinde birleştirilmesidir. Akıllı telefonlardaki ivmeölçerler ve otomobillerdeki hava yastığı sensörleri en yaygın örneklerindendir.
Mikro-akışkanlar: Çok küçük miktardaki sıvıların analiz edildiği sistemler.
Mikro-elektronik: Entegre devrelerin ve mikroişlemcilerin tasarımı.
Mikro-optik: Fiber optik ağlarda ışığı yönlendiren mikro lensler ve aynalar.

MEMS (Mikro Elektro-Mekanik Sistemler) terimi, 1980'lerde mikro elektrik motorları, rezonatörler, dişliler ve benzeri gibi çip üzerindeki yeni ve gelişmiş mekanik sistemleri tanımlamak amacıyla türetilmiştir. Günümüzde MEMS terimi pratikte, toplu üretim süreciyle imal edilebilen, mekanik bir işleve sahip her türlü mikroskobik cihazı ifade etmek için kullanılmaktadır (örneğin, bir mikroçip üzerinde üretilen mikroskobik dişli dizisi bir MEMS cihazı olarak kabul edilirken, lazerle işlenmiş çok küçük bir stent veya saat parçası bu kapsamda değerlendirilmez). Avrupa'da MST terimi tercih edilirken, Japonya'da MEMS için basitçe "mikromakineler" ifadesi kullanılır. Bu terimler arasındaki farklar nispeten küçüktür ve terimler sıklıkla birbirinin yerine kullanılır.
MEMS süreçleri genel olarak yüzey işleme, kütle işleme (bulk machining), LIGA ve EFAB gibi çeşitli kategorilere ayrılsa da, aslında binlerce farklı MEMS süreci mevcuttur. Bazı süreçler oldukça basit geometriler üretirken, diğerleri daha karmaşık 3 boyutlu geometriler ve daha fazla işlevsellik sunar. Hava yastıkları için ivmeölçer üreten bir şirketin, ataletsel navigasyon amaçlı bir ivmeölçer üretmek için tamamen farklı bir tasarıma ve sürece ihtiyacı olacaktır. Bir ivmeölçerden jiroskop gibi başka bir ataletsel cihaza geçiş yapmak, tasarım ve süreçte çok daha büyük değişiklikler gerektirir; bu durum büyük olasılıkla tamamen farklı bir üretim tesisi ve mühendislik ekibi ihtiyacını da beraberinde getirir.
MEMS teknolojisi, daha önce ulaşılamayan performans ve güvenilirlik standartlarını sunabildiği geniş bir uygulama yelpazesi sayesinde büyük bir heyecan yaratmıştır. Her şeyin daha küçük, daha hızlı ve daha ucuz olması gereken bir çağda, MEMS çözüm sunmaktadır. MEMS; otomotiv sensörleri ve mürekkep püskürtmeli yazıcılar gibi belirli uygulama alanlarında pek çok etki yaratmıştır. Gelişmekte olan MEMS endüstrisi, halihazırda milyarlarca dolarlık bir pazarı temsil etmektedir. Bu sektörün hızla büyümesi ve 21. yüzyılın başlıca endüstrilerinden biri haline gelmesi beklenmektedir. Cahners In-Stat Group, MEMS satışlarının 2005 yılına kadar 12 milyar dolara ulaşacağını öngörmüştür. Avrupa merkezli NEXUS grubu ise, MEMS için daha kapsamlı bir tanım kullanarak çok daha yüksek gelir rakamları öngörmektedir.
Mikroteknoloji uygulamaları genellikle fotolitografi kullanılarak gerçekleştirilir. Işık dalgaları, bir maske aracılığıyla yüzey üzerine odaklanır. Bu ışıklar, kimyasal bir filmi sertleştirir. Filmin ışığa maruz kalmayan yumuşak kısımları ise yıkanarak uzaklaştırılır. Ardından asit, korunmayan malzemeyi aşındırarak uzaklaştırır.
Mikroteknolojinin en bilinen başarısı entegre devredir. Bu teknoloji, mikromakinelerin üretiminde de kullanılmıştır. Mikroteknolojiyi daha da küçültmeye çalışan araştırmacıların çalışmaları sonucunda, özellikle yeni mikroskopik tekniklerinin icadının ardından 1980'lerde nanoteknoloji ortaya çıkmıştır.[4] Bu alanda, boyutları 1 ila 100 nm arasında değişen malzeme ve yapılar üretilmiştir.

Aşağıdaki ürünler, fotolitografi kullanılarak 1 mikrometre ölçeğinde inşa edilmiştir:

Elektronik:
Kondansatörler
Diyotlar
Dirençler
Sensörler
Termiyonik valfler
Transistörler
Kabloler
Makineler:
Mekanik Rulmanlar
Elektrik motoru
Dişliler
Menteşeler
Koller
Akışkanlar:
kanallar
Pompalar
Türbinler
Vanalar

Mikrofabrikasyon

Motorlu taşıt veya otomotiv taşıtı olarak da bilinen motorlu taşıt kendinden tahrikli bir araç olup genellikle tekerlekli, demiryolu üzerinde çalışmayan (tren veya tramvay gibi) ve insan veya kargo taşımacılığı için kullanılır.
Aracın tahriği genellikle bir içten yanmalı motor veya elektrik motoru veya ikisinin birlikte olduğu hibrit elektrik araç ve plug-in hibritlerle yapılır. Yasal sınıflandırmaya göre motorlu araçlar genellikle arabalar, otobüsler, motosikletler, arazi araçları, hafif kamyon ve normal kamyonlardır. Bu sınıflandırmalar, her ülkenin yasal kodlarına göre değişiklik göstermektedir. ISO 3833: 1977, kara yolu taşıtı tipleri, terimleri ve tanımları için standarttır. Genel olarak, engelli kişilerin bir operatör ruhsatına sahip olmalarını veya etiket ve sigorta gerektirmelerini önlemek için motorlu tekerlekli sandalye'ler yasalarca özellikle motorlu taşıt sayılmaz.
(2011 (2011) itibarıyla), arazi araçları ve ağır inşaat ekipmanı dışında dünyada bir milyardan fazla motorlu araç kullanıldı. ABD yayıncısı Ward's, 2019 itibarıyla dünyada 1.4 milyar binek otomobillerin kullanımda olduğunu tahmin etmektedir.
2010 yılında küresel araç sahipliği 1000 kişi başına 148 araçtı. Çin, Eylül 2018 sonunda kaydedilen 322  milyon motorlu araçla dünyanın en büyük motorlu taşıt filosuna sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri, 2016 yılında 1000 kişi başına 832 araçla dünyanın en yüksek kişi başına araç mülkiyetine sahiptir. Ayrıca Çin, 2009 yılında dünyanın en büyük yeni otomobil pazarı haline geldi. 2011 yılında, Çin önderliğinde 18,4 milyon motorlu araç üretilenle, toplam 80 milyon otomobil ve ticari araç üretildi.

Otomobil
Otobüs
Kamyon
Kamyonet

Nükleer teknoloji, atom çekirdeğinin tepkimeleriyle ilgilenen teknolojidir. Önemli nükleer teknolojiler arasında nükleer enerji, nükleer tıp ve nükleer silah vardır. Duman dedektörleri, nükleer reaktörler ve nişangaha gelen nükleer silah için uygulamalar bu teknolojiye dayanır. Nükleer Teknolojinin temeli, yerkürede bulunan ya da laboratuvarlarda yapılabilen bazı element atomların kendi kendine veya dışarıdan zorlanarak parçalanması veya birleşmesi sonucu ortaya başka elementlerin ve bu sırada da çok büyük miktarda ısı enerjisinin açığa çıkmasıdır. Ortaya çıkan bu büyük ısı enerjisi kontrolsüz kullanıldığında atom bombası veya hidrojen bombası olurken, kontrollü kullanıldığında insanlığın yararına olmaktadır. Kontrol edilebilen bu sistemlere nükleer enerji santralleri denilir.

Dünya üzerinde yaygın, doğal olayların büyük çoğunluğu bu dalın içine girer. Onlar pozitif elektrik yükü içermektedir ve bu yüzden birbirlerini iterler. Atom çekirdekleri genellikle ayrı durur. 1896 yılında Henri Becquerel uranyum tuzları fosforesans araştırıyordu radyoaktivitede yeni bir fenomen keşfetti. O, Pierre Curie ve Marie Curie fenomeni araştırmaya başladı. Bu süreç içinde, son derece radyoaktif element olan izole edilmiş radyumla çalıştı. Radyoaktif maddeleri üç ayrı biçimde sıraladı. Yunan Alfabesinden sırasıyla Alfa Beta ve Gama. Bu sıralama için penetran ışınlarını kullandılar.

Otel, kısa süreli konaklama için ücret karşılığında hizmet veren bir tesistir. Otel odalarında sunulan olanaklar, küçük bir odadaki sıradan bir yataktan; büyük süitlerde daha geniş ve kaliteli yataklar, şifonyer, buzdolabı ve mutfak olanakları, koltuklar, televizyon ve özel banyolar gibi lüks donanımlara kadar değişebilir.
Küçük ve düşük bütçeli oteller genellikle yalnızca temel hizmetleri sunarken, büyük ve yüksek bütçeli oteller ek olarak yüzme havuzu, bilgisayar ve yazıcı gibi donanımlara sahip iş merkezi, çocuk bakım hizmeti, toplantı ve etkinlik alanları, tenis veya basketbol sahaları, spor salonu, restoranlar, spa ve sosyal etkinlik hizmetleri sağlamaktadır.
Otellerde konukların odalarını tanıyabilmeleri için oda numaraları kullanılır. Bazı butik ve lüks otellerde odalar özel olarak dekore edilir. Bazı oteller, oda fiyatına yemek hizmetini de dahil eder. Japonya'da ise kapsül oteller yalnızca uyumak için tasarlanmış küçük odalar ve ortak banyolar sunar.

Otel sözcüğü, Latince kimsesizler ve yolcular için barınak, misâfirhâne anlamına gelen "hospitale" sözcüğünden gelen Fransızca "hôtel" sözcüğünün Türkçeye geçmiş şeklidir. Fransızların 18. yüzyılda başladığı düşünülen otelcilik sektörüne öncülük yapmaları ve otelciliği ilk kez uluslararası platforma taşımaları nedeniye Türkçede otel kelimesi ve otelcilikle ilgili terimlerin büyük bir bölümü Fransızca kökenlidir.
Osmanlı döneminde otel işlevini yerine getiren yerlere funduk, han ve mihmanhane gibi adlar verilmiştir.

Seyahat eden insanların konaklama ihtiyaçlarını karşılamak üzere   tarihin çeşitli dönelerinde çeşitli çözümler geliştirilmiştir. M.Ö 3000-1200 tarihleri arasında konaklama için özel olarak inşa edilmiş herhangi bir yapı türünün olmadığı bilinmektedir. Bu devirde insanlar yatak ve yeme-içme gereçleri de dahil olmak üzere seyahatleri sırasında gerekli olabilecek tüm eşyalarını yanlarında taşıyarak yolculuk yapar ve gittikleri yerde konaklayacak bir mekân bulamazlarsa yanlarında taşıdıkları malzemeleri kullanarak açık havada hazırladıkları yerlerde konaklarlardı.
Genişleyen sınırları arasında seyahatin rahat olmasını sağlamak amacıyla Asur ve Pers uygarlıkları yeni yollar ve konaklama binaları inşa etti. M.Ö 500-300 yılları arasında bazı Eski Yunan yerleşimlerinde katagogion olarak adlandırılan  konaklama yapıları ortaya çıkmaya başladı. Romalılar yaklaşık olarak M.Ö. 150 yılı civarında yapmaya başladıkları yol ağı üzerinde konaklama ve at değiştirme istasyonları yapılar.
10. yüzyılın sonlarına doğru Selçuk Hanları tarafından Orta Asya'da yolcuların güvenli konaklaması için kervansaray denilen konak yerleri yaptırıldı. Karahanlılar ve Gazneliler'den devralınan kervansaray mimarisi geliştirilerek anıtsal eserler inşa edildi. Osmanlılar da İpek Yolu güzergahı üzerinde Selçukluları'nın kurdukları kervansaray ağına, tüccarların konaklaması için şehir hanlarını ekledi.
Avrupa Orta Çağ'ında seyahatler daha çok dinî sebeplerle gerçekleştirilmiş, genellikle gündüzleri yolculuk yapan insanlar için akşamları konaklayabilecekleri konaklama mekânları yapılmıştır. Haçlı Seferleri'nden sonraki dönemde Marco Polo'nun kitabının geniş kitlelerce okunması ile Avrupa'da başlayan turistik merak ve yeni pazarlara duyulan ticari ilgi seyahatleri artırdı.
15.-16 yüzyılları kapsayan Rönesans döneminde turizm hareketleri arttı. 15. yüzyıldan önce konaklama ihtiyaçları manastırların kullanım dışı odalarıyla karşılanırken, 15. yüzyılda "tudor" ve "inn" (han) adı verilen konuk evleri ortaya çıktı. 1650-1750 yılları arasında İngiliz soylularının eğitimleri için Avrupa'nın tarihsel, kültürel, bilimsel deǧeri ve doğa güzellikleri bulunan yerlerini ziyaret etmeleri yaygınlaştı "Büyük Tur" denen bu seyahatlere çıkan aristokratlara hizmet vermek için konaklama tesisleri yapıldı. 1768'de İngiltere'de Exeter şehrinde açılan Royal Clarence Hotel, 25 Ocak 1774'te Londra'da açılan "Grand Hotel", otel" adını kullanan ilk tesislerdendi.
Sanayi devrimini takiben teknolojik gelişmeler kitle turizmini olumlu etkiledi. Otel kurumu Avrupa'da tümüyle kabul gördü. Posta arabalarının durak noktalarında bulunan hanlar işsiz kalırken demiryolu oteli denilen oteller açıldı. Otellerde asansör, kalorifer, elektrik kullanılmaya başlandı. 1935 yılında Hilton ve Sheraton gibi zincir otel işletmelerinin ilk örnekleri açılmaya başladı  II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden yapılanan kentlerde farklı ülkelerden gelecek misafirleri de ağırlayabilecek tesisler inşa edildi.
1950-1970 yılları arasında küçük ölçekli oteller yaygınlaştı. Otellerin çeşitlenmesi sonucunda yıldız sistemine dayalı bir sınıflandırma sistemi gelişti.
1990'larda internetin yaygınlaşması otelcilik için yeni fırsatlar sundu. Konaklama imkanları hakkında bilgi almak ve rezervasyon yapmak kolaylaştı.

Çoğu otel işletmesi genel müdür ve otel yöneticisi tarafından yönetilir. Büyük otellerde bir otel içindeki çeşitli departmanları (örneğin yemek servisi) denetleyen orta düzey yöneticiler, idari personel ve hat düzeyindeki bölüm başkanları ve şefler bulunur.

Uluslararası lüks oteller, yüksek kaliteli olanaklar, tam hizmet konaklama, yerinde tam hizmet restoranlar en üst düzeyde kişiselleştirilmiş, profesyonel hizmet sunarlar. Uluslararası lüks oteller, ülkeye ve yerel sınıflandırma standartlarına bağlı olarak en az Beş Elmas derecesi veya Beş Yıldızlı otel derecesi ile sınıflandırılır. Örnek markalar şunlardır: Accor, The Ascott Limited, Best Western, Hyatt, Conrad Hotels, InterContinental, Sofitel, Mandarin Oriental Hotel Group, Four Seasons Hotels and Resorts, The Peninsula Hotels, Rosewood Hotels & Resorts, JW Marriott Hotels, ITC Hotels ve The Ritz-Carlton Hotel Company.

Tatil köyleri veya resort oteller, belirli mekânlarda özgül bir yaşam tarzı veya kişisel bir imajı olan misafirlere hitap eden marka otellerdir. Bunlar tipik olarak tam hizmettirler ve lüks olarak sınıflandırılırlar. Yaşam tarzı lüks tatil köyleri, ülkeye ve yerel sınıflandırma standartlarına bağlı olarak Beş Yıldızlı otel derecelendirmesi ile sınıflandırılır. Örnek markalar şunlardır: Waldorf Astoria Hotels & Resorts, St. Regis Hotels & Resorts, Shangri-La Hotels and Resorts, The Oberoi Group, Wyndham Hotels & Resorts, Belmond Limited, Jumeirah Hotels, Aman Resorts, Taj Hotels, Hoshino Resorts, Raffles Hotels & Resorts, Fairmont Hotels and Resorts, Banyan Tree Holdings, Regent Hotels & Resorts ve Park Hyatt, Indian Hotels Company Limited, Radisson Hotel Group, Jinjiang International.

Bu tür oteller misafirlerine genellikle çok çeşitli konaklama hizmetleri ve tesis içi tesisler sağlar. Huazhu Hotels Group, Choice Hotels International, Global Hotel Alliance, W Hotels, Sheraton Hotels and Resorts, Langham Hospitality Group, Kempinski, 
Kimpton Hotels & Restaurants, Hilton Hotels & Resorts, Lotte Hotels & Resorts, Renaissance Hotels, Marriott International ve Hyatt Regency.

Yalnızca iş seyahatinde olanlar gibi belirli bir gezgin nüfusuna hitap eden ve bir konak pazarlayan, sınırlı sayıda yerinde olanaklar sunan küçük ve orta ölçekli otel işletmeleri de vardır. Bunlara örnek olarakak Hyatt Place, Holiday Inn, Hospitality International, Hilton Worldwide, InterContinental Hotels Group, Courtyard by Marriott, Sonesta International Hotels ve Hilton Garden Inn sayılabilir.

Bu oteller çok sınırlı sayıda tesis içi olanaklar sunar. Genellikle yalnızca çok az hizmet içeren veya hiç hizmet vermeyen temel konaklama birimleri sunar. Bu tesisler normalde yalnızca belirli bir gezgin kısmına hitap eder ve oda pazarlar. Örnekler arasında Ibis Budget, Hampton by Hilton, Aloft Hotels, Meliá Hotels International, Holiday Inn Express, Fairfield by Marriott ve Four Points by Sheraton sayılabilir.

Bunlar küçük ve orta ölçekli otellerdir. Geleneksel bir otele kıyasla daha uzun süreli tam hizmet konaklama sunar. Uzun süreli konaklama otelleri, geleneksel olmayan fiyatlandırma yöntemlerine sahip olabilirler. Sınırlı ve belirli hizmete yönelik otellere benzer şekilde, tesis içi olanaklar sınırlıdır ve çoğu uzun süreli konaklama otellerinde tesis bünyesinde bir restoran bulunmaz.  Örnekler arasında Staybridge Suites, Candlewood Suites, Homewood Suites by Hilton, Home2 Suites by Hilton, Residence Inn by Marriott, Element by Westin ve Extended Stay America sayılabilir.

Tesis bünyesinde restoranlar, yüzme havuzları, dinlenme alanları ve diğer eğlence odaklı olanaklara sahip tam hizmet veren otellerdir. Devremülk tatil markalarına örnek olarak Hilton Grand Vacations, Marriott Vacation Club, Westgate Resorts, Disney Vacation Club ve Holiday Inn Club Vacations verilebilir.

Moteller sınırlı hizmet sunan, daha düşük maliyetli, genellikle otoparktan odalara doğrudan erişimi olan küçük boyutlu, az katlı bir konaklama tesisidir. Moteller, daha çok yolculara hizmet etmek için inşa edilirler. Motel içeren bazı zincir marka örnekleri arasında, EconoLodge, Motel 6, Super 8 Motels ve Travelodge sayılabilir.

Dünyanın en büyük otelleri listesi
Yıldız sınıflandırma (kategori)

 Wikimedia Commons'ta otel ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Otonom araba bilinen diğer adlarıyla robot araba, sürücüsüz araba, çevresini algılayabilen ve çok az insan girdisi veya hiç girdi olmadan hareket edebilen bir otomobil türüdür.  Otomotiv ve bilgi teknolojisi şirketlerinin birge çabaları ve ortak girişimleri ile geliştirildi.
Otonom arabalar; radar, yapay zekâ, bilgisayar görüşü, mekatronik, çoklu ajan sistemi, Lidar, sonar, GPS, odometre ve atalet gibi ölçüm birimleri kullanarak çevrelerini algılamaya yarayan çeşitli sensörleri içinde bulundururlar. Gelişmiş kontrol sistemleri; uygun gezinme yollarını, engelleri ve ilgili işaretleri tanımlamak için duyusal bilgileri yorumlar. Ayrıca, son zamanlarda robotaksi, araçların interneti, araç otomasyonu, otonom kamyon, mürettebatsız araç, uçan otomobil gibi teknolojiler de gelişmiştir.
Potansiyel faydalar arasında azaltılmış maliyetler, artırılmış güvenlik, artırılmış mobilite, artırılmış müşteri memnuniyeti ve azaltılmış suç sayılabilir. Güvenlik avantajları arasında trafik çarpışmalarında azalma, bunun sonucunda azalan yaralanmalar ve sigorta dahil olmak üzere diğer maliyetler bulunmaktadır.
Otomatik araçların trafik akışını arttırması beklenirken; çocuklar, yaşlılar, engelli ve yoksullar için daha fazla hareketlilik sağlamak; yolcuları sürüş ve navigasyon işlerinden kurtarmak; aracın yakıt verimliliğini artırmak; park yeri gereksinimlerini önemli ölçüde azaltmak; suçu azaltmak; ve özellikle paylaşım ekonomisi yoluyla bir hizmet olarak ulaşım için iş modellerini kolaylaştırmak gibi çeşitli biçimlerde yararları olmaktadır.
Sorunlar arasında güvenlik, teknoloji, sorumluluk, yasal çerçeve ve hükûmet düzenlemeleri; bilgisayar korsanları veya terörizm gibi gizlilik ve güvenlik kaygıları riski; karayolu taşımacılığı endüstrisindeki sürüşle ilgili işlerin kaybıyla ilgili endişe; ve seyahat daha uygun hale geldikçe artan banliyöleşme riski sayılabilir.

Tesla Autopilot
Waymo
Aurora Innovation
Apolong
Pony.ai
Nuro
Zoox (şirket)
Aptiv

Elektrikli araç
Şerit hizalama
Otomatik pilot
Otomasyon
Robotik

http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/surucusuz-arabalar.html19 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.elektrikport.com/teknik-kutuphane/otonom-(surucusuz)-araclar-nedir/88362 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Peyzaj Mimarlığı Örgütü süreci, ilk kez 1966 yılında Ankara'da kurulan "Peyzaj Mimarisi Derneği" ile başlamış; 13 Mayıs 1994 yılı TMMOB 33. Genel Kurulunda odalaşma kararının çıkması ile Peyzaj Mimarları Odası kurulmuştur. İzleyen süreçte; Adana, Antalya, İstanbul ve İzmir bölge şubeleri; Aydın, Balıkesir, Bartın, Bursa, Denizli, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Kahramanmaraş, Kayseri, Kocaeli, Konya, Malatya, Mersin, Muğla, Tekirdağ, Trabzon ve Yalova İl temsilcilikleri, Alanya ve Manavgat ilçe temsilcilikleri kurularak, hızlı bir örgütlenme dönemine girilmiştir.
Bugün, Peyzaj Mimarları Odası; 6235 (7303) sayılı yasa hükümlerine göre TMMOB topluluğu içinde kurulan ve Türkiye sınırları içinde meslek ve sanatlarını uygulamaya yasayla yetkili olup, mesleki etkinlikte bulunan peyzaj mimarlarını örgütü içinde toplayan, tüzel kişiliğe sahip olup, ülkedeki 5.000 dolayında peyzaj mimarının "Kamu Kuruluşu" niteliğindeki tek meslek örgütüdür ve PMO Yönetmelik hükümlerine bağlıdır. Oda merkezi Ankara'dadır. Kısa adı PMO'dur.

Peyzaj Mimarları Odası 6 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ana sayfa

Peyzaj mimarı, peyzajı oluşturan doğal ve kültürel kaynakları koruyarak insanlar için güvenli, yaşanabilir, erişebilir, konforlu ve huzurlu mekanlar yaratan bunu yaparken de ekolojik, estetik, ekonomik ve işlevsel boyutları göz önüne alarak  tasarlanması, planlanması, tahrip olmuş veya bozulan alanlarda onarımını ve sürdürülebilirlik ilkesi ile paralel yönetim konularında bilimsel ve sanatsal ilkeler doğrultusunda proje üreten kişidir. Peyzaj mimarlığı mesleğini yapan kişilerdir. Üniversitelerin dört yıllık lisans programından mezun olan kişilere peyzaj mimarı, iki yıllık önlisans programından mezun olanlara peyzaj teknikeri, yüksek lisans (master) programlarından mezun olanlar ise peyzaj yüksek mimarı unvanı alırlar.
Peyzaj tasarımı / planlama hizmetlerini, formasyonuna, mesleki uzmanlığına ve faaliyetine göre; odanın ilgili kanun, tüzük ve yönetmeliklerine uygun olarak yapmaya yetkili, yükümlülüklerini yerine getirerek üyelik sıfatını ve unvanını koruyan, çalışması kısıtlanmamış serbest meslek sahibi, kamu görevlisi veya ücretli çalışandır.

Uluslararası meslek standardına göre meslek kodu: 2162 'dir. (ISCO-88)
Peyzaj mimarları parklar, okullar, yollar, endüstri, kurum ve konut alanlarının dış çevreleri gibi açık alan projelerinin peyzaj tasarımı, planlaması ve planları; bunların yapımı, bakımı, yönetimi ve rehabilitasyonunu izler.

a) Peyzaj mimarlığı için yeni veya mevcut kuram ve yöntemleri geliştirmek, iyileştirmek ve ilgili politika önerileri sağlamak,
b) Önerilen yapıların, parkların, yolların ve diğer açık alanların büyüklüğünü, stilini, tipini belirlemek için diğer paydaşlarla birlikte alanları inceleyerek müşterilere danışmanlık ve yönetimi sağlamak,
c) İlgili alanların, coğrafi ve ekolojik özellikleri, yerşekillleri(jeomorfoloji), toprak, bitki örtüsü, alan hidrolojisi, görsel özellikleri ve insan yapımı yapılar, arazi kullanımını formüle etmek, geliştirme önerileri ve fizibilite çalışmaları ve çevresel etki raporları hakkında ortak verilerin toplanması, derlenmesi ve analiz edilmesi,
d) Raporlar, stratejik planlar, saha planları, çalışma çizimleri, teknik özellikleri ve arazi maliyet tahminleri, zemin modelleme, bitki örtüsü ve erişimde dahil yer ve önerilerin detaylarını hazırlar,
e) İnşaat ve mühendislik firmaları tarafından kullanılmak üzere şartname ve sözleşme metinleri yazmak ve müşteriler adına ihaleye çıkmak,
f) İlgili projelerin fizibilitesi, maliyet, zamanlama ve düzenlemesini sağlamak için gerekli bağlantıları yapmak,
g) Dış çevre ortamlarında işlevi ve kalitesi ile ilgili sorunların belirlenmesi en iyi çözümleri bulmak ve gerekli tasarım, çizim ve planlarını yapmak,
h) Kalite standartları ve özellikleri ile ilgili uyumu sağlamak için inşaat ve ıslah çalışmalarının izlenmesi,
i) Diğer uzmanlarla birlikte teknik irtibatı ve fikir alışverişini sürdürmek.

Uydu verileri, hava fotoğrafları, haritalar, planlar
Bilgisayar donanım ve programları (Autocad, lumion, 3dsmax, google sketch up, photoshop, gis, arcview, arcgis, netcad, uzaktan algılama, gibi tasarım ve planlamada kullanılmak üzere bilgisayar destekli programlar)
Coğrafi bilgi sistemleri
Çizim araç ve gereçleri, maket uygulamaları ve boyama malzemeleri
Arazi ölçüm aletleri (Nivo, teodolit, GPS, altimetre, gibi)
Toprak işleme ve şekillendirmeye kullanılan ekipmanlar
Görüntü sistemleri (Fotoğraf makinası, kamera)

Yerel yönetimler başta olmak üzere birçok çalışma alanına sahiptirler. Kamu kurumları ve özel sektörlerde mühendis kadrosunda çalışmaktadırlar.

Türkiye'de ÖSYM tarafından yapılan Lisans yerleştirme sınavından sayısal puan (SAY) almak gerekir. Eğitim süresi 4 yıldır. Peyzaj mimarlığı programları birçok üniversitede mimarlık ve mühendislik, mimarlık, orman, ziraat, tasarım ve güzel sanatlar fakülteleri gibi değişik fakülteler altında yer alır. Bu programlarda dersler başlıca şu ana konuları içermektedir;

Yapısal ve bitkisel tasarıma ve uygulamaya yönelik dersler,
Kentsel ve kırsal planlamaya yönelik dersler,
Yapısal ve bitkisel materyalin tanıtımına ve kullanımına yönelik dersler
Mühendislik bilimleri
Doğal ve sosyal bilimler

Türkiye İş Kurumu resmi web adresi 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ulusal Meslek Bilgi Sistemi 30 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Uluslararası Peyzaj Mimarları Federasyonuna göre tanımı

Aşağıda verilen peyzaj mimarlığı bölümüne sahip üniversiteler:

Pretoria Üniversitesi, Güney Afrika (BSc + MLA) (link)
Cape Town Üniversitesi, Güney Afrika (yalnızca yüksek lisans programı)
Nairobi Üniversitesi, Kenya
Dschang Üniversitesi(lisans programı ve yüksek lisans programı; Ebolowa ahşap, su ve doğal kaynaklar okulu, bilimsel tarım ve ziraat bilimi fakültesi FAAS)

British Columbia Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Guelph Üniversitesi
Manitoba Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Montréal Üniversitesi
Toronto Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)

Academy of Art Üniversitesi
Auburn Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Arizona State Üniversitesi (lisans ve yükseklisans(master) programı)
Arizona Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Arkansas Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Ball State Üniversitesi
Boston Architectural College[1] 19 Aralık 1996 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (BLA + MLA)
California Polytechnic State Üniversitesi, San Luis Obispo (yalnızca lisans programı)
California Üniversitesi, Berkeley
California Üniversitesi, Davis (yalnızca lisans programı)
Chatham Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
City College of New York (lisans ve yükseklisans(master) programı)
Clemson Üniversitesi
Colorado State Üniversitesi (lisans programı, 2010 yılından itibaren yüksek lisans programı)
Colorado Denver Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Connecticut Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Cornell Üniversitesi (College of Agriculture and Life Sciences) (B.S. & M.L.A.)
Florida Üniversitesi
Florida A&M Üniversitesi(yalnızca yüksek lisans programı)
Florida Uluslararası Üniversitesi (FIU School of Architecture)
Georgia Üniversitesi (College of Environment & Design)
Harvard Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Idaho Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Illinois at Urbana-Champaign Üniversitesi
Illinois Teknoloji Entitüsü
Iowa State Üniversitesi
Kansas State Üniversitesi
Kentucky Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Louisiana State Üniversitesi
Maryland Üniversitesi, College Park
Massachusetts Amherst Üniversitesi
Michigan State Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Michigan Üniversitesi 2 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (yalnızca yüksek lisans programı)
Minnesota Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Mississippi State Üniversitesi
Morgan State Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Nebraska-Üniversitesi, Lincoln
Nevada Üniversitesi, Las Vegas (yalnızca lisans programı)
NewSchool tasarım ve mimarlık
New Mexico Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
North Carolina A&T State Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
North Carolina State Üniversitesi
North Dakota State Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Ohio State Üniversitesi
Oklahoma State Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Oklahoma Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Oregon Üniversitesi (B.L.A & M.L.A.)
Pennsylvania Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Pennsylvania State Üniversitesi (lisans ve yükseklisans(master) programı)
Purdue Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Rhode Island Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Rhode Island School of Design
Rutgers Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Southern California Üniversitesi (MLA)
New York State Üniversitesi - Environmental Science and Forestry (BLA + MLA)
Temple Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Texas A&M Üniversitesi
Texas Tech Üniversitesi
TennesseÜniversitesi at Knoxville (yalnızca yüksek lisans programı)
Texas Üniversitesi at Arlington (yalnızca yüksek lisans programı)
Texas Üniversitesi at Austin (yalnızca yüksek lisans programı)
Utah State Üniversitesi
Virginia Polytechnic Institute and State Üniversitesi
Virginia Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
Washington State Üniversitesi (accredited BLA, and MSLA program)
Washington Üniversitesi in St. Louis (yalnızca yüksek lisans programı)
Washington Üniversitesi
West Virginia Üniversitesi (yalnızca lisans programı)
Wisconsin–Madison Üniversitesi (accredited BLA, and MSLA program)

UNAM (Universidad Nacional Autonoma de Mexico)

Technische Universiteit Delft (TU Delft) Delft, The Netherlands
Garden Design Academy, France (distance learning courses)
ETH Zurich, Zurich, Switzerland31 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HSR Technische Hochschule Rapperswil, Rapperswil-Jona, Switzerland24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Agricultural University of Norway, Aas, Norway 19 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Corvinus University, Budapest, Hungary
Technische Fachhochschule Berlin, Germany
Technische Universität Berlin, Germany24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Technische Universität Dresden, Germany 20 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hochschule für Technik und Wirtschaft Dresden, Germany 6 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Leibniz Universitaet Hannover, Germany 19 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Technische Universitaet Muenchen, Germany 19 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fachhochschule Weihenstephan-Triesdorf, Germany
Hochschule für Wirtschaft und Umwelt Nuertingen, Germany
University of Natural Resources and Applied Life Sciences, Vienna, Austria 18 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Applied Arts, Vienna, Austria
Wageningen University, Wageningen, Holland 14 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cracow University of Technology, Cracow, Poland 6 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Wroclaw University of Environmental and Life Sciences, Wroclaw, Poland12 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Instituto Superior de Agronomia, Lisbon, Portugal 12 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Universidade do Porto, Porto, Portugal 14 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Universidade de Évora, Évora, Portugal
Universidade do Algarve, Faro, Portugal 13 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Universidade de Trás-os-Montes e Alto Douro, Vila Real, Portugal
Tartu Kolledz - Tallinna Technikaülikool (Tallinn Technical University), Tartu, Estonia
Eesti Maaülikool (Estonian University of Life Sciences), Tartu, Estonia
Estonian Academy of Arts, Tallinn, Estonia 27 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Latvia University of Agriculture, Jelgava, Latvia 5 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vilnius Gediminas Technical University, Vilnius, Lithuania
ISIa Gembloux, Architecture du Paysage, Gembloux, Belgium 18 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Haute Ecole Lucia de Brouckère de Bruxelles formations, agronomique, architecture-jardins-et-paysage, Belgium 25 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Bachelier)
Hogeschool Gent - Departement Biowetenschappen en Landschapsarchitectuur 4 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Professionele Bachelor)
Horticulture and Landscape Engineering Faculty, Nitra, Slovakia 22 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sveriges Lantbruksuniversitet, Alnarp, Sweden 14 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sveriges Lantbruksuniversitet, Uppsala, Sweden 30 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of Kavala Institute of Technology, Greece
Epirus University of Applied Sciences (TEI EP), Greece
UNIVERSITY OF FORESTRY Sofia, Bulgaria 2 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Neubrandenburg University of Applied Sciences (HS-NB), Germany 31 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

College Dublin Üniversitesi

Writtle School of Design (WSD)
Edinburgh College of Art
Birmingham City Üniversitesi
Kingston Üniversitesi, Londra
Greenwich Üniversitesi, Londra
Gloucestershire Üniversitesi
Leeds Metropolitan Üniversitesi
Manchester Metropolitan Üniversitesi
University College Falmouth
Sheffield Üniversitesi
Newcastle Üniversitesi (only PhD and MA in Future Landscape Imaginaries)
Accredited courses of the UK Landscape Institute

Adnan Menderes Üniversitesi
Ankara Üniversitesi
Gazi Üniversitesi
Artvin Çoruh Üniversitesi
Bartın Üniversitesi
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Çankırı Karatekin Üniversitesi
Düzce Üniversitesi
Çukurova Üniversitesi
Akdeniz Üniversitesi
Atatürk Üniversitesi
İnönü Üniversitesi
İstanbul Üniversitesi
Ege Üniversitesi
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
Karadeniz Teknik Üniversitesi
Kastamonu Üniversitesi
Namık Kemal Üniversitesi
İstanbul Teknik Üniversitesi
Bilkent Üniversitesi
Okan Üniversitesi
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi
Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi
Selçuk Üniversitesi
Süleyman Demirel Üniversitesi
Trakya Üniversitesi
Uludağ Üniversitesi
Yeditepe Üniversitesi
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Ordu Üniversitesi

Doğu Akdeniz Üniversitesi
Lefke Avrupa Üniversitesi
Yakın Doğu Üniversitesi

Pisa Üniversitesi (peyzaj ve yeşil alanlar tasarımı ve planlama yüksek lisans programı)
Turin Üniversitesi
Genoa Üniversitesi
Bologna Üniversitesi
Rome La Sapienza Üniversitesi
Reggio Calabria Üniversitesi(BA, PhD)
FlorenceÜniversitesi(yüksek lisans programı, PhD)
Perugia Üniversitesi
Palermo Üniversitesi
Naples Federico II Üniversitesi(mimarlık faültesi yüksek lisans programı, BSc ziraat fakültesi)
Padova Üniversitesi(yalnıza lisans programı, ziraat fakültesi)

Adelaide Üniversitesi
Canberra Üniversitesi
Melbourne Üniversitesi (yalnızca yüksek lisans programı)
New South Wales Üniversitesi
Queensland Teknoloji Üniversitesi
RMIT Üniversitesi
Western Australia Üniversitesi

Lincoln Üniversitesi, Peyzaj mimarlığı okulu 2 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Unitec teknoloji Üniversitesi
Wellington Victoria Üniversitesi

Singapur Ulusal Üniversitesi, Singapur
Malay

Peyzaj mühendisliği, ekolojik ölçütler doğrultusunda araziyi ve suyu şekillendirmek için matematik ve bilimin uygulamasıdır. Ayrıca yeşil mühendislik diye tariflenebilir ama peyzaj mühendisliği için bilinen en iyi tasarım profesyonelleri peyzaj mimarıdır. Peyzaj mühendisliği, antropojenik peyzajın yaratılması ve tasarlanması için mühendislik ve diğer bilimlerin disiplinler arası uygulamasıdır. Bu farklılık  geleneksel olarak alanın, arazinin yeniden ıslahı, iyileştirilmesi, yeniden kullanımını ve geri kazanımını kapsamaktadır. Bunu yaparken Peyzaj mühendisliği;
Bilimsel disiplinler içerir:

Botanik
Ekoloji
Orman
Jeoloji
Jeokimya
Hidrojeoloji
Yaban hayatı ve biyoloji
Uygulamalı Bilimler olarak;

Mühendislik jeomorfolojisi
Madencilik ve Peyzaj mimarlığı
Geoteknik
Geodesign
İnşaat
Tarım ve sulama
Peyzaj mühendisliği, bildirilen kesin hedefler için tasarımlar yaparak başlangıç koşullarının belirlenmesini, yinelenen tasarımı, tasarım bilgisine dayalı performans tahmini, performansı izleme içererek mühendisliğin kuvvetli yönlerini temel alır. Peyzaj mühendisliğinin başarısının arkasında arazi ıslahı, yeniden kazandırma(madencilik faaliyeti sonrası gibi), düzenleme, yenileme, reklamasyon tarihi ve güçlü başarı örnekleri bulunmaktadır. Peyzaj mühendisliğinin ayırt edici özelliği ayrı bir disiplin gibi tutulması; inşaat ve tasarımın bilinen bütün aşamalarından itibaren arazi formu, şekli, parçaları(bileşenleri, alt katmanları) ile bitkilendirme tekniğinin birlikteliğidir.
Peyzaj mühendisliği, geleneksel mühendisliğin tüm unsurlarını (planlama, araştırma, tasarım, yapım, işletme, değerlendirme, araştırma, yönetim ve eğitim) barındırıyor olsa da, üç ana alanda odaklanmıştır.İlk olarak kilit planlama, bir bütün olarak peyzaj hedef belirleme ve tasarım içerir. İkinci olarak, peyzaj tasarımı kilit planlama süreci içinde belirlenen güvenilir hedeflere ulaşmak için kişisel arazi şekillerinin tasarımına daha fazla odaklanmıştır. Peyzaj performans değerlendirmesi her iki taraf içinde kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda sorumluluk tahmini ve finansal güvence düzeyleri içinde önemlidir. Çok disiplinli bir ekip vasıtasıyla perfomans değerlendirmesi, tasarım ve planlamanın tekrarlanan, yinelenen süreci peyzaj mühendisliğinin temelidir.

Arazi biçimleme (gradding) tanımı arazide teknik işlem ve çözümlerin gerçekleştirilmesi, çevreye zarar vermeden estetik ve işlevsel gerekler  sağlanması, çevresel değerler doğrultusunda tasarım ve planlamanın gerçekleştirilmesi, kazı ve dolgu hacimlerinin denkleştirilmesi ve hesaplanması, arazi modeli oluşumu ve uygulamasında ölçme tekniklerinin mühendislik analizleri doğrultusunda yapılmasını,
Ulaşım, dolaşım, trafik, erişilebilirlik tanımları, yaya, bisiklet ve araç ulaşımı çözüm önerileri ve standartları, otopark yönetmeliği gereği ihtiyaç duyulan ölçüler ve standartlar içinde otopark alanlarının tasarlanmasını, meydan ve kavşaklar,
Rekreasyonel amaçlı su yüzeyleri oluşturulmasını ve hesaplanmasını, yer altı suyu ve aküfer kontrolünü, su kıyılarının korunması ve önlemlerinin alınmasını,
Yüzey drenajı ve yağmur suyu drenaj sistemi, atıksu depolama ve yeniden kazanım teknikleri, sulama suyu gereksinimi ve sulama sistemleri,
Su, ısı, ses yalıtımı ve gürültü kontrolü etkileri ve uygulanması,
Enerji kaynakları denetimi ve peyzaj da enerjinin etkin kullanımını, alternatif enerji kaynaklarını,
Yol ve cadde aydınlatması standartlarını, park ve yaya yolu aydınlatması çözüm önerilerini, su ve obje aydınlatması için gereken olması gereken ışık miktarlarını,
Mühendislik mekaniği ile kuvvet etkisi(mukavemet) altında kalan peyzaj yapılarının denge ve hareket koşullarının incelenmesi ekonomik, estetik ve emniyeti göz önününe alarak belirli ölçü ve kurallara göre  bilimsel, teknolojik ve mühendislik içinde ele alır.Ek olarak peyzaj mühendisliğinin içeriğinde,
1. Yapı malzemelerinin özellikleri,
2. Yapı malzemelerinde aranan temel özellikler,
3. Yapıyı meydana getiren elemanlar,

Yapı zemini
Temeller
Duvarlar
Kolon ve kirişler
Döşemeler
Çatılar
4. Yapılara gelen yükler

Ölü yükler
Canlı yükler
- Döşeme yükleri
- Kar ve buz yükü
- Rüzgâr yükü
- Su yükü
- Toprak yükü gibi temel hesaplamalar Peyzaj yapıları için son derece önemlidir.
Peyzaj mühendisliği kapsamındaki konulara paralel olarak ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz: 

Arazi biçimlendirme yöntemleri,
Kazı ve dolgu hacim hesaplamaları,
Kazı ve dolgu toprağının etkin kullanımıyla yol, yapı ve tesis güvenliğinin sağlanması, düz ve tekdüze arazi formunun kazı ve dolguyla ilgi çekici şekle getirilmesi, güzel görüşü engelleyen arazi formunu kazı ve tıraşlama kesimlerle düzeltilmesi ve vistalar yaratılması, değişken arazide, çevreye uyumlu, sorunsuz ve düz/düzgün tesis alanı yaratmak, bozuk arazi formunun düzeltilmesi ve yükselti farkının duvarsız çözümü, çirkin görüntü ve istenmeyen etkilerin, dolgu toprağına verilen yeni formla giderilmesi

Eş yükselti eğrileri, noktasal kotlar, noktasal kotlardan yararlanılarak eş yükselti eğrilerinin çizimi,
Enterpolasyon tekniği,
Arazi kesitleri,
Eğim ve yükeklik farklarını geçme(basamak, rampa ve duvar çözümleri),
Drenaj için uygun eğim özellikleri oluşturma,
Erozyonla mücadele,
Rekreasyonel amaçlı su yüzeyleri,
Yüzey suyu yönlendirme ve depolama, yüzey drenajı için yapısal elemanlar (mazgallar, kanallar, ızgaralar...gibi),
Peyzaj tasarımında grading planları okunması çıkartılması, kullanımlara uygun alanlar yaratılması,
Üç boyutlu arazi yapılarının oluşturulması ve algılanması, arazi modellerinin maketlerle yapımı,
Uygun eğrilerden yolun geçirilmesi,
Ulaşım ve dolaşım, otopark ve garaj, yol çeşitleri ve düzenlemeleri (yaya, taşıt ve bisiklet yolları),
Yol düzenleme çalışmaları, yol dönüş açıları ve yol kesişimleri: kavşaklar,
Bina zemin kotlarının oluşumu, otopark standartları ve düzenlemeleri,
Obje, yüzey, iz, yol ve otopark aydınlatması,
Aydınlatma, sulama projeleri koordinastonu,
Aydınlatma armatürlari ve ışık kaynakları,
Teras ve otopark yerleşimleri sonucu drenajın sağlanması,
Yapı-yol-otopark ilişkilerinin çözümü, konut alanlarında kullanımlar arası ilişki,
Yüzey ve toprak özellikleri / ekolojik göstergeler / görsel analizler üzerinde çalışır.

McKenna, G.T., 2002. Sürdürülebilir maden ıslahı ve peyzaj mühendisliği. Doktora Tezi, University of Alberta, Edmonton, Kanada 661p.

Peyzaj planlama; doğal ve kültürel süreçlerin ve kaynakların tanımladığı yaşam ortamlarının, koruma-kullanım dengesinin sağlanması ile kentsel, kırsal ve endüstriyel, turistik ve benzeri kullanımlarda var olan ve olası çevre sorunlarının giderilmesi ve önlenmesi temelinde, kamu ve toplum yararını gözeterek açık ve/veya yeşil alanların oluşturulmasında, koruma, onarım, yenileme, restorasyon ve yönetimi ile plan ve projelerin uygulanmasını içeren planlamadır.
Peyzaj planlamanın analizleri sonucu ilgilerin katılımı ile peyzaj gelişim stratejileri oluşturulur. Bu stratejiler peyzaj planlarına aktarılır.Aynı zamanda çevre düzeni planlarına aktarılması sağlanır.

Alan kullanım planlaması ve cihazları
Peyzaj ve çevre planlama gelişimi
Peyzaj planlaması için veri kaynakları
Planlama teorisi ve teknikleri
Peyzaj değerlendirmesi
Görsel kaynak analizi
Coğrafi bilgi sistemleri (CBS) ve fotoğraf yorumlama
Peyzaj potansiyeli
Ekolojik risk analizi, V-wert dahil analitik yöntemler

Peyzaj planlama, Peyzaj planlanması, peyzajların geliştirilmesi, restore edilmesi veya yaratılması için yapılan ileri görüşlü güçlü eylem anlamına gelir.
Peyzaj planlama , peyzaj mimarlığının bir dalıdır. Ervin Zube (1931-2002) göre 
peyzaj planlama önemli doğal ve kültürel kaynakları ve doğal süreçleri korurken rakip arazi uzlaştırılması kullanıldığı ile ilgili bir aktivite olarak tanımlanır.
Frederick Law Olmsted tarafından planlanan şehir park sistemleri ve yeşil yollar kentsel peyzaj planlamanın anahtar örnekleridir. Peyzaj tasarımcıları inşaat çalışma komisyonunda olan müşteriler için çalışma eğilimindedirler. Peyzaj plancıları teknik çizim limitleri dahilinde ve ülkesel, bölgesel, arazi ve mülki sınırlar dahilinde sınırlandırılmış olan tasarım projelerine bakabilirsiniz.
Peyzaj plancıları hangi projeler eğiliminde çalışmaktadırlar:

Geniş coğrafi alanlar (ülkesel, bölgesel ve kent ölçeğinde,
Arazi kullanım sorunlarında,
Uzun bir süre uygulanır.
Kırsal alanlarda, plansız maden çıkarımının açtığı hasarların onarımı peyzaj planlama için kamu kurumu talebine yönelik erken nedenlerden biridir.
Peyzaj planlama çalışmalarında arazi kullanım kararlarını alabilmek, çevresel, sosyal, ekonomik vb. faktörleri göz önünde bulundurarak mekana, araziye yönelik çeşitli analizler yapabilmesi, geleceğe yönelik planların oluşturulması ve tasarım süreçlerine katkı sağlaması amacıyla coğrafi bilgi sistemlerinden (CBS) yararlanılır.

Peyzaj karakter tiplerinin belirlenmesi - peyzaj elemanlarının belirlenmesi

Peyzajın su fonksiyonu
Peyzajın toprak koruma fonksiyonu
Peyzajın habitat fonksiyonu
Peyzajın kültürel fonksiyonu
Peyzajın biyoçesitlilik fonksiyonu

Ulusal peyzaj politikaları,
Peyzaj planlarının planlama kademesinde yer alması,
Peyzaj kalitesi hedeflerinin belirlenmesi,
Peyzajların korunması,
Peyzajların yönetimi
Yeşil sistem ana planı
Ülke Kalkınma/Strateji Planı-Peyzaj Programı
Üst Bölge Planı/Bölgesel Peyzaj Planı
Alt Bölge Planı/ Peyzaj Planı/ Yaşam Alanı (Habitat) Planlaması
Nazım Planı (Master Plan) ve Uygulama İmar Planı
Çevre Koruma Planı (Doğal Çevre/Yaşam Alanı (Habitat) Planlaması ve Tarihi Çevre Koruma Planı)
Yeşil sistem ana planı
Ulaşım Ana Planı
Kültürel Değerler Ana Planı, Yerleşmeler Ana Planı
Altyapı Ana Planı
Ülkesel ve bölgesel mekansal strateji planları
Peyzaj plan aşamaları;

Peyzaj Envanteri
Peyzaj Analizi /(Doğal-Kültürel ve Görsel Peyzaj Analizi)
Ekolojik Sınıflama-Peyzaj Sınıfları/Doğal vejetasyon potansiyeli ile iklim, toprak koşulları, morfolojik ve jeolojik yapı, su ilişkileri gibi nitelik ya da etmenler (Mikro-klimatik alanlar, bakılar, morfolojik yapı)
Peyzaj Diagnozu/doğal peyzaj elemanları ile alan kullanımları arasındaki ilişkiler
Planlama/peyzaj analizi, ekolojik sınıflama ve peyzaj diagnozu aşamalarında saptanan esasların plana aktarılması
Koordinasyon
Uygulama

Geleneksel planlama süreci faaliyetlerini doğrusal bir ilerlemedir. Ortak adımlar şunlardır:

Sorunların ve fırsatların belirlenmesi(SWOT analizi)
Hedeflerin oluşturulması
Biyofiziksel çevre envanteri ve analizi
İnsan topluluğu envanter ve analizi
Kavram ve seçeneklerinin geliştirilmesi
Bir plan benimsenmesi
Toplum katılımı ve eğitim
Ayrıntılı tasarım
Planın uygulaması
Planın yönetimi
Peyzaj planlaması her zaman ekolojik planlama yöntemi her zaman değildir çünkü 'planlama bir dizi seçenek üzerinde uzlaşma ve bilimsel ve teknik veriyi kullanan süreç olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Ekoloji, insanlar dahil biyolojik ve fiziksel ortamlara kadar tüm canlıların, bir ilişkinin incelenmesidir. O zaman ekolojik planlama, peyzaj kullanımı hakkında karar vermek için fırsatlar ve sınırlamalar önermek için biyofiziksel ve sosyo kültürel bilginin kullanımı olarak tanımlanabilir.'(Steiner, 1991)

Avrupa Peyzaj Sözleşmesi27 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Avrupa Konseyi tarafından resmi bir açıklama
Peyzaj Kanunu olmalı ya da kurmalı mısınız? by Gert Groening
Peyzaj Planlama

Yeşil kalkınma planı
Peyzaj koruma planı
Peyzaj planı
Peyzaj master planı
Peyzaj programı
Bakım ve kalkınma planı
Kırsal peyzaj planlama
Kentsel peyzaj planlama

Ekolojik Tasarım ve Planlama  George F. Thompson and Frederick R. Steiner, (Wiley, 1997)
Petzaj planlama : Teori ve Planlamaya Giriş  Hackett, Brian (Oriel, 1971)
Peyzaj Planlama ve Çevresel Etki Tasarımı  Tom Turner (2nd ed UCL Press, 1998)
Design with nature  Ian L. McHarg (Wiley, 1992)
Yaşayan Peyzaj: Peyzaj Planmaya göre Ekolojik Yaklaşım Steiner, Frederick R. (McGraw-Hill College, 1991)

Peyzaj projesi, imarlı alanlarda yapı tarifi dışında kalan açık ve yeşil alanlar ile çatı ve atrium mekanlarının; belediye mücavir alan sınırları içi ile değişik nitelikteki özel tanımlı (karayolları, turizm alanları, koruma alanları, nehir ve göl kıyıları, spor ve eğlence kompleksleri, rekreasyon alanları vb.) kullanımlara ayrılan alanlarda ekolojik, doğal ve kültürel verilere dayalı üretilen fiziksel plan ve tasarım projeleridir.
Yapı dışında kalan ve yapı yakın çevresi alanlarda bilim, mühendislik ilkeleri çerçevesinde uluslararası standartlar, teknikler göz önünde bulundurularak hizmet sınıflar için belirlenen süre içinde proje üretim süreci gerçekleşir.
Belediye ve mücavir alan sınırları içinde veya dışında, çevre düzeni planları, nazım planları ve imar planlarında açık/yeşil alanlar, aktif / pasif rekreasyon amaçlı planlarda, planlama alanlarında  peyzaj projesi peyzaj mimarlığı hizmet sınıflarına göre saptanmaktadır.
Alan planlamasında mülkiyet sınırları, alana erişimi, binanın büyüklüğü, düzenlenmesi ve yönünün belirlenmesi, kent dokusu içinde uygunluğu ve peyzajı, otopark göz önünde bulundurulur.
Peyzajda vaziyet planı genellikle mimari planı, binaların konumu, bina ayak izi, travelways, otopark, drenaj tesisleri, sıhhi kanalizasyon hatları, su hatları, yollar, aydınlatma ve peyzajı gösterir.
Peyzaj projesi hazırlanması, sunum ve görselleştirme aşamalarında çeşitli bilgisayar programlarından yararlanılır.Başlıca programlar,

Autocad,
Coğrafi bilgi sistemleri (CBS),
ArcView,
3ds Max,
Google Sketch Up,
Netcad,
ArcGIS,
Photoshop,
Autodesk Revit Architecture,
Çeşitli iş programı hazırlama,
Çeşitli maliyet hesaplama programları,
Ofis programları(Microsoft Office, OpenOffice...gibi.)
Diğer bilgisayar programları...vb.
Peyzaj projeleri diğer bir ifadeyle çevre düzenleme projeleridir.

Vaziyet planı
Peyzaj uygulama projeleri
Yapısal peyzaj uygulama projesi
Bitkisel peyzaj uygulama projesi
Yapısal ve bitkisel mahal listeleri
Kesitler
Görünüşler
Detay paftaları

Etüd çalışmaları
Ön (avan) proje çalışmaları
Kesin proje çalışmaları
Uygulama projeleri
Detay projeleri
İhale dosyası düzenleme hizmetleri

Peyzaj tasarımı, bir tasarım ve sanat geleneği olan doğa ve kültürü birleştiren peyzaj tasarımcıları tarafından uygulanan profesyonel bir meslektir.

Tasarımla birlikte  öncelikli olarak bilimsel veriler doğrultusunda ekolojik, doğal, sosyal, kültürel, çevresel, ekonomik, teknolojik, iklimsel, arazi yapısına göre, yakın çevre ilişkileri, bitkisel, coğrafik, yenilikçi, sürdürülebilir, sorunlar ve olanaklar tespiti sonucu, doğal, tarihi ve kültürel değerleri koruyarak yasal çerçeveler ışığında insan-flora-fauna ilşkisini ön planda tutarak  ihtiyaçlar ve gereksinimler gözetilerek yapılan çalışmalardır.
Sosyal-kontrol, suç önleme, halk sağlığı, gürültü bariyerleri, karayolları çalışmalarında gürültünün azaltılması ve hava dağılım modellerinin kullanımı ve analizi gibi parametreleri ön planda tutulur. Temel olarak ekoloji ile doğa ve teknolojiyi harmanlayarak bireysel, yerel, ülkesel, küresel ekosistemlere koruma, ekonomik, yönetim ve rejenerasyon stratejileri yararlarında bulunur.
Tasarım sürecinde coğrafi bilgi sistemleri (GIS), (CBS) kulanılarak overlay analizi(örtüşme analizi) ile farklı tabakalar, katmanlar üzerinde mekansal veriler kullanılarak  alanın geliştirilmesi, tasarıma yön verilmesi sağlanır.

Tasarım ilkeleri,
Tasarım yöntemleri,
Tasarım süreçleri,
Peyzaj tasarım projeleri tiplojisi
Analiz
İşlev
Kullanıcı grupları ve özel ihtiyaçları
Proje değerlendirme
Tasarım ve malzemeler
Proje sunum teknikleri
Mekansal organizasyon ve analizi

Sesli konuşmayı yazıya çeviren bilgisayar yazılımları veya daha yaygın ve bilinen İngilizce adıyla "Speech recognition"
kelime açılımı kök anlamıyla ses kayıt tespiti ; Dikte - [Türkçe Konuşma Tanıma]
genelde bilinen Konuşma Sentezleyici veya Speech Synthesizer, programlarının aksine 
mikrofon benzeri bir şekilde daha önceden alınan bir konuşma veya diyalogun
bilgisayar üzerinde yazılı bir hale getirilmesi için kullanılan programlardır.

özellikle gazetecilik açısında video ve ses formatında alınan görüşme ve mülakatların bilgisayar ortamında arşivlenmesi ve daha sonraki süreçlerde kişilerin hangi sözü ne zaman söylediğini ortaya çıkması açısında kullanıldığı gibi ulusal güvenlik açısında yasal zaman aşımı süresince kaydedilen telefon görüşmelerinin şüpheli konuşma veya anahtar kelimeli arama için dinleme işinin yasal anlamda tarafsız olarak bilgisayar tarafından tanımlanmasıdır.

CMU Sphinx — open source under a BSD license
Julius — BSD-style license

VoxForge — open source, GPL

AT&T WATSON 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
HTK — copyrighted by Microsoft, but altering the software for the Licensee's internal use is allowed.
CSLU Toolkit
Dragon NaturallySpeaking from Nuance Communications is the continuous-speech successor to the older DragonDictate product, and appears to be the focus of all their current development effort (in the dictation area). Since version 10.1 it runs on 64-bit Windows, too.
IBM ViaVoice - Control and development as it pertains to embedded processors remain in the hands of IBM. Linux, Mac OS, and Windows products were licensed to Nuance Communications (formerly ScanSoft) which has since discontinued the product. The Nuance website provides a list of which legacy systems can run the final versions.
MacSpeech Dictate - Mac OS X speech recognition using the Dragon NaturallySpeaking engine. This replaces MacSpeech's former iListen product which is based on Philips Speech Technology.
Microsoft Windows Speech Recognition - Windows Vista and Windows 7 includes version 8.0 of the Microsoft speech recognition engine along with a completely new end user speech experience, known as Windows Speech Recognition.
Microsoft Speech API - Speech recognition functionality included as part of Microsoft Office and on Tablet PCs running Microsoft Windows XP Tablet PC Edition. It may also be downloaded as part of the Speech SDK 5.1 for Windows applications, but since that is aimed at developers building speech applications, the pure SDK form lacks any user interface, and thus is unsuitable for end users.
Philips SpeechMagic - Market leader within the medical industry according to Frost & Sullivan, Philips SpeechMagic is a recognition engine that may be run either as a stand-alone product or integrated into other applications.
Proteus Conversational Interface
Simmortel Voice
Quack.com (acquired by AOL)
SpeechWorks
Tellme Networks (acquired by Microsoft)

BİLGİSAYAR, KONUŞMAYI YAZIYA DÖKECEK
Hakimlerin 'yaz kızım' sözü tarihe karışacak

0 serisi (0系, Zero-kei) trenler, 1964'te açılan Japonya'nın Tōkaidō Shinkansen yüksek hızlı hattında çalışmak üzere inşa edilen ilk nesil Şinkansen tren setleriydi. Kalan son tren setleri 2008 yılında geri çekildi.

0 serisi (ilk olarak sınıflandırılmamıştı, çünkü daha sonralara kadar tren seti sınıflarını ayırt etmeye gerek yoktu) Ekim 1964'te Tōkaidō Shinkansen operasyonlarının başlamasıyla hizmete girdi. Bu birimler beyazdı ve pencereleri boyunca ve ön pilot da dahil olmak üzere araba gövdesinin altında bir diğeri olmak üzere mavi bir şerit vardı.
Önceki Japon trenlerinden farklı olarak (Ou Ana Hattı ve Tohoku Ana Hattı üzerindeki standart ölçü bölümlerinde çalışan bazı trenler hariç), Tōkaidō Shinkansen ve sonraki tüm Şinkansen hatları, raylar arasında Standart hat açıklığı (1.435 mm) sahiptir. Trenler, 60 Hz'de 25 kV AC elektrikle çalıştırıldı ve tüm vagonların tüm aksları 185 kW cer motorlarıyla güçlendirildi ve 220 km/sa (140 mph) çalışma hızı sağladı.
Orijinal trenler 12 vagonlu setler olarak tanıtıldı, bazı setler daha sonra 16 vagona uzatıldı. Daha sonra, daha küçük görevler için altı vagonlu ve hatta dört vagonlu daha kısa trenler monte edildi. 0 serisi ünitelerin üretimi 1963'ten 1986'ya kadar devam etti.
Şinkansen setleri genellikle on beş ile yirmi yıl sonra kullanımdan kaldırılır. Kalan son 0 serisi setler, Shin-Osaka ve Hakata arasındaki San'yō Shinkansen'de ve 30 Kasım 2008'de emekli olana kadar Hakata-Minami Hattı'nda JR-West Kodama hizmetlerinde kullanılan altı araba setiydi.
Düzenli hizmetten emekli olduktan sonra, JR-West Aralık 2008'de bir dizi özel hatıra Hikari hattında çalıştı R61 setinden güç alan Hikari 347, 14 Aralık 2008'de 18:01'de Hakata İstasyonu'na ulaştı ve 0 serisi trenlerin 44 yıllık hizmetini sona erdirdi.

1 Ekim 1964'ten itibaren Tōkaidō Shinkansen'de Hikari ve Kodama hizmetlerinde kullanılmak üzere teslim edilen ilk şinkansen filosu, 1. ve 2. parti vagonlardan oluşan 30 adet 12-vagon setinden oluşuyordu. H1'den H6'ya kadar altı set, Hitachi tarafından 1964 Nisan ve Ağustos ayları arasında, K1 - K6 olmak üzere altı set, Kisha tarafından Temmuz ve Eylül 1964 arasında, N1 - N6 olmak üzere altı set, Nippon Sharyo tarafından Mart ve Eylül ayları arasında inşa edildi. 1964, R1'den R6'ya kadar altı set, Kawasaki Sharyo tarafından 1964 yılının Temmuz ve Eylül ayları arasında inşa edildi ve S1'den S6'ya kadar altı set, Nisan ve Ağustos 1964 arasında Kinki Sharyo tarafından inşa edildi. Bu setler Tokyo ve Osaka depolarına tahsis edildi.
Nisan ve Temmuz 1965 arasında 120 adet 3. parti arabadan oluşan 10 adet 12-vagon set daha (H7/8, K7/8, N7/8, R7/8, S7/8) teslim edildi, beş adet 4. parti seti teslim edildi. Haziran ve Temmuz 1966 arasında teslim edildi ve Ekim ve Kasım 1966 arasında beş 5. parti seti teslim edildi.
Orijinal 12-vagon setler, iki birinci sınıf vagon (tip 15 ve 16) ve iki büfe vagon (tip 35) ile aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur.

1967 ve 1969 arasında, Kodama hizmetlerinde kullanılmak üzere yalnızca bir birinci sınıf araba (tip 16) ile 21 adet 6. ila 9. parti 12 araba seti teslim edildi. "T" setleri Tokyu Car Corporation tarafından yapılmıştır.
Bu setler aşağıdaki gibi oluşturulmuştur.

Orijinal 30 12-vagon seti, 1970 yılında Osaka'da Expo '70'e gidip gelen yolcuların artan sayısını idare etmek için Hikari hizmetleri için yeni 10. parti vagonların dahil edilmesiyle Aralık 1969 ile Şubat 1970 arasında 16 vagona uzatıldı. 1972'de Sanyō Shinkansen'in açılışında, bu setler H1'den H30'a yeniden numaralandırıldı.

1972 ve 1973 arasında, daha önceki 12 vagonlu Kodama setleri, yeni 13. ve 15. parti arabaların eklenmesiyle 16 arabaya uzatıldı ve K1'den K47'ye yeniden numaralandırıldı.

Sanyo Shinkansen uzantısının Hakata'ya açılmasıyla, 16 vagonlu H Hikari setlerinden oluşan filo yeniden düzenlendi ve 1973 ile 1974 arasında büfe vagonuna ek olarak (tip 35) yeni restoran vagonu (tip 36) dahil olmak üzere yeni 16. ve 17. parti vagonların eklenmesiyle arttı. 10 Mart 1975 itibarıyla filo, H1'den H64'e kadar numaralandırılmış 64 setten oluşuyordu.

711 / 5.000
Çeviri sonuçları
1977 ve 1980 arasında, Tōkaidō Shinkansen ve Sanyō Shinkansen hatlarındaki Hikari hizmetleri için −1000 alt seri vagondan (22 ile 29 arasındaki partiler) 35 yeni 16 araba NH seti oluşturuldu. 100 serisi ve daha sonra 300 serisi trenlerin tanıtımı, Hikari hizmetlerinde kullanılan 0 serisi trenlerin sayısını azalttı ve JR Central tarafından işletilen 0 serisi Hikari hizmetleri 1995'te sona erdi. Daha sonra JR-West tarafından ek tatillerde kullanılmak üzere küçük bir filo bakımı yapıldı. Hikari hizmetleri, kalan son birim NH32 ile Aralık 1999'da dağıtıldı.
Restoran vagonların kullanımı 1990'ların ortalarından itibaren durdurulmasına rağmen, NH setlerinde iki Yeşil (birinci sınıf) vagon ve bir büfe vagon ek olarak bir restoran vagonu vardı.

16 araçlık YK setleri, tüm istasyonlardaki Kodama servislerinde JR Central tarafından işletildi. Bu setler, 16 arabalık set başına yalnızca bir Yeşil vagon hariç, 100 serisi koltuklar kullanan 2+2 koltuklu ayrılmış koltuk vagonlarını yükseltti. Standart koltuklar standart sınıfta 3+2, Yeşil arabalarda 2+2 idi.
Filo, son birimler 18 Eylül 1999'da geri çekilene kadar Tokaido Shinkansen'de JR Central tarafından işletildi. Hizmetin son iki ayında, ön uçlarında "Arigatō 0 Serisi" çıkartmaları ile çalıştılar.

Hakata Deposunda bulunan bu 12-vagonlu SK setleri, Shin-Osaka ve Hakata arasındaki Sanyo Shinkansen Batı Hikari servislerinde JR-West tarafından işletiliyordu. Geliştirilmiş 5000 ve 7000 alt serisi araçlardan oluşan setler, koltukları iyileştirilmiş ve büfe vagonları özel oturma alanı ile yenilenmiştir. Tüm standart sınıf otomobillerde 2+2 koltuk yükseltilmişti. Takımlar, pencerelerin altına ekstra ince bir mavi çizgi eklenmesiyle (100 serisine benzer) ve kapıların yakınındaki büyük "West" çıkartmalarıyla dışarıdan tanınabilirdi. Bazı setler başlangıçta özel olarak dönüştürülmüş sinema vagonlarını içeriyordu, ancak bunlar 1996'da geri çekildi. 21 Nisan 2000'de Batı Hikari hizmetlerinin sona ermesinin ardından, kalan SK birimleri, Sanyo Shinkansen Kodama hizmetlerindeki yenilenmemiş setlerin yerine yeni 6-vagonlu R60 setlerine dönüştürüldü.

4-vagonlu Q setleri, Hakata ve Kokura/Hiroshima arasında çalışan Kodama servislerinde ve ayrıca bazı Hakata-Minami Hattı görevlerinde kullanılmak üzere Mart 1997'den itibaren oluşturuldu. Bu setlerde Yeşil araba yoktu. Kalan son birim Eylül 2001'de geri çekildi. Q3 Seti, 2009 yılına kadar Shin-Shimonoseki İstasyonunda statik bir eğitim seti olarak kaldı ve yerini 100 Serisi P2 seti aldı.

Yeşil vagon içermeyen 6-vagonlu R birimleri ilk olarak Haziran 1985'te oluşturuldu ve Shin-Osaka ile Hakata arasındaki JR-West Kodama servislerinde kullanıldı. Ayrıca Hakata İstasyonu'ndan kısa Hakata-Minami Hattı üzerinde hizmet vermek için kullanıldılar.
R2 ve R24 setlerinin 3 numaralı arabaları "Çocuk Salonları" olarak yeniden inşa edildi ve eski büfe tezgahı çocuklar için soft oyun alanına dönüştürüldü. Bu setler tatil dönemlerinde "Aile Hikari" olarak markalandı. Mart 1997'den itibaren, yeni iç döşemeler, döner koltuklar ve yeni tuvaletler/yıkama tesisleri ile R takımlarında bir yenileme programı başlatıldı. Yenilenmiş birimler, pencerelerin altındaki ekstra ince mavi bir çizgi (West Hikari SK setlerinde olduğu gibi) ve kapıların yakınındaki yeni "W" çıkartmaları ile dışarıdan tanınabilirdi.
Nisan 2000'den itibaren, eski SK birim arabalarından 6-vagonlu "WR" setleri oluşturuldu ve R60 serisinde yeniden numaralandırıldı. Bunlar, eski West Hikari trenlerinin daha geniş büfe alanını (kullanılmayan) ve 2+2 koltuklarını korudu ve yavaş yavaş kalan yenilenmemiş R setlerinin yerini aldı. Bu birimler başlangıçta "West Hikari" markalarını korudu, ancak Mayıs 2002'den itibaren kademeli olarak yeni JR-West "Kodama" görünümüne yeniden boyandı. Başlangıçta 2006'da geri çekilmesi planlandı, kalan son üç set (R61/R67/R68) kaldı 30 Kasım 2008'e kadar hizmetteydi. Haziran 2008'e kadar gümüş çatılı orijinal fildişi ve mavi renklerine yeniden boyanmışlardı.

Çok sayıda eski 0 serisi vagon, Japonya'daki müzelerde ve diğer çeşitli yerlerde korunup veya saklanmaktadır. Japonya dışında, 0 serisinin önde gelen aracı İngiltere'de York'da bulunan Ulusal Demiryolu Müzesi'nde korunmaktadır. 2001 yılında JR-West tarafından müzeye bağışlanmıştır.

Özel

Genel

500 serisi Shinkansen (Japonca: 新幹線500系 Shinkansen 500-kei), yüksek hızlı demiryolu hatlarından sefer yapmak için geliştirilen bir Japon Shinkansen maglevidir. Tren, 1997 yılında hizmete girmiş olup West Japan Railway Company tarafından Tōkaidō ve Sanyō shinkansen hatlarında işletilmektedir. 320 km/s kapasiteye sahip olacak şekilde tasarlandılar, ancak nihayet 2010'da birincil Nozomi hizmetinden emekli olana kadar 300 km/s hızında çalıştırıldılar. Tren setleri daha sonra yenilenmiş ve Shin-Ōsaka ve Hakata arasındaki tüm istasyonlar Kodama hizmetine indirildi.
Genel tasarım konsepti Alman endüstriyel tasarımcı Alexander Neumeister tarafından denetlendi. Şasi, daha yumuşak, daha güvenli bir sürüş için bilgisayar kontrollü aktif süspansiyon kullanır ve gelişmiş stabilite için vagonların arasına yalpalama damperi takılmıştır. Her orijinal tren setindeki 16 vagonun tümü, maksimum 18,24 MW (24,460 bg) gücündeki elektrik motorları ile donatılmıştır.Her tren tahmini olarak 5 milyar yen'e mal oldu ve sadece dokuz tanesi üretildi. Yolcu konforunu artırırken enerji tüketimini %15 azaltmak, hızları %10 artırmak ve gürültü seviyelerini azaltmak için biyomimikri kullandı. Bu, trenin ön tarafının yalıçapkını gagası şekline getirilmesiyle yapıldı.

JR-West 500 series Kodama 5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)
Nippon Sharyo information 30 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Japonca)

700 serisi (700系, Nana-hyaku-kei), 1997 yılında üretimine başlanan ve 1999 yılında hizmete giren Japon Şinkansen tren setidir. Trenin son üretimi 2006 yılında gerçekleşmiştir. Geliştirme aşamasında başlangıçta “N300” olarak adlandırılan bu set, JR Central ve JR-West tarafından Tōkaidō Shinkansen, Hakataminami ve Sanyō Shinkansen hatlarında kullanılmak üzere konsorsiyum şeklinde tasarlanan yeni nesil Shinkansen setidir. Set, güncel olarak Sanyō Shinkansen ve Hakataminami hatlarında hizmet vermektedir.

700 serisi, trenler tünellere girerken piston etkisini azaltmak için tasarlanmış düz “ördek gagası” burnu örnek alınarak tasartlanmıştır. Setin 16 vagonun tamamı pencerelerin altında mavi çizgilerle beyaz renge boyanmıştır ve Tokaido ve Sanyō Shinkansen hatlarındaki Nozomi, Hikari ve Kodama işletmesi için kullanılırken, Sanyō Shinkansen hattında kullanılan Hikari Rail Star treni için kullanılan 8 vagon, daha koyu bir renk düzenine sahiptir (gri, siyah pencere alanları ve pencerelerin altında sarı bir şerit). Bu renk düzeni, birimlerin burun bölgesini görsel olarak daha az öne çıkararak daha aerodinamik bir izlenimi oluşması için tasarlanmıştır.
500 serisi setinde olduğu gibi, vagonların arasına yalpalama damperi takılmıştır ve tüm vagonlarda yüksek hızda yumuşak sürüş özellikleri sağlamak için yarı aktif süspansiyon bulunmaktadır. JR-West için üretilen yüksek performanslı, yüksek maliyetli 500 serisi trenlerin filosuna kıyasla, bu trenler 500 serisi sete göre daha düşük bir maliyetle önceki 300 serisi sete göre daha iyi sürüş konforu ve iç ortam sunmak üzere tasarlanmıştır. 16 vagonlu bir 700 serisi ünitenin maliyeti yaklaşık 4 milyar yen iken, 16 vagonlu bir 500 serisi trenin maliyeti yaklaşık 5 milyar yen'dir.

700 serisi tren setlerinin 2019 mali yılı sonuna kadar Tōkaidō Shinkansen hattından çekilmesi planandı. Tōkaidō Shinkansen hattında son 700 serisinin seferi 1 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirildi ve seferin ardından 700 serisi hattan çekildi. Ancak, 700 serisi mevcut olarak Sanyō Shinkansen'de hizmet vermektedir.

700-9000 serisi: 16 vagonlu ön seri set
700-0 serisi: JR Central'a ait 16 vagonlu “C” setleri, Mart 1999'da hizmete girmiştir. 28 Şubat 2020 tarihinde hizmetten çekilmiştir (Başlangıçta 8 Mart 2020 olarak planlanmıştır).
700-3000 serisi: JR-West'e ait 16 vagonlu "B" setleri, 2001'den itibaren hizmete girmiştir. Ağustos 2020'de hizmetten çekilmiştir.
700-7000 serisi: JR-West'e ait 8 vagonlu Hikari Rail Star "E" setleri, 11 Mart 2000'de hizmete girmiştir.

Ön seri seti C0, Ekim 1997'de teslim edildi ve teslim tarihinden 1999'un başlarına kadar, Sanyo Shinkansen hattında 8 vagonlu bir şekilde kısa bir süre test edilmesi de dahil olmak üzere, esas olarak Tokyo ve Shin-Osaka arasında dayanıklılık çalışmasına tabi tutuldu. Başlangıçtan itibaren trene yeni tek kollu akım toplayıcılar takıldı ve bunlar başlangıçta 300X treninin kendine özgü olan "şarap camı" pantograf örtüleri bulunmaktaydı. Bunlar daha sonra, sonraki üretim trenlerinde kullanılan ilave yan çitlere sahip olan 500 serisine benzeyen bir tasarımla değiştirildi. C0 ünitesi, Eylül 1999'da tam üretim standardına dönüştürülerek C1 olarak yeniden numaralandırıldı ve Ocak 2013'te resmi olarak çekildi.

16 vagonlu C setleri, JR Central tarafından Tokyo-Hakata hattının Nozomi işletmesinde kullanılmak üzere sipariş edildi ve daha önce bu hizmetlerde kullanılan 300 serisi trenlerin çekilmesinin ardından hizmete alındı. İç tasarımı ve konaklama, 300 serisi trenlerine benzemektdedir; üç adet Yeşil sınıfında (birinci sınıf) 116 cm (46 in) ve standart sınıfta 104 cm (41 in) koltuk aralığı bulunmaktadır. Orta koridorlar 3 cm (1,2 in) genişletilerek 60 cm (24 in)'ye, tavanlar ise 65 mm (2,6 in) yükseltilerek 2,2 m (7 ft 3 in)'ye çıkarılmıştır. 300 ve 500 serisi trenlerin ikram tezgahları kaldırılmış ve yerine 3, 7, 11 ve 15 numaralı vagonlarda içecek satan otomatlar konulmuştur.
Trenin, Sanyō Shinkansen'de 285 km/sa (177 mph) hızla çalışmasına izin verilirken, Tokyo ile Shin-Osaka arasındaki Tōkaidō Shinkansen'de hız 270 km/sa (168 mph) ile sınırlandırılmıştır. JR Central tarafından sipariş edilen ilk set 17 üniteden oluşuyordu ve ilk 4 ünite, Mart 1999'dan itibaren günde üç seferlik "Nozomi" işletmesi zamanında teslim edildi. 700 serisi trenlerin kullanıldığı seferler, Temmuz 1999'dan itibaren günde beşe çıkarıldı ve Ekim 1999'dan itibaren daha da artırıldı. Teslimatlar devam ederken, 700 serisi trenler 2000 yılının sonlarından itibaren Tōkaidō Shinkansen "Hikari" işletmesinde de kullanıma sunuldu.
Mayıs 2001'den itibaren hizmete alınan C25 ve sonrası numaralı setlerde, bilgisayar kullanan yolcular için vagonların uçlarında elektrik prizleri ve koridor koltuklarının kenarlarında tutunma kolları gibi küçük iç tasarım eklemeler yapılmıştır. JR Central, Aralık 2003'te altı adetlik ek bir parti siparişi vermiş ve teslimatın 2004 sonu için planlanmıştır. Bu setler (C55 ila C60 setlerinde), 2005 yılında Aichi Expo ile bağlantılı etkinlikler için ek kapasite sağlamıştır.

Yolcu servisine girmeden önce, JR Central C46 seti Ocak 2003 sonlarından itibaren tüm vagonlarda aerodinamik boji kapakları ve 16/15 ve 15/14 vagonları arasında gömme diyafram kapakları konulmuştur ve birkaç test seferinde kullanıldı. Bu modifikasyonlar ünite gelir servisine girmeden önce kaldırılmıştır. Gömme diyafram kapakları N700 serisi ve diğer gelecekteki trenlerde kullanılmıştır.
Ekim 2008 ile Haziran 2009 arasında, JR Central'ın 60 adet 700 serisi tren seti, teslim planlamasının esnekliğini artırmak için Tokaido Shinkansen'de orijinal 1,6 ila 2 km/s (0.99 ila 1.24 mph/s) hızlanmayı artırmak üzere modifikasyonlara tabi tutuldu.
2011 mali yılında, JR Central'ın sekiz adet “C” seti (C11 ila C18 arasındaki setler) JR-West'e devredildi ve 2012 yılının ilkbaharında hizmetten çekilmesi planlanan dokuz adet 300 serisi setin yerine hizmete sunuldu.
700 serisi setlerin hizmetten çekilmesi, Temmuz 2011'de C4 setinin hizmetten çekilmesiyle başladı. Bu süreç 2013'te (C1, C2, C3, C5 - C8 setleri) ve 2014'te (C9, C10, C20 - C24) çekilmesiyle devam etti.
Kalan 700 serisi trenler, 1 Aralık 2019 tarihinden itibaren Tokaido Shinkansen'in düzenli seferlerinden kaldırıldı. Tokyo'dan Shin-Osaka'ya giden son Tokaido Shinkansen 700 serisi seferinin 8 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirilmesi planlanmıştı, ancak Japonya'da COVID-19 salgını nedeniyle iptal edildi. Bu iptal ile birlikte 700 serisi Tokaido Shinkansen'in son seferinin bir hafta önce 1 Mart 2020'de gerçekleşmesine neden oldu.

16 vagonlu C setleri, 1. vagon Hakata (batı) yönünde olacak şekilde aşağıdaki gibidir.

5 ve 12 numaralı vagonların her birinde bir adet tek kollu pantograf bulunmaktadır.

Set, Tokyo'dan geçen Hikari hizmetlerinde kullanılmak üzere JR-West‘e ait olan settir ve daha önce bu hizmette olan 100 serisi V Grand Hikari setinin yerine kullanılmaya başlanmıştır. 2003 yılının Ekim ayında Shinagawa İstasyonu'nun açılmasının ardından yapılan revizyonlar ile Nozomi trenlerinin sayısı artmış ve bu trenler Nozomi işletmesinde de kullanılmaya başlanmıştır. Haziran 2001'den Ocak 2006'ya kadar toplam 15 adet ünite teslim edildi. Bu trenler, JR-West 500 serisi setlerle aynı bojiyi kullanmaktadır. Setin farklılıkları arasında LED varış yeri gösterge panelleri, beyaz pantografın yan çitleri, kabin yanlarında “JR 700” logoları ve farklı koltuk tasarımları bulunmaktadır.

16 vagonlu B setleri, 1. vagon Hakata (batı) yönünde olacak şekilde aşağıdaki gibidir.

5 ve 12 numaralı5 ve 12 numaralı vagonların her birinde bir adet tek kollu pantograf bulunmaktadır.

8 vagonlu E ünitesi, JR-West tarafından 11 Mart 2000'den itibaren Shin-Osaka ve Hakata arasında yeni ve sınırlı duraklı Sanyo Shinkansen hattında  kullanılmak üzere Hikari Rail Star tanıtıldı ve eski 0 serisi West Hikari işletmesinin yerini aldı. İlk vagonlar, 1999 yılının Aralık ayı başında teslim edildi ve toplam 16 vagon üretildi. Dış görünüş olarak, bu vagonlar JR Central'ın vagonlarından, mavi bel bandının “güneş sarısı” bir bantla değiştirildiği 500 serisi renk varyasyonuna sahip olmalarıyla belirgin bir şekilde farklılık göstermektedir. "Rail Star" logoları, her iki vagodan biri olmak üzere vagonların yanlarına ve kabin yanlarına uygulanmıştır. 8 vagonlu trenler, JR Central 16 vagonlu setlere benzer tasarımda iki adet tek kollu pantograf bulunmaktadır. Başlangıçta, setlerin birbirine bağlanarak çalışabilmesi ve yoğun dönemlerde 16 vagonlu oluşumların çalıştırılabilmesi planlanmıştı, ancak bu plan hiçbir zaman hizmete geçirilmedi. Sanyō Shinkansen'de tek başına çalışan Hikari hattının 2011'de Sakura hattıyla değiştirilmesiyle, bu setler öncelikle Shin-Osaka ve Hakata arasındaki Kodama hizmetlerinde kullanılmaktadır.

16 vagonlu B setleri, 1. vagon Hakata (batı) yönünde olacak şekilde aşağıdaki gibidir.

2 ve 7 numaralı vagonun her birinde tek kollu bir pantograf vardır.

Trenlerin 8 numaralı vagonunda dört adet 4 koltuklu kompartıman bulunmakta olup, her vagonun uç kısımlarındaki koltuklarda telefon ve bilgisayarlı yolcuları için elektrik prizleri buşunmaktadır. Yerine geçtikleri 0 serisi SK setlerinden farklı olarak, bu setler Yeşil sınıfın, konaklama sunmayan tamamen tek sınıflıdır. Ancak, 4 ila 8 numaralı beş adet standart sınıf vagonunda, normal 2+3 koltuk düzenine kıyasla 2+2 koltuklu kulüp sınıfına benzer koltuklar bulunmaktadır. Koltuk aralığı tüm vagonlarda 1.040 mm (41 in)'dir. 4 numaralı vagon, tren içi anonsların yapılmamaktadır ve vagon, “Sessiz vagon” olarakta bilinmektedir. Ancak bu uygulama Mart 2011'de sonlandırılmıştır.

9 Nisan 2025 'de JR West, Tek Parça  Shinkansen olarak duyurulan üç adet 8 vagonlu tren setinin (set E13) ilkini tanıttı. İşletmeye 12 Nisan 2025 tarihinde alınması planmaktadır.

700 serisinin tasarımına dayanan iki adet 923 sınıfı “Doktor Sarı” tren, Tokaido ve Sanyō Shinkansen hatlarında ray ve kataner sisteminin denetlenmesi için kullanılmaktadır. Hem 800 serisi hem de Tayvan Yüksek Hızlı Demiryolu'nda kullanılan THSR 700T, doğrudan 700 serisinden esin

AEG (Allgemeine Elektricitäts-Gesellschaft, Türkçe: Genel Elektrik Şirketi) 1883 yılında Almanya'nın Berlin şehrinde Emil Rathenau'nun Thomas Edison'dan birkaç patent satın alması sonucunda DEG (Deutsche Edison Gesellschaft, Türkçe: Alman Edison Şirketi) adıyla kurulmuştur. Şirket hayatına ampul satarak başlamıştır. 1994 yılında Almanya merkezli AB Electrolux firması, şirketin marka haklarını satın almıştır.

A.E.G. Tip Z 1, 1910, çift kanatlı sivil uçak.
A.E.G. Tip Z 2, tek kanatlı sivil uçak.
A.E.G. Tip Z 3, 1912, sivil deniz uçağı. Bir miktarı keşif ve eğitim uçağı olarak askeri hizmete alındı.
AEG B II (Tip Z 9), 1913, çift kanatlı keşif ve eğitim uçağı.
AEG B I (Tip Z 6), 1914, çift kanatlı keşif ve eğitim uçağı.
AEG F I, 1914, keşif maksatlı uçanbot.
AEG Wagner Eule, 1914, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG B III (Tip Z 10), 1915, çift kanatlı eğitim uçağı.
AEG C I (Tip KZ 9), 1915, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG C II, 1915, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG G I (Tip GZ 1 veya K I), 1915, büyük bombardıman uçağı.
AEG G II (Tip GZ 2), 1915, büyük bombardıman uçağı.
AEG C III, 1915 çift kanatlı keşif uçağı.
AEG G III, 1915, büyük bombardıman uçağı.
AEG C IV, 1916, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG R I, 1916 büyük bombardıman uçağı.
AEG C V, 1916, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG C VI, 1916, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG C VII, 1916, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG C VIII, 1917, çift kanatlı keşif uçağı.
AEG D I, 1917, çift kanatlı avcı uçağı.
AEG Dr I, 1917, üç kanatlı avcı uçağı prototipi.
AEG G IV, 1917, büyük bombardıman uçağı.
AEG J I, 1917, çift kanatlı yer taarruz uçağı.
AEG DJ I, 1918, çift kanatlı zırhlı yer taarruz uçağı.
AEG PE, 1918, çift kanatlı zırhlı yer taarruz uçağı.
AEG G V, 1918, büyük bombardıman uçağı.
AEG J II, 1918, çift kanatlı yer taarruz uçağı.
AEG N I, 1918, gece bombardıman uçağı.

A.E.G. Helikopteri (Hubschrauber), 1933, helikopter projesi.

AAG (1900 automobile)
NAG Typ A
NAG Typ B
NAG Typ B2

AEG10 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AEG Türkiye 4 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AEG Industrial Engineering

Alta Velocidad Española (AVE), İspanya'da Renfe Operadora tarafından işletilen yüksek hızlı demiryolu ağıdır.
AVE trenleri, diğer yüksek hızlı (Avant, Alvia) ve orta hızlı (Altaria) hizmetlerin de çalıştığı ADIF (Administrador de Infraestructuras Ferroviarias) tarafından yönetilen yüksek hızlı demiryolu ağı üzerinde çalışmaktadır. İlk hızlı tren hattı 1992 yılında Madrid, Córdoba ve Sevilla kentleri arasında açıldı. Zamanla bu hatların sayısı arttı ve çoğunun inşaatı -özellikle kuzey bölgelerinde- günümüzde de sürmektedir. 2021 yılı itibarıyla ülkedeki hızlı tren hatları Sevilla, Barselona, Valencia, Cádiz (Modernize edilen İber hat açıklığı ile), Huelva (Modernize edilen İber hat açıklığı ile), Toledo, Málaga, Granada, Figueres, Orihuela (2022'de Murcia ve Cartagena'ya bağlanacak), Castellón de la Plana, Alicante, León, Sanabria (2022'de Ourense'e, bağlanacak), A Coruña ve Vigo'ya dek ulaşmış durumdadır. İber hat açıklığı kullanan diğer ağlardan farklı olarak, AVE, standart hat açıklığı kullanmaktadır. Bununla birlikte yine Renfe tarafından işletilen, maksimum hızı 250 km/h olan ALVIA hızlı trenleri hem standart hem İber hat açıklığını kullanabilmektedir.
Ağustos 2017 tarihi itibarıyla AVE sistemi, 3.240 km uzunluğu ile Avrupa'nın en uzun ve Çin'den sonra dünyanın ikinci en uzun hızlı tren ağıdır. AVE trenlerin hızı 310 km/h'ye kadar ulaşmaktadır.

AVE (Renfe) 19 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara – Sivas yüksek hızlı demiryolu ya da kısaca Ankara – Sivas YHD, Türkiye'nin Ankara ve Sivas illeri arasında yer alan ve 26 Nisan 2023'te hizmete giren yüksek hızlı demiryolu hattıdır. Çift hatlı, elektrikli ve sinyalli olan YHD hattında TCDD Taşımacılık tarafından azami 250 kilometre/saat (160 mph) hızla Yüksek Hızlı Tren seferleri düzenlenmektedir.
Hattın daha sonra Kars'a uzatılarak Bakü – Tiflis – Kars demiryolu'na bağlanması, ayrıca Sivas'ta çatallanarak Malatya, Elazığ ve Diyarbakır'a kadar uzatılması planlanmaktadır. Hattın Yerköy'de çatallanarak Kayseri'ye kadar uzatılması amacıyla yapılması planlanan Yerköy – Kayseri yüksek standartlı demiryolu'nun proje ihalesi 21 Kasım 2014'te yapılmış, 14 Ağustos 2015'te ihaleyi kazanan Altınok Müşavirlik Firması ile sözleşme imzalanmış ve 13 Ekim 2015'te ise yer teslimi yapılmıştır. Bu hattın 2028'de tamamlanması hedeflenmektedir.

Hat inşa edilmeden önce Ankara ile Sivas illeri -ilgili kısmı- 602,361 kilometre (374,290 mi) uzunluğunda olan konyansiyonel Ankara – Kars demiryolu ile  birbirine bağlıydı. Hattın çoğunluğu tek hatlı ve elektriklendirilmemişti ve konvansiyonel trenlerle ortalama sefer süresi 12 saatti bulunmaktaydı.
YHD hattı, Türkiye'nin başkenti Ankara'yı Kırıkkale, Yerköy ve Yozgat üzerinden Sivas'a bağlamaktadır. Proje kapsamında toplamda 3 kilometre (1,9 mi) uzunluğunda olan 6 viyadük, biri 3 kilometre (1,9 mi) uzunluğunda olan 11 tünel ve 67 köprü inşa edilmiştir.
Toplamda 405 kilometre (252 mi) uzunluğunda, çift hatlı, elektrikli ve ATKS Seviye 1 standardında sinyalli olan YHD hattının güzergâh çalışması 2006 yılı sonunda tamamlandı ve iki aşamalı olarak ihaleye çıkıldı. Hattın inşasının 2008'de başlayarak, 2012'de tamamlanması ve yolcu taşınmasına başlanması planlandı. Ancak, 2017'de hattın henüz bitmemesi üzerine dönemin TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın, hattın 2018'de test sürüşlerinin tamamlanıp açılacağını belirtildi. 8 Şubat 2019'da hattın açılışı ile ilgili, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Sivas'ta yaptığı konuşmasında  "(...) Ulaştırma Bakanı da burada. İşi takip etmez, bitirmezse eyvallah, güle güle." dedi. Ekim 2019'da dönemin Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan hattın açılışının Mayıs 2020'den önce yapılacağını duyurdu. Gerçekleşecek ilk test sürüşünün Aralık 2019'da yapılması beklenirken ancak Mart 2020'de gerçekleşti. Mayıs 2021'de Sivas Kongresi'nin yıldönümü olan 4 Eylül 2021'de hattın Kırıkkale (Balışeyh) – Sivas kısmının hizmete gireceği, Ankara – Kırıkkale (Balışeyh) kısmında ise mevcut konvansiyonel hattın kullanılacağı belirtildi. Ancak 3 Eylül 2021'de hattaki eksikliklerin giderilememesi sebebiyle açılış 7. kez ertelendi. Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası Genel Sekreteri İsmail Özdemir, trenin Kayaş – Balışeyh istasyonları arasını konvansiyonel hat üzerinden saatte 60 kilometre hızla gidebileceğini ve bunun da kaza riski oluşturacağı için uyarı yaptıklarını ve ertelemenin yerinde olduğunu belirtmiştir. 13 Nisan 2022'de Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, yılın sonuna doğru hattın hizmete alınacağını duyurdu. Kasım 2022'de ise hattın 2023 yılı Nisan ayında açılacağını duyurdu. Hatta, 8 Şubat 2023'te yaşanan Kahramanmaraş depremleri sonrası Yazıhan'dan Sivas'a trenle getirilen depremzedelerin Ankara'ya taşınması amacıyla ilk yolculu seferini yapıldı. 26 Nisan 2023'te hattın resmi açılışı gerçekleştirildi. Hattın azami tasarım hızı 250 kilometre/saat (160 mph) olup ortalama sefer süresi 2024 itibarıyla 2 saat 30 dakikadır.
30 Mart 2024'te Sivas Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birliği (SESOB) Başkanı Hakan Demirgil, İstanbul – Sivas yüksek hızlı tren seferlerinin 27 Nisan'da başlayacağını söyledi. İstanbul-Sivas yüksek hızlı tren seferleri 4 Mayıs 2024'te başlamıştır.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ankara – İstanbul yüksek hızlı demiryolu ya da kısaca Ankara – İstanbul YHD, Ankara YHT – Halkalı arasında Yüksek Hızlı Tren hizmeti verilen azami 250 kilometre/saat (160 mph) hıza uygun çift hatlı, elektrikli, sinyalli yüksek hızlı demiryolu hattıdır.

Hat inşa edilmeden önce 14 milyon nüfuslu İstanbul ile 5 milyon nüfuslu Ankara illeri, sadece 110 kilometre (68 mi) çift hatlı olan 576,615 kilometre (358,292 mi) uzunluğundaki konvansiyonel İstanbul-Haydarpaşa – Ankara demiryolu ile birbirine bağlıydı. Hattın tamamı elektrikli haldeydi, ancak düşük kurp yarıçapı, hattın çoğunun tek hat olması ve kötü ray kalitesi sebebiyle yüksek hızlı demiryolu taşımacılığına uygun değildi. Hattın 2006 yılında iyileştirilmesinden önce, demiryolunun İstanbul-Ankara yolcu taşımacılığındaki pazar payı %10'du ve konvansiyonel trenlerle ortalama sefer süresi 6 ila 9 saat arasındaydı.
YHD hattı, Türkiye'nin başkenti Ankara'yı Eskişehir üzerinden İstanbul'a ve Polatlı'daki kavşakla Polatlı – Konya YHD hattına bağlamaktadır. Proje kapsamında toplamda 32 milyon m³ kazı ve 19 milyon m³ dolgu yapılmış, 122 alt geçit, 21 viyadük, 43 köprü, 56 üst geçit, 480 menfez ve 43 tünel inşa edilen hattın inşasını Çin Demiryolu İnşaat Şirketi ve Çin Ulusal Makine İthalat ve İhracat Şirketi'nin 2005 yılında Cengiz İnşaat ve İçtaş İnşaat ile ortaklığıyla kurulan bir Çin-Türk konsorsiyumu gerçekleştirmiştir.
Bağlantılı olduğu Marmaray hattıyla birlikte toplamda 655,490 kilometre (407,303 mi) (Ankara YHT – Halkalı) uzunluğunda, çift hatlı, elektrikli ve ATKS Seviye 1 standardında sinyalli olan YHD hattının Ankara – Eskişehir arasındaki kısmı 13 Mart 2009'da, Eskişehir – Pendik arasındaki kısmı 2014'te, Pendik – Halkalı arasındaki kısmı ise 12 Mart 2019'da Marmaray ile birlikte hizmete girmiştir. Ayrıca hattın Ankara'daki başlangıç/bitiş istasyonu olan Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı ise 29 Ekim 2016'da hizmete girmiştir. Hattın azami tasarım hızı 250 kilometre/saat (160 mph) olup ortalama sefer süresi 2024 itibarıyla 5 saattir. Hattın tüm aşamaları tamamlandığında sefer süresinin 3 saat 45 dakika (Ankara YHT – Halkalı) olması hedeflenmektedir.

Bozüyük YHT Garı ile Bilecik YHT Garı arasında bulunan Kurtköy mevkiinde başlayıp Başköy mevkiinde sona eren ve 5589 metrelik uzunluğuyla YHD hattı üzerindeki en uzun tünel olan Tünel-26'da yapılan kazılar esnasında yaşanan göçme ve toprak kaymaları sebebiyle proje güzergâhında mecburi değişiklik yapılmıştır. Bu süre zarfında trenler YHD hattının Tünel-28 ile Tünel-27 arasındaki kısmında konvansiyonel demiryoluna geçiş yapmakta ve yaklaşık 9,1 km sonrasında Tünel-24'ten tekrar YHD hattına dönerek yoluna devam etmektedir. T-26'nın açılmamış kısmı ile YHT hattına bağlanması projesi kapsamında 2017 yılında kazı çalışmalarına tekrar başlanmış olup kazı çalışmaları ve betonarme işleri 2025 yılı sonunda biten tünelin tamamının 2027 yılı başlarında bitirilip hizmete alınması planlanmaktadır.

Bu kestirme hat ile Geyve – Doğançay – Arifiye – Sapanca hattında yüksek hızlı trenin hızını 80 km/h'e düşürecek olmasından dolayı Arifiye istasyonu Doğançay ripajı ile by-pass edilecektir.
Doğançay ripajı, Geyve'de Alifuatpaşa mevkiinden başlayıp, Doğançay'da Sakarya Nehri'ni ve D-650 Karayolu'nu köprüyle geçip, Sapanca'da mevcut YHD hattına bağlanıyor. 34 km'lik tünel ve viyadükten oluşan bu kestirme için 21 Şubat 2012'de ihaleye çıkıldı. İhaleye katılan firmaların mali zarfları 29 Mart 2012 tarihinde açıldı ve maliyet inanılmaz büyük olduğundan dolayı ihalenin iptaline kadar verildi. 2021'e dek bu kesimde trenler Alifuatpaşa'da konvansiyonel demiryolu hattına geçip, Sapanca'da tekrar YHD hattına dönerek yoluna devam etmekteydi. İnşaat çalışmaları devam etmekte olup, ilk etap olan Gevye (Alifuatpaşa) - Doğançay arası Haziran 2021'de hizmete girdi. Doğançay-Sapanca kesiminin ise 2028 yılının ilk çeyreğinde bitirilip hizmete alınması planlanmaktadır. Tamamı hizmete girdiğinde Arifiye istasyonu YHT kullanımına kapatılıcak ve trenler Pamukova ve Sapanca'da duracaktır. Bu kapsamda Pamukova Yüksek Hızlı Tren Garı 11 Ağustos 2025 tarihinde hizmete girmiş olup hem YHT'ler hem de Ada Ekspresi tarafından kullanılacak ve hem YHD hem de konvansiyonel hat için ayrı peronlar bulunduracak olan Sapanca Yüksek Hızlı Tren Garı'nın inşaatı ise henüz başlamamıştır. Ripaj, T-26 tüneliyle birlikte hizmete girdiğinde Ankara-İstanbul arası seyahat süresi toplam 35 dakika daha kısalacaktır.

Şu anki kısmen tamamlanmış ve kısmen devam etmekte olan projenin yüksek hız akreditasyonu alabilecek kesimi Köseköy'de son bulmaktadır. Trenler İstanbul'a ulaşabilmek için yenilenen konvansiyonel demiryolu hattını ortalama 110 km/saat hızla kullanmaktadır. Ayrıca YHD hattının Sapanca – Köseköy arasındaki kesimi Ada Ekspresi ve yük trenleri tarafından da ortak kullanılmaktaydı. 2019'da bu kesimin hemen bitişiğindeki mevcut çift hat konvansiyonel demiryolu yenilenerek YHT harici trenlerin kullanımına açılmasıyla bu kesimde konvansiyonel trafik, YHD hattından ayrıldı. Köseköy – İzmit – Gebze hattı üzerinde ise şu an mevcut hatta ek olarak 3. ve -kimi yerlerde- 4. hattın yapımı devam etmektedir. Bu sayede Köseköy-Gebze arasında da YHT'lerle diğer trenlerin trafiği ayrılacak, böylece YHT'ler Gebze - İzmit - Köseköy arasını 150 km/saat hızla alabilecek ve Ankara - İstanbul arası toplam yolculuk süresi biraz daha kısalacaktır. Ayrıca bu kapsamda bazı noktalara Ada Ekspresi için ek istasyonların da yapım ve kullanım dışı mevcut istasyonların yolcu kullanımına hazırlanması işleri sürmektedir. Bu sayede Ada Ekspresi'nin daha çok noktaya ve yolcuya hizmet etmesi sağlanacaktır.

İleriki ihtiyaçlar, Marmaray Tüneli'nde oluşabilecek sıkışıklar ve daha hızlı bir demiryolu hattı için, Sürat Demiryolu olarak da adlandırılan ikinci bir YHD projesi geliştirilmiştir. Bu proje esasında ilk olarak 1980'lerde öne sürülmüş ve hatta inşasına başlanmış ancak ödenek yetersizliğinden dolayı yarıda kesilmiştir. Bu projede trenlerin maksimum hızının 350 km/saat'e kadar çıkması planlanmakta olup, güzergah Ankara – Beypazarı – Nallıhan – Mudurnu – Arifiye üzerinden gelip buradan mevcut YHD hattına bağlanacaktır. Hem Marmaray Tüneli'ne alternatif oluşturmak hem de İstanbul'daki havalimanlarında demiryolu bağlantısı sağlamak için Çayırova'dan başlayıp İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı – Yavuz Sultan Selim Köprüsü – İstanbul Havalimanı – Çatalca güzergahından geçen 127 kilometrelik çift hatlı İstanbul Kuzey Demiryolu Geçişi Projesi [Istanbul North Rail Crossing Project (INRAIL)] hazırlanmıştır. Dünya Bankası'nın 1,67 milyar €'luk finansal destek verdiği proje ihale aşamasındadır. Proje, İstanbul'un orman varlığına, yaban hayatı sahalarına ve su havzalarına bırakabileceği etki göz önünde bulundurularak eleştiri konusu olmuştur.

Marmaray projesi kapsamında Haydarpaşa Garı 2013'te geçici olarak kullanıma kapatılmıştır. Gar sahasında Roma, Bizans vs Osmanlı dönemine ait olan arkeolojik kalıntıların bulunması ve 2010'da gar binasının çatısında çıkan yangın sonrası 2016'da başlatılan restorasyon çalışmaları nedeniyle garın yeniden hizmete girmesi gecikmiştir. Bu sebeple 2019 yılından bu yana Anadolu yakasındaki YHT seferleri için başlangıç/bitiş noktası Söğütlüçeşme Tren İstasyonu'dur. Ancak eş zamanlı tren işletilmesine imkân sağlayan aktif bir gar sahasının olmayışı YHT sefer sayısının artırılamamasına sebep olmaktadır. Bu kapsamda ilk önce "Söğütlüçeşme YHT Garı" projesi ortaya atılmış ancak gelen tepkiler sonrası proje kısmen rafa kaldırılmış, uygulanan proje kapsamında ise Haydarpaşa yönüne bağlanması planlanan yeni bir viyadük inşaatının yanısıra, viyadüklerin altına da AVM ve çeşitli tesislerin inşaatı gerçekleştirilmiştir. Söz konusu çalışmalar sonucu elde edilen raylı ulaşım güzergahının Söğütlüçeşme - Haydarpaşa arasında ring hattı ile sınırlı olacağı iddiası dile getirilmiştir. 
Kamuoyuna yansıyan resmi açıklamalara göre ise, daha önce başka amaçlar için değerlendirilmesi düşünülen Haydarpaşa Garıve gar sahasının tren seferleri için kısmen kullanılmasına karar verilmiştir. Gar binasının içinde ve dışında restorasyon çalışmaları tamamlanırken trenlerin yanaşacağı yeni platformlar inşa edilmiştir. Ayrıca gar sahasının girişinde, İbrahimağa semtinde bulunan demiryolu köprüsü yeniden inşa edilmiştir. Gar sahasında bulunan arkeolojik kalıntıların bir kısmının üstü, rayların döşenmesi için kapatılırken kalan kısım ise arkeopark olarak değerlendirileceği açıklanmıştır. 
Proje kapsamında gar sahasına üç demiryolu hattı girecek olup 1. hat doğrudan peronlara, 2. hat bakım-onarım sahasına ve 3. hat ise Haydarpaşa Limanı'na ve Haydarpaşa-Sirkeci Tren Feribotu'na ulaşacaktır. Tren feribotunun yeniden aktifleşmesiyle birlikte Marmaray Tüneli'ni kullanamayan tehlikeli madde taşıyan trenler bu feribotlarla karşıya taşınarak İstanbul-Pythion demiryolu'na devam edeceklerdir. Haydarpaşa Garı'nın 2026 yılı sonunda yeniden hizmete girmesi planlanmaktadır.

İnönü – Gebze etabında 36 adet tünel yapımı planlanmış ancak uygulamada bazı tüneller birleştirilmiş veya iptal edilmiştir. TBM ile açılan Tünel-26'da heyelan riski ile önce tünelin yeri değiştirilmiş daha sonra TBM'nin tünel içinde ilerleyememesi üzerine bu kısım iptal edilerek güzergâh değiştirilmiştir. Şu anda yeni güzergâhta bulunan tüneldeki çalışmalar sürmektedir.

TCDD resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TCDD Taşımacılık resmî sitesi 8 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Augsburg, Almanya'nın Bavyera eyaletinin Svabya bölgesinde, Münih'in yaklaşık 50 kilometre batısında bulunan bir şehirdir. 304.000 nüfusuyla Bavyera'nın üçüncü büyük şehridir, metropolitan bölgesiyle birlikte ise 885.000 nüfusa sahiptir.
Neuss, Trier, Worms, Köln ve Xanten'den sonra Almanya'nın en eski şehirlerinden biri olan Augsburg, MÖ 15 yılında Romalılar tarafından Augusta Vindelicorum adıyla kurulmuş ve adını Roma İmparatoru Augustus'tan almıştır. 1276'dan 1803'e kadar Özgür İmparatorluk Şehri statüsünde olup, 16. yüzyılda Avrupa bankacılığına yön veren Fugger ve Welser soylu ailelerine ev sahipliği yapmıştır. Augsburg, 1530 Augsburg İtirafnamesi ve 1555 Augsburg Barışı'nın gerçekleştiği yer olarak Reformda da önemli bir rol oynamıştır. Dünyanın en eski sosyal konut kompleksi olan Fuggerei, Jakob Fugger tarafından 1513'te kurulmuştur.
2019 yılında UNESCO, Augsburg'un Orta Çağ'dan kalma benzersiz kanalları, su kuleleri ve hidrolik mühendisliğin gelişimine tanıklık eden yapıları nedeniyle Augsburg Su Yönetim Sistemi'ni Dünya Mirası olarak ilan etmiştir.

Augsburg'un su yönetim sistemi, Orta Çağ'dan bu yana hidrolik mühendisliği alanındaki yenilikleriyle tanınır. Lech ve Wertach nehirlerinden beslenen bir akifer üzerinde kurulan şehirde kanallar ilk kez 1276'da belgelenmiş, 15. yüzyılda su kuleleri ve pompalarla gelişmiş bir dağıtım ağı oluşturulmuştur. Augsburg 1545'te içme suyunu endüstriyel sudan ayırarak Avrupa'da bu uygulamayı hayata geçiren ilk kentlerden biri olmuş ve su kaynaklı hastalıkları büyük ölçüde engellemiştir. Su çarkları ve pompalar çeşmelerin yanı sıra gıda üretimi gibi zanaatlara da güç sağlamıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda kurulan hidroelektrik tesisleri ise dünyanın en eski su gücüyle elektrik üreten sistemleri arasındadır. Bu nedenle Augsburg Su Yönetim Sistemi, 6 Temmuz 2019'da UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmıştır.

Fuggerei

Avrupa Tren Kontrol Sistemi (ATKS) (Alm. Almanca: Europäisches Zugsteuerungssystem, İng. İngilizce: European Train Control System (İngilizce: ETCS), şu anda özellikle yüksek hızlı hatlar üzerinde, Avrupa demir yolları tarafından kullanılan birçok uyumsuz güvenlik sistemlerini değiştirmek için tasarlanmış bir sinyal, kontrol ve tren koruma sistemidir.
ETCS standart hat ekipmanı ve tren kabininde bir standart denetleyici gerektirir. Son hâliyle bütün hat boyu bilgileri elektronik yoldan sürücüye iletilerek yüksek hızdan dolayı görülmesi veya kavranılması neredeyse imkânsız hâle gelen hat boyu sinyallerine olan ihtiyacı ortadan kaldırır.
ETCS ihtiyacı, Avrupa Birliği'nin (AB) konvansiyonel demir yolu sistemine işlerliğini genişleten Direktif 2001/16'dan ve ardından gelen yüksek hızlı trenlerin birlikte çalışabilirliğiyle ilgili Direktif 96/48'den kaynaklanıyor. Avrupa Demir Yolu Ajansı'nın yönettiği Avrupa mevzuatının bir parçası olan ETCS şartnameleri, (demir yolu) kontrol kumanda sistemlerinin birlikte çalışabilirliği için olan teknik şartnamenin bir parçası hâline gelmiştir. Avrupa demir yolu sistemindeki bütün yeni, yükseltilmiş veya yenilenen parçaların ve vagonlarının ETCS'i uyumluluğunu mecbur eden ve muhtemelen geriye dönük uyumluluk için eski sistemlerin tutulmasını göz önünde bulunduran kanunî bir mecburiyettir. AB dışındaki birçok ağ da genellikle yüksek hızlı demir yolu projeleri için ETCS kabul ettiler.
ETCS dört farklı düzeyi mevcuttur:

Seviye 0: ETCS'le uyumlu lokomotifler veya vagonlar, ETCS'le uyumlu olmayan hat boyu ekipmanla etkileşirler.
Seviye 1: ETCS, muhtemelen üst üste eski sistemlerle beraber ve ayrıca lokomotifte konuşlandırılmıştır; verilerin spot iletimi, hattan trene balizler yoluyladır.
Seviye 2: 1. seviye ile aynı, fakat ETCS veri iletimi süreklidir; şu anda kullanılan veri taşıyıcısı GSM-R'dir.
Seviye 3: 2. seviye ile aynı olmasına rağmen tren konum ve tren bütünlüğü kontrolü, artık parça devreleri veya aks sayaçları gibi hat boyu cihazlara dayanmaz.

ETCS donanımlı bir araç, ETCS'siz bir hatta kullanıldığında 0 seviyesi geçerlidir. Bu trende bulunan ekipmanlar, trenin maksimum hızını izler. Tren sürücüsü hat boyu işaretleri gözetler. Sinyallerin farklı demir yollarında farklı manaları olabileceğinden bu seviye, sürücüleri belli bir demir yoluna bağlar (başka ülkelerde gidemez). Tren bir üst düzey ETCS terk etti ise, karşılaşılan en son balizler tarafından küresel bir hız sınırına tabî olabilir.

Seviye 1, mevcut sinyalizasyon sistemi üzerine bindirilerek sabit sinyalizasyon sistemini (ulusal sinyalizasyon ve hat izleme sistemi) değiştirmez. Avrobaliz radyolu yol sinyalleri, hat boyu sinyallerini sinyal adaptörleri ve telgraf kodlayıcılarından (Lineside Elektronik Ünite – LEU) alarak onları araca bir hareket yetkisi olarak sabit noktalardaki rota verileri ile birlikte iletirler. Trendeki bilgisayar, devamlı olarak gidişatı izleyerek maksimum hızı ve frenleme eğrisini bu verilerden hesaplar. Verinin noktasal iletimden dolayı trenin Avrobaliz sinyali üzerinden geçmesi lazım olup ancak bu şekilde bir sonraki hareket yetkisini alabilir. Durdurulmuş bir trenin şayet tam olarak bir balizin üzerinde durmadıysa hareket edebilmesi için izni gösteren optik sinyaller bulunmaktadır. Uzak sinyal ve ana sinyal arasına konmuş ilave Avrobalizlerle ("dolgu balizleri") veya bir AvroDöngüyle (İng. İngilizce: EuroLoop) yeni devam verisi sürekli olarak yayınlanabilir. AvroDöngü, bir Avrobalizin belirli bir mesafe üzerine uzanmış bir şekli olup araca kabloların yaydığı elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla sürekli veri aktarımını sağlar. AvroDöngünün telsiz sürümü de mümkündür.

Sınırlı Kontrol modu (İng. İngilizce: Limited Supervision mode), geleneksel Tam Kontrol moduna kıyasla ETCS kabin bilgisayarına bazı bilgileri göz ardı etmesine izin verir. Prensip olarak bu, her ETCS seviyesinde mümkün olmakla birlikte en sık Seviye 1 ile kullanılır – özellikle ETCS cihazı, güvenlik kısıtlamalarını kontrol etmek için kullanılırken diğer sistemler sadece hareket yetkisi iletişimi yapar. Bu şekilde eski hatlara ETCS L1LS ekipmanı eklenerek mevcut hat boyu ekipmanlarından veya GSM-R tarafından telsizle bildirilerek hareket yetkisinin türetilmesi sağlanır. Araştırmalar, ETCS L1LS düz ETCS Seviye 1 standardıyla kıyasla yarı fiyatına ile aynı kapasiteye sahip olduğunu göstermiş ve Sınırlı Kontrolün ETCS standardına dahil edilmesi için demiryolu operatörlerinin baskı yapmasına yol açmıştır (Sürüm 3.0.0+).

Seviye 2, dijital radyo tabanlı bir sistemdir. Hareket yetkisi ve diğer sinyaller sürücü kabininde gösterilir. Hattaki birkaç gösterge paneli hariç hat sinyallerini kullanmadan hareket mümkündür. Fakat tren algılama ve tren bütünlüğü kontrolü hâlâ hat boyundadır. Tren hareketleri, devamlı olarak bu hat kökenli bilgileri kullanarak radyo bloğu merkezi tarafından izlenir. Hareket yetkisi, hız bilgileri ve rota verileri ile birlikte GSM-R aracılığıyla sürekli olarak araca iletilir. Avrobalizleri, bu seviyede pasif konumlandırma işaretleri ya da "elektronik kilometre taşları" olarak kullanılmaktadır. İki konumlandırma işareti arasında tren, konumunu sensörleri vasıtasıyla (aks dönüştürücüleri, ivmeölçer ve radar) belirler. Konumlandırma işaretleri, bu durumda mesafe ölçüm hatalarını düzeltmek için referans noktaları olarak kullanılır. Tren bilgisayarı, devamlı olarak aktarılan verileri ve izin verilen maksimum hızı takip eder.

Seviye 3 ile ETCS, tam radyo tabanlı tren aralığı uygulanması ile saf tren koruma fonksiyonelliği ötesine geçer. Sabit tren algılama cihazları (GFM) artık gerekli değildir. Seviye 2'de olduğu gibi trenler, konumlandırma işaretleri ve sensörler aracılığıyla araçları (aks dönüştürücüler, ivmeölçer ve radar) kullanarak konumlarını bulurlar, aynı zamanda çok yüksek güvenilirlikte tren bütünlüğünü belirleyebilmelidir. Radyo blok merkezine yerleştirme sinyalini göndererek rota üzerinde trenin terk ettiği noktayı belirlemek her zaman mümkündür. Böylece müteakip trene bu noktaya kadar bir hareket yetkisi verilebilir. Rota, böylece artık sabit hat bölümlerinden müteşekkil değildir. Bu bağlamda Seviye 3, sabit aralıklarla yapılagelen klasik operasyondan ayrılır: Yeterince kısa konumlandırma aralıkları olduğu farzedilirse sürekli bir hat boşaltma yetkilisi elde edilir ve trenlerin ilerlemeleri, mutlak fren mesafesi aralığı ("hareket hâlinde blok") prensibine yakın bir çalışma prensibiyle hareket eder. Seviye 3, şimdilik gelişme aşamasındadır. Güvenilir tren bütünlüğü kontrolü için bu çözümler son derece karmaşıktir ve yük haddeleme vagonlarının eski modellere transferi için pek uygundur. Bir nevi tren sonu cihazına ihtiyaç vardır.

Kademe 3'ün bir çeşidi, sanal sabit blokları ya da doğru hareketli blok sinyalleri ile birlikte kullanılma imkânı olan Bölgesel ERTMS'dir. Tren bütünlük kontrolünü kullanarak veya sınırlı hız ve trafik hacmini kabullenerek müstakil raylı araçlarla çarpışma ihtimalini azaltmak mümkündür. Bölgesel ERTMS, hat boyu tren algılama cihazları rutin olarak kullanılmamakta olduğundan düşük trafik hacmine sahip hatlar için uygundur, hizmete alma ve bakım maliyetleri daha düşüktür. Düşük yoğunluklu hatların bugün genellikle ilave güvenlik koruma sistemleri olmadığından ilave edilmiş emniyetten istifade ederler.

Avusturya'da yüksek hızlı demiryolu
Avusturya'da YHD hakkındaki gelişmeler:

Başkent Viyana ve Salzburg arasındaki West railway yenilenmektedir. Çoğu yeni bölümün sürekli maksimum tasarım hızı 250 km/sa. Alman ve Avusturya ICE trenleri maksimum 230 km/sa hızla çalışır ve Avusturya'nın lokomotifle çekilen trenleri (railjet' olarak adlandırılır) 2008 yılında piyasaya sürüldü.
Yapım aşamasında olan 56 km (35 mi) Brenner Base Tüneli 250 km/saate kadar hızlara izin vermektedir. New Lower Inn Valley Demiryolu'nun ilk bölümü, gelecekteki Brenner Base Tüneli ile güney Almanya'yı birbirine bağlayan ve iki hattan dörde yükseltilen hattın yükseltilmesi kapsamında Aralık 2012'de açıldı. ve maksimum 250 km/sa tasarım hızına kadar. Bölüm aynı zamanda Berlin-Palermo demiryolu ekseni'nin bir parçasıdır.
İlk tamamen yeni demiryolu hattı olan Koralmbahn,Klagenfurt ve Graz şehirleri arasında 2006'dan beri yapım aşamasındadır. Öncelikli olarak intermodal yük taşımacılığı için inşa edilmiş olup, 250 km/sa hıza kadar seyahat eden yolcu trenleri tarafından da kullanılmaktadır. Klagenfurt'tan Graz'a seyahat etmek için geçen süre üç saatten bir saate düşürülmesi planlanmaktadır. Koralmbahn'ın 2026 yılına kadar faaliyete geçmesi beklenmektedir.

Berlin-Dresden demiryolu, Almanya'nın Berlin, Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde bulunan ve orijinal olarak Berlin-Dresden Demiryolu Şirketi (Berlin-Dresdener Eisenbahn-Gesellschaft) tarafından inşa edilen ve işletilen çift hatlı, elektrikli bir ana hat demiryoludur. Berlin'den güney Teltow kırsalına ve ardından Niederlausitz ile Fläming Heath arasından Elsterwerda ve Großenhainer Pflege kırsalından geçerek Dresden'e kadar uzanır.
Aralık 2017'de tamamlanan yükseltmeler maksimum 160 km/sa (99 mph) hız sağladı. 2020'ye kadar yeni sinyalizasyon 200 km/sa (120 mph) hızı mümkün kılacaktır.

1848'de Berlin-Anhalt Demiryolu Şirketi, Leipzig-Dresden hattına bağlanan ve Berlin ile Dresden arasındaki ilk doğrudan demiryolu bağlantısını oluşturan Jüterbog-Röderau hattını açtı. 1872'de Berlin-Dresden Demiryolu Şirketi, Elsterwerda üzerinden 12 km (7,5 mi) uzunluğunda daha kısa olan rakip bir hat inşa etmek için kuruldu. Bu rota 17 Haziran 1875'te açıldı. Berlin ve Dresden arasındaki uzun mesafeli trafik, II. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar iki güzergah arasında bölündü.
1 Ekim 1877'de hattın işletmesi Prusya devlet demiryolları tarafından devralındı. 24 Ocak 1887'de Saksonya ve Prusya, şirketin mülkiyetinin 1 Nisan 1887'den itibaren Prusya'ya geçtiği bir anlaşma imzaladı. Bu antlaşma aynı zamanda Elsterwerda-Dresden bölümünün 1 Nisan 1888'de Kraliyet Sakson Devlet Demiryolları'nın bir parçası olduğunda Sakson hükûmetine yeniden satılmasını sağladı.

Hattın her iki ucunda yeni istasyonlar, Berlin'de Dresdner Bahnhof (Dresden istasyonu) ve Dresden'de Berliner Bahnhof (Berlin istasyonu) inşa edildi. Her iki istasyon da yalnızca kısa bir süre kullanıldı. 1882'de Berlin'deki Dresden istasyonu (bugünkü Gleisdreieck U-Bahn istasyonunun ve Luckenwalder Strasse'deki eski posta istasyonunun bulunduğu yerde bulunur) yolcu trafiğine kapatıldı. Hattın Berlin terminali biraz daha kuzeye, Anhalter Bahnhof'a (Anhalt istasyonu) taşındı. Kısa bir süre sonra, Dresden demiryolu düğümünün yeniden geliştirilmesinin bir parçası olarak Dresden'deki Berlin tren istasyonu terk edildi. Yerine, 1894'ten beri nakliye ve bölgesel hizmetler için kullanılan Dresden-Friedrichstadt istasyonu inşa edildi. O zamandan beri, uzun mesafe hizmetleri Leipzig-Dresden hattında Radebeul -Zitzschewig'e ve Dresden-Neustadt'tan Dresden Hauptbahnhof'a yöneldi. Buna karşılık, Leipzig'e giden ve [[Leipzig'den gelen yük trenleri, Radebeul-Naundorf istasyonundan Friedrichstadt'a giden Berlin-Dresden demiryolunu kullanır.
1875'ten I. Dünya Savaşı'na kadar Prusya askeri demiryolu, Berlin'den Zossen'e giden hatta paralel olarak çalıştı. Bu hat 1919'da tasfiye edildi. 1901 ile 1904 yılları arasında elektrikli lokomotifler ve vagonlarla 2.108 km/sa (1.310 mph) varan hızlarda yüksek hızlı denemeler yapıldı. elde edildi. 1905'te Teltow kanalının inşası sonucunda, Mariendorf'taki (şimdiki Attilastraße ) S-Bahn istasyonunun güneyinde Dresden hattı üzerinde yeni bir demiryolu köprüsü inşa edilmek zorunda kaldı.
1936'da Berlin ve Dresden arasında Henschel-Wegmann Treni kullanılarak 100 dakika süren yüksek hızlı bir ekspres servis başladı. Berlin banliyö tren operasyonları 1939 ve 1940'ta elektriklendi. Berlin S-Bahn hizmetleri 15 Mayıs 1939'da Priesterweg ile Mahlow arasında başladı ve 6 Ekim 1940'ta S-Bahn, Rangsdorf'a kadar uzatıldı. S-Bahn, Berlin'in güneyinde uzun mesafeli yolcu ve yük trenleriyle aynı rayları paylaştı. 1930'ların sonunda S-Bahn ve uzun mesafe hatlarını ayırmak için yeni hat üzerinde çalışmalar başladı, ancak İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında bu çalışma tamamlanmadı.
Nisan 1945'te savaş nedeniyle S-Bahn hizmetleri durdu.

1945'te savaşın sona ermesinden sonra demiryolu hattı müttefikler tarafından ciddi şekilde hasar gördü. Ayrıca Berlin'deki Teltow Kanalı üzerindeki köprüler savaşın son günlerinde Alman ordusu tarafından havaya uçuruldu. Daha sonra hattın ikinci hattı, Sovyetler Birliği'ne savaş tazminatı sağlamak için sökülmüştür. Bu köprüler üzerinde sadece iki hat yeniden yapılmıştır. Hizmetler, Ağustos ve Ekim 1945 arasında yeniden başladı. Mariendorf ve Marienfelde istasyonları arasında S-Bahn hizmetleri ve geri kalan yolcu ve yük hizmetleri ortak bir iki yollu bölümde çalışıyordu. Rangsdorf ve Wünsdorf arasında, S-Bahn ile bağlantı kurmak için çalışan buharlı banliyö trenleri çalışıyordu.
Almanya ve Berlin'in bölünmesi, Berlin-Dresden hattındaki trafiği de etkiledi. 1951'de, yeni kurulan Berlin dış halkasına bağlanan hattan doğu yönünde bir bağlantı eğrisi inşa edildi. Dresden'den gelen uzun mesafeli trenler, onu Batı Berlin'den kaçınmak için kullandı. Batı Berlin topraklarındaki terminal istasyonları, 18 Mayıs 1952'de Anhalt istasyonu da dahil olmak üzere kapatıldı. Daha sonra bölgesel servisler, Schöneweide, Lichtenberg veya Ostbahnhof'un Doğu Berlin istasyonlarına ulaşmak için dış halkayı kullandı. Sadece Rangsdorf'tan gelen S-Bahn servisi sınırı geçerek Batı Berlin'e girdi. Batı Berlin'de kuzeyden Marienfelde istasyonuna (Mariendorf'taki gaz fabrikaları ve Marienfelde'deki Daimler fabrikası dahil) nakliye hizmetleri devam etti. Marienfelde istasyonunun güneyinde kalan uzun mesafeli yollar, sonraki yıllarda kısmen söküldü veya aşırı büyümüştü.
13 Ağustos 1961'de Berlin Duvarı'nın inşa edilmesinden sonra, Lichtenrade ve Mahlow arasındaki S-Bahn operasyonları terk edildi. S-Bahn hizmetleri başlangıçta Mahlow ve Rangsdorf arasında bir servis hizmeti yürüttü, ancak bu, onarım ve depolama tesislerinin olmaması nedeniyle 9 Ekim 1961'de durduruldu. Wünsdorf'tan gelen banliyö trenleri Schönefeld Havaalanı istasyonuna gitti. 1962'den itibaren Berlin'e bir S-Bahn servisi vardı. 26 Mayıs 1963 itibarıyla, VT 2.09 sınıfı bir Raybüs ("domuz yavrusu taksi" olarak bilinir) oluşan bir servis treni, Mahlow ile Blankenfelde arasında dış halkadaki hizmetlere bağlanarak koştu.

Tek hatlı hattın kapasitesinin düşük olması ve hattın kötü durumda olması, uzun süredir operasyonel sorunlara neden oluyordu. Hattaki yüksek yük yoğunluğu, hızlı yolcu trenleri için yalnızca az sayıda yol bıraktı. 1972'de tüm satır kopyalandıktan sonra bir gelişme meydana geldi. 1960'larda hattaki maksimum hızların 160 km/sa (99 mph) çıkarılması için çalışmalar başladı. Baruth/Mark'tan Brenitz-Sonnevalde'ye kadar olan istasyonlar, platformların kenarlara taşınmasıyla yüksek hıza dönüştürüldü. Çeşitli nedenlerle, trenler hala sadece 120 km/sa (75 mph) çalışabiliyordu. Dresden-Friedrichstadt'tan Radebeul-Naundorf'a kadar olan bölüm 28 Eylül 1969'da elektriklendi. Halkadaki iki bağlantı eğrisi de dahil olmak üzere Berlin dış halkasına giden hattın geri kalanı, 1979 ile 1983 yılları arasında çeşitli bölümlerde elektriklendi. Bir grevin ardından Eylül 1980'de kapatılan Marienfelde ile Lichtenrade arasındaki S-Bahn'ın Batı Berlin bölümündeki hizmetler 1988'de yeniden açıldı. Yolun yalnızca bir hattı vardı.
Hat, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Avusturya ile güney Doğu Almanya'ya yoğun bir ekspres trafiğine sahipti. Bölgesel servisler Schönefeld ve Wünsdorf arasında her saat, bazıları Baruth'a devam etti. Daha güneydeki yerel trafik düşüktü: Baruth ve Elsterwerda arasında uzun yıllar günde sadece dört yolcu treni vardı. Elsterwerda'nın güneyinde birkaç hizmet daha vardı.

Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra, Lichtenrade ile Mahlow arasında tek hatlı bir S-Bahn yeniden inşa edildi ve 31 Ağustos 1992'de Blankenfelde'ye hizmetler yeniden açıldı. Zaman zaman yük trenleri, çöp taşıyan trenler de dahil olmak üzere güneydeki S-Bahn raylarında çalışırdı. Ocak ve Mayıs 1992 arasında pistte kapsamlı bir yenileme çalışması yapıldı. Hız sınırı 160 km/sa (99 mph) yükseltildi Mayıs 1992'de. Bu, uzun mesafe yolculuk sürelerini 35 dakika azalttı. Ağustos 2019'da Dresden-Neustadt ile Berlin-Südkreuz arası seyahat süresi 102 dakikaydı.

7 Haziran 1995'te imzalanan bir anlaşma uyarınca, Berlin-Prag-Viyana hattı, maksimum hızların 200 km/sa (120 mph) çıkarılması da dahil olmak üzere yükseltiliyor. Berlin ve Dresden arasında. Ayrıca, hattın Böhla-Neucoswig bölümü, Leipzig-Dresden hattının iyileştirilmesini kapsayan Alman Birlik Taşıma Projesi No 9'un bir parçası olarak iyileştirilmektedir. Weissig-Böhla bağlantı eğrisi, gelecekte Leipzig-Dresden hattını Böhla'ya bağlayacaktır, böylece uzun mesafeli yolcu ve hızlı yük trenleri, Leipzig'e giden ve Leipzig'den Berlin-Dresden hattını kullanabilir ve Dresden demiryolu düğümünde trafiğin daha iyi ayrılmasını sağlar.

Mayıs 2006'dan bu yana, hat üzerinde çalışan uzun mesafe ve bölgesel trenlerin çoğu, yeni Berlin Merkez Garı'ndan Großer Tiergarten'in altındaki yeni hatta geçiyor ve Anhalt istasyonundan Gleisdreieck yakınlarındaki Dresden'e giden eski Anhalt hattına katılıyor. Südkreuz ile güney dış halka arasındaki hattın restorasyonuna kadar trenler, Priesterweg S-Bahn istasyonunun yakınından, Anhalt hattı boyunca dolambaçlı bir yoldan, Genshagener Berlin'de dış halkaya yakın zamanda inşa edilmiş bir bağlantı virajına kadar çalışır. Glasower Damm kavşağında trenler dış halkayı terk eder ve 190 km (120 mi) Dresden demiryoluna yeniden katılır. işareti.
2019'dan beri, Berlin-Dresden hattının Blankenfelde'deki güney dış halka ile Südkreuz arasındaki doğrudan bağlantısı restore ediliyor. Bu hat, Berlin Brandenburg havalimanı tren istasyonuna hizmet veren Airport Express trenleri için Berlin Brandenburg Havalimanı'na hızlı bir bağlantı geliştirilmesi açısından önemlidir. Yeni bölümün yolcu trenlerinin seyahat süresini yaklaşık on dakika kısaltacağı tahmin ediliyor.

Bley, Peter (1999). 125 Jahre Berlin–Dresdener Eisenbahn (125 years of the Berlin-Dresden railway) (Almanca). Düsseldorf: Alba Publikation. ISBN 3-87094-360-2. 
Kaiß, Kurt; Hengst, Matthias (1994). Dresdens Eisenbahn (Dresden Railway): 1894–1994 (Almanca). Düsseldorf: Alba Publikation. ISBN 3-87094-350-5. 
"Dresdener Bahn" (Almanca). beefland. 7 Ağustos 2010 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 23 Mayıs 2010. 

 Wikimedia Commons'ta Berlin-Dresden demiryolu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Berlin-Hamburg demiryolu (Almanca: Bahnstrecke Berlin–Hamburg) yolcu, uzun mesafe ve yük trenleri için yaklaşık 286 kilometre uzunluğundaki demiryolu hattıdır. Bu hat, Almanya'da 200 km/sa (120 mph) üzerindeki (230 km/saate kadar) tren hızlarını kaldırabilecek şekilde yükseltilmiş ilk yüksek hızlı demiryolu hattı olmuştur.
Hat, Berlin-Hamburg Demiryolu Şirketi tarafından 6 Mayıs 1844 tarihinde inşa edilmiş ve 15 Aralık 1846 tarihinde işletmeye açılmıştır. O dönemde Almanya'daki en uzun demiryolu hattıydı. Berlin, Hamburger Bahnhof'tan (Ekim 1884'ten itibaren Lehrter Bahnhof) Spandau, Neustadt (Dosse), Wittenberge, Ludwigslust, Büchen üzerinden ve Hamburg-Bergedorf Demiryolu'nun 15,6 kilometrelik mevcut hatti üzerinden, Hamburg'daki Berliner Bahnhof'a varıyordu.

Hat, Alman Konfederasyonu içinde o zamanlar bağımsız olan beş ülkenin topraklarından geçiyordu: Bagimsiz Liman Şehri Hamburg, Danimarka Kralı tarafından yönetilen iki dukalık (Holstein ve Lauenburg), Mecklenburg-Schwerin Büyük Dükalığı ve Prusya Krallığı. Bergedorf, Hür Hansa Şehri Lübeck ve Hamburg'un müşterek ondominyumu olduğundan, Lübeck de inşaattan etkilenmiştir.
8 Kasım 1841'de bu ülkeler ortaklaşa güzergah ve transit gümrük vergilerini belirleyen bir anlaşma imzaladılar. 1845'te bu ülkelerde demiryolu inşa etme ve işletme hakkını elde eden bir şirket kuruldu. Hamburg ve Mecklenburg'un sermayenin bir kısmını taahhüt etmeye istekli olmaları, Berlin-Hamburg Demiryolu Şirketi'nin (Almanca: Berlin-Hamburger Eisenbahn-Gesellschaft) kurulması ve hattın inşası için bir ön koşuldu. Toplam sekiz milyon Prusya thaleri tutarındaki sermayenin ilk yüzde onu, Ludwigslust yakınlarında inşaatın hemen başlayabilmesi için 1844'te taahhüt edildi. İnşaatın zirvesinde 10.000'e kadar kişi istihdam edildi.
Açılacak ilk bölüm, 15 Ekim 1846'da hizmete giren Berlin'den Boizenburg'a giden 222-kilometre (138 mi) rotaydı. Bergedorf'a kalan 45-kilometre (28 mi) uzunluğunda bölümün tamamlanması 15 Aralık'ta 1846'da bitti. 16 Mayıs 1842'de yolcu ve 28 Aralık 1842'de yük taşımacılığına açılan Hamburg-Bergedorf demiryolu ile birlikte, toplam Berlin-Hamburg hattı 15 Aralık 1846'da işletmeye alındı. Hamburg-Bergedorf Demiryolu Şirketi, Berlin–Hamburg Demiryolu Şirketi  ile birleşti. Hamburg'da, günümzde Deichtorhallen'in yerinde Berlin istasyonu (Berliner Bahnhof) açıldı. Bir resepsiyon binası ve dört raylı açık bir ahşap salondan oluşuyordu.
1850'den itibaren ilk genel müdür, bu görevi 4 Aralık 1876'da ölümüne kadar büyük bir özveriyle dolduran Ernst Georg Friedrich Neuhaus'du.

Berlin'den Hamburg'a ilk yolculuk dokuz saatten fazla sürdü. Hansa, Concordia, Vorwärts, Germania ve Amazone lokomotifleri, toplam 33 kombine birinci ve ikinci sınıf vagon ve 43 üçüncü sınıf vagon ve ayrıca "en yüksek insanlar" için bir vagon da dahil olmak üzere vagonları ve yük vagonlarını taşıyordu.
İlk yıl yaklaşık yarım milyon kişi yeni hattı kullandı. En çok kullanılan bölümler Berlin Spandau ve Nauen arasında, Wittenberge ile Büchen arasında ve Hamburg ile Bergedorf arası gibi daha kısa olanlardı. 20 yıl içinde, yıllık gelir ikiye katlanarak 890.000 thalere ulaştı. Artan sanayileşme ve Berlin ve Hamburg nüfusunun artması nedeniyle navlun gelirleri yıllar içinde daha da hızlı arttı.

Hamburg'da Lübeck-Hamburg hattının Lübeck istasyonu, 1865'te Berliner istasyonunun 600 metre (2.000 ft) doğusunda açıldı. 1866'da Hamburg-Altona bağlantı hattı, Berliner istasyonunun yaklaşık 200 m (660 ft) kuzeyindeki Klosterthor istasyonuna açıldı. Daha sonra bağlantı hattından Berliner Bahnhof'a yaklaşırken hat ile Berlin'e bağlanmak için bir hat inşa edildi.
Berlin-Hamburg Demiryolu Şirketi, Büchen'den Elbe Nehri'ndeki Lauenburg'a on iki-kilometre-long (7,5 mi) uzunluğunda bir şube hattı inşa etme imtiyazı aldı. Bu şube hattı 15 Ekim 1851'de açıldı. 1863 ve 1864'te Kraliyet Hanoverian Devlet Demiryolları tarafından Lüneburg'a uzatıldı ve 15 Mart 1864'ten itibaren 14 yıl boyunca Elbe Nehri'ni geçmek için Lauenburg-Hohnstorf tren feribotunu kullandı.
Çok kârlı olan hat, 1 Ocak 1884'te Prusya Devlet Demiryolları tarafından satın alındı. Bu, Spandau ile Berlin'deki Hamburger Bahnhof arasındaki rayların ve demiryolu tesislerinin, Berlin-Lehrte demiryolu ile Lehrter Bahnhof arasındaki parça parça birleştirilmesine izin verdi. Spandau'daki Hamburg hattından Berlin Stadtbahn'a bir bağlantı 1882'de zaten açılmıştı.

21 Haziran 1931'de Schienenzeppelin (Demiryolu zeplini) deneysel vagonu, Hamburg-Bergedorf ve Berlin'deki Lehrter Bahnhof arasındaki 257-kilometre (160 mi) rotayı 98 dakikada geçti. Karstädt ve Wittenberge arasında tren, 230 km/sa (140 mph) hıza ulaştı. Bu hız demiryolu araçları için bir dünya rekoruydu ve 1955'e kadar kırılamadı. Temmuz 1934'te hatta son kez koştu. O sırada gerekenden daha fazla hıza sahipti ve pervane tahriki operasyonel sorunlar yarattı.
11 Mayıs 1936'da, üç ekspres vagonu ve bir test minibüsü taşıyan yüksek hızlı buharlı lokomotif 05 002, Vietznitz ve Paulinenaue arasındaki yolun 52. kilometresinde 200,4 km/s hıza ulaştı. Bu hız buharlı lokomotifler için bir dünya rekoruydu.
15 Mayıs 1933'te Almanya'nın ilk yüksek hızlı dizel treni DRG 877 Fliegender Hamburger ("Uçan Hamburger") hatta tanıtıldı. İki saat 18 dakikalık bir seyahat süresi ile Fliegender Hamburger, Hamburg Hauptbahnhof ve Berlin Lehrter istasyonu arasındaki 2.868-kilometre-long Lehrter route (1.782 mi) için ortalama 123 km/sa (76 mph) hıza sahipti. Fliegender Hamburger, dünyanın en hızlı tarifeli demiryolu hizmetiydi. Yolcuların çoğu hala üç buçuk ila dört saat arasında seyahat süresi olan buharla çekilen normal ekspres trenlerde seyahat ediyorlardı. II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle askeri öncelikler, yüksek hızlı projelerin terk edilmesi anlamına geliyordu.
Fliegender Hamburger'in hızına 1997 yılına kadar tekrar ulaşılamadı. 2001 yaz tarifesinde, trenlerin normal yolculuk süresi iki saat sekiz dakikaydı ve bazı Intercity Express trenleri daha hızlı çalışıyordu. 12 Aralık 2004 tarihinde hattın modernizasyonunun tamamlanmasından bu yana, seyahat süresi yaklaşık bir buçuk saate düşürülmüştür.

Savaştan sonra Berlin-Hamburg hattı, Almanya'nın bölünmesinden birçok hat gibi etkilendi. Büchen ve Schwanheide arasında, Batı Almanya ile Doğu Almanya'yı ayıran ve ayrıca Albrechtshof ile Spandau Batı arasında Batı Berlin ile Doğu Berlin'i ayıran bir sınır kuruldu. Doğu Almanya'da, Sovyetler Birliği'ne ödenen tazminatlar için ikinci hat söküldü. Buna rağmen hat, Berlin, Schwerin ve Wismar arasındaki iç Doğu Alman trenleri ve her iki durumda da yolcu ve yük trenleri için interzone trenleri (Batı Almanya ve Batı Berlin arasında kesintisiz çalışan mühürlü trenler) için önemli bir rota olmaya devam etti. Batı Almanya'daki Deutsche Bundesbahn (Alman Federal Demiryolları, DB) ağında Büchen ve Schwarzenbek arasındaki ikinci hat da sökülmüştür. Deutsche Reichsbahn (Doğu Alman demiryolları, DR) Sınıf 03 buharlı lokomotifler, 1950'lerde ve 1960'larda Hamburg-Altona'ya interzone servislerini taşıdılar. 1973 yaz tarifesinden itibaren, DB ve DR lokomotifi Büchen'de değiştirildi. DR, sınıf V 180, daha sonra 118 ve 132 dizel lokomotifleri çalıştırırken, DB Sınıf 218 lokomotiflerini çalıştırdı.
5 Aralık 1961 akşamı, bir tren sürücüsü Harry Deterling, Doğu Almanya'dan kaçmak için Berlin Duvarı'nın bir parçası olarak 13 Ağustos 1961'de Staaken'de dikilen bariyerlerden tüm hızıyla geçti. Aynı gece oradaki raylar sınır muhafızları tarafından kesildi. Sonuç olarak, Berlin ve Hamburg arasındaki transit trenler, Berlin dış halkası üzerinden yeniden yönlendirildi ve Batı Berlin'e Griebnitzsee'de girip çıktılar. Albrechtshof'taki sınır kapısı kalıcı olarak kapatıldı. 1960'larda, artan sınır kontrolleri, dolambaçlı yollar ve tek hatlı operasyonlar nedeniyle iki şehir arasındaki yolculuk süresi altı saatten fazla sürüyordu. DB ve DR arasındaki bir anlaşma, Büchen'deki İç Almanya sınırındaki yük trenlerinin sayısını doğuya giden 24 yük ve beş yolcu treni ve batıya giden 17 yük ve beş yolcu tren olacak şekilde sınırlandı. Hattın Hamburg bölgesindeki yedek kapasitesi Hamburg S-Bahn için kullanıldı.
Almanya'nın bölünmesinden önce, Hamburg'a her yönden (Berlin, Flensburg, Lübeck/Wismar/Rostock/Stralsund/Sassnitz, Hannover ve Bremen'den) giden beş ana demiryolu ekseni vardı. Bölünmeyle birlikte, Berlin-Hamburg hattı önemini yitirdi ve Hamburg'a giden ve giden trafik artık esas olarak kuzey-güney yönünde yoğunlaştı. Hanover–Hamburg demiryolu 1965'te ve Wanne-Eickel–Hamburg demiryolu 1968'de elektriklendirilirken ve daha sonra her iki hat da 200 km/s hıza yükseltilirken, Berlin-Hamburg hattında benzer bir proje yoktu.
1976'da hat, Nauen'den Staaken'de yeni kurulan sınır kapısı ile yeniden açıldı ve Hamburg'a daha doğrudan bir hat sağladı. 1970'lerde Nauen ve Ludwigslust arasındaki hat (ve Ludwigslust-Wismar demiryolunda Schwerin'e devam ediyor) iki parça olarak yeniden inşa edildi.

Nauen'e hizmet veren Berlin-Hamburg demiryolunun banliyö hattı, 1891'de özel bir banliyö tarifesinin ilk kurulmasıBerliner Stadt-, Ring und Vorortbahnen (Berlin Şehir merkazi-, ring ve Banliyö hatları, Aralık 1930'da S-Bahn olarak yeniden adlandırıldı) olarak adlandırılan Berlin banliyö ağının bir parçasıydı. o zamandan beri Berliner Stadt-, Ring und Vorortbahnen   . Nauen banliyö hattı, Wustermark banliyö hattı ile birlikte, aynı hatların uzun mesafe trenleri gibi, Berlin Lehrter Bahnhof'ta sona erdi.
Nauen ve Wustermark hatları, Berlin S-Bahn'ın 2. Dünya Savaşı'ndan önce elektriğe geçmemiş tek banliyö hatlarıydı. Falkensee'den Kuzey Çevre hattına kadar olan kısım 1951'de üçüncü ray ile elektriklendirildi, 14 Ağustos 1951'den 1950'lerin sonuna kadar faaliyette kaldı, böylece Doğu Berlin'den Spandau'nun Doğu Almanya'nın batısında bulunan yerlere doğrudan S-Bahn tren hizmetleri sağlandı.
13 Ağustos 1961'de Berlin Duvarı'nın inşasından sonra bu bağ da kopmuştur. Falkensee ve Havelland (Berlin'in kuzeybatı etekleri), Doğu Berlin'e yalnızca, Sputnik trenleri olarak adlandırılan Berlin dış çembe

Birleşik Krallık'ta yüksek hızlı demiryolu, 125 mph (200 km/s) en yüksek hızlarda çalışan beş yükseltilmiş demiryolu hattında ve 186 mph (300 km/s) hıza ulaşan bir amaca yönelik yüksek hızlı hat üzerinde sağlanmaktadır.
Trenler şu anda Doğu Sahili Ana Hattı, Büyük Batı Ana Hattı, Midland Ana Hattı, Cross Güzergâhı'nın bazı kısımları ve Batı Sahili Ana Hattı üzerinde 125 mph (200 km/s) hızla seyahat etmektedir. İkinci hatta, zor hat geometrisi nedeniyle bu maksimum hıza yalnızca yalpalı trenler ulaşabilir.
67 mil uzunluğundaki High Speed 1 hattı, Londra'yı Manş Tüneli'ne bağlar ve Londra'daki St Pancras Uluslararası Tren İstasyonu'ndan Fransa, Belçika ve Hollanda'daki şehirlere 186 mph (300 km/s) hızla giden uluslararası Eurostar hizmetleri vardır. Bu hat aynı zamanda Kent'ten başkente giden yüksek hızlı banliyö hizmetleri tarafından 140 mph (225 km/s) en yüksek hızlarda çalışıyor.
2019'dan bu yana, Londra'yı Kuzey'deki büyük şehirlere ve Midlands'a 224 mph (360 km/s) hızla bağlayacak olan, amaca yönelik yeni ve büyük bir yüksek hızlı demiryolu hattı olan High Speed 2 inşaatı devam etmektedir ve İskoçya'ya yolculuk sürelerini azaltmayı planlamaktadır.
Kuzey İngiltere'deki şehirler arasında doğu-batı yüksek hızlı hizmetler sağlamaya yönelik hükûmet destekli planlar da, Northern Powerhouse Rail projesinin bir parçası olarak gelişmelerinin ilk aşamalarındadır.
British Rail 1990'larda özelleştirildiğinden beri Birleşik Krallık'ta tek bir ulusal demiryolu operatörü bulunmamaktadır. Yüksek hızlı hizmetler Avanti West Coast, CrossCountry, East Midlands Railway, Eurostar, Grand Central, Great Western Railway, Hull Trains, London North Eastern Railway, Lumo, Southeastern ve TransPennine Express tarafından sağlanmaktadır.

CNN Türk, Amerikalı CNN şirketi ve Demirören Holding bünyesinde yayın yapan haber kanalı. Merkezi İstanbul'da olan kanalın en bilinen programları arasında 5N1K, Bir Yudum İnsan ve Oradaydım gibi yapımlar yer alır.
Doğan Holding'e ait Eko TV'nin karasal yayın frekansından yayın hayatına başlayan CNN Türk yayın hayatına başladığı ilk dönemlerinde doğrudan İngilizceden çevrilen bazı programlar yayınlamıştır. 1999-2006 arasında logosu sağ alt köşede yer almıştır. 2005-2008 yılları arasında yayın haklarını satın aldığı Formula 1'i yayınlamıştır. 2006-2010 arasında yerini sağ üst köşeye taşımıştır. 28 Ocak 2008'de karasal yayın frekanslarını TNT'ye bırakmıştır ve bir süre kapanmıştır. Daha sonra TV5 kanalının karasal yayın lisansı satın alınıp CNN Türk yayını yeniden çatı antenlerine verilmiştir. CNN Türk 2010 yılında tüm CNN'ler gibi logosunu tekrar sağ alt köşeye taşımıştır. 17 Eylül 2012 tarihinde 16:9 yayın formatına geçmiştir.
6 Şubat 2020 tarihinde tarafsızlık ilkesine uymadığı ve iktidar yanlısı yayın yaptığı gerekçesiyle  ana muhalefet partisi CHP tarafından kanala karşı boykot kararı alınmış, artık hiçbir partilinin kanalın yayınlarına çıkmayacağı açıklanmıştır. Bunun üzerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 12 Şubat 2020'de yayınlanması planlanan Tarafsız Bölge programına çıkmaktan vazgeçmiştir.
2 Ağustos 2021 saat 20.39'da logosu minimalize edildi.
Kanal şu an sadece bazı şehirlerde karasal yayında olup ayrıca, KabloTV, Digiturk, tivibu, Turkcell TV+ ve D-Smart üzerinden yayınlarına devam etmektedir.
Kanal şu an Kanal D Haber ve CNN Türk Haber Merkezi tarafından hazırlanan haberleri yayınlamaktadır.

CNN Türk HD, 28 Mart 2013'te kurulan, CNN Türk ile eşzamanlı yayın yapan CNN Türk'ün yüksek çözünürlüklü kanalıdır.
18 Eylül 2014 tarihine kadar sadece D-Smart 30. kanaldan izlenebilmekteyken 18 Eylül 2014 tarihinde Türksat 4A uydusunun devreye girmesiyle birlikte CNN Türk HD, Türksat 4A 12245 H 27500 5/6 frekansından, D-Smart 30. kanaldan, KabloTV 58. kanaldan, tivibu 59. kanaldan, Turkcell TV+ 49. kanaldan ve Türksat TKGS 14. kanaldan da izlenebilmektedir.
CNN Türk, 12 Nisan 2016 tarihinde HD logosunu kaldırmıştır.

Resmî site
CNN International
Facebook'ta CNN Türk
Instagram'da CNN Türk
X'te CNN Türk
YouTube'da CNN Türk

Cape hat açıklığı, rayların iç kenarları arasındaki açıklığın 1.067 mm (3 ft 6 inç) olduğu dar demiryolu hat açıklığı türüdür. İlk örnekleri atla çekilen vagon yolları olarak inşa edilen bu hat açıklığını kullanan ilk şehirlerarası yolcu demiryolu, Carl Abraham Pihl tarafından Norveç'te yapılmıştır. Hat açıklığı, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Britanya İmparatorluğu'nda yaygınlaşmış; Afrika'da ise 1873'te Cape Government Railways için standart hat açıklığı olarak benimsendiğinde, burada Cape hat açıklığı adıyla anılmaya başlanmıştır, bu tarihten önce Avustralya ve Yeni Zelanda'da da kullanılmaktaydı. Hat açıklığı, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Endonezya, Japonya, Filipinler, Tayvan ve Avustralya'nın dünyanın en büyük ikinci dar hat demiryolu ağına sahip olan Queensland eyaletinde standart hat açıklığı olarak benimsenmiştir.
Dünya genelinde yaklaşık 112.000 kilometre (70.000 mil) uzunluğunda 1.067 mm hat açıklığına sahip demiryolu hattı bulunmakta olup, bunların tümü dar hat demiryolu olarak sınıflandırılmaktadır.

1795
Açıklığı kullanan ilk demiryollarından biri, 1795 yılında atlı vagon olarak inşa edilen İngiltere'deki Little Eaton Gangway idi. İngiltere ve Galler'deki diğer  vagonları da on dokuzuncu yüzyılın başlarında inşa edildi.
1809
Silkstone Waggonway açıldı ve Barnsley Kanalı 'nı Huskar Çukuru dahil olmak üzere kömür ocaklarına bağladı.
1862
1862'de Norveçli mühendis Carl Abraham Pihl, Norveç 'te Røros Hattı 'nda ilk Cape hat açıklıklı demiryolunu inşa etti.
1865
1865'te Queensland Demiryolları inşa edildi. Açıklık, İrlandalı mühendis Abraham Fitzgibbon ve danışmanlık mühendisi Charles Fox tarafından tanıtıldı.
1867
1867'de Castillo de Buitrón madeninden İspanya'nın Huelva kentindeki San Juan del Puerto iskelesine giden demiryolunun inşaatı başladı. Demiryolunun açıklığı Cape hat açıklığı idi.
1868
1868'de Charles Fox inşaat mühendisi Edmund Wragge 'dan Kosta Rika'da demiryolu[ taşımacılığı Kosta Rika'da demiryolu araştırmasını ister.
1871
1871'de Kanada Toronto, Grey ve Bruce Demiryolu ve Toronto ve Nipissing Demiryolu açıldı, Pihl ve Fitzgibbon tarafından terfi ettirildi ve Wragge tarafından Fox'un mühendisi olarak araştırıldı. Kanada'nın Prince Edward Adası eyaleti, 3 ayak 6 ağını kurmaya başladı.
1872
Ocak 1872'de Robert Fairlie "Demiryolları Olsun Ya da Olmasın: Dar Hat, Verimlilikle Ekonomi v. Geniş Hat, Savurganlıkla Maliyet" adlı kitabında Cape hat açıklığı'nı kullanılmasını savundu.

Demiryolu hat açıklıkları listesi

Demiryolu hat açıklıkları

Central Japan Railway Company (Japonca: 東海旅客鉄道株式会社, Tōkai Ryokaku Tetsudō Kabushiki-gaisha) veya JR Central (JR東海, Jeiāru Tōkai), Japonya merkezli bir demiryolu şirketidir. Şirket, 1 Nisan 1987 tarihinde kurulmuş olup Japan Railways'in yedi şirketinden biridir. Şirketin merkezi Nagoya'nın Nakamura semtinde bulunan JR Central Towers'da yer almaktadır.
Central Japan Railway Company, diğer JR şirketleri olan East Japan Railway Company ve West Japan Railway Company ile birlikte Tokyo Menkul Kıymetler Borsası'nda işlem görmektedir ve Nikkei 225 borsa endeksinin bir bileşenidir.

Central Japan Railway Company, 1 Nisan 1987 tarihinde Japonya Ulusal Demiryolları'nın (JNR) özelleştirilmesi sonucunda kurulmuştur. Özelleştirmeden sonra JR Central, Tōkai bölgesi ve çevresindeki eski JNR hatlarındaki hizmetleri yürütmektedir.
Central Japan Railway Company, 2009 yılında 138 milyon yüksek hızlı tren yolcusu ile dünyanın en büyük havayolundan önemli ölçüde daha fazla kişi taşımış olup Japonya'nın en kârlı ve en yüksek verimli hızlı tren operatörüdür.

Tōkaidō Shinkansen (Tokyo - Shin-Ōsaka)
Chūō Shinkansen

 Tōkaidō Ana Hattı (Atami - Maibara)
Branş hattı: Ōgaki - Mino-Akasaka
 Gotemba Hattı (Kōzu - Numazu)
 Minobu Hattı (Fuji - Kōfu)
 Iida Hattı (Toyohashi - Tatsuno)
 Taketoyo Hattı (Ōbu - Taketoyo)
 Chūō Ana Hattı (Shiojiri - Nagoya)
 Takayama Ana Hattı (Gifu - Inotani)
 Taita Hattı (Tajimi - Mino-Ōta)
 Kansai Ana Hattı (Nagoya - Kameyama)
Kisei Ana Hattı (Kameyama - Shingū)
Meishō Hattı (Matsusaka - Ise-Okitsu)
Sangū Hattı (Taki - Toba)
Jōhoku Hattı (Kachigawa - Biwajima) (Tokai Transport Service Company tarafından işletilmektedir.)

Resmî site

Check-in, insanların bir otele, havaalanına, hastaneye, liman veya etkinliğe varışlarını bildirdikleri işlemdir.
Havaalanlarındaki check-in işlemi, yolcuların hava alanı girişi ve başka yerlerde bagajlarını uçağa kontrol etmelerini ve biniş kartı almalarını sağlar.
Foursquare, Google+, Facebook, Jiepang, VK, GetGlue, Gowalla, Google Latitude ve Brightkite gibi ağlar fiziksel yerleri ve yerlerini arkadaşlarıyla paylaşmalarına izin verir.
Kullanıcılar kısa mesaj yoluyla veya bir akıllı telefondaki mobil uygulamayı kullanarak belirli bir yere giriş yapabilirler; uygulama geçerli konumu bulmak için telefonun GPS'sini kullanır.
Birçok uygulamada, kullanıcının check-in yapabileceği yakındaki yerlerin bir listesini görebileceği bir “Yerler” düğmesi veya sekmesi bulunur. Bir yer yakın yerler listesinde değilse, kullanıcı doğrudan telefondan ekleyebilir. Kullanıcılar bir kez giriş yaptıklarında Instagram, Twitter veya Facebook gibi hizmetlerde konumlarını arkadaşlarıyla paylaşma seçeneğine sahipler.

Haber ya da sava, güncel ve ilginç bir olayın olduğunca nesnel ve gerçeğe uygun bir biçimde sunulmasıdır. Haber metninde her türlü taraflı değerlendirmelerden ve söz oyunlarından uzak durulur. Metin kısa, haber dili de yalındır.
Bu haber tekniği son derece katı kurallara tabidir. Haberi yazan kişinin, sahip olduğu yaratıcılık alanı sınırlıdır. "Okurlarımız için yazıyoruz, hakkında yazı yazdıklarımız için değil" görüşü hakimdir. Nitekim hatır için gazetecilik yapmak sakıncalıdır. Bir kısa ya da karmaşık haber metninde uyulması gereken kurallar şunlardır:

Güncel, haber yeni olmalı ve kolay iletilebilmelidir.
Konu ilginç olmalıdır.
Konu önemli olmalıdır.
Konu ilinti yaratmalıdır.
Konu kısa ve öz olmalıdır.
Haber katıksız gerçekleri iletir. Olası olduğunca 5N 1K kuralına uymalıdır: Kim? Ne, Ne zaman? Nerede? Nasıl? Neden? - Nereden sorusu kaynağa yönelik sorudur.

Örneğin
27 yaşındaki İstanbullu A.K. çarşamba gecesi özel otosuyla Bodrum yakınlarında geçirdiği kaza sonucu hayatını yitirdi. Polisin yaptığı açıklamaya göre, sol virajı çok açıktan almaya çalışırken sağdaki bankete düştüğünde A.K, Türkbükü istikametine doğru yol almaktaydı. Direksiyonu düzelttikten hemen sonra aracı kaymaya başladı ve hızla bir duvara çarptı.

Öğretici metinler

Köşe yazısı veya fıkra; bir yazarın ve köşe yazarı'nın herhangi bir konu veya günlük olaylar hakkındaki görüşlerini, düşüncelerini ayrıntılara inmeden anlattığı gazete ve dergilerde yayımlanan kısa fikir yazılarının genel adıdır. Fıkralar, gazete ve dergilerin belli sütun veya köşelerinde yayımlanır. Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.
Fıkraların amacı, siyasi, kültürel, ekonomik, toplumsal vb. konuları çok defa eleştirel bir bakış açısıyla anlatarak kamuoyunu yönlendirmektir. Fıkralarda kesin olmaktan ziyade güzel, hoş sonuçlara varmaya; canlı, ilgi çekici olmaya özen gösterilmelidir. Yazar kendi duygu ve düşüncelerini en başarılı şekilde yansıtarak okuyucu ile arasında sıkı bir bağ kurar.

Gerçek olaylar veya düşüncelerle ilgili konular işlenir.
Düşünce ön plandadır.
Konular çok değişik açılardan ele alınmadan, ayrıntılara inilmeden işlenir.
Yazılanlara okuyucuyu inandırma zorunluluğu yoktur.
Yazılanlar okuyucunun ilgisini çekmelidir.
Açık, sade ve akıcı bir dil kullanılmalıdır.
Konular okuyucuda merak uyandırmalı, aynı zamanda da eğitici ve bilgilendirici olmalıdır.
Genellikle kısa ve öz bir dille yazılırlar.

Tanzimat Dönemi'nde ilk gazetelerin yayımlanmasıyla Türk edebiyatının ilk fıkraları da yazılmaya başlanır. 20.yüzyıla kadar makale, sohbet ve röportajla birlikte anılan fıkra daha sonra gazetelerdeki yazı türlerinin çeşitlenmesiyle diğer türlerden ayrılır. Türk edebiyatında fıkra yazarlığı, Şinasi'nin 1860 yılında Agâh Efendi ile birlikte çıkardıkları Tercüman-ı Ahval gazetesindeki yazılarıyla başlamıştır.  Özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınmıştır. Daha sonra Ahmet Haşim, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Refik Halit Karay, Bedii Faik, Orhan Seyfi Orhon, Refii Cevat Ulunay, Metin Toker, Peyami Safa, Burhan Felek, Ahmet Kabaklı, Aziz Nesin, Çetin Altan, Ahmet Kabaklı, İlhan Selçuk, Sabri Esat Siyavuşgil de fıkralarıyla öne çıkmıştır.

Konunun Sunumu: Köşe yazısına konu olan olayın tanıtımı ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, köşede o gün tartışılacak konunun girişi niteliğindedir. Bu kısımda konu tanıtılır, açıklanır, sınırları belirlenir ve tartışmaya hazır hale getirilir.
Tartışma: Bir köşe yazısının iletişimsel amacı politik, ekonomik, sosyal, kültürel, vb. bir görüş ortaya koymak ve bu görüşü etkili bir biçimde savunmaktır. Bu amaçla yazar, bu bölümde ortaya attığı görüşü destekleyecek bir tartışma geliştirir, bazı belgeler sunar, örnekler verir, etkili kişilerin görüşlerinden alıntılar yapar veya tartışmasını bilimsel gerçeklere dayandırarak iddiasını destekler.
Karar: Yazar burada bir süredir tartıştığı konuya nokta koymakta ve bu tartışmanın sonucunu açıklamaktadır. Bu nedenle ‘karar’ bölümü köşe yazısının ‘tartışma’ bölümü ile uyum içerisindedir. Özetle söylemek gerekirse, ‘karar’ kısmı olmadan bir tartışma sona erdirilemez.
Öneri: Yazar, ‘öneri’ bölümünde okurlarına tartıştığı ve karara bağladığı konu ile ilgili olarak bir öneride bulunur, bunu ima eder veya okurun takınmasını istediği tavır konusunda bir mesaj iletir. Bu anlamda, köşe yazılarındaki bilişsel yapı parçalarından genellikle en kısa ve en çarpıcı olanı bu bölümdür.

Öğretici metinler, bir konuda bilgi vermek, düşündürmek, yönlendirmek, uyarmak, düşünceleri değiştirmek, bir şeyleri haber etmek veya tanıtmak gibi amaçlar güdülerek yazılmış metinlerdir. Öğretici metinler ele alındıkları türlere göre farklılık göstermektedir. Öğretici metinlerde dil, göndergesel işlevindedir. Öğretici metinlerde içerik tekrarlamaları ile cümle akışını bozan ve söylenmesi güç olan kelimelere yer verilmez. Verilen bilgiler çeşitli gerekçeler sunularak kabul ettirilmeye çalışılır. Söz sanatları ve mecaz anlamlar ise çok fazla tercih edilmez. Öğretici metinlere: makale, fıkra, deneme, eleştiri, anı, biyografi, otobiyografi, söylev, mektup, söyleyişi, mülakat, röportaj, gezi yazısı ve haber yazısı gibi örnekler verilebilir.

Bilimsel metinler: Bilimsel araştırmaların, nesnel, kaynaklı ve açık bir dil kullanılarak anlatıldığı metinlerdir.
Gazete çevresinde gelişen metinler: Makale, Fıkra, Deneme, Eleştiri, Sohbet, Röportaj, Haber Yazıları
Kişisel hayatı konu alan metinler: Anı, Gezi yazısı, Biyografi, Otobiyografi, Mektup, Günlük
Felsefi metinler: Felsefi konuları ve varlık, bilgi, ahlak, gerçeklik gibi konular ele alınır.
Tarihi metinler: Tarih olaylarının ele alınarak anlatıldığı metinlerdir.

Mizah ya da gülmece, hayatın güldürücü yönünü ortaya çıkaran sanat türüdür. İnsanı gülmeye sevk eden resim, karikatür, konuşma ve yazı sanatıdır. Mizah eserleri sadece şaka, güldürme maksadıyla söylenip, yazılıp, çizilmediği gibi belli fikirleri ifade etmek için de ortaya konulabilir.
Hikâye, roman, komedi, nükte, fıkra, hiciv, taşlama gibi şekillerde karşımıza çıkan bu eserlerin en önemli özelliği espri adı verilen can alıcı noktanın eserin ayrıntıları arasında büyük bir yetenekle gizlenmesi, tam sırası gelince de beklenmedik bir anda söylenmesidir.
En kaba şakadan en ince espriye kadar bütün mizah örnekleri, birbiri ile uyum içindeki olaylar arasındaki çelişkinin birdenbire ortaya çıkarılmasına dayanır. Mizah gelenek ve kuralların sorgulanmasında önemli bir rol oynar. İki amacı vardır, saldırma ve savunma. İnsanın topluca yaşamaya başladığı dönemle birlikte mizah da ortaya çıkmıştır. Kentleşmeyle birlikte daha soyut ve dolaylı bir özellik kazandı.
Mizahı bedensel şiddetten ayırıp keskin dilli bir sanata dönüştüren Atinalılar olmuştur. Orta Çağ'da kilise ve kralları alaya alan masallarıyla şenliklerde halkı eğlendiren öykü anlatıcıları jonglörler ve gezgin minstrel'le birlikte açık cinsel çağrışımları da olan yeni bir mizah türü yaygınlaştı. 20. yüzyılda yeni bir mizah türü doğdu. Komik öğelerin yanı sıra ürkütücü ve korkunç öğelere de yer veren kara mizah ortaya çıktı. Siyasal mizah da bu dönemde önem kazandı.
Türk mizah ustalarından Rıfat Ilgaz mizah için şöyle der: Mizah diye bir yazı türü yoktur. Yazı türü romandır, öyküdür, köşe yazılarıdır, anılardır. Mektup bile bir yazı türüdür de, mizah bir yazı türü değildir. Tür olsaydı tekniği olurdu.
Mizah bir biçemdir. Topluma bakış açısıdır. Mizah şiir, öykü, roman olabilir: Tür değil, biçimdir. Mizacımızdan gelen bir özelliktir, bir çeşnidir. Yazı türleri beceri ister, teknik ister. Bunları sağladın mı başarı tamdır. Mizah ne ister? Mizah insanın mizacından geldiği için bilgi değildir, edinilemez. Teknik de değildir. İnsanın yaradılışında bu özellik varsa mizah başarılı olabilir.

Olayların gülünç, alışılmadık ve çelişkili yönlerini yansıtarak insanı düşündürme, eğlendirme ya da güldürme amacıyla yazılan edebi eserler mizah türü içinde değerlendirilir. Akrostiş sanatı kullanılarak yazılmış mizahi edebi eserler önemli bir yere sahiptir. Akrostiş; her dizenin ilk harfi yukarıdan aşağı okununca ortaya bir söz çıkacak biçimde düzenlenmiş manzumedir.

Türk edebiyatında ise gerçek anlamda ilk mizah ürünleri masallar, fıkralar ve seyirlik oyunlardır. Divan edebiyatında da sık rastlanmamakla birlikte mizah yer almıştır. Tanzimat döneminde Türk mizahının çehresi geniş ölçüde değişti. Teodor Kasap ve Direktör Âli Bey'in Fransız edebiyatının etkisiyle yazdıkları tiyatro eserleri önem kazandı. Şinasi'nin Şair Evlenmesi, Ziya Paşa'nın Zafername Şerhi, Namık Kemal'in imzasız fıkra ve dergileri bu tiyatro eserlerini izledi. 2. Meşrutiyet'le birlikte Türk mizah edebiyatı büyük gelişme gösterdi. Baha Tevfik, Peyami Safa, Ömer Seyfettin, Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon gibi birçok yazar mizah yazılarıyla ünlüdür.
Cumhuriyetle birlikte Türk mizahı yeni bir kimlik kazandı. Bu dönem yazarları geçmişi eleştiren, yeni dönemi savunan bir tutum benimsedi. Çok partili dönemle birlikte mizah kapsam ve konu bakımından büyük zenginlik kazandı. Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Bedii Faik, Haldun Taner, Muzaffer İzgü, Çetin Altan gibi yazarlar bu dönemin önemli isimleridir.

İroni zehirlenmesi, özellikle çevrimiçi ortamlarda, mizah aracılığıyla aşırıcı görüşlerin normalleştirilmesi sürecidir.

İroni zehirlenmesi, özellikle çevrimiçi ortamlarda, mizah kullanarak aşırıcı görüşlerin normalleştirilme sürecidir.
Terim genellikle genç insanlar tarafından kullanılır ve ilk kez 2018 yılında The New York Times gazetesinde ortaya çıkmıştır. İroni zehirlenmesi, faşizm, beyaz üstünlük ve şiddeti ilerletmeyi amaçlayan kişiler tarafından kullanılır.

The New York Times, İroni zehirlenmesi terimini, ırkçı meme'ler ve Nazi selamlarıyla çevrimiçi etkileşimde bulunan Almanya vatandaşı Dirk Denkhaus'un mültecilerin barındığı bir evi yakmaya çalışmasıyla sonuçlanan olaylar zincirini tanımlamak için kullandı.
Kanada Nefret Karşıtı Ağı, 2022 yılında Diagolon'un çevrimiçi şakalar ve meme'ler aracılığıyla nefret retoriğini duyarsızlaştırmak için ironi zehirlenmesi yöntemini kullandığı suçlamasında bulundu.

İroni zehirlenmesi 19 Haziran 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Urban Dictionary

Doğu Zhou Hanedanı (Çince: 東周; pinyin: Dōngzhōu), Çin'in Zhou Hanedanı'nın ikinci yarıydı. MÖ 770-256 yılları arasında sürmüş olup İlkbahar ve Sonbahar ile Savaşan Devletler Çağı olmak üzere iki döneme ayrılmaktadır.
Bu dönem, hakim alet yapım malzemesi dönemin sonunda demir haline gelmesiyle Çin tarihinde büyük bir dönüşe işaret etti. Doğu Zhou döneminin, Çin'de Demir Çağı'nın başlangıcı olduğuna inanılıyordu.
Nüfusun art arda artmasıyla birlikte tarımda önemli bir gelişme oldu. Topraklar veya başka kaynaklar için mücadele etmek için vasallar arasında sürekli çekişmeler yaşanmaktaydı. İnsanlar bakır para kullanmaya başladı. Siviller için eğitim evrensel hale getirildi. Soylular ve siviller arasındaki sınırlar azaldı. Zhou Hanedanı tarafından yapılan ataerkil klan sisteminin artık uyum sağlayamadığı, toplumun devrimci bir dönüşüm yaşanıyordu.

許倬雲 著，鄒水傑 譯：《中國古代社會史論——春秋戰國時期的社會流動》（桂林：廣西師範大學出版社，2006）.
Yang Hsien-yi and Gladys Yang (1974), Records of the Historians. Hong Kong: Commercial Press.
Reprinted by University Press of the Pacific, 2002. Contains biographies of Confucius and Laozi. 978-0835106184.

Güney Han (basitleştirilmiş Çince: 南汉; geleneksel Çince: 南漢; pinyin: Nán Hàn) Beş Hanedan On Krallık döneminde (907-960) Çin'in güney kıyılarında 917'den 971'e kadar varlığını sürdürmüş bir krallıktır. Krallık, bugün Guangzhou olarak adlandırılan başkenti Hing Wong Fu'yu (興王府) fazlasıyla genişletmişti. Diğer Çin krallıklarına ek olarak Güney Han konumu sebebiyle güneyde yaşayan Vietnam halkı (geleneksel Çince: 越) ile de ilişki geliştirmişti.

Liu Yin, 905'te Tang hanedanı tarafından bölgesel yönetici ve komutan olarak görevlendirildi. Tang iki yıl sonra düştüğünde Liu diğer güneyli liderlerin yaptığı gibi kendisini yeni bir krallığın kurucusu olarak ilan etmedi. O yalnızca 909'da Nanping Prensi unvanını devraldı.
911'de Liu Yin'in kardeşi Liu Yan, kardeşi öldükten sonra kendisini Nanhai Kralı olarak ilan etti. Altı yıl sonra başlangıçta "Büyük Yue" veya "Büyük Viet" (大越) adını verdiği yeni bir krallık kurduğunu ilan etti, ancak bir yıl sonra krallığın adını Güney Han olarak değiştirdi. Soyadı Liu (劉) aynı zamanda Han Hanedanının da imparatorluk soyadı olan Liu Yan bu ünlü hanedanın mirasçısı olduğunu iddia etti. Krallık Çin tarihinde genellikle Güney Han Hanedanı olarak anılır.

Başkenti Guangzhou ile birlikte krallığın toprakları Guangdong, Guangxi, Hanoi ve Hainan Adası'nın kıyı kesimlerini kapsıyordu. Min, Chu ve Güney Tang ile sınırları olan krallığın aynı zamanda Çinli olamayan Dali ve Champa (şimdiki Hue) Krallıkları ile de sınırları vardı. 945 ve 951'de Güney Tang sırasıyla Min ve Chu'yu fethedince Güney Han'ın kuzeydeki bütün sınırları Güney Tang'ın eline geçti.

Beş Hanedan 960'ta, Song Hanedanı'nın Hou Çov'un (veya Sonraki Çov) yerini almasıyla sona erdi. Yeni Song hükümdarları da kendilerini Sonraki Çov'un harekete geçirdiği birleşme sürecini devam ettirmeye adadılar. 960'lar ve 970'ler boyunca Song, 971'de Güney Han hanedanını kendi hakimiyetine alıncaya kadar güneydeki etkisini artırdı.

Mote, F.W. (1999). Imperial China (900-1800). Harvard Üniversitesi Press. ss. 11, 15. ISBN 0-674-01212-7. 
Schafer, Edward H. "The History of the Empire of Southern Han: According to Chapter 65 of the Wu-tai-shih of Ou-yang Hsiu", Zinbun-kagaku-kenkyusyo (ed.), Silver Jubilee Volume of the Zinbun-kagaku-kenkyusyo. Kyoto, Kyoto Üniversitesi, 1954.
Tarling, Nicholas, (Ed.) (1999). The Cambridge History of Southeast Asia (Volume One, Part One): From early times to c. 1500. Cambridge University Press. s. 139. ISBN 0-521-66369-5.

Güney-Kuzey Hanedanları dönemi (Çince: 南北朝 pinyin: nán běi cháo, 420 - 589 ya da  439 - 589), Çin tarihinde 420'de Çin'in güneyinde Liu Song (劉宋 liú sòng; 420-479) hanedanının Doğu Jin Hanedanı (東晉 dōng jìn; 317 - 420)'nın yerini almasıyla başlayarak 589'de Siyenpilerin (Sien-pi) Puliuru boyuna (普六茹 pǔliùrú) mensup olan Yang Jian (楊堅 yáng jiān)'nın Sui'yi kurmasına kadarki bir dönem. Güney ve kuzey kesimlerinde ayrı hanedanların bulunduğu için bu ad verilmiştir.
439'de Sien-pi (Çince: 鮮卑 Xiānbēi) Tuoba (Çince: 拓跋部 Tuàbá bù) boyunun Bei Wei (北魏, běi wèi; Kuzey Wei; 386-534)'nin kuruluşunu bu dönemin başlangıcı olarak sayan tezler de yaygındır.

Güney Çin'de Liu Song (劉宋 liú sòng; 420-479), Nan Qi (南齊 nán qí; 479-502), Nan Liang (南梁 nán liáng; 502-557) ve Nan Chen (南陳 nán chén; 557-589) başta olmak üzere dört hanedanı kurulup yıkılmıştır.
Üç Krallık döneminde güney Çin'de kurulmuş Wu (孫吳 sūn wú, 東吳 dōng wú; 222 - 280) ile Doğu Jin Hanedanı (東晉 dōng jìn; 317 - 420) ile birlikte Altı Hanedanı (六朝 Liù Cháo) olarak adlandırılmıştı.

Kuzey Çin'de Sien-pi'lerin Tuoba boyunun kurduğu Bei Wei (北魏, běi wèi; Kuzey Wei; 386-534), Beş Barbar Onaltı Krallık dönemine son vermişti. 534'te Dong Wei (東魏 dōng wèi: Doğu Wei; 534 - 550) ile Xi Wei (西魏 xī wèi: Batı Wei; 535 - 556), 550'de Bei Qi (北齊 běi qí: Kuzey Qi; 550 - 577), Doğu Wei'nin, 557'de Bei Zhou (北周 běi zhōu: Kuzey Zhou; 557 - 581) Batı Wei'nin yerlerini almıştır. 577'de Bei Zhou, Bei Qi'yi yıkarak Kuzey Çin'i birleştir. 581'de Yang Jian (楊堅 yáng jiān) Bei Qi'den imparatorluk tahtasını emanet edilerek Sui'yi kurmuş ve güneydeki Nan Chen'i yıkarak bütün Çin'i birleştirmişti.

Güney Ming (Çince: 南明; pinyin: Nán Míng) veya resmî adıyla Büyük Ming (大明 Dà Míng), Çin'de bir imparatorluk hanedanı ve 1644 Jiashen Olayı'ndan sonra ortaya çıkan Ming Hanedanı'nın bir dizi eski devletinden biriydi. Li Zicheng liderliğindeki Shun kuvvetleri Pekin'i ele geçirdi ve İmparator Chongzhen intihar etti. Ming generali Wu Sangui daha sonra Çin Seddi'nin doğu kesimindeki Shanhai Geçidi'nin kapılarını Shun güçlerini yok etmek için kullanma umuduyla Çing sancaklarına açtı. Ming müdavimleri Nankin'e kaçtılar ve burada Zhu Yousong'u İmparator Hongguang olarak tahta geçirdiler ve Güney Ming'in başlangıcını işaret ettiler. Nankin rejimi, Çing kuvvetlerinin Nankin'i ele geçirdiği ve o zamana kadar Zhu'nun idam edildiği 1645'e kadar sürdü. Daha sonraki figürler, çeşitli güney Çin şehirlerinde hanedanlıklarını ilan etse de Çing onları taklitçi olarak gördü.
Nankin rejimi, toprakla geçinmek zorunda kalan ve kırsalı yağmalayan askerlerine ödeme yapacak ve tedarik edecek kaynaklardan yoksundu. Askerlerin davranışları o kadar kötü nam salmıştı ki, bu durumdaki şehirler tarafından girişleri reddedildi. Saray yetkilisi Shi Kefa, Yangzhou'da modern toplar ve organize direniş elde etti. Toplar çok sayıda Çing askerini yok etse de bu sadece hayatta kalanları öfkelendirdi. Yangzhou şehri Mayıs 1645'te düştükten sonra, Mançular intikam amacıyla genel bir katliam yağması başlattı ve kötü şöhretli Yangzhou Katliamı'nda tüm kadınları ve çocukları köleleştirdi. Nankin, 6 Haziran'da Çing tarafından ele geçirilmesiyle İmparator Hongguang Pekin'e götürüldü ve 1646'da idam edildi.
Eyaletlerdeki okuryazarlar, Yangzhou ve Nankin'den gelen haberlere duygu dolu bir şekilde yanıt verdiler. Bazıları kendi milislerini topladı ve direniş liderleri oldu. Shi yüceltildi ve Nankin'in utancını silmeye yemin eden sadıklar tarafından umutsuz bir fedakarlık dalgası vardı. 1646'nın sonlarına doğru, kahramanlıklar tükendi ve Çing ilerlemesi yeniden başladı. Önemli Ming "taklitçileri" Fuzhou (1645-1646), Guangzhou (1646-1647) ve Anlong'da (1652-1659) saray kurdular. İmparator Yongli, hanedanın son ve aynı zamanda en uzun süre hüküm süren imparatoruydu ve 1662'de Myanmar'da yakalanmadan önce Çin'in güneybatısındaki köylü ordularıyla birlikte Çing güçlerine karşı savaşmayı başardı. Ningjing Prensi, Tungning Krallığı'nda yaşıyordu. Ming tahtının meşru halefi olduğunu iddia etmeye devam etti, ancak 1683'e kadar orada gerçek bir siyasi güç yoktu.
Ming'in sonu ve ardından gelen Nankin rejimi, bir Çin edebiyatı klasiği olan Şeftali Çiçeği Yelpazesi eserinde tasvir edilir. Bazen Ming-Çing felaketi olarak da adlandırılan bu dönemdeki ayaklanma, Küçük Buz Çağı olarak bilinen küresel sıcaklıktaki düşüşle bağlantılıdır. Şiddetli bir kuraklığın tarımı mahvetmesiyle birlikte, çok sayıda isyancı ordu için insan gücü mevcuttu.

Dennerline, Jerry (2002), "The Shun-chih Reign",  Peterson, Willard J. (Ed.), Cambridge History of China, Vol. 9, Part 1: The Ch'ing Dynasty to 1800, Cambridge, England: Cambridge University Press, ss. 73-119, ISBN 978-0-521-24334-6 .
Hucker, Charles O. (1985), A Dictionary of Official Titles in Imperial China, Stanford, CA: Stanford University Press, ISBN 978-0-8047-1193-7 .
Kennedy, George A. (1943). "Chu Yu-sung".  Hummel, Arthur W. Sr. (Ed.). Eminent Chinese of the Ch'ing Period. United States Government Printing Office. ss. 195–96. 
Lin, Renchuan (林仁川) (1987), Mingmo Qingchu siren haishang maoyi 明末清初私人海上贸易 (Çince), Şanghay: East China Normal University Press, CSBN: 11135.24 / F552.9, 15 Ağustos 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi .
Struve, Lynn (1988), "The Southern Ming",  Frederic W. Mote; Denis Twitchett; John King Fairbank (Ed.), Cambridge History of China, Volume 7, The Ming Dynasty, 1368–1644, Cambridge, England: Cambridge University Press, ss. 641-725, ISBN 9780521243322 .
Wakeman, Frederic, Jr. (1985), The Great Enterprise: The Manchu Reconstruction of Imperial Order in Seventeenth-Century China, Berkeley and Los Angeles, CA: University of California Press, ISBN 978-0-520-04804-1 .

Maoist era propaganda poster glorifying Li Zicheng 26 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Taiwan history 7 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Han Ulusu ya da Han Çinlisi (Çince (basitleştirilmiş): 汉族; Çince (geleneksel): 漢族; pinyin: Hàn zú) Çin'de yaşayan en büyük etnik gruptur. Çin nüfusunun %92'sini ve dünya nüfusunun yaklaşık %19'unu oluştururlar. Türkçede Çinli kelimesi Han Ulusuna eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Han Ulusu adını M.Ö. 206 – M.S. 220 yılları arasında hüküm sürmüş Han Hanedanlığı'ndan alır. Han Hanedanlığı, Çin'i tek bir hükümdar altında birleştiren kısa süreli Qin Hanedanlığı'nın ardından (M.Ö.221 - M.Ö.206) egemenliği ele geçirmiş, Çin kültürü üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Bugün Çin'de yaşayan pek çok insan da Han döneminde kurulan kültürel ve siyasal birliğin mirasçısı olarak kendini Han insanı (Hànrén) olarak adlandırmaktadır.
Han Ulusu Çin dillerinden birini konuşur. Dilsel olarak bir bütünlük göstermezler, ancak tüm Çin'de kullanılan Çin yazısı tarih boyunca kültürel ve siyasal birliğin temelini oluşturmuştur. Yani bir Hongkonglu ile bir Pekinli birbirlerinin konuştukları dili anlamıyor olsa da, Çin yazısı aracılığıyla anlaşabilir. Günümüzde ise Çin'de resmi dil olarak yaygınlaşan Pekin lehçesi Mandarin ya da Standart Çince ikinci dil olarak Han Ulusu'nun çoğunluğu tarafından konuşulmaktadır.
Han ulusunun adetleri ve gelenekleri de dilleri gibi büyük yöresel farklılıklar gösterir. Ancak genel olarak bakıldığında Han Ulusu ortak bir kültürü paylaşmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Çinliler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Han Çinlisi alt grupları
Denizaşırı Çinliler
Çin dilleri

Tang, tarih yazımında Geç Tang (Çince: 後唐; pinyin: Hòu Táng) olarak bilinen, Çin’in Beş Hanedan ve On Krallık Dönemi sırasında hüküm sürmüş kısa ömürlü bir imparatorluk hanedanıdır. Bu dönem içerisindeki ikinci hanedan konumundadır.
Son hükümdar dışında Geç Tang’ın tüm imparatorları Şatuo Türkü (沙陀) kökenlidir. Hanedanın “Tang” adını seçmesinin nedeni, kendisini önceki Tang Hanedanı’nın meşru mirasçısı ve devamı olarak göstermek arzusudur. Bu nedenle devlet hem kendi yönetimini meşrulaştırmayı hem de Tang geleneğini yeniden canlandırmayı hedeflemiştir. Hanedanın kuruluşu resmî olarak 923 yılına tarihlenir.

Geç Tang Hanedanı, Şatuo reisi Li Keyong’un (李克用) oğlu Li Cunxu’nun (李存勖), Hou Liang’ı (后梁) ortadan kaldırmasıyla ortaya çıktı. Li Cunxu, babasından devraldığı Jin Devleti’ni (晋) yönetmeye başladıktan sonra Hou Liang’a karşı uzun süren bir savaş yürüttü. Mücadele, 923 yılında Liang başkenti Daliang’ın (günümüz Kaifeng) düşmesiyle sonuçlandı. Bu zafer, Beş Hanedan döneminde birbirini izleyecek olan hanedan değişimlerinin ilk büyük dönüm noktası olarak kabul edilir.
Geç Tang Hanedanı, resmî olarak 923 yılında ilan edildi; ancak kökenleri, tarih yazımında Eski Jin olarak anılan Jin Devleti’ne (907–923) dayanıyordu. Hanedanın kurucusu Li Cunxu, Tang imparatorlarıyla aynı soyadı olan Li'yi zaten taşıyordu ve bu durum onun, Tang Hanedanı’nın meşru varisi olduğu iddiasını güçlendiren önemli bir unsur olarak görülüyordu.
Şatuo’nun Li Klanı, bu soyadını Tang İmparatoru Xianzong’dan, gösterdikleri sadakat ve askerî hizmetlerin bir ödülü olarak almıştı.
Li Cunxu, hem bu soy bağı vurgusunu öne çıkararak hem de Tang hanedan adını bilinçli şekilde benimseyerek, kendi yönetiminin siyasal meşruiyetini yıkılmış Tang İmparatorluğu’yla kurduğu sembolik süreklilik üzerinden sağlamlaştırdı.

Hou Jin
Hou Han

Joseon Krallığı (Korece: 대조선국, 大朝鮮國), 1392-1897 yılları arasında var olmuş bir Kore krallığıdır. Krallık General Yi Seong-gye tarafından kurulmuş olup modern Kore'nin bulunduğu yerde yaklaşık beş yüzyıl boyunca hüküm sürmüştür. İlk başlarda Kore, yeniden adlandırılmış ve başkent günümüzdeki Seul'e taşınmıştır. Krallığın doğal sınırları en kuzeydeki Yalu ve Tumen nehirlerine kadar genişlemiştir. En uzun Konfüçyüsçü hükümdarlığın yaşandığı hanedanlıktır. Krallık, sonraları Ming ve Çing hanedanlarının birer vasalı olarak sürdürmüş olup Birinci Çin-Japon Savaşı'nın ardından Ekim 1897 tarihinde Kore İmparatorluğu hâline geldi.
Joseon, Kore'nin modern yüzüne çok önemli bir miras bıraktı; modern Kore'nin sahip olduğu birçok görgü kuralı, kültürel normlar, güncel sorunlara toplumsal duruş ve hatta modern Kore dili ve diyalektiğinin kökeninin geleneksel düşünce yapısının bir örneği olarak bu dönemde ortaya çıkmıştır.

14. yüzyılın sonlarında 918'de Taejo tarafından kurulmuş olan Goryeo Hanedanlığı'nın temelleri, yıllardır süren savaşlar ve parçalanan Moğol İmparatorluğu'nun fiili işgaliyle çöküntüye uğramıştır. Goryeo'nun meşruluğu, saray içinde gittikçe tartışmalı bir sorun oluyordu. Hanedanlık, krallığı yönetmede başarılı olamıyordu; ancak Yuan Hanedanlığı nesliyle yapılan mecburi evlilikler ve çok sayıdaki aile bölümlerinin rekabeti bahane ediliyordu. (Hatta Kral U'nun annesinin halk tabakasından olduğu bilinmektedir, böylece Kral Gongmin'den bu yana soyunda anlaşmazlıklara neden oluyordu). Krallıktaki güçlü aristokratlar, generaller ve hatta başbakanlar, kraliyetin kayırmalar yaparak yönetime hakim olmalarına karşı mücadele ettiler, sonuçta bu durum birçok faktör arasında ciddi fikir ayrılıklarına neden oluyordu. Sürekli artan sayıdaki Japon korsan (Wokou) akınları ve Kızıl Türban İsyanı'yla kraliyet sarayına egemen olmak için gelen reform yanlısı Sinjin aristokrasisiyle muhalif Gwonmun aristokrasinin yönetim mücadelesi yanında; aslında yabancı tehditleri geri püskürten, Yi Seong-gye adındaki yetenekli general ve rakibi Cheo Yeong'du.
Zhu Yuanzhang'ın yönetimindeki Ming Hanedanlığı'nın ardından Goryeo; General Yi'nin liderlik ettiği grup (Ming Hanedanlığı'nı destekleyenler) ve General Choe'nin ordugâh grubu (Yuan Hanedanlığı'nı destekleyenler) olarak ikiye ayrıldı. 1388'de Ming'den bir ulak Goryeo'ya geldiğinde (14. yüzyıl Kral U dönemi) Goryeo'nun kuzeyindeki toprağının önemli bir bölümünü geri istedi. General Choe, Liaodong Yarımadası'nın istilasını kanıtlamak için bir şans yakalamıştı. (Goryeo, eski krallık Goguryeo'nun halefi olduğunu iddia etmişti, bu şekilde tarih boyunca Kore'nin bir bölümü olan Mançurya'nın iadesi dış politikanın bir parçasıydı). İsyanı yönetmesi için seçilen Yi'ye sadakatle karşı çıkıldı; ancak Yalu Nehri'ndeki Wuihwa Adası'nda isyan etti ve Goryeo'nun başkenti Gaegyeong (bugünkü Gaeseong)'a giderek Kral U'yu oğlu Kral Chang'ın (1388) yardımıyla başlattığı darbeyle General Choe ve yandaşlarını kurtardı. Krallığının adını zorla Yo olarak değiştirdikten sonra Kral U ve oğlunu öldürdü (Bu olaydan sonra Kral Gongyang oldu). Dolaylı yoldan kraliyet sarayını kukla kralla elinde tuttu. Yi, o süre içinde kendisinin Sinjin aristokrasisiyle Jeong Do-jon ve Jo Jun olarak dostluğunu ilerletti. Yaptığı ilk işlerden birisi Gwajeon Yasası'ndan fiili olarak Goryeo'nun başkomutanlığını geçirerek toprak zenginlerinin ve muhafazakâr Gwonmun aristokratların topraklarına el koyup Sinjin kampında Yi'nin destekleyicileri arasında paylaştırdı. 1392'de (Kral Gongyang'ın 4. yılında), Yi'nin beşinci oğlu Yi Bang-won, Jeong Mong-ju adındaki eski hanedanlığı destekleyen önemli bir aristokratı kendi tarafina çekerek yeni saltanata bağlılık yemini etti ve Jo Yeong-gyu'nun da dahil olduğu beş suikastçiyle Gaegyeong yakınındaki Seonjouk Köprüsü'nde öldürdü. Böylece Yi Seonggye'nin yönetiminden bir kişiyi eksiltmiş oldu. Aynı yıl Yi, Kral Gongyang'i tahttan indirerek Wonju'ya sürgüne gönderdi ve tahta çıktı. Yaklaşık 500 yıldır hüküm süren Goryeo Hanedanlığı sona ermiş oldu.

Kral Taejo'nun, oğullarını doğuran iki eşi vardı. İlk eşi Kraliçe Sinui, Goryeo'yu devirme girişiminde bulunarak kendisinden önce ölmüş ancak; 6 erkek evlat dünyaya getirmişti. Taejo'ya 2 erkek evlat veren diğer eşi Kraliçe Sindeok da tahta yükselmeye çalışmıştı. Yeni hanedanlık resmen kurulduğu ve ilan edildiği zaman Taejo, halefi olacak oğlunu yetiştirmişti. Bununla beraber Taejo'nun Kraliçe Sineui'den olan beşinci oğlu Yi Bang-won, babasının yükselişine en çok katkıda bulunmuş; aynı zamanda babasının saraydaki iki dostu olan Başbakan Jeong Do-jeon ve Nam Eun'a karşı derin bir kin barındırmaktaydı. Her iki taraf aralarındaki ortak düşmanlıklarının farkındaydı. Yi Bang-won'un tahtı en çok hak eden halef olması açığa çıkınca Jeong Do-jeon kral üzerindeki nüfusunu kullanarak Kral Taejo'nun en çok sevdiği diğer oğlunun halef olmasının en akıllıca seçim olacağı konusunda kralı ikna etti. 1392'de Kral Taejo'nun sekizinci oğlu (Kraliçe Sindeok'tan ikinci oğlu), Büyük Prens Uian (Yi Bang-seok)'in Kraliyet Prensi, Halef olması kararlaştırıldı. Kraliçenin ani ölümü ve Kral Taejo'nun ikinci eşinin yasını tuttuğu sırada, Jeong Do-jeon saraydaki yerini sağlamlaştırmak için Yi Bang-won ve kardeşlerini öldürmek için komplo kurdu. Bu planın duyulması üzerine Yi Bang-won 1398'de isyan çıkararak sarayı bastı. Jeong Do-jeon ile onun yandaşlarıyla beraber Kraliçe Sindeok'un iki oğlunu öldürdü. Bu olay Prenslerin İlk Çekişmesi olarak bilinmeye başlandı.
Oğullarının veliaht olabilmek için birbirlerini öldürmeleri ve ikinci eşinin ölümü Kral Taejo'yu psikolojik olarak bitkin düşürmesinden dolayı tacını, Kral Jeongjong olan ikinci oğlu Yi Bang-gwa'ya vermiştir. Daha sonra kuzeydeki Hamhung şehrine gitmiştir. Kral Jeongjong'un hükümdar olarak yaptığı ilk işlerden biri çok daha huzurlu olduğuna inandığı Gaeseong'u yeniden başkent yapmaktı. Bu arada Yi Bang-won, az da olsa erkek kardeşinin tahta oturması gerçeğiyle hayal kırıklığına uğradı, Kraliyet Varisi'nin Erkek Kardeşi Prens olarak gösterilmeye başlandı. Ancak Taejo'nun güce kavuşmak isteyen dördüncü oğlu Yi Bang-gan, Yi Bang-won'un planlarına karşı çıktı. 1400'deki gerilimde Yi Bang-won'un grubuyla Yi Bang-gan'ın ordugâhının büyük bir savaşı kışkırtması Prenslerin İkinci Çekişmesi olarak bilinmektedir. Bu savaştan sonra yenilen Yi Bang-gan Tosan'a sürgüne gönderilirken, kendisini savaşa kışkırtanları Yi Bang-won idam ettirmiştir. İyiden iyiye gözdağı verince, Kral Jeongjong Yi Bang-won'u olası vâris olarak yetkilendirerek tahttan çekildi. Aynı yıl, Yi Bang-won uzun bir aradan sonra tahta Kral Taejong olarak çıktı.

Taejong'un hükümdarlığının başlarında, Önceki Ulu Kral Taejo herhangi bir kralın buyruğunun meşruluğunu ifade eden kraliyet mührünü bırakmayı reddetti. Taejong, zekasını ve dürüstlüğünü kanıtlayacağına inandığı politikalarla ülkeyi yönetmeye başladı. Kral olarak yaptığı ilk işlerden biri hükûmetin üst kademelerindeki kişilerin sürdükleri sefayı ve özel ordular üzerindeki soylular yönetimini durdurmaktı. Bağımsız kuvvetlerin haklarını elinden alarak olası büyük ölçekli ayaklanmaları önlemek amacıyla fiilen dağıtarak güçlerini azalttı ve ulusal ordunun sayısını etkili bir biçimde artırdı. Taejong'un kral olarak diğer yaptığı iş ise, toprak sahiplerinin vergilendirilmesi yasasını yeniden düzenleyip kayıt altına almaktı. Önceleri kapalı toprağın keşfiyle, milli gelir çift kayıtla artırıldı.
1399'da Taejong, Goryeo Hanedanlığı yönetiminin zayıfladığı yıllarda sarayın gücünü kullanarak tekel yarattığı Dopyeong Meclisini dağıtmak için kilit bir rol oynadı ve merkezi yönetimin yeni bir şubesi gibi kralın ve onun emirleri çevresinde oluşan Joseon Devlet Konseyi'ni destekledi. Geçen bu belgeleme ve vergilendirme yasasından sonra Kral Taejong, tüm kararların Euijeong Bölümü'nden geçerek kralın kararından sonra yürürlüğe girebileceği yeni bir emir yayınladı. Bu, saray bakanları ve danışmanlarının kendi aralarında tartışıp karar almaları ve kralın sadece bir seyirci olması geleneğini bitirdi ve böylece Kore'nin asıl yönetiminde kraliyet gücünü zirveye yerleştirdi. Kısa bir süre sonra Kral Taejong, hükûmet görevlileri veya aristokratlar tarafından sömürüldüklerini ya da adaletsizliklere maruz kalanların haklarını araması için "Sinmun" adında bir hükûmet birimini kurdu.
1418 Ağustos'unda Taejong'un tahtı bırakmasından 2 ay önce Sejong tahta çıktı. 1419 Mayıs'ında Kral Sejong, babası Taejong'un tavsiyesi ve yardımıyla Japon korsanları Tsushima'dan temizlemek için Gihae Doğu Seferi'ne koyuldu. Tsushima Daimyo'su (Tsushima Lordu) Sadamori, Joseon sarayına teslim oldu. 1443'te imzalanan Gyehae Antlaşması'yla Tsushima Lordu, Joseon Kralı'nı tanıyıp ona itaat etti. Buna karşılık Joseon sarayı, Sõ kabilesini Japonya ve Kore arasındaki ticaretle ilgili ayrıcalıklı haklar vererek ödüllendirdi.
Sejong, halkını Mançurya'da yaşayan düşman Çinli ve Mançuryalı göçebelerden korumak için kuzey sınırında dört kale ve altı garnizon (hangul: 사군육진 hanja: 四郡六鎭) kurmuştur. 1433'te Sejong, ünlü general Kim Jong-seo'yu Mançuları bozguna uğratması için kuzeye gönderdi. Kim'in askeri seferiyle birkaç kaleyi ele geçirerek kuzeyi bastırdı ve Kore topraklarını aşağı yukarı bugünkü Kuzey Kore ve Çin sınırını oluşturacak şekilde düzenledi.
Sejong'un hükümdarlığı boyunca Kore, doğa bilimleri, tarım, edebiyat ve geleneksel tıp gibi alanlarda teknolojik gelişmeler başardı ve bu başarılarından dolayı "Büyük Kral Sejong" olarak şereflendirildi. Kral Sejong'un en büyük katkısı 1443'te Kore alfabesini (Hangeul) yaratmasıdır. Hanja ve Hanmun'un günlük yazım olarak kullanılması 20. yüzyılın ikinci yarısında yavaş yavaş sona erdi.

Kore tarihinin başından beri karada ve denizde sık sık korsan saldırıları vardı. Korelilerin tek amacı, Wokou korsanlarına karşı deniz ticaretini emniyete almaktı. Kore donanması barut teknolojilerinin ileri türde olanlarını korsanlara karşı kullandı.
Japon Akınları (1592-1598) boyunca Japon yerel diktatör Toyotomi Hideyoshi, Portekiz 

Song İmparatorluğu, Song Hanedanı ya da kısaca Song (Çince: 宋), 960'tan 1279'a kadar Çin'i yöneten hanedandır. Hanedan, Sonraki Zhou Hanedanı'nın verasetini gasp eden ve On Krallık'ın geri kalanını fetheden, Beş Hanedan On Krallık dönemini sona erdiren Taizu tarafından kuruldu. Song, kuzey Çin'deki çağdaş Liao, Batı Şia ve Kin hanedanlarıyla sık sık çatışırdı. Song, Kin Hanedanı'nın saldırılarının ardından Güney Çin'e çekildikten sonra sonunda Moğol İmparatorluğu'na bağlı Yuan Hanedanı tarafından fethedildi.
Hanedan, Kuzey Song ve Güney Song olmak üzere iki döneme ayrılmıştır. Kuzey Song döneminde (Çince: 北宋; 960–1127), başkent kuzeydeki Kaifeng şehrindeydi ve Hanedan, şu anki Doğu Çin'in çoğunu kontrol ediyordu. Güney Song ise (Çince: 南宋; 1127–1279), Song'un elinde tuttuğu Kuzey Çin'in kontrolünü Jin-Song Savaşları'nda Curçenler'in liderliğindeki Kin Hanedanı'na kaptırmasından sonraki dönemi ifade eder. Güney Song döneminde, Song imparatorunun konaklama sarayı Yangtze'nin güneyine çekildi ve yeni başkent Hangzhou'da kuruldu. Song Hanedanı, Sarı Irmak çevresindeki tarihi Çin merkezlerinin kontrolünü kaybetmiş olsa da, Güney Song İmparatorluğu büyük bir nüfusa, verimli tarım arazilerine  ve güçlü bir ekonomiye sahipti. 1234'te Kin Hanedanı, Kuzey Çin'in kontrolünü ele geçiren ve Güney Song ile düşmanca ilişkileri sürdüren Moğol İmparatorluğu tarafından fethedildi. Moğol İmparatorluğu'nun dördüncü hanı Möngke Han, 1259'da Çongçing'deki Diaoyucheng Kalesi'ni kuşatırken öldü. Küçük kardeşi Kubilay Han ise yeni Moğol hanı ilan edildi ve 1271'de Yuan Hanedanı'nı kurdu. Yirmi yıl süren aralıklı savaşların ardından Kubilay Han'ın orduları, Yamen Muharebesi'nde Güney Song'u yendikten sonra 1279'da Song Hanedanı'nı fethetti ve Çin'i Yuan Hanedanı yönetimi altında yeniden birleştirdi.
Song döneminde teknoloji, bilim, felsefe, matematik ve mühendislik gelişti. Song Hanedanı, dünya tarihinde banknot veya gerçek kağıt parayı basan ilk hanedandı ve kalıcı bir donanma kuran ilk Çin hükûmetiydi. Song Hanedanı döneminde, barutun kimyasal formülü keşfedildi, ateşli oklar, bombalar ve ateş mızrağı gibi barutlu silahların icat edildi. Aynı zamanda yine bu dönemde, pusula kullanılarak gerçek kuzeyin ilk kez algılandı, pound kilidinin ilk kaydedilen tanımı ve astronomik saatlerin geliştirilmiş tasarımları da ortaya çıktı. Ekonomik açıdan Song Hanedanı, 12. yüzyıl Avrupası'ndan üç kat daha fazla gayri safi yurtiçi hasılaya sahipti. Çin'in nüfusu 10. ve 11. yüzyıllar arasında iki katına çıktı. Bu büyüme, pirinç ekiminin yaygınlaştırılması, Güneydoğu ve Güney Asya'dan erken olgunlaşan pirincin kullanılması ve yaygın gıda fazlasının üretilmesiyle mümkün oldu. Kuzey Song Hanedanı'ndaki nüfus sayımında, Han ve Tang hanedanlarının iki katı olan 20 milyon hane kaydedildi. Kuzey Song'un nüfusunun 90 milyon, Ming Hanedanı'nın döneminde ise nüfusun 200 milyon olduğu tahmin ediliyor. Nüfustaki bu artış, Yeni Çağ Çini'nde bir ekonomik devrime sebep oldu.
Nüfusun artması, şehirlerin büyümesi ve millî ekonominin ortaya çıkması, merkezî hükûmetin ekonomik işlere doğrudan müdahaleden kademeli olarak çekilmesine yol açtı. Alt sınıf, yerel yönetimlerde daha büyük bir rol üstlendi. Song Hanedanı döneminde sosyal yaşam canlıydı. Vatandaşlar değerli sanat eserlerini görmek ve takas etmek için bir araya geliyor; insanlar, halka açık festivallerde ve özel kulüplerde birbiriyle kaynaşıyor ve şehirlerde canlı eğlence mekanları bulunuyordu. Edebiyatın ve bilginin yayılması, ahşap baskının hızla yayılması ve 11. yüzyılda hareketli tipte baskının icadıyla daha da arttı. Cheng Yi ve Zhu Xi gibi filozoflar, Konfüçyüsçülüğü Budist ideallerle aşılanmış yeni yorumlarla yeniden canlandırdı ve Neokonfüçyüsçülük doktrinini oluşturan klasik metinlerin yeni bir organizasyonunu ortaya attılar. Her ne kadar memuriyet sınavları Sui Hanedanı'ndan beri mevcut olsa da Song döneminde çok daha ön plana çıktı. Yetkililerin imparatorluk sınavları yoluyla güç kazanması, askeri-aristokrat seçkinlerden akademisyen-bürokrat seçkinlere doğru bir geçişe yol açtı.

Zhou Hanedanlığı'nın tahtını gasp ettikten sonra, Song İmparatoru Taizu (960-976 yılları arasında hüküm sürmüştür), Çin'in geri kalanını fethederek Han ve Tang imparatorluklarına ait olan toprakların çoğunu yeniden birleştirmiş ve Beş Hanedan On Krallık döneminin kargaşasına son vermiştir. Kaifeng'de imparatorluk üzerinde güçlü bir merkezi hükûmet kurmuştur. Bu başkentin kurulması, Kuzey Song döneminin başlangıcını işaret etmiştir. Yetenek ve liyakat temelinde devlet bürokratlarını seçme sistemini (aristokratik veya askeri pozisyon yerine) teşvik ederek idari istikrarı sağlamıştır ve imparatorluk genelinde iletişimde verimliliği sağlayan projeleri desteklemiştir. Bu projelerden birinde, kartograflar her ilin ve şehrin ayrıntılı haritalarını oluşturmuş ve bu haritalar büyük bir atlas halinde toplanmıştır. İmparator Taizu ayrıca mühendis Zhang Sixun tarafından tasarlanıp inşa edilen astronomik saat kulesi gibi eserleri destekleyerek çığır açan bilimsel ve teknolojik yenilikleri teşvik etmiştir.
Song sarayı, Hindistan'daki Çola Hanedanı, Mısır'daki Fâtımîler, Endonezya'daki Srivijaya, Orta Asya'daki Karahanlılar, Kore'deki Koryo Krallığı ve ayrıca ticari anlaşmaları olan Japonya ile diplomatik ilişkiler sürdürmüştür. Çin kayıtları, "Fu lin" (拂菻, yani Bizans İmparatorluğu) hükümdarı VII. Mihail'den bir elçilik heyetinin geldiğini ve bu heyetin 1081'de vardığını belirtir. Bununla birlikte; Song, en yakın komşu devletlerinin iç ve dış politikalarında büyük bir etkiye sahipti. Taizu döneminden itibaren Song Hanedanı, kuzeydoğudaki Liao Hanedanı'ndaki Hıtaylar ve kuzeybatıdaki Batı Şia Hanedanı'ndaki Tangutlar ile savaş ve diplomasi arasında gidip gelmiştir. Song Hanedanı, Liao Hanedanı'nın üzerinde baskı kurmak ve 938'den beri Hıtaylar'ın kontrolü altında olan ve geleneksel olarak Çin'in bir parçası olarak kabul edilen On Altı Eyaleti (bugünkü Pekin ve Tientsin'in çoğu) geri almak için askerî güç kullanmıştır. Song kuvvetleri, kuzeydeki sınır çatışmalarını sona erdiren 1005 yılında imzalanan Shanyuan Antlaşması'na kadar, Song topraklarına her sene saldırgan seferler düzenleyen Liao kuvvetleri tarafından bozguna uğratılmıştır. Songlar, Hıtaylar'a haraç vermek zorunda kalmışlardır; ancak bu durum, Song ekonomisine pek zarar vermemiştir; çünkü Hıtaylar, ekonomik olarak Song'dan büyük miktarda mal ithalatına bağımlıydılar. Daha da önemlisi, Song devleti, Liao devletini diplomatik olarak eşit tanımıştır. Song, olası Hıtay süvari saldırılarını önlemek için Song-Liao sınırı boyunca geniş bir savunma ormanı oluşturmuştur.

Song hanedanı, 11. yüzyılın başlarında Tangutlara karşı birçok askeri zafer kazanmayı başardı ve bu zafer, çok yönlü bilim insanı, general ve devlet adamı Shen Kuo'nun (1031–1095) liderliğindeki bir kampanyayla sonuçlandı.[26] Ancak bu kampanya, Shen'in rakip askeri subayının doğrudan emirlere uymaması nedeniyle sonuçta başarısızlıkla sonuçlandı ve Batı Xia'dan kazanılan topraklar sonunda kaybedildi. Song, Vietnam'ın Đại Việt krallığına karşı iki kez savaştı; ilki 981'deki çatışma ve daha sonra, bir sınır anlaşmazlığı ve Song'un Đại Việt ile ticari ilişkilerini kesmesi nedeniyle 1075'ten 1077'ye kadar önemli bir savaş. Vietnam kuvvetlerinin Guangxi'ye düzenlediği baskında ağır hasarlar vermesinden sonra Song komutanı Guo Kui (1022–1088) Thăng Long'a (modern Hanoi) kadar ilerledi.[29] Her iki taraftaki ağır kayıplar, Vietnamlı komutan Thường Kiệt'in (1019–1105) her iki tarafın da savaş çabalarından çekilmesine izin vererek barış teklifleri yapmasına neden oldu; Song ve Vietnamlıların elinde bulunan ele geçirilen bölgeler, savaş esirleriyle birlikte 1082'de karşılıklı olarak değiştirildi.
11. yüzyılda, bakanların farklı bakış açıları, fikirleri ve Song hanedanının karmaşık toplumu ve ekonomik kuralları nedeniyle çıkan siyasi rekabetler imparatorluk mahkemesini böldü. İdealist şansöyle Fan Zhongyan (989-1052) Qingli Reformlarını, memurların işe alınma sürecini geliştiren, azınlık memurların maaşlarını arttıran ve her insanın iyi eğitimli ve eyalet hizmeti için uygun hale getirmek için bir sponsor programdı, hayata geçirmeye çalışırken, güçlü bir siyasal tepkiyle karşılaştı.
Daha sonrasında Fan makamından istifa edilmek zorunda bırakıldı ve Wang Anshi (1021-1086) imparatorluk mahkemesinin şansölyesi oldu. İmparator Shenzong'un desteğiyle, Wang Anshi eğitim sistemii ve eyalet bürokrasisini güçlü bir biçimde eleştirdi. Eyalet çürümesini ve ihmalleri çözmeye çalışırken, Yeni Reformlar adı verilen reformları yürürlüğe soktu. Bu reformlar, arazi değeri vergisi, birçok devlet tekellerinin kurulması, yerel milislerin desteklenmesi ve imparatorluk sınavlarının standartlarını yükselterek, yetenekli insanların seçilmesini içeriyordu.

Reformlar mahkemede siyasi hizipleşmeler yarattı. Wang Anshi'nin "Reformcular" olarak da bilinen "Yeni Politikalar Grubu"na (Xin Fa), tarihçi ve Şansölye Sima Guang'ın (1019-1086) liderliğindeki "Muhafazakar" hizipteki bakanlar karşı çıktı. Saray bakanlarının çoğunluk pozisyonunda bir grup diğerinin yerini aldığında, rakip yetkililerin rütbeleri indirilecek ve onları imparatorluğun uzak sınır bölgelerini yönetmek üzere sürgüne gönderilecekti. Siyasi rekabetin önde gelen kurbanlarından biri olan ünlü şair ve devlet adamı Su Shi (1037–1101), Wang'ın reformlarını eleştirdiği için hapse atıldı ve sonunda sürgüne gönderildi.
Reform ve muhafazakarlık arasındaki sürekli değişim, hanedanı etkili bir şekilde zayıflatmıştı. Bu düşüş, İmparator Zhezong (1085-1100) tarafından atanan ve 1125'e kadar iktidarda kalan Cai Jing'e (1047-1126) da atfedilebilir. Yeni Politikaları yeniden canlandırdı ve siyasi muhaliflerin peşine düştü, yolsuzluğa göz yumdu ve İmparator Huizong'u teşvik etti. (1100–1126) sanatsal uğraşlara odaklanmak için görevlerini ihmal etti. Daha sonra 1120'de Zhejiang ve Fujian'da Fang La liderliğinde bir köylü isyanı patlak verdi. İsyanın nedeni artan vergi yükü, toprak mülkiyetinin yoğunlaşması ve bask

Vey veya başka tarihsel kaynaklara göre:Kuzey Vey (Çince: 北魏; pinyin: Běi Wèi)Toba Vey (Çince: 拓跋魏; pinyin: Tuòbá Wèi)Yuan Vey (Çince: 元魏; pinyin: Yuán Wèi) olarak da bilinir. Hanedanlık, Siyenpiler'in Toba (Tabgaç) klanı tarafından kuruldu. Kuzey ve Güney hanedanları döneminde 386'dan 535'e kadar Kuzey Çin'i yöneten ilk hanedandır. "Siyasi kargaşa ve yoğun sosyal ve kültürel değişim çağının bir parçası" olarak tanımlanan  Kuzey Vey hanedanı, özellikle 439'da Kuzey Çin'i birleştirmesi, kaotik On Altı Krallık dönemini sona erdirmesi ve 485'teki reformlarla kırsal alan üzerindeki emperyal kontrolü güçlendirmesiyle dikkat çekmektedir. Kuzey Vey, kendilerini Çin kültürünün gerçek savunucuları olarak gören Güney hanedanlarının yazarları tarafından "Örgülü Barbarlar" (索虜 suolu) olarak anılıyordu.
439'da üçüncü imparatoru Tai Vu Di'nin Hiung-nu Helian boyu'nun kurduğu Xia ve Hiung-nu Juqu boyu'nun kurduğu Kuzey Lyang'ı yıkıp Kuzey Çin'i birleştirmesiyle Çin tarihinde Güney Kuzey Hanedanları dönemi başlamıştır.
Tai Wu Di, Taoist Kou Qianzhi'nin tavsiyesiyle Budizm'i bastırmış ve daha sonra Konfüçyüsçülüğe önem vermeye başlamıştı. Ancak diğer hükümdarlar Budizme önem verdiği için Budizm kültürü gelişmişti.
Hanlaştırma siyasetini izleyerek mevcut boylar sisteminin yerine aristokrat sistemi getirmiştir. Fakat Tuoba boyu  başta olmak üzere Sien-pi'ler bu siyasetlere karşı çıkmış ve 524'te Altı Garnizon'un İsyanı (六镇之亂 liùzhèn zhī luàn) meydana gelmiştir.
İsyanı bastıran askerlerin söz hakkı büyümüş ve Doğu Vey (534 - 550) ile Batı Vey (535 - 556) olmak üzere ikiye bölünmüştü.
Tai Wu Di öldüğünde ardılı olan hükümdarlar Ven Çeng Di (452 - 465) ve Hyan Ven Di (465 - 471) zamanlarında Güney Çin'deki hanedanları Liu Sung Hanedanı ve kuzeydeki Rouranlara mücadele etmişti.
Ciddi önlemler alınmaması sonucunda Budistleşme ve onunla özdeş gözüken Hanlaşma süreci de başlamış oluyordu. Nihayet kendisi de Budist olan Xiao Wen Di (471 - 499) başkentini kuzeydeki bozkır bölgesinden alarak Çinli nüfusun ağırlıkta olduğu Lo-Yang'a taşımış, böylece asimilasyon süreci tamamlanmıştır.
495 yılında Sien-pi kıyafetleri, gelenekleri ve dili yasaklandı. Buna karşı çeyrek yüzyıl süren tepkiler bastırıldı. Xuan Wu Di (499-515)'dan sonra tahta çıkan imparatoriçe Xiao Ming Di (515-528) Ak Hun ülkesine rahip gönderip onları hidayete davet edecek kadar inançlı bir Budist'ti.
Artık Çinlilerden ayrılmayan Tobalar 534'e doğru, Doğu ve Batı Vey'leri olmak üzere ikiye ayrıldı. Önce 550'de Bei Qi (550 - 577) Doğu Wei'nin, 557'de Kuzey Çov (557 - 581) Batı Wei'nin yerlerini almıştır. 577'de Bei Zhou, Bei Qi'yi yıkarak Kuzey Çin'i birleştiyse de 581'de Sien-pi Puliuru boyu'na mensup olan Yang Jian, Bei Zhou'yu yıkıp Suy Hanedanı (隋 suí; 581 - 619) kurmuştur.

Wei Shou, "Wei" Kitabı, 魏收, "魏書" 28 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kuzey Yuan Hanedanı, (Moğolca: ᠬᠦᠮᠠᠷᠳᠦ ᠥᠨ ᠥᠯᠥᠰ, Çince: 北元; pinyin: Beǐ Yuán) Yuan Hanedanı'nın 1368 yılında Çin'den çıkartılarak günümüzdeki Moğolistan ve İç Moğolistan bölgelerine sürülmesi ile kurulan ve 17. yüzyılda Qing Hanedanı'nın kuruluşuna kadar varlığını sürdüren hanedan.
Dayan Han ve Mandukhai Hatun, 15. yüzyılda Moğol kabilelerini yeniden bir araya getirdi. Bununla birlikte, imparatorluğunun oğulları ve akrabaları arasında tımar olarak dağıtılmış olması, imparatorluk yönetiminin ademi merkezileşmesine neden oldu. Bu ademi merkeziyetçiliğe rağmen, Dayan Hanlığı aristokrasisinde dikkate değer bir uyum devam etti ve Börçiginler arası iç savaş, Moğol kavimleriyle olan anlaşmazlıklar sebebiyle güçsüzleşen ve Geç Jin Hanedanlığı tarafından mağlup edilen Ligdan Han'ın (1604-1634) yönetimine kadar kesinleşmemişti. Bu dönemin son altmış yılı, Tibet Budizminin Moğol toplumuna yoğun bir şekilde nüfuz etmesini sağladı.

1368 ve 1635 yılları arasında var olan rejim, Kuzey Yuan (hanedanı) dahil olmak üzere çeşitli isimlerle bilinir. "Büyük Yuan" hanedan adı (Çince: 大元; pinyin: Dà Yuán), önceki Yuan hanedanlığında olduğu gibi, resmi olarak 1368 ile 1388 yılları arasında kullanıldı. Ushal Han Tögüs Temür'ün ölümünün ardından "Büyük Yuan" adı ve diğer Çin tarzı imparatorluk unvanları, varisi Jorightu Kağan Yesüder tarafından terk edildi, bu nedenle "Kuzey Yuan" adı sadece 1368 ile 1388 arasındaki dönemde kullanıldı. "Kuzey Yuan" terimi, 1271'de kurulan Yuan hanedanı ile 1368'den sonra var olan rejim arasında ayrım yapmak için "Kuzey" ön ekinin kullanıldığı Çincedeki "北元" (Běi Yuán) teriminden türetilmiştir. "Büyük Yuan" hanedan unvanı, kraliyet adı "Dayan", Çince "大元" (Dà Yuán ; lit. "Büyük Yuan") teriminden gelen Dayan Han'ın saltanatı sırasında kısa süre yeniden kullanıldı. Ayrıca, Taisun Han, Esen Taishi, Manduul Han ve Ligdan Han'ın yönetimleri sırasında "Büyük Yuan" hanedan adını ve Çin imparatorluk unvanlarını kullandıklarına dair kanıtlar bulunmakta.

İç Moğolistan ile ilgili bu madde taslak saviyesindedir. Madde içeriğini genişleterek Vikipedi'ye katkı sağlayabilirsiniz.

Mançukuo (basit: 满洲国, geleneksel: 滿洲國; pinyin: Mǎnzhōuguó, Japonca: Manshūkoku; İngilizce: Manchukuo, "Mançurya Devleti", diğer Mihver dillerinde: İtalyanca: Manciukuò ve Almanca: Mandschukuo; Mandschureich), 1 Mart 1932 ile 18 Ağustos 1945 tarihler arasında, Mançurya'da hüküm sürmüş Japon İmparatorluğu himayesindeki kukla devlettir. Başkenti Hsinking'dir. Devlet başkanı ise Mançu kökenli Çin hanedanlarından olan Çing Hanedanı'nın ve Çin İmparatorluğu'nun son üyesi olan  Aisin Gioro Puyi'dir.

Mukden 奉天 (Shenyang) [1] 2 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hsinking 新京 (Changchung)
Manzhouli 满洲里
Kirin 吉林 (Jilin)
Tonghua 通化
Harbin 哈爾濱 (Harbin)
Tsitsihar 斉斉哈爾 (Qiqihar) [2]
Yingkow 営口 (Yingkou)
Antung 安東 (Dandong)
Dunhua 敦化
Hailar 海拉爾
Dairen 大連 (Dalian) [3] 7 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Son İmparator (İngilizce: The Last Emperor) (1987) Fragman9 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ryuichi Sakamoto TV Live10 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ryuichi Sakamoto TV Live "Rain"29 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Mançurya İmparatorluğu Millî Marşı (Çince)18 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
何日君再來 (Çince; yorum: 李香蘭)21 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
支那の夜 (Japonca; yorum: 李香蘭)21 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
夜来香 (Çince; yorum: 李香蘭)8 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Mançukuo ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Tibet ile Çin'in Ming hanedanı (1368-1644) arasındaki ilişkilerin kesin doğası belirsizdir. İlişkinin analizi, modern siyasi çatışmalar ve Westphalia egemenliğinin kavramın var olmadığı bir zamanda uygulanmasıyla daha da karmaşıklaşıyor. Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yayınlanan bir kitap olan “Çin'in Tibet'inin Tarihsel Durumu” Ming sarayının Tibet liderlerine çeşitli unvanlar vermesine ki bu unvanların haleflerine Ming başkentine seyahat etme olanağı sağlıyordu, Tibetlilerin unvanları tam olarak kabul etmesine ve Ming hanedanının Tibet üzerinde tartışmasız bir egemenliğe sahip olduğunu iddia ediyor. Çin'deki bilim adamları da Tibet'in 13.yy'dan beri Çin'in ayrılmaz bir parçası olduğunu ve dolayısıyla Ming İmparatorluğu'nun bir parçası olduğunu savunuyorlar. Bununla birlikte, Turrell V. Wylie, Melvin C. Goldstein ve Helmut Hoffman gibi Çin dışındaki çoğu bilgin, ilişkinin bir hükümdarlık olduğunu, Ming unvanlarının yalnızca nominal olduğunu ifade etti. Tibet'in Ming kontrolü dışında bağımsız bir bölge olarak kaldığını ve basitçe Tibet ile ilişkileri kesen İmparator Jiajing’e(1521-1566) kadar haraç ödediğini söylerler.
Bazı bilim adamları, Ming döneminde Tibet liderlerinin sık sık iç savaşa girdiğini ve Nepal gibi komşu devletlerle kendi dış diplomasilerini yürüttüğünü belirtiyor. Bazı bilim adamları, Ming hanedanının savaş için at sıkıntısına ve dolayısıyla Tibet ile at ticaretinin önemine dikkat çekerek Ming-Tibet ilişkisinin ticari yönünün altını çiziyor. Diğerleri, Ming sarayının Tibet lamalarıyla ilişkisinin önemli dini doğasının modern bilimde yeterince temsil edilmediğini iddia ediyor.
Daha önceki Moğol lideri Kubilay Han (h.1260-1294) ve Tibet Budizmi'nin Sakya okulundan manevi üstün Droön Chögyal Phagpa (1235-1280), İmparator Yongle (r.1402-1424), Karma Kagyu okulunun Karmapa'sı Deshin Shekpa (1384-1415) ile laik ve dini bir ittifak kurmak için ortak bir çaba sarf etti. Ancak, İmparator Yongle'nın girişimleri başarısız oldu.
Ming, 14. yüzyılda Tibet'te yönelik ara sıra silahlı müdahale başlattı, ancak orada kalıcı birlikler kurmadı. Tibetliler de bazen Ming baskınlarına karşı silahlı direnişte bulundular. İmparator Wanli (r.1572-1620), Çin'in müteakip Qing hanedanının (1644-1912) dış politikasını Dalai Lama'ya verdiği destekle etkileyen 1578'de başlatılan Moğol-Tibet ittifakından sonra Çin-Tibet ilişkilerini yeniden kurmak için girişimlerde bulundu. Gelug okulu. 16. yüzyılın sonlarında Moğollar, Amdo bölgesindeki varlıklarını artırdıktan sonra Gelug Dalai Lama'nın başarılı silahlı koruyucularıydı. Bu, Güshi Khan'ın (1582-1655) 1637'den 1642'ye kadar Tibet'i fethetmesi ve onun yardımıyla 5. Dalai Lama tarafından Ganden Phodrang rejiminin kurulmasıyla sonuçlandı.

Tibet, bir zamanlar Tang hanedanlığı (618-907) ile aynı dönemdeki güçlü bir unsurdu. 9. yüzyılda Tibet İmparatorluğu'nun çöküşüne kadar, Tang'ın İç Asya'ya hakim olmadaki en büyük rakibiydi. Tibet'in Yarlung yöneticileri ayrıca Tang ile çeşitli barış anlaşmaları imzaladılar ve 821'de Tibet ile Çin arasındaki sınırları belirleyen bir anlaşmayla sonuçlandı.
Çin'in Beş Hanedanlığı ve On Krallık Dönemi (907-960) sırasında, Çin'in bölünmüş siyasi alanı, aynı derecede siyasi kargaşa içinde olan bir Tibeti hiçbir şekilde tehdit olarak görmezken, Çin-Tibet ilişkileri yolunda çok az şey vardı. Song hanedanından (960-1279) Çin-Tibet temaslarını içeren birkaç belge günümüze ulaşmıştır. Song Hanedanı, Khitan yönetimindeki Liao hanedanının (907-1125) ve Jurchen yönetimindeki Jin hanedanının (1115-1234) kuzeydeki düşman devletlerine karşı koymakla çok daha ilgiliydi.
1207 yılında Moğol hükümdarı Cengiz Han (h.1206-1227), Tangut liderliğindeki Batı Xia hanedanını (1038-1227) fethetti ve boyun eğdirdi. Aynı yıl Tibet'e elçiler göndererek diplomatik ilişkiler kurdu. Batı Xia'nın fethi, Moğollara haraç ödemeye karar veren Tibet yöneticilerini alarma geçirdi. Fakat Cengiz Han'ın ölümünden sonra haraç ödemeyi bıraktıklarında, halefi Ögeday Han (h.1229-1241) Tibet'e bir istila başlattı.
Cengiz Han'ın torunu olan Moğol prensi Godan, Lhasa'ya kadar olan bir baskın düzenledi. 1240'taki saldırısı sırasında, Prens Godan Tibet Budizmi'nin Sakya okulunun lideri Sakya Pandita'yı (1182-1251) Batı Çin'de şu anda Gansu olarak bilinen yerde kendi sarayına çağırdı. Sakya Pandita'nın 1247'de Godan'a boyun eğmesiyle Tibet, Töregene Hatun'un (1241-1246) naipliği sırasında resmen Moğol İmparatorluğu'na katıldı. Michael C. van Walt van Praag, Godan'ın Sakya Pandita'ya siyasi olarak hâlâ parçalanmış bir Tibet üzerinde geçici yetki verdiğini ve "bu atamanın çok az gerçek etkisi olduğunu" belirterek, fakat Moğol ve Sakya lamaları arasında benzersiz "Rahip-Patron" ilişkisini kurması açısından önemli olduğunu yazıyor.
1236'dan başlayarak, daha sonra 1260'tan 1294'e kadar Kağan olarak hüküm süren Moğol prensi Kubilay'a, Ögeday Han tarafından kuzey Çin'de büyük bir mülk verildi. Karma Pakshi, 2. Karmapa Lama (1203-1283) -Tibet Budizminin Karma Kagyu soyunun baş lama'sı- Kubilay'ın davetini reddetti, bu yüzden Kubilay onun yerine Sakya Pandita'nın halefi ve yeğeni Droön Chögyal Phagpa'yı (1235-1280) 1253'te sarayına  davet etti. Kubilay, kendisini siyasi meselelerde üstün bir hükümdar olarak gören ve din işlerinde kıdemli eğitmeni olarak tanıyan Phagpa lama ile benzersiz bir ilişki kurdu. Kubilay ayrıca Drogön Chögyal Phagpa'yı Budist ve Tibet İşleri Bürosu olarak bilinen devlet kurumunun yöneticisi ve miriarşiler tarafından yönetilen on üç farklı devletten oluşan Tibet'in yönetici rahip-kralı yaptı.

Tibet daha sonra Moğol İmparatorluğu'nun birincil halefi olan Çin'in Yuan hanedanına (1271-1368) dahil edildi. Van Praag, bu fethin "bağımsız Çin'in sonunu işaret ettiğini" ve daha sonra günümüz Çin'ini, Tibet, Moğolistan, Kore, Sibirya ve Yukarı Burma'nın bazı kısımlarını yöneten Yuan hanedanına dahil edildiğini yazıyor. New York Şehir Üniversitesi, Queens Koleji'nde Asya tarihi profesörü olan Morris Rossabi, "Kubilay, hem Moğol Hanlarının meşru Hanı hem de Çin İmparatoru olarak algılanmak istedi. 1260'ların başlarında Çin ile yakından özdeşleşmiş olmasına rağmen, bir süre için hala evrensel bir yönetim talep etti" ve yine de "Çin ve Kore'deki başarılarına rağmen, Kubilay kendisini Büyük Han olarak kabul ettiremedi". Böylece, Büyük Han olarak konumunun bu kadar sınırlı bir şekilde kabul edilmesiyle Kubilay Han, giderek Çin ile özdeşleşti ve Çin İmparatoru olarak destek aradı.

1358'de Moğollar tarafından Tibet'te kurulan Sakya genel vali rejimi, Phagmodru müridi Tai Situ Changchub Gyaltsen (1302-1364) tarafından bir isyanda devrildi. Moğol Yuan sarayı onu yeni vali olarak kabul etmek zorunda kaldı ve Changchub Gyaltsen ve haleflerinin Phagmodrupa Hanedanlığı Tibet üzerinde fiili bir yönetim kazandı.
1368'de, Kızıl Türban İsyanı olarak bilinen bir Han isyanı, Moğol liderliğindeki Yuan hanedanını devirdi. Zhu Yuanzhang daha sonra İmparator Hongwu (h.1368-1398). Erken dönem Ming sarayının Tibet'te düşman dini gruplar arasındaki sivil savaşı ne kadar anladığı belirgin olmamakla birlikte ilk imparator, Tang Hanedanı’nın yıkılmasında etkili olan aynı sıkıntıyı tekrar yaşamaktan endişe duyuyordu. İmparator Hongwu, Phagmodru hükümdarını tanımak yerine, daha yakın Kham bölgesinin ve güneydoğu Tibet'in Karmapa'sının tarafını tuttu ve 1372-1373 kışında Yuan makam sahiplerinden yeni Ming sarayı için unvanlarını yenilemelerini istemek için elçiler gönderdi.
İmparatorluk fermanlarında açıkça görüldüğü gibi, İmparator Hongwu Tibet ve Çin arasındaki Budist bağının gayet iyi farkındaydı ve onu geliştirmek istedi. Rolpe Dorje, 4. Karmapa Lama (1340-1383), Hongwu İmparatoru'nun davetini reddetti, ancak bazı müritlerini Nanjing'deki saraya elçi olarak gönderdi. İmparator Hongwu ayrıca saraydaki birçok Budist keşişten biri olan gurusu Zongluo'yu Budist metinleri elde etmek için 1378-1382'de Tibet'e giden dini bir misyona başkanlık etmesi için görevlendirdi.
Bununla birlikte, erken Ming hükümeti, etnik Han'ın Tibet Budizminin ilkelerini öğrenmesini yasaklayan ve daha sonra kaldırılan bir yasa çıkardı. Cumhuriyet dönemine kadar (1912-1949) Çinlilerin, özellikle de sıradan Çinlilerin Tibet Budizmi'ni incelediklerine dair çok az ayrıntılı kanıt vardır. Hongwu adına bu misyonlara rağmen, Morris Rossabi, İmparator Yongle’nın (h.1402-1424) "Tibet ile ilişkilerin genişletilmesini aktif olarak arayan ilk Ming hükümdarı" olduğunu yazıyor.

Resmi Yirmi Dört Tarihe göre, 1739'da sonraki Qing hanedanı (1644-1912) tarafından derlenen Ming Tarihi, Ming hanedanı batı Tibet'te "Ngari Askeri-Sivil Mareşal Ofisi"ni ve "Ü-Tsang" ı kurdu. Ü-Tsang’ı yönetecek Bölgesel Askeri Komisyon ve "Amdo-Kham Bölgesel Askeri Komisyonu" Amdo ve Kham bölgelerini yönetmek için kurdu. Mingshi, bir Gezici Komutanlık, üç Uzlaştırma Komiserliği Ofisi, altı Keşif Komiserliği Ofisi, dört Wanhu ofisi (her biri 10.000 haneye komuta eden miriarşiler) ve on yedi Qianhu ofisi (her biri 1.000 hanenin komutasında) dahil olmak üzere bu yüksek komutanlıklar altında idari ofisler kurulduğunu belirtiyor.
Ming sarayı üç Dharma Prensi (法王) ve beş Prens (王) atadı ve Tibet Budizminin önemli okullarına Büyük Devlet Eğitmenleri (大國師) ve Devlet Eğitmenleri (國師) gibi birçok başka (Karma Kagyu, Sakya ve Gelug) unvan verdi. ÇHC hükûmetine göre, bu organların önde gelen görevlilerinin tümü merkezi hükûmet tarafından atanıyordu ve hukukun üstünlüğüne tabiydi. Yine de Van Praag, Phagmodru hükümdarı Tai Situ Changchub Gyaltsen tarafından oluşturulan farklı ve uzun süreli Tibet yasalarını eski İmparatorluk Tibet geleneklerini canlandırmak için yapılan birçok reformdan biri olarak tanımlıyor.
Washington Üniversitesi'nde eski bir profesör olan merhum Turrell V. Wylie ve Li Tieh-tseng, modern bilimin ışığında, Çin-Tibet ilişkileri konusunda güvenilir bir kaynak olarak ağır sansürlenmiş Ming Tarihi'nin güvenilirliğinin sorgulanabilir olduğunu savunuyorlar. Diğer tarihçiler de bu Ming unvanlarının nominal olduğunu ve aslında daha önceki Yuan unvanlarının sahip olduğu yetkiyi vermedi

Nankin ya da Nanjing (Çince: 南京; pinyin: Nánjīng; "Güneyin Başkenti"), Çin'in Jiangsu eyaletinin başkentidir.
Şehrin 11 ilçesi, 6.600 kilometrekare (2.500 sq mi)'lik idari alanı ve 2021 itibarıyla 9.423.400'lük nüfusu vardır.
Yangtze Nehri Deltası bölgesindeki Nankin, 3. yüzyıldan 1949'a kadar çeşitli Çin hanedanlarının, krallıklarının ve cumhuriyetçi hükûmetlerinin başkenti olarak hizmet vermiş olması nedeniyle Çin tarih ve kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle uzun zamandır önemli bir kültür, eğitim, araştırma, politika, ekonomi, ulaşım ağları ve turizm merkezidir ve dünyanın en büyük iç limanlarından birisi buradadır. Şehir ayrıca Çin Halk Cumhuriyeti'nin idari yapısındaki on beş alt il şehrindendir ve bir eyaletinkinden sadece biraz daha az yargısal ve ekonomik özerkliğe sahiptir.
2008 Çin Habitat Parşömen Onur Ödülü, Özel BM Habitat Parşömen Onur Ödülü ve Ulusal Medeni Şehir unvanına layık görüldü. Nankin ayrıca Küreselleşme ve Dünya Şehirleri Araştırma Ağı tarafından Çongçing, Hangzhou ve Tientsin ile birlikte Beta (küresel ikinci kademe) şehir sınıflandırması olarak kabul edilir ve Küresel Finans Merkezleri Endeksi'nde dünyanın en iyi 100 şehrinden biri olarak sıralanmaktadır.
2021 yılına kadar Nankin'de 68 yüksek öğrenim kurumu vardır, bunlara 13 çift birinci sınıf üniversite, on 111 plan üniversite, sekiz 211 üniversite ve 97 akademi dahildir. Nankin'de birçok yüksek dereceli eğitim kurumu vardır, 147 Çift Birinci Sınıf Üniversitede listelenen üniversite sayısı (13) üçüncü sıradadır (Pekin ve Şanghay'dan sonra), ve bunların arasında uzun bir geçmişi olan ve Nature Index tarafından dünyanın en iyi 20 üniversitesi arasında yer alan Nankin Üniversitesi de vardır. Üniversite öğrencilerinin toplam nüfusa oranı ülke çapında büyük şehirler arasında 1 numaradır. Nankin, dünyadaki herhangi bir şehrin altıncı en büyük bilimsel araştırma çıktısına sahiptir. Nature Index'e göre 2023 itibarıyla yer ve çevre bilimleri alanında dünyanın en üretken ikinci bilimsel araştırma merkezi ve kimya biliminde dünyanın en üretken üçüncü bilimsel araştırma merkezi olarak derecelendirilmiştir.
Nankin, Tayvan'ı ve onu çevreleyen adaları kontrol eden Çin Cumhuriyeti Nankin'i başkenti olarak kabul etmektedir.
Nankin aynı zamanda Şanghay'ın ardından Doğu Çin'deki ikinci en büyük ticaret merkezidir. Şehir, 11 semte ayrılmıştır.

Ocak 1912'deki Çin Devrimi Çin Cumhuriyeti'nin kurulmasına, Sun Yat-sen'in ilk başkanı olması ve Nankin'in de başkent seçilmesine neden oldu. Ama, Qing Hanedanlığı hâlen kuzeydeki birçok bölgeyi kontrol altında tutuyordu, bu yüzden devrimciler Yuan Shikai'den Sun'un yerine geçmesini İmparatorun tahttan çekilmesine karşılık istediler. Yuan başkentin güçlerine daha yakın olan Pekin'in başkent olmasını emretti.
Chiang Kai-Shek komutasındaki Kuomintag ordusu 1927'de Nankin'i tekrar Çin Cumhuriyeti'nin başkenti ilan etti. KMT güçleri Pekin'i 1928 yılında ele geçirince Nankin uluslararası kabul gördü.
1937 yılında Japon ordusu o zamanlar Çin'in başkenti olan Nankin'i işgal etti. İşgal sırasında Nankin Katliamının Japon ordusu tarafından yapıldığı bugün kabul edilmektedir. Tam ölü sayısı resmî kayıtlar tutulmadığı için bilinmemektedir ama çoğu araştırmacı ölü sayısını 300.000 civarında tahmin etmektedir. Yahudi soykırımından farklı olarak bu olay dünyanın diğer bölgelerinde fazla bilinmemektedir. 1985'te Nankin Anıtı inşa edilmiştir.
Chiang hükûmetine karşı Japon işbirlikçisi Wang Jingwei tarafından Nankin'de yeni bir yönetim kuruldu ve II. Dünya Savaşından sonra KMT merkezi hükûmeti Nankin'e taşıdı. 23 Nisan 1949'da Çin Halk Cumhuriyeti ordusu Nankin'i işgal etti ve anakıtadaki Çin Cumhuriyeti yönetimi fiilen sona erdi.
2002 yılına kadar Çin Cumhuriyeti İç İşleri Bakanlığı ve Tayvan'da basılan ders kitapları Nankin'i Çin Cumhuriyeti başkenti olarak göstermekteydi.

Toplam 6.598 kilometrekare (2.548 sq mi) yüzölçümüne sahip Nankin, Yangtze Nehri'nin alt kısımlarının drenaj alanının ortasında ve Çin'in en büyük ekonomik bölgelerinden biri olan Yangtze Nehir Deltası'ndadır.
Yangtze Nehri, Nankin şehri'nin önce batı, sonra kuzey tarafından akarken, Ningzheng sırtı şehrin kuzey, doğu ve güney taraflarını çevreler. Şehir, Luoyang'ın 650 kilometre (400 mi) güneydoğusunda, Pekin'in 900 kilometre (560 mi) güney-güneydoğusunda, Şanghay'ın 270 kilometre (170 mi) batı-kuzeybatısında ve Çongçing'in 1.200 kilometre (750 mi) doğu-kuzeydoğusundadır.
Yangtze Nehri, Jiujiang, Jiangxi'den, Anhui ve Jiangsu'dan geçerek Doğu Çin denizine doğru akar. Alt Yangtze drenaj havzasının kuzey kısmı Huai Nehir havzası ve güney kısmı Qiantang Nehir havzasıdır. Bu havzalar Nankin'in doğusundaki Büyük Kanal ile birbirine bağlıdır. Nankin çevresindeki alan Xiajiang (Çince: 下江, Aşağı Akış Nehri) bölgesi denir. Kuzey kısımda Jianghuai, güney kısımda ise Jiangzhe baskındır. Bölge ayrıca Dongnan (Çince: 东南, Güney Doğu, Güneydoğu) ve Jiangnan (Çince: 江南 ve Nehir Güneyi, Yangtze'nin Güneyi) olarak da iyi bilinir.
Nanjing, kuzeydoğuda Yangzhou; doğuda Zhenjiang; ve güneydoğuda Changzhou ile komşudur. Batı sınırında Anhui vardır ve Nankin, kuzeybatıda Chuzhou, batıda Wuhu, Chaohu ve Ma'anshan ve güneybatıda Xuancheng olmak üzere il düzeyindeki beş şehirle komşudur.
Nankin doğal kaynaklar bakımından oldukça zengindir. Şehirde 40'tan fazla çeşitte maden bulunmaktadır. Bunlar arasında demir ve kükürt Jiangsu bölgesinde bulunanın %40'ını karşılık gelmektedir. Şehrin Strontium kaynakları Doğu Asya'da birinci sıradadır. Nankin aynı zamanda oldukça iyi su kaynaklarında sahiptir. Yangtse nehri ve çeşitli yeraltı suyu kaynakları bu durumu sağlamıştır.
Yangtse nehri ile ve dağlarla çevrili olması sayesinde Nankin şehri aynı zamanda harika doğal güzelliklere de sahiptir. Xuanwu Gölü ve Mochou Gölü gibi doğal göller insanların rahatlıkla ulaşabilecekleri şehir merkezindeyken çeşitli tepeler ve dağlar da yeşil alanlara sahiptirler ve tarihi ve kültürel alanlar içermektedirler.

Nankin kenti ılıman iklimlidir ve Doğu Asya Muson rüzgârları etkisindedir. Nankin'de dört mevsim de yaşanmaktadır; yazları genelde oldukça sıcak ve tüm yıl yağışlıdır. Yıllık ortalama sıcaklık 15.7 °C'dir, bugüne kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık 13 Temmuz 1934'te kaydedilen 43 °C ve en düşük sıcaklık ise 6 Ocak 1955'te kaydedilen -16.9 °C'dir. Yılın ortalama 117 günü yağışlı geçer ve yıllık ortalama yağış miktarı 1106.5mm'dir. Haziran ortalarından Temmuz sonuna kadar Meiyu mevsimidir, bu dönemde şehir yağışlı ve oldukça nemlidir. Şehrin resmî ağ sayfasına göre en iyi hava Eylül ile Aralık ayları arasıdır.

Nankin hükûmetinin tam adı "Nankin Şehri Halk Hükümeti"dir. Şehir, şehrin fiilen valisi ve belediye başkanı ve hükümetin icra başkanı olan ÇKP Nanjing Komitesi Sekreteri ile ÇKP'nin tek parti yönetimindedir.

Nankin Eyalet altı şehri, 11 semt'e bölünmüştür.

Üç Krallık döneminden beri Nankin avantajlı yeri ve ulaşım olanakları sayesinde tekstil ve darphane merkezi olagelmiştir. Ming hanedanlığı döneminde Nankin sanayisi daha da gelişti ve Çin'in hatta dünyanın en gelişmiş şehirlerinden biri haline geldi. Tekstil, para basımı, matbaacılık, gemi yapımı ve başka pek çok sektörde Nankin lider oldu ve Uzak Doğu'nun en işlek merkezi haline geldi.
20. yüzyılın ilk yarısında Nankin üretim merkezi olma durumundan giderek tüketim merkezi olmaya doğru yol aldı. Bunun nedeni Nankin'in tekrar Çin'in gündemine gelmesi ile birlikte Nankin'de yaşayan zengin kesimin hızlı artışıdır. Birçok mağaza Nankin'de ürünlerini satmaya başladılar. 1933'te Nankin'deki gıda ve eğlence sektörünün cirosu üretim ve tarım sektörünün cirosunu çoktan geçmişti. Şehir nüfusunun üçte biri hizmet sektöründe çalışıyordu ve aynı zamanda fuhuş, uyuşturucu ve kumar da yaygınlaşmıştı.
1950'lerde ÇKP ulusal hızlı sanayileşme planına uygun olarak Nankin'de birçok devlet yatırımı yapıldı. Elektrik, mekanik, kimya ve çelik fabrikaları ardı ardına kuruldu ve Nankin'i Doğu Çin'in ağır sanayi şehrine çevirdi. Nankin'i "dünya sınıfı" bir sanayi kentine dönüştürmeye fazlasıyla hevesli liderler birçok hatalar da yaptılar, örneğin kömürün olmamasına rağmen yüz milyonlarca Yuan'ın kömür bulunması için harcanması 1960'larda ekonomik gelişime kötü etki yaptı.

Şehirdeki şu anki sanayi temel olarak geçen yüzyılın 60'larının özelliklerini gösterir; elektronik, otomotiv sanayi, petrokimyasallar, çelik ve enerji sektörü "beş temel sanayi" olarak bilinmektedir. Devletin sahip olduğu bazı büyük firmalara örnek olarak Panda Elektronik, Jincheng Otomotiv ve Nankin Çelik verilebilir. Birçok uluslararası firma da Nankin'e doğrudan yabancı yatırım yapmıştır, örneğin Fiat, A. O. Smith, Sharp gibi. Nankin'in DTÖ'ye girişinin ardından şehre yabancı yatırımcı ilgisi artmıştır ve günde ortalama iki firma şehirde bürolarını açmaktadırlar.
Şehir yönetimi büyük sanayi merkezleri kurarak yatırım ortamını iyileştirmeyi amaçlamaktadırlar. Şehirde şu anda beş tane sanayi merkezi bulunmaktadır. Bütün bu yapılanlara rağmen Nankin komşu şehirlere göre daha az yabancı yatırımcı çekebilmektedir. Bununla birlikte birçok devletin sahip olduğu sanayi kuruluşu uluslararası firmalarla rekabet edememekte ve sonuç olarak özelleştirilmekte veya iflas etmekte, borca batmaktadırlar.
Son yıllarda, Nankin'in ekonomisi ticaret ve sanayinin yanı sıra şehir inşaatı ile de gelişmektedir. 2013 yılı itibarı ile kentin GSYİH'i 801 milyar RMB olup kişi başına düşen GSYİH'i ise 98,174 RMB olmuştur.

Nankin, doğu Çin'in ve aşağı Yangtse Nehri alanının ulaşım merkezi konumundadır. Şehir çeşitli ulaşım olanaklarıyla kara, hava ve su yollarını kullanan üç boyutlu bir ulaşım ağına sahiptir. Diğer Çin şehirlerinde olduğu gibi toplu taşıma halkın çoğunluğunun kullandığı ulaşım seçeneğidir. Nankin Metrosu, 2005 yılında açılmış olup 225 km uzunluğa ve 6 hata sahiptir. Nankin Lukou Uluslararası Havalimanı, hem ulusal ve hem de uluslararası uçuş hizmeti vermektedir.

Nankin, Çin'in doğusunda önemli bir demiryolu merkezidir. 
Pekin-Şangay (Jinghu) (eski Jinpu ve Huning Demiryollarından oluşan), Na

Çing Hanedanı (Çince: 清朝; pinyin: Qīng Cháo; Mançuca: Daicing gurun; anlamı: Büyük Çing Devleti), 1644-1911 yılları arasında Çin'de hüküm sürmüş hanedandır. Kurucusu, Çin'in kuzeydoğusunda yaşayan Mançuların Aisin Gioro klanıdır; bu nedenle Mançu Hanedanı olarak da adlandırılır. Çin'in son imparatorluk hanedanıdır.
Ming Hanedanı kontrolü dağıldıkça, Li Zicheng liderliğindeki köylü isyancılar, 1644'te başkent Pekin'i fethetti. Ming general Wu Sangui, onlara hizmet etmeyi kabul etmeyerek isyancıları eleyip başkenti ele geçirdi, daha sonra İmparatorluğunu ilan etti. Taht naibi Prens Dorgon, İmparator Shunzhi egemenliği altına alarak ülkede nizami politikalar uygulayarak düzeni sağladı. Daha sonra Güneydeki Ming destekçilerinin direnişi ve Wu Sangui liderliğindeki Üç Feoruhi İsyanı, İmparator Kangxi (1661-1722) yönetimi altında tam egemenliği 1683'e kadar kısmen de olsa sağlandı, 1750 yılından 1790 yılına kadar İmparator Qianlong'un On Büyük seferi, Çing'in kontrolünü İç Asya'ya kadar genişletti. Çing Hanedanının doruğuna ulaştığında, imparatorluk bugünün Çin anakarası, Hainan, Tayvan, Moğolistan, Dış Mançurya ve Dış Kuzeybatı Çin'in tamamını egemenliği altında topladı. İlk Çing hükümdarları Mançu geleneklerini korudular ve İmparator unvanıyla birlikte Moğolların kullandığı "Bogd Han" unvanını da kullandıkları gibi Tibet Budizmi'nin de destekçileriydi. Bununla birlikte Konfüçyüsçü stilleri ve bürokratik hükûmetin kurumlarını kullanarak yönettiler ve Han Çinlilerini Mançuların altında hizmete almak ya da ona paralel olarak işe almak için geleneksel İmparatorluk sınavlarını korudular. Ayrıca, Tibet ve Moğolistan gibi komşu bölgeleri ele geçirirken, Çin vergi sisteminin ülkülerini Kore ve Vietnam gibi çevre ülkeler üzerinde üstünlük sağlama konusunda uyarladılar.
Hanedan, 18. yüzyılın sonlarında doruğuna ulaştı, daha sonra yurt dışından gelen baskılar, iç isyanlar, hızlı nüfus artışı bununla gelen ekonomik durgunluk, yolsuzluk ve yönetimin modernleşme konusundaki derin isteksizlikleri karşısında İmparatorluğun ciddi nüfuz kaybına yol açtı buna Nüfus 400 milyona yükselmesi birlikte vergilerin ve hükûmet gelirlerin düşük bir oranda bırakılması ülkeyi mali bir krizin içinde bıraktı. Özellikle Afyon Savaşları'nın ardından, Büyük Britanya'nın önderliğindeki Avrupalı güçler "eşitsiz anlaşmalar", serbest ticaret, dış dokunulmazlık ve dış kontrol altındaki anlaşma limanlarını uygulamaya koydu. Orta Asya'daki Taiping İsyanı (1850-1864) ve Dungan İsyanı (1862-1877), kıtlık, hastalık ve savaş nedeniyle yaklaşık 20 milyon insanın ölümüne yol açtı. Bu felaketlere rağmen, 1860'ların Tongzhi Restorasyonunda Han Çinli elitleri Konfüçyüs düzeninin ve Mançu hükümdarlarının savunulması için yürüdüler. Kendi Kendini Güçlendirme Hareketi'ndeki ilk kazanımlar, Çing'in Kore ve Tayvan'ın mülkiyeti üzerindeki etkisini kaybettiği 1895'in Birinci Çin-Japon Savaşı'nda kaybedildi. Yeni Ordular örgütlendi, ancak 1898'deki iddialı Yüz Gün Reformu, 1861'den sonra ulusal hükûmette baskın ses olan tutucu İmparatoriçe Cixi (1835-1908) tarafından bir darbeyle geri çevrildi. Yabancı güçlerin ayrıcalıklarını artırmak istemesi 1900'de şiddetle yabancı karşıtı Boxer Ayaklanması'nı tetikledi, birçok yabancı ve Hristiyan öldürüldü, bunu bahane bulan yabancı güçler Çin'i istila etti. İmparatoriçe Cixi'nin, İsyancıların yanında yer alması, sekiz işgalci güç olan ülkeleri daha da kararlı hale getirerek İmparatorluğun Yazlık sarayını ateşe vermeleriyle sonuçlanan bu eylem İmparatorluğu zor durumda bırakarak toplumun gözünden düşürdü.
Boxer Protokolü'nü imzalamayı kabul ettikten sonra, hükûmet seçimler, yeni bir yasal düzenleme ve eski yöntem sınav sisteminin kaldırılması da içinde olmak üzere benzeri görülmemiş mali ve yönetimsel reformlar başlattı. Sun Yat-sen ve diğer devrimciler, Çing İmparatorluğu'nu modern bir ulusa dönüştürmek için Kang Youwei ve Liang Qichao gibi anayasal monarşistler ile mücadele etti. 1908'de Genç İmparator Guangxu ve Büyük İmparatoriçe Cixi'nin ölümünden sonra, Mançu sarayı sosyal reformları sert bir şekilde engelleyerek reformcuları ve yerel seçkinleri kendinden yabancılaştırdı. 11 Ekim 1911'deki Wuchang İsyanı, Xinhai Devrimi'ne yol açtı. General Yuan Shikai, 12 Şubat 1912'de son imparator Puyi'nin taht çekilmesini görüşürken, Çing birlikleri Tibet ve Sincan'da da yenildi bunun üzerine Saltanat naibi olan İmparatoriçe Yuan Shikai aracılığıyla Cumhuriyetçilerle görüşerek can ve mal güvenliği garanti edilmesi koşuluyla İmparatorluğu onlara bırakmayı onayladı.

Büyük Qing adı ilk olarak 1636'da meydana gelmiştir. Qing kelimesinin anlamı "saf, temiz" olmaktadır. Çin Zodiak sistemine göre Qing "su" anlamına gelip, aynı şekilde "ateş" anlamına gelen ve Ming Hanedanı'na adını veren Ming sözcüğüne karşı üretilmiş olabilir. Mançuca adının (Daicing Gurun) da Moğolca "savaşçı" anlamına gelen Дайчин (Dayçin) kelimesinden gelmiş olacağı varsayılabilir.

Çing Hanedanı, Çin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Han Çinliler tarafından değil de, şu anda Çin'in Jilin ve Heilongjiang eyaletlerini içeren bölgede yaşayan bir Tunguz halklarından, Jurchen (Cürcen) olarak bilinen yerleşik bir çiftçi Klanı tarafından kuruldu. Mançuları, insanlar bazen göçebe olarak ansa da bu doğru değildir.

Mançu devleti olacak olan Çing Hanedanı, 17. yüzyılın başlarında Jianzhou'da küçük bir Jurchen kabilesinin (Aisin Gioro) şefi Nurhaci tarafından kuruldu. Nurhaci, gençliğinde Çin'in kültürel atmosferinden etkilenmiş ve Moğol dilinin yanı sıra Çincede de akıcı bir şekilde konuşmayı öğrendi ve Çin'in Üç Krallık ve Su Kenarı romanlarını severek okudu. Başlangıçta Ming imparatorlarının bir vasisi olan Nurhaci, 1582'de yakındaki kabileleri birleştirmek için bir Sefere dönüşen Mançu kabileleri birleştirmek için bir mücadele başlattı. 1616'ya gelindiğinde, gücünü meşrulaştırmak için önceki Jurchen Kabilesine bağlı olan Jin Hanedanına atıfta bulunarak kendisini Büyük(Geç) Jin Devleti Kralı olduğunu bütün Mançurya'ya ilan etti.
İki yıl sonra, Nurhaci "Yedi Şikayeti" yayımlayarak Ming İmparatoru ile hala boyundurluk hâlindeki diğer Jurchen kabilelerinin birleşmesini tamamlamak için Ming üstün egemenliğini açıktan tepki göstererek reddetti. Bir dizi başarılı savaştan sonra başkentini Hetu Ala'dan Ming Hanedanına ait olan Liaodong'ı, 1621'de Liaoyang daha sonra 1625'te Shenyang'ı(Mukden) başkent yaptı.
Jurchen'liler, Nurhaci tarafından Sekiz Sancak olarak yeniden düzenlendiğinde, birçok Jurchen Klanı yapay olarak oluşturulan Mançu Klanı birleştirilerek aralarındaki çeşitli usulsüzlükleri kısmen de olsa Çing Hanedanı oluşana kadar giderildi.
Sarayını Jianzhou'dan Liaodong'a taşımak Nurhaci'nin daha fazla kaynağa erişmesini sağladı; aynı zamanda onu Moğolistan ovalarındaki Hurçin Moğol alanları ile yakın temasa getirdi. Bu zamana kadar bir zamanlar birleşik Moğol milleti uzun zamandan beri bireysel ve düşman kabilelere bölünmüş olsa da, bu kabileler Ming sınırlarına hala ciddi bir güvenlik tehdidi sundu. Nurhaci'nin Hurçinlere yönelik politikası, Batı sınırını güçlü bir potansiyel düşmandan koruyan Ming'e karşı dostluklarını ve işbirliklerini aramaktı.
Dahası, Hurçinler savaşta değerli bir müttefik olduğunu kanıtlayacak, Mançulara süvari okçuları olarak hizmetine katılacaklardır. Bu yeni ittifakı garanti altına almak için Nurhaci, Jurchen (Cürcen) ve Hurçin soyluları arasında bir evlilikler politikası başlatırken, direnenleri ise askerî harekât başlattı. Nurhaci'nin uyguladığı bu politika, daha sonra resmi Çing hükûmeti politikası hâline gelen girişimlerinin tipik bir Örneğidir. Çing döneminin büyük bölümünde Moğollar Mançulara askeri hizmette bulundular.
Nurhaci'nin diğer bazı önemli katkıları arasında, önceki Jurchen (Cürcen) alfabesi unutulduktan sonra (Kitan ve Çinceden türetilmişti) Moğolca alfabesine dayalı yazılı bir Mançu alfabesi oluşturulmasını emretmek yer aldı. Nurhaci, sonunda Sekiz Sancağa dönüşen sivil ve askeri idari sistemi, Mançu kimliğinin tanımlayıcı unsuru ve birbiriyle kopuk olan Jurchen kabilelerini bir ulusa dönüştürmenin temelini'de yarattı.
Çin'i uygun şekilde fethetmek için elinde yetersiz etnik olarak Mançu askeri olan Nurhaci, Moğolları kendine bağlayarak güç kazandılar. Daha da önemlisi, Sekiz Sancağa Han Çinlileri de eklediler. Mançular, hem esir alma hem de kaçarak Sekiz Sancağa çekilen çok sayıda Han Çinli askeri nedeniyle bir "Jiu Han jun" (Eski Han Ordusu) yaratmak zorunda kaldı. Ming topçusu, Mançulara karşı birçok zafer kazanmıştı, bu yüzden Mançular, 1641'de Han Çinli askerlerinden yapılmış bir topçu kolordusu kurdular ve Sekiz Sancakta Han Çinlilerin sayısının giderek büyümesi, Sekiz Han Sancağı yaratılmasına yol açtı.

 Wikimedia Commons'ta Çing Hanedanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Joseon Krallığı

Renminbi (人民币) Çin'in resmi parası, birimi Yuan'dır (ISO 4217: CNY -ChiNa Yuan）, ama çoğunlukla RMB (Ren Min Bi) kullanılmaktadır. İşaret: “¥”. Çin Halk Bankası (Çin Merkez Bankası) tarafından basılır. 1948 yılından bu yana tedavüldedir. Seriler halinde basılmaktadır. Son Çin Renminbi ya da Çin Yuanı serisi 2005 yılında basılmıştır. Çin Yuanı uluslararası numarası 156 olarak kayıtlarda yer almaktadır.
Çin Halk Cumhuriyeti'nde kullanılan daha küçük para birimleri Yuan(元 veya 圆)'ın bölünmesi ile oluşur. Yuan'ın 10'a bölünmesi ile Jiao ve onuda 10'a bölümü ile Fen ortaya çıkar. Yani; 1 Yuan(元) = 10 Jiao(角) = 100 Fen(分) olarak kullanılmaktadır.
Piyasada 100 Yuan, 50 Yuan, 20 Yuan, 10 Yuan, 5 Yuan, 2 Yuan, 1 Yuan, 5 Jiao (0,5 Yuan), 2 Jiao (0,2 Yuan), 1 Jiao (0,1 Yuan), 5 Fen (0,05 Yuan), 2 Fen (0,02 Yuan), 1 Fen (0,01 Yuan) değerinde para görünmektedir.

Çin Halk Bankası, bu güne kadar toplam 5 farklı baskı seri piyasaya çıkarmıştır. I. II. ve III. baskının kâğıt parası kullanılmamaktatır.

I. Baskı 1 Aralık 1948 tarihinde ilk RenMinBi Çin Halk Bankası tarafından piyasaya çıkarılmıştır.
II. Baskı 1 Mart 1955 tarihinde piyasaya çıkarılmıştır.
III. Baskı 15 Nisan 1962 tarihinde piyasaya çıkarılmıştır.
IV. Baskı 25 Nisan 1987 tarihinde piyasaya çıkarılmıştır.
V. Baskı 1 Ekim 1999 tarihinde piyasaya çıkarılmıştır.

Çin'in Para Birimi (Yuan) Banknot Olarak 5 Y, 10 Y, 50 Y, 100 Y Ve 1.000 Y'dir. Madeni Para Olarak 1 R, 10 R, 50 R, 1 Y Ve 2 Y'dir. Günümüzde İnsanlar V. Yuan Serisini Kullanıyor.
I. Yuan 1830 - 1884
II. Yuan 1884 - 1928
III. Yuan 1928 - 1953
IV. Yuan 1953 - 1987
V. Yuan 1987 - 2009

Renminbi Çin Halk Cumhuriyeti'nin ana kıta bölgesinde kullanılmaktadır. Ancak Hong Kong, Macau özel yönetim bölgelerinde temel yasalara göre kendi paraları Hong Kong doları (港币 Gǎngbì), Makao patakası (澳元 Àoyuán) basmaktadır. Renminbi bu bölgelerde resmi para değildir, ama bazı mağaza ve banka bunu kabul eder ve onunla çalışır.

Hong Kong doları (香港元) (ISO 4217: HKD, Hong Kong Dollar) birimi Yuan.
Makao patakası (澳门元) (ISO 4217: MOP(PTS), Macao Pataca） birimi Yuan.

Tayvan'da Yeni Tayvan doları kullanmakta, tüm alışveriş TWD ila yapılır. Kanulara göre Renminbi sadece değer olan bir kâğıttır, geçerli para değildir. Banka ve mağazalar Renminbi kabul etmez, ama 3 ve 4 Ekim 2005 tarihinde Matsu ve Kinmen adalarındaki finans kurumlar, iskeleler ve uçak limanlarda Renminbi'nin değiştirme işlemi yapmaya başladı. Bir seferde değiştirme üst sınırı 20.000 yuan.

Yeni Tayvan doları (Çince: 新臺幣 ya da 新台幣; pinyin: Xīntáibì) (ISO 4217: TWD, NT$、NTD、Taiwan dollar), birimi Yuan.

Çin Halk Bankası9 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yuan Renminbi - Çin'in tarihi ve güncel banknotları (CNY / RMB) 1953-20191 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Almanca) (Fransızca)
Yuan sertifikaları - Çin Halk Cumhuriyeti döviz sertifikaları (FEC) 1980-199423 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Almanca) (Fransızca)

Sarı Nehir, Sarı Irmak, Huangho ya da Altın Nehir, (Çince: 黄河, pinyin: Huáng Hé, Wade-Giles: Hwangho, Huang Ho, Huangho; Göktürkçe :𐰖𐱁𐰞𐰽𐰺𐰍 [yašïl ügüz]), Çin'in Yangtze'den sonra ikinci ve dünyanın en uzun altıncı nehri. Uzunluğu 5.464 km olup, Çin'in doğusundan Bohai Denizi'ne akar. Adını çığırının üst bölümlerindeki yüksek çamur oranına borçludur.
Sarı Irmak "Çin medeniyetinin beşiği" olarak adlandırılır. Han çinlilerin soyundan geldiği idda ettiği iki kabile  olan Hua ve Xia, nehrin orta ve alt kısımlarına yerleşti. Neolotik çağda nispeten daha kurak olan kuzeyde darı, güneyde ise pirinç yetiştiriyorlardı. Hayvancılık açısından domuz, koyun ve sığır yetiştirip vahşi köpekleri evcilleştirmişlerdir. Kerpiç, kerpiç sıvalı ahşap ve taştan evler yaptılar. Bazı yerlerde, evlerinin parlak kırmızı toprak duvarları ve pişmiş çamur ve ahşap çatıları vardı.  Havzası kuzey Çin'in en eski uygarlıklarının doğum yeri olmuştur. Ancak aşağı bölgelerde tabanın dolması sonucu sık sık meydana gelen seller nedeniyle, "Çin'in kederi" adıyla da anılmaktadır. Örneğin 1870 yılında sarı nehir taştığında 1 milyondan fazla kişi öldü.

Sarı ve Ateş İmparatorlar (Mö. 2852-2070)
Xia Hanedanlığı
Shang Hanedanlığı
Zhou Hanedanlığı

Dünyanın en uzun nehirleri

Muharip Devletler Dönemi veya Savaşan Devletler Dönemi (Çince (basitleştirilmiş): 战国时代; Çince (geleneksel): 戰國時代; pinyin: Zhànguó Shídài) İlk çağ Çin târihinde MÖ 5. yüzyıla Çin İmparatorluğu'nun kuruluşuna kadar (MÖ 221) geçen zamâna verilen addır. Sözde İlkbahar ve Sonbahar Dönemi sonrasında başlayan ve MÖ 256'da ortadan kalkan Doğu Zhou Hânedanlığı döneminin ikinci bölümü oluşturan dönem olarak görülür. İlkbahar ve Sonbahar Dönemi'nde olduğu gibi bu dönemde de kral, göstermelik yönetici olmaktan ileri gidememiş, gücü kalmamıştı.
Döneme verilen ad, Han Hânedanlığı zamânında yazılmış Muharip Devletlerin Kayıtları adlı eserden alıntıdır. Dönemin tam ne zaman başladığı konusu tartışmalıdır. Sık sık MÖ 475 olarak (İlkbahar ve Sonbahar Dönemi'nden sonra) gösterilirken MÖ 403 (Jin Hânedanlığı'in üçe bölündüğü târih) de bazı kaynaklarda bu dönemin başıdır.

İlkbahar ve Sonbahar Dönemi'nin tersine Muharip Devletler Dönemi, bölgesel kumandanların etraflarında bulunan devletleri istilâ edip egemenliklerini pekiştirdikleri bir dönemdir. Bu süreç, İlkbahar ve Sonbahar Dönemi'nde başlar ve MÖ 3. yüzyılda, böylece, yedi büyükçe devlet ortaya çıkar. Bu Yedi Muharip Devlet şunlardı:

Chu (楚)
Han (韓/韩)
Qi (齊/齐)
Qin (秦)
Wei (魏)
Yan (燕)
Zhao (趙/赵)
Politik güçteki değişimin bir başka simgesi, unvandaki değişikliklerdir. Kumandanlar, hâlâ kendilerini Zhou hânedanlığı'nın dükleri (公 gōng) olarak görürken şimdi kendilerine kral (王 wáng) unvânını lâyık görmeye başladılar; böylece kendilerini Zhou kralı düzeyinde görüyorlardı.
Muharip Devletler Dönemi, demir işlemenin Çin'de başladığı zamânı da içine alır. Artık bu dönemden sonra bronz yerine demirle silâhlar üretilir. Şû (şimdiki Siçuan) ve Yue (şimdiki Zhejiang) da bu dönemde Çin kültürü bölgesi içine alındı. Aralarında Mensiyüs tarafından ayrıntılandırılan Konfüçyüsçülük, Lao Zi ve biraz da Zhuang Zi tarafından ayrıntılandırılan Taoizm, Legalizm ve Mohizm'in bulunduğu Yüz Düşünce Okulu bu dönemde gelişti. Ticâret de bu dönemde gelişerek bazı tüccarlara politikaya etki imkânı verdi. Askerî taktikler de değiştirildi. İlk- ve Sonbahar Dönemi'e göre değişikliklerle yaya ve atlı askerler, bütün ordularda kullanılmaya başlanıp iki tekerlekli savaş arabası tutulmamaya başlandı. Bu dönemden sonra Çin'in asilzâdeleri savaşçı sınıfa ait olmak yerine okur-yazar sınıfından olmaya başladılar. Krallıklar, büyük orduları birbirinin üstüne salarak birbirlerini egemenlikleri altına almaya çalışıyorlardı. Askerlerin silâhları, yavaş yavaş bronz yerine sırf demirden üretilmeye başlandı. Hançer baltası, bu dönemde değişik krallıklarda, bilhassa 5½ m uzunluğunda mızraklar çıkaran Qin'de son derece yaygın bir silâhtı.
Bu dönemde askerî strateji uzmanı Sun Tzu (Sun Zi), Savaş Sanatı adlı eseriyle en etkin ve bilinen en eski askerî strateji eserini yazdı. Bu eserin yanı sıra Yedi Askerî Klâsikler de bu dönemde yazıldı. Çin birleştiğinde bu yedi klasik eser, ayaklanmaya teşvîk ettiğinden idâreciler tarafından saklandı.

Shang (okunuşu: Şanğ) Hanedanı (Çince: 商朝 pinyin: shāng cháo) ya da Yīn Hanedanı (殷代) MÖ 1600 - MÖ 1027 yılları arasında Çin'de Sarı Irmak deltasında hüküm sürmüş hanedanlık.
Yarı efsanevi Şia Hanedanı'nın aksine tarihsel kanıtlar Shang Hanedanı'nın varlığını doğrulamaktadır, bu nedenle Shang Hanedanı Çin'in ilk hanedanı olarak kabul edilir.
Bu döneme ait bronz kaplar ve Fal yazıtları üzerinde Çin yazısının ilk örneklerine rastlanmıştır.
Çin’de siyasal düşüncenin bu dönemde başladığı kabul edilir.

Sima Qian tarafından yazılan Yin Yıllıkları'nda, Shang Tang (O dönemdeki Shang kralı), Şie'den (ilk Şia hükümdarı) 13 nesil sonra Mingtiao Muharebesi'nde Dinsiz ve Acımasız Şia Hükümdarı'nı devirmesinden sonra kurulduğu söylenir.
Bu kayıtlara göre Shang, başkentlerini beş (bazı kaynaklara göre yedi) kez taşıdı ve Pan Peng'in hükümdarlığı döneminde başkenti Yin'e taşıyarak son kez yer değiştirmiş oldu. Bu yaptığı hamle ile hanedanlığın altın çağını başlattı.

Taht, olağanüstü bir hükümdar olan Kral Wu Ding'e geçtiğinde, krallık zirveye ulaştı.
Wu Ding, daha küçük yaşlarında babası tarafından He'de yaşaması ve Gan Pan'ın yanında çalışması emredildi. Wu Ding ilk yıllarında sıradan insanlar gibi yaşadı ve günlük sorunlara aşina oldu. Dingwei yılında tahta geçti ev yardımcısını Gan Pan yaptı. Her kabileden birer kişi ile evlenerek kabilelerle bağlarını güçlendirdi. İçlerinde en çok Fu Hao'yu sevdi.
Saltanatının 30. yılında fetihlere başladı ve 50. yılına kadar sürdürdü. Devletinin sınırlarını artırdı. Mevcut tüm kaynaklara göre saltanatının elli dokuzuncu yılında öldü. Çoğunlukla Shang Hanedanı'nın en iyi krallarından biri olarak kabul edilir

Yıllar sonra, tartışmalı bir hükümdar olan Kral Wu Yi tahta çıktı. O zamanlar kendisine karşı çıkılması kabul edilemez olan teokrasiye meydan okuyan bir ateistti. İnsanlar onu deli olarak görürken daha fazla kabile Shang Krallığına karşı isyan etmeye başladı.
Wu Yi'den sonra tahtta Shang Hanedanlığının son kralı olan, oldukça tartışmalı olarak kabul edilen Di Xin idi. Kendisi hırslı ve zekiydi, Shang'ın krallığını büyük ölçüde doğuya ve güneye doğru genişletmişti.
Bununla birlikte, bu yayılmacı politika, krallıkta ciddi kayıplara, isyanlara ve ihanetlere neden oldu.
Zhou adlı güçlü bir devlet, bir gün Kral Di Xin'in başkentine saldırdı. Bu savaşa tarihte Muye Muharebesi (MÖ 1046) ismi verildi ve kazananı Zhou oldu.
Sonrasında Shang Hanedanlığı'nın son kralı Di Xin, o zaman, tüm değerli mücevherlerini ve kıyafetlerini giydi ve en sevdiği süslü sarayında kendini yaktı. Çoğunlukla tarıma dayalı bir sistemi olan Shang yıkıldı.

Çin mitolojisi

Zhengzhou Shang City Site

Allen, Herbert J. (translator) (1895), "Ssŭma Ch'ien's Historical Records, Chapter III – The Yin Dynasty", Journal of the Royal Asiatic Society, 27 (3), ss. 601-615, doi:10.1017/S0035869X00145083, 6 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi28 Kasım 2021. 
Chang, Kwang-Chih (1980), Shang Civilization, Yale University Press, ISBN 0-300-02885-7. 
Duan, Chang-Qun; Gan, Xue-Chun; Wang, Jeanny; Chien, Paul K. (1998), "Relocation of Civilization Centers in Ancient China: Environmental Factors", Ambio, 27 (7), ss. 572-575, JSTOR 4314793. 
Legge, James (translator) (1865), "The Annals of the Bamboo Books: The Dynasty of Shang", The Chinese Classics, volume 3, part 1, ss. 128-141. 
Lee, Yuan-Yuan; Shen, Sin-yan (1999), Chinese Musical Instruments, Chinese Music Monograph Series, Chinese Music Society of North America Press, ISBN 1-880464-03-9. 
Needham, Joseph (1971), Science and Civilization in China: Volume 4, Part 3, Cambridge University Press, ISBN 978-0-521-07060-7. 
Shen, Sinyan (1987), "Acoustics of Ancient Chinese Bells", Scientific American, 256 (4), s. 94, Bibcode:1987SciAm.256d.104S, doi:10.1038/scientificamerican0487-104. 
Timperley, Harold J. (1936), The Awakening of China in Archaeology; Further Discoveries in Ho-Nan Province, Royal Tombs of the Shang Dynasty, Dated Traditionally from 1766 to 1122 B.C..

Tang Hanedanı, (Çince: 唐朝; Pinyin: Tángcháo) (18 Haziran 618 – 4 Haziran 907) Sui Hanedanı'nın ardından Çin'e hüküm sürmüş hanedandır. 618'de Li Shimin, Sui Hanedanı'nı devirerek Tang Hanedanı'nı kurdu. Li Shimin daha çok Tang Hanedanı'nın kurucusu İmparator Taizong olarak bilinir. Çin imparatorlarının en ünlülerinden biridir. Tang Hanedanı döneminde Çin'in komşularının üzerinde çok büyük etkisi vardı ve birçok komşu krallıkları vergiye bağlamıştı. Bununla birlikte Göktürk Kağanlığı 659 yılında, İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı ise 744 yılında Tang Hanedanı'nın egemenliği altına girmiştir. Yaklaşık 300 yıl (MS 618-906) yönetimde kalan Tang Hanedanı zamanında Han Hanedanı'ndan bile daha parlak bir dönem yaşandı. Bu dönemde imparatorluk toprakları genişletildi; değişik ırk, kültür ve dinlerden halklarla ilişkiler kuruldu ve sonradan Batılı toplumları şaşkınlığa uğratacak bir yönetim sistemi kuruldu. Bazı kaynaklarda Tang Hanedanı'nın Çinleşmiş Türk-Tabgaç kökenli olduğu geçmektedir.
Çin; Tang, Song ve Yuan Hanedanlıkları döneminde dünyanın en gelişmiş ülkesiydi ve ekonomisi ile kültürü komşularının yoğun ilgisini çekmekteydi. Bu dönem aynı zamanda sanat ve edebiyatın doruğa ulaştığı, yaratıcı etkinliklerin geliştiği bir dönemdi. Birçok ülkeden imparatorun Sian yakınlarında Changan'da bulunan sarayına gelen bilim insanı, sanatçı, şair ve müzisyenlerle Sian uygar dünyanın merkezi durumuna geldi. 2. yüzyılda Han Hanedanı döneminde Çin'e giren Buda öğretisinin Çin sanatı ve düşüncesi üzerindeki etkileri giderek arttı. Çin uygarlığı Asya'nın en uzak köşelerine kadar ulaştı, Japonlar Çin yazı karakterlerini kendi yazı dillerinde kullanmaya başladılar.
Tang Hanedanı'nın son yıllarında Çin, siyasi kargaşalara sahne oldu. Niu Li siyasi mücadelesi, hadımların devlet yönetimini ele geçirmesi ve birbirlerini izleyen köylü isyanları, hanedanın gücünü giderek zayıflattı. Tang Hanedanı'nın sonunda patlak veren Huang Chao İsyanı'na katılan Zhu Wen, Tang Hanedanı imparatorunu tahttan indirerek kendini imparator ilan etti.
Çin'i yöneten en büyük imparatorlardan bazıları Tang Hanedanı içinden çıktı. Li Shimin'in yanı sıra, 712-756 arasında hüküm süren Ming Huang hem güçlü bir savaşçı, hem de sanatı geliştiren bir imparator olarak çok önemlidir. Ne var ki ardından gelenler yetersiz ve yeteneksizdi. Ağır ilerleyen bir çöküş döneminin sonunda, 907'de Tang Hanedanlığı yıkıldı.

Sui ve Tang Hanedanlıkları kendi zamanlarında etraflarındaki göçebe topluluklara karşı seferle düzenlediler. Etraflarındaki bu göçebe halklar Türk, Moğol, Tibet kavimleriydi ve aralarında en güçlüleri Türk kavimleriydi. Türk kavimleri gücünü Göktürk Devleti, Uygur Kağanlığı, Karahanlılar ile 600 sene boyunca ta ki Karahitaylar'a kadar gösterecektir. Bu güce karşı ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için Türkler ile iyi ilişkiler içinde bulunmak gerekiyordu. İyi ilişki ortamını oluşturmak içinde 597, 599, 614 ve 617 yıllarında olmak üzere Çinli prensesler Türk kavminin önde gelenleriyle evlendirilmişti. Sui Hanedanlığı zamanında Türkler ile Çinliler zaman zaman anlaşma içine giriyordu. Bu iyi ilişkilerin bir göstergesi olarak bir Moğol kavmi olan Hitaylar Suilerin kuzey sınırlarına saldırdığında 20,000 civarındaki Türk ordusu Hitaylara karşı savaşması gösterilebilir. Bu savaşta Türkler Hitayların hayvanlarını ve kadınlarını savaş ganimeti olarak elde etti.
Türk kumandanları Çin ordusunda paralı asker olarak görev yapmışlardır. 755 yılına kadar yaklaşık olarak 10 Türk general Çin ordusunda görev yapmıştır. 635 ve 636 yıllarında iki kez Tang kraliyet ailesinden prensesler Türk generaller ile evlendirilmişlerdir.

Göktürk Kağanlığı
Uygur Kağanlığı
Goguryeo-Tang Savaşı
Talas Muharebesi

Xia (okunuşu: Şia) Hanedanı (Çince: 夏朝; Pinyin: xià cháo), Çin tarih kayıtlarına göre Çin'in ilk hanedanlığıdır; MÖ 2200 – 1800 tarihleri arasında hüküm sürmüştür. Çin'de ilk medeniyet biçimi Xia Hanedanlığı döneminde ortaya çıkmıştır.
Birçok Çinli arkeolog Henan Eyaletindeki Erlitou kalıntılarını Xia Hanedanının varlığının kanıtı olarak kabul eder. Ancak çoğu Batılı bilim insanı bu görüşlere katılmamakta, hatta Xia hanedanının gerçekte var olduğuna bile şüpheyle yaklaşmaktadır. Yine de Xia Hanedanlığı'nın arkeologların MÖ 2000'li yıllara ait taş aletler ve bir bronz dökümhane buldukları Sarı Nehir Vadisi'nde MÖ 2100'lerde kurulmuş olabileceği düşünülmektedir.
Geleneğe göre, Üç Hükümdar ve Beş İmparator'un sonuncusu olan Shun tahtını devrettikten sonra, Xia hanedanı Büyük Yu tarafından kuruldu.

Yangtze Nehri (okunuşu: Yangdzı; anlamı: Uzun Irmak), Yangzi Jiang veya Gök Irmak; Asya'nın en uzun, dünyanın Nil ve Amazon'dan sonra üçüncü en uzun nehridir. Uzunluğu 6.370 km olup Çin'in batısından Doğu Çin Denizi'ne akar. Çincede anlamı "uzun nehir"dir. Dünyada sadece bir ülkeyi sulayan en büyük nehirdir. Tibet Platosu'ndan Min adıyla doğar, Yibin'de Jinsha nehriyle birleşerek Yangtze adını alır. Çongçing, Vuhan, Nankin ve Şanghay'dan geçerek Yangtze Deltası'ndan Doğu Çin Denizi'ne dökülür. Nehir, denge profiline ulaşmış olup ulaşım için elverişlidir. Yolcu ve yük taşımacılığı yapılır. Özellikle delta bölgesine çok yakında bulunan ve dünyanın en büyük limanlarından olan Şanghay Limanı nehir üzerinde en yoğun gemi trafiğinin yaşandığı yerdir.

Cháng Jiāng (长江; 長江) veya "Uzun Nehir", Mandarin Çincesinde Yangtze'nin resmi adıdır. Ancak Çinliler, nehrin Sichuan'daki Yibin'deki Min Nehri ile birleştiği yere kadar olan kaynak kısımlarına farklı isimler vermişlerdir.
Jinsha Nehri ("Altın Kum Nehri") Yibin'den Qinghai'deki Yushu yakınlarındaki Batang Nehri ile birleştiği yere kadar Yangtze'nin 2.308 km 'lik (1.434 mi) kısmını ifade ederken, Tongtian Nehri ("Cennete giden nehir"), Yushu'dan Tuotuo Nehri ile Dangqu Nehri'nin birleştiği yere kadar olan 813 km'lik (505 mi) bölümü tanımlar.

Yangtze Nehri, Tibet Platosu'nun doğu kesimindeki birkaç koldan kaynaklanır. Geleneksel olarak Çin hükûmeti, kaynağın Tanggula Dağları'ndaki Geladandong dağı'nın batısında uzanan buzulun tabanındaki Tuotuo kolu olduğunu kabul etmiştir. Bu kaynak 33°25′44″K 91°10′57″D konumundadır ve Yangtze'nin en uzak kaynağı olmasa da deniz seviyesinden 5.342 m (17.526 ft) yükseklikteki en yüksek kaynağıdır. Hidrolojik olarak denizden en uzak nehir mesafeli Yangtze'nin gerçek kaynağı, Geladandong'un yaklaşık 325 km (202 mi) güneydoğusundaki Dam Qu kolunun başındaki Jari tepesindedir. Bu kaynak yalnızca 20. yüzyılın sonlarında keşfedildi ve Qinghai, Yushu Eyaleti, Zadoi İlçesi'deki Chadan kasabasının hemen güneydoğusunda 32°36′14″K 94°30′44″D'da ve deniz seviyesinin 5.170 m (16.960 ft) üzerindeki sulak alanlardadır. Yangtze'nin tarihsel manevi Geladandong kaynağı, Jari tepesi kaynağının keşfinden bu yana hala Yangtze'nin kaynağı olarak anılır. Bu kollar birleşir ve nehir Yünnan'a ulaşmak için Siçuan (Szechwan) ve Tibet sınırındaki derin bir vadiden güneye doğru dönerek Çinghay (Tsinghai) boyunca doğuya doğru akar. Bu vadi boyunca nehrin yüksekliği 5.000 m (16.000 ft)'dan 1.000 m (3.300 ft) altına düşer.
Yibin'de Sichuan havzasına girer. Sichuan havzasındayken suyunun hacmini artıran birkaç güçlü kolu alır. Daha sonra ünlü Üç Boğaz'ı oluşturmak için Çongçing ve Hubei sınırındaki Wushan dağı ile kesişir. Üç Boğaz'ın doğusundaki Yichang, Yangtze Ovası üzerindeki ilk şehirdir.
Hubei eyaletine girdikten sonra Yangtze, birkaç gölden su alır. Bu göllerin en büyüğü, Hunan ve Hubei eyaletlerinin sınırındaki ve Hunan'daki nehirlerin çoğunun çıkış noktası Dongting Gölü'dür. Vuhan'da en büyük kolu Han Nehri'ni alarak kuzey havzasından Şensi'ye kadar sularını getirir.
Jiangxi eyaletinin kuzey ucunda, Çin'in en büyük tatlı su gölü olan Poyang Gölü nehirle birleşir. Nehir daha sonra Anhui ve Jiangsu'dan geçerek sayısız küçük göl ve nehirden daha çok su alır ve sonunda Şanghay'da Doğu Çin Denizi'ne ulaşır.
Çin'in beş ana tatlı su gölünden dördü sularını Yangtze nehrine boşaltır. Geleneksel olarak Yangtze nehrinin memba kısmı Yibin'den Yichang'a, orta kısım Poyang Gölü'nün nehirle birleştiği Yichang'dan Hukou İlçesi'ne ve aşağı kısmı Hukou'dan Şanghay'a kadardır.
Yangtze Nehri'nin kökeni bazı jeologlarca Eosen'de yaklaşık 45 milyon yıl öncesine tarihlenir, ancak bu tarihleme tartışmalıdır.

Sarı Irmak'ın ağzı, tarihi kayıtlarda Şantung yarımadasının kuzey ve güneyinde geniş çapta dalgalanmalar gösterse de, Yangtze büyük ölçüde sabit kalmıştır. Ancak sedimantasyon hızlarına ilişkin çalışmalara dayanarak, mevcut deşarj alanının Geç Miyosen'den (y. 11 Yıl) öncesine ait olması pek muhtemel değildir. Bundan önce, kaynak suları mevcut Kızıl Nehir boyunca veya yakınında güneye Tonkin Körfezi'ne akıyordu.

Dünyanın en uzun nehirleri

Yuan Hanedanı ya da Kubilay Hanlığı (Çince: 元朝; Pinyin: Yuáncháo; Moğolca: Dai Ön Yeke Mongghul Ulus), 1280-1368 yılları arasında Çin'i egemenliği altına alan Moğollar tarafından kurulmuş hanedan.
Kurucusu Cengiz Han'ın torunu, Tuluy (Moğolca: Толуй)'un oğlu Kubilay Han'dır. Togon Temür döneminde 1368'de başkenti Dadu (Çince: 大都 pinyin: Dàdū, Farsça: خان باليق Khān Bālīq, Türkçe: Hanbalık)'yu terk ederek kuzeye kaçmak zorunda kalmış ve hanedan Kuzey Yuan (北元) olarak adlandırılmıştı.
Aslında Doğu Avrupa ve Rusya'dan Orta Doğu'ya, Çin ve Kore'ye kadar uzanan Moğol İmparatorluğu'nun bir parçasıdır. Ancak buradaki Moğollar, imparatorluğun içinde yalnız Çin ile ilgilenmiş, Moğol Kağanı ünvanının yerine Çin İmparatoru ünvanını kullanmayı yeğlemişlerdir.
Moğol yönetiminin Han Çinlilerine yaptığı dayanılmaz sömürü ve baskı, Han Çinlileri'nin ayaklanmasına neden oldu. 1333 yılına gelindiğinde dinî ve diğer gizli örgütler tarafından başlatılan ayaklanmalar tüm ülkeye yayıldı. Bu dönemdeki en büyük ayaklanma, Sarı Irmak'ta yapılan ıslah çalışmalarına katılan köylülerin başlattığı “Kırmızı Başörtülü Ordu”nun ortaya çıkmasıydı. Ordunun Haozhou bölgesindeki birlikleri, Zhu Yuanzhang'ın liderliğinde “Moğolları kovarak Çin'i yeniden kurmak” sloganıyla Çinliler arasında geniş destek kazandı. Zhu Yuanzhang, ordusuyla birlikte 1368 yılında Dadu'yu ele geçirerek Yuan Hanedanı'nı yıktıktan sonra Ming Hanedanı'nı kurdu.

Yuan Hanedanı ordusunu ağırlıklı olarak Moğol kabileleri oluşturuyordu. Orduda bozkır toplumlarında kullanılan ondalık sistem kullanılmaktaydı. Orduda dönemin barutlu silahları çok sık bulunmaktaydı. Seferberlik durumlarında Yuan Hanedanı'na bağlı Ongirat gibi Moğol kabileleri asker yolluyordu. Kubilay döneminde Uygur Türkleri önemli kademelere getirilmiş, Han Çinlilerinin ise bu hakları kısıtlanmıştı. Bu dönemde de Uygur Türkleri de ordunun bir parçası haline gelmişlerdir, özellikle kuşatma silahlarının yapımında Uygurların zekasından yararlanılmıştır. Han Çinlileri orduda sadece belirli pozisyonlara gelebiliyordu ve yüksek rütbeler almaları engellenmişti. Sadece garnizon askeri, muhafız alaylarına katılabiliyorlardı. Yuan Hanedanı'nın yükseliş döneminde Han Çinlileri başka bölgelere göç etmiş ve katliamdan kaçmaya çalışmışlardır. Özellikle Uygurlara ve Moğollara yüksek rütbeler ve önemli görevler veriliyordu.

Zhou Hanedanı (Çince: 周朝; pinyin: Zhōu Cháo; Çince telaffuz: Cou Çav); Çin tarihinde MÖ 1122'den MÖ 256 yılına kadar hüküm süren kraliyet hanedanı. Çin tarihindeki Zhou Hanedanı, diğer tüm hanedanlardan daha uzun süre hüküm sürmüştür. Bu hanedandan önce Çin'in yönetici hanedanı; Shang Hanedanı idi ve Çin Hanedanı'nı bu hanedan takip etmiştir.
Zhou Hanedanı'nın Çin'i siyasî ve askerî kontrolü; önce MÖ 1046'dan MÖ 771'e kadar Ji (Çince: 姬; pinyin: Jī) soyadı ile anılan hükümdarlar tarafından yönetilen Batı Çu hanedanı döneminde sağlanmıştır. Zhou Hanedanı liderleri, göstermelik yönetici olan kral (vang) olarak hüküm sürmekte iken merkezî, politik ve siyasî kontrol; İlkbahar ve Sonbahar Dönemi adı ile anılan MÖ 722-MÖ 481 arası dönemde kaybolması süreci devam etmiştir. Savaşan Devletler Çağı adıyla anılan bu dönemde Çin 170 küçük devlete bölünmüş; bu küçük devletler arasında meydana gelen savaş ve istilâlar yaşanmıştır. Bu "Savaşan Devletler Çağı" döneminde bile, MÖ 771'den MÖ 256'ya kadar Zhou Hanedanına bağlı Ji (Çince: 姬; pinyin: Jī) soyadlı hükümdarlar tarafından yönetilen Doğu Çu devletini 500 yıl daha yönetmişlerdir. "Savaşan Devletler Çağı"; bu küçük devletlerden, ilk Çin İmparatoru kabul edilen Çin Şi Huang'nin yönettiği Çin Devleti'nin gücünü artırıp diğer savaşan devletleri kendi idaresi altına alarak MÖ 221'de Çin Hanedanı hakimiyeti altında Çin İmparatorluğu'nu kurması ile son bulmuştur. Fakat bu tarihten 31 yıl önce Çiu Hanedanı'nın zaten ismen Zhou Hanedanı kralı olan "Kral Nan"'ın hükmetme gücünün resmen son bulduğu kabul edilmektedir.
Alman dil bilimcisi ve ırk bilimcisi olan Wolfram Eberhard'a göre, Chou hanedanı Türk kökenlidir.
Çu hanedani döneminde Çin'de demirin kullanımı başlamış, ayrıca birçoklarına göre Çin tunç eşya yapımı bu dönemde doruk noktasına ulaşmıştır. Hanedanı aynı zamanda yazının; antik hâlinden -ki bunun örnekleri Batı Çu tunç kitabelerinde bulunabilir- çağdaş yazım şeklinin başlangıcına, geç Muharip Devletler Dönemi'ndeki arkaik klerik yazı formuna doğru değişim geçirdiği dönemi de kapsamaktadır.
Zhou Hanedanı döneminde, MÖ 6. yüzyılda, Çin felsefesinin kökenleri ortaya çıkmıştır. Daha sonraki nesillere etki edecek önemli Çin filozoflarından Konfüçyüs (Kong Fuzi, Konfüçyüscülüğün kurucusu) ve Laozi (Taoculuğun kurucusu) bu dönemde yaşamıştır. Yine bu dönemde ortaya çıkan diğer filozoflar, kuramcılar ve düşünce ekolleri şunlardır: Mozi (Mohizmin kurucusu), Mengzi (tanınmış bir Konfüçyüscü), (Çin Hanedanı temel felsefesi olan) Çin legalizminin gelişimine öncülük eden Şang Yang ve Han Feizi ve döneminin en önemli entelektüeli, Çin entelektüel yaşamının kendi dönemindeki merkezi olduğu ve hatta Mengzi gibi ikonik entelektüel figürlerden daha çok önem ve ün kazanmış olduğu iddia edilen Xunzi.

 Wikimedia Commons'ta Zhou Hanedanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Çin Cumhuriyeti (Çinceː 中華民國), 1912-1949 yılları arasında hüküm sürmüş bir cumhuriyettir. 1911-1912'de Çin İmparatorluğu'nun devrilmesiyle kurulmuştur.
Çin Devrimi nedeniyle kendi topraklarında hiçbir zaman tam hakimiyet kuramayan bu devlet, aynı zamanda 1931-1937 yılları arasında Çin Sovyet Cumhuriyeti'ni de barındırmaktaydı.
Her ne kadar komünistler Çin Halk Cumhuriyeti'ni 1 Ekim 1949'da kurmuş olsa da, milliyetçiler anakaradaki hükûmeti devirip Tayvan adasına geri çekildikleri için Çin devletinin meşru hükûmeti olarak uluslararası kabul görmeye devam ettiler. Bununla birlikte, Ekim 1971'de Birleşmiş Milletler'deki "Çin" koltuğu Çin Halk Cumhuriyeti tarafından değiştirildi ve Çin Cumhuriyeti daha sonra yaygın olarak "Tayvan" olarak bilinmeye başladı.
İçinde bulunduğu dönemde özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında süper güç olmayı başarmıştır.

Çin Hanedanı (Çince:秦朝, Pinyin: Qín Cháo), MÖ 221 - MÖ 206 yılları arasında Çin'i yönetmiş ilk hanedandır. Qin Hanedanlığı adını bugün Gansu ve Shaanxi eyaletlerinin kalbinde bulunan Qin bölgesinden alır. Qin Hanedanlığı'nın gücü, Shang Yang'ın MÖ 4. yüzyılda Savaşan Devletler Çağı'ndaki kanunlarda yaptığı legalist reformlarla artmıştır. MÖ 3. yüzyılın ortalarında ve sonlarında, Qin Hanedanlığı güçsüz Zhou Hanedanlığı'ndan başlayıp kalan diğer altı savaşan devleti de fethetmiş ve tüm Çin üzerinde kontrol elde ederek yönetimi tek çatı altında toplamıştır.
Qin Hanedanlığı'nın, hanedanlık süresi boyunca ticaret, tarım ve askeri alanlarda gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin sebebi, köylülerin sadakatlerini gösterdiği toprak ağalarının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmiştir. Böylece merkezi yönetim, büyük halk topluluklarını direkt kontrol altına alıp Çin Seddi gibi büyük inşa projelerini gerçekleştirmek için büyük bir çalışma gücü elde etmiştir. Qin Hanedanlığı aynı zamanda çeşitli reformlar yapmıştır. Para, ölçü ve ağırlık birimleri bu dönemde standartlaştırılmış, daha iyi bir yazı sistemi oluşturulmuştur. Qin'in eski hanedanlıkların izlerini yok etmek için yaptığı kitap yakımı ve bilginlerin gömülmesi olayı, dönem sonrası bilginleri tarafından eleştirilmiştir. Hanedanlık yavaş ve bürokratik olmasına rağmen ordu, dönemin en son geliştirilmiş savaş aletleri, ulaşım yolları ve taktiklerini kullanmaktaydı.
Güçlü olmasına rağmen Qin Hanedanlığı'nın ömrü uzun sürmedi. MÖ 210'da ölümünün ardından, imparatorun iki eski danışmanı, onun üzerinden hanedanlığı kontrol etmek için oğlunu tahta geçirdi. İki danışman arasındaki anlaşmazlık dolayısıyla, tahtı ikinci imparator üzerinden kontrol etme planları çok fazla uzun sürmedi ve kısa sürede iki danışman da, ikinci imparator da öldü. Bu ölümlerden birkaç yıl sonra halk ayaklandı ve imparatorluğun yönetimi bir Chu teğmeni dolayısıyla Han Hanedanlığı'na geçti. Kısa sürede sonlanmasına rağmen Qin Hanedanlığı, kendinden sonra gelen Han Hanedanlığı'nınkiler başta olmak üzere Çin imparatorları üzerinde büyük bir iz bıraktı.
Böylelikle başlayan Çin'in İmparatorluklar dönemi, 1912'de Qing Hanedanı'nın yıkılıp Çin Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sona ermiştir.

Antik politika danışmanı Gao Yao'nun neslinden Feizi, Qin Hanedanlığı'nın kurucusu ve bugünkü Peytonians'ın bulunduğu eski Qin Şehri'nin yöneticisidir. Qin şehrinin olduğu bölge Zhou Hanedanlığı'nın 8. yöneticisi olan Kral Xiao'nun döneminde Qin bölgesi olarak anılmaya başlandı. MÖ 897'de, Gonghe'un yönetimi altında bölge at yetiştiriciliğine ayrılmış bir koloni haline geldi. Feizi'nin torunlarından Duke Zhuang'ın, Zhou Hanedanlığı'nın 13. kralı olan Kral Ping'in kendine yakın görülmesiyle, oğlu Duke Xiang, seferlere gönderildi. Bu seferler sırasında Duke Xiang, Qin Hanedanlığı'nı resmi olarak kurmuş oldu.
Qin Devleti, etrafındaki beyliklerin tehdidiyle büyük akınlarda bulunmamış olsa da, MÖ 672'de Orta Çin bölgelerine ilk seferini düzenledi. MÖ 4. yüzyılın sonlarında Qin Devleti'nin etrafındaki beylikleri kontrol altına almış ya da fethetmiş olması, daha sonra Qin Hanedanlığı'nın yayılmacı politikası için zemin oluşturmuştur.

Qin devlet adamlarından Shang Yang, MÖ 361'den MÖ 338'de ölümüne kadar çeşitli askeri reformlar yapmıştır. Aynı zamanda Qin Hanedanlığı'nın başkenti olan Xianyang'ın oluşturulmasına da yardımcı olmuştur. Şehrin MÖ 4. yüzyılın ortalarında başlayan gelişmesi, daha sonraları Savaşan Devletler'in diğer başkentlerinin de bu şehre benzeyerek yapılanmasına yol açmıştır.
Shang Yang'ın reformlarından en önemlisi, acımasız ve uygulamalı bir harp halini savunan Legalizm felsefesidir. Legalizm, Zhou Hanedanlığı'nda ve Savaşan Devletler Çağı'ndaki savaşı cennetin kurallarıyla yönetme felsefesine karşı bir felsefedir ve düşmanın zayıf noktalarından yararlanmayı uygun görür. Wei Hanedanlığı'ndan soylu birinin tanımlamasıyla Qin Hanedanlığı tamahkar, fasık, kâr güden ve samimi olmayan bir hanedanlık olarak tanımlamıştır. Legalist düşünce, uzun yaşayan yöneticilerin iyi liderliği, başka hanedanlıklardan yetenekli kişilerin görevlendirilmesinin kötü karşılanmaması ve iç muhalefetin az olması, Qin Hanedanlığı'nın güçlü bir politik zemin oluşturmasında etkili olan nedenlerdir.
Qin'in diğer bir avantajı da, verimli, büyük bir orduyla kabiliyetli komutanlara sahip olmasıydı. Düşmanlarının aksine silah ve taşımadaki son gelişmeleri kullanmaları, farklı zeminlerde de etkili bir şekilde savaşmalarına yardımcı olmaktaydı. Sonuç olarak Qin, ideoloji ve uygulama konusunda askeriyede diğer hanedanlıklardan üstün konumdaydı.
Son olarak Qin, etrafı dağlarla çevrili olmasından dolayı doğal bir koruma altında, jeopolitik bir konuma ve verimli arazilere sahipti. Gelişmiş tarımsal üretim, büyük ordusunun besin ihtiyacını karşılamaya yeterli seviyedeydi. MÖ 246'da inşa edilen Wei Nehri kanalı da tarımsal gelişmede büyük rol oynamıştır.

Savaşan Devletler Çağı'nda yükselen Qin Hanedanlığı'nın dışındaki hanlıklar, Yan, Zhao, Qi, Chu, Han ve Wei idi. Bu hanedanlıkların yöneticileri kendilerini kral olarak anmış olsa da, "Cennetin Vekâleti" unvanı Zhou hanedanlarına aitti.
MÖ 3. ve 4. yüzyıldaki fetihlerinden önce Qin, dönem dönem gerilemeler yaşanmıştır. Örneğin Kral Wu, bir öğrencinin ona karşı duyulan kinden dolayı idam edilmesi kuralının soylulara da uygulandığını göstermek için Shang Yang'ı aynı sebepten idam ettirmiştir. MÖ 307'de Qin, iç ihtilaflar sonucu merkeziliğini kaybetmiştir. MÖ 295'te diğer hanlıkların ittifakına, kısa bir süre sonra da Qi ordusuna karşı savunmada olan Qin ordusu, Zhou Hanlığı'na yenilmiştir. Ne var ki agresifliğiyle bilinen devlet adamı Fan Sui yönetime geçtiğinde hanlığın sorunları sona ermiş ve Jin ve Qin Hanedanlıkları'nın yayılımcı politikaları takip edilerek fetihçi politika uygulanmaya başlanmıştır.
Qin, diğer hanlıklara saldırma konusunda hızlı davranmış ve ilk olarak doğusundaki Han Hanedanlığı'nın başkenti olan Yangdi'yi MÖ 230'da fethetmiştir. Daha sonra fetihler kuzeye doğru yön değiştirmiş, Zhou (MÖ 228) ve Yan (MÖ 226) hanlıkları Qin topraklarına katılmıştır. Sonraları Qin ordusu doğuya doğru atağını sürdürmüş, güneydeki Wei şehri Daliang'ı MÖ 225'te, Chu hanlığını MÖ 223'te, Zhou'nun kalan son şehri olan Luoyang ile Qi'nin Linzi şehrini MÖ 221'de fethederek tüm bu hanedanlıklara son vermiştir.

Çin Seddi
Hiung-nu

The Emperor and the Assassin (Çince: 荊軻刺秦王) (1998) Fragman14 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hero, (Çince: 英雄) (2002) Fragman30 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Little Big Soldier, (Çince: Da bing xiao jiang) (2010) Fragman
 Wikimedia Commons'ta Çin Hanedanı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Çin tarihi, yazılı kaynaklara göre 3500 yıldan fazla geriye uzanmakta olup yazılı Çin tarihi ise MÖ 1500'lerde Shang Hanedanı döneminden (c. MÖ 1600–1046) başlamaktadır. Çin binlerce yıllık tarihi ile dünyanın en eski medeniyetlerinden biri ve uygarlığın beşiği olarak kabul edilmektedir. Çin uzun tarihi boyunca değişimli olarak birleşik bir devlet olarak veya birçok devlet halinde parçalanmış olarak varlığını sürdürmüştür.
Çin tarihi geniş anlamda antik (MÖ 2100-221), imparatorluk (MÖ 221-1912) ve modern tarih (1912-günümüze) olmak üzere üçe ayrılır. Çin tarihi genel olarak hanedanlıklara ayrılır.

Homo erectus günümüz Çin'ine yaklaşık bir milyon yıl önce ayak bastı.
Çin medeniyeti tarihçilere göre Henan eyaletinde Sarı Nehir'in ortasında doğmuştur. Gelişmiş Neolitik kültürlerin kalıntıları 7000 yıl öncesine dayanmaktadır. Ayrıca Güney Çin'de Neolitik keşifler yapılmıştır. Bunların her biri bir tarım kültürüdür fakat kuzeyde darı ve güneyde pirinç yetiştirilmekteydi.

İlk Çin devleti tarihçilere göre Sarı Nehir civarında kurulmuştur. MÖ 2500 yılında Geç Neolitik Longshan medeniyeti gelişmiştir. İlk bronz objeler ve en eski şehir Erlitou MÖ 2000'lerde kurulmuştur. Çin'in ilk hanedanı yaklaşık MÖ 2100'de kurulan efsanevi Xia Hanedanı'dır. Ancak bu döneme ait yazılı kaynaklar henüz tespit edilememiştir.
Çin'in yazılı tarihi ise MÖ 1600-1100'lerde Shang Hanedanı ile başlamaktadır. Radyokarbon tarihleme yöntemi ile ilk yazılar MÖ 1500'de yazılmıştır. Shang Hanedanı'nı daha sonra Zhou Hanedanı takip etti. Bu üç hanedanlık kralın gücünü dini konumundan aldığı teokratik Tunç Çağı Devletleri idi.
MÖ 700'lerden itibaren Çin daha sonra bağımsız hale gelecek küçük prenslikler halinde bölünmeye başladı. Bu dönem İlkbahar ve Sonbahar Dönemi olarak bilinir ve bunu MÖ 400'de başlayan ve çeşitli devletlerin hegemonya için mücadele ettiği Savaşan Devletler Dönemi izledi. Bu dönemde demir daha yaygın olarak kullanılmaya başlandı ve klasik Çin medeniyeti doğdu. Klasik Çin edebiyatı ve edebi dili ile Konfüçyüsçülük ve Taoizm gibi akımlar bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Batıda yer alan Qin devleti MÖ 300'lerden itibaren küçük devletleri fethederek ve sınırlarını güneye genişleterek MÖ 221'de tüm Çin'i birleştirdi ve Qin Hanedanı kuruldu. Qin Hanedanı'nın kurulmasıyla Çin'de imparatorluklar dönemi başladı. Bu dönemde ilk Çin Seddi inşa edilmiş ve para, ölçü ve ağırlık birimleri bu dönemde standartlaştırılmış, daha iyi bir yazı sistemi oluşturulmuştur.
Qin Hanedanı taht krizi sonucu çıkan halk ayaklanması ile MÖ 206'de yıkıldı ve yerine Han Hanedanı kuruldu.

Qin Hanedanı'ndan sonra gelen Han Hanedanı MS 220 yılına kadar hüküm sürdü. Han Hanedanı, Çin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Han ulusuna adını vermiştir. Han Hanedanı zamanında Çin'in nüfusu yaklaşık olarak 60 milyondu ve bu dönem Çin'in altın çağı olarak bilinir. Han Hanedanı Çin'in sınırlarını genişletmiş ve Doğu Asya'daki egemenliğinin temellerini atmıştır. Bu genişleme ticarete dayalı olup Çin bu dönemde ipek ihraç etmeye başladı ve Orta Asya'ya kervan ticaretini sağlayan yollar güvenlik altına alındı. Yine resmi bir yönetim sistemi kuruldu ve hükümdarlar akrabalarına önemli derecede özerkliğe sahip topraklar verdi. Konfüçyüsçülük akımı devlet ve devlet hizmetinde yükseldi ve MÖ 2. yüzyılın sonunda devletin resmi öğretisi haline geldi. Han Hanedanlığı'nın sonlarında merkezi hükûmetinin gücü azaldı ve Çin bağımsız ve kendi kendini idare ettirebilen beyliklere ayrıldı. Bu dönemde yaşamış en önemli Çinli tarihçiler ise Sima Qian ve Ban Zhao'ydu.

MS 2. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk kara satın alımı, işgaller ve eş klanları ile hadımlar arasında çıkan kavgalar karşısında zayıflamaya başladı. MS 184 yılında çıkan Sarı Türban İsyanı savaş ağaları dönemine yol açtı. Ardından gelen karışıklıkta üç ülke Üç İmparatorluk döneminde birbirlerine karşı üstünlük sağlamaya çalıştı. Bu dönem Üç Krallık Romanı gibi eserlerde büyük ölçüde romantikleşti.
208'de Cao Cao'nun kuzeyi birleştirmesinden sonra oğlu 220 yılında Wei Hanedanı'nı ilan etti. Daha sonra Wei'nin rakipleri Shu ve Wu bağımsızlıklarını ilan etmesiyle Çin'de Üç İmparatorluk dönemi başladı. Bu dönemde Qin ve Han Hanedanları döneminde var olan devlet kademeli bir şekilde merkezden uzaklaşılmıştır ve büyük ailelerin güçleri artmıştır.
265 yılında Jin Hanedanı Wei'yi devirdi ve daha sonra 280 yılında ülkeyi birleştirdi. Ancak bu birlik kısa sürdü.

Jin Hanedanı, Çinli olmayan yerleşimcilerin isyan etmesi ve Luoyang ve Chang'an'ı ele geçirmesinden sonra imparatorluk prensleri arasında çatışmalar ve Çin'in kuzeyindeki kontrolü kaybetmesi sonucunda ciddi bir şekilde zayıfladı. 317 yılında modern günümüz Nanjing'deki bir Jin prensi imparator oldu ve başka bir yüzyıl boyunca günümüzde Doğu Jin olarak bilinen Güney Çin'i elinde tutan hanedan olarak sürdürdü. Bundan önce tarihçiler Jin Hanedanı'nı Batı Jin olarak adlandırmaktaydılar.
Kuzey Çin, çoğunlukla Hiung-nu, Xianbei, Jie, Di ve Qiang hükümdarları tarafından kurulan bağımsız krallıklara ayrıldı. Bu halklar Türklerin, Moğolların ve Tibetlilerin atalarıydı. Birçoğu iktidara gelmelerinden çok önce bir dereceye kadar Çinlileşmiştiler. Onaltı Krallık döneminde savaş kuzeyi sarstı ve güneydeki büyük ölçekli Han Çinli nüfusu Yangtze Havzası'na yerleşti.

5. yüzyılın başında Çin, Güney Kuzey Hanedanları olarak bilinen ve ayrı devletçiklerin ülkenin kuzeyi ve güney kesimini yönettiği bir döneme girdi. Güneyde, Doğu Jin Liu Song, Güney Qi, Liang ve Chen hanedanlıklarına ayrıldı. Bu hanedanlıklarının her biri Han Çinli yönetici aileler tarafından yönetilmekteydiler ve başkent olarak Jiankang'ı (modern Nanjing) kullandılar. Kuzeyden gelen saldırıları durdurdular ve Çin uygarlığının pek çok yönünü korudular.
Kuzeyde ise On Altı Krallık'ın sonuncusu 439'da kuzey Çin'i birleştiren göçebe bir halk olan Xianbei tarafından kurulan bir krallık olan Kuzey Wei tarafından ortadan kaldırıldı. Kuzey Wei sonunda Doğu ve Batı Wei'ye ve daha sonra da Kuzey Qi ve Kuzey Zhou'ya ayrıldı. Bu devletler Xianbei aileleri ile evlenen Xianbei veya Han Çinliler tarafından yönetildiler.
Ülkenin bölünmesine rağmen, Budizm ülkenin her tarafına yayılmıştır. Güney Çin'de Budizmin yasaklanıp izin verilmeyeceğiyle ilgili şiddetli tartışmalar sık sık imparatorluk sarayı ve soylular tarafından yapıldı. Son olarak Güney Kuzey Hanedanları döneminin sonlarına doğru Budistler ve Taocular bir uzlaşmaya vardı ve birbirlerine daha hoşgörülü davrandılar.
589'da Sui Hanedanı Çin'i bir kez daha bir araya getirerek Çin'in 400 yıllık bölünmüşlüğüne son verdi.

Sui Hanedanı 29 yıl sürmüş ve üç imparatorun saltanatına tanıklık etmiştir. Sui İmparator Wen'in önderliğinde Çin'i yeniden bir araya getirdi. Sui Hanedanı döneminde halefleri Tang tarafından da benimsenecek üç daire ve altı bakanlık hükûmet sistemi, standart sikke, Çin Seddi'nin geliştirilmesi ve Budizme resmi destek dahil birçok alanda yenilikler yapıldı.
Tıpkı Qin gibi Sui de kaynaklarını tüketerek kısa bir süre sonra çöktü ve yerini Tang Hanedanı'na bıraktı.

Tang Hanedanı, selefi olan Sui Hanedanı'nın politikalarını takip etmiştir. Hanedan oldukça güçlü olup ve Çin uygarlığının doruk noktalarından biri olarak kabul edilir. Tang Hanedanı döneminde Çin'in sınırları Orta Asya'ya kadar uzandı ve deniz yoluyla veya İpek Yolu aracılığıyla canlı bir ticaret yapmaya başladı. Bu dönemde ülkeye Hristiyanlık gibi Batı'dan gelen yabancı etkiler gelmiştir. Hanedanın başkenti Changan bu dönemde dünyanın en büyük şehriydi. 8. yüzyılın ortalarında hanedan zayıflamaya başladı ve Çin Orta Asya'daki topraklarını kaybetti. 9. yüzyılda Budizm gibi yabancı öğretilere karşı bir tepki başladı. Hanedanın sonlarında toprak vergisi devletin ekonomik temeli haline geldi.

Tang ile Song arasındaki siyasi bölünme dönemi Beş Hanedan ve On Krallık dönemi olarak anıldı ve MS 907'den 960 yılına kadar sürdü. Bu yarım asır boyunca Çin her bakımdan çok devletli bir sisteme sahipti. Liang, Tang, Jin, Han ve Zhou olmak üzere beş hanedan Kuzey Çin'deki geleneksel imparatorluk merkezini birbiri ardına kontrol altına alarak başardılar.
Dönem daha sonra 960'ta Geç Zhou generali Zhao Kuangyin'in darbe yaparak Song Hanedanı'nı kurması sonucunda Çin'i yeniden birleştirmesi ile sona erdi.

MS 960'ta kurulan Song Hanedanı birkaç on yıl içinde tüm Çin'e hakim oldu. Hanedanın başkenti Kaifeng idi. 1126-1127 yılları arasında Kuzey Song başlangıçta Kuzey Jin'i yıktı ancak güneyde Güney Song olmak üzere yeni devlet kuruldu. Song Hanedanı topraklarını savunmada başarılı olamasa da ekonomik açıdan önceki Çin devletlerinden daha refaha ulaşmıştı. Bu dönemde Tarım ve şehirler gelişmiş ve kentlilerin gelir düzeyi yükselmişti. Ayrıca yönetim sistemi de gelişmiş, mal sahipliği güçlenmiş ve kâğıt para kullanılmaya başlandı. Eski yönetmelik farklılıkları giderek azaldı ve resmi işlemler önem kazandı. Neokonfüçyüsçülük toplumun yönetim düşüncesi haline geldi. Ülkenin ekonomik merkezi Sarı Nehir'den güneye taşındı. Bu dönemde ayrıca peyzaj resim sanatı da gelişmiştir.

13. yüzyılın başında Cengiz Han önderliğinde Moğollar Kuzey Çin'i daha sonra 1270'lerde Güney Çin'i ele geçirdiler ve Yuan Hanedanı'nı kurdular. Zamanla hanedan her ne kadar öz karakterini korusa da Çinlileşti. Güney Çin'de 1340'larda Moğollara karşı Kızıl Türban İsyanı çıktı ve kısa sürede ayaklanma Çin'in diğer bölgelerine de yayıldı. Zhu Yuanzhang ordusuyla birlikte 1368 yılında Dadu'yu ele geçirerek Yuan Hanedanı'nı devirdikten sonra Ming Hanedanı'nı kurdu.

Zhu Yuanzhang önderliğinde kurulan Ming Hanedanı Çin medeniyetinin altın çağı olmuştur. Bu dönemde toplum ve devlet istikrar kazanmış ve ekonomik yönden canlanmıştır. 15. yüzyılda deniz ticareti genişledi ve güneydoğuda Yangtze bölgesi gelişmiştir. İmparatorun yetkileri güçlendi ve diğer devlet görevlilerinin konumu zayıfladı.
15. yüzyılın sonlarında Çin Japonlar tarafından tehdit edilmeye başladı. Tüm Japonya'yı birleştiren Toyotomi Hideyoshi bu kez Kore üzerinden Çin'i ele geçirebilmek için askerî harekata başladı

Üç İmparatorluk dönemi (basit: 三国, geleneksel: 三國, pinyin: Sānguó, 220 - 280 ya da 184 - 280), 220'de derbeylerden Cao Cao, Cao Pi'nin Batı Han Hanedanı'nın son imparatoru Xian di'den tahtını teslim alarak Kuzey Çin'de Vey hanedanını kurmasıyla başlayarak derbeylerden Liu Bei’nin bugünkü Sichuan’da kurduğu Şu ile yine derbeylerden Sun Jian’nun oğlu ve Sun Ce'nin küçük kardeşi olan Sun Quan Güney Çin'de kurduğu Vu olmak üzere üç ülkenin güç mücadelesi yaşadındığı dönem.
Vey Hanedanı’nın yönetimini benimseyen vazirlerinden Sima Yi'nin torunu Sima Yan (236 - 290, taht: 265 - 290) Vey Hanedanının yerini kurulan Batı Jin Hanedanı'nın Vu Hanedanı'nı yıkmasıyla bitmiştir.
184'te günümüz Taoizm'inin kaynaklarından olduğu düşünülen ve Zhang Jiao (張角 Zhāng Jiǎo)’nun başlattığı Taipin dao'ya dayanarak meydana gelen Sarı Türbanlılar isyanı'ı bu dönemin başlangıcı olarak sayan görüşler de yaygındır.

Chen Shou, "Üç İmparatorluk" Tarihi  陳壽, "三國志"6 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Luo Guanzhong, Üç İmparatorluk Romanı 羅貫中, "三國演義"

Ebook (İngilizce)22 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Three Kingdom History28 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mitsuteru Yokoyama, 'Sangoku shi' (İngilizce: Romance of the Three Kingdoms) 1. bölüm11 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

26 Bakü Komiseri (Azerice: 26 Bakı komissarı, Rusça: 26 Бакинских комиссаров / Dvadsat şest Bakinskih komissarov), Ekim Devrimi'nden sonra Bakü'de kurulan Bakü Sovyet Komünü'nün Bolşevik ve Sol Sosyalist Devrimci Partisi'ne bağlı mensupları.
Aralarında Stepan Şaumyan'ın da bulunduğu iddia edilen Bakü Komünü 26 Temmuz 1918'a kadar varlığını sürdürmüştür.

Anatoli Bogdanov – Memur
Aram Kostandyan – Gıda ve Tahıl Depolama İşleri Halk Komiser Yardımcısı
Armenak Boryan - Gazeteci
Arsen Amiryan - Bakü İşçisi Gazetesi Redaktörü
Bagdasar Avakyan – Bakü Komutanı
Eyzhen Berg - Deniz askeri
Fyodor Solntsev – Askeri görevli
Gregoriy Korganov – Askeri Donanma İşleri Halk Komiseri
Grigori Petrov – Bakü Merkezi Askeri Otorite Başkanı, Kızıl Müfreze Komutanı
İrakliy Meteksa – Şaumyan'nın koruması
İsay Mişne - Devrimci Askeri Komitenin İşlerinin İdarecisi
İvan Fioletov - Halk Ekonomi Komisyonunun Başkanı
İvan Gabışev – Silahlı Gruplar Komiseri
İvan Malıgin – Kafkasya Ordusu Devrimci Askeri Komitesi Komiser Yardımcısı
İvan Nikolayşvili - Caparidze'nin koruması
Mark Koganov - Devrimci Askeri Komite üyesi
Meşedi Azizbeyov - Bakü Guberniya Komiseri
Meyer Basin – Kafkasya Ordusu Devrimci Askeri Komitesi üyesi
Mir Hasan Vezirov – Toprak Bölme Halk Komiseri
Prokofiy Caparidze - İşçi, Köylü, Asker ve Deniz Askerinin Bakü Sovyeti Başkanı
Solomon Bogdanov - Devrimci Askeri Komite üyesi
Stepan Şaumyan - Kafkasya Fevkalade Komiseri, Bakü Sovyeti Halk Komiserliği Başkanı
Suren Osepyan - Bakü Sovyeti Haberleri Gazetesi Redaktörü
Tatevos Amirov - Taşnak Partisi üyesi, Süvari Müfreze Komutanı
Vladimir Poluhin - Askeri Donanma İşleri Halk Komiseri
Yakov Zevin – Çalışma Halk Komiseri

26 Bakü Komiseri Anıtı, bu komiserlerin anısını yaşatmak için inşa edilmiştir. Bakü'nün Sabayil Rayonundaki 26 Bakü Komiseri'nin toprağa verildiği anıt mezarlığın bulunduğu parkın yeniden inşa edilmesi üzerine Ocak 2009'da tarihinde Anıt mezarlık yıkılarak Bakü'deki bir mezarda toprağa verilmiştir. Mezarlığın yıkım çalışmalarında 26 naaş yerine 21 naaşın bulunmuş, 26 Bakü Komiseri Ermeni kökenli lideri Stepan Şaumyan'ın ve başka Ermeni kökenli 4 komiserin Tatevos Amirov, Bagdasar Avakyan, Armenak Boriyan ve Aram Kostandyan'ın naaşının mezarda olmadığı ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine Rusya'da yayınlanan Kommersant Gazetesi, komiserlerin lideri Şaumyan dahil 5 Ermeni kökenli komiserin İngilizler tarafından Hindistan'a kaçırıldığını iddia etti.

26 Komiser, (Двадцать Шесть Комиссаров, 1932, SSCB)

Abbas Mirza Şerifzade (Azerice: Abbas Mirzə Şərifzadə, 22 Mart 1893 - 16 Kasım 1938), Azerbaycanlı oyuncu, film yönetmeni, sinema editörü. Oyuncu, yönetmen, yayıncı ve siyasetçi Gulamrza Şerifzadenin abisidir.

Abbas Mirza Mirza Abdülresul oğlu Şerifzade (Azerice: Abbas Mirzə Mirzə Əbdülrəsul oğlu Şərifzadə), Şamahı'nın Yukarı Kale mahallesinde aydın bir ailede doğdu. Babası Mirza Abdülresul, Seyid Azim Şirvani'nin açtığı yeni "Usul-i Cedid" okulunda ders vermekteydi ve Şamahı'nın en saygın eğitimcileri arasında sayılıyordu.
1902 yılında Şamahı'da meydana gelen büyük depremin ardından birçok aile gibi Bakü'ye göç ettiler.
Abbas Mirza oyunculukla ilk kez amcası Mirza Memmed Tağı sayesinde tanıştı. Tiyatro sanatına ilgi duyan Mirza Memmed Tağı dini içerikli oyunlar hazırlıyordu. "Şəbeh" adlı gösterisindeki esir kız rolü için yeğeni Abbas'ı görevlendirir. Kendisi ise bu oyunda Şümür adlı karakteri canlandırır. Ancak Abbas Mirza Şerifzade bu ilk rolünün üstesinden gelemez. Çünkü oyunda cereyan eden olayların en doruk noktasında Şümür, elinde kılıçla esir kızın (Şerifzade'nin canlandırdığı karakter) üstüne yürümekteydi ve o anda çok korkan Abbas Mirza çığlık atarak sahneden izleyicilerin arasında bulunan annesinin yanına kaçtı.
4 Aralık 1937 tarihinde Büyük Temizlik'in zirvede olduğu dönemde casusluk yaptığı gerekçesiyle tutuklandı. Buna delil olarak sık sık ziyaret ettiği İran'ın Gence'deki konsolosluğu ve onlarla sürdürdüğü dostane ilişkiler ile Mikail Müşfik, Hüseyin Cavid gibi sürgüne gönderilen yazarların propagandasını yaptığı iddiası gösterildi. Bu iddiaları reddeden Şerifzade tek suçunun İran'ın konsolosluğuna gitmesi olduğunu belirtti ve orada bulunuş sebebini sadece Azeri sanatına ilgi duyan konsolosluğun daveti olduğunu belirtti. 19 Ekim 1938 tarihinde idamla yargılandığı davada suçlu bulundu ve 16 Kasım 1938 tarihinde kurşuna dizilerek idam edildi.
2011 Eurovision Şarkı Yarışması'nın birincilerinden Eldar Kasımov'un büyük büyükbabasıdır. Kendisi gibi oyuncu olan Merziye Davudova ile evlendi ve bu evliliğinden sanatçı kızları Firengiz Şerifova dünyaya geldi.

IMDb'de  Abbas Mirza Şerifzade

Albanya ya da Kafkas Albanyası (Gürcüce: ალბანეთი  / Albaneti, Azerice: Albaniya, Yunanca: Ἀλβανία / Albanía), bugünkü Azerbaycan ile Dağıstan'ın güneyini kapsayan eski bir krallık. Albanya Yunanca ve Latince "dağlık toprak" anlamına gelir, ülkenin yerli adı ise bilinmemektedir. MÖ 3. ve 4. yüzyıllarında kurulmuştur. 705'te ise Araplar tarafından yıkılmıştır. Başkenti önce Kebele (eski kaynaklarda Kabalaka), sonra Berde şehri oldu. Krallığın resmi dili ise Albanca'ydı.
Kafkas araştırmacısı tarihçi Yevgeni İgnatyeviç Krupnov yazmıştı:
"Alban tarihinin incelenmesinde hiçbir sınırlama ve zorunluluk olmamalıdır. Alban tarihini çeşitli ülkelerin tarihçileri inceliyor. Ancak bir şey de açıktır: Kafkasya'da bulunan Albanya'nın tarihi ve kaderiyle herkesten çok Azerbaycanlılar ilgilenmelidir. Bu alanda onlar dünya bilimi önünde sorumluluk taşımakta ve dünya bilimine borçludurlar."

Yerel halkın Albanya'yı nasıl adlandırdığı günümüze ulaşmamıştır. Ancak etkileşimde oldukları halklar, bu ülkeyi farklı şekillerde adlandırmıştır. Örneğin, Yunanlar ülkeye Αλβανεια, Latinler ise Albānia demiştir. Kafkasya Albanya'sının adı halk dilinde Աղվանք (Ağvank), Gürcü dilinde Rani, Farsça kaynaklarda Arran, Arapça kaynaklarda ise Er-Ran olarak geçmiştir ve yerel Udi dilinde Alpan ya da Alupan sözcüğü de eklenebilir. Abbasgulu Ağa Bakıhanov ise "Gülüstani-İrem" adlı eserinde şöyle der:
"Alan kabilesi hakkında bilinenler şudur ki, onlar bu ülkenin sakinleridir ve kendi kralları olmuştur. Alan ve Alban kelimelerinin birbirine benzemesinden yola çıkarak birinin diğerinden türetildiği düşünülebilir. 'Albanya' kelimesi Roma dilinde beyazlık anlamına gelir ve özgürlüğe işaret eder."
Ek olarak, burada bahsedilen Roma dili Latincedir ve Latincede "albus", "blancus" ve "candida" kelimeleri beyaz anlamına gelir.

Bugünkü Azerbaycan ve Dağıstan'ın tamamı ile Ermenistan, Gürcistan, İran, Çeçenistan topraklarının yarısını kapsayan geniş bir alanda hüküm süren Albanya'da Strabon ve diğer kaynaklarca 26 lehçe - şive konuşulmaktaydı. Albanya'da kullanılan dillerin kökeni konusundaki araştırmalar derin olmamakla birlikte birkaç yönde ilerlemektedir. Tarihçi ve dilbilimcilerin bir kısmı tarafından Alban dilinin Nah-Dağıstan dillerine Lezgi dillerine mensup olduğu, diğer tarihçi ve dilbilimciler tarafından ise Farsça veya Lezgice kökenli olduğu ileri sürülmektedir. Azerbaycanlı araştırmacılar tarafından ise Alban yazısı ve dilinin Eski Türkçenin şivelerinden biri olabileceği iddiası ortaya atılmış ve Albanya'nın Türk olduğu da ihtimaller arasında sayılmıştır.

Alban halkları 3. yüzyılda Hristiyanlık dinine girmişler ve 4. yüzyılda da kendi müstakil alfabelerine sahip olmuşlardır. İlk Hristiyanlık izleri taşıyan Alban tarihinde yüzlerce kilise, manastır vb. gibi dini yapılar ortaya çıkmıştır. Bu dini yapılardan pek azı günümüze kaldıysa da Albanya 7. yüzyıldan itibaren gelen İslamın etkisi altında girmiştir. 10. yüzyıldan itibaren Orta Asya'dan süregelen Türk, Kıpçak ve Moğol istilaları ile zayıflayan krallık küçüle küçüle egemenlik alanlarını kaybetmiştir. Albanların büyük bölümü İslamiyet'i benimseyerek Türkleşmiştir.

Strabon'a göre Albanya'nın nüfusu 26 farklı dilde konuşan kabilelerden oluşuyordu. Kaynaklarda, Albanya'da yaşayan halklar arasında Utiler, Gargarlar, Amazonlar, Sovdeler, Kaspiler, Maglar, Sisaklar, Mardlar ve Amardlar, Ariyaklar ve Anariaklar, Geller ve Legler gibi isimlere rastlanır. Bu kabilelerin en eskileri Kafkas ve Türk dillerinde konuşan yerli etnik gruplardı. MS ilk yüzyıllardan itibaren Sasani şahlarının talimatıyla Albanya'ya çeşitli İran kökenli kabileler yerleştirilmiş, III-IV. yüzyıllardan itibaren ise kuzeyden, Derbent geçidinden yeni Türk kabilelerinin, özellikle Hunların, Subarların, Hazarların, Barsillerin ve diğerlerinin Kafkasya Albanya'sına akını başlamıştır. Özellikle subar kabileleri Albanya'nın eski başkenti Gebele civarına yerleşmişti. Bu nedenle, erken Orta Çağ kaynakları Gebele'yi bazen Gebele-Subar olarak adlandırmışlardır. Arapların gelişine kadar Albanya nüfusu Kafkas dilli, Türk dilli ve İran dilli halklardan oluşuyordu.
20'den fazla kabileyi birleştiren Alban kabile ittifakının yerli etnik kitlesi Kafkasya Albanya'sının topraklarında baskın nüfustu. Genellikle Albanlarla özdeşleştirilen en büyük Alban kabilelerinden biri Utilerdi. Eski Albanya, etnik yapısı itibarıyla oldukça çeşitli bir ülkeydi. Ancak Albanlar bu bölgede en büyük kabileydi. Bu yüzden tüm ülkeye Albanya denmeye başlanmıştı. Ancak bu kabilenin adını ülkeden aldığı da mümkündür. "Albanya" adının kökeniyle ilgili yapılan birçok denemeye rağmen henüz net bir sonuca varılamamıştır.
Yeni bilimsel araştırmalar, "Alban" etnik adını eski Türkçedeki "alp" (cesur, yiğit) kelimesiyle ilişkilendiriyor. "Kitabi Dede Korkut"ta bu etnik grup "alpanlar" olarak geçmekte ve "alp" kökenli yer adlarının Kuzey Azerbaycan'da, ayrıca eski Alban devletine dahil olan Güney Dağıstan ve Doğu Gürcistan'da kaldığı görülmektedir. Alban hükümdarlarından Oroys'un adı, "Kitabi Dede Korkut"taki Uruz adıyla karşılaştırılmaktadır. "Aran" adı da yalnızca Türk dillerinden açıklanmaktadır. Albanların Ay tanrısına daha çok tapındıkları bilgisi, Strabon'un verdiği bilgilere göre, eski Türklerin "Ay Tengri"siyle örtüşmektedir. Bu tür kanıtlar ışığında, "Alban" etnik adını taşıyanlar Türk dilli kabul edilmektedir. Bazı araştırmalara göre, burada yaşayan Sakesinler, onlarla akraba sayılan Massagetler ve Gargarlar da Türk kökenliydi.
Uzmanlar, "Alban" adını Türk dilli kabilelerle ilişkilendirmenin daha uygun olduğunu vurguluyorlar. Çünkü bugün Orta Asya'da, özellikle Kazakistan'da Alban adlı bir Türk dilli kabile yaşamaktadır. Ayrıca, Çuvaşların kendi kökenleri hakkındaki destanda, Çuvaşların atalarının Kafkas dağlarının ötesinden gelen Alpanlar olduğu anlatılmaktadır. Son yıllarda yapılan ciddi bilimsel araştırmalar sonucunda Kafkasya Albanlarının Türk kökenli ve Türk dilli kabileler olduğu kanıtlanmıştır.

Anatoli Petroviç Novoseltsev ve Z. İ. Yampolski'e göre, Erken Orta Çağ'da Albanya'nın kapsadığı bölge, şimdiki Azerbaycan'ın, aynı zamanda Ermenistan'ın, Dağıstan'ın ve Doğu Gürcistan'ın topraklarına dahildi.
Ermeni iddialarına göre, eski devirlerde ve Erken Orta Çağ'da Azerbaycan arazisi Kür Nehrinin sadece kuzeyinde (Kür'ün sol kıyısında) yerleşmişti, yani bu iddiaya göre Kür ve Aras nehirleri arasındaki arazi eskiden Ermenilerin olmuştur. Sadece 387 yılından sonra bu topraklar Albanya'nın bünyesine geçmiş, fakat etnik, siyasi ve kültürel açıdan önceki gibi Büyük Ermenistan'ın Doğu eyaletleri olmuştur.
Gürcü bilim adamlarının eski kanaatine göre Kür'ün sol kıyısındaki Albanya topraklarının batı bölümü Gürcistan olmuştur. Yeni Gürcü bilimsel onayına göre ise (yazarı D.L. Musxelişvili) Ermeni araştırmacıların "cömertçe pay verdikleri" dedikleri sol sahil Albanyasının arazisi, ayrıca Kür'ün sol sahilindeki Azerbaycan topraklarının batı bölümü, ayrı ayrı dönemlerde ise hepsi Gürcistan toprakları olmuştur.
İdari dağılım açısından Albanya vilayetlere ve eyaletlere bölünmüştü. Birkaç vilayet eyalet oluşturuyordu. 7. yüzyıl Ermenistan coğrafyasında gösterildiğine göre Albanya'nın sol sahil arazisi 11 vilayetten ibaret idi. Alban kaynakları bunlardan dördü hakkında bilgi veriyor: Gebele, Şeki, Kambisena ve Eceri.
Bunlardan en büyük ve siyasi açıdan en önemlileri vilayetler sayılıyordu. Üç vilayet (Gebele, Şeki, Kambisena) hem de idari kilise birimleri -piskoposluktu- bunların da temsilcileri (piskoposlar) tüm Alban kilise meclislerinde yer alıyorlardı. Solsahil Albanyasına adı geçen vilayetlerden başka, iki ülke (Lpina ve Çola) dahil idi. Feride Memhmedova böyle düşünüyor ki, Çola (Kırsal) adı İran kökenli kelimeden oluşmuştur. Fakat G. Geybullayev belirtiyor ki, Çola sözü Türkçe kökenli "çul" kelimesinden türemiştir.

Çola – Bu eyalet, Çola (Derbent) geçidinden güneye doğru, yaklaşık Beşparmak Dağı'na kadar Hazar sahili boyunca uzanıyordu. Eyaletin büyük şehirleri Çola (Massaget, Maskut Arşakileri'nin başkenti) ve Derbent idi. V. yüzyılın ilk yarısında Sasani Şahı II. Yezdegerd'in hükümdarlığı döneminde, Çola'da güçlü savunma yapıları, ünlü Derbent Seddi inşa edilmişti. Moisey Kalankatlı, Çola'nın stratejik öneminin yanı sıra, tüm Kafkasya'daki ilk Hristiyanlık merkezlerinden biri olarak ideolojik açıdan da büyük öneme sahip olduğunu kaydeder.
"Apostol Aziz Yelisey, Massagetlerin arasına gider ve orada vaaz vermeye başlar."
Bu satırlar I. yüzyıla aittir. Albanya geleneği, bu olayla birlikte Çola'nın VI. yüzyıla kadar patriarklık merkezi olarak kaldığını ve IX. yüzyılın sonlarına kadar burada Doğu Katolikosu'na ait bir sarayın olduğunu kanıtlamaktadır.
Lpina – Çola'nın kuzeybatısında, Çola ile Şeki arasında yer alan bir bölgeydi. Bu bölge neredeyse tamamen fındık ve ceviz ağaçlarıyla kaplı ormanlarla zengindi. Çola ve Lpina bölgelerinin bir ölçüde özerklik ve ayrılıkçı eğilimlere sahip olması, Moisey Kalankatlı'nın "Albanya, Lpina ve Çola" üçlemesinde yansıtılmıştır. Daha I-II yüzyıllarda Aziz Yelisey'in havarilik döneminde bu üç bölge – Çola, Lpina ve Albanya kutsal ilan edilmişti. Bu üçleme 626–630 yıllarının siyasi olaylarında, tüm Albania'nın, Çola dahil, Hazarlar tarafından işgal edildiği dönemde de kaydedilmiştir. Hakan'ın oğlu Şat, babasının Albanya, Lpina ve Çola üzerinde ebedi bir hakimiyet kurduğunu söylüyordu. Bu düşünceye dayanarak K.V. Trever, VII. yüzyılda "Albanya bünyesindeki Lpina ve Çola bölgelerinin belli bir ölçüde içsel bağımsızlığa sahip oldukları ve muhtemelen Albania'dan sonra bu yerlerin adının ayrıca belirtilmesinin de bu yüzden olduğunu" sonucuna varır. Tarihi gerçeklerin incelenmesi, bu üçlemenin dini-sembolik bir anlam taşımasının yanı sıra önemli bir gerçek olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Stratejik, periferik bölgeler olan Lpina ve Çola, ülkede merkezi bir yönetim olmadığında bağımsız devletlere dönüşmekteydi (551–630 yılları). Cavanşir ve Varaz Trdat'ın yönetimi döneminde ise Lpina ve Çola tekrar Albania'nın ayrılmaz stratejik bölgele

Alesker Hacıağa oğlu Alekperov (Azerice: Ələsgər Hacıağa oğlu Ələkbərov, 26 Mart 1910 - 31 Ocak 1963), Sovyet Azeri oyuncu.

Okul yıllarından itibaren tiyatroyla amatör olarak ilgilenmiştir. 1927-1930 yıllarında Bakü Tiyatro Yüksekokulu'nda eğitim almıştır. Bakü'de Türk İşçi Tiyatrosu'nun oyunlarında rol almaya başlamış ve burada kendini geliştirmiştir. Aynı tiyatroda oyuncu olan Hüküme Kurbanova ile evlenmiş ve tiyatorunun Gence'ye taşınması üzerine ailesiyle beraber Gence'ye gitmiştir.
Gence'de bulunduğu sırada eşinden ayrılarak Bakü'ye dönmüş, burada Akademik Dram Tiyatrosu'nda çalışmaya başlamıştır. İkinci evliliğini milliyet itibarıyla Rus olan tezgâhtar bir kızla yapmıştır.
1963 yılında 53 yaşındayken ölmüştür. Adı, Bakü'de bir sokağa verilmiştir.

Tiyatro sahnesinde özellikle "Othello" rolünü büyük bir başarıyla canlandırdığı döneminin Azerbaycan ve SSCB çapındaki tiyatro otoritelerince kabul edilmiştir. Azerbaycan Akademik Dram Tiyatrosu sahnesinde 500 defadan fazla "Vagif" rolüne çıkmıştır. Bir süre Tiflis Azeri Tiyatrosu'nun sahnesinde de rol almıştır.

IMDb'de  Alesker Alekperov

Atropatena (Eski Farsça: Ātṛpātakāna, Grekçe: Ατροπατήνη) veya Medya Atropatena, MÖ 4. yüzyılda çoğu bugünkü İran Azerbaycanı ve İran Kürdistanı olarak bilinen bölgede kurulmuş ve başkenti Gazaka kenti olmuş eski bir krallık. Günümüzdeki Azerbaycan'ın tarihi adı Atropatena'dan kaynaklanmıştır.

MÖ 323'te İskender'in ölümü sonrasında, kurduğu imparatorluğun toprakları İskender'in ardılları (Diadohoi) arasında bölünmüştür. Eski Ahameniş İmparatorluğu'nun bölgesi olan Medya iki eyalete bölünmüştür: güneyde yer alan Büyük Medya (Medya Magna) ve kuzeyde yer alan Küçük Medya (Medya Atropatena). Küçük Medya, tüm Medya'nin eski Ahemeniş valisi ve İskender tarafından atanmış naip Perdikas'ın kayınpederi Atropat'ın kontrolüne geçmiş ve Atropat bölgeye öz ismini vermiştir. 
Kısa süreden sonra Atropat Selevkos İmparatorluğu'na sadakat ödemeden vazgeçmiş ve Medya Atropatena'yı bağımsız bir krallık yapmıştır. Daha sonra Medya önekini kaybederek, sadece Atropena olarak tanımıştır. Atropat'ın Hanedanı bölgeyi birkaç yüzyıl boyunca, önce bağımsız, sonra Part İmparatorluğu'nun vasalı gibi yönetmiştir. Sonunda Part İmparatorluğu tarafından ilhak olunmuş Atropatena daha sonra Sasani İmparatorluğu'nun kontrolüne geçmiş ve Sasaniler bölgeye yeniden Aturpatakan adını vermiştir. 639 ve 643 yılları arasında Atropatena, Dört Büyük Halifelerden Ömer ibn Hattab'ın yönettiği Hilâfetin kontrolüne geçmiştir. Bu dönemde ayrı bir eyalet oluşturan Atropatena/Aturpatkan, stratejik bakımdan büyük önem taşımış ve son olarak Arapçanın etkisiyle Azerbaycan şeklinde değişime uğramıştır.

Atropatidler ve ya Atropat Hanedanı, Atropatena'da hüküm sürmüş İran kökenli hanedan. Adını ilk Atropatena hükümdarı olan Atropattan almaktadır.

II. Ariobazanes'ten sonra yönetime Arşaklılar'ın Atropatena kolu geldi.

Azerbaycan'da Hristiyanlık bir azınlık dinidir. 280.000 ila 450.000 (%3,1 – %4,8) arasında tahmin edilen Hristiyanlar çoğunlukla Rus ve Gürcü Ortodoks ve Ermeni Apostoliktir. Ayrıca, büyük çoğunluğu Müslüman kökenli olan küçük bir Protestan Hristiyan topluluğu da bulunmaktadır.  Güncel tahminlere göre Hristiyanların payı %2,6–%3 civarındadır.

Hristiyanlık, miladi dönemin ilk yıllarında bugünkü Azerbaycan topraklarına yayılmıştı. Bu dönemin ilk aşaması, Kudüs'ün ilk patriği olan Yakub'un kutsaması ile yeni dini yayan Havariler Bartholomew ve Thaddeus (Ermenistan'ı Hristiyanlaştıranlarla aynı kişiler) dönemi olarak adlandırılmaktadır.
Bugün Azerbaycan'daki tarihî kilise mirası içinde Kafkas Albanyası (Alban) geleneğine atıf yapan Udi topluluğu, Gürcü Ortodoks mirası ve Rus İmparatorluğu dönemi Alman-Lutheran izleri birlikte yer alır. Udi geleneği 2003'te resmî olarak “Alban-Udi Hristiyan Dini Cemaati” adıyla yeniden tescil edilmiştir; Şeki'nin Kiş köyündeki tarihî kilise 2000–2003 arasında Norveç destekli bir projeyle restore edilmiştir.

Azerbaycan'da Doğu Ortodoks Hristiyanlığının taraftarları çoğunlukla etnik Ruslar ve Gürcülerdir. Rus Ortodoks toplulukları, Azerbaycan'daki Rus Ortodoks Kilisesi'ne bağlıdır. Azerbaycan'ın tüm toprakları, Bakü'deki Kutsal Mür Taşıyıcılar Katedrali merkezli Bakü ve Azerbaycan Rus Ortodoks Piskoposluğu dini yargı yetkisi altında bulunmaktadır.

Azerbaycan'da Doğu Ortodoks Hristiyanlığının taraftarları çoğunlukla etnik Ermenilerdir. Ermeni Apostolik Kilisesi'nin şu anda Dağlık Karabağ Cumhuriyeti dışında bir cemaati yoktur. Savaşın patlak vermesinden önce, Ermeniler ülkedeki en büyük Hristiyan nüfusunu oluşturuyordu. Bugün Azerbaycan'daki Ermeni kiliseleri,çatışmalar ve göçler nedeniyle kapalı durumdadır. Birinci Dağlık Karabağ Savaşı sırasında, dini ayrımcılığa karşı anayasal güvencelere rağmen, Azerbaycan'ın her yerinde Ermeni Apostolik Kilisesi'ne karşı çok sayıda vandalizm vakası bildirilmiştir. 1990'da Bakü pogromunun zirvesinde, Ermeni Aziz Krikor Aydınlatıcı Kilisesi ateşe verilmişti, ancak 2004'te restore edilen kilise günümüzde hâlâ kullanılmamaktadır.

Azerbaycan’da Katolik Kilisesi'nin sadece bir cemaat bulunmaktadır: 2007'de Bakü'de bir kilise açılmıştır.
Azerbaycan'da ayrıca on bir Molokan topluluğu vardır. Molokanlar, diğer Protestanlar gibi inançlarını İncil'e odaklayan ve kilise hiyerarşisini reddeden bir Protestan azınlıktır. Ayrıca, muhtemelen 7.000'den az Protestan cemaati olan bir Alman Lutheran topluluğu da vardır. Azerbaycan'daki Baptist Birliği'nin eski genel sekreteri Pastor Elnur Jabiyev'e göre, 2010 yılına kadar Bakü'de sekiz veya dokuz evanjelik kilise vardı, ancak bunların da açıkça bir araya gelmesi yetkililer tarafından engellenmektedir.
Nüfusun tahminen %2,5'i Rus Ortodoks Kilisesi'ne mensup (1998) kişilerden oluşur. Azerbaycan'daki Rus Ortodoks Kilisesi, Bakü Piskoposluğu'na ve Azerbaycan'da bir temsili olan Hazar bölgesine sahiptir. Ünlü Rus kiliseleri arasında Başmelek Mikail Kilisesi ve Kutsal Mür Taşıyıcılar Katedrali bulunmaktadır. Bir zamanlar büyük olan Bakü'deki Aleksandr Nevski Katedrali, 1937'de Stalinizm etkisinde komünistler tarafından yıkıldı.
2003 yılında kurulan Arnavut-Udi Kilisesi Azerbaycan'daki Udi azınlığına mensuptur.
Ayrıca Gürcü Ortodoks cemaati ve kiliseleri de bulunmaktadır.

2025 ve 2026 yıllarında yayımlanan uluslararası raporlarda, Azerbaycan'daki din özgürlüğü ve Hristiyan toplulukların durumu değerlendirildi. ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu (USCIRF), ülkedeki dinî faaliyetlerin devlet denetimine tabi olduğunu ve Dağlık Karabağ'daki Ermeni Hristiyan mirasının korunmasına yönelik endişelerin devam ettiğini bildirdi.
Azerbaycan'daki çeşitli dinî toplulukların temsilcileri ise USCIRF raporlarını reddederek ülkede dinî hoşgörü ortamının korunduğunu ve farklı dinî toplulukların faaliyetlerini sürdürdüğünü açıklamışlardır.

Alban Havari Kilisesi
Bakü ve Azerbaycan Piskoposluğu
Azerbaycan'da Gürcü Ortodoks Kiliseleri
Azerbaycan'da Katolik Kilisesi
Malakanlar
Azerbaycan'da din
Hristiyan nüfusa göre ülkelerin listesi

De Cordier (2017). "From Once-Dominant Minority to Historical Christian Outpost on the Southern Caspian: Azerbaijan's Orthodox Christians". Central Asian Affairs. 4 (4): 358-383. doi:10.1163/22142290-00404003. 
Adherents.com - Religion by Location: Azerbaijan
Fahlbusch, Erwin, (Ed.) (1999), "Azerbaijan", Encyclopedia of Christianity, 1, Grand Rapids: Wm. B. Eerdmans, ss. 175-176, ISBN 0802824137

Azerbaycan'da LGBT hakları, Azerbaycan sınırları içerisindeki eşcinsel bireylerin yaşam biçimidir. Azerbaycan'da LGBT bireyler için hiçbir yasal güvence bulunmamakla birlikte ülke genelinde homofobik yaklaşım bulunmaktadır.
Azerbaycan'da kadınlar arası cinsel ilişki Azerbaycan topraklarında hiçbir zaman suç olmamışken erkekler arası cinsel ilişki, Eylül 2000'de ceza kanununun içerisinde kabul edilmiş ve Ocak 2001'de yürürlüğe girmesi ile yasaktan kaldırılmıştır. Buna rağmen LGBT kişiler hâlâ baskı ve tacize maruz kalmaktadırlar. Mevcut durumda yasal korunmaya tâbi olmayıp hemcins çiftler evlenememektedir. Cinsiyet kimliğinin yasal tanınması konusunda trans kişilere hiçbir idari usul mevcut değildir. Hemcins çiftler, çocuklar evlat edinemez; nefret söylemi ya da nefret suçu ile ilgilenen yasalar, ne cinsel yönelim ne de cinsiyet kimliğini kapsamaktadır.
Heteroseksüel olmayan ya da cinsiyet uyumsuzluğu gösteren kişilere karşı "mavi" ya da Rusçadan alınmış "goluboy" (голубой) terimleri kullanılmaktadır.
Avrupa ülkelerini LGBT hakları açısından listeleyen Rainbow Europe Map and Index'in 2021 versiyonuna göre Azerbaycan LGBT hakları konusunda 49 Avrupa ülkesi arasında son sırada yer almıştır.

Azerbaycan'da eşcinsellik iddiaları politik bir silah olarak kullanılmaktadır. Hükûmet, geçmişte muhalefet üyelerinin saygınlığını sarsmak amacıyla onları eşcinsellikle suçlamıştır. Muhalefet Azerbaycan Halk Cephesi başkanı Ali Kerimli'nin kendisi eşcinsellikle suçlanıp siyasetçi olmaya elverişsiz olduğu iddia edilmiştir.
Azerbaycanlı yazar Alekper Aliyev'in 2009'da yayımladığı Artuş ve Zaur isimli romanı, Artuş isimli bir Ermeni ile Zaur isimli bir Azeri'nin arasındaki aşk hikâyesini anlatıp Azerbaycan toplumunun hem Ermeniler hem de eşcinselliğe ilişkin tabularına değinmiş ve sert bir biçimde karşılanmıştır. Yazarın Hürriyet gazetesi ile yaptığı bir görüşmede söylediğine göre romanın piyasaya çıkmasından bir ay sonra Azerbaycanlı polisler kitap dükkânlarını tek tek dolaşıp roman kopyalarını toplamıştır, ancak bir İçişleri Bakanlığı sözcüsünün iddiasına göre polisler kitap satışını hiçbir şekilde engellememiştir. Yazarın kendi iddiası üzerine ayrıca kendisine karşı tehditler yapılmıştır.
Sanatçı Babi Badalov kendi memleketinde cinsel yöneliminden dolayı hayatını tehlikeye sokan tehditlere uğradıktan sonra yurtdışında iltica teşebbüslerinde bulunup 2011'de sığınmacı olarak Paris'e yerleşmiştir.

Avrupa Konseyi üye devletlerinde eşcinsel evliliğin olasılıkla yasallaştırılması dahil olmak üzere cinsel yönelim ile cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığa ilişkin Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin düzenlediği tartışmalar hem Azerbaycanlı milletvekilleri hem de dini liderler tarafından sert karşılandı. Azerbaycan delegasyonu üyeleri Gültekin Hacıbeyli ile Sabir Hacıyev, tartışmalara katılmayacaklarını bildirdiler. Ayrıca Milli Meclisin Sosyal Siyaset Komitesi Başkanı Hadı Recebli, milli ve kültürel değerlerinin korunmasını gerekçe olarak göstererek tartışmalara olumsuz göz ile baktığını ifade etti.

Bu ana kadar Azerbaycan'da hiçbir LGBT Onur etkinliği yer almamıştır. Özellikle Bakü'de düzenlenen 2012 Eurovision Şarkı Yarışması'ndan önceki aylarda, yarışmanın yer aldığı günlerde eşcinsel bir geçit törenin yer alacağı rivayetlerin yayılması ile bu konu Azerbaycan'da tartışılmaya başladı. Pink News sitesinin Mayıs 2012'de yayımladığı habere göre sözde "The Devotees of Azerbaijan" ("Azerbaycan'ın Esirleri") isimli bir hacker grubu esctoday.com ile resmî Eurovision sitesi başta olmak üzere yarışmaya ilişkin sitelere saldırarak olası bir "gey geçit töreni'ne tepki göstermiştir. Bu geçit törenine ilişkin rivayetlerin ayrıca İran'a ulaşmasının ardından İran hükûmeti Bakü'deki büyükelçisini geri çağırmıştır.

Sanal alemde gay.az sitesi, LGBT bireylere yönelik bir forum ve "bilgilendirici-eğlendirici bir kaynak" olarak mevcuttur.

Azerbaycan vatandaşı 20 yaşındaki LGBT aktivisti İsa Şahmarlı, kendisini gökkuşağı bayrağıyla asarak intihar etmiştir.

Asya'da LGBT hakları
Avrupa'da LGBT hakları
Sovyetler Birliği'nde LGBT tarihi

YouTube'da Life on the margins for Azerbaijan's gays, Agence France-Presse (İngilizce)

Azerbaycan'da Zerdüştlük, MÖ 1000'a kadar uzanır. Antik İran'da Zerdüştlük yaygın din olsa da, Antik İran'da baskın din sonradan İslâm oldu. Azerbaycan ismi Farsçada Zerdüştlükle ilgisi olan Ateş ülkesi (Azer-payegan) anlamına gelir.
Bugün Zerdüştlük dini, kültürü ve gelenekleri Azerbaycan'da büyük saygı görmeye devam ediyor ve Nevruz bayramı ülkenin ana bayramı olmaya devam ediyor. Zerdüştlük Azerbaycan tarihinde derin bir iz bıraktı. Dinin izleri Surahanı ve Kınalık'ta hala görülebilir.

Zerdüştlüğün izleri Bakü, Şamahı, Nahçıvan, Mingaçevir gibi bölgelerde bulunabilir. Bakü eski zamanlarda Zerdüştlüğün merkeziydi. Kentin en popüler mimari anıtı olan Kız Kulesi Sasani İmparatorluğu dönemine aittir.

7. Yüzyılda Araplar, Azerbaycan dahil İran'ı fethettiler. Bu dönemde birçok Zerdüşt tapınağı ve kütüphanesi yakıp yıkıldı ve pek çok Zerdüştlük metni kayboldu. Zerdüştler Araplar tarafından Yahudi ve Hristiyan muamelesi gördüler. Bu, dini uygulamaları sürdürebileceklerini ancak ekstra vergi ödemeleri anlamına gelir. Farsların din değiştirdiği tüm zorluklara rağmen, Zerdüştlük İran ve Azerbaycan'da azınlık dini haline geldi.

Azerbaycan'da bankacılık sisteminin faaliyeti "Banklar Hakkında" yasasıyla düzenlenmiştir.
Bu yasaya göre ülkenin bankacılık sistemi iki basamaklıdır – Azerbaycan'ın Merkezi Bankasından ve kredi kurumlarından ibarettir.
Ana basamak, Azerbaycan Merkez Bankası ve faaliyeti Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, «Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Merkez Bankası Hakkında» yasa, Azerbaycan Medeni Yasası ve diğer normatif hukuk düzenlenmeleriyle düzenlenir. Mevzuat gereği Merkez Bankası banka faaliyetine lisans verir ve tanzim eder, yasayla belirlenmiş şekilde banka faaliyeti üzerinde denetimi gerçekleştirir. 
Banka sisteminin ikinci basamağı kredi kurumlarıdır. Kredi kurumlarının faaliyeti Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Anayasası, "Bankalar Hakkında" yasa, Medeni Yasa, "Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Merkez Bankası Hakkında", "Banka Dışı Kredi Kurumları Hakkında" ve "Kredi Birlikleri Hakkında" yasalar vs. normatif hukuk düzenlemeleriyle düzenlenir. Bank sektörünün gelişim düzeyinin toplam aktiflerin GSMH'ye oranıyla ölçülür. Eksperlerin hesaplamalarına göre, ekonomik kalkınma düzeyi düşük ülkelerde banka sektörünün toplam aktiflerinin GSMH'daki %5'inden fazla değildir. Azerbaycan'da banka sektörünün toplam aktiflerinin GSYİH'de tahmini payı % 32'ye eşittir. 2010 yılında banka aktiflerinin toplamı 13290,81 milyon Azerbaycan manatı olmuştur. Ortalama banka aktifi 295,35 milyon Azerbaycan manatı olmuştur.
Ülkenin bank sisteminde temerküzleşme düzeyi %60,7'dir. 5 banka (Uluslararası Bank, Kapital Bank, Bank Standart, Halk Bank ve Paşabank) aktifleri toplam aktiflerin % 60,7'sini oluşturur. Ülkedeki bankaların kayıtlı sermayelerinin %39,2'si, depozitolarının %61,9'u, kredi portföylerinin %58,2'si bu beş bankaya aittir. Bank sisteminde tek devlet bankası Uluslararası Bank'dır. Aktiflerin %41,6'sı Uluslararası Bank'a aittir. Ülkede kredi portföyünün %41'i, depozitoların %36'sı bu banka tarafından yönetiliyor.

Azerbaycan ekonomisi
Azerbaycan manatı
Azerbaycan Merkez Bankası

Azerbaycan'ın bankacılık sistemi 1 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Банковский сектор Азербайджана: ставка на рост капитализации 9 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Rusça)
Fitch о банковском секторе Азербайджана (Rusça)

Azerbaycan'da din, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasına göre Azerbaycan laik devlettir. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde din devletten ayrıdır.

Yakın zamana kadar Azerbaycan'da İslam nispeten nominaldi. Azerbaycanlıların büyük çoğunluğu kendilerini Müslüman olarak tanımlasa da, Sovyetlerin sonlarında ve Sovyet sonrası erken dönemlerde yapılan araştırmalar, genel olarak, kendilerini Müslüman olarak görenlerin dörtte birinden daha azının "İslam'ın temel unsurlarını bile anladıklarını" ortaya çıkardı. araştırmacılar Emil Souleimanov ve Maya Ehrmann. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından tüm dini kuruluşlar bunalıma girip parçalara ayrılırken, Akhund Allahşukur Paşazade başkanlığındaki Transkafkasya Müslümanları 1980'de Şeyhülislamı seçti ve operasyonunu yoğunlaştırdı ve tüm Kafkasya'ya nüfuz etmeye çalıştı. Kafkasya Müslümanları Dairesi adı altında. Bu girişimlerin uygulanmasına yönelik önlemler, 1998 yılında Bakü'de Kafkas Müslümanlarının onuncu oturumunda alındı. Gürcistan ve Dağıstan'da CMD temsilciliklerinin açılması bu alandaki önemli adımlardan biriydi.
CMD başkanı, İslami örgütlerle müteakip temasları sağlamakta ve komşu Müslüman ülkelerle yakın dini ilişkiler kurmayı başarmaktadır. CMD bugüne kadar Azerbaycan İslam cemaatlerinin dini ihtiyaçlarını karşılar, ritüellerin uygun şekilde yerine getirilmesini (şeriata uygun olarak) denetler, 1991 yılında kurulan Bakü İslam Üniversitesi aracılığıyla din görevlilerinin yetiştirilmesinde ilerleme kaydeder ve tüm dini olaylardan sorumludur. Bakü Devlet Üniversitesi ilahiyat fakültesi, 1992'den beri İslam ve ilahiyat bilimcileri yetiştiriyor.
Bağımsızlık yıllarında Azerbaycan'da bayramların ibadeti güçlendi ve eski kutsal mekanların yanı sıra yeni kutsal yerler kuruldu. Bakhailizm kendi meclisini yarattı ve her yıl genişledi.
Devlet-din ilişkileri, 2001 yılında Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in kararnamesiyle kurulan Azerbaycan Din Dernekleriyle Çalışma Devlet Komitesi tarafından düzenlenmektedir.

Azerbaycan'daki Bahai İnancı, karmaşık bir bölgesel değişimler geçmişinden geçiyor. 1850'den önce Nahçıvan'da selefi Bábizm dininin takipçileri kuruldu. 20. yüzyılın başlarında, merkezi şimdi Bakü'de bulunan Baháʼí topluluğu, belki 2.000 kişiyi ve birkaç Bahai Yerel Ruhani Mahfilini sayıyordu.   Bu, yerel, bölgesel ve uluslararası düşünce liderlerinin ve aynı zamanda dinin uzun süredir önde gelen liderlerinin olumlu ilgisini kolaylaştırdı. Bununla birlikte, Sovyet yönetimi sırasında devlet ateizmi resmi doktrini altında, Perestroyka dinler üzerindeki kontrolleri gevşettikçe hemen yeniden harekete geçmesine rağmen, Bahai topluluğu neredeyse sona ermişti. Azerbaycan Bahai toplumu 1992'de kendi Milli Ruhani Mahfilini yeniden seçti. 2007 yılına gelindiğinde, Azerbaycan'ın Bakü merkezli modern Bahai nüfusu, Sovyet döneminin öncesinden itibaren zirveye ulaştı ve yaklaşık 2.000 taraftarla% 80'den fazlası din değiştirdi.
Ancak, Azerbaycanlı sadıkların ilk kurulduğu Nahçıvan'daki Bahai toplumu 2006 gibi yakın bir tarihte ciddi şekilde taciz ediliyor ve eziliyordu, ancak bu aynı zamanda Azerbaycan Anayasası'nın 18. Maddesinin 1-3. Paragrafları ile ilgili olabilir. her dinin kanun önünde eşit olduğunu teyit etmekle birlikte, din propagandası, insan kişiliğini azaltıcı ve hümanizm ilkelerine aykırıdır.

Yeni devrin ilk yıllarında İsa'nın havarilerinin devrinde Azerbaycan'da Hristiyan dini Kafkasya Arnavutluk aracılığıyla yayılmaya başlamıştır. Hristiyanlık, Ortodoksluk, Katoliklik ve Protestanlık ile Azerbaycan'da bir dizi azınlık toplulukları tarafından temsil edilmektedir.
Sayıları 280.000-450.000 (% 3,1-% 4,8) arasında olduğu tahmin edilen Hristiyanlar çoğunlukla Rus ve Gürcü Ortodoks ve Apostolik Ermeni'dir (neredeyse tüm Ermeniler Dağlık Karabağ'ın ayrılık bölgesinde)  Ayrıca çoğunluğu Müslüman kökenli 5.000 civarında küçük bir etnik Azeri Protestan topluluğu da var.

Ortodoksluk şu anda Azerbaycan'da Rus ve Gürcü Ortodoks kiliseleri tarafından temsil edilmektedir. Rus Ortodoks Kiliseleri, Bakü Eparchy ve Hazar bölgesinde gruplandırılmıştır.
Azerbaycan'da ayrıca Ortodoksluğun eski ritüelleriyle ilgili on bir Molokan topluluğu vardır. Bu toplulukların herhangi bir kilisesi yoktur; dogmaları özel bir ritüel kitabında sabitlenmiştir. Özel bir güce sahip olan kilise hiyerarşisine karşı çıkıyorlar.

Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi (Azerice: Müqəddəs Qriqori kilsəsi, Ermenice: Սուրբ Գրիգոր Լուսաւորիչի Եկեղեցի) 1871 yılında inşa edilmiştir. 1869 yılında Bakü askeri valisi Mikhail Petrovich Kolyubakin, kilisenin inşası için arazi tahsis etti. Bina, ünlü sanatçı Otto Gustavovich Gippius'un (Yevstafiyevich) kardeşi ve Bakü şehrinin ve valiliğin mimarı Carl Gippius tarafından tasarlandı. Carl Gippius'un ilk eseri Tallinn'deki St Charles Kilisesi ve ikincisi Bakü'deki Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi idi ve hayatının çoğunu kilise inşasına adadı. 1903'te kilisenin avlusunda bir kütüphane ve okul inşa edildi. Bakü'deki Ermeni kilisesi dışında tümü yıkılan 1920'ler ve 1930'ların Sovyet devletinin ateist politikalarından sağ çıktı. 2002 yılında kilise yakınlarda bulunan ve şu anda arşivini barındıran Başkanlık Kütüphanesi'ne taşınmıştır.

Udi etnik topluluğuna mensup 10.000 kişiden yaklaşık 6.000'i, Kabala ilçesine bağlı Nij köyünde ikamet eden 4.400 kişi dahil olmak üzere Azerbaycan'da yaşamaktadır.
Hazar denizi kıyısında ikamet eden Udiler, daha sonra Hristiyanlığı kabul ettiler ve bu dini Kafkasya Albanyasın'da yaydılar. Kiş Kilisesi (Shaki bölgesinin Kiş köyü) bu kültürel mirasın en önemli örneklerinden biridir.

Bakü ve çevresinde binden az üyesi olan küçük bir Katolik cemaati var.
Vatikan Dışişleri Bakanı Giovanni Lajolo, 19 Mayıs 2006 tarihinde Bakü'yi ziyaret etti. 25 Mayıs'a kadar süren ziyarette, Azerbaycan ile Vatikan arasındaki ilişkileri görüşmek üzere Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Kafkas Ruhban Dairesi Başkanı Şeyh Allahşukur Paşazada ile görüştü.
Giovanni Lajolo şu açıklamalarda bulundu: "Azerbaycan ile Vatikan arasındaki dostane iletişim seviyesinden memnunuz". "Azerbaycan gerçekten dinlerin ve kültürlerin birleşme yeridir. Burada var olan hoşgörüyü çok tahmin ediyoruz. Ve Azerbaycan'ın yoğun kalkınmasından çok memnunuz. Vatikan, Azerbaycan ile ilişkilerin genişletilmesi ile ilgileniyor ve benim Bakü ziyaretimin amacı şudur. bağlarımızın daha da gelişmesi üzerine fikir alışverişi yapmak.
Bakü'nün Katolik kilisesi Stalin döneminde yıkılmış, ancak Eylül 2005'te başlayan yenisi 2007 yazında açılmıştır.

Azerbaycan'da Zerdüştlüğün tarihi MÖ 1. bin yıla kadar uzanıyor. Pers İmparatorluğu'nun diğer bölgeleri ile birlikte Azerbaycan, 7. yüzyıldaki Arap işgaline kadar ağırlıklı olarak Zerdüşt devleti olarak kaldı. Azerbaycan ismi, Zerdüştlük ile doğrudan bağlantısı olduğu söylenen bir isim olan Orta Farsçada "Ebedi Ateş Ülkesi" anlamına gelmektedir. Bugün Zerdüştlüğün dini, kültürü ve geleneklerine Azerbaycan'da büyük saygı duyulmaktadır ve Nevruz, ülkenin ana bayramı olmaya devam etmektedir. Zerdüştlük Azerbaycan tarihinde derin bir iz bıraktı. Dinin izleri hala Ramana, Khinalyg ve Yanar Dağ'da görülebilir.
Azerbaycan'daki Zerdüştlük, bölgedeki eski dinin hayatta kalmasına değil, petrolün keşfi sırasında Sindh ve Punjabi şehri Multan gibi İngiliz Hindistan'dan gelen Parsi Zerdüştlerinin daha yakın zamanda gelişine bağlanmıştır. Bakü'de ve 1880'lerde uzman işgücü ihtiyacı. Bakü Ateş Tapınağı, yerdeki doğal olarak yanan gaz ve petrol kullanılarak eski bir ateş tapınağının yerinde kullanılmak üzere inşa edildi. Harita bir yapı, Zerdüştlerin binlerce yıldır standart ateş tapınağıdır.

Azerbaycan'da toplamda yaklaşık 16.000 olan üç ayrı Yahudi topluluğu (Dağ Yahudileri, Aşkenaz Yahudileri ve Gürcü Yahudileri) vardır. Bunların 11.000'i Dağ Yahudisi, 6.000'i Bakü'de ve 4.000'i Kuba'da, 4.300'ü Aşkenaz Yahudisi, çoğu Bakü ve Sumqayit'te ve 700'ü Gürcü Yahudisi. Bakü'de üç, vilayetlerde birkaç sinagog var. Şeyhülislam Allahshukur Pashazade, 2000 yılında Bakü'deki Yahudi Evi'nin inşası için 40.000 ABD Doları bağışta bulunmuştur. Qırmızı Qəsəbə adında bir Yahudi köyü de bulunmaktadır.

Azerbaycan'da din özgürlüğü, anayasasının 18. maddesine göre laik bir ülkedir. Azerbaycan'da laiklik, özellikle Sovyetler Birliği döneminde yaygınlaşmış ve yerleşmiştir.

Rus-Türk ve Rus-İran savaşlarının sonunda Rus İmparatorluğu bünyesine katılmaya zorlanan Azerbaycan bu dönemde laik bir düzene aşama aşama geçmeye başlamıştır. 19. yüzyılın 2. yarısındaki Azeri eğitimciler milli ve dini değerlerden ziyade Avrupa kültürüne ulaşabilmeyi hedeflemişlerdir. Dinin toplumdaki rolünün ve nüfuzunun azaltılmasına gidilen ve Avrupa değerlerine ulaşılmaya çabalanan bu yenilenme döneminde, paralel olarak, ulusal kendini tanıma süreci de gerçekleşmeye başlamıştır. Çağına göre liberal sayılabilecek bir düşünce ortamına geçilen dönemde, örneğin 1875-1877 yıları arasında yayınlanan Ekinci gazetesindeki yazılarda İslam dini eleştirilebiliyordu.
1918'de bağımsız Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti laik ilkelerle kurulmuştur. Yeni oluşturulan ülkenin öncelik verdiği başlıca ilkeler dünyevi milliyetçilik ve Avrupalaşma olmuştur. Bunun yanında, İslami değerler de milletin kültürel değeri olarak değerlendirilmiştir.
Sovyetler Birliği'nin Azerbaycan'ı işgal etmesi ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla laiklik daha da yaygınlaşmış ve yerleşmiştir.
Azerbaycan'ın 1991 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra, özellikle İslam bilgisi ve ibadet bağlamında artış görülse de laiklikten uzaklaşılmamıştır. Bu dönemde doğrudan İslam dinine bağlı olan yapıların, kuruluşların, eğitim ve ibadet kurumlarının sayısı kayda değer ölçüde artmıştır. 2011 yılı itibarıyla ülkede camilerin sayısı 1802'ye yükselmiştir. Bu camilerin çoğu hâlâ Sovyetler döneminden kalma eski binalar olsa da, yeni inşa edilen camilerin sayısı 595'i bulmuştur. Azerbaycan Cumhuriyeti Dini Kurumlarla İşbirliği İçin Devlet Komitesi çoğu Müslümanlara ait olan 534 dini topluluk kayda geçirmiştir.
Müslümanların dini eğitim kurumlarına ve bunların faaliyetlerine Azerbaycan'ın Eğitim Bakanlığı tarafından çıkarılan lisans ile izin verilir. Öncesinde bu kurumların kanuna uygunluğu doğrulanmak ve belgelendirilmek zorundadır. Azerbaycan'ın dini eğitim kurumlarının mezunlarına, dini propaganda yürütülmesi ve dini görevlerin yerine getirilmesinde öncelik verilir.
1992 yılında Bakü Devlet Üniversitesi'ne bağlı olarak, yüksek eğitimli ilahiyatçı kadrolar yetiştirmek amacıyla İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. Bu fakülte, Azerbaycan'ın Eğitim Bakanlığı, Bakü Devlet Üniversitesi ve Türkiye'nin Diyanet Vakfı arasında imzalanan anlaşmanın temelinde açılmıştır. Eğitim süresi beş yıl olan fakültenin mezunları, ilahiyatçı ve Arap dili öğretmeni ihtisasını almaktadırlar.
Yine 1991 sonrasındaki bağımsızlık döneminnde Azerbaycan'da Bakü İslam Üniversitesi gibi daha büyük bir eğitim kurumu da açılmıştır. QMRİ'nin bünyesinde faaliyet gösteren bu üniversitede İslamşünaslık ve Şeriat fakülteleri vardır. Üniversitenin, ülkenin Bakü dışındaki şehirlerinde şubeleri de vardır.

Azerbaycan çok kültürlü, çok dinli ve çok mezhepli, laik bir ülkedir. Azerbaycan'da pek çok dine mensup insanlar bir arada yaşamaktadır.
Azerbaycan Anayasası'nın 48. maddesi hürriyet hakkını garanti eder ve tüm inanç sahibi insanlar, kendi din ve mezheplerini kısıtlama olmaksızın seçebilir ve uygulayabilir. Azerbaycan Anayasasının 18. maddesi dinin devlet işleri ve hükûmetten ayrı hareket ettiğini belirtir. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte, tüm inançlara mensup kişiler, İslam da dahil olmak üzere herhangi bir dinin yasa ve propagandası açısından eşit kabul edilir. Hümanizma ise, çelişkili bir durum olarak hâlâ yasak tutulmaktadir.
Ayrıca İlham Aliyev 2016 yılını "Çok Kültürlülük Yılı" (Azerice: Multikulturalizm ili) ilan etmiş ve çeşitli etkinlik ve faaliyetler düzenlenmesini sağlamıştır.

Ülkenin 86.600 kilometre karelik bir alanı ve 2017 itibarıyla 9,8 milyon nüfusu vardır. Belirli dini gruplara üyelik konusunda güvenilir istatistikler yoktur; ancak resmî rakamlara göre nüfusun yaklaşık yüzde 96'sını Müslümanlar oluşturmaktadır. Nüfusun geri kalan kısmı, çoğunlukla Rus Ortodoks, Ermeni Apostolik (hemen hemen hepsi Dağlık Karabağ'ın işgal bölgesinde yaşayan), Yahudiler ve inanmayanlardan oluşmaktadır. Müslüman çoğunluk arasında dini gözlem göreceli olarak düşüktür ve Müslüman kimliği dinden çok kültür ve etnik kökene dayanma eğilimindedir. Dini Birliklerle Çalışma Devlet Komitesi'ne (SCWRA) göre, Müslüman nüfus yaklaşık yüzde 85'i Şii ve yüzde 15'i Sünni'dir; geleneksel olarak farklılıklar keskin bir şekilde tanımlanmamıştır. 2016 tarihli bir raporda, ABD Dışişleri Bakanlığı bu rakamı 2011 yılı için yüzde 65 Şia ve yüzde 35 Sünni olarak göstermiştir. Hristiyanların büyük çoğunluğu Rus Ortodoks'tur. Yine ABD Dışişleri Bakanlığı'na göre, Müslümanların kimlikleri, dine göre değil, kültür ve etnik kökene dayanmaktadır. Hristiyanlar, ülkenin başkenti Bakü ve üçüncü büyük şehri olan Sumgayit'in kentsel bölgelerinde yoğunlaşmıştır.
Yaklaşık 15.000 kişilik toplam Yahudi nüfusunun çoğunluğu Bakü'de yaşamaktadır. Guba'da köy ve belediyede, Kızıl Kent ve başka yerlerde çok daha küçük topluluklar da vardır. Ülkede beş ilâ altı haham ve altı sinagog vardır.
Şii, Sünni, Rus Ortodoks ve Yahudileri ülkenin "geleneksel" dini grupları olarak kabul edilir. 100 yıldan fazla bir süredir Lüterciler, Roma Katolikleri, Vaftizciler, Molokalılar (Eski İnananlar), Yedinci Gün Adventistleri ve Bahailerin cemaatleri bulunmaktadır.
Son on yılda, "Wahhabi" ve Selefi Müslümanlar, Pentekostal ve Hristiyan Hristiyanlar, Yehova Şahitleri ve Hare Krishnas da dahil olmak üzere yabancı veya "geleneksel olmayan" olarak kabul edilen bir dizi dini grup varlığını ortaya koydu.
Bakü'de önemli ölçüde gurbetçi Hristiyan ve Müslüman topluluklar vardır. Yetkililer genellikle bu grupların özgürce ibadet etmelerine izin vermiştir.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, tüm inançlara sahip kişilerin dinlerini kısıtlama olmaksızın seçmelerini ve uygulamalarını sağlar. Anayasa uyarınca, her kişi kendi dini bağlılığını ve inancını (ateizm dahil olmak üzere) seçme ve değiştirme, kendi seçtiği dini gruba katılma veya kurma ve dinini uygulama hakkına sahiptir. Dini özgürlükler yasası, Hükûmetin herhangi bir bireyin veya grubun dini faaliyetlerine müdahale etmesini açıkça yasaklamaktadır; ancak, dini bir grubun faaliyetinin "kamu düzeni ve istikrarı tehdit ettiği" durumlar dahil olmak üzere istisnalar vardır.

Azerbaycan'da eğitim, Azerbaycan Cumhuriyeti Bilim ve Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenmektedir.

Sovyet öncesi dönemde Azerbaycan eğitimi, erken çocukluk döneminde başlayan İslami dini eğitimi de içeriyordu. Yaklaşık beş yaşından başlayarak bazen yirmi yaşına kadar devam eden çocuklar medreselere, camilere bağlı eğitim kurumlarına gitti. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda medreseler, büyük şehirlerde ayrı eğitim kurumları olarak kuruldu, ancak eğitimin dini kısmı önemini korudu. 1865 yılında Bakü'de ilk teknik lise ve ilk kadın lisesi açıldı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Azerbaycanlılar için laik ilkokullar ortaya çıkmaya başladı (etnik Ruslar için okullar daha önce kurulmuştu), ancak Transkafkasya'da Çarlık dönemi boyunca yüksek öğretim kurumları ve orta okullarda Azerbaycan dilinin kullanılması yasaklandı. Etnik Azeri çocukların çoğu bu dönemde hiç eğitim almamış ve Azerbaycan okuma yazma oranı özellikle kadınlar arasında çok düşük kaldı çünkü o dönemlerde az sayıda kadının okula gitmesine izin verildi.
Sovyet döneminde, okuma yazma ve ortalama eğitim seviyeleri, 1920'lerde Arapçadan Latinceye ve 1930'larda Latinceden Kiril'e alfabedeki iki değişikliğe rağmen, çok düşük başlangıç noktalarından çarpıcı bir şekilde yükseldi. Sovyet verilerine göre, 1970 yılında erkeklerin ve kadınların (dokuz ila kırk dokuz yaş arası) % 100 okuryazardı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 2009 raporuna göre Azerbaycan'da okuma yazma oranı % 99,5 idi.
Sovyet döneminde Azerbaycan eğitim sistemi, tüm eğitim kurumlarının devlet kontrolünü ve her düzeyde Marksist-Leninist ideolojisinin ağır parçalarını içeren Moskova tarafından dayatılan standart modele dayanıyordu.
Bağımsızlıktan bu yana Azerbaycan Parlamentosu'nun çıkardığı ilk yasalardan biri, Kiril alfabesinin yerine değiştirilmiş bir Latin alfabesi kabul etmekti. Bunun dışında Azerbaycan sistemi çok az yapısal değişikliğe uğramıştır. İlk değişiklikler, din eğitiminin yeniden tesisini (Sovyet döneminde yasaklandı) ve Azerbaycan dilinin kullanımını yeniden vurgulayan ve ideolojik içeriği ortadan kaldıran müfredat değişikliklerini içeriyordu. İlkokullara ek olarak, eğitim kurumları binlerce anaokulunu, genel ortaokulları ve uzmanlaşmış ortaokullar ve teknik okullar dâhil olmak üzere meslek okullarını kapsar. Dokuzuncu sınıfa kadar eğitim zorunludur. Sovyet döneminin sonunda, eğitimin yaklaşık % 18'i Rusça idi, ancak Rusça kullanımı 1988'den başlayarak istikrarlı bir düşüşe başladı. Günümüzde İngilizce ve Rusça ikinci veya üçüncü dil olarak öğretilmektedir.

Azerbaycan'da eğitim, stratejik önlem ve üstünlüğü olan toplumun ve devletin gelişmesine temel oluşturan bir faaliyet alanı olarak kabul edilmektedir. Azerbaycan Cumhuriyeti'nde eğitim sistemi demokratik, laik bir karaktere sahiptir ve eğitimin temeli ulusal ve uluslararası değerlerdir. Tüm vatandaşlar 9 yıllık zorunlu eğitim hakkına sahiptir. Eğitim hakkı Azerbaycan Cumhuriyeti vatandaşlarının temel hakkıdır. Bu hak, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nda ve Azerbaycan Cumhuriyeti Eğitim Yasası'nda kurulmuştur. Okullar genelde 15 Eylülde açılır ve 14 Haziranda kapanır. 15 Eylül Bilgi Günü, 14 Haziran Son Zil olarak kutlanır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nın 42. maddesi, vatandaşların eğitim hakkının şu şekilde belirlendiğini belirtmektedir:

Her vatandaşın eğitim hakkı vardır
Devlet ücretsiz zorunlu genel orta öğretim vermektedir
Devlet eğitim sistemini kontrol eder
Devlet, yetenekli kişilerin maddi durumlarına bakılmaksızın eğitimini garanti eder
Hükûmet, asgari eğitim standartlarını belirler
Herkes, devlet standardı çerçevesinde eğitim alma hakkına sahiptir
Azerbaycan'da milliyet, din, ırk, dil, cinsiyet, yaş, sağlık ve sosyal statü, faaliyet alanı, ikamet yeri ve siyasi görüşler gibi farklılıklara bakılmaksızın tüm vatandaşların eğitim hakkına sahip olmaları garanti edilmektedir
Eğitim, 6-15 yaş arasındaki çocuklar için ücretsiz ve zorunludur. Temel eğitim üçe ayrılır: ilköğretim, genel ortaöğretim ve tam ortaöğretim.

Azerbaycan Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti okullarında temel eğitim dili Azerbaycan dilidir ve Azerbaycanca, ülkenin resmî dilidir. Bununla birlikte, 9 yıllık genel eğitimin tamamını, 3 yıllık yüksek öğrenimi ve Rusça lisans derecesini sunan birçok okul vardır. Sunulan diller sadece Rusça ile sınırlı değildir; tanınmış okulların ve vakıfların şubeleri vardır: İngiliz Okulu, EF English First, genel eğitimin 9-11 yılı boyunca hem yabancılara hem de ülkedeki gurbetçilere İngilizce eğitimi sunmaktadır, ancak bu okulların çoğu, özellikle özel kuruluşlar ve okullar nedeniyle yerel eğitim kurumlarına kıyasla ortalama öğrenim maliyetlerinden daha yüksektir.
Lisans derecesi için seçim daha da genişlemektedir: eğitim aracı olarak üç ana dil (Azerbaycanca, Rusça ve İngilizce) bulunmaktadır, ancak bölgesel eğitim kursları almayı planlayanlar için dersler, çalışmalarına karşılık gelen dillerde sunulmaktadır. Örneğin; ülkede Japon çalışmaları ve kültür öğrencileri, bazı sınıflar için istisnasız Japonca kursları almaktadır, yaz okulları ve stajlar daha yüksek dil bilgisi gerektirebilir.
Lisans dersleri, özellikle yeni kurulan veya popüler üniversitelerde İngilizce olarak öğretilir. Örneğin; ADA Üniversitesi, Bakü Yüksek Petrol Okulu, Bakü Mühendislik Üniversitesi (eski Qafqaz Üniversitesi). Bununla birlikte geleneksel ve eski üniversiteler (ör. Bakü Devlet Üniversitesi, Azerbaycan Diller Üniversitesi ve diğer kuruluşlar), sadece sanat ve beşeri bilimler değil, aynı zamanda çoğunlukla İngilizce olarak sosyal bilimler dersleri de sunmaktadır.

İlköğretim, bir yıllık okul öncesi eğitimle başlar. Okul öncesi eğitimden önce çocukların çoğu anaokulu deneyimlerinden anlamanın temellerini biliyor. Bu nedenle, okul öncesi eğitim esas olarak çocukların kavrayışını, doğasını, zevkini ve çevresindeki unsurları anlamasını geliştirmektir. Bazı çocuklar bu dönemde de yazma ve okuma becerilerini kazanırlar, ancak bu çocuktan çocuğa ve temelde becerilerinden farklıdır.
İlkokul altı yaşında başlar ve 1-4 sınıf olmak üzere dört yıl sürer. 10 yaşında öğrenciler bir sınava girerler ve batı sisteminde "ortaokul" denen öğretime geçerler. Nüfusun çoğunluğu ilköğretim için devlet okullarına gitmektedir, ancak seçilecek ve katılacak birçok özel okul da bulunmaktadır.

Eğitimin bu aşaması batı ortaokul sistemine eşittir ve 5-9. sınıfları kapsamaktadır. Genel ortaöğretim, devlet okullarında da ücretsizdir. Bu dönemde öğrenciler edebiyat, matematik, diller, tarih, kültür, spor, bilim, sanat vb. konularda daha derin bilgi sahibi olurlar. Genel ortaöğretimin sonunda, tam orta öğretimi almak için öğrenciler bir sınava girerler.

Tam orta öğretim, 10. ve 11. sınıfları kapsar ve ayrıca Azerbaycan'ın sunduğu devlet okullarında da ücretsizdir. Bu aşamada öğrenciler zaten gelecek meslek seçimlerini seçer ve her yıl yaz aylarında yapılacak giriş sınavlarına hazırlanır. Bu, esas olarak giriş sınavı yarışmasının daha yüksek puan alması ve öğrenciler arasında öğrenim ücretlerini ödemek için devletten tam burs alması nedeniyle ortaya çıkan stres seviyesi nedeniyle öğrenciliğin en savunmasız dönemi olarak kabul edilmektedir.

Giriş sınavı, Azerbaycan'ın farklı bölgelerinde her yaz üniversitelere girmek için girenlerin resmî devlet sınavıdır. 2017 yılına kadar ücretsizdi, ancak 2017 yılında alınan kararla sınavlar yılda 2 kere düzenlenir ve ikinci kez sınava girmek isteyen öğrencilerin artık 40₼ (5 Ekim 2020 itibarıyla 23,5 $) ödemesi gerekmektedir. Değerlendirme, daha yüksek sisteme dayanır: maksimum puan 700'dür. Öğrencilerden, gittikleri branşa göre her konudan 25 soruya cevap vermeleri istenir, bu da her meslek grubu için toplam 5 konu yapar. Meslek okullarına devam etmeyi planlayanlar için toplam 4 ana meslek grubu ve bir ekstra (5. grup) vardır. Hükûmet, yüksek puan alan öğrencileri, öğrenim ücretlerinden muaf tutmaktadır.

Eğitimini tamamlayan ve sınav ve diplomaları başarıyla tamamlayan mezunlara, mesleklerini ve derecelerini belgeleyen tek tip bir devlet belgesi verilir. Eğitim belgesi, işe başlamak ve/veya yeni adıma geçmek için temel oluşturur. Sunulan eğitime ilişkin belgeler; sertifika bursu, diploma, mesleki yüksek lisans diploması, diploma, lisans, "kıdemsiz uzman" kategorisi üzerinden yüksek lisans ve doktora diploması, uzmanlığı artırma belgesi, yeniden eğitime ilişkin diplomadır.

Azerbaycan'da eğitim sistemi, mezun eğitim programları, eğitim kurumları ağları, eğitim sisteminin yönetim organları ve eğitim ve öğretimle ilgili diğer kurumlardan oluşur. Yönetim, çeşitli özelliklere sahip mükemmel bir sistemin işlevinin bir parçası olarak, bazı yapılarının korunmasını, çalışma rejiminin, programın ve hedeflerinin başarıyla gerçekleştirilmesini sağlar. Eğitimi yönetmek için bir devlet kurumları ve toplum öz yönetim organları sistemi kurulmaktadır. Bu kuruluşlar, eğitim mevzuatında belirtilen yetki çerçevesinde faaliyet göstermekte ve bağlayıcı olmayan kanunları olan taahhütler içindedir. Eğitim yönetimi Eğitim Yasası, uygun yasalar ve eğitim kurumlarının kuralları ve programları ile dengelenmiştir ve uluslararası deneyime dayanmaktadır. Azerbaycan Cumhuriyeti Hükûmeti, Eğitim Bakanlığı ve yerel eğitim kurumları, eğitim sisteminin idaresinin ana makamları arasındadır. Eğitim kurumlarının yönetimine yerel yönetim kurumları, ilgili bilimsel-pedagojik topluluklar, profesyonel-yaratıcılık dernekleri, dernekler, sosyo-politik kurumlar ve topluluklar katılır. Yönetim sürecinde, Millî Eğitim Bakanlığı'nın misyonu aşağıdaki yönlere genelleştirilebilir:

Eğitim sistemindeki en önemli sorunların belirlenmesi ve bunların çözümünün önem derecesinin yanı sıra onları çevreleyen ortamın değerlendirilmesi analiz ve tahmin için
Sürecin düzenli olarak yürütülmesi ve kalitenin iyileştirilmesi için sistemin yasal olarak belgelendirilmesini sağlamak
Analiz ve tahmin yapılır, sonuçlar kararı alan memur grubuna sunmak
Eğitimle ilgili ulusal stratejik programın hazırlanması ve gerçekleştirilmesi ve ulusal eğitim standartlarının düzenlenmesi
Dâhil edilen gö

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nın uyarlanmasından sonra (1995), Azerbaycan'da yasal reformlar kapsamında demokratik ilkelere ve uluslararası hukukun gerekliliklerine uygun olarak yeni yasal düzenlemeler ve değişiklikler yapılmıştır. Genel olarak, Azerbaycan Anayasasında temel insan ve sivil hakları ve özgürlükleri ile ilgili 48 madde bulunmaktadır. Anayasanın 3. bölümü özellikle Azerbaycan vatandaşlarının insan hakları, mülkiyet hakları, eşitlik hakları, fikrî mülkiyet hakları, medeni haklar, sanıkların hakları, grev hakkı, sosyal güvenlik hakkı, oy kullanma hakkı ve ifade, vicdan ve düşünce özgürlüğü haklarını kapsamaktadır. 28 Aralık 2001 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti Millet Meclisi, Azerbaycan Cumhuriyeti İnsan Hakları Komisyonu adında bir kurumun kurulması için anayasa kanununu kabul etti ve 5 Mart 2002'de cumhurbaşkanı bunun uygulanması, yasal çerçevesinin oluşturulması ve işleyişi hakkında bir kararname imzaladı.

Ağustos başında Azerbaycan'da medya sansürü kaldırıldı. Sovyet döneminden miras alınan "Glavlit" olarak da bilinen Basında Devlet Sırrının Korunması Dairesi, söz konusu tarihte Azerbaycan Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in emriyle kaldırılmıştır. Buyruk ile askeri sansür emri (1992) ve tüm bilgilerin üzerindeki kontrol kararı (1993) kaldırıldı. Azerbaycan, Freedom House tarafından yıllık basın özgürlüğü anketinde 100 üzerinden 79 puanla 'özgür olmayan' ülkeler kategorisinde yer almıştır.
Yetkililer, ülke içindeki medya özgürlüğünü kısıtlamak için bir dizi tedbir kullanıyorlar. Muhalefet ve bağımsız medya kuruluşları ve gazetecilerin matbaalara ve dağıtım ağlarına erişimi sınırlıdır, kendilerini hakaret suçlaması ve sakat cezalarla karşı karşıya bulabilirler ve uydurma suçlamalardan hapis cezası da dahil olmak üzere sindirme taktiklerine maruz kalabilirler.
Çoğu Azerbaycanlı, bilgileri istemeden de olsa hükûmet yanlısı ve sıkı hükûmet kontrolü altındaki ana akım televizyondan alıyor. Sivil toplum kuruluşu olan "Gazeteciler Özgürlüğü ve Güvenliği Enstitüsü (IRFS)" 2012 raporuna göre, Azerbaycan vatandaşları Azerbaycan'la ilgili insan hakları konularında nesnel ve güvenilir haberlere erişememekte ve halk kamu yararına olan konularda yetersiz bilgilendirilmektedir.
Azerbaycanlı yetkililer birkaç önemli gazeteciyi hapsetti. Bağımsız bir medya kuruluşu olan Turan haber ajansının direktörü Mehman Aliyev'i hapsettiler. "25 Ağustos 2017'de Bakü'deki bir mahkeme, Aliyev'i, aleyhindeki soruşturma sırasında üç ay boyunca tutuklu yargılanmasına hükmetti." Ancak, 16 gün sonra - 11 Eylül 2017 tarihinde, Bakü Temyiz Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararını iptal etti ve Aliyev'i serbest bıraktı. Avrupa Gazeteciler Federasyonu gibi çeşitli uluslararası kurumlar Aliyev'in serbest bırakılmasını memnuniyetle karşıladı.
Gazetecileri Koruma Komitesi, birçok gazeteciye yönelik suçlamaların "uydurma" ve "siyasi" olduğunu belirtti. 2014 yılı sonunda sekiz gazeteci parmaklıklar ardında kaldı. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri gibi uluslararası örnekler, Azerbaycan makamları tarafından hapse atılan gazetecilerin yargılanması ve yaygın suçlardan mahkûm edilmelerine yönelik gerekçeleri tutarlı bir şekilde reddetti. Gazeteciler için hapishane koşulları, rutin kötü muamele ve tıbbi bakım reddi gibi pek çok sebepten ötürü korkunç olduğu bildiriliyor.

Azerbaycan'da kolluk kuvvetleri, Azerbaycan Cumhuriyeti Ulusal Polisi'ni yöneten Azerbaycan İçişleri Bakanlığı'nın kontrolü altındadır. Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı'na (AGİT) 30 Ocak 1992'de, 16 Kasım 1999'da Bakü'de bir AGİT ofisi açıldı ve Interpol üyesi olarak ulusal polis gücü Avrupa ülkelerinin kolluk kuvvetlerine dâhil oldu.

Savcılık ve İçişleri Bakanlığı, geniş bir sorumluluk yelpazesine sahip başlıca kanun uygulayıcı kurumlardır. Azerbaycan'daki diğer kolluk kuvvetleri; Gümrük Komitesi, Vergi Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Olağanüstü Durumlar Bakanlığı ve Devlet Sınır Hizmetleri'dir. Bu kurumların iç soruşturma büroları, belirli alanlardaki suçların ele alınmasından sorumludur.

Savcılık, Azerbaycan'da yargı sisteminin bir parçasıdır. 1999 yılında, "Savcılık Üzerine" Yasası ile ofisin sorumlulukları şunları içeriyordu:

cezai eylemleri araştırmak;
mahkemeler tarafından yürütülen prosedürlere katılmak;
ceza usullerinde kamu suçlamalarının korunması;
kanunların uygulanmasını ve işleyişini denetlemek;
Kanun, Savcılığı tek ve merkezi bir organ olarak tanımaktadır. Savcılık, Başsavcılığa rapor verir.

Azerbaycan Cumhuriyeti, İçişleri Bakanlığı'nın merkezi yürütme organıdır. Bakanlığın sorumlulukları arasında cezai soruşturma açmak, kamu düzeni ve güvenliğin korunması ve cezai suçların önlenmesi yer almaktadır.
Bakanlığın kurumsal yapısı ve tüzüğü, 30 Haziran 2001 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle onaylanmıştır.
24 Kasım 1992'de Azerbaycan Cumhuriyeti, Interpol ile anlaştı ve 1993 yılında İçişleri Bakanlığı bünyesinde Azerbaycan Ulusal Merkez Bürosu (NBC) kuruldu.
İç Güvenlik Dairesi, 30 Haziran 2004 tarihinde Azerbaycan Cumhurbaşkanının emriyle kurulmuştur. Daire, polis hizmetleriyle bağdaşmayan faaliyetler, yolsuzluk ve yolsuzluk yapan memurlar hakkındaki gerçeklerin ifşa edilmesi ve Bakanlık ile kurumsal kontrolün yürütülmesi ile ilgilenmektedir.

Azerbaycan Cumhuriyeti cumhurbaşkanının 9 Ağustos 1994 tarihinde kabul edilen "Suçla Yoğunlaştırılmış Mücadele ve Kanun ve Düzenin Güçlendirilmesi Hakkında" kararnamesinin ardından Bakanlık bünyesinde Organize Suçlar Daire Başkanlığı kurulmuştur. 30 Haziran 2004 tarihinde Organize Suçlar Daire Başkanlığı seviyesi yükseltilerek 83 sayılı "İçişleri Bakanlığında Kurumsal Değişiklikler Hakkında" Kararname ile ana daire hâline getirilmiştir.
2004 yılında Organize Suçlar Ana Daire Başkanlığı ile İnsan Ticareti ile Mücadele Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Dairenin sorumlulukları şunlardır:

soygun, gasp, adam kaçırma, rehin alma ile mücadele;
insan ticaretiyle mücadele;
organize suçla ilgili bilgilerin toplanması ve saklanması, yerel polis hizmetlerinin performansının incelenmesi, veri analizi;
organize suç gruplarını açığa çıkarmak, tespit etmek ve etkisiz hale getirmek;
ulusötesi suçlara karışan suç grupları hakkında bilgi toplama;
Organize suç örgütlerinin kurulmasına ilişkin ön koşulları incelemek ve İçişleri Bakanlığı'na teklif taslağı vermek

Azerbaycan Cumhuriyeti'nde Interpol Ulusal Merkez Bürosu (NBC) 1993 yılında kurulmuştur. NBC Bakü'nün amacı, Azerbaycan'daki kolluk kuvvetleri ile diğer Interpol üye ülkelerindeki muadilleri arasında hızlı ve tutarlı kriminal istihbarat alışverişini sağlamak, INTERPOL suç veritabanlarını kullanarak kaçakları ve kayıp kişileri yerelleştirmek ve suçluları belirlemek için onlarla birlikte koordine çalışmaktır.
Interpol Bakü departmanının bölümleri aşağıdaki gibidir:

Analiz;
Gereçler;
Teknik Destek;
Genel Suç;
Kayıt.
Interpol Bakü'deki personel sayısı 44 kişidir ve bunların 30'u ulusal polis memurudur. İçişleri Bakanlığı, Azerbaycan'daki Ulusal Merkez Büro'nun başkanını atamaktadır.

Ulusal Polis kuvveti, İçişleri Bakanlığı'nın yetkisi altındadır ve İç Soruşturma Dairesi tarafından denetlenmektedir. Görevi: polisin hukuka, insan haklarına ve sivil özgürlüklere uygunluğunu denetlemek ve bu tür ve diğer yasa dışı faaliyetlerin ihlallerini kontrol etmektir. Doğrudan bakanlara bağlı olan IID, her zaman kötü niyetli olarak şikayet ve organizasyon zorluklarına adanmış bir dizi bölümle polisin faaliyetlerini izlemektedir.
Polis gücünün kendisi ayrıca, hem uzman hem de normal polis bölümleri, eğitim, öğretim, tıp, Interpol Ulusal Merkezi Bürosu, kriminal istihbarat, idare, soruşturma ve soruşturma departmanları, uyuşturucu kullanımı kontrolüne kadar uzanan çok sayıda bölüm ve departmandan oluşmaktadır. Bölümleri ise: operasyonlar ve istatistikler, ulaştırma, trafik polisi, insan kaynakları, iletişim ve planlama bölümleri ve basın hizmetleri, finans, lojistik ve sivil savunma.

Azerbaycan Cumhuriyeti Ulusal Polisi, ayrıca Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'ndeki yasaları Azerbaycan İçişleri Bakanlığı ve Nahçıvan Şehri Polis Departmanı'nın uzman bir birimi aracılığıyla uygulamaktan sorumludur. Hâlen resmî olarak Azerbaycan'ın bir parçası olarak tanınan bir bölge olan Dağlık Karabağ'da yasayı uygulama sorumluluğu, Azerbaycan polis gücü ile Dağlık Karabağ Savunma Ordusu arasında bölünmüştür (bkz. Dağlık Karabağ'da kanun yaptırımı).

Azerbaycan Ulusal Polis Akademisi, 1921 yılında Bakü'de polis memurları ve komutanlar için bir eğitim kurumu olarak kuruldu ve 1936'da Mardakan köyüne taşınana kadar orada kaldı. Sovyet etkisi altındaki ülke ile 1957, polis okulunun adını Sovyetler Birliği İçişleri Bakanlığı Bakü Özel Polis Okulu olarak değiştirdi ve iki yıllık bir kurstan sonra öğrencilere hukuk diploması verdi. 1957'den 1961'e kadar okul ayrıca Gürcistan, Dağıstan, Kabardey-Balkarya, Altay, Irkutsk, Krasnodar, Kibyshev, Novosibirsk, Kemerovo ve Saratov'dan personel yetiştirdi. Polis okulu, dönemin Azerbaycan lideri Haydar Aliyev'in desteğiyle 23 Mayıs 1992'de akademi oldu ve günümüzde Bakü'de ikamet etmektedir ve İçişleri Bakanlığı ve Ulusal Polis Gücü personeline eğitim vermektedir.
Akademide tam veya yarı zamanlı eğitim için başvuranlara, başarılı olabilmeleri için yerine getirilmesi gereken polis kuvvetleri tarafından bir dizi kriter verilir. Bu kriterler, fiziksel özellikleri (boy ve vücut geliştirme) ve akademik bilgi (ortaokul mezunları, edebiyat, tarih, coğrafya ve dil bilgisine sahip) içermektedir. Beş yıllık kursu bitiren başarılı öğrencilere hukukta yeterlilik belgesi verilir ve polis teşkilatında teğmenliğe terfi edilir.

Azerbaycan İçişleri Bakanlığı'nın 2006 yılında yaptığı üç aylık analiz, Azerbaycan'ın uyuşturucu ile ilgili kapsamlı suçlardan muzdarip olduğunu göstermiştir (her beş suç olayından biri narkotikle ilgilidir). MIA'nın rakamları, bu uyuşturucu kaçakçılığının Azerbaycan sınırları boyunca önemli bir sorun olduğunu ve "Uyuşturucu Bağımlılığı, Narkotik Uyuşturucularda Yasa dışı Trafik, Psikotropik Maddeler ve Öncü Maddeler ile Mücadele Ulusal Programı"nın oluşturulmasına yol açtığını belirtmektedir. Azerbaycan, 1961, 1971 ve 1988 yıllarından kalma bir dizi Birleşmiş Milletler uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele sözleşmelerine taraftır, ancak MIA sınırı geçen uyuşturucuların % 90'ını durdurmadığını ve 10965 uyuşturucuyla ilgili vaka kaydettiğini belirtmektedir. Aynı dönemde 1221 yasa dışı madde ekimi ve 2000 ton esrar da imha edildi.
Artan uyuşturucu sorununa rağmen, 1993'ten 2004'e kadar Azerbaycan, nüfusun 100.000'i başına 246'dan 185'e kadar toplam bir düşüş yaşadı; bu, 18145'ten 16810'a kadar kaydedilen suçların bir düşüşü ve çözülen vaka sayısında %79.5'ten %94.2'ye yükseldi. Azerbaycan'da cinayetler 100.000'de 478'den 201'e ve hırsızlıklar 100.000'de 4943'ten 1775'e düştü. Motorlu taşıt hırsızlığı ve ateşli silah suçları da benzer şekilde azaldı, ancak soygun, dönem boyunca 100.000'de 216'dan 672'ye çıktı. 30 Nisan 2009'da Azerbaycan, bir ya da iki silahlı kişinin Azerbaycan Devlet Petrol Akademisi'be girerek 13 kişiyi öldürmesi ve 13'ünü yaralamasıyla büyük bir çatışma gerçekleştirdi.

Polis Akademisi (Azerbaycan)
İçişleri Bakanlığı (Azerbaycan)
Azerbaycan Başsavcılığı
Interpol

Azerbaycan'da medya, Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yerleşik kitle iletişim kuruluşlarını ifade eder. Televizyon, dergi ve gazetelerin tümü, reklam, abonelik ve diğer satışla ilgili gelirlere bağlı olarak hem devlete ait hem de kâr amacı gütmeyen şirketler tarafından işletilmektedir.

Azerbaycan medya ve basın tarihinin birkaç aşaması vardır: 1832'den başlayıp 1917'ye kadar süren Çar Rusya yönetimi altında çıkan basın, 1918-1920 yıllarını kapsayan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti dönemindeki basın, 1920'den 1991'e Sovyetler Birliği dönemindeki basın, göçmen basını ve bağımsızlıktan günümüze kadar olan basın.
İlk Azerbaycan basın tarihi, Hasan Bey Zerdabi tarafından "Akinchi" ("Əkinçi " orijinalinde "Kültivatör", "Çiftlik işçisi" anlamına gelir) gazetesinin ilk kez yayınlandığı 1875 yılına dayanır. Gazetenin özelliği Azerbaycan dilinde yayınlanan ilk yayın organı olmasıdır. Azerbaycan halkı, 19. yüzyılın sonlarında devletler arasındaki kültürel ilişkilerin ekonomik ve siyasi ilişkilere paralel olarak önemli ölçüde artması nedeniyle, ulusal basına sahip olmak için çok mücadele etmiştir. Sonuç olarak, Azerbaycan'ın eğitimli insanları, o dönemde Rusya, İran ve kısmen Avrupa ülkelerinde olup bitenlerden önemli ölçüde etkilenmişler ve ülkede olup bitenleri anlatmak için yerel ve ulusal bir gazete çıkarmaya cesaret etmişlerdir. Ancak bu kolay bir iş değildi: Azerbaycan Rusya'nın kontrolü altındaydı ve baskı her zamankinden daha katıydı. Rusya baskısı kaynaklı sansür nedeniyle o dönemde yaşanan koşulları yansıtmak zordu. Hasan Bey Zerdabi ve arkadaşları, sorunu çözmek için farklı bir yol seçtiler: sansürden kaçınmak için işçi sınıfına özgü çok basit bir dil ve ağırlıklı olarak hiciv kullandılar. Ancak gazetenin asıl amacı tamamen farklıydı. Hasan Bey, gazetenin bir sayısında "bölge basını ayna görevi görsün" demişti. Yine de, Rus baskısı nedeniyle "Akinchi" yayınını durdurmak zorunda kaldı ve 22 Temmuz 1875'ten 29 Eylül 1877'ye kadar olan iki yıl süresince toplam 56 sayı yayınlanabildi. Ayda ancak iki kez yayınlanabilen "Akinchi" 'nın tirajı 300 ile 400 arasında değişiyordu.
Ulusal basının gelişmesinde ikinci aşama Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde faaliyet gösteren basındır. O dönemde hükûmet, basının ve genel olarak yazılı medyanın modernizasyonu ile ilgili kurallar oluşturdu. Örneğin, 30 Ekim 1919'da kabul edilen yeni kuralla, matbaa, taş baskı ve benzeri diğer vakıfların kurulması, ayrıca basın malzemelerinin neşri ve satışı serbest hale getirildi. Yeni kurulan hükûmet, 9 Kasım 1918'de bir kararname yayınlayarak kitle iletişim araçları üzerindeki hükûmet denetimini kaldırdı. O dönemde Azerice, Rusça, Gürcüce, Yahudice, Lehçe ve Farsça 100'e yakın gazete ve dergi yayınlandı. Dönemin basınının başlıca örnekleri aynı zamanda milliyetçi fikirlerin öncüleri de olan "Molla Nəsrəddin", "İstiqlal", "Azərbaycan", "Açıq söz", "İqbal", "dirilik", "Təkamül", "Mədəniyyət" ve "Qurtuluş" dur.
Aralık 1900'de "İskra" yayımlanınca Azerbaycan'da yeni basın türü kurulmuş oldu. Bu, Azerbaycan'da bolşevik fikirleri yaymak için oluşturulan ilk gazeteydi. Ekim 1904'te, aralarında Mammad Amin Resulzadeh, Meshadi Azizbekov, Nariman Narimanov, Sultan Majid Afandiyev, Prokofy Dzhaparidze'nin de bulunduğu bir grup sosyal demokratla birlikte, ilk sosyal demokrat basın olan "Hummat" gizlice Azerbaycan dilinde yayınlandı.

İfade özgürlüğü ve bilgiye erişim konusundaki yasal çerçeve, Azerbaycan Anayasası, Kitle İletişim Yasası ve Bilgi Edinme Hakkı Yasasını içerir.
Bilgiye erişim normları (diğerlerinin yanı sıra) 2012'den sonra değiştirilmiştir. Değişiklikler, kâr amacı güden şirketlerin kayıt, mülkiyet ve yapılarıyla ilgili bilgileri saklamasına izin vererek, gizlilik nedenleriyle politikacıların ve kamuya mal olmuş kişilerin varlıklarının tanımlanmasını da sınırlar.
Hakaret Azerbaycan'da cezai bir suç olmaya devam etmektedir ve büyük para cezaları ile 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilir. "Cumhurbaşkanının onur ve haysiyetini zedeleyici bilgi yaymak", Anayasa'nın 106. maddesi ve Ceza Kanunu'nun 323. maddesi gereğince suçtur ve iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır ki bu durum başka suçlarla da ile bağlantılı olduğu takdirde beş yıla kadar çıkabilir. 2013'ten beri hakaret yasaları çevrimiçi içerikler için de geçerlidir. Azerbaycan Yüksek Mahkemesi, hakarete ilişkin normların AİHM standartlarına uygun hale getirilmesi için değiştirilmesini önermiştir.

Azerbaycan'da yazılı ve görsel medya çoğunlukla devlete aittir veya hükûmet tarafından sübvanse edilmektedir. Mülkiyet (çok şeffaf değildir) opaklığı kanunla korunmaktadır. Azerbaycan, 9 ulusal TV istasyonuna (bunlardan biri kamu hizmeti yayıncısı ve 3'ü devlet kanalıdır), 12'den fazla bölgesel TV istasyonuna, 25 radyo kanalına ve 30'dan fazla günlük gazeteye ev sahipliği yapmaktadır.

Azerbaycan'da resmi olarak kayıtlı 3500 yayın başlığı bulunmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu Azerice yayınlanmaktadır. Kalan 130 tanesi Rusça (70), İngilizce (50) ve diğer dillerde (Türkçe, Fransızca, Almanca, Arapça, Farsça, Ermenice vb.) yayınlanmaktadır.
Kayıtlı günlük gazete sayısı 30'dan fazladır. En çok okunanlar eleştirel Yeni Musavat ve Azadliq gazeteleridir. Mayıs 2014'te Zerkalo gazetesi mali kayıplar nedeniyle basılı yayınlardan vazgeçti. Azerbaycan gazeteleri, büyük boyutlarından dolayı genellikle geniş sayfalar olarak anılan daha ciddi fikirli gazeteler ile bazen topluca "kaliteli basın" olarak bilinen gazeteler şeklinde bölünebilir.

2014 itibarıyla Azerbaycan'da 9 AM istasyonu, 17 FM istasyonu ve bir kısa dalga istasyonu bulunmaktadır. Ek olarak, yaklaşık 4.350.000 radyo bulunmaktadır. Birincil ağ sağlayıcısı, Azerbaycan İletişim ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı'dır (MCIT). MCIT'e göre FM radyo penetrasyon oranı 2014 verilerine göre %97'dir.

Devlete ait üç televizyon kanalı vardır: AzTV, İdman TV ve Medeniyyet TV. Bir ulusal kanal ve 6 özel kanal: İçtimai Televizyonu, ANS TV, Uzay TV, Lider TV, Azad Azerbaycan TV, Xazar TV ve Bölge TV.
Azerbaycan'da 4'ü devlet televizyon kanalı, 43'ü özel televizyon kanalı olmak üzere toplam 47 televizyon kanalı bulunmaktadır ve bunların 12'si ulusal televizyon kanalı ve 31'i bölgesel televizyon kanalıdır. Azerbaycan İletişim ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı'nın (MCIT) 2014 verilerine göre televizyon penetrasyon oranı %99'dur. Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet İstatistik Komitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Azerbaycan'da kablolu televizyonun penetrasyon oranı 2013 yılında hanelerin % 28,1'ini bulmuştur. Kablolu televizyon abone tabanının yaklaşık %39'u büyük şehirlerde yoğunlaşmıştır. Bakü şehrinde penetrasyon oranı %59.1'dir.
2010'dan 2014'e kadar, Muhabirlerin Özgürlüğü ve Güvenliği Enstitüsü (IRFS), günlük olarak ifade özgürlüğü ve insan haklarına yer veren bir çevrimiçi haber kanalı olan Obyektiv TV'yi kurmuştur.

Azerbaycan'da film endüstrisi 1898 yılına dayanmaktadır. Hatta Azerbaycan sinematografi ile ilk uğraşan ülkeler arasında yer almaktadır. Bu nedenle, bir sinematografın kısa süre sonra Bakü'de ortaya çıkması şaşırtıcı değildir - 20. yüzyılın başında, Hazar kıyısındaki bu körfez kasabası, dünya petrol arzının yüzde 50'sinden fazlasını üretiyordu. Tıpkı bugün olduğu gibi, petrol endüstrisi yatırım yapmak ve çalışmak isteyen yabancıları cezbediyordu.
1919'da Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti sırasında, Azerbaycan'ın bağımsızlık günü olan 28 Mayıs'ta Azerbaycan Bağımsızlığının Yıldönümü Kutlaması adlı bir belgesel çekildi ve Haziran 1919'da Bakü'deki çeşitli tiyatrolarda prömiyeri yapıldı. 1920'de Sovyet iktidarı kurulduktan sonra Azerbaycan Devrim Komitesi Başkanı Neriman Nerimanov, Azerbaycan sinemasını millileştiren bir kararname imzaladı. Bu aynı zamanda Azerbaycan animasyonunun yaratılıp gelişmesini de doğrudan etkiledi.
1991 yılında Azerbaycan, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını kazandıktan sonra ilk Bakü Uluslararası Film Festivali - Doğu-Batı Bakü'de düzenlendi. Aralık 2000'de Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, 2 Ağustos'u Azerbaycan'ın film yapımcılarının meslek bayramı ilan eden bir kararname imzalamıştır. Bugün Azerbaycanlı film yapımcıları, 1920'de Sovyetler Birliği'nin kurulmasından önce görüntü yönetmenlerinin karşılaştığı sorunlara benzer sorunlarla yeniden uğraşıyorlar. Bir kez daha, filmlerin hem içerik seçimi hem de sponsorluğu büyük ölçüde film yapımcısının inisiyatifine bırakılmıştır.

Azerbaycan ekonomisi son yıllarda önemli ölçüde güçlenmiş ve doğal olarak ülke BİT sektöründe de gelişme kaydetmektedir. Bununla birlikte, hala sorunlarla da uğraşmaya devam etmektedir. Bunlar, zayıf altyapı ve olgunlaşmamış bir telekom düzenleme rejimi kaynaklıdır. Azerbaycan İletişim ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı (MCIT), Aztelekom'daki rolü sayesinde bir operatör olmanın yanı sıra, hem politika yapıcı hem de düzenleyicidir.

2014 yılında Azerbaycan nüfusunun %61'inin internet erişimi vardı ve bu da daha çok Bakü ve diğer şehirlerde yoğunlaşıyordu. Facebook ve Twitter gibi sosyal ağlar oldukça yaygındır ve bilgi ve bakış açılarını paylaşmak için kullanılır.

Azerbaycan'ın ana medya gözlemcileri, Gazetecilerin Özgürlüğü ve Güvenliği Enstitüsü (IRFS) ve Medya Hakları Enstitüsü (MRI)'dür.
Azerbaycan'da bağımsız medyayı güçlendirmek için uluslararası bir STK olan Uluslararası Araştırma ve Değişim Kurulu (IREX) faaliyet göstermektedir.

Kitle İletişim ve Enformasyon Bakanlığı'nın kapatılmasından bu yana, medya düzenlemesi iki yönetim organı tarafından yürütülmektedir. Azerbaycan Basın Konseyi (APC), ülkedeki yazılı basının özdenetim makamıdır. Ulusal Televizyon ve Radyo Konseyi (NTRC), Azerbaycan'ın elektronik medya düzenleyicisidir. 9 üyesi hükûmet tarafından sınırsız olarak atanır (2014'te bunlardan sadece 7'si faaldi).

Azerbaycan'da sansür
Azerbaycan'da insan hakları

Azerbaycan'da radyo yayını, ilk ticari yayın istasyonunun kurulduğu 6 Kasım 1926 yılında başlamıştır.

6 Kasım 1926'da "Bakü Konuşuyor!" radyo hoparlörlerinden duyuldu. 13 Mayıs 1928'de Radyo Tüzüğü Halk Komiserleri Konseyi tarafından onaylandı. 1957'de Radyo-Enformasyon Bürosu ve Bakü Stüdyosu birleştirildi. Azerbaycan SSC Bakanlar Kurulu bünyesinde Radyo ve Televizyon Programları Komitesi kurulmuştur. 2005 yılında Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile Devlet Telekomünikasyon ve Radyo Yayıncılığı Şirketi temelinde “Azerbaycan Televizyon ve Radyo Programları” Kapalı Anonim Şirketi kuruldu.
Başlangıçta Bakü stüdyosu, Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi'nin ana binasının üçüncü katındaki 3 odada faaliyet gösteriyordu. İlk stüdyo, kentsel yayın ağının merkez noktasıydı. Stüdyo, duvar boyunca büyük lambalarla donatılmıştı. İkinci oda, yayına davet edilenlerin beklediği stüdyonun girişiydi. Solda küçük bir tekne duruyordu. Bu kabinden stüdyonun içini görmek ve kontrol etmek için küçük bir pencere açılmıştı. Aparat, pencerenin önünde bir bacaya sahipti ve stüdyonun mikrofonu ile iletim hattını birleştiriyordu. Stüdyonun ortasında bir Steinway Royal piyanosu ve duvarların yanında sandalyeler bulunuyordu.
1930'da ülkede 269 radyo istasyonu faaliyet gösteriyordu ve 1932'de 20.409'a yükseldi. Radyo gelişme kültüründe rol oynamaya başladı. 1936'da 35 kilovatlık bir radyo istasyonunun hizmete girmesi sonucunda Kafkasya, Özbekistan, Türkmenistan ve Karadeniz'in doğu kıyısında Azerbaycan radyosunun yayınları duyuldu.
Aralık 1931'de H. Cavid'in Şeyh Sanan adlı oyunu ilk kez yayınlandı.
1940 yılı sonunda ülkedeki radyo istasyonu sayısı 51.000'e ulaştı. 32 ilçede yerel radyo programları oluşturuldu. 1941'de Türkiye ve İran'da radyo yayınları başladı. Temmuz 1941'de Azerbaycan radyosu Türkçe ve Farsça programlar yaptı. Adil Efendiyev Türkçe yayın programlarının başında yer alırken, Farsça yayınlardan Ghulam Mammadli sorumluydu.
1951 yılında yurt dışında yaşayan Azeriler, günde bir saat yayınlanan Azerbaycan dilindeki programlara erişim sağladılar. 1950'lerde bu sayının başında Muhtar Hacıyev vardı. 1959'da Arapça yayına başlandı.
1953 yılında manyetik bant yapım işine girdi, radyoda tiyatronun gelişmesinde yeni bir aşama başlattı. Bu dönemde C. Cabbarlı'nın "Almaz" ve "1905"i, Nerimanov'un "Bahadir ve Sona"sı, S. Rahimov'un "Mehman"ı, M. Ordubadi'nin "Kılıç ve Kalem"i, N. Gogol'ün "Müfettiş"i, Üzeyir Hacıbeyov'un müzikal komedisi "Arşın Mal Alan" ve N. Hikmet'in "Kafatası" da yayınlandı.
1961'de Gence, Göyçay ve Şuşa'da istasyonlar açıldı. İlk konuşmacı Azerbaycan Politeknik Enstitüsü öğrencisi İsmail Alibekov'du. Raya Imanzade ilk kadın konuşmacıydı. Daha sonraki konuşmacılar arasında Fatma Cabbarova, Zuleika Hajiyeva, Gultekin Jabbarly, Aydın Garadagli, Nizami Mamedov, Sabutai Guliyev ve Ramiz Mustafayev yer aldı.
Daha sonra Puşkin'in "Boris Godunov", Celil Memmedguluzade'nin "Ölü", C. Cabbarlı'nın "Aydın", "1905", "Yaşar", "Sevil", W. Shakespeare'in "Hamlet"i, Ahundov'un "Hacı Kara" ve A.Hagverdiyev'in "Dağınık Düşünceler" adlı eseri sunuldu.

22 Nisan 1925'te Azerbaycan Halk Komiserleri Konseyi, Bakü'de 600 metreküp kapsama alanına sahip bir geniş bant radyo istasyonu inşa edilmesine karar verdi.
13 Mayıs 1928'de Azerbaycan Halk Komiserleri Konseyi Radyo Yönetmeliğini onayladı.
Nisan 1932'de Yayın Otoritesi, Merkez Yürütme Kurulundan alınarak Halk Komiserleri Konseyi'ne bağlandı.
5 Temmuz 1932'de Azerbaycan Merkez Yayın Komitesini kurmaya karar verdi.
5 Mayıs 1933'te Azerbaycan Halk Komiserleri Konseyi'nde Radyo ve Televizyon Komitesi kuruldu.
Ağustos 1939'da Radyo ve Televizyon Komitesi, Radyo Bilgi Komitesi oldu.
1953 yılında Yayın Kurulu Kültür Bakanlığı'na bağlanarak Kültür Bakanlığı Radyo Enformasyon Dairesi adını almıştır.
1957'de Radyo Enformasyon Müdürlüğü ile Bakü Televizyon Stüdyosu birleştirildi ve Azerbaycan SSC Bakanlar Kuruluna bağlı Radyo ve Televizyon Komitesi oluşturuldu.
1970 yılında Devlet Radyo Yayıncılığı ve Televizyon Komitesi kuruldu.
1991 yılında Devlet Televizyon ve Radyo Yayıncılığı Komitesi bir şirket haline geldi.
2005 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in kararnamesi ile Devlet Televizyon ve Radyo Yayın Şirketi temelinde kapatılan anonim şirket Azerbaycan Televizyon ve Radyosu kurulmuştur.

Azerbaycan Televizyonu

Azerbaycan Radyosunun faaliyeti 2 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan'da milletvekili genel seçimleri beş (5) senede bir, 125 üyeli Millî Meclis'e belli yüzde çoğunluğu sistemi ile yapılır. Bir bağımsız veya siyasi parti adayı seçime katıldığı seçim bölgesindeki geçerli oyların belli yüzde çoğunluğunu elde etmelidir. Yerel Seçimler ise yasa gereği beş (5) senede bir yapılmaktadır. Yerel seçimler Azerbaycan Cumhuriyeti'nin yerel yönetimlerini belirlemek amacıyla yapılır. Yerel yönetimlerin etki alanları dar olduğu için Yerel Seçimler Azerbaycan'da çok önem arz etmemektedir.
Cumhurbaşkanları ise 2016'da yapılan anayasa değişikliğine kadar halk tarafından beş (5), bundan sonra ise halk tarafından yedi (7) yıllığına seçilmektedir. Cumhurbaşkanları 2009'da anayasaya yapılan değişikliklere kadar sadece 2 döneme (5+5) seçilebilirdi. Referandumdan sonra cumhurbaşkanlığına uygulanan 2 dönem yasağı kaldırılarak müddetsiz olarak değiştirildi.

Kaynak 17 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan'da siyaset

Azerbaycan'da siyaset yarı başkanlık cumhuriyeti çerçevesinde gerçekleşirken, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Devlet başkanı'dır, Azerbaycan'ın Başbakanı'sa, hükûmet başkanlığı yapıyor. İcra gücü cumhurbaşkanı ve hükûmet tarafından uygulanmaktadır. Yasama yetkisi hem hükûmet hem de parlamentoya aittir. Yargı — yürütme ve yasama organından bağımsızdır.

Azerbaycan, eski Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını 30 Ağustos 1991'de Azerbaycan Komünist Partisi'nin ilk Sekreteri Ayaz Mutallibov'un ülkenin ilk Cumhurbaşkanı haline getirmesiyle ilan etti. Mart 1992'de Dağlık Karabağ'da, Hocalı'da Azerbaycanlıların katledilmesinin ardından Mutallibov istifa etti ve ülke bir süre siyasi istikrarsızlık yaşadı. Eski yardımcısı, Mutallibov'u Mayıs 1992'de iktidara geri döndürdü, ancak bir haftadan daha kısa süre sonra, planlı cumhurbaşkanlığı seçimlerini erteleme ve tüm siyasi faaliyetleri yasaklama çabalarına cevap, muhalefetteki Azerbaycan Halk Cephesi Partisi bir direniş hareketi düzenleyip, iktidarı ele geçirdi. Reformları arasında, AHCP ağırlıklı olarak Komünist yanlısı Azerbaycan Yüksek Sovyeti'ni feshetti ve işlevlerini YS'nin 50 üyesinden kurulan Millî Şûra'ya devretti.
Haziran 1992'de yapılan seçimlerde, AHCP lideri Ebulfez Elçibey ülkenin ikinci cumhurbaşkanı seçildi. 7 adayla yapılan  cumhurbaşkanlığı seçimleri, 7 Haziran 1992'de Elçibey oyun 54% alarak, Azerbaycan'ın ilk demokratik olarak seçilen, komünizm yanlısı olmayan Cumhurbaşkanı oldu. Elçibey 1992 yazında, Sovyet ordusunun varlığı olmayan ilk ve tek eski Sovyet cumhuriyeti olan (Baltık devletlerinin ardından), Azerbaycan'dan Sovyet ordusunun tamamen geri çekilmesini sağladı. Aynı zamanda, Elçibey hükûmeti ulusal Hazar Deniz Kuvvetleri'ni kurdu ve Rusya ile Bakü'de bulunan Sovyet Hazar Deniz Kuvvetleri'nin dörtte birini almaya karar verdiler.
Millî Şûra 1993'te Elçibey'in Kelekiye gitmesiyle cumhurbaşkanı yetkilerini Haydar Aliyev'e devretti. Elçibey, Ağustos 1993'te, halkoylamasıyla resmî olarak görevden alındı ve Aliyev Ekim ayında cumhurbaşkanı olarak 5 yıllığına seçildi. Aliyev, ciddi usulsüzlüklerle gölgelendikten sonra, 1998 yılında 5 yıllık bir süre daha seçildi.
2003 yılında, Haydar Aliyev'in sağlığındaki ciddi sorunlar sebebiyle, Türkiye'de bir hastaneye getirildi. Ağustos 2003'te, İlham Aliyev yeni başbakan seçildi, ancak 1996 yılından beri başbakan olan Artur Rasizade, başbakan görevlerini yerine getirmeye devam etti ve böylece İlham Aliyev cumhurbaşkanlığı seçimlerine konsantre olabildi. Ekim 2003'te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, İlham Aliyev kazanan ilan edildi. Ayın sonunda Aliyev cumhurbaşkanlığına ant içti ve Rasizade yine başbakan oldu.

Cumhurbaşkanı ve başbakanı, ülkenin kanun yapan birimlerinden ayrı. Cumhurbaşkanı, devletin ve yürütme organının başıdır. Vatandaşlar cumhurbaşkanını seçer, Başbakan cumhurbaşkanı tarafından atanır ve Azerbaycan Millî Meclisi tarafından onaylanır.
2008 yılından beri Azerbaycan Anayasası değiştirilerek, Cumhurbaşkanlığı görev süresinin sona ermesi sağlandı.

Azerbaycan Millî Meclisi (Azerice: Milli Məclis) Azerbaycan'da hükûmet yasama dalıdır. Tek meclislilik Ulusal Mecliste 125 milletvekili bulunuyor, daha önce 100 üyelik Meclis, tek kişilik seçim bölgelerinde beş yıllık dönem için seçildi ve 25 üye orantılı temsilcilikle seçildi. 2010 seçimlerden itibaren, 125 milletvekilinin tamamı, tek üyeli seçim bölgelerinden seçilmiştir. Milli Meclis, Meclis Başkanı, Meclis Başkanı Birinci Yardımcısı ve iki yardımcı başkan tarafından yönetiliyor. Sahiba Gafarova meclisin şu andaki Başkanı, Ali Hüseynli Birinci Başkan Yardımcısı, Adil Aliyev ve Fezail İbrahimli de yardımcı başkanlar.

Azerbaycan'da tarım, Azerbaycan ekonomisinin sektörlerinden birisi. 2006 yılında toplam istihdam edilen nüfusun % 39,1'i tarım sektöründe yoğunlaşmıştır. GSYİH'nın % 5,7'si  (2012). tarımın sektörüne ait. Tarımın ülkenin GSYİH'sındaki payı 2014 yılında % 5,3 iken 2015 yılında bu oran % 6,2'dir. 2015 yılında gayri safi tarımsal üretimin gerçek fiyatlarla değeri 5635,3 milyon manat olmuştur. 2015 yılında yaklaşık 2999,0 bin ton tahıl üretildi. Bu rakam, 2014 yılının aynı dönemine göre yüzde 25,8 daha fazla. Ayrıca 2015 yılında 839,8 bin ton veya yüzde 2,5 daha fazla patates, 1273,3 bin ton veya yüzde 7,2 daha fazla sebze, 484,5 bin ton veya bir önceki yıla göre yüzde 9,9 daha fazla kavun ürünlerde 886.3 bin ton veya yüzde 4.2 daha fazla meyve ve çilek, 578.9 ton veya yüzde 22.1 daha fazla yeşil çay yaprağı, 157.0 bin ton veya yüzde 6.3 daha fazla üzüm hasat edildi.
Ülke 2015 yılında 515.6 bin ton et, 1924.4 bin ton süt, 17.0 bin ton yün ve 1538.6 milyon yumurta canlı ağırlıkta üretti. 2014 yılına kıyasla, 2015 yılında et üretimi yüzde 2,0, süt üretimi yüzde 3,7 ve yün üretimi yüzde 1,4 arttı.

Azerbaycan Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Merkezi'ne göre, ülke turizm rekabet gücü göstergelerinde 148 ülke arasında 39. sıradadır. Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi, Azerbaycan’ın 2010’dan 2016’ya ziyaretçi ihracatında en fazla artışa sahip ilk on ülke arasında olduğunu bildirdi. Ülke, 2017 yılında dünyanın en hızlı gelişen seyahat ve turizm ekonomisine (yüzde 46,1 artış) sahip oldu. Azerbaycan, turizmi desteklemek için Atlético Madrid'in "Azerbaycan - Ateş Ülkesi" yazan formalarına sponsor oldu. 2018 yılında yeni turizm markası ve sloganı olan "başka bir göz atın" ismi tanıtıldı.

Turist vizeleri, bir Azerbaycan elçiliğinden veya elçilik ziyareti olmadan elektronik ortamda çevrimiçi olarak alınabilir. 2016 yılında yabancı müşterileri çekmek için vergisiz bir alışveriş sistemi tanıtıldı. Vergi iadesi alabilmek için ihracattan 90 gün öncesine kadar alım yapılmalıdır.
Azerbaycan, Ocak 2017'de, elektronik giriş vizesini 30 güne kadar tek girişli ziyaret için tanıttı. E-vize, e-vize web sitesine başvurabilen 93 ülkeden turistler için geçerlidir. Azerbaycan'ı 90 gün içinde ziyaret etmek isteyen Bağımsız Devletler Topluluğu vatandaşları (Türkmenistan ve Ermenistan hariç) için vize gerekli değildir.

2008'de 1,4 milyondan fazla turist Azerbaycan'ı ziyaret etti. 2017'de, rekor sayıda 2,691,998 yabancı vatandaş Azerbaycan'ı ziyaret etti. 2017 yılında ülkeyi ziyaret eden ülkeler aşağıdaki ülkelerden geldi:

Ziyaretçilerin çoğu Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'dandı. 2017'de Azerbaycan'da 1.818.258 yabancı ziyaretçi vardı. Bunların büyük çoğunluğu Rusya Federasyonu, Arap ülkeleri, İran ve Kazakistan vatandaşlarıydı ve geri kalanı Avrupa'dan geldi.
Azerbaycan'ın 2007'de 320, 2008'de 370, 2009'da 452, 2010'da 499, 2011'de 508 ve 2012'de 514 otel vardı. Ülkede 230 turizm acentesi ve 560 otel ve pansiyon bulunuyor.

Azerbaycan, 2002–2005 ve 2010–2014 yılları arasında turizm gelişim planlamasına başladı. Programlar turizm istatistiklerini, özellikle GSMH üzerindeki etkisini derledi. Turizm Bakanlığı, konaklamalarını artırmak ve yabancıları çekmek için 2008'den 2016'ya bir geliştirme çalışması yaptı.
Mart 2018'de Kültür Bakanlığı turizm müdürü Aydın İsmiyev, Helal turizmi geliştirme isteğini dile getirdi. Ertesi ay, 17. uluslararası turizm ve seyahat fuarı (AITF 2018) açıldı. Azerbaycan ayrıca mutfak turizmi de sağlıyor.

Başkent'e ek olarak, Bakü, Azerbaycan'da çeşitli iklimlere ve çeşitli bitki ve hayvanat bahçelerine sahip bir dizi tatil yeri bulunmaktadır. Dikkate değer bölgeler Ganja, Nahçıvan, Gabala ve Shaki'dir. Shaki, mimari mirasıyla dikkat çekmektedir: 1763 Shaki Hanlar Sarayı, türbeler ve kaleler bulunmaktadır. 3.500 yıl önce kurulan Nakhivivan, geleneksel bir tıbbın merkezi idi ve tuz madenlerine ve türbelere sahipti. Hazar Denizi yakınlarında bulunan Lankaran, M.Ö. 10. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahiptir.

Azerbaycan'da dağ turizmi popülerdir ve Gusar ve Gabala bölgelerinde iki büyük tatil köyü (Tufandag ve Shahdag) inşa edilmiştir. Deniz seviyesinden 2.500–3.000 metre (8.200–9.800 fit) yükseklikte, kayak ve snowboard için fırsatlar sunar.
Dağ turizmi, 1999 yılında kurulan Dağ Sporları Kulübü (MSC) tarafından teşvik edilmektedir. Kulüp üyeleri Shahdagh Dağı'na tırmandı.
Kafkas Dağları'nın güneydoğu sırtındaki Kuba bölgesinde bulunan Hinalig, Azerbaycan'ın en yüksek dağ köyüdür. En yüksek zirvesi deniz seviyesinden 2.250 metredir (7.380 ft). Aletler, oyuncaklar, kıyafetler ve el yazmaları gibi yerel eserler içeren küçük bir müzeye sahip olan köyün çevresinde çok sayıda mağara vardır.
Güney Azerbaycan'ın kuzeyindeki Kuzey Büyük Kafkasya bölgesindeki Lahij köyü, deniz seviyesinden yaklaşık 1.505 metre (4.938 ft) yüksekte, eski bir sanat merkezidir. Lahij ormanları, dağları, şelaleleri, tarihî eserleri ve eski eserleri ile tanınır. Laza, 4.243 metre (13.921 ft) Shahdagh Dağı'nın eteğinde bir köydür.
Büyük Kafkas dağının adını alan Şahdağ Dağ Tatil Köyü, Çarşamba'dan yaklaşık 20 kilometre (20 mil), Azerbaycan'ın ilk kayak merkezidir. Özel evler, oteller, evler, köyler ve yaz aylarında çadır kampı vardır. Kış aktiviteleri arasında snowmobil, binicilik, kızak ve tüp sporları yer almaktadır ve tesiste çocuklar için kar parkı bulunmaktadır. Gabala'ya yaklaşık 2,5 kilometre uzaklıktaki Tufandag'da bir teleferik, kayak, çocuklar için bir eğlence merkezi ve bir otel bulunmaktadır.

Azerbaycan'da sekiz tane daha milli park bulunmaktadır. Zangezur Ulusal Parkı (eski adı Ordubad Ulusal Parkı) 2009 yılında yeniden adlandırılmış ve genişletilmiştir. Parkta 58 hayvan türü (35 omurgalı ve 23 böcek) ve tehlike altındaki 39 bitki türü bulunmaktadır. Anadolu leoparı, dağ koyunu, bezoar keçisi, beyaz kuyruklu deniz kartalı, altın kartal ve küçük balkabağına ev sahipliği yapar.
Yarı kurak Shirvan Milli Parkı yaklaşık 40 kilometrekarelik (15 metrekare) bir göle sahiptir. Bataklık bölgelerde kış ve yuva yapan birçok kuş türüne (turaj, küçük balkabağı, balkabağı, kuğular ve flamingolar dahil) ev sahipliği yapmaktadır. Djeyran ceylanları bölgedeki en kalabalık memelilerdir.
Yarı kurak olan Ag-Gel Milli Parkı, Kur-Araz Ovası'nın Mil ovasındadır. Keklik, kaşıkçı, kuğu, deniz mavisi ve bodur gibi 89 iç içe geçmiş kuş türünü içeren 140'ın üzerinde kuş türü bulunur. Park, uluslararası öneme sahip sulak alanların Ramsar Sözleşmesi listesinde yer almaktadır.
Lankaran Ovaları'ndaki ve Talysh Dağları'ndaki Hirkan Milli Parkı, yüzde 99'u ormanlık ve sıkı bir şekilde korunuyor. Park, üçüncül bitkilerin kalıntı ve endemik bitki türlerini korur ve Hirkan kutu ağacı, demir ağacı, kestane meşe ağacı, incir ağacı, Hirkan armut ağacı, ipek akasyası, Kafkasya palmiye ağacı, Hazar ginitsia gibi 150 çeşit ağaç ve çalılık içerir. Fauna Pers leoparı, Talysh sülün ve altın kartalı da bulunmaktadır.
Altyaghach Milli Parkı yüzde 90,5 ılıman yaprak döken geniş yapraklı ormanla kaplıdır ve başlıca ağaç türleri arasında demir ağaçları, Kafkas güresi, Oryantal kayın, cud ve huş ağacı bulunur. Park, Kafkas Dağları'nın sadece doğu yarısında bulunan ve dağda yaşayan bir kaprin olan nadir Doğu Kafkas turuna (Capra cylindricornis) ev sahipliği yapmaktadır. Diğer türler karaca, ayı, yaban domuzu, vaşak, tilki, tavşan, sincap ve kurttur.
2006 yılında, Kuzey Azerbaycan'da Rusya ve Gürcistan sınırında bulunan Şahdağ Milli Parkı kuruldu. Dünya Bankası 2007 yılında 17 milyon dolarlık kredi ve 8 milyon dolarlık hibe tahsis etmiştir. Japonya hükûmeti, Güney Kafkasya'nın en büyük milli parkı için 8 milyon dolarlık bir hibe sağladı.

Müzelerin çoğu Bakü (Bakü Minyatür Kitaplar Müzesi dahil), Gence, Nahçıvan, Sumgait, Lankaran, Mingachevir ve Shaki gibi büyük şehirlerde bulunmaktadır.

Azerbaycan, Dağıstan keçisi, yaban domuzu, tavşan, orman güvercini, bıldırcın, keklik ve su kuşları (kaz, ördek, su tavuğu) avcılığına izin vermektedir. Ağdam, Hanlar, Goranboy, Dashkasan, Gadabay ve Ter Ter bölgelerinde, Hazar Denizi adalarında, yeşil alanlarda, korunan alanlarda ve şehir ve tatil yerlerinde avlanma yasaktır.

Azerbaycan'ın vize politikası

Resmi Azerbaycan turizm sitesi
https://www.azernews.az/nation/82961.html 14 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Azerbaycan Dergisi Vizyonlarından Seyahat Bilgileri 25 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan'da ulaşım, bu ülkenin kamusal ve özel ulaşım sistemiyle ilgilidir.
Azerbaycan'ın önemli uluslararası trafik yollarının kavşağında bulunması, İpek Yolu ve Güney-Kuzey koridoru üzerinde yer alması ülke ekonomisi için ulaşım sektörünün stratejik önemini artırmaktadır. Ülkedeki ulaşım sektörü, karayolları, demiryolları, hava ve deniz taşımacılığını içerir.
Azerbaycan hammadde taşımacılığında da önemli bir ekonomik merkezdir. Mayıs 2006'da faaliyete başlayan 1.774 kilometre uzunluğundaki Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı (BTC), Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye topraklarından geçmektedir. BTC, yılda 50 milyon ton kadar ham petrol taşımak için tasarlanmıştır ve Hazar Denizi'ndeki petrolü küresel pazara aktarmaktadır. Ayrıca 2006 yılı sonunda faaliyete başlayan, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye topraklarından geçen Güney Kafkasya Boru Hattı ise Şahdeniz doğal gazını Avrupa pazarına ek gaz olarak sunmaktadır.
Yapımı devam eden Bakü-Tiflis-Kars demiryolu, Türkiye'nin İstanbul Boğazı'ndaki Marmaray projesini de hayata geçirilmesiyle birlikte Avrupa demiryollarını Kazakistan ve Çin demiryolları bağlantıları ile Asya demiryollarına bağlayacaktır.

Toplam: 52,942 km
Dünyadaki sıralaması: 74
Kaplamalı: 26,789 km
Kaplamasız: 26,153 km

Toplam: 2,918 km
Dünyadaki sıralaması: 59
Standart ayar: 2,918 km 1.520-m ayarı
Elektrikli hatlar: 1,278 km
Çift hatlar: 815 km

Toplam: 37
Dünyadaki sıralaması: 108
Kaplamalı pisti olan havalimanları: 30
3,047 metrenin üstünde: 5
2,438'den 3,047 metreye: 5
1,524'ten 2,437 metreye: 13
914'ten 1,524 metreye: 4
914 metrenin altında: 3
Kaplamalı pisti olmayan havalimanları: 7
914 metrenin altında: 7
Helikopter pistleri: 1

Ticaret filosu: 90
Genel kargo gemileri: 37
Ham petrol tankerleri: 47
Kimyasal tankerler: 1
Diğer tankerler: 2
Ro-ro gemileri: 3
Yolcu-kargo gemileri: 8
Feribot: 1
Dünyadaki sıralaması: 53
Limanlar: 5

Doğal gaz: 3,890 km
Ham petrol: 2,446 km
Yoğuşmuş: 89 km

Azerbaycan'da yayınlanan gazetelerin listesi:

Adalet
Adalet ve Hakikat (Azerice, Rusça ve İngilizce)
Azerbaycan
Davam Gazetesi
525’inci Gazete
Alma
Ayna
Azadlık
Azerbaydjanskiye İzvestiya (Rusça)
Bakinskiy Raboçiy (Azerice, Rusça)
Bakü Haber
Birja (Azerice ve Rusça)
Bizim Asır
Bizim Yol
Edebiyat
Eho (Rusça)
Ekspress
Futbol+
Hafta İçi
Halk Gazetesi
Halk Cephesi
Horoskop
Hürriyyet
İki Sahil
İpekçi
Kaspi (1999)
Kaspiy (Rusça)
Merkez
Mövke
Novoye Vremya (Rusça)
Olaylar
Palitra
Paritet
Paralel
Respublika
Reyting
Ses
Şark (gazete)
Şeki Fehlesi
Şeki'nin Sesi
Şeki Tahsili
Üç Nokta
Vışka (Rusça)
Yeni Azerbaycan
Yeni Müsavat
Zaman
Zerkalo (Rusça)

Yeni Diriliş
İstiklal (gazete)
Avrupa (gazete)
Gündelik Azerbaycan
Ekinci
Kaspi
İnşaatçı
İntiba
Molodyoj Azerbaydjana (Rusça)
Rezonans
Çeşme
Yol
Ruh
Sayfalar
Muhalefet
Nezavisimaya Gazeta (Rusça)
Müstakil Gazete

Azerbaycan gazetelerinin internet adresleri (Dmoz.org) (Azerice)

Azerbaycan, Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele Grubu (GRECO) ve OECD'nin Yolsuzlukla Mücadele Ağı üyesidir. Yolsuzlukla mücadele önlemleri izleme mekanizmaları tarafından düzenli olarak değerlendirilmektedir. GRECO, Azerbaycan Hükûmeti tarafından gerçekleştirilen yolsuzlukla mücadele politikaları ve önlemlerine rağmen, yolsuzluğun Azerbaycan'daki sorunlu alanlardan biri olarak adlandırıldığını belirtti. Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün 2017 Yolsuzluk Algısı Endeksi, ülkeyi 122 ülke arasında 122. sırada gösteriyor.
İlham Aliyev yolsuzlukları nedeniyle "2022 Yılının En Yolsuz Kişisi" olarak seçildi.
Aliyev ailesi, devlet parası aracılığıyla zenginledi. Birçok büyük Azerbaycan bankası, inşaat ve telekomünikasyon firmalarının önemli kısımlarına sahip olan Aliyev ailesi ülkenin mali yolsuzluğun başında bulunmaktadır. İlham Aliyev'in on bir yaşındaki oğlu Dubai'daki birçok sarayına sahiptir. Ayrıca İlham Aliyev'in kızları Leyla ve Arzu'nun gayrimenkul ve mal varlığı 75 milyon dolardan fazla olduğunu tahmin ediliyor.

Sovyetler Birliği'nin çoğu eski cumhuriyeti gibi, Azerbaycan da doğal kaynakların verimsiz kullanımı da dahil olmak üzere çevre üzerinde giderek daha fazla olumsuz etkiye yol açan hızlı bir ekonomik gelişme yaşandı. Azerbaycan hükûmeti, çevre korumayı artırmayı ve doğal kaynakların rasyonel kullanımını sağlamayı amaçlamış ve ülkedeki ekolojik durumu iyileştirmek için bir dizi önemli yasa, yönetmelik ve devlet programı başlatmıştır. Ancak, bu ihtiyati yasalar olması gerektiği kadar etkili olmamıştır. Petrol rafinerilerinden veri toplamak için yasal yetki verilen STK'lar genellikle engellendiğinden veya görevden alındığından ve bilgileri gayri resmi olarak toplandığından, şeffaflık Azerbaycan'da sürekli bir sorun olmuştur. Yerli petrol üreticileri, çoğu zaman düzenlemelerden kaçtılar ve Hazar Denizi'ne petrol sızıntısını engelleyemediler. Önümüzdeki 30 yılda, Azerbaycan geçen yüzyılda ürettiğinden daha fazla petrol üretecek ve halen gerçekleştirilen petrol sondaj operasyonlarında çok az koordinasyon veya çevresel önlem vardır. Hazar Denizi'ne kıyısı olan komşu ülkelerle de iletişim eksikliği bulunmaktadır.

Azerbaycan'daki en önemli kirlilik kaynakları şunlardır: Sovyet Dönemi'nde dökülen petrol, kanalizasyon deşarjı, tükenmiş mersin balığı stokları, şiddetli hava kirliliği ve yoğun böcek ilacı ile gübre kullanımı. Yerel halkın çoğu sürekli olarak kirletici maddelere maruz kalıyor ve bu şekilde yaşamayı da kanıksamış durumdalar. Hatta denizin yüzeyinde parıldayan petrol tabakasının güzelliğini övenler bile var Ne yazık ki, zararlı buharlara sürekli maruz kalmanın kokusu ve sonuçları, özellikle Azerbaycan'ın kıyı şeridi olmak üzere yerel halkın sağlığı için bir endişe kaynağıdır. Petrol ürünlerini yakıt olarak kullananan sanayinin yol açtığı sağlık sorunları şunlardır: akciğer, sindirim, dolaşım ve bağışıklık sistemlerinde hasarlar. En kötü durumlarda, genetik mutasyonlar da meydana gelebilir. Yeraltı suları da kanserlere, kolera ve hepatit gibi bakteriyel hastalıklara neden olan petrol sızıntılarından etkilenir.

Azerbaycan'ın temel ekolojik sorunları şunlardır:

Ulusal sınırları aşan kirlilik dahil olmak üzere kirli suların getirilmesi yoluyla su kaynaklarının kirlenmesi
Yerleşim bölgelerine düşük kaliteli su temini, son tüketicilere ulaşmadan önce tatlı su kaybı, kanalizasyon sistemlerinin yetersiz gelişimi
Endüstriyel tesisler ve ulaşım araçlarından kaynaklanan hava kirliliği
Toprağın bozulması (erozyon, çölleşme vb.)
Yanan ağaçlar iklim döngüsünü etkilediğinden ormansızlaşma
Sanayi ve konutların yanı sıra tehlikeli katı atıkların yanlış düzenlenmesi
Biyolojik çeşitlilikte düşüş
Orman rezervlerinde ve faunada, özellikle balık ürünlerinde azalma

2018 yılında Azerbaycan'ın, Orman Peyzaj Bütünlük Endeksi (FLII) ortalama puanı 6,55/10 seviyesindedir ve 172 ülke arasında dünya sıralamasında 72. sırada yer alır.

Hükûmet tespit edilen sorunlara odaklandı ve yargı sistemi yerel sağlığı korumak için gerekli yasaları sağladı. Yabancı petrol üreticileri ve rafinerileri bu düzenlemelere her zaman olmasa da yerli petrol şirketlerinden daha fazla uyum sağlamıştır. British Petroleum, kirletici maddeleri doğal ortamın geri kalanıyla ayırarak okyanusun tabanlarını temizlemeye çalışan şirketlerden biridir. Yine de, ülke hâlâ savaşın parçaladığı geçmişini üzerinden atmaya çalışmaktadır. Azerbaycan halkının yargı sisteminin yeterinde etkin olabileceğine dair inancı düşük olduğu için yerel bir baskı gücü yoktur.

Çevre sorunları listesi

Azerbaycan nüfusunun nominal olarak %90.30'ından fazlası Müslümandır. Müslüman nüfusun ise hemen hemen %85'i Şii, %15'i Sünnidir. Azerbaycan yüzdelik olarak İran'dan sonra en fazla Şii oranına sahip ülkedir.

Yolsuzluk ve fakirlik gibi devam eden sorunların, Batı ülkelerinin Ermenistan'a gösterdiği destek dolayısıyla oluşan hayal kırıklığı ve farklı ülkelerden dini mezheplerin etkisiyle birleşmesinin bir sonucu olarak Azerbaycan'da dinsel bağnazlıkta önemli bir artış vardır.
Araştırmacılar Emil Aslan ve Maya Ehrmann'a göre Kuzey Azerbaycan'da yaşayan Dağıstanlı azınlıklar arasında Kafkasya Emirliği gibi isyancı hareketlere katılma eğilimi arttı. Ülkede Selefilik, dış kaynakları kullanan misyonerlik faaliyetleri ve kurulan camiler ile teşvik edildi ve daha gelenekçi değerlere dönüş isteyenlerden destek gördü ve hükûmet yetkilileri Kuzeydeki Selefilere baskı uyguladıkça daha radikal hale geldiler.
Bazı Azerbaycan vatandaşlarının IŞİD başta olmak üzere Suriye'deki cihatçı örgütlere katıldıkları rapor edilmiştir.
Azerbaycan'da Şii İslam'ın merkezi olarak bilinen Nardaran'da Kasım 2015'te Azerbaycan kolluk kuvvetleri ve şehrin Şii sakinleri arasında çıkan şiddet olaylarında 2 polis ve 4 Şii militan öldürüldü.

1972 yılında imzalanan UNESCO Dünya Mirası Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), kültürel veya doğal miras açısından önem taşıyan yerler olan Dünya Mirasları kavramını tanımladı. Doğal özellikler (fiziksel ve biyolojik oluşumlardan oluşur), jeolojik ve fizyografik oluşumlar (tehdit altındaki hayvan ve bitki türlerinin yaşam alanları dahil) ve bilim, koruma veya doğal güzellik açısından önemli olan doğal alanlar doğal miras olarak tanımlanır. Azerbaycan, Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşmeyi 16 Aralık 1993'te onaylamasıyla ülkedeki alanlar listeye dahil edilmiştir.
2023 itibarıyla, Azerbaycan'da listede beş alan ve geçici listede 10 alan bulunmaktadır. Listeye eklenen ilk yer, 2000 yılında Şirvanşahlar Sarayı ve Kız Kulesi'nin bulunduğu İçerişehir'di. 2000 Bakü depreminde yaşanan hasar nedeniyle bu bölge, 2003'ten 2009'a kadar tehlike altındaki miras olarak listelendi. Kobustan Kaya Sanatı Kültürel Peyzaj Alanı, 2007 yılında listelendi. 2013 yılında bu iki alana Silahlı Çatışma Durumunda Kültür Varlıklarını Koruma Komitesi tarafından gelişmiş koruma statüsü verildi. En son eklenenler, 2023 yılında Hirkan ormanları ve Kınalık'ın kültürel manzarasıydı. Burası ülkenin tek doğal alanıdır ve İran ile paylaşılmaktadır.

UNESCO, alanları on kritere göre listelemektedir; Her alan kriterlerden en az birini karşılaması gerekir. i'den vi'ye kadar olan kriterler kültüreldir ve vii'den x'e kadar olan kriterler doğaldır.

Dünya Mirası listesinde yer alan alanlara ek olarak, üye devletler aday göstermeyi düşünebilecekleri geçici alanların bir listesini de tutabilirler. Dünya Mirası listesine aday göstermeler, yalnızca alanın daha önce geçici listede yer alması durumunda kabul edilir. Azerbaycan, 2021 itibarıyla geçici listesine dört alan kaydetti.

Azerbaycan'ın Somut Olmayan Kültürel Mirasları listesi

UNESCO - Azerbaijan 12 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Azerbaycan'daki göller, Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarındaki gölleri kapsar. Baraj gölleri (su rezervuarları) gibi yapay göller dahil değildir.
Azerbaycan Cumhuriyeti'nde 450 civarında göl var. Bunların hepsi küçüktür. Göllerin toplam yüzölçümü 395 km²'dir ve sadece 5 gölün yüzölçümü 10 km²'den fazladır. Sarısu, Ağ Göl, Büyük Şor Gölü, Ağzıbirçala Gölü ve Candargöl nispeten büyük göllerdir. Sarısu gölü, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin en büyük gölüdür.
Azerbaycan'da bulunan göl türleri, buzul gölleri, karst gölleri, heyelan set gölleri, alüvyal set gölleri, delta set gölleri, kıyı set gölleri ve tektonik gölleridir.
Göller iki büyük gruba ayrılabilir: dağ gölleri ve ova gölleri. Apşeron Yarımadasında bulunan bazı göller tuz gölleridir. Yazın bunların büyük bir kısmı buharlaşır ve ardında tuz tabakası kalır.

Azerbaycan coğrafyası
Azerbaycan'daki akarsular

(Azerice) Azerbaycan'ın nehirleri, gölleri ve su rezervuarları 13 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Azerice) Azerbaycan: Tabiat: Göller ve su rezervuarları 8 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan'daki millî parklar, bilimsel ve estetik bakımdan, millî ve milletlerarası ender bulunan tabiî ve kültürel kaynak değerleri ile koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat parçalarıdır.
Azerbaycan 1991 yılında bağımsızlığını kazandığında ve 2001 yılında Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı kurulmadan önce Azerbaycan'da milli parklar yoktu. Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı kurulduğu yıldan itibaren Azerbaycan'ın önemli ekolojik alanlarında milli parkların kurulması için çalışmalar başlattı ve projeler hazırladı. İlk milli parklar, Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı tarafından 2003 yılında kuruldu. 2003 yılından başlayarak Zengezur Millî Parkı, Şirvan Millî Parkı, Ağ Göl Millî Parkı, 2004 yılında Hirkan Millî Parkı, Altıağac Millî Parkı, 2005 yılında Abşeron Millî Parkı, 2006 yılında Şahdağ Millî Parkı, 2008 yılında Göygöl Millî Parkı ve 2012 yılında ise Samur-Yalama Millî Parkı kuruldu.
2008 yılında Hirkan Millî Parkı'nın arazisi 13,037 hektar genişletilerek 29,760 hektardan 42,797 hektara çıkartıldı. 2010 yılında Şahdağ Millî Parkı'nın arazisi 14,608.1 hektar genişletilerek 115,900 hektardan 130,508.1 hektara çıkartıldı.
Şu anda milli parklar 310,136.5 hektarlık yüzölçümü ile ülke topraklarının 3,58%'ini oluşturuyor.
Bununla birlikte, yeni milli parkların oluşturulması yönünde gerekli çalışmalar devam ettirilerek, Kızılağac Devlet Doğa Qoruğunun arazisi genişletilerek milli parka dönüştürülmesi öngörülmüştür. Aynı zamanda Almanya Federal Hükûmetinin desteği ile "Kafkas Girişimi" programı çerçevesinde Samur-Yalama Millî Parkı'nın kurulması için proje hazırlandı ve uygulanmasına başlanıldı ve 2012 yılında milli parkın kurulmasıyla tamamlandı.

Azerbaycan Cumhuriyeti Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı - Azerbaycan Cumhuriyeti'inde Millî Parklar (Azerice)
Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı - Azerbaycan Cumhuriyeti'inde Millî Parklar 25 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Azerbaycan'daki akarsular, Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarından akan bütün nehir, dere, çay ve suları kapsar.
Azerbaycan'daki bütün akarsular (çoğu daha büyük akarsularla birleşerek) ya Hazar Denizi'ne akar ya da yerin altına sızarak kayboluyor ya da küçük bataklıklar oluşturuyorlar.
Azerbaycan akarsuları aşağıdaki 3 ana gruba ayrılabilir:

Azerbaycan'ın Kür havzasına ait olan merkezi ve batı akarsuları;
Azerbaycan'ın doğrudan orta Hazar Denizi'ne akan kuzey-doğu akarsuları;
Azerbaycan'ın doğrudan Hazar Denizi'nin güneyine akan güney-doğu akarsuları.

Azerbaycan'daki nehir sistemi irili ufaklı 8550'den fazla akarsudan oluşur ve bütün akarsuların toplam uzunluğu 33.665 km civarındadır. Tüm bu akarsuların havzaları ise 85.500 km² civarındadır (Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toplam yüzölçümü 86.600 km²). Akarsuların 7550'sinin uzunluğu 5 km'den daha kısadır. Kalan 1.000 akasulardan, 934'ünün uzunluğu ise 5 km ile 50 km arasında değişir, 42'sinin uzunluğu 50 km ile 100 km arasında değişir, 22'sinin uzunluğu 100 km ile 500 km arasında değişir ve sadece iki akarsu (Kür ve Aras) 500 km'den uzundur.
Azerbaycan'ın en uzun akarsuları Kür ve Aras nehirleridir ve ikisi Sabirabad şehri yakınında birleşerek ve Neftçala Rayonu'nda Hazar Denizi'ne dökülür.
Akarsular iki büyük gruba ayrılabilir: dağ akarsuları ve ova akarsuları.

Kür, 1.515 km
Aras, 1.072 km

Kanikçay, 413 km
Kabırrıçay, 394 km
Samur çayı, 216 km
Terterçay, 200 km
Sumqayıtçay, 198 km
Kürekçay, 186 km
Türyançay, 180 km
Bazarçay, 178 km
Bolkarçay, 163 km
Ayriçay, 135 km
Ağstafaçay, 133 km
Arpaçay, 126 km
Haçınçay, 119 km
Pirsaatçay, 119 km
Göyçay, 115 km
Karqarçay, 115 km
Vileşçay, 115 km
Hekeriçay, 113 km
Kudyalçay, 108 km
Kusarçay, 108 km
Ceyrankeçmezçay, 100 km

Genceçay, 99 km
Gilançay, 99 km
Alicançay, 98 km
Velveleçay, 98 km
Şamhorçay, 95 km
Karaçay, 93 km (Kuba və Kaçmaz)
Zeyemçay, 90 km
Köndelençay, 89 km
Girdimançay, 88 km
Ağsuçay, 85 km
Okçuçay, 85 km
Lekerçay, 84 km
İnceçay, 83 km (Ağdere, Terter və Yevlah)
Kuruçay, 82 km (Hocavend və Füzuli)
Lenkerançay, 82 km
Gorançay, 81 km
Nahçıvançay, 81 km
Kuruçay, 77 km (Kuba və Kaçmaz)
Ahıncaçay, 76 km
Koşkarçay, 76 km
Gilgilçay, 72 km
Hasansuçay, 71 km
Demiraparançay, 69 km
Ağçay, 68 km
Çikilçay, 68 km
Çağacıkçay, 65 km
Bala Kür, 63 km
Hocazsuçay, 63 km
Elinceçay, 62 km
Honaşençay, 62 km
Cokasçay, 60 km
Ceyirçay, 58 km
Muhahçay, 56 km
Tikanliçay, 56 km
Kürmükçay, 55 km
Katehçay, 54 km
Şabrançay, 62 km
Künkütçay, 52 km
Bumçay, 51 km
İnceçay, 51 km (Cebrayıl)
Zabuhçay, 51 km
Göytepeçay, 50 km

Azerbaycan coğrafyası
Azerbaycan'daki göller

(Azerice) Azerbaycan'ın nehirleri, gölleri ve su rezervuarları 13 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan'daki siyasi partiler listesi, Azerbaycan'da etkin olan veya olmuş siyasi partiler.
Azerbaycan'daki siyasi partiler ve onların faaliyetleri "Siyasi partiler hakkında Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Kanunu" ile düzenlenmektedir.
Azerbaycan'da siyasi partilerin resmî devlet kaydına alınması Adalet Bakanlığınca gerçekleştirilmektedir. Resmî kayıtlı siyasi partiler cumhurbaşkanlığı seçimlerine, genel ve yerel seçimlere katılabilir.

Azerbaycan'da siyasi partilerin tarihi 1900'lü yıllarda başlamaktadır. O yıllarda siyasi partilerin yer aldığı meclis, Rusya İmparatorluğu Devlet Dumasıydı.
Rus Çarlığı'nın çöküşü ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile Azerbaycan'ın parlamentosu kuruldu ve bu sayede yeni siyasi partiler kuruldu.
28 Nisan 1920 tarihinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, 11. Kızıl Ordu tarafından işgal edildi ve tüm siyasi partiler kapatıldı. SSCB döneminde yasal olarak tek etkin parti Azerbaycan Komünist Partisi oldu.
1980'lu yılların sonlarından itibaren halk, Azerbaycan Komünist Partisi ve hükûmet karşıtı eylemlere başladı. Eylemlerin parçası olarak vatandaşlar Azerbaycan Komünist Partisi'nin üyelik biletlerini yırttılar.

Bağımsızlığın kazanılmasından sonra Azerbaycan Millî İstiklâl Partisi ilk siyasi parti olarak resmî devlet kaydına alındı.
Şu anda ise devlet kayıtlarında 27 siyasi parti var. En son kayda alınan siyasi parti Azat Vatan Partisidir.

Bazı siyasi partiler resmî olarak devlet kaydına alınmasa da etkin olarak siyasi faaliyetler göstermektedir.

9 Şubat 2020 Azerbaycan genel seçimlerinde parlamentoda temsil hakkını 9 (10) siyasi parti kazanmıştır.

Azerbaycan'ın uluslararası politikaları ve ilişkileri, Azerbaycan'ın diğer devletler, fikir akımları ve uluslararası teşkilatlarla olan ilişkilerinin tamamına verilen addır. Azerbaycan Devleti dış ilişkilerde Azerbaycan Cumhuriyeti'nin taraf olduğu ve kabul ettiği uluslararası yasal düzenlemelere bağlıdır.
Azerbaycan'ın bulunduğu bölge jeostratejik ve ekonomik açıdan dünyanın politik haritasında çok önemli bir yer almaktadır. Bu yönden Azerbaycan hem komşu politikasında hem de diğer bölgelerdeki ülkelerle olan ilişkilerinde denge politikası yürütmektedir. Burada tüm ülkelerle aynı mesafede olmak, ilk olarak Azerbaycan ulusal çıkarlarının dış  politikanın temeli olarak kabul ediliyor. Diğer ülkelerle ilişkilerde denge politikasının baz alınması Azerbaycan'ın bulunduğu bölgenin son derece hassas olmasından kaynaklanıyor.

Azerbaycan'ın uluslararası politikaları ve ilişkilerinin ilk temelleri 1918 ile 1920 yılları arasında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde atıldı. Kısa ömürlü Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, altı ülke ile diplomatik ilişkiler kurmayı başardı ve Ankara Hükûmeti, Alman İmparatorluğu ile Finlandiya'ya diplomatik temsilciler gönderdi.
Azerbaycan Cumhuriyeti'in bugünkü bağımsız dış politikası Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, Azerbaycan'ın bağımsızlığını elde etmesi ile şekillenmiştir. 1920 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği tarafından işgal edilip ilhak edildikten sonra, diğer Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinde de olduğu gibi Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin  iç ve dış siyasetini Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yönetim kurulu belirtmekte idi. Ancak 18 Ekim 1991 yılında Azerbaycan bağımsızlığını ilan etti ve böylece ülkenin bağımsız iç ve dış politikasının temeli atıldı.
Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra kurulan Azerbaycan Cumhuriyeti'nin uluslararası platformda tanınması ise yaklaşık bir yılı buldu, çünkü bağımsızlığının ilk yıllarında ülkede yönetim sık sık el değiştiriyordu ve bu da dış politikayı olumsuz yönde etkiliyordu. Misyonların karşılıklı değişimi de dahil olmak üzere tam diplomatik ilişkiler, ilk kez Türkiye, Pakistan, Amerika Birleşik Devletleri, İran ve İsrail ile kuruldu. Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin önemini özellikle vurguladı. İki devlet, birbiri arasındaki ilişkiler için "İki Devlet, Tek Millet" (İki dövlət, tək millət) ibaresini kullanmaktadır.
Azerbaycan'ı 6 Kasım 1996 tarihinde tanıyan Bahreyn, ülkeyi tanıyan en son ülke oldu.
Bağımsızlığını kazanmasıyla Azerbaycan Birleşmiş Milletler, Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası örgütlere üye olmuştur. Bu örgütlerden Dünya Ticaret Örgütü'nde gözlemci statüsüne sahiptir. 9 Mayıs 2006 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Konseyi üyeliğine seçilmiştir. Azerbaycan, bugüne kadar 179 ülke ile diplomatik ilişkiler kurmuştur ve 38 uluslararası örgüte üyedir.

Azerbaycan Cumhuriyeti'nin dış politikasının amaçları şunlardır: Azerbaycan Devleti'nin bağımsızlığını, egemenliğini ve ülke bütünlüğünü ve güvenliğini korumak, tüm bunları uluslararası güvenlik sistemleri ile bağlamak; Azerbaycan'ın ulusal çıkarları ile örtüşen ülkelerle daha sıkı iş birliği içerisinde olmak, müttefiklik yapmak, bu imkanları kullanarak uluslararası sistemde kendi duruşunu sağlamlaştırmak; Bölgede yaşanmış herhangi bir gerginliğin veya anlaşmazlığın giderilmesi için çaba göstermek; Halkın çıkarları doğrultusunda ekonomik siyaset yürütmek, ülke ekonomisini uluslararası ekonomik sistemde temsil etmek; Yabancı ülkelerle bilimsel, kültürel, insani ilişkiler kurmak ve bu doğrultuda çalışan kuruluşlarda faaliyet göstermek.

Azerbaycan'ın dış politikasının öncelikleri şunlardır: Her şeyden önce toprak bütünlüğünün korunması; Dağlık Karabağ ve çevresinde işgal altında olan yedi bölgenin işgal edilmesi sorunlarının ortadan kaldırılması; Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapısına uyum; uluslararası güvenliğe katkı; uluslararası örgütlerle iş birliği; bölgesel iş birliği ve ikili ilişkiler; savunmanın güçlendirilmesi; iç politika sayesinde güvenliğin teşviki; demokrasinin güçlendirilmesi; ahlaki değerlerin bilimsel, eğitimsel ve kültürel politikalarla korunması; etnik ve dini hoşgörünün korunması; ekonomik ve sosyal kalkınma; iç güvenliği ve sınır güvenliğini artırmak; göç, enerji ve ulaşım güvenliği politikası.
2007 yılının sonlarında Azerbaycan Hükûmeti, Ermeni işgali altındaki Dağlık Karabağ toprakları üzerinde uzun zamandır devam eden anlaşmazlığın çözülmemesi halinde yeni bir savaşın körükleneceğinin neredeyse kesin olduğunu belirtti. Hükûmet, askeri bütçesini artırma sürecindedir. Ayrıca, Azerbaycan ve Türkiye arasında Gürcistan üzerinden Bakü-Tiflis-Kars demiryolu'nun 2016 açılması, Ermenistan'ı işgal ettiği Dağlık Karabağ'dan çekilmeye zorlayacağını düşünen Ermeni diasporası, Avrupa Birliği ve ABD'deki lobiler bu projenin karşısında olduklarını açıkça dile getirmektedirler.

Azerbaycan'ın dış temsilcilikleri
Azerbaycan'daki diplomatik temsilcilikler listesi

Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı 16 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (İngilizce)

Azerbaycan, coğrafî durum, ekonomik şartlar ve kamu hizmetlerinin gerekleri göz önünde bulundurularak meydana getirilmiş olup Azerbaycan'daki en büyük idarî birim, özerk cumhuriyettir. Azerbaycan'ın sonraki idarî birimleri "şehirler” ve “rayonlar" olarak belirlenmiştir. Şehirler ve rayonlar, Türkiye'deki illere tekâbül eder. Azerbaycan'daki bazı şehirler direkt olarak merkezî yönetime bağlıdır. Bu şehirler, ekonomik ve kalkınma açısından daha gelişmiş olduğu için Türkiye'deki büyükşehirlere denk gelir. Şehirler de şehir rayonlarına bölünmüştür. Şehir rayonları, Türkiye'deki ilçelere tekâbül eder.

Azerbaycan'da:

1 özerk cumhuriyet
66 rayon (il)
11 büyükşehir
12 şehir rayonu (ilçe)
262 kasaba
1.724 köy idari birimi
4.246 köy
vardır.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde  ülke 18 kazaya bölünmüştü. Azerbaycan'ın işgali ile kazalar feshedilerek yerine önceleri vilayetler 1929'dan sonra ise Sovyet sisteminde idari birim olan rayonlar kuruldu. Ayrıca Azerbaycan SSC'de 7 Haziran 1923'te Dağlık Karabağ Muhtar Vilayeti oluşturulmuş, 26 Kasım 1991'de feshedilmiştir. 1923'te Kürdistan Kazası kurulmuş, 1929'da feshedilmiştir.
Dağlık Karabağ bölgesi günümüzde Azerbaycan'ın rayonları Hocavend, Şuşa, Hocalı, Kelbecer'in doğu kısmı ve Terter'in batı bölümünü oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği döneminde bölge Dağlık Karabağ Özerk Oblastı olarak biliniyordu ancak 26 Kasım 1991'de Azerbaycan SSC Parlamentosu, Dağlık Karabağ Muhtar Vilayeti'nin özerk statüsünü kaldırdı.
1991'de Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduktan sonra rayon idari birimleri kalmış, zamanla bazılarında değişiklikler yapılmıştır.
13 Ekim 1992'de Ağdere Rayonu feshedilerek Terter, Ağdam, Kelbecer arasında bölünmüştür.
2008'de Hanlar Rayonu adı Göygöl Rayonu, 2010'da Deveci Rayonu ismi Meclis tarafından Şabran Rayonu olarak değiştirilmiştir.
2014'te Bakü'nun Hazar Rayonu'na dâhil olan Pirallahı adasında Pirallahı Rayonu (ilçe) kurulmuştur.
2019'da Azerbaycan Mimarlar İttifakı başkanı Elbey Kasımzade'nin teklifi, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in onayı ile Bakü'nün Merkezi Rayonu kurulması ileri sürülmüştür. 2021'e kadar kurulması planlanan merkezî rayon, Bakü'nün 4 rayonunu (ilçesini) ihtiva edecektir: Nerimanov Rayonu, Nesimi Rayonu, Nizami Rayonu, Yasamal Rayonu.
2 Nisan 2022 tarihinde Gence'nin rayonları olan Nizami ve Kepez Rayonu feshedilmiştir.

Bakü (Plaka no.: 10, 90, 99)
Gence (Plaka no.: 20)
Nahçıvan (Plaka no.:70, 85)
Hankendi (Plaka no.: 26)
Lenkeran (Plaka no.: 42)
Mingeçevir (Plaka no.:45)
Naftalan (Plaka no.: 46)
Sumgayıt (Plaka no.: 50)
Şeki (Plaka no.: 55)
Şirvan (Plaka no.: 18)
Yevlah (Plaka no.: 66)

Her rayonun (il) merkezinde aynı isimde şehirler bulunmaktadır. Bu şehirler; büyükşehirlerden farklı olarak merkezî hükûmete değil, bulunduğu ile bağlıdır.
Her ilde genel olarak bir şehir bulunmaktadır. Şehirlerin çoğu bulunduğu ille aynı isimdedirler.
Ek olarak aşağıdaki şehirler de vardır.

Delimammadli (Goranboy rayonunda)
Askeran (Hocalı rayonunda)
Göktepe (Celilabad rayonunda)
Horadiz (Füzuli rayonunda)
Hırdalan (Abşeron rayonunda)
Hudat (Haçmaz rayonunda)
Kovlar (Tovuz rayonunda)
Liman (Lenkeran rayonunda)

Bakü'nün ilçeleri:

Binegedi
Hatai
Hazar
Karadağ
Nerimanov
Nesimi
Nizami
Sabuncu
Sebail
Surahanı
Pirallahı
Yasamal

Azerbaycan'daki şehirler listesi
ISO 3166-2:AZ

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi (Azerice: Azərbaycan Respublikasının Konstitusiya Məhkəməsi) Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet organıdır ve yargı yetkisi Azerbaycan Anayasası ile belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı, Milli Meclis, Bakanlar Kurulu, Yargıtay, Savcılık ve Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Ali Meclisi'nin dilekçelerine dayanarak Anayasa ve kanunların yorumunu yapar.

Azerbaycan Anayasasının üstünlüğünü sağlamak ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak Mahkemenin ana hedefleridir.
Azerbaycan Anayasası (12 Kasım 1995'te kabul edilmiştir), devletlerarası anlaşmalar (Azerbaycan taraftır), “Anayasa Mahkemesi Hakkında" kanun (23 Aralık 2003'te kabul edilmiştir), diğer yasalar ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü, Anayasa Mahkemesi'nin faaliyetinin yasal dayanağıdır.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı, Milli Meclis, Bakanlar Kurulu, Azerbaycan Yüksek Mahkemesi, Azerbaycan Savcılığı, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Ali Meclisi, Mahkemeler, Şahıslar ve Ombudsman, Azerbaycan Anayasasına göre Anayasa Mahkemesine başvurabilir.
Anayasa Mahkemesi, hak ve özgürlüklerinin yasama ve yürütmenin normatif hukuki düzenlemeleri, belediye veya mahkeme kararları ile ihlal edildiğini iddia eden herkesin bireysel şikayetlerini inceleyebilir.

Anayasa Mahkemesi 14 Temmuz 1998'de kurulmuştur. Cumhurbaşkanının tavsiyesi üzerine Milli Meclis tarafından atanan 9 yargıçtan oluşur. Yargıçlar, aynı göreve yeniden atanma imkânı olmaksızın 15 yıllığına atanırlar.
Azerbaycan cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi başkanını ve başkan yardımcısını atar.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Farhad Abdullayev, Başkan Vekili Sayın Sona Salmanova'dır.

Anayasa Mahkemesinin çalışma esasları şunlardır:

Üstünlük
Bağımsızlık
Meslektaşlık
Kanıt.
Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Devlet bayrağı, Devlet arması ve Anayasa Mahkemesi'nin resmi amblemi, Anayasa Mahkemesi'nin sembolleridir.
Azerbaycan Anayasa Mahkemesi'nin 20. kuruluş yıldönümü Temmuz 2018'de kutlanmıştır.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi ile Türkiye Anayasa Mahkemesi arasında 10 Mayıs'ta imzalanan Anlaşma Protokolü bulunmaktadır.

Azerbaycan'da siyaset
Azerbaycan yargısı

Resmi internet sitesi 17 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası (Azerice: Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası), Azerbaycan'ın en üstün hukuk kaynağıdır ve temel kuruluş belgesidir. Yeni anayasa 12 Kasım 1995 yılında halk oylaması-referandum yoluyla kabul edilmiş ve 27 Kasımda yürürlüğe girmiştir.
Azerbaycan'daki yeni anayasal süreç zor şartlar altında başlamış ve uzun süre devam etmiştir. 1991 yılımda bağımsızlığını kavuşan Azerbaycan'da yeni bir anayasa oluşturmakla görevli bir komisyon kurulmuş, fakat siyasi istikrarsızlık bu komisyonun çalışmasını engellemişti. Ancak 1992 yılında yeni anayasayı hazırlamak amacıyla gönüllü uzmanlardan oluşan bir gruba, daha sonra Cumhurbaşkanı ile Parlamento Başkanının ortak tasarrufları sonucu resmi bir statü kazandırılmıştı. Bu grubun hazırladığı anayasa tasarısı, Ekim 1991 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi'nden esinlenmiştir.
1993 yılında iktidarın değişmesiyle bu tasarı üzerinde yeniden çalışılmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanına geniş yetkiler öngören bir anayasanın kabul edileceği yönünde yoğun eğilimler görülmekteydi. Tasarının hazırlanması tamamen iktidarın takdirine bırakılmış, siyasi partiler ve sivil örgütlerin bu tartışmalara katılımı etkisiz olmuştur.
Yeni anayasa 12 Kasım 1995 yılında referandum (halk oylaması) yoluyla kabul edilmiş ve 27 Kasımda yürürlüğe girmiştir. Referanduma seçmenlerin %86'sı katılmış ve oy kullananların %91,9'u anayasayı kabul yönünde oy vermişlerdir. Azerbaycan Anayasasının başlıca özelliği "güçlü yürütme" ilkesinden hareket ederek, geniş yetkilerle donatılmış bir başkanlık sistemini getirmesidir. Yeni anayasada Azerbaycan devletinin nitelikleri demokratik, laik, hukuki ve üniter Cumhuriyet olarak belirlenmiştir. Seçme hakkı, halkın doğrudan katılımıyla düzenlenen seçimler aracılığıyla halka verildi. Anayasal bir değişikliğin ya da ülke sınırlarında değişiklikler öngören konularınn karara bağlanmasında yine halkoylamasına gidilmesi kararı alındı.
En son anayasayla ilgili olarak 26 Eylül 2016 tarihli referandumla halkoylamasına gidilmiş ve değişiklik kabul görmüştür.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasa günü

Azerbaycan Anayasası 12 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Azerbaycan Anayasası 26 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu (Azerice: Azərbaycan Dövlət Akademik Milli Dram Teatrı), Azerbaycan'ın ulusal dram tiyatrosudur. Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu, başkent Bakü'de bulunmaktadır.
1919 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde Bakü'de kurulan Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu, Azerbaycan tiyatrosunu ilk defa ulusal ve devlet bünyesinde toplamıştır ve ülkenin önde gelen tiyatro oyuncularının, yazarlarının ve yönetmenlerinin yetişmesinde önayak olmuştur.
Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti dönemimde, tiyatro ulusal ve uluslararası alanda sergilenen başarılar sebebiyle 1948 yılında Kızıl Bayrak İşçi Nişanı ve 1974 yılında Lenin Nişanı ile ödüllendirilmiştir. 1959 yılında tiyatroya "Akademik" adı eklendi ve 1965 yılında tiyatroya "Devlet Tiyatrosu" statüsü verildi. Tiyatro 1923-1933 yılları arasında Azeri Sovyet siyasetiçisi Dadaş Bünyadzade'nin ve 1933-1991 yılları arasında Azeri Bolşevik lideri Meşedi Azizbeyov'un adlarını taşımıştır. 1991 yılında Azerbaycan Cumhuriyeti bağımsızlığını kavuşunca, tiyatro Akademik Milli Dram Tiyatrosu adını almıştır.

Tiyatroda Mirzaağa Aliyev, Hüseyin Arablinski, Alesker Alekperov, Muhtar Dadaşev, Sıtkı Ruhulla, Adil İskenderov, Barat Şekinskaya, Leyla Badirbeyli, Sona Hacıyeva, Merziye Davudova, Hüküme Kurbanova, Necibe Melikova, İsmail Dağıstanlı, İsmail Osmanlı, Mahsun Sinani, Ejder Sultanov, Fatma Kadri, Kâzım Ziya, Memmedali Velihanlı, Aliağa Ağayev, Melik Dadaşov, Ali Zeynalov, Tevfik Kâzımov, Alesker Şerifov, Hasanağa Salayev, Memmedrıza Şeyhzamanov, Rıza Afganlı gibi Azerbaycan Tiyatrosu'nun önemli oyuncuları ve yönetmenleri yer almıştır.
Tiyatronun repertuvarında Azerbaycan edebiyatı'nın yazarlarının ve ayrıca diğer dünya yazarların klasik eserleri yer alır.
Tiyatroda Cafer Cebbarlı, Mirza Fetali Ahundov, Ali Bey Hüseyinzade, Necef Bey Vazirov, Hüseyin Cavid, Sabit Rahman, Neriman Nerimanov, İlyas Efediyev gibi Azerbaycan yazarlarının klasik eserleri ile Shakespeare, Schiller, Molière, Dumas, Hugo, Balzac, Puşkin, Lermontov, Tolstoy, Gogol gibi diğer dünya yazarların klasik eserleri sahnelenir.

Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu
Mikado Sinematografının binası

Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu resmî sitesi 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (İngilizce) (Rusça)
Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu hakkında bilgi 20 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu (Azerice: Azərbaycan Dövlət Akademik Opera və Balet Teatrı), Azerbaycan'ın başkenti Bakü'deki başlıca opera binasıdır. Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu, Azərbaycan'ın ulusal opera ve bale tiyatrosudur.

Azerbaycan'da, Rus İmparatorluğu'nun ve Dünya'nın ilk petrol sanayiinin doğmasında ve gelişmesinde önemli rol oynamış Azeri iş adamı ve hayırsever Hacı Zeynelabidin Tağıyev'in girişimiyle, Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosuna ev sahipliği yapan Art Nouveau üslubunun yanı sıra Barok, Rokoko ve Neomağrip mimari unsurlarını bir arada barındırmakta olan bina bina 1910-1911 yılları arasında mimar-mühendis Nikolay Bayev tarafından inşa edilmiştir. 18 Ekim 1918 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti hükûmeti bu binayı satın alarak, devlet yapısı altında bir ulusal opera ve bale tiyatrosunun yaratılmasında karar aldı ve Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosunun kurulmasının adımlarını atmış oldu. Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu, 1920 yılında resmen kuruldu ve aynı yıl kapılarını halka açıp opera ve bale eserlerinin gösterimine başladı. 1928 yılında opera ve bale tiyatrosuna, modern Azerbaycan edebiyatı'nın seçkin temsilcilerinden biri olan Azeri yazar Mirza Fetali Ahundov'un onuruna, adı verildi. 1959 yılında opera ve bale tiyatrosuna "Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu" adı verildi.  
Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu, Azerbaycan klasik müzik ve operasının kurucusu olarak kabul edilen ünlü Azeri besteci Üzeyir Hacıbeyov'un oynatılan opera eserleri sayesinde, hem Azerbaycan ve hem Sovyetler Birliği çapında üne kavuştu. Sonraki yıllarda Zülfügar Hacıbeyli, Müslüm Magomayev, Efrasiyab Bedelbeyli, Fikret Amirov, Kara Karayev, Cevdet Hacıyev, Cihan Cihangirov, Sultan Hacıbeyov, Arif Melikov, Eşref Abbasov ve diğer Azeri bestekârları da Azerbaycan opera ve bale sanatına katkıda bulundu. Adı geçen bestekârların, özellikle de Üzeyir Hacıbeyov'un eserleri şimdi de Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu'nun repertuvarında geniş yer tutuyor. Ayrıca, Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu'nda, adı geçen bazı Azeri bestekârların eserlerinin galaları da yapıldı.
Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu, Üzeyir Hacıbeyov'un sahnelenen opera eserleri sayesinde yalnızca Azerbaycan'da değil, Sovyetler Birliği genelinde de geniş bir üne kavuşmuştur. Sonraki yıllarda Zülfügar Hacıbeyli Müslüm Magomayev, Efrasiyab Bedelbeyli, Fikret Amirov, Kara Karayev, Cevdet Hacıyev, Cihan Cihangirov, Sultan Hacıbeyov, Arif Melikov, Eşref Abbasov ve diğer Azeri besteciler Azerbaycan opera ve bale sanatının gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Bu bestecilerin eserleri, günümüzde de tiyatronun repertuvarında geniş yer tutmaktadır. Sonrasında çeşitli dönemlerde Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu'nun sahnesinde Fyodor Şalyapin, Leonid Sobinov, Valeri Barsov, Irina Arkhipova, Yelena Obraztsova, Mariya Bieşu, Maya Plisetskaya, Vyaçeslav Gordeyev, Placido Domingo, Zurab Sotkilava, Vladislav Pyavko, Montserrat Caballe, Anastasiya Voloçkova, Svetlana Zaharova gibi birçok dünyaca ünlü opera ve bale sanatçısı gösteri yapmış ve günümüzde de dünyaca ünlü yeni nesil opera ve bale sanatçısı da gösteri yapmaktadır. 

Şahsenem, Reinhold Glière, 1927
Nergis,Müslüm Magomayev, 1935
Köroğlu, Üzeyir Hacıbeyov, 1937
Hüsrev ve Şirin, Niyazi Hacıbeyov, 1942
Vatan, Kara Karayev ve Cevdet Hacıyev, 1945
Nizami, Efrasiyab Bedelbeyli, 1948
Sevil, Fikret Amirov, 1953
Azad, Cihan Cihangirov, 1957

Kız Kalesi, Efrasiyab Bedelbeyli, 1940
Gülşen, Sultan Hacıbeyov, 1950
Yedi Güzel, Kara Karayev, 1952
Yıldırımlı Yollarla, Kara Karayev, 1961
Muhabbet Efsanesi, Arif Melikov, 1962
Karaca Kız, Eşref Abbasov, 1965

Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu
Mikado Sinematografının binası

Azerbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu resmi web sitesi 2 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosu (Azerice: Azərbaycan Dövlət Gənc Tamaşaçılar Teatrı), Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de bulunmaktadır. Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosu kapılarını halka ilk defa, Sovyet döneminde, 14 Mart 1927 tarihinde açtı. 14 yaşındaki Ağadadaş Kurbanov'un girişimi ile hazırlanan "Fırtına" oyunu, Azerbaycan'da ilk çocuk tiyatrosunun kuruluşunun temelini oluşturmuştur.
1928 yılında Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Eğtim Komiserliği'nin (Bakanlığı) kararı ile tiyatro resmen faaliyete başlamıştır. 18 Temmuz 1936 tarihinde Eğtim Komiserliği'nin kararı ile Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosuna ek olarak Maksim Gorki'nin adı verildi.

Tiyatroda Ağadadaş Kurbanov, Memmedağa Dadaşov, Yusuf Eminli, Mine Abdullayeva, Yusuf Dadaşov, Susanna Mecidova, Cavahir İskenderov, Süleyman Alaskerov, Hüseynağa Sadıhov, Kerim Hasanov, Zafer Nemetov, Muharrem Haşimov, Alimemmed Atayev gibi Azerbaycan Tiyatrosu'nun önemli oyuncuları ve yönetmenleri yer almıştır.
Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı ile birlikte, tiyatro yeni teknik donatımı ve dış cephesindeki tamirat ve onarım çalışmalarından sonra bugünkü görüntüsüne kavuştu. Bu binada faaliyetini sürdüren Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosuna, ayrıca Devlet Gençlik ve Bakü Kamera Tiyatroları da katılıp faaliyetlerini birleştirmiştir.
Tiyatroda başta Azeri oyun yazarların tiyatro eserleri olmak üzere, Rus ve diğer yabancı yazar ve oyun yazarların klasik tiyatro eserleri ile Sovyet yazar ve oyun yazarlarının tiyatro eserleri, Azerice dilinde gösterilir.

Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosu hakkında bilgi 19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu (Azerice: Azərbaycan Dövlət Kukla Teatrı), Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de bulunan kukla tiyatrosu. Tiyatronun repertuvarı okul çağındaki çocuklar içindir. Fakat 1975 yılından bu yana, yetişkinler için de tiyatro gösterileri düzenlenir. Tiyatronun amacı ve değişmez özelliği, ister çocuklar için veya yetişkinler için olsun, tiyatro oyunlarında hep kuklaların kullanılmasıdır. Kuklaların boyutu birkaç santimetre küçüklüğünden, insan boyutunun birkaç katına kadar olabiliyor.
Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu, 1931 yılında Bakü'de çocuklar için kuruldu. Tiyatroya, Azerbaycan çocuk edebiyatı'nın seçkin temsilcilerinden biri olan Azeri yazar Abdulla Şaik'in onuruna, ek olarak adı verildi. Tiyatro, gösterilen ilk oyun olan "Sirk" oyunu ile 1932 yılında fiilen gösterime başladı. 1931-1941 ile 1946-1950 yılları arasında bağımsız tiyatro olarak faaliyetini sürdürdü; ancak 1941-1946 yılları arasında Azerbaycan Devlet Genç Seyirciler Tiyatrosu'nun ve 1950-1965 yılları arasında Azerbaycan Devlet Filarmonisi'nin çatısı altında faaliyet gösterdi. 15 Nisan 1964 yılında tiyatroya "Devlet Tiyatrosu" statüsü verildi. 1965 yılından itibaren ise artık kesintisiz bağımsız tiyatro olarak faaliyetine devam etmiştir. 1975 yılından itibaren ise tiyatroda yetişkinler için de gösteriler düzenlenmeye başlandı.
Tiyatroda başta Azeri oyun yazarların klasik Azerbaycan edebiyatına ve çocuk edebiyatına dayalı tiyatro eserleri olmak üzere, Rus ve diğer yabancı yazar ve oyun yazarların klasik ve çocuk edebiyatına dayalı tiyatro eserleri ile, Azerice ve Rus dillerinde gösterilir.

Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu'un binası

Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu resmî sitesi 4 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (İngilizce) (Rusça)
Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu hakkında bilgi 19 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Azerbaycan Hava Yolları (Azerice: Azərbaycan Hava Yolları - AHY, İngilizce: Azerbaijan Airlines - AZAL) - Azerbaycan'ın en büyük hava yolu şirketidir. Merkezi Bakü'de bulunmaktadır. Uluslararası Haydar Aliyev Havalimanı, Azerbaycan hava yollarının merkez ofisidir. Uluslararası Haydar Aliyev Havalimanı, Bakü'den 20 km uzaklıkta yerleşmektedir.
Azerbaycan hava yolları genellikle Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu ya uçuşlar düzenlemektedir.

Azerbaycan Hava Yolları, Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu'da 40 noktaya uçmaktadır.

 Azerbaycan:
Bakü
Gence
Nahçıvan
Lenkeran
Zakatala
Qebele

 Türkiye:
Ankara
İzmir
İstanbul
Trabzon
Antalya
Bodrum
Şanlıurfa
Dalaman

 Gürcistan:
Tiflis
 İsrail:
Tel Aviv
 İran:
Tahran
 Çin:
Urumçi
 Birleşik Arap Emirlikleri:
Dubai

 Avusturya:
Viyana
 Almanya:
Frankfurt
 İngiltere:
Londra
 İskoçya:
Aberdeen
 İtalya:
Milano
 Letonya:
Riga
 Hollanda:
Amsterdam
 Fransa:
Paris
 Çekya:
Prag
Karlovy Vary
 Yunanistan:
Hanya

ABD:

New York

 Rusya:
Moskova
Sankt-Peterburg
Rostov-na-Donu
Surgut
Astrahan
Mineralniye Vodi
 Belarus:
Minsk
 Kazakistan:
Aktau
 Ukrayna:
Kiev
Lviv
Simferopol
Odessa

Azerbaycan Hava Yolları 17 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

'Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu (Azerice: Azərbaycan Respublikası Nazirlər Kabineti), Azerbaycan Cumhurbaşkanı tarafından onun icra yetkilerinin yürütülmesi amacıyla oluşturulan, kendi faaliyetlerinde doğrudan Cumhurbaşkanına tabi ve onun karşısında sorumlu olan, iş kuralı Başbakan tarafından belirginleşen yüksek yürütme organıdır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu 1991 yılında kurulmuştur.
Bakanlar Kurulu bünyesine Azerbaycan Cumhuriyeti Başbakanı, onun yardımcıları, bakanlar ve diğer merkezî yürütme organlarının yöneticileri içerir. Onun toplantılarına kural olarak Başbakan başkanlık eder. Başbakan ise sırayla Milli Meclisin onayı ile Cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Kabine üyeleri başbakan 17 bakanlık, 7 komite, 5 hizmet ve 2 acenteden oluşur.

Devlet Turizm Ajentesi Başkanı
Gıda Güvenliği Ajentesi Başkanı

Bakanlar Kurulu resmî veb sitesi6 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan başbakanı

Azerbaycan Cumhuriyeti Merkezî Bankası, (Azerice: Azərbaycan Respublikasının Mərkəzi Bankı) Azerbaycan'ın merkez bankasıdır. Bankanın merkezi başkent Bakü'dedir. 11 Şubat 1992 yılında kurulmuştur.

1918 Mayıs ayının 28-de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kurulalı bir süre sonra 1919 yılı Eylül ayının 16-da Azerbaycan Devlet Bankası Nizamnamesi kabul edildi ve 30 Eylül tarihinde Bank faaliyete başladı.
1920 yılı 28 Nisan tarihinde Bolşevik Rusyası'nın Azerbaycan'ı istila etmesi sonucu ülkenin mevcut para-kredi sistemi iptal edildi. Azerbaycan Devlet Bankası Azerbaycan Halk Bankası adlandırıldı. Tüm bankalar ve diğer kredi kurumları millîleşdirilerek Halk Bankası bünyesine katıldı, bankacılık devletin müstesna inhisarına geçti.
"Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ekonomik bağımsızlığının esasları hakkında" Azerbaycan Cumhuriyeti 1991 25 Mayıs tarihli Anayasa Kanunu'nun "Banka sistemi ve para tedavülü" denilen 14. maddesi ile genel olarak Azerbaycan'da bağımsız bankacılık sisteminin ve millî para biriminin tedavülünün hukuki esasları tespit edildi, aynı zamanda burada merkezi bankanın statüsü ve yetkileri belirlendi.
1991 18 Ekim tarihinde Azerbaycan kendi bağımsızlığına kavuştuktan sonra bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin banka sisteminin de dahil olmak üzere merkezi bankanın kurulması için yasal dayanağı oluşturuldu.
Anayasa Kanunu'na uygun olarak "Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Bankası'nın kurulması hakkında" Azerbaycan Cumhurbaşkanının 1992 11 Şubat tarihli kararnamesiyle Devlet Bankası, eski SSCB Sanayi-Yapı Bankası, SSCB Tarım-Sanayi Bankası Azerbaycan Cumhuriyeti bankaları bazında Azerbaycan Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu.
1992 yılında, 1996 yılında ve son olarak 2004 yılında kabul edilen "Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Bankası hakkında" yasalar bağımsız Azerbaycan devletinin merkezi bankasının hukuki statüsünü ve yetkilerini tespit etti, güçlendirdi ve geliştirdi.
18 mart 2009 tarihli halk referandumunun sonucuna göre bankanın adı ("Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Bankası") değiştirilerek "Azerbaycan Cumhuriyeti Merkez Bankası" adlandırıldı.

10 Aralık 2004 tarihli "Azerbaycan Cumhuriyeti Merkez Bankası hakkında" Azerbaycan Cumhuriyeti Kanunu'na göre Merkez Bankası faaliyetlerinin temel amacı, kendi yetkileri çerçevesinde fiyatların sabitliğinin sağlanmasıdır. Bankanın faaliyetinin amacı, aynı zamanda banka ve ödeme sistemlerinin istikrarını ve gelişmesini sağlamaktır.
Hedeflerine ulaşmak için Merkez Bankası:

Devletin para ve döviz politikasını belirler ve uygular;
nakit dolaşımını düzenliyor;
para tedavüle bırakılmasını ve tedavülden çıkarılmasını kullanılır;
manatın yabancı dövizlere oranda resmi kurunu sürekli belirler ve ilan eder;
mevzuata uygun olarak döviz tanzimini ve kontrolünü gerçekleştirir;
emrinde uluslararası altın-döviz rezervlerini tutar ve yönetir;
rapor tediye dengesini düzenler ve ülkenin tahmini tediye dengesinin hazırlanmasına katılır;
bankacılık faaliyetini lisanslandırır ve düzenler, kanunla belirlenmiş şekilde banka faaliyetine denetimi gerçekleştirir;
ödeme sistemlerinin etkinliğini düzenliyor, koordinatları, düzenler ve onların üzerinde kontrolü kanuna uygun olarak gerçekleştirir.

Merkez Bankası kurumsal yapısına Yönetim Kurulu, merkezi donanım, arazi kontrolleri içerir. Merkez Bankası merkezi donanımı iç denetim yöneticisinden, ayrıca Yönetim Kurulu belirlediği diğer yapısal bölümlerinden oluşmaktadır.
Merkez Bankası Yönetim Kurulu tarafından yönetilir. Merkez Bankası Yönetim Kurulu terkibi yedi kişiden oluşur. Yönetim Kurulu bünyesine Başkan, Merkez Bankada daimi çalışan dört üye ve iki kenar üye içerir. Yönetim Kurulu üyeleri göreve 5 yıl için tayin edilirler.
Merkez Bankası faaliyetleri hakkında sadece Azerbaycan cumhurbaşkanına rapor verir.

Azerbaycan Merkez Bankası 14 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Azerice: Azərbaycan Sovet Sosialist Respublikası, Rusça: Азербайджанская Советская Социалистическая Республика - Azerbaycanskaya Sovetskaya Sotsialistiçeskaya Respublika), bugünkü Azerbaycan'dan önce 1920 yılında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin yıkılması ve Kızıl Ordu'nun işgaliyle kurulan, 1920–1922 ile 1936–1991 yılları arasında varlığını sürdüren, Sovyetler Birliği'ni oluşturan 15 cumhuriyetten biridir.

SSCB'nin Transkafkasya cumhuriyetlerinden en büyüğü olan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bölgenin tek Türk kökenli halkını oluşturmaktaydı.
1826-1828 yılları arasında yapılan İran (Kaçar)-Rus Savaşı, İran'ın yenilgisiyle sonuçlandı. İran'ın Rus İmparatorluğu ile imzaladığı Türkmençay Antlaşması gereği Azerbaycan ikiye bölündü ve kuzey kısmı Rus İmparatorluğu'na bırakıldı. Lenin önderliğindeki 1917 Ekim Devrimi ile Rusya'da Bolşeviklerin iktidarı almasından sonra çıkan iç savaşla Ruslar bölgedeki etkinliğini yitirince 28 Mayıs 1918 tarihinde Kafkas İslam Ordusu'nun da desteğiyle bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan; Rusya'da iç savaşın bitmesi ve Bolşevik yönetimin kesin zaferini ilân etmesi sonrasında Sovyetler Birliği'nin bir üyesi olarak yerini almıştır.

Petrol yatakları ile eski zamanlardan beri bilinen Bakü yöresi, SSCB döneminde de dünyanın başlıca petrol üretim merkezlerinden biri haline geldi. Azerbaycan'da üretilen petrol, 1923 yıldan itibaren istikrarlı bir şekilde artarak 1941 yılında 25.4 milyon tona ulaşmasıyla petrol üretiminde rekor kıran Sovyet ülkesinde, çıkarılan petrolün %75'ini teşkil ediyordu. İkinci Dünya Savaşı boyunca Azerbaycan'da petrol üretimi ise şöyledir: 1941'de 25.4, 1942'de 15.8, 1943'te 12.6, 1944'te 11.8 ve 1945'te 10.4 milyon ton. Enerji kaynaklarına hakim olmanın önemini kavrayan Hitler, II. Dünya Savaşı'nda, başta Bakü olmak üzere Kafkasların petrol yataklarını, "Edelweiss" diye adlandırılan planıyla ele geçirmeye çalıştı.
Hitler, Bakü petrolünü ele geçirmek için büyük mücadele vermiş olmasına karşın, başarılı olamayarak amacına ulaşamadı. Sovyetler Birliği'nin gelişmesinde önemli bir rol oynayan Azerbaycan petrolü, II. Dünya Savaşı boyunca her yıl cepheye ortalama 20 milyon ton petrol göndermiştir. Bu bakımdan savaşın kazanılmasında Azerbaycan petrolünün etkisi büyük olmuştur. 1944-45 yıllarında Bakü ve çevresinden çıkarılan petrol, Sovyetler Birliği'nde üretilen petrolün %75'ini teşkil ediyordu. Savaş yıllarında SSCB'nin petrol ihtiyacının tamamına yakın bir kısmının Azerbaycan tarafından karşılandığı göz önüne alındığında Azerbaycan'ın jeostratejik önemi daha fazla anlaşılmaktadır. Bu öneme binaen Bakü'ye çok sayıda insan yerleştirildi; bu nedenle SSCB döneminde Bakü, Azeri olduğu kadar aynı zamanda büyük bir Rus kenti durumundaydı.
SSCB'nin beşinci büyük kenti durumundaki Bakü'nün çevresindeki sanayi, yöredeki petrol üretimiyle bağlantılıydı. Bu yörede üretilen petrol 1900 yılında dünya petrol üretiminin yarısını karşılamaktaydı. Göreceli olarak bakıldığında sonraki dönemde yeni petrol kuyularının açılmasıyla azalmıştır.
SSCB döneminde bir başka önemli üretim ise, pamuktur. Kura ovalarında gerçekleştirilen yaygın sulama, başka türlü büyük ölçüde yarı-çorak bir görünüm taşıyacak olan bölgeye yeşillik katmaktadır. Koyun, sığır, domuz ve binek atı yetiştiriciliği, sulama yapılmayan bozkırlarda kış mevsiminde sürdürülebilir. Göçebe çobanlar, yaz aylarında hayvanları yüksek rakımlı otlaklara götürmektedirler. Transkafkasya'da yaygın olan meyve, tütün, çay üretimi ve bağcılık, Azerbaycan'da da yapılmaktaydı. Bütün bunlara eklenebilecek olan bir başkası, yüksek kalite havyar elde edilen mersin balığı başta olmak üzere, Hazar kıyısı boyunca yapılan balıkçılıktı.

Qorbaçov döneminde ortaya atılan Glasnost ve Perestroyka sonrası merkezi hükûmetin cumhuriyetler üzerindeki otoritesi de göreceli olarak azalmaya başladı. Bundan dolayı Baltık Cumhuriyetlerinde olduğu gibi Azerbaycan'da da bağımsızlık hareketleri görülmeye başlandı. Azerbaycan SSC'deki bağımsızlık hareketlerinden en önemlisi ülke tarihi açısından da milat niteliği taşıyan Kara Ocak olaylarıdır. 137 vatandaşının öldüğü bu olaylar sonrasında ülkedeki milliyetçilik rüzgârı güçlenmiş, çeşitli etnik çatışmalar sonucu bağımsızlık ilanı ve Karabağ Savaşı'na giden yola girilmiştir.

Azerbaycan Ulusal Marşı (Azerice: Azərbaycan himni), Azerbaycan'ın ulusal marşıdır. Güftesi Şair Ahmed Cevad, bestesi ise Üzeyir Hacıbeyov tarafından yapılmıştır.

Hükûmet, 1920 yılında "Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet İlahisi Üzerine" kararnamesiyle birlikte marşı resmen kabul etti. 1992'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Azerbaycan hükûmeti Azərbaycan Marşı'nı milli marş olarak yeniden restore etti. Ayrıca marş, "Azerbaycan devletinin, bağımsızlığının ve birliğinin kutsal simgesi" olarak ilan edilmiştir.
2006 yılından bu yana Azerbaycan 5 manat banknotunun ön yüzünde milli marşın sözlerinden bir parça yer almaktadır. 2011 yılında, Azerbaycan'ın Sovyet yönetiminden bağımsızlığının 20. yılını kutlamak için marşın yazılı olduğu bir pul basıldı.

1919'da Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla, yeni hükûmet milli marş, arma ve devlet mührü için halktan gelen sunumları kabul ettiğini duyurdu. Kazanan marşı sunan vatandaşa 15.000 ruble ödül verileceği açıklandı.
Azerbaycanlı besteci Üzeyir Hacıbeyov iki marş yazdı. 1919'da bu eser Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti hükûmeti tarafından açıklanan ilk ödülü aldı. İkinci marş ise "Azerbaycan Marşı" idi. Türk müzikolog Etem Üngör'e göre, "Azerbaycan'ın bağımsızlığını henüz kaybetmediği o yıllarda, marş derslerden önce askeri okullar tarafından söyleniyordu."
1922'de Azərbaycan marşı'nın yerini Sovyet komünist marşı olan The Internationale aldı. 1944'te, II. Dünya Savaşı sırasında, The Internationale'in yerini yeni Sovyet milli marşı aldı ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ulusal marşı olarak ek bir marş yayınlandı.
Besteci Aydın Azimov, perestroyka'nın getirdiği birkaç yıllık değişiklikleri takiben, 1989 yılında, tam bir senfoni ve koro ile marşın modern bir kaydını düzenledi. O Azərbaycan marşı, tanıtılmasından 70 yıl sonra Azerbaycan'da televizyon ve radyolarda yayınlandı.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, 1992 baharında bağımsız Azerbaycan hükûmetinin liderleri, orijinal marşın Azerbaycan'ın marşı olarak geri getirilmesini önerdiler. Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi bunu 27 Mayıs 1992'de imzaladı.
Kasım 2018'de Milletvekili Tahir Karimli, marşın süresini kısaltmayı ve üzücü notaları kaldırmayı teklif etti. Ancak öneri toplumda oybirliğiyle kabul edilmedi.

YouTube - National Anthem of Azerbaijan 31 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alt Yazılı Azərbaycan Ulusal Marşı Türkiye Türkçesi ve Azeri Türkçesi 5 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Modern Azerbaycan ordusunun tarihi, 1918'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri 26 Haziran 1918'de kurulduğunda, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ne dayanmaktadır. ADR Savunma Bakanı Dr. Khosrov bey Sultanov olmuştur. Bakanlık resmi olarak kurulduğunda, General Samet bey Mehmandarov, bakan ve Lt-Gen, Aliağa Şıhlinski yardımcısı oldu. ADR Ordusu Genelkurmay Başkanı Maj-Gen'di. Habib Bey Salimov (1 Ağustos 1918 - 26 Mart 1919), Mammad Bey Şulkevich (26 Mart 1919 - 10 Aralık 1919) ve Maj-Gen. Abdulhamid Bey Gaytabaşı (10 Aralık 1919 - 28 Nisan 1920) da rehber oldular.
26 Ağustosda Bakü Muharebesi oldu ve Kızıl Ordu, 28 Nisan 1920'de Azerbaycan'ı işgal etti. Yeni kurulan Azerbaycan ordusunun büyük bir kısmı, Karabağ'da yeni ortaya çıkan bir Ermeni isyanını bastırmakla meşgul olmasına rağmen, Azeriler kısa bir süre sonra 1918-20 kısa bağımsızlıklarını teslim etmediler. Toplam 30 bin askerin 20 bini kadarı, Rus istilasının etkili olduğu şeylere direnerek öldü. Bolşevik hükûmeti tarafından Azerbaycan'ın ulusal ordusu kaldırıldı, 21 ordu generalinin 15'i Bolşevikler tarafından idam edildi.
Azerbaycan Donanması 1918'de kuruldu. Rus İmparatorluğu çöktüğünde, ADR Rus Hazar filosunun tamamını miras aldı. ADR'nin gemileri arasında, Kars, Ardahan, Astrabad, Geok-Tepe, Arax ve Bailov silahları bulunuyordu. İngilizler, savaş gemisini, eski bir Rus gemisi olan Hazar Denizi'nde yeni bağımsız Azerbaycan'a da teslim etti.
II. Dünya Savaşı sırasında Azerbaycan, Sovyetler Birliği'nin stratejik enerji politikasında çok önemli bir rol oynadı. Sovyetler Birliği'nin Doğu Cephesindeki petrolünün çoğu Bakü tarafından sağlandı. Şubat 1942'de SSCB Yüksek Sovyeti'nin Kararı ile, Azerbaycan'ın petrol endüstrisinin 500'den fazla çalışanı ve çalışanının taahhüdü, madalya ile ödüllendirildi. Edelweiss Operasyonu, Alman Wehrmacht'ın Bakü'yi hedeflediği ve SSCB'nin enerji (petrol) dinamosu olarak öneminden dolayı gerçekleştirdi. Yaklaşık 800.000 Azerbaycanlı, 400.000 kişinin öldüğü Sovyet Ordusu ve Azeri general Hezi Aslanov Sovyetler Birliği Kahramanı tarafından iki kez ödüllendirildi.

Azerbaycan bayrağı hakkındaki ilk kararı Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti hükûmeti tarafından 1918'de alınmıştır. Buna göre; Azerbaycan bayrağı mavi gök rengi, kırmızı ve yeşil yatay şeritlerden oluşmuştur. Kırmızı zemin üzerinde beyaz renkte sağa bakan bir hilâl ve sekiz köşeli bir yıldız (Rub El Hizb رب الحزب‎) bulunmaktadır. Bayrak 1:2 boyuttadır.
Bayraktaki mavi renk Türklüğü, yeşil renk İslamiyeti, kırmızı renk ise uygarlığı temsil etmektedir. Resmî renkler ve boyut 5 Şubat 1991 tarihinde kabul edilmiştir.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası bayrağı eşit genişlik ve yükseklikte yukarıda mavi, ortada kırmızı, altta yeşil ve kırmızı şerit; üzerinde beyaz renkte sağa bakan bir hilâl ve sekiz köşeli bir yıldız olmak üzere üç yatay şeritten oluşmuş şekilde tanımlar. Bayrak ile ilgili ayrıntıları kanunlara bırakır. Bu ayrıntılar Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Bayrağı Yasası'nda ve diğer yasalarda düzenlenmiştir.

"Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Devlet Bayrağı Hakkında Azerbaycan Cumhuriyeti Yasası"nda belirtilir:

Azerbaycan Cumhuriyeti devlet bayrağı Azerbaycan Devleti'nin egemenliğinin simgesidir.
Azerbaycan Cumhuriyeti devlet bayrağının genişliği ve uzunluğu eşit renkli üç yatay şeritten oluşan dikdörtgen parça şeklindedir: üst şerit gök mavisi renginde, orta şerit kırmızı renkte, alt bölüm ise yeşil renktedir. Bayrağın her iki yüzünde kırmızı rengin ortasında beyaz renkli bir hilâl ve sekiz köşeli yıldız tasviri vardır. Bayrağın eninin boyuna oranı 1:2 'dir. Hilâlin ve sekiz köşeli yıldızın tasvirleri, kenar uzunluğu oranı 3:4 olan dikdörtgenin içerisinde yer alır. Dikdörtgenin köşegeni bayrağın eninin ½'sine eşittir. Hilâlin tasviri konsentrik (aynı merkezli) olmayan iki dairenin parçaları şeklindedir; büyük dairenin çapı dış dikdörtgenin genişliğine, küçük dairenin çapı ise bayrağın eninin ¼'üne eşittir. Küçük dairenin merkezi bayrağın geometrik merkezinin solunda, bayrağın eninin 1/60'ına eşit mesafede bulunur. Sekiz köşeli yıldızın tasviri hilâlin sağında bulunur, yıldızın dış dairesinin çapı bayrağın eninin 1/6'sını, iç dairesinin çapı ise 1/12'sini oluşturur.
Azerbaycan Cumhuriyeti devlet bayrağı ve bayrak tasviri, boyutlarına bakılmaksızın her zaman bahsedilen ölçütlere net olarak uymalıdır."
Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Bayrağı, binanın duvarına direksiz veya direğe dikey olarak asıldığında yeşil şerit karşıdan bakıldığında bayrağın sol tarafında bulunmalıdır.

"Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Bayrağının Kullanım Kuralı" hakkındaki kararnamede devlet bayrağının doğru renk özellikleri kaydedilir ve belirtilir. Kararnamenin ekinde Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Bayrağının renkli bir resmi bulunmamaktadır ama renklerin tonlarını belirten Pantone, RGB ve CMYK renk kodları belirtilir.

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin ilk bayrağı 21 Haziran-9 Kasım 1918 arası kullanılmıştır. 9 Kasım 1918 tarihinden geçerli (modern) bayrakla değiştirilmiştir. Azerbaycan Cumhuriyeti bayrağı hakkında ilk hükûmet kararı 24 Haziran 1918'de verildi. Aynı karar Azerbaycan bayrağını kırmızı malzemeden, üstünde beyaz, hilâl ve kırmızı fonda beyaz sekiz köşeli yıldızın tasviri verilmiş bayrak olarak belirtti.
Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin Bakü'de faaliyete başlamasından az sonra, bayrak hakkında ikinci karar kabul edildi.
17 Kasım 1990 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisinin kararıyla Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde var olan üç renkli bayrak özerk cumhuriyetin bayrağı olarak kabul edildi. 18 Ekim 1991 tarihinde bağımsızlık hakkında Anayasa Anlaşması kabul edildi ve üç renkli bayrak yeniden Azerbaycan Cumhuriyeti'nin devlet bayrağı olarak belirlendi.

Azerbaycan bayrağının üç rengi: Türk millî kültürünün, Müslüman uygarlığının ve modern Avrupa demokratik esaslarının simgesidir.

Mavi renk – Azerbaycan halkının Türk kökenli olduğunu vurgular, mavi renk Türkçülük düşüncesiyle ilgilidir. Türklerin gök rengine ağırlık vermesi ile ilgili çeşitli açıklamalar da mevcuttur. Orta Çağ'da Müslüman olan, Türkçe konuşan halkların yaşadığı bölgelerde sayısız eski anıt da yapılmış ve bu yapıların çoğu gök mavisi renginde olmuştur. Bu bakımdan gök mavisi, sembolik bir anlam taşır. Gök mavisi 13. yüzyılda İlhanlılar döneminin azametini, onların zafer seferlerini yansıtır.
Kırmızı renk – uygarlığı temsil ederek modern bir toplum kurmak, demokrasiyi geliştirmek, kısacası çağdaşlaşmayı, gelişmeye olan eğilimi belirtir. 18. yüzyılın sonlarında Fransız Burjuva Devrimi'nden sonra kapitalizmin gelişmesi anlamında Avrupa ülkelerinde büyük gelişmeler meydana gelmiştir. Aynı dönemde işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı mücadelesi başlamıştır. Bu yıllarda kırmızı renk Avrupa'nın simgesine dönüştü.
Yeşil renk – İslam uygarlığına, İslam dinine aidiyeti belirtir. Yeşil renk İslam'ın geleneksel rengi olarak görülmektedir. Bunun nedeni Kur'an'da cennetin yemyeşil bir yer olarak tasvir edilmesidir ve Arapça bir sözcük olan cennet, "bahçe" anlamına gelmektedir.
Hilâl ve sekiz kollu yıldız – kırmızı zemin üzerinde sağa bakan beyaz renkli bir hilâl ve sekiz köşeli bir yıldızın (Rub El Hizb رب الحزب‎) tasviri bulunmaktadır. Tarihçilere göre, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti tarafından üç renkli bayrak devlet bayrağı olarak kabul edildiğinde, renklerin neyi ifade ettiği açıklansa da hilâl ve sekiz kollu yıldızın anlamları açıklanmamıştır. Bayrağın üzerindeki hilâl ve sekiz kollu yıldızın anlamları konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır.
Hilâl bir zamanlar Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'in arması olmuştur. Türkler 1453 yılında bu şehri aldıktan sonra bu arma Osmanlı İmparatorluğu tarafından İslam dininin bir simgesi olarak kabul edilmiş ve bu simge Müslüman olan başka halklara da geçmiştir. Bayrağın üzerindeki hilâl Türk halklarının sembolüdür. Sekiz kollu yıldızın anlamına gelince bu, "Azerbaycan" kelimesinin eski alfabede yazılışıyla ilintilidir. Öyle ki, eski alfabede "Azerbaycan" kelimesi sekiz harfle yazılır. Diğer bir görüşe göre tarihte sekiz kollu yıldızın anlamı şöyle açıklanmaktadır: Türkçülük, İslam, Çağdaşlık, Devletçilik, Demokratiklik, Eşitlik, Azerbaycanlılık ve Uygarlık. Azerbaycan bayrağındaki yıldıza dair diğer bir düşünce de Azerbaycan mimarisinde de yaygın olarak kullanılan sekiz kollu yıldızın sekiz Türk halkının simgesi olmasıdır.

Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in 17 Kasım 2009 tarihinde imzaladığı kararnameye göre, her yıl 9 Kasım tarihinin, Azerbaycan'da "Devlet Bayrak Günü" olarak kutlanmasına karar verilmiştir. Bu tarih, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin 9 Kasım 1918 tarihinde aldığı karar ile üç renkli Azerbaycan bayrağını, devletin resmî bayrağı olarak ilan etmesiyle ilgilidir. Çalışma Kanunu'nun 105. maddesine eklenen konuyla ilgili karara istinaden diğer bayramlar listesine eklenen Devlet Bayrak Günü, ülkede resmî tatil ilan edilerek, yasal olarak iş günü sayılmamaktadır. İlk Devlet Bayrak Günü kutlamaları 9 Kasım 2010 tarihinde yapılmıştır.

Alfred Znamierkowski: Flaggen Enzyklopädie - Nationalflaggen, Banner, Standarten (ISBN 3-7688-1251-0, 1999)

Azerbaycan arması

Azerbaycan Bayrağı 20 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)
Azerbaycan Bayrağı 26 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Azerbaycan Başbakanı (Azerice: Azərbaycan Respublikasının Baş naziri), Azerbaycan hükûmetinin başıdır. Günümüzdeki Başbakan Ali Esedov'dur.
Cumhurbaşkanının siyasi sistemdeki merkezi rolü nedeniyle, yürütme erkinin faaliyetleri (Başbakan dahil) önemli ölçüde devlet başkanından etkilenir (örneğin, Başbakanı ve diğer bakanlıkları atayan ve görevden alan cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanı, kabine toplantılarına başkanlık edebilir ve Başbakan ile Hükûmetin diğer üyelerine zorunlu emirler verebilir; ayrıca, Cumhurbaşkanı, Hükûmetin herhangi bir eylemini iptal edebilir).

Sovyetler Birliği döneminde, hükûmet başkanı Halk Komiserleri Konseyi'nin (1946'ya kadar) ve Bakanlar Konseyi'nin (1946'dan sonra) başkanıydı. Bu pozisyonlarda bulunan kişilere bazen başbakanlar denmekteydi. Bakanlar Başbakanı veya basitçe başbakan (premier) olarak da anılmış olabilirler.

Başbakan, Azerbaycan'daki üçüncü en yüksek siyasî makamdır. Cumhurbaşkanının ölümü, istifası veya görevden alınması durumunda, Başbakan ilk Başkan yardımcısından sonra ardıllık sıralamasında ikinci sırada yer almaktadır. Birinci Başkan Yardımcılığı makamının oluşturulduğu Eylül 2016'ya kadar ilk sırada Başbakan vardı.

Şu ana kadar Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti döneminde 3 (1'i geçici), Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti döneminde 16 ve bağımsızlık döneminde 10 (2'i geçici) başbakan, toplamda 29 başbakan görev yapmıştır.

Azerbaycan cumhurbaşkanı
Azerbaycan cumhurbaşkanı yardımcısı
Azerbaycan devlet başkanları listesi
Azerbaycan Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı

Azerbaycan cumhurbaşkanı (Azerice: Azərbaycan Prezidenti), Azerbaycan Cumhuriyeti'nin başıdır. Cumhurbaşkanı, vatandaşların seçimi sonucu yedi yıl için belirlenir. Azerbaycan Anayasası, cumhurbaşkanının yürütme gücünün somutlaşmışı, başkomutan, "Azerbaycan'ın iç ve dış politikadaki temsilcisi" olacağını ve" dokunulmazlık hakkına sahip olacağını belirtir. Başkan, bir grup sekreter ve departman bakanından oluşan Başkanlık İdaresi olan icra dairesi aracılığıyla yönetir. Ek olarak, ekonomik ve sosyal politikayla ilgili bir Bakanlar Kurulu ve dış, askeri ve adli konularda bir Güvenlik Konseyi bulunmaktadır.
Doğrudan cumhurbaşkanına bağlı kurumlar arasında Özel Devlet Koruma Servisi bulunmaktadır. Azerbaycan Anayasasına göre, aynı kişi sınırsız dönem Cumhurbaşkanlığı görevinde olabilir.

Azerbaycan Anayasasının 101. Maddesi, cumhurbaşkanlığı adayları için gerekli şartları içermektedir. Bu maddeye göre Azerbaycan cumhurbaşkanlığı adayları için aranan şartlar şöyledir:

Azerbaycan topraklarında 10 yıldan fazla kalıcı olarak ikamet eden;
Seçimlere katılmaya uygun;
Ağır bir suçtan yargılanmayan;
Diğer devletlere karşı yükümlülük olmaksızın;
Yüksek eğitimli;
Çifte vatandaşlığı olmayan Azerbaycan vatandaşı.

Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi'ndeki her hizip, cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir aday gösterme hakkına sahiptir. Kanunda yapılacak değişikliklerden önce, parlamentoda temsil edilmeyen bir siyasi partinin görevlendirdiği bir cumhurbaşkanı adayı için asgari imza sayısı 40.000'dir.

Azerbaycan Anayasasının 103. Maddesi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilen kişinin yemini hakkında bilgi verir. Bu maddeye göre Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilen şahsın yemini şunlardan ibarettir.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilen kişi, Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının açıklandığı tarihten itibaren 3 gün içinde Anayasa Mahkemesi üyelerinin huzurunda yemin eder.

Yemin töreninde Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilen kişi, sağ elini Azerbaycan Anayasasına koyar ve şu yemin eder:Azərbaycan Prezidentinin səlahiyyətlərini həyata keçirərkən Azərbaycanın Konstitusiyasına əməl edəcəyimə, dövlətin müstəqilliyini və ərazi bütövlüyünü qoruyacağıma, xalqa ləyaqətlə xidmət edəcəyimə and içirəm.
(Yemin ederim ki Azerbaycan Anayasasına uyacağım, devletin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyacağım ve Azerbaycan Cumhurbaşkanının yetkilerini kullanırken halka haysiyetle hizmet edeceğim.)Daha sonra Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçilen kişi, sağ elini Kur'an'a koyar ve şu yemin eder:Azərbaycan xalqının əsrlər boyu yaratdığı millî mənəvi dəyərlərə və ənənələrə sadiq qalacağam, onları daim uca tutacağam.
(Azerbaycan halkının yarattığı millî ahlak ve geleneklere asırlarca sadık kalacağım ve onları her zaman yüksek tutacağım.)Sonra Azerbaycan Cumhurbaşkanı selam verir ve Azerbaycan bayrağını öper. Tören, Azerbaycan Cumhurbaşkanı'nın konuşmasıyla sona erer.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey'in göreve başlama töreni, 1992 yılında Azerbaycan Yüksek Sovyeti binasında yapılmıştır. Haydar Aliyev'in 1993 ve 1998 yıllarında, İlham Aliyev'in 2003 ve 2008 yıllarında yemin törenleri Haydar Aliyev Sarayı'nda, 2013 ve 2018'de ise Azerbaycan Cumhuriyeti Millî Meclisi binasında yapıldı.

Azerbaycan Anayasasının 109. Maddesi, Azerbaycan Cumhurbaşkanının yetkilerini içermektedir. Bu maddeye göre Azerbaycan Cumhurbaşkanı aşağıdaki yetkilere sahiptir.

Azerbaycan Milli Meclisine seçim çağrısı yapar;
Azerbaycan devlet bütçesini Azerbaycan Milli Meclisinin onayına sunar;
Devletin ekonomik ve sosyal programlarını onaylar;
Azerbaycan Milli Meclisinin onayıyla Azerbaycan Başbakanını atar veya görevden alır;
Bakanlar Kurulu üyelerini atar veya görevden alır; gerekirse, Bakanlar Kurulu toplantılarına başkanlık eder;
Bakanlar Kurulunun istifasına karar verir;
Azerbaycan'ın devlet bütçesinde yürütme yetkisine verilen giderler dahilinde merkezi ve yerel yürütme otoriteleri kurar;
Bakanlar Kurulu ve Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun karar ve emirlerini, merkezi ve yerel yürütme makamlarının kararlarını iptal eder;
Azerbaycan Anayasa Mahkemesi, Azerbaycan Yüksek Mahkemesi ve Azerbaycan İstinaf Mahkemelerinin yargıçlarının atanmasına ilişkin Azerbaycan Milli Meclisine öneriler sunar; Azerbaycan'ın diğer mahkemelerinin yargıçlarını atar; Azerbaycan Milli Meclisinin rızası ile Azerbaycan Başsavcısını atar ve görevden alır;
Azerbaycan Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyelerinin atanması ve görevden alınmasına ilişkin Azerbaycan Milli Meclisine sunar, Azerbaycan Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyeleri arasından Azerbaycan Merkez Bankası Başkanını atar;
Azerbaycan'ın askeri doktrinini Azerbaycan Milli Meclisinin onayına sunar;
Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin en yüksek komuta kadrosunu atar ve görevden alır;
Azerbaycan Cumhurbaşkanının Yönetimini düzenler ve başkanını atar;
Azerbaycan İnsan Hakları Komiserinin seçilmesine ilişkin Azerbaycan Milli Meclisine sunar;
Azerbaycan'ın yabancı ülkelerde ve uluslararası kuruluşlarda diplomatik misyonlarının kurulmasını Azerbaycan Milli Meclisine sunar, Azerbaycan'ın yabancı ülkelerdeki ve uluslararası kuruluşlardaki diplomatik temsilcilerini atar ve geri çağırır;
Yabancı devletlerin diplomatik misyonlarının kimlik ve kimlik bilgilerini kabul eder;
Devletler arası uluslararası anlaşmalar yapar, Azerbaycan kanunlarından farklı kurallar öngören eyaletler arası ve eyaletler arası anlaşmaları onay ve iptal için Azerbaycan Milli Meclisine sunar; onayları imzalar;
Referandum gerçekleştirir;
Kanunlar imzalar ve yayınlar;
Vatandaşlık sorunlarını çözer;
Siyasi sığınma hakkı verme sorunlarını çözer;
Af ilan eder;
Devlet ödüllerini verir;
Daha yüksek askeri ve daha yüksek özel rütbeler verir;
Genel veya kısmi seferberliği duyurur ve aynı zamanda seferberlik çağrısı yapılanları reddeder;
Azerbaycan vatandaşlarının askere alınması ve askerlik hizmeti için zorunlu askerlik için serbest bırakılması konusunda kararlar alır;
Azerbaycan Güvenlik Konseyi'ni kurar;
Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin atanması ile ilgili olmayan görevlerin yerine getirilmesi için muvafakatini Azerbaycan Milli Meclisine sunar;
Olağanüstü hâl ve sıkıyönetim ilan eder;
Azerbaycan Milli Meclisinin onayı ile savaş ilan eder veya barışı sonuçlandırır;
Azerbaycan'ın devlet bütçesinde bu amaçla yapılan harcamalarda özel güvenlik hizmetleri kurar;
Bu Anayasa, icra sırasına göre Azerbaycan Milli Meclisinin ve yargı organlarının yetki alanına girmeyen diğer konuları çözer.

Cumhurbaşkanı, anayasal yetkilerin kullanılması için koşullar yaratmak üzere Cumhurbaşkanlığı İdaresini düzenler ve başkanını atar.

Cumhurbaşkanlığı İdaresi, Milli Meclise sunulan kanun tasarılarını, kanun taslaklarını, Cumhurbaşkanının emir, talimat ve itirazlarını ve diğer belgeleri hazırlar.
Kabul edilen kanunların, kararnamelerin, emir ve talimatların uygulanmasını denetler ve teftiş eder ve ilgili raporları Cumhurbaşkanına sunar.
Cumhurbaşkanının ülkedeki siyasi partiler, kamu dernekleri, sendikalar ve yaratıcı sendikaların yanı sıra devlet organları ve yabancı ülke yetkilileri, yerli ve yabancı politikacılar, halk figürleri ve uluslararası kuruluşlarla etkileşimini sağlar.
Azerbaycan ve dünyadaki sosyo-ekonomik, siyasi ve hukuki süreçlerle ilgili bilgileri analiz eder, yerel özyönetim organlarının, kamu kuruluşlarının ve vatandaşların çağrı ve önerilerini inceler ve Cumhurbaşkanına ilgili raporları hazırlar.
İdarede faaliyet gösteren vatandaşların belge ve itirazları ile ilgilenen daire, alınan tüm itirazları inceler ve İdarenin ilgili departmanlarına veya diğer devlet kurumlarına gönderir.
En önemli bilgiler çeşitli rapor ve raporlarda yer almakta ve Cumhurbaşkanının dikkatine sunulmaktadır.
İdarenin genel yönetimi Cumhurbaşkanı tarafından yürütülür. İdare başkanı, işlerin doğrudan yönetimi görevini yerine getirir. Cumhurbaşkanlığı İdaresi Bakü'deki İstiglaliyyat Caddesi üzerindedir.

Güvenlik Konseyi 10 Nisan 1997'de kuruldu. Güvenlik Konseyi, Cumhurbaşkanının danışma organıdır. Azerbaycan'ın vatandaşlarının hak ve özgürlüklerinin korunması, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü alanında Cumhurbaşkanının anayasal yetkilerini kullanması için şartların yaratılmasını sağlar.
Güvenlik Konseyi'nin Başkanı Azerbaycan Cumhurbaşkanıdır.

Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Dairesine bağlı ikametgâhlar, Azerbaycan Cumhurbaşkanının resmi ikametgâhı olarak kabul edilmektedir. Şu anda Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı himayesinde 3 rezidans, 3 misafir evi ve biri Kebele'da olmak üzere 2 saray bulunmaktadır. Ayrıca Başkanlık Kütüphanesi, Siyasi Belgeler Arşivi ve "Marxal" Tıp ve Dinlenme Kompleksi de bu bölüme bağlıdır.
Azerbaycan'a gelen yabancı devlet başkanlarının çoğunun karşılama töreni Zuğulba konutunda gerçekleşmektedir.

"Zuğulba" konutu
"Gençlik" konutu
"Kebele" konutu
"Ulduz" Konuk Evi
"Gençlik" Konuk Evi
Mutluluk Sarayı
Gülüstan Sarayı
Başkanlık Kütüphanesi
"Marxal" Tedavi ve Rekreasyon Kompleksi

Azerbaycan Cumhurbaşkanı'nın hizmetinde iki otomobil vardır: Alman otomobil şirketi Maybach tarafından üretilen Maybach 62 ve başka bir Alman otomobil şirketi olan Mercedes-Benz tarafından üretilen Mercedes-Benz W221.

Azerbaycan Cumhurbaşkanının koruması için ABD otomobil şirketi GMC tarafından üretilen bir GMC Acadia arabası ve Alman otomobil şirketi BMW tarafından yapılan bir motosiklet tahsis edildi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı'nın hizmetinde üç uçağı bulunmaktadır: Boeing 767-300ER, Airbus A318-100 ve Gulfstream G550. ABD merkezli Boeing 767-300ER 115.5 milyon ABD Doları, Fransız Airbus markalı Airbus A318-100 62 milyon ABD Doları ve başka bir ABD şirketi olan Gulfstream 48.7 milyon ABD Doları değerindedir.
Tüm uçaklarda "AZERBAIJAN" yazmaktadır.

Milli Muhafızlar, Azerbaycan'a gelen misafirlerin karşılama törenlerine katılmaktadır. 25 Aralık 1991'de Milli Muhafız tüzüğü onaylandı. Varlığının ilk yıllarında, Milli Muhafızlar'daki askerlik hizmeti, gönüllü olarak iki yıllık bir sözleşmeye dayanıyordu. Resmi karşılama töreninin başında Azerbaycan Cumhurbaşkanı'nın resmi fanfarı çalınır.
Resmi karşılama töreninde, Azerbaycan ba

Azerbaycan cumhurbaşkanı yardımcısı, Azerbaycan'daki en yüksek ikinci anayasal makam. 26 Eylül 2016'da gerçekleştirilen anayasa değişikliği referandumu ile oluşturuldu. Cumhurbaşkanı tarafından atanır veya görevden alınır. Şimdiki başkan yardımcısı Mihriban Aliyeva'dır.
Anayasaya göre İlham Aliyev istifa ederse, Aliyeva Azerbaycan'ın başkanı olmaktadır. Eleştirmenlerin birçoğu Aliyev'i otoriter bir lider olarak nitelendirmektedir. Bu pozisyonun ailenin Azerbaycan'daki "hanedanlık yönetimini" pekiştirmek amacıyla oluşturulduğunu söylemektedirler.

Azerbaycan Cumhuriyeti Birinci Başkan Yardımcısı Sekreterliği aşağıdaki üyelerden oluşmaktadır:

Altay Hasanov - Azerbaycan Cumhuriyeti Birinci Başkan Yardımcısı Sekreterliği Başkanı
Mehdi Dadashov - Azerbaycan Cumhuriyeti Birinci Başkan Yardımcısı Sekreterliği Başkan Yardımcısı
Yusuf Mammadaliyev - Birinci Başkan Yardımcısı'nın Asistanı
Elchin Amirbayov - Birinci Başkan Yardımcısı'nın Asistanı
Gunduz Karimov - Birinci Başkan Yardımcısı'nın Asistanı
Emin Huseynov - Birinci Başkan Yardımcısı'nın Asistanı
Khalid Ahadov - Birinci Başkan Yardımcısı'nın Asistanı
Andrei Sipilin - Birinci Başkan Yardımcısı'nın Asistanı

Bu makale, nüfus yoğunluğu, etnik köken, eğitim seviyesi, sağlık, ekonomik durum, dini inanç ve nüfusun diğer yönleri dahil olmak üzere Azerbaycan nüfusunun demografik özellikleri hakkındadır.

Tablo hakkında notlar

1950 yılına kadar olan dönemsel olayların nüfus üzerindeki etkisini görmek için onar yıllık veriler eklenmemiştir.
9.047.000  (2010)

Ocak-Haziran 2019 arasındaki doğum sayısı = 66.687 (13.6)
Ocak-Haziran 2020 arasındaki doğum sayısı = 59.356 (12.0)
Ocak-Haziran 2019 arasındaki ölüm sayısı = 28.745 (5.9)
Ocak-Haziran 2020 arasındaki ölüm sayısı = 31.016 (6,3)
Ocak-Haziran 2019 arasındaki doğal büyüme = 37.942 (7.7)
Ocak-Haziran 2020'den itibaren doğal büyüme = 28.340 (5,7)

Nüfusun yapısı (01.07.2012) (Tahminler) :

Doğurganlık Hızı (TFR) (İstenen Doğurganlık Hızı) ve CBR (Kaba Doğum Hızı):

2016 itibarıyla Azerbaycan'ın doğum oranı ‰ 16.5'tir. Kırsal alanlar, kentsel alanlara kıyasla daha yüksek doğum oranlarına sahip olma eğilimindedir.

Kaynak: BM Dünya Nüfus Beklentileri 

Azerice (resmi) %92,5
Rusça %1,4
Ermenice %1,4
Diğer %4.7

Azerbaycanlılar %91,6
Lezgiler %2.0
Ermeniler %1,4
Ruslar %1.3,
Talişler %1,3
Diğer %2,4

0-14 yaş: %22.7 (erkek 1.176.438/kadın 1.017.926)
15-24 yaş: %17,5 (erkek 877.773/kadın 818.380)
25-54 yaş: %45.1 (erkek 2.207.239/kadın 2.216.520)
55-64 yaş: %8.5 (erkek 379.081/kadın 442.970)
65 yaş ve üstü: %6,3 (erkek 232.297/kadın 377.586) (2014 tah.)

Toplam: 32,3 yıl 
Erkek: 28.5 yıl
Kadın: 31.9 yıl (2014 tahmini.)

Kentsel nüfus:5.554.445 kişidir ve toplam nüfusun %55,5'ine denk gelir. (2019) 
Şehirleşme oranı: Yıllık değişim oranının %1,64'ü (2010-15 tah.)

Doğumda: 1.12 erkek/kadın
0-14 yaş: 1.16 erkek/kadın
15-24 yaş: 1.09 erkek/kadın
25-54 yaş: 0.99 erkek/kadın
55-64 yaş: 0.98 erkek/kadın
65 yaş ve üstü: 0,64 erkek/kadın
Toplam nüfus: 0.996 erkek/kadın (2021 tah.)

Toplam: 26.67 ölüm/1.000 canlı doğum
Dünya ile ülke karşılaştırması: 69
Erkek: 27.47 ölüm/1.000 canlı doğum
Kadın: 25.76 ölüm/1.000 canlı doğum (2014 tahmini.)

Toplam nüfus: 71.91 yıl 
Dünya ile ülke karşılaştırması: 141
Erkek: 68.92 yıl
Kadın: 75.26 yıl (2014 tahmini.)

2.04 çocuk doğmuş/kadın (2009 tahmini.)
1,92 çocuk doğmuş/kadın (2012 tahmini.)
1.91 çocuk doğmuş/kadın (2014 tahmini.)
Dünya ile ülke karşılaştırması: 138

Yetişkin yaygınlık oranı: %0,2'den az (2012 tahmini.)
Dünya ile ülke karşılaştırması: 106
HIV/AIDS ile yaşayan kişiler: 10.400 (2012 tahmini.)
Dünya ile ülke karşılaştırması: 102
Ölümler: 65 (2012 tahmini.)
Dünya ile ülke karşılaştırması: 85

İsim: Azeriler, Azerbaycan Türkleri
sıfat: Azerice, Azerbaycanca, Azerbaycan Türkçesi
İslam %96.9 (ağırlıklı olarak Şii)
Hristiyan %3
Diğer <0,1
Bağlı olmayan <0,1
Not : Dini bağlılık Azerbaycan'da hala nominaldir; gerçek uygulama taraftarları için yüzdeler çok daha düşüktür.

Tanım: 15 yaş ve üzeri okuyabilir ve yazabilir
Toplam nüfus: %99.8
Erkek: %99,9
Kadın: %99,7 (2010 nüfus sayımı)

Toplam GSYİH'nın %2,4'ü (2011)
Dünya ile ülke karşılaştırması: 158

Azerbaycan'daki etnik azınlıklar
Azerbaycan'da nüfus sayımı

Azerbaycan ekonomi tarihi, Azerbaycan ekonomisinin 20. yüzyılın başından modern Azerbaycan Cumhuriyeti ekonomisine kadar olan gelişiminin tarihsel bir incelemesidir.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti hükûmeti çarlığın devrilmesinden sonra düşüşe geçen Azerbaycan ekonomisini eski haline getirmek için 1918'den 1920'ye kadar çok çalıştı.
1919'da Azerbaycan'ın Devlet Bütçesi 665 milyon manat düzeyindeydi. Bu bütçenin büyük bir kısmı, petrol satılarak ve o zamanlar %30 seviyesinde olan kâr vergisi toplanarak dolduruldu. Diğer mali gelir kaynakları ise, şarap, tütün ve yağ satışından alınan tüketim vergileriydi.
O yıllarda kurulan gümrük hizmetleri hazineye 100 milyon manat katkıda bulundu. Serbest ticaret, yük ve yolcu taşımacılığına uygulanan vergilerden 15 milyon manat geldi. O yıllarda Azerbaycan daha çok tarıma dayalı bir ülke olup, ağırlıklı olarak hayvancılığa yönelikti. Bu dönemde sığırlar 1 milyon başa, atlar - 150 bin başa, mandalar - 300 bin başa, develer - 12 bin başa, koç ve keçiler 1,5 milyon başa ulaştı. Cumhuriyet'in ticari ve ekonomik ilişkilerinde takas uygulaması yaygındı: İthal edilen mallar karşılığında petrol veriliyordu.
Azerbaycan, Amerika, Fransa, İtalya ve diğer ülkelerin askeri malları, telefonları, arabaları, 100 lokomotifi, 2 bin tankı, 5 bin kapalı vagonu, gıda ürünleri için ödemeyi genel olarak petrol, pamuk, yün, ipek ve deri ile yapıyordu.
Rusya'daki devrimin ardından Azerbaycan petrolünün ihracatı önemli ölçüde azaldı. 1919'da kuzey pazarının kapanması nedeniyle üretilen 3,6 milyon ton petrolün sadece 600 bin tonu ihraç edildi. Avrupa'ya petrol ihracatı ancak 1919'da Bakü-Batum petrol boru hattının restorasyonu ve Bakü-Culfa demiryolunun inşasından sonra mümkün oldu.
1918-1920 yıllarında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ülkenin idarî-mülki yapısında bazı değişiklikler yapmış ve ülkenin mali işlerini yeniden düzenlemiştir.

1920-1939 yılları arasında ülkenin ekonomik yapısının şekillenmesi yavaş bir tempoda devam etti. Birincil ekonomik sektörler petrol, gaz, kimya, hafif sanayiler, gıda işleme, makine yapımı ve metal işleme idi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk yıllarda ekonominin tüm dalları barış döneminin gereklerine göre ayarlandı. 1948'de cumhuriyet endüstrisi savaş öncesi yıllara göre daha fazla mal üretti. 1950'de sanayi malları üretimi 1940'a göre %39 oranında arttı. 1950'li ve 1960'lı yıllarda Azerbaycan sanayisinin gelişimi ivme kazanmış, bölgesel ve sektörel yapılar iyileştirilmiştir. Sanayi malları üretimi 1940'a göre 5,5 kat artmıştır. 1941 ile 1970'ler arasında, tüm inşaatların %60'ını oluşturan 146 büyük sanayi tesisi inşa edildi ve üretime başlandı. Sumgayıt'ta boru, alüminyum ve kauçuk sentez fabrikası, Gence alüminyum izabe tesisi, Daşkesen cevher arıtma tesisi, Mingeçaur hidroelektrik santrali vb. gibi büyük fabrikalar Azerbaycan sanayisi için inşa edildi ve üretime başlandı. Böylece ağır sanayi, enerji, kimya, petrokimya, petrol arıtma, demir metalurjisi ve demir dışı metalurji, alet yapımı ve elektrik mühendisliği gibi sanayilerin gelişmesinin temelleri atılmıştır.
Bu yıllarda sanayi sektörlerinin ve tesislerinin yurt içinde karlı bir şekilde yerleştirilmesi, yaşam standardı düşük bölgelerin kalkınması, küçük ve orta ölçekli şehirlerde iş gücü kaynaklarının kullanım düzeyinin artırılması yönünde birçok çalışma yapılmıştır.

1991 yılında ülke bağımsızlığını kazanmasından itibaren, Azerbaycan Cumhuriyeti ekonomi alanında bağımsız bir politika izlemiştir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Azerbaycan ekonomisi büyük zarar görmüştür. Yoksulluk oranı 2001 yılında %49'a ulaşmıştı. Daha sonra Azerbaycan'ın gayri safi milli geliri (GSMH) kişi başına 7.350 $ (2013) düzeyine, kişi başına düşen GSYİH ise 7.912,5 $ (2013) düzeyine çıktı ve yoksulluk oranı 2013'te % 5 seviyesine düştü.
Hidrokarbon kaynaklarının işletilmesi Azerbaycan'ın ekonomik kalkınmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Yabancı şirketler ve yabancı yatırımlarla yapılan anlaşmaların sayısı da ülke ekonomisine katkıda bulunmuştur. İlgili reformların hayata geçirilerek piyasa ekonomisine geçilmesi de ekonomi politikasının temel hedeflerinden biri olmuştur.
Azerbaycan'ın ekonomik kalkınmasının ilk dönemi (1991-1995) ekonomik durgunluk dönemi olarak tanımlanabilir. 1996 sonrası dönem, dinamik ekonomik gelişme dönemi olarak gösterilebilir.
Azerbaycan, 1991'den önce farklı yönlerde gelişen geniş tabanlı ekonomik temellere sahipti. Bağımsızlık Azerbaycan'da ekonomik gerilemeye yol açtı. Birçok faktör 1996 yılına kadar GSYİH'nın küçülmesine neden oldu. Ermenistan ile olan durum ise ekonomik gerilemeyi daha da ağırlaştırdı.
1994 yılında Azerbaycan ile dünyanın 8 ülkesini temsil eden 13 büyük petrol şirketi arasında önemli petrol sözleşmelerinden biri imzalandı. Bu anlaşma tarihe "Asrın Anlaşması" olarak geçti.
Aynı yıl ABD, Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan ve Türkmenistan Cumhurbaşkanları, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol ihraç boru hattının inşasına ilişkin devletler arası bir anlaşma imzaladılar.
1996 yılında Bakü'de BP, Statoil, LUKAgip, Elf Aquitaine (Fransa) (şimdi TOTAL), OIEC (İran) (şimdi NICO), TPAO ve SOCAR arasında Şahdeniz gaz kondensat sahasının gelecek vadeden yapısı hakkında bir sözleşme imzalandı.
1999 yılında Bakü-Supsa petrol boru hattı işletmeye açıldı. Boru hattı, Azeri-Çırak-Güneşli sahalarının geliştirilmesine yönelik sözleşmenin bir parçası olarak inşa edildi. Petrol-gaz sektörü, ekonominin diğer alanlarının gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Makroekonomik ve finansal istikrarın sağlanması için yeni reformlar ve önlemler alınmıştır. O yıllarda Azerbaycan devleti farklı uluslararası kuruluşlara (IMF, Dünya Bankası, EBRD, İslam Kalkınma Bankası, Asya Kalkınma Bankası) katılmıştır. 1995'te yüzde 68 olan yoksulluk oranı, ekonomik büyümenin etkisiyle 2005'te yüzde 29'a düşürüldü.
2005 yılında hükûmet, ülkenin para birimi manattan 4 sıfır atarak 5.000 manatı 1 yeni manat (AZN) oranında yeniden değerlendirmeye karar verdi. 2005–2010 yıllarında, "petrol" GSYİH'sının ortalama yıllık büyüme oranları, "petrol dışı" GSYİH'deki artışın 3,5 katından daha fazla gerçekleşti. Bu dönemde petrol sektörünün ülke GSYİH içindeki payı %39'dan %60'a yükseldi. Banka kredileri ve hükûmetin teşvik önlemleri de, petrol dışı sektörlerin hızlı büyümesine katkıda bulundu. İnşaat sektörü ve hizmet sektöründeki bu önemli büyüme, 2010 yılında Azerbaycan ekonomisindeki petrol dışı sektörlerin büyüme oranları açısından petrol endüstrisini geride bırakmasına neden oldu.
2004-2013 yılları arasında Azerbaycan Cumhuriyeti'nin sosyo-ekonomik kalkınması ile ilgili 3 adet beş yıllık program uygulanmıştır. Bu programlar ekonomik çeşitlendirmeyi hedefliyordu. "2014-2018 Sosyal ve Ekonomik Kalkınma Devlet Programları", "2008-2015 Yılları Azerbaycan Cumhuriyeti'nde Yoksulluğun Azaltılması ve Sürdürülebilir Kalkınma Devlet Programları", "2008-2015 Yılları Azerbaycan Cumhuriyeti Halkına Güvenilir Gıda Tedarikine Yönelik Devlet Programları" ve bugüne kadar bir dizi sektörel gelişim programı uygulanmıştır.
2004-2018 yılları arasında ekonomik çeşitlendirmeyi amaçlayan bir dizi sosyoekonomik bölge kalkınma programı uygulanmıştır.
Davos Dünya Ekonomik Forumu'nun tahminleri, Azerbaycan ekonomisinin rekabet gücü açısından dünyada 38. sırada yer aldığını göstermiştir.

Azerbaycan ekonomisi
Azerbaycan tarihi

Azerbaycan'da Ekonomik Kalkınma 1 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan, doğal kaynakları, gelişmiş sanayisi ve coğrafyası itibarıyla önemli bir ülkedir. Azerbaycan'da özellikle büyük petrol ve doğalgaz rezervleri bulunmaktadır. Hacim ve çeşit bakımından hammadde yatakları ile dünyanın sayılı ülkelerinden biridir.
1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından siyasi bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyeti, merkezi planlı ekonomisinden serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecini yaşadı. Ekonomide yaşanan dönüşümde ülkede siyasi bağımsızlığın ardından siyasi istikrarın sağlanması, coğrafi konumu ve şartlarının yanı sıra önemli enerji kaynağı rezervlerine sahip olması büyük rol oynamıştır.
Siyasi bağımsızlığın kazanılmasının ardından eski Sovyetler Birliği'ndeki işletmelerle ekonomik bağlantıların koparılmasının ve ülkenin diğer Sovyet cumhuriyetlerdeki pazar payını kaybetmesinin yanı sıra Sovyetler Birliği döneminde merkezden sağlanan sübvansiyonların da kesilmesiyle birlikte üretimde düşüşler yaşandı. Ekonomik yapının eski merkezi planlamaya göre örgütlenilmesi nedeniyle birçok fabrika ve tesis üretimini durdurdu veya düşük kapasite ile üretimine devam etti.
Ayrıca tüm eski Sovyet cumhuriyetlerin paylaştığı sancılı ekonomik sürecin yanında, Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarının işgaliyle patlak veren Birinci Karabağ Savaşı, daha büyük sorunlara da neden oldu. Sovyetler Birliği'nin son yıllarından başlayarak 1988'den itibaren Ermenistan'ın silahlı tecavüzüne maruz kalan Azerbaycan, ateşkesin imzalandığı 12 Mayıs 1994'e kadar topraklarının % 20'sini kaybetti ve 1 milyondan fazla nüfusu göçmen durumuna düştü. Kaybettiği topraklardaki birçok ekonomik değerden yoksun kalırken ülkede mevcut olan işsizlik sorunu da iyice artmış oldu.
2000 yılından itibaren, bu yeniliklere hızla adapte olan Azerbaycan, Sovyetler Birliği'nin dağılması ile uzmanlaşma ve iş bölümüne dayalı ekonomik yapılanmanın sona ermesine, Ermenistan işgali ve mülteci sorununa ve ülke sanayii için gereken ara mallarının ithalat yollarının kapanmasına rağmen bütün bu darboğazları aşmayı başarmıştır.
Bugün Azerbaycan'da ekonomik dönüşüm ve kalkınma süreci yavaş ama emin adımlarla ilerlemekte ve gelecek adına ümit vadetmektedir. Ekonomide dönüşüm sürecini yaşamakta olan ülkelere göre ekonomik göstergeler itibarıyla daha iyi konumda. Bu bakımdan 2001 sonrası ekonomide dönüşüm ve kalkınmaya ivme kazandıracak politikaların uygulanma süreci ve uygulamanın gerçekleştirilebilmesi için gerekli siyasi istikrar önem taşımaktadır.
Azerbaycan'ın piyasa mekanizmasına geçişini ve ekonomik istikrarı sağlamaya yönelik çalışmalarını uluslararası kuruluşlar da desteklemektedir. Bu çerçevede, Azerbaycan ve IMF arasında makroekonomik gelişmeyi desteklemek ve ülkeyi petrol gelirlerine hazırlamak amacıyla yardım anlaşmaları imzalanmıştır. Azerbaycan 1992 yılında, Dünya Bankası'na ve Uluslararası Kalkınma Örgütü'ne üye olmuştur.
Yıllardır petrole yatırım yapan Azerbaycan 2005 yılından itibaren millî gelire yansıyacak petrol gelirleri ile yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. Önümüzdeki 15 yıl için 50 milyar Dolar petrol geliri bekleyen ülke somut ve yaşayabilir projelerle bu geliri halkın yaşam standardının yükselmesine harcayacak hedefler için çalışmaktadır. 
Söz konusu hedeflere ulaşabilmek için Azerbaycan; petrol dışı sektörün geliştirilmesi, iri ve orta ölçekli devlet tesislerinin özelleştirilmesinin hızlandırılması, rekabetin geliştirilmesi, enflasyonun önlenmesi, yoksulluğun azaltılması, yüksek istihdamın sağlanması, bölgelerin geliştirilmesi, Dünya Ticaret Örgütü'ne üyelik sürecinin hızlandırılması yönünde büyük çaba harcamaktadır.

Azerbaycan halkının ekonomik düşünceleri hakkında bize ulaşan en eski yazılı eserlerden biri Avesta'dır. Zerdüştlüğün yasalar topluluğu olan Avesta, M.Ö. X–VII. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. İnsan hayatının Mazda yasaları temelinde düzenlenmesi, toplumda iyilik ve adalet yasalarının egemen olması anlamına gelir. Azerbaycan'da ilk sosyal hareketler olan Manicilik (III. yüzyıl), Mazdekizm (V–VI. yüzyıllar) ve Hürremiler (VIII–X. yüzyıllar) hareketlerinin ekonomik içeriği, herkes için mülkiyet hakkı yaratma fikrini barındırır. Azerbaycan halkı, dünya halkları arasında ansiklopedik içeriğe sahip eski yazılı eserleri olan halklardan biridir. Bu bakımdan, Dede Korkut Destanı ve içindeki ekonomik fikirler dikkat çekicidir. X. yüzyılda kaleme alınmış bu destan, III–VII. yüzyılların gerçek olaylarını, büyük bir dönemin toplumsal hayatını ve ekonomik yapısını incelemek açısından eşsiz bir kaynaktır. Dede Korkut Destanı'ndaki bilgiler, Azerbaycan oğuzlarının hayatında doğal mübadeleyle birlikte paranın da artık belli bir rol oynadığını, dolaşım ve birikim aracı olarak kullanıldığını doğrular.
Bilimsel açıdan ekonomi, ekonomik ilişkiler, üretim, bölüşüm, mübadele ve tüketim süreçlerinin birbiriyle karşılıklı ve organik bir ilişki içinde olduğu bir bütündür. Bunlar ise doğrudan mülkiyet ilişkileri ve mülkiyet biçimleri ile bağlantılıdır. Destan, Oğuz boylarının o zamanki meşguliyetlerinden güvenilir bilgiler verir. Orada maddi değerlerin üretiminin farklı alanları, ekonomik çeşitlilik, yapıların somut biçimi, iş bölümü ve bunun öncüsü olan uzmanlık türleri açıkça hissedilir. Güvenilir bilgilere göre, ilk toplumsal iş bölümü tarihte Doğu'da gerçekleşmiştir. Bu da o dönemde toplumların ilerlemesinde bir etken olmuştur.
Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserinde, ilk büyük toplumsal iş bölümünün orada yaşayan en ileri kabilelerde meydana geldiğini belirtir ve bu kabilelerden birinin "Turanlılar" olduğunu söyler. Bilindiği gibi, Turanlıların en önde gelen kollarından biri Oğuzlardır. “Dede Korkut” döneminde ise, bu toplumlarda iş bölümü oldukça geniş kapsamlı olmuştur.

Doğu'nun, özellikle Azerbaycan'ın Orta Çağ'da yaşamış büyük filozof ve düşünürlerinin eserlerinde, toplumun ekonomik yapısı ve onun gelişim yasaları hakkında ileri sürdükleri değerli teorik fikirlerle karşılaşırız. Örneğin, büyük Doğu'nun dünya çapında ünlü düşünürlerinden Fârâbî (870–950), İbn Sina (980–1037), Ebu Reyhan Biruni (XI. yüzyıl), Nizâmî-i Gencevî (1141–1209), Nasirüddin Tusi (1201–1274), İbn Haldun (1334–1406) tüm insanlık kültürüne büyük bilimsel katkılar yapmışlardır. Bu düşünürlerin ekonomik fikir alanında da büyük hizmetleri olmuştur.
Orta Çağ'da, tüm İslam dünyasında olduğu gibi Azerbaycan'da da bilim, kültür ve ekonomi alanında bir canlanma başlamıştır. Bu dönemde ekonomik fikirler ve öğretiler tarih boyunca geniş bir gelişim ve evrim sürecinden geçmiştir. Bu ülkelerde ekonomik hayatta üretimin en eski biçimleri olan tarım, hayvancılık, sulama sistemleri, zanaatkârlık, ticaret ve şehir kültürü daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Friedrich Engels, Asya'nın en ileri kabilelerinde, Aryanlarda, Semitlerde ve Turanlılarda başlıca iş sahası olan tarım, hayvancılık ve sulama sisteminin oldukça geliştiğini, ilk toplumsal iş bölümünün de bu bölgelerde ortaya çıktığını belirtir. Engels, “Kapital'in III. Cildine Ek” kısmında, “Mal mübadelesi, henüz hiçbir yazılı tarihin olmadığı dönemlerde, Mısır'da bizim tarihimizden en az üç veya belki de beş bin yıl önce, Babil'de ise dört ila altı bin yıl önce başlamıştır” diye yazar.
Tarihsel kaynaklardan anlaşıldığı üzere, Eski Doğu'da, özellikle de Azerbaycan'da, Orta Çağ'da toplumsal iş bölümü ve mal mübadelesinin gelişimi, erken dönemlerde belirli malların genel eşdeğer rolünde kullanılmasına neden olmuştur. Büyük Doğu'da ve Azerbaycan'da sığır, koyun gibi belirli mallar, mübadele sürecinde genel bir eşdeğer ölçü aracı olarak işlev görmüşlerdir. Hiç şaşırtıcı değildir ki bugün Azerbaycan'da "mal" ve "emtia" kavramları aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu mallardan metal paralara geçiş de çok eski dönemlerden başlamıştır. Şu an Azerbaycan dilinde kullandığımız "manat" para biriminin adı, M.Ö. Bisutun kayalarındaki çivi yazılarında "manat" olarak kazınmış Doğu dillerine ait bir terimdir. Ünlü dilbilimci Azerbaycanlı bilim insanı A. Demirçizade'nin yaptığı analize göre bu kavram, yani "manat", çok eski dönemlerde "vergi" ve "haraç" anlamını ifade etmiştir. Bu kavram, tarihsel olarak parayla ödenen vergiyi belirten bir kategori olarak kullanılmaya başlanmış ve zamanla paranın kendisini ifade eden bir isim haline gelmiştir. Son yıllarda "moneta" terimi olarak Avrupa dillerine uyarlanmış ve bu halkların dillerinde geniş bir şekilde yayılmıştır.
İbn Haldun, toplumun ekonomik yapısı, ekonomik ilişkileri, fiyat yasası, arz-talep ve rekabet yasaları hakkında bilimsel-ekonomik düşüncelerin temellerini atanlardan biri olmuştur. Bu gerçeklerle tanış olan A. Aniçkin, Maksim Gorki'ye İbn Haldun'un ekonomi sorunlarının çözümünde elde ettiği başarıları aktarmıştır. Maksim Gorki, 21 Eylül 1912'de A. Aniçkin'e yazdığı bir mektupta, "İlk kez ekonomik etkenlerin ve ekonomik ilişkilerin rolünü XIV. yüzyıl bilginlerinden İbn Haldun'un ortaya koyduğu bilginiz sansasyona neden oldu. Bu özellikle dostumuz V. I. Lenin'de büyük ilgi uyandırdı" demiştir. A. Aniçkin, daha sonra bu konuya ilişkin şöyle yazmıştır: "V. I. Lenin, Arap filozofu İbn Haldun'un ekonomik etkenlerin rolünden bahsettiği “Mukaddime” eseriyle çok ilgileniyordu. Lenin, 'Doğu'da bu tür başka bir filozof yok mu?' diye sorardı." Görüldüğü gibi, Orta Çağ'da ekonomik ilişkiler ve yasalar hakkında açık ve net ekonomik fikirler yürüten bu düşünürün görüşleri büyük bir yankı uyandırmış ve "sansasyon" yaratmıştır.
Ünlü Türkolog bilim insanı Lev Gumilyev, “Eski Türkler” adlı eserinde şöyle yazar:
"Altay demircileri yüksek kaliteli demirden bir tarafı keskin bıçaklar, yontma baltalar, üzengiler, gemler, az eğimli ve geniş ağızlı kılıçlar, ok ve mızrak uçları, ayrıca iki tür yuvarlak, asma kazanlar ve üç ayak üstünde duran kazanlar yapıyorlardı." Onun belirttiği gibi, yazılı kaynakların verdiği bilgiler kesin bir güvenle şunu doğruluyor: "Türkler, demiri endüstriyel yöntemlerle üretmeyi Orta Asya'da öğrenen ilk halk olarak tarih sahnesine çıktılar."
İbn Haldun ve diğer düşünürler, insan toplumlarında göçebe yaşam tarzının to

Azerbaycan hanlıkları, Güney Kafkasya'da 1747-1844 yılları arasında fiilen bağımsız olan ve çoğunlukla Türk (Azerbaycanlı) kökenli hanedanlarca yönetilen hanlıklardır.
Bu hanlıklar önce İran'ı yöneten Safevi Hanedanı, Afşar Hanedanı ve Kaçar Hanedanı'nın egemenliğinde kalmıştır. 1813'te imzalanan Gülistan Antlaşması ile Rus İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmiştir.
Kuzey Azerbaycan hanlıkları, Nadir Şah'ın ölümünü müteakip bağımsız olduktan sonra, bir daha İran hakimiyetine girmediler. Kendi aralarında sıkça yaşanan egemenlik mücadeleleri sonucunda zaman zaman birbirlerine boyun eğseler de, bağımsızlıklarını 19. yüzyılın başlarında uğradıkları Rus istilasına kadar sürdürdüler. Güney Azerbaycan hanlıkları ise zaman zaman İran egemenliğinden çıksa da, genel olarak hakimiyetleri döneminde sürekli İran'ın desteğini alma gereği duymuşlardır.

Bakü Hanlığı
Şirvan Hanlığı
Derbent Hanlığı
Karabağ Hanlığı
Gence Hanlığı
Şeki Hanlığı
Kuba Hanlığı
Talış Hanlığı'nın bir kısmı
İlisu Hanlığı

Talış Hanlığı (Tamamen)
Nahçıvan Hanlığı
Revan Hanlığı

Urmiye Hanlığı

Erdebil Hanlığı
Maku Hanlığı
Marağa Hanlığı
Karadağ Hanlığı
Halhal Hanlığı
Zencan Hanlığı

Merend Hanlığı

Car-Balaken Cemaati
Şuragel Cemaati

Tarih Atlası, Saygı Yayınları, Sayfa 23

Azerbaycan iklimi, çok çeşitlidir. Azerbaycan'da mevcut 11 iklim bölgesinden dokuzu mevcuttur.

Azerbaycan, subtropikal bölgenin kuzey ucunda, Kafkasya'nın güneydoğu kesiminde ve İran platosunun kuzeybatı kesiminde yer almaktadır. Karmaşık coğrafi konum ve peyzaj, Hazar Denizi'nin yakınlığı, güneş ışınlarının etkisi, farklı kökenli hava kütleleri vb. İklimsel çeşitliliğe katkıda bulunur.

Baskın olarak dağlık bir ülke olan Azerbaycan; Büyük Kafkasya, Küçük Kafkasya, Taliş ve Kuzey İran Dağları ile çevrilidir. Büyük ve Küçük Kafkasya arasındaki Kur-Araz Ovası, ülkenin doğu kısmındaki Hazar Denizi'ne uzanıyor. Ülkenin kuzeyinde bulunan ve kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan Büyük Kafkas Dağları, ülkeyi kuzey soğuk hava kütlelerinin doğrudan etkilerinden koruyor. Bu, ülkenin eteklerinde ve ovalarının çoğunda subtropikal iklimin oluşmasına yol açar. Ülkeyi çevreleyen diğer dağ zincirleri de hava dolaşımını etkiler. Peyzajın karmaşıklığı, iklim bölgelerinin düzgün olmayan bir şekilde oluşumuna neden olur ve dikey iklim bölgeleri oluşturur.

Azerbaycan ovaları ve eteklerinde yüksek izolasyon oranları vardır. Güneş, Kur-Araz ovalarında, Apsheron yarımadasında ve diğer düzlüklerde ve eteklerinde yıllık 2.200 ila 2.400 saat, Nahçıvan bölgesindeki Araz nehri çevresindeki ovalarda ise 2.600 ila 2.800 saat arasında parlamaktadır. Dağlık bölgelerde artan bulutluluk nedeniyle, bu alanlar yalnızca 1.900 ila 2.200 saat arasında doğrudan güneş ışığı almaktadır. Parlak güneş, 3.000 metreden (9.800 fit) yükseklikte yılda 2.200 ila 2.500 saat parlıyor. Yıllık toplam radyasyon 128-132 kcal / cm2'ye (118–122 kWh / ft2) eşittir.

Azerbaycan'da iklim oluşumu çeşitli hava kütleleri tarafından etkilenir. Kara ve İskandinav kutupsal antisiklonları, ılıman Sibirya antisiklonları ve deniz azorları gibi soğuk hava kütleleri iklimi maksimum düzeyde etkiler. Aynı şekilde, tropikal sıcak hava kütlelerinin yanı sıra Orta Asya antisiklonları ve yerel hava koşulları da etkilidir. Bu hava kütleleri, çeşitli coğrafyaları sayesinde ülkeye farklı şekillerde giriyor.

Manat, Azerbaycan'da kullanılan para birimidir. Azerbaycan'ın millî parası olarak 15 Ağustos 1992'te Ruble ile beraber kullanılmaya başlanmıştır. 1 Ocak 1994'ten beri ülkede geçerli olan tek para birimidir.
1 Ocak 2006'dan itibaren 1 Yeni Manat (AZN) 5000 Eski Manat'a (AZM) eşittir. 1 USD yaklaşık 1,70 AZN'dir.
Yeni manatın 1, 5, 10, 20, 50, 100'lük, 200'lük ve 500'lük banknotları vardır. 1 manat medeniyeti, 5 manat edebiyatı, 10 manat devletçiliği, 20 manat Karabağ sorununu, 50 manat eğitim ve geleceği, 100 manat ekonomik gelişmeyi, 500 manat ise Azerbaycan'ın 2020 Dağlık Karabağ Savaşı'ndaki zaferini simgeler.

Dolaşımdaki madeni paralar 1, 3, 5, 10, 20 ve 50 qəpik değerindedir
Çoğu madeni para yakından çeşitli euro madeni paraların büyüklüğü ve şeklini andırır. En ünlüsü bimetalik olan 50 qəpik (2€ madeni paraya benzer) ve 10 qəpiktir (İspanyol çiçek, 20 cent madeni para gibi).
Madeni paralar ilk olarak Ocak 2006'da tedavüle girdi ve darphane yılı özelliği yoktur.

Dolaşımdaki banknotlar 1, 5, 10, 20, 50, 100, 200 ve 500 manat değerindedir. Euro ve Suriye sterlinini tasarlayan Avusturyalı Robert Kalina tarafından tasarlandı. Bu nedenle, banknotlardaki motiflerin seçimi Euro banknotlarından esinlendiği için oldukça benzer görünmektedir. 1, 5 ve 50 manat değerindeki banknotlar ise 2021 yılında yenilenerek tedavüle çıkarıldı. 2020 Dağlık Karabağ Savaşı anısına çıkartılan 500 manat değerindeki hatıra para daha sonra kalıcı olarak tedavüle çıkarılmıştır.

1 manat
BTC
Bakü-Tiflis-Kars demiryolu
Azerbaycan Merkez Bankası

National Bank of Azerbaijan 12 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (İngilizce)
Azerbaycan manatı (banknotlar) 13 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Almanca) (Fransızca)

Azerbaycan kültürü Azerbaycan'da yaşayan halkların ve Azerbaycan tarihinde yer alan devletlerin kültürü. Bölgede yaşanan siyasi ve askeri olaylar ve Azerbaycan'ın Doğu ve Batı arasında yerleşmesi kültürün gelişimini etkileyen temel faktörlerdir. Azerbaycan Doğu Avrupa ve Batı Asya'dadır ve Avrupa Konseyi üyesidir.
XV yüzyılda Azerbaycan kültürünün iki merkezi oluşmuştur: Güney Azerbaycan ve Aşağı Karabağ. Bu kültür merkezlerinin oluşumu XVI-XVIII yüzyıllarda tamamlanmıştır. XIV-XV yüzyıllarda Azerbaycan kültürünün kaynağı hakkında konuşurken, Azerbaycan edebiyatının ve kültürünün diğer bölümlerinin ayrılmaz bir şekilde dil ile bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Maddi kültür, nüfusun türkleşmesinden önce ortaya çıkmıştır. Bağımsızlıktan sonra Azerbaycan kültürü, İran ve Arap kültürleriyle güçlü bağlarını korumuştur, bu iki kültürle ortak dini ve ortak kültürel ve tarihsel gelenekleri vardır.  Azerbaycan çeşitli kaynaklarda Kafkasya ve İslami kültürel bölgeleri içinde gösterilir. 6 bağımsız Türk devletinden biri olan Azerbaycan, Türk Konseyi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı'nın aktif bir üyesidir.

1940'lı ve 50'li yıllarda Azerbaycan'da heykellerin yaygınlığı artmıştır. Önemli eserler arasında Mirza Fetali Ahundov (Pinhos Sabsay, 1930), Nizami Genceviye (Fuad Abdurrahmanov, 1949), Hükûmet Evi'nin karşısında Lenin'e (Celal Karyağdı, 1954), Hurşidbanu Netəvana (Ömer Eldarov, 1960), Üzeyir Hacıbeyova (Tokay Memmedov, 1960), Mikail Müşfik (Münevver Rızayeva, 1968), Kara Karayev (Fazıl Necefov, 1968) gösterilebilir.

Azerbaycan'da en eski mimari yapılar Küçük Kafkas Dağları ve Nahçıvan'da bulunmuştur, Tunç ve Bakır çağına aittir. Azerbaycan'ın bazı güney bölgelerini de kapsayan Atropatena devletinden günümüze Sabirabad'dakı Ultan kalesi kalmıştır. Yaklaşık bin yıl boyunca Azerbaycan'da hüküm sürmüş Kafkaz Albanyasından günümüze Kiş kilisesi, Çırakkale, Kebele kalesi, Kum bazilikası gibi yapılar kalmıştır.
Azerbaycan'da en eski İslamî yapılar VII. yüzyıla ait Ağsu ve Şamahı mescitleridir. VIII. yüzyılda Azerbaycan'da Araplar egemen olmuş, mescit, türbe ve medrese gibi mimari yapılar inşa edilmiştir. Arap hilafetinin zayıfladığı bir dönemde bölgede birbirinden farklı mimari tarzlar meydana gelmiştir: Şirvan, Arran ve Nahçıvan örnekleri verilebilir.

The Grove Encyclopedia of Islamic Art and Architecture, Jonathan M. Bloom and Sheila Blair (2009), «Azerbaijan», Oxford University Press

Azerbaycan, Güney Kafkasya bölgesinde bulunan bir ülkedir. Ülke, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, devletin büyük rol oynadığı bir ekonomiden (Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı'nın tamamlanmasıyla) petrole dayalı büyük bir ekonomiye geçişini tamamlamış bir ekonomiye sahiptir. Hükûmet, tarım arazilerinin ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin özelleştirilmesini büyük ölçüde tamamlamıştır. Ağustos 2000'de hükûmet, birçok büyük devlet kuruluşunun özelleştirileceği ikinci aşama bir özelleştirme programı başlatmıştır. 2001 yılından bu yana ülkedeki ekonomik faaliyetler Azerbaycan Cumhuriyeti Ekonomik Kalkınma Bakanlığı tarafından düzenlenmektedir.

Aşağıdaki tablo, ana merkezi ülkede bulunan önemli şirketleri içerir. Endüstri ve sektör, Endüstri Sınıflandırma Kıyaslaması taksonomisini takip eder. Faaliyetlerini durduran kuruluşlar da dahil edilmiş, ancak feshedilmiş olarak belirtilmiştir.

Azerbaycan mimarisi (Azerice: Azərbaycan memarlığı) Azerbaycan'daki mimari gelişmeyi ifade eder.
Azerbaycan'da M.Ö. 9.-7. yüzyıllarda şehirler ortaya çıkmış; savunma yapıları ve görkemli kale duvarları inşa edilmişti. M.Ö. 4. yüzyıl  - M.S. 7. yüzyılda şehircilik alanında önemli adımlar atılan Azerbaycan'da İslam dininin yayılmasıyla mimarlıkta cami, medrese, türbe, kervansaray gibi yeni tarz binaların inşası öncelikli oldu ve Azerbaycan mimarisi, Orta Çağ'da İslam Dünyası'nın mimarisinin gelişmesinde önemli bir rol oynadı.
Azerbaycan'da farklı mimarlık ekollerinin meydana geldiği 10-12. yüzyıllardan günümüze depremler ve Moğol saldırıları nedeniyle yalnız içkale, kale duvarı, minare gibi yapılara ait çok sayıda harabe ulaşabildi. Nahçıvan mimarlık okulunun kurucusu Ecemi Nahçıvani'nin eseri Yusuf bin Kuseyr Türbesi ve Mümine Hatun Türbeleri; Bakü'nün Şirvanşahlar Devleti'nin başkenti olmasından sonra inşa edilen Şirvanşahlar Sarayı Orta Çağ Azerbaycan mimarisinin, günümüze gelebilmiş önemli eserlerindendir.
Rusya hakimiyeti dönemindeki 19. yüzyılda Azerbaycan'da okul, hastane, tiyatro gibi yeni  yapılar inşa edilmiştir. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmaya başlanan tiyatro binaları, Azerbaycan mimarisinde önemli bir yeniliktir. Sovyet dönemi Azerbaycan mimarlığının ilk aşaması Bakü çevresinde işçi kasabalarının kurulması ile başladı; bunları fabrika, liman, köprü gibi endüstri ve ulaşım tesisleri takip etti.
1940'ların sonunda dünyanın ilk petrol platformu olarak inşa edilen Petrol Taşları, II. Dünya Savaşı sonrası mimarlık tarihi açısından önemlidir. Bağımsızlık sonrasına Bakü'de Haydar Aliyev Kültür Merkezi gibi modern yapılar inşa edilmiştir.

Azerbaycan topraklarında oldukça fazla sayıda mağara bulunmaktadır. Büyük ve Küçük Kafkas Dağlarının eteklerinde, Talış dağlarında, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nde, Zengilan, Kelbecer, Gedebey, Göygöl, Şamahı ve son olarak Füzuli bölgesinde keşfedilen Azıh mağarası buna örnek olarak verilebilir. Bu mağaralarda yapılan araştırmalar, burada yaşayan ilkel insanların 1,5 milyon yıl önce mağaraların koşullarına uyum sağlamak zorunda kaldığını, ancak bilinçlerinin gelişmesi ve bazı iş ve inşaat aletlerinin ortaya çıkmasıyla yaşadıkları doğal mağaraları yaşam tarzlarına uygun hale getirmeye çalıştıklarını göstermektedir. Mağaranın ortasında yakılan ateşin dumanını dışarı atmak için tavanda delik (baca) açılması veya gerekli eşyaların saklanması için mağaranın iç duvar yüzeyinde özel oyuklar açılması bu duruma somut bir kanıttır.
İlkel insanların doğal mağaralar üzerinde yaptıkları bu yeniden düzenleme çalışmaları, daha sonraki dönemlerde yapay mağaraların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Doğal mağaralar gibi birkaç odadan oluşan yapay mağaralar da yer yüzeyinden oldukça yüksek mesafelerde dik kayalar ve dağ yamacında inşa edilmiştir. Azerbaycan topraklarında yapay mağaralara Büyük Kafkas Dağları'nın güneydoğu eteklerinde, Küçük Kafkas Dağları'nda, Kubadlı bölgesinde Berguşad, Hekeri nehir vadilerinde, Şirvan bölgesinde Mereze, Sundi ve Derekent yakınlarında, ayrıca güney bölgelerinde eski Manna ve Medya devletlerine ait topraklarda da rastlanmıştır..
Taş işçiliğinin ortaya çıkmasıyla yeni tür kazıma ve yarı kazıma yapılar inşa edilmeye başlandı. Kökeni yapay mağaralara dayanan bu yapılar uzun bir tarihi gelişim süreci geçirmiş ve mimarlık tarihinde "Karadağ" adıyla ünlenmiştir. Tarihi bilgilere göre Azerbaycan'da bu tür yapılardan 20. yüzyılın başlarına kadar yararlanılmıştır.

Albanya döneminde (MÖ 4. yüzyıl – MS 7. yüzyıl), şehircilik alanında önemli adımlar atılmıştır. Gebele şehrinin sağlam kale duvarları, toprak borularla yapılmış su kemeri, Demirkapı (Derbent) geçidinde taşlarla inşa edilmiş savunma sistemi ("Uzun duvarlar"), Çırakkale (6. yüzyıl), Lekit köyündeki dairesel Hristiyan mabedi (5.–6. yüzyıllar), Kum köyündeki bazilika (yaklaşık 6. yüzyıl), Mingeçevir'deki tapınak kompleksi (7. yüzyıl) gibi yapılar bu şehircilik kültürünün yüksek seviyesini göstermektedir. Sasani dönemi mimarlık eserlerinden savunma yapıları da dikkat çekicidir. Hazar Denizi'nin kıyısından başlayarak Babadağ eteğinde sona eren Gilgilçay setti ve günümüzdeki Şabran bölgesinde yer alan Beşparmak dağından başlayıp Hazar kıyılarına kadar uzanan Beşparmak setti, Azerbaycan'da istihkam yapılarının gelişimi hakkında geniş bilgi vermektedir.
Kız Kulesi, Bakü'de bulunan bu döneme ait antik mimari bir eserdir. Kale, eski kale duvarlarının güneydoğu kısmında, sahil parkının (bulvar) yakınında yer alan savunma amaçlı tarihi bir yapıdır. Yüksek kule şeklindeki bu nadir yapının yüksekliği 28 metre, çapı ise birinci katta 16,5 metredir. Birinci katta duvar kalınlığı 5 metreye kadar ulaşmaktadır. Kalenin iç kısmı 8 kata bölünmüştür. Her kat, yontma taşlarla inşa edilmiş ve kubbe şeklinde bir tavanla kaplanmıştır. Kale 1964 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamış ve 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmıştır.
Taştan örülmüş bu tavanların ortasında dairesel delikler bulunmaktadır. Delikler dikey bir çizgi doğrultusundadır. Öyle ki, sekizinci katın tavanının ortasındaki dairesel delikten bakıldığında birinci katın zeminini görmek mümkündür. Kaleye tek giriş yolu batı tarafında, önceki zeminden 2 metre yükseklikte ve 1,1 metre genişliğinde olan kemerli bir kapı yeridir. Azerbaycan'ın sembollerinden biri olan Kız Kulesi, Azerbaycan kağıt paralarının üzerine de defalarca resmedilmiştir. Son yıllarda Kız Kulesi'de ve çevresindeki meydanda her yıl Nevruz Bayramı kutlamalarının yapılması geleneği oluşmuştur.

Arap istilasından (7. yüzyıl) sonra Azerbaycan'da İslam dininin yayılmasıyla birlikte mimarlığın yönü değişti. Mimarlıkta yeni tipte binaların – cami, medrese, türbe, kervansaray vb. – inşası ana çizgi haline geldi. Berde, Erdebil, Marağa, Urmiye, Şamahı, Şemkir, Şabran, Beylegan, Gence ve Nahçıvan bu dönemde Azerbaycan'ın en önemli şehirleriydi. Şamahı, Gence ve Beylegan'ın büyük şehirlere dönüşmesi de bu döneme aittir.
Bu dönemde İslam dinine ait yapılarla birlikte, Albanya'nın bazı bölgelerinde Hristiyan tapınakları ve savunma istihkamları da inşa ediliyordu. Bu kalelerden günümüzde İsmayıllı bölgesi sınırlarında kurulan Cavanşir kalesi (yaklaşık 7. yüzyıl) ve Gazah bölgesinin Yukarı Eskipehre köyü yakınındaki kale kompleksi (5.–8. yüzyıllar) özellikle dikkat çekmektedir.
Genel olarak, İslam öncesi ve sonrası dönemlerde Azerbaycan'da inşa edilen Alban yapıları, mimarlığın gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Bu eserlerden Zakatala bölgesindeki Paşan ve Muhak köylerinde 4.–5. yüzyıllara ait yapı kalıntıları, Şeki bölgesinin Büyük Geldek köyünde Govurkale (6. yüzyıl), Gebele bölgesindeki Büyük Emirli köyünde (4.–8. yüzyıllar) Alban mabetleri, Oğuz şehrinde Alban kilisesi (Orta Çağlar), Dağlık Karabağ'ın Hocavend bölgesinin Karakend köyünde Alban kilisesi (1. yüzyıl), Sos köyünde (4. yüzyıl), İatsi köyünde (5., 7. ve 8. yüzyıllara ait 4 tapınak), Tagaverd köyünde (675), Güneyçartar köyünde (1236) Alban mabetleri, Ağdere bölgesinin Aterk (5. yüzyıl), Kolatağ (614), Koçokat (672, 698), eski Dostahir (713), Kasapet (718), Çaldıran (12. yüzyıl) köylerinde, ayrıca Yukarı Karabağ'ın diğer bölgelerindeki Susanlık (4.–6. yüzyıllar), Vank (9. yüzyıl), Traktik (1094), Tsakuri (1131), Memmedadzor (1147), Tuğ (1197) köylerinde, Esgeran bölgesinin Şuşikend (905), Çanakçı (1065 ve 1100), Haçmaç (1100), Hantsk (1122), Hndzristan (1202) köylerinde Alban mabetleri günümüze kadar korunmuştur.

Bakü şehrinde İçerişehir bölgesinde yer alan bu saray, XV yüzyılda Şirvanşah İbrahim Halilullah döneminde inşa edilmiştir. Orta Çağ’da Şamahı'da meydana gelen gergin olaylar sırasında Bakü şehri nispeten sakin bir ortamda gelişiyordu. Daha XII yüzyılda Bakü'de sağlam kale duvarlarının (1138-1139) yapıldığı biliniyordu. Şamahı'da yaşanan depremden sonra başkent Bakü'ye taşındığında, şehrin en yüksek noktasında Şirvanşahlar Sarayı yükseltilmiştir. Saray, 6 asırlık tarihi boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bir anlamda, Azerbaycan'ın son 600 yılında meydana gelen olaylar, doğrudan bu saraya etki etmiştir. 1500 yılında I. Faruk Yaşar'ın Safevilerle yaptığı savaşta mağlup olup öldürülmesine kadar bağımsız Şirvanşahlar Devleti'nin himayesinde olan saray, Safevilerin buraya girmesiyle farklı bir tarihi kaderle karşılaşmıştır. İşte tam da bu olaylar nedeniyle o dönemden günümüze saraya ait çok az sayıda eser ulaşabilmiştir. Daha sonra Safevi-Osmanlı savaşlarında Osmanlıların zafer kazanmasıyla Bakü şehri ve dolayısıyla Şirvanşahlar Sarayı Osmanlıların himayesine geçmiştir. Hatta sarayın Doğu Kapısı da o dönemdeki Osmanlı Sultanı III. Murad'ın şerefine inşa edilmiştir.

Arap hilafetinin yükselişi döneminde Azerbaycan mimarisinin gelişim merkezi Berde şehriydi. Kaynaklarda "bu diyarların Bağdat'ı" olarak adlandırılan Berde'de geniş inşaat faaliyetleri yürütülmüş, birçok cami, dini bina, kervansaray, pazar, hamam ve benzeri yapılar inşa edilmiştir. IX-X. yüzyıllarda hilafetin zayıflamasıyla Azerbaycan'da küçük feodal devletlerin ortaya çıkması sonucu X-XII. yüzyıllarda farklı mimarlık okulları oluştu: Arran, Tebriz, Nahçıvan-Meraga, Şirvan-Abşeron.
Azerbaycan mimarlık okulları arasında ortak üslup yakınlığı vardı. Arran mimarlık okuluna (Gence, Berde, Beylegan) ait sanatçıların yaptığı binaların çoğu, Gence depremi (1139) ve Moğol istilaları (XIII. yüzyıl) sırasında yıkılmıştır. Gence ve Beylegan'da yapılan arkeolojik araştırmalar, çeşitli yapı ve bina kalıntılarını gün yüzüne çıkarmıştır. Gence Çayı üzerindeki üç köprü (XII. yüzyıl), Beylegan'daki yaşam binaları, hamam ve diğer yapı kalıntıları, Arran mimarlık okulunun üslup özellikleri hakkında net bir fikir vermektedir. Nahçıvan mimarlık okulunun eserlerinde çok renkli çini ile yapılan süslemeli baş kemer kompozisyonlarının kullanımı, Şirvan-Abşeron okuluna ait yapılarda ise sade mimari bölmeler ve dekoratif oyma süslemeler ön plana çıkmaktadır. Tebriz okulunun en iyi eserleri ise mimari yapının ihtişamı ve süslemelerin çeşitliliği ile dikkat çeker.
Gün

Azerbaycan müziği, (Azerice: Azərbaycan musiqisi) Azerbaycan halkının müzik kültürüdür. Bir yandan Azerbaycan müziği, 20. yüzyılın başlarına kadar sözlü nitelikte olup halkın günlük yaşam yaratıcı faaliyetlerinden köklenmekte, diğer yandan profesyonel sanat özellikleri kazanmaktaydı, özellikle muğam ve aşıkların yaratıcılığında belirginleşmektedir.
Azerbaycan müziği hakkında ilk bilgiler, arkeolojik kazılar sırasında elde edilen bir dizi eserlerden - Gobustan (M.Ö. XVIII-III binyıllar) ve Gemikaya (M.Ö. III-I binyıllar) kaya resimlerinden alınmıştır. "Kitabi-Dede Korkut"ta (VII yüzyıl), Nizâmî-i Gencevî'nin ve Muhammed Fuzûlî'nin eserlerinde Orta Çağ'ın müzik hayatı, müzik türleri ve müzik aletleri hakkında zengin bilgiler verilmiştir. Azerbaycan'ın ünlü alimleri olan Safiyeddin Urmevi (XIII. yüzyıl), Abdülkadir Meragi (XIV. yüzyıl), Mirzebey (XVII. yüzyıl), Mir Möhsün Nevvab'ın (XIX. yüzyıl)  risalelerinde Orta Çağ müzik kültürünün ve icracılığının yüksek gelişim düzeyi açıklanmış, Azerbaycan müziğinin teorik temelleri işlenmiştir.

Halk müziğinin önemli bir bölümünü düğün ve yas törenlerinde söylenen şarkılar (ağıt, mersiye) oluşturmaktadır. Azerbaycan halk müziği tür açısından çeşitlilik göstermektedir- şarkı, dans, aşık sanatı, muğam. Şarkılarda olduğu gibi danslarda da yaratıcılarının ruh halleri yansıtılmıştır. Kadın dansları sakin, zarif ve liriktir (Vağzalı, Uzundere), erkek dansları ise canlı, güçlü ve coşkuludur (Gazahlar, Gaytağı, Hançobanı). Halk danslarının çoğu solo olarak yapılır, ancak çift ve grup dansları da bulunmaktadır (halay, yallı, yordu-yordu, cengi).
Azerbaycan halk müziğinde 7 ana makam kullanılmaktadır: rast, şur, segâh (özellikle yaygın), şüşter, bayatı-şiraz, çargâh ve hümayun, her biri özel bir duygusal karaktere sahiptir ve belirli melodiler içerir. Rast makamının anlamı kahraman ve cesur danslar için önemlidir. Kadın danslarında daha çok segâh, şur kullanılır. Besteci Üzeyir Hacıbeyov, "Azerbaycan Halk Müziğinin Temelleri" adlı eserinde şunları yazmaktadır:

Ritmik yapısına göre Azerbaycan halk müziği, belirgin metrik ölçüye sahip müzik ve ölçüsüz müzik olarak ikiye ayrılır. Belirgin ölçülü müzikler halk şarkıları, tüm halk dansları türleri, ayrıca tesnifler (vokal müzik) ve rengler (enstrümantal müzik) tarafından oluşturulur. Bu formların ölçüleri genellikle 6/4, 4/4, 3/4, 2/4, 4/8, 6/8, 3/8'dir. Doğu'nun diğer halklarının müziğinde bulunan 7/8, 5/4 gibi ölçüler tamamen yoktur. 4/4 ölçüsü Azerbaycan müziği için 2/4'ten daha karakteristiktir.
Azerbaycan müziğinin bir başka özelliği de mikrointervala (oktavda 17 basamak) sahip olmasıdır.
Azerbaycan halk müzik enstrümanları çeşitlilik göstermektedir. En yaygın olanlar nefesli çalgılar — tütek, balaban, zurna; telli çalgılar — tar, saz (çeşitleri: cura saz, büyük saz, goltuk saz), ud, kanun; yaylı çalgılar — kemençe; vurmalı çalgılar — def, nağara, goşa nağara'dır. 11 telli Azerbaycan tarının yaratıcısı, 19. yüzyılda yaşamış ve "Tarın Babası" lakabını almış Azerbaycanlı müzisyen ve tasarımcı Sadıkcan'dır. 4 Ekim 1920'de "ASRİ'nin tüm proletarya örgütlerinin müzikal eğitimini genişletmek ve planlı olarak yaymak amacıyla" bir kararname ile müzik aletleri millileştirilmiş ve Halk Komiserleri Konseyi'nin yönetimine devlet malı olarak geçmiştir. 1 Mayıs 1932'de besteci Üzeyir Hacıbeyov, ilk notalı Azerbaycan halk çalgıları orkestrasını S. Rüstemov adına kurmuş, Ocak 2000'de Azerbaycan Devlet Filarmonisi bünyesinde Azerbaycan Devlet Halk Çalgıları Orkestrası kurulmuştur. 5 Aralık 2012'de Azerbaycan tarı çalma sanatı, UNESCO'nun somut olmayan kültürel miras listesine dahil edilmiştir.
Dans ritimleri genellikle 6/8 ve 3/4 üzerine kuruludur. Azerbaycan'ın ağızdan ağıza geçen profesyonel müziğinin en önemli türü, birçok Orta ve Yakın Doğu ülkesinde olduğu gibi, muğamdır.
Azerbaycan müziği Kafkasya'nın diğer bölgelerinde de icra edilmektedir, özellikle Ermeniler arasında, muğam sistemi ve kemança ile tar gibi müzik aletleri benimsenmiştir. Kanun ve ud gibi müzik aletleri, Ermeni müzisyenler tarafından Azerbaycan müziğine dahil edilmiştir.
19. yüzyıl tarihçisi Nikolay Dubrovin'e göre, Ermeni düğünlerinde de Azerbaycan şarkıları çalınmaktaydı.
Lek ve Lezgi danslarında ve müziğinde de Azerbaycan müzik kültürünün etkileri görülmektedir. Lezgi ve Tabasaranlı şarkıcı-şairlerin özellikle Azerbaycan aşıklarından alınan şarkılar ve konuları kullanarak şiirler yazdığı ve onların şiir formunu kullandıkları belirtilmektedir.

2008 yılında UNESCO, Azerbaycan muğamını "İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Şaheserlerinden" biri olarak ilan etti. Sözlü geleneğin profesyonel sanatına ait bir başka alan da aşıkların (kelime anlamı "aşk" olan) müzikal ve şiirsel yaratıcı faaliyetleridir — şarkıcı-hikâye anlatıcı-şairlerdir.
Azerbaycan'daki aşıkların öncüleri, ozanlar idi. "Aşık" ismi 16-17. yüzyıllarda Kafkasya'da ortaya çıktı. Azerbaycan'da aşıklar "El anası" (Halkın Anası) olarak adlandırılmıştır, çünkü her zaman halkın isteklerini ifade etmiş, aşk özgürlüğünü savunmuş, vatan sevgisini dile getirmişlerdir. Aşıklar, saz eşliğinde hikâyelerini anlatırlar. Aşıkların eserlerinin içeriği: destan, sosyal konular. En yaygın türler: destan (kahramanlık-epik hikâye), deyişme (yarışma), ustadname (nasihat şarkıları), gazelleme (övücü şarkılar), şikeste, misri (lirik şarkılar).
Azerbaycan'ın temel halk çalgıları: tar, kemençe, tef (mugam üçlüsünde), saz (aşıkların eserlerinde), nağara, goşa-nağara (bayram törenlerinde), balaban, zurna.
Aşıkların vokal-enstrümantal sanatı, her birinin birçok doğaçlama varyantı olan klasik melodilere (80'den fazla) dayanmaktadır. Bu sanat, belirli stilistik özelliklere sahiptir (kısa melodilerin çoklu tekrarları veya varyantları, bazen tek bir nota, dar bir melodi aralığı vb.).
1928 yılında Bakü'de ilk cumhuriyet aşıklar kongresi düzenlenmiştir. 2009 yılında Abu Dabi'de (BAE) düzenlenen UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Komitesi'nin dördüncü oturumunda Azerbaycan aşık sanatı UNESCO'nun Temsili Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne dahil edilmiştir.

Tesnif, Azerbaycan ulusal klasik müziğinin küçük vokal türüdür. Tesnif, hanendelerin (muğam icracıları) repertuarında önemli bir yer tutar. Azerbaycan vokal sanatının en parlak temsilcilerinden biri Bülbül'dür. Tesnifler genellikle mugamdan önce veya sonra icra edilir. Şiirsel temelini gazeller oluşturur, aynı zamanda koşma, bayatı, geraylı ve diğer lirik şiir formları da kullanılır. 20. yüzyılda hanendeler, tesniflerde Azerbaycan şairlerinin (Samed Vurgun, Süleyman Rüstem, Aliağa Vahid, Bahtiyar Vahabzade, İ. Safarli vb.) şiirlerini kullanmaya başlamışlardır. Kara Karayev, Fikret Amirov, Tevfik Kuliyev, Alekper Tağıyev, Zakir Bagirov ve müzikolog M. S. İsmayılov, tesnifleri eserlerinde geniş ölçüde kullanmışlardır.

19. yüzyılın sonlarından itibaren modern Azerbaycan topraklarına yoğun bir şekilde Avrupa, özellikle Rus müzik kültürü girmeye başlamıştır. Bakü'de senfoni orkestrası, özel opera topluluğu, RMO şubesi organize edilmiştir. Şuşa'da müzik ve edebiyat derneği kurulmuş ve 1897 yılında Azerbaycan'da ilk müzikli oyun olan "Leyli'nin Mezarı Üzerinde Mecnun'un Ölümü" sahnelenmiştir. İlk keman ve piyano eserleri 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Lüteran kilisesinde orgun bulunması ile org eğitimi mümkün hale gelmiştir. Hayyam Mirzazade, org için ilk eser koleksiyonunu yayımlamıştır.

Muğam, Azerbaycan müziğinin ana sözlü klasik geleneği olup şarkı ve dans folklorunun yanı sıra yer almaktadır. Muğam, monodik bir döngüsel kompozisyon olup, belirgin bir forma sıkı sıkıya bağlı olan, sabit (kanonik) ve özgür (doğaçlama) unsurların organik bir sentezini içermektedir. Muğamlar, çok seslilik unsurları ile karakterizedir: vokal melodilerin temel notalarını tutma, tar ve kemençe partilerinin taklit edilmesi. Azerbaycan'da muğam genellikle bir muğam üçlüsü (tar, kemençe ve tef çalan sanatçılar) eşliğinde icra edilir, bazen hanende (şarkıcı) aynı zamanda tef de çalar. Muğam, kompozisyonun iskeletini oluşturan serbest biçimde doğaçlamalar ile ritmik tesnifler (vokal) ve rengler (enstrümantal) arasında gidip gelir. Muğam icrası, materyal ve form bilgisi ile birlikte virtüözlük ve teknik açıdan özel bir hazırlık gerektirir. Muğamın sözlü bölümü, Orta Doğu'nun tanınmış şairlerinin lirik gazellerine dayanmaktadır. Profesyonel müziğin sözlü geleneklerinin belirli bir türünü oluşturan enstrümantal-vokal muğamlar, "zerbi-mugam" (ritmik muğam) olarak adlandırılır ve burada vurmalı çalgılar önemli bir rol oynar.
Muğam sözü, Arapçadaki makam sözünden türemiştir. Tahminen 14. yüzyıla kadar yakın doğu ülkelerinin ortak müziği olmuş ama daha sonra ortaya çıkan siyasi-iktisadi değişikliklerden dolayı parçalara ayrılmıştır. Klasik doğu muğamı aslen 12 tür ve 6 koldan oluşmaktadır. Asli muğamlar: Uşşak, Neva, Buselik, Rast, Irak, İsfahan, Zirefkand, Büzürk, Zengüle, Rehavi, Hüseyni ve Hicaz; kolları ise, Şahnaz, Selmek, Maya, Nevruz, Kerdaniye ve Güvaşt'tan oluşmaktadır.
Muğam söyleyenlere Hanende denilir. Hanende muğam üçlüsü ile muğam söyler.
Karabağ, Şirvan ve Bakü bölgelerinde 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarından itibaren üç büyük muğam okulu mevcuttu. Özellikle Karabağ'ın Şuşa şehri bu sanatla ünlüydü.
Voyager uzay aracına dünya müziğini temsil etmek üzere takılan Voyager Altın Plak'ta, balabanı ile çalınan Azerbaycan muğamının kısa bir seçkisi, insanlığın pek çok kültürel başarısı arasında yer aldı.
2003 yılında UNESCO, Azerbaycan Muğamını "İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtı" ilan etti. 2008 yılında Haydar Aliyev Vakfı`nın çalışmaları sonucunda UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listelerine eklenmiştir.
Muğam üçlüsü - Azerbaycan'ın ulusal müzik aletleri olan tar, kamança ve gaval ile performans gösteren  klasik bir muğam üçlüsü, Azerbaycan muğam destgahını seslendiren geleneksel bir müzisyen topluluğu; şarkıcı ve sazende grubu.
Üçlünün seslendirdiği muğamın tamamına muğam desgahı denir. Dasgah, muğamın tamamı, yani derâmedi, bütün dalları olduğu gibi ta

Azerbaycan sineması, Azerbaycan'ın uluslararası film kültürü ve sinematografisinin bir parçasıdır.

Azerbaycan kinematografisinin tarihi 2 Ağustos 1898'den başlar. 
İlk filmler fotoğrafçı ve yazar Aleksandr Mişon tarafından çekilmiş kronik sahneler ("Bibiheybet'te Petrol Fışkırması Yangını", "Balahanı'da Petrol Fışkırması", "Şehir Bahçesinde Halk Gezintisi", "Kafkas Dansı" vb.) ve "İlişdin" adlı sanatsal sinema sahnesinden oluşuyordu.

1915 yılında Kafkasya'da Pirone kardeşlerin açtığı anonim şirketler (ticaret evleri) tarafından Bakü, Tiflis, Erivan şehirlerinde dağıtım büroları kuruldu. 1915 yılında adı geçen şirket, petrol sanayicilerinin parasıyla İbrahim Bey Musabeyov'un "Petrol ve Milyonlar Saltanatında" romanı temelinde aynı adlı ilk Azerbaycan sanatsal filminin çekimine başladı. Filmi çekmek için Sankt-Peterburg'dan yönetmen Boris Svetlov davet edildi. Doğa manzaraları Bakü ve çevre köylerde, stüdyo ile ilgili sahneler ise Tiflis'te çekiliyordu. Filmde Lütfeli Bey rolünü Hüseyin Arablinski canlandırdı. 1916 yılında Bakü'de Üzeyir Hacıbeyov'un "Arşın Mal Alan" operetası temelinde ilk Azerbaycan sinema komedisi çekildi. 1919 yılında ise "Azerbaycan'ın Bağımsızlığının Yıldönümü Münasebetiyle Tören" adlı uzun metrajlı film gösterime girdi.
1923 yılında Azerbaycan Foto-Kino İdaresi (AFKİ) kuruldu. AFKİ, çeşitli girişimcilerin fotoğraf, sinema ve dağıtım bürolarını millileştirme ve birleştirme çalışmalarını yürütüyordu. O dönemde AFKİ'nin himayesinde Bakü'de "Teyyare", "Edison", "Milyon", "Ladya", "Madenci" gibi sinemalar da bulunuyordu. 1924 yılında AFKİ, iki serilik "Kız Kalesi Efsanesi" adlı sanatsal filmi gösterime sundu. Etnografik açıdan ilgi çekici olan bu filmde yazarlar Doğu egzotizminden kaçamamışlardı.
Azerbaycan'da yerli yönetmen ve oyuncu kadrolarını yetiştirmek amacıyla 1925 yılında Şamil Mahmudbeyov'un girişimiyle AFKİ bünyesinde bir stüdyo kuruldu. Cefer Cabbarlı, Mikail Mikailov ve diğerleri burada eğitim gördüler. Filmlerin sanatsal kalitesini yükseltmek ve yerli kadroların gelişimine yardımcı olmak amacıyla Bakü'ye Vsevolod Pudovkin, Nikolay Şengelaya, Mihail Çiaureli gibi ünlü film yönetmenleri ve Aleksandr Galperin, İvan Frolov, Dmitri Feldman, Leonid Kosmatov, Yevgeni Şneyder gibi sinematograflar davet edildi. Cefer Cabbarlı, Abbas Mirza Şerifzade ve diğerleri film yaratma sürecine dahil edildiler.

AFKİ, sonrasında "Azdövletkino" (1926–1930), "Azerkino" (1930–1933), "Azfilm" (1933), "Azdövletsenayesi" (1934), "Azerfilm" (1935–1940), "Bakü Film Stüdyosu" (1941–1959) gibi adlar aldı ve 1961'den itibaren Cefer Cabbarlı adına "Azerbaycanfilm" film stüdyosu olarak anılmaya başlandı.
Hurafe ve cehaletle mücadele, devrim, kadın özgürlüğü 1920'lerde Azerbaycan sinemasının ana temalarıydı. "Bismillah", "Volkan Üzerinde Ev", "Hacı Kara" gibi filmler ve kadın özgürlüğü için mücadele eden Azerbaycan kadınının sanatsal ve gerçek anlamda ifade edildiği "Sevil", o dönemin başarılı filmlerindendir. 20. yüzyılın 1920'lerinde Bakü'de yerli sinemacılar ve yabancı film şirketlerinin temsilcileri tarafından şehrin hayatı ve petrol madenlerinden bahseden sinema kronikleri ve belgesel filmler çekiliyordu. 1920 yılında "Bakü'de 9. Kızıl Ordu'nun Resmi Geçidi" adlı ilk kronika sinema dergisi çekildi. Aynı yıl "Doğu Halklarının İlk Kongresi" kronika filmi de oluşturuldu. Sonraki yıllarda çeşitli olaylarla ilgili sinema haberleri hazırlandı: "Sovyet Azerbaycan'ın 3. Yıldönümü", "Surahanı Petrol Madenlerinde Yangın", "Neriman Nerimanov'un Cenazesi", "Frunze'nin Katılımıyla Kızıl Ordu'nun Manevraları" gibi belgesel filmlerin yanı sıra, popüler bilim filmlerinin üretimine de başlandı.
1925 yılında yönetmen Abbas Mirza Şerifzade, cumhuriyetin kültürel ve ekonomik yaşamını anlatan "Azerbaycan'a Seyahat" filminin çekimlerini tamamladı. 1920'lerde Azerbaycan sinemasında tarihi-belgesel filmlerin yanı sıra, izleyicileri genç cumhuriyetin tarım ve kültürel yaşamındaki başarılarla tanıştıran "Azerbaycan Ekranı" sinema dergisi (yılda 4–5 sayı) yayımlanmaya başladı. Bu yıllarda Azerbaycan belgesel sinemasında Mikail Mikailov, Aleksandr Makovski, Aleksandr Litvinov gibi yetenekli yönetmenler, Yakov Tolçan, İvan Tartakovski gibi görüntü yönetmenleri çalışıyordu.

Azerbaycan, sinemanın büyüleyici dünyasına ilk adım atan ülkeler arasındaydı. 19. yüzyılın sonunda Hazar Denizi kıyısındaki Bakü, dünya petrolünün yüzde 50'sinden fazlasını üretiyordu. Petrol endüstrisi, yatırım yapmak ve çalışmak isteyen yabancıları cezbetti. Hizmet sektörü de petrol sektörüyle aynı çizgide ilerledi.
Rus Alexandr Mişon Bakü'ye gelip yerleşen ilk girişimcilerden biriydi. Fotoğrafçı ve kameramandı ve Mikhailovski Caddesi'nde, şimdiki Aziz Aliyev Caddesi'nde bir fotoğraf stüdyosu işlettiği Bakü'de yıllarca yaşadı.
Mişon, Bakü'deki bilimsel fotoğrafçılık topluluğunda aktif hale geldi ve bu topluluğun sekreteri oldu. 1879'dan 1905'e kadar, manzaraları, petrol üretimi ve arıtma sürecinin yanı sıra petrol patlamalarını ve petrol sahalarında çıkan korkunç yangınları belgeledi. Fotoğraflarının kopyaları bugün hala mevcuttur.

Mishon 1898'de Bakü'deki günlük hayatı filme almaya başladı. Niyeti bu filmleri Paris'te göstermekti. Kaspi gazetesi 1 Ağustos 1898'de filmini duyurdu. Şöyle diyordu:"2 Ağustos 1898 Pazar günü A. Mishon, mühendis Jules Carpentier tarafından geliştirilmiş bir Lumière film kamerasıyla çektiği bazı filmleri gösterecektir. Kafkasya ve Orta Asya'ya ait bu filmler önümüzdeki Uluslararası Paris Sergisi için hazırlanmıştır ve Bakü'de Vasilyev-Vyatsky Sirk Tiyatrosu'nda sadece bir kez gösterilecektir.
Aşağıdaki filmler gösterilecektir: Bibi-Heybat petrol sahasında petrol fışkırması sonucu çıkan yangın, Buhara Emiri Ekselanslarının Dük Aleksey'in Büyük Vapuru ile yola çıkış töreni, Kafkasya'dan bir halk dansı ve kısa süre önce Bakü'nün parklarından birinde sergilenen "Verdi, Yakalandın" adlı komediden sahneler. Daha ayrıntılı bilgi için afişlere bakınız. Etkinlik saat 21:00'de (akşam 9) başlayacaktır."

1930'larda Azerbaycan kinematografisinde Seyfulla Bedelev, Vladimir Yeremeyev, Alesker Alekperov ve diğerleri faaliyet göstermeye başladılar. Bu sanatçıların filmlerinde ilk beş yıllık planlar döneminde cumhuriyetin hayatı, kolhoz kuruluşu, kültürel alandaki başarılar, Azerbaycan'da petrol sanayisinin yeni tekniklerle donatılması gibi konular yer aldı. Belgesel filmin olanakları dahilinde tamamlanmış insan figürü yaratma çabaları o dönemin sanatsal başarılarındandır.

1930'ların başlarında konusunu modern yaşamdan alan, yaşamı sanatsal bir şekilde tasvir eden, aynı zamanda tarihi-devrimci konulu filmler çekiliyordu: "Latif", "İsmet", "Elmaz" ve "Yeni Ufuklar", "Bakülüler", "Köylüler" vb.
1935 yılında Azerfilm'in Moskova'daki Mejraypromfilm stüdyosu ile birlikte ürettiği "Mavi Denizin Kıyısında" adlı filmle Azerbaycan'da sesli film yapımına başlandı. Filmde başrollerde ünlü Sovyet sinema oyuncuları Lev Sverdlin, Nikolay Kryuçkov, Yelena Kuzmina ve diğerleri rol almışlardır. 1936-1941 yılları arasında 10'dan fazla sesli film gösterime girdi. 1930'larda sesli filmlerin ortaya çıkışıyla birlikte belgesel sinemanın da yaratıcı olanakları genişledi. "Şöhretli Azerbaycan" bir bölümlük belgesel kronik film almanakında ilk kez olarak anlatıcı metni kahramanların konuşmalarıyla senkronize edildi. 1939 yılından itibaren "Azerbaycan Ekranı" sinema dergisi "Ordenli Azerbaycan" (yılda 36 sayı) adı altında yayımlanmaya başladı ve 1930'ların sessiz filmlerinden tam metrajlı "Şerke Yol", "Azerbaycan Sanatı" filmleri dikkate değerdi.

1940 yılında yönetmenler Mikail Mikailov ve Vladimir Yeremeyev, Azerbaycan'da Sovyet iktidarının 20. yılı münasebetiyle "Yirminci Bahar" adlı belgesel filmi yaptılar.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında kahraman savaşçılar Kamal Kasımov ve Behtiyar Kerimova adanmış "Vatan Oğlu" ve "Behtiyar" sinema romanları, Mirza Fethali Ahundov'un hayatı ve faaliyetini anlatan "Sebuhi", tek bir hikâye çizgisiyle bağlantılı üç sinema romanından oluşan "Bir Aile", savaş sırasında denizcilerin gösterdiği kahramanlıklara adanmış "Denizaltı T-9" adlı filmler yapıldı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Azerbaycan belgesel sinemasının bir grup yönetmen ve kameramanı cephe hattına giderek askerlerin kahramanlıklarını filme çekiyordu. Bu materyaller özel gösterimler olarak askerlere gösterilmek üzere çeşitli cephelere gönderildi. Bu dönemde Azerbaycan halkının cephe arkasındaki emeğini yansıtan sinema dergileri, sinema röportajları da yapıldı. "Vatan Uğrunda", "Kaygı", "Mektuba Cevap" vb. 1944'te Bakü Stüdyosu Moskova Belgesel Filmler Stüdyosu ile birlikte Hazar denizcilerinin kahramanlıklarını anlatan "Hazariler" adlı tam metrajlı belgesel filmi çekti.
1945 yılında Azerbaycan'da Sovyet iktidarının 25. yılı münasebetiyle yönetmen Hüseyin Seyidzade "Ebedi Alevler Diyarı" adlı tam metrajlı belgesel filmi yaptı. Aynı yıl Üzeyir Hacıbeyov'un "Arşın Mal Alan" adlı müzikal komedisi yeniden sinemaya uyarlandı. Yönetmenler Rıza Tehmasib ve Nikolay Leşşenko, milli renkleri ve halk mizahını koruyarak parlak bir realist sinema komedisi yaratmayı başardılar. Film SSCB'de ve dünyanın birçok ülkesinde başarıyla gösterildi. "Arşın Mal Alan" filmiyle yönetmenler Rıza Tehmasib ve Nikolay Leşşenko, besteci Üzeyir Hacıbeyov, oyuncular Reşid Behbudov, Leyla Bedirbeyli, Elekber Hüseynzade, Münnever Kelenterli ve Lütfeli Abdullayev 1946'da SSCB Devlet Ödülüne layık görüldü.

Savaştan sonraki yıllarda "Sovyet Azerbaycanı" (yılda 36 sayı; "Ordenli Azerbaycan" sinema dergisinin yeni adı) ile birlikte "Genç Nesil" (yılda 4 sayı) sinema dergisi de yayımlanmaya başlandı. 1945-50 yıllarında belgesel sinema alanında senaristler İmran Kasımov, Ethem gullubeyov, yönetmenler Zeyneb Kazımova, Latif Seferov, görüntü yönetmeni Arif Nerimanbeyov, besteciler Kara Karayev, Tofiq Gulliyev ve diğerleri faaliyet göstermeye başladılar. Güney Azerbaycan halkının 1945-1946 yıllarındaki özgürlük mücadelesini anlatan "Arazın Ötesinde" adlı tam metrajlı film dikkate değerdi.

1940'ların sonu ve 1950'lerin başla

Azerbaycan, Avrasya'nın Kafkasya bölgesinde bir ülkedir. Doğuda Hazar Denizi, kuzeyde Rusya'nın Dağıstan bölgesi, kuzeybatıda Gürcistan, güneybatıda Ermenistan ve Türkiye ve güneyde İran ile sınırlıdır. Azerbaycan Cumhuriyet'nin yaklaşık 10 milyona yaklaşan nüfusunu bir Türk etnik grubu olan Azerbaycanlılar ve çeşitli diğer etnik gruplar oluşturmaktadır.
Azerbaycan'ın 11. yüzyılda Büyük Selçuklu İmparatorluğu'na katılması, Azerbaycan halkının şekillenmesinde önemli rol oynar.
11. yüzyılın başlarında bölge, o zamanlar bir Türkmen etnik adını benimseyen Orta Asya'dan gelen Oğuz Türklerinin dalgaları tarafından yavaş yavaş işgal ediliyordu. Bu Türk hanedanlarının ilki 1067 yılında Azerbaycan'ı işgal eden Selçuklu İmparatorluğu'dur.
Bölge hanedanlarından biri olan Şirvanşahlar, Timurlu Devleti çatısı altında bir devlet haline geldikten sonra Altın Orda Devleti'ne karşı savaşta Timurlular'a yardım etmişlerdir. Timur'un ölümünden sonra bölgede iki bağımsız ve rakip Türk devleti ortaya çıktı: Karakoyunlu ve Akkoyunlular Azerbaycan Türkçesinde konuşan Türk boylarının bir konfedere devletiydi. Şirvanşahlar ise bu süreçte yeniden bağımsız hale gelerek yerel yönetimlerini güçlendirdiler.
Safevi hükümdarlarının ana dili Azerbaycan Türkçesi idi, devletin yıkılışına kadar Safevi sarayında konuşuldu. ·  · Devletin feodal beyleri Azerice konuşan Kızılbaş aşiretlerinden oluşuyordu. ve devlet yönetiminde üstünlük onlardaydı. benzer şekilde Safevilerin devlet ordusunu oluşturdular. ·  · 
Safeviler'den sonra bölge Afşar Hanedanı tarafından yönetildi. Nadir Şah'ın (h. 1736-1747) ölümünden sonra, onun eski tebaasının çoğu istikrarsızlıktan çıkar sağladı. Azerbaycan'da çeşitli yarı bağımsız biçimlerine sahip çok sayıda kendi kendini yöneten hanlıklar ortaya çıktı. Hanlıklar, Orta Asya ve Batı arasındaki uluslararası ticaret yolları aracılığıyla kendi işlerini kontrol ediyorlardı.
1813 ve 1828 yıllarındaki Rus-İran Savaşları sonrasında, Rus İmparatorluğu'nun baskısıyla İran güçleri tüm Kafkas topraklarını terk etmek zorunda kaldı ve 1813 yılındaki Gülistan ve 1828 yılındaki Türkmençay anlaşmaları ile Çarlık Rusyası ve İran arasındaki sınır kesinleşmiş oldu. Aras Nehri'nin kuzeyindeki bölge, aralarında çağdaş Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toprakları da dahil olmak üzere, 19. yüzyılda Rusya tarafından işgal edilene kadar İran egemenliğindeydi. Türkmençay Antlaşması sonucunda İran, Erivan Hanlığı, Nahçıvan Hanlığı ve Talış Hanlığı'ndan geri kalan topraklar ve günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının İran hakimiyetinde kalan son toprak parçaları üzerindeki Rus egemenliğini tanıdı.
Kafkasya'da 80 yıldan uzun süren Rus İmparatorluğu egemenliğinden sonra, 1918'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Önde gelen Müsavat Partisinin siyasi nedenlerle kabul ettiği "Azerbaycan" adı, 1918'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce, yalnızca çağdaş kuzeybatı İranına bitişik bölgeyi tanımlamak için kullanılırdı. Devlet 1920'de Sovyet kuvvetleri tarafından işgal edildi ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşüne kadar Sovyet egemenliği altında kaldı ve bu tarihten sonra modern Cumhuriyet kuruldu.

Azerbaycan'da tarih öncesi dönem Taş Devri, Tunç Çağı ve Demir Çağı olarak üç bölümde incelenebilir.

Azerbaycan'da Taş Devri Paleolitik, Mezolitik ve Neolitik dönemlere ayrılmıştır.
Taş Devri Azerbaycan'da 2 milyon 700 bin yıl önce başlayarak MÖ 4. bin yıla kadar devam etmiştir. Taş devri üç aşamadan - Paleolitik dönemi (eski), Mezolitik dönem (orta) ve Neolitik döneminden (yeni taş devri) oluşan olmuştur. Yaklaşık 700 bin yıl önce insanlar ateş elde etmeyi öğrenerek, kendilerini soğuktan korumaya, yemek pişirmeye, araç gereçlerini geliştirmeye başladılar. 400-300 bin yıl önce Azerbaycan'da yerleşmiş ilkel insanların evriminde yeni bir aşama başlar. Azıh Mağarası'nda tespit edilmiş ilkel insan-Neandertalin çene kemiği (yaklaşık 350 bin yıl önce) bunun görsel kanıtıdır. 100-30 bin yıl önce ülke orta Paleolitik dönemi yaşamış ve bu sırada eski insanların ilkel yapısı oluşmuştur. Bu dönem Tağlar Mağarası'ndaki arkeolojik bulgular temelinde incelenmiştir. Bu dönemde insanların temel meşguliyeti avcılık ve toplayıcılık idi. Aynı zamanda Azerbaycan'da yaşayan insanlar artık o dönemde komşu arazilerin sakinleri ile takas karakterli ilişkiler kurmaya başladılar.

Paleolitik dönem üç döneme ayrılır: Alt Paleolitik, Orta Paleolitik ve Üst Paleolitik dönem. Paleolitik dönem, ilk insan türünün bu bölgedeki yerleşimleri ile başlamış ve MÖ 12. bin yıla kadar sürmüştür.
Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Füzuli Rayonu topraklarında kalan  Azıh Mağarası Avrasya topraklarındaki en eski ön-insan sakinlerinin yerleşim alanı olarak kabul edilir. Ön-Aşölyen kültürünün kalıntıları Azıh Mağarası'nın en az 700.000 yıllık en alt tabakalarında bulunmuştur. 1968'de, Mammadali Huseynov Azıh Mağarası'ndaki Aşölyen kültürüne ait bir ilkel insanın 300.000 yıllık bir çene kemiğinin parçalarını keşfetti, bu Sovyetler Birliği'nde keşfedilen en eski insan kalıntılarıydı.
Alt Paleolitik dönem aynı zamanda "Kuruçay Kültürü" olarak da bilinir ve Olduvay Kültürü "ile benzer özelliklere sahiptir".
Azerbaycan'daki Paleolitik dönem kalıntıları Aveidag, Tağlar, Damcılı, Zar, Yatakyeri, Daş Salahlı, Kazma ve diğer bazı yerlerdeki buluntularla temsil edilmektedir.
Bu dönemde insanlar artık sadece mağara ve zağalarda değil, ayrıca çeşitli çay vadilerinde inşa ettikleri yerleşim yerlerinde de yerleşim kurmaya başladılar. Bu dönemde kabilelerin oluşumu, ilk sanat ve inançlarındaki (tapınma, ibadet) oluşumlar başladı. Bu dönemde sadece taştan değil, ayrıca çeşitli hayvan kemiğinden de araç gereç üretimi gerçekleştirilmekteydi.

Yaklaşık 12.000 yıl önce Taş Devri sonlanmış ve Mezolitik Dönem başlamış ve bu dönem M.Ö. 8.000 yılına kadar sürmüştür. Azerbaycan'da Mezolitik Dönem ağırlıklı olarak Kobustan (Bakü yakınları) ve Damcılı (Kazah) mağaralarındaki buluntular temelinde araştırılmıştır.
Bakü'nün güneyindeki Kobustan'daki kayalara oyulmuş kaya çizimleri avcılık, balıkçılık, zanaat ve dans sahnelerini temsil etmektedir ve Mezolitik Dönem'e tarihlenmektedir. Kobustan'daki petroglifler içinde 5.000 ila 8.000 yıllık kaya resimleri Viking gemilerine benzer çizimler içermektedir. Kaya resimleri arasında ortaya çıkarılan gemi çizimleri, Avrupa kıtası ve Akdeniz arasındaki bağlantıyı gözler önüne sermektedir.
Bu dönemde tarım ve hayvancılığın ilk biçimleri görülmeye başlanır. Bu dönem temel olarak Kobustandaki kaya üstü resimleri ve arkeolojik bulgular temelinde araştırıldı. Yeryüzünde ilkel insanın en zengin "müzelerinden" biri sayılan bu arazide altı kaya resmi ve ona yakın eski insan kampı bulundu. Bu çizimlerde o tarihteki insanların kişilerin mesleği, çalışmaları, av ve balıkçılık sahneleri, ayin ve inançları görülür. Arkeolojik materyaller ve resimlerden hareketle bu dönemdeki insanların ok ve yay kullanmayı bildikleri kabul edilir.

Azerbaycan'daki Neolitik Dönem MÖ 7-6 bin yıllara tarihlenmektedir. Neolitik Dönem esas olarak Damcılı (Kazah'ta), Kobustan (Bakü'de), Şomutepe (Ağstafa Rayonu'nda), Kültepe (Nahçıvan'da), Toyretepe ve diğer yerleşimlerdeki malzeme ve kültür örnekleri temelinde araştırılmıştır. Bu dönemde ilk kez tarım devrimi gerçekleşmiştir.

Eneolitik veya Kalkolitik dönem (MÖ 6. - 4. bin yıl) Taş Devri'nden Bronz Devri'ne geçiş dönemidir. Bakır cevheri bakımından zengin Kafkas Dağları'nın etrafında yer almasından dolayı, Azerbaycan bölgelerinde bakır işlemenin erken oluşumu ve gelişimi için elverişli bir koşul vardı. Azerbaycan'da Şomutepe, Toyratepe, Cinnitepe, Kültepe, Alikemektepe ve YıIanlıtepe gibi birçok Eneolitik yerleşim ortaya çıkarılmıştır ve karbon tarihleme yöntemiyle bu döneme tarihlenen eserler, bu dönemde insanların evler inşa ettiklerini, bakır aletler ve ok uçları yaptığını ve susuz tarımı bildiklerini göstermektedir.

Azerbaycan'da Tunç Çağı MÖ 4. bin yılın ikinci yarısında başlamış ve MÖ 2. bin yılın ikinci yarısında sona ermişken, Demir Çağı MÖ yaklaşık 7-6. yüzyıllarda başlamıştır. Azerbaycan'da Tunç Çağı erken Tunç Çağı, orta Tunç Çağı ve geç Tunç Çağı olarak üçe bölünmüştür. Bu dönemler Nahçıvan, Gence, Mingeçevir, Daşkesen ve diğer yerleşimlerde araştırılmıştır.
Erken Tunç Çağı, Karaz kültürü, Orta Bronz Çağı "boyalı toprak" kültürü olarak da bilinen "boyalı seramik" kültürü ile karakterizedir. Geç Tunç Çağı, Hocalı-Gedebey, Nahçıvan ve Talış-Mugan arkeolojik kültürleri ile karakterizedir.
1890'da Jacques de Morgan tarafından Lenkeran yakınlarındaki Talış dağlık bölgelerinde yapılan araştırmalar sırasında, Geç Tunç ve Erken Demir çağlarına tarihlendirilen 230'dan fazla mezar ortaya çıkarıldı. E. Rösler, 1894-1903 yılları arasında Karabağ ve Gence'de geç Tunç Çağı'na ait malzemeler ortaya çıkardı. J. Hummel, 1930-1941 yıllarında Göygöl Rayonu'nda (Sovyet döneminde Elenendorf) ve Karabağ'da araştırmalar yaptı ve Barrows I ve II gibi önemli yerleri ve Geç Tunç Çağı'na tarihlenen bilinmeyen birkaç yeri daha ortaya çıkardı.
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden arkeolog Walter Crist, 2018'de Kobustan Millî Parkı'nda "Av Köpekleri ve Çakallar" veya "58 Delik" adı ile bilinen bir Bronz Çağı masa oyunu buldu (4000 yaşında). Oyun o zamanlar Mısır, Mezopotamya ve Anadolu'da popülerdi ve eski Mısır firavunu Amenemhat IV'ün mezarında tanımlanmıştı.
Eski halkların ve medeniyetlerin etkisi Azerbaycan topraklarında bir dönüm noktasına geldi. Çeşitli Kafkas halkları, Güney Kafkasya'nın en eski sakinleri olmalıdır; bunlardan en önemlisi olan Kafkas Albanları bu halkların en tanınmış temsilcileridir. 

Kafkas Albanlarının Azerbaycan'ın en eski sakinleri olduğuna inanılmaktadır. Erken yerleşimciler MÖ 9. yüz yılda İskitleri içermektedir. Güney Kafkasya M.Ö. 550 civarında Ahamenişler tarafından ele geçirildi. Bu dönemde Azerbaycan'da Zerdüştlük yayıldı. Ahamenişler MÖ 330'da Büyük İskender tarafından mağlup edildi. MÖ 247'de Pers topraklarında Seleukosların yıkılışının ardından, Ermenistan Krallığı MÖ 190 ile MS 428 arasında modern Azerbaycan topraklarının büyük bölümü üzeri

Azeri diasporası, Azerbaycan ve İran Azerbaycanı dışında yaşayan ve kendisini bu adla değerlendiren Azerilere verilen genel ad. Azerbaycan dışında 3-4 milyon kadar Azerbaycanlının yaşadığı iddia edilmektedir. Ancak sağlıklı istatistikler yoktur. Azerbaycanlıların en yoğun olduğu ülkeler Rusya, ABD, Ukrayna, Kazakistan, Almanya ve Fransa'dır. Türkiye, Gürcistan ve Rusya'nın Azerbaycan'a komşu bölgelerinde yaşayan etnik Azerbaycanlılar kendilerini diaspora kapsamında değerlendirmemektedirler.

Bu hesaplamalara Azerbaycan diasporasına ek olarak, Türkiye, Gürcistan ve Rusya'nın Azerbaycan'a komşu bölgelerinde yaşayan ve diaspora kapsamında girmeyen etnik Azeriler de dahil edilmiştir.

Azeriler
Azerbaycan
Azerbaycan tarihi
Diaspora
Dünya Azerbaycanlılar Kongresi

Azərbaycan Respublikası Diasporla İş üzrə Dövlət Komitəsi (Azerbaycan Cumhuriyeti Diasporadan Sorumlu Devlet Komitesi) 15 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)
Xaricdəki Azərbaycan diaspor təşkilatları (Yurt dışındaki Azerbaycan diaspora örgütleri) 5 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)
Azerbaycan Diasporası hakkında bilgi 29 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türkçe)

Bakü-Novorossiysk boru hattı (Kuzey Rota İhracat Boru Hattı ve Kuzey Erken Petrol Boru Hattı olarak da bilinir)    Bakü yakınlarındaki Sangachal Terminali'nden Rusya'nın Karadeniz kıyılarındaki Novorossiysk terminaline 1.330 kilometre (830 mi) uzanan uzun bir petrol boru hattıdır. Boru hattının Azerbaycan'daki kısmı Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi (SOCAR), Rus kısmı ise Transneft tarafından işletilmektedir.

18 Şubat 1996 tarihinde Azeri petrolünün Rusya üzerinden Karadeniz Novorossiysk limanına taşınmasına ilişkin sözleşme  imzalandı. Üç taraflı sözleşme Azerbaycan Uluslararası İşletme Şirketi, SOCAR ve Transneft arasında imzalandı. Boru hattı üzerinden petrol taşıması 25 Ekim 1997 tarihinde başladı.
6 Aralık 2006'da Rusya'dan gelen doğal gaz arzı konusu hakkında münakaşanın ardından Azerbaycan 1 Ocak 2007'den itibaren Bakü-Novorossiysk boru hattı üzerinden Azeri petrol ihracatını durduracağını açıkladı. Her ne kadar SOCAR Bakü-Novorossiysk Boru Hattı aracılığıyla petrol arzını azaltmaya devam ettiyse de, Azerbaycan Uluslararası İşletme Şirketi 1 Nisan 2007'den itibaren boru hattını kullanmayı bıraktı ve SOCAR Azerbaycan bölümünün yeni operatörü oldu. SOCAR Transneft ile fiyat hakkında ihtilafa düştükten sonra Şubat 2008'de boru hattından geçen petrol arzını geçici olarak durdurdu. Ancak bu anlaşmazlık çözülünce SOCAR eski anlaşma şartları altında petrol pompalamaya devam etti. Ağustos 2008'de  Türkiye'de sabotaj ve Gürcistan'da çatışmalardan dolayı bir müdet Bakü-Ceyhan ve Bakü-Supsa kapatılınca Bakü-Novorossiysk boru hattı üzerinden petrol taşıması arttı.
2013'ten itibaren Bakü-Novorossiysk boru hattı üzerinden geçen petrolün hacmi nispeten düşük olmasına rağmen çalışmaya devam ediyor. 2012 yılında SOCAR, tüm güzergahlar üzerinden toplam 25 milyon ton petrol ihraç etti, ancak Bakü-Novorossiysk boru hattı aracılığıyla sadece 2 milyon ton ihracat yapıldı.
Geriye kalan 20 milyon ve 3 milyon ton, sırasıyla Bakü-Ceyhan ve Bakü-Supsa rotalarıyla ihraç edildi. Bakü-Novorossiysk boru hattı üzerinden taşınan ham petrol Azeri-Chirag-Guneshli (ACG) projesinin ilk aşaması olan Erken Petrol Projesi kapsamında geliştiriliyor.

Bakü-Novorossiysk Boru Hattı 1.330 kilometre (830 mi) kadar uzanıyor ve bunun 231 kilometre (144 mi) Azerbaycan'a aittir. Boru hattı Dağıstan'dan geçiyor. Orijinal rotası Çeçenistan üzerinden geçiyordu ve Grozni -Baku ve Grozny-Novorossiysk boru hatlarından yararlanıyordu. Ancak İkinci Çeçen Savaşı sırasında boru hattının Çeçen kısımları kapatıldı ve Transneft bir Çeçenistan'ın yanından geçmek amacıyla ikinci bir rota ayarladı.

Boru hattının çapı 530 milimetre (21 in)   ve yıllık transfer kapasitesi 5 milyon tona eşittir. 2009 yılında Azerbaycan bu boru hattı boyunca 2,55 milyon ton petrol pompaladı. 2008 yılında petrol hacmi sadece 1,3 milyon ton idi.

Bakü-Supsa Petrol Boru Hattı (Western Route Export Pipeline), Azerbaycan, ham petrolünü, Gürcistan Karadeniz kıyısındaki Supsa terminaline kadar ulaştıran 833 km (518 mil) uzunluğundaki petrol boru hattıdır. Azeri-Çıralı-Güneşli alanlarının petrollerini taşıyan hattı BP işletmektedir. Günde 100.000 varil pertol taşıyabilmektedir. Yıllık taşıma kapasitsi 7 milyon varildir.
Ham petrol Supsa terminalinden tankerlere yüklenir ve İstanbul Boğazı'ndan dünya pazarlarına gönderilir. Boru çapı 530 mm olan hat, 1997-1998 yıllarında yapımına başlanmıştır. 1999 yılında Supsa'da ilk petrol tankere yüklenmiştir. Yapılan törene Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, Ukrayna Cumhurbaşkanı Leonid Kuçma katılmıştır.
Hatta petrol taşıma maliyeti; 1 ton için 3,14 dolar, 1 varil için 0,43 dolar'dır. BTC hatının açılması Bakü-Supsa ve Bakü-Novorossisk Hattında taşınan petrolün azalmasına neden olmuştur.
Güney Osetya Savaşında boru hattının buradaki bölümü Rus askerlerinin kontrolüne geçmiş, Gürcistan olayı kınamıştır.
18 Mayıs 2026'de Azerbaycan ve Gürcistan, Bakü-Supsa petrol boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi konusunda anlaştı

Bakü Metrosu (Azerice: Bakı Metropoliteni), Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de yer alan metro sistemidir. 6 Kasım 1967 yılında açılmıştır. Uzunluğu 40,7 km olup 3 hattan oluşur ve 27 durak içerir. Türk ülkelerinde kurulan ilk metrodur.

20. yüzyılın başında Bakü, sadece Kafkasya'nın değil aynı zamanda bütün eski Rus İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği'nin büyük nüfuslu sanayi, medeniyet ve bilim merkezlerinden birine dönüşmüştü. Buna göre de Moskova ve Leningrad kentlerinin metro inşası planlarından sonra 1932 yılında üçüncü kent olarak Bakü kentinin gelişiminin ana planının ilk taslağında metro inşasına karar verildi.
Fakat bir müddet sonra başlanan 1941-1945 yılları arasında II. Dünya Savaşı bu amacın gerçekleşmesine engel oldu. Sadece 1947 yılında savaştan 2 yıl sonra Sovyet hükûmeti proje araştırma faaliyetlerinin başlanması konusunda karar aldı. 1949 yılında metro inşaatı altyapısının oluşturulmasına başlandı. 1954 yılında ise birinci hattın teknik projesi onaylandı ve metrosunun 12,1 km.lik hattının inşası başlandı. Baş yol Hazar Denizi sahilinden 500–700 m uzakta koya paralele bir şekilde yapılmıştı.
1953 yılında inşaat faaliyetleri geçici olarak durduruldu ve 1960 yılında tamamlandı. Bu da Bakü metrosunun hizmete sokulmasını bir hayli geciktirdi.
1966 yılında bünyesinde hareket, hareket trenleri, yol ve tünel aygıtları, sağlık teknolojisi ve elektromekanik, işaret verme ve iletişim, materyal-teknik teminat hizmetleri gibi 6 hizmeti olan Bakü Metrosu Kurumu tesis edildi.
6 Kasım 1967'de Bakü kentinde metronun 5 istasyonu - Bakı Soveti (bugün İçərişəhər), 26 Bakı Komissarı (bugün Sahil), 28 Aprel (bugün 28 May), Gənclik ve Nəriman Nərimanov istasyonları ve 9,2 km.lik yeraltı hatlara sahip 1. etabı hizmete sokuldu. Bu istasyonlardan 4'ü büyük derinlikte idi. Bunlardan da birisi Garaşehir adlanan bölgede yerleşen Xətai (bugün Şah İsmail Xətai) istasyonu. 
25 Kasım 1967'de metronun devamlı hizmeti ve trenlerin program üzere hareketi başladı.
Birinci bölgeden sonra 2,3 km.lik ikinci bölge faaliyete başladı. Sonra 6,4 km.lik üçüncü bölge kullanıma sokuldu. Bu da büyük "8. kilometre" kasabasını ve sanayi bölgesini zonasını kent merkezine bağladı. 9,1 km.lik ikinci etap ise Bakü yaylasının Kuzeybatı bölgesinden geçti ve bu bölge beş istasyonun inşasıyla birlikte 1985 yılında tamamlandı. Buradaki istasyonlardan ikisi büyük derinlikli istasyonlardır.
28 May istasyonuna geçit olarak inşa edilmiş Cəfər Cabbarlı istasyonu 1993 yılında kullanıma sokulmuştur.
2002 yılında hizmete sunulan Həzi Aslanov istasyonunun tamamlanması için Avrupa Birliği 4.1 milyon Euro ayırmıştır.
2006 yılından itibaren eski jeton ödeme sisteminin yerine yeni RFİD kartlar uygulanmaya başlamıştır. 2007 yılında tam olarak bu kartların kullanımına geçilmiştir.
9 Ekim 2008'de Nəsimi istasyonu hizmete girmiştir.
30 Aralık 2009'da Azadlıq prospekti istasyonu hizmete girmiştir.
29 Haziran 2011'de  Dərnəgül istasyonu hizmete girmiştir.
19 Nisan 2016'da Avtovağzal ve Memar Əcəmi 2 istasyonları ile 3. hat hizmete girmiştir.
29 Mayıs 2021'de  8 Noyabr istasyonu hizmete girmiştir.
23 Aralık 2022'de  Xocəsən istasyonu hizmete girmiştir.
Hâlen Bakü metrosu toplam uzunluğu 40,7 km olan 3 hattan, 27 çalışan ve bir inşaatı devam eden istasyondan oluşmaktadır. Bu istasyonların 27 giriş lobisi bulunmaktadır. İstasyonların yedisi büyük derinliktedir. Metroda merdiven kısmının toplam uzunluğu 4000 metreden fazla olan beş tür 41 yürüyen merdiven yapılmıştır. Tünel yapımlarının toplam uzunluğu 17,1 kilometreden fazladır. Bakü metrosunun diğerlerinden seçilme özelliği, onun hatlarının tepelik bölgede bulunan kentin birbiriyle kesişen rölyefe göre yapılmıştır, burada %60 ve %40'binlik eğimliliği ve küçük yarıçaplı birçok eğrinin mevcut olmasıdır.

1995 Bakü metro yangını

Bakü Metrosu Resmî Sayfası25 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice) (Rusça) (İngilizce)
Urbanrail - Bakü Metrosu18 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Gence (Azerice: Gəncə, Azerice telaffuz: [ɟænˈdʒæ]), Azerbaycan'ın en kalabalık üçüncü şehridir. Tarihinin büyük bölümünde önemli bir tarihî ve kültürel merkez olarak öne çıkan şehir, 1804 yılına kadar Gence Hanlığı'nın başkentiydi. 1813'te Gülistan Antlaşması'nın ardından Kaçar İranı tarafından Rus İmparatorluğu'na bırakılan Gence, sırasıyla Gürcistan Valiliği, Gürcistan-İmereti Valiliği, Tiflis Valiliği ve Elizavetpol Valiliği'nin idari yapıları içinde yer aldı. Rus İmparatorluğu ile Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti'nin dağılmasından sonra Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin, ardından Azerbaycan SSC'nin bir parçası olan şehir, 1991'den itibaren Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içinde bulunmaktadır.

1139 senesinde Gence'de baş vermiş deprem sonucu Kapaz Dağı yerle bir olmuş ve dört bir tarafı Küçük Kafkas Sıradağları ile çevrili olan büyük dağ gölü Göygöl Gölü oluşmuştur.
1578-1590 Osmanlı-Safevî Savaşı sırasında 1578'de Osmanlı'nın eline geçen şehir, 3 Temmuz 1606'da Şah I. Abbas tarafından geri alınmıştır.
Gence 1747-1804 yıllarında Gence Hanlığının merkezi olmuş, 1804 yılında Rus İmparatorluğu tarafından alınmış, 1826-1828 yılları arasında Rusya'nın elinden alındıysa da 1828 yılında kesin olarak Rusya İmparatorluğu topraklarına ilhak edilmiştir.
1918 yılında ise, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin başkenti olmuştur. 1991'de Azerbaycan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra bu ülkenin ikinci büyük şehridir.
Gence bölgesi Gence'nin batı yarısını ve Kuşkara, Sevinc ve Yeni Gence kasabaları içine alır.
Şehirdeki Gence Şehir Stadyumunda Kapaz futbol takımı mücadele etmektedir.

Arap kaynaklar 'gence' adının kökeninin arapçaya Farsçadan geçen ve Farsçada 'hazine' anlamına gelen 'kenz' sözcüğünden türediğini ve şehrin Araplar tarafından kurulduğunu öne sürer.
Azerbaycanlı kaynaklar ise şehrin bölgeye yerleşen Türk boyları tarafından kurulduğunu ve Han'ın yaşadığı yer olması dolayısıyla 'gence' sözcüğünün Türkçedeki 'kan, kağan, han' sözcüklerinden 'Kanca, Kançe' olarak türetildiği ve Gence'ye evrildiği öne sürer. Ayrıca Rus işgali öncesinde yerli halkın Gence'nin güney bölgesindeki dağlık alanları 'Han Yurt' olarak adlandırdığı da kaydedilmiştir.

Gence, tarih boyu Güney Kafkasya'nın en önemli şehirlerinden olmuştur. Gence şehri tarihte Sasani İmparatorluğu, Şeddâdîler, Büyük Selçuklu Devleti, Gürcistan Krallığı, İldenizliler, Harezmşahlar Devleti, İlhanlılar, Timur İmparatorluğu, Kara Koyunlular, Ak Koyunlular, Safeviler, Osmanlı İmparatorluğu, Afşar Hanedanı, Zend Hanedanı, Kaçar Hanedanı, Rus İmparatorluğu, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği ve son olarak da Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bir parçası olmuştur. Ayrıca bir dönem Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ne başkentlik yapmıştır.

11. yüzyılın ortalarında Albanya, Selçuklular tarafından fethedildi. Tebriz'in ele geçirilmesinden sonra 1054 yılında Tuğrul Bey Gence'ye doğru hareket etti. Gence hükümdarı Şeddad hanedanından Emir Şavur, Tuğrul Bey'in hükümdarlığını kabul etti.

30 Eylül 1139'da meydana gelen deprem şehri neredeyse tamamen yıkmış ve şehrin biraz daha güneydeki yeni yerine taşınmasına neden olmuştur. Bu büyük deprem sonucunda; Göygöl, Maralgöl, Zaligöl, Ağgöl, Şamlıgöl, Ördekgöl, Ceyrangöl ve Garagöl gölleri oluşmuştur.

Deniz seviyesinden 400-450 metre (1.310-1.480 ft) yükseklikte bulunan Gence, Azerbaycan'ın batısında, Kür-Araz ovasının Gence-Daşkasan kesiminde yer almakta olup Bakü'ye yaklaşık 375 km (233 mi) uzaklıktadır. Şehir, Genceçay Nehri üzerinde, Küçük Kafkasya Dağları'nın kuzeydoğu eteklerinde konumlanmaktadır. Şehir, güney, batı ve kuzeybatıda Goygol, kuzeydoğuda ise Samukh idari bölgeleriyle sınır komşusudur.

Gence'nin 9 tane kardeş şehri bulunmaktadır.

Gence Kalesi
Nizami Gencevi

Şair Nizamî’nin kenti Gence 15 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gürcistan Azerileri, Gürcistan Azerbaycanlıları veya Gürcistan Türkleri 2002 yılı sayımlarına göre Gürcistan’da 284.761 Azeri yaşamaktadır. Bu rakam Gürcistan nüfusunun % 6,5’ine tekabül etmektedir (bu durumuyla ülkedeki en büyük azınlık). Gürcistan’daki Azeriler çoğunlukla Kvemo Kartli, Kaheti, Shida Kartli ve Mtskheta-Mtianeti bölgelerinde yaşamaktadır. Ülkedeki en büyük Azeri nüfusunu barındıran şehir ise başkent Tiflis’tir.
Gürcistan’daki Azeriler, her ne kadar hiçbir zaman etnik temelli bir silahlı çatışma içerisine girmemişlerse de 1980’lerin sonlarında bölgede gerilimi yükseltici bazı gelişmeler olmuştur. Gürcistan 1991’de bağımsızlığını kazandığından beri Azeriler, toplumla entegrasyonda problemler yaşamaktadır. Özellikle kırsal kesimde yaşayan Azeriler halen ülkenin resmî dili olan Gürcüce’yi bilmemektedir. Bu durumda, öğrencilerin okullarda ana dillerinde eğitim görmeyi tercih etmesi de etkili olmaktadır. Azeriler genelde çanak antenler aracılığıyla Azerice televizyon kanallarını takip etmekte, bundan dolayı Azerilerin içinde yaşadıkları toplumla entegrasyonları zorlaşmaktadır. Ayrıca Gardabani’de kurulan Ellada TV de Gürcistan Azerileri için Azerice yayın yapan kanallardandır.
Gürcistan’daki Azeriler, 235 sandalyeli Gürcistan parlamentosunda 3 vekille temsil edilmektedir. Gürcistan hükûmeti Azerilerin ülkenin siyasî yaşamında daha etkili biçimde yer almaları için çeşitli projeler geliştirmektedir.

Aşağıdaki listede sadece 1000'den fazla Azerinin yaşadığı bölgeler listelenmiştir.

Hüseynkulu Melik oğlu Rızayev (Azerice: Hüseynqulu Məlik oğlu Rzayev; 20 Mart 1879 - 2 Şubat 1945), Azeri operacı, oyuncu, yönetmen. Hüseynkulu Sarabski Üzeyir Hacıbeyov'un Leyla ve Mecnun eserinde Mecnun'un ilk ve en ünlü ifacısı olmuş, bu rolde dört yüzden fazla oynamıştır.

Asıl soyadı Rzayev olan Hüseynkulu Melik oğlu, Bakü'nün İçerişehir semtinin Yeddiler mahallesinde doğmuştur. Dedesi Hacı Rza ve babası Melik gemi kaptanıydılar. Halk arasında kaptana "pişkah" denirdi. Hüseynkulu'nun babası İran, Haciterhan ve Hazar kıyısındaki çeşitli şehirlere seferler düzenlerdi. Bu seferlerden kazandığı gelir ancak ailenin geçimini sağlardı. 1881 yılında babası, Türkistan'da demiryolu inşaatı için malzeme taşırken gemi tüm mürettebatı ve yüküyle birlikte sulara gömüldü. Annesi ikinci evliliğini yaptıktan sonra Hüseynkulu'nun zor günleri başladı.
Hüseynkulu Sarabski'nin terbiyesiyle çoğunlukla annesi Cevahir hanım ilgilenmiş ve oğluna ilk eğitimi vermeye çaba göstermiştir. Önce İçerişehir'deki Şah Camii'nin yanında, 9 numaralı evde yaşayan Anagız'dan temel dini eğitim almış, ardından bu eğitime Mesmehanım'ın yanında devam etmiştir. Ancak mollalığa eğilimli olmayan Hüseynkulu, çerekəni (temel dini eğitim) tamamlayamamıştır. Üvey babası onu kapalı çarşıda kalpakçı Baba'nın yanına çırak olarak vermiştir. Daha sonra bir duvar ustasının yanında çırak olmuş, harç taşımıştır ve bir süre beyaz taş oymacısına çıraklık yapmıştır.
Güzel sesi ve etkileyici avazı sayesinde Muharrem ayındaki teziyelerde mersiyeler okur, şebih (dini) oyunlarına katılırdı. 1897'de Bakü'nün zenginlerinden Hacı Zeynalabdin Tagıyev’in açtığı kursta Rusça öğrenmiş ve ertesi yıl Habib Bey Mahmudbeyov’un okulunun ikinci sınıfına kabul edilmiştir. Okuldayken taş ambarlarında marka vurma işi yapmış ve aylık 15 manat maaş almıştır. Bir süre "Paşa Dadaşov" gemisinde denizci olarak çalışmış, Ağ şehirde elektrik santralinde mühendis yardımcısı olarak görev almıştır. Onu tiyatroya, amatör oyuncular Murad Muradov ve Mehdi Bey Cabbarlinski yönlendirmiştir.

Hüseynkulu Sarabski (Rzayev) sahneye ilk kez 1902 yılında, 1 Temmuz'da çıktı. Neriman Nerimanov’un "Nadanlık" adlı dramında Resul rolü, geleceğin güçlü sanatçısının ilk sahne karakteri oldu. "Müslüman Dram Cemiyeti"nde aktörlük yaptı. "Şirket" adı verilen ve Türkçe kelimenin yasaklanmasından dolayı Müslüman kelimesiyle değiştirilmiş dram grubu iki-üç ayda bir toplanarak gösteriler düzenlerdi. Hüseynkulu Sarabski 1906'dan 1919'un sonbaharına kadar "Müslüman Dram Cemiyeti", "Nicat" ve "Sefa" kültür-aydınlanma cemiyetlerinin dram gruplarında, kendi kurduğu "Müslüman Opera Grubu"nda, "Zülfüqar Bey ve Üzeyir Bey Hacıbeyov Kardeşler Müdürlüğü"nde, Abbas Mirza Şerifzade'nin yönettiği "Müslüman Aktörler İttifakı"nda aktörlük ve yönetmenlik yaptı. 1919’un 24 Ekim’inde bugünkü Akademik Milli Dram Tiyatrosu "Hükûmet Türk Tiyatrosu" adıyla faaliyete başladığında, Hüseynkulu Sarabski onun grubunun önde gelen aktörlerinden biri oldu.
1925'in Ağustos ayında opera grubu Akademik tiyatrodan ayrılarak "Rus Operası" adı verilen topluluğun bünyesine geçti ve bu topluluğun öncülerinden biri de Hüseynkulu Sarabski oldu. Sonraları "Rus Operası" Azerbaycan Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu adını aldı ve Sarabski ömrünün sonuna kadar bu sanat mabedinin en ileri gelen aktörlerinden biri oldu. Üzeyir Bey Hacıbeyov’un Azerbaycan milli operasının temel taşı olan "Leyli ve Mecnun" eserinde Mecnun'un ilk ve en görkemli icracısıdır. Bu rolde 400'den fazla kez sahne aldı. Kendisi hem dram eserlerine hem de opera ve operetlere defalarca sahne düzenlemeleri yaptı. Mecnun rolüne Üzeyir Bey'in önerisiyle davet edildi. Büyük besteci onu Heinrich Heine'nin "El Mansur" dramının gösterisinde Arap rolünde "Hicaz" makamında şarkı söylerken görmüş ve beğenmişti.
Ayrıca dramaturji ile de uğraşmıştır. 1906'dan itibaren yazdığı "Cehalet", "Arayan Bulur", "Ne Dökersen Aşına, O da Çıkar Kaşığına" adlı oyunları çeşitli tiyatro gruplarında sahnelenmiştir. Başlıca dramatik rolları: Dursuneli ("Dursuneli ve Ballıbadı", Sultan Mecid Genizade), Mesteli Şah, Asker Bey ("Mösyö Jordan ve derviş Mesteli Şah" ve "Hacı Kara", Mirza Feteli Ahundzade), El Mansur ("El Mansur", Heinrich Heine), Ferhad ve Zuhhak ("Demirci Kave", Şemsettin Sami), Hacı Gamber ve Eşref Bey, Fehreddin ("Hacı Gamber" ve "Müsibet-i Fehreddin", Necef Bey Vezirov), Kurban, Necef Bey, Ceferkuli Han, Ferhad ("Peri Cadı", "Dağılan Tefak", "Ağa Mehmet Şah Kaçar" ve "Talihsiz Genç"), Lyapkin-Tyapkin ve Şpekin ("Müfettiş", Nikolay Gogol), Montano ve Yago ("Othello", William Shakespeare), Ağacavad ve Kulu, Nadir Şah ve Şah Tahmas ("Şamdan Bey" ve "Nadir Şah", Neriman Nerimanov), Şvaytser ("Kaçaklar", Friedrich Schiller), Derviş ("Emir Ebul Ula", Hüseyin Bedreddin ve Mehmet Rüfet), Zevvar ("Said ibn Bekkas", Mirza Mehmet Ahundzade).
Hüseynkulu Sarabski, dahi Üzeyir Bey Hacıbeyov’un "Rüstem ve Söhrab" (12 Kasım 1909) operası ve "Arşın Mal Alan" (25 Ekim 1913) operetinin ilk yönetmenidir. Üzeyir Bey ve Zülfügar Bey Hacıbeyov’un tüm müzik eserlerine Bakü, Tiflis, İrevan'da defalarca sahne düzenlemeleri yapmıştır. Hacıbeyov kardeşlerinin yönetiminde olan truppanın Mayılov Tiyatrosu'nda gösterdiği Müslüm Maqomayev’in "Şah İsmayıl" operası, 7 Mart 1919'da besteci ve Hüseynkulu Sarabski'nin adına oynandı.
Sarabski, çoğunlukla Bakü, ayrıca Tiflis, İrevan, Derbend, Batum turnelerinde "Ölüler" (Celil Memmedkuluzade), "El Mansur" (Heinrich Heine), "Napolyon Savaşı ve Moskova Yangını" (Bahmetov), "Yezid ibn Muaviye" (Mehdi Bey Hacinski), "Emir Ebul Ula" (Hüseyin Bedreddin ve Mehmet Rüfet), "Cehalet" (Hüseynkulu Sarabski), "Peri Cadı" (Ebdürrehim Hagverdiyev), "Han-Han" (Haşım Bey Vezirov), "Dil Bela" ("Şamdan Bey", Neriman Nerimanov), "Molla Nasreddin" (Gulamrza Şerifzade), "Horhor", "Akşam Sabır Hayırlıdır" (Sultan Mecid Genizade) oyunlarına sahne düzenlemeleri yapmıştır. "Ölüler", "Napolyon Savaşı" ve "Peri Cadı", en iyi sahne düzenlemeleri olarak kabul edilir.
Üzeyir Bey Hacıbeyov’un "Leyli ve Mecnun" (Mecnun. Bu rolü ilk kez 12 Ocak 1908'de Tağıyev tiyatrosunda Hüseyn Ereblinski'nin yönetiminde oynadı), "Rüstem ve Söhrab" (Rüstem), "Şah Abbas ve Hurşid Banu" (Şah Abbas), "Aslı ve Kerem" (Kerem), "Şeyh Senan" (Şeyh Senan), "Koca Karı ve Koca Adam" (Mercan Bey), "Meşedi İbad" (Server), "Arşın Mal Alan" (Asker), Zülfügar Bey Hacıbeyov'un "Aşık Garip" (Aşık Garip), "Evliyken Bekar" (Orduxan Bey), "Ellisinde Genç" (Hüsrev ve Muhtar Bey), Müslüm Bey Maqomayev'in "Şah İsmayıl" (Şah İsmayıl), Hacıbaba Şerifov'un metni ve David Slavinski'nin müzik düzenlemesiyle "Mehr ve Mah" (Mehr) opera ve operetlerinin çeşitli düzenlemelerinde başrolleri üstlenmiştir.
1932'den 1945'e kadar Azerbaycan Devlet Konservatuvarı ve Asaf Zeynallı Bakü Müzik Okulu'nda mugam sanatında dersler verdi ve Hüseynağa Hacıbababeyov, Memmedtagı Bağırov, Elövsat Sadıqov gibi şarkıcı oyuncuları Mecnun ve Kerem rollerine hazırladı. 1917'de Bakü'de "Film" anonim şirketinin çektiği "Arşın Mal Alan" filminde Asker rolünde ve "Sebuhi" filminde Aşık rolünde yer aldı.
Hüseynkulu Sarabski, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Emektar Sanatçısı (1926) ve Halk Sanatçısı (1932) unvanlarıyla ödüllendirilmiştir. Mezarı Bakü'deki Fahri Hıyaban'dadır.

Hüseynkulu Sarabski - Səhnəmizin ilk Məcnunu 16 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Səbuhi (1941)
Bəhram Mansurov Hüseynkulu Sarabski haqda danışır
Hüseynkulu Sarabski. Köhnə Bakı 28 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IMDb'de  Hüseynkulu Sarabski

Karabağ (Azerice: Qarabağ, Ermenice: Արցախ, Osmanlıca: قره باغ), günümüzde Azerbaycan'ın güneybatısında bulunan, Küçük Kafkas Dağları'nın yüksek kesimlerinden alçak kesimlerine uzanan, Kura ve Aras Irmakları arasında yer alan tarihî ve coğrafi bölge.
Azerbaycan'ın Karabağ bölgesi dünyanın en eski insan meskenlerinden biridir. Azerbaycan'ın tarihinde, ayrılmaz bir parçası olan Karabağ bölgesinin özgün bir yeri vardır.

Karabağ - Türkçe kelimedir. Karabağ ifadesi Türkçe "Kara" ve "Bağ"dan alınmıştır. "Kara" - "Büyük", "Kalın", "Sık" anlamlarında kullanılmıştır. Karabağ  sık ve büyük ormanları kendi bünyesinde barındırdığı için bu ismi almıştır, ormanların sıklığı koyu bir renk oluşturduğu için "Kara" koyu yeşil anlamını da taşır.
Dağlık Karabağ, Yukarı Karabağ ve Batı olmak üzere üç bölgenin içinde bulunduğu bu bölge, aynı bölgede yetişen Karabağ atına da adını vermiştir.
Ebu Said Han'ın Hicri takvime göre 15 Safer 731 veya 28 Kasım 1330 tarihli yarlığında bu yer adı be-makām-i Karabāğ-i Arrān biçiminde tanımlanır.
Fazullah Reşidüddin'in Cami’üt-Tevarih adlı eserinde ve Hamdullah Mustefvî Kazvinî'nin Nuzhetu’l-Kulūb adlı eserlerinde de bu bölge Karabāğ-i Arrān olarak tanımlar ve bölgenin coğrafik konumunu, Aras nehrinin kenarında ve Tebriz'e 50 fersenk mesafede bir yer olarak kaydeder.
Bu yöreye Karabağ ismini ilk veren yine Oğuzlar olmuştur, Kara (siyah veya büyük ya da kuzey) ile bağ sözcüklerinden oluşmuş, sıfat tamlaması yapısında bir birleşik isimdir.

Karaz Kültürü, Erken Tunç Çağı'na (MÖ IV binyılın sonu – III binyıl) ait bir kültürdür. Sovyet arkeolog Boris Kuftin'in çalışmalarında ortaya konulan, Geç Kalkolitik Çağ ve Tunç Çağı boyunca Doğu Anadolu Bölgesi, Transkafkasya, Azerbaycan ve Kuzeybatı İran'ı içine alan bir yayılma gösteren kültürdür.
Kuftin, 1940 yılında bu kültürü ilk olarak tanımlamış ve Kura-Aras Kültürü olarak adlandırmıştır. Karaz kültürünün yayılma alanı kuzeyde Kuzey Karadeniz Dağları - Transkafkasya hattına, doğuda İran'daki Urmiye Gölü'ne, batıda Divriği - Kangal, Malatya - Elazığ hattına, güneyde ise Kahramanmaraş - Amik Ovası Filistin hattına uzanmaktadır. Günümüzün siyasi yapılanışına göre ifade edilecek olursa, Karaz Kültürü'nün yayılma alanı Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Kuzeybatı İran'dır.

Farklı arkeologların, farklı bölgelerdeki araştırma ve kazılarından ulaştıkları yargılara bağlı olarak Kültür'ün kökeni konusunda, dolayısıyla adlandırmada farklı görüşler vardır. Örneğin Kura Nehri ile Aras Nehri arasındaki kalan alanda kurganlarla temsil edilen bu kültüre Kuftin Kura-Aras Kültürü adını vermiştir.
İlk olarak Erzurum yakınlarındaki Karaz Höyük çanak çömlek buluntularıyla tanımlanmış olan bu kültür, kültürlerin, ilk tespit edildikleri yer adıyla anılması şeklindeki geleneğe bağlı olarak Karaz Kültürü olarak tanımlanmaktadır. Türk arkeologlarına göre Kültür'ün en eski yerleşmeleri Doğu Anadolu'da, Erzurum ve çevresidir. Bu bölgede Karaz Höyük, Pulur Höyük, Güzelova Höyük ve Sos Höyük ve Büyüktepe Höyük, ilk Karaz yerleşmeleridir.
Türk arkeoloji yazınında baskın biçimde Karaz Kültürü olarak tanımlanan bu kültür farklı adlandırmalara da konu olur. Bu adlandırmalar, Erken Transkafkasya Kültürü, Yanık Kültürü, Hirbet Kerak Kültürü ve Doğu Anadolu'nun Bakır Çağı', Bet Yerah, Trans Kafkasya'nın Eneolitik Kültürü bunlardan bazılarıdır. Özellikle, kazılarda ortaya çıkarılan bazı buluntular da durumu tartışmalı hale getirmektedir. Örneğin Arslantepe Höyüğü VIA tabakasındaki büyük kent yerleşimini yıkarak yerleşen ve VIB tabakasını kuran halkın Doğu Anadolu -Transkafkasya kökenli bir halk olduğu ileri sürülmektedir. Yeniden bir köy görünümüne dönen yerleşimin bu tabakası koyu yüzlü açkılı mal buluntuları vermektedir. Kentte ortaya çıkan bu çanak çömlek geleneğinin kenti yıkıp yerleşen toplulukla bölgeye geldiği ileri sürülmektedir. Diğer yandan Tepecik / Makaraz Höyük Kalkolitik Çağ'ın sonuna tarihlenen tabakasında hem Karaz malı, hem Uruk malı, hem de İç Anadolu çanak çömleği buluntuları vermesi, Karaz Kültürü'nün bu bölgede doğduğu yönünde bir argüman olarak görülmektedir. Bütün bunlara karşın, bu kültürün kendine özgü ve son derece belirgin çanak çömlek türünün ele geçtiği en eski kazı Karaz Höyük kazılarıdır. Bu noktadan hareketle Türk bilim çevreleri, Karaz Kültürü adlandırmasında karar kılmıştır. Diğer yandan diğer adlandırmalar bu kültürün tüm niteliklerini ortaya koymaktan uzaktır. Fakat Erzurum çevresinde yapılan kazılarda ulaşılan buluntular bu kültürün en kuvvetli örneklerini vermektedir.
Diğer yandan belirli bir bölgedeki kültürün izlenen gelişme çizgisinde, belirli bir dönemde ortaya çıkan farklı kültür ögeleri dikkat çekici olmalıdır. Örneğin Suriye ve Filistin'de Erken Tunç Çağı III süresince yerel bir gelişim vermeyen ve yerel kültürel geleneğe dayanmayan, buna karşın gelişmiş biçimde ortaya çıkan Karaz Kültürü buluntuları, daha eski haliyle Doğu Anadolu'da ve Trans Kafkasya'da görülmektedir. Örneğin Kurt Bittel Hama tabakalanması ile ilgili çalışmasında "Bu tabakanın daha sonraki yığıntılarında … Hirbert Kerak diye adlandırdığımız cinsten bol çanak çömleğe rastlanır. Onlar burada hiç yoktan apansızın çıkagelmişlerdir ve yerli bir gelişimin malı olmadıkları besbellidir." diye yazmaktadır.
Karaz Kültürü'nün etnik kökeninin Hurri olduğu ve gerek kronolojik, gerekse de coğrafi olarak Yakındoğu prehistoryasının en büyük kültürlerinden biri olduğu kabul edilir.
Karaz Kültürü'nün ayırt edici, tanımlayıcı iki özelliği çanak çömleği ve mimarisidir. Kuzeydoğu Anadolu'da Geç Kalkolitik Çağ ve Erken Tunç Çağı'nın başlarında görülen bu kültür çevre bölgelere daha geç çağlarda yayılmıştır. Örneğin Kuzey Suriye ve Filistin'e erken Tunç Çağı – Orta Tunç Çağı geçiş evresinde ulaşmıştır. Doğu Anadolu'dan yayılma esas olarak iki ana güzergâh üzerinden olmuştur. Bir güzergâh, Kuzey Mezopotamya'ya Urmiye Gölü civarı üzerinden, daha kapsamlı olan güzergâh ise Kuzey Suriye ve Filistin'e ise Elazığ - Malatya hattından olmuştu. Karaz Kültürü, kendine özgü çanak çömlek buluntularından tespit edilmektedir. Bu Karaz çanak çömleği Doğu Anadolu'da Geç Kalkolitik Çağ'da görülmeye başlanmıştır ama, tam gelişkin şeklini Erken Tunç Çağı'nda almıştır. Bir yandan da erken Tunç Çağı ile Karaz Kültürü özdeşleşmiştir.

Erken Tunç Çağı'nda, neredeyse tüm Azerbaycan'ın ve Güney Kafkasya bölgesinin ova ve dağlık bölgeleri tarım ve hayvancılıkla uğraşan kabileler tarafından işgal edilip yerleşilmiştir. Bu dönemde Orta ve Doğu Güney Kafkasya, Kuzeydoğu Kafkasya, Güney Azerbaycan ve Doğu Anadolu'nun ana bölgeleri, bilimde Kür-Aras kültürü adı altında tanınan ortak maddi-kültürel mirasa sahip kabileler tarafından iskân edilmiştir. Bu kültür ilk kez 1940'larda, Kür ve Aras nehirleri arasındaki bölgelerde bulunan materyaller temelinde belirlenmiştir. O zamanlar Kür-Aras kültürü kalkolitik döneme ait kabul ediliyordu. Sonraları anlaşıldı ki, bu kültürün sınırları Kür ve Aras nehirleri arasından çok daha geniş olup, buluntular MÖ IV binyılın ortalarından III binyılın son çeyreğine kadar olan kronolojik bir çerçeveyi kapsayan Erken Tunç Çağı'na aittir.
Kalkolitik dönemden Erken Tunç Çağı'na Kür-Aras kültürüne geçişi doğrudan yansıtan eserler henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak bazı eserlerde hem Kür-Aras kültürüne hem de Kalkolitik kültüre bağlanan materyallere rastlanmaktadır.
Kür-Aras kültürü yayıldığı bölgede çeşitli etnik topluluklar yaşıyordu. Bu kültürün, Kuzey Mezopotamya'da yaşayan Hurri kabileleri de dahil olmak üzere, çeşitli eski etnik gruplara ait olduğu belirtilmiştir. Aynı zamanda Kür-Aras kültürü bölgesinde en eski Türk dillerini konuşan etnik toplulukların da yaşamış olabileceği düşünülmektedir.
Azerbaycan'da Kür-Aras kültürünün kabileleri, Kalkolitik dönemde terk edilmiş bazı yerleşim alanlarına yerleşmiştir. Nahçıvan'da I. Kültepe (Babek), Avcılar tepesi, Kazak bölgesinde Babaderviş, Güney Azerbaycan'da Göytepe ve Yanıktepe bu yerlerdendir. Azerbaycan'ın diğer Erken Tunç Çağı yerleşim alanları ise yeni bölgelerde inşa edilmiştir. Bunlar arasında Gobustan ve Mingeçevir, Füzuli bölgesinde Karaköpektepe ve Güneştepe, Beylegan bölgesinde Çardaklıtepe, Celilabad bölgesinde Mişarçay, Haçmaz bölgesinde Gefle tepeleri, Şabran bölgesinde Serkertepe, Ağcabedi bölgesinde Cüttepe, Berde bölgesinde Şortepe, Ağdam bölgesinde Karahacı ve diğer yerleşim alanları sayılabilir.
Karaz Kültürü'nün ayırt edici, tanımlayıcı iki özelliği çanak çömleği ve mimarisidir. Kuzeydoğu Anadolu'da Geç Kalkolitik Çağ ve Erken Tunç Çağı'nın başlarında görülen bu kültür çevre bölgelere daha geç çağlarda yayılmıştır. Doğu Anadolu'dan yayılma esas olarak iki ana güzergâh üzerinden olmuştur. Bir güzergâh, Kuzey Mezopotamya'ya Urmiye Gölü civarı üzerinden, daha kapsamlı olan güzergâh ise Kuzey Suriye ve Filistin'e ise Elazığ - Malatya hattından olmuştu. Karaz Kültürü, kendine özgü çanak çömlek buluntularından tespit edilmektedir. Bu Karaz çanak çömleği Doğu Anadolu'da Geç Kalkolitik Çağ'da görülmeye başlanmıştır ama, tam gelişkin şeklini Erken Tunç Çağı'nda almıştır. Bir yandan da erken Tunç Çağı ile Karaz Kültürü özdeşleşmiştir.
Azerbaycan'da bu döneme ait çeşitli mezar eserleri Hankendi yakınlarında ve Göygöl, Mingeçevir, Mil düzlüğü, Daşkesen bölgesi, Şemkir bölgesinde Osmanobuz, Terter bölgesinde Borsunlu, Astara bölgesinde Telmankend'de araştırılmıştır.
Güney Kafkasya'daki Kür-Aras kültürü yerleşim yerleri ortalama olarak 1–2 hektar alanı kaplamaktadır (Babaderviş, Karaköpektepe, Mişarçay, Cüttepe vb.), ancak bazı Kür-Aras kültürü yerleşim yerlerinin alanı oldukça büyüktür. Örneğin, Güney Azerbaycan'da Yanıktepe 9 hektar alanı kaplamakta olup, bu, Erken Tunç Çağı'nın bazı yerleşim yerlerinde yoğun nüfus kümelenmesini ve yüzyıllar boyunca kesintisiz yaşam tarzını yansıtmaktadır. Yerleşim yerlerinde kalın kültürel katmanların oluşumu, uzun süreli yaşam tarzı ile ilgilidir. I. Kültepe'de kültürel katmanın kalınlığı 8 metre, Karaköpektepe'de 7 metre, Mişarçay'da 4 metreden fazla, Urmiya gölünün batısında Göytepe'de ise 9 metredir. Kür-Aras kültürü yerleşim yerlerinin, bu arada Azerbaycan'daki eserlerin mimarisinde, Kalkolitik dönemde olduğu gibi, en yaygın olarak dairesel planlı evler inşa edilmiştir, ancak bazı yerleşim alanlarında dikdörtgen planlı evler de bulunmaktadır. Bu tür kerpiç evler Göytepe'de ortaya çıkarılmıştır. Yanıktepe'de bu tür evler dairesel planlı yapıları ikame etmekte olup, burada uzun süre inşaatta tek form olarak kalmıştır. Aynı durum Karaköpektepe yerleşim yerinde de kaydedilmiştir. Dairesel planlı evlerin çapı bazen 13 metreye ulaşmakta olup, genellikle çapları 3 metreden 5 metreye kadar, duvar kalınlıkları ise yaklaşık 0,5 metredir.
İnşaatta basit şekilli kerpiçler kullanılmıştır. Kültepe, Yanıktepe ve Mişarçay evlerinde kerpiçlerin yerleştirilme tekniği ilgi çekicidir. Bir sırada kerpiçler çift çift duvar boyunca uzunlamasına, diğer sırada ise duvarın genişliğine yerleştirilmiştir.
Dairesel planlı evlerin dam örtüsü muhtemelen konik şeklinde olup, direkler üzerine inşa edilmiştir.
Babaderviş'te evlerden birinin merkezinde bir direk çukuru, zemine gömülü bir kil mangal ve tuğladan yapılmış bir yükselti tespit edilmiştir.
Evlerin duvarları ve zeminleri genellikle kil ile sıvanmıştır. Karaköpektepe'nin Erken Tunç Çağı katmanında, önceki dönemin bazı yerleşim yerlerinde olduğu gibi, evlerde kil ile sıvanmış zeminlerin kırmızı sıva ile kaplanması vakaları kaydedilmiştir.
Genellikle yaşam alanlarının merkezinde kil mangallar yerleştirilmiştir. K

Kuba (aynı zamanda Guba veya Kuwa; Azerbaycanca: Quba, Lezgice: Къуба́, Tatca: Qybə / Гъуьбэ / קאובּא), Azerbaycan'ın Kuba Rayonu'nun bir şehri ve başkentidir. Şehir, Kudyal nehrinin sağ kıyısında, deniz seviyesinden 600 metre yükseklikte, Şahdağ dağının kuzeydoğu yamaçlarında yer almaktadır. 46.300 (2023) nüfusa sahiptir.

Eski Arap ve Albanya kaynaklarında çeşitli Avrupalı coğrafyacıların eserlerinde Kuba'dan bahsedilmiştir. 11. yüzyılda hükümdar Anuşiravan tarafından yaptırılan kaleye "Bade-Firuz Qubat", XII.Yüzyılın Arap kaynaklarında ise "Kuba" olarak bahsedilmiştir. 13. yüzyılda Arap bilim insanı Hamabi'nin Coğrafi isimler Sözlüğü'nde Azerbaycan şehirleri arasında Kubba, 16. yüzyıl Kuba kaynaklarında ise "Kubbe" olarak anılmıştır.
Kuba (Guba) şehri, nehir kenarındaki Gudial köyünden ortaya çıkmıştır. Hüseyin Ali, 18. yüzyılın ortalarında, Hudat'tan konutunu taşıdıktan sonra, Kuba'nın hanı (geleneksel Türk Müslüman hükümdarı) oldu ve şehrin etrafındaki sur duvarlarını kaldırdı. Daha sonra diğer Azerbaycan hanlıklarından ayrı bir devlet kurmaya çalıştı. Kuba Hanlığı, Hüseyin Ali Han'ın oğlu Fatali Han (1758-1789) döneminde daha da güçlendi.
Bununla birlikte, Kuba Hanlığı, diğer Transkafkasya hanlıkları gibi, 19. yüzyılın başlarında Çarlık Rusyası tarafından işgal edildi ve 1813 anlaşmasıyla resmen Rus İmparatorluğu'na bağlandı. Yeniden yapılanmasından sonra Kuba, 1840 yılında Derbent vilayetine, 1860 yılında Bakü vilayetine dahil edildi.
Alexandre Dumas, Rus oryantalist Berezin, yazar Bestuzhev-Marlinsky, Norveçli bilim insanı ve maceracı Thor Heyerdahl dönem dönem Kuba'yı ziyaret etti.
Kuba aynı zamanda halı dokuma endüstrisinin de merkezidir. "Kadim Kuba" adında bir halı üreticisi bulunur. 1712'de burada dokunan "Golu Çiçi" halısı şu anda New York Metropolitan Müzesi'nde sergilenmektedir.

Kuba'nın 2010 yılında resmi olarak kayıtlı nüfusu 38.150 idi.

Nüfusun çoğunluğunu Azerbaycanlılar oluşturmaktadır, Tatlar ve Lezgiler azınlıklar nüfusu oluşturmaktadır. Şehrin Kırmızı Kasaba banliyösü (eskiden Rusça: Красная Слобода, Krasnaya Sloboda; kelimenin tam anlamıyla "Kızıl Şehir"), ülkenin en büyük Dağ Yahudileri topluluğuna ve eski Sovyetler Birliği'ndeki en büyük Yahudi nüfuslarından birine ev sahipliği yapmaktadır.

Ulu Cami 19. yüzyılda inşa edilmiştir. Cami kırmızı tuğladan inşa edilmiş ve 1802 yılında yapılmıştır. Aynı zamanda "Cuma Camii" olarak da adlandırılır. Bu cami, tipik Kuba vilayet tarzı camilerde inşa edilmiştir. Caminin tuğlası İkrik köyünde üretilmiştir. Görünüşücepheli bir silindiri andırmaktadır ve normal bir sekizgen şeklindedir. Caminin içinde 16 m çapında dev bir kubbe ile taçlandırılmış büyük bir ibadet alanı bulunmaktadır.

Sakine Hanım Camii, 1854 yılında Abbas Kulu Ağa Bakıhanov'un dul eşi tarafından yaptırılmıştır. Ölen kocasının anısına inşa edilmiştir. Kırmızı tuğladan inşa edilen cami, yontulmuş silindire benzer. Her cephenin yarım daire biçimli bir kemer şeklinde bir penceresi vardır. Cephenin üstü, küçük tuğlalardan yapılmış orijinal bir saçakla çevrilidir. Bu görkemli bina, tepeden bakıldığında, çok yönlü bir miğfer şeklinde büyük beyaz bir metal kubbe ile taçlandırılmıştır. Kubbenin üstü ince ince bir sivri uçla süslenmiştir.

Çukur Hamam bir hamamdır. Hamam, tuğladan yapılmış arı kovanı şeklindeki kubbesiyle benzersizdir. Hamam binası kırmızı tuğladan yapılmıştır. Geniş kubbesi, evin içinde doğru sıcaklık ve nemi korumasını sağlar. Dörtgen planlı yapının 6 odası, 2 kapısı ve 6 penceresi vardır. Su, hamamın altındaki kuyudan veya şehir su borularından sağlanıyordu. Alexandre Dumas, zamanında Kuba'da kaldığı süre boyunca bu hamamda yıkandı. 150 yıl sonra büyük torunu buraları ziyaret etti. Hamam, Kuba halkının ana dinlenme yeriydi ve 1985 yılına kadar kullanıldı. Çukur Hamam artık çalışmamaktadır.

Abbas Kulu Ağa Bakıhanov'unadını taşıyan Yerel Tarih Müzesi, 1943'te Kuba'da kuruldu. Müze, Bakıhanov'un bizzat yaşadığı Erdebil Caddesi üzerindeki binada açıldı. Bina, 19. yüzyıla kadar uzanan bir tarihe ev sahipliği yapmaktadır. 742 metrekarelik müze bölgesinde 10 binden fazla farklı sergi bulunmaktadır. Her yıl 3.000'den fazla kişi bu müzeyi ziyaret etmektedir.

Bugüne kadar ayakta kalan tek köprü, aynı zamanda Kudyalçay Köprüsü olarak da anılmaktadır. Kuba ilçesinde 17. - 19. yüzyıllarda var olan yedi köprüden biridir. Bu köprü, III. Aleksandr'ın taslağı üzerine 1894 yılında inşa edilmiştir. Toplam uzunluğu 275 metredir, genişliği 8 metre olan açıklıklarının 14'ü pişmiş tuğladan yapılmıştır. Bu tasarım, köprünün yoğun çamur akışları ve seller sırasında bile sağlam kalmasını sağlamıştır. Köprü yakın zamanda restore edilmiş ve mimari bir anıt olarak devlet tarafından korumaya alınmıştır. Azerbaycan'da böyle bir yapıya sahip tek köprüdür.

Adını Nizami Gencevi'den alan bu antik parkın 1946 yılında esir Almanlar tarafından yaptırıldığı ifade edilmektedir. Parka şairin bir heykeli dikildi. Parkın çevresindeki caddeler boyunca Nizami'nin eserleri kabartmalarla tasvir edilmiştir.

Bakü'den 120 km uzaklıkta bulunan olimpiyat kompleksi 11 Ekim 2003'te açıldı. Bu rekreasyon ve spor merkezinin alanı 16 hektardır. Futbol, mini futbol, basketbol ve voleybolun gelişmesi için tesisler bulunmaktadır.
Kompleksin topraklarında iki katlı evler, geniş daireler ve 200 kişi kapasiteli bir konferans salonu bulunmaktadır.
Bu kompleksteki 5 salonun en büyüğü 2000 seyirci kapasitelidir. İki küçük eğitim salonundan biri simülatörler, diğeri ise boks ringi ile donatılmıştır. Güreşçiler ek odayı kullanabilir.
5.100 seyirci kapasiteli futbol sahası, bu sporun gereksinimlerini karşılayan tüm olanaklarla donatılmıştır. 50 metrelik havuz hem antrenman hem de yarışma için uygundur. 1010 kişilik 3 stant bulunmaktadır.

Kuba, son on yılda büyük bir kısmı turizm ve inşaat endüstrisi tarafından teşvik edilen güçlü bir ekonomik büyüme yaşadı.

Kuba, Kafkas Dağları'nın bir parçası olan yeşil doğası, ormanları ve dağlık alanlarıyla dikkat çekmektedir. En yüksek (deniz seviyesinden 2000 metre yükseklikte) ve izole alanlardan biri olarak kabul edilen Kınalık köyü Kuba bölgesinde yer almakta ve turistler tarafından sıkça ziyaret edilmektedir. Yüksekliği 75 metre olan popüler şelale Afurca da Kuba'da bulunmaktadır. Kaynağını Kafkas Dağları'nın yüksek kesimlerinden alan Kudyal Nehri, Kuba topraklarından geçer.

Kuba'ya ana taşımalar, Bakü Uluslararası Otobüs Terminali'nden kalkışlı otobüslerle gerçekleşmektedir. Otobüsler her gün saat 08.00'de bir saat aralıklarla sefere başlamaktadır. Taksi, Bakü'den Kuba'ya da her zaman sefer düzenlemektedir. Bakü şehrinin Shamakhinka bölgesi, Kuba'ya düzenli taksi şoförlerinin uğrak noktası olarak bilinir. Ayrıca komşu kasabalardan (Haçmaz, Kusar, Şabran, Hudat, Sumkayit) otobüsler de bulunur. Kuba içinde merkezden köylere ve farklı bölgelere ulaşım, her gün hizmet veren otobüs, minibüs ve taksiler ile gerçekleştirilmektedir.

Kuba'da 155 eğitim tesisi bulunur. 135 lise, 15 okul öncesi ve 5 okul dışı çocuk eğitimi eğitim tesisi. 135 okuldan 27'si ilkokul, 43'ü 9 yıllık eğitim veren lisedir, 65'i on bir yıllık eğitim vermektedir. Ocak 2017'de bu okullar 24620 öğrenciye ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Kuba'da öncülü Özel Türk Lisesinin devamı olan Kuba İstek Lisesi özel okulları da bulunmaktadır. Çoğu köyün kendi okulu bulunmaktadır. Kuba'da ayrıca Azerbaycan Pedagoji Üniversitesi, Kuba Devlet Sosyal-Ekonomik Koleji, Tıp Fakültesi, Meslek Lisesi ve Özel Meslek Yüksekokulunun bölgesel şubesi bulunmaktadır.

Kuba'nın mutfağı, çok kültürlü tarihinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Kuba'nın özel mutfağında Quba tıhması, baharatlı kebap, sac, Kuba baklavası ve tandır kebabı yer almaktadır.

Kuba aşağıdaki şehirlerle kardeş şehirdir:

Erzin, Türkiye, 2011'den beri
Kant, Kırgızistan, 2016'dan beri

Kymal Mamedbeyov (20 Mart 1924 - 2 Eylül 1997), Azerbaycanlı ve Sovyet bilim insanı, Doğu Ülkeleri Uluslararası Mimarlık Akademisi akademisyeni, Azerbaycan SSR'nin onur mimarı, mimarlık teorisi ve tarihi alanında doktora ve mimari anıtların restorasyonu.
Leyla Mamedbeyova (12 Mayıs 1922 - 23 Mayıs 2006), Azerbaycanlı ve Sovyet bilim insanı, patolog, Azerbaycan SSR'nin onurlu bilim insanı, profesör. Azerbaycan'ın patoloji alanında ilk kadın profesörü, ilk kadın adli tıp uzmanı ve Azerbaycan'ın ilk kadın baş patolojisti.
Mir Cefer Bağırov (5 Eylül 1895 - 26 Mayıs 1956), siyasetçi, Azerbaycan SSC'nin komünist lideri.
Ferhad Veliyev (1 Kasım 1980), futbolcu.
Zülfiye Hanbabayeva (16 Ekim 1967), Azerbaycanlı şarkıcı ve icracı.

Kuba toplu mezarlığı
Dağ Yahudileri Müzesi
Kuba Kalesi

GEOnet Names Server'da Quba

Leyla Tepe Kültürü Bakır Çağı'na ait antik Albanya kültürü. Adını Ağdam Rayonu yakınlarındaki Leyla Tepe'deki arkeolojik alandan almaktadır. Bu kültüre ait yerleşimler, M.Ö. 4350-4000 tarihleri arasında, Orta Kafkasya bölgesinin güney yamaçları boyunca yayılmıştır. Leyla Tepe'deki anıtlar, 1980'lerde ilk olarak Sovyet arkeolog I. G Narimanov tarafından belirlenmiştir. Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve Güney Kafkasya Boru Hattı inşaat çalışmalarının zarar verme olasılığı, dikkatleri bu arkeolojik alana yöneltmiştir.

Böyük Kesik'in alt yerleşim katmanlarında da, Leyla Tepe Kültürü'ne ait özellikler keşfedilmiştir. Leyla Tepe Kültürü'nde ölüler, toprak küplerin içine konularak defnedilmekteydi. Güney Kafkasya'da, Batı Gürcistan'da da benzer küp mezarlar bulunmuş olmakla birlikte, bu mezarlar nispeten daha yeni tarihlere aittir.
Ağstafa Rayonu'na bağlı Poylu kasabasında, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı inşası esnasında, çok katmanlı antik bir yerleşim yeri keşfedildi. Leyla Tepe Kültürü'ne ait bu yerleşimin alt katmanı, M.Ö. 4. bin yılın başlarına kadar uzanmaktadır.  I. Narimanov'un Leylatepe'de yaptığı kazılarda dikdörtgen ve ızgara planlı kerpiç yapıların yanı sıra Keçili malzemesine benzer bir çanak çömlek türü bulunmuştur. Çanak çömlekte görülen bazı özellikler ve kilden yapılmış oraklar, bu kültürün Mezopotamya'nın Obeyd Kültürü ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir (Özellikle, Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki Arslantepe,Tepecik gibi yerleşimler). Bunların yanı sıra ortaya çıkan bakır buluntular madenciliğin gelişmiş olduğunun göstergesi olarak kabul edilebilir.
Bu kültüre ait diğer yerleşimler, Ermenistan tarafından kontrol edilmekte olan Karabağ Vadisi'nde, bir kısmında Dağlık Karabağ Cumhuriyeti topraklarında bulunmaktadır. Leyla Tepe, tipik Batı Asya yerleşimi tipi özelliklerine sahiptir. Ermenistan yaylarında bulunan daha sonraki medeniyetlerle yakından ilişkilidir. Birbirine yakın inşa edilmiş evlerde bulanan ocaklar, Ermeni tonirlerini andırmaktadır. Maykop Kültürü'nün de, Leyla Tepe Medeniyeti insanları tarafından kurulduğu zannedilmektedir.
Rus Bilimler Akademisi tarafından Suriye'de Tel Hazne köyündeki antik yerleşimde yapılan kazılarda bulunan, M.Ö. 4. bin yıla ait objeler, Maykop ve Leyla Tepe Kültürlerine ait eserlerle benzerlik göstermektedir.
Leyla-Tepe'ye ait çanak çömlekler, kuzey Suriye ve Mezopotamya'da ve özellikle Amik Ovası'nda "F evresi geleneği" olarak tanımlanan döneme ait "saman yüzlü" (Üretim teknolojisi kapların fırınlanması esnasında ateşten daha fazla faydalanabilmelerini sağlayan ve kabın tüm yüzeyinde izler bırakan saman katkıdır. Bu nedenle saman yüzlü/chaff faced olarak tanımlanırlar) çanak çömleklerle büyük benzerlik gösterir. Benzer çanak çömlekler Kültepe'de de bulunmuştur.

2012'de Kabala Rayonu'nda yapılan kazılarda, Leyla Tepe Kültürü'ne ait Galayeri arkeolojik bölgesi keşfedilmiştir. Galayeri, Yakın Doğu'nun erken dönem medeniyetleriyle yakından bağlantılıdır. Buradaki yapıların neredeyse tamamı, Doğu Anadolu bölgesindeki kalkolitik dönem buluntularının özelliklerine sahiptir. Galayeri kil yapılarının en yakın benzerleri Arslantepe'de bulunmaktadır.

Şulaveri-Şomu kültürü
Karaz kültürü

Lezgival (Lezgice: лезги́вал/lezgival), Lezgi halkının töresi, hayat yasası ve dünya görüşüdür. Lezgival kuralların temeli, yaşlılara ve kadınlara saygı, kendinden güçlü olanın karşısında boyun eğmemek, zayıflara merhamet, dürüstlük, onur ve cesaretin önemini içerir. Bir Lezgin her zaman nerde olursa olsun çevreye karşı davranışları bu yasaya tabidir.

Lezgivala göre bir Lezgin'ın hayatının temel amacı ve anlamı, kendi halkına (Lezgi) ve dinine (İslam) hizmet etmektir. Lezgi diğer dinlerin ve milletlerin temsilcilerine hoşgörü gösterir ve kendi görüşlerini(Lezgival) ya da yaşam tarzını(İslam) başkalrına zorla ve baskıyla asla dayatmaz. Gerçek din ve adalet Lezginin en yüksek manevi hedefidir. Lezgi dindarlığını vurgulamaz çünkü "gerçek dini yerine gösteriş dine" değişmez.

Lezgi en değerli şey onun namusu ve onurudur. Bu dünyanın diğer tüm malları bir kez kaybedildiğinde geri kazanılabilir, ancak kaybedilen onur ve haysiyet ancak onurlu bir ölümle geri kazanılabilir. Bu yüzden, başkalarının onuruna göz dikmez. Bir Lezgin bir kadına saygı ve onurla davranır. Hiçbir koşul altında kendisinin veya başkalarının kadına hakaret etmesine veya onu aşağılamasına asla izin vermez. Lezgin için bir kadının onuru ve haysiyeti kutsaldır.

Lezginler, tanımasalar bile bir yaşlı geldiğinde her zaman ayağa kalkarlar. İnsanlarla iletişimde, bir Lezgin, sosyal statüleri veya yaşları ne olursa olsun, son derece kibar, çekingen ve mütevazı olmalıdır. Aynı zamnada hem sevinçte hem de kederde saygili davranmalıdır, durum ne olursa olsun Lezgi sakinliği korumalı. Bir Lezginin yaşamı, genç nesil için yüksek ahlak, bilgelik ve cesaret örneği olmalıdır

Bir Lezgin zayıf ve güçsüzlere karşı merhametli olmalıdır. Sadece insanlar için değil, hiçbir nedeni olmayan ve kendilerini insan zulmünden koruyamayan hayvanlar için de merhametli olmalıdır. Lezgi mümkünse kendinden daha zayıf biri ile dövüşmekten kaçınmalıdır, çünkü böyle bir kavga ona şan getirmeyecek. Fakat kendinden güçlü bir rakiple mücadele etmekten asla çekinmemeli.

Bir Lezgin düzenli olarak egzersizlerle vücudunu ve zihnini geliştirmeli. Gerektiğinde milletinin ve dininin onurunu yeterince savunabilmek için güce ve bilgiye sahip olmalı. Çünkü gerçek inanç, beraberlik ve adalet anlayışına ulaşılabilmek için yeterince güç ve bilgiye ihtiyaç var.

Lullubiler veya Lulular, MÖ 3 bin yıllarında yazılı kaynaklara geçmiş, günümüz Irak'ın kuzeyindeki Irak Kürdistanı'ndaki Zağros Dağları'nın Şehrizor Ovası ile İran'ın Kirmanşah Eyaleti bölgesinde yaşayan kabileler topluluğudur. Lullubiler, Halepçe merkezli bir Krallık kurmuştur, ayrıca Simurrum şehir devletinin komşusu ve bazen de müttefikiydiler.
Akkad kaynaklarında Lullubiler, Hayvan postu giymiş, sakallı ve örgü saçlı savaşçı bir halk olarak geçmektedir, Şehrizor mıntıkasında günümüz Halepçe merkezli bir krallık kuran Lullubiler, komşuları ve akrabaları olan Gutiler gibi Akkad İmparatorluğuyla sık sık savaşmıştır, Büyük Sargon'un torunu olan Naram-Sin, Lullubi Krallığını ele geçirdikten sonra bu zaferi kaya kabartması olarak ölümsüzleştirdi. Asur ve Babil kaynaklarına göre Lullubiler için kullanılan bölge Zamua bölgesiydi. Bu bölge sadece Lullubiler'in değil aynı zamanda Gutiler ve Subartular içinde anlamlıydı.Gerek Sümerliler gerekse Akkad, Babil ve Asurlular yazıtlarında Guti, Lullubi ve Subartu isimlerini kullanırken en az iki tanesini beraber kullanırlar. Bu halkların akraba olduğu yönünde görüşler bulunmaktadır.

Lullubilerin konuştukları dil doğrulanamadığından sınıflandırılmamış dil olarak kabul edilmektedir. Lullubiler'in, İrani dil konuşanlardan yüzyıllar öncesine uzandığı ve Lullibi teriminin de Hurrice olabileceği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte Lullubileri, Gutilerle birlikte Kürtler'in atası olarak belirten görüşlerde bulunmaktadır.

Lulubi Etnoniminin Kökeni [1]

Manna devleti (Azerice: Manna dövləti), (Akadca: Mannai), Minni veya Manas — MÖ IX yüzyıldan MÖ VI yüzyıla kadar tarihi Azerbaycan topraklarında, günümüz Güney Azerbaycan'ın kuzeybatısında Urmiye Gölü'nün kıyısında kurulmuş eski bir devlettir. Manna, yazılı kaynaklarda bahsedilen ilk merkezi devlet olarak kabul edilir. Başkenti İzirtu şehridir. Manna devleti, eski geleneklere sahip bir bölgede, eski tarihin çok geniş bir döneminde ekonomik ve kültürel açıdan önde gelen bir bölgede ortaya çıkmıştı. Manna, MÖ III-II binyıllarda bu bölgede var olmuş Kuti, Lullubi, Turukki kabilelerinin ve diğer kabilelerin doğrudan mirasçısıydı. Manna devleti MÖ. 615-613 yılları arasında Medya Devleti'ne katılmıştır.

Manna'nın adı ve ilk hükümdarı Udaki'nin adı çivi yazılı kaynaklarda ilk kez MÖ. 843 yılında III. Şalmanezer'in kitabesinde geçmektedir. Genellikle, Asurlular Manna'yı "Manneyler ülkesi" (Manne Ülkesi), Mannaş, Urartular ise Manna ülkesi olarak belirtmişlerdir.
S. Kaşkay, Manna adının yerli bir isim olduğunu belirtir. Bu adın başlangıçta Urmiye Gölü civarındaki kabilelerden birine ait olduğu, sonrasında Mannalıların bu adı genişleterek tüm devlete yayıldığı tahmin edilmektedir.
III. Şalmanezer'in hükümdarlığının 16. yılında (MÖ 843) yapılan bir seferden bahsedilirken, Asurluların Manna topraklarına ulaştıkları ancak Manna devletine saldırı veya haraç alımına dair bir şeyden bahsedilmediği belirtilir. Asurluların Manna'yı istila edemedikleri ya da sadece Manna'nın sınırlarına kadar ilerleyip yollarını değiştirerek komşu Allarabiya ülkesine yöneldikleri olasıdır.
MÖ 829 yılı kayıtlarında Manna'nın adı tahrip edilmiş ülkeler arasında geçmektedir. III. Şalmanezer yaşlanmıştı ve Asur ordularını bu kez komutan Dayan-Aşşur yönetiyordu. Asur kitabesinde şöyle yazılmıştır:
"Manna'lı Udaki'nin yerleşimlerine yaklaştım. Manna'lı Udaki, silahlarımın parıltısından dehşete kapıldı ve canını kurtarmak için hükümdar şehri Zirta'yı terk etti. Onun peşine düştüm. Sayısız miktarda sığırını, koyunlarını, mülkünü aldım. Şehirlerini harap ettim, yıktım, ateşe verip yaktım."

Manna'da devletin başında bir hükümdar bulunuyordu. Hükümdarın merkezi Zirta (İzirtu) şehriydi. Başka önemli şehirler arasında Zibiya, Şinakis, Şurudniya, Barzinni (Parzinni) ve diğerlerini sayabiliriz. Hükümdarın büyük bir sarayı, kışlaları ve ordusu vardı. Hükümdar, Manna'daki en yüksek mahkeme yetkisine sahipti. Devlet meclisinde hükümdarın danışmanları yer alıyordu. Bu meclis büyük olasılıkla eyaletlerin (bölgelerin) temsilcilerinden oluşuyordu. Aynı dönemde Zirta şehri kuzeyinde Urartu'dan Manna'ya göç etmiş ve Manna hükümdarına bağlı göçmenler yaşıyordu. Bu göçmenler arasında Mannalılarla birlikte diğer Azerbaycanlı kabileler de bulunuyordu. Eyaletleri yöneten yerel soylular ve hükümdar arasında bağlar vardı.
Manna'nın başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. Mannalılar arpa ve buğday ekerlerdi. Urmiye Gölü'nün sularını sulama amacıyla kullanarak yapay sulama sistemleri geliştirmişlerdi. Urmiye Gölü ve çevresinde yer alan çeşitli göletlerde balıkçılık yapılıyordu. Ayrıca metal işçiliği, seramik, dokuma ve diğer el sanatları gelişmişti. Manna'nın batı komşusu ve MÖ IX yüzyılda en güçlü düşmanı Urartu devleti idi. Urartuların Manna'nın kuzey bölgelerini işgal ederek burada sağlam kaleler kurmuş oldukları tahmin edilmektedir. Urartuların Manna'ya ilk saldırısından uzun yıllar sonra, Asur hükümdarı III. Tiglat-Pileser'in annali Manna ülkesinden bahsederken, onun Urartu'nun mülkü olduğu ve Urartu hükümdarının oraya kendi valisini tayin ettiği belirtilir.
S. Kaşkay, kaynaklara dayanarak Manna devletinin güçlenmesini ve tarihi coğrafyasının belli bir dereceye kadar takip etmenin mümkün olduğunu belirtir. Atçılık ve devecilik yapan, sığır ve koyun besleyen savaşçı bir kabilenin yaşadığı Messi (Misi, Misu) ülkesinin büyük önemi vardı. Messi'nin ismi Zamua, Maday, Gizilbunda ve Parsua ile birlikte anılır. Daha sonraki kaynaklardan bu bölgenin Manna'nın güney sınırında yer aldığı ve Manna'nın burayı işgal edip kendi topraklarına kattığı, ancak Messi hükümdarlarının bağımsız davranmaya çalıştıkları bilinir. Messi bölgesinin dirençli halkının saklandığı dağ kalesi Mesu'nun adı II. Aşurnasirpal tarafından MÖ IX yüzyılın 80'li yıllarında geçmektedir. Bu ülkeye daha sonra III. Şalmanezer, V. Şamşi-Adad ve II. Adad-nirari seferler düzenlemiştir. Asurluların verdiği bilgilere göre, bu bölgenin toprakları oldukça genişti. Manna hükümdarı Ullusunu döneminde Missi eyaleti zaten Manna'ya katılmıştı. Sınırında Sirdakka (Zirdiakka) kalesi inşa edilmişti.
Urmiye Gölü havzasında Allabriya çarlığı büyük önem taşıyordu. Allabriya'nın adı ilk kez IX yüzyılın ortalarında geçmektedir. III. Şalmanezer, Allabriya'nın kale şehri Şurdirran'ı ve oradaki zenginlikleri ele geçirdiğinden bahseder. Hükümdar Yanziburiaş döneminde Allabriya toplumu hakkında bazı bilgiler mevcuttur. Asur devleti  Allabriya'yı sonradan kendine bağlamıştı, ancak II. Sargon döneminde Manna'lı Ullusunu, ülkenin çarı olan İttini, Urartu'ya hizmet etmeye ikna etmiş ve İtti onun kışkırtmasıyla Asur'a karşı isyan etmişti. Ancak Asur'a karşı koalisyon bozguna uğratılmış, Çar İtti ailesiyle birlikte şimdiki Suriye'deki Amatiya şehrine sürgün edilmiştir. Allabriya hükümdarı Belapaliddina döneminde Asur'a haraç vermekteydiler. Sonradan Çar Ahşeri döneminde veya biraz önce Asurlular tarafından istila edilmiştir.
Manna'nın doğu sınırlarında "Dağlık diyar" olarak bilinen Gizilbunda vilayeti yer alıyordu. Zaten, MÖ IX yüzyılın son çeyreğinde Asurlular bu ülkede bulunmuşlardı. Gizilbunda hükümdarları arasında birlik yoktu. Ülkenin farklı bölgelerinin hükümdarları haraç vererek V. Şamşi-Adad'ın (MÖ 823–810) merhametini kazanmaya çalışırken, Çar Pirişati direniş göstermeye devam ediyordu. Asur hükümdarı bunun üzerine ülkeyi harap edip tahrip etti. Çevredeki yerleşimlerin halkının sığındığı "dayanıklı şehir" Uraşı ele geçirdi, "Şehrin sokaklarını savaşçılarının kanına boyadı... 6000 savaşçıyı katletti, Çar Pirişati'yi 1200 savaşçısıyla birlikte canlı yakaladı. Esirleri aldı, onların mülklerini, zenginliklerini, sığırlarını, koyunlarını, atlarını, gümüşten, saf altından ve tunçtan yapılmış sayısız eşyalarını yağmaladı. Yıktı, harap etti, ateşe verip yaktı...". III. Adad-nirari'nin (MÖ 805–782) kitabelerinden birinde, diğer ülkelerle birlikte "Gizilbundanı ta hüdudlarına kadar" fethettiği belirtilmektedir. Ancak Gizilbunda bağımsızlığını korumuştu, hatta II. Sargon, gizilbundalıları "Kendi güçlerine güvenen, başlarının üzerinde hükümranlık tanımayan" insanlar olarak tanımlar. Gizilbunda'nın farklı hükümdarları haraç verseler de, Asurlular onları tamamen boyunduruk altına alamamışlardı.
Zikirti eyaleti günümüz Miyane – Erdebil şehirleri bölgesiyle özdeşleştirilir. Bu, kaynaklarda zaten Manna'ya bağlı bir bölge olarak anılır. II. Sargon'un verdiği bilgiye göre, Zikirti'nin başında Mannalıların valisi bulunmaktaydı. Bu vali büyük olasılıkla Manna'dan bağımlı olan ve Manna tarafından onaylanan Zikirti'nun kendi hükümdarıydı. Zikirti eyaletinin kendi "Hükümdar şehri" adlana Parda şehri vardı. Zikirti'nin adı antik kaynaklarda zikredilen sakartilerin adı ile özdeşleştirilmektedir. Zikirti muhtemelen o dönemde İran kabileleriyle iskan edilmişti. Çivi yazılı kaynaklarda 100-200 yıl önce adı geçen komşu eyaletlerle karşılaştırıldığında bu eyaletin adı çok daha sonraları geçer.
II. Sargon, hükümdarlığının 3, 6 ve 8. yıllarında (yani MÖ 719, 716 ve 715'te) Manna hükümdarı Azaya karşı çıkan Zikirti'ya askeri seferler düzenlemiştir. Üç müstahkem şehri, çevredeki yerleşim yerleriyle birlikte ele geçirdiği ve başkent Parda'yı yağmaladığı belirtilir. Görünüşe göre Zikirti eyaleti Manna'ya yeniden II. Sargon'un MÖ 714 yılında yaptığı 8. sefer sırasında boyun eğmiştir. II. Sargon bu sefer sırasında Zikirti'ye yıkıcı bir darbe vurmuş, onun 13 şehrini, 84 çevredeki yerleşim yerleriyle birlikte savunma duvarlı 12 müstahkem mevkiyi yağmalamıştı.
Manna'nın doğu sınırlarında en uzak eyalet, Kızılüzen Nehri havzasının aşağı ve orta kesiminde yer alan Andiya eyaletiydi. Andiya'nın adı, ilk kez III. Şalmanezer'ın hükümdarlığının sonlarına ait yazıtlarda geçmektedir; bu yazıtlarda, ordularının Andiya'ya ulaştığı ve Andiya halkından haraç aldığı belirtilmektedir. III. Adad-nirari ise fethettiği ülkeler arasında "Güneşin battığı büyük denize" kadar uzanan Andiya'nın da adını zikretmektedir. Bu denizin Hazar Denizi olduğu kabul edilmektedir. Manna Devleti, görünüşe göre, en güçlü döneminde Andiya'yı Asurlulardan geri almış ve kendi etki alanına dahil etmiştir. Kral Azanın ve Ullusunun döneminde, Andiya halkı diğer eyaletlerle birlikte bağımsızlıklarını geri kazanmak amacıyla Mannalılara karşı ayaklanmıştır. Kaynaklarda, Andiya'nın hükümdarı Telusina'nın adı geçmektedir. Hurri kökenli olduğu düşünülen bu ad ve Hurri-Urartu ekiyle oluşturulmuş Andiya eyaletinin adı nedeniyle Andiya halkı, Hurri dilini konuşan etnik gruplara dahil edilmektedir. Manna'ya bağlı eyaletler arasında, günümüz Marağa ilçesi sınırlarında yer alan Uişdiş (Asurca — Uisdis, Urartuca — Ugisti) eyaletinin de adı geçmektedir. Bu eyaletin başında da Manna'nın valisi bulunuyordu. Uişdiş eyaleti, Zikirti ve Andiya eyaletleriyle birlikte, Mannalı Azaya karşı ayaklanmış, ancak Asurluların yardımıyla yeniden Manna'ya boyun eğdirilmiştir. Urmiye havzasının kuzeydoğu kesiminde, Manna ile Urartu sınırları arasında Subi ve Bari eyaletleri bulunmaktaydı. Bu eyaletler, zaman zaman bir tarafa, zaman zaman diğer tarafa bağlılık göstermiştir. II. Sargon, Bari eyaletinde sağlam surlarla çevrili, at ahırları ve arpa dolu depolarla zenginleştirilmiş Tarun ve Tarmakis (Tebriz) kalelerinden bahsetmektedir. Manna'nın güneydoğu toprakları ve ona bağlı eyaletler, Medlerin yerleştiği bölgeyle sınırda yer alıyordu.

Yazılı kaynaklarda Urmiya çevresi havza bölgesinden MÖ 3. binyılın ikinci yarısından itibaren bahsedilmektedir. Bu bölgeye ait en eski etnik ad "kuti" olarak geçmektedir. Kutilerin yazılı kaynaklarda ilk kez bah

Sentrokaspi Diktatörlüğü veya Merkezî Hazar Diktatörlüğü (Rusça: Диктатура Центрокаспия, Azerice: Sentrokaspi Diktaturası), I. Dünya Savaşı sırasında Bakü şehrinde ilan edilen kısa ömürlü bir anti-Sovyet idaresidir. Sosyalist Devrimci Parti ve Menşeviklerin ittifakıyla kurulan bu idare, 26 Temmuz 1918'de gerçekleşen kansız Bakü Hükûmet Darbesi ile Bakü Komünü'nün yerini almış; 15 Eylül 1918'de Osmanlı-Azerbaycan koalisyon güçlerinin Bakü'yü zapt etmesiyle son bulmuştur.
Merkezî Hazar Diktatörlüğü, Bakü'ye doğru ilerleyen Osmanlı Kafkas İslam Ordusu'nu durdurabilmek için İngilizlerden yardım talep etmiştir. General Lionel Dunsterville komutasındaki küçük bir İngiliz birliği Bakü'ye gönderilmiş ve Bakü Muharebesi esnasında payitahtı savunmak için ağırlıklı olarak Taşnak-Ermeni kuvvetlerine destek vermiştir. Lakin, 15 Eylül 1918'de Azerbaycan-Osmanlı ordusu Bakü'yü ele geçirerek şehre girmiş, bunun neticesinde İngiliz kuvvetleri şehri tahliye etmek zorunda kalmış ve Ermeni nüfusun büyük bir kısmı kaçmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzalamasının ardından, bir İngiliz işgal birliği Bakü'ye yeniden girmiştir.

Trans-Hazar Hükûmeti

Mirza Fetali Ahundov (Azerbaycanca: Mirzə Fətəli Axundov, میرزا فتحعلی آخوندزاده / Mirzə Fətəli Axundzadə), modern Azerbaycan edebiyatının kurucusu ve Azerbaycan'ın ilk ateist aydını olan yazar ve filozof.
1850-1855 yılları arasında yazdığı altı komedi, İslam dünyasında dram türünün ilk örnekleridir. 1857'de tamamladığı Aldanmış Kevakib (Kandırılmış Yıldızlar) adlı uzun hikâyesi ise birçok araştırmacı tarafından Azerbaycan edebiyatının ilk romanı kabul edilir. Eserlerinde kadın haklarından genel insan haklarına kadar birçok temayı işlemiştir. Azerbaycan dram tiyatrosuna yaptığı büyük katkılarından dolayı halk arasında "Azerbaycanlı Moliere’i" olarak bilinir.

1812 yılında Şeki Hanlığı'nın merkezi Şeki'de (eski adı:Nuha) doğdu. Babası Mirza Mehemmedtağı, annesi Nane Hanım'dır. 1814'te anne ve babası Tebriz yakınlarındaki Hamene kasabasına göçtü. 1825'te annesi ile Nuha'ya döndü. Burada annesinin amcası Ahund Hacı Alesker Fetali'yi evlatlığa kabul etmiş ve eğitimi ile meşgul olmuştur.
1832 yılında Gence medresesinde öğrenim gördü. Medresede hat öğretmeni Azerbaycanlı şair  Mirza Şefi Vazeh kendisine dinî eğitimi bırakıp modern eğitime yönelmesi tavsiye etti. Bu tavsiye üzerine 1833'te Şeki Rus okuluna kaydoldu ve Rusçasını ilerletti.
Rus-İran Savaşı sonucunda çıkan bir yangında her şeyini kaybedince Azerbaycan'ı terk edip Tiflis'e yerleşti. Rusça, Arapça, Farsça, Azerbaycan ve Osmanlı Türkçelerini bilmesi dolayısıyla 1834 yılında Tiflis'te Kafkas başkomutanlığında Şark dilleri tercümanı görevine atandı ve ömrünün sonuna kadar bu görevde çalıştı. Genel Valilik emrinde diplomatik yazışmaları yürüttü ve uluslararası toplantılara katıldı. 1840'ta Rusya ile Türkiye arasındaki sınır anlaşmazlıklarını araştıran komisyonda, 1846'da Rusya ile İran arasındaki diplomatik görüşmelerde, 1848'de İran tahtına yeni çıkan Nasıreddin Şah'a Rus İmparatoru'nun tebrik mektubunu götüren delegeler arasında yer aldı. Bu deneyimler, onun eserlerinin konusunu belirlemede etkili oldu.  1836-1840 yılları arasında Azerice ve Farsça öğretmenliği de yaptı.
Sanat hayatına, Sebuhi takma adını kullanarak Azerice ve Farsça yazdığı şiirlerle başladı. Konuşma Türkçesine yakın, sade bir  dil kullandı. İlk şiiri şikâyetname şeklinde yazdığı Zamaneden Şikâyet adlı eseri idi. Basılı ilk şiiri ise  hayran olduğu Rus şair Puşkin'in bir düelloda öldürülmesi üzerine yazdığı "Puşkin'in Ölümüne Şark Manzumesi" adlı uzun manzumedir. Moskova'da bir dergide yayımlanan b eser, devrin Rus ve Gürcü edebiyat çevresinde ilgi ile karşılandı. Tiflis’te öğretmeni Mirza Şefi Vazıh’ın kurduğu Divan-ı Hikmet adlı şairler meclisine üye oldu. Döneminin önemli Azerbaycan şair ve yazarlarına yazdığı manzum mektuplarla ünlendi.
1850-1855 yılları arasında "Hikmet Taşının Sahibi Simyacı: Molla İbragim Halil" (1850), "Muse Jardan; Batonik, Derviş Metali-Şah Meşhur Büyücü" (1850), "Sergüzeşti-Veziri-Hani-Lenkeran" (1850), "Hekayeti-Xırs Quldurbasan" (1851), " Sergüzeşti-Merdi Hesis" (ikinci adı "Hacı Kara", 1852), "Mürafie Vekillerinin Hekayeti" (1855) adındaki 6 komedisini yazdı. Bu eserlerle Azerbaycan'da ve İslam dünyasında modern tiyatronun temelini attı ve bir Türk dilinde tiyatroyu ilk yazan kişi oldu. Komedilerinde de şiirlerinde olduğu gibi konuşma Türkçesine yakın bir Azerice kullandı; kötü idareciler, halkı aldatarak zengin olmaya çalışan tüccarlar, halkın dinî duygularını sömüren mollalar, cahillik, kadının toplum içindeki konumu, batıl inançlar gibi konuları ele aldı. Tiyatroyu, halkı eğitme idealinin bir parçası olarak gördü. Azerice ile yayımına izin verilmeyince komedilerini Rusçaya da çevirdi. Rusça çevirileri 1853 yılından itibaren Tiflis'te Kavkaz gazetesinde tefrika edildi. Bir kısmını aynı yıl kitap olarak da yayımladı.
1857'de Aldanmış Kevakib (Kandırılmış Yıldızlar) adlı uzun hikâyeyi tamamladı. Bu eserde Şah despotizmine karşı şiddetli bir tepki ortaya koydu. Eser, birçok araştırmacı tarafından Azerbaycan edebiyatının ilk romanı kabul edilir. 1859 yılında komedilerini ve Aldanmış Kevakib'i, Azerice ile Temsilat adı ile yayımlandı ve kendisine büyük ün getirdi. Yazarın dram yaratıcılığı; Kafkasya, Orta Asya ve Yakın Doğu ülkelerinin edebiyatları için de bir örnek teşkil etti. İlk Osmanlı ve İran tiyatro eserleri Ahundov'un komedilerinden sonra ortaya çıktı. Bu komediler Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu'nun teşekkülü, Azerbaycan halkı arasında çağdaş tiyatro sanatının yayılması için edebî malzeme rolünü oynadı.
1857'den önce Arap alfabesinin sadeleştirilmesi ve daha sonra ise Arap alfabesinden tamamen vazgeçerek Türk dilleri için Latin alfabesi kullanılması fikrini ileri sürerek birkaç projesi hazırladı ve hayatının son yıllarına kadar onu meşgul eden bu projeler başta Osmanlı Devleti olmak üzere, hiçbir yerden destek görmedi.
1863 yılında İstanbul'a gitti ve buradaki Rus elçisinin vasıtasıyla Sadrazam Fuat Paşa'ya Farsça yazdığı kitabını, Azerbaycanca kaleme aldığı “Yusif şahın hekayeti” ile birlikte takdim etti. Türkiye de ona Mecidiye nişanı ve birtakım hediyeler verildi.
1866'da Kemalü’d-dövle Mektubları adlı felsefi eserini tamamladı. Bu eserde hayalinde yarattığı iki devlet yöneticisinin mektupları yoluyla İslam, Türk-İslam dünyasındaki yönetim, sosyal-dinî hayat, eğitim, insan hakları sorunlarını eleştirmiştir. Eser 1868'de Farsçaya, 1874'te de Rusçaya çevrildi. Ancak Ahundov ömrü boyunca ne Rusya'da ne de Avrupa'da bu eseri yayımlatabildi.
1873'te Rus ordusunda albay rütbesi aldı. Aynı yıl ilk  Azerice ile yayınlanan ilk gazete olan, Hasan Bey Zerdabi'nin çıkardığı Ekinçi'de yazılar yayımlamaya başladı. Hacı Kara komedisi Bakü'de Rus okulu olan Realni Mektebi'nin öğrencileri tarafından Hasan Bey Zerdabi'nin öncülüğünde sahnelendi. Çok ilgi gören bu oyundan sonra tiyatroda profesyonelleşme çalışmaları yavaş yavaş başlamış ve tiyatro faaliyetlerinde bir hareketlilik görüldü.
Yaşadığı dönemde eserleri Farsça, Gürcüce, Ermenice, Rusça, Almanca, İngilizce, Fransızcaya çevrildi; Azerbaycan, Rusya, Fransa ve İngiltere'de komedileri sahneye kondu.  Azerbaycan'daki düşünce hayatı ve edebiyatını büyük ölçüde etkilemesinin yanı sıra Farsça olarak yayımlanan tiyatro eserleri ve nüfuz sahibi İranlı şahsiyetlerle mektuplaşmaları vasıtasıyla İran modernizmini de etkilediği kabul edilir.
10 Mart 1878'de Tiflis'te bir kalp rahatsızlığı sonucu öldü. Tiflis Botanik Bahçesi içindeki Müslüman mezarlığında Mirza Şefi'nin kabri yanına defnedildi.
Tiflist'te 1865-1878 arasında yaşadığı ev Ahundov Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Temsilah. Tiflis, 1859
Kemalüddövle Mektubları, Bakı, 1926
Hekayet-i Hırs Kuldurbasan, Bakı, 1938
Hekayet-i Molla İbrahimhelil Kimyager, Bakı, 1938
Seçilmiş Eserleri, Bakı, 1938; Eserleri, 3 cildde, I-III. cildler, Bakı, 1938
Aldanmiş Kevakib, Bakı, 1962, 1975, 1982
Kemalüddövle Mektubları, Bakı, 1959,1969, 1986
Komediyalar, Bakı, 1962, 1975, 1982
Eserleri, 3 cildde, I-III cildler, Bakı, 1958-1962
Eserleri, 3 cildde, I-III cildler, Bakı, 1955
Piyesler, Bakı, 1968
Mürafie Vekillerinin Hekayeti, Bakı, 1969
Aldanmış Kevakib, Kemalüddövle Mektubları, Bakı, 1985
Bedii ve Felsefi Eserleri, Bakı, 1987
Puşkin'in Ölümüne Şark Poeması, Bakı, 1987
Eserleri, 3 cildde, I-III cildler, Bakı, 1987-1988
Komedileri, İzmir, 1989
Eserleri (Rus dilinde) Tbilisi, 1938
Seçilmiş Eserleri (Rus dilinde), Bakı, 1987
Seçilmiş Felsefî Eserleri (Rus dilinde), Bakı, 1951, 1963,1987, Moskva, 1962.

Azerbaycanlı yazarlar listesi
Mirza Fetali Ahundov'un ev müzesi (Şeki)

Mirzaağa Aliyev (Azerice: Mirzəağa Əli oğlu Əliyev; 1883, Hövsan - 25 Ekim 1954, Bakü), Azeri tiyatro ve sinema oyuncusu.
1883 yılında Bakü'ye bağlı Hövsan köyünde dünyaya geldi. İlköğrenimini medresede alan Aliyev, daha sonra Bakü'deki Rus-Müslüman okuluna gitti. İlk rolü 1901 yılında Şahmar bey oldu (Müsibəti Fəxrəddin, Necef Bey Vezirov). Azeri tiyatro oyuncularından Necef Bey Vezirov ve Cihangir Zeynellı Aliyev'e yol gösterdi. Aliyev 1906-1907 yılları arasında Şevk adlı (Həmiyyət) tiyatro grubunun başkanı ve oyuncusu oldu. Bu grup daha çok endüstriel bölgelerde gösteriler yaptı. 1907-1912 yılları arasında  "Nicat" topluluğunun tiyatro grubunda çıkış yakaladı. 1912 yılında ilerici toplumsal faaliyetleri nedeniyle Astrahan'a sürgün edildi. 1912-1916 yılları arasında İdil Nehri üzerindeki şehirlerde, Tiflis'te, Erivan'da, İran ve Türkiye'nin birkaç şehrinde gösteriler sundu.
Azerbaycan Sovyetler Birliği'ne girdikten sonra Aliyev, Bakü Özgür Eleştirsel Tebliğ Tiyatrosu'nu (Bakı Azad Tənqid Təbliğ Teatrı) organize ederek güncel konulu iki kişilik gösterilerde etkin bir rol üstlendi. 1924 yılından ölümüne kadar Azerbaycan Devlet Dramatik Tiyatrosu'nda çalıştı. Öldükten sonra adı Bakü'deki bir sokağa verildi.
Aliyev; Bismillah, Hacı Kara, Muhabbet Oyunu, Elmas ve Bakü'nün Işıkları filmlerinde oynadı.

SSCB Stalin Ödülü sahibi (1943, 1948)
SSCB Devlet Sanatçısı (1949)
Kızıl Bayrak Nişanı

Mirzaağa Aliyev'in biyografisi (Azerice)

IMDb'de Mirzaağa Aliyev

Müsafiriler, 930-1200 yılları arasında bugünkü Azerbaycan ve Ermenistan topraklarında hüküm süren ve Salariler ya da Sellariler adıyla da anılan hanedan. Deylemi hânedanlardan biri olan Müsâfirîler'in ortaya çıkışıyla ilgili bilgiler her ne kadar kesin değilse de Yâkūt el-Hamevî'nin kaydettiği bir mektuptan bu hânedanın tarihinin, mensubu bulundukları Âl-i Kenger'in Kazvin'e bağlı Târum (Tarım) vilâyetindeki Şemîrân (Semîrân) Kalesi'ni ele geçirmesine kadar gittiği anlaşılmaktadır.
Müsâfirîler'in bilinen ilk üyesi Sellâr (Sâlâr) diye tanınan Muhammed b. Müsâfir'dir. Mes'ûdî babasının adını Esvâr şeklinde kaydeder isim zamanla Müsâfir şekline dönüşmüş olmalıdır. Muhammed b. Müsâfir, Cüstânî Hükümdarı III. Cüstân b. Vehsûdân'ın kızı ile evlenerek bu Deylemli hânedanla akrabalık tesis etti Taberistan Zeydîlerinin çöküşe geçmesinin (IV./X. yüzyıl) ardından başlayan Deylemliler’in yayılma sürecinde Muhammed b. Müsâfir de rol aldı ve lider Esfâr b. Şîreveyh’e karşı kumandanlarından Merdâvîc b. Ziyâr ile ittifak yaptı. Merdâvîc, bu ittifaka dayanarak 316 (928) veya 319’da (931) Esfâr’ı ortadan kaldıran ve kendisini yayılışın liderliğine getiren hareketi başlattı Ancak Muhammed b. Müsâfir’in oğulları Vehsûdân ve Merzübân, annelerinin de yardımıyla idare merkezi Şemîrân Kalesi’ni ele geçirip babalarını tahtından indirerek gözetim altına aldılar ve yönetimi kendileri üstlendiler; Târum bölgesi Vehsûdân’da, diğer topraklar Merzübân’da kaldı (330/942). Bu sırada, Sâcoğulları’ndan Yûsuf b. Ebü’s-Sâc’ın ölümünden (314/926) beri önemli iç karışıklıklara sahne olan Azerbaycan, Hâricî lideri Deysem b. İbrâhim el-Kürdî tarafından ele geçirildi. Fakat Deysem’le ilişkileri bozulan veziri Ebü’l-Kāsım Ali b. Ca‘fer, Merzübân ile görüşüp onu Azerbaycan’a saldırmaya teşvik etti. Merzübân Deysem’i yenerek kısa zamanda Azerbaycan’a, daha sonra da Derbend ve Şirvan’a kadar Arrân ve İrmîniye’ye hâkim oldu; Deysem b. İbrâhim’i de kendisine iktâ ettiği Târum’daki bir kaleye gönderdi (330-331/942-943). 332 (944) yılında Arrân’ın merkezi Berdea Rus askerlerince işgal edildi. Merzübân onları kuşatma altına aldıysa da aynı günlerde Musul Hamdânî ordusunun Azerbaycan’a doğru harekete geçtiği haberi gelince Ruslar’la savaşmak için küçük bir birlik bırakıp Hamdânîler’e yöneldi. Meydana gelen savaşta yağan karın da etkisiyle bedevîlerden teşekkül eden Hamdânî ordusu dağıldı (334/945-46). O sırada Büveyhî Emîri Muizzüddevle’nin hilâfet merkezi Bağdat’a hâkim olması üzerine Hamdânî Emîri Nâsırüddevle Büveyhîler’i oradan atmaya niyetlendi ve bir mektupla Hamdânî kuvvetlerinin Azerbaycan’dan çekilmesini emretti. Kuşatma altında bulunan Berdea’daki işgalci Ruslar da ülkelerine geri döndüler
Çoğunlukla "emir" unvanını kullanan Müsafiriler, adlarını Şemiran Emiri olan Salar'ın oğlu Müsafir'den aldılar. Onuncu Yüzyılın son çeyreğine kadar, Teron, Semen, Petrov, Ermenistan, Arran ve Azerbaycana hakim oldular, 989-997 arasında Büveyhoğulları'nın hakimiyetine girdiler, 1065'te ise hanedanın hüküm sürdüğü topraklara Selçuklular egemen oldular.

10. yüzyılın başlarında Şamiran'ı fetheden Muhammed bin Musafir. Cüstani hanedanından bir kız ile evlendi. Muhammed bin Musafirin Sert yönetimi ve politikaları, sonucunda ailesini bile ona yüz çevirdi. 941'yılında oğulları Wahsudan ibn Muhammed ve Marzuban tarafından hapsedildi

Merzuban, Deysemi hanedanlığını işgal edip hükümdarı Deysem'i hapsetti, Daha sonra Merzuban Divin,Erdebil ve Tebriz'i ele geçirdi, sonra hanedanlığın başkentini Berdeye taşıdı ayrıca. Şirvanşahlar, Merzuban'ın tebası olmayı ve haraç ödemeyi kabul ettiler.
943-944'te Ruslar, Hazar bölgesine bir sefer düzenlediler. Bölgedeki ekonomik durumu etkileyen bu sefer neticesinde Berde gücünü kaybetti ve merkez Gence'ye taşındı.
Sallari ordusu, Rus ordusu karşısında birkaç kez yenilgiye uğradı. Ruslar başkent Barda'yı ele geçirdi. Ruslar, yerel halkın, otoritelerinin tanınması karşılığında dinlerini yaşamalarına izin verdi; Rusların bölgede kalıcı olarak yerleşme niyeti bulunuyordu. İbn Miskawaih'e göre, yerel halk Rus güçlerine taş atarak ve barışı bozdu, Ruslar yerel halkın şehri boşaltmasını talep etti. Bu talep yerel halk tarafından reddedildi ve Ruslar yerel halkı öldürmeye, birçok kişiyi ise fidye için esir almaya başladı. Katliam, müzakereler nedeniyle kısa bir süre kesintiye uğradı ancak kısa süre sonra bu antlaşma bozuldu. Ruslar, birkaç ay berde de kaldı ve çevredeki pek çok yeri yağmalayarak şehirden ayrıldılar.
948'yılında Marzuban, Hemedan ve İsfahan hükümdarı Rukn ed-Daula tarafından mağlup edildi ve Samiram Kalesi'nde esir alındı.
Bundan sonra Sallariler bölgesi, Marzuban'ın erkek kardeşi Vahsudan, Merzubanın oğulları ve Deysam Sajid arasında acımasız bir güç mücadelesinin yeri oldu. Merkezi yönetimdeki bu zayıflık, Revaddilerin ve Şeddadilerin sırasıyla Tebriz ve Divin'in kuzeydoğusundaki bölgelerin kontrolünü ele geçirmesine sebep oldu.

Merzuban, kardeşi Wahsudan'ı halefi olarak belirlemişti. Ancak Azerbaycan'a kalelerin komutanları onu lider olarak görmeyi reddettiler ve onun yerine Marzuban'ın oğlu Justanibn Merzuban'ı halefi olarak tanıdı. Ancak Wahsudan yönetimin başına geçmeyi başardı. Wahsudan'ın ölümünden sonra (967'den bir süre sonra), oğlu Nuh onun yerini aldı. Nuh 989'da ölünce, yerine Nuh'un küçük oğlu ibrahim geçti
Gazneli Mahmut yeni halefin tecrübesizliğinden yararlandı ve 1029 yılında Rey'i fethetti İbrahim'toprakları geri almak için bir kuvvet gönderdi, ancak bunu başaramadı, daha sonra İbrahim, Kazvin'i Gazneliler'den aldı ve savaşta Gazneli Mahmud'un oğlu Mesud'u yendi. Salariler 1062 yılında selçuklular tarafından yıkıldı ve zaman içerisinde asimile oldular.

Nahçıvan (Azerice: Naxçıvan), Azerbaycan'da bir şehirdir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin başkentidir. Aras Nehri'nin kolu olan Nahçıvan Nehri'nin batı kıyısındadır. Babek Rayonu ile çevrili olan Nahçıvan şehri, özel bir statüye sahiptir. 2019 itibarıyla, şehir nüfusu 93.700'dür. Bakü'den uzaklığı 536 km'dir. Uluslararası havaalanı vardır.

Nahçıvan'da karasal yarı kurak iklimi hakimdir. Kışlar kısa, soğuk ve karlı, yazlar ise uzun, kuru ve çok sıcak geçmektedir.

Kentte 2004 yılından beri Nahçıvan Uluslararası Havaalanı faaliyet göstermektedir. Havalimanından Azerbaycan'ın Gence ve Bakü kentlerine, Türkiye'nin İstanbul kentine ve ayrıca aksine güzergahlara seferler vardır.
Türkiye'nin en kısa komşu ülke sınırı (10km) Nahçıvan iledir. Burada Dilucu Sınır Kapısı vardır ve karayolu geçişleri yapılabilmektedir.

 Wikimedia Commons'ta Nahçıvan ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası (Azerice: Naxçıvan Muxtar Respublikasının Konstitusiyası), Nahçıvan ÖC'de resmi yasadır. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasından sonra özerk devlet'te ikinci anayasa'dır.

İlk toplantı 28 Nisan 1998 tarihinde Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisinin 5. oturumunda kabul edilmiş, 30 Haziran ve 29 Aralık 1998 tarihlerinde Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisinin oturumlarında onaylanmış ve 8 Ocak 1999'da yürürlüğe girmiştir. Anayasa bir önsöz, 6 bölüm (50 madde) ve 4 geçiş hükmünden oluşmaktadır. Anayasa'nın 1. maddesine göre Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti içinde demokratik, yasal, laik bir özerk cumhuriyettir ve Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin özerk statüsü Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası tarafından belirlenir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti, Anayasa ile yetkilerine atıfta bulunulan sorunları çözme konusunda bağımsızdır. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nde devlet iktidarı, kuvvetler ayrılığı ilkesine göre düzenlenmiştir; Yasama yetkisi Yüksek Meclis tarafından, yürütme yetkisi Bakanlar Kurulu tarafından ve yargı yetkisi özerk cumhuriyetin mahkemeleri tarafından kullanılır.
Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası, Yüksek Görevli kurumunu kurdu. En yüksek yetkili - Nahçivan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi başkanı - hem yasama hem de yürütme yetkisine sahiptir. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasası, özerk cumhuriyetin normatif yasal düzenlemeleri arasında en yüksek yasal güce sahiptir.

Azerbaycan Anayasası

Naxçıvan Muxtar Respublikası Konstitusiyası// Naxçıvan Ensiklopediyası / V.Y. Talıbov. — Təkminləşdirilmiş və yenidən işlənmiş ikinci nəşr. — Naxçıvan, 2005. — 2 cilddə. — II cild. — Səhifələrin sayı: 380. — Səh.: 153. — ISBN 5-8066-1468-9

NAXÇIVAN MUXTAR RESPUBLİKASININ KONSTİTUSİYASI (NAHÇIVAN ÖZERK CUMHURİYETİ'NİN ANAYASASI) 5 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nahçivan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin en yüksek yasama organıdır.

1938-1990'larda Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti parlamentosu, Yüksek Sovyet olarak adlandırılmıtır.
Komünist Parti önderliğindeki son seçimler 30 Eylül 1990'da 12. Dönem Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti için yapıldı. Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde bu seçimleri yapmak için 110 seçim bölgesi kuruldu. Nahçivan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti'ne 110 milletvekili seçildi. 
2 numaralı M.F.Ahundov seçim çevresinden milletvekili seçilen Haydar Aliyev, 17 Kasım 1990'da, 12. Dönem Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti'nin ilk toplantısında, Yüksek Sovyet Başkanlığına seçildi.
O oturumda, öncelikle "Nahçıvan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" adından "Sovyet" ve "Sosyalist" sözcükleri kaldırıldı ve "Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti" olarak adlandırılmasına karar verildi. Aynı zamanda Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti'nin de Yüksek Meclis olarak yeniden adlandırılmasına karar verildi.
3 Eylül 1991'de Haydar Aliyev, Özerk Cumhuriyetin Yüksek Meclis Başkanlığına seçildi.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasına göre, özerk cumhuriyette devlet gücü kuvvetler ayrılığı ilkesine göre düzenlenir; Yasama yetkisi Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi - Parlamentosu tarafından kullanılır.
Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Anayasasından Alıntılar:

Madde 11. Yasamanın gerçekleştirilmesi
Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nde yasama yetkisini Nahçıvan Özerk Cumhuriyet Yüksek Meclisi hayata geçirir.
Madde 12. Nahçıvan Özerk Cumhuriyet Yüksek  Meclisinin üye sayı
Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi 45 milletvekilinden ibarettir.
Madde 13. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi milletvekillerinin seçimlerinin esasları

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi'nin milletvekilleri liste usulü seçim sistemi, genel, eşit ve direkt seçim hukuku esasında özgür, kişisel ve gizli oylama yolu ile seçilir.

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Nahçıvanşünaslık (Araştırmaları) Merkezi, Nahçıvan'a adanmış çok sayıda kitap, albüm, bilimsel makale, gazete ve dergi malzemesi, belgesel, elektronik medyanın korunmasını, araştırılmasını ve tanıtımını sağlayan bir kurumdur.
Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Başkanının 17 Şubat 2011 tarihli Kararıyla  Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Kütüphanesi ve Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Kütüphanesi "Nahçıvanşünaslık" bölümü temelinde yaratılmıştır.
Merkez için bina tahsis edildi ve baştan sona yeniden inşa edildi. 9 Şubat 2013 tarihinde Nahçıvanşünaslık Merkezi açıldı.

Merkezin kitap ve arşiv fonu, Nahçıvan çalışmaları üzerine önemli basılı ve arşiv materyalları ile zenginleştirilmiştir. Nahçıvanşünaslık Merkezi'nde kitap, dergi ve gazeteler, haritalar ve atlaslar, özetler, albümler ve fotoğraf malzemeleri, belgeseller toplandı ve sistematik hale getirildi. Şu anda, merkezin kütüphane bölümünde 3374 adet basılı materyal bulunmaktadır. Bunların 2.550'si kitap, 29'u minyatür kitap, 92'si özet, 703'ü gazete ve dergi materyalidir.
Merkez, modern kütüphane teknolojileri ve yöntemleri alanında birçok yeniliği uygulamıştır. Merkezin kütüphanesi ve arşivi, en son bilgi donanımı ve taşıyıcıları ile sağlanmakta, elektronik kütüphane ve elektronik arşiv zenginleştirilmektedir. Ayrıca kullanıcılar kişisel bir şifre ile elektronik bilgi köşesine erişerek istedikleri kitabı sipariş edebilirler. E-köşk, kullanıcıların kitap fonunun elektronik kataloğunu tanımasına, sorulara hızlı yanıt almasına ve sanal sipariş vermesine olanak tanır. Okuma ve periyodik basın salonunda kullanıcılar kitap, gazete ve dergilerin yanı sıra internete erişebilirler. Kullanıcılar, merkez fonunda bulunan literatür, belge, el yazmaları, video ve ses materyalleri, fotoğraflar ve haritaları elektronik katalog üzerinden kullanabilirler. Ayrıca, üç dilde hazırlanan "www.e-merkez.alimeclis.az" internet sitesi, merkez ile etkin bilgi alışverişine olanak sağlamaktadır.

Yüksek Meclisin başkanlığı 3 kişiden ibarettir: 

Başkan
Başkanın 1. Yardımcısı
1 Başkan Yardımcısı
Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin yasal statüsüne göre Azerbaycan Cumhuriyeti içinde özerk bir devlettir . En üst düzey yetkili Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Başkanıdır.

Madde 29. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Başkanına ait talepler
I.Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Başkanı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından seçilir, ona tabidir ve ona hesap verir. O, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi tarafından geri çağırılabilir.
II. Yaşı 30'dan aşağı olmayan, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin arazisinde 5 yıldan az olmayarak daimi yaşayan, başka devletler karşısında sorumluluğu olmayan, universite eğitimli, ikili vatandaşlığı olmayan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi'nin her bir milletvekili Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Başkanı seçilebilir.

III. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi Başkanı seçimi kurallarını Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclisi belirler.

Resmi site: alimeclis.az 8 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Azerice)

Revvadiler (Arapça: بنو روّاد), 1071-955 yılları arasında Azerbaycan'ın kuzeybatı bölgesinde bulunmuş Sünni Müslüman bir Kürtleşmiş Arap hanedanıydı. Revvadiler 8. yüzyılın sonlarında ve 9. yüzyılın başlarında Tebriz ve güneydoğu Azerbaycan'ı yönetti. Aile, 10. yüzyılın başlarında Kürtleşerek Tebriz ve Meraga merkezli hale geldi.

Revvadiler aslen Yemenli Arap Ezd kabilesine mensup olup sonradan bölgeye gelmiş ve Kürt aşiretleri ile karışarak Kürtleşmişlerdir. Abbasi Halifesi tarafından 758 senesinde Basra'dan alınarak Azerbaycan'a yerleştirilmişlerdir. Revvad b. Müsenna el-Ezdî'yi, Azerbaycan valisi güvenliği sağlama amaçlı Tebriz civarında vazifelendirmiştir. Daha sonra onun soyundan gelen torunları 8. ve 9. yüzyıllarda Abbasiler'in Tebriz valisi olarak vazife yapmışlardır. Revvadiler, 10. yüzyılın başından itibaren Azerbaycan'da baskın hale gelen Kürt varlığıyla özellikle Hezbani aşiretiyle karışmışlar ve giderek Kürtleşmişlerdir. Buna karşılık Revvâdîlerin kökeni belirsizdir ve Ezd kabilesi bir bağlantıları olup olmadığı açık değildir.

Salariler egemenliğinin zayıfladığı dönemde güç kazanan Tebriz, Meraga ve Ahar hâkimi Ebülhica bin er-Revvad, 981 yılında sonuncu Salari hükümdarı İbrahim bin Merzban'ı tahttan indirerek Revvadiler devletini kurmuştur. Ayrıca, Revvadiler, Muğan hakimi Sipehbud'u mağlup edip kendilerine bağlamışlardır.
1054 yılında Sultan Tuğrul Bey'in öncülüğünde Güney Azerbaycan'a akın eden Büyük Selçuklu Devleti ordusu, Tebriz'e kadar ilerlemiştir. Rakibi karşısında zayıf düşen Revvadi hükümdarı Ebu Mensur Vehsudan, Tuğrul Bey'in hâkimiyetini kabul etmiş ve adına hutbe okunmasını emredip, sultana değerli hediyeler vermiş Selçuklular'la iyi ilişkiler geliştirmiştir. Revvadilerin hakimiyetine Malazgirt Savaşı'ndan sonra son verilmiştir, bu tarihten sonra Revvadiler hakkında bilgi bulunmaz.

Muhammed Hüseyin (?-951)
I. Hüseyin  (955-988)
I. Memlan  (988-1000)
II. Hüseyin (1000-1019)
Vehsudan (1019-1054)
Ebu Nasr II. Memlan (1054-1071)

Rawwadids14 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Encyclopaedia of Islam.
List of Rawadid Rulers

Sâciler veya Sâcoğulları, Azerbaycan'da hüküm sürmüş bir hanedandır. Sâcoğulları hanedanı, Azerbaycan'daki bir halife hükümdar soyu idi. Sâciler, Orta Asya'daki Uşrusana kentinden göç etmiş, İrani (Soğd) kökenli bir topluluk ya da Abbasi hizmetindeki Türk kökenli bir komutan olan Ebü’s-Sâc Dîvdâd'ın ailesindendir.

Ebü's-Sâc muhtemelen 822–823 yıllarında, Ahmed b. Ebî Hâlid'in Uşrûsana'yı fethi üzerine ülkesini terk etmiştir.
Ebü's-Sâc'ın 879 yılında vefatı üzerine geride iki oğlu kalmıştı. Bunlar; Muhammed ve Yusuf idi.
Muhammed bin Ebü's-Sâc'a babasının ölümü üzerine 880'de Mekke valiliği ve Haremeyn verilmiştir. 878 yılından beri Mekke'nin kontrolünü elinde bulunduran Muhammed el-Mahzumi'yi 880 yılında yaptığı savaşla bu şehirden çıkarttı ve onun hâkimiyetinde bulunan Cidde şehrini aldı.

Hacı Zeynelabidin Tağıyev Tiyatrosu veya Tağıyev'in Tiyatrosu Bakü şehrinin ilk tiyatrosudur. 1883 yılında sanayici ve hayırsever Hacı Zeynelabidin Tağıyev tarafından yaptırılmıştır. Bu tiyatronun sahnesinde ulusal oyunlar, operalar ve dünya klasiklerinden eserler sahnelenmiştir. Ocak 1908'de Üzeyir Hacıbeyov'un ilk Azerbaycan milli operası "Leyla ve Mecnun" Tağıyev Tiyatrosu'nda prömiyeri olmuştur.
Tiyatro binası birkaç kez yandı ve yeniden inşa edildi. 1930'ların sonlarından itibaren Meşedi Azizbeyov'un adını taşıyan Azerbaycan Devlet Akademik Millî Dram Tiyatrosu, 1960'tan beri Şihali Kurbanov'un adını taşıyan Müzikal Komedi Tiyatrosu olmuştur. 1992 yılında tiyatro binası yıkılarak yerine Azerbaycan Devlet Akademik Müzik Tiyatrosu binası yapılmıştır.

1882 yılında Hacı Zeynelabidin Tağıyev, Bakü şehrinin merkezinde kendi arazisine inşa edilecek tiyatro binasının projesini Bakü şehir meclisine sundu ve proje onaylandı. Tiyatro binası 1883 yılında tamamlanarak kullanıma açıldı. Bakü'de ilk kez böyle bir tiyatro binası yapılmış oldu. 1911 yılına kadar Tağıyev Tiyatrosu, şehirdeki tek tiyatro binasıydı. Tiyatro binasının mimarı Krisanf Vasilyev'dir ve onun projesi temel alınarak Bakü'deki tren garı da inşa edildi.
"Kaspi" gazetesi, 20 Kasım tarihinde yeni inşa edilen tiyatro binasının açılışının gerçekleşeceğini bildirdi. Daha sonra 25 Kasım'da gazete, binayı inceleyen komisyonun binayı uygun bulduğunu ve ilk gösterinin 27 Kasım'da olacağını duyurdu. Nihayet, 27 Kasım 1883'teHacı Zeynelabidin Tağıyev'in tiyatrosu açıldı.
Tiyatronun sahnesinde N.A. Potemkin'in "Ruhcan Kasıblar" ve "Karaçılar" oyunları sahnelendi. "Kaspi" gazetesinde bu vesileyle şunlar yazıldı.

Her şey başarıyla oynandı, alkışlar durmadı ve tiyatronun impresario'su G. Goncharov iki kez sahneye çağrıldı.

1890 yılının 10 Ağustos'unda Tağıyev Tiyatrosu'nda Bakü Real Okulu'nun zengin öğrencilerinin hayır işine yönelik amatör bir tiyatro gösterisi düzenlendi. D.A. Mansfeld'in "Sahmler hakkında" adlı 4 perdelik komedi ve P.A. Karatigin'in "Vitzmunder" adlı bir perdelik vodvili başarıyla sahnelendi. Hava oldukça ağırdı, ancak salon neredeyse doluydu ve toplanan para 300 rubleyi buluyordu. Tiyatronun kendisi de amatörlere ücretsiz olarak veriliyordu.
1898 yılının 20 Nisan'ında Tağıyev Tiyatrosu'nda hayırseverler tarafından İskender Bey Malikov'un "İyiliğe kötü" adlı oyunu sahnelendi. Aynı yılın 7 Aralık'ında Bakü Real Okulu'nun zengin öğrencileri için Necef Bey Vezirov'un "Yağışdan yağmura" adlı piyesi ve "Ev Eğitimi" vodvili sahneye konuldu.
8 Aralık 1899'da tiyatroda yangın çıktı. 1899 yılının sonunda yangından sonra tiyatro binasının onarımı tamamlandı. Bina, inşaat mühendisi Pavel Koqnovitskin tarafından Bakü Valiliğinin inşaat idaresi tarafından onaylanmış proje temelinde yeniden yapıldı. 1900 yılında Tağıyev Tiyatrosu binası restore edildi. Bu yangından önceHacı Zeynelabidin Tağıyev'in makamı da tiyatro binasında bulunuyordu. Yeniden yapılanma sonrasında ofis başka bir binaya taşındı.

1900 yılında Neriman Nerimanov, "Hacı Zeynelabidin Tağıyev'in elli yılı ve halka hizmetleri" adlı kitabında şunları yazmaktadır:

Bu saygıdeğer şahsın faaliyetleri gerçeğe ışık tutuyor! İlginçtir ki, Badukübe'de daha varlıklı ve daha eğitimli kişiler olmasına rağmen, burada ilk tiyatro binasını inşa eden kişi değerli Hacı'dır. Badukübe'nin hevesli gençleri bu tiyatroda yılda birkaç kez Türkçe komedi gösterileri izleme fırsatı buluyor. Kira ücreti bir akşam için yüz ruble olsa da, muhterem Hacı bu ücretten çoğu zaman feragat etmekle kalmayıp, hayırsever amaçlar için ek hediyeler de vermektedir. 1900 yılında, küçük olmasına rağmen son derece güzel olan tiyatronun yeniden inşası için yaklaşık yüz bin ruble bağışta bulunmuştur.
12 Ocak 1908'de Üzeyir Hacıbeyov'un "Leyla ve Mecnun" adlı milli operasının prömiyeri bu tiyatroda yapılmıştır.
1909'un başında Tağıyev Tiyatrosu binası başka bir yangınla yıkıldı ve bu da Azerbaycan tiyatro topluluğunun durumunu ağırlaştırdı. 21 Şubat 1909'da tiyatronun içinde bulunan berber dükkânı yandı. Kısa süre sonra yangın tüm tiyatro binalarını sardı. Tiyatroda telefon yoktu ve 7 dakika sonra gelen itfaiye ekibi yandaki evden aranmıştır. "Kafkasya ve Merkür" buharlı gemi şirketi de yangının söndürülmesinde görev almıştır.
Bu, tiyatro tarihindeki en büyük yangındı. Yangın 1909 yılının 1 Mart'ında "Molla Nasreddin" dergisinde yer aldı. Karikatürde fanatikler ve ruhaniler el ele tutuşarak sevinçle dans ediyorlardı. Tiyatronun oyuncusu ve yönetmeni Hüseyn Arablinski, göz yaşları içinde yanındaki oyuncu arkadaşına şöyle diyor: "Halkın derdini sahnede o kadar canlandırdım ki, sonunda başıma düştü!"
1909 yılının Haziran ayında tiyatronun sahibi Hacı Zeynelabidin Tağıyev, aynı yerde teatroyu yeniden inşa edeceğini duyurdu. Aynı ay, üç katlı bir salon önerdi ve bu projeyle seyirci sayısının artacağını belirtti. Tağıyev'in kararına göre, yeni tiyatro binasında en az 600 koltuk olmalıydı. 1910 yılının 1 Ekim'inde tiyatro tekrar Lev Tolstoy'un "Aydınlanmanın Meyveleri" adlı oyunu ile seyircilere açıldı.
Daha sonra Tağıyev tiyatroyu yeğeni Muhammed Bağır Tağıyev'e kiraya verdi. O, tiyatroyu tam teçhizatlı bir ekip ile donatarak, bir ya da iki veya daha fazla sezon boyunca bu veya başka bir kuruluşa kiraya verirdi.
1916 yılının 13 Mayıs'ında Tağıyev'in tiyatrosunda Zülfügar Hacıbeyov'un "Aşıg Gerib" operasının prömiyeri gerçekleşti.
1 Şubat 1918'de tiyatro binası yangın sonucunda yeniden yok oldu. Tiyatronun tüm ahşap bölümleri yanmış, sadece taş ve demir-beton iskelet sağlam kalmıştır.

Mart 1921'de eski Tağıyev Tiyatrosu'nun 1918'de yanan binasının restore edilmesine karar verildi. O zamana kadar tiyatronun sadece cepheleri korunmuştur. 1922 yılında tiyatronun binası onarılmıştır.
1920'li yıllarda tiyatro binasında D. Bünyadzade'nin adını taşıyan Türk Devlet Tiyatrosu bulunuyordu. 1930'ların başında D. Bünyadzade'nin adını taşıyan Türk Sanat Tiyatrosu oldu. 1930'ların sonlarından itibaren M. Azizbeyov'un adını taşıyan Devlet Dram Tiyatrosu burada bulunuyordu. 1960 yılında Devlet Dram Tiyatrosu için yeni bir bina inşa edildikten sonra binada Şihali Kurbanov Müzikal Komedi Tiyatrosu faaliyet gösteriyordu.
20. yüzyılın 80'li yıllarının sonunda tiyatro binası kullanılamaz hale geldi ve dağılmaya başladı. Bu bağlamda, belediye yönetimi binanın yıkılmasına karar verdi. Bina 1992 yılında yıkılmıştır. 1996 yılına kadar onun yerine Azerbaycan Devlet Akademik Müzik Tiyatrosu binası yapılmıştır.

Tağıyev Tiyatrosu, Azerbaycan tiyatrosunun gelişiminde büyük bir rol oynamıştır. Tağıyev'in tiyatro alanında faaliyet gösterdiği yıllarda Azerbaycan'da ne tiyatro okulu ne de profesyonel sanatçılar kadrosu bulunuyordu. Azerbaycan dilinde ilk oyun, Tağıyev Tiyatrosu'nun inşa edilmesinden on yıl önce Bakü'de sahnelenmiştir. 1873 yılının Mart ayının 10'unda (23) Bakü'deki halk toplantısının sahnesinde Bakü Real Okulun öğrencileri Mirza Fetali Ahundov'un "Sergüzeşti-veziri-hani-Lenkeran" adlı piyesine uyarlanan bir oyun düzenlemişlerdir.
Rus tiyatrosunun sanatçıları sık sık Tağıyev Tiyatrosu sahnesinde yer alırdı. Büyük Azerbaycanlı aktörler, Tağıyev'in onlara Rus aktörlerinin deneyimini benimsemelerini önerdiğini söylemişlerdir. "Kaspi" gazetesinin 5 Aralık 1884 tarihli bilgisine göre, Tağıyev, Azerbaycanlı aktörlerden oluşan amatör bir topluluğa yardımcı olur, tiyatronun sahnesini onlara ücretsiz olarak kiralar ve ışıklandırma için para almazdı. Tağıyev, hatta amatör sanatçıları toplamak için zaman ayırır, haftalarca gösterilere gelirdi. Tiyatronun gösterilerden elde ettiği gelir sanatçılara ulaşıyordu.
Tağıyev Tiyatrosu aynı zamanda Bakü'deki Ermeni tiyatro toplumunun da gelişimine katkı sağladı. Örneğin, Tağıyev, tiyatrosunda sahnelenen bir gösteriden elde ettiği gelirin bir kısmını Ermeni topluluğunun kasasına bağışlamıştır. Ermeni topluluğunun yöneticisi Ovanes Abelyan, Tağıyev'in Ermeni tiyatrosunun gelişimindeki büyük hizmetlerini böyle ifade etmiştir.

Ermeni tiyatrosunun gelişmesi için hizmet ettik, bize olan yadsınamaz hizmetlerinizin farkındaydık. Yaşasın tiyatronun ilk yaratıcısı Hacı Zeynelabidin Tağıyev.

Под ред. акад. АН АзССР И. А. Гусейнова, А. С. Сумбатзаде, канд. истор. наук А. Н. Гулиева, докт. истор. наук Е. А. Токаржевского (1960). История Азербайджана. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Сарабский А. Г. (1965). "К вопросу о налогах и поборах в дореволюционном театре Азербайджана". Искусство Азербайджана. II. Б. 
Сарабский А. Г. (1968). Возникновение и развитие азербайджанского музыкального театра (до 1917 г.). Издательство АН Азербайджанской ССР. 
İnqilab Kərimov (1991). Становление и развитие азербайджанского театра: Конец XIX — начала XX в. ISBN 5-8066-0219-2. 
Гаджиев А. С. (2000). Миллионер Тагиев Гаджи Зейналабдин (общественно-политические взгляды). Махачкала. s. 61.

Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti (TDFC) (Rusça: Закавказская демократическая федеративная республика, ЗКДФР), Transkafkasya Federasyonu veya Kafkasardı Federatif Cumhuriyeti, Rus İmparatorluğu'nun çöküşü sonucunda, 1918'in Ocak ayından itibaren başlayan hazırlıkların ardından 22 Nisanda bugünkü Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan topraklarında oluşturulmuş federatif devlettir. 26 Mayıs 1918 tarihinde Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'nın ve 28 Mayıs 1918 tarihinde Azerbaycan Halk Cumhuriyeti ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'nin ilan edilmesi ile TDFC'nin varlığı sona ermiştir.

9 Mart 1917 yılında Rus İmparatorluğu Geçici Hükûmeti, Kafkasya'daki çarlık yönetimini ortadan kaldırmaya karar verdi. Bunun yerine, Güney Kafkasya ve Rusya İmparatorluğu Devlet Duması milletvekillerinden oluşan Özel Transkafkasya Komitesi kuruldu.
14 Şubat 1918 yılında Güney Kafkasya'dan bütün Rusya'ya Girişimciler Meclisine seçilen milletvekilleri  Tiflis'te toplandı ve Güney Kafkasya (Transkafkasya) Seymi'ni kurdular. Ekim Devrimi sonra Kasım 1917'de Rus Girişimciler Meclisi seçimleri yapıldı. Ancak Bolşevikler, milletvekillerinin işleyişe başlamalarına izin vermediler, çünkü bu seçimlerde (Güney Kafkasya dâhil) kaybettiler. Daha sonra Güney Kafkasya'dan seçilmiş milletvekilleri bölgesel parlamento kurmaya karar verdiler (Seym). 44 üyeli bir Müslüman fraksiyon olan Seym, Transkafkasya'da Müslüman parlamentonun işlevini yerine getirdi.
26 Mayıs 1918 yılında Transkafkasya Seym'in son toplantısı Tiflis'te yapıldı. Gürcü heyeti Transkafkasyan'ı tek devlette birleştirmenin imkânsız olduğunu belirterek federasyondan çıktıklarını ilan etti. Azerbaycan heyeti buna itiraz etmemiş ve Seym'in bırakılması, Kafkasya Federatif Cumhuriyeti iptali konusunda karar alındı. Transkafkasya Federasyonu'nun toplam bir ay mevcut olmasının temel nedenlerinden biri de Ermeni tarafın hem Azerbaycan'a, hem de Gürcistan'a toprak iddialarıydı.
27 Mayıs 1918 yılında Kafkasya Seyminin çöküşünden sonra kurumun Azeri milletvekilleri Tiflis'te olağanüstü toplantı yaparak Azerbaycan'ın geçici Ulusal Konseyi'ni yaratmışlardır. Azerbaycan'ın ilk parlamentosu olarak faaliyete başlayan 44 kişilik Ulusal Konseye Başkan olarak Mehmed Emin Resulzade (Müsavat), Yardımcı gibi Hasan Bey Ağayev (Müsavat), Sekreter gibi Mustafa Mahmudov (Müsavat), hükûmetin başkanı olarak Fetali Han Hoyski seçildi.
28 Mayıs 1918'de Azerbaycan ve Ermenistan'ın bağımsızlığı ilan edildi.

Transkafkasya SFSC (Rusça: Закавказская Социалистическая Федеративная Советская Республика, kısaca: Закавказская Федерация - ЗСФСР, Zakavkazskaya Sovetskaya Federativnaya Sotsalisticheskaya Respublika – ZSFSR), 1922 ile 1936 yılları arasında  Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin birleşmesiyle oluşan Sovyetler Birliği cumhuriyeti. Başkenti günümüzde Gürcistan'ın başkenti olan Tiflis'ti.

Ermenice: Անդրկովկասի Սովետական Սոցիալիստական Ֆեդերատիվ Հանրապետություն
Andrkovkasyan Sovetakan Soc‘ialistakan Federativ Hanrapetovt‘yovn
Azerice: Загафгазија Совет Федератив Сосиалист Республикасы
Zaqafqaziya Sovet Federativ Sosialist Respublikası
Gürcüce: ამიერკავკასიის საბჭოთა ფედერაციული სოციალისტური რესპუბლიკა
Amierk'avk'asiis Sabch'ota Pederatsiuli Sotsialist'uri Resp'ublik'a

Bir Transkafkasya kondominyum devletinin kökleri, Kafkasya eyaletlerinin ayrılıp Transkafkasya Federasyonu adı verilen kendi devletlerini kurduğu Ekim Devrimi'nin ardından 1918'de Rus İmparatorluğu'nun dağılmasına kadar uzanıyor. Etno-ulusal çıkarlar ve I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu ile çatışma, Transkafkasya Federasyonu'nun sadece iki ay sonra, Nisan 1918'de dağılmasına yol açtı.
Üç halef devlet: Birinci Ermenistan Cumhuriyeti, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ve Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti, Kızıl Ordu tarafından işgal edildikleri ve dağlarda yürütülen Rus İç Savaşı'nın sonuna kadar sürdü ve Sovyetleşmiş. Vladimir Lenin'in önerisinin ardından, bugünkü üç Sovyet Cumhuriyeti olan Ermeni, Azerbaycan ve Gürcü SSC'leri, 12 Mart 1922'de Transkafkasya Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Federatif Birliği'nde birleştirildi. Aynı yıl 13 Aralık'ta Birinci Tüm Kafkasya Sovyetler Kongresi, bu eyaletler federasyonunu birleşik bir federal devlete dönüştürdü ve kurucu cumhuriyetlerinin resmen özerkliğini korurken, onu Transkafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti olarak yeniden adlandırdı. Kongre ayrıca anayasayı kabul etti, Merkez Yürütme Komitesini (kongre oturumları arasındaki en yüksek yasama organı) ve Halk Komiserleri Konseyi'ni (hükûmet) atadı. Gürcü Bolşevik lideri Mamia Orakhelashvili, Transkafkasya SFSR Halk Komiserleri Konseyi'nin ilk başkanı oldu. Tiflis cumhuriyetin başkentiydi.
Cumhuriyet, 30 Aralık'ta Rus SFSR, Ukrayna SSC ve Belarus SSC ile birlikte Sovyetler Birliği'nin kurucu üyesi oldu. Aralık 1936'da Transkafkasya SFSR feshedildi ve tekrar Gürcü, Ermeni ve Azerbaycan SSC'leri arasında bölündü.

Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti
Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti
Uzak Doğu Cumhuriyeti
Bavyera Sovyet Cumhuriyeti
Sovyetler Birliği cumhuriyetleri
Kuban Halk Cumhuriyeti
Güneybatı Kafkas Cumhuriyeti
Gürcistan Olayı

(Albert) Bertel Thorvaldsen (19 Kasım 1770 – 24 Mart 1844) Danimarkalı / İzlandalı heykeltıraş
Thorvaldsen 1770 yılında (bazı kaynaklara göre 1768) Kopenhag'da doğdu. Danimarka'ya yerleşmiş İzlandalı bir ağaç heykelcisinin oğludur. Bu sebeple İzlanda'da doğduğu iddiaları ortaya atılmıştır. Genç Thorvaldsen Copenhagen'da Danimarka Kraliyet Sanat Akademisi (Det Kongelige Danske Kunstakademi) eğitim gördü ve burada tüm ödülleri kazandı. Kraliyet tarafından Roma'da öğrenimine devam etdilmesi desteklendi. 8 Mart 1797'de Roma'ya gelen sanatçı doğum tarihi kayıt altına alınamadığından bu tarihi doğumgünü olarak kabul etmiştir.
Thorvaldsen'in ilk başarısı Jason heykeli için yapılan modeldir. Zamanın en popüler heykeltıraşı olan Antonio Canova tarafından beğenilmiştir. 1803'te bu çalışma İngiliz bir sanat destekçisi Thomas Hope'a sunuldu. 1819 yılında Danimarka'yı ziyaret etmiştir. Burada 1807'de Kopenhag Savaşı sırasında tahrip edilmiş Kopenhag Katedralindeki İsa ve on iki havari heykellerinin yeniden yapımı için görevlendirilmiştir. Bunlar onun Roma'ya dönüşü sonrasında zarar gördü ve 1838 yılına kadar tamamlanamadı. Thorvaldsen Danimarka'daki çalışmalarını bitirdikten sonra döndüğünde bir kahraman gibi karşılandı.
24 Mart 1844 tarihinde öldü ve Copenhagen Royal Theatre'a Kopenhag'da yeni bir müze yapılması için servetinin büyük bölümünü bağışladı. Aynı zamanda müzenin  kendi heykellerinin, modellerinin ve diğer önemli koleksiyon parçalarının ile donatılması konusunda istekler bıraktı. Thorvaldsen kendi isteği üzerine bu müzenin avlusuna gömüldü.
Thorvaldsen, heykelde Neo-Klasik dönemin en önemli temsilcilerinden biri olarak sayılır. Sık sık Antonio Canova ile karşılaştırılır ancak Thorvaldsen klasik Yunan sanatını İtalyan sanatçılardan daha çok kullanmıştır. Figürlerindeki pozlar ve duygular Canova'nınkilerden daha resmi ve serttir.
Eserlerinde (kabartmalar, heykeller, büstler) kullandığı motifler genellikle Yunan Mitolojisine aittir. Sanatçı bunun yanında Papa Pius VII gibi önemli kişilerinde heykellerini yapmıştır. Yaptığı eserler pek çok Avrupa ülkesinde özellikle mezarının da bulunduğu Kopenhag'daki  Thorvaldsen Müzesinde görülebilir.

Thorvaldsen's Museum, Copenhagen20 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Adonis (links to larger image in new window)
Adonis (5 views)17 Şubat 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ganymede and the Eagle, from the Androphile image collection3 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jason with the Golden Fleece (links to larger image)
The Three Graces (relief)
23 works

Derby (okunuşu: Darbi), Birleşik Krallık'ın İngiltere ülkesinin Doğu Midlands bölgesinde bulunan yerleşim merkezidir. 1997'den itibaren tek-seviyeli Derby Şehri yerel idaresinin merkezidir.
Derby kenti bir şehirsel bir yerleşkedir ve coğrafi ve sosyal niteliklerinin incelenmesi gerekir. Yerleşkeyle ilişkili yerel hukuki ve idare nitelikleri Derby Şehri ile Derbyshire idari kontluğu ve törensel kontluğu kavramsal olarak coğrafi Derby'den ince ayrı tutulması gerekmektedir.
Derby yerleşkesinin sınırları hukuki ve idari Derby Şehri sınırlarından daha büyüktür. Derby yerel idaresi sınırları içinde bulunan şehir ile civarında bulunan başka yerel idarelere bağlı varoşlarından oluşan büyük Derby şehirsel alanı (2001 itibarıyla) 230.000 kişilik nüfusuyla İngiltere'nin en büyük 18. yerleşim yeridir.

Derby kenti "Doğu Midlands" bölgesinde törensel "Derbyshire Kontluğu"'nun güneyinde "Derwent Nehri" kenarında konumlanmıştır. Şu tablo Derby etrafındaki kentler, kasabalar ve köyleri yönlerine göre göstermektedir:

Derby şehrinde iki büyük sanayi üretim şirketi bulunmaktadır: Yaklaşık 12.000 işçinin çalıştığı Rolls Royce ve Toyota Motor Corporation otomobil fabrikası,
Derby, eskisi kadar büyük olmakla beraber, İngiltere'de çok önemli demiryolu makineleri üretim merkezi de olmaya devam etmektedir. Bu sektörde çalışan "Railways Systems Engineering" ve "Bombardier" firmaları Derby'de bulunmaktadır. Derby istasyonu İngiltere demiryolu ağı sisteminde tarihsel önemli yerini hala korumakta olup bu istasyona bağlı bakım ve revizyon birimleri hala önemlidir.
Derby'de yeni sektör bilgisayar ve video oyunları tasarımcısı ve geliştiricisi "Core Design" şirketi bulunmaktadır ve bu şirket kahramanı "Lara Croft" olan Tomb Raider oyunları serisinin yaratıcısı olarak bilinmektedir. Bu oyun serisinin çok popüler olması dolayısıyla bu şirketin merkezinin bulunduğu Derby şehri çevresini dolanan "içeri çevre yolu"'nun bir kısmına "Lara Croft Yolu" adı verilmiştir.

Derby Şehri
Derbyshire
Doğu Midlands

Derby ve Derbyshire'da güzel sanatlar kılavuzu 4 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Curlie'de Derby (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

Online Derby kılavuzu

Derby Müzesi ve Sanat Galerisi, İngiltere'nin Derby şehrinde bir müze ve sanat galerisidir. 1879'da Derby Merkez Kütüphanesi ile birlikte Richard Knill Freeman tarafından tasarlanıp Derby'ye Michael Thomas Bass tarafından verilen yeni bir binada kurulmuştur. Joseph Wright tarafından üretilen tüm tabloları burada sergilenir, bunun yanı sıra müzede Royal Crown Derby ve Derby ile çevresinde üretilmiş olan pek çok porselen de burada sergilenmektedir. Bunların dışında arkeoloji, dopal tarih, jeoloji ve askeri koleksiyonlar gibi konularda sergiler de vardır. Sanat galerisi 1882 yılında açılmıştır.

Müzenin tarihi 10 Şubat 1836 tarihinde kurulan Derby Kasabası ve Kontluğu Müze ve Doğal Tarih Cemiyeti'ne kadar uzanır. George Gawler, Güney Avustralya'dan toplamış olduğu mineralleri ve egzotik doldurulmuş kuşları cemiyete bağışladı. Joseph Strutt 1839'da açtığı büyük bir sergi sonrası koleksiyonunun çoğunu cemiyete bağışladı. Cemiyetin koleksiyonu giderek büyüdü ve 1856'da William Mundy koleksiyonu kasabanın mülkiyetine aktarmayı önerdi; fakat bu teklif reddedildi.
1857'de Llewellyn Jewitt'in sekreterliğe getirilmesiyle koleksiyon cumartesi günleri halka açılmaya başlandı. 1858'de kasabadaki Derby Felsefe Cemiyeti ile birleşince, cemiyet 4000 ciltlik bir kütüphane, matematiksel ve bilimsel aletler ve fosillerden oluşan bir koleksiyon elde etti.
1870'te cemiyet ve koleksiyon Derby Yerel İdaresi'nin mülkiyetine aktarıldı; fakat koleksiyonu sergilemek için yeterli yer bulunamadı. Bu nedenle üç yıl boyunca bir depoda bekletilen koleksiyon, müze ile birlikte 28 Haziran 1879'da halka açıldı. Sanat galerisi 1882'de açıldı ve müzeye 1883 yılında aydınlatma amaçlı elektrik getirildi.
1936'da elli yıldır koleksiyonculuk yapan Alfred E. Goodey müzeye önemli miktarda tablo bağışladı. 1945'teki ölümünün ardından Goodey, müzeye yeni bölümler eklenmesi için 13,000 sterlin bıraktı. Yeni bölümler 1964'te tamamlandı ve bunlar günümüzdeki asıl müzeyi oluşturur.

Resmî site

Dresden, Almanya'nın Saksonya eyaletinin başkenti ve Leipzig'den sonra ikinci en kalabalık şehridir. Almanya'nın 12. en kalabalık şehri, yüzölçümü bakımından (Berlin, Hamburg ve Köln'den sonra) dördüncü büyük şehri ve eski Doğu Almanya'nın yüzölçümü bakımından (Berlin ve Leipzig'den sonra) üçüncü en kalabalık şehridir. Dresden'in kentsel alanı Freital, Pirna, Radebeul, Meissen, Coswig, Radeberg ve Heidenau kasabalarını kapsar ve yaklaşık 790.000 nüfusa sahiptir. Dresden metropol alanı 1,3 milyondan fazla nüfusa sahiptir.
Dresden, Hamburg'dan sonra Elbe Nehri üzerindeki ikinci büyük şehirdir. Şehrin nüfusunun çoğu Elbe Vadisi'nde yaşamaktadır, ancak Elbe'nin doğusundaki şehrin büyük, ancak çok seyrek nüfuslu bir alanı Batı Lusatia Tepelik Bölgesi ve Yaylaları'nda (Sudetler'in en batı kısmı) ve dolayısıyla Lusatia'da yer almaktadır. Elbe'nin batısındaki birçok semt, Ore Dağı Ön Bölgesi'nde ve buradan doğan ve Dresden'den geçen nehirlerin vadilerinde yer almaktadır; bunların en uzunları Weißeritz ve Lockwitzbach'tır. Şehrin adı ve semtlerinin ve nehirlerinin çoğunun adları Sorb kökenlidir. 
Dresden, yüzyıllar boyunca şehri kültürel ve sanatsal ihtişamla donatan Saksonya Seçmenleri ve Kralları için başkent ve kraliyet ikametgâhı olarak uzun bir tarihe sahiptir ve bir zamanlar kişisel birlik yoluyla Polonya monarşilerinin aile merkezi olmuştur. Şehir, Barok ve Rokoko şehir merkezi nedeniyle "Mücevher Kutusu" olarak bilinirdi. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Dresden'in tartışmalı Amerikan ve İngiliz bombardımanı, çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 25.000 kişinin ölümüne ve tüm şehir merkezinin yıkılmasına neden oldu. Savaştan sonra, restorasyon çalışmaları tarihi şehir merkezinin bazı bölümlerinin yeniden inşasına yardımcı oldu. 
1990'daki Almanya'nın yeniden birleşmesinden bu yana Dresden, Almanya'nın kültürel, eğitimsel ve siyasi merkezi haline geldi. Dresden Teknik Üniversitesi (TU Dresden), Almanya'nın en büyük 10 üniversitesinden biridir ve Alman Üniversiteleri Mükemmellik Girişimi'nin bir parçasıdır. Dresden ve çevresindeki yerleşim birimlerinin ekonomisi, Almanya'nın en dinamik ekonomilerinden biridir ve Saksonya'da birinci sırada yer almaktadır. Genellikle "Silikon Saksonya" olarak adlandırılan yüksek teknoloji sektörleri hakimdir. Hamburg Uluslararası Ekonomi Enstitüsü (HWWI) ve Berenberg Bankası'na göre 2019 yılında Dresden, Almanya'daki tüm şehirler arasında gelecek için en iyi yedinci beklentilere sahipti.
Dresden, yılda 4,7 milyon geceleme ile Almanya'nın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biridir. En önemli yapısı, Neumarkt'ta bulunan Frauenkirche'dir. 18. yüzyılda inşa edilen kilise, II. Dünya Savaşı sırasında yıkılmıştır. Kalan kalıntılar 50 yıl boyunca savaş anıtı olarak bırakıldıktan sonra 1994 ve 2005 yılları arasında yeniden inşa edildi. Diğer ünlü simge yapılar arasında Zwinger, Semperoper ve Dresden Kalesi bulunmaktadır. Ayrıca şehir, 16. yüzyılda Sakson seçmenlerinin koleksiyonlarından kaynaklanan Dresden Devlet Sanat Koleksiyonlarına ev sahipliği yapmaktadır. Dresden'in Striezelmarkt'ı Almanya'nın en büyük Noel pazarlarından biridir ve dünyanın ilk gerçek Noel pazarı olarak kabul edilir. Yakındaki görülecek yerler arasında Sakson İsviçresi Milli Parkı, Ore Dağları ve Elbe Vadisi çevresindeki kırsal alan, Moritzburg Kalesi ve Meissen porseleninin evi olan Meissen bulunmaktadır.

Dresden önce balıkçıların ve köylülerin barındığı bir köy idi. Şehir hakkında ilk belgesel kaynak 1206'da "Burg Thorn" adlı Orta Çağ başlarından kalan bir kalenin yıkılması hakkındaki bazı mahkeme protokol anlaşmalarıdır ve bu belgelerde İslav adıyla "Drežďany" olarak anılmıştır. Şehir olma beratı bulunmamakla beraber 1216 tarihli bir resmi belgede ismi şehir olarak anılmaktadır. "Meissen Kontu" Dietrich Dresden'i geçici bir ikametgâh olarak kabul etmiştir. 1270'ten itibaren Dresden Meisen Kontluğunun başkenti olmuştur. Yaklaşık 1319'dan itibaren bu kontluk ve merkezi Dresden Wettin hanedanı idaresine geçmiştir. 1485'te Saksonya Düklüğü başkenti ve 1547'den itibaren Saksonya Elektörü'nün başkenti olmuştur. 1549'da Saksonya Elektörü "Moritz" Elbe Nehri'nin iki yakasında bulunan Dresden yerleşkeleri birleştirmiş ve bu yeni idare merkezine şehir olma beratı vermiştir.

Çok zayiat ve zarar veren bir Katolik-Protestant çatışması olan Otuz Yıl Savaşı (1618-1648)
sırasında diğer birçok Alman şehri aksine kuşatma, talan ve yıkım tehlikelerini atlattı ama bu savaşla çok bağlantılı genel iktisadi buhran, büyük fakirlik ve veba gibi diğer salgınlar dolayısıyla hiç gelişemedi. Otuz Yıl Savaşı'ndan sonra Dresden'in gelişmesi çok değişen ve düzensiz olmuştur. Barış dönemlerinde şehirde çok güzel ve çok ihtişamlı binalar, sokaklar ve parklar kurulmuştur. Fakat Saksonya Elektörlüğü Avrupa'da zaman zaman çıkan bütün savaşlara katıldığı için şehir bu harp zamanlarında büyük zayiat ve hasar görmüştür.
1745 yılında Prusya'nın Silezya'yı ele geçirmesini sağlayan barış antlaşması, Saksonya'yı Avusturya ve Prusya arasında gelişmeye zorladı. Şehir 18. yüzyılda Zwinger Sarayının barok kısımları, Japon Sarayı ve Höfkirshe ile bezenmiştir. Saksonya Elektörü Güçlü I. Auguste şehrini "Kuzeyin Floransası yapmak hedefiyle başkent Dresden'e İtalya ve Avusturya'nın en iyi tanınmış mimarlar, besteciler ve müzisyenlerini davet etmiştir. Elektörler Dresden'de Avrupa'nın en geniş kapsamlı ve en değerli güzel sanatlar eserlerini 1560'ta I. August tarafından kurulan Dresden Milli Koleksiyonlarda toplamayı başarmışlardır. Avrupa da ilk porselen üretimi 1710'da Dresden'de geliştirilmiştir.
Fakat Dresden zaman zaman savaşan ordular tarafından ve diğer afetlerle büyük hasara maruz bırakılmıştır. Bunlar arasında 1491 yangını, Yedi Yıl Savaşı (1756-1763) sırasında 1760'ta Prusyalılarca top tutulması, 1813'te I. Napolyon'un altıncı koalisyona karşı yaptığı Almanya kampanyasında Dresden Muharebesi, 1815´te Dresden'in şehir surları harabeye döndürülmesi 1849´da anayasa getirilmesi için ihtilal sayılabilir.
Dresden 1806 ile 1918 döneminde (1870'ten itibaren birleştirilmiş Almanya İmparatorluğu'nun bir eyaleti olarak) Saksonya Krallığı başkentliği yapmıştır. Şehrin 19. yüzyılda çok gelişmiş ve nüfusu 1849´da 95.000 iken 1900'da 396.000 olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Ağustos 1944'te Dresden'e ilk hava saldırıları gerçekleştirildi ve bunun ardından şehirde hava saldırılarına karşı hazırlıklar yapıldı. Fakat Dresden'in Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) ve ABD Ordusu Hava Kuvvetleri (USAAF) tarafından 13-15 Şubat 1945 tarihleri arasında kesintisiz dört gece bombalanması sonucu büyük bir yıkım oldu. Sadece 13-14 Şubat 1945 gecesi, 773 adet RAF Lancaster bombardıman uçağı şehrin merkezindeki demiryolu istasyonlarını hedef alarak 1.181,6 ton (yangın bombası da denilen) fosfor bombası ve 1.477,7 ton patlayıcı gücü yüksek bomba attı. Dresden şehrinin iç kısmı büyük ölçüde yıkıldı. Geçmişte bazı yayınlar (birçok tarihi revizyonist ve aşırı sağcı yayın tarafından devamla) yaklaşık 350.000 kişinin öldüğü şeklinde yanlış bilgi veriyordu. Uluslararası Kızıl Haç'ın 1941-1946 Ortak Yardım Raporu da (Report of the Joint Relief 1941–1946) mağdur sayısını 275.000 olarak yanlış gösteriyordu. Fakat önde gelen 13 Alman tarihçiden oluşan Dresden Tarihçiler Komisyonu beş yıllık bir araştırma ardından 2010 yılında yayımlanan resmi bir raporda kayıpların 22.500 ile 25.000 arasında olduğu sonucuna vardı.
Bu operasyon Müttefikler tarafından askeri ve endüstriyel bir hedefin meşru bir şekilde bombalanması olarak tanımlandı. Fakat bazı araştırmacılar Şubat saldırılarının orantısız olduğunu savundu. Hava saldırısına karşı Naziler tarafından yetersiz önlemleri alınması sonucunda çoğunlukla kadın ve çocuklar öldü.

Dresden, etrafındaki varoşlar ve kasabalarla büyük bir şehirleşmiş bölge oluşturur. Bunun başlıca nedeni, şehrin orta Avrupa'nın önemli bir ulaşım kavşağı ve ekonomik merkezi olmasındandır. Şehir Almanya'nın ekonomik konum bakımdan en dinamik merkezidir. Dresden metropoliten bölgesi Saksonya eyaletinde bulunan diğer şehirleşmiş Chemnitz-Zwickau metropoliten bölgesi ve Leipzig-Halle metropoliten merkezi ile birlikte bir dinamik ekonomi üçgeni oluştururlar.

Dresden şehrinin şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır:

 Coventry, Birleşik Krallık
 Sankt Petersburg, Rusya
 Wrocław, Polonya
 Üsküp, Kuzey Makedonya
 Ostrava, Çekya
 Brazzaville, Kongo Cumhuriyeti
 Floransa, İtalya
 Hamburg, Almanya
 Rotterdam, Hollanda
 Strazburg, Fransa
 Salzburg, Avusturya
 Columbus, Ohio, Amerika Birleşik Devletleri
 Hangzhou, Çin

Saksonya eyaleti

Dresden - Wikivoyage (en) 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dresden - Wikivoyage (de) 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmî site (Almanca)(İngilizce) (Erişim:10.11.2010)
Dresden 360° Sanal Şehir 14 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (Erişim:10.11.2010)

Giovanni Paolo Pannini (d. 17 Haziran 1691 – ö. Roma, 21 Kasım 1765 İtalyan Barok ressam ve mimar.
Veduta ressamıdır ve harabelerin vedutalarını çizen ilk ressam olarak bilinir. En çok Roma manzaralarıyla tanınır ve bu şehrin özellikle eski eserlerini resmetmiştir.
Mimar ve saray dekoratörü olmasının avantajını resimlerinde kullanmış, Phanteon'dan Forum'a kadar, Roma'nın meşhur yapılarını fotoğrafa en yakın halleriyle resmetmiştir. Ancak harabe resimlerinde, gerçek dışı süslemelere de yer vermiştir. Pannini ayrıca Papa XIV.Benedict'inkinin de dahil olduğu birçok tanınmış kişinin portresini çizmiştir.
En ünlü eserleri arasında Pantheon'un iç kısmına bakışı ve Roma manzaralarını içeren resim galerilerinin resimleri (Antik Roma ve Modern Roma) vardır.

Bu tablolarda Roma'nın en ünlü yapıtları ve anıtları resim içinde resim şeklinde derlenmiş olarak gösterilir. Her iki eserde, de duvarları Roma resimleriyle dolu bir galeri betimlenir.  Antik Roma tablosunda galeri, duvarları antik eserlerin resimleriyle, Modern Roma tablosunda ise modern eserlerin resimleriyle donanmış olarak gösterilmektedir. Panini bu iki eseri, 1753'ten 1757'ye kadar Roma büyükelçisi olan Fransız kont de Stainville'nin (daha sonra duc de Choiseul) siparişi üzerine yapmıştır. Kont,  galerinin içindeki bir figür olarak tabloların her ikisinde betimlenmiştir. Antik Roma'da elinde bir rehber kitap tutarak ayakta duran, Modern Roma'da ise oturan bir pozdadır. Antik Roma tablosuna Panini sandalyenin arkasına duran kendisini de dahil etmiştir.
Bu tablolarda minyatür olarak tasvir edilen resimler, Roma'da mutlaka görülmesi gereken mimari yapıları ve sanat eserlerini  betimlemektedir. Resimlenen eserler arasında Michelangelo'nun Musa'sı ve Gian Lorenzo Bernini'nin heykelleri de bulunmaktadır.
Eserler, sanat tarihinin en önemli ve ilgi çekici parçaları arasında kabul edilirler.

Horas Kardeşlerin Yemini ya da Horatiusların Yemini (Fransızca Le Serment des Horaces), Jacques-Louis David'in 1784 yılında tamamladığı tablosudur. 330 × 425 cm boyutlarındaki tablo tuval üzerine yağlı boya ile çizilmiştir ve halen Paris'teki Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir.
Tablo ressama, Fransa Kraliyeti'nin güzel sanatlar bakanı tarafından sipariş edildi. Tablonun konusu ressama bırakıldı ancak boyutları önceden belirlenmişti. Yine de David, tablonun çizimi sırasında, kendisine daha önce bildirilimiş olan boyutları biraz daha genişletti. Ressam tabloda, vatanseverlik temasını neoklasizm akımı dahilinde işledi. Daha sonraki ressamlar için model haline gelen tablo, David'in ününü artırdı ve yetiştirmek üzere kendi öğrencilerine sahip olmasını sağladı. Tablo, David'in eserleri içinde ve Fransız resminin geçmişinde önemli bir yere sahiptir.

Resimde Romalı Horaslar (Latince Horatii, tekil  Horatius) betimlenmiştir. Titus Livius'un Ab Urbe Condita (Kentin Kuruluşundan İtibaren) isimli tarih kitabına göre Horaslar, Romalı erkek üçüzlerdi. Romalılar ile Alba Longa şehrindeki Albalılar arasındaki sorunları çözmek için, kendileri gibi üçüz olan Curiatlarla (Latince Curiatii, tekil  Curiatius) savaşmak zorunda kalmışlardı.
Fransız Devrimi'nin belirtileriyle birlikte Fransa'da, toplumsal sınıflara ya da dine bağlılık yerine devlete sadakati öne çıkaran tablolar yapılmaya başladı. Horas Kardeşlerin Yemini devrimden neredeyse beş yıl önce çizilmiş olsa da, o dönemin atmosferini yansıtan tablolardan biri oldu. Resimde üç kardeş, Roma'ya sadakatlerini ve bağlılıklarını gösterirlerken, babaları da onlara destek vermektedir. Bu üç adam, vatansever görevlerini yeri getirirken hayatlarını kaybetmeyi göze almışlardı. O dönemin ataerkil toplumunda bu adamlar, kararlı bakışları, gergin ve iki yana açılmış kolları ile, cumhuriyetçi vatanseverliğin timsalidir. Cumhuriyetin en üstün değerlerini sembolize eden bu adamların ardındaki yas tutan yumuşak kalpli kadınlar ise beklemeye razı olmuşlardır.

İpek elbiseler içinde resimlenmiş olan anne ile kız kardeşler acı ile çökmüş durumdadır. Bu kadar ümitsiz olmalarının bir sebebi de, Horasların kız kardeşlerinden birinin Curiatlardan birinin nişanlısı olması, kadınların birinin ise Horaslar'dan birinin eşi ve aynı zamanda Curiatlar'ın kız kardeşi olmasıdır. Savaştan sonra Curiatlar yenilmiş ama Horasların ikisi de ölmüştür. Kalan Horas geri döndüğünde, nişanlısını kaybetmiş olan kız kardeşi tüm Roma'yı lanetler. Bu lanetin gerçeleşmesinden korkan Horas, kız kardeşini öldürür. İlk başta David bu sahneyi resimlemeyi düşünmüştü. Ressamın, hayatta kalan Horas'ı, yerde yatmakta olan kız kardeşinin başında elinde kılıcıyla gösteren bir ön çizimi bugüne kadar kalmıştır. Daha sonra David, topluma hizmetin kişisel duygulara baskın olması gerektiği mesajını vermek için, böyle bir tablonun fazla ürkütücü olduğuna karar verdi. Ancak David, bir sonraki büyük tablosunda buna benzer bir konuya yer verdi ve Lucius Junius Brutus'un vatan hainliği sebebiyle idam edilmelerini istediği oğullarının cesetleri karşısındaki üzgün halini betimledi.
Resimde sol tarafta üç kardeş, merkezde babaları, sağ tarafta ise kızkardeşleri ve eşleri yer alır. Horaslar, selam vererek kılıçları üzerine yemin ederken gösterilmiştir. Ataerkil bir toplumu ferdleri olan erkekler, hiçbir duygusallık belirtisi göstermez. Kılıçları yukarı kaldırmış durumdaki babada da duygu belirtisi yoktur. Sağ tarafta ise arka planda bir, ön planda ise iki kadın ağlamaktadır. Beyaz elbiseli olan Horasların kız kardeşidir ve hem kendi kardeşleri için hem de Curiatlardan biri olan nişanlısı için ağlamaktadır. Kahverengi elbiseli olan ise bir Curiattır. O da hem kendi kardeşleri için hem de bir Horas olan kocası için ağlar. Arka plandaki siyahlı kadın iki çocukla birliktedir. Bu çocuklardan biri, Curiatların kız kardeşi ile evli olan Horas'ın çocuğudur. Küçük kız yüzünü kadının elbiseleri arasında saklarken oğlan gözlerinin kapatılmasını istemez.

Neoklasizm akımına ait olan bu tabloda, akımın birçok tipik teknik özelliği kullanılmıştır:

Resmin arka planına özellikle vurgu yapılmayarak ön plandaki figürlerin dikkat çekmesi sağlanmıştır.
Resmin kendisinden çok, konu aldığı öykünün öneminin vurgulanabilmesi için, resimde donuk renkler kullanılmıştır.
Üç sayısının sembolik anlamı göz önünde tutularak düzenlenen kompozisyonda olay anının önemi de vurgulanır.
Resimde açık ve sert detaylara öncelik verilmiş, rokoko tarzının bir özelliği olan ufak fırça darbelerinden kaçınılmıştır.
Fırça darbelerinin izleri resimde görülmez. Böylece resmin ressama göre daha önemli olduğu vurgulanır.
Rasyonelliği vurgulamak için resme donmuş bir görünüm verilmiştir.
Tek duygu belirtisi, duygulanmalarına izin verilmiş olan kadınlarda görülür. Görevlerine kahramanca adanmış olmaları gereken erkeklerde ise duygu belirtisi görülmez.
Tabloda ahlaki açıdan karmaşık ve rahatsız edici bir konunun ele alınması da, resmin neoklasizm türü dahilinde sınıflandırılmasını sağlar.

Kraliyet ailesinin, rahiplerin ve aristokratların görmeye gittiği resim hakkında övgü dolu yorumlar yapılınca Papa'da resmi görmeyi istedi. David, resmin Paris Salonu'nda sergilenmesini istiyordu. Ancak tablo biraz geç teslim edilince, ressamın akademideki karşıtları, resmin galerinin kötü odalarından birinde sergilenmesini sağladı. Sergiye gelen kişilerin odanın kötü şartlarında şikayet etmeleri sonucunda resim, sergilenmeye daha uygun bir odaya aktarıldı ve Salon'un kapanışından sonra birkaç hafta daha sergilendi.

Houston'daki Houston Müzesi Bölgesi'nde bulunan Houston Güzel Sanatlar Müzesi (MFAH), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük müzelerden biridir. Müzenin altı kıtadan yaklaşık 64.000 esere sahip daimi koleksiyonun toplanması 6.000 yıldan geniş bir tarihe yayılmıştır.
Müze, programlar, yayınlar ve medya sunumları yoluyla Houston topluluğuna yarar sağlamaktadır. Her yıl 1,25 milyon insan müze programlarından, çalıştaylarından ve kaynak merkezlerinden yararlanmaktadır. Bu sayının 500.000'den fazlası sosyal yardım programlarına katılmaktadır.

62.000'den fazla sanat eseri ile, Houston Güzel Sanatlar Müzesi, Güneybatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük ve en çeşitli sanat koleksiyonuna sahiptir. Müzenin koleksiyonunun büyük bir kısmı İtalyan Rönesansı, Fransız İzlenimciliği, fotoğrafçılık, Amerikan ve Avrupa dekoratif sanatları, Afrika, Kolomb öncesi ve Amerikan sanatı ve 1945 sonrası Avrupa ve Amerikan resim ve heykel alanlarında yer almaktadır. Koleksiyonun diğer eserleri arasında Afro-Amerikan sanatı ve Teksas resmi bulunmaktadır. Modern ve çağdaş Latin Amerika sanatının, Asya sanatının ve İslam sanatının ortaya çıkan koleksiyon paydaları müzenin koleksiyon çeşitliliğini güçlendirmektedir. Ansiklopedik koleksiyonunun bir sonucu olarak, müze ulusal düzeyde ilk on sanat müzesi arasında yer almaktadır.

Philippe de Montebello müzeyi 1969'dan 1974'e yönetti. Peter C. Marzio'nun 1982 ve 2010 yılları arasındaki 28 yıllık görev süresi boyunca, Güzel Sanatlar Müzesi'nin yıllık katılımı 300.000'den yaklaşık iki milyona yükseldi; işletme bütçesi 5 milyon dolardan 52 milyon dolara yükseldi ve yapılan bağışlar 1 milyar dolara ulaştı (2008'deki durgunlukta değeri 800 milyon dolar seviyesine düşmeden önce). Müzenin kalıcı koleksiyonu, 20.000'den 63.000 esere, üç kattan fazla bir artış gösterdi. 2010 yılında, Marzio ülkedeki altıncı en yüksek maaşlı icra müdürü idi ve 2008 yılında 1.054.939 dolar maaş alıyordu. Peter Marzio 2010 yılında öldükten bir yıl sonra, Gary Tinterow müzenin direktörü olarak atandı.

Resmî site
Houston Güzel Sanatlar Müzesi'nden fotoğraflar22 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., exas Tarihi Portalı'ndan12 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
MFAH'da Amerika Kıtası Sanatları Uluslararası Merkezi
Güzel Sanatlar Müzesi, Houston - Google Kültür Enstitüsü'nde Brezilya Yapısal Sanatının Adolpho Leirner Koleksiyonu1 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Musée de l'Armée (Fransızca "Ordu Müzesi"), Paris'in 7. bölgesindeki Les Invalides'te bulunan ulusal, askeri bir müzedir. Paris Metro istasyonları Invalides, Varenne ve La Tour-Maubourg tarafından ulaşım sağlanabilir.
Musée de l'Armée, 1905 yılında ''Musée d'Artillerie'' ve ''Musée Historique de l'Armée''nin birleştirilmesiyle oluşturuldu. Müzenin yedi ana departmanı ve bölümleri, antik çağdan başlayıp 20. yüzyıla kadar süren bir dönemi kapsayan koleksiyonları içerir.

Musée de l'Armée, 1905 yılında Musée d'Artillerie ve Musée Historique de l'Armée'nin birleşmesiyle oluşturuldu. Musée de l'artillerie (Topçu Müzesi - silahlarla ilgili her şey anlamına gelen " artillerie ") Fransız Devrimi'nin ardından 1795'te kuruldu ve Napolyon döneminde genişletildi. Fransa-Prusya Savaşı'nın ve Üçüncü Cumhuriyet'in ilan edilmesinin hemen ardından 1871'de Hôtel des Invalides'e taşındı. Musée historique de l'Armée (Ordu Tarihi Müzesi) adlı başka bir kurum, Paris Dünya Fuarı'nın ardından 1896'da kuruldu. İki kurum 1905'te eski Musée de l'Artillerie'nin alanı içinde birleştirildi. Bugün, 12.000 m²'lik bir alanda silahlar, zırhlar, toplar, üniformalar, amblemler ve tablolar dahil olmak üzere 500.000 eser sergileniyor. Daimi koleksiyon, antik çağlardan başlayıp 2. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar devam eden bir süreci temsil edecek şekilde "tarihi koleksiyonlar" adıyla düzenlenmiştir.
Müze Mart 1878'de Okyanusya, Amerika, Asya ve Afrika'nın temel "türlerini" (özelliklerini) temsil eden bir "etnografik sergiye" ev sahipliği yaptı. Silahlar ve teçhizatın yanı sıra kolonilerdeki insanları temsil eden mankenler de asıl cazibe merkeziydi. Albay Le Clerc tarafından düzenlenen sergi, Avrupalı insanı insanlık tarihinin zirvesine koyarak tek çizgili evrim teorilerini kanıtlamaya çalıştı. Bu koleksiyonun bazı kısımları Trocadéro Etnografya Müzesi'ne 1910 ve 1917 yıllarında taşınmaya başlandı; kalan son kolonyal odalar da 1931 Paris Kolonyal Sergisi'nden hemen sonra kapatıldı. Tüm kalıntılar İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra transfer edildi.

Musée de l'Armée, Orta Çağ'ın sonlarından II . Dünya Savaşı'na kadarki dönemde Fransız askeri tarihiyle yakından bağlantılı 24 estetik, teknik ve sembolik "hazine" seçmiştir. Bunlar arasında silahlar, zırhlar, sanat eserleri ve teknolojik aletler yer almaktadır.

Müze altı ana mekandan oluşuyor.

Ana Avlu, Hôtel National des Invalides'in merkezidir ve burada Fransız Devrimi sırasında toplanan topçu koleksiyonlarının büyük bir bölümü sergilenir. Koleksiyon, Fransız saha topçularının 200 yıllık tarihinin izini sürüyor. Ziyaretçilere büyük Fransız topçularının tarihini keşfetme imkanı sağlıyor ve ekipmanların nasıl üretildiğini ve rolünü anlatıyor.
İçerdikleri :

60 Fransız klasik bronz topu
Bir düzine obüs ve havan topu

Musée de l'Armée, onu dünyanın en büyük üç silah müzesinden biri yapan zengin bir antik koleksiyona sahiptir.
İçerdikleri :

Kraliyet Odası: taç koleksiyonları
Orta Çağ Odası: feodal ordudan kraliyet ordusuna kadar geçen süredeki eserler
Louis XIII Odası: kraliyet ordusunun ilerlemesi)
Temaya Sahip Bir Cephanelik Galerisi
Kibar Boş Zaman Aktiviteleri sergisi (Orta Çağ sonlarından 17. yüzyılın ortalarına kadar)
bazı antik ve doğu silahları odaları

Bu bölüm, Fransa'nın askeri, siyasi, sosyal ve endüstriyel tarihini kapsıyor, büyük savaşları yeniden yaşatıyor, askerlerin yaşamlarını keşfettiriyor ve teknoloji ve taktiklerin gelişimini izletiyor.
İçerdikleri :

Er üniformaları
Lüks silahlar
Çok sayıda Fransız ve yabancı alayı teçhizatı
Napolyon Bonapart ve onun mareşalleri gibi ünlü figürler

Çağdaş departman, 1871'den 1945'e kadar Fransız Ordusu'nun hikâyesini ve 20. yüzyılın iki büyük savaşını anlatıyor.
İçerdikleri :

Bazıları ünlü askeri liderlere (Foch, Joffre, de Lattre, Leclerc, vb.) ait olan Fransız ve yabancı üniformalar.)
Askerlerin günlük hayatta kullandığı nesneler
Prestij parçaları: mareşaller batonları ve tören kılıçları:
Kişisel arşivlerden amblemler, resimler ve öğeler: mektuplar, kartpostallar vb.

Charles de Gaulle Anıtı (Tarihsel), Özgür Fransız Kuvvetleri'nin lideri ve Beşinci Cumhuriyet'in kurucu başkanı Charles de Gaulle'ün çalışmalarına adanmış etkileşimli bir multimedya alanıdır.
İçerdikleri :

Çoklu Ekran Odası
Yüzük: "Yüzyıla genel bakış", dairesel bir cam halka üzerine yansıtılmış
Kalıcı Sergi

Özel koleksiyonlar adanmış üç dolap.
İçerdikleri :

16. ve 19. yüzyıllar arası topçu modelleri.
Koleksiyonun 350'si arasından seçilen askeri müzik aletleri
140000 koleksiyonda sergilenen 5000 oyuncak askerden oluşan askeri figürler
Ordu müzesi dört ek alandan oluşmaktadır:

Müze, Özgür Fransız Kuvvetleri lideri General Charles de Gaulle tarafından 1940 yılında kurulan Légion d'honneur'dan sonra Fransa'nın ikinci ulusal nişanı olan Ordre de la Libération'a adanmıştır.
Üç galeri içerir :

Özgür Fransa
İç Direnç
Sürgün

Musée des Planning-Reliefs, Musée de l'Armée'de bulunan bir askeri model müzesidir. 1668 ile 1870 yılları arasında oluşturulan yaklaşık 100 model şu anda müzede sergileniyor. Modellerin yapımı, Louis XIV'in savaş bakanı Marquis de Louvois'in askeri amaçlar için müstahkem (fortified) şehirlerin üç boyutlu modellerini toplamaya başladığı 1668'den başlar ve surların 1870'te ortadan kalkmasına kadar devam eder.

İçerdikleri :

Gaziler Şapeli

Dôme des Invalides, Hôtel National des Invalides'in sembolü ve Paris manzarasının kaçırılmayacak bir anıtıdır.
İçerdikleri :

Kubbe Kilisesi
Napolyon'un Mezarı I

Paris'teki müzelerin listesi
Musée national de la Marine

Resmî site
Musée de l'Armée'yi keşfetmek. 6 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmi video 6 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pompei, İtalya'nın Campania bölgesinde, Napoli iline bağlı, Napoli kenti yakınlarında bulunan bir şehirdir. Pompeii antik şehri kalıntıları ile ünlü olan şehrin 2010 yılı nüfusu 25.671'dir.

Modern Pompei 1891 yılında Bartolo Longo'nun Pompei Katedrali'ni kurmasından sonra kurulmuştur. Bu yüzden Longo, şimdiki Pompei'nin kurucusu olarak kabul edilir.
Merkez kilisesi, Madonna del Rosario di Pompei'ye adanmış olan kent, son zamanlarda Katolikler için bir hac yeri hâline gelmiştir.

Pompei'nin yerleşim bölgeleri bölgesinin doğu kısmında kurulmuştur. Şehir Salerno iline bağlı Scafati şehriyle birleşmiş durumdadır. Boscoreale, Castellammare di Stabia, Sant'Antonio Abate, Santa Maria la Carità, Scafati (SA) ve Torre Annunziata komşu komünlerdir.

Messigno, Pompei Scavi

Italyanca Wikipedia "Pompei" maddesi17 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Campania
Napoli (il)

Nizza_Monferrato beldesi resmi websitesi (İtalyanca)
"Chefmoz" sitesinden Pompei lokantalari listesi24 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İtalyanca)

Balina köpek balığı (Rhincodon typus), Rhincodontidae familyasından devasa büyüklükte bir köpek balığı türü. Tüm denizlerde görülmekle birlikte başlıca yaşam alanı tropikalardır. Gri veya kahverengi olan gövdesinde küçük noktalar ve beyaz-sarı ince, dikey çizgiler bulunur. Gövdesinin alt kısmı açık renklidir. Dişleri oldukça küçüktür. Ufak balıklar ve plankton ile beslenir.
Yaşayan balıkların en büyüğüdür ve bilinen en büyük balina köpek balığı 18,7 metre ve 42 tondur. Ortalama 15 metre  büyüklüğündedir ancak bunun iki katı büyüklükte olanlarına da rastlandığı yönünde raporlar bulunmaktadır. Büyüklüklerine rağmen insanlar için herhangi bir tehlike oluşturmazlar.
Balina köpek balığı Rhincodon cinsinin tek türü, Rhincodon da Rhincodontidae familyasının tek cinsidir.

Balina köpekbalıkları mavimsi gri ya da kahverengimsi bir renkte olurlar. Karın kısımları daha açık renk olur, sırtında da açık renkte çizgiler ve benekler bulunur. İki adet sırt yüzgeçleri ve 5 solungaç aralıkları vardır. Ağızları çok büyüktür ve burunları kısadır.

Balina köpekbalıkları 21 ila 25 °C su sıcaklığını tercih eder ve bu yüzden dünyanın bütün tropik ve subtropik denizlerinde bulunurlar. Bazen mevsimsel olarak fazla plankton bulunan bölgelerde sayıları daha yüksektir.
Deniz suyunu aktif olarak içlerine çekerler ve yine kendi güçleriyle süngere benzeyen bir filtre sistemine sahip olan solungaçlarından dışarıya bastırırlar. Böylece her gün tonlarca plankton, diğer küçük deniz hayvanları ve küçük balıkları sudan filtreleyerek yüksek gıda ihtiyaçlarını giderirler.

1953 yılında Meksika'da 14 cm büyüklüğünde yumurtalar bulunmuş, böylece, balina köpek balığının yumurtlayarak üreyen köpekbalıklarından olmasına ilişkin düşünceye, kanıtlandı gözüyle bakılmıştır. Ancak 1995 yılında Tayvan açıklarında gebe bir hayvanın bilimciler tarafından gözlemlenmesi sonucu balina köpekbalıklarının 300'e yakın canlı yavru doğurduğu kanıtlanmıştır.
Diğer köpekbalıklarının çoğunda olduğu gibi bu yavruların hepsi aynı seviyede gelişmemiştir. En çok gelişmiş olanlar rahim çıkışına en yakın duranlardır. İlginç bir teze göre balina köpek balığı dişisi, yavruların rahimdeki gelişmesini kontrol edebilir. Gıdanın kıt olduğu zamanlarda gelişmeyi senelerce durdurup, bereketli zamanlarda uygun gördüğü sayıda yavru doğurur. Bu tez henüz %100 kanıtlanmış değildir; ama bu balık türünün üyelerinin okyanuslara dağılıp birbirlerinden uzakta ve yalnız yaşamalarının mantıklı bir açıklamasıdır.
Yavruların doğduktan sonra 300 metreden daha derine inerek ömürlerinin ilk dönemini çok derin sularda geçirdikleri tahmin edilir.; çünkü bu derinliklere büyük balina köpekbalıkları inemez ve böylece yavrular büyüklere rakip olmazlar.
Balina köpek balığını açık denizde arayıp bulmak zahmetli olduğu için, bilimsel açıklamaların çoğu tahminler üzerine kurulmuştur. Gerçekten iyi bilinen tek davranışları, suyu filtreliyerek beslenirken saatlerce su yüzeyinde dolaşmalarıdır.

Elasmoskop 1(1996) (Almanca)
www.hai.ch'den Balina köpek balığı hakkında bilgiler11 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Almanca)
www.fishbase.org'da balina köpek balığı14 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Nerde ne zaman görüldüklerinin listesi
Bir balina köpek balığının su altında çekilmiş videoları

Georgia Akvaryumu, Amerika Birleşik Devletleri'nin Georgia eyaletinin başkenti olan Atlanta'da bulunan halka açık akvaryumdur. 23 Kasım 2005 tarihinde açıldığından bu yana dünyanın en büyük akvaryumu olmuştur ve on milyondan daha fazla ABD galonu (38.000 m³) tatlı su ile deniz suyu içerisinde 500 türde, 100.000'den fazla hayvana ev sahipliği yapmaktadır.
İş adamı Bernard Marcus kendisi için Monterey Bay Akvaryumu'nda hazırlanan 60. yaşına girdiği doğum günü partisinde, Atlanta için büyük bir akvaryum kurma ilhamı almış ve daha sonra 250.000.000 $ bağışlayarak, yeni bir tesisin inşası için gerekli olan paranın bir miktarını sağlamıştır. Akvaryumun önemli sakinleri arasında dört genç balina köpek balığı, dört beyaz balina, on bir şişe burunlu yunus ve dört manta ray bulunmaktadır.

2001 yılı Kasım ayında Bernard Marcus hem eğitimi teşvik edecek hem de ekonomik getirisi olacak bir akvaryumu Atlanta'ya sunuş vizyonunu açıkladı. Eşi Billi ile birlikte 13 ülkede 56 akvaryumu ziyaret ettikten sonra, Georgia Akvaryumu'nun yapılması için 250.000.000 $ bağışladı. Buna ilave olarak 40.000.000 $ tutarında akvaryuma kurumsal katkı amacıyla geri ödenmemek kaydıyla borç verdi.
Akvaryumun kurucu başkanı ve yöneticisi olan Jeff Swanagan, 2008 yılına kadar yapının tasarımı, sergilenecek hayvanların tedarik edilmesi ve akvaryumun oluşturulması için büyük ölçüde katkı sağladı.
Akvaryumun kurulması için Atlanta'da The Coca-Cola Company tarafından bağışlanan arazinin kuzeyinde Centennial Olimpiyat Parkı ve Georgia Dome bulunmakta, ayrıca Georgia Dünya Kongre Merkezi ile Philips Arena ve CNN Center'ın da yakınında yer almaktadır. Mavi renkli metal ve camlar, yapının dış görünümünün dev bir dalga ile geminin kırılmasını anımsatmak amacıyla yapılmıştır. Dünyanın en büyük akvaryumu 2005 yılı Kasım ayında açıldığında, akvaryum 550.000 m²'lik kapalı alanı kapsıyordu. Tanklarında ise 8.000.000 ABD galonu (30.000 m³) tatlı su ve deniz suyu bulunduruyordu. Balina köpek balığı ile beyaz balinaların içerisinde bulunduğu büyük tanka bakan iki adet 3,0 m x 8,5 m ebatlarındaki pencere, 1100 koltuk kapasitesine (1600 ayakta) sahip 1.520 m² Okyanus Balo Salonunda bulunmaktadır.
Akvaryum inşaatına başlandıktan 27 ay sonra 21 Kasım 2005 tarihinde 60 hayvan yaşam alanı ile birlikte açıldı. Kâr amacı gütmeyen akvaryumun giriş ücreti ABD'deki en yüksek giriş ücreti olmasına rağmen, ilk yüzde bir milyonun üzerinde ziyaretçi çekmesi nedeniyle beklentileri aştı. Ziyaretçi sayısı 2006 yılı Ağustos ayında üç milyon, 2007 yılı Mayıs ayında beş milyon ve 2009 yılı Haziran ayında on milyonu geçti. Akvaryum ayrıca Smithsonian Affiliations programının bir parçasıdır.

Resmî site

Profesyonel, bir meslek mensubu olup bu alandan yaşamını kazanan kişi. Bu terim aynı zamanda, meslek mensuplarının rollerini yerine getirmek için gerekli olan belirli bilgi ve becerileri kullanarak hazırlayan eğitim ve öğretim standartlarını da tanımlar. Buna ek olarak çoğu profesyonel, mesleğin manevi ve ahlaki katı yükümlülüklerini yerine getirmek şeklindeki kurallara tabidir. Belirli bir alandaki profesyonellik kuralları genellikle IEEE gibi yaygın olarak tanınan meslek örgütleri tarafından sürdürülür. Bununla birlikte bazı yerlerde "profesyonel" terimi yalnızca kamu yararına ve toplumun genel yararı için önemli bir yere sahip  olan mesleklerle sınırlandırılmıştır.
Bazı kültürlerde terim, önemli miktarda iş özerkliğine sahip olan ve genellikle yaratıcı, entelektüel, zorlu çalışmalarda bulunan iyi eğitimli işçilerin belirli bir sosyal tabakasını tanımlamak amacıyla kısaltma şeklinde olarak kullanılır.

Dar alanda kullanımınında, tüm uzmanlıklar profesyonel sayılmaz. Bazen hatalı bir şekilde bir nevi meslek olarak anılmakla birlikte, nitelikli inşaat ve bakım işleri gibi mesleklerdeki profesyonellik, daha çok esnaflık veya bir zanaat olarak düşünülür. Bir çıraklık eğitiminin tamamlanması, genellikle marangozluk, elektrikçilik, taş işçiliği, boyacılık, su tesisatçılığı veya benzeri meslekler gibi kalifiye işçilik gerektiren esnaflık dallarıyla ilişkilendirilir. Ayrıca bununla ilgili bir ayrım da, profesyonellerin ağırlıklı olarak fiziksel çalışmalarda bulunmak yerine zihinsel olarak çalıştıklarıdır.

Ücret; işgücünün kullanımı karşılığında ödenen bedeldir. Kurum ve organizasyonlar tarafından çalışanlara ödenen maaşlar, primler ve komisyonlar ücret kapsamına girerler. İktisatta kullanılan iki tür ücret kavramı vardır: parasal ücret ve reel ücret. Parasal ücret işçilerin çalışma karşılığı aldığı para miktarını gösterirken, reel ücret parasal ücret ile ne kadar mal ve hizmet satın alınabileceğini, yani satın alma gücünü belirtir.

Ücret, Marksist ekonomi politik anlayışta, Klasik iktisat'tan farklı olarak emeğin değeri ya da fiyatı değildir. Aksine Marks, bu noktada klasik iktisadın eleştirisini yapmak üzere, "emek gücünün değeri ya da fiyatının ücrete dönüşmesinden" söz eder. klasik iktisat "emeğin değeri" kavramını gündelik yaşamdan almış ve olduğu gibi kullanmıştır; bunun sonucunda da, Marks'a göre kendi analizlerinin sonuçlarını görememiştir.
Marks söyle belirtir:

Klasik ekonomi politik, şeyler arasındaki gerçek ilişkiye neredeyse değinir gibidir, ama bunu bilinçli olarak formülleştirmez. Sırtındaki burjuva postuna sarıldıkça da bu işi zaten beceremez.Karl Marks: Kapital, Cilt: I3 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nasıl ki, pazarda işçinin sattığı şey emeği değil de emek gücü ise, bununla bağlantılı olarak ücret de emeğin değeri değil emek gücünün değeri ya da fiyatıdır. Bunların birbirine karıştırılması ve birbirleri yerine konulması, Marks'a göre, hem var olan ilişkilerin görünmez hale getirilmesi ve hem de tepetaklak bir görünüm içinde gerçekliğin başka türlü gösterilmesi anlamına gelmektedir.
Marks durumu şöyle betimler:

İktisatçıların emeğin değeri diye adlandırdıkları şey, gerçekte emekçinin kişiliğinde var olan emekten, bir makinenin, yaptığı işten farklı olması gibi, işleviyle farklı olan emek-gücünün değeriydi. Emeğin pazar fiyatı ile değeri dedikleri şey arasındaki fark, bu değerin kâr oranıyla ve emeğin ürettiği metaların değerleriyle ilişkisi vb. üzerinde dururlarken, yapılan tahlilin, yalnızca emeğin pazar fiyatından, onun varsayılan fiyatına ulaşacağını değil, emeğin bu değerinin de, sonunda emek-gücünün değerine dayandığını gösteren doğrultuda olduğunu hiçbir zaman farketmemişlerdir.
[1]3 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Brütalist mimari, 1950'lerde Birleşik Krallık'ta savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri arasında ortaya çıkan bir mimari tarzdır. Brütalist binalar, dekoratif tasarımın üzerine yapı malzemeleri ve yapısal unsurları öne çıkaran minimalist yapılarla karakterizedir. Bu tarz, genellikle boyasız beton veya tuğla, açısal geometrik şekiller ve ağırlıklı olarak tek renkli bir renk paleti kullanır; çelik, ahşap ve cam gibi diğer malzemeler de kullanılır.
Modernist hareketten türeyen brütalizmin, 1940'ların mimarisindeki nostaljiye bir tepki olduğu söylenir. İsveççe nybrutalism ("yeni brütalizm") ifadesinden türetilen terim, Britanyalı mimarlar Alison ve Peter Smithson tarafından öncü tasarım yaklaşımları için ilk kez kullanıldı. Tarz, 1955'te mimari eleştirmen Reyner Banham'ın bir makalesiyle daha da popüler hale geldi ve hareketi Fransızca beton brut ("ham beton") ve art brut ("ham sanat") ifadeleriyle ilişkilendirdi. Smithsonlar, Macar doğumlu Ernő Goldfinger ve Britanyalı firma Chamberlin, Powell & Bon gibi mimarlar tarafından geliştirilen stil, Fransız-İsviçreli Le Corbusier, Eston-Amerikalı Louis Kahn, Alman-Amerikalı Mies van der Rohe ve Finlandiyalı Alvar Aalto gibi diğer mimarların modernist çalışmaları tarafından kısmen öngörülmüştü.
Birleşik Krallık'ta brütalizm, sosyalist ilkelerden etkilenen düşük maliyetli sosyal konutların tasarımında öne çıktı ve kısa sürede dünyanın diğer bölgelerine yayıldı. Doğu Avrupa gibi benzer tarzlar da yankı buldu. Brütalist tasarımlar, çoğunlukla il yasama organları, kamu işleri projeleri, üniversiteler, kütüphaneler, mahkemeler ve belediye binaları gibi kurumsal binaların tasarımında kullanıldı. Hareketin popülaritesi 1970'lerin sonlarında azalmaya başladı ve bazıları tarzı kentsel çürüme ve totalitarizm ile ilişkilendirdi. Brütalizmin sosyalist ve komünist ülkelerdeki popülaritesi, geleneksel tarzların burjuvazi ile ilişkilendirilmesi ve betonun eşitliği vurgulaması nedeniyle arttı.

Brütalizm tarihsel olarak kutuplaşmaya neden olmuştur; belirli binalar ve hareketin tamamı genellikle "soğuk" veya "ruhsuz" olarak tanımlanarak eleştirilmiş, ancak aynı zamanda mimarlar ve az sayıda yerel topluluk tarafından desteklenmiştir. Birçok brütalist bina resmi olarak kültürel ikon haline gelmiş ve bazen koruma statüsü elde etmiştir.
Bu akımın başlıca temsilcileri Marcel Breuer, Erno Goldfinger, James Kalisz, Bertrand Goldberg ve Fernand Boukobza'dır.

"Brütalizm" teriminin kökeni Fransızca "brut" kelimesinden gelir. Mimar Le Corbusier tarafından kullanılan "Brüt Beton" terimi, sıva veya boyayla kaplanmayarak tamamen çıplak bırakılan ve böylece vahşi, doğal ve ilkel bir görünüm verilen bir inşaat malzemesinı tanımlar.

Brütalizm teriminin ilk kullanan kişinin İsveçli mimar Hans Asplund olduğu düşünülmektedir. Asplund, mimar Bengt Edman ve Lennart Holm tarafından Uppsala'da inşa edilen bir villayı (Villa Göth) betimlerken 1949'da « nybrutalism » (İsveççe « yeni brütalizm » ) terimini kullanmıştır. Sonrasında ise, bu terim, Michael Ventris'in de aralarında bulunduğu bir grup İngiliz mimar tarafından İngiltere'ye taşınmıştır.İlerleyen dönemlerde, İngiliz mimarlar Alison ve Peter Smithson bu terimi, ironik olarak, 1954 yılında kullanmıştır ; ve hatta Peter Smithson  Brütüs şerefli Romalı Senatör kim öldürdü Sezar Kaydet Roma Cumhuriyeti'ni kurtarmak adına Sezar'ı öldüren Roma'lı senatör Brütüs'ün adını takma isim olarak kullanmıştır.
Brütalizm teriminin gerçekten popülarite kazanması ve pozitif olarak karşılanmaya başlaması 1966'yı bulmuştur. 1966'da The New Brutalism : Ethic or Aesthetic kitabını yazan Reyner Banham, o yıllarda İngiltere'de ortaya çıkan mimari devrimi tanımlamak için brütalizm terimini kullanmıştır. Banham için bu terim, bir mimari stili tanımlamaktansa, bu akımı ortaya çıkaran mimarların genel tutumunu betimliyordu. Öte yandan bu akımın temsilcileri kendilerini tanıtmak için brütalizm terimini nadir kullanıyorlardı.

Bu akım öncelikle modern mimarlık akımında yer alan
Ludwig Mies van der Rohe ve Le Corbusier gibi mimarların geliştirdiği mimari dilden esinlenmiştir.
Özellikle Le Corbusier "proto-brutalist " mimarinin ilk temsilcisi olarak kabul edilir. Örneğin Marsilya'da (Fransa) Cité Radieuse ve Chandigarh'da (Hindistan) Meclis Binası projeleri ön plana çıkan eserlerindendir. Georges Charensol'le yaptığı bir röpotajda, bir çeşit « çarpık yapı romantizmi » yarattığını belırtmiştir.
Takip eden yıllarda, Alison ve Peter Smithson'ın etkisiyle brütalizm özellikle İngiltere'de talep görmeye başlamıştır. Bu talebin sebeplerinden biri, İngiltere'nin  İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bombardımanlar yüzünden halen kısmen yıkıntı halinde olması ve ekonomik durgunluk çekmesiydi.  Bu sebeplerden ötürü politikacılar; konutlar, kamu binaları ve ticari binalar için ucuz yapı malzemeleri kullanımını teşvik etmekteydi. Bunun yanı sıra, birçok mimar sırf « yalın, ham » niteliklere olan ilgilerinden ötürü brütalizm stilini tercih etmeye başlamıştı.

Brütalist mimari yapılar, heybetli ve sivri köşeli geometrik şekillerin tekrarlı olarak kullanılmasıyla ön plana çıkar. Brütalizm; binaların çok amaçlı oluşunu savunmakla beraber, her mekanın kendine özgü nitelikleri olmasını da gerektirmektedir. Genellikle mimari tasarımda iç mekanlar dışarıdan görünecek şekilde konumlandırılmıştır (teknik tesisatlar haricinde). Örneğin 1968'de inşa edilen Boston Belediye Binası'nın ana cephesine bakıldığında; belediye başkanının makamı ve çeşitli toplantı salonları sokaktan bakıldığında görülecek şekilde tasarlanmıştır.
Brütalist mimaride tasarlanan binaların büyük çoğunluğunda brüt beton kullanılmıştır. Beton; sıva, boya veya başka herhangi bir kaplama malzemesi veya dekoratif unsur olmaksızın çıplak bırakılır. Brütalist mimarinin birincil özelliğinin beton olmasına rağmen, kimi binalarda tuğla, cam, çelik, kaba taş gibi inşaat malzemeleri kullanılmıştır. Örneğin Alison ve Peter Smithson'ın Hunstanton Lisesi (1954) gibi pek çok eserinde tuğla, çelik ve cam kullanılmıştır.

Brütalizm'de brüt betonun kullanılış amacı Güzel Sanatlar tarzının dekoratif unsurlarından mimariyi uzaklaştırmak ve mimari tasarım dilini daha yalın ve basit kılmaktır.  Ancak, tüm beton binalar veya taşıyıcı sistemleri brüt bırakılmış binalar brütalizm akımına dahil edilmemelidir. Brütalist görünümlü bu çeşit binalar; konstrüktivizm, uluslararası stil, ekspresyonizm, post-modernizm, dekonstrüktivizm veya Sovyet mimarisi akımlarını takiben tasarlanmış olabilir. 

2000'li yıllarda, brütalist binalar sık sık eleştirilere konu olmuştur. Örneğin Boston Belediye Binası, 2008'de gerçekleştirilen bir ankette "dünyanın en çirkin binası" seçilmiştir.
Brütalizm, bazı çevrelerce “soğuk”, “yabancılaştırıcı” ve "insan ölçeğinden uzak" olmakla eleştirilmiştir. Bu tarzda inşa edilen konutlar ve kamu yapıları, zamanla sosyal çöküntü ve gettolaşma ile ilişkilendirilmiştir. Eleştiriler, özellikle sosyal konut projelerinin zamanla bakım eksikliği nedeniyle estetik ve işlev açısından olumsuz algılanmasına neden olmuştur.
Öte yandan Brütalist mimari, mimarlık kuramcıları tarafından “yapısal dürüstlüğü” temsil ettiği gerekçesiyle savunulmuştur. Yapının formunun, işlevini ve malzemesini gizlemeden sergilemesi, bazı mimarlara göre onu "ahlaki olarak doğru" mimarlık biçimi yapmaktadır.

Brütalizm, zamanla "soğuk", "kasvetli" ve "insan ölçeğinden uzak" olmakla eleştirildi. 1980'lerden itibaren popülerliğini yitirdi. Ancak günümüzde bazı mimarlar ve tarihçiler tarafından yeniden değer kazanmakta; bazı yapılar ise kültürel miras kapsamında koruma altına alınmaktadır.

Brütalist mimari, son yıllarda sinema, edebiyat, video oyunları ve müzik gibi alanlarda estetik ve anlam yüklü bir simge olarak yeniden ilgi görmeye başlamıştır.

Sinemada: Stanley Kubrick'in A Clockwork Orange (1971) filminde yer alan Thamesmead Estate ve Blade Runner 2049 gibi yapımlar Brütalist atmosferi güçlü şekilde kullanmıştır.
Oyunlarda: Remedy Entertainment'ın Control (2019) oyununda Brütalist yapılar, anlatının atmosferini kuran ana unsurlardan biridir.
Müzikte: İngiliz punk rock grubu Idles, 2017 tarihli ilk albümüne "Brutalism" adını vermiştir.

Ekspresyonist veya dışavurumcu mimarlık, modern mimarlık akımlarından biridir. Almanya'da I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Ekspresyonist mimarlık, 1930'a kadar varlığını sürdürmüştür. Çok kesin ve çizgileri belirlenmiş bir üsluba sahip değildir. Ekspresyonist mimarlık, genelde tarihten biçim aktarmaları yapmayı yadsımış olmasına rağmen ortaya çıkan bazı ürünlerde geçmişi yorumlama çabası görülmektedir. Yine de ekspresyonistlerin ana özelliği hiçbir biçimsel önyargı taşımamaları ve daima yaratma sorunsalını ön plana çıkarmalarıdır.
P. Behrens, ilk Ekspresyonist mimar olarak bilinmektedir. Onun 1908–13 yılları arasında Berlin'de AEG firması için yaptığı yapılar akımın başlangıç ürünleri sayılırlar. Daha sonraları H. Poelzig ve E. Mendelsohn gibi mimarlar da Ekspresyonizme yönelirler. Berlin yakınlarındaki Postdam'daki Einstein Kulesi (1920) Ekspresyonizmin klasik yapıtı sayılır.
1920'li yıllarda Hollanda'da Ekspresyonist doğrultusunda ürünler belirmeye başlandı. En önemli sanatçı M. de Klerk'tir.

Adolf Behne
Hermann Finsterlin
Antoni Gaudí
Walter Gropius (ilk dönemleri)
Hugo Häring
Fritz Höger
Michel de Klerk
Piet Kramer
Carl Krayl
Erich Mendelsohn
Hans Poelzig
Hans Scharoun
Rudolf Steiner
Bruno Taut
Otto Bartning

Banham, Reyner (1972). Theory and Design in the First Machine Age. Third edition. Praeger Publishers Inc. ISBN 0-85139-632-1
Frampton, Kenneth (2004). Modern architecture - a critical history. Third edition. World of Art. ISBN 0-500-20257-5
Jencks, Charles (1986). Modern Movements in Architecture. Second Edition. Penguin. ISBN 0-14-009963-8
Pehnt, Wolfgang (1973). Expressionist Architecture. Thames and Hudson. ISBN 0-500-34058-7
Sharp, Dennis (1966). Modern Architecture and Expressionism. George Braziller: New York. Şablon:Oclc number
Whyte, Iain Boyd ed. (1985). Crystal Chain Letters: Architectural Fantasies by Bruno Taut and His Circle. The MIT Press. ISBN 0-262-23121-2
http://www.archpedia.com/Styles-Expressionist.html 18 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://tigger.uic.edu/~victor/reviews/scheerbart.pdf 18 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20060819193923/http://andybleck.com/photo_industry_1910_2.html

Faşist mimari veya Rasyonel-Faşist mimari, İtalya'da faşizm rejiminin olduğu döneme özellikle 1920'lerin sonlarından itibaren hakim olmuş mimari bir üsluptur.
Bu akım özellikle Gruppo 7 denilen ve Luigi Figini, Guido Frette, Sebastiano Larco, Gino Pollini, Carlo Enrico Rava, Giuseppe Terragni, Ubaldo Castagnola ve Adalberto Libera'dan oluşan mimarlar grubu tarafından uygulanmıştır. Bu akımın içinde modern mimari ve geleneksel mimari stilleri benimseyen iki grup zamanla oluşmuştur. Modern gruba Giuseppe Terragni öncülük ederken; geleneksel gruba da Marcello Piacentini ve La Burbera öncülük etmiştir.

Marcello Piacentini
Giuseppe Terragni
Luigi Moretti
Angiolo Mazzoni
Duilio Cambellotti
Giuseppe Pagano
Adalberto Libera

Rasyonalizm (İngilizce) 6 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Philip Johnston’un tasarımlarında Faşist mimari etkileri (İngilizce) 22 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Diktatörlerin mimarlığı (İngilizce) 18 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fonksiyonalizm, mimarların binaları sadece amaçlarına göre tasarlamasını öngören bir prensip ve mimari akım. İlk aşamada oldukça net görünen bu tanım, modern mimarlık başta olmak üzere farklı mimarlık alanlarında kafa karışıklığına ve hararetli tartışmalara yol açmıştır.

Mimarlıkta fonksiyonellik, binaların sadece binanın amacına ve işlevine göre tasarlanması gerektiği ilkesidir.
Bu ilke, ilk göründüğünden daha az belirgin olduğu için, özellikle modern mimari açısından meslek içinde bir karışıklık ve tartışma konusudur.
Binalarda fonksiyonelliğin teorik eklemlenmesi, mimarinin üç klasik hedefinden biri olarak, yardımcı programların (çeşitli olarak 'emtia', 'kolaylık' veya 'yardımcı program' olarak çevrilir) firmitas (sıkılık) ve venüstaların (güzellik) yanında durduğu Vitruvian üçlüsüne kadar izlenebilmektedir. İşlevsel görüşler bazı Gotik canlanma mimarlarının tipik görüşleridir. Özellikle Augustus Welby Pugin, "bir bina hakkında kolaylık, inşaat veya mülkiyet için gerekli olmayan hiçbir özellik olmamalıdır" ve "tüm süs eşyaları binanın temel inşaatının zenginleştirilmesinden oluşmalıdır" diye yazmıştır.
İşlevsellik ve estetik tartışması genellikle karşılıklı olarak dışlayıcı bir seçim olarak çerçevelenir, aslında Will Bruder, James Polshek ve Ken Yeang gibi mimarlar vardır, üç Vitruvian hedefi de tatmin etmeye çalışıyorlardır.
I. Dünya Savaşı'nın ardından Modernizm dalgasının bir parçası olarak uluslararası bir işlevselci mimarlık hareketi ortaya çıkmıştır. Fikirler, son derece yıkıcı dünya savaşından sonra Avrupa'nın sosyal ve siyasi hareketleri tarafından geniş ve güçlü bir şekilde ifade edildiği gibi, halk için yeni ve daha iyi bir dünya inşa etme ihtiyacından ilham almıştır. Bu bakımdan fonksiyonel mimari genellikle sosyalizm ve modern hümanizm fikirleriyle bağlantılıdır. Bu yeni işlevsellik dalgasına yeni bir ek, sadece binaların ve evlerin işlevsellik amacı etrafında tasarlanmaması, mimarinin de fiziksel olarak daha iyi bir dünya ve insanlar için daha iyi bir yaşam yaratmak için bir araç olarak kullanılması gerektiğidir. Bu yeni fonksiyonel mimari en güçlü etkiyi Çekoslovakya, Almanya, Polonya, SSCB ve Hollanda'da ve 1930'lardan itibaren İskandinavya ve Finlandiya'da da yaşamıştır.

1896'da Chicago'lu mimar Louis Sullivan Form takip işlevini ortaya atmıştır. Bununla birlikte, bu aforizma, 'işlev' teriminin fayda olarak çağdaş bir anlayışla veya kullanıcı ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgili değildir. Bunun yerine organik öz ifadesi olarak metafiziğe dayanıyordu ve 'kader' anlamına geliyor olarak ifade edilebilmektedir. 1930'ların ortalarında fonksiyonellik, tasarım bütünlüğü (kullanım) meselesinden ziyade estetik bir yaklaşım olarak tartışılmaya başlanmıştır. İşlevsellik fikri, farklı bir konu olan süsleme eksikliği ile birleştirilmiştir. Ucuz ticari binalar ve barakalar gibi alanı kaplamanın en kibar ve en acımasız yolları ile ilişkili pejoratif bir terim haline gelmiştir. Daha sonra örneğin Buckminster Fuller'ın jeodezik kubbelerine yönelik akademik eleştirilerde, sadece 'gauche' ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
70 yıl boyunca etkili Amerikalı mimar Philip Johnson, mesleğin hiçbir işlevsel sorumluluğu olmadığını ve bunun günümüzdeki birçok görüşlerden biri olduğunu söylemiştir. Postmodern mimar Peter Eisenman'ın konumu, kullanıcı düşmanı bir teorik temele ve daha da aşırıya dayanmaktadır: "ben işlevsellik görmüyorum."

Modern mimarinin popüler kavramları, Fransız ve İsviçreli mimar Le Corbusier ve Alman mimar Mies Van der Rohe'nin çalışmalarından büyük ölçüde etkilenmektedir. Her ikisi de en azından binalarının önceki stillerin radikal basitleştirmeleri olduğu ölçüde işlevselcidir. 1923'te Mies Van der Rohe, Weimar Almanya'da çalışıyordu ve Sullivan'ın doğal mimari güzellik hedefine ulaşan radikal bir şekilde basitleştirilmiş, sevgiyle ayrıntılı yapılar üretme kariyerine başlamıştır. Le Corbusier ünlü bir şekilde "bir ev yaşamak için bir makinedir" demiştir. 1923'teki Vers une architecture adlı kitabı çok etkiliydi ve Fransa'nın Poissy kentindeki Villa Savoye gibi erken inşa edilmiş çalışmaları prototipik olarak işlev görmüştür.

Eski Çekoslovakya, 1928'de Mies Van der Rohe tarafından tasarlanan Brno'daki Villa Tugendhat, 1930'da Adolf Loos tarafından tasarlanan Prag'daki Villa Müller bunlara örnektir. 1920'lerde Bata Ayakkabı Şirketi tarafından bir fabrika kasabası olarak geliştirilen Zlin kasabasının çoğunluğu gibi önemli örneklerle işlevselci tarzın önemli yeridir. Le Corbusier'in öğrencisi František Lydie Gahura tarafından tasarlanmıştır.
Almanya'da aynı anda ortaya çıkan Bauhaus tarzı mimariyi benimserken, 20.yüzyılın başlarında hızla sanayileşen ülke genelinde işlevselci tarzda çok sayıda villa, apartman ve iç mekan, fabrika, ofis bloğu ve mağaza bulunabilmektedir. Özellikle Brno'ya yapılan büyük kentsel uzantılar, işlevselci tarzda çok sayıda apartman binası içerirken, Plzeň'deki Adolf Loos'un iç mekanları işlevselci ilkelerin uygulanmasıyla da dikkat çekicidir.

İskandinavya ve Finlandiya'da, modernist mimarinin uluslararası hareketi ve fikirleri, yönetmen ve İsveçli mimar Gunnar Asplund'un rehberliğinde 1930 Stockholm sergisinde mimarlar arasında yaygın olarak tanınmıştır. Hevesli mimarlar fikirlerini ve ilhamlarını Acceptera manifestosunda toplamışlardır. Bundan sonraki yıllarda İskandinavya'da işlevselci bir mimari ortaya çıkmıştır. Bu tür, İskandinavya'ya özgü bazı tuhaf özellikleri içerir ve genel olarak işlevselcilikten ayırt etmek için genellikle "funkis" olarak adlandırılmaktadır. Ortak özelliklerden bazıları düz çatı, sıvalı duvarlar, mimari camlar ve iyi aydınlatılmış odalar, endüstriyel bir ifade ile yuvarlak pencereler de dahil olmak üzere denizden ilham alan detaylardır. 1929'daki küresel borsa krizi ve ekonomik erime, tuğla ve beton gibi uygun fiyatlı malzemelerin kullanılması ve hızlı ve verimli bir şekilde inşa edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bu ihtiyaçlar, özellikle 1930'lardan kalma binalarda işlevselci mimarinin İskandinav versiyonunun bir başka imzası haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra endüstriyel seri üretim çok daha yaygın hale geldiğinde modernist mimariye geçilmiştir.
Çoğu mimari tarz olarak, İskandinav funkis kapsamı uluslararasıdır. Birçok mimar bölge genelinde İskandinav funkis binaları tasarlamıştır. Bu tarzla uluslararası alanda çalışan en aktif mimarlardan bazıları Edvard Heiberg, Arne Jacobsen ve Alvar Aalto'dur. İskandinav funkis, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra artan refah devletleri için kentsel konut ve yeni kurumlara duyulan ihtiyaç patladığından, İskandinav kentsel mimarisinde önemli bir yere sahiptir. Funkis, 1930'larda ve 1940'larda doruk noktasına ulaştı, ancak işlevselci mimari 1960'larda uzun süre inşa edilmeye devam etmiştir. Bununla birlikte, bu daha sonraki yapılar İskandinav bağlamında modernizm olarak sınıflandırılma eğilimindedir.

Funkis tarzında çalışan Finlandiya'nın en üretken ve ünlü mimarlarından bazıları, her ikisi de 1930'larda en başından beri meşgul olan Alvar Aalto ve Eric Bryggman'ı içeriyor. Turku bölgesi bu yeni stile öncülük etti ve Arkkitehti Dergisi Finlandiya bağlamında işlevselciliğe aracılık etti ve tartıştı. Funkis tarzındaki ilk binaların çoğu endüstriyel yapılar, kurumlar ve ofislerdi, ancak konut binaları, bireysel konutlar ve Kiliseler gibi diğer yapı türlerine yayıldı. İşlevselci tasarım, 1929'da tasarlanan ve 1933'te inşa edilen ikonik Paimio Sanatoryumunun örneklediği gibi iç tasarımlara ve mobilyalara da yayıldı.
Aalto, 1920'lerin sonlarında Turku'da konut binaları tasarlarken standartlaştırılmış, prekast beton elemanları tanıtmıştır. Bu teknik 2. Dünya Savaşından sonra modern mimarinin daha sonraki gelişmeler bir dönüm noktası oldu, özellikle 1950 ve 1960'lı yıllarda. Ayrıca seri üretilen ahşap konut tanıtmıştır.

Rusya ve eski Sovyetler Birliği'nde, İşlevselcilik yapılandırmacı mimari olarak biliniyordu ve 1918-1932 yılları arasında büyük inşaat projeleri için baskın bir tarz olmuştur.

Aarhus Üniversitesi, Danimarka
ADGB sendika Okulu, Almanya
İdari bina budova spojov, Bratislava, Slovakya
Booth House, Sidney, Bridge Street, Sidney, Avustralya
Boğa Güreşi Arenası, Póvoa de Varzim, Portekiz
Otel Hollywood, Sidney, Avustralya
Kavárna Era, Brno, Çek Cumhuriyeti
Knarraros Deniz Feneri, Stokkseyri, İzlanda
Kolonie Nový dům, Brno, Çek Cumhuriyeti
Obchodný a obytný dom Luxor, Bratislava, Slovakya
Pärnu Rannahotell, Estonya
Pärnu Rannakohvik, Estonya
Södra Ängby, Stockholm, İsveç
Stanislas Brukalski's villa, Varşova, Polonya
Tomas Bata Anıtı, Zlín, Çek Cumhuriyeti
Veletržní palác, Prag, Çek Cumhuriyeti
Villa Müller, Prag, Çek Cumhuriyeti
Villa Savoye, Poissy, Fransa
Villa Tugendhat, Brno, Çek Cumhuriyeti
Zlin şehri, Çek Cumhuriyeti

Gotik mimari, Avrupa'da 12. yüzyıl sonlarından 16. yüzyıla kadar, Yüksek ve Geç Orta Çağ dönemlerinde yaygın olan; bazı bölgelerde 17. ve 18. yüzyıllara kadar devam eden bir mimari üsluptur. Romanesk mimariden evrilmiş olup yerini Rönesans mimarisine bırakmıştır. Kökeni Kuzey Fransa'nın Île-de-France ve Picardie bölgelerine dayanır. Dönemin bazı kaynaklarında opus Francigenum (Latince: Fransız işi) olarak anılmış, ”Gotik” terimi ise ilk defa, klasik dönem mimarisini canlandırmak isteyenlerin eleştirisi olarak geç Rönesans döneminde aşağılayıcı bir anlamla kullanılmıştır.
Gotik mimarinin belirleyici tasarım öğesi üst kısımlarda bulunan sivri kemerlerdir. Sivri kemerin kullanımı, kaburgalı tonozun ve uçan payandaların geliştirilmesine yol açmış; bunlar ayrıntılı taş kafeslemeler ve vitray pencerelerle birleşmiştir.
Paris yakınlarındaki Saint-Denis Bazilikası 1140-1144 yılları arasında yeniden inşa edilmiş; bu çalışma, geliştirilen Gotik mimari öğelerini ilk kez bir araya getirerek, vitray pencereler aracılığıyla iletilen ışığın yarattığı etkiyi ve dikeyliği vurgulayan yeni bir mimari üslubun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Gotik üslup en çok Hristiyan kilise mimarisinde (katedraller, kiliseler, manastırlar ve cemaat kiliselerinde) görülür. Bunun yanında çok sayıda kale, saray, belediye binası, lonca evi, üniversite ve günümüzde daha az olmakla birlikte bazı konut yapılarında da uygulanmıştır. Orta Çağ Gotik mimarisinin en seçkin örneklerinin çoğu UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak listelenmiştir.
İtalya'da 15. yüzyıl ortalarında Rönesans mimarisinin gelişmesiyle Gotik üslup yerini bu yeni akıma bıraksa da, özellikle İngiltere ve günümüzde Belçika olan bölgelerde Gotik mimari 16. yüzyıla dek gelişmeye devam etmiştir. 18. yüzyıl ortalarında İngiltere'de başlayan Neo-Gotik akımı 19. yüzyıl Avrupa'sına yayılmış ve özellikle kilise ile üniversite binalarında 20. yüzyıla kadar etkisini sürdürmüştür.

Orta Çağ’daki çağdaşları bu üslubu Latince opus Francigenum (”Fransız işi” veya ”Frank işi”), opus modernum (”modern iş”) ya da novum opus (”yeni iş”) olarak adlandırıyordu. İtalyanca konuşanlar ise maniera tedesca (”Alman tarzı”) ifadesini kullanabiliyordu.
“Gotik mimari” terimi başlangıçta aşağılama amacıyla kullanılmaktaydı. İlk olarak Rönesans sanat tarihçisi Giorgio Vasari, En Mükemmel Ressamların, Heykeltıraşların ve Mimarların Yaşamları adlı eserinde bugün Gotik tarzı olarak bilinen mimariyi “barbar Alman üslubu” olarak nitelendirmiş ve bu mimari özellikleri, Roma'yı ele geçirdikten sonra antik yapıları yıkarak kendi tarzlarında yeni yapılar inşa eden Gotlara bağlamıştır. Vasari'nin döneminde İtalya'da, Rönesans'ın yeniden canlandırdığı Vitruvius'a dayalı klasik sütun düzenleri ve klasik mimari yüzyıldır kullanılmaktaydı. Bu durum, yeni bir mimari Altın Çağ'a işaret olarak görülüyordu. Dolayısıyla Gotik tarz, klasik mimarinin karşıtı olarak ilerlemenin ve inceliğin yok edilmesiyle ilişkilendirilmişti. Klasik mimarinin Gotik'ten üstün olduğu görüşü uzun süre yaygınlığını korudu. 16. yüzyılda François Rabelais de Vasari'nin görüşlerini yinelemiş ve mimari için ”Gotz” ile ”Ostrogotz” ifadelerini kullanmıştır.
İngiliz mimar Christopher Wren, sivri kemerli yapılar için kullanılan “Gotik” terimine karşı çıkmıştır. Bu mimariyi, ”Sarazen üslubu” dediği İslam mimarisiyle karşılaştırdı ve sivri kemerin Gotlardan değil, İslam mimarisinin Altın Çağı'ndan batı mimarisine geçtiğini savundu. Wren, Gotik tarzın Avrupalılardan değil, ”Sarazenler”den kaynaklandığı fikrini yaygınlaştıran ilk kişiydi. ”Sarazen” terimi o dönemde Araplar ve Berberiler dahil tüm Müslümanları tanımlamak için kullanılıyordu. Wren yazılarında Avrupa'nın İslam mimarisine olan borcunu defalarca dile getirmiş ve Gotik mimariyi toplumun değişimine paralel gelişen ve Vasari'nin aksine, kendi başına meşru bir mimari üslup olarak değerlendirmiştir.
Wren Gotik mimarinin yapım tekniklerini beğenmese de Sarazenlerin tonoz sistemleri ve sivri kemer kullanımlarını övmüştür. Ona göre Gotik üslubun ortaya çıkışı, Haçlı Seferleri sırasında Avrupalıların Sarazen (İslam) mimarisini görmesi ve bunu Batı'da uygulamaya başlamasıyla gerçekleşmişti. Ancak bu görüş sonralarında, Avrupa'daki en erken sivri kemer örneklerinin Birinci Haçlı Seferi’nden (1096–1099) önceye tarihlenmesi nedeniyle geçerliliğini yitirmiştir. Buna rağmen bazı araştırmacılar Gotik mimarinin Avrupa'ya başka yollarla, örneğin İspanya veya Sicilya üzerinden Müslümanlardan etkilenerek girmiş olabileceğini, Endülüs etkisinin tüccarlar, seyyahlar ve hacılar aracılığıyla Gotik mimarinin gelişimini kolaylaştırmış olabileceğini öne sürmüştür.
19. yüzyılda Notes and Queries dergisinde yayımlanan bir yazıda da “Gotik” teriminin baştan itibaren aşağılayıcı anlamla kullanıldığını ve yanlış bir adlandırma olduğu belirtilmiştir. Geç Antik Çağ'daki yuvarlak kemer üslubuyla, Ostrogot Krallığı dönemindeki üslup, Orta Çağ'ın sonlarındaki sivri kemerli yapılardan farklıydı. ”Gotik” adı, klasik mimariyi yeniden canlandırmak isteyenlerce küçümseyici biçimde kullanılmıştır. Christopher Wren gibi pek çok isim de bu üslubu barbarlıkla özdeşleştirmiştir. Oysa Gotik adı verilen sivri kemerli üslup Lombard, Bizans ya da Romanesk gibi dairesel kemerli tarzlardan sonra ortaya çıkmış ve onlardan farklı bir gelişim göstermiştir.

Gotik mimari, kendisinden önceki Romanesk üsluptan, Avrupa şehirlerinin artan nüfusu ve zenginliğinden, ayrıca yerel görkemi vurgulama isteğinden etkilenmiştir. Kapalı alanlara daha fazla ışık girmesini öngören teolojik yaklaşımlar sonucunda tonoz ve payanda teknolojisindeki gelişmeler, yapıların daha yüksek ve pencerelerin daha geniş olmasını sağlamıştır. Chartres ve Canterbury katedralleri gibi birçok büyük kilisenin, giderek artan hacı sayısını karşılamakta zorlanması da bu gelişimi hızlandırmıştır. Gotik üslup, önceki mimari üsluplardan da pek çok yöntemi uyarlamıştır.
Charles Texier ve Josef Strzygowski, Ani’deki Orta Çağ kiliseleri üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucunda en eski Gotik kemerlerin Ermeni kilise merkezi Eçmiyazin Katedrali, Aziz Hripsime Kilisesi ve Ani Katedrali'nde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte, Gotik mimariye etki ettiği öne sürülen İslam ve Ermeni mimarisine ait birçok unsur aslında öncül Geç Roma ve Bizans yapılarında da görülmektedir. Bu mimari stilin en yaygın belirteçleri sivri kemer ve uçan payandalardır. Ayrıca sütun başlıkları da Gotik tarzın öncülleri sayılır, klasik Yunan ve Roma standartlarından ayrılarak yılanvari çizgiler ve doğalcı biçimlerle özgün bir nitelik kazanmıştır.

Gotik mimari, Geç Orta Çağ’da başlıca sanatsal ifade biçimlerinden biri hâline gelmiştir. Gotik mimari, 12. yüzyılın başlarında Kuzeybatı Fransa ve İngiltere’de ortaya çıkmış ve 13. yüzyılda Latin Avrupa’nın genelinde yayılmıştır. 1300 yılı civarında Gotik mimaride ortak tasarım öğeleri ve biçimsel dil ile ilk “Uluslararası Üslup” gelişmiştir. 1400 civarında ise İngiltere ve Orta Avrupa’daki yeniliklerle birlikte ikinci bir “Uluslararası Üslup” ortaya çıkmış ve bu dönemde hem Perpendicular (dikey) hem de Flamboyant (süslü) üslupları gelişmiştir. Genellikle bu tipolojik dönemler şöyle sınıflandırılır:

1130–1240: Erken ve Yüksek dönem Gotik ile Erken İngiliz Gotik
1240–1350: Rayonnant ve Dekore Üslup
1350–1500: Geç Gotik: Flamboyant ve Perpendicular
16.–18. yüzyıl: Gotik sonrası (Post-Gotik)

Norman mimarisi, Manş Denizi'nin her iki tarafında, Erken Gotik'e doğru paralel bir şekilde gelişti. Tonoz gibi Gotik özellikler 11. yüzyılda İngiltere, Sicilya ve Normandiya'da ortaya çıkmıştır. Erken Gotik dönemi, 12. yüzyıl ortalarında Fransa'nın Île-de-France bölgesinde ortaya çıkmış, yaklaşık 13. yüzyılın başlarına kadar süren bir evredir. Erken Gotik'in ilk örnekleri Saint-Denis Bazilikası ve Sens Katedralleri olarak kabul edilmektedir. Bu yapılarda sivri kemer, kaburgalı tonoz ve uçan payanda gibi temel öğeler ilk kez sistemli biçimde yapılarda bir arada kullanılmıştır.
Başrahip Suger'in Saint-Denis'te uyguladığı geniş pencereler ve Gotik mimarinin en büyük belirteçlerinden gül pencere stili, yapının daha aydınlık bir iç mekâna kavuşmasını sağlamış, kendinden sonraki Gotik kiliselere örnek olmuştur. Ardından Notre-Dame Katedrali ve Laon Katedralleri, duvarları ince uçan payandalarıyla dönemin en etkili yapıları olmuştur.
12. yüzyılın sonlarına doğru Gotik üslup, Fransa'dan İngiltere'ye geçerek yeni bir kimlik kazanmıştır. İngiltere'de, Norman mimari geleneğinin mirasıyla birleşen Gotik mimari yatay eksene daha fazla ağırlık veren ve daha ölçülü, dengeli oranlar benimseyen bir karaktere yönelmiştir. Erken İngiliz Gotik üslubunun en erken örneklerinden biri,1174'de yandıktan sonra Sens Katedrali'nden esinlenilerek yeniden inşa edilen Canterbury Katedrali'dir.

Yüksek Gotik üslubu kısa sürmesine rağmen Gotik üslubun en önemli eserlerinin üretildiği dönem olarak kabul edilmektedir. Bu dönemin ilk örneği, Paris'in güneyindeki önemli bir hac merkezi olan Chartres Katedrali'dir. 1194'te eski Romanesk üsluptaki yapı bir yangında büyük ölçüde yıkılmış, ancak kısa süre içinde yeni Gotik üslubuyla yeniden inşa edilmiştir. Yapı m sürecine Fransa Kralı II. Philippe, Papa III. Celestine, yerel soylular, tüccarlar, zanaatkârlar ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard katkıda bulunmuştur.
Mimarlar, önceki Gotik yapılarındaki yükseklik düzenini sadeleştirmiş, ara galeri katını kaldırmış ve üst duvarları desteklemek için uçan payandaları kullanmıştır. Duvarlar büyük ölçüde vitraylarla bezenmiş olup, çoğunluğu Meryem'in yaşam öyküsünü anlatırken, pencerelerin yan panellerinde bu pencereleri bağışlayan loncaların meslekleri betimlenmiştir.
Yüksek Gotik dönemi, yapılarda boyuna vurgunun güçlendiği, cephelerin daha dengeli ve simetrik olduğu, iç mekânlarda ise ışığın ve hacmin ön plana çıktığı bir mimari anlayışı temsil eder. Chartres başta olmak üzere Reims ve Amiens katedralleri, bu üslubun en etkileyici örnekleri arasında sayılır.

13. yüzyılın ortalarından itibaren Gotik mimari, yapısal yenilikten

Konstrüktivizm veya Konstrüktivist Mimari modern mimarinin bir formu olup daha çok Sovyetler Birliği'nde 1920'li yıllarda ve 1930'lu yılların başında yaygınlık kazanmış bir mimarlık akımıdır.
Bu akım gelişmiş teknolojiyi ve mühendislik bilimlerini dönemin komünist ideolojisine uygun bir sosyal amaçla birleştirmeyi ve bu amaç doğrultusunda tasarımlar yapmayı hedeflemiştir. Her ne kadar birbirisi ile rakip içinde birkaç grup olsa da, 1932 yılında tamamen popülerliğini kaybedene dek, birçok tasarımı uygulama fırsatı elde etmiş ve tamamlanmıştır. Her ne kadar 1932'den sonra gözden düşmüşse de, ilerleyen yıllarda ve dönemlerdeki yeni mimarlık akımlarına oldukça önemli etkileri olmuştur.

Reyner Banham, Theory and Design in the First Machine Age (Architectural Press, 1972)
Victor Buchli, An Archaeology of Socialism (Berg 2002)
Campbell/Lynton (eds), Art and Revolution (Hayward Gallery, London 1971)
Catherine Cooke, Architectural Drawings of the Russian Avant-Garde (MOMA, 1990)
Catherine Cooke, The Avant Garde (AD magazine, 1988)
Catherine Cooke, Fantasy and Construction – Iakov Chernikhov (AD magazine, vol 59 no 7–8, London 1989)
Catherine Cooke & Igor Kazus, Soviet Atrchitectural Competitions (Phaidon, 1992)
Kenneth Frampton, Modern Architecture: a Critical Introduction (Thames & Hudson, 1980)
Moisei Ginzburg, Style and Epoch (MIT, 1981)
S. Khan-Magomedov, Alexander Vesnin and Russian Constructivism (Thames & Hudson 1986)
S. Khan-Magomedov, Pioneers of Soviet Architecture (Thames & Hudson 1988), ISBN 978-0-500-34102-5
Rem Koolhaas, 'The Story of the Pool' (1977) included in Delirious New York (Monacelli Press, 1997) ISBN 978-1-885254-00-9
El Lissitzky, The Reconstruction of Architecture in the Soviet Union (Vienna, 1930)
Karl Schlögel, Moscow (Reaktion, 2005)
Karel Teige, The Minimum Dwelling (MIT, 2002)

Constructivist architecture 14 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - video
Heritage at Risk: Preservation of 20th Century Architecture and World Heritage — April 2006 Conference by the Moscow Architectural Preservation Society (MAPS)
Archive Constructivist Photos and Designs at polito.it
The Moscow Times' Guide to Constructivist buildings
Guardian article on preserving Constructivist buildings 30 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Constructivism in Architecture at Kmtspace
Campaign for the Preservation of the Narkomfin Building
Constructivist designs at the Russian Utopia Depository 20 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Constructivism and Postconstructivism at St Petersburg's Wandering Camera 20 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Short film on the heavily Constructivist-influenced buildings that Berthold Lubetkin designed for Dudley Zoo in the 1930s26 Ocak 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Czech Constructivism - Villa Victor Kriz 30 Mart 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Modern mimarlık, 19. yüzyılın Eklektisist mimarlığına karşı çıkan özgün yaratma yanlısı tüm mimari akımların genel adıdır. Eklektisizmin geçmişten biçim aktarmaları yapan tutumuna karşıt olarak, tüm modern akımlar mimari biçimlerin çağa ve güncel koşullara göre oluştuğu görüşü doğrultusunda çalışmışlardır. Kabaca, Art Nouveau'nun ortadan kalkışından, 1910'dan sonra, 1970'lere dek gelişen tüm akımlar modern mimarlık kapsamı içinde değerlendirilebilirler. Bunlar tasarım anlayışları açısından birbirlerinden çok farklı kutuplarda yer alsalar da temelde tarihten yararlanmayı yadsıyışlarıyla ortaklaşırlar. 1970'lerden bu yana modern mimarlık Postmodernizm karşısında sürekli gerileyerek, yerini tarihselci bir akıma terk etmektedir.
Modern mimarlık batı uygarlığının bir ürünüdür. On sekizinci yüzyılın sonlarında, modern çağı ortaya çıkaran demokratik devrim ve endüstri devrimi ile birlikte biçimlenmeye başlamıştır. Bütün dönemlerin mimarlığı gibi modern mimarlıkta, insan yaşamı için özel bir çevre yaratmaya, insanoğlunun düşünce ve eylemlerini, olduğuna inandığı ya da olmasını istediği gibi görselleştirmeye girişmiştir. Ünlü mimar Otto Wagner, 1896'da yayımladığı kitaba verdiği başlıkla, daha sonra tüm sanat biliminin kullanabileceği bir deyimin isim babası olmuştur.
18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başlayan demir köprüler modern mimarinin ilk otantik örnekleri sayılır. Bina olaraksa, 1851 Londra sergisindeki Paxton'un Crystal Palace'ına gelinceye kadar tavizsiz bir örnek gösterebilme olanağı yoktur. Yaklaşık olarak 70 bin metre karelik bir alanı kaplayan bu teşhir sergisi, standardize elemanlar halinde demirle camın kaynaştığı ilk önemli fabrikasyon örneğidir. Nitekim böylesine muazzam bir bina 16 hafta içerisinde, o zaman için mucizevi, bugünse şaşırtıcı sayılabilecek bir sürede inşa edilip bitirilebilmiştir. Crystal Palace'sı çeşitli özellik ve nitelikleriyle, modern mimarinin başlatıcısı ve eskimez örneklerinden biri olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Modern mimarinin yapısal yönden en ilginç tarafı, teknolojik yetkinliğin sağlandığı, neredeyse sınırsız olan özgürlüktür. 1964 Lozan, 1967 Montreal ve 1970 Osaka dünya fuarlarındaki pavyonların modern mimariye getirdiği yapısal çözümler söz konusu özgürlüğün somut ifadeleridir. Betonarmenin, çeliğin, alüminyumun, plastik maddelerin kılıktan kılığa sokulup taşıyıcı ve örtücü fonksiyonlara kavuştuğu modern strüktür anlayışı çerçevesinde, Alman mimarı Frei Otto'nun geliştirdiği çadırsal konstrüksiyonlar, Göçebe Uygarlık'ta rastlanan bir mimarlık türüne bambaşka içerik ve boyutlarla yeniden dönüşü ifade eder.
Münih Olimpiyat Sitesi'nin uyandırdığı derin yankı, şimdi bile bazı çevrelerde kaybolmuş değildir. Ünlü Japon mimar Kenzo Tange yönetimindeki ekibin planlayıp inşa ettiği Tokyo Olimpiyat Sitesinin, yine adı geçen özgürlük anlayışı ile hem büyük hem küçük salonun dış ve iç mimarilerine ne derece başarılı bir çözüm tarzı getirdiği bilinmektedir.

Bu yapısal başarılara paralel olarak çeşitli mimari konuların ele alınışında her türlü tasarlama olanağının - bu defa düşünce özgürlüğünün sonucu olarak - modern mimaride aynı zamanda temsil edildiğini görüyoruz. Loos, Le Corbusier Gropius ve Mies Van Der Rohe gibi ünlü mimarların önerip uyguladıkları Rasyonalist ve Fonksiyonculuk anlayışı giderek 1950'lerde tümel mekân mimarisini doğuracaktır. Rasyonalizmin, yani basit geometrik biçimlerle dikaçısallığın savunuculuğunu yapan akımın tasarlama anlayışı mimari konuların basit, asal geometrik formlara sığdırılmasını öngörür. Bunun dışında, Brütalizm adı altında 1950'lerin ortalarında meydana çıkıp gelişen diğer bir akım, doksan dereceye bağlı kalmakla beraber, herhangi bir binada, o binayı oluşturan çeşitli işlevlerin kendilerini dışarıya vurma zorunluluğu şart koşacaktır. Malzeme kullanımında da aynı tutumu öneren bu akım, mimari tasarlamada "kimliği bileşenleriyle belirtme" felsefesinden hareket ederek, mimari sorumluluğuna yeni bir boyut getirmiştir.
Paul Rudolph. New Haven'de mesken bloğu 1966 Brütalist anlayışa özgü ilkeleri büyük bir sadakatle uygulayan ünlü mimar bu yapıta adı geçen akıma ait sağlam bir belge geliştirebilmeyi başarmıştır.
90 derece ya da belirli bir açısal düzeni vazgeçilmez koşul olarak kabul etmeyen iki önemli eğilimden birine Ekspresyonist, yani ifadeci tutum diyebiliriz. Alman mimar Erich Mendelsohn'un 1915-19 yılları arasında geliştirdiği projelerle Potsdam'da inşa ettiği meşhur rasathane, Einstein Kulesi bu tutuma ait belirgin örneklerdir. Fonksiyonu somut bir biçime kavuşturmada mimara kişisel özgürlük tanıyan ekspresyonist davranışların mimarlık tarihinde, dün olduğu gibi bugün ve yarın da daima var olacağı bir gerçektir. Özellikle modern mimarinin en önemli birkaç anıtından biri olarak sayılan Le Courbusier'in Ronchhamp Şapeli'nde de böyle bir ifadeci, ekspresyonist bir atılımla modern mimarinin rotası ilk önemli değişikliğine uğrayacaktır. Nihayet, diğer önemli akım da ünlü Alman mimarları Haering ile Scharoun'un geliştirilmiş oldukları Organhafte adlı mimari akımdır. Temel ilkesi bakımından Brütalizm'le paralellik kurulabilir; burada da binanın içindeki eyleme cevap veren bir biçim yaratmak söz konusudur. Ancak, Organhafte mimari de serbest davranabilme imkânı vardır. 90 derece veya belirli bir açı reddedilmemekle beraber, eylemi en iyi ifade edebilecek biçimi ararken mimar tamamen özgürdür; serbest kırık serbest eğrisel ya da dik açısal çalışabilir.
Özellikle 1960'ların başlangıcından itibaren seslerini yükseltip etkilerini arttırmaya başlayan birtakım kişi ve akımlar, modern mimarinin mimarlarına birtakım yazı ve yapıtlarla karşı çıkarak yeni bir akım arayışı içine girmişlerdir. Dış biçime önem verilmesine; plastik sanatların cephelerden şehirsel mekâna yansıtılmasına; tarihle geçmişle çevreyle ilişkilerinin yeniden kurulmasına çalışan birtakım olumlu çabalar dengesizliğe yol açmıştır. Beklenebileceği üzere, geçmişçilik, tarihçilik, bölgeselcilik modernizmin aleyhine gelişen bir ortam yaratmıştır. Gelişigüzel biçimcilikte son derece tehlikeli bir düzeye varmıştır ve postmodernizm, olumlu ya da olumsuz yönleriyle, modern mimarinin karşısında gelişen veya ondan farklı olan davranışların tümünü kapsayan bir terim niteliğinde kullanılır hale gelmiştir.

Bir inşaat mühendisi olarak Gustave Eiffel'in tasarladığı bu kule yaklaşık 12.000 parçadan oluşup, 200 kadar işçi tarafından 21 ayda monte edilmiştir.
Frank Lloyd Wright'ın Chicago'daki Robie evi, kütlesi ve cephenin ele alınışı bakımından, katılığı, tekdüzeliği reddedebilen bir rasyonalizmin en belirgin örneklerindendir. 

Berlin'deki 20. Yüzyıl Galerisinde 1962-68 Mies Van Der Rohe yıllarca önce başlattığı tümel mekân ile neredeyse cephesizlik anlamına gelebilecek cam cephe uygulamalarının müze mimarisi alanındaki en belirgin örneğini geliştirmiş olacaktır.

Bauhaus
Brütalist mimari
Ekspresyonist mimarlık
Organik mimari
Organik mimarlık
Uluslararası mimarlık
Uluslararası stil
Yüzyıl Ortası Modern

http://www.press.uchicago.edu/Images/Chicago/storrer_robie.jpeg17 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20070221163601/http://www.endex.com/gf/ buildings/eiffel/tower.jpg
http://www.designboom.com/snapshots/venice04/concerthalls/1.jpg26 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://s92141478.onlinehome.us/observador/PR1_WEB.jpg
https://web.archive.org/web/20070211171451/http://www.bartleby.com/65/mo/modarch.html
http://www.infoplease.com/ce6/world/A0833538.html14 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
History of Architecture- Leonardo Benevolo
Modernization in Architecture- Helen Castle

Organik mimari  veya Organik mimarlık insan barınma ihtiyaçları ile doğal hayatın bir uyum içinde yer almasını savunan bir mimarlık felsefesi ve anlayışıdır. Doğa ile hem yapının bulunduğu inşaat alanının, hem çevresinin hem de iç dekorasyonunun bir harmoni içinde iç içe olmasını savunur.
Organik mimari terimi (İngilizce: Organic architecture)  ilk kez Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright tarafından kullanılmıştır.

Aldersey-Williams, Hugh (2003). Zoomorphic: New Animal Architecture (London: Laurence King)
Ferre, Albert, et al., eds (2007). Verb Natures: Architectural Boogazine (Barcelona; New York: Actar)
Feuerstein, Günther (2002). Biomorphic Architecture: Human and Animal Forms in Architecture (Stuttgart; London: Axel Menges)
Gans, Deborah, and Zehra Kuz (2003). The Organic Approach to Architecture (New York; Chichester: Wiley)
Leach, Neil (2009). 'Digital Morphogenesis', Architectural Design,
Menges, Achim (2006). 'Polymorphism', Architectural Design, 76, 2, pp. 78–87
Pearson, David (2001). The Breaking Wave: New Organic Architecture (Stroud: Gaia)
Portoghesi, Paolo (2000). Nature and Architecture, trans. by Erika G. Young (London; Milan: Skira Editore; Thames & Hudson)
Steadman, Philip (2008). The Evolution of Designs: Biological Analogy in Architecture and the Applied Arts (New York: Routledge)
Senosiain, Javier (2003). Bio-architecture (Oxford, England: Architectural Press)
Tsui, Eugene (1999). Evolutionary Architecture: Nature as a Basis for Design (New York: John Wiley)

 Wikimedia Commons'ta Organik mimari ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Postmodern mimari ilk örneklerinin 1950'lerde başladığı varsayılan ve günümüz mimarisinde  de etkisini sürdüren uluslararası bir üsluptur. Mimarlıkla postmodernitenin habercisi, genellikle modernizmin sahip olduğu uluslararası üslubun biçimciliğine bir yanıt olarak "nüktenin, süslemenin ve göndermenin" geri dönüşüdür. Pek çok kültürel hareket gibi, postmodernizmin en fazla dillendirilen ve görünür olan fikirleri mimaride gözlemlenebilir. Modernizmin işlevsel olan ve resmîleştirilen şekilleri ve alanları tam aksi yöndeki bir estetikle yer değiştirmiştir: üsluplar çarpışır, kendi için biçim anlayışı ortaya çıkar ve tanıdık üslup ve alanlara bakmanın yeni biçimleri fazlalaşır.
Modern mimarinin klasik örnekleri arasında, ticari alanda Lever House ve Seagram Binası, özel yahut kamu alanları arasında da Frank Lloyd Wright veya Bauhaus gösterilebilir. Postmodern mimarinin geçiş örnekleri arasında Oregon, Portland'daki Portland Binası ve New York'taki Sony Binası gösterilebilir. Bu yapılar geçmişten bileşenler ve referanslar alır, rengi ve sembolizmi mimariye yeniden sokar. Postmodern mimariden etkilenim taşıyan birincil örnekler arasında Las Vegas'ın Öğrettikleri adlı ve 1977 tarihli kitabında Robert Venturi tarafından üzerinde durulan Las Vegas Strip adlı bina vardır. Venturi kitabında binanın sıradan ve evrensel mimarisine alkış tutmaktadır.
Postmodern mimari yeni-eklektik mimari olarak da tanımlanmıştır; binaların cephesi göndermeler ve süslemelerle doludur ve sert süslemesiz modern üslubu karşısına alır. Bu eklektizm, Stuttgart Devlet Galerisinde ve Charles Willard Moore tarafından yapılan Piazza d'Italia'da en belirgin halini alan, dik olmayan açıların ve alışıldık olmayan yüzeylerin kullanımı ile kendini gösterir. Edinburgh'taki İskoç Parlamento binası da postmodern modanın bir örneği olarak gösterilmektedir.
Modernist mimarlar postmodern binaları kaba ve cicibiciyle süslü binalar olarak görürler. Postmodern mimarlar da modern alanları ruhsuz ve kişiliksiz olarak nitelendirir. Bu fikir ayrılığı amaçlar söz konusu olduğunda da kendini gösterir: Modernizm süslemenin yoksunluğu kadar malzemenin minimalist ve yerinde kullanımıyle dikkati çekerken, postmodernizm erken modernistler tarafından konulan kesin kuralların bir reddidir ve inşa tekniklerinin, açılarının ve üslupsal göndermelerin bolluğunu tercih eder.

Halkın bunları pek dost canlısı görmediğini iddia eden ve modern işlevselciliği sıkıcı bulan bazı mimarların modern işlevselcilikten yüz çevirmeye başlamasıyla birlikte, 20. yüzyılın son çeyreğinde yeni trendler ortaya çıkmaya başladı. Bu mimarlar geriye baktılar, çeşitli binaların geçmişte kalan bölümlerine baktılar ve onları yeni bina tasarımları yaratmak üzere bir araya getirdiler, hatta bazen bunu uyumsuz bütünler oluşturarak yaptılar. Bu yeni yaklaşımın canlı bir örneği modern öncesi tasarımlardaki sütunların ve diğer bileşenlerin (ancak neoklasikçi mimaride yapıldığı gibi aynen alınarak değil) postmodern mimariye uygulanmasıydı. Modernizmde bir tasarım özelliği olarak sütunlar dirsekler gibi teknolojik araçlarla yer değiştiriyordu veya tamamen duvar perdelerinin arkasına gizleniyordu. Sütunun geri dönüşü teknolojik bir gereklilik olmaktan ziyade estetik bir tercihti. Modernist dönemdeki yüksek binalar monolitiktiler, baştan aşağıya kadar çeşitli tasarımların aynı bina içinde bulunması hoş karşılanmıyordu, öyle ki kimi durumlarda sanki tüm bina tek parçaymış gibiydi. Buna en doğrudan örnek Minoru Yamasaki'nin Dünya Ticaret Merkezi binalarıydı.
Süslemenin dönüşüne ve önceki dönemlere yapılan göndermeye başka bir örnek de daha eski binaların cephelerine Beaux Arts mimarisinde ve Art Deco dönemlerinde inşa edilen, bronz veya paslanmaz çelikten yapılmış süslemelerdi. Postmodern binalarda bu çoğunlukla önceki inşa üsluplarından alınan birbirine zıt şeylerin yan yana kullanılması ve hatta daha büyük ölçekte bunların yeni bir üslup oluşturması söz konusudur. Şaşırtıcıdır, bu binalar genellikle zevk verici bir estetik yakalamayı başarmışlardır. Bununla birlikte, her yeni üslupta olduğu gibi genel kabul görebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekmektedir.
20. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bir düşünce akımı olan bağlamcılık genellikle postmodern ideolojileri etkiledi. Bağlamcılık tüm bilginin bağlama duyarlı olduğu inancını temel alır. Bu fikir bir bilginin bağlamından koparıldığında anlaşılmaz hale geldiğini söyleyecek kadar ileri gider. Bu Postmodern mimariyi aşağıda da tartışıldığı üzere, bağlam konusunda daha duyarlı olmaya itti.

Postmodernist hareket öncelikle 1960 ila 70'lerde Amerika Birleşik Devletleri'nde başladı ve daha sonra Avrupa'ya dek yayılarak günümüzde de varlığını devam ettiren bir akım oldu. Postmodernizmin ya da Geç-modernizmin özellikleri arasında Modernizme duyduğu tepki vardır; selefinin sınırlılıklarına işaret eder. Hedefleri arasında kamuyla daha nüktedan bir şekilde bağlantı kurmak vardır. Mimaride bu önceki üslupların, genellikle de aynı anda, alıntılanmasını içerir. Modernizmden kopuş meselesinde binaların içlerinde bulundukları bağlama uygun olarak inşa edilmesi de vardır.
Postmodernizm kökenlerini modern mimarinin başarısızlığı dediği şeyde bulur. İşlevselci ve ekonomik inşaya olan ilgisi binaların ruhsuz ve kişiliksiz akılcı bir görünüşe yol açmıştır. Postmodernistler bu binaların insanların hem göz hem de beden konforuna yönelik ihtiyaçlarını karşılayamadığını düşünür. Modernizm bedenin arzularına önem vermemektedir. Pek çok apartman binasının gecekonduya dönüşmesi problemi daha da kötüleştirmiştir. Postmodernizm bu durumun üstesinden kendi için süsleme ve dekorasyon anlayışını savunarak gelmeye çalışır. Biçim artık yalnızca onun işlevsel gereklilikleri bakımından tanımlanmayacak; mimarın arzu ettiği gibi olacaktır.

Robert Venturi bu hareketin başını çekenlerdendir. Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki (1966) adlı kitabı postmodernist hareket ve mimari için oldukça kullanışlıydı ve baskın işlevselci mimarinin saldırgan bir eleştirisiydi. Modernizmin işlevselciliğinden kopuş Venturi'nin Mies van der Rohe'nin ünlü düsturu "Az, çoktur" (less is more) sözünü nükteli bir şekilde uyarlamasında da görülüyordu: "Az, sıkıcıdır" (less is bore). Postmodernlerin geri kalanıyla birlikte süslemeyi geri getirmeye çalıştı çünkü onu gerekli görüyordu. Bunu Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki adlı kitabında bunu ve Modernizm eleştirisini şöyle diyerek açıklıyordu:

Mimarlar (binalardaki dekoratif bileşenlerden) şikâyet edebilir veya onları görmezden gelmeye çalışabilirler hatta onları ortadan kaldırmaya çalışabilirler ama onlar kaybolmayacaktır. Uzun bir süre için bile kaybolmayacaklar çünkü mimarların ne onları yok etme gücü vardır (ne de yerine ne koyacaklarını bilirler).

Robert Venturi Postmodern olarak bilinen anti-modernist başkaldırının öncülerindendi. Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki ve Las Vegas'tan Öğrenmek (1972) adlı kitapları (ikisi de aslında Postmodern mimari manifestoları olmamakla birlikte) postmodernizmdeki pek çok hedefi güzel bir biçimde ifade ettiler. İkinci kitabı Steven Izenour ve eşi Denise Scott Brown'la birlikte yazmıştı.
Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki adlı kitap, süsün ve dekoratif bileşenlerin "çeşitliliğe ve iletişime ilişkin var olan ihtiyaçları karşılamasına" yönelik amaçlara ışık tutmaktadır. Burada Venturi kamuya bir anlam iletmenin önemini vurgular. Postmodernistler genelde bu iletişimi binalar aracılığıyla kurmaya çalışır ve bu iletişim anlamın doğrudan aktarılması amacını gütmez. Venturi daha çok pek çok şekilde yorumlanabilecek bir iletişim kurmaya niyetlidir. Her yorum diğerinden daha az ya da doğru olabilir çünkü bu nitelikteki bir işin pek çok boyutu ve anlam katmanı olacaktır.
Bu anlam çoğulluğu çağdaş toplumun benzer doğasını yansıtmaya çalışmaktadır.
Anlamsal çoğulluk binalarında çeşitlilik arayan postmodern mimarlarca da yankılanır. Venturi "Campidoglio'dan Bir Görünüş" adlı makalesinde böyle bir etkiden bahseder:

(Ben) gençken büyük mimarları diğerlerinden ayırmanın en güvenilir yolu çalışmalarının tutarlılığı ve orijinalliğiydi… Artık iş böyle değildir. Modern ustaların gücü tutarlılıkta iken, bizimki farklılıktadır.
Sahip olduğu çeşitlilikle birlikte postmodernizm, binanın bağlamına, tarihine ve müşterinin gerekliliklerine bir duyarlılık geliştirmiştir. Postmodernist mimarlar kentteki binaların ve çevrelerindeki alanların gerekliliklerini tasarım süreci boyunca gözönünde bulundurur. Örneğin Frank Gehry'nin Venedik Plaj Evi'nde çevredeki evlerin renkleri de parlak bir tonu vardır. Yerel duyarlılıklar kimi Postmodern binalarda açık seçiktir

Modernizmin problemlerini çözmek de dâhil olmak üzere, postmodernizmin hedefleri arasındaki anlamda belirsizlik, binanın bağlamına duyarlılık gibi şeyler, bir dönem birbirleriyle asla işbirliği içinde olmamış mimarların yaptığı binalar arasında şaşırtıcı derecede sık rastlanan özelliklerdi.
Postmodernizmin karakteristikleri onun hedeflerinin pek çok farklı yönde ifade edilmesine izin verdi. Bu karakteristikler arasında heykel formlarının, süslerin ve Trompe l'oeil özelliği gösteren materyallerin kullanımı vardı. Bu fiziksel karakteristikler anlamın kavramsal karakteriyle birleşiyordu. Anlamın bu karakteristikleri arasında, çoğulluk, çift anlamlılık, ironi ve paradoks ve bağlamcılık vardı.
Her zaman organik olması gerekmeyen bu heykelsi biçimler büyük bir şevkle yaratılıyordu. Bunların örnekleri Hans Hollein'in Abteiberg Müzesinde (1972–1982) görülebilir. Bina hepsi birbirinden farklı olan çeşitli yapı üniteleri tarafından oluşturulmuştu. Tüm yapıların biçimi Modernizmin katı biçimlerinden farklıydı. Bu biçimler heykelsiydi ve tabiri caizse oyunbazlardı. Mutlak bir asgariye indirilmemişler, kendileri için şekillendirilmiş ve üretilmişlerdi. Bu yapı üniteleri birbirlerine çok organik bir biçimde uyuyorlar bu da onların etkisini arttırıyordu.
Uzun yıllar göz ardı edilmişse de, süsleme geri döndü. Frank Gehry'nin, 1986 yılında inşa edilen Venedik Plaj evi ufak süslemelere sahipti ancak bu kadarı bile modernizm için ge

Görsel şiir (Latince: carmina figurata), dizelerin ve sözcüklerin sayfa üzerinde tipografik olarak somut bir nesne, sembol veya figürün (örneğin bir kadeh, ağaç, kalp veya haç) dış hatlarını oluşturacak biçimde düzenlendiği bir şiir türüdür. Bu şiirler, kelimelerin sadece anlamsal ve işitsel değerleriyle değil; sayfa üzerindeki harf, tipografi, boşluk ve grafik düzenlemeleriyle doğrudan göze hitap edecek şekilde kurgulanırlar. Bu sanatta dil, geleneksel mısra yapısından sıyrılarak çizgisel, görsel veya resimsel bir boyut kazanır. Okuyucu metni sadece okumaz, aynı zamanda bir görsel sanat eseri gibi inceler.

Görsel şiirde metnin biçimsel dizilimi, şiirin anlamsal içeriğiyle doğrudan bir paralellik gösterir. Bu yönüyle dilin yapısöküme uğratıldığı ve dilsel malzemenin kendisinin nesneleştiği Somut şiir kavramından ayrılır. Görsel şiirde sözcükler dış dünyadaki bir nesneyi doğrudan taklit eder veya onun şeklini alır. Somut şiirde ise dil temsili değildir; harfler, noktalama işaretleri ve kelimeler kendi anlamsal bağlamlarından koparılarak soyut ve geometrik bir kompozisyon oluşturur. Görsel şiirde klasik söz dizimi ve doğrusal okuma (cümle takibi) büyük oranda korunurken, somut şiirde geleneksel dil yapısı reddedilir; dilin sadece görsel ve işitsel maddeselliği öne çıkar.

Görsel şiirin kökeni Antik Yunan edebiyatına (Simmias'ın balta ve kanat şeklindeki şiirleri) ve Hint edebiyatına kadar uzanır. MS. 260-335 yılları arasında Konstantinopolis'te yaşamış Publius Optatianus Porphyrius, Büyük Konstantin döneminde bu gibi şiirleri üreten bir şair olarak nam salmıştır. Orta Çağ ve Barok döneminde özellikle dini temaları (haç, kadeh vb.) görselleştirmek amacıyla yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Türk edebiyatında ise Divan şiirindeki "müşeccer" (ağaç şeklinde) şiirler ve harflerle yapılan biçimsel oyunlar türün erken örnekleri sayılır. Türkiye'de ise özellikle 1960 sonrasında İlhan Berk gibi İkinci Yeni şairlerinin deneysel çalışmalarıyla karşılık bulmuş, 2000'li yıllardan itibaren dijital yayıncılığın ve grafik tasarım araçlarının gelişmesiyle avangart dergiler etrafında bağımsız bir tür olarak gelişimini sürdürmüştür.

Somut şiir
Kaligram

John Milton Cage Jr. (5 Eylül 1912 - 12 Ağustos 1992), Amerikalı besteci, filozof, sanatçı, müzik teorisyeni, yazar ve baskıcı.
Los Angeles'ta doğan Cage, liseyi sınıf birincisi olarak bitirdi. 1938 yılında Seattle'da vurmalı çalgılar orkestrası kurdu. Aynı yıl değişik bir piyanoyu konserlerinde kullanmaya başladı. Cage, bu ilginç piyanonun tellerini birbirine bağlayıp, aralarına lastik, tokmak, tahta gibi değişik cisimler yerleştirerek, geleneksel tınısından farklı sesler yakaladı.
İlk yapıtına "Landscape No: 5" adını verdi. 42 plaktan çıkan sesleri önce bir manyetik teyp bandı üzerine kaydetti, sonra bunu kesti, değiştirdi ve tekrar birleştirdi. 29 Ağustos 1952 tarihinde üç akımı bir tek nota çalmadan canlandıran 4'33" (dört dakika otuz üç saniye) adlı bestesiyle sessizliğin, müziğin bir öğesi olduğu mesajını vermek istediğini söylemiştir. Cage, bu besteyi yapmasına neden olan en önemli etkenin, yakın arkadaşı ressam Robert Rauschenberg olduğunu söylemiştir. 1951'de Rauschenberg, "Beyaz Boyamalar" adını verdiği bir seri tabloyu yapar. Tümüyle beyaz boyalı 7 parçadan oluşan bu yapıt, besteciye esin kaynağı olmuştur.
2002 yılında Mike Batt, "Bir Dakika Sessizlik" (A Minute's Silence) adını verdiği bir beste yaptı. Bu da Cage'in bestesi gibiydi fakat, sessizlik süresi 1 dakikaydı.
Cage'in 4'33" adlı bir müzik derlemesi bulunmaktadır.

Bernstein, David W., and Hatch, Christopher (ed.). 2001. Writings through John Cage's Music, Poetry, and Art. University of Chicago Press. ISBN 0-226-04407-6
Boulez, Pierre, and Cage, John. 1995. The Boulez-Cage Correspondence. Edited by Robert Samuels and Jean-Jacques Nattiez, translated by Robert Samuels. Cambridge University Press. ISBN 0-521-48558-4
Brown, Kathan. 2001. John Cage Visual Art: To Sober and Quiet the Mind. Crown Point Press. ISBN 1-891300-16-4, ISBN 978-1-891300-16-5
Cage, John. 1973. Silence: Lectures and Writings, Wesleyan Paperback (first edition 1961). ISBN 0-8195-6028-6
Fetterman, William. 1996. John Cage's Theatre Pieces: Notations and Performances. Routledge. ISBN 3-7186-5643-4
Kostelanetz, Richard. 2003. Conversing with John Cage, Routledge. ISBN 0-415-93792-2
Nicholls, David (ed.). 2002. The Cambridge Companion to John Cage. Cambridge University Press, 2002. ISBN 0-521-78968-0
Nicholls, David. 2007. John Cage. University of Illinois Press. ISBN 0-252-03215-2
Patterson, David W. (ed.). John Cage: Music, Philosophy, and Intention, 1933–1950. Routledge, 2002. ISBN 0-8153-2995-4
Perloff, Marjorie, and Junkerman, Charles. 1994. John Cage: Composed in America. University of Chicago Press, 1994. ISBN 0-226-66057-5
Pritchett, James. 1993. The Music of John Cage. Cambridge University Press. ISBN 0-521-56544-8
Revill, David. 1993. The Roaring Silence: John Cage – a Life. Arcade Publishing. ISBN 1-55970-220-6, ISBN 978-1-55970-220-1

Campana, Deborah. 1985. Form and Structure in the Music of John Cage. Dissertation, Northwestern University.
Curreri, Enrico. 2008. W: A Case Study in John-Cage-Centered Music Therapy. MA Thesis, New York University.
Emmerik, Paul van. 1996. Thema's en Variaties: Systematische Tendensen in de Compositietechnieken van John Cage. Dissertation, University of Amsterdam. (Felemenkçe)
Haskins, Rob. 2004. "An Anarchic Society of Sounds": The Number Pieces of John Cage. Ph. D., Musicology, Eastman School of Music, University of Rochester.

John Cage Database 5 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A John Cage Compendium8 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Larry Solomon's John Cage Pages
Silence: Scholarly discussion of the music of John Cage 16 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
James Pritchett: Writings
Edition Peters: John Cage Biography and Works
Guide to the John Cage Mycology Collection 15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Silence/Stories:19 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

In Conversation with Morton Feldman, 1966, Part 1
In Conversation with Morton Feldman, 1966, Part 2
In Conversation with Morton Feldman, 1966, Part 320 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
In Conversation with Morton Feldman, 1966, Part 412 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
In Conversation with Morton Feldman, 1966, Part 53 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

John Winston Ono Lennon (9 Ekim 1940, Liverpool - 8 Aralık 1980, New York), İngiliz müzisyen ve aktivisttir. The Beatles isimli müzik grubunun üyelerinden biridir. Beatles grubunun kurucusu, ortak söz yazarı, ortak vokalisti ve ritim gitaristi olarak dünya çapında ün kazanmış İngiliz şarkıcı, söz yazarı, müzisyen ve barış aktivistiydi. Lennon'ın çalışmaları, müziğinin, yazılarının ve çizimlerinin, filmlerinin ve röportajlarının isyankâr doğası ve keskin zekâsı ile karakterize edildi. Paul McCartney ile olan şarkı yazarlığı ortaklığı, pop müzik tarihinin en başarılı ve etkili iş birlikteliklerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Liverpool'da doğan Lennon, gençliğinde skiffle çılgınlığına dahil oldu. 1956 yılında The Quarrymen grubunu kurdu ve bu grup 1960 yılında Beatles'a dönüştü. Bazen "the smart Beatl" olarak da anılan Lennon, başlangıçta grubun fiili lideriydi ve bu rol yavaş yavaş McCartney'e geçti. Lennon kısa süre içinde, aralarında How I Won the War'ın da bulunduğu çok sayıda filmde rol alarak ve her ikisi de saçma yazı ve çizimlerden oluşan In His Own Write ve A Spaniard in the Works adlı kitapları yazarak çalışmalarını başka mecralara da taşıdı. "All You Need Is Love" ile başlayan şarkıları, savaş karşıtı hareket ve 1960'lardaki karşı kültür tarafından marş olarak benimsendi. 1969'da ikinci eşi multimedya sanatçısı Yoko Ono ile Plastic Ono Band'i kurdu, iki hafta süren Bed-ins for Peace adlı savaş karşıtı gösteriyi düzenledi ve Beatles'tan ayrılarak solo kariyerine başladı.
1968 ve 1972 yılları arasında Lennon ve Ono, avangart albümlerden oluşan bir üçleme, birkaç film, ilk solo albümü John Lennon/Plastic Ono Band ve "Give Peace a Chance", "Instant Karma!", "Imagine" ve "Happy Xmas (War Is Over)" gibi uluslararası alanda ilk 10'a giren single'lar da dahil olmak üzere birçok çalışmada işbirliği yaptı. 1971'de New York'a taşınan Lennon'ın Vietnam Savaşı'na yönelik eleştirileri, Nixon yönetimi tarafından üç yıl boyunca sınır dışı edilmeye çalışılmasına neden oldu. Lennon ve Ono 1973'ten 1975'e kadar ayrı kaldılar ve bu süre zarfında Harry Nilsson'ın Pussy Cats albümünün yapımcılığını üstlendi. Ayrıca Elton John ("Whatever Gets You thru the Night") ve David Bowie ("Fame") ile liste başı olan işbirlikleri yaptı. Beş yıllık bir aranın ardından Lennon, 1980 yılında Ono ile birlikte Double Fantasy ile müziğe geri döndü. Albümün yayınlanmasından üç hafta sonra bir Beatles hayranı olan Mark David Chapman tarafından öldürüldü.
Sanatçı, yazar ya da ortak yazar olarak Lennon'ın Billboard Hot 100 listesinde bir numara olan 25 single'ı bulunmaktadır. En çok satan albümü Double Fantasy, 1981 Yılın Albümü Grammy Ödülü'nü kazandı. Lennon 1982'de Müziğe Üstün Katkı dalında Brit Ödülü'nü kazandı. Lennon 2002'de BBC'nin 100 Greatest Britons anketinde sekizinci seçildi. Rolling Stone onu tüm zamanların en büyük beşinci şarkıcısı ve en büyük 38. sanatçısı seçti. Songwriters Hall of Fame (1997'de) ve Rock and Roll Hall of Fame'e (1988'de Beatles üyesi olarak ve 1994'te solo sanatçı olarak iki kez) kabul edildi.

Lennon, 9 Ekim 1940'ta Liverpool Doğum hastanesinde Julia (doğumdaki soyadı Stanley) (1914–1958) ve Alfred Lennon (1912–1976)'nın çocuğu olarak dünyaya geldi. Alfred, İrlandalı kökenli bir ticari denizci idi ve oğlunun doğumu sırasında uzaktaydı. Ailesi ona, baba tarafından büyükbabası John "Jack" Lennon ve Başbakan Winston Churchill'den sonra John Winston Lennon adını verdi. Babası genellikle evden uzaktaydı ama maaş çeklerini Lennon'ın annesiyle birlikte yaşadığı Liverpool, 9 Newcastle Road, Liverpool'a gönderiyordu; Şubat 1944'te askerlikten firar edince çeklerin gelişi durdu. Altı ay sonra eve geldiğinde ailesine bakmak istedi ama o zamana kadar başka bir adamın çocuğuna hamile olan Julia kendisini reddetti. Kız kardeşi Mimi Smith, Liverpool'un Sosyal Hizmetlerine iki kez şikayette bulunduktan sonra Julia, Lennon'ın velayetini verdi.
Temmuz 1946'da, Lennon'ın babası kendisini ziyaret etti ve gizlice oğluyla Yeni Zelanda'ya göç etme niyetiyle oğlunu Blackpool'a götürdü. Julia, o zamanki birlikte yaşadığı Bobby Dykins ile birlikte onları izledi ve hararetli bir tartışmanın ardından babası, beş yaşındaki çocuğu aralarında seçim yapmaya zorladı. Bu olayın bir anlatımında, Lennon iki kez babasını seçtiği ama annesi uzaklaşırken Lennon'ın ağlamaya başladığı ve annesini takip ettiği söylenir. Ancak yazar Mark Lewisohn'a göre, Lennon'ın ebeveynleri Julia'nın ona bakması konusunda anlaştılar. Olaya tanık olan Billy Hall, genç John Lennon'ın ebeveynleri arasında bir karar vermeye zorlanmasının dramatik tasvirinin yanlış olduğunu söyledi. Lennon, 20 yıla yakın bir süredir Alf ile bir daha görüşmedi.
Lennon, çocukluğunun ve ergenliğinin geri kalanında Mendips, 251 Menlove Avenue, Woolton'da Mimi ve kendi çocukları olmayan kocası George Toogood Smith ile birlikte yaşadı. Teyzesi onun için ciltler dolusu kısa öykü satın aldı ve ailesinin çiftliğinde sütçü olan amcası ona bir melodika aldı ve çapraz bulmaca çözmeyi öğretip bulmaca çözmeye yönlendirdi. Julia düzenli olarak Mendips'i ziyaret etti. John, sık sık Liverpool'daki 1 Blomfield Road'da onu ziyaret etti, burada annesi ona Elvis Presley plaklarını çaldı, banço öğretti ve Fats Domino'nun "Ain't That a Shame" şarkısını nasıl çalacağını gösterdi. Eylül 1980'de Lennon, ailesi ve asi doğası hakkında şöyle yorum yaptı:

Bir parçam toplumun tüm yönleri tarafından kabul edilmeyi ve bu geveze deli şair/müzisyen "olmamayı" isterdi. Ama olmadığım şey olamam... Diğer tüm çocukların ebeveynlerinin - Paul'ün babası da dahil - "Ondan uzak dur"...  dediği kişi bendim.
Ebeveynler içgüdüsel olarak benim bir baş belası olduğumu anladılar, yani uyum sağlamadım ve çocuklarını etkileyecektim, öyle de yaptım. Her arkadaşımın evini alt üst etmek için elimden geleni yaptım ... Kısmen bu sözde eve sahip olmadığım için kıskançlıktan ... ama yaptım ...  Ailem olarak beş kadın vardı. Beş "güçlü", "zeki", "güzel" kadın, beş kız kardeş. Biri annemdi. O hayatla başa çıkamadı. En küçüğüydü ve kocası denize kaçmıştı ve savaş devam ediyordu ve benimle baş edemiyordu ve sonunda ablasıyla yaşamaya başladım. Şimdi o kadınlar harikaydı ... Ve bu benim ilk feminist eğitimimdi ... Diğer erkeklerin zihinlerine sızardım. "Ebeveynler tanrı değil çünkü benimkilerle yaşamıyorum ve bu yüzden biliyorum."
Fleetwood'da yaşayan kuzeni Stanley Parkes'ı düzenli olarak ziyaret eder ve onu yerel sinema gezilerine götürürdü. Okul tatillerinde Parkes, başka bir kuzen olan Leila Harvey ile sık sık Lennon'ı ziyaret ederdi ve üçü, şovları izlemek için haftada iki veya üç kez sık sık Blackpool'a giderlerdi. Blackpool Tower Circus'u ziyaret ederler ve Dickie Valentine, Arthur Askey, Max Bygraves ve Joe Loss gibi sanatçıları görürlerdi. Parkes, Lennon'ın özellikle George Formby'yi sevdiğini hatırlardı. Parkes'ın ailesi İskoçya'ya taşındıktan sonra, üç kuzen okul tatillerini sık sık orada birlikte geçirirdi. Parkes, "John, kuzen Leila ve ben çok yakındık. Edinburgh'dan Durness'teki aile çiftliğine giderdik. Bu, John'un dokuz yaşından 16 yaşına kadar olan bir zamanıydı." diye hatırlardı. Lennon'ın amcası George, 5 Haziran 1955'te 52 yaşında karaciğer kanamasından öldü.
Lennon bir Anglikan olarak yetiştirildi ve Dovedale İlkokulu'na gitti. Eleven-plus sınavını geçtikten sonra, Eylül 1952'den 1957'ye kadar Liverpool'daki Quarry Bank Lisesi'ne gitti ve o sırada Harvey tarafından "şanssız, güler yüzlü, uyumlu, canlı bir delikanlı" olarak tanımlandı. Bununla birlikte, sık sık kavga ettiği, zorbalık yaptığı ve dersleri bozmasıyla da biliniyordu. Buna rağmen kısa sürede sınıfın soytarısı olarak ünlendi. Kendi yaptığı okul dergisi Daily Howl 'da sık sık komik karikatürler çizdi.
1956'da Julia, John'a ilk gitarını aldı. Enstrüman ucuz bir Gallotone Champion akustiğiydi ve gitarın Mimi'nin yerine kendi evine teslim edilmesi şartıyla oğluna beş pound on şilin ödünç verdi. Çünkü kız kardeşinin, oğlunun müzikal özlemlerini desteklemediğini çok iyi biliyordu. Mimi, bir gün ünlü olacağına dair iddiasına fikrine şüpheyle yaklaşıyordu ve müzikten sıkılacağını umarak ona sık sık, "Gitar çok iyi John, ama bundan asla geçimini sağlayamayacaksın." derdi.
15 Temmuz 1958'de Julia Lennon, Smith'lerin evini ziyaret ettikten sonra eve yürürken bir arabanın çarpması sonucu öldü. Annesinin ölümü, sonraki iki yıl boyunca çok içki içen ve sık sık kavga eden, "kör bir öfke" tarafından tüketilen genç Lennon'a travma geçirtti. Julia'nın hatırası daha sonra Lennon için büyük bir yaratıcı ilham kaynağı olacak ve 1968 Beatles şarkısı "Julia" gibi şarkılara ilham verecekti.
Lennon'ın lise yıllarında davranışlarında değişiklikler oldu. Quarry Bank Lisesi'ndeki öğretmenler onu şöyle tanımladılar: "Çok yanlış hırsları var ve enerjisi genellikle boşa gidiyor" ve "İşinde çabalamıyor. Yeteneklerini kullanmak yerine 'serseriliğinden' memnun." Lennon'ın uygunsuz davranışı, teyzesiyle olan ilişkisinde çatlak yarattı.
Lennon O seviyesi sınavlarında başarısız oldu ve teyzesi ile müdürünün araya girmesiyle Liverpool Sanat Koleji'ne kabul edildi. Üniversitede Teddy Boy kıyafetleri giymeye başladı ve davranışlarından dolayı okuldan atılmakla tehdit edildi. Lennon'ın öğrenci arkadaşı ve ardından eşi olan Cynthia Powell "son yılından önce üniversiteden atıldığını" anlatmıştı.

Lennon, 15 yaşındayken Quarrymen adında bir skiffle grubunu kurdu. Adını Quarry Bank Lisesi'nden alan grup, Eylül 1956'da Lennon tarafından kuruldu. 1957 yazında Quarrymen, yarı skiffle ve yarı rock and roll'dan oluşan "canlı birçok şarkı" çaldı. Lennon, Paul McCartney ile ilk kez Quarrymen'in 6 Temmuz'da Woolton'da St Peter's kilisesinin bahçe şenliğinde düzenlenen ikinci performansında tanıştı. Lennon daha sonra McCartney'den gruba katılmasını istedi.
McCartney, Mimi Teyze'nin "John'un arkadaşlarının alt sınıftan olduğunun çok farkında olduğunu" ve Lennon'ı ziyarete geldiğinde ona patronluk tasladığını söyledi. McCartney'nin erkek kardeşi Mike'a göre, babaları da benzer şekilde Lennon'ı onaylamadı ve Lennon'ın 

Krautrock, Batı Almanya'da 1960'ların sonu 1970'lerin başında psikedelik rock, elektronik müzik ve çeşitli avangart esinlenmeleri harmanlayan sanatçılar tarafından oluşturulmuş geniş bir deneysel rock türüdür. Bu sanatçılar kendilerini geleneksel Anglo-Amerikan rock müziğinin blues etkilerinden ve şarkı yapısından uzak tuttular, bunun yerine hipnotik ritimler (motorik), elektro-akustik müzik teknikleri ve erken synthesizer'lar kullandı. Krautrock etiketi ile ilişkili önemli gruplar arasında Neu!, Can, Faust, Kraftwerk, Cluster, Ash Ra Tempel, Popol Vuh, Amon Düül II, Tangerine Dream, and Harmonia. vardı.

Krautrock, elektronik müzik, ambient müzik, alternatif müzik, endüstriyel ve New Age müziği gibi birçok türün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Türün etkilediği gruplar arasında The Fall, Joy Division, Public Image Ltd ve This Heat gibi post-punk grupları; John Frusciante, Deerhunter ve The Mars Volta gibi deneysel rock/post-rock grupları ile sanatçıları ve Throbbing Gristle ile Cabaret Voltaire gibi endüstriyel müzik grupları bulunmaktadır.
Aynı zamanda David Bowie'nin kariyerinin bir döneminde de krautrock'ın büyük bir etkisi göze çarpmaktadır. Can, Neu! ve Faust gibi grupların kendilerine büyük bir ilham kaynağı olduğunu belirten Radiohead ise Can şarkısı "Thief"'i cover'lamıştır.

Nam June Paik (20 Temmuz 1932, Seul - 29 Ocak 2006, Miami), Güney Koreli artist. Video sanatı akımının öncülerinden kabul edilir. 1998 yılında Kyoto ödülünü kazanmıştır.

Paik 1949'da Hong kong'da Royen School’a girdi. 1950'de Kore'ye geri döndü. 1952'de savaş sırasında Kore'den kaçtı ve Tokyo Üniversitesi'ne girdi. Sanat tarihi ve estetiği okudu ve diplomasını 1956'da aldı. Daha sonra Münih Üniversitesi'nde müzik ve sanat eğitimi aldı ve Freiburg im Breisgau'da konservatuvara devam etti. 1962'de Fluxus 
grubunun üyesi oldu.

Video sanatı; sanatçıların, mühendislerin ve yönetmenlerin birleşmesinden doğmuş bir sanat türüdür.
Nam June Paik 1962'de Westdeutcher Rundfunk adlı deneysel müzik studyosu tarafından davet edildi ve katot ışık tüpüyle deneylere başladı. 1963'te Parnass Galerisi'nde araştırmalarının ilk sonucunu sundu. Bu sergi video sanatının gerçek doğuşudur ve “exposition of music” ve “electronic television” temalarını simgelemiştir.

Booba watching television
global Groove
One Canddle
Mount Fuji
TV Buddha
Olympe de Gouges in La Fée electricity, 1989, Museum of Modern Art in Paris
Zen for TV, 1963
Magnet TV, 1965
Miss Rheingold 1993
Disco La Madeleine, 1989
Family-Robot, 1986
Diderot, 1989
Voltaire, 1989
Rousseau, 1989
Robespierre, 1989
Vertical For Oa Na Ra Ga Airvvays, 1994, where he uses the & upcoming Ghanaian artist Kane Kwei.
Distortion, 1963

Neo-minimalizm, 20. yüzyılın sonları ile 21. yüzyılın başlarındaki bir amorf sanat hareketidir. Alternatif olarak Neo-Geometrik veya "Neo-Geo" sanatı olarak da isimlendirilmiştir. Diğer terimler de şunlardır: Neo-Kavramsalcılık, Neo-Fütürizm, Neo-Op, Neo-pop, Yeni Soyutlama, Poptometri, Soyutlama Sonrası ve Akıllı Sanat bu terimlerden bazıları olmuştur.

1960'ların modernist hareketinin bir ürünü olarak, daha gerçekçi bir yaklaşım için gösterişli tasarımları reddeden Bauhaus sanat tarzından etkilenmiştir.

"Postmodern sanatın" neo-minimalizm ve ilgili terimler olarak tanımlanan yönleri, genel bir "önceki sanat formlarının yeniden değerlendirilmesini" içermektedir.
Terimle ilişkilendirilen veya bu terimi kullanan sergilere dahil edilen çağdaş sanatçılar arasında Peter Halley, Philip Taaffe, Lorenzo Belenguer, Ashley Bickerton, David Burdeny, Paul Kuhn, Pierluigi Manciniart, DoDoU, Eve Leader, Peter Schuyff, Christopher Willard ve Tim Zuck yer almaktadır. Richard Serra'nın çelik heykelleri "sert neo-Minimalizm..." olarak tanımlanmıştır.

Bu terim resim, heykel ve diğer "müze sanatı "nın ötesinde mimarlık, tasarım ve müziğe de uygulanmıştır. Gerçekten de mimaride neo-minimalizm "yeni ortodoksinin...." bir parçası olarak tanımlanmıştır. Finlandiyalı yazar Juhani Pallasmaa'nın belirttiği gibi: "Post-modernizmin cümbüşünden sonra neo-minimalizm, neo-asketizm, neo-inkâr ve yüce yoksulluğun zamanı geldi." 

Minimalizm
Remodernizm
Düz tasarım

Neo-minimalizmin yükselişi

Neue Slowenische Kunst ("Yeni Sloven Sanatı" anlamına gelen Almanca bir cümle), kısaca NSK, Slovenya'nın Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nın bir parçası olduğu 1984'te Slovenya'da kurulmuş tartışmalı bir politik sanat kolektifidir.
NSK'nın adının Almanca olması, NSK çalışmalarındaki bir temayla uyumludur; nedeni Slovenlerin Almanlarla olan karmaşık ilişkileridir. NSK'nın müzik kanadı Laibach'ın adı, aynı zamanda Slovenya'nın başkenti Ljubljana'nın Almanca ismidir. İsim tartışma yarattı çünkü bazıları II. Dünya Savaşı sırasında Slovenya'nın Nazilerin Slovenya'yı ilhakına dair anıları uyandırdığını hissetti. Aynı zamanda Habsburg Monarşisinin bir parçası olarak Slovenya'nın önceki yedi yüzyılına da atıfta bulunmaktadır.

NSK'nın en tanınmış üyesi aynı zamanda kurucusu müzik grubu Laibach'tır. Diğer NSK üyeleri arasında IRWIN (görsel sanatlar), Scipion Nasice Sisters Theatre (Red Pilot ve Cosmokinetic Theatre Noordung olarak da bilinir), New Collective Studio (grafik sanatı; New Collectivism olarak da bilinir), Retrovision (film ve video) ve Saf ve Uygulamalı Felsefe Bölümü (teori) bulunur. NSK'nın kurucu grupları Laibach, IRWIN ve Scipion Nasice Sisters Theatre idi. Üyelik geleneksel olarak, Sloven ulusal kimliğinin normlarına ve tabularına meydan okumaya ilgi gösteren tüm sanatsal gruplara açıktır.

NSK sanat sıklıkla totaliter veya aşırı milliyetçi hareketlerden alınan, Dadaizm gibi kitsch görsel stilleri anımsatan sembollerle dikkat çekmiştir. NSK sanatçıları genellikle farklı (ve genellikle uyumsuz) politik ideolojilere ait sembolleri yan yana koymuştur. Örneğin, NSK tarafından tasarlanan 1987 afişi, Yugoslavya Gençlik Günü Kutlaması için bir yarışma kazanarak bir skandala neden oldu. Poster, temellük bir resim olarak tasarlanmıştı. Nazi sanatçı Richard Klein, Nazi Almanyası bayrağını, Yugoslav bayrağı ve Almanya armasından alınmış bir kartal ve bir güvercin ile birlikte kullanmıştır. İronik bir şaka olarak düşünülen tablo, kısa süre sonra yetkililere ters düştü ve onun Mareşal Josip Broz Tito'yu Adolf Hitler ile eşitlediği biçiminde yorumlanmasına yol açtı. Daha sonra Mladina dergisinin kapağında çoğaltıldı ve bu sayı daha sonra yasaklandı.
NSK, Michael Benson tarafından yazılan ve yönetilen 1996 tarihli Predictions of Fire (Prerokbe Ognja) adlı belgesel filmin konusuydu. Görüşülen kişiler arasında tanınmış Sloven entelektüel Slavoj Žižek de bulunmaktadır.

1991'den beri NSK, diğer Mikro uluslarınkine benzer bir iddia ile egemen bir devlet olduğunu iddia etmektedir. Bu nedenle, üyelerinin çalışmalarının yer aldığı sergileri bir elçilik veya sözde bir "devlet" bölgesi kisvesi altında gerçekleştirilir. NSK, 1994 yılından beri Hırvatistan'ın küçük Umag şehri dahil olmak üzere birçok şehirde konsolosluklar bulundurmaktadır. ve posta pulları basacak kadar ileri gitti. 2006 yılında Laibach, Volk adlı LP albümü için NSK İstiklal Marşı'nı kaydetti. Marş, melodisini başka bir Laibach şarkısı olan "The Great Seal" den almıştır. Winston Churchill'in ünlü "Onlarla kumsallarda savaşacağız / Asla teslim olmayacağız" konuşmasından bir alıntıyı da içermektedir.
NSK pasaportları bir sanat projesi olarak kabul edilir. Bu nedenle seyahat için geçerli değildir. Bununla birlikte, birçok çaresiz insan, kendilerine NSK pasaportu verilen bir dolandırıcılığa kurban olmuştur. Bu dolandırıcılıkların çoğu Nijerya ve Mısır'dan gelmektedir.
2010 yılında, ilk NSK Vatandaşlar Kongresi Berlin'de düzenlendi. Bunu, Fransa'nın Lyon kentinde, Alexei Monroe'nun NSK'nın amacını açıkladığı bir "NSK Rendez-Vous" toplantısı izledi. İnsanları "totalitarizmin 1933'ten 1989'a kadar devam eden ve sonra sona eren ayrı bir tarihsel fenomen olmadığının farkına varmak, bu nedenle liberal demokrasinin güzel bir zaferini yaşayalım" söylemine insanları davet etti. 26 Şubat 2011'de Londra'da başka bir "NSK Rendez-Vous" düzenlendi. 2012 yılında, New York'taki Museum of Modern Art'ta bir "NSK Rendez-Vous" daha gerçekleştirildi.
2017'de NSK, Venedik Bienali'nde bir sergi düzenledi. Slavoj Žižek bu bienal sırasında "NSK'nın benzersizliğinin bu 'vatansız devlet' fikri olduğunu söyledi.

NSK State in Time, NSK vatandaşları tarafından yaratılan çok çeşitli ilginç eserlerden oluşan bir koleksiyondur. 1992'de kurulan bu sanal devletin, bugün Dublin ve Taipei'den Saraybosna ve New York'a kadar on dört binden fazla vatandaşı bulunmaktadır. Son 20 yılda geliştikçe, üyeler güçlü bir kolektif kimlik duygusu geliştirdiler, bu da benzersiz bir Halk Sanatının yaratılmasında kendini gösterdiği gibi, vatandaşların NSK devletine ve ideolojilerine olan bağlılığını ifade etmektedir.

Time for A New State Calvert 22, bir 'NSK Folk Art' seçkisi sergilemiş ve IRWIN ile paralel olarak sunulmuştur. Sergilenen eserler arasında NSK devlet üyeleri tarafından yapılan NSK pasaportları, pullar, plakalar ve filmler yer almıştır. Sergilenen eserler NSK Folk Art, IRWIN ve NSKSTATE.COM koleksiyonundandır. NSK Folk Art, bir sempozyuma ev sahipliği yapmış ve aynı zamanda Chelsea Space'te (Chelsea College of Art) arşiv materyali sergisi olan Tate Modern's Turbine Hall'da bir müzik performansı da içerecek olan Tate ile işbirliği içinde Londra çapında bir sunumun bir parçasıdır ve UCL'de bir seminerle tamamlanmıştır. Sanatçılar: Peter Blase, Christian Chrobok, Charles Krafft, Danaja, Christian Matzke, Public Movement, Astrid Thingplatz, Valnoir.

NSK: Geçmiş - Bugün - Gelecek sergisi, Slovenyalı sanatçı kolektifi "Neue Slowenische Kunst" un 80'lerde Yugoslavya alternatif kültürü bağlamında, NSK State in Time, 1991'deki kuruluşundan itibaren geleceğe bir bakış sunmuştur. '1. NSK Halk Sanatı Bienali'ne katılan sanatçıların bazıları: Annelise Bully (Fransa), Julio Canto Chollet (Brezilya), Jacques Gassmann (Almanya), Kurt Grüng (İngiltere) Martin Höfer (Almanya), KavecS (Yunanistan), Kenji Konishi (Japonya), Avi Pitchon (İsrail), Detlef Schweiger (Almanya)

Slovenya Kültürü
Yugoslavya'da yeni dalga müziği

Arns, Inke (2002). Neue Slowenische Kunst (NSK) - eine Analyse ihrer künstlerischen Strategien im Kontext der 1980er Jahre in Jugoslawien (Almanca). Museum Ostdeutsche Galerie, Regensburg. ISBN 961-90851-1-6. 
Arns (ed.), Inke (2003). Irwin: Retroprincip 1983-2003 (Almanca). Frankfurt/Main: Revolver - Archiv für aktuelle Kunst. ISBN 3-936919-56-9. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) 
Monroe, Alexei (2005). Interrogation Machine: Laibach and NSK (İngilizce). Cambridge, Massachusetts: The MIT Press. ISBN 0-262-63315-9. 

Resmî site

No wave, 1970'lerde New York şehrinde ortaya çıkan bir müzik, bağımsız sinema, video sanatı ve modern sanat akımıdır. "No wave" terimi ise punk kültürü tarafından dönemin popüler New Wave müzik türü ve bu türün ticari öğelerini hicvetmek için ortaya atılmıştır. Bu müzik tarzı özellikle Talking Heads gibi plak şirketleri ile anlaşan new wave gruplarına ve bu tarzdaki gruplar tarafından sıklıkla kullanılan Chuck Berry gitar riff'lerine karşı doğmuştur. Terim, merkezi New York'un sanat jargonuna Diego Cortez'in küratörlüğünü yaptığı 1981 yılındaki "New York/No Wave" performansı ile katılmıştır. Aynı zamanda "no wave"'in Fransız Yeni Dalga öncüsü yönetmen Jean-Luc Godard'dan da esinlendiği düşünülmektedir. Akım her ne kadar kısa sürmüş olsa da, müzik, bağımsız sinema, görsel sanat ve moda dallarını büyük ölçüde etkilemiştir.
No wave müzik tarzı olarak post-punk ile ilişkilendirilmektedir. Bu tarzda müzik yapan sanatçılar, anaakım punk rock'dan etkilense de müziklerinde ağırlıklı olarak atonal, gürültülü ve ritmik öğeler kullanmış; melodiye önem vermemiştir. Chance and the Contortions, Teenage Jesus and the Jerks, DNA ve Mars gruplarından şarkıların bulunduğu ve Brian Eno'nun yapımcılığını üslendiği No New York (1978) derleme albümü, türün önemli örnekledirnden olmuştur. Alternatif rock grubu Sonic Youth da kökenlerini bu akımdan almaktadır.

New Wave
Post-punk
Deneysel rock
Performans sanatı

Masters, Marc (2007). No Wave. Londra: Black Dog Publishing. ISBN 978-1-906155-02-5.

Nouveau Roman (Fransızca: "Yeni Roman"), 1950'lerde Fransa'da oluşan roman akımıdır. Geleneksel anlamda konu, figür ve tutarlılığa önem vermeyen, henüz psikanaliz ve sosyolojinin egemenliğine girmemiş bir gerçeklik alanını sezgiler yoluyla fethetme eğilimidir. İnsanın dış dünya ile ilişkilerine ışık tutmaya çalışır.
Émile Henriot, Fransız gazetesi Le Monde'da 22 Mayıs 1957'de yazdığı bir makalede, yeni bir tarz deneyerek yeni yazı stilleri ortaya çıkaran yazarların eserlerini tanımlamak için "Yeni Roman" ifadesini kullanmıştır.
Yeni romancılar Balzac tarzı roman geleneğini, standart tiplemeleri, kronolojik zamanı reddederler. Hakim yazar anlayışını terk ederler. Yeni bakış açıları ve yeni anlatım tarzları denerler. Zaman, mekan ve olay örgüsü gibi ögelere yeni sunumlar getirmiş, bazen de tümden reddetmişlerdir.

Maurice Blanchot
Michel Butor
Julio Cortázar
Marguerite Duras
Claude Ollier
Robert Pinget
Jean Richards
Alain Robbe-Grillet
Nathalie Sarraute
Claude Simon
Phiippe Sollers

İşler, Ertuğrul (2011). "Yeni Roman'ın Düşünsel Temelleri ve Anlatısal Yapısı 13 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, sayı 30. sayfa 179-182.
Tunalı, Dilek . (2011). "Yeni Roman-yeni Dalga Sineması Etkileşimi Bağlamında Bir Sanat Yapıtı Olarak Film (bir Değerlendirme) 30 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Sanat Dergisi, 0 (18), 27-36 .
http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/dergi/sayi1-8/6/31.pdf

Parmenides (Yunanca: Παρμενίδης, MÖ 515 - MÖ 460), doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. Yalnızca düşünür olarak değil yasa koyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır. Parmenides'e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir'dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur. Herakleitos ile sürekli yaşadığı varlık ve evren hakkındaki tartışmalarıyla da ünlüdür.

Mantık diyalektiğin ilk kullanıcılarındadır. Felsefi görüşlerinde Anaksimenes, Ksenophanes ve Pythagoras'cıların etkileri olduğu görülür ancak o daha çok kavramsal düşünmeye yönelmiştir. Logos ile sanıyı kavramlar üzerinden ayırmaya çalışır. Onun Bir'ci görüşü, bir takım mantıksal çıkarsamalarla evrende değişimin olmadığını kanıtlamaya çalışır. Gerçeklik ebedi ve değişmez olan, yaratılmamış ve yok edilemez olan, sürekli ve kalıcı olan Bir'dir. Varlık var olagelmiştir, parçalı değil bir bütündür, hareket ve değişim söz konusu değildir. Varlık hakkında söylenebilecek tek şey varlığın var olduğudur. Böylece ortaya özdeşlik ilkesi çıkmıştır. "Varlık var olandır, hiçlik ya da var olamayan var değildir" der Parmenides. Yalnızca var olan düşünülebilir ve var olmayan düşünülemez. Buna bağlı olarak da yaşadığımız dünyanın bir görünüşler dünyası olduğu, gerçek olmadığı önermesine varılır. Ontolojik düzlemde görünüş ile gerçeklik, epistemolojik düzlemde akılsal ile duyumsal olanın ayrıştırılması böylece ortaya konulmuş olmaktadır. Onun geliştirdiği anlamda diyalektik, salt kavramlarla düşünme yöntemidir.
Parmenides'ten günümüze Doğa Üstüne adında sadece fragmanları bulunan uzun şiiri kalmıştır. Parmenides bu şiirinin kendisine Tanrıça'nın hakikati ilhamı üzerine genç yaşta kaleme almıştır. Şiirinde Parmenides Tanrıça'nın katına yükseltildiğini ve dizelerini ondan aldığını söyler. Parmenides'in dönemindeki diğer yazarlarda da gökyüzüne yükselme veya cehenneme iniş teması sık görülmektedir. Eser iki bölüme ayrılmaktadır; ilk bölümde hakikat, ikinci bölümde illüzyon dünyası ele alınır. Duyu dünyası yanılgı üretir. Görünenlerin ardında değişmeyen, sınırlanmayan, bölünmeyen bir şey bulunmaktadır ancak bu fenomenal dünyanın algısından doğrudan çıkarılamaz. Görünen fizik dünyanın gündelik algısı illüzyon üretir (Parmenides buna doxa der), dünyanın gerçekliği ise yukarıda sıfatları sayılan "Bir Varlığa" dayanır.
Parmenides'in Pythagoras, Empedokles ve diğerleri gibi peygamber, büyücü ve şifacı olduğu, felsefesini mitoloji ve karışık mistik vizyonlarla edindiği ve dizelerle sunduğu söylenmiştir çünkü kendisi öne sürdüğü felsefeyi yer altı dünyasının Tanrıçası Tartaros'dan aldığını söylemiştir. Eserde Tanrıçanın şu ifadeleri de bunu göstermektedir:
"Hoşgeldin ölümsüz sürücülerin kendisiyle ilgilendiği ve yolculuğunda seni bulunduğumuz yere kısrakların taşıdığı genç adam. Bu yolda seni bekleyen kötü kader yok ve bu yol insanların genelinin hak ve adalet dışında çıktığı bir yol da değil. Burada her şeyi, içinde hiçbir doğru inancın olmadığı ölümlülerin hakikat ve görüşlerinin etrafında dolaştığı sarsılmaz kalbi bulacaksın."

Parmenides ve varlık meseles 4 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AÖF İlk çağ felsefesi kitabında çokça bahsedilir 12 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
AÖF. Mantığın gelişimi kitabında yer alır. 21 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Parmenides düşüncesi hakkında bir deneme

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi.
Internet Encyclopedia of Philosophy 15 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Peter Frederick Strawson (23 Kasım 1919 – 13 Şubat 2006), Britanyalı filozof, gündelik dil felsefesinin en önemli temsilcilerinden olan çağdaş düşünür. 1968-1987 yılları arasında Oxford Üniversitesi'nde Waynflete metafizik felsefesi profesörü olarak çalıştı.
Mantık Kuramına Giriş adlı eserinde, bazı tümcelerin, anlamlı olsalar bile, bir iddiada bulunmadıkları için, bir doğruluk değerine sahip olmadıklarını öne süren Strawson, gündelik dil ile formel mantık arasındaki ilişkileri araştırmış ve dünya üzerine olan düşüncenin yapısını inceleyerek, buradan hareketle belli bir varlık görünüşüne ulaşmıştır. Yani, kariyerinin ilk döneminde dil felsefesi üzerinde yoğunlaşan ve gündelik dille formel mantık arasındaki ilişkileri araştırmak suretiyle, gündelik dilin mantıksal yönlerini ortaya çıkarmaya çalışan Strawson, ikinci dönemde metafiziğe yönelmiştir. Bu bağlamda, dilimizin nasıl işlediğini gösterip, yalnızca dili betimlemek suretiyle, dilin içerdiği metafizik kabulleri gözler önüne sermeyi amaçlayan Strawson, bu durumun bir ifadesi olarak, temel eseri olan Bireyler'i betimleyici metafizik alanında bir deneme olarak değerlendirmiştir.

Introduction to Logical Theory. London: Methuen, 1952.
Individuals: An Essay in Descriptive Metaphysics. London: Methuen, 1959.
Chapter 1: Bodies
German translation by F. Scholz (Stuttgart: Reclam, 1972)
French translation by A. Shalom and P. Ricoeur (Paris: Editions du Seuil, 1973)
Italian translation by E. Bencivenga (Milan: Feltrinelli, 1978)
Japanese translation by N. Nakamura (Tokyo: Misuzu Shobo, 1978)
Polish translation by B. Chwedenczuk (Warsaw: Wydawniczy Pax, 1980)
Spanish translation by A. Suarez and L. Villanueva (Madrid: Taurus, 1989)
The Bounds of Sense: An Essay on Kant's Critique of Pure Reason. London: Methuen, 1966.
Spanish translation by C. Luis Andre (Madrid: Revista de Occidente, 1975)
German translation by E. Lange (Hain, 1981)
Italian translation by M. Palumbo (Roma-Baril: Laterza, 1985)
Japanese translation, 1987
Logico-Linguistic Papers. London: Methuen, 1971
Freedom and Resentment and other Essays. London: Methuen, 1974
Subject and Predicate in Logic and Grammar. London: Methuen, 1974
Skepticism and Naturalism: Some Varieties. New York: Columbia University Press, 1985.
Analysis and Metaphysics: An Introduction to Philosophy. Oxford: Oxford University Press, 1992.
Entity and Identity. Oxford: Oxford University Press, 1997.

"Necessary Propositions and Entailment Statements" (Mind, 1948)
"Truth" (Analysis, 1949)
"Ethical Intuitionism (Philosophy, 1949)
"Truth" (Proceedings of the Aristotelian Society suppl. vol. xxiv, 1950)
"On Referring" (Mind, 1950)
"Particular and General" (Proceedings of the Aristotelian Society, 1953
"Wittgenstein's Philosophical Investigations (Mind, vol. 63, 1954)
"A Logician's Landscape" (Philosophy, Vol. 30, 1955)
"Construction and Analysis" in A.J. Ayer et al., The Revolution in Philosophy. London: Macmillan, 1956
"Singular Terms, Ontology and Identity" (Mind, Vol. 65, 1956)
"In Defence of a Dogma" with H. P. Grice (Philosophical Review, 1956)
"Logical Subjects and Physical Objects" (Philosophy and Phenomenological Research, 1957)
"Propositions, Concepts and Logical Truths" (Philosophical Quarterly, Vol. 7, 1957)
"Proper Names" (Proceedings of the Aristotelian Society, Supp. Vol. 31, 1957)
"On Justifying Induction" (Philosophical Studies, 1958)
"The Post-Linguistic Thaw" (Times Literary Supplement, 1960)
"Freedom and Resentment 12 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi." (Proceedings of the British Academy, Vol. 48, 1960)
"Singular Terms and Predication" (Journal of Philosophy, 1961)
"Perception and Identification" (Proceedings of the Aristotelian Society, Supp. Vol. 35, 1961)
"Carnap's Views on Constructed Systems v. Natural Languages in Analytical Philosophy" in The Philosophy of Rudolf Carnap ed. P.A. Schlipp (La Salle Ill.: Open Court, 1963)
" A Problem about Truth: A reply to Mr. Warnock" in Truth, ed. G. Pitcher, Englewood Cliffs (N.J.: Prentice Hall, 1964)
"Truth: A Reconsideration of Austin's Views" (Philosophical Quarterly, Vol. 15, 1965)
"Self, Mind and Body" (Common Factor, Vol. 4, 1966)
"Is Existence Never A Predicate" (Critica, Vol.1, 1967)
"Bennett on Kant's Analytic" (Philosophical Review, Vol. 77, 1968)
"Meaning and Truth" (Proceedings of the British Academy, Oxford: Oxford University Press, 1969)
"Imagination and Perception" in Experience and Theory, ed. L. Foster and J.W. Swanson (Amherst: University of Massachusetts Press, 1970)
"Categories" in Ryle: A Collection of Critical essays, ed. O.P. Wood and G. Pitcher, (New York: Doubleday, 1970)
"The Asymmetry of Subjects and Predicates" in Language, Belief and Metaphysics, ed. H.E. Kiefer and M.K. Munitz (New York: State of University of New York Press, 1970)
"Self-Reference, Contradiction and Content-Parasitic Predicates" (Indian review of Philosophy, 1972)
"Different Conceptions of Analytical Philosophy" (Tijdschrift voor Filosofie, 1973)
"Austin and 'Locutionary Meaning'" in Essays on J.L. Austin, ed. I Berlin (Oxford: Clarendon Press, 1973)
"On Understanding the Structure of One's Language" in Freedom and Resentment and Other Essays
"Positions for Quantifiers" in semantics and Philosophy, ed. M.K. Munitz and P.K. Unger (New York: New York University Press, 1974)
"Does Knowledge Have Foundations?" (Conocimiento y Creencia, 1974)
"Semantics, Logic and Ontology" (Neue Hafte fur Philosophie, 1975)
"Knowledge and Truth" (Indian Philosophical Quarterly, Vol. 3., No. 3, 1976)
"Entity and Identity" in Contemporary British Philosophy Fourth Series, ed. H.D. Lewis (London: Allen and Unwin, 1976)
"Scruton and Wright on Anti-Realism" (Proceedings of the Aristotelian Society, Vol. 77, 1976)
"May Bes and Might Have Beens" in Meaning and Use, ed. A. Margalit (London: Reidel, 1979)
"Perception and its Objects" in Perception and Identity: Essays Presented to A.J. Ayer, ed. G.F. Macdonald (London: Macmillan, 1979)
"Universals" (Midwest Studies in Philosophy, 1979)
"Belief, Reference and Quantification" (Monist, 1980)
"P.F. Strawson Replies" in Philosophical Subjects Presented to P.F. Strawson, ed. Zak Van Straaten (Oxford: Clarendon Press, 1980)
"Comments and Reples" (Philosophia, Vol. 10, 1981)
"Logical Form and Logical Constants" in Logical Form, Predication and Ontology, ed. P.K. Sen (India: Macmillan, 1982)
" Liberty and Necessity" in Spinoza, His Thought & Work, ed. Nathan Rotenstreich and Norma Schneider (Jerusalem: The Israel Academy of Sciences and Humanities, 1983)
"Causation and Explanation" in Essays on Davidson, ed. Bruce Vermazen and J. Hintikka (Oxford: Oxford University Press, 1985)
"Direct Singular Reference: Intended Reference and Actual Reference" in Wo steht die Analytische Philosophie Heute?, 1986
"Reference and its Roots" in The Philosophy of W.V.Quine. ed L.E. Hahn and P.A. Schlipp (La Salle Ill.: Open Court, 1986)
"Kant's Paralogisms: Self Consciousness and the 'Outside Obsrver'" in Theorie de Subjektivitat, ed. K. Cramer, F. Fulda, R.-P. Hortsmann, U. Poshast (Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1987)
"Concepts and Properties, or Predication and Copulation" (Philosophical Quarterly, Vol. 37, 1987)
"Kant's New Foundations of Metaphysics" in Metaphysik nach Kant, ed. Dieter Henrich and R.-P. Horstmann (Stuttgart: Klett Cotta, 1988)
"Ma Philosophie: son Développement, son Thème Central et sa Nature Générale (Revue de Theologie et de Philosophie, Vol. 120, 1988)
"Sensibility, Understanding and the Doctrine of Synthesis: Comments on D. Henrich and P. Guyer" in Kant's Transcendental Deductions, ed. E. Forster (Stanford: Stanford University Press, 1989)
"Two Conceptions of Philosophy" in Perspectives on Quine, ed. Robert Barrett and Roger Gibson (Oxford: Blackwell: 1990)
"The Incoherence of Empiricism" (Proceedings of the Aristotelian Society, Supp. Vol. 66, 1992)
"Comments on Some Aspects of Peter Unger's Identity, Consciousness and Value (Philosophy and Phenomenological Research, Vol. 42, 1992)
"Echoes of Kant" (Times Literary Supplement, 1992, The State of Philosophy)
"Replies" in Ensayos sobre Strawson, ed. Carlos E. Carosi (Montevideo: Universidad de la República, 1992)
"Knowing From Words" in Knowing From Words, ed. B.K. Matilal and A. Chakrabati (Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 1992)
"My Philosophy," and "Replies" to critics in The Philosophy of P.F. Strawson, ed. P.K. Sen and R.K. Verma (New Delhi: Indian Council of Philosophical Research, 1994)
"Individuals" in Philosophical Problems Today, Vol. 1, ed. G. Floistad (Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 1994)
"The Problem of Realism and the A Priori" in Kant and Contemporary Epistemology, ed. Paolo Parrini (Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 1994)
"Introduction," "Kant on Substance," and "Meaning and Context in Entity and Identity (Oxford: Oxford University Press, 1997)

Plotinos (Grekçe: Πλωτίνος; MS. 205–270), Neoplatonizmin kurucusu antik filozof. Plotinos hakkındaki bilgilerimizin çoğu, kendisi de filozof olan Porphyrios'un Plotinos'un baş eseri Enneadlar'a yazdığı önsözden gelmektedir. Plotinos'un mistik felsefesi, Yahudi, Hristiyan, Gnostik düşünürler ile aynı dönemde yaşamış Müslüman filozoflar ve mistikler üzerinde etkili olmuş; yüzyıllar boyunca birbirlerine esin kaynağı olmaya devam etmiştir.

Porphyrios Plotinos'un, İmparator Claudius II'un başa geçmesinin ikinci yılında, yani 270 yılında öldüğünde altmış altı yaşında olduğuna inanmıştır. Plotinos maddi varlığı daha yüksek ve mükemmel seviyedeki bir şeyin zayıf bir imajı veya hatırası (mimesis) olarak gördüğünden önemsemez ve kendi bedenini de bu varlığa dahil olduğu için önemsememiştir. Muhtemelen bu sebeple Porphyrios'un aktardığına göre kendi portresinin yapılmasını reddetmiş, çocukluğu, ailesi veya doğum yeri ve tarihi hakkında bilgi vermekten kaçınmıştır. Yine de Eunapius onun Mısır'da Deltaya bağlı Lycopolis'te doğduğunu aktarmıştır. Geçmişi hakkındaki bu belirsizliğe karşın öğrencilerinin aktardığı tüm detaylar felsefesini en yüksek düzeyde yaşamına aktardığını göstermektedir.
Plotinos yirmi yedi yaşında, yaklaşık 232 yıllarında felsefe tahsili yapmak arzusuyla İskenderiye'ye gitmiştir. Orada daha sonra hocası olacak Ammonius Saccas (Amon-ius Saccas- Güneş kalkanı Hamal diye çevrilebilir) ile karşılaşıncaya kadar hiçbir öğretmenden hoşnut olmamıştır. (Amonius Saccas hammallık yaparak yaşayacak kadar alçakgönüllüğüyle etkiledi belki de Plotinos'u). Ammonius'un konuşmasını dinleyince arkadaşına "aradığım adam buydu" demiş ve onun eğitimi altına girmiştir. Ammonius'tan başka Afrodisyaslı İskender ve Numenius'un eserlerinden de etkilenmiştir.
İskenderiye'de on bir yıl geçirmiş ve 38 yaşında Perslerin ve Hintlerin felsefi öğretilerini araştırmaya karar vermiştir. Bu gerekçeyle Persler üzerine yürüyen III. Gordian'ın ordusuna katılmıştır. Sefer başarısızlıkla son bulup Gordian'ın ölümüyle sonuçlanınca Plotinos Antakya'ya dönmek zorunda kalmıştır.
Kırk yaşında, Arap Philip'in hakimiyeti altındaki Roma'ya dönmüş ve hayatının geri kalanını, çok sayıda öğrenci edindiği Roma'da geçirmiştir. Öğrencileri arasında filozoflar, Roma senatosu üyeleri, doktorlar, Roma'da evinde kaldığı Gemina ve Iamblichus'un oğlu Ariston'un karısı Amphiclea gibi kadınlar da vardı.
Plotinos 253 yılından başlayarak ölümüne kadar geçecek on yedi yıl içinde daha sonra adı Enneadlar olacak denemelerini kaleme almıştır. Porphyrios Enneadlar'ın kendisi onları derlemeden önce tam bir kitap olmaktan çok Plotinos'un konuşmalarında kullandığı deneme ve notlar külliyatı olduğunu ifade etmiştir. Plotinos gözlerindeki zayıflık nedeniyle eserini yeniden gözden geçirememiştir, ayrıca Porphyrios'un ifadesine göre de düzeltme işleminden hoşnut olmayan Plotinos'un el yazısı da özensizdi.

Plotinos'da monist bir varlık anlayışı bulunur. Onun felsefesinin ontolojik hiyerarşisinin ilkesi hem Varlık, hem İyilik ve hem de Tanrısallık olan Bir'dir. Her şey Bir'den südûr (emanation) eder. İlk olarak ruh (spirit), idealar dünyası olan Nous südûr eder. Nous'un kendi kendine yönelişi ile ikilik (düalizm) ortaya çıkar ve dolayısıyla da tin, ruh (soul) belirir. Ancak bu ruh tek tek fertlerin değil dünyanın ruhudur ve bireysel ruhları olduğu gibi tüm dünyayı da canlandırır. Varlık bulan ruhlar (souls) nous ile biçim aldıkları bedenin arasındaki bir konumda bulunurlar. Bir'den en son südûr eden şey maddedir ve madde varlığın en alt kademesidir.

Plotinos felsefesindeki en yüce olanda, yani tamamen aşkın (transcendent) olan "Bir"de ne fark ne çokluk ne de oluş vardır. O, varlık ve var olmama şeklindeki tüm kategorilerin ötesindedir. Bizler "varlık" kavramını kendi tecrübemizin objelerinden çıkarmaktayız ve varlık bu nesnelerin kendisine izafe edildiği şeydir fakat sonsuz, aşkın Bir tüm bu nesnelerin ötesindedir ve bu yüzden tüm kavramların ötesindedir. Bir "herhangi bir şey" olamaz ve ayrıca "tüm şeylerin toplamı" da olamaz, çünkü O, tüm mevcudâttan öncedir. Bu sebeple Bir'e hiçbir sıfat yüklenemez.
Düşünce de Bir'e izafe edilemez çünkü düşünce düşünen özne ve düşünce nesnesi şeklindeki bir ayrımın varlığını zımnen içinde barındırmaktadır. Aynı şekilde her ne kadar O'ndan ileri gelse de irade de Bir'e yüklenemez çünkü irade de nesneye yönelmesi bakımından bir şeyin mevcudiyetini gerektirir ki bu anlamda Bir'e değil fakat ondan südûr eden ilk unsur (uknum, hypostases) olan Nous'a atfedilebilir. Plotinos'taki nous, yaratıcı ya da ikinci sudurdur. "Algılayan" ve dolayısıyla gücün (potansiyel veya Bir) enerji olarak tezahür etmesine neden olan şey, yaratıcı, eylem, enerji) veya nous'tur veya maddi dünya adı verilen ikilidir. Nous varlık olarak; varlık ve algı (akıl), ruh (Dünya Ruhu) denilen şeyi tezahür ettirir.

Antik Yunan düşüncesinde İbrahimî dinlerdeki gibi bir Tanrı tarafından yoktan (ex nihilo) yaratılış söz konusu değildir. Tüm Antik Yunan filozoflarında ortak olan şey ezeli bir Tanrı'nın karşısında yine ezeli bir varlığın, maddenin, boş uzayın veya kaosun bulunduğu yönündedir. Evren veya madde varlığa gelmediği, getirilmediği hatta aksine her zaman var olduğu için onun neden var olduğu sorusu da Antik Yunan düşünürler tarafından sorgulanmamıştır. Ancak maddeyi düzenleyen bir ilk ilke ya da akıl anlayışı bu düşünürlerde geliştiğinden akıl tanrılaştırılmıştı. Helen düşüncesinde Hristiyanlığın aksine evren bir dizi kürelerin birbirleriyle ilişki içinde var olmuş olan rasyonel bir düzendir, dolayısıyla da akıl, bir akıl tarafından biçimlendirilen bu düzeni akıl yoluyla kavrayabilir. Plotinos kendisinden önceki Yunan düşüncesinden evren fikrini ve aklın yerini onaylamış ancak Bir'i aklın üzerine yerleştirmiş ve varoluşu bir evrene aşkın bir Tanrı'nın iradesiyle yaratmasıyla değil Bir'den kendiliğinden gerçekleşen bir sudur (yayılım/taşma/feyz/emanasyon) yoluyla oluştuğu fikrini ortaya atmıştır. Bununla birlikte Plotinos Bir'in asaleti ve yüceliğini de korumak için onun sudurdan etkilenmeden kaldığını ifade etmiştir. E. Brehier geç Antik Çağ ve Orta Çağ insanlarının bir tür evrim benzeri yaklaşımını sudur kategorisi altında düşündüklerini yazmıştır.

Plotinos'un Batı düşüncesi üzerindeki en büyük izlerinden biri mutluluk meselesidir, çünkü o, eudaimonia'nın (mutluluğun) yalnızca bilinçle elde edilebileceği fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. Mutluluk fiziksel olan her şeyin ötesinde olduğundan Plotinos, insanın ancak sudurun kaynağı olan Bir'e yolculuğu ve onunla özdeşleşmesi yoluyla sağlanabileceğini kabul eder. Bu yolculuk her insan için mümkündür “… mutluluğu oluşturduğuna inandığımız bu şeye potansiyel olarak veya fiilen sahip olmayan tek bir insan yoktur.” (Enneadlar I.4.4) Acıyı bilinçli benlikle değil bedenle ilişkisiyle nitelendiren Plotinos için bu sebeple mutluluk bilincin bedenden uzaklaşması ve İlke'ye yaklaşmasıyla mümkün olabilir. Aklın kendisinin üstündeki Bir'e ulaşabilmesinin tek yolu güzeli arzulaması ve aşık olmasıdır. Platon için bilginin iki türü vardı, bunlar felsefi ve diyalektik yolla aşk yoluydu. Plotinos, Platon'dan hareketle fakat ondan farklı olarak ikinci yolu yani aşk yolunu kabul etmiş ve Tanrı bilgisine akılsal-felsefi yolla asla ulaşılamayacağını düşünmüştür.

Temaşa kavramı Plotinos'dan önce Platon ve Aristoteles'in felsefelerinde yer alan ve duyusal unsurları duyular dışı, akli yoldan kavramasında kullanılmış bir kavramdır. Plotinos kavramı bu iki filozoftan farklı olarak evrenin tümünü içine alacak şekilde genişletmiş ve evrende bulunan varlıklarla ilgili olarak mümkün olan tek fiilin, tek eylem türünün düşünme, temaşa eylemi olduğunu iddia etmiştir. Bir'den ilk sudur eden Nous da ondan çıkar çıkmaz ilkesine yani Bir'e dönmekte ve onu temaşa etmektedir. Nous da kendisinden sonra gelen veya taşan Ruh'un kaynağıdır. Ruh da Nous'dan çıktıktan sonra Nous'u temaşa eder. Plotinos'a göre sadece akıllı varlıklar değil akla sahip olmayan canlı varlıklar, bitkiler hatta cansız varlıkların da amacı düşünme veya temaşadır. Plotinos için insan ruhunun farkı akılsal bir form oluşudur. Aklın özelliği ise düşünmek, temaşa etmektir ve temaşa edenle temaşa edilenin birbirinden ayrı olmadıkları, aynı şey oldukları durumda düşünme veya temaşa en mükemmel formuna ulaşır.

Henosis, klasik Yunancada mistik "birlik", "birlik" veya "birlik" anlamına gelen kelimedir. Platonculukta ve özellikle neoplatonizmde henosisin amacı gerçeklikte asıl olanla birliktir: Bir (τὸ Ἕν), Kaynak veya Monad. Her şey Monad'ın içindedir ve Monad her şeydir (panteizm). Tekilliğe ulaşmadan önceki son aşama olan dualite (dyad) Monad, Kaynak veya Bir'de tamamen uzlaştırılır (bkz. monizm). Tüm bölünmeler birde uzlaştırılır. Bireyin meditasyon yoluyla Bir'le tam olarak örtüşmesi söz konusudur. Plotinos Bir'e veya İyi'ye ilişkin rasyonel bilginin ondan çıkan varlıkların yükselme derecelerinin sistematik bilgisini sağlasa da Bir'i kendinde ne ise o olarak, içeriden, dolaysız bir biçimde kavratacak olan rasyonel bilgi değil öznel ve bireysel bir kendin geçme deneyi olan görü (müşahede) ile mümkündür. Ruh'un Bir'in veya İyi'nin görüsüne ise ulaşması aşk (eros) iledir. Aşk hakiki bilgiye ulaşmada estetik duyarlılık ve Akıl'ın kılavuzudur. Onun kılavuzluğu sayesinde Ruh kendi içine çekilir, kendini tanır ve eksikliğinin bilincine varmış olarak mükemmelleşmeye çalışır. Ruhun bu yolculuğu Plotinos'a göre iki aşamalıdır; Nous'a doğru olan ilk aşama ve Nous'tan başlayarak tinsel yaşamın doruğu olan Bir'de son bulan ikinci aşama. İlk aşamada duyusal olandan (fizikselden) kavranır olana (akli) yükselen estetik görü söz konusudur, ikinci aşamada ise Nous haline gelen Ruh'un Bir'in görüsüne geçmesidir.

Felsefe
Neoplatonizm
Plotinos'un öğrencileri listesi

Julian Marias, History of Philosophy, Dover Publications, Inc, New York, 1967
Zerrin Kurtoğlu, Plotinos'un Aşk Kuramı", Asa Kitabevi, 2000
Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Cilt 5, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010
Émile Bréhier, Plotino

Qualia, felsefede ve belirli psikoloji modellerinde öznel, bilinçli deneyimin bireysel örnekleri olarak tanımlanır. Qualia terimi, belirli bir durum için "ne tür" anlamına gelen Latince quālis (UFA: [ˈkʷaːlɪs]) sıfatının cinssiz çoğul biçiminden (qualia) türetilmiştir.
Qualia kavramını örnekler ile açıklamak gerekirse, bir baş ağrısında algılanan acı hissi, içilen bir içeceğin tadı ya da bir gökyüzü manzarasının algılanan renkleri sayılabilir. Duyumun niteliksel karakterleri olarak qualia, deneyimle ilgili inançlara odaklanılan "önermesel tutumlar"ın aksine doğrudan deneyimlemenin nasıl bir şey olduğunu açıklamaya çalışır.
Filozof ve bilişsel bilim insanı Daniel Dennett, bir keresinde qualia'nın "her birimize oldukça aşina olan bir şey için aşina olmayan bir terim; şeylerin bize nasıl göründüğü" olduğunu öne sürdü.
Qualia kavramının önemi konusundaki tartışmaların çoğu, terimin tanımına bağlıdır. Çeşitli filozoflar, qualia'nın belirli özelliklerinin varlığını vurgulayabilir veya reddedebilir. Ancak sonuç olarak, çeşitli qualia tanımlarının doğası ve varlığı, doğrulanamadıkları için tartışmalıdır.
Zaman içinde değişen birçok qualia tanımı vardır. Daha basit, daha geniş tanımlardan biri şudur: " Qualia, zihinsel durumların karakterlerinin neye benzediğidir. Örneğin, acı, kırmızı görme, gül kokusu gibi zihinsel durumlara sahip olmanın neye benzediği ya da nasıl hissettirdiğidir."
C.S. Peirce, 1866'da felsefede qualia terimini tanıtan ve bu terimi genel olarak kabul edilen modern anlamında kullanan ilk kişiydi. (Writings, Chronological Edition, Cilt 1, pp. 477–8). 
“Verili olanın, farklı deneyimlerde tekrarlanabilen ve dolayısıyla bir tür tümel olan tanınabilir niteliksel karakterleri vardır; Ben bunlara "qualia" diyorum. Ancak qualialar, bir deneyimden diğerine tanınma anlamında evrensel olsalar da, nesnelerin özelliklerinden ayırt edilmelidirler. Bu ikisinin karıştırılması, mevcut olan öz-teorilerinin yanı sıra birçok tarihsel anlayışın da özelliğidir. Qualia doğrudan sezilir, erişilir ve tamamen öznel olduğu için olası herhangi bir hataya konu olamaz."
Frank Jackson daha sonra qualia'yı "...özellikle bedensel duyumların belirli özellikleri, fakat aynı zamanda hiçbir fiziksel bilgi içermeyen belirli algısal deneyimler" olarak tanımladı.
Daniel Dennett ise yaygın olarak qualia'ya atfedilen dört özellik tanımlar. Bunlara göre qualia:

Tarifsizdir – doğrudan deneyim dışında hiçbir şekilde iletilemez veya anlaşılamazlar.
İçkindir – deneyimin diğer şeylerle olan ilişkisine bağlı olarak değişmeyen, ilişkisel olmayan özelliklerdir.
Kişiseldir – qualia'nın tüm kişilerarası     karşılaştırmaları sistematik olarak imkansızdır.
Bilinç tarafından doğrudan veya anında kavranabilir– bir qualia'yı deneyimleyebilmek, birinin bir qualia'yı deneyimlediğini bilmesi ve o qualia hakkında bilinmesi gereken her şeyi bilebilmesidir.
Eğer bu tür bir qualia varsa, o zaman kırmızıyı gören bir kişi bu algı deneyimini, kırmızı rengini hiç deneyimlememiş bir kişiye “kırmızılık” deneyimini hakkında bilinmesi gereken her şeyi bilebileceği bir şekilde tarif edemez. "Kırmızı sıcak görünüyor" gibi bir benzetme yapmak veya "700 nm dalga boyundaki ışık size yöneltildiğinde gördüğünüz renktir" gibi deneyimin gerçekleştiği koşulların bir açıklamasını sağlamak mümkün olsa da, bu türden bir qualia tanımının destekçileri, böyle bir açıklamanın deneyimin tam bir tanımını sağlayamayacağını iddia etmektedir.
Qualia'yı tanımlamanın başka bir yolu da "ham duyum"dur. Ham bir duyum başlı başına bir algıdır. Herhangi bir davranış veya davranışsal eğilimin üzerinde oluşturabileceği herhangi bir etkiden tamamen bağımsızdır. Buna karşılık, “işlenmiş duyum”, etkilerini açıkça görebildiğimiz algılardır. Örneğin, şarabın tadının algılanması tarifsiz, ham bir duyum iken, bu tadın neden olduğu sıcaklık veya acılık deneyimi işlenmiş duyum olacaktır. Işlenmiş duyumlar qualia değildir.
Saul Kripke'nin "Identity and Necessity" (1971) adlı makalesinde öne sürdüğü bir argümana göre, ham duyumlar gibi şeylerin anlamlı bir şekilde tartışılabileceği iddiasının önemli bir sonucu şudur: Qualia kavramının varlığı mantıksal olarak, birinde qualia olan ancak diğerinde olmayan iki mevcudiyetin her yönden aynı davranışı sergilemesini mümkün kılar. Çok az kişi, felsefi bir zombi olarak adlandırılan böyle bir varlığın gerçekten var olduğunu iddia etse de, yalnızca olabilme olasılığın bile fizikalizmi çürütmek için yeterli olduğunu iddia eden argümanlar bulunmaktadır.

Tanımı gereği qualia'yı sözlü olarak tarif etmek imkansız olduğundan, doğrudan bir argümanda göstermek de imkansızdır; bu yüzden daha farklı bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Qualia'nın varlığını kanıtlamak için tasarlanmış argümanlar genellikle kişiyi qualianın var olduğu sonucuna götürmek için tasarlanmış düşünce deneyleri şeklindedir.

"Qualia" kelimesinden söz etmese de, Thomas Nagel'in "Yarasa olmak nasıl bir şeydir?" adlı makalesi qualia ile ilgili tartışmalarda sıklıkla alıntılanır. Nagel, bilincin öznel bir karaktere sahip olduğunu öne sürer. "Bir organizmanın bilinçli zihinsel durumları ancak ve ancak o organizma olmak nasıl bir şeydir? sorgusu yapılabiliyorsa vardır." Nagel ayrıca, zihnin öznel yönünün, indirgemeci bilimin nesnel yöntemleri tarafından asla yeterince açıklanamayacağını öne sürer. O, "fiziksel bir zihin kuramının deneyimin öznel karakterini de hesaba katmasının gerekliliğini kabul edersek, şu anda mevcut olan hiçbir anlayışın bize bunun nasıl yapılabileceğine dair bir açıklama vermediğini kabul etmemiz gerektiğini" iddia eder. Ayrıca, “öznellik ve nesnellik problemi üzerine daha fazla argüman üretilip, düşünülene kadar herhangi bir fiziksel zihin kuramının tasarlanmasının olası görünmediğini" belirtir.

Aslen John Locke tarafından geliştirilen tersine çevrilmiş spektrum düşünce deneyi bizi bir sabah uyandığımızda bilinmeyen bir nedenden dolayı dünyadaki tüm renklerin tersine çevrildiğini, yani zıt renk tonuna geçtiğini hayal etmeye davet ediyor. Bu düşünce deneyinin bir diğer koşulu da tüm bunlar başımıza gelirken beynimizde veya vücudumuzda bu fenomeni açıklayacak hiçbir fiziksel değişikliğin olmamış olmasıdır. Qualia'nın varlığının savunucuları, bu deneyin içinde herhangi bir mantıksal çelişki barındırmadığı için hayal edilebilir olduğunu iddia ediyorlar. Bu durumda, eğer fiziksel bir değişiklik meydana gelmediyse şeylerin bize nasıl göründüğünü belirleyen, ancak fiziksel bir temeli olmayan bir özellikte gerçekleşmiş bir değişiklik hayal ettiğimizi ileri sürüyorlar. Daha ayrıntılı olarak:

Metafizik kimlik, zorunluluktan doğar.
Bir şey muhtemelen yanlışsa, gerekli değildir.
Qualia'nın fiziksel beyin durumlarıyla farklı bir ilişkisi olabileceği düşünülebilir.
Eğer düşünülebilirse, mümkündür.
Qualia'nın fiziksel beyin durumları ile farklı bir ilişkisi olması mümkün olduğundan, beyin durumları ile özdeş olamazlar (1'e göre).
Bu nedenle, qualia fiziksel değildir.
Bu nedenle argüman, eğer tersine çevrilmiş spektrumu makul bulursak, qualia'nın var olduğunu (ve fiziksel olmadığını) kabul etmemiz gerektiğini iddia eder. Bazı filozoflar, bu gibi bir iskemle argümanının bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmesini saçma bulur ve argüman ayrıntılı incelendiğinde, düşünülebilirlik ve olasılık hakkında eleştiriye açık birçok varsayımı içerdiğinin ortaya çıktığını ileri sürerler. Belki de evrenimizde belirli bir beyin durumunun belirli bir nitelemeden başka bir şey üretmesi mümkün değildir ve önemli olan da budur.
Tersine çevrilmiş bir spektrumun pratikte saptanamayacağı fikri de daha bilimsel gerekçelerle eleştiriye açıktır (bkz. ana makale). Tersine çevrilmiş spektrum argümanına paralellik gösteren - biraz belirsiz olsa da - gerçek bir deney de mevcuttur. Berkeley, California Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan George M. Stratton, dış dünyanın baş aşağı görünmesine neden olan özel prizma gözlüklerin takıldığı bir deney yaptı. Birkaç gün sürekli gözlük taktıktan sonra, bir adaptasyon meydana geldi ve dış dünya kişiye “doğru” görünmeye başladı. Ancak gözlükler çıkarıldığında, dış dünyanın algısı tekrar "normal" algı durumuna geri döndü. Eğer bu argüman qualianın var olduğuna dair işaretler sağlıyorsa, bu onların fiziksel olmamaları gerektiği anlamına gelmez. Çünkü bu ayrım ayrı bir epistemolojik mesele olarak düşünülmelidir.

"Felsefi zombiler" olarak adlandırılan benzer bir argüman, hiçbir niteliğe sahip olmayan insanların fiziksel kopyalarının olabileceğinin düşünülebilir (veya düşünülemez) olduğunu savunur. Argümana göre bu "zombiler", normal bir insanınkine tam olarak benzer bir dış davranış sergileyecek, ancak öznel bir algı dünyasına sahip olmayacaktı. Bu aşamada felsefi zombilerin olasılığı için gerekli koşulun, beynin doğrudan qualia'ya neden olan belirli bir bölümünün veya bölümlerinin olmaması olduğunu belirtmekte fayda var: Zombi ancak öznel bilinç fiziksel beyinden nedensel olarak ayrıysa var olabilir.

Joseph Levine'ın “Conceivability, Identity and the Explanatory Gap” adlı makalesi, tersine çevrilmiş spektrum argümanı ve zombi argümanı gibi düşünülebilirlik argümanlarına yönelik eleştirileri ele alıyor. Levine, metafizik gerçeklikleri kurmanın bir aracı olarak düşünülebilirlik argümanının kusurlu olduğunu kabul eder, ancak metafizik bir sonuç olarak qualia'nın fiziksel olduğuna inansak bile, ortada hala açıklayıcı bir sorun olduğuna işaret eder.
Bu materyalist tepkinin sonunda doğru olduğunu düşünmekle birlikte, zihin-beden problemini bir yana bırakmaya yetmeyeceğine inanır. Düşünülebilirlik değerlendirmeleri, zihnin gerçekte bedenden ayrı olduğunu veya zihinsel özelliklerin metafiziksel olarak fiziksel özelliklere indirgenemez olduğunu kanıtlamasa bile, zihinsel olanı açıklamak için fiziksel temelli bir açıklamadan yoksun olduğumuzu gösterir.
Bununla birlikte, böyle bir epistemolojik veya açıklayıcı sorun, altta yatan bir metafizik sorunu gösterebilir yani qualia'nın fiziksel olmaması, düşünülebilirlik argümanlarıyla kanıtlanamasa bile, dışlanmamalıdır.
"Sonunda, başladığımız yere geri döndük. A

Rudolf Carnap (18 Mayıs 1891 - 14 Eylül 1970) 1935'ten önce Avrupa'da, sonrasında Amerika'da etkin olan Alman filozof. Viyana Çevresinin önemli bir üyesi ve mantıksal olguculuğun bir destekçisiydi. "Yirminci yüzyıl filozofları arasında bir dev" sayılmaktadır.

Carnap'ın babası fakir bir kurdele dokumacısından bir kurdele yapım fabrikasının sahibi konumuna kadar gelmişti. Annesi akademik bir arka plana sahipti; onun babası bir eğitim inkılapçısıydı ve en büyük erkek kardeşi ise arkeolog Wilhelm Dörpfeld idi. Carnap on yaşında iken amcasına Yunanistan'a olan bir yolculuğunda eşlik etti. Carnap sıkıca Protestan olan dindar bir ailede yetiştirildi ancak sonradan bir ateist oldu.
Resmi eğitimine Jena'daki Barmen Gymnasiumda ve Carolo-Alexandrium Gymnasiumda başladı. 1910'dan 1914'a kadar Jena Üniversitesinde fizik alanında bir tez yazmak amacıyla öğrenim gördü. Ama aynı zamanda Immanuel Kant'ın Arı Usun Eleştirisi eserini Bruno Bauch tarafından verilen bir ders boyunca özenle inceledi ve Gottlob Frege'nin matematiksel mantık üzerine verdiği derslere giren çok az sayıdaki öğrenciden biriydi.
Üniversite yıllarında Alman Gençlik Hareketinden etkilendi.
Carnap, Birinci Dünya Savaşı'na siyasi ve töresel itirazları olmasına rağmen Alman ordusuna katılmak zorunda hissetti. Üç yıl görev yaptıktan sonra, Albert Einstein'ın yeni atanmış bir profesör olduğu Berlin Üniversitesinde fizik öğrenimi görmesine izin verildi. Carnap ardından Jena Üniversitesindeki öğrenimine devam etti. Burada uzay ve zamanın aksiyomatik kuramını savunan bir tez yazdı. Fizik bölümü çok felsefi, felsefe bölümünden Bruno Bauch ise çok salt fizik olduğunu söyledi. Carnap bunun ardından 1921 yılında Bauch'un danışmanlığında uzay kuramı üzerine daha ortodoks Kantçı bir biçimde yeni bir tez yazdı ve onu Der Raum (Uzay) adıyla Kant-Studien dergisinin ek bir sayısında yayınladı.
Frege'nin dersi onu Bertrand Russell'ın mantık ve felsefe üzerine çalışmalarıyla tanıştırdı. Kendini bilimleri besleyen mantık alanındaki yenilikleri kullanarak geleneksel felsefeyi aşma çabasına adadı. Ona yazdığı mektuba cevap olarak Russell, Principia Mathematica adlı başyapıtından uzun alıntıları el yazısıyla kopyaladı çünkü ne Carnap ne de üniversitesi eserin bir kopyasını alacak imkanlara sahip değildi. 1924 ve 1925'te görüngübilimin kurucusu Edmund Husserl tarafından verilen seminarlara katıldı ve fizik üzerine mantıksal olgucu bir açıdan yazmaya devam etti.
Carnap 1923'teki bir konferansta benzer bir kişilik olan Hans Reichenbach. Reichenbach Carnap'ı Viyana Üniversitesinde bir profesör olan Moritz Schlick ile tanıştırdı. Schlick Carnap'a üniversitedeki bölümünde bir mevki sundu, Carnap 1926'da teklifi kabul etti. Bununla birlikte Carnap sonradan Viyana Çevresi adını alan ve büyük oranla Schlick önderliğinde olan; Hans Hahn, Friedrich Waismann, Otto Neurath, Herbert Feigl ve bazen ziyaretlerde bulunan, Hahn'ın öğrencisi Kurt Gödel'i içeren gayri resmi bir aydınlar grubunun üyesi oldu. Wittgenstein Viyana'yı ziyaret ettiğinde Carnap ile buluşurdu. Carnap, Hahn ve Neurath ile çevrenin 1929 manifestosunu yazdı ve Reichenbach ile Erkenntnis felsefe dergisini kurdu.
1930 Şubatında Alfred Tarski Viyana'da bir dizi ders verdi, aynı yılın kasım ayında ise Carnap Varşova'yı ziyaret etti. Bu olaylar sırasında Carnap Tarski'nin model kuramına dayanan anlambilim yöntemi hakkında öğrendi. Başka bir Viyana Çevresi filozofu olan Rose Rand'a göre: "Carnap'ın anlambilim kavrayışı Tarski'nin eserlerindeki temel dayanıyor ama mantıksal ve mantıksal olmayan sabitler ile mantıksal ve olgusal gerçek arasında bir ayrım var (...) Aynı zamanda [Carnap] uzantı ve niyet kavramları üzerine de çalışıyor ve bu iki kavramı yeni anlambilim yönteminin temeli haline getiriyor."
1931'de Carnap Prag Üniversitesine profesör olarak atandı. 1933'te W. V. O. Quine Carnap ile Prag'da tanıştı ve Carnap'ın eserlerini derinlemesine tartıştılar. Burada Carnap ve Quine arasında, Quine'ın Carnap ile olan sert fikir ayrılıklarına rağmen hayatta kalan bir saygı gelişti.
Sosyalist ve pasifist görüşleri tarafından Nazi Almanyası'nda tehdit altında olan Carnap 1935'te ABD'ye göç etti ve 1941'de ABD vatandaşı oldu. Schlick ise Viyana'da 1936'da öldürüldü. 1936'dan 1952'ye kadar Carnap Chicago Üniversitesinde felsefe profesörlüğü yaptı. 1930'ların sonlarında Carnap, Carl Gustav Hempel'e asistanlık teklif etti; Hempel teklifi kabul etti ve Carnap'ın en önemli entelektüel ortaklarından biri oldu. Kısmen Quine sayesinde, Carnap 1939-41 yıllarını Tarski ile yeniden birleştiği Harvard Üniversitesinde geçirdi. Carnap sonradan (1963'te) Chicago'da geçirdiği zaman hakkında kötü konuştu çünkü kendisi ve Charles W. Morris bütün bölümde bilim ve mantığın önceliğine inanan tek kişilerdi. (Chicago iş arkadaşları arasında Richard McKeon, Charles Hartshorne ve Manley Thompson vardı.) Buna rağmen Carnap'ın Chicago yılları son derece üretkendi. Anlambilim (Carnap 1942, 1943, 1956), modal mantık ve olasılık ve tümevarımsal mantığın felsefi temelleri üzerine eserler yazdı (Carnap 1950, 1952).
Princeton'da İleri Araştırmalar Enstitüsünde kısa bir süreliğine (1952-4) çalıştıktan sonra 1954'te UCLA Felsefe Bölümüne katıldı (Reichenbach bir önceki yıl ölmüştü). Kaliforniya Üniversitesi, Berkeleyden gelen benzer bir teklifi önceden reddetmişti çünkü bu bir bağlılık yemini etmesini gerektiriyordu, buna da ilke olarak karşıydı. UCLA'da iken bilimsel bilgi, analitik-sentetik ayrımı ve doğrulanabilirlik ilkesi üzerine yazdı. Termodinamik ve tümevarımsal mantık üzerine yazıları ölümünden sonra yayınlandı (Carnap 1971, 1977, 1980).
Carnap 14 yaşında iken kendine Esperanto öğretti ve yaşamı boyunca ona sempatik kaldı (Carnap 1963). Sonradan 1908 ve 1922'de Dünya Esperanto Kongresine katıldı ve dili gezilerinde kullandı.
Carnap Elizabeth Schöndube ile olan ve 1929'da boşanma ile sonlanan ilk evliliğinden dört çocuk yaptı. İkinci karısı Elizabeth Ina Stöger ile 1933'te evlendi. Ina 1964'te intihar etti.

1922. Der Raum: Ein Beitrag zur Wissenschaftslehre, Kant-Studien, Ergänzungshefte, no. 56. His Ph.D. thesis.
1926. Physikalische Begriffsbildung. Karlsruhe: Braun.
1928. Scheinprobleme in der Philosophie (Pseudoproblems of Philosophy). Berlin: Weltkreis-Verlag.
1928. Der Logische Aufbau der Welt. Leipzig: Felix Meiner Verlag. English translation by Rolf A. George, 1967. The Logical Structure of the World. Pseudoproblems in Philosophy. University of California Press.
1929. Abriss der Logistik, mit besonderer Berücksichtigung der Relationstheorie und ihrer Anwendungen. Springer.
1934. Logische Syntax der Sprache. English translation 1937, The Logical Syntax of Language. Kegan Paul.
1996 (1935). Philosophy and Logical Syntax. Bristol UK: Thoemmes. Excerpt.
1939, Foundations of Logic and Mathematics in International Encyclopedia of Unified Science, Vol. I, no. 3. University of Chicago Press.
1942. Introduction to Semantics. Harvard Uni. Press.
1943. Formalization of Logic. Harvard Uni. Press.
1956 (1947). Meaning and Necessity: a Study in Semantics and Modal Logic. University of Chicago Press.
1950. Logical Foundations of Probability. University of Chicago Press. Pp. 3-15 online.
1950. "Empiricism, Semantics, Ontology21 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.", Revue Internationale de Philosophie 4: 20-40.
1952. The Continuum of Inductive Methods. University of Chicago Press.
1958. Introduction to Symbolic Logic with Applications. Dover.
1963, "Intellectual Autobiography" in Schilpp (1963: 1-84).
1966. Philosophical Foundations of Physics. Martin Gardner, ed. Basic Books. Online excerpt.15 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1971. Studies in inductive logic and probability, Vol. 1. University of California Press.
1977. Two essays on entropy. Shimony, Abner, ed. University of California Press.
1980. Studies in inductive logic and probability, Vol. 2. Jeffrey, R. C., ed. University of California Press.
2000. Untersuchungen zur Allgemeinen Axiomatik. Edited from unpublished manuscript by T. Bonk and J. Mosterín. Darmstadt: Wissenschaftliche Buchgesellschaft. 167 pp. ISBN 3-534-14298-5.
Online bibliography.23 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Under construction, with no entries dated later than 1937.

Rudolf Carnap Webpage and Directory of Internet Resources10 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Rudolf Carnap Collection26 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the University of Pittsburgh.
Homepage of the Collected Works of Rudolf Carnap.1 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Internet Encyclopedia of Philosophy: Rudolf Carnap13 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Mauro Murzi.
Precis29 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. of Carnap's philosophy.
https://web.archive.org/web/20080515222627/http://www.csicop.org/si/9803/gardner.html, Martin Gardner interview
http://www.rbjones.com/rbjpub/philos/history/rcl000.htm7 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Life of Rudolf Carnap
R. Carnap: "Von der Erkenntnistheorie zur Wissenschaftslogik"12 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Paris Congress in 1935, Paris, 1936.
R. Carnap: "Über die Einheitssprache der Wissenschaft"12 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Paris Congress in 1935, Paris, 1936.
R. Carnap: "Wahrheit und Bewährung"15 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Paris Congress in 1935, Paris, 1936.
Das Fremdpsychische bei Rudolf Carnap18 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (German) by Robert Bauer.

Saul Aaron Kripke (/ˈkrɪpki/; 13 Kasım 1940 - 15 Eylül 2022) Princeton Üniversitesi'nden emekli Amerikalı filozof ve mantıkçı. Rockefeller Üniversitesi ve Princeton Üniversitesi'nde dersler verdi. Emekli olduktan sonra, 2003'ten itibaren New York Şehir Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Model mantığın anlambilimine büyük katkılar yaptı. 1960'larda önemli yayınlar çıkardı. İsimlendirme ve Gereklilik adlı kitabı en önemli çalışması olarak bilinir. Ludwig Wittgenstein'ın Felsefi Soruşturmalar adlı eserindeki önermelerinden ilham alarak  dilbilimsel anlama şüphecilikle yaklaştı. Wittgenstein ve dilbilim hakkında yayınları vardır.
15 Eylül 2022 tarihinde 81 yaşında hayatını kaybetti.

1980. Naming and Necessity. Cambridge, Mass.: Harvard University Press. ISBN 0-674-59845-8 and reprints 1972.
1982. Wittgenstein on Rules and Private Language: an Elementary Exposition. Cambridge, Mass.: Harvard University Press. ISBN 0-674-95401-7. Sets out his interpretation of Wittgenstein aka Kripkenstein.
Toplu Makaleleri, Cilt 1, Oxford Üniversitesi Yayınları'nda yakında yayınlanacak.[2]

Adlandırma ve Zorunluluk, Litera Yayıncılık, 2005
Wittgenstein Kurallar ve Özel Dil, Litera Yayıncılık, 2007

1959. "A Completeness Theorem in Modal Logic", Journal of Symbolic Logic 24(1):1–14.
1959. "Distinguished Constituents" (abstract), The Journal of Symbolic Logic, 24(4):323.
1959. "Semantical Analysis of Modal Logic" (abstract), The Journal of Symbolic Logic, 24(4):323-324.
1959. "The Problem of Entailment" (abstract), The Journal of Symbolic Logic, 24(4):324.
1962. "‘Flexible’ Predicates of Formal Number Theory," Proceedings of the American Mathematical Society, 13(4):647-650.
1962. "The Undecidability of Monadic Modal Quantification Theory", Zeitschrift für Mathematische Logik und Grundlagen der Mathematik 8:113–116
1963. "Semantical Considerations on Modal Logic", Acta Philosophica Fennica 16:83–94
1963. "Semantical Analysis of Modal Logic I: Normal Modal Propositional Calculi", Zeitschrift für Mathematische Logik und Grundlagen der Mathematik 9:67–96
1964. "Transfinite Recursions on Admissible Ordinals, I" (abstract), The Journal of Symbolic Logic, Vol. 29, No. 3, p. 162.
1964. "Transfinite Recursions on Admissible Ordinals, II" (abstract), The Journal of Symbolic Logic, Vol. 29, No. 3, p. 162.
1964. "Admissible Ordinals and the Analytic Hierarchy" (abstract), The Journal of Symbolic Logic, Vol. 29, No. 3, p. 162.
1965. "Semantical Analysis of Intuitionistic Logic I", In Formal Systems and Recursive Functions, edited by M. Dummett and J. N. Crossley. Amsterdam: North-Holland Publishing Co.
1965. "Semantical Analysis of Modal Logic II: Non-Normal Modal Propositional Calculi", In The Theory of Models, edited by J. W. Addison, L. Henkin and A. Tarski. Amsterdam: North-Holland Publishing Co.
1967. Research Announcement: "Deduction-preserving ‘Recursive Isomorphisms’ between Theories" (with Marian Boykan Pour-El), Bulletin of the American Mathematical Society, 73:145-148.
1967. "An Extension of a Theorem of Gaifman-Hales-Solovay," Fundamenta Mathematicae, Vol. 61, pp. 29–32.
1967. "Transfinite Recursion, Constructible Sets, and Analogues of Cardinals," Summaries of Talks Prepared in Connection with the Summer Institute on Axiomatic Set Theory, American Mathematical Society, U.C.L.A., pp. IV-0-1 - IV-0-12.
1967. "On the Application of Boolean-Valued Models to Solutions of Problems in Boolean Algebra," in Summaries of Talks Prepared in Connection with the Summer Institute on Axiomatic Set Theory, American Mathematical Society, U.C.L.A. (1967), pp. IV-T-1 through IV-T-7.
1967. "Deduction-preserving ‘Recursive Isomorphisms’ between Theories" (with Marian Boykan Pour-El), Fundamenta Mathematicae 61:141-163.
1971. "Identity and Necessity", In Identity and Individuation, edited by M. K. Munitz. New York: New York University Press.
1972 (1980). "Naming and Necessity", In Semantics of Natural Language, edited by D. Davidson and G. Harman. Dordrecht; Boston: Reidel. Sets out the causal theory of reference.
1975. "Outline of a Theory of Truth", Journal of Philosophy 72:690–716. Sets his theory of truth (against Alfred Tarski), where an object language can contain its own truth predicate.
1976. "Is There a Problem about Substitutional Quantification?", In Truth and Meaning: Essays in Semantics, edited by Gareth Evans and John McDowell. Oxford: Oxford University Press.
1976. "A Theory of Truth I. Preliminary Report," abstract, Journal of Symbolic Logic, Vol. 41, No. 2, pp. 556.
1976. "A Theory of Truth II. Preliminary Report," abstract, Journal of Symbolic Logic, Vol. 41, No. 2, pp. 556–557.
1977. "Speaker's Reference and Semantic Reference", Midwest Studies in Philosophy 2:255–276.
1979. "A Puzzle about Belief", In Meaning and Use, edited by A. Margalit. Dordrecht and Boston: Reidel.
1982. "Nonstandard Models of Peano Arithmetic" (with S. Kochen), in Logic and Algorithmics: International Symposium Held in Honor of Ernst Specker, H. Lauchli (ed.), University of Geneva: 277-295.
1986. “A Problem in the Theory of Reference: the Linguistic Division of Labor and the Social Character of Naming,” Philosophy and Culture (Proceedings of the XVIIth World Congress of Philosophy), Montreal, Editions Montmorency: 241-247.
1992. “Summary: Individual Concepts: Their Logic, Philosophy, and Some of Their Uses.” Proceedings and Addresses of the American Philosophical Association 66: 70-73
2005. "Russell's Notion of Scope", Mind 114:1005–1037
2008. "Frege’s Theory of Sense and Reference: Some Exegetical Notes,” Theoria 74:181-218
2009. "Presupposition and Anaphora: Remarks on the formulation of the projection problem," Linguistic Inquiry 40(3):367-386.
2009. "The Collapse of the Hilbert Program," (Abstract) Bulletin of Symbolic Logic 15(2):229-231.

CUNY Graduate Center Philosophy Department faculty page30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Saul Kripke Center, at the CUNY Graduate Center30 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Saul Kripke, Genius Logician A short, non-technical interview by Andreas Saugstad, February 25, 2001.
The conference in honor of Kripke's sixty-fifth birthday22 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. with a video of his speech "The First Person", January 25-26, 2006
Video of his talk "From Church's Thesis to the First Order Algorithm Theorem," June 13, 2006.
Podcast of his talk "Unrestricted Exportation and Some Morals for the Philosophy of Language,"25 Kasım 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. May 21, 2008.
London Review of Books article by Jerry Fodor discussing Kripke's work16 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Celebrating CUNY's Genius Philosopher21 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., by Gary Shapiro, January 27, 2006, in The New York Sun.
information from 'Philosophy Professor' website1 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
A New York Times article about his 65th birthday13 Ocak 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sezgi; felsefe, mistisizm, ezoterizm ve farklı öğreti sistemlerinde farklı anlamlarda kullanılan terim.

Kimi felsefi akımlarda akıl yoluyla kavranamayacak gerçeklerin derin düşünme (tefekkür) yoluyla aranışı sezgi kapsamında değerlendirilir.
Ruhçulukta sezginin, insanın kendi düşüncesi olmaktan ziyade çeşitli etkenlerden kaynaklanan tesirlerle belirdiği kabul edilir ki, bu etken genellikle bedensiz bir ruhtur. Bu yüzden ruhçular yüksek bilgileri içeren tebliğlerin alındığı ruhsal irtibatlara “sezgisel (intuitif) irtibat” derler.
Gnostiklere ve antikçağ inisiyelerine göre spiritüel aydınlanma yolunda üç tür bilgi mevcuttur ki, bunlardan öğretim yoluyla öğrenilebilir bilgi mathesis, his ya da ıstırap yoluyla edinilebilen bilgi pathesis, sezgi yoluyla öğrenilebilir bilgi de gnosis olarak adlandırılmıştır. İnisiyasyonlarda en yüksek aşamaya ulaşanların, yani inisiye oluş aşamasına erişenlerin sezgi yoluyla aldıklarını çevresine aktararak aydınlatması söz konusu olur. İnisiye adayının bu hale gelişi kimi inisiyasyonlarda tohumun bitki haline gelmesi sembolizm'iyle, kimi inisiyasyonlarda ise meşale sembolüyle temsil edilmiştir.
İlham (inspiration) adı verilen sezgi söz veya yazı tarzında dışarı yansıdığında vahiy (revelation) adını alır. Vahiy sözcüğü yalnızca peygamberler için kullanılan bir terim değildir. Terim Araplar'da İslamiyet gelmeden önce de bilinen ve kullanılan bir terimdi.

En genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak içten ya da içeriden kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi. Adım adım ilerleyen gidimli düşünmenin ya da bir takım uğraklardan geçerek yol alan akıl yürütmenin tersine, bir şeyi doğrudan doğruya algılayıp kavrama; bilinçli bir düşünme ve yargıya varma süreci olmaksızın doğrudan, aracısız gerçekleşen anlama ya da bilme; hiçbir çıkarıma dayanmaksızın, dolaysız bir biçimde bilgiye ulaşma yordamı.
Başka bir deyişle, önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan, tek tek parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce oluşturan gidimli düşünme yoluna karşı, doğrudan ya da aracı kullanmaksızın düşünce kuran, bütünü bir kerede, bir bakışta tümüyle ele geçiren, şeylerin özüne dolaysız bir biçimde, doğrudan doğruya ulaşan, şeyleri tüm bir devingenliği içinde bütünlüklü kavrayan içten duyma yolu.

Sezgicilik
Sezgi (Bergson)
Medyumluk
Trans
Tebliğ

Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ergün Arıkdal
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları

Teleoloji veya erek bilimi, yaşamı ve evreni ereklerle temellendiren ve açıklayan düşünce biçimidir. Nedensellikten farklı ve ona karşıt olarak teleoloji, her şeyin temelinde bir ereksellik/amaçlılık bulunduğunu, bir erekle belirlenmiş ya da bir ereğe yönelmiş olduğu fikrinden hareket eder. Böylece bir nedensellik varsa bile, teleolojiye göre bu ereksel nedenlerden meydana gelir, yani varılmak istenen ereğe doğru yönlendiren ve oraya götüren neden. Böylece teleoloji, bir erekçilik düşüncesi olarak şekillenir; buna göre her şey yalnızca bir ereğe yönelmiş olmakla kalmaz, aynı zamanda bir erek tarafından belirlenmiştir ve her şey bir ereklilik yasasına göre olup bitmektedir. Teleoloji bu yönelimleri sonucunda, evreni ve yaşamı, amaç-araç ilişkisi üzerine kurulu bir dizge ya da yapı olarak gören bir felsefi görüştür. Bu öğreti yalnızca insan ve insan eylemliliği değil, "tüm bir doğa ve tarih de erekler ile belirlenmektedir" fikrinden hareket eder.

Nedensellik
Teoloji
İstenççilik

Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkılap Yayınevi.
Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları.

Psikolojide, ekonomide ve felsefede tercih, genellikle alternatifler arasında seçim yapmakla ilgili olarak kullanılan teknik bir terimdir. Örneğin, biri B yerine A'yı tercih ederse, A'yı B'ye tercih eder. Tercihler, davranışla bu ilişkiden dolayı karar teorisinin merkezinde yer alır. Bağlaç durumları olarak, arzularla yakından ilişkilidirler. İkisi arasındaki fark, arzuların bir nesneye yönelik olması, tercihlerin ise biri diğerine tercih edilen iki alternatif arasında bir karşılaştırma ile ilgili olmasıdır.
İflasta bu terim, iflas eden tarafın hangi ödenmemiş borcunu ödemesi gerektiğini belirlemek için kullanılır.

Psikolojide tercihler, bireyin tipik olarak açık bir karar verme sürecinde yansıtılan bir dizi nesneye karşı tutumuna atıfta bulunur. Bu terim aynı zamanda psikolojide kullanılan en tipik tanım olan bir nesneyi beğenme veya beğenmeme anlamında değerlendirici yargı anlamında da kullanılır. Ancak bu, bir tercihin zaman içinde mutlaka sabit olduğu anlamına gelmez. Tercihler, seçimler gibi karar verme süreçleri tarafından önemli ölçüde değiştirilebilir. Sonuç olarak tercih, coğrafi konum, kültürel geçmiş, dini inançlar ve eğitim açısından kişinin çevresinden ve yetiştirilme tarzından etkilenebilir. Belirli bir fikir veya konsepte tekrar tekrar maruz kalma, olumlu bir tercihle ilişkili olduğundan, bu faktörlerin tercihi etkilediği görülmüştür.

Ekonomide ve diğer sosyal bilimlerde tercih, sağladıkları mutluluk, tatmin, ahlak, zevk veya fayda derecesine dayalı olarak bazı alternatiflerin sıralanmasıyla ilgili varsayımlar kümesini ifade eder. Ekonomistler genellikle kendi başlarına seçimler veya tercihlerle ilgilenmeseler de, ampirik talep analizi için bir arka plan ve strateji içeren teorilere temel olarak hizmet ettiği için seçim teorisiyle ilgilenirler.
1944'te John von Neumann ve Oskar Morgenstern tarafından ortaya atılan Beklenen Fayda Teorisi (EUT), bir ajanın riskli seçenekler üzerindeki tercihleri bir dizi aksiyomu takip ettiği sürece, bir ajanın beklenen değerini maksimize ettiğini açıklar. Bu teori, bireyin kendisi için beklenen faydayı en üst düzeye çıkaran bir dizi seçenek arasından bir alternatif seçerken bireyin tercihini belirleyen dört aksiyomu özel olarak tanımladı. Bunlar: Tamlık, Geçişlilik, Bağımsızlık ve Sürekliliktir.
Gérard Debreu  tarafından ortaya konan en yaygın tercih türlerinin matematiksel temelleri, Andranik Tangian'ın bunların ortaya çıkarılması için yöntemler geliştirmesini sağladı. Özellikle, toplamalı ve ikinci dereceden tercih fonksiyonları 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 soruların tamamen izini sürmeyi amaçladığı görüşmelerden değişkenler oluşturulabilir. 
  
    
      
        n
      
    
    {\displaystyle n}
  
 2B kayıtsızlık eğrileri 
  
    
      
        n
        −
        1
      
    
    {\displaystyle n-1}
  
 kardinal fayda tahminlerine başvurmadan düzlemleri koordine etmek gibi.

Tercihler ve arzular birbiriyle yakından ilişkili iki kavramdır. Her ikisi de davranışları belirleyen koşullu durumlardır. İkisi arasındaki fark, arzuların bir nesneye yönelik olması, tercihlerin ise biri diğerine tercih edilen iki alternatif arasında bir karşılaştırma ile ilgili olmasıdır. Arzular yerine tercihlere odaklanma, karar teorisi alanında çok yaygındır. Arzunun daha temel bir kavram olduğu ve tercihlerin arzular açısından tanımlanması gerektiği tartışılmıştır. Bunun işe yaraması için arzunun bir derece veya yoğunluk içerdiği anlaşılmalıdır. Bu varsayım göz önüne alındığında, bir tercih, iki arzunun karşılaştırılması olarak tanımlanabilir. Örneğin, Nadia'nın çayı kahveye tercih etmesi, çay arzusunun kahve arzusundan daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bu yaklaşım için bir argüman, tutumluluk değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu teoriye yapılan itirazlardan biri, iç gözlemsel erişimimizin, tercih durumlarında arzu durumlarından çok daha hızlı olmasıdır. Bu nedenle, belirli bir nesneyi ne derece arzuladığımızı bilmektense, iki seçenekten hangisini tercih ettiğimizi bilmek genellikle çok daha kolaydır. Bu düşünce, arzunun değil de tercihin daha temel bir kavram olduğunu önermek için kullanılmıştır.

İflasta bu terim, bir şirketin belirli bir alacaklıya veya alacaklı grubuna ne zaman ödeme yaptığını açıklamak için kullanılabilir. Bunu yapmakla, o alacaklı(lar) diğer alacaklılardan daha iyi durumda olur. 'Tercihli alacaklıyı' ödedikten sonra şirket bir yönetim veya tasfiye gibi resmi bir iflasa girmeye çalışır. Alacaklının tercih olması için, alacaklıyı daha iyi duruma getirme arzusu olmalıdır. Tercih kanıtlanırsa yasal işlem başlatılabilir. Bu haksız bir ticaret eylemidir. Diskalifiye bir risktir. İflas eden şirketin tasfiyesindeki temel amaçlardan birinin alacaklıların eşit muamele görmesini sağlamak olduğu ilkesi çerçevesinde tercih ortaya çıkmaktadır. Tercihlere ilişkin kurallar, alacaklılarına ödeme aczi belirirken ödeme yapılmasına izin verir, ancak işlemin olağan ticari mülahazaların bir sonucu olduğunu kanıtlaması gerekir. Ayrıca 1986 tarihli İngiliz İflas Yasası uyarınca, bir alacaklının şirketi ödemeye zorladığı kanıtlanırsa, ortaya çıkan ödeme adaletsizlik oluşturmayacağından tercih olarak kabul edilmeyecektir.

Töz ya da cevher, değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan anlamındaki felsefi kavram. Öznede değil, kendinde var olan. Bağımsızca kendi içinde var olan.
Töz, felsefi anlamda evrenin varoluşunu açıklamaya çalışan felsefelerin ilk öğe olarak düşündükleri varlık, öz, değişen şeylerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavrama verilen isimdir.
John Locke, Latince altta bulunan şey anlamına gelen töz (substantia) deyiminden ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklamaktadır: "Niteliklerin yalnız başkalarına var olmakta devam etmelerini kavrayamıyoruz. Zorunlu olarak bunlara destek olan başka bir şeyin var olması gerektiğini düşünüyoruz. Destek olan şeyin birçok nesnelerde bulunduğunu varsıyıyoruz, işte bu ortak desteğe töz adını veriyoruz."
Rene Descartes da şöyle demektedir: "Tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olan yalnız Tanrıdır."
Baruch Spinoza da şöyle diyor: "Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur."
Bilim doğada değişmeyen bir nesne ya da gerçeklik bulunmadığını savunmaktadır. Bunun yanında bazı modern teoriler, varlıkların maddesel olarak değişiklik göstermeyen ortak maddeler olan kuarklardan meydana geldiğini öne sürmektedir.
Diyalektik felsefede töz, özdek demektir.
Dilimizde ‘cevher’ olarak da kullanılan töz kavramı İngilizce ‘substance’, Fransızca ‘sustance’, Grekçe ‘ousia’, Latince ise ‘substantia’ anlamına gelmektedir.

Varoluş, felsefe tarihi boyunca önem taşımış, her tür felsefi tartışmanın merkezinde yer almış felsefe kavramlarından biridir. Var olanların varlığını bildirir, öz'ün karşıtıdır, yani bir şeyin ne olduğunu değil var olduğunu bildirir. Salt bir var olma durumu olarak varoluş. Felsefe akımlarında ya da okullarında pek çok farklı anlamlarda kullanılıp değerlendirilmiştir. Örneğin skolastik felsefede varoluş, var olan her şeyin (Tanrı ya da bir toz zerreciği) gerçekliğini bildirir. Daha dar ve doğa bilimsel anlamda ise varoluş, belirli bir bağlamda uzay-zaman boyutunda yer almak ya da şimdi ve burada var olmak anlamında belirtilir.

Varoluş kavramı en geniş açılımına ya da popülerliğine varoluşçu felsefe ile kavuşmuş diyebiliriz. Kierkegaard, Karl Jaspers, Martin Heidegger, Sartre gibi filozoflar varoluş kavramını zenginleştirmişler ve kendi felsefelerinin ilkesi olarak değerlendirmişlerdir. Kierkegaard, Tanrı ve sonsuzluk önünde yapayalnız olmak anlamında insanın varoluşundan söz eder. Sartre'da kendi felsefesini özetlerken "varoluş özden önce gelir" diyecektir. Önceden bir nesne gibi verilmemiştir insan varoluşu, yapılmak ya da oluşturulmak üzere mutlak bir sorumlulukla sunulmuş bir kaynaktır. Heidegger, "insanın özü varoluşundadır" demektedir.

Varoluşun (Alm. Almanca: Existenz) üç çeşidi vardır:

Gerekli varoluş (Alm. Almanca: Notwendige Existenz, Ar. وَاجِبُ الْوُجُود ‎(wājib ul-wujūd)): Onsuz hiçbir şey olamaz. Her şeyin başıdır. Bazı felsefelerde gerekli varoluş tanrıdır.
Gerekli olmayan varoluş (Alm. Almanca: Nichtnotwendige Existenz): Gerekli varoluşun dışında var olması şart olmayan her şey. Mesela bir taş olmasa durduğu yer boş kalır, fakat Dünya buna rağmen varlığını sürdürebilir.
Mümkün olmayan varoluş (Alm. Almanca: Unmögliche Existenz): Varlığı çelişki yaratacağı için olması düşünülemeyen varoluşlardır. Gerekli varoluşu her şeye kadir olan tanrı olduğunu ileri süren bir felsefe için mümkün olmayan varoluşa "tanrının kaldıramayacak kadar ağır bir taş" örnek olarak gösterilebilir. (Bu taşın varlığı, her şeye kadir olan tanrının kadrini sınırlayacağından tanrının bu özelliği ile (Alm. Almanca: Allmächtigkeit) çelişmektedir.)
Varoluş gerçek olma veya gerçekliğe katılma durumudur. Hem bireysel varlıklara hem de bir bütün olarak dünyaya atıfta bulunabilir. "Varolmak" ve "gerçeklik" terimleri sıklıkla yakın eşanlamlı olarak kullanılır. Varoluş, varolmamak, hiçlik ve yokluk ile tezat oluşturur. Bir varlığın varlığı ile varlığın doğasına veya temel niteliklerine atıfta bulunan özü arasında ortak bir ayrım vardır.
Ontoloji, varoluşun ne olduğunu inceleyen felsefi disiplindir. Ortodoks görüş, bunun ikinci dereceden bir özellik veya özelliklerin bir özelliği olduğu yönündedir. Bu görüşe göre bir şeyin var olduğunu söylemek onun özelliklerinin somutlaştığı anlamına gelir. Farklı bir görüş, varlığın birinci dereceden bir özellik veya bireylerin bir özelliği olduğunu savunur. Bu, varoluşun bireylerin renk ve şekil gibi diğer özellikleriyle aynı ontolojik statüye sahip olduğu anlamına gelir. Meinongcular bu fikri kabul ediyor ve tüm bireylerin bu özelliğe sahip olmadığını savunuyorlar: var olmayan bazı bireylerin olduğunu belirtiyorlar. Bu görüş, varoluşu her bireyin evrensel bir özelliği olarak gören evrenselciler tarafından reddedilmektedir.
Akademik literatürde çeşitli varoluş türleri tartışılmaktadır. Tekil varoluş, bireysel varlıkların varlığıdır; genel varoluş ise kavramların veya Evrensellerin varlığını ifade eder. Diğer ayrımlar soyut ve somut varoluş arasında, olası, koşullu ve zorunlu varoluş arasında ve fiziksel ve zihinsel varoluş arasındadır. Yakından ilgili bir konu, farklı türdeki varlıkların farklı şekillerde veya farklı derecelerde var olup olmadığıdır. Ontolojideki anahtar soru, genel olarak varoluşun bir nedeninin olup olmadığı veya neden herhangi bir şeyin var olduğu'dur. Varlık kavramı mantık, epistemoloji, zihin felsefesi, dil felsefesi ve varoluşçuluk gibi çeşitli alanlarla ilgilidir.

"Varoluş" kelimesi İngilizceye 14. yüzyılın sonlarında eski Fransızca'dan girmiştir. Kökleri Orta Çağ Latincesinde öne çıkmak, belirmek ve ortaya çıkmak anlamına gelen Latince: ex(s)istere terimine dayanmaktadır.

Varoluş gerçek olma durumudur. Var olmak, varoluşa sahip olmak ya da gerçekliğe katılmak anlamına gelir. Varlık, gerçek varlıkları hayali varlıklardan ayıran şeydir. Hem bireysel varlıklara hem de gerçekliğin bütünlüğüne atıfta bulunabilir. Varlık, ontoloji olarak bilinen metafizik alt disiplini tarafından incelenir.
"Varolmak" ve "gerçeklik" terimleri varoluşla yakından ilgilidir. Genellikle "varoluş"un eşanlamlıları olarak kullanılırlar ancak teknik terimler olarak anlamları birbirinden ayrılabilir. Örneğin metafizikçiye Alexius Meinong'a göre, tüm varlıklar vardır, ancak hepsinin varoluşu yoktur. Noel Baba gibi yalnızca olası nesnelerin var olduğunu, ancak varoluştan yoksun olduğunu savunuyor. Ontolog Takashi Yagisawa, varoluşu gerçeklikle karşılaştırıyor. Tüm varlıkları eşit şekilde karakterize ettiği için "gerçekliği" daha temel bir terim olarak görüyor. Varoluşu, bir varlığı içinde yaşadığı dünyaya bağlayan göreceli bir terim olarak tanımlar. Gottlob Frege'ye göre aktüalite varoluştan daha dardır. Aktüel varlıkların değişim yaratabileceğini ve değişime uğrayabileceğini savunuyor. Sayılar ve kümeler gibi bazı mevcut varlıkların aktüel olmadığını belirtiyor.
Varoluş, gerçekliğin yokluğuna işaret eden varolmamak ile tezat oluşturuyor. Nesnelerin var olan ve olmayan nesneler olarak ikiye ayrılıp ayrılamayacağı tartışmalıdır. Bu ayrım bazen ejderhalar ve tek boynuzlu atlar gibi kurgusal nesneleri düşünmenin nasıl mümkün olduğunu açıklamak için kullanılır. Ancak var olmayan nesneler kavramı genel olarak kabul edilmemektedir. Yakından ilişkili zıt terimler hiçlik ve varolmamaktır.
Bir başka karşıtlık da varoluş ile öz arasındadır. Öz, bir varlığın içsel doğasını veya tanımlayıcı niteliklerini ifade eder. Bir şeyin özü, onun ne tür bir varlık olduğunu ve diğer varlıklardan nasıl farklılaştığını belirler. Öz bir varlığın ne olduğuna, varoluş ise onun olduğu gerçeğine karşılık gelir. Mesela bir cismin var olup olmadığı bilinmese bile ne olduğunu anlamak, mahiyetini kavramak mümkündür.
Edmund Husserl ve Quentin Boyce Gibson gibi bazı filozoflar "varoluş"un temel bir kavram olduğunu savunurlar. Bu, döngüsellik içermeden başka terimlerle tanımlanamayacağı anlamına gelir. Bu, varoluşu karakterize etmenin veya doğası hakkında önemsiz olmayan bir şekilde konuşmanın zor veya imkansız olabileceği anlamına gelebilir.
Bununla yakından ilgili bir konu da ince ve kalın varoluş kavramları arasındaki ayrımla ilgilidir. İnce kavramlar, varoluşu, var olan her şeyin paylaştığı mantıksal bir özellik olarak anlar. Varoluşa sahip olmanın metafiziksel imalarına ilişkin önemli bir içerik içermemektedir. İnce bir varoluş kavramına bir örnek, varoluşun öz-kimliğin mantıksal özelliğiyle aynı olduğunu belirtmektir. İnce bir varoluş kavramına bir örnek, varoluşun öz-kimliğin mantıksal özelliğiyle aynı olduğunu belirtmektir. Yoğun varoluş kavramları, bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğine ve varoluşun hangi temel özelliklere işaret ettiğine dair metafiziksel bir analizi kapsar. Örneğin, George Berkeley'in esse est percipi iddiası, yoğun bir varoluş kavramı sunmaktadır. "Olmak algılanmaktır" şeklinde tercüme edilebilir ve tüm varoluşun zihinsel doğasını vurgular.existence.
Bazı filozoflar var olan varlıklar ile varlığın kendisi arasında bir fark olduğunu vurgulamaktadır. Bu ayrım, bunaontolojik farklılık adını veren Martin Heidegger'in felsefesinde merkezi bir rol oynar.

Varlığın doğasına ilişkin teoriler, bir şeyin var olmasının ne anlama geldiğini açıklamayı amaçlamaktadır. Varoluşun doğasına ilişkin temel tartışma, onun bireylerin özelliği olarak anlaşılmasının gerekip gerekmediğidir.
İki ana varoluş teorisi birinci dereceden teoriler ve ikinci dereceden teorilerdir. Birinci dereceden teoriler varoluşu bireylerin bir özelliği olarak anlar. Bazı birinci dereceden teoriler bunu tüm bireylerin bir özelliği olarak görürken diğerleri bazı bireylerin var olmadığını savunur.
İkinci derece teoriler, varoluşun ikinci dereceden bir özellik, yani özelliklerin bir özelliği olduğunu savunur.
Varoluşun doğasına ilişkin farklı teoriler için temel zorluk, bir şeyin varlığını tutarlı bir şekilde inkâr etmenin nasıl mümkün olduğunu anlamaktır. Bir örnek "Noel Baba yoktur" cümlesidir. Zorluklardan biri, Noel Baba olmasa bile "Noel Baba" isminin nasıl anlamlı olabileceğini açıklamaktır.

İkinci dereceden teoriler genellikle ortodoks konum olarak görülür. Varlığı birinci dereceden bir özellikten ziyade ikinci dereceden bir özellik olarak anlarlar. Örneğin, Empire State Binası ayrı bir nesnedir ve 443,2 metre boyunda olması birinci dereceden bir özelliktir. Örnekleştirilmiş olma, 443,2 metre boyunda olmanın özelliğidir ve dolayısıyla ikinci dereceden bir özelliktir. İkinci derece teorilere göre varoluştan bahsetmek, hangi özelliklerin enstantaneleri olduğundan bahsetmek demektir. Örneğin bu görüş, "Tanrı vardır" cümlesinin, Tanrı'nın var olma özelliğine sahip olduğunu iddia etmediğini belirtir. Bunun yerine "Tanrılık somutlaştırılmıştır" anlamına gelir.
İkinci dereceden teorilerin temel motivasyonlarından biri, varoluşun "bir bina olmak" ve "443,2 metre boyunda olmak" gibi normal özelliklerden önemli açılardan farklı olmasıdır: düzenli özellikler bir nesnenin neye benzediğini ifade eder, ancak varoluş bunu ifade etmez. Bu görüşe göre varoluş, normal özelliklerden daha temeldir, çünkü o olmadan nesneler herhangi bir özelliği somutlaştıramaz.
İkinci dereceden teorisyenler genellikle yüklemlerden ziyade niceleyicilerin varoluşu ifade ettiğini savunurlar. Niceleyiciler, belirli özelliklere sahip nesnelerin miktarından bahseden terimlerdir. Varoluşsal niceleyiciler en az bir nesnenin var olduğunu ifade eder. Örnekler arasında "bazıları" ve "vardır" gibi ifadeler yer alır; "bazı inekler ot yer" ve "çift asal sayı vardır" ifadelerinde olduğu gibi. Bu b

Willard Van Orman Quine (/kıvayn/; yakın çevresi "Van" olarak bilir; 25 Haziran 1908 - 25 Aralık 2000), analitik felsefe geleneğinden Amerikalı filozof ve mantıkçı. "Yirminci yüzyılın en etkili filozoflarından biri" sayılır. 1930'dan 70 yıl sonraki ölümüne kadar Quine sürekli olarak Harvard Üniversitesi ile öyle ya da böyle yakından ilgiliydi, önce bir öğrenci; sonra da bir profesör olarak. 1956-78 yıllarında Harvard Edgar Pierce Felsefe Kürsüsünde ders verdi.
Quine bir mantık ve küme kuramı öğretmeniydi. Birinci dereceden mantığın kelimenin gerçek anlamıyla tek mantık olduğu görüşü ile ünlüydü ve "Yeni Temeller" (İng. "New Foundations") denen kendine has bir matematik ve küme kuramı sistemi geliştirdi. Matematik felsefesi alanında, o ve Harvard iş ortağı Hilary Putnam matematiksel varlıkların gerçekliğine dair bir kanıt olan "Quine-Putnam Zorunluluk Tezini" geliştirdi. Ancak o, felsefenin kavramsal çözümleme olmadığı fakat bilimin bir devamı; deneysel bilimlerin soyut dalı olduğu görüşünün bir savunucusuydu. Bu, "Bilim felsefesi felsefeye yeter" şeklindeki ünlü sözüne yol açtı. Kendisi "bilimi, bilimin kaynaklarının kendilerini kullanarak anlamak için sistematik bir çaba" yürüttü ve "yalnızca duyu girdilerini temel alarak nasıl da detaylı bilimsel kuramlar geliştirebildiğimizin bilimsel bir açıklamasını" yapmaya çalışan etkili bir doğallaştırılmış epistemoloji geliştirdi. Ayrıca Duhem-Quine Tezi olarak bilinen ontolojik göreceliliğin bir türünü savundu.
Başlıca eserleri arasında Bertrand Russell'ın açıklamalar kuramını geliştiren ve Quine'ın meşhur özdeyişi "Var olmak, bir değişkenin değeri olmaktır." özdeyişini içeren "On What There Is," ve analitik-sentetik ayrımına ve indirgemeciliğe saldıran; o sırada popüler olan mantıksal olguculuğu reddeden ve yerine anlambilimsel bütünlükçülüğün bir türünü savunan "Deneyciliğin İki Dogması" bulunur. Diğer önemli eserleri arasında tutarlıcılığın bir halini savunan "The Web of Belief "ve bu konumu ilerleten ve Quine'ın meşhur çevirinin belirsizliği tezini sunarak davranışçı bir anlam kuramını savunan "Word and Object" (1960) vardır.
Analitik filozoflar arasında 2009'da yapılan bir anket Quine'ı son iki yüzyılın en önemli beşinci filozofu olarak konumlandırdı. 1993'te "dil ve iletişiminin öğreniminin toplumsal olarak erişilebilir delil üzerine temellendirildiği ve bu olgunun bilgi ve dilbilimsel anlam kuramları için önemine dair sistemik ve etkilin tartışmaları" için ilk Mantık ve Felsefe Shock Ödülü ile ödüllendirildi. 1996'da "mantık, epistemoloji ve bilim felsefesi ve dil felsefesi üzerine anahtar içgörülerini temel alan sayısız kuram ortaya atarak 20. yy. da felsefenin ilerleyişine yaptığı göze çarpan katkısı" için Kyoto Sanat ve Felsefe Ödülüne layık görüldü.

Quine ebeveynleri ve büyük erkek kardeşi Robert Cloyd ile yaşadığı Akron, Ohio'da büyüdü. Babası, Cloyd Robert, bir tekstil girişimcisi ve lastik kalıpları üreten Akron Teçhizat Şirketinin kurucusuydu; annesi, Harriett E., bir öğretmen ve sonradan ev kadınıydı. Quine gençliğinde bir ateistti.

Quine Oberlin Kolejinden 1930 yılında matematik alanında lisansını aldı, 1932'de ise Harvard Üniversitesi'nden felsefe alanında doktorasını aldı. Tez danışması Alfred North Whitehead idi. Ardından burada akademi üyesi olarak atandı, bu da onu dört yıl boyunca ders verme zorunluluğundan muaf tuttu. 1932-33 akademik yılı sırasında, Sheldon'da bir akademi üyeliği sayesinde Avrupa'ya seyahat etti; Stanislaw Lesniewski ve Alfred Tarski gibi Polonyalı mantıkçılar ve Rudolf Carnap ve mantıksal olgucu A. J. Ayer gibi Viyana Çevresi'nin üyeleri ile tanıştı

Quine, Tarski'nin Eylül 1939'da Cambridge'deki Unity of Science Kongresine davet edilmesini sağladı, bir Yahudi olan Tarski için bu, Üçüncü Reich Polonya'yı işgal edip II. Dünya Savaşı'nı başlattıktan sonra Danzig'den kalkan son gemi ile olabilirdi. Tarski savaşı sağ geçirdi ve ABD'de 44 yıl daha çalıştı. Savaş sırasında Quine, Brezilya ve Portekiz'de mantık üzerine dersler verdi; Amerika Birleşik Devletleri Donanması'nda bir askerî istihbarat görevinde bulundu, Alman denizaltılarından gelen mesajları çevirerek yüzbaşı rütbesine ulaştı. Quine anadili olan İngilizcenin yanı sıra Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve Almanca dillerinde ders verebilirdi.

İki evlilikten dört çocuğu oldu. Gitar sanatçısı Robert Quine yeğeniydi.
Quine siyasi bakımdan muhafazakardı, ancak yazılarının çoğunluğu felsefenin siyasetten ayrık olan teknik kısımları ile ilgiliydi. Ancak, bazen, bazı muhafazakar görüşleri savunan yazılar üretti; örneğin, ahlaki sansürün lehinde yazdığı zaman olduğu gibi. Ancak otobiyografisinde savaş sonrası ABD akademisyenlerine eleştiri de yöneltmiştir.

Harvardda Quine David Lewis, Gilbert Harman, Dagfinn Føllesdal, Hao Wang, Hugues LeBlanc, Henry Hiz ve George Myro gibi kişilerin tezlerine danışmanlık yaptı. 1964-64 akademik yılı boyunca, Quine Wesleyan Üniversitesindeki İleri Araştırmalar Merkezinde fakülte üyeliği yaptı. 1980'de Quine'a İsveç'teki Uppsala Üniversitesinin sosyal bilimler fakültesinden fahri doktora verildi.
Quine'ın öğrencisi Dagfinn Føllesdal onun yaşamının sonuna doğru hafıza kaybı yaşadığını söyledi. Kısa süreli hafızasının kaybı o kadar şiddetliydi ki kanıtlarını devam ettirmekte bile zorlandı. Quine Word and Object eserine gerekli düzenlemeleri yapma projesinde de kayda değer bir zorluk yaşadı. Ölmeden önce Quine, Morton White'a: "Hastalığımın adının ne olduğunu hatırlamıyorum, Althusser veya Alzheimer idi, ama hatırlayamadığıma göre Alzheimer olmalı." diye yazmıştır. Hastalığından dolayı 2000 yılında yılbaşı günü öldü.

1951 (1940). Mathematical Logic. Harvard Univ. Press. ISBN 0-674-55451-5.
1966. Selected Logic Papers. New York: Random House.
1970. The Web of Belief. New York: Random House.
1980 (1941). Elementary Logic. Harvard Univ. Press. ISBN 0-674-24451-6.
1982 (1950). Methods of Logic. Harvard Univ. Press.
1980 (1953). From a Logical Point of View. Harvard Univ. Press. ISBN 0-674-32351-3. Contains "Two dogmas of Empiricism.13 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
1960 Word and Object. MIT Press; ISBN 0-262-67001-1. The closest thing Quine wrote to a philosophical treatise. Chpt. 2 sets out the indeterminacy of translation thesis.
1976 (1966). The Ways of Paradox. Harvard Univ. Press.
1969 Ontological Relativity and Other Essays. Columbia Univ. Press. ISBN 0-231-08357-2. Contains chapters on ontological relativity, naturalized epistemology and natural kinds.
1969 (1963). Set Theory and Its Logic. Harvard Univ. Press.
1985 The Time of My Life - An Autobiography. Cambridge, The MIT Press. ISBN 0-262-17003-5. 1986: Harvard Univ. Press.
1986 (1970). The Philosophy of Logic. Harvard Univ. Press.
1987 Quiddities: An Intermittently Philosophical Dictionary. Harvard Univ. Press. ISBN 0-14-012522-1. A work of essays, many subtly humorous, for lay readers, very revealing of the breadth of his interests.
1992 (1990). Pursuit of Truth. Harvard Univ. Press. A short, lively synthesis of his thought for advanced students and general readers not fooled by its simplicity. ISBN 0-674-73951-5.

1946, "Concatenation as a basis for arithmetic." Reprinted in his Selected Logic Papers. Harvard Univ. Press.
1948, "On What There Is", Review of Metaphysics. Reprinted in his 1953 From a Logical Point of View. Harvard University Press.
1951, "Two Dogmas of Empiricism", The Philosophical Review 60: 20–43. Reprinted in his 1953 From a Logical Point of View. Harvard University Press.
1956, "Quantifiers and Propositional Attitudes," Journal of Philosophy 53. Reprinted in his 1976 Ways of Paradox. Harvard Univ. Press: 185–96.
1969, "Epistemology Naturalized" in Ontological Relativity and Other Essays. New York: Columbia University Press: 69–90.
"Truth by Convention," first published in 1936. Reprinted in the book, Readings in Philosophical Analysis, edited by Herbert Feigl and Wilfrid Sellars, pp. 250–273, Appleton-Century-Crofts, 1949.

Rudolf Carnap
Alfred Jules Ayer
Bertrand Russell

"Willard Van Orman Quine—Philosopher and Mathematician". 18 Eylül 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. By his son; includes complete bibliography of Quine's writings, students, art, memorials, and list of travels 
Obituary from The Guardian: "Philosopher whose revolutionary ideas challenged the accepted way we look at ourselves and our universe  24 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
Text of "Two Dogmas of Empiricism13 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."
Text of "On Simple Theories Of A Complex World 12 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi."

Zekâ ya da psikolojide anlak, zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle zeka, zihnin birçok yeteneğinin uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan bir yetenekler birleşimidir. En geniş anlamıyla, genel zihin gücü olarak da tanımlanabilir. Zihnin algılama, bellek, düşünme, uslamlama, öğrenme gibi birçok işlevini içerir. Sözcük çok geniş anlamda kullanılsa da psikologlar tarafından yaratıcılık, kişilik, bilgi ve akıl gibi değişik kategorilere ayrılmıştır.
Zekâ araştırmacılarının asıl alanı insanlardır, fakat hayvanların da öğrenme, anlama vs. yetenekleri üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

Zekâ sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Arapçada  ذكاء, "parıltı", "zihin parıltısı" gibi anlamlara gelmekte; "ateşin harlanması" gibi bir anlamda da kullanılmaktadır.
Anlak ise öz Türkçe bir sözcük olup, anlamak (anla-) eylem kökünden türemiştir ve basit anlamıyla, anlama, algılama yeteneği demektir.

Zekânın ne olduğu ile ilgili tartışmalar yıllardan beri sürmektedir. Buna göre zekânın birkaç tanımı şu şekildedir:

Binet'e göre zekâ, iyi us (akıl) yürütme, iyi hüküm verme ve kendi kendini aşma kapasitesidir.
Davis'e göre zekâ, edinilen bilgilerden faydalanarak sorunları halletme yeteneğidir.
Terman'a göre zekâ, soyut düşünme yeteneğidir.
Thorndike'a göre zekâ, birçok düşüncesel yeteneğin karışımıdır ve mekanik, sosyal ve soyut zekâ olmak üzere üç başlıkta incelenmelidir.
Weshler'e göre zekâ, bireyin amaçlı davranma, mantıklı düşünme ve çevresiyle ilişkilerde etkili olma kapasitesinin tümüdür.

Bir kişinin zekâsını belirleyen üç temel etken vardır.

Temelde zekâ doğuştan gelir ve büyük ölçüde kalıtımın etkisiyle belirlenir. Yapılan çalışmalarda çocuğun zekâsı ile ana-babanın zekâsı arasında yüksek düzeyde ilişki olduğu saptanmıştır. Çocuğun zekâ gücü anasıyla babasının zekâ gücü ortalamasına yakındır. Biraz altında ya da üstünde olabilir. Ana ve babanın döl gözelerinde, gen adı verilen ve kalıtımı belirleyen özellikler rastlantısal bir yolla çocuğa geçerler.

Çocuğun döl yatağında uygun beslenmesi, beyin kanlanma ve oksijen alımının yolunda gitmesi gerekir. Örneğin; zor bir doğum sırasında çocuğun soluğu uzun süre kesilirse, beyin gözeleri ölür ve sonuçta zekâsı etkilenir. Bunun gibi, beyin dokusunu doğum sonrasında örseleyen yaralamalar ve beyin yangıları da zekâ gizilini (potansiyelini) düşürebilir. Ananın gebelik süresince nasıl beslendiği de zekâ gelişimini etkileyen bir etkendir.

Çocuk doğuştan getirdiği zihinsel potansiyelini kullanabilmek ve geliştirebilmek için varsıl uyarıcılarla donatılmış çevreye ihtiyaç duyar. Çevrenin zekâyı tam olarak ne ölçüde etkilediği saptanamamıştır. İlk yaşlarda ana babanın uyarması, ilgisi, zekâyı geliştirebileceği gibi, bunun tersi de olabilir. Bu konuda genellikle gözlenen, eğitim düzeyi düşük bir ana-babanın çocuğuna anlaksal yoldan ilgisinin az olduğu ve çocuğun (okul çağına gelene kadar) zekâ gelişiminin yavaş olduğudur. Genel olarak zekânın %75'i ilk dört yılda oluşur ve 20 yaşına kadar gelişimini sürdürür.

Zekâ ölçerleri (testleri) çocukların yapabilecekleri işlere, becerilerine, yanıtlayabilecekleri sorulara; yaşlarına uygun sayı, söz bilgisi ve biçim ilişkisine dayandırılarak hazırlanır. Zekâ, standardize edilmiş bu zekâ testleri ile ölçülür. Bu testlerdeki sorular her yaşa göre özel olarak hazırlanır.

Batı'da kullanılan ilk zekâ ölçerini Fransız psikolog Alfred Binet ve Dr. Theodor Simon üretmiştir. 1905'te yayımlanan bu testin adı "Binet-Simon Testi"dir. Bu ölçer, Paris ilkokullarında başarısız öğrencilere uygulanmış ve zekâsı geri olduğu için başarısız olanlarla; zekâsı geri olmayıp, olumsuz çevre etkenleri yüzünden başarısız olanları ayırt etmek amacıyla kullanılmıştır.

Ölçerlerde çocuğun doğru yanıtladığı sorular dikkate alınarak zekâ yaşı hesaplanır. Zekâ yaşının gerçek yaşa bölümünün 100 ile çarpılmasıyla zekâ katsayısı (ZK ya da IQ) ortaya çıkar:
ZK = (Zekâ yaşı / Gerçek yaş) x 100.
Örneğin; 10 yaşındaki bir çocuk ölçerde yalnızca 6 yaş düzeyine kadar olan soruları/görevleri yapabilmişse, ZK'si (6/10) x 100 = 60 olarak belirlenir.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) önerdiği zekâ sınıflandırması şu şekildedir: 

Akıl doğru düşünce üretmekle ilgilidir. Zekâ ise genelde uygulayıcı olarak düşünülebilir. Akıl kuramlar ve kurallar ortaya çıkarırken, zekâ bunların pratikte uygulanmasını sağlar. Başka bir açıdan bakıldığında zekâ düşünebilme gücü ya da yeteneğidir. Doğru düşünceye ulaşmak ya da sahip olmak ise akılla olur.

IQ
EQ
Yapay zekâ
Anlamsal zekâ

Yörükoğlu, Atalay (Prof. Dr.). Çocuk Ruh Sağlığı, İstanbul: Özgür Yayınları (2004).
Aral, Neriman (Doç. Dr.); Gülen Baran (Doç. Dr.), Şenay Bulut, Serap Çimen. Çocuk Gelişimi - I, İstanbul: YA-PA (2001).

Binet, Alfred; Simon, Th. (1916). = jEQSAAAAYAAJ&dq = The%20development%20of%20intelligence%20in%20children%20Binet&pg = PA1#v = onepage&q The development of intelligence in children: The Binet-Simon Scale. Publications of the Training School at Vineland New Jersey Department of Research No. 11. E.S. Kite (Trans.). Baltimore: Williams & Wilkins. Erişim tarihi: 18 Temmuz 2010. 
Terman, Lewis M. (1916). The Measurement of Intelligence. Boston: Houghton Mifflin. ISBN 0405064802. 24 Eylül 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Haziran 2010. 
Das, J.P.; Naglieri, J.A.; Kirby, J.R. (1994). Assessment of Cognitive Processes. Needham Heights, MA, USA: Allyn & Bacon. ISBN 0205141641. 30 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Nisan 2012. 
Wake, Warren K.; Gardner, Howard; Kornhaber, Mindy L. (1996). Intelligence: Multiple perspectives. Fort Worth, TX: Harcourt Brace College yayımcıs. ISBN 0030726298. OCLC 34414874. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Khalfa, Jean, (Ed.) (1996). What Is Intelligence?. Darwin College Lectures. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 9780521566858. = 9780521566858 Diğer özet (4 Temmuz 2010). 
Sternberg, Robert J., (Ed.) (2000). Handbook of Intelligence. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 9780521596480. = 9780521596480 Diğer özet (29 Haziran 2010). 
Richardson, Ken (2000). The Making of Intelligence. New York (NY): Columbia University Press. ISBN 978-0-231-12005-0. Diğer özet (28 Haziran 2010). 
Bock, Gregory; Goode, Jamie; Webb, Kate, (Ed.) (2000). = 1&SRETRY = 0 The Nature of Intelligence. Novartis Foundation Symposium 233. Chichester: Wiley. doi:10.1002/0470870850. ISBN 978-0471494348. Erişim tarihi: 16 Temmuz 2010. 
Blakeslee, Sandra; Hawkins, Jeff (2004). On intelligence. New York: Times Books. ISBN 0-8050-7456-2. OCLC 55510125. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
Sternberg, Robert J., (Ed.) (2004). International Handbook of Intelligence. Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 9780521004022. = 9780521004022 Diğer özet (29 Haziran 2010). 
Flynn, James R. (2009). What Is Intelligence: Beyond the Flynn Effect (expanded paperback bas.). Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-0-521-74147-7. Diğer özet (18 Temmuz 2010). 
Stanovich, Keith (2009). What Intelligence Tests Miss: The Psychology of Rational Thought. New Haven (CT): Yale University Press. ISBN 9780300123852. = 9780300123852 Diğer özet (9 Ağustos 2010). 
Garlick, Dennis (2010). Intelligence and the Brain: Solving the Mystery of Why People Differ in IQ and How a Child Can Be a Genius. Burbank (CA): Aesop Press. ISBN 9780615319216. Diğer özet (23 Ağustos 2010). 

APA Task Force Examines the Knowns and Unknowns of Intelligence - American Psychologist, February 1996
The cognitive-psychology approach vs. psychometric approach to intelligence7 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - American Scientist magazine
History of Influences in the Development of Intelligence Theory and Testing - Developed by Jonathan Plucker at Indiana University
The Limits of Intelligence: The laws of physics may well prevent the human brain from evolving into an ever more powerful thinking machine18 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by Douglas Fox in Scientific American, June 14, 2011.
Intelligence (journal homepage17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
International Society for Intelligence Research (homepage27 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Zihin ya da bilinç; düşüncenin, algılamanın, belleğin, duygunun, isteğin ve düşlemenin bazı birleşimlerinde görünür olan bilincin ve zekânın kolektif görünüşlerini kapsar. Zihin bilinç akışı olarak tanımlanabilir. İnsan beyninin bilinçli süreçlerin tümünü içerir. Ayrıca bu sözcük kesin içeriklerde hayvanların bilinçli veya insanların bilinçaltı düşüncelerinin çalışmasını içermek için kullanılır. "Zihin" mantığın düşünce süreçlerine özellikle değinmek için sıklıkla kullanılır.
Zihnin ne olduğu ve nasıl çalıştığı ile ilgili; Plato, Aristo, Adi Shankara, Siddhārtha Gautama, Antik Yunan ve Hint felsefecilere tarihlendirilen birçok teori vardır. Ön bilim teorileri teoloji, ruh ve zihin arasındaki beraberliğe yoğunlaşmış kişisinin tanrının verdiği veya ilahi öz varlığına kök salmıştır. Modern teoriler, zihni, beynin bilimsel anlamı üzerine kurulmuş, psikoloji'nin bir olgusu ve az çok bilinç ile eş anlamlı olarak sıklıkla kullanılan bir terim olarak görür.
Aynı zamanda insan öz niteliklerinin zihni hazırlamasının sorunu fazlaca tartışılır. Bazıları sadece yüksek entelektüel işlevlerin zihni meydana getirdiğini iddia eder: bilhassa mantık (reason) ve bellek. Bu görüşte, doğada duygular (sevgi, nefret, korku, sevinç) ilkel veya özneldir ve aklın kökeninden veya doğasından ayrı olarak görülmelidir. Diğerleri insan kişisinin benzer doğada ve kökende olan duygusal ve rasyonel taraflarının birbirinden ayrılamayacağını iddia eder ve tümü bireysel zihnin bir parçası olarak görülmesini savunur.
Zihnin popüler kullanımı çoğunlukla düşünüş ile eş anlamlıdır, kafamızın içinde yürüttüğümüz kendimiz ile özel konuşmalardır. Bu duyuda zihnin anahtar öz niteliklerinden biri sahibinden başka hiç kimsenin erişemediği bir özel alan olmasıdır. Hiç kimse bizim zihnimizi okuyamaz ve sadece ilettiklerimizi bilirler.

Zihin felsefesinde, bilişsel psikolojide, sinirbilimde ve bilişsel bilimde zihinsel temsil (veya bilişsel temsil), dış gerçekliği temsil eden varsayımsal bir içsel-bilişsel semboldür. Başka bir deyişle de "belirli varlıkları veya bilgi türlerini açık bir şekilde işlemek için resmi bir sistem ve sistemin bunu nasıl yaptığına dair bir spesifikasyon" sembolünü kullanan zihinsel bir süreçtir. Zihinsel temsil, gerçekte duyularla mevcut olmayan şeylerin zihinsel imgesidir. Çağdaş felsefede, özellikle zihin felsefesi ve ontoloji gibi metafizik alanlarında, zihinsel temsil, fikirlerin ve kavramların doğasını açıklamanın ve tanımlamanın yaygın yollarından biridir.
Zihinsel temsiller (veya zihinsel imgeler), hiç deneyimlenmemiş şeylerin yanı sıra var olmayan şeylerin de temsil edilmesini sağlar. Daha önce hiç gitmediğiniz bir yere seyahat ettiğinizi veya üçüncü bir kolunuz olduğunu düşünün. Bunlar ya hiç olmamıştır, imkansızdır ya da yoktur, yine de beynimiz ve zihinsel imgelemimiz onları hayal etmemize izin verir. Görsel imgelerin hatırlanma olasılığı daha yüksek olsa da, zihinsel imgeleme duyma, koku ya da tat gibi duyusal modellerin herhangi birinde temsiller içerebilir. Stephen Kosslyn, görüntülerin belirli sorun türlerini çözmeye yardımcı olmak için kullanıldığını önermektedir. Söz konusu nesneleri görselleştirebilir ve sorunları çözmek için görüntüler zihinsel olarak temsil edilir. Zihinsel temsiller insanların olayları hemen önlerinde deneyimlemelerine izin vermesine rağmen beynin temsili içeriğini nasıl yorumladığı tartışmalıdır.

Temsilcilik (dolaylı gerçekçilik olarak da bilinir), temsillerin dış gerçekliğe erişmemizin ana yolu olduğu görüşüdür.
Temsili zihin teorisi, çağdaş zihin felsefesi, bilişsel bilim ve deneysel psikolojideki fikirlerin, kavramların ve diğer zihinsel içeriğin doğasını açıklamaya çalışır. Naif veya doğrudan gerçekçilik teorilerinin aksine, temsili zihin teorisi gözlemleyen özne ile dış dünyada gözlemlenen nesneler, süreçler veya diğer varlıklar arasında aracı olarak hareket eden zihinsel temsillerin fiili varlığını varsayar. Bu aracılar, o dünyanın nesnelerini veya sadece zihni temsil eder.
Örneğin, birisi zemininin süpürülmesi gerektiği inancına ulaştığında, temsili zihin teorisi, zemini ve temizlik durumunu temsil eden zihinsel bir temsil oluşturduğunu belirtir. Orijinal veya "klasik" temsil teorisi muhtemelen Thomas Hobbes'a kadar uzanabilir ve genel olarak klasik deneycilikte baskın bir temadır. Teorinin klasik versiyonuna göre, zihinsel temsiller, temsil edilen nesnelerin veya durumların görüntüleridir (genellikle "idealar" olarak adlandırılır). Modern taraftarlar için, Jerry Fodor, Steven Pinker gibi, temsil sistemi daha çok içsel bir düşünce dilinden (mentalese) oluşur. Düşüncelerin içerikleri, doğal dillere benzer şekilde, ancak çok daha soyut düzeyde, doğal dillerinkine çok benzer bir sözdizimi ve anlambilim içeren sembolik yapılarda (Mentalese'nin formülleri) temsil edilir. Portekizli mantıkçı ve bilişsel bilimci Luis M. Augusto için, bu soyut, biçimsel düzeyde, düşünce sözdizimi, sembol kuralları kümesidir (sembol yapıları üzerinde ve bunlarla birlikte işlemler, süreçler, vb.) ve düşüncenin anlambilim, sembol yapıları kümesidir (kavramlar ve önermeler). İçerik (örn. düşünce), her iki sembol dizisinin anlamlı bir şekilde birlikte oluşmasından ortaya çıkar. Örneğin, "8 x 9" anlamlı bir birlikte oluşumdur, oysa "KEDİ x §" değildir; "x", "8" ve "9" gibi simge yapıları tarafından çağrılan bir simge kuralıdır, ancak "KEDİ" ve "§" ile değil. Kanadalı filozof P. Thagard, "Bilişsel Bilime Giriş" adlı çalışmasında şunu belirtmiştir: “çoğu bilişsel bilim insanı, insan zihnindeki bilginin zihinsel temsillerden oluştuğunda hemfikirdir” ve “bilişsel bilim, insanların düşünme ve eylemin uygulanması için zihinsel temsiller aracılığıyla işleyen zihinsel prosedürlere sahip olduğunu ileri sürer” (Thagard, P. (1996). Mind. Introduction to Cognitive Science).

Güçlü ve zayıf olmak üzere iki tür temsilcilik vardır. Güçlü temsilcilik (strong representationalism), fenomenal karakteri kasti içeriğe (intentional content) indirgemeye çalışır. Öte yandan, zayıf temsilcilik (weak representationalism), yalnızca fenomenal karakterin kasti içeriğe bağlı olduğunu iddia eder. Güçlü temsilcilik, fenomenal karakterin doğası hakkında bir teori sağlamayı amaçlar ve bilinç problemine bir çözüm sunar. Bunun tersine, zayıf temsilcilik, bir bilinç teorisi sağlamayı amaçlamaz ve bilinç problemine bir çözüm sunmaz. Güçlü temsilcilik, kısıtlı ve sınırsız versiyonlara (restricted & unrestricted versions) ayrılabilir. Kısıtlanmış versiyon, görsel algı gibi yalnızca belirli türden fenomen durumları ele alır. Çoğu temsilci görüşü savunan kişi, temsilciliğin sınırsız versiyonunu onaylar. Sınırsız versiyona göre, fenomenal karakteri olan her durum için o durumun fenomenal karakteri onu kasti içeriğine kadar indirger. Temsiliyetçiliğin yalnızca bu sınırsız versiyonu, fenomenal karakterin doğası hakkında genel bir teori sunarken, bilinç problemine potansiyel bir çözüm sunabilir. Bir durumun olgusal karakterinin kasti içeriğine başarılı bir şekilde indirgenmesi, bilinçliliğin fizikalist bir açıklaması yapıldığında, bilinç problemine bir çözüm sağlayacaktır.

Temsilciliğin sınırsız versiyonuna karşı tartışırken, insanlar genellikle kasti içerikten yoksun görülen fenomenal zihinsel durumları ortaya çıkarırlar. Sınırsız versiyon, tüm fenomenal durumları açıklamaya çalışır. Bu nedenle, doğru olabilmesi için, fenomenal karaktere sahip tüm durumların, o karaktere indirgenmiş kasti içeriğe sahip olması gerekir. Bu nedenle, kasti içeriğe sahip olmayan fenomenal durumlar, sınırsız versiyona karşı bir örnek olarak hizmet eder. Durumun kasti içeriği yoksa, onun fenomenal karakteri, o durumun kasti içeriğine indirgenemez çünkü başlangıçta hiçbiri yoktur.
Bu tür bir durumun yaygın bir örneği, ruh halleridir (moods). Ruh halleri, genellikle belirli bir şeye yönlenmeyen fenomenal karakterli durumlardır. Ruh hallerinin, tipik olarak belirli şeylere yönelik olduğu düşünülen duyguların aksine, yönelimden yoksun olduğu düşünülmektedir, örneğin, kardeşinize kızgınsınızdır ya da tehlikeli bir hayvandan korkuyorsunuzdur. Ruh halleri yönlendirilmediği ve aynı zamanda kasıtsız oldukları için, kasıtlılık veya hakkaniyetten yoksun oldukları sonucuna varılır. Çünkü ruh halleri hiçbir şeye yönlendirilmediği için hiçbir şeyle ilgili değillerdir. Kasıtlı olmadıkları için kasti içerikten yoksun olacaklardır. Kasti içerikten yoksun olan fenomenal karakterler temsil doktrinini çürütecek şekilde kasıtlı içeriğe indirgenemez.
Duygularda tipik olarak yönlülük ve kasıtlılık kabul edilse de bu fikir de sorgulanmıştır. Belirli bir şeye ya da herhangi bir şeye yöneltilmiş gibi görünmeyen ani deneyimler kişinin duygularına da işaret edebilir. Müzik dinleyerek ortaya çıkan duygular, yönlendirilmemiş, kasıtsız duyguların bir başka potansiyel örneğidir. Bu şekilde uyandırılan duygular, onları uyandıran müzik de dahil olmak üzere hiçbir şeyle ilgili görünmemektedir.

Yanıt olarak, temsilcilik savunucuları, ruh hallerinin istenmeyen kasıtsızlığını reddedebilir ve makul bir şekilde sahip oldukları düşünülebilecek bazı kasti içerikleri belirlemeye çalışabilir. Temsilciliğin savunucuları, belirli bir şeye yöneltilmiş olan dar kasıtlılık anlayışını da reddedebilir ve bunun yerine daha geniş bir niyetlilik türünü savunabilir.
Ruh halleri için öne sürülebilecek üç alternatif yönlülük / niyetlilik türü vardır. 

Dışa yönelim (Outward directedness): X modunda olmak, dışa odaklı temsilî belli bir tür içeriğe sahip olmak gibidir.
İçe yönelim (Inward directedness): X modunda olmak, içe odaklı temsilî belli bir tür içeriğe sahip olmak gibidir.
Karma yönelim (Hybrid directedness): X modunda olmak, hem belirli bir tür dışa odaklanmış temsil içeriğine hem de belirli bir tür içe odaklı temsil içeriğine sahip olmak gibidir.
Dışa dönük olma durumunda, ruh hali ya bir bütün olarak dünyaya - dünyadaki değişen bir dizi nesneye ya da insanlar tarafından dünyadaki şeylere yansıtılan bağlanmamış duygu özelliklerine yönelik olabilir. İçe dönük olma durumunda ruh hali, bir kişinin vücudunun genel durumuna yöneliktir. Karma yönelim durumunda ruh hali, içe ve dışa doğru şeylerin bazı kombinasyonlarına yöneliktir.

Ruh halleri için bazı olası kasti içerikler tanımlanabilse bile bu içeriğin parçası oldukları ruh hallerinin fenomenal karakterini yeterince yakalayıp yakalayamayacağını sorgulanabilir. Amy Kind, daha önce bahsedilen tüm yönlülük türlerinde (dışa doğru, içe doğru ve karma) ruh hali durumuna sağlanan kasti içeriğin, ruh hali durumlarının fenomenal yönlerini yeterince yakalayamadığını ileri sürer. İçe dönüklük durumunda, ruh hali fenomenolojisi kişinin vücut durumuna bağlı görünmemektedir. Bireyin ruh hâli, vücudunun genel durumu tarafından yansıtılsa dahi kişi bunun farkında olmayabilir ki bu durum kasıtlı içeriğin ruh halinin fenomenal yönlerini yeterli biçimde açığa çıkarmadaki yetersizliğini gösterir. Dışa doğru yönelim durumunda ruh halinin fenomenolojisi ve onun kasti içeriği, paylaşmaları gereken karşılıklı denk bağlantıyı, yani fenomenal karakterin kasti içeriğe indirgenmesi bağıntısını paylaşmıyor gibi görünür. Hibrit yönlülük, eğer ilerletilirse, aynı itirazla karşı karşıya kalır.

Ne tür temsillerin var olduğu konusunda geniş bir tartışma vardır. Tartışmanın farklı yönlerini ortaya çıkaran birkaç filozof var. Bu tür filozoflar arasında Alex Morgan, Gualtiero Piccinini ve Uriah Kriegel bulunmaktadır - ancak bu ayrıntılı bir liste değildir.

Temsillerin "iş tanımı" vardır. Bu, temsiller (1) bir şeyi temsil eden - kasıtlı olan, (2) spesifik ilişkisi olan - temsil edilen nesnenin var olması gerekmiyor ve (3) içerik, temsil edilen şeyde nedensel bir rol oynayan şeylerdir: örn. Bir arkadaşa "merhaba" demek ya da düşmana bakış atmak.
Yapısal temsiller de önemlidir. Bu tür temsiller, temelde zihnimizde bulunan ve dünyadaki nesnelere (kasıtlı içerik) tam olarak karşılık gelen zihinsel harital

Zorunluluk. Başka türlü olamayan, olumsal olmayan ya da olmaması olanaklı olmayan durum; olduğundan başka türlü olamayacak olma durumunu dillendiren, olduğundan başka türlü olmanın mantıksal bakımdan olanaksızlığını dile getiren felsefi ulam. Öte yandan, mantık diliyle söylendiğinde, bir önerme yanlışlanamıyor ise zorunlu demektir. Bu tür önermeler yanlışlığı düşünülemez, değillemesi de çelişik olan, bu nedenle de doğrulukları zorunlu olan önermelerdir. Şeylerin gerçekte olmadığı ama olabileceği birçok olanaklı durum tasarlanabilir. Eğer bir önerme tasarlanan olanaklı durumların hepsi için doğru ise o önermeye bütün olanaklı dünyalarda doğru ya da zorunlu önerme denir.
Böyle bir önermenin belli koşulları yerine getirmesi gerekmektedir. Öncelikle sözü edilen önerme sözdizim kurallarına öyle uymalıdır ki o önermenin yanlış olduğunun söylenmesi biçimsel olarak çelişik olsun. Öte yandan bu türden bir önerme belli anlambilgisel koşulları da sağlamalıdır; yani bütün olanaklı dünyalarda bu önerme doğru, bu önermenin değili ise yanlış olmalıdır. Bu anlambilgisel koşullar öncelikle Leibniz'ce önerilmiş, Wittgenstein ile Carnap'ça gözden geçirilmiş, 1960'lardaysa Kripke, Hintikka(Jaakko Hintikka), Lewis gibi düşünürler tarafından olanaklı dünyalar kuramı olarak geliştirilmiştir.
Sözü edilen zorunluluk ilkesini dünyaya uyguladığımızda ise olayların belli bir nedensellik içinde ilerlediği ve olayların olduklarından başka türlü olamayacağı anlamı çıkar. Olaylar zamanda nedensel bir sıralılık ile varolmaktadır ve de bunun önüne geçilemez yollu belirlenimci düşünce evrenin önceden düzenlendiği, belirlendiği tasarımına dayanmaktadır. Böyle bir düşünce ise kuşkusuz özgür istenç, özgür seçim gibi konularda apaçık sorunlar doğurmaktadır ve bunları kabul etmemektedir.

Nedensellik
İstenççilik
İndeterminizm
Özgürlük

Özcülük (essentialism ya da temel esascılık), felsefede belli bir türe dahil her varlığın o türe ait niteliklere ya da özelliklere sahip olduğunu iddia eden bir akımdır. Bir başka deyişle, özcülük belli bir gruba ait belli özelliklerin grubun tümüne genellenerek, evrensel ve her tür bağlamdan bağımsız olarak varolduğunu savunmaktır. Herhangi bir felsefi görüşe bağlı değildir. Doğrudan bir eğitim hareketi olarak ortaya çıkmıştır.

William C. Bagley
Thomas Briggs
Frederick Breed
Kandel

Öğrenme zor bir iş ve uygulamadır. Eğitimde disiplinin öneminde ısrar eder.
Eğitimde ilk adım, öğrenciden çok öğretmenle atılmalıdır. Öğretmeni eğitimin merkezi yapmıştır.
Eğitimin esası, tayin edilen programın hazmedilmesidir. Eğitimin amacının çocuğun kendi kabiliyetlerini anlayacak duruma getirmektir.
Çocuğun okula gitmesinin amacı bu dünyayı olduğu gibi tanımaktır.
Eğitimin amacı hayatın bütünüyle ilgili bilgiler kazandırmaktır.

İnşacılık

İdealizm, (metafizik açısından) gerçekliğin özünü yalnızca fenomen olarak kabul ettiği cisimler dünyasında değil, maddesel olma­yan varlıkta arayan, nesnel gerçekliği; idea, us, tin olarak belirleyen ve maddeyi düşüncenin (tinin) bir görünüş biçimi olarak inceleyen görüş. Materyalizmin ve natüralizmin karşıtı.
Duyulur dünyanın, fenomenlerin karşısında hiçbir koşula bağlı olmayanı, saltık olanı bulmaya çalışan öğretidir. Böylece gerçekliğin asıl özünü, değişmez olan, zaman-dışı olan idealarda ya da ideaların nesnel alanında (Klasik Yunan idealiz­mi); ya da tin, us ve onun yaratıcı biçimlendirme gücünde ve özgür­lükte araştırır (Alman idealizmi).

Epistemolojik olarak, idealizm zihinden bağımsız herhangi bir şeyin varlığını bilme olasılığının reddiyle birlikte gelir. Ontolojik olarak, idealizm tüm şeylerin varlığının zihne bağlı olduğunu ileri sürer; bu nedenle, ontolojik idealizm fizikselcilik ve düalizmin bakış açılarını reddeder. Materyalizmin aksine, idealizm bilincin tüm fenomenlerin kökeni ve ön koşulu olarak önceliğini ileri sürer. Felsefede idealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddesel olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. İdealizm anlayışının temelleri Platon'un "İdealar Kuramı" ile atılmış, daha sonra çeşitli düşünürler tarafından sunulan açıklamalarla güçlendirilmiştir.
Metafizikte idealizm, bütün fiziksel nesnelerin bütünüyle zihne bağımlı olduğu, onların bilincinde olan bir zihin olmaksızın metafizik anlamda hiçbir varlığın olmadığı anlayışına karşılık gelmektedir. Bir başka deyişle, metafizik idealizme göre gerçeklik her durumda zihne bağımlı olduğu için gerçekliğin gerçek bilgisi ancak tinsel bir bilinç kaynağına başvurularak elde edilebilirdir. Buna karşı, idealizm ile taban tabana zıt bir konuma yerleştirilip temellendirilen materyalizm, zihnin ya da bilincin bütünler hâlinde fiziksel ögeler ile süreçlere indirgenebileceğini savunmaktadır.
İdealistler, doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görür; varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünür, varoluşu tek bir birlik olarak algılar; aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürer, gerçekliği "idea" olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayarlar.
Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun ya da daha doğrusu, fiziksel dünya var olmadan önce var olan ideanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz ideanın kusurlu kopyalarıdır. Antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu Platon'dur. Ancak idealizmin başlangıcı MÖ 6. yüzyıla, İlk Çağ Yunan felsefesinde Ksenophanes'e kadar uzanır. Ksenophanes, çok olanı Bir'e indirgemiş ve bu Bir'i "tüm düşünme" olarak belirlemiştir. Ksenophanes'in öğretisi günümüzde metafiziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi Parmenides'in kurduğu Elea Okulu eliyle daha bir gelişim göstermiştir: "Varlık, değişmez ve birdir; özne ve nesne bir ve aynıdır."
Platon'a göre gerçek varlık idea, "düşünce varlığı"dır. Platon, "düşünülür dünya" (idealar dünyası) ile "duyulur dünya" (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı değişmez gerçeklikler diye gördüğü idealardan oluşan gerçek dünya olarak ilan etmiştir. Aynı fikir Kant'dan önce İrlandalı rahip ve filozof George Berkeley ve klasik İngiliz ampiristlerinin sonuncusu David Hume tarafından ileri sürülmüştür. Temelde şöyle özetlenebilir: "Dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım. Bu nedenle, var olduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir. Örneğin bu elmanın var olduğunu söyleyebilir miyim? Hayır. Tüm söyleyebileceğim onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım, tattığımdır. Bu bakımdan, gerçekte bir maddi dünyanın var olduğunu hiçbir surette söyleyemem." Öznel idealizmin mantığına göre, eğer gözlerimi kaparsam dünya var olmaktan çıkar. Her ne kadar Berkeley idealist düşünceye önemli katkılarda bulunduysa da, idealist düşünce asıl gelişimini Kant ile birlikte göstermiştir.
Kendi felsefesini "madde tanımazcılık" diye adlandıran Berkeley'e göre ise; iki tür gerçek varlık -tinler (zihinler) vkonusudur- söz konusudur; fiziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdır. Dolayısıyla, Berkeley'e göre, bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde doğrudan farkına vardığımız duyusal görünüşlerin bir toplamıdır. Bundan dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yokturlar; şeyler zihnimize sınırlı zihin tarafından algıladıklarında ulaşırlar: "Var olmak algılanmış olmaktır (esse est percipi)." Berkeley şeyleri, onlara atfettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağı düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin varoluşunun algılanmak olduğunu, fiziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak var olduklarını ileri sürer. Berkeley'in fiziksel şeylerin, onları algılayan kimse olmadığında da var gözükmeleri sorusuna yanıtı, onların Tanrı'nın hafızasında var olduklarıdır. Düşüncemizde şeylerin varlığını yaratan yegane güç Tanrı'dır.

1950'ler ("bin dokuzyüz ellili yıllar" da denir) veya 50'ler ("ellili yıllar" da denir), 1 Ocak 1950'da başlayan ve 31 Aralık 1959'da sona eren, Gregoryen takviminin içinde bulunan bir onyıl.
II. Dünya Savaşı'nın etkilerinden kurtulmuş, Sovyetler Birliği ile ABD arasında 1940'larda başlayan Soğuk Savaş iyice gelişmiş ve sıcak rekabete dönüşmüştür. 1950'lerin sonlarına kadar özellike Kuzey Yarım Küre'de Komünizm ve Kapitalizm arasında egemen olma mücadelesi sürmüş bu mücadele sonucu Kore Savaşı patlak vermiştir. 1950'ler boyunca Sovyet Rusya ile ABD arasında üstünlük mücadeleleri şiddetlenerek devam etmiş ve Uzay Yarışı'na sebebiyet vermiştir. Bu on yıl boyunca Sovyetler'in nükleer silah deneme testlerindeki artışlar ABD ve Batı dünyasında "Kızıl Korku"ya yol açtı ve 1950'ler boyunca ABD'de antikomünizm yaygın görüş oldu.1950'lerde Asya ve Afrika'da sömürgecilik sona ermeye başladı ve bu kıtalardaki koloni devletler bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar.

Dönemin iki süper gücü Sovyet Rusya ve ABD'nin etkisinde gerçekleşen Soğuk Savaş çatışmaları
Kore Savaşı (1950-1953)
Vietnam Savaşı (1955-1975)
Birinci Çinhindi Savaşı (1946-1954)
Arap-İsrail Savaşları
Süveyş Krizi (1956)
Cezayir Bağımsızlık Savaşı (1954-1962)

Küba Devrimi (1953-1959)
Mau Mau İsyanı (1952-1960)
Ruanda İsyanı (1959)

Libya (1951)
Sudan (1956)
Fas (1956)
Tunus (1956)

António Agostinho Neto (17 Eylül 1922 - 10 Eylül 1979), Angolalı doktor, şair ve siyasetçidir. Neto, Afrika ülkesi Angola'nın bağımsızlığını kazandığı 1975 yılından itibaren 1979 yılındaki ölümüne kadar Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır. Ülkesinin kurtuluş savaşına önderlik eden lider olarak görülen Neto'nun doğum günü Angola'da Ulusal Kahramanlar Günü olarak kutlanmaktadır.

Angola'nın Bengo şehrinde 1922 yılında doğdu. Luanda'da lise öğrenimi gördü. Portekiz'de Lizbon Coimbra Üniversitesi'nde tıp eğitimi aldı, 1959'da ülkesine dönerek bir süre doğduğu şehirde doktorluk yaptı. Bu sıralarda Angola ulusal kültürünü canlandırma hareketine katıldı. 1960'ta harekete liderlik etmeye başladı ve olaylar esnasında Portekizlilerce 30 sivil öldürüldü, yaklaşık 200 kişi yaralandı. Neto, Portekiz koloni makamlarınca önce Yeşil Burun Adaları'na sürgüne gönderilmiş, aynı yıl tutuklanarak Lizbon'da hapse atılmıştır. Hapisten kaçan Neto önce Fas'a sonra da Zaire'ye gitti. 1962 yılında kurtuluş savaşına devam etmek üzere ülkesine döndü. Angola halkının Portekiz sömürgeciliğine karşı verdiği kurtuluş savaşı, Şair Neto'nun önderliğinde daha yaygın ve daha güçlü bir yapıya ulaştı. 1962'de Washington ABD'ye giden şair, ülkesinin kurtuluş savaşına yardım için John F. Kennedy ile görüştü. 1969-1970 Asya Afrika Yazarlar Birliği'nden Lotus Ödülü'nü aldı. (1975-1976) yılında Lenin Barış Ödülü'nü kazandı. Angola bağımsızlıktan sonra SSCB ve diğer Doğu Bloku ülkeleriyle birlikte içe kapandı. Neto, Angola'nın cumhurbaşkanlığı makamında bulunmaktayken, 10 Eylül 1979 günü kanser tedavisi gördüğü Moskova'da bir hastanede öldü. Ülkesinde adını taşıyan bir üniversite bulunmaktadır.

Encyclopedia 15 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ahmed Sékou Touré (ya da Ahmed Seku Ture) (9 Ocak 1922, Faranah, Gine - 26 Mart 1984, Cleveland, Ohio, ABD), Gineli siyasetçi. Touré, Afrika kıtasında bulunan Gine'nin ilk devlet başkanı olarak 1958 ile 1984 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulunmuştur.

Yoksul bir Müslüman köylü ailesindendi. Kendisinin verdiği bilgiye göre babası, 1890'larda Fransızlara karşı çarpışan efsanevi direniş önderi Samory'nin oğluydu. Küçük yaşta din eğitimi gördükten sonra Conakry'deki bir Fransız teknik okuluna girdi. Ertesi yıl bir yemek boykotuna önderlik ettiği için okuldan atıldı ve öğrenimini dışarıdan tamamlamak zorunda kaldı. 1940'ta Niger Français adlı bir ticaret şirketinde memur olarak çalışmaya başladı. Bir yıl sonra posta idaresinde görev aldı. Bu dönemde işçi hareketiyle yakın bağlar kurdu. Fransız Batı Afrikası'nda 76 gün süren ilk başarılı grevi düzenledi. 1945'te Posta ve Haberleşme İşçileri Sendikası genel sekreteri oldu ve Gine İşçi Sendikaları Federasyonu'nun kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra bu kuruluşun bağlı olduğu Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu'nun (WFTU) başkan yardımcılığına getirildi.
Félix Houphouët-Boigny'nin 1946'da Fildişi Kıyısı'nda kurduğu Afrika Demokratik Birliği'nin (RDA) saflarında etkin siyasete katıldı. Güçlü bir hatip olarak kendini gösterdi ve 1951'de Fransa Ulusal Meclisi'ne seçildi. Ama meclisteki yerini almasına izin verilmedi. 1954'te yeniden seçildiyse de meclise girmesi bir kez daha engellendi. 1955'te büyük çoğunlukla Conakry belediye başkanı seçildikten bir yıl sonra meclis üyeliği onaylandı. 1957 sonunda Gine Yürütme Konseyi başkan yardımcılığına getirildi.
Fransa'nın denizaşırı topraklarının geleceğini belirlemek için 1958'de yapılan halkoylamasında bağımsızlık yönünde başarılı bir kampanya yürüttü. Gine'nin 2 Ekim 1958'de bağımsızlığını elde etmesinden kısa bir süre sonra devlet başkanlığına seçildi. Fransa'nın ülkedeki bütün teknisyenlerle uzmanlarını geri çekmesi ve taşınabilir tesisleri sökmesi üzerine Doğu Bloku'ndan yardım alma yoluna gitti. Bu arada Batılı ülkelerin de desteğini kazanmaya çalıştı.
Gana devlet başkanı Kwame Nkrumah'la birlikte Afrika'nın siyasi birliğine yönelik bir dış politika izledi. Ama Gana'yla birleşme kararına işlerlik kazandıramadı. 1966'da iktidardan devrilen Nkrumah'a sığınma hakkı tanıdı. 1971'de komşu Portekiz Ginesi'nden (bugün Gine-Bissau) girişilen başarısız bir saldırının ardından muhalefete karşı geniş çaplı bir sindirme politikasına yöneldi. Bağımsızlıktan sonraki bütün seçimlerde rakipsiz olarak devlet başkanlığını görevini elinde tuttu ve ülkeyi demir yumrukla yönetti.
İç politikadaki sertliğine karşın uluslararası ilişkilerde ılımlı bir önder olarak öne çıktı. 1982'de İslam Konferansı Örgütü'nün (İKÖ) İran-Irak Savaşı'nda arabuluculukla görevlendirdiği heyete başkanlık etti. Vitrell'de (Fransa) yapılan Fransız-Afrika zirvesinde kilit bir rol oynadı. Afrika Birliği Örgütü (OAU) içinde de etkili bir konum üstlendi.
26 Mart 1984'te, Cleveland, ABD'de geçirdiği kalp ameliyatı sırasında öldü.
Yayımlanmış eserleri arasında La Révolution et l'unite populaire (1946; Devrim ve Halkın Birliği) ile şiirlerini topladığı Les poèmes militants (1964; Militan Şiirler) sayılabilir.
Ekim 2021'de, Ekim 1971 katliamının 50. yıldönümü vesilesiyle, Sékou Touré rejimi altında idam edilen 70 Ginelinin akrabaları, Başkan Mamady Doumbouya'dan rehabilitasyon ve kurbanlar için onurlu bir cenaze töreni istedi.

Ambroise Vollard (3 Temmuz 1866, Saint-Denis, La Réunion – 21 Temmuz 1939 Versay), yirminci yüzyılın başında Fransız çağdaş sanatının en önemli sanat simsarlarından biridir. İçlerinde Paul Cézanne, Aristide Maillol, Renoir, Louis Valtat, Pablo Picasso, Georges Rouault, Paul Gauguin ve Vincent Van Gogh gibi isimlerin de bulunduğu çok sayıdaki ressama verdiği maddi ve manevi destekle tanınır. Ayrıca hırslı bir sanat koleksiyoncusudur.

Vollard, bir Fransız kolonisi olan Réunion'ın başkenti Saint-Denis'de doğdu ve büyüdü. Babası avukattı. Fransa'ya ilk kez hukuk ilmi okumak için üniversiteye başlamak üzere gitti. Montpellier'de başladığı eğitimini Paris'teki École de droit'de 1888 yılında tamamladı.
Aynı günlerde amatör olarak ticaretle ilgilenmeye de başlamıştı. 1893 yılında Rue Laffitte'de bir sanat galerisi açtı. Bu sokak daha sonraki yıllarda dönemin çağdaş Paris sanatının merkezi olacaktı. Vollard, bu galeride ilk önemli sergilerini de düzenledi. Manet ile başladığı bu sergiler Gauguin ve Van Gogh (4 - 30 Haziran 1895) ile devam etti. 1901 yılında, Pablo Picasso'nun Paris'teki ilk kişisel sergisi de onun galerisinde açıldı. Henri Matisse ve Nabis gibi sanatçıların çalışmalarını da satan Vollard, Maurice de Vlaminck ile yakın arkadaştı.
"Mahzun gözleri olan iri, sert ve kaba bir adam" olarak tanımlanan Vollard kurnaz bir iş insanı olarak tanınıyordu. Ucuza alıp pahalıya satarak bir servet edindi. Müşterileri arasında Albert C. Barnes, Henry Osborne Havemeyer, Gertrude Stein ve erkek kardeşi Leo Stein de bulunuyordu. Tüccara 1911 yılında Legion d'Honneur nişanı verildi. I. Dünya Savaşı sebebiyle 1914 yılında Paris'teki galerisini kapatmak zorunda kaldı. Sahip olduğu tabloları ise güvenlik gerekçesiyle Saumur'a taşıdı. Galeri, savaşın bitmesiyle 1919 yılında tekrar açıldı.
Vollard, ilerleyen yıllarda Cézanne, Degas ve Renoir gibi ressamların biyografilerini de yazdı. Tüccar, 1939 yılında, 73 yaşındayken geçirdiği bir trafik kazasında öldü. II. Dünya Savaşı sırasında sahip olduğu eserlerin bir kısmını satmış, bir kısmı ise ya kaybolmuş ya da el konmuştu. Vefatından sonra geri kalan eserler ailesi ve yakın arkadaşları arasında bölüşüldü.
2007 yılında, Orsay Müzesi'nde De Cézanne à Picasso chefs-d’oeuvre de la galerie Vollard (Cézanne'dan Picasso'ya Vollard Galeri'nin Başyapıtları) isimli bir sergi düzenlendi. Ambroise Vollard adı doğduğu şehirde bir tiyatroya ve gene Réunion'da bulunan St. Pierre'deki bir okula verilmiştir.

Rudolf Koella & Rudolf Velhagen. Renoir, Cézanne, Picasso und ihr Galerist Ambroise Vollard, Exh. Museum Langmatt, Baden (CH) & Musée Jenisch, Vevey (CH), 2006 ISBN 3-89904-203-4

Guardian Unlimited: Portrait of the Week (30 Kasım 2002'de hakkında yazılan makale)
Ambroise Vollard: Man for his Times! (SohoArt'ta kısa bir biyografisi)
Cézanne to Picasso: Ambroise Vollard, Patron of the Avant Garde

Angela Yvonne Davis (d. 26 Ocak 1944, Birmingham, Alabama), 1970'li yıllarda, politik tutukluların hakları hareketinin sembolü olan, Amerikalı insan hakları savunucusu, filozof, hümanist ve yazar. Ayrıca 1980 ve 1984 yıllarında ABD Komünist Partisi, Amerika başkan yardımcılığı adayı idi.
Amerikan siyahilerinin özgürlük mücadelesini de desteklemiş olan Davis, ABD Komünist Partisi'nin üyesi olduğu için mesleki hayatında, SSCB ile Soğuk Savaş halinde olan ABD hükûmetinin baskılarıyla ve çeşitli suçlamalarla karşılaştı Soledad Üçlüsü'nün mahkemede savunmasını yaptı. Suçlu bulunması muhtemel bir suç nedeniyle kaçan ve FBI'ın aradığı suçlular listesine giren Davis, tutuklanıp sonra serbest bırakıldı. Şubat 1995'te 1991'den beri ders verdiği Kaliforniya Üniversitesi'nin bir kürsüsünün başına getirildi.

Angela Davis orta sınıfa mensup siyahi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha 15 yaşında iken, American Friends Service Committee bursunu kazanarak, New York'ta "Little Red School House" olarak tanınan ilerici özel okul Elisabeth Irwin lisesinde öğretim gördü. İlk olarak burada Marksizm'le tanıştı ve okuldaki komünist gruba katıldı.
1961 tarihinden itibaren Waltham Massachusetts'deki Brandeis Universitesi'nde Fransız edebiyatı okumaya başladı ve 1962 yılında Sorbonne'da okumak üzere bir yıllığına Fransa'ya gitti.
1960 yılında ve takip eden yıllarda Birmingham'da siyahi insan hakları savunucularına karşı çok sayıda bombalı suikastlar düzenlendi. 1963 yılında Birmingham Baptist kilisesine Ku Klux Klan örgütünün yaptığı bir kundaklama sonucu çıkan yangında, Angela Davis'in de tanıdığı dört kız çocuğu ölmüştü.
Brandeis Üniversitesi'nde Herbert Marcuse'dan ders aldı ve onun aracılığı ile filozofi ve sosyoloji okumak üzere 1965 Eylül'ünde Frankfurt (Main), Batı Almanya'ya gitti. Diğer hocaların yanı sıra Adorno ve Horkheimer'ın derslerine katıldı. Frankfurt'ta Sosyalist Alman Öğrencileri Birliği'ne (SDS) katıldı ve Vietnam Savaşı karşıtı eylemlerde aktif olarak rol aldı. Amerika'da siyahların mücadelesi giderek güçlenmeye başlayınca, 1968 yılının Ağustos ayında Amerika'ya döndü. Burada Student Nonviolent Coordinating Committee'ye (SNCC) katıldı ve kısa bir süre sonra Black Panther Party üyesi oldu. 1968 Haziran'ında ABD Komünist Partisi siyahlar hücresi Che-Lumumba-Club'a üye olarak katıldı.
Davis, Herbert Marcuse ile birlikte Kaliforniya Üniversitesi, San Diego'ya gitti ve 1968 yılında tahsilini tamamladı. Doçent olarak işe ancak mahkeme kararı ile başlayabildi; fakat komünist parti üyesi olduğu açığa çıkınca, 1970 yılında işten atıldı. Parti üyeliği SNCC'de de sorun olunca, oradan da ayrıldı.

Angela Davis, Black Panther Party üyesi olan ve 18 yaşından bu yana hapis yatan George Jackson'a hapishane koşullarını anlatan bir kitap yazmasını önerir. O da Soledad Brother kitabını yazar. Ağustos 1970'te Jackson'ın kardeşi Jonathan, abisini kurtarmak için mahkeme salonuna silahlı bir saldırıda bulunur. Bu çarpışmada dört polis ölür. Silahlar Davis'in adına alındığı için, saldırı silahlarını temin etme suçu Angela Davis'e yüklenir.
Bunun üzerine FBI Davis'i "Amerika'nın Aranan On Tehlikeli Suçlusu" listesine alır. Birkaç hafta sonra tutuklanır. Terörizme destek verdiği suçlaması ile hakkında idam cezası istenir. Tutuklanmasına karşı Amerika dışına da taşan dünya çapında bir protesto eylemi başlar. İki yıl sonra 4 Haziran 1972 tarihinde tüm suçlamalardan beraat ederek cezaevinden çıkar.Angela Davis bugün dahi Amerika'nın en tanınmış siyasi tutuklusu olarak bilinir.
1975 - 1977 yılları arasında Claremont College'de Afroamerikan derslerini, daha sonra da San Francisco Devlet Üniversitesi'nde, Kadın ve Ahlak derslerini verir.
1980 ve 1984 seçimlerinde Amerika başkan yardımcılığına aday olur.
1991 yılında diğer solcu arkadaşları ve eski komünist parti üyeleri ile birlikte Committees of Correspondence for Democracy and Socialism komitesini kurar. Angela Davis kendisini hala komünist olarak tanımlar.
Son yıllardaki en dikkat çeken ve saygı gören çalışması "Hapishaneler - Endüstriyel Komplex" dir. Bu çalışmasında Davis, Amerika'daki cinsiyet, ırk ve sınıflara yapılan baskıların uluslararası boyutunu ele almıştır. Burada, 2003 yılında yayınlanan Are Prisons Obsolete? kitabında olduğu gibi, demokrasi savaşının, kölelikten arta kalan koşulları sosyal yaşamda nasıl başarıya ulaştıracağı konusunda düşünceler geliştirmiştir.
Angela Davis Kaliforniya Üniversitesi, Santa Cruz'da profesör olarak çalışmaktadır. Ayrıca ölüm cezasına hayır kampanyasının da sözcülüğünü yapmaktadır.

1972 Angela Davis Doğu Almanya'ya (DDR) yaptığı ilk ziyaretinde Magdeburg şehri onur üyeliğini almıştır.Bugüne kadar bu bu ödülü alan tek kadındır.
1972 John Lennon, Some Time in New York City albümündeki Angela adlı şarkıyı ona ithaf etmiştir.
1972 The Rolling Stones, Exile On Main Street albümündeki Sweet Black Angel adlı şarkıyı Davis'e ithaf etmiştir.
1972 Franz Josef Degenhardt Angela Davis şarkısını, Mutter Mathilde albümünde onun için yayınladı.
1979 Lenin Barış Ödülü'nü aldı.
2004 İnsan Hakları Ödülü'nü aldı, Gesellschaft zum Schutz von Bürgerrecht und Menschenwürde.
Angela Davis'le ilgili, üzerinde resmi bulunan birçok T-Shirt basıldı.

If They Come in the Morning: Voices of Resistance, 1971
Frame Up: The Opening Defense Statement Made, 1972
Angela Davis. An Autobiography, 1974
Women, Race & Class, 1981
Violence Against Women and the Ongoing Challenge to Racism, 1985
Women, Culture and Politics, 1989
Blues Legacies and Black Feminism. Gertrude „Ma“ Rainey, Bessie Smith, and Billie Holiday, 1999
The Angela Y. Davis Reader, 1999
Are Prisons Obsolete?, 2003
Abolition Democracy - Beyond Empire, Prisons, and Torture, 2005

Kadınlar, Irk ve Sınıf, Angela Davis; Çeviren: İnci Çeliker, Sosyalist Yayınlar, İstanbul, 1994
Eğer Şafakta Gelirlerse, Angela Davis, Çeviren: Hamit Bozak, Agora Kitaplığı; Cinsiyet Psikolojisi; İstanbul, 2008, ISBN 9786050060164.

Robert Lumer ve Siegfried Hanusch: Angela Davis oder Der unaufhaltsame Prozeß. Regie: Albrecht Surkau. Prod.: DDR Radyosu, 1971. (Radio-Feature)
Angela Davis Solidaritätskomitee: Am Beispiel Angela Davis. Der Kongreß in Frankfurt. Reden, Referate, Diskussionsprotokolle. Fischer, Frankfurt am Main 1972, ISBN 3-436-01603-9
Johanna Meyer-Lenz ve Nina Mackert: Angela Davis: Zur Konstruktion einer afroamerikanischen politischen Identität im Kontext der 68er-Bewegung. Burghardt Schmidt (Yayıncı): Menschenrechte und Menschenbilder von der Antike bis zur Gegenwart. DOBU Yayınevi, Hamburg 2006, Sayfa 255-276. ISBN 3-934632-10-6
Regina Nadelson: Who is Angela Davis? The biography of a revolutionary. Yaden, New York 1972.
Walter Kaufmann: Unterwegs zu Angela Davis. Vorwort von Victor Grossman. Atlantik, Bremen 2005, ISBN 3-926529-96-2
Ehrenbürger-Gastfrage zum Geburtstag. Magdeburger Volksstimme, 20. Ocak 2005.
Klaus Steiniger: Angela Davis: Eine Frau schreibt Geschichte. Neues Leben Yayınevi, Şubat 2010, ISBN 978-3-355-01767-1
Bitsch und Baer: Angela Davis. Kitap ve DVD, Bibliothek des Widerstands, LAIKA-Yayınevi. Hamburg Mart 2010, ISBN 978-3-942281-71-3

Kathleen Neal Cleaver

FemBiographie Angela Davis 31 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angela Davis serbest bırakıldı (Almanca) 28 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
USA: Black Panther Party (BPP) und Angela Davis - Materialien zur Analyse von Opposition (Almanca) 23 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Junge Welt: Der Afro-Look von Angela Davis, 14. Juni 2003 28 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
University of California at Santa Cruz/Humanities Division, Feminist Studies Faculty: Angela Davis, 4. Juni 2007 15 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Artikel Junge Welt 28 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Interview ND 17 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Biografie (İngilizce) 22 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kurzbiografie (İngilizce)
Kurzbiografie auf fembio 31 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Der Spiegel 1971 16 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Abstract (İngilizce)

Anna Seghers (19 Kasım 1900, Mainz - 1 Haziran 1983, Berlin; asıl adı: Netty Radványi; Evlilik öncesi soyadı: Reiling), Alman yazar.

Anna Seghers, Mainzlı antikacı Isidor Reiling ve eşi Hedwig Reiling'in (evlilik öncesi soyadı Fuld) tek çocuğu olarak doğdu. Aile Yahudi olmasına rağmen, Reilings aile kütüphanesinde Luther İncili bulunmaktaydı. 1907 yılında önce özel bir okula başladı, sonra da 1910 yılında, bugünkü adı Frauenlob - Gymnasium olan yüksek kız okuluna devam etti. I. Dünya Savaşı'nda yardımcı hizmetlerde çalıştı. 1920 yılında liseyi bitirdi. Köln Üniversitesi'nde ve Heidelberg Ruprecht Karl Üniversitesi'nde tarih, sanat tarihi ve Çin filolojisi okudu. 1924 yılında Rembrandt'ın Eserlerinde Yahudi ve Yahudilik doktora tezi ile doktor unvanını aldı.
1925 yılında Macar sosyolog László Radványi ile evlendi. İki çocuğu oldu. 1926 yılında oğlu Peter'in dünyaya geldiği Berlin'e taşındılar. İlk yayınlanan eserlerinden birisi Grubetsch, 1927 yılında sanatçı ismi Seghers adı ile yayınlandı. Sadece Seghers yazdığı için eleştirmenler yazarı erkek sanmışlardı. Bu takma ad Seghers i, çok değer verdiği Hollandalı oyma sanatçısı ve ressam Hercules Seghers'den almıştır. (bu isim Segers olarak da yazılmaktadır)
1928 yılında kızı Ruth doğdu. Aynı yıl ilk kitabı, St.Barbara Balıkçılarının Ayaklanması Anna Seghers takma adıyla çıktı. Bu ilk kitabı, Hans Henry Jahnn'ın önermesi ile aynı yıl Kleist Ödülünü aldı. Gene 1928 yılında Almanya Komünist Partisi'ne (KPD) üye oldu ve sonraki yıl Proleter Devrimci Yazarlar Birliği kurucu üyesi oldu. 1930 yılında Sovyetler Birliği'ne ilk seyahatini yaptı. Nazilerin başa geçmesinden sonra, Anna Seghers kısa süreliğine Gestapo tarafından gözaltına alındı. Kitapları Almanya'da yasaklandı ve 1933 yılındaki kitap yakma eyleminde yakıldı. Kısa bir süre sonra İsviçre'ye kaçmayı başardı ve oradan da Paris'e geçti.
Sürgünde Alman mültecilerinin gazetelerinde çalıştı. Diğer işlerinin yanı sıra Neuen Deutschen Blätter - Yeni Alman Gazetesi yazı işlerinde de görev aldı. 1935 yılında, Paris'te Alman Yazarları Koruma Birliği kurucularından birisi oldu. II. Dünya Savaşı'nın başlaması ve Alman birliklerinin Paris'i işgal etmelerinden sonra Seghers'in eşi Güney Fransa'da tutuklandı ve Le Vernet kampına gönderildi. Anna Seghers çocukları ile birlikte Paris'ten, Henri Philippe Pétain tarafından idare edilen güney Fransa'ya kaçmayı başardı. Marsilya'da kocasının bırakılması ve yurtdışına çıkma olanakları için çaba gösterdi. Bu zamanlar 1944 yılında yayınlanan romanı Transit'in alt yapısını oluşturduğu zamanlardı.
1941 Mart ayında Anna Seghers ailesi ile birlikte Martinik, New York ve Veracruz üstünden Meksika şehrine ulaşmayı başardı. Artık bir Alman ismi olan Johann Lorenz Schmidt adını taşıyan kocası, önce İşçi Üniversitesi'nde daha sonra Ulusal Üniversite'de işe başladı. Anna Seghers antifaşist Heinrich-Heine-Klub kulübünü kurdu ve başkanı oldu. Ludwig Renn ile birlikte "Özgür Almanya Hareketi" kampanyasını başlattı ve aynı isimli gazeteyi çıkardı. 1942 yılında, belki de en ünlü romanı olan Yedinci Haç İngilizce olarak ABD'de ve Almanca olarak da Meksika'da yayınlandı. 1943 yılı haziran ayında Anna Seghers bir trafik kazasında ağır yaralandı ve uzun süre hastanede kaldı. 1944 yılında Yedinci Haç Fred Zinnemann tarafından filme çekildi. Kitap ve filmin başarısı Anna Seghers'i dünya çapında ünlü yaptı.
1947 yılında Seghers Meksika'dan, başlangıçta Batı Almanya'da, Almanya Sosyalist Birlik Partisi üyesi olarak yaşadığı Berlin'e döndü. Aynı yıl Büchner Edebiyat Ödülünü aldı. 1950 yılında Doğu Almanya'ya taşındı. Dünya Barış Konseyi üyeliğine ve Alman Sanat Akademisi kurucu üyeliğine getirildi. 1951 yılında Doğu Almanya (DDR) Ulusal ödülünü aldı ve Çin'e bir seyahat yaptı. 1952 yılında Demokratik Alman Cumhuriyeti Yazarlar Birliği başkanı oldu. 1955 yılında Anna Seghers ve eşi, ölümüne kadar oturacağı Berlin Adlershof semtindeki Volkswohlstraße No: 81 e (bugün Anna-Seghers Caddesi) taşındı. Bu evde bugün Anna Seghers Anı Köşesi ve yazarın yaşamı ve yapıtlarını anlatan bir müze bulunmaktadır. Aynı şekilde evin yakınında Anna Seghers Yüksek Okulu ve Berlin Hohenschönhausen'da Anna Seghers Kütüphanesi bulunmaktadır.
1975 yılında Dünya Barış Konseyi Kültür Ödülü'nü aldı ve Berlin'in (doğu) Fahri Hemşerisi seçildi. 1978 yılında Yazarlar Birliği başkanlığından çekildi ve birliğin onur başkanı oldu. Aynı yıl eşi öldü. 1981 yılında doğduğu şehir Mainz'in "onursal hemşerisi" seçildi. 1 Haziran 1983 tarihinde öldü. Sanat Akademisi'nde yapılan bir devlet töreninden sonra Berlin'deki Dorotheenstadt Mezarlığı'na defnedildi.

Anna Seghers'in ilk dönem eserleri tarafsız eserler kategorisine girer. Sürgünde bulunduğu sıralarda oluşan sürgündeki yazarlar tarafından oluşturulan sürgün edebiyatında sadece organizatör olarak önemli bir rol üstlenmemiş, ayrıca dönemin en önemli edebiyat eserlerinden olan Transit ve Yedinci Haç romanlarını yazmıştır. Daha sonra Demokratik Alman Cumhuriyeti'nde yazdığı eserler Sosyalist Gerçekçiliği anlatır. İleri yaşlarına kadar Seghers, fikirlerini ve yaratıcılığını edebi bir dille anlatmıştır.

1924 - Djal Adasındaki Ölüler (Die Toten auf der Insel Djal)
1925 - Jans Ölmeli (Jans muß sterben) (Pierre Radvanyi tarafından ölümünden sonra yayınlandı)
1928 - St.Barbara Balıkçılarının Ayaklanması (Aufstand der Fischer von St. Barbara)
1930 - Amerikan Büyükelçiliği'ne Giderken ve Diğer Öyküler (Auf dem Wege zur amerikanischen Botschaft und andere Erzählungen)
1932 - Arkadaşlar (Die Gefährten)
1933 - Kelle Ödülü (Der Kopflohn)
1935 - Şubat Yolu (Der Weg durch den Februar)
1937 - Kurtuluş (Die Rettung)
1940 - Haydut Woynok'un en güzel Söylenceleri. Artemis Efsaneleri (Die schönsten Sagen vom Räuber Woynok. Sagen von Artemis)
1942 - Yedinci Haç (Das siebte Kreuz)
1943 - Ölü Kızların Gezintisi (Der Ausflug der toten Mädchen)
1944 - Transit (Transit)
1948 - Sovyet İnsanları (Sowjetmenschen)
1949 - Ölüler Genç Kalır (Die Toten bleiben jung)
1949 - Haiti'de Düğün (Die Hochzeit von Haiti)
1950 - Çizgi (Die Linie)
1950 - Kalaycı (Der Kesselflicker)
1951 - Crisanta (Crisanta)
1951 - Çocuklar (Die Kinder)
1952 - Adam ve İsmi (Der Mann und sein Name)
1953 - Arı Kovanı (Der Bienenstock)
1958 - Ekmek ve Tuz (Brot und Salz)
1959 - Karar (Die Entscheidung)
1961 - Darağacında Işık (Das Licht auf dem Galgen)
1963 - Tolstoy ve Dostoyevski üzerine (Über Tolstoi. Über Dostojewski)
1965 - Zayıfların Gücü (Die Kraft der Schwachen)
1967 - Gerçek Mavi. Meksika'dan bir Öykü (Das wirkliche Blau. Eine Geschichte aus Mexiko)
1968 - Güven (Das Vertrauen)
1969 - Dünyaya İnanmak (Glauben an Irdisches)
1970 - Okuyucuya Mektuplar (Briefe an Leser)
1970 - Sanat Yapıtları ve Gerçeklik üzerine (Über Kunstwerk und Wirklichkeit)
1971 - Aldatma. Bir Sevda Öyküsü (Überfahrt. Eine Liebesgeschichte)
1977 - Taş Devri.Yeniden Karşılaşma (Steinzeit. Wiederbegegnung)
1980 - Haiti'li üç Kadın (Drei Frauen aus Haiti)
1990 - Adil Yargıç (Der gerechte Richter) (1957 yılında yazıldı;politik nedenlerden dolayı yayınlanmadı)

1928 Kleist Ödülü
1947 Georg-Büchner Ödülü
1951 Uluslararası Stalin Barış Ödülü
1951 Demokratik Alman Cumhuriyeti Ulusal Ödülü (daha sonra 1959, 1971 yıllarında da verildi)
1954 Anavatan Gümüş Liyakat Madalyası
1959 Jena Üniversitesi tarafından verilen doktora unvanı
1960 Anavatan Altın Liyakat Madalyası
1961 Kültür Birliği Johannes R.Becher Madalyası
1965 Karl Marx Madalyası (daha sonra 1969, 1974 yıllarında da verildi)
1970 Halkların Dostluğu Yıldızı
1975 Halkların Dostluğu Büyük Yıldızı
1975 Dünya Barış Konseyi Kültür ödülü
1975 DDR başkenti Berlin'in fahri hemşerisi seçildi
1978 Yazarlar Birliği Onursal Başkanı oldu
1980 İş Kahramanı olarak adlandırıldı
1981 Mainz'ın fahri hemşerisi seçildi

Walter Fähnders & Helga Karrenbrock: Weimar Cumhuriyeti'ndeki Kadın Yazarlar (Autorinnen der Weimarer Republik) Bielefeld 2003
Birgit Schmidt: Eğer Parti Halkı Keşfederse (Wenn die Partei das Volk entdeckt) Anna Seghers, Bodo Uhse, Ludwig Renn ve diğerleri. Halk Cephesi ideolojisine ve onun edebiyatına kritik bir bakış (Ein kritischer Beitrag zur Volksfrontideologie und ihrer Literatur) Münster.
Pierre Radvanyi: Akıntıya Karşı Durmak. Annem A.S.den Hatırladıklarım (Jenseits des Stroms. Erinnerungen an meine Mutter A.S.) Aufbau, Berlin 2005
Christiane Zehl Romero:Anna Seghers. Bir Biyografi 1900-1947 (Anna Seghers. Eine Biographie 1900–1947) Aufbau, Berlin 2000
Christiane Zehl Romero:Anna Seghers. Bir Biyografi 1947–1983 (Anna Seghers. Eine Biographie 1947–1983) 2003

Arkadaşlar (Die Gefährten) 14 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Arnold Zweig (d. 10 Kasım 1887 – ö. 26 Kasım 1968), Alman yazar ve savaş karşıtı eylemcisidir.
Zweig Glogau, Silesia'da (güncel adıyla Glogow, Polonya'da) Yahudi bir saraçın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Kattowitz (Katowice) şehrinde okuduğu liseden sonra tarih, felsefe ve edebiyat üzerine değişik üniversitelerde eğitim almıştır, Breslau (Wrocław), Münih, Berlin, Göttingen, Rostock ve Tübingen. Daha çok Friedrich Nietzsche'den etkilendiği söylenmektedir. İlk edebi çalışmaları Novellen um Claudia (1913) ve tanınmasını sağlayan Ritualmord in Ungarn'dır.

Novellen um Claudia, 1912, ISBN 3-351-03401-6
Ritualmord in Ungarn (Tragödie), 1915
Caliban oder Politik und Leidenschaft, 1926
Der Streit um den Sergeanten Grischa, 1927 [1], ISBN 3-7466-5207-3
Junge Frau von 1914, 1931, ISBN 3-7466-5210-3
De Vriendt kehrt heim, 1932, ISBN 3-7466-5202-2
Bilanz der deutschen Judenheit. Ein Versuch, Amsterdam: Querido, 1934; Neuaufl. Berlin: Aufbau, 2000
Erziehung vor Verdun, 1935, ISBN 3-7466-5211-1
Einsetzung eines Königs, 1937, ISBN 3-351-03406-7
Versunkene Tage, 1938
Das Beil von Wandsbek, hebräisch 1943, dt.1947 (siehe auch Altonaer Blutsonntag), ISBN 3-7466-5209-X
Die Feuerpause, 1954
Die Zeit ist reif, 1957
Traum ist teuer, 1962
Was der Mensch braucht

Baskı, en genel anlamda, bireylerin kişisel özgürlüklerini engelleyen, onları kendi iradeleri ve istekleri hilafına düşünmeye ve davranmaya itmeyi hedefleyen bir fiil ve suç unsurudur.
Baskı, fiziksel şiddet içerebilir ya da içermeyebilir, ancak her durumda kişinin rızası dışında ve iradesini kırmak üzere ya da kırarak bir şeyi yapmaya veya yapmamaya zorlanması, bu noktada gücün ya da erkin keyfi olarak uygulanması ve olası bedensel acıların ya da başka tür kayıpların tehdit olarak kullanılması durumu söz konusudur. Baskı, bu anlamda açık ya da gizli olarak şiddetin bir parçası ya da bir biçimidir denilebilir. Ancak itmek, vurmak, tekmelemek, yere yatırmak, sürüklemek, saçlarını yolmak, tehlikeli aletlerle vücuduna darbetmek, temel insani ihtiyaçlardan menetmek gibi fiziksel şiddet durumlarından farklı olarak, baskı uygulaması daha çok bir sonuca varmak amacıyla bireylere ruhsal ve zihinsel zor içerikli ya da doğrudan fiziksel şiddeti içermeyen ama bu şiddeti bir ihtimal ve tehdit olarak kullanan özel bir şiddet biçimidir.
Bu tür bir baskı uygulaması özellikle her tür ikili ilişkilerde, ailede, okullarda, sokaklarda, işyerlerinde ve devletin güvenlik ile ilgili birimlerinde gündeme gelmektedir. Baskı ve şiddet, belirli bir amaçla kişileri belirli şekillerde ve genellikle de kendi çıkarları ya da istekleri aleyhine hareket etmeye ikna etmek ya da iradesini kırmak üzere yapılan uygulamaların birbirini tamamlayan iki ayrı parçasıdır. Şiddet açık bir fiziki hal aldığında bedene yönelirken, örneğin fiziksel şiddetin bir tehdit olarak kullanılması durumunda baskı anlamına gelmektedir. Şiddetin fiziksel olmayan biçimleri daha çok baskı terimi altına girerler; böylelikle baskı uygulaması insan ruhunu ve bilincini örselemekte, iradesini kırmakta ya da zayıflatmakta ve kişinin kendisine rağmen davranmasına ya da kendisine davranılmasına razı olmasına sebep olmaktadır. Devletlerde ve toplumlarda, hiyerarşik düzenlemelerin ve güç ilişkilerinin söz konusu olduğu her tür durumlarda bu tür baskı uygulamalarının gündeme gelmesi söz konusu olmaktadır.
Türkçede birçok farklı anlamlara gelmekle birlikte, bir istismar biçimi olarak, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayarak, kişileri zor altında bulundurma ve aleyhlerine zorlama durumu şeklinde tanımlanmakta, özgürlüğü engellemek ya da kısıtlamak olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir kişiyi zor kullanarak bir şey yapmaya ve yapmamaya zorlamak, iradesi hilafına hareket etmesine sebep olmak olarak tanımlanabilir. Bu anlamıyla baskı, zorlamak ile aynı anlamda ele alınmaktadır. Birine bir şey yaptırmak için zor kullanmak, kişiyi bir şey yapmaya zorlamak anlamında.
Devletlerin polis ve askeriye gibi kurumlarında şiddet ve baskı uygulaması sıklıkla gündeme gelen insan hak ihlallerinin başında yer alan uygulamalardandır. Her yıl dünyanın her yerinde, resmi ya da gayri resmi baskılara maruz kalan insanların yüzlerce vakası kayıt altına alınmaktadır.
Genelde aile olsun, okul, kışla ya da karakol olsun ya da her tür insan ilişkilenme biçimlerinde olsun, bir istismar biçimi olarak baskı uygulaması, otoriteye ve güce sahip konumda olanların kendilerine tabi olanlara ya da olduklarını düşündüklerine ya da olmalarını istediklerine bu amaçla uyguladıkları bir tür şiddet biçimi olarak gündeme gelmektedir. Bu uygulamanın gündeme gelmesinde ekonomik, siyasal, cinsel ya da kişisel bir talep söz konusudur. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, işçiler, siyasal muhalifler, farklı etnik kimlikler ya da cinsel kimlikler açık ve gizli olarak şiddete ve baskıya da maruz kalmaktadırlar.
Kişisel baskı, ekonomik baskı, askeri baskı, siyasal baskı, toplumsal baskı vb. türünde baskı biçimlerini gündelik yaşamlarımızda her gün duymaktayız. Özellikle bireylere ya da insan gruplarına uygulandığında gayri-insani bir uygulama olarak telakki edilmekte, bir istismar biçimi olarak kötü muamele kapsamında görülmektedir.

Güvenilir sözlük kaynakları “baskı” kelimesini şu anlamda doğrular:
Bir kitabın/ürünün basılmış versiyonu (edition / print run)
Bir yayının kaçıncı kez basıldığı
Matbaa ile çoğaltma işlemi

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ejatd/article/1417615
https://tureng.com/tr/turkce-ingilizce/baski?
https://www.wordreference.com/tren/bask%C4%B1?

Dolores Ibárruri (9 Aralık 1895, Abanto y Ciervana, Biskay - 12 Kasım 1989, Madrid), Bask kökenli komünist politikacı ve İspanya İç Savaşı'nın daha çok La Pasionaria olarak bilinen cumhuriyetçi lideri.
Madrid savunması sırasında öne çıkan No Passaran sloganı ve cumhuriyet savunusu belki de onun en iyi bilinen yanıdır. Basklı bir maden işçisi baba ve İspanyol bir annenin kızı olarak Gallarta'da büyüdü. Ibarruri, Sosyalist devrimci maden işçisi Julián Ruiz Gabiña ile evliliğinin ardından Somorrosto'ya taşındı. 1920'lerde, Carlist Katolik genç bir kadınken, devrimci militan bir aktivist ve 1921 yılında kuruluşuyla birlikte İspanya Komünist Partisi'nin ilk üyelerinden biri haline geldiği yer burasıydı. 
1930'larda İspanya Komünist Partisi'nin yayını Mundo Obrero'da yazar oldu ve 1936’da İkinci Cumhuriyet sırasında Asturias meclisine vekil olarak seçildi. İspanya İç Savaşı'nın sona ermesi ve İspanya'dan sürgüne gitmesinin ardından, 1944'ten, PCE başkanı olarak seçileceği 1960 yılına kadar görevde kalacağı İspanya Komünist Partisi'nin genel sekreterliğine getirildi. 1960'tan 1989'daki ölümüne kadar parti başkanlığı görevini sürdürdü. 1977'de İspanya'ya dönünce, ilk kez İkinci Cumhuriyet sırasında temsil ettiği bölgeden, Cortes'e (İspanya parlamentosuna) yeniden vekil olarak seçildi. Genellikle 20. yüzyılın en önemli ajitatörlerinden biri olarak kabul edilir.

İspanya'nın Bask bölgesinde Vizcaya kentine bağlı Gallarta'nın bir kasabasında yoksul madenci Carlist ve Katolik bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, gerçekte Sorialı olan Juliana Gómez ve Antonio Ibárruri’nin on bir çocuğundan sekizincisiydi. 
Okumak istiyordu ama ailesi onun eğitimi için para ayırabilecek mali güçten yoksundu. 1916'da henüz yirmi yaşındayken, aynı zamanda bir politik aktivist olan maden işçisi Julián Ruiz ile evlendi. Altı tane çocuğu oldu fakat dördü yetişkinliğe eremeden, aşırı yoksulluk nedeniyle öldüler.
1917’de genel greve katıldıktan sonra Ruiz'in tutuklanması, ailenin ekonomik sıkıntısını daha çekilmez bir hale getirdi. Ibárruri Karl Marx'ın yazılarını okudu ve Komünist Parti'ye katıldı. Madenci gazetesi El Minero Vizcaíno için "La Pasionaria" (tutku çiçeği) takma adıyla makaleler yazdı.
1920 yılında Bask Komünist Partisi'nin taşra komitesine seçildi. Kazandığı ün ve saygınlık nedeniyle 1930 yılında İspanya Komünist Partisi'nin Merkez Komitesi'ne seçildi.
1931 yılında İkinci Cumhuriyet'in kuruluşuyla beraber Madrid'e taşındı. Burada sol-kanat gazete Mundo Obrero'nun editörü oldu. Kadınların yaşam koşullarını düzeltmek için çaba harcadı. Daha sonra Parti'nin polit bürosuna atandı. Faaliyetlerinden ötürü birkaç kez yakalandı ve tutuklandı. Hitabet yeteneği, onu İspanya Komünist Partisi'nin önemli temsilcilerinden biri haline getirdi. 1933 yılında Moskova'da gerçekleştirilen Komintern'e (Komünist Enternasyonal) delege olarak katıldı.
1936 yılında İspanya Temsilciler Meclisi'ne seçildi ve çalışma, barınma ve sağlık koşullarının iyileştirilmesi için mücadele verdi. İspanya İç Savaşı'nın patlak vermesinin ardından No Pasaran sloganı eşliğinde Cumhuriyetin savunusu için sesini daha da yükseltti. Konuşmaları toplumun büyük bir kısmını, özellikle kadınları, anti-faşist mücadele için bir araya getirdi. Cumhuriyetçi davanın başarıya ulaşmasına yardımcı olmak için İtalyan Komünist Partisi lideri Palmiro Togliatti gibi kişilerle beraber çeşitli komitelere katıldı.
Kanlı üç yılın ardından 1939 yılında Madrid'in düşmesiyle beraber Milliyetçi güçler galip geldi. Ibárruri politik faaliyetlerine devam edeceği SSCB'ye iltica etti. Tek oğlu Rubén Ruiz Ibárruri Kızıl Ordu'ya katıldı ve 1942'de Stalingrad Muharebesi'nde öldü.
Enrique Líster, 1945'te Dolores Ibarruri'yi eski İspanya Komünist Partisi militanı Gabriel León Trilla'yı öldürtmekle suçladı.
1944 yılı Mayıs'ında İspanya Komünist Partisi'nin genel sekreteri oldu. Ölene kadar devam edeceği başkanlık görevini 1960 yılında devralana kadar genel sekreterliğe devam etti. Altmışlı yılların başında Sovyet vatandaşlığına kabul edildi. Bu yıllarda politik başarısı Sovyetler Birliği tarafından kabul edildi ve Moskova Devlet Üniversitesi'nden fahri doktoralık unvanı aldı. Ayrıca Lenin Barış Ödülü (1964) ve Lenin Şeref Rütbesine layık görüldü. Otobiyografisi No Pasarán 1966 yılında yayınlandı.
1975'te Francisco Franco'nun ölümünden sonra anavatanına geri döndü. Demokrasinin yeniden inşasından sonra 1977 Haziran ayındaki ilk seçimlerde Asturias bölgesini temsilen Cortes'e (İspanya Parlamentosu) milletvekili seçildi.
İbarruri, İspanya Komünist Partisi'nin Leninizmi programından çıkaran, dolayısıyla Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığı savunan ilk komünist parti olmasından beri, Avrupa komünizmi denilen akımın da kurucularındandır.
Ibarruri zatürre nedeniyle 93 yaşında öldü. Ernest Hemingway, İspanya İç Savaşı'nı konu alan Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı romanında La Pasionaria'dan bahseder.
La Pasionaria heykeli, faşizme karşı savaşmak için faşizme karşı mücadele için gitmiş olan bir İskoç bir adamın anısına, Glasgow'daki Clyde Caddesi'ne dikildi. La Pasionaria'nın Glasgow'da Clyde caddesinde bulunan heykeli, İskoçya'dan İspanya'ya faşizme karşı savaşmaya gitmiş olanların anısına ithaf edilmiştir.

Rubén Ruiz Ibárruri
Behice Boran

Dora Maar olarak da bilinen Henriette Theodora Markovitch (22 Kasım 1907, Paris - 16 Temmuz 1997, Paris), Fransız fotoğrafçı, ressam ve şairdi. Pablo Picasso'nun sevgilisi (love partner) olan Dora, Dora Maar Portresi ve Dora Maar au Chat de dahil olmak üzere Picasso'nun bir dizi resminde tasvir edilmiştir.

Maar, Pablo Picasso'yu ilk kez The Crime of Monsieur Lange filminin setinde tanıtım çekimleri yaparken gördü. Ondan etkilendi, ancak resmi olarak tanışmadılar. Maar, birkaç gün sonra ortak arkadaşları Paul Eluard tarafından Cafe des Deux Magots'ta Picasso ile tanıştırıldı. ''Picasso, Dora'dan eldivenlerini kendisine vermesini istedi ve hatıraları için sakladığı vitrine kilitledi."
Picasso, Mara'nın ilişkileri boyunca birçok çalışmasına da ilham kaynağı olan baştan çıkarıcı ve mazoşist davranışlarından etkilenmişti. İlişkileri yaklaşık dokuz yıl sürecekti ve bu süre zarfında Picasso, Marie-Thérèse Walter ile olan ilişkisini de bitirmedi.

Maar, hayatının son yıllarını Paris'in Sol Yakası'ndaki Rue de Savoie'deki dairesinde geçirdi. 16 Temmuz 1997'de 89 yaşında öldü. Clamart'taki Bois-Tardieu mezarlığında toprağa verildi. Fotogramlar ve karanlık oda fotoğrafçılığı ile yaptığı denemeler ancak ölümünden sonra bulunabildi.

Dora Maar au Chat Pablo Picasso'nun ustalık eserlerinden biri olarak kabul edilen tuval üzerine yağlı boya tablosudur. 1941'de boyanmış olan tablo sanatçının sevgilisi Dora Maar'ı (orijinal adı Henriette Theodora Markovitch) bir sandalyeye oturmuş, omuzlarına tünemiş küçük bir kediyle tasvir ediyor. Tablo, 3 Mayıs 2006'da Sotheby's'de 95 milyon $'a satıldıktan sonra en pahalı tablolardan biri olarak listeleniyor. Şu anda Picasso'nun en yüksek fiyata satılan altıncı tablosudur.

Dora Maar au Chat 130 × 97 cm boyutlarında bir tuvaldir. Dora Maar tabloda turuncu ve siyah boncuklarla süslenmiş küçük yeşil noktalara sahip mavi bir elbise ve yeşil çizgili korsaj içinde görünüyor. Bir koltuğa oturmuş ve sevdiği şapkalarından birini giymiş. Elleri sandalyenin kol dayamalarında bükülmüş, manikürlü uzun mavi tırnakları sandalyenin kolunun dörtte üçüne yerleştirilmiş. Sandalyenin arkasında küçük bir siyah kedi var. Omzundaki kedinin varlığı, sanatta kadın kurnazlığı ve cinsel saldırganlığı önermek için kullanılan geleneksel kedi ve kadın eşleşmesini yansıttığı için özel bir anlam ifade ediyor.  Maar'ın yüzü, bir yarısı doğrudan bakana bakan profilde ve diğer yarısı tam bir yüzün diğer yarısı olmak üzere iki açıdan sunulmaktadır. Bu muhtemelen Freud'un her insanda var olan çift kişilik hakkındaki yazılarını yansıtıyor.

Dora Maar au Chat, Picasso'nun Dora Maar ile yaklaşık on yıllık ilişkileri boyunca yaptığı birçok portresinden biridir. İlişkileri, Picasso'nun Maar ile Jean Renoir'in film fotoğrafçısı olarak çalıştığı Le Crime de Monsieur Lange (Türkçe: Mösyö Lange'ın Suçu) filminin setinde tanışmasıyla başlar. Picasso, 55 yaşında 29 yaşındaki Maar'a aşık oldu ve çift birlikte yaşamaya başladı. Picasso, Maar'ı sadece güzelliği için değil, aynı zamanda zekâsı ve sanat anlayışı için de sevmişti. Picasso gibi Maar da bir sanatçı, fotoğrafçı ve şairdi. Maar Picasso'nun siyasi görüşlerine ortak oldu ve İspanyolca konuştu. İlişkileri son derece tutkulu ve fırtınalıydı ve Picasso'ya hem entelektüel hem de sanatsal olarak meydan okudu.
Bu resim 1941 yılında, II. Dünya Savaşı'nın başında yapıldı. Picasso, bu tabloyu yaratmadan önce Maar'ı birçok kez çizmişti. Naziler Fransa'yı işgal ettiğinde, Maar ve Picasso arasındaki gerilim arttı ve Picasso'nun Maar'ı çok daha soyut bir şekilde tasvir etmesine neden oldu.

Paris'ten Pierre Colle, tabloyu 1946'da satın aldı. Resim daha sonra 1947'de Chicago koleksiyoncuları Leigh ve Mary Block tarafından alındı. Tabloyu 1963'te sattılar. Bundan sonra, tablo 21.yüzyıla kadar halk arasında hiç görülmedi. 2005 ve 2006 yıllarında, Chicago'daki Gidwitz ailesine ait olan Dora Maar au Chat, Sotheby's'in Londra, Hong Kong ve New York'taki sergilerinin bir parçası olarak dünya çapında gösterildi.

3 Mayıs 2006'da New York'ta Sotheby's'de düzenlenen bir müzayedede satışa çıktı ve o sırada bir müzayedede bir tablo için ödenen en yüksek ikinci fiyat oldu. Müzayedede hazır bulunan ismini belirtmeyen bir Rus teklif sahibi, tabloyu 95.216.000 $'lık bir nihai teklifle satın aldı ve bu teklif müzayede öncesi tablo fiyatı için tahmin edilen 50 milyon $'ı oldukça aştı. 1883 Claude Monet Deniz Manzarası ve 1978 Marc Chagall'ı da satın alan teklif sahibinin kimliği çok fazla spekülasyon konusuydu. Kazanan alıcı, Gürcü iş insanı ve milyarder Bidzina İvanişvili olarak listeleniyor.

Sotheby's Başkan Yardımcısı Charles Moffett, tablonun önemine değinmişlerdir.

Dora Maar au chat, Picasso'nun yaklaşık on yıl boyunca ilham perisi, modeli ve sevgilisi olan kadının en olağanüstü tasvirlerinden biridir. Sürrealist çevrenin kilit üyelerine yakın olan başarılı bir fotoğrafçı olan Maar, dikkat çekici ve vahşi güzelliği, ilgi çekici zekâsı ve bir sanatçı olarak bağlılığı nedeniyle Picasso'ya derinden hitap etti. Brigitte Léal'in Picasso'nun 1940'ların başında yaptığı Dora Maar portreleriyle ilgili gözlemlediği gibi, "...[André] Breton'un tasavvur ettiği gibi modern güzelliğin zirvesini somutlaştırıyorlar, Dora Maar figürünün aşırı değişkenliği, gerçek, ruhsal huzursuzluğu içinde sonsuza dek enkarne olacağı yaşamsal düzensizlik ilkesine dayalı."

Dorothy Mary Crowfoot Hodgkin (12 Mayıs 1910 - 29 Temmuz 1994), protein kristallografisi bilim dalının kurucusu olan Britanyalı bilim insanıdır.
Biyomoleküllerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için kullanılan X-Işını kristallografisi tekniğinin öncülüğünü yaptı. En önemli başarıları kolesterol, penisilin, B12 vitamini ve insülinin moleküler yapılarının keşfidir. B12 vitamini üzerine çalışması ile 1964 Nobel Kimya Ödülü'ne layık görülmüştür. Olağanüstü bilimsel yetenekleri ve eriştiği başarıların yanı sıra alçakgönüllü olması, insanlarla iletişimi çok sevmesi, sosyal eşitsizlikler ve barış konusunda tutkulu olması, karakterinin öne çıkan diğer yanlarıydı.
Dorothy Hodgkin kristallerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için kullanılan bir yöntem olan X-ışını kristalografisini geliştirdi. Dorothy Hodgkin'in çeşitli keşifleri olmuştur. Bu keşifler arasındaki en etkili keşifleri ise; daha önce Edward Abraham ve Ernst Boris Chain tarafından tahmin edilen penisilinin yapısının teyit edilmesi  ve B12 vitaminin yapısının teyit edilmesi. Bu çalışmalar sayesinde kimya alanında Nobel ödülü kazanan üçüncü kadın oldu.
Hodgkin, 35 yıllık bir çalışmanın ardından 1969'da insülinin yapısını çözmeyi başarmıştır. X-ışını kristalografisi yaygın kullanılan bir araç hâline geldi ve daha sonra birçok biyolojik molekülün yapı bilgisinin işlevi anlamak için kullanıldı. Molekülün yapılarını belirlemek açısından kritik bir yoldu. Dorothy Hodgkin ‘biyomoleküllerin X-ışını kristalografisi’ çalışması ile  alanındaki  öncü bilim adamlarından biri olarak kabul edilmektedir.

Dorothy Mary Crowfoot Kahire, Mısır'da dünyaya geldi. Dorothy Mısır'da doğan üç kızın en büyüğüydü. Dorothy'nin ailesi kış aylarında Kahire'de yaşadı ve her sene yılın belli dönemlerini İngiltere'de geçirdi. 1914 Ağustos ayını İngiltere'de geçirdiler ve bu esnada I. Dünya Savaşı başladı. 
Dorothy'nin annesi Molly, Dorothy ile iki küçük kız kardeşini; Joan ve Elisabeth'i İngiltere'de bıraktı (kızlar sırasıyla dört, iki ve 7 ay yaşındaydılar) ve Mısır'daki kocasının yanına geri döndü. Bunun ardından Molly ve John güneyden Sudan'a gitti. Birinci Dünya Savaşı sonucunda Molly dört kardeşini kaybetti ve Yeni Milletler Cemiyeti'nin ateşli bir destekçisi oldu.
Bu süre zarfında Dorothy ve iki kız kardeşi 1918 yılına kadar dedesinin bakımı altındaydılar. Savaş bittikten sonra Molly bir senesini İngiltere'de kızlarıyla ve kızlarının kuzenleri ile geçirdi. Molly botanikçi, tasarımcı, amatör oyun tasarımcısı ve cesaret verici bir anneydi. Molly Haziran 1918'de dördüncü kızı Diana'yı Hartum'da dünyaya getirdi. Yıllar sonra Dorothy'e yaşamı boyunca rol model aldığı kahramanların isimleri sorulduğu zaman o üç kadının ismini söylerdi; en başta annesi Molly sonra tıbbi misyoner Mary Slessor ve Somerville Koleji Müdürü Margery Fry.
1921'de Dorothy Beccles'deki Sir John Leman Gramer Okulu'na girdi. Burada kimya eğitimi almasına izin verilen iki kızdan biriydi. Savaş öncesi yaşam tarzını sürdüren Molly ve kocası John yılın bir bölümünü yurt dışında yaşadılar ve çalıştılar. Molly ve kocası çocuklarını görmek için her yaz İngiltere'ye  gittiler ve burada birkaç ay kaldılar. 1926'da Sudan Sivil Hizmetinden emekli olan John Kudüs'teki İngiliz Arkeoloji Okulu Müdürlüğü görevini üstlendi ve orada Molly ile 1935'e kadar kaldı.

Dorothy genç yaştan itibaren kimyaya karşı bir tutkuya sahipti ve bu ilgisini zaman içerisinde ilerletti ve geliştirdi. Annesi tüm bilimlerdeki ilgisinde Dorothy'e destek oldu. (Molly çok yetenekli bir botanikçiydi). Ayrıca Sudan'da çalışan ve aile dostu olan kimyager A.K Joseph tarafından da  kimya konusunda cesaretlendirildi. Dorothy'in eğitim aldığı eyalet okulunun verdiği eğitim Oxbridge'e giriş için gerekli olan Latince eğitimi içermiyordu ve okulu müdürü bu engelin üstesinden gelmek için kişisel Latince  dersleri verdi ve böylece Dorothy Oxford Üniversitesi'nin giriş sınavını geçebildi. 18 yaşındayken Oxford'da Somerville College'de Kimya eğitimi almaya başladı. 1932 yılında Dorothy başarılarından dolayı üniversitede birinci sınıf onur derecesi aldı ve bu unvanı elde eden üçüncü kadın olarak ödüllendirildi.
Cambridge'deki Newnham Kolej'de, John Desmond Bernal tarafından yönetilen doktorası  için araştırma yaparken, Hodgkin, X-ışını kristalografisinin protein yapılarını belirleme potansiyelinin farkına vardı. Hodgkin Bernal ile biyolojik madde olan Pepsinin analizinin ilk uygulaması üzerine çalıştı. Hodgkin Pepsin deneyinin büyük bir kısmını kendi başına ccredit etmiştir? fakat Hodgkin açık bir şekilde belirtmiştir ki Bernal baştan sona fotoğrafları çekmiş ve Hodkin'e deneydeki gizli anahtar noktaları gösteren kişidir. 1937'de Hodgkin'in doktorası X-ışını kristalografisi ve sterollerin kimyası üzerine araştırmalar içerdiği için ödüllendirildi.

1933'te Dorothy  Somerville College tarafından araştırma görevlisi olarak ödüllendirildi ve Dorothy 1934'te Oxford'a geri döndü. 1936'da kolej Dorothy'u Kimya bölümüne ilk araştırma grevlisi ve öğretmen olarak atadı ve Dorothy 1977 yılına kadar burada görev yaptı. 1940'larda öğrencilerinden biri ve gelecekte ise Başbakan Margaret Thatcher olacak ve 1980'lerde Downing Caddesi'nde Dorothy Hodgkin'in bir portresini kurduracak olan Margaret Roberts düşünüyordu ki Dorothy bir emek destekçisiydi. 
Francis Crick ve James Watson'nın  Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin tarafından elde edilen veri ve tekniğe dayanarak DNA'nın çift sarmal yapı modelini inşa etmişlerdi ve Nisan 1953'te Dorothy, Sydney Brenner, Jack Dunitz, Leslie Orgel ve Beryl M. Oughton ile birlikte bunu görmek için Oxford'dan Cambridge'e giden ilk insandı. Dr. Beryl Oughton'a göre, Dorothy, DNA yapısının modelini görmek için Cambridge'e gittiklerini açıkladıktan sonra, onların hepsi iki araba ile birlikte dolaştı. 
1960 yılında Dorothy, Kraliyet Cemiyeti'nin Wolfson Araştırma Profesörü olarak atandı ve 1970'e kadar burada görev yaptı. Bu maaş Oxford Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdürmek için, araştırma masraflarını karşılamak için imkân sağlamıştır. 1977-1983 yılları arasında Oxford Üniversitesi Wolfson Kolej'de görev yaptı.

1934'te Robert Robinson'un verdiği küçük bir miktar kristal insülin örneği ile başladığı çalışmalar olağanüstü bilimsel araştırma projelerinden biri oldu. İnsan bedeninde çok geniş ve karışık etkileri olan bu hormon zihnini tamamen meşgul etmeye başladı. Ancak bu aşamada X-Işını Kristalografisi bu molekülün karmaşıklığı ile baş edebilecek seviyeye erişmemişti. O ve diğer meslektaşlarının bu tekniği geliştirmeleri senelerce sürdü. Bu çalışmalarla 35 sene sonra 1969'de insülinin yapısını çözene kadar her defasında daha büyük ve karmaşık molekül yapılarını ortaya çıkarmak mümkün oldu. Ancak gidecek yolu henüz bitmemişti. İnsülin üzerine aktif çalışmalar yapan laboratuvarlarla iş birliği yaptı, tavsiyeler verdi, dünyayı dolaşıp insülinin ve onun şeker hastaları için önemini anlatan konferanslar verdi.

Ona bilim alanında yol gösteren John Desmond Bernal bilim ve politikada yaşamını derinden etkiledi. Bernal bilim dünyasında büyük kabul gören seçkin bir bilim insanı, Komünist Partinin bir üyesi ve 1954 Macaristan işgaline kadar Sovyet rejimlerinin inançlı destekçisiydi. O, Bernal'den daima “bilge” diye bahseder, içten bir hayranlık duyar ve severdi. Ara sıra birbirlerine âşık olduklar. Her ikisinin de evlilikleri sarsıntısız değildi.
Dorothy 24 yaşındayken elinden dolayı acı çekmeye başladı. Doktora yapılan bir ziyaret sonucunda romatoid artritin teşhisi koyuldu. Bu durum hem ellerinde hem de ayaklarında zamanla deformeye  ve deformite sebep oldu. Dorothy, son yıllarında tekerlekli sandalyede çok zaman harcadı  ancak sakatlığına rağmen bilimsel olarak aktif kaldı.
Dorothy 1937'de, bir zamanlar Komünist Parti üyesi olan Tomas Hodgkin ile evlendi. Thomas zeki, çekici, enerjik ve etkileyici bir talip idi. Dorothy Thomas'ı da sevdi ve önemli problemler ve karar anında onun fikrini sorup danıştı. Bu “durumun” tüm sıkıntısını sessizce sineye çekti.
Thomas Lionel Hodgkin Koloni Ofisi'nden istifa ettiği ve yetişkin eğitiminde çalıştığı Filistin'den geri dönmemişti. Thomas Lionel Hodgkin, Komünist Parti'nin aralıklı bir üyesiydi ve daha sonra Afrika siyaseti ve tarihi hakkında birkaç büyük eser yazdı ve Oxford'daki Balliol Kolejin'de tanınmış bir öğretim görevlisi oldu. Çiftin üç çocuğu vardı: Luke, Elizabete and Toby.

Dorothy, 1949 yılına kadar eserlerini "Dorothy Crowfoot" olarak yayınladı ve Hans  Clarke'ın sekreteri Dorothy'i evlilik ismini Penisilin Kimyasına katkıda bulunduğu bir bölümde kullanmaya ikna etti. O zamana kadar, üç çocuk doğurduğu için 12 yıldır evli ve Kraliyet Cemiyeti Üyesi olarak seçilmiştir. Büyük oğlu Luke, annesini evine dönerek ve "Bugün kızlık soyadını kaybettim" şeklinde alay konusu olan trajik tonlarla anonsunu hatırladığını söyledi. Bundan sonra "Dorothy Crowfoot Hodgkin" olarak yayınlayacaktı ve bu Nobel Vakfı'nın kendisine verdiği ödül ve diğer Nobel Ödülleri sahipleri arasında yer aldığı biyografi adıydı. Dorothy, Dorothy Hodgkin bursuna ve Somerville kolej tarafından düzenlenen yıllık dersleri onuruna sunduktan sonra Kraliyet Cemiyeti tarafından "Dorothy Hodgkin" olarak anılır. Birleşik Krallık Ulusal Arşivleri ona "Dorothy Mary Crowfoot Hodgkin" diyor; Örneğin çalıştığı ya da yaşadığı yerleri anımsatan çeşitli plakalar üzerine. 94 Woodstock yolu, Oxford, "Dorothy Crowfoot Hodgkin" dır.

1950'ler ve 1970'ler arasında Dorothy, Moskova'daki Kristalografi Enstitüsünde, yurt dışında kendi alanında bilim insanlarıyla sürekli temas kurdu ve Moskova'daki Kristalografi Enstitüsünde, Hindistan'da, Pekin ve Şanghay'da insülin yapısıyla ilgili çalışan bilim insanlarıyla çalıştı.
İlk ziyareti 1959'da gerçekleşti. Daha sonraki çeyrek yüzyılda, yedi kez daha gitmiştir ve ölümünden bir yıl önce son ziyaretini yaptı. Özellikle unutulmaz olan gezisi Çinli grup kendilerinin bağımsız olarak Dorothy'nin ekibinden daha yüksek bir çözünürlüğe sahip insülin yapısını 1971'de çözdükleri ziyaret oldu. 1972-1975 yılları arasındaki üç yıl boyunca, Anc

Dünya Barış Konseyi kurulduğu 1949 yılından beri Dünya barışı, silahsızlanma küresel güvenlik, ulusal bağımsızlık, ekonomik ve sosyal adalet ve gelişim, çevrenin korunması, insan hakları, bağımsızlık mücadelesi veren halklarla dayanışma için ve emperyalizme karşı mücadele etmektedir. Kurucu başkanı Frederic Joliot-Curie'nin "Barış herkesin işidir." sözünü kendine ilke edinen DBK, dünyanın pek çok ülkesinde bulunan barıştan yana örgütlerin federasyonudur.

Barış Konseyi'nin yol gösterici ilkeleri ve amaçları şunlardır:

Emperyalist savaşlara ve egemen ülke ve ulusların işgaline karşı çıkma,
Tüm kitle imha silahlarının yasaklanması ve silahlanma yarışının sona erdirilmesi; yabancı askeri üslerin kaldırılması; etkin uluslararası denetim altında tam ve evrensel silahsızlanma,
Her türlü sömürgecilik, yeni-sömürgecilik, ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer ayrımcılık biçimlerinin ortadan kaldırılması,
Barışın tesisi için temel olan halkların egemenlik ve bağımsızlık hakkına saygı,
Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,
Ulusların iç işlerine karışmama,
Dostluk ve karşılıklı saygıya dayalı, karşılıklı yarar sağlayan ticaret ve kültürel ilişkilerin kurulması,
Farklı siyasi sistemlere sahip devletler arasında barışçıl bir arada yaşama,
Uluslar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde güç kullanımı yerine müzakereler.

Dünya Barış Konseyi, özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı için verilen pek çok mücadelede öncü olmuş ve bu mücadelelere katılmış, emperyalizme ve onun mekanizmalarına karşı çıkmıştır:

Dünya Barış Konseyi, Nelson Mandela'nın Robben Adası'ndan serbest bırakılması ve Güney Afrika'daki barbar apartheid sisteminin sona erdirilmesi kampanyasını başlatmışlardır. Apartheid döneminde, ABD ve Güney Afrika'nın Angola ve Mozambik'te meşru hükûmetleri devirmeye çalışan karşı-devrimcilere yardımı durdurmasını talep etmişlerdir.
El Salvador, Nikaragua ve Kolombiya'daki ABD müdahalelerine ve Grenada ile Panama'nın işgaline karşı çok sayıda protesto gösterisi düzenlemişlerdir.
İsrail-Filistin çatışmasında adil, iki devletli bir çözümü savunmuşlar; 1967 sınırları içinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devleti'ni desteklemişlerdir.
Vietnam halkının ABD'nin kanlı savaşındaki ve Fransız sömürge işgaline karşı kahramanca mücadelesinde ön saflarda yer almışlardır. DBK, “Agent Orange” mağdurlarıyla dayanışma içinde durmuşlar ve mağdurların ve ailelerinin tazmin edilmesini talep etmişlerdir.
1999'da Yugoslavya'ya yönelik NATO bombardımanına karşı kararlı bir şekilde durmuşlar ve geniş tabanlı protestolar düzenlemişlerdir.
Her iki Körfez Savaşı'na ve Afganistan savaşına karşı çıkmışlardır. Irak'ın işgalinin sona ermesini talep etmişler, işgale direnen halklarla, kendi geleceklerini belirleme hakları için dayanışma içinde olduklarını ifade etmişlerdir.
Küba'ya yönelik ambargoyu şiddetle kınamışlar ve ABD'nin bu ülkenin iç işlerine müdahalesinin sona ermesini talep etmişlerdir.
2002'de Venezuela'daki darbe girişimi sırasında açıkça tavır almışlar ve ABD hükûmeti ile diğer emperyalistlerin Venezuela'daki Hugo Chavez'in meşru hükûmetini devirme girişimlerini durdurmasını ısrarla talep etmişlerdir.
Dünyadaki tüm yabancı askeri üslere karşı mücadelede aktif bir rol oynamışlardır.
Avrupa Birliği'nin militarizasyonunu ve “Lizbon Antlaşması”nı kınamışlar ve buna karşı çıkmışlardır.
2009'daki zirvesinde, NATO'ya ve 60 yıllık insanlık suçlarına karşı Strasbourg'da ve onlarca ülkede tavır almışlardır.
Tüm nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılmasını ve küresel silahsızlanmayı talep etmişlerdir.
2010'da Lizbon ve 2012'de Chicago'daki NATO Zirveleri sırasında anti-NATO faaliyetlerini aktif bir şekilde organize etmişler ve katılmışlardır.
2011'de NATO'nun Libya'ya yönelik saldırısına ve son dönemde Suriye ile İran'a yönelik devam eden tehditlere ve emperyalist müdahalelere karşı çıkmışlardır.

Sovyet Barış Komitesi

Dünya Barış Konseyi18 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Barış Derneği21 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gathering the pieces of peace29 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edvard Munch, (IPA: [ˈɛdvɑʈ muŋk]), (12 Aralık 1863, Løten, Hedmark, Norveç  - 23 Ocak 1944, Oslo, Norveç), özellikle Çığlık başlıklı tablosuyla tanınan Norveçli dışavurumcu ressamdır.
Ruhsal ve duygusal konuları işlediği resimleriyle tanındı. Alman Dışavurumculuğu akımının gelişmesine önemli katkıları oldu. Başlangıçta resimlerinde egemen olan içe dönük ve karamsar havanın yerini, yaşamının son yıllarına doğru yaşama sevinci almıştır.
Hayatın Frizleri adlı serinin bir parçası olan Çığlık (1893; ilk adı ile Umutsuzluk), tablosunda Munch hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri işledi. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. 1994 ve 2004 yıllarında iki versiyon çalındı, her ikisi de daha sonra bulunmuştur.

2012 yılının mayıs ayında Çığlık tablosu 119,9 milyon dolara satılarak, açık arttırma yoluyla satılan en pahalı sanat eserlerinden biri olmuştur. Orijinal adı Doğanın Çığlığı olan bu resim, Munch'un 1893 ile 1910 arasında yaptığı aynı konudaki dört eserden biridir. Figür, ince uzun elleriyle kafatasına benzeyen kafasının iki yanını tutmaktadır, gözleri fal taşı gibi açıktır, ağzındaki açıklık sessiz bir çığlık gibi görünür. Figürün meşum halindeki korku ve dehşet, kompozisyonda tekrarlanan dalgalı şekillerle aksettirilmiştir. Ana figürdeki ve arkada köprü boyunca yürüyen iki kişideki muğlaklık, nedeni belirsiz bir tehlike duygusuna dayandırılır. Girdap gibi dönen çizgiler ve doğal olmayan güçlü endişe duygusuna vurgu yapar. Munch, daha güçlü renklerle endişe duygusunu vurgular. Munch, daha sonra bu resmin ilham kaynağını şöyle açıklamıştı: "Yolda iki arkadaşımla yürüyordum, güneş batıyordu, birdenbire gökyüzü kan kırmızısına büründü, kendimi tükenmiş hissederek, durakladım ve parmaklıklara yaslandım, koyu mavi fiyordun ve şehrin üzerinde kan ve dil şeklinde alevler vardı, arkadaşlarım yürümeye devam ettiler ve ben korku içinde tir tir titreyerek kalakaldım, doğanın içinden geçen sonsuz çığlığı içimde hissetim"

Eggum, Arne (1984).  Munch, Edvard (Ed.). Edvard Munch: Paintings, Sketches, and Studies. New York, NY: C.N. Potter. s. 305. ISBN 0-517-55617-0. 4 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Haziran 2021. 

Munch Müzesi 23 Mayıs 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yaşamın Dansı Sitesi
Galeri Munch - Løten20 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edvard Munch Kataloğu - Raisonné 10 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Artcyclopedia'da Munch 5 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ernst Ludwig Kirchner (6 Mayıs 1880 – 15 Haziran 1938), Alman dışavurumcu ressam ve grafiker. Kirchner, dışavurumculuğun ortaya çıkmasında büyük etkisi olmuş Die Brücke (Köprü) isimli ressamlar grubunun kurucularından biriydi. I. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılan sanatçı sağlığının bozulması sebebiyle terhis edildi.
1933 yılında, çalışmaları Nazilerce dejenere sanat olarak kabul edildi. Aynı sene 600'den fazla eseri satıldı ya da yok edildi. Ressam 1938 yılında intihar etti.

Ernst Ludwig Kirchner, Almanya'nın Aschaffenburg kentinde dünyaya geldi. 1901 yılında, Dresden'de bir teknik üniversite olan Königliche Technische Hochschule'a başladı. Bu enstitüde mimarlık eğitimi alan sanatçı, mimarlıkla ilgili olmayan konularda da dersler aldı. Örneğin serbest resim, perspektif çizme, sanat tarihi gibi konularda okulda çalışma fırsatı buldu. Okuldaki birinci döneminde Fritz Bleyl ile tanışıp yakın arkadaş oldu. Birlikte sanat hakkında uzun tartışmalara girişen iki arkadaş ortak bir radikal bakış geliştirdiler. Ressam, 1903-1904 yıllarında çalışmalarına Münih'te devam etti. 1905'te Dresden'e dönerek okulunu bitirdi.

1905 yılında, Kirchner, Bleyl ile diğer iki mimarlık öğrencisi olan Karl Schmidt-Rottluff ve Erich Heckel'le birlikte Die Brücke (Köprü) isimli ressam grubunu kurdu. Bu olaydan sonra kendini tamamen sanata adadı. Grup olarak yaygın olan geleneksel akademik tarzdan kaçınarak gelecek ile geçmiş arasında bir "köprü" vazifesi görecek yeni sanatsal ifade yolları bulmaya çalıştılar. Hem Albrecht Dürer, Matthias Grünewald gibi eski ustalardan hem de çağdaş avangart hareketlerden etkilendiler. Kendi millî miraslarına sahip çıkma adına, tahta baskıları canlandırmaya çalıştılar.
Gruplarının yirminci yüzyılda modern sanatın gelişimi ve Dışavurumculuk akımı üzerinde büyük etkileri oldu. Grup ilk olarak eskiden bir kasap dükkânı olan Kirchner'in atölyesinde buluştu. Bleyl daha sonradan o günü şöyle anlatacaktı:

Yerlere saçılmış tablolar, çizimler, kitaplar ve ressam malzemeleri ile bohem tarzını yansıtan bu atölye düzenli bir mimarlık öğrencisinin evinden çok bir ressamın romantik pansiyonu gibiydi.

Kirchner'in atölyesi, çıplaklığın ve gündelik ilişkilerin alabildiğine yaşandığı bir mekana dönüştü. Grup olarak çizim yaptıkları seanslarda model olarak çoğunlukla çevrelerindeki insanları kullandılar. Örneğin, Bleyl, modellerinden biri olan o civarda yaşayan on beş yaşındaki Isabella'yı "canlı, güzel, yaşama sevinci dolu, aptal korse modasının oluşturduğu deformasyonlara sahip olmayan, bir ressamın taleplerini tamamen gerçekleştirebilecek özelliklere sahip" olarak tanımladı.
Grup çoğunluğunu Kirchner'in yazdığı bir manifesto da yayınladı. Tahta üzerine oyulmuş bu manifesto "çalışmalarında ve yaşamlarında özgürlük isteyen, geçmişe göre daha bağımsız" yeni bir nesli haber veriyordu. Eylül, Ekim 1906'da ilk sergilerini açtılar. Dresden'de açılan bu ilk sergideki temaları çıplak kadın portreleriydi.
Kirchner, 1906 yılında Doris Große ile tanıştı. Große, 1911 yılına kadar ressamın favori modeli oldu. 1907-1911 arasında yazlarını Fehmarn adalarındaki Moritzburg'da diğer Die Brücke üyeleriyle birlikte geçirdi. Bu dönemde doğada nü resimleri yaptı. 1911 yılında Berlin'e taşındı. Orada MIUM-Institut isimli bir özel okulda Max Pechstein ile birlikte resim dersleri açtı. Bu dersler başarılı olmadı ve sene sonunda kapandı. Aynı yıl, Erna Schilling ile tanışan Kirchner'in bu beraberliği ömrünün sonuna kadar sürecekti.

1915 yılında çizdiği otoportresinde kendisini henüz orduya katılmamış olmasına rağmen asker olarak betimledi. 1918'de Davos'ta Alpler'deki bir çiftlik evine yerleşti. O dönemde pek çok dağ manzarası çizdi. 3 Temmuz 1919'da Davos'tan yazdığı bir mektupta: "Sevgili Van de Velde bugün bana modern yaşama dönmemi yazmış. Bu benim için söz konusu bile olamaz. Dünyanın tadları her yerde aynıdır, sadece dış yüzeyleri değişir. Burada yaşayan biri modern yaşamdaki birine göre ileriyi görmeyi ve derine gitmeyi daha iyi öğrenir." yazdı.
Almanya ve İsviçre'de düzenlediği sergilerle 1920 yılında ressamın ünü arttı. 1923'te Frauenkirch-Wildboden'e taşındı. Kirchner, Almanya'ya son ziyaretini 1925-1926 yıllarında yaptı. 1928 yılında Venedik Bienali'ne katıldı. 1931 yılında ise Prusya Sanat Akademisi'nin bir üyesi oldu.
1933'te Kirchner, Naziler tarafından dejenere ressamlardan biri ilan edildi ve Berlin Sanat Akademisi'ndeki görevinden alındı. 1937'de Almanya'daki farklı müzelerde bulunan 600'den fazla çalışması toplatıldı. Bu eserler satıldı ya da yok edildi. Ressam, 1938 yılında, Almanlar'ın Avusturya'yı işgali ve evini kapatmaları sonucunda yaşadığı psikolojik travma sonrası intihar etti.

1913 yılında, ressamın çalışmaları, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk modern sanat sergisi olarak da kabul edilen Armory Show'da sergilendi. 1921 yılında ABD'deki müzeler sanatçının eserlerini satın almaya başladılar. Bu işe sonraki yıllarda da devam ettiler. Bu ülkedeki ilk kişisel sergisi Detroit Sanat Enstitüsü'nde 1937 yılında açıldı.
Kasım 2006'da Christie's müzayedecisi ressamın Sokak, Berlin tablosunu 38 milyon dolara sattı. 2008 yılında New York'taki Museum of Modern Art en iyi çalışmalarından oluşan bir sergi açtı.

Ernst Ludwig Kirchner Vakfı, Berlin21 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kirchner Müzesi, Davos18 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kirchner ve Alman Dışavurumculuk hareketi18 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Fidel Alejandro Castro Ruz ( söylenişi) (13 Ağustos 1926, Mayarí - 25 Kasım 2016, Havana), 1959'dan 2008'e kadar Küba'nın lideri olarak görev yapan Kübalı siyasetçi ve devrimciydi. 1959 ile 1976 yılları arasında Küba başbakanı, 1976 ile 2008 yılları arasında ise Küba devlet başkanı olarak görev yaptı. Marksist-Leninist ve Küba milliyetçisi ideolojiye sahip olan Castro, 1965 ile 2011 yılları arasında Küba Komünist Partisi'nin birinci sekreteri olarak da görev yaptı. Yönetimi altında Küba, tek partili bir komünist devlet hâline geldi; sanayi ve ticaret kamulaştırıldı ve toplumun çeşitli kesimlerinde sosyalist reformlar uygulandı.
Birán'da zengin bir İspanyol çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelen Castro, Havana Üniversitesi'nde hukuk eğitimi alırken solcu ve anti-emperyalist fikirleri benimsedi. Dominik Cumhuriyeti ve Kolombiya'da sağcı hükûmetlere karşı isyanlara katıldıktan sonra, Küba Devlet Başkanı Fulgencio Batista'yı devirmeyi planladı ve 1953'te Moncada Kışlası'na başarısız bir saldırı düzenledi. Bir yıl hapis yattıktan sonra Meksika'ya giden Castro, kardeşi Raúl Castro ve Ernesto “Che” Guevara ile birlikte 26 Temmuz Hareketi adlı devrimci bir grup kurdu. Küba'ya döndüğünde, Sierra Maestra'dan Batista'nın güçlerine karşı gerilla savaşı yürütüp Hareketi yöneterek Küba Devrimi'nde önemli bir rol oynadı. 1959'da Batista'nın devrilmesinin ardından başbakan olarak askeri ve siyasi iktidarı ele geçirdi. Amerika Birleşik Devletleri, Castro'nun hükûmetine karşı suikast girişimleri, ekonomik ambargolar ve 1961'deki Domuzlar Körfezi Çıkarması da dâhil olmak üzere çeşitli karşı devrim girişimleriyle onu devirmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bu tehditlere karşı koyan Castro, Sovyetler Birliği ile ittifak kurdu ve Sovyetlerin Küba'ya nükleer silah yerleştirmesine izin verdi; bu gelişme, 1962'de Soğuk Savaş'ın belirleyici olaylarından biri olan Küba Füze Krizi'ne yol açtı.
Marksist-Leninist bir kalkınma modelini benimseyen Castro, Küba'yı Batı Yarımküre'de ilk tek partili sosyalist devlet hâline getirdi. Merkezi ekonomik planlamayı uygulayan ve sağlık ile eğitim hizmetlerini genişleten politikalar, basının devlet kontrolü ve iç muhalefetin bastırılmasıyla birlikte yürürlüğe kondu. Yurtdışında Castro, anti-emperyalist devrimci grupları destekledi; Şili, Nikaragua ve Grenada'da Marksist hükûmetlerin kurulmasına katkıda bulundu ve Yom Kippur Savaşı, Ogaden Savaşı ve Angola İç Savaşı'nda müttefiklerine asker gönderdi. Bu eylemler, 1979-1983 yıllarında Bağlantısızlar Hareketi'nin liderliği ve Küba'nın tıbbi enternasyonalizmi ile birleşerek ülkenin uluslararası profilini artırdı. 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Castro, Küba'yı “Özel Dönem” olarak adlandırılan ekonomik krizden geçirdi ve çevrecilik ile küreselleşme karşıtı fikirleri benimsedi. 2000'li yıllarda Latin Amerika'daki “pembe dalga” hareketi içinde, özellikle Hugo Chávez'in Venezuela'sıyla ittifaklar kurdu ve Latin Amerika İçin Bolivarcı İttifak'ın oluşumuna katkı sağladı.

Orta hâlli İspanyol göçmeni Ángel Castro y Argiz'in (1875-1956), aşçısı Lina Ruz González'den (Ángel Castro y Argiz'in ilk evliliğinin sona ermesinden sonra nikahlandılar) evlilik dışı doğan beş çocuğundan ikincisidir. İspanya'nın kuzeybatısındaki Galiçya'da dünyaya gelen babası Ángel Castro y Argiz, Küba Bağımsızlık Savaşı sırasında Küba'ya gelen İspanyol askerlerinden biriydi. Savaş bittikten sonra adadan ayrılmış ama kısa süre sonra Küba'ya dönmüştü. Ülkenin doğusundaki Oriente ilinde (1976'da lağvedildi) başarılı bir şeker kamışı yetiştiricisi olmuştu.
Fidel Castro, United Fruit Company'nin denetimi altındaki yoksul bir yöre olan Mayarí'de yetişti. Oriente ilinin merkezi Santiago'daki Katolik okullarında ve Havana'daki Cizvit lisesi Belén İlahiyat Okulu'nda öğrenim gördü. 1945'te eğitime başladığı Havana Üniversitesi'nden 1950'de hukuk doktoru olarak mezun oldu.
Öğrenciyken, 1947'de Dominik Cumhuriyeti'nde Rafael Trujillo'nun sağcı askerî cuntasına karşı başarısızlıkla sonuçlanan bir devrimci harekete ve 1948'de Bogotá'daki kent ayaklanmalarına katıldı. 1947'de Küba Halk Partisi'ne girdi. 1950-52 arasında avukatlık yaptıktan sonra Temsilciler Meclisi seçimleri için Küba Halk Partisi'nden adaylığını koydu. Ama 10 Mart 1952'de iktidardaki Carlos Prío Socarrás hükûmetini deviren Küba'nın eski başkanlarından General Fulgencio Batista seçimleri iptal etti.

1953 başlarında Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla küçük bir grup oluşturan Castro, 26 Temmuz'da Santiago'daki Moncada Kışlası'na 165 arkadaşıyla birlikte bir baskın düzenledi; ama başarısızlığa uğrayarak tutuklandı. 16 Ekim 1953'te Santiago'daki Küba Yüksek Mahkemesi'nde yapılan yargılamada 'Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır!' (La Historia Me Absolvera) cümlesiyle biten ünlü savunmasını yaptı. Mahkeme sonunda 16 yıla mahkûm oldu. Juventud Adasında 21 ay hapis yattıktan sonra Batista'nın emriyle cezasının geriye kalan bölümü bağışlandı.
1955'te Küba'dan ayrılarak Meksika'ya geçti ve 26 Temmuz Hareketi adlı yeni bir örgüt kurdu. İspanya İç Savaşı'na katılmış olan Kübalı Alberto Bayo'nun yönetiminde gerilla savaşı eğitimi gören örgüt üyeleri 2 Aralık 1956'da Granma yatıyla Küba'ya dönerek Oriente'de karaya çıktı. Burada hükûmet kuvvetleriyle girişilen çatışmalarda arkadaşlarının çoğunu yitiren Castro, aralarında kardeşi Raul Castro ve Ernesto Che Guevara'nın da bulunduğu 12 arkadaşıyla birlikte Oriente'nin güneybatısındaki Maestra Dağlarına çekildi. Bu dağlarda iki yıl boyunca Batista'nın kuvvetlerine karşı bir gerilla savaşı yürüttü. Giderek siyasi desteğini yitiren ve bir dizi askerî yenilgiye uğrayan Batista, 31 Aralık 1958'de Dominik Cumhuriyeti'ne kaçtı. Castro 1959'un ilk günlerinde Havana'ya girdi. Hukukçu Doktor Manuel Urrutia Leo devlet başkanlığına, Castro da başbakanlığa getirildi.

Castro hükûmeti, ilk olarak fiyatları ve kiraları düşürdü. Ardından köklü bir toprak reformu başlattı. 40 hektarı geçen toprak bedelleri 20 yılda ödenmek üzere kamulaştırıldı ve halk çiftlikleri olarak işletilmeye başlandı. Önceleri Castro'ya karşı çıkmakla beraber 1959'a doğru gerilla hareketini desteklemeye başlayan Küba Sosyalist Halk Partisi (PSP), Castro ile ilişkilerini geliştirerek etkili bir konum kazandı. Bu durumdan tedirgin olan Urrutia'nın toprak reformunun ertelenmesi yönündeki baskıları üzerine Castro istifa etti; ama halkın yoğun tepkisi karşısında Urrutia, görevinden çekilmek zorunda kaldı. Yerine Osvaldo Doticos getirilirken Castro yeniden başbakan oldu.

Bu sırada toprakların kamulaştırılmasından zarar gören ABD şirketlerinin baskısıyla ABD hükûmeti, Küba'ya karşı ekonomik ambargo uygulamaya başladı. Ekonomisi tek ürüne dayalı bir ülke olan Küba, öteden beri ABD'ye sattığı şekeri SSCB'ye satmaya başladı. ABD şirketlerinin elindeki rafineriler, şeker karşılığında SSCB'den alınan ham petrolü işlemeyi reddedince Castro bu rafinerileri devletleştirdi. Bu gelişme ABD ile Küba'nın arasını daha da açtı. Devrimden sonra ABD'ye kaçan ve John F. Kennedy yönetiminden silah ve mali destek sağlayan Kübalıların Nisan 1961'de giriştiği Domuzlar Körfezi Çıkarması başarısızlıkla sonuçlandı. Castro, çıkarmanın ardından yayımladığı Havana Bildirisi ile ilk kez Küba'nın sosyalist politikalar izleyeceğini dünyaya duyurdu. 1962'de SSCB'nin Küba'ya balistik füzeler yerleştirmesi ve John F. Kennedy'nin Küba'yı deniz ablukasına almasıyla dünya bir nükleer savaşın eşiğine geldi. Bunalım; ancak ABD'nin Küba'da hükûmeti devirmek için artık girişimde bulunmayacağına söz vermesi ve SSCB'nin Türkiye'deki Amerikan füze rampalarının kaldırılması karşılığında nükleer silahlarını Küba'dan geri çekmeyi kabul etmesiyle atlatılabildi. Bununla birlikte Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) Castro'ya yönelik suikast planları hazırlamayı sürdürdü.
Kruşçev'in Küba Bunalımı sırasında ödün verdiğini öne süren Castro, 1968'e değin bağımsız sosyalist bir politika izledi. Güney ve Orta Amerika ile Afrika'daki devrimleri destekleyici bir tutum aldı. Aynı dönemde Bağlantısızlar Hareketi'nin önderlerinden biri durumuna geldi. 1968'den sonra SSCB ile ilişkilerin düzelmesi doğrultusunda başlayan askeri ve ekonomik yakınlaşma süreci içinde SSCB'ye dönük bir dış politika izledi. 1975'te Angola'daki iç savaş sırasında Angola Halk Kurtuluş Cephesi'ni (MPLA) desteklemek amacıyla Kübalı askerler gönderdi. Bunu Etiyopya ve başka ülkelere gönderilen Kübalı askerler izledi. 1980'lerde Küba'nın yurt dışındaki asker sayısı 40 bine ulaştı.
1961'de Küba Sosyalist Halk Partisi ile birleşme sonucu ortaya çıkan Birleşmiş Sosyalist Devrim Partisi'nin (1965'ten sonra Küba Komünist Partisi) genel sekreterliğini üstlenen Castro, ülke içinde çok yönlü ve kapsamlı politikalar uygulamaya başladı. Okuma yazma seferberliği sonunda okuryazarlık oranı %90'ın üzerine çıktı. Yeni okullar açılarak eğitim olanakları yaygınlaştırıldı. Zenginlik kaynaklarının, ulusal gelirin ve sağlık hizmetlerinin dağılımında köklü değişiklikler gerçekleştirildi. İşsizlik büyük ölçüde ortadan kaldırılırken herkese çalışma yükümlülüğü getirildi. Bütün bunlara karşın tek ürüne dayalı (şeker) Küba ekonomisini dönüştürme yönündeki çabalar başarılı sonuçlar vermediğinden 1970'lerin ortasından başlayarak önemli sıkıntılar yaşanmaya başladı. Bu nedenle SSCB'nin mali desteği büyük önem kazandı.SSCB'nin Küba üzerindeki kuvvetli etkisinin bir başka sonucu da Ernesto Che Guavara'nın SSCB'nin uluslararası çıkarlarına aykırı bir şekilde giriştiği bir takım eylemlerinin engellenmesi olmuştur. SSCB'nin yoğun baskılarından bunalan Che, Küba'da daha fazla kalmayı gereksiz görerek çeşitli uluslararası eylemlere girişmiş ve bu süreç onun Bolivya'da öldürülmesiyle son bulmuştur.
Küba'da 1959'dan sonra ilk kez yerel seçimlerin yapıldığı ve devlet yapısında yeni düzenlemelerin geliştirildiği 1976'da Devlet Konseyi ve Bakanlar Kurulu başkanlığını üstlenen Castro, güçlü ve merkezi bürokrasiye dayanarak toplumsal ve ekonomik yaşamdaki yönlendirici rolünü sürdürdü. Devlet ve parti organlarında eski mücadele arkad

Francis Picabia (tam ismi  Francis-Marie Martinez de Picabia) (22 Ocak 1879 – 30 Kasım 1953), Fransız ressam, heykeltıraş, grafik sanatçısı ve yazar. Dadaizmin ve Gerçeküstücülüğün en önemli temsilcilerinden sayılır.

Francis Picabia Juan Martinez Picabia'nın torunu idi. Büyükbabası Küba doğumlu olup sonra New York ve Madrid'de yerleşmiş idi. Annesi Fransız asıllı Alphonse Davanne (1824-1912) bir kimyager ve fotoğrafçı idi ve Société française de photographie (Fransız Fotografya Cemiyeti) başkanlığı yapmıştı. Amcası Maurice Devanne Fransa'nın önemli bilim kütüphanelerinden olan Paris'te kurulu "Sainte-Geneviève Kütüphanesi" Konservator-Direktörü idi. Annesi Francis daha 7 yaşında iken öldü. Francis okul eğitimini önce Paris'te önemli bir özel Katolik okulu olan "College Stanislas" 'da ve sonra yine Paris'te "Monge Lisesi"'nde yaptı.
Babası "Pancho" Picabia oğlunun genç yaşta gösterdiği güzel resim yapma kabiliyetinden gayet kıvanç duyarak genç oğlunun hazırladığı "Vue des Mertingues (Martingues Manzarası)" adlı tablosunu yılda bir prestijli sergi açan "Fransız Ressamlar Salonu"'na gönderdi. Bu tablo o yıl için Salon sergisinde gösterilmek için kabul edildi. Ertesi yıl Francis "Ecole 'Éçöle des Arts Decoratifs (Dekoratif Güzel Sanatlar Okulu)"'na kaydını yaptırdı. Bu okula devam etmekle beraber zamanının çoğunu Louvre'daki güzel sanatlar okuluna ve "Humbert Akademisi"'ne devamla geçirdi. Burada sonradan meşhur ressamlar olarak isim yapacak George Braque ve "Mary Laurencin" ile arkadaşlık yaptı. 1894'te Francis Picabia babasının toplamış olduğu İspanyol tablolarını kopya edip asıllarını satarak büyük bir Japon estampları koleksiyonu kurdu. Clichy Bulvarında binası bulunan Fernand Cormon stüdyosuna devam başladı ve sonradan tanınmış ressamlar olan Van Gogh ile Toulouse-Lautrec de bu stüdyoya devam etmekte idiler.
Annesinden bir miras kalmakla ve böylece büyük para sorunları olmamasıyla beraber 20. yüzyıl başından itibaren Francis Picabia hayatını bir ressam olup eserlerinin satışından elde ettiği gelirle geçinmeye başladı. 1897'de ünlü İzlenimci ressamlardan olan Alfred Sisley ile tanışıp onun atölyesine devam edip onun "empresyonizm" resim stilini öğrenip eserlerinde uygulamaya başladı. Bu arada 1898'de diğer bir ünlü "empresyonizm" ressamı olan Pisarro ve ailesi ile tanıştı.
"Barbizon ekolü" adı verilen Alfred Sisley, Camille Pissarro ve Marius Borgeaud bu empresyonist ressam grubuna 1903-1908'de katılması Francis Picabia'nın empresyonizm stiline olan hevesini daha da teşvik etti. 1905-1908 döneminde Francis Picabia iki defa Akdeniz kıyısında Martigues'de tatil yapıp buradaki deniz ve kanal manzaraları peyzajlarının konusu yaptı. Bu deniz kıyısının parlak ve ışıklı atmosferi hazırladığı diğer tablo ve resimlerde de kendini aksettirdi. Hazırladığı eserler ve popüler olarak katıldığı sergilerde gösterdiği eserler empresyonizm akımı içinde yeni bir gelişme olan "saf parlak gün veya ay ışıklı empresyonizm (pur luminisme impressionnism)" olarak anılmaya başlandı. On yıl kadar uzun olan bu artistik dönemde Francis Picabia gayet üretken bir sanatkar ressam olarak bu stili kullanarak çok sayıda tablolar ve resimler hazırladı. Bu çalışmaları ile kendini sanat çevrelerinde tanıttı. Bazı eleştirmenler bu dönemde hazırladığı eserleri, Sisley ve diğer Barbizon grubu ressamların eserlerinin kopyacılığı olarak tenkit ederler ve eserlerine konu olan Paris ve etrafında bulunan küçük kiliseler, patikalar, nehir kıyıları, mavnalar ve şehir çatıları ile çamaşırhaneler olduğunu iddia edip bu stilde hazırladığı eserleri küçümserler. Bu stilde yetiştiği sanat zirvesi 64 tablosu ile 1905'te "Galeri Hausman"'da açtığı solo şahsi bir sergi oldu. Bu solo sergi hem eleştirmenlerin çoğunluğu tarafından tutuldu, hem de sanatsever halk arasında çok popüler olarak, çok sayıda seyirci kitlesi topladı. Bu sergiden sonra Danthon Sanat Galerisi'nde yeni bir şahsi sergi açtı. Buradaki popülerliği uluslararası ün kazanmasına neden oldu. Önce eserleri Berlin'de "Kaspar Kunstsalon"'da; sonra Londra, Münih ve Barselona'da özel sanat galerilerinde açılan solo sergilerde gösterildi.
Bu sırada Francis Picabia yeni sanat akımlarına doğru yöneldi. Georges Seurat'in ortaya atıp geliştirdiği ve takipçisi Paul Signac'in devam ettirdiği noktacılık veya puantilizm stiline uyan bazı eserler hazırladı. Hazırladığı noktacılık akımına uyan eserleri de bazı eleştirmenler tarafından Signac'ın kopyacılığı olarak kritik edilir. Sonra da 1908'de birden "empresyonizm" akımı ile sanat ilişkisini kesti. Böylece sanat eseri alım satımı ile uğraşan galerileri ve müşterilerini kaybetmiş oldu. Eser satışlarından elde ettiği geliri de kaybetmiş olmaktaydı ve annesinden miras kalan servetine dayanmaya başladı.
1909'da hazırlamış olduğu "akuvarel tablo" Caoutchouc soyut sanat akımının kurucu tablolarından birisi olduğu bazı sanat tarihçileri tarafından iddia edilmektedir.
1909'dan itibaren sonradan kübizm kurucuları olarak bilinecek ressamlarla ve daha sora da bu akım içinde František Kupka'nin başını çektiği "Section d'or (Altın Bölüm)" adını taşıyan grubu oluşturanlarla arkadaşlık ve sanat ilişkileri kurdu.
1908'de Gabrièle Buffet ile tanıştı; çok yakın bir ilişkiye girdiler ve 1909'da evlendiler. Karısı Fransa'nın ileri gelen ailelerinden biri idi. Fransa'da romantizm akımında önemli bir yazar, şair ve politikacı olan Alphonse de Lamartine kuzenlerinden biri olup, diğer kuzenleri Lübnan'daki sedir ağaçlarını inceleyen Jussieu adlı üç tanınmış botanistti. Dedelerinin biri ise tanınmış bir amiral idi. 1910 ile 1919 arasında iki erkek 2 kız çocukları oldu.
1911'de Francis Picabia ilk defa 1910'da tanışmış olduğu ressam Marcel Duchamp' ın erkek kardeşi olan ressam Jacques Villon'un Paris'in batı varoşlarından birinde bulunan stüdyosunda toplanan "Puteaux Grubu" adli ressam grubuna katılıp bu gruba katkıda bulundu. Bu grup içinde şair Guillaume Apollinaire ve kübizm akımında önemli ressamlar olan Albert Gleizes, Roger de La Fresnaye, Fernand Léger ve Jean Metzinger bulunmaktaydı. Picabia'nın hazırladığı eserler de kübizm akımının önemli bazı eserleri olarak bilinmeye başladı.
1912'de şair Guillaume Apollinaire' in ressam karı koca Sonia Terk Delaunay ve Robert Delaunay ile birlikte ortaya attığı Orfizm akımına baştan katıldı. Mart 1913'te bu akıma katılanlar "Salon de Independents" bir sergi açtılar. Apollinaire, Kübizm yerini alacak olduğunu iddia ettiği Orfizm için bir manifesto yayımladı. Berlin'de bulunan "Erster Deutscher Herbstsalon" sergi salonunda, küratörü Herwarth Walden, Orfizm kurucuları karı-koca Delauneyler, Leger, Albert Gleizes ile birlikte Francis Picabia'nın eserlerini sergiledi. Bu sergiye bazı Fütürist akımı eserlerin konulması ise ressamlar ve sanatseverler arasında çok tartışma doğurdu. Genellikle İtalyanlardan oluşan Fütürizm akımı ressamları (örneğin Umberto Bocconi) bu iki akımın ayrı olduğunu şiddetle ilan ettiler.
1913-1915 döneminde Francis Picabia birkaç defa New York, ABD'yi ziyaret etti ve bu ülkede resimde Modernizm ve Avangart akımının simgesi oldu.
1913'te "Amerikan Ressamlar ve Heykeltıraşlar Cemiyeti"nin New York'ta "Ulusal Muhafızlar 69. Alay'"nın askeri deposu olan Armory'de açtığı ilk modern sanat sergisi olan "Uluslararası Modern Sanat Sergisi" veya kısa ismiyle "Armory Show (Armory Sergisi)" 'ne katılan Avrupa avantgart ressamların temsilcisi Marcel Duchamps ile birlikte Francis Picabia idi. Bu sergide Francis Picabia 1912'de hazırladığı "The Dance at the Spring (Kaynakta Dans)" adli Kübizm akımına uygun olan tablosu ile temsil edildi. Ama bu sergide Kübizm akımının simgesi haline gelen ve Amerikan sanat eleştirmenlerinin ve sanatla ilgilenen Amerikan alelade halkın tenkitlerini üstüne çekip gayet büyük bir promosyon süksesi yaratan eser Marcel Duchamp'ın Nude Descending a Staırcase, No. 2, (Merdivenden İnen bir Çıplak II) adlı tablosu oldu.
Bu sergiyi organize edenler arasında bulunan New York da "291" isimli resim galerisinin sahibi olan "Alfred Stieglitz" 17 Mart 1913 - 5 Nisan 1913 döneminde sırf Francis Picabia'nın eserlerinin gösterildiği bir sergi organize etti. Ayrıca Francis Picabia ve Marcel Duchamp ve Amerikalı olan Man Ray bu sanat galerisinin ismine atıfla 291 adlı bir dergi çıkartmaya başladılar ve bu dergi ile modern sanatın ortaya çıktığını ilan ettiler. Bu dergi Birleşik Amerika'da Dadaizm akımının ilk görüntüsü olarak kabul edilmektedir. 
Bu dönemde Francis Picabia "mekanistik kompozisyon" adını verdiği ve ressam eli değmeden otomatik mekanik olarak hazırlanan tablolar yapmaya başlamıştı. 1916'da Picabia New York'a sırf ticaret amacı ile gitti; ama Amerikan sanatseverler ve galeri sahiplarinden gelen çok sayıda davet üzerine ABD 'de planladığından çok daha uzun müddet kaldı. Yayınlanması devam eden 291 adlı sanat dergisi bir sayısını Picabia'nın sanatına hasretti. New York'ta kaldığı zaman karısı Gabrielle ve Marcel Duchamp kendisine katıldılar ve Amerikan sanatçı Man Ray ile de tanıştı. Fakat şahsi olarak bu Amerika seyahati Picabia'ya yaramadı. Ayaklarında ödemden ve taşikardiden muzdarip oldu. Ayrıca kendine yabancı gelen bu ülkede rekreasyon için gayet fazla alkol almaya ve hatta uyuşturucu ilaçlar kullanmaya başladı.
1916'da hazırladığı "mekanistik kompozisyon" eserleri ve hazırladığı alaycı konuları ima eden bir seri imal edilmiş sanat objesi konularının sanatsal analizini ihtiva eden makaleler Barcelona'da yayımlanan 391 adli bir sanat dergisinde ele alındı. Bu analizi yapılan Picabia tarafından hazırlanan eserlerin dadaizm akımının başlangıç eserleri olduğu birçok eleştirmen tarafından kabul edilmektedir.
Picabia 1918 zaman birlikte olduğu kız arkadaşı olan "Germaine Everling" ile birlikte Lozan ve Zürih'e gitti. 1918'de Dadaizm'in doğuş merkezi olan Zürih'e bu grubun teoretisyenlerinden olan Tristan Tzara ile yakın ilişkiler kurdu ve onun radikal düşünce ve fikirlerinin gayet büyük etkisi altında kaldı. Sonra Picabia Paris'e geçti. Bu şehirde dadaizm akımlı edebiyat sanatı öncüleri olan André Breton, Paul Éluard, 

Franz Moritz Wilhelm Marc (d. 8 Şubat 1880, Münih, Alman İmparatorluğu – ö. 4 Mart 1916, Verdun, Fransa), önde gelen bir dışavurumcu Alman ressamdır.

Babası Wilhelm, profesyonel bir manzara ressamı, annesi Sophie ise katı bir Kalvenciydi. Franz Marc, 1900 yılında Münih Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. 1903 ve 1907 yıllarında bir müddet Paris'te bulundu. Bu dönemde Vincent van Gogh'un yapıtlarına duyduğu yakınlığı keşfetti.
Franz Marc, 1910 yılında ressam August Macke ile önemli bir arkadaşlık geliştirdi. 1911'de sanatçı Ağustosu Macke'yle önemli bir arkadaşlığı geliştirdi. 1911'de August Macke, Vasili Kandinski ve Münih Yeni Ressamlar Birliği'nden gelen diğer ressamlarla birlikte Mavi Atlılar grubunu kurdu.
Aralık 1911 ile Ocak 1912 arasında ilk Mavi Atlılar sergisini Münih'teki Thannhauser Galerisi'nde düzenledi. Bu sergi, Alman dışavurumculuğunun doruk noktası oldu ve yapıtlar, Münih'in ardından Berlin, Köln, Hagen ve Frankfurt'ta da sergilendi.
1912 yılında, kendisini gelecekçilik ve renk kullanımı yönünden etkileyecek olan Fransız ressam Robert Delaunay ile tanıştı. Bu tanışıklığın ardından Marc, gelecekçilik ve kübizmden etkilenmeye başladı. Bu etkilenmeyle birlikte, sanatı gittikçe yalın ve soyut bir doğayı yansıtır oldu.
I. Dünya Savaşı'nın Batı Cephesi'nde Fransa ve Alman İmparatorluğu arasında yapılan Verdun Savaşı'nda, Franz Marc da gönüllü olarak Alman ordusundaydı. 4 Mart 1916 günü, Verdun Savaşı'nın başlamasının üzerinden yaklaşık 1,5 hafta geçmişken, başına aldığı isabetin ardından öldü.

Franz Marc, olgun yapıtlarının pek çoğunda genellikle doğal hâliyle hayvanları resmetti. Keskin bir basitlik, parlak ana renkler ve yoğun duygularla kübist yapıtlar ortaya koydu. Yapıtlarının bazılarında da (altmış tane civarı), gravür ve litografiyi kullandı.
Marc'ın en iyi tanınan yapıtı muhtemelen, 1913'te yaptığı "Tierschicksale" adlı yapıtıdır. Resim, Basel'deki Basel Kunstmuseum'da sergilenmektedir.
1988'in Ekim ayında, Marc'ın bazı resimleri rekor ederlere satıldı. Londra'da Christie's sanat açık artırım evinde "Rote Rehe I" (Kızıl Geyik 1) adlı tablosu 3,3 milyon İngiliz Sterlini'ne satıldı. Bu rekoru, 1999'un Ekim ayında "Der Wasserfall" (Şelale) adlı tablosu kırdı. Dünyanın en eski ikinci açık artırım evi olan Sotheby's'de yapılan açık artırmada, bu tablo özel bir koleksiyoner tarafından 5,06 milyon İngiliz Sterlini'ne satın alındı. Bu fiyat, Franz Marc ve 20. yüzyıl Alman resim sanatı için verilmiş en yüksek fiyat oldu.

Rosenthal, M. Franz Marc, Prestel, 2004. ISBN 3-7913-3094-2

Franz Marc'ın yapıtları (İngilizce)
Marc'ın çalışmalarının galerisi (İngilizce)
Marc'la ilintili bağlantılar (Almanca), (İngilizce), (Fransızca)
WebMuseum'un Franz Marc sayfası 25 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Françoise Gaime Gilot (26 Kasım 1921 - 6 Haziran 2023), Fransız ressamdı. Gilot, çoğunlukla suluboya ve seramik üzerine çalışan uluslararası üne sahip bir sanatçıydı ve aynı zamanda Picasso ile Yaşam adlı kitabıyla çok satan anı yazarıydı.

Gilot, Fransa'nın Neuilly-sur-Seine kentinde Émile Gilot ve Madeleine Gilot'un (doğumdaki soyadı Renoult) kızı olarak dünyaya geldi. Babası bir iş adamı ve tarım uzmanıydı ve annesi bir suluboya sanatçısıydı. Babası katı, iyi eğitimli bir adamdı. Gilot, küçük bir çocukken sol eliyle yazmaya başladı, ancak dört yaşındayken babası onu sağ eliyle yazmaya zorladı. Sonuç olarak, iki elini de kullanabilen biri haline geldi. 5 yaşında ressam olmaya karar verdi. Ertesi yıl annesi, suluboya ve çini mürekkebi ile başlayarak ona sanat dersi verdi. Gilot daha sonra annesinin resim öğretmeni Matmazel Meuge tarafından altı yıl boyunca eğitim aldı. Cambridge Üniversitesi'nde ve Paris'teki British Institute'ta (şimdi Paris'teki University of London Institute) İngiliz edebiyatı okudu. Gilot, avukat olmak için eğitim alırken, gerçek tutkusu olan sanatın peşinden gitmek için sabah hukuk derslerini atladığı biliniyordu. Sorbonne'dan 1938'de Felsefe bölümünden ve 1939'da Cambridge Üniversitesi'nden İngilizce eğitimi aldı. Gilot ilk resim sergisini 1943'te Paris'te açtı.

Gilot'nun babası Emile, kızının da kendisi gibi eğitimli olmasını istiyordu ve bunun sonucunda kızının eğitimini çok yakından denetliyordu. Gilot, küçük yaştan itibaren evde özel ders aldı ve altı yaşına geldiğinde, Yunan mitolojisi hakkında iyi bir bilgiye sahipti. On dört yaşına geldiğinde Edgar Allan Poe, Charles Baudelaire ve Alfred Jarry'nin kitaplarını okuyordu. Babası onun bir bilim adamı ya da avukat olmak için okula gideceğini umarken, Gilot ustaları anlamak ve takdirlerini kazanmak için Avrupa'daki müzeleri sık sık ziyaret ediyordu. Gilot on yedi yaşındayken Sorbonne'a ve Paris'teki British Institute'a girdi ve Felsefe alanında lisans derecesi aldı. İngiliz Edebiyatı derecesini Cambridge Üniversitesi'nden aldı. 1939'da Gilot'nun babası hala uluslararası hukuk diplomasını tamamlamasını istiyordu ve savaş sırasında Paris'in bombalanacağı korkusuyla, hukuk fakültesine başlaması için Fransa'nın Rennes kentine gönderildi. 19 yaşında hayatını sanata adamak için hukuk eğitimini bıraktı. Kaçak bir Macar Yahudi ressamı olan Endre Rozsda ile özel derslere başladı ve Académie Julian'daki derslere katıldı. 1942'de birkaç kez hukuku bırakıp babasının ısrarı üzerine geri dönen Gilot, ikinci yıl hukuk okudu ve yazılı sınavlarını geçti, ancak sözlü sınavlarında başarısız oldu

Gilot, 21 yaşında, o zamanlar 61 yaşında olan Pablo Picasso ile tanıştı. Picasso, Gilot'yu ilk kez 1943 baharında, Fransa'nın Alman işgali sırasında bir restoranda gördü. O zamanlar ilham kaynağı ve sevgilisi olan fotoğrafçı Dora Maar, Picasso'nun kendisini çok daha genç sanatçıyla değiştirdiğini öğrenince yıkıldı. Picasso ve Gilot'nun buluşmasından sonra 1946'da onun yanına taşındı. Birlikte neredeyse 10 yıl geçirdiler ve bu yıllar sanat etrafında döndü.
Bazı sanat tarihçileri, Gilot'nun Picasso ile olan ilişkisinin sanat kariyerini yarıda bıraktığına inanıyordu. Picasso'dan ayrıldığında, Picasso tanıdığı tüm sanat simsarlarına onun sanat eserlerini satın almamalarını söylemişti. Gilot ise, kendisini Picasso ile ilişkilendirmeye devam etmenin "bir sanatçı olarak ona büyük bir kötülük" olduğunu belirtmişti.
Picasso ve Gilot hiç evlenmediler ama iki çocukları oldu çünkü Picasso onları sevip bakacağına söz verdi. Oğulları Claude 1947'de ve kızları Paloma doğdu. Birlikte geçirdikleri 10 yıl boyunca Gilot, Paris sokaklarında Picasso'nun yasal eşi, Rus eski bir balerin olan Olga Khokhlova tarafından sık sık taciz edildi ve Picasso da ona fiziksel şiddet uyguladı. 1964'te, yani ayrılıklarından 11 yıl sonra Gilot, Picasso ile Yaşam (sanat eleştirmeni Carlton Lake ile birlikte) adlı eserini yazdı. Picasso'nun kitabın yayınlanmasını engellemeye yönelik başarısız bir hukuki itirazına rağmen, düzinelerce dilde bir milyondan fazla sattı. O andan itibaren Picasso, Claude veya Paloma'yı bir daha görmeyi istemedi Kitaptan elde edilen tüm gelir, Claude ve Paloma'nın Picasso'nun yasal varisleri olmak için bir dava açmasına yardımcı olmak için kullanıldı.

Bir sanatçı olarak itibarı ve eserinin değeri yıllar içinde arttı. 2021'de kızının 1965 tarihli bir portresi olan Paloma à la Guitare adlı tablosu Londra'daki Sotheby's müzayedesinde 1,3 milyon dolara satıldı. Ocak 2022 itibarıyla çalışmaları Metropolitan Museum of Art, Museum of Modern Art ve Centre Pompidou dahil olmak üzere birçok önde gelen müzede sergilenmektedir.

Gilot 1943'ten 1953'e kadar, Claude ve Paloma adında iki çocuğunun olduğu Pablo Picasso'nun sevgilisi ve sanat ilham perisiydi.
Gilot, 1955 yılında sanatçı Luc Simon ile evlendi. Kızları Aurélia ertesi yıl doğdu. Çift 1962'de boşandı
1969'da Gilot, California, La Jolla'daki ortak arkadaşlarının evinde Amerikan çocuk felci aşısı öncüsü Jonas Salk ile tanıştırıldı. Mimariye olan ortak zevkleri, birbirlerine kısa süre kur yapmalarına ve 1970'te Paris'te evlenmelerine yol açtı. 1995'te Salk'ın ölümüne kadar süren evlilikleri boyunca çift, Gilot New York, La Jolla ve Paris'te resim yapmaya devam ederken her yılın yarısında ayrı yaşadılar.
1980'ler ve 1990'lar boyunca, New York City'deki Guggenheim'daki prodüksiyonlar için kostümler, sahne setleri ve maskeler tasarladı.
1973'te, bilimsel dergi Virginia Woolf Quarterly'nin sanat yönetmeni olarak atandı. 1976'da Güney Kaliforniya Üniversitesi Güzel Bölümü yönetim kuruluna katıldı ve burada yaz kursları verdi ve 1983 yılına kadar organizasyonel sorumluluklar üstlendi.
Gilot, Salk Enstitüsü adına çalışarak zamanını New York ve Paris arasında paylaştırdı.
Gilot, Ağustos 2018'de Venedik, Hindistan ve Senegal'de yaptığı yolculukları belgeleyen üç eskiz defteri yayınladı.
Gilot, kalp ve akciğer rahatsızlıklarından muzdarip olduktan sonra, 6 Haziran 2023'te 101 yaşında bir New York City hastanesinde öldü.

Gilot, yılında Legion d'honneur Şövalyesi nişanına layık ɡörüldü. 2010 yılında, Fransız hükûmeti tarafından sanat için en yüksek ödülü olan Légion d'honneur nişanı verildi.

Gilot'u 1996 yapımı Surviving Picasso  filminde Natascha McElhone ve Pablo Picasso'nun hayatı ve sanatına odaklanan Genius adlı dizinin 2018'de yayımlanan sezonunda Clémence Poésy tarafından canlandırılmıştır.

Georges Braque (13 Mayıs 1882; Argenteuil, Val-d'Oise – 31 Ağustos 1963, Paris), Fransız ressam ve heykeltıraş. Pablo Picasso ile Kübizm akımını başlatmıştır.
Le Havre'da Belediye Güzel Sanatlar Okulu'nda öğrenim görmüştür. 1900'de Paris'e gitmiş; 1902–1904 arası Humbcrt Akademisi'ne devam etmiştir. Cezanne'in eserlerinin etkisiyle geometrik çizimlere yönelmiştir. 1907'de tanıştığı ressam Picasso ile birlikte Kübizm akımının temellerini oluşturmuştur. Picasso ile I. Dünya Savaşı'nın başlamasına değin birlikte çalışmıştır. Savaşta başından aldığı ağır yaralar nedeniyle 1915'te tedavi altına alınan Braque, bu dönemi, sanat olgusunu ve sanatın ilkelerini irdelemekle geçirmiş, düşüncelerini "Gündüz ve Gece, Defterler" (1917–1952) (Le ]our et la Nuit, Cahiers) adıyla 1952'de yayımlamıştır. Braque'ye, 1948 Venedik Bienali'nde resim dalında Büyük Ödül verilmiş; 1951'de de Légion d'Honneur nişanı verilmiştir.

Artcyclopedia 11 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Georges Braque tabloları18 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Peintures de Georges Braque (Fransızca)
Braque Resim Galerisi 16 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Georges Seurat (2 Aralık 1859, Paris - 29 Mart 1891, Paris), Fransız ressam. Akademik resim geleneğine bağlı Ard İzlenimci ve Noktacı (Pointillist) ressam.

Seurat, 1859 yılında ekonomik durumu yerinde olan dindar bir ailenin çocuğu olarak Paris'te dünyaya geldi. Babası Paris La Villette'te bir polisti.
Resim kuramını renklerin bölünmesine ve optik karışıma dayandıran yeni izlenimciliğin kurucularından olan Georges Seurat yedi yıl içinde olağanüstü yapıtlar ortaya koymayı başardı. Kurumsal ve plastik araştırmalara büyük ilgi duyan Seuret, 1876‘dan başlayarak Chevreul‘un bulduğu renklerin eş zamanlı karşıtlığı yasalarını ve Eugène Delacroix kuramlarını inceledi.

Seurat, izlenimciliğin kurallarına tepki duyanlardandı. Seurat gibi ard izlenimciliğin temsilcileri olan sanatçılar da sanat yaşamlarına İzlenimcilikle başlamışlardır. Ancak bu akımın kimi sınırlamalarını aşmak ve resimlerine kişiselliklerini katmak istiyorlardı.
Seurat, öğrencilik yıllarının başlangıcında resme ilgi duymuş ve ilk derslerini; Justin Lequien adında Roma Ödülü'nde ikincilik kazanmış bir heykeltıraşın yönetimindeki belediye resim okuluna devam ederek almıştır. Bu öğrenciliği sırasında uzun süreli bir arkadaşlık geliştireceği ressam Edmond Aman-Jean ile tanışmış ve kısa bir süre sonra Paris'te ortak bir atölye açmışlardır. Aman-Jean ile birlikte 1887-1888 yılında Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu'na (École Nationale Supérieure Des Beaux-Arts de Paris) kayıt olarak Henri Lehmann’ın derslerine katılmışlardır. Seurat, akademik resim geleneğine bağlı kalmış, müzelerde eski ustaların eserleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar, onun olgunluk dönemine ait eserleri üzerinde etkili
olacaktır.
1879'da izlenimcilerin dördüncü sergisinden çok etkilendi. Bağımsız olarak çalıştı. İyi bir desenci olduğunu ortaya koyan yapıtlar verdi.
1891 Bağımsızlar salonunun açılışından sonra Seurat, iltihaplı anjinden öldü. Anlaşmazlıklar sonucu uzaklaştığı yeni izlenimciler grubu sanatçının ölümünden büyük üzüntü duydu.

Georges Seurat, Zıt renkleri yan yana noktalar halinde koyarak Noktacılık tekniğini geliştirdi. Paul Signac (1863 - 1935) ile birlikte Pointilism (Noktacılık) akımınında gelişimini sağladı. Resimlerini küçük noktalar kullanarak mozaik gibi boyadı. Renklerin beynimizde kaynaşacaklarını savunuyordu. Bu tarza sonradan noktacılık dendi. Tüm hatlar kaldırılmış ve düzeni korumak için resim basitleştirilmişti
Noktalama tekniğinin öncüsü Seurat noktaların beynimizde birleşip bütünlük oluşturacağını savunuyordu. Buna rağmen hacimsellik hissi alınamamaktadır.
Courbevoie (1886) < noktacılık örneği olan resmi hakkında

1859, 2 Aralık Paris'te doğdu.
1876 Chevreul‘un bulduğu renklerin eş zamanlı karşıtlığı yasalarını inceledi.
1879 izlenimcilerin 4. sergisini gördü ve yeni sanat gelişmelerine olan ilgisi arttı.
1881 Işık ve gölge ile biçimlenen figür, nesne ve manzaraların oluşturduğu karakalem çalışmalara yöneldi.
1883 Paris Salonu’na ressam Edmond Aman-Jean’ın Portresini gönderdi.
1884 yılında, 1833- 1884 yıllarında tamamladığı Asnières’de Yıkananlar Paris Salonu’na kabul edilmedi.
1884 yılında Odilon Redon, Paul Signac, Henri-Edmond Cross ile ilk Bağımsızlar Salonu’nda sergi açtı.
1885 yılında Grandcamp’a giderek çeşitli deniz manzaraları üretti.
1886 yılında Honfleur’da çalıştı. Çoğu figürsüz olan bu manzaralarda, noktalama tekniği kullanarak ışık ve atmosfer etkilerini olağanüstü bir duyarlılıkla yansıtmıştır
1887 Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu’na (École Nationale Supérieure Des Beaux-Arts de Paris) girdi.
1887 - 1888 yıllarında Poz Veren Kadınlar'ı bitirdi.
1888 yazında Port-en Bessin’e giderek deniz manzaraları üretti.
1888 Le Chahut’u yaptı.
1890 - 1891 kışını ölümüne kadar tamamlayamadığı son resmi Sirk üzerinde geçirdi.
1891, 29 Mart günü difteri hastalığından öldü.

Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937'de yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası'na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937'de İspanya'daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, 7,76 m eninde ve 3,49 m yüksekliğinde anıtsal tablodur. Saldırı sırasında 250 ila 1600 kişi ölmüş, çok daha fazla sayıda kişi de yaralanmıştı.
İspanyol hükûmeti, Paris'teki 1937 Dünya Fuarı kapsamındaki Modern Hayatta Sanat ve Teknik sergisinin İspanya'ya ayrılan bölümünde sergilenmek üzere, Pablo Picasso'ya büyük bir duvar resmi sipariş etti. O sırada gerçekleşen hava saldırısından etkilenen Picasso, saldırıdan sonraki 15 gün içinde bu duvar resmini tamamladı. Tablo ufak bir dünya turu kapsamında çeşitli ülkelerde sergilendi ve beğeni topladı. Böylece İspanya'daki iç savaşa diğer ülkelerin ilgisi de çekilmiş oldu. Guernica, savaş trajedilerinin ve savaşın bireyler üzerindeki acı verici etkilerinin bir özetidir. Tablo zaman içinde, savaşın yarattığı trajedilerin anımsatıcısı, savaş karşıtı ve barış yanlısı düşüncelerin sembolü haline gelmiştir.

Guernica, yaklaşık 3,5 metre yükseklik ve 7,8 metre genişlik ile dikkat çekici büyüklükte, tuval üzerine sadece siyah ve beyaz renklerde yağlı boya ile yapılmış bir resimdir. Picasso bu resimdeki amacı, kendi dönemindeki Kazimir Maleviç vb. bazı ressamların yaptığı gibi, gerçekleri temsil etmeyecek bir soyutlamaya ulaşmak değildi. Tabloda, ölüm, şiddet, gaddarlık ve çaresizlik sahneleri, bunların asıl sebebi gösterilmeksizin işlenmiştir. Tablonun siyah beyaz oluşuyla, o dönemdeki gazetelerde yayımlanan fotoğraflara yakınlık sağlanmış, ayrıca savaşın yarattığı cansızlık vurgulanmıştır.
Guernica'da, acı çeken insanlar ve hayvanlar ile kaos içindeki yıkılmış binalar betimlenmiştir.

Tüm sahne bir odanın içindedir, sol tarafta yer alan büyük gözlü boğa, kucağındaki ölü çocuğa ağlayan bir kadının üzerinde durur.
Resmin merkezinde acı içinde yıkılmak üzere olan, mızrakla vurulmuş bir at bulunur. Atın burnu ve üst dişleri, bir insan kafatası şeklindedir.
Atın altında bir askerin parçalanmış cesedi vardır. Asker, üzerinde çiçeklerin büyüdüğü kırılmış bir kılıç tutmaktadır.
Acı çeken atın üzerinde, göz şeklindeki çıplak bir ampul parlamaktadır.
Atın sağ üst tarafında, bu vahşi sahnelere tanıklık ederek camdan içeri girmekte olan, korku dolu bir kadın figürü vardır. Kadın, elinde yanan bir gaz lambası taşır.
Korku içindeki bir başka kadın sağdan yalpalayarak merkeze doğru ilerlemektedir. Kadın, parlayan ampüle boş gözlerle bakmaktadır.
Boğanın, atın ve çocuk için ağlayan kadının dilleri olarak çizilmiş olan hançerler çığlıkları simgeler.
Sağ uçta, dehşet içinde kollarını kaldırmış bir adam, yukarıdan ve aşağıdan ateşlerle sarılmıştır.
Resmin sağ ucunda, açık bir kapıyla sonlanan siyah bir duvar vardır.

Guernica hakkında, birbirinden oldukça farklı ve zaman zaman çelişkili yorumlar vardır. Örneğin resmin iki baskın unsuru olan boğa ve atın neyi simgelediği konusunda farklı görüşler bulunur. Sanat tarihçisi Patricia Failing'e göre "At ve boğa İspanyol kültüründe önemli yere sahiptir. Picasso resimlerinde bu iki figürü, birçok farklı anlamda kullanmıştır. Bu yüzden Guernica'daki at ve boğanın kesin anlamını bulmak çok zordur. Bu iki figürün ilişkisi, Picasso'nun kariyeri boyunca farklı şekillerde ortaya çıkan bir tür bale gibidir."
Bu iki figürün Guernica'daki anlamını açıklaması istediğinde Picasso şöyle cevap vermişti: "... bu boğa bir boğadır ve bu at bir attır... Resimlerimdeki belli şeylere birer anlam verdiğinizde bu doğru olabilir, ama bu anlamı vermek benim fikrim olmamıştır. Sizin vardığınız fikirlere ve sonuçlara ben de varmış olmalıyım, ama içgüdüsel ve bilinçsiz olarak. Ben resim yapmak için resim yapıyorum. Nesneleri oldukları gibi çiziyorum."
Picasso'nun, yine Dünya Fuarı için hazırladığı Franco'nun Rüyası ve Yalanı isimli eskiz serisinde Franco, önce kendi atını yiyen, ardından da kızgın bir boğayla dövüşen bir canavar olarak resmedilmişti. Picasso bu illüstrasyonlar üzerinde çalışmaya, Guernica'nın bombalanmasından önce başlamıştı. Olayın ardından seriye üçü doğrudan Guernica ile ilgili olmak üzere dört resim daha eklendi.
Picasso, Guernica üzerinde çalışırken de şunları söyledi:

İspanya'nın mücadelesi, insanlara, özgürlüğe yapılan saldırıya karşıdır. Ressam olarak hayatım boyunca sürekli sanatın ölümüne karşı durmaya çalıştım. Benim gericilikle ve ölümle anlaşma içinde olduğumu kim bir an için bile olsa düşünebilir? ... Üzerinde çalıştığım ve Guernica ismini vereceğim resimde ve son zamanlardaki tüm eserlerimde, İspanya'yı acı ve ölüm okyanusuna batıran askeri sınıfa duyduğum nefreti açıkça göstermekteyim.

Guernica ilk defa Temmuz 1937'de, Paris'te düzenlenen 1937 Dünya Fuarı'ndaki İspanyol pavyonunda sergilendi. İspanya iç savaşı sırasında kurulmuş olan İspanyol Cumhuriyetçi Hükûmeti tarafından finanse edilen pavyonda, fuarın genel teması olan teknoloji değil, İspanya hükûmetinin varlığını sürdürme çabası işleniyordu. Pavyonun girişinde Cumhuriyetçi askerlerin devasa bir fotoğrafı ile birlikte şu slogan asılıydı:

İspanya'nın vazgeçilmez birliği için savaşıyoruz.
İspanyol toprağının bütünlüğü için savaşıyoruz.
Ülkemizin bağımsızlığı için ve
İspanyol halkının kendi kaderini belirleme hakkı için savaşıyoruz.
Pavyonda Guernica, Paul Éluard'ın bir şiiriyle birlikte sergileniyordu. Ayrıca, Cumhuriyetçilere sempati duyan Joan Miró ve Alexander Calder'in de eserleri pavyonda yer alıyordu.

Paris'teki fuar sonrasında tablo dünya turuna çıkarıldı ve önce İskandinav başkentlerine, ardından da, Birleşik Krallık, İtalya, Fransa ve Almanya arasında düzenlenen Münih Antlaşması'nın imza tarihi olan 30 Eylül 1938 günü Londra'ya götürüldü. Whitechapel Art Gallery'deki sergi için ön hazırlıklar yapılmıştı ve halka açık sergileme Roland Penrose ile Clement Attlee tarafından organize edilmişti. Daha sonra kısa bir süre için Fransa'ya geri götürülen tablo, Francisco Franco'nun zaferinin ardından, İspanyol mültecilere yardım ve destek sağlamak amacıyla ABD'ye gönderildi. Picasso'nun talebi üzerine, tablo güvenli şekilde saklanabilmesi için New York'taki Museum of Modern Art'a (MoMA) teslim edildi. Tablo, 1939'da Nazilerin Polonya'yı işgalinden altı hafta sonra bu müzede açılan bir retrospektif Picasso sergisinin temel eseri olarak sergilendi.

Tablo 1939 ile 1952 arasında ABD içinde sürekli dolaştırıldı. 1953 ile 1956 arasında Brezilya'da, İtalya'daki ilk retrospektif Picasso sergisi kapsamında Milano'da ve birçok büyük Avrupa kentinde sergilendi. Ardından Picasso'nun 75. doğum günü kutlaması olarak hazırlanan retrospektif sergi için MoMA'ya geri götürüldü. Chicago ve Philadelphia'daki sergilenişinin ardından, tablonun durumu hakkındaki endişeler sonucunda tek yerde sergilenmesine karar verildi. Tablo, MoMA'nın üçüncü katındaki bir odada, Picasso'nun birçok ön çalışmaları ve Dora Maar'ın bazı fotoğraflarıyla birlikte sergilenmeye başladı. Odadaki diğer eserler zaman zaman başka sergiler için müzeden çıkarıldıysa da Guernica 1981'e kadar MoMA'da kaldı.
II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris'te yaşayan Picasso Gestapo tarafından sorgulanmıştı. Söylentiye göre bir Nazi subayı, ressamın evinde Guernica'nın fotoğrafını görünce, "Bunu siz mi yaptınız?" diye sordu ve Picasso'dan "Hayır, siz yaptınız." cevabını aldı.
Vietnam Savaşı süresince tablonun bulunduğu oda, savaş karşıtı eylemcilerin toplanma yeri oldu. Bu protestolar genelde sakin ve olaysız geçti. Ancak 1974'te Tony Shafrazi, William Calley'nin My Lai katliamı sırasında yaptıklarının Richard Nixon tarafından affedilmesini protesto etmek için, tabloya kırmızı sprey boyayla "KILL LIES ALL (TÜM YALANLARI ÖLDÜRÜN)" yazdı. Tablonun yüzeyi verniklenmiş olduğu için boya kolaylıkla çıkarılabildi.

Daha 1968'de Franco, Guernica'nın İspanya'ya geri getirilmesini istiyordu. Ancak Picasso, İspanya halkı cumhuriyete yeniden kavuşmadan buna izin vermeyeceğini söyledi. Daha sonra buna, "kamu özgürlüklerinin ve demokratik kurumların" yeniden oluşturulması şartını da ekledi. Picasso 1973'te, Franco ise 1975'te öldü. Franco'nun ölümünün ardından 1978'de İspanya'da demokratik parlamenter monarşi kuruldu ve yeni bir anayasa kabul edildi. Ancak en büyük hazinelerinden birini kaybetmek istemeyen MoMA, parlamenter monarşinin, Picasso'nun vasiyetinde bahsi geçen cumhuriyeti tam olarak temsil etmediğini öne sürdü. Büyük baskılarla karşılaşan müze, 1981'de tabloyu İspanya'ya iade etmek zorunda kaldı.
1970'ler boyunca tablo hem Franco dönemi İspanyol milliyetçilerinin hem de Bask milliyetçilerinin simgesi oldu. Resmin çeşitli bölümleri Bask solu tarafından birçok defa kullanıldı.
Tablo yaklaşık iki düzine eskiz ve hazırlık çalışmasıyla birlikte 1992'de Prado Müzesi'nden, yine Madrid'de bulunan Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía'ya taşındı. Bu durum İspanya'da tepki yarattı, çünkü Picasso vasiyetinde tablonun Prado'da sergilenmesini istemişti. Ancak bu taşıma, Prado'da yer sıkışıklığı sebebiyle 19. yüzyıl başından sonrasına ait tüm eserlerin yakındaki bir başka binaya taşınması kararının bir sonucuydu. 20. yüzyıl eserlerinden oluşan ulusal koleksiyonun sergilendiği Reina Sofía bunun için en uygun yerdi. Müzede, tablonun en iyi şekilde sergilenebilmesi için özel bir galeri inşa edildi.
Tablo İspanya'yada ilk olarak, Prado'nun ek binası olan El Casón del Buen Retiro'da sergilendi. Burada normalde 19. yüzyıl başına ait eserler sergileniyordu ancak müzede Guernica'nın koyulabileceği kadar büyük bir duvar sadece burada vardı. Tablo kurşun geçirmez bir camın ardında ve makineli tüfekli korumalar eşliğinde sergileniyordu. Ancak o zamandan beri tabloya karşı hiçbir vandallık girişimi ya da güvenlik sorunu yaşanmadı. Reina Sofía'da ise tablonun güvenlik seviyesi diğer eserlerden farklı değildir.
Bask milliyetçileri, özellikle Guggenheim Müzesi Bilbao'nun açılışının ardından, tablonun Bask ülkesine götürülmesi gerektiğini savundu. Reina Sofía Müzesi'nin yetkilileri ise, çok büyük boyutlardaki tuvalin artık taşınamayacak derecede kırılganlaştığını öne s

Güney Avustralya Sanat Galerisi (İngilizce: Art Gallery of South Australia (AGSA)), Avustralya'nın Adelaide kentinde bulunan bir sanat müzesidir. Müze, 1881 yılında Güney Avustralya Ulusal Galerisi adıyla kurulmuş olup Güney Avustralya eyaletindeki en önemli görsel sanatlar müzesidir.
Güney Avustralya Sanat Galerisi, yaklaşık 45.000 sanat eseri koleksiyonuna sahiptir ve bu onu Avustralya'daki en büyük ikinci devlet sanat koleksiyonu yapmaktadır. Güney Avustralya Sanat Galerisi, özellikle Avustralya sanatı koleksiyonuyla tanınan kalıcı koleksiyonunun yanı sıra, Tarnanthi olarak bilinen yıllık Çağdaş Aborijin ve Torres Strait Adalı Sanatı Festivali'ne ev sahipliği yapmakta, her yıl bir dizi ziyaret sergisi düzenliyor ve ayrıca bölgesel galerilere gezici sergilere katkıda bulunmaktadır. Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika sanatı da koleksiyonlarında iyi bir şekilde temsil edilmektedir.

Thomas, Daniel (2011). "Art museums in Australia: a personal account". Understanding Museums. 6 Mayıs 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. 

Resmî site

Henri-Edmond Cross (okunuşu: anri edmon kros; 20 Mayıs 1856, Douai - 16 Mayıs 1910, Saint-Clair), Fransız noktacı ressam.

Douai'de doğdu, gençlik yıllarını Lille'de yaşadı. Güzel Sanatlar Okulu (École des Beaux-Arts)'na devam etti. Erken dönem eserlerinde, realizm akımının etkisiyle koyu renkler kullandı. 1883'te Claude Monet'yle karşılaşmasının ardından izlenimciliğin parlak renklerine yöneldi. 1884'te Georges Seurat'yla birlikte Bağımsız Sanatçılar Derneği (Société des Artistes Indépendants)'ni kurdu. Yeni izlenimcilik akımının başlıca temsilcilerinden biri haline geldi. 1904'te Paul Signac ile çalışmasının ardından noktacı eserler vermeye başladı. Geç dönem eserleri, muhtemelen Henri Matisse ile olan tanışıklığı sonucu fovizm etkisindedir.
Romatizma rahatsızlığıyla geçirdiği son yıllarını Saint-Clair'de geçirdi, aynı yerde, 1910 yılında öldü. En önemli eserleri arasında Assisi yakınlarındaki Santa Maria degli Angeli Kilisesi (1909) ve Yıldızlı manzara sayılabilir. Sanatçının eserleri dünyada pek çok müzede sergilenmektedir.

Henri Matisse ya da tam ismiyle Henri Émile Benoît Matisse, (31 Aralık 1869, Le Cateau, Fransa - 3 Kasım 1954, Nice, Fransa), Fransız ressam, grafik tasarımcı ve heykeltraştır.

Matisse 1869 yılının son gününde kuzey Fransa'da dünyaya geldi. 1887 - 1888'de Paris'te hukuk eğitimi alan Matisse, ertesi yıl Saint Quentin'de bir avukatın yanında asistanlık yapmaya başladı. Aynı zamanda, sabah erken saatlerde École Quentin de la Tour'da çizim kurslarına devam etti. Ancak 1890 yılında geçirdiği apandisit ameliyatının ardından büyük ölçüde yatakta geçen bir dönem yaşadı ve bu sırada resim uğraşı giderek bir tutku haline dönüştü.
Böylece, 1891 yılında hukuk alanındaki kariyerine son vererek tamamıyla resme yöneldi ve Paris'e giderek Academie Julian'da William Bourgereau'nun sınıfına kaydoldu. Aynı zamanda kısa bir süre sonra, École des Arts Décoratifs'e yazıldı, 1895 yılında sınavı kazanarak resmen Moureau'nun öğrencisi oldu.
Matisse bu dönemde, kendisi gibi ressam olan komşusu Emile Wery ile birlikte Fransa'nın Brötanya bölgesini ziyaret etti. Daha önce Gauguin gibi öncü sanatçılara esin kaynağı olan Brötanya'dan dönüşünde Matisse, saf prizmatik renklere ilgi duymaya başladı. 1897 yılında, Musée du Luxembourg'da izlenimcileri keşfetmesi de onun sanat hayatı açısından önemli bir dönüm noktası oldu.
1898 yılında, kendisine dört yıl önce bir kız çocuğu vermiş olan Amelie Parayre ile evlenen Matisse, Camille Pissarro'nun tavsiyesi üzerine balayında Turner'ın resimlerini görmek üzere Londra'ya gitti. Paris'e döndükten sonra ilkbahar ve yaz aylarını geçirmek üzere Korsika'ya geçti ve burada Akdeniz ışığı, renklerine yeni bir parlaklık kazandırdı.
1900 - 1904 yılları arasındaki dönemde, Cezanne'ın Mattisse üzerinde kesin bir etkisi vardır. Matisse, bu sırada sergilere de katılmaktaydı; 1903'te Salon d'Automne'a (Sonbahar Salonu) resim verdikten sonra 1904 yılında Vollard'ın galerisinde ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. Cezanne, Van Gogh, Picasso ve modern sanatın öncüsü sayılan daha birçok sanatçıya henüz tanınmadan sahip çıkan Vollard'ın galerisinde sergi açmak, en azından kısıtlı fakat öncü bir sanat ortamının ilgisini uyandırmış olmalıdır.
Matisse 1905 yılı yazını Derain ve bir süre Vlamick'le birlikte Akdeniz kıyısında bir balıkçı kasabası olan Collioure'da geçirdi. Akdeniz, hayatı boyunca Matisse için sanatına güç veren bir çekim merkezi oldu. Derain, Vlaminck ve Marquet ile birlikte, 1905 Paris Sonbahar Salonu sergisine katıldı. Bu sanatçı grubunun birbirine paralellik gösteren çalışmaları, şiddetli bir halk tepkisinin oluşmasına neden oldu ve eleştirmen Louis Vauxcelles bir yazısında onları pervasız renk seçimleri nedeniyle Fauves (Vahşiler) olarak niteledi. Bu tanımı kabul ederek kendilerine Fovist diyen sanatçılar, resimlerinde rengi temel unsur olarak kullanıyor ve saf rengin ifade gücünden yararlanmayı amaçlıyordu. Eleştirilerin hedefinde Matisse ve özellikle de onun Şapkalı Kadın adlı resmi yer aldı. Halkın ve tutucu sanat çevrelerinin tepkisini çeken bu resim, dönemin avangart sanatına ilgi duyan Stein'lar (Michael) tarafından satın alındı.
Matisse'in en sabırlı modeli olan karısı Bayan Matisse, onun bir diğer erken dönem başyapıtına da konu oldu. 1905 yılında tamamlanan Yeşil Çizgi saf, yalın renkli düzlemlerle kurgulanmış kompozisyonuyla, sanatçının üslup eğilimini ortaya koymaktadır. Bu resimden kısa bir süre sonra Yaşama Sevinci adlı büyük boyutlu yağlı boya çalışmayı gerçekleştirdi. Bu resimde, belirgin konturlerle sınırlanmış nesne ve figürler, saf renklerle tanımlanmıştır. Matisse'in sanatının ana izleği, resimleri aracılığıyla yaşama sevincini yansıtmaktır ve bu doğrultuda renk, ışık ve resmin konusundan yararlanmayı amaçlar. Yaşama Sevinci, 1906 yılında Salon des Indépentants'da sergilendi ve yine tepkileri üzerine çekti. Paul Signac bile onun yanlış yönde ilerlediği görüşündedir. Buna karşılık Leo Stein, resmi modern zamanların baş yapıtı olarak nitelendirerek satın aldı.
1906 yılında Matisse tekrar Akdeniz'in çağrısına cevap verdi ve Cezayir'e giderek Biskra Vahası'nı ziyaret etti. Buradan resimlerinde faydalanacağı çiniler, kıyafetler ve diğer yöresel nesnelerle döndü. İslam ve doğu sanatı onun üzerinde belirgin bir etkiye sahip oldu.
Matisse sadece çinilere değil, doğu halılarına da ilgi duymuştur. Doğu halılarındaki dekoratif unsurlar, saf renkler, soyut biçimler ve düzeyler önem taşımaktaydı. Matisse'in resimlerindeki iki boyutluluk ve dekoratif unsurların artan önemi Gauguin'in 19. yüzyıl sonunda ortaya koyduğu tavrın bir devamı niteliğindeydi. 1908 yılında yaptığı Kırmızıdaki Uyum onun doğu sanatına ve dekoratif unsurlara verdiği önemin bir sonucudur. Resimde masa örtüsü ve duvarın kırmızı renkte olması ve mavi kıvrımlı motiflerin hem masada hem de duvar yüzeyinde tekrar etmesi, resim yüzeyinin iki boyutluluğunu vurgular. Sanatçı 1907-1909 yılları arasında ders verdiği bir resim okulu da açtı fakat daha sonra sanat çalışmalarına yoğunlaşabilmek amacıyla bunu kapattı. 1909 yılında, Moskovalı bir iş insanı olan ve Matisse'in resimlerini toplayan Shchukin ona resim sipariş etmiştir. Matisse'in Rus koleksiyoner için yaptığı Dans ve Müzik adlı büyük boyutlu çalışmalar; saf renk kullanımı, belirgin dış çizgilerle sınırlanmış figürleri ve yaşama sevincini yansıtan temalarıyla Matisse'in baş yapıtları arasında yer aldılar.
Dans'ta elele tutuşmuş daire şeklinde dans eden figür grubu ilginç bir şekilde Ambroggio Lorenzetti'nin Siena'da Palazzo Pubblico'nun duvarlarında yer alan iyi yönetim freskindeki dans eden figürleri anımsatır. Matisse, 1907 yılında bu şehri ziyaret ettiğinde Lorenzetti'nin büyük boyutlu freskini görmüş ve dans eden figürleri dikkatle incelemiş olmalıdır. Müzik ise her biri izleyiciye dönük düz mavi-yeşil bir fon üzerindeki beş adet kırmızı figürden oluşmuş oldukça sade bir kompozisyondur. Figürlerin dizilişleri belirgin bir biçimde notaların dizilişlerini andırır. Her iki resim de 1910'da Sonbahar Salonu'nda sergilendi.
1908 yılında Berlin'e giderek burada Alman dışavurumcuların çalışmalarını görme olanağını bulan Matisse, 1910 yılında bu kez Marquet ile birlikte Münih'i ziyaret etti ve İslam Sergisi'ni gezdi. Sergide özellikle halılardan etkilendi. 1911 tarihli Ressamın Ailesi, bu etkilenmenin boyutlarını açık bir şekilde ortaya koyar. Resimde sanatçının karısı, kızı ve iki oğlu; kanepelerin, duvar kağıdının ve hepsinden önemlisi yerdeki halının dekoratif kalabalığı içerisinde adeta kaybolmaktadır. Aynı yıl yaptığı Kırmızı Stüdyo ise, tek bir kırmızının iki boyuta indirgediği bir mekâna yerleştirilmiş ve sadece kontürleriyle tanımlanmış nesnelerden oluşmaktadır.
1911 ve 1912 kış aylarını Fas'da geçiren Matisse, bu coğrafyanın ve iklimin etkisiyle daha canlı ve ışıklı renkler kullanmaya başladı. Ancak 1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi sanatında yepyeni bir evreyi gündeme getirdi. Resimlerinde biçimler giderek soyutlaşırken renkler koyulaşmaya ve siyah gölgeler artmaya başladı. 1914 tarihli Notre-Dame Görünümü ve Collioure’da Fransız Penceresi bu dönemin başyapıtları olarak gösterilir.
Matisse, savaşın ardından zamanının büyük bölümünü Nice şehrinde geçirmeye başladı. 1918/19 tarihli Keman Kutulu İç Mekan onun yeniden canlanan renk ve ışık ilgisini yansıtır. Bu dönemde ayrıca, dekoratif yönü ağır basan bir dizi Odalık resmi gerçekleştirmiştir.
1930'lu yıllar ile birlikte resimlerinde biçimler iyice yalınlaşmaya ve dekoratif unsurlar önem kazanmaya başladı. 1931-33 yıllarında gerçekleştirdiği ve üç parçadan oluşan büyük Dans frizi bunun en somut örneğidir. Dans'la birlikte 1935 tarihli Pembe Nü ve 1939 tarihli Müzik onun yinelenen temalarının farklı ele alınışlarıdır.
1940'lı yıllar II. Dünya Savaşı'na ve onu giderek yatağa bağımlı hale getiren hastalığına rağmen yoğun bir şekilde üretmeye devam ettiği bir dönem oldu. Jazz adlı kitap için 1947 yılında gerçekleştirdiği, kesilmiş kâğıt üzerine guaj tekniğindeki çalışmalar Matisse'in yerleşmiş sanat anlayışının farklı bir sunumunu oluşturur. İkarus bu çalışmalardan belki de en tanınmış olanıdır. İlerlemiş yaşlarında gerçekleştirdiği çalışmalarından biri de 1943 yılından beri yaşamakta olduğu Vence'deki Rosarie Şapeli için yaptığı tasarımlardır. Kesilmiş renkli kâğıtlarla hazırladığı taslaklar şapelin vitrayları olarak uygulanmıştır. Ayrıca beyaz seramik yüzeyler üzerine siyah çizgilerle gerçekleştirdiği büyük ölçekler Meryem ve Çocuk İsa, Aziz Dominik ve Kutsal haçla ilgili desenler yer alır. Matisse hayatının son dönemlerinde kesilmiş renkli kâğıtlarla gerçekleştirdiği çalışmalara yoğunlaştı. İlerleyen yaşı ve onu neredeyse yatağa bağlayan hastalıklar eserlerini bu farklı teknikte uygulamasına neden olmuş olabilir. 1952 tarihli Mavi Nü bu eserlerden en tanınmış olanıdır.

 Wikimedia Commons'ta Henri Matisse ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Henri Julien Félix Rousseau (21 Mayıs 1844 - 2 Eylül 1910), naif veya primitif üslupta resimler yapan Fransız post-empresyonist ressam. Mesleği yüzünden Le Douanier (gümrük memuru) olarak da bilinir. Rousseau hayatı boyunca alaya alınmasına karşın, ölümünden sonra, yüksek sanat değeri taşıyan resimler yapmış ve kendi kendini eğitmiş bir dâhi olarak kabul edilmiştir.

Ressam, bir muslukçunun oğlu olarak Loire Vadisi'ndeki Laval'da dünyaya geldi. Laval Lisesi'ne devam eden Rousseau, babası borçlandıktan ve evlerine el konulduktan sonra ebeveynleri şehri terk edince okulda yatılı okumaya başladı. Lisede bazı derslerde başarısız olsa da müzik ve resim derslerinde ödüller kazandı. Bir avukat için çalışıp hukuk öğrenmeye başlayan ressam, yalancı şahitlik yapmaya kalkınca 1863 yılından başlayarak dört yıl boyunca orduya hizmet etti. Babasının ölümünden sonra, Rousseau dul annesine bakmak için 1868 yılında Paris'e taşındı ve devlet memuru oldu. Aynı yıl ilk eşi Clemence Boitard ile evlendi. Doğan çocuklarından hayatta kalan yalnızca Julia oldu. 1871 yılında, terfi alarak vergi tahsildarı oldu. Ciddi olarak resim yapmaya kırklı yaşlarının başında başladı, 49 yaşında da işinden emekli olarak sanatına yoğunlaştı. Karısı 1888 yılında ölünce tekrar evlendi.
Doğadan başka kimseden bir şey öğrenmediğini açıklayan Rousseau, sonraları iki okullu ressam olan Félix Auguste-Clément ve Jean-Léon Gérôme'dan tavsiyeler aldığını itiraf etti. Gene de kendi kendini eğitmiş, naif veya primitif bir ressam olarak kabul edilir.

Resim eğitimi almadan resim yapmaya başlayan Henri Rousseau, Paris'in sanat müzelerindeki resimleri referans alarak çalışmaya başlamıştır. Kentin doğa tarih müzeleri ve botanik bahçeleri eskizlerinin hazırlamasında sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Hiçbir zaman Fransa'yı terk etmemiş veya bir vahşi orman görmemiş olmasına rağmen, en ünlü resimleri vahşi orman resimleridir. Sevenlerinin iddia ettiği gibi, askerdeyken Fransa-Meksika savaşına katılmış olduğu gerçek değildir. Resimli kitaplardan, botanik bahçelerden ve doldurulmuş vahşi hayvanlardan ilham almıştır. Fransa'nın Meksika işgalinden gelen askerlerle de ordudayken tanışmış ve onların karşılaştığı tropik hayat hikâyelerini dinlemiştir. Eleştirmen Arsène Alexandre'a sık sık gittiği Jardin des Plantes'ı (Bitki Bahçesi) şu şekilde anlatmıştır: "Seralara girip egzotik diyarların yabancı bitkilerini gördüğümde, sanki bir rüyaya girmiş gibi oluyorum."
Egzotik manzaralarla beraber şehri ve banliyölerinin ufak topoğrafik resimlerini de yapmıştır.
"Manzaralı portre" adını verdiği bir tür geliştirmiş olduğunu iddia etmiştir; bu resimlerde şehrin en sevdiği yer gibi bir yerin manzarasını çiziyor, sonra da manzaranın önüne birinin portresini yapıyordu.

Rousseau'nun donuk, görünüşte çocuksu olan tarzını eleştiren çoktu; resimleri insanları dehşete düşürmüş, Rousseau alaya alınmıştı. Aşırı marifetli olmasına karşın, eğitimli sanatçıların onu cahil gördüğünden habersizdi. Her zaman halkın beğenisini kazanmaya çalışmış, ama başarılı olamamıştır. Çoğu gözlemci bir çocuk gibi resim yaptığını söylemişse de, çalışmalarına bakılırsa kendi tekniğini ilerletmiş olduğu görülebilir.

1886'dan itibaren resimleri Salon des Indépendants'da düzenli olarak sergiledi. Çalışmaları çok göz önünde bulunmasa da, yıllar geçtikçe takipçileri de arttı. Tropik Fırtınada bir Kaplan (Şaşkın!) isimli tablosu 1891 yılında sergilendi; genç ressam Félix Valotton şu satırları yazdığında Rousseau ilk ciddi eleştirisini aldı: "Kaplanın avını şaşırttığı ifadeyi kaçırmayın; bu, resmin başlangıcı ve sonudur." Ancak Rousseau, vahşi ormanlara ancak 10 yıl sonra dönecekti.
1893 yılında, Rousseau 1910 yılındaki ölümüne kadar Montparnasse'da yaşadığı ve çalıştığı bir stüdyoya taşınmıştır. 1897 yılında en ünlü resimlerinden olan La Bohémienne endormie'yi (Uyuyan Çingene) yapmıştır.
1905 yılında Antilopun Üzerine Atlayan Aç Aslan adlı büyük vahşi orman resmini yapmış ve Salon des Indépendants'da, o zamanın Henri Matisse gibi genç avangart ressamlarının eserleriyle birlikte sergilemiştir. Bu sergide Fovist resmin ilk örneklerinin sergilendiği kabul edilmektedir. Belki de bu isme ilham kaynağı olan bir eleştirmenin "fauves" (vahşiler) sözü, Rousseau'nun bu resmi için söylenmiştir. 

1907 yılında ressam Robert Delauney'in annesi Delauney Kontesi Berthe, Rousseau'nun Yılan Oynatıcısını yapmasını istedi.
Pablo Picasso, bir Rousseau resminin üzeri boyanıp tuval olarak kullanmak üzere satıldığını gördüğnde Rousseau'nun dehasını fark etmiş ve onunla tanışmaya gitmiştir. Picasso, 1908 yılında stüdyosu Le Bateau-Lavoir'da Rousseau'nun onuruna yarı ciddi, yarı burlesk bir ziyafet vermiştir.
Rousseau 1893 yılında emekli olduktan sonra, kirasını ödemek için yarı-zamanlı işlerde çalışmış ve sokaklarda keman çalmıştır. Kısa bir süreliğine Le petit journal'de çalışmış, resimlerinden bazıları dergiye kapak olmuştur.
Henri Rousseau, 2 Eylül 1910 günü Paris'te Necker Hastanesi'nde ölmüştür. Cimetière de Bagneux'deki cenazesine yedi arkadaşı katılmıştır: ressam Paul Signac ve Manuel Ortiz de Zárate, Robert Delaunay ve karısı Sonia Delaunay, heykeltıraş Constantin Brancusi, Rousseau'nun ev sahibi Armand Queval ve Brancusi'nin yaptığı mezartaşına şu satırları kazıyan Guillaume Apollinaire:

Selam sana
Kibar Rousseau kulak ver bize
Delaunay ve karısı, Bay Queval ve ben
Cennet kapılarından bavullarımız vergisiz geçsin
Biz de sana boya ve tuval getirelim
Sen de vaktini bu gerçek evrende
Hoşça resim yaparak geçirirsin
Bir zamanlar resmimi yaptığın gibi
Yıldızlara bakarken

New York Times sanat eleştirmeni Roberta Smith, Rousseau'nun çalışmalarının Picasso'yla başlayarak Léger, Max Beckmann ve sürrealistlere büyük bir ilham kaynağı olduğunu söylemiştir. "Örneğin Beckmann'ın inanılmaz otoportreleri Rousseau'nun yaptığı Pierre Loti portresinin kaba saba, yoğun üslubundan gelmektedir," diye yazmıştır.

1911 yılında Salon des Indépendants'da Rousseau'nun çalışmalarından oluşan bir retrospektif sergisi yapılmıştır. Resimleri aynı zamanda ilk Blaue Reiter sergisinde de gösterilmiştir.
Çalışmalarından oluşan iki büyük müze sergisi 1984-85 yıllarında Paris'te Grand Palais'de ve New York Modern Sanat Müzesi'nde ve 2001'de Almanya'da Tübingen'de yapılmıştır.
Resimlerinden oluşan büyük bir sergi Kasım 2005'ten itibaren dört ay boyunca "Henri Rousseau: Paris'te Vahşi Ormanlar" adıyla Londra'da Tate Modern'de ve Paris'te Musée d'Orsay'de sergilenmiştir. Rousseau'nun 49 resminden oluşan sergi, 17 Temmuz-15 Ekim 2006 tarihleri arasında da Washington Millî Sanat Müzesi'nde sergilenmiştir.
Rousseau'nun resimlerinden oluşan bir koleksiyon 15 Mart-19 Haziran 2006 arasında Paris Grand Palais'de sergilenmiştir.
2007'de Rousseau'nun 60 resmi, Eczacıbaşı Sanal Müzesi'nde sergilenmeye başlanmıştır.

Henri de Toulouse-Lautrec (24 Kasım 1864, Albi - 9 Eylül 1901), Fransız ressam.
Onun dönemine kadar ikinci sınıf olarak görülmekte olan afişin bir sanat olarak değer kazanmasını sağlamış sanatçıdır. Köklü bir Fransız aileye mensup olmasına rağmen yaşamını aristokratların arasında değil, aristokratların hor gördüğü kenar mahallelerdeki eğlence hayatının içinde yaşadı. Özellikle Moulin Rouge pavyonunu anlatan resimleriyle büyük üne kavuştu. 36 yaşında ölen ressam, çok kısa ömründe çok sayıda eser üretti ve Van Gogh gibi ressamlarla birlikte  Art izlenimcilik akımının en tanınmış ressamlarından birisi oldu. Tabloları günümüzde dünyanın belli başlı müzelerinde ve galerilerinde sergilenir.

24 Kasım 1864'te Fransa'nın güneyindeki Albi kasabasında dünyaya geldi. Babası Kont Alphonse de Toulouse-Lautrec, annesi Kontes Adele de Toulouse-Lautre'dir. Anne ve babası kardeş çocukları olan Henri, akraba evliği nedeniyle ne olduğu saptanamayan genetik bir hastalıkla dünyaya gelmişti.
Birkaç yıl sonra doğan kardeşi Richard, 1868'de bir yaşındayken öldü ve anne-babası bu olaydan sonra ayrıldı. Sekiz yaşındaki Henri, 1868 yılında annesi ile birlikte Paris'e taşındı. Fontanes Lisesi'nde öğrenim gördüğü sırada resim merakı başladı. Ders kitaplarının üstüne çizdiği karikatürlerle büyük resim yeteneği ortaya çıktı. İlk resim derslerini hayvan ressamı René Princeteau'dan aldı.

Toulouse-Lautrec'in ebeveynleri ilk kuzenlerdi (yani büyükanneleri kız kardeşti) ve Lautrec'in doğuştan gelen sağlık sorunları, ailedeki akrabalık öyküsüne bağlandı.
Toulouse-Lautrec 13 yaşında sağ kalça uyluk kemiğini ve 14 yaşında sol kalça kemiğini kırdı. Kırıklar düzgün şekilde iyileşmedi. Modern hekimler bunu bilinmeyen bir genetik bozukluk, muhtemelen Pycnodysostosis (bazen Toulouse-Lautrec Sendromu da denir) veya osteopetroz, akondroplazi veya Osteogenesis imperfecta benzer tür bozukluk ile ilişkilendirir. Toulouse-Lautrec'in bacaklarının boyu 1,52 m veya 5 ft 0 in olduğunda büyümesi durdu. Bacakları çocukluk yaşındaki  kadar vücudu ise yetişkin büyüklüğü kadardı.
Annesiyle birlikte Albi'ye döndüler ve okul yaşamı sona erdi. Özel bakım altında yaşamaya ve özel derslerle eğitimini sürdürmeye başladı. Kırılgan kemikleri ve asimetrik vücut yapısı nedeniyle babası ondan uzaklaşırken, annesi resme yönelmesi için ona destek oldu.

Fiziksel acılarla dolu bir gençlik dönemi geçirdi. Amcasının da teşviki ile resimle daha fazla ilgilendi. Gerçekleştiremediği fiziksel etkinliklerinin yerine resmi koyarak genç yaşında farklı tekniklerde binlerce eser üretti. Ressam olma kararını vermesi üzerine annesi ile birlikte Paris'e taşındılar.

Bir yıl Princetau'nun stüdyosunda çalıştı ve pek çok ressamla tanıştı.
Nice, Fransa'da kaldığı süre boyunca, resim ve çizimdeki ilerlemesi, Toulouse-Lautrec'in ailesini Paris'e dönmesine ve portre ressamı Léon Bonnat‘dan eğitim almasına izin vermeye ikna eden Princeteau'yu etkiledi. 1882'de Paris'e döndü. 
Toulouse-Lautrec'in annesi çok hırslıydı ve oğlunun modaya uygun ve saygın bir ressam olması amacıyla, ailesinin nüfuzunu kullanarak oğlunun Bonnat'ın stüdyosuna girmesini sağladı. Toulouse-Lautrec, Paris'in bohem yaşam tarzı ve sanatçıların, yazarların ve filozofların uğrak yeri olan Montmartre bölgesine çekildi. Bonnat ile çalışmak, Toulouse-Lautrec'i sonraki 20 yılda nadiren terk ettiği Montmartre bölgesinin ortasına yerleştirdi.
Bonnat yeni bir işe girdikten sonra Toulouse-Lautrec, 1882'de Fernand Cormon stüdyosuna taşındı ve beş yıl daha çalıştı ve hayatının geri kalanında görüşeceği arkadaş grubunu kurdu. Bu sırada Émile Bernard ve Vincent van Gogh ile tanıştı. Eğitimi Bonnat'ınkinden daha rahat olan Cormon, öğrencilerinin resim yapacak konular arayarak Paris'i dolaşmasına izin verdi. Bu dönemde, Toulouse-Lautrec ilk defa bir fahişeyle ilk karşılaştı ve bu ise onun Montmartre'da Marie-Charlet olduğu söylenen fahişenin ilk resmini yapmasına yol açtı.

1882’den itibaren Paris Akademisi öğretmenlerinden Léon Bonnat’ın atölyesinde çalışmalarını sürdürmeye başladı, bir yandan da Fernand Cormon’un stüdyosuna devam etti. Cormon’un atölyesinde Émile Bernard ve Vincent Van Gogh'la tanışması, izlenimciliğe tepki olarak doğan post-emperyonizme yaklaşmasının ön ünü açtı.
Serbest çalışmaya karar vererek atölyeden ayrılan Lautrec, sanatçı mahallesi Montmartre’a yerleşti. Günlerini resim yaparak ve içki içererek geçirdi. 1884 yılında kabare sahibi Bruant Lautrec’ten illüstrasyonlar yapmasını istemiş ve çalışmalarını kabarede sergilemeye izin vermişti. Lautrec bu sayede Montmartre’da  kısa sürede adını duyurdu.

1885'te Toulouse-Lautrec, çalışmalarını Aristide Bruant'ın Mirliton kabaresinde sergilemeye başladı.
1887'de eğitimini tamamladıktan sonra, "Lautrec" soyadının Verlan olan "Tréclau" takma adını kullanarak Toulouse'da bir sergiye katıldı. Daha sonra Van Gogh ve Louis Anquetin ile birlikte Paris'te sergiledi.
1885'te Toulouse-Lautrec Suzanne Valadon ile tanıştı. Onun birkaç portresini yaptı ve bir sanatçı olarak onu heveslendirdi. Sevgili olduklarına ve Valadon'un onunla evlenmek istediğine inanılır. İlişkileri sona erince Valadon 1888'de intihara teşebbüs etti.

1888'de Belçikalı eleştirmen Octave Maus onu Şubat ayında Brüksel'de düzenlenen Vingt ('Yirmiler') sergisinde on bir eser sunmaya davet etti.
Theo van Gogh, the artist's brother, bought Poudre de Riz (Rice Powder) for 150 francs for the Goupil & Cie gallery.
1889'dan 1894'e kadar Toulouse-Lautrec düzenli olarak Salon des Indépendants'a katıldı. Montmartre'ın birçok manzarasını yaptı. Montmartre'ın derinliklerine, Mösyö Pere Foret'in bahçesine gizlenmiş olan Toulouse-Lautrec, Çamaşırcı (1888) tablosunda da görünen aynı kızıl saçlı model olan Carmen Gaudin'in birçok hoş en plein air resmini yaptı.
1890'da Brüksel'deki XX sergisinin ziyafeti sırasında, Van Gogh'un eserlerini eleştiren ressam Henri de Groux ile düelloya çağırdı. Paul Signac ayrıca Lautrec öldürülürse Van Gogh'un onuru için savaşmaya devam edeceğini açıkladı. De Groux, saygısızlık için özür dileyip gruptan ayrıldı ve düello yapılmadı.
Toulouse-Lautrec, 1890'ların ortalarında Le Rire dergisine birkaç illüstrasyonla katkıda bulundu.

Artan alkolizm’e ek olarak, Toulouse-Lautrec fahişeleri de ziyaret ediyordu. Onların yaşam tarzlarından ve "kentli alt sınıf" yaşam tarzlarından büyülenmişti ve bu karakterleri resimlerine dahil etmişti. Ressam arkadaşı Édouard Vuillard daha sonra, Toulouse-Lautrec'in fahişelerle seks yapmasına rağmen, "davranışlarının gerçek nedenlerinin ahlaki nedenler olduğunu" söyledi... Lautrec, fiziksel bir ucube, grotesk görünümüyle kendi türünden kopmuş bir aristokrat olarak kaderine boyun eğmeyecek kadar gururluydu. Durumu ile fahişenin ahlaki yoksulluğu arasında bir yakınlık buldu."
Genelevlerdeki kızlar Toulouse-Lautrec'e ilham verdi. Mireille adında bir favorisinin olduğu Rue d'Amboise'daki birini sık sık ziyaret ederdi. Bu kadınların hayatından esinlenerek yaklaşık yüz çizim ve elli tablo yarattı. 1892 ve 1893'te Le Lit adlı öpüşen iki kadın dizisini oluşturdu. 1894'te stüdyosunda hafızasından Salón de la Rue des Moulins resmini yaptı.
"Model her zaman doldurulmuş bir oyuncak bebektir, ama bu kadınlar yaşıyor. Benim için oturmaları için onlara yüz sous ödemeye cesaret edemem ve buna değip değmeyeceklerini tanrı bilir. Hayvan gibi kanepelere uzanıyorlar, hiçbir talepte bulunmuyorlar ve zerre kadar kibirli değiller.” dedi. "Kendi boyumda kızlar buldum! Başka hiçbir yerde kendimi bu kadar evimde hissetmiyorum" diyerek kadınlar tarafından çok beğenildi.
Sanatçı en çok izlenimci ressam Edgar Degas'dan ve Japon resim sanatından etkilendi.

Moulin Rouge kaberesi 1889'da açıldığında, Toulouse-Lautrec afiş yapmakla görevlendirildi. Annesi Paris'ten ayrılmıştı ve ailesinden düzenli bir geliri olmasına rağmen posterler yaparak geçimini sağlıyordu. Diğer sanatçılar esere tepeden baktı ama Toulouse-Lautrec onları görmezden geldi. Kabare onun için bir koltuk ayırdı ve resimlerini sergiledi. Moulin Rouge ve diğer Paris gece kulüpleri için yaptığı eserler arasında şarkıcı Yvette Guilbert, Fransız Can-can'ı yaratan La Goulue (Obur) olarak bilinen dansçı Louise Weber ve çok daha hoş olan dansçı Jane Avril’in tasvirleri vardır.
Üne kavuşturan asıl eseri, Paris’in ünlü pavyonu Moulin Rouge'u anlatan 1891 tarihli afiş çalışması oldu. Klasik anlayışın dışına çıkarak poster çalışan Lautrec, reklam amaçlı çalışmalara sanatsal bir dil kazandırdı. Afişlerinde daha çok dönemin ünlü kabare şarkıcılarını ve dansçılarını resmetti.
Sanatçının kendisi Paris’in tüm ünlü pavyonlarının ve kabarelerinin düzenli müşterisi idi ve kentin varoşlarını, fahişelerini, dansçılarının tablolarının ana konusu yaptı. Resimleri dansçı ve fahişeleri konu aldığı için sık sık muhafazakâr kesimlerce eleştirildi. Babası, genelev çalışanlarını resmettiği için kendisini evlatlıktan kovdu. Bu olaydan sonra kendisini tamamen bohem yaşama teslim etti; alkol ve eğlence tutkusundan hiç vazgeçmedi, kısa süreli ilişkiler yaşadı.

Toulouse-Lautrec'in ailesi İngilizseverdi, ve şikayet ettiği kadar akıcı olmasa da yeterince iyi İngilizce konuşuyordu.
J. & E. Bella şirketince kağıt konfetilerin (1892 Mardi Gras sonrasında alçı konfeti yasaklandı) reklamı için poster ve La Chaîne Simpsonın bisiklet reklamını yapacak posterleri yapması için görevlendirildiği Londra'ya gitti.
Londra'dayken Oscar Wilde ile tanıştı ve arkadaş oldu. Wilde Britanya'da hapsedildiğinde, Toulouse-Lautrec onun sesli destekçisi oldu ve Wilde'ın yargılandığı yıl Oscar Wilde'ın portresi çizildi.

Toulouse-Lautrec'in alkolü kötüye kullanmasına sebep olabilen kısa boyu ve fiziksel görünümü nedeniyle alay edildi.
Başlangıçta yalnızca bira ve şarap içiyordu, ama zevkleri likör'e yani absent'e kadar arttı. "Deprem Kokteyli" (Tremblement de Terre), Toulouse-Lautrec'e atfedilir: bir şarap kadehinde yarı pelin ve yarı konyak içeren güçlü bir karışımdır. Bacaklarının gelişmemiş olması nedeniyle alkolsüz kalmamak için içini oyduğu ve içi likörle dolu tuttuğu bir baston yardımıyla yürüyordu.

İyi

Alexandre Vallaury (2 Nisan 1850 - 2 Mayıs 1921), İstanbullu Fransız asıllı mimar.
Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarlık bölümünün kurucusu ve ilk mimarlık hocasıdır. Bu kurumda hocalığı kesintisiz 25 yıl sürdürmüştür. Osman Hamdi Bey tarafından "Mimar-ı Şehir" olarak anılan Vallaury, Osmanlı üst yönetimi ve Fransız iş çevrelerinin vazgeçilmez mimarı olmuş; İstanbul'a çok önemli yapılar kazandırmıştır.

1850 yılında İstanbul'da Fransız asıllı bir Levanten ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Edouard Vallaury, İstanbul'a gönderilen Fransız elçisi Horace Sébastiani'nin maiyetinde bir görevli olarak İstanbul'a geldikten sonra bu şehre yerleşen; pastacılık ve şekercilikle uğraşan bir Fransız idi. Alexandre Vallaury'nin çocukluk ve gençlik yıllarına dair fazla bilgi bulunmaz. Orta öğrenimini Saint Joseph'te yaptığı tahmin edilir.
Mimarlık eğitimi için Paris'e gitti ve dönemin en iyi mimarlık eğitimi veren okulu Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu (Ecoles des Beaux-Arts)'nda okudu.
1880 yılında eğitimini tamamlayarak İstanbul'a döndü.
İstanbul'da ismini önce resim sergilerinde duyurdu. 1879-1880 yıllarında kurulduğu sanılan Elifba Sanat Kulübünün 1880 Eylülünde açılan ilk sergisine katılarak işlerini sergiledi. Elifba Kulübünün 8 Nisan 1881 günü bu kere Tepebaşı Belediye bahçesinde açılan ikinci sergisine de katıldı. Bu dönemde başta İstanbul olmak üzere Bursa, İznik, Konya ve Kütahya gibi kentlerdeki mimari anıtlarla ilgili araştırmalar yaptığı Elifba Sergilerindeki işlerinden anlaşılmaktadır. Yeni kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin binasını bu dönemde yaptı (1882). 3 Mart 1883 günü eğitime başlayan Sanayi-i Nefise Mektebinde Fenn-i Mimari öğretmeni olarak kurucu kadroda yer aldı. Okulun mimarlık bölümü yönetmeliğini onun hazırladığı düşünülür.
3 Mart 1883’ten 10 Ağustos 1908'e kadar Sanayi Nefise Mektebi’nde mimarlık öğretmeni olarak ders veren Vallaury, İstanbul’daki Osmanlı üst düzey yönetimi ve özellikle Fransız finans kuruluşları ile iş çevrelerinin gözde mimarı durumuna geldi. 1890’lara gelinceye değin İstiklal Caddesi’ndeki Emek Sineması (Cercle d'orient) (1884), Eminönü Hidayet Camii (1887) ve Paris Uluslararası Fuarı için Türk tütün pavyonu (1889) gibi binaları inşa etti.
1888’de Fransız Enstitüsü üyeliğine seçildi.
1892 yılında Galata’da yaptığı Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü binası ile ünlenmeye başladı. Başka mimarlar bu yapıyı örnek alarak Galata ve Karaköy’de büro binaları inşa ettiler. 1881’de Müze-i Hümayun müdürü olarak görevlendirilen Osman Hamdi Bey yeni bir müze binası inşa işini Vallaury’e vermişti. Böylece Vallaury, 19.yüzyıl sonlarında, dünyada müze binası olarak tasarlanıp yapılan 8-10 müzeden birinin mimarı oldu. Pera Palas (1893), Yeni Karaköy Han (1893), Tokatlıyan Oteli, Union Française (1896), Düyûn-ı Umûmiye Binası (1897) ve Büyükada Rum Yetimhanesi (1898) gibi büyük boyutlu yapılar inşa etti. Bunların yanı sıra, Tepebaşı Meşrutiyet Caddesi'nde Fransız tüccarı Decugis evi ile kendi evi gibi küçük boyutlu yapılar da inşa etti.
1896 yılında Legion d'Honneur madalyasıyla onurlandırıldı.
1900-1904 yılları arasında Alexander Vallaury’nin yaptığı yapıların bir bölümü Osmanlı Saray çevresi ve üst yönetimi için konutlardı. Bunlar arasında Afif Paşa Yalısı, Abdülmecid Efendi Köşkü, Rıdvan Paşa Köşkü ve Vahdettin Köşkü sayılabilir. Bu yıllarda gerçekleştirdiği diğer büyük yapılar arasında Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi, Osman Reis Camii vardır.
Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki görevinden 10 Ağustos 1908’de istifa ederek ayrıldı. Meslek yaşamındaki bilinen son çalışması 1909 yılında düzenlenen “Abide-i Hürriyet” yarışması için hazırladığı proje oldu.
Hayatının geri kalan dönemine dair fazla bir bilgi yoktur. Eşi Constantia’nın 3 Kasım 1917 tarihinde, 65 yaşında öldüğü bilinir. Alexander Vallaury 1921 tarihinde İstanbul’da ölmüştür. Büyük bir olasılıkla Pangaltı Latin Katolik Mezarlığındaki aile mezarına defnedilmiştir.
Mezarının Fransa'da olduğuna dair bilgiler bulunmaktadır.

Mustafa Servet Akpolat, "Levanten Kökenli Fransız Mimar Aléxandre Vallaury", Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Anabilim Dalı, Yayımlanmamış Doktora Tezi, 1991.
Mehmet Çağlayan Özkurt, "Düyun-u Umumiye İstanbul Merkez Binası'nın Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı Bağlamında Değerlendirilmesi" Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Anabilim Dalı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2005.

Mehmet Cemil Cem (d. 1882, İstanbul - ö. 9 Nisan 1950, İstanbul)  Türk diplomat, karikatürist ve editör.  Cem dergisinde yayımladığı karikatürlerden ötürü "Üstad" ve "Türk Karikatürünün Babası" olarak adlandırılmıştır.
Türk karikatürünün öncü isimlerindendir. II. Meşrutiyet döneminde, 1908'de İstanbul'da yayımlanmaya başlayan Kalem dergisinde faaliyet göstermiş, çizdiği karikatürler ve yayımladığı Cem mizah dergisiyle tanınmıştır. Cem, Kalem ve Cem dergilerinde yayımlanan karikatürlerinde II. Abdülhamid’i sert şekilde eleştirmiş ve II. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri ve diğer siyasal figürleri de yermekten çekinmemiştir.

1882 yılında İstanbul'da doğdu. Babası, askerî doktor İbrahim Cemil Paşa'dır. Cemil Cem, erken yaşlarda resme ilgi duydu. 1899'da Vefa İdadisi’nden mezun oldu ve ardından İstanbul’da hukuk eğitimi aldı.
Bir süre Hariciye Nezareti şehbenderlik kaleminde görev yaptı. 1903’te önce Nice, sonra Toulon Başkonsolosluğu yardımcılığı görevine atandı. Ardından, Paris büyükelçisi  Salih Münir Paşa'nın tavsiyesi ile Paris elçilik katibi olarak görevlendiridi. Paris’te bulunduğu sırada Siyasal Bilgiler Okulu’ndaki dersleri izledi. Birçok ressamla tanıştı. Kendisi ve dostları için karikatürler çizdi. Karikatürlerinde Gustave Doré, Jean-Jacques Grandville ve Sem (Georges Goursat) gibi Fransız karikatüristlerden ilham aldı. Paris'ten sonra Viyana ve Roma büyükelçiliklerinde görev yaptı.
Osmanlı Devleti'nde II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, İstanbul’da yayımlanan ve dönemin önemli çizerlerinin karikatürlerinin yayımlandığı Kalem dergisine karikatürler gönderdi. Özellikle portreleri ve sert muhalif çizgileriyle derginin yıldız çizerlerinden biri oldu. 1909 yılında ilk Türk karikatür albümünü çıkardı. II. Abdülhamit’in yirmi karikatüründen oluşan albümü "Cem"  adını taşır.
Roma’ya atandığında izinli olarak İstanbul’a geldi ve yaşamını karikatürcü olarak sürdürmek istediği için 1910'da diplomatik kariyerini bırakıp İstanbul’a yerleşti. İstanbul'a geldiği gibi Cem adlı haftalık mizah dergisini çıkarmaya başladı. Karikatürlerinde tahttan indirilen II.Abdülhamid’i  eleştirdiği gibi, İttihat ve Terakki Partisi'nin ileri gelenlerini ve diğer siyasetçileri de sert biçimde eleştirdi.  Başyazarlığı üstlenen Refik Halit, kendisine yazılarıyla eşlik etti. Dergi, yalnız İstanbul’da on iki binin üzerinde satış rakamına ulaştı.
Cem, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşları’ndaki yenilgisinin ardından dergiyi kapatıp İzmir’e taşındı ve kısa bir süre sonra Avrupa’ya gitti. On yıllık aradan sonra 1922’de, Refik Halit Karay'ın çıkardığı Aydede dergisinin ilk sayısının kapağında "Hayat Bir Zar Oyunudur" üst başlıklı bir karikatürü yayınlandı. Sonra karikatürleri tekrar uzun süre görülmedi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’a döndü. 1921-1925 yıllarında Sanayi-i Nefise Mektebi’nde müdürlük yaptı. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, onun müdürlüğü zamanında, Maarif Nezareti’nin kararıyla  lağvedilerek mektebin erkek kısmıyla birleştirildi. 1924 yılında okulun cumhuriyet dönemindeki ilk yönetmeliği hazırlandı. Cem, 1925 yılında mektebin müdürlüğünden istifa etti.
1927’de Cem dergisini Orhan Seyfi Orhon ile birlikte yeniden yayımlamaya başladı. Orhon, dergiden ilk sayıdan sonra ayrıldı. Cem, d10 Aralık 1927 tarihli sayıda yayımlanan "Ah bir vergisiz memleket olsa" karikatürü nedeniyle, sonra da müstehcen görülen bir başka karikatürü nedeniyle yargılandı; her iki davadan da aklandı. 1928’de davalar sürerken dergisinin yayınını 33. sayıda durdurdu. Dört ay kadar sonra, Harf İnkılâbı'nın ardından yeniden dergiyi çıkarma girişiminde bulundu; 34. sayıyı yeni harflerle çıkardı. Cem dergisinin son sayısını 2 Mayıs 1929’da yayımladı. Bazı kaynaklarda Recep Peker hakkındaki bir karikatürü nedeniyle cumhurbaşkanı Atatürk’ün kendisini Ankara’ya davet ettiği ve dergisini kapatmasını istediği öne sürülür.  Bazıları ise  Cemil Cem’in yayıncılığı ve sanatının zamanın gerisinde kaldığını ve derginin bu nedenle kapanmak zorunda kaldığını ifade etmiştir.

Cem, bir süre İstanbul Belediye Şehir Meclisi üyeliği yaptı. Ardından evine çekildi; resim ve tarımla uğraştı. Bu dönemde yaptığı "Meşrutiyet Ricali Veliefendi Çayırında" adlı büyük pano, Türk resim sanatının en kalabalık grup portrelerinden birisidir. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde bulunan bu panoda Cem, Meşrutiyet devrinin hükûmet, fikir ve sanat adamlarını çizmiştir.
9 Nisan 1950’de İstanbul'un Moda semtindeki evinde kalp yetmezliği sonucu öldü.
1989'da Turgut Çeviker’in hazırladığı albümü "Silah ve Meşale" adıyla yayımlanmıştır.  Cemil Cem'in Moda'da evinin bulunduğu sokağa Cem adı verilmiştir.
06.01.2025 tarihinde, Kadıköy Moda’da, Türk karikatürünün öncüsü Cemil Cem’in yaşadığı ve kendi adını taşıyan sokaktaki evi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı (İBB Miras) tarafından yenilenerek bir kültür mekânına dönüştürüldü. Türk karikatürünün büyük ustası ve çizerlerinden Turhan Selçuk’un adının verildiği kültür evi ile, Cemil Cem ve Turhan Selçuk aynı mekanda buluşmuş oldu. (Bir kısım karikatür sanatçısı, Cemil Cem'in evine kendi isminin verilmesinin daha doğru olacağını açıkladı.)

"Cemil Cem (İstanbul 1882 - İstanbul, 9 Nisan 1950)". Virtual Museum. 5 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 4 Haziran 2002.

Halil Ethem Eldem, (d. 1861, İstanbul - ö. 17 Kasım 1938, İstanbul), Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın oğlu, Osman Hamdi Bey ile İsmail Gâlip Bey'in küçük kardeşidir.

1861'de doğdu. Babası İbrahim Edhem Paşa, Rum asıllı Osmanlı sadrazamı idi. İlköğrenimini Kaptan İbrahim Paşa Rüştiyesi'nde, orta öğrenimini Berlin'de, yüksek tahsilini ise Zürih, Viyana ve Basel'de tamamladı. 
Zürih Üniversitesi'nde tabii ilimler, Viyana Poliklinik Yüksek Okulu'nda tabii ilimler ve kimya eğitimi aldı. Basel Üniversitesi'nde felsefe doktorası yaptı. 1885'te İstanbul'a döndü. 
Seraskerlik Fabrikalar Nezareti'nde müşavirlik, Genelkurmay Dairesi Tercüme Şubesi'nde mütercimlik, İstanbul Şehremini, Asar-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü, Darüşşafaka, Mülkiye Mektebi, Darü'l-Muallimin ve Darülfünun tabiiyye ve jeoloji öğretmenliği, Sanayi-î Nefise Mektebi'nde müdürlük, Tarih-i Osmani Encümeni üyeliği, Maarif Vekaleti Türk Tarih Encümeni üyeliği, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurucu üyeliği ve asbaşkanlığı, TBMM IV.ve V. Dönem İstanbul milletvekilliği ile IV. ve V. Dönem Kitaplık Encümeni Reisliği yapmıştır. Leibzig ve Bal Darülfünunları fahrî felsefe doktorluğu unvanı sahibidir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Sırasıyla Bâb-ı Seraskeri Fabrikalar Nezareti, Erkân-ı Harbiye Dairesi, Dârüşşafakati'l-İslâmiye, Mekteb-i Mülkiye, Dârülmuallimin, Dârülfünûn, Âsâr-ı Atîka Müze-i Hümâyunu, İstanbul Şehreminliği, İstanbul Âsâr-ı Atîka Muhipleri Cemiyeti, Âsâr-ı Atîka Encümeni, Târîh-i Osmânî Encümeni, Türk Tarih Kurumu gibi kurum ve kuruluşlarda çalışmıştır. 1 Mart 1931'de emekli olan Halil Bey, aynı yıl içinde İstanbul'dan milletvekili seçilerek iki dönem bu görevi sürdürmüş ve 17 Kasım 1938'de ölmüştür.

Halil Bey, Osmanlı döneminin sonları ile cumhuriyet döneminin başlarında faaliyet göstermiş Türk kültür tarihinin önemli şahsiyetlerindendir. Mecma-ı Âsâr-ı Atika Müzesi'nin başında bulunmasından dolayı daha çok ilkçağ eserleriyle ilgilenmiş, fakat bunun yanında Türk-İslam kitâbe ve sikkeleriyle de uğraşmıştır. Nitekim Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmuası ve Türk Tarih Encümeni Mecmuası'nda yayınlanan makalelerinin birkaçı hariç hepsi kitâbeler hakkındadır. Türk müzeciliğinin gelişmesinde önemli katkıları olan Halil Bey, Anadolu'daki yüzlerce kitâbenin toplanıp yayımlanması, Türk mimari eserlerinin korunması ve ihyâsı konusunda gayret göstermiştir.

Hasan Fuad Paşa (Hacemıko) (1847, Bjeduğkale – Aralık 1911, İstanbul), Çerkes (Adige) asıllı Osmanlı komutanı, matematikçi ve eğitimcidir.

Çerkeslerin Bjeduğ Kabilesi'nin (Çerkesçe / Adigece: Бжъэдыгъу Rusça: Бжедуги) aristokrat ailesi Hacemıkoların (Çerkesçe / Adigece: Хьаджэмыкъу Rusça: Хаджемуков, Гаджемуков, Хаджемук Ayrıca: Hadjimoukoff, Hadjimoukov, Gadjimoukoff) prenslerindendir. Hacemıkolar, Bjeduğ Kabilesi'nin yönetici büyük prensleri (Пщышхо -Дословно с Черкесского "Князь Большой/Великий"-) olup, Batı Çerkesya'nın son hükümran aristokrat ailelerindendir.
Hasan Fuad Paşa, Bjeduğ Hımmışey (Xамышеевских) Prensi ve Süvari Alayı Komutanı Hacemıko Misost'un (Хаджимуков Мисост -Мысше-ост, Машауст-) oğlu olup, annesi tarafından da önemli tarihi kişiliği ile tanınan Çerkes liderlerinden Prens Zanıko (Zanekue) Sefer Bey'in (Zanoğlu Sefer Paşa'nın) torunudur. Hasan Fuad Paşa, 1847 yılında, Kafkasya'nın Bjeduğkale Eyaleti'nde (Çarlık dönemi adı; Yekaterinador, Şimdiki adı; Krasnodar'da) doğmuştur. 11 yaşında İstanbul'a gelmiştir.
Hasan Fuad Paşa, dayısı Zanıko İbrahim Paşa'nın vesilesiyle 1870 (1286)'da Mekteb-i Harbiye’ye (Harp Okulu) girmiştir. 1873 (1290)'da Mülâzım (Teğmen) rütbesiyle mezun oldu. 1875 (1292)'de de Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'den mezun oldu. Çerkes kökenine uygun olarak ince uzun boylu bir fiziğe sahipti.
Mekteb-i Harbiye’den mezun olduktan sonra Redif Taburu’nda görev almış ve daha sonra da Bursa Mekteb-i Fünûn-ı İdadisi’nde (Askeri Lisesi’nde) Fransızca Öğretmenliği'ni yapmıştır.
Hasan Fuad Paşa, Mekteb-i Harbiye mezuniyetinden sonra, toplam kırk yıl kadar askeri ve mülki okullarda matematik eğitimciliği (riyaziye hocalığı) yapmıştır. Hasan Fuad Paşa, Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu)'nda "Cebir", "Topoğrafya ve Hendese-i Resmiyye" dersleri vermiştir. Kaymakam (Yarbay) rütbesindeyken, ek görev olarak, Osman Hamdi Bey'in kurucusu ve müdürü olduğu 1883'te açılan ve öğretime başlayan Sanâyi-i Nefîse Mektebi Âlisi'nin ilk öğretim kadrosunda Riyaziye hocası olarak görev almış, 1883-1903 yılları arasında yaklaşık 20 yıl görev yapmıştır. Miralay (Albay) rütbesindeyken, ek görev olarak Mekteb-i Mülkiyye-i Şâhâne İ'dâdî Kısmı Hendese (Geometri) Muallimliğine de tayin edilmiş olup, "Müsellesat ve Hendese" dersleri vermiştir. On dokuz yıl bu görevde kaldıktan sonra, İ'dâdî Kısmı'nın Mercan'a nakledilmesi üzerine 1900'da Mülkiye'den ayrılmıştır. Sonraki döneminde de Kuleli Mekteb-i Fünûn-ı İdadisi’nde (Kuleli Askeri Lisesi’nde) derslere girmiş ve uzun zaman burada öğretmenlik ve 1893'ten itibaren Ders Nazırlığı (Öğretim Başkanlığı) yapmıştır. Mirliva Rütbesi’ni (Tuğgeneral) bu görevi esnasında kazanmıştır.
Sultan II.Abdülhamid dönemi Dersaâdet’in Şehremini (Belediye Başkanı ve Valisi) Rıdvan İsmail Paşa'nın kişisel husumet nedeniyle öldürülmesi (23 Mart 1906) hadisesinde, azmettirici olarak Mabeyn Mütercimi ve Şuray-i Devlet Azası Bedirhani Abdürrezzak Bey ile amcası Selimiye Kışlası Komutanı Ali Şamil Paşa'nın evleri aranmış, aramada Hasan Fuad Paşan'nın imzalı bir fotoğrafı bulunmuş, sorulduğunda Abdürrezzak Bey, Hasan Fuad Paşa hakkında “Necabetlü” (Temiz Soylu, Asil Soylu) ifadesini kullanması nedeniyle, konuyla hiçbir ilgisi olmadığı halde, 1906 yılında Rodos'a sürgün edilmiştir. Temmuz 1908 (1324)'de II. Meşrutiyet’in ilanı ile tekrar İstanbul’a dönmüştür. Ancak, sürgünün gerçek sebebinin bu talihsiz olay olup olmadığı şüphelidir. Sürgünün, Jön Türkler'in muhalefeti ile mücadele eden ve bu dönemde "Çerkes Tarihi" yazım fikrine canı sıkılan Sultan II.Abdülhamid'in uyguladığı baskıcı politikanın sonucu olarak gerçekleştiği de değerlendirilmektedir. Ahmed Bedevi Kuran'ın "İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler" eserinde bu konuda Kuleli Mekteb-i Fünûn-ı İdadisi Ders Nazırı Çerkes Hasan Fuad Paşa"nın da adı verilerek bir değerlendirme yapılmıştır.
Hasan Fuad Paşa, yaşamı boyunca, hür fikirli, sağlam ahlaklı, saygın bir kişilik olarak tanınmıştır.

Hasan Fuad Paşa, eğitimcilik yaptığı dönemde aynı zamanda matematik ve geometri üzerine önemli eserler vermiştir.

Hendese-i Musattıha,
Hendese-i Mücessime,
Hendese-i Resmiyye,
Hendese-i Murakkama,
Ameli Hendese ve Resm-i Hattı.

Hasan Fuad Paşa, Aralık 1911 (hicri 1329) yılında 65 yaşındayken İstanbul'da ölmüştür (Hicri: 29 Zilhicce 1329, Rumi: 7 Kanûn-ı evvel 1327). Hasan Fuad Paşa'nın ölümüne ilişkin haberler, yabancı gazete ve kroniklerlerde de yer almıştır;

Hasan Fuad Paşa'nın ebedi istirahatgâhı, Kılıç Ali Paşa Camii'nin haziresinde (Bahçe Mezar Bölümü'de) bulunmaktadır. Sütun formundaki mermer mezar taşında, aşağıdaki metin yer almaktadır.

Kılıç Ali Paşa Camii Web Sayfası,
Kılıç Ali Paşa Camii Sokak Görünümü,
Kılıç Ali Paşa Camii Hazire (Bahçe Mezar Bölümü'nün) Fotoğrafları (1) 15 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., (2)15 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Joseph Warnia-Zarzecki (d. 1850, Nantes –  Ölüm tarihi bilinmiyor), Fransa doğumlu Polonyalı ressam
Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ilk karakalem resim hocası idi. 1883'ten 1915'te emekli olana kadar Sanayi-i Nefise'de eğitmenlik yaptı.

1850  yılında Nantes kentinde dünyaya geldi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi'nde ve Münih Akademisi'nde öğrenim gördü. Öğrencilik yıllarından sonra daha on yıl boyunca Bavyera 'da kaldı; birçok kenti dolaşarak o dönem Alman ustaların yöntemleri ve eserlerin tanıma fırsatı buldu. 1883 yılında İstanbul 'a gitti. Aynı yıl açılan Sanayi-i Nefise Mektebinde hoca olarak görevlendirildi. Bu kurumun ilk karakalem resmi hocası oldu. 
Ressamın bundan sonraki dönemine ait pek bir bilgi yoktur ve ölüm tarihi bilinmemektedir. Özel koleksiyonlarda pek çok eseri bulunur.

Salvatore Valeri
Osgan Efendi
Alexandre Vallaury

M2 (Yenikapı – Hacıosman & Sanayi Mahallesi – Seyrantepe) Metro Hattı, İstanbul'da yer alan metro hatlarından birisidir. Hattın 16 istasyonu olup, Haliç Metro Köprüsü üzerinde yer alan Haliç Metro İstasyonu haricindeki 15 istasyon yer altında yer almaktadır.
Planlanan istasyonlar da kullanıma girdiğinde ana hat Sefaköy'den Sarıyer'e batı-doğu-güney-kuzey doğrultusunda (ters "L" şeklinde), şube hattı ise Sanayi Mahallesi'nden Alibeyköy Cep Otogarı'na doğu-batı doğrultusunda uzanacak ve toplamda 33 istasyona sahip olacaktır.

M2 hattının inşasına yönelik ilk somut adım, Nurettin Sözen'in belediye başkanlığı görevini yürüttüğü 1990 yılında atılmıştır. İlk etabı Taksim – 4. Levent arasında yer alan hattın Taksim – Şişli-Mecidiyeköy kesiminin yapım ihalesini 757.882.080.574 TL + KDV bedelle Garanti Koza/Enka/Doğuş ortak girişimi, Şişli – 4. Levent kesiminin yapım ihalesini ise 624.978.682.509 TL + KDV bedelle Tekfen İnşaat A.Ş. kazanmıştır. 11 Eylül 1992'de temeli atılan hattın 12 Haziran 1994'te Taksim – Şişli, 30 Nisan 1995'te ise Şişli – 4. Levent arası tünel inşa işlemleri tamamlanmıştır. Ardından elektromekanik işlere geçilmiş ve 20 Mart 1998'de ise tüm ray altı beton dökümleri yapılarak inşa çalışmaları tamamlanmıştır. Metro araçları 11 Ocak 1999'da raya indirilmiş, 25 Mart 1999'da ise hattaki ilk deneme sürüşleri başlatılmıştır. Yolculu ilk seferler ise 16 Eylül 2000'de beş istasyondan oluşan Taksim – Levent arasında başlamış, 1,5 ay sonra da altıncı istasyon olan 4. Levent hizmete girmiştir.
Hattın ikinci etabı olan 4. Levent – Atatürk Oto Sanayi ve Taksim – Şişhane uzatmalarının yapımı için çıkılan ihaleyi 70.703.249,65 TL + KDV bedelle Garanti Koza ve Alsim-Alarko ortak girişimi kazanmıştır. 18 Ekim 2004'te başlayan inşa süreci 17 Ekim 2008'de tamamlanmış ve hat 31 Ocak 2009'da hizmete girmiştir. Ancak sinyalizasyon sistemi hazır olmadığı için hattın hizmete giren bu kısımları mekik olarak işletmeye alınmıştır. Daha sonra Alstom araçlarının yerini Hyundai Rotem araçları almış, sinyalizasyon sistemi tamamlanmış ve Taksim – Atatürk Oto Sanayi arasında kesintisiz işletmeye geçilmiştir. Ancak Taksim – Şişhane arasında Yenikapı etabı hizmete girene kadar mekik işletmeye devam edilmiştir.
Hat kuzey yönünde 2010'da Darüşşafaka'ya, 2011'de de Hacıosman'a uzatılmıştır. Güney yönündeki uzatma çalışmaları çerçevesinde 15 Şubat 2014'te Haliç Metro Köprüsü'nün tamamlanmasıyla birlikte hat, Yenikapı'ya kadar uzatılmıştır. Yenikapı - Hacıosman arasında kesintisiz hizmet vermeye başlanan hatta 16 Mart 2014'te Vezneciler-İstanbul Üniversitesi istasyonu da hizmete girmiştir.
Ayrıca ilk başta sadece hattın depo sahası ve kumanda merkezi olması planlanan Seyrantepe'de, hem bölgedeki polis lojmanlarına hem de Ali Sami Yen Spor Kompleksi'na hizmet vermesi için depo sahasının içinde bir istasyon inşa edilmiş ve Sanayi Mahallesi – Seyrantepe arasındaki şube hattı 2010'da hizmete girmiştir. 2022 yılında yapılan makas düzenlemesiyle maç günleri Yenikapı – Seyrantepe arasında aktarmasız sefer yapılabilmektedir.
2018 yılında hat için yeni araç alımı Hyundai Rotem'den yapılmıştır. Eski Alstom araçlarından 12'si, 4'lü vagonlarla işletilen 3 tren seti olarak M6 hattı'nda, 20'si ise 4'lü vagon olarak mevcut hatta -sadece ihtiyaç halinde- hizmet vermektedir.
Gelecekte ana hattın kuzeyde Sarıyer'e ve batıda Sefaköy'e, şube hattının ise batıda Alibeyköy Cep Otogarı'na uzatılması planlanmaktadır. Hattın batıda TÜYAP'a uzatılmasına karar verilmişse de bu güzergâhın çok uzun olması sebebiyle oluşacak işletim zorluğu dolayısıyla bu fikirden vazgeçilmiş ve Sefaköy - TÜYAP arası M20 hattına devredilmiştir.
15 Ekim 2021 tarihinde metro araçlarında Wi-Fi hizmeti başlamıştır.

Sahibi: İstanbul Büyükşehir Belediyesi
İşletici: Metro İstanbul
Hat uzunluğu: 23,49 km
Hat açıklığı: Standart (1435 mm)
Sefer süresi: Ana hat 32 dk, Şube hattı 4 dk
Sefer sıklığı: Ana hat 5 dk, Şube hattı 9 dk
İstasyon sayısı: Ana hat 15 istasyon, Şube hattı 2 istasyon
Elektriklendirme: Üçüncü ray
Vagon sayısı: 192 Adet
Araç dizilimi: 4
Yolcu sayısı: Tek yönde 235.000 kişi
Depo sahası/Kumanda Merkezi: Seyrantepe
Tren setleri: Alstom: 32 vagon, Hyundai Rotem 2008: 92 vagon, Hyundai Rotem 2018: 68 vagon

Ana hat

Şube hattı
İlk inşaat sırasında Seyrantepe'de sadece depo ve işletme merkezi olması planlanırken sonrasında hem bölgeye hem de Ali Sami Yen Spor Kompleksi'na hizmet etmesi için istasyon biçiminde inşaatı yapılmıştır. İlk hizmete girdiğinde makas bölgesinin sınırlı olması sebebiyle sadece Sanayi Mahallesi'ne kadar işletme yapılabilmekteydi. Maç günlerinde Seyrantepe – Yenikapı arasında kesintisiz işletme yapılabilmesi için düzenlemelerin yapılması ile birlikte sadece maç günleri Seyrantepe - Yenikapı arasında da kesintisiz seferler yapılmaya başlanmıştır.

15 adet yer altı istasyon: Yenikapı, Vezneciler-İstanbul Üniversitesi, Şişhane-Zemin İstanbul, Taksim, Osmanbey, Şişli-Mecidiyeköy, Gayrettepe, Levent, 4. Levent, Sanayi Mahallesi, Seyrantepe, İTÜ-Ayazağa, Atatürk Oto Sanayi, Darüşşafaka, Hacıosman
1 adet köprü istasyon: Haliç
M2 hattı yerin 15 ilâ 45 metre derinliğinde yer almaktadır. 16 istasyonunun hizmet verdiği hatta peron boyları 180 metredir. Hatta işleyen araçlar üçüncü raydan 750 voltluk doğru akım alarak çalışmaktadır. Elektrik kesintisi olasılığına karşı acil durumda kullanılmak üzere hazırda bekletilen ve 3 saat süresince elektrik sağlayabilecek dizel jeneratör üniteleri bulunmaktadır. Bunların da arıza yapması olasılığına önlem olarak ve istasyon içi aydınlatma sistemlerinin kesintiler sırasında sürdürülmesini sağlamak amacıyla da kesintisiz güç kaynakları kullanılmaktadır. Hatta kullanılan raylar, standart hat açıklığı (1435 mm) ölçüsündedir ve S49 kalite ray çeliğinden yapılmıştır. Araçların sarsıntıyı en az düzeyde hissettirmesi için raylar ve traversler elastik yataklar üstüne döşenmiştir. Ray altlarının düzgünleştirilmesi için, raylar altına 43.000 m³ beton dökülmüştür. Hat, 90 saniye sıklıkta bir araç kalkabilecek kapasitede tasarlanmıştır. Hatta günde tek yönde 225 sefer yapılmaktadır. Hatta kullanılan araçlar ise 3,05 metre genişliğinde, 21,6 metre uzunluğundadır. Taksim - 4. Levent arasında işleyen araçların içi turkuaz renk ağırlıkta tasarlanmıştır. Bunlar, dönemin değerleriyle 45.000.000 $'a Alstom firmasından satın alınmıştır. Hattın kaba inşaatının ve elektromekanik işlerinin bitirilmesinin ardından iç tasarımına geçilmiş ve bu kapsamda yalnızca Taksim - 4. Levent arasında 30.000 m² zemin graniti, 25.000 m² metal duvar kaplaması, 10.000 m² duvar seramiği ve mozaik ile 35.000 m² metal asma tavan kullanılmıştır. Her bir istasyonda farklı renk teması uygulamasına gidilmiş, tüm hatta 100.000 m² alan boyanarak 10.000 metre uzunluğunda drenaj borusu döşenmiştir.
Mevcut Taksim – 4. Levent hattına, Şişhane – Taksim ve 4. Levent – Hacıosman uzatmaları da eklenince 92 araçlık bir ihale yapılmış ve ihaleyi 126.034.515 $'a Hyundai Rotem şirketi kazanmıştır. Vagonlarda vagonlar arası geçiş imkânı, otomatik sürüş bilgisayarı, elektronik yolcu bilgilendirme ve reklam panoları vardır.

İstasyonların platform ortası baz alınarak ölçüm yapılmıştır.

M2 hattı İstanbul'un önemli finans, eğlence, iş ve kültür merkezleri boyunca uzanmaktadır.

Yenikapı Metro İstasyonu, Yenikapı Aktarma Merkezi içinde yer almakta ve doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. İstasyon hattın diğer istasyonlarından farklı olarak 3 ray hattı ve 2 ada platform yapısı ile inşa edilmiştir. İstasyonun peron katından Marmaray Yenikapı Tren İstasyonu'na ve M1ᴀ&M1ʙ Yenikapı Metro İstasyonu'na aktarma imkânı vardır.
Vezneciler-İstanbul Üniversitesi Metro İstasyonu, Süleymaniye Camii ve Şehzadebaşı Camii ile Büyük Reşit Paşa Caddesi'nin kesişiminde, Saraçhane, İstanbul Üniversitesi ve Beyazıt Meydanı'na yakın bir konumda yer almaktadır. İstasyon Mart 2014'te Yenikapı Metro İstasyonu'ndan bir ay sonra hizmete girmiştir. İstasyonun 16 Mart Şehitleri Caddesi ve İstanbul Üniversitesi olmak üzere 2 girişi bulunmaktadır. İstasyondan kısa bir yürüyüşle T1 Laleli-İstanbul Üniversitesi Tramvay İstasyonu'na aktarma imkânı vardır.
Haliç Metro İstasyonu, Haliç üzerindeki Haliç Metro Köprüsü üzerinde yer almaktadır. Köprü Unkapanı, Atatürk (Unkapanı) Köprüsü, Sokullu Mehmet Paşa Camii ve Azapkapı arasında konumlanmıştır ve istasyona her iki yakadan da kolay ulaşılabilmesi için köprünün her iki yanında yaya yolları yer almaktadır. İstasyonun Unkapanı girişinden T5 Küçükpazar Tramvay İstasyonu'na aktarma imkânı vardır.
Şişhane-Zemin İstanbul Metro İstasyonu, İstiklal Caddesi'nin Beyoğlu bitimi ile Şişhane semti arasında yer almaktadır. 2009 yılı başında hizmete girmiştir. Şişhane istasyonunda ve aynı tarihte hizmete giren diğer istasyonlarda ortak dekor kullanılmış ancak tema olarak renk yerine istasyonun çeşitli yerlerinde İstanbul ve tarihi ile ilgili resimler, boyamalar, kabartmalar ve tabelalar işlenmiştir. Şişhane istasyonunda İstiklal Caddesi, Vergi Dairesi, 6. Daire, Kasımpaşa ve Refik Saydam Caddesi olmak üzere 5 girişi vardır. İstasyondan T2 Tünel Tramvay İstasyonu'na ve Tünel (F2) Beyoğlu Füniküler İstasyonu'na aktarma imkânı vardır. İstasyon içerisinde Zemin İstanbul İnovasyon Merkezi bulunduğu için istasyon adına "Zemin İstanbul" ibaresi eklenmiştir.
Taksim Metro İstasyonu, Taksim Meydanı'nın altında yer almaktadır. İç dekorasyonunda kırmızı tema kullanılan istasyonun Taksim Camii, İstiklal Caddesi, Atatürk Kültür Merkezi, Taksim Gezi Parkı ve Talimhane olmak üzere 5 girişi bulunmaktadır. -4. katta yer alan istasyondan, -2. kattaki F1 Taksim Füniküler İstasyonu'na ve zemindeki T2 Taksim Tramvay İstasyonu'na ve İETT'nin Taksim Otobüs Durakları'ndan kalkan otobüslere aktarma imkânı vardır.

Osmanbey Metro İstasyonu, Halâskârgazi Caddesi'nin altında yer almaktadır. İç dekorasyonunda sarı tema kullanılan istasyonun tamamı Halaskârgazi Caddesi üzerinde yer alan Dolapdere ve (Pangaltı yönlü) Feriköy, Kurtuluş ve Bomonti olmak üzere 4 girişi bulunmaktadır.
Şişli-Mecidiyeköy Metro İstasyonu, İstanbul'un en y

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ), merkez kampüsü İstanbul'un Fındıklı semtinde bulunan bir devlet üniversitesidir. Ağırlıklı olarak görsel sanatlar, mimarlık, sahne sanatları ve müzik alanında eğitim vermektedir.
Okul bünyesinde 4 fakülte (Mimarlık, Güzel Sanatlar, Fen-Edebiyat, İletişim), İstanbul Devlet Konservatuvarı, 3 enstitü, bir yüksekokul ve bir meslek yüksekokulu bulunmaktadır. Aynı zamanda İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Tophane Kasrı ve Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi gibi 23 bilim-kültür-sanat merkezi de okul bünyesinde hizmet vermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en köklü sanat ve mimarlık eğitimi veren kurumlarından biri olması nedeniyle öğrenciler tarafından sıkça tercih edilen üniversiteler arasındadır.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, sanat tarihçisi, arkeolog, müzeci, ressam ve mimar Osman Hamdi Bey tarafından 1882'de Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane adıyla Resim, Heykel ve Mimarlık alanlarında eğitim vermek amacıyla kuruldu ve 2 Mart 1883'te 8 eğitmen ve 20 öğrencisi ile öğretime başladı.
Kuruluşundaki eğitim kadrosu, Müdür-i Umumi Osman Hamdi Bey; Dahili müdür ve heykel öğretmeni Oskan Efendi; Fenn-i Mimari öğretmeni Alexandre Vallaury; Yağlı boya resim öğretmeni Salvatore Valeri; Karakalem resim öğretmeni Warnia-Zarzecki; Tarih ve tarih-i sanat öğretmeni Aristoklis Efendi; Ulum-u riyaziye (Fen Bilgisi) öğretmeni Kaymakam Hasan Fuat Bey; Teşrih (Anatomi) öğretmeni Kolağası Yusuf Rami Efendi'den oluşmaktaydı. Bu kadroya, 1892 yılında Hakkaklık (Gravür) öğretmeni olarak Monsieur Napier de katıldı.
Paris Güzel Sanatlar Okulu (École des Beaux-Arts)'nu örnek alarak kurulan okulda 1882 yönetmeliğine göre resim, heykeltıraşlık, mimarlık ve hakkaklık ile sanat dersleri okutulacak ve öğretilecekti. Dersler antik sanat ağırlıklı idi. Osman Hamdi Bey, okulun İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne yakın olması gerektiğini düşünüyordu. Mimar Alexandre Vallaury'den okulu müzenin ana giriş kapısının karşısına, Çinili Köşk'ün yanına inşa etmesini istedi. Vallaury beş derslik ve bir atölyeden oluşan küçük bir bina yaptı. 1916'ya kadar kullanılan bu bina, 1892 ve 1911'de yapılan eklerle genişletilmiştir. Vallaury aynı zamanda mektebin ilk mimarlık hocası olarak görevlendirilmiştir.
1914 yılında, İnas (Kız) Sanayi-i Nefise Mektebi, Resim ve Heykel alanında eğitim vermek üzere kurulmuştur. İlk müdürü ise ünlü matematikçi Salih Zeki'dir. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, Bezmialem Valide Sultan Mektebi'nde (şimdiki Cağaloğlu Anadolu Lisesi) faaliyete geçti. 1926 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi Fındıklı'da bulunan Çifte Saraylar'dan Cemile Sultan Sarayı'na taşındıktan sonra Erkek ve Kız Sanayi-i Nefise Mektepleri birleştirildi.
Türkiye'de ilk sanat ve mimarlık yüksekokulu olan kurum, 1928'de Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı ve böylece Türkiye'de akademi unvanını alan ilk yükseköğretim kurumu oldu.

1929'da mektepte seramik bölümü faaliyete geçti. 1930'larda atölyeler daha da çeşitlendi. 1936'da “Türk Tezyini Sanatlar Bölümü” eklendi. 1937 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle Dolmabahçe Sarayı'nın Veliaht Dairesi, Türkiye'deki ilk sanat müzesinin kurulması için Güzel Sanatlar Akademisi'ne tahsis edildi. Müzenin müdürlüğüne Halil Dikmen atandı. 1938'de alınan kararla, mimarlık bölümü liseden sonra 5 yıl oldu; bölümün adı da “Yüksek Mimarlık” bölümü olarak değişti. 1959'da artık tüm bölümlere liseyi bitirenler, sınavla alınmaya başlandı. Ayrıca tüm bölümler 5 yıllık oldu. 1969 yılındaki yasa ile akademi, bilimsel bir özerkliğe kavuştu ve artık ismi “İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi” olarak geçmekteydi. 1975'te akademiye birçok bölüm eklendi. 1978'de Fotoğraf Enstitüsü kuruldu ve üniversite düzeyindeki ilk fotoğraf sanatı programı bu enstitüde uygulanmaya başlandı.
Kurum, 4 Kasım 1981'de kabul edilen 2547 sayılı Kanun ve 20 Temmuz 1982'de çıkarılan 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile üniversiteye dönüşerek Mimar Sinan Üniversitesi adını aldı. Akademinin üniversite statüsünü alması ile birlikte bünyesinde Fen Edebiyat Fakültesi açıldı.
1970 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan İstanbul Devlet Konservatuvarı, 1982 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlandı. 1985 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Rektörlüğüne bağlandı. İstanbul Devlet Konservatuvarı 1986 yılında Dolmabahçe Sarayı Baltacılar Dairesi'ne taşındı. Günümüzde hâlâ burada eğitim vermektedir.
Üniversite yönetimi Aralık 2003'te aldığı kararla adını "Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi" olarak değiştirdi, resmi olarak 2024 yılında "Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi" oldu. 1982 yılından beri üniversitede eğitim dönemi 4 yıldır.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi ve İstanbul Devlet Konservatuvarı bölümlerine kendi belirlediği yetenek sınavları ile öğrenci kabul eder. Türkiye'de bu uygulamaya başlayan ilk kurum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, 1959'dan beri çeşitli bölümlerine yetenek sınavı ile öğrenci almaktadır. Yetenek sınavları, ilgili yılın Ağustos veya Eylül ayında yapılır. Yetenek sınavı kılavuzları YKS yapıldıktan sonra üniversite tarafından duyurulur. Fen-Edebiyat Fakültesi ve Mimarlık Fakültesi bölümleri ise ÖSYM tarafından yapılan "Yükseköğretim Kurumları Sınavı" ile öğrenci alır.

Resim, Heykel, Seramik ve Cam, Tekstil ve Moda Tasarımı, Geleneksel Türk Sanatları, Sahne Dekoru ve Kostümü bölümleri ortak çizime dayalı genel baraj sınavına girerler. Baraj sınavını başarıyla geçen öğrenci adayları belirtilen bölümlerin yerleştirme sınavlarına girerler. Bu bölümlerin yerleştirme sınavları ise yine çizime dayalıdır.
Fotoğraf ve Sanat Eserleri Konservasyonu ve Restorasyonu bölümleri, aday öğrencilere bölüm özelinde farklı bir yetenek sınavı uygular. Her bölümün kendine özel öğrenci kontenjanı vardır. Bölümlerin ana kontenjanına yerleşen öğrenciler üniversiteye kaydolmaya hak kazanır. Sinema ve Televizyon bölümü ÖSYM tarafından yapılan "Yükseköğretim Kurumları Sınavı" ile öğrenci alır.

İletişim Fakültesi bünyesinde bulunan Çizgi Film ve Animasyon, Dijital Oyun Tasarımı ve daha önce Güzel Sanatlar Fakültesinde eğitim veren Grafik Tasarımı bölümü, fakültenin belirlediği "görsel algı odaklı" ortak yerleştirme sınavı ile öğrenci kabulü alır. Bölümlerin ana kontenjanına yerleşen öğrenciler üniversiteye kaydolmaya hak kazanır.

Öğrenci adayları Müzik, Müzikoloji ve Sahne Sanatları bölümlerinin yetenek sınavlarına girerler. Yetenek sınavlarında ana sanat dallarına göre değişiklik gösteren yaş sınırı da mevcuttur. Her ana sanat dalının kendi yetenek sınavı mevcuttur. Ana kontenjana yerleşen öğrenciler üniversiteye kaydolmaya hak kazanır.
MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümüne bağlı ana sanat dalları ortaokul ve lise seviyesinde de eğitim vermektedir. Bu seviyedeki öğrencilerin yetenek sınavları ayrı olur.
Müzik Bölümü; Yaylı Çalgılar Ana Sanat Dalı, Üfleme ve Vurma Çalgılar Ana Sanat Dalı, Piyano-Arp-Gitar Ana Sanat Dalı, Bestecilik ve Orkestra Şefliği Ana Sanat Dalı olmak üzere 4 farklı alanda yetenek sınavı yapılır.
Müzikoloji Bölümü; Genel Müzikoloji Anabilim Dalı ve Etnomüzikoloji Anabilim Dalı olmak üzere 2 farklı alanda yetenek sınavı yapılır (Yaş sınırı aranmaz).
Sahne Sanatları Bölümü; Tiyatro Ana Sanat Dalı, Opera Ana Sanat Dalı, Bale Ana Sanat Dalı ve Modern Dans (Çağdaş Dans) Ana Sanat Dalı olmak üzere 4 farklı alanda yetenek sınavı yapılır.

Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi'nin kurulması ile birlikte koleksiyonu oluşturulmaya başlanan Akademi Kütüphanesi, 1948 yılında Fındıklı'daki binasının yanması ile birlikte koleksiyonunun büyük bir kısmını kaybetmiştir. Binanın 1953 yılında restore edilmesi ile birlikte Akademi Kütüphanesi kitap koleksiyonuna tekrar ağırlık vermiştir. Sanat ve mimarlık alanlarında zengin bir koleksiyona sahip Akademi Kütüphanesi, Sedad Hakkı Eldem'in ilk tasarımı esas alınarak hazırlanan yeni bir proje kapsamında iyileştirme, yenileme ve genişletme çalışmaları ile modern bir görünüme kavuşturularak 2 Mart 2022 tarihinde yeniden hizmete açılmıştır.
Akademi Kütüphanesi, Fen Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi, İstanbul Devlet Konservatuvarı Kütüphanesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Kütüphanesi, Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi Kütüphanesi olmak üzere toplam 5 kütüphane bulunmaktadır.

Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi ve Mimarlık Fakültesi; Cemile Sultan Sarayı ile Münire Sultan Sarayı olarak da bilinen Çifte Saraylar'da (Fındıklı yerleşkesi) faaliyet göstermektedir. Ayrıca rektörlük binası da bu yerleşkededir. İlk olarak 1926 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi Cemile Sultan Sarayı'na taşınmış ve eğitime burada devam etmiştir. Kadın ve erkek öğrencilerinin aynı mekânda ders görmesi buraya taşındıktan sonra mümkün olmuştur. 1969 yılında Çifte Saraylar'ın Münire Sultan Sarayı da üniversiteye tahsis edilmiş ve Mimarlık Fakültesi Münire Sultan Sarayı'nda eğitime devam etmiştir.

Çifte Saraylar'dan Fındıklı tarafına yakın olanı Cemile Sultan Sarayı'dır. Abdülmecid kızı Cemile Sultan için bu binayı yaptırmıştır. 1910-1920 arasında Meclis-i Mebûsan olarak kullanılmış ve 28 Ocak 1920 tarihinde imzalanan Mîsâk-ı Millî Kararları bu binanın üst katındaki salonda kabul edilmiştir. Salon günümüzde "Misak-ı Milli Salonu" ismiyle konferans salonu olarak kullanılmaktadır. Cemile Sultan Sarayı günümüzde Güzel Sanatlar Fakültesi bölümleri tarafından kullanılmaya devam edilmektedir. Saray binasının orta kısmındaki büyük salona "Osman Hamdi Bey Salonu" adı verilmiştir. Öğrencilerin diploma ve dönem sonu projeleri bu salonda sergilenmekte ve ayrıca okulun çeşitli sanat ve tasarım sergilerine ev sahipliği yapmaktadır.

Cemile Sultan Sarayı 1948 yılında çıkan yangınla çok büyük hasar görmüştür. Kütüphanedeki kitaplar, resmi kayıtlara ait dosyalar, çok sayıda değerli tablo, eşya ve ders malzemesi yangında yok olmuştur. Cemile Sultan Sarayı'nın yangından zarar görmeyen Selamlık binası ile bahçedeki diğer yapılar ve Taut Atölyesi (Çizim Atölyesi) kulla

İstanbul Devlet Konservatuvarı, 1970'te T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne bağlı müzik ve sahne sanatları okuludur.
İlkokul, ortaokul, lise, lisans ve lisansüstü düzeylerinde tam zamanlı ve yarı zamanlı eğitim vermektedir. Çağdaş Dans Anasanat Dalı üniversitenin Bomonti Yerleşkesinde, diğer sanat dalları Dolmabahçe Yerleşkesi'ndedir.

İstanbul Devlet Konservatuvarı, 2 Ekim 1970'te TC Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü bünyesinde bir okul olarak Ahmet Adnan Saygun tarafından kuruldu. 1971-1972 öğretim döneminde Etiler'deki Hasan Ali Yücel İlkokulu'nda eğitim-öğretime başladı.

1982 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Mimar Sinan Üniversitesi 'ne dönüştürülünce İstanbul Devlet Konservatuvarı, bu üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlanarak Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İstanbul Devlet Konservatuvarı adını aldı.
1985 yılında konservatuvar yüksekokul statüsünde bir okul haline gelerek fakültenin bünyesinden ayrıldı; Mimar Sinan Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanıp  Mimar Sinan Üniversitesi  Konservatuvarı adını aldı. Okul, 1987'de Dolmabahçe Sarayı Baltacılar Dairesi'ne taşındı.
1992'de okulun bünyesine Modern Dans Anasanat Dalı açıldı. Konservatuvar, 2001 yılında Avrupa Konservatuvarlar Birliği'ne (Association of Européenne de Conservatoires, Akadémies de Musique et Musikhochschulen) aktif üye olarak kabul edildi.
Üniversite yönetimi 2003 Aralık ayında aldığı kararla üniversitenin adına "Güzel Sanatlar" ifadesi eklenince konservatuvarın adı da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı oldu.
TBMM Başkanlık Divanı'nın 9 Mart 2017 tarihli kararı ile Baltacılar Dairesi'nin konservatuvara tahsis iptal edildi. Haziran 2018'de TBMM Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı tarafından konservatuvara gönderilen bir yazı ile tahliye edilmesi istendi. Change.org'da başlatılan "Binamıza Dokunma" kampanyasının 24 saatte 110 bin imzaya ulaşmasının üzerine tahliye tarihi ertelendi 
19 Ekim 2020 tarihinde MSGSÜ Rektörü Handan İnci Elçi, Dolmabahçe Sarayı'nın karşısında bulunan, TC Milli Savunma Bakanlığı'na ait, Beşiktaş İnzibat Karakolu Bölük Komutanlığı tarafından kullanılan bir arazinin tahsis edildiğini açıkladı. 24.373 m² parsel alanına sahip İnzibat Komutanlığı, 2021 yılında üniversitenin yerleşkesi olarak tahsis edildi ve konservatuvarın bu yerleşkeye taşınma süreci başladı. 2024 yılı itibarıyla konservatuvar Dolmabahçe Yerleşkesine taşındı.

Müzik
Bestecilik ve Orkestra Şefliği Anasanat Dalı
Piyano, Arp ve Gitar Anasanat Dalı
Üflemeli ve Vurmalı Çalgılar Anasanat Dalı
Yaylı Çalgılar Anasanat Dalı
Müzikoloji
Müzikoloji Anabilim Dalı
Etnomüzikoloji Anabilim Dalı
Sahne Sanatları
Bale Anasanat Dalı
Çağdaş Dans Anasanat Dalı
Opera Anasanat Dalı
Tiyatro Anasanat Dalı

Namık İsmail (1890, Samsun - 30 Ağustos 1935, İstanbul), Türk ressam.

Çallı Kuşağı ressamlarından olan Namık İsmail, ilköğrenimine 1896 yılında Kabataş’taki Şemsülmekatip’te başladı; daha sonra Beşiktaş’taki Hamidiye Mektebi’ne geçti. Resim öğretmeni Arslanyan’ın öğrencisi oldu ve okulu ikincilikle bitirdi. Saint Benoit Lisesi’nde okudu. Galatasaray Lisesi yangın sonrası yeniden açılınca, Tevfik Fikret’in müdürlüğü sırasında ikinci sınıftan beşinci sınıfa kadar bu liseye devam etti. Resim öğretmeni Şevket Dağ’dan özel resim dersleri aldı. Bakalorya sınavını kazanamayan Namık İsmail’i, babası resim eğitimi için Paris’e göndermeye karar verdi.
1911’de gittiği Paris’te resim öğrenimine başlayan Namık İsmail, Kısa süre Julian Akademisi’ne, sonra Fernand Cormon Atölyesi’ne devam etti. Birinci dönemi olarak nitelendirdiği sanat yaşamının, 1914 Fransa dönüşü, yaptığı resimlerde, Tekniğin zayıf, duygunun kuvvetli olduğunu, şiir ve düşgücünün teknikten önde geldiğini söyler. Akademik anlayışı benimseyen hocası Cormon’dan sanatçının fazla etkilenmediği görülür.

1911 tarihli Köy Evi çalışması, Paris’e gittiği yılda empresyonist etkilerle yaptığı bir tablodur. Barbizon Okulu ressamlarının ve Corot’nun yapıtlarını anımsatan resimde, birbirinin içinde eriyen renkler, yeşilin maviye, kahverenginin sarıya kaçan tonları kullanılmıştır. Ağaçlarda, evde, kırda detaya kaçan fırça vuruşları egemendir: renkler, pastelleriyle homojenleştirilerek kullanılmış, yumuşak geçişlerle perspektif sağlanmıştır. Kompozisyon, sol alt köşeden sağ üst köşeye ikiye ayrılarak düzenlenmiştir. Üstte gri renklerin içinde yeşillerin de yer aldığı gökyüzü, alttaysa karakteristik Namık İsmail tarzı lekeci anlayışla ön plana çıkmış ana tema görülür.
1917 Haziran ayında Galatasaraylılar Yurdu’nda açılan serginin düzenlenmesinde emeği geçen kişilerden biri olan Namık İsmail’e bu hizmetinden dolayı, “alamet-i mahsusalı gümüş Hilal-ı Ahmer madalyası” verildi.
Şişli'de kurulan atölyede, Namık İsmail ve dönemin diğer ressamları, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Ruhi Arel, Sami Yetik, Ali Cemal, Ali Sami Boyar gibi sanatçılar savaş konulu resimler yaptılar. Galatasaray Sergisi’ nde halka gösterildikten sonra Viyana ve Berlin’de sergilenmeleri için, Celal Esad Arseven’le birlikte Berlin’e gitti.
İki yıl Berlin’de kaldı. Lovis Corinth ve Max Liebermann’ın atölyelerinde çalışarak tekniğini geliştirdi. 1918 tarihli Kendi Portresi’ne, ışık-gölge kontrastı ve kalın fırça vuruşlarıyla, tabloya anlatımcı bir etki vererek, güçlü ve kararlı kişiliğini, sert ve keskin bakışlarıyla tuvale rahatça aktardığı görülür. 
1919’da yurda döndü. Almanya dönüşünü, sanatının ikinci dönemi olarak yorumlar. Corinth’in geniş, kalın fırça vuruşlarından, lekeci, serbest, bir-iki seansta ortaya çıkmış hızlı, atak tekniğinden etkilenen Namık İsmail’in, sonraki dönem tablolarının çoğunda hocasının teknik ve üslubunu uygulandığına tanık olunur. Corinth’in tekniğine yakın çalıştığı Güvertede Adamlar tablosunda, bir renk karmaşasının, açık-koyu tonlamaların, renk lekelerinin ve resimsel değerlerin ön plana çıktığı gözlenir. Figürler, renk kompozisyonunun öğeleri olarak kullanılır. Bu resim, ekspresyonizmin benimsendiği, klasik resim anlayışının geriye itildiği, renklerin ve boya dokusunun, konunun önüne geçtiği bir çalışmadır.

Almanya’dan döndükten sonra, 1919’da Gazi Osman Paşa Ortaokulu’nda resim öğretmenliğine başlayan Namık İsmail, 1920 yılında Molla Şefik Bey’in kızı Mediha Hanım’la evlenir; on yıllık birliktelikten sonra ayrı yaşamaya karar veren çift, ressamın ölümünden iki ay önce boşanırlar. 

1920 yazındaki sergiye çeşitli portrelerle katılan Namık İsmail, “koyu ve az ışıklı renkler kullanan, gerçeklere uyan, modelinin yüz kırışıklıklarını ve yorgunluğunu yansıtmaktan kaçınmayan bir portreci” olarak tanımlanmaktadır.
İtalya'ya gitmek üzere kendisine izin verilmediği için Gazi Osman Paşa Orta Ortaokulu'ndaki görevinden istifa eden sanatçı, bir yıl boyunca bütün İtalya'yı gezdi ve resimler yaptı.
İtalya dönüşünde “İleri” gazetesinde önce ressam, sonra da yazı işleri müdürü olarak çalışan sanatçı, 1921 yılının ekim ayında Sanayi-i Nefise Mektebi (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) müdür yardımcılığı görevine atandı. 1922'de bu görevinden ayrılıp tekrar Paris'e gitti.

Namık İsmail'in paletinde, 1923 tarihli “Bayır” tablosunda açıkça görüldüğü gibi gerçek bir renklenme başladı. Biçim kaygısı taşımadan, desene önem verilmeden, rengin ön plana çıkarıldığı bu çalışmada, renkler birbirine kaynaşarak, planların tuşlarla, kontur kullanılmadan, renk lekeleriyle bölünerek verildiği bir dönem başladı.
1924'teki Galatasaray Sergileri'ne en iyi eleştiri alan yapıtlar arasında geçen Kasımpatı ve Çıplak tablolarıyla katıldı.
Kendisine Maarif Umum Müfettişliği görevi verilen sanatçı, dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’le birlikte incelemelerde bulunmak üzere bir kez daha Paris’e gitti. 1925 yılında ilk Türkiye armasını tasarladıysa da bu arma kullanılmadı.
1926’da inşa edilen Ziraat Bankası Genel Müdürlük binasının merdiven boşluğunda sergilenmek üzere sipariş edilen "Gazi Mustafa Kemal Çiftçiler Arasında" isimli büyük boyutlu yağlı boya tabloyu  1929 yılında tamamladı.
1928 tarihinde Güzel Sanatlar Akademisi’ne müdür olarak atanan Namık İsmail, ayrıca “resim atölyesi öğretmeni” görevini de üstlendi. 1935 yılından ölümüne değin bu görevini sürdürdü.
İlk yapıtlarından başlayarak üslup ve teknik gelişimi, belli bir çizgide gitmediği açıkça görülmekte, aynı yıl içinde bile birbirinden farklı teknik ve üslupta resimler yaptığı gözlenmektedir. Sanatçı, Fransa’da empresyonist, Almanya’da akademik, empresyonist ve ekspresyonist ressamlardan etkilenmesine karşın, konuya göre içinden geldiği gibi çalışmayı yeğlemiştir. Bazen paletinde hafif fırça vuruşları ve ışıltılı renklerin görüldüğü empresyonist, zaman zaman parlak renklerin ve karşıt tonların egemenliğinin hissedildiği ekspresyonist bir doğa ressamı, bazen realist bir figür ressam, sırasında akademik bir çıplak ressamı olmuştur. İkinci dönem resimlerinde renklerin ve boya dokusunun, konunun önüne geçtiği yoğun boya tabakaları dikkati çekmektedir.
Gençlik yıllarında edebiyatla ilgilenen, İtalyan Rönesansı’nın dehalarından Michelangelo’nun yaşamı ve sanatıyla ilgili bir biyografi çalışması da yapan sanatçı, 30 Ağustos 1935’te bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

 Wikimedia Commons'ta Namık İsmail ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
Namık İsmail’in retrospektifi

Nazmi Ziya Güran (1881; Aksaray, İstanbul - 11 Eylül 1937), Türk ressam ve sanat eğitimcisi.

İlköğrenimini Vefa'daki Özel Şemsülmaarif adlı bir okulda tamamladı. Vefa İdadisi (Vefa Lisesi) ardından da Mülkiye Mektebi'nde öğrenim gördü. Çocukluğundan beri sanata düşkün olan Nazmi Ziya, Sanayi-i Nefise Mektebi Ali'si (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)'nde öğrenimi sürdürmek istedi. Ancak ailesi onun bu isteğine karşı çıktı. Resim öğretmeni amcası Binbaşı Hasip'ten ders aldığı öğrenilince engellendi. 1901 yılında Mülkiye Mektebi'nden mezun oldu.  Aynı yıl babasının ölümü üzerine kendi kararını verebilecek duruma gelince 1902 yılında Sanayi-i Nefise'mektebi'ne kaydoldu. Ancak, okulda Osman Hamdi Bey yönetiminde Salvatore Valeri, Varniya ve Osgan Efendi gibi hocaların verdikleri eğitime uyum sağlamada ciddi sıkıntılar yaşadı.  Ders aldığı ve manzara (Peyzaj) resimleriyle tanınan Hoca Ali Rıza'nın Her türlü etkiden kaçınması ve sadece doğaya yönelmesi konusundaki telkinleri akademideki uyumsuzluğun nedenleri arasında sayılabilir.
Akademide öğrenciyken, İstanbul'a gelen ve kendisi ile tanışma fırsatı bulduğu Fransız Neo-Empresyonist ressam Paul Signac'ın etkilerini değerlendirecek yeterli veri bulunmamaktadır. 
Etkiler hangi kaynaktan gelirse gelsin; sanatçının daha akademide öğrenci iken eğitimi verilen sanat anlayışıyla ciddi bir çatışma yaşadığı anlaşılmaktadır. Nitekim: Eğitim kurallarına uymadığı gerekçesiyle hocası Valery tarafında şikâyet edildi. 1907 öğretim yılı diploma sınavında resimleri Osman Hamdi Bey tarafından beğenilmeyerek mezuniyeti bir yıl gecikti.
1908 yılında mezun olan sanatçı aynı yıl kendi olanaklarıyla Paris'e gitti üç ay kadar Julian Akademisi’ne devam etti.Burada kısa bir süre Academie Julian'da Marcel Bachet ve Royer'in atölyesinde çalıştıktan sonra Ecole National Supérieur'da eğitimini sürdürdü. Cormonn'un atölyesindeki çalışmalarından artta kalan serbest zamanlarında açık havada resim yaparak zamanını değerlendirdi. Bu arada Hoca Ali Rıza'nın kimseden etkilenmemesi yönündeki, hayatı boyunca sadık kaldığı öğüdünü aklının bir köşesinde tutarak müzeleri gezmekten geri kalmadı.
Louvre Müzesi'nde iki ay çalışarak Antoine Coypel'in Democrite Başı kopyasını yaptı.
1911 yılında atölye arkadaşı olan Fransız asıllı Marcel Chevalier ile evlenen sanatçı , yurt dışında bulunduğu süre içerisinde aynı zamanda Almanya ve Avusturya'yı ziyaret etti. 1914 yılında yurda döndü. Hemen ardından İzmir Muallim Mektebi Müdürlüğü ve İstanbul İl Tedrisat Müfettişliği gibi görevlerde bulundu. Bu sırada savaşın nefesi tüm Avrupa'da hissedilmektedir. Mütareke yıllarında ailesinin geçimini sağlayabilmek için arkadaşlarıyla Çamlıca'da tavuk çiftliği kurmak ve kunduracılık yapmak gibi girişimlerde bulundu.
1918 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi'ne Müdür oldu. 1921'e kadar süren müdürlüğünün ardından 1925 yılında iki yıl daha müdürlük görevinde bulundu. 1909 yılında kurulan, ilk adıyla Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, sonraki adıyla Güzel Sanatlar Birliği içerisinde yer alıp onların 1916 yılından itibaren her yıl düzenli olarak gerçekleştirdikleri sergilere katıldı. Nazmi Ziya, Akademi'deki hocalığı ve devletten aldığı resmi siparişleri yerine getirmekten arta kalan zamanlarında doğayla başbaşa kalarak açık havada manzara resimleri üretmeye devam etti.
Kişisel sergilerin son derece sınırlı olduğu bu dönemde sanatçı, ancak 1937 yılında Akademi'de düzenlenen kapsamlı sergi sayesinde bu imkânı bulabildi.
Resim, heykel, tezyini sanatlar, afiş ve tarihte Karagöz konulu beş ayrı bölümden oluşan serginin resim bölümü sadece sanatçıya ayrıldı. Büyük bir heyecanla çalışmaya koyuldu, resimlerini o sıcak yaz günlerinde kendi elleriyle taşıdı, 300'e yakın resmini yerleştirmek ve asmakla titiz bir şekilde uğraştı. Bu heyecan ve yorgunluk, 17 Ağustos 1937 günü açılan ve 35 yıllık sanat hayatını ortaya koyan büyük bir sergiyle sonuçlandı. Ancak, aynı zamanda sanatçının bitkin düşmesine yol açtı. Sergi henüz kapanmadan 11 Eylül 1937 tarihinde gelen bir kalp krizi ölümüne neden oldu.

Langa Bostanı, Nazmi Ziya Güran'ın yapmış olduğu yağlı boya eserlerinden biridir.
Nazım Ziya Güran'ın tablolarında canlı ve parlak renkler bulunması, doğal manzaralara odaklanılmış olması Güran'ın resim tarzı ve tercihleri hakkında bilgi vermektedir. Diğer ressamlardan ayıran en belirgin özellik, kır manzaralarında kullandığı taze ve parlak renklerdir. Özellikle yeşil tonlarının canlılığı ve mavi ışıkların kullanımıyla, doğal bitki örtüsünün dokusunda soğuk ve sıcak armoniler yaratmayı başarmıştır. Nazmi Ziya, İstanbul'un çevresinde uzun yıllar boyunca kentin zenginlik kaynağı olan bostanları resmetmiştir.
Eser günümüzde Ankara Resim ve Heykel Müzesi İbrahim Çallı Salonunda sergilenmektedir.

Taşpınar, Atila (2010). Son Sergi. İstanbul: Galata yayınları. s. 136. ISBN 6056141294. 
Taşpınar, Atila (2004). Nazmi Ziya. İstanbul: Kendi yayını. s. 357. ISBN 9789752887619. 

Taha Toros’un Nazmi Ziya Güran ile ilgili yazısı

Oskan Efendi ya da Yervant Osgan, (1855-1914) Osmanlı-Ermeni heykeltıraş ve müzeci.

1855 yılında İstanbul'un Samatya semtinde doğdu. Büyükbabası darphanede döküm ustabaşısı idi. Heykele ilgisinin buradan kaynaklandığı düşünülür. Babası Hagop Oskan Bey'in öğretmenlik, şairlik, tercümanlık yaptığı bilinir.
İlköğrenimi için Beşiktaş Makruhyan Ermeni Okulu ve Pera Hayr Ananya adlı cemaat okullarına devam etti. Daha sonra ailesinin desteği ile Venedik'e gitti, orada Murad Rafaelyan okuluna devam etti ve Luigi Qura'nın öğrencisi oldu. Sanat eğitimine Roma'da devam eden Oskan Efendi, Roma İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisi'nde Enrico Bektti ve Cirolana Mazzini'den eğitim aldı. İtalya'da bulunduğu sürede bu ülkenin naturalizminden etkilendi.
1878'de Paris'e gidip sergiler için büyük boyutlu figürler üzerinde çalıştı. Sergiler bitince iki yıl bronz eserler üzerine çalıştı.
1881 yılında ailevi nedenlerle İstanbul'a dönen Oskan Efendi, Osmanlı Devleti'nin ilk Güzel Sanatlar Okulu olan Sanayi Nefise Mektebi'nin kurucusu Osman Hamdi Bey'’in yardımcısı sıfatıyla mektebin kuruluş çalışmalarında görevler üstlendi.
1882 yılında Nemrut Dağı anıtlarını incelemek üzere görevlendirilen ekipte yer aldı ve çalışmalarını Osman Hamdi Bey ile birlikte “Le Tumulus de Nemroud Daghi” adlı Fransızca eserde yayımladı (Eserin tıpkıbasımı, 1987 yılında Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayınlanmıştır).
2 Mart  1883'te öğrenime başlayan Sanayi Nefise'nin müdür yardımcılığı ve Heykel Bölümü öğretmenliğinin yanı sıra Müze-i Humayun Restoratörlüğü görevlerine getirildi. Bu görevleri vefat ettiği 1914 yılına kadar sürdürdü.
Türkiye'de heykel sanatına öncülük eden İhsan ve İsa Behzat, Mehmet Bahri ve Mesrur İzzet Bey'ler Osgan Efendi'nin Sanayi Nefise'de yetiştirdiği öğrencilerdendir.
1887'de Osman Hamdi Bey'in gerçekleştirdiği Sayda kazılarında bulunan İskender Lahdi'nin onarımında öğrencisi İhsan Bey ile birlikte çalıştı.
Sanatçı, eğiimcliğinin ve müzeciliğinin yanı sıra heykel çalışmalarını sürdürmüştür. Eserlerini 1902-1903'te açılan İstanbul Salon sergilerinde sergiledi. İstanbul’da heykeltıraşlık yapan ve bunları sergileyen ilk kişi olan Oskan Efendi’nin önemli çalışmaları arasında Osman Hamdi'nin eşi Naile Hanım büstü, Muzaffer Venüs, Tavuk satan kadın ve "Kılıçla danseden zeybek yer alır. Ağırlıklı olarak heykel çalışmışsa da bazı resim çalışmaları da vardır.
1914 yılında hayatını kaybetti. Şişli Ermeni Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Bilindiği kadarıyla Avrupa'da heykel eğitimi alan ilk Osmanlı yurttaşı idi; 1881'de dönüp İstanbul'da heykeltıraşlık yapan ve bunları sergileyen ilk kişi oldu. Natüralist ve klasik tarzda eserler veren bir sanatçıdır.
Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ilk heykel hocası olan Oskan Efendi; bu kurumda 32 yıl görev yapmış ve ilk Türk heykeltıraş kuşağının yetişmesinde etkili olmuştur.

Osmanbey Metro İstasyonu, İstanbul Metrosunun M2 hattında yer alan metro istasyonudur. İstasyon Şişli'nin Osmanbey semtinde Halâskârgazi Caddesi üzerinde yer almaktadır. İstasyon 16 Eylül 2000 tarihinde açılmıştır.
2022 yılında inşa edilen bir tünel bağlantısıyla güney konkors yapısından Lotus Walk AVM'ye altgeçit bağlantısı sağlanmıştır.

 (Yenikapı - Hacıosman)

30 Ağustos 2019 tarihinde başlayan ancak pandemi sebebiyle durdurulan ve 6 Mayıs 2022 tarihinde tekrar başlayan gece metrosu seferlerinde Cumartesi ve Pazar 00.30 - 05.30 saatleri arasında 30 dakikada bir gece metrosu seferleri düzenlenmektedir. Bu şekilde Cuma ile Pazar arasında 66 saatlik kesintisiz seferler düzenlenmektedir. Bu saatler arasında ücretlendirme çift bilet olarak tahsil edilmektedir. Bu işletmede istasyondaki Dolapdere ve Nişantaşı girişleri açık, Harbiye, Şişli Etfal, Bomonti ve Türk telekom girişleri kapalıdır. 

Atatürk Müzesi
Bomonti
Dolapdere
Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu
Feriköy
Kurtuluş
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı
Nişantaşı
Osmanbey Camii
Özel Pangaltı Ermeni İlkokulu, Ortaokulu ve Lisesi
Pangaltı
Pangaltı Ermeni Mezarlığı
Pangaltı Latin Katolik Mezarlığı
Saint Esprit Kilisesi
Sultan Beyazıdı Veli Camii
Teşvikiye Camii

Metro İstanbul resmî sitesi 24 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Salvatore Valeri (1856, Nettuno – 30 Aralık 1946, Nettuno), İtalyan ressam.
Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk resim öğretmenidir. 1883-1915 yılları arasında yağlı boya atölyesinde öğretmenlik görevini sürdürdü ve Türk ressamları üstünde önemli etkileri oldu. Ayrıca II. Abdülhamit’in oğullarına özel ders vermiş ve “Şehzadelerin Öğretmeni” unvanı ile ödüllendirilmiştir.
Portre dalında çok başarılı bir ressamdır. En önemli resimleri İstanbul tiplerini büyük bir titizlikle yansıttığı örneklerdir.

1856'da Roma’nın güneyinde Nettuno kasabasında dünyaya geldi. San Luca Akademisi’nde resim öğrenimi gördü.
1883 yılında, İtalya’dan ayrılıp İstanbul’a gitti. Şişli’de küçük bir atölye açtı. İstanbul'a geldiği yıl, İstanbul'da Sanayi-i Nefise Mektebi açılması üzerine, İngiliz Elçisi Lord Duffer’in tavsiyesi üzerine bu okulun yağlı boya atölyesine hoca olarak tayin edildi. Sanayi-i Nefise Mektebi yağlı boya öğretmenliği görevinde 1883 Mart’ından 1915 Ağustos’una kadar kaldı. Çeyrek yüzyıl süren hocalığı nedeniyle Türk ressamları üstünde önemli etkileri oldu.
1883 yılında Kahire'de, bir dönem de Bağdat'ta bulundu. İstanbul'da 1901, 1902 ve 1903 yıllarında düzenlenen her üç İstanbul Salonu'na da katıldı. Lina Gabuzzi, Naciye Neyyal Hanım, Şehzade Burhaneddin Efendi, Abdülkadir Efendi ve Ahmet Efendi gibi isimlere özel resim dersleri veren sanatçı, Sultan tarafından "Şehzadelerin Öğretmeni" unvanı ile ödüllendirildi.
İstanbul'da Maria Lekeciyan isminde Ermeni bir hanımla evlenen Valeri'nin "Italia" adında bir kızı oldu.
Trablusgarp Savaşı sonrasında Sanayi-i Nefise Mektebi'ndeki görevinden bir süre için alınan fakat daha sonra görevine iade edilen Valeri, I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'den ayrılarak doğum yeri olan Nettuna'ya yerleşti; burada özel bir resim okulu açtı. 1946'da Nettnuno'da hayatını kaybetti.

Sanatçı yağlı boya, pastel, suluboya tekniklerde çalıştı. Konu olarak tek tek figürleri resmetti; manzara resimleri de yaptı. Potre dalında büyük başarı sağlayan Valeri, modelinin iç dünyasını yansıtmayı amaçlamış ve çoğunlukla figürü tek başına vermiştir.  Onun en önemli resimleri İstanbul tiplerini büyük bir titizlikle yansıttığı örneklerdir. Saka, Çingene Kadın, Seyyar Kundura Tamircisi, Oynayan Çingene Kadın ve Gitar Çalan Adam bu grup içindedir. Kervan konulu bir tablosu oryantalist sanatçılarca beğenilen bir eseridir.

T1 (Kabataş – Bağcılar) Tramvay Hattı, İstanbul'un Avrupa Yakası'nda, ilk istasyonu Kabataş son istasyonu ise Bağcılar olan ve 31 istasyondan oluşan 19,3 km uzunluğundaki tramvay hattıdır.
T1 hattı 19,3 km'lik uzunluğuyla 31 istasyona sahiptir. Zeytinburnu Viyadüğü, Galata Köprüsü ve Topkapı Kültür Parkı Alt Geçidi hariç tamamı yer üstünden giden hattın Topkapı dışındaki tüm istasyonları hemzemin istasyondur. İlk etapları Yapı Merkezi tarafından anahtar teslim olarak inşa edilmiştir. 1992–2011 yılları arasında hatta yapılan yeni eklemelerle hat toplamda 19,3 kilometre uzunluğa erişmiştir ve İstanbul'un en yoğun bölgelerinde toplu ulaşıma büyük katkılar sağlamaktadır.
T1 hattı, Kabataş – Bağcılar ve Eminönü – Cevizlibağ arasında hafta içi 06.00 – 00.00 saatleri arasında pik saatlerde 2 dakikada 1 sefer sıklığıyla işletilir.

13 Haziran 1992'de Aksaray – Beyazıt-Kapalıçarşı arasında hizmete giren T1 hattı, modern anlamda İstanbul'da hizmete giren ilk tramvay hattıdır. T1 hattına 10 Temmuz 1992'de Beyazıt-Kapalıçarşı – Sirkeci, 29 Aralık 1992'de Aksaray – Topkapı, 10 Mart 1994'te Topkapı – Zeytinburnu, 20 Nisan 1996'da Sirkeci – Eminönü, 30 Ocak 2005'te Eminönü – Fındıklı-MSÜ ve 29 Haziran 2006'da Fındıklı-MSÜ – Kabataş uzatmaları eklenmiştir. 14 Eylül 2006 tarihinde ise T1 (Kabataş – Zeytinburnu) Tramvay Hattı hizmete girmiştir.
Kabataş istasyonunun hizmete girmesiyle birlikte T1 hattı, İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) Kabataş Terminali'ne ve F1 (Taksim – Kabataş) Füniküler Hattı aracılığı ile M2 (Yenikapı – Hacıosman) Metro Hattı'na entegre hâle gelmiştir. Ayrıca hizmete girdiğinde M7 (Kabataş – Saadetdere) Metro Hattı'na da entegre olacaktır.

14 Eylül 2006'da Zeytinburnu – Bağcılar arasında T2 (Zeytinburnu – Bağcılar) Tramvay Hattı hizmete girmiştir. İstanbul'un ikinci modern tramvay hattı olarak anılan hat 5,2 kilometre uzunluğunda olup, hattın 587 metresi viyadük, 4.035 metresi hemzemindi. T2 hattında yüksek tabanlı Duewag tramvay araçları çalıştırılmaktaydı ve istasyonlar da bu araçlara göre inşa edilmişti.

T2 hattı, Zeytinburnu'nda, T1 (Kabataş – Zeytinburnu) Tramvay Hattı ve M1ᴀ (Yenikapı – Atatürk Havalimanı) Metro Hattı ile aktarma yapılacak şekilde tasarlanmıştı. Bu entegrasyon ile birlikte Bağcılar ve Güngören bölgesinden sadece raylı sistem aktarmaları kullanılarak kesintisiz yolculuk yapmak mümkün hale gelmiştir. Güzergâh 5 dakika sefer aralığı ile hizmet vermekte olup tek yönde sefer süresi 20 dakika olarak belirlenmişti. T2 hattı için alınan ve Ocak 2011'de İstanbul'a getirilen Alstom Citadis markalı alçak tabanlı tramvay araçlarının T1 hattına verilmesi T2 hattının da kaderini belirlemiştir.

T2 hattı istasyonlarının alçak tabanlı araçlara uygun istasyon haline getirilmesi için yapılan çalışmalar tamamlandıktan sonra 3 Şubat 2011'de T1 (Kabataş – Zeytinburnu) Tramvay Hattı ile T2 (Zeytinburnu – Bağcılar) Tramvay Hattı birleştirilerek T1 (Kabataş – Bağcılar) Tramvay Hattı oluşturulmuştur. Zeytinburnu – Bağcılar Tramvay Hattı'na ait olan T2 kodu ise Taksim – Tünel Nostaljik Tramvay Hattı'na verilmiştir.

Hattın toplam uzunluğu 19,3 kilometredir. Hemen hemen tümüyle daha önceden planlanmamış bir güzergâhla, özellikle tarihî yarımada içinde yerleşim birimlerinin arasından geçtiği için bu uzunluğun büyük bir bölümü diğer motorlu taşıtlarla ortaklaşa kullanılan hemzemin yollardır. Tramvay yolu Bağcılar Tramvay İstasyonu'ndan başlayarak Soğanlı ve Güngören gibi yerleşim yerlerinin içinden geçmekte ve D.100'ü viyadükle aşarak Zeytinburnu Tramvay İstasyonu'a ulaşmaktadır. Daha sonra D.100'ün paralelinde devam ederek Zeytinburnu ilçesinin yerleşim birimleri arasından Topkapı'ya ulaşmakta ve burada Turgut Özal (Millet) Caddesi'ne giriş yapmakta ve Pazartekke, Çapa - Şehremini, Fındıkzade, Haseki ve Yusufpaşa istasyonlarını geçerek Aksaray istasyonunda Ordu Caddesi'ne katılmaktadır. T1 hattı -Topkapı istasyonunda üstünden yol geçen yarı kapalı bir alan haricinde- tümüyle hemzemindir. Tramvay hattında son yapılan eklemelerle istasyon sayısı 31'e yükselmiştir. Hat içinde alçak tabanlı cadde tramvayları işlemektedir. 2001 yılında, bugün hatta kullanılmakta olan araçlar satın alınmadan önce, ABB araçları hizmet vermekteydi. Bugün kullanımda olan araçlar getirildikten sonra hat 2 gün süreyle seferlere kapatılarak yüksek boylu peronlar yıkılmış ve yerlerine alçak tabanlı cadde tramvayına uygun boydaki mevcut peronlar yapılmıştır. Hattın tüm istasyonlarında engellilerin ve bebek arabalı yolcuların yararlanabileceği rampalı giriş-çıkışlar bulunmaktadır. T1 hattı, yolcu yoğunluğunun yüksek olduğu bir aksta, özellikle tarihî yarımada içinde İstanbul ulaşımına büyük katkı sağlamaktadır. Binlerce öğrencisi bulunan İstanbul Üniversitesi yerleşkelerinin dağıldığı Laleli semti ve çevresi, Kapalıçarşı ve Mahmutpaşa gibi İstanbul ticaretinin can damarlarının olduğu bölgeler, Sultanahmet Meydanı, Gülhane Parkı, Karaköy gibi tarihî değeri bulunan turistik bölgeler ve Beşiktaş ile Taksim Meydanı gibi İstanbul'un çok yoğun iki merkezine kolay ulaşım olanağı bulunan Kabataş istasyonları ile T1 hattı İstanbul toplu ulaşımında en çok kullanılan araç durumuna gelmiştir.

İstanbul'un en işlek bölgelerinden geçerek İstanbul'un iki ayrı yoğun nüfuslu bölgesini birbirine bağlayan T1 hattında Zeytinburnu istasyonundan M1ᴀ hattına, Yusufpaşa istasyonundan kısa bir yürüyüş ile M1ᴀ&M1ʙ hattının Aksaray istasyonuna aktarma yapılabilmektedir. Bu aktarma ile Otogar, Atatürk Havalimanı ve Kirazlı'ya kolayca ulaşım sağlanabilmektedir. Tramvay hattının Zeytinburnu ve Cevizlibağ istasyonlarında İETT tarafından işletilen Metrobüs hattına da aktarma yapılabilmektedir. Topkapı istasyonundan T4 hattı'na, Aksaray istasyonundan kısa bir yürüyüş ile Yenikapı Aktarma Merkezi'ne, Laleli istasyonundan M2 hattına ve Sirkeci istasyonundan Marmaray'a ve Sirkeci – Kazlıçeşme Raylı Sistemi'ne aktarma yapılabilmektedir. Galata Köprüsü'nün güney ayağındaki Eminönü istasyonundan T5 hattına, İDO, Şehir Hatları, BUDO ve diğer işletmelerin vapur hatları ile İETT Eminönü Taksim Otobüs Peronları'na, Galata Köprüsü'nün kuzey ayağındaki Karaköy istasyonundan, Şehir Hatları'nın Karaköy İskelesi'ne ve Tünel'e aktarma yapılabilmektedir. Hattın son önemli aktarma istasyonu Kabataş'tan ise F1 hattı aracılığıyla M2 hattı ve T2 hattı ile İETT Taksim Otobüs Peronları'na aktarma yapılabilmektedir.

Metro İstanbul tarafından yayınlanan verilere göre 2023 yılında 132.040.477 yolcu taşınmıştır.

İstanbul Tramvayı
İstanbul nostaljik tramvayı
İstanbul ilinde toplu ulaşım

Metro İstanbul resmî sitesi 24 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yükseköğretim Kurulu ya da kısaca YÖK, Türkiye'de üniversiteleri denetleyen devlet kurumudur. 

Yükseköğretim Kurulu, 12 Eylül Darbesinin ardından 1981 yılında, yükseköğretimi sıkıyönetim idaresinin fikirlerine göre yeniden düzenleyen 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca kuruldu. Üniversiteler depolitize edildi ve devlet kontrolüne tabi tutuldu. Böylece 1961 Anayasası ile üniversitelere tanınan özerklik ortadan kaldırıldı.

Yükseköğretim Kurulunun görevleri de 1982 tarihli Türk Anayasası'nda belirtildi. Kurul dekanları atar, rektörleri önerir, üniversite bütçelerini kontrol eder, müfredatı belirler ve öğrencilerin kabul prosedürüne karar verir (YKS). Türk üniversitelerinde başörtüsü yasağını 1982 yılında yürürlüğe koyan Yükseköğretim Kurulu olmuştur. 2004 yılında, imam hatip okulu mezunlarının üniversiteye girişine ilişkin bir reform yapılarak bu okullar liselerle eşit düzeye getirilmiştir.
YÖK'ün en önemli organları şunlardır:

Genel Kurul
Başkan
Yürütme Kurulu
Yükseköğretim Kurulu, üçte biri Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve yükseköğretim kurumları tarafından atanan 21 üyeden oluşmaktadır. 2004 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı da Yükseköğretim Kurulunun bir üyesini atamaktaydı.

Yükseköğretim Kurulu tarafından 2016 yılında hazırlanan uygulamadır. Öğrenciler YÖK Atlas uygulaması ile, YÖK'e bağlı bulunan üniversitelerin ilgili tüm bölümlerine yerleşen öğrencilerin istatistik verilerine ulaşabiliyor. 3 farklı türde sistemi olan Atlas uygulaması ile, herhangi bir bölüme yerleşmek isteyen adayların kaç net yapmaları, kaç puan almaları, sıralamalarının nasıl olması gerektiği gibi soruların cevapları ortalama değerlerle bulunabiliyor. Atlas uygulaması ilgili sınav yılından bir önceki sınav yılındaki istatistik verileri yansıtıyor.

Ana Madde: YÖK Üstün Başarı Ödülleri
Yükseköğretim Kurulunca her yıl düzenli olarak bilimsel çalışma ve projeleri teşvik etmek amacıyla verilen ödüllerdir. Bireysel ve Kurumsal olmak üzere iki başlık altında verilen ödüller; kurumun misyonuna uygun, nitelikli ve özgün, ülkeye ekonomik, sosyal ve kültürel katkıları dikkate alınan, her türlü bilimsel çalışma, araştırma ve projeleri kapsamaktadır.

YÖK25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YÖK Atlas Uygulaması31 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ÖSYM25 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zeynep Hanım Konağı, İstanbul'un Eminönü ilçesinde 1865 yılında yapılmış, 1942 yılında çıkan yangında yok olmuş üç katlı tarihi yapıdır. Konağın yerinde bugün  İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri bulunur.
Konak, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın kızı ve Abdülaziz devri sadrazamlarından Yusuf Kâmil Paşa'nın eşi Zeynep Kâmil Hanım'ın adını taşır. Hattat Vahdeti Efendi tarafından 1864 yılında yazılmış kitabesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde sergilenmektedir.
Abdülaziz devrinde Yusuf Kamil Paşa ile Zeynep Hanım'ın evi olan konağın tefrişatı 30 bin liraya mal oldu ve eşyaların tamamı Yusuf Kamil Paşa'nın kethüdası Hüseyin Haki Efendi tarafından Avrupa'dan getirildi. Kamil Paşa 1876'da, Zeynep Hanım da ondan beş sene sonra yaşama veda ettiler. Konak, 1903-1909 arasında İstanbul'un ilk Müslüman yetimhanelerinden birisi ve sanat okulu olan Darü'l-Hayr-ı Âli'ye tahsis edildi. Mimar Vedat Bey konağın dönüşümünün gerçekleştirdi. 1909'da Darü'l Hayr-ı Âli lağvedilince konak, imparatorluğun Avrupa tarzındaki ilk yükseköğrenim kurumu  olan ve o yıl eğitim programı yeniden düzenlenen Darülfünun-u Osmani'ye tahsis edildi. Binada Ulum-ı Edebiye, Ulum-ı Şer'iye ve Fen  bölümlerinde eğitim yapıldı. 1922 yılında Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından onarıldı.
Darülfünun, Cumhuriyet devrinde İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürüldüğünde kurulan Fen Fakültesi eğitime konakta devam etti. 1935 yılında içinde rasathane açıldı. Bina, 28 Şubat 1942'de çıkan yangında yandı. Yangından sonra konağın yerine Sedat Hakkı Eldem ve Emin Onat tarafından yeni bir bina yapıldı.

Eskiistanbul.net Zeynep Hanım Konağı fotoğrafı
Eskiistanbul.net Zeynep Hanım Konağı fotoğrafı

Çifte Saraylar veya Cemile Sultan Sarayı ile Münire Sultan Sarayı İstanbul’un Beyoğlu ilçesinin Fındıklı semtinde yer alan sahil saraylarıdır. “Salıpazarı Sarayları” olarak da adlandırılırlar.

Sultan Abdülmecit'in kızları  Cemile Sultan ve Münire Sultan için 1856 ile 1859 yılları arasında inşa ettirdiği bu sarayların mimarı Garabet Amira Balyan'dır. Binalar, günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi tarafından kullanılmaktadır.

Çifte Saraylardan Molla Çelebi Camii'ne yakın olan Cemile Sultan Sarayı'dır. Sarayın yapımı, Mahmut Celaleddin Paşa ile evlendirilen Cemile Sultan'ın düğününden altı ay sonra tamamlanmıştı.  İnşaatın tamamlana kadar eşiyle birliket Emirgan'da Mısırlı İbrahim Paşa Yalısında oturan Cemile Sultan, Nisan 1859'dan itibaren bu sarayda yaşadı. Hayatının son döneminde doktorların tavsiyesi üzerine bu saraydan ayrılmış;önce Göztepe, sonra Erenköy'de yaşamıştır.
Cemile Sultan'an sonra Abdülaziz'in kızlarından Nazime Sultan  ile eşi Derviş Paşazade Ahmet Paşa bir süre bu sarayda ikamet etmiştir.
Meclis-i Mebûsan binası olarak kullanılan Çırağan Sarayı’nın 1910’daki yangında harap olmasının ardından Cemile Sultan Sarayı, Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan olarak kullanılmak üzere Nazime Sultan varislerinden satın alındı; 1913-1920'de meclis binası işlevini gerçekleştirdi ve Osmanlı Devleti'nin yıkılış sürecindeki son meclis oturumlarına tanıklık etti.
Cumhuriyetin ilanından sonra bazı İstiklal Mahkemesi davaları bu binada görüldü. Dönemin ünlü gazetecileri Hüseyin Cahit (Yalçın), İkdamcı Ahmet Cevdet (Oran), Velid Ebüzziya’nın vatana hıyanet suçundan yargıldandığı dava 15-31 Aralık 1923’te bu binada gerçekleşti.
1926 yılından itibaren Güzel Sanatlar Akademisi  Cemile Sultan Sarayı’na taşındı ancak saray, 1948 yılında çıkan bir yangından harap oldu. Sedat Hakkı Eldem ve Mehmet Ali Handan  tarafından hazırlanan proje doğrultusunda yeniden inşa edilen saray, 1953 yılından itibaren Güzel Sanatlar Akademisi’nin bir parçası olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Binanın, geçmişte  Osmanlı Parlamentosu Meclis-i Mebusan Salonu ve İstiklal Mahkemesi Salonu olarak kullanılmış olan salonu, günümüzde Konferans Salonu olarak kullanılır.

Çifte Saraylar’dan Tophane yönünde olan Münire Sultan’a tahsis edilmişti. 1882 yılında henüz 18 yaşında olan Münire Sultan’ın ölümünden sonra saray, önce  Abdülaziz’in kızı Saliha Sultan’a (1862-1941) sonra Abdülmecit’in kız kardeşi Adile Sultan’a tahsis edildi(kimi kaynaklarda önce Adile Sultan, Sonra Saliha Sultan’a geçtiği şeklinde belirtilir). “Adile Sultan Sarayı” adıyla da anılan saray, Adile Sultan'ın 1899'da ölümünden sonra Abdülaziz'in damadı Ahmet Zülküf Paşa'ya geçti.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra III. Kolordu Komutanlığı karargahı olarak kullanılan bina daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Atatürk Kız Lisesi olarak hizmet verdi.
Bina, 1969 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'ne devredildi. Sedat Hakkı Eldem'in projesi ile yeniden inşa edildi ve 1975 yılından itibaren 21 Kasım 1975'te öğrenime açıldı

Çinili Köşk, Topkapı Sarayı'nın dış surları içinde yer alan ve ana girişinin üzerindeki çini kitabeye göre 1472 yılına tarihlenen köşk. II. Mehmed, Topkapı Sarayı'nın dış bahçelerinde farklı mimari gelenekleri (İran, Bizans ve Osmanlı) yansıtan üç ayrı köşk inşa ettirmiş; bu yapılardan yalnızca İran etkilerinin belirgin olduğu Çinili Köşk günümüze ulaşmıştır.

Osmanlı sultanı II. Mehmed tarafından yazlık saray ya da köşk olarak yaptırılmıştır. Mimarı kesin olarak belli olmasa da bazı kaynaklar Mimar Atik Sinan tarafından yapıldığını belirtmektedir. Sırça Köşk ya da Sırça Saray olarak da adlandırılır. 1875 ile 1891 yılları arasında Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) olarak hizmet vermiştir. 1953 yılında Türk ve İslam Sanatları Müzesi olarak kamuya açılmıştır. Daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bünyesine katılmıştır. Müzede Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden kalma İznik çinisi ve seramik örnekleri sergilenmektedir.

Çinili Köşk, Osmanlı mimari geleneğinde yaygın olmayan İran ve Orta Asya kökenli Timurî üslupta inşa edilmiştir. Yapı, merkezden dört yöne eşit biçimde uzanan bir plan düzenine sahip olup iki katlıdır, ancak eğimli bir arazi üzerine inşa edildiğinden ana girişten yalnızca tek katı görülebilmektedir. Dış cephede kullanılan sırlı tuğlalar, özellikle Semerkant'taki Bibi Hanım Cami ile ilişkilendirilen Orta Asya etkilerini yansıtmaktadır. Kare ve eksenel plan, dünyanın dört yönünü temsil etmekte ve mimari açıdan sultanın evrensel otoritesi ile hâkimiyetini simgelemektedir.
Cephedeki taş çerçeveli tuğla örgü ile çokgen sütunlar Fars mimarisinin tipik özelliklerindendir. Izgaralı bir kapı bodrum kata açılmaktadır. Bu kapının üzerinde yer alan iki merdiven kolu, üzeri örtülü sütunlu bir terasa çıkmaktadır. Söz konusu revak 18. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Ortadaki büyük kapı, yeşil çinilerle çevrili bir kemerin içinden geçilerek önce giriş mekânına, ardından yüksek kubbeyle örtülü bir avluya ulaşılmasını sağlamaktadır. Bunun arkasında, ortadaki apsis biçiminde düzenlenmiş olmak üzere üç adet hükümdar dairesi yer almaktadır.
Franz Babinger, yapının 1465-66'da Karamanoğulları'nın yenilgisinden sonra İstanbul'a getirilen Konya ve Larende kökenli ustalarca yapılmış olabileceğini ileri sürer. 
1471-1474 yılları arasında Karaman'da vali Şehzade Mustafa'nın maiyetinde bulunan Angiolello'nun, yapıyı Fars tarzında inşa edilmiş ve Karamanoğlu üslubunda süslenmiş olarak tanımlaması, yapının Karaman bölgesiyle ilişkili bir mimari çevre tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğine işaret etmektedir. Köşkün adında İran'da yaygın olan kaşi yerine Konya ve Karaman bölgesinde kullanılan sırça teriminin yer alması da bu bağlantıyı desteklemektedir. Çinili Köşk ile karşılaştırılabilecek, aynı döneme ait yapılar günümüze ulaşmamıştır. Çağdaş tarihçi Şikari'ye göre Larende'deki çini süslemeli Karamanoğlu sarayları Osmanlılar tarafından yıkılmıştır.
Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın, Çinili Köşk ile yaklaşık aynı dönemde Tebriz'de inşa ettirdiği Heşt Behişt (Sekiz Cennet) Sarayı, Timurî köşk tipinin Türkmen saray çevrelerindeki prestijini yansıtmaktadır. Tursun Bey'in, II. Mehmed'in yeni sarayı için İran'dan ustalar getirildiğini belirtmesi ve tarihsiz bir Farsça mektupta "Horasanlı çini ustalarının" (kāşī-tarashān-i Khurāsān), sarayda bir köşk tamamladıktan sonra yeni bir iş talep etmesi, Çinili Köşk'ün çini süslemelerinin İran veya Orta Asya kökenli gezgin bir usta grubu tarafından yapılmış olabileceğini düşündürmektedir.

 OpenStreetMap'te Çinili Köşk ile ilgili coğrafi veriler  

T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / Çinili Köşk tanıtım sayfası
Seyriistanbul.com - Çinili Köşk Müzesi
ÇİNİLİ KÖŞK MÜZESİ14 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İstanbul Arkeoloji Müzeleri, erişim 3 Mart 2013

İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri veya resmî kısaltmasıyla İETT, İstanbul'da İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı toplu taşıma hizmeti veren kuruluştur.

1939 yılında muhtelif şirketleri millîleştiren 3645 sayılı yasa ile "İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri Umum Müdürlüğü" adı altında bugünkü statüsüne kavuştu. 1945 yılında Yedikule ve Kurbağalıdere havagazı fabrikaları ile bu fabrikaların beslediği İstanbul ve Anadolu havagazı dağıtım sistemleri İETT'ye devredildi. 1961'de işletmeye alınan troleybüsler, 1984'e kadar İstanbullulara hizmet verdi. 1982 yılında çıkarılan bir yasa ile tüm elektrik hizmetleri, hak ve vecibeleriyle birlikte Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)'na devredildi. Daha sonra 1993 yılında havagazı üretim ve dağıtım faaliyetleri sona erdi. Bugün yalnızca kent içi toplu ulaşım hizmeti sunan İETT, otobüs, tramvay ve tünel işletmeciliğinin yanında özel halk otobüsleri ve İstanbul Ulaşım A.Ş.'nin yönetim, işletme ve denetiminden sorumludur. İETT ayrıca İstanbul'daki raylı sistemlerin (metro ve tramvay) bir bölümünün (Eminönü - Kabataş, Sultançiftliği - Edirnekapı, Edirnekapı - Topkapı, Otogar - Başakşehir) yapımını da üstlenmiştir.

İstanbul kent içi toplu ulaşım 1869 yılında Dersaadet Tramvay Şirketi'nin kurulması ve Tünel'in inşasına karar verilmesiyle başladı. 1871 yılında bu şirket tarafından Azapkapı - Galata, Aksaray - Yedikule, Aksaray - Topkapı ve Eminönü - Aksaray hatlarında atlı tramvay ile toplu taşıma hizmeti verilmeye başlandı ve ilk sene 4,5 milyon kişi taşındı. Bu hatlarda toplamda 430 at tarafından çekilen 45 tramvay aracı metre hat açıklığındaki raylarda sefer yapmaktaydı. 1912 yılında, Balkan Savaşları sırasında, tüm atlar cepheye gönderildiği için atlı tramvay seferlerine bir yıl boyunca ara verildi.
Tramvay ağı 2 Şubat 1914'te elektrikli hâle getirildi. 8 Haziran 1928'de tramvay Üsküdar - Kısıklı arasında da çalışmaya başladı. 1950'lere gelindiğinde, tramvay hatlarının uzunluğu 130 km'ye ulaşmıştı. 1956 yılında 56 hatta 270 tren ve 108 milyon yolcu ile zirve yıllarını yaşadı. 27 Mayıs Darbesi sonrası tramvay hizmeti kapatılmaya başlandı. Hatlar sökülerek yerine o günün şartlarında daha hızlı ve seri hareket edebilen motorlu taşıtların ilerleyebileceği yollar inşa edildi. Eski tramvaylar, 12 Ağustos 1961 yılına kadar kentin Avrupa yakasında ve 14 Kasım 1966 yılına kadar Anadolu yakasında hizmet vermeye devam etti. 
Tramvayla aynı sıralarda, 30 Temmuz 1871'de, Pera ile Galata arasındaki Tünel'in inşaatına da başlandı. Tünel füniküler hattı 5 Aralık 1874'te, Londra metrosundan sonra dünyada ikinci metro hattı olarak hizmete girdi. Başlangıçta, sadece yük ve hayvan taşınması için kullanılan hatta, 17 Ocak 1875'ten itibaren yolcu taşımacılığına da başlandı. Bu hizmet hâlen devam etmektedir.

1871 yılından itibaren faaliyette olan tramvay taşımacılığına destek olmak amacıyla Dersaadet Tramvay Şirketi'ne otobüs çalıştırma izni verilmesinin ardından 1926 yılında Fransa'dan 4 adet Renault-Scémia marka otobüs satın alındı. Tramvay Şirketi'ne bağlı çalışan otobüslerden biri 2 Haziran 1927'de Beyazıt-Taksim hattında ilk seferini yaptı. Diğerleri de beş ay sonra Beyazıt-Fuatpaşa-Mercan Yokuşu-Sultanhamam-Eski Postane-Eminönü güzergahında çalışmaya başladı. Bu hat daha sonra Karaköy'e kadar uzatıldı. İstanbul'un ilk otobüsleri tramvayların çıkmakta zorlandığı yokuşlarda hizmet vermeye başladı. Bunun için daha önce tramvay hangarı olarak kullanılan Bağlarbaşı deposu, otobüslerin bakım ve onarımları için 1928 yılında garaj haline getirildi. 
Şirketin millîleştirilmesi ve İETT'ye devri sırasında 3 adet otobüsü vardı. 1942 yılında Amerikan White Motor Company firmasından 23 adet otobüs sipariş edildi. Bu otobüslerden ilk partiyi oluşturacak olan  9 otobüs, parçalar halinde ve sandıklar içinde 27 Şubat 1942'de vapurla yola çıkarıldı. Ancak savaşın şiddetlenmesinden dolayı, malzemeler Türkiye'ye getirilemeden İskenderiye Limanı’nda bırakıldılar. 1943 senesine gelindiğinde, sandıklar çok zor koşullar altında İstanbul'a getirildi, ama sandıkların bazılarının tahrip olduğu ve bazı parçaların kayıp olduğu tespit edildi. Gümrükten çekilen malzemelerin derhal montajına başlandı, ancak Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan fabrikanın imalatı durdurması yüzünden, sadece 9 adet White Motor Company marka otobüs hizmete alınabildi. Geri kalan 14 adedi ise hiç İstanbul'a gelemeden heba oldu. Bunların çalışacakları alternatif hatlar açıldı ve servise girdiler. İlk Renault’lar 1-4 arası kapı numarası aldıklarından, bunlara da "6-22" arasında çift rakamlarda filo numaraları verildi. 1947'de 2 otobüs hurdaya ayrıldı. Ardından toplu alımla Scania-Vabis'lerin filoya katılmasıyla birlikte, kalan 7 adedi de 1948'in sonunda hizmetten çekildi.
Aynı yılın sonlarında Ticaret Ofisi tarafından, İsveç'ten 25 adet Scania-Vabis marka benzinli kamyon ithal edilerek İETT'ye tahsis edildi. 1943'ün nisan ayında kamyondan bozma 15 otobüs, 1944 yılında ise 5 adet Scania-Vabis otobüs alınmasıyla birlikte 29 adetlik bir filo oluşturuldu. Bu filo 17 Ekim 1946 tarihinde Ankara Belediyesi'nin otobüs deposunda çıkan yangında yanan otobüslerin yerine Ankara'ya gönderildi.
Kısa bir süre sonra belediyenin girişimiyle 12 adet Twin Couch, 2 adet Chevrolet, 1 adet Fargo marka olmak üzere toplam 15 otobüslük bir filo oluşturuldu. Bu otobüsler 1955 yılına kadar hizmet verdi. 1960 yılına kadar da Škoda, Mercedes, Büssing ve Magirus gibi çeşitli markalarda otobüs alımları sürdü ve filodaki otobüs sayısı 525'e yükseldi. Bunu 1968 ve 1969 yıllarında İngiltere'den alınan 300 adet Leyland marka otobüs takip etti. Otobüs alımları 1979-1980 yıllarında Mercedes-Benz, Magirus ve Ikarus'la; 1983-1984 yıllarında MAN ile devam etti.1990-1991-1992-1993-1994 yılında Macaristan'dan İkarus Marka Otobüsler Alınmıştır.1993 yılında ilk çift katlı DAF Optare otobüsler, 1998 yılında Mercedes Marka çevre ve insan dostu yeşil otobüsler, 2006'da Euro III çevreci motora sahip klimalı ve alçak tabanlı otobüsler hizmete verildi. 2007 yılının ilk aylarında yeni çift katlı kırmızı otobüsler sefere başladı.
2007'nin Eylül ayında Metrobüs hizmet vermeye başladı. Bu hatta yüksek yolcu kapasiteli, klimalı, alçak tabanlı, engellilerin ulaşımına elverişli otobüsler kullanılmaktadır.
İETT 2014 yılı sonu itibarıyla bünyesinde 3.059 otobüs barındırmaktadır. Bu otobüsler solo, körüklü ve metrobüs tipidir. Bu otobüslerin markalarına göre dağılımları şu şekildedir: 900 Otokar, 540 Karsan Bredamenarinibus, 1569 Mercedes-Benz ve 50 adet Phileas. Ayrıca İETT kontrolündeki Özel Halk Otobüsleri'ne ait 3.075 adet otobüs vardır.
17 Eylül 2020 tarihli İBB Meclisi kararıyla İstanbul Ulaşım A.Ş. ve Özel Halk Otobüsleri'ne ait otobüslerin artık İETT çatısı altında tek renk olarak hizmet vermesi kararı alındı.

Türkiye'de ilk elektrik dağıtım işletmesi İstanbul'da hayata geçirilir. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla gelişen modernizasyon hareketleri sırasında, Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılan araştırmalar sonucu İstanbul'da elektrik dağıtım imtiyazı, merkezi Peşte'de bulunan Ganz Anonim Şirketi'ne verilir. Daha sonra başka ortaklarla 1910 yılında Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi'ne dönüşen yapı, birinci dünya savaşı ve sonrasında Silahtar'ta özellikle tramvaylar için elektrik üretmeye başlar. Cumhuriyet'in ilanıyla Ankara hükûmeti; personelinin Türk vatandaşı olması, yatırım mecburiyeti ve hizmetin geliştirilmesi konularında ek anlaşmalar yaparak şirketi tanır. Özel Elektrik Şirketi, 31 Aralık 1937'de 11 milyon 500 bin Liraya kamulaştırılarak Nafıa Vekaleti'ne bağlı Elektrik İşleri Umum Müdürlüğü adını alır ve elektrik üretimi ve dağıtımından sorumlu olur. 
16 Haziran 1939'da kurulan İETT İşletmeleri Umum Müdürlüğü, elektrik üretim ve dağıtım işini üstlenir. 1952 yılına kadar üretim ve dağıtımı bir arada yürüten İETT, bu tarihten sonra Etibank’tan elektrik almaya başlar. 1970 yılında Türkiye Elektrik Kurumu yasasıyla elektrik dağıtımından TEK sorumlu olur. 1982’de ise elektrik dağıtım hizmeti tamamen TEK’e devredilir.

İstanbul’da hava gazı üretimine, ilk kez 1853 yılında Dolmabahçe Sarayı’nın aydınlatılması amacıyla başlanır. 1878’e kadar Yedikule’de, 1891’de Kadıköy’de yabancı sermayeli özel şirketlerce yürütülen üretim ve dağıtım işi birkaç el değiştirdikten sonra, 1945 yılında 4762 sayılı devir yasasıyla İETT’ye devredilir.
1984 yılında imtiyazı dolan Beyoğlu Poligon Hava gazı Fabrikası’nın da devredilmesiyle İETT, hava gazı üretimi ve dağıtımında tekel olur. Kok üretimi ve satışı da yapan, yaklaşık bin kişinin çalıştığı, günlük ortalama kapasitenin 300 bin metreküpü bulduğu, 80 bin abonesiyle İstanbul’a onyıllar boyu yaz kış demeden hizmet veren işletme, doğal gazın günlük yaşama girmesi ve geri teknoloji nedeniyle Haziran 1993’te tasfiye edilir.

İstanbullulara her iki yakada uzun yıllar hizmet veren tramvayların 1960’larda kentin ihtiyacını  karşılayamaz hale gelmesi üzerine, otobüslere oranla daha ekonomik olması da göz önüne alınarak troleybüs sisteminin kurulmasına karar verilir. Güç beslenmesi çift havai elektrik hattından sağlanan troleybüsler için ilk hat Topkapı-Eminönü arasında döşenir. İtalyan Ansaldo San Giorgia firmasına 1956-57 yıllarında sipariş edilen troleybüsler, 27 mayıs 1961’de hizmete girer. Toplam uzunluğu 45 km. olan şebeke, 6 kuvvet merkezi ve 100 troleybüslük işletmenin maliyeti o günün rakamıyla 70 milyon TL’yi bulur. Şişli ve Topkapı garajlarına bağlı olarak hizmet veren ve kapı numaraları birden yüze kadar sıralanan araçlara 1968 yılında tamamen İETT işçilerinin üretimi olan ‘Tosun’ da katılınca araç sayısı 101 olur. Tosun, 101 kapı numarasıyla İstanbullulara on altı yıl süreyle hizmet verir.
Elektrik kesintileri yüzünden sık sık yollarda kalan ve seferleri aksayan Troleybüsler, trafiği engellediği gerekçesiyle 16 Temmuz 1984'te işletmeden kaldırılır. Araçlar İzmir Belediyesi'ne bağlı ESHOT (Elektrik, Su, Hava gazı, Otobüs ve Troleybüs) Genel Müdürlüğü'ne satılır. Troleybüslerin 23 yıllık İstanbul macerası böylece son bulur.

Filoda

İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, kadınlara güzel sanatlar eğitimi vermek için İstanbul'da 1914 yılında kurulan ve 1920'lerde kız-erkek ayrımının kalkmasına kadar hizmet veren okuldur.
Bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adıyla eğitime devam eden Türkiye'nin ilk güzel sanatlar okulu Sanayi Nefise Mektebi, 1882 yılında açıldığında sadece erkek öğrencileri kabul eden bir kurumdu. Kadın öğrencilere güzel sanatlar eğitimi vermek üzere 1 Kasım 1914 tarihinde İnas (Kız) Sanayi Nefise Mektebi açıldı. Okulun açılmasında ressam Mihri Müşfik Hanım'ın girişimleri önemli rol oynadı.
Okul ilk yıl sadece resim bölümüne öğrenci almış; 1920'lerde heykel atölyesi kurulmuştur. Başlangıçta dersler, Zeynep Hanım Konağı'nın iki odasında veriliyordu. Daha sonra okul çeşitli nedenlerle birçok defa bina değiştirdi. Öğretim kadrosu büyük ölçüde erkek okulundan sağlanmaktaydı.
Okulda ilk olarak Ali Sami Bey, bir ay sonra Mihri Müşfik Hanım göreve başladı. Bu iki sanatçı atölye derslerinin hocalığını üstlendi. Ali Sami Bey'in 1915'te okuldan ayrılması üzerine  atölyeyi bir yıl Aznif Hanım yürüttü. Anatomi derslerini Ali Nurettin Bey, sanat tarihi ve estetik derslerini önce Mehmet Vahit Bey, daha sonra Ahmet Haşim, perspektif dersini Ahmet Ziya Bey vermiş; heykel atölyesi için  İhsan Bey atanmıştır.
Okulun müdürlüğünü birkaç ay için matematikçi Salih Zeki Bey yürütmüş, ardından Mihri Müşfik Hanım üstlenmiştir. 1919'da Mihri Müşfik'in ayrılması üzerine okul müdürü olan Ömer Adil Bey kadın ressamların yetişmesi için büyük gayret sarf etmiş bir sanatçıdır. Okulun son müdürü Feyhaman Bey olmuştur.
Okulun arşivi bir yangında yok olduğu için öğrenciler hakkındaki bilgiler yetersizdir. İlk yıl 33 öğrencinin okula alındığı, öğrencilerin çarşaflı ancak peçeleri açık olarak derslere katıldıkları bilinir. Öğrenciler, model ve açık hava çalışmalarında sorun yaşamışlardı. Sorunların aşılmasında Mihri Müşfik Hanım'ın girişimciliği etkili olmuştur. Yaz aylarında öğrenciler özel izinle polis denetiminde Gülhane Parkı, Üsküdar, Topkapı Sarayı gibi mekânlarda açık hava çalışmaları yapmıştır. Kadın model sorunu hamamlardan getirilen elemanlar ve 1917'de gelen Rus göçmenler yoluyla halledildi. Erkek model sorunu için İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki torsların kalıpları alınıp okula getirildi; ardından yaşlı, sakat ve giyinik erkek modellerin okula getirilmesi için izin alındı ve Zaro Ağa okulda model oldu.
Sanayi Nefise ve İnas Sanayi Nefise Mekteplerinin birleşmesi için girişimler 1925'te başladı. Okul Fındıklı'daki binasına taşındığında kız ve erkekler birlikte eğitim almaya başladı. İki okulun birleşip İnas Sanayi Nefise Mektebi'nin kapanmasının 1926'da gerçekleştiği sanılır.
Müzdan Arel, Güzin Duran, Nazlı Ecevit ve Fahrelnisa Zeid bu kurumda öğretim gören öğrenciler arasındadır.

Sanayi-i Nefise Mektebi

İstanbul Arkeoloji Müzesi, çeşitli kültürlere ait bir milyonu aşkın eserle, dünyanın en büyük müzeleri arasındadır. Türkiye'nin müze olarak inşa edilen en eski binasıdır. 19. yüzyılın ortalarında Maarif Nazırı Mehmed Esad Safvet Paşa tarafından Müze-i Hümâyûn adıyla 1869 yılında kurulmuştur ve 13 Haziran 1891'de ana binanın inşaatı tamamlanıp ziyarete açılmıştır.

Müzenin koleksiyonunda, Balkanlar'dan Afrika'ya, Anadolu ve Mezopotamya'dan Arap Yarımadası'na ve Afganistan'a kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait eserler bulunmaktadır. Müze üç ana birimden oluştuğu için İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak adlandırılmaktadır.

Arkeoloji Müzesi (ana bina)
Eski Şark Eserleri Müzesi
Çinili Köşk Müzesi

Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçen İstanbul Arkeoloji Müzeleri, ülkedeki ilk müzecilik faaliyetlerini bünyesinde barındırır. Osmanlı döneminde tarihî eser toplama merakı, Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren görülebilir ancak müzeciliğin resmi olarak kurumsallaşması, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin 1869'da 'Müze-i Hümayun' olarak kurulmasıyla denk gelmiştir. Müze-i Hümayun, Aya İrini Müzesi'nde toplanmış arkeolojik eserlerden oluşur ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin temelini oluşturur. Dönemin Maarif Nazırı Mehmed Esad Safvet Paşa, müzeyle yakından ilgilenmiş ve kişisel çabalarıyla müzeye eserler kazandırmıştır. Ayrıca, Galatasaray Lisesi'nden İngiliz asıllı Edward Goold, müze müdürü olarak atanmıştır. 1872'de Maarif Nazırı Ahmed Vefik Paşa, müzeyi tekrar kurarak Phillip Anton Dethier'i müdür olarak atanmıştır. Dethier'ın çalışmaları sonucunda Aya İrini kilisesi mekânının yetersiz olduğu anlaşılmış ve yeni bir bina yapılması gündeme gelmiştir. Ancak maddi imkânsızlıklar nedeniyle yeni bina yapılamaz ve Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan "Çinili Köşk" müzeye dönüştürülmüştür. Çinili Köşk, hala İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin bir parçası olarak hizmet vermektedir ve 1880'de restore edilerek açılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi içinde, en eski yapı olan Çinili Köşk, Türk çini ve seramik örneklerinin sergilendiği bir müzedir. II. Mehmed'in İstanbul'da yaptırdığı sivil mimari örneklerinin en eski örneğidir ve Selçuklu etkileri taşır. Yapının kapısında bulunan çini kitabede inşa tarihi olarak Miladi 1472 yazsa da, mimarı bilinmemektedir.1881 yılında, Sadrazam Edhem Paşa'nın oğlu olan Osman Hamdi Bey'in müze müdürlüğüne atanmasıyla Türk müzeciliğinde yeni bir çağ açılmıştır. Bugün Eski Şark Eserleri Müzesi olarak bilinen bina, Osman Hamdi Bey tarafından II. Abdülhamid döneminde 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi olarak inşa edilmiştir. Bu akademi, ileride Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin temelini oluşturacak ve Osmanlı İmparatorluğu'nda açılan ilk güzel sanatlar okulu olacaktır. Binanın mimarı Alexander Vallaury'dir. 1917 yılında içindeki akademinin Cağaloğlu'nda başka bir binaya taşınmasıyla bu bina, müzeler müdürlüğüne tahsis edilmiştir. Dönemin müze müdürü Halil Ehem Bey, Yakındoğu ülkelerinin ülkelerinin antik kültürlerine ait eserlerin Yunan, Roma ve Bizans eserlerinden ayrı olarak sergilenmesinin daha uygun olacağını düşünmüş ve binanın Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlenmesini sağlamıştır.

Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Kyme, Marinave diğer Aiolia Nekropolleri'nde ve Lagina Hekate Tapınağı'nda kazılar gerçekleştirmiş ve bu alanlardan elde edilen eserleri İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde sergilemek üzere toplamıştır. 1887-1888 yıllarında Lübnan'daki Sayda'da yürüttüğü kazılar sonucunda Krallar Nekropolü'ne ulaşmış ve dünyaca ünlü İskender Lahdi dahil olmak üzere birçok önemli lahit ile İstanbul'a dönmüştür. Bu eserlerin sergilenebilmesi için yeni bir müze binasına ihtiyaç duyulmuştur. Osman Hamdi Bey'in talebi üzerine dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından Çinili Köşk'ün karşısına inşa edilen ve Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) olarak adlandırılan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 13 Haziran 1891'de ziyarete açılmıştır. Bu tarih hala Türkiye'de müzeciler günü olarak kutlanmaktadır. Ana müze binasına, kuzey kanadı 1903'te ve güney kanadı ise 1907'de inşa edildi ve kanatların eklenmesiyle bugünkü ana müze binası oluşturulmuştur. Ayrıca, ana müze binasının güneydoğu bitişiğine, yeni sergi salonları ihtiyacını karşılamak amacıyla 1969-1983 yılları arasında bir ilave yapılmış ve bu bölüm Ek Bina olarak adlandırılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri çoğul olarak bilinir bunun nedeni Eski Şark Eserleri Müzesi, Çinili Köşk Müzesi, Arkeoloji Müzesi olmak üzere üç ayrı müzenin var olmasıdır.

İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde Sergilerden Antik Eserlerden Alıntılar

 OpenStreetMap'te İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile ilgili coğrafi veriler  

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Resmî Web Sitesi 11 Aralık 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uzaydan Arkeoloji Müzesi
T.C. İstanbul Valiliği (Harika İstanbul) / İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Tanıtımı
http://www.tursab.org.tr/tr/tursabdan-haberler/genel-duyurular/istanbul-arkeoloji-muzesi-guney-kanat-cephe-tamir-ve-temizlik-isleri-tamamlandi_13915.html 31 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.hurriyet.com.tr/arkeoloji-muzesine-tursab-opucugu-19687790 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İdris YÜCEL, "Between science and empire: the diplomatic struggle over Mesopotamian antiquities in Lisbon (1914–1926)", Mediterranean Historical Review, 2016, 31/2.
İdris YÜCEL, "Suriye’de Fransız Mandası ve Asar-ı Atika Araştırmaları", 100. Yılında I. Dünya Savaşı Uluslararası Sempozyumu, ATAM, 2015.

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (İDGSA), bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ismiyle eğitimine devam eden yükseköğretim kurumunun 1928-1982 yılları arasındaki unvanıdır.

Osman Hamdi Bey tarafından 1882'de Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane adıyla kurulan ve ülkedeki ilk sanat ve mimarlık yüksek okulu olan eğitim kurumu 1928'de Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. Akademi 1969'da 1172 sayılı Devlet Güzel Sanatlar Akademileri Kanunu'nun kabul edilmesiyle birlikte bilimsel özerkliğe kavuştu.
1980 yılındaki askerî darbe sonrası 1982'de çıkan kanunla akademilerin üniversiteye dönüşmesi ve kurulan YÖK'e bağlanması kararı ile kurum adını Mimar Sinan Üniversitesi olarak değiştirdi. Aralık 2003'te üniversite yönetiminin aldığı kararla adına "güzel sanatlar" ifadesi eklenmiş ve böylece Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adını almıştır.

Kurumda öğrenim gören veya kurumdan mezun olan bazı kişiler şunlardır:

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi (İRHM), 20 Eylül 1937'de Türkiye’nin ilk Güzel Sanatlar müzesi olarak  Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi’nde hizmete giren, günümüzde Tophane'deki Antropo No:5'te hizmet veren sanat müzesidir.
19. yüzyıl Osmanlı resim ve heykel sanatı ve Cumhuriyet döneminin başlıca eserlerinin toplandığı müze, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne bağlı bir kurumdur. 1970’lere kadar Türkiye’deki tek sanat müzesi olarak kalmıştır. Türkiye’nin en önemli modern Türk resim koleksiyonun sahibidir  ve Türkiye'nin birçok büyük ilindeki sanat müzelerinin ve Devlet Sanat Galerileri'nin kaynağı  durumundadır. 12 bin eserlik koleksiyonun kaynağının tamamına yakını, Sanayi-i Nefise ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) üyelerine aittir.
Müze, Tophane’de Emre Arolat tarafından müze olarak yeniden inşa edilen  Antrepo No 5 adlı yapıya 2012 yılında taşınmıştır. Antrepo No:5'teki inşaat çalışmaları devam ettiği için 2021 Aralık ayına kadar kapalı kalmıştır. 

Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye'de sanat üretimleri artmış, müze kurulmasına duyulan ihtiyaç üzerine yeni rejim  1937'de bir kamu sanat müzesi kurmaya karar vermiştir. 1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nde, kurumun müdürü Burhan Toprak tarafından  "Elli Yıllık Türk Sanatı" (ya da "Yarım Asırlık Türk Resmi") adıyla düzenlenen serginin ardından bu sergiyi müzeye dönüştürme fikri doğmuştu.  Müze binası  ihtiyacını karşılamak için, cumhurbaşkanı Atatürk'ün emri ile, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi, Güzel Sanatlar Akademisine tahsis edildi. Böylece o devirde bütün büyük Avrupa şehirlerinin takip ettiği Louvre Müzesi modelini izlenerek, İstanbul'da yıkılan rejimi simgeleyen bir yapı yeni ulus devletinin simgesi olarak müzeye dönüştürüldü.
Kurulmakta olan Müze'nin müdürlüğüne Halil Dikmen  atandı. Dikmen, kuruluş çalışmaları için oluşturulan komite ile birlikte hazırlıkları yürüttü. “50 Yıllık Türk Resmi Sergisi”nde sergilenen eserlerden Resim Bölümü Başkanı Léopold Lévy'nin görüp beğendikleri, onun isteği ile sanatçılar tarafından bağışlandı. Elde bulunan eserlere ek olarak İstanbul'da ve Ankara'da resmi dairelerde, resmi koleksiyonlarda bulunan eserler Resim ve Heykel Müzesine konulmak üzere  bulundukları yerden Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla istendi. Osmanlı döneminde Müze-i Hümayun bünyesinde oluşturulmuş seksen beş orijinal resimden oluşan Elvah-ı Nakşiye Koleksiyonu ile birlikte  134'ü Akademi hocalarının bağışı olan320 eser toplandı.

Müze 20 Eylül 1937'de düzenlenen törenle açıldı. Dolmabahçe Sarayında kalmakta olan Atatürk, törene  manevi kızı  Ülkü ile birlikte katıldı.
Halil Dikmen’in çabaları sonucu müze devrin entelektüellerinin lokali, Akademi öğrencilerinin ise eğitim hayatlarının bir parçası halini almış, herkese açık bir kültür kurumuna dönüşmüştür. 500-600 kişilik gruplar halinde gelen öğrenciler dışındaki ziyaretçi sayısı günlük 300-400 kişiye ulaşan müze, II. Dünya Savaşı nedeniyle kapanana kadar dinamizmini sürdürdü.

II. Dünya Savaşı sırasında müze kısmen kapatıldı, bazı eserler Anadolu'ya gönderildi. Müzenin faaliyetleri savaş boyunca  çeşitli nedenlerle kesintiye uğradı. Örneğin 1942 İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi yangınında  Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim yılını Resim ve Heykel Müzesinde tamamlamış, müze çalışmaları kesintiye uğramıştı.

Savaştan sonra yeniden açılan müze, eski canlılığına yeniden kavuşamadı; bütçe ve idare sorunları nedeniyle sıklıkla kapanma tehlikesi yaşadı. 1962-1969’da müdür olan ressam Nurullah Berk müzeyi sürekli yenilenen bir kültür kaynağı haline getirmek için geçici sergilere ağırlık vererek her yıl ortalama iki geçici sergi düzenlemiştir. Bu sergiler içinde en sansasyonel olanı 16 Haziran 1969 yılında açılan XX. Yüzyıl Fransız Sanatı sergisi idi. Sergi, 1890-1950 yılları arasında ün yapmış, aralarında Signac, Picasso, Braque, Juan Gris, Matisse, Paul Gauguin gibi modern sanat açısından önemli isimlerin de bulunduğu 50 Fransız sanatçının 50 eserini içermekteydi. Sergi büyük ilgi gördü, ziyaretçi sayısı 40bini aştı.

Millî Saraylar Daire Başkanlığı’na ait müze binası 2007 yılında restorasyona girdi ve müze kapandı. 2009'da binanın onarılan bölümünde  “Serginin Sergisi” adlı bir sergi düzenlendi. Bu sergi, müzenin 1937 yılındaki açılış sergisinin yetmiş iki yıl sonra sembolik bir tekrarıydı.

2012’de Veliaht Dairesi’ndeki restorasyon tamamlandı; ancak bina tekrar müzeye tahsis edilmedi. Bu nedenle koleksiyon, Tophane’de bir liman deposundan müzeye dönüştürülen, ancak inşaatı hümüz tamamlanmamış olan yeni müze binasına taşındı.
Yeni müze binası, Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanıp 1955'te yapılmış 5 no'lu antrepo binasının yerine, öğrencisi Emre Arolat tarafından eski binanın temeline bağlı kalınarak ve cephesi birebir referans alınarak 2011 yılında inşa edilmiştir. Müze, taşındığı yeni binada  inşaat çalışmaları henüz tamamlanmamış olduğu için ziyarete açılamadı. İnşaat on yıl sürdü.
Müzenin kapalı olduğu ve inşaatın devam ettiği on yıllık sürede müzedeki eserler restore edildi.
Müzenin koleksiyonlarının bir kısmı 2014’ten itibaren Karaköy’deki 5 no’lu Antrepo’nun girişinde yer alan geçici sergi salonlarında  düzenlenen sergiler yoluyla ziyaretçilerle buluşturuldu. Bu sergilerden ilki, 15 Şubat -15 Mart 2014 arasında düzenlenen “Elvah-ı Nakşiye’den Günümüze MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonlarından Seçkiler” başlıklı sergi idi.
Müze, 10 yıl süren inşaat sürecinin ardından Aralık 2021'de yeniden ziyarete açıldı.

İstanbul Resim Heykel Müzesi'nin koleksiyonları Türkiye'nin yüzyıllık tarihinin en önemli arşivlerinden biridir. Eserler sürekli olarak sergilenememiş ama 1937'den beri Akademi tarafından eksiksiz olarak korunmuş ve kataloglanmışlardır.
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nin koleksiyonunda, Türk ve dünya sanatçılarına ait resim, heykel, özgün baskı yapıtları, Antik ve Rönesans dönemlerinden heykel mülajlarının yanı sıra müzeye bağış yoluyla gelmiş özel koleksiyonlardan yapıtlar da bulunur. 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl'ın ilk yarısına ait çalışmaların daha kapsamlı olduğu müze koleksiyonunda 10140 resim, 651 heykel vardır. Resim bölümünde, çoğunlukla yağlı boya olan yapıtlar mevcuttur. Sabri Berkel'in 4468 eseri müzenin envanterinde kayıtlıdır. Ayrıca koleksiyonda 10 ikon, 107 seramik ve 79 hat eseri yer almaktadır. 18. ve 19. yüzyıl Batılı sanatçılarla çağımız sanatçılarından André Derain, Levy, Matisse, Picasso, Utrillo gibi sanatçıların yapıtları da koleksiyon kapsamındadır.
Müze envanter kaydında yer alan 404 tablo günümüzde müzede bulunmamaktadır. Aralık 1984 tarihinden önce, 339 eser üst kurumların talebi doğrultusunda elçilik binalarına, yabancı devlet adamlarına hediye olarak, Anadolu'da açılan müzelere verilerek müzeden çıkarılmıştır. Hangi eserin hangi kuruma gittiği, eserin adı ve fotoğrafı kayıt altına alınmıştır.
Devlet Resim ve Heykel Sergileri'nde ödül alan çalışmalar, satın alma ve bağışlarla gelişen Müze koleksiyonundan bazı eserler İzmir, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bursa, Yalvaç gibi yerlerin Devlet Galerileri'ne gönderilmiş böylece müze ülkenin diğer şehirlerindeki sanat müzesi ve galerilerin kaynağı olmuştur.
Müzeye en son eser alımı 1980'de yapılmıştır.

Resim koleksiyonu, Cumhuriyet tarihinin en önemli ressamlarının eserlerini barındırmaktadır. Koleksiyonlardan biri de saray dışında oluşturulan ilk koleksiyon özelliğini taşıyan Elvâh-ı Nakşiye Koleksiyonu'dur.

İstanbul Resim Heykel Müzesi'nin hat koleksiyonu, Türk hat sanatının son ustalarının nadide örneklerini içermektedir. Bu koleksiyon, Güzel Sanatlar Akademisi Türk Sanatları Kürsüsü hocalarından Necmettin Okyay, Beşiktaşlı Hacı Nuri Korman, Macit Ayral ve İsmail Hakkı Altunbezer'in eserlerinden oluşmaktadır.

İstanbul Resim Heykel Müzesi'nin Seramik Koleksiyonu, Türk seramik sanatının önemli eserlerinden oluşan ve özel bir değere sahip bir koleksiyondur. Türkiye'nin ilk seramik kürsüsü, 1929 yılında Müze'nin bağlı olduğu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde (Güzel Sanatlar Akademisi) kurulmuştur. Bu kürsü, Türk seramik sanatının gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.
İstanbul Resim Heykel Müzesi'nin Seramik Koleksiyonu'nda, bu kürsüden yetişmiş olan İsmail Hakkı Oygar, Vedat Ar, Hakkı İzzet, Nasip İyem, Atilla Galatalı gibi önemli sanatçıların eserleri yer almaktadır. Bu eserler, farklı tekniklerde, çeşitli boyutlarda ve zengin desenlere sahip özgün yapıtlardan oluşmaktadır.

Müze, Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış olan, 1960'ta inşa edildiğinden beri kapalı olan  5 no'lu antrepo binasının yerinde, 2011'de Eldem'in öğrencisi Emre Arolat tarafından tasarlanmış binadadır. 2011-2019 yılları arasında antrepo binası müzeye dönüştürüldü. Bu süreçte müzenin tüm duvarları soyulmuş, eski binanın cephesi ve ızgara plana sahip taşıyıcı sistemi korunarak şeffaf bir bina inşa edilmiştir.
Bölgedeki yıkılarak ortadan kaldırılan yapıların en önemli karakteristik özelliği olan betonarme ızgara sistemi, müze birimlerini barındırmak üzere yeniden kurgulanarak arasına, sanat objelerini sınıflandırarak saklayacak, sergi salonları olarak kullanılacak konteynırlar eklenmiştir. Bu konteynır birimler, rampalar ve köprülerden oluşan bir ağ ile yapının içerisinde birbirine bağlanır. Binanın cephesi, tarihsel değerini yansıtacak şekilde  ana kütleden ayrıdır.
Ziyaretçiler müzeye ticari birimler, atölye odaları ve kamusal tesislerin yer aldığı geniş bir salondan girerler.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi resim koleksiyonu
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi heykel koleksiyonu

MimarSinan Üniversitesi ve Heykel Müzeleri Yönetmeliği
Sanatın Kurumsallaşması Sürecinde İstanbul Resim ve Heykel Müzes i başlıklı doktora tezi, 2011.

İstanbul Ulaşım A.Ş. (İstanbul Ulaşım Hizmetleri ve Araç Kiralama Anonim Şirketi) ya da önceki adıyla İstanbul Otobüs AŞ, toplu taşımacılık hava taksi, servis, otobüs hizmetleri ve taksiler için çağrı merkezi desteği veren, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait iştirak şirketidir.

İstanbul'un eskiyen otobüsleri ve engelliler lehine değişen yasalar sonucunda, İstanbul'da büyük bir otobüs ihtiyacı meydana gelmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bunun için yeni bir yöntem geliştirmiştir. Buna göre; aracı belediye değil kişi satın alacak, işletme ihalesine girecek, kazanç ortak bir havuzda biriktirilerek otobüs sahiplerine; %60 hatlardaki yaptıkları KM ye göre, %30 taşıdıkları yolcuya göre, %10 kurallara uyum ve müşteri memnuniyeti vb. (performans kriterlerine) göre paylaştırılacaktır. Bu yolla hem belediye otobüs için para vermemekte, hem de Özel Halk Otobüslerinde olduğu gibi yolcu kapma yarışı yaşanmamaktadır.
İstanbul Ulaşım'ın halk tarafından gerçekleştirilen renk oylamasından "erguvan" renginin çıkmasıyla olmuştur. Ayrıca şirket 29 Ekim 2018'den beri İstanbul Havalimanı'na yolcu taşıyan HAVAİST'in işletmecisidir. 12 Şubat 2020 tarihinde ise şirketin adı, İstanbul Ulaşım Hizmetleri ve Araç Kiralama Anonim Şirketi olarak değiştirildi.

İlk 172 otobüsün ihalesi 25 Ocak'ta yapılmış ve bu otobüsler bahar aylarında sefere başlamışlardır. 250 Araçlık 2. ihale de 24-25 Ağustos tarihlerinde yapılmıştır. Bu sayı aşamalı olarak 1500'e ulaşacaktır.

İstanbul Ulaşım bünyesindeki otobüslerin yıllara göre sayısı şu şekildedir.

Otobüslerin özellikleri şu şekildedir;

Alçak tabanlı - basamaksız ve tamamı yerli üretim,
Engelli aparatlı (tekerlekli sandalye rampalı, engelli aracı parklanma alanlı)
Sesli uyarı ve LCD Monitörlü bilgilendirme sistemli,
18-28 °C ayarlanabilir klima sistemli,
26-32 oturma, 60 ayakta yolcu kapasiteli,
Çevreye duyarlı (Euro 5,Euro 6 ve CNG Motor),
Kayıt yapabilme özelliğine sahip, 2 adet iç ve 1 adet dış güvenlik kamerası

A-line etek, kalçalara takılan ve yavaş yavaş etek ucuna doğru genişleyen, A büyük harf şeklinin izlenimini veren bir etekdir. Terim aynı zamanda benzer şekildeki elbiseleri ve paltoları tarif etmek için de kullanılır. Terim ilk olarak Fransız moda tasarımcısı Christian Dior tarafından 1955 baharı koleksiyonunun etiketi olarak kullanıldı.
A-line etek, pili veya yarıklar gibi kolaylıkla görülebilir süslemelere sahip değildir, ancak üst kalçaya dikişler ve / veya dartlar vasıtasıyla takılmıştır. Bununla birlikte, denim A-line eteklerinde genellikle merkez dikişinin düğmeleri bulunur. Sabitlemesi genellikle bir yandan veya arkadan fermuarlı, gizli tutulur. Kemer bazen kullanılır. Cepler mevcut olabilir, ancak genellikle olmayabilir. Herhangi bir uzunlukta kesilebilir.

Balerin etek
Kot etek
Rah-rah etek
Mikro etek
Mini etek
Sarong
Tütü
Kalem etek
Halka etek
Skort

Aba bir tür yünlü giysi. Aba giysilerde eskiden Bulgaristan şayağı kullanılırken, sonraları Feshane abası denen kalınca bir kumaş kullanılmıştır. Abalar baldır uzunluğunda, bol kesimli, iki parmak yüksekliğinde dik yakalı olup cübbeye benzer, bazısının yakasında kürk bulunurdu. Şayaktan yapılan cübbe, kukuleta, maşlah ve dikişli libadeye de aba denirdi. Kısa salta (kolları açık ceket) Aydın abası, daha uzun biçimi Balıkesir abası, kalınca softan yapılanı Bağdat abası olarak anılırdı.
Osmanlı toplumunda bir zamanlar yoksulluk göstergesi sayıldığı ve daha çok dervişler, ilmiye sınıfının alt tabakasındakilerle medrese öğrencilerince giyildiği halde, 17. yüzyılda Sultan IV. Murat, zarif giyimiyle tanınan Abaza Mehmet Paşa'nın aba cepkenini beğenip kendine de bir tane yaptırınca aba moda olmuştu.
Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde abacıların Kapalıçarşı'nın en ünlü esnafından olduğu yazılıdır. İstanbul'da 300 dükkânda usta ve çırak düzeyinde 700 kadar abacının çalıştığı belirtilir. Bu abacılar esnaf alaylarına büyük olasılıkla eski bedestenlilerle birlikte katılmıştır. 19. yüzyılda İstanbul'un abacıları Zindankuyu ile Odunkapısı arasında yerleşmişti. Bu bölgede bulunan Abacılar Caddesi de adını bu esnaftan almıştır.
Aba ayrıca Anadolu'nun bazı yörelerinde de tercih edilmiştir. Kahramanmaraş'ta abanın giyim olarak tercih edilmesinin sebebi ise, sıcak mevsimlerde vücudu serin, soğuk mevsimlerde ise sıcak tutması, yağmur geçirmemesi ve aynı zamanda dayanıklı olmasıdır.

Abaka (Musa textilis), muzgiller (Musaceae) familyasından Filipinler'de görülen bir muz türü. 8-20 yıl yaşayan tropik bir bitkidir. Dünya üretiminin %94'ünü Filipinler karşılar. Yarım ay şeklindeki yapraklarında kın içerisinde lif demetleri bulunur.
Bitkinin çiçeklenme zamanından önce yaprak kınları eğri olarak kesilir. Bıçak veya makine ile yaprakların etli kısımları lifli bölgeden ayrılır. Kuruyan lifler su ile havuzlanır. Makine veya bıçakla çırpma suretiyle lif demetleri ayrılır. Beyazdan kahverengiye kadar giden renklerde parlak ve sağlam bir lif elde edilir. Manila keneviri, liflerinin sağlamlığı ve nem çekici özelliğinin azlığından dolayı yelken bezleri, gemici halatları ve gemici eşyası yapımında kullanılır.

* Abaka - Tarihsel notlar (İngilizce) 14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

 Wikimedia Commons'ta Abaka (bitki) ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Abaka (bitki) ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Akrilik lifler, ortalama molekül ağırlığı ~100.000, yaklaşık 1900 monomer birimi olan polimer'den (poliakrilonitril) yapılan sentetik lifleridir. ABD'de bir elyafa "akrilik" denmesi için, o polimerin en az %85 akrilonitril monomer içermesi gerekir. Tipik komonomerler, vinil asetat veya metil akrilattır. DuPont, 1941'de ilk akrilik elyafları yapmış ve bunları Orlon adıyla tescillemişti.
Orlon, ilk olarak 1940'ların ortalarında geliştirildi ancak 1950'lere kadar büyük miktarlı üretilmedi.
Orlon, görünüşü yüne benzeyen ve ısıyı çok iyi yalıtan sentetik bir elyaftır. Akrilonitrilin (CH2=CH-CN) polimerizasyonu ile elde edilen akrilik elyafın ticari ismi. İlk defa 1948 yılında akrilik elyaf Orlon ismi altında Du Pont de Nemours Company tarafından üretildi ve satıldı. Daha sonra başka isimler altında piyasaya sürüldü.
Orlon erimeden 250 °C'de bozunur. Bu bozunma ürünü elyaf, naylon ve perlon elyafı gibi bükülemez. Orlon yumuşak ve bükülebilen bir elyaftır. Havaya, gün ışığına, birçok kimyasal maddeye dayanıklıdır.
Modakrilik, en az %35 ve en çok %85 akrilonitril içeren değiştirilmiş akrilik bir elyaftır. Modakrilikte kullanılan viniliden klorür veya vinil bromür, elyafa alev geciktirici özellik verir.

Polimer, sulu süspansiyonda serbest radikal polimerizasyon ile oluşturulur. Elyaf, polimerin N, N-dimetilformamid (DMF) veya sulu sodyum tiyosiyanat gibi bir çözücü içinde çözülmesi, çok delikli bir düze içinden ölçülmesi ve elde edilen filamentlerin aynı çözücünün sulu bir çözeltisi içinde pıhtılaştırılması (ıslak eğirme) ile veya çözücünün ısıtılmış asal gaz akımında buharlaştırılması (kuru eğirme) ile üretilir. Yıkama, gerdirme, kurutma ve kıvırma prosesi tamamlar. Akrilik lifler, genellikle 0,9 ila 15 denye aralığında kesik elyaf olarak veya 500.000 ila 1 milyon filament kıtık olarak üretilir.
Nihai kullanımlar arasında kazaklar, şapkalar, el örgüsü iplikler, çoraplar, kilimler, tenteler, tekne örtüleri ve döşemeler; elyaf aynı zamanda karbon elyafı için "Polyacrylonitril (PAN)" öncüsü olarak da kullanılır.
Akrilik elyaf üretimi, Uzak Doğu, Türkiye, Hindistan, Meksika ve Güney Amerika merkezli olmakla birlikte, aralarında Dralon ve Fisipe'nin de bulunduğu birçok Avrupalı üretici faaliyetlerine devam etmektedir. ABD'li üreticiler sürtünme malzemeleri, contalar, özel kağıtlar, iletken ve stucco gibi özel kullanımlar haricinde artık üretim yapmamaktadır ancak ABD'de akrilik kıtık ve elyaftan hala iplik yapılmaktadır.
1950'lerin sonlarında Courtaulds Ltd, daha sonra "courtelle" olarak anılacak olan bir akrilik elyafın bir çözücü polimerizasyon işlemiyle üretimini araştırmaya başladı. Metil akrilat (%6) ve akrilonitril, çeşitli denye derecelerinde "kurtelle" lifi üretmek üzere bir su banyosunda bükülmeye hazır macun yapmak için %50'lik bir sodyum tiyosiyanat çözeltisi içinde polimerleştirildi. Sodyum tiyosiyanat çözeltisi yeniden yoğunlaştırıldı ve yeniden kullanıldı. Reaksiyon, reaktanların yaklaşık %5'inin geri dönüştürüldüğü sürekli bir prosesti. Bu geri dönüşüm işlemi, solventin geri dönüşümünde olduğu gibi, işlemde kirleticilerin birikmesine neden oldu. Lockhurst Lane, Coventry'deki kimya mühendisliği laboratuvarında ve Little Heath'teki üretim öncesi pilot tesiste yapılan çok sayıda araştırma ile geri dönüşüm sorunlarının üstesinden geldi ve sürecin Grimsby'deki yeni üretim tesisinde ticari başarı elde edildi.

Orlon yün yerine birçok üründe kullanılır. Sağlam olan ve sıcak tutan akrilik elyaf genellikle kazak, eşofman, çamaşır, çorap, şapka, eldiven, eşarp, kazak vb birçok giysilerde, çizme ve eldiven astarlarında, döşemelik kumaşlarda, tentelerde, halı, battaniye imalatında kullanılır.
Ayrıca filtre yapımında da kullanılır.
Taklit kürk, peruk ve koruyucu giysiler, modakriliğin kullanıldığı bazı ürünlerdir.
Akrilik, yün benzeri bir hisle hafif, yumuşak ve sıcaktır. Kısa elyaf ekipmanında eğrildiğinde pamuk gibi diğer lifleri taklit etmek için de yapılabilir. Bazı akrilik, renkli veya pigmentli formda ekstrüde edilir; diğeri ise "doğal", "ham beyaz" veya "boyasız" olarak bilinen "ekru" olarak ekstrüde edilir. Pigmentli elyaf en yüksek ışık haslığına sahiptir. Lifleri hem diğer sentetiklere hem de doğal liflere göre çok esnektir.
Malzemelerin benzer hissi nedeniyle bazı akrilikler kaşmire göre daha ucuz alternatif olarak giysi yapımında kullanılır.
Bazı akrilik kumaşlar kolayca  tüylenme yapabilir ancak tüylenen çeşitleri azdır.
Akrilik rengi iyi alır, yıkanabilir ve genellikle hipoalerjeniktir.
Akrilik sentetik bir elyaf olduğu için elbise güvelerinin larvaları onu sindiremez. Ancak yünle karıştırılan veya kirlenen akrilik lifler, karışım liflere sahip olmanın bir sonucu olarak yenebilir.
Akrilik, ören veya tığ işi yapan ustaların el yapımı elyafıdır.
Akrilik iplik "ucuz" olarak algılanabilir çünkü genelde doğal elyaf muadillerinden daha düşük fiyatlıdır ve yumuşaklık ve keçe eğilimi dahil olmak üzere bazı özelliklerinden yoksundur. Elyaf "gevşemek" veya bitmiş giysinin şeklini ayarlamak için ısı gerektirir ve ıslandığında yün gibi alternatifler kadar sıcak değildir.
Orlon makinede yıkanabilir ve renk akıtmaz. Bu, sürekli yıkanması gereken bebekler için giysiler gibi belirli öğelerde kullanışlı olmasını sağlar. Ancak doğal elyaf muadillerine göre çok daha yanıcıdır bu yüzden bebek ve çocuk ürünleri yapılırken dikkatli olunmalıdır. Akrilik lifleri yandığında hidrojen siyanür ortaya çıkabilir.

Alpaka lifi, alpakalardan elde edilen doğal bir lif türüdür . İki farklı alpaka lifi türü vardır. En yaygın lif türü bir Alpaka çeşiti olan Huacaya'dan gelir. Huacaya lifi "kabarık" görünmesi nedeniyle koyun yününe benzer. İkinci alpaka türü ise Suri'dir. Suriler, Güney Amerika'da bulunan Alpaka popülasyonunun %10'undan azını oluşturur. Suri lifi doğal ipeğe daha çok benzemekle birlikte yünleri kıvrımlar şeklinde vücuttan sarkar. Her iki lif de hafif iplik veya iplik kullanılır, Huacaya lifi aynı zamanda yün kullanılması gereken işlemlerde ve iplikler halinde eğrilerek kullanılabilir. Huacaya lifleri yumuşak, dayanıklı, lüks  ve doğal bir lif çeşididir.

İki tür alpaka vardır: Huacayalar (yoğun, yumuşak, kıvrımlı koyun yünü benzeri bir lif üretir) ve Suriler (kıvrımlı ve vücuttan sarkan lifler üretir). Daha uzun ve ipeksi lifleri nedeniyle ödüllendirilen Suriler Kuzey Amerika alpaka popülasyonunun %19-20'sini oluştururken Güney Amerika'da bu oranın %10'a yakın seviyelerde olduğu tahmin edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nce ithal edilmesinden bu yana Suri alpakalarının sayısı ve renk çeşitliliği önemli ölçüde artmıştır. Suri alpaka türünün Huacaya'ya göre daha nadir olduğu düşünülmektedir, bunun nedeninin Suri türün İnkalar zamanında kraliyet ailesine ayrılmasıydı. Surilerin genellikle Huacaya'ya göre soğuğa daha az dayanıklı olduğu söylenmektedir, ancak her iki cins de daha zorlu kış iklimlerde başarılı bir şekilde yetiştirilmektedir.

Alpaka lifleri, yatak takımları, şapkalar, eldivenler, çoraplar, atkılar, eldivenler ve kazaklar gibi kıyafetlerin yapımı da dahil olmak üzere tekstil sektörünün birçok bölümünde kullanılmaktadır. Alpaka lifinden üretilen oyuncaklar ve kilimler de mevcuttur. Kazaklar alpaka lifinin en yaygın olarak kullanıldığı kıyafet türüdür.

Asbest (asbestos) ya da amyant, lifli yapıda bir silikat mineralidir. Silisyumun sodyum, demir, magnezyum ve kalsiyumla oluşturduğu ısıya, aşınmaya ve kimyasal maddelere çok dayanıklı, lifli mineral yapısında hidratlı silikatlardır. Halk arasında ak toprak, çorak toprak, gök toprak, çelpek, höllük veya ceren toprağı gibi isimlerle de bilinir. 
Asbest liflerinin solunması mezotelyoma, asbestozis ve akciğer kanseri dâhil olmak üzere çeşitli tehlikeli akciğer rahatsızlıklarına yol açabilir, bu nedenle artık ciddi bir sağlık ve güvenlik tehlikesi olarak kötü bir üne sahiptir. Asbestozis, asbestos solunmasıyla oluşan toz hastalığıdır (pnömokonyoz).

Bir doğal silikat minerali olan asbest maddesinin, ısıyı iletmemesi yani iyi bir izolasyon maddesi olması nedeniyle kullanımı çok eski çağlarda başlamıştır. Arkeolojik çalışmalardan elde edilen bilgiler doğrultusunda asbest kullanımının 2500 yıl öncesine dayandığı bilinmektedir.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ısıyı ve elektriği yalıtması, sürtünmeye ve asit gibi maddelere dayanıklı olması nedeniyle sihirli mineral olarak tanınmaya başlanmıştır. Fakat yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra insan sağlığına önemli zararlar veren kanserojen bir madde olduğunun tespit edilmesi ile asbest maddesi için "öldürücü toz" tanımlaması yapılmıştır.
Mineralin adı antik Yunancada "suya doymaz" anlamına gelen “asbestos” kelimesinden gelir. Bazı Avrupa ülkeleri asbestos yerine Yunanca "lekesiz" anlamındaki “Amiantos” kelimesini kullanırlar. Finlerin 4000 yıl önce ülkelerinde bulunan antofillit asbest karışımı killerden çanak, çömlek gibi kaplar yapmak için kullanırlarmış. Çinliler de 3.000 yıl önce uzun lifli beyaz asbestten giysileri ve tapınaklardaki kandillerin fitillerini de aynı malzemeden yaptığı tarih kitaplarına geçmiştir. Savaşlarda kalelerin savunulmasında düşman askerlerine atılan sıcak su ve yağlardan korunmak için asbestten yapılmış savaş giysileri kullanılmıştır. Asbest yüzyıllar boyu ve yaygın bir şekilde kullanıldığı hâlde, meydana getirdiği sağlık sorunları yirminci yüzyılın başında anlaşılmaya başlamıştır. Bunun sebebi, solunduktan sonra yaptığı hastalığın ortaya çıkması için 40 yılı aşan bir enkübasyon süresine gerek olması ve eski dönemlerde insanların şimdikinden çok kısa yaşamalarıdır.

Beyaz asbest olarak bilinen krizotil, yılantaşından elde edilir. Birçok ülkede kullanımı tamamen yasaklanmıştır. ABD'de ve bazı Avrupa ülkelerinde çok kısıtlı kullanımına izin verilir. Oldukça esnek olduğu için kumaş yapımında da kullanılabilir. CAS numarası 12001-29-5'tir. Evlerin çatılarında ve oluklu çimentolu çatı malzemelerinde kullanılmaktadır.

Kahverengi asbest olarak bilinen amosit daha çok Afrika'da çıkarılır. Kimyasal formülü Fe7Si8O22(OH)2 olan amosit de diğer asbest türleri gibi çok tehlikelidir. CAS numarası 12172-73-5'tir.

CAS numarası 12001-28-4 olan krosidolit başlıca Afrika ve Avustralya'da çıkarılır. Kimyasal formüllerinden biri Na2Fe2+3Fe3+2Si8O22(OH)2 olan krosidolit en tehlikeli asbest türü olarak bilinir.
Beyaz, kahverengi ve mavi asbest dışında başka birçok asbest türü de doğada bol miktarda bulunmaktadır. Bu asbest türlerinin kayıt edilmesi ve sınıflandırılması çalışmaları hâlen devam etmektedir.

Asbest son derece kanserojen bir maddedir. Solunum yoluyla vücuda girdiğinde başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açar. Asbestin neden olduğu hastalıkların bazıları akciğer zarları arasında sıvı toplanması, kireçlenme, akciğer zarı kalınlaşması ve akciğer dokusunda bağ dokusu oluşumu gibi elim hastalıklardır. Ayrıca ciltte yaralara neden olabilir.
Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), her yıl dünyada kanser yapıcı maddeleri düzenli olarak özelliklerine göre gruplara ayırmaktadır. Ajansın kanserojen maddeler listesinde asbest maddesi, "kesin kanserojen" tanımlanması ile 1. grupta sınıflandırılmıştır.
Fransa'da asbeste bağlı hastalıklardan her yıl 4000 kişi ölmektedir ve sayı giderek artmaktadır. Uzmanlar Birleşik Krallık'ta 1960 ve 70'lerde asbeste maruz kalmış kişilerden 120.000'den fazlasının akciğer kanseri nedeniyle yakın gelecekte öleceğini öngörmektedirler. Belçika ve Hollanda gibi ülkelerde 90'lı yılların başında asbest üretim ve kullanımı tamamen yasaklanmıştır. Avrupa Birliği'nde 2005 yılından itibaren AB'ye üye ülkelerde asbest üretimi ve kullanımını yasaklamıştır.
Geçmişte tersane işçisi olan babasının iş elbiselerinden bulaşan asbest nedeniyle kanser olan genç bir kadın, 2007 yılında İngiliz Savunma Bakanlığı'ndan tazminat almaya hak kazanmıştır.

İlk olarak tersane işlerinde çalışanlarda tespit edilen asbestozis, asbest liflerini çözmeye çalışan vücut tarafından üretilen asidin akciğer zarında oluşturduğu yaralardır. Bu hastalığın kendini göstermesi 10-20 yılı bulmaktadır.

Asbestin yol açtığı en önemli hastalık akciğer zarı ve karın zarı kanseri, yani mezotelyomadır. Batı ülkelerinde yılda her bir milyon kişinin 1-2'sinde saptanan mezotelyoma, Türkiye'de yılda en az 500 kişide görülmektedir. Mezotelyomaya ait en sık rastlanan yakınmalar, ağrı ve ilerleyici nefes darlığıdır. Akciğer röntgeni ve tomografide tipik bulgular saptanabilirse de, kesin tanı için başvurulan standart yöntem akciğer zarı biyopsisidir. Mezotelyoma, erken dönemde tanınıp uygun cerrahi girişim uygulanamadığında, ilaç ya da ışın tedavisine iyi cevap vermeyen ve hastayı kısa zamanda ölüme götüren bir hastalıktır. Akciğer kanserine kıyasla görece az (%3) görülür.

Bronş karsinomu, asbestoziste en sık görülen kanser türüdür. Gırtlak ve sindirim sistemi kanserlerine de yol açabilmektedir.

Akciğer zarı (plevra) kalınlaşması, yapışıklıkları ve efüzyonu.

Kronik asbestoziste akciğerlerde özellikle alt loblarda alveol septumlarını kalınlaştıran güçlü diffuz interstisiyel fibrozis, plevra yapraklarında fibrozis, fibröz plaklar ve kalsifikasyon alanları izlenir. Akciğerdeki asbestos kristalleri demir elementi içeren organik bir kılıf tarafından kuşatılır. Ortaları yarı-saydam sarımsı-kahverengi çubuklar biçiminde görülen bu yapılara “asbestos (ferruginous) cisimcikleri” adı verilir. Mikroskopik incelemelerde çoğunun çevresini kuşatan yabancı cisim dev hücreleri izlenir. Asbestos kristalleri akciğer içerisinde ve doku aralıkları boyunca (aktif ya da pasif) hareketlenerek plevraya dek ulaşabilirler.

Düşük oranlarda asbest solunan havada ve doğal kaynaklar da dâhil olmak üzere, içme suyunda da bulunmaktadır. Araştırmalara göre genel olarak asbeste maruz kalanlarda (meslek dışında) akciğer zarında gram başına on bin ila yüz bin asbest parçacığı bulunmaktadır ki bu da her insanın akciğerlerinde milyonlarca parçacık bulunması demektir.
ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA), içme suyunda yoğunluk sınırı olarak uzun lifler için (uzunluğu 5 µm'yi geçen lifler) litre başına 7 milyon lif olarak alınmasını önermiştir.
Solunan havadaki asbest liflerinin boyu 3,0-20,0 µm ve kalınlığı 0.01 µm olduğu için çıplak gözle görülememektedir.

Üç binden fazla kullanım alanı olan asbestten, özellikle gemi, uçak, otomobil sanayiinde, makine konstrüksiyonlarında yağlayıcı madde ve sızdırmazlık elemanı olarak, inşaat sektöründe, ısı ve ses izolasyonunda yaygın olarak yararlanılmıştır.

Doğal asbest: Doğada yayılmış onlarca türü vardır. Bazı yörelerde, suda ve havada eser miktarlarda bulunabilir, ancak kanserojen etkisini gösterecek düzeyde değildir (başka bir deyişle herkesin akciğerlerinde birkaç kristal bulunabilir). Yerleşim bölgelerindeki toprakta yoğun olarak asbest bulunabilir.
Isı ve ses yalıtımı sistemleri: Özellikle eski gemilerde, uçaklarda, otobüslerde, ev çatılarında, itfaiyeci elbiselerinde, perdelerde, ütü tahtalarında, fırın eldivenlerinde) asbestoz kullanılmıştı.
Konutlar: Asbest içeren çimentoda ve badana boyası karışımınlarında kullanılmıştı. Su ve kanalizasyon borularını katılaştırmak için asbest kullanılıyordu.
Fren balataları: Tekerlekli araçların fren balatalarının üretiminde asbest önemli bir katkı maddesiydi.

Asbest, Anadolu'nun birçok yöresinde bulunmakta ve halk tarafından bilinçsizce kullanılmaktadır. Köylüler, asbesti evlerinin damlarına sermek, evlerini badana yapmak için ve küçük çocuklarda pudra yerine kullanırlar. Amasya bölgesinde ve Kayı yörüklerinde ise bebekler, höllük toprağı olarak bilinen ısıtılmış asbestle sarılmaktadır. Bu uygulamalar sırasında havaya karışan asbest lifleri yoğun şekilde solunur. Asbest, onu topraktan çıkaran ve kullanan köylülerden başka, asbestin kullanıldığı endüstri alanlarında çalışan işçiler için de çok zararlıdır.
Diyarbakır (Çermik, Çüngüş), Eskişehir (Mihalıççı, Kaymaz, Çifteler), Denizli (Tavas), Kütahya (Aslanapa, Gediz), Konya (Ereğli, Halkapınar), Karaman (Ayrancı), Sivas (Yıldızeli, Şarkışla), Kahramanmaraş (Afşin), Şanlıurfa (Siverek), Elâzığ (Maden, Palu) ilçeleri asbeste bağlı hastalıkların sık görüldüğü yerlerdir. Bu bölgelerde yaşayanlar asbest içeren toprağı yapı işlerinde kullanabilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, kansere neden olan asbestin, Türkiye'de üretim, kullanım, piyasa arzı ile asbest içeren eşyaların piyasaya arzını 31 Aralık 2010 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yasakladı.
Asbest kullanımı yasak olmasına rağmen hâlâ asbestli ürünlerin satışı devam etmektedir. Örnek olarak toprak kaplar, pudralar, kozmetik ürünler, karınca ilaçları vb.

Asbest bulunan yerleşim yerleri saptanmalı, asbest içeren toprağın halk tarafından kullanılması engellenmeli ve ciddî tehdit altındaki yerleşim birimlerinin yerleri gerekirse değiştirilmelidir.
Halk, asbestin neden olduğu hastalıklar hakkında eğitilmelidir.
Asbeste bağlı hastalıkların geriye dönük araştırılması yapılarak arşiv oluşturulmalıdır. Asbeste bağlı olarak gelişebilecek hastalıkların detaylıca incelenerek klinik çalışmaları başlatılmalıdır.
Asbestli toprak kullanmaya devam eden aileler (iç-dış sıva malzemesi, badana, çanak-çömlek yapımı vs.) eğitim çalışmalarıyla bilinçlendirilmeli, asbestle badana yapılmış evlerin duvarları plastik boya ile yeniden boyanmalıdır.
Mezotelyoma riski taşıyanl

Askısız elbise üst, omuz askısı veya diğer görünür destek vasıtaları olmadan üst gövdenin etrafına yerleştirilen bir giysidir. Genellikle iç korse ve / veya sutyen ile desteklenir, korse sıkılığı elbisenin kaymasını önler.
Tanıtılmasından bu yana askısız giysiler birçok durumda sorunlu olduğunu kanıtladı. 21. yüzyılın başlarında, birçok okul ve işyeri, kıyafet kuralılarının bir parçası olarak askısız elbiseleri özellikle yasaklamaktadır. 2012'de The Wall Street Journal'da yayınlanan bir Adecco araştırması Amerikalıların %72'sinin askısız üstlerin uygunsuz ofis giyimi olduğunu düşündüğünü belirtti. Straplez giysiler, vaizler ve rahipler tarafından özel bir kınama için seçilebilir. 2005 yılında Müslüman bir din adamı, mini etek ve şeffaf giysiler gibi diğer açık renk giysilerin yanı sıra askısız elbiseleri "satanic" ilan etti.

Ceket elbise
Küçük siyah elbise
Gece elbisesi
Balo elbisesi
Sargı elbise

Ayakkabı; ayakların yere değmemesini sağlayarak yerdeki yabancı maddelerden zarar görmelerini ve aşırı sıcak veya aşırı soğuk hava koşullarından olumsuz etkilenmelerini önleyen ve şık görünmeyi  sağlayan her türlü ayak giyimidir. Sandalet, topuklu ayakkabı, iskarpin, spor ayakkabı, bot ve çizme gibi türleri vardır. Taban ve saya denilen iki ana parçası bulunur. Taban, alt parçaya, saya ise üst parçaya verilen addır. Yer ile temas ettiğinden, taban daha kolay yıpranabilir, bu yüzden kalın ve dayanıklı bir malzeme kullanılarak yapılır. Saya ise kumaş veya deri gibi daha ince bir malzemeden yapılır.
Ayakkabı modelleri tarihsel dönemlere ve coğrafi bölgelere bağlı olarak çeşitlilik gösterir. Bunun başlıca nedeni ayakkabıların kullanılacakları bölgenin iklimine, doğa koşullarına ve dönemin modasına uygun yapılması gerekliliğidir.

İlk insanlar, ayaklarını korumak için yapraklardan ve hayvan derilerinden ilkel ayakkabılar yapmıştır. Günümüze ulaşabilmiş, bilinen ilk ayakkabı, 1938'de ABD'nin Oregon eyaletinde, bir volkanik  kraterin yakınındaki Fort Rock Mağarası'nda bulunmuş  olan, adaçayı kabuğundan yapıldığı tahmin edilen, Amerika yerlilerine ait bir sandaletir. M.Ö. 8000'li yıllara tarihlendirilir. 

Antik Mısır'da insanlar, tabanı deriden ya da tahtadan sandallar giyerdi. Mısırlılar, ıslak kumda ayaklarının kalıplarını çıkarıp, ham deriyi bu kalıplara göre şekillendirerek ayakkabı tabanı yapar ve bu tabanı iplerle bağlayarak sandalet üretirlerdi. Bu sandaletler sayesinde ayaklarının altını kızgın kumlardan, üstünü de güneşten korurlardı. Bu sandaletler statü göstergesi olarak da kullanıldılar. Kadın sandaletleri değerli taşlarla süslenirken, erkek sandaletlerine deri kayışlarla değişik motifler yapılırdı. Mısırlılar'da ayakkabıcılık, itibarlı bir meslek olarak kabul edilirdi.
Hangi iklim ve yol şartlarında giyileceğine göre, ayakkabıların malzemeleri farklılık gösterirdi. Soğuk iklimli bölgelerde  kürk ve samanla desteklenen, kalın deriden ayakkabılar yapılırken ılık iklimli bölgelerinde  palmiye yapraklarından yapılan ayakkabılar kullanılırdı. Papirüs liflerinden de  sandaletler yapılırdı ve bunları önceleri sadece din adamları ve Firavunlar giyebiliyordu ancak sonra tüm Mısırlılar tarafından giyilir oldu.

Mısırlılar'ın sandalet giydikleri dönemde, Anadolu'da Hititler çarık giyerdi. Mezopotamya'da ise, M.Ö. 3000'den önce, Sümer askerleri Mısırlılar'ın giydiklerine benzer sandaletler giymiştir. Aynı zamanda Anadolu'nun etkisinde çarığa benzer ayakkabılar, çizme ve botlar da giyimişlerdir. Asurlular, tüm binici halklar gibi çizme giymiştir. Ökçeli ayakkabılar ve üstten bağcıklı  ayakkabılar da Asurlular'ın icadıdır. İranlılar da çeşitli kabartmalarda ayakkabılı olarak resmedilmiştir.

Eski Yunanlar ava çıktıklarında çizme giyerlerdi.  Hamama da bir tür ayakkabı ile girerlerdi. Eski Yunan ve Eski Roma'da üç tür ayakkabı vardı:
sandal: katışla bağlamış basit bir tabandan ibaretti.
aba ayakkabı: Bu tür ayakkabıların tabanı yoktu.
kothornos: devrik konçlu bir çeşit potin.
M.Ö. 500'den itibaren, trajedi oyuncuları sahnede boylarını uzun göstermek için, yüksek mantar tabanlı ve konçlu, kothornus denilen ayakkabılar giymişlerdir.
M.S. 270-275'te Roma imparatoru tarafından, erkeklerin renkli ayakkabı giymeleri yasaklanmış, kadınlarınsa sarı, beyaz, kırmızı ve yeşil ayakkabılar giymelerine izin verilmiştir.

Orta Çağ'da, ayağı saran yumuşak deri ya da kumaştan ayakkabılar yapılırdı ve bu ayakkabıların sivri burunları olurdu. Yolculuk sırasında ise potinler ya da baldırlara kadar çıkan çizmeler giyilirdi. Bizanslılar 4. yüzyıldan itibaren siyah ve kahverengi deriden terlik ve ayakkabı giymiştir. Persler, Hitit çizme ve botlarını kendi kültürlerine uyarlayarak ucu kesik, kırmızı ve siyah renki üç bağcıkla bilekten bağlanan modeli geliştirmiş; bu model Eski Yunan, Roma ve Bizans'ta da görülmüştür. Anadolu'ya 1000li yıllarda giren Türkler sarı, kırmızı ve siyah botlar giyip bu botları Bizanslılar'a da tanıtmıştır.
Gotik dönemde poulaines adı verilen uzun, sivri ve yukarı kalkık uçları olan ayakkabılar Hititler ve Doğu kültürlerinin etkisiyle  tasarlanmıştır. Uçlarının yarım metreyi bulabildiği bu sıra dışı ayakkabılar, dönemin popüler modellerinden oldu. Ayak parmaklarının olduğu kısmın uzun olması, zenginliğin ve asaletin göstergesi olarak kabul ediliyordu.
14. yüzyıl sonlarına doğru öylesine uzun burunlu ayakkabılar üretildi ki, bunlarla yürüyebilmek için ayakkabının burnunu bir gümüş veya altın zincirle diz kemerine bağlamak gerekiyordu.  Poulaine'ler çamurlu sokaklarda giyildiğinde patten adı verilen ve ahşaptan yapılan koruyucu ile giyilmiştir. Patten'lerin çok ses çıkarmasından dolayı, kilisede giyilmesi Piskopos tarafından yasaklanmıştır.
Ayakkabıda ölçü sistemi ilk kez 1324'te Kral 2. Edward döneminde oluşturulmuştur. Bu sistem Pedorix bilimi olarak adlandırılmış, temeli ise İngiltere Kralı  2. Edward'ın 1324 yılında inç'i tarif etmesiyle atılmıştır. Bu tarihten sonra, ayakkabılara standart numaralar verilmeye başlanmış, herkesin kendi ayağına göre ölçü alınarak yapılan ayakkabılar, bu numaralara göre üretilmiştir.
Topuklu ayakkabıların yaratıcısının Leonardo da Vinci olduğu kabul edilir. Rivayete göre, Floransa'nın ünlü ailelerinden Medici ailesinin kızı Catherine düğününde boyunun uzun görünmesini istediğinden, Leonardo da Vinci'ye başvurdu. Leonardo da Vinci, topuklu bir ayakkabı tasarladı. Düğünden itibaren  topuklu ayakkabı çok ilgi çekti, kabul gördü ve yaygınlaştı.
15. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başları arasındaki dönemde Avrupa'da, özellikle Venedik'te, üst sınıf mensubu kadınlar çok yüksek topuklu  ayakkabılar giydi. Topukların yüksekliği 54 cm'ye kadar çıktı ve bu ayakkabıları giyen kadınların yürüyebilmek  için hizmetçileri koltuk değneği olarak kullandığı görülmüştür. Yüksek ayakkabılar giyince, o ayakkabıların üstüne giyilen elbise için fazla kumaş gerekiyordu, bu da bir diğer statü göstergesi idi.
17. yüzyıla gelindiğinde artık ayakkabılar çeşitli işleme ve dekoratif ürünlerle ayakkabılar süslenmeye başlandı. Bu dönemde, kadın ayakkabıları için toka ve topuk çok moda idi. Ayakkabıların yerini  yüksek topuklu uzun çizmeler aldı ve bunlar evdeyken bile giyildi. Sonraları, dantelli çorapların görünebilmesi için çizmelerin üst kenarları dışa doğru kıvrıldı. 1660'tan sonra siyah, üzeri bağcıklı ya da tokalı, kalkık kare burunlu ayakkabılar çizmenin yerini aldı. Kadın ayakkabıları erkek ayakkabılarının modasını izledi. 17. yüzyıldan başlayarak, sivri burun ve yüksek topuklarıyla özgün bir biçim aldı.
1720'lere kadar kare burunlu ayakkabılar yaygındı. Bu tarihten sonra bunların yerini yuvarlak burunlu ayakkabılar aldı. 1770'lerde üstte geniş kıvrımları bulunmayan uzun çizmeler moda oldu.18. yüzyılda kadın ayakkabıları saten ya da brokardan yapılıyor ve toka, kurdele ya da fiyonklarla süsleniyordu. Yüksek topuklu ayakkabılar 1790'da tümüyle ortadan kalktı. Sokaklar ve yollar öylesine kötü ve çamurluydu ki, insanlar evden dışarıya çıkarken şosonlarını giymek zorunda kalıyorlardı.
19. yüzyılda kadın ayakkabıları saten ya da kadifedendi ve topuksuzdu. Erkekler ise genellikle düğmeli, bağcıklı ya da yanları esnek çizmeler giyiyorlardı. 1860'ların bağcıksız ve yanları esnek yarım çizmeleri çoğu zaman beyaz ipekten yapılıyordu. On yıl sonra yüksek topuklar yeniden moda oldu, çizmeler de yanları düğmeli olarak yapılmaya başlandı. Ayakkabılarda ve çizmelerde hâlâ bez kullanılıyordu, ama ayakkabıların burunları bazen deriden yapılıyordu.
19. yüzyılda kadınlar fabrikalarda ve bürolarda çalışmaya, ayrıca yürüyüş ve bisiklete binmek gibi sporlar yapmaya başlayınca daha sağlam ayakkabılar gerekti. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı.
1850'lerden 1950'lere kadar topuklar 5 cm'nin altında olurken 1950'li yıllarda Marilyn Monroe ile birlikte tüm dünyada ince ve sivri topuklu, stiletto adı verilen ayakkabı modeli bilinir oldu. Adını İtalyan hançerinden alan stilettoyu tasarlayan, İtalyan tasarımcı Roger Vivier'di. Ayakkabının tasarlanma amacı, dönemin ünlü moda tasarımcısı Christian Dior'un elbiselerini tamamlamaktı.

Orta Asya'da Türkler deriden ve yünden giyim eşyaları yapmakta ustaydılar. Çizme ve çarık en yaygın ayakkabı türüydü. Deri çizmenin yanı sıra, yaygın olarak yünden keçe çizme de yapılıyordu. Hükümdarlar kırmızı renkli çizmeler giyiyorlardı. Çizme ata binenler için çok elverişliydi.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ordunun, yönetici sınıfların ve kentli halkın gereksinimlerini karşılamak üzere zamanla ayakkabı çeşitleri çoğaldı ve ayakkabıcılık çok gelişti. Diğer zanaatçıların olduğu gibi ayakkabıcıların da bir örgütü vardı. Üretilen ayakkabıların niteliğini lonca denetlerdi. Ayakkabı satıcıları için kullanılan kavaf sözcüğü, giderek yapımcıları da kapsadı. Kavaflar da çizmeci, yemenici, nalıncı, terlikçi ve pabuççu gibi adlar alırlardı.
Osmanlı toplumunda ayakkabı, giyenlerin toplumsal konumuna ve mesleğine göre çeşitlilik gösterirdi. Ev içinde yüzleri atlas ve kadife gibi kumaşlardan yapılmış, üzerleri sırmayla işlenmiş hafif ayakkabı ve terlikler giyilirdi. Dışarıda giyilen deri ayakkabı ve çizmelere de süslenirdi. Topkapı Sarayı Müzesi'nde, ince bir zevkle ve hünerle işlenmiş deri ayakkabı ve çizmeler sergilenmektedir.
Osmanlı dönemindeki ayakkabılar, yapıldıkları malzemeye, biçimlerine ve kullanıldıkları yere göre adlar alırdı. Başmak, cimcime, çapula, çizme, yarım çizme, çedik, çedik pabuç, edik, fotin, galoş, mest, kalçın, kundura, merkub, nalın, sandal, terlik, tomak, yemeni başlıca ayakkabı çeşitleriydi. Genellikle alçak ökçeli ya da ökçesiz, yumuşak deriden yapılan rahat ayakkabılar tercih edilirdi. Dışarıda giyilen ayakkabılardan bazıları mest-ayakkabı gibi iki parçadan oluşurdu. Ayağa giyilen mestin üzerine onu yağmur ve çamurdan korumak amacıyla, önceleri ayakkabı, sonraları da lastik giyildi. Şoson ya da galoş denen lastik ayakkabının içine geçirilerek giyilen mestler, bir hadise dayanarak namaz öncesi abdestde ayak yıkamak yerine mesh ederek (sıvazla

Balerin etek, baldırın ortasına veya ayak bileklerinin hemen üstüne ulaşan, bale performansında kostüm olarak giyilen tam bir etek. Genellikle birden fazla kumaş katmanından oluşur. 1950'lerde popüler bir gündelik etek tarzıydı.
Balerin etekleri, özellikle genç kadınlar için resmi elbiseler için sürekli popüler bir uzunluk olmuştur. Balerin eteğinin en kalıcı görüntüsü, en ünlü balerin Anna Pavlova tarafından giyilen resimdir. İlk balerin etekleri dansçı hareketlerini ciddi şekilde kısıtlayan ağır, hantal ve hantaldı. Yirminci yüzyılın başlarında, pointe çalışmasını sergilemek için dizlerin üstüne diz çöktü.
Balerin eteği tipik olarak beş ila 12 kat tül kumaştan yapılır. Balerin eteği tipik olarak kullanıcının klasik bale performansları için kullanılan geleneksel kostümle ilişkilendirilmesinin yanı sıra, daha güzel, kadınsı ve zarif görünmesini sağlar.

A-line etek
Kot etek
Rah-rah etek
Mikro etek
Mini etek
Sarong
Tütü
Kalem etek
Halka etek
Skort

Bambu elyafı, bambu karışımının hamurundan elde edilen, rejenere selülozik bir elyaftır.
Viskona benzer özellikler taşısa da viskondan daha doğal ve farklı özellikleri vardır. Kalitesi ise tencel ile eşdeğerdir. Kumaşlarda ipek ve kaşmir tuşesi vermesi ve kolay boyanabilirliği, suyu ve boyayı çabuk emme özelliğinden dolayı merserizasyon gerektirmemesi özelliklerinden birkaçıdır.
İSO 1400 Normlarına uygun olarak üretilmekte olup üretim sırasında kimyevi madde kullanılmamaktadır. Bünyesindeki "Bambu kun" isimli antibakteri maddesi içeriğinden doğal antibakteriyal özelliklidir ve bu özelliği birçok defa yıkandıktan sonra bile korumaktadır. Doğal antibakteriyal olması özelliği nedeniyle deride alerjik reaksiyonlara yol açmaz. Yüksek elastikiyete sahiptir.

Doğal Anti-bakteriyal özelliği,
Çok hafif,
Serinlik hissi,
Kaşmir ve ipek tuşesine en yakın yumuşaklık,
Vücutta oluşan teri anında emer,
Boyayı çok güzel emme özelliği,
Parlaklık görünümü nedeniyle merserizasyon gerektirmez.
Ultra -viyole işıkları kırır.

Erkek-kadın iç ve dış giyim,
Çorap,
Battaniye,
Havlu,
Tıbbi giyim,
Yatak çarşafları, nevresim, perde,
Gıda ambalajları.

Basma, çeşitli basit ve karmaşık desenlerin, baskı yoluyla, pamuklu bezayağı kumaşa uygulanmasıyla elde edilen desenli kumaşlara verilen isimdir. Baskı, boyaların beyazlatılmış kumaşa baskı şablonları yardımıyla desene göre, üst üste uygulanmasıyla gerçekleşir.
Basma, Anadolu'da başlıca giyim malzemesi olarak kullanılagelmiştir. Basmadan dikilen giysilere yörelere göre değişim göstermek koşuluyla; göynek, entari, pistan, elbise, libas, tımman, içlik gibi isimler verilmiştir. Günümüzde ise basma kumaşlar, yatak çarşafları, nevresim, vitrin yakaları, yazma başörtüleri, perde, bohça gibi ürünlerde kullanılmaktadır.
Anadolu'da genellikle kadın başörtüsü olarak kullanılan, üzeri işlemeli ve desenli, ince dokunmuş basmalar yazma olarak adlandırılır ve yazmacılık bir halk sanatı olarak yaşatılır. Kimi kaynaklarda basmadan "yazma" olarak bahsedilir ve kumaş üzerine kalıp baskı sistemi Türkçede "yazmacılık" adını alır. Çeşitli kaynaklarda baskıcılık ve yazmacılık terimleri  ya aynı anlamda ya da birbirinin yerine kullanılmıştır.
Geleneksel basmacılık (yazmacılık), tahta üzerine oyulmuş kalıpların kök boyaya batırılıp kumaşın üzerine vurulması ve aynı işlemin defalarca tekrarlanması ile icra edilir. Günümüzde kumaşların renklendirilmesi boyama veya basma fabrikalarında gerçekleştirilmektedir.

Basmacılık fikrinin temelinde yatan "bir kalıpla düz bir zeminde iz bırakma" mantığı, tarihte ilk defa mühürlerde kullanılmıştır. Anadolu'daki ilk uygarlıklardan birini kuran Hititler'in M.Ö. 7000 yıllarında kalıpla baskı yapmasını bildiklerini gösteren mühür ve damgalar çeşitli arkeolojik kazılarda bulunmuştur. Bazı kaynaklarda helezoni ve dört yapraklı çiçek biçiminde olan bu kalıplarla, ilk basma örneklerinin yapıldığı iddia edilmektedir.
Hitit mühürlerinden yaklaşık 2000 yıl sonra Mezopotamya, Suriye ve İran'da  daha karmaşık desenli mühürler kullanılmıştır. Silindir şeklinde bu mühürler, yaş kil tabletler üzerinde döndürülerek kazıma tekniğiyle üzerlerinde yapılmış figürlerin tablete geçmesi sağlanırdı. Mühür baskıların sözleşme, antlaşma ve kapı kanatlarında kullanıldığı görülmüştür. Baskı tekniği dünyanın birçok yerinde duvar süslemelerinde, kapı kenarlarında, çanak çömleklerde ve kil tabletlerde kullanıldı. Rusya'nın Kuban bölgesindeki bulunan  M.Ö. 6 yüzyıla ait resimlendirilmiş kumaşlar, kumaş baskı tekniğinin öncüleri olarak kabul edilmektedir. Antik Yunan tarihçi Heredot'un yazılarında da M.Ö 484-425 yıllarında Hazar Denizi yakınlarında yaşayan ulusların doğal bitkilerden elde ettikleri boyalarla kumaş üzerine hayvan figürleri çizerek bunlardan yapılmış giysileri
kullandıkları yazılmaktadır.
Mısır'ın kuzeyindeki Panapolis antik kentindeki (günümüzdeki Ahmim kenti) kazılarda bulunan 4. yüzyıla ait bir çocuk entarisi tahta kalıplarla bez üzerine basılan kumaşların dünyada bilinen en eski örneğidir. Ahmim'de baskı tekniğiyle birden fazla rengin aynı kumaşta kullanıldığı ve 6. - 7. yüzyılara ait oldukları düşünülen kumaş örnekleri de bulunmuştur. Mısırda Abbasi ve Fatimilerde de kumaşı fırça aracıyla boyama ve kalıpla basarak desenlendirme görülmüştür. Bu devirden kalma keten kumaşların üzerindeki yazıların ve süslemelerin çoğu bu teknikle yapılmıştır.
Anadolu'da ilk defa Hititler tarafından kullanılmış olan basmakalıp tekniğinin Türkler'in Anadolu'ya gelişinden önceki dönemde Ermeni ve Süryani ustalar tarafından kullanılmakta olduğu düşünülür. Yazmacılık olarak adlandırılan bu sanat, Tokat, Bartın, Gaziantep, Diyarbakır ve Kastamonu’da gelişerek 17. yüzyılda İstanbul’da en güzel örneklerini ortaya çıkarmıştır. Günümüzde Tokat, Kastamonu ve Bartın Anadolu'da geleneksel yazmacılığın devam ettiği yerlerdendir.
Dünyada bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler ve yeniliklerle baskı tekniklerinin gelişimi de Rönesans döneminden başlayarak hızlanmış; özellikle sanayi devrimi ve sonrasında baskı teknikleri makineleşip çeşitlenmiştir. 1676’da İngiltere’de, 1678’de Hollanda’da, 1720’de Almanya’da ilk basma fabrikaları açılmıştır. 1856'da İngiliz kimyager William Henry Perkin'in ilk yapay boyar maddeyi yapmasından sonra  doğal boyar maddeler yerlerini kısa zamanda yapay boyar maddelere bırakmıştır.
Türkiye'de fabrikasyon basmacılık, 1937'de Sümerbank tarafından açılan Nazilli Sümberbank Basma Fabrikası'nda başlamıştır.

Geleneksel basmacılıkta yapılan ahşap kalıplar için kolay oyulabilir, hafif, dayanıklı ve emici  ağaç tercih edilir. Bu özelliklerin çoğuna sahip olduğu için kalıp yapımında en çok kullanılan ağaç ıhlamur ağacıdır. Kalıp hazırlamak için ağaç nemden arıtılır ardından oyulacak yüzey ateşte ısıtılır ve bal mumuna daldırılır. Desen, ters olarak kalıba aktarılır. En çok kullanılan aktarma yöntemi karbon kâğıdıyla yapılan aktarma yöntemidir. "Nakış bul" denen oyma bıçakları kullanılarak kalıp uyulur.
Boyayı çabuk emme ve boya akmasını önleme özelliğinden ötürü basmacılıkta pamuklu kumaşlar kullanılır. Kaput bezi olarak da isimlendirilen Amerikan bezi, tülbent ve mermerşahi yazmacılıkta kullanılan kumaş cinsleridir. Kumaşı desenlemek için sadece kalıplar kullanılabilir veya ucu farklı kalınlıklarda olan fırçaların kullanılır. Üçünüc bir teknik, "içi boş kalıplar" kumaşa basıldıktan sonra içlerini fırça ile doldurularak gerçekleşen kalem işi- kalıp tekniğidir. Renklendirme şu yöntemlerle yapılır: 

Karakalem Tekniği (beyaz kumaş üzerine siyah baskı)
Aşındırma Tekniği (siyah kumaş üzerine beyaz baskı)
Daldırma Tekniği
Mavi Ağartma Tekniği
Elvan Tekniği

Tokat yazması

Baston, yürüyüş ve tırmanmada destek aracı, kıyafeti tamamlayan bir aksesuar, kendini savunma için bir silah olarak kullanılan, ağaç, metal veya başka bir maddeden yapılmış ince uzun araç.
Genellikle çeşitli süslemelerle bezenir. Geçmişte pek çok toplumda, kişinin mevkisini gösteren bir simge olmuş, kimi zaman protokol icabı kullanılmıştır. Günümüzde genellikle yaşlı bireyler ve ortopedik  sorunları olan kimseler tarafından kullanılan bir araçtır ve bir sergileme nesnesidir.

Baston kelimesinin kökeni hakkında iki görüş vardır: Birincisine göre İspanyolca "bastón" kelimesinden Endülüs Emevileri yoluyla Türkçeye geçmiştir. Bir diğer görüşe Baston Türkçeye, İtalyanca bastone sözcüğünden, Galata'daki Venedik ve Ceneviz kolonilerindeki İtalyanlarla Türklerin etkileşimi sonucu geçmiştir.

Boyu, yaklaşık olarak bir insanın omuz boyunda; çapı 4 cm ve üzerinde olan, kabaca yontularak düzeltilmiş, ahşap destek aracı âsâ olarak adlandırılır. Genellikle baş kısmı topuzludur ve sap kısmı bulunmaz. Kırsal kesimde çobanların, geçmiş devirlerde dervişlerin kullandığı âsâlar, günümüzde Papa, Patrik gibi ruhani liderlerin taşıdığı âsâlar örnek olarak verilebilir.
Bastonun ise boyu belden en fazla bir karış yukarıda (85–90 cm. civarında), çapı 1,5 ila 2 cm arasındadır. Bitiş kısmı ya topuzlu y da L şeklindedir. Genellikle çeşitli süslemelerle bezelidir; sadece bir  destek aracı olarak değil, bir aksesuar olarak da kullanılır.

Baston, insanlık tarihi kadar eski bir araç ve ahşap işlemeciliğinin en eski ürünlerindendir. İnsanlar çok eski çağlardan beri ağaç dallarından  sopa, değnek gibi basit aletler yapmıştır. Baston, dünyanın birçok yerinde gücü, iktidarı ve ebedîliği simgelemek için kullanıldı. Çin, Hindistan, Arap ve Türk kültüründe çeşitli sembolik anlamlar yüklendi.
Örneğin Taoizm öğretisine göre gök yedi katla ifade edilir ve ve bu öğretiyi benimseyenler, mertebe aldıkça boğum sayısı daha fazla olan baston taşır; en yüksek mertebeye erişmiş iseler 7 boğumlu bastonlarla dolaşırlardı.  Antik Mısır’da baston, güç ve kudret simgesi idi.  18. hanedanlığın firavunlarından Tutankhamun, 132 tane bastonla gömülmüştü.
Baston, 16. yüzyılda Avrupa'da aristokrat kadın ve erkeklerin statü göstergesi olarak taşındı. Baston kullanımı 19. yüzyılda Avrupa ve ABD'de toplum genelinde yayılmış ancak toplumun alt ve üst sınıfları arasında bir ayrım işareti olagelmiştir.  II. Mahmut’un 1829’da kılık kıyafet alanında yenilikler yapmasının ardından Osmanlı toplumunda da asanın yerini baston aldı. Söz konusu yeniliklerden rahatsız olanlar veya alt tabakadan kimseler, baston için "Frenk değneği" ifadesini kullanmakta idi.
Zamanla farklı aksesuarların gelişmesi, rahatlığın daha çok önemsenmesi ile 20. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa'da baston kullanımı eski yaygınlığını ve önemini yitirmiştir. Günümüzde genellikle yaşlılar ve ortopedik sorunları olan kimselerce kullanılır. Ayrıca bir kıyafet aksesuarı olarak önemini yitirse de eşya olarak popülerleşmiş; sergileme nesnesine dönüşmüştür.

Batik,  bir kumaş boyama tekniğinin ve bu teknikle boyanan tekstil ürünlerinin adı. Batik, kumaşın boyanırken üzeri  bir madde ile kapatılarak veya katlama, sıkıştırma, dikme veya büzme gibi işlemler yoluyla bazı kısımlarının boya ile temasının engellenmesi ve bu yolla kumaş üzerinde desenler oluşturulması esasına dayanır.
Endonezya'da ortaya çıkmış ve gelişmiştir. İkibin yıldan uzun bir süre öncesine dayanan batik örnekleri Uzak Doğu'da, Orta Doğu'da, Orta Asya ve Hindistan'da görülmektedir. 17. yüzyılda Alman tüccarlar tarafından Hollanda'ya ve oradan diğer Avrupa ülkelerine taşınmıştır.   2009 yılında UNESCO'nun İnsanlığın Somut Olmayan Dünya Kültür Mirası Listesine eklenmiştir.  En önemli üretim merkezleri Hindistan, Endonezya, Japonya, Çin, Cava ve Bali, Kamerun, Mali, Nijerya, Meksika ve Peru'dur. Endonezya'da “plangi”, Japonya'da “shibori”, Hindistan'da “bandhani” ve Batı Afrika'da “adire” olarak bilinir.
Batik, çoğunlukla pamuklu veya ipekli bir kumaşın üzerine fırça, şablon, kalıp gibi malzemeler kullanarak desenler çizilmesini, kumaşın boyayı emmeyerek orijinal renginin  korunması istenen alanlarının balmumu veya hamur gibi bir malzeme ile kapatılmasını, kumaşa boya banyosu yaptırılarak boyanın kumaşa emdirilmesini ve ardından kapama malzemesinin çözdürülmesini içerir.

Batik, hem gündelik giysilerde, hem de  gece elbiselerinde ve resmi kıyafetlerde kullanılır. Tablolara, duvar panolarına masa örtüsü ve yatak örtüsü gibi tekstil ürünlerine batik uygulanmaktadır.
Dünyada batik sanatının en gelişmiş olduğu yer, Endonezya'nın Cava Adası'dır.  Endonezya'da çeşitli batik karnavalları düzenlenmektedir ve  her yıl 2 Ekim Ulusal Batik Günü olarak kutlanmaktadır.
Batik, Cava dili'nde yazmak veya noktalamak anlamına gelen bir kelimedir.

Batik, kumaş üzerinde desen oluşturmak için, önceden belirlenen kısımlarını bir kaplama malzemesi ile kapatttıktan sonra kumaşı, fırça ile veya boya banyosu ile boyama esasına dayalı bir tekniktir. Kapatılan kısımlar, kumaşın orijinal rengini korur. En eski iki batik tekniği; hamur ile ve mum ile kapama teknikleridir. Ayrıca, bağlama batik denilen, kumaşın iple kapatıldığı bir teknik  de vardır.

Bu teknikte pirinç unu, nişasta, gibi malzemeler karıştırarak hamur elde edilir ve bu karışım pişirilerek macun haline getirilir. Soğuduktan sonra fırçayla veya parmakla kumaşa boya sürülür veya boya, huni şekline getirilen kağıdın içine konup sıkılarak uygulanır. Bu teknikte kumaşın tek bir yüzü boyanır.

Bu teknikte kumaşın önceden belirlenen kısımlarına boyanın geçmesini önlemek için kullanılan kapama malzemesi  erimiş mumdur. Mumun kumaşa iyice nüfuz edebilmesi için muma parafin katılır. Ayrıca mum ve parafin, kumaşın parlak görünmesini sağlar. Kumaş, boyaya batırılarak boyanır. Böylece kumaşın her iki yüzü de boyanmış olur. Ayrıca boyaya batırılmak, boyanın kumaşa iyice nüfuz etmesini sağlayarak boyanın kalıcılığını ve kumaşın dayanıklılığını artırır.
Asya'dan Avrupa'ya geçmiş bir kumaş baskı tekniği olan mum batik tekniğinin  yaygın olarak kullanıldığı bölgeler Cava, Malezya, Türkistan ve Hindistan'dır.  Bu tekniğe eskiden Anadolu'da da rastlanırdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da  “bervanik” adı verilen, geleneksel kadın giyiminde önlük olarak kullanılan dokumalar parafin ve balmumu karışımıyla kapatılarak yapılırdı. Bu dokumalar en çok Diyarbakır, Şanlıurfa, Elazığ, Suruç, Malatya, Adıyaman yörelerinde görülürdü.
Mumla kapama tekniğinin iki türü vardır: kazıma batik ve kalıpla batik.
Kazıma batikte, kumaş önce mumla kaplanıp ardından, önceden belirlenen kompozisyona uygun olarak, kazıyıcılarla kazıma işlemi yapılır.  Sonraki adımda, kumaş boyaya batırılır. En son adım, mumu kumaştan çıkarmaktır. Mum, ütülenerek veya kaynatılarak çıkartılır.
Kalıpla batikte, üzerine desen oyulmuş metal veya tahta kalıplar kullanılır.

Bu teknikte boyanın kumaşın her yerine ulaşmasını engelleyerek desen oluşturmak için kumaş fiziksel işlemlerle sıkıştırılır. Bu sıkıştırma işlemi, kumaşı çeşitli yollarla bağlayarak, teğelleyerek veya mandal, kağıt kıskacı gibi malzemelerle sağlanır. Örneğin, iple bağlama tekniğinde, kumaş, önce iplerle bağlanır, sonra sıcak veya soğuk boyaya batırılarak boyanır. Ardından ipler çözülür ve kumaş kurutulur. Bu tekniğe benzeyen, katlama teknik ve teyelli teknikte ise kumaş, birkaç yerinden katlanıp veya teyellenip ondan sonra boyanır. Bağlama tekniğinin örneklerine Anadolu'da geleneksel olarak Bursa Keles yöresi kadın giyimindeki önlüklerinde rastlanır.

İslam'da örtünme üzerine daha fazla bilgi için "tesettür" maddesine bakınız.

Başörtüsü, başı özellikle saçları yıpratıcı dış etkenlerden korumak, örtünmeyi sağlamak, tanınmamak için kullanılan, başın üst kısmının çoğunu ya da tamamını kaplayan bir çeşit örtü ve giysi.
Kimi toplumlarda erkekler tarafından kefiye, puşi gibi adları olan başörtü çeşitleri kullanılsa da başörtüsü genellikle kadın giyiminin bir parçası olarak kabul edilir. Batıdan Doğuya, Hristiyanlıktan Budizm'e kadar farklı dini ve coğrafi çevrelerde evrensel bir yaygınlığa sahiptir.

Başörtüsü, bir giysi olarak örttüğü başı sıcaktan ve soğuktan koruma şeklindeki ana işlevinin ötesinde bazı toplumlarda dini ya da geleneksel işlevler ve anlamlar kazanmıştır. Bölge ve kültür şartlarına göre başörtüsü şekilleri büyük bir çeşitlilik gösterdiği gibi üstlendiği anlamlar da farklılaşır. Bir toplumda sosyal statünün, asaletin göstergesi olarak kullanılırken bir başkasında erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetinin işareti olarak kabul edilebilmektedir.

Baş ve yüz örtme âdetinin Mezopotamya toplumlarında milâttan önce 4000'lere kadar gittiği kaydedilmektedir. Sumer'deki İnanna mâbedlerinde rahibeler başlarını örtmek mecburiyetindeydi. Bu tapınaklarda rahibelerin kutsal fahişelik görevi yaptıkları ve bundan dolayı diğer kadınlardan ayrılmak için başlarını örttükleri belirtilmektedir.
M.Ö. 1500 yıllarında bir Asur Kralı'nın çıkardığı kanunun 40. maddesi, evli ve dul kadınlarla tapınak fahişelerinin başlarını örtmelerini buyurmuş; bekâr kızların, cariyelerin ve fahişelerin başını örtmesi ise yasaklanmıştır.  Bu uygulama Persler'de devam etmiş, oradan Araplar'a geçmiştir.
Anadolu'da yaşayan eski topluluklardan Hititler, Frigyalılar ve İyonyalılar'da kadınların saçlarını örttükleri bilinmektedir.
Hindu topluluklarında eski dönemlerde soylu erkek ve kadınlar gösterişli başlık ve baş örtüleri kullanmışlardır.
Eski Yunan toplumlarında kadınlar, M.Ö 6. yüzyıldan itibaren başlarını diplaks/himation, şal, eşarp, bone (sakkos) gibi değişik örtülerle kapatmıştır. Roma devletinde dindarlık ve hayâ kavramları genellikle başı örtülü kadın veya tanrıça biçiminde sembolize edilmiştir.

Yahudilik'te erkekler Tanrı'nın üstünlüğünü kabul etmenin bir sembolü olarak başlarını kippa veya şapka ile örterlerken kadınlar başlarını başörtüsü ile ve erkeklerden farklı sebeplerle örteler. Yahudilikte kadının başörtüsü kimilerine göre iffetli oluşun sembolüdür; bazılarına göre kadının evli oluşunun, kocasına ait olduğunun göstergesidir; kimine göre ise başörtüsü Yahudi kadınların saygınlık, soyluluk sembolüdür.
Yahudi kadınların kullandığı başörtülerinin şekli tarih içinde değişiklik göstermiştir. Başlangıçta geniş, büyük başörtüleri ve şallar kullanılırken zamanla bu örtülerin boyutları ve kapattıkları alanlar daralmıştır. Önceleri yüz dışında bütün baş bölgesi kapalı iken zamanla boyun, saçların bir kısmı açıkta kalır hale gelmiştir. 19. yüzyıldan sonra başörtülerin yerini giderek önce şapkalar daha sonra da peruk almaya başlamıştır. Günümüzde Yahudilerin çoğunluğu tarafından başın örtülmesi sadece sinagogla sınırlandırılmış ve bunun dışında başın açılması yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte dünya üzerinde örtü, şapka veya peruk takmaya devam eden Yahudi kadınlar da bulunmaktadır.

Hristiyan Kutsal Kitabında örtünme konusunda başka bir ifade olmadığı için, bu konuda Pavlus'un Mektupları'ndaki sözler esas alınmıştır. Pavlus, Yahudilerdeki kadınların örtünmesi adetinin sürdürülmesini putperest kültüre muhalefet etmek için istemiş; yüzlerce yıl sıkı bir şekilde uygulanan örtünme, zamanla sadece rahibelere has bir uygulamaya dönüşmüştür.
Rahibelerin başörtüsü giyme törenleri rahibeliğin önemli bir aşamasıdır. Rahibeler İsa ile evliliğin sembolü olarak başlarını örterler.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde başlarını geleneksel biçimde örten Hristiyan kadınlar da bulunmaktadır.

İslam'daki örtünme anlayışı, toplumların örfüne göre ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye farklılık gösterir. Kur’an'da giyim kuşam konusunda belli biçimler önerilmez, sadece birtakım ölçüler vermekle yetinilir. Örtünme konusuna birkaç ayette değinilmiştir.

Toplumların bu ayetleri kendi kültür ve anlayışlarına göre yorumlaması ile örtünme ve baş örtüsüne ilişkin farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
Kadınların örtünmesi konusunda İslam'da esas alınan âyetlerden birisi Nur Suresi, 31'nci ayeti; diğeri Ahzab Suresi, 59'ncu ayetidir. Örtünme konusundaki farklı görüşler, bu ayetlerde geçen “füruc”, “zinet”, “hımar”  “cilbab” kelimelerine verilen anlam ile ilgili bulunmaktadır. Nur suresindeki Hımar (çoğul şekliyle humur), "başörtüsü" olarak tercüme edilmiş; hımarı yakaların üstüne salmak ise, “baş örtüsünü indirerek yakaları ya da yakalardaki takıları örtmek” olarak yorumlanmıştır. Ayrıca tefsirlerde yine Nur suresinde geçen ‘kendiliğinden görünen kısımlar’  ifadesinin farklı şekillerde açıklanması başörtüsü konusuna çok farklı bakış açıları getirilmesine imkân sağlamış; toplumun örfüne göre örtünme biçimleri geliştirilmiştir. Erkek-kadın herkesin başını örttüğü bir dönemde saçın örtülmesi, örtünmenin sınırları içinde yer alırken, toplumun genel kabulleri bunun dışına çıktığında açılabilmesi de söz konusu olabilmiştir.
Gerek ayetlerdeki kelimelere  verilen anlamlardan doğan yorum farklılıkları, gerekse kültürel ve bölgesel farklılıklar etkisiyle değişik uygulamalar söz konusu olsa da örtünme ile ilgili ayetlerin gelmesinden sonra Müslüman aile ve toplumlarda yüzyıllar boyunca örtünme uygulanmış; kadınların örtünmesi Müslüman toplumların en belirgin özelliklerinden kabul edilmiştir.

Türkiye'de başörtüsü  gerek İslam dinine, gerekse diğer dinlere mensup kadınlar tarafından gelenekler ve dini inançlar nedeniyle farklı şekillerde kullanılmaktadır.
Baş örtüsünün daha çok bir süs eşyası olarak değerlendirildiği  eski Türk kültüründe kadınlar "bürünmek" kelimesinden türetilerek “bürüncük” denen ve “yaşurmak” (gizlemek, örtmek) kelimesinden türetilerek  “yaşmak” diye adlandırılan çeşitli örtüler kullanmışlardır. Türkler İslamiyet'i kabul ettikten  sonra da devam eden bu adet, Anadolu'ya yerleşen Türkler tarafından da sürdürülmüş; Osmanlılar döneminde Osmanlı kadın kıyafetinin önemli bir unsuru olmuştur.
Günümüzde Türkiye'de Müslüman kadınların başını örtmesi çok yaygın bir uygulamadır. Yahudi kadınlar genellikle sadece sinagogda başını örtmekte; sayıları hayli azalmış olan Hristiyan rahibeler günlük yaşamlarında başlarını örtmektedir.
Osmanlı döneminde başlarını örtmesi yolunda kendilerine müdahale edilmiştir. Başörtüsünün başta üniversiteler olmak üzere kamu ve bazı özel kurumlarda yasaklanması başörtüsü sorunu olarak adlandırılan büyük bir sorun haline gelmiştir.

Türkiye'de kullanılan, kadın başörtüleri bağlama şekli, desen, kumaş bakımından bölgelere göre farklı özellikler gösterir. Yöresel başörtüleri yaşmak, ferace, kadın fesi, felek tabancası, hotoz, maşlak, tandırbaş, yemeni, kundak yemeni, salma yemeni, terlik, başbezi gibi  farklı isimle alır.

Türkiye'de başörtüsü sorunu
Türban
Tesettür

Bermuda şort, ayrıca bilinen diğer adıyla yürüyüş şortu veya kıyafet şortu, hem kadın hem de erkekler tarafından giyilen belli bir kısa pantolon türü. Paçalı veya paçasız olarak diz'in yaklaşık 2,5 cm üstündedir.
Britanya Denizaşırı Toprakları'ndan olan Bermuda'daki popülaritesi nedeniyle adını oradan almıştır. Diz boyu çoraplar, elbiseli gömlek, kravat ve blazer ceketle beraber giyildiğinde erkekler için uygun bir iş kıyafeti olarak kabul edilmektedir. Alt tropikal ve tropikal iklimlerde bu tarz iş kıyafetleri görülürken; günümüzde Batı'da iş yapan sıradan bir politikaya sahip birçok işletme, sıcak mevsimlerde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Yeni Zelanda'da bu tür giyimlere izin vermektedir. Birçok pastel renk tonunun yanı sıra daha koyu tonlar da dahil olmak üzere çeşitli renklerde mevcuttur.
Gerçek Bermuda şortları, dizin altına uzanan "kapri" ile karıştırılmamalıdır. Şortlar buna benzer bir uzunlukta olabilir, ancak genellikle Bermuda şortlarına göre daha havalı veya daha "terzi yapımı"dır. Batı Sahili Amerikan ve Avustralya modasına göre daha tipiktir.

Bermuda şortları, Britanya Ordusu'nun tropik ve çöl iklimlerinde giymesi için yapılmıştır ve Kanada Kraliyet Donanması'nın yanı sıra Kraliyet Donanması tarafından da hâlen giyilmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Bermuda'da giyimde yetersizlik vardı. Bermuda Bankası'nın eski genel müdürü Jack Lightbourn'a göre, Bermuda'daki Bermuda Bankası ve N.T. Butterfield and Sons Bankası, erkek çalışanlara uygun kıyafet bulunamayacağından endişe ediyordu. Yerel bir terziden her erkek çalışan için İngiliz askerî şortlarından modellenen iki şort yaptırdılar. Şortlar çok kaşıntılı gri pazenli bir materyalden yapılmıştı ve her çalışan, şortu giymeleri için iki çift ağır gri yünlü uzun çorap tedarik edilmişti. Bermuda'da iş kıyafetlerinin başlangıcı böyle oldu. Savaş sonrası dönemde Trimingham Bros. ve H.A. & E. Smiths gibi yerel tacirler şortların tasarımını geliştirdi ve şortların popülerliği arttıkça daha parlak malzemeler kullandı.
Olimpiyatlar ve Paralimpik Oyunlarının açılış törenleri sırasında Bermuda'nın delegasyonu geleneksel olarak kırmızı Bermuda şortu (kırmızı, ülke bayrağının ana rengidir) giydi.

Bermuda shorts25 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — from "Bermuda Online" by the Royal Gazette.

Bikini, kadınlar için tasarlanmış, yüzmede kullanılan bir mayo türüdür. Bikini üretiminde suya karşı dayanıklı kumaşlar tercih edilmektedir.
Bikini, bir altlık ve bir sütyen olmak üzere, iki parçadan oluşur. Bikininin boyutu, leğen kemiklerinin tamamını kapatabileceği gibi G şerit bikiniler çok daha az alanı kapatmaktadır.
Bikini adını 1946 yılında bikiniyi tasarlayan Parisli tasarımcı Louis Réard'dan almaktadır. Parisli tasarımcı, bu adı atom bombasının test edildiği Bikini Atolü adlı yere öykünerek vermiştir. Moda tasarımcısı Jacques Heim, aynı yıllarda benzer bir modeldeki tasarımı Atome (Atom) adıyla piyasaya sürmüştür.
Tek parça kadın mayosunun ortaya çıkışı ve yaygınlaşmasına oranla, bikininin benimsenmesi çok daha yavaş oldu. Birçok ülkede plajlarda ve kamuya açık alanlarda bikini giymek yasaklandı. Vatikan, bikini giymeyi habis bir günah olarak nitelendirdi. Bikini hâlâ tavsif edilmeyen bir giysi olmaya devam ederken, aşamalı bir şekilde popüler kültürün önemli bir parçası hâline geldi. Bundaki en önemli rol, Brigitte Bardot, Raquel Welch, Ursula Andress gibi film yıldızlarındaydı. Böylece halk plajlarında ve filmlerde bikini giyilmeye başlandı.
Bikiniler 1960'lı yılların ortalarından itibaren Batı ülkelerinde plaj kıyafeti, mayo ve altlık amaçlarına uygun olarak tasarlanmaya başladı. 20. yüzyılın sonlarında bikinilerin kullanım alanlarına spor eklendi. Özellikle plaj voleybolu ve vücut geliştirme gibi sporlarda bikini giyimi ağırlık kazandı. 2000'li yılların başında bikini üretim sektörü yıllık 811 milyon dolarlık bir hacme sahip olup, güneşte bronzlaşma vb. yan ürünler de zamanla bu sektörün önemli iş ortakları hâline geldi. 

İki parçalı bir deniz giysisi olarak da tarif edilebilen bikininin ilk örnekleri, II. Dünya Savaşı sonrası Fransa plajlarında görüldü. Fransız modacı Louis Réard tarafından 5 Temmuz 1946 yılında Paris'te tanıtılan bikini adı, ilk atom bombalarının test edildiği Büyük Okyanus'taki Bikini Adası'ndan esinlenilerek türetilmiştir. O dönem Vatikan tarafından müstehcen bulunan bikini kınanmıştır. 60'lı yıllarda Brigitte Bardot, Ursula Andress, Raquel Welch gibi aktrislerin bikiniyi giymesi ile popülaritesi artmıştır.

Bikiniler, 1970'li yıllarda üst parçası olmayan monokinilere dönmüştür. 1980'li yıllarda tanga, 2000'li yıllarda ise mayokini olarak hayatımıza girmiştir. Özellikle vücut geliştirme gibi spor dallarında erkekler de bikini türevleri kullanmaktadır.

Broş, giysi veya aksesuarların üzerine takılan; hem süsleme hem de bazen sabitleme amacı taşıyan bir takı türüdür.

Tarihi oldukça eskidir ve farklı dönemlerde farklı anlamlar kazanmıştır.

Tarihi oldukça eskidir ve farklı dönemlerde farklı anlamlar kazanmıştır. Broşların kökeni Antik Çağ'a kadar uzanır. İlk örnekler, giysileri tutturmak için kullanılan ve fibula adı verilen metal iğnelerdir. 
Bu tür broşlar Roma ve Antik Yunan dönemlerinde yaygın olarak kullanılmıştır. Orta Çağ'da broşlar işlevsel özelliklerinin yanı sıra daha süslü bir görünüm kazanmış, Rönesans ve Barok dönemlerinde ise altın, gümüş ve değerli taşlarla zenginleştirilmiştir. Özellikle 19. yüzyılda broşlar, aristokrasi ve saray çevrelerinde statü ve prestij göstergesi olarak önemli bir yer edinmiştir.

Broşlar tasarım ve kullanım amaçlarına göre farklı türlere ayrılır. Klasik broşlar genellikle çiçek, hayvan veya geometrik motifler içerir. Kameo broşlar, kabartma tekniğiyle yapılmış olup çoğunlukla kadın profilleriyle tanınır. Taşlı broşlar elmas, yakut ve safir gibi değerli taşlarla süslenirken, modern broşlar minimalist ve çağdaş tasarımlarıyla dikkat çeker. Broşlar ceket ve palto yakalarında, elbiselerde, şal ve eşarplarda, ayrıca şapka ve çantalarda kullanılabilir. Günümüzde broş, yalnızca kadınlara özgü bir aksesuar olmaktan çıkmış, erkekler tarafından da stil tamamlayıcı bir unsur olarak tercih edilmeye başlanmıştır.
Kültürel ve sembolik açıdan bakıldığında, bazı broşlar aile yadigârı, kraliyet nişanı ya da anma sembolü gibi özel anlamlar taşır. Özellikle kraliyet broşları ve nişan broşları, güç, otorite ve soyluluk gibi kavramları simgeleyen önemli takılar arasında yer alır.

Cep, küçük eşyaları tutmak için bir giysi ürününe tutturulmuş veya takılmış bir torba veya zarf benzeri kaptır. Cepler ayrıca bagaja, sırt çantası ve benzeri eşyalara takılıdır. Eski kullanımda, bir cep ayrı bir küçük çanta veya kese idi.

Bir saat cebi veya fob cebi, bazen erkeklerin pantolonlarında ve yeleklerinde ve geleneksel mavi kotunda bulunan bir cep saatini tutmak için tasarlanmış küçük bir cebidir. Bununla birlikte, cep saatlerinin popülaritesindeki düşüş nedeniyle, bu cepler, orijinal amaçları için nadiren kullanılır.
Bir besom cep veya yarık cep, dikilmek yerine bir giysinin içine kesilmiş bir ceptir. Bu cepler, belki de ilave bir kumaş, pili ya da şerit parçası olarak görünen, cep yarıkları boyunca takviyeli borulara sahiptir. Besom cepler bir smokin ceketi veya pantolonunda bulunur ve bir kapak veya düğme kapatması ile aksanlı olabilir.
Kamp cepleri veya kargo cepleri, elbisenin dışına dikilmiş ceplerdir. Genellikle kareler kesilir ve dikişle karakterize edilirler.
Bir bira cebi, bir biranın bira taşınması için özel olarak boyutlandırılmış bir ceket veya yelek içindeki küçük bir ceptir. 1910'larda Amerika'nın Ortabatı eyaletlerinde seçili alanlarda, içki yasağından önce moda haline geldi, daha sonra 1980'lerde ve 2000'lerin başlarında ufak canlanmalar yaşanmadan önce göreceli gizliliğe kapıldı.
Aşağıdaki resimlerden bazılarında, gösterim amacıyla katlanmış bir mavi mendil dahil edilmiştir:

Cüzdan, kimlik, pasaport, para, kredi kartı, fotoğraf, kartvizit, kart, ehliyet gibi nesneleri taşımaya yarayan ve çoğunlukla kumaş, deriden ya da deriye benzer maddelerden yapılmış küçük boyutlu katlanabilir çantalardır. Türkçedeki cüzdan sözcüğü Arapça cüz ve Farsça dan eklerinin birleştirilmesi ile oluşmuş bir sözcüktür. Önceleri sadece para koyma bölmesi bulunan cüzdanlara 1950'li yıllardan itibaren kredi kartlarının kullanılmaya başlamasıyla birlikte kredi kartı koyma bölmeleri de eklenmiştir. 

Cüzdanlar para klipsi, para kesesi, zincir tutturucu, kayış, çıtçıt, dizgin veya fermuar içerebilir. Pasaport, giyilebilir kimlik kartları ve çek defterleri için özel cüzdanlar da mevcuttur. Bazı sıra dışı cüzdanlar bileğe veya ayakkabıya takılır. Cüzdanlar bir moda aksesuarı olarak, sahibinin tarzını, servetini veya sosyal statüsünü göstermek için kullanılabilir.

Kripto para cüzdanı
Çevrimiçi cüzdan
Dijital cüzdan
Evlilik cüzdanı
Nüfus cüzdanı
Kumbara

Cırtcırt, elbise, ayakkabı kenarlarını ve başka birçok şeyi bitişik tutmaya yarayan, bir tarafta minik esnek kancalar ve öbür tarafta da sayısız minik ve esnek halkacıklardan oluşan düzenektir. Suni malzemelerden üretilir, biri kancalı diğeri halkalı birbirine tutunan kumaş şeritler halinde satılır. Adını açılırken çıkarttığı sesten almıştır.

Cırtcırtı 1941 yılında İsviçreli mühendis George de Mestral bazı yabani otların tohumlarının sürtünerek geçen hayvanların kürklerine ve insanların elbiselerine yapıştığını görüp, bu yapışmanın ısrarcı kuvvetinden esinlenip icat etmiştir. Mestral'in on yıllık bir çalışma sonunda 1955 yılında aldığı cırtcırt patentinin 1978'de korunma süresinin dolması üzerine ilk üretici Velcrodan başkaları da üretmeye başlamıştır. Artık 300 den fazla cırtcırt markası bulunmaktadır.

Yeni çıkan çeşitleri arasında ses çıkartmayanları ya da çıtçıt gibi tutunmanın tam olduğunu belirten bir ses çıkaranları ve çok kuvvetli tutanları vardır.

Dinkleme, kumaşı sıkı ve yoğun bir hale getirmek için yapılan bir keçeleştirme işlemi. Dinklenmiş kumaşta atkı ve çözgü iplikleri gözükmez. Genellikle dinkleme ştrayhgarn kumaşlara uygulanır. Bazen kamgarn kumaşlara da hafif bir dinkleme yapılabilir. Temel olarak işlem, bir çekme ve keçeleşme ile sonuçlanan elyaf göçünü sağlamak üzere ıslak kumaş üzerinde bir sıkma etkisi yapmaktır.
Döner dinkleme makinelerine kumaş iki uçtan dikilmiş olarak verilir. Bu makineler genellikle yıkama makinelerine benzer. Kumaş önce toprak malzemeden yapılmış bir ağızdan zorlanarak geçer. Bu şekilde bir gerilim meydana gelir ve kumaş uzatılır. Sıkma silindirlerine giren kumaş boyutu gittikçe daralan bir kanaldan geçer. Buraya kapan denir ve yukarıdan basınç istenilen değere ayarlanır. Kapan içerisinde sıkışan kumaş keçeleşmiş olarak dinkleme çözeltisine girer.
Genellikle kumaşlar dinklenmeden önce yıkanır. Bazen zamandan kazanmak için yıkama ile birlikte dinkleme aynı makine içerisinde yapılır. Dinkleme işlemi asid veya alkali ortamda yapılabilir. Asidle dinklemede %0,2-0,5'lik H2SO4 çözeltileri kullanılır. Bu işlemden önce kumaş iyice yıkanmış ve çalkalanmış olmalıdır. Asidle dinkleme içine nüfuz edilmesi güç olan ağır ve kaba kumaşlara uygulanır.
Alkali ile dinklemede soda veya sabun çözeltileri kullanılabilir. Kapan ve ağızdaki sürtünmeden doğan ısı kafi geldiğinden bir ek ısıtma gerekmez. Sıcaklık, sabunla dinklemede 40 °C'nin üzerine çıktığından ara sıra kapak açılarak soğutulur. Keçeleşme 35-37 °C'de en yüksek hızdadır, daha yüksek sıcaklıkta azalır. Asidle dinklemede böyle kritik bir sıcaklık yoktur ve 70-80 °C'ye çıkılabilir.
Dinkleme sonucu kumaş iyice yıkanır. Dinklemede keçeleşme hızı pH'a da bağlıdır. pH 10'da maksimum olur. pH düşerken keçeleşme hızı da azalır. pH 4'ten sonra yeniden yükselir.

Dokusuz kumaşlar, farklı uzunluklardaki elyafın kimyasal, mekanik veya ısı yoluyla bir araya getirilmesiyle üretilen kumaş benzeri materyallerdir. Dokusuz kumaş terimi klasik tekstil endüstrisinde dokuma veya örme olmayan keçe ve benzeri kumaşları ifade eder. Bu kumaşlar klasik kumaşlarla karşılaştırıldığında mukavemet yönünden zayıf olmakla birlikte çok düşük gramajlarda yüksek makine verimleri ile üretilebildikleri için önemli maliyet avantajları sağlamaktadır. Medikal, geotekstil, hijyen, ayakkabı, mobilya, tekstil, promosyon gibi alanlarda kullanılmaktadır.

Dokusuz kumaşlar genelde küçük elyafların bir tabaka veya ağ şeklinde (bir kağıt makinesi üzerinde kağıda benzer) bir araya getirilmesi ve ardından mekanik olarak (keçe yapımında olduğu gibi bunları lifler arası sürtünmenin daha güçlü bir kumaşla sonuçlanacak şekilde tırtıklı iğnelerle kenetlenmesi) bir yapıştırıcı ile veya termal olarak (bağlayıcı kullanarak (toz, macun) veya polimer eriterek) ve sıcaklığı arttırarak bağlayıcıyı ağ üzerinde eriterek) bir araya getirilmesiyle üretilirler.

Elyaf dokusuz 4 adımda yapılır. Elyaflar önce eğrilir, birkaç santimetre uzunluğunda kesilir ve balyalara konur. Elyaf lifleri daha sonra harmanlanır, çok adımlı bir işlemde "açılır", bir taşıma bandı üzerinde dağıtılır ve ıslak serme, havalı serme veya tarama/çapraz bindirme işlemiyle tek tip bir ağ halinde yayılır. Islak serme işlemleri genelde 025 ila 075 in (64 ila 191 cm) uzunluğunda elyafları kullanır ancak bazen elyaf sert veya kalınsa daha uzundur.
Havayla serme işleme genellikle 05 ila 40 in (13 ila 102 cm) fiber kullanır.
Taraklama işlemleri tipik olarak ~1.5" (3.8 cm) uzunluğunda lifler kullanır.
Rayon dokusuz kumaşlarda yaygın bir lif olarak kullanılırdı şimdi büyük ölçüde polietilen tereftalat (PET) ve polipropilen ile değiştirilmiştir.
Cam elyafı çatı kaplaması ve kiremitlerde kullanılmak üzere matların içine ıslatılır. Sentetik elyaf karışımları, tek kullanımlık kumaşlar için selüloz ile birlikte ıslak serilir. Elyaflı dokusuz yüzeyler termal olarak veya reçine kullanılarak bağlanır. 
Yapıştırma, reçine doygunluğu veya genel termal bağlama yoluyla ağ boyunca veya reçine baskısı veya termal nokta bağlama yoluyla farklı bir modelde olabilir.
Elyaf liflerle uyumluluk genellikle yüksek kaliteli tekstil yalıtımlarında kullanılan eriyik üfleme ile bir kombinasyonu ifade eder.

Eriyik üflemeli dokusuz kumaşlar, erimiş polimer liflerinin kalıptan düşerken üzerinden sıcak hava geçirilerek gerilen ve soğutulan uzun ince lifler oluşturmak için inç başına 40 delikten oluşan bir eğirme ağı veya kalıptan ekstrüde edilmesiyle üretilir. Ortaya çıkan ağ rulolar halinde toplanır ve ardından bitmiş ürünlere dönüştürülür. Son derece ince lifler (tipik olarak polipropilen) diğer ekstrüzyonlardan özellikle eğrilmiş bağlardan farklıdırlar çünkü iç mukavemetleri azdır ancak çok daha küçük boyutludurlar ve temel özellikler sunarlar.
Eriyik üfleme, sağlam ve ince liflerin cerrahi maskede veya filtrelerde kullanılan az basınç kayıp özelliği ve bulaşık makinelerinin ses yalıtımı gibi ince liflerin kendine özgü faydalarını veren SM veya SMS ağları yapımında eğrilmiş bağa eklenir.
SM ve SMS malzemelerinin en büyük kullanıcılarından birisi tek kullanımlık çocuk bezi ve kadın adet bezi endüstrisidir.

Eğrilmiş, bükülmüş olarak da adlandırılır, dokusuzlar tek bir sürekli işlemle yapılır. Elyaflar eğrilir ve daha sonra deflektörlerle doğrudan ağa dağıtılır veya hava akımlarıyla yönlendirilebilir. Bu teknik daha yüksek bant hızlarına ve daha ucuz maliyetlere yol açar. Bu kavramın REICOFIL makineleri gibi çeşitli türleri vardır. PP spunbond'lar çoğunlukla erime noktalarındaki farklılık nedeniyle PET spunbond'lardan daha hızlı ve daha düşük sıcaklıklarda çalışır.
Bükülmüş eriyik üfleme dokusuzlarla birleştirilerek SMS (eğrilerek eritilip bükülmüş) adı verilen katmanlı bir ürün haline getirildi. Eriyik üflenmiş dokusuz kumaşlar son derece ince elyaf çaplıdırlar ancak bu kumaşlar sağlam değildir.
Tamamen PP'den yapılan SMS kumaşları su tutmaz ve tek kullanımlık kumaşlar olarak kullanılabilecek kadar incedir. Eritilerek üflenen çok ince parçacıkları yakalayabilen filtre malzemesi olarak sıklıkla kullanılır. Spunlaid, reçine veya termal olarak bağlanır. Spunlaid'in yapıştırılmasıyla ilgili olarak Rieter,Spunjet adlı yeni nesil dokusuzları piyasaya sürdü. Aslında Spunjet, hidro-bağlama sayesinde Spunlaid filamanlarının bağlanmasıdır.

Flashspun kumaşlar çözülmüş reçinenin çözücünün buharlaştığı bölmeye püskürtülmesiyle yapılır.

Havayla serilmiş kağıt, ağaç hamurundan yapılmış dokunmamış kumaş olarak sınıflandırılan tekstil benzeri bir malzemedir. Normal kağıt yapma işleminden farklı olarak havayla serilmiş kağıt lif için taşıma ortamı olarak su kullanmaz. Lifler hava ile kağıt yapısına taşınır ve şekillendirilir.

Dokunmamış kumaşların yapımı ayrıca filmlerle başlayabilir ve bunları desenli deliklerle fibrilat, tırtıklı veya vakumla şekillendirebilir.
Cam elyaf dokusuzlar iki temel tiptedir. Islak serilmiş mat veya "cam doku" 6 ila 20 mikrometre çap aralığında ıslak doğranmış, ağır denier lifleri kullanır. Alevle zayıflatılmış kumaşlar veya "keçeler" 0.1 ila 6 aralığında kesintili ince denier lifleri kullanır. İkincisi çok daha yüksek sıcaklıklarda çalışmasına rağmen eriyik üflenmiş termoplastik dokusuz kumaşlara benzer. Islak serilmiş keçe hemen hemen her zaman bir perde kaplayıcı ile yapıştırılan ıslak reçinedir oysa keçeler genellikle ıslak veya kuru reçine ile püskürtülerek bağlanır.
Alışılmadık bir süreç Freon benzeri bir sıvı içinde polietilen fibriller üretir, bunları kağıt benzeri bir ürün haline getirir ve ardından bunları Tyvek oluşturmak için perdahlar.

Hem elyaf hem de eğirilerek serilmiş dokusuz kumaşlar bağlama aşaması olmadan kendi içlerinde mekanik dirence sahip olmazlar. Bunun için birkaç yöntem kullanılabilir:

termal yapıştırma
ısıyla yapıştırma kullanımı
kürleme için büyük bir fırını kullanma
perdahlama ısıtılmış silindirler aracılığıyla (eğrilerek yayılan ağlarla birleştirildiğinde eğrilerek birleştirilmiş olarak adlandırılır), perdahlar genel bir bağ için pürüzsüz yüzlü olabilir veya daha yumuşak, yırtılmaya karşı daha dayanıklı bir bağ için desenlenebilir
hydroentanglement: liflerin su jetleri ile mekanik olarak iç içe geçmesi (spunlace de denir)
ultrasonik desen yapıştırma: yüksek çatı veya kumaş yalıtımında/yorganlarda/yatak takımlarında kullanılır
iğneyle delme/ iğne keçesi: liflerin iğnelerle mekanik olarak birbirine geçmesi
kimyasal bağlama (ıslak serme işlemi): lifleri kimyasal olarak birleştirmek için bağlayıcıların (lateks emülsiyonu veya çözelti polimerleri gibi) kullanılması. Daha pahalı bir yol diğer erimeyen lifleri bir arada tutmak için yumuşayan ve eriyen bağlayıcı lifler veya tozlar kullanır.
bir tür pamuklu elyaflı dokusuz, matı büzüştürmek için sodyum hidroksit ile işlenir, kostik selüloz bazlı liflerin yapıştırma tekniği olarak kıvrılıp büzülmesine neden olur
alışılmadık bir poliamid (Cerex) gaz fazlı asit ile kendinden bağlanır
eritilerek üfleme: Elyaf aynı anda elyaf ve ağ oluşumu sırasında havayla zayıflatılmış elyaflar kendileriyle iç içe geçerken bağlanır.

Bayram, millî, dinî veya özel olarak önemi olan ve kutlanan gün veya günlerdir.

İrani kökenli olan bayram kelimesi en eski Türkçe örneklerde badram olarak geçmektedir. Kelime Orta Farsçada paδrām ve aynı anlamda Soğdcada patrām yazımı ile neşe, huzur, mutluluk, sessizlik manasında kullanılmıştır ve pati- (geri, tekrar) ve rāma- (sükûn, barış ve mutluluk) kelime köklerinin birleşmesi ile oluşmuştur. Beyrem veya Mayram olarak da söylenir.

Dinî bayramlar
Millî bayramlar
Etnik ve uluslararası bayramlar
Şenlik ve Festivaller

Türk ve Altay halk inancında Bayram niteliği taşıyan farklı kutlu günler bulunur. Türklerde İslam öncesi genel kabul görmüş iki bayram vardır.

Koçagan: Bahar Gündönümü. (Kosa ve Saya)
Paktıgan: Güz Gündönümü. (Pakta ve Payna)
Ayrıca Sümer geleneğinden Orta Doğu ve Orta Asyaya yayılmış olan ve sözbiçim olarak da bu sıralamaya uygun düşen Nardugan bayramı bulunur.
Koçagan (Kosa) baharda yapılır ve Nevruz bayramıdır, bahar gündönümüne denk gelir. Gece ve gündüz eşitlenmiştir. Koça Han adına yapılır. Paktıgan (Pakta) ise güz gündönümüne denk gelir ve Baktı Han adına yapılır. Yakutlar güz bayramına Abası Isıyah/Isıga (Kötü-ruh Serpmesi/Saçısı), bahar bayramına ise Ayıhı Isıyah/Isıga (İyi-ruh Serpmesi/Saçısı) derler. Isıyah (Isıga) sözcüğünün mevsimsel sıcaklık değişiklikleriyle bağlantıyı akla getirecek biçimde ısı kökünden türemiş olması ve Is/Es/Ez (sahip) sözcüğüyle bağlantısı da dikkate değerdir. Daire şeklinde yapılan bu şenlikler hem halayı hem de Kazaklardaki Kımız Murunduk denilen ölenleri de çağrıştırmaktadır. Ayrıca değişik mevsim ve dönemlerde yapılan törenler vardır ve bunlar da günümüzde de pek çok yörede isim değiştirmiş olarak devam eder. Saya bayramı Koçagan'ın (Kosa'nın) öncesinde yapıldığı için aynı ritüelin uzantısı olarak görülebilir. Kosa bayramı yaklaşık olarak kuzuların yüz günlük olduğu dönemde, nevruzdan bir hafta önce başlar ve nevruzu simgeler. Payna ise Paktıgan'dan sonra Aralık gündönümüne denk gelir. Yakut Takviminde Payna adlı bir ay vardır. Bu dört bayram dört ayrı yaratıcı gücü simgeler. Koça Han, Saya Han, Baktı Han, Bayanay Han. Ayrıca kimi yörelerde iki bayram kutlanır. İslamiyet sonrasında ise iki tane önemli bayram kutlanmaya başlamıştır. Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı. Dünyadaki hemen her kültürde özel gün, şölen, bayram, şenlik gibi uygulamalara mutlaka rastlanır. Bu durum tekdüzelikten kurtulma isteğinin bir sonucudur.

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, K Kitaplığı, İstanbul 2003.

Dinî bayram, bir dine inanan insanların, o din adına yaptıkları bayramlara verilen isimdir. Ramazan Bayramı, Noel bayramı, Üç ziyaret bayramı günleri örnek verilebilir.

Ramazan Bayramı
Kurban Bayramı
Aşure Günü
Kadir Gecesi
Miraç kandili
Mevlid Kandili
Regaip Kandili
Berat Kandili
Hıdrellez
Gadir-i Hum Bayramı

Noel
Paskalya
Cadılar Bayramı
Reformasyon Günü
Store bededag
Tövbe Salısı
Katolik Yortusu
Kutsal Cuma
Kutsal Kalp Bayramı
Aziz Petrus ve Pavlus Bayramı
Aziz Stefen Günü
Aziz Yusuf Günü
Azizler Günü
Dallar Bayramı
Beşaret
Bırbara Bayramı
Dodekaorthon
Epifani (bayram)
Hamsin Yortusu
İsa'nın Mabede Takdimi Bayramı
Rab'bin Vaftiz Bayramı
Meryem Ana Yortusu
Geceyarısı Ayini
Rabbin Çilesi Ayini
Meryem Ana'nın Ziyareti Bayramı
Teslis Pazarı
Rab'bin Göğe Yükselişi Bayramı
İlahi Merhamet Pazarı
Advent Pazarı
Kral Mesih Bayramı
Ruhlar günü
Kutsal Haç Bayramı
Kutsal Bakire Meryem'in Doğuşu
Metamorfoz Bayramı
Vaftizci Yahya'nın Doğuşu

Tu B'Av
Tişa Beav
Tammuz'un On Yedisi
Şavuot
Kudüs Günü
Lag BaOmer
Bağımsızlık Günü (İsrail)
Yom HaŞoah
Hamursuz Bayramı
Aliyah Günü
Shushan Purim
Purim
Tu Bişvat
Hanuka
Simha Tora
Shemini Atzeret
Sukot
Yom Kippur
Roş Haşanah

Nevruz
Ras el-Seni

Millî bayram
Bayram

Düğün resepsiyonu, genellikle bir nişan merasimi ve evlilik töreninin tamamlanmasından sonra düzenlenen bir partidir. Burada esas çiftler - gelin ve güvey'dir. Düğün pastası popüler olmasına rağmen, ev sahipleri farklı yiyecek ve içecek seçimleri sağlar. Düğün töreninden sonra konukları eğlendirmek çoğu toplumda gelenekseldir ve yarım saatten birkaç saate, hatta günlere kadar sürebilir.
Bazı kültürlerde gelin ve damadın aileleri için ayrı düğün kutlamaları yapılır.
Düğün kutlamaları için tipik yerler otel, balo salonları, ziyafet salonu, düğün mekanları, topluluk salonları, kilisedeki sosyal salonlar, açık alanlar (kır düğünü) ve doğa olabilir.
Dans varsa, yeni evli çift genellikle ilk dansı açar. Çoğu zaman vals popülerdir.
Modern çağın talepleri ile modern düğünlerde bu gelenekler gelişmişdir:

Düğün fotoğrafçılığı
Düğün videografisi
Düğün müziği
Düğün kahvaltısı
Düğün davetiyesi
Bekarlığa veda partisi
Düğün kordonu

Eve Dönüş, John Ford tarafından yönetilen bir 1940 Amerikan drama filmidir. Filmde John Wayne, Thomas Mitchell ve Ian Hunter oynuyor. Yardımcı rollerde ise Barry Fitzgerald, Wilfrid Lawson, John Qualen, Mildred Natwick ve Ward Bond bulunuyor.
Film Dudley Nichols tarafından Eugene O'Neill'in The Moon of the Caribbees, In the Zone, Bound East for Cardiff ve The Long Voyage Home oyunlarından uyarlandı. Eugene O'Neill'in orijinal oyunları I. Dünya Savaşı sırasında yazılmıştı ve daha önceki oyunları arasındaydı. Ford, filmin hikâyesini II.Dünya Savaşı'nın ilk günlerinde belirledi.
Ford'un en tanınmış eserlerinden biri olmasa da, The Long Voyage Home iyi karşılanmaya devam ediyor. Film eleştirmenleri ve akademisyenler, Gregg Toland'ın kara film estetiğini ve Orson Welles'in filmi Yurttaş Kane (1941) için yaptığı çalışmayı ima eden kendine özgü sinematografisine dikkat çekiyorlar.

IMDb'de Eve Dönüş 
AllMovie'de The Long Voyage Home
TCM Movie Database'de Eve Dönüş
The Long Voyage Home; Amerikan Film Enstitüsü kataloğu
Rotten Tomatoes'ta The Long Voyage Home

Frak, erkeklerin resmî törenlerde giydikleri siyah renkli, uzun etekli ve eteğinin arkası bele değin yırtmaçlı ceketle bir pantolondan oluşan takım giysi.
Bir zamanlar TBMM Başkanlarının giydiği beyaz papyonlu, beyaz yelekli, ceketinin arkası uzun olan kıyafet. Meclis içtüzüğünde yapılan değişiklikle TBMM Başkanı'nın giyme zorunluluğunu kaldırılmıştır.

Frak; 18. yüzyılın ikinci yarısında binici kıyafeti olarak ortaya çıktı. Binicilerin at sırtında rahat hareket edebilmesi için önü iliklenmezdi. Bu ihtiyaç sonrasında frağın önünün iliklenmemesinin kaynağı oldu. Frağın arkasında iki uzun yırtmaç olmasının sebebi ise; binicilerin kıyafetinin at sırtında kırışmasının istenmemesi.
Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi'nin sitesinde yer alan "Türklerdeki Kıyafetin Kısa Tarihi" başlıklı yazıda İsviçreli yazar Paul Gentizon; 1925 yılı sonbaharında yeni döneme başlayan TBMM'nin açılışında bütün milletvekillerinin eksiksiz olarak, son model frak, gömlek ve beyaz papyon, siyah ayakkabı giyinmiş olduklarını belirtmiştir.

Fuar, ticareti geliştirmek amacıyla belli bir süre için kurulan pazar. Alıcı ve satıcıların bir araya gelerek iş anlaşmaları yaptıkları bu pazarlar genellikle aynı yerlerde ve düzenli aralıklarla, her yıl aynı tarihte birkaç haftalığına kurulurlar. Bu sergiler tek bir iş koluna ya da belirli bir iş kolunun tek bir dalını konu alabileceği gibi her tür ürünü ve hizmeti de kapsayabilir.. Fuarlar kapalı ve açık alanda gerçekleşebilir. İlk fuar 1851 yılında Londrada yapılan Büyük Sergi'dir.
Uluslararası ticarette büyük önemi olan fuarlar 21. yüzyılda daha da önemli hâle gelmiştir. Avrupa'da olsun Asya'da olsun dünyanın çeşitli yerlerinde her yıl düzenlenen bu pazarlar, binlerce satıcı ve alıcıyı bir araya getirerek büyük bir alışveriş potansiyeli yaratmaktadır.
Ticari ve iktisadi boyutu gittikçe ön plana çıkan fuarlarda katılımcı firma ya da kuruluşlar kendilerine ayrılmış alanlarda ziyaretçileriyle görüşmeler yapmakta, ürünlerini sergilemekte veya bu alanlarda kendi kurumsal renk ve imajlarına yer veren fuar stantlarında çeşitli görseller kullanarak kendilerini, ürünlerini ya da hizmetlerini tanıtmaktadır. Bu boyutuyla fuarlar aynı zamanda fuar hizmetleri endüstrisinin de doğuşuna neden olmuş, fuarların düzenlendiği kentlerde dekorasyon, konaklama hizmetleri, hosteslik hizmetleri, yiyecek içecek servisi gibi birçok alanda hareket yaratmıştır.
Bazı önemli uluslararası fuarlar İsviçre Sanayi Fuarı, Uluslararası Pakistan Fuarı, Milano Fuarı ve Uluslararası TATEF Fuarı'dır.
Belirli iş kollarıyla ilgili bazı önemli fuarlar Kanada Kimya ve İşlem Donanımı Sergisi ve Uluslararası Mobilya Fuarı'dır.
Türkiye'nin uzun süredir düzenlenen ve uluslararası fuarlarından biri de İzmir Fuarı'dır.

Ticaret fuarı
Sanat sergisi
Tarım fuarı
Sağlık fuarı
Rönesans fuarı
İş fuarı
Eyalet fuarı
Bilim fuarı
Sokak fuarı
Miaohui
Köy fuarı
Dünya fuarı
Otomobil fuarı
Sanal fuar

Kongre ve fuar merkezi
Expo
Festival
Konferans
Etkinlik

Gelinlik, gelin tarafından düğün ya da nikâh esnasında giyilen özel giysi. Gelinliğin rengi, biçimi ve önemi gelin ve damadın dinine ya da kültürüne göre değişiklik gösterir. Genellikle beyaz ve kırık beyaz renginde olup  üretiminde saten, dantel, tül gibi kumaşlar kullanılır.

Orta Çağ'da yapılan düğünler iki insan arasında yapılan birlikten daha fazlasını ifade ediyordu. Bu düğünler daha çok iki aile arasındaki bağı, bir iş ortaklığını ya da iki ülke arasındaki anlaşmayı temsil ediyordu. Birçok düğün, özellikle soylular ve yüksek sosyal sınıflar arasında, sevgi temelli olmaktan çok politik sebeplerle yapılıyordu. Gelinlerden, sadece kendi güzelliklerini sergilemeleri için değil, ailelerini de en iyi temsil edecek şekilde giyinmeleri beklenirdi. Üst sınıflardan olan gelinler, gelinliklerinde pahalı kumaşlar ve iddialı renkler kullanırdı. Böylece gelinlerin çarpıcı renkler, kat kat kürkler, kadife ve saten giymesine çok sık rastlanırdı. Daha düşük sosyal sınıflara mensup gelinler, ellerinden geldiği kadar bu şıklıkları taklit etmeye çalışırlardı.
Yüzyıllardır gelinler, kendi sosyal statülerine uygun olarak, daima modaya uygun olan ve pahalı malzemelerin kullanıldığı gelinlikler giymişlerdir. Sosyal sınıfı daha düşük olan gelinler de, kiliseye giderken giydikleri en güzel elbiselerini giyerlerdi. Gelinliğin üzerinde kullanılan pahalı süslemeler, gelinin ailesinin zenginliğini davetlilere gösteren bir araçtı. Günümüzde her bütçeye uygun gelinlik bulmak mümkün. Bazı gelenekler her çeşit renkte ve biçimde gelinliğin giyilmesini kabullenecek kadar gevşedi. Bugün gelinlikçilerde kadınların kendi zevklerine göre seçebileceği birçok gelinlik modeli mevcut. 21. yüzyılın başlarında, piyasadaki gelinliklerin yaklaşık %75'i kolsuz ve straplezdir. Diğer gelinler ise kolları, yüksek yakaları ve kapalı sırtları olan daha mütevazı modelleri tercih ediyor. Günümüz gelinliklerinin çoğu ya bağcıklı ya da fermuarlı sırtlara sahiptir. Gelinlikler de gelinlik türüne göre uzun veya kısa olabilir. Birçok Batılı tören elbisesi, Hristiyan ritüel kostümlerinden türetilmiştir. Bu yüzden cilt maruziyetini azaltmak gerekiyordu. Bu eğilime yanıt olarak kolsuz veya askısız elbiseler genellikle uzun beyaz eldivenler giyer.
Gelinlikler, genelde çağın modasına göre şekil değiştirir. Örneğin, 1920'lerde gelinlikler günün modasına uygun olarak, ön etekleri kısa, arkasında uzun kuyruğu bulunan ve kloş duvakla kullanılan modeldeydi. Gelinliği, çağın modasına uydurmak 1940'lara kadar devam etti. Daha sonra Victoria devrini andıran, uzun kabarık etekli gelinlikler popüler hale geldi. Her zaman gelinlik sektörüne hakim modalar değişse de, modern gelinlerin önemli çoğunluğu bu trendleri takip etmiyorlar. Bu trendler daha çok ikinci evliliklerde ya da geleneksel olmayan evlilik törenlerinde tercih ediliyor.

Osmanlı'da giyim kültürü, geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerin ve inançların senteziyle oluştu. Genç kızların süslü ve gösterişli giyinmesi ayıp sayıldığı için, genç kızlar genellikle sade ve göze çarpmayan renklerde giyinirlerdi. Sadece evli kadınlar süslü giyinebildiği için, gelinlik süslü giyinmeye atılan ilk adımdı. Bu gelenek, Cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar sürdü. Batılılaşma hareketleri ve Şapka Devrimi ile genç kızların evlilik öncesi giyebildiği renkler ve kıyafetler değişse de, evlilik öncesi sadelik kuralı değişmedi.
Batı kültüründe olduğu gibi Osmanlı kültüründe de gelinliğin biçimi sosyal sınıfa göre değişiklik gösteriyordu. Saray hanedanının, kırsal kesimde ve şehirde yaşayanları benimsedikleri gelinlik biçimleri farklıydı. Saray hanedanlığında kullanılan renk kırmızıyken, halk kesiminde çeşitli renkler kullanılıyordu. İlk beyaz gelinlik, 1898'de Kemalettin Paşa ile evlenen II. Abdülhamid'in kızı Naime Sultandır. Beyaz gelinlik batılılaşma hareketleriyle birlikte Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde de popüler hale geldi. Günümüzde her modelde gelinlik Türkiye'de de kabul edilmektedir. Batıda moda haline gelen "vintage" tarzıyla birlikte eski gelinliklere olan rağbet artmıştır.

Sebahat Gül, Türk-İslam Eserleri Müzesi Etnografya Seksiyon Şefi. Skylife Mayıs 2002

Glastonbury Çağdaş Performans Sanatları Festivali (İngilizce: Glastonbury Festival of Contemporary Performing Arts), sadeleştirilmiş kullanımıyla  Glastonbury ya da Glasto, yeşil alanda müzik ve canlı sanat performansların sergilendiği dünyanın en büyük açık hava festivalidir. 1970 ve sonrasında hippi akımları ve özgürlük hareketi etkisi ile yapılmaya başlanmış ve günümüzde de her yıl yapılmaya devam etmektedir. İngiltere'nin Pilton, Somerset bölgesinde Glastonbury şehrinde yapılan bir festivaldir. Glastonbury şehri daha öncesinde 1914-1925 arasında yine benzer nitelikte bir başka festivale ev sahipliği yapmış olup bu festivalde bir nevi onun devamı niteliğindedir.
Her yılın Haziran ayının son hafta sonunda 3 günlük süre boyunca yapılır. Festival çağdaş müzik etkinlikleri ile her ne kadar tanınmış olsa da, dans, sirk, kabare, tiyatro vb. diğer performans sanatları da festivalde gösterilmektedir. Festivalde müzik olarak rock, elektronik, reggae, halk müziği, hiphop tarzlarında müzikler yanında dünyadaki çeşitli kültürlere ve ülkelere ait müziklere de yer verilmektedir. 2005 yılı itibarıyla festival yaklaşık 3,6 kilometre karelik alan üzerine kurulu olup, 385 canlı performans yapılmış 150.000 kişi festivale katılmıştır. 2007 yılında 700 etkinlik 80 sahnede sergilenmiş 20.000 ile 177.000 arasındaki kişi bu etkinliklere katılmıştır."

The official site of Glastonbury Festival23 Aralık 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC Glastonbury site -  exclusive rights to show performances online24 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Glastonbury 2011 Rumours2 Kasım 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Glastonbury 2011 Rumours and News16 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Boston Globe panorama of 2009 Glastonbury Festival25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FestivalPlanet: Latest info on Glastonbury 2010
A brief history of Glastonbury Festival's troubles from 1970-2010 at Daily Music Guide

Gündelik giyim, Batı kıyafet kodları'ndan biri olan  kıyafet kodu'dur. Rahat, ara sıra, spontane ve günlük kullanım için uygundur. 1960'lardaki karşı kültürün ardından Batı dünyasında gündelik giyim popüler hale geldi. Daha sonra iş yerlerinde Smart casual, Business Casual, Casual Friday gibi stiller popüler hale geldi.
20. yüzyılın sonlarında seyirci sporu türlerinin popülaritesiyle birlikte, çok sayıda atletik ekipman, koşu kıyafetleri, koşu ayakkabıları ve atletizm kıyafetleri gibi gündelik kıyafetler tasarlandı. El işçiliği için giyilen iş elbisesi türleri de gündelik giyim kategorisine aittir. Günlük giyim için kullanılan temel malzemeler arasında kot, pamuk, jarse, pazen ve polar kumaş bulunur. Kadife, şifon ve brokar gibi malzemeler genellikle daha resmi kıyafetlerle ilişkilendirilir.

Havai fişekler estetik ve eğlence amaçlı kullanılan düşük patlayıcı güçlü piroteknik aygıtlardır. Havai fişeklerin en yaygın kullanıldığı alan havai fişek gösterileridir. Bir havai fişek olayı (havai fişek gösterisi ya da piroteknik gösteri de denir) havai fişeklerin ürettiği efektlerin gösterisidir. Ayrıca pek çok yerde havai fişek gösterisi yarışmaları da yapılmaktadır. Havai fişeklerin değişik formlarının ortak özelliği ışık, ses, duman çıkarmaları ve havada hareket edebilmeleridir. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor, gümüş renkli kıvılcımlar ve renkli alevler çıkarmak için tasarlanabilirler. Havai fişek gösterileri, dünyanın değişik noktalarındaki değişik kültürlere ve değişik dini kutlamalara göre dağılım gösterir.
Havai fişekler antik Çin'de 2000 yıl kadar önce şeytani ruhların kovulması amacıyla, karabarutun icadının bir uzantısı olarak keşfedilmiştir. Çin yeni yılı ve ilkbaharın ortasındaki Ay Festivali etkinlikleri havai fişek gösterilerini kesin olarak görebileceğiniz önemli organizasyonlar arasındadır. Çin dünyadaki en büyük havai fişek üreticisi ve ihracatçısıdır.
Havai fişekler genelde rolünü üstlendiği yere göre sınıflandırılırlar. Yerde ve havada patlayanlar gibi. İkinci bir sınıf şekli ise itici güçlü olanlar (gökyüzü roketleri) veya gökyüzüne bir kovan yardımı ile fırlatılanlar (gösteri fişekleri). Bunun gibi pek çok sınıflandırma biçimi vardır.
Havai fişeklerin en yaygın özelliği kâğıt veya mukavva bir tüp veya kaplama içerisine doldurulmuş kolay tutuşabilen (piroteknik yıldızlar) malzeme içermeleridir. Pek çok tüp veya kutucuk, tutuşturulduğunda çeşitli şekil ve renkte kıvılcım çıkartmak için birleştirilir. Gökyüzü roketleri her ne kadar ilk olarak savaş amaçlı kullanılmış olsa da havai fişeklerin en yaygın şeklidir. Her ne kadar gösteri fişekleri ticari havai fişek gösterilerinin bel kemiği olsa da bunların daha küçük çaplı ve herkesin kullanabileceği şekilleri de Türkiye'de mevcuttur.

Havai fişek kültürü Çin'de 2000 yıl kadar önce keşfedilmiştir. Havai fişeklerin icadı ya da kaza sonucu bulunuşu ile ilgili en yaygın efsane, o günlerde mutfaklarda çokça bulunan odun kömürü, kükürt ve güherçilenin karıştırılmasıdır. Bu karışım bambu bir tüp içerisinde sıkıştırıldığında ve yakıldığında patlamaktaydı.
Her ne kadar barutun mutfakta icadı ile kestane fişeğinin keşfi arasındaki zaman farkı şüpheye sebep olsa da bazı kaynaklar, havai fişeğin 2000 yıl kadar önce keşfedildiğini söylerken, bazı kaynaklar ise 9. yüzyılda Song hanedanlığı (960-1279) zamanında bulunduğunu iddia eder.
Bazı kaynaklar havai fişeğin Hindular tarafından bulunduğunu fikrini öne sürer. 18 Ekim 2003 tarihinde ulusal bir gazete olan The Hindu'nun internet sayfasında, yalnızca barutun keşfinin Çinliler tarafından yapıldığı iddia edilmektedir.
Hunan eyaletinin Liu Yang şehrinde yaşamış olan Li Tian adlı keşişin, yaklaşık 1000 yıl önce kestane fişeğini icat ettiği kabul edilir. Çinliler kestane fişeğinin icadını her yıl 18 Nisan tarihinde Li Tian'a kurbanlar sunarak kutlarlar. Song hanedanlığı zamanında yerel halk Li Tian'a ibadet için bir tapınak bile inşa etmiştir.
Kestane fişekleri geçmişte ve hatta günümüzde bile şeytani ruha sahip hayaletleri yüksek ses yardımı ile korkutup kaçırmak için kullanılır. Kestane fişekleri doğum günlerinde, ölümlerde ve yeni doğan çocukları kutsamak için günümüzde de kullanılmaktadır. Çin yeni yılına özgü en yaygın kutlama şekillerinden biri de şeytani ruhlardan uzak bir yıl geçirmek için kestane fişekleri ile kutlama yapılmasıdır.
Bu gün Hunan eyaletine bağlı Liu Yang şehri dünyanın en büyük havai fişek üretim sahası olarak bilinmektedir. Havai fişeğin coğrafik merkezini hatırlamak önemlidir, çünkü havai fişek endüstrisinin bilirkişileri sık sık Çin'in üretimde ucuz işgücünün avantajlarını kullandığını söylemektedir. Ama gerçek şudur ki havai fişek endüstrisi Çin'de modern çağın gelişinden ve doğu-batı arasındaki asgari ücret eşitsizliğinden önce de vardı ve umarız olumsuz ekonomik etkilerinden sonra da varlığını sürdürür. Her ne kadar haçlıların karabarutu seyahatlerinden dönerlerken Avrupa'ya getirdikleri söylense de, genel olarak Marco Polo'nun 13. yüzyılda Çin'den karabarutu Avrupa'ya getirdiği kabul edilir.
Avrupa'da karabarut ilk önce askeri amaçlı roket, top ve silahlarda kullanılmıştır. İtalyan'lar karabarutu havai fişek üretiminde kullanan ilk Avrupalılardır. Almanlar 18. yüzyılda İtalyanların yanında havai fişeği üreten bir başka Avrupalı ülke olmuştur. İlginçtir ki Amerika'da havai fişek gösterisi yapan öncü şirketlerin soyları (Grucci ailesi, Rozzi ailesi ve Zambelli ailesi gibi) İtalyanlara dayanmaktadır.
Havai fişekler İngilizlerinde merakını çekmiştir. 1. William Shakespeare bir çalışmasında havai fişeklerden bahsettikten sonra Kraliçe Elizabeth zamanında havai fişekler Büyük Britanya'da da popüler hale gelmiştir. Kraliçe havai fişeklerden o kadar etkilenmiş ki “İngiltere’nin ateş ustası” isimli bir pozisyon bile yaratmıştır. Kral 2. James de havai fişeklere olan ilgisini kendi taç giyme töreninden sonra ateş ustasını şövalyelik mertebesine çıkartarak kanıtlamıştır.
Modern çağda Amerikan havai fişek endüstrisi, Başkan Nixon'ın 1970'lerin başında başlayan Çin Komünist Partisi ile normalleştirilen ilişkileri yüzünden Çinli üreticilerden etkilenmesiyle başlamıştır. Eskiden Amerika Birleşik devletleri ile Çin arasında Hong Konglu aracıların üretici ile direkt bağlantı kurmadan ya da çok küçük bir bağlantı yardımıyla ticaret yapması mümkündü. 1970 ile 1980 arasında Çin deki ürün dağıtımı yapan kanallar, aslında hükûmete bağlı ve eyaletsel havai fişek üreten ve ihraç eden anonim şirketler kurmuştur. Örneğin Hunan'da üretilen ürünler Hunan ihracat şirketine, Jiangxi'de üretilen ürünler Jiangxi ihracat şirketine giderdi. Bu tarihlerde asıl amaç fabrikaların kâr etmesinden çok, tarımdan daha az olan gerçek endüstride çalışan insanların Çin içinde kalmalarını sağlamaktı. Çin hükûmeti üretim yapan fabrikaları desteklemekteydi.
Sırasıyla eyaletsel ihracat şirketleri Çin ana karası ile yabancı ticaret varlıkları arasında bağlantı olan Hong Konglu aracılara ürünü satardı. Hong Konglu aracılar siparişi alır, nakliyeyi ayarlar ve finansal işleri çözer ve ürünlerin yabancı alıcılara ulaşmasını sağlardı.
Bu o günlerde bu yöntem Çin'in ilk resmi liderlik öğretisi olmuştu. Başkan Deng Xiaoping benzer ülkeler topluluğu olan eski Sovyet bloğunun göremediği ekonomik tılsımı görmüştür. Başkan Deng kapitalizme giden yolda ilk ekonomi politikasını bu yöntem yardımı ile oluşturmuştur.
1980'lerde Çin'in dünyaya açılmasıyla yabancı ithalatçıların Çin sınırları içerisinde seyahat etmesi başlamıştır. Bu ilk yabancı havai fişek alıcılarının üretim alanlarını görmesini, Hong Konglu ihracatçılar ve eyaletsel ihracatçı şirketlerle bağlantı kurulmasını sağlamıştı.
1980'lerin sonlarına doğru herkesin kullanabileceği havai fişekler Amerikan Tüketim Ürünleri Güvenlik Komisyonu tarafından dikkatle incelenir hale gelmişti. Bu inceleme sonucunda pek çok havai fişek ürününde yanlış uyarı, boyut ve kullanım bilgisi olduğu görülmüştür. Bu durumu düzeltmek için temsilcileri Amerikan Piroteknik Derneği ve Hong Kong Aracıları Derneği olan temsilciler grubu 10 günlerini güney Çin'de geçirerek eyalet eyalet ihracatçı şirketler ve fabrika müdürleriyle toplantı yapmışlardır.
Bu toplantının içeriği Çin'de üretilen her ürünün ateşlenmesinde doğru uyarı açıklamalarını ve boyut bilgisini Amerikan tüketim ürünleri standartlarına göre güvenlik amaçlı belirlemek ve tahsis etmekti. Bu toplantılar sonucunda Çin'deki havai fişek üretimini gözlemlemek için Amerikan Havai Fişek Standart Laboratuvarı (AFSL) kurulmuştur.
1990'lar da ekonomik reformun gereği olarak Başkan Jiang Zemin tarafından Çin'deki fabrikaların para yardımı durdurulmuş ve ilk defa kâr elde etmeye zorlanmışlı. O günlerde pek çok eyaletsel ihracat şirketinin çalışanı hükûmete bağlı şirketlerden ayrılmış ve kendi şirket kurma izinlerini alarak kendi ticari kuruluşlarını yürütmeye başlamıştır.
Başlangıçta bu yeni özel şirketler Hong Konglu aracılarla yabancı pazarına ulaşmak için işbirliği yapmış fakat daha sonraları direkt olarak yabancı ithalatçılara satış yapmaya başlamışlardır.
Hong Kong'lu aracılar ayakta kalmak için Çinli fabrikalara para yatırmak suretiyle Çinli girişimcilerle ortak iş yapmaya başlamış ve böylece geriye kalan geniş müşteri kitlelerini korumaya çalışmıştır. Bugün hükûmete bağlı eyaletsel ihracat şirketleri önemli çalışanlarını kaybettikleri için ya kapanmış ya da yalnızca Çin iç piyasasına üretim yapar hale gelmişlerdir.
1990'lar yabancı şirketlerinin üretim hatlarını ayırt etmek için hızla büyüyen özel etiketleme sistemine ihtiyaç olduğunu göstermiştir. 2000'lerde ise küçük bölgelerde bile bu sektörü şekillendiren ve saran ihracatçı aracı şirketler kurulmuştur. Buna ek olarak ayrı fabrikalar da eski yöntemleri kullanarak yabancı ithalatçılarla ticaret yapmaktadır. Her hafta pek çok yabancı şirketi kendileri ile direkt olarak çalışması için pek çok küçük ve yeni fabrikadan yarım düzineye yakın e-mail ve fax almaktadır.

Havai fişeklerin renkleri genelde yıldız adı verilen ve yakıldığında kuvvetli ve parlak ışık veren karıştırılmış kimyasallarla üretilir. 
Yıldızlar 5'temel karışımdan oluşur.

Yakıt		: Yıldızların yanmasını sağlar
Oksitler: Bu bileşim oksijen üreterek yakıtın daha iyi yanmasını sağlar.
Renk		: Kimyasallar tarafından üretilir.
Tutkal: Yıldızları oluşturan kimyasalların bir arada kalmasını sağlar.
Klor verici: Renkli alevin gücünü artırır. Bazen oksitlerde bu işlevi yerine getirir.
Yaygın olarak kullanılan kimyasallar aşağıda tablo haline getirilmiştir. Renk veren tüm kimyasalların havai fişeklerede renk verecek anlamına gelmez. Fakat aşağıdaki kimyasallar doğru hazırlanmış karışımlarda saf ve parlak ışık verir.

Genellikle Mag Yıldızı olarak adlandırılan en parlak yıldızlar alüminyumla yakıtlandırılır. Magnezyum ise düşük oksit özelliği nedeniyle havai fişek endüstrisinde nadir olarak kullanılır. Sıkça her metalin bir alaşımı olan magna

Kurban Bayramı, Müslümanlar tarafından Hicrî takvime göre Zilhicce ayının 10. gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan dinî bir bayramdır. Zilhicce ayının onuncu, on birinci, on ikinci ve on üçüncü günlerine 'Eyyâm-ı nahr' (Kesme günleri) ve bir önceki gün olan Zilhicce ayının dokuzuncu gününe Arefe denir. Kurban Bayramı, aynı zamanda İslam âleminin her yıl Mekke'de hac farizasını ifa ettikleri vakittir.
Kurban Bayramı, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan birçok ülkede dinî bayram olmasının yanı sıra resmî tatil ilan edilir. Ramazan Bayramı ile beraber İslam dinindeki en önemli iki bayramdan biridir.
Hicri takvim bir ay takvimi olduğu için yıllar güneş temelli miladi takvimden 11-12 gün kısadır. Bu nedenle Kurban Bayramı her sene 11-12 gün daha erken kutlanır. Yaklaşık 33 senede bir bayram aynı tarihlere tekabül eder.

İslam dini terimi olarak Kurban, Allah'a yaklaşmak ve Allah rızasına ermek niyetiyle kesilen, kurban edilen, hayvan demektir. Kur'an'da geçen İbrahim peygamber ve oğlu İsmail ile ilgili kıssadan yola çıkarak, kurban kavramı, çok daha genel bir adanmışlığı, Allah için bireyin her şeyini feda edebilecek olmasını, Allah'a teslimiyeti ve ona karşı şükür içinde olmayı ifade etmektedir. Kur'an'da Hac Suresinde bu konuda bir ayet vardır.

Kurban Bayramı farklı dillerde ve farklı kültürlerde, kültürel etkilerle de, farklı isimlerle anılmaktadır. Arapça İyd-el Adha şeklinde okunan tüm dünyada yaygın olan bir isimdir. Türkçede Kurban Bayramı olarak anılırken, Hindistan ve Pakistan'da bayrama genellikle Bakra Eid denir ki bunun anlamı "Keçi Bayramı"dır; bu ülkelerde sıklıkla kurban edilen hayvan keçidir. Bakra Eid Güney Afrika'da da kullanılan bir isimdir. Bangladeş'te kullanılan yaygın isimlerse Id-ul-Azha ve Korbani Id'dir. Türkçe ismine benzer bir şekilde Bosna-Hersek, Bulgaristan da Koç bayram, Arnavutluk'ta Kurban Bajram şeklinde anılır. Nijerya'da Babbar Sallah, Somali'de ve Kenya ile Etiyopya'nın Somalice konuşan bölgelerinde ise Ciidwayneey olarak bilinir. Tatarcada, Kurban Bayramı ya Qorban Bəyrəme ya da Qorban Ğəyete şeklindedir.

Tanah'a göre İbrahim'in eşi Sare'den bir çocuğu olmuyordu ve İbrahim Sare'den bir çocuğu olması durumunda bunu Allah'a Kurban olarak adadı. Allah, "İshak'ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.", 8-9-10-11-12-13: İbrahim, "Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak" dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Allah'ın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak'ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. Ama Rab'bin meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "İşte buradayım!" diye karşılık verdi. Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Allah'tan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin." İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu."(Yaratılış: 22:2-8-9-10-11-12-13)
Kur'an metinlerinde bahsi geçen çocuğun "yumuşak huylu, uslu bir erkek çocuk" olmasından bahsedilip ismi belirtilmemiştir (Sâffât Sûresi: 101). Fakat İbrahim'in ilk çocuğu İsmail olduğu ve ayetin devamında İshak müjdelendiği için İsmail olarak tefsir edilir ve müslümanlar çocuğun İsmail olduğuna inanırlar. Diğer İslami kaynaklara göre, İbrahim Peygamberin eşinin kısır olması nedeni ile bir çocuğu olmayınca (bazı rivayetlere göre 125 yıl) Allah'a yalvarır, dua eder. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda mucizevi bir şekilde oğlu olur. Çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” der. Peygamberlerin rüyaları normal insanların rüyalarından farklı olduğundan bu bir emir olarak kabul edilmiş ve İbrahim peygamber oğlunu kurban etmeye götürmüştür. Ancak Allah'ın emriyle bıçak çocuğu kesmez. Bu esnada Cebrail kucağında bir koç ile gelir. Bu imtihan başarı ile geçildikten sonra tüm İbrahimi dinlerde Zilhicce ayının 10. günü aynı şekilde kurban kesilerek kutlanan bayram olmuştur. İslam peygamberi, Hac gibi terk edilen İbrahim geleneği, tekrar hayata geçirmiştir.

Bayram sabahı, Bayram namazı kılınır ve Bayram hutbesi okunur. Arefe günü sabah namazından itibaren her farz namazın arkasından aşağıdaki vacip olan teşrik tekbirleri bayramın son ikindi namazı da dahil olmak üzere yirmi üç vakitte getirir.

Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi`l-Hamd

Güneş'in doğuşundan 45 dakika sonra bayram namazı kılınır. Kurbanlar genelde ilk gün kesilir. Elde edilen et üç eşit parçaya bölünür; üçte biri kurban kesenin akrabalarına, üçte biri fakirlere dağıtılır. Kalan üçte biri ise kurbanı kesenin ailesine kalır. Kesilen kurbanın etinden yapılan yemekler bayram boyunca misafirlere ikram edilir. Tanıdık ve akrabalar ziyaret edilir, çocuklara harçlık, şekerleme ve hediyeler verilir.
Türkiye'de her yıl çok sayıda hayvan Kurban Bayramı esnasında kesilmektedir. 2025 verilerine göre Türkiye'de 830 bin büyükbaş ve 2 milyon 500 bin küçükbaş hayvan kurban edildi.

İslam'daki gibi belirli bir bayram zamanı ile ilişkilendirilen büyük bir kurban eylemi bugün varlığını sürdüren İbrahimi Dinlerde nadir görülse de diğer İbrahimi dinlerde de kurban kavramı mevcuttur. Arapça kurban sözcüğü ile ilişkili olan İbranice korban sözcüğü de sözlükte "yakınlaşmak" anlamına sahiptir ve dinî bağlamda, şeklî uygulama açısından İslam'dakine benzer bir tür kurban etmeyi öngörür. Bugün Musevilerin büyük bir kısmı hayvan kurban etmeyi kesmişlerdir. Bunun en büyük sebebi Tapınak'ın var olmayışıdır; bununla birlikte hayvan kurban etmenin özellikle Tapınak mevcutken düzenli bir şekilde yapılan bir ibadet olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte bu hayvan kurbanı büyük oranda günahlardan arınmak için yapılırdı ve İslam'daki Kurban Bayramına benzer bir uygulama bağlamında ele alınmazdı.

İslam dininde kullanılan ve bayram günlerini tespit etmekte temel alınan takvim ay takvimi olduğu için Gregoryen takvimi yıllarında farklı günlere denk gelir. Aynı sebeple aynı Gregoryen yıl içerisinde iki Kurban Bayramı da yaşanabilir. 2025 yılında Kurban Bayramı 6-9 Haziran tarihleri arasında 4 gündür. 5 Haziran arife; 6-9 Haziran tarihleri 1, 2, 3 ve 4. günleridir.

Akîka kurbanı
Adak kurbanı
Phrixus

YouTube'da Kurban Bayramı, Kurbanlık Hayvanları Kesmek İçin Prosedür

Giuseppe Verdi tarafından bestelenen üç perdelik bir opera eseri için Maskeli Balo sayfasına bakın

Maskeli balo, katılımcıların maskeli kostümle katıldığı bir etkinlik ve dans balosu türüdür. (“Maske” kelimesini karşılaştırın - resmi bir yazılı ve söylenen mahkeme yarışması yarışması.) Daha az resmi “kostüm partileri” bu geleneğin soyundan gelebilir. Bir maskeli balo genellikle müzik ve dans içerir. Bu gece etkinlikleri celebration, eğlence ve kutlamalar için kullanılır.
Maskeli balolar 15. yüzyılda Karnaval mevsiminin bir özelliği idi ve evliliklerini ve diğer Orta Çağ mahkeme hayatının diğer hanedan olaylarını kutlayan alegorik Kraliyet Girişleri, putperestleri ve muzaffer alayılarını içeriyordu. "Bal des Ardents" ("Erkekler Balosu") Fransa'da Charles VI tarafından yapıldı. Bu, bir balkabağı balosu ("Vahşi Erkekler Balosu") olarak tasarlandı ve bir kostümlü balo (moriskolar) oldu. Paris'teki Kraliçe Kraliçesi VI. Charles'ın 28 Ocak 1393'te beklediği bir bayanın evliliğinin kutlanmasında gerçekleşti. Bu tarz kostümlü danslar, Burgundiya Düklüğünün özel bir lüksüydü.
Maskarad maskeleri, müreffeh sınıf tarafından zarif bir şekilde giyildi. Masquerade maskeleri, kimliğini gizlemek ve kişinin ifade özgürlüğünü ifade etmek ve düşüncelerini ve görüşlerini yargılamadan dile getirmek için farklı renkler kullanmak gibi birçok kullanıma sahipti. İki çeşit taban maskeli maske vardı; siyah maskeler ve beyaz maskeler. Tasarımlar ve desenler seçilen üs üzerinde oluşturuldu. Başlıca maskeler arasında bir maskeli maskeler, baş maskesi, tam yüz maskesi ve yarım yüz maskesi vardı. Operadaki Hayalet, Romeo ve Juliet gibi klasiklerden Lone Ranger ve Dedikoducu Kız'a kadar maskeli balo maskeleri günümüzde pek çok türde medyada kullanılmaktadır ve halen kullanılmaktadır.

Mezuniyet töreni, bir diploma, akademik unvan, doktora gibi rütbelerin verildiği ve öğrencilerin mezun olduğu bir törendir. Mezuniyet tarihi genellikle "mezun günü", "diploma töreni", "jübile günü" veya "davet etme töreni" olarak da adlandırılır.
Normalde, tören ve isim çoğu zaman lisans derecesi, yüksek lisans, önlisans derecesi, magister derecesi, lisansüstü diploması, uzmanlık derecesi verilmesi ile ilişkilidir. Kolej ve üniversite düzeyindeki mezuniyet töreninde, başkan veya başka bir yetkili kişi adaylara resmi olarak dereceler verir. İlkokul, anaokulu ve hatta bir okul yılından diğerine geçmek için yapılan mezuniyet, son yıllarda bir gelişme olmuştur.
Kolej ve üniversite seviyesinde, mezunlar diplomlarını daha küçük bir akademik bölüm töreninde fiziksel olarak alabilirler. Ama mezuniyet töreni toplu olarak, adaylara dereceler verdiğinde gerçekleşir. Törenler birleştiğinde, genellikle akademik personelin ve adayların alayını ve akademik veda'larını içerir. Etkinliğe akademik yetkililer katılır ve genellikle rektör veya müdür tarafından yönetilir. Mezunlar genellikle resmi törenlerde, derece adayları gibi akademik kıyafetler giymekdedirler. Derecenin bitiminden sonra mezunlar mezun oldukları yıllara yönlendirilebilir.
Bazı yerlerde, mezuniyet partileri okuldan, kolejden veya üniversiteden mezun olduklarını kutlamak için popülerdir. Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan son ülke anketinde, mezuniyet partileri için harcanan ortalama miktar 985 dolardı. Bir öğrenci törene katılmadan mezun olduğunda, ona "In absentia" denir.

Mezun olan öğrenciler için törenler onikinci yüzyılda Avrupa'daki ilk üniversitelere aittir. Tipik mezuniyet için kıyafet, Orta Çağ din adamlarının giydiği kıyafetlere dayanırdı. Bu, Orta Çağ'daki üniversite personelinin günlük kıyafetlerinden uyarlanan kıyafet, başlık veya şapkalar idi.
İsveç'te mezuniyet şapka giyme geleneği on sekizinci yüzyılın ortasından beri yürürlüktedir. Başlık tipik olarak etrafı siyah veya koyu mavi bir bant, taç motifi ve önünde siyah bir tepe bulunan beyaz bir denizci şapkasıdır. Mezuniyet şapka geleneği başlangıçta Uppsala Üniversitesi'ndeki öğrenciler tarafından uygulamaya kondu. Başlık daha sonra diğer birçok Avrupa ülkesinde de popüler oldu.

Akademik mezuniyet törenlerini çevreleyen prosedürler ve gelenekler dünya genelinde farklılık gösterir. Birleşik Krallık'ta ve birçok mezuniyet genellikle üniversite düzeyinde düzenlenir. Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer birçok ülkelerde mezuniyetler mezunlara yükseköğrenim yeterliliğinin verilmediği liselerde gerçekleşir. Mezuniyet töreninde öğrenciler özel mezuniyet kepleri ve sadece bu amaç için yapılmış giysiler giydirirler.
Mezuniyet gelenekleri, farklı kültürleri gözlemleyen üniversiteler arasında çeşitlilik gösterir. İsveç'teki çoğu üniversite araştırma odaklı olup, tüm akademik akışlarını kapsayan lisans, yüksek lisans ve doktora dereceleri ile öğrencilerine sunabilir. Ülkedeki üniversiteler Yükseköğretim Yönetmeliği'ne dayanır. Çok sayıda aday orta ve lise eğitimine devam etmektedir. Ulusal programların çoğu ana dallar arasında İsveççe, İngilizce, Matematik ve Bilim derslerini vermektedir.

Ülkelere göre akademik mezuniyet
Mezuniyet balosu
Diploma töreni konuşması
Lise diploması
Encaenia
Bitirme sınavı
Matrikülasyon
Akademik atkı
Akademik şapka

Noel ve tatiller sezonu (bazen sadece Noel sezonu veya bayram sezonu denir), birçok Hristiyan ülkesinde (özellikle Batı) genellikle Kasım-Ocak arasında her yıl tekrarlanan tatillerin sezonudur.

Mevsimsel duygulanım bozukluğu

Leigh Eric Schmidt (1 Eylül 1995). Consumer rites: the buying & selling of American holidays (İngilizce). Princeton, N.J.: Princeton University Press. ss. 106-191. ISBN 0-691-02980-6. 
"Holiday Shopping? How To Be on Guard When You're Online". Consumer Alerts (İngilizce). Federal Trade Commission. 29 Mart 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi.  – The FTC's advice to consumers who are shopping during the holiday season
Tom I. Romero II (December 2002). "Bah Humbug! Colorado Law and the Christmas and holiday season". The Colorado Lawyer (İngilizce). 31 (12): 139. 6 Eylül 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Richard Heinberg (September 1993). Celebrate the Solstice (İngilizce). U.S.: Quest Books. ISBN 0-8356-0693-7. 
Liran Einav (12 Ağustos 2002). "Seasonality and Competition in Time: An Empirical Analysis of Release Date Decisions in the U.S. Motion Picture Industry" (PDF) (İngilizce). 22 Ekim 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)19 Aralık 2020.  – Einav describes the Christmas and holiday season as one of the two periods of the year (the other being the beginning of Summer, Memorial Day to Labor Day) where "movie makers [...] tend to release their biggest hits".

Naughty & Nice: A History of the Holiday Season – An hour-long public radio program exploring the roots of American beliefs and rituals surrounding the winter holidays
"Winter Holidays". The New York Times (İngilizce). 28 Şubat 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi.  – A series of lesson plans for teaching children about the winter holidays.

Bir parti, bir insan topluluğudur. Bir etkinlik ve festivalin parçası veya özel bir günün anma törenidir. Toplumsallaşma, sohbet, eğlence amacı ile ev sahibi tarafından davet edilir. Bir partide tipik olarak yiyecek ve içecekler, genellikle müzik, dans veya diğer eğlence türleri yer alır. Partiler genel olarak otel, balo salonu, ziyafet salonu, topluluk salonları, ev, restoran, gece kulübü, kafe, pub, bar, halka açık alanlar ve doğada yapılabilir. Pek çok Batı ülkesinde, gençler ve yetişkinler için partiler bira, şarap veya damıtılmış içkiler gibi alkollü içkilerle ilişkilendirilir.

Yeni eve taşınma partisi
Bekarlığa veda partisi
Kadın bekarlığa veda partisi
Gelin duşu
Kira partisi
Ev partisi
Aile birleşimi partisi
Sokak partisi
Kostüm partisi
Kokteyl partisi
Sanat festivali
Toplantı
Karnaval
Kerevit partisi
Sarılma partisi
Boşanma partisi
Korona partisi
Çapraz giyinme balosu
Çıplak parti
Rave parti
Seks partisi
Bahar tatili
Nişan merasimi
Düğün resepsiyonu
Doğum günü partisi
Dans partisi
Balo
Ziyafet
Prom
Eve Dönüş
Dans balosu
Maskeli balo
Bahar tatili
Çocuk partisi
Bebek partisi
Sınıf buluşması
Mezuniyet partisi
Pijama partisi
Çay partisi
Pizza partisi

Parti oyunu
Bayram
Piknik

Piknik, bir günübirlik gezi sırasında, açık havada uygun bir ortamda - genellikle  park, göl kenarı veya ilginç bir manzaraya sahip herhangi bir doğal ortamda gerçekleşen yeme ve eğlence amaçlı açık hava rekreasyonu.
Günümüzde dünyanın her yerinde farklı piknik kültürleri mevcuttur.  Bazen yiyeceklerin pişirilmesi - örneğin mangal yapılması-  pikniğin bir parçasıdır. Özellikle kalabalık pikniklerde açık hava oyunları veya başka eğlenceler gerçekleştirilir.

Kelimenin kökeni, Fransızcada  "gagalamak, bir tutam alma" anlamındaki piquer  fiilinden türetilmiş olan ve "kırda hafif yemek" anlamına gelen "pique-nique" kelimesidir. Piknik kelimesi 18. yüzyılda ortaya çıkmış olmakla birlikte, "piknik" kavramının Orta Çağ'dan beri var olduğu, günümüzdeki pikniklerin geçmişinin varlıklı kimselerin düzenledikleri av partilerine dayandığı  iddia edilmiştir.

18. yüzyılda Fransa'da piknik, bir açık hava etkinliği değil, kapalı mekanda yapılan ve herkesin yiyecek-içecek getirip sohbet ettiği, bazen müzik ve dansın da olduğu bir etkinlikti. Fransız Devrimi sırasında İngiltere'ye kaçan Fransız aristokratlar aracılığı ile piknik yapma, İngiliz aristokratlar arasında yayıldı.  Viktorya Çağı İngilteresi'nde piknik, üst sınıfların masa, sandalye, peçeteler, kristaller ve hizmetçilerini götürdükleri bir etkinlikti ve bir statü sembolü idi.  Tren, bisiklet ve otomobillerin yaygınlaşması ile piknik mekanlarına gitmek kolaylaştı; işçi sınıfı arasında da  yaygınlaştı. Piknik, çok daha sade ve basit bir hale dönüştü.
Barışçıl bir sosyal aktivite olan pikniğin bir siyasi protesto aracına dönüştüğü eylemler de görülmüştür. Bu tür olayların en bilineni, 1989 yılında Macaristan ile Avusturya sınırında düzenlenen Pan-Avrupa Pikniğidir. 19 Ağustos'ta Macaristan, Sopron'da bulunan "Pan - Avrupa Pikniği" isimli bir etkinlikte iki ülke arasında yıllardır kapalı olan sınır kapısının birkaç saatliğine sembolik olarak açılması planlandı. Buluşmaya yaklaşık 15bin kişi katıldı. Birçok Doğu Almanya vatandaşı bu etkinliği Avusturya'ya kaçış için kullandı. Bu olayın, üç ay sonra Berlin Duvarı'nın yıkılışını hazırladığı ve Doğu Bloku'nun Batı'ya açılmasında önemli bir dönüm noktası olduğu kabul edilir.

Arjantin'de Noel tatilinde piknik yapmak yaygındır. Deniz kıyısında veya evlerinin bahçesinde ızgara veya kavrulmuş keçi, hindi veya domuz eti tüketilir.

Avustralya'da, piknik yapmak için özel bir bayram vardır: Ağustos ayının ilk Pazartesi günü "Demiryolu Mirası Piknik Günü" olarak kutlanır. Pazartesi tatil olduğu için  aileler piknik yapıp halat çekme, dans etme, şarkı söyleme gibi eğlencelerle dolu uzun bir hafta sonu tatili geçirme imkanı bulur. 19. yüzyılda demiryolu işçileri ve kamu çalışanlarının başlattığı bu gelenek, bir ara kesintiye uğramış olsa da 1930'lardan beri kesintisiz yaşatılmaktadır.

Japonya'da bahar mevsiminde sakuraların açmasını ve hanamiyi (çiçek seyretme festivali) kutlamak için piknik yapmak, çok yaygındır. Evde hazırlanmış yiyecekler veya dışarıdan satın alınan atıştırmalıklar tüketilir. Orta Çağ'da aristokratların sakuraların açması üzerine geleneksel waka şiirleri yazma adetleri, zamanla halk tarafından benimsenmiş ve kiraz ağaçları altında piknik yapmaya dönüşerek yaygınlaşmıştır.

Türkiye'de piknik yapmak yaygındır. Piknikçiler rahat etmek için piknik alanına piknik masası, piknik sepeti, kilim ve minderler; oyunlar için top, ip gibi malzemeler; evde hazırlanmış sarmalar, tatlılar ve mangal yapıp pişirmek için et getirir.

Francisco de Goya'nın 1776 tarihli Picnic En La Ribera Del Manzanares (Manzanare Kıyısında Piknik) tablosu, pikniğin resmedildiği ilk tablolardandır. Piknik o devirde lüks bir etkinlikti, ancak  tabloda nehir boyunda piknik yapan alt sınıftan insanlar gösterilmiştir; bu, basit yaşam fantezisini yansıttığı düşünülür.
ABD'li manzara ressamı Thomas Cole'un, 1846 tarihli A Pic-Nic Party adlı tablosunda da "doğa ve uygarlığın ideal birleşimi"ni göstermek için bir piknik sahnesi resmedilmişti.
Piknik yapan insanları gösteren en önemli tablolardan birisi, Edouard Manet'in Le Déjeuner sur l'Herbe (Kırda Öğle Yemeği) adlı 1862 tarihli  tablosudur. Çıplak bir kadın ve iki giyinik erkeğin kırda piknik yaparken betimlendiği eser, çağdaş sanatın ilk örneklerinden kabul edilir. Bu esere yanıt olarak Claude Monet, birkaç yıl sonra kendi Kırda Öğle Yemeği tablosunu çizdi. Onu Cezanne'in 1870 – 1871 yılları arasında çizdiği Kırda Öğle Yemeği Tablosu izledi. Picasso, 1961 yılından itibaren tablonun pek çok farklı versiyonunu (27 farklı tablo, 140 eskiz, üç karton maket) yaptı. 

19. yüzyılda Paris modern resmiyle benzer şekilde Türk resim sanatında da sıklıkla İstanbul'daki Küçüksu, Göksu, Kurbağalıdere, Kuşdili gibi mesire yerleri resmedilmiştir.  Osmanlı sarayında Adile Sultan’ın resim öğretmenliğini yapan Müfide Kadri'nin saray yaşamını belgeleyen "Mesirede Ud Çalan Kadınlar" adlı yapıtı örnek verilebilir. Bu tabloda dört kadın, toprak bir patikayla arkaya doğru açılan ormanlık bir alanda, çiçekler içinde resmedilmiştir.
İngiliz grafiti sanatçısı Banksy'nin 2005 tarihli  Piknik adlı duvar resmi ise, her zaman doğa ile uygarlık arasında bir köprü olarak düşünülmüş olan pikniği tam tersine doğa ile uygarlığın ayrımını göstermek üzere ele alır Eser, günümüzün modern piknikçileri ile avcı-toplayıcılar arasındaki aşılmaz mesafeyi gözler önüne serer.

William Inge'nin Pulitzer ödüllü oyunundan uyarlanan 1955 yapımı  Piknik filmi, 1956 yılında gerçekleşen 28. Akademi Ödülleri'nde En İyi Film Akademi Ödülü dahil olmak üzere altı dalda ödüle aday gösterilmiş ve iki dalda ödül kazanmış bir filmdir.
Peter Weir'in yönettiği 1975 yapımı Hanging Rock'ta Piknik, sevgililer gününde öğretmenleriyle birlikte bir jeolojik kalıntıyı görmeye giden kız öğrencilerin başından geçenler üstünedir.
Gurinder Chadha'nın yönettiği, 1993 yapımı Bhaji Plajda filmi, İngiltere'deki bir grup Hint kökenli kadının Birmingham'dan Blackpool'a yaptığı günübirlik gezi hakkındadır.

18. yüzyıl Türk edebiyatında, özellikle Lale Devri'nde İstanbul'da mesire yerlerinde renk renk feraceleri ve yaşmakları ile gezintiye çıkmış hanımlar, sevgili ile yapılan kayık sefaları, fidanlık seyri, bahçe gezintisi devrin şairleri tarafından sıklıkla işlenen konulardır.

Andadır seyr-i nihâlistân u tarf-ı cûybâr
Andadır gül-geşt-i sahrâ andadır seyr-i kenâr
İster isen kûhu seyret ister isen bâğa var

Oldu Sa'd-âbâd şimdi sevdiğim dağ üstü bâğ  (Nedim)
İngiliz romancı Jane Austen'in Emma adlı romanının en bilinen sahnelerinden birisi, Boxhill Tepesi'ndeki piknik sahnesidir. Güzel manzaralı Boxhill tepesindeki piknik sırasında Emma düşüncesizce konuşarak Bayan Beates'i küçük düşürür ve Bay Knightley'i kızdırır. Bu olay, romanın düğüm noktalarındandır.
Türk edebiyatında Osmanlı toplumundaki batılılaşmayı ele alan romanlarda, roman kahramanların boş zamanlarını geçirdikleri, yalnızlıklarını doldurmaya uğraştıkları mekânlar; Göksu, Kâğıthâne gibi mesire yerleridir. Örneğin Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası (1896) adlı romanında, eserin kahramanı Bihruz Bey'in Çamlıca Tepesi'nde yeni açılan bir mesire yerinde genç bir hanımla tanışması anlatılır.
Kenya Dağı’nda Piknik Yok, II. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin elindeki Etiyopya'da bir esir kampında tutulan İtalyan amatör dağcı Felice Benuzzi'nin, Kenya Dağı'nda piknik yapıp kampa geri dönme girişimini anlatan bir eserdir.
Tüm dünyada oyunları en çok sahnelenen İspanyol yazarlardan Fernando Arrabal'in ilk eseri olan  Cephede Piknik adlı oyunda, tanımlanmayan bir savaş sırasında Tepán çifti, oğulları Zapo ve düşman askeri Zepo'nun cephede yaptıkları piknik anlatılır. 

Açık havada yemek
Kamp

Ramazan Bayramı, Şeker Bayramı ya da İftar Bayramı (Arapça: عيد الفطر Îdü'l-Fitr, Farsça: عید فطر Îd-ı Fitr), İslam âleminde oruç tutma ayı olan Ramazan ayının ardından üç gün boyunca kutlanan dinî bir bayramdır. Hicrî takvime göre onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç gününde kutlanır. Bayramdan bir önceki gün Ramazan ayının son günü olan arifedir.
Hicri takvim bir ay takvimi olduğu için yıllar güneş temelli miladi takvimden 11-12 gün kısadır. Bu nedenle Ramazan Bayramı her sene bir önceki seneden 11-12 gün daha erken kutlanır. Yaklaşık olarak her 33 senede bir Ramazan Bayramı aynı günlere tekabül eder.

Ramazan Bayramı: Bayram Ramazan ayının sonunda kutlandığı için bu isimle anılır. Ramazan kelimesi Arapça bir sözcük olan ramaḍ ("kuru sıcak") kökünden gelir. Bunun nedeni muhtemelen Ramazan orucu ibadeti ilk uygulanmaya başlandığında yaz aylarına tekabül etmesidir.
Şeker Bayramı: Bayramın Osmanlı dönemindeki adı olan "Iyd-ı Fıtır" isminden Türkçeleştirilmiştir. Iyd bayram demektir. "Oruç açma" anlamına gelen Fıtır ise "fıtır sadakası" ya da "fitre" olarak bilinen ve zengin Müslümanların bayram sonrasına bırakmamak şartıyla yoksullara vermesi vacip olan sadakadır. "Şükür sadakası" olarak da bilinir. Bir iddiaya göre bu "şükür" kelimesi zamanla "şeker"e dönüşmüştür. Bir başka iddiaya göre ise, Şeker Bayramı adı Ramazan Bayramına hurma ve şekerleme yiyerek başlama geleneğine dayanır.

Ramazan Bayramı ve Şeker Bayramı adlandırmaları Türkiye'de zamanla politik zemine de kaymış bir tartışma konusu olmuştur. Ramazan Bayramı adını savunanlar bayramın dini kaynağı ve özünden uzaklaşma olduğu gerekçesiyle Şeker Bayramı adını tercih etmezler. Şeker Bayramı adını savunanlar ise, bu ismin iddia edildiği gibi Cumhuriyet döneminde dayatılarak değil, Osmanlı döneminde başlayarak ve tarihî adlardan evrilerek günümüze geldiğini ve aksine bunu tersine çevirmeye çalışmanın dayatma olduğunu söylerler.

Ramazan veya Şeker Bayramı hicretin ikinci yılından sonra kutlanmaya başlandı. Bu bayramda yapılması gereken tüm törenler ve ibadetler Muhammed tarafından düzenlendi. İlk Ramazan Bayramı ile ilgili işlemler de onun tarafından yapıldı.

Ramazan veya Şeker Bayramı Ramazan ayı boyunca tutulması farz kılınan orucun da sonunu ifade eder. Ramazan Bayramının ilk günü aynı zamanda Şevval ayının birinci günüdür ve bu günde oruç tutulmaz.
Ramazan Bayramının ilk gününde camilerde bayram namazı kılınır. Bayram namazını genellikle erkekler kılar. Bayram namazından sonra ise hutbe okunur. Bayram boyunca Müslümanlar eş, dost ve akraba ziyaretleriyle birbirlerinin bayramını kutlarlar. Bu ziyaretler esnasında genellikle kolonya, tatlı ve şekerlemeler ikram edilir.
Bayramda bakımlı ve temiz olmak âdettendir. Herkes en yeni kıyafetlerini giymeye çalışır. Ramazan Bayramında çocuklara ailelerin bütçesi elverdiğince yeni kıyafetler alınır. Bazı büyükler ellerini öpen çocuklara hediye veya harçlık verirler. Çocuklar ufak gruplar hâlinde kapı kapı dolaşarak şekerleme toplarlar.

Müslüman nüfusa sahip ülkelerde arife günü ve Ramazan Bayramını kapsayan günler resmî tatil ilan edilir. Diğer ülkelerde farklı uygulamalar olmakla birlikte İslam ülkeleri dışındaki bazı büyük firma ve devlet kurumları Müslüman çalışanlarına bayram izni verir.

Ramazan Bayramı'nın Hicri takvime göre tarihi her zaman aynı olmasına rağmen, Miladi takvime göre tarihi her yıl yaklaşık olarak 11 gün daha erken gelir, çünkü Hicri takvim ay temelli, Miladi takvim ise güneş temellidir. Bu nedenle, eğer Ramazan Bayramı, bir Miladi takvim yılında ilk on gün içinde denk gelirse, aynı Miladi takvim yılında son on gün içinde ikinci bir Ramazan Bayramı olur. Bu durum 2000 yılında gerçekleşmiştir. Miladi takvim tarihi, yeni ayın yerel görünürlüğüne bağlı olarak ülkeler arasında değişebilir.

Kurban Bayramı

Denizkulağı, bir deniz yumuşakçası (Haliotis).
Kabuk, kulak şeklinde yassı ve az spirallidir. İç yüzeyi sedef tabakası ile örtülmüştür. Kabuk ağzı çok büyüktür. Sol tarafında ise bir sıra halinde dizilmiş delikler bulunur. Operkul yoktur. Bir çift ktenidyum içerirler. Bunlardan sağ taraftaki biraz daha küçüktür. Ayağın yanları saçaklıdır. İnci yapabilirler. İnsan besini olarak kullanılmasının yanında, kabukları takı ve dekorasyon malzemesi olarak da kullanılmaktadır.
Haliotis türlerinin çoğu Hindistan ve Avustralya sahillerinde bulunur.

Haliotis australis,
Haliotis ancile,
Haliotis aquatilis,
Haliotis asinina,
Haliotis barbouri
Haliotis brazieri,
Haliotis clathrata
Haliotis coccoradiata,

Haliotis conicopora,
Haliotis corrugata,
Haliotis cracherodii,
Haliotis crebrisculpta
Haliotis crebrisculpta,
Haliotis cyclobates,
Haliotis dalli,
Haliotis discus,
Haliotis dissona
Haliotis diversicolor supertexta,
Haliotis diversicolor,
Haliotis dohrniana,
Haliotis elegans,
Haliotis emmae,
Haliotis ethologus,
Haliotis exigua
Haliotis fatui
Haliotis fulgens,
Haliotis gigantea,
Haliotis glabra,
Haliotis hargravesi,
Haliotis howensis,
Haliotis iris,
Haliotis jacnensis,
Haliotis kamschatkana,
Haliotis kamtschatkana assimilis
Haliotis kamtschatkana kamtschatkana
Haliotis laevigata,
Haliotis madaka
Haliotis mariae
Haliotis melculus,
Haliotis marfaloni,
Haliotis midae,
Haliotis multiperforata,
Haliotis ovina, 
Haliotis parva,
Haliotis patamakanthini
Haliotis planata,
Haliotis pourtalesii,
Haliotis pulcherrima,
Haliotis pustulata
Haliotis queketti,
Haliotis roberti
Haliotis roei,
Haliotis rosacea,
Haliotis rubiginosa
Haliotis rubra,
Haliotis rufescens,
Haliotis rugosa
Haliotis scalaris,
Haliotis semiplicata,
Haliotis sorenseni,
Haliotis spadicea,
Haliotis speciosa,
Haliotis squamata,
Haliotis squamosa,
Haliotis thailandis
Haliotis tuberculata,
Haliotis unilateralis
Haliotis varia,
Haliotis venusta,
Haliotis virginea,
Haliotis walallensis,
Haliotis assimilis,

Akik, kalsedon kuvarsının bir türü olan yarı saydam mineral ve yarı değerli taş.

Tarih boyunca; yüzük taşı, mühür, düğme, süs eşyaları vb. yapımında yaygın olarak kullanılmıştır. En bilinen ve bulunan rengi ateş kırmızısıdır. Doğada daha az bulunmakla birlikte siyah, beyaz, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kahverengi olanları da vardır. Günümüzde daha ziyade tespih yapımında ve kuyumculukta kullanılmaktadır. Diğer minerallerden etkilenerek yosunlu bir görünüm aldığında Agat (Yosunlu Akik) adını alır. Bu lekeler çizgi, dalga ve hare halini de alabilir. Siyah ve beyaz renk aldığında Oniks adını alır. Türkiye, Çubuk'ta zengin Agat taşı minerallerine rastlanmaktadır.

Ana bileşeni SiO2 dir. İçerdiği diğer bileşenlere ve oluşum koşullarına bağlı olarak çok farklı renk ve dokularda olabilir. Mohs ölçeğine göre sertlik derecesi 7'dir.

Akuamarin, akvamarin veya aquamarin (Lat. aqua marina, "denizin suyu" anlamına gelir). Kıymetli taşlardan olup berilin şeffaf ve silikatlı bir türüdür. Hegzagonal sistemde kristalleşir ve sertliği 7,5-8 arasındadır. Kimyasal formülü: Be3Al2Si6O18 şeklindedir. Açık mavi ya da mavimsi yeşil renktedir ve Zümrüte çok benzer.
Genellikle berilin bulunduğu koşullarda oluşur ve en güzelleri çoğunlukla Rusya'da bulunur. Brezilya'da bulunan sarı beril, bazen aquamarin krisolit olarak adlandırılır. Tipik aquamarin'in mavimsi tonunu veren korundum mevcutsa oryantal aquamarin adıyla anılır. Aquamarin, ABD'de orta Colorado'daki Sawatch dağ silsilesinin Mt. Antero tepelerinde bulunur. Brezilya'da, Minas Gerais, Espírito Santo ve Bahia eyaletlerinde aquamarin madenleri vardır.
Bugüne dek en büyük aquamarin, 1910 yılında Brezilya'nın Minas Gerais bölgesindeki Marambaia'dan çıkarılmıştır. Ağırlığı 110 kg dan fazla olup (520.000 karat) 48,5 cm uzunluğunda ve 42 cm çapındadır.
Mart ayında doğanların uğurlu taşı olduğuna inanılır.
Denizciler uğurlu olduğuna inanır ve eskiden Kaptan olmayı hak eden denizcilere, aquamarin hediye edilirmiş.

Alexandrit veya Aleksandrit, formülü BeAl2O4 olan bir berilyum alüminat minerali olup, değerli taş olan krizoberilin bir varyantıdır.
Alexandrit varyantı, ortam ışığının niteliğine bağlı olarak renk değişikliği gösterir. Alexandrit, kristal yapıda alüminyumun krom iyonları ile küçük ölçekte yer değiştirmesi sonucu oluşur ve bu da görünür ışık spektrumunun sarı bölgesinde (520–620 nm) dar bir dalga boyu aralığında yoğun ışık emilimine neden olur. İnsan gözü yeşil ışığa en duyarlı, kırmızı ışığa ise en az duyarlı olduğundan, alexandrit, görünür ışığın tam spektrumunun mevcut olduğu gün ışığında yeşilimsi, daha az yeşil ve mavi ışık yayan akkor ışıkta ise kırmızımsı görünür. Bu renk değişimi, pleokroizmden kaynaklanan kristal içinden bakış yönüne bağlı renk tonu değişiminden bağımsızdır.
Rusya'nın Ural Dağları'ndan çıkan alexandrit, gün ışığında yeşil, akkor ışıkta kırmızı olabilir. Diğer alexandrit çeşitleri gün ışığında sarımsı veya pembe, akkor ışıkta kolumbin veya ahududu kırmızısı olabilir.
Dramatik bir renk değişimi ve güçlü renkler (örneğin kırmızıdan yeşile) gösteren taşlar nadir ve aranırdır, ancak daha az belirgin renkler (örneğin sarımsı yeşilden kahverengimsi sarıya değişen) gösteren taşlar da Gemological Institute of America gibi mücevher laboratuvarları tarafından "alexandrite" olarak kabul edilebilir.
Popüler ancak tartışmalı bir hikayeye göre, alexandrit Fin mineralog Nils Gustaf Nordenskiöld (1792–1866) tarafından keşfedildi ve gelecekteki Tüm Rusya İmparatoru II. Alexander Romanov'un onuruna alexandrit olarak adlandırıldı. Nordenskiöld'ün ilk keşfi, Perovskii'den aldığı ve ilk başta zümrüt olarak tanımladığı yeni bulunan bir mineral örneğini incelemesi sonucunda gerçekleşti. İlk zümrüt madeni 1831'de açılmıştı. Ancak, son araştırmalar bu taşın Yakov Kokovin tarafından keşfedildiğini göstermektedir.
5 karat (1.000 mg)  ve daha büyük alexandritlerin geleneksel olarak sadece Ural Dağları'nda bulunduğu düşünülürdü, ancak daha sonra Brezilya'da daha büyük boyutlarda da bulunmuştur. Diğer yataklar Hindistan (Andhra Pradesh), Madagaskar, Tanzanya ve Sri Lanka'da bulunmaktadır. Üç karattan büyük alexandritler çok nadirdir. Günümüzde, birkaç laboratuvar, doğal alexandrit ile aynı kimyasal ve fiziksel özelliklere sahip sentetik laboratuvar taşları üretebilmektedir. Birkaç yöntemle, akı ile yetiştirilmiş alexandrite, Czochralski (veya çekilmiş) alexandrit ve hidrotermal olarak üretilmiş alexandrit üretilebilir. Akı ile yetiştirilmiş mücevherler, doğal gibi görünen kapanımlar içerdikleri için doğal alexandritten ayırt edilmesi oldukça zordur. Czochralski veya çekilmiş alexandrit, çok temiz olması ve büyütme altında görülebilen kavisli çizgiler içermesi nedeniyle tanımlanması daha kolaydır. Çekilmiş taşlarda renk değişimi maviden kırmızıya kadar olabilir, ancak bu renk değişimi hiçbir yataktan elde edilen doğal alexandritin renk değişimine tam olarak benzemez. Hidrotermal laboratuvar ortamında yetiştirilen alexandrit, gerçek alexandrit ile aynı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahiptir.
Yanlış bir şekilde laboratuvarda üretilmiş sentetik alexandrit olarak tanımlanan bazı değerli taşlar, aslında eser elementler (örneğin vanadyum) ile karıştırılmış korindon veya renk değiştiren spineldir ve aslında krizoberil değildir. Sonuç olarak, bunlar "sentetik" yerine simüle edilmiş alexandrit olarak tanımlanmaları daha doğru olur. Bu alexandrit benzeri safir malzemesi neredeyse 100 yıldır kullanılmaktadır ve karakteristik mor-leylak rengi renk değişimi gösterir, ancak yeşil renk hiç olmadığı için alexandrit gibi görünmez.
Alexandrit, Haziran ayının üç resmi doğum taşından biri olarak da bilinir.

Mineraller listesi
Türlerine göre değerli taşlar listesi
Adını insanlardan alan mineraller listesi

Amazonit ya da amazontaşı olarak da bilinen, yeşil bir tektosilikat mineralidir ve mikroklin adı verilen potasyum feldspatın bir çeşididir. Kimyasal formülü, KAlSi3O8'dir ve ortoklaz ile polimorfiktir.
Adını, eskiden yeşil taşların çıkarıldığı Amazon Nehri'nden almıştır, ancak bu taşların amazonit olup olmadığı bilinmemektedir. Orta ve Yeni Krallık Mısırı'nda ve Mezopotamya'da yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkan buluntuların da kanıtladığı gibi, üç bin yıldan fazla bir süredir mücevher yapımında kullanılsa da, hiçbir antik veya ortaçağ kaynağında bahsedilmemektedir. İlk kez 18. yüzyılda ayrı bir mineral olarak tanımlanmıştır.
Ağırlıklı olarak triklinik olan yeşil ve yeşilimsi mavi potasyum feldspat çeşitleri amazonit olarak adlandırılır. "Parlak yeşilimsi mavi-yeşil renkli, güzel kristalize bir çeşit" ve "canlı yeşil renge sahip" olarak tanımlanmıştır. Bazen kesilip mücevher taşı olarak kullanılır.

Amazonit, sınırlı miktarda bulunan bir mineraldir. Bronz Çağı Mısır'ında, Gebel Migif'teki Doğu Çölü'nün güneyinde çıkarılırdı. Erken modern dönemde, neredeyse tamamen Rusya'nın Chelyabinsk kentinin 50 mil (80 km) güneybatısındaki İlmen Dağları'ndaki Miass bölgesinden elde ediliyordu. Bu bölgede granitik kayalarda bulunur.
Avustralya:

Eyre Yarımadası, Koppio, Baila Hill Madeni (Koppio Amazonit Madeni)
Çin:

Baishitouquan granit intrüzyonu, Hami Prefecture, Xinjiang: granit içinde bulunur.
Libya:

Jabal Eghei, Tibesti Dağları: granitik kayalarda bulunur.
Moğolistan:

Avdar Massif, Töv İli: alkali granitte bulunur.
Etiyopya:

Konso Bölgesi
Güney Afrika:

Mogalakwena, Limpopo İli
Khâi-Ma, Kuzey Cape
Kakamas, Kuzey Cape
Ceres Vadisi, Batı Cape
İsveç:

Skuleboda Madeni, Västra Götaland County: pegmatitte bulunur.
Amerika Birleşik Devletleri:

Colorado:
Deer Trail, Arapahoe County:233
Custer County:234
Devils Head, Douglas County:234
Pine Creek, Douglas County:234
Crystal Park, El Paso County:234
Pikes Peak, El Paso County: kaba granitlerde veya pegmatitte bulunur.
St. Peter's Dome, El Paso County:234
Tarryall Dağları, Park County:235
Crystal Peak, Teller County:235
Wyoming
Virginia:
Morefield Madeni, Amelia County: pegmatitte bulunur.
Rutherford Madeni, Amelia County
Pennsylvania:
Media, Delaware County:244
Middletown, Delaware County:244

Uzun yıllar boyunca, amazonitin renginin kaynağı bir gizemdi. Bazı insanlar, bakır bileşiklerinin genellikle mavi ve yeşil renklere sahip olması nedeniyle bu rengin bakırdan kaynaklandığını varsayıyordu. 1985 yılında yapılan bir araştırma, mavi-yeşil rengin feldspattaki kurşun ve su miktarından kaynaklandığını öne sürüyor. A. Julg tarafından 1998 yılında yapılan teorik araştırmalar, mikroklinin renginde aliovalent kurşunun potansiyel rolünü daha ayrıntılı olarak ele alıyor.
Diğer çalışmalar, renklerin feldspatlardaki 0,00X ile 0,0X arasında değişen kurşun, rubidyum ve talyum içeriğinin artmasıyla ilişkili olduğunu ve literatürde bilinen aşırı yüksek PbO, kurşun monoksit içeriği (%1 veya daha fazla) olduğunu öne sürmektedir. 2010 yılında yapılan bir çalışma da yeşil renklenmede iki değerli demirin rolünü ortaya koymuştur. Bu çalışmalar ve ilgili hipotezler, amazonitin renginin karmaşık doğasını göstermektedir; başka bir deyişle, renk, birbirini içeren ve gerekli olan birkaç faktörün toplam etkisi olabilir.

Alman Institut für Edelsteinprüfung (EPI) tarafından 2021 yılında yapılan bir araştırma, 11 g (0,39 oz) amazonit örneğinden tükürüğü simüle eden asidik bir çözeltiye sızan kurşun miktarının, Avrupa Birliği standardı DIN EN 71-3:2013'ün önerdiği miktarın beş katını aştığını ortaya koydu. Bu deney, bir çocuğun amazoniti yutmasını simüle etmek amacıyla yapılmış olup, mineralin yağlara veya içme suyuna günlerce eklenmesi gibi yeni alternatif tıp uygulamalarına da uygulanabilir.

Perl, Richard M. (1972). Colorado Gem Trails: And Mineral Guide. Swallow Press. ISBN 978-0-8040-0956-0. 

 Wikimedia Commons'ta Amazonit ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Aventurin, yarı saydamlığı ve aventuresans adı verilen parıldayan veya ışıltılı bir etki veren tabakalı mineral inklüzyonların varlığı ile karakterize edilen bir kuvarsit türüdür.

Aventurinin en yaygın rengi yeşildir, ancak turuncu, kahverengi, sarı, mavi veya gri de olabilir. Krom içeren fuchsit (bir çeşit muskovit mika) klasik bir katkı maddesidir ve gümüşi yeşil veya mavi bir parlaklık verir. Turuncu ve kahverengi renkler hematit veya goetite atfedilir. Aventurin bir kayaç olduğu için fiziksel özellikleri değişkenlik gösterir: özgül ağırlığı 2,64-2,69 arasında olabilir ve sertliği tek kristal kuvarsın sertliğinden biraz daha düşük, yaklaşık 6,5 civarındadır.

Aventurin feldspat veya güneş taşı, turuncu ve kırmızı aventurin kuvarsit ile karıştırılabilir, ancak ilki genellikle daha yüksek şeffaflığa sahiptir. Aventurin genellikle şeritlidir ve aşırı miktarda fuchsit onu opak hale getirebilir, bu durumda ilk bakışta malakit ile karıştırılabilir.
Aventurin adı, İtalyanca "a ventura" kelimesinden türemiştir ve "tesadüfen" anlamına gelir. Bu, 18. yüzyılda aventurin camının veya altın taşının şans eseri keşfedilmesine bir göndermedir. Bir rivayete göre, bu tür cam ilk olarak Murano'da bir işçi tarafından tesadüfen yapılmıştır. İşçi, erimiş "metal"e biraz bakır talaşı düşürmüş ve bu nedenle ürüne avventurino adı verilmiştir. Murano camından bu isim, oldukça benzer bir görünüme sahip olan minerale geçmiştir. İlk olarak bilinen altın taşı, günümüzde aventurin ve güneş taşının yaygın bir taklididir. Altın taşı, camın içinde doğal olmayan bir şekilde eşit olarak dağılmış kaba bakır parçacıklarıyla diğer iki mineralden görsel olarak ayırt edilir. Genellikle altın kahverengidir, ancak mavi veya yeşil renkte de bulunabilir.
Yeşil ve mavi-yeşil aventurinin çoğu, üretken zanaatkarlar tarafından kullanılan Hindistan'da (özellikle Maisur ve Chennai civarında) çıkarılır. Krem rengi beyaz, gri ve turuncu malzeme Şili, İspanya ve Rusya'da bulunur. Malzemenin çoğu boncuk ve figürinlere oyulur, sadece daha ince örnekler kabaşonlara dönüştürülür ve daha sonra mücevherlere yerleştirilir.

Diyoptaz
Optik fenomenler
Mineraller listesi
Malakit
Yeşim

 Vikisözlük'te Aventurin ile ilgili tanım bulabilirsiniz.
"Aventurin". 1 Temmuz 2024. Arşivlenmesi gereken bağlantıya sahip kaynak şablonu içeren maddeler (link) 
"Aventurine Stone: History, Meaning, Uses & More". 2 Eylül 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Aventurine". geology.com. 2 Ekim 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Ekim 2025. 
Gavin Clarke & Andreas Zabczyk. "Aventurine Gemstone Information". 12 Haziran 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Ekim 2025. 
"Green Aventurine Quartz Mineral Specimens". 18 Eylül 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Ekim 2025. 
"Aventurine". 20 Mart 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Balmumu döküm tekniği veya hassas döküm tekniği olarak da bilinir (ayrıca cire perdue de kullanılır, (Fransızca telaffuz: [siʁ pɛʁdy]; dilimize Fransızca'dan geçmiştir). Genellikle gümüş, altın, pirinç veya bronz gibi bir metalden üretilmiş bir heykelin kopyalanarak döküldüğü ve çoğaltıldığı bir işlemdir. Bu kopyalama yöntemiyle karmaşık eserler elde edilebilir. Bu teknikte kalıp olarak kullanılan balmumu, parafin ve benzeri malzeme eriyerek aktığı için bu tekniğe Kayıp mum döküm tekniği de denmektedir.
Bu tekniğin bilinen en eski örnekleri yaklaşık 6.500 yıl öncesine (MÖ 4550–4450) dayanmaktadır ve Bulgaristan'ın Varna Nekropolü'nde bulunan altın eserlere atfedilmektedir. Günümüz Pakistan'ındaki İndus Vadisi uygarlığına ait Mehrgarh'tan bir bakır muska, yaklaşık MÖ 4.000 yılına tarihlenmektedir. Güney İsrail'deki Nahal Mishmar hazinesinde bulunan ve Kalkolitik döneme (MÖ 4500–3500) ait dökme bakır nesnelerin, karbon-14 tarihleme yöntemiyle yaklaşık MÖ 3500 yılına tarihlendiği öngörülmektedir. Biraz daha geç dönemlere ait diğer örnekler ise MÖ üçüncü binyılda Mezopotamya'dan gelmektedir. Balmumu döküm tekniği, parça kalıplama işleminin baskın hale geldiği 18. yüzyıla kadar Avrupa'da yaygındı.
Küçük bronz heykellerin dökümünde kullanılan adımlar oldukça standartlaştırılmıştır, ancak günümüzdeki süreç dökümhaneden dökümhaneye değişmektedir (modern endüstriyel kullanımda bu sürece hassas döküm denir).
Sürecin varyasyonları şunlardır: balmumu dışında malzemelerin (parafin, donyağı, reçine, katran ve tekstil gibi) kullanılabileceğini kabul eden "kayıp kalıp dökümü" yöntemi; Ayrıca "atık balmumu işlemi" (veya "atık kalıp dökümü") olarak da adlandırılır, çünkü döküm parçasını çıkarmak için kalıp imha edilir.

Kalıplar, doğrudan yöntemle balmumundan yapılmış modelin kendisinden veya dolaylı yöntemle balmumundan yapılması gerekmeyen bir modelin balmumundan yapılmış kopyasından alınabilir. Dolaylı işlem için adımlar şunlardır (doğrudan yöntem 7. adımdan başlar):

Model yapımı: Bir sanatçı veya kalıpçı, balmumu, kil veya başka bir malzemeden orijinal bir model oluşturur. Balmumu ve yağ bazlı kil, yumuşaklıklarını korudukları için genellikle tercih edilir.
Kalıp yapımı: Orijinal model veya heykelden bir kalıp yapılır. Sert dış kalıplar, orijinal modelin tam negatifini oluşturan daha yumuşak iç kalıbı içerir. İç kalıplar genellikle lateks, poliüretan kauçuk veya silikondan yapılır ve dış kalıp tarafından desteklenir. Dış kalıp alçıdan yapılabilir, ancak fiberglas veya diğer malzemelerden de yapılabilir. Çoğu kalıp en az iki parçadan oluşur ve yapım sırasında parçalar arasına, kalıbın doğru bir şekilde tekrar birleştirilebilmesi için anahtarlı bir ara parça yerleştirilir. Modelden dışarı doğru uzanan uzun, ince parçalar varsa, bunlar genellikle orijinalinden kesilir ve ayrı olarak kalıplanır. Özellikle büyük modeller için, orijinal modeli yeniden oluşturmak için bazen birçok kalıba ihtiyaç duyulur.
Balmumu: Kalıp tamamlandıktan sonra, eritilmiş balmumu içine dökülür ve genellikle yaklaşık 3 mm (1/8 inç) kalınlığında eşit bir kaplama oluşana kadar kalıbın iç yüzeyini kaplayacak şekilde karıştırılır. İstenilen kalınlığa ulaşılana kadar bu işlem tekrarlanır. Başka bir yöntem ise, kalıbın tamamını eritilmiş balmumu ile doldurup, kalıbın yüzeyinde istenen kalınlığa ulaşana kadar soğumaya bırakmaktır. Bundan sonra, kalan balmumu tekrar dökülür, kalıp ters çevrilir ve balmumu tabakasının soğuması ve sertleşmesi beklenir. Bu yöntemle, balmumu tabakasının genel kalınlığını kontrol etmek daha zordur.
Mumun çıkarılması: Orijinal modelin bu içi boş mum kopyası kalıptan çıkarılır. Model yapımcısı, kalıbın dayanıklılığıyla sınırlı olmak kaydıyla, birden fazla kopya yapmak için kalıbı yeniden kullanabilir.
Kalıp düzeltme: Her bir içi boş balmumu kopyası daha sonra "düzeltilir": Isıtılmış bir metal alet kullanılarak, kalıbın parçalarının birleştiği yerdeki ayırma çizgisini veya çıkıntıları gösteren çapaklar silinir. Balmumu, kusurları gizlemek için düzeltilir.
Döküm kanalı: Balmumu modeline, erimiş döküm malzemesinin akması ve havanın çıkması için yollar sağlayacak ağaç dalları formunda bir balmumu yapısı ile döküm kanalı yerleştirilir. Dikkatlice planlanmış döküm kanalı genellikle üstte, balmumu silindirlerle balmumu modelin çeşitli noktalarına bağlanan bir balmumu "kap" ile başlar. Döküm kanalının içi boş olmak zorunda değildir, çünkü daha sonra işlem sırasında eritilecektir.
Bulamaç: Kalıptan geçirilmiş balmumu kopyası, önce silika bulamacına, ardından kum benzeri bir sıva veya kontrollü tane boyutuna sahip kuru kristal silikaya batırılır. Bulamaç ve kum karışımına seramik kabuk kalıp malzemesi denir, ancak kelimenin tam anlamıyla seramikten yapılmamıştır. Bu dış katman kurumaya bırakılır ve işlem, parçanın tamamını en az bir buçuk santimetre kalınlığında kaplayana kadar tekrarlanır. Parça ne kadar büyükse, dış katmanın da o kadar kalın olması gerekir. İç kısım ayrıca yanmaz malzeme ile doldurulur.
Pişirme: Seramik kabukla kaplanmış parça, fırına açık kısmı aşağı bakacak şekilde yerleştirilir; fırının ısısı silika kaplamaları sertleştirerek bir kabuk oluşturur ve balmumu eriyerek dışarı akar. Eriyen balmumu geri kazanılıp yeniden kullanılabilir, ancak genellikle yakılır. Şimdi orijinal sanat eserinden geriye kalan tek şey, sertleşmiş seramik kabuğun içindeki, eskiden balmumunun kapladığı boşluktur. Besleyici, havalandırma boruları ve açık kısım da artık boştur.
Test: Seramik kabuğun soğumasına izin verilir, ardından suyun besleme ve havalandırma borularından serbestçe akıp akmayacağı test edilir. Çatlaklar veya sızıntılar kalın refrakter macunla onarılabilir. Kalınlığı test etmek için kabuğa delikler açılabilir ve ardından macunla kapatılabilir.
Dökme işlemi: Kabuk, yamaları sertleştirmek ve tüm nem izlerini gidermek için fırında tekrar ısıtılır, ardından kase yukarı bakacak şekilde kumla dolu bir kaba yerleştirilir. Metal, fırındaki bir potada eritilir, ardından dikkatlice kabuğun içine dökülür. Kabuğun sıcak olması gerekir, aksi takdirde sıcaklık farkı onu kırar. Doldurulmuş kabukların daha sonra soğumasına izin verilir.
Kalıptan çıkarma: Kabuk, çekiçle veya kum püskürtme yöntemiyle çıkarılarak ham döküm serbest bırakılır. Metalden de aslına sadık kalınarak yeniden oluşturulan döküm kanalları kesilir ve malzeme başka bir dökümde yeniden kullanılabilirr.
Metal işleme: Tıpkı balmumu kopyalarının işlenmesi gibi, döküm işlemine ait belirgin izler ortadan kalkana kadar döküm parçası işlenir, böylece döküm parçası artık orijinal modele benzer bir görünüme kavuşur. Döküm parçasındaki hava kabarcıklarının bıraktığı çukurlar ve döküm kanalının kalıntıları törpülenir ve parlatılır.
Silika bazlı döküm kalıplarından önce, bu kalıplar çeşitli diğer ateşe dayanıklı malzemelerden yapılıyordu; en yaygın olanları alçı bazlı, içine harç eklenmiş ve kil bazlı olanlardı. Kauçuk kalıplardan önce ise jelatin kullanılıyordu.

Hassas döküm
Döküm
Dökümhane
Dökümcü

"The bronze casting process". Andre Stead Sculpture. 6 Kasım 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Metal Art of Bastar Photos". chhattisgarh.blogspot.com (blog). February 2011. 23 Kasım 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Flash animation of lost-wax casting process". James Peniston Sculpture. 21 Aralık 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Ekim 2007. 
"Virtual foundry". National Museum of Wildlife Art. 16 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Casting a Medal". Sculpture. Victoria and Albert Museum. 29 Ocak 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 22 Eylül 2007. 
"Reconstructing the Bronze Age Trundholm Sun Chariot". comhem.se. Viking bronze. 11 Ekim 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"The "cire-perdue" process of bronze casting". Scientific American past. 15 Ekim 1904. 5 Ekim 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Harvey, A. "André Harvey lost wax process (cire perdue)". 28 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 18 Haziran 2014.

Beril, yeşil renkli zümrütgillerden değerli bir taş. Berilyum alüminyum siklosilikat olan Beril'in kimyasal formülü Be3Al2(SiO3)6 şeklindedir. Heksagonal Beril kristalleri çok küçük kristallerden metrelerce büyük kristallere kadar değişik boyutlarda olabilir. Camsı parlaklıkta, sertliği 7.5-8, yoğunluğu 2.66-2.92'dir. Konkoidal veya düzensiz kırıklar gösterir.
Beril gösterdiği renklere göre çeşitli isimler alır. Deniz mavisi renginde olanına akuamarin. Pembe renkteki berile morganit, altın sarısı renginde olan berile heliodor denir. Renksiz olana goşenit, kırmızı renkli türüne biksbit denir. Zümrüt olarak bildiğimiz yeşil renkli beril, krom içeriğinden ileri gelir. Berilin kullanım alanı ise uçak sanayinde, beril tuzları floresan lambalarda X ışını tüplerinde ve süstaşı olarak kullanılır.
Türkiye'de İşercekaya Mevkii Söğütçük Köyü (Simav-Kütahya) ve Kozluca Köyü (Gördes-Manisa) yörelerinde pegmatitler içinde berile rastlanmıştır.
Beril saflığı ve güzelliği temsil eder. Ayrıca Yunanistan, ABD ve Türkiye gibi ülkelerde yaygın olarak kullanılan bir addır.

Zümrüt

Bileklik, bilek etrafına takılan süs eşyası. Bileklikler deri, kumaş veya metalden yapılırken taş, tahta ve deniz kabukları da içerebilmektedir. Bilezik tek, esnek olmayan bir halkaysa genellikle bilezik olarak adlandırılır.  Ayak bileği etrafına takıldığında bilek bilekliği veya halhal denir.
Bileklikler ayrıca tıbbi muayene ve kimlik tespiti için de kullanılır. Bilezikler takı olarak takıldığında, tılsım gibi diğer dekorasyon öğelerini tutmak için destekleyici bir işleve sahip olabilir. Alerji bilezikleri, yeni doğan bebekler için bazı bileziklerde tıbbi kimlik etiketi ve kimlik bilgileri işaretlenmiştir.

Havlu bileklik
Köle bilezik
Tokat bilezik
İncil bilezik
POW bilezik
Nike+ FuelBand
MagicBands
İtalyan bilekliği
Jel bilezik
Arkadaşlık bilekliği
Crepundia
Choora
Çekici bilezik
Lastik bilezik

Kol bandı
Mücevher türleri listesi

Dilinim, yapısal jeoloji ve petrolojide, deformasyon ve metamorfizmanın bir sonucu olarak gelişir. Deformasyonun derecesi ve metamorfizma, kayaç türü ile birlikte gelişen yarılma özelliğinin türünü belirler. Genellikle bu yapılar basınçlı çözeltiden etkilenen minerallerden oluşan ince taneli kayaçlarda oluşur.
Dilinim, bir kayada düzlemsel özelliklerin gelişim şeklini tanımlayan bir kaya yapraklanma türüdür. Yapraklanma iki gruba ayrılır: birincil ve ikincil. Birincil, magmatik ve tortul kayaçlarla, ikincil deformasyon sonucu metamorfizma geçiren kayaçlarla ilgilidir. Bölünme, ince taneli kayaçlarla ilişkili bir tür ikincil yapraklanmadır. Daha kaba taneli kayalar için, ikincil yapraklanmayı tanımlamak için şistozite kullanılır.
Dilinim için, karışıklık ve tartışmaya neden olabilecek kadar çeşitli tanımlar vardır. Bu makalede kullanılan terminoloji büyük ölçüde Passchier ve Trouw'a (2005) dayanmaktadır. Dilinimin, tercih edilen bir doğrultuda oluşan düzlemsel doku elemanları ile karakterize edilen ince taneli kayaçlarda bir tür ikincil yapraklanma olduğunu belirtirler. Bazı yazarlar ise herhangi bir ikincil yapraklanma formunu tarif ederken dilinimi kullanmayı seçerler.

Katmanlı veya uzun minerallerin tercih edilen yönü, bileşim katmanı, tane büyüklüğü varyasyonları vb. gibi doku elementlerinin varlığı, ne tür bir yarılma formunu belirler. Dilinim, sürekli veya aralıklı olarak kategorilere ayrılır.

Sürekli veya nüfuz edici dilinim, tercih edilen bir doğrultuda eşit olarak dağılmış katmanlı minerallerden oluşan ince taneli kayaları tarif eder. Oluşan sürekli dilinim türü mevcut minerallere bağlıdır. Mikalar ve amfiboller gibi şekillendirilmemiş katmanlı mineralleri bir doğrultuda hizalanır ve kuvars veya kalsit gibi mineraller şekli belirli bir yönde deforme olur. Sürekli dilinim ölçeğe bağlıdır, bu nedenle mikroskopik düzeyde sürekli dilinimli bir kaya, makroskopik düzeyde gözlendiğinde aralıklı dilinim belirtileri gösterebilir.

Aralıklı dilinim, eşit olarak dağılmamış mineralleri olan kayalarda meydana gelir ve sonuç olarak kaya, farklı mineral türlerinin süreksiz katmanları veya lensleri oluşturur. Aralıklı dilinim iki tür etki alanı içerir; dilinim alanları ve mikrolitronlar. Dilinim alanları, alanın eğilimine paralel düzlemsel sınırlardır ve mikrolitronlar bölünme alanları tarafından sınırlandırılmıştır. Aralıklı bölünmeler, mikrolitronların içindeki tanelerin rastgele yönlendirilmesine veya bir önceki yapraklanma kumaşından mikro katlar içermesine göre kategorilere ayrılır. Aralıklı dilinimler için diğer açıklamalar arasında aralık boyutu, dilinim alanlarının şekli ve yüzdesi ve dilinim alanları ve mikrolitronlar arasındaki geçiş yer alır.

Dilinim yapraklanmasının gelişimi, kayaç bileşimine, tektonik süreçlere ve metamorfik koşullara bağlı çeşitli mekanizmalara bağlıdır. Basınç ve sıcaklık koşulları ile birleşen stresin büyüklüğü ve yönü, bir mineralin nasıl deforme olduğunu belirler. Bölünme oluşumunu kontrol eden mekanizmalar, mineral tanelerinin dönüşü, çözelti transferi, dinamik yeniden kristalleşme ve statik yeniden kristalleştirmedir.

Sünek deformasyon sırasında, yüksek en boy oranına sahip mineral tanelerinin dönmesi muhtemeldir, böylece ortalama yönelimleri, sonlu türün XY düzlemiyle aynı yönde olur. Mineral taneler kısalma yönüne dik yönlendirilirse katlanabilir.

Dilinim yapraklanmaları, eşit olmayan mineral tanelerinin basınçlı çözelti ve yeniden kristalleştirme yoluyla yeniden dağıtılmasıyla stres kaynaklı çözelti transferinden kaynaklanabilir. Bu aynı zamanda uzun ve yassı mineral tanelerinin dönüşünü arttırmaya yardımcı olacaktır. Çözelti transferine tabi tutulan mika taneleri belirli bir doğrultuda hizalanacaktır. Basınç çözeltisinden etkilenen mineral taneleri plastik kristal işlemleriyle deforme olursa, tane, sonlu türün XY düzlemi boyunca uzatılacaktır. Bu işlem, taneleri belirli bir yönde şekillendirir.

Dinamik yeniden kristalleşme, bir kaya metamorfik koşullara ve bir mineral kimyasal bileşiminin yeniden dengesine girdiğinde ortaya çıkar. Bu, deforme olmuş tanelerde depolanan serbest enerjide bir azalma olduğunda olur. Deforme olmuş mikrofonlar, yeniden kristalleşmenin meydana gelmesine izin verebilecek yeterli miktarda gerinim enerjisi depolayabilir. Bu işlem, bölünme gelişimi sırasında hem eski hem de yeni minerallerin hasarlı kristal kafese yönlendirilmiş şekilde yeniden büyümesine izin verir.

Bu işlem, deformasyondan sonra veya dinamik deformasyon olmadan gerçekleşir. Yeniden kristalleştirme sırasında ısının yoğunluğuna bağlı olarak, yapraklanma güçlenecek veya zayıflayacaktır. Isı çok yoğun ise, yeni rastgele yönlendirilmiş kristallerin çekirdeklenmesi ve büyümesi nedeniyle yapraklanma zayıflar ve kaya hornfels (boynuztaşı) olur. Önceden var olan bir yapraklanma olan ve mineral birleşiminde bir değişiklik olmadan bir kayaya minimum ısı uygulanırsa, bölünme yapraklanmaya paralel olarak mikaların büyümesi ile güçlendirilecektir.

Dilinimler, deformasyon sırasında geliştirilen kıvrımların eksenel düzlemi ile ölçülebilir bir geometrik ilişki sergiler ve eksenel düzlemsel yapraklanmalar olarak adlandırılır. Yapraklar, bir kayanın bileşimine ve yeterliliğine bağlı olarak eksenel düzleme göre simetrik olarak düzenlenmiştir. Örneğin, karışık kumtaşı ve çamurtaşı dizileri çok düşük ila düşük dereceli metamorfizma sırasında katlandığında, dizinin özellikle kil bakımından zengin kısımlarında kat eksenel düzleme paralel olarak yarılma oluşur. Kumtaşı ve çamurtaşı katlanmış değişimlerinde, yarılma fan benzeri bir düzenlemeye, çamurtaşı katmanlarında ıraksamaya ve kumtaşlarında yakınsaka sahiptir. Bunun nedeni, katlamanın daha güçlü kumtaşı yataklarının, aradaki boşlukları doldurmak için deforme olan daha zayıf çamurtaşları ile burkulmasıyla kontrol edilmesidir. Sonuç yaprak dökümü olarak adlandırılan bir özelliktir.

Dinamik kuvars yeniden kristallenmesi

Dumanlı kuvars (İngilizce: Smoky quartz veya Cairngorm, Almanca: Rauchquarz) kahverengimsi bir makrokristalin kuvars çeşidi. Bir dağ kristali (necef taşı) türü olan dumanlı kuvars koyu duman renginde ve yarı şeffaftır. Çok koyu kahverengiden opak siyah renge kadar olan bir çeşidine morion denir.
Kimyasal formülü SiO2'dir. Özgül ağırlığı 2.65, kırılma katsayısı (indeksi) 1,54-1,55 ve Mohs  sertliği ise 7'dir. Dumanlı kuvars bir makrokristalin kuvars çeşididir. Diğer makrokristalin kuvarslardan bazıları: Ametist, Kedigözü, Sitrin, Dağ kristali ve Pembe kuvarstır.
Dumanlı kuvars binlerce yıldır süs, dekoratif ve dini nesnelerde değerli taş olarak kullanılmıştır. Dumanlı kuvarsın bağlı olduğu burçlar Oğlak ve Yay'dır. Eski zamanlardan beri dumanlı kuvarsın gerginliği giderdiği, korku, panik ve kızgınlığı olumlu duygulara, huzur ve neşeye değiştirdiğine inanılmıştır. Bazıları pankreas ve böbreklerin daha iyi çalışmasına ve zehirli maddelerin vücuttan atılmasına yardım ettiğine inanır.
Dumanlı Kuvars ve onun tam siyah türü olan MORİON dünyada en güzel ve bol miktarda Brezilya'da ve Türkiye'de çıkartılır. Türkiye'de Aydın ili, Koçarlı-Çine-Karacasu ilçelerinde dumanlı kuvars yatakları bulunmaktadır. Yaklaşık 30 yıldır Koçarlı ilçesine bağlı Mersinbeleni Köyü ve civar köyleri tarlalarında topladıkları dumanlı kuvars kristallerini satarak ek gelir elde etmektedirler.

Mineral Galleries - Smoky Quartz
Mineral Miners - Smoky Quartz 13 Şubat 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Elektron, elektrum veya yeşil altın, altın, gümüş ve eser miktarda bakır ve diğer bazı diğer metallerden doğal şekilde oluşan bir alaşımdır. İçindeki metaller in oranına göre parlak sarı ile soluk sarı arasındaki bir renge sahiptir.
En erken MÖ 3. milenyumda Antik Mısır'da kullanıldığı tespit edilen bu metal, Obeliskleri ve Piramitlerin tepelerinin dış kaplamasında kullanılıyordu. Bu metal aynı zamanda kadeh yapımında da kullanılıyordu. Bilinen ilk para olan ve MÖ 7.yüzyılın sonuna veya 6. yüzyıl başına tarihlendirilen, Lidya parası da bu metalden yapılmıştır.

Elektron ismi Yunanca: ἤλεκτρον(ḗlektron) kelimesinin Latinize edilmiş şekli olup Altının ve gümüş ile karıştırılması ile elde edilen bir metal manasına gelir. Aynı kelime kehribar manasında da, muhtemelen rengi sebebiyle, kullanılmıştır. Elekrostatik özelliği sebebiyle kumaş, post gibi yüzeylere sürtüldüğünde kıvılcım çıkartması ve saç teli, saman, odun kıymığı gibi hafif maddeleri kendine çekmesi gibi özellikleriyle insanların merakını cezbeden kehribar, bu fenomene dair kaydedilen ilk deneyleri yapan William Gilbert'in buna sebep olan kuvvete verdiği isim olan "elektrik" kelimesinin ve dolaylı olarak "elektron" kelimesin de, kökenidir. Yani "elektrum", "elektron" ve "elektrik" kelimelerini aynı kelimeden türemiştir.

F. Bodenstedt, Die Elektromünzen von Phokaia und Mytilene (Tübingen 1976)
M. R. Cowell - K. Hyne - N. D. Meeks - P. T. Craddock, Analyses of the Lydian electrum, gold and silver coinages, Metallurgy in Numismatics 4, 1998, 526-538.
T. Stingl, Barren oder Münzen? Überlegungen zum Beginn der Elektronprägung in Westkleinasien, Boreas 23, 2000/2001, 35-52.
L. Weidauer, Probleme der frühen Eelektronprägung. Typos 1 (Fribourg 1975)
R. B. Wallace, The Origin of Electrum Coinage, AJA 91, 1987, 385-397.
R. B. Wallace, Remarks on the Value and Standards of Early Electrum Coins, içinde: M. S. Balmuth, Hacksilber to Coinage. New insights into the monetary history of the Near East and Greece (New York 2001) 127-134.
R. B. Wallace, KUKALIM, WALWET and the Artemision deposit: Problems in Early Anatolian Electrum Coinage, içinde: P. G. van Alfen(yayımlayan), Agoranomina. Studies in Money and Exchange presented to John H. Kroll (New York 2006) 37-48.

Feldspat (Feldispat) (KAlSi3O8 – NaAlSi3O8 – CaAl2Si2O8) bir grup kaya formundaki tektosilikat mineralidir ve Dünya kıtasal kabuğunun ağırlıkça yaklaşık % 41'ini oluşturur.

Feldspatlar, müdahaleci ve ekstrüzyonlu magmatik kayaçlarda bulunan magmadan damarlar halinde kristalleşir ve birçok metamorfik kayaç türünde de bulunur. Neredeyse tamamen kalsik plajiyoklaz feldspattan oluşan kaya Anortosit olarak da bilinir. Feldspatlar ayrıca birçok sedimanter kayaç türünde de bulunur.

Feldspat adı, Feld ("alan") ve Spat ("tanecik") kelimelerinin bir bileşimi olan Almanca Feldspat sözcüğünden türemiştir. Spat sözcüğü belli bir zaman geçtikten sonra "kolayca pullara ayrılan bir kaya" anlamına gelmektedir. Feldspat 18. yüzyılda muhtemelen tarlalarda bulunan kayalarda (Urban Brückmann, 1783) veya granit ve diğer minerallerde "alan" olarak ortaya çıkmasıyla (René-Just Haüy, 1804) daha spesifik bir terim olarak tanıtıldı. Spat'tan -spar'a olan değişimi İngilizce spar kelimesinden etkilenmiştir, bu sözcük iyi bölünme ile opak olmayan bir mineral anlamına gelir. Feldspatik feldspat içeren malzemeleri ifade etmektedir bu nedenle günümüzde felspar sözcüğü kullanılmamaktadır. Kuvars ve feldispat gibi açık renkli mineraller anlamına gelen 'felsic' terimi, feldispat ve silisten türetilmiş olup 'felspar' terimi ile ilgisi bulunmayan kısaltılmış bir kelimedir.

Bu mineral grubu tektosilikatlardan oluşur. Ortak feldspatlardaki ana elementlerin bileşimleri son üç üye cinsinden ifade edilebilir:

Potasyum feldspat (K-spar) sonu KAlSi3O8
Albit sonu NaAlSi3O8
Anorthit sonu CaAl2Si2O8
K-feldispat ve albit arasındaki katı çözeltilere "alkali feldspat" denir. Albit ve anorthit arasındaki katı çözeltilere "plajiyoklaz", veya daha düzgün bir şekilde "plajiyoklaz feldspat" denir. K-feldspat ve anorthit arasında sadece sınırlı bir katı çözelti oluşur ve diğer iki katı çözeltide, Dünya'nın kabuğunda yaygın olan sıcaklıklarda karışmadan oluşur. Albit hem plajiyoklaz hem de alkali feldspat olarak kabul edilir.

Alkali feldispatlar iki türe ayrılır: Bunlar sodyum, alüminyum veya silikon ile kombinasyon halinde potasyum içerenler; ve potasyumun yerine baryum alanlardır. Bunlardan ilki şunları içerir:

Ortoklaz (monoklinik) KAlSi3O8,
Sanidin (monoklinik) (K,Na)AlSi3O8,
Mikroklin (triklinik)  KAlSi3O8,
Anortoklaz (triklinik) (Na,K)AlSi3O8.
Potasyum ve sodyum feldispatlar düşük sıcaklıklarda eriyip mükemmel bir şekilde karışmaz, bu nedenle alkali feldispatların ara bileşimleri daha yüksek sıcaklık alanlarda meydana gelir. Sanidin en yüksek sıcaklıklarda mikroklin ise en düşük sıcaklıklarda stabildir. Perthit, bir ara bileşimin soğutulması sırasında zıt alkali feldispat bileşimlerinin katı çözeltisinden dolayı alkali feldispatta tipik bir dokudur. Birçok granitin alkali feldspatlarındaki pertitik dokular çıplak gözle görülebilir.
Kristallerdeki mikroperitik dokular bir ışık mikroskobu kullanılarak görülebilirken, kriptoperitik dokular sadece bir elektron mikroskobu ile görülebilir. Buna ek olarak, Peristerit] yaklaşık olarak eşit miktarlarda birbirine geçmiş alkali feldspat ve plajiyoklaz içeren feldspat için verilen addır.

Baryum feldispatlar, alkali feldispatlar olarak da bilinmektedir. Baryum feldispatlar, mineral yapısında potasyum yerine baryum koyması sonucunda oluşur. Baryum feldispatlar monokliniktir ve aşağıdaki ürünleri içerir:

Selsiyan: BaAl2Si2O8
Hiyalofan: (K, Ba) (Al, Si)4O8

Plajiyoklaz feldispatlar trikliniktir. Plajiyoklaz serileri aşağıdaki gibidir (% anorthit ile):

Albit (0 ile 10) NaAlSi3O8,
Oligoklaz (10 ile 30) (Na,Ca)(Al, Si)AlSi2O8,
Andesin (30 ile 50) NaAlSi3O8–CaAl2Si2O8,
Labradorit (50 ile 70) (Ca, Na)Al(Al, Si)Si2O8,
Bitownit (70 ile 90) (NaSi, CaAl)AlSi2O8,
Anortit (90 ile100) CaAl2Si2O8.
Plajiyoklaz feldispatın ara bileşimleri soğutma sırasında zıt bileşimin iki feldspatına kadar dönüşebilir ancak difüzyon alkali feldspattan çok daha yavaştır ve sonuçta elde edilen iki feldispat birbirine geçmiş tipik olarak optik mikroskoplarla görülemeyecek kadar ince taneli olurlar. Plajiyoklaz katı çözeltilerindeki birbirine karışmayan boşlukları, alkali feldspatlardaki boşlukla karşılaştırıldığında karmaşıktır. Labradorit bileşiminin bazı feldspatında görünen renklerin oynaması, Bøggild olarak bilinen iç içe büyümüş çok ince taneli eksolüsyon lamellerden kaynaklanmaktadır. Plajiyoklaz serilerindeki özgül ağırlık albitten (2.62) anorthite (2.72-2.75) artmaktadır.

Feldspatların kimyasal ayrışması, illit ve kaolinit gibi kil minerallerinin oluşmasına neden olur.

2010 yılında yaklaşık 20 milyon ton feldspat üç ülke tarafından üretildi: İtalya (4,7 Mt), Türkiye (4,5 Mt) ve Çin (2 Mt).
Feldspat, cam yapımında, seramikte, boya, plastik kauçukta dolgu ve genişletici olarak kullanılan yaygın bir hammaddedir. Cam yapımında, feldspat kaynaklı alümina, ürün sertliğini, dayanıklılığını ve kimyasal korozyona karşı direncini artırır. Seramikte, feldspattaki alkaliler (kalsiyum oksit, potasyum oksit ve sodyum oksit), bir karışımın erime sıcaklığını düşürerek bir bariyer görevi görür. Akışkan parçacıklar, ateşleme işleminde erken bir aşamada erir ve sistemin diğer bileşenlerini birbirine bağlayan camsı bir kalıp oluşturur. ABD'de feldspatın yaklaşık % 66'sı cam kaplama ve cam elyafı dahil olmak üzere cam yapımında kullanılmaktadır. Seramikler (elektrik izolatörleri, atık su tesisatı, seramik, sofra takımı ve fayans dahil) dolgu maddeleri gibi geriye kalan diğer kullanım alanlarını oluşturmaktadır.
Kuzey Karolina, Little Switzerland yakınlarında bir maden bulunan Bon Ami, temizleyicilerinde feldspatı aşındırıcı bir madde olarak kullandı. Küçük İsviçre İş Adamları Derneği, McKinney Madeni'nin dünyanın en büyük feldspat madeni olduğunu ve Kuzey Carolina'nın en büyük feldspat maden üreticisi olduğunu söyledi. William Dibbell, 1910'larda Ohio şirketi Golding ve Sons'a üstün kaliteli bir ürün gönderene kadar feldspat madencilik mika sürecinde bir köşeye atıldı.
Yer bilimlerinde ve arkeolojide feldspatlar potasyum-argon tarihleme, argon-argon tarihlemesi ve lüminesans tarihleme için kullanılmaktadır.
Ekim 2012'de Mars gezegeninde yapılan çalışmalar sırasında, yüksek feldspat içeriğine sahip bir kayayı analiz ettiler.

Fluorit veya florit; CaF2 bileşiminde, saydam veya yarı saydam olan, sarı, yeşil, mavi, mor, kırmızı veya renksiz olabilen bir mineraldir. Doğada en fazla renk çeşitliliğine sahip minerallerden birisidir. Yoğunluğu 3,2 g/cm³, sertliği ise Mohs sertlik cetveline göre 4'tür. Kristal yapısı genelde kübik olmakla beraber oktahedral yapılara da rastlanmaktadır.

Ticari alanda fluorit üç sınıfa ayrılabilir.

Asit sanayinde kullanılan (Asitspar veya Asitgrade)
Kimya sanayinde kullanılan (Seramikspar veya ceramic grade)
Metalurji sanayinde kullanılan (Metspar)
Fluoritin en önemli kullanım alanı çelik metalurjisidir. Bu alanda kullanılacak olan fluoritin tenörü %85'ten az olmamalıdır. Çelik üretimi sırasında, demire eklenilmesi sonucunda ergime kolaylaştırılır ve istenmeyen maddelerin artık içinde kalması sağlanır.
Diğer bir kullanım alanı ise hidroflorik asit (HF) üretimidir. Bu asit özellikle kimya sektöründe büyük önem taşımaktadır. Yüksek oktanlı benzin, cam, plastik ve haşere ilaçlarının üretiminde fluorit kullanılmaktadır. Kimya sanayinde kullanılacak fluoritin tenörü %98'den fazla olmalıdır.
Fluorit bunların dışında gıda sanayinde, çimento, renkli cam, optik endüstrisinde ve seramikçilikte kullanılmaktadır.

Kullanım alanlarına göre ürün spesifikasyonları şu şekildedir:
Asitspar:

%97 CaF2
< %1,5 SiO2
%0,03 - 0,1 S
< 10 -12 ppm As
100-550 ppm P
Seramik Sınıfı:

%95 - 96 1. kalite CaF2
%80 - 90 2. kalite CaF2
< %2,5-3,0 SiO2
%0,12 Fe2O3
Metspar:

%60 CaF2
< %0,3 Sülfür
< %0,5 Pb

Yozgat, Elazığ, Kırşehir, Adana, Eskişehir, Kütahya (Tavşanlı) bölgelerinde fluorit yatakları mevcuttur. Ancak çoğu genellikle küçük rezervlidir. Damar şeklinde cevherleşme görülmektedir.
Türkiye mevcut üretim kapasitesiyle, kendi iç fluorit talebini karşılayamamaktadır. Bu sebeple fluorit ithal edilmektedir. Türkiye'de özellikle İSDEMİR ve ERDEMİR en büyük tüketicileridir. Seramik ve cam üretiminde kullanılan fluorit ise yurt içindeki kaynaklardan karşılanmaktadır.

Florit allokromatiktir, yani elementel safsızlıklarla renklendirilebilir. Florit çok çeşitli renklerde gelir ve sonuç olarak "dünyanın en renkli minerali" olarak adlandırılmıştır. Gökkuşağının çeşitli tonlardaki her rengi, beyaz, siyah ve berrak kristallerle birlikte florit örnekleriyle temsil edilir. En yaygın renkler mor, mavi, yeşil, sarı veya renksizdir. Daha az yaygın olanları pembe, kırmızı, beyaz, kahverengi ve siyahtır. Renk imar veya bantlama yaygın olarak bulunur. Floritin rengi, safsızlıklar, radyasyona maruz kalma ve renk merkezlerinin boşluklarının olmaması gibi faktörlerle belirlenir.

Gemoloji, (kıymetli taş bilimi), mücevherlerde kullanılan kıymetli taşların ve süs taşlarının tanımlanması ve sınıflandırılmasıdır. Taşların oluşumunu, çıktığı yerleri, fiziksel ve kimyasal özelliklerini inceler. Aynı zamanda sentetik, taklit ve işlem görmüş taşlar hakkında bilgi verir. Gemoloji, bir mineraloji branşı olup bazı profesyonel mücevherciler akademik eğitim almış gemolojistlerdir.

Süstaşlarının yer kabuğunda oluşumu incelenmesi, aranması bulunuşu ve madenciliği
Süstaşlarının bilimsel inceleme yöntemleriyle incelenip tanımlanması, sınıflandırılması
Süstaşlarının değersel ve bilimsel sınıflandırılması
Süstaşlarının renk ve saflık değerlerini arttırma, muamelesi, iyileştirme yöntemleri
Süstaşlarının sentetik üretimi
Süstaşlarının her türlü işleme teknikleri ile kesilmesi, işlenmesi, gereğine göre şekillendirilmesi
Arkeogemoloji (süstaşlarının tarihi sürece göre tanımlanması yer, zaman ve süstaşı olma özelliklerine göre sınıflandırılması)
Süstaşlarının mücevher haline getirilmesi, soymetallerle birlikte işlenebilir hale getirilmesi(mıhlanması, montürlenmesi)
Süstaşlarının pazarlanması

http://www.gemoloji.host.sk/ 21 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Canadian Institute of Gemmology - GEMOLOGY WORLD 30 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güneş taşı veya sunstone, belirli yönlerden bakıldığında parlayan bir görünüm sergileyen bir plajiyoklaz feldspattır. Güney Norveç, İsveç, ABD'nin çeşitli bölgelerinde ve Güney Avustralya'nın orta kıyısı boyunca bazı kıyı kesimlerinde bulunur.

Güneş taşı yakın zamana kadar popüler değildi. Son zamanlara kadar en çok Tvedestrand mevkiinde, Arendal yakınlarında, Norveç'in güneyinde bulunabilir. Bulunabileceği diğer bölgeler arasında Sibirya'daki Baykal Gölü ile Statesville, Kuzey Carolina'nın da aralarında bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nin çeşitli yerleri yer alır.

2000'li yılların başlarında, 'Andesine' olarak bilinen, kırmızı veya yeşil renkli olabilen yeni bir taş çeşidi mücevher pazarına girmiştir. Tartışmalardan sonra, Çin'den temin edildiği iddia edilen bu taşların çoğunun, bir bakır difüzyon işlemi ile yapay olarak sonradan renklendirildiği keşfedilmiştir.

Oregon Güneştaşı (Oregon Sunstone) olarak bilinen bir güneş taşı çeşidi, Harney County, Oregon'dan çıkartılmaktadır. Oregon Sunstone elementer halde bakır içerir. Taş, kristallerinin oldukça büyük olması açısından eşsizdir. Bakır, bazı taşlarda farklı renklere yol açmakta olup, daha fazla bakır, daha koyu renklere neden olmaktadır.
4 Ağustos 1987'de Oregon Eyalet Yasama Meclisi, Oregon Sunstone'u ortak kararla devlet taşı olarak belirlemiştir.

Mineraloji Veritabanı 27 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oregon Encyclopedia'da Saab, Patricia. Oregon Sunstone

Hematit, Fe2O3 formülüne sahip yaygın bir demir oksittir ve kayalarda ve topraklarda yaygındır. Kan taşı olarak da bilinen hematitin en yaygın renkleri kırmızı ve kahverengidir. Hidrotermal damarlarda ve magmatik kayalarda aksesuar minerali olarak bulunabilir. Volkanik kayalarda, birçok metamorfik kayada, kontakt metamorfik yataklarda, birincil veya ikincil olarak sedimanter kayalarda yaygın olarak oluşabilir. Ayrıca siyahtan griye, sarıdan kahverengine kadar içerdiği diğer kayaçlardan ötürü farklı renkler de bulunur. Pigment olarak da kullanılan hematit, çelik üretiminde kullanılan temel mineraldir. Ana demir cevheri olarak çıkarılır. Çeşitleri arasında böbrek cevheri, martit (manyetit sonrası psödomorflar), demir gülü ve spekülarit (speküler Hematit) bulunur. Bu formlar değişmekle birlikte, hepsinin pas kırmızısı bir çizgisi vardır. Hematit saf demirden daha serttir, ancak çok daha kırılgandır. Maghemite, Hematit ve manyetite bağlı bir oksit mineralidir.

Bantlı demir oluşumlarında büyük Hematit birikintileri bulunur. Mineral sudan çökelebilir ve bir gölün veya diğer duran suyun altındaki katmanlar halinde toplayabilir. Kil büyüklüğündeki Hematit kristalleri, topraktaki ayrışma işlemlerinin oluşturduğu ikincil bir mineral olarak da ortaya çıkabilir ve goetit gibi diğer demir oksitler veya oksihidroksitler ile birlikte, birçok tropik, eski veya çok yıpranmış toprakların kırmızı renginden sorumludur. Volkanik kayalarda, birçok metamorfik kayada, kontakt metamorfik yataklarda, birincil veya ikincil olarak sedimanter kayalarda yaygın olarak oluşabilir. BET analizlerinde siderit, hematit ve manyetit numunelerinin yüzey alanları sırasıyla 65.55, 59.06, 28.69 m²/g olarak bulunmuştur. Ayrıca, tüm numunelerin SEM görüntülerinden anlaşılacağı üzere; genel bir homojen görüntü sergilediği ve numunelerin partüküllerinde çok fazla bir aglemerasyonun olmadığı anlaşılmaktadır.

Hematit, bazı Hematit çeşitlerinde bulunan kırmızı renklenme nedeniyle Yunanca kan αμμα (haima) kelimesinden türetilmiştir. Hematit rengi bir pigment olarak kullanmak için kendini ödünç verir. Taşın İngilizce adı Latince lapis haematites C'den alınan Fransız hématite pierre'den türetilmiştir. Hardal, değişen miktarlarda Hematit ile %20 ile %70 arasında değişen bir kildir. Kırmızı hardal suyu hidratsız Hematit içerirken, sarı hardal suyu hidratlı Hematit (Fe2O3·H2O) içerir. Hardal asıl kullanım amacı kalıcı bir renk ile renklendirme içindir.
Bu mineralin kırmızı tebeşir yazımı, insan tarihinin en erken dönemlerinden biriydi. Toz mineral ilk olarak 164.000 yıl önce Pinnacle-Point man tarafından, muhtemelen sosyal amaçlar için kullanıldı. Hematit kalıntıları da 80.000 yıl önceki mezarlarda bulunur. Polonya'da rydno yakınlarında ve Macaristan'da yaşayan Kırmızı tebeşir madenleri, Yukarı Ren'deki doğrusal çömlek kültürüne ait olan MÖ. 5000'den yılından itibaren olduğu belirlenmiştir.
Tarih öncesi çağlarda ilk kullanımı 164.000 yıl öncey Pinnacle-Point adamı tarafından yapıldı Toz şeklindeki mineral, Güney Afrika'da bulunan Pinnacle Point mağarasında sosyal farklılaşma için kullanmıştı. Hematit artıkları, takriben MÖ 80000 yılına ait mezarlarda bulunmaktadır. Polonya'da bulunan Rydno ve Macaristan'daki Lovas yakınlarında paleolitik hematit çukurları bilinmektedir (MÖ 60000).
Avrupa'da bilinen en eski yer altı maden ocakları Taşoz adasındaki Tzines ve Vaftochili' dedirler (MÖ 20000 ila MÖ 15000). Almanya'da buna benzer kapsamda tarih öncesi çağa ait madencilik izlerine Bad Sulzburg ve Münster vadîsinde (Kara Orman) rastlanır (MÖ 5000'de orada bulunulmuş Band seramik kültürü).

Hematitin manyetik yapısı, 1950'lerde yaklaşık 1.000 K (730 °C) Curie sıcaklığına sahip ferromanyetik olduğu, ancak son derece küçük bir manyetik momentle (0,002 µB) ortaya çıktığı için önemli bir tartışma ve tartışma konusuydu. Manyetizma, manyetik alan tarafından oluşturulan fiziksel bir olgudur. Elektrik akımı ya da temel bir parçacık herhangi bir manyetik alan yaratabilir. Bu manyetik alan aynı zamanda diğer akımları ve manyetik momentleri de etkiler. Manyetik alan her maddeyi belli bir ölçüde etkiler. Kalıcı mıknatıslar üzerindeki etkisi en çok bilinen bir durumdur. Kalıcı mıknatıslar ferromanyetizmadan dolayı kalıcı manyetik momente sahiptir. Ferromanyetizma kelimesinde yer alan “ferro” ön eki demir elementinin isminden türetilmiştir. Bir maddenin manyetik durumu sıcaklık, basınç, uygulanan manyetik alan gibi faktörlere bağlı olarak değişir. Bu değişkenler değiştiğinde, bir madde birden fazla manyetizma özelliği sergileyebilir. Net manyetik momenti olmayan bir faza yaklaşık 260 K (-13 °C) sıcaklıkta bir düşüş ile farklı geçişler olur. O anki pozisyonun 260 K (-13 °C) sıcaklıkta bir azalma ile kaybolması, anların C ekseni boyunca hizalanmasına neden olan anizotropideki bir değişiklikten kaynaklanır. Bu yapılandırmada, hareket eğimi enerjiyi azaltmaz. Sistemin esas olarak antiferromanyetik olduğu, ancak katyon alanlarının düşük simetrisinin, spin–yörünge kuplajının, C eksenine dik düzlemde olduklarında anların bükülmesine neden olmasına izin verdiği gösterilmiştir. Dökme hematitin manyetik özellikleri nano ölçekli muadillerinden farklıdır. Örneğin, hematitin Morin geçiş sıcaklığı parçacık boyutunda bir azalma ile azalır. Bu geçişin bastırılması Hematit nanopartiküllerinde gözlenmiştir ve kristaller kafesindeki safsızlıkların, su moleküllerinin ve kusurların varlığına değinilmiştir. Hematit, mineralin manyetik ve kristal kimyasal özelliklerini etkileyen çeşitli su, hidroksil grupları ve boşluk ikamelerine sahip karmaşık bir katı çözelti oksihidroksit sisteminin bir parçasıdır. Diğer iki uç üyeye protohematit ve hidrohematit denir.
Hematit için geliştirilmiş manyetik zorlamalar, çözeltiden hazırlanan iki hatlı bir ferrihidrit prekürsörünün kuru ısıtılmasıyla elde edilmiştir. Hematit, 289 ila 5,027 oersteds (23-400 kA/m) arasında değişen sıcaklığa bağlı manyetik gidergenlik değerleri sergilemektedir. Bu yüksek koersivite değerlerinin kökeni, artan sıcaklığında farklı parçacık ve kristalit boyutu büyüme oranları ile indüklenen (reteç kullanılmadan mıknatıs veya magnetik alan kullanılarak elde edilen akım) alt parçacık yapısının bir sonucu olarak yorumlanmıştır. Büyüme oranlarındaki bu farklılıklar, nano ölçekte bir alt parçacık yapısının ilerici bir gelişimine çevrilir. Bununla birlikte, daha düşük sıcaklıklarda (350-600 °C), tek parçacıklar kristalleşir; daha yüksek sıcaklıklarda (600-1000 °C), bir altpartikül yapısına sahip kristal agregaların büyümesi tercih edilir. Siderit doğal mineralinin % 74.46 lık giderimle en yüksek performansı gösterdiği, hematit ve manyetit doğal mineralleri için giderim etkinliklerinin sırasıyla % 41.03 ve % 34.34 olarak gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Kullanılan doğal minerallerden siderit, hematit ve manyetitin hem adsorpsiyon hem de Fenton ve foto-Fenton proseslerinde boyar maddelerin sulu çözeltilerden gideriminde umut verici bir katalizör olarak kullanabileceği söylenebilir.

Demir madenlerinin atıklarında Hematit bulunur. Yakın zamanda geliştirilen bir süreç olan manyetasyon döneminde Minnesota'nın engin Mesabi menzili demir bölgesindeki eski maden atıklarından Hematit toplamak için mıknatıslar kullanır. Falu kırmızı geleneksel İsveç ev boyalarda kullanılan bir pigmenttir. Başlangıçta, bu Falu madeninin atık yapılmıştı.

Hematitin spektral imzası, NASA Mars Global Surveyor'daki Kızılötesi spektrometre tarafından Mars gezegeninde 2001 Mars Odyssey Mars etrafında yörüngede uzay aracı görüldü. Mineral iki bölgede bolca görüldü. Terra Meridiani 0 ° boylam Mars ekvator sitesi ve Aram kaos yakın site Valles Marineris gibi diğer bazı siteler de Aureum Chaos gibi Hematit gösterdi. Karasal hematit tipik olarak sulu ortamlarda veya sulu değişiklik ile oluşturulan bir mineral olduğu için, bu tespit, iki ikinci yeterince bilimsel olarak ilginç Mars Keşif Rovers belirlenmiş Terra Meridiani bölgesinde bir siteye gönderilmiştir Meridiani Planum. In-situ tarafından araştırmalar Fırsat rover küçük şeklinde çok onun hematit önemli miktarda gösterdi kürelerin gayri bilim ekibi tarafından "yaban mersini" olarak seçilmiştir. Analiz Bu bilyeler görünüşte olduğunu gösterir konkresyonlar bir su çözeltisinden oluşan. "Mars'ta hematit kuruldu sadece nasıl bilmemiz, geçmiş ortamını karakterize ve bu ortam yaşam için elverişli olup olmadığını belirlemek yardımcı olacaktır".

Takı Hematit popülerliği nedeniyle yas takı kullanımı, Viktorya döneminde İngiltere'de yükseldi. Yaldızda bazı Hematit veya demir oksit bakımından zengin kil türleri, özellikle Ermeni bole kullanılmıştır. Hematit, gravür oyulmuş mücevherlerin yaratılmasında olduğu gibi sanatta da kullanılır. Hematit manyetik Hematit olarak satılan sentetik bir malzemedir. Demirtaşı oluşan demir minarelleri oksit, limonit, hematit ve manyetit şeklinde oluşabilir. Hidrotermal damarlarda ve magmatik kayalarda aksesuar minerali olarak bulunabilir.

Hongshan kültürü (Çince: 紅山文化; pinyin: Hóngshān Wénhuà), Çin'in Liaoning eyaletinde Liao Nehri havzasında MÖ 4700'den 2900'e kadar var olan bir Neolitik kültürdü. Hongshan siteleri, İç Moğolistan'dan Liaoning'e kadar uzanan bir bölgede yer almaktadır.
Kültür, Chifeng kentine bağlı Hongshan semtinde bir site olan Hongshanhou'nun adını almıştır. Hongshanhou bölgesi, 1908'de Japon arkeolog Torii Ryūzō tarafından keşfedildi ve 1935'te Kōsaku Hamada ve Mizuno Seiichi tarafından kapsamlı bir şekilde kazıldı.

Yinqiu Cui ve ark. 2013'ten itibaren, çeşitli Hongshan arkeolojik alanlarından alınan birleşik örneklerin %63'ünün haplogrup N-M231'in N1 (xN1a, N1c) alt grubuna ait olduğu ve N'nin 89 yaşında Neolitik dönemde bölgedeki baskın haplogrup olduğu hesaplandı. %, payı zamanla giderek azalmaktadır. Bugün bu haplogrup en çok Finlandiya'da, Baltık ülkelerinde ve Yakutlar gibi kuzey Sibirya etnik grupları arasında yaygındır.
Çalışmada tanımlanan diğer haplogrupları, her ikisi de günümüz sakinleri arasında baskın olan C ve O3a (O3a3) idi.
Nelson ve ark. 2020, Hongshan kültürünü "Trans-Avrasya" dilsel bağlamına bağlamaya çalışır.

Allan, Sarah (ed), The Formation of Chinese Civilization: An Archaeological Perspective, 0-300-09382-9
Chang, Kwang-chih. The Archaeology of Ancient China, 0-300-03784-8
Nelson, Sarah Milledge (ed), The Archaeology of Northeast China: Beyond the Great Wall, 0-415-11755-0

Hongshan culture 30 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. china.org.cn
Discussion of Hongshan culture 23 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hotan (şehir), (Farsça: ختن; Uygurca: خوتەن‎, Xoten, Hotǝn shehiri, Çince: basit: 和阗 veya 和田; geleneksel: 和闐; Pinyin: Hétián; bazen Khotan veya İlchi diye de konuşulur.) Çin'e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin güney batısında İpek Yolu'nun Taklamakan güney güzergâhı üzerinde yer alan tarihi bir vaha şehridir.

Hotan şehri, dört mahalle komitesi (社区居民委员会 jūmínwěiyuánhùi), bir kasaba (镇 zhèn), üç kırsal belde (乡 xiāng) ve bir özel kırsal belde (虚拟乡) gibi yerleşim birimlerinden oluşur.

Orhun Yazıtlarından Tunyukuk kitabesinde Kordan olarak geçmektedir.
Diğer verilen isimler: Ho-tien-hsien, Ho-t'ien-chen, Khōtan, Khotan ve Ho-t'ien. Kâşgarlı Mahmud, Türk dilinin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"ادن Udun" "Xotan şehrinin adı. Xotanda oturanlara da udun derler" ve "قاش اكوز Kaş Öküz: Xotan şehrinin iki yanından akan iki deredir” gibi bilgiler verilmiştir.

Hotan Eski Çağ'da Budist kültürünü Orta Asya'ya bağlayan önemli bir merkezdi. Çinliler tarih boyunca buraya büyük önem vermişler ve kutsal kabul ettikleri yeşim taşı sebebiyle Hotan'da yaşayan halk ile iyi geçinmeye çalışmışlardır. Hotan'ın 8,5 km batısında yapılan kazılarda manastır kalıntıları ve keşiş hücreleri ile birlikte Budizmle ilgili Sanskritçe belgeler bulunmuştur.

Batı Türkleri Miladi 632 yılında Hotanı aldılar ve Hotan beyinin 649 yılında lakabı yabgu idi. 641 yılından önce Hotan şehri yanında "Ts'io-mo" da Batı Türklerinin bir valisi vardı ve 646 yılında "She-Küei" Kağan Hotan'a sahip oldu.
658 yılında Çinliler Hotanı geri aldılar, 659 yılında da Tu-man Tigin geri aldı. 670 yılında Tibetliler Hotanı aldı. 704 yılında Kul Çur Hotan'da K'an şehrini aldı. 739 yılında etrafında Hotan Türgiş Kağanlarına bağımlı idi.  9. yüzyılda Hotan Türkistan'da sayılırdı ve hükümdarın adı "Al-mu'azzam al-Türk va al-Tubbut" (Türklerin ve 
Tibetlilerin muazzamı) şeklinde tanımlanmıştır.
İpek Yolu üzerinde önemli bir şehir olan Hotan'a tarih boyunca; Büyük Hun Devleti, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Karahıtaylar, Moğollar, Çağatay Hanlığı ve Timurlular Devleti hakim oldu.
Uygur Devleti zamanında Türkleşen şehir, Karahanlılar zamanında İslamlaştı. 10. asırda yazılmış bazı İslam kaynaklarında Hotan'la ilgili ayrıntılı bilgiler mevcuttur.

Doğu Türkistan'da 1514 ile 1680 yılları arasında Altışehir (Altıshahr) olarak bilinen Hotan, Yarkent, Yengihisar, Kaşgar, Aksu ve Uçturfan gibi şehirleri içine alan bölgede Yarkand Hanlığı, (mamlakati Yarkand, mamlakati Moghuliya, mamlakati Saidiya) egemenlik sürmüştür.

Hotan 19. yüzyılda Çinliler ile Uygur Türklerinin mücadelelerine sahne oldu. 1877'de Yakup Bey'in ölümünden sonra şehir Çin idaresine geçti. Bu tarihten sonra Çin idaresine karşı çok sayıda isyan çıktı. Doğu Türkistan Türkleri, Mehmet Emin Buğra liderliğinde  1933'te Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetini kurdu. Hotan şehri de aynı yıl bu devlete katıldı. 1949'da Çin'in kurulmasından sonra tekrar Çin idaresine giren şehir 1955'te yeni kurulan Sincan Uygur Özerk Bölgesine dahil edildi. Bu tarihte sonra da Çin idaresine karşı birkaç isyan meydana geldi. Bu isyanların tamamı kısa süre içinde bastırıldı.
Hotan aynı zamanda çok sayıda alimi ile meşhur bir şehirdir. Hoteni olarak tanınan bu alimlerden biri olan Kadı Cemaleddin el Hotani Anadolu Selçuklu sultanı IV. Kılıçarslan zamanında vezirlik yapmıştır.

Bölgenin en eski ve en önemli geçim kaynağı ipekçiliktir. Bölgede meyve, üzüm, pamuk, buğday, mısır ve pirinç üretimi yaygındır, hayvancılık da gelişmiştir.
Hotan, ayrıca tarih boyunca ve günümüzdeki zenginliği yerli halkın Yurungkaş Nehri adını verdiği kurumuş olan bir nehir yatağından çıkarılan yeşim (Çince: 玉 „Yù“) taşından gelir. Daoism (Taoism) dininin en yüksek tanrılarından biri olan Yeşim imparator'un ismidir. Çin kültüründe yeşim taşı takmanın iyi şans getireceğine inanılır. Ayrıca antik çağlarda yeşim taşının böbrek hastalıklarını iyileştirici gücü olduğuna inanılır. Bunun dışında bazı bölgelerde yeşim taşının diş çürüklerine ve ağrılarına iyi geldiğine de inanılmıştır. Şehirde metal ve değerli taş işlemeciliği gelişmiştir.
1982 yılında Sincan Üretim ve İnşaat Kolordusu kısaltılmış XPCC (Çince: basit 新疆生产建设兵团; geleneksel: 新疆生產建設兵團; Pinyin: Xīnjiāng Shēngchǎn Jiànshè Bīngtuán), denilen  onüçüncü tarımsal bölümü İl düzeyi şehir olan Hotan İlinde kurulmuştur ve Hotan'dan yönetilir.

Hotan Havalimanı

Hotan (şehir) için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
Resmi Hükümet sitesi18 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)

Kalsit, kimyasal formülü CaCO3 olan kristalleşmiş kalsiyum karbonat. Saydam, beyaz, sarı, rustik yeşil ve mavimsi renkte olabilir. Sertliği 3, özgül ağırlığı 2,71'dir. Soğuk ve seyreltik hidroklorik asitte (tuz ruhu) şiddetli bir köpürme ile ayrışır. Çakı ile çizilir. CO2'li sularda çözünerek Ca(HCO3)2 yapar.
Nadiren erüptif kayalardan özellikle pegmatitlerde ilksel olarak bulunur. Genellikle sekonder bir mineraldir. Doğada bolca bulunur. Genellikle karbonatlı sedimanter kayaların (ör: kireçtaşları) ve mermerlerin ana bileşenidir. Çeşitli şekillerde işlenerek boya, kâğıt, plastik sektöründe dolgu malzemesi olarak kullanılır. Plastik sektöründe kullanılan kalsitler ise; kaplı ve kapsız olmak üzere 2 çeşittir.

CaCO3 + ısı → CaO (sönmemiş kireç) + CO2
CaO + H2O → Ca(OH)2 (sönmüş kireç)
Türkiye'de Niğde ilinde çıkarılan Kalsit madeni oldukça parlak olmasından dolayı ticari değeri yüksektir.

Kalsit, 19. yüzyılda kireç için Latince, calx (genetik calcis) kelimesini mineralleri adlandırmak için kullanılan -ite eki ile ifade edilen Alman Kalsit'ten türetilmiştir. Dolayısıyla etimolojik olarak tebeşirle ilişkilidir. Arkeologlar ve taş ticareti uzmanları tarafından uygulandığında alabaster terimi, sadece çeşitli jips için ayrıldığı jeoloji ve mineralojide olduğu gibi kullanılmaz; aynı zamanda, benzer görünümlü, yarı saydam çeşitlerde ince taneli şeritli kalsit birikintisi için.

Yayınlarda, kalsit kristallerindeki yönleri tanımlamak için iki farklı Miller indeksi seti kullanılır - üç indeks h, k, l ile altıgen sistem ve dört indeks h, k, l, i olan rhombohedral sistem. Komplikasyonlara ek olarak, kalsit için birim hücrenin iki tanımı da vardır. Daha eski bir "morfolojik" birim hücre olan kristallerin yüzleri arasındaki açıları ölçerek ve en küçük sayıları arayarak çıkartıldı. Daha sonra X-ışını kristalografisi kullanılarak bir "yapısal" birim hücre belirlendi. Morfolojik birim hücre yaklaşık boyutlar a = 10 Å ve c = 8,5 Å iken, yapısal birim hücre için bunlar = 5 Å ve c = 17 Å'dir. Aynı yönelim için, morfolojikden yapısal birimlere dönüştürmek için c, 4 ile çarpılmalıdır. Örnek olarak, bölünme morfolojik koordinatlarda "{1 0 1 1} üzerinde mükemmel" ve yapısal birimlerde "{1 0 1 4} üzerinde mükemmel" olarak verilmektedir. (Altıgen indekslerde bunlar {1 0 1} ve {1 0 4} 'dir.) Eşleştirme, bölünme ve kristal formları daima morfolojik birimlerde verilir.

800'den fazla kalsit kristal şekli tanımlanmıştır. En yaygın olanları, altıgen {2 1 1} yönlerde (morfolojik birim hücre) veya {214} yönlerde (yapısal birim hücre) yüzleri olan scalenohedradır; ve rhombohedral, yüzleri {1 0 1} veya {1 0 4} yönlerinde (en yaygın bölünme düzlemi). Alışkanlıklar arasında akut ila geniş rhombohedra, tablo formları, prizmalar veya çeşitli scalenohedra bulunur. Kalsit, gözlenen formların çeşitliliğine katkıda bulunan birkaç eşleştirme türü sergiler. Lifli, taneli, lamelli veya kompakt olarak ortaya çıkabilir. Lifli, çiçek açan bir form lublinit olarak bilinir. Yarılma genellikle eşkenar dörtgen forma paralel olarak üç yöndedir. Kırılması konkoiddir, ancak elde edilmesi zordur.
Skalenohedral yüzler kiral olup ayna görüntüsü simetrisi ile çiftler halinde gelir; bunların büyümesi, L- ve D-amino asitler gibi kiral biyomoleküllerle etkileşimden etkilenebilir. Rhombohedral yüzler achiral.

Tanımlayıcı bir Mohs sertliği 3, özgül ağırlığı 2.71'dir ve parlaklığı kristalize çeşitlerde vitrözdür. Renk beyazdır veya hiç yoktur, ancak mineral safsızlıklarla dolu olduğunda gri, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor, kahverengi veya hatta siyah tonları oluşabilir.

Kalsit opak saydamdır ve bazen fosforesans veya floresan gösterebilir. İzlanda spar adlı şeffaf bir çeşitlilik optik amaçlar için kullanılır. Akut skalenohedral kristallere bazen "dogtooth spar", rhombohedral form bazen "nailhead spar" olarak adlandırılır. Karakteristik çift kırılımlı optik davranışı gösteren kalsit fotoğrafı.
Tek kalsit kristalleri çift kırılma (çift kırılma) adı verilen optik bir özellik gösterir. Bu güçlü çift kırılma, açık bir kalsit parçasından görülen nesnelerin iki katına çıkmasına neden olur. Birefringent etki (kalsit kullanarak) ilk olarak 1669 yılında Danimarkalı bilim adamı Rasmus Bartholin tarafından tanımlanmıştır. 90590 nm dalga boyunda, sırasıyla 1,658 ve 1,486 sıradan ve olağanüstü kırılma indekslerine sahiptir. 190 ve 1700 nm arasında sıradan kırılma indisi yaklaşık 1,9 ile 1,5 arasında değişirken, olağanüstü kırılma endeksi 1,6 ile 1,4 arasında değişmektedir.

Kalsit, çoğu karbonat gibi, çoğu asit formuyla çözülür. Kalsit, su sıcaklığı, pH ve çözünmüş iyon konsantrasyonları gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak yeraltı suyu ile çözülebilir veya yeraltı suyu ile çöktürülebilir. Kalsit soğuk suda oldukça çözünmez olmasına rağmen, asitlik kalsitin çözünmesine ve karbondioksit gazının salınmasına neden olabilir. Ortam karbondioksit, asitliği nedeniyle, kalsit üzerinde hafif bir çözünürleştirici etkiye sahiptir. Kalsit, sıcaklık arttıkça suda daha az çözünür hale geldiği retrograd çözünürlük adı verilen alışılmadık bir özellik sergiler. Yağışlar için koşullar uygun olduğunda, kalsit mevcut kaya tanelerini bir araya getiren mineral kaplamalar oluşturur veya kırıkları doldurabilir. Koşullar çözünme için uygun olduğunda, kalsitin uzaklaştırılması kayanın gözenekliliğini ve geçirgenliğini önemli ölçüde artırabilir ve uzun bir süre devam ederse mağara oluşumuna neden olabilir. Peyzaj ölçeğinde, kalsiyum karbonat bakımından zengin kayaçların sürekli çözünmesi, mağara sistemlerinin genişlemesine ve nihayetinde çökmesine yol açarak çeşitli karst topoğrafyalarına yol açabilir.

Eski Mısırlılar, yakın ilişki nedeniyle adı kaymaktaşı terimine katkıda bulunan tanrıça Bast'la ilişkilendirerek birçok kalsit taşıdılar. Diğer birçok kültür, materyali benzer oyma nesneler ve uygulamalar için kullanmıştır.
Yüksek dereceli optik kalsit, 2.Dünya Savaşı'nda, özellikle bomba nişanları ve uçaksavar silahlarında silah nişangahları için kullanıldı. Ayrıca, görünmezlik pelerini için kalsitin kullanılması için deneyler yapılmıştır.
Mikrobiyolojik olarak çökeltilmiş kalsit, toprak ıslahı, toprak stabilizasyonu ve beton onarımı gibi çok çeşitli uygulamalara sahiptir.
80 kg'lık bir Carrara mermerinden elde edilen kalsit, and18O ve calib13C kalibrasyonunda kütle spektrometrisinde IAEA-603 izotopik standardı olarak kullanılır.

Kalsit, çoğunlukla ölü deniz organizmalarının kabuklarından oluşan, özellikle kalker olan tortul kayaçların ortak bir bileşenidir. Tortul kayaçların yaklaşık% 10'u kireçtaşıdır. Metamorfik mermerin birincil mineralidir. Aynı zamanda bir damar minerali olarak kaplıcalardan birikenlerde de görülür; sarkıt ve dikitler olarak mağaralarda; ve karbonatitler, kimberlitler gibi volkanik veya mantodan türetilen kayalarda veya nadiren peridotitlerde bulunur.
Kalsit genellikle deniz organizmalarının kabuklarının birincil bileşenidir, örneğin, plankton (kokolitler ve planktik foraminifera gibi), kırmızı alglerin sert kısımları, bazı süngerler, brachiopodlar, ekinodermler, bazı serpulidler, çoğu bryozoa ve kabukların parçaları bazı çift kabuklu (istiridye ve rudistler gibi). Kalsit, yukarıda belirtildiği gibi New Mexico'nun karlı nehir mağarasında, mikroorganizmaların doğal oluşumlarla kredilendirildiği muhteşem formda bulunur. Çeyrek milyar yıl önce soyu tükenmiş olan trilobitlerin, lensleri oluşturmak için berrak kalsit kristalleri kullanan benzersiz bileşik gözleri vardı.
En büyük belgelenmiş tek kalsit kristali İzlanda kaynaklı, 7 × 7 × 2 m ve 6 × 6 × 3 m ölçülerinde ve yaklaşık 250 ton ağırlığındadır.

Kalsit oluşumu, klasik teras çıkıntısı kıvrılma modelinden bir Ostwald olgunlaşma işlemi yoluyla veya nanokristallerin toplanması yoluyla yetersiz sıralı öncü fazların (amorf kalsiyum karbonat, ACC) kristalleşmesine kadar çeşitli yollarla ilerleyebilir. ACC'nin kristalizasyonu iki aşamada gerçekleşebilir: birincisi, ACC nanopartikülleri hızla kurutulur ve tek tek vaterit parçacıkları oluşturmak için kristalleşir. İkinci olarak, vaterit kalsitin yüzey alanı tarafından kontrol edilen reaksiyon oranı ile bir çözünme ve yeniden çökeltme mekanizması vasıtasıyla kalsite dönüşür. Reaksiyonun ikinci aşaması yaklaşık 10 kat daha yavaştır. Bununla birlikte, kalsitin kristalleşmesinin başlangıç pH'ına ve çözeltide Mg mevcudiyetine bağlı olduğu gözlemlenmiştir.Karıştırma sırasında nötr bir başlangıç pH değeri, ACC'nin kalsite doğrudan dönüşümünü destekler. Aksine, ACC, temel bir başlangıç pH'ı ile başlayan bir çözelti içinde oluştuğunda, kalsite dönüşüm, küresel bir büyüme mekanizması yoluyla oluşan metastabil vaterit yoluyla gerçekleşir.İkinci aşamada bu vaterit, yüzey kontrollü bir çözünme ve yeniden kristalleştirme mekanizması vasıtasıyla kalsite dönüşür. Mg, hem ACC'nin stabilitesi hem de kristalin CaCO3'e dönüşümü üzerinde dikkate değer bir etkiye sahiptir, bu da doğrudan iyondan kalsit oluşumuna neden olur, çünkü bu iyon vaterit yapısını dengesizleştirir. Kalsit, metanın oksitlendiği ve sülfatın kalsit ve piritin çökelmesine yol açtığı metanın sülfata bağlı anaerobik oksidasyonu sırasında olduğu gibi mikroorganizmaların aktivitesine yanıt olarak yüzeyde oluşabilir. üretilen bikarbonat ve sülfür. Bu süreçler, 13C izotopunda son derece tükenmiş olan kalsitlerin spesifik karbon izotop bileşimi ile mil PDB başına −125 kadar (δ13C) izlenebilir.

Deniz suyunda birincil inorganik kalsiyum karbonat çökeltisinin günümüzde aragonit ve yüksek magnezyum kalsit (hmc) yerine düşük magnezyum kalsit (lmc) olduğu Dünya tarihinde kalsit denizleri vardı. Kalsit denizleri, Ordovisiyen ve Jurassic'te en belirgin olan Phanerozoik üzerinde aragonit denizleriyle değişiyordu. Soylar, mineralize olduklarında okyanusta hangi kalsiyum karbonat biçiminin uygun olduğunu kullanmak için evrimleşti ve bu mineralojiyi evrimsel tarihlerinin geri kalanı boyunca korudu. Bu kalsit deniz koşulları için petrografik kanıtlar kalsitik ooidler, lmc çimentolar, sert zeminler ve hızlı erken deniz tabanı aragonit çözünmesinden oluşur. D

Karakaş Nehri veya Karakax (Çince: 黑玉河; pinyin: Hēiyù hé), Karakurum Dağlarından doğan, güney Sincan Uygur Özerk Bölgesinde bir nehirdir.

Nehir Aksay Çin bölgesinde yani tarihi Keşmir bölgesindeki kuzey Karakurum dağılımı yokuşlarındaki Sumde yakınında doğar, buradan önce kuzeye Kizilyeza (Qizil Jilga, K'o-shih-erh-ts'un, Kizil Jilga) üzerinden, sonra doğuya doğru kıvrılıp Dahongliutan (Ta-hung-liu-t'an)'dan sonra batıya doğru Kangxiwar (Su-mu-t'u-erh, K'ang-hsi-wa, Kengshewar, Keng Hsi Wa) üzerinden sonra denizden 3,646 metre yükseklikte konumlanan bir küçük yerleşim ve çadır konak yeri olan Xaidulla(Şahidullah Mazar, Uygurca: شەيدۇللا; Çince: 赛图拉)'ya kadar ulaşır. Buradan tekrar kıvrılıp doğuya doğru akar, sonra Karakax (Mo-yü-chen, Qara Qash, Qarakash) üzerinden ve daha sonra Koxlax (K'uo-shih-la-shih) yakınında Yurungkaş Nehri ile birleşir.
Nehir yatağında sık sık bulunan siyah yeşim (Çince: 玉; Yù) taşından dolayı, nehre kara yeşim adı da verilir. Kara Yeşim (Karakaş) ve Beyaz Yeşim (Yurungkaş) nehirleri birleşerek Hotan Nehrini oluştururlar.
Kaşgarlı Mahmud, Türk Dili'nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
".... Birisine "قراقاش اكوز Karakaş öküz" derler, temiz siyah taş burada bulunur. Bu taş, bütün dünyada ancak burada bulunmaktadır." şeklinde tanımlamıştır.

List of Freshwater Fishes for China9 Eylül 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Karakaş Nehri için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Kolye, değerli madenler, değerli taşlar veya sıradan malzemelerden yapılmış, boyna takılan takı. Kolyeler en basit haliyle, bir zincir veya sicim üzerine geçirilmiş taşlardan veya kolye uçlarından meydana gelirler. Pek çok değerli taş veya sikkeden yapılmış geniş kolyelere gerdanlık denir. Değerli malzemelerden yapılmış kolyeler mücevher kategorisine girerler. Genellikle törensel, dinsel, büyüsel veya cenaze amaçlı amaçlara hizmet ederler ve aynı zamanda, verilen zenginlik ve statünün sembolleri olarak da kullanılırlar. Kolyeler, insanlar tarafından takılan en eski süs eşyalarından biri olabilir.
Kolye kavramı Türkçeye, aynı anlama gelen Fransızca collier sözcüğünden geçmiştir.
Kolye genellikle şıklık ve statü simgesi olarak kullanılmış bir aksesuar olmakla beraber doğal taş kolyeler ile şifa arayan kişiler de bulunmaktadır. Örneğin kehribar kolyeler ile çocukların diş çıkarırken yaşadıkları acılı süreci hafifletme çabası yaygınlaşmıştır. Kehribarın ağrı kesici etkisi olduğu inanışından kaynaklı bu durum sebebiyle bazı hastalarda kehribar kolye kullanımı yaygındır. Yine farklı doğal taşların iyi enerji verdiği, bazı taşların nazardan koruduğuna inanışı, taşlardan yapılma kolyelerin kullanımında sıklıkla başvurulan sebepler arasında yer alabilmektedir. Kolyeler tipik olarak pandantifler, madalyonlar, muskalar, haçlar, elmas, inci, yakut, zümrüt, garnet ve safir gibi değerli ve yarı değerli malzemeleri içerir. Birçok farklı türde malzemeden yapılmışlardır ve birçok şey için kullanılırlar ve bazen giysi olarak sınıflandırılırlar.
Platin üzerinde sıra halinde dizilmiş olan değerli taş ve pırlantalardan oluşan kolyelere akarsu adı verilmektedir.

Pırlanta kolye olayı
Bali-og
Bulla
Choker
Cimaruta
Collar
Crepundia
Engolpion
Gleninsheen gorget
Altın lunula
Grotulja
Mandaik kurşun rulolar
Irak haritası kolyesi
Jesus piece
Kalabubu
Kanthi mala
Kundan
Lamen
Lanyard
Lavalier
Lei (kolye)
Lei niho palaoa
Livery collar
Aşk boncukları
Lunula
Madaka
Mamuli
Mangala sutra
Marangga
Mohra
Boyun korsesi
Boyun halkası
Pectoral
Pendant
Posture
Satlada
Kabuk gorget
Shropshire bullası
Taiganja
Tengura
Usekh

Mücevher türleri listesi
Mücevher tasarımcısı

Koral, mercanlar sınıfında bir deniz omurgasızıdır. Genellikle aynı poliplerin bulunduğu kolonilerde yaşarlar. Grup, tropik okyanuslarda yaşayan ve sert bir iskelet oluşturmak için kalsiyum karbonat salgılayan önemli resif üretenleri de içermektedir.

Coral Reefs18 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Ocean Portal by the Smithsonian Institution
NOAA CoRIS – Coral Reef Biology 1 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NOAA Ocean Service Education – Corals 20 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Coral Factsheet". Waitt Institute. 3 Ağustos 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Eylül 2017. 
"What is a coral?". Stanford microdocs project. 6 Ocak 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Eylül 2017.

Kristalografide, kristal sistemi bir dizi nokta grubudur (en az bir sabit noktaya sahip bir geometrik simetri grubu). Kafes sistemi, bir dizi Bravais kafesidir. Uzay grupları, nokta gruplarına göre kristal sistemlere ve Bravais kafeslerine göre kafes sistemlere sınıflandırılır. Ortak bir kafes sistemine konulan uzay gruplarına sahip kristal sistemler bir kristal ailesi halinde birleştirilir.
Yedi kristal sistem triclinic, monoclinic, ortorombic, tetragonal, trigonal, hexagonal ve kübiktir. Gayri resmi olarak benzer simetrilere sahiplerse (birçok istisna olsa da) iki kristal aynı kristal sistemindedir.

Kristaller; kafes sistemleri, kristal sistemleri ve kristal aileleri olarak üç şekilde sınıflandırılabilir. Çeşitli sınıflandırmalar genellikle karıştırılır, özellikle, trigonal kristal sistemi genellikle eşkenar dörtgen kafes sistemi ile karıştırılır ve "kristal sistem" terimi bazen "kafes sistemi" veya "kristal ailesi" anlamında kullanılır.

Bir kafes sistemi aynı kafes nokta grupları kümesine sahip bir kafes grubudur. 14 Bravais kafesi yedi kafes sistemine ayrılmıştır: triclinic, monoclinic, orthorombic, tetragonal, rhombohedral, hexagonal ve kübik.

Bir kristal sistem, nokta gruplarının kendilerinin ve karşılık gelen uzay gruplarının bir kafes sistemine atandığı bir dizi nokta grubudur. Üç boyutta var olan 32 kristalografik nokta grubunun çoğu yalnızca bir kafes sistemine atanır, bu durumda hem kristal hem de kafes sistemleri aynı ada sahiptir.

Bir kristal ailesi, kafesler ve nokta grupları tarafından belirlenir. Ortak bir kafes sistemine atanan uzay gruplarına sahip kristal sistemlerin birleştirilmesiyle oluşturulur. Üç boyutlu olarak, altıgen ve üçgen kristal sistemleri bir altıgen kristal ailesinde birleştirilir.

Kristal sistemlerden beşi, temelde kafes sistemlerinin beşiyle aynıdır. Altıgen ve üçgen kristal sistemleri, altıgen ve eşkenar dörtgen kafes sistemlerinden farklıdır. Bunlar altıgen kristal ailesindedir.
Üç boyutlu kristal aileleri, kristal sistemleri ve kafes sistemleri arasındaki ilişki aşağıdaki tabloda gösterilmektedir:

Not: "üçgen" kafes sistemi yoktur. Terminoloji karışıklığını önlemek için "üçgen kafes" terimi kullanılmaz.

32 gruba genel bakış
Mineral galerileri – Simetri
tüm kübik kristal sınıfları, formları ve stereografik projeksiyonları (etkileşimli java uygulaması)
Çevrimiçi Kristalografi Sözlüğünde 28 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kristal sistemi 20 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevrimiçi Kristalografi Sözlüğünde 28 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kristal ailesi 22 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Çevrimiçi Kristalografi Sözlüğünde 28 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kafes sistemi 27 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VASP girdi dosyaları için İlkelden Standart Konvansiyonel'e dönüştürme 26 Kasım 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kristalografiyi Öğrenmek 4 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kristal yapı, malzeme biliminde makroskopik olarak kristalli minerallerin yüzeyleri arasında, mikroskobik olarak ise çoğu katının atomları arasında görülen tekrarlı düzeni ifade eder. Mineraloji ve kristalografide kristaller, yüzey düzlemlerinin birbirlerine göre yerleşimi esas alınarak sınıflandırılırlar. Benzer bir örüntü, kristal yapılı katıların atomları ya da iyonları arasında da görülmekte ve yoğun madde fiziğinde yerleşik bir model olarak kullanılmaktadır.
Bir kristalin yüzey düzlem geometrisi kendi karakteristiğidir. Bu özelliğine göre kristalografideki 32 farklı nokta grubundan birine dahil olur. Nokta grupları ise kristal sistemi adı verilen 7 başlık altında toplanır. Kristal sistemleri tekrarlı en basit geometrisinin gösterdiği simetrikliğe göre birbirlerinden ayrılırlar. Eğer örüntü kübik ise kenar uzunlukları ve birleşim açıları eşit olacağı için yapı tamamen simetriktir. Bunun tam tersi durumda -hiçbir simetriye sahip değilse- kristal sistemi triklinik olarak adlandırılır.
Katılardaki atom yerleşimi de genellikle (örneğin cam bu sınıflandırmanın dışındadır) benzer bir örüntüyü içerir. Bu nedenle atomların dizilişleri bir kristal kafesi olarak modellenebilir. Auguste Bravais'in ortaya koyduğu bu modelde atomlar merkezleri ile çakışan noktalar uzayında dizilidir. Bu örüntünün üç boyutta da tekrarlayan en temel elemanı birim hücre olarak adlandırılır.

Kristal yapıya sahip katılarda atomların birbirlerine göre konumları tekrarlı bir düzen içerir. Atom merkezlerinin koordinatları uzayda işaretlendiğinde, tekrarlayan nokta kümelerinden oluşan bir kafes yapısı elde edilir. Bu yapı, kristal kafesi olarak adlandırılır. Nokta kafeslerin tekrarlabilir olması, onları tanımlayabilecek olan birim hücre - ya da birim kafes - olarak adlandırılan basit geometrilere indirgenmelerine olanak sağlar. Yapının tekrarlayan en temel elemanı birim hücredir. Bir yapı için birden farklı geometriye sahip birim hücre bulunabilir. Bu hücreler arasından en fazla simetriye sahip olanı birim hücre olarak adlandırılır. Birim hücreler azami simetriye ve uzun mesafeli diziliş düzenine sahip olmalıdır.
Atomlar birim hücrede kafes noktalarında bulunurlar. Kafes noktalarının birbirlerine göre yerleşim geometrisi kafes parametreleri ile tanımlanır ve yapının karakteristiğidir. Bravais, doğadaki 7 kristal sistemine ait toplam 14 farklı tipte nokta kafesi (Bravais kafesi) bulunduğunu ortaya koymuştur.

Kristal yapı kusurları
Dislokasyon

Callister, Jr., Willam D. (2007). Material Science and Engineering: An Introduction (İngilizce). ABD: John Wiley & Sons, Inc. ISBN 978-0-471-73696-7.

Krizyopras, Chryzopraz 2, bir kalsedon çeşidi, değerli taş. Küçük miktarlarda nikel ihtiva eder ve ihtiva ettiği bu nikel nedeniyle rengi yeşildir. Genelde rengi elma yeşiliyken, koyu yeşile kadar değişiklik gösterebilir. Heliotrop ile karıştırılabilir, zira birbirlerine benzemektedirler. Krizopras kriptokristalindir. Kriptokristalin kuvars ailesinin diğer üyeleri akik, karneliyen ve onikstir. Kuvars ailesinin şeffaf olmayan üyelerinden farklı olarak, krizoprası değerli kılan desen ve tabakalar değil de rengidir.
Krizopras sözcüğü Yunanca chrysos yani "altın" ve prason yani "pırasa" sözcüklerinden türemiştir. Antik Roma öncesi dönemlerden beri kameler veya mühürtaşları halinde yüzük ve takılarda kullanılmış olan krizopras, hoş yeşil rengi ve diğer kuvarslara oranla daha nadir oluşu ile tarih boyunca en değerli kuvars çeşitlerinden biri olmuştur.
Güzel yeşil rengini ihtiva ettiği kromdan alan zümrüdün aksine, krizoprasın rengi yapısında bulunan küçük miktarlardaki nikelden gelir. Yapısında klorit ve hornblende içeren açık yeşil renkli, şeffaf krizoprasa praz denir. Praza açık yeşil rengini ihtiva ettiği bu iki mineral vermektedir.
Diğer kuvars çeşitleri gibi krizoprasın sertliği 6-7 civarındadır. En ünlü krizopras yatakları, Queensland, Batı Avustralya, Almanya, Polonya, Rusya, Arizona, Kaliforniya ve Brezilya'dadır.

Mehmet Yaşar Ethem, "A'dan Z'ye Kıymetli ve Yarı Kıymetli Taşlar (Süs Taşları)", Mars Matbaası, Ankara, 1990.

Degerli-taslar.com
Mindat.org 17 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kunlun Dağları ya da Kurum (Çince (basitleştirilmiş): 昆仑山; Çince (geleneksel): 崑崙山; pinyin: Kūnlún Shān; Moğolca: Хөндлөн Уулс, Khöndlön Uuls; Uygurca: كۇئېنلۇن تاغ تىزمىسى / قۇرۇم تاغ تىزمىسى), Asya'daki en büyük dağ zincirlerinden biridir. Yaklaşık 3000 km uzunluğunda olup Tibet Platosu'nun kuzey ucunu oluşturur.
Kurum ismi yanlışlıkla Çinceden Kunkun olarak çevrilmiş ama Kurum ve Karakurum iki büyük dağdır ve asli adı Türkçedir. Kurum Koram yani kaya anlamındadır, Kaya dağ anlamına gelir, karakurum ise batı kaya dağ anlamına gelir, yanı kara batı anlamı veriyor. Günümüz Uygur Türkçesinde hala kuram taş/ قۇرام تاش diye kelime mevcuttur.
Kurum dağları Çin mitolojisinde efsanevi bitkilerin ve efsanevi yaratıkların da bulunabileceği çeşitli tanrı ve tanrıçaların yaşadığı yer. Çin mitolojisindeki birçok önemli olay Kurm dağların'a dayanıyordu.
1900'lerin başında yayımlanmış bir kaynağa göre Kunlun Dağları, Altun Dağları'ndan Qilian ve Qin Dağları'na uzanan bölgede yer almakta; National Geographic'e göre ise Tarım Havzası'nın güneyini oluşturmaktadır.
Tacikistan'daki Pamir Dağları'ndan başlayıp Tibet ile Sincan Uygur Özerk Bölgesi arasındaki bölgeye uzanan sıradağlar Çinghay'a dek yol almaktadır. Kunlun Dağları üzerindeki 70'i aşkın yanardağ konisi Kunlun Yanardağ Grubu'nu oluşturmaktadır. Bu bölgedeki en son patlama 27 Mayıs 1951'de gerçekleşmiştir.

Kunlun Dağları Marvel Comics'in Demir Yumruk adlı çizgi romanında geçen K'un Lun kentine esin kaynağı olmuştur. Battlefield 4 adlı video oyununda yer alan korumalı bir tutukevi de Kunlun Dağları'nda bulunmaktadır. Sıradağlar aynı oyunun Operation Locker adlı eşleminde de mevcuttur.

Uluğ Muzdağ

Küpe, değerli madenler, değerli taşlar veya sıradan malzemelerden yapılan, kulağa takılan takı. Pirsing kategorisine de ait edilirler. Değerli malzemelerden yapılan küpeler mücevher kategorisine girerler. Kulak kepçesi, kulak memesi, kulak tragusu, dış kulak kanalı'na takılır. Törensel, sembolik, dinî anlamları nedeniyle ya da sadece şıklık için kullanılırlar. Halka, kulaktan sallanan şekilde olabilirler. Küpe bileşenleri metal, plastik, cam, değerli taş, boncuk, ahşap, kemik ve diğer malzemeler dahil olmak üzere herhangi bir sayıda malzemeden yapılabilir.
Çoğu küpenin takılabilmesi için kulağın deldirilmesi gerekir. Birçok ülkede bebeklerde kulak deldirme işlemi yapılmaktadır.

Kulak delme, vücut modifikasyonu'nun bilinen en eski biçimlerinden biridir ve dünyanın dört bir yanındaki kültürlerden erken tarihe kadar uzanan sanatsal ve yazılı referansları vardır. Lothal, Hindistan, ve Sümer Erken Hanedan Dönemi Ur Kraliyet Mezarlığı'ndaki antik yerleşimlerde altın, lapis lazuli ve carnelian'dan yapılmış diğer mücevherlerle birlikte altın küpeler bulundu. Altın, gümüş ve bronz halka küpeler Minos medeniyeti'nde (MÖ 2000–1600) yaygındı ve örnekleri Ege adası Santorini, Yunanistan'daki fresklerde görülebilir. Minoan ve erken Miken dönemleri sırasında Bronz Çağı Yunanistan'ında konik uçlu halka küpeler modaydı. Erkeklerin taktığı küpelere dair eski kanıtlar, antik Pers'de Persepolis'te bulunan arkeolojik kalıntılarda görülebilir. Sarayın ayakta kalan bazı duvarlarında sergilenen Pers İmparatorluğu askerlerinin oyulmuş resimleri, onları küpe takarken gösterir.

Boncuk halkası
Barbell (pirsing)
Klipsli küpeler
Manyetik küpeler
Yapışkan küpeler
Yaylı halka küpeler
Kulak kancası küpe
Kulak vidaları
Kulak manşetleri

Mücevher teli
Pirsing mücevheri
Burun pirsingi
Pirsingler listesi
Mücevher türleri listesi
Braket
Mücevher Tasarımcısı
Değerli taş

Labradorit ((Ca, Na)(Al, Si)4O8) ilk olarak Kanada'nın Labrador bölgesinde tanımlanan, kalsiyum bakımından zengin bir feldspat mineralidir ve yanardöner bir etki (schiller) sergileyebilir.
Labradorit, plajiyoklaz serisinin kalsik bir üyesi olan bir ara maddedir. Anortit yüzdesi (%An) 50 ile 70 arasındadır. Özgül ağırlığı 2,68 ile 2,72 arasındadır. Çoğu silikat gibi çizgisi beyazdır. Kırılma indisi 1,559 ile 1,573 arasındadır ve ikizlenme yaygındır. Tüm plajiyoklaz üyeleri gibi, kristal sistemi trikliniktir ve üç yönlü bölünme mevcuttur; bunlardan ikisi neredeyse dik açılıdır ve daha belirgindir, kalitesi iyi ila mükemmeldir (üçüncü yön ise zayıftır). Bazalt ve gabro gibi yaygın mafik magmatik kayaçlarda ve anortozitlerde berrak, beyaz ila gri, bloklaşmış ila lata şekilli taneler halinde bulunur.

Labradoritin jeolojik tip alanı, Kanada'nın Labrador bölgesindeki Nain kasabası yakınlarındaki Paul Adası'dır. Polonya, Norveç, Finlandiya ve dünya çapında çeşitli diğer yerlerde de rapor edilmiştir ve Madagaskar, Çin, Avustralya, Slovakya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde önemli bir dağılım göstermektedir.
Labradorit, mafik magmatik kayaçlarda bulunur ve bazalt ve gabroda en yaygın feldspat çeşididir. Nadir görülen anortozit kütleleri neredeyse tamamen labradoritten oluşur. Ayrıca metamorfik amfibolitlerde ve bazı sedimanların detritik bileşenleri olarak da bulunur. Magmatik kayaçlarda yaygın olarak görülen mineral eşlikçileri arasında olivin, piroksenler, amfiboller ve manyetit bulunur.

Labradorit, labradorizasyon olarak bilinen yanardöner bir optik etki (veya schiller) sergileyebilir. Labradorizasyon terimi, Ove Balthasar Bøggild tarafından icat edilmiş ve şu şekilde tanımlanmıştır:

Labradorizasyon, tek bir yönde (nadiren iki yönde) yönlendirilmiş mikroskobik düzlemlerden gelen ışığın kendine özgü yansımasıdır; bu düzlemler hiçbir zaman basit indekslerle ifade edilebilecek bir konuma sahip değildir ve mikroskop altında doğrudan görülemezler.
Bu etkinin kökeni ve nedeninin anlaşılmasına Robert Strutt, 4. Baron Rayleigh (1923) ve Bøggild (1924) katkıda bulunmuştur.
Bu optik fenomenin nedeni, Bøggild karışabilirlik boşluğunda meydana gelen eksülüsyon lameller yapısıdır. Etki, lameller ayrımı 128 ve 252 nm (5,0×10-6 ve 9,9×10-6 in) arasında olduğunda görülür; lamellerin paralel olması gerekmez; ve lameller yapının uzun menzilli düzeni olmadığı bulunmuştur.
Lameller ayrılma sadece belirli bir bileşime sahip plajiyoklazlarda meydana gelir; kalsik labradorit (50–70% anortit) ve bytownit (formül: (Ca0.7-0.9,Na0.3-0.1)[Al(Al,Si)Si2O8], yani ~%70 ila 90 anortit içeriği) özellikle buna örnektir. Lamel ayrışması için bir başka gereklilik, plajiyoklaz içeren kayanın çok yavaş soğumasıdır. Ca, Na, Si ve Al iyonlarının plajiyoklaz içinden yayılması ve lameller ayrışmanın gerçekleşmesi için yavaş soğuma gereklidir. Bu nedenle, tüm labradoritler labradorans göstermez (doğru bileşime sahip olmayabilirler, çok hızlı soğumuş olabilirler veya her ikisi de olabilir) ve labradorans gösteren tüm plajiyoklazlar labradorit değildir (bytownit olabilirler).
Yüksek derecede labradorans gösteren bazı labradorit değerli taş çeşitleri spektrolit olarak adlandırılır.

Mineraller listesi
Aventuresans
Lapis lazuli
Larvikit
Opal

 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Labradorite". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Lazurit, eski adı Azur spar, sülfat, kükürt ve klorür içeren, formülü (Na,Ca)8[(S,Cl,SO4,OH)2|(Al6Si6O24)] olan bir tektosilikat mineralidir. Bir feldispatoiddir ve sodalit grubunun bir üyesidir. Lazurit, izometrik sistemde kristalleşir, ancak iyi oluşmuş kristaller nadirdir. Genellikle masiftir ve lapis lazuli değerli taşının büyük kısmını oluşturur.

Lazurit, koyu mavi ila yeşilimsi mavi renktedir. Rengi, S-3 anyonlarının varlığından kaynaklanır. 5,0 ila 5,5 Mohs sertliğine ve 2,4 özgül ağırlığa sahiptir. 1,50 kırılma indisine sahip yarı saydam bir mineraldir. Wolfgang Franz von Kobell'in erime ölçeğine göre 3,5'te eriyebilir ve HCl'de çözünür. Genellikle pirit taneleri içerir veya bunlarla ilişkilidir.
Lazurit, kireç taşının dokanak metamorfizmasının bir ürünüdür ve genellikle kalsit, pirit, diyopsit, humit, forsterit, hauyne ve muskovit ile ilişkilidir.
Karbonat minerali azurit ve fosfat minerali lazulit gibi diğer mavi mineraller lazurit ile karıştırılabilir, ancak dikkatli bir incelemeyle kolayca ayırt edilebilirler. Bir zamanlar lazurit, azuritin eşanlamlısıydı.
Lazurit ilk olarak 1890 yılında Afganistan'ın Bedehşan Eyaleti, Koksha Vadisi, Sar-i Sang Bölgesi'ndeki bir buluntu için tanımlanmıştır. Bedehşan'ın lapis lazuli bölgesinde 6.000 yıldan uzun süredir çıkarılmaktadır. En azından 6. veya 7. yüzyıldan beri boya ve kumaş boyamada pigment olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Sibirya'daki Baykal Gölü'nde; Vezüv Yanardağı'nda; Burma'da; Kanada'da ve ABD'de de çıkarılmaktadır.  Adı, Farsçada mavi anlamına gelen lajvard kelimesinden gelmektedir.
Lapuzitin en önemli mineral bileşeni lazurittir (%25 ila %40).

Çoğu lapis lazuli mavi rengini Hauyne'den alır ve neredeyse hiçbiri "gerçek lazurit" içermez. Bu durum 2021 yılında değiştirildi, çünkü lazurit yeniden tanımlandı ve kafeslerin dörtte birinin (yarısı yerine) sülfür içermesi yeterli hale geldi.

Lazurit ve hauyne aynı yapıya sahip gibi görünmektedir ve her ikisi de sülfat ağırlıklı minerallerdir. Lazurit bir pigmenttir (opalescent:	yanardöner, rengarenk ışıyan) ve parlak mavi çizgiler içerir (özellikle yarı değerli taş lapis lazulinin bir bileşeni olarak). Birçok hauyne, beyaz veya soluk mavi çizgilere sahiptir ve yarı saydamdır. Bu fark, redoks durumu (sülfat-sülfür oranı) nedeniyle olabilir.

Hauyne
Ultramarin

 Wikimedia Commons'ta Lazurit ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Lehimleme iki ya da daha fazla sayıda metal parçanın, görece düşük erime sıcaklığına sahip bir dolgu metali eritilip bağlantı yerine akıtılarak, tutturulması işlemidir.

En yaygın lehimleme uygulaması baskı devrelerdeki (PCB) elektronik bileşenlerin montajıdır.Sıhhi tesisat sistemlerindeki bakır boruların bağlanmasında da lehim kullanılır. Konserve tenekeleri gibi sac metallerdeki bağlantılar, çatı izolasyonu ve yağmur dereleme olukları ve araba radyatörleri de geçmişte geleneksel olarak lehimlendiği gibi günümüzde de kısmen lehimlenmektedir. Mücevher parçalarının bağlanması ve tamirinde, küçük mekanik parçaların tutturulmasında da genellikle lehim kullanılır. Cam vitray yapımı da bir başka uygulama alanıdır.

Lehimleme dolgu malzemesi olarak farklı uygulamalar için çeşitli alaşımlar kullanılır. Örneğin elektronik devre montajında 63% kalay ve 37% kurşun, ötektik alaşımı (ya da performansı ötektik olana çok yakın 60/40) tercih edilir.
Ötektik malzeme bir sıcaklık aralığında değil belli bir sabit 'nokta'da erir ve esnek hal (plastik faz) geçirmediği için lehimlemede çeşitli üstünlükleri vardır. Ötektik olmayan bir alaşımda ise soğuma sırasında esnek haldeyken çok küçük kıpırdamalar bile lehimde çatlaklara ve dolayısıyla güvensiz bağlantılara yol açar. Ayrıca ötektik alaşım mümkün en düşük erime noktasına sahip olduğu için lehimleme sırasında parçalardaki gerilim en düşük düzeydedir.
En yaygın lehim alaşımları kalay/kurşun karışımlarıdır:

63/37: erime noktası 183 °C (361.4 °F) (ötektik)
60/40: erime aralığı 183–190 °C (361–374 °F)
50/50: erime aralığı 185–215 °C (365–419 °F)
Çocukların temas edebileceği yerlerde, içme suyu tesisatlarında ya da yağmur suyunun toprağa karıştığı açık hava uygulamalarında kurşunsuz lehimler önerilir. En tipik kurşunsuz lehim alaşımları kalay/gümüş, kalay/bakır, gümüş, bakır/fosfor olup bileşimlerine bağlı olarak 250 °C (482 °F) civarında erirler. Özel uygulamaların gereksinimlerini karşılamak için kullanıldıkları gibi, çevresel kaygılarla da kurşunsuz lehimler giderek yaygınlaşmaktadır.

Lehim ve kaynak gibi yüksek ısılı bağlama işlemlerinde pasta (dekupan) kullanmanın amacı parçaların ve dolgu malzemesinin oksidasyonunu önlemektir. Örneğin kalay-kurşun lehimi bakırı çok iyi bağlarken, lehimleme sıcaklıklarında kolayca oluşan çeşitli bakır oksitler üzerinde çok zayıftır. Oda sıcaklığında etkisiz bir madde olan pasta, yüksek sıcaklıklarda güçlü bir indirgeyici durumuna geçerek metal oksitlerin oluşumunu önler. İkincisi, pasta bir  yüzey aktif madde olarak lehimin yüzey gerilimini düşürerek bağlanacak parçalarla daha iyi bütünleşmesini sağlar.

Lehimleme işlemi el aletleriyle teker teker ya da bir üretim bandında ve genellikle otomatik makinalarla seri olarak yapılabilir. El lehiminde genellikle bir havya ya da lehim tabancası, bazen de sıcak-hava üfleci kullanılır. Bunun yanında iyi bir lehim ve oksiti engellemek için lehim pastası da kullanılır.

Metal parçaları kalıcı olarak birleştirmek için esas metallerin eritildiği kaynaktan farklı olarak, lehimlemede ilave dolgu metaller (lehim) eritilir. Genelde, kaynaklanmış bağlantıların dayanımı lehimlenmiş olanlardan yüksektir. Eritme kaynağı yerine sert veya yumuşak lehimleme şu durumlarda tercih edilir:

Metallerin kaynak kabiliyeti kötüdür;
Farklı metaller birleştirilmektedir;
Yoğun kaynak ısısı, birleştirilen parçalara zarar verebilecektir;
Bağlantının geometrisi kaynağa izin vermemektedir;
Yüksek dayanım gerekli değildir.
Kaynağa kıyasla sert lehimlemenin üstünlükleri şunlardır:

Farklı metaller dahil, herhangi bir metal birleştirilebilir;
Yüksek imalat hızlarına izin veren, çabuk ve aynı özelliklere sahip şekilde gerçekleştirilebilir;
Çoklu bağlantılar aynı anda sert lehimlenebilir;
Genel olarak eritme kaynağına göre daha düşük ısıve güç gerekir;
Bağlantıya bitişik esas metaldeki ITAB'daki problemler daha azdır;
Kapiler etki erimiş metali bağlantının içine çektiğinden, çoğu kaynak yöntemiyle ulaşılamayan bağlantı bölgeleri sert lehimlenebilir;
Ekipman, malzeme, işçilik maliyetleri toplamı daha düşüktür.
Öte yandan, sert lehimlemenin zayıflıkları ve sınırlamaları:

Bağlantı dayanımı, kaynaklı bağlantıdan genellikle daha düşüktür;
Bağlantı dayanımı, esas metalinkinden daha düşük olma eğilimindedir;
Yüksek servis sıcaklıkları, bir sert lehimli bağlantıyı zayıflatabilir;
Muhtemel bir estetik zayıflık olarak, sert lehimli metalin rengi, esas metal parçaların rengiyle uyumlu olmayabilir.

Sert (ya da gümüş) lehim genellikle 450 °C ve üstü sıcaklıkta, bu sıcaklığa uygun pasta ve lehim uygulanarak ve gene bu yüksek sıcaklıkları sağlayacak şu ısı kaynakları kullanılarak yapılır:

Üfleçle (alevle), propan ya da asetilen tabancası (şaloma) kullanılarak;
Fırında;
İndüksiyonla, parçada indüklenen yüksek frekanslı akıma karşı elektrik direnciyle ısıtarak;
Dirençle, parçalardan geçen elektrik akımına karşı dirençle ısıtarak;
Daldırmayla, erimiş tuz ya da metal banyosunda;
Infrared, yüksek yoğunluklu infrared lambalar kullanılarak.
Sert lehim yumuşak olana kıyasla daha dayanıklı ancak elektrik iletkenliği düşük bağlantılar sağlar. Otomotiv, elektrik ekipmanlar, kesici takımlar, mücevher yapımı, kimyasal işlem endüstrisi, boru (özellikle doğalgaz vb.) tesisat bağlantıları, tamir ve bakım işlerinde kullanılır.
Yumuşak lehim 450 °C altında, genellikle 230-250 °C sıcaklıkta, uygun pasta ve lehim kullanılarak yapılır ve bu sıcaklıklarda elektrikli havya (lehim tabancası) kullanmak genellikle yeterlidir. İletkenliği nedeniyle elektronik devrelerde, korozyona yol açmaması nedeniyle bakır boru bağlantılarında özellikle tercih edilir.

Üstünlükleri: Sert lehimleme veya eritme kaynağına göre daha düşük enerji girdisi gereksinir, değişik ısıtma yöntemleri mevcuttur, bağlantıda iyi elektrik ve ısıl iletkenlik sağlar, tamiri ve yeniden yapılması kolaydır.
Zayıflıkları: Mekanik yöntemlerle takviye edilmedikçe düşük bağlantı dayanımı vardır, yüksek sıcaklıklarda bağlantının muhtemel zayıflaması veya erimesi.
Yumuşak lehim için kullanılan ısı kaynakları, daha az ısı ve daha düşük sıcaklık gerekmesi hariç, sert lehimleme ile çoğunlukla aynıdır. Bunlara ek olarak, dalgalı (baskı devresi kartlarında çoklu kurşun tellerin lehimlenmesinde) ve geri akışlı (baskı devre kartları üzerindeki yüzey ağız bileşenlerinde) yöntemlerle ve elle, havya kullanarak da uygulanır.

Elle lehim yaparken lehim malzemesi havya ucuna değil ucun çok yakınına uygulanmalıdır. Buna ısı köprüsü oluşturmak denir ve ısıya duyarlı bileşenleri korur. Isı köprüsü aynı zamanda, havyada daha yüksek ısı kullanmak anlamına da gelir. Tüm metal yüzeyler düzgün pastalanmamışsa ve/veya lehim malzemesinin erime noktasına dek ısıtılmamışlarsa, lehim kendi sıcaklığından daha soğuk bir yüzeye akarak zayıf ve istenmeyen bir 'soğuk bağlantı' oluşturur.

Bakırın iletkenliği ve aynı zamanda ısı kapasitesi yüksek olduğu için, tesisat boruları ve bağlantıları gibi büyük bakır parçaların etkin lehimlenmesi görece çok daha fazla ısı gerektirir.
İçme suyu için kullanılan borular lehimlemeden sonra içlerinde pasta parçacıkları kalmayacak şekilde çok iyi yıkanarak temizlenmelidir.

Başta çinko alaşımları olmak üzere bazı lehim malzemeleri, alüminyum ve alüminyum alaşımlarını ve ender olarak da çelik ve çinko parçaları lehimlemekte kullanılırlar.

Cam vitray yapımı, lehimin en eski uygulama alanlarından birisidir.

Lehimi çözmek için havya ile lehim üzeri ısıtılır ve lehim pompası ile çekilir.

Kaynak
Lehim

Havya Kullanımı Lehim Nasıl Yapılır 12 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
8 adımda bakır kaynağı - resimlerle bakır boru lehimi

Liangzhu kültürü; (MÖ 3400–2250), Çin'in Yangtze Nehri Deltası'ndaki son Neolitik Çağ yada kültürüydü. Kültür, özellikle seçkin kesim mezarlarında yeşim, ipek, fildişi ve lake eserler olarak gözlemlenirken daha yoksul bireylerin mezarlarında çanak çömlek olarak gözlemlenmekteydi. Bu sınıf ayrılığı, Liangzhu döneminin, defin yapılarında toplumsal sınıflar arasında çizilen açık ayrımla sembolize edilen erken bir devlet olduğunu gösterir. Liangzhu şehir bölgesinde bir pan-bölgesel kent merkezi ortaya çıkmış ve bu alandan seçkin gruplar yerel merkezlere başkanlık etmiştir. Liangzhu kültürü son derece etkiliydi ve etki alanı kuzeyde Şansi'den güneyde Guangdong'a kadar ulaşmıştı. Liangzhu'daki bölgesel alanlar, Zhejiang, Yuhang County'de keşfedildi ve ilk olarak 1936'da Shi Xingeng tarafından kazıldı. İnsan kalıntılarından elde edilen DNA'ların 2007 yılında gerçekleştirilen analizi, Liangzhu kültüründe Haplogroup O1'in yüksek frekanslarını işaret etmektedir, bu sonuç da Liangzhu kültürünü modern Avustronezya ve Tay-Kaday popülasyonlarına bağlar. Liangzhu kültürünün ya da diğer ilişkili alt geleneklerin Avustronezya konuşucularının atalarının vatanı olduğuna inanılmaktadır.
6 Temmuz 2019'da Liangzhu, UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak listelenmiştir.

Malahit, (Malakit) bazik bakır karbonattan oluşan, parlak yeşil bir mineral. Çok bulunan bir bakır cevheridir. Daima bakır sülfürleriyle, özellikle kalkopiritle birlikte ve bunların yataklarının üst kısımlarında oksitlenme sonunda bulunur. Bu oksitlenme, özellikle kalsiyum karbonatın bulunduğu yerlerde su, hava ve karbondioksitin bakır sülfiti etkilemesiyle meydana gelir.
Sibirya, Macaristan, Cornwall, Almanya, Kuzey ve Güney Amerika, Güney Avustralya, Güney Batı Afrika'da ve Anadolu'da çeşitli yerlerde bulunur.
Malahitin bileşimi Cu2CO3(OH)2'dir. Kristalleri monoklinal sistemdedir. Ancak kristalleri az bulunur. İğne ve kıl gibi kristaller, bir arada, demete benzer şekildedir. Çoğunlukla üst yüzeyi yumrulu, yuvarlak, salkımsı agregat (amorf) olarak bulunur. Kristalleri, siyahımsı yeşil ve cam parıltılıdır; agregatları ise zümrüt yeşili renginde ve ipek parıltılı veya donuk olur. Çizgisi açık yeşildir. Sertliği 3,5-4,0 ve özgül ağırlığı da 4,0 g/cm³tür. Kolay kırılır, kırılma yüzeyi midye kabuğu şekillidir. Üfleçte erir ve kömür üstünde Cu (bakır) tanesi bırakır. Tüpte ısıtılırsa su çıkarır ve kararır. Amonyakta çözünür. Asitlerde de köpürerek çözünür.
Malahit fazla sert olmadığı için, tıraşlanıp parlatılarak mücevhercilik ve sedefçilikte kullanılır.
Malahit yeşili: Kapalı formülü C23H25N2Cl olan bir boyarmaddedir. Benzaldehit ve dimetil anilinden elde edilen malahit yeşili trifenilmetan yapısındadır. Anilin yeşili veya benzaldehit yeşili olarak da bilinir. Sanayide ipek, yün, deri ve jütü doğrudan, pamuğu da mordanlandıktan sonra boyamada kullanılır. Tıpta, seyreltik çözeltileri yerel antiseptik olarak kullanılır. Bu bileşik mantar ve bakterilere karşı da etkilidir. Yeşil kristal yapısı ile malahite benzediğinden malahit yeşili denmektedir.

Kırmızı mercan takı yapmak için kullanılan özellikle Akdeniz'de bulunan özel kırmızı renkte bir mercan yani coralliidae (Corallium rubrum Linnaeus, 1758) türüdür. Kırmızı mercan denizaltinda küçük yapraksız kırmızı renkli bir metre yükseklikte küçük dalları olan bir çalıya benzer. Rengi çok sıcak kırmızımsı pembe ile çok koyu bir kırmızı arasında değişebilir. Bu koyu kırmızı bazen 'mercan rengi' adıyla anılır. Kırmızı mercanın relatif özkütlesi 3,86 olup Mohs sertlik skalası'na göre sertliği 3,5'dur. Kırmızı mercanın yaşayan satıh tarafı normal olarak kırmızıdır ve nadiren beyaz olur ve bu yaşayan satıh bir koyu kırmızı renkli kireç taşından oluşmuş bir dallı budaklı şekilli nüve üstündedir ve bu yaşamayan nüve takı, boncuk veya heykelcik yapmak için kullanılır. Parlaklığı ve çok koyu ve değişmez rengi dolayısıyla kırmızı mercan takı yapmak için ta antik çağlardan beri kullanılmıştır. Halen de takı olarak tercih edilir bir madde olarak kullanılmaktadır.
Mercan takılar eski Mısır ve diğer tarih öncesi mezarlarda bulunmuştur. Klasik edebiyatta geçer; Romalı şair Ovidius kırmızı mercanı Perseus'un başını keşmis olduğu Gorgon'dan akan kanların o Medusa'nın bakışları ile taşlaşmasından oluştuğunu tanımlar. Plinius MÖ 1. yüzyılda Akdeniz'den Hindistan'a mercan ihraç edildiğini yazmaktadır. Romalılar mercanın çocukları kem gözden koruduğuna inanırlar ve mercandan çocuk boncukları ve takıları kullanırlardı. Ayrıca mercanın sağlıklı etkileri olduğuna inanırlar; öğütülmüş mercanı yılan ve akrep sokmasına karşı ilaç olarak kullanırlar ve bazı hastalıkların mercanın renk değiştirmesi suretiyle teşhis edilebileceğini sanırlardı. Hindistan'da ise antik Vedik astroloji'ye göre kırmızı mercan Mars gezegeni ile bağlantılıydı.
Kırmızı mercan Akdeniz'de 10 ile 300 metre derinlikte ve karanlıkta deniz mağaralarında veya üzerinde sarkan kayalar bulunan alanlarda düz olan denizaltı sathında yaşar. Yüzyıllardır taki ve heykelcik yapma için kullanıldığı için artık sığlarda çok az bulunmakta ve 1 metreden uzun ve 30 kgm'dan büyük kırmızı mercanlar bulunmamaktadır. Son iki yüzyılda özellikle Korsika, Sardinya, Tunus ve az olarak Hırvatistan açıklarında dalgıçlar tarafından bulunup su yüzüne çıkarılmaktadır.
Akdeniz kırmızı mercanı, sıcak okyanuslarda bulunan sert mercanlara nazaran, kesmek ve kazmak için daha uygun yumuşaklıktadır ve içinde çatlak ve delikcikler bulunmadığı için küçük bibloların, takıların ve boncukların yapılmasına çok elverişlidir. Geleneksel olarak Avrupa'da tanınmış olarak mercandan takı ve heykelciklerin yapılma merkezi İtalya'da Napoli şehri yakınında bulunan Torre de Greco şehridir.
Mercan takılar veya heykelcikler yapılması şu aşamalardan geçer:

Dalgıçlarin çıkarmış olduğu dallı mercan parçaları önce beyazlaştıcı ile yıkanır.
Sonra su ile soğutulan döner yuvarlak testereler ile ince kesitlere kesilir ve bu kesitler zımparadan geçirilip keskin kısımlar düzleştirilir.
Bu kesitler özel dişçi aletlerine benzeyen matkaplar, ufak testereler, keskiler, zımparalama, cilalama aletleri ile vasıflı deneyimli ustalar tarafından şekillendirilirler. Bu sırada kesit kurutulmaz; işlenmekte iken devamlı olarak ıslak tutulur.
Takı veya heykelcik ortaya çıkartıldıktan sonra terabantinle karışık zeytinyağı ile boyanıp ve yumuşak bezlerle cilanalıp mercana has özel bir parıltı kazanır.

Osmanlı Ahrar Fırkası (Osmanlıca: عثمانلی احرار فرقه سی) (kısaca Ahrar Fırkası veya Fırka-i Ahrar), (Türkçe: Osmanlı Özgürlük/Liberal Partisi) Osmanlı İmparatorluğu'nun İkinci Meşrutiyet döneminde etkinlik gösteren siyasî parti.

İkinci Meşrutiyet'in açıklanmasından hemen sonra (23 Temmuz 1908) İttihad ve Terakki ile Prens Sabahattin'in örgütü olan Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti birleşti. Prens Sabahattin'in şahsî fikirleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ordu kanadı tarafından pek hoş karşılanmamış, Prens Sabahattin'in liberal temelli fikirlerinin devleti yıpratacağına dair bir çağrı olarak görülmüştür. İkinci Meşrutiyet sonrası Prens Sabahattin ve Adem-i Merkeziyetçi çevrelerin temelini oluşturduğu liberal çevrenin İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne karşı muhalefeti artacaktır.
2 Eylül 1908 günü İstanbul'da olan İttihad ve Terakki Cemiyeti toplantısına kendi istekleri dahilinde katılacak, toplantıda ise kendisine pek hoş tavırlar sergilenmeyecekti. Prens Sabahattin, 2 Eylül 1908'den sonra birkaç kez daha Cemiyet liderleriyle görüşecek, ondan sonra ise ilgisini kesecektir. Prens Sabahattin'in, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile arasındaki anlaşmazlık, özel girişimcilik (Teşebbüs-i Şahsi) ve yerel yönetimcilik (Adem-i Merkeziyetçilik) konuları arasındaydı. Yine bu sıralarda 22 Ağustos 1908'de İttihat ve Terakki ile yeniden birleşmiş görünen Prens Sabahattin'e bağlı gruplar, propaganda çalışmalarına başladıklarında, bunun İttihat ve Terakki tarafından hoş karşılanmadığını görmüşlerdir. İzmir’de bazı üyeler tutuklanmıştır. Yine Anadolu’da geziye çıkmak isteyen Adem-i Merkeziyetçilerden Mahir Said, Tevfik ve Avni Kemal Beyler, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından baskı altında tutulmuşlardır.
Osmanlı Ahrar Fırkası 14 Eylül 1908'de, Prens Sabahattin'in önderliğinde Teşebbüsü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti çatısında örgütlenen liberal Jön Türk kanadı tarafından kuruldu. Prens Sabahattin, kendisine önerilen parti başkanlığını kabul etmedi, ancak girişimi destekledi. Fırkaya resmi bir başkan seçilmedi. Partinin kurucuları: Nureddin Ferruh, Ahmet Fazlı, Kıbrıslı Tevfik, Nazım, Şevket, Celalettin Arif, Mahir Said, Dr. Nihat Reşat (Belger), Tahir Hayreddin, Ahmet Samim Bey, Damat Salih Paşa, Fazıl, Mabeyinci Reşit beyler olarak görülmektedir.
Parti programı, kurucu üye Nurettin Ferruh Bey tarafından hazırlandı. Programın hazırlanmasında Kont Léon Ostrorog yabancı parti programlarını tercüme ederek yardımcı oldu. Ahrar Fırkası İngiliz siyasi parti geleneğini ve liberal politikaları esas almıştır.

Ahrar Fırkası, 1908 yılında yapılacak olan genel seçimlere İttihat ve Terakki karşısında savaş vermeyi göze alarak girme kararı almıştır. Ancak seçimler öncesi parti yeterince örgütlenememiştir. Ülke genelinde örgütlenemeyen Fırka seçimlere yalnızca İstanbul’dan katılacaktır ancak İstanbul’da güçlü bir İttihat ve Terakki Cemiyeti rüzgârı esmektedir ve bu rüzgârın önünde durmak neredeyse imkansızdır. Bu rüzgâr ancak azınlıkların desteği ile durdurulabilirdi. Fakat Ahrar Fırkası bu şehirden tek bir mebus bile çıkaramayacaktır. Bunun sebebi; Meşrutiyetin ilanı ile birlikte buralardaki cemiyet üyelerinin İstanbul'a gitmeleri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin baskıları etkili olmalıdır.
Seçimler yapılır ve sonuçlar görünüşte İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kesin zaferiyle sonuçlanır. Fırka Ankara’da kendi çabaları ile mebus seçilecek olan Mahir Said Bey dışında herhangi bir mebus çıkaramayacaktır. İkdam’ın seçim günü yayınlanan sayısında ‘Fırka-i Ahrar Adayları’ (İstanbul) olarak şu isimler yer almaktadır: Sadrazam Kâmil Paşa, İkdam Başyazarı Ali Kemal Bey, Celalettin Arif Bey, Ahmet Fazlı, Nurettin Ferruh, Pandelâki Kozmidi Efendi, Konstantin Konstanidi Efendi, Kirkor Zöhrap Efendi ve Alber Feraci Efendi'dir.
Ahrar Fırkası'nın Türk adayları seçimi büyük bir farkla kaybetmişlerdir. İkdam’ın başyazarı Ali Kemal Bey 64, Ahmet Fazlı (Tung) 31, Kâmil Paşa 18 ve Celaleddin Arif Bey 4 oy alabildiler. Prens Sabahattin de resmen aday olmadığı halde on sekiz oy aldı. Partinin önemli isimlerinde Nurettin Ferruh Bey tek bir oy bile alamamıştır.
Ahrar Fırkası seçimlerde büyük yenilgiye uğramasına rağmen seçimlerden sonra açılan Meclis-i Mebûsan’da küçük de olsa bir grup oluşturmayı başaracaktır. Bu grubu İttihat ve Terakki Cemiyeti listelerinden kazanan ya da azınlık ve bağımsız mebuslar oluşturacaktır. Fırka Meclis'te İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne muhalif olmak üzere sayıları 60–70 arası değişen bir grup teşekkül ettirmiş ve bu suretle mecliste bir güç olmayı başarmıştır.
İttihat ve Terakki karşıtı İkdam, Sabah, Yeni Gazete, Sadayı Millet ve Servet-i Fünun gazeteleri, Ahrar Fırkası'nı desteklediler.
31 Mart Vakası, Ahrar Fırkası'nın sonu oldu. Prens Sabahattin ve kurucu üye Ahmet Fazlı Bey, Divan-ı Harp’te yargılandı ve suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. Fırka üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçtılar. Nurettin Ferruh Bey, 1910'da ülkeye döndü ve Ahrar Fırkası’nın, siyasi yaşamdaki etkinliğinin son verildiğine yönelik iddia edilen bildiri Saday-ı Millet gazetesinin “Beyanname” başlıklı açıklaması ile kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. Bu bildiri (17 Kanunusani 1325) 30 Ocak 1910 tarihli 61 sayılı nüshasında yayınlanmıştır.

Partinin başlıca siyasi görüşleri liberalizm, girişim özgürlüğü, adem-i merkeziyet (yerel yönetimlere güç verilmesi, merkezî otoritenin sınırlanması) ve bireycilik olmuştur. Ahrar, adem-i merkeziyet görüşü nedeniyle bölücülükle suçlandı. Ahrar muhtemelen saltanatı bir tür ülkeyi birleştirici gelenek olarak korumayı savunuyordu ancak programında padişahtan hiç söz edilmemiş olması, partinin baskıcı II. Abdülhamit rejiminden duyduğu rahatsızlığın bir sonucu olarak yorumlanmıştır.

Tunaya, Tarık Zafer, Türkiye'de Siyasal Partiler, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1988
Tunaya, Türkiye'de Siyasal Partiler C.1, İletişim Yay., İstanbul, 1998, s.176. Kuran, a.g.e.,s.444
Celal Bayar, Bende Yazdım, C.1, İstanbul 1996, s.194
Kuran, Ahmed Bedevi, İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler, İstanbul 1945, s.271
Prens Sabahattin, Türkiye nasıl Kurtarılabilir ve İzahlar, Ayraç yay., Ankara 1999, s.120-122. Kuran, a.g.e., s.445.
Kansu, a.g.e., s.242'den naklen; Tanin, 16 Ağustos 1324/29 Ağustos 1908; Tanin, 17 Ağustos 1324/30 Ağustos 1908

Ayrılıkçılık veya separasyonizm (İngilizce: Separationism; Fransızca: Séparationnisme; Lehçe: Separacjonizm) veya sesesyonizm (İngilizce: Secessionism; Fransızca: Sécessionnisme; Lehçe: Secesjonizm); herhangi bir kültürel, etnik, aşiretsel, dinî, ırksal grubun genel ülkeden sınırlarından ayrı bir otonom ya da özerklik talebini içeren terim. Günümüzde bazı devletlerin anayasaları (özellikle üniter devletler) bu ayrımların devletin ve toplumun temel esaslarını sarstığını iddia ederek ülkenin ulusal güvenliğine ciddi tehlike kaynağı kabul etmektedirler.
Ayrılıkçılık teorisi genellikle kimlik siyasetinin bir sonucu olup, bazı sosyal grupların veya siyasi örgütlerin haksızlığa uğradığı söylemleri ile şekillenir. Bu gruplar egemen gruplara, iktidarlara veya hükümetlere sıklıkla kendi kimliklerinin korunmasını ve geleceklerinin tayin haklarının kendilerine verilmesini isterler. Tüm bunlarla birlikte ekonomik ve siyasi talepler ve bunlara bağlı faktörler, ayrılıkçı hareketlerin güçlenmesinde kritik önem taşırlar.
Ayrılıkçı taleplerin farklı yorumlanmaları sebebiyle değişik formüller de üretilmiştir. Federasyon, konfederasyon, özel idari bölge, dominyon gibi örnekler bunlardan bazılarıdır.

Ayrılık talebi eden gruplar bir ya da birden fazla sebep öne sürebilmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır;

Duygusal öfke ve birlikte yaşadığı diğer gruplara olan nefret
Etnik temizlik ve soykırımdan korunma
Dil, din, kültür veya tarihsel öğelerin koruma, bunları yok edilmesine karşı direnç
Gruplar arasındaki nefret veya çatışmalardan siyasi kazanç sağlamak isteyenlerin propagandası
Egemen sınıfın gücünü eşit bir şekilde paylaşmaması, herhangi bir grubun ekonomik veya politik güç üstünlüğü
Genel kabul görmüş veya kalıplaşmış durumların değişmesinin daha fazla refah ve mutluluk getireceği inancı
Ekonomik motivasyonlar: Zengin ve yoksul grubun arasındaki gelir yelpazesinin ekonomik olarak yeniden dağılımı veya zengin sınıfın sömürüye son verme talebi
Bir ayrılıkçı hareketin diğerlerine gerçekleştirdiği istikrarsızlaştırma
Büyük devletlerin, imparatorlukların veya federal devletlerin dağılmasından sonra gerçekleşen toplumsal olaylar, bu devletlerin parçalanmaları
Herhangi bir jeopolitik bölgede hakimiyet kurma isteği
Bir grubun büyük bir devlete karşı duyduğu gizli veya açık nefret duyguları
Devletin belli bir grubu desteklemesi, diğer grubun kendini devlete ait hissedememe durumu
Devletin siyasi kararlarına muhalefet
Bir grupta egemen siyasetin pratikleriyle çözümün olanaksız hale geldiği hissi, politik güven eksikliği

Ülkelerdeki mevcut iktidarlar ayrılıkçı taleplere şu yanıtları verebilir;

Ayrılıkçı grupların taleplerini yerine getirmeyi kabul etme
Dezavantajlı grupların din, dil, toprak, ekonomik ve politik taleplerin iyileştirmek
Federalizm ilkeleri kapsamında taleplerin masaya yatırılması, merkezi hükûmetten farklı ilişkilere sahip yapının oluşturulması
Siyasi anlaşmazlıkları çözmek için ayrılık talep eden gruba dair referandum, parlamenter oylama vb. düzenleme
Konfederasyon oluşturma, gruplar arasında sınırlı bir ilişki meydana getirme
Ayrılıkçı hareketin bastırılması (ancak diğer ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler desteklenebilir)

İskoçya'nın Avrupa Birliği'nden ve Birleşik Krallık'tan ayrılma talebi
Katalonya'nın (Bkz: Ulusal Katalan Birliği) ve Bask Bölgesi'nin (Bkz: ETA) İspanya'dan bağımsızlık talebi
Kuzey İrlanda'nın (Bkz: IRA) Birleşik Krallık'tan ayrılma talebi (Kuzey İrlanda sorunu)
Güney Tirol'un İtalya'dan ayrılma talebi
Veneto'nun İtalya'dan ayrılma talebi
Bretonya'nın ve Korsika'nın (Bkz: FLNC), Fransa'dan ayrılma talebi
Grönland'ın Danimarka'dan bağımsızlık talebi.
Sırp Cumhuriyeti'nin Bosna-Hersek'ten ayrılma talebi.
Bazı Kürtlerin, Türkiye'den İran'dan ve Suriye'den Kürdistan adıyla ayrılma ve özerklik talepleri (Bkz: PKK). Bununla birlikte Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin Irak'tan bağımsızlık talebi. (Bkz: 2017 bağımsızlık referandumu)
Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin Çin'den ayrılma talebi (Bkz:DTKÖ ve Uygur Sorunu)
Güney Azerbaycan'ın İran'dan bağımsızlık talebi (Bzk: GAMÖH)
Çeçenistan'ın Rusya'dan ayrılma talebi
Québec'in Kanada'dan ayrılma talebi
Bougainville'nin Papua Yeni Gine'den bağımsızlık talebi
Filipinler'in güneyindeki bağımsızlık talepleri (Bkz: MİKC)
Sri Lanka'nın kuzeybatısında Tamil etnik grubunun bağımsızlık talebi (Bkz: TEKK)
Kaliforniya'nın Amerika Birleşik Devletleri'nden ayrılma talebi
Bununla birlikte Moldova (Transdinyester), Gürcistan (Abhazya ve Güney Osetya), Ukrayna (Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Lugansk Halk Cumhuriyeti), Myanmar, Mali (Azavad), Libya, Kıbrıs (KKTC), Ermenistan-Azerbaycan (Dağlık Karabağ Cumhuriyeti), Fas (Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti - Bkz: Polisario) gibi birçok bölgede pek çok ayrılıkçı talep bulunmakta ve tek taraflı bağımsızlık ilan eden gruplar, yönetimler bulunmaktadır. Bununla birlikte günümüzde tanınan birçok devlet de, eskiden bağlı olduğu toprak belli parçalarının bir kısmında hakimiyet kurması sonucu meydana gelmiştir. Bu nedenle bu devletler arasında hâlen zaman zaman sınır çatışmaları olabilmektedir. Sudan-Güney Sudan veya Pakistan-Hindistan arasındaki çatışmalar bu konuya örnek teşkil eder.

Türkiye'de ayrılıkçılık yasak olarak terörizm ile ilişkili olarak ele alınmıştır. Yürürlükte olan Terörle Mücadele Kanunu'nda "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak için yapılan her türlü eylem" terörizm olarak tarif edilmiştir.

Devletlerin konuya yaklaşımları açısından tarihte görülen en farklı görüşe sahip anayasa Sovyetler Birliği'nin 1936 Anayasası'dır. Bu anayasada açık bir şekilde tüm ulusların ayrılma hakkından bahsedilmektedir. Bununla birlikte Sovyetler Birliği kapsamında buna benzer tarihsel örnek, Ekim Devrimi iktidara gelen Bolşeviklerin Polonya'nın ayrılmasını kabul etmesidir. Bolşevik lider Vladimir Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi gereği Polonya'nın bağımsızlığını onaylamıştır.

Büyük bir kısmı Sovyetler Birliği'nin 1936 Anayasası'ndan uyarlanmış olmasına karşın Çin anayasası ile ulusların kader tayini konusunda aralarında birtakım farklar bulunur. Çin Anayasası da Sovyet Anayasası'nda olduğu gibi ülkede yaşayan tüm ulusların birbirleriyle eşit olduğunu açıkça belirmiştir, ancak SSCB Anayasası'nda açık bir şekilde tüm ulusların ayrılma hakkından bahsedilirken Çin Anayasası bunu açıkça yasaklamıştır. Önemli farklardan diğeri de Sovyet Anayasası'nın resmî olarak federal bir sistem oluşturmasına karşın, Çin Anayasası'nda devletin "çok uluslu üniter bir devlet" olduğu yazılıdır.

İran İslam Cumhuriyeti'nde ayrılıkçılık propagandası yasaktır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsız Azerbaycan'ın kuruluşu Güney Azerbaycan'da ayrılıkçılığa sebep olmuştur. Günümüzde ayrılıkçılık Güney Azerbaycan'da popüler bir ideolojidir.

Çok kültürlülük
Tanınmayan veya sınırlı şekilde tanınan devletler listesi
Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Organizasyonu
Ulusal bağımsızlık hareketleri
Bağımsızlık ilanı
Mikro ulus

Siyaset bilimi ve sosyolojide bölünme, bir toplumdaki vatandaşları farklı siyasi çıkarlara sahip kesimlere ayıran ve bu kesimler arasında siyasi çatışmaya neden olan tarihsel olarak belirlenmiş sosyal veya kültürel bir çizgidir. Sosyal veya kültürel bölünmeler bu şekilde siyasallaştıklarında siyasi bölünmeler haline gelirler. Bölünme teorisi, siyasi bölünmelerin ağırlıklı olarak bir ülkenin parti sistemini ve vatandaşların bireysel oy verme davranışlarını belirlediğini ve onları oy bloklarına böldüğünü savunur. Bu bloklar, benzer sosyo-ekonomik özelliklerle ayırt edilir, oy verir ve dünyayı benzer şekilde görür. Bireysel oy verme davranışları yerine toplu ve yapısal örüntülere odaklanması bakımından oy verme davranışına ilişkin diğer yaygın siyasi teorilerden ayrılmaktadır.
Bölünme teorileri genellikle tarih boyunca ulusal siyasi sistemler içindeki baskın çatışmaların sürekliliğine odaklanmıştır. Örneği siyaset sosyologları Seymour Martin Lipset ve Stein Rokkan (1967) bu terimi Batı Avrupa siyasetindeki bölünme yapıları üzerine yazdıkları ve sıklıkla atıfta bulunulan makalelerinde kullanmışlardır. Yazarlar makalelerinde, Avrupa parti sistemlerinin oluştuğu dönemde hala büyük ölçüde bir yüzyıl önce Avrupa toplumlarını karakterize eden sosyal ve kültürel bölünmelere dayandığını savunmaktadırlar. Dolayısıyla bu "donmuş parti sistemlerinin" tarihsel olarak belirlenmiş toplumsal bölünmelerin siyasi ifadeleri olarak görülebileceğini ileri sürmektedirler.
Bazı yazarlar Lipset ve Rokkan'ın teorisindeki bölünmelerin Batı Avrupa'daki çağdaş oy verme davranışları için hala baskın olduğunu iddia etse de diğerleri bu geleneksel bölünmelerin daha az önemli hale geldiğini ve yeni çatışma hatlarının ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Entegrasyon ve çok kültürlülük gibi kültürel, iklim değişikliği konusunda politikalar gibi çevresel birkaç yeni siyasi bölünmenin ortaya çıktığı savunulmaktadır.

Lipset ve Rokkan'ın klasik teorisindeki bölünmelerin kökeni 19. yüzyıl Batı Avrupası'ndaki iki gelişmeye dayanmaktadır. Bir yandan, o dönemde Avrupa toplumları ulusal devrimler olarak adlandırılan bir döneme tanıklık etmiştir. Bu olaylar, merkezi devletin daha önce ademi merkeziyetçi ve/veya dini topluluklara verilen siyasi rolleri üstlenmeye başlaması nedeniyle devrim niteliğindeydi. Lipset ve Rokkan'a göre, bu tarihsel ulusal devrimler aşağıdaki iki toplumsal ve siyasi bölünmeye yol açmıştır:

Merkez - Çevre: Merkezi idari bölgelerdeki elitler ile daha uzak bölgelerdeki elitler arasında. Bu durum kendini genellikle bölgesel milliyetçilik olarak ifade eder. Örneğin İspanya'da birçok bölgede bölgeselci ya da ayrılıkçı partiler vardır. Lipset ve Rokkan'a göre bu bölünme, bazı devletlerin diğer kültürleri çoğunluk ulusuna asimile etmede diğerlerinden daha iyi olduğu modern ulus devletlerin yaratılmasından kaynaklanmaktadır.
Devlet - Kilise: Dindar ve laik seçmenler arasındadır. Hollanda'da 1970'lere kadar beş büyük parti vardı: Katolik Halk Partisi (KVP), Protestan Devrim Karşıtı Parti (ARP) Hristiyan Tarihi Birliği (CHU) ve son ikisi laik olan sosyal demokrat İşçi Partisi (PvdA) ve liberal Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD).
Öte yandan yazarlar Sanayi Devrimi'nin aynı zamanda iki kalıcı bölünme yarattığını da belirtmektedirler:

Patron - İşçi: Sol ve sağ partilerin oluşumuna neden olan bir sınıf ayrımı. Bu bölünme özellikle Batı ülkelerinde mevcuttu. Keynesyen ekonomi ile Liberal ekonomi arasındaki seçim gibi çoğunlukla ekonomik çatışmalarla ilgiliydi. Bazen bu bölünmenin zengin ve fakir arasındaki bir çatışmayı temsil ettiği ileri sürülmektedir. Çeşitli partiler her iki çıkarı da temsil ettiklerini iddia etmişlerdir. İngiliz İşçi Partisi, Arjantin Sosyalist Partisi ve İsveç Demokratik İşçi Partisi gibi sosyalist partiler solu temsil ederken İngiliz Muhafazakar Partisi ve ABD'deki Cumhuriyetçi Parti sağı temsil etmektedir.
Toprak - Sanayi: Sanayi ve tarım sektörleri arasında, devletin gümrük üzerindeki kontrolünün devam etmesi gibi ticaret politikaları konusunda, sanayi girişimleri için kontrol özgürlüğüne karşı çatışmadır. Bu durum Avustralya Taşra Partisi, Finlandiya Merkez Partisi ve Polonya Köylü Halk Partisi gibi tarım ve köylü partilerini yaratır.
Lipset ve Rokkan, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Batı Avrupa'da ortaya çıkan partilerin, toplumlardaki bu yapısal bölünmeler temelinde oluştuğunu iddia etmektedir. Makalelerini yazdıkları dönemde (1967), bu parti sistemlerinin büyük ölçüde değişmediğini gözlemlemişlerdir. Partiler hala yukarıda bahsedilen dört ayrıma dayanıyor gibi görünüyordu ve bu da birçok Avrupa parti sisteminin "donmuş" gözükmesine sebep oluyordu. Bunun için verdikleri temel açıklama, işçi partilerinin gelişmesi ve 20. yüzyılın başında genel oy hakkının getirilmesiyle birlikte sivil toplumun tüm gruplarının bu devletlerin siyasi arenalarında bir şekilde temsil edilmiş olmasıdır. Paul Pierson'a göre, Lipset ve Rokkan'ın bu açıklaması, belirli kritik kavşaklardaki bölünmelerin istikrarlı parti sistemlerine yol açması nedeniyle yol bağımlılığını tipikleştirmektedir. Barbara Geddes, Lipset ve Rokkan'ın argümanını Latin Amerika ülkelerine genişletmiş ve Lipset ve Rokkan'ın argümanının, vakalar Lipset ve Rokkan'ın çoğunlukla Avrupa parti gövdeleri üzerine yaptıkları çalışmada özetledikleri başlangıç koşullarıyla tutarlı olmasına rağmen buradaki parti sistemlerini başarılı bir şekilde açıklamadığını bulmuştur.
Ancak Lipset ve Rokkan'ın Batı Avrupa parti sistemleri teorisinin kayda değer istisnaları da olmuştur. Yazarların iddia ettiği gibi örneğin İspanya, İtalya ve Almanya'nın faşist veya nasyonal-sosyalist otoriter politikaları bu tarihsel bölünmelere dayanmıyordu. Dolayısıyla, tüm Batı Avrupa devletleri söz konusu dönem için "donmuş parti sistemlerine" sahip değildi.

1960'lardan itibaren Lipset ve Rokkan'ın teorisinde tartışılan parti sistemleri, geleneksel bölünmelerin oy verme davranışları için eskisine göre daha az belirleyici hale gelmesiyle kısmen çözülmüştür. Siyaset biliminde bu durum çözülme (dealigment) olarak adlandırılır. Bunun nedenlerine dair çeşitli argümanlar vardır. Örneğin, yaygın sekülerleşme nedeniyle dini ayrışmanın öneminin önemli ölçüde azaldığı bir argümandır. İkinci bir teori ise sınıfsal aidiyetlere bağlantılıdır. Tarihsel olarak kendini işçi sınıfı olarak tanımlayanlar sol ya da sol eğilimli partilere oy verme eğilimindeyken daha güçlü ekonomik konumda olanlar siyasi yelpazenin sağındaki partilere oy verirdi. Ronal Inglehart, özellikle orta sınıflarda refahın artmasının, oy verme davranışının ve parti aidiyetlerinin artık temelde sınıfa dayalı olmamasına yol açtığını savunmaktadır. Bu durum Sağ-Sol ayrımının varlığını sorgulatırken seçmenlerin oylarını çevre veya göçmenikle ilgili kaygılar gibi sınıf dışı faktörlere dayandırmalara da alan açmaktadır.
Bölünmelerin uzlaşmasına yönelik üçüncü bir açıklama ise yukarıdan aşağıya bir yaklaşımdır. Sağ-Sola ayrımının ortadan kalkmasına seçmenler değil bizzat siyasi partiler neden olmuştur. Daha geniş bir seçmen yelpazesine hitap etme çabasıyla siyasi yelpazenin her iki tarafındaki partilerin politikalarını bilinçli olarak orta zemine doğru kaydırdıkları ve böylece sınıf ayrımlarını aşan daha geniş bir seçmen yelpazesinin desteğini sağladıkları ileri sürülmüştür. Bunun bir sonucu olarak bazı yazarlar bu dönemden itibaren bölünmelerin siyasi sonuçlar açısından genel önemini yitirdiğini ileri sürmektedir.
Bununla birlikte, diğer akademisyenler, yeni bölünmelerin geleneksel bölünmelerin yerini aldığını ve siyasi sonuçlar (yeniden hizalanma) için belirleyici hale geldiğini savunarak bölünme teorisinin siyaset bilimi ve sosyoloji için devam eden değerini vurgulamışlardır. Birkaç akademisyen tarafından tartışıldığı üzere, aşağıdaki yeni siyasi bölünmeler 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında önem kazanmış gibi görünmektedir:

Küreselleşmenin kazananları - kaybedenleri: Siyaset sosyoloğu Hanspeter Kriesi tarafından ortaya atılan bir ayrımdır. Bu ayrım, küreselleşmenin Batı Avrupa devletlerindeki vatandaşları farklı şekilde etkilediği iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Mal ve hizmetlerin küresel dolaşımının artması nedeniyle göç oranları artmış ve düşük gelirli işler kısmen düşük gelirli ortamlara taşınmıştır. Böylece küreselleşme, küreselleşmiş bir ekonomiden ve işgücü piyasalarının açılmasından kar eden post-endüstriyel sektördekiler ("kazananlar") ie ucuz işgücü akışından olumsuz etkilenen sektördekiler ("kaybedenler") arasında bir ayrım yaratmaktadır. Bu yeni ayrım, üretim araçlarına sahip olan (kapitalist) ile olmayan (işçi) arasındaki bir ayrımla ilgili olmaması açısından geleneksel sınıf ayrımından farklıdır. Daha ziyade, küreselleşme ve açık sınırlardan kar eden sektörün bir parçası olanlarla bu sektörlerden dışlananlar arasındaki bir bölünmedir. Kriesi ve diğerleri (2008) bu nedenle bu ayrışmanın entegrasyon, Avrupalılaşma, açık sınır politikaları ve çok kültürlülük gibi çatışmaların büyük ölçüde siyasallaştığını ileri sürmektedir. "Kaybedenler" için bu yeni ayrışma örneğin refah şovenizme dönüşebilir, bu da yerel üretimi korumak için ticaret engellerini ve işgücü piyasasında "önce yerliler" politikalarını destekleyen popülist protesto partilerine desteği güçlendirebilir. Bu ideoloji Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi, Fransa'da Ulusal Birlik ve Danimarka Halk Partisi gibi siyasi partiler tarafından temsil edilmektedir.
Materyalizm - post-materyalizm: Bu bölünme siyaset bilimci Ronald Inglehart'ın post-materyalist teorisinden kaynaklanmaktadır. Inglehart teorisinde, farklı değer kümeleri nedeniyle politika öncelikleri konusunda nesiller arasında siyasi bir ayrışmanın ortaya çıktığını varsaymaktadır. Bir yandan Inglehart, "X nesli" gibi çoğunlukla genç nesillerin aidiyet, kendini ifade etme ve genel yaşam kalitesi gibi post-materyalist değerler geliştirdiğini iddia etmektedir. Bu değerler örneğin adil ticaret, barış, çevrenin korunması ve düşük gelirli ülkelerle dayanışma gibi politikalara dönüştürülebilir ve Almanya'da D

Hegemonya (Yunanca ἡγεμονία, hēgemonía), bir sistem içerisindeki bir elemanın diğerlerinden üstün, baskın olduğunu belirtir. Marksist teoride daha teknik ve has olarak kullanılmıştır. Antonio Gramsci'nin eserlerinde baskın sınıfın boyun eğenlerin izniyle gücü kazanması olarak bahsedilmiştir. Zoraki bir yönetim olmayan hegemonya daha çok burjuvazi değerlerine göre işleyen kültürel ve ideolojik bir metot olarak anlaşılır. Politik ve ekonomik boyutu vardır: müsaade; maaş, ücret artması ve politik veya sosyal reform ile idare edilebilir.
Siyasal içeriğini, bir sınıf ya da sınıf ittifakının toplumsal iktidarını yani egemenliğini ilan ve tesis etme aşamasında, aslında birer toplumsal özne olan diğer sınıfların çıkarlarının da bu iktidar tarafından gerçekleştirileceğine inandırılması ve böylece sınıfsal iktidar mücadelesinden vazgeçerek ya da bu mücadeleyi izin verilen sınırlar içerisinde ve hedef doğrultusunda yürüterek bir "toplumsal özne" olmayı askıya alıp, bir "toplumsal nesne" olmayı kabullenmesi, oluşturur. Özetle; sınıf iktidarının zor aygıtlarının kullanılması dışında ya da yanı sıra, ideoloji alanında da gerçekleştiğini vurgulamak için kullanılır. Aksi halde, sınıfsal iktidar toplumun bütününü sürekli işgal altında tutan bir güç örgütlenmesine dönüşmek zorunda kalırdı. Egemen sınıfla egemenlik altındaki sınıflar arasındaki bu hegemonya ilişkisi, iktidarın bir ittifaka ait olduğu hallerde bu ittifakın baskın sınıfı ile ona tabi olan sınıf arasında ve eğer bir tek sınıfın iktidarı söz konusuysa, o sınıfı oluşturan tabakalar arasında da yaşanır.
Uluslararası ilişkiler disiplininde Robert Cox, Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramsallaştırmasını uluslararası sisteme uyarlamıştır. Neo-gramscian yaklaşım olarak bilinen bu teoriye göre ise hegemonya yalnızca tahakküm ve güç yani baskı yoluyla kurulmamakta aynı zamanda rıza da üreterek gönüllük oluşturarak güç unsuruyla birlikte etki altına girme olarak değerlendirilmektedir.

Kurucu devlet, egemen devletin bir parçası olan devlettir. Bu devletin hükûmeti bir tür yerel yönetimdir.

Bir egemen devletle ilişkili devlet, koşullara bağlı olarak egemen devletin anayasasında kurucu devlet olarak kabul edilebilir. Bunun bir örneği, Yeni Zelanda'ya bağlı Cook Adaları ve Niue'dir. Bu bölgelerin devlet başkanı Yeni Zelanda Krallığı'nın başındaki kral veya kraliçedir.

Bir konfederasyona bağlı idari birimler de kurucu devlet sayılır. Bunun tarihteki örneği Amerika Konfedere Devletleri'dir. Günümüzde ise İsviçre'nin kantonları ve Bosna-Hersek'in idari bölümleridir.

Bir federasyona bağlı idari birimler de kurucu devlet sayılır. Bunun bir örneği Amerika Birleşik Devletleri'nin eyaletleri ve Rusya'nın federal bölümleridir.

İdari bölünüş temele alınarak özerklik verilmiş idari birimler de kurucu devlet olarak sayılır. Bunun bir örneği Özbekistan'a bağlı Karakalpakistan'dır. Bunun dışında, yıkılan devletlerin ardılları da kurucu devlettir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan devletler gibi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda liberalizm modernleşme çabalarıyla birlikte Avrupa'daki liberal düşünce dünyasının gelişimini takip eden dönemlerde ortaya çıktı. Sakızlı Ohannes Paşa, Mehmet Cavit Bey ve Prens Sabahattin gibi isimler bu konuda öne çıkan ilk kişiler oldu. Ohannes Paşa'nın sosyalizm karşıtlığı ve devletçi politikaları reddi ile iktisadi ve rekabetçi özgürlüğü savunması onu öne çıkan ilk Osmanlı liberalleri arasına soktu. Mehmed Cavid Bey Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası ekseninde liberal düşüncede ilk kıvılcımları ortaya koyarken Prens Sabahattin ise 1902 Jöntürk Kongresi ekseninde Türkiye'de merkez sağ ve merkez sol ayrımında merkez sağı temsil eder hale geldi. Ahmed Rıza Bey grubundaki Auguste Comte fikri onda le Play temelli karşıtlığı etkili kıldı, adem-i merkeziyetçi bir yapıya büründü. Bu kongre erken cumhuriyet dönemini etkiledi: Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) liberal anlayışla 13 Ağustos 1930'da Ali Fethi Okyar'la Atatürk'ün isteği üzerine kurdurulurken bunu 1950'de Adnan Menderes ile iktidara gelen Demokrat Parti takip etti. Parti milli egemenliğe dayanan muhafazakâr bir eğilime girene kadar liberal görünümdeydi.

Liberal düşünce Osmanlı'ya 19. yüzyılda girdi. Batılılaşmada temel alınan eğilimlerin görece liberal yönde olması bunda etkili oldu. Türkiye tarihinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi'nin padişahın yetkilerini kısıtlaması liberalizm fikrinin temel noktalarının küçük de olsa çıkmasını sağladı. Namık Kemal (1840-88) anayasal özgürlüğün yanında iktisadi özgürlüğü de savundu. Bu noktada Yeni Osmanlıların liberal düşüncenin etkisinde kaldığı varsayımı doğdu. Sakızlı Ohannes Paşa da iktisadi liberalizm düşüncesini gerçek anlamda savunan ve Türkiye'deki temellerini atan ilk kişilerdendi. Korumacılığa ve devletçiliğe karşı durdu, ders kitapları yazdı. Onu izleyen Mehmet Cavit Bey İlm-i İktisat adlı eseri ile sıkı bir iktisadi liberalci olduğunu gösterdi. Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası ile de düşüncesini kültür-sanat alanına taşıdı. Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? broşürü ile Prens Sabahaddin de ilk Osmanlı liberalleri olarak etkin oldu. Bireyci toplumları daha üretken, girişimci ve bağımsız prototipler olarak gördü. Merkeziyetçiliğin terk edilmesini savunan ve Adem-i merkeziyetçilik fikrine sahipti ve le Play öğretisini savunuyordu.
Batı liberalizmi milliyetleşme ile aynı dönemde yükselirken Osmanlı liberalizmi Batılılaşmanın ürünü olarak doğdu. Genel olarak Tanzimat ve sonrasındaki yeniliklerin yavaş yavaş bireyi temel almaya evrilmesi liberal düşüncenin gelişmesini etkiledi. Yeni Osmanlılar liberalizm düşüncesinden de beslendiler. İmparatorluğun son dönemlerinde ise liberal yönde olan fikirler arttı. Keçecizade Fuat Paşa vasiyetinde serbest ekonomik model ve yönetimden bahsederken din ve devlet işlerinin de ayrılması gerektiğini paylaştı.
Yeni Osmanlılar sonrasında liberal felsefe Jön Türkler tarafından benimsendi. Prens Sabahattin bu düşünce ile senkretize olarak özdeşleşti. 1906'da Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'ni kurarak demokratik bir program hazırladı. Din etkisinden çok sosyal yapıyı bir engel olarak gördü. Bunun için siyasete, sosyal yaşamda ve ekonomi gibi başlıklarda bireycilik ve girişimcilik vurgusu yapıyordu.
1908-1912 yılları İkinci Meşrutiyet havasının fazlasıyla hissedildiği bir dönemdi. 1908'deki seçimler dönemin en demokratik seçimleriydi. 1912 Osmanlı genel seçimleri ise sokak terörüne dönüşmüş ve "sopalı seçimler" olarak anılmıştı. Meşrutiyet'in yaydığı fikirler az da olsa çok sesliliği beraberinde getirmişti. Nitekim Prens Sabahattin ekseninde liberal düşünce etkin olurken karşısında ise İttihat ve Terakki ekseninde merkeziyetçi ve devletçi fikirler de gelişiyordu. Bu dönemlerde Sakızlı Ohannes Paşa ile başlayan devletçi sistemle mücadele cumhuriyetin ilk yıllarında Kemalizm düşüncesinin oturması sonrasında birkaç teşebbüs dışında azaldı. Bu noktada Demokrat Parti'nin iktidara gelişi başka bir dönemin kapısını aralayacaktı.

Pierre-Joseph Proudhon (15 Ocak 1809, Besançon - 19 Ocak 1865, Passy), Fransız ekonomist ve düşünürdür. Kendisini "anarşist" olarak adlandıran ilk kişidir ve ilk anarşist düşünür olarak nitelenir.

Fransa'nın bir köyünde doğan ve çocukluğu çobanlıkla geçen Proudhon, daha sonra kendini öğrenime adamıştır. 1840'ta yayınlanan ve ilk büyük işi olarak kabul edilen çalışması Mülkiyet Nedir?'dir. 1846 yılında yayımlanan Sefaletin Felsefesi adlı eseri, öncesinde bu denli bir Tanrı eleştirisi beklenmemesi nedeniyle kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Proudhon'un ekonomik düşüncelerini daha sonra Karl Marx sert bir şekilde eleştirmiş ve bu tartışma ve eleştiriler Marx'ın ekonomik sisteminin temellerini oluşturmuştur. 1848 Devrimleri'nden sonra kendini Federalist olarak tanımlamıştır. En çok tanınan sözü "Mülkiyet Hırsızlıktır"'dır. Anarşizmin en etkili yazarı olarak kabul edilir.Proudhon, Başkan Louis-Napoléon Bonaparte'a hakaret ettiği için tutuklandı ve 1849'dan 1852'ye kadar hapsedildi. Serbest bırakıldıktan sonra, başyapıtı Justice in the Revolution and the Church (1858) dahil olmak üzere birçok eser yazdı. Justice'in yayınlanmasının ardından, Proudhon'un Katolik Kilisesiini eleştirdiği için Fransız yetkililer tarafından tutuklanması emredildi. Belçika'ya kaçtı ve 1858'den 1862'ye kadar sürgünde kaldı. Belçika'da, Lev Tolstoy'un daha sonra Proudhon'a saygıyla aynı adlı ünlü eserini adlandırdığı Savaş ve Barış (1861) dahil olmak üzere birçok eser yazdı.1863'te imparatorluğun liberalleşmesi üzerine Fransa'ya döndü.

Qu'est ce que la propriété? (Mülkiyet Nedir?, 1840)
Warning to Proprietors (Mülk Sahiplerine Uyarı, 1842)
Système des contradictions économiques ou Philosophie de la misère (Ekonomik Çelişkiler Sistemi ya da Sefaletin Felsefesi, 1846)
Solution of the Social Problem, (Toplumsal Sorunun Çözümü, 1849)
Idée générale de la révolution au XIXe siècle (On Dokuzuncu Yüzyılda Genel Devrim Fikri, 1851)
Le manuel du spéculateur à la bourse (Bir Borsa Spekülatörünün El Kitabı, 1853)
De la justice dans la révolution et dans l'Eglise (Devrimdeki Adalet ve Kilise, 1858)
La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış, 1861)
Du principe Fédératif (Toplumsal İttifakın İlkesi, 1863)
De la capacité politique des classes ouvrières (İşçi Sınıfının Siyasi Kapasitesi, 1865)
Théorie de la propriété (Mülkiyet Teorisi, 1866)
Théorie du mouvement constitutionnel (Meşrutiyetçi Hareketin Teorisi, 1870)
Du principe de l'art (Sanatın İlkesi, 1875)
Correspondence (Yazışma, 1875)

Justice, Order and Anarchy: The International Political Theory of Pierre-Joseph Proudhon, (Adalet, Düzen ve Anarşi: Pierre-Joseph Proudhon'un Uluslararası Siyaset Teorisi), Alex Prichard, Routledge. 2013

Mehmed Sabahaddin (d. 13 Şubat 1879, İstanbul - ö. 30 Haziran 1948, Neuchâtel Kantonu, İsviçre), Türk siyasetçi ve düşünür. Babası Damat Gürcü Halil Rifat Paşa'nın oğlu, Osmanlı Adliye nazırlarından Mahmud Celaleddin Paşa, annesi Sultan Abdülmecid'in kızı, Sultan II. Abdülhamid'in kız kardeşi, Seniha Sultan'dır.
Sosyoloji alanında çalışma yapan ilk Türklerden birisidir. Fransız sosyolog ve ekonomist Le Play'in etkisinde kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda liberalizm düşüncesinde Adem-i Merkeziyetçilik adını verdiği siyasi düşünceyi savunan Prens Sabahaddin, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra imparatorluğu yöneten İttihat ve Terakki'ye yönelen muhalefetin düşünsel savunanlardandır Görüşleri, günümüz Türkiyesindeki merkez sağ partilerin temel ideolojisi kabul edilir. Türk siyasi tarihinin ilk muhalefet partisi olan Osmanlı Ahrar Fırkası'nın kurucusudur.
Sabahaddin aynı zamanda Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülmecid'in torunu, V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed ve VI. Mehmed'in yeğenidir. İstanbul'da, kendi adıyla anılan Prens Sabahaddin Korusu'nun da sahibiydi.

1879 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Osmanlı padişahı Abdülmecid'in kızı ve II. Abdülhamid'in üvey kızkardeşi Seniha Sultan, babası ise Kaptan-ı Derya Damat Gürcü Halil Rifat Paşa'nın oğlu Damat Mahmud Celalettin Paşa'ydı. Hanedanla anne tarafından gelen bağından ötürü bir “sultanzâde” idi ancak “prens” unvanını kullanmıştır.
Dönemin önde gelen entelektüellerinden olup evde özel eğitim gördü ve Batı eğitim sistemiyle yetiştirildi. Sarayın damadı ve padişah II. Abdülhamid'in yakın arkadaşı olan babası Adalet Bakanı olduğu sırada Çırağan Baskını'na adı karıştığı gerekçesiyle görevden alınınca, yalısında gözaltında bulunduğu süre boyunca oğulları Sabahattin ve Lütfullah Efendilerin eğitimi ile ilgilenmişti. Sabahaddin Efendi, doğa bilimlerine büyük ilgi gösterdi ve Fransızcayı çok iyi düzeyde öğrendi.

Bir suikast girişiminden çekinen babası 1899'da onu ve diğer oğlu Ahmed Lütfullah Bey'i yanına alarak Paris'e yerleşti. Prens Mehmed Sabahaddin, Damad Mahmud Celalettin Paşa'nın oğlu olmasının verdiği avantajla Fransa'daki Jön Türkler arasında hızla yükseldi. Abdülhamid'e karşı Avrupa'da muhalefet edenler arasında bir lider durumuna geldi. Bir ara, babası ile birlikte Mısır'a kaçtı ancak sonra tekrar Paris'e döndü. Ecole des Roches adlı okulun kurucusu Edmond Demolins ile tanıştı ve onun toplum ve siyaset hakkındaki görüşlerinden etkilendi. Osmanlı toplumunun ilerleyebilmesi için özel girişim ve yerinden yönetimin gerekliliğine inandı.

1900'de Umum Osmanlı Vatandaşlara hitaplı bir beyanname ile Jön Türkler'in bir kongre düzenlemesi fikrini ortaya attı. Bu ilk girişim gerçekleşmedi ancak 4 Şubat 1902’de Paris'te Birinci Osmanlı Liberaller Kongresi adıyla bir kongre toplamayı başardı (kongre, sonradan I. Jön Türk Kongresi olarak anılmıştır). Kongrede, Jön Türkler arasındaki ideolojik ve siyasi farklar ortaya çıktı. Prens Sabahaddin, II. Abdülhamid'in İngilizler yardımıyla düşürülmesi fikrini savundu. Yabancı müdahaleye karşı olan Ahmed Rıza ve grubuyla fikir ayrılığına düştü. Bir ihtilal sonucu yıkılması istenen Abdülhamid yönetiminin yerine hangi yönetim modelinin geleceği sorusunu ise Prens Sabahaddin ve taraftarları “yerli ve yabancı burjuvazinin işbirliğine dayanan, merkezi olmayan ve bireysel girişimleri destekleyen bir yönetim” olarak yanıtlarken, Ahmed Rıza Bey taraftarları "merkeziyetçi bir Meşrutiyet"i savunuyordu. Bu bölünmenin, günümüzde Türkiye'de merkez sağ ve merkez solun temelini oluşturduğu kabul edilir.

Prens Sabahaddin, 1902'de başarısız bir darbe girişimi yaptı. 1906'da Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'ni kurdu. Cemiyetin yayın organı olarak çalışan Terakki dergisini yayımlayarak, yönetimde adem-i merkeziyet ve iktisatta “teşebbüs-i şahsi” ilkelerini savundu. Bu aylık dergi, iki yıl kadar süreyle yayımlandı. Dergide ifade edilen görüşler imparatorluktaki azınlıklar ve tüccarlar arasında taraftar buldu. Derneğin İstanbul, İzmir, Alanya ve Şam'da şubeleri açıldı.

Prens Sabahaddin, İttihat ve Terakki Cemiyeti 1908'deki ayaklanmayı hazırlayıp gerçekleştirdikten ve II. Meşrutiyet ilan edildikten sonra liberal görüşleri savunan Jön Türkler'in kurduğu Osmanlı Ahrar Fırkası'nı destekledi ve perde arkasından yönetti. 1903'te kaybettiği babasının cenazesini de beraberinde getirerek 1908'de İstanbul'a döndü. Ahrar Fırkası, 1908 seçimlerine katıldı ancak meclise giremedi. Fırka, çok geçmeden, 31 Mart Olayı'nda payı olmakla suçlandı ve kapatıldı. Prens Sabahaddin tutuklandı ancak Mahmut Şevket Paşa ve Hurşit Paşa'nın aracılığı ile serbest bırakıldı. Daha sonra bu olayla ilişkisi olmak suçuyla gıyabında yargılanıp idama mahkûm edilince yeniden yurtdışına kaçtı.

1913'te İstanbul'daki Prens Sabahaddin taraftarları, Bâb-ı Âli Baskını'nın bir benzerini yaparak hükûmeti devirmek ve Prens Sabahaddin'i lider yapmak üzere plan yaptılar. İlk hareketleri sadrazam Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesi olarak kararlaştırıldı. 11 Haziran 1913'te suikast gerçekleştirildi. Ancak suikastçılar yakalanıp idam edildi ve Prens Sabahaddin Paris'ten kaçmak zorunda kaldı. I. Dünya Savaşı yıllarında yaşamını Avrupa'nın değişik kentlerinde sürdürdü.

Prens Sabahattin, I. Dünya Savaşı yenilgisinden ve İttihat ve Terakki yönetiminin sona ermesinden sonra yurda dönebildi. Türkiye'ye döner dönmez İttihat ve Terakki döneminde yasaklanan Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? adlı eserini yayınladı. Ayrıca çeşitli yazılarıyla Anadolu'daki Milli Mücadele'yi destekledi. Cumhuriyetin İlanından sonra 1924 yılında hanedan üyelerinin sürgüne gönderilmesine ilişkin kanun gereği ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.

1948 yılında İsviçre'nin Neuchâtel kentinde öldü. Cenazesi, 1952 yılında Türkiye'ye getirildi; İstanbul'un Eyüpsultan semtinde babasının ve dedesinin mezarlarının bulunduğu Halil Rıfat Paşa Türbesi'ne defnedildi.
1920 yılında İstanbul'da tanıştığı ve çok fazla etkilediği John Godolphin Bennett, (ilk baskısı 1962, genişletilmiş ikinci baskısı 1974 yılında yapılan ve Türkçeye 1999 yılında çevrilen) The Witness (Tanık) adlı otobiyografisinin başlarında kendisiyle tanışıklıklarından uzun uzadıya bahsetmiş ve kitabın ortalarında da Sabahaddin'in yaşadığı hüsran, hayal kırıklıkları ve Türkiye'den sürgün edilmiş olması sebebiyle hayatının son yıllarında alkolik olduğunu ve büyük fakirlik içinde öldüğünü belirtmiştir.

Prens Sabahattin iki evlilik yaptı. Kafkas kökenli Tabinak Hanım ile evliliğinden Fethiye Kendi (1899-1986) adında bir kızı dünyaya geldi .

Prens Sabahattin, kendisi gibi ilk Türk sosyologlarından olan ve Durkheimci toplum görüşünü benimseyen Ziya Gökalp'in merkeziyetçi fikirlerinin aksine adem-i merkeziyetçi bir anlayışla ferdin görüş ve davranışlarını ve kişisel hürriyeti toplumsal menfaatin önünde tutmuş ve Türk sosyolojisinin iki ana geleneğinden birisinin öncüsü olmuştur.
Kendisi, İttihat ve Terakki yönetiminde muhalifleri etrafında toplayan Meslek-i İçtima akımının öncüsü idi. Fikirlerinin temelinde le Play akımı vardır. Edmond Demolins'in Anglo-Saksonlar’ın Faikiyelerinin Sebebi Nedir? adlı eserini okuyarak bu akım ile tanışan
Prens Sabahattin, daha sonra Edmond Demolins'le dostluk kurmuş ve le Play'in fikirlerini takip edenlerin girdiği Science Social Cemiyeti’ne girmişti.
Demolins'in görüşlerinden etkilenerek Osmanlı Devleti'nin de bir memur devleti olduğu düşüncesine varan Prens Sabahattin; Osmanlı’yı memur zulmünden kurtaracak, özel girişimciliğe yer verecek, bireysel yeteneklerin gelişmesini sağlayacak bir eğitim sisteminin gerçekleştirilmesini devletin kurtuluş yolu olarak sundu İngiltere örneğinden yola çıkarak burjuva sınıfının önemini vurguladı ve Avrupa’daki gibi özel teşebbüsün desteklenmesi ile burjuva sınıfının geliştirilebileceğini öngördü. İmparatorluğun geniş ve hantal yapısı nedeniyle gereğince gerçekleştirilmeyen yerel yönetimin bölgenin yaşayanları tarafından üstlenilmesi gerektiği fikrini savundu. “Adem-i merkeziyetçilik” olarak adlandırılan bu görüşü etnik unsurlara prim verme olarak algılandı.
Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? adlı broşürünü Science Sociale Mektebinin yöntemlerini Türkiye'de uyarlayarak ülkenin ıslahına ve kurtuluşuna çözüm olarak yazdı. Sosyolojik bir yönde olan eseri Muzaffer Sencer tarafından sadeleştiriterek yayımlandı. Eserde kişisel disiplini ortaya koymadan önce Emile Durkheim ve diğer sosyoloji disiplinlerine yönelik eleştirel bir giriş yapar. Sonrasında yapılacak ıslahat hareketlerinin planlı bir şekilde belirli bir disipline dayalı olarak gerçekleştirilmesi gerektiğini ortaya koyar.

Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?
Teşebbüs-ü Şahsi ve Tevsi-i Mezuniyet Hakkında Bir İzah
Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Hakkında İkinci Bir İzah
İttihat ve Terakki Cemiyetine Açık Mektuplar
Mesleğimiz Hakkında Üçüncü ve Son Bir İzah

TRT 1'de 2017'de yayın hayatına başlayan Payitaht: Abdülhamid dizisinde Kaan Turgut tarafından canlandırılmıştır.

Özel

Genel
Leyla Açba: "Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları" Timaş Yayınları, 139-140, 2010
Hamit Bozarslan: Le Prince Sabahaddin (1879-1948), Schweizerische Zeitschrift für Geschichte, 52, 2002 (Scan 22 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Siyasi birlik, daha küçük yönetimlerden oluşan veya bunlardan yaratılan bir siyasi varlık türü veya bunu sağlayan süreçtir. Bu daha küçük yönetimler genellikle federal bir hükümette federe devletler ve federal bölgeler; merkezi bir hükümet söz konusu olduğunda ise profektörlükler, bölgeler veya iller olarak adlandırılır. Bu yönetim biçimi gönüllü ve karşılıklı olabilir ve kurucu üyeleri ve savunucuları tarafından birlikçilik olarak tanımlanır. Diğer durumlarda, zorlama ve fetih ile karakterize edilen siyasi birleşmeden kaynaklanabilir. Geçmişte birlikte tek bir varlık oluşturmuş olan ayrı devletlerin birleşmesi yeniden birleşme olarak bilinir. Şahsi birlik ya da gerçek birlikten farklı olarak, kurucu birimler yetki devrine sahip olabilirler ancak merkezi bir hükûmete bağlıdırlar ya da bir tür organizasyon içinde koordine edilirler. Federal bir sistemde, kurucu birimler genellikle iç özerkliğe sahiptir, örneğin polis departmanlarının kurulmasında ve dış egemenliğin, askeri güçlerin ve dış ilişkilerin genellikle ayrıldığı federal hükûmetle gücü paylaşırlar. Birlik uluslararası alanda tek bir siyasi varlık olarak tanınır. Siyasi birlik, yasama birliği ya da devlet birliği olarak da adlandırılabilir.
Bir birlik, genel olarak şu şekilde kategorize edilen birçok biçimde gerçekleştirilebilir:

Birleştirici birlik
Birleştirici ilhak
Federal birlik
Federatif ilhak
Karma birlikler

Birleştirici birliklerde yeni bir devlet kurulur, eski devletler tamamen yeni devlet içinde eritilir (bazı yönleri korunabilir; aşağıya bakınız).
Birleştirici birlikler tarihin büyük bir bölümünde var olmuştur:

Litvanya Büyük Dükalığı ve Polonya Krallığı arasındaki Lublin Birliği, Polonya soylularının hükümdarı seçtiği seçimli bir monarşi olan Polonya-Litvanya Birliği'nin kurulmasına yol açtı;
1707'de İskoçya Krallığı ile İngiltere Krallığı arasında imzalanan Birlik Anlaşması Büyük Britanya Krallığı'nı yarattı;
1910 yılında Cape Kolonisi, Natal, Oranj Nehri Kolonisi ve Transvaal kolonileri Güney Afrika Birliği'ne dahil edildi;
Reconquista ve Kastilyalı Isabel ile Aragonlu Fernando arasındaki hanedan birliğinin ardından İspanyol İmparatorluğu Kastilya, Aragon ve Navarre krallıklarını üniter İspanya Krallığı'nda birleştirme sürecini başlattı, ancak bu süreç 1716 (Aragon) ve 1833'e (Navarre) kadar tamamlanamadı;
1800 Birlik Yasası İrlanda Krallığı ve Büyük Britanya Krallığı'nı Birleşik Krallık olarak birleştirdi;
1990 yılında Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti, Yemen Arap Cumhuriyeti (Kuzey Yemen) ile birleşerek Yemen Cumhuriyeti'ni kurdu;
ve 1783 yılında Konfederasyon Maddeleri On Üç Koloni tarafından imzalanarak Amerika Birleşik Devletleri olarak birleştirildi.

Bununla birlikte, Birleşik Krallık'ın kuruluşunda olduğu gibi, tam birleşmiş bir birlik eski devletlerin yasalarını ve kurumlarını koruyabilir. Bu sadece bir uygulama meselesi olabilir ya da birlikteliğin şartlarında verilen bir garantiye uymak için olabilir. Bu garantiler, önerilen bir birliğin başarılı olmasını sağlamak ya da en azından 1532'de Breton ve Fransa'nın birleşmesinde olduğu gibi (Fransa ve Bretonya'nın birleşmesi) devam eden direnişi önlemek için olabilir, yasaların ve Bretonya Mülkleri'in devamına ilişkin bir garanti verildi (1789'da Fransız Devrimi'nde iptal edilen bir garantidir). Bir devletler birliğinde kurumların korunacağına dair güvence, devletlerin bir güç dengesizliği olsa da (1707 Birlik Yasaları öncesinde İskoçya ve İngiltere'nin ekonomik koşulları arasında olduğu gibi) bunun taviz verilmesini engelleyecek kadar büyük olmadığını fark etmeleriyle de ortaya çıkabilir. 1707'de birleşik Büyük Britanya Krallığı'nı kuran Birlik Antlaşması, her iki taraf için de önemli olan İskoçya'daki medeni kanunların ve mevcut mahkemelerin devamına dair bir garanti içeriyordu. Birleşmeden önceki Yedi Hasta Yıl boyunca yaşanan ekonomik sıkıntılara rağmen İskoçlar hala müzakere gücüne sahiptiler.
Bu, menfaatlerin korunmasını sağlayabilen devletlerin bir sınırını çizer, menfaatlerin resmi ya da gayriresmi olarak korunmasının arkasında karşılıklı yarar sağlayan bazı gerekçeler olmalıdır. 1801'de Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nı kuran Birlik'te, İrlanda Krallığı'nın kanunları ve mahkemeleri için böyle bir garanti verilmedi, ancak bunlar uygulama meselesi olarak devam ettirildi. Bu tür menfaatlerin gayriresmi olarak tanınması, iki Birlik'in farklı koşullarını temsil etmektedir; o dönemde İrlanda'daki küçük kurumsal güç tabanı (Protestan Yükselişi'nden yararlananlar) 1798 İrlanda Ayaklanması'nda bir devrimle karşı karşıya kalmıştı ve sonuç olarak birleşmeye yönelik kurumsal bir dürtü vardı ve bu da İrlanda'nın müzakere gücünü sınırlıyordu. Bununla birlikte, 1789 Fransız Devrimi ve 1798 isyanını takip eden dönemde İrlanda'da daha fazla huzursuzluk çıkması olasılığını engellemek için gayriresmi garantiler verildi. Bu tür gayriresmi düzenlemeler değişikliklere daha açıktır; örneğin Tirol'e, Freischütz birliklerinin kendi rızaları olmadan Tirol dışında savaşmak üzere gönderilmeyeceği garantisi verildi, bu garanti daha sonra Avusturya tarafından iptal edildi. Ancak bu durum, İskoç Parlamentosunun ve İngiliz hukukundan ayrı bir İskoç hukukunun varlığını sürdürmesiyle karşılaştırılabilir.

Birleştirici ilhakta bir devlet veya devletler, hukuki varlığı devam eden mevcut bir devletle birleştirilir ve onun içinde eritilir.
İlhak gönüllü olabilir veya daha sıklıkla fetih yoluyla olabilir.
İlhakların birleştirilmesi tarihin çeşitli dönemlerinde gerçekleşti:

1535 ve 1542 yıllarında iki Galler Yasası kapsamında İngiltere Krallığı Galler Prensliği'ni resmen ilhak etti;
1822 yılında İspanyol Haiti Cumhuriyeti, Haiti Cumhuriyeti tarafından ilhak edildi;
Prusya Krallığı, İkinci Schleswig Savaşı, Avusturya-Prusya Savaşı ve Fransa-Prusya Savaşı sırasında Alman Prenslerinin çoğunu birleştirmek için ilhakı kullandı;
Sardinya Krallığı, İtalya'nın birleşmesi döneminde İtalya'daki birçok dükalığı ve şehir devletini ilhak etti;
1918'de Podgorica Meclisi sırasında Sırbistan Krallığı, Karadağ Krallığı'nı ilhak etti;
ve Çin Halk Cumhuriyeti, Tibet'i (1951), Doğu Türkistan'ı (Sincan) (1949), Hong Kong'u (1997) ve Makao'yu (1999) ilhak etti.

Federal ilhak, üniter bir devletin mevcut başka bir devletin federe birimi haline gelmesi ve eski devletin hukuki varlığını sürdürmesi durumunda gerçekleşir. Böylece yeni federe devlet uluslararası hukukta bir devlet olmaktan çıkar ancak federal otoriteye bağlı olarak iç hukukta hukuki varlığını korur.
Öne çıkan tarihi federal ilhaklar şunlardır:

Kanada'nın 1871'de Britanya Kolumbiyası, 1873'te Prens Edward Adası ve 1949'da Newfoundland Dominyonu'nu ilhak etmesi;
Etiyopya'nın 1951'den 1962'ye kadar Eritre'yi ilhakı;
Cenevre'nin 1815'te İsviçre Konfederasyonu'na katılması;
Batı Almanya'nın 1957'de Saarland'ı ilhakı;
Amerika Birleşik Devletleri'nin Vermont Cumhuriyeti (1791), Teksas Cumhuriyeti (1846) ve Kaliforniya Cumhuriyeti'ni (1848) ilhak etmesi ve ardından eyalet statüsü vermesi;
ve 2014 yılında Rusya Federasyonu tarafından Kırım'ın ve Sivastopol şehrinin ilhakı (her ne kadar yasa dışı olarak görülse de ya da uluslararası toplum tarafından farklı derecelerde tanınsa da).

İtalya'nın birleşmesi bir dizi birleşmeyi içeriyordu. Krallık, birkaç devletin İtalya Krallığı'nı oluşturmak için gönüllü olarak birleştiği Sardinya Krallığı etrafında birleşti. Sicilyateyn Kraliyeti ve Papalık Devleti gibi diğer yönetimler fethedildi ve ilhak edildi. Resmi olarak, her bir bölgedeki birlik, halka yeni hükümdarları Sardinyalı II. Vittorio Emanuele ve onun meşru varislerini kabul edip etmediklerinin resmi olarak sorulduğu bir halk referandumu ile onaylandı.
Almanya'nın birleşmesi, Prusya Krallığı'nın 1866'da çok sayıda küçük devleti ilhak etmesiyle ciddi bir şekilde başladı.

1744'ten itibaren Nepal'in birleşmesi.
1859'da modern Romanya'nın ortaya çıkmasına yol açan Moldavya ve Eflak Birliği
1396'daki Osmanlı fethinden sonra 1885'te Bulgaristan'ın birleşmesi.
1918'de Romanya Büyük Birliği
1918'de Besarabya'nın Romanya ile birleşmesi
1918'de Bukovina'nın Romanya ile birleşmesi
1918'de Transilvanya'nın Romanya ile birleşmesi
1918'de Yugoslavya'nın kuruluşu
1919'da Ukrayna'nın birleşmesi
Çin'in yeniden birleşmesi (1928) veya "Kuzeydoğu Bayrak Değişimi", 1912 bölünmesinden sonra Guangzhou/Nanjing hükûmetinin Beiyang hükûmetine karşı zaferini ilan etti.
Barışçıl Devrim'den sonra Almanya'nın yeniden birleşmesi (Doğu Almanya) 1989-90 3 Ekim 1990'da, 1 Ağustos 1945'teki Potsdam Anlaşması'ndan bu yana Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak bölünmüştü.
1866-71'de Almanya'nın birleşmesi; Almanya (1871-1918) Orta Çağ'da feodalizm ve kısmi miras (Terra Salica) nedeniyle büyük ölçüde parçalanmıştı, ancak Doğu Frank Krallığı / Alman Krallığı ve Kutsal Roma İmparatorluğu'nun derebeyliği altında birleşik kaldı. Bununla birlikte, İmparatorluk'un gücü azaldıkça eyaletler erken modern dönem boyunca giderek daha fiili olarak bağımsız hale geldi. Son olarak, İmparatorluk 1806 yılında Napolyon Savaşları sırasında feshedildi ve Alman devletleri tamamen egemen oldular ve sadece (1815 ve 1866 yılları arasında) egemen olmayan Alman Konfederasyonu tarafından birleştirildiler.
Anschluss (1938'de Nazilerin "Küçük Almanya" ve Avusturya'yı "Büyük Almanya" olarak yeniden birleştirmesi)
İtalya'nın birleşmesi 1815-71, Lombardlar Krallığı (kendisi de Langobardia Major ve Langobardia Minor arasında bölündü) ve Bizans Ravenna Eksarhlığı olarak 568'de bölünmesinden bu yana bölünmüş olan İtalya, Şarlman'ın 774'te Langobardia Major ve Spoleto'yu fethinden ve ardından feodalizm nedeniyle parçalanmasından bu yana daha da bölünmüştür.
Napolyon Wavaşları sırasında Varşova Düklüğü (1807-15) olarak kısa bir canlanma dışında 24 Ekim 1795'ten beri bölünmüş olan Polonya'nın 1918-22'de yeniden birleşmesi.
Vietnam'ın 1955-1975 Vietnam Savaşı'ndan sonra 2 Temmuz 1976'da yeniden birleşmesi, 21 Temmuz 1954'ten beri Güney Vietnam ve Kuzey Vietnam olarak bölünmüştü.
Tanganika 1964'te Zanzibar ile birleşerek 26 Nisan 1964'te Tanzanya'y

Sömürge imparatorluğu, ya emperyal merkeze bitişik ya da denizaşırı ülkelerde bulunan, belirli bir devletin nüfusu tarafından yerleşmiş olan ve o devlet tarafından yönetilen bölgelerden oluşan bir kolektiftir (genellikle koloniler olarak adlandırılır).
Erken modern Avrupa güçlerinin genişlemesinden önce, diğer imparatorluklar İberya'daki Romalılar veya şu anda Güney Çin'deki Çinliler gibi toprakları fethedip sömürgeleştirdiler. Modern sömürge imparatorlukları ilk olarak 15. yüzyılda o zamanlar en gelişmiş Avrupa denizcilik güçleri Portekiz ve İspanya arasında bir keşif yarışıyla ortaya çıktı. Bu dağınık deniz imparatorluklarının ve onu izleyenlerin arkasındaki ilk dürtü, Avrupa Rönesansından çıkan yeni fikirler ve kapitalizm tarafından yönlendirilen ticaretti. 1479, 1493 ve 1494'te dünyayı aralarında bölmek için anlaşmalar da yapıldı. Avrupa emperyalizmi, 14. yüzyılda hızla yükselen ve İspanyol ve Portekiz'i zorlayan Avrupa Hristiyanları ve Osmanlı Müslümanları arasındaki rekabetten doğdu. Hindistan'a ve daha az ölçüde Çin'e yeni ticaret yolları aramaya başladı.
Klasik antik çağda koloniler, özellikle de Akdeniz'in birçok ada ve kıyısını kuran Fenikeliler ve Eski Yunanlar arasında var olmasına rağmen, bu koloniler siyasi olarak köken aldıkları şehir devletlerinden bağımsızdı ve bu nedenle sömürge bir imparatorluk oluşturmadı.

 Belçika İmparatorluğu

 Kongo Bağımsız Devleti (II. Léopold) (1885-1908),  Belçika Kongosu (1908-1962)
 Ruanda-Urundi (1922-1962)
Tienstin'deki Belçika Bölgesi (1902-1931)
Tangier Uluslararası Bölgesi (1954-1956)
 Britanya İmparatorluğu (1707-1997/günümüz)

Afrika
Saint Helena (1658'den beri)
Tanca (1661-1684)
Sierra Leone (1792-1961)
Ascension Adası (1815'ten beri)
Tristan da Cunha (1816'dan beri)
Madeira (1807-1808)
Mauritius (1810-1968)
Gambiya (1816-1965)
Basutoland (Lesotho) (1868-1966)
Altın Sahili (Gana) (1874-1957)
Mısır Sultanlığı (1882-1922), Mısır Krallığı (1922-1936)
Britanya-Mısır Sudanı (1899-1956)
Bechuanaland (Botsvana) (1884-1966)
Britanya Somalisi (1884-1960)
Rodezya (1890-1924)
Güney Rodezya (Zimbabve) (1923-1965), (1979-1980)
Kuzey Rodezya (Zambiya) (1924-1964)
Uganda (1890-1962)
Wituland (1890-1895)
Zanzibar (Tanzanya) (1890-1963)
Orta Afrika (1891-1907), Nyasaland (Malavi) (1891-1964)
Svaziland (1893-1968)
Seyşeller (1903-1976)
Güney Afrika (1910-1931)
Cape (1795-1803), (1806-1910)
Natal (1856-1910)
Zululand (1887-1897)
Oranj Nehri Kolonisi (1900-1910)
Transvaal Kolonisi (1900-1910)
Güneybatı Afrika (Namibya) (1915-1931)
Petrol Nehri/Nijer Koyu (1884-1900), Nijerya (1914-1960)
Kuzey Nijerya (1900-1914)
Güney Nijerya (1900-1914)
Lagos (1862-1906)
Kamerun (1919-1961)
Doğu Afrika (1895-1920) Kenya (1920-1963)
Tanganyika (Tanzanya) (1922-1961)

Bir toprak anlaşmazlığı veya sınır anlaşmazlığı, iki veya daha fazla siyasi varlık arasında toprakların (kara, su veya hava sahası) mülkiyeti veya kontrolü üzerindeki bir anlaşmazlıktır.

Toprak anlaşmazlıkları genellikle nehirler, verimli tarım arazileri, mineral veya petrol kaynakları gibi doğal kaynaklara sahip olmakla ilgilidir, ancak anlaşmazlıklar kültür, din ve etnik milliyetçilikten de kaynaklanabilir. Toprak anlaşmazlıkları genellikle orijinal sınırı belirleyen antlaşmadaki muğlak ve net olmayan dilden kaynaklanır.
Toprak anlaşmazlıkları savaşların ve terörizmin başlıca nedenlerindendir, zira devletler genellikle istila yoluyla bir bölge üzerindeki egemenliklerini kanıtlamaya çalışırlar ve devlet dışı oluşumlar da terörizm yoluyla politikacıların eylemlerini etkilemeye çalışırlar. Uluslararası hukuk, bir devletin başka bir devletin topraklarını ilhak etmek için güç kullanmasını desteklemez. Birleşmiş Milletler Antlaşması'na göre, "Tüm Üyeler, uluslararası ilişkilerinde, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı veya Birleşmiş Milletlerin Amaçlarına aykırı herhangi bir şekilde güç kullanma tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan kaçınacaklardır."
Tayvan Boğazı ve Keşmir gibi sınırın belirlenmediği bazı durumlarda, ilgili taraflar fiili uluslararası sınır olarak hizmet eden bir Kontrol Hattı tanımlamaktadır.

Sınır anlaşmazlığı (veya sınır çatışması) terimi, sınırlı bir bölgenin iki veya daha fazla devlet tarafından tartışmalı olduğu durumlar için geçerlidir. Güney Sudan ve Sudan arasında ihtilaflı olan Abyei bölgesi gibi, çekişen her devlet aynı bölgeyi kapsayacak şekilde kendi haritalarını yayınlayacak ve bu haritalar her zaman çekişen devletlerin tanınan sınırları boyunca ya da bu sınırlara bitişik olacaktır. Sınır çatışmalarında, Çin Halk Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasındaki ilişki ya da Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki ilişki gibi rakip devletin varlığına meydan okunmaz, ancak her devlet, toprağı gerçekte kimin yönettiğine ve uluslararası toplumda nasıl tanındığına rağmen, rakip devletin şeklini yalnızca iddia edilen bölgeyi içermediği şekilde tanır.
İşgal altındaki bir bölge, genel olarak, egemen devletlerin tanınan topraklarından farklı olan ancak işgalci devletin genellikle askerî güçlerle kontrol ettiği bir bölgedir. Bazen uzun süreli bir işgal, bir toprak talebini yerine getirmek için bir araç olarak sürdürülür, ancak bir işgal aynı zamanda stratejik (bir tampon bölge oluşturmak veya rakip bir gücün kontrolü ele geçirmesini önlemek gibi) veya bir zorlama aracı (bir ceza, bazı iç önlemleri dayatmak veya bir pazarlık kozu olarak kullanmak gibi) olabilir.
İrredantizm terimi sınır anlaşmazlıklarının yanı sıra daha geniş toprak talepleri için de geçerlidir:
Daha büyük bir devletten bağımsızlığını ilan eden bir ulus ortaya çıkarsa bu ulusun nihai olarak tanınması her zaman yeni devlete deklarasyonun bir parçası olarak önerdiği topraklar üzerinde kontrol hakkı vermeyebilir. Bu topraklar, devletten gelen milliyetçi hareketlerin gözünde kurtarılmamış topraklar olarak kalır, ancak sınırın her iki tarafındaki hükûmetler arasında başka bir soruna neden olmaz.
Toprakların imparatorluk gibi tarihi fetihler yoluyla elde edildiği durumlarda, gelenekçiler eski sömürgeleri kurtarılmamış topraklar olarak görebilirler.

Toprak anlaşmazlıkları, hem devletlerin temel hakkı olan egemenlikle olan ilişkileri hem de uluslararası barış için önemli olmaları nedeniyle uluslararası toplumda önemli bir anlam taşımaktadır. Uluslararası hukukun toprak anlaşmazlıklarıyla önemli bir ilişkisi vardır çünkü toprak anlaşmazlıkları uluslararası hukukun temeli olan devlet topraklarını ele alır. Uluslararası hukuk, 1933 Devletlerin Hak ve Görevlerine ilişkin Montevideo Sözleşmesi'nde de belirtildiği üzere, tanımlanmış bir toprak parçası gerektiren uluslararası hukuk kişilerine dayanmaktadır.
Montevideo Sözleşmesi'nin 1. Maddesi, "uluslararası hukuk kişisi olarak devletin aşağıdaki niteliklere sahip olması gerektiğini beyan eder: (a) daimi bir nüfus; (b) tanımlanmış bir toprak; (c) hükûmet; ve (d) diğer Devletlerle ilişkiye girme kapasitesi"
Ayrıca, B. T. Sumner'ın makalesinde, "Uluslararası hukuk ve ilişkilerde, toprak mülkiyeti önemlidir çünkü toprak üzerindeki egemenlik bir devleti neyin oluşturduğunu tanımlar" denmektedir.
Bu nedenle, bir ülkenin sınırlarının ihlali veya toprak anlaşmazlıkları, bir devletin egemenliğine ve uluslararası hukukun bir kişisi olarak haklarına yönelik bir tehdit oluşturmaktadır. Ayrıca, Kosta Rika ve Nikaragua (2005) örneğinde olduğu gibi, toprak anlaşmazlıkları bazen Uluslararası Adalet Divanına taşınmaktadır. Toprak anlaşmazlıkları, temeli devlet sınırları hukukuna dayanan uluslararası hukuktan ayrı tutulamaz ve olası çözümleri de uluslararası hukuka ve Divana dayanır.

Toprak anlaşmazlıkları listesi
Donmuş ihtilaf
Status quo ante bellum
Talveg çizgisi

Malcolm Shaw'ın Birleşmiş Milletler Görsel-İşitsel Uluslararası Hukuk Kütüphanesi Konferanslar Dizisi'nde yer alan Toprak Uyuşmazlıklarına İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri: Toprak Mülkiyetinin Kazanılması ve Toprak Uyuşmazlıklarının Çözümü başlıklı Konferansları (İngilizce)
WorldStatesman - Taraf olduğu Toprak Anlaşmazlıklarının listesi için (devlet adamlarının kronolojik listelerinden sonra) herhangi bir devletin üzerine tıklayın (İngilizce)
Toprak anlaşmazlıkları 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. CIA World Factbook. (İngilizce)
ABD Dışişleri Bakanlığı/ FloridaStateUniversity Uluslararası Sınır Çalışmaları (24 Eylül 2008 tarihinde arşivlendi) (İngilizce)

Uluslarüstü birlik, devletlere ayrılan bazı yetki ve işlevleri doğrudan kullanma yetkisine sahip bir uluslararası organizasyon türüdür.
Avrupa Birliği; ortak pazar, ortak sınır kontrolü, yüksek mahkeme ve düzenli halk seçimlerini içeren derin siyasi, ekonomik ve sosyal bütünleşmeye sahip olduğu için, uluslarüstü bir kuruluşun paradigmatik bir örneği olarak tanımlanmaktadır.
Uluslararası kuruluşlarda karar vermenin bir başka yöntemi de devlet hükûmetlerinin daha belirgin bir rol oynadığı devletlerarasıcılıktır.

"Towards Unity". 31 Ocak 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Temmuz 2009. 
"Robert Schuman and supranational union of Europe". 6 Kasım 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Kasım 2009. 
"Supranational Alliance". 14 Ocak 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Şubat 2011.

Vasal devlet, kendinden üstün bir devlet ya da imparatorluğa Orta Çağ Avrupası'ndaki feodal vasallığa benzer bir şekilde bağlı olan devlettir. Bağlılıklar sıklıkla askeri destek karşılığı bir takım imtiyazlar vermek şeklinde gerçekleşir. Bazı durumlarda, vasal devlet düzenli haraç ödüyor olabilir; bu durumda haraçgüzar devlet tanımı daha uygun düşer. Günümüzde kullanılan yaygın terimler kukla devlet, protektora (himaye), bağımlı devlet  ve uydu devlettir.

Truva ve diğer bazı Arzava toprakları Hitit İmparatorluğu'nun vasal devletleriydi.

Osmanlı İmparatorluğu topraklarının uç kısımlarında yer alan bazı vasal ve haraçgüzar devleti denetliyordu. Farklı şekillerde uygulanan vasallık, bazı bölgelerin kendi liderini seçmesine izin veriyordu. Bazı devletler ise topraklarının haracını ödüyordu.
18. yüzyılda Eflak, Boğdan ve Kırım Hanlığı dahil birçok vasal devlet Osmanlı'nın denetimindeydi.

Antik Çin'de Zhou Hanedanı zamanından (MÖ 1046–770) Han Hanedanı zamanına (MÖ 206–MS 220) kadar çeşitli sayıda vasal devlet olmuştur.
Bu vasallar küçük şehir devletlerini içerdiği gibi büyük toprakları elinde tutan Chu ve Qi gibi devletleri de içeriyordu. Daha sonra, bu vasal devletlerden biri bütün Çin'i fethetmiş ve imparator Çin Şi Huang'ın buyruğu altında birleştirmiştir.

Yerellik, yetki ikamesi veya subsidiarite, sorunların, mevcut otoritenin en küçük, en düşük seviyeli birimi tarafından çözülmesi gerektiğini belirten organizasyon prensibi. İngilizce subsidiarity kelimesinin Türkçe anlamı "ikincil, yedek olma" olarak yazılabilir.

Yerellik Avrupa Birliği uygulamasında, 1992 tarihli Maastricht Anlaşması'nda ortaya konan bir ilkedir.
Avrupa Birliği ekonomik birlikten tam siyasal birliğe geçeceği vakit, merkezi hükûmet olan Brüksel ile taşra eyaletleri olan birlik ülkeleri arasında yetki ve sorumluluk paylaşımının nasıl olacağını belirleyen ilkedir. Buna göre, bir yetki ya da sorumluluk halka en yakın birimler tarafından yerine getirilir. Eğer bu en yakın birimler (eyalet, belediye) bu yetki ve sorumluluğu yerine getiremeyecek derecede zorlanıyorsa ya da bütçesini aşıyorsa o zaman bir üst yetkili makama başvurulur.

Üniter devlet, merkezî idarenin üstünlüğüne dayalı ve idari birimlerin (ulusal ölçeğin altındaki birimlerin) sadece merkezî yönetimin devretmeyi uygun gördüğü yetkileri kullanabildiği, tek bir birim olarak yönetilen devlet. Asya ve Avrupa kıtasında devletlerin büyük çoğunluğu üniter devlettir.
Üniter devlet, merkeziyetçi, merkezi birimlerle yönetilen, yerinden yönetilen idari birimlere sahip olabilir, ancak bölgeler ayrılma hakkına sahip değildir.

Üniter devlette, devlet bölünmez bir bütündür. Fakat, üniter devlette de "il" ve "ilçe" gibi idari bölümler bulunabilir. Ancak bunlar basit idari bölümlemelerdir. Bunların sadece idari yetkileri vardır. Yasama ve yargı yetkileri yoktur. Bunların hepsi aynı egemenliğe tabidir. Aynı anayasa ve aynı kanunlar, kısacası aynı hukuk kuralları uygulanır. Yerel yönetimler iç işlerinde sosyal hayatı düzenleyen basit düzenlemelere gidebilir (trafik kuralları gibi) fakat bağımsız hukuki düzenlemeler yapamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 3'üncü maddesine göre, "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür". Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olması onun "üniter devlet" olması demektir. Türkiye Devleti, üniter bir devlettir; yani kendi bünyesinde farklı kanunların geçerli olduğu farklı yönetim bölgeleri yoktur. "Federatif" yapılar yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisi tüm Türkiye topraklarını kapsar ve her Türk vatandaşı bu topraklar üzerinde eşit muamele görür. Söz konusu üniter devlet yapısı, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatıdır.
Türkiye'de üniter devlet yapısı; merkezî idarenin merkez, taşra ve yurt dışı teşkilatları ile yerel yönetim teşkilatlarından oluşmaktadır.

Fransa, merkeziyetçi bir devlettir çünkü yasalar ve yargı sistemi tüm ülke genelinde aynıdır. Ülke, orta derecede bir şekilde yerinden yönetilir; yerinden yönetim, özellikle bölgesel (bölgeler, departmanlar, çoğunlukla belediyeler) ve işlevsel kamu kurumları arasında bölünmüştür.

Avustralya, altı adet alt birimle Yeni Güney Galler, Queensland, Güney Avustralya, Tazmanya, Victoria ve Batı Avustralya federal bir devlettir ve her bölge kendi anayasal varlığına sahiptir. Kuzey Bölgesi ve Başkent Bölgesi, eyaletlerle benzer yetkilere sahiptir, ancak bu yetkiler merkezî hükûmet tarafından verilmiştir.

Kanada'da on eyaletin anayasal varlığı vardır ve üç bölge doğrudan Kanada hükûmetinin sorumluluğundadır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde eyaletler ayrı bir statüde, bölgeler ve Columbia Bölgesi ise ayrı bir statüde bulunur.

Arjantin de benzer bir duruma sahipti: Çöl Fethi'nden sonra, Patagonya "ulusal bölgeler" olarak adlandırılan bölgelere bölündü ve bu bölgeler federal hükûmete bağlıydı. Son olarak "ulusal bölge" olan Tierra del Fuego 1992'de bir eyalet oldu.

Birim tipi yönetim sistemi, federalizmin zıttı olarak düşünülebilir. Federasyonlarda, eyalet/bölge hükûmetleri, merkezî hükûmetle eşit aktörler olarak güçleri bir yazılı anayasa aracılığıyla paylaşırlar ve değişiklikler için her iki tarafın da onayına ihtiyaç duyulur. Bu, alt ulusal birimlerin varlık ve yetkilere sahip olduğu ve merkezî hükûmet tarafından tek taraflı olarak değiştirilemeyen bir hakları olduğu anlamına gelir.
Ancak, federalizm ve devrim arasında benzerlikler bulunmaktadır. Bir birim tipi devletteki devrim, federalizm gibi, tüm alt ulusal birimlerin aynı güçlere ve statüye sahip olabileceği simetrik veya alt ulusal birimlerin güçleri ve statüleri farklılık gösterebileceği asimetrik olabilir. Birim tipi birçok devlette özerklik derecesine sahip bölgeler bulunmamaktadır. Bu tür ülkelerde, alt ulusal bölgeler kendi yasalarını belirleyemezler.

Merkeziyetçilik, siyasi veya idari olarak merkeziyetçi bir yönetim sistemini savunan bir siyasi doktrindir. Yani, merkeziyetçilik, merkezî hükûmetin ulusun yönetimini sağlamak için büyük bir kısmı gücü ve yetkileri elinde topladığı bir siyasi sistemdir. Bu nedenle, devlet, federal eyaletler veya idari bölmelerin yetkilerini genellikle üstlenerek birleşik bir devlet modeli uygular.
Tam anlamıyla merkeziyetçi bir devlet, siyasi, coğrafi ve idari birlik içeren bir devlettir; yani merkezî hükûmet, ülkenin tüm yetkilerini simetrik bir şekilde yönetebilme gücüne sahiptir ve ülkenin tüm yetkilerinin idaresi merkezi hükûmetin sorumluluğundadır. Bu yönetim biçimi oldukça nadirdir ve saf bir şekilde çoğunlukla mikro devletlerde uygulanır. Ancak, daha az saf merkeziyetçi hükûmet biçimleri de mevcuttur ve örneğin Fransa'da idari desantralizasyon olduğu gibi bazı İspanyol Amerika ülkelerinde, merkezî hükûmete bağlı ancak belli yetkilere sahip yerel hükûmetlerle birlikte var olurlar.
Bu merkeziyetçilik motivasyonları arasında şunlar sayılabilir:

1. Eyaletlerin kendi başlarına maddi kaynak eksikliği nedeniyle vatandaşlarına hizmet sunamaması.
2. Büyük yatırımlar gerektiren ihtiyaçlar, bu yatırımlar federal bölgelerin çoğunluğu tarafından karşılanamayacak kadar büyük miktarda maddi, ekonomik ve insani kaynak gerektirir.
3. Merkezî yönetimdeki planlama ve yönetimi sağlamak için merkeziyetçi bir idari yapıya ihtiyaç duyma.

Ademimerkeziyetçi yapı, idari bir teknik olarak, yetkilerin veya yetkinin bir yönetim organından başka bir hiyerarşik olarak bağlı olan bir başka idari organa devredilmesini veya kullanılmasını içeren bir yöntemdir.
Yetkiyi devreden norma, ademimerkeziyetçiliğin koşullarını ve sürelerini öngörmelidir ve ademimerkeziyetçiliğin yapılabilirliğini belirtmelidir. Etkin olması için ilgili resmi gazetede yayınlanmalıdır. Ademimerkeziyetçilik, her zaman hiyerarşik olarak bağlı organlar arasında ve aşağı doğru yönlü olarak gerçekleştirilir. Yetkinin sadece kullanımı değil, sahipliği de devredildiği için (yetki devri durumundan farklı olarak) yetkiyi devralan organ, yetkiyi kendi yetkisi olarak kullanır.

Ademimerkeziyetçilik kapsamında, bir organizasyon birimi aşağıdaki eylemlerden birini veya her ikisini gerçekleştirebilir. Birincisi, organizasyon birimini etkilemeden birim dışında yerleştirilmek üzere organlar oluşturmaktır. Buna "organik ademimerkeziyetçilik" denir. İkincisi; yetkileri, yetkiyi merkezi olarak toplayan bir organdan aynı organizasyon birimi içindeki diğer organlara devretmek veya yeniden dağıtmaktır. Buna "fonksiyonel ademimerkeziyetçilik" denir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Prens Sebahaddin'e göre istibdat toplumun şartlarının bir getirisiydi. Eğer toplum şartları değiştirilmezse, istibdat tekrar yaşanabilecek bir durumdur. Prens Sebahattin, Ali Rıza karşıtı gruplar ademimerkeziyetçiliği savunur.
1902 Jön Türk Kongresi'nde ademimerkeziyetçilik fikrini getiren Sebahattin bir bölünmeye yol açtı. Ademimerkeziyetçiler olarak ayrılan grupta; Sebahattin, Nihat, Reşat, Dr. Rıfat ve Miralay Zeki gibi kişiler yer aldı.

Türkiye'de üniter devlet
Ulus devlet

"Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.115-119". 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Mayıs 2010.

Askerî işgal veya genellikle basitçe işgal, resmi bir egemenlik iddiası olmaksızın, bir egemen güç tarafından bir bölge üzerinde geçici kontroldür. Bölge daha sonra işgal edilen bölge ve hakim güç işgalci olarak bilinir. İşgal, amaçlanan geçici süresi ile ilhak ve sömürgecilikten ayırt edilir. Bir işgalci, yönetimini kolaylaştırmak için işgal altındaki topraklarda resmi bir askeri hükûmet kurabilir ama bu durum işgal için gerekli bir ön koşul değildir.
İşgal kuralları, başta 1907 tarihli Lahey Sözleşmesi, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve yerleşik devlet uygulamaları olmak üzere çeşitli uluslararası anlaşmalarda tanımlanmıştır. İlgili uluslararası sözleşmeler - Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) Açıklamaları ve askeri bilim adamları tarafından yapılan diğer anlaşmalar - işgalci gücün hakları ve görevleri, sivillerin korunması, savaş esirlerinin tedavisi, yardım koordinasyonu çabaları, seyahat belgelerinin düzenlenmesi, halkın mülkiyet hakları, kültür ve sanat eserlerinin ele alınması, mültecilerin yönetimi ve düşmanlıkların sona ermesinden önce ve sonra çok önemli olan diğer meseleler gibi konularda kılavuz bilgiler sağlar. Bir işgal gerçekleştiren ve uluslararası kabul görmüş normları ihlal eden bir ülke, denetim, eleştiri veya kınama riskiyle karşı karşıya olur. İçinde bulunduğumuz çağda, işgal uygulamaları büyük ölçüde uluslararası teamül hukukunun bir parçası haline geldi ve savaş hukukunun bir parçasını oluşturdu.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren uluslararası hukuk, bir ülkenin işgali ile istila ve ilhak yoluyla toprak edinimi arasında ayrım yapmaya başladı. İkisi arasındaki fark, Emerich de Vattel tarafından Milletler Hukuku (1758) adlı eserinde ilk olarak açıklandı. 19. yüzyılda Napolyon Savaşları'nın sona ermesinden bu yana uluslararası hukuk ilkeleri arasında açık bir ayrım kabul edildi. Savaş hukukunun bir parçası olarak gelişen bu geleneksel işgal hukuku, savaşan bir gücün işgali altındaki nüfusa bir miktar koruma sağladı.
1907 tarihli Lahey Sözleşmesi, bu örfi kanunları, özellikle "Kara Savaşı Kanunları ve Teamülleri" (Lahey IV) içinde kodladı; 18 Ekim 1907: "Düşman Devletin toprakları üzerinde Bölüm III Askeri Otorite". Bu bölümün ilk iki maddesi şöyle der:

Madde. 42.
Bölge, fiilen düşman ordunun yetkisi altına girdiğinde işgal edilmiş sayılır.
İşgal, yalnızca böyle bir yetkinin kurulduğu ve uygulanabileceği bölgeye kadar uzanır.
Madde. 43.
Meşru gücün yetkisi fiilen işgalcinin eline geçmişse, işgalci, ülkede yürürlükte olan kanunlara mutlak surette engel olunmadığı müddetçe riayet ederek, kamu düzenini ve güvenliğini mümkün olduğunca sağlamak için yetkisi dahilindeki tüm önlemleri alacaktır.
1949'da bir düşman devletin topraklarının işgalini düzenleyen bu yasalar, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin (GCIV) kabul edilmesiyle daha da genişletildi. GCIV'ün çoğu, işgal altındaki topraklardaki korunan kişilerle ilgilidir ve Bölüm III: İşgal altındaki topraklar, konuyu kapsayan özel bir bölümdür.
6. Madde, GCIV'ün çoğunun geçerli olduğu süreyi kısıtlamaktadır:

Bu sözleşme, 2. maddede belirtilen herhangi bir çatışma veya işgalin başlangıcından itibaren uygulanacaktır.
Çatışma taraflarının topraklarında, bu sözleşmenin uygulanması, askeri operasyonların genel kapanışıyla sona erecektir.
İşgal altındaki topraklarda, bu sözleşmenin uygulanması, askeri operasyonların genel kapanışından bir yıl sonra sona erecektir; ancak, işgalci devlet, işgal süresince, bu devletin bu topraklarda hükümet görevlerini ifa ettiği ölçüde, bu sözleşmenin aşağıdaki maddelerinin hükümlerine tabi olacaktır: 1 ile 12, 27, 29 34, 47, 49, 51, 52, 53, 59, 61 ile 77, 143.
GCIV, uluslararası hukukta önemli bir değişikliği vurguladı. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (26 Haziran 1945) saldırı savaşını yasaklamıştı (bkz. Madde 1.1, 2.3, 2.4) ve GCIV Madde 47, Bölüm III'ün birinci paragrafı: İşgal altındaki topraklar, savaş yoluyla elde edilebilecek toprak kazanımlarını şu şekilde sınırlandırmıştır:

İşgal altındaki topraklarda bulunan korunan kişiler, bir ülkenin işgali sonucunda, o ülkenin kurumlarında veya hükümetinde yapılacak herhangi bir değişiklikle, hiçbir durumda veya hiçbir şekilde bu Sözleşmenin yararlarından yoksun bırakılamazlar, ne işgal edilen toprakların makamları ile işgalci devlet arasında akdedilen herhangi bir anlaşma ile, ne de işgal edilen toprakların tamamının veya bir kısmının herhangi bir ilhakı ile.
49. madde, insanların işgal altındaki devletin toprakları dışına veya topraklarına zorla kitlesel hareketini yasaklamaktadır:

Korunan kişilerin işgal edilmiş topraklardan işgal edilen ülkeden işgalci devletin topraklarına veya işgal edilmiş olsun ya da olmasın başka bir ülkenin topraklarına bireysel veya toplu olarak cebren nakilleri ve sürgünleri, amaçları ne olursa olsun yasaktır. ... İşgalci Güç, işgal ettiği topraklara kendi sivil nüfusunun bir kısmını sürgün etmeyecek veya transfer etmeyecektir.
Protokol I (1977): "Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına İlişkin 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Protokol"ün işgali kapsayan ek maddeleri vardır, ancak ABD dahil birçok ülke bu ek protokolü imzalamamıştır.
Savaşın sonucu olarak topraktan ayrılma durumunda, barış anlaşmasında "kabul eden ülke"nin belirtilmesi, yalnızca, söz konusu ülkenin uluslararası toplum tarafından bölgede sivil hükümet kurma yetkisine sahip olduğu anlamına gelir. Başlıca işgalci gücün askeri hükümeti, barış anlaşmasının yürürlüğe girdiği zaman noktasından, yasal olarak değiştirilene kadar devam edecektir.
William E. Birkhimer, 1914 3. Baskı Askeri Yönetim ve Sıkıyönetim'de belirtildiği gibi, "Askeri hükümet yasal olarak yer değiştirinceye kadar devam eder" kuraldır.

1907 Lahey Sözleşmesi'nin 42. Maddesi, "bölge, fiilen düşman ordunun yetkisi altına girdiğinde işgal edilmiş sayılacağını" belirtir. İşgalci bir gücün işgal altındaki topraklar üzerinde hükûmet yetkisini kullandığı yönetim biçimine askerî hükümet denir. Ne Lahey Sözleşmeleri ne de Cenevre Sözleşmeleri bir "işgal" fiilini özel olarak tanımlamakta veya ayırt etmektedir. Cenevre Sözleşmelerinin 2. maddesi, silahlı direnişle karşılaşılmayan durumları da kapsayacak şekilde genişletildi.

Bir işgalin başlaması için askeri hükûmetin başladığının resmi bir duyurusu olması veya belirli bir sayıda insanın yerinde olması gerekliliği yoktur. Birkhimer şöyle yazar:Askeri yönetimin yasal olarak göreve başlaması ve uygulanması için muzaffer komutanın bir kısmının ilanına gerek yoktur. Bu hükümet, eski egemenliğin devrilmesinden ve artık kontrolün muhalif orduda olmasından kaynaklanmaktadır. Yine de, böyle bir bildiri yayınlamak, işgal altındaki bölgede yaşayan herkese, fatihi yetkisini kullanırken yönetecek olan davranış kurallarını yayınlamak için yararlıdır. Wellington, aslında, daha önce de belirtildiği gibi, komutanın iradesinin yerine getirileceği kuralları açıkça belirlemek zorunda olduğunu söyledi. Ancak savaş hukuku bunu zorunlu olarak gerektirmez ve pek çok durumda yapılmaz. Böyle olmadığında, ülkenin düşman tarafından askeri olarak işgal edilmiş olması gerçeği, ilgili herkese, düzenli olanın yerini askeri bir hükümetin aldığı konusunda yeterli bildirim olarak kabul edilir. (s. 25-26)

Savaş hukukunda bahsedildiği şekliyle "işgalci güç" terminolojisi, en uygun şekilde "başlıca işgalci güç" veya alternatif olarak "işgalci güç" olarak çevrilir. Bunun nedeni, vekalet yasasının her zaman mevcut olmasıdır.
Acentelik yasası çok genel bir kalıp olduğundan, bu durumda öncelikle söz konusu "güçler" arasındaki ilişkileri düzenleme aracı olarak uygulanabilir, ancak lojistikle ilgili hususların bazen dikkate alınması gereken bir soru olduğundan, bu tanım, daha genel olarak tüm olası askeri koalisyon türleriyle ilgili olmasına rağmen, analojiyle savaş ağalarıyla ilgili olarak analiz edilebilecek bağlamların dışında her zaman uygulanabilir değildir.
Tanımlanmış ve modern savaş hukukunun uygulanmasıyla belirlenen çoğu bağlamda, ajanslara delegasyon genellikle sivil örgütlerle ilgili olma eğilimindedir. Yukarıdaki gibi hukuki mülahazalar, diğer durumlarda, söz konusu yetkiler arasında yalnızca rızaya dayalı olarak kalır. Örneğin, 1948'de Nürnberg'deki ABD Askeri Mahkemesi şöyle der:

İşgalde, işgalci güç, herhangi bir yasal hak nedeniyle düşman topraklarını elinde tutmaz. Tam tersine, yalnızca güvencesiz ve geçici bir fiili denetim uygular. Bu, Lahey Tüzüğü'nün 42. Maddesi'nde, bir askeri işgalciye yalnızca 'gerçekten onun kontrolü altında bulunan' düşman topraklarında belirli sınırlı haklar veren Madde 42'de görülebilir.

Kural: İşgal, yasal olarak yeri alınana kadar devam eder. Eyal Benvenisti'ye göre, işgal bir dizi yolla sona erebilir, örneğin: "etkili kontrolün kaybı, yani işgalci artık otoritesini kullanamayacak duruma geldiğinde; egemenin (devrik hükümet) gerçek rızasıyla; bir barış anlaşmasının imzalanmasıyla veya yetkinin işgal altındaki halk tarafından referandum yoluyla kabul edilen ve uluslararası kabul görmüş bir yerli hükümete devredilmesiyle".
Bu, şu şekilde açıklanmaktadır: "Toprak ilhakının olmadığı durumda, barış anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle işgal sona erer."

Örnek: (1) İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Japonya. Japonya, 28 Nisan 1952'de San Francisco Barış Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle egemenliğini yeniden kazandı. Başka bir deyişle, Japonya için bu tarih itibarıyla sivil bir hükümet kuruldu ve faaliyete girdi.
Bölgesel bir ayrılma durumunda, resmi bir barış anlaşması olmalıdır. Ancak barış antlaşmasının yürürlüğe girmesi işgalin sona erdiği anlamına gelmez.

Örnek: (1) İspanya-Amerika Savaşı'ndan sonra Porto Riko. Askeri hükümet, 11 Nisan 1899'da 1898 Paris Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonra Porto Riko'da bulunmaya devam etti ve sadece 1 Mayıs 1900'de Porto Riko'nun sivil hükümetinin başlamasıyla sona erdi.
Örnek: (2) İspanya-Amerika Savaşı'ndan sonra Küba. Askeri hükümet, 1898 Paris Antlaşması'nın 11 Nisan 1899'da yürürlüğe girmesinden sonra da devam etti ve ancak 20 Mayıs 1902'de Küba Cumhuriyeti'nin sivil hükümetinin baş

Asma, çiçekli bitki Vitaceae familyasındaki asma bitkilerinin kabul edilen 79 türünün bir cinsidir.
Cins, ağırlıklı olarak kuzey yarımküredeki türlerinden oluşur. Hem meyvenin doğrudan tüketimi hem de şarap yapmada fermantasyon için üzümlerin kaynağı olarak ekonomik açıdan önemlidir.
Asma araştırması ve yetiştirilmesine bağcılık denir.
Çoğu "Vitis" çeşidi, hem erkek hem de dişi üreme yapılarını içeren hermafrodit çiçekli rüzgarla tozlaşan çeşitlerdir. Bu çiçekler çiçeklenme adı verilen demetler halinde gruplandırılır. "Vitis vinifera" gibi birçok türde, başarıyla tozlaşan her çiçek salkımının bir üzüm salkımına dönüşmesiyle üzüm meyvesine dönüşür. Asmaların çiçekleri genellikle çok küçük olsa da, taneleri genellikle iridir ve meyvelerin içindeki tohumları dağıtmak için kuşları ve diğer hayvanları çeken tatlı tatlarla parlak renklidir.
Asmalar genellikle sadece önceki büyüme mevsimi sırasında gelişen tomurcuklardan gelen sürgünlerde meyve verir.
Bağcılıkta, kış aylarında  (ticari bağcılıkta hasattan sonra) sert ve odunsu sürgünleri olan önceki yılın büyümesini (veya "Bir yaşındaki odun") budama ilkelerden biridir. Bu asmalar ya 8 ila 15 tomurcuğu destekleyecek bir kamış ya da 2 ila 3 tomurcuk tutan daha küçük bir çıkıntı şeklinde budanır.

Bazı bitkiler her zaman asma olarak büyürken, bazıları zamanın sadece bir kısmında asma olarak büyür. Örneğin, zehirli sarmaşık ve bittersweet, (Türkçe: acıtatlı) destek olmadığında çalılar kadar büyüyebilir ancak destek mevcut olduğunda asma olur.
Asma, çok uzun sapları temelinde büyüme şekli gösterir. Bunun iki amacı vardır. Asma çok sayıda destekleyici dokuya enerji harcamayarak güneş ışığına ulaşmak yerine, bitkinin en az enerjisi ile büyüme için kaya cephelerini, diğer bitkileri veya diğer destekleri kullanır. Bu, Kudzu ve Japon hanımeli gibi bitkiler için oldukça başarılı büyüme şeklidir, her ikisi de Kuzey Amerika'nın bazı bölümlerinde istilacı egzotik bitkilerdir. Skototropizm geliştiren ve ışıktan uzaklaşan bazı tropik sarmaşıklar da vardır, bu bir tür negatif fototropizm'dir. Işıktan uzakta büyüme, asmanın bir ağaç gövdesine ulaşmasını sağlar ve daha sonra daha aydınlık bölgelere tırmanabilir.
Asma büyüme şekli ayrıca bitkilerin yükseklere tırmanmadan bile geniş alanları hızla kolonileştirmesini sağlayabilir. Cezayir menekşesi (ing:periwinkle) ve yer sarmaşığı için durum böyledir. Aynı zamanda, küçük verimli toprak parçalarının daha fazla güneş ışığına maruz kalan ancak çok az veya hiç toprak içermeyen alanlara bitişik olduğu alanlardaki hayata bir uyumudur. Asma toprağa kök salabilir, ancak yapraklarının çoğunu daha aydınlık, açıkta kalan alanda bulundurarak her iki ortamdan da en iyi şekilde yararlanır.
Tırmanma alışkanlığının evrimi, bir dizi taksonomik bitki grubunun evrimsel başarısı ve çeşitlenmesiyle ilişkili kilit bir yenilik olarak ima edilmiştir. Birçok farklı tırmanma yöntemi kullanılarak, birçok bitki ailesinde bağımsız olarak evrimleşmiştir, örneğin:

sapı bir desteğin etrafına sarmak (örneğin, gündüzsefası türleri, Ipomoea)
tesadüfi, yapışan kökler yoluyla (örneğin sarmaşık, Hedera türleri)
ikiz yaprak sapı ile (ör. Clematis türleri)
özel sürgünler (Vitaceae), yapraklar (Bignoniaceae) ve hatta çiçek salkımları (Passiflora) olabilen sarılmaya yarayan filizler (ing:tendril) kullanarak
sonunda kendilerini desteğe oldukça güçlü bir şekilde bağlayan yapışkan pedler üreten dallar kullanmak (Parthenocissus)
dikenler (ör. tırmanma gül) veya kancalı dallar gibi diğer kancalı yapılar (ör. Artabotrys hexapetalus) kullanmak
Tırmanan çalı (Pieris phillyreifolia), köklere, dallara veya dikenlere tutunmadan tırmanan odunsu bir çalı-asmadır. Gövdesini, lifli kabuklu ağaçların (kel selvi gibi) kabuğundaki bir yarığa yönlendirir, burada gövde düzleştirilmiş bir profil benimser ve ağacı, ana ağacın dış kabuğunun altında büyütür. Köstebek (ing:Fetterbush) daha sonra ağacın tepesine yakın çıkan dalları gönderir.
Çoğu asmalar çiçekli bitkilerdir. Bunlar wisteria, kivi meyvesi ve adi sarmaşık gibi odunsu asmalar veya tropik sarmaşıklar (ing:liana) ve otsu (odunsu olmayan) sarmaşıklar örneğin  gündüzsefası (ing:morning glory) asmalar olarak ayrılabilir.
Garip bir asma bitkisi grubu, tırmanan eğrelti otları olarak adlandırılan eğrelti otu cinsi Lygodiumdur. Kök tırmanmaz, aksine yapraklar (yapraklar) tırmanır. Yapraklar uçtan açılır ve teorik olarak büyümeyi asla bırakmaz; diğer bitkiler, kaya yüzeyleri ve çitler üzerinde yuvarlanırken çalılıklar oluşturabilirler.

Bine olarak da bilinen sarmaşık asmasında, sarmal'lar (ing:tendril) veya vantuzlar (ing:sucker) kullanarak tırmanan asmaların aksine sarmal içinde büyüyen sürgünleriyle tırmanan asmadır. Birçok sarmaşık sapının kavramalarına yardımcı olmak için sert gövdeleri veya aşağıyı gösteren kılları vardır. Şerbetçiotu (bira aromasında kullanılır) ticari olarak önemli bir bine örneğidir.
Tırmanırken sürgün ucunun dönüş yönü özerktir ve (bazen hayal edildiği gibi) sürgünün güneşi gökyüzünde takip etmesinden kaynaklanmaz- bu nedenle bükülmenin yönü, bitkinin ekvator'un hangi tarafında büyüdüğüne bağlı değildir. Bu, runner fasulyesi (Phaseolus coccineus) ve gündüzsefası (Convolvulus türleri), diğerleri de dahil olmak üzere bazı çiftlerin her zaman saat yönünde, Fransız fasulyesi (Phaseolus vulgaris) ve tırmanıcı hanımeli (Lonicera türleri) dahil olmak üzere saat yönünün tersine sarılması gerçeğiyle gösterilir. Gündüzsefası ve hanımelinin zıt dönüşleri Michael Flanders ve Donald Swann tarafından yazılan ve söylenen hicivli şarkı "Misalliance"ın temasıydı.

Tüylü küf, bitkilerde kalıcı olarak bulunan parazitleri olan çeşitli oomycete mikrop türlerinden herhangi birini ifade eder. Tüylü küfler yalnızca Peronosporaceae grubuna aittir. Ticari tarımda asmalarda yetişen crucifer, üzüm ve sebze yetiştiricileri için özel bir sorundur. En önemli örnek, NCBI-Taxonomy ve HYP3'te yer alan Peronospora farinosadır. Bu patojen Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzey eyaletlerinde hayatta kalma yapıları üretmez ve Körfez Kıyısı eyaletlerinde canlı küf kolonileri olarak kışlar. Her baharda kabak üretimi ile kuzeye doğru ilerler. Tüylü küf ile ilişkili verim kaybı, büyük olasılıkla bitki gölgeliklerinin çökmesinden ve meyvelerde güneş yanığı oluşmasından sonra meydana gelen yumuşak çürüklerle ilgilidir. Kabak tüyü küfü yalnızca cucurbit bitkilerinin yapraklarını etkiler.

İlk semptomlar, üst yüzeyde görünen büyük, köşeli veya bloklu, sarı alanlardır. Lezyonlar olgunlaştıkça hızla genişler ve kahverengiye dönerler. Hastalık bulaşmış yaprakların alt yüzeyi su ile ıslanmış gibi görünür. Daha yakından incelendiğinde, mor-kahverengi bir küf (oka bakınız) belirgin hale gelir. 10x el merceği ile küfün içinde futbol topu şeklindeki küçük sporlar gözlemlenebilir. Hastalığa elverişli koşullarda (uzun çiy dönemleri olan serin geceler), tüylü küf hızla yayılarak, gövdeleri veya yaprak saplarını etkilemeden yaprak dokusunu yok eder.

Ortabatı tarlalarında tüylü küf patojeni kışı geçirmediğinden, ekim nöbetleri ve toprak işleme uygulamaları hastalık gelişimini etkilemez. Patojen yaz sonunda yerleşme eğilimindedir. Bu nedenle, erken sezon çeşitlerinin ekimi, zaten küçük olan tüylü küf tehdidini daha da azaltabilir.

Özellikle tüylü küf kontrolü için uygulanan mantar öldürücüler gereksiz olabilir. Chlorothalonil, mancozeb ve sabit bakır gibi geniş spektrumlu koruyucu fungisitler, tüylü küf enfeksiyonuna karşı korumada en azından biraz etkilidir. Sistemik mantar öldürücüler cucurbit tüylü küfe karşı kullanım için etiketlenmiştir, ancak yalnızca bu hastalığın teşhisi doğrulandıktan sonra önerilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı, oxathiapiprolin'in tüylü küfe karşı kullanımını onayladı. Kanada'da, Gavel (fungisit) ticari markası altında küf kontrolü için zoxamide ve mancozeb karışımı 2008 gibi erken bir tarihte tescil edilmiştir.

Vitis berlandieri öncelikle Teksas, New Mexico ve Arkansas olmak üzere güney Kuzey Amerika'ya özgü bir üzüm  türüdür.
Öncelikle, Amerikan kökenli birçok asmada kloroza neden olabilen çok kireçli  topraklara karşı iyi toleransı ile bilinir. Kireç, birçok klasik Fransız şarabı bölgesinin ve çok saygın bağ topraklarının bir özelliğidir ve birçok Vitis vinifera kültivarı bu yetiştirme koşullarına çok uygundur.
Büyük Fransız şarap afetinin ardından, V. vinifera ‘ya aşılamak için Amerikan asmaları anaç olarak Avrupa'ya ithal edildiğinde kireç bakımından zengin topraklarda iyi yetişecek asma türleri bulmak başlangıçta zor oldu.
Orta Teksas'taki kireçtaşı tepelerine uyarlanmış olan V. berlandieri, bu sorunu çözmek için gereken kireç toleransını sağladı. Ancak V. berlandieri kendisi aşılamaya zayıf şekilde uyumludur. Bu nedenle hem asma bitine hem de kirece karşı dayanıklı ve bağcılık için uygun çeşitli anaçlar V. berlandieri ve Vitis riparia, Vitis rupestris veya V. vinifera melezlenerek üretildi.
Vitis berlandieri Sonbahar Üzümü olarak da bilinir.
Bazı sınıflandırmalarda, Vitis cinerea’nın alttürü olduğu kabul edilir.

Vitis riparia Michx, nehir üzümü veya don üzümü ile ortak isimlerin Kuzey Amerika'ya özgü bir asmadır. Tırmanıcı bir asma olarak, Québec'ten Teksas'a ve doğu Montana'dan Nova Scotia'ya kadar orta ve doğu Kanada ile Amerika Birleşik Devletleri'nin orta ve kuzeydoğu kısımlarında yaygın bir şekilde dağılmıştır. Kuzeybatı ABD'de izole popülasyon raporları vardır ancak bunlar muhtemelen doğallaştırılmıştır. Uzun ömürlüdür ve en uzun ağaçlardan yukarı gölgeliğe kadar ulaşabilir.
Hem kuşlara hem de insanlara çekici gelen koyu renkli meyveler üretir ve ticari bağcılıkta aşılı anaç ve melez üzüm yetiştirme programlarında çok kullanılır.
Riverbank üzümü, Vitis riparia bilimsel adının İngilizceye çevirisidir; Latince 'de rīpārius kelimesi "nehir kıyısı" demektir ve riparia kelimesi bu Latince kelimeden türetilmiştir.

Olgun asmalar gevşek, çatlak kabuk'ludur ve çapları birkaç inç olabilir.
Yapraklar dönüşümlüdür, genellikle zıt sarılgan filizlerle (İngilizce: tendril) veya çiçek salkımlarıyla, kaba dişli, 5-25 cm (2,0-9,8 in) uzunluğunda ve 5-20 cm (2,0-7,9 in) genişliğindedir ve bazen damarların altında seyrek tüylüdürler.
V. riparia işlevsel olarak ikievciklidir. Çiçeklenmede, çok dallı salkımı 4-15 cm (1,6-5,9 in) uzunluğunda ve gevşektir ve çiçekleri küçük, kokulu ve beyaz veya yeşilimsi renklidir.
V. riparia Nisan ve Haziran ayları arasında ve Ağustos veya Eylül aylarında çiçek açar küçük 6-15 mm (0,24-0,59 in) mavi-siyah tane (üzüm) verir ve çiçek açan, çekirdekli, sulu, yenilebilir, şarap tadında, Vitis labrusca'nın "tilki" özelliklerinden yoksun ancak genellikle oldukça ekşi ve otsu'dur. V. riparia çok çeşitlidir ve yukarıdaki genel tanımdan önemli ölçüde sapabilir. Beyaz taneler, mükemmel çiçekler, büyük salkımlar, büyük taneler ve tatlı taneler bilinen çeşitlerdendir. Ancak, bazı gözlemciler bu tür çeşitleri diğer üzüm türleri ile doğal melezleşmenin kanıtı olarak görür.

Hemiptera, Insecta sınıfına bağlı bir hayvan takımıdır.

Hemiptera takımına bağlı familyalar (2024):

Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Decima 1, 1-824 doi:10.5962/bhl.title.542
Schreber J. C. D., Novae Species Insectorum, 1-16
Linnaeus C., Fauna Svecica: Sistens Animalia Sveciae Regni: Mammalia, Aves, Amphibia, Pisces, Insecta, Vermes, Distributa per Classes & Ordines, Genera & Species, cum Differentiis Specierum, Synonymis Auctorum, Nominibus Incolarum, Locis Natalium, Descriptionibus Insectorum, 1-578
Geoffroy E. L., Histoire Abregée des Insectes qui se Trouvent aux Environs de Paris, Tome Premier, 1-523
Scopoli G. A., Entomologica Carniolica Exhibens Insecta Carnioliae Indigena et Distributa in Ordines, Genera, Species, Varietates Methodo Linnaeana, 1-421
Müller O. F., Fauna Insectorum Fridrichsdalina, Sive Methodica Descriptio Insectorum Agri Fridrichsdalensis, cum Characteribus Genericis et Specificis, Nominibus Trivialibus, Locis Natalibus, Iconibus Allegatis, Novisque Pluribus Speciebus Additis, 1-96
Linnaeus C., Systema Naturae per Regna Tria Naturae, Secundum Classes, Ordines, Genera, Species, cum Characteribus, Differentiis, Synonymis, Locis. Editio Duodecima 1 2, 533-1327
Drury D., Illustrations of Natural History. Wherein are Exhibited Upwards of Two Hundred and Forty Figures of Exotic Insects, According to Their Different Genera; Very Few of Which Have Hitherto Been Figured by any Author, Being Engraved and Coloured from Nature, with the Greatest Accuracy, and Under the Author's Own Inspection, on Fifty Copper-Plates. With a Particular Description of each Insect: Interspersed with Remarks and Reflections on the Nature and Properties of Many of Them 1, 1-130
Forster J. R., Novae Species Insectorum. Centuria I, 1-100
Fabricius J. C., Systema Entomologiae, Sistens Insectorum Classes, Ordines, Genera, Species Adiectis Synonymis, Locis, Descriptionibus, Observationibus, 1-832
Müller O. F., Zoologicae Danicae Prodromus, seu Animalium Daniae et Norvegiae Indigenarum. Characteres, Nomina et Synonyma Imprimis Popularium, 1-281
Harris M., An Exposition of English Insects, Including the Several Classes of Neuroptera, Hymenoptera, & Diptera, or Bees, Flies, & Libellulae, 73-166
Latreille P. A., Précis des Caractères Génériques des Insectes Disposés dans un Ordre Naturel, 1-201
Fabricius J. C., Supplementum Entomologiae Systematicae, 1-572
Latreille P. A., Histoire Naturelle, Générale et Particulière des Crustacés et des Insectes, Tome Troisième, 1-467
von Heyden C. Gliederthiere aus der Braunkohle des Niederrhein's, der Wetterau und der Röhn, Palaeontographica 10, 62-82
Heer O., Die Urwelt der Schweiz, 1-622
Weyenbergh H. Sur les Insectes fossiles du Calcaire Lithographique de la Bavière, qui se trouvent au Musée Teyler, Archives de Musée Teyler 2, 1-48
Scudder S. H. The First Discovered Traces of Fossil Insects in the American Tertiaries, Bulletin of the United States Geological and Geographical Survey of the Territories 3, 741-762
Scudder S. H. The Tertiary Insects of North America, Report of the United States Geological Survey of the Territories XIII, 1-734
Cockerell T. D. A. (1925) Fossil insects in the United States National Museum, Proceedings of the United States National Museum 64 13, 1-15
Piton L. (1940), Paléontologie du Gisement Éocéne de Menat (Puy-de-Dôme) (Flore et Faune), 1-303
Statz G. (1950) Cicadariae (Zikaden) aus den Oberoligocanen Ablagerungen von Rott, Palaeontographica Abteilung A 98, 1-46
Hong Y. C. (1982), Mesozoic Fossil Insects of Jiuquan Basin in Gansu Province, 1-187
Vega F. J., García-Barrera P., et al (2006) El Espinal, a new plattenkalk facies locality from the Lower Cretaceous Sierra Madre Formation, Chiapas, southeastern Mexico, Revista Mexicana de Ciencias Geológicas 23 3, 323-333
Nel P., Azar D., et al (2012) From Carboniferous to Recent: wing venation enlightens evolution of thysanopteran lineage, Journal of Systematic Palaeontology 10, 385-399
Misof B., Liu S. L., et al (2014) Phylogenomics resolves the timing and pattern of insect evolution, Science 346, 763-767
Prokop J., Szwedo J., et al (2015) New Middle Permian insects from Salagou Formation of the Lodève Basin in southern France (Insecta: Pterygota), Annales de la Société Entomologique de France 51, 14-51
Yoshizawa K., Leinhard C. (2016) Bridging the gap between chewing and sucking in the hemipteroid insects: new insights from Cretaceous amber, Zootaxa 4079, 229-245
Johnson K. P., Dietrich C. H., et al (2018) Phylogenomics and the evolution of hemipteroid insects, Proceedings of the National Academy of Sciences doi:10.1073/pnas.1815820115

 Wikimedia Commons'ta Hemiptera ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Hemiptera ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

AOC International (AOC, eski adıyla Admiral Overseas Corporation), merkezi Tayvan, Taipei'de bulunan çok uluslu bir elektronik şirketidir ve TPV Technology'nin bir iştirakıdır. AOC markası altında kişisel bilgisayarlar için dünya çapında satılan IPS ve TFT  monitörler üretir. Şirket aynı zamanda geçmişte LCD TV'ler de üretmekteydi.

Admiral Overseas Corporation (AOC), Chicago, Illinois'de Ross Siragusa tarafından Amiral Corporation'ın Asya kolu olarak kuruldu ve daha sonra 1967'de ihracat için ilk renkli televizyon üreticisi olarak Tayvan'da ticari hayatına başladı. 1978'de Admiral Overseas Corporation, AOC International olarak şirketin adı değiştirildi. AOC markası altında ürünlerin doğrudan satışına ilk olarak 1979'da başlandı. AOC, 1988'den 1997'ye kadar geçen sürede Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Avrupa ve Brezilya'da satış ofislerini kurdu. AOC, sırasıyla 2005 ve 2006'da Hindistan ve Meksika'da piyasaya sürüldü. Şirket bugün, CRT ve LCD monitörler, LCD televizyon setleri, Hepsi Bir Arada Sistemler ve Android tabletler dahil olmak üzere AOC ürünlerini dünya çapında 40'tan fazla ülkede pazarlamaktadır.

1934 - Continental Radio and Television Corporation, Chicago, Illinois'de Ross Siragusa tarafından kuruldu. Şirketin adı, daha sonra Admiral Corporation olarak değiştirilecektir.
1947 - Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulan Amiral şirketi ve markası; renkli televizyon üreten ilk firmalardan biri oldu.
1951 - Amiral 5 milyondan fazla televizyon sattı.
1967 - Admiral Overseas Corporation (AOC) Tayvan'da kuruldu; ihracat için kurulan ilk renkli televizyon üreticisi oldu.
1978 - Admiral Overseas Corporation, AOC International olarak yeniden adlandırıldı.
1979 - AOC, kendi markası altında ürünleri doğrudan pazarlamaya başladı.
1982 - AOC markası dünya çapında tescil edildi.
1988 - 1997 - AOC, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Avrupa ve Brezilya'da satış ofisleri kurdu; ana odak noktası bilgisayar monitörleri haline geldi.
1999 - 2001 - AOC, Yeni Zelanda ve Avustralya'da panel pazarına girdi.
2005 - AOC Hindistan'da piyasaya sürüldü.
2006 - AOC, Meksika'da piyasaya sürüldü.
2007 - 2009 - AOC dünya çapında 40'tan fazla ülkede satış yapıyor; ürünleri arasında CRT ve LCD monitörler, LCD TV'ler ve Hepsi Bir Arada Bilgisayarlar bulunur.
2016 - AOC, AOC AGON premium oyun monitörleri serisini piyasaya sürdü.

2006 yılında AOC, Brezilya'da ilk 200 teknoloji şirketinin listelendiği Info 200 Company'e girmeyi baaşrdı (2005'te 82. iken 2006'da 59. sıraya yükseldi). AOC, Brezilya'da PC World tarafından düzenlenen "2007 Yılının En İyi Markaları Araştırmasında monitör kategorisinde İlk 3 sırada yer almayı başardı. Aynı yıl AOC, Çin'deki CCID Consulting'den "LCD monitör pazarında hızla büyüyen şirket" ödülünü aldı. AOC, 2008 yılında IDG tarafından CES Daily dergisinde Küresel En İyi 50 CE Markası arasında 33. sırada yer aldı. AOC, 2008 yılında Çinli Bilgisayar Kullanıcıları Derneğinden, Tüketicilerin Tercih Ettiği Marka Ödülünü aldı. Aynı yıl AOC, Brezilya'da En İyi Bilgisayar Monitörleri ödülünü aldı. 2009 yılında AOC, Power Brand Malaysia 2009 (Global CEO Magazine) ödülüne layık görüldü. Yıllar boyunca AOC ürünleri, 2008 Red Dot Tasarım Ödülü dahil olmak üzere birçok tasarım ödülü kazandı. 2007 ve 2008'de Hindistan'daki Digit & Chip dergileri tarafından AOC'a çeşitli ödüller verildi.

Tayvan şirketlerinin listesi

Resmi site 23 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ASRock, (Çince:華擎科技股份有限公司) Tayvan merkezli anakart, endüstriyel PC ve ev sineması PC'leri (HTPC) üreticisidir. 2002 yılında kuruldu ve şu anda Pegatron'a aittir.

ASRock Inc. anakartların, endüstriyel bilgisayarların ve HTPC'lerin geliştirilmesine odaklanan Tayvan merkezli bir elektronik üreticisidir. ASRock, orijinal olarak, emtia OEM pazarında Foxconn gibi şirketlerle rekabet etmek için 2002 yılında Asus'tan atıldı. 2010 yılında Pegatron'un bir parçası oldu. Asrock şu anda tüketici, sunucu, iş istasyonu ve HTPC anakartları üretmektedir.
ASRock'un dünya çapında 90'dan fazla ülkede distribütörü ve Avrupa, ABD ve Çin'de şubeleri bulunmaktadır.
ASRock, sunucu ve endüstriyel PC anakartları için 10 orta ölçekli istemciden sipariş alarak ve sistem entegratörleriyle ortaklıklar kurarak Nisan 2013'te bir sunucu anakartı üyesi olarak kuruldu.

Anakartların yanı sıra, ASRock da masaüstü bilgisayarları satıyor. Üç ASRock ürünü, 2012 Tayvan Markası Ödülü için ilk kez kısa listeye girdiler ve Tayvan markalarının küresel düzeyde imajını teşvik ederken Dış Ticaret Geliştirme Konseyi'nin onayladığı ürünler haline geldi. 2012'de ASRock, endüstriyel PC ve sunucu anakart pazarına girdi.
ASRock dünyanın en iyi 3 anakart markası ve dağıtım kanalları elektronik mağazaları, PC mağazaları, gadget mağazaları ve çevrimiçi mağazaları kapsıyor. 2011 yılında başlıca satış bölgeleri Avrupa'yı% 37.68, Orta ve Güney Amerika% 21.13, Asya Pasifik bölgesi% 40.95 ve diğer pazarlar sadece% 0.24'ü oluşturdu. Genel olarak ASRock, Asya ve Avrupa'daki satışların büyük bir kısmını genel performans açısından değerlendirdi.

www.asrock.com 22 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Alienware, Amerikan bilgisayar firması Dell şirketine bağlıdır. Yüksek performanslı bilgisayarlar üretmektedir. Yüksek performanslı oyunlar için özel muhafazaları ile üçüncü parti bileşenler monte edilerek masaüstü bilgisayarlar üretilir. Bu ürünler video düzenleme, simulasyon ve ses düzenleyiciler gibi yoğun grafik uygulamalarını desteklemektedir. Alienware ayrıca satılmak üzere laptop ve kulaklık, bilgisayar faresi, monitör ve klavyeler gibi çevre birimi ürünleri de sunmaktadır. Alienware, 1996 yılında Nelson Gonzalez ve Alex Aguila tarafından kurulmuştur. Alienware'ın şirket merkezi Miami'nin batısında Miami-Dade County'nin serbest bölgesindedir.

Şirket 1996 yılında yüksek performanslı masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar üreterek kurulmuştur.İsmi sahibinin The X-Files hayranı olduğu için Alienware olarak konulmuştur.Bu yüzdende bilgisayar modellerine isim olarak Area 51,Hangar 18,m15x ve Aurora gibi isimler verilmiştir.
Alienware, geçmişte Dell gibi öncü bilgisayar üreticilerinin desteği olmadan aslen yüksek performanslı bilgisayar oyunu pazarına girmek adına kurulmuştur. Yüksek sistem gereksinimli oyun donanımları yaygın bulunmadığı zamanlarda, firma kurucuları bir OEM geliştirerek benchmark'a göre yüksek performanslı donanım ve ayarlara sahip kişisel bilgisayarlar satmışlardır. . Kurumun ürünleri bilim kurgusal tabanlı tasarımlarıyla da farklılaşmaktadır.

Dell, Alienware ile 2002'den beri ilgilenmekteydi. Fakat 22 Mart 2006'ya kadar bir girişimde bulunmadı. Yeni teklifte ise tasarım ve pazarlama konularında özerklik korunmaktaydı. Fakat katılımdan sonra, Dell'in sahip olduğu tedarik zinciri, pazar gücü ve ölçek ekonomisi ile Alienware'ın işletim maliyetleri düşürülebilecektir.
Başlarda Dell, aynı özelliklere sahip bilgisayarlar satarak oyun bilgisayarlarında rekabetçi çizgisini sürdürmeye çalışmıştır. Sonradan anlaşılmıştır ki, XPS rekabetçi çizgisi, Alienware'ın yüksek performans kesiminde pazar payına zarar verebilirdi. Şirketin 2008 baharındaki yeniden yapılanması dolayısıyla XPS markasının önemi düşürüldü. Alienware'ın kurucularından birçoğu yöneticilik rollerinden ürün geliştirme rollerine kaydırıldılar. Oyun bilgisayarları ürün geliştirmesi, Dell'in oyunculuk bölümüyle birleştirildi ve Alienware Dell'in bir numaralı oyun markası haline geldi. Bu kaydırma işlemi başlarda Alienware markasının ününün etkisini azaltmak olarak görülebilse de aslında öyle olmamıştır.

Alienware, EMEA (Avrupa, Orta Doğu ve Afrika) yöneticiliklerini İrlanda Athlone'da Ekim 2002 tarihinde kurdu. 2005 yılında Alienware, Avustralya, Kanada, Fransa, Almanya, İngiltere ve Kosta Rika'da varlığını sürdürmek için 2003 yılında başlatılan uluslararası genişleme girişimi ile yıllık satışlarını $170 milyon dolara yükseltmiştir. Alienware Kosta Rika'da tüm satış ve destek çağrılarına hakim olabilmek için kendisine ait olan ve işletilen bir çağrı merkezi sahibi olmuştur. Alienware'ın Kosta Rika'daki bu çağrı merkezi birçok ödül kazanmıştır ve sanayinin içindeki kişilerin çalışmalarına da konu olmuştur. Ayrıca Alienware, AlienExchange programı kapsamında müşterilerine eski bilgisayar donanımlarını kendilerine göndererek yeni donanımlar ile değiştirebilmeleri imkânını sunmaktadır.

Alienware, Sager Notebook Computers, AVADirect, Falcon Northwest, Puget Systems, Velocity Micro ve VoodooPC (şu anda Dell'in en büyük rakibi Hewlett-Packard bünyesindedir) gibi şirketlerle rekabet halindedir. Dell tarafından satın alınmadan önce, Alienware Dell XPS oyun sistemleriyle de rekabet etmekteydi.

List of Computer System Manufacturers
Dell

Alienware Resmi Web Sitesi28 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alienware Avrupa20 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ASUSTeK Computer Inc., 1989 yılında kurulmuş Tayvan merkezli bir bilgisayar ve donanım üreticisi. Dizüstü bilgisayar, masaüstü bilgisayar, netbook, kablosuz yönlendirici, projektör, anakart, cep telefonu, LCD Panel, katı hal sürücüsü, optik depolama, ağ donanımı, bilgisayar kasası, elektronik devre elemanları, bilgisayar soğutma sistemleri, sunucu, giyilebilir bilgisayar, ekran kartı gibi geniş bir üretim ağına sahip olan şirket özellikle son dönemde ürettiği dizüstü bilgisayarlarla adından söz ettirir hale gelmiştir. Kaliteyi, teknolojiyi ve sağlamlığı ön plana çıkarmayı amaçlayan şirket bunu sloganına da yansıtmış ve bu doğrultuda satış yapmaya devam etmektedir. Şirketin eski sloganı "Inspiring Innovation. Persistent Perfection."yani "İlham Verici Yenilik. Kalıcı Mükemmellik." iken, yeni sloganı ise "In Search of Incredible."yani " İnanılmazın Arayışında"'dır. Şirket ayrıca bir orijinal ürün üreticisidir (OEM). Asus'un Tayvan Borsası'nda 2357 kod koduyla birincil, Londra Borsasında ise ASKD kod koduyla ikincil bir kaydı vardır.

Asus ismi, Yunan mitolojisine göre bilim ve sanatın ilham kaynağı olduğuna inanılan ve kanatlı bir at olan “Pegasus”un son dört harfinden gelmektedir. Pazara sunduğu ürünlerde kalitesinin yeniliğinin, gücünün ve yaratıcılığının üst düzeyde olduğunu bu varlık ile sembolize etmektedir.
Asus, 1989 yılında Taipei'de T.H. Tung, Ted Hsu, Wayne Hsieh ve M.T. Liao tarafından kuruldu. Dördü de daha önce Acer'da donanım mühendisi olarak çalışmıştır. O zamanlar Tayvan, bilgisayar donanımı işinde henüz lider bir konum oluşturmamıştı. Intel Corporation ve IBM yeni işlemcileri Tayvandaki yerleşik şirketlere tedarik etti. Asus, Intel 486 işlemci kullanmak için bir anakart prototipi oluşturdu, ancak bunu gerçek işlemciye erişim olmadan yapmak zorundaydı. Asus, bir işlemci istemek üzere Intel'e başvurduğunda, Intel'in kendi 486 anakartıyla ilgili bir sorunu vardı. Asus, Intel'in sorununu çözdü ve Asus'un kendi anakartının daha fazla değişikliğe gerek kalmadan düzgün çalıştığı ortaya çıktı.
Eylül 2005'te Asus, ilk PhysX hızlandırıcı kartını çıkardı. Aralık 2005'te Asus, TLW32001 modeliyle LCD TV pazarına girdi. Ocak 2006'da Asus, VX dizüstü bilgisayar serisini geliştirmek için Lamborghini ile işbirliği yapacağını duyurdu. 9 Mart 2006'da Asus, Samsung ve Founder Technology ile birlikte ilk Microsoft Origami modellerinin üreticilerinden biri olarak onaylandı. 8 Ağustos 2006'da Asus, Gigabyte Technology ile ortak girişim kurduğunu duyurdu.

ASUS 2005 yılında toplam 50 milyon anakart ihraç etmiştir. Bu 2005 yılında her üç kişisel bilgisayardan birinin ASUS marka anakart kullandığı anlamına gelmektedir.
ASUS anakartın yanı sıra,ekran kartı, LCD Panel, kasa, UMPC, soğutucu, dizüstü bilgisayari, akıllı telefon alanlarında da ürünler sunmaktadır. Bunu son dönemde ürettiği Asus N serisi ile göstermiştir.
Son dönemlerde şirket Asus Fonepad, Asus Zen UI, Asus ZenFone, Asus PadFone, Asus v70 gibi markaları ile akıllı telefon sektörüne de dahil olmuştur.
ASUS ayrıca oyun bilgisayarları da üretmektedir. ASUS ROG TYTAN serisi kasalar 4.2 GHz'e kadar ulaşan 6 çekirdekli Intel işlemcileri, 4GB GTX serisi ekran kartları, 10 adet soğutma fanı, ASUS'un ürettiği en iyi anakartları ve üretilen en son teknolojileri kullanmaktadır. Şu anda piyasaya sunulmuş en güçlü oyun bilgisayarıdır. Ayrıca G75 serisi oyun dizüstü bilgisayarları da mevcuttur.
ASUS G75 dizüstü bilgisayarları alüminyumdan yapılmıştır. İki adet fana sahiptir ve oyunları 3D olarak oynamak mümkündür.
Ayrıca ASUS 10. nesil mobil Intel işlemciler için çözümü ROG dizüstülerde sıvı metal uygulayacak. 2020 yılında çıkacak olan ROG Serilerinde Nvidia'nın RTX Super ekran kartları kullanılacak.

Asus'un merkezi Beitou Bölgesi, Taipei, Tayvan'da bulunmaktadır.
2009 itibarıyla Asus'un Tayvan (Taipei, Luzhu, Nangang, Guishan), anakara Çin (Suzhou, Chongqing), Meksika (Ciudad Juárez) ve Çek Cumhuriyeti'nde (Ostrava) üretim tesisleri vardı. Suzhou'da bulunan Asus Hi-Tech Park, 540.000 m²'yi (5.800.000 fit kare) kaplamaktadır.
Asus, 32 ülkede yaklaşık 50 servis sitesi işletmekte ve dünya çapında 400'den fazla servis ortağına sahiptir.

ASUS Türkiye sitesi 18 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Asus Destek ve Sürücü sayfası

Asus ürünleri listesi
Kişisel bilgisayar satıcılarının pazar payı

BenQ, Tayvan merkezli bilişim, iletişim ve elektronik eşya üreticisidir. Şirketin merkezi Tayvan'da Taoyuan şehrindedir. Yönetim kurulu başkanı K.Y. Lee'dir.
İlk olarak 1984'te Continental Systems adıyla kurulmuş, daha sonra adını Acer CM (CM, Communications and Multimedia kısaltılmışı) olarak değiştirmiştir. En son olarak, şirket 5 Aralık 2001 tarihinde BenQ ismini almıştır.
BenQ çeşitli teknoloji ürünleri üretmektedir. Bunlar arasında, TFT LCD monitörler, LCD TVler, scanner ve yazıcılar, dijital kameralar, projektörler, dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları bulunmaktadır.
1999 yılında Acer Display ve Upac Optoelectronics'in birleşmesi ile AUO (AU Optronics) adlı dünyanın 3. büyük LCD panel üreticisini kurmuştur. Bu grup şirketi 2006 yılında da çeşitli komponent üreticilerinin hisselerini ve Quanta Display Industries (QDI) şirketini satın almıştır.
1 Ekim 2005 tarihinde, BenQ Almanya'nın Siemens AG şirketinin cep telefonu kısmını Siemens Mobileni alarak cep telefonu pazarında en büyük altıncı şirket haline gelmiştir. Bu satış şirket bünyesinde BenQ Mobile, adıyla tamamen kablosuz iletişime yönelik yeni bir grubun oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. Bu grubun cep telefonları BenQ-Siemens adıyla pazarlanmaktadır.
Tayvan, Çin, Malezya, Meksika, Brezilya'da üretim tesisleri bulunmaktadır.

2004 yılından bu yana Türkiye'de faaliyet göstermektedir.

BenQ Türkiye 23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BenQ Turkiye 23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BenQ Küresel 3 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BenQ Mobile
BenQ-Siemens 16 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

AU Optronics 7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Daxon Technology 9 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Darfon Electronics 23 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Airoha Technology 5 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cando Corp. 18 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BenQ Turkiye Twitter 2 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BenQ Facebook Sayfasi 19 Ağustos 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Broadcom Inc., çok çeşitli yarı iletken ve altyapı yazılım ürünlerinin Amerikalı bir tasarımcısı, geliştiricisi, üreticisi ve global tedarikçisi, halka açık bir anonim şirkettir. Broadcom'un ürün sunumları veri merkezi, ağ, yazılım, geniş bant, kablosuz ve depolama ve endüstriyel pazarlara hizmet vermektedir.
Tan Hock Eng şirketin başkanı ve CEO'sudur . Şirketin merkezi San Jose, California'dadır . Avago Technologies Limited, Ocak 2016'da satın aldıktan sonra Broadcom Corporation adının Broadcom bölümünü aldı. Eski Avago'yu temsil eden senedi sembolü AVGO artık yeni birleştirilmiş varlığı temsil ediyor. Broadcom Corporation hisse senedi sembolü BRCM kullanımdan kaldırıldı.
Broadcom, özellikle ileri teknoloji alanındaki diğer önde gelen şirketlerle uzun bir kurumsal şirket işlemleri (veya işlem girişimi) geçmişine sahiptir.
Ekim 2019'da, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği rekabet yasasını ihlal ettiği iddia edilen rekabete aykırı ticari uygulamalarla ilgili olarak Broadcom'a karşı geçici bir antitröst kararı yayınladı.

Şirket aslında 1961 yılında Hewlett-Packard'ın yarı iletken ürünleri bölümü olarak kuruldu. Bölüm 1999'da Agilent Technologies'in bir parçası olarak Hewlett-Packard'dan ayrıldı. KKR ve Silver Lake Partners 2005 yılında Agilent Technologies'in yonga bölümünü 2.6 milyar dolara satın alarak Avago Technologies'i kurdu. Avago Technologies, G / Ç çözümleri birimini Ekim 2005'te PMC- Sierra'ya 42.5 milyon $ karşılığında satmayı kabul etti. Ağustos 2008'de şirket, 400 milyon dolarlık halka arz açtı. Ekim 2008'de Avago Technologies, Infineon Technologies'in Münih merkezli toplu akustik dalga işini 21.5 milyon € karşılığında satın aldı. Avago Technologies, 2009 yılında NASDAQ'da AVGO koduyla halka açıldı. Avago Technologies, optik çip ve bileşen tedarikçisi CyOptics'i Nisan 2013'te 400 milyon dolara satın alma anlaşmasını açıkladı. Satın alma Avago Technologies'in fiber optik ürün portföyünü genişletmeyi amaçlıyordu. Ekim 2013'te Avago Technologies, iki şirket arasındaki stratejik yatırım anlaşmasının bir parçası olarak bir güç elektroniği teknolojisi sağlayıcısı olan Amantys'e 5 milyon dolar yatırım yaptı. Avago Technologies, Aralık 2013'te LSI Corporation'ı satın alma anlaşmasını 6.6 milyar $ karşılığında açıkladı. Satın alma, Avago Technologies'in özel ürünlerden uzaklaşmasına ve yongalar, özellikle de veri merkezleri için depolama alanı içeren daha genel bir endüstriye taşınmasına yardımcı oldu.
Şirket, SSD kontrolör işini Mayıs 2014'te Seagate Technology'ye sattı. Ağustos 2014'te şirket dokuzuncu en büyük yarı iletken şirketti. Avago Technologies, LSI'nın Axxia Networking işini 650 milyon dolara Intel'e satmayı kabul etti. Şirket ayrıca entegre devre tasarımcısı PLX Technology'yi 309 milyon dolara satın almayı kabul etti. Şubat 2015'te Avago Technologies Limited'in Emulex Corporation'ı hisse başına 8 $ nakit satın alma anlaşması yaptığı açıklandı.
Avago 28 Mayıs 2015 tarihinde Broadcom Corporation  'i 37 milyar $ (17 milyar $ nakit ve 20 milyar $ hisse) satın alacağını açıkladı. Broadcom Ltd. olarak adlandırılacak olan birleşik şirketin yıllık geliri 15 milyar dolar ve piyasa değeri 77 milyar dolar olacak. Broadcom Corp., teknoloji danışmanlığı şirketi LexInnova'nın analizine göre, mobil, veri merkezi ve Nesnelerin İnterneti gibi sektörlerde Avago Technologies'in patent pozisyonunu önemli ölçüde güçlendirdi ve şirketi en büyük yarı iletken satıcıları arasında dokuzuncu en büyük patent sahibi yaptı. Şirketin internet sitesine göre işlem 1 Şubat 2016'da sona erdi.
2016 yılında Broadcom, Brocade İletişim Sistemleri ile birleşmeyi önerdi. Birleşme ABD Dış Yatırım Komitesi tarafından gözden geçirilmek üzere ertelendi. Broadcom, 2017'de yasal adresini Singapur'dan Delaware'e taşıyacağını açıkladı. Bu işlem, Broadcom Ltd.'den Broadcom Inc. olarak yeniden adlandırılan ana şirkete bağlanmıştır. 2016 öncesi birleşme Broadcom, Broadcom Corp., yeniden adlandırılan ana Broadcom Inc.'in tamamen sahip olduğu bir yan kuruluşu olarak kalmaktadır.
Kasım 2017 yılında Broadcom satın almak önerdi Qualcomm Qualcomm'un kurulu tarafından reddedildi US $ 130 milyar, için. Başkan Trump, gözden geçirilen 117 milyar dolarlık birleşmeyi, ulusal güvenlik endişelerini dile getiren bir yürütme emriyle engelledi.
11 Temmuz 2018'de haber kaynakları Broadcom ve CA Technologies'in 18.9 milyar dolarlık satın alma şartlarını kabul ettiğini bildirdi. Ve 5 Kasım 2018'de Broadcom, CA Technologies'in satın alımını tamamladığını açıkladı.
9 Ağustos 2019'da, haber kaynakları Broadcom'un Symantec Corporation'ın (şu anda tüketici yazılımı kısmı NortonLifeLock olarak bilinen) kurumsal güvenlik işini 10,7 milyar dolar nakit olarak almaya karar verdiğini bildirdi. 4 Kasım 2019'da Broadcom, şirketin, Symantec adı ve markasının satın alımını tamamladığını açıkladı. 2019 yılında Broadcom, 2010'ların en iyi 5. hisse senedini,% 1.956'lık toplam getiri ile duyurdu.
Ekim 2019'da Broadcom, Avrupa Birliği tarafından rekabete aykırı olduğu iddia edilen uygulamaları durdurması emrini verdi.
7 Ocak 2020'de Accenture plc Symantec'in 300 kişilik siber güvenlik hizmetleri bölümünü Broadcom'dan almayı kabul etti.
Şubat 2020'de Broadcom, dünyanın ilk Wi-Fi 6E istemci cihazı olan BCM4389'u duyurdu.

Broadcom, veri merkezi, ağ, yazılım, geniş bant, kablosuz ve depolama ve endüstriyel pazarlara hizmet eden çok çeşitli yarı iletken ve altyapı yazılım uygulamaları sunar. Ürünleri için ortak uygulamalar arasında veri merkezi ağı, ev bağlantısı, geniş bant erişimi, telekomünikasyon ekipmanı, akıllı telefonlar, baz istasyonları, veri merkezi sunucuları ve depolama, fabrika otomasyonu, enerji üretimi ve alternatif enerji sistemleri, ekranlar ve ana bilgisayar işlemleri ve yönetimi ve uygulama yazılım geliştirme. Broadcom'un bazı temel teknolojileri ve franchise ürünleri şunları içerir:

Geniş Bant Modemler
Geniş bant ADC / DAC'ler
Özel DSP ve ARM İşlemciler
Wi-Fi / Bluetooth / GPS
Bakır / Optik PHY'ler
Anahtarlama Kumaşları
Analog ve DSP SerDes
FBAR ve RF Ön Uçları
SAS / SATA / FC / PCIe / Salt Kanal
VCSEL / DFB Optik
Optik Algılama
Kurumsal Altyapı Yazılımları

Kablo / Uydu / IP Set Üstü Kutu SoC'lar
Kablo Modem / CMTS Soketleri
PON / DSL CPE / CO SoC'ları
Kablosuz Bağlantı Kombinasyonları
Ethernet NIC'ler / Denetleyiciler / PHY'ler
Ethernet Anahtarlama / Yönlendirme SoC'ları
Ağ İşlemcisi SoC'ları
RF Filtre ve Ön Uç Modülleri
ASIC'ler (Ağ İletişimi ve Bilgi İşlem)
HDD / SSD Denetleyicileri ve HDD PreAmp'ları
Kurumsal SAS / SATA / FC / PCIe
Optik İzolasyon / Hareket Kodlayıcılar / LED
Fiber Optik Ürünler
Ana Bilgisayar Yönetimi ve Analiz Yazılımı
Kurumsal Yazılım Uygulamaları

Broadcom kurumsal güvenlik işlerini Symantec markası altında işletmektedir; Broadcom, bu işi 2019 yılında NortonLifeLock'tan (eski adıyla Symantec) satın aldı.

Hon Hai Precision Industry Co., Ltd. (Foxconn olarak bilinir) merkezi Tayvan'da bulunan ve elektronik imalat hizmetleri (EMS) sektöründe faaliyet gösteren bir çok uluslu şirkettir. Şirket dünyanın en büyük elektronik imalat hizmetleri sağlayıcısıdır
ve Çin'in en büyük ihracatçılarındandır.
Foxconn temel olarak bir orijinal dizayn imalatçısı şirketidir (ODM - Original Design Manufacturer) ve müşterileri arasında  çok büyük Amerikalı, Avrupalı ve Japon elektronik ve bilgi teknolojileri şirketleri vardır. Şirketin ürettiği ve halk arasında en bilinen cihazlar ise  iPad, iPhone, Kindle, PlayStation 3 ve Xbox 360.
Foxconn birçok kez tartışmalar ile de gündeme gelmiştir. Bu tartışmalardan en çok gündemde kalanı Çin'deki en büyük özel sektör işvereni olarak fabrikalarında çalışanlarını nasıl yönettiği konusundaydı. Bu haberlerin oldukça artması üzerine, 2012 yılı içinde, Apple bağımsız bir danışmanlık şirketi görevlendirerek  Foxconn'da çalışma şartları konusunda bir denetleme yaptırtmıştır.

Hon Hai Precision Industry Co., Ltd. şirketi 1974 yılında elektronik bileşenler üretmek amacıyla kuruldu ve şirket 1980 yılında Atari 2600 sistemine konnektör sağlamaya başladı. Hon Hai ilk imaalat fabrikasını Çin, Shenzhen'de 1988'de açtı.
1998 yılına gelindiğinde şirket Dell'den ilk siparişini almıştı ve 2000 yılında çalışan sayısı 30 bin kişiye yaklaşmıştı. 2001 yılına gelindiğinde şirket Tayvan'ın satışlar açısından en büyük özel sektör şirketi olmuştu.
Kasım 2007'de Foxconn, Güney Çin'de Huizhou bölgesinde 500 milyon dolarlık yeni bir fabrika inşa etme projesini duyurdu.
Mart 2012 Foxconn, Japon elektronik şirketi Sharp Corporation'un % 10 hissesini 806 milyon dolara satın aldı.alımı konusunda anlaştılar
Apple Inc. Çin'de Foxconn gibi Orijinal ürün üreticisi şirketlerle anlaşma yapmaya başladı. Çünkü bu şirketler Çin tedarik zincirine yakındılar ve iyi organize edilmiş bir topluluk halindeydiler. Bunlara ek olarak, deniz aşırı ülkelerdeki işçilerin Amerika'daki işçilere oranla daha esnek, daha çalışkan ve daha yetenekli olduğu düşünülmüştü.

Foxconn'un, Asya, Avrupa ve Güney Amerika'da çok sayıda fabrikası vardır. Ve bu fabrikalar dünya tüketim elektroniği piyasasının %40'ını üretmektedirler.

Foxconn, Çin'in dokuz farklı şehrinde toplam 13 fabrikaya sahiptir.
Foxconn'un en büyük fabrikası, yaklaşık 1 milyon çalışanının yarısına yakınının çalıştığı Shenzhen'dedir Shenzhen'deki fabrika aslında Longhua Bilim ve Teknologi Parkı olarak adlandırılır fakat bazen  "duvarlı --walled campus-- kampus" bazen "Foxconn Şehri" bazen de "iPod Şehri" olarak bilinir. Bu alan yaklaşık 1.16 mi2 (3 km2) büyüklüğündedir,  ve 15 adet çok katlı fabrikadan oluşur, Bu alanda işçi yatakhaneleri, bir havuz, itfaiye ekibi, ve kendi televizyon sistemi (Foxconn TV), market, banka, restoranlar, kitapçılar  ve hastane vardır. Bazı işçiler etraftaki kasabalarda çalışırken, geri kalanlar ise bu tesislerin olduğu alanda yaşamaktadırlar. İşçilerin %25'i yatakhanelerde yaşıyorlarken, birçoğu haftada 6 günden günde 12 saate varan saatlerde çalışmaktadırlar.
Diğer bir Foxconn fabrikası "şehri" ise Henan eyaletindeki Zhengzhou bölgesinde bulunan Zhengzhou Technology Park'tır ve burada da 120,000 işçinin çalıştığı tahmin ediliyor.

Güney Amerika'daki bütün şirket binaları Brezilya'da bulunur. Bunlardan bazıları Manaus ve Indaiatuba'daki mobil telefon fabrikaları, Jundiai, Sorocaba ve Santa Rita do Sapucaí'daki imalat tesisleridir. Şirket Brezilya'da daha fazla yatırım düşünmektedir.

Foxconn ; Macaristan, Slovakya, ve Çekya'da fabrikalara sahiptir. Şirket aynı zamanda Çek Cumhriyeti'nin en büyük ikinci ihracatçı firmasıdır.
Şirketin ayrıca Türkiye'de 23.621m2 alan üzerinde kurulu 14.000 m2'lik bir fabrikası olup Ocak 2011'den itibaren elektronik üretim hizmetleri vermeye başlamıştır.

Foxconn, Chennai'deki Serbest Bölge'de ve Tamil Nadu bölgesinde faaliyet göstermektedir.

2011 itibarıyla, Foxconn Johor eyaletinde, bittiğinde 4 fabrikadan oluşacak bir tesis için lisans aldı.

Foxconn; San Jerónimo Chihuahua'da bilgisayar toplanan bir tesise, ve Juárez'de iki adet tesise sahiptir ki bunlardan bir tanesi eski Motorola mobil telefon üretim tesisiyken diğeri Cisco Systems'den alınan bir set üstü kutusu fabrikasıdır. Şirket ayrıca ülkede LCD TV üretimi de yapmaktadır.

Foxconn'un en büyük müşterileri aşağıdaki gibidir:

(parantez içindekiler şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelerdir)

Birçok kez şirket hakkında kötü çalışma şartlarına sahip olduğu yönünde suçlamalar yapıldı. Çok uzun çalışma saatleri ve Tayvan'lı işçilerin Çinli işçilere karşı ayrımcı tavırları hakkında haberler yapıldı, Her ne kadar  iddiaların birçoğunda yasalara aykırı bir şey bulunmasa da, Apple Inc. şirketi  iPod ve iPhone cihazlarını yapan bu şirketi 2007'de denetlettiğinde suçlamaların bazılarının gerçek olduğu ortaya çıkmıştı.
Kaygılar 2012 yılı başında bir monolojistin bir radyo programında Foxconn'daki çalışma şartlarını yerinde gördüğünü ve çalışanlarla konuştuğunu söyleyerek, çok kötü çalışma şartlarından bahsetmesi ile tekrar gündeme geldi. Fakat daha sonra bu söylenenlerin birçoğunun abartma ya da kurgulama olduğu ortaya çıktı. 2012 yılı içinde Apple Inc. adına  Adil İşgücü Derneği'nin yaptığı denetleme sonucunda çalışanların yoğun dönemlerde haftada 60 saatten fazla çalıştığını fakat yine de  uygun mesai ücreti alamadığını, çalışanların % 43'ünün iş yerinde bir kazaya şahit olduğunu yani iş ve işçi güvenliği konusunda ciddi sorunlar olduğunu rapor etti. Ve hatta bu denetlemeler ve sonrasında Foxconn'un almak zorunda kaldığı tedbirler nedeniyle o dönemdeki iPad teslimatlarındaki gecikmeler haber olmuştur.

Foxconn ile ilişkilendirilen iki intihar vakası vardır. Bunlardan ilki bir prototip kaybeden bir işçinin ölümü, diğeri ise 2010 yılında düşük maaşlar nedeniyle gerçekleştiği iddia edilen bir dizi intihar.
25 yaşında bir erkek olan Sun Danyong, kendi kontrolündeki bir iPhone 4  prototipini kaybettikten sonra Temmuz 2009'da intihar etmiştir.
2010 yılında 14 kişinin intihar ettiği bir dalga yaşanmıştır. Ve 20 Çin üniversitesi  Foxconn fabrikalarını çalışma kampına benzeterek, oradaki geniş çaplı işçi haklarını kötüye kullanma ve yasal olmayan fazla mesai çalıştırmalarından hareketle bir rapor düzenlemişlerdir. Bu intiharlar sonrası, Foxconn bazı fabrikalarında intihar önleme ağı kurdu, ve Shenzhen'de çalışanlara ciddi anlamda (% 66) maaş artısı verdi. 2010 yılı sonuna doğru verilen bu zam sonrası, imalat montaj hattında çalışan bir işçinin aylık maaşı 2,000 yuan ($298.9) civarına gelmişti. Bu dönemde çalışanlar ayrıca yasal olarak bağlayıcılığı olan bir doküman ile ani bir ölüm, kendini yaralama veya intihar nedeniyle kendilerinin ve mirasçılarının dava açmayacaklarını garanti ediyorlardı.
ABC News ve The Economist şirketlerinin ikisi de Foxconn işçileri arasındaki intihar oranının Çin genelindeki intihar oranınından düşük olduğunu rapor etmişlerdir.

Ocak 2012'de, Vuhan'da 150 işçi binanın çatısına çıkarak intihar etmeye teşebbüs etmişler fakat daha sonra yapılan görüşmeler sonucunda intihar etmemişlerdir.

Tayvan şirketlerinin listesi

Fractal Design, 2007 yılında kurulan İsveçli bir bilgisayar donanımı üreticisidir. Şirket, bilgisayar kasası, sıvı soğutucu, kasa fanı ve güç kaynağı üretmektedir.
Son yıllarda şirketin ürünleri, bilgisayar donanımı endüstrisinde birkaç ödül kazanmıştır.
Ürünleri, şirketin merkezi olan Gothenburg, İsveç'te tasarlanıp, mühendislik çalışmaları yapılmış ve Çin'de üretilmiştir. Fractal Design uluslararası olarak faaliyet gösterdiği için, şirketin ayrıca Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya'da ofisleri bulunmaktadır.

Fractal Design, 2009 yılında Define serisi içindeki ilk bilgisayar kasası tanıttıktan sonra şirketin uluslararası tanınırlığı artmıştır.
Aynı yıl içinde, şirket Texas, Dallas'ta bir Kuzey Amerika ofisi açtı. Birkaç ay sonra, artan Ürün Geliştirme ve Satışları ele almak için bir Asya ofisi kuruldu.
2016 yılının sonunda, şirket, Define serisi altında yeni bilgisayar kasaları başlatarak İskandinav tasarımı, sessiz bilgisayar ve güçlü bilgisayar konfigürasyonlarını destekleme kavramlarını geliştirmeye devam etti. 2020 itibarıyla, Fractal Design ürünleri 50'den fazla ülkede bulunuyor.

Kasa Üreticisi Yılın Ödülü (2013-2015)
Avrupa Donanım Ödülleri (2015)
Yılın Markası IXBT.com (2015), Rusya.

GeForce, Nvidia tarafından üretilen grafik işlemci ünitesidir. İlk GeForce ürünleri bilgisayar oyun sektöründe büyük başarıya ulaşmıştır ve daha sonra ürün yelpazesi tüm grafik sektörünü kapsamıştır. En büyük rakibi ATI tarafından üretilen Radeon işlemcisidir.
GeForce işlemcisinin üzerinde tam 23 milyon transistor mevcuttur. Pentium III işlemcisinin üzerinde maksimum 10 milyon transistor olduğu düşünülürse işlemci rahatlıkla bir Graphics Processing Unit (GPU) olarak da adlandırılabilir. İşlemcinin başındaki ilk iki harf olan “GE’' geometri teriminden gelmektedir. Bunun sebebi ise daha önce bilgisayarlarda işlemcinin görevi olan Transform ve Lighting uygulamalarının çalıştırılmasını bu işlemcinin yapmasıdır. Böylece eskiden sadece pahalı ve profesyonel OpenGL hızlandırıcılarında bulunan özelliği, OpenGL ve Direct 3D desteği sayesinde tüm oyun ve 3D CAD/CAM uygulamaları kullanılabilmektedir. Ayrıca, 2D performansı ile de DVD filmler rahatlıkla izlenebilmektedir.

Gigabyte Technology (GIGABYTE veya bazen GIGA-BYTE olarak kullanılır; resmi olarak GIGA-BYTE Technology Co., Ltd., Tayvan merkezli bir bilgisayar donanımları üreticisi ve dağıtıcısıdır.
Gigabyte'ın temel ürünü anakartlardır. Gigabyte, 2015'in ilk çeyreğinde 4,8 milyon anakart sattı ve bu da onu sektörün lider üreticisi olmasını sağladı. Gigabyte ayrıca özelleştirilmiş ekran kartları ve "Aero" alt markası altında ince ve hafif dizüstü bilgisayarlar da üretmektedir. 2010 yılında Gigabyte, Tayvan Dış Ticareti Geliştirme Konseyi tarafından "Tayvan'ın En İyi 20 Küresel Markası" sıralamasında 17. sırada yer aldı.
Şirket halka açık olup Tayvan Menkul Kıymetler Borsası'nda işlem görmektedir, hisse numarası: TWSE: 2376.

Gigabyte Technology, 1986 yılında Pei-Cheng Yeh tarafından kuruldu.
Gigabyte'ın anakartlarında tanıtılan en önemli özelliklerinden biri ''Ultra Durable'' olarak tanıtılan, tamamen katı kapasitörler kullanılarak üretilmeleridir. 8 Ağustos 2006'da Gigabyte, Asus ile bir ortak girişimi duyurdu. Gigabyte, Temmuz 2007'de dünyanın ilk yazılım kontrollü güç kaynağını geliştirdi .
Gigabyte tarafından, bilgisayarla iPad ve iPhoneları şarj etmek için yenilikçi bir yöntem, Nisan 2010'da tanıtıldı. Gigabyte, Intel SSD ve Smart Response Teknolojisi için yerleşik bir mSATA bağlantısına sahip dünyanın ilk Z68 anakartını 31 Mayıs 2011 tarihinde piyasaya sürdü. 2 Nisan 2012'de Gigabyte, dünyanın ilk 60A IC'li anakartını piyasaya sürdü.
Şirket, aynı zamanda ''Dual BIOS'' olarak adlandırılan ve anakartlarda olası arızalara karşı ikinci bir yedek BIOS bulundurulmasını sağlayan teknolojinin geliştiricisidir.

Gigabyte, hem AMD hem de Intel platformları için anakartlar tasarlar ve üretir. Aynı zamandaNvidia'nın Turing ve AMD'nin Vega ve Polaris yonga setleri dahil olmak üzere AMD ve Nvidia ile ortaklaşa bir şekilde ekran kartları kartları üretir. Gigabyte'ın bileşenleri Alienware, Falcon Northwest, CybertronPC, Origin PC ve özel olarak Technology Direct masaüstü bilgisayarlarında kullanılmaktadır.
Gigabyte'ın diğer ürünleri arasında masaüstü bilgisayarlar, tablet bilgisayarlar, ultrabooklar, cep telefonları, kişisel dijital asistanlar, sunucu anakartları, sunucu rafları, ağ donanımları, optik sürücüler, bilgisayar monitörleri, fareler, klavyeler, soğutma bileşenleri, güç kaynakları ve kasalar bulunmaktadır .

Aorus, Aorus Pte'ye ait Gigabyte'ın tescilli bir alt markasıdır. Ltd. Singapur'da kayıtlı bir şirkettir. Aorus, anakartlar, ekran kartları, dizüstü bilgisayarlar, fareler, klavyeler, SSD'ler, kulaklıklar, kasalar ve CPU soğutucuları gibi oyunla ilgili ürünlerde özel olarak hizmet vermektedir.

Tayvan şirketlerinin listesi

Resmî site 
Gigabyte dünya çapındaki dağıtım ortakları ve perakendecileri 20 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Gigabyte forumu 22 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gigabyte - Better Business Bureau sayfası 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hewlett-Packard Company ya da kısaca HP, merkezi ABD'de Palo Alto, Kaliforniya'da bulunan büyük bir uluslararası şirkettir. Bilgi işlem, baskı sistemleri ve sayısal görüntüleme donanımları üreticisidir. Ayrıca yazılım ve hizmet sağlayıcısıdır. Şirket dünya çapında hükûmet, sağlık ve eğitim sektörlerindeki müşteriler dahil tüketiciler, küçük ve büyük işletmeler için geniş teknoloji ürünlerle beraber çeşitli yazılım ve bilişim teknolojisi hizmetleri sunmuştur.

Şirket 1 Ocak 1939 tarihinde 2 öğrenci arkadaş - William Hewlett ve David Packard tarafından ölçü ekipmanı ve ölçü cihazları üreticisi olarak kuruldu. Onlar 1935 yılında Stanford Üniversitesinden elektrik mühendisliği bölümünden mezun olmuşlar. Şirket ismini kurucularının isimlerinin ilk harflerinden oluşturuldu. Şirkete bir isim gerekiyordu bunun için yazı-tura atmaya karar verdiler ve attıkları yazı-turayı Bill kazandı. Yazı-turayı kazanan Bill, şirketin adını Hewlett-Packard isimlendirdi. Bu isim aynı zamanda Bill ve Dave'nin soy isimlerinden oluşmaktaydı. Böylece Hewlett-Packard (HP) ismi yarandı.

Başlangıç sermayesi sadece 538 $ olan şirketin ilk ofisi Palo Alto'da olan sıradan bir garaj oldu.İlk ürünü HP200A ismindeki hassas ses osilatörü idi.Onların yaptıkları yenilik devresi çıkış sinüs dalga genliği stabilize negatif geri besleme döngüsü kritik bölümünde direnç olarak bir sıcaklığa bağlı (bir "pilot ışığı" olarak da bilinir) küçük bir akkor ampul kullanımını oldu. Osilatörün ilk alıcısı The Walt Disney Company şirketi oldu, şirket üründen 8 adet almakla Fantasia filminin çekimlerinde kullandı.Kendi işlerinin kurulmasında genç öğrencilere hocaları Frederick Terman büyük katkı gösterdi.Birkaç yıllık yoğun çalışmalardan sonra HP şirket olarak 18 Ağustos 1947 tarihinde kuruldu ve 6 Kasım 1957 tarihinde halka arz edildi.
HP, birçok yüksek kaliteli ürünler yaratmak için Sony ve Japonya'da Yokogawa Electric şirketleri ile 1960 yılında işbirliği yaptı. HP ve Yokogawa Japonyada HP ürünlerini pazarlamak için 1963 yılında bir ortak girişim (Yokogawa-Hewlett-Packard) kurdu.1966 yılında şirket dünyada ilk kez mini bilgisayar olan HP 2100/HP 1000 serisini tanıttı.Ürün Intel x86 mimarisine biraz benzer düzenlenmiş ve basit bir akümülatör tabanlı tasarımı vardı.1968 yılında ise masaüstü bilimsel hesap makinesi olan Hewlett-Packard 9100A modelini tanıttı.Bu model şirketin ilk kişisel bilgisayarı idi.
1970'li yıllarda şirket gelişme devrine girdi.1972 yılında şirket RISC teknolojisi esasında HP 3000 bilgisayarını sundu.Aynı yılda şirket dünyada ilk kez HP-35 bilimsel cep hesap makinesi başlattı ve 1974 yılında - yerine RAM 4 KB DRAM dinamik manyetik hafıza kullanarak dünyanın ilk HP-65 programlanabilir hesap makinesini tanıttı. 1975 yılında ASCII terminalleri üzerine yaratılan yeni bir makine-HP 2640 serisi tanıtıldı. Bu seri WYSIWYG programı esasında HP 2100 modeli ile kombine edildi.1975 yılında şirket HP-IB arayüzünü geliştirdi, bu buluş çevresel cihazların bilgisayara bağlanması için uluslararası bir standart olarak kabul edildi. Teknik masaüstü bilgisayarların 98x5 serisi (HP 9800 ) 1975 yılında başlatıldı, daha ucuz 80 serisi ve 1979 yılında teknik bilgisayarı 85 serisi başlatıldı. Bu makineler BASIC programlama dili ile yaratılmış ve depolama için özel bir manyetik bant kullanılmıştır.

Şirket 1984 yılında inkjet (mürekkep püskürtmeli), laser yazıcı ve tarayıcıları ile piyasaya girdi.Mayıs 1984 yılında şirket Canon ve Xerox teknolojisini kullanarak ünlü HP LaserJet yazıcı serisini piyasaya sundu. 3 Mart 1986 tarihinde dünyada 9-cu alan adı (domain) olan HP.com sitesini kaydını yaptırdı. 1990'lı yıllarda masaüstü, dizüstü ve sunucu bilgisayarları üretimine başlamıştır.
2002 yılında Compaq şirketi ile birleşen HP şirketi, ayrıca HP-UX, Tru64 ve OpenVMS işletim sistemleri; PA-RISC, IA64 ve Alpha mikroişlemcilerini; HP 9000 ve ProLiant sunucu ve iş istasyonlarını ve OpenView gibi yönetim yazılımları üretmektedir.

Hewlett-Packard ilk kez 1959 yılında çizici firması F.L. Moseley Company-ni bünyesine kattı. Daha büyük devralma 1989 yılı 4 Mayıs'ta gerçekleştirdi;Apollo Computer şirketini $476 milyona bünyesine kattı. 1995 yılı eylül ayında Convex Computeri 150 milyon dolara satın aldı. 1995-1998 yılında İngiltere'nin Tottenham Hotspur kulübüne sponsorluk yaptı. 1997 yılın nisan ayında Elektronik fatura ödeme şirketi VeriFone 1.18 milyar $'a şirkete katıldı. "Bluestone Software" şirketi 470 milyon $'a, "Comdisco Inc." 610 milyon $'a, StorageApps şrketi $350 milyona alındı. 3 Mayıs 2002 tarihinde Hewlett-Packard bilgisayar üreticisi Compaq şirketini çok büyük fiyata-25 milyar $'a devralmakla tarihte en büyük işlemlerden birini gerçekleştirdi. 2003 yılın mayıs ayında Procter & Gamble şirketi kendisinin İT bölümünü 3 milyara Hewlett-Packard şirketine sattı. 2005 yılında Scitex Vision ve Peregrine Systems 230 milyon $ ve 425 milyon $'a şirkete katıldı. 2006 yılında Mercury Interactive $4.5 milyara, 2007 yılında Opsware $1.6 milyara alındı. 2008 yılında NUR Macroprinters Ltd ve Exstream Software $457.076 milyon ve $371 milyona alındı. 2008 yılın ağustos ayında IT hizmetleri şirketi Electronic Data Systems büyük fiyata-$13.9 milyar karşılığında Hewlett-Packardın yan kuruluşuna dönüştü. 2010 yılın nisan ayında bilgisayar ağı konusunda uzmanlaşan 3Com şirketi $2.7 milyara şirket tarafından alındı. 2010 yılında cep bilgisayarı üreten Palm şirketi $1.2 milyara alındı. HP 3PAR $2.35 milyara, güvenlik yönetimi şirketi ArcSight $1.5 milyara devralındı. 2011 yılın Kasım ayında bilgi yönetimi şirketi Autonomy Corporation $11 milyara şirketin bir kolu oldu.
Compaq ile yapılan birleşmenin organizasyon anlamında yeterince hazmedilememesi ve hedeflenen performansın ortaya konulamaması sonucu, HP'nin CEO'su Carly Fiorina, 2005 yılı başında hissedarların talebi doğrultusunda görevinden ayrılmak durumunda kalmıştır. 2005 yılında şirketin başına CEO olarak Mark Hurd gelmiştir. Mark Hurd'un bu görevinden ayrılmasından sonra da 2011 yılından itibaren yeni CEO Meg Whitman olmuş ve şirket hâlen onun yönetimindedir.

Hewlett-Packard Türkiye 9 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hewlett-Packard (HP) Firmasına Ait driverlar 8 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hewlett-Packard Türkiye Youtube 9 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hewlett-Packard ürünleri listesi
HP Inc.
Hewlett Packard Enterprise

Inventec (Çince: 英業達公司; pinyin: Yīngyèdá Gōngsī;) dizüstü bilgisayarlar, sunucular ve mobil cihazlar üreten Tayvan merkezli Orijinal dizayn imalatçısıdır (ODM). Başlangıçta 1975 yılında elektronik hesap makineleri geliştirmek ve üretmek için kurulan şirket, o tarihten beri dünyanın en büyük bilgisayar üreticilerinden biri haline geldi. Başlıca müşterilerine Hewlett-Packard, Toshiba, Acer ve Fujitsu Siemens Computers dahildir.
Inventec Corporation, Çin'de büyük geliştirme ve üretim tesislerine sahiptir ve Çin'in en büyük ihracatçılarından biridir. Şirket, 1991 yılında Çin'de ilk geliştirme merkezini ve 1995 yılında Şanghay'da ilk üretim tesisini açtı. Buna ek olarak, şirketin Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Meksika'da yapılandırma ve servis merkezleri bulunuyor.
Şirketin 3.000 mühendis dahil olmak üzere 23.000'den fazla çalışanı bulunmaktadır. Yokohama'da kurulmuş, Japonya merkezli mini dizüstü marka satıcısı Kohjinsha (KJS) 'yi kısmen satın almıştır.

www.inventec.com 5 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kioxia Holdings Corporation (/kiˈoʊksiə/), kısaca Kioxia pazarlanış biçimiyle KIOXIA, Tokyo merkezli çok uluslu bir Japon bellek üreticisidir. Şirket, Toshiba'ya ait bellek üreticisi Toshiba Memory Corporation (東芝メモリ株式会社, Tōshiba Memori Kabushikigaisha)'ın bölünmesiyle Haziran 2018'de kuruldu. Şirket, 1 Mart 2019'da Toshiba Memory Holdings Corporation bünyesinde bir alt kuruluş oldu ve Ekim 2019'da Kioxia adını aldı. Toshiba'nın bellek bölümü 1980'lerin başlarında flash bellek teknolojisinin mucidi olarak biliniyordu. 2021 ikinci çeyrek verilerine göre şirket, NAND flash ve SSD pazarında yaklaşık %18.3'lük bir paya sahiptir. Şirket aynı zamanda Kioxia Corporation alt markasının çatı oluşumudur.

Kioxia sözcüğü, Japonca bellek anlamına gelen kioku ile Yunanca değer anlamına gelen axia sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir.

1980 yılında, Kioxia'nın öncüsü Toshiba'da çalışan bir mühendis olan Fujio Masuoka, flash bellekleri icat etti.
Ocak 2014'te Toshiba Corporation, depolama ürünleri üreticisi OCZ Storage Solutions'ı satın alımını tamamladı. Şirket OCZ olarak yeniden adlandırıldı ve Toshiba'nın bir alt markası haline geldi.
Haziran 2018'de Toshiba'nın nükleer santral inşaat şirketi Westinghouse'un Vogtle Eletrik Santrali'nin yapımı sırasında iflas etmesi sonucu oluşan zararı telafi edebilmek adına Toshiba Memory Corporation çatı şirketten ayrıldı. Toshiba ayrılan bellek biriminin %40.2'lik hissesini elinde tutmaya devam etti.. Yeni şirket, Toshiba'nın var olan bütün bellek işlerini devraldı. 2019 yılında Toshiba Memory Corporation, yeni kurulan Toshiba Memory Holdings Corporation'ın bir alt şirketi haline geldi.
2019'un haziranında Kioxia, Yokkaichi'deki fabrikasında yaşanan enerji kesintisi sonucu en az 6 exabyte büyüklüğünde bellek modülünü kaybetti. Western Digital kendi bellek yongalarının üretimi için Kioxia ile çalışıyor.
18 Temmuz 2019'da Toshiba Memory Holdings Corporation şirketin adının Kioxia olarak değiştirileceğini resmen duyurdu. 1 Ekim 2019'daToshiba Memory Holdings Corporation, Kioxia Holdings Corporation ve Toshiba Memory Corporation ise Kioxia Corporation olarak yeniden adlandırıldı. Bu yeniden adlandırma süreci Toshiba'nın katı hal disk markası OCZ'nin ürünlerini de etkiledi.
30 Ağustos 2019 tarihinde Toshiba Memory Holdings Corporation, Tayvanlı elektronik üreticisi Lite-On'un SSD üretim birimini 165 milyon dolar karşılığında satın alma konusunda anlaşmaya vardı. Satın alım, 1 Temmuz 2020'de tamamlandı.
2022'nin şubat ayında Kioxia ve Western Digital, ortak üretim tesislerinde üretimin kirlilik sorunları nedeniyle kısıtlandığını açıkladı. Kiakami ve Yokkaichi fabrikaları kirlilik nedeniyle üretimi durdurmak zorunda kaldılar.
Nisan 2022'de Kioxia, Ukrayna'da savaştan etkilenen halka insani yardım amacıyla 100 milyon yen bağışta bulundu.

30 Nisan 2021 tarihiyle, Kioxia'nın ortaklık yapısı şu biçimde:

Bain Capital Private Equity (55.94%)
Toshiba (40.64%)
Hoya Corporation (3.13%)

Kioxia Holdings Corporation; Kioxia Systems Company, Kioxia Advanced Package Corporation, Kioxia America ve Kioxia Europe alt markalarının çatı şirketidir.

Resmî site
Resmî site

LG Grup, Güney Koreli elektronik, cep telefonu ve petrokimyanın da dahil olduğu birçok alanda faaliyet gösteren şirketler topluluğu. LG, Koo ailesi tarafından yönetilen bir aile şirketidir.
Şirket, 1995'e kadar "Lucky - Goldstar"ın bir kısaltması olarak LG ismini kullanmıştır. İsmini değiştirmeden önce Goldstar markası altında birçok elektronik ürün satışı yaparken, Lucky markası genellikle Kore dışında satılmayan diğer ev ürünlerinde kullanılmaktaydı. Lucky, özellikle ev temizliği ürünleri ve çamaşır temizliği ürünleri ile Güney Kore'nin ünlü markalarından biriydi.
LG Electronics, dünyanın dört bir yanında seksen bir tanesi yan kuruluş olmak üzere yüz on'u aşkın iş biriminde seksen iki bin kişiye iş imkânı sağlamaktadır. 2007 yılında $ 44 milyar'lık satış rakamına ulaşan LG, dört iş biriminden oluşmaktadır. Bunlar, Mobil iletişim, dijital aletler, dijital görüntü cihazları ve dijital medya. LG dünyanın önde gelen CDMA/GSM ahizesi, klima, önden- yüklemeli çamaşır makinesi, optik sürücüler, DVD oynatıcı, düz ekran tv ve ev sinema sistemleri üreticisidir.

LG, 1947'de In Hwoi Koo tarafından "Lak Hui Kimya Endüstrisi" (İngilizce: Lucky Chemical Industry) adıyla kurulmuş ve 1952'de Kore'nin plastik sektöründe faaliyete başlayan ilk firması olmuştur. 1958 yılında, günümüzde LG Elektronik (İngilizce: LG Electronics) ismiyle faaliyet gösteren Goldstar firması kuruldu ve bir yıl sonra ilk Kore malı radyoyu üretmiştir. Bu yıllarda şirket petrokimya ve elektrik/elektronik olmak üzere iki temel faaliyet alanına ayrılmıştır.
1960'lı yıllarda petrokimya, enerji ve elektrik/elektronik alanlarında gelişmeye devam eden şirket, Goldstar markası ile 1960'ta ilk Kore malı fanı, 1964'te soğutucuyu, 1966'da siyah-beyaz televizyonu, 1968'de iklimlendiriciyi ve 1969'da çamaşır makinesi ile asansörü üretmiştir.
Cha-Kyung Koo 1969 yılında şirketin ikinci başkanı oldu, küreselleşen dünyanın farkına vararak, şirketin büyüme ve küreselleşme planlarını hazırladı. Ertesi yıl şirket hizmet sektörlerinde büyümeye ve araştırma-geliştirme faaliyetlerini arttırmaya başladı. 1983'te Lucky Kimya Endüstrisi yeniden yapılanarak, temel faaliyet alanı oldu ve kozmetik sektörüne tekrar önem verildi.
Bu sırada, elektronik alanında televizyon, görüntü kaydedici cihazlar, bilgisayarlar ve yarı iletken teknolojilere büyük yatırımlar yapılmaktaydı.
Şirketin 40. kuruluş yılında Seul'de yeni ofis binası LG Twin Towers inşa edilmiştir.
1990 yılında müşteri memnuniyetini ön plana çıkaran yeni yönetim sistemine geçen LG Grup'ta Bon moo Koo'nun 3. başkan olmuştur. 90'lı yıllarda şirket kimya, enerji, elektronik, haberleşme, bilgi sistemleri, finans ve çeşitli hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren şirket ismini duyurdu.
1 Mart 2003'te LG Grup, holding yönetimi haline gelmiş ve Kore'nin en büyük sanayi kuruluşu olmuştur. 2006 yılında Chocolate adlı telefon modeli ile Hong Kong tasarım ödülünü kazanıp ve "BSC Management and Administration" tarafından yılın en iyi şirketi seçilmiştir. Aynı yıl dünyanın en ince LCD ekranını (1.48 mm) ve en ince düz ekran televizyonunu (33 cm) tasarlamıştır.
2007 yılında 60. yılını kutlayan şirket, "Life is Good" (Türkçe: Hayat Güzeldir) sloganını kullanmaya başlamıştır.

LG'nin Nortel firması ile iş ortaklığı ve bu iş ortaklığından doğan LG-Nortel Network adlı bir şirketi vardır. 2001'den beri Philips firması ile iki iş ortaklığı vardır ve bu ortaklıktan LG Philips Display ve LG Philips LCD adlı iki şirketi bulunmaktadır.
LG'nin ayrıca Hitachi firması ile CD ve DVD sürücü üretimine dayalı bir iş ortaklığı bulunmaktadır. (Hitachi-LG Data Storage14 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)
Türkiye'de ise Arçelik ile klima üretim ortaklığı bulunmaktadır (Arçelik-LG Klima A.Ş.)

LG Twins
Changwon LG Sakers
LG Cup (association football)
LG Cup (Go)
Formula 1
Copa América
FIS Snowboard Dünya Kupası
2013 Special Olympics World Winter Games
Bayer 04 Leverkusen
Los Angeles Dodgers
Son Yeon-Jae

LG resmi sitesi1 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Korece

LG Corp.1 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG Electronics24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG Innotech18 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG Chemical22 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG Health Care Chemical10 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG Hausys27 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG MMA
LG uplus25 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG CNS12 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG V-ENS
LG Economy Nistitute25 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LG Twins
LG International7 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.lg.net/about/history/history01.jsp19 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://findarticles.com/p/articles/mi_m0EIN/is_2002_Feb_8/ai_82648585

LG Electronics Inc. (Korece: LG전자, KRX: 066570, LSE: LGLD) Yeouido-dong, Seul merkezli Güney Kore uluslu elektronik şirketi ve dünya çapında 100'den fazla yerde var olan, 82.000 çalışanı bulunan şirket, LG Grubu'nun bir üyesidir. Beş ayrı bölüm olarak üretim yapmaktadır: Mobil İletişim, Ev Eğlence, Ev Aletleri, Klima ve Enerji Çözümleri, Araç Bileşenleri. 2013 yılındaki küresel satışlarında Amerikan dolarıyla 53.10 milyarı bulmuştur.
LG Electronics CEO'su 1 Ekim 2010'da, başkan yardımcısı görevini üstlenmiş olan Mamoor Waheed'dir. LG Electronics, şu anda Samsung Electronics'den sonra dünyanın en büyük ikinci televizyon üreticisidir.

LG Electronics'in ürettiği ürünler arasında: televizyonlar, ev sinema sistemleri, buzdolapları, çamaşır makineleri, bilgisayar monitörleri ve akıllı telefonlar bulunmaktadır.

Lenovo, Çin merkezli uluslararası bilgisayar ve akıllı telefon üreticisi. Tüketici elektroniği, kişisel bilgisayarlar ve ilgili hizmetler tasarlama, üretme ve pazarlama konusunda uzmanlaşmış bir Çinli çok uluslu teknoloji şirketidir. Şirket tarafından üretilen ürünler arasında masaüstü bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar, tablet bilgisayarlar, akıllı telefonlar, iş istasyonları, sunucular, süper bilgisayarlar, elektronik veri kayıt ortamı cihazları, BT yönetim yazılımları ve Smart TV'ler yer almaktadır. En iyi bilinen markaları arasında IBM'in ThinkPad laptop iş kolu, IdeaPad, Lenovo Yoga ve Lenovo Legion tüketici dizüstü bilgisayar serileri, IdeaCentre ve ThinkCentre masaüstü bilgisayar serileri yer alır. Ocak 2021 itibarıyla Lenovo, birim satışlara göre dünyanın en büyük kişisel bilgisayar satıcısıdır.
Lenovo, 1988 yılında Legend şirketi bünyesine dahil olmuştur. Lenovo'nun ana merkezi şu an için Pekin'de yer almaktadır. Diğer yönetim ana iş merkezleri ABD (Morrisville, Kuzey Karolina) ve Singapur'dadır. Ayrıca Şanghay, Shenzhen, Xiamen, Chengdu ve Yamato'da araştırma merkezleri bulunmaktadır. Ayrıca NEC ile Japon pazarı için kişisel bilgisayarlar üreten bir ortak girişim olan Lenovo NEC Holdings'e sahiptir. IBM'in Think-line'ı yalnızca Yamato ve Morrisville'de geliştirilmiştir.
IBM'in PC bölümünü satın almasıyla, 2004 yılında Çin'de pazar lideri oldu. 2005 yılında yaklaşık 1,75 milyar dolara IBM firmasının bilgisayar bölümünü satın aldı. 2009 yılında HP, Dell ve Acer'ın ardından %28,6 pazar payıyla dünyanın en büyük dördüncü bilgisayar üreticisi konumundaydı. 2010 yılında toplam hasılatı 16.604 milyar dolar, net geliri ise 129 milyon dolar oldu.
IDC ve Gartner'ın yaptığı açıklama ile 2013 2.çeyrekte PC pazar payını %16,7' ye çıkararak global pazar payında HP'yi geride bıraktı ve pazarın yeni lideri oldu.
Google'ın 2012 yılında 12.5 milyar dolara satın aldığı Motorola Mobility'yı, 2014 yılında 2.91 milyar dolar karşılığında Google'dan satın aldı.

Lenovo ismi "Le-"(Legend) ve "-novo"(Latince "yeni" demek) birleşmesinden oluşmuştur. Çince adı ise (Çince (basitleştirilmiş): 联想; Çince (geleneksel): 聯 想; pinyin: liánxiǎng) "birlikte" veya "birlikte düşünmek" anlamına gelir. Fakat  aynı zamanda yaratıcılık anlamındadır.
Kuruluşunun ardından ilk 20 yıl "Legend" (Çince: 联想 Lianxiang) ismini kullandı. 2003 senesinin Nisan ayında yeni isim olarak "Lenovo" ismi belirlendi ve Lenovo ismini günümüzde de kullanmaya devam ediyor.

1984 yılında, Liu Chuanzhi 10 iş arkadaşıyla birlikte, yalnızca 25.000 Amerikan Doları başlangıç sermayesiyle New Technology Developer Inc.'i (Legend Group'un selefi) kurdu.
1988 yılına gelindiğinde Legend'ın Çince karakter kartı Çin'deki en büyük ödül olan Ulusal Bilim-Teknoloji İlerleme Ödülü'nü kazandı.
1990'da ilk Legend PC piyasaya sürüldü.
Legend, 1993 yılında Çin'in ilk "586" kişisel bilgisayarını üreterek Pentium çağına girdi.
1995 yılında ilk Legend marka sunucuyu tanıttı. 1996'da Legend, Çin'de ilk defa pazar payı lideri oldu ve ilk Legend markalı dizüstü bilgisayarı tanıttı.
1999'da Legend, Asya'da en büyük bilgisayar satıcısı oldu ve Çin'in en büyük 100 Elektronik Şirketi sıralamasında 1. sırada yer aldı.
2002'de Legend'ın süper bilgisayarı DeepComp 1800 tanıtıldı dünyanın en hızlı 500 bilgisayarı listesinde 43. sıraya yerleşerek Çin'in sivil kullanım alanındaki en hızlı bilgisayarı oldu.
Legend, 2003 senesinde yeni “Lenovo” logosunu açıkladı.
2004 yılında Lenovo ve IBM, Lenovo'nun uluslararası PC işiyle ilgili IBM'in Kişisel Bilgisayar Bölümü'nü satın alacağına ilişkin anlaşmayı duyurdu. Bu anlaşma ile önde gelen küresel PC liderini oluşturdu. 2005'te şirket dünyanın üçüncü en büyük bilgi-işlem firması haline getirdi.
2005'te Lenovo, parmak izi okuyucusuna sahip bir milyonuncu bilgisayarı satarak dünyanın en büyük biyometrik özellikli PC satıcısı oldu.
17 Ocak 2010'da Japon firma NEC ile anlaşma sinyalleri verdi.
Lenovo, 2011 yılında 800 milyon $'a Medion'u satın aldı.
Ocak 2014'te Lenovo, 2.3 milyar dolara IBM'in sunucu bölümünü de aldı.
29 Ocak 2014'te Google'ın CEO su Larry Page, Motorola Mobility'yi 2.91 milyar dolara Lenovo'ya sattıklarını açıkladı.

Lenovo, bilişim teknolojisi alanında çeşitli cihazlar üretmektedir. Dünya çapında notebook, tablet PC, ultrabook, masaüstü bilgisayarlar, iş istasyonları, sunucu ve çevre birimleri, bilgisayar monitörleri dahil olmak üzere pek çok ürün satışı yapmaktadır. Ayrıca, birçok ülkede akıllı telefon satışı yapmaktadır.

Lenovo, Formula 1'in ana sponsorudur. Ayrıca Yaz Olimpiyat Oyunları 2008'in de ana sponsoru olmuştu.

2013'te yüzde 18,2 pazar payına ulaştı ve Türkiye'de pazar lideri oldu.

Official Website
Lenovo Türkiye

Lenovo ürünleri listesi
Kişisel bilgisayar satıcılarının pazar payı

Micro-Star International Co., Ltd (MSI) (Çince: 微星科技, "Micro-Star Technology") 1986 yılında Yeni Taipei'de kurulmuş olan Tayvanlı elektronik şirketidir. Dünyanın en büyük bilgi teknolojileri üreticilerinden biridir.

Micro-Star International Co., Ltd (MSI), 1986 yılında Jhonghe, Taipei'de aralarında dünyanın en büyük bilgi teknolojileri üreticilerinin de bulunduğu 5 kurucu tarafından [Xu Xiang (veya Joseph Hsu), Huang Jinqing (veya Jeans Huang), Lin Wentong (veya Frank Lin), You Xian'neng (veya Kenny Yu) ve Lu Qilong (veya Henry Lu)], Taipei'deki genel müdürlük, Baoan (Shenzen) ve Kunshan tesislerine ek olarak dünya genelinde satış personeli ile toplam 17 bin üzerinde çalışan ile kurulmuştur. Kurulduğu ilk yıllarda anakart ve ekran kartı üzerinde yoğunlaşan MSI şirketi ürün gamını genişletmiş ve All-in One bilgisayarlar, dizüstü, dizüstü oyun ve masaüstü bilgisayarları, tabletler, sunucular, iş istasyonları ile ürün çeşitliliğini arttırmıştır.

MSI günümüzde bilgi teknolojilerinin önde gelen firmalarından biridir. Bilgi teknolojilerinin birçok alanında en iyilerden biridir.

Dizüstü bilgisayarlarda dikdörtgen veya NB türü kasalar kullanılmaktadır. Dikdörtgen türü standart bir dizüstü tasarımına sahipken NB serisinin kendine has bir tasarımı vardır. 40'lı ve 60'lı modellerin ekranları 15.6'' iken 70'li modellerin ekranları 17.3''dir.

MSI'ın oyuncular için ürettiği yüksek performanslı bilgisayarlardır. Şu an üretimde olan GE, GL, GX, GP, GS ve GT ve GTD serileridir.

GE serisi: Dikdörtgen kasaya sahiptir. Donanım ve tasarım olarak ekran kartı haricinde normal bir dizüstü ile hemen hemen aynıdır. 3.Nesil i5 ve i7 işlemciler kullanır. Diğer modellere göre daha düşük özelliklere sahip olduğundan fiyatı da düşüktür. Yeni çıkan GE serisinde 4.Nesil i7 işlemciler kullanılmıştır. Ayrıca yeni GE70'in klavyesi mavi renkle ışıklandırılmıştır. En güncel modeli GE40 2OL'dir. GE serisinin fiyatı yaklaşık 1100$'dır.
GX serisi: NB kasaya sahiptir. GX serisinde AMD işlemci ve ekran kartı kullanılmıştır. GX60 Hitman Edition, Hitman oyununun hediyeleriyle birlikte satılmaktadır. GX60 3BE ve GX70 3BE'de ise Hitman Edition'dan farklı olarak renkli ışıklandırmalı klavye bulunmaktadır. En güncel modeli GX60 3BE'dir. Fiyatı yaklaşık 1100$'dır.
GP serisi: Dikdörtgen ve alüminyum bir kasaya sahiptir. Donanım olarak 4.Nesil i5-i7 işlemciler kullanılmıştır. GE serisine benzer bir tasarıma sahiptir. En güncel modeli GP70'tir. GP serisinin fiyatı yaklaşık 1000$'dır.
GS serisi: Dikdörtgen bir ultrabook tasarımına sahiptir. Diğer serilerden oldukça farklıdır. Diğer serilerden klavye karakterleri, 4K Ultra HD ekran, çift turbo fanı ve diğer serilerden oldukça ince ve hafif oluşu GS serisini ayıran en önemli farktır. Üst düzey bir donanımı vardır. En güncel modeli GS70 STEALTH'tır. GS serisinin fiyatı yaklaşık 1700$'dır.
GT serisi: NB kasaya sahiptir. GT serisi, Gaming Serisi dizüstülerin en üst düzey donanımlarına sahiptir. 3.Nesil ve 4.Nesil i7 işlemciler kullanılmıştır. Bu modelin dezavantajı yaklaşık 4KG ağırlığa sahip olmasıdır. Diğer modellerde eksik olan özelliklerin tümü bu modelde mevcuttur ve fiyatı diğerlerinden daha pahalıdır. GT60 2OD dünyanın 3K WQHD (2880x1620) çözünürlüğüne sahip ve NVIDIA Surround sistemli ilk dizüstü bilgisayarıdır. En güncel modeli GT60 2OD'dir. GT serisinin fiyatı yaklaşık 2000$'dır.
GTD serisi: NB kasaya sahiptir. GT serisinin Dragon Edition modelidir. Kırmızı renkli ve ejderha damgalı bir kasası vardır. En üstün donanımlı MSI'lardır ve işlemci hızı 4 GHz civarıdır. Kutusunda Dragon Edition'a özel hediyeler bulunmaktadır. En güncel modeli Dragon Edition 2 Extreme'dir. GTD serisinin fiyatı yaklaşık 3500$'dır.

SteelSeries Klavye: SteelSeries çok aydınlatmalı klavye 1000'den fazla renk seçeneği sunmaktadır. Renk kombinasyonları ve klavye modları bilgisayar içerisindeki bir yazılım tarafından düzenlenebilmektedir. Ayrıca klavye tasarımı standart bir klavyeden farklıdır. W, A, S, D merkez alınarak yapılan klavyenin sol tarafındaki Windows tuşu sağ tarafa alınmış, oyun içindeki istenmeyen kazalardan biri önlenmiştir. Klavyenin dinamiği oyuncu el ve bileğine göre tasarlanmıştır. Ayrıca kontrol ve üst karakter tuşları büyüktür.
TDE: TDE teknolojisi ekran kartına tek tuşla overclock işlemi yapmaktadır. Böylece oyun içerisinde ekran kartından alınan randıman artmaktadır.
Killer Switch Killer Switch teknolojisi sayesinde çevrimiçi oyunlarda ağ üzerinden yüksek performans alınmaktadır. Oyundaki ufak donmalar normalde oyuncunun konsantrasyonunu bozarken Killer Switch ile bu boşluklar tölere edilmektedir. Böylece pürüzsüz bir oyun mümkün olmaktadır.
NOS: NOS teknolojisi otomobillerdeki NOS (Nitrous Oxide System) sisteminden esinlenerek geliştirilmiştir. Bilgisayarın bataryası takılıyken prizde kullanıldığı zamanda işlemci için fazladan güç üretiliyor ve işlemci hızı artıyor.
Turbo Fan: Turbo Fan teknolojisi tek tuşla etkin bir soğutma sağlamaktadır. Bunun sebebi turbo fanın ekran kartına ve işlemciye bağlı olmasıdır. Bu sayede ekran kartı ve işlemci aynı anda hızlıca soğutulabiliyor.
Dynaudio ve Audio Bass: Bu ses teknolojisi dünyaca ünlü Dynaudio tarafından üretilmiştir. Bilgisayarın 2 adet üzerinde, 1 adet altında olmak üzere 3 adet hoparlörü bulunmaktadır ve efektlerin gücünü hissettirmektedir.
Multi Display: Multi Display özelliği birden çok ekrana görüntü vermeye olanak sağlamaktadır. Böylece oyun ekranı genişletilebilmekte ve boyutlu bir hale getirilebilmektedir. Bu özellik günümüzde simülatörlerde de kullanılmaktadır.
SuperRaid: SuperRaid teknolojisi ile sabit diskin yazma hızı 15 kata kadar arttırılabilmektedir. Bu sayede bilgisayara oyun kurmak, bilgisayardan oyun kaldırmak, oyun içi yüklemeler vb. işlemler hızla yapılabilmekte ve bu işlemlerde bilgisayar yavaşlamamaktadır.
Super Charger: Super Charger ile USB üzerinden herhangi bir teknolojik cihaz hızlı bir şekilde şarj edilebilmektedir.

MSI'ın üst düzey grafik tasarımlar ve yüksek donanım gerektiren uygulamalar için ürettiği iş istasyonlarıdır. Yalnızca GT serisi bulunmaktadır. Donanımlarında Gaming Serisi'nden farklı olarak NVIDIA® Quadro® 3D ekran kartları kullanılır. NB kasaya sahiptir ve mavi renk aydınlatmalı klavye kullanılır. En güncel modeli GT70 2OL'dir. Workstation serisinin fiyatı yaklaşık 2000$'dır.

MSI'ın iş insanlarına hitap eden hafif dizüstü bilgisayarlardır. Bu seride minibook ve slider olmak üzere farklı tür mevcuttur. En güncel modeli S20 Slider 2'dir. S20 Slider 2, tablet veya bir dizüstü olarak kullanılabilir. Fiyatı yaklaşık 900$'dır.

MSI'ın günlük kullanıma hitap eden dizüstü bilgisayarlarıdır. CR serisinde düşük donanımlar kullanılırken CX serisinde üstün donanımlar kullanılır. CR serisinin fiyatı yaklaşık 400$, CX serisinin fiyatı ise yaklaşık 750$'dır.

MSI'ın multimedya için ürettiği mini masaüstü bilgisayarlardır. 3.Nesil Intel mobil işlemciye ve HDMI çıkışına sahiptir. Genellikle oyun konsolu veya sunu amacıyla kullanılır. Fiyatı yaklaşık 500$'dır.

MSI'ın günlük işler için ürettiği mini masaüstü bilgisayarlardır. Ivy Bridge ve Sandy Bridge platformlarını desteklemektedir.

All-in-One bilgisayarlar, monitör içerisinde kasa bulunduran bilgisayarlardır. MSI'da bu bilgisayarlardan üretmektedir.

MSI'ın oyuncular için ürettiği All-in-One bilgisayarlardır. 3.Nesil i7 işlemci, 27'' Full HD 1080p ekran ve AMD ekran kartı ile satışa sunulmuştur. Yapılan uluslararası çevrimiçi FPS oyunlarda da kullanılır. En güncel modeli AG2712A'dır. Fiyatı yaklaşık olarak 1700$'dır. [1]

MSI'ın multimedya ve üst düzey kullanım için ürettiği All-in-One bilgisayarlardır. 4.Nesil Intel mobil işlemci, 23.6'' LED 10 noktalı dokunmatik ekran ile satışa sunulmuştur. En güncel modeli Adora24 2M'dir. Fiyatı yaklaşık olarak 2000$'dır. Fiyatının Gaming Serisi'nden pahalı olmasının sebebi 4.Nesil i7 işlemci kullanılmış olmasıdır. [2]

MSI'ın overclock (Hız aşırtma) için ürettiği anakartlardır. Bu anakartlarda amaç olabilecek en yüksek performansı elde etmektir. Overclock işleminde soğutma en temel esaslardan biri olduğu için, anakart üzerinde soğutma demirlerine çokça yer verilmiştir. En güncel modeli Z87 XPOWER'dır. Fiyatı yaklaşık 400$'dır.

MSI'ın oyuncular için ürettiği anakartlardır. Bu anakartlar en yüksek donanımları ve yüksek miktarda RAM'i kaldırabilecek güçtedir. Dünyanın ilk PCI-Express Gen 3'e sahip anakartlarıdır. Bu anakartların OVERCLOCKING anakartlardan farkı tümleşik donanımlarının daha fazla oluşudur. En güncel modeli Z87-GD65'tir. Fiyatı yaklaşık 180$'dır.

Bunların haricinde Intel, AMD ve küçük kasalar için anakart üretimine devam edilmektedir.

MSI, ATI ve NVIDIA ekran kartları üretmektedir. Gündelik kullanım, multimedya veya oyun için güçlü ekran kartları satışa sunulmuştur. GeForce TITAN serisi veya ATI Radeon R9 serisi en güçlü ekran kartlarıdır.

MSI, sistem kartları, rafa yerleştirilebilir sunucular, ağ sunucuları ve blade sunucular üretmektedir.

MSI, bilgisayar çevre birimleri de üretmektedir. Oyun cihazları, kulaklıklar, kameralar, kart okuyucuları üretilen çevre birimlerden bazılarıdır.

MSI Türkiye17 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MSI Global13 Kasım 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nvidia Corporation (kısaca Nvidia; güncel stilize yazılışı NVIDIA, eski stilize yazılışları nVIDIA ve nvidia) Santa Clara, Kaliforniya merkezli bir teknoloji şirketidir. Oyunculara yönelik grafik işlemciler (GPU), ayrıca mobil cihazlar ve otomotiv pazarı için yongada sistemler (SoC) üretir. Şirketin ana grafik işlemci ürünleri ailesi olan GeForce, AMD'nin Radeon ürünlerinin doğrudan rakibidir. Nvidia, oyun endüstrisindeki varlığını SHIELD Portable, SHIELD Tablet ve SHIELD Android TV ürünleriyle genişletmiştir.
Nvidia, 2014 yılından itibaren odak noktasını şu dört pazara hitap eden bir platform şirketi olmak olarak değiştirmiştir: oyun, profesyonel görselleştirme, veri merkezleri ve otomotiv.
Nvidia, GPU üretiminin yanı sıra, araştırmacılara ve bilim insanlarına, yüksek performans gerektiren uygulamaları verimli bir şekilde çalıştırabilecekleri paralel işlem yeterlilikleri sunmaktadır.
GeForce ve NForce ile başlayan yarı iletken piyasasındaki başarıları son dönemde PlayStation 3 ve Xbox gibi oyun konsollarına grafik işlemci üretmeleriyle devam etmiş ve bellek boyutları, işlem kapasitesi artmasıyla yenilikçi grafik çözümlere ihtiyaç duyan mobil cihazlar için tasarladıkları mobil GPU'lar ile sektöründeki en büyük markalardan olmuştur.

Bir dönem AMD'de çalışmış olan Tayvan kökenli Jen Hsun Huang tarafından 1993'te kurulmuştur. Kuruluşundan 2 yıl sonra 1995 yılında "NV1" isimli ilk ürününü piyasaya çıkaran nVidia Latince'deki "N" 'en yüksek derece' "Vidia" 'görüş' anlamlarını birleştirir. 1999'da ilk GPU'yu piyasaya süren şirket 2002 yılında toplam 100 milyon üzeri satış adetine ulaşmış ve 2005'te PlayStation 3 için grafik işlemci çalışmalarına başlamıştır. 2007 yılında DirectX 10 ile beraber rakibi ATI'den önce G80 chipsetli 8800 serisi GPU'ları piyasaya sürmüştür ve G80 ultra serisi rakibi ATI 2900XT 80 nm iken 90 nm olmasına ve daha az transistor içermesine rağmen daha yüksek başarım sunmaktadır.

DirectX öncesi ürünü olan NV1 neredeyse tüm gelecek bilgisayarlar için standart oluşturacak kadar yenilikçi bir ilk ürün olmuştu. Grafik oluşturmak için çokgenler ve kaplamalar kullanan DirectX'ten önceki Quadric yüzeyler hesaplama sistemini kullanan NV1 DirectX dalgasını hissetmesinden sonra SEGA destekli Quadric yüzey teknolojisi kullanan NV2 projesini yürütmeye başlamş ancak başarılı olamamıştır.
Daha sonraki dönemde tam DirectX desteği sunan Nvidia ürünleri daha çok kullanıcıya ulaşmaya başlamış ve gelecek nesil teknolojileri destekleme yeteneği artmış oldu.
Daha gelişmiş ışıklandırma ve kaplama destekleri sunan 1999 çıkışlı NV10 serisi başarısıyla Xbox için Microsoft'la GPU üretme anlaşmasına varmış ve bu onlara 200 milyon dolar fazladan gelir sağlamıştır.
PlayStation 3'ün çalışmalarına başlanmasından sonra Nvidia ile anlaşma sağlanmış ancak daha önceden ortak yapılan Xbox konsolunun yeni versiyonu olan Xbox 360 bu kez ATI firmasınca GPU desteği almıştır.
GeForce 6 serisi ile uyumlu ankartlar beraberinde SLI adlı ikiz kart kullanma olanağı da gündeme gelmiş ve daha yüksek işlem kapsitesi duyan grafik gereksinimleri için geniş çözümler üretebilmiştir. DirectX 9 serisi kullanan grafik yongalarından 7 serisi ile bu kütüphanelerin esnekliğinin sınırını bulan Nvidia DirectX 10 için giriş özelliğine sahip G80 mimarili kartları da DirectX 10 resmi çıkışı, Windows Vista işletim sistemi çıkışından kısa süre sonra piyasaya sunmuştur.
NVIDIA DLSS, NVIDIA tarafından geliştirilen ve GeForce RTX serisi grafik kartlarında kullanılan yapay zeka destekli bir görüntü ölçeklendirme ve iyileştirme teknolojisidir.

SLI, Nvidia'nın 2-4 GPU'nun birleştirilmesi veya 2 GPU'nun bir çıkıştan alınmasını sağlayan teknolojidir. SLI adı ilk olarak 1998 tarihinde 3dfx tarafından Scan-Line Interleave adıyla tanıtıldı. Scan-Line Interleave Voodoo2 kartıyla kullanılabiliyordu. Nvidia'nın 3DFX'i satın almasından sonra ismini değiştirerek 2005'te yeniden satışa sundu.
3DFX ve Nvidia tarafından kullanılan bu iki SLI teknolojisi birbirlerinden tamamen farklıdır. SLI, sadece SLI destekli anakartlarda kullanılabilir.

GeForce öncesi
GeForce serisi
GeForce 2 serisi
GeForce 3 serisi
GeForce 4 serisi
GeForce FX (5xxx) serisi
GeForce 6 (6xxx) serisi
GeForce 7 (7xxx) serisi
GeForce 8 (8xxx) serisi
GeForce 9 (9xxx) serisi
GeForce 100 serisi
GeForce 200 serisi
GeForce 300 serisi
GeForce 400 serisi
GeForce 500 serisi
GeForce 600 serisi
GeForce 700 serisi
GeForce 800 serisi
GeForce 900 serisi
GeForce Titan serisi
GeForce 10 serisi
GeForce 20 serisi
GeForce 16 serisi
GeForce 30 serisi
GeForce 40 serisi
GeForce 50 serisi

GeForce 2 Go serisi
GeForce 4 Go serisi
GeForce FX Go 5 (Go 5xxx) serisi
GeForce Go 6 (Go 6xxx) serisi
GeForce Go 7 (Go 7xxx) serisi
GeForce 8M (8xxxM) serisi
GeForce 9M (9xxxM) serisi
GeForce 100M (1xxM) serisi
GeForce 200M (2xxM) serisi
GeForce 300M (3xxM) serisi
GeForce 400M (4xxM) serisi
GeForce 500M (5xxM) serisi
GeForce 600M (6xxM) serisi
GeForce 700M (7xxM) serisi
GeForce 800M (8xxM) serisi
GeForce 900M (9xxM) serisi
GeForce 10M (1xxx) serisi
GeForce 20M (2xxx) serisi
GeForce 30M (3xxx) serisi
GeForce 40M (4xxx) serisi
GeForce 50M (5xxx) serisi
GeForce MX serisi
Mobility Quadro
Mobility Quadro NVS

Quadro
Quadro NVS
Tesla

XGPU (Xbox)
Reality Synthesizer (PlayStation 3)

NVIDIA.com – Corporate Homepage3 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NVIDIA.com – GeForce 8800 GPUs8 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NVIDIA.com - TV Tuner Card / NVIDIA DualTV 12 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
SLIzone.com – NVIDIA SLI Technology 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NVIDIA.com Driver download area 29 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Drivers and modified INFs for Notebooks (cross reference from NVIDIA Support staff) 1 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tweakguides.com "NVIDIA Forceware Tweak Guide" 25 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NVIDIA Review 31 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Firing Squad: History of NVIDIA 16 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omega drivers, alternative drivers, currently on hold not stopped18 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NVIDIA's graphics-developer website 16 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Installing NVIDIA's graphics driver on Debian GNU/Linux 30 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Optik sürücü adı verilen aygıtlar, ışığa duyarlı veri depolama medyalarından veri okumak veya bu medyalara veri yazmak amacıyla kullanılırlar.
Kişisel bilgisayarlarda kullanılan optik sürücüler şunlardır:

CD-RAM / DVD-ROM sürücü: CD / DVD medyalarındaki verileri okuyabilir.
CD-RW / DVD-ROM sürücü: CD / DVD medyalarındaki verileri okuyabildiği gibi bu medyaların yazılabilir ve yeniden yazılabilir çeşitleri üzerine veri yazabilir.

CD yazıcı, CD'lere bilgi kaydedilmesini sağlayan elektronik cihaz. CD yazıcılar, CD'leri hem okuyabilir, hem de CD'lere yazabilirler. CD-R sürücü'lere göre biraz pahalıdırlar.
CD yazıcılar iki tür CD'ye kayıt yaparlar:

CD-R (yazılabilir) Üzerine sadece bir kere yazılabildiği için bu adı almıştır.
CD-RW (tekrar tekrar yazılabilir) Üzerindeki bilgilerin silinip tekrar yazılabilmesi yüzünden bu adı almıştır.
CD yazıcı yalnızca CD üzerine yazmaya değil, CD okumaya da yarar. Böylece bu tür bir sürücü aynı zamanda bir CD-ROM sürücü olarak da kullanılabilir. CD yazıcının in asıl avantajı ucuzluğu ve uzun ömürlülüğüdür. Günümüzde özellikle 32x32x52 şeklinde ifade edilirler. 32x32x52 şeklindeki ifade o CD yazıcısının 32 hızlı CD-R yazma, 32 hızlı CD-RW yazma ve 52 hızlı okuma özelliklerine sahip olduğunu gösterir.

DVD sürücü, DVD'lerin bilgisayarlarda okunmasını sağlayan elektronik cihaz.
DVD sürücüler, CD sürücülere göre daha yeni bir teknolojidir. 16x, 24x, 36x gibi değişik hızlarda okuma kapasitelerine sahip olanları vardır. DVD sürücülerin ön kısımlarında CD sürücülerde de olan kulaklık yeri, geri ya da ileri sarma düğmeleri, ses düğmesi, eject (CD çıkartma düğmesi), play (oynat) düğmeleri vardır. DVD sürücülerin uzaktan kumandayla kontrol edilebilen modelleri de vardır. DVD sürücüler, aynı zamanda CD'leri de okuma özelliğine sahiptir. Fakat, CD sürücü ile DVD okutulamaz.
Mevcut DVD sürücülerin çoğu 12X veri okuma hızı sunmaktadırlar. Bu X değerinin karşılığı CD sürücüsündeki değerle aynı değildir. DVD için X 1352 KB/s'dir. 12X'lik bir DVD sürücü için maksimum okuma hızı 16244 KB/s'dir. DVD yazıcı'ların ise son zamanlarda 8X yazma ve 4X yeniden yazma özellikleri mevcuttur.

Yoğun Disk sürücü veya Yoğun Disk sürücüsü, bilgisayara bağlanan bir CD-ROM aygıtının, bilgisayar ile birlikte kullanılabilmesi için yazılmış olan özel yazılımıdır.
Bu sözcük, çok sık ve yaygın olarak, kişisel bilgisayarlarda, veri girişi için kullanılan Yoğun Disk aygıtı (CD-ROM) anlamında da kullanılır.
Yoğun Disk aygıtı, Yoğun Disk denilen elektronik kayıt ortamları üzerine kayıtlı olan verileri okumak için geliştirilmiş özel bir elektronik aygıttır. Ancak bilgisayardan bağımsız olarak, tek başına kullanılabilen bir aygıt değildir. Bu aygıtın bir bilgisayar ile kullanılabilmesi için, bu aygıtın, uygun kablo bağlantıları ile bir bilgisayara bağlanması ve "Sürücü" denilen bir yazılımın bilgisayara yüklenmesi ve aygıtın bilgisayara tanıtılması gerekir. Bu yazılım, bir Yoğun Disk aygıtı satın alındığında, Yoğun Disk ya da disket üzerine kaydedilmiş olarak alınan Yoğun Disk aygıtı ile birlikte, üretici tarafından verilir. Üretici firma tarafından, Yoğun Disk aygıtının bilgisayar tanıtılması için verilen bu yazılıma Yoğun Disk sürücüsü (CD-treiber) denir.
Yoğun Disk sürücüsü denilen yazılımın bilgisayara yüklenmesi, zor ve zahmetli bir iş değildir. Her kullanıcı, çoğunlukla, hiçbir teknik destek almadan bu işlemi kendisi yapabilir. Günümüzde yaygın olarak kullanmakta olan işletim sistemleri, bilgisayara bağlanan Yoğun Disk-Aygıtını otomatik olarak tanımakta ve Yoğun Disk sürücüsünü otomatik olarak yükleyebilmektedir.

"Optik Disk Sürücüleri ve Optik Diskler - Türleri ve Uyumluluk Tablosu". 25 Kasım 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Panasonic veya eski adıyla Matsushita Electric Industrial Co., Ltd. (松下電器産業株式会社, Matsushita Denki Sangyō Kabushiki-gaisha) Japon elektronik markasıdır. 1918 yılında Osaka'da kurulan ve sadece 3 çalışanla iş hayatına başlayan Matsushita, bugün 260 bin kişiyi aşkın bir işgücüne sahip bulunmaktadır.
Panasonic ve Technics, Matsushita Electric Industrial Co Ltd. of Japan (MEI)'in tescilli markalarıdır. Matsushita, dünyanın en büyük tüketici elektroniği üreticilerinden biridir ve Fortune 500 Elektrik & Elektronik Ekipmanları sıralamasında 3. sırada yer almaktadır.1 Ekim 2008 tarihinden itibaren adını Panasonic Corporation olarak değiştirmiştir.
Aynı zamanda Nokia'nın cep telefonu bataryalarının üreticisidir.

Panasonic Corporation'un hikâyesi 1918'de Osaka, Japonya'da Konosuke Matsushita'nın iki soketli bir ampul bulması ile başladı. Yalnızca 3 çalışanı ile birlikte evinde ampul üretmeye ve satmaya başlayan Konosuke Matsushita'nın başarılarını, önce 1923'te yeni bir çift-döngülü bisiklet lambasının icadı, 8 yıl sonra ise ilk radyonun geliştirilmesi takip etti. 1935'te ilk televizyonlarını yapan ekip, bu üretim alanındaki başarısını da kanıtladı. 1935, Panasonic Corporation için aynı zamanda genişleme, iyiden iyiye büyüme ve üretim anlamında bir dönüm noktası oldu.
1935 yılı, şirketin ilk kez deniz-aşırı piyasalara uzanarak 600 farklı ürünü içeren bir ürün yelpazesi ile üretim gerçekleştirmesine şahit olmuştu. Çalışan sayısı 3.500'e ulaştı. 1942'de, Matsushita Japonya'daki ilk radyo üreticisi oldu. Altmışlı yıllar yaklaştığında, çalışan sayısı 28.000'e çıktı. Şirket 1,5 milyar yenlik kar açıkladı.
1981 yılından bu yana ürünleriyle Türkiye pazarında bulunan Panasonic, %100 Japon sermayeli bir şirket olarak Panasonic Elektronik Satış A.Ş. resmi adıyla Türkiye ofisinin kuruluşunu ve ticari sicil işlemlerini 2009 Haziran ayı sonunda tamamlamış ve ticari faaliyetlerine 20 Ocak 2010 itibarıyla başlamıştır.
Türkiye'deki tüm Panasonic ürünlerinin yönetimi Panasonic Türkiye tarafından yapılmaktadır.
Panasonic, 2013 yılında 460 milyon dolar ödeyerek Türkiye'deki alçak gerilim sektöründe faaliyet gösteren VİKO Elektrik'in çoğunluk hissesini (%90) satın almıştır.

Zaibatsu

panasonic.net 3 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pegatron Corporation, (Çince: 和碩聯合科技股份有限公司; pinyin: Hé shuò liánhé kējì gǔfèn yǒuxiàn gōngsī, lit. Grand Mastery United Technology Corporation) Tayvan merkezli bir elektronik üretim firması olup, ağırlıklı olarak bilişim, iletişim ve tüketici elektroniğini markalı üreticilere geliştirir, aynı zamanda bilgisayar çevre birimleri ve bileşenlerinin geliştirilmesi, tasarımı ve imalatı konularında faaliyet göstermektedir. 2008 yılına kadar Asusun bir parçası idi. Pegatron'un birincil ürünleri, dizüstü bilgisayarlar, netbook bilgisayarları, masaüstü bilgisayarları, oyun konsolları, el aygıtları, anakartlar, ekran kartları, LCD TV'lerin yanı sıra akıllı telefonlar, set üstü kutular ve kablo modemleri gibi geniş bant iletişim ürünleridir.

Pegatron'un başlıca icra daireleri ve birçok mal varlığı Tayvan'da bulunuyor. Mart 2010 itibarıyla Pegatron, Tayvan'da yaklaşık 5.646 çalışanı, Çin'de 89.521'i, Çek Cumhuriyeti'nde 2.400'ü, Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Japonya'nın her birinde 200 kişiye sahipti. Pegatronun, Tayvan, Çek Cumhuriyeti, Meksika ve Çin'de üretim tesisleri ve Birleşik Devletler ve Japonya'da müşteri hizmetleri merkezleri var.
Şirketin yan kuruluşları bunlardır:

Unihan Corporation - 2007 yılından itibaren ASUSTeK Computer'ın yeniden yapılandırılmasının bir parçası olarak Pegatron, Ocak 2008'de ASUSTeK'den Unihan Corporation'ı (Çin: 永 首 聯合 國際 股份有限公司) satın aldı. Unihan Corporation, 2008 yılından beri bilgisayarlar, bilgisayar çevre birimleri ve ses-video ürünleri tasarlayan ve üreten Pegatron Corporation'ın bir yan kuruluşu olmuştur.
ASRock - Pegatron, ASRock'u (Çince: 華捷 科技 股份有限公司) 2010 yılında devreden kısa süre önce satın aldı.
PEGA D&E - PEGA Tasarım ve Mühendisliği ASUSTeK tasarım ekibinden köken alan Pegatron tasarım ekibidir. PEGA D & E, pazar araştırması, kavramsallaştırma, ürün tasarımı, malzeme çalışmaları ve üretim de dahil olmak üzere Pegatron müşterilerine ürün geliştirme konusunda yardımcı olur.
Pegatron, 3C (bilgisayar, iletişim, tüketim) elektronik ürünlerin yanı sıra LCD TV'ler, LED aydınlatmaları, telefonlar ve daha birçok ev aletleri ve ev dekor ürünleri tasarlar.
PEGA CASA - Alain Lee tarafından yönetilen PEGA CASA tasarım ekibi (aslında Asus tasarım ekibinden dalıldı), dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve e-kitaplar da dahil olmak üzere mevcut BT ürün tasarımına ek olarak BT olmayan ürünlerin tasarım ve geliştirilmesine adamıştır. Bu BT olmayan ürünler arasında ev aletleri (PEGA CASA), moda aksesuarları, araç aksesuarları (PEGA MOTORS), bina iç tasarım ve yapı malzemeleri, multimedya reklamları ve pazarlama ve kültürel işletmeler bulunmaktadır.

www.pegatroncorp.com 10 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Koninklijke Philips Electronics N.V. veya kısaca Philips, merkezi Hollanda’da bulunan ve 60'tan fazla ülkede faaliyet gösteren, dünyadaki en büyük elektronik şirketlerinden biridir.

Şirket, Karl Marx'ın anne tarafından kuzeni olan Gerard Philips tarafından, 1891'de Hollanda'nın Eindhoven şehrinde kuruldu. İlk başta, ampuller ve bazı elektrikli aletler üretilmiştir. (Bu ilk fabrika daha sonra müze haline getirilmiştir.) 1920'li yıllarda ise, vakum tüpleri gibi ürünlerle daha nitelikli üretime başlamıştır. 1927'de İngiliz elektronik şirketi Mullard ve 1932'de Alman üretici Valvo ile ortak üretim anlaşması yaptı. 1939'da Philishave isimli tıraş makinesini piyasaya sundu. Ayrıca şirket 1927'de PCJ adında bir radyo istasyonu kurdu. Günümüzde Radio Netherlands adıyla yayına devam eden radyo sadece Nazi İşgali sırasında yayınına ara verdi.

Philips yöneticileri 9 Mayıs 1940'ta, Hollanda'nın ertesi gün Alman işgaline uğrayacağını haber aldılar. Sermayenin büyük bir miktarını alarak ABD'ye kaçmaya ve savaş boyunca Amerika'dan Kuzey Amerika Philips şirketi olarak devam etmeye karar verdiler. Aynı zamanda, şirketi Almanya'nın elinden kurtarmak için Hollanda Antillerine taşıdılar. (Kağıt üzerinde)
Alman işgal kuvvetlerine sağlanan büyük miktarlarda elektrik malzemesi, diğer bazı firmalara söylendiği gibi Philips'in de Nazi'lerle iş birliği yaptığının iddia edilmesine neden olmuştur. Fakat bu iddialarla ilgili kanıt yoktur. Ayrıca ülkeyi terk etmeyen tek aile üyesi Frits Philips'in, Naziler'i üretim için işçi gerektiğine ikna ederek 382 Yahudi'nin yaşamlarını kurtardığı söylenir. (1996'da kendisine İsrailli büyükelçi tarafından Yad Vashem ödülü verildi.) Eindhoven'daki Philips üretim tesisi, savaş esnasında müttefik kuvvetler tarafından bombalanan tek endüstriyel hedef olmuştur.

2004 yılında "Hadi daha iyisini yapalım" olan şirket sloganı, teknolojik olarak gelişkin fakat kullanıcının ihtiyaçlarını karşılayacak kadar sade ürün geliştirme eğilimini vurgulayan "Anlamlı ve Basit" olarak değiştirildi.

Geçmişten günümüze görev yapan CEO'lar:

1891-1922: Gerard Philips
1922-1939: Anton Philips
1939-1961: Frans Otten
1961-1971: Frits Philips
1971-1977: Henk van Riemsdijk
1977-1981: Nico Rodenburg
1982-1986: Wisse Dekker
1986-1990: Cornelis Van der Klugt
1990-1996: Jan Timmer
1996-2001: Cor Boonstra
2001-2011: Gerard Kleisterlee
2011-2022: Frans van Houten
2022-günümüz: Roy Jakobs

Avrupa çapında ünlü PSV futbol takımı 1911 yılında kurulmuştur. PSV kısaltması "Philips Sport Vereniging (Philips Spor Kulübü)" anlamını taşımaktadır.

Philips Uluslararası24 Şubat 2011 tarihinde Library of Congress sitesinde arşivlendi

Radeon bir bilgisayar ürünleri markasıdır. Grafik İşlemci, RAM Bellek, RAM Disk Yazılımı ve SSD Disk ürünleri üreten Radeon Technologies Group isimli firma AMD nin bir parçasıdır. Radeon markası 2000 yılında ATI firması tarafından piyasaya sürüldü, ATI ise 2006 yılında AMD tarafından 5.4 Milyar Dolar'a satın alındı.

ATI Radeon, ATI ve AMD'nin ortak çalışması ile üretilen grafik işlemci ünitesidir. Desteklediği DirectX jenerasyonuna göre dört farklı çeşite sahiptir. En büyük rakibi Nvidia tarafından çıkarılan GeForce işlemcisidir.
ATI Radeon, yüksek tanımlı (HD) video oynatma yeteneği, geliştirilmiş üç boyutlu (3D) görüntü işleme imkânı sunan ve ATI tarafından geliştirilmiş yeni video ve ses teknolojilerini destekleyen ekran kartları ki; bu kartların en büyük özelliklerinden birisi maliyetin düşük tutulması ve son kullanıcılar için daha ucuz alım imkânı sunması ile grafik pazarında en iyi grafik işlemcisi üretecilerinden birisidir.

Radeon 9550

Razer, 1998 yılında Min-Liang Tan ve Robert Krakoff tarafından Birleşik Devletler'de kuruldu. Razer'in kurulma amacı bilgisayar oyuncuları için yüksek kalitede ekipmanlar üretmektir. Bazı takımlara veya oyunlara sponsor olarak turnuvalar için, özel oyun şirketleri için satılmayan ekipmanlar üretmektedir.

Copperhead serisi
Lanchehead serisi
Deathadder serisi
Mamba serisi
Abyysus serisi
Oroboros serisi
Naga serisi
Basilisk serisi
Viper serisi
Atheris serisi
Orochi serisi

Blackwidow serisi
DeathStalker serisi
Ornata serisi
Cynosa serisi
Huntsman serisi
Turret serisi
Tartarus serisi

Kraken serisi
Adaro serisi
Hammerhead serisi
Tiamat serisi
Nari serisi
Opus serisi
Kaira serisi
Barracuda X serisi
BlackShark serisi

MOUZ
Ninjas In Pyjamas
OpTic Gaming
Morph
MAD Lions
Legacy Esports
Team Queso
x-Kom Ago
Williams Esports
Tribe Gaming
Yoshimoto
4AM
Allience
Beyond Gaming
Bren Esports
Copenhagen Flames
EDG
Dallas Fuel
DRX
KRC Genk Esports
JD Gaming
G-Star Gaming
Envy
Hanwha Life Esports
ePunks
Father's Back

Razer resmi sitesi 14 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Samsung (Korece: 삼성 그룹, Samseong Geurup), Lee Byung-Chul tarafından, 1938 yılında kurulmuş olan Güney Kore merkezli bir şirkettir. Yönetim Kurulu Başkanı Lee Jae-yong'dur. Samsung çeşitli şirketlerden oluşan bir grup olup, bunlardan en önemlisi, Samsung Electronics'tir. Samsung'un en popüler teknolojik cihazları arasında akıllı telefonlar, televizyonlar, dizüstü bilgisayarlar, tabletler, kameralar, beyaz eşyalar ve akıllı ev cihazları yer almaktadır. 2024 itibarıyla Samsung, dünyanın en değerli beşinci markasıdır.

Samsung'un kurucusu, Korece hanja kelimesinin (三星) 3 yıldız anlamına geldiğini ve buradaki üç yıldızın "büyük, güçlü ve sınırsız" kelimelerini temsil ettiğini söylemiştir. Samsung ismi de buradan gelmektedir.

Markanın telaffuzunda üç ana okunuş ekolü vardır. Orijinal Korece okunuşu sam-song veya sam-seong şeklindedir. Amerikan ve batı ekolünde sem-sang biçiminde okunur. Türkçede ise yazıldığı gibi sam-sung olarak telaffuz edilir.

Şirket ilk olarak yakın ülkelere kurutulmuş balık, sebze ve meyve satmak amacıyla kuruldu. Daha sonraki yıllarda un değirmenleri ve şeker makineleri de işletmeye başlayan firma, üretim alanlarını yaygınlaştırdı ve 70'li yıllara doğru ağır sanayi endüstrisine yatırım yapmaya başladı.
Samsung, 1990'lı yıllarda Kore dışında hızlı bir büyüme göstermiştir. Diğer Asya şirketlerinin aksine, 1997'deki Asya Ekonomik Krizi'ni neredeyse hasarsız atlatmıştır. Sadece Nissan tarafından kurulan Samsung Motor Co.'yu, Renault'a satarak otomotiv işinden çıkması gerekmiştir. Bu dönemde elektronik bileşenlerine yatırım yapılmış ve Samsung Electronics, Samsung grubu içerisinde bulunan en etkin şirket haline dönüştürülmüştür. Grubun inşaat şirketi de bu dönemde Kuala Lumpur'daki Petronas Kuleleri inşaatı ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Samsung Electronics 2000-2005 yıllarında rekor büyüme ve kâr elde etmiştir ve dünyanın en değerli markaları sıralamasında 2. sırada yer almaktadır.
Samsung, Amerika ve Avrupa'da birçok ürünü tasarım teknoloji ve patent ödülleri almıştır ve almaktadır. Elektronik, (televizyon, telefon, bilgisayar), otomotiv, tıp, uzay araştırmaları gibi birçok alanda faaliyet göstermektedir. Güney Kore'de uydu üretimini neredeyse tek başına Samsung yapmaktadır. Japon şirketleri ile Japonya için uydu yapımında ortak olmuştur. Elektronik sektöründe dijital kamera, DVD, Blu-Ray, VCD, uydu alıcısı, DVD-CD üretimi, beyaz eşya (buzdolabı, çamaşır, bulaşık makinesi), bina yönetim sistemleri gibi çok çeşitli alanlarda üretim yapmaktadır. Televizyon sektöründe de uzun bir geçmişe sahip olan Samsung, 1960'lı yıllardan beri televizyon üretimi yapmaktadır. LCD üretiminde pazar payının oldukça önemli bir bölümünü oluşturur. Birçok marka panel olarak Samsung panelleri televizyonlarında kullanmaktadır. Ayrıca Samsung 3D LED TV'nin geliştirilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Samsung; Apple   OLED ekranlar üretmektedir.

Telekomünikasyon sektöründe de cep telefonları ile rekabete giren Samsung, telefon üretimi ve satışında ilk sıradadır. Kısa sürede telekomünikasyon sektöründe bu çıkışı yapmasının sebebi Ar-Ge yatırımının fazla olması, üretimini ve modellerini kullanıcının isteğine göre düzenlemesi ve uygun fiyata yüksek teknolojili cihazlar üretmesidir. Güney Kore gibi bir ülkede üretim yapması ve telekomünikasyon yeniliklerinin ilk uygulandığı ülkelerden birinde bulunması (3G, Mobil TV'yi uygulayan ilk ülkelerden biri Güney Kore'de 4G denemeleri yapılmaktadır) Samsung'un diğer telefon markalarının birkaç ay sonra çıkaracağı modelleri ve özellikteki telefonları çıkarmasında yardımcı olmaktadır. 2021 yılında dünyada en çok ABD patentine sahip şirket ünvanını IBM'den almıştır. Son olarak Samsung, 2010 yılında çıkardığı Samsung Wave cep telefonunda kendi ürettiği işletim sistemi olan "Bada"yı kullanmış ve mobil telefon sektöründe yazılım işine de girerek faaliyet alanlarını daha da genişletmektedir. 2012 yılında toplam ciro olarak 187.5 milyar dolarla dünyanın en büyük elektronik şirketidir.[kaynak belirtilmeli] 2012 yılının üçüncü çeyreğine göre akıllı telefon pazarında Apple'ı, toplam telefon satışlarında Nokia'yı geçerek pazarın lideri olmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri mahkemesi Apple ürünlerinin mukallitliğini yaptığına kanaat getirdiği Samsung'u 290 milyon dolar tazminata mahkûm etmiştir.

Resmî site
Samsung Türkiye21 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Samsung Electronics Co., Ltd. (Korece: 삼성전자) Güney Koreli ve merkezi Suwon, Güney Kore'de bulunan çok uluslu elektronik şirketidir. Samsung Group'un amiral gemisi ve iştiraki olan şirket, kurulduğu 1969 yılından bu yana dünyanın en büyük bilgi teknolojileri şirketlerinden birisi olmuştur. Samsung Electronics'in şu anda 88 ülkede montaj ve satış tesisleri bulunmaktadır. Bu kapsamda dünya genelinde 370.000 civarında kişiye istihdam sağlamaktadır. 2026 yılı itibarıyla Samsung Electronics; Jun Young-hyun (DS Bölümü Başkanı) ve Roh Tae-moon (DX Bölümü Başkanı) tarafından eş-CEO'luk sistemiyle yönetilmektedir. 
Samsung uzun süre, Apple, Sony, HTC ve Nokia gibi müşteriler için sabit disk cihazları, lityum-iyon piller, yarı iletkenler, çipler, flash bellekler gibi elektronik bileşenlerin önemli bir üreticisi olmuştur.
Samsung Amblemleri

SanDisk, bellek kartları, okuyucular, USB flash sürücüler ve katı hal sürücüler dahil olmak üzere taşınabilir USB bellek ürünleri üreten bir Western Digital alt kuruluşudur. Şirket, 2016 yılında Western Digital tarafından satın alındı. 9 yıl boyunca Western Digital altında operasyonlarını yürüten şirket, 2025 yılı itibarıyla bağımsız bir şirket olmuştur.

SanDisk 1988 yılında Eli Harari, Sanjay Mehrotra ve Jack Yuan tarafından SunDisk olarak kuruldu. SanDisk'in kurucu ortağı Eli Harari, yarı iletken tabanlı veri depolamanın pratikliğini, güvenilirliğini ve dayanıklılığını geliştiren Floating Gate EEPROM'u geliştirdi.
1991 yılında SanDisk, IBM'e yaklaşık 1000 $ fiyatla 20 MB kapasiteye sahip 2,5 inçlik sabit disk sürücü  şeklindeki ilk flash SSD'yi üretti.
10 Mayıs 2000'de Toshiba ve SanDisk Corporation, özellikle dijital kameralar için gelişmiş taşınabilir bellek çözümleri üretmek üzere yeni bir yarı iletken şirketi kuracaklarını açıkladılar.
SanDisk, sabit disk üreticisi Western Digital tarafından 12 Mayıs 2016'da 19 milyar dolarlık bir anlaşma karşılığında satın alındı. 2025 yılında Western Digital'den ayrılmıştır ve bağımsız bir şirket olark Nasdaq'ta işlem görmektedir.

Ekim 2005'te SanDisk, Matrix Semiconductor'ı satın aldı.
Temmuz 2006'da SanDisk, M-Systems'i satın aldı.
Mayıs 2011'de SanDisk, katı hal sürücüleri üreticisi Pliant Technology'yi 327 milyon ABD Doları karşılığında satın aldı.
Şubat 2012'de SanDisk, FlashSoft'u satın aldı.
Haziran 2012'de SanDisk, flash optimizasyonlu veritabanı yazılımı SchoonerSQL ve Membrain önbellekleme yazılımının geliştiricisi olan Schooner Information Technology'yi satın aldı.
Temmuz 2013'te SanDisk, kurumsal pazar için SSD üreticisi olan SMART Storage Systems'ı 307 milyon ABD Doları karşılığında satın aldı.
Haziran 2014'te SanDisk, kurumsal veri merkezleri için flash bellek üreticisi olan Fusion-io'yu 1,1 milyar dolara satın aldı.

2012'de Enough Project, SanDisk'e " ihtilaflı minerallerde ilerleme" konusunda 24 tüketici elektroniği şirketi arasından en yüksek dereceyi verdi.
2014 yılında SanDisk'in kurucu ortağı Harari, taşınabilir bellek depolama çözümlerine yaptığı yenilikler ve katkılarından dolayı Başkan Barack Obama'dan Ulusal Teknoloji ve İnovasyon Madalyası'nı kazandı.

Eye-Fi
FlashCP
SanDisk Sansa
Güvenli USB Sürücü
StartKey
U3
ULLtraDIMM

Resmî site 18 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sony (Japonca: ソニー株式会社, Sonī Kabushiki-Kaisha), Japonya kökenli çok uluslu şirketler topluluğu. Topluluğun ana şirketi, Tokyo'nun Minato semtinde yerleşik olan Sony Corporation'dır. Sony, dünyanın en büyük tüketici elektroniği ve profesyonel elektronik üreticilerinden biridir. Ayrıca dünyanın en büyük oyun konsolu üreticisi, dünyanın ikinci en büyük video oyun yayıncısı ve en kapsamlı medya şirketlerinden biridir.
Görüntü sensörü pazarında %50 pazar payına sahip Sony, yarı iletken üretiminde dünyada önde gelen 20 şirket arasındadır. 2015 rakamlarına göre dünyanın en büyük beşinci televizyon üreticisidir.
1955'te piyasaya sürülen TR-55, hem Japonya'nın hem de Sony'nin ticari olarak satılan Dünyanın ilk transistörlü pilli radyosuydu. Transistörlerin kullanılması, cihazın önceki vakum tüplü radyolardan çok daha küçük olmasına izin verdi. Silikon diyot ile işlemci teknolojisi bugünki mikro halini aldı.
Sony Corporation, Sony Group'un (ソニー・グループ, Sonī Gurūpu) holding şirketidir. Grup; Sony Electronics, Sony Semiconductor Solutions, Sony Pictures, Sony Music, Sony Interactive Entertainment ve Sony Financial Holdings başta olmak üzere birçok şirketten oluşur.
Şirketin sloganı "Be Moved"dur. Adı Latince "ses" demek olan "sonus" kelimesinden gelmektedir.

1945 yılında II. Dünya Savaşı'ndan sonra Masaru Ibuka, bombardıman sonrasında harabeye dönüşen Tokyo'da tamir dükkânı açmıştı. Ertesi yıl iş ortağı Akio Morita ile birlikte Tokyo Tsushin Kogyo Kabushiki Gaisya (東京通信工業株式会社; kısaca: Tōtsūkō 東通工), adlı şirketi kurdular. Bu şirket Type-G adlı Japonya'nın ilk kaset çalarını yaptı.
1950'li yılların başında Ibuka Amerika'ya gitti ve orada Bell Labs'in icadı olan transistörü duydu. Bell Labs'i transistörün lisansını alıp kendi şirketinde kullanma konusunda ikna etti. Birçok Amerikan şirketi transistörü askeri amaçlı kullanmayı düşünürken Ibuka bu icadı iletişim için kullanmayı düşündü. Transistörü ilk defa Texas Instruments adlı şirket kullansa da Ibuka bu icadı ilk defa ticari açıdan başarılı kıldı.
1955 yılı Ağustos ayında Tokyo Tsushin Kogyo, Sony TR-55'i piyasaya sürdü.Bu ürün Japonya'nın ilk transistörlü radyosuydu. Aynı yılın Aralık ayında ise Sony TR-72 piyasaya sürüldü ve bu ürün hem yurt içinde hem de yurt dışında büyük ilgi gördü. Bu ürün birçok özelliği sayesinde 60'lı yılların en popüler radyosu oldu.
Mayıs 1956 yılında şirket TR-6'yı piyasaya sürdü. Taşınabilir tüplü bu yeni radyo, yenilikçi bir tasarım ve daha iyi bir ses kalitesi ile piyasaya sürüldü. TR-6 reklamında Sony, çizgi film karakteri "Atchan" (アッちゃん)'ı kullandı. Atchan karakteri Fuyuhiko Okabe çizmiştir. Bu karakter şu anda Sony Boy olarak bilinmektedir. Bu karakter reklamda TR-6'yı kulağına tutuyordu. 60'lı yılların ortasına kadar Sony reklamlarında bu karakteri kullandı.
1957 yılında TR-65 modelini piyasaya sürdü. Bu radyo o zamanların en küçük transistörlü radyosuydu. Bu olay dünya çapında ticari bir başarıydı. Arizona Üniversitesi profesörü Michael Brian Schiffer bir sözünde şöyle demişti: "Sony ilk radyo değildir ama transistörlü radyoların en başarılısıdır. TR-63 1957 yılında Amerika'da marketlere girdi ve burada yeni bir endüstri başlattı. Bu endüstrinin ismi tüketici mikroelektroniğidir. "1950'li yılların ortasında Amerikalı gençler transistörlü radyoya büyük bir ilgi gösterdi. Satışlar 1955'te 100.000 iken 1968 sonunda 5.000.000'a ulaştı.

2006 yılında Sony'nin ana merkez binası Shinagawa'dan Minato'ya taşındı.

Tokyo Tsushin marketlerde kendini temsil edecek akılda kalıcı bir isim ararken TKK kısaltmasını kullanmayı düşündü fakat Tokyo Kyuko adlı demiryolu şirketi TKK olarak bilindiği için bu ismi kullanamadı. Sony ara sıra "Totsuko" ismini Japonya'da kullandı ama Morita bu ismin Amerikalı müşteriler için telaffuzunun zor olduğunu keşfetti. Daha sonra "Tokyo Teletech" ismini kullanmaya başladı ama Morita bu "Teletech" ismini bir Amerikan şirketinin kullandığını gördü. Daha sonra iki kelimenin karışımı olan "Sony" kelimesi marka olarak seçildi. Bu kelime Latince "ses" anlamına gelen "sonus" kelimesi ve 1950'li yıllarda Amerikalıların birbirlerine seslenmek için kullandığı popüler bir kelime olan "Sonny"'nin bir karışımıdır. Şirketin ilk ürünü 1955'te çıkmıştı fakat şirket Sony ismini Ocak 1958'de kullanmaya başladı. Morita hiçbir dilde bulunmayan bir kelime aradığı için şirketin ismini Sony olarak değiştirdi. (Başka dillerde de Sony kelimesi var diyen bir şeker üreticisine bu ismi kullandığı için ceza verildi.)
Değişim döneminde Japon bir şirketin Kanji alfabesi yerine Romen alfabesini kullanması alışılmamış bir durumdu. Bu adın telaffuzu da çok zordu ama bu isim değişimi şirketin lehine oldu. TKK ana bankası zamanında, Mitsui Bankası, bu isim konusunda güçlü duygulara sahipti. Onlar isim konusunda Sony Elektronik Endüstrisi ya da Sony Teleteknoloji için ısrar etti ama Akio Morita bu isimleri istemedi. En sonunda Ibuka ve Mitsui Bankası'nın başkanı onay verdi ve isim Sony olarak değiştirildi.
2 Temmuz'da Sony Çin Temsilciliği'nden yapılan açıklamaya göre şirket 60 yıl sonra ismini değiştiriyor. 2021 yılında değişikliğin gerçekleşmesi beklenirken şirketin yeni ismi; "Sony Corporation" yerine Sony Group olarak değiştirilecek.

Sony, tarihi boyunca kaydetme, saklama ve ev ürünleri konusunda yeni teknolojiler çıkartmada önde gelen bir şirket olmuştur. Var olan teknolojiyi kullanma yerine kendi teknolojisini oluşturmaya çalışmıştır. Bunların en ünlülerinden biri videotape formatıdır. JVC'nin VHS formatına karşı Betamax formatını üretmiştir.

Daha sonra VHS sistemi eleştiriler alınca VCRs kullanılmaya başlandı ve Sony bu formata kendini adapte etti. Betamax formatını geliştirerek Betacam'ı üretti. Betacam hala film ve televizyon endüstrisinde kullanılmaktadır. 1968 yılında Sony Trinitron markasıyla tüplü televizyon ve daha sonra bilgisayar monitörü üretti. Trinitron'un üretimi hala Pakistan, Bangladeş, Hindistan ve Çin'de devam etmektedir. Sony 2007 ilkbaharında ABD'de Trinitron markalı televizyonların üretimini durdurdu. Trinitron markalı bilgisayar monitörlerinin üretimine ise 2005 yılında son verdi. 1975 yılında Betamax videokaset kayıt formatını piyasaya sürdü.1979 yılında dünyanın ilk taşınabilir müzik çaları olan Walkman'i üretmeye başladı. 1982 yılında Betacam videotape ile CD formatını piyasaya sürdü ve 90 mm mikro disketlerin üretimine başladı. 1983 yılında MSX adında ev bilgisayar sistemini piyasaya sürdü ve bütün dünyaya CD ile birlikte tanıtıldı. 1984 yılında ise Discman'i piyasaya sürdü. Bu ürün Walkman ve CD'nin birleşiminden oluşmuştu. 1985 yılında ise Handycam ve Video8 formatını üretti. Video8 ve daha sonra çıkan Hi8 formatı tüm dünyada ünlü oldu. 1987 yılında 4 mm DAT formatını piyasaya sürerek dijital ses kasetine yeni bir standart getirdi.

 
Tüketiciye yönelik kayıt ürünlerinden sonra Sony ticari amaçları kayıt ürünleri üretimine başladı. 1986 yılında Write-Onca Optical Disc (WD)'i piyasaya sürdü. Bu ürün tek yazılımlık optik diskti.1988 yılında 125 MB'lık Magneto-optical disc'i piyasaya sürdü. 1990'lı yılların başlarında yüksek kaliteli optik ürünlerin üretimine başladı. Bunlar MMCD ve SD'dir. MMCD Philips'in ortaklığıyla, SD ise Toshiba'nın ortaklığıyla geliştirilmiştir. Daha sonra MMCD formatı ortadan kalktı ve şirketler SD formatını kabul etti.MMCD formatı geliştirilerek EFMPlus ortaya çıktı ve bu formatın adı DVD olarak 1997 yılında piyasaya çıktı.1993 yılında Sony Minidisc'i tanıttı. Bu tanıtımdan sonra MP3'e rakip olan ATRAC tanıtıldı. 2004'e kadar Sony Walkman MP3'ü desteklemiyordu. Müzik çalabilmesi için bazı özel programlarla MP3'ün ATRAC veya Atrac3 formatlarına çevrilmesi gerekiyordu. Ayrıca Sony Dolby Digital'e rakip olarak Sony Dynamic Digital Sound'u çıkarttı. Bu sistem 8 kanallı, Dolby Digital'in sistemi ise 6 kanallıydı. DTS ve Dolby Digital SDDS'yi gölgede bırakınca SDDS tiyatrolarda, Dolby Digital ise sinemalarda standart hale geldi. Sony hiçbir zaman SDDS'yi ev sinema sistemi olarak geliştirmedi. 1998 yılında Memory Stick hafıza kartını piyasaya sürdü ve Sony kendi MP3 çalar ve kameralarında bu ürünü kullanmaya başladı. Daha sonra bu formatı Memory Stick Duo ve Memory Stick Micro olarak geliştirdi. 1998 yılında Philips ortaklığıyla S/PDIF (Sony/Philips Digital Interface) adında yüksek kaliteli dijital ses iletimi oluşturdu. 1999 yılında Örnekleme frekansı 2,8224 MHz olan S/PDIF ve Optical dijital aktarım ile sinyal aktarımı olmayan ancak Firewire 1394 ile dijital sinyal aktarımı olan yeni ses bir ses kodlaması (SACD) piyasaya sürdü. DSD kodlamayı kullanan SACD direkt olarak Master kayıtlardan oluşmakta idi. Bu sistem daha sonra DVD-Audio ile mücadele etti. Bu ürün çok talep almadı. genellikle kullanıcılar CD'yi tercih etti.

1994 yılında Sony Playstation'u piyasaya sürdü. 2000 yılında PS2 ve 2006 yılında PS3 ile büyük başarı yakaladı. PS2 en başarılı oyun konsolu oldu ve 140 milyon adet sattı. Daha sonra 2005 yılında Sony Playstation Portable ile taşınabilir oyun konsolu dünyasına da el attı. Universal Media Disc optik medya formatini PSP ile kullanılması için geliştirdi. Sony bu formatı film dünyasında da kullanmayı düşünürken bazı stüdyolar bu formatı desteklemeyi bıraktı ve bu proje gerçekleşemedi. 2004 yılında Sony MiniDvd formatına karşı Hi-MD formatını piyasaya sürdü. Bu diskler 1 GB'a kadar kayıt imkânı sağlıyordu ve bilgisayardan kayıt imkânı sağlıyordu. (Eski sürümü olan NetMD'de bu özellik yoktu.) HiMD CD kalitesinde ses kaydı ve PCM görüntü kayıt özellikleriyle birlikte tanıtıldı. Sony Blu-ray disklerin tanıtımında çok önemli rol oynamıştır. İlk Blu-ray player Sony BDP-S1, $999.95 fiyat etiketiyle Aralık 2006'da piyasaya çıktı.2007 sonunda Motion Picture bu formata destek verdi, Universal, Paramount ve Dreamworks ise bu formatı desteklemedi. 
Blu-ray'in popülaritesi artmaya devam etti. 19 Şubat 2008'de Toshiba HD DVD formatını desteklemeyi bıraktığını açıkladı. 10 Eylül 2007'de Rolly'yi çıkarttı ve müzik çalar sistemlerine yeni bir anlayış getirdi. Bu MP3 çalar robot şeklinde, üzerinde kulakçıklar

Thermaltake Technology Co., Ltd (Çince: 曜越科技; pinyin: Yàoyuè Kējì), PC kasası, soğutucu ve güç kaynağı üreten merkezi Taipei, Tayvan'da bulunan şirket. Birden fazla üretim tesisleri bulunmaktadır.
Pc kasaları, Laptop Soğutucu, Fanlar, Güç kaynağı ürünlerinden bazılarıdır. Soğutucu üretimi konusunda dünyaca tanınmış bir şirkettir.

Thermaltake, Tayvan'da 1999 tarihinde kuruldu. Aynı yıl Güney Amerika ofisleri de kuruldu.
2000 yılında, Thermaltake Intel Pentium işlemciler için dünyanın ilk türbin soğutucusunu imal etti.
Şirket Avrupa'da 30 dan fazla iş ilişkileri kurarak çok hızlı genişledi ve sonunda Guangdon, Çin'de bir üretim tesisi inşa etti.
2002 yılına gelindiğinde, Taipei Thermaltake'in Taipei merkezi başarıyla ISO-9001'i elde etmişti.
Thermaltake, yeni ürünler geliştirmek için uzun araştırmalar sonunda, 2004 yılında işlemciler için dünyanın ilk sıvı soğutucu üretimini başlattı.
2006 yılında, Thermaltake yurt dışındaki şubesi, yatırımları ve grupun yeniden yapılanmasını tamamlamıştı.
Thermaltake en beğenilen ürünü Level 10 chassis için BMW Designworks'u görevlendirdi. 2009 yılında, Thermaltake LUXA2 adında yeni bir tüketici / yaşam tarzı markası oluşturdu.
Thermaltake uzun yıllar profesyonel oyunculara sponsor oldu ve 2010 yılında, hardcore meraklıları ihtiyaçlarını Tt eSports adında yeni bir marka başlattı.

Bilgisayar kasası
Soğutucu
Güç kaynağı
Fanlar
Laptop Soğutucu
Depolama aksesuarları

Zalman

Toshiba Corporation (Japonca: 株式会社東芝), çok uluslu bir Japon üretim şirketidir. Genel merkezi Tokyo'da bulunan şirket, tüketici ürünleri, elektronik cihazlar ve parçaları konusunda Dünyanın sayılı markalarından biridir. Toshiba, bir dönem HP, Dell, Acer ve Lenovo ile birlikte dünyanın en büyük beş kişisel bilgisayar üreticisinden biriydi.
Toshiba; enerji üretimi, güç kaynakları, İnternet çözümleri, bilgi sistemleri ve elektronik parça alanlarında da yatırım ve üretimleri bulunmaktadır.

Toshiba, iki şirketin birleşmesi ile 1939 yılında kurulmuştur. Birinci şirket Tanaka Seizosho, Japonya'nın ilk telgraf ekipmanları üreticisi olarak Hisashige Tanaka tarafından 1875 yılında kurulmuştur. 1904 yılında adı  Shibaura Seisakusho olarak değiştirilen şirket özellikle  Meiji döneminde dünyanın kendi alanında en önemli şirketlerinden biri hâline gelmiştir.
İkinci şirket 1890 yılında kurulan ve Japonya'nın ilk elektrikli akkor lamba üreticisi olan Hakunetsusha'dır. 1899 yılında ismi değişen şirket Tokyo Denki (Tokyo Elektrik) adını almıştır.
1939 yılında Shibaura Seisakusho ve Tokyo Denki şirketleri birleşerek Tokyo Shibaura Denki (Tokyo Shibaura Elektrik) adını aldılar. 1978 yılında ise şirketin ismi Toshiba olarak tekrar yenilemiştir.
Toshiba firması özellikle 1940-1950 ve 1970'li yıllarda çeşitli küçük çaplı şirketlerin satın alınmasıyla büyüme evresine girmiştir. Toshiba EMI (1960), Toshiba International Corporation (1970'ler) Toshiba Electrical Equipment (1974), Toshiba Chemical (1974), Toshiba Lighting and Technology (1989), Toshiba America Information Systems (1989) ve Toshiba Carrier Corporation (1999) gibi şirketlerle Toshiba'nın holdingleşme ve bir şirketler grubu olma süreci başlatılmıştır.
Japonya-Güney Kore ortaklığında düzenlenen 2002 FIFA Dünya Kupası'nın ana sponsorluğunu üstlendi.
Toshiba, özel sermaye şirketi Japan Industrial Partners (JIP) liderliğindeki bir konsorsiyum tarafından hisselerinin yüzde 78,65'ini sattı.

2008 yılının Mart ayında, "Toshiba Amerikan Nükleer Enerji Şirketi"nin kurulduğu duyurulmuştur. Şirket ana hedefini pazarlama ve nükleer enerji santrallerine destek  sağlamak olarak belirlemiştir.

Toshiba kendisinin çevre üzerinde oluşturduğu etkileri azaltmak için "düşük" seviyede çaba göstermekle yargılanmıştır. Kasım 2012'deki Greenpeace'in elektronik şirketlerini ürünleri, enerji ve sürdürülebilir operasyonları konusundaki politikalarına göre sıraladığı 18. Yeşil Elektronik Kılavuzu'nda Toshiba sondan ikinci sıradaydı. Toshiba 10 puan üzerinden 2.3 puan alırken en üst sıradaki WIPRO 7.1 puan aldı. Toshiba "Temiz enerji politikası savunuculuğu", "Ürünlerde geri dönüştürülmüş plastiklerin kullanılması" ve "Kağıt için kullanılan lifler için sürdürülebilir kaynak oluşturulması üzerine politika ve uygulama" kategorilerinde "sıfır" puan aldı.
2010 yılında, Toshiba, tüm yeni LCD TV'lerinin Energy Star standartlarına uygun olduğunu ve 34 modelin gereksinimleri% 30 veya daha fazla aşdığını bildirmiştir.
Toshiba, enerji tasarrufu ve çevreye odaklanacak bir araştırma tesisi oluşturmak için 2008 yılında Çin'deki Tsinghua Üniversitesi ile bir işbirliği yaptı.Üniversiteden kırk öğrenci elektrik enerjisi ekipmanlarını ve küresel ısınma sürecini durdurmaya yardımcı olacak yeni teknolojileri Pekin'deki Yeni Toshiba Enerji ve Çevre Araştırma Merkezi'nde araştıracak. Bu ortaklık sayesinde Toshiba, çevreyi daha iyi korumayı ve Çin'i kurtaracak ürünler geliştirmeyi umuyor. Tsinghua Üniversitesi ile Toshiba arasındaki bu sözleşme, ilk olarak Ekim 2007'de, ortak enerji ve çevre araştırmaları konusunda bir anlaşma imzaladıklarında başladı. Yaptıkları projeler araba kirliliğini azaltmak ve çevreyi olumsuz yönde etkilemeyen güç sistemleri oluşturmayı amaçlıyor.
Toshiba, 14.03.2011 tarihinde Fukuşima I nükleer kazalarında hasar gören Fukushima Daiichi Nükleer Santralinin 3. ünitesinin inşaatında görev almıştır.Nisan 2011'de CEO Norio Sasaki, Fukushima I nükleer kazalarından sonra bile nükleer enerjinin “güçlü bir seçenek olarak kalacağını” ilan etti.
2013 yılı sonlarında Toshiba (Japonya), Almanya'da güneş enerjisi işine girdi ve apartman binalarına Fotovoltaik sistemler kurdu.

Toshiba Dizüstü
Laptop Computing UK
Laptop Computing IE
Laptop Computing SW
Laptop Computing FI
Laptop Computing DK
Laptop Computing NO
Dijital Ürünler Grubu
Mobile Communications Company
Digital Media Network Company
Kişisel Bilgisayar & Network Company, including Business Communications Division
Elektronik Ürünler
Yarı İletken Üretim Şirketleri
Ekran Parçaları& Elektronik Bileşenler Kontrol Merkezi
Hard Disk Sürücüler & HDDs ile Tam Disk Şifreleme (FDE) via Fujitsu
Infrastructure Systems Group
Toshiba Güç Sistemleri şirketi (kombine gaz santralleri,, nükleer, hidroelektrik santralleri ve bunlarla ilgili bileşenler.)
Westinghouse Elektrik Şirketi (Ekim 2006)
Toshiba Endüstriyel Sistemleri Şirketi (Elektrik Ekipmanları)
Altyapı Sistemleri Şirketi
Toshiba TEC Corporation
Perkande Çözümleri
Çok Fonksiyonlu Makinalar
Oto ID Çözümler
Barkod Yazıcılar

Japon Araştırma Reaktörü (JRR-3) - 10MWt (Ocak 1962)
Japon Güç Kanıtlama Reaktörü (JPDR) - 12,5MWe (Aralık 1963)
Japon Malzeme Deney Reaktörü (JMTR) - 50MWt (Aralık 1967)
Deneysel Hızlı Üretken Reaktör (Joyo) - 100MWe (Mart 1977)
Fukuşima Daiçi Nükleer Güç Santrali - (Mart 1971 - Ekim 1979)
Fukuşima Daini Nükleer Güç Santrali - (Nisan 1982 - Haziran 1985)
Prototip Hızlı Üretken Reaktör (Monju) - 280MWe (Nisan 1994 kritik süreç)
Yüksek-düzey Radyoaktif Atık Saklama Merkezi (Nisan 1995)
Rokkaşo Uranyum Zenginleştirme Tesisi - (Eylül 1994 - Ekim 1998)
Hamaoka Nükleer Güç Santrali - 5. Ünite 1380MWe (Ocak 2005)
Higaşidoori Nükleer Güç Santrali - Tüm üniteleri (Aralık 2005)

HD DVD

Toshiba Brave Lupus - Ragbi
Santos - Ana sponsor

Toshiba uluslararası26 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Toshiba çoklu ortam22 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TrekStor GmbH & Co. KG  Alman taşınabilir depolama ürünleri ve ses cihazları üreticisidir. 2004 yılında kurulmuştur ve Güney Hessen'deki Lorsch kasabasında bulunur.

Şirket öncelikle MP3 çalarlar, sabit disk sürücüleri, tablet bilgisayarları ve USB flash sürücüleri ile biliniyor. TrekStor, Almanya'da tanınmış bir dijital medya oynatıcı markasıdır.
Başlıca markaları DataStation, MovieStation, vibez ve i.Beat'dir.
Ağustos 2007'de i.Beat mp3 çalar serisinin en yeni talihsiz modeli, i.Beat blaxx'tan dolayı kısa bir tartışmaya konu oldular. Onlara dikkat çekildikten sonra, TrekStor Blaxx olarak yeniden adlandırdılar.
Temmuz 2009'da şirket iflas ettiğini açıkladı. Bununla birlikte, bir yatırımcı (TrekStor GmbH şu anda Hong Kong merkezli Telefield International Holdings Limited'in bir parçasıdır) bulundu ve şirket işine devam edebildi. 2010'da bir eBook okuyucu serbest bırakıldı. TrekStor ayrıca son zamanlarda kendi tablet bilgisayar dizisini geliştirdi.

Resmi sitesi

VIA Technologies Inc. (Çince: 威盛電子; pinyin: Wēishèng Diànzǐ), Tayvan merkezli bir fabless yarı iletken şirketi. Şirket, 1987 yılında Cher Weng tarafından kurulmuş olup esas olarak entegre devreler, anakart chipsetler, CPU'lar ve bellek üretimi yapmaktadır. Şirketin merkezi Yeni Taipei'nin Xindian semtinde yer almaktadır.

Şirket, 1987 yılında Cher Wang tarafından Fremont, California, ABD'de kuruldu. 1992'de, Tayvan ve komşu Çin'deki önemli ve büyüyen BT üretim üssü ile daha yakın ortaklıklar kurmak için merkezin Taipei, Tayvan'a taşınmasına karar verildi.
1999'da VIA, Cyrix'in çoğunu, ardından National Semiconductor'ın bir bölümünü satın aldı. Aynı yıl, VIA, Integrated Device Technology'den Centaur Technology'yi satın alarak x86 mikroişlemci pazarına giriş yaptı. VIA, VIA C3, VIA C7 ve VIA Nano işlemcilerin ve EPIA platformunun üreticisidir. Cyrix MediaGX platformu National Semiconductor ile kaldı.
2001 yılında VIA, S3 Graphics ortak girişimini kurdu.
Ocak 2005'te VIA, bilgisayar veya İnternet erişimi olmayanlara fayda sağlamak için bilgi ve iletişim teknolojisi sistemleri geliştirmek için VIA pc-1 Girişimi'ni başlattı. Şubat 2005'te VIA, 100 milyonuncu VIA AMD yonga setinin üretimini kutladı.
29 Ağustos 2008'de VIA, yonga setleri için resmi 2D hızlandırılmış Linux sürücülerini yayınlayacaklarını ve ayrıca 3D hızlandırılmış sürücüleri yayınlayacaklarını duyurdu.
2013'te VIA, Zhaoxin adlı efsanevi bir yarı iletken şirketi oluşturmak için Şanghay Belediye Hükûmeti ile bir anlaşma imzaladı. Ortak girişim, Çin pazarı için x86 uyumlu CPU'lar üretiyor.
Kasım 2021'de Intel, Centaur Teknoloji bölümünün bazı çalışanlarını 125 milyon dolarlık bir anlaşmayla VIA'dan işe aldı ve x86 bölümünün yetenek ve teknik bilgisini etkin bir şekilde edindi, VIA'nın sahip olduğu x86 lisansına ne olacağı belli değil.

Resmî site

ViewSonic Corporation, ekran teknolojisi, özellikle de sıvı kristal ekranlar, projektörler ve etkileşimli tahtalar konusunda uzmanlaşmış, Amerikan Tayvanlı çok uluslu bir elektronik şirketidir. Eğitim, işletme ve eğlence alanlarında çözümler sunar.
Özel sektöre ait şirket, dünya çapındaki satışlarında yıllık yaklaşık 1 milyar dolar kazanıyor. ViewSonic'in merkezi Brea, Kaliforniya, ABD ve New Taipei City, Tayvan'da bulunmaktadır.

Şirket ilk olarak 1987 yılında James Chu tarafından Keypoint Technology Corporation olarak kuruldu. 1990 yılında ViewSonic renkli bilgisayar monitörlerini piyasaya sürdü ve kısa bir süre sonra şirket markasının adını değiştirdi.
ViewSonic logosu ve Avustralya'ya özgü bir renkli kuş olan Gouldian İspinozu'nu içermektedir.
1990'ların ortasında ViewSonic, Sony, NEC, MAG Innovision ve Panasonic'in yanında bilgisayar CRT monitörlerinin en iyi üreticilerinden biri haline geldi. ViewSonic kısa süre sonra, bu firmaların geri kalanını geçti ve binyılın başında Amerika/Japonya'nın en büyük ekran üreticisi olarak ortaya çıktı.
2000 yılında ViewSonic, Nokia Display Products'ın markalı işini satın aldı.
2002 yılında ViewSonic, 3840 × 2400 WQUXGA, 22.2 inç monitörü VP2290'ı duyurdu.
2005 yılında ViewSonic ve Tatung, LG Philips tarafından mobil bir PC'de LCD'lerin arkaya montajı teknolojisinin hangi firma tarafından yaratıldığı (“taşınabilir bilgisayar” olarak adlandırılan İngiltere Patenti GB2346464B) tartışılan İngiliz patent davasını kazandı.
2007 yılında ViewSonic, Çin'in Wuhan kentinde Genel Destek Merkezini (GSC) başlattı. GSC, finans, müşteri hizmetleri, satış desteği, tedarik zinciri yönetimi ve Excel ile ilgili hizmetler ve iş süreci entegrasyonu konularında uzmanlaşmıştır. GSC, ViewSonic'in, çekirdek olmayan faaliyet alanları GSC'yi dışarıdan tedarik ederken, kendi ana alanlarına yoğunlaşmasını sağlar.
2 Temmuz 2007'de, şirket NASDAQ üzerindeki halka arzı 143,8 milyon dolara kadar yükseltmek için Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu'na başvurdu.
Şirket; 5 Mart 2008 tarihinde, Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu'na "şu an kamu piyasasında elde edilebilecek şartlar, ilk halka arzın yapılmasını garanti altına almak için Tescil Ettiren için yeterince çekici değildir" diyerek para çekme talebinde bulundu.
2010 yılının sonlarında ViewSonic, ViewBoard ve myViewBoard ile etkileşimli beyaz tahta pazarına girdi ve 2018 yılında en çok satan işbirliğine dayalı teşhir markası seçildi.

ViewSonic'in merkezi Brea, Kaliforniya, Amerika Birleşik Devletleri ve New Taipei City, Tayvan'dadır. (2017 (2017) itibarıyla)   ViewSonic şu ülkedeki ofisleri ile küresel satış yapmaktadır: Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya, Türkiye, İspanya, İsveç, Avustralya, Tayvan, Malezya, Hindistan, Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur, Japonya ve ABD.

1998 yılında ViewSonic, Profesyonel Seri monitörlerinden ikisinin TCO '99 sertifikası aldığını açıkladı.
2000 yılında, ViewSonic AT&T ile ortaklık kurdu ve AT&T WorldNet Service ile entegre internet cihazları sunmak için başlangıçta kurumsal pazarı hedef aldı. İnternet cihazları, bağımsız i-kutulardan, entegre LCD ve CRT cihazlarından web telefonlarına ve kablosuz web pedlerine kadar uzanıyordu. Birimler, Windows CE, Linux, QNX ve VxWorks de dahil olmak üzere neredeyse tüm işletim sistemlerinde çalışabilecek kapasiteye sahipti.
2002 yılında ViewSonic, 3840×2400 WQUXGA, 22.2 inç monitörü VP2290'ı duyurdu.
ViewSonic, 2003 yılının başlarında Airpanel V150 ile birlikte akıllı monitörü pazara sunan ilk üretici oldu. Bu, 15" 1024×768 LCD, 400 MHz Intel XScale işlemci, 32 MB ROM, 64 MB RAM, 802.11b kablosuz ve ana bilgisayar için bir USB kablosuz hub içeriyordu.
2007 Consumer Electronics Show'da ViewSonic, doğrudan bir iPod'a bağlanabilen projektör, monitör ve bir HDTV seti gibi görüntü ürünlerini tanıttı.
31 Mayıs 2011 tarihinde, ViewPad 7x Tayvan'ın Taipei kentindeki Computex bilgisayar fuarında göreve başladı. Pocket-Lint, Android 2.2 (Froyo) çalıştıran ViewSonic'in mevcut ViewPad 7 tabletinin halefi olmak yerine takipçisi olduğunu belirtti.

ViewSonic LCD monitör serisi şu anda aşağıdaki ürün gruplarını içermektedir: VA fiyat-performans serisi, VG grafik serisi, VP profesyonel serisi, VX eğlence serisi, XG oyun serisi, TD dokunmatik ekran serisi ve Android için VSD akıllı ekranlar serisi. İki harfli aralık kodları, her zaman ürün adının başında ve ardından diyagonal ekran boyutunu gösteren bir sayı tarafından kullanılır.

XG Oyun Monitörleri2 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
VP Profesyonel Monitörler1 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ofis Uygulaması LCD Monitörler15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dokunmatik Ekranlar16 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İş ve Eğitim Projektörleri4 Kasım 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ev ve SMB Projektörleri15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ultra Taşınabilir Projektörler6 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Profesyonel Performans Projektörleri15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Geniş Ekranlar15 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ViewBoard Dijital Beyaz Tahta14 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dijital Kiosklar ve Reklam Panoları31 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Yuvalı PC'ler ve Medya Oynatıcılar26 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eğitim Çözümleri16 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İş çözümleri14 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Dokunmatik Ekran Çözümleri16 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
myViewBoard Dijital Beyaz Tahta Yazılımı14 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

BenQ

ViewSonic Corporation,12 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (ABD)
ViewSonic Corporation31 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Avrupa'ya bağlı kuruluş)
Yahoo! Finans: ViewSonic Corporation15 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

x86, Intel'in 8086 mikroişlemcisini ve onun 8088 varyantını temel alarak Intel tarafından geliştiren bir yönerge seti mimarisi ailesidir. 	
Intel'in önemli özelliklerinden biri olan "geriye dönük yazılım uyumluluğunun" oluşmasını sağlamıştır. Bu sayede 8086 mikroişlemcisinde bile yazılan assembly programları x86 uyumlu tüm bilgisayarlarda çalışır. 80286, 386, 486 SX veya DX, Pentium, Pentium III, AMD'nin 286, 386 işlemcilerinde veya Nexgen, Cyrix'in aynı tür işlemcilerinde ve diğerlerinde bu yazılım çalışacaktır. Bunun sebebi, bu işlemcilerin de x86 komut dizimi kullanmasındandır. Bu da yazılımların bütün işlemcilere uygun yazılmasını kolaylaştırmaktadır. 	
Günümüzde x86 tabanlı olmayan sistemler de vardır. IBM firmasının PowerPC tabanlı işlemcileri ya da Sun Microsystems şirketinin sistemleri X86 tabanlı mikroişlemciler kullanmadıkları için bu tür bilgisayarda çalışan yazılımlar x86 tabanlı sistemlerde çalışmazlar.

Fransızca Vikipedi Fransızca: Wikipédia en français, Vikipedi'nin Fransızca sürümüdür. "Vikipedi"nin Fransızca yazılışı "Wikipédia"dır. Mart 2001'de başlatıldı.
22 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla, Fransızca Vikipedi'nin 2.770.633 maddesi, 5.937.023 kullanıcısı ve 145 hizmetlisi bulunmaktadır. Latin dilleri arasındaki en büyük Vikipedi sürümüdür.
DasBot adlı bir bot, Fransa'nın her 36.568 komünleri ve her 4.032 kantonları hakkında maddeler yaratıp, Fransızca Vikipedi'nin maddelerinin birçoğunu oluşturdu.

2001

19 Mayıs: İlk kaydedilmiş tarih.
6 Haziran: İlk bilinen ana sayfası.

2002

Haziran: Rinaldum tarafından yapılan bir inisyatif olarak, yeni bir logo (yeşil renkli ve diğer Vikipedileri'nin logolarından çok değişik) gösteriliyor. Bu özerkî eylem eleştiriliyor çünkü diğer Fransızca Vikipedistlere sorunulmadı, halbuki bu yeni logo hala daha kullanılıyor.
Ağustos: Mulot adlı kullanıcı ile yapılan bir tartışmadan sonra, Fransızca Vikipedi'nin ilk yöneticileri seçiliyor, bunlar Anthere, Aoineko ve Shaihulud'dur. İlk IP adresi blok ediliyor.
2003

6 Şubat: Fransızca Vikipedi'nin ana sayfasının biçimi değişiyor (Önce → Sonra). Aoineko tarafından tasarılan bu yeni biçim, sonra diğer Vikipedilerde kullanılıyor, örneğin İngilizce ve Lehçe Vikipedileri.
7 Şubat: 5.000 madde.
19 Şubat: 6.000 madde.
7 Mart: 7.000 madde.
27 Mart: 8.000 madde.
13 Nisan: Lehçe Vikipedisi'nin madde sayısını geçip, İngilizce ve Almanca Vikipedileri'nden sonra, 9.051 madde ile üçüncü en büyük Vikipedi sürümü oluyor.
15 Mayıs: 10.000 madde.
18 Mayıs: Sayaç kullanıldıktan itibaren, Fransızca ana sayfasına 100.000 tane ziyaret yapılmış.
5 Ağustos: 15.000 madde.
4 Eylül: 16.000 madde.
Ekim: Yeni logo.
3-11 Kasım: Papotages, ilk daimi olarak blok edilen kullanıcıdır.
17 Kasım: Lorraine ilk haftanın maddesidir.
22 Kasım: 20.000 madde.
2004

26 Ocak: 25.000 madde.
14 Mart: 30.000 madde.
Mart'ın sonunda: UTF-8'e değiştirildi.
1 Mayıs: 35.000 madde.
Haziran: Söylentilere göre, Papotages (ilk daimi olarak blok edilen kullanıcı) öldü.
16 Haziran: 40.000 madde.
23 Temmuz: 45.000 madde.
29 Ağustos: 50.000. maddesi (nèfle, yani muşmula) oluşturuldu.
2 Kasım: 60.000. maddesi (Lord Yarborough) oluşturuldu.
22 Aralık: 70.000. maddesi (Borée) oluşturuldu.
2005

6 Şubat: 80.000 madde.
14 Mart: 90.000 madde.
21 Nisan: 100.000. maddesi (Pierre Séguier) oluşturuldu.
4 Aralık: 200.000. maddesi (George Corliss) oluşturuldu.
2006

4 Mart: 250.00. maddesi (John Anglin) oluşturuldu.
10 Haziran: 300.000. maddesi (Gouvernement fédéral (Allemagne)) oluşturuldu.
24 Kasım: 400.000. maddesi (Neuropathie) oluşturuldu.
2007

28 Mayıs: 500.000. maddesi (Aitken (cratère)) oluşturuldu.
28 Aralık: 600.000. maddesi (Python birman) oluşturuldu.
2008
30 Ağustos: 700.000 madde.
2009
14 Ocak: 750.000 madde.
6 Mayıs: 800.000 madde.
2010
14 Ocak: 900.000 maddesi (Amauropelta heteroptera) oluşturuldu.
21 Eylül: 1.000.000 maddesi (Louis Babel) oluşturuldu. 2014
28 Nisan: 1.500.256 madde ile İngilizce, Almanca, Felemenkçe ve İsveççe Vikipedilerinden sonra madde sayısına göre Wikipedia'nın en büyük beşinci sürümü oldu.
2018
8 Temmuz: 2.000.000 madde.
2022
21 Şubat: 2.400.000 maddesi (Unity: The Latin Tribute to Michael Jackson) oluşturuldu.
2023
5 Mart: 2.500.000 madde.

http://fr.wikipedia.org/ 5 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

IMDb (İngilizce: Internet Movie Database, Türkçe: İnternet Film Veritabanı); filmler, diziler, televizyon programları, video oyunları ve internet içerikleri hakkında bilgiler barındıran çevrimiçi bir veritabanıdır. Sinema ve televizyon yapımları hakkında oyuncu kadrosu, yapım ekibi, biyografiler, özetler, ilginç bilgiler, puanlar ve eleştiriler gibi bilgileri içerir. İlk kurulduğunda amatör sinemaseverler tarafından yönetilen IMDb, günümüzde Amazon'un alt kuruluşu IMDb.com Inc. tarafından yönetilmektedir.
Haziran 2020 itibarıyla veri tabanında yaklaşık 6,5 milyon yapım (dizilerin bölümleri dâhil) ve 10,4 milyon kişi bulunmaktadır. Sitenin 83 milyon kayıtlı kullanıcısı vardır. Ücretli veya ücretsiz üyelik sistemiyle kaydolan kullanıcıların katkılarıyla büyür. Bütün kayıtlı kullanıcılar sitedeki yapımlara 1 ve 10 yıldız arasında derecelendirme yapıp yorum yazabilir.
1990 yılında, İngiliz bilgisayar programcısı ve sinemasever Col Needham'ın Usenet üzerinde güzel gözlere sahip oyuncuları içeren Those Eyes başlıklı bir gönderiyi paylaşmasıyla ortaya çıktı. 1990 yılının sonuna kadar 10.000 kayıt oluşturulduktan sonra, kayıtlar içinde arama yapabilen bir arama motoru yazılımı oluşturuldu. Böylece IMDb bilgi bankası ortaya çıktı. Site, 1996 yılına kadar "rec.arts.movies movie database" olarak adlandırıldı. IMDb, 1998 yılında Amazon tarafından satın alındı.

Resmî site 25 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kendin yap (D.I.Y. veya DIY, İngilizce: do it yourself) kişilerin, uzmanların ve profesyonellerin doğrudan yardımı olmaksızın inşaat, tadilat ve tamirat işlerini kendilerinin yapmasıdır.
"Kendin yap" terimi ilk olarak 1950'lerde insanların bireysel olarak uygulamayı seçtikleri ev geliştirme projelerini anlatmak maksadıyla kullanılmaya başlanmıştır. 70li yıllarda videonun yaygınlaşmasıyla Kendin Yap uzmanları eğitici videolar hazırlamış ve bu anlayışın yerleşmesi için çalışmışlardır. 90larda internetin gelişmesiyle birlikte Kendin Yap altın çağını yaşamaya başlamıştır.
Son zamanlarda, DIY teriminin anlamı genişleyerek birçok farklı alanda beceriyi ifade eder olmuştur. DIY, uluslararası alternatif rock, punk rock ve indie rock müzik; bağımsız medya ağları, korsan radyo istasyonları ve fanzin toplulukları ile ilişkilendirilmektedir. Bu bağlamda, DIY Sanatlar ve El Sanatları anlamına gelen Arts and Crafts hareketi içerisinde konumlandırılmakta ve bu anlayış içerisinde ihtiyaçların giderilmesinde başkalarına ihtiyaç duyulan modern tüketim kültürüne bir alternatif teşkil etmektedir.

"Kendin yap" neticesinde meydana gelen materyal / sonuç, kişinin ya da toplulukların tecrübesine bağlı olarak tamamen değişebilir.

Korece Vikipedi (Korece: 한국어 위키백과), Vikipedi'nin Korece sürümüdür. Ekim 2002'de başlatıldı. 4 Haziran 2005'te 10.000 madde sınırını geçti, 4 Ocak 2008'de madde sayısı 50.000'i ve 8 Haziran 2009'da 100.000'i geçti. 22 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla, Korece Vikipedi'nin 754.823 maddesi, 1.035.081 kullanıcısı ve 23 hizmetlisi bulunmaktadır; madde sayısı nedeniyle en büyük 24. Vikipedi sürümüdür.

Korece Vikipedi eskiden MediaWiki'nin eski sürümlerinden birisini kullandı. Bu yazılım, Hangıl'ı göstermekle problemleri vardı ve buna yüzden site pek çok kullanılmadı. Ağustos 2002'de yazılım güncelleştirildi ve artık hangıl gibi İngilizce olmayan yazı sistemleri ile çalışabilmeye başladı. Mamafih, Internet Explorer hala daha kodlama probleme sahipti ve bu sebebiyle ansiklopediye eklenilen katkılar pek fazla değildi. Ama Ekim 2002 ve Temmuz 2003 arasında, madde sayısı yine de 13'ten 159'a yükseldi. En sonunda, Eylül 2003'te hangıl sorunu çözüldü.

Korece Vikipedi'nin neredeyse tümüyle hangıl ile yazılıyor. Hanca bir tek bazı ibareleri açıklamak için kullanılıyor ve genellikle parantez içine konuluyor. Korece Vikipedisi'nde karışık bir yazı sistemin uygulamasını isteyen, Dajimo adlı bir grup var. Bunun hakkında ayrıntılı bilgiler burada bulunabilirler.

Korece'nin iki tane standardı var, bir tanesi Güney Kore standardı ve öbürü Kuzey Kore standardıdır. Kuzey Kore'deki internet engellemelerine nedeniyle, Kuzey Koreliler Korece Vikipedisi'nde yeterince temsil edilmiyorlar. Bu sebebiyle, Korece Vikipedisi'nin kullanıcıları çoğunlukla Güney Korelilerdir ve böylece Korece Vikipedisi'nin maddelerinin çoğu Güney Kore standardı ile yazılıyorlar.

http://ko.wikipedia.org/30 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kalıcı tarım ya da permakültür (İngilizce: permanent kalıcı, sürekli, agriculture tarım), doğadaki insan yerleşimlerini, doğal ekosistemlerden örneklenen ziraat uygulamaları ve rejeneretif tarım görüşüne göre uygulayan bir ekolojik tasarım anlayışıdır.

Permakültür yaşamın, doğal ekosistemlerdeki çeşitliliğe, istikrara ve dirence sahip, tarımsal verimliliğe yönelik ekosistemlere uygun olarak tasarlanması ve sürdürülmesidir.
Permakültür'ün diğer bir tanımı "sürdürülebilir yerleşimler" tasarlamaktır. Bu bir felsefe ve toprak kullanımı yaklaşımının, tek yıllık ve çok yıllık bitkiler, hayvanlar, mikroklima, toprak ve su yönetimi ve insan ihtiyaçlarının birlikte ve bağlantılı olarak iç içe geçtiği üretken topluluklar bütünüdür.
Felsefeye göre; bitkiler, hayvanlar, onların besin döngüleri, iklim faktörleri ve hava döngüsü süreçleri ekolojik resmin bir parçasıdır. Habitat sakinlerinin ihtiyaçları gıda, enerji, barınma ve altyapı için kanıtlanmış teknolojiler kullanılarak sağlanır. Sistemde bir elemanın çıkışı başka bir elemanın girişi olarak görülmektedir.

Sürdürülebilir bir sistemde, iş yükü en aza indirilmiş, atıklar kaynak şekline dönüştürülmüş ve verim en üst düzeye çıkartılmıştır. Bu ilkeler çiftliklerde, evlerde, bir ölçüde kentsel yerleşimlerde veya herhangi bir ortamda uygulanabilir. Permakültür tasarımının temel amacı; bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek, bakımı kolay, sürdürülebilir ve kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmaktır.
Kaynak kullanımına bağlı olarak, çevre ile ilgili daha kapsamlı düşünmeyi ve buna yönelik uygulamaları da kapsayarak; doğadaki örneklerden ilham alır. Permakültürün ana teması "ürün yetiştirilen ekolojik alanlar" tasarlamaktır.

Yeryüzüne özen gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.
İnsanlara özen gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.
Nüfus ve tüketime sınır getirme; ihtiyaçların kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynaklar temin edilebilir Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynaklar birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanılabilir.

"Permanent Agriculture" kavramı ilk olarak Franklin Hiram King'in 1911 yılında yazdığı "Farmers of Forty Centuries: Or Permanent Agriculture in China, Korea and Japan" adlı kitapta kullanıldı.

"Permakültür" (permaculture) kelimesi ise 1970'lerde Avustralyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından, endüstriyel ve tarımsal sistemler tarafından yaratılan toprak, hava ve su kirlenmesine, kaybolan bitki ve hayvan türlerine, doğal olarak yenilenemeyen kaynakları yok edici ekonomik sisteme tepki olarak geliştirildi ve eski deneyimlerden oluşan bitki, hayvan ve sosyal sistemlerin bilgisine yeni fikirlerin eklenmesiyle, "kalıcı tarım" ve "kalıcı kültür" inşa etmek manasında kullanıldı. Kavram zamanla değişik manalarda kullanılmış olmakla birlikte, günümüzde artık; gıda üretimi, arazi kullanımı ve topluluk inşa etmede sürdürülebilir ve etik bir tasarım usulü kullanmak olarak tanımlanabilir.

Yağmur mevsiminde yağan yağmurun en iyi şekilde değerlendirilmesi ve depolanması için yatay kanallar açılır. Göletler yapılır. Çürüyen odunsu artıklar porozite oluşturarak süngerimsi bir etkiyle yağmurun depolanmasını ve bitkinin ihtiyacı olan suyun akıp gitmemesini sağlar. Bitkisel artıklar ve nem aynı zamanda tuzlu ve alkalen toprak yapısı üzerinde dengeleyici etkiye sahiptirler.

Doğal malç, ormanlık bölgelerde kendiliğinden bulunsa da permakültür bahçelerinde benzeri toprak üzeri saman, ağaç kıymıkları, talaş gibi bitki artıklarıyla ayrı bir takman veya katmanlarla (örtü malçlama) taklit edilebilir. Malç, dikim yapılan alanda nem kaybını önler ve yabani ot gelişiminin önüne geçilmesini sağlar. Böylece yabancı ot mücadelesinde işçilikten kazanç sağlanır, herbisit kullanımına gerek kalmaz. Ayrıca malç tabakasının altında yer solucanları, mantar, bakteri oluşumu gibi biyolojik aktivitenin artması bitkisel gelişim için uygun ısı ve nem oranının devamını garanti eder. Isı ve nem mikorhizal mantarlar gibi bitki gelişimini destekleyen diğer biyolojik aktivitelere uygun ortam sağlar.

Kompost;Bitkisel ve hayvansal atıkların nemli-oksijenli ortamda bozunarak organik gübre şekline dönüştürülmesidir.

Baklagiller ile yapılan yeşil gübreleme, organik madde miktarını artırarak bakteriyel aktivitenin artmasını sağlar. Bakteriyel aktivite artışı alkalen toprak pH'ını düşürür, ayrıca toprağa azot sağlar. Alkalen topraklarda taban taşının kırılması, toprakta  yatay kanallar açılması doğal yıkama yoluyla toprak pH'ını düşürebilir. Organik maddelerle yapılan malç uygulaması da uygun ısı ve nem koşulları sağlayarak, ayrıca topraktaki organik malzemeye katkı yaparak toprak pH dengesine olumlu katkılar yapar.
Toprağın idrar, dışkı, kemik unu, kan, tüy gibi hayvansal atıklarla iyileştirilmesi, bitkisel atıkların veya yanma artıklarının toprağa verilmesi verimliliğin sürdürülmesine yardımcı olur. Ayrıca bu konuda biyolojik kömür (ing. biochar) üzerinde durulabilecek diğer başlıklardandır.

Entansif tarımdaki monokültüre karşılık permakültürde karışık ekim ve çeşitliliğin artması zararlılarla birlikte, bunları dengeleyen diğer türlerin çoğalmasını ve sağlıklı ürün yetiştirilmesini sağlar. Bu sistemde böcek öldürücü tarım ilaçlarına gerek kalmaz. Ayrıca verimli bir üretim için gerekli olan dölleyici arı ve diğer böceklerin bölgede hazır bulunması garanti edilmiş olur.

Permakültürde malç uygulaması, toprak işleme, budama, ilaçlama gibi uygulamalardan kaçınılması ile işçilikler azalır. Toprak canlılığının sürdürülmesi için sağlanan tasarım, toprağın sertleştirilmesinden kaçınılması, malçlama, hayvansal ve bitkisel artıkların toprağa verilmesi vb. ile verimlilik sürdürülür. Ağaçlarda budama yapılmaması daha sonraki dönemlerde hızlı sürgünleşmeyi önler ve budama ihtiyacını azaltır. Permakültürde toprak işlemeden kaçınılması yer solucanları gibi faydalı organizmaların yaşamı için faydalı olduğu gibi, toprak işleme ile yaygınlaşma olanağı bulan kök ur nematotları gibi zararlıların diğer topraklara yaygınlaşmasını önleyici etkiye sahiptir. Ayrıca makinaların toprak üzerine bindirdiği ilave ağırlıkların oluşturduğu taban taşı oluşumu, makina ve ekipmanın yıpranması ve akaryakıt ile oluşan ilave masraflardan kaçınılmış olur.

İşçiliğin azaltılmasında bitkilerin ihtiyaçları olan suya, fazla bir efor gerektirmeden ulaşabilir durumda tutulması birtakım yöntemler kullanılarak sağlanabilir. Bunlardan birisi de bitkilerin kapalı bir su yatağı üzerinde yükseltilmiş yatak kullanılarak yetiştirilmesidir. Böylelikle suyun akıp gitmesi ve buharlaşma ile kaybı önlenir, bitki kökleri ile suyu alabilir. Ayrıca sık sık sulama ihtiyacının kaldırılması ile işçilikten tasarruf edilir ve bitkilerin susuzluktan kuruması veya verimsiz kalması önlenir.
Sistemde geçirimsiz bir yatakta su biriktirilir. Ayrıca suyun belirli bir seviyenin üstüne çıkmaması için bir seviye belirlenir ve fazla suyun burada oluşturulan kanal ile dışarıya akmasına izin verilir. Sistemde gri su veya yağmur sularının kullanımı ve depolanması da mümkündür. (Fitil yataklı, yükseltilmiş sebze bahçesi inşası [1]4 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) Su deposu bitki köklerinden uzakta ise, su araya konan absorban fitiller üzerinden kapillarite etkisi ile bitki köklerine ulaşır.

Permakültürde pratik ve sürdürülebilirliğe uygun, minimum emek ve sermaye ile yapılabilecek hayvancılık uygulamaları da mevcuttur. Küçük döngüler veya korunaklı alanlar oluşturarak ek bir çalışmaya gerek olmadan balık ve tavuk yetiştirilebilir. Örneğin ikili bir merdiven sistemi ile tavuklar korunaklı alanlarına kendileri girer çıkarlar ve en korunmasız oldukları gece saatlerinde avcılardan korunabilirler. Sisteme yapılacak teneke ile direklerin kaplanması gibi ek bir düzenleme ile gelincik türü avcıların da tavuklara ulaşması engellenebilir. (Tilki ve köpekten korunaklı serbest gezen tavuk evi1 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.)

Ekoloji
Organik tarım
Toprak verimliliği
Sürdürülebilirlik
Karbon ayak izi
Arzgemisi
 Wikimedia Commons'ta permakültür ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Permakültür Araştırma Enstitüsü - Türkiye9 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü
Permakültür ile toprağı iyileştirmek
Dünya çapındaki kalıcı kültür tasarım ve uygulamaları20 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
/ Kurak ve Tuzlu topraklarda permakültür24 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Permakültürle ilgili yazı ve haberler25 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
YouTube'da Tuzluluğun azaltılması'na etkisi

Çekçe Vikipedi (Çekçe: Česká Wikipedie) Vikipedi'nin Çekçe sürümüdür.
Esperanto Vikipedisi'nde Çek asıllı bir kullanıcı tarafından istek yapılmasına rağmen, Çekçe Vikipedi Kasım 2002'de başlatıldı. Mamafih, o günlerde Vikipedi UseMod programı ile çalışmakta idi. Vikipedi'nin kullandığı yazılımı MediaWiki'ye değiştirildiği süresince, evvelce olan Çek sayfalar silindi. En eski ve mevcut olan değişim, 14 Kasım 2002'de idi; bu değişim, ana sayfasının yeniden kopyalamasıdır. 20 Ekim 2003'te madde sayısı 1.000 maddeye ulaştı (bu maddelerinin çoğu Esperanto konuları hakkındadır).
Haziran 2005'te madde sayısı 10.000 maddeye ulaştı ve aynı yılda, Aralık'ta Çekçe Vikipedisi'nin 20.000. maddesi oluşturuldu. Bunu kutlamak için, Çekçe Vikipedisi'nin ana sayfası daha detaylarla yeniden tasarlanıldı. 22 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla, Çekçe Vikipedi'nin 595.640 maddesi, 805.114 kullanıcısı ve 31 hizmetlisi bulunmaktadır; madde sayısına göre, 27. en büyük Vikipedi sürümüdür.

Çekçe Vikipedi1 Ocak 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Çince Vikipedi (中文維基百科/中文维基百科), Vikipedi'nin Çince sürümüdür. Mayıs 2001'de başlatıldı ve 22 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla, Çince Vikipedi'nin 1.545.031 maddesi, 4.151.663 kullanıcısı ve 61 hizmetlisi bulunmaktadır. Açıldığı günden beri 93.297.657 kez katkıda bulunulmuştur. Madde sayısına göre 12. büyük Vikipedi sürümüdür.
Şu anda, Çin hükûmeti tarafından Çince Vikipedi'ye erişim engellenmiştir. 61 hizmetliye sahiptir; 29 tane Çin anakarasında, 18 tane Tayvan'da ve 15 tane Hong Kong'da bulunur. 2 tanesi bottur.
Çince Vikipedi, Hoodong ve Baidu Baike'den sonra internetteki üçüncü en büyük Çince ansiklopedidir.

Çince Vikipedi, Mayıs 2001'de diğer 12 Vikipedi sürümü ile oluşturuldu. Başlangıçta site, Çince karakterler ile çalışamadı ve yeterli seviyede ansiklopedik değildi.
27 Ekim 2002'de, sitenin yazılımı Çince karakterlerle çalışabilecek şekilde güncellendi. Ekim 2002'de ilk Çince Vikipedi sayfası oluşturuldu: Ana Sayfa 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. İlk hesap oluşturan kullanıcı Mountain idi. 17 Kasım 2002'de, Mountain Bilişim maddesini Çinceye çevirdi (计算机科学) ve böylece Çince Vikipedi'nin ilk ansiklopedik maddesi oluşturuldu.
İlk günlerde Çince Vikipedi'nin maddelerinin çoğu İngilizce versiyonundan çevrildi. Çince Vikipedi'nin ilk beş hizmetlisi: Samuel, Menchi, Lorenzarius, Formulax ve Shizhao idi. Bu kişiler hizmetliler olduklarından itibaren, özellikle Shizhao birçok sayfayı koruma altına aldı ve Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yapılan Çince Vikipedi'ye erişim engelinin kaldırılması için çok çalıştı.

Vikipedi'nin Çince adı 21 Ekim 2003'te oylama ile seçildi. Adının (Geleneksel Çince: 維基百科; Basitleştirilmiş Çince: 维基百科; Pinyin: wéi jī bǎi kē) anlamı Wiki Ansiklopedisi'dir.
Çince Vikipedi bir alt başlığa da sahiptir: 海納百川，有容乃大 (Türkçe: Deniz tüm nehirleri kabul eder, hoşgörüsü büyüktür). Bu alt başlık, Lin Zexu adlı King Hanedanı'nın bir tane memuru tarafından yazılan bir beyitin ilk yarısıdır.

Çince Vikipedi17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Çince)

Belçika birası, Belçika'da her şehrin ya da kasabanın kendi yaptığı bira çeşitlerinin ve ulusal biralarının genel adıdır. Bu biralar tadına, rengine, aromasına, alkol oranına, bazen de içtiğiniz bardağın özelliğine göre farklılık gösterir. Ülkede 178 adet bira üreticisi vardır, bunlar arasında küçük işletmelerden, dünya devlerine varan şirketler vardır. Belçika biraları denildiğinde akla ilk gelen ve biraseverler tarafından tüm dünyada baştacı yapılan Trappist biraları gelir. Ayrıca dünyanın ikinci büyük bira üreticisi InBevin ürettiği Stella Artoisda bu ülkeye aittir.
Rengine göre olan çeşitleri blanche, blonde, dark, brown, red, golden, amber vb.dir. Bir de aromasına göre ayrılan şeftalili, frambuazlı, elmalı, çilekli, vişneli vb. bira çeşitleri bulunmaktadır. Ayrıca, geleneklere göre her Belçika birası kendi özel bardağında servis edilir.

Belçika'nın en ünlü biralarını üreten Trappist manastırları 18.yy sonunda Fransız ihtilalinden kaçan rahipler tarafından kurulmuştur. Belçika'daki ilk Trappist birası 10 Aralık 1836'da Westmalle manastırında üretilmiştir. Üretilen bira sadece manastırdaki rahiplerin tüketimi içindi ve rengi koyu ve tadı tatlı olarak tarif edilmekteydi.

Trappist biraları sadece Trappist manastırlarında üretilen biralardır. Bu biraların isim ve orjini kontrol altındadır, sadece belli şartlara haiz olan biralara Trappist birası adı verilebilir. Herhangi bir biranın Trappist sertifikası alabilmesi için şu şartlar aranır:

Bira manastır içerisinde üretilmelidir
Üretiminde manastırdaki rahipler görev almalıdır
Satışlar ticari amaç gütmemelidir, gelir manastırın desteklenmesi ve sosyal projeler için kullanılmalıdır.
Belçika'da Trappist adını kullanabilen 7 manastır vardır:

Achel, üreten Achelse Kluis manastırı, Hamont-Achel
Chimay, üreten Notre-Dame de Scourmont manastırı, Chimay
La Trappe, üreten Koningshoeven manastırı, Berkel-Enschot
Orval, üreten Orval manastırı, Villers-devant-Orval
Rochefort, üreten Notre-Dame de Saint-Remy manastırı, Rochefort
Westmalle, üreten Onze-Lieve-Vrouw van het Heilig Hart manastırı, Westmalle
Westvletteren, üreten Sint-Sixtus manasıtırı, Westvletteren

Manastırlarda üretilen biralardır. Bu isim 1997 yılında International Trappist Association tarafından Trappist ismine getirilen sınırlama dışında kalan tüm manastır biralarını tarif etmek için kullanılmaktadır. 1999 yılında ise manastır biralarına Belçika bira üreticileri birliği tarafından Erkend Belgisch Abdijbier sertifikası uygulaması getirilmiştir. Şu an bu sertifika ile üretim yapan 18 adet üretici vardır.

Lambik biraları doğal mayalanma ile üretilen biralara verilen genel addır. Bu biralar buğdaydan üretildiği gibi meyvelerden de üretilir. Mayalanma fabrikalardaki gibi yapay olarak maya karıştırılması ile değil, havada bulunan mikroorganizmalar sayesinde olur. Mayalanmayı sağlayan mikroorganizmalar o bölgeye has olduğu için Lambik biraları dünyada sadece Belçika'da üretilir.

Belçika çikolatası, Belçika'da üretilen çikolatadır. İsviçre çikolatası ile beraber dünyada ünlüdür. 19. yüzyıldan beri çikolata endüstrisi ülke ekonomisinin ve kültürünün önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Çikolata üretiminde kullanılan hammaddeler Belçika menşeli değildir; çoğu kakao Afrika, Orta Amerika ve Güney Amerika'da üretilmektedir.
Pralin, Belçika çikolata endüstrisinin bir buluşudur. Ayrıca çikolatalı trüf, paskalya yumurtası da Belçika kültüründe önemli yer tutar.

Belcolade
Belvas
The Belgian
Benoît Nihant
Bouchard
Bruyerre
Café-Tasse
Callebaut
Charlemagne
Cavalier Chocolate
Chocolat Jacques
Chocomeli 28 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Chocolatier M (Knokke)
Corné Port-Royal
Côte d'Or
Dandoy
Daskalides
Jean-Philippe Darcis
Debailleul
Defroidmont
Dolfin
Duval
Galler
General Chocolate
Gerbaud
Godiva Chocolatier
Grand-Place
Grand Belgian Specialties
Gudrun
Guylian
Hamlet
Jacques
Kwatta
Leonidas
Pierre Marcolini
Mary
Meurisse
Mong Koo (Mong - Koo)
Neuhaus
NewTree
Olivier Molitor
Planète Chocolat
Veliche Gourmet
Victoria
Vranckoq
Wittamer & Co
Zaabär

Dubbel (Felemenkçe: duble), kökeni Belçika'ya dayanan ve manastırlar tarafından üretilen Trappist biralarını adlandırmada kullanılan bir terimdir.

Dubbelin kökeni 1856'da Belçika'da Westmalle adındaki Trappist manastırında üretilen bir biraya dayanır. Manastır halihazırda 10 Kasım 1836'dan beri rahipler için açık renkli ve hafif bir bira üretmekteydi. Yeni bira ise, kahverengi biraların sert bir versiyonuydu ancak 1926'da tarif değiştirildi ve ilk modern dubbel Westmalle Manastırı tarafından Dubbel Bruin adıyla üretildi.
Dubbel biranın manastır tarafından satışına dair ilk yazılı kayıt ise 1 Haziran 1861 tarihini göstermektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra manastır biraları Belçika'da popüler hale geldi ve pek çok bira üreticisi dubbel terimini ticari amaçla kullanmaya başladı.
Westmalle Manastırı'nın ürettiği dubbel kısa sürede diğer bira üreticileri tarafından taklit edildi. Böylece Trappistler ve sekülerlerin önderliğinde günümüzdeki dubbel türü ortaya çıktı.

Dubbel biraların özelliği koyu renkli olmalarıdır. Alkol oranları Trappist rahiplerinin ilk ürettiği tekli biralardan daha yüksektir.
Dubbel üretiminde kuru üzüm, kuru erik, kuru hurma gibi koyu renkli meyve kuruları sıklıkla kullanılır. Fermantasyon sırasında kullanılan özel ale mayaları nedeniyle dubbel biralar hafif baharatlı bir karaktere sahiptir. Karabiber ve kişniş bunlar arasında en dikkate değer olanlarıdır.

Türkiye'de dubbel türünde bira üretimi yapılmamaktadır. Talep, bazı şirketler tarafından ithal biralarla karşılanmaktadır.

Tripel
Quadrupel
Trappist bira
Belçika birası

Dubbel (Top 50)4 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Dürüm, iç malzemelerin dışına sarılmış yumuşak bir yassı ekmek ile yapılan bir yemektir.
Genelde yassı ekmekler buğday ekmeği, lavaş veya pidedir; iç malzeme soğuk dilimlenmiş et, kümes hayvanları veya balık, rendelenmiş marul, doğranmış domates veya pico de gallo, guacamole, sote mantar, domuz pastırması, ızgara soğan, peynir ve ranch sos veya ballı hardal gibi bir sos içerebilir.

Meksika, Akdeniz ve Güney Asya'daki insanlar 1900'lü yıllardan beri dürüm yiyorlar. Meksikalılar bu dürümlere burrito adını verir. Genellikle et, fasulye, pirinç, peynir ve diğer malzemelerle doldurulmuş buğday ekmeği veya tortilla olmak üzere farklı çeşitlerde tüketirler.
Batı usulü dürüm, muhtemelen Meksika ve Tex-Mex burrito'nun bir genellemesi olarak Kaliforniya'dan geliyor ve 1990'larda popüler oldu. 1980'lerin başında "I Love Juicy" adlı bir Güney Kaliforniya zincirinde icat edilmiş ve adlandırılmış olabilir. NYC'deki OVO Bistro, dürüm sandviçini 1990 yılında "Kral Edward" adı altında tanıttı. Connecticut, Stamford'daki Bobby Valentine Sports Gallery Cafe'nin bazen dürümü yaklaşık olarak aynı zamanda icat ettiği iddia edilir, ancak Valentine bu konuda çekingendir: "Bu bir efsane ve folklor, ama biri bana itiraz edene veya daha iyi bir hikaye bulana kadar, dürümü icat ettiğimi söyleyeceğim.". Connecticut, Stamford'dan Beth Dolan, restoranın ekmeği bittikten sonra ilk dürümü servis ettiği için kredilendirilen bir garson. Üstelik, Valentine'in kendi hikâyesi, onun 'dürüm' adını kullanmasını 1990'ların ortalarına, Kaliforniya'da belgelendikten sonra tarihlendirir. İlk lokasyonunu Şubat 1995'te açan San Francisco merkezli World Wrapps zinciri, dürümü ülke çapında yaygınlaştırmasıyla tanınır. 1988'de Seattle'dan Jeff Fairhall, yerel sağlıklı gıda mağazalarına dağıttığı bir pirinç ve sebzeli dürüm olan Essential Sandwich'i yarattı. 4 yıl içinde, Seattle'da 220 yerde satılan haftada 10.000 dürüm yapıyordu.

1900'lerde, Kati roll, paratha ekmeğine sarılmış kebapla Hindistan'ın Kalküta kentinde popüler bir sokak yemeği haline geldi; her ne kadar yıllar içinde hepsi kati roll'un jenerik adı altında olan birçok varyant evrimleşmiş olsa da. Camille's Sidewalk Cafe, Sonic Drive-In, Jason's Deli, Buffalo Wild Wings, Subway, Chick-fil-A, Roly Poly ve McAlister's Deli gibi restoranlar dürüm servis etmektedir. KFC artık tavuklarını marul, mayonez ve salsa ile menü seçeneği olarak dürümde sunuyor. McDonald's'ta kızarmış veya ızgara tavuk şeridi, marul, çedar ve ranch soslu atıştırmalık bir paket var. Smokey Bones Barbeque and Grill, ızgara menü öğelerini genişletmek için yakın zamanda bir Portobello Chicken Dürümü tanıttı.

Peynirli rulo
Dürüm
Döner
Gyro (yemek)
Sandviç listesi
Ssam

Fast food restoranı, fast-food ve diğer yemek servisi konusunda uzmanlaşmış bir restorandır. Fast food restoranları tipik olarak bir perakende zinciri veya franchise operasyonunun parçasıdır. "Fast food" terimi, 1951 yılın'da Merriam-Webster tarafından bir sözlükte tanındı. İlk fast food restoranları 1921'de Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkan White Castle oldu.
Fast food satış noktalarındaki genel menü öğeleri arasında steak, balık ve patates, sandviç, pita, hamburger, kızarmış tavuk, patates kızartması, nugget, tacos, pizza, salata, içecek, tatlı ve dondurma yer alır. Son dönemlerde restoranlar drive-through, drive-in, take-away, yemek teslimi, yemek aboneliği, çevrimiçi yemek siparişi hizmetleri de gösterir.

Fast food restoran zincirleri listesi
Fast food reklamcılığı
Restoran türleri listesi
Restoran listeleri

Fine dining (Türkçe: İyi/kaliteli yemek), tipik bir restorandan daha sofistike, özel ve pahalı bir restoran deneyimidir. Bu tür restoranların dekoru daha kaliteli malzemeler içerir ve işletmeler, ziyaretçilerin genellikle uyması beklenen belirli yemek yeme kurallarına sahiptir, servis saatleri kısıtlaması ve bazen bir kıyafet yönetmeliği de buna dahildir.
Fine dining yeme mekanlarına bazen "beyaz masa örtülü restoranlar" denir çünkü geleneksel olarak beyaz masa örtüleriyle kaplı masalarda garsonlar tarafından servis yapılırdı. Masa örtüleri deneyimi sembolize eder hale geldi. Beyaz masa örtülerinin kullanımı sonunda daha az moda oldu, ancak servis ve lüks ambiyans devam etti.

Fine dining öncüsü, sağlık bilincine sahip Bouillon restoranlarının "Trois Frères" ve "La Grande Taverne de Londres" gibi görkemli "Paris restoranlarına" dönüştüğü 1780'lerde başladı. Fransa'da, İsviçreli bir geliştirici olan César Ritz, Grand Hotel of Monte Carlo'da ünlü Fransız şef Auguste Escoffier ile ortaklık kurdu. Bu, "lüks konaklama ve gurme yemeklerin tek çatı altında sunulduğu" ilk restoran oldu. Fransa'da fine dining, aristokrasiyi taklit etmenin bir başka yolu haline geldi.
Diğer lüks oteller kısa sürede Avrupa genelinde gelişmeye başladı.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk fine dining restoranları, 19. yüzyılda Delmonico's gibi New York şehrinde faaliyet gösterdi. Restoranda 1.000 şişelik bir şarap mahzeni vardı. Restoran günümüzde aynı yerde faaliyetine devam ediyor.

Haute cuisine
Nouvelle cuisine
Fransız mutfağı
Restoran türleri listesi
Bouillon

Fransız mutfağı, Fransa'da geliştirilmiş, zenginliği ve çeşitliliğiyle ünlü, yemek pişirmenin sanatsal yönünü ön plana çıkaran bir ulusal mutfaktır. Fransız mutfağının kökeni Orta Çağına uzanır.
Fransa'nın Fransız Devrimi sonrasında Kolonileşme döneminde dünya sahnesindeki kazandığı gücüyle orantılı olarak gelişmiştir. Napolyon Bonapart döneminde ün kazanmış Marie-Antoine Carême (1784-1833) gibi aşçılar haute cuisine (yüksek aşçılık sanatı) denilen özenli bir yemek tarzını geliştirerek Fransız mutfağına büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Haçlı seferleri sırasında Fransa'nın doğu ile temaslarından dolayı kimyon, şeker, anason, tarçın, biber, zencefil, karabuğday, küçük hindistan cevizi, safran ve kuru erik gibi malzemeler Fransız mutfağına ulaştı. Fransız kralı IX. Louis döneminde hardal, baharatlı soslar ve sirke satan tüccarlar ticaret şirketleri oluşturmaya başladı. Venedik'den enginar ithal ediliyordu. Arap mutfağından kuzu yahnisi yapılıyordu. 1421'de limon ve pirinç ithali başlamıştı. IX. Charles döneminde Amerika'dan mısır ve hindi ithal ediliyordu.

Fransız mutfağı Fransa'nın bölgelerine göre büyük farklılıklar gösterir. Örneğin Champagne, Alsace ve Lorraine bölgelerinde jambon ve av etleri yaygındır. Picardie, Normandiya, Bretanya ve Nord-Pas-de-Calais gibi deniz kıyısındaki bölgelerde midye, karides ve ıstakoz gibi kabuklu deniz ürünleri, Ringa, levrek ve dil balığı sıkça kullanılır. Loire vadisinde koyun eti, av etleri, özellikle yetiştirilmiş mantar çeşitlerine ve keçi sütünden yapılmış peynirlere rastlanır. Gaskonya'nın başını çektiği güney batı mutfağının spesiyaliteleri pate, terin, ördek konfi ve magretdir. Bu bölge özellikle foie gras üretimi ile ünlüdür. Paris civarındaki Île-de-France bölgesi ise ülkenin her bölgesinde yapılmış yemeklerin kolayca bulunabildiği ortak bir noktadır. Sadece Paris kenti sınırları içinde 5.000'i aşkın restoran bulunmaktadır. Michelin firması tarafından 1900 yılından bu yana yayınlanan Le Guide Michelin (Michelin Rehberi) tarafından en yüksek notu alan restoranlar genellikle Paris kenti civarında bulunurlar.

Şarap, peynir ve tereyağ Fransız mutfağının en önemli ögeleri arasındadır. Bu yiyecek maddelerinin kalitesini düzenlemek amacıyla Appellation d'origine contrôlée (kökeni kontrol edilen) denilen bir sistem oluşturulmuştur. Fransa Tarım Bakanlığına bağlı bir devlet kurumu bu yiyecek maddelerinin kalitesini kontrol altında bulundurur. Fransa'da 10 civarında belli başlı şarap üretim bölgesi vardır. Bunlar arasında Alsace, Bordeaux, Burgonya, Champagne, Korsika, Jura, Languedoc-Roussillon, Loire, Provence, Rhône ve Savoy bulunur. Eskiden 350-400 civarında olan Fransız peynir çeşitleri günümüzde 1.000'i aşmıştır. Tanınmış Fransız peynirleri arasında Brie, Camembert ve Rokfor gibi çeşitler bulunur.

Fransız mutfağında farklı soslar kullanılmaktadır. Mayonez ve benzer soslar yağ ile yapılır. Beşamel sos türü soslar krema ve süt ile yapılır. Hollandez ve benzer soslar tereyağı ile yapılır. Et suyu ile hazırlanan birçok sos var dır. Soslar sebze suyuyla da yapılabilir. Bu basit sosları karıştırarak vinaigrette gibi farklı soslarda elde edilebilir. Aillade sosu, sarımsaklı bir salata sosudur
Et suyu ve roux ile yapılan espagnole sosu ve kan ile yapılan civet sosları gibi çeşitli kahverengi soslar kullanılır. Beyaz, sarı ve diğer açık renkli soslar ise veloute, allemande ve Suprême sosu olarak sınırlandırılır. Veloute sosları tavuk veya sebze suyunu pişmiş un veya nişasta ile karıştırarak yapılır. Allemande (Alman) sosu veloute sosuna benzer, ancak un yerine yumurta sarısı kullanılır. Suprême sosu ise yumurta sosu, un, krema ve tereyağı içerir.

Fransız mutfak kültürüne göre 3 öğün yemek aşağıdaki unsurlardan oluşur:

Kahvaltı
Le petit déjeuner: Genellikle croissant denilen ay şeklindeki açmalar, pain au chocolat denilen çikolata ile doldurulmuş pastalar, üzerine tereyağ sürülmüş baguette (Fransız ekmeği) gibi yiyeceklerden oluşur. Café tipi dükkânlar sabahın erken saatlerinde kapılarını açarak kahvaltı servisi yaparlar.
Öğle yemeği
Le déjeuner: Eskiden 2 saat süren uzun ve zengin bir öğündü. Şimdi bu gelenek sadece küçük kasabalarda devam etmektedir. Büyük kentlerde yemek tatili genellikle 1 saat sürer. Firmalar çalışanlara genellikle kafeteryalarda yemek servisi yaparlar ya da ücretsiz yemek fişi dağıtırlar.
Akşam yemeği
Le dîner: Genellikle 3 bölümden oluşur: hors d'oeuvre (ordövr) veya entrée plat principal (ana yemek) ve peynir veya tatlı, bazen birlikte salata servisi de yapılır. Akşam yemekleri genellikle ekmek, şarap ve maden suyuyla birlikte tüketilir.

Fransız kültüründe birçok değişik lokanta çeşidi vardır:

restoran
Kalitesine göre çeşitli fiyatlarda yemekler sunan bu tür lokantalar genellikle günün belirli saatlerinde açılır, belirli saatlerde kapanırlar. Matbaa baskısıyla hazırlanmış menüleri vardır. Genellikle haftanın bir günü kapalıdırlar. Fransız yasalarına göre restoranlar fiks menü seçeneği sunmak zorundadırlar.
Bistro
Genellikle restorandan daha küçüktür. Menüler bazen tebeşirle tahtaya yazılır. Ya da sözlü olarak müşterilere aktarılır. Genellikle daha basit ve çabuk hazırlanabilen yemekler sunarlar.

Bouchon
Lyon kentinde yaygın olan bir lokanta türüdür. Kaz ciğeri (Foie gras), domuz rostosu, domuz sucukları gibi Lyon'un yöresel yemekleri üzerinde uzmanlaşmışlardır.
Brasserie
Birahane anlamına gelir. Alsace-Lorraine bölgesinden gelen göçmenler tarafından 1870'lerde açılmıştır. Biranın yanı sıra Riesling, Sylvaner ve Gewürztraminer gibi Alsace yöresine ait şaraplar da servis ederler. En yaygın yemekler sauerkraut ve deniz ürünleridir. Brasserie bütün gün açıktır ve günün her saatinde aynı menü geçerlidir.

Café
Daha çok kahve ve alkollü içecekler servis eder. Masa ve sandalyeler genellikle kaldırım üzerindedir. Terasta fiyatlar daha yüksek olabilir. Yemek seçenekleri sınırlıdır: croque-monsieur (jambon ve eritilmiş peynirli tost), salata, moules-frites (midye ve patates) yaygındır. Caféler çok erken saatte açılır, akşam 9:00 civarında kapanırlar.
Salon de Thé
Çay salonu anlamına gelir. Pastanelere benzerler. Alkollü içecek servisi yapılmaz. Pasta, salata, sandviç gibi yiyecekler çay, kakao, chocolat à l'ancienne (kakaolu bir içecek) bulunur. Genellikle öğleye doğru açılır, akşama doğru kapanırlar.
Bar
Amerikan tarzı barlara benzerler. 20. yüzyılda yaygınlaşan bu kurumlar kokteyl, viski, pastis ve diğer alkollü içecekler sunarlar.

Yemek kitabı

Fransız mutfağından yemek tarifleri

Gabon mutfağı, Orta Afrika'nın batı kıyısında egemen bir devlet olan Gabon'un yemek pişirme gelenekleri, uygulamaları ve yemekleridir. Fransız mutfağından dikkate değer bir şekilde etkilenmiştir ve büyük şehirlerde Fransız mutfağına özgü çeşitli yemekler yaygındır. Kırsal alanlarda manyok, pirinç ve yam gibi temel gıda maddeleri yaygın olarak kullanılmaktadır.
Tavuk ve balık ile antilop, yaban domuzu ve maymun gibi yaban hayvanı eti mevcut olduğunda tüketilen et çeşitleridir. Soslar sıklıkla kullanılır, sıcak kırmızı biberli berbere ezmesi yaygın bir sos örneğidir.
Gabon mutfağında muz, papaya, guava, mango, ananas, Hindistan cevizi, avokado ve yer fıstığı meyveleri bulunur. Plantain, domates, mısır ve patlıcan da kullanılır.

Atanga (Dacryodes edulis), haşlanmış ve genellikle ekmeğe sürülmüş olarak kullanılan sert bir meyvedir
Beignets derin yağda kızartılmış hamur işi
Şişler
Özellikle kırsal alanlarda kurutulmuş etler
Fufu, dövülmüş manyoktan yapılan bir yemek
Nyembwe, çam fıstıklı tavuk
Sarımsaklı, soğanlı ve limonlu hardallı tavuk
Etli güveçler
Congo Chewies (Kongo menşeli, tatlı olarak servis edilir)
Deniz ürünleri
Füme balık
Ekmek kırıntıları ile kaplanmış, ekşi krema ve esmer şekerle servis edilen pişirilmiş muz
Gari, yulaf lapası olarak hazırlanan manyok unu
Plantain, pişmiş muz ezmesi

Afrika mutfağı
Gabon

Gault et Millau (Fransızca telaffuzu: [ɡo e mijo]) bir Fransız restoran rehberidir. 1965 yılında iki restoran eleştirmeni Henri Gault ve Christian Millau tarafından kurulmuştur.

Gault Millau restoranları 1 ile 20 arasında bir ölçekte derecelendirir, 20 en yüksek puandır. 10 puanın altında puan verilen restoranlar nadiren listelenir. Puanlar, yemeğin kalitesine göre verilir, servis, fiyat veya restoranın atmosferi hakkındaki yorumlar ayrı olarak verilir. Bu derecelendirmeye göre, yüksek puan alan restoranlar bir ila beş toque (aşçı şapkası) gösterebilir. Gault Millau restoranları listelemek için ödeme kabul etmez.
Orijinal yazarları döneminde ve ayrıldıktan sonraki uzun yıllar boyunca Gault Millau, mükemmelliğin normal bir insanın sınırlarının ötesinde olduğu argümanıyla hiçbir zaman 20 puan vermedi. 2004'te, ikisi de şef Marc Veyrat'a ait olan iki restoran, Annecy yakınlarındaki Veyrier-du-Lac'daki Maison de Marc Veyrat (veya L'Auberge de l'Eridan) ve Megève'deki La Ferme de Mon Père ("Babamın Çiftliği") bu puanı aldı. 2010 ve 2011'de, Sergio Herman'ın Oud Sluis'i de 20/20 puan aldı. Bazılarına göre bu, rehberin kalıcı bir editör ve tadım personeli kullanmaktan yerel acenteler kullanmaya geçmesinin ardından standartların düştüğünü yansıtıyor.
Puanlamalar şu şekilde gerçekleşir: 

 şapka = 19 - 19,5/20;
 şapka = 17 - 18,5/20;
 şapka = 15 - 16,5/20;
 şapka = 13 - 14,5/20;
 şapka = 11 - 12,5/20;
0 şapka = 10 - 10,5/20.

Hangi rehberin daha önemli olduğu konusunda tartışmalar olmuştur, Michelin Rehberi mi yoksa Gault Millau mu? 1970'lerde Michelin'in geleneksel haute cuisine'e olan muhafazakar desteği, Gault-Millau'nun nouvelle cuisine'e olan desteğiyle sorgulanmıştır. Michelin daha popülerdir ve bu nedenle daha etkilidir, oysa Gault Millau, ana sisteminin tamamen yemeğin kalitesine dayanması nedeniyle daha çok yemek odaklı olarak kabul edilmiştir. Gault Millau'nun Hollanda, Belçika ve Lüksemburg, İsviçre, Almanya, Avusturya, Türkiye ve Polonya dahil olmak üzere çeşitli diğer ülkeler için rehberleri vardır.
Kabaca konuşursak, 1* restoranların ortalama puanı 15,5'tir. 2* restoranların ortalaması 17,5 ve 3* restoranların ortalaması 18,75'tir (Gault-Millau puanlı restoranların çoğunun aslında Michelin yıldızı yoktur). Ancak Michelin ve Gault-Millau puanları her zaman çok fazla uyum göstermez, 1* restoranlar Gault-Millau derecelendirmesinde 12 kadar düşük ve 18 kadar yüksek puan alabilir.

1989 Joël Robuchon (Yüzyılın şefi)
1994 Roger Souvereyns
2001 Luigi Ciciriello
2002 Nicolas Le Bec
2003 Michel Troisgros
2004 Jean-Paul Abadie
2005 Arnaud Magnier
2006 Thierry Marx
2007 Anne-Sophie Pic
2008 Jean-Luc Rabanel
2009 Léa Linster
2010 William Ledeuil
2011 Édouard Loubet
2012 Michel Portos
2013 Philippe Labbé
2014 Arnaud Lallement
2015 Yannick Alleno
2016 Alexandre Gauthier
2017 Alexandre Couillon
2018 Jean Sulpice

1990 yılında 20. yıl dönümünde Paul Bocuse (Lyon yakınlarındaki Collonges-au-Mont-d'Or'daki «Paul Bocuse» restoranı), Frédy Girardet (İsviçre, Crissier'deki «Restaurant de l'Hôtel de Ville»), Joël Robuchon (Paris'teki «Jamin» restoranı) Gault&Millau tarafından "Yüzyılın Şefi" ödülüne layık görüldü.

Gault & Millau Rehberi 2024 yılından bu yana Türkiye'deki restoranları derecelendirmektedir. Türkiye'deki operasyonları "Sözen Organizasyon" tarafından gerçekleştirilmektedir.
Gault & Millau Rehberi'ne girmeyi başarmış bazı restoranlara aşağıda yer verilmiştir:

16 Roof, 2025, 1 şapka
29, 2025, 1 şapka
360 istanbul, 2025, 1 şapka
Agora Meyhanesi, 2025, 1 şapka
Aida, 2025, 1 şapka
Aila, 2025, 1 şapka
Akira back, 2025, 1 şapka
Alaf, 2025, 1 şapka
Ali Ocakbaşı, 2025, 1 şapka
AQUA, 2025, 3 şapka
Apartıman Yeniköy, 2025, 2 şapka
Araka, 2025, 3 şapka
Arkestra, 2025, 3 şapka
Avlu Restaurant, 2025, 2 şapka
Ayla by Aret Sahakyan, 2025, 2 şapka
Azur, 2025, 2 şapka
Balıkçı Kahraman, 2025, 2 şapka
Basta! Street Food, 2025, 2 şapka
Beyti, 2025, 2 şapka
Biz İstanbul, 2025, 2 şapka
Casa Lavanda, 2025, 3 şapka
Hacı Abdullah Lokantası, 2925, 1 şapka
Mikla, 2025, 3 şapka
Mutfak Sanatları Akademisi, 2025, 1 şapka
Neolokal, 2025, 4 şapka
Nicole, 2025, 3 şapka
OD Urla, 2025, 3 şapka
Sankai by Nagaya, 2025, 3 şapka
Teruar Urla, 2025, 3 şapka
TURK Fatih Tutak, 2025, 4 şapka

Harden's, benzer bir Londra ve İngiltere rehberi
Michelin Rehberi
Restoran derecelendirmesi
Türkiye'deki Michelin yıldızlı restoranların listesi

Resmi web sitesi
Türkçe web sitesi

Gürcü mutfağı (Gürcüce: ქართული სამზარეულო; "kartuli samzareulo"), Gürcistan'ın ulusal mutfağıdır. Avrupa ve Orta Doğu mutfaklarını etkilemiş hem de bu mutfaklardan etkilenmiştir. Ayrıca Gürcü mutfağı yörelere göre de farklılıklar gösterir.
Gürcistan İpek Yolu üzerindeki ülkelerden biriydi ve bu da gezginlerin Gürcü mutfağını etkilemesiyle sonuçlandı. Gürcülerin aile ve arkadaş sevgisi, Gürcistan'da supra (sofra veya masa örtüsü anlamındadır) bu kadar önemli olmasının nedenlerinden biridir. Akrabalara, arkadaşlara veya misafirlere aynı anda Supra sunulur. Her supra'nın, kadeh kaldıran ve misafirleri eğlendiren tamada'sı vardır.

Mujuji (მუჟუჟი)
Haçapuri (ხაჭაპური)
Lobiani (ლობიანი)
Kuçmaçi (კუჭმაჭი)
Phali (ფხალი)
Aphazura (აფხაზურა)
Satsivi (საცივი)
Lobio (ლობიო)
Naduği (ნადუღი)
Badricani Nigvzit (ბადრიჯნი ნიგზვით)
Acapsandali (აჯაფსანდალი)
Kupati (კუპატი)
Kubdari
Soko (სოკო)
İspanahi (ისპანახი)
Concoli  (ჯონჯოლი)
Mçadi (მჭადი)

Katmis
Tevzis
Kvertskhis
Kiborchkhalis
Sagazapkhulo
Khakhvis
Lobios
Tcharkhlis
Kartophilis
Satatsuris
Staphilos
Kombostos
Sokos
Ispanakhis
Kitris
Tarkhunis
Khilis
Boloki tcharkhlit
Kombosto vashlit
Ispanakhi Matsvnit
Tcharkhali vashlit

Balbis
Nivris
Matsvnis
Pomidvris
Mukhudos
Satatsuris
Kharsho
Arjakelis
Shindis
Dos
Gogris
Domkhlis
Bostneulis
Sokos
Ispanakhis
Qvelis
Puris Kharsho
Chikhirtma
Katmis
Staphilos
Makhokhis
Lobios
Gholos

Sazapkhulo Tolma
Lobiani
Lobio Nigvzit
Mtsvane Lobio
Soko Naghebit
Badrijani Brinjit
Kartopili Nigvzit
Kartopili Kvartskhit
Badrijani Nigvzit
Ajapsandali
Badrijani Mtsvanilit
Kombosto Nigvzit
Soko
Ispanakhi
Ispanakhi Kvertskhit
Badrijnis Borani
Satatsuri Nigvzit
Badrijnis Khizilala
Ekala Nigvzit
Gogris Guphta

Tabaka
Çkmeruli (ჩქმერული)
Chakhokhbili
Kutchmatchi
Tsitsila Shindit
Tsitsila Abkhazurd
Satsivi (საცივი)
Chikhirtma
Ikhvis Chakhokhbili
Ikhvi Komshit
Bati Shavi kliavit
Indauris garo
Ikhvi Bostneulit
Katami Brinjit
Katami Gatenili Kuch-gvidzlit
Satsivi Kvertskhit
Katmis Mkhali
Katami Nivrit
Shemtsvari Indauri

Tarti Tetri ghvinit
Shemtsvari Tarti
Tsvera Nigvzit da Brotseulit
Loko Kindzmatshi
Tsotskhali
Tevzi Bazheshi
Loko Tsiteli Ghvinit
Kephali
Shebolili Kephali
Zutkhi Shemtsvari
Zutkhis Mtsvadi
Zutkhi Kaklis photolshi
Tevzi Pamidvrit
Kalmakhi Tarkhunit
Kibo Mokharshuli
Kibo Kindzit
Kibo Tetri Ghvinit
Khizilala
Chakhokhbili Oraguli
Oraguli Nigvzit
Kobri Nigvzit da Brotseulit

Muzhuzhi
Betchi
Kutchmatchi
Abkhazura
Kupati
Lori
Chakapuli
Kababi
Mtsvadi
Basturma
Guphta
Shemtsvari Gotchi
Qaurma
Khashlama
Tolma(Dolma)
Jonjoli
Khinkali
Mokharshuli Gotchi
Chanakhi
Shilaplavi
Mokharshuli ena
Dzekhvi

Çurçhela (ჩურჩხელა)
Gozinaki (გოზინაყ­ი)
Pelamuşi (ფელამუში)
Kada
Nazuki
Paska
Vashlis Namtskhvari
Alublis Ghvezeli
Pakhlava(Baklava)
Taphlis kveri
Vardis Muraba
Kaklis Muraba
Alublis Muraba
Komshis Muraba
Sazamtros Muraba
Martqvis Torti
Shakarlama Tkhilit
Nigvziani
Kishmishiani
Phenovani
Qaviani
Shokoladiani
Khilis Torti
Nigvzis Torti
Ponçiki, (Paczki), (Ponchiki), (Doughnut), (Donut)

Çaça (ჭაჭა)
Gürcü şarabı (ქართული ღვინო)

http://www.salhino.com 1 Ağustos 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gürcü yemekleri tarifi

Haute cuisine (Fransızca: [ot kɥizin]; lit. 'üst seviye mutfak') veya grande cuisine; titiz hazırlık, gösterişli sunum ve yüksek kaliteli malzemelerin kullanımıyla karakterize edilen bir pişirme tarzıdır. Genellikle son derece yetenekli gurme şefler tarafından hazırlanan haute cuisine yemekleri, yüksek kaliteleriyle ünlüdür ve genellikle yüksek fiyatlara sunulur.

Haute cuisine, düzenli ve birinci sınıf malzemelerden, uzman şefler tarafından hazırlanan ve bunu yapmak için maddi imkâna sahip olanlar tarafından sipariş edilen özenle hazırlanmış yiyeceklerin pişirilmesi ve yenmesini temsil eder. Monarşi,  burjuvazi,  egzotik ve çeşitli tatlara sahip ve mimari harikalar gibi görünen hazır yemekleri keşfetme ve karşılama yetenekleri sayesinde uzun bir evrim geçirmiştir. Haute cuisine, pişirilen ve servis edilenler, mevsim dışı meyveler gibi birinci sınıf malzemelerin elde edilmesi ve Fransa'da tipik olarak bulunmayan malzemeler kullanılmasıyla normal Fransız mutfağından farklılaşmıştır.

Fransa'da haute cuisine'in doğuşu için eğitimli mutfak personeli olmazsa olmazıydı. Bu mutfaklar 20. yüzyılın başında August Escoffier tarafından mutfak yönetimine dönüştürüldü. Bu mutfaklardan çıkan abartılı sunumlar ve karmaşık teknikler için malzeme, zaman, ekipman ve dolayısıyla para gerekiyordu. Bu nedenle, erken haute cuisine zengin ve güçlü bireylerden oluşan küçük bir demografiye açıktı. Profesyonel şefler sadece haute cuisine'i inşa edip şekillendirmekle kalmıyorlardı, aynı zamanda mutfaktaki rolleri onu normal Fransız mutfağından farklılaştırıyordu.
Haute cuisine, tarihsel olarak Avrupa'nın görkemli restoranlarında ve otellerinde hiyerarşik bir mutfak ekibi tarafından hazırlanan küçük, çoklu yemekler servis eden ayrıntılı hazırlıklar ve sunumlarla Fransız mutfağından etkilenmiştir. Mutfak, günümüzde hala kullanılan birçok tipik Fransız sosunun temeli olan tereyağı, krema ve undan yapılan günümüzde hala kullanılan soslarla oldukça zengin ve görkemli olmaya devam ediyor. 17. yüzyıl şefi ve yazarı La Varenne (1615–1678), Orta Çağ'da bilindiği şekliyle yemek pişirme sanatından, biraz daha hafif yemeklere ve daha mütevazı sunumlara doğru bir değişimi işaret etti. Daha sonra, Antonin Carême (1784–1833) da yemek pişirme üzerine eserler yayınladı ve daha eski ve daha da karmaşık bir mutfağı basitleştirdi ve kanunlaştırdı. On dokuzuncu yüzyıl Fransız haute cuisine, Britanya'da fine dining kültürünün gelişimiyle etkileşime girdi. Fransız usta şef Jassintour Rozea (1721-1783) haute cuisine üzerine birkaç mutfak kitabı yazmıştır (Comus'un Hediyesi, 1752 ve Tam Aşçı, Pazarcı Kadını ve Sütçü Kız, 1756 - Kongre Kütüphanesi, ABD) ayrıca Charles Seymour, 6. Somerset Dükü'nün usta şefiydi ve daha sonra Montrose Dükü, Roxburgh Dükü, Hervey ve Edgecombe Lordları ve daha sonra John Hope, Hopetoun Kontu Evi, Edinburgh'un görkemli evlerinde görev yaptı. Jassintour, beklenen Fransız geleneğinde Avrupalı aristokratların katıldığı görkemli ziyafetleriyle hem Londra'da hem de Edinburgh'da ünlüydü.
Yaygın inancın aksine, Catherine de' Medici, İtalyan mutfağını Fransız sarayına tanıtmak için yüksek kaliteli yemekler yaratmadı.

Georges Auguste Escoffier, 1900'lü yıllarda kitchen classicique olarak bilinen haute cuisine'in modernizasyonunda merkezi bir figürdür. Bunlar Carême, Jules Gouffé ve Urbain Dubois'nın erken dönem çalışmalarının basitleştirmeleri ve iyileştirmeleriydi. 20. yüzyılın büyük bölümünde Avrupa'nın ve diğer yerlerin görkemli restoranlarında ve otellerinde uygulandı. Başlıca gelişmeler, service à la française'i (tüm yemeklerin aynı anda servis edilmesi) service à la russe (yemeklerin porsiyonlar halinde servis edilmesi) ile değiştirmek ve Escoffier'in Le Guide Culinaire'ine dayalı, sosların ve yemeklerin hazırlanmasını resmileştiren bir yemek pişirme sistemi geliştirmekti. Zamanında, haute cuisine'in zirvesi olarak kabul edildi ve cuisine bourgeoise'den (zengin şehir sakinlerinin mutfağı), bistroların ve evlerin işçi sınıfı mutfağından ve Fransa taşra mutfaklarından farklı bir stildi.

1960'lar, şeflerin, Escoffier'in "ortodoksisi" ve karmaşıklığına isyan etmesiyle nouvelle cuisine'in ortaya çıkışıyla damgasını vurdu. Nouvelle cuisine terimi geçmişte kullanılmış olsa da, modern kullanım yazarlar André Gayot, Henri Gault ve Christian Millau'ya atfedilebilir. Bu kişiler nouvelle cuisine terimini Paul Bocuse, Alain Chapel, Jean ve Pierre Troisgros, Michel Guérard, Roger Vergé ve Raymond Oliver'ın yemek pişirme tarzını tanımlamak için kullanmışlardır. Bu kişilerin çoğu bir zamanlar Fernand Point'in öğrencileriydi.
Genel olarak, yeni mutfak doğal tatlara vurgu yapar, bu nedenle mümkün olan en taze malzemeler kullanılır, hazırlık basitleştirilir, ağır soslar daha az yaygındır, et için güçlü marine sosları da öyle ve pişirme süreleri genellikle kısaltılır. Yeni mutfak kavramsalcılığa ve minimalizme doğru bir hareketti ve çok daha abartılı olan önceki haute cuisine pişirme tarzlarına doğrudan bir tezat oluşturuyordu. Menüler giderek kısalırken, yemekler daha yaratıcı eşleştirmeler kullanıyordu ve bölgesel yemeklerden ilham alıyordu.
Ancak 20 yıl içinde şefler, yeni tekniklerin çoğu kalmasına rağmen, daha önceki haute cuisine tarzına geri dönmeye başladılar.

Hollanda mutfağı (Felemenkçe: Nederlandse keuken), Hollanda'ya özgü yemek pişirme tarzıdır. Ülkenin mutfağı, Avrupa Ovası'nın verimli Kuzey Denizi nehir deltasındaki konumu ile şekillenmekte, bu da balıkçılık, çiftçilik (mahsuller ve evcil hayvanlar için) ve deniz üzerinden ticarete, eski sömürge imparatorluğuna ve baharat ticaretine yol açtı.
Geleneksel olarak, Hollanda mutfağı birçok sebze ve az et ile basit ve anlaşılırdır: kahvaltı ve öğle yemeği tipik olarak peynir gibi soslu ekmektir, akşam yemeği ise et ve patatestir ve mevsim sebzeleri ile desteklenir. Diyet birçok süt ürünü içeriyordu ve karbonhidrat ve yağ açısından nispeten yüksekti, bu da kültürü ülkeyi şekillendiren işçilerin beslenme ihtiyaçlarını yansıtıyordu. Pek çok iyileştirme olmadan, en iyi rustik olarak tanımlanır, ancak birçok bayram özel yiyeceklerle kutlanır.
20. yüzyılda Hollanda mutfağı ve diyeti değişti. Kolonilerinin (özellikle Hollanda Doğu Hint Adaları) yemek kültüründen etkilenerek, daha kozmopolit hale geldi ve çoğu uluslararası mutfak, büyük şehirlerde temsil edilmektedir.

Dutch food and eating habits
Hutspot recipe 20 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Dutch Table – an online resource for Dutch recipes 26 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Food of the Dutch 5 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Photo-documentary by photographer Wim Klerkx, 2005–2007

Hırvat mutfağı heterojendir ve bölgelerin mutfağı olarak bilinir, çünkü Hırvatistan'ın her bölgesinin kendine özgü bir mutfak geleneği vardır. Kökleri çok eski zamanlara dayanmaktadır. Gıda maddelerinin seçimi ve pişirme biçimlerindeki farklılıklar en çok anakaradakiler ile kıyı bölgelerindekiler arasında dikkat çekicidir. Anakara mutfağı daha çok, önceki Slav mutfağı ve Macar ve Türk mutfağıyla daha yakın ilişkiler içendedir, yemek pişirmek için domuz yağı, karabiber, kırmızı biber ve sarımsak gibi baharatlar ile karakterize edilir.

Makarna, Hırvat mutfağında, özellikle Dalmaçya bölgesinde en popüler yiyecek maddelerinden biridir. Manistra na pome (domates soslu makarna) temel bir üründür. Diğer popüler soslar arasında kremalı mantar sosu, kıyma sosu ve diğerleri bulunur. Taze makarna (Hırvatça: rezanci, Hırvatça: krpice) çorba ve güveçlere eklenir veya süzme peynir, lahana, hatta ceviz veya haşhaş tohumu ile hazırlanır. Patates hamuru popüler, sadece Hırvatça: njoki (gnocchi), aynı zamanda haşlanmış ve daha sonra ekmek kırıntıları ve tereyağında hızla kızartılmış erik veya peynirli köfte yapmak için.

Çorba, Hırvatistan'da bir yemeğin ayrılmaz bir parçasıdır ve Pazar günü aile yemeği veya özel günler onsuz olmaz. En popüler çorbalar et suyu bazlı olup, makarna veya irmikli köfte eklenmiştir. Ana yemek ve tatlıya yer bırakmak için genellikle hafiftirler.

Maneštra
Füme etli dana çorbası
Erişte makarna ile dana eti suyu
Mantar çorbası, özellikle porcini ile
Dereotu çorbası
Porçini mantarı, pastırma, tatlı biber ile Zagorska juha
Prežgana juha
Tavuk çorbası

Sataraš (dilimlenmiş ve haşlanmış yaz sebzeleri)
Mlinci (Kafkas pidelerine benzer tipik kuzeybatı Hırvat usulü kavrulmuş gözleme)
Đuveč (pişmiş yaz sebzeleri, Ratatouille'e benzer)

Viška pogača, Vis adasından tuzlu sardalya dolgulu bir focaccia'dır.
Soparnik, Dalmaçya pazı dolgulu bir turtadır.

Pide
Pogača (çiftçi ekmeği)
Povitica

Bučnica (yaz kabağı ve süzme peynirli turta, tuzlu veya tatlı olabilir)
Štrukli (süzme peynir, ekşi krema ve yumurta ile yapılır, tuzlu veya tatlı olabilir, haşlanabilir veya fırınlanabilir)
Zlevanka, çeşitli dolgulara sahip basit pişmiş mısır unu böreği (örneğin peynir, ekşi krema, kiraz, erik reçeli, ceviz, ısırgan otu)
Varaždinski klipići

Baklava
Kremšnita
Šaumšnita
Uştipci
Fritule

Rožata veya Rozata (turta, krem karamel)
Paskalya böreği Pinca
Kroštule (gevrek, derin yağda kızartılmış hamur işi)
Guglhupf halkalı kek (Hırvat kuglof)
Rapska torta (Rab pastası)
Međimurska gibanica (Međimurje County katmanlı kek, elma, haşhaş, ceviz ve süzme peynir dolgulu)
Makarana torta
Imotska torta
Mađarica (Hırvat katmanlı kek)

Tatlı Malvazija
Muškat Ottonel (bkz: Muscat üzümü)
Prošek

Rajnski Rizling
Žlahtina
Malvazija
Graševina

Babić
Plavac Mali
Postup

İthal biraların (Heineken, Tuborg, Gösser, Stella Artois, vb.) yanı sıra, Hırvatistan'da ev yapımı ve yerel olarak üretilen biralar vardır. Split merkezli bir bira fabrikası, Almanya'daki orijinal bira fabrikasının lisansıyla Bavyera Kaltenberg birası üretiyor.

Irak mutfağı, Irak'ın ulusal mutfağıdır. Arap kültürünün mirasçısı olan Irak mutfağı Orta Doğu mutfaklarından etkilenmiştir. Ayrıca Irak mutfağı yörelere göre de farklılıklar gösterir. Güney Irak mutfağı, Kuzey Irak mutfağı gibi birçok yöreler kendilerine ait zengin bir yemek haznesine sahiptirler.
Irak mutfağı ya da Mezopotamya mutfağı uzun bir geçmişe sahiptir yaklaşık 10.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Günümüzde, ırak mutfağı İran, Kürt ve Arap mutfaklarından etkilenmiştir. Kürt ve Arap mutfağı oldukça tutulmakta olup Irak'ın her yerinde şavurma lokantalarından ırak otellerinin lüks lokantalarına kadar her yerde bulunabilinmektedir. Hızlı yiyecekler, Arap, Kürt ve Batı mutfakları da oldukça popüler olup geniş miktarda bulunabilmektedir. ırak mutfağı Kürtler ve Araplarla binlerce yıllık etkileşimle günümüze gelmiş gayet zengin ve farklı bir mutfaktır. Mutfağın temel malzemeleri kuzu eti, yöresel baharatlardır, pirinç ve bulgurdur. Bu nedenle ırak mutfağı ağır yemeklerden oluşur. Mutfağın temel bileşenleri Kebaplar, Lahmacunlar, Etli yemekler ve hamurlu tatlılar olup dünyanın her yerinde tanınmakta ve tercih edilmektedir. 

Iraklılar genellikle zengin bir kahvaltı tercih ederler. Tipik bir Irak kahvaltısı, tereyağı, zeytin, yumurta, domates, salatalık, reçel, bal, kaymak ve (beyaz peynir, kaşar vs.) peynir oluşur. Sucuk (yumurta ile yenebilir baharatlı sosis), pastırma, börek, simit, poğaça ve çorbalar, Irak'ta sabah yemekleri olarak yenilir. Kahvaltı için domates, yeşil biber, soğan, zeytinyağı ve yumurta ile hazırlanan menemen de yenilmektedir. çay kahvaltıda servis edilir.

Çorba özellikle kış aylarında Irak mutfağının vazgeçilmez bir parçasıdır. Mercimek çorbası, ezogelin çorbası, yoğurt çorbası ve tarhana çorbası en çok tercih edilen çorbalardır. Ancak Irak mutfağı bunların yanı sıra sayısız miktarda çorbalar içerir. Etler, sebzeler ve baklagiller genellikle çorbaların ana malzemeleridir. Et suyu, un, yoğurt ve şehriye bu malzemeleri çorba haline getirmek için kullanılır.

Irak mutfağındaki et yemeklerinin çoğu kebaplar, köfteler, Kuru fasulye ve tencere yemekleri sınıfındaki yemeklerdir.
Irak mutfağında kebap, et, lahmacun kebap yemeği anlamı içerir. Genelde kebaplar lokantalarda yenen ve ızgara yöntemiyle hazırlanan yemeklerdir. Kebaplar arasında döner kebap en sevilen kebaplar arasındadır.
Köfteler kıymanın ekmek içi, soğan ve çeşitli baharatlarla yoğrularak, şekillendirilip pişirilmesi yoluyla yapılan yemeklerdir. Izgara, fırınlama, kızartma veya sulu yemek olarak yapılabilir.
Sulu et yemekleri arasında Güveç, Kağıt Kebabı ve çeşitli Türlü ve Yahniler sayılabilir.

Irak mutfağı sebze yemekleri açısından çok büyük bir çeşitliliğe sahip bir mutfaktır. Dolmalar ve sarmalar, etli sebze yemekleri, kızartma sebzeler ve zeytinyağlıların sayısız çeşitleri mevcuttur.
Dolmalar ve sarmalar etli olarak hazırlanabilirler. Etli dolmalar kıyma, pirinç, soğan, domates ve biber salçası, çeşitli baharat içerirler. Dolmalar için en çok kullanılan sebzeler biber, kabak, domates, patlıcan ve soğan gibi sebzelerdir.
Etli sebze yemekleri kıyma ve parça etin sebzelerin yanı sıra pişirilmesi yoluyla hazırlanırlar. Etli fasulye, karnıyarık, patlıcan musakka, etli kabak, etli bezelye, etli türlü, etli mercimek ve nohut, etli ıspanak, lahana ve pırasa dahil çok sayıda yemek mevcuttur.
Birçok sebze kızartılarak ve ızgara yöntemiyle pişirilebilir. Patlıcan kızartma, kabak kızartma, biber, domates, havuç ve mücver çok sevilen kızartma çeşitleri arasındadır.
Ayrıca zeytinyağlılar Irak mutfağında kendine has bir yer kaplar. Bu yemekler bazen daha ucuz olan diğer sebze yağlarıyla da hazırlanabildikleri halde zeytinyağlılar olarak bilinirler. Zeytinyağlı taze fasulye, fasulye pilaki, zeytinyağlı dolma bu sınıfa giren yemekler arasındadır.
Irak mutfağındaki sebzeler arasında patlıcan çok özel bir önem taşır. Patlıcan sebze olarak dünyanın birçok ülkesinde yendiği halde çeşitlilik açısından Irak mutfağını dünyanın en çok patlıcan yemeğine sahip mutfak olarak saymak bir abartma sayılamaz. Irak mutfağında patlıcan dolma, kızartma, musakka, pilav, salata ve ızgara dahil sayısız patlıcan yemeği mevcuttur.

Tandır ekmeği, Lahmacun, Etli ekmek, pide, mantı ve börekler Irak mutfağının en sevilen hamur işleri arasındadır. Ayrıca pilav ve makarnalar da bu sınıfa katıldığında çok geniş bir çeşitlilik ortaya çıkar.
Lahmacun ve pideler genellikle lokantalarda fırınlama yöntemiyle hazırlanırlar. Bu yemeklerin çok sevilmesi nedeniyle bu konuda ihtisaslaşan lahmacun ve pide salonları ortaya çıkmıştır.
Börekler ise hem evde hem de lokantalarda hazırlanabilir. Çok sayıda çeşidi olan börekler Fırınlama veya kızartma yöntemleriyle hazırlanabilirler. Gene börek konusunda ihtisaslaşmış börek salonları mevcuttur. Kıyma, peynir, patates ve ıspanak en yaygın börek içleri arasındadır. Evlerde hazırlanan börek hazır yufka veya undan açılan yufka kullanılarak hazırlanır. Hazırlaması oldukça zahmetli olan Su böreği ise açılan yufkanın suda kaynatılmasından sonra kullanılmasını gerektiren bir börek türüdür.

Dünyanın her yerinde tüketilen gazlı içecekler ve meyve sularının yanı sıra Irak mutfağının kendine has içecekleri de mevcuttur.

Irak mutfağı tatlılar açısından çok zengin bir dünya mutfağıdır. Irak tatlıları çok geniş bir çeşitlilik gösterirler. Baklava, kadayıf, lokma gibi hamurlu tatlılar, muhallebi, keşkül, kazandibi, sütlaç gibi sütlü tatlılar, hoşaf ve kompostolar, revani, helva, aşure ve Kabak Tatlısı gibi tatlılar geniş bir yelpazeye sahiptirler.
Baklava Irak mutfağının en tanınmış tatlıları arasındadır. Çok ince açılmış yufkanın arasına fındık, ceviz veya antep fıstığı konarak pişirilmesinden sonra bir şerbetle tatlandırılması yoluyla hazırlanır. Tel kadayıf ise çok ince teller halinde satılan hamurla hazırlanır ve baklavanın içine benzer içlerle doldurularak fırında kızartıldıktan sonra şerbetle tatlandırılır.

Japon mutfağı, Japonya'ya özgü yemek pişirme tarzıdır. Japonya'nın geleneksel mutfağı (washoku), miso çorbası ve diğer yemekler ile pilav üzerine kuruludur ve mevsimlik malzemelere vurgu yapılmaktadır. Garnitürler genellikle balık, salamura sebze ve et suyunda pişirilmiş sebzelerden oluşur. Japonya bir ada ülkesi olduğundan dolayı balık ile diğer deniz ürünleri içeren yemeklere de çok sık rastlanmakta olup genellikle ızgara yapılır, ancak aynı zamanda saşimi veya suşi olarak çiğ olarak da servis edilir. Deniz ürünleri ve sebzeler de tempura olarak hafif bir hamurda kızartılır. Pirinç dışında, soba ve udon gibi erişteler de bir temel gıda maddesidir. Japonya'da ayrıca, oden adı verilen et suyunda balık ürünleri veya sukiyaki ve nikujagada sığır eti gibi birçok kaynatılmış yemek bulunur.
Japon mutfağının diğerlerine göre en önemli farkı yağ ve baharat kullanımının çok daha az olmasıdır. Kullanılan malzemelerin asıl tatlarını koruması için gayret gösterilir. Mümkün oldukça mevsim için tipik olan taze malzemeler kullanılır.
Genel olarak Japon mutfağı, diğer Doğu Asya ülkelerinin mutfaklarına benzer. Tarihsel olarak Çin mutfağından etkilenen Japon mutfağı, modern çağda Batı mutfaklarından da etkilenmeye açılmıştır. Ramen ve gyōza gibi yabancı yiyeceklerden, özellikle Çin yemeklerinden ilham alan yemekler ve ayrıca spagetti, köri ve hamburger gibi yiyecekler, Japon lezzetlerine ve malzemelerine uyarlanmıştır. Amerikan ve Meksika mutfak geleneklerinden etkilenen Okinawa mutfağının temel taco pirinci de dahil olmak üzere bazı bölgesel yemekler Japonya'da tanıdık hale geldi. Geleneksel olarak, Japonlar Budizm'e bağlı kalmanın bir sonucu olarak etten kaçındı, ancak 1880'lerde Japonya'nın modernleşmesiyle birlikte tonkatsu ve yakiniku gibi et bazlı yemekler yaygınlaştı. O zamandan beri Japon mutfağı, özellikle suşi ve ramen gibi yiyecekler ile dünya çapında popüler hale geldi.
2013 yılında Japon mutfağı UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne eklendi.

Chanko-nabe ちゃんこ鍋, Nabe stiline göre. Sumo güreşçilerinin yedikleri yüksek protein içeren türlü.
Donburi 丼, Sebze, et veya başka içerikli pilav yemeği.
Gyōza 餃子, Et ile doldurulmuş Çin usulü hamur işi.
İshiyaki 石焼き
Karē カレー, Hintlerin körisinin Japon versiyonu.
Kushiage 串揚げ,
Maki 巻き, Pilav üstü Deniz-Otu Sarması.
Miso Çorbası 味噌汁, Sabah, öğlen ve akşam yemeklerinde yan yemek olarak gelir. Miso adı verilen, ezilmiş soya fasulyesi macununun sıcak su ile karıştırılması ile hazırlanır. İçine nori, yeşil soğan gibi tatlandırıcılar da konulabilir.
Nabe 鍋 veya O-Nabe, bir Japon türlüsü, yenilirken pişirilir.
Oden おでん, Türlü şekli.
Okonomiyaki お好み焼き, Lahanalı hamur işi.
Sashimi 刺身, Çiğ balık
Shabushabuしゃぶしゃぶ, Çok ince kesilmiş et dilimleri masanın üzerinde duran ve kaynayan bir suyun içine bir iki saniye tutulur ve yenir.
Sukiyakiすき焼き, Türlü
Sushi 寿司, Ekşi pilavlı çiğ balık ve sebze.
Takoyaki たこ焼き, Tako Japoncada ahtapot anlamına gelir ve takoyaki ahtapot topları olarak bilinir. Takoyaki satıcıları Japonya da çok popülerdir. Takoyaki yapmak için özel takoyaki kızartma tavası kullanılır. Sulu hamur tavadaki çok küçük yuvarlak bölümlere dökülür.
Tempura 天麩羅, tempura hamuruna batırılmış bol yağda kızartılmış sebze ve deniz ürünü.
Teriyaki 照り焼き, şeker, mirin, soya sos ve sakenin kaynatılarak yapıldığı, ana yemeklerde kullanılan tatlı bir sostur.
Tonkatsu とんかつ, şeker pekmezi, su, tuz, domates ezmesi, damıtılmış sirke, havuç püresi, glikoz şurubu, elma püresi, karamel, mısır nişastası, karabiber, soğan tozu, sarımsak, meyan kökü, limon suyundan yapılan bir sostur ve genelde teppanyakilerde kullanılır.
Yakitori 焼き鳥, Tavuk ızgara.
Onigiri おにぎり, Pirinç topları. Etrafı nori ile kaplanır ve içinde umeboshi (Japon eriği turşusu), karides, tavuk, ton balığı, somon balığı vb. bulunur.
Umeboshi うめぼし, Oldukça aromatik meyve turşusu. Genelde pirinçle ve onigirinin içine konarak tüketilir.
Mochi もち, Pirinç hamuru tatlısı. İçinde tatlı fasulye gibi ürünler bulunabilir.

Fugu 河豚 ya da 鰒 çok zehirli bir Balık türüdür. Sadece çok usta aşçılar pişirebilir. Balığın çok ince olan zehirli damarlarının tek tek çıkarılması gerekir. Bir Fugu yemeğinin fiyatı bu yüzden 300-500 Dolar arasıdır.
Surimi すり身 Yengeç eti imitasyonu.
Takabe　Izu-Adalarında yenilen bir balık
Unagi 鰻 (うなぎ), Yılan Balığı

Cwiertka, Katarzyna Joanna (2006), Modern Japanese Cuisine: Food, Power And National Identity, Reaktion Books, ISBN 978-1-86189-298-0 
Francks, Penelope. "Diet and the comparison of living standards across the Great Divergence: Japanese food history in an English mirror." Journal of Global History 14.1 (2019): 3-21.
Rath, Eric C. (2010), Food and Fantasy in Early Modern Japan, University of California Press, ISBN 978-0-520-26227-0 

Japon Mutfağı 11 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Minikjaponya
JaponMutfagi
JaponYemekleri

Kanton mutfağı (Çince (basitleştirilmiş): 广东菜; Çince (geleneksel): 廣東菜; pinyin: Guǎngdōngcài; Jyutping: Gwong2 dung1 coi3) veya Yue mutfağı (Çince (basitleştirilmiş): 粤菜; Çince (geleneksel): 粵菜; pinyin: Yuècài; Jyutping: Jyut6 coi3), bazı kaynaklarda Guangdong mutfağı olarak da geçer; başta eyalet başkenti Guanco (eski ismiyle "Kanton"/"Canton") olmak üzere Çin'in Guangdong eyaletinin yöresel mutfağıdır. Çin'in "Sekiz Büyük Mutfağı" (八大菜系, Bā Dà Cài Xì)'ndan birini oluşturur.
Kanton mutfağındaki ana pişirme yöntemleri kızartma, haşlama ve buharda pişirme. Siçuan veya Hunan gibi baharat ağırlıklı yörelere karşın Kanton mutfağının esas odak noktaları hafiflik ve denge. Hafif olmakla beraber aynı zamanda lezzetli ve gevrektir.
Kanton mutfağı, Çin dışında en çok tanınan yöredir, zira geleneksel olarak Çin'den diğer ülkelere göç etmiş denizaşırı Çinliler ağırlıklı olarak Guangdonglulardır. Bu nedenle Batı ülkelerindeki Çin lokantalarının çoğunda servis edilen yemekler Kanton usulüdür.

 Wikimedia Commons'ta Kanton mutfağı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Hong Kong mutfağı
Dim sum

"Guangdong yemek kültürü". Çin Uluslararası Radyosu. 22 Haziran 2013. 16 Ocak 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Ocak 2018.

Kazak mutfağı, Kazakistan'ın mutfağıdır ve geleneksel olarak koyun eti ve at eti ile çeşitli süt ürünleri üzerine yoğunlaşmıştır. Yüzlerce yıldır Kazaklar, koyun, deve ve at yetiştiren çobanlardı ve bu hayvanları ulaşım, kıyafet ve yemek amaçlı kullanmaktaydılar. Pişirme teknikleri ve başlıca içerik ülkenin göçebe yaşam biçiminden büyük ölçüde etkilenmiştir. Örneğin, çoğu pişirme tekniği, yiyeceklerin uzun süreli korunmasını amaçlar.Etin uzun süre dayanması için tuzlama ve kurutma teknikleri yaygındır. Göçebe yaşam tarzında  saklayabilmesi daha kolay olduğu için ekşi süt tercih edilir.
Et her zaman Kazak mutfağının ana malzemesi olmuştur. Kazak mutfağında etin hazırlanmasında kullanılan birçok farklı teknik vardır. Geleneksel Kazak yemeklerinin temel tekniği kaynatmadır. At ve koyun eti en popüler et türleridir. Çoğunlukla kaynatılarak hazırlanmış, büyük, kesilmemiş parçalar halinde servis edilirler. Kazaklar, kesmeyi düşündükleri atlara özellikle özen gösteriyorlardı. Onları diğer hayvanlardan ayrı tutuyor ve onları çok besliyorlardı. Çoğu zaman  atlar şişmanladıkları için hareket etmekte zorlanır hale gelirlerdi.

Geleneksel içecekleri fermente edilmiş kısrak sütü (kımız) deve sütü (shubat), inek sütü (airan), koyun sütü ve bunların ürünleri olan kaymak (ekşi krema), katık, (ayran), keş (peynirin kurutulmasıyla ya da peynir altı suyuyla top haline getirilmiş çökelektir.) ve irimshik (keş'in top haline getirilmemiş halidir. O da bir ekşi süt ürünüdür.) Bu içecekler geleneksel olarak ana yemekle birlikte tüketilirdi. Ancak yemekler genellikle kımızla biterdi, sonra da çay içilirdi. Yaz aylarında Chal/Shubat, Adai Kazaklarının temel içeceklerinden biridir.  Siyah çay İpek Yolu'nun kuruluşundan sonra Çin'den geldi ve geleneksel olarak ana yemekten sonra tatlılarla tüketildi. Günümüzde neredeyse diğer geleneksel içeceklerin yerini almıştır ve her yemeğe çay eşlik etmektedir. Köklerini yüzyıllar önce göçebelerden alan çay seremonisi, Kazakistan'da özel bir sofra ritüelidir. Kazak çayı tipik olarak sütlü veya kremalı olan demli siyah çaydır. Kazakistan'da çay tüketimi dünyanın en yükseklerinden biridir - kişi başına yılda 1,2 kilogram. Karşılaştırmak gerekirse Hindistan'da çay tüketimi kişi başı 650 gramdır.

En yaygın geleneksel tatlılar baursak, (pişi) shelpek, shek-shek (Tatar adıyla chack-chack olarak da bilinir) ve zhent'tir. Göçebe koşullarda bir kazanda hazırlanmaları kolaydır ve bugün geleneksel olarak herhangi bir kutlama masasında kesinlikle bulunurlar.

Kazakh food and traditions 28 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazakh dining

Ketçap, domates, acı biber, şeker ve baharatlardan yapılan bir sos. Zaman zaman soğan, kereviz ve diğer sebzeler de eklenir.
Ketçap, sos, özellikle de mantar ve baharatlardan yapılan soslar için kullanılan genel bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Bugün hâlâ bazı ülkelerde, örneğin Birleşik Krallık'ta, mantar ketçabı satılmaktadır. Yabanmersini, ançuez, istridye, ıstakoz, ceviz, limon, ceviz ve üzüm eskiden popüler olan ketçap içerikleri arasındadır. İçerisinde bulunan acı biber ile az da olsa acı olarak üretilir. Ekstra olarak acılı olanlar daha acıdır. En yaygın ketçap domates ketçapıdır, ama mantarlı ketçap, meyve ketçapı, körili ketçap, muzlu ketçap türleri de mevcuttur. Dünya genelinde en büyük ketçap üreticileri H. J. Heinz Company, Del Monte Foods, Sir Kensington’s, Annie's Homegrown, French's, Hunt's, Conagra Brands gibi markalardır.
Domates ketçapı genellikle sıcak olarak servis edilen, kızartılmış veya yağlı yemeklere çeşni olarak kullanılır: patates kızartması ve diğer patates yemekleri, hamburgerler, sosisli sandviçler, tavuk filetosu, sandviçler, etli turtalar, pişmiş yumurtalar, ızgara veya kızartılmış etler. Ketçap bazen diğer sosların temeli olarak veya bunların bir bileşeni olarak kullanılır. Patates cipsi gibi atıştırmalıklar için ilave bir tatlandırıcı olarak kopyalanabilir. Likopen açısından zengin bir kaynak olan ketçap 1830'lu yıllarda ilaç olarak satılmaktaydı.
En popüler teori, ketçap kelimesinin Çin'in Amoy lehçesindeki "koe-chiap" veya "ke-tsiap" kelimesinden türetildiğidir. Modern ketçap, 20. yüzyılın ilk yıllarında, sodyum benzoatın çeşnilerde koruyucu olarak kullanımına ilişkin tartışmalardan ortaya çıktı. ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) "babası" Harvey W. Wiley, 1906 Saf Gıda ve İlaç Yasasında yasaklanan benzoatın güvenliğine karşı çıktı. Buna karşılık, aralarında Henry J. Heinz'in de bulunduğu girişimciler, bu koruyucu maddeye olan ihtiyacı ortadan kaldıran alternatif bir tarifin peşine düştüler. ABD Tarım Bakanlığı'nda çalışan bakteriyolog Katherine Bitting, 1909 yılında, ürünün şeker ve sirke içeriğini artırmanın, yapay koruyucular kullanılmadan bozulmayı önleyeceğini kanıtlayan bir araştırma yaptı. Başta Henry J. Heinz olmak üzere sanayiciler, ısıtılmadan vakumla buharlaştırılmasıyla elde edilen kalın domates salçasına dayalı ketçap ürettiler. Buharlaştırılmamış domates suyundan farklı olarak salça, oda sıcaklığında uzun süre saklanabilir. Zamanla kalınlık ketçapın kendine özgü bir özelliği haline geldi ve bunu başarmak için bazı üreticiler nişasta ekliyor.

Heinz Domates Ketçabı
Hazırlanan yemekler listesi
Mayonez

Kore mutfağı, Kore Yarımadası ve Güney Mançurya'daki eski tarım ve göçebe geleneklerinin doğal çevre ve farklı kültürel eğilimlerin karmaşık bir etkileşim yoluyla gelişmiştir.
Kore mutfağı büyük ölçüde pirinç, sebze ve ete dayanmaktadır. Kimchi hemen hemen her zaman her öğünde servis edilir. Yaygın olarak kullanılan malzemeler arasında susam yağı, doenjang (fermente fasulye ezmesi), soya sosu, tuz, sarımsak, zencefil, pul biber, gochujang (fermente kırmızı biber ezmesi) ve lahana yer almaktadır.
Kore mutfağında yemekler genellikle bireysel olarak servis edilir ve her birey kendi yemeğini kendi tabağında ısıtır. Bu yüzden Kore mutfağında sıklıkla ocak veya tavada pişirilen yemekler bulunur. Bu yöntem, yemeklerin daha lezzetli ve taze olmasını sağlar.

Kore yemekleri listesi
Kore mutfağındaki içecekler listesi

Kosova mutfağı (Arnavutça: Kuzhina Kosovare), Kosova'ya özgü etnik grupların geleneksel yemeklerinden oluşan, Balkan mutfağının bir temsilcisidir. Arnavutluk ile tarihsel ve etnik bağları nedeniyle, Arnavut mutfağından önemli ölçüde etkilenmiş ve diğer Balkan ülkelerinin unsurlarını da benimsemiştir.
Ekmek, süt, et, meyve ve sebzeler Kosova mutfağında önemli yer tutar. Tariflerin çeşitliliği ile Kosova mutfağı, ülkenin sıcak yazları ve uzun süren kışları ile yakından ilişkilidir. Karasal ikliminin bir sonucu olarak, yaz aylarında taze sebzeler tüketilirken, sonbahar ve kış boyunca turşu tüketilir.
Kahvaltı Kosova'da genellikle hafiftir ve kruvasan, sandviç, omlet, salamlı tost, işlenmiş peynir, marul, kahve ve çaydan oluşur. Süt eklenmiş tahıllar, waffle, simit ve ev yapımı ballı veya marmelatlı krepler de sıkça, özellikle çocuklar tarafından tüketilmektedir.

Yaygın yemekler arasında börek, flija, biber dolması, baklagiller, sarma, kebap/qebapa gibi yemekler bulunur. Bununla birlikte, yemekler ülkenin farklı bölgeleri arasında az da olsa farklılık gösterir.
Kosova'da kış aylarında en sık rastlanan yemekler lahana, yeşil domates, salatalık, karnabahar turşuları ve ayvar gibi sosları içerir. Bu yiyecekler ayrıca yıl boyunca popüler mezeleri oluşturur.

Ülke genelinde ekmek çeşitleri mevcuttur. Özellikle baget, mısır ekmeği ("Leqenik" olarak da bilinir), kifli ve kepekli ekmek tüketimi yaygındır.

 Kosova'da hamur işleri "trejte" veya "pite" olarak bilinir.
Kullpite - içinde hiçbir şey olmayan ve yoğurtla kaplı fırınlanmış hamurdur.
Burek - Arnavutluk'ta börek anlamına da gelir. Byrek, kıyma, beyaz peynir ve ıspanakla doldurulmuş hamur işlerinden oluşur.
Bakllasarm - Yoğurtlu ve sarımsaklı bir hamur işidir.
Balkabağı turtası
Ispanaklı börek
Flija - Arnavutluk'un geleneksel bir yemeği
Leqenik, Kryelanë (Krelanë) olarak da bilinir.
Resenik - Lahana böreği.
Purrenik - Pırasa böreği.
Hithenik - Isırgan otu böreği.

Tipik salata malzemeleri arasında domates, soğan, sarımsak, biber, salatalık, patates, lahana, marul, havuç ve fasulye bulunur.

Patates salatası
Tarator - salatalık, sarımsak ve yoğurt ile yapılan geleneksel bir yemektir. Yaz aylarında tüketimi yaygındır.
Domates ve hıyar salatası
Kurutulmuş ısırgan otu salatası
Fasulye salatası
"Shope" salatası - domates, salatalık, soğan ve beyaz peynirden yapılmış bir salata türüdür.

Tavë Prizreni, güneydeki Prizren kentine ait geleneksel bir güveçtir. Kuzu, patlıcan, yeşil biber, soğan ve domates ile yapılır ve sıcak olarak servis edilir. Sarma, genellikle lahana veya asma yaprağı ile sarılmış kıymadan oluşan popüler bir öğle yemeğidir.

Biber dolması - Et, pilav ve sebze ile yapılır.
Lazanya - Soslar ve diğer çeşitli malzemelerle yapılır.

Qebapa - Kuzu ve dana eti karışımından yapılan kebaplar, soğan, ekşi krema, ayvar ve pide (pitalka) ile servis edilir.
Lahana sarması
Makarna
Salsiccia - Bölgenin geleneksel sosisidir.
Tavë - Kuzu pirzolası içeren geleneksel bir yemektir.
Tavë kosi - Yoğurtlanmış fırında kuzudan oluşan bir yemektir.

En popüler balık yemekleri Sudak ve Sazan gibi kızarmış tatlı su balıklarından oluşur. Dukagjini Vadisi'nin çevresindeki şehirlerde, özellikle de Yakova'da tencerede pişirilmiş bir sazan yemeği olan "tavë krapi" yaygınca tüketilir. Garnitürler sarımsak, defne yaprağı, domates ve maydanozdan oluşur.

Geleneksel Kosova tatlıları, limon veya vanilya aromasıyla zenginleştirilmiş şerbetlerle yapılır. Baklava (bölgesel), puding, krep, Tulluma, Tespişte ve revani popüler tatlılardandır.

Baklava, kıyılmış fındık ile doldurulmuş ve şurup veya bal ile tatlandırılmış bir hamur işi tatlıdır.
Sütlaç, su veya sütle karıştırılmış pirinçten ve bazen tarçın ve kuru üzüm gibi diğer malzemelerden yapılan bir yemektir. Tatlı veya akşam yemeği olarak tüketimii için farklı çeşitleri kullanılır. Tatlı olarak üretildiğinde, genellikle şeker gibi tatlandırıcılar ile birleştirilir.
Kek
Havell, Kosova kökenli olmayan un bazlı bir tatlı şekerlemedir (Helva).
Şekerpare

Kahve içmek Kosova'da büyük bir geleneğin bir parçasıdır ve kafe, bar veya restoranlarda yaygın olarak tüketilmekte ve servis edilmektedir. Kosova'da, hazır kahve, Türk kahvesi ve İtalyan kahvesi gibi çeşitli kahve çeşitleri bulunur.
Kosova'daki en popüler geleneksel içecek, fermente edilmiş kırmızı lahanadan üretilen Rasoj'dur. Diğer popüler içecekler arasında boza, limonata, komposto (genellikle sonbaharda içilir ve ayva gibi mevsim meyveleri ile yapılır), bira, kahve ve çay yer alır.

Rasoj - Fermente edilmiş kırmızı lahana suyu kış aylarında çokça tüketilir.
Rakia - Popüler bir damıtılmış bölgesel alkollü içecektir. Kosova'da yalnızca üzümlerden yapılır.
Boza - Mısır ve buğday unundan yapılmış bir içecektir. Serinletici bir yaz içeceği olarak tüketilir.
Ajron - Yoğurt, su ve tuzdan üretilir.
Bira - Kosova'nın yerel biralarından bazıları "Birra Peja", "Birra Ereniku", "Birra Priştine"dir.
Kompot - Gelenek ve mevsime bağlı olarak sıcak veya soğuk servis edilebilen alkolsüz tatlı bir içecektir.
Kahve - Espresso (macchiato ve cappuccino), hazır kahve çeşitleri, türk kahvesi.
Çay - En popüler çaylar dağ çayı, kuşburnu çayı, siyah çay ve nane çayıdır.

Türk kültürü
Arnavut kültürü
Balkan mutfağı
Türk mutfağı
Arnavut mutfağı
Kosovalı Türkler
Kosovalı Arnavutlar
Kosovalı Sırplar

Graham, Adam (20 Ağustos 2015). "In Kosovo, a Thirst for Progress, and Beer, Too". The New York Times. 21 Ekim 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Nisan 2019.

Kriek lambik , lambik'in ekşi Morello kirazları ile fermente edilmesiyle yapılan bir Belçika birasıdır Geleneksel olarak Brüksel çevresindeki bölgeden " Schaarbeek kriekleri " (nadir bir Belçika Morello çeşidi) kullanılır. Schaarbeek tipi kirazların bulunması zorlaştığından, bazı bira üreticileri bunları (kısmen veya tamamen) bazen ithal edilen diğer vişne çeşitleriyle değiştirmiştir.

Adı, bu tür kirazın (kriek) Hollandaca kelimesinden türetilmiştir.

Geleneksel olarak kriek, Brüksel ve çevresindeki bira fabrikaları tarafından, vişnelerin (çekirdekleriyle birlikte) eklendiği lambik bira kullanılarak yapılır. Lambik, Brüksel'e özgü olduğu söylenen havadaki maya ile kendiliğinden fermente edilen ekşi ve kuru bir Belçika birasıdır; Kirazların (veya ahududuların) varlığı, biralarda tatlandırıcı olarak şerbetçiotu neredeyse evrensel olarak kullanılmasından önce gelir. Lambik bazlı bir biradan yapılan geleneksel bir kriek de ekşi ve kurudur. Kirazlar birkaç ay süreyle içeride bırakılır ve bu da ilave şekerin sevk edilmesine neden olur. Tipik olarak hiç şeker kalmayacak, bu nedenle tatlılık içermeyen bir meyve aroması olacaktır. Kirazlar ayıklandıktan sonra bir olgunlaşma süreci daha olacaktır.
Daha yakın zamanlarda, bazı lambik bira üreticileri, meyve biralarını daha az yoğun ve daha geniş bir kitleye daha ulaşılabilir kılmak için nihai ürünlerine şeker eklediler. Ayrıca bütün kirazlar yerine vişne suyu kullanırlar ve çok daha kısa sürelerde olgunlaşırlar.
Framboise, vişne yerine ahududu ile fermente edilmiş, ilgili, daha az geleneksel bir Belçika birasıdır. Kriek ayrıca bir meyve birası olmayan ama aynı zamanda referanslı lambik biraya dayanan gueuze ile de ilgilidir. Liefmans gibi bazı bira fabrikaları, lambik yerine oud bruin birasına dayalı "kriek" biralar yapar.

Şablon:Lambic

Kuveyt mutfağı, Kuveyt'e özgü yemek pişirme tarzıdır. Kuveyt mutfağı, Doğu Arap mutfağının bir parçası olup Arap, İran ve Mezopotamya mutfaklarının bir karışımıdır. Kuveyt mutfağında öne çıkan bir yemek, genellikle baharatlarla tatlandırılmış basmati pirinci ve tavuk veya koyun eti ile hazırlanan pirinç bazlı bir yemek olan mahbustur.
Deniz ürünleri, özellikle balık olmak üzere Kuveyt diyetinin önemli bir parçasıdır. Mutabbak samak, Kuveyt'in ulusal yemeğidir. Diğer yerel favoriler, dokusu ve tadı nedeniyle tipik olarak ızgara, kızartılmış veya büryan pirinci ile servis edilen hamur (orfoz), safi (tavşan balığı), kefal ve çipuradır.
Kuveyt'in geleneksel gözleme ekmeğine İran hubuzu denir. Özel bir fırında pişirilen büyük bir gözleme olup genellikle susam ile doldurulur. Ülkede çok sayıda yerel fırın bulunmaktadır ve fırıncıların çoğunluğunu İranlılar oluşturur. Ekmek genellikle mehyava balık sosuyla servis edilir.
Kuveyt'teki uluslararası işgücü nedeniyle birçok başka mutfak da mevcuttur.

Küba mutfağı, Afrika, İspanyol ve diğer Karayip mutfaklarının bir karışımıdır. Bazı Küba tarifleri, baharatları ve teknikleri İspanyol ve Afrika mutfaklarıyla ortakken, bazıları Karayiplerin baharat ve lezzet üzerindeki etkisine sahiptir. Bu, birkaç farklı kültürel etkinin bir karışımı ile sonuçlanır. Özellikle Havana bölgesinde küçük ama kayda değer bir Çin etkisi de hesaba katılabilir. Sömürge döneminde Küba ticaret için önemli bir noktaydı ve orada yaşayan birçok İspanyol mutfak geleneklerini kendileriyle  birlikte getirdi.

Küba'nın İspanya tarafından sömürgeleştirilmesinin bir sonucu olarakİspanya, mutfak üzerindeki ana etkenler İspanya'dan gelmektedir. Diğer mutfak etkilerini Küba'ya köle olarak getirilen Afrikalılardan ve Haiti'den Küba'ya gelen Fransız sömürgecilerden alır. Bir başka faktör de Küba'nın bir ada olması ve deniz ürünlerinin Küba mutfağını büyük ölçüde etkilemesidir. Küba mutfağına katkıda bulunan bir diğer faktör, Küba'nın tropikal bir iklimde olmasıdır.
Tipik bir yemek, birlikte veya ayrı olarak pişirilmiş pirinç ve fasulyeden oluşur. Birlikte pişirildiğinde yemek "congri" veya "Moros" veya "Moros y Cristianos" (siyah fasulye ve pirinç) olarak adlandırılır. Ayrı olarak pişirilirse "arroz con frijoles" (fasulyeli pirinç) veya "arroz y frijoles" (pirinç ve fasulye) olarak adlandırılır.

Küba sandviçi (bazen özellikle Küba'da mixto olarak adlandırılır), 19.yüzyılın sonlarında Küba ve Florida'dan (özellikle Key West ve Tampa'nın Ybor City bölgesi ) yayılan popüler bir öğle yemeğidir.

Arroz con leche
Arroz con maiz
Arroz con pollo
Arroz a la cubana
Batido
Bistec de Palomilla
Boliche
Buñuelo
Butifarra
Camarones
Casabe
Chiviricos
Churros
Croqueta
Cucurucho
Dulce de leche
Empanada
Flan de calabaza
Flan de coco
Flan de guayaba
Flan de huevos
Elena Ruz
Frijoles negros
Frita
Fufú de Plátano
Guayaba
Majarete
Medianoche
Mermelada
Mojo Criollo
Morcilla
Morosy Cristianos
Natilla
Papa rellena
Papitas fritas
Pasteles
Picadillo
Platano maduro frito
Pudín de pan
Pulpeta
Ropa vieja
Sandwich Cubano
Sopa de pollo
Tamale
Tortilla de patatas
Tasajo
Torrejas
Tostada
Tostones
Tres leches cake
Turrones
Vaca Frita
Yuca con mojo
Yuca frita

Batido
Cafe Cubano - Küba espressosu
Cuba Libre - Rom, Coca-Cola, şeker ve limon
Daiquiri - Rom, limon, şurup
El Presidente
Guarapo - ezilmiş şeker kamışından yapılmış meyve suyu
Hatuey birası 
Ironbeer
Malta (meşrubat) - malt içecek
Materva
Mojito - Rom, nane, şeker, limon ve soda
Jupiña - ananaslı soda
Cortadito - Küba espressosu ve süt
Carajillo - Küba Espressosu ve Likör 43
Piña Colada - Rom, ananas ve hindistan cevizi

Kıbrıs Türk mutfağı, Kıbrıslı Türklerin  mutfağıdır. Kıbrıslı Türklerin mutfağında, Bizans mutfağında ve Yunan mutfağında görülen zeytinyağlı yemekler ağırlıklı değildir.Osmanlı devletinin Osmanlı-Venedik Savaşı (1570-1573) ve ardından 6 Ağustos 1571 yılında Kıbrıs'ın fethinden ve 7 Mart 1573 Venedik ile yapılan barış anlaşması ile Kıbrıs'ın Osmanlıya bırakılmasından sonra Anadolu'nun farklı yerlerinde yaşayan Türkler göç ederek Kıbrıs'a yerleştirilmiştir. Gelen Türkler yemek kültürlerini de Kıbrıs'a getirmişlerdir. Bu yemek kültürleri coğrafi ve sosyal şartlarla şekillenmiştir. Şekillenen bu mutfak kültürü Rum, Arap ve İtalyan mutfak kültüründen etkilenmiştir.

Kıbrıs tarhanası

Molehiya yemeği
Kolakas yemeği
Şeftali kebabı
Gulumbra
Fırın kebabı
Patates bullez
Kıbrıs enginarı
Tavuk dolma
Gaynanmış gara ot
Yumurtalı serçe otu
Çiçeg dolması
Hostez yemeği (Etli hostes yemeği)
Mangallo turşusu (Kaz ayağı turşusu)
Enginar dolması
Kolokas musaggası (Kolokas musakkası)
Gömeç yemeği
Kavrulmuş serçe otu
Yumurtalı ayrelli
Aytotoro tavası
Hellimli bulgur köfdesi (Hellimli bulgur köftesi)
Sulu hurun kebabı (Sulu fırın kebabı)
Lefkara tavası
Etli badedez kebabı (Etli patates kebabı)
Şiş kebabı
Hurun magarınası (Fırın makarnası)
Şiş köfde  (Şiş köfte)
Guru burun kebabı
Tavuşan lalangısı

Sandüvüç
Tahınnı
Çöreg
Pilavuna
Gabak böreği
Kafes
Peksemet
Nor böreği
Hellimli bulla
Hellim böreği
Zeytinni bulla
Gaymaglı sini gatmeri
Pirohu
Gavcar mantarı böreği
Bişi
Deligli bidda
Çitlemitli bidda  (çitlembikli bitta)

Gullurikya
Macun
Şammali
Bomba datlısı
Şamişi
Sütlü börek
Gayık pasda
Bastelli
Sulu mahallebi
Pamuk şeker
Elmalı şeker
Topak helvası
Samsı
Gaymaklı sac gatmeri
Sucuk
Simit helvası
Köfter
Ekmek Gadayıfı
Paluze
Gollifa
Sütlaç
Galombrama 

Bıldırcın turşusu
Bıldırcın yumurtası turşusu
Amberibulya (Pulya bağ kuşu) turşusu
Salyangoz (garavolli) turşusu ve salyangoz (garavolli)
Ahtabot turşusu
Girdama turşusu
Bikla
Sipya (sipga) turşusu
Cikla turşusu
Tahın salatası
Hellimli keklik
Çakıstes
Gappar turşusu
Haşlanmış börülce
Tahın limon
Ayrelli
Pulya

Pirohu
Bulgur köftesi
Gabuklu fısdıg ve fısdıg gunnası
Pasadembo
Mücandra pilavı
Magarına bulli
Pastırma
Samerella
Fırın makarnası
Kıbrıs dolması (enginar, çiçek vs.)
Kıbrıs patates köftesi
Zeytinli hellimli bulla
Lalangı
Yahnili makarna
Katmer
Bumbar
El makarnası
Soğan bastı
Tatar böreği

Talar peyniri
Hellim

Kırgız mutfağı, Kırgızistan'a özgü yemek pişirme tarzıdır. Kırgız mutfağı birçok yönden komşularının mutfağına benzer.
Geleneksel Kırgız yemekleri koyun eti, sığır eti ve at etinin yanı sıra çeşitli süt ürünlerinden oluşmaktadır. Hazırlama teknikleri ve ana malzemeler, ulusun tarihsel olarak göçebe yaşam tarzından güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Bu nedenle, birçok pişirme tekniği, yiyeceklerin uzun süreli korunmasına yardımcı olur. Koyun eti ve sığır eti en sevilen etlerdir, ancak modern zamanlarda birçok Kırgız bunları düzenli olarak karşılayamamaktadır.
Kırgızistan, birçok farklı millete ve onların çeşitli mutfaklarına ev sahipliği yapmaktadır. Bişkek, Oş, Celalabad ve Karakol gibi daha büyük şehirlerde, çeşitli ulusal ve uluslararası mutfaklar bulunabilir. Kırgızistan'da özellikle yaygın ve popüler olan Kırgız dışı mutfaklar, ülkedeki en büyük azınlıkları temsil eden Uygur, Dungan, Özbek ve Rus mutfaklarını içerir.

Kyrgyz national cuisine 15 Ağustos 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kırım Tatar mutfağı, başta Kırım Özerk Cumhuriyeti olmak üzere farklı ülkelerde ve coğrafi bölgelerde yaşamakta olan Kırım Tatarlarının yemek kültürüdür.

Kırım Tatarları çok zengin bir mutfak kültürüne sahiptir. Bu zenginlik, kendi özdeğerleri yanında tarihleri boyunca birçok kültürle iç içe yaşamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Tarihleri boyunca tarım ve hayvancılıkla uğraşan Tatarların, yaşadıkları bölgenin özelliği olan hayvancılık ve yetiştirdikleri sebze ve meyveler (lahana, havuç, patates, domates, biber, patlıcan, üzüm, kabak, çilek, incir, elma, armut, şeftali, ceviz) ile başta şırbörek (çiğbörek) olmak üzere hamur işleri, en sık tükettikleri yemek türlerindendir. "Tatar hamursuz doymaz" sözünün de işaret ettiği üzere hamur işine ağırlık verilmiştir.
Yaz aylarında kış için hazırladıkları yiyecekleri depoladıkları kilerlerine Azbar denir.
Günümüzde yok olmakta olan Kırım Tatarlarına özgü fırınlara ‘’peş’' denir.
Bol tüketilen Türk kahvesine bazen soğuk olarak süt veya kaymak da eklenerek içilir.
Önem verilen günlere özel yemekler de yapılır. Doğumda köbete, hoşaf; düğün öncesinde karafilli yağlı kurabiye, torun sahibi erkekler sakal bıraktıklarında katlama, ölü evinde mayalı hamurla yapılan kıygaşa, bu özel günlerle yemeklerin eşleştirilmesini sağlamıştır.

Sebze yemeklerinde lahana, havuç ve patates yaygın tüketilir, acuka buna örnektir. Şavurma Türk tipine benzer bir dönerdir.

Şırbörek (çibörek), köbete, burma (kol böreği), üyken börek, saraylı kırma böreği, sarı burma, cantık (yantık), şagaraklı şoban kobete (bacalı kıymalı, patatesli börek), baklalı erişte, kaş kaş, çubar bakla, kıyık, mantı, samsa.

Şurpa (havuç, soğan, patates ve büyük haşlama et), patatesli alişke, kaşıkbörek çorbası, kuzu sorpası (çorbası), oğmaç, kartoplu alişke, mercimekli lakşa, baklalı lakşa, ufak aş (Tatar aş) (mantı çorbası)

Vişneli pirok, incir reçeli.

Liberya mutfağı, Batı Afrika ülkesi olan Liberya'nın yemek kültürüdür. Liberya mutfağı; pirinç, manyok, muz, tatlı patates, tropikal meyvelerin ve sebzelerin (patates, yeşillik, manyok yaprağı, bamya, lahana) yanı sıra balık, et ve daha fazlasının tüketimine odaklanır.
Liberya ayrıca fırıncılık geleneğine sahiptir. Mısır ekmeği, ekşi ekmek, pirinç ekmeği, muz ekmeği ve kek gibi yiyecekler yaparlar.

Pirinç, ister ticari ister taşra ("bataklık pirinci") olsun Liberya mutfağının temel bir öğesidir. Ya üzerine sulu yemek veya çorba dökülerek "kuru" (sossuz) servis edilir, ya klasik jollof pilavında pişirilir ya da taşra breh (ekmeği) yapmak için un haline getirilir.
Manyok; fufu, dumboy ve GB (veya geebee) gibi birkaç benzer nişastalı yiyeceklerde işlenir. Eddoes (gölevez) da yenir.

Popüler Liberya malzemeleri içerisinde manyok, balık, muz, turunçgiller, tatlı veya normal plantain, Hindistan cevizi, bamya ve tatlı patates bulunur. Habanero ve scotch bonnet biberleri ile baharatlanmış ağır sulu yemekler popülerdir ve fufu ile yenir. Tatlı patatesin yapraklı bitkisi, bitterball (patlıcan benzeri küçük bir sebze) ve bamya gibi yaygın olarak yetiştirilir ve tüketilir.

Balık, Liberya'daki temel hayvansal protein kaynaklarından biridir ve 1997'de yapılan bir çalışmada (Liberya'nın da dahil olduğu) Yukarı Gine ülkelerinde, balıkların beslenmedeki hayvansal proteinlerin %30-80'ini oluşturduğuna dikkat çekilmiştir. Ancak yapılan araştırmalar, bu bölgede balık tüketiminin 1970'lerden 1990'lara kadar "arazi ve havzaların bozulması" nedeniyle azaldığını kaydetti.
Küçük kurutulmuş balıklara bodies veya bonnies denir.

Afrika vahşi hayvan yemeği Liberya'da lezzetli bir yiyecek olarak görülür ve yaygın olarak yenir. 2004 yılında yapılan bir kamuoyu araştırması, yaban etinin Monrovialılar arasında balığın ardından ikinci sırada tercih edilen bir protein kaynağı olarak tüketildiğini gösterdi. Yaban etinin tüketildiği hanelerin% 80'i onu "arada bir" pişirdiğini söylerken, %13'ü haftada bir, %7'si ise günlük yaban eti pişirdiğini söyledi. Son iç savaş sırasında yapılan anketin sonrasında ise yaban eti tüketiminin artık çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Liberya'da nesli tükenmekte olan türler, insan tüketimi için avlanılmaya devam ediliyor. Liberya'da yemek için avlanan türler arasında filler, cüce suaygırları, şempanzeler, leoparlar, duikerler ve çeşitli maymun türleri bulunuyor.

Liberya bazı standart bira ve likörleri üretir, ithal eder ve tüketir. Bunun yanı sıra palmiye ağacı özsuyunun fermente edilmesinden yapılan geleneksel palmiye şarabı popülerdir. Palmiye şarabı olduğu gibi içilebilir, ekmeğin içerisinde mayanın yerine veya ekşidikten sonra sirke olarak kullanılabilir. Ayrıca şeker kamışından yerel bir rom yapılır ve "kamış suyu" veya gana gana olarak adlandırılır.

Beurre noisette ya da Kahverengi tereyağı Fransız mutfağında kullanılan sıcak bir sos türüdür. Kış sebzeleri, makarna, omlet ve tavuk gibi yiyeceklerle beraber kullanılır. Modern ve Geleneksel Amerikan mutfağında önemli bir bileşendir aynı zamanda damla çikolatalı kurabiye yapımında kullanılır. Fransız pastacılığında yaygın bir kullanıma sahiptir. Pişirilme aşamasında rengi koyu sarı ve kahverengi bir renge yaklaşırken fındıksı bir koku ve tat kazanır bu nedenle fındık ezmesi olarak da isimlendirilir.

Tuzsuz tereyağı düşük ateşte eritilir ve tereyağın içerisinde yağ ve süt katıları (süt dartı) birbirinden ayrılır ardından süt katısı adı verilen bileşenler tavanın dibine çöker, hafif ısıda ısınmaya bırakıldığında bu katılar pişmeye başlar ve koyu kahverengi bir renge dönüşür. Süt kahverengi forma ulaştıktan sonra tava ateşten alınır ve ortaya çıkan ürün, beurre noisette veya kahverengi tereyağı olarak adlandırılır. Beurre Noisette sıvı halde veya katı halde yiyeceklere aroma vermek için katkı malzemesi olarak kullanılabilir. Cevizimsi ve fındığımsı bir tada sahiptir bu nedenle madlen ve financier isimli hamur işlerinde bile kullanılır.
Buerre noissette hazırlandıktan sonra karıştırılmaz ve katı (protein) ve sıvı (yağ) bileşenleri ayrı bir formda kalırsa, sıvı kısmı Güney Asya'da ghee, Orta Doğu ülkelerinde ise samna olarak bilinen bir tür sade yağ olarak tanımlanır.

Gougère, Fransız mutfağı'nda bulunan, peynir ve baharatlarla karıştırılmış şu hamurunun fırında pişirilmesiyle elde edilen hamur işi türüdür. Tarifinde genellikle Gravyer, Comté veya Emmental gibi peynirler kullanılsa da farklı peynirler tercih edilebilir.

Hazırlanmış olan şu hamurunun içerisine rendelenmiş peynir, tuz ve karabiber ilave edilir ve hamur sıkma torbasının içine konur. Fırın tepsisinin üzerine aynı büyüklükte olacak şekilde sıkılır. Önceden ısıtılmış olan fırının içinde 200-350 derece arasında yaklaşık yarım saat pişirilir. Sıcak veya soğuk olarak servis edilebilir. Genellikle Fransa'da şarapla tüketimi sırasında soğuk, meze olarak tüketimi sırasında sıcak olarak servis edilir. Fırın aşamasında fırının kapağının açılması hamurun şişmesini engeller. Aynı zamanda 10-12 santimlik daha büyük bir formda yapılması durumunda hamura kürdanla delik açılabilir.

Gougère'in Burgonya'da bulunan Yonne bölgesindeki Tonnerre kasabasından geldiğini tahmin edilmektedir. Gougère günümüzde şu hamurundan yapılan hamur işi olarak tanımlansa bile 18 ve 19. yüzyıllardaki kayıtlarda bazı türlerinin sadece peynir, yumurta ve ekmek kırıntısından yapıldığı öne sürülmektedir. Bu şekilde yapılan Gougèrelerin sunumu genellikle düz bir daire şeklindeydi.

Gözleme, ince olarak açılmış yufkanın çeşitli iç malzemelerle doldurulduktan sonra, sac üzerinde odun ateşinde pişirilmesiyle hazırlanan bir çeşit aperatif Türk böreğidir. Abhaz mutfağında velibah olan çeşidi vardır. Gjomleze olan bir çeşidi Kuzey Makedonya'da yapılmaktadır. Zuraced ve chudu çeşidi Osmanlı mutfağında ve Dağıstan mutfağında yapılmaktadır. Kırım Tatar mutfağında cantık çeşidi, Azerbaycan mutfağında ise qutab yapılmaktadır.

Peynirli gözleme
Kıymalı gözleme
Ispanaklı gözleme
Közlenmiş patlıcanlı gözleme
Sucuklu gözleme
Salamlı gözleme
Kaşarlı gözleme
Pırasalı gözleme
Otlu gözleme
Pazılı gözleme
Patatesli gözleme
Kavurmalı gözleme
Ballı gözleme
Tahinli gözleme
Tarhanalı gözleme
Pastırmalı gözleme

Bolu Kabaklı Gözlemesi; Bolu ilinde üretilen Latince tür adı Cucurbita pepo L. olan kara kabak kullanılarak
yapılan Bolu'ya özgü, şekerli bir gözleme çeşididir. Yufka olarak açılan iki kat hamurun arasına rendelenmiş ve
kavrulmuş kara kabaktan hazırlanan iç harcı konulur. 
Bolu Kabaklı Gözlemesi Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Mudurnu Bal Kabaklı Gözlemesi 12.04.2021 Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Bartın Gözlemesi 10.03.2022 Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Uluborlu Kuyruğu Sulu Böreği 28.10.2022 Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Amasya yanuç 22 Kasım 2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Amasya için coğrafi işaret almıştır.

Amasya yanuç 22 Kasım 2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Çorum için coğrafi işaret almıştır.

Güllaç, mısır nişastası, gül suyu, süt ve şeker ile hazırlanan geleneksel Türk tatlısıdır. Kitâb-ı Me’kûlât'da Gülac olarak tarifi verilmiştir. Kitâbü't-Tabîh (Bağdâdî) (Muhammed bin Mahmûd Şirvânî çevirisinde) “terkib-i güllac” başlıklı tarifte  sadece yufkasının yapımını anlatır.

II. Murad devrine yani 1400'lü yıllara ait kayıtlarda güllacın Osmanlı mutfağına girdiği ve kitaplarda yer aldığı görülmektedir. Bu tarihe kadar uzanan güllaç tarifleri arasında güllaç, yumurtalı güllaç ve tava güllacı şeklinde üç tarife rastlanmaktadır. Halk arasında da 15. yüzyıl ortalarına kadar mısır nişastasından yufka açılıp stoklanır ve havayla temas halinde olduğu için kuruyan bu yufkalar süt ve şekerle ıslatılıp yenirdi. Zamanla içine gül suyunun da eklenmesiyle ortaya “güllü aş” ismi verilen tatlı çıktı ve tıpkı “sütlü aş”ın “sütlaç”a dönüşmesi gibi bu tatlının ismi “güllaç” olarak anılageldi.
Osmanlı sultanlarının sofralarından eksik etmediği güllacın 200 gramında yaklaşık 300 kalori bulunuyor ve büyük çoğunluğu Ramazan ayında olmak üzere günümüzde Türkiye'de yılda ortalama 250 ton üretilip tüketiliyor. Güllaç, Ramazan deyince akla gelen ilk tatlılardan biridir. Güllaç, sütlü olduğundan iftardan sonra rahatlıkla yenebilecek, hazmı kolay ve hafif bir tatlıdır. Sarayda da bu özelliğiyle çokça tercih edilmiştir. Arif Bilgin'in Osmanlı Saray Mutfağı kitabındaki bilgilere göre, güllaç ilk kez saraya 1489 yılında alındı.
Lâmiî Çelebi'nin Ferhâd ile Şîrîn Mesnevîsinde Güllâç olarak adı geçmektedir.

Güllaç, esas olarak ısıtılmış süt ve gül suyundan elde edilen sıcak karışımın güllaç yaprakları üzerine dökülmesi ve bu yaprakların orta katının ceviz ile döşenmesi ile yapılır. Güllaç yaprakları, suyla karıştırılan mısır nişastası ve unun tavada pişirildikten sonra kurutulmasıyla elde ediliyor. İdeal yaprak ağırlığının 30-35 gram olması gerekiyor. Ağırlık artarsa güllaç lapalaşıyor, azalırsa kırılıyordu. Kullanıma hazır kuru güllaç yapraklarının iki yılda tüketilmesi gerekiyor. Ancak havadar olan, fazla güneş ışığı almayan, rutubetsiz ortamlarda bu yapraklar 10 yıl saklanabiliyor. Şekerle kaynatılan sütün ılıdıktan sonra beyaz yapraklar üzerine teker teker dökülmesi ve orta katına ceviz, badem, fındık gibi tercihe göre yemişler yerleştirilmesiyle bildiğimiz güllaç tatlısı ortaya çıkıyor.
Osmanlı mutfağında ferahlatıcı etkisi olduğu için mutlaka eklen gül suyu hem yapraklara hem de süt içerisine eklenerek katılmaktadır. Ekseriyetle Ramazan ayında rağbet edilmesi sebebiyle, Ramazan ayının denk geldiği mevsime göre üzeri süslenir. Bilhassa nar ile süslenmesi geleneksel tercih olsa da diğer göz alıcı renklere sahip olan çilek, kızılcık gibi meyvelerle veya ceviz, antep fıstığı ile de süslenebilir yahut sade olarak da servis edilebilir. Bunun yanında sarma güllaç da yaprakların sütle ıslatılıp yumuşatılması sonrası yapılan başka bir türüdür.
Uzmanlar içerdiği protein, B ve E vitaminleri nedeniyle güllacın bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiğini, bu vitaminlerin sakinleştirici ve stresi azaltıcı etkileri olduğunu, oruçtan ötürü düşen kan şekerinin normal seviyesine gelmesine yardımcı olduğunu ifade ediyor.

Hamur işi, un, su ve katı yağdan (tereyağı veya domuz yağı dahil) oluşan bir hamurdur. Şekerli hamur işleri genellikle şekerleme ürünü olarak da tanımlanır. "Hamur işleri" sözcüğü, un, şeker, süt, tereyağı, katı yağ, kabartma tozu ve yumurta gibi maddelerden yapılmış birçok pişirilmiş ürünleri bildirir. Küçük tartlar ve diğer tatlı pişmiş ürünler de hamur işleri olarak adlandırılır. Fransızca kelime pâtisserie de aynı yiyecekler için kullanılır. Ortak hamur işleri turta, tart, kiş hamuru ve etli börek türlerini içerir.
Hamur, ekmekten ayrılarak daha yüksek yağ içeriğine sahip olur ve bu da kıvamlı bir dokuya katkıda bulunur. İyi bir hamur işi hafif, havadar ve yağlıdır, ancak dolgunun ağırlığını destekleyecek kadar sağlamdır. Bir pasta yaparken, herhangi bir sıvı eklemeden önce yağ ve unun iyice karıştırılması için özen gösterilmelidir. Bu, un granüllerinin yeterince yağ ile kaplanmasını ve gluten gelişmesi olasılığının daha düşük olmasını sağlar. Öte yandan, aşırı karıştırma, hamurları sertleştiren uzun glüten iplikçikleri ile sonuçlanır. Danimarka hamur işi ve kruvasan gibi diğer hamur türlerinde maya ekmeğine benzer bir hamurun tekrar tekrar işlenmesi, tereyağı ile yayılması ve birçok ince tabaka üretmek için katlanmasıyla elde edilir.

Tart hamuru (shortcrust pastry) en basit ve en yaygın hamur işidir. Un, yağ, tereyağı, tuz ve su ile hamurları birbirine bağlamak için yapılır. Bu esas olarak tartlarda kullanılır.
Flaky hamur işi, kat sayısı nedeniyle pişirildiğinde genişleyen basit bir pastadır. Hamur işi, fırında pişirildiğinde fırının ısısında genişleyen tabakalar şeklinde, yağa benzer yağ tabakaları, çoğunlukla tereyağı veya kısaltma ile elde edilir.
Milföy veya puf böreği, pişirildiği zaman genişlemesine veya "şişirilmesine" neden olan birçok katmana sahiptir. Puf böreği un, tereyağı, tuz ve su kullanılarak yapılır. Pasta, ısındığında buharlaştıkça genişleyen su ve katı yağlardan dolayı yükselir.
Şu hamuru (Pate a choux) genellikle krema ile dolu çok hafif bir pastadır. Diğer hamur işlerinden farklı olarak, choux aslında pişirilmeden önceki hamura daha yakındır, bu da onun ekler ve profiterol gibi çeşitli şekillerde olmasını sağlar. Adı, lahana anlamına gelen Fransız choux'dan geliyor. Pişirildikten sonra kaba lahana benzeri şekli nedeniyle bu isim verildi.
Yufka, birçok katmanda kullanılan kâğıt ince hamurdur. Fillo genellikle bir dolgu etrafına sarılır ve pişirme öncesi tereyağı ile fırçalanır. Bu hamur işleri çok narin ve pulludur.

Pasta şefleri, malzemelerle pişirme, dekorasyon ve lezzetlendirme için mutfak yeteneği ve yaratıcılık kombinasyonunu kullanır. Birçok fırınlanmış ürün çok zaman ve odak gerektirir. İş genellikle fiziksel olarak zorlu, detaylıdır ve uzun saatli dikkat gerektiriyor. Pasta şefleri de menüden yeni tarifler hazırlamaktan sorumludur ve restoranlar, bistrolar, büyük oteller, kumarhaneler ve fırınlarda çalışırlar. Pasta pişirme genellikle ana mutfaktan biraz ayrı bir alanda yapılır. Mutfağın bu bölümü hamur işleri, tatlılar ve diğer pişmiş ürünler yapmaktan sorumludur.

Ekmek fırını
Pastane
Donut
Konditorei
Pasta fırçası

Hellimli, Kıbrıs mutfağının önemli yiyeceklerinden hellim ile yapılan bir ekmek/kek türüdür.
Üç yumurta, bir su bardağı yoğurt, yarım su bardağı su ve yarım su bardağı süt ile bir su bardağı sıvı yağ, tuz ve bir kabartma tozunu kek kıvamına gelecek kadar unla karıştırılır. Kıvamına gelen hamurun içine nane, rendelenmiş ya da küçük kü şeklinde kesilmiş hellim, kavurulmuş soğan katilip tekrar iyice karıştirilir. Daha sonra yağlanmış bir kek kabına konulup üzerine susam ve garacocco serpilir. 180° derecede fırına verilen hellimi 50-60 dakika fırında pişirildikten sonra servis yapılır.
Hellimli, hellimin en popüler ve versatil kullanılış sekillerinden biri ve Kıbrıslılar arasında özellikle kahvaltı, çay ve özel gün kutlamalarında yapılıp ikram edilir.

Kıbrıs-Türk Mutfağı, Akdeniz'in Tadı - Hellim 8 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hengel, hangel veya hingel (Türkçe: Hangel / Hengel, Kürtçe: Xingal, Azerice: Xıngal / Xəngəl, Dağıstan: Hinkal), Kafkasya'da ortaya çıkmış içsiz-içli bir tür mantıdır. Türkiye'de Artvin ve çevresinde (özellikle Şavşat ilçesinde), Ardahan,Çorum, Sivas, Doğu Karadeniz, Erzurum, Kars'ta yapılır. Dağıstan başta olmak üzere Kafkasya'nın hemen her yerinde benzer ad ile bilinir. Bunun yanında içine patates konulan bir versiyonu da vardır.
Hamur merdane ve oklava yardımıyla açılır. Açılan büyük hamur, oklavaya sarılır. Sarıldığı yerin ortasından uzunlamasına kesilir ve oklava kaldırılır. Bütün hamur, uzun uzun kesilmiş ve üst üste konulmuş, hizalanmış olur. Daha sonra o hamur enlemesine kare olacak şekilde kesilir. Pişirilirken yapışmamaları için birbirlerinden ayrılır isteğe göre biraz kurutulur ya da kurutulmadan kaynar suya atılır. Yumuşayana kadar pişirilir. Sarımsaklı yoğurt ve yağda kavrulmuş kırmızı biber ve salça ile servis yapılır. Bunun yanında hengel, yapıldığı yöreye göre çeşitlilik gösterebilir.

Erzurum Mantısı/Erzurum Hıngeli 11.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Zeyniler hınkalı 15.02.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Bursa için coğrafi işaret almıştır.

Mantı
Hinkali
Yumurta pilavı

Jésuite, Fransız mutfağına ait bir hamur işi türüdür. Üçgen şeklinde hazırlanmış olan milföy hamurunun franjipan kreması ile doldurulması ardından üzerine dilimlenmiş badem ve pudra şekeri serpilmesi ile hazırlanır. Jésuite, Fransızca "Cizvit" anlamına gelmektedir ve görüntüsünün üçgen şeklinde olması cizvit şapkasına referans vermektedir.
Uruguay'da Jesuita olarak bilinen benzer isimli bir yiyecek bulunur. Jesuita, Arjantin başta olmak üzere birçok Güney Amerika ülkesinde yaygın bir şekilde tüketilir. Arjantin'de oldukça popülerdir ve Fosforito olarak isimlendirilir. Fosforito dikdörtgen şeklinde olup, jambon ve peynirle doldurulmuş ve üzeri tatlı bir kabukla kaplanmış milföy hamurundan yapılır. Portekiz ve İspanya'da jesuíta olarak bilinen muhallebi ile doldurulmuş puf böreğinden oluşan tatlı bir hamur işi bulunur. Almanya'da ise üçgen şeklinde kesilmiş muhallebi dolgulu hamur işine Jesuitermützen adı verilir.

Kalburabastı (Hurma, Hurmašice" veya "Hurme"), adını  hamuru bir kalbura ya da kevgire bastırıldığı için almıştır. Şerbetli bir tatlıdır. Hamur için malzeme olarak margarin, un, yoğurt, sıvı yağ, yumurta, kabartma tozu, ceviz içi kullanılır. Şerbeti için toz şeker, su, limon suyu kullanılır. Yunanistan'da yapılan melomakarono tatlısı kalburabastının ballı ve karanfilli çeşididir. Abhaz mutfağında benzer tatlı hurmitadır.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de kalburabastı tarifi vardır. Hurma olarak tarif verilmiştir. Tarifi:Yarım kıyye miktarı dakîk-i hâstan eleyip vasat kepçe ile bir kepçe erimiş rûgan-ı sâde ve kabul ettiği kadar durulmuş küllü su ve az tuz ile gereği gibi yoğurup el ile oklava gibi uzatıp hurma miktarı bıçak ile kestikten sonra tek tek ince çubuklu sepet üstünde yuvarlayıp kızgın yağda kızartıldıkta kepçe ile çıkarıp kıvamlıca kaynar asel veya şeker içine atıp bir miktar durdukta yine çıkarıp tabağa nizamiyle istif ve tenâvül buyrula.

Malzemeleri; tereyağı, kuyruk yağı, buğday unu, yoğurt, yumurta, kabartma tozu, pancar şekeri, ceviz içi, su, limon suyudur. Aksaray Şeker Böreği 20.04.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Hamur için malzemeler; buğday unu, tereyağı, ayçiçek yağı, kabartma tozu, süt, ceviz içi, elma sirkesi ve sudur. Şerbet için malzemeler; beyaz şeker, su ve limon suyudur. Afyonkarahisar Hurma Baklavası / Afyon Hurma Baklavası 23.05.2022  tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

https://www.nefisyemektarifleri.com/kalbura-basti-yunanistan-usulu-melomakarona 18 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tulumba

Karpatka, Polonya mutfağına özgü vanilyalı puding veya muhallebi ile doldurulmuş bir tatlı türüdür. Bazı tariflerde iki farklı hamur tipi beraber kullanılır. Bunlardan birincisi taban kısmında kullanılan tart hamuru ikincisi ise şu hamurudur. Taban kısmı için tart veya şu hamurundan herhangi biri kullanılabilir. Tatlının tabanı marmelatla hafifçe kaplanır ve ardından muhallebi veya kremayla doldurulur daha sonra ise üstüne bir tabaka şu hamuru yerleştirilir. Tatlının üstüne konulan şu hamurunun üzerine serpiştirilen pudra şekerinin Karpat Dağları'nın karla kaplı zirvelerini anımsatması nedeniyle tatlı Karpatka olarak isimlendirilmeye başlamıştır. Geleneksel olarak yapılan karpatka, çay ve kahvenin ile beraber servis edilir.

Tatlının kökeni tam olarak bilinmemekle beraber büyük olasılıkla 1950'lerin ya da 1960'ların başında ortaya çıktığı tahmin edilir. 1970'ler ve 1980'lerin sonrasına doğru gittikçe yaygınlaşmaya başladı. Tatlının adı ilk kez 1972 yılında bir grup filoloji öğrencisi tarafından kullanılmış veya kaydedilmiştir.

Katmer, Türk mutfağında ve Orta Asya'da yaygın olarak yapılan, hamurun yaklaşık 2 mm kalınlığında açılıp arasına yağ, haşhaş, tahin, antep fıstığı ya da kaymak konulup 4-5 kez katlanarak saçta pişirilmesi ile elde edilen hamur işi yiyecektir.

Katmer Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde özellikle Gaziantep ve civarında tatlı olur ve antep fıstığıyla yapılır. Ege Bölgesinde tuzlu bir hamurişidir ve genellikle tahinle yapılır. Uzun yıllar sadece haşhaş ekimine onay verilen Afyon ve Uşak illerinde haşhaş ezmeli katmer yaygınken son yıllarda haşhaş ezmesinin diğer illerde de rahatlıkla elde edilebilmesinden dolayı haşhaş ezmeli katmer bu illerin dışında da sıklıkla görülür. Afyon, Kütahya ve Uşak'ın kendilerine has hamur işlerinden biridir.

Sivas katmeri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Antep katmeri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kilis Katmeri yüzyıllardan beri Kilis İlinde geleneksel olarak üretilen bir tatlı çeşididir. Elle serpme tarzında açılan zar halindeki hamur içerisine, Kilis Keçisi ve İvesi ırkı koyunlardan sağılan sütten yöreye özgü yöntemle elde edilen katmanlar halindeki kaymak konulur, kare şeklinde kapatılıp yörede üretilen sadeyağda çift taraflı kızartılır. Kızartılan katmer dilimlenerek üzerine önceden kaynatılmış ve soğutulmuş şerbet dökülür. Pudra şekeri, çekilmiş fıstık ve tarçın serpilerek sıcak servis yapılır. Kilis katmeri Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kayseri Katmeri 20.08.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Afyonkarahisar Haşhaşlı Katmer 01.12.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Erbaa Katmeri  tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kedidili (İtalyanca: savoiardi, romanize: savo-yardi) veya diğer ismiyle Napoli bisküvisi, un, şeker, yumurta ve vanilya ile yapılan 3 cm kalınlığında ve 5–6 cm uzunluğunda bir tür bisküvidir.

Kedi dili bisküvilerinin 14. yüzyılda Savoy Sarayı'nda ortaya çıktığı ve Fransa Kralı'nın ziyareti vesilesiyle üretildiği belirtilmektedir. Bu bisküviler, özellikle sarayın genç üyeleri tarafından beğenilmiş ve yerel mutfağın bir örneği olarak misafirlere ikram edilmiştir.

6 çorba kaşığı un
6 çorba kaşığı şeker
5 yumurta
Yarım paket vanilya
Limon veya portakal kabuğu rendesi
Pudra şekeri

Yumurtanın sarısı akından ayrılır. Yumurta sarılarının içine şeker, vanilya ve limon kabuğu rendesi konulup tel çırpıcı ile açık sarı renk alıncaya kadar hızlıca çarpılır. Yumurta aklarının içine ise bir tutam tuz konup tel çırpıcı ile katı kar haline getirilir.
Un elenir ve ilk karışımın içine konulup hafifçe karıştırılır ve arkasından hemen diğer ak karışımı da konulup beraberce kısa süreli karıştırılır. Sulanmaması için çok fazla karıştırılmamalıdır.
Yanmaz kâğıt yayılmış tepsiye huni haline getirilmiş naylon torbadan aralıklı olarak 5-6 santimetre uzunlukta sıkılır. Üzerine hafif pudra şekeri serpilerek hafif sıcaklıkta bir fırında açık pembe renge gelene kadar pişirilir.

Kete Doğu Anadolu Bölgesi, Doğu Karadeniz ve Güney Kafkasya'da da tüketilen bir şekerli ekmek çeşididir. Yapılan bölgeye göre farklılıklar göstermektedir. Türkiye'de başta Gümüşhane, Bayburt, Erzincan, Artvin, Ardahan, Kars, Van gibi illerde yapılır.

Bayburt ketesini diğer illerden ayıran en temel özellik kete içine unla tereyağı kavrularak konulan bir iç malzemesinin konulması ve Bayburt'ta "gav" denilen topraktan yapılan gömme tandırda yapılmasıdır ki tandıra kete vurulmadan önce muhakkak lavaş pişirilir ki tandır kıvama gelsin, bu yönleriyle diğer illerden ayrılır.
Bayburt Ketesinde süt, tereyağı, maya, tuz, buğday unu ve yumurta sarısı malzemeleri bulunur. Ayrıca iç harcı un ve tereyağından oluşur. Rulo şeklinde pişirilen Bayburt Ketesi servise hazır hale getirilir. Bayburt Ketesi uzun yıllardır yörede üretilen ve yöre ile özdeşleşmiş kültürel değerdir. Bayburt Ketesi  08.06.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kars ilinde günlük gıda tüketiminde önemli bir yer tutar. Kete, ilk olarak bu bölgeden çıkmış, daha sonra diğer bölgelere yayılmıştır. Sarıkamış' ta kete içine kavrulmuş un eklenerek ve ev yapımı tereyağı kullanılarak yapılır. Kars Ketesi 25.05.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Erzurum'da da çok fazla yapılmaktadır. Yapılışı şu  şekildedir: Açma kete un, yağ, tuz, biraz şeker, yaş maya ve su ile yoğrulduktan sonra bir saat kadar bekletilir ve dinlenen hamurdan alınan bezeler oklava yardımı ile orta incelikte bir yufka halinde açılarak, üzerine eritilmiş tereyağı sürülür. Hamurlar rulo haline getirilip küçük parçalara bölünür, daha sonra kesilen bu parçaların iki tanesi birleştirilmek şartıyla arasına isteğe göre ceviz, un kavurması, peynir (istenirse çikolata) koyulur ve hamur, yağlanmış tepsiye konulup yüksek ayarlı fırına verilerek pişirilir. Erzurum Ketesi 20.01.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Kayseri gibi farklı yörelerde içi boş ya da un kavurmalı olup açma kete olarak yapılmaktadır. Özellikle bayramlarda özel tandırda yapılan geleneksel bir hamur işidir.

Posof'ta ise helvalı (içli kete) olarak da çeşitleri vardır.

Siirt'de yapılan kete çeşididir. Siirt Kadêsi de denir.

Van'da yapılan kete çeşididir. Van Kadêsi de denir.

Kastamonu'da yapılan kete çeşididir.

Artvin Şavşat Ketesi 03.05.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Gümüşhane Kelkit Ketesi 02.12.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Hatay yöresinde yapılan iç harcı haşlanmış buğday ve şekerin karıştırılmasıyla  elde edilen tatlı bir hamurişi türüdür.

Hakkari'de yapılan kete çeşididir. Hakkari Kadêsi de denir. Hakkari Kadesi 11.01.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Azerbaycan'da yörelere göre çeşitleri vardır. İrevan ketesi, Karabağ ketesi, Ordubad ketesi, Nahçıvan ketesi (Şomu ketesi, karışıq göyerti ketesi, çiriş ketesi, mercimek ketesi)

Ermenistan'da yörelere göre çeşitleri vardır. Ermenistan'da Gata ve Nazook çeşitleri vardır.

Konditorei tipik olarak çok çeşitli hamur işi sunan ve bir kafe ve restoran olarak da hizmet veren bir şirkettir. Bunlar Almanya, Avusturya, İsviçre, Danimarka, İsveç, Çekya, İsrail ve daha pek çok ülkede bulunmaktadır. Ancak konditorei'nin kültürü ve işlevi yerlere göre değişebilir. Almanya, Avusturya, İsviçre ve İsrail'de bir konditorei'ye gitmek öğleden sonra bir pasta, biraz kahve ya da sıcak çikolata tüketmek için popüler bir gelenekdir. Benzer bir kültür, Danimarka ve İsveç gibi merkezi Avrupa trendlerinden etkilenen bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde de mevcuttur. Kondüratör olmak için, özel fırıncı, geniş bir çıraklık veya uzmanlık eğitimi programı gerektirir.
Bir konditorei'de, evde veya başka bir fırından getirilebilecek hamur işleri satıyor. Yaygın olarak çeşitli kahveler, alkolsüz içecekler ve çok sayıda alkollü içecek de satıyorlar. Daha büyük konditorei'de ayrıca dondurma ve çikolatalar da servis edilmektedir.
Tipik menüden farklı olarak, bir konditorei restorandan farklıdır, bu, öğleden sonra ve akşam olmak yerine sabah ve öğleden sonra olma eğilimindedir.

Demel
Pâtisserie
Feuilletine
Boulangerie
Brasserie

Koulourakia veya Koulouria olarak bilinen genellikle Paskalya döneminde yapılan ve Kutsal Cumartesi'den sonra yenen geleneksel bir Yunan tatlısıdır. Pontus Rumcasında kerkele olarak isimlendirilir. Koulourakia geleneksel tarifinde vanilya, tereyağı ve şeker bulunur ve hamur işi at nalı, yunan harfleri, saç tokası veya saç örgüsü şeklinde örülebilse bile en yaygın örgü şekli yılan şeklinde örülmesidir. Hamur işi fırınlanmadan önce fırça ile üzerine yumurta sarısı sürülür bu sayede üstünün daha iyi pişmesi sağlanır. Bazı tariflerde hamurun üzerine susam serpilirken, bazı tariflerde hamurun ortasına karanfil konur. Tatlı veya atıştırmalık olarak kahve ve çayla beraber servis edilir. Hamur işinin yılan şeklinde örülmesinin sebebi Antik Girit'te yaşayan Minosluların dini uygulamalarının bir parçası olan yılanın iyileştirici gücü olduğuna inanmasına dayanmaktadır.

Koyu krema pişirilmiş bir süt veya krema ve yumurta sarısı karışımına dayanan çeşitli mutfak terkipleridir. Ne kadar yumurta veya kıvam arttırıcı kullanılmasına bağlı olarak, muhallebi, ingiliz kreması veya pasta kremasına kadar değişebilir. En yaygın olan koyu krema tatlılar veya tatlı sosu olarak kullanılır ve tipik olarak şeker ve vanilya içerir. Bazen un ve mısır nişastası, pasta kreminde veya krem peyniri olarak eklenir.
Koyu krema tatlı bir sos olarak kullanılabilir ve buna göre daha farklı yemekler hazırlanır: tatlılar, mousse, sufle, puding ve kremler. Pastacılık ürünlerinin hazırlanmasında koyu krema yaygın olarak kullanılır: kek üzerine dökülür ve keklere (Napolyon pastası, Boston kremalı pasta) batırılır, ayrıca ekler, profiterol), tart ve tartelette, yumurtalı tart ve diğer tatlılar (pandispanyalı tatlı, chawan-musi, crème brûlée da doldurulur. Ayrıca temelinde, dondurma hazırlanır.

Koyu krema içeren tarifler tatlı kategorisinde listelenir ve şunları içerir:

Bird's Custard

Krokanbush (Fransızca: croque-en-bouche), şu hamurundan yapılan kremalı dolgulu hamur toplarının koni şeklinde üst üste dizilmesi ve karamel iplikleri ile kaplanması sonucunda yapılan bir Fransız tatlısıdır. Bazı türlerinde badem şekeri, çikolata ve yenilebilir çiçeklerle süsleme yapılabilirken, bazı türlerinde ise makaron veya ganaj kullanılarak dış kaplama yapılabilir. İtalya ve Fransa'da genellikle düğün, vaftiz töreni veya ilk komünyon gibi etkinliklerde servis edilir. Tatlının adı Fransızca "ağızda çatırdayan şey" anlamına gelen croque en bouche ifadesinden gelmektedir.

Krokanbush'ı ilk yapanın kim olduğu tam olarak bilinmemektedir. Genellikle 1815'te Le Pâtissier Royal Parisien isimli yemek kitabında bu tatlıdan bahsettiği için tatlının mucidi Antonin Carême olarak düşünülür fakat aynı tatlıdan 1806'da André Viard'ın Le Cuisinier Impérial adlı mutfak ansiklopedisinde ve Antoine Beauvilliers'in 1815 tarihli L'Art du Cuisinier adlı eserinde de bahsedilmiştir. Viard'ın yemek ansiklopedisi ve metinlerinde büyük ziyaretlerde yemeklerin arasında servis edilen, hem tuzlu hem de tatlı olan gösterişli bir tatlı türü olarak tanımlanmıştır.

Kruvasan (Fransızca: Croissant, telaffuzu: 

Hilal şeklinde hamur işleri yapma geleneği, binlerce yıllık bir mirasa sahip olup günümüzde Cezayir’in tcharek'i, Fas’ın kaab el gazel'i veya 17. yüzyılda Türkler’in Avrupa’ya getirdiği sanılan Türkiye’nin ay çöreği gibi tatlı hamur işlerinde hâlâ sürdürülmektedir. Bunlar arasında kruvasanın öncüsü olarak kabul edilen kifli, Avusturya’nın Viyana kentindeki fırıncılara dayandırılır ve ilk kez XIII. yüzyılda adına rastlanır. 
Kruvasanın ortaya çıkışıysa 1839 civarında Viyanalı subay August Zang tarafından Paris'teki rue de Richelieu (Richelieu Caddesi)'de açılan Boulangerie Viennoise (Viyana Fırını) adlı mekanda olmuştur. Burada kifli de dahil Viennoiserie (Viyana usulü) çörekler ve unlu mamuller pişirip satan Zang, kiflinin tarifinde bazı değişiklikler yaparak yeni bir çeşit geliştirmiştir. Parisliler bu ürünü çok sevmiş ve şekli nedeniyle hilal anlamına gelen "croissant" adını yakıştırmışlardır. Diğer fırınların aynı ürünün taklitlerini yapmaya başlamasıyla da ünlenmiştir. Kruvasan adının geçtiği en eski kaynak, 1853 yılında yayınlanan Payen'in bir kitabıdır. Kitapta "lüks çörekler sadece 'İngiliz muffinleri'nden ibaret değildir, bunlara 'kruvasanlar' da eşlik eder" ifadesi yer almaktadır.İlk tarif 1891'de yayınlandı, ancak bugünkü tariften farklıydı. 1915 yılında Sylvain Claudius Goy, kruvasanın Fransız usulü tarifini kağıda döken ilk isim oldu. Goy, bu tarifte Zang gibi brioche hamuru kullanmak yerine katmanlı ve lamine edilmiş mayalı ekmek hamuru kullanmıştır.

70'lerin sonlarında fabrikada üretilen hazır ve dondurulmuş hamurların piyasaya sürülmesiyle kruvasanlar uzman olmayan personelce bile kolayca yapılabilen bir fast food ürünü haline geldi. La Croissanterie markası gibi kruvasan dükkanları, Amerikan tarzı fast food'a karşı Fransa'nın verdiği bir yanıt olarak ortaya çıktılar ve bu dükkanlarda satılan kruvasanların %30–40’u 2008 itibarıyla dondurulmuş hamurdan pişiriliyordu. Böylelikle kruvasan, baget ekmeği ve kamember peyniri gibi Fransız kültürünün simgelerinden birine dönüştü.

Kruvasanın ortaya çıkışıyla ilgili pek çok efsane vardır. Bu efsanelerden birine göre şafak sökmeden kalkıp fırınlarını hazırlayan Viyanalı fırıncılar 1683'teki kuşatma sırasında (diğer kaynaklara göre ise daha önceki Viyana veya Budin kuşatmaları sırasında) gecenin karanlığından faydalanarak şehrin surlarının altında tünel kazan düşmanın çıkardığı gürültüyü duymuş ve bunu haber vererek düşman baskınını engellemişlerdir. Bu zaferi kutlamak için de Osmanlı sancağını andıran bir şekle sahip Hörnchen (anlamı "küçük boynuz") adında çörekler pişirilmiştir.
Yine bir başka efsaneye göre kifli, Avusturyalı Marie Antoinette tarafından Fransa'ya getirilmiştir. XVI. Louis ile evlendirilmesinden sonra Avusturya çöreklerini çok özlediği için Viyana'dan bir aşçı çağırttığı söylenir. Aynı dönemde Versay Sarayı'ndaki ayaklanma sırasında halkı sakinleştirmek için çörekler dağıtılmış ve insanlar bu çöreği ilk kez bu sayede tatmışlardır. İşte bu nedenle Fransa'nın ulusal bayramı bazen kruvasan günü olarak da kutlanır.
Bu türden efsanelerin doğruluğu şüphelidir, zira bunlar yalnızca nesilden nesile aktarılan rivayet ve söylencelerden öteye geçmezler.

Fransız usulü tarifte kruvasan hamuru; un, tereyağı, su, maya ve çok az şeker gibi sadece birkaç malzemeden yapılan bir milföy hamurudur. Yumurta akı ise sadece üzerine sürülerek kabuğa çıtırlık ve renk vermesi için kullanılır. Normal milföy hamuru ile aynı şekilde hazırlanır, ancak tereyağının sarıldığı hamura pişirme öncesinde ve sırasında hamurun kabarmasını sağlayan hamur mayası koyulur. Bu hamur, kruvasanın en belirgin özelliği olup pain au chocolat veya kouign amann gibi pek çok başka tarifte de kullanılır. Laminasyon sırasında un ve tereyağından yapılan hamur, ince ve çok katmanlı bir hale gelmesi için birkaç kez katlanır. 
Tadında ona özgü ve benzersiz kıvamını veren tereyağının aroması hakimdir. Tereyağının baskın olması, kruvasanı hem tuzlu hem de tatlı tariflerde kullanmak için ideal kılar. İçinde bol miktarda hava boşluğu bulunur; bu boşluklar düzensizdir ve bazı yerlerde neredeyse hiç yoktur. Dış kısmı oldukça gevrektir, buna karşın yüksek tereyağı oranına rağmen iç kısmı son derece yumuşaktır. 
Fransa'da kruvasanlar geleneksel olarak dolgusuz sunulur ve üzerine tereyağı sürülmeden yenir. Ancak menşe ülkesi dışında kruvasanlar çeşitli malzemelerle doldurularak servis edilir. Çikolata, şarküteri ürünleri ve daha pek çok malzemeyle doldurulmuş kruvasanlar da mevcuttur.

Fabrikada üretilen bir kruvasandan daha fazla kâr edilirken bir fırıncı geleneksel usulde kruvasan yapmak için üç güne ihtiyaç duyar. Bu nedenle birçok ülkede kruvasanların büyük bir kısmı fabrikada üretilmektedir. Tüketiciler tarafından tereyağı daha lezzetli bulunsa da 32 °C’lik düşük erime noktası nedeniyle üretim hattında kullanılması pek uygun değildir. Sıcaklık sıkı bir şekilde kontrol edilmezse kullanılan tereyağı sarma ve mayalama işlemleri sırasında eriyerek çok katmanlı yapıyı bozacaktır. Öte yandan margarin türleri hamurla çalışmayı kolaylaştırdığı için fabrikalarda katlama aşamasında yaygın olarak kullanılır. Sonuçta ortaya çıkan ürün, şekil açısından geleneksel kavisli şeklinden uzaklaşarak tamamen düzleşir.

Poğaça
Boyoz
Torpil (tatlı)

Kurabiye, un, yağ, badem, fıstık, fındık, kakao gibi malzemelerle yapılan Orta Doğu ve Balkanlar'a özgü bir çeşit bisküvidir.

Dilbilimci Sevan Nişanyan'ın açıklamasına göre Türkçeye Farsçadaki gulābiya (gül suyu ile yapılan küçük hamur işi) sözcüğünden türeyerek girmiştir. Arapçadaki ġurābiye / ġuraybiye sözcüğü ise Türkçe aracılığıyla geçmiştir.

Kurabiyenin ilk kez 7. yüzyılda İran'da yapıldığı düşünülmektedir. Bölgedeki şeker kullanımından kısa bir süre sonra ortaya çıkan kurabiyeye, yazılı olarak ilk defa 10. yüzyılda yazılmış Arapça yemek kitabı Kitab al-Ṭabīḫ'te rastlanmaktadır. Kurabiyenin Osmanlı mutfağına 15. yüzyılda girdiği düşünülmektedir.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de kurabiye tarifleri vardır.

Bademli kurabiye
Acı badem kurabiyesi
Baharatlı kurabiye
Ballı tarçınlı kurabiye
Cevizli kurabiye
Çikolatalı kurabiye
Bal kabaklı çikolata parçacıklı kurabiye
Çikolatalı çatlak kurabiye
Damla çikolatalı kurabiye
Fıstık ezmeli kurabiye
Fıstık ezmeli ve çikolatalı kurabiye
Muzlu fıstık ezmeli kurabiye
Tahinli çikolatalı kurabiye
Kartopu kurabiye
Limonlu kurabiye
Lor kurabiyesi
Naneli çikolata parçacıklı kurabiye
Osmaniye kurabiyesi
Pastane kurabiyesi (landöşe)
Portakallı kurabiye
Portakallı Şam kurabiyesi
Renkli drajeli kurabiye
Tahinli kurabiye
Tahinli çikolatalı kurabiye
Un kurabiyesi
Üzümlü kurabiye
Yılbaşı kurabiyesi

Baharatlı tuzlu kıtırlar
Bahçıvan kurabiyesi
Çatal çörek
Kaşarlı dilimler
Kurutulmuş domatesli peynirli kurabiye
Labne peynirli kurabiye
Limonlu mahlepli kurabiye
Lorlu lokmalar
Mahlepli kurabiye
Otlu kurabiye
Peynirli bisküvi
Peynirli kurabiye
Susamlı kurabiye
Susamlı simit kurabiye
Temel tuzlu kurabiye
Tuzlu çubuklar

Dolgulu tuzlu kurabiye (poğaça)

Alkol yoksunluk sendromu, bir süre aşırı kullanımdan sonra alkol kullanımının azaltılmasının ardından ortaya çıkabilecek bir dizi semptomdur. Semptomlar tipik olarak anksiyete, titreme, terleme, kusma, hızlı kalp atış hızı ve hafif ateşi içerir. Daha şiddetli semptomlar nöbetler, halüsinasyonlar ve deliryum tremensleri (DT'ler) içerebilir. Semptomlar tipik olarak son içkiden altı saat sonra başlar, 24 ila 72 saatte en kötüdür ve yedi gün sonra düzelir.
Alkol yoksunluğunun tipik tedavisi, klordiazepoksit veya diazepam gibi benzodiazepinlerle yapılır. Genellikle verilen miktarlar bir kişinin semptomlarına dayanmaktadır. Tiamin rutin olarak önerilir. Elektrolit sorunları ve düşük kan şekeri de tedavi edilmelidir. Erken tedavinin sonuçları daha iyi olur.

Alkol yoksunluk sendromunun uygun şekilde yönetilmemesi kalıcı beyin hasarına veya ölüme yol açabilir. Alkol yoksunluğuna bağlı beyin hasarının, NMDA antagonistleri, kalsiyum antagonistleri ve glukokortikoid antagonistlerinin uygulanmasıyla önlenebileceği öne sürülmüştür.

Alprazolam, kaygı-endişe giderici (anksiyolitik) olarak ve panik bozukluklarında kullanılan benzodiazepin türevidir. Myasthenia gravis, akut dar açılı glokomda kontrendikedir. Gebe ve emziren annelerde kullanılmamalıdır. Xanax® ismi Pfizer firmasının ticari markasıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde bağımlılık riski ve kötüye kullanımı engellemek için yeşil reçete ile satılması zorunludur.
Yaygın yan etkiler arasında uyku hali, depresyon, baş ağrısı, yorgun hissetme, ağız kuruluğu ve hafıza sorunları bulunur. Sedasyon ve yorgunluğun bir kısmı birkaç gün içinde düzelebilir. Yanlış kullanımla ilgili endişeler nedeniyle, bazı doktorlar alprazolamı panik bozukluğu için ilk tedavi olarak önermemektedir. Yoksunluk ya da ribaund semptomları kullanım aniden azalırsa oluşabilir; haftalar veya aylar içinde dozun yavaş yavaş azaltılması gerekebilir. Diğer nadir riskler arasında inhibisyon kaybı nedeniyle intihar görülebilir. Alprazolam, diğer benzodiazepinler gibi GABAA reseptörü üzerinde etki gösterir.
Alprazolam etken maddesini içeren ilaçlar değişik ülkelerde farklı ticari adlarla veya etken maddenin adı ile pazarlanmaktadır.

Her hasta için optimum Xanax® dozu saptanmalıdır. Aşağıdaki günlük dozaj tablosu birçok hastanın gereksinimine uyabilir. Yüksek dozaj gerektiğinde, günlük dozlarından önce akşam dozları arttırılmalıdır. Günlük doz anksiyetede başlangıç için günde 3 kez verilmek üzere 0.25-0.5 mg ve daha sonra birkaç doza bölünmüş halde 0.5–4 mg; depresyonda başlangıç için günde 3 kez verilmek üzere 0.5 mg ve daha sonra birkaç doza bölünmüş halde 1.5-4.5 mg; geriyatrik hastalarda günde 2-3 kez verilmek üzere 0.25 mg, daha sonra birkaç doza bölünmüş halde 0.5-0.75 mg; panikle birlikte görülen hastalıklarda başlangıç için yatarken 0.5-1.0 mg ve daha sonra doz, yanıta göre ayarlanmalıdır, doz artırımları 3-4 günde 1 mg dan daha hızlı yapılmamalıdır.

Anksiyolitik etkilidir. Anksiyete durumları: Bu tür hastalarda görülebilen belirtiler; anksiyete, gerginlik, ajitasyon, uykusuzluk, korku, çabuk sinirlenme ve/veya çeşitli bedensel yakınmalarla beliren otonom sinir sistemi hiperaktivitesi. Karma anksiyete-depresyon durumları: Bu tür hastalarda anksiyete ve depresyon belirtileri birlikte bulunur. Nörotik ya da reaktif depresyon durumları: Bu tür hastalar, öncelikle depresif bir ruhsal durum ya da ilgi kaybı ve zevk alma duygusu kaybı göstermektedir. Bunlarda, genellikle anksiyete, psikomotor ajitasyon ve uykusuzluk vardır. Diğer karakteristik belirtiler arasında uyku bozuklukları, vücut ağırlığında değişmeler, bedensel şikayetler, kognitif bozukluklar, enerji azalması, değersizlik ya da suçluluk duyguları veya ölüm ve intihar düşünceleri vardır. Primer depresyon belirtisi psikomotor yavaşlama olan hastalarda; bipolar depresyon teşhisi konmuş hastalarda ve psikotik belirtiler gösterenlerde alprazolam kullanılmamalıdır. Başka hastalıklara eşlik eden anksiyete durumları, karma anksiyete-depresyon ya da nörotik depresyonlar: Bu tür hastalara örnek olarak, alkol abstinansının kronik aşaması, fonksiyonel ya da organik nitelikteki mide-bağırsak, kalp-damar ve deri hastalıkları gösterebilirler. Altı ayı aşan uzun süreli tedavilerde alprazolamın etkinliği, sistematik klinik denemeler yoluyla kanıtlanmamıştır. İlacın yararlılığı her hastada belli aralıklarla değerlendirilmelidir.

Alprazolam, benzodiazepinlere aşırı duyarlılık gösterdikleri bilinen kişilerde kontrendikedir.

Bağımlılık yapıcı etki gösterebilir. Alprazolamın primer teşhisin şizofreni olduğu hastalarda kullanılması önerilmemektedir. Alkolikler ve uyuşturucu alışkanlıkları gibi hastalar drog alışkanlığına ve bağımlılığına eğilim gösterdikleri için, bu tür hastaların benzodiazepinlerle tedavi altındayken, dikkatli bir denetim altında tutulması gerekir. SSS üzerine etki gösteren diğer ilaçlarda olduğu gibi, alprazolam kullanırken uyku hali veya baş dönmesi gelişmediği saptanıncaya kadar hastalara motorlu araç ya da tehlikeli makine kullanmamaları öğütlenmelidir. Diğer benzodiazepinlerde olduğu gibi, alprazolam tedavisini birdenbire durdurmaktan kaçınılmalıdır. Ani kesmenin sonuçlarını önlemek için dozaj tedricen azaltılmalıdır. İlacın ani bırakılması sonucu disfori, uykusuzluk, karın ve kas krampları, kusma, terleme, tremor ve bazen konvülziyonları kapsayabilen majör bir sendrom görülebilir. Bu belirti ve bulgulara, özellikle daha ciddi olanlarına genellikle uzun sürelerle aşırı dozlar alan hastalarda daha sık rastlanmaktadır. Yine de, terapötik düzeylerde benzodiazepinlerle tedavinin birdenbire kesilmesinden sonra da abstinans belirtilerinin geliştiği bildirilmiştir. Sonuç olarak, tedavinin birdenbire durdurulmasından kaçınılmalı ve dozaj tedricen azaltılmalıdır. Böbrek ya da karaciğer fonksiyonu bozukluğu olan hastaların tedavisinde geçerli önlemlere uyulmalıdır. 18 yaşından küçük çocuklarda alprazolamın etkinliği ve güvenliği kanıtlanmamıştır. Birçok incelemede, gebeliğin ilk 3 ayında minör trankilizanlara (klordiazepoksid, diazepam ve meprobamat) bağlı konjenital oluşum bozukluğu rizikosunda artışa değinilmiştir. Bu tür ilaçların kullanımında acil durumların söz konusu olması çok seyrek olduğundan. gebeliğin bu döneminde alprazolam kullanımından kaçınılmalıdır. Birçok ilaç anne sütüne geçebildiğinden, kural olarak, ilaç kullanan annelerin emzirmemeleri ögütlenmektedir.

Gelişebilecek yan etkiler genellikle tedavinin başlangıcında gözlenir ve çoğunlukla tedavinin devamı sırasında veya dozaj azaltıldığında kaybolur. Alprazolam tedavisi sırasında en yaygın olumsuz reaksiyonun uyku hali olduğu saptanmıştır. Daha az yaygın reaksiyonlar ise baş dönmesi, görme bulanıklığı, koordinasyon bozuklukları, çeşitli mide-bağırsak ve otonom sinir sistemi belirtileridir. Stimülasyon, ajitasyon, konsantrasyon güçlükleri, konfüzyon, halüsinasyonlar veya davranış üzerindeki başka olumsuz etkiler seyrek olgularda ve gelişigüzel bir biçimde görülmüştür.

Alprazolam'ın da dahil olduğu tüm benzodiazepin tipi ilaçlar narkotik analjeziklerle, barbitüratlarla ya da alkolle birlikte kullanıldıklarında birbirilerinin etkilerini karşılıklı potansiyelize ettiklerinden, MSS üzerindeki mevcut etkileri arttırabilir ve ciddi solunum depresyonu yaratma riski yüksektir.

Baş dönmesi, kişinin uzaydaki konumunu algılayamaması ve dengesini kaybetmesi. Baş dönmeleri çok çeşitli nedenlerle gerçekleşebilir. Büyük bir kısmı tıbbi nedenlerle meydana gelirken kendi ekseni etrafında bir süre dönmek gibi oryantasyonu bozucu suni nedenlerle de baş dönmesi tetiklenebilir. Bazen düşme hissi veya sersemleme ile birlikte görülebilir. Baş dönmeleri aşağıdaki başlıklar altında incelenir:

Vertigo: Kişinin kendisi ya da çevresindeki nesneler dönüyormuş (yuvarlanıyormuş) hissine kapılması. Vertigo bazen mide bulantısı veya kusma ile birlikte gerçekleşir. Baş dönmesi vakalarının yaklaşık %25'i vertigo sınıfına girer.
Disequilibrium: En belirgin özelliği dengeyi kaybetmek ve belirli bir yöne doğru düşmektir. Bu sorunda genellikle mide bulantısı veya kusma görülmez.
Presenkop: Baş dönmesi ile birlikte kasların boşalması ve bayılacak gibi hissetmektir. Presenkoptan bir sonraki aşama senkop yani bayılmadır.
Bu sınıflara girmeyen baş dönmeleri genellikle psikiyatrik nedenlerle gerçekleşir. Suni nedenlerle gerçekleşenler (dans esnasında, lunapark oyuncaklarında vb.) haricindeki baş dönmeleri çeşitli sağlık sorunlarının habercisi olabilir ve bir doktora başvurulmalıdır.

Dengeyi korumak için iç kulak, gözler, kaslar, iskelet ve sinir sistemi ‘ni kapsayan vücudun birden fazla parçası gerektiğinden birçok koşul baş dönmesine neden olur. Bu nedenle baş dönmesine çeşitli problemler neden olabilir ve odak bir süreci (dengeyi veya koordinasyon'u etkileyen bir süreç gibi) veya dağınık bir süreci (örn. zehirlenme veya az perfüzyon durumu) yansıtabilir.
Baş dönmesinin yaygın nedenleri şunlardır:

Aşağıdakilerden dolayı beyin'e yetersiz kan akışı:
kan basıncı‘nda ani düşüş
Kalp sorunları veya arter tıkanıklıkları
Görme kaybı veya bozukluğu veya görsel ipuçları
Çok hızlı ayağa kalkma/uzun süreli ayakta durma
İç kulak rahatsızlıkları
Antikonvülzan'lar ve sakinleştirici'ler gibi ilaçlarla beyin/sinir fonksiyonunun bozulması
Boyunsal propriosepsiyon (vücudun pozisyonunun ve hareketinin algılanması veya farkındalığı) fonksiyon bozukluğu
Proton pompa inhibitör'leri veya Coumadin (warfarin) gibi diğer reçeteli ilaçların yan etkileri

Baş dönmesi, beyin (özellikle beyin sapı veya beyincik), iç kulak, gözler, kalp, damar sistemi, sıvı veya kan hacmi, omurilik, periferik sinirler veya vücut elektrolitlerini içeren bir anormallikten kaynaklanabilir. Baş dönmesi, sarsıntı veya beyin kanaması, epilepsi ve nöbetler (kasılmalar), felç ve menenjit ve beyin iltihabı vakaları gibi bazı ciddi olaylara eşlik edebilir.
Ancak en sık görülen alt kategoriler şu şekilde sıralanabilir: %40 çevresel vestibüler fonksiyon bozukluğu, %10 merkezi sinir sistemi yarası, %15 psikiyatrik bozukluk, %25 baygınlık öncesi/dengesizlik ve %10 belli olmayan baş dönmesi. Bazı vestibüler patolojiler, ruhsal bozukluklarla birlikte görülen belirtilere sahiptir.
Geleneksel tıp öğretimi, kategoriye dayalı olarak baş dönmesinin nedenini belirlemeye odaklanmış olsa da (örneğin vertigo, presenkop gibi), son araştırmalar bu analizin sınırlı klinik faydası olduğunu göstermektedir.
Bulgu olarak sıklıkla baş dönmesi olan tıbbi durumlar şunlardır:

İyi huylu paroksismal konumsal baş dönmesi (İngilizce:Benign paroxysmal positional vertigo)
Meniere hastalığı
İç kulak iltihabı labirentit
Orta kulak iltihabı
Beyin tümörü
Akustik nöroma
Yol tutması
Ramsay Hunt sendromu
Migren
Çoklu skleroz Multiple sclerosis
Gebelik
Düşük tansiyon (hipotansiyon)
Düşük kan oksijen içeriği (hipoksemi)
Kalp krizi
Demir eksikliği (anemi)
Düşük kan şekeri (hipoglisemi)
Hormonal değişiklikler (örneğin tiroid hastalığı, menstrüasyon, hamilelik)
Panik atak
hiperventilasyon
Endişe
Depresyon
Yaşı azalmış görsel, denge ve uzamsal yönelim yeteneklerinin algılanması
inme, acil servise başvuran kişilerin %0,7'sinde izole baş dönmesinin nedenidir.

Vertigo (tıp)
Kinetosis

Benzodiazepin yoksunluk sendromu, benzodiazepinleri tıbbi ya da eğlence amaçlı alan ve fiziksel bir bağımlılık geliştiren bir kişi, doz azaltma ya da bırakmaya maruz kaldığında ortaya çıkan belirti ve semptomlar kümesidir.
Fiziksel bağımlılığın gelişmesi ve bazıları yıllarca sürebilen yoksunluk semptomları, ilacın reçete edildiği şekilde alınmasından kaynaklanabilir. Benzodiazepin yoksunluğu, uyku bozukluğu, sinirlilik, artan gerilim ve kaygı, panik atak, el titremesi, titreme, terleme, konsantrasyon güçlüğü, kafa karışıklığı ve bilişsel zorluk, hafıza sorunları, kuru öğürme ve mide bulantısı, kilo kaybı, çarpıntı, baş ağrısı, ağrı ve tutukluk, bir dizi algısal değişiklik, halüsinasyonlar, nöbetler, psikoz, ve artan intihar riski gibi belirtileri içerir. Ayrıca, bu semptomlar, doğrudan monoton bir şekilde istikrarlı bir şekilde azalmak yerine, artar ve azalır ve şiddeti günden güne veya haftadan haftaya değişir.

Bronşit,Bronchitis Akciğerlere giden havayollarının iç yüzündeki yolların tıkanmasıdır. Akut bronşit ve kronik bronşit olarak iki çeşidi vardır. Akut bronşit grip gibi hastalıklarla beraber görülebilirken, kronik bronşit daha ciddi bir iltihaplanmadır. Mutlaka tedavi gerektirir.
Akut bronşit: Genellikle grip, kızamık, boğmaca veya tifo gibi hastalıklar sırasında görülür. Sisli ve soğuk havalarda çok rahatsız olurlar. Hastalığın başlangıcında kuru ve ağrılı öksürük, az yapışkan balgam, sonraları sümüksü cerahatli (mukopurulent) balgam ile hafif ateş ve halsizlik görülür. Mutlaka doktora danışmanız  gerekir. Kronik bronşit: Bu çeşit bronşitte; havayollarını yağlayan bezler büyümüş, iç yüzlerinde bulunan tüyler görevini yapamaz olmuştur. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.
Akut bronşit zamanında tedavi edilemezse bu zamanla kronik bronşite dönüşebilir. Doktorun zamanında doğru teşhis yapması bu yüzden çok önemlidir. Ayrıca her iki bronşitte de yapılacak ilk iş eğer içiliyorsa sigarayı bırakıp istirahat etmektir.

Diazepam, benzodiazepin türevi bir ilaç etken maddesidir. Diapam, Diazem gibi ticari isimlerle pazarlanır. Anksiyolitik, antikonvülsan, sedatif, kas gevşetici ve hafıza zayıflatıcı etkilere sahiptir. Anksiyete, uyuyamama, nöbetler, alkol yoksunluğu ve kas spazmları gibi hastalıkların tedavisinde kullanılır.
Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

En önemli endikasyonu anksiyete hastalıklarıyla anksiyeteye bağlı semptomların kısa süreli tedavileridir. Akut alkol yoksunluğuna bağlı akut ajitasyon, tremor, akut delirium tremens ve halüsiyonasyonlarda kullanılır. Diazepam, lokal patolojik nedenlere bağlı (mafsal ve kas enflamasyon veya travmaları) iskelet kas spazmları, üst motor nöron hastalıkları (serebral felç ve paraplejiler) atetoz, stiffman sendromu gibi durumlarda ve çeşitli konvülzif hastalıklarda tedavi amacıyla kullanılır.

Diazepama karşı aşırı duyarlılığı bilinenlere ve klinik deneyim yetersizliği nedeniyle 6 yaşından küçük çocuklara verilmemelidir. Ayrıca dar açılı glokom, miyastenia gravis ve depresif durumlarda kontrendikedir.

Diazepam psikotik hastalıkların tedavisinde değer taşımaz. Diğer santral sinir sistemine etkiyen ilaçlarda olduğu gibi diazepam alan hastalar, tehlikeli ve dikkat isteyen araç ve gereç kullanımlarında dikkatli olmaları konusunda uyarılmalıdır. Antikonvülzif tedavi görenlerde yardımcı olarak diazepam kullanımının ani olarak kesilmesi, nöbetlerin sıklığını ve şiddetini artırabilir. Diazepamın yardımcı tedavi olarak kullanıldığında konvülzif hastalıklarda konvülziyon ve grand mal şiddet ve sıklığı artabileceğinden standart antikonvülzif tedavi dozunun artırılması gerekebilir. Barbitürat, alkol gibi maddelerin ani kesilmelerine benzer şekilde, diazepamın ani kesilmelerinde, konvülziyonlar, tremor, karın ve kas krampları, kusma ve terleme gibi çekilme belirtileri uzun süreli ve yüksek dozlu tedavilerde olabilir. Bu nedenle her türlü uzun süreli tedavilerde doz yavaş yavaş azaltılmalıdır. Alkol ve diğer alışkanlık yapan maddelere bağımlı ve eğilimli olanların diazepam alırken çok yakından izlenmeleri gerekir. Gebeliğin ilk üç ayında her türlü minör trankilizanların kullanımıyla ilgili birçok yayında kongenital malformasyonlar tarif edildiği için, çoğunlukla kullanımı zorunlu olmayan bu tür ilaçlardan gebelik süresince kaçınılmalıdır. Diazepam ve metabolitleri anne sütüne geçtiğinden emzirme döneminde kullanılmamalıdır. Alkolle beraber kullanımından kaçınılmalıdır.

En çok görülen yan etkiler uyuklama, bitkinlik ve ataksidir. Daha seyrek olarak konfüzyon, konstipasyon, depresyon, diplopi, disartri, baş ağrısı, hipotansiyon, sarılık, libido değişiklikleri, bulantı, deri döküntüleri, konuşma bozuklukları, üriner retansiyon, vertigo, görme bozuklukları sayılabilir. Ayrıca paradoksik olarak anksiyete, halusinasyon, uyku bozuklukları, saldırganlık oluşabilir. Bazen nötropeni, sarılık görülebileceği için periyodik kan sayımları ve karaciğer fonksiyon testleri yapılmalıdır.

Diğer santral etkili ilaçlarla (psikotropik ajanlar, hipnotikler, bazı analjezikler, anestezikler, hatta antihistaminikler gibi) ve de alkolle birlikte kullanımı karşılıklı olarak potansiyalizasyona neden olur ve ve bazı istenmeyen etkiler ortaya çıkar. Simetidin ve omeprazolün benzodiazepin klirensini düşürdüğü ve etkilerini potansiyalize edebileceği, rifampisin gibi hepatik enzimleri indükleyen maddelerinse benzodiazepin klirensini artırdığı gösterilmiştir. Disülfiram da diazepamın etkisini potansiyalize eder ve uzatır. Diazepam metabolizması sigara ve teofilinle hızlanır. Teofilin, düşük dozlarda diazepamın sedatif etkisini tersine çevirir. Diazepam, karaciğerde metabolize olan diğer ilaçlarla etkileşebilir, onları inhibe (levodopa) veya potansiyalize (kas gevşeticiler) eder. Nadir durumlarda fenitoin metabolizmasını inhibe ederek etkisini artırabilir. Fenobarbital ve fenitoin de diazepam metabolizmasını hızlandırabilir. Diazepamın eliminasyonunun yavaş olması nedeniyle, tedavi sonlandıktan sonra bile bazı etkileşmeler beklenebilir.

Gama aminobütirik asit tip A reseptörleri (GABAAR), “Cys-loop” reseptörleri familyasına baglı olup, memelilerde beyinde inhibasyonun iletiminden sorumlu olan ve nöronlarda hücre zarının değişik bölgelerinde konumlanan kimyasal kapılı iyon kanalıdır. Endojen ligandı (reseptörün tanıdığı uyaran), merkezî sinir sistemindeki ana inhibitör nörotransmiter olan gamma-aminobütirik asittir (GABA). Tüm GABAA reseptörleri, GABA için iki bağlanma bölgesi içerir. Ancak bazı istisnalar bulunmaktadir. GABAA reseptörlerine GABA moleküllerinin reseptörün hücre dışında bulunan bağlanma bölgelerine bağlanması, seçici bir klorür iyonu kanalının açılmasını tetikler. Membran potansiyeline ve iyonik konsantrasyon farkına bağlı olarak, bu, kanal boyunca iyonik akışlara neden olabilir. Membran potansiyeli klorür iyonlarının denge potansiyelinden (ters potansiyel olarak da bilinir) daha yüksekse, GABAA'nın aktivasyonu sonucunda nörona klor iyonu akışı sağlanır. Bu, postsinaptik nörondaki aksiyon potansiyelini negatif bir şekilde etkileyerek nörotransmisyon üzerinde engelleyici bir etkiye neden olur. Bu mekanizma, GABAA allosterik agonistlerinin yatıştırıcı etkilerinden sorumludur.
Neredeyse tüm GABAAR alt birim ailesi, Peter Seeburg ve meslektaşları tarafından klonlanmıştır. GABAA reseptörü belirli alt birim ailesi sınıflarından (α (1–6), β (1–3), γ (1-3), δ, ε, θ, π ve ρ (1–3)) heteropentamer olarak meydana gelir. Mevcut alt birim çeşitliliği göz önünde bulundurulduğunda teorik olarak 150.000'den fazla farklı GABAAR bulunması mümkündür, ancak gerçekte bu sayının yaklaşık 50 civarında olduğu düşünülmektedir. Bütün GABAAR alt birimleri belirli ortak özellikler ile karakterize edilebilir. Her bir alt ünite yaklaşık 450 amino asit uzunluğunda ve ortak bir topolojik yapı halinde bulunur. Bu genel topoloji (Şekil 2); uzun bir hücre dışı N-terminali, kısa bir C-terminali, dört transmembran alanı, üçüncü ve dördüncü transmembran bölgeler arasında bulunan hücre içi veya sitoplazmik alanı içermektedir. Bu genel topoloji ilk olarak homoloji modellemesi ile tahmin edilmiş, ancak reseptörün 3-boyutlu yapisina yönelik deneysel çalışmalar bu tahmini dogrulamıştır.
En sık görülen GABAA reseptör alt tipinin 1:2:2 oranında sırasıyla γ2/β/α kombinasyonuna sahip reseptör alt tipi olan sinaptik γ2-GABAAR (γ-GABAA reseptör) olduğu bilinmektedir.  α ve β alt birimlerinin aralarinda birer tane (toplamda iki) bulunan aktif bağlanma bölgesine GABA'nın dışında, müsimol ve gaboxadol gibi bazı uyuşturucularda bağlanmaktadır. Fakat α4β3δ alt birimlerini bulunduran GABAAR alt tipinde, β3+/α4– arayüzünde sadece tek bir GABA bağlanma bölgesi bulunmaktadir. Bunun dışında GABAA reseptörü, aktivitesini dolaylı olarak modüle eden bir dizi farklı allosterik bağlanma bölgelerine sahiptir ve bunlar alt birim kompozisyonuna göre degişiklik gosterir. Bu allosterik bölgeler, nonbenzodiazepinler, benzodiazepinler, nöroaktif steroidler, barbitüratlar ve alkol (etanol) dahil olmak üzere bir sürü farklı uyuşturucunun ana hedefidir. Ancak, iki α, iki β ve bir δ alt biriminden oluşan GABAA reseptör izoformu (δ-GABAA reseptör)  bir diğer izoform olan ve iki α, iki β ve bir γ alt biriminden oluşan GABAA reseptör (γ-GABAA reseptör) izoformunun tersine benzodiazepinlere duyarsızdır.

Hipnotik, merkezî sinir sisteminin çalışmasının yavaşlatıcı madde. Farmakolojik olarak uygun dozda kullanıldığı zaman uyku sağlayan ilaçlardır. Hipnotik etki sedatif etkiden daha güçlüdür. Birçok hipnotik ilaç yüksek dozda anestezik etki gösterir. Aynı şekilde bazı anestezikler de düşük konsantrasyonlarda hipnotik etki gösterir.
Hipnotik maddenin verdiği uyku ile narkoz hali birbirinden farklıdır. Uyku esnasında ağrı algılama duygusu kaybolmaz. Hipnotik madde ağrıyı durdurmaz ve ağrısı olan bir hastaya uyku sağlayamaz. Hipnotik ilaçların şu özelliklere sahip olması istenir:

Uyku sağlayan dozu ile toksik dozu arasında çok fark olmalı,
Alışkanlık yapmamalı,
24 saat içinde vücuttan atılabilmelidir.
Hipnotik maddeler fonksiyonel gruplarına göre şu şekilde sınıflandırılabilir:

Aldehidler ve ketonlar
Alkoller ve esterleri
Amidler ve üre türevleri
Üretanlar
Sülfonlar
Barbitürik asit türevleri
Benzodiazepin türevleri

Bunlar hipnotikler arasında önemli bir yer tutar. 1864 yılında Adolf Baeyer's tarafından keşfedilen barbitürik asidin fizyolojik etkisi yoktur. Ancak 5 mevkiinde sübstitüe barbitürik asit türevleri hipnotiktir. Hipnotik etkisi yanında sedatif ve anestetik etkileri de vardır.

1955-1960 yıllarında 1,4-benzodiazepin türevleri ilaç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Diazepin yedi üyeli iki azot atomu içeren heterosiklik halka sistemidir. Bu sınıfın hipnotik etki gösteren en etkin üyesi 2,3-dihidro-5-fenil-1H-1,4-benzodiazepin-2-ondur.

Kabızlık veya peklik, bağırsak hareketlerinin seyrekleşmesine veya dışkılamanın zor olmasına neden olan bağırsak işlev bozukluğudur. Dışkı genellikle sert ve kurudur. Diğer semptomlar arasında karın ağrısı, şişkinlik ve sanki dışkılama tam olarak tamamlanmamış gibi bir his yer alabilir.
Kabızlıktan kaynaklanan komplikasyonlar hemoroit, makat çatlağı veya dışkı sıkışmasını içerebilir.
Yetişkinlerde bağırsak hareketlerinin normal sıklığı günde üç ila haftada üç arasındadır. Bebekler genellikle günde üç ila dört kez kaka yaparken, küçük çocuklar genellikle günde iki ila üç kez dışkılar.
Kabızlık, bağırsak hareketlerinin yetersiz olması (haftada üç kez ya da daha az sayıda) ya da bağırsak hareketlerinin %25'inden çoğunda dışkılama güçlüğü ile beliren bir hastalıktır.
Kabızlık sıklıkla dışkının tam boşalmaması, dışkıda incelme ve ağrılı dışkılamaya neden olur.
Kabızlık kimi zaman bağırsak hareketlerinde yavaşlama ve bazen de tıkayıcı türde dışkılama nedeniyle olabilir. Bağırsak hareketlerinde yavaşlama, beslenme bicimi (yetersiz sıvı veya lif alımı), hormonsal durum (hipotiroidi), metabolik hastalıklar (şeker hastalığı, tiroid bezinin az çalışması vb.), anismus ve bazı ilaçlara (ağrı kesici, sakinleştirici, idrar söktürücü, alerji ilaçları, bizmut içeren mide ilaçları) bağlı olarak gelişebilir. Kabızlık sorunu olan hastaların %50'sinde tıkayıcı türde dışkılama olduğu belirlenmiştir.
Kabızlığa karın ağrısı eşlik etmez, beraberinde karın ağrısı olması huzursuz bağırsak belirgesi varlığında görülür.
Kabızlık süresinin giderek uzaması ile birlikte dışkı sertleşip taşlaşmış dışkı (fekal impaksiyon) şekline dönüşüp bağırsak düğümlenmesine yol açabilir.
Kabızlığın birçok nedeni vardır. Yaygın nedenler arasında dışkının kolonda yavaş hareketi, irritabl bağırsak sendromu, nörojenik bağırsak disfonksiyonu, tıkalı dışkılama ve pelvik taban bozuklukları yer alır. Altta yatan ilişkili hastalıklar arasında hipotiroidizm, diyabet, Parkinson hastalığı, çölyak hastalığı, çölyak dışı gluten duyarlılığı, B12 vitamini eksikliği, kalın bağırsak kanseri, divertikülit ve bağırsak iltihabı hastalığıdır.
Kabızlıkla ilişkili ilaçlar arasında opioidler, bazı antiasitler, kalsiyum kanal blokörleri ve antikolinerjikler yer alır. Opioid kullananların yaklaşık %90'ında kabızlık gelişir.
Kabızlık, kilo kaybı veya kansızlık olduğunda, dışkıda kan bulunduğunda, kişinin ailesinde iltihabi bağırsak hastalığı veya kolon kanseri öyküsü olduğunda veya daha yaşlı bir kişide yeni ortaya çıktığında daha çok endişe vericidir.
Kabızlığın tedavisi altta yatan nedene ve kabızlığın var olduğu süreye bağlıdır. Yardımcı olabilecek önlemler arasında yeterli miktarda sıvı içmek, daha fazla lifli beslenmek, bal tüketimi ve egzersiz yer alır. Bu etkili olmazsa, kitle oluşturucu ajan, ozmotik ajan, dışkı yumuşatıcı veya kayganlaştırıcı tipteki laksatifler önerilebilir.
Uyarıcı laksatifler genellikle diğer türlerin etkili olmadığı durumlarda kullanılır. Diğer tedaviler biyolojik geri bildirimi veya nadir durumlarda ameliyatı içerebilir.
Genel nüfusta kabızlık oranı yüzde 2-30 arasındadır. Huzurevinde yaşayan yaşlılarda kabızlık oranı yüzde 50-75'tir.  Amerika Birleşik Devletleri'nde insanlar kabızlık ilaçlarına yılda 250 milyon dolardan fazla para harcamaktadır.

Kabızlık bir hastalık değil semptomdur. En yaygın olarak, kabızlığın seyrek bağırsak hareketleri, genellikle haftada 3'ten az dışkılama olduğu düşünülür. Bununla birlikte, insanların aşağıdakiler de dahil olmak üzere başka şikayetleri de olabilir:

Bağırsak hareketleriyle ıkınma
Bağırsak hareketini geçirmek için aşırı zaman gerekmesi
Sert dışkı
Zorlanmaya bağlı olarak bağırsak hareketleriyle ortaya çıkan ağrı
Karın ağrısı
Karın şişkinliği.
Bağırsak boşaltımının tamamlanmamış hisedilmesi.
Roma III Kriterleri, çeşitli yaş gruplarında kabızlık tanısını standartlaştırmaya yardımcı olan bir dizi semptomdur. Bu kriterler hekimlerin kabızlığı standart şekilde daha iyi tanımlamasına yardımcı olur.

Kabızlığın nedenleri doğuştan, birincil ve ikincil olarak ayrılabilir. En sık görülen tür birincildir ve yaşamı tehdit edici değildir. Ayrıca çocuklar ve yetişkinler gibi etkilenen yaş grubuna da bölünebilir.
Birincil veya fonksiyonel kabızlık, ilaçların yan etkileri veya altta yatan bir tıbbi durum gibi bir nedene bağlı olmayan, altı aydan uzun süredir devam eden semptomlarla tanımlanır. Karın ağrısı ile ilişkili olmaması nedeniyle İrritabl bağırsak sendromundan ayrılır. En sık görülen kabızlık türüdür ve genellikle çok faktörlüdür. Yetersiz diyet lifi veya sıvı alımı gibi diyet seçimleri veya fiziksel aktivitenin azalması gibi davranışsal nedenler yetişkinlerde bu tür birincil nedenlerdir. Çocuklarda bunun nedenleri arasında lif ve sıvı bakımından düşük beslenme, altta yatan tıbbi durumlar ve tuvalete gitme isteksizliği sayılabilir.
Yaşlılarda yaygın nedenler yetersiz diyet lifi alımı, yetersiz sıvı alımı, azalmış fiziksel aktivite, ilaçların yan etkileri, hipotiroidizm ve kalın bağırsak kanseri nedeniyle tıkanmaya atfedilir. Ancak bu faktörleri destekleyen kanıtlar zayıftır.
İkincil nedenler arasında opiatlar gibi ilaçların yan etkileri, endokrin ve hipotiroidizm gibi metabolik bozukluklar ve kalın bağırsak kanseri veya yumurtalık kanseri gibi tıkanıklıklar yer alır.
Çölyak hastalığı ve çölyak dışı glüten duyarlılığı da kabızlıkla birlikte ortaya çıkabilir.
Kronik kabızlık sonucu sistosel gelişebilir.

Kabızlık, az lifli diyet, az sıvı alımı veya diyet nedeniyle oluşabilir veya şiddetlenebilir. Diyet lifi kolonik taşıma süresinin azaltılmasına yardımcı olur, dışkı hacmini artırır ancak aynı zamanda dışkıyı yumuşatır. Bu nedenle lif oranı düşük diyetler birincil kabızlığa yol açabilir.

Birçok ilacın yan etkisi kabızlıktır. Kabızlik yapan bazı ilaçlar arasında (ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere) opioidler, diüretikler, antidepresanlar, antihistaminikler, antispazmodikler, antikonvülsanlar, trisiklik antidepresanlar, antiaritmikler, beta-adrenoseptör antagonistleri, ishal önleyiciler, ondansetron gibi 5-HT3 reseptör antagonistleri ve alüminyum antasitler vardır.

Tanı genellikle kişinin belirtileri tanımlamasına göre konur. Geçmesi zor, çok sert veya küçük sert parçacıklardan oluşan (tavşanların dışkıladığı gibi) bağırsak hareketleri, her gün meydana gelse bile kabızlık olarak nitelendirilir. Kabızlık geleneksel olarak haftada üç veya daha az dışkılama olarak tanımlanır. Kabızlıkla ilgili diğer semptomlar arasında şişkinlik, karın gerilmesi, karın ağrısı, baş ağrıları, yorgunluk hissi ve sinirsel bitkinlik veya yetersiz boşalma hissi yer alabilir. Kabızlık bir tanı olsa da, genellikle nedeni ayırt etmek için değerlendirme gerektiren bir semptom olarak görülür.

Kabızlığın akut (günler ila haftalar) veya kronik (aylar ila yıllar) başlangıcı arasında ayrım yapın çünkü bu bilgi ayırıcı tanıyı değiştirir. Bu, eşlik eden semptomlar bağlamında doktorların kabızlığın nedenini keşfetmesine yardımcı olur. İnsanlar genellikle kabızlıklarını, dışkılamanın zor olduğu, topak topak veya sert kıvamlı sert dışkı ve bağırsak hareketleri sırasında aşırı zorlanma olarak tanımlarlar. Şişkinlik, karın şişliği ve karın ağrısı sıklıkla kabızlığa eşlik eder.
Karın rahatsızlığıyla ilişkili kronik kabızlık (semptomların ayda en az üç gün ve üç aydan uzun süre mevcut olması), belirgin bir neden bulunmadığında sıklıkla irritabl bağırsak sendromu (IBS) olarak teşhis edilir.
Kötü beslenme alışkanlıkları, önceki karın ameliyatları ve bazı tıbbi durumlar kabızlığa katkıda bulunabilir. Kabızlıkla ilişkili hastalıklar arasında hipotiroidizm, belirli kanser türleri ve irritabl bağırsak sendromu yer alır. Az lif alımı, yetersiz miktarda sıvı, az yürüme veya hareketsizlik veya ilaçlar kabızlık yapabilir. Yukarıda açıklanan semptomların doruk noktasına dayanarak kabızlığın varlığı tespit edildikten sonra kabızlığın nedeni belirlenmelidir.
Hayatı tehdit etmeyen nedenleri ciddi nedenlerden ayırmak kısmen semptomlara dayanabilir. Örneğin, kişinin ailesinde kolon kanseri, ateş, kilo kaybı ve rektal kanama öyküsü varsa kolon kanserinden şüphelenilebilir. Diğer endişe verici belirti ve semptomlar ailede veya kişisel iltihaplı bağırsak öyküsü, başlangıç yaşının 50'nin üstü olması, dışkı kalibresinde değişiklik, bulantı, kusma ve güçsüzlük, uyuşukluk ve idrar yapma zorluğu gibi nörolojik semptomlardır.

Makat muayenesi
Kolonoskopi
İlaçlı bağırsak filmi

Fizik muayene en azından karın muayenesini ve makat muayenesini içermelidir. Önemli derecede dışkı yükü varsa karın muayenesi karında kitleyi ortaya çıkarabilir ve karın rahatsızlığını ortaya çıkarabilir. Makat muayenesi, anal sfinkterin tonusu ve alt rektumun dışkı içerip içermediği hakkında fikir verir. Rektal muayene ayrıca dışkının kıvamı, basur, kan varlığı ve perinede deri benleri, çatlaklar, anal siğiller gibi düzensizliklerin olup olmadığı hakkında da bilgi verir. Fizik muayene bir doktor tarafından elle yapılır ve hangi tanı testlerinin isteneceğine rehberlik etmek için kullanılır.

Fonksiyonel kabızlık yaygındır ve teşhis testini gerektirmez. Görüntüleme ve laboratuvar testleri genellikle alarm belirtileri veya semptomları olan kişiler için önerilir.
Yapılan laboratuvar testleri kabızlığın altında yatan şüphelenilen nedene bağlıdır. Testler CBC (tam kan sayımı), tiroid fonksiyon testleri, serum kalsiyumu, serum potasyumu vb. içerebilir.
Karın röntgeni genellikle yalnızca bağırsak tıkanıklığından şüpheleniliyorsa yapılır, kolondaki yoğun dışkı maddesini ortaya çıkarabilir ve benzer semptomların diğer nedenlerini doğrulayabilir veya dışlayabilir.
Kolonda tümör benzeri bir anormallikten şüpheleniliyorsa kolonoskopi yapılabilir. Nadiren istenen diğer testler arasında anorektal manometri, anal sfinkter elektromiyografisi ve defekografi vardır.
Kolonda yayılan basınç dalgası dizileri (PS'ler), bağırsak içeriğinin ayrık hareketlerinden sorumludur ve normal dışkılama için hayati öneme sahiptir. PS frekansı, amplitüdü ve yayılımın boyutundaki eksikliklerin tümü ciddi dışkılama işlev bozukluğunda (SDD) rol oynar. B

Kas gevşetici, iskelet kası işlevini etkileyen ve kas tonusunu azaltan bir ilaçtır. Kas spazm, ağrı ve hiperrefleksi gibi semptomlarını hafifletmek için kullanılabilir.
"Kas gevşetici" terimi iki ana terapötik gruba atıfta bulunmak için kullanılır: Nöromüsküler blokörler ve spazmolitikler.
Nöromüsküler blokörler, nöromüsküler uç plakadaki iletime müdahale ederek etki yapar ve hiçbir merkezi sinir sistemi (MSS) aktivitesi yoktur. Genellikle cerrahi yöntemlerde ve yoğun bakım ve acil tıp'ta hastayı geçici felç etmek için kullanılırlar.
"Merkezi etkili" kas gevşetici olarak da bilinen spazmolitikler, kas-iskelet sistemi ağrısını ve spazmlarını hafifletmek ve çeşitli nörolojik durumlarda spastisiteyi azaltmak için kullanılır.
Hem nöromüsküler blokörler hem de spazmolitikler sıklıkla kas gevşetici olarak birlikte gruplandırılsa da, terim genellikle yalnızca spazmolitiklere atıfta bulunmak için kullanılır.

Kas gevşetici ilaçların bilinen en eski kullanılanlar, iskelet kas felci nedeniyle ölüme neden olan zehir uçlu ok'ları kullanan Güney Amerika'daki Amazon Havzası yerlileri idi. Bu ilk kez 16. yüzyılda Avrupalı kaşifler karşılaştığında belgelendi.
Leipzig'de Heinrich Braun'un öğrencisi olan cerrah Arthur Läwen, başlangıçta fareler ve kobaylar üzerinde deneyler yaptıktan sonra, 1912'de farmakolog Rudolf Boehm tarafından küçük bir dozajda takviye olarak sağlanan yüzde ikilik bir çözelti olarak "Curarin"i zaten kullanmıştı. Operasyonlarda eter anestezisi kullanılmış ve yaranın kapanması sırasında karın duvarında gevşeme fark edilmiştir. 
Kombinasyon anestezisinde kas gevşeticilerin anestezide klinik olarak kullanılmasıyla, analjezikler, hipnotikler ve gevşeticilerin kombinasyonuyla kalp, dolaşım ve metabolizma üzerindeki toksik yan etkiler (ilgili bireysel bileşenlere daha az ihtiyaç duyularak) azaltılabilir.
Anestezide kas gevşeticilerin dünya çapında kullanımı, siklopropan anestezisi altında apendektomi sırasında Harold R. Griffith (1894–1985) ve G. Enid Johnson (* 1909)  tarafından 23 Ocak 1942'de Montreal'de gerçekleştirilen kürar'ın (Tubokürarin olarak ticari adı Intocostrin) kullanılmasıyla başladı.
Bugün kürar olarak bilinen bu zehir, farmakoloji alanındaki en eski bilimsel çalışmalardan bazılarına yol açtı. Aktif bileşeni tubokürarin ve birçok sentetik türev, asetilkolin'in nöromüsküler iletim'deki işlevini belirlemede bilimsel deneylerde önemli rol oynadı. 1943'e gelindiğinde nöromüsküler bloke edici ilaçlar, anestezi ve cerrahi uygulamalarında kas gevşetici olarak kullanılmaya başlandı.
Süksinilkolin 1951 yılında klinik uygulamaya girdi.
ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), 1959'da karizoprodol, ağustos 1962'de metaksalon ve ağustos 1977'de siklobenzaprin kullanımını onayladı.
Dünyada kullanılan bu türdeki diğer iskelet kas gevşeticileri birçok ilaç kategorisinden gelir ve bu endikasyon için öncelikli olarak kullanılan diğer ilaçlar arasında orfenadrin (antikolinerjik), klorzoksazon, tizanidin (göreceli olarak klonidin), diazepam, tetrazepam ve diğer benzodiazepinler, mefenoksalon, metokarbamol, dantrolen, baklofen'i kapsar. İskelet kaslarını gevşetmek için bir kez kullanılan ancak artık kullanılmayan veya çok nadiren kullanılan ilaçlar arasında meprobamat, barbitüratlar, methaqualone, glutetimid ve benzerleri bulunur; opioidlerin bazı alt kategorileri kas gevşetici özelliklere sahiptir ve bazıları tam afyon ürünleri, bazıları ketobemidon, piritramid ve fentanil hazırlıkları ve Equagesic gibi iskelet ve/veya düz kas gevşeticilerle birlikte pazarlanır.

Karın boşluğuna (laparotomi, laparoskopi) ve göğüse (torakotomi, torakoskopi) yapılan açık veya minimal invazif operasyonlar sırasında iskelet kaslarının kas tonusunu azaltmak (kas gevşemesi) için kas gevşeticilere ihtiyaç duyulur, aksi takdirde yeterli ve çalışma koşulları görsellik oluşmaz.
Laparoskopik safra kesesinin çıkarılması örneğini kullanan bir çift-kör çalışma, operasyon sırasındaki sorunları önlemek için belirli operasyonlarda derin gevşemenin gerekli olduğunu açıkça göstermiştir. Örneğin karın çoğu zaman gevşemeden yeteri kadar şişirilemez ve operasyon sonunda karın içinde açılan küçük kesiden safra kesesi dışarı çıkarılamaz.
Başka bir endikasyon endotrakeal entübasyon gerçekleştirmektir. Savunma hareketlerinin olmaması yaralanma riskini azaltır ve vokal kıvrımların görünürlüğünü ve ikincisinin geçişini iyileştirir. Kas gevşetme olmadan entübasyon sırasında ses kısıklığı ve/veya ses teli hasarı riski, gevşemenin kullanıldığı duruma göre yaklaşık üç kat daha fazladır.

Gevşeme ölçümü veya nöromüsküler izleme, kas gevşetici maddeler kullanıldığında motor uç plakasındaki nöromüsküler uyarı iletiminin izlenmesini ifade eder. İki elektrot kullanılarak periferik bir sinir gevşeme ölçer tarafından uyarılır ve ortaya çıkan kas tepkisi niceliksel olarak ölçülür. Anestezi uzmanı bu değerleri kullanarak kas gevşeticilerin etkisini değerlendirebilir ve dozajını buna göre ayarlayabilir.

Depolarizan olmayan kas gevşeticilerin etkisi iki prensip kullanılarak tersine çevrilebilir (antagonize).
Neostigmin gibi kolinesteraz engelleyicilerin uygulanmasıyla asetilkolinesteraz’ın etkisi azaltılır, bu da kas uç plakasındaki aktive edici haberci madde olan asetilkolinin daha az parçalandığı anlamına gelir. Kantitatif oranın değiştirilmesiyle, gevşetici madde nikotinik asetilkolin reseptörlerinden uzaklaştırılır ve böylece etkisi nötralize edilir. Dezavantajları ise muskarinik asetilkolin reseptörlerinin aracılık ettiği ve parasempatik tonda artışa yol açan parasempatik sistem üzerindeki yan etkilerdir (örn. bradikardi ve diğer kardiyak aritmiler ve ayrıca bronkokonstriksiyon). Atropin verilerek bu durum azaltılmaya çalışılır.
2008 yılından bu yana kullanımı onaylanan sugammadeksin intravenöz uygulanması sonrasında kas gevşetici sıkı bir şekilde bağlanarak (“kapsüllenerek”) etkisi sona ermektedir. Ancak sugammadeks yalnızca rokuronyumu ve az miktarda da vekuronyumu bağlayabilir. Asetilkolinesteraz engelleyicilerin aksine etki nöromüsküler kavşakta değil serumda ortaya çıkar; parasempatik yan etkiler görülmez.

Miyotropik kas gevşeticiler motor uç plakasına değil, doğrudan çizgili kas üzerine etki eder.
En önemli temsilci, hücre içi ryanodin reseptörünün doğrudan bloke ederek elektromekanik eşleşmeyi kesen, kalsiyumun sarkoplazma'dan (hücre içi kalsiyum deposu) kas hücresinin sitoplazma'sına salınmasını sağlayan böylece kasılmayı önleyen dantrolendir.
Uygulama endikasyonu kötü huylu hipertermidir. Dantrolenin kalp kasları ve düz kaslar üzerinde neredeyse hiç etkisi yoktur çünkü bu kaslarda diğer reseptörler baskındır.

Merkezi kas gevşeticiler, merkezi sinir sistemi üzerinde etkisi olan ilaçlardır, örneğin: Tetrazepam, Flupirtin, Tizanidin, Baklofen, Pridinol, Tolperison, Eperison veya Metokarbamol. Kas tonusunda patolojik artışlar (spastisite) için kullanılırlar. İlacın “nemlendirici” etkisi kas tonusunu azaltır.

Kas gevşemesi ve felç teorik olarak, merkezî sinir sistemi, miyelin'li somatik sinirler, miyelinsiz motor sinir terminalleri, nikotinik asetilkolin reseptörleri, motor uç plakası ve kas zarı veya kasılma aparatı dahil olmak üzere çeşitli bölgelerdeki fonksiyonun kesintiye uğramasıyla oluşabilir.
Çoğu nöromüsküler blokör, nöromüsküler kavşağın uç plakasındaki iletimi engelleyerek işlev görür. Normalde motor sinir terminaline bir sinir uyarısı gelir ve kalsiyum iyonlarının akışını başlatır bu ise asetilkolin içeren sinaptik keseciklerin ekzositoz'una neden olur. Daha sonra asetilkolin sinaptik yarık boyunca yayılır. Asetilkolin esteraz (AchE) ile hidrolize edilebilir veya motor uç plakasında bulunan nikotinik reseptörlere bağlanabilir. İki asetilkolin molekülünün bağlanması reseptörde nikotinik reseptörün sodyum-potasyum kanalını açan yapısal bir değişiklik ile sonuçlanır. Bu, Na+ ve Ca2+ iyonlarının hücreye girmesine ve K+ iyonlarının hücreden çıkmasına izin vererek uç plakanın kutuplaşmayı kaldırmasına (depolarizasyon) neden olur ve kas kasılmasıyla sonuçlanır. Kutuplaşmayı kaldırmanın ardından asetilkolin molekülleri uç plaka bölgesinden çıkarılır ve asetilkolinesteraz ile enzimatik olarak hidrolize edilir.
Normal uç plaka işlevi iki mekanizma tarafından engellenebilir. Tubokurarin gibi depolarize edici olmayan ajanlar, agonist asetilkolinin nikotinik reseptörlere bağlanmasını ve onları etkinleştirmesini engelleyerek depolarizasyonu önler. Alternatif olarak, süksinilkolin gibi depolarize edici maddeler, Ach'yi taklit eden, reseptörü duyarsızlaştıracak ve artık aksiyon potansiyelini başlatamayacak ve kas kasılmasına neden olamayacak kadar depolarize ederek kas kasılmasını engelleyen nikotinik reseptör agonistleridir. Nöromüsküler bloke edici ilaçların bu sınıflarının her ikisi de yapısal olarak endojen ligand olan asetilkoline benzer. Birçok durumda pankuronyumda (depolarizan olmayan bir madde) olduğu gibi sert bir karbon halka sistemi ile uçtan uca bağlanan iki asetilkolin molekülü içerir.

Motor nöronlarda kasın kasılmasına neden olan nöronal sinyallerin üretilmesi, motor nöronun aldığı sinaptik uyarılma ve engelleme dengesine bağlıdır. Spazmolitik ajanlar genellikle ya engelleme seviyesini arttırarak ya da uyarılma seviyesini azaltarak çalışırlar. Engelleme, Gama aminobütirik asit (GABA) gibi endojen engelleyici maddelerin etkilerinin taklit edilmesi veya arttırılması yoluyla arttırılır.

Korteks, beyin sapı, omurilik veya her üç bölgede de etki gösterebildiklerinden geleneksel olarak "merkezi etkili" kas gevşeticiler olarak anılırlar. Ancak artık bu sınıftaki her ajanın MSS aktivitesine (örn. dantrolene) sahip olmadığı biliniyor, dolayısıyla bu ad hatalıdır.
Kaynakların çoğu hala "merkezi etkili kas gevşetici" terimini kullanır. MeSH'e göre, dantrolen genellikle merkezi etkili bir kas gevşetici olarak sınıflandırılır. Dünya Sağlık Örgütü, ATC'de "merkezi etkili ajanlar" terimini kullanır, ancak dantrolen için ayrı bir "doğrudan etkili ajanlar" kategorisi ekler. Bu terminolojinin kullanımı en az 1973 yılına kadar uzanır.
"Spazmolitik" terimi ayrıca spazm çözüc

Kişilik bozuklukları uzun dönemli, şiddetli ve dirençli düşünce ve davranış kalıplarıyla karakterize olmuş zihinsel bozukluklar sınıfıdır. Kişilik bozukluklarının tanımlanması ve kategorize edilmesi zordur. Kökeni kalıtsal veya çevresel olabileceği gibi, hem kalıtsal hem de çevresel olabilir. Kişisel bozuklukların tanımında kişinin içinde bulunduğu kültürel ve sosyal ortam çok önemlidir. Bir durumun kişilik bozukluğu olarak teşhis edilmesi için kişisel ve/veya sosyal yaşamında önemli oranda sıkıntı ve bozukluğa yol açacak bir davranış düzeni bulunmalıdır.

Pasif agresif kişilik bozukluğu
Antisosyal kişilik bozukluğu
Histrionik kişilik bozukluğu
Paranoid kişilik bozukluğu
Şizoid kişilik bozukluğu
Şizotipal kişilik bozukluğu
Borderline (sınırda) kişilik bozukluğu
Narsistik kişilik bozukluğu
Çekingen kişilik bozukluğu
Bağımlı kişilik bozukluğu
Haltlose kişilik bozukluğu
Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu
Sadist kişilik bozukluğu
Organik Kişilik Bozukluğu

Klorür, nötr hâldeki klor atomunun, bir elektron alarak iyon (anyon) hâline geçtiğinde aldığı isim. Cl− olarak gösterilir. Klorür iyonu içeren maddelere de verilen bir isimdir. Bir iyon olduğundan dolayı, kendi başına doğada yer almaz; ancak bir çözeltide karşı iyonu ile yer alabilir.
Çok bilinen NaCl (sofra tuzu) klorürün suda iyonlaşması göz önüne alınırsa,
NaCl (katı) → Na+(suda) + Cl–(suda)
Suda klorür iyonları bu şekilde oluşur. Klorür, canlı metabolizması için önemlidir.
Klorür ayrıca molekülün geri kalanına tek bir bağ ile kovalent olarak bağlanmış nötr bir klor atomudur. Örneğin, metil klorür CH3Cl, klorun bir anyon olmadığı kovalent bir C-Cl bağına sahip organik bir bileşiktir. Diğer kovalent klorür örnekleri, karbon tetraklorür CCl4, sülfüril klorür SO2Cl2 ve monokloramin NH2Cl'dir.

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), akciğerlerdeki hava akımında görülen kronik ve yineleyen engellemelerin görüldüğü bir hastalık topluluğudur. Ana belirtileri nefes darlığı, öksürme ve balgam üretimidir. KOAH'nın dört ana tipi vardır: kronik bronşit, amfizem (emfizem), bronşiektazi ve bronşiyal astım. Solunum güçlüğü (dispne) ana bulgudur. Astımdaki solunum güçlüğü, hava kanallarının daralması; bronşiektazi ile emfizem ise akciğerin elastik yapısının bozulması sonucu ortaya çıkar.
Tütün kullanımı hastalığın en temel nedeni olup hava kirliliği ve genetik gibi daha az etkili nedenleri de vardır. Gelişmekte olan ülkelerde, hava kirliliğinin en etkili nedenlerinden biri doğru havalandırılmamış yemek pişirme ve ısıtma ateşi dumanıdır. Bu tahriş edici şeylere uzun süreli maruz kalmalar, akciğerlerde enflamasyonlara neden olarak küçük hava yollarının daralmasına ve amfizem adı verilen doku parçalanmasına yol açar. Teşhis, zayıf hava akışını kontrol eden akciğer fonksiyon testleri ile anlaşılır. Astımdan farklı olarak, kronik bronşit, amfizem ve bronşiektazi  hastalarında hava akışı herhangi bir ilaç yardımıyla belirgin bir şekilde düzelemez. 
KOAH, bilinen nedenlere maruz kalınımı düşürerek önlenebilir. Bunlar arasında sigara içme oranlarını azaltmak ve iç/dış hava kalitesini yükseltmek gösterilebilir. KOAH tedavisi, sigarayı bırakma, aşılar, rehabilitasyon, düzenli aralıklarla solunum yoluyla alınan bronkodilatörler ve steroidler yoluyla sağlanır. Bazı insanlar, uzun süreli oksijen terapisi veya akciğer nakliyle belirgin iyileşmeler gösterebilir. Akut alevlenme atakları gösteren hastalarda, artan oranlarda ilaç ve hastane altında gözetim gerekebilir.
2015 itibarıyla KOAH dünyada 174,5 milyon insanı etkilemektedir ve bu sayı dünya nüfusunun %2,4'üne karşılık gelmektedir; özellikle 40 yaş üstü insanlarda görülür. Erkeklerde ve kadınlarda hemen hemen aynı oranlarda görülür. 1990 yılında 2,4 milyon kişinin ölümüne sebep olan KOAH, 2015 yılında 3,2 milyon insanın ölüm sebebi oldu. Bu ölümlerin %90'ı gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşti. Gelişmekte olan ülkelerde sigara kullanımının giderek artması ve dünyadaki birçok ülkede yaşlı nüfus oranının artması sebebiyle KOAH sebepli ölüm oranlarının artması öngörülmektedir. Hastalığın 2010 yılında dünya çapında 2.1 trilyon dolarlık bir zarara yol açtığı tahmin edilmektedir.

KOAH'ın en belirgin belirtisi balgam üretimi, nefes darlığı ve sık öksürmelerdir. Bu belirtiler, uzun sürelere yayılmış bir şekilde görülür ve tipik olarak zamanla kötüleşir. KOAH'ın farklı tiplerinin olup olmadığı kesinleştirilmiş değildir. Önceden amfizem ve kronik bronşit olarak ayrılan hastalıkta, amfizem aslında bir hastalıktan ziyade akciğerdeki değişimleri belirtmek adına kullanılır. Kronik bronşit ise, KOAH hastalığına eşlik edip etmeyeceği kesin olmayan, sadece bazı belirtileri açıklayan bir terimdir.

Kronik öksürmeler gözlenebilen ilk belirtilerdir. İki yıldan uzun bir sürede, yılda üç aydan fazla süren ve balgam üretiminin eşlik ettiği durum, fazladan herhangi bir açıklama yapılmadığı sürece kronik bronşit tanımına dahil olur. Bu durum, KOAH tamamen başlamadan önce de görülebilir. Üretilen balgam miktarı, saatler veya günler arasında farklılık gösterebilir. Bazı durumlarda, öksürük görülmeyebilir ve sıklıkla gözlenmeyen bir biçimde rastlanılabilir. Bazı insanlar bu belirtileri sigaraya atfederler. Balgam, toplumsal ve kültürel koşullara göre yutulup tükürülebilir. Kuvvetli öksürmeler  kaburga kırılması veya kısa süreli bilinç kaybına sebebiyet verebilir. KOAH tanısı konulan insanların genelde uzun süren "nezle" geçmişleri vardır.

Nefes darlığı hastaların en çok şikayet ettiği belirtidir. Bu durum sıklıkla şöyle tanımlanır: "zorlukla nefes alıyorum", "nefesim kesiliyor" veya "yeterince hava alamıyorum". Ancak farklı terimler farklı kültürlerde kullanılabilir. Tipik olarak nefes darlığı, uzun süreli güç harcama durumlarında daha kötü bir hal alır ve zamanla kötüleşir. İleri vakalarda dinlenme sırasında da gözlenebilir ve sürekli gözlenebilir. Bu durum, KOAH hastalarının endişe duyduğu ve hayat kalitesini düşüren en başlıca belirtidir. Daha ileri düzey KOAH hastaları büzülmüş dudaklarından nefes alır ve bu bazı durumlarda nefes darlığını iyileştirebilir.

KOAH hastalarında nefes vermek nefes almaktan uzun sürebilir Göğüs sıkışması görülebilir, ancak çok yaygın değildir ve başka bir durumdan dolayı kaynaklanabilir. Nefes yolları engellenmiş hastalar hırıldayabilir veya nefes alırken stetoskoba daha az ses verebilir. Fıçı göğüs de KOAH hastalığının karakteristik belirtisidir ancak görece daha az rastlanır. Tripod pozisyonu hastalık kötüleştikçe gözlenebilir.
İleri düzey KOAH, akciğer arterlerinde yüksek basınca neden olabilir ve bu nedenle kalbin sağ karıncığına baskı uygulayabilir. Cor pulmonale olarak adlandırılan bu durum, bacak şişmesine ve şişen boyun damarına neden olabilir. KOAH, diğer bütün akciğer hastalıklarından daha büyük bir cor pulmonale tetikleyicisidir. Ancak, cor pulmonale, oksijen tedavisinin kullanımından beri daha az yaygındır.

KOAH, daha çok paylaşılan risk faktörleri nedeniyle, diğer bazı durumlarla beraber gerçekleşir. Bunlar arasında koroner arter hastalığı, yüksek kan basıncı, diyabet, kas yıkımı, osteoporoz, akciğer kanseri, anksiyete bozukluğu ve depresyon yer alır. Ciddi hastalıkları olan insanlarda hâlsizlik yaygın görülür. Çomak parmak, KOAH'ya özgü değildir ve altta yatan bir akciğer kanseri için araştırmaları tetiklemelidir.

Akut alevlenme, KOAH hastası bireylerde görülen, artan nefes kesilmeleri, artan balgam üretimi, balgamın temizden yeşil/sarı renge dönmesi, öksürüklerin artması olarak tanımlanabilir. Bu durum, yükselen soluk almanın bulgularına da eşlik edebilir: hızlı nefes alma, yüksek kalp hızı, terleme, etkin solunum kası kullanımı, derinin mavileşmesi, konfüzyon veya ciddi alevlenmelerde görülen hırçın davranışlar. Stetoskopla yapılan incelemelerde akciğer üstünden ral duyulabilir.

KOAH'ın en temel nedeni tütün kullanımıdır. Bunun yanında, bazı ülkelerde mesleki nedenlerle beliren maruz kalmalar ve hava kirliliği de sebep olarak gösterilmektedir. Tipik olarak bu semptomların oluşabilmesi için, maruz kalmanın birkaç on-yıl öncesinde olmuş olması gerekir. İnsanların genetik yatkınlığı da hastalığa katkıda bulunabilir.

Küresel olarak KOAH'ın bir numaralı risk faktörü tütün kullanımıdır. Tütün ürünlerinin içeriğinde 43'ü kanserojen olan 4000 kimyasal madde vardır. Bu maddeler kanser ve kanser-dışı çok sayıda hastalıklara neden olur. Kanser-dışı hastalıklar arasında KOAH ilk sırada yer alır; tütün kullanan insanların %20'si KOAH hastalığına yakalanır. Ancak hayat boyu tütün kullananlar için bu oran %50'lere yükselir. ABD ve İngiltere'de, KOAH hastalarının %80-95 kadarı ya tütün kullanıcısıdır ya da hayatlarının bir kısmında tütün kullanmıştır. Hastalığa yakalanma riski toplam tütün kullanım süresiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Ek olarak, kadınlar erkeklere oranla tütünün zararlarına karşı daha büyük hassasiyet gösterirler. Tütün kullanmayanlarda pasif içiciler durumların %20'sini oluştururlar. Marihuana, puro, nargile  gibi diğer benzer kullanımlar da risk barındırır. Hamilelik sırasında tütün kullanan kadınlar çocuklarındaki KOAH riskini arttırabilirler.
Solunum yollarına giren tütün dumanı (aktif/pasif) öncelikle akciğerlerde dokuları savunmak için bulunan polimorf lökositlerden ve makrofajlardan yoğun bir elastaze (elastik lifleri eriten enzim) deşarjına neden olurken, serbest oksijen radikallerinin oluşmasını tetikler. Serbest oksijen radikalleri, elastaze enzimini bloke eden α1-antitripsin (α1-AT) aktivitesini engeller. Bu etki KOAH hastalığının başlangıcıdır.

Tütün nedenli kanserler: Akciğer, mesane, pankreas, larinks, uterus serviksi.
Tütün nedenli kanser-dışı hastalıklar: KOAH, ateroskleroz, iskemik kalp hastalıkları, hipertansiyon, gastrit, endarteritis obliterans (Bürger hastalığı).

Kömür veya odun ve tezek gibi biyoyakıtlarla yakılan pişirme ateşleri kötü havalandırıldığında bölge havasının kalitesi düşer. Bu durum gelişmekte olan ülkelerde KOAH'ın en temel sebeplerinden biridir. Bu tip ateşler, neredeyse 3 milyar insan için pişirme ve ısınma kaynağı olup maruz kalma oranları daha yüksek olduğu için özellikle kadınlar için risk oluşturur. Bu kullanım, Hindistan, Çin ve Sahraaltı Afrika'daki evlerin %80'inin enerji kaynağıdır.
Şehirlerde yaşayan insanların, kırsal alanlarda yaşayan insanlara oranla KOAH'a yakalanma oranı daha yüksektir. Kentsel hava kirliliği alevlenmeler için katkı sağlayan bir faktör olup hastalığa neden olmadaki rolü kesinlik kazanmamıştır. Egzoz gazı kaynaklı olanlar da dahil olmak üzere, kötü hava kalitesi olan yerlerde KOAH oranları daha yüksektir. Tüm bunlara rağmen bu faktörlerin, tütün kullanımına oranla daha düşük risk taşıdığına inanılmaktadır.

İş yeri kaynaklı tozlar, kimyasallar ve dumanlara yoğun ve uzun süre maruz kalmak, tütün kullanan veya kullanmayan herkes için KOAH riskini yükseltir. Mesleksel etkilenmelerin toplam vakaların %10-20'sine neden olduğuna inanılmaktadır. ABD'de bu şartların tütün kullanmamış KOAH hastalarının %30'undan fazlasına neden olduğu, yeterli yasaların olmadığı ülkelerde bunun daha da yükseldiği belirtilmektedir.
Bazı sanayiler ve kaynakların hastalıkla bağlantılı olduğu gösterilmiştir: kömür madeni tozu, altın madenciliği, pamuk tekstil sanayi, kadmiyum ve izosiyanat içeren uğraşlar, kaynak dumanları vb. Tarımla ilgili işler de risk taşır. Bazı mesleklerin sahip olduğu risk, yarım ila iki paket sigara tüketiminin verdiği riskle eşdeğer gösterilir. Silika tozuna maruz kalmak da, silikozis riskinden bağımsız olarak KOAH ile sonuçlanabilr. Toz ve sigaradan etkilenmenin olumsuz etkileri aditif veya muhtemelen aditiften de fazladır.

KOAH gelişiminde genetiğin rolü vardır. Akrabalarından KOAH hastası olan tütün kullanıcılarının, olmayan tütün kullanıcılarına göre hastalığa yakalanma riski daha yüksektir. Şimdilik, açık bir şekilde kalıtsal olarak aktarılan risk faktörü AAT'd

Ligand ya da ligant (Latince ligare = bağlanmak), bir biyomoleküle bağlanarak bir kompleks oluşturan bir bileşiktir. Genelde, iyonik bağlar, hidrojen bağları veya Van der Waals güçleri ile hedef bir proteindeki bağlanma yerine bağlanır. Ligand molekülün bağlanma yerine yanaşması genelde tersinir, yani birleşme ve ayrışma arasında bir denge vardır. Biyolojik sistemlerde bir ligandın hedef molekülü ile tersinmez kovalent bağlanması enderdir. İnorganik kimyadaki ligand tanımından farklı olarak, (hemoglobinde olduğu gibi) ligandın mutlaka bir metale bağlanması şart değildir. Sinyal reseptörlerine bir ligand bağlanınca reseptör proteinin üç boyutlu şekli değişebilir, bu da onun işlevsel özelliğini değiştirir. Bağlanma eğilimi veya gücüne "afinite" denir. Ligand tipleri arasında substratlar, inhibitörler, aktivatörler ve nörotransmitterler sayılabilir. Radyoligandlar, radyoizotopla işaretlenmiş bileşiklerdir, ligand bağlanma ölçümlerinde kullanılırlar.

Çoğu ligandın bağlanma yeri ile etkileşimi bağlanma afinitesi ile tanımlanabilir. Genelde, yüksek afiniteli ligand bağlanması ligand ile reseptörü arasında daha yüksek güçlerin oluşmasının sonucudur. Yüksek afiniteli bağlanmalarda ligand, bağlanma yerinde daha çok zaman geçirir, düşük afiniteli bağlanmalara kıyasla. Yüksek afiniteli bağlanmada eğer bağlanma enerejisinin bir kısmı reseptörün şeklini değiştirmeyi sağlayabilirse, meydana gelen kompleksin davranışı değişebilir, bu da fizyolojik anlamda önemli bir sonuç yaratabilir, örneğin bir enzimin inhibe olması veya bir iyon kanalının açılması gibi.

Bir ligand bir reseptöre bağlanıp reseptörün fonksiyonunu değiştirir ve fizyolojik bir tepkiye neden olursa, onun bu reseptörün bir agonisti denir. Bir reseptöre agonist bağlanmasını nitelemek için hem meydana gelen fizyolojik tepkinin miktarı, hem de bu fizyolojik tepkiyi doğuran agonist konsantrasyonu kullanılabilir. Yüksek afiniteli bağlanma, göreceli düşük bir ligand konsantrasyonu ile ligand bağlanma yerini tamamen işgal etmek ve fizyolojik tepkiyi doğurmak için yeterli olduğu anlamına gelir. Tersine, düşük afiniteli bağlanmada, bağlanma yerinin tamamen işgal edilip bir en çok fizyolojik tepkinin elde edilebilmesi için göreceli yüksek bir konsantrasyon gerekmesi anlamına gelir. Sağdaki şekilde, aynı reseptöre iki farklı ligand bağlanmaktadır. Bunlardan yalnızca biri reseptörü maksimal düzeyde  stimüle ettiği için "tam agonist" olarak adlandırılır. Fizyolojik tepkiyi sadece kısmen etkinleştirebilen bir agonist ise "kısmi agonist" olarak adlandırılır. Reseptöre bağlanan ama onun fizyolojik tepki vermesini sağlayamayan agonistlere "antagonist" denir. Bu örnekte, tam agonistin (kırmızı eğri) reseptörü yarı-aktive ettiği konsantrasyon 5 x 10−9 molar (5 nanomolar veya 5 nM)'dır.

Soldaki örnekte farklı afiniteye sahip iki ligandın aynı reseptöre bağlanma eğrileri gösterilmektedir. Ligand bağlanması tanımlamak için genelde, reseptör bağlanma yerlerinin yarısının tutulduğu ligand konsantrasyonu kullanılır, bu ayrışma sabiti (kd) olarak adlandırılır. Bu iki ligand beraber bulunduklarında, yüksek afiniteli olanı, diğerine kıyasla, mevcut bağlanma yerlerine daha yüksek oranda bağlanır. Örneğin, karbon monoksitin oksijenden daha sıkı hemoglobine bağlanmasından dolayı karbonmonoksit zehirlenmesi meydana gelir.
Bağlanma afinitesinin ölçülmesi için genelde radyoaktif işaretli bir ligand kullanılır. Homolog yarışmalı bağlanma deneylerinde, hem radyoaktif işaretli ligand hem de işaretsiz ligand bağlanma yeri için yarışırlar.

Selektif (seçici) ligandlar sınırlı sayıda reseptör tipine bağlanır, non-selektif ligandlar çeşitli reseptör tiplerine bağlanır. Bu farmakolojide önemli rol oynar, çünkü selektif olmayan ilaçlar arzu edilen reseptör dışında reseptörlere de bağlanabildiklerinden dolayı genelde daha yüksek oranda olumsuz yan etki gösterirler.

Ligand binding to hormone receptors in Endocrinology: An Integrated Approach by Stephen Nussey and Saffron Whitehead (2001) Published by BIOS Scientific Publishers Ltd. ISBN 1-85996-252-1.
Molecular Recognition Processes in Molecular Biology of the Cell 3rd edition (1994) by Bruce Alberts, Dennis Bray, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts and James D. Watson. See Figure 3-9, Equilibrium ligand binding.

BindingDB 10 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Protein-ligand afinitelerinin veritabanı.

Ativan markası altında satılan Lorazepam, bir benzodiazepin ilacıdır. Anksiyete bozuklukları, uyku sorunları, şiddetli ajitasyon, status epileptikus dahil aktif nöbetler, alkol yoksunluğu ve kemoterapinin neden olduğu bulantı ve kusmayı tedavi etmek için kullanılır. Ayrıca ameliyat sırasında anterograd amneziyi önlemek ve mekanik ventilasyona maruz kalanları yatıştırmak için kullanılır. Kokain kullanımına bağlı akut koroner sendrom için diğer tedavilerle birlikte de kullanılır. Ağız yoluyla veya bir kas veya damar içine enjeksiyon olarak verilebilir. Enjeksiyonla verildiğinde etki başlangıcı bir ile otuz dakika arasındadır ve etki bir güne kadar sürer.
Yaygın yan etkiler arasında güçsüzlük, uyku hali, düşük tansiyon ve nefes alma çabasında azalma bulunur. Damardan verildiğinde kişi yakından izlenmelidir. Depresyonda intihar riski arttırabilir. Uzun süreli kullanımda aynı etki için daha büyük dozlar gerekebilir. Fiziksel bağımlılık ve psikolojik bağımlılık da ortaya çıkabilir. Uzun süreli kullanımdan sonra aniden kesilirse benzodiazepin yoksunluk sendromu oluşabilir. Yaşlı insanlar daha sık olumsuz etkiler geliştirir. Bu yaş grubunda lorazepam, düşmeler ve kalça kırıkları ile ilişkilidir. Bu endişeler nedeniyle lorazepam kullanımı genellikle yalnızca iki ila dört haftaya kadar önerilir.
Lorazepam ilk olarak 1963'te patentlenmiş ve 1977'de Amerika Birleşik Devletleri'nde satışa çıkmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Jenerik ilaç olarak mevcuttur.

Mekanik ventilasyon, (yardımlı ventilasyon, aralıklı zorunlu ventilasyon (IMV)) spontan solunumu desteklemek veya değiştirmek için mekanik araçların kullanıldığı suni ventilasyon (akciğer havalandırması) için kullanılan tıbbi terimdir. Bu olay ventilatör adlı makine ile gerçekleştirilir veya  anestezi uzmanı, hemşire veya diğer bir sağlık görevlisi tarafından bir torba valf maske cihazını (ambu) sıkıştırma ve pompalama suretiyle de yapılabilir.

Mekanik ventilasyon yapılırken endotrakeal tüp veya trakeostomi tüpü gibi bir alet aracılığı ile gerçekleştirliyorsa "invaziv" olarak adlandırılır. Bilinçli ve tıbbi açıdan uygun hastalarda ise non-invaziv ventilasyon için yüz veya nazal maskeler kullanılır.
İki ana mekanik ventilasyon türü vardır; havanın (veya başka bir gaz karışımının) hava yollarından akciğerlere gönderildiği pozitif basınçlı ventilasyon ve havanın genellikle, göğsün hareketini uyararak akciğerlere çekildiği negatif basınçlı ventilasyon. Bu iki ana tipin dışında, birçok özel mekanik ventilasyon modu da vardır ve teknoloji geliştikçe bunların isimlendirmeleri revize edilmektedir.

Akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve travma dahil olmak üzere akut akciğer hasarı,
Zehirlenme vakaları da dahil olmak üzere solunum durması olarak bilinen apne durumu,
Entübasyon gerektiren akut şiddetli astım,
Akut veya kronik solunumsal asidoz, en yaygın olarak kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve obezite ile ilgili hipoventilasyon sendromu,
Kısmi karbondioksit (pCO2) basıncı ile gelişen akut solunumsal asidoz ((pCO2) > 50 mmHg and pH < 7.25), bu durum Guillain-Barré sendromu, myastenia gravis, motor nöron hastalığı, omurilik yaralanması veya anestezik ve kas gevşeticilerin etkisi nedeniyle oluşan diyafram felcine bağlı olabilir
Önemli takipne, retraksiyonlar ve solunum sıkıntısının diğer fiziksel belirtilerinin gözlendiği solunum zorluğu,
Hipoksemi durumları,
Sepsis, şok, konjestif kalp yetmezliği ile oluşan hipotansiyon,
Müsküler distrofi ve amyotrofik lateral skleroz (ALS) gibi nörolojik hastalıklar
Solunum problemi olan yenidoğan bebeklerde mekanik ventilasyon ihtyiacı oluşması.

Çeper potansiyeli (zar voltajı olarak da bilinir) biyolojik hücrenin içi ve dışı arasındaki elektrik potansiyel farkıdır. Dış kısım için bu potansiyel değeri genellikle -40 mV ile -80 mV arasındadır.
Bütün hayvan hücreleri içinde protein bulunduran çift katlı lipit katmanının oluşturduğu hücre zarıyla sarılıdır ve bu zar iyon hareketlerine karşı yalıtkan bir difüzyon bariyeri görevi görür. İyon taşıyıcı proteinler iyonları aktif olarak hücre duvarının içine iter ve duvar boyunca bir yoğunluk meyiline sebep olur. İyon kanalları iyonların bu meyil doğrultusunda  duvar boyunca ilerlemesine izin yardımcı olur. İyon kanalları ve taşıyıcıları elektriksel olarak pil ve direnç takımına eşdeğerdir. Bu yüzden duvarın iki tarafında potansiyel fark oluşur.
Neredeyse hiçbir hücrenin (hayvan, bitki ve mantar hücreleri de dâhil) zar potansiyeli sıfır değildir. Genellikle hücrenin iç tarafı dış tarafa göre negatiftir ve -40 mV ile -80 mV arasında değişen bir voltaja sahiptir. Zar voltajının iki temel fonksiyonu vardır. Birincisi, hücre duvarının içindeki moleküler araçlara güç vererek hücrenin pil işlevi görmesini sağlar. İkincisi, nöronlar ve kas hücreleri gibi elektriksel olarak uyarılabilen hücrelerde, hücrenin farklı parçaları arasındaki iletim sinyalleri olarak kullanılır. Bu sinyaller iyon kanallarının açılması ya da kapanmasıyla oluşan potansiyel değişiklik sayesinde üretilir. Elektrik alandaki bu değişiklik uzaktaki iyon kanallarını bile etkileyebilir ve onların da açılıp kapanarak sinyal üretmesine sebep olabilir.
Uyarılamayan hücrelerde ve uyarılabilen hücrelerin temel durumlarında, zar potansiyeli neredeyse sabittir ve bu duruma dingin potansiyel denir. Nöronların dingin potansiyeli genellikle -70, -80 milivolt aralığındadır ve iç tarafındaki negatif temel voltajı o voltajın onda birinden daha azdır. İyon kanallarının açılıp kapanması, dingin potansiyel durumundan çıkılmasına sebep olabilir. Eğer iç taraftaki potansiyel arttıysa (örneğin -70 mV, -60 mV arası) buna depolarizasyon (kutupsuzlaşma), eğer azaldıysa (örneğin -70 mV, -80 mV arası) buna hiperpolarizasyon denir. Uyarılabilen hücrelerde, çok büyük depolarizasyonlar kutupların ters dönmesine sebep olan, zar potansiyelini çok hızlı ve art arda değiştirebilen (milisaniyenin yüzde biri gibi) aksiyon potansiyeline sebep olabilir. Aksiyon potansiyeli voltaja duyarlı iyon kanallarının aktifleşmesiyle üretilir.
Nöronlarda zar potansiyeline etki eden faktörler değişkendir. Oldukça fazla sayıda iyon kanalı bulundururlar ve bunlardan bazıları kimyasala, bazıları voltaja duyarlıdır. Voltaja duyarlı iyon kanalları membran potansiyeli tarafından kontrol edildiği için, membran potansiyelinin kendisi de bu kanallardan etkilendiğinde, geri besleme döngüsü aksiyon potansiyeli gibi titreşen  ve yeniden üretilebilir kompleks temporal dinamiklerin artışına sebep olur.

Membran potansiyeli iki temel faktörden meydana gelir; difüzyon ve elektriksel kuvvet. Elektriksel kuvvet zıt yüklü parçacıkların birbirini çekip aynı yüklülerin itmesiyle oluşur. Difüzyon ise parçacıkların yüksek yoğunluklu bölgelerden düşük yoğunluktaki bölgelere geçme eğilimiyle meydana gelir (termal enerji sayesinde).

Voltaj, yani elektriksel potansiyel farkı, elektrik akımının dirençten geçebilme kabiliyetidir. Voltajın daha basit tanımı Ohm yasası tarafından yapılabilir: V=IR. Burada V voltaj, I akım, R ise dirençtir. Eğer bir devrede pil gibi bir voltaj kaynağı varsa, bu kaynağın voltaj yüksekliği direnci aşan daha fazla akım anlamına gelir. Voltaj sadece iki nokta arasında potansiyel fark olduğu zaman işlevseldir. Tek bir noktadaki voltajın herhangi bir işlevi yoktur. Elektronikte geleneksel olarak devredeki rastgele elemanlardan birine sıfır voltaj atanıp diğer elemanların voltajı bu sıfır noktasındaki elemana göre ölçülür. Devredeki bir elemanı sıfır noktası seçmenin o eleman için bir anlamı yoktur devrenin işlevi tek başına voltaja bağlı değildir. Ayrıca çoğu durumda sıfır noktası devrenin topraklama kısmı olarak kabul edilir.
Aynı prensip hücre biyolojisindeki voltaj için de geçerlidir. Elektriksel olarak etkin dokunun potansiyel farkı, dokunun herhangi iki noktasına batırılan elektrotlar sayesinde ölçülür. Mesela elektrotlardan biri hücrenin içine diğeri dışına takılıp sonra da bu elektrotlar bir voltmetreye bağlanıp değer okunur. Hücrenin dış tarafı sıfır noktası kabul edilir ve potansiyel farkın işaretine içerideki potansiyelin dışarıya göre ölçümüyle karar verilir.
Matematiksel olarak voltajın tanımı elektrik alanı (E) ile başlar. Birçok durumda elektrik alanı korunumlu alandır ve voltajın skaler fonksiyon eğimi olarak yazılabilir; E = –∇V. Bu skaler büyüklük voltaj dağılımını gösterir. Mutlak değerli voltajın bir anlamı yoktur çünkü tanım integral içerir. Genellikle eğer manyetik alanın çok fazla etkisi yoksa, elektrik alanı korunumlu alan kabul edilir ve bu biyolojik dokular için de işe yarar.
Elektrik alanı voltajın dağılım eğimi olduğu için küçük bir bölgedeki hızlı voltaj değişimleri, şiddetli elektrik alanı anlamına gelir. Tam tersi eğer voltaj büyük bir alanda yaklaşık olarak aynı değere sahipse bu bölgedeki elektrik alan çok zayıf olur. Güçlü elektrik alan, güçlü voltaj eğimi demektir ve dolayısıyla bölgedeki yüklü parçacıklara şiddetli bir kuvvet uygulanır.

Biyolojik organizmalarda elektrik sinyalleri genellikle iyonlar tarafından taşınır. Aksiyon potansiyeli için en önemli katyonlar sodyum (Na+) ve Potasyumdur (K+). İkisi de tek bir pozitif yük taşıyan tek değerli katyonlardır. Ayrıca kalsiyum (Ca2+) da iki tane pozitif yük taşıyan çift değerli bir katyon olarak aksiyon potansiyelinde rol alabilir. Klorür anyonu (Cl−) ise bazı Alglerde aksiyon potansiyelindeki en önemli role sahiptir ama hayvanlardaki önemi yok denecek kadar azdır.
Hücre zarındaki iyon geçişi iki etki altında gerçekleşir: difüzyon ve elektrik alanı. Mesela, A ve B isimli iki çözeltinin geçirgen olan gözenekli (porlu) bir bariyerle ayrıldığını düşünelim. Bu iki çözelti aralarındaki yoğunluk farkından dolayı zamanla karışacak ve iki eş çözelti oluşacak. Yüksek yoğunluktaki bölgeden düşük yoğunlukluya doğru bir difüzyon gerçekleşecek. Örneği genişletecek olursak, A çözeltisi 30 tane sodyum ve 30 tane klorür iyonu barındırsın, B çözeltisi de 20 sodyum ve 20 klorür. Aradaki bariyerin iki iyon tipini de geçirebildiğini farz edersek, son durumda iki çözeltide de 25 sodyum ve 25 klorür iyonu olacak. Eğer bariyerdeki porlar iyonlara göre seçiciyse sonuç daha farklı olur. Örneğin önceki bariyerin sadece sodyum iyonlarına karşı geçirgen olduğunu düşünelim. Bu sefer sodyum iyonları yüksek yoğunluktaki bölgeden düşük yoğunluktakine geçecek, yani A'dan B'ye. Bunun sonucunda B çözeltisindeki sodyum birikimi klorürden fazla olacak, tersi şekilde A çözeltisindeki klorür sayısı sodyum sayısından daha fazla olacak.
Yani B çözeltisinde pozitif yüklü iyonların sayısı negatif yüklülerden daha fazla olacak ve çözelti pozitif yüklenmiş olacak. Aynı şekilde A çözeltisinde negatif yüklü iyonların sayısı fazla olacağından, negatif yüklenmiş olacak. Zıt yükler birbirini çektiğinden, iyonlar bu sefer elektrik alanından etkilenmeye başlayacak ve pozitif sodyum iyonlarının B'ye gitmesi daha da zor olacak. Bu noktada difüzyon ve elektrik alanı birbirini dengelemeye başlayacak ve denge potansiyelini oluşturacak, iyon geçişi tamamen duracak.

Her hayvan hücresi, içinde birçok molekül içeren çift katlı lipit katmanından oluşun plazma zarıyla kaplıdır. Bu zar lipitten (yağ) oluştuğu için doğal olarak yüksek elektrik direncine sahiptir. Diğer bir deyişle düşük iyon geçirgenliğine sahiptir. Fakat zar içindeki bazı moleküller iyonların geçişini sağlayabilir ya da onları geçirecek kanalları açabilir. .
Elektrik terminolojisine göre hücre zarı direnç ve kapasitör fonksiyonu görür. Direnç, zarın yük hareketini engellemesinden doğar. Kapasite (sığa) ise çok ince olan lipit katmanının dışarıdaki ve içerideki zıt yüklü parçacıkların birbirini çekmesine olanak verecek kadar ince olmasıdır. Zarın kapasitesi içerdiği moleküllerden etkilenmez ve bu yüzden yaklaşık olarak 2 µF/cm² civarı sabit bir değere sahiptir (zar parçasının toplam kapasitesi alanıyla doğru orantılıdır). Saf yağ katmanının iletkenliği çok düşüktür ama biyolojik durumlarda her zaman başka moleküller tarafından bu yalıtkanlık baskılanır. Bu yüzden zarın kapasitesi neredeyse sabittir ve direnci oldukça değişkendir.
Hücre zarının kalınlığı yaklaşık olarak 7-8 nanometre civarındadır. Çok ince olduğu için içerisinden çok güçlü bir elektrik alanı yaratacak kadar voltaj geçiremez. Tipik bir hayvan hücresinin membran potansiyeli 100 milivolt civarındadır (voltun onda biri) ama hesaplamalar gösteriyor ki hücre zarı taşıyabileceği maksimum elektrik alanı taşıyor (voltaj farkı elektriksel kırılıma sebep olabilecek 200 milivolttan çok daha yüksek çıktı).

Lipit tabakasının direnci çok yüksek olmasına rağmen zar içindeki bazı yapılar aktif ya da pasif olarak iyon geçişine yardım edebilir. Bu mekanizmaya kolaylaştırılmış taşıma ya da kolaylaştırılmış difüzyon denir. Kolaylaştırılmış difüzyonda en büyük rolü ikisi de proteinden oluşan,iyon kanalları ve iyon pompaları oynar. İyon kanalları iyonların geçebileceği küçük geçitler açar ve çoğu durumda bu geçitler sadece belirli iyonları geçirir (kimi zaman iyonların yönleri de bu durumu etkiler). İyon pompaları ise -taşıyıcı proteinler olarak da bilinir- aktif olarak bazı spesifik iyonları taşır. Bazı durumlarda metabolik süreçle üretilen enerjiyi de kullanır.

İyon pompaları aktif taşıma yapan -iyon pompalamak için ATP (hücresel enerji) kullanmak gibi- integral proteinleridir. Bu iyon pompaları içerideki ve dışarıdaki yoğunluğu değiştirerek işini yapar. Aksiyon potansiyeliyle en çok ilgisi olan iyon pompası dışarı üç sodyum iyonu bırakıp içeri iki potasyum iyonu alarak çalışan sodyum-potasyum pompasıdır. Bunun sonucunda, nöronun içindeki potasyum K+ iyonlarının yoğunluğu dışarıdaki yoğunluğun 20 katına ulaşırken dışarıdaki sodyum yoğunluğu da içerinin 9 katına yaklaş

Meskalin (3,4,5-trimetoksifenetilamin) fenetilamin grubundan halüsinojen bir alkaloiddir. Peyote kaktüsü (Lophophora williamsii), San Pedro kaktüsü (Echinopsis pachanoi), Peru meşale kaktüsü (Echinopsis peruviana) ve kaktüsgiller (Cactaceae) ailesinin bazı üyelerinde doğal olarak bulunur. Meskalin ilk olarak 1897 yılında Alman Arthur Heffter tarafından bulunmuş ve izole edilmiş, ilk olarak Ernst Späth tarafından 1919 yılında sentezlenmiştir.

Peyote, Kızılderililer tarafından Meksika'da kullanılmaya başlandı ve 3000 yıldır hala kullanılıyor. Avrupalılar peyotenin özellikle Meksika'daki Huicholler olmak üzere yerliler tarafından dinsel seremonilerde kullanıldığını ilk keşif zamanlarında gözlemlemiştir. Yapısında meskalin bulunduran bir diğer bitki San Pedro ise, Peru'dan Ekvador'a Güney Amerika tarihinde uzun bir yer tutmuştur. Eski Şaman Ritüellerinde de sıkça kullanılan bir kaktüs türüdür. Amerika'nın yerli halkı 7 yaşındaki çocuklara 3. gözü açılsın diye Peyote veya San Pedro tattırırlar.
Geleneksel peyote hazırlanışında, kaktüsün düğmeye benzeyen tepe kısmından toprak seviyesine kadar, daha sonra yeni "başlar" büyütebilmek için ana kökler bırakılarak kesilir. Ardından bu "başlar" plak şeklinde sürgünler yapmak için kurutulur. Sürgünler meskalinin efektlerini üretmek için çiğnenir ya da içkiler için suda ıslatılır. Fakat kaktüsün tadı acı olduğundan, kullanıcılar bu acı tattan kurtulmak için sürgünleri iyice öğütüp toz haline getirirler ve kapsüllere boşaltırlar. Normal bir insanın dozajı; meskalin sülfat için 200-400 miligram ya da meskalin hidroklorid için 178-356 miligramdır. Aşağı yukarı 76 mm'lik (3 inch) bir sürgün 25 miligram meskalin içerir. Peyote bitkisinin insanı etkileyecek kadar gerekli meskalini bulundurması için gerekli zaman yaklaşık 7-8 yıldır. Bitki tüylenmeden önce yani meskalin içeriği olmadan önce tüketilirse yan etkilerinin yanı sıra görsel duyuda keskinleşme ve artış olacaktır.
Aldous Huxley meskalinle olan deneyimini Algının Kapıları (The Doors of Perception) adını verdiği kitabında anlatmıştır. Aleister Crowley ise bu deneyimleri günlüğüne yazmıştır. Ayrıca Carlos Castaneda'nın birçok kitabında da peyote ve türevi meskalin içeren kaktüslerle deneyimler aktarılır. Seks psikiyatristi Havelock Ellis de meskalin deneyimini tatmıştır. Hunter S. Thompson da meskalinle olan deneyimlerini Las Vegas'ta Korku ve Nefret adlı kitabında anlatmıştır.

Metadon, tıpta doktor kontrolünde, kronik ağrıların yönetiminde ağrı kesici(analjezik) olarak ve narkotik bağımlılığı tedavisinde kullanılan bir sentetik opioiddir. 1937'de Almanya'da geliştirilmiştir. Metadonun fizyolojik tesiri her bakımdan morfine benzer. En önemli farkı analjezik tesirinin morfinden fazla, toksik tesirinin, bağımlılık yapma etkisinin ve solunum sistemi üzerine etkisinin morfinden az olmasıdır. Buna rağmen metadon da diğer opiyatlara benzer şekilde istismar potansiyeli taşır. Bu nedenle metadon morfinmanların tedavisinde morfin yerine başlangıçta ilaç olarak verilir. Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.
Uyarılar:
Metadon kullanımı sırasında kişi potansiyel bağımlılık ve suistimal ile yanlış kullanım açısından izlenmelidir.
Doktor önerisi ve takibi dışında kullanım özellikle de çocuklarda doz ile de ilişkili olarak ölüme neden olabilir.
Yan Etkileri :
Kardiyak Etkileri: QT aralığı uzaması ve ciddi kardiyak aritmiler (torsades de pointes gibi); kronik ağrının yönetiminde 200 mg dozu  üstünde ve opiat bağımlılığı tedavisinde daha düşük dozlar için raporlanmıştır Bu yüzden de tedavi başlangıcı ve doz değişimleri sırasında kalp ritmi monitorize edilmelidir.
Solunum depresyonu :İlaca başlama döneminde, diğer bir opioid'ten geçişte hatta suistimal ve yanlış kullanım olmaksızın bile ölümcül solunum depresyonu raporlanmıştır.Bu etki özellikle erken dozlarda görülebildiği gibi pik ağrı kesici etkiden sonra da persistan bir süre boyunca görülebilir.
İlaçlarla etkileşim : Benzodiazepinler ve diğer MSS depresanlarıyla (alkol dahil) birlikte kullanımda derin sedasyon solunum depresyonu koma ve ölüm görülebilir.
Metadon kullanarak detoksifikasyon bir aydan daha kısa bir sürede gerçekleştirilebilir veya altı ay kadar uzun bir sürede  kademeli olarak yapılabilir.
Günde 3 mg morfin yerine 1 mg methadon verilir. Günlük doz yavaş yavaş azaltılarak 3 hafta içinde kesilir. Tartarik asit yardımıyla optikçe aktif izotoplarına ayrılmış sol şeklinin morfinden iki kat fazla, sağ şeklinin ise 1/10'u kadar tesirli olduğu görülmüştür. İsomethadonun analkezik etkisi methadondan azdır.

Metamfetamin ya da ilaç piyasasındaki ismiyle Desoxyn, merkezî sinir sistemi (MSS) uyarıcısı olan sentetik bir amfetamin türevi bir maddedir. Metamfetamin halk arasında genellikle Meth, Kristal, Ateş-Buz gibi sokak isimleriyle bilinir. Metamfetamin çeşitli hastalıkların tedavisinde reçete edilebilir. Dikkati ve odağı arttırdığı için dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tedavisinde, aşırı uyku eğilimi gösteren narkolepsi hastalarında uyanıklığı artırmak amacıyla ve iştahı kapattığı için obezite gibi hastalıkların tedavisinde reçete edilir. Desoxyn ismiyle ilaç piyasasında ABD'de bulunur. Bunun haricinde uyarıcı etkileri sebebiyle yasadışı olarak kullanımı mevcuttur. Kristal ve hap formunda olabilen çeşitleri dünyada birçok ülkede yasa dışı olarak satılmaktadır. Birçok uyarıcı gibi, 6-12 saat süren güçlü bir öfori, dolayısıyla güçlü bir psikolojik bağımlılık yapabilme etkisine sahiptir. Yapısal olarak amfetamine yakın psikoaktif bir maddedir. Metamfetamin bunun dışında nadiren desoksiefedrin olarak da isimlendirilir.
Saf metamfetamin renksiz bir sıvıdır. IUPAC ismi (S)-N-metil-1-fenilpropan-2-amin olan metamfetamin suistimal edilmek üzere kaçak üretimi ile de tanınmıştır. Efedrin ya da psödoefedrin molekülü indirgenerek yani hidrojenize edilerek kolayca elde edilebildiğinden hemen her yerde üretilebilmektedir. "Methlab" de denilen bu yerler, üretimi sırasında çıkan fosfattan ötürü kırmızı bir renge boyanır ve kedi idrarı gibi kokar.

1887 yılında  metamfetamin sentezlenmesinden kısa bir süre sonra, 1893'te kimyager Nagai Nagayoshi tarafından efedrin maddesinden de sentezlendi. "Metamfetamin" terimi bu yeni karışımın kimyasal yapısından türedi: metil alfa-metilfenetilamin. 1919 yılında, kristalize metamfetamin farmakolog Akira Ogata tarafından efedrinin redoks yöntemiyle kırmızı fosfor ve iyot kullanılarak sentezlendi.

Metamfetamin kullanıldığında aşırı mutluluk hali, aşırı özgüven, cesaret artışı, yoğun enerji, coşku, sosyalleşmede artış, birçok şeye heyecan duyma, aşırı konuşma isteği, kendini daha yaratıcı hissetme, odaklanmada artış, iştahsızlık, düşüncelerin hızlanması ve ani duygu durum değişimi gibi etkiler görülebilir. Metamfetamin, beyindeki dopamin hormonunu arttırarak etki eder.
Uyanıklık, motivasyon ve kısa dönem beyin aktivitesini artıran madde aşırı öforiye neden olmaktadır. Madde alındığında tansiyon ve vücut sıcaklığı yükselir, göz bebekleri büyür ve ishal, bulantı, kusma görülebilir.
Kötüye ve yanlış kullanımlarda beyin kimyasını bozup depresyona yol açtığı bilinmektedir. Bağımlılarında kalıcı anhedoni oluşmaktadır. Psikoz etkileri ortaya çıkartıp, görsel ve işitsel halüsinasyonlara neden olabilir. Kullanıcılarında güçlü bir psikolojik bağımlılık yan etkisi görülür.
Devamlı kullanıcılarında meth ağzı denen diş çürükleri oluşur. Bağışıklık sistemi baskılanan bu kişilerde stafilokok enfeksiyonlarına sıkça rastlanır. Kilo kaybı ve kısa dönem libido artışını takiben erektil disfonksiyon da bilinen kötü etkilerindendir.
Aşırı doz kullanımı durumunda kuvvetli sistemik reaksiyon ile ölüme yol açabilir.

Metilfenidat (MPH) (ticari isimleri: Concerta, Methylin, Ritalin, Equasym XL, Quillivant XR, Medikinet Retard, Konsenidat)  dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve narkolepsi gibi nörolojik durumların tedavisinde kullanılan bir psikostimülan ilaçtır. İlaç, özellikle dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin seviyelerini artırarak merkezi sinir sistemi üzerindeki etkileri ile bilinir. Metilfenidat, fenetilamin grubuna ait, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB), narkolepsi ve kronik yorgunluk sendromu tedavisinde sıklıkla reçete edilen merkezi sinir sistemi (MSS) uyaranıdır.

DEHB ve diğer benzer durumlar, öz-düzenleme fonksiyonlarından (örn. inhibisyon, motivasyon ve hafıza) sorumlu olan prefrontal korteks başta olmak üzere beyindeki dopamin ve norepinefrin fonksiyonlarının az çalışmasıyla alakalıdır. Metilfenidatın hareket mekanizması öncelikle dopamin geri alınım inhibitörü olarak katekolamin geri alınımını inhibe etmeyi içerir. Metilfenidat dopamin taşıyıcıları, norepinefrin taşıyıcıları engelleyerek ve salınımını artırarak sinaptik boşlukta bu maddelerin miktarının artmasını sağlar. Bu mekanizma, özellikle dopamin ve norepinefrin düzeylerinde bir artışa neden olarak, sinirsel iletimi düzenleyebilir.

Ağızdan alınan metilfenidat, anında salım için yaklaşık 2-4 saat (yani Ritalin), sürekli salım için 3-8 saat (yani Ritalin SR) ve uzun süreli salım için 8-12 saat (yani Concerta) ile %11-52'lik bir biyoyararlanıma sahiptir. Metilfenidatın yarı ömrü, kişiye bağlı olarak 2-3 saattir. En yüksek plazma süresi yaklaşık 2 saatte elde edilir. Metilfenidat, %10-33'lük düşük bir plazma proteini bağlanmasına ve 2.65 L/kg'lık bir dağılım hacmine sahiptir.
Dekstrometilfenidat, oral yoldan uygulandığında levometilfenidattan çok daha fazla biyoyararlanımdır ve öncelikle rasemik metilfenidatın psikoaktivitesinden sorumludur.
Anında salınan metilfenidat için oral biyoyararlanım ve emilim hızı, bir yemekle birlikte uygulandığında artar. Yüksek yağlı bir öğünün gözlenen C/max üzerindeki etkileri, bazı uzun süreli salimli formülasyonlar arasında farklılık gösterir ve kombine IR / ER ve OROS formülasyonları azaltılmış C/max seviyeleri gösterir Bazı araştırmacılara göre, sıvı bazlı uzun süreli salimli formülasyonlar, yüksek yağlı bir yemekle birlikte uygulandığında C/max seviyelerinin arttığını gösterdi. Bununla birlikte, 2003 yılında yapılan bir çalışmada, yüksek yağlı bir yemek uygulaması ile oral metilfenidatın aç karna uygulanması arasında hiçbir fark gösterilmemiştir.
Metilfenidat, karaciğerdeki CES1A1 enzimleri tarafından ritalinik aside metabolize edilir. Dekstrometilfenidat, levometilfenidattan daha yavaş bir oranda seçici olarak metabolize edilir. Metabolize edilen ilacın %97'si idrarla atılır ve %1 ila %3'ü dışkı ile atılır. İlacın küçük bir miktarı,% 1'den azı değişmeden idrarla atılır.

Metilfenidat 50 yılı aşkın süredir çalışılmakta ve araştırılmaktadır, DEHB tedavisinde oldukça iyi bir tesir ve güvenlik kaydı bulunmaktadır. Orijinal patenti CIBA'ya aittir fakat şu anda Novartis bu patente sahiptir. İlk olarak U.S. Food and Drug Administration (FDA) tarafından 1955 yılında hiperaktivite tedavisi için lisanslandırılmıştır. 1960'ların başlarında reçetelendirilmeye başlanan ilaç 1990'larda DEHB tanısının çok daha geniş çevrelerce kabul edilmesiyle aşırı miktarda reçetelendirilmiştir.

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB): Metilfenidat, DEHB'nin belirtilerini kontrol altına almak amacıyla yaygın olarak kullanılır. Özellikle çocuklarda ve gençlerde dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtilerini azaltabilir.
Narkolepsi: Metilfenidat, narkolepsi hastalarında aşırı uyku hali ve ani uykulu durumların kontrol altına alınmasında etkili olabilir.
Kronik yorgunluk sendromuna yardımcı olabilir.

Metilfenidat kullanımı bazı yan etkilere neden olabilir, bunlar arasında iştah kaybı, uykusuzluk, sinirlilik ve baş ağrısı bulunabilir. Hamilelik, emzirme dönemi ve belirli sağlık sorunları olan bireylerde kullanımı öncesinde doktora danışılmalıdır.

Kardiyovasküler hastalıklar
Tiroid hiperaktivitesi
Psikoz
İnsomnia
Anoreksiya nervoza

Baş ağrısı
Mide bulantısı
İştahsızlık
Uykusuzluk
Anksiyete
Depresyon
Sinirlilik
Diş gıcırdatma
Hipertansiyon
Kalp ritim bozuklukları

Metilfenidat kullanımı sırasında, bireyin sağlık durumu, diğer ilaçlarla etkileşimleri ve potansiyel yan etkiler konusunda dikkat edilmesi önemlidir. Özellikle kalp sorunları, tansiyon problemleri ve psikiyatrik rahatsızlıkları olan bireylerin bu ilacı kullanmadan önce bir uzmana danışmaları gerekmektedir.

Metilfenidatın atletik performans arttırıcı, bilişsel arttırıcı, afrodizyak ve öfori olarak etkinliği araştırmalarla desteklenmektedir. Bununla birlikte, metilfenidatın bu amaçlar için kullanılma şekli (yüksek dozlar, alternatif uygulama yolları, uyku yoksunluğu sırasında, vb.) istenmeyen ciddi yan etkilere neden olabilir. 2015 yılında yapılan bir inceleme, amfetamin ve metilfenidatın terapötik dozlarının, normal sağlıklı yetişkinlerde çalışma belleği, epizodik bellek ve inhibitör kontrol dahil olmak üzere bilişte mütevazı gelişmelere yol açtığını buldu; Bu ilaçların biliş arttırıcı etkilerinin, prefrontal kortekste hem dopamin reseptörü D1 hem de adrenoseptör α2'nin dolaylı aktivasyonu yoluyla ortaya çıktığı bilinmektedir.
Metilfenidat ve diğer DEHB uyarıcıları da görev belirginliğini artırır ve uyarılmayı artırır. Amfetamin ve metilfenidat gibi uyarıcılar, zor ve sıkıcı görevlerde performansı artırabilir ve bazı öğrenciler tarafından çalışma ve sınava girme yardımı olarak kullanılır. Kendi bildirdiği yasadışı uyarıcı kullanımına ilişkin çalışmalara dayanarak, eğlence amaçlı uyuşturucu olarak kullanmak yerine performans arttırıcı kullanım, öğrencilerin uyarıcı kullanmasının başlıca nedenidir.

Metilfenidat, reçetesiz satılmayan bir ilaçtır.
Metilfenidat, yalnızca doktor tavsiyesi ile kullanılmalıdır.
Metilfenidat, hamilelik ve emzirme döneminde kullanılmamalıdır.
Metilfenidat, alkol ve diğer uyarıcılarla birlikte kullanılmamalıdır.

Metilfenidat, Alzheimer hastalığında ilgisizlik, motivasyon eksikliği ve sürdürülebilir aktivitelerin tedavisi için etkili olabilir.

Metilfenidat, metamfetamin bağımlısı ve bağımlısı olan bireyler için bir replasman tedavisi olarak bazı faydalar göstermiştir. Metilfenidat ve amfetamin, kokain bağımlılığının tedavisi için kimyasal bir ikame olarak araştırılmıştır. Kokain, psikostimülan bağımlılığı veya psikolojik bağımlılık tedavisinde etkinliği kanıtlanmamıştır.

Uluslararası olarak, metilfenidat, Psikotrop Maddeler Sözleşmesi kapsamında bir Çizelge II ilacıdır.

Ritalin

Midazolam, anestezi, prosedürel sedasyon, uyku sorunları ve şiddetli ajitasyon için kullanılan bir benzodiazepin ilacıdır. Uyku hali yaparak, kaygıyı azaltarak ve yeni hatıralar yaratma yeteneğinin kaybolmasına neden olarak çalışır. Bu ilacın kişinin bilincini kaybetmesine neden olmadığını, sadece sakinleştirilmesine neden olduğuna dikkat etmek önemlidir. Ayrıca nöbetlerin tedavisinde de faydalıdır. Midazolam ağızdan, damardan, kas içine enjeksiyonla, burun içine püskürtülerek veya yanaktan verilebilir. Damardan verildiğinde, tipik olarak beş dakika içinde etki etmeye başlar; bir kasa enjekte edildiğinde, etki etmeye başlaması on beş dakika sürebilir. Etkileri bir ile altı saat arasında sürer.
Yan etkiler, nefes alma çabalarında azalma, düşük tansiyon ve uyku hali olabilir. Uzun süreli kullanımdan sonra etkilerine tolerans ve yoksunluk sendromu oluşabilir. Artan aktivite gibi paradoksal etkiler özellikle çocuklarda ve yaşlılarda ortaya çıkabilir. Hamilelik sırasında kullanıldığında riskli olduğuna dair kanıt vardır, ancak emzirme sırasında tek bir dozda herhangi bir zarar kanıtı yoktur. Benzodiazepin ilaç sınıfına aittir ve beyindeki GABA nörotransmitterinin aktivitesini artırarak çalışır.
Midazolam 1974'te patentlenmiş ve 1982'de tıbbi kullanıma girmiştir. Birçok ülkede kontrollü bir maddedir.

Bulantı veya mide bulantısı bazen kusma dürtüsü olarak algılanan yaygın bir huzursuzluk ve rahatsızlık hissidir. Ağrılı olmamakla birlikte, uzun sürmesi halinde zayıflatıcı bir semptom olabilir ve göğüste, karında veya boğazın arkasında rahatsızlık hissi olarak tanımlanmıştır.
Konuyla ilgili 2011 tarihli bir kitapta 30'dan fazla bulantı tanımı önerilmiştir.
Mide bulantısı spesifik olmayan bir semptomdur, yani birçok olası nedeni vardır. Mide bulantısının bazı yaygın nedenleri gastroenterit ve diğer gastrointestinal rahatsızlıklar, gıda zehirlenmesi, araç tutması, baş dönmesi, migren, bayılma, düşük kan şekeri, anksiyete, hipertermi, dehidrasyon ve uyku eksikliğidir. Mide bulantısı, kemoterapi de dahil olmak üzere birçok ilacın yan etkisi veya hamileliğin erken dönemlerindeki sabah bulantılarıdır. Mide bulantısına tiksinti ve depresyon da neden olabilir.
Bulantı ve kusmayı önlemek ve tedavi etmek için alınan ilaçlara antiemetikler denir. ABD'de en sık reçete edilen antiemetikler prometazin, metoklopramid ve daha yeni olan ondansetrondur.

Gastrointestinal enfeksiyonlar (%37) ve gıda zehirlenmesi akut bulantı ve kusmanın en yaygın iki nedenidir. İlaçların yan etkileri (%3) ve hamilelik de nispeten sık görülen diğer nedenlerdir. Kronik bulantının birçok nedeni vardır. Vakaların %10'unda bulantı ve kusma teşhis edilememektedir. Sabah bulantıları dışında, bulantı şikayetlerinde cinsiyet farkı yoktur. Çocukluk çağından sonra doktora başvurular yaşla birlikte giderek azalmaktadır. Yaşı 65'in üzerinde olanların doktor ziyaretlerinin yalnızca yüzde birinin bir kısmı mide bulantısı nedeniyledir.

Gastrointestinal enfeksiyon, akut bulantı ve kusmanın en yaygın nedenlerinden biridir. Kronik bulantı, gastroözofageal reflü hastalığı, fonksiyonel dispepsi, gastrit, biliyer reflü, gastroparezi, peptik ülser, çölyak hastalığı, çölyak dışı gluten hassasiyeti, Crohn hastalığı, hepatit, üst gastrointestinal malignite ve pankreas kanseri gibi birçok gastrointestinal bozukluğun bazen ana semptomu olabilir. Komplike olmayan Helicobacter pylori enfeksiyonu kronik bulantıya neden olmaz.

Gıda zehirlenmesi genellikle kontamine gıdanın yenmesinden bir ila altı saat sonra aniden başlayan bulantı ve kusmaya neden olur ve bir ila iki gün sürer. Gıdalardaki bakteriler tarafından üretilen toksinlerden kaynaklanır.

Birçok ilaç potansiyel olarak bulantıya neden olabilir. En sık ilişkilendirilenlerden bazıları kanser ve diğer hastalıklar için sitotoksik kemoterapi rejimleri ve genel anestezik ajanlardır. Migren için eski bir tedavi olan ergotaminin bazı hastalarda yıkıcı mide bulantısına neden olduğu iyi bilinmektedir; ilk kez kullanan bir kişiye gerekirse rahatlaması için bir antiemetik reçete edilmelidir.

Mide bulantısı veya "sabah bulantısı" hamileliğin erken dönemlerinde yaygındır ancak bazen ikinci ve üçüncü trimesterde de devam edebilir. İlk üç aylık dönemde kadınların yaklaşık %80'inde bir dereceye kadar bulantı görülür. Bu nedenle gebelik, doğurganlık çağındaki cinsel olarak aktif her kadında olası bir bulantı nedeni olarak düşünülmelidir. Genellikle hafif ve kendi kendini sınırlayıcı olsa da, hiperemezis gravidarum olarak bilinen ciddi vakalar tedavi gerektirebilir.

Kinetozis ve vertigo gibi denge ile ilgili bir dizi durum bulantı ve kusmaya yol açabilir.

Dismenore mide bulantısına neden olabilir.

Mide bulantısı depresyon, anksiyete bozuklukları ve yeme bozukluklarından kaynaklanabilir.

Bulantının çoğu nedeni ciddi olmasa da bazı ciddi durumlar bulantı ile ilişkilidir. Bunlar arasında pankreatit, ince bağırsak tıkanıklığı, apandisit, kolesistit, hepatit, Addison krizi, diyabetik ketoasidoz, kafa içi basınç artışı, spontan kafa içi hipotansiyon, beyin tümörleri, menenjit, kalp krizi, kuduz, karbon monoksit zehirlenmesi ve diğerleri sayılabilir.

Engelleyici bozukluklar

Gastrik çıkış tıkanıklığı
İnce bağırsak tıkanıklığı
Kolon tıkanıklığı
Süperior mezenterik arter sendromu
Enterik enfeksiyonlar

Viral enfeksiyon
Bakteriyel enfeksiyon
İnflamatuar hastalıklar

Çölyak hastalığı
Kolesistit
Pankreatit
Apandisit
Hepatit
Sensorimotor işlev bozukluğu

Gastroparezi
Bağırsak yalancı tıkanıklığı
Gastroözofageal reflü hastalığı
İrritabl bağırsak sendromu
Döngüsel kusma sendromu
Diğer

Çölyak dışı glüten hassasiyeti
Biliyer kolik
Böbrek taşı
Siroz
Abdominal ışınlama

Kardiyopulmoner

Kardiyomiyopati
Miyokard enfarktüsü (kalp krizi)
Paroksismal öksürük
İç kulak hastalıklları

Kinetozis
Labirentit
Malignite
İntraserebral bozukluklar

Malignite
Kanama
Apse
Hidrosefali
Menenjit
Ensefalit
Kuduz
Psikiyatrik hastalıklar

Anoreksiya ve bulimia nervoza
Depresyon
İlaç yoksunluğu
Diğer

Ameliyat sonrası kusma
Nosisepsiyon

Kemoterapi
Antibiyotikler
Antiaritmikler
Digoksin
Oral hipoglisemik ilaçlar
Oral kontraseptifler
Norepinefrin geri alım inhibitörleri
Endokrin/metabolik hastalık

Hamilelik
Üremi
Ketoasidoz
Tiroit ve paratiroit hastalığı
Adrenal yetmezlik
Toksinler

Karaciğer yetmezliği
Alkol

Bulantı ve kusma üzerine yapılan araştırmalar, insan vücudunun anatomisini ve nörofarmakolojik özelliklerini taklit etmek için hayvan modellerinin kullanılmasına dayanmaktadır. Mide bulantısının fizyolojik mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamış karmaşık bir süreçtir. İnsan vücudundaki belirli tetikleyiciler tarafından aktive edilen ve bulantı ve kusma hissini yaratmaya devam eden dört genel yol vardır.

Merkezi sinir sistemi (MSS): Uyaranlar, serebral korteks ve limbik sistem dahil olmak üzere MSS bölgelerini etkileyebilir. Bu bölgeler yüksek kafa içi basıncı, meninkslerin tahrişi (örn. kan veya enfeksiyon) ve anksiyete gibi aşırı duygusal tetikleyiciler tarafından aktive edilir. Supratentoryal bölge aynı zamanda bulantı hissinden de sorumludur.
Kemoreseptör tetikleme bölgesi (CTZ): CTZ, beyin içinde dördüncü ventrikülün tabanında postrema bölgesinde yer alır. Bu bölge kan beyin bariyerinin dışındadır ve bu nedenle kan ve serebral spinal sıvı yoluyla dolaşan maddelere kolayca maruz kalır. CTZ'nin yaygın tetikleyicileri arasında metabolik anormallikler, toksinler ve ilaçlar yer alır. CTZ'nin aktivasyonuna dopamin (D2) reseptörleri, serotonin (5HT3) reseptörleri ve nörokinin reseptörleri (NK1) aracılık eder.
Vestibüler sistem: Bu sistem, iç kulaktaki vestibüler aparata yönelik rahatsızlıklar tarafından aktive edilir. Bunlar hareket hastalığına ve baş dönmesine neden olan hareketleri içerir. Bu yol histamin (H1) reseptörleri ve asetilkolin (ACh) reseptörleri aracılığıyla tetiklenir.
Periferik yollar: Bu yollar gastrointestinal sistemdeki kemoreseptörler ve mekanoreseptörlerin yanı sıra kalp ve böbrekler gibi diğer organlar aracılığıyla tetiklenir. Bu yolların yaygın aktivatörleri arasında gastrointestinal lümende bulunan toksinler ve bağırsakların tıkanması veya dismotilitesinden kaynaklanan gastrointestinal lümenin distansiyonu yer alır. Bu yollardan gelen sinyaller vagus, glossofaringeal, splanknik ve sempatik sinirler dahil olmak üzere çoklu sinir yolları üzerinden hareket eder.
Bu yolların herhangi birinden gelen sinyaller daha sonra beyin sapına gider ve soliter kanalın çekirdeği, vagusun dorsal motor çekirdeği ve merkezi patern jeneratörü dahil olmak üzere çeşitli yapıları aktive eder. Bu yapılar bulantı ve kusmanın çeşitli aşağı akış etkilerini işaret etmeye devam eder. Vücudun motor kas tepkileri, gastrointestinal sistem kaslarının durdurulmasını ve aslında karın kası kasılmasını artırırken mide içeriğinin ağza doğru tersine itilmesine neden olmayı içerir. Otonomik etkiler, tükürük salgısının artmasını ve genellikle bulantı ve kusma ile ortaya çıkan baygınlık hissini içerir.

Arka hipofizden vazopressin salınımının yanı sıra kalp atış hızında da değişikliklerin meydana gelebileceği tanımlanmıştır.

Kapsamlı bir hasta öyküsü almak, bulantı ve kusmanın nedenine ilişkin önemli ipuçlarını ortaya çıkarabilir. Hastanın semptomları akut bir başlangıç gösteriyorsa ilaçlar, toksinler ve enfeksiyonlar muhtemeldir. Buna karşılık, uzun süredir devam eden bir bulantı öyküsü, suçlu olarak kronik bir hastalığa işaret edecektir. Yemek yedikten sonra mide bulantısı ve kusmanın zamanlaması dikkat edilmesi gereken önemli bir faktördür. Yemek yedikten sonraki bir saat içinde ortaya çıkan semptomlar, gastroparezi veya pilor stenozu gibi ince bağırsağın proksimalinde bir tıkanıklığa işaret edebilir. Bağırsak veya kolonun daha aşağısındaki bir tıkanıklık ise kusmanın gecikmesine neden olacaktır.
Gastroenterit gibi bulaşıcı bir bulantı ve kusma nedeni, gıdanın alınmasından birkaç saat ila günler sonra ortaya çıkabilir. Kusmuğun içeriği, nedenin belirlenmesine yönelik değerli bir ipucudur. Kusmuktaki dışkı parçaları distal bağırsakta veya kolonda tıkanıklık olduğunu gösterir. Safralı (yeşilimsi renkte) emezis, tıkanıklığın mideyi geçen bir noktaya lokalize olduğunu gösterir. Sindirilmemiş gıda kusması, akalazya veya Zenker divertikülü gibi mide çıkışından önceki bir tıkanıklığa işaret eder. Hasta kustuktan sonra karın ağrısında azalma yaşıyorsa, obstrüksiyon olası bir etiyolojidir. Ancak kusma, pankreatit veya kolesistitin neden olduğu ağrıyı hafifletmez.

Ortostatik hipotansiyon ve cilt turgor kaybı gibi dehidrasyon belirtilerine dikkat etmek önemlidir. Karın oskültasyonu bulantı ve kusmanın nedenine ilişkin çeşitli ipuçları verebilir. Tiz bir çınlama sesi olası bir bağırsak tıkanıklığına işaret ederken, sıçrayan bir "süksesyon" sesi daha çok mide çıkış tıkanıklığının göstergesidir. Karın muayenesinde hastanın üzerine bastırıldığında ağrı hissedilmesi iltihabi bir sürece işaret edebilir. Papilödem, görme alanı kayıpları veya fokal nörolojik defisitler gibi belirtiler kafa içi basınç artışı için kırmızı bayrak işaretleridir.

Bulantı ve kusmanın nedenini belirlemek için öykü ve fizik muayene yeterli olmadığında, bazı tanısal testler yararlı olabilir. Elektrolit ve metabolik anormallikler için bir kimya paneli yararlı olacaktır. Karaciğer fonksiyon testleri ve lipaz, pankreatikobilier hastalıkları tanımlayabilir. Hava-sıvı seviyelerini gösteren karın röntgenleri bağırsak tıka

Modafinil, Provigil ve Modiwake adı altında satılan, narkolepsi ve obstrüktif uyku apnesi gibi hastalıkların yol açtığı gün içi uykulu hali tedavi etmek için kullanılan ilaç. Bilişsel faaliyetleri artırıcı etki gösterdiği düşünülse de yapılan çalışmalar kesin bir yargıya varmamıştır. Oral yoldan kullanılır.

Modafinil narkolepsi ve uyku apnesi tedavisinde kullanılan bir eugeroiktir. Avrupa İlaç Kurumu deri üzerinde aşırı duyarlılığa neden olabileceği gerekçesiyle modafinilin sadece narkolepsi hastalarına reçete edilmesini uygun görmektedir.

Pek çok ülke askeri kuvvetleri için uzun görevlerde ve saldırı altında uykusuzluğu önlemek adına kullanılan amfetamin kullanımı yerine modafinil kullanımına karşı olan ilgilerini belirtmişlerdir. Fransız hükûmeti silahlı birliklerinin bazı operasyonlarda Modafinil kullandığını açıklamıştır
Birleşik Krallık'ta ise savunma bakanlığı 300,000£ bütçe ile modafinil araştırmaları yürütmüştür 2011 yılındaysa Hint Hava Kuvvetleri pilotlar arası modafinil kullanımının planları arasında olduğunu açıklamıştır.
ABD'de modafinil çeşitli hava kuvvetleri operasyonlarında kullanımı için onay almıştır ve diğer kullanımları araştırılmaktadır. 2012 itibari ile modafinil hava kuvvetleri tarafından "go pill" lakabı ile aşırı yorgunluğun kontrol edilmesinde kullanılmaktadır. Amfetamin kullanımı ise artık onaylanmamaktadır.

Canadian Medical Association Journal astronotların Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki uzun sureli operasyonlarda modafinil kullandığını rapor etmiştir.

Nootropik
Uyarıcı

Morfin, çok etkili bir opioid ağrı kesici ilaçtır. Ham afyonda %10-12 oranında mevcuttur. Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

1650'de Robert Boyle, İstanbul'dan getirdiği ham afyonu alkollü potasyum hidroksit (KOH) ile muamele ederek kristal yapılı bir karışım elde etmiş fakat bunun yapısını aydınlatamamıştır. 1803 yılında Deraswe afyondan billurî bir madde izole ederek buna afyon tuzu ismini vermiştir. Afyonun tıp alanında kullanırlığını artırmak amacıyla yapılan çalışmalar esnasında 1803 ile 1805 yılları arasında Friedrich Sertürner isimli Alman bir eczacı tarafından izole edildi. Sertürner bu buluşuna Yunan mitolojisi düşler tanrısı Morpheus'tan esinlenerek Morphium adını verdi. 1831'de Liebig ilk elementel analizini yaptı (C17H19O3N). 1925'te Robinson ve Gullend tarafından yapısı tam olarak aydınlatılmış sentezi ise ancak 1952 yılında Gates ve Tschudi tarafından yapılmıştır. Yirmi yedi basamaklı bir reaksiyondan oluşan sentez yapının doğruluğunu kanıtlamıştır. Ancak çok uzun olması nedeniyle ticarî bir öneme sahip olmamıştır.

Morfin, morfinan halka sistemine sahiptir. Yapısında bir fenol bir de alkol hidroksili ihtiva eder. Bir veya üç mol su ile beraber kristallenir. 110 °C'de kristal suyunu kaybeder ve 230 °C'de erir. Renksiz kristal haldedir. Soğuk suda 1/5000, sıcak suda 1/500, soğuk alkolde %3,5, sıcak alkolde ise %8 oranında çözünür. Morfinin yapısındaki 5,6,9,13 ve 14 numaralı karbonlar asimetriktir. Doğal olarak elde edilen morfin optikçe aktiftir ve polarize ışığı sola çevirir. Mutlak alkoldeki %1'lik çözeltisinin çevirme açısı; [α]D = -134,9o'dir.

Diğer opioidler gibi, morfin direkt merkezî sinir sistemine etkir ve analjezik etki ortaya çıkar. Eczacılıkta hidroklorür veya sülfatı hâlinde ağrı dindirici olarak kullanılır. Genellikle %1'lik çözeltisi hâlinde kullanılır. Cilt altına 10–20 mg enjekte edildiğinde ağrı duygusunu hemen kaldırır. Morfin ağızdan alınırsa etkisi tam olmaz. Çünkü mide ve bağırsakta tam absorbe olmaz. İyi bir ağrı kesicidir. Ancak bağımlılık yapma sakıncası vardır. Mecbur kalınmadıkça kullanılmaz.

Damar, cilt altı ve kasa verilir. Ortalama 10 mg verilir. Pediatrik doz 10 mg'ı (0.1-0.2 mg/kg) geçmemelidir.

Şiddetli kronik ağrılar veya diğer analjeziklere dirençli kanser ağrılarında, kas ağrısı ve idrar yolu bozukluklarında kullanılır.

Bu grup ilaçlar, solunum sistemi, obstrüktif solunum yolu hastalıkları veya solunum ile ilintili hastalıkları (astım gibi) olan vakalarda uygulanmamalıdır. İlaç bağımlılığı olan veya bu yönde eğilimi olan vakalarda uygulanmaz. Etken maddeye ve diğer narkotik analjeziklere aşırı duyarlılığı olduğu bilinen vakalarda kontrendikedir. Prostat büyümelerinde kullanılmaz, tam blok oluşturabileceği için mesane duvarı yırtılmalarına sebep olabilir. Epilepsilerde, kafa içi basıncının yüksek olduğu durumlarda, böbrek üstü bezi disfonksiyonlarında kullanılmamalıdır. Akut karaciğer yetmezliği veya karaciğerde işlev kaybıyla birlikte olan vakalarda, hamilelerde, emzirenlerde, bebeklerde ve pre-operatif yatıştırıcı olarak uygulanmaz. Nedeni bilinmeyen akut abdominal sendrom, kraniyal travma ve intrakraniyal basınç artışı, konvülzif durumlar, akut alkolik intoksikasyon ve delirium tremens, 30 aylıktan küçük çocuklar ve MAO inhibitörleriyle tedavi durumlarında kontrendikedir.

Morfin narkotik bir ilaçtır ve tekrarlayan uygulamalarda fiziksel bağımlılık, psişik bağımlılık ve tolerans gelişir. Uzun süreli kullanımlardan sonra ilacın aniden kesilmesi yoksunluk sendromuna neden olur. Yaşlı hastalarda, hepatik ve/veya renal fonksiyon bozukluğu olan hastalarda, hipotiroidizmde veya surrenal yetmezlikte, şokta, uretroprostatik hastalık nedeniyle üriner retansiyon riski olan hastalarda dikkatle kullanılmalı, gerekirse dozaj azaltılmalıdır. Morfin, plasenta bariyerini hızla aşar. Doğumun 2. safhasında (serviks dilatasyonu 4–5 cm) veya prematüre doğumlarda, yenidoğan çocukta ikincil solunum yetmezliği riskinden dolayı kullanılmamalıdır. Anne morfin bağımlısıysa, yenidoğan infantta konvülziyonlar, irritabilite, koma, ölümle seyredebilen yokluk sendromuna neden olabilir. Yan etki ortaya çıkması hâlinde veya kullanan vakanın hamile olduğunun anlaşılması gibi durumlarda ilaç derhâl kesilmelidir. Diğer bütün narkotik analjeziklerde olduğu gibi yaşlılarda, böbrek ve kronik karaciğer yetmezliği vakalarında doz azaltılarak verilmelidir. Paralitik ileus şüphesi olan vakalarda uygulanmamalıdır veya tedavi sırasında paralitik ileus oluştuğundan şüphelenirse derhal tedavi kesilmeli ve gerekli destekleyici tedbirler alınmalıdır. Sedatif etkisi nedeniyle araba kullanma veya beceri isteyen makine kullanma yeteneğinde önemli azalmalara yol açabilir. Bunun yanı sıra alkol veya diğer merkezî sinir sistemi depresanı özelliklere sahip ilaçlarla birlikte uygulama bu depresan etkisinin şiddetlenmesine yol açar.

MAO inhibitörleriyle tedaviye ara verdikten sonra en az 15 gün içinde narkotik analjezikler kullanılmamalıdır. Petidinle birlikte kullanım sonucu ciddi veya ölümcül sonuçlar gözlenmiştir. Bu tür reaksiyonların diğer santral analjeziklerle oluşup oluşmadığı bilinmemektedir. MSS depresanları ve trisiklik antidepresanlar morfinle birlikte kullanıldıklarında morfinin etkisini ve aşırı dozaj riskini artırır.

Myastenia gravis, farklı tipleri bulunmakla birlikte, Parasempatik sinir sisteminin etkisiyle genel olarak postsinaptik nöromuskuler bölgedeki asetilkolin reseptörlerine karşı gelişen otoimmün yanıt sonucu oluşan, zamanla değişkenlik gösteren kas zayıflığı ve yorgunluk ile bulgu veren bir hastalıktır. Sık olarak kraniyal sinirler tarafından innerve edilen yüz kaslarında görülmektedir. Solunumu gerçekleştiren kas fizyolojisini etkilemediği sürece ölümcül değildir.

Aktivite boyunca gittikçe artan ve dinlenmekle azalan kas zayıflığı ve yorgunluk en önemli bulgudur. Göz ve gözkapağını kontrol eden kaslar, çiğneme kasları, konuşma ve yutma işlevlerinde kullanılan kaslar özellikle etkilenirler.
Hastalığın başlangıcı ani olabilir ve belirtiler genellikle geçicidir, aralıklarla tekrarlar. 
Hastalarda belirtiler hafif olabilir. Pek çok hastada ilk fark edilen blefaroptozis adı verilen göz kapağı düşüklüğüdür. Yutma güçlüğü ve konuşma zorluğu da ilk belirti olabilir.
Hastalık bulguları gözle sınırlı kalabileceği gibi nefes almayı sağlayan kasları etkileyerek ciddi durumlara da yol açabilir.

Myastenia gravis pek çok otoimmün hastalıkla birlikte görülebilir:

Tiroit hastalıkları: Hashimoto tiroiditi ve Graves hastalığı
Tip 1 diyabet
Romatoid artrit
Lupus
Demyelinizan santral sinir sistemi hastalıkları
Hastalarda timik hiperplazi ve timoma da nadir olmayarak görülebilir.

Tıbbi olarak asetilkolinesteraz inhibitörleri ve bağışıklık yanıtı baskılayan ilaçlarla tedavi edilirler. Eşlik edebilen timüs organ hastalıkları nedeniyle seçilmiş vakalarda timektomi uygulanabilir.
Myastenik krizlerde plazmaferez ve IVIG tedavisi kullanılabilir.

Nitröz oksit (Nitrous Oxide), N2O formülüne sahip, diazot monoksit ve azot protoksit olarak da anılan, anestezide kullanılan bir gazdır. Güldürücü gaz (İngilizcede laughing gas denir, Türkçeye bazen gülme/kahkaha gazı diye çevrilir) olarak da bilinmektedir. Oda sıcaklığında renksiz, yanıcı olmayan bir gaz olmakla beraber yüksek sıcaklıklara çıkarıldığında moleküler oksijene benzer bir şekilde güçlü bir yakıcı madde olarak davranır. Suda çözünebilmektedir.
Anestezik ve ağrı kesici özellikleri sebebiyle dişçilik ve cerrahi operasyonlar gibi medikal alanlarda önemli bir yere sahiptir. Halk arasındaki ismi olan "Güldürücü gaz" ismi Humphry Davy tarafından, solunmasıyla birlikte öfori etkisi göstermesiyle verildi. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde sağlık kuruluşlarında en güvenli ve etkili ilaçlar arasında yer almaktadır. Ayrıca roket itici yakıtlarında yakıcı olarak ve içten yanmalı motorlarda motorun gücünü artırmada rol oynamaktadır.

Nootropikler veya nootropik ilaçlar (halk arasında beyin dopingi ve zeka artırıcı olarak da bilinir), sağlıklı bireylerde dikkat, hafıza, yaratıcılık ve motivasyon gibi zihinsel fonksiyonları artırmaya yönelik kullanılan çeşitli ilaç ve gıda takviyelerine verilen ortak ad. 2018 yılı itibarıyla bu gruba giren pek çok madde hala araştırma aşamasında olup etkileri tam olarak belirlenmemiştir.
Herhangi bir medikal sorunu bulunmayan sağlıklı bireylerin zihinsel fonksiyonları artırmaya yönelik ilaçlar kullanması toplumda bu durumun etik ve adil olup olmaması konusunda pek çok tartışmaya neden olmaktadır. Bunun dışında ilaçların olası yan etkileri ve reçeteli ilaçların reçetesiz bir biçimde kullanılması da tepki çeken hususlar olmaktadır. Her şeye rağmen bu ilaçların uluslararası pazarı 2015 yılında 1 Milyar Doları geçmiş ve global talep sürekli artmıştır.
Nootropik kelimesi ilk olarak 1972 yılında Romanyalı Kimyacı ve psikolog Corneliu E. Giurgea tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Kelime Antik Yunancadaki νοῦς (zihin) ve τρέπειν (bükmek ya da döndürmek) köklerinden türetilmiştir.

Reçeteye tabi uyarıcı maddelerin özellikle öğrenciler arası kullanımı yaygındır.  Anketler Alman üniversite öğrencilerinin %0.7 ila %4.5'inin hayatlarında en az bir defa bu maddelerden birini kullandıklarını ortaya koymaktadır. Genellikle metilfenidat (Ritalin) gibi uyarıcı maddeler genç gruplar arasında tercih edilmektedir. Yasadışı uyarıcı kullanımı üzerine olan başka anketlere göre ise öğrencilerin %5–%35'i Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ilaçları kullanmakta, ama bunu eğlence yerine akademik amaçları için tercih etmektedirler.

Klinik çalışmalar çeşitli MSS uyarıcılarının düşük dozlarda zihinsel performansı artırdığına dair sonuçlar göstermektelerdir. Bu sonuçlara yol açan uyarıcılar genellikle beynin prefrontal korteks bölgesindeki Dopamin reseptörlerinde agonist etki gösterirler. Yüksek dozlarda kullanımları ise konsantrasyon kaybı ve anksiyete gibi etkilere yol açmaktadır (Yerkes-Dodson Yasası).

Amfetaminler - Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tedavisinde kullanılan ve Adderal adı altında reçeteli olarak piyasaya sürülen amfetamin grubu maddeler düşük dozda sağlıklı insanlarda da hafıza ve dikkatte artış meydana getirmektedir. Aynı zamanda birey tarafından sıkıcı olarak tabir edilen yüksek efor sarf edilmesi gereken işleri yapmak için motivasyon verdirici etkisi olduğu da kanıtlanmıştır.
Metilfenidat - sağlıklı insanlarda hafıza, dikkat ve motivasyonu artırdığı çalışmalar ile kanıtlanmıştır. Optimal dozun geçilmesi halinde öğrenmede ciddi azalmalara yol açmaktadır. Pek çok ülkede Ritalin adı altında reçeteye tabi bir biçimde satılmaktadır.
Eugeroikler (Modafinil) - Bu gruptaki maddeler uyanıklık sağlayan maddeler olarak da sınıflandırılırlar ve genellikle narkolepsi gibi uyku sorunları çeken hastaların tedavisinde kullanılırlar. Uyku sorunları olmayan sağlıklı bireylerde ise uyanıklığı artırarak problem çözme ve mantık gibi yeteneklerin ilerlemesinde rol oynarlar. Diğer popüler uyarıcılara kıyasla ruh halini ve duyguları etkilemediğinden ötürü en çok tercih edilen nootropiklerden biri olmaya başlamıştır. Popülerleşmesinin bir başka nedeninin ise pek çok ülkede yasal ve reçetesiz bir şekilde internet vasıtası ile alınabiliyor oluşudur.
Kafein - Çalışmalar dikkat ve uyanıklığı artırıcı etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda kahve ve çay gibi içeceklerde de bulunmasının etkisiyle dünyada en çok tüketilen nootropik maddedir.
Nikotin - Tütün ürünleri veya nikotin tüketmenin uyanıklık sağladığı ve hafızayı, dikkati ve motor becerileri geliştirdiği klinik çalışmalarca kanıtlanmıştır.

Piracetam, oxiracetam ve aniracetam gibi ilaçları kapsayan racetam grubu maddeler reçetesiz olarak zihinsel fonksiyonları arttırdığı iddia edilerek satışa sunulmaktadır. Genellikle nootropik olarak sınıflandırılmasına rağmen bu konu hakkında yeterince araştırma bulunmamaktadır. Pek çok racetamın etki mekanizması anlaşılmamış olmakla birlikte, piracetam ve aniracetamın AMPA reseptörlerinde pozitif allosterik modülatör etkisi göstererek kolinerjik sistemleri modüle ettiği bilinmektedir.
Türkiye'nin de dahil olduğu pek çok ülkede reçetesiz olarak satın alınabilen Piracetam Nootropil ismiyle piyasa sürülmektedir. Bunama ve vertigo tedavisinde kullanılan ilaç düşük toksikliğe ve az yan etkiye sahip olmasından ötürü en sık kullanılan nootropik madde olma konumundadır.

L-teanin - 2014 yılından bir araştırma kafein ile beraber kullanıldığı takdirde L-teaninin sinerjetik etki göstererek sadece kafeine kıyasla uyanıklık ve dikkatte artışa sebep olduğunu ortaya koymuştur. Buna rağmen Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi'nin yayınladığı bir başka rapora göre L-theaninin  tek başına kullanımında performansı arttırdığına dair yeterli kanıt bulunmadığı bildirilmiştir.
Tolcapone - sistematik bir çalışmada sözlü ve episodik hafızayı güçlendirdiğine dair kanıtlar bulunmuştur.
Levodopa - sistematik bir çalışmada sözlü ve episodik hafızayı güçlendirdiğine dair kanıtlar bulunmuştur.
Atomoksetin - Belirli dozlarda hafızayı ve dikkat süresini güçlendirebileceği düşünülmektedir.

Omega-3 yağ asitleri - Cochrane Organizasyonu tarafından yayınlanan çalışmalara göre DEHB ve öğrenme bozukluğu tedavisinde omega-3 takviyelerinin yararlığına dair belirsiz olduğunu ortaya konmuştur. Diğer incelemelerde Omega-3 yağ asitleri "Hiperaktif olmayan DEHB, Narşistik kişilik bozukluğu, Asperger Sendromu" içeren bozukluklarda Placebo'ya göre anlamlı derecede bilişsel işlevi arttırmıştır, Sağlıklı orta yaşlı ve yaşlı bireylerde bu takviyelerin bilişsel olarak etkileri olmadığı kanısını desteklemektedir.
Folat - Yaşlı ve orta yaşlı deneklerde bilişsel aktivite artışı bulunmamıştır.
B6 vitamini Yaşlı ve orta yaşlı deneklerde bilişsel aktivite artışı bulunmamıştır.
B12 vitamini Yaşlı ve orta yaşlı deneklerde bilişsel aktivite artışı bulunmamıştır.
E vitamini - Yaşlı ve orta yaşlı deneklerde bilişsel aktivite artışı bulunmamıştır.
Pramipeksol - Sağlıklı bireylerde bilişsel aktivitelerde artış bulunmamıştır.
Guanfasin - Sağlıklı bireylerde bilişsel aktivitelerde artış bulunmamıştır.
Klonidin - Sağlıklı bireylerde bilişsel aktivitelerde artış bulunmamıştır.
Feksofenadin - Sağlıklı bireylerde bilişsel aktivitelerde artış bulunmamıştır.

Nootropiklere Giriş - 101 16 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Nöbet; kesintiye uğramaması gereken çeşitli görevleri yerine getirmek amacıyla belirli bir yerde, sıra ile, belirli bir süre boyunca gerçekleştirilen hizmet. Türkçeye Arapça nawbat (sıra) sözcüğünden geçmiştir. Nöbet tutan kişiye nöbetçi denir. Nöbet veya nöbetçi sözcükleri ile şunlardan biri kastedilmiş olabilir:

Sınırları belirli bir yerin güvenliğini sağlamak üzere bekleyen asker, polis gibi güvenlik güçleri veya özel güvenlik görevlileri
Bir sağlık kuruluşunda mesai saatleri dışında bekleyen doktor, hemşire, hasta bakıcı gibi görevliler
Bir itfaiye istasyonunda teyakkuzda bekleyen itfaiyeciler
Kendilerine tahsis edilen bir bölgenin düzeninden ve emniyetinden sorumlu öğretmen veya öğrenciler

Nöbet - beyindeki anormal derecede aşırı veya senkronize nöronal aktiviteye bağlı bir semptom dönemi

Nöbet (dizi): 2019 yılında Show TV'de yayınlanan dram, aksiyon ve askeri türdeki Türk televizyon dizisi

Nörotoksisite, zehirli maddenin sinir sisteminin normal çalışmasını olumsuz yönde etkilemesi durumudur. Bu zehir ağır metallerin oluşturduğu kimyasal bileşikler ya da nörotoksin gibi biyolojik maddeler olabilir. Bazı moleküller sıcak kanlı hayvanları, bazıları soğukkanlı hayvanları ve bazıları da her iki grubu da etkiler. Nörotoksisite merkezi sinir sistemi, periferal sinir sistemi, kranial sinirler ya da üçünün herhangi bir kombinasyonuna doğrudan ya da dolaylı hasar sonucunda ortaya çıkabilir.
Semptomlar maddenin vücut tarafından soğurulduktan hemen sonra veya gecikmeyle ortaya çıkabilir. Bu semptomlar organlarda zayıflık, hafıza, görme ya da idrak kaybı, delüzyon, baş ağrısı, davranışsal problemler, cinsel işlevsizlik şeklinde olabilir. Belli rahatsızlığı olan bireyler nörotoksinlere karşı daha hassastırlar.

Opioidler, haşhaş bitkisinde bulunan doğal maddelerden türetilen veya onları taklit eden bir ilaç sınıfıdır. Opioidler, ağrı kesici de dahil olmak üzere çeşitli etkiler üretmek için beyinde çalışır. Bir madde sınıfı olarak, morfin benzeri etkiler üretmek için opioid reseptörleri üzerinde etki gösterirler.
"Opioid" ve "opiat" terimleri bazen birbirlerinin yerine kullanılmaktadır, ancak bu ilaçların üretim süreçlerine bağlı olarak önemli farklılıklar vardır.
Tıbbi olarak öncelikle anestezi de dahil olmak üzere ağrı kesici olarak kullanılırlar. Diğer tıbbi kullanımlar arasında ishalin baskılanması, opioid kullanım bozukluğu için replasman tedavisi, opioid doz aşımının tersine çevrilmesi ve öksürüğün bastırılması sayılabilir. Karfentanil gibi son derece güçlü opioidler sadece veteriner kullanımı için onaylanmıştır. Opioidler ayrıca öforik etkileri veya yoksunluk sendromunu önlemek için tıbbi olmayacak şekilde de sıklıkla kullanılır. Opioidler ölüme neden olabilir ve Amerika Birleşik Devletleri'nde infazlar için kullanılmıştır.
Opioidlerin yan etkileri kaşıntı, sedasyon, mide bulantısı, solunum depresyonu, kabızlık ve öfori içerebilir. Uzun süreli kullanım toleransa neden olabilir, yani aynı etkiyi elde etmek için artan dozların gerekli olduğu anlamına gelir ve fiziksel bağımlılık, ilacın aniden kesilmesinin hoş olmayan yoksunluk semptomlarına yol açtığı anlamına gelir. Öfori rekreasyonel kullanımı çeker ve opioidlerin rekreasyonel kullanımının sık sık, artan rekreasyonel kullanımı tipik olarak bağımlılıkla sonuçlanır. Benzodiazepinler gibi diğer depresan ilaçlarla aşırı dozda veya eşzamanlı kullanım genellikle solunum depresyonundan ölümle sonuçlanır.
Opioidler, esas olarak merkezi ve periferik sinir sisteminde ve gastrointestinal sistemde bulunan opioid reseptörlerine bağlanarak etki eder. Bu reseptörler, opioidlerin hem psikoaktif hem de somatik etkilerine aracılık eder. Opioid ilaçlar, ishal önleyici ilaç loperamid gibi kısmi agonistleri ve opioid kaynaklı kabızlık için naloksegol gibi antagonistleri içerir; bunlar kan-beyin bariyerini geçmez, ancak diğer opioidlerin bu reseptörlere bağlanmasını engelleyebilir.
Opioidler bağımlılık yaptığından ve ölümcül doz aşımına neden olabileceğinden, çoğu kontrollü maddelerdir. 2013 yılında, 28 ile 38 milyon insan opioidleri yasa dışı olarak kullandı (15 ile 65 yaş arasındaki küresel nüfusun %0,6 ile %0,8'i). 2011 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nde tahmini 4 milyon insan opioidleri rekreasyonel olarak kullandı veya onlara bağımlıydı. 2015 itibarıyla, artan rekreasyonel kullanım ve bağımlılık oranları, opioid ilaçların aşırı reçetelenmesine ve ucuz yasadışı eroine bağlanmaktadır. Tersine, aşırı reçeteleme, abartılı yan etkiler ve opioidlerden bağımlılık konusundaki korkular benzer şekilde ağrının yetersiz tedavisi için suçlanmaktadır.

Opioidler, morfinin kendisi de dahil olmak üzere afyondan türetilen bu tür ilaçları ifade eden eski bir terim olan opiatları içerir. Diğer opioidler hidrokodon, oksikodon ve fentanil gibi yarı sentetik ve sentetik ilaçlardır; nalokson gibi antagonist ilaçlar ve endorfinler gibi endojen peptitlerdir. Afyon ve narkotik terimleri bazen opioid ile eş anlamlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Afyon, afyon haşhaşının reçinesinde bulunan doğal alkaloidlerle sınırlıdır, ancak bazıları yarı sentetik türevleri içerir. Amerikan yasal terimi olarak 'uyuşukluk' veya 'uyku' anlamına gelen kelimelerden türetilen narkotik, kokain ve opioidleri ve bunların kaynak materyallerini ifade eder; ayrıca herhangi bir yasadışı veya kontrollü psikoaktif ilaca gevşek bir şekilde uygulanır. Bazı yargı bölgelerinde kontrol edilen tüm uyuşturucular yasal olarak uyuşturucu olarak sınıflandırılmıştır. Terim aşağılayıcı çağrışımlara sahip olabilir ve bu durumda kullanımı genellikle önerilmez.

Zayıf opioid kodein, düşük dozlarda ve bir veya daha fazla başka ilaçla birlikte, hafif ağrıları tedavi etmek için reçeteli ilaçlarda ve reçetesiz olarak yaygın olarak bulunur. Diğer opioidler genellikle orta ile şiddetli ağrıların giderilmesi için kullanılır.

Opioidler akut ağrının tedavisinde etkilidir (ameliyat sonrası ağrı gibi). Orta ile şiddetli akut ağrının hızlıca giderilmesi için, opioidler hızlı başlangıçları, etkinlikleri ve azalmış bağımlılık riskleri nedeniyle sıklıkla tercih edilen tedavidir. Bununla birlikte, yeni bir rapor, ameliyat veya travma sonrası akut ağrı yönetimi için opioid analjezikler başlatıldığında uzun süreli opioid kullanımı için açık bir risk göstermiştir. Ayrıca, palyatif bakımda, kanser gibi bazı terminal durumlarda ve romatoid artrit gibi dejeneratif durumlarda ortaya çıkabilecek şiddetli, kronik, sakat bırakıcı ağrıya yardımcı olmak için önemli oldukları bulunmuştur. Birçok durumda opioidler, kronik kanser ağrısı olanlar için başarılı bir uzun vadeli bakım stratejisidir.
ABD'deki tüm eyaletlerin yarısından biraz fazlası, akut ağrı için opioidlerin reçete edilmesini veya dağıtılmasını kısıtlayan yasalar çıkarmıştır.

Kılavuzlar, opioid riskinin, baş ağrısı, sırt ağrısı ve fibromiyalji dahil olmak üzere kanser dışı kronik durumların çoğu için kullanıldığında faydalarından daha büyük olduğunu öne sürmüştür. Bu nedenle kronik kanser dışı ağrılarda dikkatli kullanılmalıdırlar. Kullanılırsa fayda ve zararlar en az üç ayda bir yeniden değerlendirilmelidir.
Kronik ağrının tedavisinde, opioidler, parasetamol/asetaminofen, ibuprofen veya naproksen gibi NSAID'ler dahil olmak üzere diğer daha az riskli ağrı kesiciler düşünüldükten sonra denenecek bir seçenektir. Fibromiyalji veya migrenin neden olduğu ağrı da dahil olmak üzere bazı kronik ağrı türleri, tercihen opioidler dışındaki ilaçlarla tedavi edilir. Kronik nöropatik ağrıyı azaltmak için opioidlerin kullanılmasının etkinliği belirsizdir.
Opioidler baş ağrısı için birinci basamak tedavi olarak kontrendikedir, çünkü uyanıklığı bozar, bağımlılık riski taşır ve epizodik baş ağrılarının kronikleşme riskini arttırır. Opioidler ayrıca baş ağrısı ağrısına karşı duyarlılığın artmasına neden olabilir. Diğer tedaviler başarısız olduğunda veya kullanılamadığında, hasta kronik baş ağrısının gelişmesini önlemek için izlenebilirse opioidler baş ağrısı tedavisi için uygun olabilir.
Opioidler malign olmayan kronik ağrıların tedavisinde daha sık kullanılmaktadır. Bu uygulama günümüzde bağımlılık ve opioidlerin kötüye kullanımı ile ilgili yeni ve büyüyen bir soruna yol açmıştır. Çeşitli olumsuz etkiler nedeniyle, kronik ağrının uzun süreli yönetimi için opioidlerin kullanımı, diğer daha az riskli ağrı kesicilerin etkisiz bulunmadığı sürece endike değildir. Sinir ağrısı, migren ve fibromiyalji gibi sadece periyodik olarak ortaya çıkan kronik ağrı, sıklıkla opioidler dışındaki ilaçlarla daha iyi tedavi edilir. Parasetamol, ibuprofen ve naproksen dahil olmak üzere steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar daha güvenli alternatifler olarak kabul edilir. Sıklıkla oksikodon (Percocet) ile kombine parasetamol ve hidrokodon (Vicoprofen) ile kombine ibuprofen gibi opioidlerle birlikte kullanılırlar, bu da ağrı kesimini arttırır, ancak aynı zamanda rekreasyonel kullanımı caydırmayı amaçlar.

Kodein bir zamanlar öksürük bastırıcılarda "altın standart" olarak görülüyordu, ancak bu pozisyonu günümüzde sorgulanmaktadır. Son zamanlarda yapılan bazı plasebo kontrollü çalışmalar, çocuklarda akut öksürük de dahil olmak üzere bazı nedenlerden dolayı plasebodan daha iyi olmayabileceğini bulmuştur. Bu nedenle çocuklar için önerilmez. Ek olarak, hidrokodonun çocuklarda yararlı olduğuna dair bir kanıt yoktur. Benzer şekilde 2012 Hollanda kılavuzu, akut öksürüğün tedavisi ile ilgili kullanımını önermemektedir. (Uzun zamandır kodein kadar etkili bir öksürük bastırıcı olduğu iddia edilen opioid analog dekstrometorfan benzer şekilde birkaç yeni çalışmada çok az fayda göstermiştir.)
Düşük doz morfin kronik öksürüğe yardımcı olabilir, ancak kullanımı yan etkilerle sınırlıdır.

İshal baskın irritabl bağırsak sendromu vakalarında, ishali baskılamak için opioidler kullanılabilir. Loperamid, ishali baskılamak için kullanılan reçetesiz olarak kullanılabilen periferik olarak seçici bir opioiddir.
İshali bastırma yeteneği, opioidler birkaç haftadan fazla kullanıldığında kabızlık da üretir. Periferik olarak seçici bir opioid antagonisti olan Naloksegol, opioid kaynaklı kabızlığı tedavi etmek için artık mevcuttur.

Opioidler, özellikle kanser ve KOAH gibi ileri seviye hastalıklarda nefes darlığına yardımcı olabilir. Bununla birlikte, yakın zamanda yapılan iki sistematik literatür incelemesinden elde edilen bulgular, opioidlerin ilerlemiş kanserli hastalarda nefes darlığı tedavisinde mutlaka daha etkili olmadığını ortaya koymuştur.

Tipik olarak ilk tedavi yöntemi olmamakla birlikte, oksikodon ve metadon gibi opioidler bazen şiddetli ve dirençli huzursuz bacak sendromunun tedavisinde kullanılır.

Opioid kaynaklı hiperaljezi (OIH), kronik opioid maruziyetinden sonraki hastalarda belirgindir.

Her yıl dünya çapında 69.000 kişi aşırı doz opioid kullanımı nedeniyle ölmekte ve 15 milyon kişi opioid bağımlılığına sahiptir.
Yaşlı yetişkinlerde, opioid kullanımı "sedasyon, bulantı, kusma, kabızlık, idrar retansiyonu ve düşmeler" gibi artan yan etkilerle ilişkilidir. Sonuç olarak, opioid alan yaşlı yetişkinlerin yaralanma riski daha fazladır. Opioidler, aspirin ve parasetamol gibi diğer birçok ilacın aksine herhangi bir spesifik organ toksisitesine neden olmaz. Üst gastrointestinal kanama ve böbrek toksisitesi ile ilişkili değildirler.
Akut bel ağrısı ve osteoartrit tedavisi için opioidlerin reçete edilmesi uzun vadeli olumsuz etkilere sahip gibi görünmektedir.
USCDC'ye göre, metadon 1999-2010 yılları arasında ABD'de opioid bağlantılı ölümlerin %31'inde ve diğer opioidlerden çok daha yüksek oranda, tek uyuşturucu olarak %40'ında yer almıştır. Uzun süreli opioid çalışmaları, birçoğunun onları durdurduğunu ve küçük yan etkilerin yaygın olduğunu bulmuştur. Bağımlılık yaklaşık %0.3 oranında gerçekleşti. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında opioid doz aşımı, 10.000 kiş

Panik atak; çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı, uyuşma veya kötü bir şeyin olacağı hissiyle karakterize; aniden gelen yoğun korku dönemidir. Semptomların şiddeti dakikalar içinde yükselmektedir. Genellikle bir atak yaklaşık 30 dakika sürer, ancak bu süre saniyeler ila saatler arasında değişebilir. Atak sırasında kontrolünü kaybetme korkusu ve göğüs ağrısı da görülebilir. Panik ataklar kişiye fiziksel olarak herhangi bir zarar vermez.
Panik ataklar; panik bozukluğu, sosyal anksiyete bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, madde kullanım bozukluğu, depresyon ve diğer tıbbi sorunlar sonucu oluşabilir. Beklenmedik anlarda tetiklenebilir ya da ortaya çıkabilirler. Tüttürmek, kafein ve psikolojik stres panik atak oluşma riskini artırır. Teşhisten önce, hipertiroidizm, hiperparatiroidizm, kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları ve ilaç kullanımı gibi benzer semptomlar üreten durumlar göz ardı edilmemelidir ve hekim tarafından kontrol edilmelidir.
Panik atakların tedavisi altta yatan nedene bağlı olmalıdır. Sık atak geçirenlerde, psikoterapi veya ilaçlar kullanılabilir. Nefes eğitimi ve kas gevşetme teknikleri de yardımcı olabilir. Bu durumdakilerin intihar riski daha yüksektir.
Avrupa'da nüfusun yaklaşık %3'lük bir diliminde bu rahatsızlık varken Birleşik Devletler'de bu oran yaklaşık olarak %11'dir. Rahatsızlık kadınlarda erkeklere göre daha yaygındır. Rahatsızlık genellikle ergenlik döneminde ya da erken yetişkinlik döneminde ortaya çıkar. Çocukların ve yaşlıların bundan etkilenmesi ise daha az olasıdır.

Panik atak geçirenler atak anında sık bir şekilde ölüm, kalp krizi ve vücutlarının kontrolünü kaybetme hakkında korktuklarını, görmede sıkıntı yaşadıklarını, baygınlık geçirdiklerini ya da midelerinin bulandıklarını, vücutlarının belli bölgelerinde uyuşmalar yaşadıklarını, zor bir şekilde nefes aldıklarını ve hiperventilasyon geçirdiklerini bildirirler. Bu duygular genellikle vücudun savaş ya da kaç tepkisi sonucunda bazı hormonları önemli miktarda salgılamasıyla birlikte kendini korumaya almaya çalışması sonucunda olur.
Bir panik atak, sempatik sinir sistemi tarafından yapılan yukarı regülasyon parasempatik sinir sistemi tarafından kontrol edilmediğinde meydana gelebilir. En sık karşılaşılan semptomlar arasında titreme, solunum güçlüğü (nefes darlığı), kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı (ya da göğüs darlığı), sıcak basmaları, soğuk basmaları, yanma hissi (özellikle yüz veya boyun bölgesinde), terleme, mide bulantısı, baş dönmesi (veya hafif vertigo), sersemlik, hiperventilasyon, parestezi (karıncalanma hissi), boğulma hissi, hareket etmede zorluk ve derealizasyon yer alır. Bu fiziksel belirtiler panik ataklara yatkın kişilerde alarmla yorumlanır. Bu da kişilerde anksiyetenin yükselmesine yol açar.
Nefes darlığı ve göğüs ağrısı baskın semptomlardır. Panik atak yaşayan insanlar onları yanlış bir şekilde kalp krizi ile bağdaştırabilir ve böylece acil servise gidebilirler. Göğüs ağrısı ve nefes darlığı, kararsız angina ve miyokard enfarktüsü (kalp krizi) dahil olmak üzere kardiyovasküler hastalıkların ayırt edici belirtileri olduğundan, panikatak teşhisi koyulmadan önce dışlama tanısı (diğer koşulları dışlama) gerçekleştirilmelidir. Bu, akıl sağlığı ve kalp sağlığı durumları bilinmeyen insanlar için özellikle önemlidir. Bu bir elektrokardiyogram ve zihinsel sağlık değerlendirmesi testi kullanılarak yapılabilir.
Panik atakların yoğunluğu ve ani, epizodik doğası ile diğer anksiyete biçimlerinden ayırt edilir. Panik ataklar genellikle anksiyete bozuklukları ve diğer psikolojik durumlarla birlikte deneyimlenirler.

Panik atakların uzun vadeli, biyolojik, çevresel ve sosyal nedenleri vardır. 1993 yılında Fava et al, bozuklukların kökenlerini anlamak için bir evreleme yöntemi önerdi. Bir bozukluk geliştirmenin ilk aşaması genetik, kişilik ve refah eksikliği gibi predispozan faktörleri içerir. Panik bozukluğu genellikle erken yaşta ortaya çıkar, ancak her yaşta ortaya çıkabilir. Kadınlarda ve ortalamanın üzerinde zekaya sahip kişilerde daha sık görülür. Bir ikiz çalışması sonucunda tek yumurta ikizinden birinin anksiyete bozukluğu olması durumunda anksiyete bozukluğunun diğer ikizde de görülme sıklığının %31-88 olduğunu bildirmiştir.
Biyolojik nedenler arasında obsesif kompulsif bozukluk, postural ortostatik taşikardi sendromu, travma sonrası stres bozukluğu, hipoglisemi, hipertiroidizm, Wilson hastalığı, mitral kapak prolapsusu, feokromositoma ve iç kulak bozuklukları (labirentit) yer alır. Beyin sapının bir alanı olan locus ceruleus'ta norepinefrin sistemi'nin düzensizliği panik ataklarla bağlantılıdır.
Kısa süreli stres faktörleri nedeniyle de panik atak meydana gelebilir. Duygusal bağlılık olan bir partnerin kaybı, yaşam geçişleri ve önemli yaşam değişiklikleri de dahil olmak üzere önemli kişisel kayıplar, panik atakların meydana gelmesini tetikleyebilir. Endişeli bir mizaç, aşırı güvence ihtiyacı, hipokondriyal korkular, dünyanın aşırı tehlikeli görünümü, ve kümülatif stres olan bir kişi panik ataklarla ilişkilendirilmiştir. Ergenlerde sosyal geçişler de panik atak için bir neden olabilir.
İnsanlar genellikle bir fobiye sahip oldukları bir nesneye ya da duruma maruz kalmanın doğrudan bir sonucu olarak panik atak geçirirler. Panik ataklar, belirli durumlarda daha önce belirli bir saldırı geçirmesi nedeniyle belirli durumlar panikle ilişkilendirildiğinde duruma bağlı olabilir. İnsanlar ayrıca belirli durumlarda panik atak geçirme konusunda bilişsel veya davranışsal yatkınlığa sahip olabilirler.
Kişi göğsünden nefes aldığında hiperventilasyon sendromu ortaya çıkabilir, bu da kişinin kan dolaşımındaki oksijen miktarına göre aşırı nefes almaya (aşırı karbondioksit solunumuna) neden olabilir. Hiperventilasyon sendromu, solunum alkalozu ve hipokapni'ye neden olabilir. Bu belirti, sıklıkla belirgin ağız solunumunu içerir. Bu, panik atakları tetikleyebilen hızlı kalp atışı ve baş dönmesi olmak üzere çeşitli belirtilere neden olur.
Panik ataklara madde kullanımı da neden olabilir. Bir ilacın kesilmesi, örneğin bir antidepresan (antidepresan kesilme sendromu) gibi bir madde dozunun kesilmesi veya radikal şekilde azaltılması panik ataklara neden olabilir. Harvard Ruh Sağlığı Mektubu'na göre, sigara esrarının en sık bildirilen yan etkileri kaygı ve panik ataklardır. Araştırmalar, bağımlı içicilerin yaklaşık %20 ila %30'unun sigara esrarından sonra bu tür problemler yaşadığını bildirmektedir.
Panik bozukluğuna yönelik mevcut psikiyatrik yaklaşımların ortak paydası, gerçek bir tehlikenin olmaması ve kişinin kaygısının o anki durum için uygun olmamasıdır.

Tekrarlanan, sürekli ataklar geçiren veya başka panik atak 3 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. geçirme konusunda ciddi kaygılanan insanların panik bozukluğu olduğu söylenir. Panik bozukluğu, panik atakların sıklıkla ani ve nedensiz olması nedeniyle diğer anksiyete bozukluğu tiplerinden farklıdır. Ancak, panik bozukluğu olanların yaşadığı panik ataklar, belirli yerlere veya durumlara da bağlanabilir ve artabilir, bu da günlük hayatı zorlaştırabilir.

Agorafobi, mağdurun kaçamayacağı zor veya utanç verici bir durum yaşama korkusundan oluşan bir kaygı bozukluğudur. Panik ataklar genellikle agorafobi ve kötü bir durumdan kaçamama korkusu ile bağlantılıdır. Sonuçta, agorafobiyi şiddetli geçiren hastalar evleriyle sınırlı kalabilir ve bu "güvenli yerden" uzaklaşmakta zorluk çekebilir. "Agorafobi" kelimesi, Yunanca kelimelerin uyarlanmasından oluşmuştur. Agora (αγορά) ve phobos (φόβος). "Agora" terimi, eski Yunanların kentin meselelerini konuşmak için kullandıkları yeri ifade eder, bu nedenle temelde halka açık yerlerin herhangi birine veya tümüne uygundur; Ancak agorafobinin özü, özellikle mağdurun kaçma imkanı yokmuş gibi hissedebileceği için toplumda panik atak meydana gelme korkusudur. Sosyal fobinin neden olduğu agorafobi durumunda, hastalar ilk etapta panik atak geçirmekten çok utanabilirler. 
Belirli durumlarda panik atak geçiren insanlar, bu durumlara karşı fobi adı verilen irrasyonel korkular geliştirebilir ve bunlardan kaçınmaya başlayabilir. Sonunda, başka bir saldırıyla ilgili kaçınma ve kaygı düzeyi yüksek, panik bozukluğu olan bireylerin evden çıkamadıkları noktaya gelebilir. Bu aşamada, kişinin agorafobili panik bozukluğu olduğu söylenir.

Panik atak belirtileri, laboratuvarda çeşitli yollarla deneysel olarak oluşturulabilir. Bunların arasında, araştırma amacıyla, Nöropeptit kolesistokinin-tetrapeptidin (CCK-4) bolus enjeksiyonu yapılır.
Çeşitli panik atak hayvan modelleri deneysel olarak incelenmiştir.

Panik atak için DSM-5 teşhis kriterleri, aşağıdaki semptomlardan dördünün (veya daha fazlasının) aniden geliştiği ve dakikalar içinde zirveye ulaştığı ayrı bir yoğun korku veya rahatsızlık dönemini içerir:

DSM-5'te kültüre özgü semptomlar (örn. Kulak çınlaması, boyun ağrısı, baş ağrısı ve kontrol edilemeyen çığlık veya ağlama) görülebilir. Bu semptomlar, gerekli dört semptomdan biri olarak sayılmamalıdır.
Bu semptomların bazıları veya tümü feokromositoma varlığında da bulunabilir.
Panik Bozukluğu Şiddet Ölçeği gibi tarama araçları, olası bozukluk vakalarını tespit etmek ve resmî bir teşhis yapmak için kullanılabilir.

Kabaca hastaların üçte biri tedaviye dirençlidir. Bu kişiler tedavi gördükten sonra da panik atak ve diğer çeşitli panik bozukluğu belirtileri göstermeye devam etmektedir.
Panik atak nedeniyle tedavi gören birçok insan sınırlı semptom atağı yaşamaya başlar. Bu panik atak daha az kapsamlıdır ve dörtten daha az bedensel semptom görülür.

Bir yere oturmalı ya da uzanmalısınız. Kendi kendinize bunun sadece bir atak olduğunu, korkulacak bir durum olmadığını söyleyin ve atağın geçmesini bekleyin. Atak sırasında üzücü, heyecanlandırıcı tartışmalardan kaçmak gerekir. Kafeinli içecekler, sigara ve alkol kullanımından uzak durmalısınız.
Panik atak yaşayanların aşağıdakileri bilmeleri çok önemlidir:

Çarpıntılar panik atak tetiklemek zorunda değildir. Panik atak çarpıntıya verdiğimiz korku tepkisiyle gelişir.
Eğer kalbinizle ilgili bir soru

Panik bozukluk, tekrarlanan beklenmedik panik ataklar ile karakterize bir anksiyete bozukluğudur. Panik ataklar çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı, uyuşma veya korkunç bir şeyin olacağı hissini içeren ani yoğun korku dönemleridir. Semptomlar dakikalar içinde etkilerini artırır ve en yüksek derecelerine çıkarlar. Daha fazla atağın gelmesinden kaygı duyarak geçmişte atakların meydana geldiği yerlerden kaçınmayla sonuçlanacak endişeler olabilir.
Panik bozukluğun sebebi bilinmemektedir. Panik bozukluğu genellikle ailelerde kalıtsal bir şekilde devam eder. Risk faktörleri arasında sigara içme, psikolojik stres ve çocuk istismarı öyküsü vardır. Tanı, diğer mental bozukluklar, kalp hastalığı veya hipertiroidizm gibi tıbbi durumlar ve ilaç kullanımı da dahil olmak üzere diğer kaygı nedenlerinin ortadan kaldırılmasını ve hastanın semptomlarının bir profesyonel tarafından değerlendirilmesini içerir. Durumun taranması danışana yapılan bir anket kullanılarak yapılabilir.
Panik bozukluğu genellikle danışmanlık ve ilaçlar ile tedavi edilir. Kullanılan danışmanlık türü genellikle insanların yarısından fazlasında etkili olan bilişsel davranışçı terapi (BDT)'dir. Kullanılan ilaçlar arasında antidepresanlar ve nadiren benzodiazepinler veya beta blokörler yer alır. Tedaviyi bıraktıktan sonra insanların %30'una kadarında hastalık tekrar nükseder.
Panik bozukluğu, yaşamlarının bir noktasında insanların yaklaşık %2.5'ini etkiler. Genellikle ergenlik veya erken yetişkinlik döneminde başlar, ancak her yaş etkilenebilir. Çocuklarda ve yaşlılarda daha az görülür. Kadınlar erkeklerden daha sık etkilenir.

Panik bozukluğundan muzdarip olanlar genellikle panik atak sırasında yoğun bir şekilde aşırı kaygı atağı geçirirler. Bu ataklar genellikle yaklaşık on dakika sürer ve 1-5 dakika kadar kısa ömürlü olabilir, ancak yirmi dakika ila bir saatten fazla veya yararlı bir müdahale yapılana kadar sürebilir. Panik atakların seviyeleri bir saat boyunca yükselebilir ve azalabilir (bir atak diğer bir atağa sebep olarak bir döngü oluşturabilir) ve panik yoğunluğu ve spesifik semptomlar süreye göre değişebilir.
Bazı durumlarda, atak hafifletilmemiş yüksek yoğunlukta devam edebilir veya şiddeti artıyor gibi görünebilir. Bir atağın yaygın belirtileri arasında hızlı kalp atışı, terleme, baş dönmesi, dispne, titreme, kontrol edilemeyen korku (örneğin kontrolü kaybetme ve delirme korkusu), ölme korkusu ve hiperventilasyon yer alır. Diğer belirtiler boğuluyormuş, felç oluyormuş gibi hissetme, göğüs ağrısı, bulantı, uyuşma veya karıncalanma, titreme veya sıcak basması, bayılma hissi, ağlama, ve değişmiş gerçeklik duygusudur. Buna ek olarak, kişinin genellikle "yaklaşmakta olan kötü bir durum" hakkında düşünceleri vardır. Ataklardan muzdarip bireyler genellikle atakları kışkırtan durumdan kaçma konusunda güçlü bir isteğe sahiptir. Panik bozukluğun getirdiği kaygı, yaygın anksiyete bozukluğu ile karşılaştırıldığında daha şiddetli ve belirgin şekilde epizodik olabilir. Panik ataklar, belirli uyarana (örn. Bir fare görmek veya dişçiye gitmek) maruz kalmak sonucunda tetiklenebilir. Diğer ataklar hiçbir şey tarafından tetiklenmemiş gibi görünebilir. Bazı kişiler bu olaylara düzenli olarak, bazen günlük veya haftalık olarak maruz kalırlar. Panik atakların dış belirtileri olumsuz sosyal deneyimlere (örneğin utanç, sosyal damgalanma, sosyal izolasyon vb.) sebep olabilir.

Pasif içicilik, dumanın aktif içici dışındaki kişiler tarafından teneffüs edilmesidir. Pasif içicilik, çevredeki insanların tütün dumanını solumasıyla gerçekleşir. Pasif içicilik çeşitli hastalık ve ölümlere neden olmaktadır. Pasif içiciliğin neden olduğu sağlık riskleriyle ilgili bilimsel fikir birliğine varılmıştır. Bu riskler, çalışma alanları ve restoranlar, barlar, gece kulüpleri ve bazı açık alanlar da dahil olmak üzere halka açık yerlerde dumansız hava sahası projelerinin başlamasının temel sebebidir.
Pasif içicilik ile ilgili endişeler, tütün ürünlerinin zararları ve kısıtlanması ile ilgili tartışmalarda merkezi bir rol oynamıştır. 1970'lerin başlarından bu yana, tütün endüstrisi, pasif içicilikle ilgili kamuoyu endişesini ticari çıkarları için ciddi bir tehdit olarak görmektedir. Tütün dumanının pasif içicilere verdiği zarar, tütün ürünlerine yapılan kısıtlamaların artmasına neden olan faktörlerden biridir. Tütün endüstrisi pasif içiciliğinin zararları konusunda farkındalığa sahip olmasına rağmen, 1980'lerin başlarında, ürünlere yapılacak kısıtlamaları durdurmak amacıyla bilimsel tartışmalar koordine etmiştir.

Lophophora williamsii veya peyote, meskalin ve benzeri psikoaktif alkaloidleri içeren küçük ve dikensiz bir kaktüs türü. Peyote Nahuatl veya Aztek dilindeki peyōtl kelimesinden türetilmiş İspanyolca bir kelimedir ve "parıltılı" anlamına gelir.
Peyote Meksika'ya ve güneybatı Teksas'a özgüdür. Özellikle Chihuahuan Çölü'nde ve Coahuila, Nuevo León, Tamaulipas ve San Luis Potosi eyaletlerinde bulunur. Mart-Mayıs ayları arasında çiçeklenir, ancak bazen Eylül ayına kadar da çiçeklenme görülebilir. Çiçekler tigmotaktik anterlerlere sahiptir ve pembe rengindedir (Opuntia gibi).
Tüketildiğinde psikoaktif etkilere neden olan peyote, Kuzey Amerikalı yerliler tarafından uzun bir dini ve tıbbi kullanım geçmişine sahiptir. Peyote, halüsinojen bir madde olan meskalin içerir.

L. williamsii, çoğunlukla Meksika gibi Kuzey Amerika'nın güney kısımlarına özgüdür. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise Güney Teksas'ta yetişir. Meksika'da kuzeydeki Chihuahua, Coahuila, Nuevo León ve Tamaulipas eyaletlerinde yetişen kaktüs San Luis Potosi ve Zacatecas'a kadar yayılmıştır.
Genellikle 100 ila 1.500 m rakımlarında yetişen bitki, Chihuahuan çölünde istisnai olarak 1.900 metre yüksekliğe kadar dağılım gösterir. Kurak ve sıcak çöl bölgelerinde yaşamasına rağmen kaktüs aynı zamanda Tamaulipas'ın ılıman iklimi içinde de mevcuttur. Kaktüsler, kireçtaşı tepelerinde veya bu tepelerin yakınlarında yaygınlık gösterir.

Psikoaktif özellikleri için kullanıldığında, saf meskalin için yaygın doz kabaca 200 ila 400 mg arasındadır. Bu doz yaklaşık olarak 10 ila 20 gram kurutulmuş peyoteye eşdeğerdir. Bununla birlikte bitkinin etki gücü, kaktüsten kaktüse önemli ölçüde farklılık gösterir ve bu durum dozajların doğru ölçülmesini zorlaştırır. Etkiler yaklaşık 10 ila 12 saat sürer. Peyote'nin görsel veya işitsel algıyı etkilediği (bkz. sinestezi) ve halüsinasyonlara neden olduğu bildirilmektedir.

Psikoaktif kullanımının yanı sıra bazı Kızılderili kabileleri, şifalı özelliklere sahip olabileceği inancıyla; diş ağrısı, doğum ağrısı, ateş, meme ağrısı, cilt hastalıkları, romatizma, diyabet, soğuk algınlığı ve körlük gibi çeşitli rahatsızlıkları tedavi etmek için peyote kullanır.

Huichol dini Mısır, Mavi Geyik, Peyote ve Kartal olmak üzere dört ana tanrıdan oluşur. Tanrıların hepsinin Güneş Tanrısından (Tao Jreeku) doğduğuna inanılır. 

Ayahuska
Carlos Castaneda
Liserjik asit dietilamid
N, N-dimetiltriptamin

Calabrese, Joseph D. "The Therapeutic Use of Peyote in the Native American Church" Chapter 3 in Vol. 1 of Psychedelic Medicine: New Evidence for Hallucinogens as Treatments Michael J. Winkelman and Thomas B. Roberts (editors) (2007). Westport, CT: Praeger/Greenwood.
Dawson, Alexander S. 2018. The Peyote Effect: From the Inquisition to the War on Drugs. University of California Press, 2018.
Feeney, Kevin. "The Legal Basis for Religious Peyote Use." Chapter 13 in Vol 1 of Psychedelic Medicine: New Evidence for Hallucinogens as Treatments Michael J. Winkelman and Thomas B. Roberts (editors) (2007). Westport, CT: Praeger/Greenwood.
Baggot, Matthew J. A Note on the Safety of Peyote when Used Religiously. Council on Spiritual Practices, 1996.
Rätsch, Christian, "The Encyclopedia of Psychoactive Plants, Enthnopharmacology and Its Applications" 1998/2005, Rochester, Vermont, Park Street Press, 978-0-89281-978-2

USDA: NRCS Bitki Profili Lophophora williamsii 14 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Psikedelik rock, psikedelik kültürden ilham alan ve bu kültürün temsilcisi sayılan bir rock müzik alttürüdür. Psikedelik kültürün merkezinde ise algıda değişiklik yaratan halüsinojen uyuşturucular bulunur. Psikedelik rock müzik, başta LSD olmak üzere bu tip uyuşturucu maddelerin yarattığı zihinsel deneyimleri müzik yoluyla yansıtmayı ve geliştirmeyi amaçlar. Psikedelik rock gruplarının müzik tarzları birbirinden oldukça farklı olabilir ve "psikedelik rock" terimi oldukça geniş bir müzikal yelpazeyi kapsar.
1960'ların ortalarında İngiliz ve Amerikan müzisyenler arasında ortaya çıkan psikedelik rock; blues-rock, progressive rock ve heavy metal aralarında bir köprü oluşturur. Kökleri daha çok batı müziğine dayansa da, melodilerinde Hint müziği gibi etnik tarzlardan da özellikler taşır.
The Doors, The Beatles, The Jimi Hendrix Experience, Pink Floyd, Jefferson Airplane, Tame Impala gibi gruplar, psikedelik rock icra etmişlerdir.

Psikotrop madde ya da psikoaktif madde, merkezi sinir sisteminde etkisini gösteren ve beynin işlevlerini değiştirerek algıda, ruh hâlinde, bilinçlilikte ve davranışta geçici değişikliklere neden olan kimyasal maddelerdir. Bu maddeler eğlence amaçlı olarak ya da bilerek bilinç düzeyini değiştirmek, entojen olarak ritüel ve spiritüel amaçlı, zihni incelemek amaçlı ya da tedavi amaçlı ilaç olarak kullanılabilir.
Psikotrop maddeler bilinç düzeyinde ve ruh hâlinde, kullanıcının zevkli bulacağı (örn. öfori) ya da farkındalığı artıracağı değişiklikler yaratabileceğinden birçok psikotrop madde risklerine ve olumsuz sonuçlarına rağmen aşırı derecede kullanılmaktadır. Bazı maddelerin sürekli kullanılması nedeniyle fiziksel bağımlılık oluşabilir. Bu bağımlılıktan kurtulmak için psikoterapi, destek grupları ve hatta diğer psikotrop maddelerin kullanımını içeren bir dizi rehabilitasyon gerekir.
Bu aşırı kullanma ve bağımlılık potansiyeli nedeniyle ilaç kullanımının etiği süregelen bir felsefi tartışma konusudur. Dünya üzerinde birçok hükûmet ilaç üretimi ve satışları üzerine sınırlamalar getirerek aşırı kullanma ve bağımlılığı azaltmaya çalışmaktadır.

Psikotrop maddeler insanlar tarafından yasal ve yasa dışı farklı nedenler için kullanılmaktadır. Bazı psikotrop ilaçlar temelde merkezî sinir sistemi üzerinden etki gösteren, mental bozuklukların tedavisinde kullanılan ilaçlardır ve antidepresanlar, antipsikotikler, anksiyolitikler, duygudurum düzenleyicileri, sedatif-hipnotikler ve benzeri ilaç gruplarını içerirler. Tüm dünyada gerek psikiyatriye ve psikiyatrik tedavilere yaklaşımdaki değişiklikler, gerek yeni nesil ilaçların kullanımı ve yan etki profilindeki olumluluklar ve özellikle sık görülen depresyon, anksiyete bozuklukları ve madde kötüye kullanımı-bağımlılığındaki artış nedeniyle psikotrop ilaçların kullanımı da giderek artmaktadır. Bu nedenle bu ilaçların kulanımında özellik arz eden durumların iyi bilinmesi gerekir.

Genel anestezikler hastalarda ağrı ve diğer duyuları engellemek için kullanılan psikotrop ilaçlardır. Anesteziklerin çoğu bilinç kaybına neden olur bu da hastaların fiziksel ağrı duymadan ya da duygusal travma geçirmeden cerrahi müdahaleler gibi tıbbi prosedürlere dayanmalarını sağlar. 

Ağrı sorunlarına karşı psikotrop ilaçlar kullanılmaktadır. Ağrı duyusu vücutta yer alan nörokimyasallardan endorfinler tarafından düzenlenir ve ağrı ile başa çıkabilmek için sinir sistemi iletimi üzerinde etki eden psikotrop maddeler  kullanılır. Bu ilaçlar arasında morfin ve kodein gibi narkotikler ve aspirin ile ibuprofen gibi non steroidal antienflamatuar ilaçlar bulunur. 

Psikiyatrik ilaçlar altı ana sınıfa ayrılır:

Antidepresanlar, klinik depresyon, distimi, anksiyete gibi çeşitli bozukluklarda kullanılır.
Stimulanlar, dikkat eksikliği bozukluğu, narkolepsi ve anoreksi gibi bozukluklarda kullanılır.
Antipsikotikler, şizofreni ve mani gibi psikozlarda kullanılır.
Karakter dengeleyicileri, bipolar bozukluk gibi durumlarda kullanılır.
Anksiyolitikler, anksiyete bozukluklarında kullanılır.
Depresanlar, hipnotik, sedatif ve anestezik olarak kullanılır.

Algıda ve ruh hâlinde değişiklik yaratması sebebiyle eğlenci amaçlı olarak kullanılan psikotrop ilaçlar şunlardır:

Stimulanlar merkezî sinir sisteminin etkisini artırır, öfori ve doping etkisi yapar.
Halusinojenler, algısal ve bilişsel saptırmalara yol açar.
Hipnotikler, sarhoşluğa yol açar. Örneğin, kloral hidrat
Analjezikler, öfori yaratır.
İnhalanlar, gaz aerosol ya da uçucu sıvı şeklinde olan ve uyuşturucu etkisi bulunan buharların solunmasıyla kullanılan maddeler.
Örnekler arasında kafein, alkol, kokain, LSD ve kenevir bulunur.

Bazı psikotrop maddeler, özellikle de halüsinojenler tarih öncesi dönemlerden beri dinsel amaçlar için kullanılmıştır. Amerika yerlileri meskalin içeren peyote kaktüsünü 5.700 yıldır dinsel törenler için kullanmaktadır. Müsimol içeren "Amanita muscaria" mantarı tarih öncesi Avrupa'da ritüel amaçlı kullanılmıştır.

Psilosibin (İngilizce: Psilocybin) veya 4-phosphoryloxy-N, N-dimethyltryptamine Psilocybe cubensis gibi Psylocybe türü mantarlardan elde edilen halüsinojen etkileri olan bir maddedir. Yapısı insan beyin fonksiyonları için çok önemli fonksiyonları olan serotonine çok benzer.
9 ağır obsesif kompulsif kişi ile yapılan çalışmalar bu maddenin obsesif kompulsif belirtileri 4-24 saat arasında kaldırdığını, bazılarının ise birkaç gün boyunca takıntılarından kurtulduğunu belirtmiştir ancak çalışmayı yürüten Dr. Moreno halüsinojen etkisi nedeniyle ilaç olarak kullanılamayacağını belirtmiştir. Halüsinojen etkisi olmayan kimyasal türevlerini üretmek için çalışmalar sürmektedir.

Journal of the American Medical Association Psychiatry'de yayınlanan 2022 tarihli bir araştırmaya göre psilosibin, aşırı alkol kullanımını önleme yeteneğine sahiptir.

Pub tesislerinde tüketilmek üzere alkollü içecek servisi yapmak üzere lisanslı bir içki mekanıdır. Britanyalı sosyal kültürünün en önemli parçalarından birisi olan pub, "Public House" kelimelerinin kısaltılmasından oluşur. İnsanların boş vakitlerini geçirdiği, dinlendiği ve bir arada bulunduğu, alkol tüketilen yerlerdir.
Terim ilk olarak 17. yüzyılın sonlarında İngiltere'de, özel evleri, tavernalar, birahaneler, meyhaneler ve hanlar gibi halka açık olanlardan ayırmak için ortaya çıktı. 
Bugün kesin bir tanımı yoktur ancak CAMRA bir pub'ın şu dört özelliğinin olduğunu belirtir:

üyelik veya ikametgâh olmadan halka açıktır
yiyecek tüketilmesini gerektirmeden fıçı bira veya elma şarabı servis eder
yemek için düzenlenmemiş en az bir kapalı alana sahiptir
bardan içecek satın alınmasına izin verir (yani, sadece masa servisi değildir)

Bira, birinci yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun gelişinden önce İngilizlere özgü bir içkiydi, ancak ilk meyhaneler, tabernae (modern İngilizce "taverna" kelimesinin kökeni) olarak adlandırılan Roma yol ağının inşasıyla ortaya çıktı.
Beşinci yüzyılda Roma otoritesinin ayrılması ve Roma-Britanya krallıklarının çöküşünden sonra, Anglosaksonlar, ilk olarak 10. yüzyılda belgelenen, evlerden çıkmış olabilecek birahaneler kurdular. Bu birahaneler hızla insanların sosyal olarak bir araya geldiği, dedikodu yaptığı ve toplulukları içinde karşılıklı yardımlaşmayı ayarladığı toplantı evlerine dönüştü.
Æthelred the Unready'nin Wantage kanunu, birahanelerde düzenlenen toplantılarda huzurun bozulması durumunda para cezası öngörür.

Erken Orta Çağ'da bir gezgin manastırlarda gecelik konaklayabilirdi ancak daha sonra hac ve seyahatlerin popülerliğiyle birlikte pansiyonlara olan talep arttı. Londra Pansiyoncuları'na 1446'da lonca statüsü verildi ve lonca 1514'te Worshipful Company of Innholders oldu. 1577'de İngiltere ve Galler'deki içki işletmelerinin vergi amaçlı bir anketinde 14.202 birahane, 1.631 han ve 329 meyhane kaydedildi ve bu da her 187 kişiye bir pub anlamına geliyordu.

Hanlar, gezginlerin konaklama ve genellikle yiyecek ve içecek arayabilecekleri binalardır. Genellikle kırsalda veya bir otoyol boyunca bulunurlar. Avrupa'da, muhtemelen ilk olarak Romalılar'ın iki binyıl önce bir yol sistemi inşa etmesiyle ortaya çıktılar. Avrupa'daki bazı hanlar birkaç yüzyıl öncesine aittir. Seyahat edenlerin ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, hanlar geleneksel olarak topluluk buluşma yerleri olarak da işlev görmüştür.
Avrupa'da, hanları tavernalardan, birahanelerden ve publardan ayıran şey, konaklama imkânıdır. İkincisi, alkol (ve Birleşik Krallık'ta, alkolsüz içecekler ve genellikle yiyecek) sağlama eğilimindedir, ancak daha az yaygın olarak konaklama imkânı sağlar. Hanlar genellikle daha eski ve görkemli kuruluşlardır: tarihsel olarak yalnızca yiyecek ve konaklama sağlamakla kalmaz, aynı zamanda yolcuların atları için ahır ve yem ve bazı yollarda posta arabası için dinlenmiş atlar da sağlarlardı.
Ünlü Londra hanları arasında George, Southwark ve Tabard bulunur. Ancak artık bir han ile diğer türdeki işletmeler arasında resmi bir ayrım yoktur. Birçok pub, uzun süredir kurulmuş eski yolcu hanları oldukları için veya belirli bir tür imajı çağrıştırmak için veya birçok durumda sadece "in" kelimesiyle bir kelime oyunu olarak, örneğin Welcome Inn'de olduğu gibi, İskoçya'daki birçok pub'ın adında "in" kelimesiyle bir kelime oyunu olarak adlarında "Inn" kelimesini kullanır.
Bir hanın orijinal hizmetleri artık diğer işletmelerde de vardır. Oteller, pansiyonlar ve moteller diğer hizmetlerden daha çok konaklama müşterilerine odaklanır ancak genellikle yemek verirler. Pub'lar öncelikle alkol servisi yapan işletmelerdir. Restoranlar ve meyhaneler yiyecek ve içecek servisi yapar. Kuzey Amerika'da "han" kelimesinin konaklama yönü, Holiday Inn gibi otel marka adlarında ve konaklama işletmecilerinden hancı olarak bahseden bazı eyalet yasalarında yaşamaya devam etmektedir. Londra'daki Mahkeme Hanları ve Şansölye Hanları başlangıçta avukatların iş yapmak için buluştukları sıradan hanlar olarak ortaya çıktılar, ancak İngiltere ve Galler'de hukuk mesleğinin kurumları haline geldiler.

Bugün bildiğimiz haliyle pub'lar ilk olarak 19. yüzyılda ortaya çıktı. Bu zamandan önce birahaneler pek ayırt edilemezdi ve özel evlerden ve kırsal yolların kötü standartlarından, büyük kasabalardan uzakta, mevcut tek birada genellikle meyhane sahibince imal edilirdi. Sanayi Devrimi'nin gelişiyle, Birleşik Krallık'ın birçok bölgesi endüstriyel faaliyetlerdeki artış ve hızlı nüfus artışıyla dönüşüme uğradı. Bira ve halkın sosyal etkileşimde bulunabileceği mekanlara olan talep çoktu ancak müşteriler için yoğun bir rekabet de vardı.
Cin evleri ve saraylar giderek daha popüler hale gelirken, 1830 Birahane Yasası bira evlerinin çoğalmasına neden oldu. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, barlar yaygın olarak özel amaçlı olarak inşa edilmişti ve barları rekabette öne çıkarmak için özel evlerden ayıran mimari özellikleri bünyesinde barındırabiliyordu. Mevcut birçok meyhane de bu dönemde yeniden geliştirilerek diğer bina tiplerinden özellikler ödünç alınmış ve günümüzde barları anında tanınır kılan özellikler kademeli olarak geliştirilmişti. Özellikle ve Birahane Yasası'nın amaçlarına aykırı olarak, birçoğu cin evlerinden ve saraylardan ilham almıştı.
Bar tezgahları erken bir benimsemeydi, ancak süslü aynalar, asitle hakkedilmiş camlar, cilalı pirinç armatürler ve cömertçe döşenmiş yüzeyler, ilk olarak cin evlerinde ortaya çıkan özelliklerdi. El pompalarının (veya bira pompalarının) piyasaya çıkması gibi yenilikler daha çok kişiye daha hızlı hizmet verilmesini sağlarken, bira endüstrisindeki teknolojik gelişmeler ve gelişmiş ulaşım bağlantıları bira fabrikalarının birayı üretildiği yerden çok uzaklara teslim etmesini mümkün kıldı.

Pub zinciri
Barmen
Gastropub
Mikro pub
Bar
İçki yasağı

Biyokimyada reseptör veya almaç, birbiriyle kısmen örtüşen iki anlama karşılık gelir.
Birinci anlamıyla reseptör, sinyal transdüksiyonunda yer alan bir proteindir, hücre dışındaki bir sinyali hücre içine taşır. Sinyalin bir biçimden başka bir biçime dönüşmesini sağlayan protein hücre dışında olabileceği gibi hücre içinde de olabilir. Reseptöre bağlanan moleküle ligand denir, bu bir peptit (örneğin bir nörotransmitter), bir hormon, bir ilaç veya bir toksin olabilir, bu bağlanma olunca reseptör biçimini değiştirir ve hücresel bir tepki meydana gelir. Ancak, bazı ligandlar herhangi bir değişikliğe neden olmadan sadece reseptörleri bloke ederler, bunlara antagonist denir. Ligand etkisiyle reseptörde meydana gelen değişiklikler sonucu fizyolojik tepkiler meydana gelir, bunlar liganda atfedilen biyolojik aktiviteyi oluşturur.
İkinci anlamıyla reseptör, hücre dışındaki bir protein veya taneciğin hücre içine girmek için hücre zarında bağlandığı bir moleküldür. Hücreye bağlanan şey, bir protein (örneğin kolera toksini), bir virüs (örneğin HIV) veya bir lipoprotein taneciği olabilir (örneğin LDL). Bu ikinci anlamıyla reseptör, genelde protein olmakla beraber bir karbonhidrat veya lipit de olabilir (örneğin, kolera toksini, GM1 adlı bir gangliozite bağlanır).
Bu iki tanım kısmen örtüşürler. Virüs veya toksinlerin bağlandığı reseptörlerin bazıları (örneğin, HIV'in bağlanma reseptörü CD34) yukarıda verilen birinci anlamıyla bir sinyal reseptörüdür. Patojen organizma, bu reseptörü kendi amacına göre kullanacak şekilde evrimleşmiştir. Buna karşın sinyal reseptörlerinin hepsi hücre zarında değildir. Örneğin nükleer reseptörler, hücre çekirdeğinde bulunurlar ve aslında transkripsiyon faktörleridir. Bu reseptörlerin ligandları, hücre zarından kolaylıkla geçebilen steroid hormonlardır, bunlar reseptörlerine bağlanınca onların belli genleri aktive etmesine neden olurlar. Bazı bağlanma reseptörlerinin ise sinyal transdüksiyonu ile ilgileri yoktur. Örneğin, endositik reseptörler, bazı besinlerin (örneğin LDL taneciklerinde bulunan kolesterol ve trigliseritlerin veya transferin tarafından taşınan demirin) endositoz yoluyla hücre içine alınmasını sağlar. Bazı sinyal transdüksiyon reseptörlerinin hücre içine aktardığı sinyal mutlaka bir molekülün bağlanması değildir; ışık veya ses titreşimlerinin neden olduğu reseptördeki şekilsel deformasyon da sinyal olabilir.

Reseptörlerin şekil ve etkileri X-ışını kristalografisi ve bilgisayar modellemesi ile araştırılır, bu yöntemler sayesinde reseptörlerin bağlanma bölgelerinde ilaçların etkilerin anlaşılmasında büyük ilerleme katedilmiştir..

İşlevlerine ve ligandlarına bağlı olarak, birkaç farklı tip sinyal transdüksiyon reseptörü tanımlanabilir:

Bazı reseptör proteini periferal membran proteinleridir.
Çoğu hormon reseptörü ve nörotransmitter reseptörü transmembran proteindir: transmembran reseptörler hücre zarının içinde yerleşiktir, böylece dışarıdan bir ligandın bağlanması, hücrenin içine doğru sinyal transdüksiyon yolunun etkinleşmesini sağlar.
Metabotropik reseptörler, G proteinleri ile kenetlidir. bunlar iyon kanallarını kontrol eden enzimler aracılığıyla hücreye dolaylı yoldan etki ederler.
İyonotrofik reseptörler merkezi bir gözenek bulunur, bu ligand-kapılı bir iyon kanalı olarak işlev görür.
Reseptörlerin bir diğer ana sınıfı, hücre içi reseptörleridir, steroid veya intrakrin peptit hormon reseptörlere bağlanırlar. Bu reseptörler, ligand bağlanıp aktive olunca, genelde hücre çekirdeğine girip orada gen ifadesini ayarlar.

Ligand bağlanması bir denge sürecidir. Ligandlar, kütle etki kanununa uygun olarak reseptörlere bağlanır ve onlardan ayrışır.

  
    
      
        
          [
          
            L
            i
            g
            a
            n
            d
          
          ]
        
        +
        
          [
          
            R
            e
            s
            e
            p
            t
            o
            r
          
          ]
        
        
        
        
          
            ⇌
            
              K
              
                d
              
            
          
        
        
        
        
          [
          
            
              Ligand-reseptor kompleksi
            
          
          ]
        
      
    
    {\displaystyle \left[\mathrm {Ligand} \right]+\left[\mathrm {Reseptor} \right]\;\;{\overset {K_{d}}{\rightleftharpoons }}\;\;\left[{\mbox{Ligand-reseptor kompleksi}}\right]}
  

(köşeli parantezler konsantrasyon anlamındadır)
Bir molekülün bir reseptöre ne derece iyi uyduğunun ölçüsü olan bağlanma afinitesi (bağlanma eğilimi), onun ayrışma katsayısı (Kd) ile ters orantılıdır. Kuvvetli bir bağlanma, yüksek afinite ve düşük Kd'ye karşılık gelir. Nihai biyolojik tepki (örneğin ikincil mesajcı kaskadı veya kas kasılması), önemli sayıda reseptörün aktivasyonu ardından olur.
Eğer reseptörün iki hali varsa ve onun ligandı her iki haldeki reseptöre de bağlanabiliyorsa, ligandın mevcudiyetinde iki hal arasındaki denge değişebilir. Bir agonistin bağlanması, reseptörün birbiriyle dengede olan iki halinden birini stabilize ederse, bu durumda normal ligandının reseptöre bağlanma dengesi etkilenebilir.
Endositik reseptörler, farklı ortamlarda ligandlarına bağlanma afinitelerinin farklı olması esasına göre çalışırlar. Genelde bu tür reseptörlerin ligandlarına bağlanma afinitesi asit ortamda çok daha azdır, bu yüzden hücre yüzeyinde oluşan reseptör-ligand kompleksleri, düşük pH'li endozomlara taşınınca orada ayrışırlar. Reseptör hücre yüzeyine geri gider, ligand ise ilgili enzimler tarafından işleme tabi tutulur.

Bir liganda bağlı olmadan biyolojik aktivitesini gösteren bir reseptör "yapısal etkinlik" gösterir ("constitutive activity.") Reseptörlerin yapısal aktivitesi bir ters agonistin bağlanması ile bloke olabilir. Yapısal etkinliğin artmasına neden olan mutasyonlar bazı kalıtsal hastalıkların nedenidirler, örneğin erken püberte (lüteinleştirici hormon reseptöründe mutasyonlar nedeniyle) ve hipertiroidizm (tiroid uyarıcı hormon reseptörlerinde mutasyonlar nedeniyle). Uyarıcılar dopamin reseptörlerine ters agonist olarak etki eder.

Bir sinyal transdüksiyon reseptörüne bağlanan her ligand onu aktive etmez. Bunlar genel olarak agonist ve antagonist olarak sınıflandırılırlar. Aşağıdaki ligand sınıfları mevcuttur:

Tam agonistler reseptörü aktive eder ve tam biyolojik tepki doğurur. Çoğu doğal ligand tam agonisttir.
Kısmi agonistler reseptörleri tamamem aktive etmezler, tam agonistlerin doğurduğu tepkiye kıyasla kısmi bir tepkiye neden olur.
Antagonistler reseptöre bağlanır ama onu aktive etmez. Bunun sonucunda reseptör bloke olur, başka agonistlerin bağlanması engellenir.
Ters agonistler reseptörün yapısal aktivitesini inhibe ederek onun aktivitesini azaltırlar.

Çoğu genetik bozukluk reseptör genlerinde kalıtsal bozukluklarla ilişkilidir. Genelde hormon mu düşük düzeyde üretiliyor yoksa reseptör mü çalışmıyor anlamak zordur; bunlar endokrin hastalıkların "psödo-hipo" grubunu meydana getirir.

Bir hormona veya nörotransmitter'e duyarlı reseptörlerin sayısını artırarak veya azaltarak hücreler bu moleküle olan duyarlılıklarını ayarlayabilirler. Bu bir geri besleme mekanizmasıdır.
Bir uyarıya uzun süreli veya tekrarlı maruz kalmak çoğu zaman bir reseptörün o uyarana düşük tepki vermesine yol açar, buna reseptör duyarsızlaşması denir. Reseptör duyarsızlaşması (desensitizasyonu) liganda olan afinitenin azalmasına yol açar. Ligand-bağlı reseptörlerin duyarsızlaşması (desensitizasyonu) ilk kez nikotinik asetilkolin reseptörlerinde gösterildi.
Duyarsızlaşma aşağıdaki şekillerde olabilir:

Reseptör fosforilasyonu.
Reseptör effektör moleküllerinin ayrışması.
Reseptorün tecrit edilmesi (içselleştirme).

Bağışıklık sistemindeki ana reseptörler örüntü tanıma reseptörleri (İng. pattern recognition receptors, PRR), Toll-benzeri reseptörler (İng. Toll-like reseptors, TLR), Öldürücü etkinleştirilmiş reseptörü ve öldürücü inhibitör reseptörleri, kompleman reseptörleri, Fc receptorleri, B hücresi reseptörleri ve T hücresi reseptörleridir.

Kimyasal kapılı iyon kanalı
Kannabinoid reseptörleri
Nöropsikofarmakoloji
Sinyal transdüksiyonu
Reseptörler listesi

IUPHAR GPCR Database and Ion Channels Compendium23 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.receptome.org15 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sitesinde insan plazma membran reseptörlerinin tamamı listelenmiştir (İngilizce)
Ligand-bağlı reseptör desensitizasyonu23 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Salvia divinorum, Salvia  cinsine bağlı bir bitki türüdür.
Salvia divinorum, Lamiaceae (ballıbabagiller) familyasına ait, halüsinojenik etkileriyle bilinen bir bitkidir. Halk arasında bilgelik adaçayı, şaman adaçayı veya ilahi adaçayı olarak da adlandırılır. Meksika'nın Sierra Mazateca bölgesinde yetişir ve yerli halk tarafından geleneksel olarak şifalı ve dini ritüellerde kullanılır. Bitkinin aktif bileşeni salvinorin A, güçlü bir psikodelik bileşik olup kappa-opioid reseptörlerini etkileyerek kısa süreli ve yoğun bilinç değişikliklerine yol açar.

Salvia divinorum, 1 ila 2 metreye kadar uzayabilen, geniş ve parlak yeşil yapraklara sahip bir bitkidir. Morumsu-beyaz çiçekleri nadiren açar ve çoğunlukla vejetatif üreme yoluyla çoğalır. Doğal yaşam alanı olan Meksika'nın tropikal ormanlarında nemli ve gölgeli alanlarda yetişir.

Aile: Lamiaceae (Ballıbabagiller)
Cins: Salvia
Tür: S. divinorum
Menşei: Meksika (Oaxaca, Sierra Mazateca)
Yetişme Alanı: Nemli, gölgeli ormanlar
Çoğalma: Vejetatif (tohumla çoğalması nadirdir)

Salvinorin A, Salvia divinorum'un ana psikoaktif bileşenidir ve şimdiye kadar keşfedilen en güçlü doğal halüsinojenlerden biridir. LSD, psilosibin ve DMT gibi klasik serotonerjik halüsinojenlerden farklı olarak kappa-opioid reseptörlerini hedef alır. Bu durum, deneyimlenen etkilerin diğer psikodelik maddelerden farklı olmasını sağlar.

Kimyasal sınıf: Diterpenoid
Etkime mekanizması: Kappa-opioid reseptör agonisti
Etkileri: Yoğun görsel ve işitsel halüsinasyonlar, zaman algısında bozulma, beden dışı deneyimler
Bağımlılık potansiyeli: Düşük, ancak güçlü etkileri nedeniyle riskli olabilir

Mazatec şamanları Salvia divinorum'u dini ve şifalı ritüellerde kullanmıştır. Genellikle çiğnenerek, çay olarak tüketilerek veya tütün gibi yakılarak kullanılır. Modern kullanıcılarsa genellikle buharlaştırarak (vape) veya dumanını doğrudan soluyarak tüketir.

Tüketim şekline bağlı olarak etkiler 30 saniye ila 1 dakika içinde başlar.
Sigara veya buharlaştırma yoluyla alındığında etkiler 5-15 dakika sürer.
Çiğnenerek veya çay olarak tüketildiğinde etkiler daha hafif ve uzun süreli olabilir.
Ana Etkiler:

Gerçeklik algısında ciddi bozulma
Zamanın durması veya farklı akması hissi
Beden dışı deneyimler
Yoğun içsel vizyonlar ve halüsinasyonlar
Depersonalizasyon ve dissosiyatif etkiler
Yan Etkiler:

Baş dönmesi ve mide bulantısı
Kaygı ve paranoya hissi
Korku veya kontrol kaybı hissi
Motor koordinasyon kaybı

Salvia divinorum, Mazatec halkı tarafından yüzyıllardır şamanik ritüellerde ve tıbbi amaçlarla kullanılmaktadır. Şamanlar, bitkiyi özellikle kehanet, ruhsal rehberlik ve hastalıkları teşhis etmek için kullanmışlardır. Geleneksel olarak yapraklar çiğnenerek tüketilir ve genellikle bir su infüzyonu hazırlanır.

Salvia divinorum, farklı ülkelerde farklı yasal düzenlemelere tabidir:

ABD: Bazı eyaletlerde yasaklanmıştır, ancak federal düzeyde düzenlenmemiştir.
Kanada: Kontrollü madde olarak sınıflandırılmıştır.
Avrupa: Birçok ülkede yasaklanmıştır (Almanya, Fransa, İtalya, İspanya vb.).
Türkiye: Uyuşturucu Madde Kullanımı ve Kaçakçılığına İlişkin Kanun kapsamında kontrol altında olabilir. Ancak, yasallığına dair açık bir mevzuat bulunmamaktadır.

Son araştırmalar, Salvinorin A'nın aşağıdaki alanlarda terapötik potansiyeli olabileceğini göstermektedir:

Depresyon ve Anksiyete: Kappa-opioid reseptörleri üzerindeki etkisi nedeniyle bazı ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanılma potansiyeli vardır.
Ağrı Yönetimi: Kronik ağrı tedavisinde etkili olabileceği öne sürülmektedir.
Bağımlılık Tedavisi: Opioid bağımlılığına karşı tedavi amaçlı kullanılma olasılığı araştırılmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Salvia divinorum ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Salvia divinorum ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

San Pedro kaktüsü olarak da bilinen Echinopsis pachanoi veya Trichocereus pachanoi, Trichocereus cinsine ait And Dağları'nda 2.000-3.000 metre arasında yetişen bir kaktüs türüdür. Bir süs bitkisi olarak yetiştirilmesi çok yaygın olan kaktüs, içerisinde halüsinojen meskalin ve diğer psikoaktif alkaloidleri barındırır. Yerliler tarafından entojen veya geleneksel tıbbi madde olarak kullanımı yaygındır.

Amerika'nın yerli dinlerinde kullanılan entojenik maddelerin birçoğu gibi halüsinojenik etkilere sahip San Pedro kaktüsünün kullanımı Peru'da 3000 yıldan eskiye dayanır. Kaktüsün en erken tasvirleri San Pedro'yu muhafaza eden bir mitolojik varlığı gösteren bir oymadır. Bu tasvir, Chavín kültürüne ait ve Peru'nun kuzey dağlık bölgelerindeki Chavín de Huantar'daki eski bir tapınakta bulunmuştur ve yaklaşık M.Ö. 1300 yılına dayanmaktadır. San Pedro tasvirleri sanat alanında Chavín tekstil ve seramiklerinde de görülür. Kaktüs ayrıca Salinar tarzı (M.Ö. 400-200) ve Nasca çömlekleri gibi daha sonraki Peru seramiklerinde dekoratif bir motif olmaya devam etmiştir. Moche sanatında tekrarlayan bir salyangoz motifinin, San Pedro'ya katılan meskalene batırılmış bir salyangozu temsil ettiği de ileri sürülmüştür.
San Pedro kaktüsü günümüzde ruhani açıdan transa girmek için veya geleneksel tıpta kullanılabilir. Ayrıca halüsinatif etkileri dolayısı ile keyif verici madde olarak kullanımı yaygındır.

Peyote
Peru Meşale kaktüsü

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (kısaca SSGİ; İngilizceː selective serotonin reuptake inhibitor, kısaca SSRI) majör depresif bozukluk, anksiyete bozuklukları ve diğer psikolojik bozuklukların tedavisinde antidepresan olarak kullanılan bir ilaç grubudur. Yan etkilerinin az olması, etkinlikleri ve tolere edilebilirlikleri nedeniyle sıklıkla depresyon ve diğer birçok psikiyatrik bozukluk için birinci basamak ilaçlar olarak kullanılırlar.
Bu gruba dahil etken maddeler arasında sertralin, sitalopram, fluoksetin, paroksetin, fluvoksamin, essitalopram vb. yer alır.

Her ne kadar SSRI'ların asıl kullanım amacı majör depresyonun tedavisi olsa da, yaygın anksiyete bozukluğu, sosyal anksiyete bozukluğu, bipolar bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk, panik bozukluk, premenstrüel disforik bozukluk ve travma sonrası stres bozukluğu tedavisi için kullanımları FDA tarafından onaylanmıştır.

Antidepresanlar, İngiltere Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmellik Enstitüsü (NICE) tarafından şiddetli depresyonun birinci basamak tedavisi ve terapiye rağmen hala devam eden hafif ila orta dereceli depresyonun tedavisi için önerilmektedir. SSRI'lar depresyonun tedavisinde birinci olarak tercih edilen antidepresan sınıfıdır.
2018 yılında, 21 antidepresan ilacın etkinliğini karşılaştıran bir araştırmada, essitalopramın diğer antidepresanlara kıyasla depresyonun tedavisinde daha etkili olduğu tespit edilmiştir.

SSRI'lar, terapiye rağmen hala devam yaygın anksiyete bozukluğunun (YAB) tedavisi için İngiltere Ulusal Sağlık Ve Klinik Mükemmellik Enstitüsü (NICE) tarafından önerilmektedir.
Antidepresanlar, YAB'de kaygıda orta düzeyde bir azalma sağlar. Plaseboya göre daha etkililerdir. Farklı antidepresanların YAB tedavisinde etkenliği benzerdir.

Bazı SSRI'lar sosyal anksiyete bozukluğu (SAB) için etkilidir, ancak semptomlar üzerindeki etkileri her zaman belirgin değildir. Terapiye rağmen kaygı durumunun hala devam etmesi durumunda kullanılabilirler. Paroksetin, sosyal anksiyete bozukluğu için onaylanan ilk SSRI'dır. Paroksetinin ardından sertralin ve fluvoksamin de FDA tarafından SAB'nin tedavisi için onaylanmıştır. Esitalopram ve sitalopram onaylanmamış olmalarına rağmen SAB'nin tedavisinde başarıyla kullanılmaktadırlar. Fluoksetin, SAB'nın tedavisi için plasebo ile aynı etkiye sahip olduğundan kullanılmamaktadır.

Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) tedavi edilmesi zor olan bir ruhsal bozukluktur. Genellikle tedavi çok etkili değildir. SSRI'larda diğer antidepresanlar gibi bu bozukluk için çok etkili değildirler. TSSB için FDA onaylı olan SSRI'lar paroksetin ve sertralindir.

Panik bozukluğunun tedavisi için FDA tarafından onaylanan SSRI'lar fluoksetin, paroksetin ve sertralindir. Benzodiazepinlerle birlikte kullanılabilirler. İlaç tedavisi panik atakların sıklığını azaltmada etiki olsa da, panik atak durumunda kişinin kendini kontrol edebilmesi için piskoterapi gereklidir.

SSRI'lar, özellikle fluvoksamin, obsesif-kompulsif bozukluğun (OKB) tedavisinde etkilidirler. Fluoksetin, sertralin, paroksetin ve fluvoksamin OKB'nin tedavisi için FDA tarafından onaylanmış SSRI'lardır. Kanada'da, SSRI'lar yetişkin bireylerde OKB'nin birinci basamak tedavisinde kullanılırlar. İngiltere'de, yalnızca orta ila şiddetli derecede semptom görülmesi durumunda birinci basamak olarak kabul edilirler.
Çocuklarda, SSRI'lar yan etkilerin yakından izlenmesi şartıyla orta veya şiddetli düzeyde OKB tedavisinde kullanılabilir. Bununla birlikte, çocuklarda antidepresan kullanımından mümkünse sakınılmalıdır.

SSRI'ların yan etkileri ilaçtan ilaca değişmektedir ve bunları içerebilir:

SSRI'lar, anorgazmi, erektil disfonksiyon (ED), libidonun azalması, genital uyuşukluk ve cinsel anhedoni (zevksiz orgazm) gibi çeşitli cinsel işlev bozukluklarına neden olabilir. SSRI'larda cinsel sorunlar yaygındır. Bazı durumlarda, SSRI'ların kullanımının durmasına rağmen cinsel işlev bozuklukları devam edebilir. Cinsel işlev bozuklukları, insanların ilacı bırakmasının en yaygın nedenlerinden biridir.
SSRI'ların meni kalitesini olumsuz etkileyebileceğini öne süren araştırmalar vardır.

Bazı antidepresanlar, hem olumlu hem de olumsuz duyguların şiddetinin azalmasının yanı sıra ilgisizlik, isteksizlik ve motivasyonsuzluk ile karakterize edilen duygusal körlüğe neden olabilir. Bu yan etki, özellikle SSRI'lar ve SNRI'lar gibi serotonerjik antidepresanlarda daha çok görülmektedir. Atipik antidepresanların kullanımı sonucunda, diğer antidepresanlara kıyasla duygusal körelme daha seyrek görülür.

Serotonin sendromu genel olarak iki veya daha fazla serotonerjik ilacın birlikte kullanılmasından kaynaklansa da, bazen SSRI doz aşımı durumunda ortaya çıkabilir. Semptomların derecesi, ölüm potansiyeli dahil olmak üzere hafiften şiddetliye kadar değişebilir. Hafif veya orta dereceli vakalarda görülen semptomlar yüksek kalp hızı, ateş, titreme, terleme, midriyazis (büyük göz bebekleri), miyoklonus ve hiperrefleksidir. Monoamin oksidaz inhibitörlerinin (MAOI) SSRI'larla birlikte alınması ölümcül olabilir. MOAI'ler, monoamin nörotransmiterlerin parçalanması için gereken monoamin oksidaz enziminin çalışmasını engeller (inhibisyon). Monoamin oksidaz olmadan vücut gereksiz monoaminleri ortadan kaldıramaz, bunun sonucunda da monoamin seviyelerini arttıran başka bir ilaç ile birlikte kullanıldıklarında vücuttaki monoamin miktarı ölümcül seviyelere ulaşabilir. Serotonin sendromu eğer doğru bir şekilde tanımlanırsa hastane ortamında başarıyla tedavi edilebilir. Serotonin sendromunun bazı semptomlarını kontrol altına almak için benzodiazepinler kullanılabilir.

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri, uzun süreli tedaviden sonra aniden kesilmemelidir. Antidepresan yoksunluk sendromunda bulantı, baş ağrısı, baş dönmesi, titreme, karıncalanma ve yanma hissi, eklem ağrıları ve uykusuzluk gibi semptomlar görülebilir. Fluoksetin kullanan hastalarda görülen yoksunluk semptomları diğer SSRI'lara göre daha azdır. Yoksunluk semptomlarını en aza indirmek için hasta tekrar SSRI kullanımına başlatılıp, ardından dozu azaltarak ilacın kullamı tamamen kesilebilir.

SSRI'ların terapötik etkileri, araştırmacıların monoamin hipotezinde depresyonun nedeni olarak kabul ettiği yetersiz serotonini artırmaya dayanmaktadır, fakat günümüzde bu hipotez çoğu araştırmacı tarafından yetersiz kabul edilmektedir. SSRI'lar, nörotransmitter olan serotoninin presinaptik nörona geri alımını sağlayan 5-HTT proteinini inhibe ederek kullanilabilir serotonin seviysini arttırır. Diğer antidepresan sınıflarından farklı olarak, SSRI'ların dopamin veya norepinefrin gibi diğer nörotransmitterler üzerinde etkisi çok daha azdır. Ayrıca SSRI'ların adrenerjik, kolinerjik ve histaminerjik reseptörler üzerindeki etkilerinin daha az olması nedeniyle Trisiklik antidepresanlardan ve MAOI'lerinden daha az yan etkiye sahiptir.

Amanita muscaria, sinek mantarı veya gelin mantarı, Amanita cinsine bağlı zehirli bir mantar türüdür. Gençlerin halüsinasyon görme amacıyla veya yanlışlıkla yenilebilir düşüncesiyle yiyeceklere katılmasıyla zehirlenmeler görülmüştür.

Amavadin

Allegro, John (2009). The sacred mushroom and the cross (40th anniversary bas.). Crestline, CA: Gnostic Media. ISBN 978-0-9825562-7-6. 
Arora, David (1986). Mushrooms demystified: a comprehensive guide to the fleshy fungi (2.2yer=Berkeley bas.). Ten Speed Press. ISBN 978-0-89815-169-5. 
Benjamin, Denis R. (1995). Mushrooms: poisons and panaceas—a handbook for naturalists, mycologists and physicians. New York: WH Freeman and Company. ISBN 978-0-7167-2600-5. 
Furst, Peter T. (1976). Hallucinogens and Culture. Chandler & Sharp. ss. 98-106. ISBN 978-0-88316-517-1. 
Letcher, Andy (2006). Shroom: A Cultural history of the magic mushroom. Londra: Faber and Faber. ISBN 978-0-571-22770-9. 
Ramsbottom, J. (1953). Mushrooms & Toadstools. Collins. ISBN 978-1-870630-09-2. 
Wasson, R. Gordon (1968). Soma: Divine Mushroom of Immortality. Harcourt Brace Jovanovick. ISBN 978-0-88316-517-1. 

Webpages on Amanita species by Tulloss and Yang Zhuliang
Amanita on erowid.org
Aminita muscaria, Amanita pantherina and others (Group PIM G026) by IPCS INCHEM
 Wikimedia Commons'ta Sinek mantarı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Sinek mantarı ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

BuzzFeed, Inc., Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir internet medya, haber ve eğlence sitesidir. Site, 2006 yılında Jonah Peretti ve John S. Johnson III tarafından viral içeriği izlemeye odaklanmak amacıyla kurulmuştur. Merkezi New York'ta yer almaktadır.
Başlangıçta çevrimiçi sınavlar, "listicles" ve pop kültür makaleleri ile bilinen şirket, siyaset, DIY, hayvanlar ve iş gibi çeşitli konularda kapsama sağlayan küresel bir medya ve teknoloji şirketi haline geldi. 2011'in sonlarında BuzzFeed, siteyi ciddi gazeteciliğe, uzun biçimli gazeteciliğe ve röportaja genişletmek için Politico şirketinden Ben Smith'i baş editör olarak işe aldı. Araştırmacı gazeteciliğe yıllarca yatırım yaptıktan sonra, 2018'e kadar BuzzFeed News, Ulusal Dergi Ödülü ve George Polk Ödülü'nü kazandı ve Pulitzer Ödülü ve Michael Kelly Ödülü'nün finalisti oldu.

Küng, Lucy (2015). "BuzzFeed – Making Life More Interesting for the Hundreds of Millions Bored at Work". Innovators in Digital News. I. B. Tauris & Co. ss. 55-74. ISBN 978-1784534165. 

Resmî site

Erowid ya da diğer adıyla Erowid Center, psikoaktif bitkiler ve kimyasalların yanı sıra, meditasyon, lüsid rüya, transkraniyal manyetik stimülasyon ve elektrosötikal gibi farklılaşmış bilinç halleri üreten faaliyetler ve teknolojiler hakkında bilgi sağlayan kâr amacı gütmeyen bir eğitim kuruluşudur.
Erowid yasal ve yasa dışı maddeleri, hedeflenen ve yan etkilerini de dahil ederek belgeler. Erowid web sitesindeki bilgiler yayınlanmış edebi eserler, alanında uzman kişiler ve genel kamunun deneyimleri gibi çeşitli kaynakların bir araya gelmesiyle oluşur. Erowid ayrıca yeni bilgilerin yayıncısı ve başka kaynaklarda yayınlanmış belgelerin ve görüntülerin koleksiyonunu yapan bir kütüphane rolündedir.

Erowid Nisan 1995 tarihinde küçük bir işletme olarak kuruldu; web sitesi 6 ay sonra ortaya çıktı. "Erowid" adı kuruluşun eğitim felsefesini yansıtacak şekilde seçilmiştir. Proto-Hint-Avrupa dil köklerini kullanarak, "Erowid" kabaca "Yeryüzü İlmi" (er anlamı 'dünya', 'varoluş' ve 'doğmak' ve wid anlamı 'bilgi' / 'bilgelik' ya da 'görmek') şeklinde çevrilebilir. 2005 yılında, kâr amacı gütmeyen bir eğitim kuruluşu olan "Erowid Merkezi" kurdu. Kuruluşun giderleri bağış ile karşılanır ve web sitesi reklam barındırmaz. Birincil odak noktası web sitesi olmasının yanı sıra, Erowid Merkezi diğer zarar azaltma, sağlık ve eğitim kuruluşları için araştırma ve veri sağlar. Organizasyonun çıkışı Kuzey Kaliforniya'dadır ve ana sunucuları San Francisco'da yer alır.
Fire Erowid ve Earth Erowid siteyi kuran iki kişinin takma adlarıdır. Her ikisi de, konferanslarda konuşma yapma, özgün araştırma üretme ve entojenik araştırmalara katkıda bulunmanın yanı sıra proje üzerinde tam-zamanlı olarak çalışmaktadırlar. Siteye göre, kurucuların vizyonu "insanların saykoaktif maddelere saygıyla ve farkındalıkla yaklaştığı; insanların öz kavrayışlarını güçlendirecek ve benzer insanlar ile toplulukların karşılaştıkları karmaşık seçimlerin iç yüzünün aydınlatılmasını sağlayacak şekilde bilgi toplamak ve paylaşmak için bir arada çalıştığı bir dünya"dır. Erowid Merkezi'nin misyonu psikoaktif bitkiler, kimyasallar, teknolojiler ve bunlarla ilgili sorunlar hakkında doğru ve yargılayıcı olmayan bilgileri sağlamak ve bu bilgilerin erişimini kolaylaştırmaktır. Bir araştırmaya göre, "Erowid ilaçlar hakkında (hem olumlu hem de olumsuz anlamda) bilgilendirilmek için güvenilir bir kaynaktır" ve Erowid kitap yazarları, bilim ve tıp dergileri, gazeteler, dergiler, film yapımcıları, radyo ve TV programları, Doktora öğrencileri, web siteleri, ve diğer medya yapımcıları tarafından dünyaca yoğun olarak alıntılanmıştır.

Muhammed Zahir Şah (Peştuca: محمد ظاهر شاه; 15 Ekim 1914 – 23 Temmuz 2007), 8 Kasım 1933'ten 17 Temmuz 1973'te tahttan indirilene kadar hüküm süren son Afganistan Kralıydı. 40 yıl boyunca görev yapan Zahir, 18. yüzyılda Durrani İmparatorluğu'nun kuruluşundan bu yana Afganistan'da en uzun süre görev yapan hükümdardı.
Afganistan'ın diplomatik ilişkilerini, Soğuk Savaş'ın her iki tarafı da dahil olmak üzere birçok ülkeyle genişletti. 1950'lerde Zahir Şah, ülkeyi modernleştirmeye başladı, bu da yeni bir anayasa ve anayasal monarşi sisteminin oluşturulmasıyla sonuçlandı. Partizanlık yapmadığını gösteren Zahir Şah'ın uzun saltanatı, daha sonra Afganistan'daki çatışmaların başlamasıyla kaybolan ülke barışına damgasını vurdu.
1973 yılında Zahir Şah, İtalya'da tıbbi tedavi görürken, kuzeni ve eski başbakan Muhammed Davud Han tarafından yapılan bir askerî darbeyle rejimi devrildi ve tek partili bir cumhuriyet kurarak 225 yıldan fazla süren kesintisiz monarşik yönetime son verdi. Taliban hükümetinin sona ermesinin ardından Afganistan'a dönerek 2002 yılına kadar Roma yakınlarında sürgünde kaldı. Kendisine 2007'deki ölümüne kadar taşıdığı Ulusun Babası unvanı verildi.

Zahir Şah, 15 Ekim 1914'te Afganistan'ın Kabil kentinde Deh Afganan adlı bir mahallede Peştun bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Muhammedzai Kraliyet ailesinin kıdemli bir üyesi olan Muhammed Nadir Şah'ın (1883-1933) ve eski kral Emanullah Han'ın Kraliyet Afgan Ordusu'nun başkomutanı ve bir Peştun kabilesi kadını olan Mah Parwar Begüm'ün (ö. 1941) oğluydu. Nadir Şah, 1 Kasım 1929'da kendini Afganistan'ın hükümdarı ilan eden Habibullah Kalakani'nin idam edilmesinin ardından tahta geçti. Serdar Muhammed Yusuf Han'ın oğlu olan Muhammed Zahir'in babası, ailesi İkinci İngiliz-Afgan Savaşı'ndan sonra sürgüne gönderildiği için Britanya Hindistanı, Dehradun'da doğdu. Nadir Şah, Emir Dost Muhammed Han'ın üvey kardeşi Serdar Sultan Muhammed Han Telai'nin soyundan geliyordu. Büyükbabası Muhammed Yahya Han, İngilizlerle yapılan ve Gandamak Antlaşması ile sonuçlanan müzakerelerden sorumluydu. Sir Louis Cavagnari'nin 1879'da öldürülmesinin ardından gerçekleşen İngiliz işgalinin ardından Yakub Han, Yahya Han ve oğulları Prens Muhammed Yusuf Han ve Muhammed Asef Han İngilizler tarafından esir alınarak İngiliz Raj'ına nakledilmiş ve iki prens saltanatının son yılında (1901) Emir Abdurrahman Han tarafından Afganistan'a geri davet edilene kadar burada zorunlu olarak kaldılar. Emir Habibullah'ın hükümdarlığı sırasında Kralın Yoldaşları (Musahiban) unvanını aldılar.
Zahir Şah, 1904 yılında Birleşik Krallık tarafından inşa edilen İlköğretim Okulu'nda prensler için özel bir sınıfta ve birçok dersin İngilizce olarak öğretildiği Habibia Lisesi'nde eğitim gördü. Ortaöğrenimi için, Kral Emanullah döneminde Fransa tarafından yaptırılan ve birçok dersin Fransızca olarak verildiği Amaniya Lisesi'ne gitti. Bu okul, Kral Emanullah'ın düşüşünden sonra Nadir Şah tarafından Esteqlal Lisesi olarak yeniden adlandırıldı. Daha sonra ileri eğitim için Fransa'ya gönderildi. Babasının diplomatik elçi olarak görev yaptığı Fransa'da eğitimine devam etti, Pasteur Enstitüsü ve Montpellier Üniversitesi'nde okudu. Afganistan'a döndüğünde, ülkede kanunsuzluğun hüküm sürdüğü bir dönemde babasının ve amcalarının düzeni sağlamasına ve hükûmet kontrolünü yeniden tesis etmesine yardımcı oldu. Daha sonra bir Piyade Okulu'na kaydoldu ve özel danışman olarak atandı. Zahir Şah, hükûmette savaş bakanı yardımcılığı ve eğitim bakanlığı görevlerinde bulundu.

Zahir Han, babası Muhammed Nadir Şah'ın öldürülmesinin ardından, 8 Kasım 1933'te 19 yaşındayken kral (şah) ilan edildi. Tahta çıktıktan sonra kendisine "Allah'a tevekkül eden, sağlam İslam dininin takipçisi" unvanı verildi. İlk yirmi yıl boyunca etkin bir şekilde hüküm sürmedi ve iktidarı, her ikisi de başbakan olarak görev yapan amcaları Muhammed Haşim Han ve Şah Mahmud Han'a bıraktı. Bu dönem, Afganistan'ın uluslararası toplumla ilişkilerinin gelişmesini sağladı. 1934 yılında Afganistan, Milletler Cemiyeti'ne katıldı ve aynı zamanda ABD tarafından resmen tanındı. 1930'ların sonuna gelindiğinde, başta Mihver güçleri Almanya, İtalya ve Japonya olmak üzere pek çok ülkeyle dış yardım ve ticaret anlaşmalarına varıldı.
Zahir Şah, Birinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti'ni kuran Uygur ve Kırgız Müslüman isyancılara yardım etti ve onlara silah ve Afgan savaşçılar sağladı. 1934 yılında Afgan, Uygur ve Kırgız kuvvetleri, General Ma Zhancang komutasındaki Kuomintang Çinli Müslüman Ulusal Devrim Ordusu'nun Yeni 36. Tümeni tarafından Kaşgar Savaşı ve Yarkent Savaşı'nda yenilgiye uğratıldığı için bu yardım, Birinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti'ni kurtarmaya yetmedi. Tüm Afgan gönüllüler, daha sonra Birinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti'ni lağveden ve bölge üzerinde Çin hükûmetinin kontrolünü yeniden tesis eden Çinli Müslüman birlikler tarafından öldürüldü.

Mihver güçleriyle yakın ilişkilerine rağmen Zahir Şah ve hükûmetleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında taraf tutmayı reddetti ve Afganistan dünyada tarafsız kalan birkaç ülkeden biri olarak kaldı. Afganistan, 1944'ten 1947'ye kadar çeşitli kabileler tarafından bir dizi isyana sahne oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Zahir Şah, Afganistan'ın modernleştirilmesi gerektiğini fark etti ve bu sürece yardımcı olması için bir dizi yabancı danışman görevlendirdi. Bu dönemde Afganistan'ın ilk modern üniversitesi kuruldu. Hükümdarlığı sırasında bir dizi potansiyel ilerleme ve reform, hizipçilik ve siyasi çekişmeler nedeniyle raydan çıktı. Ayrıca hem Amerika Birleşik Devletleri'nden hem de Sovyetler Birliği'nden mali yardım talep etti ve Afganistan, dünyada Soğuk Savaş'ın iki düşmanından da yardım alan az sayıdaki ülkeden biri oldu. 1969 yılında verdiği bir röportajda Zahir Şah, "kapitalist değilim ama sosyalizm de istemiyorum. Çekoslovakya'da [var olan] türden bir duruma yol açacak bir sosyalizm istemiyorum. Rusya'nın, Çin'in ya da başka bir yerin hizmetkârı olmamızı istemiyorum." dedi.

Zahir Şah, 23 Temmuz 2007'de Kabil'deki başkanlık sarayının yerleşkesinde uzun bir hastalığın ardından, tahttan çekilmesinden 34 yıl sonra, 92 yaşındayken öldü. Ölüm haberini ulusal televizyondan duyuran Devlet Başkanı Karzai, "O halkının hizmetkârı, halkının dostuydu, çok nazik bir insandı, iyi kalpliydi. Halkın egemenliğine ve insan haklarına inanırdı." dedi. 24 Temmuz'da cenaze töreni düzenlendi. Siyasetçilerin ve ileri gelenlerin saygılarını sunduğu cenaze töreni, başkanlık sarayında başladı; tabutu daha sonra Kabil'in doğusundaki Maranjan Tepesi'nde bulunan kraliyet mozolesine taşınmadan önce bir camiye götürüldü.

Zahir Şah'ın utangaç, mütevazı ve "yumuşak sözlü" olduğu söylenir. Fotoğrafçılığı, satrancı ve puro içmeyi severdi. Zahir Şah, Peştuca ve Dari'yi (ana dili) akıcı bir şekilde konuşabiliyordu ve ayrıca İngilizce ve mükemmel Fransızca konuşabiliyordu.
İlk kuzeni Hümeyra Begüm (1918-2002) ile 7 Kasım 1931'de Kabil'de evlendi. Altı oğulları ve iki kızları oldu. Ocak 2009'da Amerikan Girişimcilik Enstitüsü'nden Ahmad Majidyar'ın bir makalesi, torunlarından Mustafa Zahir'i 2009 Afganistan başkanlık seçimlerinde on beş olası aday listesine dahil etti. Ancak Mustafa aday olmadı. Torunu Afganistan Prensesi Noal, Mısır ve Sudan'ın kaldırılan tahtlarının varisi olan Sa'id Prensi Muhammed Ali'nin eşidir.

Peru, (İspanyolca: , Keçuvaca: Piruw, Aymara: Piruw) ya da resmî adıyla Peru Cumhuriyeti (İspanyolca , Quechua: Piruw Mama Llaqta, Aymara: Piruw Suyu), Güney Amerika'nın batısında yer alan bir ülkedir. Kuzeyde Ekvador ve Kolombiya, doğuda Brezilya, güneydoğuda Bolivya, güneyde Şili ve güney ve batıda Pasifik Okyanusu ile çevrilidir. Peru, batıda Pasifik kıyı bölgesinin kurak ovalarından, kuzeyden güneydoğuya uzanan And Dağları'nın zirvelerine ve doğuda Amazon Nehri ile birlikte tropikal Amazon havzası yağmur ormanlarına kadar uzanan habitatlarıyla mega-çeşitli bir ülkedir. Peru'nun nüfusu 32 milyondan fazladır ve başkenti ve en büyük şehri Lima'dır. 1.285.216 km² (496.225 sq mi) yüzölçümüyle Peru, dünyanın 19. en büyük ülkesi ve Güney Amerika'nın 3. en büyük ülkesidir.
Peru toprakları, Antik ve Orta Çağ dönemlerinde çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış ve MÖ 10. binyıla kadar uzanan, Amerika kıtasındaki en eski medeniyet ve medeniyetin beşiklerinden biri olarak kabul edilen Caral-Supe medeniyetine dayanan, en uzun medeniyet tarihlerinden birine sahip ülkelerden biridir. Önemli takip eden kültürler ve medeniyetler arasında Nazca kültürü, Moche, Wari ve Tiwanaku imparatorlukları, Cusco Krallığı ve Kolomb öncesi Amerika kıtasındaki bilinen en büyük devlet olan İnka İmparatorluğu yer almaktadır. İspanyol İmparatorluğu 16. yüzyılda bölgeyi fethetti ve V. Charles, başkenti Lima olan ve Güney Amerika topraklarının çoğunu kapsayan Peru Krallığı resmi adıyla bir genel valilik kurdu. Amerika kıtasında yükseköğretim, 1551 yılında Lima'da San Marcos Ulusal Üniversitesi'nin resmi olarak kurulmasıyla başladı. 
Peru, 1821 yılında İspanya'dan bağımsızlığını resmen ilan etti ve Bernardo O'Higgins, José de San Martín ve Simón Bolívar'ın askeri seferlerinin yanı sıra Ayacucho'daki belirleyici savaşın ardından 1824 yılında bağımsızlığını tamamladı. Sonraki yıllarda ülke, önce siyasi istikrarsızlık yaşadı, ardından guano üretiminin getirdiği ekonomik ve siyasi istikrar dönemi Pasifik Savaşı (1879-1884) ile sona erdi. 20. yüzyıl boyunca Peru, devlet ile gerilla grupları arasındaki iç çatışma da dahil olmak üzere siyasi ve sosyal istikrarsızlıkla boğuştu ve bu durum ekonomik büyüme dönemleriyle de kesintiye uğradı. Plan Verde'nin uygulanması, 1990'larda Alberto Fujimori ve Vladimiro Montesinos'un otoriter yönetimi altında Peru'yu neoliberal ekonomiye doğru kaydırdı; Fujimori'nin Fujimorizm siyasi ideolojisi, ülkenin yönetimi üzerinde günümüze kadar devam eden kalıcı bir iz bıraktı. 2000'ler ekonomik genişleme ve yoksulluğun azaltılmasıyla geçti, ancak sonraki on yıl, Kongre tarafından başlatılan siyasi kriz ve COVID-19 pandemisiyle daha da kötüleşen, uzun süredir var olan sosyopolitik kırılganlıkları ortaya çıkardı ve 2022'de başlayan huzursuzluk dönemini tetikledi.
Egemen devlet Peru, 25 bölgeye ayrılmış temsili demokratik bir cumhuriyettir. Başlıca ekonomik faaliyetleri arasında madencilik, imalat, tarım ve balıkçılığın yanı sıra telekomünikasyon ve biyoteknoloji gibi büyüyen sektörler yer almaktadır. Ülke, Latin Amerika'nın Pasifik kıyısı boyunca yer alan ve olumlu büyüme, istikrarlı makroekonomik temeller, gelişmiş yönetişim ve küresel entegrasyona açıklık gibi ortak eğilimleri paylaşan ülkelerin siyasi ve ekonomik bir grubu olan Pasifik Pumaları'nın bir parçasıdır. Peru, sosyal özgürlükte yüksek sıralarda yer almaktadır; Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği, Pasifik İttifakı, Kapsamlı ve İlerleyici Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması ve Dünya Ticaret Örgütü'nün aktif bir üyesidir ve orta güç olarak kabul edilmektedir.
Peru nüfusu Mestizolar, Amerikan yerlileri, Avrupalılar, Afrikalılar ve Asyalılardan oluşmaktadır. Başlıca konuşulan dil İspanyolcadır, ancak önemli sayıda Perulu Keçuva dilleri, Aymara veya diğer yerli dilleri konuşmaktadır. Bu kültürel geleneklerin karışımı, sanat, mutfak, edebiyat ve müzik gibi alanlarda geniş bir ifade çeşitliliğine yol açmıştır. Peru, son zamanlarda yerli, İspanyol, Afrika ve Asya etkilerini harmanlayan canlı gastronomisiyle uluslararası alanda tanınmıştır. Lima, Central ve Maido gibi ödüllü restoranlarıyla artık küresel bir gastronomi başkenti olarak kabul ediliyor.

Peru bin yıllar boyunca Pre-İnka kültürüne sahip olan bir ülkedir. İlk göç eden yerleşimciler, MÖ 20.000 ile 10.000 yıllarına kadar bugünkü Peru'nun olduğu bölgeye gelmişlerdir. MÖ 4000 yıllarında tarla kurmaya ve hayvan yetiştirmeye başlarlar. Bugün hâlen daha ayırt edilebilen en eski kültür, MÖ 800 ile MÖ 300 yıllarına kadar var olmuş olan Chavín de Huántar'dır. Titikaka Gölü çevresinde MÖ 1. yüzyıldan itibaren MS 1000 yılına kadar Tiahuanaco kültürü oluşur. Sahilde, And nehirlerinin sulak alanlarında MS ilk binyılda Lambayeque Bölgesi civarında Mochica gibi farklı kültürler oluşur. İnka Krallığı'ndan önce, gelişmiş şehir kültürü olan Chimú'nun başkenti Chanchan'dı.
İnka Krallığı 1200 civarında oluşur ve 1532'ye kadar bugünkü Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya, Arjantin ve Şili'nin büyük kısmına genişler. Peru'nun yüksek platosunda bulunan Cusco şehri İnka Krallığı'nın başkentidir.
Francisco Pizarro liderliğindeki İspanyollar 1532'den itibaren bu ülkeyi fethederler ve İspanya Krallığı adına Peru Valiliği'ni kurarlar ki bu valilik, zirvesine ulaştığında bugünkü Panama'dan, kıtanın en güney noktasına kadar ulaşmıştır.
1821'de ülke José de San Martín ve Simón Bolívar tarafından kurtarılır ve bağımsızlığını kazanır. Bununla birlikte isyanlar ve iç savaşlar modern bir devletin gelişmesine engel olurlar.
Bugünkü Peru millî arması 25 Şubat 1825'te millî kongrenin kanunuyla kabul edilir. Çizimi parlamenter José Gregorio aittir.

1879 yılında Güherçile Savaşı patlak verir. Şili ve Bolivya bağımsızlıklarını ilan ettikleri zamandan beri Antofagasta üzerinde tartışma halindedirler. Peru tartışmalı bölgede çok sayıda guano ve maden şirketine sahiptir. Bolivya Peru'ya birlik olma halinde Antofagasta'da ekonomik ayrıcalıklar teklif eder. Ayrıca Peru, İspanyol valiliğinin kolonyal zamanında devraldığı politik ve ekonomik öncelikli pozisyonunun, Güney Pasifik'te Şili tarafından tehlikede olduğunu görmektedir.
1874'te Şili'ye karşı Bolivya ile beraber gizli bir pakt kurulur. Bu pakt yine de Şili'nin zaferine engel olamaz. Bolivya kaybedilen çok sayıdaki muharebeden sonra 1880 yılında savaştan çekilir ve Antofagasta Bölgesi üzerindeki hak iddiasından tamamen vazgeçer. Şili bu arada kuzeye doğru ilerleyerek Peru bölgesi Tarapacá'a girmiş ve Peru'ya ateşkes ve barış antlaşması teklif etmiştir. Peru yine de Tarapacá'yı Şili'ye bırakmayı reddeder. Şili takip eden yıllarda yeni bir savaş başlatarak, 1881'de Peru ordularını tahrip ettikten sonra Başkent Lima'ya girer. Resmî hükûmet lağvedilerek, Şilili General Patricio Lynch ülke valisi olarak tayin edilir. Bununla birlikte, Miguel Iglesias ve Andres Caceres gibi bazı Perulu generaller kurtularak; Doğu ve Kuzey Sierra'da, başarısı şüpheli organize bir gerilla savaşı yürütmeye çalışırlar. Caceres son bir kurtuluş mücadelesinde bulunmak için Temmuz 1883'te 1500 kişilik konvansiyonel bir bölük kurmayı başarır. Kuşkusuz Şilili Albay Alejandro Gorostiaga  Huamachuco Muharebesi'de son umutları yıkar. Savaş kesin olarak kaybedilmiştir. Ekim 1883'te Ancon Antlaşması ile savaşa son verilerek Tarapaca ve Tacna Şili'ye bırakılır ve Şili Ordusu Peru'dan çekilir.
1968'de Juan Velasco Alvarado altındaki bir askeri cunta kansız bir darbe ile hükûmeti devralarak, toprak ve ekonomik reformlarla sosyal bir sistem getirmeğe çalışır. General Velasco 1975'te General Francisco Morales Bermúdez tarafından düşürülürülerek, yeniden müteşebbis yanlısı bir yön izlenir. 1980'de, 1968 yılında düşürülen Fernando Belaúnde Terry seçilmiş başkan olarak yönetimi devralır ve yeniden iktidara gelir. Terry, devletleştirilen şirketleri tekrar özel teşebbüse devreder.
1980'li yıllarda sol yanlısı gerilla örgütü Aydınlık Yol („Sendero Luminoso“) hükûmete karşı silahlı bir savaş başlatır. Her iki taraf da, sivil halka karşı kendi taraflarına disipline etmek için, acımasız bir harekât yürütür. Aydınlık Yol'un faaliyetleri 1990'lı yıllara kadar devam eder. Ülkenin diğer sol gerilla hareketi Movimiento Revolucionario Túpac Amaru sivil halka karşı şiddeti reddeder.

Peru, kuzeyde Ekvador ve Kolombiya, doğuda Brezilya, güneydoğuda Bolivya, güneyde Şili ve batıda Büyük Okyanus ile sınırlı bir coğrafyada yer alır.

Peru tamamen değişik iklim bölgelerine sahiptir.

Costa (Kıyı) – Ülkenin yaklaşık %11'i
Sierra (Andlar, Yüksek kesimler) – Ülkenin yaklaşık %15'i
Selva (Yağmur Ormanı) ve Montaña (Sis Ormanı) – Ülkenin yaklaşık %64'ü

Costa Humboldt Akıntısı'nın etkisi altında olup, tarımın sadece Andlar'dan gelen nehirler boyunca ve nehir vahalarında mümkün olduğu, geniş ölçüde bir kıyı çölüdür.
Peru'nun güneyinde, Şili sınırında dünyanın en kurak çölü olan Atacama Çölü başlar. Costa'nın güney kısımlarında başkent Lima'ya kadar olan kesimde, yani kıyı şeridinin yaklaşık yarısında, yıl boyunca olan yağmur düşüşü sıra dışı ölçüde enderdir.
Lima'nın kuzeyinde zemin kalitesi ve yağmur düşüşü biraz artar ki böylelikle tarım imkânı nehir vahalarının dışında da mümkün olur. Sıcaklık kışın 12 °C ve yazın 35 °C arasında oynar.
Lima'nın yanında kıyıdaki büyük şehirler (kuzeyden güneye) Tumbes, Sullana, Piura, Chiclayo, Trujillo, Chimbote, Huaral, Pisco, Ica ve Nazca'dır.

İnce kıyı bölgesinin ardında Sierra başlar. Burası, uzun vadilerle kesintiye uğrayan (İspanyolca: callejón veya valle) Andların çok sayıda dağ sırasından oluşur. Bütün Andlar bölgesinde tipik olan, derin kesimli vadiler (Kanyonlar) ve dağ zincirlerinde büyük nehirlerle oluşan Kordillerin doğu ve batı yakasındaki aralıklardır (İspanyolca: Pongo).
Andlar'daki tipik kesit, kendini merkezi bölge Ancash'da gösterir. Batıdan doğuya „Kara Kordiller“ 'ini (Cordillera Negra, yaklaşık 5.000 m kadar) Callejón de Huaylas (3.000 m civarında) takip eder. Sonraki dağ sırası "Beyaz Kordiller" 'dir (Cordillera Blanca). Burada Peru'nun en yüksek dağı Huascarán (6.768 m) bulunur. Doğu istikametine devam ederek Callejón

Teobromin, kakao bitkisinde bulunan, C7H8N4O2 kimyasal formülüne sahip, saf halinin acı bir tada sahip olduğu merkezî sinir sistemi (MSS) uyarıcısı psikoaktif kafein benzeri bir alkaloiddir. Genellikle çikolata, çay ve kola fındığı da dahil olmak üzere bazı gıdalarda bulunur. Kimyasal, teofilin ve kafein ile birlikte ksantin alkaloidi olarak sınıflandırılır. Kafein teobromine yapısal olarak benzer ancak teobromine kıyasla fazladan bir metil grubuna sahip olması bakımından farklıdır.
Teobromin ismine rağmen brom içermez ve isim kakao ağacının bilimsel ismi olan Theobroma'dan türetilmiştir.

Teobromin, kakao ve çikolatada bulunan birincil alkaloiddir. Kakao tozundaki teobromin miktarı %2 ile %10 veya daha yüksek seviyeler arasında değişebilir. Kakao yağı sadece az miktarda teobromin içerir. Genellikle bitter çikolatada sütlü çikolataya kıyasla daha yüksek konsantrasyonlarda teobromin vardır. Teobromin ayrıca kola fındığında (%1.0-2.5), guarana meyvesinde, yerba matede (Ilex paraguariensis) ve çay bitkisinde az miktarda bulunabilir. 28 gram sütlü çikolata yaklaşık 60 mg teobromin içerir, aynı miktarda bitter çikolatada bu oran yaklaşık 200 miligramdır. Kakao çekirdeği doğal olarak yaklaşık %1 teobromin içerir.
Önemli miktarda teobromin içeren bitki türleri şunlardır:

Theobroma cacao – tohumunda ve tohum kabuğunda
Theobroma bicolor – tohum kabuğunda
Ilex paraguariensis – yapraklarında
Camellia sinensis – yapraklarında
Kakao ve keçiboynuzu ürünlerindeki ortalama teobromin konsantrasyonları:

The Independent (Türkçesi: Bağımsız), 1986 yılında İngiltere'de günlük gazete olarak yayın hayatına başlayan bir İngiliz internet gazetesi.
1986 yılında yayın hayatına başlayan The Independent, Birleşik Krallık'ın en genç ulusal gazetelerinden biridir. Independent'ın iş günü baskısı, 2004'te yılın ulusal gazetesi dalında İngiliz Basın Ödülü'ne layık görüldü. Independent News & Media'nın sahibi olduğu gazetenin halk arasında lakabı Indy'dir. Pazar günleri yayımlanan The Independent on Sunday'e ise Sindy adı takılmıştır.
Gazete, 2010 yılının Mart ayında Rus oligark Aleksandr Evgenyeviç Lebedev tarafından satın alındı. Kağıt üzerine basılan son baskı, 26 Mart 2016'da neşredildi. Bu tarihten itibaren gazete sadece dijital olarak internet üzerinden yayınlanıyor.

Sirkülasyonu Ağustos 2007'de 240,116 olarak tespit edilmiştir. Gazete 2004 yılında Britanya Basın Ödülleri'nde (British Press Awards) yılın ulusal gazetesi seçilmiştir. The Independent sol bir çizgi izlemektedir.
İlk basımı 7 Ekim 1986 tarihinde gerçekleştirilen gazete 1990'lı yıllarda finansal problemler yaşadı. Eylül 2003'ten itibaren kompakt formata geçilerek tiraj arttırıldı. The Independent yaptığı açıklama ile Mart 2016'dan sonra basılı yayın yapmayıp yayın hayatına internet gazetesi olarak devam edeceğini duyurdu.

İngiltere merkezli The Independent'in Türkçe sürümü Independent Türkçe, 15 Nisan 2019'da yayına başladı. İnternet gazetesinin genel yayın yönetmeni ise Nevzat Çiçek oldu.

13 Nisan 2020 tarihinde Suudi Arabistan'ın Anadolu Ajansı ve TRT Arapçayı erişime kapatması üzerine Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK); aralarında Independent Türkçenin de bulunduğu İngiltere, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri merkezli 18 internet sitesinin engellenmesine karar vermişti. BTK, 20 Ocak 2022 tarihinde Independent Türkçeye olan erişim yasağını kaldırmıştır ve site tekrar erişime açılmıştır.

"The Independent" resmî internet sitesi2 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Independent Türkçe" resmî internet sitesi 10 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tütün, Solanaceae familyasının Nicotiana cinsindeki birçok bitkinin adıdır. Başta Nicotiana tabacum ve Nicotiana rustica türleri olmak üzere, dünya genelinde bilinen 70'ten fazla tütün türü bulunmaktadır. Tütün endüstrisi birçok ülkelerin ekonomisinin esasıdır.
Kurutulmuş tütün yaprakları esas olarak sigara ve puroların yanı sıra pipo ve nargilelerde sigara içmek için kullanılır. Ayrıca enfiye, çiğneme ve daldırma olarak da tüketilebilirler.
Tütün, yüksek derecede bağımlılık yapan uyarıcı alkaloid nikotinin yanı sıra harmala alkaloidleri içerir. Tütün kullanımı özellikle kalp, karaciğer ve akciğerleri etkileyen birçok kanser türünün gelişiminde yüksek rol alır. Dünya Sağlık Örgütü, 2008 yılında "tütün kullanımını" dünyanın en büyük önlenebilir ölüm nedeni olarak belirlemiştir. Örgüt, 2022 yılında ise tütünün yaygın kullanımı için "tütün salgını" ifadesini kullanmıştır. Örgüte göre, dünya genelinde her yıl 8 milyon insan tütün kullanımına bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmektedir.

Dünya genelinde tütünün birçok farklı şekilde ticari olarak kullanımı bulunmaktadır.

Sigara
Hafif/Light Sigara
Mentollü sigara
Nargile
Puro
Pipo
Elektronik Sigara

Tütünün sağlığa etkileri
Nazi Almanyasında tütün karşıtı hareket
Dünya Tütüne Hayır Günü
Çiğneme tütünü
Adıyaman tütünü
Türk tütünü
Cibali Tütün Fabrikası
Bafra Tütün Müzesi
Tütün Rejisi
Pasif içicilik

 Wikimedia Commons'ta Tütün ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Tütün ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.
Tütün Üretimi Hakkında Her şey29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tıbbi esrar, kenevir bitkisinin (Cannabis sativa) tıbbi amaçlar için kullanılmasıdır. Esrar, tetrahidrokanabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) gibi çeşitli kannabinoid bileşikleri içerir. Bu bileşikler, beyindeki kannabinoid reseptörlerine bağlanarak çeşitli fizyolojik ve psikolojik etkileri ortaya çıkarabilir.

Esrar, binlerce yıldır tıbbi amaçlar için kullanılmaktadır. Eski Mısırlılar, ağrı ve iltihabı tedavi etmek için esrar kullanmışlardı. Çinliler ise esrarı mide bulantısı, kusma ve nöbet gibi semptomları tedavi etmek için kullanmışlardır.
Modern tıpta esrar kullanımı, 19. yüzyılın sonlarında yeniden canlanmıştır. Bu dönemde esrar, ağrı, bulantı, kusma ve anksiyete gibi semptomları tedavi etmek için kullanılmıştır. Ancak, 20. yüzyılın başlarında esrar, yasa dışı bir uyuşturucu olarak sınıflandırılmıştır.
1990'lı yıllardan itibaren esrar kullanımının tıbbi faydaları konusundaki araştırmalar yeniden başlamıştır. Bu araştırmalar sonucunda, esrarın çeşitli tıbbi durumların tedavisinde etkili olabileceği bulunmuştur.

Tıbbi esrar, şu tıbbi durumların tedavisinde kullanılmaktadır:

Kronik ağrı
Kemoeterapiye bağlı bulantı ve kusma
Multipl skleroz
Epilepsi
Glokom
İştah kaybı
Ağrılı kas spazmları
Anksiyete
Depresyon
Uykusuzluk

Esrar, beyindeki kannabinoid reseptörlerine bağlanarak çeşitli etkileri ortaya çıkarır. Bu reseptörler, ağrı, iltihap, iştah, ruh hali ve hafıza gibi çeşitli süreçleri düzenlemektedir. Kannabinoid reseptörleri, G protein-bağlı reseptörler (GPCR'ler) olarak adlandırılan bir reseptör ailesine aittir. GPCR'ler, hücre zarına gömülü olan proteinlerdir ve sinyal moleküllerini tanır ve hücre içine iletir.
Esrarın tıbbi etkilerinin, bu reseptörleri uyararak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Örneğin, esrar ağrıyı azaltarak, bulantı ve kusmayı önleyerek, kas spazmlarını hafifleterek ve iştahı artırarak etki eder.

Baş dönmesi
Ağız kuruluğu
Bulantı
Uyuşukluk
Öfori
Kuşku
Konsantrasyon güçlüğü
Hafıza sorunları

Düşünme bozuklukları
Psikoz
Depresyon
Kronik kullanıma bağlı bağımlılık

Esrarın güvenliği ve etkinliği konusundaki araştırmalar devam etmektedir. Ancak, yapılan araştırmalar sonucunda, esrarın çeşitli tıbbi durumlarda etkili olabileceği bulunmuştur.
Esrarın güvenli ve etkin bir şekilde kullanılması için, hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre uygun bir doz ve uygulama şeklinin belirlenmesi önemlidir.

Ana madde: Esrarın Yasallığı
Esrar, dünya genelinde farklı yasalara tabidir. Bazı ülkelerde, tıbbi esrar kullanımı yasaldır. Diğer ülkelerde ise, esrar kullanımı tamamen yasaktır.
Türkiye'de, tıbbi esrar kullanımı 2017 yılından itibaren yasallaşmıştır. Kırmızı reçete ile doktor tarafından yazılması durumunda kullanımı yasal sayılmaktadır. Ancak, tıbbi esrarın reçete edilmesi ve kullanılması ile ilgili düzenlemeler henüz tam olarak tamamlanmamıştır. Esrar, çeşitli tıbbi durumların tedavisinde etkili olabileceğini gösteren bilimsel kanıtlar bulunmaktadır. Ancak, esrarın güvenliği ve etkinliği konusundaki araştırmalar devam etmektedir.

Farmakoloji
İlaç Tedavisi
Cannabis
Uyuşturucu

Uruguay, resmî adıyla Uruguay Doğu Cumhuriyeti (İspanyolca: República Oriental del Uruguay), Güney Amerika'da bir ülkedir. Batısında ve güneybatısında Arjantin, kuzeyinde ve kuzeydoğusunda Brezilya ile sınır komşusudur; güneyde Río de la Plata ve güneydoğuda Atlantik Okyanusu ile çevrilidir. Güney Amerika'nın Güney Konisi bölgesinin bir parçasıdır. Uruguay yaklaşık 176.215 kilometrekare (68.037 mil kare) alana sahiptir. Nüfusu yaklaşık 3,5 milyon kişidir ve bunların yaklaşık 2 milyonu başkenti ve en büyük şehri Montevideo'nun metropol bölgesinde yaşamaktadır.
Uruguay'ın oluştuğu bölge ilk olarak 13.000 yıl önce avcı-toplayıcı gruplar tarafından iskan edilmiştir. Bölgeye ulaşan ilk Avrupalı ​​kaşif 1516'da Juan Díaz de Solís olmuştur, ancak bölge komşularından daha sonra kolonize edilmiştir. Avrupalıların gelişinde, Charrúa kabilesi, Guaraní ve Chaná gibi diğer gruplarla birlikte baskın kabileydi. Ancak bu halkların hiçbiri sosyal veya siyasi olarak büyük gruplar halinde örgütlenmemişti, bu da onların gerilemesine katkıda bulundu. Bölgesel anlaşmazlıklar arasında Portekizliler 1680'de Colônia do Sacramento'yu kurdu ve İspanyollar Montevideo'yu askeri bir kale olarak kurdu. Uruguay, Portekiz, İspanya ve daha sonra Río de la Plata Birleşik Eyaletleri ve Brezilya İmparatorluğu'nun dahil olduğu dörtlü bir mücadelenin ardından 1811 ile 1828 yılları arasında bağımsızlığını kazandı. 1830'da ülke anayasasını yürürlüğe koydu ve resmen bağımsız bir devlet olarak kuruldu.
Bağımsızlığının ardından gelen ilk yıllarda Uruguay, bir dizi iç çatışma ve siyasi kargaşanın yanı sıra yabancı etki ve müdahaleye maruz kaldı. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ülke, çoğunlukla İspanya, İtalya ve Fransa'dan olmak üzere önemli Avrupa göç dalgalarına tanık oldu; bu da demografisini büyük ölçüde etkiledi ve günümüz Uruguay kültürü ve toplumunun temellerini attı. Ulusal siyaset, 19. yüzyıl boyunca çeşitli iç savaşlarda çatışan ve topluca 'Geleneksel Partiler' olarak bilinen Colorado Partisi ve Ulusal Parti olmak üzere iki siyasi parti tarafından domine edildi. 20. yüzyılın başlarında, bir dizi öncü ekonomik, işçi ve sosyal reform, gelişmiş bir refah devletinin temellerini attı. Sürekli siyasi istikrar dönemiyle birleşen bu gelişmeler, ülkeye "Amerika'nın İsviçresi" ününü kazandırdı. 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında yaşanan bir dizi ekonomik kriz ve aşırı solcu kent gerilla savaşına karşı mücadele, 1973 darbesiyle sonuçlandı ve 1985'e kadar süren bir sivil-askeri diktatörlük kurdu. Uruguay bugün, hem devlet başkanı hem de hükûmet başkanı olarak görev yapan bir cumhurbaşkanına sahip demokratik bir anayasal cumhuriyettir. 
Uruguay, demokrasi, hükûmet şeffaflığı, ekonomik özgürlük, sosyal ilerleme, gelir eşitliği, kişi başına gelir, inovasyon ve altyapı gibi uluslararası ölçümlerde yüksek sıralarda yer almaktadır. Yüksek gelirli bir ekonomi olarak sınıflandırılmaktadır. Ayrıca oldukça sosyal liberaldir ve esrarı tamamen yasallaştıran ilk ülkedir; bunun yanı sıra eşcinsel evliliği, kürtajı ve ötanaziyi de yasallaştırmıştır. Uruguay aynı zamanda Birleşmiş Milletler, OAS ve Mercosur'un kurucu üyesidir.

Uruguay, 1516 yılında İspanyol Juan Diaz de Solis tarafından keşfedilmiştir. Ülke halkını o zamanlar Çarrua yerlileri meydana getiriyordu. 1624'ten itibaren İspanyollar ülkeye yerleşmeye başladı. 18. yüzyılda Uruguay İspanya'nın Rio de la Plata genel valiliğine bağlandı. 1811'de Josè Gervasio Artigos liderliğinde bağımsızlık hareketleri başladı.
25 Ağustos 1828'de Uruguay bağımsızlığını elde etti. Bundan sonra ülkede Coloradolar (İspanyolca kırmızı renk) olarak bilinen liberaller ve Blancolar (İspanyolca beyaz) olarak bilinen muhafazakarlar arasında siyasi çekişme başladı. Colorado-Blanco çatışması ülkeyi 1839-1851 yılları arasında iç savaşa sürükledi. 1852'de Coloradolar iktidarı ele geçirdiler. Uruguay 1865-1870 yıllarında Paraguay'a karşı Brezilya ve Arjantin'le ittifak yaparak kanlı bir savaşa girdi. Paraguay'ın yenilmesi ile Uruguay'ın kontrolü Coloradolara kaldı.
Her ne kadar Uruguay'da uzun zamandan beri Komünist Partisi varsa da, bu parti 1960 ve 1970 yılları arasında işçi hareketlerini yönlendirmeye başladı. Ekonomik durgunluk, enflasyon, sel baskınları ve 1967'deki kuraklık ve 1968'deki genel grev hükûmeti devalüasyon, fiyat ve ücret kontrolü yapmaya zorladı. Tuparmarolar (solcu gerillalar) 1970 yıllarında tedhiş hareketlerini artırdılar. Şiddet eylemleri devam ederken başkan Juan Maria Bordaberry, 20 Şubat 1973'te askeri idareyi kabul etti. Temmuz ayında Kongreyi feshederek yerine Devlet Konseyini kurdu. 1974 yılında, askerler sıkı baskı tedbirleri uygulayarak Tupamaroları tamamen sindirdiler. 1976'da başkan Bordaberry askerler tarafından azledildi. 1980'de askeri rejim normal düzene geçmek için yeni bir anayasa hazırladı. Bu anayasa Kasım 1980'de halk oylamasına sunulduğunda kabul edilmedi. 1981'de General Gregorio Alvarez başkan olarak iktidarı ele aldı. 1981'den sonra çok partili parlamenter sisteme geçiş için hazırlıklar başladı ve 1984'te yapılan seçimlerde. Julio Maria Sanqulmetti başkan seçildi. Yüksek dış borçlar, ekonominin rayına oturtulmasına mani oldu.

Kuzeydeki yüksek araziler hariç, Uruguay toprakları dalgalı, yeşillik ovalar ve alçak tepelerle kaplıdır. Kuzey dağlık olmakla birlikte ülkenin en yüksek noktası olan Cerro Mirador (540 m) güneydedir.
Uruguay akarsular bakımından oldukça zengindir. Fakat çoğu, Negro ve Uruguay nehirleri hariç kısa olup, ulaşım bakımından büyük bir önem taşımaz. Doğuda Mirim Gölü, ülkeyi Brezilya'nın güney kıyı ucundan ayırır.
Uruguay'ın yaklaşık dörtte üçü otlaklarla kaplıdır ve sadece %3'ü ormanlıktır. Ormanlar palmiye, meşe, sedir, manolya, söğüt ve aksalkım gibi ağaçları ihtiva eder. Amerikan devekuşu, geyik, tilki, susamuru ve ayıbalığı ülkenin başlıca vahşi hayvanlarıdır. Belli başlı yeraltı zenginlikleri mermer ve granittir.

Uruguay'da ılıman bir iklim hüküm sürer. Köppen iklim sınıflandırmasına göre ülkenin tamamına yakınında ılıman dönencealtı iklimi (Cfa) hakimdir. Sıcaklık ortalaması Ocak ve Şubat aylarında 22 °C, Temmuz aylarında 10 °C'dir. Yağmur en fazla Nisan ve Mayıs aylarında yağar. Yıllık yağış miktarı yaklaşık 890 mm civarındadır. Yaz aylarında sık sık fırtınalar olur. Mayıstan ekime kadar sis yaygın olarak görülür. Fakat nadiren bütün gün boyunca devam eder.

Uruguay, 19 adet ile bölünmüştür.

Ülke topraklarının büyük bölümü otlaklarla kaplı olduğundan hayvancılık gelişmiştir. En çok sığır ve koyun yetiştirilir. Ülke topraklarında yetiştirilen belli başlı bitkiler; mısır, buğday, turunçgil meyveleri, pirinç, yulaf ve keten tohumudur.
Ülkede tarımla ilgili olarak, et paketleme, yün, sanayi, şeker sanayii ve un fabrikaları yer alır. Küçük çapta mühendislik ve elektrik malzemeleri firmaları ve kimya tesisleri vardır. Ayrıca küçük çelik ve alüminyum için hadde fabrikaları bulunur. Uruguay'da bilinen petrol veya maden kömürü yatakları mevcut değildir. Bundan dolayı ısıyla çalışan tesisler ve motorlu araçlar tamamen yakıt ithalatına bağlıdır.
Karayollarının uzunluğu 52.000 km olup, bunun 11.960 km'si asfalttır. Demiryolu ağı yaklaşık 3000 km'dir. Montevideo'da yer alan büyük bir milletlerarası havaalanı vardır.
İhraç mallarının başlıcaları et ve et ürünleri, yün, tekstil ürünleridir. Hammaddeler ve makineler imalat sanayi için ithal edilen belli başlı mallardır. Hidroelektrik zenginlikleri artmasına rağmen, ülke petrol ithalatına bağımlı olmaya devam etmektedir. Ticaret yaptığı ülkelerin başlıcaları Brezilya, ABD, Arjantin, Irak ve Almanya'dır.

3.017.000 nüfuslu Uruguay'da halkın büyük bölümü (%83) şehirlerde yaşar. Nüfusun yarıya yakın kısmı (1.260.000) başkent Montevideo'dadır. Salto ve Montevideo dışında başka nüfusu 100.000'i geçen şehir yoktur. Diğer önemli yerleşim merkezleri Paysandu, Mercedes ve Fray Bentos'tur. Bu kentlerin hepsi Uruguay Nehri'nin kenarına kurulmuştur.
Uruguaylıların çoğu son yüzyıllık bir dönemde Avrupa'dan göç edenlerin soyundan gelir. Bunların çoğu İspanyol ve İtalyan asıllıdır. Ayrıca bir miktar Alman, Doğu Avrupa ve İngiliz asıllı vardır. Avrupa asıllılar nüfusun %89'unu teşkil eder. Geri kalan nüfusun %9'u melez, %2'si Afrika asıllıdır. Ülkenin resmi dili olan İspanyolca herkes tarafından konuşulur.
İlköğretim zorunlu olup, halkın %94'ü okuma-yazma bilmektedir. Ülkede iki üniversite bulunmaktadır. Çoğu Latin Amerika ülkelerinin aksine Uruguay'da çok düşük bir nüfus artışı görülür.

'État de siège', (1972) Fragman 11 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güney Amerika Uluslar Topluluğu

Uyarıcı veya stimülan, genellikle merkezî sinir sistemine etki ederek farkındalığı, dikkati, enerjiyi ve uyanıklığı artıran ilaçlar ya da maddelerdir. Genellikle doz'u arttıkça yan etkileri de artar. En güçlü çeşitleri sıklıkla özel reçete ile verilen ya da yasa dışı ilaçlardır. Kahve ve bazı içeceklerde bulunan kafein ile sigara ve benzeri tütün ürünlerinde bulunan nikotin dünyada en yaygın olarak kullanılan uyarıcılarıdır. En çok bilinen uyarıcılar arasında kafein, nikotin, efedrin, amfetaminler, kokain, metamfetamin, metilfenidat, metilendioksimetamfetamin ve modafinil yer alır.
Uyarıcılar ya sempatik sinir sisteminde ya merkezi sinir sisteminde ya da her ikisinde birden etkinliği artırır. Özellikle merkezi sinir sistemini etkileyen bazı uyarıcılar dopamin salınımını tetikleyerek öfori hissi uyandırır buda bu ilaçların yasa dışı veya reçetesiz bir şekilde keyif verici olarak kullanılmasını sağlar. Uyarıcılar terapi amaçlı olarak uyanık kalmayı sağlamak içinde kullanılırlar.

Kafein, kahvede, çayda, yerba matede, guaranada ve az miktarda kakao içinde bulunan bir alkaloiddir. Dünyada en çok ve sık kullanılan uyarıcı maddelerden biridir. Kafeinin saf formunun karakteristik, yoğun bir acı tadı vardır. Kola gibi bazı gazlı içeceklere de tatlandırıcı olarak eklenebilmektedir. Kafein, merkezi sinir sistemindeki adenozin reseptörlerini bloke ederek stimülan etki gösterir. Emilimi büyük oranda ince bağırsakta gerçekleşir. Kafeinin yaygın kullanım alanlarından biri de spor performansını artırmaktır. 

Amfetamin, çeşitli bozuklukların tedavisinde, kilo kontrolünde, iştah azaltıcı olarak kullanılan sentetik bir uyarıcıdır. Özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tedavisinde ilaç olarak yaygınca kullanılır. Amfetamin dopamin salınımını etkileyerek güçlü bir öforik etkiye neden olur bu sebeple yasa dışı olarak en sık kullanılan uyarıcı maddelerden biridir. Zayıf olarak MAO enzimini de inhibe ettiğinden MAO inhibitörleri ve SSRI'lar ile beraber kullanılırsa serotonin sendromuna sebep olabilir. DEHB tedavisinde kullanılan ticari ilaçlardan Dexedrine, Elvanse ve Adderall amfetamin içeren ilaçlar arasında sayılabilir. Metamfetamin de metillendirilmiş amfetamin türevidir.

Efedrin, Ephedra adlı bitkiden elde edilen bir alkaloiddir. Çoğunlukla hidroklorür veya sülfat formları halinde pazarlanır. Kronik astım, bronşit, amfizem ve bronkospastik solunum rahatsızlıklarıyla birlikte oluşan reversibl bronkospazmların semptomatik tedavisinde kullanılır. Asabilik, irade dışı titremeler, uykusuzluk, iştah kaybı, kalp hızında artış ve yüksek tansiyon gibi yan etkilere sebep olabilir.

Nikotin, patlıcangiller tarafından üretilen güçlü bir uyarıcı ve alkaloiddir. En sık tütün bitkilerinin yapraklarından elde edilir. Sigara şeklinde, elektronik sigara ile buharlaştırarak, burundan veya çiğnenerek kullanılabilir. Nikotin'in merkezi sinir sistemi ve çevresel sinir sisteminde eşit derecede uyarıcı ve depresan etkileri bulunmaktadır. Nikotin alındıktan sonra, öfori, uyanıklık, hafıza ve dikkatin artması gözlemlenebilir. Uzun vadeli nikotin kullanımı tolerans ve bağımlılık ile sonuçlanabilir.

Kokain, koka bitkisinin yapraklarından elde edilen kristalize tropan bir alkaloiddir. Madde, merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı etkilere sahiptir. Özellikle dopamin, noradrenalin ve serotonin geri-alınım inhibitörüdür ve bu yollarla mezolimbik yolu etkiler ve kişide uzun vadede bağımlılık yapar. Yine de özellikle lokal anestezide kullanıma sahiptir. Etkisini dopamin nörottransmitterini hücrelere taşıyan proteinler üzerinden gösteren kokain, sinirleri tesirsiz hale getirir ve uygulandığı bölgede anastezik etki gösterir. Düşük dozlarla kana geçtiğinde ise uyarıcıdır. Keyif verici madde olarak enjeksiyon ve buruna çekmek suretiyle kullanılır.

Gat, Doğu Afrika'nın bölgelerine özgü çiçekli bir bitkidir. Etiyopya kökenli olduğu düşünülür ve ağızda çiğnendiğinde verdiği uyarıcı etkisinden ötürü Doğu Afrika ile Arap yarımadasında özellikle Yemen'de tarımı yapılır.

Yasa dışı uyuşturucu ticareti veya uyuşturucu ticareti, uyuşturucu yasağı kanunlara tabi uyuşturucuların ekimi, üretimi, dağıtımı ve satışına dayalı küresel bir kara piyasadır. BM raporlarına göre küresel uyuşturucu ticareti 2003 yılı tahminleri ile 321.6 milyar Amerikan doları olup dünya ticaret hacminin %1'ini oluşturmaktadır.

Altın Hilal
Narko terörizm
Organize suç
Altın Üçgen
Yolsuzluk
Suriye'deki Captagon endüstrisi

UNODC – United Nations Office on Drugs and Crime  2 Haziran 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.– World Drug Campaign
[1] - Phense and Phensedyl: A Story of Drug Smuggling in South Asia
"The Forgotten Drug War", published by the Council on Foreign Relations
Illicit drug issues by country, by the CIA29 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bazı ülkelerde uyuşturucu maddelerin yasa dışı ithali, ihracı, taşınması, satışı veya bulundurulması ölüm cezasını gerektiren suçlar teşkil edebilmektedir. Hindistan’da bulunan sivil toplum kuruluşu Lawyers Collective’in 2011 tarihli makalesine göre 32 ülke narkotik uyuşturucular ve psikotrop maddelerle ilgili suçlarda ölüm cezası öngörmektedir." Harm Reduction International’ın 2012 tarihli raporuna göre ise 13’ünde kesin hüküm olmak üzere 33 ülke ve bölgede uyuşturucuya ilişkin suçlara ölüm cezası uygulanmaktadır."

İnfaz yöntemleri:

Methods of Execution 22 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Death Penalty Worldwide project.
Methods of Execution by Country - NutzWorld.com14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kaynakça için kaynaklar:

Death Penalty | StoptheDrugWar.org 15 Aralık 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.. Ongoing compilation of articles about countries sentencing people to death for drug offenses.

Çikolata, tropik kakao ağacının çekirdek denen tohumlarından yapılan yiyecektir. Çikolataya istendiğinde fıstık, fındık ve süt de katılır. Çikolata kalori değeri yüksek, enerji veren bir yiyecektir.
Çikolata teobromin ve kafein açısından zengindir. Ürün dünya çapında yaygınlaşarak en çok tüketilen gıda türlerinden biri haline gelmiştir, yemeklerde sıklıkla kullanılır. Çikolata pek çok ürünün içerisinde, özellikle de kek, puding, mus, kek ve kurabiye gibi tatlıların içerisinde bulunmaktadır. Pek çok şeker, tatlandırılmış çikolatayla doldurulur veya kaplanır; ayrıca çikolata ve çikolata kaplı şekerlemeler de "atıştırmalık" olarak yenir. Hediye olarak çikolata çeşitli biçimlerde gelir ve Paskalya ve Sevgililer Günü gibi bazı bayramlarda gelenekseldir. Ayrıca çikolata, çikolatalı süt ve sıcak çikolata gibi sıcak ve soğuk içeceklerde de kullanılmaktadır. Çikolata insanda norepinefrin, vazopressin, serotonin, endorfin, dopamin ve oksitosin hormonlarının artmasını sağlıyor. Çikolatanın eş anlamlısı itimil sözcüğüdür.

Çikolata tarihi milattan önceye kadar gider. Milattan önce, büyük olasılıkla Olmeklerden oluşan bir grup, Mezoamerika'da kakao ağacı yetiştirir. Mayalar, bir hayvanın bu ağaçtan bir meyve kopardığına tanık olur. Amerikan yerlilerine göre bu bitki onlara tüylü bir yılan tanrı tarafından bahşedilmiştir. Bu tanrı, Mayalarda “Kukulkan”; Azteklerde ise “Quetzalcoatl” olarak adlandırılır. Mayalar zamanla bu çekirdekleri nasıl kullanacaklarını öğrenirler. M.S. 600 yılında, Mayalar çikolatalı bir içecek yaparlar. Azteklerde ve Mayalarda çikolata içmek önemli bir olay sayılırdı. Mayalarda daha çok kraliyet ailesi için uygun görülen bu içeceği sıradan insanlar çok özel durumlarda içebiliyordu. Azteklerde ise yöneticiler, rahipler, rütbeli askerler, onurlandırılmak istenen tüccarlar bu özel içeceği tadabiliyordu. İspanyol kâşifler Kristof Kolomb ve Hernán Cortés'in, 16. yüzyılda Orta Amerika'ya yaptıkları gezide Aztek kralı Montezuma bu çikolatalı içeceği 50 sürahi ve altın kadehler içinde kaşiflere sunar. Kaşifler bu içeceği vatanlarına götürüp hazırlamasını öğretirler. Bu, Mayalar ile Azteklerin öğütülmüş kakao çekirdeklerinin suyla karıştırılmasıyla elde ettikleri bir içecektir. Aztek dilinde "ekşi, acı içki" anlamına gelen "xocoatl" adındaki bu içeceği Aztekler, içine mısır unu, biber ve diğer baharatlar katarak soğuk olarak içiyorlardı. İspanyollar ise aynı içkiyi şekerli olarak içmeye başladılar. 80 yıl sonra, İngiltere'de içecek yapılmak üzere katı çikolata satılmaya başladı. Böylece katı çikolata satan "çikolata evleri" bütün Avrupa'ya yayıldı. 1825 yılında kakao tozu ve kakao yağını daha sonra kalıp çikolata yapmak için ayırabilen bir makine geliştirildi. 1875 yılında Daniel Peter adlı İsviçreli bir çikolatacı bu çikolataya süt tozu katmaya başladı. Türkiye'nin ilk yerel üretim yapan çikolata fabrikası ise, cumhuriyetten üç yıl sonra, 1927'de Feriköy'de kuruldu. Bugüne kadar bulunan en eski çikolatanın izlerine 2600 yıllık bir çömleğin içinde rastlanmıştır.

Latince adı “tanrıların besini” anlamında Theobromocacao olan kakao ağacından elde edilen kakao, Batı Afrika, Batı Hint Adaları ve Güney Amerika'da üretilir. Kakao ağaçları dört yaşından sonra meyve vermeye başlar. Boyu 4-10 metre olan ağaç yılda iki kez ürün verir. Gövdeye ya da ana dallara yakın yerlerde çıkan meyve, olgunlaştığında uzunluğu 35 cm kadardır. Bir meyvenin içinde yaklaşık 2,5 cm boyunda 20-40 tohum, yani kakao çekirdeği bulunur. Etli, olgun meyvelerin içinden çıkarılan çekirdekler birkaç gün muz yaprağında mayalandırılır. Daha sonra güneşte kurutulur ve böylece çekirdekler fabrikada işlenmeye hazır hale gelmiş olur. Fabrikada temizlenen kakao çekirdekleri kavrulur ve öğütülür. Elde edilen macun görünümündeki sıvı, çikolata yapımında kullanılır. Ayrıca preslenerek kakao ve kakao yağı elde edilir.
Kavrulmuş kakao parçaları şekerle karıştırılır ve bir kapta ağır silindirlerle hamur haline getirilir. Bu hamur ince çikolata tabakalarına dönüştürülür ve ardından bu tabakalar kakao yağı katılarak yumuşatılır. Sonra dikdörtgen olukları bulunan bir makinenin içine koyulur. Oluklar içindeki silindirlerle çikolata yumuşak ve pütürsüz hale getirilir. Sonunda sıvıya dönüşen çikolata kalıplara dökülür ve soğutulur. Katılaşan çikolatayı çıkarmak için kalıp biraz ısıtılır.
Sütlü çikolata, inek sütünden süt tozu, vanilya ile başka tat ve koku vericiler eklenerek elde edilir. Değişik çikolatalar yaparken, çikolatanın yumuşak ve kolay işlenebilir olması için soya fasulyesinden elde edilen "lesitin" maddesi de eklenir.

Bitter çikolata: Bileşiminde en az %18 kakao yağı ve en az %14 yağsız kakao kuru maddesi olacak şekilde en az %35 toplam kakao kuru maddesi içeren çikolatadır.
Sütlü çikolata: Bileşiminde en az %2,5 yağsız kakao kuru maddesi olacak şekilde en az %25 toplam kakao kuru maddesi içeren, ayrıca en az %14 süt kuru maddesi ve en az %3,5 süt yağından oluşan, kakao yağı ve süt yağı toplam miktarı ise en az %25 olan çikolatadır.
Beyaz çikolata: Bileşiminde en az %20 kakao yağı ve en az %14 süt kuru maddesi içeren ve en az %3,5'i süt yağı olan çikolatadır.
Dolgulu çikolata: Dış kısmı toplam ürün ağırlığının en az %25'ini içeren, bitter çikolata, sütlü çikolata, bol sütlü çikolata ve beyaz çikolatalardan birinden oluşan dolgulu çikolatadır.
Pralin: Toplam ürün ağırlığının en az %25'i bitter çikolata, sütlü çikolata, bol sütlü çikolata, beyaz çikolataların kombinasyonundan, karışımından veya herhangi birinden ya da dolgulu çikolatadan oluşan bir lokma büyüklüğündeki çikolatadır.
Ruby çikolatası: Bir çikolata türevidir ve Ruby çekirdeklerinden yapılan bir çikolata türüdür. Ruby kakao çekirdeklerinden elde edilen ve herhangi bir renklendirici içermeyen Ruby çikolatasını Türkiye'ye getiren ilk marka ise Magnum oldu. Ruby çikolatası, ilk kez Eylül 2017'de Barry Callebaut tarafından tanıtılmıştır.
Diğer çikolata çeşitleri
Kalıp çikolata
Kalıp şeker
Ham çikolata
Kokolin
Kuvertür çikolata
Modellenen çikolata
Ruby çikolatası
Dubai çikolatası
Belçika çikolatası
İsviçre çikolatası
Acı tatlı çikolata
Askerî çikolata
Yarı tatlı çikolata
Sıcak çikolata
Tavşan çikolata
Browni
Damla çikolata
Lolipop çikolata
Çikolatalı para
Çikolata çıtırtı
Çikolatalı sos
Çikolata şurubu
Çikolatalı trüf
Cioccolato di Modica
Fudge
Ganache
Naneli çikolata
Mole sosu
Havalandırılmış çikolata

Ara öğünler listesi
Şekerler listesi
Çikolatalı içecekler listesi
Çikolata bağımlılığı
Çikolata dükkanı
Çikolata rengi
Çikolatalı kek
Çikolatalı dondurma
Çikolata likörü
Çikolatalı krema

 Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Chocolate". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press.

Çözücü veya solvent bir katıyı, sıvıyı ya da gaz çözünen maddeyi çözerek çözelti oluşturan sıvı ya da gaz maddedir. Günlük hayatta en yaygın çözücü sudur.
Çözücülerin genellikle kaynama noktaları düşüktür ve kolaylıkla buharlaşır ya da damıtma yoluyla ayrılarak arkalarında çözünmüş maddeyi bırakırlar. Genellikle çözelti içinde çözücüler çözünen maddeden daha fazla bulunur. Çözücüler aynı zamanda bir karışımdan çözünebilir birleşikleri çıkarmak içinde kullanılabilir, örneğin çayın sıcak su ile demlenmesi gibi. Çözücüler genellikle berrak ve renksiz sıvılardır ve çoğunun karakteristik bir kokusu vardır.Yaygın olarak kullanılan diğer çözücüler organik (karbon içeren) kimyasallardır. Bunlara organik çözücüler denir. Organik çözücüler, kuru temizleme sıvısı (tetrakloroetilen gibi), boya inceltici (toluen, terebentin gibi), oje sökücü ve yapıştırıcı çözücüsü (aseton, etil asetat gibi), leke çıkarıcı (hekzan gibi), deterjan, parfüm içeriği (etanol) olarak ve kimyasal sentezde kullanılır. Su dışında diğer inorganik çözücülerin kullanışı genellikle kimya araştırmaları ve bazı teknolojik işlemlerle sınırlıdır.

Şarap veya mey, fermente meyvelerden yapılan alkollü bir içecektir. Maya, meyvelerdeki şekeri tüketir ve onu etanol ve karbondioksite dönüştürerek ısı açığa çıkarır. Şarap erik, kiraz, nar, yaban mersini, frenk üzümü ve mürver gibi çeşitli meyvelerden yapılabilse de çoğunlukla üzümden yapılır ve "şarap" terimi genellikle bir niteleyici olmadan kullanıldığında üzüm şarabını ifade eder. Şarap, çoğunlukla %9 ila %15 arası alkol ihtiva etmektedir. Başka meyvelerden de üretilebilen şaraplar o meyvenin adı ile anılmaktadır.
Şarap binlerce yıldır üretilmektedir. Şarabın en eski örnekleri, bugünkü Gürcistan (MÖ 6000), İran (MÖ 5000), İtalya ve Kafkasya  (MÖ 4000) bölgesindendir. Yeni Dünya şarabının Amerika'nın yerli halkları tarafından yapılan alkollü içeceklerle bir miktar bağlantısı vardır, ancak esas olarak Yeni İspanya'daki daha sonraki İspanyol gelenekleriyle bağlantılıdır. Daha sonra, Eski Dünya şarabı bağcılık tekniklerini daha da geliştirdikçe, Avrupa en büyük şarap üreten üç bölgeyi kapsayacaktı. Bugün en büyük şarap üretim bölgelerine sahip beş ülke İtalya, İspanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'dir.
Şarap uzun zamandır dinde önemli bir rol oynamıştır. Kırmızı şarap, eski Mısırlılar tarafından kanla ilişkilendirildi ve hem Yunan Dionysos kültü hem de Romalılar tarafından Bacchanalia'da kullanıldı; Yahudilik aynı zamanda onu Kiduş'a, Hıristiyanlık da Efkaristiya'ya dahil eder. Mısır, Yunan, Roma ve İsrail şarap kültürleri hâlâ bu antik köklerle bağlantılıdır. Benzer şekilde İtalya, İspanya ve Fransa'daki en büyük şarap bölgeleri kutsal şarapla bağlantılı miraslara sahiptir; aynı şekilde Güneybatı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bağcılık gelenekleri, Katolik rahiplerin ve keşişlerin ilk kez New Mexico ve Kaliforniya'da şarap üretmesiyle Yeni İspanya'da başlamıştır.

Türkçede yer alan şarap sözcüğü, Arapça şrb kökünden gelen ve "her türlü içecek, içki" manasında kullanılmış شراب (şarāb) sözcüğünden ödünçlemedir. Bu kelime Arapça "içti" anlamındaki شَرَبَ (şaraba) fiilinin faˁāl vezninde türevidir. Herhangi bir Türkî dilde en eski kaydedilmiş kullanımı 1069 yılına tarihlenen Kutadgu Bilig'de yer alır, ancak burada genel içki anlamında kullanılmıştır. Şarap anlamında ilk kullanım 1303'e tarihlenen Codex Cumanicus eserinde tespit edilmiştir. Aynı kökten maşrapa, meşrep, meşrubat, şerbet (sorbe) ve şurup kelimeleri de evrilmiştir.
Mey, kökensel açıdan Farsça "mayalanmış içki, şarap" anlamındaki مى (may) sözcüğünden alıntıdır ve bu sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen may sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Proto Hint-Avrupa dilinde var olduğu düşünülen ve "bal veya baldan yapılan içki" anlamındaki *médʰu biçiminden evrilmiştir. Aynı kökten Grekçe methý ile İngilizce mead sözcükleri türemiştir.
Pek çok Hint-Avrupa dilinde şarabı kastetmek için kullanılan sözcük, bir proto dil olan Proto Hint-Avrupa dilinde yer aldığı varsayılan *win-o- kelimesinden türemiştir. Bu kullanım modern İngilizcede yer alan wine sözcüğünün yanı sıra Latince vinum, Grekçe: οἶνος oinos, Hititçe wiyana, Ermenice գինի gini ve Likçe oino gibi diğer çağdaş ve tarihî dillerde de tespit edilmiştir. Güney Kafkas dillerine mensup Gürcücede de ღვინო (Gürcüce telaffuz: [ɣvinɔ]) şekliyle vardır ve bu kelimenin kökeni Proto Güney Kafkasya dilinde yer alan *ɣwino- köküne bağlanmıştır. Bu proto dile genellikle ya Proto Hint-Avrupa dilinden,  ya da Proto Ermeniceden (*ɣʷeinyo-) ödünçlenerek girdiği düşünülür,  ancak bazı akademisyenlere göre Proto Kartveli dilinde yerli olarak bulunan ve "bükmek" anlamındaki *ɣun- kökünden evrilmiştir.
Macarca'daki bor sözcüğünün dile 10. yüzyıldan önce bir Türk dili vasıtasıyla alıntılandığı düşünülmektedir. Bu kullanım Kumanca ve Kıpçakça gibi çağdaşı dillerde de tespit edilmiştir. Sözcüğün son kökeni ise Orta Farsça "kırmızımsı-kahverengi" anlamına gelmiş bōr kelimesine dayanır.

Şarap üretimi binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Günümüzde Gürcistan'ın yer aldığı bölge genellikle şarap üretiminin doğum yeri olarak kabul edilir. Bu bölgedeki arkeolojik ve arkeobotanik çalışmaları, üzüm şarabı ve bağcılığın başlangıcına ilişkin kanıtları MÖ 6000–5800 yılları arasına tarihlemiştir.
Gürcistan'dan sonra şarabın ilk Güney Kafkasya'da veya Doğu Anadolu ile Kuzey İran arasındaki bölgelerde üretilmeye başlandığı düşünülmektedir. İran'daki arkeolojik kanıtlar üretimin MÖ 5000'de, Sicilya'da ise MÖ 4000 dolaylarında başladığını ortaya koymaktadır.
En eski şaraphane ise günümüzde Ermenistan‘daki Areni-1 Mağara Kompleksi'ndeki şaraphanedir.
Çin'de MÖ 7000'ye tarihlenen çömleklerdeki tartarik asit kalıntıları göz önünde bulundurulduğunda bu bölgede şarap üretimine dair Gürcistan'dan daha eski kanıtlar vardır, ancak bu içeceklerde üzüm yerine başka meyvelerin kullanılmış olması olasıdır. Bu içeceğin meyve ve pirincin karıştırılarak üretildiği düşünülmektedir.
Şarap kültürünün batıya yayılmasında Doğu Akdeniz'de yer almış tarihî Fenikelilerin önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Fenike şehri Biblos'dan Mısır'daki Eski Krallık'a ve diğer Akdeniz bölgelerine şarap ihraç edilmiştir. MÖ 750'ye tarihlenen ve Robert Ballard'ın keşfetmiş olduğu iki Fenike gemi enkazında, gemilerin taşımış oldukları şaraplar bozulmadan ele geçirilmiştir. Fenikeliler bu şarapları bir zeytinyağı tabakası ile çamdan ve reçineden yapılma bir mühür yardımıyla oksidasyondan korumuştur.
Antik Yunanistan'dan Homeros ve Alkman pek çok kez şaraba atıfta bulunmuşlardır. Antik Romalılar, askerî birliklere şarabın yerel olarak sağlanabilmesi için garnizon kentlerinin yakınındaki bölgelere şarap bağları ekmiştir. Bu bölgelerden bazıları günümüzdeki en önemli şarap üretim bölgelerini oluşturmaktadır. Romalılar ayrıca boş şarap şişelerinin içerisinde kükürtlü mum yakmanın şarabı taze tuttuğunu ve sirkeleşmesinin önüne geçtiğini keşfetmişlerdir. Orta Çağ Avrupası'nda Katolik Kilisesi şarap üretimini Missa Ayini sırasında kullanıldığı için desteklemiştir. Bu nedenden ötürü Hristiyan keşişler şarap üretimi gerçekleştirmiştir.
İlerleyen dönemlerde dinî amaçlar için kullanılan şarap rafine edilmiş ve tadı geliştirilmiştir. Bu, Fransız şarabı, İtalyan şarabı, Amerika Birleşik Devletleri şarabı, Alman şarabı, Portekiz şarabı, İsveç şarabı, Arjantin şarabı, Şili şarabı ve İspanyol şarabı gibi modern şarapçılık geleneklerinin oluşmasına, bu gelenekler ise coğrafi keşifler sonucunda Yeni Dünya'daki Yeni Dünya şarabı geleneğinin başlamasına yol açmıştır. Yeni Dünya'daki en eski şarapçılık Vikinglerin Vinland Sagalarında geçen Vinland'da gerçekleşmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise New Mexico ile Kaliforniya'da üretilmeye başlanan şarap bu bölgelerde köklü bir geçmişe sahiptir.

Üzüm şarabı, kırmızı (kırmızı şarap), beyaz (beyaz şarap) veya pembe (roze/blush) rengine sahip olabilir. Şaraba rengini veren antosiyanin pigmentleri üzümün kabuğunda yer aldığından ötürü kırmızı şarap üretiminde üzüm, kabukları ile birlikte fermente edilir. Bu nedenden ötürü beyaz şarap yeşil üzümün yanı sıra kabukları ayrılmış kırmızı üzüm şırasından da üretilebilir. Roze, beyaz ve kırmızı şarabın kupajı ile veya üzüm kabuklarının sadece kısa bir süreliğine sıvıda tutulmasıyla elde edilebilir. Üzüm kabuklarının şırada bekletilmesi işlemine maserasyon denir.
Şarabın renklenmesinde tanenler de önemli rol oynar. Bitki, tohum, ağaç kabukları, odun, yaprak ve meyve kabuklarında doğal halde bulunan bir polifenol olan tanen, şaraba ya üzümün kabuğundan ya da fermente edildiği meşe fıçıdan geçebilir. Tanenlerin yol açtığı burukluk tadına şarap terminolojisinde omurga denir.

Şarabın tatlılığı, şaraptaki şekerlerin miktarı, göreceli alkol, asit ve tanen seviyesi de dahil olmak üzere çeşitli faktörlerin etkileşimiyle öznel olarak belirlenir. Şekerler ve alkol şarabın tatlılığını artırır; şaraptaki asitler (ekşilik) ve acı tanenler ise tatlılığı azaltır. Bu sınıflandırmaya göre; sek, dömi-sek, yarı-tatlı ve tatlı olmak üzere dört ana grup vardır. Bu şekerler, çoğu zaman fermantasyon sonundaki artık şekerler olmakla birlikte, bazı şarap üreticileri mayalanması bitmiş şaraplara taze üzüm suyu katarak tatlılığını artırır. Bu ekleme özellikle Alman şaraplarında görülür.

Tatlı şarap, tatlıların yanında içilen özel bir şarap türüdür. Neyin tatlı şarabı olduğuna dair farklı bölgelerde farklı tanımlar vardır. Bu tarz üretilmiş şaraplar, brendi gibi kaynaklardan eklenmiş ek alkol ve şeker içerir.

Bu şaraplar şarabın ikinci kez mayalanması ve bu işlem sırasında ortaya çıkan karbondioksit gazının şişenin içinde kalması sağlanarak üretilir ve bunun sonucunda yüksek miktarda karbondioksit içerirler. Elde edilen şarap mantar ve tel düzeneği sayesinde şişe içinde kalır ve şişe açıldığında veya patlatıldığında köpük oluşması sağlanır. Köpüklü şaraplar büyük oranda beyaz şaraptan üretilir, ancak genellikle yeşil ve kırmızı üzüm varyatelerinin kupajıyla hazırlanmaktadır.
Bazı ülkelerde köpüklü şaraplar şampanya olarak adlandırılır. Ancak şampanya sadece Fransa'nın Champagne bölgesinde özel şartlar altında üretilen bir köpüklü şarap çeşididir. Champagne ismi uluslararası anlaşmalarla korunmaktadır. İtalyan Prosecco ile Alman Sekt, diğer popüler köpüklü şarap türleridir.

Üzüm dışı diğer meyvelerden imal edilen şaraplara meyve şarabı adı verilir ve pek çok meyveden şarap üretilebilir. Fakat dünyada şarapların büyük bir kısmı üzümden üretilmektedir. Meyve içermeyen, bal şarabı gibi baldan üretilen şarap çeşitleri de bulunmaktadır.
Şarap olarak adlandırılan, ancak hammaddesi şeker içermeyen ürünler olan içkilerde vardır. Bu içkiler arasında pirinç şarabı, sake ve arpa şarabı yer almaktadır. Arpa şarabı, arpanın maltlanması ile üretildiğinden ötürü tanım gereği bira ile daha yakındır. Pirinç şarabında ise nişasta mikroorganizmaların yardımıyla şekere dönüştürülmekte, fermentasyon sonucunda oluşan sıvı ise damıtılmaktadır.

Şarap yapmak için önce üzümler bağlarından toplanır, ardından ezilir sonra, maya (üzümde doğal olarak bulunur) üzüm suyundaki şeker ile birleşir ve aşamalı olarak bu şekeri tüketerek alkole dönüşür. Maya ay

Şarap tadımı, duyulara dayanarak şarapların değerlendirilmesi işlemidir. Tadım için şampanya kadehi, şarap kadehi ve diğer şarap aksesuarı kullanılır. Sadece tat alma değil, görme, koklama ve ağız duyusuna da hitap eden, profesyonellere olduğu kadar amatörlere de seslenen bir uğraştır. Bu dalda profesyonel olarak çalışanlara 'oenologue' denir. Dilin tat alma hassasiyetini korumak amacıyla, profesyoneller kadar amatörler de aşırı derecede acılı, ekşili ve tuzlu yiyeceklerden kaçınmalıdırlar.

Şarap tadımında aşağıdaki hususlara dikkat edilmelidir:

Doğru şarap bardağı seçimi: dibi geniş, ağzı dar kadehler tercih edilmelidir.
Damaktaki tatları temizlemek için su ve ekmek bulundurulmalıdır.
Tükürme kabı kullanılması tavsiye edilir.
Şaraplar önerilen sıcaklıkta servis edilmeli, özellikle kırmızı şaraplar havalandırılmış olmalıdır. Tadımın tarafsızlığının sağlanabilmesi için, şişelerin etiketlerinin kapatılması ya da şişelerin üzerine elbise giydirilmesi gerekir. Bu tip uygulamalara 'degustation aveugle', 'kör tadım' adı verilir.
Tadıma şarapları öncelik sırasına göre dizerek başlanır. Amaç, damağın tadları ayırt edebilme özelliğini tadım boyunca koruyabilmesidir:

Sek beyaz şaraplar
Kırmızı şaraplar (yaş sırasına göre )
Tatlı beyaz şaraplar

Şarap tadımı için tanınan dört aşamanın sonuçları:

görünüm
"bardakta" şarabın aroması
"ağızda" duyumları
"bitiş" (sonrası tat)
- şarabın aşağıdaki özelliklerini oluşturmak için birleştirilir:

karmaşıklık ve karakter
potansiyel (yaşlanma veya içmeye uygunluk)
olası kusurları
Bu incelemeye dayalı olarak şarabın genel kalite değerlendirmesi, hem fiyat aralığındaki diğer şaraplara göre hem de bölge veya bağbozumu ile ilgili bilinen faktörlere göre tanınmış standartlarla daha dikkatli tanımlamayı ve karşılaştırmayı takip eder; bölgeye özgüyse veya tarz olarak farklılık gösteriyorsa; fıçı fermantasyonu veya malolaktik fermantasyon gibi belirli şarap yapımı teknikleri veya başka herhangi bir dikkate değer veya olağandışı özellik kullanıyorsa.

Şaraplar düzenli olarak tek başına tadılırken, bir şarabın kalite değerlendirmesi, tadım "uçuşları" denilen diğer birkaç şarapla birlikte yapıldığında daha objektiftir. Şaraplar kasıtlı olarak vintage ("yatay" tadım) için seçilebilir veya sırasıyla bağ ve bağbozumu yıllarını daha iyi karşılaştırmak için tek şaraphane ("dikey" tadım) üzerinden ilerleyebilir. Alternatif olarak, tarafsız bir analizi desteklemek için, şişeler ve hatta bardaklar "kör" bir tadım içinde gizlenebilir, bu da bağbozumu veya şaraphane hakkında herhangi bir önyargılı farkındalığı ortadan kaldırabilir.

Şarap tadımına, isminin aksine, tadarak değil, görme duyusu kullanılarak başlanır. Kadehe en fazla iki parmak kadar şarap doldurulur. Şarabın ısınmaması için, kadeh gövdesinden değil, sapından tutulmalıdır. Kadeh beyaz bir zemin üzerinde kendi ekseni etrafında döndürülürek, şarabın rengi incelenir. Beyaz şaraplarda altın sarısından açık yeşile kadar uzanan bir renk yelpazesi görülebilir. Beyaz şarabın turuncuya yakın renklere sahip olması yüksek şeker miktarına işarettir. Kırmızı şaraplarda ise koyu vişne rengi şarabın genç yaşının, kiremit rengine yakınlığı ise olgunlaşmış olduğunun göstergesidir.
Kadeh hafifçe eğilerek döndürülmeye devam ettirilmeli, şarabın kadehin ağzına doğru yayılması sağlanmalıdır. Kadeh tekrar dik duruma getirildiğinde, alkol seviyesi yüksek olan şaraplarda, sıvı 'bacak' ya da 'gözyaşı' adı verilen izler bırakır. Bu şarap kalitesini gösterir.

Şaraplar koku açısından iki adımda incelenir. Kadeh hızlı bir şekilde buruna yaklaştırılır; koklanır; kadeh uzaklaştırılır. Bu etaba 'ilk burun' adı verilir; amaç şarabın koku özelliklerinin yarattığı ilk izlenimleri belirlemektir: çiçek, meyve, mineral vb kokular bu ilk adımda teşhis edilebilir.

Bir büyük yudum şarap ağza alınır. Tüm damağı yalayacak şekilce ağzın içinde dolandırılır. Bu işleme 'şarabı çalıştırmak' adı verilir. Bu etapta not edilecek hususlar:

Diş ve dişetlerinin kurumasına, kamaşmasına neden olunması: bu şarap için kötü bir özelliktir.
Baharat tadının ağır basması: bu kişisel beğeni ile alakalıdır; yemek uyumu için önemlidir.
Ağız içinde bıraktığı etki tanımı: yağlı, akıcı, hacimli, kadifemsi vs.
Şarap yutağa kadar götürüldükten sonra tükürülmelidir. Bu işlem sonrasında not edilecek hususlar:

Süreklilik: Tat tükürme sonrasında ne kadar kalıcı?
Devamlılık: Şarap ağızdayken verdiği tat ile sonrasında farklılık var mı? Ekşi tat, sülfür fazlasına işarettir.

Şarap tadımı tanımlayıcıları
Maitre de chai
Şarap garsonu
Şarap kimyası
Şarabın yaşlanması

Adamantan (İngilizce: adamantane); formülü C10H16, erime noktası 269 °C olan, hidrokarbonlarda iyi çözünen, hafif kâfur kokulu, renksiz kristal yapılı bir maddedir. Sikloalkan yapıda olan elmasımsı bir maddedir. Adamantan moleküllerinin karbon atomlarının uzaysal düzeni elmas kristalleri ile aynı yapıya sahiptir. Adamantan molekülleri "koltuk" konfigürasyonunda düzenlenmiş, birbirine bağlı dört sikloheksan halkasından oluşur. Adamantan molekülleri "kayık" konfigürasyonunda da bulunabilir.
Adamantanın türevleri; ilaçlar, polimer malzemeler, termal olarak kararlı kayganlaştırma maddeleri gibi pratik ve çeşitli bir kullanım alanına sahiptir. Adamantan su içerisinde kolayca çözünmez bir yapıdadır, ancak kutupsuz yapıya sahip çözücü içerisinde adamantan molekülleri rahatlıkla çözünebilir.
Adamantanın erime noktası hidrokarbonlar bakımından oldukça yüksektir. Ancak oda sıcaklığında yavaş yavaş süblimleşebilir bir özelliktedir.

Adrafinil, daha önce Fransa'da özellikle yaşlılarda dikkati, uyanıklığı ve ruh halini iyileştirmek için kullanılan uyanıklığı artırıcı bir ilaçtır. Ayrıca, gece çalışanları veya uzun süre uyanık ve tetikte kalması gereken kişiler gibi yorgunluktan kaçınmak isteyen kişiler tarafından da etiket dışı kullanılmıştır. Ek olarak, ilaç tıbbi olmayan bir şekilde nootropik olarak kullanılmıştır.
Adrafinil bir ön ilaçtır; öncelikle in vivo olarak modafinile metabolize olur ve çok benzer farmakolojik etkilere neden olur. Bununla birlikte, modafinilden farklı olarak, metabolitin kan dolaşımında aktif seviyelere birikmesi zaman alır. Etkiler genellikle aç karnına ağızdan alındığında 45-60 dakika içinde görülür.

Adrafinilin cinsel ilişkiye olan ilgiyi artırabileceğine dair iki hastayla ilgili bir vaka raporu bulunmaktadır.
Adrafinil kaynaklı bir orofasiyal diskinezi vaka raporu mevcuttur. Bu yan etkinin raporları modafinil için de mevcuttur.

Alzheimer hastalığı (AH), genellikle yavaş yavaş başlayan ve giderek kötüleşen nörodejeneratif bir hastalıktır ve demans vakalarının %60-70'inin nedenidir. En sık görülen erken belirti yakın zamanda yaşanan olayları hatırlamada zorluktur.
Hastalık ilerledikçe semptomlar arasında dil sorunları, yönelim bozukluğu (kolayca kaybolma dahil), ruh hali değişimleri, motivasyon kaybı, kendini ihmal etme ve davranış sorunları yer alabilir. Kişinin durumu kötüleştikçe genellikle aileden ve toplumdan uzaklaşır. Yavaş yavaş vücut fonksiyonları kaybolur ve sonuçta ölüme yol açar. İlerleme hızı değişebilse de, tanıyı takiben ortalama yaşam süresi üç ila on iki yıldır.
Alzheimer hastalığının nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Gelişimiyle ilişkili birçok çevresel ve genetik risk faktörü vardır. En güçlü genetik risk faktörü apolipoprotein E'nin bir alelinden kaynaklanmaktadır. Diğer risk faktörleri kafa travması öyküsü, klinik depresyon ve yüksek tansiyon ‘dur. Protein yanlış katlanma hastalığının ilerlemesi büyük ölçüde amiloid plaklar, nörofibriler yumaklar ve beynindeki nöronal bağlantıların kaybı ile ilişkilidir.
Olası bir tanı, diğer olası nedenleri dışlamak için tıbbi görüntüleme ve kan testlerinin yanı sıra hastalığın geçmişine ve bilişsel testlere dayanır. Başlangıç belirtileri sıklıkla normal beyin yaşlanmasıyla karıştırılmaktadır. Kesin tanı için beyin dokusunun incelenmesi gerekir ancak bu ancak ölümden sonra gerçekleşebilir.
2020 yılı itibarıyla dünya çapında Alzheimer hastası olan yaklaşık 50 milyon insan vardı. Çoğunlukla 65 yaş üstü kişilerde başlar, ancak vakaların %10 kadarı erken başlar ve 30'lu yaşlar ile 60'lı yaşların ortaları arasındaki kişileri etkiler.
65 yaş ve üstünün %6'sını etkiler, ve kadınları erkeklerden daha fazla etkilenirler.
Hastalık, ilk defa 1906'da bu hastalığı tanımlayan Alman psikiyatrist ve patolog Alois Alzheimer'ının adını almıştır.
Alzheimer'ın toplum üzerindeki mali yükü büyüktür ve tahmini küresel yıllık maliyeti 1 trilyon ABD dolarıdır. Dünya çapında yedinci önde gelen ölüm nedeni olarak sıralanmaktadır.
Alzheimer hastalığı ya da alzaymır, günlük yaşamsal etkinliklerde azalma ve bilişsel yeteneklerde bozulmayla karakterize edilmiş, nöropsikiyatrik belirtilerin ve davranış değişikliklerinin eşlik ettiği nörodejeneratif bir hastalıktır. Bunamanın en sık görülen türüdür.
Erken belirtilerden biri hafıza kaybıdır. Bu hafıza kaybı, geçmiş hafızanın korunduğu, hastalığın ilerlemesi ile birlikte sıklıkla yinelemeye başlayan küçük unutkanlıklar görülmeye başlanır. Bozukluğun ilerlemesi ile bilişsel (kognitif) yeteneklerde yitim, frontal ve temporal lob işlevleri ile ilişkili, dil alanlarında işlev yitimi (afazi), beceri gerektiren hareketlerde işlev yitimi (apraksi) ve tanıma işlevlerinde bozulmaya doğru uzanım göstermeye başlar.
Altta yatan patolojik sürecin yansıması olarak beyinde limbik sistem ile frontal ve temporal loblar arasındaki bağlantılarda kopmalar olur. Patolojik süreç temporoparietal korteksin yoğun bir şekilde tutulduğu ancak frontal lobu da etkileyen amiloid plak ve nörofibriler yumaklarla karakterize inflamatuvar yanıtın birlikteliğinde nöron kaybı ve atrofisini içerir.
65 yaş üzerindeki grubun %2-4'ünde, 85 yaş üzerinde ise %20 oranında görülmektedir

Alzheimer'ın seyri genellikle ilerleyici bilişsel ve işlevsel bozukluk modeliyle üç aşamada tanımlanır. Üç aşama erken veya hafif, orta veya ılımlı, geç veya şiddetli olarak tanımlanır. Hastalığın hafızayla ilişkili olan hipokampusu hedef aldığı bilinmektedir ve bu bölge hafıza bozukluğunun ilk belirtilerinden sorumludur. Hastalık ilerledikçe hafıza bozukluğunun derecesi de artar.

İlk belirtiler sıklıkla yanlışlıkla yaşlanmaya veya strese atfedilir. Ayrıntılı nöropsikolojik testler, kişinin Alzheimer hastalığı tanısı için gerekli klinik kriterleri karşılamasından sekiz yıl öncesine kadar hafif bilişsel zorlukları ortaya çıkarabilir. Bu erken belirtiler günlük yaşamın karmaşık aktivitelerini etkileyebilir.  En belirgin eksiklik, yeni öğrenilen bilgilerin hatırlanmasında zorluk ve yeni bilgilerin elde edilememesi olarak ortaya çıkan kısa süreli hafıza kaybıdır.
Dikkat, planlama, esneklik ve soyut düşünme gibi yürütücü işlevlerdeki ince sorunlar veya anlamsal bellekteki (anlamların hafızası ve kavram ilişkileri) bozukluklar da Alzheimer hastalığının erken evrelerinin belirtileri olabilir. Bu aşamada ilgisizlik ve depresyon görülebilir, ilgisizlik (apati) hastalığın seyri boyunca en kalıcı semptom olarak kalır. Hafif bilişsel bozukluğun (MCI) genellikle normal yaşlanma ile demans arasında bir geçiş aşaması olduğu bulunmuştur. HBB çeşitli semptomlarla ortaya çıkabilir ve hafıza kaybı baskın semptom olduğunda buna amnestik MCI adı verilir ve sıklıkla Alzheimer hastalığının prodromal evresi olarak görülür. Amnezik HBB'nin Alzheimer ile ilişkili olma olasılığı %90'dan fazladır.

Alzheimer hastalığı olan kişilerde, öğrenme ve hafızadaki giderek artan bozulma, sonunda kesin tanıya yol açar. Küçük bir yüzdede, dil, yürütücü işlevler, algı (agnozi) veya hareketlerin yürütülmesi (apraksi) ile ilgili zorluklar hafıza sorunlarından daha belirgindir. Alzheimer hastalığı tüm hafıza kapasitelerini eşit derecede etkilemez. Kişinin yaşamına ilişkin eski anılar (Epizodik bellek), öğrenilen gerçekler (Semantik hafıza) ve örtülü bellek (Yemek yerken çatal kullanmak veya bardaktan nasıl su içmek gibi şeylerin nasıl yapılacağına dair vücut hafızası) yeni gerçekler veya anılara göre daha az etkilenir.
Dil sorunları temel olarak kelime dağarcığının daralması ve kelime akıcılığının azalmasıyla nitelenir ve bu ise sözlü ve yazılı dilin genel olarak yoksullaşmasına yol açar. Bu aşamada, Alzheimer hastası genellikle temel fikirleri yeterince iletebilme yeteneğine sahiptir. Yazma, çizim yapma veya giyinme gibi ince motor görevleri yerine getirirken belirli hareket koordinasyonu ve planlama zorlukları (apraksi) mevcut olabilir, ancak bunlar genellikle fark edilmez. Hastalık ilerledikçe, Alzheimer hastalığı olan kişiler çoğu zaman birçok görevi bağımsız olarak yerine getirmeye devam edebilirler ancak bilişsel açıdan en zorlu faaliyetlerde yardıma veya denetime ihtiyaç duyabilirler.

İlerleyen bozulma, sonunda bağımsızlığı engeller, denekler günlük yaşamın en yaygın aktivitelerini gerçekleştiremez hale gelir. Kelimeyi hatırlama yetersizliğinden dolayı konuşma güçlükleri belirgin hale gelir, bu da sık sık yanlış sözcük değiştirmelere (parafazi'lere yol açar. Okuma ve yazma becerileri de giderek kaybolur. Zaman geçtikçe ve Alzheimer hastalığı ilerledikçe karmaşık motor dizileri daha az koordine hale gelir, dolayısıyla düşme riski artar. Bu aşamada hafıza sorunları kötüleşir ve kişi yakın akrabalarını tanıyamayabilir. Daha önce sağlam olan uzun süreli hafıza bozulur.
Davranışsal ve nöropsikiyatrik değişiklikler daha yaygın hale gelir. Yaygın belirtiler şunlardır: gezinme, sinirlilik ve duygusal kararsızlık, ağlamaya, önceden planlanmamış patlamalara saldırganlık veya bakıma karşı dirence yol açar. Gün batımı sendromu da ortaya çıkabilir. Alzheimer hastalığı olan kişilerin yaklaşık %30'unda yanılsamalı yanlış tanımlamalar ve diğer sanrısal semptomlar gelişir. Denekler ayrıca hastalık süreçlerine ve sınırlamalarına (anozognozi) ilişkin içgörüyü de kaybederler. İdrar kaçırma gelişebilir. Bu semptomlar akrabalar ve bakıcılar için stres yaratır ve bu stres, kişinin evde bakımdan diğer uzun süreli bakım tesislerine taşınmasıyla azaltılabilir.

Geç dönem veya ağır aşama olarak bilinen son aşamada, bakım verenlere tamamen bağımlılık söz konusudur. Dil, basit ifadelere ve hatta tek kelimelere indirgenir ve sonuçta konuşmanın tamamen kaybolmasına yol açar. Sözlü dil becerilerinin kaybına rağmen insanlar sıklıkla duygusal sinyalleri anlayabilir ve bunlara karşılık verebilir. Saldırganlık hala mevcut olsa da aşırı ilgisizlik ve bitkinlik çok daha sık görülen semptomlardır. Alzheimer hastalığı olan kişiler sonuçta en basit görevleri bile bağımsız olarak yerine getiremeyeceklerdir; kas kütlesi ve hareketlilik, yatalak hale gelecek ve kendilerini besleyemeyecek kadar bozulur. Ölüm nedeni genellikle hastalığın kendisi değil, basınç ülseri veya zatürre enfeksiyonu gibi bir dış faktördür. Bazı durumlarda, ölümden hemen önce, zihinsel berraklığın beklenmedik bir şekilde geri kazanıldığı paradoksal bir berraklık vardır.

Aynı şeyi tekrar tekrar söyleme veya sorma,
Bilinç bulanıklığı
Kişinin bulunduğu ortama adapte olmakta zorlanması,
Kişinin iyi bildiği yerlerde kaybolması,
Konuşma ve dil becerilerine ilişkin sorunlar,
Saldırganlık, aile ve arkadaşlarından olağan dışı taleplerde bulunma, Çevreye karşı şüphe duyma gibi kişilik bozukluklarının gelişimi,
Halüsinasyon ve sanrılar,
Motivasyon ve öz saygı düşüklüğü,
Kişilerin günlük aktivitelerini yardımsız yapmakta zorluk çekmesi,
Kişinin hatırlayamadığı olayları inkâr etmesi,
Kaygı ve depresyon.

Hastalığın kesin nedeni bilinememektedir. Alzheimer vakalarının %1-5'inin sebebinin Genetik faktörler olduğu bulunmuştur. Erken başlangıçlı Alzheimer hastaları ve az sayıdaki ailesel vakalarda üç farklı gende dominant mutasyon tespit edilmiştir. Daha sık görülen geç başlangıçlı Alzheimer hastalarında ApoE'nin duyarlılık genlerinden biri olduğu gösterilmiştir.
Hastalığın sebebine ilişkin birkaç hipotez vardır. Bu hipotezlerden birine göre hastalığın sebebi prionlardır. Bu hipoteze göre alzheimer hastalığına sebep olan bu prionlar ameliyat aletleri, kan nakli ya da diş tedavisi yoluyla insandan insana geçebilir.

Alzheimer hastalığının, hücre dışı olarak amiloid plakları ve tau proteinleri olarak veya hücre içi olarak nörofibriler yumaklar halinde biriken anormal miktarda amiloid betanın (Aβ) beyinde oluşması, nöronal işleyişi ve bağlantıyı etkileyerek beyin fonksiyonunda ilerleyici bir kayıpla sonuçlanmasıyla ortaya çıktığına inanılmaktadır. Bu değişen protein temizleme yeteneği yaşla ilişkilidir, beyin kolesterolü tarafından düzenlenir ve diğer nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilidir.
Çoğu Alzheimer vakasının nedeni, deterministik geneti

Amineptin, trisiklik antidepresan (TCA) ailesinin atipik bir antidepresanıdır. Seçici ve karışık bir dopamin geri alım inhibitörü ve salıcı ajan olarak ve daha az ölçüde bir norepinefrin geri alım inhibitörü olarak işlev görür.
Amineptin, 1960'larda Fransız Tıbbi Araştırma Derneği tarafından geliştirilmiştir. Fransa'da 1978'de ilaç şirketi Servier tarafından piyasaya sürülen amineptin, bazı hastaların yaşadığı kısa süreli ancak iyi hissettiren uyarıcı etkisi nedeniyle kısa sürede kötüye kullanım konusunda ün kazanmıştır.
Avrupa pazarına girdikten sonra, bazıları ciddi olmak üzere hepatotoksisite vakaları ortaya çıkmıştır. Bu, kötüye kullanma olasılığıyla birlikte, 1999'da Fransız pazarlama izninin askıya alınmasına yol açmıştır.
Amineptin, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde pazarlamak için hiçbir zaman onaylanmamıştır; bu, amineptinin ABD'de herhangi bir tıbbi kullanım için pazarlanmasının veya satılmasının yasal olmadığı anlamına gelir.

Armodafinil, narkolepsi, obstrüktif uyku apnesi ve vardiyalı çalışma uyku bozukluğu için kullanılan bir ilaçtır. Kronik hastalıklarla ilişkili yorgunluk için de kullanılabilmektedir. Ağızdan alınır. Öfori etkisi nedeniyle eğlence amaçlı kullanılabilir.
Yaygın yan etkileri, baş ağrısı, anksiyete, mide bulantısı, iştah azalması, çarpıntı ve uyku bozukluğudur. Diğer yan etkileri ise kötüye kullanım, psikoz, intihar ve Stevens-Johnson sendromu olarak sıralanabilir. Hamilelikte kullanımı bebeğe zarar verebilir. İlaç, modafinilin (R )-(−)- enantiyomeridir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde tıbbi kullanım için 2007 yılında onaylandı. Jenerik ilaç olarak mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2022 yılı itibarıyla 250 mg'lık hapların aylık maliyeti yaklaşık 32 ABD dolarıdır ve IV. programa göre kontrol edilen bir maddedir.

Vücutta bir alkaloid olan asetilkolin (ACh) merkezî sinir sisteminde, omurilikte  ve periferik sinir sisteminde salgılanan ve tanımlanan ilk uyarıcı özelliklere sahip bir nörotransmitterdir. Merkezî sinir sisteminde yer alan bir nörotransmitter (iletici) olmasının yanı sıra birçok organizmanın (insanlar dahil) parasempatik sinir sisteminde yer alır.

Formülü CH3COOCH2CH2N+(CH3)3 olan asetilkolin, asetik asit ile kolinin esteridir ve adını bunlardan alır. İlk kez 1914 yılında İngiliz bilim insanı Henry Hallett Dale tarafından tanımlanmış, 1921 yılında ise Avustralyalı bilim insanı Otto Loewi tarafından, kurbağa kalpleri üzerinde yaptığı deneyler sonucu bir nörotransmitter olarak doğrulanmıştır. Bu keşif bilimadamlarına 1936'da Nobel Ödülü kazandırmıştır. Asetilkolinin, bugün Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının patogenezinde önemli bir yere sahip olduğu ortaya çıkmıştır.

Asetilkolin çizgili kas (iskelet kası) liflerindeki nikotinik reseptöre bağlanarak kas hücresine Na+ içeri girmesini ve voltaja duyarlı sodyum kanallarının açılması ile depolarize olan kas hücresinin kasılmasını sağlar, Asetilkolinin öğrenme ve hafıza (M1 res) ile de derin bir ilişkisi bulunur ve bu yüzden beyinde asetilkolin içeren nöronlar mevcuttur. Parasempatik sinir sisteminde gangliyon ve sinapslarda yer alan asetilkolin, parasempatik sinir sisteminin uyarılmasıyla beraber gerçekleşen kalp atışının yavaşlaması, tükürük salgısının artması, bronkokonstrüksiyon (bronş lümeneninin -boşluğunun- daralması),miyozis, mesane ve gıs hareketlerinin artması gibi etkilerin gerçekleşmesine neden olur.
Asetilkolin belli nöronlarda kolin asetil transferaz enzimi tarafından, kolin ve asetil-CoA'dan sentez edilir. Sinaptik boşluğa salınarak görevini tamamladıktan sonra asetilkolin, asetilkolinesteraz enzimi yardımıyla kolin ve asetat'a (asetik asit tuzu) çevrilerek yıkılır.

Nikotin ve muskarin, asetilkolin reseptörlerini güçlü şekilde uyarırlar. Botulinum asetilkolinin stoplazmik veziküllerden salınımı azaltır, atropin ve skopolamin ise asetilkolinin muskarinik tipteki reseptörlerini bloke ederler. Kürarlar ve gallamin nöromüsküler kavşak nikotinik reseptörleri kompetitif olarak bloke ederler. Parasempatik sinir sistemindeki asetilkolin aktivitesini inhibite ettikleri (engelledikleri) için atropin ve skopolamin antikolinerjik maddelerdir. Bazı insektisitler (böcek öldürücüler - böcek ilaçları) asetilkolinesteraz enzimini inhibie ederler (engellerler). Bunun sonucu olarak merkezi sinir sistemi, kaslar ve bezler sürekli olarak uyarılırlar. Bu durumun tedavisi için en çok antikolinerjik bir ilaç olan atropin kullanılır. Alzheimer hastalığı gibi hastalıkların asetilkolin eksikliği ile derin bir bağlantısı olduğu için asetilkolinesteraz enzimini inhibe eden bazı ilaçlar Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır. Bir nöromasküler hastalık olan miyasteni gravis'de ise, vücut asetilkolin reseptörlerine karşı antikor üreterek düzgün bir asetilkolin sinyal transferini önler. Bu bozukluğun tedavisinde ise asetilkolinesteraz enzimini inhibe eden ilaçlar kullanılmaktadır (bknz.: Fizostigmin). Ayrıca, asetilkolin katarakt ameliyatlarında göz bebeğinin hızlı bir şekilde konstriksiyona (küçülme - daralma) uğraması için kullanılır.

Parasempatik sinir sistemi
Nörotransmitter

Michael Kent; "Advanced Biology", Oxford University Press, 2000.

Strattera markası altında satılan atomoksetin hidroklorür, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunu (DEHB) tedavi etmek için kullanılan bir ilaçtır. Tek başına veya psikostimulanlarla birlikte kullanılabilir. Ayrıca uyanıklığı, dikkati ve hafızayı geliştirmek için bilişsel güçlendirici olarak kullanılır. Atomoksetin kullanımı sadece 6 yaşın üstünde olanlar için tavsiye edilir. Ağızdan alınır. 2002 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde tıbbi kullanım için onaylanmıştır.
Atomoksetinin yaygın yan etkileri arasında karın ağrısı, iştahsızlık, mide bulantısı, yorgun hissetme ve baş dönmesi bulunur. Ciddi yan etkiler arasında anjiyoödem, karaciğer sorunları, felç, psikoz, kalp sorunları, intihar ve saldırganlık sayılabilir. Hamilelik sırasında güvenliğine ilişkin veri eksikliği vardır.
Atomoksetin bir norepinefrin geri alım inhibitörüdür ve beyindeki norepinefrin ve dopamin seviyelerini artırarak çalıştığına inanılmaktadır.

"Atomoxetine". Drug Information Portal. U.S. National Library of Medicine. 21 Ocak 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Atomoxetine hydrochloride". Drug Information Portal. U.S. National Library of Medicine. 2 Temmuz 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Haziran 2022.

Menengiç kahvesi, Latincesi pistacia terebinthus denilen Menengiç ağacından üretilen ve Türkiye'de Akdeniz, Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve İç Anadolu bölgelerinin dağlık kırsal bölgelerinde ekimi yapılmaksızın doğal olarak yetişmektedir. Türkiye'nin doğal bitki örtüsünün parçalarından biri olan menengiç; yörelere göre farklı isimler alabilir. (Örnek: Çedene, çitlembik, bıttım, çitemik, çıtlık gibi.)
Menengiç Kahvesi bu ağacın meyvelerinin kurutulup kavrulması, ardından tıpkı Türk kahvesi gibi pişirilmesi ile elde edilmektedir.

İçecek, yüz yılı aşkın bir süredir Elazığ, Diyarbakır, Adıyaman, Mardin ve Batman gibi bölgelerde üretilmektedir. Kavrulmuş ve öğütülmüş meyveler, 20. yüzyılın başlarından beri Avrupa'ya ve dünyaya ihraç edilmektedir. Ayrıca Gaziantep'in geleneksel bir içeceği olarak kabul edilir.

Türk kahvesi veya tercihe göre hazır kahvenin yapımı ile aynıdır, su yerine süt kullanılabilir.

Antep Menengiç Kahvesi / Gaziantep Menengiç Kahvesi / Antep Melengiç Kahvesi / Gaziantep Melengiç Kahvesi 16.12.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

Elazığ Çedene Kahvesi 22 Şubat 2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

İşyerinde ara verme veya mola, bir çalışanın işinden izin almasına izin verildiği çalışma saatlerinde geçen süredir. Farklı mola türleri vardır, uzunluğa ve işverenin politikalarına bağlı olarak mola ödenebilir veya ödenmeyebilir.
Yemek molaları, çay molaları, kahve molaları veya öğle molaları genellikle on dakika ile bir saat arasında değişir. Amaçları, çalışanın çalışma günü boyunca düzenli olarak planlanmış bir yemek yemesini sağlamaktır. Tipik bir gündüz işi için bu öğle yemeğidir, ancak bu diğer çalışma saatleri olanlar için değişebilir. Öğlen yemeği molaları çalışanın enerjisinin yenilenmesini sağlar. Bu molanın ödenmemesi ve baştan sona bütün iş gününün bu zamanı alabilmek için ödenen saat sayısından daha uzun olması nadir değildir.

Bir çalışanın tuvalet veya WC kullanmasına izin vermek için kısa bir mola ve genellikle 10 dakikadan az sürecek. Birçok işveren, çalışanlarından düzenli aralıklarla yapılan molalar ve öğle yemekleri sırasında tesisleri kullanmalarını beklemektedir. Çalışanların tesisleri kullanma gereksinimlerini gerektiği gibi kullanma haklarının reddedilmesi işyerinin sıhhatini ve işçi sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir ve hem bu hem de diğer nedenlerle yasal sorunlar yaratabilir. Ancak günümüz ortamlarında tuvalet molaları genel olarak kabul edilir ve işverenler tarafından izlenmez. Şubat 2017'de İsveç'in Övertorneå Belediyesinde bir yetkili, cinsel aktivite için bir saatlik bir mola önerdi.

Amerika Birleşik Devletleri'nde ve başka yerlerde bir kahve molası, iş ve sanayi sektöründeki çalışanlara verilen kısa bir sabah dinlenme süresidir. Commonwealth terimleriyle "elevenses", "smoko" (Avustralya'da), "sabah çayı", "çay molası", hatta sadece "çay" ile eşleşir. Bir öğleden sonra kahvesi molası veya öğleden sonra çayı da sıklıkla görülür.
Kahve molaları genellikle 10 ila 20 dakika sürer ve sıklıkla iş vardiyasının ilk üçünün sonunda meydana gelir. Bazı şirketlerde ve bazı kamu hizmetlerinde, kahve molası belirli bir saatte resmen gözlenebilir. Bazı yerlerde sıcak ve soğuk içecekler ve kekler, ekmekler ve hamur işleri içeren bir "el arabası" sabah ve öğleden sonra aynı saatte gelir, bir işveren günlük servis için dışarıdaki bir catering şirketi ile sözleşme yapabilir. Kahve molaları, belirlenmiş bir kafeteryada veya çay evinde fiili çalışma alanından uzakta gerçekleşebilir.
Daha genel olarak, "kahve molası" tabiri işten herhangi bir mola anlamına gelmeye başlamıştır.

Snack molaları genellikle yemek molalarından daha kısadır ve bir çalışanın hızlı bir atıştırmalık edinmesini veya diğer kişisel ihtiyaçları yerine getirmesini sağlar. Benzer mola türleri arasında tuvalet ve duman molaları da vardır, ancak "mola molası", bu molalar için evrensel adlandırma olarak kabul edilir. Bu molalar Kaliforniya eyaletinde de gereklidir; Her 3,5 saatte bir 10-15 dakikalık ara çalıştı.

21. yüzyıldaki birçok şirket, mülklerinde sigara içilmesine izin vermemektedir, ancak bazı işverenler işçilerin tesislerini sigara içmelerine bırakmalarına izin vermektedir; Duman (veya 'smoko') sonları farklı uzunluklarda olabilir, ancak çoğunlukla öğle tatilinden daha kısadır. Bazı işverenler sigara konusunda çok katıdır. Sigarayı bırakma eleştirisi, sigara içmeyen çalışanların küçük bir soluk almadığıdır, çünkü onlar sigara içmezler. Bununla birlikte, bazı çalışma ortamlarında sigara molaları yaygın olarak kabul edilmekte ve bazıları tarafından meslektaşlarla ağ kurmanın iyi bir yolu olarak görülmektedir.

Builder's tea
Çay bayanı
İşyeri stratejisi

Mırra, Arap coğrafyasına özgü, birkaç kez demlenerek hazırlanan acı kahvedir. İsmi, Arapça acı anlamına gelen مر murdan türemiştir. Çok acı ve koyu olması nedeniyle ufak fincanda içilir. Türkiye'de de Adana, Gaziantep, Mardin, Mersin, Şanlıurfa gibi Arap kültüründen etkilenen güney ve sınır bölgelerinde tüketilen bir içecektir.

Mırra, Arap coğrafyasına özgü, birkaç kez demlenerek hazırlanan acı kahvedir. İsmi, Arapça acı anlamına gelen مر murdan türemiştir. Çok acı ve koyu olması nedeniyle ufak fincanda içilir. Türkiye'de de Adana, Gaziantep, Mardin, Mersin, Şanlıurfa gibi Arap kültüründen etkilenen güney ve sınır bölgelerinde tüketilen bir içecektir.

Mırra'nın hazırlanışı, kahve çekirdeklerinin yoğun bir şekilde kavrulması ve öğütülmesiyle başlar. Standart kahve demleme süreçlerinden farklı olarak, "re-brewing" (tekrar demleme) tekniği ile kahvenin özü çıkarılarak içecek konsantre hâle getirilir. Bu süreç, kahvenin karakteristik koyu rengini ve yoğun gövdeli profilini oluşturur.

Bölge kültüründe Mırra, köklü bir misafirperverlik ve sosyal statü ritüelidir. Geleneksel olarak "mırra fincanı" adı verilen, kulpsuz ve oldukça küçük ölçekli fincanlarda servis edilir. Sunum esnasında fincanın masaya konulmaması ve ikram eden kişinin elinden bitirilmesi, bölgenin sosyal dokusunda karşılıklı saygı ve misafirperverliği simgeler.
Mırraya tat vermesi amacıyla karışıma kakule katılabilir. Şekersiz içildiği için hazırlanırken tatlandırılmamaktadır.
Kahve fincanının kenarını boyayacak kadar pekmezimsi bir kıvama gelen mırra servis için bakır, işlemeli bir ibrik ya da cezveye aktarılır.
Serviste yaş olarak büyükten küçüğe doğru giden bir sıra takip edilir.
Kahveyi servis eden kişi sırası gelen konuğa bir içimlik, fincanın aşağı yukarı yarısına gelecek kadar mırra doldurur. Konuk kahveyi içtikten sonra yine aynı miktarda kahve doldurulur. İkinciyi de içen konuk, fincanı servis eden kişiye geri verir. Kahveyi servis eden kişi her servisten sonra bardağı siler ve bir sonraki konuğa aynı fincanla ikramda bulunur.

Belirtildiği üzere kahvesini bitiren konuk fincanı kahveyi servis edene geri verir. Rivayetlere göre fincanı masaya ya da yere koyan kişi şunlardan bir veya birkaçını yerine getirmekle yükümlüdür:

Fincanı altınla doldurmak
Kahveyi servis edenle evlenmek
Kahveyi servis edeni evlendirmek
Kahveyi servis edenin çeyizini düzmek

Geleneksel olarak mırra ustaları tarafından hazırlanması makbul olan mırra, zahmetli bir içecek olduğu için günümüzde kuvvetli kahvelere çok az su eklenerek sunulmaktadır. Bu tür kahveler mırra olmayıp, sadece kuvvetli, yoğun kahvelerdir.
Mırranın Espresso ile benzerliği bilinmektedir. Ancak, sadece kuvvetli tat açısından benzerlikleri vardır, hazırlanmaları farklıdır. Kuvvetli espresso hazırlamak için kullanılan double shot (bardak başına düşen kahve miktarını iki katına çıkarmak) yöntemi ile mırra hazırlama yöntemi farklıdır. Double shot sadece kahve miktarını arttırırken mırra hem fazla miktarda kahve ile hem de birden fazla demlenerek hazırlanır.

Türk kahvesi
Espresso

https://web.archive.org/web/20150107011839/http://www.kahve.gen.tr/news.php?id=117

Gıda endüstrisi, dünya nüfusu tarafından tüketilen gıdanın çoğunu sağlayan karmaşık, çeşitli işletmelerden oluşan küresel bir ağdır. Gıda endüstrileri terimi, gıda maddelerinin üretimi, dağıtımı, işlenmesi, dönüştürülmesi, hazırlanması, muhafazası, nakliyesi, belgelendirilmesi ve paketlenmesine yönelik bir dizi endüstriyel faaliyeti kapsamaktadır. Günümüzde gıda endüstrisi, büyük ölçüde emek-yoğun olan küçük, geleneksel, aile tarafından yürütülen faaliyetlerden büyük, sermaye-yoğun ve son derece mekanize endüstriyel süreçlere kadar uzanan imalat ile son derece çeşitlenmiştir. Birçok gıda endüstrisi neredeyse tamamen yerel tarıma, ürüne veya balıkçılığa bağlıdır.

Gıda üretimi ve satışının tüm yönlerini kapsayacak kapsayıcı bir yol bulmak zordur. Birleşik Krallık Gıda Standartları Ajansı, bunu "tarım ve gıda üretimi, paketleme ve dağıtımdan perakende ve catering hizmetlerine kadar tüm gıda endüstrisi" olarak tanımlamaktadır. USDA (Amerika Birleşik Devletleri Tarım bakanlığı)'nın Ekonomik Araştırma Servisi, aynı şeyi tanımlamak için gıda sistemi terimini kullanıyor ve şunu belirtiyor: "ABD gıda sistemi, çiftçilerden ve onlara bağlanan endüstrilerden oluşan karmaşık bir ağdır. Bu bağlantılar, tarım ekipmanı ve kimyasalları üreticilerinin yanı sıra, ulaşım ve finansal hizmet sağlayıcıları gibi tarım işletmelerine hizmet sağlayan firmaları içermektedir.
Sistem aynı zamanda çiftlikleri tüketicilere bağlayan gıda ve lif işleyicileri, toptancıları, perakendecileri ve gıda hizmeti kuruluşlarını içeren gıda pazarlama endüstrilerini de içerir." Gıda endüstrisi şunları içerir:
●Tarım: mahsul, hayvancılık ve deniz ürünleri yetiştirme
●İmalat: zirai kimyasallar, tarımsal inşaat, tarım makineleri ve malzemeleri, tohum vb.
●Gıda işleme: Pazar için taze ürünlerin hazırlanması ve hazır gıda ürünlerinin imalatı

●Pazarlama: jenerik ürünlerin tanıtımı (örneğin, süt tahtası), yeni ürünler, reklam, pazarlama kampanyaları, paketleme, halkla ilişkiler vb.
●Toptan ve gıda dağıtımı: lojistik, nakliye, depolama
●Yemek servisi (catering dahil)
●Bakkal, çiftçi pazarları, kamu pazarları ve diğer perakendecilik
●Yönetmelik: gıda kalitesi, gıda güvenliği, gıda güvenliği, pazarlama/reklam ve endüstri lobi faaliyetleri dahil gıda üretimi ve satışı için yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası kurallar ve yönetmelikler
●Eğitim: akademik, danışmanlık, mesleki
●Araştırma ve geliştirme: gıda teknolojisi
●Finansal hizmetler: kredi, sigorta
Sadece geçimlik çiftçiler, yetiştirdikleriyle geçinebilenler ve avcı-toplayıcılar modern gıda endüstrisinin kapsamı dışında sayılabilmektedir.
Gıda endüstrisindeki baskın şirketler bazen yazar Neil Hamilton tarafından ortaya atılan bir terim olan Big Food (büyük yemek) olarak anılmaktadır.

Gıda endüstrisi için üretilen gıdaların çoğu, geleneksel tarım uygulamaları kullanılarak elde edilen emtia bitkilerinden gelmektedir. Tarım, belirli bitkilerin yetiştirilmesi ve evcil hayvanların yetiştirilmesiyle gıda, yem ürünleri, lif ve diğer istenen ürünleri üretme sürecidir. Ortalama olarak, insanlar tarafından tüketilen gıdanın %83'ü karasal tarım kullanılarak üretilmektedir. Diğer besin kaynakları arasında su ürünleri yetiştiriciliği ve balıkçılık bulunmaktadır.

Bilim adamları, mucitler ve tarım yöntemlerini ve araçlarını geliştirmeye kendini adamış diğerlerinin de tarımla uğraştığı söyleniyor. Dünya çapında her üç kişiden biri tarımda çalışıyor, ancak küresel GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla / Gross Domestic Product (GDP))'ya yalnızca %3 katkıda bulunuyor. 2017'de tarım, ortalama olarak ulusal GSYİH'nın %4'üne katkıda bulunmaktadır. Küresel tarımsal üretim, küresel sera gazı emisyonlarının %14 ila 28'inden sorumludur ve bu da onu, büyük ölçüde azotlu gübreler ve kötü arazi yönetimi de dahil olmak üzere geleneksel tarım uygulamaları nedeniyle küresel ısınmaya en büyük katkıda bulunanlardan biri haline getirmektedir.
Agronomi; gıda, yakıt, lif ve arazi ıslahı için bitki üretme ve kullanma bilimi ve teknolojisidir. Agronomi; bitki genetiği, bitki fizyolojisi, meteoroloji ve toprak bilimi alanlarındaki çalışmaları kapsamaktadır. Agronomi, bilimlerin bir kombinasyonunun uygulanmasıdır. Günümüzde ziraat mühendisleri, gıda üretmek, daha sağlıklı gıda yaratmak, tarımın çevresel etkilerini yönetmek ve bitkilerden enerji elde etmek gibi birçok konuyla ilgilenmektedir.

Gıda işleme, ham maddelerini insan tüketimi için gıdaya dönüştürmek için kullanılan yöntem ve teknikleri içermektedir. Gıda işleme; temiz, hasat edilmiş veya kesilmiş, kasaplanmış bileşenleri alır ve bunları pazarlanabilir gıda ürünleri üretmek için kullanır. Yiyeceklerin üretilebileceği birkaç farklı yol vardır.
Tek seferlik üretim: Bu yöntem; müşteriler kendi özelliklerine göre bir şey, örneğin bir düğün pastası yapmak için sipariş verdiğinde kullanılır. Tek seferlik ürünlerin yapımı, tasarımın ne kadar karmaşık olduğuna bağlı olarak günler alabilmektedir.
Parti üretimi: Bu yöntem, bir ürün için pazar büyüklüğünün net olmadığı ve bir ürün hattında bir aralığın olduğu durumlarda kullanılır. Bir partiyi veya seriyi oluşturmak için belirli sayıda aynı mal üretilecektir, örneğin bir fırın sınırlı sayıda kek pişirebilir. Bu yöntem, tüketici talebinin tahmin edilmesini içerir.
Seri üretim: Bu yöntem, örneğin çikolatalar, hazır yemekler ve konserve yiyecekler gibi çok sayıda özdeş ürün için bir toplu pazar olduğunda kullanılmaktadır. Ürün, bir üretim hattı boyunca üretimin bir aşamasından diğerine geçmektedir.
Tam zamanında (JIT) (üretim): Bu üretim yöntemi esas olarak restoranlarda kullanılmaktadır. Ürünün tüm bileşenleri kendi bünyesinde mevcuttur ve müşteri üründe istediğini seçmektedir. Daha sonra bir mutfakta veya sandviç şarküterilerinde, pizzacılarda ve suşi barlarında olduğu gibi alıcının önünde hazırlanır.

Gıda endüstrisinin tüketim üzerinde büyük etkisi vardır. Amerikan Aile Hekimleri Akademisi (AAFP) gibi kuruluşlar, Coca-Cola gibi gıda endüstrisindeki şirketlerden parasal bağış kabul ettikleri için eleştirilmiştir. Bu bağışlar, bir çıkar çatışması yaratmak ve finansal kazançlar gibi bir çıkarı destekleyebildikleri için eleştirilmiştir.

2020'de bilim adamları, küresel gıda sisteminden kaynaklanan emisyonları azaltmanın Paris Anlaşması'nın iklim hedeflerine ulaşmak için gerekli olduğunu bildirmiştir. 2020'de, Avrupa Birliği'nin Bilimsel Tavsiye Mekanizması için yapılan bir kanıt incelemesi, önemli bir değişiklik olmadan, nüfus artışı ve değişen tüketim kalıpları nedeniyle emisyonların (devletçe piyasaya para çıkarmanın) 2050 yılına kadar %30-40 oranında artacağını tahmin etmektedir. Ayrıca gıda üretiminin birleşik çevresel maliyetinin 2050 yılına kadar 16 trilyon dolara yükselerek yılda yaklaşık 12 trilyon dolar olacağı da tahmin edilmektedir.

IPCC'nin (Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli) ve AB'nin raporları; sürdürülebilir bir diyete geçiş yaparken gıda sistemini sera gazı emisyonlarının etkilerini ve gıda güvenliği endişelerini azaltacak şekilde uyarlamanın mümkün olduğu sonucuna varmıştır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tarım ve bütünüyle ulusal gıda sistemi, sosyal ve çevresel bütünlük pahasına parasal kârlılığa odaklanan modellerle karakterize edilmiştir. Tüketicileri korumak ve bu ekonomik yönelimi gıda kalitesi, gıda güvenliği, gıda koruyuculuğu, hayvan refahı, çevre koruma ve sağlık için kamu çıkarlarıyla bir şekilde dengelemek için düzenlemeler mevcuttur.

2020'de araştırmacılar, politikaya bağlı modülasyon mekanizmalarının veya bunların eksikliğinin, nasıl, nerede ve hangi gıdanın üretildiğine ilişkin potansiyel etkilerinin tahminlerini ve modellerini yayınladılar. Et üretimi ve tüketiminin azaltılması, gıda israfı ve kaybındaki azalma, mahsul verimindeki artışlar ve uluslararası arazi kullanım planlaması gibi belirli bölgeler veya uluslar için politika etkilerini analiz ettiler. Elde ettikleri sonuçlar, Sahra altı Afrika'da tarımsal verimi artırmanın biyolojik çeşitliliğin korunması için son derece faydalı olduğunu, Kuzey Amerika'da diyetlerin değişmesine yol açan önlemlerin son derece faydalı olduğunu ve küresel koordinasyon ve hızlı eylemin gerekli olduğunu içermektedir.

Geniş bir küresel kargo ağı, endüstrinin sayısız bölümünü birbirine bağlar. Bunlar tedarikçileri, üreticileri, depocuları, perakendecileri ve son tüketicileri içerir. Latin Amerika ve bazı Asya ülkeleri de dahil olmak üzere kentleşmekte olan ülkelerde, pazarlardan geçmek yerine doğrudan çiftçilerden veya tercih edilen tedarikçiler aracılığıyla tedarik edilen süpermarketlerin büyümesinin bir sonucu olarak, taze gıda ürünleri için toptan satış pazarlarının önemi azalma eğiliminde olmuştur.
Dağıtım merkezlerinden mağaza yerlerine sürekli ve kesintisiz ürün akışı, gıda endüstrisi operasyonlarında kritik bir bağlantıdır. Bir depoda malzeme taşıma sistemi kurulurken uygun adımlar atılırsa, dağıtım merkezleri daha verimli çalışır, iş hacmi artırılabilir, maliyetler düşürülebilir ve insan gücünden daha iyi yararlanılabilir.
Gıda Lojistiği 4.0, siber-fiziksel sistemlere dayalı gıda lojistiği yönetiminin tüm yönlerine odaklanan Endüstri 4.0'dan türetilen bir terimdir. Yeni teknolojilerle desteklenen gerçek zamanlı bilgilerin ve durumların birbirine bağlanmasının, gıda lojistiğinin yürütülme biçiminde devrim yaratacağını ve iyileştireceğini belirtiyor. Şeffaflık, gıdanın düşük maliyetle hızlı teslimatı, esneklik ve doğru kalitede ürünü doğru yerde ve doğru zamanda teslim etme yeteneği açısından muazzam bir potansiyele sahiptir.

Dünya çapında kentleşmeyle birlikte, gıda satın alma, gıda üretiminden giderek daha fazla ilerlemektedir. 20. yüzyılda süpermarket, gıda endüstrisinin belirleyici perakende unsuru haline gelmiştir. Süpermarketlerde on binlerce ürün, yıl boyunca sürekli tedarikte tek bir yerde toplanmaktadır. Yiyecek hazırlama, son yıllardaki değişimin çarpıcı olduğu başka bir alandır. Bugün, iki gıda endüstrisi sektörü perakende gıda doları için bariz bir rekabet içindedir. Bakkal endüstrisi, tüketicilerin ev yemeklerinde malzeme ola

Jelatin (Fransızca gélatine), hayvan bağ dokusundan yapılan, yarı şeffaf, renksiz, kolay kırılır, tatsız katı bir maddedir.
Genellikle yiyecek sanayisinde yiyeceklerin dayanıklılığını artırmak için kullanılır. Bunun yanında, eczacılık, fotoğrafçılık ve kozmetikte de ürün yapımında kullanılır. Bu ürünler genellikle jelatin veya jelatine benzer özellikte maddeler içerir.
Jelatin, kollajenin geri dönüşsüz olarak hidrolize edilmesiyle oluşturulur. Jelatin başta domuz ve sığır, balık gibi hayvanların deri, kemik ve bağ dokularının kaynatılması ile üretilir. AB normlarındaki gıda katkı maddesi kodu eskiden E441 numarasıydı. Jelatin artık kendi başına bir gıda ürünü olarak yeniden sınıflandırıldığı için artık E441 numarası kullanılmamaktadır.

Basılı ilk yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn'de jelatin tarifi vardır. İncik elmasiye olarak tarifte geçmektedir. Tarifi: Koyun inciklerinden cemedip ba‘de't-tathîr gereği gibi kaynatıp halloldukta pak astardan süzüp tutkal mahalline işbumatbûhu istimal edeler. Yine usul üzre bir taşım kaynatıp tabaklara taksim edeler. Tutkallı elmasiyeden fark olunmaz.

Jelatinin en erken kullanım örneklerine 15.yy Orta Çağ Britanyasında rastlanır. Sığır toynaklarının uzun süre kaynatılmasıyla elde edilen jelatin maliyetli olması sebebiyle çoğunlukla zengin hanelerde kullanılmıştır. En erken jelatin patenti 1754 yılında alınmıştır.
Jelatinin erken kullanımları gıda üzerine olmuştur. Günümüzde başta gıda ve kozmetikte kullanılmaktadır. Bunun dışında balistik jel gibi çok farklı uygulamaları da vardır.

 Wikimedia Commons'ta Jelatin ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Polisakkaritler, birden fazla ve ayrı (birleşik olmayan) monosakkaritin glikozit bağıyla birleşmesiyle oluşan kimyasal maddelerdir. Glikoz birimlerinin farklı şekilde bağlanması polisakkaritler arasında farklı özelliklerin doğmasına neden olur. Bu da kohezyonu destekler. Çok sayıda (n tane) monosakkaritin “n-1” adet su molekülü kaybetmesiyle meydana gelen büyük moleküllü bileşiklerdir. “Kompleks şekerler” de denir.
Yalnız heksoz veya pentoz birimlerinden meydana gelenler olduğu gibi, bazıları da hem heksoz hem pentoz birimleri ihtiva ederler. Heksozlardan türeyenlerin genel formülü (C6H10O5)n, pentoz ihtiva edenler ise (C5H8O4)n şeklinde gösterilir.
Polisakkaritler hücre zarından difüzyon ile geçemezler.Ayrıca tatsız olup çoğu suda erimez. En önemlileri; nişasta, glikojen, selüloz ve kitindir. Çok sayıda glikoz molekülünün birleşmesinden türemişlerdir. Meydana gelişleri

n.(C6H12O6) ® (C6H10O5)n. H2O + (n-1) H2O
şeklinde gösterilebilir. Aralarındaki fark, glikoz moleküllerinin sayısı ve birbirlerine farklı bağlanış biçimleridir.

Glikojen: Hayvan, mantar, bakteri ve arkelerde bulunan depo polisakkarittir. İnsanlarda vücuda alınan glikozların fazlası karaciğer ve iskelet kaslarında glikojen olarak depolanır. Glikojenin glikoza dönüşümü, insanda hem hücre içinde hem de hücre dışında gerçekleşebilir. Çünkü gerçekleşen değişimde hidroliz olayı yer alır.
Selüloz: Selüloz, hücre zarındaki özel enzimler tarafımdan sentezlenip bitkilerde hücre çeperinin yapısına katılır. Suda çözünmez. Selüloz otçul hayvanların sindirim siteminde yaşayan selüloz sindirici bakteriler tarafından sindirilir. Otçulların temel besin kaynağıdır. İnsanlar tarafından sindirilemez ancak sindirim kanalındaki hücreleri uyararak sindirimi kolaylaştırır. Kağıdın ve pamuğun ham maddesidir o nedenle endüstride kullanılır.
Kitin: Yapısında azot olan yapısal bir polisakkarittir ve suda çözünmez. Saf kitin, deri gibi yumuşak olup yapısına kalsiyum karbonat katılınca sertleşir. Sertleşen kitin karada yaşayan eklem bacaklıların çoğunun vücudunu örten dış iskeleti oluşturur. Mantarların hücre duvarının yapısındada bulunur. Ameliyatlarda kullanılan ipler kitinden yapılır.
Nişasta: Yeşil bitkiler tarafından fotosentezle oluşturulan glikoz bitkilerde nişasta olarak depolanır. Hayvan ve mantarlarda bulunmaz.Suda çok az çözünür. İyotla boyandığında mavi renk alır.İnsanda hücre dışındaki sindirim organlarında sindirilir.

Rejeneratif tıp, "normal işlevi eski haline getirmek veya kurmak için insan veya hayvan hücrelerini, dokularını veya organlarını değiştirme, mühendislik veya yenileme süreci" ile ilgilenir. Bu alan, vücudun kendi onarım mekanizmalarını uyararak, daha önce onarılamayan dokuları veya organları işlevsel olarak iyileştirmek için hasarlı doku ve organların mühendisliğini vadeder. Rejeneratif tıp aynı zamanda laboratuvarda doku ve organların büyütülmesi ve vücudun kendini iyileştiremediği durumlarda implante edilmesi olasılığını da içerir. Rejenere bir organ için hücre kaynağı hastanın kendi doku veya hücrelerinden elde edildiğinde, immünolojik uyumsuzluk yoluyla organ nakli reddi zorluğu ortadan kalkar. Bu yaklaşım, bağış için uygun olan organların kıtlığı sorununu hafifletebilir.
Rejeneratif tıp alanındaki bazı biyomedikal yaklaşımlar, kök hücrelerin kullanımını içerebilir. Örnek olarak, yönlendirilmiş farklılaşma (hücre terapileri) yoluyla elde edilen kök hücrelerin veya progenitör hücrelerin enjeksiyonunu; tek başına ya da aşılanmış hücreler tarafından salgı yoluyla uygulanan aktif moleküller tarafından rejenerasyonun uyarılması (immünomodülasyon tedavisi); ve in vitro büyütülmüş organ ve dokuların transplantasyonu (doku mühendisliği) söylenebilir.

Antik Yunanlar, MÖ 700'lerde vücudun bazı bölümlerinin yenilenip yenilenmeyeceğini öne sürdüler. 19. yüzyılın sonlarında icat edilen deri aşılama, yapı ve işlevi eski haline getirmek için vücut dokusunu yeniden oluşturmaya yönelik en eski büyük girişim olarak düşünülebilir. 20. yüzyılda vücut parçalarının naklindeki ilerlemeler, vücut parçalarının yenilenebileceği ve yeni hücreler üretebileceği teorisini daha da ileri götürdü. Bu ilerlemeler doku mühendisliğine yol açtı ve bu alandan rejeneratif tıp çalışmaları genişledi. Bu, günümüzde yaygın olarak yürütülen kök hücre araştırmalarına yol açan hücresel terapi ile başladı.
İlk hücre terapileri yaşlanma sürecini yavaşlatmayı amaçlıyordu. Bu, 1930'larda Papa Pius XII, Charlie Chaplin ve Suudi Arabistan Kralı İbn Suud gibi ünlü tarihi şahsiyetleri tedavi ettiği bilinen İsviçreli bir doktor olan Paul Niehans ile başladı. Niehans, genç hayvanların hücrelerini (genellikle kuzular veya buzağılar) hastalarına gençleştirmek için enjekte ederdi. 1956 yılında, sağlıklı bir kişiden kemik iliği lösemili bir hastaya nakledilerek lösemiyi tedavi etmek için daha karmaşık bir süreç başladıı. Bu süreç çoğunlukla hem verici hem de alıcının bu durumda tek yumurta ikizi olması nedeniyle işe yaradı. Günümüzde, reddedilmeyi önlemek için hücrelere ihtiyaç duyan hastaya yeterince benzer insanlardan kemik iliği alınabilmektedir.
"Rejeneratif tıp" terimi ilk olarak 1992 yılında Leland Kaiser tarafından hastane yönetimine ilişkin bir makalede kullanılmıştır. Kaiser'in makalesi, hastaneleri etkileyecek gelecekteki teknolojiler hakkında bir dizi kısa paragrafla kapanıyor. Bir paragrafta kalın bir baskı başlığı olarak "Rejeneratif Tıp" vardı ve "Kronik hastalığın seyrini değiştirmeye çalışan birçok durumda yorgun ve başarısız organ sistemlerini yeniden oluşturmaya çalışan yeni bir tıp dalı gelişecek" diyordu.
Terim, popüler kültüre 1999 yılında William A. Haseltine tarafından Como Gölü'ndeki bir konferans sırasında, hastalıktan zarar görmüş, travmadan yaralanmış veya zamanla yıpranmış olan şeyleri normal işlevine geri döndüren müdahaleleri tanımlamak için icat ettiğinde getirildi. Haseltine, Wisconsin Üniversitesi-Madison ve Johns Hopkins Tıp Okulu'ndaki araştırmacılarla işbirliği içinde Geron Corporation'da insan embriyonik kök hücrelerini ve embriyonik germ hücrelerini izole etme projesi hakkında bilgi aldı. Bu hücrelerin insan vücudunun tüm hücre tiplerine farklılaşma (pluripotens) benzersiz yeteneğinin yeni bir tür rejeneratif terapiye dönüşme potansiyeline sahip olduğunu fark etti. Bu tür hücrelerin sağlayabileceği yeni terapi sınıfını açıklarken, "rejeneratif tıp" terimini bugün kullanıldığı şekilde kullandı: "yeniden büyümek için insan genlerini, proteinlerini ve hücrelerini kullanan bir terapi yaklaşımı, travma nedeniyle yaralanmış, hastalıktan zarar görmüş veya zamanla yıpranmış dokuların onarılması veya mekanik olarak değiştirilmesinin sağlanması” ve “yaşlanmayla ilgili olanlar da dahil olmak üzere günümüzde etkili bir şekilde tedavi edilemeyen hastalıkları iyileştirme olanağı sunmaktadır.”
Daha sonra Haseltine, rejeneratif tıbbın, hangi hastalığa sahip olduklarına veya hangi tedaviye ihtiyaç duyduklarına bakılmaksızın çoğu insanın sadece normal sağlığına kavuşmak istediği gerçeğini kabul ettiğini açıkladı. Geniş çapta uygulanmak üzere tasarlanan orijinal tanım, hücre ve kök hücre terapilerini, gen terapisini, doku mühendisliğini, genomik tıpı, kişiselleştirilmiş tıpı, biyomekanik protezleri, rekombinant proteinleri ve antikor tedavilerini içerir. Aynı zamanda, daha tanıdık kimyasal farmakopeleri, kısacası, bir kişiyi normal sağlığına kavuşturan herhangi bir müdahaleyi de içerir. "Yenileyici tıp" terimi, çok çeşitli teknolojiler ve tedaviler için kısa yol işlevi görmenin yanı sıra hasta dostudur. Hastalar için kafa karıştırıcı veya korkutucu dil caydırıcılığı sorununu çözer.
Rejeneratif tıp terimi, kök hücre tedavileri üzerine yapılan araştırmalarla giderek daha fazla karıştırılmaktadır. Bazı akademik programlar ve bölümler orijinal daha geniş tanımı korurken diğerleri bunu kök hücre araştırmaları üzerine yapılan çalışmaları tanımlamak için kullanır.
Mart 2000'de Haseltine, Antony Atala, M.D., Michael D. West, Ph.D. ve diğer önde gelen araştırmacılar, E-Biomed: The Journal of Rejenerative Medicine'i kurdu. Hakemli dergi, kök hücre tedavileri, gen tedavileri, doku mühendisliği ve biyomekanik protezler üzerine yenilikçi araştırmalar yayınlayarak rejeneratif tıp hakkındaki söylemleri kolaylaştırdı. Daha sonra Rejeneratif Tıp ve Kök Hücre Biyolojisi Derneği olarak yeniden adlandırılan Rejeneratif Tıp Derneği, benzer bir amaca hizmet etti ve dünyanın dört bir yanından benzer düşünen uzmanlardan oluşan bir topluluk oluşturuldu.
Haziran 2008'de, Hospital Clínic de Barcelona'da, Barselona Üniversitesi'nden Profesör Paolo Macchiarini ve ekibi, ilk doku mühendisliği trakea (rüzgar borusu) transplantasyonunu gerçekleştirdi. Yetişkin kök hücreler hastanın kemik iliğinden ekstrakte edildi, büyük bir popülasyona büyütüldü ve başlangıçta osteoartrit tedavisi için tasarlanmış adaptif bir yöntem kullanılarak kıkırdak hücrelerine veya kondrositlere olgunlaştırıldı.Ekip daha sonra yeni gelişen kondrositleri ve epitel hücrelerini, beyin kanamasından ölen 51 yaşındaki bir nakil donöründen bağışlanan hücresizleştirilmiş (donör hücrelerinden arındırılmış) bir trakeal segmente tohumladı. Dört günlük ekimden sonra, hastanın sol ana bronşunu değiştirmek için greft kullanıldı. Bir ay sonra, biyopsi lokal kanamayı ortaya çıkardı ve bu da kan damarlarının zaten başarılı bir şekilde büyüdüğünü gösterdi.
2009 yılında SENS Vakfı, "canlı hücrelerin ve hücre dışı materyallerin yerinde onarımını içerecek şekilde tanımlanan rejeneratif tıbbın yaşlanmaya bağlı hastalık ve sakatlıklara uygulanması" olarak belirtilen amacı ile başlatıldı. 2012 yılında, Profesör Paolo Macchiarini ve ekibi, hastanın kendi hücreleriyle tohumlanmış laboratuvar yapımı bir soluk borusunu naklederek 2008 implantını geliştirdi.
12 Eylül 2014'te Japonya, Kobe'deki Biyomedikal Araştırma ve İnovasyon Hastanesi'ndeki cerrahlar, Yönlendirilmiş farklılaşma yoluyla iPS hücrelerinden farklılaştırılan 1,3 x 3,0 milimetrelik bir retinal pigment epitel hücre tabakasını yaşa bağlı makula dejenerasyonundan muzdarip kadının bir gözüne naklettiler.
2016 yılında, Paolo Macchiarini, sahte test sonuçları ve yalanlar nedeniyle İsveç'teki Karolinska Üniversitesi'nden kovuldu. TV şovu Experimenten İsveç Televizyonunda yayınlandı ve tüm yalanları ve tahrif edilmiş sonuçları detaylandırdı.

Rejeneratif tıp araştırmalarına yönelik yaygın ilgi, Amerika Birleşik Devletleri ve dünyadaki kurumları rejeneratif tıpta uzmanlaşmış bölümler ve araştırma enstitüleri kurmaya sevk etmiştir: Columbia Üniversitesi Rehabilitasyon ve Rejeneratif Tıp Departmanı, Kök Hücre Biyolojisi Enstitüsü ve Stanford Üniversitesi'nde Rejeneratif Tıp, Northwestern Üniversitesi'nde Rejeneratif ve Nanotıp Merkezi, Wake Forest Rejeneratif Tıp Enstitüsü ve Oxford Üniversitesi'nde İngiliz Kalp Vakfı Rejeneratif Tıp Merkezleri. Çin'de, rejeneratif tıbba adanmış enstitüler, diğerlerinin yanı sıra Çin Bilimler Akademisi, Tsinghua Üniversitesi ve Hong Kong Çin Üniversitesi tarafından yönetilmektedir.

Rejeneratif tıp, diş hekimleri tarafından, doğal yapı ve işlev elde etmek için hasarlı dişlerin onarılmasının ve restore edilmesinin yollarını bulmak için incelenmiştir. Diş dokuları genellikle diş çürümesi nedeniyle zarar görür ve tüm dişin kaybını önlemek için dişlere daha fazla zarar verilmesini gerektiren sentetik veya metal diş dolguları dışında çoğu zaman yeri doldurulamaz olarak kabul edilir.
King's College London'dan araştırmacılar, pulpayı (genellikle sinir olarak anılır) kaplayan ve koruyan dişin ikinci tabakası olan dentini yeniden büyütme yeteneğine sahip olduğunu iddia eden Tideglusib adlı bir ilaç geliştirdiler.
2007 yılında Japonya'da fareler üzerinde yapılan hayvan çalışmaları, bütün bir dişin yenilenmesinde büyük olasılıklar olduğunu gösteriyor. Bazı farelerin dişleri çekildi ve biyo-mühendislik diş mikroplarından alınan hücreler onlara implante edildi ve büyümesine izin verildi. Sonuç, mükemmel işleyen ve sağlıklı dişler, her üç katman ve köklerle tamamlandı. Bu dişler ayrıca yuvalarında kök salmak ve doğal kaymaya izin vermek için gerekli bağlara sahipti. Çene kemiğine delindikleri için tek bir noktayla sınırlı olan geleneksel diş implantlarıyla tezat oluşturuyorlar.
Bir kişinin süt dişlerinin, bir kök kanal tedavisi veya yaralanmasından sonra diş pulpasının yenilenmesi için kullanılabilecek kök hücreler içerdiği bilinmektedir. Bu hücreler ayrıca, kemik kaybına ve ciddi diş eti çekilmesine neden olan ileri bir diş eti hastalığı türü olan periodont

Pirinç, Buğdaygiller familyasından Oryza sativa (Asya pirinci) veya daha az yaygın olarak Oryza glaberrima (Afrika pirinci) türüne ait bitki ve bu bitkinin tohumlarıdır. Yabani pirinç adı genellikle terim her ne kadar yabani ve evcilleştirilmiş olsa da Zizania ve Porteresia cinslerinin türleri için kullanılır ayrıca ilkel veya ekilmemiş Oryza çeşitleri için de kullanılabilir.
Bir tahıl olarak ıslah edilmiş pirinç, dünyadaki insan nüfusunun yarısından fazlası için, özellikle Asya ve Afrika'da en yaygın tüketilen temel gıdadır. Şeker kamışı ve mısırdan sonra dünya çapında en yüksek üçüncü üretime sahip tarım ürünüdür. Şeker kamışı ve mısır mahsullerinin büyük bölümleri insan tüketimi dışındaki amaçlar için kullanıldığından, pirinç dünya çapında insanlar tarafından tüketilen kalorinin beşte birinden fazlasını sağlayan, insan beslenmesi ve kalori alımı açısından en önemli gıda ürünüdür. Birçok pirinç çeşidi vardır ve mutfak tercihleri bölgesel olarak değişir.

Pirinç yetiştirmek için geleneksel yöntem, genç fideleri yerleştirirken veya sonrasında tarlaları sular altında bırakmaktır. Bu basit yöntem iyi bir sulama planlaması gerektirir ancak su altında büyüme durumu olmayan daha az dayanıklı yabani ot ve haşere bitkilerinin büyümesini azaltır ve haşereyi caydırır. Pirinç ekimi için su basması zorunlu olmasa da, diğer tüm sulama yöntemleri büyüme dönemlerinde yabani ot ve zararlı kontrol için daha fazla çaba ve toprağı gübrelemek için farklı yaklaşım gerektirir.

Tek çenekli olan pirinç normalde yıllık bitki olarak yetiştirilir, ancak tropikal alanlarda çok yıllık olarak da yaşayabilir ve 30 yıla kadar budanmış bitki kökünden süren filizler vasıtasıyla mahsul üretebilir. Pirinç ekimi, düşük işgücü maliyetleri ve yüksek yağmur düşüşü olan ülke ve bölgeler için çok uygundur. Ancak pirinç, su kontrollü teras sistemlerinin kullanılmasıyla dik bir tepede veya dağ alanda bile neredeyse her yerde yetiştirilebilir. Ana türü Asya'ya ve Afrika'nın belirli bölgelerine özgü olsa da, yüzyıllarca süren ticaret ve ihracat, onu dünya çapında birçok kültürde yaygınlaştırdı. Pirinç üretimi ve tüketiminin 2010 yılında küresel sera gazı emisyonlarının %4'ünden sorumlu olduğu tahmin edilir.

Pirinç bitkisi 1-18 m (3-59 ft) uzunluğa kadar büyüyebilir, bu bazen çeşitliliğe ve toprak verimliliğine bağlı olarak daha çok olabilir. Uzun, ince yaprakları 50-100 cm (20-40 in) uzunluğunda ve 2-25 cm (3⁄4-9+7⁄8 in) genişliğindedir. Küçük rüzgarla tozlaşan çiçekler sarkık çiçeklenme 30-50 cm (12-20 in) uzunluğa kadar dallı bir yay şeklinde üretilir. Yenilebilir tohum tanesi (caryopsis) 5-12 mm (3⁄16-15⁄32 in) uzunluğunda ve 2-3 mm (3⁄32-1⁄8 in) kalınlığındadır.

Kırık taneler: Bir tam tanenin dörtte üçünden küçük olan pirinç taneleri. Pirinç unu yapımında ve evcil hayvan mamalarında kullanılır.
Pirinç kabuğu: Pirinç tanesini içine alan dış kaplama veya kabuk tabakası. Kabuk yenmez.
Pirinç kepeği: Pirincin üst tabakası. Tahıllarda, karışımlarda ve vitamin konsantrelerinde bir bileşendir ve pirinç kepeğinin gıda kalitesinde olmayan cinsleri hayvan yemlerinde kullanılır.
Pirinç kepeği yağı: Pirinç kepeğinden çıkartılan yüksek kaliteli bir yemeklik yağdır.
Pirinç unu: Öğütülmüş kabuksuz veya esmer pirinçtir. Alerjenik değildir ve bu da onu, glütene ve buğday unu ürünlerine karşı alerjisi bulunanlar için bir buğday alternatifi olarak çok değerli hâle getirir. Pirinç hamuru, cips ve başka aperitif yiyecekler ve kahvaltı amaçlı tahıl ürünleri üretilmek üzere tabaka hâline getirilebilir.

Aromatik pirinç: Kavrulmuş fındık veya patlamış mısıra benzer bir doğal aroması ve tadı vardır. En yaygın yerli aromatik pirinçler basmati, jasmine ve della 'dır.
Kısa taneli pirinç: Kısa, tombul, hemen hemen yuvarlak olan tanelerdir.
Orta taneli pirinç: Uzunluğu eninin iki veya üç katı olan, uzun taneli pirinçten daha kısa ve geniş taneler. Pişirilmiş taneler daha nemli ve yumuşak olur ve uzun taneli pirince göre birbirine yapışma eğilimi daha fazladır.
Tatlı pirinç: Kısa, tombul, opak taneli pirinç. Pişirildiğinde pirinç şeklini kaybeder ve çok yapışkan ve glutenli olur.
Uzun taneli pirinç: Uzunluğu eninin dört veya beş katı olan uzun ve ince taneler. Pişirildiğinde tane tane, hafif ve yumuşak olur.

Çeltik daha ziyade tropikal ve suptropikal iklim şartlarında, güney ve güneydoğu Asya ile Afrika'da yaygın olarak yetiştirilir. En çok Muson Asyası'nda yetişir.

Çeltik (Kabuğu çıkarılmamış pirinç) Türkiye'nin bütün bölgelerinde yetiştirilmektedir, fakat en fazla ekiliş alanı ve üretim miktarına sırasıyla Marmara ve Karadeniz Bölgeleri sahiptir. Buna karşılık Ege ve Doğu Anadolu Bölgelerinde ekiliş çok azdır.
En fazla çeltik %70,2 oranıyla Marmara Bölgesinde üretilir. Edirne %41,2 oranıyla Türkiye'de en çok pirinç üretimi yapan ildir.
Yerel ürünlerde ayrıcalık oluşturulmasında ve bu ürünlerin kırsal ekonomiye katkısının yükselmesinde önemli yer tutan 'coğrafi işaretler' pirinçte de ürünün değerini artırıyor.
Türk Patent ve Marka Kurumundan İpsala pirinci, Karacadağ pirinci, Tosya Pirinci, Bolu Kıbrıscık pirinci ve Konuralp pirinci için coğrafi işaret tescili alındı. Ayrıca İpsala pirinci için AB coğrafi işaret başvurusu yapıldı. Terme pirinci, Gönen pirinci, Biga inci pirinci ve Yusufeli pirinci için coğrafi işaret tescili başvurusu bulunuyor.

100 g pişirilmemiş haşlanmış pirinçte mineral ve vitaminler:

Pirinç-balık sistemi
Pirinç unu
Pirinç şarabı
Pirinç keki
Pirinç sirkesi
Hazır pirinç
Pirinç ekmeği

Saccharomyces cerevisiae, tomurcuklanan bir maya türüdür. Eski çağlardan beri bira, şarap ve ekmek yapımında kullanılmasından dolayı en önemli maya türü olduğu söylenebilir. Üzümün kabuğundan izole edildiği tahmin edilmektedir. Koyu kabuklu meyvelerin kabuklarındaki beyaz tabakanın bir bileşeni mayadır. Kabuktaki mumun içinde yer alır. Moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi alanlarında prokaryotlar arasında model organizma olarak ele alınan Escherichia coliye benzer şekilde, üzerinde en çok çalışılmış model ökaryotik organizmalar arasında da bu maya türü yer alır. Saccharomyces cerevisiae hücreleri yuvarlak veya yumurta biçimlidir. Çapları 5-10 mikrometredir. Tomurcuklanma olarak bilinen bir bölünme yoluyla ürer.
S. cerevisiae hücre döngüsünün araştırılmasında çok kullanışlıdır, çünkü hem kültürlenmesi kolaydır, hem de, bir ökaryot olduğundan dolayı hayvan ve bitkilerin karmaşık hücre içi yapılarına sahiptir. Ökaryotlar arasında genomunun dizini ilk okunmuştur. Maya genom veritabanı [2]23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. bu çalışmanın üzerine inşa edilmiş, içinde maya genlerinin çeşitli özellikleri gayet ayrıntılı bir şekilde kaydedilmiştir. Bu bilimsel kaynak, ökaryotik hücre genetiği ve fizyolojisinin yapısı ve organizasyonu hakkında temel bilgilerin geliştirilmesinde çok önemli bir konuma sahiptir. Bir diğer S. cerevisiae veritabanı Munich Information Center for Protein Sequences [3]'dır. Genom yaklaşık 13.000.000 baz çiftinden ve 6275 genden oluşmaktadır. Ancak bu genlerin yaklaşık 5.800'ünün işlevsel olduğu sanılmaktadır. Maya ve insan genomunun dizinleri %23 ortaktır.
"Saccharomyces" sözcüğü Yunanca ve Latince'den türetilmiştir, "şeker mantarı" demektir; "Cerevisiae" Latince "biradan" demektir. Organizmanın diğer isimleri:

Ekmek mayası (ama başka organizmalar da bu amaç için kullanılır).
Bira mayası
Üst fermantasyon mayası
Bu tür aynı zamanda gıdasal maya ve maya özü 'nün kaynağıdır.

Maya hücreleri haploit ve diploit biçimde varlıklarını sürdürebilirler. Haploit hücreler mitoz ve büyümeden ibaret basit bir yaşam döngüsüne sahiptirler ve yüksek stresli ortamda genelde ölürler. Diploit hücreler de mitoz ve büyümeden oluşan bir yaşam döngüsüne sahip olmakla beraber stres halinde sporlanıp mayoz bölünmeye girerler, çeşitli haploit sporlar oluştururlar ve bu sporlar çiftleşip yeniden bir diploit hücre oluşturular.
Mayanın a ve α olarak adlandırılan iki eşey tipi vardır, haploit hücrelerin eşleşebilmek için farklı eşey tiplerine sahip olmaları gerekir.

Saccharomyces cerevisiae (E. coli gibi) biyolojide en çok çalışılmış model organizmalardan biridir. S. cerevisiae bu konuma endüstrideki yaygın kullanımından dolayı ulaşmıştır. İnsan biyolojisinde önemli olan pek çok protein önce mayada bulunan karşılıklarının araştırılması sonucunda keşfedilmiştir. Bunların arasında hücre döngüsü proteinleri, sinyalleme proteinleri ve protein işleme proteinleri sayılablir.

Saccharomyces cerevisiae biracılıkta bir üst fermantasyon mayası olarak tanımlanır. Bu maya türü bira imalatında kullanılan başlıca mayalardan biridir (Saccharomyces carlsbergensis ve Brettanomyces türlerinin yanı sıra) ve bu şekilde tanımlanmasının nedeni fermantasyon sırasında fermantasyon tankının tepesine yükselmesidir. Üst fermantasyon mayaları ile yapılan bira türlerine İngilizce "ale"  denir (eyl' okunur). Bu mayalar bazı şeker türlerini fermante edemediklerinden dolayı oluşan bira daha tatlı ve "meyvemsi" bir tada sahiptir.

Saccharomyces cerevisiae, kalın bağırsak iltihabına (kolit) neden olan Clostridium difficile bakterisinin biyolojik kontrolünde bir probiyotik katkı olarak kullanılır. Çok hasta insanlarda bu uygulamanın sistemik maya iltihabına yol açabileceği gözlemlenmiştir.

Saccharomyces cerevisiae (ekmek mayası), hücre döngüsünün genetik kontrolünü anlamak amacıyla kullanılan ilk model organizmalardan biridir. 1970'lerde Leland H. Hartwell, bu maya türünü kullanarak hücre bölünmesinde görev alan genleri tanımlamıştır.
Bu çalışma kapsamında sıcaklığa duyarlı mutantlar (örneğin: cdc28) kullanılmış ve hücre döngüsünün farklı aşamalarında durmasına neden olan genetik mutasyonlar tespit edilmiştir. Bu genler daha sonra insan hücre döngüsüyle karşılaştırılmış ve kanser biyolojisine ışık tutmuştur.

Hücre Bölünmesi Döngüsü Genleri (CDC) ile Mutant Analizi
Bu deney, hücre döngüsünün evrensel genetik mekanizmalarının anlaşılmasına katkı sağlamış ve Hartwell'e 2001 Nobel Tıp Ödülü kazandırmıştır.

Saccharomyces Genome Database23 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Munich Information Center for Protein Sequences - S. cerevisiae genomunun tarif edildiği bilimsel makale (İngilizce)
BioPIXIE 14 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BioGRID: Saccharomyces cerevisiae hücrelerindeki etkileşimler veritabanı 14 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hartwell, L.H., Culotti, J., Pringle, J.R., & Reid, B.J. (1974). Genetic control of the cell division cycle in yeast. *Science*, 183(4120), 46-51. https://doi.org/10.1126/science.183.4120.46
Nobel Prize. (2001). The Nobel Prize in Physiology or Medicine 2001 – Press Release. [4](https://www.nobelprize.org/prizes/medicine/2001/press-release/)
Alberts, B. et al. (2002). *Molecular Biology of the Cell*. Garland Science.

Denizyıldızı, hayvanlar âleminin derisi dikenliler şubesine bağlı Asteroidea sınıfından olan deniz omurgasızlarına verilen ortak addır. Dünya üzerinde, tropikal bölgelerden soğuk kutup denizi sularına kadar deniz tabanında 1.500 kadar denizyıldızı türü bulunur. Deniz kıyısından 6.000 m derinliğe kadar olan bölgede yaşarlar.
Tipik olarak merkezî bir disk ve beş kollu bir yapıya sahip olan denizyıldızlarının bazı türlerinin kol sayısı beşten fazladır. Üst ya da aboral yüzeyleri pürüzsüz, taneli ya da dikenli olabilir ve üst üste geçen plakçıklardan oluşur. Türlerin çoğu kırmızı ya da turuncu gibi parlak renklerde iken bazı türler mavi, gri ya da kahverengi olabilir. Alt ya da oral yüzlerinde hidrolik sistem ile çalışan tüp ayaklar ve ortada bir ağız bulunur. Bazı denizyıldızlarının tüp ayaklarının ucunda sert yüzeylere sıkıca tutunabilen birer çekmen (vantuz) bulunur. Fırsatçı beslenirler ve çoğunlukla bentik bölge omurgasızlarını avlarlar. Çeşitli türleri midelerini dışarı çıkarma ya da suda asılı besin maddelerini filtreleme gibi özelleşmiş beslenme davranışları gösterir. Yaşam döngüleri karmaşıktır ve hem eşeyli hem de eşeysiz olarak üreyebilirler. Çoğu, kaybettikleri ya da zarar görmüş kollarını ve vücut parçalarını yenileyebilir ve savunma amaçlı olarak kollarını vücutlarından ayırabilirler. Asteroidea çeşitli önemli ekolojik rollere sahiptir. Pisaster ochraceus ve Stichaster australis gibi denizyıldızı türleri ekolojide kilittaşı türler kavramının yaygın olarak bilinen örnekleridir. Tropikal Acanthaster planci, Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'un doymak bilmez bir avcısıdır. Asterias amurensis dünya üzerindeki en istilacı türlerden biridir.
Denizyıldızlarına ait fosil kayıtları yaklaşık 450 milyon yıl öncesine, Ordovisiyen döneme dayanır; ancak denizyıldızlarının öldükten sonra vücutlarının parçalanmaya meyilli olması nedeniyle bu fosiller çok detaylı değildir. Fosillerde yalnızca dikenleri ve kemikçikleri korunabilmiştir. Göz alıcı simetrik şekilleri nedeniyle denizyıldızları edebiyatta, efsanelerde, tasarımda ve popüler kültürde yer almıştır. Koleksiyon olarak da toplanan denizyıldızları, logo ve arma gibi tasarımlarda kullanılmakta ve hatta zehirli olma olasılıklarına rağmen bazı kültürlerde besin maddesi olarak da tüketilmektedir.

Denizyıldızlarının bilimsel adı olan Asteroidea, Fransız zoolog de Blainville tarafından 1830 yılında verilmiştir. Grekçe "yıldız" anlamına gelen aster, ἀστήρ ve "şekil" anlamına gelen eidos, εἶδος kelimelerinin birleştirilmesiyle üretilmiştir. Asteroidea sınıfı Echinodermata (derisi dikenliler) şubesinde sınıflandırılır. Denizyıldızı dışında diğer derisi dikenliler arasında denizkestaneleri, yılan yıldızları, deniz hıyarları ve deniz zambakları sayılabilir. Derisi dikenlilerin larvaları bilateral simetriye sahiptir; ancak başkalaşım sırasında radyal simetriye, tipik olarak da beşgen simetriye dönüşürler. Erişkin derisi dikenliler, tipik olarak ambulakral sistemle çalışan tüp ayaklara ve kollajen bağlarla birbirine bağlı "osikül" adı verilen kalker kemikçiklerden oluşan iç iskeletlere sahiptirler. Denizyıldızları; üyelerinin düzleşmiş, yıldız şeklinde bir vücuda sahip olduğu ve erişkinlerinin merkezî bir disk ile dışa doğru uzanan çok sayıda ayağa sahip olduğu Asterozoa alt şubesinde yer alırlar. Asterozoa alt şubesinde denizyıldızlarının oluşturduğu Asteroidea ile yılan yıldızlarının oluşturduğu Ophiuroidea sınıfları bulunur. Asteroidea sınıfı canlılar gövdelerinde kalker plakçıkların sağladığı iskelet desteği ile geniş kollara sahip iken Ophiuroidea sınıfı canlıların, çift olarak kaynamış kemikçiklerin desteklediği kolları belirgin bir şekilde incedir.
Denizyıldızları yaklaşık 1.500 yaşayan türü ile geniş ve çeşitli bir canlı sınıfını oluşturur. Yaşayan sekiz takımı (Brisingida, Forcipulatida, Notomyotida, Paxillosida, Spinulosida, Valvatida ve Velatida ve Peripodida) ve soyu tükenmiş iki grubu (Calliasterellidae ve Trichasteropsida) vardır.

Denizyıldızlarının çoğu merkezî bir diskten çıkan beş kola sahip olsa da kol sayısı çeşitlilik gösterir. Luidia ciliaris denizyıldızının yedi kolu varken, Solasteridae familyası üyeleri on ila on beş kola sahiptir. Antarktika'da yaşayan Labidiaster annulatus denizyıldızının ise elli kadar kolu vardır. Normalde beş kolu olan denizyıldızı türlerinin bazı bireyleri anormal gelişim nedeniyle altı ya da daha fazla sayıda kola da sahip olabilmektedir.

Gövde duvarı ince bir deri katmanından, tek hücre katmanlı bir epidermis, bağ dokudan ibaret kalın bir dermis ile uzunlamasına ve radyal kasları sağlayan ince sölomik myoepitelyal katmandan ibarettir. Dermis kemikçik ya da osikül olarak bilinen ve kalsiyum karbonat bileşiklerinden ibaret bir iç iskelet içerir. Bunlar bir kafes şeklinde dizilmiş kalsit mikrokristallerinin oluşturduğu petek şeklinde yapılardır. Şekilleri farklılık gösterse de çoğu düzdür ve birbirlerine geçerek döşenmiş gibi aboral yüzeyin ana kaplamasını oluştururlar ve bazılarının dış kısmında granüller, yumrular ve dikenler bulunabilir. Bazıları da madreporit (ambulakral sisteme giriş), pediseller ve paksiller gibi özelleşmiş yapılardır. Pediseller kıskaç şeklinde çenelere sahip bileşik kemikçiklerdir. Gövde yüzeyinden döküntülerin kaldırılmasını sağlarlar ve sürekli açılıp kapanma hareketi yaparken, çevreden gelen fiziksel ve kimyasal uyaranlara karşın esnek sapçıklar üzerinde dalgalanarak sallanırlar. Sıklıkla dikenlerin çevresinde kümeler oluştururlar. Paksiller, deniz tabanındaki tortular içinde gömülü olarak yaşayan denizyıldızlarında bulunan şemsiye şeklinde yapılardır. Yan yana bulunan paksil yapılarının kenarları bir araya gelerek oluşturdukları deri gibi katman ve altındaki su boşluğu ile madreporit ve hassas solungaç yapılarını korurlar. Dışarıya doğru çıkıntı yapmış olanlar dahil tüm kemikçikler epidermal bir katmanla kaplıdır.
Valvatida ve Forcipulatida takımlarının da arasında bulunduğu çeşitli denizyıldızı gruplarında pedisel görülür. Asterias ve Pisaster gibi Forcipulatida cinslerinde her dikenin tabanında ponpon gibi öbekler oluştururken, Hippasteria phrygiana gibi Goniasteridae familyası üyelerinde pediseller tüm vücut yüzeyine yayılmıştır. Bazılarının savunmaya yardımcı olduğuna, bazılarının da beslenmeye ya da denizyıldızının gövdesine yerleşmeye çalışan organizmaların temizlenmesine yardımcı olduğu düşünülmektedir. Labidiaster annulatus, Rathbunaster californicus ve Novodinia antillensis gibi bazı türler büyük pedisel yapılarıyla küçük balık ve kabukluları avlayabilirler.
Denizyıldızlarında, vücut boşluğunun ince duvarlı çıkıntıları olan ve suda solunum işlevini sağlayan papula yapıları da vardır. Bunlar birbirine dik açı ile bağlanan kollajen bağlar ve bağlantı noktalarında kemikçikler ve papula bulunan üç boyutlu bir ağ oluşturur. Bu yapı sayesinde hem denizyıldızının kollarını hareket ettirmesi için gereken esneklik hem de stres anında yapılan eylemler için gereken katılığa hemen ulaşılması sağlanır.

Denizyıldızının hareket etme, tutunma, beslenme ve soluma için kullandığı ve içi sıvı dolu kanal ağından ibaret hidrolik prensibiyle çalışan mekanizmasına ambulakral sistem denir. Sisteme suyun girişi, aboral yüzeyde elek benzeri geçirgen bir kemikçik olan madreporit yoluyla gerçekleşir. Madreporit kalker ile kaplı bir kanal yoluyla ağız açıklığının çevresinde halka şeklinde bir kanala bağlanır. Buraya da her kol boyunca uzanan ambulakral oluklar bağlıdır. Kol üzerindeki ambulakral olukların her iki yanına da çıkan küçük yan kanalcıklar ampulalarda son bulur. Ampul şeklindeki bu organlar dışarıda bulunan tüp ayaklara kemikçiklerden geçen küçük kanalcıklarla bağlıdır. Genellikle kollarda iki sıra tüp ayak bulunur ancak bazı türlerde tüp ayakları ampulalara bağlayan kanallar sıralı olarak kısa ve uzun olduğundan dört sıra tüp ayak varmış gibi görünür. Ambulakral sistemi oluşturan tüm kanalların içi sillerle kaplıdır.
Ampulada bulunan uzunlamasına kaslar kasıldığında yan kanalcıklardaki valfler kapanarak suyun tüp ayaklara gitmesi sağlanır. Tüp ayaklar bu şekilde uzanarak yer ile temas eder. Her ne kadar tüp ayaklar emece benzese de tutunma eylemi emmeden çok yapışkan kimyasallar sayesinde oluşur. Başka kimyasallar ve ampulaların gevşemesi sonucu tüp ayaklar yerden ayrılır. Tüp ayaklar dalga şeklinde, bir ayak yere tutunurken diğerinin bırakmasıyla hareket eder. Pycnopodia helianthoides gibi çok kollu ve hızlı hareket eden denizyıldızları kendilerini bazı kollarıyla çekerken diğer kolları serbest olarak arkadan sürünerek gelir. Bazı denizyıldızı türleri de hareket ederken kol uçlarını kıvırarak yukarıya döndürür ve dış uyaranlara karşı algılayıcı tüp ayakları ve gözleri için maksimum açıklığı sağlarlar.
Denizyıldızlarının çoğu hızlı hareket edemez, tipik hızları Dermasterias imbricata türünde olduğu gibi dakikada 15 cm civarındadır. Kuma gömülen Astropecten ve Luidia cinsi denizyıldızlarının uzun tüp ayaklarının ucunda emeç yoktur ve sivridir, bu sebepten okyanus tabanında kayarak daha hızlı hareket edebilirler. Örneğin Luidia foliolata dakikada 2,8 m hareket edebilir.
Hareket işlevlerinin yanı sıra tüp ayaklar aynı zamanda yardımcı solungaç görevini de üstlenir. Ambulakral sistem aynı zamanda oksijen ile karbondioksitin taşınmasının yanı sıra kaslara besinleri de iletir. Sıvı hareketi iki yönlüdür ve siller tarafından başlatılır. Solunum aynı zamanda papulalar yoluyla da sağlanır. Oksijen buradan gazlar için transfer ortamı olan sölomik sıvıya aktarılır. Suda çözünmüş oksijen ana vücut boşluğundaki sıvı sayesinde gövdeye dağıtılır ve dolaşım sistemi küçük bir rol oynar.

Denizyıldızının sindirim ve boşaltım sistemi merkezî diskin hemen hemen tamamını doldurur ve kollara doğru uzar. Oral yüzün merkezinde yer alan ağız sıkı bir peristomiyal zar ile çevrelenmiştir ve büzgen ile kapanır. Ağız kısa bir yemek borusundan sonra mideye açılır. Mide içi dışına çıkabilen daha büyük kardiyak mide ve daha küçük pilorik mide olarak ikiye ayrılır. Kardiyak mide bezsi yapıdadır ve keselidir. İçi dışına çıktıktan sonra tekra

Osmanlı İmparatorluğu Avusturya'yı ele geçirdi.
Budin Kuşatması gerçekleşti.

3 Haziran - II. Karl, Avusturya Arşidükü (ö. 1590)
18 Temmuz - II. János ya da János Zsigmond Zápolya, Erdel voyvodası, Transilvanya ve Macaristan Kralı (ö. 1571)
tarihi bilinmeyen
Cenâbî Mustafa Efendi, Osmanlı tarihçisi (ö. 1590 / 1591)
Francis Drake, İngiliz korsan, denizci, kâşif, köle taciri, mühendis ve politikacı (ö. 1596)
François Viète, Fransız matematikçi (ö. 1603)
Joseph Justus Scaliger, İtalyan asıllı Fransız tarihçi (ö. 1609)

23/24 Nisan - İbrâhim Gülşenî, mutasavvıf ve şair
22 Mayıs - Francesco Guicciardini, İtalyan tarihçi, diplomat ve devlet adamı (d. 1483)
22 Temmuz - I. János veya János Zápolya, Erdel voyvodası, Macaristan Kralı (d. 1487)
28 Temmuz - Thomas Cromwell, Kral VIII. Henry döneminde İngiltere Parlamento Şansölyesi, İngiltere Kilisesi'nin Kral VIII. Henry 'den sonra en yetkili yöneticisi (d. 1485)
23 Ağustos - Guillaume Budé, Fransız hümanist (d. 1467)
14 Kasım - Rosso Fiorentino, İtalyan ressam (d. 1494)
tarihi bilinmeyen
Taçlı Begüm, Safevî Devleti Şahı I. İsmail'in eşi ve Elkas Mirza'nın annesi

İçten yanmalı motorlar için yakıt olarak çeşitli alkoller kullanılır. İlk dört alifatik alkol (metanol, etanol, propanol ve bütanol) yakıt olarak ilgi çekicidir, çünkü kimyasal veya biyolojik olarak sentezlenebilirler ve içten yanmalı motorlarda kullanılmasına izin veren özelliklere sahiptirler. Alkol yakıtı için genel kimyasal formül CnH2n+1OH'dir.
Metanolün çoğu doğalgazdan üretilir, ancak çok benzer kimyasal işlemler kullanılarak biyokütleden de üretilebilir. Etanol, genellikle fermantasyon süreçleri yoluyla biyolojik malzemeden üretilir. Biyobutanol, yanmalı motorlarda, enerji yoğunluğunun benzine daha basit alkollerden daha yakın olması avantajına sahiptir (yine de %25'ten daha yüksek oktan oranını korur); bununla birlikte, biyobutanolün üretilmesi şu anda etanol veya metanolden daha zordur. Biyolojik malzemelerden ve/veya biyolojik işlemlerden elde edildiğinde, bunlar biyoalkoller (örneğin "biyoetanol") olarak bilinir. Biyolojik olarak üretilen ve kimyasal olarak üretilen alkoller arasında kimyasal bir fark yoktur.
Dört ana alkol yakıtı tarafından paylaşılan ortak bir avantaj, onların yüksek oktan dereceleridir. Bu, yakıt verimliliğini artırma eğilimindedir ve araç alkollü yakıtların düşük enerji yoğunluğunu büyük ölçüde dengelemektedir (benzin/benzin ve dizel yakıtlara kıyasla), böylece litre başına kilometre veya galon başına mil gibi hacim metrikleri başına mesafe açısından karşılaştırılabilir "yakıt ekonomisi" ile sonuçlanmaktadır.

World Bank, Biofuels: The Promise and the Risks. World Development Report 2008: Agriculture for Development
Biobutanol17 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by EERE.
http://www.greencarcongress.com/biobutanol/index.html2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20080528051420/http://www.ethanol.org/pdf/contentmgmt/2007_Ethanol_Fact_Book.pdf

Basur veya hemoroid ayrıca halk arasında bilinen adıyla mayasıl, anal kanalda dışkı kontrolüne yardımcı olan vasküler yapılardır. Bunlar şiştiği veya iltihaplandığı zaman patolojik hale veya hemoroid memesi hâline gelir. Fizyolojik durumdayken, arteryo-venöz kanallar ve bağ dokudan oluşan bir tampon görevi görürler.
Patolojik hemoroidin semptomları görülen hemoroid tipine bağlıdır. İnternal hemoroid genelde ağrısız rektal kanama ile görülürken, eksternal hemoroid bazı semptomlar ya da tromboze durumdaysa anüs bölgesinde şiddetli ağrı ve şişlik oluşturabilir. Birçok insan anal-rektal bölge etrafında meydana gelen herhangi bir semptomu yanlış bir şekilde "hemoroid" olarak ifade etmekte ve semptomların önemli nedenleri gözden kaçırılabilmektedir. Hemoroidin gerçek sebebi hâlâ bilinmemekte, özellikle kabızlık olmak üzere intra-abdominal basıncı arttıran çok sayıda faktörün hemoroidin gelişmesinde rol oynadığına inanılmaktadır.
Hafif ve orta şiddetli hastalık için başlangıç tedavisi su düzeyini korumak için lif alımı ve oral sıvı alımının arttırılması, ağrıyı dindirmek ve rahatlık sağlamak içinse NSAIDlerden oluşur. Semptomlar ciddiyse veya konservatif yollarla iyileştirilemiyorsa uygulanabilecek çok sayıda basit işlem vardır. Bu önlemleri uygulayarak iyileşemeyenler için cerrahi müdahaleye başvurulabilir. İnsanların neredeyse yarısı hayatının herhangi bir noktasında hemoroidle ilgili sorunlar yaşayabilir. Elde edilen sonuçlar genel olarak iyidir.

İnternal ve eksternal hemoroid farklı şekillerde görülebilir; ancak birçok insanda ikisi bir arada da oluşabilir. Anemiye yol açacak kadar ciddi düzeyde kanama nadiren görülür, ve hayatı tehdit edecek düzeyde kanama ihtimali daha da düşüktür. Birçok insan bu sorunla karşı karşıya kalmaktan utanır ve çoğunlukla sadece vaka ilerledikten sonra tıbbi yardım arayışına girer.

Eksternal hemoroid tromboze durumda değilse, sadece birkaç küçük soruna yol açabilir. Ancak, hemoroid pıhtılaştığı zaman çok ağrılı olabilmektedir. Ancak bu ağrı genellikle 2 – 3 gün içinde geçer. Ancak şişliğin ortadan kalkması birkaç hafta alabilir. İyileşmeden sonra bir deri nodülü kalabilir. Hemoroidler büyükse ve hijyen sorunlarına yol açarsa, etrafındaki deride tahrişe ve dolayısıyla anüs çevresinde kaşıntıya neden olabilir.

İnternal hemoroid genellikle ağrısız, kıpkırmızı ve bağırsak hareketi sırasında veya sonrasında rektal kanama ile birlikte görülür. Kan genelde dışkıyı kaplamış durumda, hematokezi olarak da bilinen bir durum, tuvalet kağıdında görülür veya klozete damlar. Dışkı kendisi de genel olarak normal renklidir. Diğer semptomlar arasında mukoz akıntısı, perianal kitle ve bunlar anüsten sarkıyorsa kaşıntı ve fekal inkontinans gösterilebilir. İnternal hemoroid genel olarak sadece tromboze veya nekrotik olması durumunda ağrılıdır.

Semptomatik hemoroidin gerçek nedeni bilinmemektedir. Düzensiz tuvalete çıkma alışkanlıkları (kabızlık veya ishal), hareketsizlik, beslenme unsurları (düşük lifli beslenme), intra-abdominal baskının artması (uzun süreli ıkınma, assit, intra-abdominal bir kitle veya gebelik), genetik faktörler, hemoroidal damarlarda kapakçıkların bulunmaması ve yaşlanma gibi çok sayıda faktörün rol oynadığı düşünülmektedir. Riski arttırdığına inanılan diğer faktörler ise obezite, uzun süre oturma, kronik öksürük ve pelvik taban işlev bozukluğu şeklindedir. Ancak, bu ilişkilendirmelere ait kanıtlar yetersizdir.
Gebelik sırasında fetusun karın bölgesine yaptığı baskı ve hormonal değişiklikler hemoroidal damarların genişlemesine yol açar. Doğum da intra-abdominal baskıların artmasına neden olur. Doğumdan sonra genelde semptomlar ortadan kalktığı için, gebelerde çoğu zaman cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulmaz.

Hemoroid yastıkçıkları normal insan anatomisinin bir parçasıdır ve anormal değişimler geçirdikleri zaman patolojik bir hastalık hâline gelirler. Normal anal kanal içerisinde üç temel yastıkçık mevcuttur. Bunlar klasik olarak sol lateral, sağ anteriyor ve sağ posterior konumlarda bulunur. arterler ya da venlerden değil sinüzoidler, bağ doku ve düz kas olarak adlandırılan kan damarlarından oluşurlar. Sinüzoidlerin duvarlarında kan duvarlarında olduğu gibi kas dokusu yoktur. Bu kan damarları grubu hemoroidal pleksus olarak da bilinir.
Hemoroid yastıkçıkları kontinans için önemlidir. Hareketsiz durumdayken anal klosür baskısına %15–20 oranında katkıda bulunur ve dışkı geçişi sırasında anal sfinkter kaslarını korurlar. Kişi ıkındığı zaman, intra-abdominal baskı artar ve hemoroid yastıkçıkları büyüyerek anüsün kapalı tutulmasına yardımcı olur. Bu vasküler yapılar aşağıya doğru kaydığında veya venöz baskı aşırı derecede arttığında hemoroid semptomlarının ortaya çıktığı düşünülmektedir. anal sfinkter baskısının artması da hemoroid semptomları arasında sayılabilir. İki tip hemoroid oluşur: süperior hemoroidal pleksustan kaynaklanan internal hemoroid ve inferior hemoroidal pleksustan kaynaklanan eksternal hemoroid. dentat çizgi hemoroidi iki bölgeye ayırır.

Hemoroid genel olarak fiziksel muayene ile teşhis edilir. Anüs ve çevresinde yapılacak görsel muayene ile eksternal veya prolabe hemoroid teşhis edilebilir. Olası rektal tümörleri, polipleri, büyümüş prostat veya apseleri tespit etmek için rektal muayene yapılabilir. İnternal hemoroidlerin çoğunda ağrı görülmemesine rağmen, bu muayene ağrıdan dolayı uygun sedasyon uygulanmadan yapılamaz. İnternal hemoroidin doğrulanması bir ucuna ışık bağlanmış içi boş bir tüp cihaz olan anoskopi uygulanmasını gerektirebilir. İki tip hemoroid vardır: eksternal ve internal. Bunlar dentat çizgiye olan konumlarına göre ayırt edilir. Bazı insanlarda aynı anda her ikisinin de semptomatik formları görülebilir. Ağrı varsa vakanın anal fisür veya eksternal hemoroid olma ihtimali internal hemoroide göre daha fazladır.

İnternal hemoroid dentat çizginin üzerinde oluşan hemoroid türüdür. kolumnar epitel ile kaplıdır ve ağrısızdır reseptörler. 1985 yılında bu hemoroit türü prolaps seviyesi baz alınarak dört evreye ayrılmıştır.

1. Evre: Prolaps yok. Sadece kan damarlarında kabarıklık vardır.
2. Evre: Ikınma sonrası prolaps olur ancak kendiliğinden içeri çekilir.
3. Evre: Ikınma sonrası prolaps olur ve elle içeri itilmesi gerekir.
4. Evre: Prolabedir ve elle içeri itilemez.

Eksternal hemoroid dentat veya pektinat çizginin altında meydana gelen hemoroiddir. İlk katmanda anoderm ile distal olarak ise deriyle kaplıdır, her ikisi de ağı ve sıcaklığa karşı hassastır.

fisürler, fistüller, apseler, kolorektal kanser, rektal varisler ve tahriş gibi birçok anorektal sorun benzer semptomlara sahiptir ve yanlış bir şekilde hemoroid olarak ifade edilebilir. Rektal kanama kolorektal kanserden, inflamatuar bağırsak hastalığı, divertikül hastalığı veanjiodisplazi dahil olmak üzere kolitten dolayı da meydana gelebilir. Anemi olması durumunda, diğer potansiyel nedenler üzerinde de durulmalıdır.
Bir anal kitleye yol açabilecek diğer durumlar şöyledir: deri nodülleri, anal siğiller, rektal prolaps, polipler ve büyümüş anal memecikler. Portal hipertansyon (portal venöz sistemindeki kan basıncı) artışından kaynaklanan anorektal varisler hemoroide benzer şekilde görülebilir ancak farklı bir durumdur.

Dışkılamaya çalışırken ıkınmaktan kaçınma, yüksek lifli gıdalarla beslenerek ve bol sıvı ya da lif takviyesi alarak ve yeterince egzersiz yaparak kabızlık ve ishali önleme gibi çok sayıda önleyici tedbir önerilmektedir. Dışkılamaya çalışırken daha az zaman harcama, tuvalette okumaktan kaçınmanın yanı sıra aşırı kilolu kişilerde kilo verme ve ağır kaldırmaktan kaçınma da önerilen tavsiyeler arasındadır.

Konservatif tedavi tipik olarak diyet lifi bakımından zengin beslenme, su düzeyini korumak için ağızdan sıvı alımı, non-steroid anti inflamatuar ilaçlar (NSAID)ler, oturma banyosu ve dinlenme önerilerinden oluşur. Lif alımını arttırmanın iyi sonuçlar verdiği ortaya konmuştur ve beslenme alışkanlıkları değiştirilerek ya da lif takviyeleri tüketilerek gerçekleştirilebilir Ancak, tedavinin herhangi bir noktasında oturma banyosu uygulanmasının faydalarına ilişkin kanıt yoktur. Uygulanması durumunda ise tek seferde 15 dakika ile sınırlı tutulmalıdır.
Hemoroid tedavisi için birçok topikal ajan ve fitil bulunmakla birlikte bunların kullanımını destekleyecek nitelikte kanıtlar yetersizdir. Steroid içeren ajanlar deride incelmeye yol açabileceği için 14 günden fazla kullanılmamalıdır. Çoğu ajan aktif bileşenlerin karışımından oluşur. Bunlara örnek olarak petrol jelatini veya çinko oksit gibi bir koruyucu krem, lidokain gibi bir analjezik ajan ve epinefrin gibi bir vazokonstrüktör gösterilebilir. Flavonoidlerin potansiyel yan etkileri düşünülürse faydalı olup olmadığı tartışmalıdır. Semptomlar genelde gebelikten sonra ortadan kalktığı için; aktif tedavi çoğu zaman doğum sonrasına ertelenir.

Muayenehanede uygulanabilecek çok sayıda işlem vardır. Bunlar genel olarak güvenli olup, nadiren perianal sepsis gibi ciddi yan etkiler oluşabilir.

Lastik bant ligasyonu genel olarak hastalığın 1. ila 3. evresinde birinci basamak tedavi olarak önerilir. Dentat çizginin en az 1 cm üzerinde bulunan bir internal hemoroide, kan akımını engellemek için elastik bant uygulanmasına dayanan bir işlemdir. 5-7 gün içerisinde, hemoroid kurur ve düşer. Bandın dentat çizgiye çok yakın yerleştirilmesi durumunda, hemen sonra şiddetli ağrı görülür. İyileştirme oranı %87 civarında bulunurken komplikasyon oranı %3'e kadar çıkabilmektedir.
Skleroterapi hemoroide fenol gibi bir skleroze ajan enjekte edilmesi işlemidir. Damar duvarlarının çökmesine ve hemoroidin pörsümesine yol açar. Tedaviden dört yıl sonraki başarı oranı ~%70'tir ki bu oran lastik bant ligasyonuna göre daha yüksektir.
Hemoroid için etkili olan çok sayıda koterizasyon yöntemi olduğu ortaya konmuştur; ancak genelde sadece diğer yöntemlerin başarısız olması durumunda bunlara başvurulur. Bu işlem elektrokoter, kızıl ötesi ışınlar,lazer cerrahisi, veya kriyocerrahi uygulanarak yapılabilir. Hastalığın 1 veya 2. evresi için kızıl ötesi koterizasyon seçeneği de düşünül

Biyo sıvılar, ulaşım dışındaki enerji amaçları için (yani ısıtma ve elektrik) biyokütleden yapılan sıvı yakıtlardır.
Biyosıvılar genellikle palmiye veya soya yağı gibi işlenmemiş veya kullanılmış bitkisel ve tohum yağlarından yapılır. Bu yağlar bir elektrik santralinde yakılarak ısı elde edilir ve bu ısı daha sonra evleri ısıtmak veya suyu kaynatarak buhar elde etmek için kullanılabilir. Bu buhar daha sonra elektrik üretmek üzere bir türbini çalıştırmak için kullanılabilir.
Rudolf Diesel'in daha sonra kendi adını taşıyacak olan içten yanmalı motorun halka açık ilk sergisi yer fıstığı yağı ile çalışmıştır.

Biyo sıvılar uzun yıllardır küçük ölçekte evlere ısı sağlamak için kullanılıyor ancak şimdi büyük enerji sağlayıcıları bunların daha büyük ölçekte kullanımına bakıyor.
Bristol'de (Birleşik Krallık) tartışmalı bir tesise, yüzlerce şikayet almasına rağmen kısa süre önce izin verildi. Tesis W4B tarafından inşa edilecek ve işletilecek. Sonra 25.000 eve yetecek kadar enerji sağlayacak.

Biyo sıvılar, diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına göre birçok önemli avantaja sahiptir:

Biyo sıvılar yüksek enerji yoğunluğuna sahiptir.
Bu teknoloji uzun yıllardır kullanılmakta olup oldukça köklüdür.
Talep üzerine kullanılabilir, güç talebindeki değişikliklere hızlı tepki verir.
Yabancı petrole olan bağımlılığı azaltmaya yardımcı olabilir.
Sera gazı emisyonlarını azaltır.

Biyobenzin, yosun gibi biyokütleden üretilen benzindir. Geleneksel olarak üretilen benzin gibi, molekül başına 6 (hekzan) ve 12 (dodekan) karbon atomu içerir ve içten yanmalı motorlarda kullanılabilir. Biyobenzin, hidrokarbonlar değil, alkoller olduğu için biyobütanol ve biyoetanolden kimyasal olarak farklıdır.
Diversified Energy Corporation gibi şirketler, trigliserit girdilerini almak ve biyobenzin üreten bir oksijensizleştirme ve reform (çatlama, izomerleştirme, aromatize etme ve siklik moleküller üretme) süreci yoluyla yaklaşımlar geliştirmektedir. Bu biyobenzinin, petrol muadilinin kimyasal, kinetik ve yanma özelliklerine uyması, çok daha yüksek oktan seviyelerine sahip olması amaçlanmıştır. Diğerleri hidro muameleye dayalı benzer yaklaşımlar izlemektedir. Ve son olarak, diğerleri, enzimatik süreçleri kullanarak biyobenzine dönüşüm için odunsu biyokütlenin kullanımına odaklanmaktadır.

Biyoplastik
Bütanol yakıtı
Yosun yakıtı

Biogasoline Yahoo Group 26 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Breaking the Chemical and Engineering Barriers to Lignocellulosic Biofuels 28 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Workshop participants list

Bütanol, içten yanmalı bir motorda yakıt olarak kullanılabilir. Benzine, etanolden daha benzer. Bir C4-hidrokarbon olan bütanol, bir yakıttır ve bu nedenle modifikasyon olmadan benzin ile kullanılmak üzere tasarlanmış araçlarda çalışır. Biyokütleden ("biyobütanol" olarak) ve fosil yakıtlardan ("petrobütanol" olarak) üretilebilir. Hem biyobütanol hem de petrobütanol aynı kimyasal özelliklere sahiptir. Biyokütleden bütanol, "biyobütanol" olarak adlandırılır.
Birçok yönden ilgi çekici olmasına rağmen, bütanol yakıtı nadiren ekonomik olarak rekabetçidir.

Biobutanol17 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (EERE).
Biobutanol research news2 Nisan 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from Green Car Congress
Butanol 3D view and pdb-file26 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Büyük Kıtlık ya da bir diğer ismiyle İrlanda Patates Kıtlığı, İrlanda'da 1845 yılında başlayıp 1852 yılında son bulan kitlesel açlık, hastalık ve göç dönemi. İrlandacada Gorta Mór (Büyük Açlık) ve Drochshaol (kötü yaşam) adlarıyla anılmaktadır.
Yaklaşık 1.000.000 kişinin ölümü, hastalanması ve de göç etmesiyle sonuçlanan büyük kıtlığa halkın temel gıda maddesi olan patateslere bulaşan phytophthora infestans mantarı sebep olmuştur. 1845'te ekilen patatesin %40'ını, sonraki yıl tamamını yok eden mantar yalnızca tarladaki değil ambarlardaki patatesleri de etkilemiştir. Bunun sonunda halk yedi yıl boyunca açlık çekmiştir. Yedi yıllık kıtlık sona erdiğinde adanın nüfusu %20-25 oranında azalmıştı.
Kıtlık, İrlanda tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Adanın demografik, siyasi ve kültürel manzarası değişmiştir. İrlandacanın kullanımı azalmış ve çoğunluk İngilizce konuşmaya başlamış, ülke Britanya'ya bağlı kalmayı savunan Birlikçiler ve bağımsızlığı savunan Milliyetçiler olarak iki gruba ayrılmıştır.
Büyük Kıtlık sonucunda İrlanda milliyetçiliği yükselişe geçmiş, Katolik olan halk Protestan olan kraliyet ailesine karşı nefret gütmeye başlamıştır. Tüm bunlar 20. yüzyılda İrlanda'nın bağımsızlığına gidecek yolun birer kilometre taşıdır. Günümüz tarihçileri İrlanda tarihini kıtlık öncesi ve kıtlık sonrası olmak üzere ikiye ayırmaktadırlar.

Adadaki İngiliz ablukası sonucu yayılan kıtlık için dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid 1847 yılında yardımda bulunmaya karar vermiştir. Padişahın İrlanda halkı için 10.000£ yardımda bulunmak istediği İngiliz hükûmetine bildirilmiş fakat bu yardım isteği Kraliçe Victoria'nın dahi kendi vatandaşlarına ancak 2.000£ yardımda bulunduğu gerekçesiyle geri çevrilmiştir. Yapılmak istenen yardımın 1.000£'e düşürülmesini rica eden İngilizlerin bu isteğini kabul eden padişah 4.000£ değerinde buğdayı da gemilerle İrlanda'ya göndermiştir.
İlk olarak Dublin Limanı'na yanaşan gemilerin yüklerinin buraya boşaltılmasına Kraliçe Victoria izin vermemiştir ama Osmanlılar 50 km kuzeyde bulunan Drogheda Limanı'na demirlemiştir. Kraliçe ve İngiliz hükûmeti bu yardımları nedeniyle padişaha 25 Mayıs 1847 tarihli bir mektupla yazılı olarak teşekkür etmiştir. İrlanda halkı da aynı şekilde padişaha teşekkür maksadıyla bir teşekkür mektubu yollamışlardır.
Drogheda kentinin ve Drogheda United'ın amblemlerinde bulunan ay-yıldızın bu yardımlar anısına koyulduğu iddia edilse de bu bilgi yanlıştır. Amblemlerde yer alan ay-yıldız Drogheda kentine haklarını bağışlayan Aslan Yürekli Richard'dan gelmektedir.

1847 yılında bir Kızılderili kabilesi olan Çoktavlar aralarında 710$ toplayarak bu parayı İrlanda'ya göndermişlerdir. Angie Debo, The Rise and Fall of the Choctaw Republic adlı kitabında miktarın aslında 170$ olduğunu savunmaktadır.

1847 yılında Genç İrlanda Partisi'nin başkanı olan William Smith O'Brien kendisini İrlanda Konfederasyonu başkanı ilan etmiş ve Birlik Yasası'nın yürürlükten kaldırılması amacıyla bir kampanya başlatarak limanları kapatmıştır.
Ertesi yıl ise köylüleri organize ederek County Tipperary'de soylular ve toprak sahiplerine karşı direniş başlatmıştır.

Panicum virgatum veya Dallı darı, Panicum cinsine bağlı bir bitki türüdür.

Sert ve derinlere inen köklere sahip çok yıllık bir bitkidir. Yaklaşık 2,7 metre (8 ft 10 in) yüksekliğe erişebilir. Yaprakları 30-90 santimetre (12-35 in) uzunluğunda belirgin damarlıdır. C4 karbon tutulumu mekanizmasına sahip olduğundan kurak ve yüksek sıcaklıklara karşı avantajlıdır. Çiçekleri yaklaşık 60 santimetre (24 in) uzunluğunda ve tohumludur. Tohumlar 3-6 milimetre (0,12-0,24 in) uzunluğunda ve 1,5 milimetre (0,059 in) genişliğindedir. Meyvesi dar yumurta şeklinde ve iç kavuzun kenarları alt kısmına incelmiş uç kısmı sivri fakat küttür. Yaklaşık 8-10 yıl veya daha fazla yaşayabilirler.

Neredeyse her tür hava koşulunda yetiştiğinden dağılım alanı geniştir. Doğal yayılış alanı Amerika Birleşik Devletleri'ni, Meksika'yı ve Kanada'nın güney kısımlarını kapsamaktadır.

Dargida rubripennis, Atrytone delaware ve Lon hobomok larvalarının konakçı tercihi arasındadır.

Süs bitkisi olarak kullanılır. Bazı kültürleri Kraliyet Hortikültür Derneği tarafından verilen Garden Merit ödülüne sahiptir.

Toprak aşınımı, toprak ve su kalitesini etkileyen en önemli problemlerin başındadır. Türkiye'de aşınımla yılda kaybedilen toprak miktarının 500 milyon ton olduğu ileri sürülmektedir. ABD'de bu miktar yılda yaklaşık 3 milyar ton civarındadır. Türkiye toprakları 2000 yıldan beri işlenmekte olup organik maddece oldukça fakir bulunmaktadır. Bunun başlıca nedeni anızın yakılması ve yeterince organik maddenin topraklara verilmemesidir. Toprak organik maddesinin azalması toprağın su tutma kapasitesini, besin maddesi miktarını, mikroorganizma faaliyetini, aşınım direncini ve toprağın agregatlaşmasını (kümelenme, topaklanma) azaltmaktadır. Çok yıllık bir bitki olan dallı darı gerek aşınımı önlemesi ve gerekse toprağın organik maddesini toprak üstü ve altı yüksek üretimle artırması bakımından iyi bir alternatif teşkil etmektedir. Son zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortabatı eyaletlerinde yapılan çalışmalara göre çok yıllık çayır bitkileri toprağa yılda 1.1 ton/ha karbon kazandırmaktadırlar. Bu miktar tarımla aynı alandan kaybedilen karbonun % 23 ünü oluşturmaktadır. Ayrıca ince ve kılcal köklerin faaliyeti ve ölümü sonucu yılda 3 ton/ha kadar karbon ilave edilmekte ve toplam miktar yaklaşık 4 ton/ha karbon olmaktadır.
Dallı darının çok yıllık bir çayır türü oluşu ekolojik, ekonomik ve toprak koruma açısından onu en önemli kılan özelliklerin başındadır. Dikim yapıldıktan sonra dallı darı herhangi bir toprak işlemeye ihtiyaç duymadan birçok yıl verim verebilmektedir. Özellikle toprak organik maddesini artırması tek başına çok önemli sayılmaktadır. Artan organik madde toprağın aşınıma karşı direncini, su tutma kapasitesini ve bitki besin maddesi miktarını artırmakta, kimyasal gübrelerin yıkanarak dere sularına karışmasını ve yüzeysel akışı azaltmaktadır. Dallı darı derin ve iyi gelişmiş kök sistemine ve yüksek toprak altı biyokütle üretimine sahiptir. Bu onu bitki besin elementlerinin ve suyun topraktan emilmesi, toprak altına gerekli enerji depolanması, kurak yıllarda verim düşüşünün olmaması ve toprak organik maddesini artırması bakımından önemli kılmaktadır. Boyunun uzun olması ile rüzgar erozyonuna da bariyer görevi görür.

Yüksek ot verimi, iyi düzeydeki yem değeri, biyoenerji kaynağı teşkil etmesi, derin kök sistemi geliştirmesi, toprağı iyileştirmesi, kurağa dayanıklı olması ve nispeten fakir yetişme ortamlarında gelişebilmesi gibi özellikleri nedeni ile önemli bir yem bitkisi türüdür.
George W. Bush'un bitkinin etanol için kullanılmasını önermesi üzerine, bitkinin biyoyakıt kaynağı olarak kullanılabilmesi için araştırmalara 100 milyon Amerikan Dolarının üzerinde yatırım yapıldı. Panicum virgatum hasatlanan ton başına 380 litre (84 imp gal; 100 U.S. gal) etanol üretme kapasitesine sahipti. Sonraki zamanların teknolojisi ile etanolun bitkisel biyokütlesi ile ton başına yaklaşık 340 litre (75 imp gal; 90 U.S. gal) olarak yansımıştı.

McLaughlin, S. B.; Kszos, L. A. (2005). Development of switchgrass (Panicum virgatum) as a bioenergy feedstock in the United States. Biomass and Bioenergy. 28(6): 515-535
Linnaeus, C. (1753). Species plantarum, exhibentes plantas rite cognitas ad genera relatas cum differentiis specificis, nominibus trivialibus, synonymis selectis, locis natalibus, secundum systema sexuale digestas. Stockholm.
Les, D. H., R. R. Haynes, and A. Novelo-Retana. 2009. Plants (Embryophyta) of the Gulf of Mexico, Pp. 261–284 in Felder, D.L. and D.K. Camp (eds.), Gulf of Mexico–Origins, Waters, and Biota. Biodiversity. Texas A&M Press, College Station, Texas.
Svenska kärlväxtnamn (2011) Databas levererad av Thomas Karlsson 2011-06-16
Soylu, S., Sade, B., Ögüt, H., Akınerdem, F., Babaoğlu, M., Ada, R., Eryılmaz, T., Öztürk, Ö., Oguz, H., (2010). Türkiye İçin Alternatif Bir Biyoyakıt ve Silaj Bitkisi Olarak Dallı Darının (Panicum Virgatum L.) Yetiştirilme Olanaklarının Araştırılması, Tübitak Proje No: 107 O 161
Cassida, K.A., Muir, J.P., Hussey, M.A., Read, J.C., Venuto, B.C., Ocumpaugh, W.R., (2005). Biofuel component concentrations and yields of switchgrass in South Central U.S. environmental. Crop Sci. 45: 682-692
Elbersen, H.W., Christian, D.G., El Bassam, N., Saurbeck, G.,.(2002 ). Switchgrass in NW Europe. Final Report FAIR 5- CT97-3701"Switchgrass"
Öğüt, H., Oğuz, H. (2006). Üçüncü Milenyumun Yakıtı Biyodizel, Yayın No: 745 Nobel Yayın Dağıtım ISBN 975- 591-730-6 KİTAP II. Baskı 190
Schmer, M.R., Vogel, K.P. Mitchell, R.B. and Perrin, R. K. (2008). Net energy of cellulosic ethanol from switchgrass, The National Academy of Sciences of the USA, Vol. 105 No. 2, 464-469, DOI: 10.1073/pnas.0704767105

 Wikimedia Commons'ta Dallı darı ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Dallı darı ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Gaspard Bauhin veya Caspar Bauhin (Latince: Casparus Bauhinus; 17 Ocak 1560, Basel - 5 Aralık 1624, Basel), Pinax theatri botanici (1623) adlı eserinde binlerce bitkiyi tanımlayan ve onları Linnaeus'un ortaya koyduğu ikili adlandırma sisteminde yararlanacağı şekilde sınıflandıran İsviçreli bir botanikçidir. İtalyan doktor Girolamo Mercuriale'nin öğrencisiydi ve aynı zamanda insan anatomi adlandırmaları üzerinde de çalıştı.
Linnaeus, Bauhinia cins adını Gaspard ve Jean Bauhin kardeşlere ithafen verdi.

Jean ve Gaspard, Protestanlığa geçmek için memleketini terk etmek zorunda kalan Fransız doktor Jean Bauhin'in (1511-1582) oğullarıydı. Gaspard, Basel'de doğdu. 1572'den itibaren memleketinde, Padua'da, Bologna'da, Montpellier'de, Paris'te ve Tübingen'de okudu. Botanik ve anatomi alanlarında özel dersler verdi. 1581'de Basel Üniversitesi'nden tıp doktorasını aldı. 1582'de aynı üniversitede Grekçe profesörlüğüne, 1588'de ise anatomi ve botanik kürsüsüne atandı. İlerleyen zamanlarda, şehir doktoru (Almanca: Stadtarzt) ve tıp profesörü oldu; üniversite rektörlüğü ve fakülte dekanlığı yaptı. Basel Üniversitesi'nde rektör olarak görev aldığı ilk yıl 1592'ti, ardından 1611 ve 1619'da da rektörlük yaptı. İkinci rektörlük görevi sırasında, 1532'de kaybedilen 1460 özgürlüklerini belediye meclisinden geri kazanmak için uğraştı.
Yaklaşık 6.000 türü tanımlayan ve bunları sınıflandıran Pinax theatri botanici, botanik tarihinde bir dönüm noktasıdır. "Ağaçlar", "çalılar" ve "otlar" gibi geleneksel grupları içeren ve kullanım yeri gibi farklı özellikleri gruplama için kullanan (örneğin baharatların Aromata adı altında gruplanması) sınıflandırma sistemi yenilikçi değildi. Buğdaygilleri, baklagilleri ve diğer birkaç sınıfı doğru bir şekilde gruplandırmıştı. En önemli katkısı cins ve türlerin tanımlanmasındadır. Daha sonra Linnaeus tarafından da benimsenen ve kullanılmaya devam eden birçok cins adını tanıttı. Türler için, açıklamaları olabildiğince az kelimeye indirgedi; çoğu durumda tek bir kelime açıklama olarak yeterliydi ve bu durum isimlere ikili adlandırma görünümü veriyordu. Bununla birlikte, tek kelimelik açıklama, keyfi olarak seçilmiş bir ad değil, teşhis amaçlı bir açıklamaydı (örneğin, Linnaeus tarafından ortaya konulan sistemde, birçok tür adı bireyleri onurlandırmak için seçilmiştir).
Pinax Theatri Botanici'ye ek olarak Gaspard, Theatrum Botanicum adlı başka bir çalışma planladı; on iki bölüm olarak planladığı eserin üçünü bitirdi, ancak yalnızca biri, ölümünden çok sonra, 1658'da yayımlandı. Ayrıca, Pietro Andrea Mattioli'nin (1500–1577) eserlerini önemli eklemelerle düzenledi ve Basel çevresinde yetişen bitkilerin ve florasının ayrıntılı bir listesini oluşturdu. Anatomi konusundaki başlıca eseri Theatrum Anatomicum infinitis locis auctum'dur (1592).

(editör olarak), Petri Andreae Matthioli Opera Omnia, Johannes König, Basel, 1574.
Theatrum anatomicum infinitis locis auctum, ad morbos accommodatum, Basel, 1592.
Theatrum Anatomicum 24 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Frankfurt am Main, 1605.
Phytopinax seu enumeratio plantarum (Latince). Basel. Sebastian Henricpetri. 1596. 
Anatomica corporis virilis et muliebris historia, Leiden, 1597.
Animadversiones in historiam generalem plantarum (Latince). Frankfurt am Main. Melchior Hartmann. 1601. 
Prodromos theatri botanici (Latince). 1620. 
Prodromos theatri botanici (Latince). Basel. Johann König. 1671. 
Pinax theatri botanici, Basel, 1623.
Pinax theatri botanici (Latince). Basel. Johann König. 1671. 
Vivae imagines partium corporis humani (Latince). Frankfurt am Main. Matthäus Merian (I). 1640. 
Theatrum Botanicum, 1658.
Histoire des plantes de l'Europe, et des plus usitées qui viennent d'Asie, d'Afrique, & de l'Amérique […], 2 cilt, Lyon, 1671.

Joseph Pitton de Tournefort

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Bauhin, Gaspard". Encyclopædia Britannica. 3 (11. bas.). Cambridge University Press. s. 539. 

Kyoto Üniversitesi 17 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Çevrimiçi Pinax theatri botanici (1623)
Çevrimiçi Galeriler, Bilim Tarihi Koleksiyonları, Oklahoma Üniversitesi Kütüphaneleri Gaspard Bauhin'in eserlerinin ve/veya portrelerinin .jpg ve .tiff formatında yüksek çözünürlüklü görüntüleri.
Theatrum anatomicum'dan Görüntüler 24 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The College of Physicians of Philadelphia Digital Library'den
Caspari (Gaspard) Bauhini, Prodromos Theatri Botanici (1620) Archive.org'da Sayısallaştırılmış Kopya

Glisemik indeks (Gİ) karbonhidratların kandaki glukoz düzeylerine olan etkisini ölçme sistemi. Kavram Toronto Üniversitesinde hangi besinlerin diyabetliler için daha uygun olduğunu araştıran Dr. David J. Jenkins ve meslektaşlarının 1980-81 yıllarındaki çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. 

Karbon, oksijen ve hidrojen moleküllerinden oluşan ve başta merkezi sinir sistemi olmak üzere insan bedenine enerji sağlayan karbonhidratlar beyaz şeker örneğinde olduğu gibi basit, patates örneğinde olduğu gibi kompleks karbonhidratlar olarak ikiye ayrılırlar. Çeşitli besinlerdeki karbonhidrat yapıları kan şekerini farklı derecelerde yükseltmektedir. Glisemik indeksi düşük besinler bireylerin daha uzun süre tok kalmalarını sağlarken bu oranın yüksek olduğu besinler kandaki insülin miktarını hızla yükseltmekte ve bunun sonucunda da kan şekerinin hızla düşmesine neden olmakta ve kişi besin almış olmasına karşın hızla acıkmaktadır. Bu, bir yandan ani yükselen kan şekerinin vücutta depolanmasının beraberinde getirdiği yağlanma yani kilo almaya, bir yandan da durumu dengelemek isteyen pankreasın aşırı ve dengesiz çalışmayla insülin üretmesine ve sonuçta kan şekerindeki bu ani değişikliklerin yıllar içinde genetik yatkınlığı olan kişilerde diyabetin ortaya çıkmasına, hipertansiyona, damar sertliğine yol açmaktadır.

Gİ değerleri besinin miktarıyla orantılı olarak değişmekle birlikte genel olarak aşağıdaki değerlere sahiptirler:

Düşük Gİ değerli besinler glükozun daha yavaş ve düzenli salınımı sağlayacak, yüksek Gİ'ye sahip besinler kandaki glükoz düzeylerini hızla yükseltecektir.
Ancak glisemik indeks tabloları mutlak olarak görülmemesi gerektiği ifade edilmekte ve şu gerekçelerle eleştirilmektedirler:

Gİ insülin yanıtı gibi glisemik yanıtları göz önüne almamaktadır.
Besinlerin Gİ değerleri onların olgunluklarına, saklanma sürelerine, nasıl pişirildiklerine, farklı türlerine, nasıl işlemden geçirildiğine bağlı olarak değişmektedir.
Besinlerin Gİ değerleri kandaki glikoz düzeylerine, insülin direncine ve diğer faktörlere bağlı olarak kişiden kişiye hatta aynı kişi için günden güne değişebilmektedir.
Karışık öğünlerdeki Gİ değerlerini tespit etmek güçtür. Örneğin yağ ve proteinler öğünün midede daha uzun kalmasını sağlayarak besinin Gİ değerlerini düşürebilmektedir.
Gİ değerleri yalnızca 50 gramlık porsiyonlar için hesaplanmıştır.
Gıdaların Glisemik İndeksi şu faktörlere bağlı olarak değişkenlik gösterir:

Gıdaların yapısında bulunan maddelere ve miktarlarına bağlı olarak,
Besinlerin depolanma süresine bağlı olarak,
Gıdanın pişirilme süresine ve pişirilme yöntemine göre,
Yiyeceklerin hazırlanma aşamalarında görmüş olduğu işlemlere göre,
Gıdanın birlikte tüketildiği diğer gıda ve içeceklere göre,
Gıdanın tüketildiği sıcaklığına göre,
Besin maddesinin tüketilme hızına bağlı olarak,
Yiyeceklerin tazeliğine ve olgunluğuna bağlı olarak,
Gıdaların yetiştirildiği toprak ve iklim özelliklerine göre,
Besinlerin bağırsaklarda sindirilme süresine bağlı olarak,
Her bireyin bağırsak florasının farklı olmasına bağlı olarak,
Bireyin genel sağlık durumuna bağlı olarak farklılık gösterir.[1]

Wikipedia Glycemic index maddesi27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Home of Glycemic Index6 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Glycemic Index11 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Glycemic Index and GI Database6 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. University of Sydney
Gl News17 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. University of Sydney
"International table of glycemic index and glycemic load values: 2002"15 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. American Journal of Clinical Nutrition
"GI of International Foods"
Glycemic Index - Metabolic Syndrome at About.com About the glycemic index. How glycemic index can help metabolic syndrome, weight loss, diabetes and cardiovascular disease.
Alphabetic GI List 23 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alphabetic GI List

Hindistan cevizi yağı, hindistan cevizi avucundan hasat edilen olgun çekirdekten elde edilen bir yemeklik yağdır. Çeşitli uygulamalara sahiptir. Yüksek oranda doymuş yağ içermesinden dolayı oksitlenmesi yavaştır ve bu nedenle bozulma olmadan 24 °C'de altı aya kadar dayanabilmektedir. "Sağlıklı" olarak pazarlanmasına rağmen yüksek doymuş yağ (özellikle de laurik asit) oranı nedeniyle kalp hastalıkları ile ilişkilendirilmekte ve sağlığa etkileri genellikle tereyağı, donyağı ve palm yağı gibi yağlarla karşılaştırılmaktadır.

Adkins SW; Foale M and Samosir YMS (2006). Coconut revival – new possibilities for the 'tree of life'. Proceedings of the International Coconut Forum, 22–24 November 2005 (PDF). Cairns, Australia: ACIAR Proceedings. ISBN 1-86320-515-2. 15 Nisan 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 21 Eylül 2017. 
Salunkhe, D.K., J.K. Chavan, R.N. Adsule, and S.S. Kadam. (1992). World Oilseeds: Chemistry, Technology, and Utilization. Springer. 978-0-442-00112-4.

Kanola (Brassica napus), kolzanın ıslahı sonucu elde edilmiş, canlılara zararlı olarak erüsik asit ve glukosinolat içeren bir bitki türü. Yağı, bitkisinin aksine, zararlı olmadığından insanlar ve çiftlik hayvanları için gıda maddesi olarak kullanılmaktadır. Kanola yağının, tıpkı soya fasulyesi yağında olduğu gibi, gıda dışı kullanım alanları da vardır. Spot piyasalardaki fiyatının durumuna göre mum, ruj, sanayi yağları, gazete mürekkebi, biyoyakıt gibi ürünlerin üretiminde yenilenemez petrol bazlı yağların yerini alabilmektedir.
Bu çeşit ilk önce Kanada'da geliştirilmesinden dolayı ona İngilizce "Canada" ("Kanada") ve "Ola" (oil low acid - "düşük asitli yağ") sözcüklerinden türeme, "kanola" adı verilmiştir.
Kanola (Brassica napus Kanola Oleifera sp.), kışlık ve yazlık olmak üzere iki fizyolojik döneme sahip bir yağ bitkisidir. Kanola tanesinde bulunan %38-50 yağ ve %16-24 protein ile önemli bir yağ bitkisidir.
Bitkisel yağ kaynağı olarak yağlı tohumlu bitkiler olan ayçiçeği, soya, pamuk ve yer fıstığı arasında üretim açısından üçüncü sırayı almaktadır. Dünyada yıllık üretimi 22 milyon ton civarındadır. En çok üreten ülkelerden Çin 4,5, Hindistan 4,4, Kanada 2,8, Polonya 0,5, Fransa 0,47, Pakistan 0,4, Almanya 0,4, İngiltere 0,3 milyon ha ekim alanına sahiptir.
Türkiye'ye ise Balkanlardan gelen göçmenler ile kolza adı ile 1960'lı yıllarında getirilmiş ve Trakya'da ekim alanı bulmuştur. Rapiska, rapitsa, kolza isimleriyle de bilinir. Ancak kolza ürününün yağında insan sağlığına zararlı erüsik asit, küspesinde de hayvan sağlığına zararlı glukosinolat bulunması nedeniyle 1979 yılında ekimi yasaklanmıştır. 

Eskiden kolza olarak isimlendirilen çeşitlerdeki %45-50 oranındaki erüsik asit içeriği, ıslah çalışmaları ile %0 düzeyine düşürülmesi kolzanın bitkisel yağ ihtiyacı için yeniden üretime alınmasını sağlamıştır. Türkiye'de bitkisel yağ açığını kapatmak amacıyla kanola tarımının yaygınlaşması için çalışmalar sürmektedir.
Almanya gibi başta gelen AB ülkelerinde Kanola ekimi yaygın olup, yağından biyolojik dizel üretilip dizel araçlarında kullanılabilmektedir. Yeni model dizel araçlarda sorunsuz kullanılabilirken, daha eski modellerde yağın agresif olması sebebi nedeniyle hortum ve contalarında değişiklikler yapılarak modifiye edilebiliyor. Gıda sanayiinde nötr özelliği sebebinden dolayı kızartma veya konserve yağ olarak kullanılmaktadır.

Yakma yöntemi de denilen alevlemenin gelişme dönemlerine göre başarılı sonuç verdiği yabancı ot türleri arasında yer alır.

Karaciğer, sadece omurgalılarda bulunan, detoksifikasyon, protein sentezi ve sindirim için gerekli olan enzimlerin üretimi de dahil olmak üzere pek çok işleve sahip bir organdır. İnsanlarda karaciğer karın bölgesinde, diyaframın altında bulunur. Karaciğerle ilgili terimler, tıbbi literatürde genellikle Grekçe karaciğer anlamına gelen ἧπᾰρ (hêpar) sözcüğünden türeyen hepat- kökü ile başlar.
Karaciğer yaşam için gerekli olan hayati bir organdır. Karaciğer yokluğunda veya işlev yitiminde, diyalizle kısa bir süre fonksiyonları devam ettirilebilir fakat karaciğerin fonksiyonunun uzun süreli yokluğunda tek tedavi karaciğer naklidir.

Türkçede karaciğer ve ciğer kelimeleri, Farsça kökenli "karaciğer" anlamına gelen cigar veya cīgar (جگر/جيگر) sözcüklerinden alıntıdır. Orta Farsça'da yer alan yakar veya cagar kelimesinden evrilmiş bu sözcük aynı zamanda Avestaca yākarə, Sanskritçe yákr̥t (यकृत्) ile kökteştir. Tıbbi literatürde çoğunlukla kullanılan hepar (ἡπαρ) ve hepato terimleri Grekçe kökenli olup bu dilde de karaciğer anlamına gelir. Tüm bu kelimelerin ortak atasının Proto-Hint-Avrupa dilinde bulunduğu tahmin edilen *Hi̯ékʷr̥ (*i̯ékʷr̥) kelimesi olduğu varsayılır.

Embriyolojik olarak karaciğer, germ tabakalarından biri olan endodermden gelişen ön bağırsak ile mezenşimden gelişir. İnsan embriyosunda hepatik divertikül ön bağırsağın mezenşime genişlemiş endodermal bir tüpü olup dallanarak karaciğerin temellerini oluşturur. Bu divertikülün sindirim tüplerine yakın kısmı da dallanarak safra kesesini oluşturur.

Hepatoblastların bölgeye varması ile safra kanalcıkları ve karaciğer sinüsoidleri oluşarak karaciğerin ilkel mimarisi gelişmeye başlar. Karaciğer tomurcuğu kendi içinde loblara ayrılır ve umbilikal ven ductus venosus'a, vitelin ven ise portal vene dönüşür. Bunu hepatoblastların hepatositler ile safra sistemini oluşturacak epitel hücrelere farklılaşması takip eder.
Doğumda karaciğer toplam vücut ağırlığının yaklaşık %4'üne tekabül eder ve ortalama olarak 120 g ağırlığındadır. Erişkinlik döneminde karaciğer, doğumdakinin 12 ile 13 katı ağırlığına ulaşır, tekabül ettiği bu ağırlık toplam vücut ağırlığının yaklaşık %2.5 - %3,5'unu oluşturur.

Karaciğer metabolizmada önemli bir rol oynar. Glikojen depolanması, kırmızı kan hücrelerinin üretimi, plazma ve protein sentezi, hormon üretimi ve detoksifikasyon da dahil olmak üzere vücutta daha birçok alanda işlevi vardır. Karaciğer ayrıca yağ sindirimine yardımcı alkali bir sıvı olan safrayı ve safra asitlerini üretir ve bu salgıyı hepatik kanallar yoluyla safra kesesi ve oniki parmak bağırsağına yollar. Bu yüzden bu organ safra sisteminin bir parçası kabul edilir.
Organ ayrıca doku sentezi ve normal yaşamsal işlevler için gerekli olan küçük ve karmaşık moleküller de dahil olmak üzere yüksek hacimli biyokimyasal reaksiyonları düzenleyen hepatositleri içinde barındırır. Sayı farklı kaynaklarda çeşitlilik gösterse de, karaciğerin yaklaşık 500 tane işlevi olduğu düşünülmektedir.

Karaciğer, insanlarda simetrik olmayan ve dört lobu bulunan kırmızımsı kahverengi renkli bir organdır. Organ diyaframın hemen altında, karın boşluğunun sağ üst kısmında bulunur ve midenin sağ tarafını ve safra kesesini örter. Bir insan karaciğeri normalde 1,4-1,7 kg ağırlığında olup yumuşak ve üçgen şeklindedir. Karaciğer insanlarda hem en ağır iç organ, hem de en büyük bezdir. Lobüller karaciğerin fonksyonel birimleridir ve her lobül temelde milyonlarca hepatositten oluşur.
Karaciğer segmentleri, yaygın olarak kullanılan Couinaud sisteminde, fonksiyonel loblar, ana portal venin çatallanma yoluyla çapraz bir düzleme dayalı toplam sekiz segmenti kapsamaktadır.

Karaciğere, hepatik arter ve portal ven adı verilen iki büyük kan damarı bağlıdır. Karaciğerin kan arzının yaklaşık %75'i hepatik portal ven, geriye kalan %25'i ise hepatik arter ile sağlanır. Oksijen açısından ise ihtiyacının yaklaşık yarısı hepatik portal venden, diğer yarısı ise hepatik arterler tarafından karşılanmaktadır.
Portal ven kanı gastrointestinal sistemdeki organlar ile dalak ve pankreastan karaciğere taşır ve sindirilmiş besin yönünden zengindir. Hepatik arter ise abdominal aortta yer alan çölyak arterden dallanır ve oksijen yönünden zengin kanı karaciğerlere iletir.
Bu damarlar kanı, daha sonra karaciğer lobülleri içine dallanacak karaciğer sinüzoidleine taşırlar. Kılcal damarlardan sonra oksijen açısından fakirleşmiş kan, alt ana toplardamara hepatik venler yolu ile drene edilir.

Liver at the Open Directory Project.
VIRTUAL Liver - online learning resource6 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liver enzymes5 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Liver & various pathologies CAT Scans27 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - CT Cases.net

Mezoamerikan ürünleri İberya toplumuna erken dönemlerde derin etkiler yapmıştır. İspanyol İmparatorluğu ve Portekiz İmparatorluğu, 16. yüzyıldan itibaren Mezoamerika bölgeselden gelen ürünler sayesinde dönemsel kıtlık ve açlık sorununu çözmüştür. Mısır, patates, hindi, bezelye ve domates gibi ürünler binlerce yıl boyunca Mezoamerikan uygarlıkları tarafından üretilegelmiştir. Bu ürünler süreç içinde İspanyol ve Portekiz mutfağına eklenmiştir. Ek olarak Yeni Dünya'dan getirilen kahve ve şeker kamışının da etkisi büyük olmuştur. İspanya'ya benzer şekilde gelen tütün toplumsal alışkanlıkları kökten değiştirirken, kültüre, dinsel kurumlara, ekonomiye etkileri belirleyici olmuştur. 16. yüzyılda Avrupa'ya İspanya üzerinden yayılan bu ürünler devletin elindeki ekonomik gücü artırmıştır. Mezoamerika'dan gelen bu ürünleri elinde tutan İspanyol ve Portekiz ekonomileri erken dönemde önemli kazanç elde etmiştir.

Mezoamerika'dan gelen bazı ürünler temin zorluğu veya yüksek üretim maliyeti sebebiyle toplumdaki üst sınıfların zevklerine ve bütçelerine hitap eder hale gemiştir. Bunlardan birisi kakao ve çikolatadır. 1590'lı yıllara gelindeiğinde İber Yarımadasında çikolata tüketimi artmıştır. Bazı Amerikalı yerli halklar için para olarak kullanılan kakao taneleri, bazı halklar için ise dini öneme sahipti. 1620'li yıllara gelindiğinde artık ton mertebesine gelen sevkiyat sayesinde çikolata da çeşitlenmiş, tatlandırıcılar eklenerek tüketilmiştir. Mezoamerika'dan gelen bir diğer ürün şekerdi. İberya'ya daha önce Hindistan üzerinden gelmiş olan şeker, Yeni Dünya'dan gelmesye başlamasıyla daha erişilebilir olmuş, şeker kamışı hasadı için gereken köle emeği yeni faaliyet alanlarının ortaya çıkması sonucunu getirmiştir. İlk başlarda şeker tüketimi toplumsal statü sembolü olsa da zamanla alt sınıflar tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Benzer şekilde asıl kökeni Etiyopya olan kahve, Yeni Dünya'dan getirilmeye başlanınca İberya'da sıcak bir uyarıcı olarak içilmesi artmıştır. Kahveye olan ilgi o kadar artmıştır ki, 18. yüzyıla gelindiğinde kahve ithalatı çikolata ithalatını geçmiştir. Amerikalı yerli halklar tarafından sarılarak içilen ve tanrıların bir armağanı olarak değerlendirilen tütün, tüm dünyaya İspanya ve Portekiz eliyle sevk edilmeye başlandı. Pamuk ekiminin yaygınlaşmasına kadar bölgedeki en belirleyici ürün oldu.

Kristof Kolomb Yeni Dünya'ya düzenlediği tüm seferlerde mısırın varlığından bahsetmiştir. Aztekler ve Mayalar bu ürünün çeşitli türlerini ekip biçiyordu. 16. yüzyılda Avrupa'ya getirilen bu ürün, dayanıklığı ve çok farklı coğrafyalara uyum sağlamasıyla hızla yayıldı. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu tarafından benimsenmesi, Balkanlarda yaygınlaşmasını sağladı. Mısır verimli hasadı sayesinde Osmanlı ordusunun iaşesi için çok önemli bir gıda haline geldi. Bu dönemde Osmanlılara kadar yayılması İberya'da da benzer şekilde yaygınlaştığını gösterir.
Amerika yerli halkları temel gıda olarak mısır ve bezelyenin yanı sıra kabak üretmekteydi. Bu ürün de İspanyollar eliyle Avrupa'ya gelmiştir. Osmanlı kayıtlarında kabağa ilk kez 1539'da rastlanır. Kabak Osmanlılarda çok sevilmiştir.
Domates, daha çok Güney Amerika'da yaygındı ve Perulular tarafından üretiliyordu. Hernán Cortés'in fetihleri sonucunda bu sebze önce İspanya'ya sonra Avrupa'nın tamamına sunulmuş oldu. Sebze özellikle Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bölgeleri çok sevdi ve burada hızla yayıldı. Domatesli ilk yemek tariflerinin 1692 yılında Napoli'de yayınlandığı bilinir. Patates de Peru'da yaygın olarak üretiliyordu. İnka İmparatorluğunun temel gıdası olan bu sebze, İspanyollar arasında da popüler hale geldi. Yetiştirme kolaylığı sayesinde temel gıda haline geldi. O dönemlerde temel gıda olan şalgamın yerini aldı.
İspanyollar 1502 yılında Panama'da rastladıkları evcilleştirilmiş hindiyi de Avrupa'ya götürmüş, bölgede tercih edilen bir et kaynağı olmuştur.

İspanya ve Portekiz İmparatorluklarının Yeni Dünya ile ticaret tekelini elinde tutması, bu ülke ekonomilerinin güçlenmesine yol açmıştır. Avrupa pazarına yeni gelen ürünler sayesinde yeni imalat ürünleri ve sektörler ortaya çıkmıştır. İspanyol ve Portekizliler sömürge bölgelerindeki faaliyetler için köle emeğine ihtiyaç duyuyorlardı. Ancak Papalık yerlilerin köle olarak kullanılmasına karşı çıkıp bunların Hristiyanlaştırılmasını isteyince köle sorunu çözüm Afrika'da aranır. 16 ve 17. yüzyıllardaki Atlas Okyanusu'ndaki köle ticaretiyle milyonlarca Afrikalı zorla köleleştirilerek köle gemileriyle Yeni Dünya'ya getirilmiştir. İnsanlık dışı koşullarda yaşayan ve ölümleri önemsenmeyen bu kişiler Avrupa ekonomisi için Amerika topraklarının yağmalanması sürecinde kullanılmıştır. Afrika toplumuna büyük yıkıcı etkisi olan bu süreç, günümüzde bile ABD toplumunda ırk ayrımcılığının kökenini oluşturmuştur.
Ancak ilerleyen dönemlerde Yeni Dünya'daki sömürüye diğer Avrupa devletlerinin dahil olmasıyla İspanyol egemenliği sekteye uğrar. Bunun yanı sıra İspanya'nın tamamen hammadde ihracı ve işlenmiş ürün ithalatına dayalı ekonomisi, üretim ekseninde başarısız olur. Yükselen enflasyon sebebiyle yükseltilen vergiler nedeniyle tüccarlar alternatif rotalar ve yöntemler ararken İngiliz ve Fransız tüccarlar güçlenir. Ekonomi tarihinde İspanyol fiyat devrimi olarak anlatılan bu enflasyonist dönemde Yeni Dünya'dan aktarılan altın ve gümüş kaynakları yüzelli yıl gibi bir sürede fiyatların altı katına artmasına yol açmıştır.
Portekiz ve İspanya arasında 1494 yılında imzalanan ve Yeni Dünya'da hakimiyet alanlarını ayıran Tordesillas Antlaşması yürürlükte olsa da, İspanyol egemenliğindeki bölgelerde ürünleri Portekiz tacirler İspanyollardan almakta ve ticarette üstün konuma gelmekteydi. Yeni Dünya'dan gelen mısır, kabak, domates gibi yeni ürünler Avrupa çapında yaygınlaşmış, kıtada olağan hale gelen kıtlık ve açlığın önüne geçmiştir. Yeni ürünlerin kıtaya akışı Ceneviz, Venedik ve Floransa gibi ticarete dayalı kent devletlerinin güçlenmesine yol açmıştır.
Yeni Dünya'dan aktarılan muazzam zenginlikler İspanyol toplumunun hem İspanya'da hem de sömürgelerde yolsuzlaşmaya, kişisel zenginlik peşinde koşulmasına ve yozlaşmaya yol açmıştır. Monarşi üyeleri, asilzadeler, hükûmete yakın çevreler, tacirler ve memurlar hızla zenginleşirken halk yoksullaşmaya devam ediyordu.

Kolomb takası

Mide; kaslardan oluşan, genişleyebilen bir sindirim sistemi organıdır. Mide sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Mide anlamında Türkçede aşkazan sözcüğü de mevcuttur. Yemek borusu ile ince bağırsak arasında bulunur. Omurgalılar, derisidikenliler, haşaratlar ve yumuşakçalarda bulunur. Sindirimin ikinci fazında (çiğnemeyi takiben) görev yapar. Yiyeceklerin geçici olarak büyük miktarda depolandığı organdır. Rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı içinde tutabildiği gibi, maksimum 4 litre sıvı tutma kapasitesi vardır.

Midenin kardia, fundus, korpus (gövde) ve pilor olmak üzere dört bölümü vardır. Midenin ilk bölümü olan kardia yemek borusunun mideye açıldığı bölgenin ismidir; başlangıcını epitel tabakanın çok katlı yassıdan prizmatiğe döndüğü nokta oluşturur. Midenin çok küçük bir kısmı olup altıncı kostal kıkırdak seviyesinde yer alır. Fundus kardianın üstündeki kısımıdır, diyaframın sol kubbesine komşuluk eder. Genişlemeye müsaittir ve gaz, sıvı veya yemek tarafından genişletilebilir. His açısı (incisura cardialis) fundusla yemek borusu arasında bulunur. Korpus fundusla pilor arasında yer alan, organın en büyük bölümüdür. Sağ sınırına küçük kürvatür, sol sınırına büyük kürvatür adı verilir. Pilor ise antrum ve pilor kanalı olmak üzere iki kısma ayrılır. Antrumu korpustan ayıran, küçük kürvatürde incisura angularis adı verilen nokta, büyük kürvatürdeyse pilorla yemek borusu arasındaki mesafenin dörtte birine tekabül eden noktadır. Antrum pilorun daha geniş bölümü olup, antrumdan geçen sıvı pilor kanalına aktarılmaktadır. Bunun sonundaki pilorda, kalın bir sirküler kas tabakası oniki parmak bağırsağına geçişi kontrol eder. Bu kas normalde tonik olarak kasılır. Midedeki basınç pilorun direncini aşınca mideden boşalma meydana gelir; bu durum peristalsis tarafından gerçekleştirilebilir.
Midenin kas tabakası 3 kısımdan oluşmaktadır; bunun yanı sıra kas lifleri uzunlamasına, sirküler ve oblik seyirli olarak yerleşmiştir, bu diziliş midede peristaltik hareketlerin oluşmasında rol alır.

İnsan midesinin küçük eğriliği altta sağ mide arteri ve üstte sol gastrik arteri tarafından beslenir ve bu aynı zamanda kardiyak bölgeyi de besler. Büyük eğrilik altta sağ gastroepiploik arter ve üstte sol gastroepiploik arter tarafından beslenir. Midenin fundusu ve büyük eğriliğin üst kısmı da splenik arterden kaynaklanan kısa gastrik arterler tarafından beslenir.

Mide, içine giren yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel olarak parçalandığı bir yerdir. Mide içini örten ve mukoza denilen örtü dokudan sindirim sıvıları salgılanır. Midenin iç yüzeyinde yer alan epitel hücrelerin salgıladığı mukus, bikarbonat bakımından zengindir. Bu özelliğiyle midenin iç yüzeyinin aşınmasını ve mide özsuyundaki asidin bu dokulara zarar vermesini engeller.
İnsan sindirim sisteminde, bolus (çiğnenmiş yiyeceklerin küçük ve yuvarlak kütlesi) alt özofageal sfinkter yoluyla yemek borusundan mideye girer. Mide, proteazlar (pepsin gibi protein sindiren enzimler) ve bakterileri öldüren veya engelleyen ve proteazların çalışması için asidik pH 2 sağlayan hidroklorik asit salgılar.
Midede yiyecek varsa, her 20 saniyede bir dalgalar meydana getirerek sıvı ile katıyı birbirine karıştırır. Yiyecekler, mide tarafından duvarın peristaltik kas kasılmaları yoluyla çalkalanır - bolusun hacmi azalır, boluslar mide gövdesi etrafında dönerken fundus ve boluslar kimusa (kısmen sindirilmiş yiyecek) dönüşür. Kimus ince bağırsaklar tarafından emilecek seviyeye geldiyse, azar azar miktarlarda, yavaşça pilor kanalını geçerek 12 parmak bağırsağına (Duodenum) geçer.
Midedeki Gastrik sıvı ayrıca pepsinojen içerir. Hidroklorik asit bu inaktif enzim formunu aktif form olan pepsine dönüştürür. Pepsin proteinleri polipeptitlere ayırır.
Sıvıların mideyi terk etmesi katılardan daha hızlıdır ve mideyi boşaltması yaklaşık 20 dakikayı alır. Katı-sıvı karışımı materyalin mideyi terk etmesi ise yaklaşık 1.5 saati bulmaktadır.
Mide salgı yapan bir organdır. İç duvarlarında bulunan hücre ve bezler mukusun yanında birçok önemli salgılar üretir: sindirim enzimleri, hormonlar, hidroklorik asit, intrinsik faktör (B12 vitamininin ince bağırsak son kısmından emilmesi için bu faktörün varlığı şarttır).

Yiyecek mideye girdikten birkaç dakika sonra, yaklaşık 20 saniyelik aralıklarla karıştırma dalgaları oluşmaya başlar. Karıştırma dalgası, yiyeceği mide sularıyla karıştırıp yumuşatarak kimüs oluşturan benzersiz bir peristalsis türüdür. İlk karıştırma dalgaları nispeten naziktir, ancak bunları mide gövdesinden başlayıp pilora ulaştıkça gücü artan daha yoğun dalgalar izler.
Yaklaşık 30 mL kimüs tutan pilor, bir filtre görevi görerek yalnızca sıvıların ve küçük yiyecek parçacıklarının çoğunlukla, ancak tamamen değil, kapalı pilor sfinkterinden geçmesine izin verir. Gastrik boşaltım denilen süreçte, ritmik karıştırma dalgaları, pilor sfinkterinden duodenuma bir seferde yaklaşık 3 mL kimüs zorlar. Bir seferde daha fazla miktarda kimüs salınması, ince bağırsağın bunu işleme kapasitesini aşacaktır. Kimüsün geri kalanı, karıştırmaya devam ettiği mide gövdesine geri itilir. Bu işlem, bir sonraki karıştırma dalgaları duodenuma daha fazla kimus zorladığında tekrarlanır.
Gastrik boşaltım hem mide hem de duodenum tarafından düzenlenir. Duodenumda kimusun varlığı, gastrik salgıyı engelleyen reseptörleri etkinleştirir. Bu, onikiparmak bağırsağı işlemeye hazır olmadan önce mide tarafından ek kimusun salınmasını önler.

Fundus, sindirilmemiş yiyecekleri ve kimyasal sindirim süreci sırasında açığa çıkan gazları depolar. Yiyecekler, kimusla karışmadan önce bir süre midenin fundusunda kalabilir. Yiyecekler fundustayken, tükürük amilazının sindirim faaliyetleri, yiyecek asidik kimusla karışmaya başlayana kadar devam eder. Sonuçta, karıştırma dalgaları bu yiyeceği kimusla birleştirir, asiditesi tükürük amilazını inaktif hale getirir ve lingual lipazı etkinleştirir. Lingual lipaz daha sonra trigliseritleri serbest yağ asitlerine ve mono- ve digliseritlere parçalamaya başlar.
Proteinin parçalanması midede hidroklorik asit ve pepsin enziminin etkileriyle başlar.
Midenin içeriği yemek yendikten sonra iki ila dört saat içinde tamamen duodenuma boşaltılır. Farklı yiyecek türlerinin işlenmesi farklı miktarda zaman alır. Karbonhidrat bakımından zengin yiyecekler en hızlı şekilde boşalır, ardından yüksek proteinli yiyecekler gelir. Yüksek trigliserit içerikli yemekler midede en uzun süre kalır. İnce bağırsaktaki enzimler yağları yavaşça sindirdiğinden, yiyecekler duodenum yağlı kimusu işlerken midede 6 saat veya daha uzun süre kalabilir. Ancak bu, tam sindirimin genellikle baştan sona sürdüğü 24 ila 72 saatin bir kısmıdır.

İnsan sindirim sistemindeki emilim esasen ince bağırsağın bir işlevi olmasına rağmen, yine de mide astarı aracılığıyla bazı küçük moleküllerin emilimi gerçekleşir. Bunlar şunları içerir:

Vücut susuz kalmışsa su
Aspirin gibi ilaçlar
Amino asitler
Yutulan etanolün %10–20'si (örn. alkollü içeceklerden)
Kafein
Küçük bir oranda suda çözünen vitaminler (çoğu ince bağırsakta emilir)
İnsan midesinin paryetal hücreleri, B12 vitamini'nin emilimi için gerekli olan içsel faktörü üretmekten sorumludur. B12 hücresel metabolizmada kullanılır ve kırmızı kan hücrelerinin üretimi ve sinir sisteminin işleyişi için gereklidir.

Gastrit
Ülser
Reflü
Mide kanaması
Mide kanseri
Hipertrofik pilor stenozu

Mısır koçanı, mısırın ortasında yer alan, genellikle sert bir yapıya sahip parçadır. Başak çekirdeklerinin büyüdüğü kısımdır. Başak, aynı zamanda bir koçan ya da sırık olarak kabul edilir, ancak kesilene veya kulak çevresindeki bitki materyalinden çıkarılana kadar tamamen "sırık" değildir.
Bebek mısır olarak da adlandırılan genç başaklar çiğ olarak tüketilebilir, ancak bitki olgunlaştıkça koçan sertleşir ve yenilmez bir duruma gelir.
Mısır hasat edilirken, mısır koçanı başağın bir parçası olarak toplanabilir veya bunun yerine tarlada mısır stoğunun bir parçası olarak bırakılabilir.
Koçanın en iç kısmı beyazdır ve köpük plastiğine benzer bir kıvama sahiptir.

Mısır koçanın aşağıdaki şekillerde kullanım alanı bulunur:

Endüstriyel kimya sektörü için furfural kaynağı
Geviş getiren hayvanlar için yemdeki lif (düşük besin değerine rağmen)
Diğer iddia edilen kullanım alanları ise şu şekildedir:

Hayvanlar için yatak takımları - koçanlar nemi emer ve uyumlu bir yüzey sağlar
Kedi kumu yapmak için öğütülür ve yıkanır (daha sonra tekrar kurutulur)
Kaba zeminde bina yüzeylerini temizlemek için hafif bir aşındırıcı
Pipo çanakları için hammadde
Biyoyakıt olarak
Odun kömürü üretimi
Çevre dostu rodentisit (toz mısır koçanı )
Toprak düzenleyici, bahçıvanlıkta su tutucu
Sıvı ve katı atıkların güvenli bir şekilde atılması için emici ortam

Mısır koçanından kömür yapma30 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Odun gazı, benzin, dizel veya diğer yakıtlar yerine fırınlar, sobalar ve araçlar için yakıt olarak kullanılabilen bir sentez gazıdır. Üretim işlemi sırasında biyokütle veya diğer karbon içeren malzemeler, bir odun gazı jeneratörünün oksijenle sınırlı ortamında hidrojen ve karbonmonoksit üretmek için gazlaştırılır. Bu gazlar daha sonra karbondioksit, su ve ısı üretmek için oksijen bakımından zengin bir ortamda yakıt olarak yakılabilir.
Odun gazı jeneratöründen çıkan alev, Odun gazı fırın, soba ve araçlarda kullanılabilen bir yakıt gazıdır. Üretim süreci sırasında biyokütle veya ilgili karbon içeren malzemeler, yanıcı bir karışım üretmek için odun gazı jeneratörünün oksijenle sınırlı ortamında gazlaştırılır. Bazı gazlaştırıcılarda bu işlemden önce, biyokütlenin veya kömürün ilk önce kömüre dönüştürüldüğü ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar açısından zengin metan ve katranın açığa çıktığı piroliz gelir.
Neredeyse saf H2/CO karışımı olan sentez gazının tam tersine, odun gazı aynı zamanda diğer uygulamalarda kullanılmak üzere fırçalama gerektiren çeşitli organik bileşikler ("damıtıklar") içerir. Biyokütlenin türüne bağlı olarak, gaz soğudukça yoğunlaşacak çeşitli kirletici maddeler üretilir. Üretici gaz arabalara ve teknelere[1] güç sağlamak için kullanıldığında veya uzak konumlara dağıtıldığında, yoğunlaşabilecek ve karbüratörleri ve gaz hatlarını tıkayabilecek malzemeleri çıkarmak için gazı temizlemek gerekir. Otomotiv kullanımında antrasit ve kok tercih edilir çünkü bunlar en az miktarda kirlenmeye neden olur ve daha küçük, daha hafif yıkayıcıların kullanılmasına olanak tanır.

Food and Agriculture Organization of the United Nations: Wood Gas as Engine Fuel, 198625 Nisan 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Palm yağı, palmiye yağı veya hurma yağı, palmiye meyvesinden elde edilen bir yarı katı bitkisel yağdır. Gıda üretiminde, kozmetik ürünlerinde ve biyoyakıt olarak kullanılmaktadır. Palm yağı bileşenlerine palm stearini, stearik asit, linoleik asit, miristik asit, oleik asit, palmik asit dahildir.
Yağ palmiyesi olarak bilinen bitkiler Attalea, babaçu, Attalea maripa, Elaeis, Elaeis guineensis'dir. Palmiye yağı palmiye çekirdeği'nden alınır. Çekirdek kendisi palm çekirdeği yağı ve laurik asit'den oluşur.
Palm yağı üretimi, çevre üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle çevreci grupların ele aldığı konulardan biridir. Bu yağın en çok üretildiği ülkelerden olan Endonezya ve Malezya'nın çok sayıda yağmur ormanını üretim alanına dönüştürmesinden ötürü Sumatra orangutanı, Sumatra gergedanı, Borneo gergedanı, Sumatra fili, Borneo fili, Sumatra kaplanı gibi bazı canlılar nesli tükenme tehlikesi altına girmektedir.

Bitkisel yağlar listesi
Endonezya'da palmiye yağı üretimi
Malezya'da palmiye yağı üretimi

Patates cipsi, çok ince doğranmış patateslerin kırılgan hale gelene kadar yağda kızartılmasıyla oluşmuş bir yiyecektir. Temelde ürün kızartılır ve tuzlanır; ancak çeşitli baharatlarla, peynirlerle, bitkisel katkılarla ya da doğala özdeş aromalar ile hazırlanan pek çok çeşidi bulunur. Atıştırmalık bir gıdadır. Frito-Lay'in sahibi olduğu Ruffles, Lay's ve Kellogg's'un sahibi olduğu Pringles sektörün önde gelen markalarındandır.

Başlangıçta patates cipsleri sağlıksal sonuçları göz önünde bulundurulmadan kızartılıyor ve tatlandırılıyorlardı. Özellikle kızartılma işleminin sonucunda ortaya çıkan trans yağlar, tuzlama kaynaklı sodyum, şeker ve diğer katkı maddelerinin uzun vadede sağlık sorunlarına yol açabileceği kaygısı, özellikle de hazır gıdaların içeriklerinin paketlerde belirtilme zorunluluğuyla birlikte, pek çok tüketici, sağlık kuruluşu, tüketici hakları savunucuları ve hukuksal bir takım organizasyonlar tarafından dile getirilmiştir.

Patates kızartması ya da Fransız kızartması, Hint İngilizcesinde cips veya parmak cips adlarıyla anılan, batonnet ya da jülyen biçiminde kesilmiş patateslerin derin yağda kızartılmasıyla hazırlanan bir yiyecektir. Genellikle patateslerin eşit şeritler hâlinde kesilip kurutulmasının ardından fritözde kızartılmasıyla yapılır. Günümüzde önceden kesilmiş, haşlanmış ve dondurulmuş patatesler yaygın olarak kullanılmakta, ayrıca bu ürünler bazen normal ya da konveksiyonlu fırınlarda ve hava fritözü gibi cihazlarda da pişirilmektedir.
Patates kızartması, sıcak olarak yumuşak ya da çıtır bir dokuda servis edilir. Genellikle öğle veya akşam yemeğinin bir parçası olarak ya da tek başına atıştırmalık şeklinde tüketilir. Lokantalar, fast food restoranları, publar ve barların menülerinde yaygın biçimde yer alır. Çoğunlukla tuzlanarak sunulur; ketçap, sirke, mayonez, domates sosu veya farklı soslarla servis edilir. Poutine, loaded fries ve chili cheese fries gibi yemeklerde üzerine yoğun soslar eklenir. Bazı çeşitleri ise tatlı patates kullanılarak hazırlanır.

Sokak mutfağının bir buluşu olan patates kızartmasının nasıl icat edildiği tam olarak bilinememektedir. Fransız tarihçi Madeleine Ferriere'nin bilim dünyasında kabul gören iddiasına göre bu yiyecek Fransız Devrimi'nden bir süre önce Paris'teki Pont Neuf'de sokak satıcıları tarafından icat edilmiştir. Bir diğer görüş ise patates kızartmasının Belçika'nın güneyindeki Namur'da icat edildiğidir. Fakat Belçikalıların ortaya attığı bu görüş kabul görmemektedir.

Anglosaksonlar'ın french fries dediği yiyecek Türkçeye ilk olarak pomfrit şeklinde geçmiştir. Bu kullanım Almanya'daki Türkler'in Almancadaki pommes frites kullanımının Türkçeye uyarlamalarıyla ortaya çıkmıştır. 1980'li yıllarda ise pomfrit yerine patates kızartması kullanımı öne çıkmıştır.
Günümüzde ise pomfrit kullanımı tamamen terk edilmekle birlikte parmak patates ve cips deyimleri kimi zaman patates kızartması yerine kullanılmaktadır.

Yemeklerin yanında servis edildiği gibi fast food yiyeceklerle birlikte ayrıca karton kaselerle de verilir. Ancak sadece patates kızartması yenmek istenirse sadece patates kızartması satışı yapılan yerlerde özel soslar ile ikram edilir. Mayonez, ketçap gibi klasik sosların dışında çok değişik acılı ve baharatlı soslar ile de tatlandırılabilir.

Patates kızartması birçok çeşit ve sosla sunulur. Bazı örnekler şunlardır:

Poutine - peynir parçaları ve sos ile süslenmiş patates kızartmasından oluşan ve esas olarak Kanada'nın Québec eyaletiyle özdeşleşmiş bir yemek.
Yunan kızartması - feta peyniri ve domates, kırmızı soğan ve caciki gibi çeşitli malzemelerle süslenmiş patates kızartması.

Patates salatası, haşlanmış patatesten yapılan yemek.
Patates ile birlikte değişik sebzelerden yapılabilir. Çoğunlukla kızartılmış ya da pişirilmiş et yemeklerinin veya sandviçlerin yanında servis edilir.

Dünyanın değişik ülkelerinde değişik şekillerde yapılmaktadır. İlk defa Avrupa'da ortaya çıktığı, 16.yüzyılda İspanyol kaşifler aracılığıyla Yeni Dünya'da patates salatası yapılmaya başlandığı düşünülür Güney Almanya'da sirke, patates, tuz, karabiber, bitkisel yağ, hardal, sebze veya sığır eti suyu, soğan ile yapılan sevilen bir yemektir. Kuzey Almanya'da ise mayonezli yapılır. Mayonezli tarifin Almanya'da ortaya çıkıp Avrupa'ya yayıldığı, 19. yüzyılda Avrupalı yerleşimciler yoluyla Amerika kıtasına geldiği düşünülür. ABD'de patates salatası, haşlanmış patates üzerine mayonez veya yoğurt, krema ile yapılan popüler bir yiyecektir; hardal, baharat, haşlanmış yumurta, soğan ile yapılan tarifler de vardır. Türkiye'de zeytinyağı, maydanoz, nane, dereotu gibi yeşillikler ve sumak, limon, tuz ile tadlandırılarak yapılır.

Patlıcangiller (Latince: Solanaceae), Solanales takımına bağlı bir bitki familyasıdır.
Dünya çapında, özellikle tropikal ve subtropikal Amerika'da yayılışı vardır. 102 cins ve 2480 tür ile temsil edilir. Türkiye'de 12 cins ve bunlara ait 36 türü bilinmektedir. Familyada kültürü yapılan çok sayıda tür vardır. Patates (Solanum tuberosum), domates (Solanum lycopersicum), biber (Capsicum spp.), patlıcan (Solanum melongena), tütün (Nicotiana tabacum) ve altın çilek (Physalis spp.) gibi tarımsal açıdan önemli olan birçok bitki bu familyaya aittir. Ayrıca, bazı türler de dekoratif bitki olarak kullanılır. Bununla birlikte, bazı Solanaceae türlerinin toksik olduğu bilinmektedir.

Solanaceae familyasına bağlı cinsler (2022):

 Wikimedia Commons'ta Patlıcangiller ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Solanaceae ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Ada çayı (Salvia officinalis), 
çalı, otsu çok yıllık ve tek yıllık yaklaşık 1000 bitki türüyle Ballıbabagiller familyasındaki kokulu bitkilerin en büyük cinsidir.
Ballıbabagiller içinde "Salvia" Nepetoideae alt familyasındaki Mentheae kabilesinin parçasıdır.
'Ada çayı' denilen birkaç türden biri çok kullanılan iki bitkiyi kapsar: Salvia officinalis ("ada çayı") ve Salvia rosmarinus (Biberiye, eski adıyla Rosmarinus officinalis).
Cins, Eski Dünya'ya ve Amerika'ya (toplam 900'den fazla türle) dağılmıştır ve üç farklı çeşitlilik bölgesindedir: Orta Amerika ve Güney Amerika (yaklaşık 600 tür); Orta Asya ve Akdeniz (250 tür); Doğu Asya (90 tür).

30–70 cm boyunda olan bitkinin menekşe renkli çiçekleri halka dizilimlidir. Beyaz keçeli yaprakları gümüş gibi parıldar ve acımtırak, ıtırlı bir koku yayar. Bahçe ada çayı, güneşli bir yerde yetiştirilmelidir. Don olayına karşı duyarlı olduğundan kışın çam dalları ile örtülmesi doğru olur. Bir başka tür olan çayır ada çayı (Salvia pratensis), çayırlarda, bayırlarda ve meralarda yetişir. Çevresine hoş bir koku yayan mavi – menekşe renkli çiçekleri vardır.
Çayır ada çayı (Anadolu adaçayı) batı ve güney-batı Anadolu'da bol yetişir. Anadolu ada çayından "elma yağı" veya "acı elma yağı" denilen yağ da üretilir. Bu tür adaçayı da kimyasal yapı ve tedavi etkisi bakımından tıbbi (bahçe) ada çayına benzemektedir.

Ada çayı, antik çağlardan beri yılan ısırıklarının tedavisinde, kadınların doğurganlığını artırmada ve daha birçok amaçla kullanılmıştır.   Romalılar adaçayını "kutsal bitki" olarak adlandırmış ve dini ritüellerinde kullanmışlardır. Theophrastus iki farklı bitkiden söz eder: Sphakos adını verdiği yabani bir çalı ve elelisphakos adını verdiği benzer bir kültür bitkisi. Yaşlı Plinius, ikinci bitkinin Romalılar tarafından "salvia" olarak adlandırıldığını ve idrar söktürücü, cilt için lokal anestezik, kan durdurucu ve diğer amaçlarla kullanıldığını söylemiştir. Şarlman, bitkinin Orta Çağ'ın başlarında yetiştirilmesini önermiş ve Karolenj İmparatorluğu döneminde manastır bahçelerinde yetiştirilmiştir. Walafrid Strabo, Hortulus adlı şiirinde bu bitkinin hoş bir kokuya sahip olduğunu ve birçok insan rahatsızlığına iyi geldiğini yazmıştır; bitkinin adının Yunanca kökenine dönerek ona "lelifagus" adını vermiştir.
Taze fasulye, bezelye ve bakla yemeklerinde kullanılır.
Kuzey Avrupa mutfaklarında adaçayıyla salata yapılır. Avrupa mutfaklarında kızarmış patateslerin, hamurlara koyulan yağların kokulandırılmasında, salamuralarda, etlerin dinlendirilmesinde kullanılır.
Bu bitkinin çiçekleri, gargara ve adaçayı sirkesi yapmak için toplanır (bir avuç çiçek, doğal sirkenin içinde bir süre bekletilir).

Bitki yaprakları çiçeklenme öncesi, eterli yağlar oluştuktan sonra Mayıs-haziran aylarında toplanır. Etken maddelerinin doruğa ulaştığı öğlen saatlerinde toplanan yapraklar, gölgeli ve havadar bir yerde kurumaya bırakılır. İyice kuruduktan sonra ince kıyılarak hava almayan kaplarda saklanır.

Ada çayı, çok eski çağlarda da ünlü bir şifalı bitki olarak tanınırdı. 13. asırdan kalma bir dizede şöyle deniyor: "Eğer dikmişsen adaçayını bahçeye, ne gerek var ölmeye!" 
Ada çayının eski çağlarda da ne büyük bir övgü ile anıldığını, çok eski bir şifalı bitki kitabı şöyle anlatır: "Kutsal Meryem ana, Bebek İsa ile Herodes’un gazabından kaçmak zorunda kaldığında, kendisini saklamaları için çayırdaki tüm çiçeklerden yardım istemiş ama hiçbir çiçek ona yanıt vermemiş. İşte o zaman adaçayı eğilmiş ve Meryem ana sığınacak bir yer bulmuş. Onun sık ve koruyucu yapraklarının arasına girerek Herodes’un askerlerinden saklanmış ve askerler onu görmeden geçip gitmişler. Tehlike geçtikten sonra saklandığı yerden çıkan Meryem ana tatlı sesiyle ada çayına şöyle demiş: Bu andan sonra sonsuza dek insanların en çok sevdiği çiçek sen olacaksın. Seni, insanları tüm hastalıklardan koruyacak kadar güçlü kılıyorum. Bana yaptığın gibi, onları da ölümden kurtar!” İşte o zamandan beri adaçayı, insanları iyileştirmek ve onlara yardım etmek için her yıl yeniden çiçekleniyor." Aslında başka bir kaynakta  bunun güzel bir efsane olduğu ve Meryem Ana'nın kendisine sığınak olan adaçayı bitkisine, "Bundan sonra sonsuza kadar insanlığın en gözde çiçeği olacaksın. Benim için yaptığın gibi, sana insanı tüm hastalıklardan iyileştirme ve onu ölümden kurtarma gücü veriyorum" dediği bildirilmiştir.

Fenilalanin (Phe, F) beslenme açısından zaruri bir alfa-aminoasittir. Fenilalanin doğada enantiomerik (moleküllerin aynada yansıması olan optik izomeri) iki formda bulunabilir, D- ve L-fenilalanin. Yan zinciri bir benzil grubundan oluşmaktadır. Bu aminoasitin fenilalanin olarak adlandırılmasının nedeni, kimyasal yapısının, alanındaki hidrojenlerden birisinin fenil grubuyla değiştirilmesiyle olusturulmasıdır. Fenil grubundan ötürü, fenil alanin aromatik bir bileşiktir. Oda sıcaklığında beyaz ve toz şeklinde bir fiziksel bir hâli vardır.
Bu yazıda ya da bilimsel makalelerde Fenilalanin L- ya da D olarak hiçbir ön ek almayarak sadece Fenilalanin diye bahsedilmişse, burada bahsi geçen L- Fenilalanin'dir.

Fenilalanin protein ve peptitlerin yapı taşlarından biridir ve insanlar için esansiyel (yaşamsal, zorunlu) olarak adlandırılan amino asitler grubuna girmektedirler. Bu yüzden insandaki protein biyosentezinde aksaklıkların çıkmasını engellemek için besinlerle beraber yeterli miktarda vücuda alınmalıdır.
Diyette en iyi fenilalanin kaynakları yumurta, tavuk eti, karaciğer, sığır eti, süt ve soyadır. Diğer kaynaklar ise ıspanak, yapraklı sebzeler, tofu, amarant ve acı bakladır.

Fenol, benzen halkasına hidroksil bağlanmasıyla oluşan kimyasal bileşiktir. Saf hâlde, renksiz veya beyazdan hafifçe pembeye çalan renkte kristal katı şeklindedir. Tatlımsı, buruk bir kokuya sahip fenollerin tespit limiti havada 40 ppb, suda ise 1-8 ppm'dir. Suya kıyasla çok yavaş buharlaşır, suda orta dereceli bir çözünürlüğe sahiptir ve oldukça yanıcıdır.
Fenoller, aromatik halkaya bir ya da daha fazla hidroksil grubunun bağlandığı aromatik bileşiklerdir.

Zayıf asidik özelliğe sahiptir
Alkol değildir
Sulu çözeltisi FeCl3 ile mor renk verir. Bu fenolün tanınma reaksiyonudur.
Fenol, formaldehit ile polimerleşerek plastik oluşturabilir.
Fenoller ve alkoller arasında birçok açıdan benzerlik olmasına rağmen bu benzerlikler yalnızca biçimsel yöndendir. Kimyasal tepkimeleri genellikle büyük ölçüde farklıdır. Fenoller suda asit özelliği gösterirken, alkoller göstermezler. Buna karşılık fenoller ester oluşturmaları açısından alkollerle benzerler. Birçok fenol, özellikle triklorofenol (TCP) antiseptik özellik taşırlar.

Fenol'ün Kimyasal Formülü

Flavonoidler (veya biyoflavonoidler) (Latince flavus kelimesinden gelen sarı)  bitki ve mantar sekonder metabolitlerinin bir sınıfıdır.
Kimyasal olarak, flavonoidler, iki fenil halkası (A ve B) ve bir heterosiklik halkadan (C) oluşan 15 karbonlu bir iskeletin genel yapısına sahiptir. Bu karbon yapısı C6-C3-C6 olarak kısaltılabilir. IUPAC terminolojisine göre şu şekilde sınıflandırılabilirler:

flavonoidler veya biyoflavonoidler
3-fenilkromen-4-on (3-fenil-1,4- benzopirron) yapısından türetilmiş izoflavonoidler
4-fenilkumarin (4-fenil-1,2- benzopirron) yapısından türetilen neoflavonoidler
Yukarıdaki üç flavonoid sınıfının hepsi keton içeren bileşiklerdir ve bu nedenle antoksantinlerdir (flavonlar ve flavonoller). Bu sınıf ilk olarak biyoflavonoid olarak adlandırıldı. Flavonoid ve bioflavonoid terimleri, keton olmayan polihidroksi polifenol bileşiklerini tanımlamak için daha geniş bir anlamda kullanılmıştır.Flavonoid omurgasındaki üç halkaya genellikle A, B ve C halkası denir. A halkası genellikle bir floroglusinol grubu içerir.

Flavonoidler, bir amino asit olan fenilalaninin, 4-kumaroil-CoA üretmek için kullanıldığı, fenilpropanoid metabolik yolu ile sentezlenebilir.

Flavonoidler, birçok işlevi yerine getirmek için bitkilerde yaygın olarak bulunur. Flavonoidler, çiçeklenme için en önemli bitki pigmentleridir ve tozlanmaya yardımcı hayvanları çekmek için tasarlanmış yapraklarda sarı veya kırmızı-mavi pigmentleri üretir. Daha gelişmiş bitkilerde flavonoidler, UV filtrasyonu, simbiyotik azot fiksasyonu ve çiçek pigmentasyonunda rol oynar. Ayrıca kimyasal uyarıcı, fizyolojik düzenleyici ve hücre döngüsü inhibitörü olarak da işlev görebilirler. Konak bitkinin kökü tarafından salgılanan flavonoidler, bezelye, fasulye, yonca ve soya gibi baklagillerle simbiyotik ilişki kuran Rhizobia'ya yardımcı olur. Toprakta yaşayan Rhizobia, flavonoidleri algılayabilir ve bu da konak bitki tarafından, kök kıllarının deformasyonu, iyon akıları ve kök nodülünün oluşması gibi çeşitli hücresel tepkilere yol açabilen nod faktörlerinin salgılanmasını tetikler. Ek olarak, bazı flavonoidler, bitki hastalıklarına neden olan organizmalara karşı inhibitör aktiviteye sahiptir, örn. Fusarium oxysporum.

Çeşitli bitkilerden 5000'den fazla doğal olarak oluşan flavonoid karakterize edilmiştir. Kimyasal yapılarına göre sınıflandırılmışlardır ve genellikle aşağıdaki alt gruplara ayrılırlar:

Antosiyanidinler antosiyaninlerin aglikonlarıdır; flavilyum(2-fenilkromenilyum) iyon yapısını kullanırlar

Örnekler: Siyanidin, Delfinidin, Malvidin, Pelargonidin, Peonidin, Petunidin

Antoksantinler iki gruba ayrılır:

Flavanonlar

Flavanonoller

Flavan-3-oller (flavanoller), flavan-4-oller ve flavan-3,4-diolleri içerir.

Flavan-3-oller (flavanoller)
Flavan-3-ols
Örnek: Kateşin (C), Gallokatekol (GC), Epigallokateşin Gallat (Cg), Gallokateşin 3-gallat (GCg), Epikateşinler (EC), Epigallokateşin (EGC), Epikateşin 3-gallat (ECg), Epigallokateşin 3-gallat (EGCg)
Teaflavin
Örnek: Teaflavin-3-gallat, Teaflavin-3'-gallat, Teaflavin-3,3'-digallat
Thearubigin
Proantosiyanidinler, flavanollerin dimerleri, trimerleri, oligomerleri veya  polimerleridir.

İzoflavonoidler
İzoflavonlar -fenilkromen-4-one iskelet yapısındanır (2. karbon üzerinde hidroksil grubu olmadan).
Örnek: Genistein, Daidzein, Glycitein
İzoflavanlar
İzoflavandioller
İzoflavenler
Coumestanlar
Pterocarpanlar

Flavonoidler (özellikle kateşinler gibi flavonoidler) insan diyetinde en yaygın bulunan polifenolik bileşikler grubudur ve her bitkide bulunurlar. Kuersetin gibi  biyoflavonoidler olan flavonoller de her yerde bulunur, ancak daha az miktarlarda bulunurlar. Yüksek flavonoid içerikli yiyecekler arasında maydanoz, soğan, yaban mersini ve diğer yemişler, siyah çay, yeşil çay ve oolong çayı, muz, bütün narenciyeler, Ginkgo biloba, kırmızı şarap, karabuğday ve bitter çikolata (kakao içeriği %70 veya daha fazla).

Maydanoz, taze ve kurutulmuş maydanoz, flavon içerir.

Yaban Mersini Yaban mersini, antosiyanidinlerin diyet kaynağıdır.

Siyah çay zengin bir diyet flavan-3-ol kaynağıdır.

Narenciye flavonoidleri hesperidin (flavanon hesperetin glikozidi), kuersitrin, rutin (flavonol kuersetin'in iki glikozidi) ve flavon tangeritini içerir.

Flavonoidler doğal olarak kakaoda bulunur, ancak acı olabildikleri için genellikle çikolatadan, hatta bitter çikolatadan çıkarılırlar.

Fıstık kabuğu, flavonoidler dahil olmak üzere önemli polifenol içerir.

Limon suyu: mg/100g

Her ne kadar flavonoidlerin potansiyel sağlık yararları üzerine devam eden araştırmalar olsa da, ne Amerika Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) ne de Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) flavonoidler için herhangi bir sağlık iddiasını onaylamadı veya herhangi bir flavonoidi farmasötik ilaç olarak onaylamadı.

Flavonoidlerin in vitro çalışmalarda çok çeşitli biyolojik ve farmakolojik aktivitelere sahip olduğu gösterilmiştir. Örnekler arasında; anti-alerjik, anti-enflamatuar, antioksidan, anti-mikrobiyal (antibakteriyel, antifungal, ve antiviral), antikanser, ve anti-diyabet aktiviteleri. Flavonoidlerin ayrıca topoizomeraz enzimlerini inhibe ettiği ve in vitro çalışmalardaAkut lenfoblastik lösemi 1(MLL) genindeki DNA mutasyonlarını indüklediği gösterilmiştir. Bununla birlikte, yukarıdaki vakaların çoğunda in vivo veya klinik araştırma yapılmamıştır ve bu aktivitelerin insan sağlığı üzerinde herhangi bir yararlı veya zararlı etkisi olup olmadığını söylemek mümkün değildir. Daha derinlemesine araştırılan biyolojik ve farmakolojik aktiviteler aşağıda açıklanmaktadır.

Linus Pauling Enstitüsü ve Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi'nde yapılan araştırmalar, flavonoidlerin insan vücudunda (% 5'ten az) zayıf bir şekilde emildiğini, emilenlerin çoğunun hızlı bir şekilde metabolize edildiğini ve atıldığını göstermektedir. Bu bulgular flavonoidlerin ihmal edilebilir sistemik antioksidan aktiviteye sahip olduğunu ve flavonoid açısından zengin gıdaların tüketiminden sonra görülen kanın antioksidan kapasitesindeki artışın doğrudan flavonoidlerden kaynaklanmadığını, ancak flavonoid depolimerizasyonu ve atılımından kaynaklanan ürik asit üretiminden kaynaklandığını göstermektedir.

Enflamasyon, kanser, kardiyovasküler bozukluklar, diabetes mellitus ve çölyak hastalığı gibi sayısız lokal ve sistemik hastalığın olası bir kaynağı olarak gösterilmektedir.
Ön çalışmalar flavonoidlerin anti-inflamatuar mekanizmaları reaktif oksijen veya azot bileşiklerini inhibe etme yetenekleri ile etkileyebileceğini göstermektedir. Flavonoidlerin ayrıca siklooksijenaz, lipooksijenaz veya indüklenebilir nitrik oksit sentaz gibi serbest radikal üretimine katılan enzimlerin proenflamatuar aktivitesini inhibe ettiği veya bir inme sonrasında bağışıklık hücrelerinde veya beyin hücrelerinde hücre içi sinyal yollarını modifiye ettiği görüşü önerilmiştir.
Bir flavonoid sınıfı olan prosiyanidinlerin, ön araştırmada, araşidonik asit yolunun modülasyonu, gen transkripsiyonunun inhibisyonu, enflamatuar enzimlerin ekspresyonu ve aktivitesinin yanı sıra anti-enflamatuar aracıların salgılanmasını içeren anti-enflamatuar mekanizmalara sahip olduğu gösterilmiştir.

Flavonoid tüketimi ile kanserin önlenmesi/gelişmesi arasındaki ilişkiyi araştıran klinik çalışmalar, çoğu kanser türü için çelişkilidir, çünkü çoğu çalışma retrospektiftir ve küçük bir örnek boyutu kullanılmıştır. İki belirgin istisna gastrik karsinom ve sigara ile ilişkili kanserlerdir. Diyetlerle flavonoid alımı, kadınlarda mide karsinomu riskinin azalmasıyla, ve sigara içenlerde solunum yolu kanseri riskinin azalmasıyla ilişkilendirilmiştir.

Diyetle alınan flavonoidlerden etkilenmesi muhtemel olan genel insan hastalıkları üzerinde en yoğun çalışılan, kardiyovasküler hastalık araştırmaları, hastalar veya hasta olmayan kişilerde incelenen aşağıdaki mekanizmaları ortaya koymuştur:

pıhtılaşmayı, trombüs oluşumunu veya trombosit agregasyonunu inhibe eder
ateroskleroz riskini azaltır
arteriyel kan basıncını ve hipertansiyon riskini azaltır
kan damarı hücrelerinde oksidatif stresi azaltır
vasküler inflamatuar mekanizmaları onarır
endotel ve kılcal fonksiyonların iyileştirilmesi
kan lipit seviyelerini düzenler
karbonhidrat ve glikoz metabolizmasını düzenler
yaşlanma mekanizmalarını düzenler

Flavonoidlerin doğrudan antibakteriyel aktiviteye, antibiyotiklerle sinerjistik aktiviteye ve çok sayıda in vitro ve sınırlı sayıda in vivo çalışmada bakteriyel virülans faktörlerini baskılama yeteneğine sahip olduğu gösterilmiştir. Dikkate değer in vivo çalışmalar arasında, oral kursetinin kobaylarda, grup 1 kanserojen Helicobacter pylori'ye karşı koruduğu bulgusudur. Flavonoidlerin bakteriyel enfeksiyonun tedavisi için farmasötik ilaçlar olarak kullanılıp kullanılamayacağını veya diyet flavonoid alımının enfeksiyona karşı herhangi bir koruma sağlayıp sağlamadığını belirlemek için ek in vivo ve klinik araştırmalara ihtiyaç vardır.

Bitkilerdeki flavonoid sentezi, hem yüksek hem de düşük enerji radyasyonlarında açık renk spektrumları ile indüklenir. Düşük enerjili radyasyonlar fitokrom tarafından soğurulurken, yüksek enerjili radyasyonlar fitokromlara ek olarak karotenoidler, flavinler ve kriptokromlar tarafından soğurulur. Fitokrom aracılı flavonoid biyosentezinin fotomorfojenik süreci amaranthus, arpa, mısır, sorgum ve şalgamda gözlenmiştir. Kırmızı ışık flavonoid sentezini arttırır.

Son araştırmalar, genetik olarak tasarlanmış mikroorganizmalardan flavonoid moleküllerinin verimli bir şekilde üretilebildiği gösterilmiştir.

Shinoda testi
Dört parça magnezyum talaşı etanolik ekstrakta eklenir ve ardından birkaç damla doygun hidroklorik asit eklenir. Pembe veya kırmızı renk, flavonoidin varlığını gösterir. Turuncudan kırmızıya değişen renkler flavonların varlığını, kırmızıdan koyu kırmızıya değişen renkler flavonoidlerin varlığını, koyu kırmızıdan macentaya değişen renkler flavononların varlığını gösterir.

Sodyum hidroksit testi
Yaklaşık 5 mg bileşik su içinde çözülür, ısıtılır ve süzülür. Bu çözeltinin 2 ml'sine %10 sodyum hidroksit eklenir. Sarı bir renk oluşur. Seyr

Hidrofili, bir molekülün hidrojen bağları kurarak suya bağlanabilme özelliğidir. Yunanca ὕδωρ hidor (su) ve φίλος filos (arkadaşlık) sözcüklerinden türetilmiştir. Bu özelliğe sahip moleküller su ve diğer polar çözücülerde çözünebilir.
Hidrofilik bir molekül veya bir molekülün hidrofilik bir bölümü tipik olarak yük kutuplaşması gösterir ve hidrojen bağı kurma yeteneği vardır, böylece yağ ve diğer hidrofobik çözücülere kıyasla suda çözünmeye daha müsaittir. Hidrofilik ve hidrofobik moleküller polar ve apolar moleküller olarak da bilinir.
Bir ucu hidrofilik, öbür ucu hidrofobik moleküllere amfifilik veya amfipatik denir. Sabun ve deterjanlar amfifilik olmalarından dolayı hem suda hem yağda çözünebilirler, bu sayede yağlanmış bir yüzeyin temizlenmesini sağlarlar.

Hidrofobik etki
Hidrofobi
Lipofili
Lipofobi

Karotenoid bitkilerde ve bazı diğer fotosentetik mikroorganizmalarda (yosunlar, bazı mantarlar ve bazı bakterilerde) bulunan biyolojik pigmenttir. Altı yüzün üzerinde bilinen karotenoid vardır; ksantofiller ve karotenler olarak iki sınıfa ayrılır.
Karatenoidler, C40 çoklu doymamış (polyunsaturated) hidrokarbonların (karotenler) ve bunların oksitlenmiş türevlerinin (ksantofiller) bir sınıfını oluşturur. Bu bileşikler, yağa zengin bir portakal rengi-kırmızı renk verir. Ham hurma yağı en zengin bitkisel karoten kaynaklarından olup konsantrasyonu 500-700 ppm'dir. Havuca göre 15, domatese göre 300 kat daha fazla retinol eşdeğerine sahiptir. Analizler, α- ve β-karotenlerin toplam karotenoid muhtevasının yaklaşık yüzde 90'ını oluşturduğunu gösterir; geri kalanı ile δ-karoten, γ-karoten, fitofluen, fitoen, zeakaroten, likopen, neurosporen ve α- ve β-zeakarotenlerdir.
Tokoferol ve tokotrienoller ham hurma yağında 600-1000 ppm konsantrasyonunda bulunur. Ana bileşenler γ-tokotrienol (%44), α-tokoferol (%22), δ-tokotrienoldür (%12); geri kalanı ise α- ve β-tokotrienoller, γ- ve δ-tokoferollerden oluşur.

Kaea doniler ile birleşerek pigmentler oluşur
kardonile birleşirse H2O oluşur.
Karotenoidlerin pek çok fizyolojik işlevi vardır. Yapıları gereği serbest radikalleri etkili bir şekilde bertaraf ederler ve bağışıklık sistemini güçlendirirler. Epidemiyolojik çalışmalarda diyetinde ve kan plazmasında yüksek oranda beta-karoten bulunan kişilerde akciğer kanser riskinin anlamlı derecede azaldığı bulunmuştur. Öte yandan sigara kullananaların yüksek dozda beta-karoten kullanmasının kanser riski artırdığı bulunmuştur. Bir olasılıkla aşırı miktarda beta-karotenin yıkım ürünleri plazmadaki A vitaminini azaltıp, sigara dumanının neden olduğu akciğer hücrelerindeki çoğalmayı kötüleştirmektedir.
Hayvanlar karotenoidleri sentezleyemezler ve onları beslenme yoluyla elde etmek zorundadırlar. Buna rağmen bu bileşikler yaygın olarak ve genelde gösteriş amaçlı kullanılırlar. Örneğin, flamingo ve somon balıklarının pembe renkleri, istakozların kırmızı renkleri karotenoidlere bağlıdır. Karotenoidler gösteriş amaçlı kulanılırlar çünkü onların fizyolojik ve kimyasal özellikleri göz önüne alınırsa, bireysel sağlığın samimi bir göstergesidirler ve hayvanlarin kendilerine potansiyel eş bulmalarına yarar.
Aroma kimyasalları
Karotenoid yıkım ürünlerinden iyononlar, damaskonlar ve damaskenonlar, parfüm endüstrisinde yaygın olarak kullanılan kokulu maddelerdir. Hem beta-damaskenon ve beta-iyonon çiçeklerin kokusuna katkıda bulunan başlıca bileşiklerdir. Siyah çay, eski tütün, üzüm ve çoğu meyvedeki tatlı çiçek kokuları karotenoid yıkımı sonucu  oluşan aromatik bileşikledir.

En yaygın karotenoidler likopen ve A vitamininin öncülü olan β-karotendir. Bitkilerde ksantofil lutein en bol karotenoiddir. Bitkilerin yapraklarında bulunan lutein ve diğer karotenoidler bariz değildir çünkü klorofil gibi diğer pigmentler tarafından maskelenir.
Ham hurma yağının karotenoid profilini belirlemek için çeşitli analitik metotlar kullanılmaktadır. Farklı adsorbanlar ile yapılan önceki çalışmalarda kolon kromatografisi kullanıldı ve reverse-phase yüksek performanslı sıvı kromatografisinin (HPLC), karotenoidlerin yağdan ayrılmasını sağlamada pek çok avantaj sunduğu görüldü.

Çeşitli hurma yağı ekstraktlarının içerdiği karotenoid miktarı:

Karotenoid yönünden zengin bir yağ, lifleri preslenmiş hurmadan elde edilir. Bu hurma yağının bir yan ürünü olup hurma yağı değirmenlerinde yakıt olarak kullanılır. Ticari ham hurma yağından elde edilen karotenoidler, ekstraksiyon ve fraksiyonlama proseslerinde toplanır. Hurma yağı ekstraksiyonunda kullanılan çift-presleme tekniğini, Malezya'daki birçok değirmen uygulamaktadır. Çift-presleme tekniğinin tek aşamalı preslemeye göre avantajları, lifte daha az yağ kaybına yol açması, çekirdek içini daha yüksek oranda çıkarması, kafes ve vidaların daha az yıpranması ve çekirdek içi yağın ham hurma yağına daha az karışmasıdır. İkinci preslemeden elde edilen yağın karotenoid konsantrasyonu daha yüksektir. Bu, çift presleme sürecindeki ilk preslemenin (yemişin ezilmesini önlemek için) daha düşük basınçla yapılmasından ve ikinci preslemede karotenoid bakımından daha zengin bir yağın ekstrakte edilmesinden dolayı olabilir.
Karotenoidler damıtma adı verilen sınai süreçte de elde edilir. Hurma yağı normal oda temperatüründe yarı katı bir yağdır. Damıtma, hurma yağının kullanımını artırmak için uygulanır; elde edilen ürünler; sıvı yağ (olein, %70-80) ve katı yağdır (stearin, %20-30).

Richard A. Larson; Naturally Occurring Antioxidants, Boca Raton (Lewis Publishers, 1997)

Karotenoidler 12 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Carotenoid Terpenoids18 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Kokulu maddelerın öncülleri olarak karotenoidler 18 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lesitin, diğer adıyla fosfatidilkolin, genel olarak glikolipidler, trigliseridler ve fosfolipidlerden oluşan bir karışımdır. Biyokimyada lesitin saf fosfatidilcolin adı verilen fosfolipid ile eşanlamlı olarak kullanılır. Bu madde yumurta sarısından ya da soya fasulyesinden elde edilir. Lesitin Yunanca yumurta sarısı demek olan lekithos—(λεκιθος)dan gelir.
Lesitin ticari olarak yüksek derece saflıkta bulunabilmekte ve bir gıda katkı maddesi olarak yahut ilaç yapımında kullanılmaktadır.

Lesitin bütün vücut tarafından ihtiyaç duyulan bir maddedir ve hücre zarını oluşturan yapıtaşlarındandır. Hücre zarına esneklik verir. Ayrıca beynin etrafındaki koruyucu zarlar da yüksek düzeyde lesitin içerir. Yeterli beslenen bireylerde lesitin karaciğer tarafından üretilmektedir.
Bunun dışında lesitin kalın bağırsak zarının önemli bir öğesidir. Bu mukoza zarı, bağırsakları içeride bulunan bakterilerin saldırılarından korur. Ülserli kolit hastalarında bu zarda bozukluklar vardır ve zarın ihtiva ettiği lesitin düzeyinin sağlam insanlara göre çok daha az olduğu gözlemlenir.

Lesitin zehirli olmayan ve vücut tarafından tolerans gösterilen bir sürfaktanttır. Genel olarak yoğunlaştırıcı, karıştırıcı, yalıtıcı ve ilaçların etrafındaki koruyucu tabakaların yapımında kullanılır. Örneğin çikolatalarda karıştırıcı(emülgatör) olarak kullanılır ve kakao ile kakao yağının birbirinden ayrılmasını önler.
Ticari olarak genelde soya fasulyesinden elde edilir ancak ayçiçeği gibi diğer maddelere doğru bir yönelim de görülmektedir.

Lesitin ilaç yapımında çeşitli maddelerin birbirine karışımını sağlamakta kullanıldığı gibi tabletlerin etrafındaki koruyucu tabakayı oluşturmak için de kullanılır.
Lesitinin vücutta bulunan kolesterol ve trigliserit düzeylerine oldukça önemli bir etkisi olduğu bilinmektedir. Lesitinin kolesterolü düşürücü bir özelliği vardır.
Genelde kolesterolü artırdığı düşünülen yumurta aslında kolesterolü düşüren yüksek düzeyde lesitin ihtiva etmektedir ve böylelikle bir çeşit denge oluşturmaktadır.
Eczacılık teknolojisinde emülgatör olarak süspansiyon ve emülsiyon yapımında kullanılır.

Likopen, parlak kırmızı bir karotenoid pigmenttir, domates ve diğer kırmızı meyvelerde bulunur. Likopen insan vücudunda bulunan en yaygın karotenoiddir ve en güçlü karotenoid antioksidanlardan biridir. İsmi, domatesin Latince ismi olan Solanum lycopersicum'den türetilmiştir.

Likopen 8 izopren birimden meydan gelmiş bir terpendir.
Likopenin rengi onun eşlenik (konjüge) karbon çift bağlarından kaynaklanır. Her bir çift bağ elektronların bir üst enerji seviyesine çıkmaları için gereken enerjiyi azaltır, böylece molekülün gittikçe daha büyük dalga boylarında görünür ışık soğurabilmesini sağlar. Likopen görünür spektrumun çoğunu soğurduğu için kırmızı görünür.
Likopen yükseltgenirse (oksitlenirse) karbon atomları arasındaki çift bağlar parçalanır, molekül daha küçük parçalara bölünür, bunların her biri bir oksijen atomuyla çift bağ kurmuş olur. Bu C=O bağları da ışığı soğursalar da soğurdukları ışığın dalga boyu bu moleküllerin renkli görünmesi için yeterli değildir. Likopen indirgendiği zaman da benzer bir sonuç olur, indirgenme sonucu çift bağlar tek bağa dönüştüğü için görünür ışığı soğuramaz.

Likopeni yüksek meyve ve sebzeler arasında domates, karpuz, pembe greyfurt, pembe guava ve kuşburnu bulunur.
Domatesin pişirilmesi sonucu kullanılabilir likopen oranı artar. Likopen suda çözünmediği için ve bitkisel liflere bağlı durumda olduğu için domatesin yemek için hazırlanması (parçalanması, yağ ile karıştırılması, pişirilmesi) likopenin vücut tarafından kullanılabilirliğini artırır. Likopen yağda çözündüğü için yağ onun sindirim sistemi tarafından emilmesini büyük ölçüde artırır.

Likopen tekli (singlet) oksijeni etkisiz kılan en güçlü karotenoiddir. Mor ötesi ışınların meydana getirdiği tekli oksijen deri yaşlanmasının başlıca nedenidir.
Likopenin sık kullanımının kalp damar hastalığı, kanser (özellikle prostat kanseri), diyabet, osteoporoz ve hatta erkeklerde kısırlık riskini azalttığı yönünde bulgular vardır.  Likopen özofagus, kolorektal ve ağız kanseri riskinde azalmayla ilgili olabilir.

Likopenin doğada yaygın olarak bulunmasından dolayı bir gıda boyası olarak kullanılmasına izin verilmiştir.
Likopen suda çözünmez ve çoğu porlu malzemeyi ve çoğu plastiği hemen boyar. Domates lekesi çoğu kumaştan kolaylıkla çıkartılabilse de (eğer leke yeni olmuşsa), likopen plastiklerin içine geçişir ve bu yüzden sabun veya deterjanla çıkartılamaz (ama çamaşır suyu likopeni yok eder). Plastikler özellikle daha evvel ısıtılmış, çizilmiş, yağlanmış ve oyulmuşlarsa (asit etkisiyle), lekelenmeye çok müsaittirler.

Gerster, H. The potential role of lycopene for human health. J. Amer. Coll. Nutr. 16: 109-126, 1997 (İngilizce)
Stahl, W. and Sies, H. lycopene: a biologically important carotenoid for humans? Arch. Biochem. Biophys. 336: 1-9, 1996 (İngilizce)

Likopen prostat kanserli hastalara faydalı olabilir 1 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Likopen ve çeşitli kanserler üzerine çalışmaların bir değerlendirmesi 1999'da Journal of the National Cancer Institute de basılmış. (İngilizce)
Karotenoid Terpenoidler18 Eylül 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(İngilizce)
Korunma için Likopen  (Prostate Kanser Vakfı) (İngilizce)
Resmi Likopen sitesi (İngilizce)

Lipofili veya lipofiliklik (Yunanca "yağ" ve " φίλος "dostça" kelimelerinden türetilmiştir), kimyasal bir bileşiğin yağlarda, lipitlerde ve heksan ya da toluen gibi polar olmayan çözücülerde çözünme kabiliyetini ifade eder. Bu tür polar olmayan çözücüler lipofiliktir ("yağ seven" olarak tercüme edilmiştir) ve "benzer benzerde çözünür" aksiyomu genellikle doğrudur. Bu nedenle lipofilik maddeler diğer lipofilik maddelerde çözülme eğilimindedir, fakat hidrofilik ("su seven") maddeler suda ve diğer hidrofilik maddelerde çözülme eğilimindedir.
Lipofili, hidrofobi ve kutupsallık, terimleri sıklıkla birbirlerinin yerine kullanıldığı için, London dağılma kuvvetine katılım eğilimi aynı olabilir. Bununla birlikte, "lipofilik" ve " hidrofobik" terimleri, hidrofobik olan ancak lipofilik olmayan silikonlar ve florokarbonlarla görülebileceği gibi eşanlamlı değildir.

Hidrokarbon bazlı yüzey aktif maddeler, amfifilik (veya amfipatik), maddelerdir; hidrofilik, su etkileşimli bir "uç" veya "baş grubu" ve uzun bir grup hidrokarbon fragmanından oluşan "kuyruk"tan oluşur. Düşük yüzey enerjili yüzeylerde toplanır, Hava-su arayüzünü (yüzey gerilimini) düşürür ve su ile karışmayan damlacıkların yüzeyleri dahil olmak üzere yağ/su emülsiyonlarında yüzeyler arası gerilimi düşürür. Bu yüzeylerde doğal olarak kendilerini kafa grubu suda ve kuyrukları su dışına çıkacak (su-hava arayüzünde olduğu gibi) veya yapışacak şekilde yönlendirirler veya suya karışmayan fazda çözünürler (emülsifiye yağ damlacığında olduğu gibi). Her iki yapılandırmada da baş grupları suyla güçlü bir şekilde etkileşime girerken kuyruklar suyla temastan kaçınır. Sürfaktan molekülleri ayrıca, kafa gruplarının yapışıp uçları birbirine yapışmış miseller halinde suda birikir. Miseller, hidrofobik merkezlerine yağlı maddeler çeker; kişisel temizlik ve çamaşır yıkamak için kullanılan sabun ve deterjanların temel etkisi bu şekildedir. Miseller ayrıca, yağ bileşenlerinin (büyük ölçüde yağ asitleri ve 2-monogliseritleri) emilimine yol açan ilk adımda, yağlı maddelerin ince bağırsak yüzeyinde taşınması için biyolojik olarak önemlidir.
Hücre zarları esas olarak iki uzun alkil kuyruğuna bağlanmış yüksek su etkileşimli, iyonik fosfat kafa gruplarına sahip moleküller olan fosfolipidlerden oluşan iki katmanlı yapılardır.
Fakat, florosürfaktanlar amfifilik veya deterjan değildir çünkü florokarbonlar lipofilik değildir.
Güneşten koruyucularda sıkça kullanılan yaygın bir kozmetik bileşen olan oksibenzon özellikle nüfuz edicidir, çünkü çok lipofilik değildir.  İdrar atılımlarında ölçülene göre bir topikal güneş koruyucu uygulamasından sonra% 0.4 ila% 8.7 oksibenzon absorbe edilebilir.

Lipofobi
Hidrofili
Hidrofobi
Lipofilik bakteri
Mikroemülsiyon
ITIES
İyonik bölüm diyagramı

Progesterone (P4), insanların ve diğer türlerin âdet döngüsü, hamilelik ve embriyogenezinde yer alan endojen steroid ve progestojen cinsiyet hormonudur. Progestojenler adı verilen bir grup steroid hormona aittir ve vücuttaki ana progestojendir. Progesteronun vücutta çeşitli önemli işlevleri vardır. Aynı zamanda cinsiyet hormanları ve kortikosteroidler de dâhil olmak üzere diğer endojen steroidlerin üretiminde önemli bir metabolik ara maddedir ve bir nörosteroid olarak beyin fonksiyonunda önemli rol oynar.
Doğal bir hormon olan progesteron, doğum kontrolü için östrojen ile kombinasyon hâlinde, rahim veya rahim ağzı kanseri riskini azaltmak için, hormon replasman tedavisinde ve kadınlaştırıcı hormon tedavisinde olduğu gibi bir ilaç olarak da kullanılır. İlk kez 1934'te reçete edilmiştir.

Diğer steroidler gibi, progesteron da birbirine bağlı dört halkalı hidrokarbondan oluşur. Progesteronda keton, metil ve oksijenlenmiş fonksiyonel gruplar bulunur. Diğer steroid hormonlar gibi, polar fonksiyonel grupların yokluğundan dolayı hidrofobiktir.

Progesteron, diğer steroid hormonlar gibi, bir kolesterol türevi olan pregnenolondan sentezlenir. Bu dönüşüm iki aşamada gerçekleşir. 3-hidroksil grubu bir keto grubuna dönüşür ve çift bağ C-4'ten C-5'e geçer.

Progesteron, bir mineralokortikoid olan aldosteronun öncülüdür. Ayrıca, başka bir doğal progesteron olan 17-hidroksiprogesterona dönüştükten sonra, kortizol ve androstendion de ondan kaynaklanır. Andostendion'den testosteron, estron ve estradiol oluşur.
Pregnenolon ve progesteron maya tarafından da sentezlenebilir.

Progesteron hormonunun esas işlevi, meydana gelebilecek hamilelik için kadının rahmini hazırlamak ve gebelik gerçekleşmiş ise hamileliğin sürdürülmesini sağlamaktır. Progesteron hormonu, plasenta ve böbrek üstü bezinden salınır. Gebelikte plasentanın oluşmasıyla birlikte plasenta da progesteron üretmeye başlar. Kanda mevcut olan protein miktarına göre dengelenir. Progesteron ve östrojen hormonu beraber çalışmaktadır. Bu sayede döllenmiş olan yumurtanın rahim iç tabakası olan endometriuma yerleşmesine yardımcı olur. Bununla beraber progesteron hormonu yarattığı etki ile birlikte düşükleri engellemektedir. Doğumun gerçeklemesiyle beraber oldukça önemli bir progesteron kaynağı olan plasenta yani bebeğin eşi çıktığında, gebelik dönemi boyunca mevcut olan progesteron salgılanmasında düşüş meydana gelir.

Progesteronun üretildiği yerler, adrenal bezler, eşeysel bezler (özellikle ovülasyondan sonra corpus luteumda), beyin ve, gebelik sırasında, plasentadır. İnsanlarda gebelik sırasında artan miktarda progesteron üretilir. Bu progesteronun kaynağı başta koriyonik gonadotropinler (hCG) tarafından yok olması engellemiş olan corpus luteumdur. Corpus luteum, gebeliğin ilk 8 haftasında en çok progesteron üretilen yerdir. Hamileliğin 8. ve 12. haftaları arasında plasentada ve corpus luteumda üretilen progesteron miktarları birbirine yakındır. Hamileliğin 12. haftasından sonra en çok progesteron üretimi plasentada olur. Plasenta, hammadde olarak anne kaynaklı kolesterol kullanır, üretilen progesteronun büyük bir kısmı annenin kan dolaşımına girer ama bir kısmı fetal dolaşıma girip orada fetal kortikosteroid üretimi için kullanılır. Gebeliğin sonuna doğru plasenta günde 250 mg progesteron üretir.

Rahim ve rahim ağzı kanserlerinde hormonal tedavi yöntemlerinde kullanılır. Rahim kanserinde progesteron hormonu kullanılarak %9-40 oranında başarı sağlanmıştır.

Otlar, tıbbi amaçları olan, yiyecekleri veya garnitürleri tatmak ve süslemek için kullanılan, tuzlu veya aromatik özelliklere sahip bitkilerdir; makro besinler için tüketilen sebzeler ve diğer bitkiler hariçtir. Mutfak kullanımı tipik olarak otları baharatlardan ayırır. Otlar genellikle bir bitkinin yapraklı yeşil veya çiçek açan kısımlarını belirtir (taze veya kurutulmuş), baharatlar ise genellikle tohumlar, peridermis, kökler ve meyveler dahil olmak üzere bitkinin diğer kısımlarından kurutulur ve üretilir.
Otlar mutfak, şifalı bitki ve bazı durumlarda manevi dahil olmak üzere çeşitli kullanımlara sahiptir. Ot teriminin genel kullanımı, mutfak bitkileri ve tıbbi bitkileri arasında farklılık gösterir; tıbbi veya manevi kullanımda bitkinin herhangi bir kısmı, yapraklar, kökler, çiçekler, tohumlar, kök kabuğu, iç kabuk (demet kambiyumu), reçine ve perikarp dahil olmak üzere otlar olarak kabul edilebilir. Botanikte, "bitki" kelimesi, "otsu bitki" ile eşanlamlı olarak kullanılır.

Ot "kendiliğinden yetişen küçük bitki, özellikle şifalı bitki" [ Uygurca (1000 yılından önce) ]

Otsu bitki
Çimen
Otlak
Herbisit

Polifenoller her molekülde birden fazla fenol grubunun bulunduğu bileşiklerdir. Polifenoller genelde bitkilerde bulunur ve bitkilerin renklenmelerinden, örneğin sonbahardaki yaprak renklerinden sorumludurlar. Antioksidan özelliklerinden dolayı insan sağlığına muhtemel faydaları vardır. Antioksidan polifenollerin oksidatif stresi (reaktif oksijen ile meydana gelen stres) azaltmalarindan dolayı kardiyovasküler hastalık ve kanser risklerini de azalttığına dair bulgular vardır. Bu bileşiklerin Alzheimer hastalığının başlangıcını da geciktirdiği gösterilmiştir.

Önemli oranda polifenol içeren bıtkiler arasında kuş üzümü, böğürtlen, ahududu, çilek, baklagiller, yerba mate (paraguay çayı), yer fıstığı, yeşil çay, asitsiz zeytinyağı, kakao, erik, armut, kiraz, nar, üzüm, elma, portakal gibi meyveler ile brokoli, lahana, maydanoz, soğan gibi sebzeler sayılabilir. Arı sütü, bal ve polen ile her türlü hububat da alternatif polifenol kaynağıdır.
Bitkilerin dışında en yoğun ve bol miktarda polifenol, hümik asitlerde bulunmaktadır.

Polifenoller antioksidan olarak insan vücudundaki çeşitli nedenlerle oluşmuş serbest radikalleri temizleme kabiliyetine sahiptirler. Ayrıca, ağır ve radyoaktif metalleri şelatlama konusunda polifenoller oldukça etkilidirler. Diğer deyişle polifenoller çeşitli reaktif oksijen türlerini hücrelerden uzaklaştırarak metabolizmayı zinde tutarlar. Reaktif oksijen türleri olarak serbest oksijen, peroksinitrit ve hidrojen peroksit sayılabilir. Reaktif oksijen türlerini bertaraf etmek insan için birçok fayda saylayabilmektedir. Zira bu türler iyon taşıma sistemini seferber ederek oksidatif sinyallemede rol oynamaktadırlar.
Hemostaz (kan kaybının önlenmesi ve kanamanın durdurulması) üzerine polifenollerin etkileri çalışılmıştır. Polifenollerin 100–300 mg/kg ca (canlı ağırlık) doz seviyesinde kanama zamanı, pıhtılaşma zamanı, trombin zamanı, protrombin zamanı, kaolin ve sefalin pıhtılaşma zamanı, öglobulin pıhtı lizis zamanı (fibrinolitik sistemin hareketinin ölçülmesi), fibrinojen konsantrasyonu, trombosit sayısı veya ADP indüklemeli trombosit kümeleşmesi üzerine etkileri tespit edilmiştir. Polifenoller reaktif oksijen türlerini kontrol alarak, enflamasyon önleyici konumları boyunca endotel sağlığı geliştirmeye yardımcı olmaktadırlar.

Koroner arter hastalığı gibi enflamasyonlu hastalıklarda azalmaya neden olmaktadır.
Çay polifenolleri (gallik asitler), iltihaplanma problemlerine neden olan reaktif oksijen türlerini azaltmada önemli rol oynamaktadır.
Bitkiler tarafından üretilen bir antibiyotik olan resveratrol gibi bazı polifenol antioksidanları, tümör oluşumu ve gelişimini önlemektedir.
Polifenollerin yaşlanmayı yavaşlatıcı özelliği yanı sıra derideki kırışıklıkları da giderdiği tespit edilmiştir.
Polifenoller birçok deri üstü ve deri altı hastalıkları (kıl dönmesi gibi) tedavisinde kullanılmaktadır.

Porter, kahverengi malt kullanılarak üretilen ve Londra'da geliştirilen ale türü siyah bir bira çeşididir. Biraya koyu rengini veren şey ise üretiminde kullanılan koyu renkli arpa maltıdır. Bugün arpa maltının yanı sıra çikolata maltı da sıklıkla kullanılmaktadır. Ayrıca pek çok üretici daha farklı ve özgün bir tat yaratabilmek için bal, bal kabağı, vanilya ve erik gibi içerikler de kullanmaktadır.

Porter terimi ilk olarak 18. yüzyılda kayıtlara geçmiştir. Her ne kadar 1721'de porter tipi biralardan bahsedilse de detaylı bir tanımlama henüz yapılmamıştır. Ancak o yıllarda Londra'da üretilen porter tipi biraların, günümüzdeki örneklerinden daha sert olduğu bilinmektedir.
Porter, ilk olarak Londra civarında şekillenmiştir. Buna karşın kısa bir süre sonra, 1776 yılında İrlanda'da ilk porter üretilmiştir.
1802 yılında John Feltham tarafından porter tipi biraların tarihi hakkında bir tasvir oluşturularak, ardından yazılacak yazılar için de bir dayanak noktası oluşturulmuştur.
1860'larda insanların porter ilgisi azalmaya başlayınca üretimler daha hafif ve düşük alkollü bir şekilde devam ettirilmiştir. 1890'larda ise bazı fabrikalar porter üretimini durdurmuş, bazıları üretim hacimlerini düşürmüş, bazılarıysa yollarına stout üreterek devam etmiştir.
1900'lere gelindiğinde ise yaşanan dünya savaşlarının getirmiş olduğu tarımsal sıkıntılar üreticileri daha da zor bir duruma sokmuştur.
Porter tipi biraların tekrar popüler hale gelmesi ise 1978 yılında Penrhos'un üretimiyle başlar. Kısa bir süre sonra Timothy Taylor tarafından da iyi bir porter üretilir ve porter tipi biralar tekrar yükselişe geçer.
Günümüzde ise Fuller's tarafından üretilen ve Türkiye'ye de ihraç edilen London Porter, uluslararası bira festivallerinde pek çok kez ödül almıştır.

Tarihi 19. yüzyıla dayanmaktadır. Baltik porter, tipik olarak sert ve tatlı bir biradır. Alt fermantasyon yoluyla üretilmelerine rağmen karakter olarak lager biralara da benzerler. Çok az miktarda da olsa üst fermantasyon yoluyla üretilen örnekleri de vardır. Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Çekya, Polonya, Rusya, Ukrayna, Danimarka, İsveç ve ABD'de üretilir.

Türdeşleri gibi alt fermantasyon yoluyla üretilen ekstra sert porter biralardır. Alkol oranları minimum %7,50 civarında olup ağır bir malt karakterine sahiptirler.

Porter ve stoutun tarihsel gelişimi iç içedir. Stout terimi, farklı porter tiplerini betimlemek için kullanılan extra porter, double porter ve stout porter terimlerinden stout porter'ın zamanla kısaltılarak yalnızca stout olarak bira literatürüne girmesiyle oluşmuştur.
Porter ile stout arasında pek çok farklılık bulunmaktadır. En önemli fark, yapılış itibarıyla kullanılan maltlardan oluşmaktadır. Porter yapımında öncelikli olarak maltlaştırılmış koyu renkli arpa kullanılırken, stoutta maltlaştırılmamış kavrulmuş arpa kullanılır. Stoutlara kahvemsi aroma veren içerik de budur. Bunun yanı sıra porter, stouta göre daha düşük alkollü ve daha düşük gövdeli olma eğilimindedir.

Türkiye porter tipi biralarla 2000'li yıllarda tanışmıştır. Bazı şirketler tarafından ithal edilen porter'lar Türk bira piyasasına girerek tüketicinin beğenisine sunulmuştur.
2014 yılında ise Muğla kökenli küçük bir şirket olan Atak Biracılık tarafından Gara Guzu markası, Black Malt Ale serisiyle porter üretimine başlanmıştır.

Stout

Porter (Top 50) 28 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Baltik Porter (Top 50)4 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Imperial Porter (Top 50) 3 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kimyada radikaller (çoğu zaman serbest radikal olarak değinilir) eşleşmemiş elektronu olan atom, molekül veya iyonlardır. Bu eşleşmemiş elektronlar genelde son derece reaktiftir. Radikaller, yanma, atmosfer kimyası, polimerleşme, plazma kimyası, biyokimya ve pek çok başka kimyasal süreçte önemli rol oynar. Örneğin, insan fizyolojisinde, süperoksit ve azot oksit, damar tonusu gibi pek çok biyolojik süreci düzenler. Radikal ve serbest radikal terimleri genelde eşanlamlı kullanılmakla beraber, bir radikal bir çözelti kafesi içinde hapsolmuş veya başka bir moleküle bağlanmış durumda olabilir. 1900'de Michigan Üniversitesi'nde Moses Gomberg tarafından betimlenen trifenilmetil radikali, ilk tespit edilmiş organik serbest radikal olmuştur.
Tarihsel olarak radikal terimi bir moleküle ekli olan ve kimyasal tepkimede değişmeyen kısımları için kullanılırdı. Günümüzde bunlar için fonksiyonel grup terimi kullanılmaktadır. Örneğin, metil alkolün bir metil radikali ve bir hidroksil radikalinden oluştuğu söylenirdi. Modern kimyada anlaşıldığı şekliyle bunlar radikal değildir çünkü birbirlerine kovalent olarak bağlıdırlar ve eşleşmemiş reaktif elektronları yoktur. Ancak, eğer metil alkol yüksek enerjili elektronlar ile parçalanırsa, kütle spektrometrisi ile metil ve hidroksil radikallerinin meydana geldiği görülebilir.

Kimyasal denklemleri yazarken serbest radikaller genelde atom sembolü veya moleküler formülün sağ üstüne bir nokta koyarak belirtilir:

  
    
      
        
          
            C
            l
          
          
            2
          
        
        
        
          
            →
            
              u
              .
              v
              .
            
          
        
        
        
          
            C
            l
          
          ⋅
        
        +
        
          
            C
            l
          
          ⋅
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {Cl} _{2}\;{\xrightarrow {u.v.}}\;{\mathrm {Cl} \cdot }+{\mathrm {Cl} \cdot }}
  

Klor gazı morötesi tarafından parçalanarak atomik klor radikalleri oluşturur.
Radikal reaksiyon mekanizmalarında tek elektronların hareketini göstermek için tek uçlu oklar kullanılır:

Kırılan bir bağın homolitik kesilmesi 'balık oltası' ok ile gösterilir, iki elektronun hareketini göstermek için kullanılan eğri oktan farklı tutmak için. Kopan bağın ikinci elektronu da hareket eder ve saldıran radikal elektronu ile eşleşir; bu hareket özel olarak olarak gösterilmez.
Kimyada, serbest radikaller radikal eklemesi ve radikal substitusyonunda reaktif araürün olarak yer alırlar. Serbest radikaller içeren zincirleme tepkimeler genelde üç ayrı sürece ayrılırlar: başlama, yayılma ve sonlanma. 

Başlama tepkimeleri serbest radikal sayısında net bir artış olmasına neden olan tepkimelerdir. Bunlar, yukarıda gösterilen Tepkime 1'deki gibi, kararlı moleküllerden serbest radikallerin oluşması veya serbest radikalin kararlı moleküllerle tepkiyerek daha çok serbest radikaller oluşturması olabilir.
Yayılma tepkimeleri, serbest radikallerin yer aldığı ama serbest radikal sayısının değişmediği tepkimelerdir.
Sonlanma tepkimeleri serbest radikal sayısında net bir azalma olan tepkimelerdir. Tipik olarak iki serbest radikal birleşerek daha kararlı bir molekül oluştururlar, örneğin: 2Cl·→ Cl2
Radikallerin oluşumu kovalent bağların homolitik olarak kopması yoluyla olabilir, bu süreç önemli miktarda enerji gerektirir. Örneğin, H2'nin 2H· olarak ayrışmasının ΔH° değeri +435 kJ/mol'dür, Cl2'nin 2Cl· olarak ayrışmasının ΔH° değeri ise +243 kJ/mol'dür. Bu homolitik bağ ayrışma enerjisi olarak olarak bilinir ve genelde DH° sembolü ile gösterilir. Kovalent bağlı iki atomun bağ enerjisi tüm molekülün yapısına bağlıdır, sadece o iki atoma bağlı değildir. Oluşması için daha çok enerji gerektiren radikaller, daha az enerji gerektirenlere kıyasla daha az kararlıdır. Homolitik bağ kesilmesi benzer elektronegatifliğe sahip iki atom arasında daha sık olur. Organik kimyada bu genelde peroksitlerdeki O-O bağı ve O-N bağıdır.
Ancak, yayılma aşaması çok ekzotermiktir. Çoğu radikal türü yüksüz olmakla beraber radikal iyonlar mevcuttur.
Radikaller ayrıca bir atom veya molekülün tek elektronlu yükseltgenme veya indirgenmesi ile oluşabilir. Bunun bir örneği, elektron taşıma zinciri tarafından süperoksit oluşmasıdır. Organometalik kimyada yapılan ilk araştırmalar, özellikle F. A. Paneth ve K. Hahnfeld'ın 1930'lardaki çalışmaları, bağların heterolitik fisyonunu ve bunun mekanizmasının radikal temelli olduğunu göstermiştir.

Uzun ömürlü radikaller iki kategoriye ayrılırlar

Kararlı radikaller
Kararlı radikalin en iyi örneği moleküler dioksijen O2'dir. Organik radikaller eğer konjüge π systemi içinde yer alırlarsa uzun ömürlü olabilirler, α-tokoferol (E vitamini) türevi radikalde olduğu gibi. Tiazil radikallerinin yüzlerce bilinen örneği dikkate değer derecede kinetik ve termodinamik stabilite göstermesine karşın ve çok sınırlı derecede π rezonans stabilizasyonu gösterir.
Kalıcı radikaller
Kalıcı (persistent) radikal bileşiklerin uzun ömürlülüğünün nedeni, radikal merkez etrafındaki sterik kalabalıktır, bu yüzden radikalin başka bir molekülle tepkimesi zordur. Bunun örnekleri Gomberg'in trifenil radikali, Fremy'nin tuzu (Potasyum nitrosodisülfonat, (KSO3)2NO·), nitroksitler (genel formül R2NO·; örneğin TEMPO, verdazil'ler, nitronil nitroksitler, azefenilenil'ler), perklorofenylmetil radikal türevleri ve tris(2,4,6)-triklorofenylmetil radikali). En uzun ömürlü serbest radikal melanin'dir, milyonlarca yıl sürebilir. Kalıcı radikaller yanma sırasında büyük miktarda oluşurlar. Yanma sonucu havaya yayılan mikroskopik taneciklerin bu yolla meydana getirdiği oksidatif stresin kardiopülmoner hastalıklara ve muhtemelen kansere neden olabileceği önerilmiştir.
Diradikal'ler iki radikal merkezli moleküllerdir. Bir molekülde birden çok radikal merkezi bulunabilir. Moleküler oksijen doğal olarak (örneğin atmosferdeki oksijen olarak) bir diradikal olarak bulunmaktadır (taban durumunda triplet oksijen olarak). Atmosferik oksijenin yüksek reaktivitesi kısmen onun diradikal halinden kaynaklanmaktadır (gerçi dioksijenin radikal olmayan halleri aslında daha az kararlıdır). Atmosferik oksijenin triplet-halli gerçek bir radikal olması onun paramanyetik karakterine neden olur, bu da kolaylıkla gösterilebilir, örneğin oksijenin bir mıknatıs tarafından çekilmesiyle. (Ancak paramanyetizma radikal olmayı gerektirmez).

Radikal alkil ara ürünlerin stabilizasyonu için kıstaslar karbokatyonların kıstaslarına benzer: serbest radikal merkez ne kadar substitüe ise o kadar daha kararlıdır. Bu özellik, tepkimelerini etkiler: üçüncül radikal (R3C·) oluşumu ikincil (R2HC·) veya birincil (RH2C·) radikal oluşumundan daha tercihlidir. Ancak, fonksiyonel grupların yanındaki radikaller (karbonil, nitril ve eter gibi) tertiyer (üçüncül) alkil radikallerden daha kararlıdır.
Radikaller çift bağlara saldırır, ama benzeri iyonlardan farklı olarak, elektrostatik etkileşimlerden fazla etkilenmezler. Örneğin, nükleofilik iyonların α,β-doymamış bileşiklerle (C=C-C=O) olan raktivitesi, oksijenin elektron çekici etkisi tarafından yönlenir, bunun sonucu olarak karbonil karbonu üzerinde kısmî bir artı yük oluşur. İyonik durumda iki reaksiyon gözlemlenir: karbonil grubuna saldırı sonucu karbonile doğrudan bir ekleme olur veya konjüge ekleme yoluyla vinil grubuna saldırı olur ve her iki durumda da nükleofil üzerindeki yük oksijen tarafından alınır. Radikaller çift bağa hızla eklenirler ve meydana gelen α-radikal karbonil göreli olarak kararlıdır; başka bir molekülle birleşebilir veya oksitlenebilir. Buna rağmen, radikallerin elektrofilik/nötrofilik karakteri çeşitli şartlarda gösterilmiştir (örneğin, maleik anhidrit (elektrofilik) ve stirenin (az nükleofilik) kopolimerizasyonundaki dönüşüm eğilimi)
İntramoleküler tepkimelerde, radikalin aşırı reaktivitesine rağmen ince kontrol mümkündür. Radikaller en yakın reaktif konuma en kolaylıkla saldırır. Dolayısıyla, seçenek olan durumlarda, 5 üyeli halkalar en tercihli ürün olur: dört üyeli halkalar fazla gergindir, zincir üzerinde aralarında dörtten fazla atom olan karbonlar ise birbirleriyle ender çarpışır.

Çoğu kişi için en iyi bilinen serbest radikal tepkimesi yanmadır. Oksijen molekülü kararlı bir diradikaldir, bunun en iyi gösterimi ·O-O· şeklindedir, bu molekülün kararlı olmasının nedeni elektronlarının spinlerinin paralel olmasıdır. Oksijenin taban durumunda spinleri eşleşmemiş (triplet) diradikaldir ama son derece reaktif, spin eşlenmiş (singlet) bir hâli de mevcuttur. Yanmanın olabilmesi için bu iki hâl arasındaki enerji bariyerinin aşılması gereklidir. Isı sayesinde bu bariyer aşılabilir ama bu yüksek sıcaklık gerektirir. Bu bariyer enzimler tarafından aşağıya çekilebilir, bu sayede canlıların içindeki sıcaklıklarda bu tepkimeler gerçekleşebilir.
Yanma, singlet radikalin başlatabildiği çeşitli radikal zincirleme reaksiyonlarından oluşur. Belli bir maddenin yanabilirliği, bu zincirleme reaksiyonun başlama ve yayılma aşamalarında yeterince serbest radikal olmasına bağlıdır. Yanabilir madde yanıp bittikten sonra sonlanma reaksiyonları baskın gelir ve alev söner. Yayılma ve sonlanma tepkimelerine etki ederek yanabilirliği değiştirmek mümkündür. Tetraetil kurşun bir zamanlar benzine eklenirdi çünkü kurşun, benzin-hava karışımındaki serbest radikalleri etkinsizleştirir. Bu sayede yanmanın kontrolsuz bir şekilde başlaması (motor vuruntusu) veya prematür yanma (önyanma) engellenir.
Bir hidrokarbon yanarken, çok sayıda farklı oksijen radikalleri tepkimede yer alır. İlk oluşan bir hidroperoksit radikalidir (HOO·), bu hidroperoksitlere dönüşür, bunlar da hidroksit radikallerine parçalanır.

Yanmanın yanı sıra, çoğu polimerizasyon reaksiyonu serbest radikaller içerir. Bunun sonucu çoğu plastik, emay ve diğer polimerler radikal polimerizasyonu aracılığıyla meydana gelir.
Radikal polimerizasyon yöntemlerinde yeni yöntemler arasında:

Tersinir eklenme-parçalanma zincir transferi (Re

Sinnamik asit veya tarçın asidi, kimyasal formülü C₉H₈O₂ olan, doğal ve sentetik kaynaklardan elde edilebilen aromatik bir karboksilik asittir. Fenilpropanoid bileşikleri sınıfına giren bu organik madde, bitkilerde doğal olarak sentezlenir ve çeşitli biyolojik işlevlere sahiptir. Hem cis hem de trans izomerleri bulunur, ancak trans izomeri daha yaygındır.

Sinnamik asit, birçok önemli doğal ürünün biyosentezinde merkezi bir ara bileşiktir ve özellikle fenilpropanoidler için temel bir öncüldür. Sinnamik asidin biyosentezi, çoğunlukla fenilalanin amino asidinden türetilir ve bu süreç bir dizi enzimatik adımı içerir. Sinnamik asidin biyosentez yolu, bitkilerde flavonoidler, lignin, kumarinler, stilbenler, izoflavonoidler ve antosiyaninler gibi birçok biyolojik olarak aktif bileşiğin üretimi için kritik bir rol oynar. Bu bileşiklerin çoğu, bitkilerin yapısal bütünlüğünü ve çevresel streslere karşı dirençlerini artırır.

Tarçın yağından veya storaks gibi balsamlardan elde edilebilir. Ayrıca shea yağı içinde de bulunur. Sinnamik asit, bal benzeri bir kokuya sahiptir. Daha uçucu olan etil ester formu, etil sinnamat, tarçın esansiyel yağında bir tat bileşeni olarak bulunur; bu yağda sinnamaldehit, ana bileşen olarak yer alır. Sinnamik asit ayrıca birçok farklı ağaç türünün odunlarında da mevcuttur.

Sinnamik asit ilk kez, asetil klorür ve benzaldehitin baz katalizli kondensasyonu ile sentezlenmiş, ardından asit klorür ürününün hidrolizi gerçekleştirilmiştir. 1890 yılında, Rainer Ludwig Claisen, etil asetat ile benzaldehitin, sodyumun baz olarak kullanıldığı ortamda reaksiyona girerek etil sinnamatın sentezini tanımlamıştır. Sinnamik asidin hazırlanmasının bir diğer yolu, Knoevenagel kondensasyon reaksiyonudur. Bu reaksiyon için reaktanlar, benzaldehit ve malonik asittir ve zayıf bir bazın varlığında reaksiyona girer, ardından asit katalizli dekarboksilasyon gerçekleşir. Ayrıca, sinnamaldehitin oksidasyonu, benzal klorür ve sodyum asetatın kondensasyonu (sonrasında asidik hidroliz) ve Perkin reaksiyonu ile de sinnamik asit hazırlanabilir. Ticari olarak sinnamik asidin üretilmesinde en eski kullanılan yol Perkin reaksiyonudur ve bu süreç aşağıdaki şemada verilmiştir.

Sinnamik asit, sinnamaldehitin otooksidasyonu (yani oksijenle tepkimeye girerek) sonucu elde edilir. Bu süreçte, sinnamaldehitin oksidasyonu ile sinnamik asit oluşur. Karaciğerde, sinnamik asit metabolize edilerek sodyum benzoata dönüşür. Bu dönüşüm, fenilpropanoid metabolizma yolu üzerinden gerçekleşir ve sonunda vücuda zararsız olan sodyum benzoat meydana gelir. Sodyum benzoat daha sonra idrar yoluyla atılır. Bu metabolik yol, karaciğerin detoksifikasyon ve atık maddeleri temizleme fonksiyonunun bir parçasıdır ve toksik bileşiklerin vücuttan uzaklaştırılmasında önemli bir rol oynar.

Sinnamik asit, aroma vericiler, sentetik indigo ve bazı farmasötik ürünlerde kullanılır. Başlıca kullanım alanı, parfüm endüstrisi için metil sinnamat, etil sinnamat ve benzil sinnamat gibi bileşiklerin üretimine öncülük etmesidir. Ayrıca, sinnamik asit, aspartam tatlandırıcısının üretiminde de kullanılır; burada, fenilalanin ile enzim katalizli aminasyon reaksiyonu yoluyla aspartam elde edilir. Sinnamik asit, ayrıca apolar çözücüler içinde dimereleşebilir ve bu da farklı doğrusal serbest enerji ilişkileri ortaya çıkarabilir.

Sitrik asit, halk arasında limon tuzu olarak da bilinen, karboksilik asitlerden, renksiz, kristal yapılı organik bir bileşiktir. Formülü C6H8O7 şeklindedir. Hemen hemen tüm bitkilerde ve birçok hayvanın vücut sıvısında bulunur. Yağların, proteinlerin ve karbonhidratların yükseltgenerek karbondioksit (CO2) ve suya (H2O) dönüştüğü fizyolojik süreçlerden geçer. pH değeri 3,5 tir.

Sitrik asit (İngilizce citric acid) metal temizleme işlerinde, gıdaların ve çeşitli organik maddelerin dayanıklılığını artırmak için ve bazı alkolsüz içeceklere tat vermek için kullanılır. Şekerleme ve ilaç yapımında da yararlanılır. Özellikle Turunçgillerde büyük miktarlarda bulunur. Koruyucular arasındaki kod adı E 330'dur.

Sitrik asit intoleransı

NLM 23 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Citric acid analysis - free spreadsheet for titration of acids and pH calculation26 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tirozin (Tyr, Y) (tyros, Yunanca = peynir) şeklinde kısaltılmaktadır. Doğada daha çok L-Formunda karşımıza çıkan ve birçok proteinin yapısında bulunan esansiyel olmayan bir α aminino asitir.
Bu yazıda ya da bilimsel makalelerde Tirozin L- ya da D- olarak hiçbir ön ek almayarak sadece Tirozin diye bahsedilmişse, burada bahsi geçen L-Tirozin'dir.
Tirozin aminoasidi iyot ile birleşerek tiroid hormonlarını oluşturur.

İlk olarak 1846'da Alman kimyager Justus von Liebig ("Yustus fon Libig") tarafından peynirde bulunmuştur. Proteinlerin sentezinde kullanılan 22 aminoasitten biridir. 4-hidroksifenilalanin ya da 2-amino-3(4-hidroksifenil)-propanoik asit olarak da bilinir. Yan zincirinde amit fonksiyonel grubu içerdiğinden polar özelliktedir, ancak fizyolojik pH'da yüksüzdür. Amit grubu dışında benzen halkası taşır. Non esansiyel, glukojenik ve ketojenik asittir.

Tümör (ur; neoplasm; tumor) tanımı önceleri vücuttaki herhangi bir şişlik ya da kitle için kullanılırdı (yangıda, ödem ve şişlik nedeniyle oluşan doku büyümesi için bile “tumor” nitelemesi yapılmıştı). Sonraları hücrelerin kuralsız ve sınırsız çoğalmaları nedeniyle oluşan kitleler için kullanılmaya başlandı. Yaşamın herhangi bir döneminde organizmanın bir bölümündeki hücre­ler biyolojik niteliklerini düzenleyici kurallara uyum göstermez ve sınırsız ola­rak çoğalabilir (otonomi). Bu nitelikleri içeren bir kitleye tümör ya da neoplazm (neoplasm; yeni gelişen kitle) adı verilir. Tümör kitleleri vücudun kendi hücrele­rinden yapılıdır.
Tümörle ilgili en eski bulgular tarih öncesi (prehistorik) ve erken historik çağlardaki insan kemiklerinden elde edilen paleopatoloji verilerine dayanmaktadır. Kötü huylu (malign) tümörlerle ilgili tanımlamalar ise M.Ö. 1500 yılına dek uzanır. Hippocrates bu tür oluşumları karkinoma olarak adlandırmıştı.
Çağdaş istatistiklere göre kanserler gelişmiş ülkelerdeki ölüm nedenleri arasında 2. sırada yer alır (ilk sırada kalp-damar hastalıkları vardır); geri bırakılmış ülkelerde ise 3. sıradadır.

Kitle yapan oluşumların tümör olup olmadıkları alınan örneklerin histopatolojik incelemesi ile anlaşılır. Tümör olarak tanı konulan oluşumlar nedenlerine, kaynaklarına ya da taklit ettikleri hücrelere, davranışlarına, organizmaya etkilerine, tedaviye yanıtlarına, vb faktörlere göre sınıflandırılırlar. Kaynaklarına ya da taklit ettikleri dokulara göre yapılan sınıflandırmalarda tümör hücrelerinin benzeme çabaları (olgulaşmaları; diferansiyasyonu) çok önemlidir. Tümörler bu ilkeye göre 2 temel gruba ayrılırlar; epitelyal tümörler ve non-epitelyal tümörler.  Non-epitelyal tümörler grubu mezenkimal tümörler, hematopoietik sistem tümörleri, kemik tümörleri gibi epitel dokusu dışında kalan tüm dokuların neoplazmlarını kapsar.
Tümörlerin davranışlarına göre gruplandırılmaları pratikte çokça kullanılan bir sınıflandırma yöntemidir; tedavi yöntemleri davranışlarına göre değişir. Tümörleri davranışlarına göre ilk kez gruplandıran Hippocrates’tır. Ona göre tümörler;
(a) Zararsız, (b) Tehlikeli/Öldürücü olarak ikiye ayrılmaktaydı.
Bugün de klinik gidişlerine ve patolojik niteliklerine göre tümörler ikiye ayrılır:

Selim (benign) tümörler: iyi huylu urlar,
Habis (malign) tümörler: kanserler.

Yavaş büyüyen ve bazıları uzun süre aynı büyüklükte kalan oluşumlardır. Çoğunda tümörü saran bir kapsül vardır. Tümör büyürken kapsülle birlikte çevresin­deki dokuları iter. Çevre dokuların ve damarların içine girmez ancak sıkıştırarak basınç atrofisine yol açabilir (ekspansif bü­yüme). Selim tümörler başka organlara yayılmazlar (metastaz yapmazlar). Çoğunluğu zararsızdır. Bir bölümü bulunduğu yer nedeniyle (beyin) ya da hormon salgılayarak (adrenal gland) tehlikeli olabilir. Mikroskopla incelendiğinde, tümör hücreleri normal hücrelere benzerler (iyi diferansiye olmuşlardır). Mitoz­lar ya az sayıdadır ya da saptanmaz (1.000 hücreden bir tanesinde veya daha azında). Selim tümörlerde DNA yapısı genellikle düzenlidir. Bu tip tümörlerin çok azı sonradan kanserleşebilir.

Kanserler, genellikle sürekli ve hızlı büyürler.  Kapsülleri yoktur, büyürken sınır tanımazlar, çevresindeki dokuların ve damarların içine girerler (invazyon, infiltratif büyüme). Sıklıkla başka organlara da yayılırlar (metastaz) yaparlar. Tedavi edilmeyen ya da tedavisi gecikmiş kanserler öldürücüdür. Mikroskopla yapılan incelemelerde, normal hücrelere daha az benzerler ya da hiç benzemezler. Bazı olgularda taklit çabasının başarılı olmaması nedeniyle kanserin kökeni ya da taklit ettiği hücrelerin kaynağı anlaşılamaz. Mitozlar sık olabilir (1.000 hücreden 20 tanesinde veya daha fazlasında). Kanserlerde DNA yapısı genellikle yoğunlaşma içerir; yoğun DNA hücre çekirdeklerinin koyu renge boyanmasına neden olur. Sitogenetik incelemelerde çok sayıda gen anomalileri saptanır.

Tümörlerin adlandırılmasında belirli kurallar olmakla birlikte kuraldışı olanlar da vardır. Selim tümörler adlandırılırken genellikle tümörün temsil ettiği hücre ve dokunun adına -OMA takısı eklenir (Türkçede -OM takısı da kullanılabilmektedir). Kanserlerde, tümörün temel kökenine göre eklenen bir betimleme vardır: bu betimleme “epitel kaynaklı kanserlerde “karsinom (carcinoma, kısaca ca)”, epitel kökenli olmayan hücrelerden kökenli kanserlerde sarkom (sarcoma, kısaca sa) olarak etiketlenirler.

Selim ya da habis tüm tümörlerin (kanser) kökenini aldıkları ya da taklit etmeye çabaladıkları bir ya da birkaç hücre türü vardır. Tümörler benzedikleri hücrelerin adlarıyla etiketlenirler.
Tümörlerin bir bölümü embriyonal dönemde ve fetüsün olgunlaşmasında önemli görevleri olan hücrelerden (totipotent hücreler ve pluripotent hücreler) kökenlidir. Totipotent hücreler özellikle gonadlardaki (ovaryum, testis) germ hücreleridir. Choristoma ve Hamartoma, totipotent hücrelerden kökenli oluşumlardır. Pluripotent hücreler doğumdan sonraki ilk yıllarda giderek kaybolurlar. Bu nedenle pluripotent hücre tümörlerinin çoğu çocukluk dönemi tümörleridir; genellikle kanser davranışı gösterirler. Örnekler; Wilms tümörü ya da Nefroblastoma (böbrek kanseri), ilkel sinir hücreleri nöroblastoma (böbrek üstü bezi kanseri), ilkel nöroektodermal hücre kanseri medulloblastoma (beyin kanseri).
Olgunlaşmış (diferansiye) hücrelerden kökenli tümörler iki ana grupta incelenir:
Epitel timörleri (epitelyal tümörler): Olgunlaşmış (diferansiye) epitel hücrelerinden kökenli tümörlerdir. Salgı üretme işlevi olan epitel hücrelerinin selim tümörlerine “adenoma”, örtücü epitelden kökenli olanlara “papilloma” adı verilir. Skuamöz epitelden kökenli olan selim tümörlere “skuamöz papillom” ya da yalnızca “papilloma”, salgı bezlerinin kanallarını döşeyenlere “intraduktal papilloma”, mesane epitelinden kökenli olanlara “transisyonel hücreli papilloma” denir. Salgı yapan bezlerin papilloma benzer görünümdeki selim tümörleri "polip" olarak adlandırılır (bağırsak polipi, burun polipi).
Epitelden kökenli kanserlere “karsinom” nitelemesi yapılır. En önemli karsinomlar skuamöz  epitelden kökenli “skuamöz hücreli karsinom” ve salgı üreten epitelden kökenli “adenokarsinom” türleridir. Karsinomların tanımlanmalarında hücresel ve yapısal nitelikleri yansıtan takılar kullanılabilir; örneğin, parmaksı çıkıntılar yapanlara papiller adenokarsinom, yoğun fibrozis içerenlere skiröz karsinom, gibi. Karsinomlar yaşa ve cinsiyete göre farklı özellikler gös­terir. Bazı karsinomlar erkeklere (prostat) bazıları ise kadınlara (meme) özgüdür. Çocuklarda karsinom olağanüstü enderdir. Karsinomlar öncelikle bölgesel lenf düğümlerine metastaz yaparlar. Uzak organ metastazları daha sonra görülür.

Epitel-dışı dokuların tümörleri: Epitelyal doku elemanları dışında kalan tüm dokuların taklit edildiği tümörler anlaşılır. Çoğu mezenkimal doku niteliği taşır; iyi huylu mezenkimal tümörlerin adlandırılmasında genel kurallara uyularak tümörün kökeni olan hücre ya da doku adının arkasına “–oma” takısı eklenir (örnek; kıkırdak dokusu tümörü için kondroma). Habis mezenkimal tümörlerin adlandırılmasında “-sarcoma” takısı kullanılır (kondrosarkoma). Epitelyal doku elemanları dışında kalan tüm dokuların tümörleri yaşamın herhangi bir döneminde ortaya çıkabilir­. Habis olanları (sarkomlar) öncelikle uzak organ metastazları yaparlar. Bu özelliği nedeniyle hastalığın gidişi karsinoma oranla daha hızlı olabilmektedir.

Tümörlerin adlandırılmasındaki ayrıcalık kuralları

Bazen “-oma” takısı olayın yalnız tümör olduğunu anlatır. Selim ya da habis olduğunun ayrıca belirtilmesi gerekir. Örneğin; plevra, periton ve perikard gibi seröz zarları yapan mezotel hücrelerinin tümörü: Selim mezotelyoma, Habis mezotelyoma (mesothelioma).
Bazı malign tümörlerde yalnızca “-oma” takısı bulunabilir. Örnekler: Lenfoma, melanoma. Bu sakıncanın ortadan kaldırılması için “malign” nitelemesi yaygın olarak kullanılmaktadır; malign lenfoma, malign melanoma.
Bir hücre adına “-blastoma” takısı eklendiğinde genellikle o tümörün habis olduğu anlaşılır. Örnekler: Çocukluk çağında göz içindeki retinoblastoma, adrenal gland (böbrek üstü bezi) medullasındaki nöroblastoma, serebellumdaki medulloblastoma ve genellikle eriş­kinlerde görülen, kaynağını en fazla deriden ve göz içinden alan melanoblastoma (melanom).
Kuraldışı örnekler de vardır; bu örneklerde tümör -blastoma takısı aldıığı halde iyi huyludur. Örnekler: Serebellumda görülen angioblastoma (Lindau kisti), osteoblastoma (kemik) ve kondroblastoma (kıkırdak) selim tümör­lerdir.
Lösemi türleri, klinik gelişme hızlarına göre yangı gibi betimlenir; akut lenfoblastik lösemi, kronik lenfositik lösemi, vb.
Tümörlerin bir bölümü birden fazla bileşenden oluşur; bunlara “karma (mikst) tümörler” adı verilir. Tümör elemanlarından biri selim, öteki habis olabilir. Örnek: Ameloblastik sarkom (bu tümörde “ameloblastik” biçiminde nitelenen epitelyal eleman selim, sarkom ise nitelenen eleman mezenkimal kökenlidir.
Bazı tümörlere, o tümörü bulan ya da üzerinde önemli araştırmalar yapan bilim adamının adı da verilmektedir. Örnekler:

XIX. yüzyıla dek hijyen koşullarının bozukluğu ve hastalıklardan korun­ma ile tedavinin (antibiyotiklerin) bilinmemesi nedeniyle özellikle enfeksiyon hastalıkları ve bunların yaptıkları salgınlar ilk sıradaki ölüm nedenleriydi. XIX. yüzyıl ortalarında başlayarak günümüze dek enfeksiyon hastalıkları ve salgınlar konusundaki bilgilerimiz hızla arttı.  Aşılar ve korunma yöntemleri geliştirildi. Antimikrobiyal maddeler ve tedavi yolları açıldı. Ancak bu kez başka bir tehlike belirdi: yeni yaşam koşullarının zemin hazırladığı kalp ve damar hastalıklarını ön plana geçti, kanserler de ikinci sırayı aldı.

Günümüz yaşam koşulları kanser artışını şu şekilde etkileyebilir:
Kanser en sık ileri yaşlarda görülür. Modern çağda insan yaşamı uzadığından kanser riski artmaktadır.
Kanser konusundaki bilgilerimiz ve teknik olanaklarımız artmakta, kanser tanısı daha kolay ve kesin konabilmektedir.
Bazı nedenlerle kanserler gerçekten artmıştır: Çevre kirliliği (asfalt yoll

Yağ, oda sıcaklığında yüksek viskoziteye sahip, yüksek miktarda karbon ve hidrojen içeren, suyla karışmayan ancak diğer yağlarla kolayca karışabilen maddelerdir. Yağlar yiyecek, yakıt, boya, makine sanayi dâhil birçok değişik amaçla kullanılırlar.

Yer altında kaya tabakaları arasında bulunan petrol esaslı yağlar mineral yağlar olarak sınıflandırılır. Benzin, mazot, gaz yağı, parafin mumları gibi yağlar mineral yağlardır. Bu yağların mineral yağı olarak sınıflandırılmasının nedeni yakın geçmişte organik bir kaynaklarının bulunmamasıdır. Ancak çok daha eski jeolojik dönemlere gidildiğinde mineral yağların dahi organik kökenlere dayandığı görülür. Eski jeolojik dönemlerde denizlerin tabanında biriken plankton gibi canlıların artıkları zamanla birçok jeokimyasal süreçten geçerek petrol gibi mineral yağlara dönüşmüşlerdir. Petrokimyasal madde adıyla da anılan mineral yağlar insan uygarlığında büyük bir rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir. Sentetik yağ yapay olarak değiştirilmiş veya sentezlenmiş kimyasal bileşiklerden oluşan bir yağlayıcı maddedir.

Organik yağlar bitkiler ve hayvanlar dâhil çeşitli canlı ve organizmaların çeşitli organik süreçlerden geçirilmeleri sonucu elde edilir. Kimyasal açıdan yağ sözcüğü muğlak bir kavramdır. Bilimsel açıdan daha doğru olan sözcük lipit sözcüğüdür. Yağ, mum, kolesterol, steroid, yakıt gibi birçok madde bilimsel açıdan lipit sayılırlar. Lipitleri diğer maddelerden ayıran en önemli unsur suyla karışmamaları ve diğer lipitlerle kolayca karışmalarıdır. Lipitler yüksek oranda hidrojen ve karbon içerdikleri hâlde diğer organik maddelere göre çok daha az oranda oksijen içerirler.

Bitkisel yağ, hayvansal yağ ve yemeklik yağlar yemeklerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Örneğin kızartma yöntemi yiyeceklerin yüksek sıcaklığa getirilmiş yağların içinde pişirilme işlemidir. Fırında pişirilen yiyeceklerin tepsiye yapışmaması için tepsinin önce yağlanması önerilir. Tencere içinde suyla pişirilen yiyeceklere dahi damak zevkini artırmak için yağ eklenir. Ayrıca tereyağı zeytinyağı ve margarin gibi yağlar kahvaltılık olarak kullanılırlar.
Geleneksel hayvan yağları: tereyağı (sütten), donyağı (kuyruk yağı)
Geleneksel bitki yağları: zeytinyağı (zeytin), susam yağı (şırlağan), melemir yağı (pelemir/melemir bitkisinden), çiçek yağı (ayçiçeği), pamuk yağı, mısırözü yağı, ızgın yağı (ızgın Eruca cappadocica bitkisinden), fındık yağı (Karadeniz Bölgesi'nde).

Yağlar atmosferde yakıldıkları takdirde kolayca ısıya dönüştükleri için enerji kaynağı olarak kullanılır. Bu enerji binaların ısıtılması için kullanılabileceği gibi, termoelektrik santrallerinde elektrik üretilmesi amacıyla da kullanılabilir. İçten yanmalı motorlarda kullanılan benzin ve mazot yağ çeşitleri arasındadır. Ayrıca gaz yağı gibi yağlar özellikle elektrik kullanımının yaygınlaşmasından önceki dönemlerde lambalarda ışık üretilmesi için kullanılmıştır.

Yağlar, kutupsuz bir kimyasal yapıya sahip olmaları nedeniyle kolayca katı maddelere yapışma özelliğine sahiptirler. O yüzden makine elemanlarında sürtünme ve aşınmayı azaltma amacıyla kullanılırlar. Otomobillerde kullanılan motor yağlarının işlevi budur.

Ressamların kullandığı yağlı boya, renkli pigmentlerin yağ ortamı içinde emülsiyon hâline getirilmesi sonucu üretilir. Yağlı boya içindeki yağın kuruması uzun zaman aldığı için resimlerde uzun bir süre düzeltme yapma imkânı vardır. Ayrıca binaların boyanması için kullanılan yağlı boyalar ve vernikler de aynı amaçla kullanılır.

Mumlar parafin gibi katı yağlardan yapılırlar. İnsanlık tarihi boyunca yakılarak ışık kaynağı olarak kullanılmışlardır.

Sıvı yağları katılaştırma
Trans yağ
Doymamış yağ
Doymuş yağ
Uçucu yağ
Füzel yağları
Motor yağı
Yağ hücresi
Yağ bezi

Yeşil çay, Camellia sinensis yapraklarından elde edilen çay. Aynı bitkiden elde edilen siyah çay için yapraklar yavaş yavaş kurutulur, yeşil çay ise yaprakların toplanır toplanmaz kavrulup hızla kurutulması ile elde edilir. Siyah çay ve oolong kurutulurken oksijenle tepkimeye girer, yeşil çayın ise tepkimeye girmesine izin verilmez.

Demlenmiş yeşil çay %99,9 sudan oluşur ve 100 mL başına 1 kaloriye sahiptir. İçecek, yağ, karbonhidrat ve protein gibi maddeler ile vitamin ve mineralleri kayda değer oranda içermez ve polifenoller gibi çeşitli fitokimyasallar ihtiva eder. İçerisinde yer alan polifenoller arasında epigallokateşin gallat (EGCG), epikateşin gallat, epikateşinler ve flavanoller yer alır. Yeşil çay, siyah çay da olduğu üzere kafein ihtiva eder, ancak yeşil çaydaki kafein oranı daha düşüktür.

Yeşil çay her ne kadar sağlığa faydalı olsa da bazı bireyler için risk oluşturabilir. Özellikle ilaç kullananlar ve kronik rahatsızlığı olan kişiler, yeşil çay tüketiminde dikkatli olmalı ve mutlaka hekim onayıyla tüketmelidir. İşte dikkat edilmesi gereken durumlar:

Kardiyovasküler hastalığı olan kişiler: Kardiyovasküler hastalık sahibi bireyler, çayın kafein içeriği nedeniyle doktorlarına danışarak tüketmelidir.
Böbrek hastaları: Böbrek hastaları yeşil çayın diüretik etkisi nedeniyle sıvı dengesinde sorun yaşayabileceğinden dikkatli olmalıdır.
Tiroit fonksiyon bozukluğu olan kişiler: Özellikle tiroit ilaçları kullanıyorsa, yeşil çayı kontrollü tüketmelidir.
Panik atak ve anksiyete bozukluğu olanlar: Kafein nedeniyle uyarıcı etki artabileceği için dikkatli tüketmelidir.

Yeşil çayın (ve içerdiği kateşin ve flavonoid gibi moleküllerin) kanser, obezite, tansiyon ve kalp/damar hastalıkları gibi durumlara yönelik koruyucu etki gösterdiği ve sağlığa yararlı olduğuna yönelik pek çok iddia ortaya konmuş olmakla birlikte, insanlar üzerinde yapılmış klinik araştırmalar maddenin sağlık üzerindeki etkileri üzerine kanıt bulmamıştır. Yeşil çay özütlerinin tüketimi ise hepatotoksisite ve karaciğer yetmezliği ile ilişkilendirilmiştir.

2013 yılında küresel yeşil çay üretimi 1,7 milyon ton olmuş, 2023 yılında bu sayının iki katına çıkacağı tahmin edilmiştir. 2015'te Çin dünyadaki yeşil çay pazarının %80'ine sahip olmuş, aynı zamanda 325.000 ton yeşil çay ihraç etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Çin'den ihraç edilen yeşil çayın en büyük ithalatçısı konumundadır ve Birleşik Krallık tarafından takip edilmektedir.

Ülke ve işlenme stillerine göre pek çok farklı yeşil çay çeşidi gelişmiştir.

Japon yeşil çayları arasında, Gyokuro, Matcha, Sencha, Kamairicha ve Bancha gösterilebilir. Matcha, pudra gibi toz halinde bulunan ve Japon seremonilerinde kullanılan bir çay türüdür. Kamairicha ve Sencha benzerdir, ancak üretim aşamasında yapraklar Sencha çayında sıcak su buharı ile, Kamairicha'da ise fırında şok soldurmaya tabi tutulur. Bancha, düşük kaliteli çaylardan yapılıp, niteliksiz olmasına karşın günlük kullanımda özellikle kırsal ve dağsal bölgelerde yaygın olarak içilen bir kaba çay türüdür. Halk tarafından evde basit düzeneklerle el yapımı olarak da üretilmektedir. Bu çeşit dünya yeşil çay üretiminde pek bilinmemektedir.

Çin yeşil çayları arasında Gunpowder (GP), Imperial, Young Hyson (YH), Hyson, Twankay, Hyson Skin, Chunmee (CH) ve Sowmee (SW) yer alır. Kore'de de Ujeon, Sejak ve Ipcha gibi farklı çeşitler vardır.

Yulaf (Avena), bol nişastalı taneleri (tohumları) için yetiştirilen bir tarım bitkisi. Daha çok hayvan yemi olarak kullanılan bu tahıldan insanların beslenmesinde de yararlanılır. Bir yulaf tarlası, buğday ya da arpa başaklarına benzemeyen, salkım biçimindeki dağınık başakları sayesinde öbürlerinden kolayca ayırt edilebilir. Sapçıkların ucunda bulunan başakcıkların her biri iki ya da üç tohum içerir. Dışları kılıfta (iç kavuz) örtülü olan bu tohumların ikisini (ya da üçünü) birden yeniden zarsı iki yaprak (dış kavuz) kuşatır.
Yulafın beyaz, siyah, sarı, kırmızı ya da boz tohumlu, kısa ya da uzun saplı pek çok çeşidi vardır. Tarım uzmanlarının öteden beri sürdürdükleri çalışmalarla değişik iklim ve toprak koşullarına uygun yulaf çeşitleri geliştirilmiştir. Örneğin, bunlardan kırmızı yulaf sıcak ve nemli iklimlerde yetiştirilir.
| type_species_authority=L.
Yulafın dünyaya, yabanıl olarak yetiştiği Asya'nın batısı ile Avrupa'nın doğusu arasında kalan bölgelerden yayıldığı sanılır. Yabanıl yulaflardan türeyerek günümüze ulaşmış olan kültür yulafları içinde en çok yetiştirileni hiç kuşkusuz Avena sativa türüdür. Bugün yulaf, arpa ve çavdardan daha büyük miktarlarda üretilen bir tahıldır. Serin ve nemli iklimleri sevdiği için en iyi Avrupa'nın batı ve İskandinav ülkelerinini de içine alan kuzey bölümlerinde, Rusya'da ve Kuzey Amerika'da yetişir. Bununla birlikte Avustralya ve Yeni Zelanda'da da ekilir. Yulaf fazla yağış almayan kurak yerlerde kalın kavuzlu, uzunca tohumlar verir..
ABD ve Rusya dünyanın en çok yulaf üreten ülkeleridir; ama, İskoçya, İsveç ve Finlandiya gibi küçük kuzey ülkelerinde, buğday ve çavdardan daha iyi ürün verdiği için yulaftan geniş ölçüde yararlanılır. Türkiye'de ise başlıca Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde yetiştirilen yulafın üretimi 350 bin tona yaklaşır.
Bol miktarda nişasta ile protein, vitamin ve mineraller de içeren yulaf taneleri en çok hayvan yemi olarak kullanılır. Ayrıca bitki tazeyken biçilerek yeşil yem ya da taneler hasat edildikten sonra kuru yem olarak hayvanlara yedirilir. Yulaf unundan hazırlanan hamur buğday unu gibi kabarmadığından ekmek yapımında kullanılmaz. Yulaf unundan daha çok lapa ya da gözleme gibi yiyecekler yapılır; taneleri ise özellikle kahvaltı için hazırlanan, besleyici değeri yüksek tahıl karışımlarına katılır. Yulaf eskiden buğdayın pahalı olduğu dönemlerde onun yerini almıştır. Bugün de kuzey ülkelerinde yulafın gıda ürünleri arasında küçümsenmeyecek bir yeri vardır.
Yulaf üretiminin yapıldığı bölgelerin çoğunda yulaf ilkbaharda ekilir. Kış yulafları dona ve kara dayanıklı olmadığı için Kuzey Kutbu'na yakın bölgelerde yetiştirilemez. Aynı arpa gibi yulaf da bazen üçgül ve buğdaygillerden öbür bazı bitkilerin fidelerini güneş ve rüzgârın zararlı etkisinden korunmak için, onlarla birlikte ekilir.

Yulafların iç kavuz uçlarının sorguçlu veya dişli, kromozon sayılarına, yabani ve kavuzlu ya da çıplak daneli kültür formu oluşlarına göre sınıflandırılmaktadır.

İç kavuzun uçları iki parçalı tüy şeklinde uzamıştır. Bu yüzden diploid ve tetraploid grup yulaf türlerine “sorguçlu yulaflar” adı verilir. Bazı Avrupa kıyılarında, Akdeniz çevresinde, Habeşistan, İran, Afganistan dolaylarında yayılmıştır. Bu grup yulaflarında vegetatif ve generatif organlar küçük, bitkiler cılızdır. Daneleri ufak, ermeleri eşzamanlı ve dökülmeleri çok fazladır. Diploid ve tetraploid yulafların dünya yulafçılığında fazla önemleri yoktur. Bu grup yulafların orijini Akdeniz çevresindeki ülkelerdir.

İç kavuzun ucu iki parçalı diş şeklini almıştır. Bu bakımdan hekzoploid yulaflara “Dişli yulaflar” adı verilir.

Avena fatua (yabani beyaz yulaf): Türkiye'de yaygın bir tarla zararlı otu olarak bulunur ve erken olgunlaşıp dökülür. Dökülen tohumlar çimlenme ermelerini bölüm bölüm ve birkaç yıl içinde tamamladıklarından, yabani yulafla kirlenen bir tarlada ertesi yıl hiç tohum dökülmese bile, yine yabani yulaf bitkileri ortaya çıkar. Erme zamanında öteki bitkilerden daha beyaz görünür. Başakcığı saptan kopunca (ya da koparılınca) birinci danenin dibi oyuk görünür. Başakçıkta ikinci dane birinciden ayrılınca (koparılınca), iki daneyi birbirine bağlayan sapçık parçası birinci danenin karın kısmında kalır. Başakcığın dibi ve sapçık tüylüdür. İç kavuzlarda dişlilik belirli değildir. Kılçıklar kısa olmakla birlikte, kaba ve büyüktür.
Avena sativa (beyaz yulaf) :Dünyadaki kültür yulafının 2/3'ünü oluşturur. Orta Anadolu bölgesinde yaygın olarak ekilmektedir. Ekonomik önemi fazladır. Koparılan başakcığın dibinde A. Fatua'da olduğu gibi çukurluk görülmez; çoğu çeşitlerde burası, sivri bir nokta ya da çıkıntı halindedir. Alt ve ikinci daneyi birbirine bağlayan sapçık parçası, ikinci daneyi koparınca, tümüyle birinci danenin karın kısmında kalır. Bu türe giren çeşitlerin çoğunda, daneler beyazdır, sarı gri-siyah renkli çeşitleri de vardır. İç kavuzlarda, sapçık ve başakçık dibinde tüylülük gösterebilir. Çoğunlukla kılçıksızdırlar; bazı çeşitlerde alt danede zayıf bir kılçık bulunur.
Avena nuda (çıplak yulaf) : Daneleri oldukça iri ve çıplaktır; içkavuz ve kapçık öteki türlerde olduğu gibi daneyi sıkıca sarmamıştır. “İri daneli çıplak yulaf'ta denilir. Bu türde başakcık ekseninin boğumları çok uzamıştır ve başakcıklar çok çiçeklidir. Kavuzlar çok gevşek olduğundan dane dökümü fazladır. Karyopsiz üzerinde tüylülük de fazladır.
Avena sterilis(kırmızı yabani yulaf): Akdeniz çevresinde ve özellikle Türkiye'de yaygındır.
Avena byzantina(kırmızı yulaf) : Kavuzlu kültür formunun bu türden çıktığı kabul edilir. Son yıllarda kışa dayanıklı çeşitler bu tür içinden elde edilmesiyle, yeryüzünde ekimi gitgide genişlemektedir. Akdeniz, Ege ve Marmara ve Trakya bölgelerinde yaygın olarak ekilmektedir. Bitki boylu, yaprakları geniş, daneleri iridir. Tahıl tarlalarının zararlı otlarındandır. Başakcığın dip kısmı, başakcık ekseni boğumları ve içkavuzun sırtı tüylüdür

Yulaf kültürü 640 kuzey, 350 güney enlemleri arasında yayılmıştır; önemli alanları ise kuzey yarımkürede 400-550 enlemleri arasıdır. Yayılışın kuzey sınırına çıkabilen yulaflar, A sativa çeşitleridir. Daha ılıman bölgelerde ise kırmızı yulaf çeşitleri yayılmıştır.

Yulaf, serin iklim tahılları içerisinde iklim istekleri en fazla olan bir genustur. Daha çok sahil bölgelerinde, dağ eteklerindeki ovalarda yetiştirilir. Yulaftan iyi ürün alınabilmesi, bitkinin vejetasyon süresindeki yağışların iyi dağılmasına ve havanın fazla sıcak olmamasına bağlıdır. Çimlenmeden başaklanmaya kadar geçen devrelerde serin bir hava (15 0C'yi geçmeyen) ve yüksek bir nem ister. 1 g. kuru madde oluşturmak için 600 g'ın üstünde su ister. Yıllık yağış 700–800 mm olan yerler yulaf için en uygun yerlerdir. Çok az nemli yerlerde yetişse de verim düşer. Böyle yerlerde gerekli suyu alabilmesi için kökler yanlara ve derinlere doğru fazla gelişir. Kumlu bölgelerde ve kurak ve sıcak yerlerde su yetersizliği özellikle generatif devrede çok fazla olur. Bu bölgelerde yulaf ekimi, kurakların başlamasından önce ermeye geçebileceği uygun bir tarihte yapılır. Yulaf kışa pek dayanıklı değildir. Isının –150C'ye düştüğü yerlerde yulafı kışlık olarak yetiştirmek sakıncalıdır. Bu nedenle kışlık yulaf kültürü daha ılıman bölgelerde yerleşmiştir. Bir bölgenin kışına dayanabilen çeşitlerle kışlık ekimde bitkilerin kök sistemi kuvvetli, gelişme devresi uzun olduğundan, bitkiler yazlık bölgede ekilen yulaftan 5-10 gün önce ermesini tamamlar dolayısıyla dane ve saman verimi daha yüksek, hastalık ve böceklerden zarar görmesi daha az olur. Çok nemli ve güneşlenmesi az olan bölgelerde yatma problemi önem kazanır.

Çavdardan sonra, toprak seçiciliği en az olan yulaf, yeteri kadar nemi bulunan en fakir topraklarda bile yetişir. Kök sistemi çok kuvvetlidir, yanlara ve derinlere doğru iyi gelişir. Çok ağır ve havasız topraklarda toprak yüzeyine yakın kökler meydana getirerek havalanmayı sağlar. Killi-tınlı ve kumlu fakat hümüsü bol olan topraklarda yeter nem bulabilirse en yüksek verimi getirebilir. Toprak reaksiyonuna duyarlılığı fazla değildir. Bunun içindir ki, bataklık yerlerin kurutularak tarlaya çevrilmesinde ilk ele alınıp yetiştirilecek kültür bitkisi yulaftır. Yulaf, toprak tuzluluğuna da arpadan daha dayanıklıdır.

Yulaf genellikle yağışı bol taban yerlerde ekildiğinden, bu toprakların tava gelmesi kolay olmadığı hallerde toprak devrilerek sürülebilir. Böyle yerlerde su kaybı önemli olmadığı gibi, devirerek işleme ile ilk gelişmesi çok yavaş olan yulaf için yabancı otlara karşı daha iyi bir mücadele yapılmış olur. Kuru ziraat bölgelerinde ise toprak, suyu uçurmayacak ve erozyonu önleyecek şekilde, kırlangıçkuyruğu pulluklar veya kazayağı ile devrilmeden alttan işlenerek otlar yok edilir. Tarla otlandıkça aynı aletlerle ikileme gerekirse üçleme yapılarak tarla hazırlanır.

Ahır gübresi toprağın su tutmasını ve havalanmasını sağladığından yulafta verimi çok artırır. Killi topraklarda 2-2.5 ton ahır gübresi verme uygun bir gübrelemedir. Azot devamlı kardeşlenmeye sebep olduğundan, bu yüzden de aynı bitki üzerinde ermesini tamamlayan saplar yanında yeni çiçeklenen saplar bulunacağından hasat çok güçleşir. Bunun içindir ki azot gübresinin yulafa fazla verilmesi doğru değildir. En iyisi azotlu gübrenin büyük çoğunluğu başaklanmadan hemen önceki devrede verilmelidir. Verilecek gübre miktarı ortalama olarak dönüme 4 kg N, 4–6 kg P2O5 üzerinden hesaplanmalıdır. Fosforlu gübrenin tamamı, verilecek azotlu gübrenin 1/3'ü tohumla beraber verilir. Geriye kalan azot ise başaklanmadan önce verilmelidir.

Yulaf köklerinin topraktan zor alınabilen besin maddelerini ve suyu alma gücü buğday ve arpaya göre daha fazladır. Özellikle kurak bölgelerde yulafın arpa ve buğday anızına ekilmesi doğru değildir. Yulaftan sonra da hemen ara vermeden diğer tahılların ekimi de yapılmamalıdır. Çünkü yulaf tarlanın suyunu iyice sömürür. Kurak bölgelerde sınırlı olan su azalacağından yulaftan sonra gelen buğday, arpa veya yine yulaf kuraklıktan zarar görür. Çavdardan sonra ekilen yulafın verimi yeterli düzeyde olabilmektedir. Yulaf çap

Çağla, kayısı ve badem gibi meyvelerin yeşil ve körpe haline verilen addır. Daha çok badem için kullanılan çağlanın tüketimi Türkiye, İran ve Arap ülkelerinde yaygındır, ancak diğer ülkelerde yer alan etnik marketlerde de bulunabilir. Çiğ olarak ve tuz ile tüketilebilen çağla, aynı zamanda çeşitli yemek ve salatalara katılmak suretiyle veya turşulanarak da kullanılabilir. Çağla kelimesi, Farsçada ham meyve anlamına gelen çaġale (چغله) sözünden alıntıdır.
Ekşi bir meyve olan çağlanın ağaçları pembe beyaz çiçekler açar. Yılda sadece 15-20 günlük bir süre için tüketilebilir. Bahar başında hasat edildiği için tüketildiği bölgelerde en erken yenebilen meyvelerdendir. Çağla yaz boyunca giderek büyür ve olgunlaşır, sertleşir. Olgunlaşmış çağlanın çekirdeğinin içi besin değeri yüksek bir kuruyemiş olan badem olarak tüketilir.
Çağla 230 ORP değerine (Oxidation Reduction Potential) sahiptir. Bu, yüksek antioksidan kapasite anlamına gelir ve serbest radikallerin vücuda zarar vermesini önlemede yardımcı olur.

Yeşil erik

Şelasyon (çelasyon veya kıskaçlama terimleri de kullanılır) iki veya çok dişli bir kimyasal ligandın iyonik bir substrata bağlanması veya komplekslenmesidir. Bu ligandlar ki genelde organik bileşiklerdir, şelatör veya şelat ajanı olarak adlandırılır (diğer kullanılan terimler: şelant, çelatör, çelant, kıskaçlayıcı, iyon tutucu). Şelatörler, ASTM-A-380 standardına göre, "belli metal iyonları ile suda çözünür kompleksler oluşturan kimyasallardır, bu sayede iyonu etkinsizleştirerek onun başka elementler veya iyonlarla tepkitmeyerek, çökelek veya tortu oluşmamasını sağlar". Ligand, substrat ile birleşip bir şelat kompleksi meydana getirir (çelat terimi de kullanılır). Bu terim, metal iyonunu şelatördeki iki veya daha çok atomla bağlandığı kompleksler için kullanılır. Literatürde metal iyonu tutan bağların sayısına değinmek için dişlilik terimi kullanılır, örneğin yandaki resimde görülen EDTA altı dişli (İng. hexadendate) bir şelatördür.

Şelasyon Yunanca kıskaç anlamına gelen χηλή, chelè ("kile" okunur) sözcüğünden gelir, Türkçeye Fransızca chélation 'dan, o dile de İngilizce chelation 'den girmiştir. Şelat (İng. chelate) terimi ilk defa 1920'de Sir Gilbert T. Morgan ve H. D. K. Drew tarafından kullanılmıştır, "şelat sıfatı, ıstakoz veya benzeri kabukluların büyük kıskacının Yunanca adı chele 'den türetilmiştir; kumpas benzeri kimyasal grupların iki taraftan gelip ortadaki bir atomu bağlayarak heterosiklik halkalar meydana getirme özelliklerinden dolayı bu adı öneriyoruz" demişlerdir.

Sulu çözeltide bakır(II) iyonu, Cu2+ ve etilendiamin (aşağıda "en" kısaltmalı) arasındaki dengeyi ve gene Cu2+ ile metilamin (MeNH2) arasındaki dengeleri karşılaştıralım: 

Cu2+ + en  [Cu(en)]2+ (1)
Cu2+ + 2 MeNH2  [Cu(MeNH2)2]2+ (2)
(1) denkleminde iki dişli ligand etilendiamin bakır iyonu ile bir şelat kompleksi oluşturur. Şelasyon sonucu beş atomlu bir halka oluşur. (2) denkleminde iki dişli kompleks yerine iki tane tek dişli metilamin ligandı vardır, yaklaşık aynı elektron verme kuvvetine sahiptir, yani Cu-N bağlarının oluşma entalpisi iki reaksiyon için yaklaşık eşittir. Aynı bakır konsantrasyonu için, metilamin konsantrasyonu etildiamin konsantrasyonunun iki katı olursa, kompleks (1)'in konsantrasyonu kompleks (2)'nin konsantrasyonundan daha fazla olacaktır. Şelat halkalarının sayısı arttıkça bu etki daha da artacaktır, öyle ki, altı halka meydana getiren EDTA kompleksinin konsantrasyonu (1) veya (2) kompleklserinkinden çok, çok daha fazla olacaktır. Böylece, şelat olgusu deneysel olarak kanıtlanabilir.
Şelat etkisini termodinamik açıklamasında tepkimenin denge sabitini göz önüne alınır: denge sabiti arttığı oranda kompleksin konsantrasyonu da artar. 

[Cu(en)] =β11[Cu][en]
[Cu(MeNH2)2]= β12[Cu][MeNH2]2
Sadelik amacıyla yukarıda elektrik yükler gösterilmemiştir. Köşeli parantezler konsantrasyonu gösterir, kararlılık sabiti β'ların altyazıları kompleksin stokiometrisini gösterir. İki tepkimede de bakırın konsantrasyonu aynı, (2) tepkimesindeki metilamin'in analitik konsantrasyonu (1)'deki etilendiaminin konsantrasyonun iki katı olunca [Cu(en)] konsantrasyonu [Cu(MeNH2)2] konsantrasyonundan çok daha yüksektir çünkü β11 >> β12.
Denge sabiti K, standart Gibbs serbest enerjisi, ΔG ile ilişkilidir:

ΔG = −RT ln K = ΔH - TΔS
Burada R gaz sabiti, T ise Kelvin derecesi olarak sıcaklıktır. ΔH reaksiyonun standart entalpi değişimi ΔS ise standart entropi değişimidir. İki reaksiyon için de entalpi teriminin yaklaşık eşit olması gerektiği yukarıda belirtilmişti. Denklem (1)'de solda iki, sağda bir tanecik bulunmaktadır, denklem (2)'de ise solda üç, sağda bir tanecik vardır. Bu demektir ki, şelat kompleksi oluşunca daha az bir entropi kaybı olur. Entropi farkına katkıda bulunan faktörlerden biri budur. Diğer faktörler solvasyon değişimleri ve halka oluşmasıdır. Bazı deneysel veriler aşağıdaki tabloda bu etkiyi göstermektedir.{| class="wikitable" 
! Denge !! log β !! ΔG!! ΔH /kJ mol−1!!  −TΔS /kJ mol−1
|-
| Cd2+ + 4 MeNH2  Cd(MeNH2)42+
||6.55|| -37.4 || -57.3||19.9 
|-
| Cd2+ + 2 en  Cd(en)22+
||10.62|| -60.67 || -56.48||-4.19
|}
Bu veriler iki reaksiyon için standart entalpi değişimlerinin yaklaşık eşit olduğunu gösterir; şelat kompleksinin daha kararlı olmasının nedeni, standart entropi teriminin öbür reaksiyona kıyasla daha az olumsuz olmasıdır, hatta bu durumda açıkça reaksiyonun lehine işlemesidir. Genelde termodinamik değerlerin muhasebesini çözeltideki değişiklere göre yapmak zordur, ama şelat etkisinin başlıca entropi düzeyinde etkili olduğu barizdir.
Başka açıklamalar, Schwarzenbach'ın ki gibi, mevcuttur ve Greenwood & Earnshaw'da verilmiştir.

Hemen her biyokimyasal reaksiyon bazı katyonları çözme yeteneği gösterir. Proteinler, polisakkaritler ve nükleik asitler çoğu metal iyonu için mükemmel çokdişli ligandlardır. Tesadüfi şelatörlere ek olarak bazı biyomoleküller özellikle belli metalleri bağlamak için üretilirler (bakınız sonraki bölüm). Histidin, malat ve fitoşelatin bitkilerce kullanılan tipik şelatörlerdir.

Hemen tüm metaloenzimlerde şelatlanmış metaller bulunur, bunlar genelde peptitler, kofaktörlere ve prostetik gruplar tarafından tutulmuştur. Bu tür şelatlayıcı ajanlar arasında hemoglobin ve klorofil de bulunan porfirin grubu da sayılabilir. Çoğu mikrop türünün ürettiği suda çüzünür pigmentler şelat ajanları olarak görev yapar, bunlar siderofor olarak adlandırılır. Örneğin, Pseudomonas türleri demir tutan pikosiyanin ve piyoverdin salgılarlar. E. coli tarafından üretilen Enterobaktin, bilinen en kuvvetli şelat ajanıdır.

Yerbilimlerinde, hava şartlarından kaynaklanan aşınma (İng. weathering) organik şelatörlerin etkisine atfedilir, buna örnek olarak mineral ve taşlardan metal iyonlarını çıkartan peptit ve şekerler gösterilebilir. Çevrede ve doğada bulunan çoğu metal kompleksi bir tip şelat halkasına içinde bağlıdır, örneğin bir hümik asit veya protein tarafından şelasyona uğramıştır. Dolayısıyla, metal şelatlar, topraktaki metallerin harekete geçmesi ve metallerin bitkilerde ve mikroorganizmalarda birikmesi olgularında rol oynarlar. Ağır metallerin seçici şelasyonu biyoremediasyonda (biyolojik yöntemlerle toprak veya sunu temizlenmesi) önemli bir konudur, örneğin radyoaktif atıklardan 137Cs'nin çıkartılması gibi.

Şelatörler kimyasal analizde, su yumuşatmasında ve şampuan ve gıda koruyucularında kullanılırlar. Sitrik asit, sabun ve çamaşır deterjanlarında suyu yumuşatmak için kullanılır. Yaygın kullanılan sentetik bir şelatör EDTA'dır. Fosfonatlar da iyi bilinen şelasyon ajanlarıdır. Şelatörler su arıtım sistemleride ve özellikle su ısıtma kazanlarının bakım sistemlerinde kullanılır.

Şelasyon terapisi, cıva, arsenik ve kurşun zehirlenmesinde zehirli metal iyonlarının kimyasal olarak inert biçime gelip, vücutla daha fazla etkileşmeden atılmaları için şelat ajanlarının kullanılmasıdır; ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından 1991'den beri kullanımı onaylanmıştır.
Ağır metal zehirlenmesinde yararlı olsalar da, normal şartlarda şelat ajanları tehlikeli olabilir. ABD Hastalık Kontrol Merkezi (CDC), kalsiyum EDTA yerine disodyum EDTA kullanılmasının kalsiyum eksikliği (hipokalsemi) sonucu ölümlere yol açtığını bildirmiştir.

Tetrasiklin ailesinden antibiyotikler Ca2+ ve Mg2+ iyonlarının şelatörleridir.
EDTA kanal tedavisinde kanalın lavajında kullanılır. Dentin'i yumuşatmaya yarayan EDTA, kanala boydan boya erişmeyi kolaylaştırır ve işlem sırasında meydana gelen kir tabakasını söker.
Gadolinyum(III) bileşikleri ve şelatları MRI görüntüleme tekniklerinde kontrast ajanı olarak kullanılır.

Akrilik polimerler
Askorbik asit
Tetrasodyum iminodisüksinat
Sitrik asit
Dikarboksimetilglutamik asit
Etilenediamindisüksinik asit
Etilenediamintetraasetik asit (EDTA)
Dietilen triamin penta (metilen fosfonik asit)'in hepta sodyum tuzu (DTPMP•Na7)
Hidrolize yün
Malik asit
Nitrilotriasetik asit (NTA)
Non-polar amino asitler (metiyonin gibi) ve polar aminoasitler (arjinin, asparajin, aspartik asit, glutamik asit, glutamin, lizin ve ornitin gibi)
Oksalik asit
Fosforik asit
Sideroforlar, Desferrioksamin B gibi
Süksinik asit

Baekseolgi (Korece: 백설기) veya beyaz pirinç keki (Korece: 흰무리떡, romanize: Huinmuritteok), pirinç unundan yapılan Kore'ye özgü bir çeşit tteok yani pirinç kekidir. Buharda hazırlanan baekseolgi, bu nedenle aynı zamanda bir sirutteok'tur. Anavatanı Kore Yarımadası olan baeksolgi, diğer tteok çeşitleriyle beraber Kore yemek kültüründe önemli bir yer tutar. Baekseolgi'nin temel malzemeleri pirinç unu, tuz ve şekerdir. Kore'de bazı bölgelerde yeni doğan bebeğin sağlıklı ve huzurlu bir yaşam geçirmesi için doğumun 100. gününde 100 kişiye baeksolgi dağıtılması gerektiği inancı varken bazı yörelerde de baekseolgi'nin özel günlerde sadece aile üyelerine dağıtılması, aile dostlarıyla veya komşularla paylaşılmaması gerektiği inancı mevcuttur. Bebeğin doğumunun saei-rye yani üçüncü haftasında da baekseolgi hazırlanması yaygındır.

Baegseol (백설), Korecede "kar beyazı" anlamına gelirken baekseolgi (백설기), "kar beyazı pirinç keki" anlamına gelir. Baekseolgi, hazır olduğunda kar beyazı bir hâl aldığı için bu ismi almıştır. Baekseolgi'nin kar beyaz renginin ise saflık, temizlik ve kutsallığı temsil ettiğine inanılır.

Bibimbap (비빔밥, bibimbap, bazen bi bim bap ya da bi bim bop olarak romanize edilir), bir pirinç Kore yemeğidir. Bibimbap servis edilirken bir kase beyaz pirinç ve yanında namul (sebze yemeği) ve gochujang (kırmızı biber salçası) ya da doenjang ile servis edilir.
Güney Kore'de: Jeonju, Jinju ve Tongyeong'da oldukça popülerdir. 2011 yılında Dünyanın 50 en lezzetli yemekler listesine 40 numara olarak girmiştir.

Bibimbap – Official Seoul City Tourism
Bibimbap – Official Korea Tourism Organization 3 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
How to cook Bibimbap Youtube 27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://folkency.nfm.go.kr/sesi/dicParser.jsp?DIC_ID=2233&xslUrl=dicPrint_Pop.jsp&printYN=Y 15 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Korece)

Bokkeum, Korece "bokkda" fiilinden türetilen bir pişirme yöntemidir. (ko:볶다) Aynı zamanda, "Yemeği pişirmek veya ateşte kızartmak, az miktarda sıvı içeren malzemeler ile yiyecek hazırlama işi" anlamına gelir. Bu yemeklerin, kuru ve ıslak çeşitleri vardır.

Myeolchi-bokkeum (멸치 볶음) - Kızarmış hamsi.
Ojingeo-Chae bokkeum (Ko:오징어 채 볶음, ojingeo - chae - gochujang) "bazlı sos" olarak isimlendirilen, kıyılmış-kurutulmuş kalamarla yapılan kızarmış bir bokkeum yemeğidir.
Duck ttongjip (닭똥집) - Kızarmış tavuk.
Japchae (잡채) - Kızarmış erişte.
Gamja-Chae bokkeum (감자채 볶음) - Kızarmış kıyılmış patates.
Bokkeum - Bap (볶음밥) kızarmış pilavdır, pişirilmiş pilavın diğer malzemelerle yağda karıştırılarak kızartılmasıyla yapılan bir Kore yemeğidir.

Jeyuk-bokkeum (제육 볶음) - domuz kızartması.
Nakji - bokkeum (낙지 볶음) veya tavada kızartılmış ahtapot, Kore'de nispeten yeni ve kökenleri sadece iki yüzyıl öncesine dayandığı tahmin edilen gözde bir yemektir.
Dak-galbi (닭 갈비) - Kızarmış tavuk.
Tteokbokki (떡볶이) - Kızarmış pirinç kekleri.
Kimchi bokkeum (김치 볶음) ek malzemeler ile karıştırılarak hazırlanır. Kızartılmış kimchi, genellikle Jeyook bokkeum'a benzer olarak domuz eti ile sunulur.
Zongo-bokkeum (-송이 볶음) - Tavada kızartılmış mantar.

Acılı Tavuk Lezzetinde Ramen - bokkeum - myeon (ko: 불닭 볶음 면) tam olarak ateşte tavuk karışımı, kızarmış erişte. Samyang tarafından üretilen bir ramyeon markasıdır.
Alkollü içecekler: Ttongjip - bokkeum (ko:닭똥집 볶음) adı da verilebilir çünkü bokkeum tavada kızartılmış yemek Dak - ttongjip (닭똥집) yerel bir terimdir.
Kimchi - bokkeum - bap (김치 볶음밥) veya bokkeum - bap, kızarmış pilavdır, Kore'de popüler bir yemektir.
Dak - bokkeum - tang (닭 볶음탕, - 湯) Dak - dori - tang (닭 도리탕) kızarmış baharatlı tavuk, sebzeli tavuk parçalarının kaynatılmasıyla yapılan, geleneğe özgü bir Kore yemeğidir.
Sundae - bokkeum (순대 볶음) bir bokkeum karışımı - sundae, sebzeler ve gochujang ile yapılan kızartma anlamına gelir. Bu çeşitler, Güney Kore sokak yemeği şeklinde ve dangmyeon eriştesi ve domuz eti ile karıştırılmış sebzelerin doldurularak hazırlanmasını da içerir.
Gaksichwi (각시 취), saussurea en çok yenen çeşitlerdir. (Chwinamul - bokkeum stir, "Kızarmış chamchwi - Gomchwi ")
Jukkumi - bokkeum stir "kızarmış Jukkumi" - Güney Kore'de satılan şişte ızgara deniz ürünleridir

Bugak (Korece: 부각) Kore mutfağına özgü birtakım vejetaryen twigim'leri (derin yağda kızartılmış yemek) kapsar. Bu tür yemekler genel olarak, kurutulmuş sebze ya da chapssal-pul (Korece: 찹쌀풀; yapışkan pirinç ezmesi) ile kaplanmış yosunlar kullanılarak yapılır. Sonrasında derin yağda kızartma yöntemi ile pişirilip tekrar kurutulur. Banchan (pişmiş pilav eşliğinde) veya anju (alkollü içeceklerle birlikte) olarak yenir. Bunlardaki ortak malzemeler; yeşil acı biber, perilla yaprakları, çiçekler, kamelya yaprakları, kasımpatı yaprakları, dulavrat otu yaprakları, kokar ağaç filizleri, patatesler, gim (laver) ve dasima'dır (yosun). Perilla yağı veya soya fasulyesi yağı gibi bitkisel yağlar tipik olarak kızartma için kullanılır.
Bugak, Kore mutfağında nispeten nadir bir pişirme tekniğidir. Genellikle Kore tapınak mutfağı ile özdeşleştirilir.

dangeun-bugak (Korece: 당근부각) - havuçla yapılır
dasima-bugak (Korece: 다시마부각) - yosun ile yapılır
deulkkae-songi-bugak (Korece: 들깨송이부각) - perilla çiçekleri ile yapılır
Dongbaek-ip-bugak (Korece: 동백잎부각) - kamelya yapraklarından yapılır
dureup-bugak (Korece: 두릅부각) - Angelica ağacı sürgünleri ile yapılır
eumnamu-sun-bugak (Korece: 음나무순부각) - Castor aralia sürgünleri ile yapılır
gajuk-bugak (Korece: 가죽부각) - kokar ağaç sürgünleri ile yapılır
gamja-bugak (Korece: 감자부각) - patates ile yapılır
gamnnip-bugak (Korece: 감잎부각) - Trabzon hurması yapraklarından yapılır
gim-bugak (Korece: 김부각) - Laver (kuruduğunda siyahlaşan kırmızımsı-mor ve yeşil renkli ince düz yapraklı yenilebilir bir deniz yosunu) ile yapılır
gochu-bugak (Korece: 고추부각) - yeşil acı biber ile yapılır
gukhwa-ip-bugak (Korece: 국화잎부각) - kasımpatı yapraklarından yapılır
kkaennip-bugak (Korece: 깻잎부각) - Perilla yapraklarından yapılır
mosi-ip-bugak (Korece: 모시잎부각) - Rami yapraklarından yapılır
ogapi-ip-bugak (Korece: 오가피잎부각) - Eleuthero 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yapraklarından yapılır
parae-bugak (Korece: 파래부각) - Yeşil laver ile yapılır
ssuk-bugak (Korece: 쑥부각) - Kore pelini ile yapılmıştır
ueong-ip-bugak (Korece: 우엉잎부각) - Dulavratotu ile yapılır

Guk (국) ya da bilinen diğer adıyla tang (탕; 湯), Kore mutfağının servis edilen çorba tarzı yemeklerinin genel adıdır. Guk ve tang genellikle birlikte gruplandırılır ve aynı çeşit olarak kabul edilir, buna rağmen tang, guk'a göre daha az sulu olabilir. Kore mutfağının temel ürünleri bap (밥, pirinç) ve banchandır (반찬, meze). Kore masa sunumlarında bap (pirinç), guk'un sağında, sujeo (수저, kaşık ve çubuklar)’ ise solunda yer alır.
Guk, Korece bir kelimedir. Tang ise çin-korece'ye göre kaynar su ya da çorba anlamındadır. Tang aynı anlamı ifade etse de guk onursal bir tabir olarak kullanılır. Guk terimi yeonpo-tang (연포탕, ahtapot çorbası), daegu-tang (대구탕, morina balığı çorbası)  jogae-tang (조개탕,istiridye çorbası) çorbaları için de kullanılır.
Genellikle sebzeli hafif çorbaların sonuna -guk, daha katı bileşenlerle yapılan daha ağır çorbaların sonuna -tang eki getirilir. Gamja-guk (patates çorbası) ve gamja-tang (domuz sırtı yahnisi) istisna olup farklı yemeklerdir.

Guk'un dört farklı çeşidi vardır: Malgeun jangguk (맑은 장국), gomguk (곰국), tojangguk (토장국) ve naengguk (냉국). Malgeun jangguk anlamı berrak (malgeun, 맑은) çorba (guk, 국) baharat (jang, 장)'dır. Doenjang baharatı kullanılır ve bansang(반상) ile servis edilir. Malgeun jangguk'un ana malzemesi et, balık, sebze ve deniz ürünleridir. Gomguk ya da gomtang kaburga göğüs eti ve çeşitli et parçalarının uzun süre kaynatılmasıyla yapılan çorba çeşididir. Gomguk'un suyu süt rengidir, zengin ve doyurucu bir tada sahiptir. Tavuk ya da domuz kemiğinden de yapılır.
Tojangguk, doenjang suyuna ve ssaltteumul (쌀뜨물) e dayanır. Naengguk soğuk çorbadır ve genellikle yaz aylarında tüketilir. Bu çorbalar oi naengguk (오이냉국, soğuk salatalık) ve miyeok naengguk (미역냉국, soğuk wakane çorbası) gibi berrak ve keskindir. Kkaetguk (깻국, susam çorbası) tavuk ve susam parçalarıyla yapılan çorba, sıcak yaz aylarında besin takviyesi işlevi görür.

Gukbap (국밥), yağsız ve tuzsuz pişirilmiş pilav ve sıcak çorba ile yapılan geleneksel bir Kore yemeğidir. Sıcaklığını koruyabilmesi için siyah çömleklerde servis edilir.

Korecede Guk: çorba ve Bap: pilav demektir. Guk ve bap'ın birleşiminden Gukbap ismi oluşturulmuştur.

Gukbap ismi bölgeden bölgeye değişiklik gösterebilir.

Eğer Seul'de ve Gyeonggido'da Gukbap sipariş edilecekse insanlar genellikle Soondae ya da Somori Gukbap olarak da adlandırabilir.

Kongnamul-gukbap'ları Jeolla-do'da daha sıklıkla kullanılır. Jeolla-do içinde iki tür pirinç çorbası vardır. Genel olarak, kaynatılmadan tüketilen Jeonju-Nam Market Gukbap'ları daha sık tüketilir.

Gukbap'ı 3 türlü yapabilirsiniz. Ben sizlere sığır etli gukbap'tan bahsedeceğim.

0.5–1 cm arasında, boyuna kesilmiş sığır eti,
Rendelenmiş sarımsak,
Su,
Soya sosu,
Şeker ve birer çimdik tuz ve karabiber.

Dwaeji-gukbap (돼지국밥) - pirinç çorbası ve domuz eti.
Gul-gukbap (굴국밥) – istiridye ve pirinç çorbası
Kongnamul-gukbap (콩나물국밥) – kongnamul (soya fasulyesi filizleri) ve pirinç çorbası
Siraegi-gukbap (시래기국밥) – siraegi (kurutulmuş turp yeşillikleri) ve pirinç çorbası.
Sogogi-gukbap (소고기국밥) – sığır eti ve pirinç çorbası.
Sundae-gukbap (순대국밥) – sundae (Kore sosisi) ve pirinç çorbası.
Ttaro-gukbap (따로국밥) – ayrı kaselerde servis edilen guk (çorba) ve bap (pirinç pilavı).

https://japan.recipetineats.com/korean-beef-soup-with-rice-gukbap/ 17 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://www.tasteatlas.com/dwaeji-gukbap 17 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hangıl, Kore alfabesidir. Hangıl, Korecede "h-a-n-g-ı-l" [한글] harflerine tekabül eden Kore harfleriyle yazılır. 1443 yılında Cosôn Hanedanlığı'ndan (*) Kral Sejong tarafından oluşturulmuştur.
Koreliler, 15. yüzyıla kadar Çin yazı sistemini kullanıyorlardı fakat bu sistemin öğrenilmesi zor olduğundan insanların okuyup yazamamasından dolayı Sejong bilim insanlarından yeni bir alfabe yapmalarını istemiş, bu yolla bilimin daha hızlı ilerlemesini ve halkının sosyalleşip çağdaşlaşmasını hedeflemiştir. 1444 yılında tamamlanan alfabe, "Hunmin Côngım" (훈민정음; halka doğruları öğreten ses.) adlı eserle halka tanıtılmıştır. Hangıl'la yazılan ilk eser budur.
Kore alfabesi temelde 14 ünsüz, 10 ünlüden oluşur. Ayrıca 11 tane yarı ünlü (diftong) harf bulunur. 5 tane de çift ünsüz bulunur ama bunlar alfabede yer almaz. Hangıl'ın ilham kaynağı üç temel noktadır. Birincisi insanı temsil eden dikey çizgiler "ㅣ", ikincisi dünyayı temsil eden yatay çizgiler "ㅡ", üçüncüsü ise cenneti temsil eden yuvarlak çizgiler, noktalardır "ㅇ", ayrıca Hangıl diğer Moğol, Phags Pa (Phags-pa script) ve Çin yazı sistemlerinden faydalanılarak oluşturulmuştur.

Kore alfabesi, diğer yazı sistemlerinden oldukça farklı olarak yan yana dizilen harflerden meydana gelmez. Daha önce Çin yazı sisteminin kullanılması, Hangıl'ı tasarlayan bilim insanlarını etki altında bırakmıştır. Bu doğrultuda her hece Çin karakterinde olduğu gibi bir kare şeklini oluşturacak şekilde oluşmuştur. Yan yana bitişen harfler yerine ikili, üçlü hatta dörtlü değişimler kullanarak heceler oluşturulmuştur.

Hangıl ve okunuşları17 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hanja veya Hanca (Korece: 한자 veya Korece: 漢字, [ha(ː)nt͈ɕa]), Korecenin yazımı için geleneksel Çince karakterleri kullanan bir yazı sistemi. Yazı, Kore'de MÖ 400'lere tarihlenen Gojoseon döneminden bu yana kullanılmaktadır. Çince karakterler, Korece telaffuz edilmektedir. Hanja-mal veya hanja-eo, hanja ile yazılabilen sözcükler için; hanmun (Korece: 한문, Çince: 漢文) ise Klasik Çince yazılar için kullanılsa da çoğu zaman bu iki olgu için de kullanılan terim hanjadır.
Hanjaya yönelik hiçbir zaman büyük bir ortografik reform yapılmadığından bu karakterler, geleneksel Çin karakterleri ve kyūjitai karakterlerle neredeyse tamamen aynıdır. Hanja'nın sadece küçük bir bölümü üzerinde değişikliğe gidilmiştir ve karakterlerden çok azı Koreceye hastır. Buna karşın Çin'in büyük bir kısmında kullanılan Mandarin ve Japonya'da kullanılan Çince karakterler (kanji) üzerinde sadeleşmeye gidilmiştir. Dolayısıyla bu karakterler, kendilerine eş düşen hanja karakterlerine kıyasla daha az çizgiden oluşmaktadır.
15. yüzyılda icat edilmiş Hangıl, modern Kore'de baskın yazı sistemidir. Buna karşın Güney Kore'de okullarda hala Hanja eğitimi verilmektedir. Kuzey Kore'de ise Hanja kullanımı ülkenin bağımsız olmasından sonra kaldırılmış ve bu kelimeler Hangıl ile yazılmaya başlanmıştır. İlk başlarda Hanja kullanımı elimine edilmeye çalışılmış, ancak 1960'lardan itibaren öğretim yeniden başlamıştır. Kuzey Kore'de Hanja karakterleri içeren bir sözlük de yayımlanmıştır.

Hannas, William C. (1997). Asia's Orthographic Dilemma. Honolulu: University of Hawaii Press. ISBN 0-8248-1842-3.

Hardal, turpgiller (Brassicaceae) familyasından, tohumları baharat olarak kullanılan, sarı çiçekli, otsu bir bitkidir. On kadar farklı türü olmasına karşın üç ana türü genelde baharat olarak bilinir ve kullanılır. Bunlar beyaz hardal (Sinapis alba), kahverengi hardal (Brassica juncea) veya siyah hardal (Rhamphospermum nigrum) olabilir. Kırmızı hardal Hint hardalı olarak da adlandırılır.

Türkiye'de hardal yaygın olarak kullanılan bir baharat değildir. Piyasada bulunabilecek hardal sosları genellikle yerli veya ithal Amerika tipi hardallardır.
Siyah hardal ya da beyaz hardal bitkilerinin tohumları ya da bu tohumların öğütülmüş hâli baharat olarak kullanılır. Keskin ve yakıcı bir tadı vardır. Sos olarak ve soslara sarımsı renk vermek için zerdeçal ile birlikte kullanılır. Bütün hâldeki hardal tohumları turşu salamuralarında, et ve deniz ürünleri pişirmede kullanılabilir. Lahana turşusu ve yağlı salamuraları tatlandırmak için kullanılır. Hindistan'da tereyağında kızartılıp patlatılan tohumlar hoş kokuları ile garnitürlerde veya çeşni olarak yemeklerde kullanılır. Toz hardal da içeceklere ve fırında yapılan bazı yemeklere katılır.
Kahverengi tohumlar köri hazırlamak için diğer baharatlarla karıştırılır. Brassica juncea türünden hardal yağı elde edilebilir. Toz hardal, ızgara sosları, fırınlanmış sebzeler ve yumurtalarda kullanılabilir. Tatlıdan acıya ve keskin kokuludan yumuşak tatlara kadar hardal sosları bulmak mümkündür. Et yemeklerinde, özellikle av etlerinden yapılan yemeklerde, yumurta ve sebzelerden yapılan salatalarda da hardal sosu kullanılabilir.

Hardal tohumları bütün hâlde yemeklerde kullanılabilir. Toz hâle getirilmiş tohumlar acı değildir. Hardal tozları soğuk su ile karıştırıldığında; kükürt içeren glukozit ve hardal enzimleri kimyasal reaksiyona girerek, karışım 10 dakika içinde acı ve keskin kokulu bir hâl alır. Bu işlemde sıcak su kullanılmamalıdır, sıcak su hardalın yapısındaki enzimleri bozup yağını uçuracağından acılık ve keskin koku oluşmamasına neden olur. Hardal tozundaki bu reaksiyonu sona erdirmek için sirke, koruk suyu gibi asidik malzemeler kullanılabilir.
Hardal sosları yapımındaki önemli nokta; hangi anda reaksiyona son verilmesi gerektiğinin belirlenmesi deneyim gerektirir. Su ile reaksiyonunu tamamlayan hardal soslarına tatlandırıcı ve koku verici malzemeler (limon, sirke, bira, şarap, tuz vb.) ilave edilir. Hardal soslarına renklendirici olarak bazen zerdeçal da (turmerik) eklenebilir. However prepared mustard loses its pungency over time; the loss can be slowed by keeping a sealed container (opaque or in the dark) in a cool place or refrigerator.
Hardal tozu sirke ile karıştırılmışsa continental hardal, su ile karıştırılırsa İngiliz hardalı adını alır.

Dijon hardalı
Hardal rengi
Hardal gazı

Dalby, Andrew (2004). Tehlikeli Tatlar: Tarih Boyunca Baharat. Nazlı Pişkin tarafından çevrildi. İstanbul: Kitap Yayınevi. s. 216. ISBN 975-8704-56-7.

Hwachae, (Korece: 화채; 花菜) geneleksel kore mutfağında meyve ve yenebilir çiçek yapraklarından yapılan punch türüdür. Meyveler ve çiçekler ballı suya veya ballı omija-cha ile yapılır. Günümüzde, Güney Kore'de genellikle Hwachae olarak anılır. Hwachae çoğunlukla servisten önce çam fıstığı ile garnitürlenir.

Hwachae'nin yaklaşık olarak otuz çeşidi olduğu söylenir.

Aengdu-hwachae (앵두화채: Kiraz Punch) Kore kirazları ve ballı su ile yapılır. Dano, beşinci ay ayının beşinci günü ile ilişkilendirilir.
Bae-hwachae (배화채; Armut Punch) Kore armutlarının çiçek şeklinde kesilerek, Omija-cha'lı bal karışımı ile yapılır.
Boksunga-hwachae (복숭아화채; Şeftali Punch) Bal içinde bekletilmiş şeftali ve şekerli su ile yapılır.
Chamoe-hwachae (참외화채; Kavun Punch) Kore kavunlarının dilimleri, vişneler, kereviz ile Omija-cha ile yapılır.
Cheondoboksunga-hwachae (천도복숭아화채; Nektari Punch) Ballı ve şekerli su içerisinde bekletilmiş nektari ile yapılır.
Milgam-hwachae (밀감화채; Turunç Punch) ayrıca gyul-hwachae (귤화채) anılır. Turunç meyvesi olan portakal parçaları limon suyu, şeker ve su ile karıştırılarak yapılır. Özellikle Jeju Adası'nda yaygındır.
Mogwa-hwachae (모과화채; Ayva Punch) Satsuma dilimlerini ve çin ayvalarının şeker ve ballı suda yapılır. Yirmi gün bekletildikten sonra tüketilir.
Omija-hwachae (오미자화채; Şizandra üzümü Punch) Ballı Omija-cha ile yapılır. Dekoratif armut dilimleriyle servis edilir.
Podo-hwachae (포도화채; Üzüm Punch) Şekerli suda kaynatılan soyulmuş üzüm, vişne ve ballı sudan yapılır.
Sagwa-hwachae (사과화채; Elma Punch) Çiçek şeklindeki elma parçaları, ballı Omija-cha ile yapılır.
Sansa-hwachae (산사화채; Alıç Punch) Gwapyeon denilen alıçlardan ballı suda elde edilir.
Sanddalgi-hwachae (산딸기화채; Ahududu Punch) Kore ahududuları ve ballı su ile elde edilir. Yudu, altıncı ay ayının onbeşinci günü ile ilişkilendirilir.
Subak-hwachae (수박화채; Karpuz Punch) Karpuz dilimleri, diğer meyve parçaları, buz küpleri ballı karpuz suyu ile yapılır. Yaz aylarında tercih edilir.
Ddal-hwachae (딸기화채; Çilek Punch) Çileklerden elde edilir.
Yuja-hwachae (유자화채; Yuja Punch) Yuja ve kore armutlarının uzun ve ince şekilde kesilmesi, nar ve ballı su ile yapılır.

Jangajji (Korece: 장아찌), veya diğer ismiyle sebze turşusu, sebze turşusu ile yapılan bir çeşit banchan'dır (garnitür). Kimçi'den farklı olarak jangajji, genellikle soya sosu, soya fasulyesi ezmesi veya acı biber salçası ile salamura edilen fermente olmayan sebzelerden oluşur. Jangajji genellikle uzun süre korunur ve susam yağı ile servis edilir.

Jangajji, Orta Korece  jyangaetdihi (앳디히)'den türetilmiştir.

Ana maddeler bölgeye göre değişir. Genellikle yeşil sarımsak, sarımsak sapları, turp, salatalık, acı biber yaprakları, chamoe, perilla yaprakları ve deodeok kullanılır. Jangajji genellikle soya sosu, soya fasulyesi ezmesi veya biber salçası ile salamura edilir, seyreltilmiş sirke de asitleyici sıvı olarak kullanılabilir. Genellikle sebzeler çeşnide nem oluşmasını önlemek için hafifçe kurutulur veya tuzlanır. Jangajji servis edilirken kesilir, ardından susam yağı, şeker ve kızarmış susam tozu ile tatlandırılır.

boksa-jangajji (Korece: 복사 장아찌) - şeftali turşusu
buchu-jangajji (Korece: 부추 장아찌) - sarımsak turşusu
chamoe-jangajji (Korece: 참외 장아찌) - Kore kavun turşusu
cheoncho-jangajji (Korece: 천초 장아찌) - chopi meyve turşusu
doraji-jangajji (Korece: 도라지 장아찌) - turşu balon çiçek kökleri
gaji-jangajji (Korece: 가지 장아찌) - patlıcan turşusu
kkaennip-jangajji (Korece: 깻잎 장아찌) - salamura perilla yaprakları
maneul-jong-jangajji (Korece: 마늘 장아찌) - sarımsak sapı turşusu
meowi-jangajji (Korece: 머위 장아찌) - öksürük otu turşusu yaprakları
mu-jangajji (Korece: 무 장아찌) - Kore turpu turşusu
mu-mallaengi-jangajji (Korece: 무말랭이장아찌) - kurutulmuş turp turşusu
oi-jangajji (Korece: 오이장아찌) - salatalık turşusu
pa-jangajji (Korece: 파장아찌) - taze soğan turşusu
put-gochu-jangajji (Korece: 풋고추장아찌) - yeşil acı biber turşusu
put-maneul-jangajji (Korece: 풋마늘장아찌) - yeşil sarımsak turşusu
saenggang-jangajji (Korece: 생강 장아찌) - zencefil turşusu
sancho-jangajji (Korece: 산초 장아찌) - dikenli kül meyve turşusu
umu-jangajji (Korece: 우무 장아찌) - agar jöle turşusu
yeolmu-jangajji (Korece: 열무 장아찌) - yeolmu turşusu

Kore mutfağı
Kimçi
Turşu

Jeon, ({Korece: 전, 煎) dilimlenmiş ya da kıyılmış balık, et, sebze vb.ni yağda kızartmadan önce buğday unu ve yumurta bulamacına daldırılmasıyla yapılan böreklere verilen genel addır. Jeon, balık, et, kümes hayvanları, deniz ürünleri ve sebze gibi malzemelerle yapılabilir ve ordövr, banchan (meze) veya anju (içeceklerle servis edilen ve yenen yiyecekler) olarak servis edilebilir. Bazı jeonlar tatlıdır, bu tür jeonlara hwajeon ("çiçek jeon" anlamına gelir) denir.

Jeon, daha geniş anlamda bir tür buchimgae olarak kabul edilebilse de, buchimgae ve jeon farklı yemeklerdir. Jeonlar daha küçüktür ve buchimgae'den daha az malzeme ile yapılır.
Jeon, özellikle Kore kraliyet mutfağı çevresinde jeonya (Korece: 저냐)  olarak da anılır. Jeonya'ya bazen jeonyueo (Korece: 전유어) veya jeonyuhwa (Korece: 전유화) da denir.

Hemen hemen tüm jeonlar baharatlanıp buğday unu ve yumurta bulamacı ile kaplanır ve ardından tavada kızartılır.

Kırmızı et ve kümes hayvanlarından yapılan jeon, Kore kraliyet mutfağında yaygın olarak kullanılırken, Kore halkı genellikle biraz sebze ekleme eğilimindedir. Yukjeon (Korece: 육전, "et jeon"), etten yapılan çeşitli jeonlar için genel bir terimdir.

Deunggol-jeon (Korece: 등골전) - sığır omuriliğinden yapılır.
Donggeurang-ttaeng (Korece: 동그랑땡 ufalanmış tofu, doğranmış yeşil soğan ve namullar ile sığır eti, domuz eti veya balıktan yapılmış küçük köfteler. Kore kraliyet mutfağında don-jeonya (Korece: 돈저냐, "sikke jeonya") denir.
Meat jun - Hawaii'de popüler olan bir Kore yemeğidir.

Chamsae-jeonya (Korece: 참새저냐) - serçe etinden yapılır
Cheonyeop-jeonya (Korece: 처녑저냐) - sığır kırkbayırından yapılmıştır.
Daechang-jeonya (Korece: 대창저냐) - haşlanmış sığır bağırsağından yapılır.
Dak-jeonya (Korece: 닭저냐) - tavuktan yapılır.
Gan-jeonya (Korece: 간저냐) - sığır eti veya domuz karaciğerinden yapılır.
Gogi-jeonya (Korece: 고기저냐) - ince dilimlenmiş veya ince kıyılmış sığır etinden yapılır.
Gol-jeonya (Korece: 골저냐) - haşlanmış ve dilimlenmiş sığır beyni veya sığır omuriliğinden yapılır.
Jeyuk-jeonya (Korece: 제육저냐) - ince dilimlenmiş yağsız domuz etinden yapılır.
Mechuri-jeonya (Korece: 메추리저냐) - ince dilimlenmiş bıldırcın etinden yapılır.
Nogyuk-jeonya (Korece: 녹육저냐) - ince dilimlenmiş geyik etinden yapılır.
Saengchi-jeonya (Korece: 생치저냐) - sülün etinden yapılır.
Satae-jeonya (Korece: 사태저냐) - haşlanmış ve ince dilimlenmiş dana inciğinden yapılır.
Seonji-jeonya (Korece: 선지저냐) - beyazlatılmış ve terbiyeli seonji'den (kan) yapılır.
Soeseo-jeonya (Korece: 쇠서저냐) - ince dilimlenmiş dana dilinden yapılır.
Yang-jeonya (Korece: 양저냐) - ince dilimlenmiş dana işkembesinden yapılır.
Yangyuk-jeonya (Korece: 양육저냐) - ince dilimlenmiş kuzu etinden yapılır.

Saengseon-jeon (Korece: 생선전, "balık jeon"), balıktan yapılmış herhangi bir jeon için genel bir terimdir. Genellikle beyaz balıklar tercih edilir. Haemul-jeon (Korece: 해물전 "deniz ürünü jeon"), balık ürünlerinin yanı sıra deniz kabuğu, karides ve ahtapottan yapılan yemekleri de içerir.

Daeha-jeon (Korece: 대하전) - etli karidesten yapılmıştır.
Guljeon (Korece: 굴전) - istiridyelerden yapılır. Kore kraliyet mutfağında Gul-jeonya (Korece: 굴저냐) adı verilir.
Haesam-jeon (Korece: 해삼전) - kurutulmuş ve ıslatılmış deniz hıyarlarından yapılır, genellikle kıyma ve üzerlerine ufalanmış tofu iliştirilir. Mwissam (Korece: 뮈쌈) olarak da bilinir.
Saeu-jeon (Korece: 새우전) - soyulmuş karidesten yapılmıştır. Kore kraliyet mutfağında saeu-jeonya (Korece: 새우저냐) olarak adlandırılır.
Daegu-jeon (대구 전) - morina balığından yapılır

Baendaengi-jeonya (Korece: 밴댕이저냐) - bütün bir sardalyadan yapılır.
Baengeo-jeonya (Korece: 뱅어저냐) - birden fazla yarıya bölünmüş whitebait'ten yapılmıştır
Bajirak-jeonya (Korece: 바지락저냐) - Manila midyesinden yapılır.
Bangeo-jeonya (Korece: 방어저냐) - tuzlanmış ve ince dilimlenmiş
Biut-jeonya (Korece: 비웃저냐) - ringadan yapılır.
Bok-jeonya (Korece: 복저냐) - kirpi balığından yapılır.
Bugeo-jeonya (Korece: 북어저냐) - kurutulmuş kömür balığından yapılmıştır.
Bungeo-jeonya (Korece: 붕어저냐) - ince dilimlenmiş havuz balığından yapılır.
Bure-jeonya (Korece: 부레저냐) - balığın yüzücü kesesinin balık eti ve kıyma ile doldurulması, ardından mühürlenip kaynatılması ve buğday unu ve yumurta ile kaplanmasından önce dilimlenmesi ve tavada kızartılmasıyla yapılır.
Daegu-jeonya (Korece: 대구저냐) - ince dilimlenmiş morina balığından yapılır.
Domi-jeonya (Korece: 도미저냐) - ince dilimlenmiş çipuradan yapılır.
Gajami-jeonya (Korece: 가자미저냐) - buğday unu ve doğranmış yeşil soğanla ezilmiş yassı balık etinden yapılır.
Garimat-jeonya (Korece: 가리맛저냐) - ustura deniztarağından yapılmıştır.
Ge-jeonya (Korece: 게저냐) - bütün bir yengeçten yapılır.
Godeungeo-jeonya (Korece: 고등어저냐) - ince dilimlenmiş kolyoz ile yapılır.
Iri-jeonya (Korece: 이리저냐) - balık sütünden yapılır.
Jogae-jeonya (Korece: 조개저냐) - kabuklu deniz ürünlerinden yapılır.
Junchi-jeonya (Korece: 준치저냐) - Ilisha elongata'den yapılmıştır.
Mikkuri-jeonya (Korece: 미꾸리저냐) - göl çipurasından yapılır.
Mineo-jeonya (Korece: 민어저냐) - ince dilimlenmiş şarlatandan yapılmıştır.
Myeolchi-jeonya (Korece: 멸치저냐) - tuzlanmış hamsiden yapılır.
Nakji-jeonya (Korece: 낙지저냐) - derisi alınmış ve ince dilimlenmiş uzun kollu ahtapottan yapılmıştır.
Neopchi-jeonya (Korece: 넙치저냐) - ince dilimlenmiş zeytin pisi balığı ile yapılır.
Samchi-jeonya (Korece: 삼치저냐) - ince dilimlenmiş ve tuzlanmış deniz balıklarından yapılır.
Ssogari-jeonya (Korece: 쏘가리저냐) - altın mandalina balığından yapılmıştır.
Sungeo-jeonya (Korece: 숭어저냐) - ince dilimlenmiş kefalden yapılır.
Yeoneo-jeonya (Korece: 연어저냐) - ince dilimlenmiş somon balığı.

Chaeso-jeon (Korece: 채소전, "sebze jeon ") sebzelerden yapılan herhangi bir jeon için genel bir terimdir.

Gamja-jeon (Korece: 감자전) - rendelenmiş patatesten yapılmıştır. Ayrıca rendelenmiş, ezilmiş patates, patates nişastası ve üzerine sebzeler ilave edilerek yapılabilir.
Pajeon (Korece: 파전) - taze soğandan yapılmıştır. Dongnae-pajeon genellikle bütün taze soğanlardan yapılır. Haemul-pajeon'a deniz mahsulleri eklenir ("deniz ürünleri pajeon" olarak bilinir).
Deodeok-jeon (Korece: 더덕전), deodeok'tan yapılır
Dubu-jeon (Korece: 두부전) - dilimlenmiş tofudan yapılır. Kore kraliyet mutfağında Dubu-jeonya (Korece: 두부저냐) olarak adlandırılır.
Gaji-jeon (Korece: 가지전) - ince dilimlenmiş patlıcandan yapılır.
Gamnip-jeon (Korece: 감잎전) -
Gochu-jeon (Korece: 고추전) - tohumsuz yeşil acı biberden yapılmış, kıyma ve ufalanmış tofu ile doldurulmuş.
Gosari-jeon (Korece: 고사리전), bracken ile yapılmıştır.
Gugyeop-jeon (Korece: 국엽전) - kasımpatı yapraklarından yapılmıştır.
Hobak-jeon (Korece: 호박전), ince dilimlenmiş Kore kabağından yapılır
Mukjeon (Korece: 묵전) - ince dilimlenmiş ve kurutulmuş üç farklı renkte muktan yapılmıştır. Kore kraliyet mutfağında Muk-jeonya (Korece: 묵저냐) denir.
Pyogo-jeon (Korece: 표고전), şitaki mantarı ve kıyma ile yapılır.
Samsaekjeon (Korece: 삼색전) - kelimenin tam anlamıyla "üç renkli jeon". Mantar, yeşil acı biber ve soğandan yapılır.
Ssukjeon (Korece: 쑥전) - pelinden yapılır.
Buchu-jeon (Korece: 부추전) - sarımsak frenk soğanı yapılır.

Baechu-jeonya (Korece: 배추저냐) Çin lahanası'nın beyaz kısmından veya yıkanmış kimchi'den kıyma ile yapılır.
Baekhap-jeonya (Korece: 백합저냐) - dilimlenmiş pullu zambak soğanlarından yapılmıştır.
Beoseot-jeonya (Korece: 버섯저냐) - dilimlenmiş mantarlardan yapılmıştır.
Bibimbap-jeonya (Korece: 비빔밥저냐) - bir veya iki kaşık bibimbaptan yapılır
Doraji-jeonya (Korece: 도라지저냐) - ıslatılmış ve parçalanmış balon çiçeği köklerinden yapılır.
Gangnangkong-jeonya (Korece: 강낭콩저냐) - olgunlaşmamış fasulyeden yapılır.
Seogi-jeonya (Korece: 석이저냐) - geniş taş kulak mantarlarından yapılmıştır.
Songi-jeonya (Korece: 송이저냐) - matsutake mantarından yapılır.
Yangpa-jeonya (Korece: 양파저냐) - dilimlenmiş soğandan yapılır.
Yeongeun-jeonya (Korece: 연근저냐) - rendelenmiş ve süzülmüş lotus kökünden yapılmıştır.

Hwajeon (Korece: 화전, "çiçek jeon"), yenilebilir çiçeklerden yapılmış herhangi bir jeon için genel bir terimdir. Hwajeon genellikle tatlıdır ve bileşen olarak bal içerir. Hünnaptan yapılmış Jeon bazen hwajeon adlandırılır.

Chijahwa-jeon (Korece: 치자화전) - gardenya çiçeklerinden yapılır.
Gukhwa-jeon (Korece: 국화전) - kasımpatı çiçeklerinden yapılır.
Jangmi-hwajeon (Korece: 장미화전) - gülden yapılır
Jindallae-hwajeon (Korece: 진달래화전) - ormangülü çiçeklerinden yapılmıştır. Jindallae-hwajeon, Samjinnal ile ilişkili özel bir besin maddesidir.
Okjamhwa-jeon (Korece: 옥잠화전) - hosta tomurcuklarından yapılmıştır.

Buchimgae

Jeotgal (Korece: 젓갈) veya jeot (Korece: 젓 ), (çevirisi tuzlu deniz ürünleri), karides, istiridye, deniz tarağı, balık ve havyar gibi deniz ürünleriyle yapılan, korunmuş tuzlu yemekler kategorisidir. Jeotgal içeriğine bağlı olarak yumuşak, katı parçalardan berrak, et suyu benzeri sıvıya kadar değişebilir.
Katı jeotgal genellikle banchan (yan yemekler) olarak yenir. Aekjeot (Korece: 액젓) veya balık sosu olarak adlandırılan sıvı jeotgal, kimçi'nin baharatlanmasında, çeşitli çorba ve güveçlerde (guk, jijimi, jjigae) popüler olarak kullanılır. Bir çeşni olarak, saeu-jeot (karides jeotgal) gibi daha küçük katı parçalara sahip jeotgal ise genellikle domuz eti yemekleri (bossam, jokbal, samgyeopsal), sundae (Kore sosisi), hoe (çiğ balık) ve birkaç çorba ve güveç ile daldırma sosu olarak servis edilir.

Üç Kore Krallığı'nda fermente gıdalar yaygın olarak bulunabiliyordu, 289'da yayınlanan bir Jin Hanedanlığı tarihi metni olan Üç Krallığın Kayıtları gibi, Wei Kitabı'nın Dongyi başlıklı bölümünde Koguryo Korelilerinin şarap, soya fasulyesi ezmesi, tuzlanmış ve fermente edilmiş balık gibi fermente gıdalar yapma konusunda yetenekli olduklarından bahseder. Jeotgal'in ilk Kore kaydı, Samguk Sagi'de, Kral Sinmun'un 683'te düğün hediyesi olarak pirinç, şarap, jerky ve jeotgal sunduğuna atıfta bulunarak ortaya çıkmıştır. 1124'te, bir Çinli Song Hanedanlığı elçisi, jeotgal'ın Koryo'da beğenildiğini yazdı. Joseon edebiyatında yazılan 16. yüzyıl günlüğü olan Miam ilgi'de yirmi dört jeotgal türü yer almaktadır. 180'den fazla jeotgal türü, Gosa chwaryo ve Swaemirok 16. yüzyıl kitaplarında; Eumsik dimibang, Sallim gyeongje ve Jeungbo sallim gyeongje 17-18. yüzyıl kitaplarında bulunabilir.

Jeotgal türleri, ana malzemelere, bölgelere, aile tercihlerine ve kişisel tercihlere bağlı olarak değişir. Geçmiş zamanlarda ulaşımın sınırlı olması nedeniyle, denizlere yakın bölgeler, iç bölgelere kıyasla daha fazla jeot türüne sahiptir.

Baendaengi-jeot (Korece: 밴댕이젓 ) - tuzlu Sardinella zunasi
Baengeo-jeot (Korece: 뱅어젓 ) - tuzlu yavru prickleback
Biut-jeot (Korece: 비웃 젓 ) - tuzlu Pasifik ringası
Bolak-jeot (Korece: 볼락 젓 ) - tuzlu Sebastes inermis
Byeongeo-jeot (Korece: 병어 젓 ) - tuzlu Pampus argenteus
Changnan-jeot (Korece: 창난젓 ) - tuzlu Gadus chalcogrammus (morinaya benzeyen bir tür balık) iç organları
Cheongeo-al-jeot (Korece: 청어 알젓 ) - tuzlu Pasifik ringası yumurtası
Daegu-al-jeot (Korece: 대구 알젓 ) - tuzlu Gadus makrosefali yumurtası
Daegu-iri-jeot (Korece: 대구 이리 젓 ) - tuzlu Gadus makrosefali balık sütü
Daechang-jeot (Korece: 대창 젓 ) - tuzlu Gadus makrosefali iç organları
Domi-jeot (Korece: 도미 젓 ) - tuzlu kızıl çipura (Pagrus major)
Dorumuk-jeot (Korece: 도루묵 젓 ) - tuzlu Arctoscopus japonicus
Euneo-al-jeot (Korece: 은어 알젓 ) - tuzlu Plecoglossus altivelis yumurtası
Gajami-jeot (Korece: 가자미 젓 ) - tuzlu pisi balığı
Galchi-jeot (Korece: 갈치 젓 ) - tuzlu kılkuyruk balığı
Galchi-sok-jeot (Korece: 갈치 속젓 ) - tuzlu kılkuyruk balığı iç organları
Gangdari-jeot (Korece: 강달이 젓 ) - tuzlu bighead croaker
Godeungeo-naejang-jeot (Korece: 고등어 내장 젓젓 ) - tuzlu kolyoz iç organları
Goji-jeot (Korece: 고지 젓 ) - tuzlu Gadus chalcogrammus balık sütü
Gwangnan-jeot (Korece: 광란 젓 ) - tuzlu zeytin pisi balığı (Paralichthys olivaceus) yumurtası
Ingeo-jeot (Korece: 잉어 젓 ) - tuzlu sazan
Jangjae -jeot (Korece: 장재 젓 ) - tuzlu Pasifik morinası solungaçı
Jari-jeot (Korece: 자리젓 ) - tuzlu Chromis notata
Jeoneo-bam-jeot (Korece: 전어 밤젓 ) - tuzlu Konosirus punctatus işkembesi
Jeoneo-jeot (Korece: 전어 젓 ) - tuzlu Konosirus punctatus
Jeongeori-jeot (Korece: 정어리 젓 ) - tuzlu Sardinops sagax
Jogi-agami-jeot (Korece: 조기 아가미 젓 ) - tuzlu Larimichthys polyactis solungaçı
Jogi-al-jeot (Korece: 조기 알젓 ) - tuzlu Larimichthys polyactis yumurtası
Jogi-jeot (Korece: 조기젓 ) - tuzlu Larimichthys polyactis
Junchi-jeot (Korece: 준치 젓 ) - tuzlu Ilisha elongata
Kkongchi-jeot (Korece: 꽁치 젓 ) - tuzlu Cololabis saira
Maegari-jeot (Korece: 매가리 젓 ) - tuzlu Japon istavriti
Myeolchi-jeot (Korece: 멸치젓 ) - tuzlu Japon hamsisi
Myeongnan-jeot (Korece: 명란젓 ) - tuzlu Gadus chalcogrammus yumurtası
Myeongtae-agami-jeot (Korece: 명태 아가미 젓젓 ) - tuzlu Gadus chalcogrammus solungaçı
Nansa-jeot (Korece: 난사젓 ) - tuzlu yavru Hypoptychus dybowskii
Neungseongeo-jeot (Korece: 능성어 젓 ) - tuzlu Hyporthodus septemfasciatus
Obunjagi-jeot (Korece: 오분자기 젓 ) - tuzlu yavru Haliotis asinina (denizkulağı türü)
Sokjeot (Korece: 속젓 ) - tuzlu Larimichthys polyactis iç organları
Sungeo-al-jeot (Korece: 숭어 알젓 ) - tuzlu dubar yumurtası
Taean-jeot (Korece: 태안젓 ) - tuzlu Gadus chalcogrammus gözü
Ttora-jeot (Korece: 또라젓 ) - tuzlanmış dubar iç organları
Ungeo-jeot (Korece: 웅어 젓 ) - tuzlu Coilia nasus
Yeoneo-al-jeot (Korece: 연어 알젓 ) - tuzlu köpek sombalığı yumurtası
Yeopsak-jeot (Korece: 엽 삭젓 ) - tuzlu Konosirus punctatus işkembesi

Bajirak-jeot (Korece: 바지락젓 ) - tuzlu Venerupis philippinarum
Bangge-jeot (Korece: 방게젓 ) - tuzlu Helice tridens (yengeç türü)
Daeha-jeot (Korece: 대하 젓 ) - tuzlu Fenneropenaeus chinensis
Daehap-jeot (Korece: 대합젓 ) - tuzlu Meretrix lusoria
Dongjuk-jeot (Korece: 동죽 젓 ) - tuzlu Astarte borealis
Gaetgajae-jeot (Korece: 갯가재 젓 ) - tuzlu Oratosquilla oratoria (mantis karidesi)
Ge-al-jeot (Korece: 게알젓 ) - tuzlu yengeç yumurtası
Gejang (Korece: 게장 ) - tuzlu yengeç
Geut-jeot (Korece: 게 웃젓 ) - tuzlu Haliotis asinina (denizkulağı türü) iç organları
Gonjaengi-jeot (Korece: 곤쟁이젓 ) - tuzlu Mysida
Guljeot (Korece: 굴젓 ) - tuzlu istiridye
Haesam-chang-jeot (Korece: 해삼 창젓 ) - tuzlu deniz hıyarı iç organları
Haesam-jeot (Korece: 해삼 젓 ) - tuzlu deniz hıyarı
Hanchi-jeot (Korece: 한치 젓 ) - tuzlu Uroteuthis chinensis
Haran-jeot (Korece: 하란 젓 ) - tuzlu karides yumurtası
Honghap-jeot (Korece: 홍합 젓 ) - tuzlu Mytilus coruscus (midye türü)
Jeonbok-jeot (Korece: 전복 젓 ) - tuzlu denizkulağı
Jogae-jeot (Korece: 조개젓 ) - tuzlu deniz tarağı
Kkolttugi-jeot (Korece: 꼴뚜기젓 ) - tuzlu yavru kalamar
Kkotge-jeot (Korece: 꽃 게젓 ) - tuzlu Portunus trituberculatus (yengeç türü)
Matjeot (Korece: 맛젓 ) - tuzlu ustura midyesi
Meongge-jeot (Korece: 멍게 젓 ) - tuzlu Halocynthia roretzi
Mosijogae-jeot (Korece: 모시 조개젓 ) - tuzlu Cyclina sinensis
Nakji-jeot (Korece: 낙지 젓 ) - tuzlu (Octopus minor) ahtapot
Ojingeo-jeot (Korece: 오징어젓 ) - tuzlu kalamar
Pijogae-jeot (Korece: 피 조개젓 ) - tuzlu Anadara broughtonii
Saengi-jeot (Korece: 생이 젓 ) - tuzlu tatlı su karidesi
Saeu-jeot (Korece: 새우젓 ) - tuzlu karides
Seha-jeot (Korece: 세하 젓 ) - tuzlu cam karides
Seongge-al-jeot (Korece: 성 게알젓 ) - tuzlu denizkestanesi yumurtası
Seongge-jeot (Korece: 성 게젓 ) - tuzlu denizkestanesi
Sora-jeot (Korece: 소라젓 ) - tuzlu deniz salyangozu (Turbo cornutus)
Tohwa-jeot (Korece: 토화 젓 ) - tuzlu nehir ağzı istiridyesi

Jokpyeon (Korece: 족편) Kore mutfağı'nda bulunan; inek paçası (ana malzeme) ve diğer kollajen içerikli inek başı, derisi, kuyruğu ve domuz başı gibi bölgelerin uzun süre suda kaynatılmasıyla hazırlanan bir yemektir. İsim büyük ölçüde ineğin paçalarına dayanıyor, bu da jok (Korece: 족, Türkçe: ayak) ve pyeon'dan (Korece: 편, tteok) oluşan adını açıklıyor. Jokpyeon bazen benzer görünüm ve özelliklerden dolayı tahıl nişastasından yapılan bir Kore jöle kategorisi olan muk olarak sınıflandırılır.

İnek başı, deri, kuyruk ve domuz başı gibi ince parçalanmış inek paçaları ve yüksek kolajen içerikli diğer bölgeler suda uzun süre kaynatılır. Bölgeler, uzun süre kaynarken, eriyen ve soğuduğunda katılaşan kolajen ile birlikte gelen büyük miktarda tendon içerir. Bazen yemeğe daha fazla doku kazandırmak ve lezzeti artırmak için dana ön sapı veya sülün eti eklenir, bu durumda bu etler bir veya iki saat sonra çıkarılır ve daha sonra kullanılmak üzere ayrılır. Et ve kıkırdakla birlikte ancak kemikler olmadan haşlanmış sıvı bir kaba dökülür, ön sap veya sülün eti ile karıştırılır, ince kaya işkembe şeritleri, yumurta garnitürü ve acı biber ile süslenir ve soğumaya bırakılır. Ardından katılaşmış jokpyeon dilimlenir ve cho-ganjang (sirke ile karıştırılmış soya sosu) gibi bir sos veya saeu-jeot (tuzlu karides) ile servis edilir.

Jokjanggwa (족장 과) - soya sosu ile renklendirilmiş ve haşlanmış yumurta ile hazırlanmış jokpyeon çeşidi.
Yongbong-jokpyeon (용봉 족편) - inek paçaları ve sülün eti ile yapılan jokpyeon çeşidi. (Sülün eti yerine tavuk eti kullanılabilir).

Pyeonyuk
Jangajji
Muk
Bugak

Kimçi, ayrıca kimchi, gimçi, gimchi veya kimchee olarak da bilinen, mayalanmış kırmızı biber ve sebzelerden özellikle Çin lahanasından yapılan, geleneksel bir Kore yemeğidir. Kelimenin eski telaffuzu çim-çae (chim-chae) (Hangul: 침채; Hanja: 沈菜) şeklindedir ve "sıvıya bastırılıp bekletilen/batırılmış sebze" anlamına gelir. Ancak, telaffuzdaki büyük değişiklikle, kimçinin artık aslı Hanja ile bir ilgisi kalmamıştır.
Kore'de, kimçi daha çok yemeklerin yanında garnitür olarak servis edilir ama bazı yemeklerde malzeme olarak kullanıldığı da olur: kimçi jjigae (kimçi güveç), kimçi bokkeumbap (kimçi kızartılmış pirinç) ve diğer yemekler gibi.

Kimçi genellikle bir sebze ve aroma verici baharatlar karışımından oluşur. En bilinen ve yaygın malzeme Çin lahanası olmakla beraber bölgesel ve mevsimsel çeşitlemeler mevcuttur. Turp, sarımsak, kırmızı biber, taze soğan, mürekkep balığı, istiridye, diğer deniz ürünleri, taze zencefil, tuz ve şeker kullanılır. Popüler çeşitlerden bazıları turpla yapılan kkakdugi ve acı baharatlarla doldurulmuş salatalık kimçi oisobaegidir.

Kore geleneksel kimçisi
Kore Ulusal Turizm Organizasyonu'nun Kimçi sayfası
Kimçi Saha Müzesi, Seoul 5 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kimçi tarifi 6 Haziran 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. fotoğraflarla

Kore içecekler listesi, Kore'ye özgü veya Kore ile yakından özdeşleşmiş geleneksel veya modern içecekleri içerir.

Baekseju
Beolddeokju, bitkisel pirinç şarabı, erkek dayanıklılığını artırdığına inanılır
Cheongju, pirinç şarabı
Sogokju
Beopju
Dugyeonju
Gyepiju
Insamju, şifalı şarap; ginseng ile yapılır
Makgeolli
Munbaeju
Trabzon hurması şarabı, Daegu'nun güneyindeki şarap tünelinde üretilir
Soju
Jinro
Yakju
Takju, makgeolli olarak da bilinir.
Dongdongju

Hite
Oriental Brewery,
Taedonggang, Bira'ya benzeyen bir Kuzey Kore birası; 2002 yılından beri üretilmekte

Tüm Kore geleneksel alkolsüz içecekleri "eumcheongnyu" (음청류 飮淸類) olarak ifade edilir. Kore mutfağı ile ilgili tarihi belgelere göre, yaklaşık 200 eumcheongnyu öğesi bulunmaktadır. Eumcheongnyu: cha (차 çay), tang (탕 haşlanmış su), jang (장 ekşi tadı olan fermente tahıl suyu), suksu (숙수), galsu (갈수), hwachae (화채), sikhye (식혜 tatlı pirinç içeceği), sujeonggwa (수정과 trabzon hurması içeceği), milsu, kkulmul (밀수, 꿀물 ballı su), jeup (즙 meyve suyu) ve süt ile hazırlanabilir. Eumcheongnyu arasından, cha, hwachae, sikhye ve sujeonggwa en yaygın tercih edilenlerdir; ancak, tang, jang, suksu ve galsu günümüzde neredeyse bulunamamaktadır.

Daha kapsamlı bir liste için: Kore çayı, Ayrıca bakınız:  Kore çay seremonisi
Boricha, arpadan yapılmıştır
Yeşil çay (녹차 nokcha), Doğu Asya'da çay kültürünün temel bir unsurudur
Oksusu cha, haşlanmış ve kavrulmuş mısır çekirdeklerinden yapılır
Sungnyung, haşlanmış ve kızarmış pirinçten yapılır
Yulmu cha, yulmu'dan yapılır

Hwachae meyveler, çiçek yaprakları ve bal veya şeker ile yapılan Kore geleneksel içeceğidir.

Ogamcha, kızılağaç, meyan kökü, chaga ve ginseng içeren bir içki
Sikhye
Solhinun, Lotte tarafından üretilen bir çam tomurcuk içeceği
Sujeonggwa

% 2 meyve aromalı su; şeftali, limon, elma, üzüm ve nar
815 Cola (2014'te satışı durduruldu)
Achimhatsal, pirinç sütü
Bacchus-F
Banana Flavored Milk
Chilsung Cider, gazlı şekerli soda (Sprite gibi)
Duyu, soya sütü
McCOL, arpa yapımı kola
Milkis, kremalı soda
Sac Sac, küçük alüminyum kaplarda bulunan, portakal aromalı bir içecek (saf meyve suyu değil)
Vita 500, 2001 yılında satışa sunulan bir enerji içeceği

Kore mutfağı
Kore yemekleri listesi
Kuzey Kore yemekleri listesi
Kore ile ilgili konular listesi

Korean wines

Janchi-guksu (Korece: 잔치국수), buğday unu eriştesinden yapılan Kore noodle'ıdır. Sığır eti suyu ya da hamsi suyu bileşenleridir. Susam yağı, soya sosu, pul biber ve yeşil soğandan yapılır. İnce dilimlenen jidan (지단; yumurta süslemesi), gim (su yosunu) ve kabak, garnitür olarak hazırlanır. Janchi'nin anlamı Korecede ziyafet anlamındadır. Bu kelimenin kökeni birisinin evlilik ya da on altıncı yaş ziyafetinden gelir.

Korece isim olan janchi (잔치, ziyafet) anlamına gelmesinin nedeni Kore genelinde özellikle düğün ziyafetleri, doğum günü partileri, 60. yaş kutlamalarında (hwangap) yenmesidir. Guksunun anlamı ise eriştedir ve Korecede uzun yaşam ve uzun evliliği sembolize eder.
Guksu kelimesi Koryo döneminde Dongguk Isangguk Jeonjip 6. kitapta (hangul: 동국이상국전집 6, hanja: 東國李相國全集)  mevcuttur ve guksu bir şiir dizesinde yer alır. Çin Song Hanedanı elçisinin yazdığı Goryeo Dogyeong (hangul: 고려도경, hanja: 高麗圖經) kitabında ise guksu'dan özel organizasyonlarda yenilen nadir ve pahalı buğday yemeği olarak bahsedilir. (Zamanının en pahalı ürünleri karabuğday ve nişastadır.)

Erişte geleneksel olarak düğünlerde yendiği için bir kişiye "ne zaman evleneceksin" demenin bir diğer yolu da "bize ne zaman guksu yedireceksin"dir.
Park Geun-hye'nin görevden alınması sırasında birçok Koreli, kızarmış tavuk ve janchi-guksu yiyerek Twitter'da trend olmuştur.

Kore mutfağından yemeklerin listesi aşağıda sıralanmaktadır.

Gujeolpan (구절판): kelime anlamıyla "dokuz-bölümlü tabak", bu gelişmiş yemek farklı sayıda sebze ve etin ince kreple servis edilir. Genellikle düğün gibi özel zamanlarda ve kraliyetle ilgili durumlarda servis edilir.
Sinseollo (신선로): sebze ve etin zengin et suyunda pişirilmesidir. Geniş, ortası yayvan gümüş tasın kullanıldığı, yemek boyunca sıcak kalabilmesi için közlerle servis edilen bir yemektir.

Bulgogi (불고기) - soya sosu, susam yağı, sarımsak, şeker, taze soğan, karabiber karışımıyla marine edilen ince dilimlenmiş veya kesilmiş sığır eti ızgarasıdır (bazen masada ızgaralanır). Bulgogi kelime anlamıyla "yanan et" anlamına gelir. Çeşitlerinde domuz eti (dwaeji bulgogi, 돼지불고기), tavuk (dak bulgogi 닭불고기) veya ahtapot  (ojingeo bulgogi, 오징어불고기) bulunabilir.
Galbi (갈비) - domuz veya sığır kaburgasının masanın ortasında bulunan kömürün üzerinde metal tabaklarda pişirilmesidir. Etler bulgogiden daha kalın dilimlidir. Genellikle bulgogili Kore ızgarası olarak bilinir ve baharatlanmış veya baharatlanmamış olabilir.
Dak galbi (닭갈비) - gochujang özlü sos, dilimlenmiş lahana, tatlı patates, taze soğan, soğan ve tteok ile marine edilen doğranmış tavuk eti yemeğidir.
Samgyeopsal (삼겹살) - baharatlanmamış domuz göbeğinin galbi şeklinde servis edilmişidir. Bazen kimchi ile yan yana ızgara edilerek pişirilir. Genellikle sarımsak ve soğanla, susam yağı ve tuz karışımına batırılıp ssamjang ile birlikte marula sarılarak ızgara yapılır.
Makchang gui (막창구이) - ızgara edilmiş domuz kalın bağırsağının samgyeopsal ve galbi gibi hazırlanıp, genellikle hafif doenjang sosu ve kesilmiş taze soğanla servis edilir. Daegu ve Gyeongsang bölgesi civarında bayağı ppopülerdir.
Gobchang gui (곱창구이) - makchang benzeridir, farkı domuzun (veya öküz) ince bağırsağından hazırlanır
Saengseon gui (생선구이) - balık ızgara
Seokhwa gui veya jogae gui (석화구이 veya 조개구이) - deniz kabuğu ızgarası
Deodeok gui (더덕구이) - deodeok kökü (더덕) ızgarası
Beoseot gui (버섯구이) - her çeşit ızgara mantar
Gim gui veya guun gim (김구이 veya 구운 김) - kuru gim ızgarası

Galbijjim (갈비찜), ganjang sosunda dilimlenmiş patates ve havuçların galbi buğulamasıyla marine edilmesi (kısa sığır eti kaburgası)
Andong jjimdak (찜닭), soya sosunda tavuk, sebze ve şeffaf eriştenin buğulaması.
Agujjim (아귀찜), (agui), mideodeok (미더덕 styela clava) ve kongnamul (soya fasulyesi filizi) haşlamasından yapılır
Jeonbokjjim (전복찜), ganjang ve cheongju (pirinç şarabı) karışımında marine edilmiş deniz kulağı
Gyeran jjim (계란찜), buğulanmış yumurta kreması, bazen al ile birlikte
Oiseon (오이선), mantar ve sığır etiyle buğulanmış salatalıktan yapılan geleneksel Kore yemeği
Hobakjeon (호박전), tava kızartması aehobak (Kore kabağı)
Dubujeon (두부전), dana kıyma ve sebze karışımıyla buğulanmış tofu

Sannakji (산낙지) veya canlı ahtapot. Sannakji hala canlı ve hareket ederken servis edilir.
Yukhoe (육회), sığır eti tartarı benzeri
Sukhoe (숙회), yarı kaynamış balık, genellikle kalamar veya ahtapot.
Ganghoe (강회), küçük taze soğan sarmaları, taze soğan veya sarımsak dişinin yumurta ve havuçla yapılmasıdır

Bulgogi (불고기): soya sosu, susam yağı, sarımsak, şeker, yeşil soğan ve karabiberle marine edilmiş ince dilimli veya kesilmiş sığır etinin ızgara edilmesidir (bazen masada). Bulgogi kelime anlamıyla "yanan et" anlamına gelir. Çeşitlerinde domuz eti (dwaeji bulgogi), tavuk (dak bulgogi) veya kalamar  (ojingeo bulgogi) bulunabilir.
Dak galbi (닭갈비): Galbi kaburga anlamına gelse de tavuk kaburgası kullanılmaz. Sebze ve tteok (pirinç pastası) ile kızartılmış marineli tavuk parçalarıdır. Dak galbi, Chuncheon'a özeldir.
Galbi (갈비): domuz veya sığır kaburgasının masanın ortasında bulunan kömürün üzerinde metal tabaklarda pişirilmesidir. Etler bulgogiden daha kalın dilimlidir. Genellikle bulgogili Kore ızgarası olarak bilinir ve baharatlanmış veya baharatlanmamış olabilir.
Samgyeopsal (삼겹살): baharatlanmamış domuz göbeğinin galbi şeklinde servis edilmişidir. Bazen kimchi ile yan yana ızgara edilerek pişirilir. Genellikle sarımsak ve soğanla, susam yağı ve tuz karışımına batırılıp ssamjang ile birlikte marula sarılarak ızgara yapılır.
Makchang (막창): ızgara edilmiş domuz kalın bağırsağının samgyeopsal ve galbi gibi hazırlanıp, genellikle hafif doenjang sosu ve kesilmiş taze soğanla servis edilir. Daegu ve Gyeongsang bölgesi civarında bayağı popülerdir.
Gobchang (곱창): makchang benzeridir, farkı domuzun (veya öküz) ince bağırsağından hazırlanır.
Bossam (보쌈): ssamjang ve sebze yapraklarına sarılmış buğulanmış sığır etinden yapılan yemek, ssam çeşididir.
Bbolsal: domuz yanaklarının tuz ve susam yapında marine edilmesidir
Yukgaejang (육개장): çeşitli malzemeler ve kesilmiş sığır etinden yapılan baharatlı bir çorba.

Hoe (telaffuz 'hweh') \hö\ (회): çiğ deniz ürününün, wasabiye batırılmış gochujang veya soya sosu ve susam yaprakları veya lahanayla servis edilmesi.
Sannakji (산낙지), ahtapot. Sannakji yeni öldürülmüş ve sinirleri hala tabakta hareket edecek şekilde servis edilir. Nadiren tamamen ve canlı olarak da servis edilebilir.

Namul, baharatlanmış sebzeler
Saengchae (생채), kesilmiş ve baharatlanmış taze sebzelerden yapılır
Oisaengchae (오이생채) - toz biber, diş sarımsak, zencefil kökü, şeker, sirke, susam yağı veya perilla yağıyla süslenmiş salatalık.
Doraji saengchae (도라지생채) - Çin çançiçeği köklerinden yapılır.
Sukchae (숙채), pişmiş sebzeler
Kongnamul (콩나물) - soya fasulyesi filizleri genellikle baharatlanmış ve haşlanmış banchan ile yenir. Soya fasulyesi filizleri aynı zamanda kongnamul-bap (filizler pirincin üzerinde), kongnamul-guk (filiz çorbası) ve kongnamul-gukbap (filiz çorbalı pirinç) ana malzemesidir.
Japchae (잡채) - vermicelli eriştesinin soya sosu karışımıyla pişirilmiş küçük sığır eti parçaları veya kızartılmış sebzelerle pişirilmesidir.

Guk (국), çorba
Tteokguk (떡국), tteok (pirinç pastası) çorbası
Haejangguk (해장국): akşamdan kalmaya birebir, genellikle etli domuz omurgası, kurutulmuş ugeoji (우거지, Napa lahanasının kurutulmuş dış yaprakları veya diğer sebzelerle), pıhtılaştırılmış öküz kanı (kan pudingi) veya sebzelerin sığır kalbiyle et suyunda pişirilmesidir.
Miyeok guk (미역국), deniz yosunu çorbası
Manduguk, artık çorbası
Tang (탕), güveç
Galbitang, kısa kaburgalardan yapılmış kalpli çorba
Oritang, ördek ve çeşitli sebzelerin yavaş yavaş kaynatılmasıyla yapılan çorba veya güveç.
Samgyetang (삼계탕): Cornish kümes tavuklarının ginseng, hwanggi (황기, Astragalus propinquus), yapışkan pirinç, jujube, sarımsak ve kestane ile doldurulmasıyla yapılır. Geleneksel olarak yazın içilir.
Seolleongtang (설렁탕): Gece boyu kaynatılmış sığır eti kemiklerinin ince kesilmiş sığır etiyle servis edilmesidir. Genellikle tasta dangmyeon (당면) ve sığır eti parçalarıyla sunulur. Çeşni olarak taze soğan ve karabiber kullanılır.
Maeuntang (매운탕): sıcak ve acılı balık çorbası.
Gamjatang (감자탕, "domuz omurgası güveci" (kelime anlamıyla patates çorbası): domuz omurgası, sebzeler (özellikle patates) ve acı biberlerle yapılan acılı çorba. Omur kısmı genellikle ayrılmıştır. Genellikle gece yarısı atıştırmalığı olsa da öğle ve akşam yemeklerinde de sunulur.
Daktoritang (닭도리탕) : Patates ve acılı tavuk güveci, aynı zamanda Dakbokkeumtang (닭볶음탕) olarak da bilinir.
Chueotang (추어탕) çoprabalığı çorbası, çoprabalığının haşlanarak yumuşatılmasıyla yapılır. Baharat ve sebzelerle karıştırılıp tekrar kaynatılmasıyla hazırlanır.
Jjigae (찌개), güveç, bilinen adıyla "jochi" (조치) Joseon döneminden
Doenjang jjigae (된장찌개): soya fasulye ezme çorbası, et yemeği ile beraber ana yemek olarak sunulur. Çeşitli sebzeler, kabuklu deniz hayvanları, tofu, yoğunlukla küçük midye, karides, ve/veya büyük hamsi içerir. Genellikle hamsiler önceden hazırlanır ve ana malzemeler konulmadan önce çıkarılır.
Cheonggukjang jjigae (청국장찌개): çok ağır kokulu soya fasulyesi ezmesinin bütün fasulyeden yapılan çorbası
Gochujang jjigae (고추장찌개): acı biber ezmesi çorbası
Kimchi jjigae (김치찌개): ana içerik olarak kimchi, domuz ve tofudan yapılan çorba. Genel olarak öğle yemeği ancak et yemeklerini tamamlamak için de kullanılır. Normalde güvecin içinde hala kaynarken servis edilir.
Kongbiji jjigae: soya faulyesi güveci.
Sundubu jjigae (순두부찌개): tofu ve kabuklu deniz hayvanlarından yapılan acılı güveç. Geleneksel olarak ham yumurta kaynayan güvecin içine konulur.
Saeujeot jjigae (새우젓찌개), jjigaenin saeujeot (fermente karides sosu) ile yapılanıdır.
Budae jjigae (부대찌개, kelime anlamıyla "ordu güveci"): Kore Savaşından hemen sonra, etin az olduğu zamanlarda, bazı insanların Amerikan ordusunun sosisli, konserve domuz gibi yemeklerinden kullanarak esinlenmesiyle ortaya çıkardığı geleneksel acılı çorba. Budae jjigae Güney Kore'de hala popüler ve ramen eriştesi gibi modern içeriklerle sunulur.
Saengseon jjigae (생선찌개), balık güveci
Jeongol (전골) : çeşitli malzemelerle hazırlanmış güveç. Genellikle ısıtıcıyla sunulur.
Sinseollo, çeşitli malzemelerden yapılmış jeongol bir keresinde Kore kraliyet mutfağında sunulmuştur.
Gopchang jeongol, sığır bağırsakları ve sebze güveci

Bibimbap (비빔밥, "karışık pirinç"): ıspanak, mantar, yosun, havuç, fasulye filizi gibi sebzelerin baharatlanarak pirincin üzerine konması ve topak gochujang (kırmızı biber ezmesi) ve çeşitli içeriklerle sığır eti ve/veya tavukla sunulması. Bütün hepsi koca bir güveçte birlikte pişirilerek kaşıkla yenir. Bu yemeğin popüler bir şekli de, ham yumurtanın güvecin kenarına konarak sıcağıyla pişerken dolsot bibimbap (돌솥 비빔밥) sıcak güveçte kaynamaya devam ederken servis edilmesi. Yukhoe bibimbap (육회비빔밥) ise diğer bir çeşididir, soya soslu Asya armudu ve gochujang, ham sığır eti ve ham yumurtayla sunulması. Hoedeopbap (회덮밥) ise çiğ balık küplerinin bibimbap yöntemiyle sunulması ile bir diğer çeşididir.
Boribap (보리밥): Pişirilmiş arpa pirinci
Nurungji (누룽지): Pişerken dipte kalan ince gevrek pirincin veya yulaf lapasının atıştırmalık olarak yenmesi.
Ogokbap (오곡밥, five-grain rice): Genellikle pirinç, kırmızı faulye, kara fasulye, darı ve sorgum karışımıdır, ancak diğer tahıllar veya pirinçle çeşitlendirilebilir.
Patbap: pirinç ve kırmızı fasulye
Kongnamulbap: 

Kore çayı sıcak veya soğuk olarak servis edilebilen tisane’nin çeşitli tiplerini ima eder. ‘’Yaygın’’ çay ile mutlaka ilişkili değildir, onlar meyveler, yapraklar, kökler ve geleneksel Kore ilacında kullanılan farklı özleri içeren maddelerden yapılır.

Bir atadan kalma tanrıya çay sunumunu belgelerle kanıtlayan ilk tarihi kayıt, 661 yılındaki bir merasimle yapılan ayini anlatır ki burada bir çay sunumu Geumgwan Gaya krallığının kurucusu (42-562) Kral Gaya’nın ruhuna yapılmıştı. Goryeo hanedan (918-1392) kayıtları çay sunumunun Budist tapınağında yüceltilmiş rahiplerin ruhlarına yapıldığını göstermetedir. 
Joseon Hanedanı (1392-1910) süresinde, kraliyet Yi ailesi ve aristokrasi çayı basit ayinlerde kullanıyordu, "Gün Çay Ayini" genel gündüz töreniydi, oysa "Özel Çay Ayini" özel sebepler nedeniyle ayırtılmıştı. Bu dönemler diğer ülkelerde bulunmaz. 
Joseon Hanedanı sonuna doğru, burjuvalar eğilime katıldı ve çayı atasal ayinler için kullandı, Zhu Xi'nin Ailenin formaliteleri metnine dayanan Çin'i takiben.

Insam cha (인삼차, 人蔘茶) ginseng'den yapılan bir çaydır ki, kurutulmamış bir ginseng (수삼, 水蔘), kurutulmuş bir ginseng (건삼, 乾蔘) veya bir buğulu kırmızı ginseng (홍삼, 紅蔘) olabilir. Dilimlenmiş veya bütün bir ginseng su içinde ılımlı bir şekilde birkaç saat kaynatılır ve daha sonra lezzet için bal veya şeker ilave edilir. Çoğunlukla, 500 mℓ su ve 50 g ginseng Insam Cha için alışılgelmiş formüldür.Bazen, kaynadığında jujube eklenebilir.

Yararı: Insam cha enerjiyi artırmak için iyidiri, özellikle kışın sıklıla soğuk algınlığına yakalanan kişiler için. Ayrıca düşük vücut ısısından dolayı mide ağrısını iyileştici etkisi vardır. Fakat, bu çay yüksek vücut ısısı veya yüksek kan basıncına sahip kişilerce tüketilmemelidir.

Danggwi cha (당귀차, 當歸茶) kurutulmuş Kore kökü angelica veya bir angelica gigas'ın kaynatılmasından yapılan çaydır. Kore angelica kurtulmuş kökü suda birkaç saat ılımlı bir şekilde kaynatılır. Bazen, kaynadığı zaman ginger kökü yeğleme için ileve edilebilir. 

Yararı: Kore angelica kadınlar için sıklıkla ginseng olarak adlandırılır. Bu nedenle, o (beyaz) leucorrhoea ve postpartum bakımı için iyidir. Eğer uzun bir zaman tüketilmişse, o soğuk el parmak ve ayak parmaklarını iyileştirebilir, fakat ishali olanlar onu kullanmamalıdırlar.

Saenggang cha (생강차, 生薑茶) ginger kökünden yapılan bir çaydır. Ginger kökü yıkanır ve soyulmadan dilimlenir. Dilimlenmiş ginger kökü bal ile birkaç hafta saklanır. Çay yapmak için karıştırılan bal ve ginger kökü sıcak suya ilave edilir. 

Yararı: Saenggang Cha genellikle soğuk algınlığını önlemek ve sindirime yardım için kullanılır. Ayrıca ishal üzerinde ve düşük vücud ısısından dolayı mide ağrısına iyileştirici etkisi vardır. Kötü sirkülasyondan dolayı düşük vücud ısısına sahip olan kişiye yardım eder. Buna rağmen, bu çay mide ülseri olan kişilerce tüketilmemelidir.

Chik cha (칡차) - kudzu kökünden yapılma
Dunggulle cha (둥굴레차) - Mührüsüleyman'ın kurutulmuş kökünden yapılma
Ma cha (마차, 麻茶 or 산약차) - hemp kökünden yapılma

Sujeonggwa – Kurutulmuş hurma, ginger ve tarçından yapılmış bir punç<!—Buna rağmen, bu bir gerçek çay değildir, dimi?-->
Yujacha - citron teaphoto
Gugijacha (구기자차, 枸杞子茶) – kurutulmuş wolfberry'den yapılma
Daechucha – jujube'den yapılmaphoto 26 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Omijacha (오미자차, 五味子茶):Schisandra chinensis in kurutulmuş meyvelerindan yapılmış çay'. Omija cha ünlüdür çünkü çay beş farklı tatları kapsar:tatlı, ekşi, tuzlu, acı ve sert
Maesilcha (매실차, 梅實茶):bir maesil in yeşil meyveleri ve şeker suya katılır ve daha sonra bir ay veya daha fazla mayalandırılır. Alkol elde etmemeye dikkat ediniz.
Mogwacha –bir Pseudocydonia nın meyvesi veya Çin ayvası dilimlenir ve daha sonra o saklanır ve geniş bir kase içinde şeker ve su ile bir ay veya daha fazla mayalanır. Karışımın alkol haline gelmemesine dikkat ediniz.
Sansuyu cha (산수유차, 山茱萸茶) - Cornus officinalis un bir meyvesinden yapılma ki dogwood'un bir çeşididir.
Taengja cha (탱자차, 橙子茶) - trifoliate orange'ın meyvesi veşeker suya ilave edilir ve fermantasyon için bir ay veya daha fazla süre tanınır.

Bori cha (보리차, 菩提茶):kavrulmuş arpa çayı
Oksusu cha (옥수수차): Kavrulmuş mısır çayı
Hyeonmi cha (현미차):Kavrulmuş pirinç çayı
Yulmucha (율무차): görevin gözyaşı çayı
Gyeolmyeongja cha (결명자차, 決明子茶): Kavrulmuş Senna obtusifolia tohumlarından yapılan çay

Bbongnip cha (뽕잎차): kurutulmuş dut yaprakları
Gamnip cha (감잎차): kurutulmuş hurma yaprakları
Solnip cha (솔잎차): çam iğneleri
Gukhwa cha (국화차，菊花茶) - yabani chrysanthemum çiçekleri bal içinde bir ay veya daha fazla saklanır ve daha sonra sıcak su ile karışltırılır
Ilsulcha (이슬차): Hydrangea testere dişli (산수국, 山水菊) yapraklar

Yeongji-beoseot-cha (영지버섯차, 靈芝茶) :kurutulmuş Ganoderma lucidum mantar dan yapılmış çay
Songhwa milsu (송화밀수, 松花蜜水): çam ağacı çiçek tozu ve bal suya ilave edilir
Gyulgang cha (귤강차, 橘薑茶): mandalina'ıin kabuğu kurutulur ve temizlenir ve daha sonra suda kaynatılır. Ballı kaynamış su ile servis edilir.
Ssanghwa cha (쌍화차, 雙花茶): geleneksel Kore ilacı'nın birkaç materyalinden yapılma çay, buharlanmış ve kurutulmuş Rehmannia glutinosa (숙지황, 熟地黃) kökü gibi, kurutulmuş Angelica gigas (당귀, 當歸) kökü, kurutulmuş Ligusticum officinale (천궁, 川芎) kökü, kurutulmuş Paeonia obovata (작약,芍藥) kökü, tarçın ğaç kabuğu, kurutulmuş Glycyrrhiza glabra (감초, 甘草) kökü ve Astragalus membranaceus (황기, 黃芪)kökü.
Duchung cha (두충차, 杜仲茶): Eucommia ulmoides ağacının kabuğundan yapılmış çay.
Donggyuja cha (동규자차, 冬葵子茶): Malva verticillata nın tohumundan yapılma çay
Salgunamu cha (살구나무차): kayısı tohumu özlerinden yapılma <!—Bu doğru mu?-->
Gamro cha (감로차, 甘露茶): akçaağaç yaprakları suyundan, Celtis sinensis, Catalpa ovata ve Quercus dentata dan yapılma çay

Kore mutfağındaki içecekler listesi
Kore çay seremonisi

단방약차선 at 겨레의 자연건강 (Korece)
Korean Teas at koreanrestaurantguide.com
Traditional Korean teas—assimilating chi coordination by Tomoe Kim

Korece (Güney Kore: 한국어/韓國語 hangukô; Kuzey Kore: 조선말/朝鮮말 çosônmal), Kore yarımadasında ve komşusu Çin'e bağlı Yanbian Kore Özerk İli'nde yaygın olarak kullanılan bir Kore dili. Hem Kuzey Kore hem de Güney Kore'nin resmî dilidir. Dil, hece alfabesi olan Hangıl veya Çince karakterler olan Hanja ile yazılabilir.
Dünyada eski SSCB, Avustralya, ABD, Kanada, Brezilya, Japonya ve Filipinlerdeki göçmen topluluklarla birlikte toplam 78 milyon Koreli vardır. Korece ve Korelilik özdeşleşmiştir.

Korece, Jeju'da konuşulan Jejuca (veya Jeju lehçesi) ile birlikte Kore dilleri içerisinde yer alır. Kore dillerini herhangi bir başka dil ailesi içerisine yerleştiren bir teori yaygınca kabul görmemektedir ve izole dil olarak sınıflandırılır. Buna karşın, tarihi olarak dil, Ural-Altay dil ailesi ve sonrasında Altay dilleri (makro) içerisinde sınıflandırılmış, ancak 20. yüzyılın ortasından itibaren bu savlar akademide geçersiz kabul edilmeye başlanmıştır.
Korecenin, söz varlığı ve gramer özellikleri nedeniyle Japon dilleriyle akraba olabileceği de düşünülmüştür. Genetik olarak birbirleriyle akraba olmak yerine Eski Korecenin Batı Eski Japonca ile dil birliği içinde olmuş olduğu ve yoğun ödünçlemeler aldığı tahmin edilmektedir. Dravid dilleri ile akraba olması da öne sürülmüş bir diğer savdır.

Koreliler tarih boyunca Hanja adını verdikleri Çince yazı karakterlerini kullanmıştır. Günümüzde ise ağzın ve dilin aldığı şekle göre karakterize edilen Kore alfabesi Hangul kullanılmaktadır. Güney Kore'de çocuklara hâlen 1800 adet Çince karakter öğretilmektedir.

Korecenin Orta Korece döneminde ünlü uyumu güçlü bir şekilde görülmüştür. Buna rağmen, ilerleyen dönemlerde ünlü uyumu dilde kaybolma eğilimi göstermiştir. Modern Korecede ünlü uyumu sadece yansıma kelimelerde, sıfatlarda, zamirlerde, ünlemlerde ve bir kelime çekimlenirken görülür.

Kuzey Kore standart dili

Ethnologue report for Korean 18 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

McCune-Reischauer (MR; /məˈkjuːn ˈraɪʃaʊ.ər/ mə-KEWN RYSHE-ow-ər) Kore dili için bir romanizasyon sistemidir. İlk olarak 1939'da George M. McCune ve Edwin O. Reischauer tarafından yayınlanmıştır. Sistem üzerinde önemli çalışmalar Koreli dilbilimciler Choe Hyeon-bae, Jeong In-seop ve e Kim Seon-gi (linguist) tarafından yapılmıştır.

Fouser, Robert J. (1999). "Nationalism and Globalism in Transliteration Systems: Romanization Debates in Korea" (PDF). 어학연구 (İngilizce). Seoul National University Language Education Institute. 35 (1/4). 
Kim, Kyongsok (1999-12-01). "Standardizing Romanization of Korean Hangeul and Hanmal". Computer Standards & Interfaces. 21 (5): 441–459. doi:10.1016/S0920-5489(99)00022-7. ISSN 0920-5489. 
Lee, Sang Oak (August 1982). "The Second Best Compromise : The National Academy of Sciences` Proposal on Romanization of Korean :The National Academy of Sciences` Proposal on Romanization of Korean". Korea Journal (İngilizce). 22 (8): 5–15. ISSN 0023-3900. 
Holstein, John (1999). "The McCune-Reischauer Korean Romanization System". Transactions of the Royal Asiatic Society Korea Branch. Royal Asiatic Society. 74: 1–22. 

PDF files of the 1939 paper, and the 1961 paper
A Practical Guide to McCune–Reischauer Romanization: Rules, guidelines, and font
Comparison table of different romanization systems from UN Working Group on Romanization Systems (PDF file)
Romanization System of Korean: McCune Reischauer (with minor modifications) BGN/PCGN 1945 Agreement at the Wayback Machine (archived March 27, 2009)
Online tool for McCune–Reischauer romanization (with BGN modifications)

Muk veya mook (Korece: 묵), tahıl, fasulye veya karabuğday, susam ve meşe palamudu gibi kabuklu yemiş nişastasından yapılan ve jöle benzeri bir kıvama sahip bir Kore yemeğidir. Muk'ın tek başına çok az tadı vardır, bu nedenle muk yemekleri soya sosu, susam yağı, doğranmış taze soğan, ufalanmış nori (yenilebilir deniz yosunu) ve acı biber tozu ile tatlandırılır ve çeşitli sebzelerle karıştırılır.

Birkaç muk türü vardır:

Dotorimuk (Korece: 도토리묵), meşe palamudu nişastasından yapılır.
Memilmuk (Korece: 메밀묵), karabuğday nişastasından yapılır.
Nokdumuk (Korece: 녹두묵), ("maş fasulyesi jölesi"), maş fasulyesi nişastasından yapılır.
Hwangpomuk (Korece: 황포묵), (norangmuk olarak da adlandırılır), maş fasulyesi nişastasından yapılır ve gardenya gıda boyasıyla renklendirilerek sarıya boyanır.
Kkaemuk (Korece: 깨묵), susam tohumlarından yapılır.
Cheongpomuk (Korece: 청포묵) ve Hwangpomuk (Korece: 황포묵), yeşil bezelye muk'ı çeşitleridir.

Mukmuchim (Korece: 묵 무침), ganjang (Kore soya sosu), susam ya da perilla yağı, ince doğranmış yeşil soğan, susam ve kırmızı biber tozu ile tatlandırılmış muk yemeği. Dilimlenmiş veya rendelenmiş salatalık ve doğranmış marul, lahana veya Çin lahanası gibi yaprağı yenen sebzelerle karıştırılabilir. Yemek ayrıca garnitür olarak eklenen sadece ufalanmış nori ile servis edilebilir.
Tangpyeongchae (Korece: 탕평채), ince dilimlenmiş nokdumuk, sığır eti, sebzeler ve deniz yosunu ile yapılır. Nokdumuk hazırlanması için jülyen haline getirilir, dana şeritleri ve sebzeler bir tavada kızartılır ve ardından soya sosu, sirke, şeker, susam, tuz ve susam yağı ile servis edilir.
Mukbokkeum (Korece: 묵 볶음), tavada kızartılmış bir muk yemeği.
Mukjangajji (Korece: 묵 장아찌), ganjang (bir çeşit soya sosu) ile marine edilmiş muk.
Mukjeonyueo (Korece: 전유어) veya mukjeon (Korece: 묵전) maş fasulyesi nişastası ile kaplanan dilimlenmiş muk'ın tavada kızartılması ile yapılan yemek.
Muksabal (Korece: 묵사발) ya da mukbap (Korece: 묵밥), muk ve dilimlenmiş sebzelerle yapılan soğuk çorba.

Kore mutfağı
Burma tofu
Jöle
Jidou liangfen
Konjac
Laping
Liangfen
Liang pi
Tangpyeongchae

Korea Times'da Muk tarifi 18 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Perilla yağı (Korece: 들기름, Deulgireum), perilla tohumlarından elde edilen yenilebilir bir bitkisel yağdır. Farklı bir ceviz aroması ve tada sahip olan kızartılmış perilla tohumlarından preslenen yağ, Kore mutfağında lezzet arttırıcı, çeşni ve yemeklik yağ olarak kullanılmaktadır. Kızartılmamış perilla tohumlarından preslenen yağ, mutfak dışı amaçlar için kullanılmaktadır.

Perilla yağı, %38-45 oranında lipit içeren perilla tohumlarının preslenmesiyle elde edilir.

Perilla yağı, zengin bir yağ asidi kaynağı olarak kabul edilir ve hem doymuş yağ hem de doymamış yağ içerir. Perilla yağındaki doymuş yağ asitleri esas olarak palmitik asit (%5-7) ve stearik asittir (% 1-3). Tekli doymamış biftek otu tohumu yağının yağ asitleri oleik ise, (%12-22) çoklu doymamış biftek otu tohumu yağının yağ asitleri linoleik (%13-20), gama-linolenik (%0-1), alfa-linolenik (54-64%) ve araşidik asit (%0-1) olarak sıralanırlar.
Diğer bitkisel yağlara kıyasla perilla yağı, %54-64 arasında en yüksek omega-3 yağ asitleri oranlarından birini sergiler. Omega-6 yağ asidi bileşeni genellikle% 14 civarındadır.

Kore mutfağında perilla yağı ve susam yağı, tatlandırmada, çeşni katmakta ve soslarda kullanılan iki ana yağdır. Genellikle kızarmış perilla tohumlarından yapılan yağ, lezzet arttırıcı, çeşni ve yemeklik yağ olarak kullanılır. Ya susam ya da biftek otu tohumu yağı tatlandırıcı olarak kullanılabilir, namul (sebze garnitürü) ve diğer yandan, pan-kızartma Jeon, (tava yemekleri) Berdyansk'ta kızartmadan önce gim (Laver) ve rayiha ile tabanı kaplayan dip sos. Spesifik olarak, perilla yağı daha sıcak bölgelerde daha kolay yetiştirildiğinden Kore'nin güney kesiminde daha yaygındır. Günümüzde perilla yağı Kore tarzı batı yemeklerinde, füzyon mutfaknda kullanılmaktadır. Seul'deki Michelin yıldızlı bir restoran, "gizli malzemesi" perilla yağı olan lezzetli vanilyalı dondurma sunmaktadır.

Kızartılmamış tohumlardan yapılan perilla yağı, boya, vernik, matbaa mürekkebi ve muşamba dahil olmak üzere mutfak dışı amaçlar için kullanılabilir. Tung yağı veya keten tohumu yağına benzer bir kurutma yağı olan perilla yağı, boyalar, vernikler, muşamba, baskı mürekkebi, cilalar ve kumaş üzerinde koruyucu su geçirmez kaplamalar için kullanılmaktadır. Perilla yağı yakıt olarak da kullanılabilir. Vernik üretiminde de sentetik reçinelerle birlikte kullanılır.
Perilla yağı, keten tohumu yağından daha hızlı kurur ve kuruduktan sonra daha sert bir film oluşturur. Ayrıca keten tohumu yağının oluşturduğundan daha fazla sararır. Boya ve vernik endüstrisi en büyük kullanım alanını oluşturmaktadır. Perilla yağı, baskı mürekkepleri ve linolyum üretiminde de önemlidir.
Perilla yağı, daha eski zamanlarda dayanıklı toprak zeminler yaratmada kritik bir bileşendi.
Japonya'da perilla yağı, kanola yağı tarafından ele geçirilmeden önce 16. yüzyılın başlarına kadar kandillerde yakıt sağlamak için önemliydi. Yağlı tohum, kuruyan yağ elementleri içerir ve savaş nedeniyle tedarik süreci kesintiye uğrayana kadar Japonya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne keten tohumu yağı yerine toplu olarak ithal edilirdi.
Kore'de, kavrulmuş tohumlardan preslenen perilla yağı, lambaları yakmak ve yer kağıtlarını yağlamak için kullanıldı.

Perilla yağı preslendikten sonra kalan pres keki (veya pres pastası) doğal gübre veya hayvan yemi olarak kullanılmaktadır.

Pirinç sirkesi mayalanmış pirinçten yapılan bir sirke türüdür. Hafif ekşi, hafif tatlı bir tadı olan pirinç sirkesi çoğunlukla Doğu Asya ve Güneydoğu Asya mutfağında kullanılır.
Salamura yapımında, salata üzerine veya turşu yapımında kullanılabilir. Renk olarak saydam veya kırmızıdan kahverengine kadar değişebilen tonlarda olabilir. Pirinç sirkesi aynı zamanda Fosfor, Potasyum, Magnezyum ve Kalsiyum gibi elementleri de içerir.

Korede, ssal-sikcho (쌀식초, "pirinç sirkesi")

Japonyada, (米酢 komezu, "pirinç sirkesi" kısaca 酢 su, "sirke") yumuşak bir tadı olan ve rengi saydamdan açık sarıya değişebilen şekildedir.

Çindeki pirinç sirkeleri (醋 cù, "sirke") biraz daha sert ve renk olarak kırmızı, kahverengi ve siyah tonlarındadır. Bu yüzden pirinç şarabına benzetilip, pirinç şarap sirkesi diye de bilinirler. Çin'de pirinç sirkesinin birçok çeşidi bulunur. Zencefil, şeker veya portakal kabuğuyla tatlandırılmış pirinç sirkesi bulmak bile mümkündür.

Pyeonyuk (편육; 片肉), geneleksel bir Kore yemeğidir. İnce doğranan etler haşlatılıp sıkıştırılarak yapılır. Sığır eti veya domuz eti ile yapılabilir.
Anju (bir tür alkollü içecek), naengmyeon (Soğuk noodle) ve seolleongtang (öküz kemiği çorbası) ile servis edilebilir. Geçmişte pyeonyuk, ziyafetlerde servis edilen büyük miktarda yemeklerde et suyu kullanılarak ve arta kalanlarla yapılırdı. Günümüzde ise geleneksel olmayan yemek olarak da sunulur ve soğuk sandviçlerde yer alır. Yağda veya tavada kızartılmış etten daha sağlıklı bir alternatif olarak kabul edilir.

Pyeonyuk hazırlanışında başlıca sığır eti, döşü, göğsü, dili, testisleri, ciğeri, dalağı, paçası ayrıca domuz göbeği, başı ve paçası kullanılır.
Et öncelikle soğuk suda yıkanır ve kanından temizlenir. Tüm parçaları temizlenene kadar kaynatılır. Eti pişirmek için et suyu tuz ve çeşitli baharatlarla tatlandırılır, doenjang (soya soyu ezmesi), soju, cheongju (pirinç şarabı), karabiber veya kahve tozu içerebilir. Sığır eti kullanıldığında taze soğan ve bütün sarımsak, domuz eti için dilimlenmiş zencefil de yaygın olarak kullanılır.
Et yumuşayınca kumaşla ve ağırlıkla sıkıştırılır. İnce dilimlere ayrılarak cho-ganjang (Soya sosu-Sirke karışımı) veya gyeoja-chojang (soya sosu, sirke ve hardal karışımı) sığır eti için, pyeonyuk ve saeu-jeot (tuzlu karides) ise domuz eti için sosları tercihen kullanılır. Domuz etinden pyeonyuk, baechu-kimchi (lahana kimçi), marul veya perillaya sarılarak yenebilir. Çoğunluk pyeonyuk ile beraber geotjeori (Taze kimçi), mu-mallaengi-muchim (baharatlı kurutulmuş turp salatası) ve saengchae-muchim (baharatlı sebze salatası) ile yer.
Pyeonyuk ayrıca naengmyeon (soğuk noodle) ve seolleongtang (öküz kemiği çorbası) için de kullanılabilir.

Seon, patlıcan, kabak, salatalık veya Napa lahanası gibi buharda pişirilmiş sebzelerden yapılan ve etle doldurulan yerel Kore yemeklerine verilen ad.
Buharda pişirilmeyle aynı şekilde pişirilir, ancak ana malzemeleri et ve deniz ürünleri gibi hayvansal gıdalar olan yiyeceklerin aksine bitkisel yiyeceklerin olduğu yemekler arasında birtakım farklar vardır. Ancak ön pişirme sırasında hayvansal gıdalar genellikle ana malzemelerdir. Malzemeleri sebze ürünleri olan bazı buharda pişirilmiş yemekler de vardır, bu yüzden genel konsept net değildir. Bununla birlikte, buharda pişirmeden yapılanın bir özelliği olarak, kullanılan hayvansal içerikler genellikle balıklarla sınırlıdır ve ana içerik olarak daha çok sığır eti, domuz eti, tavuk çeşitleri kullanılır.
Ek olarak, önceden pişirilmiş yemekler, ana malzeme olarak doldurma usulü ile pişirilen, buharda pişirilen ve ardından sirke veya hardal sosu ile tatlandırılan ile aynı tarifleri paylaşır. Örneğin, dana etiyle buharda pişirilmiş balkabağı üzerine bir kılıfla yapılan bir yiyeceğe "balkabağı hattı" denir, ancak dana eti olmadan buharda pişirilen ve üzerine baharatla doldurulan bir yiyeceğe buharda "pişmiş kabak" denir. Bu nedenle bu tarifler, sebze (ya da et) ile kesilmiş ve buharda pişirilmiş yemekler olarak nitelendirilebilir.

Diğer seon yemekler arasında gajiseon, kızarmış patlıcan, gochuseon, biberle kızartılmış donggwaseon, kavrulmuş kış kavunu, Museon ste, buharda pişmiş turp, baechuseon kızarmış lahana ve dubuseon kızarmış tofu bulunur. Bir Hobakseon veya Oiseon yapmak için bir salatalık (eğer yoksa kabak) yaklaşık 4 ila 5 cm'lik parçalar halinde kesilir. Bu uzunlukta ve sonra dörde bölünmüş olarak, parçalar hafifçe tuzlandırılır ve ardından suyunu boşaltmak için hafifçe sıkılır. Sığır eti veya tavuk, soğanla birlikte doğranır ve uygun baharatlarla karıştırılarak doldurulur. Ardından hazırlanan salatalığın parçaları etle doldurularak tencereye konur. Bundan sonra, sebze suyunun kısmen sıvıyla kaplanana kadar konulan malzemeler üzerine dökülmesi ile hazırlamaya devam edilir. Islatılmış ve doldurulmuş salatalık yaklaşık 5-10 dakika sosu ile kaynatılır veya buharda pişirilir. Tabak, gomyeong'a benzer şekilde salatalığın üzerine seogi dilimleri (Umbilicaria esculenta), biber ipleri ve yumurta garnitürü ile servis edilir.

Ginsengli tarif, 17. yüzyılın ortalarında yazılan 'Food Dimibang'da kayıtlıdır. (Üzerine dökün, zencefili doğrayın ve tekrar kaynatma soya sosuna batırın ve kullanırken sirke ile birlikte hazırlayın.) Bu nedenle, bugünün çizgisinin aksine, doldurma veya buharlama ekleme kavramları yoktur. Kehribar çizgisinin tarifi, 19. yüzyılın sonlarında kaydedilmiştir. Sukyi, "yumurtalar ezilir ve üzerine çam fıstığı serpilir" diyor. Ancak 1930'lu yıllarda yazılan 'Chosun Pişirme Yöntemi' gibi tariflerde ringa, taegeukseon, koyun ve yumurta gibi hayvansal gıdalardan yapılan tarifler hala kaydedilmekte ve kavramın bugüne kadar net bir şekilde özetlenmediği görülmektedir.

Sirke, yemeklerde, salatalarda tatlandırıcı olarak veya salamura gibi koruyucu olarak kullanılan su, asetik asit ve doğal aromalar içeren, kokulu, ekşi meyve suyudur. Çoğunlukla yoğun asitli meyvelerden (üzüm veya elma vb.) yapılmaktadır. Yaygın türleri elma sirkesi, balzamik sirke, siyah sirke, kaong palmiye sirkesi, nipa palmiye sirkesi, Trabzon hurması sirkesi, pirinç sirkesi, Zhenjiang sirkesi, şeri sirkesi, vinaigrette gibi türlerdir.
Bir diğer şekilde anlatılacak olursa 'sirke', şarabın, düşük alkollü içkilerin veya şekerli ve nişastalı çözeltilerin mayalanmasıyla meydana gelen, asetik asit içeren sulu çözeltidir.
Bilimsel incelemeciler Lavoisier, Chaptal, Persoon, Liebig, Pasteur'dür. Sirkeleşme, sirke bakterisi (mycoderma aceti) denen bir mikroorganizmanın yaptığı bir mayalanmadır. Sirke bakterisi alkollü çözeltilerde gelişir ve alkolü yükseltgeyerek asetik asit ve suya dönüştürür.

Eldesi genelde şöyledir:

CH3CH2OH + O2 → CH3COOH + H2O
Reaksiyon iki basamakta olur. Önce etanol oksitlenerek asetaldehite dönüşür:

CH3CH2OH + ½O2 → CH3COH + H2O
İkinci basamak, iki ara basamağından oluşur. Aldehit-dehidrojenaz sayesinde su ile oksitlenerek Asetaldehit triol olur:

CH3COH + ½O2 + H2O → CH3C(OH)3
Oksitlemenin ikinci basamağında da sirke asiti olur:

CH3C(OH)3 + ½O2 → CH3COOH + H2O

Sirke üretimi için üç temel şart vardır: 

Havanın sirkeleştirilecek sıvı ile teması
20-30 derece arası sabit sıcaklık
Ortamda sirke bakterilerinin bulunması
Beyaz veya kırmızı şarap sirkeleştirilir ancak alkol derecelerinin 8-9 derece arasında olması gerekir. Bu dereceye ulaşmamış şarap katma yoluyla bu dereceye yükseltilir.
Sirke üretimi fıçılarda yavaş sirkeleşmeyle yahut düşey kazanlarda çabuk oksitlenmeyle yapılır. Orleans  metodunda 220-230 litrelik fıçılar kullanılır. Yatayına birbiri üzerine yerleştirilirler. Ön çeperin üst tarafında iki delik bulunur. Çapı 6–7 cm olan, göz denilen bu deliklerden biri şarabı doldurmaya ve sirkeyi boşaltmaya yarar. İkincisi hava deliğidir, tapa denir. Fıçılarda, sirkeleştirme için içinde bolca sirke bakterisi bulunan 8 derecelik 150 litre sirke hazırlanır, buna her 8 günde bir 10 l şarap katılır, sıvı seviyesi gözün 5 cm altına çıkana kadar devam edilir. 15 gün sonra sirkeleşme tamamlanır, fıçıdan 10 l sirke çekilir ve 10 l şarap konur.
Alman veya Schützenbach  metodunda düşey meşe tekneler veya jeneratörler kullanılır. Teknelerin içi önceden yıkanmış, silindircik haline getirilmiş, kurutulmuş kayınağacı yongalarıyla doldurulur. Alttan giren hava havalandırmayı sağlar, üst tarafta yongalar arasından geçerken sirkeleşecek olan şarap veya alkollü çözeltinin akıtıldığı bir fıskiye sistemi bulunur. Yongalar önceden sirke bakterileriyle zenginleştirilmiş sirkeyle serpme yoluyla ıslatılır. Yukarıdan gelen şarap alt kısma geçerken sirkeleşir.
Bir başka usulde, güçlü bir havalandırma ortamında, daldırma kültür  metoduyla sirke üretilirken tahta veya paslanmaz çelik fıçılar kullanılır. Fıçıların içinde önceki üretimden elde edilen sirkenin bir kısmı bırakılır, üzerine yeterince şarap yahut alkol çözeltisi katılır ve ortama güçlü bir hava akımı gönderilir, sirkeleşme çok çabuk olur.
Elde edilen sirkeler meşe fıçılarda dinlendirilir, kokusu geliştirilir, süzülür.
Sirke Üreticileri Derneği'ne göre, 2024 yılı itibarıyla dünyada sirke ihracatı pazarı 1,5 milyar dolardır. Bu pazarın yarısını ABD ve İtalya elinde tutmaktadır. Türkiye'nin ihracatı ise 30 milyon dolar seviyesindedir. Bu sayıda, özellikle COVID-19 pandemisi sırasında ve ardından hızlı bir artış olduğu, 2020 yılında sirkeden ihracat getirisinin 7 milyon dolar civarında olduğu belirtilmiştir. OEC'nin BACI HS6 verilerine dayanarak sunduğu sayılara göre ise 2022 yılında dünyada sirke ihracat hacmi 861 milyon dolar olarak gerçekleşmiş, Türkiye 5,67 milyon dolar değerinde sirkeyi ihraç, 609 bin dolarlık sirkeyi de ithal etmiştir.

Meydan Larousse, Sirke, c. 11, s. 383-384.
Aktan, N., Kalkan, H.,1998, Sirke Teknolojisi. Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova/ İzmir

Sujeonggwa Kore geleneksel tarçın punch'ından yapılan koyu kırmızı-kahverengi tonlu içecektir.
Kuru çin hurması(trabzon hurması), zencefil ile yapılır, tercihen çam fıstığı ile garnitürlenir. Punch, mayalanan Çin tarçınının zencefil ile yavaş kaynatımı sonunda elde edilir. Kaynatımdan kalan katı malzemeler çıkartılır ve berraklığı için kahverengi şeker ile tekrar kaynatılır. Kuru Hurmalar porsiyonlara bölünerek demleme işlemi bittikten sonra ıslatma ile yumuşatılır. Bu işlem içeceğin berraklığını gidereceğinden servisten birkaç saat önce yapılır. Sujeonggwa genellikle soğuk ve sikhye gibi tatlı tadı vardır. Ayrıca konserve çeşidide vardır.

Sujeonggwa, ilk olarak 1849 yılında Hong Seok Mo (홍석모)'un yazdığı Dongguksesigi (동국세시기, 東國歲時記) kitabında ortaya çıkar. Kitapta bahsedilen Sujeonggwa'nin tarifi zencefil ve çam fıstığı eklenmiş kuru hurma demlemesidir.
1921 yılında yazılan Haedongjukji (해동죽지, 海東竹枝) kitabında sujeonggwa, Goryeo dönemindeki saray kadınları tarafından  yeni yıl günü için hazırlanırdı. Zencefili kaynatıp hurmayı demleyerek elde ediyolardı ve eski adı beyaz sütlü içecek anlamına gelen baekjeho (백제호) idi. Günümüzde ise popülerleşti ve yılın her yılı tüketilen geneleksel içecek haline geldi.
Sujeonggwa'nun tarifi yıllar içinde değiştiği kayıtlardan anlaşılmaktadır. İlk tarifi Sujaguigwe (수작의궤,受爵儀軌). Zencefil kullanılmayan, Gunhakoedeung (군학회등, 群學會騰). Tarçının ilk kullanıldığı The Recipes of Joseon (조선요리법, 朝鮮料理法). Armutun kullanıldığı The New Making of Joseon Food (조선무쌍신식요리제법, 朝鮮無雙新式料理製法)  ayrıca mandalina ve meyan kabukları, siyah biber zaman zaman eklendi. Zamanla yerini şekere verecek olan Bal ise tatlandırma için kullanılması The Recipes of Joseon ile oldu.

Geonsisujeonggwa, orijinal Sujeonggwadır. Ana malzemeleri zencefil ve tarçındır. Genellikle bal veya şeker eklenir. Son olarak da çam fıstığı ve Kuru hurma ile garnitürlenir.

Galyeonsujeonggwa, ana ürünü olarak schisandra kullanılır. Bal veya şeker ile tatlı tutulması sağlanarak nilüfer iç yaprakları eklenir. Yaprakları kaynatılmalı ve nişasta tozu ile kaplanmalıdır.

Jabgwasujeonggwa, tatlı suyun içine ağaçkavunu veya armut eklenerek yapılır. Hwachae ile benzerdir.

Bu varyant, kurutulmuş tarçın yerine armut kullanılır. Geçmişte insanlar haşlanmış armut yerlerdi. Nedeni yüksek kalite ve yemesi sert olduğu içindir. Armut yemeyi kolaylaştırmak için bir tür tarçınlı punch haline getirildi.

Orijinal tarife kabak eklenerek ele edilen tarifdir. Gangwon'da eğlence için yapılır.

Tteok (Korece: 떡), yapışkan veya yapışkan olmayan pirinç de dahil olmak üzere çeşitli tahıllardan ve buğulanmış un ile yapılan bir Kore pirinç kekleridir. Buğulanmış un, tteok yapmak için dövülebilir, şekillendirilebilir veya tavada kızartılabilir. Bazı durumlarda, tteok pişmiş tanelerden dövülür.
Tteok genellikle paylaşılan bir besindir. İçkilerle sunulan tteoka boktteok denir ve komşular ve akrabalarla paylaşılır. Ayrıca ziyafetler, ayinler ve çeşitli festival etkinliklerinde kutlama yiyeceklerinden biridir.

Information about Tteok6 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. from lifeinkorea.com
Information about Dano and Korean desserts21 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Video about Tteok24 Haziran 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(Korece) General information, origin and recipe of Tteok from Tteok & Kitchen Utensil Museum
(Korece) Information about and recipe for Tteok23 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Abdal, Türk tasavvufunun daha radikal formlarında karşılaşılan en üst mânevî mertebenin bir adıdır.
Alevi Türkmen dinsel topluluğunda rastlanmakta, Derviş veya Baba da denmekteydi.

Bir abdal Allah'tan başka dünyadaki her şeyden vazgeçmiş kişidir. Abdallık mertebesine ermiş kişi hakikatın mutlak ve doğrudan bilgisine erişebilmektedir. Toplumsal bir şahsiyet olarak abdal zayıf, ezilmiş ve baskı altında olanlara yardım elini uzatan, toplum içinde ahlaksızlıklara karşı mücadele veren bir otoritedir. Daha ziyade göçebe Türkmenler arasında yaygın olan abdallar Selçuklu veya Osmanlı yerleşik devlet otoritesi karşısında çevre halkının hoşnutsuzluklarını dile getirmişler ve çeşitli isyan hareketlerinin başlatıcısı olmuşlardır.
Türkiye'de en çok İç Anadolu bölgesinde bulunurlar. Kırşehir, Keskin, Balâ yörelerinde abdallar hayatlarını müziğe adamış şekilde yaşamaktadırlar. Balâ ve Keskin yöresinin kültürel havzası aynıdır. Balâ ve Keskin'de genelde halaylar çekilir. Kırşehirli abdalların misyonu farklıdır. Kırşehir'in oyun havaları meşhurdur. Balâ ve Keskin'li abdallar Hacı Taşan'ı "Toplumun en mümtaz şahsiyeti" olarak kabul ederler. Kırşehirli abdallar ise Neşet Ertaş'ı "Toplumun örnek alınmaya lâyık en gözde kişisi" olarak kabul ederler. Bu iki yörenin de çalgıları farklılık göstermektedir. Geçim kaynakları kendilerine özgü enstrümanları çalıp, söyleyip para kazanmaktır. Müziğe yetenekleriyle ünlüdürler. Müzik kulakları çok gelişmiştir. Nota bilmezler. Balâ ve Keskin'deki abdalların bugün İran topraklarında yer alan Horasan bölgesinden geldikleri söylenmektedir.

Abdallar İslam dini ile Türklerin İslam öncesi şamanizmini şahıslarında birleştirmişlerdi. Eskiden Kök Tengri ile mânevî bağlantı kurabilen "Kam" karakteri, İslamlaşmayla beraber yerini "Abdal" kişiye bırakmıştır.
Abdal Akhunlar ile ilişkilendirilen bir isimdir. Eynu halkının alternatif adıdır;
Orhan Köprülü'ye göre Türkiye'nin Abdalları, Akhunlar'ın soyundan gelebilir. Albert von Le Coq, Türkiye Abdalları ile Doğu Türkistanlı Eynular arasındaki ilişkiyi bazı ortak kelimelere sahip olmaları ve her ikisinin de kendilerini Abdallar olarak adlandırmaları ve kendi aralarında özel bir dil konuşmaları ile zikretmektedir. Azerbaycanlılar, Türkmenler (Ata, Chowdur, Ersary, Saryk), Kazaklar, Özbek-Lokaylar, Türkler ve Volga Bulgarları'nın (Savirler) bileşiminde de bazı Abdal unsurlara rastlanmaktadır.
Anadolu'nun 11. yüzyıldan başlayarak Türkmen göçüne maruz kalması abdalları ve babaları da buraya getirmiştir. Sarı Saltuk gibi bazı abdallar Osmanlılardan önce Balkanlara geçerek dinsel etkinliklerde bulunmuşlardır. Baba İshak'ın 1239/1240'ta Adıyaman bölgesinde başlattığı Babaî İsyanı Anadolu Selçuklu Devleti'nin zayıflamasına ve 1243'te Moğol saldırısına karşı koyamamasına yol açmıştır.
Söğüt-Bilecik bölgesinde ortaya çıkan Osmanlı Beyliği'nde abdallar (Edebali, Geyikli Baba) Osmanlı Beylerine (Osman Gazi, Orhan Gazi) yakın duran kişilerdi. Osmanlı erken döneminde abdallar gerek Batı Anadolu, gerekse Balkanlardaki Hristiyan nüfusun İslamlaşmasında etkili olmuşlardır. Bunda, İslamın değişmez ve şartlarını empoze eden kitabî yaklaşım yerine yerel geleneklerle uyuşmaya yatkınlık, yani yerel geleneklerle İslam geleneklerini uyum içine sokan tutumun payı belirleyiciydi.
15. yüzyılda abdallar giderek Osmanlı Devleti'nin merkezîleşme ve bürokratik bir imparatorluğa dönüşme sürecinin dışında kalmışlar ve Sünnî İslam'ın Edirne ve 1453'ten itibaren İstanbul'da yerleşmesi sonucunda düzendışı bir niteliğe bürünmüşlerdir. İran'da Safevî Devleti'nin kurulması ve Kızılbaş etkinliğinin Anadolu'da yayılması ile birlikte Abdallar 17. yüzyılda Şamlu kabilesi'nin arasında Kızılbaş hareketiyle bütünleşmiştir.

Halk sufiliğinde, abdalların istedikleri zaman istedikleri mekânda olabileceklerine inanılır. Yani inanışa göre; zaman ve mekân sınırlarını aşabilme gücüne sahip olduklarına inanılır. "Onlar, bazı müstesna varlıklar dışında kimseye görünmezler." İnanışa göre gizli güçleri olan ve büyü gücüne sahip olan abdallar, bol yağmur yağması, bereketin artması ve belalardan korunmak için Allah'tan ne dilerse kabul edilir.
Abdal hakkındaki görüşler, Türk halk inanışlarında da kendine yer edinmiştir. Örneğin, Dağıstan'da yaşayan Türk topluluklarından bir kısmında yaygın olan inanışa göre, eğer dokuz aylık bebek, anne rahminde ölmüşse, bunu Abdal götürmüş demektir. Söylenenlere göre uzun ak sakallı olan Abdal, dağlarda yaşar, dağ keçileri arasında dolaşıp onları korur. Kimselere görünmez. Avcılar onun adına dua edip kurban verirlerse avları uğurlu olur. Eğer bunu yapmazlarsa ne kadar usta avcı olurlarsa olsunlar o avdan eli boş dönecekleri kesindir.
Abdal, insanların yalvarışlarını dinler. Onlara acır, ancak verdiği nasihatlerin de dinlenmesini ister. Bazı mitolojik metinlerde Abdal'ın ölmüş dağ keçisini dirilttiği ve yeniden hayat verdiği bile anlatılmıştır.
Bugünkü Saka Türkçesinde, erkek Şamanlara lakap olarak “Abıdal” şeklinde bir sözcük vardır. Bu sözcüğün "Abdal" sözcüğüne benzerliği dikkat çekicidir. Azerbaycan’da bir zamanlar aşıklar yetiştirmekte ünlü olmuş, Abdal adında bir şehir bile vardır. Ayrıca "Abdal" sözü, tarihte “Ağ Hun” adıyla bilinen Eftalitler'in adıyla da bağlantıdır.
Aleviler'da Abdallık kültürünün varlığı, Hazar Denizi’nin güney kıyısında yaşayan Türkmen boylarında Abdal adını taşıyan insanlara rastlanabilmesi, Abdalların gizli dillerinin olması, Anadolu’daki Abdalların, daha çok göçebe hayatı sürerek, çalgıcı, türkücü ve masalcı olmaları, Köroğlu masallarını söylemekte meşhur olmaları, kendilerine Alevi diyen bu insanların Ehl-i Beyt’in kulları olduklarını söylemeleri, Muharrem ayında Kerbela şehitlerine yas tutmaları, (Anadolu Abdallarına, en çok Alevilerin sıklıkla yaşadığı yerlerde rastlanır) ve bunlar gibi birçok örnek, gerçekten bu sözcüğün çok eski tarihi kökleri olduğunu gösteriyor.
Değişik kaynaklardan edinilen bilgiye göre bu sözcük, İran’da 11. ve 14. yüzyıllarda kaleme alınmış edebi metinlerde “Derviş”, 15. yüzyıla ait metinlerde ise “Divane” anlamında kullanılmıştır. Kimi zaman onlardan bahsedildiğinde de “ışık” sözcüğü kullanılmıştır. Daha sonraları Bektaşiliğin onu içine aldığı, bir kısmını değiştirdiği ve hatta erittiği yönünde görüşler de vardır.

Sûfîlik

Ahmet T. Karamustafa : God's unruly friends: Dervish groups in the Islamic later middle period, 1200-1550 (Salt Lake City: University of Utah Press, 1994)
Ahmet Yaşar Ocak : La révolte de Baba Resul, ou, la formation de l'hétérodoxie musulmane en Anatolie au XIIIe siècle (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1989).
Marjinal Bir Grup Olarak Abdallar

Aczmendi, Elazığ Akşam Sanat Okulu mezunu Müslüm Gündüz'ün liderliğini yaptığı ve kendine özgü giyim tarzı olan, 1985 yılında temelleri atılmış Elazığ menşeli Risale-i Nur hareketine bağlı tarikat. Kendi çevresinde bu kıyafetlerle din üzerine sohbet toplantıları yapmaktadır. Gündüz'e çevresinde itibar edip uyanlar çıkmıştır.

Siyah sarık ve cübbe giyerler. Saçlarını ve sakallarını uzatırlar. Saçlarını ördükleri de görülür. Grubun tamamının elinde uzun bir asa bulunur. Cehri (sesli) zikirlerini ilahi eşliğinde def çalarak, adaba uygun serbest hareketli zikrederler.

1990'lı yıllarda Aczmendiler sivri fikirleri ile kamuoyunda çok ortaya çıkmışlar, liderleri televizyon kanalları ve gazetelerde açıklamalar yapmıştı. Cami çıkışlarında tef çalarak protesto eylemleri yaptılar. Devleti açıkça tehdit etmeleri, mevcut rejimi İslami olmamakla suçlamaları ve bu uğurda mecbur kalmaları halinde şiddete başvuracaklarını açıklamaları ile diğer gruplardan ayrılırlar. Atatürk karşıtlıklarıyla bilinirler.
Müslüm Gündüz, 12 Haziran 1996 akşamı HBB televizyonunda laik demokratik rejime karşıtlığını açıklamıştı. Gündüz bu programda, "Kemalizm bir dindir. Allah'ı Mustafa Kemal, peygamberi İsmet İnönü'dür. Demokrasi dinsizliktir. Laiklik de öyledir. Geleceğiz Türkiye'yi alacağız. Hiç merak etmeyin. demiştir. 5 Ekim 1996 tarihinde Milliyet'e verdiği mülakatta da Laik ve demokratik rejimin sonunda yıkılacağını ve şeriatın getirileceğini, ordunun günü geldiğinde bunu durdurmaya gücünün yetmeyeceğini, çok kan aksa da bir aşamadan sonra istenilen sonucun elde edileceğini açıkladı.
Gündüz'e göre şeriatın gelmesi için üç aşama vardı: Kalple isteme, dille söyleme ve elle düzeltme. Milliyet'e 1996'da yaptığı açıklamada şeriata geçişte elle düzeltme aşamasına gelindiğini söylemişti.

Gündüz, 29 Aralık 1996 tarihinde televizyon kanalları ve basın muhabirleri eşliğinde, iki yıl hüküm giydiği davada tutuklanması amacıyla Kadıköy'de bir evde polis tarafından basıldı. Hüseyin Üzmez'e ait evde tutuklanması için basıldığında Fadime Şahin isimli bir kadın ile gayrı meşru bir ilişki içinde olduğu ortaya çıktı. Tutuklama esnasındaki uygunsuz kıyafetleriyle görüntüleri televizyon kanallarında yayınlandı. Basında ve televizyonlarda tutuklanması Fadime Şahin isimli kadınla basılması şeklinde duyuruldu. Bu konu basında yayınlandı.

Müslüm Gündüz, Türkiye aleyhinde haksız yargılandığına dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açtığı davayı kazandı. Mahkeme Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin askeri üyeleri bulunması nedeniyle başvuruyu haklı buldu. Müslüm Gündüz, ayrıca daha önce ifade özgürlüğü ihlali ile açtığı davayı da kazanmıştı.

Ali Kalkancı, 2009 yılında emniyet güçlerinin Haramidere bulunan fabrikasına yaptığı operasyonda 2 milyon adet captagon hap ele geçirilmesi ve tutuklanmasının ardından uyuşturucu operasyonu nedeniyle gözaltındayken Ergenekon soruşturması kapsamında da sorgulandı. Ergenekon Davası Savcısı Fikret Seçen'e verdiği ifadesinde Kalkancı, Fatih'teki İsmailağa Cemaati'ne gidip geldiğini, 28 Şubat sürecinde borç batağında olduğunu bu dönemde tuğgeneral Veli Küçük'ün kendisine para yardımı yaptığını söyledi. Kalkancı ifadesinde, Küçük'ten gelen para nedeniyle istediklerini yapmak zorunda kaldığını ve bu nedenle Fadime Şahin'i nikâhına aldığını iddia etti.
Ergenekon davası kapsamında ifade veren bir gizli tanığa göre, Fadime Şahin'in 1995 yılına kadar Aksaray'daki bir pavyonda konsomatris olarak çalıştığı ve o dönem Strateji dergisi genel yayın yönetmenliği yapan Ergenekon sanığı Ümit Oğuztan ve Sisi lakaplı Seyhan Soylu tarafından erkeklere pazarlandığı ancak daha sonra tesettüre büründürülüp kısa bir dini eğitimden geçirildikten sonra kamuoyunda irtica korkusu oluşturarak askerî müdahaleye zemin hazırlamak amacıyla kullanılmıştır. Aynı haberlerde Ali Kalkancı'nın da alkolik olduğu iddia edildi.

28 Şubat süreci
Derin devlet

Allah'ın isimleri (Arapça: الأسماء الحسنى, romanize: el-Esmâü'l-hüsnâ), İslam toplumunda, Kur'an ve hadislerde Allah'a izâfe edilen fiil veya sıfatlardan türetilmiş veya doğrudan Allah'ı ifade amacıyla kullanılmış olan isimlerdir. Yalnızca Kur'an'da geçen ilahi isimler yüzden fazlayken hadislerde Allah'a atfedilen başka isimler de bulunmaktadır. Geniş anlamıyla esmâü'l-hüsnâ kavramı bu adların hepsini kapsasa da terim anlamıyla daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir ve buna mukabil Türkçede çoğunlukla Allah'ın 99 ismi şeklinde bilinir.
Kur'an'da isimleri anılan peygamberler ve bunların kitapları kendilerini sıklıkla Yehova'ya bağlamalarına rağmen İslam'da Yahve/Yehova ismi kullanılmaz ve bilinmez. Kur'an'da Cebrail, Mikail gibi melek isimleri diğer İbrahimî dinlerde olduğu gibi El (ya da İl) ile bağlantılıdırlar. Kur'an'da da geçen ve İslam'da geleneksel olarak dualara başlarken kullanılan Allahumme, İbranice (olasılıkla) Elohim kelimesinin Arapça telaffuzundan ibaret bir kelimeydi. Elohim İbranicede "majesteleri!" ifadesinde olduğu gibi yüceltme amaçlı çoğul ("Tanrılar!" gibi) olarak kullanılmaktaydı.
 Yahudilikte Yahve yerine kullanılan isimlerden olan Rab (efendi, ağa) kelimesi de Kur'an'da sıklıkla Allah için kullanılır. Yahve yerine kullanılan kelimelerin On Emir arasında bulunan "Tanrın Yahve'nin adını boş yere ağzına almayacaksın, Yoksa Yahve bunu cezasız bırakmayacak" ifadesi ile bağlantılı olarak Yahudiler arasında yerleştiği düşünülüyor. Kuran'da Allah için en sık kullanılan isim/sıfatlardan bir diğeri de (Arap kökenli olmayan) Rahman'dır. Bu sıfat teriminin (Rahmanan/Rahman) bilinen en eski kullanımı Akadca ve Aramice'de Hadad'a adanmış bir yazıtta bulunur.

İslam mistisizminde belirli sayıda tekrar edilerek şifacılıkta, seyr-i sülukta; duaların kabulü, nazar ve büyü bozma tedavilerinde kullanılır. Kuran'da rakam olarak yer almaz. İslam toplumunda Allah'ın isimleri bu 99 isimden ibaret değildir. Bunların dışında Şafi, Kafi, Hannan, Mennan, Hüda, mehterde Hazret-i Yezdan, Yunus Emre şiirlerinde Çalab gibi isimler de Allah için kullanılırlar.

Allah
Yaratıcının özel ismi kabul edilir ve diğer isimler O'na izafe edilir. "Allah gafurdur, rahimdir" denildiğinde bu isim-sıfatların fiilleri de O'na isnat edilerek "Allah rahmet etti" veya etsin şeklinde kullanılır.

Kur'an'da değişik ayetlerde bu deyim kullanılır:
"En güzel isimler Allah'ındır. O'na o güzel isimleriyle dua edin ve O'nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın." (Âraf-180)
"De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O'nundur." (İsra-110)
"Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. En güzel isimler O'nundur." (Taha-8)
"O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Haşr-24)
Hadislerde:
"Allah'ın 99 ismi vardır. Yüzden bir eksik. Kim bunları sayarsa cennete girer. O tektir, teki sever."
99 ismin metne ravi tarafından eklendiği, yani hadisin müdrec olduğu ifade edilmiştir. İbn-i Mace'nin de 99 isimden oluşan listesi bulunur ve bu iki ravinin listeleri birbirinden farklıdır. Her iki ravinin farklı isimlerinin toplamı 125 rakamını vermektedir. Esma-ül Hüsna ile ilgili yazılan eserlerin hemen hepsinde Tirmizi'nin rivayeti esas alınmış ve Müslümanlar arasında meşhur olmuştur.

(Ayrıca bakınız: Kişisel tanrı, Arap mitolojisi, meal)
Kur'an' da da kullanılan isimlerin bir kısmı yabancı kökenli olmakla birlikte yöresel söyleyiş ve yeni anlamsal yüklemelerle Araplaştırılmış (Muarreb) isimlerden oluşur; Allah, Rahman, Halik, Malik, Hakem, Hannan, Sultan, Kebir, Fatır, Fettah, Rab, Hadi, Tevvab, Musavvir, Kuddüs vb. İthal sözcüklerden oluşan isimlere tercümelerde verilen farklı ve yer yer zorlama anlamlar görülür, bazı isimlere insani sıfatlardan arındırmalar (tenzih) ve Tanrı aşkı içeren mistik ögeler ilave edilir. Ahad, Samed, Rahman, Hannan, Mennan birincilere, ikinci Mütekebbir, Mümin, Tevvab, Şekur, Celil gibi isimler ikinci gruba örnek gösterilebilir.  Mümin, ismi fail olduğu ve güvenen, inanan anlamına geldiği halde ismi mef'ul olarak güvenilen anlamı verilir. Aynı durum tevbe eden/tevbe edilen anlamına gelen Tevvab, çok şükreden/çok şükredilen anlamına gelen Şekur için de geçerlidir.
İslam'da Allah için kullanılan Ahad, Samed, Aziz, Rahman, Malik, Vedud gibi isimler İslam öncesinde Ortadoğu veya komşularında tapınılan Anat, Şamaş, Aziz, Rahman, Molek, Wedd gibi tanrı isimleri ile benzeşir. Allah ve put isimleri arasında göze çarpan bu ilişkiye dillerin evrimini inceleyen antropolojik araştırmaların aksine olarak İslami teorisyenlerce put isimlerinin Allah'ın isimlerinden türetildiği şeklinde açıklamalar getirilir. Muazzez İlmiye Çığ put isimlerinin Allah'ın isimlerinden sayılmasının tek tanrıcılığa giden yolda gerçekleştirilen değişimlerden birisi olduğunu kaydeder. O'na göre çok tanrıcı olan Sümerler daha sonra bu tanrıların isimlerini Marduk üzerinde toplarlar ve Marduk'un 50 kadar ismi olur. İlmiye Çığ aynı eğilimin Allah'ın isimleri konusunda da yaşandığını söyler ve bir araştırmacının Ahad ve Samed isimlerinin Allah'a atfedilmesi konusundaki analizini aktarır.

Yahudilikte Tanrı isimleri

Esmaül hüsna 17 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kutb'ûd-Dîn Haydar ya da Baba Haydar (Haydar Gazi veya Haydar Sultan da denir). Hoca Ahmed Yesevî’nin dervişlerinden olup Tarikât el-Aleviyye'nin Haydarîlik veya "Haydarîlik Tarikâtı" kurucusudur.

Abdal Musa'nın atalarındandır. Mezarı, Elmalı'dadır. Mezarının bulunduğu yerde tekkesi kurulmuştur. Bu tekke 1826'da devletçe yıktırılan Bektaşi tekkelerindendir. 1220/1221 yılında Moğol İstilâsı sırasında hâyatını kaybetti.

Haydarîlik tarikâtı; Kutb’ûd-Dîn Haydar tarafından Kalenderîlik ile Yesevîlik tarikâtının Ekberî sufi düşünce tarzı altında harmanlanarak birleştirilmesi ile kurulmuş bir tasavvuf yoludur.
12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve fa'al kolunu oluşturan bu tarikât mensupları, kendilerini hâkir görmek ve aşağılamak maksadıyla  vücudlarına demirden halkalar takarak yalın ayak dolaşmakta, keçe ve çuhadan yapılma elbiseler giyerek zillet içerisinde ve bekâr kalmak suretiyle yaşamaktaydılar.

Haydarîlik 3 Nisan 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bayramilik veya Bayramiyye Tarikatı, kurucusu Hacı Bayram-ı Veli'nin (1352-1429) adına izafeten Bayramîyye Tarikatı olarak tanınmıştır. Hacı Bayram-ı Veli'nin, hocası Safev’îyye şeyhi Hoca Alâ ed-Dîn Ali Erdebilî'nin talebelerinden Şeyh Hâmid Hâmid’ûd-Dîn-i Veli'nin Aksaray'da ölümünden sonra Ankara'ya dönüp irşâd fa'aliyetlerine başladığı 1412 tarihi, ilk Türk tarikatı olan Bayramiye'nin kuruluşu olarak kabul edilir.

Bayramiyye tarikatı; Hacı Bayram-ı Veli tarafından Halvetiyye ve Nakşibendiye'nin Ekberî sufi düşünce tarzı altında harmanlanarak birleştirilmesi ile kurulmuş bir tasavvuf yoludur.

Tarikatta üç temel unsur vardır. Bunlar Cezbe, Muhabbet, Sırr-ı İlahî olarak sıralanırlar.
Kulun Allah'a doğru aşk ile çekilmesine Cezbe, Allah'ın kulu kulun da Allah'ı sevmesine Muhabbet denir. Bayramilikte bu ikisini elde eden mürid ilahî sırrı elde etmek için çaba gösterir.
Her tarikatın kendisine özel bir başlığı (takke) bulunur ki bu başlığa Tac denir. Bayrami tarikatının tacı beyaz renkli, altı dilimli olup tam tepesinde beyaz keçeden birbiri içinde üç daire bulunurdu. Buna gül adı verilirdi. Bu başlığın üzerine yeşil renkli sarık sarılırdı.
Günümüzde devam etmemekle birlikte, etkileri Aziz Mahmud Hüdayi'nin kurduğu Celvetiyye yolunda ve mutasavvıf yazar İsmail Hakkı Bursevî'nin eserlerinde görülmektedir.

Hacı Bayram-ı Veli'nin ölümünden sonra tarikat, müridleri üzerinden Akşemsettin'a atfedilen (Şemsîyye-î Bayramîyye Tarikatı), Bıçakçı Ömer Dede (Şeyh Emir Sıkkinî)'ye atfedilen (Melâmetîyye/Melâmîyye-î Bayramîyye Tarikatı), ve Akbıyık Sultan'a atfedilen (Celvetîyye-î Bayramîyye Tarikatı) olmak üzere üç ayrı kola ayrılarak devam etmiştir.

Hacı Bayram-ı Veli
Halvetiyye
İbn Arabi
Ekberilik
Akşemseddin
Muhammed Nur'ül Arabi
Niyâzî-i Mısrî
Halvetiye
Aziz Mahmud Hüdayi
İsmail Hakkı Bursevî
Safranbolulu Mehmed Emin Halvetî

Bayçar -  Türk, Altay ve özellikle Balkar halk kültüründe kurban. Türkçedeki "kurban" sözcüğünün içerdiği anlamdan daha geniş kapsamlıdır. İlahi bir amaçla kesilen veya doğaya salınan hayvan ya da doğaya saçılan yiyecek, içecekler ile tahılları da içerir.

Bayçarmak (Kurban Etmek) fiili ile de kullanılır. Kereh (Kergek) sözcüğü de eşanlamlı olarak kullanılmıştır.
Kurban yeryüzündeki bütün inanç sistemlerinde rastlanan bir olgudur. İlkel topluluklarda gökten gelen bir yıldırımın kurbanı yakması, Tanrı tarafından kabul edildiği anlamına gelir. Ateşe verilen kurbana Vot Çüke (Vut Şüke) denilir. Türklerde ve Moğollarda ve bağlantılı kavimler olan Ural-Ugor boylarında hiçbir zaman insan kurbanına rastlanmadığı için İbrahim peygamberin oğlunu kurban etme girişiminin Tanrı tarafından ödüllendirilmesi ama bu ödülün ise oğul kurbanının engellenmesi ve hatta yasaklanması şeklinde verilmesi merhamet ve bağışlama duygularını yansıttığı için büyük ilgi görmüştür. Kurban rastgele seçilmez, üstün ve seçkin bir özelliği olmalıdır. İslam dini ile daha da önem kazanan Kurban kavramı İbrahim peygamberin oğlunu kurban etmeye niyetlenmesi ama karşılığında ona bir koç gönderilmesi çok bilinen olaydır. Öteki dünya ile iletişim kurmanın bir yolu olarak algılanır. Türklerde dört tür kurban uygulaması vardır.

Tayılga (Tayığ): Boğarak kurban. At veya sığırın kan dökmeden boğularak öldürülmesi.
Boğuzlaga (Bogızlığ): Kanlı kurban. Hayvanların boğazlanarak (kesilerek) kurban edilmesi.
Itıga (Iyığ/Idık): Azat kurbanı. Hayvanların özgür bırakılarak doğaya salınması.
Saçılga (Saçığ/Saçı): Cansız kurban. Doğaya veya suya saçılarak sunulan nesneler.
Kurumsak sözcüğü yine kurban anlamında kullanılan başka bir kelimedir. Aynı zamanda kurban törenini de ifade eder. Moğolcada "Kurım/Hurım" sözcüğü şölen, şenlik, düğün anlamlarına gelmektedir. Kurum şekliyle Tunguz ve Macar dillerine de geçmiştir. Büyüklük ve görkem anlamı olduğu kadar, kurum sözcüğü is, kül demektir. Ve eski çağlarda kurbanın yakılması ile de bağlantılıdır.

Saçılga – Türk, Altay ve Moğol halk inancında ve Orta Asya şamanizminde Kansız Kurban. Saçu veya Saçıl da denir. Moğollar Saçulı olarak söylerler. Saçmak fiilinden gelir. Saçılan şey demektir. Genel olarak iki anlamı vardır:

Doğaya dökülerek verilen yiyecek ve içecek şeklindeki kurban.
Gelinin başından dökülen hediyeler.
Bu terim neredeyse bütün Türk boylarında ortak bir kavramdır. Moğollar'da "Saçu" olarak da bilinmektedir. "Saçulga" yahut "Çaçılga" adı da verilir. Yapılan uygulamaya göre bâzen değişik türlere ayrılabilir. Örneğin Moğollar Tahıl Saçısı'nı Tahılga/Takılga olarak ifâde ederler. Ayrıca yiyeceklerin, tahılların veya kimi zaman kurban etinin yakılmasına Yakığ/Yakış/Yagış/Yağışga adı verilir.

Itıga veya Idık - Türk ve Altay halk inacında ve halk kültüründe azat kurbanı. Iduk, Itık, Iyık olarak da söylenir. Doğaya salarak başıboş bırakma şeklinde gerçekleşen kurbandır. Böylesi hayvanlar doğuya doğru sürülür, üzerine bir işaret koyulur. Ve bir daha kimse elini süremez. Ayrıca Tanrı'ya aitlik ve Tanrı tarafından gönderilmişlik anlamlarına da gelir. Macarcada İtsen sözü Tanrı demektir. Türkçede Idı/İdi/İzi/ sözcükleri de Tanrı anlamı içerir. İye/İçe/İse/İsi/İçi ve hatta İne/İni tabirleri de koruyucu ruh demektir. Idukut; Kut sahibi, Tanrıdan gelen, Tanrıya yakın, Tanrıya benzer, Tanrı tarafından görevlendirilmiş vb. anlamları içeren ve Uygur kağanlarının büyük çoğunluğunun kullandığı bir unvandır. Idımak (azat etmek) fiilinden türemiştir. Kutluluk ve tanrısallık anlamlarını da içerir.

Boguzlaga – Türk ve Altay halk inancında Kanlı Kurban. Tanrısal veya dini bir amaçla kesilecek hayvan. Hayvanın boğazlanarak (boğazından kesilerek) kurban edilmesidir. Boğazlamak fiili ile de ifâde edilir. Sözcük anlamı boğazın kesilmesi demektir. "Bozlamak" fiili hayvanın böğürmesi anlamı taşır.

Tayılga - Türk, Altay ve Yakut halk inancında ve şamanizminde hayvanın boğularak (kesilmeden) öldürülmesi suretiyle gerçekleştirilen kurbandır. Altaylılar ve Yakutlar (bugün bile) kurban olarak kestikleri atın derisini uzun bir sırığa geçirip tıpkı at şekline sokarak asarlar. Bu kurban merasimin yapıldığı bu yere de tayılga derler.

Bayçar: (Bay/Pay/May) kökünden türemiştir. Geçim, zenginlik, rızk ve kutsallık anlamları vardır. Bayçarmak sözü kurban kesmek anlamına gelir. Moğolca ve Türkçede Bay, Mançu ve Evenk dillerinde Bayan kelimeleri zengin, soylu manası taşır.
Kereh: Sözcük ölmek anlamı içerir. Ayrıca gereklilik bildirir. Germek fiili ve gereklilik (farz) sözcüğü ile de ilgilidir. Moğolca Hereg/Kereg sözcüğü de gereklilik (farz) anlamı taşır.

Tayılga

Berat Kandili (Arapça: ليلة منتصف شعبان, Şaban'ın yarısı), İslam dininde kutsal kabul edilen gecelerden biridir. Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gecesi, Berat gecesidir. 16. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Selim'den itibaren minarelerde kandil yakılmasıyla kandil adını almıştır.
Berat (Berâet), Arapçada ''temize çıkma'' anlamına gelir. İslam inancına göre bu gecenin bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle Mübarek Gece, günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle Berat Gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de Rahmet Gecesi gibi adlar da verilmiştir.
Bir kısım Müslümanlar, bu geceyi ibadetle geçirmenin pek çok sevabı ve feyzi olduğuna inanır. Bu konuda İslam Peygamberi Muhammed'in bir hadisi vardır:

Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah-u Teâlâ, o andan fecir oluncaya kadar: "Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) müptelâ olan yok mu, ona kurtuluş vereyim." buyurur. (İbn Mâce)
Ayrıca Berat gecesi, Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna "inzâl" denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Şii imamların rivayet ve hadislerinde, Şaban ayının ortasındaki gece, diriliş, uyanıklık, dua ve ibadet için en faziletli gecelerden biridir. Şiilere göre Şaban ayının 15'i, on ikinci Şii İmamı Hazreti Mehdi'nin doğum günüdür. Bazı rivayetlerde Şaban ayının ortasındaki gece, Kadir Gecesi'nden sonraki en hayırlı gece olarak kabul edilir. Bazı Şiiler, bu gecede nöbet tutarak dini ibadetlerini yerine getiriyor.

Miraç Kandili
Kadir Gecesi
Ramazan

Celvetîlik ya da Celvet'îyye — Halvetiyye'nin bir alt sınıfına ait olan ve Halvetiyye İslâm Tarikâtı ile karıştırılmaması gereken bu Sufi tarikât, Bayramiyye'nin yan kollarından birisi olarak Hacı Bayram-ı Veli'nin müridlerinden "Akbıyık Sultan" tarafından Bursa'da Celvetîyye-î Bayramîyye Tarikâtı adı altında kurulmuştur. Bu sûfi tarikât, daha sonraları ise Aziz Mahmud Hüdayi tarafından Celvetîyye Tarikâtı adı altında yeniden yapılandırılan Halvetiye sufi tarikâtnın temellerini oluşturmuştur.

Celvetî şeyhlerinden biri olan İsmail Hakkı Bursevî’nin Silsile-î Celvetîye isimli kitabında tarikâtın ilk kez Tac'ed-Dîn İbrahim Zahid Geylânî zamanında ortaya çıktığını, lâkin tarikât olarak Aziz Mahmud Hüdayi döneminde kurulduğunu söylüyor. "Celvet’îyye" aynı zamanda Halvetiyye’nin de bir yan koludur.

Celvet kelime olarak halka karışmak, halkla birlikte olmak anlamına gelmektedir. Celvetîler halkla beraber olmanın hayırlı olduğunu düşünürler. Celvet ruhun olgunluğuna kanıttır. Halvet iste celvetin bütünleyicisidir. "Celvet" "beka" mertebesinin bir ifadesi olurken "Halvet" de "fena" mertebesinin bir ifadesidir.

Tarikatların çoğunda olduğu gibi Celvetîye'de de Allah'a kavuşmak için bir Kamil Mürşid'e bağlanmak gerekmektedir. Kamil Mürşid'e bağlanan müridin, mürşidinin öğretilerine uyması gerekmektedir. Mürid mürşidinin sözü üzerine zikir çeker.
Celvetîye'de ilk ve en mühim zikir Kelime-i Tevhid’tir. Yani; “Lâ ilah-e il-l-allah”
Celvetîye'de ikinci zikir Esma-i Seb'a'dır Allah'ın yedi ismini sırayla söylemektir. Sıra da şöyledir; Lailaheilaallah, Allah, Hû, Hakk, Hayy, Kayyım, Kahhar. Bu yedi isim de nefsin yedi mertebesine karşılıktır.

Celvetîlerin zikirleri diğer tarikat zikirlerinden farklı olarak dizlerinin üzerinde durarak yapılır ve buna “Nıfs-ı Kıyam” veya da “Hızır Kıyamı” denilir.

Bursa'daki Celvetîler de müziğe önem vermişlerdi. İsmail Hakkı Bursevî, Aziz Mahmud Hüdayi'nin şiirlerini bestelemişti.
Aziz Mahmud Hüdayi devrinde Celvetî tekkesinde kendisinin halifelerinden olan Hafız Kumral ve Şaban Dede gibi ünlü musıkîşinaslardandır. Tarikat şeyhlerinin çoğunun müzikle uğraşmasından da tarikatin müziğe verdiği önemi anlayabiliyoruz.

İbn Arabi
Ekberilik
Halvetiyye
Niyâzî-i Mısrî
Aziz Mahmud Hüdayi
İsmail Hakkı Bursevî
Safranbolulu Mehmed Emin Halvetî

https://web.archive.org/web/20080223143242/http://www.ismailhakki.org/celveti.html
http://arsiv.sabah.com.tr/2005/10/30/gun105.html 24 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20071014033441/http://www.tasavvufalemi.com/sayfa.php?yaziNo=435
https://web.archive.org/web/20151222023704/http://celvet.net/hakkimizda/
https://web.archive.org/web/20161113183656/http://celvet.net/

Cem, Alevilerin, Bektaşilerin cemaatle birlikte yaptığı, son derece ayrıntılı kurallara bağlanmış ibadet. Cem, yalnızca dinsel nitelikli bir toplantı değil, aynı zamanda hem ruhen yenilenme, yıkanma ve hem de toplumsal ve bireysel sorgulanma yeridir.
Cem, Arapça toplanma anlamına gelir. Cem, cami ve cemaat aynı kökten gelen kelimelerdir.
Hukuki, dini, örfi ve tasavvufi işleyişlerin tamamının cem ibadeti ile aynı gün ve saatte toplanmış olması, Çaldıran meydan savaşıyla başlayan baskı, şiddet ve nefret söyleminin alevileri, dergahlarını bırakarak  şehir merkezlerinden uzakta köy ve kasaba hayatına geçmesi ile ortaya çıkmış bir uygulama olmuştur

Cem'in kaynağı Muhammedin Miraç dönüşü katıldığı söylenen Kırklar Cemi' mitosudur.
Cem ibadetini diğer inançlardaki ibadetlerden farklı kılan en önemli unsur; Cem'de bulunanların aynı zamanda toplumda hesap vermekle yükümlü olmalarıdır. Cem'de bulunanlar birbirlerinden "razı olmak" zorundadırlar.
Cem'de bulunan bir kişi başka birine dargınsa, bu iki kişinin dargınlıkları giderilmeden, barışmaları sağlanmadan Cem'e başlanmaz.
Alevilerin toplu anlamda temel ibadeti olan Cem, bir Dede´nin gözetiminde, önderliğinde yerine getirilir.
Cem ibadetine katil, hırsız, yolsuz, ahlaken düşkün ilan edilen kişiler giremez.

Mürşid (Dede): Görev itibarıyla Muhammed, Ali ve Hacı Bektaşi Veli'yi temsil eder. Cem töreninin (Erkan) Başkanlığını yapar, ikrar alır, nasip? verir. Cem dışında cenaze, müsahiplik, nikâh, sünnet ve isim verme törenlerinde yer alır.
Rehber: İmam Hüseyin´i temsil eder. Yola girmek isteyenlere yol gösterir. Mürşidin en yakın yardımcısıdır.
Gözcü: Ebû Zerr el-Gaffârî'yi temsil eder. Rehberin yardımcısıdır. Cem'in sessiz ve sakinlik içinde geçmesini sağlar. Cem'in bekçisidir.
Çerağcı (Delilci): Cabir El Ensari'yi temsil eder. Cem evinde bulunan aydınlatma araçlarını yakar. Buhurdanlıkları ve mumları (Çerağ) hazırlar.
Zâkir (Âşık): Cem töreninin sesi ve nefesidir. Semahı yönetir. Cemde Duaz (12 imam için söylenen şiirler, düvaz Farsça 12 anlamına gelir), hüseyniye, tevhid, mersiye, nevruziye söyler. Bilâl-i Hâbeşî'yi temsil eder.
Süpürgeci (Ferraş): Cem evinin temizliği ile görevlidir. Selmân-ı Farisî Pir-î Pak'ı temsil eder.
Meydancı: Cem evinde Semahserleri kaldırır. Postları yerine dizer. Hüzeyme tül Yemeni'yi temsil eder.
Niyazcı: Kurbanları tekbirler ve keser. Lokmaları alır ve dağıtımını sağlar. Mahmud el Ensari'yi temsil eder.
İbrikçi: Alinin sadık kölesi Kamber'i temsil eder. Cem'de Mürşidin ve erenlerin temiz olmalarını sağlar.
Kapıcı: Görev itibarıyla Gülam Keysani'yi temsil eder. Cem'e gelen erenlerin evlerini gözetler.
Peyikçi: Görev itibarıyla Amri Ayyari'yi temsil eder. Cem olacağını tüm canlara duyurur.
Sakacı: Görev itibarıyla Ammar bin Yasir'i temsil eder. Cem evinde su, şerbet, süt vb. dağılımını sağlar.
Cem ayinleri Yapılış amaçlarına göre beş grupta incelenirler:

İkrar ayini
Dervişlik ayini
Baba ayini
Halife ayini
Mücerred ayini

Benzer kavramlar tasavvufta da farklı anlamlar yüklenerek kullanılabilir; "Cem'ul cem" makamının ehli, "İnsan-ı kâmil" vasfını da kazanmış olur, ne halk ne de Hak ile "mahcub" (perdelenmiş, örtülü) olmaz, eşyanın (madde ve enerjinin, varlıkların) vücudunu bâtınî yönden "Ayn el-Hakk" olarak görür, bir taraftan eşya ile kayıtlı (bağlı, bağıntılı) olduğu halde "marifetullah" tarafından bakıldığında eşyanın üstündedir, eşya ile kayıtsızdır. "
Üftade de ise "Cem" ve "cem'ul cem" ıstılahları, klasik tasavvuf anlayışındaki ıstılahlardan farklıdır; O'nun "ma'iyyet" dediği "cem", "cem" dediği "cem'ul cem", "cem'ul cem" dediği de Celvet'tir. Kur'an bu makama şu ayetle işaret eder:
"O, ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. (Hadid, 57/3)

Bilâl-i Hâbeşî
Ebû Zerr el-Gaffârî
Selmân-ı Farisî
Ammar bin Yasir

Muhammed Seyfeddin Ibn Zulfikari Derviş Ali; Bektaşi İkrar Ayini, Kalan Yayınları, Osmanlıca El Yazmasından Çeviren, Mahir Ünsal Eriş, Ankara, 2007
Alevî Haber Sitesi, http://www.erenlermeydani.com

Cerrahîlik (Cerrahîyye, Osmanlıca: جراحية ‎) bir İslâm tarikatı, Halvetîyye'nin kolu olan Ramazânîyye'nin alt şubesi. Cerrahîlik, adını kurucusu olan Nureddîn Muhammed ibn-i Abdullah er-Rûmî el-İstanbulî el-Cerrahî'den alır. 17. yüzyılın sonlarında kurulmuş olan Cerrâhî tarikatı, eski İstanbul'un en yaygın tarikatlarından biriydi.

30 Kasım 1925 tarihli Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun yürürlüğe girdiğinde, İstanbul'da bulunan Cerrahî tekkeleri şunlardı:

Arif Dede Tekkesi, Üsküdar, Mehmed Ağa Camii
Çaylakzâde Tekkesi, Nuruosmaniye
Halil Nizameddîn Tekkesi, Edirnekapı, Acıçeşme
İplikçi Tekkesi, Otlukçu Yokuşu
Karabaş Tekkesi, Rumelihisarı
Karagöz Tekkesi, Silivrikapı
Nureddîn Cerrâhî� Tekkesi, Karagümrük (Asitane)
Sertarikzâde Tekkesi, Eyüpsultan Nişancası
Sertarikzade Tekkesi, Fatih, Kumrulu Mescit yanı
Şeyh Ali Tekkesi, Otakçılar
Tameşvar Tekkesi, Eyüpsultan
Yağcızâde (Balaban) Tekkesi, Üsküdar, Balaban İskelesi
Yesârîzade (Ordu Şeyhi) Tekkesi, Sofular
Yıldız Dede Tekkesi, Bahçekapı, Yıldız Hamamı yanı

Cerrahî tarikatının âsitane postnişinlerinin isimleri şöyledir:

Nureddin Cerrahî (1678-1720)
Süleyman Veliyüddîn Efendi (1673-1745)
Mehmet Hüsameddîn Efendi (1675- 1754)
Sertarikzâde Mehmet Emin Efendi (1686-1758)
Seyyid Abdülaziz Efendi (1700-1760)
Yahyâ Şerâfeddîn Efendi (1650-1770)
Abduşşekûr Efendi (1686-1773)
İbrahim Efendi (1697-1779)
Morevî Mehmet Emin Efendi (1730-1794)
Abdurrahman Hilmi Efendi (1688-1800)
Mehmet Sâdık Efendi (1738-1800)
Hâfız Mustafa Efendi (1715-1804)
Kadı Mehmet Efendi (1742-1805)
Mehmet Ârif Dede (1747-1822)
Abdülaziz Zihni Efendi (1798-1853)
Yahyâ Gâlip Hayatî Efendi (1832-1897)
Mehmet Rıza Yaşar Efendi (1845-1912)
İbrahim Fahreddîn Efendi (1886-1966)
Muzaffer Ozak (1916-1985)
Safer Dal (1926-1999)
Ömer Tuğrul İnançer (1946-2022)
Ahmet Özhan (1950- )

Cerrahi tarikatının New York şubesi 19 Temmuz 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cerrahi tarikatının Kanada şubesi 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cerrahi tarikatının Arjantin şubesi 31 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cerrahi tarikatının Arjantin şubesi 3 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cerrahi tarikatının Chicago şubesi 9 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cerrahi tarikatının California şubesi 31 Ağustos 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Cerrahi tarikatının Los Angeles şubesi 27 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cerrahîlik: Hz. Pîr Nûreddîn Cerrahî ve Cerrâhî Tarikatı, Mehmet Cemâl Öztürk, Gelenek Yayınları, 2004, ISBN 9758861263
Gönül Cerrahı Nûreddîn Cerrahî ve Cerrahîler, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Yayınevi, 2011, ISBN 9758225332
Anadolu Erenleri, Nezîhe Araz, Özgür Yayınları, ISBN 9754471193
Tasavvuf Tarihi, Mehmed Ali Aynî, Kitabevi Yayınları, ISBN 9757321026
Tekkeler ve Zaviyeler, Mustafa Kara, Dergah Yayınları, 2013, ISBN 9759954406
Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Mustafa Kara, Dergah Yayınları, 2013, ISBN 9759953379
İslam'da Mezhepler ve İnanç Yolları Ansiklopedisi, Güneş Gazetesi Yayınları
İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, Tercüman Gazetesi Kültür Yayını, 1983

Dua veya yakarış, bir ilah ya da gözle görülmeyen varlıkla ilişkiyi etkinleştirmeyi amaçlayan çağırma veya eylemdir. Dua, bireysel ya da toplumsal olarak; özel ya da kamusal bir yerde edilebilir. Sadece sözlerden oluşabileceği gibi şarkı şeklinde de olabilir. Ayrıca çeşitli bedensel hareketler de içerebilir. Duanın yakarış, şükran veya ibadet/övgü olarak farklı formları vardır.

İbrahimî dinler olarak tanımlanan üç semavî dinin (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam), kendi içlerinde benzeşen ve diğer tek tanrılı dinlerden bazı noktalarda farklılaşmış bir dua kavramı ve anlayışı vardır.

İslam dininde dua; "bir kimsenin kendi veya başkası hakkında bir dileğine, bir arzusuna kavuşması için Allah'a yalvarması" olarak tanımlanabilir. Dua, bir ibadettir.
Duanın mahiyeti ve önemi İslam dininin kutsal kitabı olan Kur'an'da ve hadislerde de (İslam Peygamberi'nin sözleri) belirtilmiştir:

"Bana (hâlis kalp ile) dua ediniz. Duanıza icabet ederim." (Mü'min Sûresi: 60)
"Mü'minin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabûl olur. Bir melek, "Allah-u Teâlâ, bu iyiliği sana da versin! Âmin" der. Meleğin duası red edilmez." (Hadîs-i şerîf, Riyâz-us-Sâlihîn)
Kur'an'da ve hadislerde çeşitli yerlerde sadece iyi yürekle yapılan duaların kabul edileceği belirtilmektedir. Birçok tanrıbilimci ve klasik İslam bilginlerine göre İslam'da önemli bir yer tutan "namaz" da bir tür dua biçimidir.

Duanın kabul olma derecesini arttıran hususlar vardır. Bunlar Risale-i Nur'da izah edilmektedir:

Hulûs, huşû ve huzur-u kalble dua etmek
İstiğfar edilerek manen temizlenmek. Duanın başında ve sonunda salavat getirmeli, iki makbul duanın ortasındaki dua makbuldür.
Hadiste ve Kur'ân'da gelen me'sur dualarla dua etmek.
Mübarek yerlerde, hususen mescitlerde dua etmek.
Cuma günü özellikle saat-i icabede dua etmek.
Üç aylarda, mübarek gecelerde hususen Kadir gecesinde edilen dua.

İncil'in dua ile ilgili iki önemli doktrini vardır: İnsan dua ederken Tanrı'ya 'Baba' diye hitap edebilir ve geçerli bir dua, Mesih İsa'nın adıyla edilmiş olmalıdır.

İsa Mesih'in ölümü aracılığıyla günahlarından temizlenmiş her insan, Tanrı'ya saygı ile, ama aynı zamanda çok samimi bir şekilde yaklaşabilir. Bu yüzden bir Mesih imanlısı Tanrı'ya 'Baba' diyebilir ve bu şekilde dua eder. Hristiyanlığın en tanınmış duası Mesih İsa tarafından öğrencilerine öğretildi (İncil, Matta 6:9-13): 'Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın. Hâkimiyetin gelsin. Gökte olduğu gibi yeryüzünde de Senin istediğin olsun. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi Sen de suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Bizi kötü olandan kurtar. Çünkü hâkimiyet, güç ve yücelik Sonsuzlara kadar Senindir! Amin'.
İncil'e göre Mesih İsa diyor ki (İncil, Yuhanna 14:13-14): Baba Oğul'da yüceltilsin diye adımla dilediğiniz her şeyi yapacağım. Adımla benden ne dilerseniz yapacağım.
İncil'e göre Mesih İsa ölümü ve dirilişi aracılığıyla Tanrı'ya giden kapı (İncil, Yuhanna 10:9) ve tek yol (İncil, Yuhanna 14:6: Yol, gerçek ve yaşam Ben'im. Benim aracılığım olmadan Baba'ya kimse gelemez.) oldu. İsa'nın adı bu anlamda bir anahtar gibi görünüyor: Sırf O'nun sağladığı kurtuluşa güvenerek insan Tanrı'ya samimi bir şekilde yaklaşma hakkını kazanır.

Vika'da meditasyon veya ritüeller dua içerebilir. Dualar Tanrıça ve Tanrıyla bir iletişim biçimi olarak görülmektedir. Esbat ve Sabbat kutlamaları dua içerebilir. Akşam yemeği, kişinin kendi veya başkalarının güvenliği, şifa veya bir ölü için dua edilebilir.

Ekankar'da şarkı içeren, Hu ismi verilen dua vardır. Bu, Kapalı gözlerle, yüksek sesle ya da sessiz söylenebilir.

Ebu'l-Vefâ el-Bağdâdî, (d. 1026 - ö. 9 Aralık 1107), Vefâiyye tarikâtının kurucusudur. Menâkıbnâme'sinde Ali el-Mûrtezâ'nın soyundan bir seyyid olduğu kaydedilmiştir.

Menâkıbnâmeye göre asıl adı Muhammed b. Muhammed Arîz olan Ebü'l-Vefâ, Kürt asıllı  bir ailenin çocuğu olarak 1026 yılında Irak’ın Kusan köyünde doğdu. Aynı zamanda Kalmina adlı bir köyde kaldığı da bilinmektedir.
Bazı araştırmacılara göre babası, Zebâle ve Hayâsem köyleri arasında sürekli olarak zulme maruz kalması nedeniyle dönüşümlü olarak yaşamak zorunda kalan ve İmam Hüseyin’in torunlarından Kürt aşireti Benî Nergis’e mensup olduğu öne sürülen Seyyid Muhammed Arizî, annesi ise yine bir Kürt olan Fatıma Ümmü Gülsüm’dür. 
Bazı araştırmacılara göre ise babası Seyyid Muhammed, Irak’ta Zabala bölgesinde yaşamakta iken burada seyyidlerin uğradığı bir takibat yüzünden Kûsan bölgesine kaçarak Benî Nercis adlı Kürt kabilesine sığınmış, bu kabileden bir Kürt kızı ile evlenmiş ve Ebü’l-Vefâ burada doğmuştur. Akademisyen Haşim Şahin bu bilgileri aktardıktan sonra Abdülbaki Gölpınarlı ve Ahmet Yaşar Ocak'a dayanarak Ebu'l-Vefa'nın yarı Arap yarı Kürt olduğunu belirtmektedir.
Hayatı hakkında Menâkıbnâme-î Tacü’l-Ârifîn es-Seyyid Ebu'l-Vefâ adında bir eser bulunan Ebu'l-Vefâ 9 Aralık 1107’de ölmüştür. Ebü'l-Vefa'nın türbesi Irak'ta, Kut şehrinin güneybatısında Besrugiye bölgesindeki al-Ummah (Vireyivir) köyündedir.

"Seyyid Muhammed bin Muhammed Arîz el-Bağdâdî" Vefâîyyenin tarikatının kurucusudur. Tâcü'l-Ârifîn lakabıyla ünlenmiştir. Kürtler arasında "Kakis" unvanıyla bilinirdi. Tahsilinin önemli bir kısmını Bağdat’ta yaptıktan sonra Buhara’ya gitmiştir. Din ilimlerini öğrenerek tekrar Bağdat’a dönmüş ve burada Muhammed eş-Şenbeki’ye intisap etmiştir.
Şeyh Muhammed Şenbekî, yaşadığı dönemde Irak’taki şeyhlerin en büyükleri arasında kabul edilmektedir. Şeyh Muhammed Şenbekî de tasavvufi eğitimini cezbeli yapısı ve sert karakteri ile tanınan Ebu Bekir b. Hevaz el-Hevvârî el-Betâihî’nin yanında tamamlamıştır. Şeyh Şenbeki kısa  sürede bölgedeki nüfuzunu artırmış çok sayıda mürid yetişmiştir. Onun yetiştirdiği halifeleri başta Vefâîlik olmak üzere, Rifâîlik ve Kadirîlik gibi tarikatlara da doğrudan yahut dolaylı olarak etki etmişlerdir. Böylesine nüfuz sahibi bir şahsiyetin yanında tasavvufî eğitim gören Seyyid Muhammed şeyhinin büyük takdirini kazanmış ve uzun süre hizmetinde bulunduğu şeyhi kendisine gösterdiği vefa ve sadakatinden dolayı ona "Ebu'l-Vefâ" unvanını vermiştir.
Menakıbname'de kendisine birçok keramet atfedilmiştir. Bir rivayete göre, Seyyid Ebu'l-Vefâ, eğitiminden önce Arapça bilmezken bir gece rüyasında peygamberi görür. Uyanır uyanmaz fasih şekilde Arapça konuşmaya başlar. Bu sebeple, “Kürt olarak yattım, sabahleyin Arap olarak kalktım” der.  Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Mesnevi'sinin önsözünde Hüsameddin Çelebi'nin soyunu anlatırken aynı sözü aktarır.
Vefâîyye'nin silsilesi hakkındaki genel görüş, tarikatın Şenbekîyye'nin bir kolu olduğu yönündedir. Ebu'l-Vefâ'nın kurduğu tarikat vefatından sonra onun adına nispetle Vefâîyye olarak anılmıştır. Tarikatın gerek silsilesi gerekse ritüelleri, usûl ve erkânı konusunda yeterli bilgiler yoktur. Tarihi seyrine bakıldığı zaman Vefâiyye'nin bazı bölgelerde sünni bazı bölgelerde ise sünni olmayan alevi-batıni bir karakter arz ettiği görülür. Bazı dönemlerde ise aynı coğrafyada her iki yönüyle de temsil edildiği görülür. Menakıbname'de Ebu'l-Vefa'nın kendi sağlığında sema (veya semah) döndüğü ve bu hususun diğer tarikatlara mensup kişiler tarafından bazı itiraz ve tartışmalara neden olduğu yazılıdır. Eski Vefai şecerelerinden 1451 tarihli olan bir şecerenin  girişindeki dua kısmında ilk dört halifenin isminin de yer aldığı görülürken, Osmanlı-Safevi rekabeti sonrasına denk gelen 1582 tarihli diğer bir şecerede ise ilk üç halifenin isminin çıkarıldığı ve bunların yerine On iki imamın isimlerinin yer aldığı görülmektedir. Vefailik ve Alevilik üzerine araştırmalarıyla tanınan Ayfer Karakaya-Stump, mezhepsel açıdan nispeten eklektik gibi duran bu kombinasyonu, "Vefai mirasının 11. yüzyıl Irak coğrafyasından Moğol sonrası Anadolusu'na yayılış sürecinde nominal Sünnilikten mezhebi anlamda sınırların grileştiği bir metadoksiye ve oradan, Osmanlı-Safevi rekabeti sonrası keskinleşecek bir Şii/Ali-ci görüntüye evrilişinin yansıması olarak" yorumlamaktadır.
Vefâiyye, Ebü'l-Vefâ'nın ölümünün ardından Ali b. Heytî, Ali el-Kürdî, Meâd el-Kürdî, Câkir el-Kürdî, Boğa b. Batu, Abdurrahman b. Dogancı, Muhammed Türkmânî, Şeyh Turhan, Şeyh Tekin, Muhammed b. Belikısa, Matar el-Bedrânî, Ahmed b. Baklî el-Yemenî gibi halifeleri vasıtasıyla Irak ve Suriye'de geniş bir sahaya yayıldı; ardından Anadolu'da faaliyet göstermeye başladı. Ebü'l-Vefâ'nın halifelerinden üçünün “Kürdî” mahlasıyla anılması şeyhin Kürt aşiretleri arasındaki etkin nüfuzunu ortaya koyar. Türkçe isimler taşıyan diğer halifelerinin mevcudiyetinden Ebü'l-Vefâ'nın etkisinin Kürt bölgeleri ile sınırlı kalmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Vefâiyye'nin asıl yayılma sahası olan Irak ve Suriye'deki durumu, buralarda etkisini ne zamana kadar sürdürdüğü konusundaki bilgiler Anadolu'dakine oranla daha azdır. Tarikatın Anadolu'daki en önemli temsilcisi şeyhin vefatından yaklaşık yüz yıl sonra yaşayan ve kendi adıyla bir tarikat kurduğu anlaşılan Türkmen şeyhi Dede Garkın'dır. Onun temsil ettiği gelenek Baba İlyas Horasanî ve onun ailesine mensup şeyhler tarafından temsil edilmiştir. Osmanlı Beyliği'nin kuruluş dönemindeki önemli şahsiyetlerden biri olan Şeyh Edebalı da bu tarikata mensuptur. Vefâiyye, geniş bir coğrafyada ve uzun bir zaman diliminde etkisini sürdürmüştür.

1. İmam Ali
2. İmam Hüseyin
3. İmam Zeynülabidin
4. Seyyid Hüseyin
5. Seyyid Yahya
6. Seyyid Hasan Faki
7. Seyyid Zeyd
8. Seyyid Hüseyin
9. Seyyid Muhammed
10. Seyyid Ali
11. Seyyid Zeyd
12. Seyyid Muhammed Kebir Arizî
13. Seyyid Ebû'l Vefâ Tâcû'l-Ârifîn

Edep (Arapça: ‏أدب‏, adab çoğul. ādāb), "toplum töresine uygun davranma" veya "iyi ahlak, incelik, terbiye" olarak tanımlanır. İslam'da, hayatın her yönünü kapsayan görgü ve ahlak kurallarıdır. Edep, davranış bağlamında, öngörülen İslami görgü kurallarını ifade eder:
"incelik, görgü, ahlak, terbiye, nezaket, sevecenlik". Arapça kökenli adab terimi, çok geniş anlamlıdır ve en uygun doğru çeviri "bir şey hakkında uygun şekilde gitmek (davranma)" olabilir.

Kur’an’da en fazla üzerinden durulan konu, edeb ve ahlak olduğu görülür. Bunlardan bazıları şunlardır;

Al-i imran Suresi 134. ayet

Al-Ladhīna Yunfiqūna Fī As-Sarrā'i Wa Ađ-Đarrā'i Wa Al-Kāžimīna Al-Ghayža Wa Al-`Āfīna `Ani An-Nāsi Wa Allāhu Yuĥibbu Al-Muĥsinīna

134 - O (Allah'tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.

Nisa Suresi 86. ayet

Wa 'Idhā Ĥuyyītum Bitaĥīyatin Faĥayyū Bi'aĥsana Minhā 'Aw Ruddūhā 'Inna Allāha Kāna `Alá Kulli Shay'in Ĥasībāan

86 - Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

İbrahim Suresi 24. ayet

'Alam Tará Kayfa Đaraba Allāhu Mathalāan Kalimatan Ţayyibatan Kashajaratin Ţayyibatin 'Aşluhā Thābitun Wa Far`uhā Fī As-Samā'i

24 - Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.

İbrahim Suresi 25. ayet 

Tu'utī 'Ukulahā Kulla Ĥīnin Bi'idhni Rabbihā Wa Yađribu Allāhu Al-'Amthāla Lilnnāsi La`allahum Yatadhakkarūna

25 - (O ağaç) Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.

Mü'minun Suresi 96. ayet

Adfa` Bi-Atī Hiya 'Aĥsanu As-Sayyi'ata Naĥnu 'A`lamu Bimā Yaşifūna

96 - Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, çünkü biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.

Kasas Suresi 55. ayet

Wa 'Idhā Sami`ū Al-Laghwa 'A`rađū `Anhu Wa Qālū Lanā 'A`mālunā Wa Lakum 'A`mālukum Salāmun `Alaykum Lā Nabtaghī Al-Jāhilīna

55 - Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri istemeyiz" derler.

Sahih Muhammed el-Buhârî, Muhammed kötü sözden kaçınırdı ve
"İçinizde en iyi olanınız şahsiyet ve ahlak olarak en iyi olanınızdır."

"Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi davrananınızdır."

"Kureyş kadınlarının iyisi, çocuğa küçüklüğünde en şefkatli olanlardır."

"İyi bilin ki! İçinizde en hayırlınız eşlerine karşı en şefkatli, muhabbetli olanınızdır. Bu işte en üstün, en iyi olanınız benim." derdi.

Ekberilik, Muhyiddin İbn Arabi'nin temel kavramlarını geliştirdiği sufi metafiziğinin Vahdet-i Vücud denilen meşrep veya okuluna bağlı olan sufileri tanımlamakta kullanılan bir terim.

Batı dillerinde İkiliksizlik (non-dualism) denilen ve fenomenal dünyada çokluk-zıtlık olarak görülen ögelerin özlerindeki birliğinin vurgulandığı Vahdet-i Vücud, Ekberiliği tanımlayan bir öğretidir. Tasavvuf aleminde ekberi sufilerin görüşlerine muhalif olan sufiler de bulunmaktadır. Her ne kadar öğretisinin Vahdet-i Vücud veya Ekberî öğretiye aykırı olup olmadığı tartışmalı da olsa Hindistan'da yaşamış sufilerden İmam Rabbani'nin Vahdet-i Şuhud öğretisi bu muhaliflerden bazılarınca benimsenmiştir.
Ekberilik sıfatı Şeyh'ül Ekber lakaplı Muhyiddin İbn Arabi'nin adına izafetle konulmuştur. Muhyiddin İbn Arabi'nin herhangi bir tarikat kurucusu olmadığı bilinmektedir. Ancak bir makam veya meşrep anlamında onun görüşlerini benimseyen tarikat önderleri olmuştur. Bunun yanı sıra Vahdet-i Vücud öğretisi Muhyiddin Arabi'den önce Nifferi, Cüneyd Bağdadi gibi sufilerin metinlerinde de bulunmaktadır. Ancak Muhyiddin İbn Arabi ve özellikle de onun öğrencisi Sadreddin Konevi tarafından geliştirilmesi, daha geniş şekilde izah edilmesi bu metafiziği benimseyen sufileri tanımlamakta Ekberî tabirinin daha kullanılmasını kolaylaştırmıştır.
Bir sıfat olarak kullanılan Ekberi tabiri 1911'de İsveçli sufi Abdülhadi Aguéli Paris'te kurduğu ve Al Akbariyya adını verdiği gizli sufi topluluğundan farklıdır. Topluluğun amacı Muhyiddin İbn Arabi'nin öğretisi üzerinde araştırmalar yapmak ve bu öğretiyi eğitimli kitle arasında yaygınlaştırmaktı.

Muhyiddin İbn Arabi ve ondan doğrudan ders veya ilham alan çok sayıda Arap, Kürt, İranlı, Türk ve Hint kökenli sufiler Türkistan'dan Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya hatta Hintaltkıtasına kadar yayılmış olmakla beraber tasavvufun Ekberi koluna dair üniversite düzeyindeki sistematik araştırmaların ilkin Batı dünyasında başladığı görülmektedir.
Batı'da Muhyiddin Arabi'nin üzerine yapılan ilk akademik çalışma Miguel Asin Palacios'ın  "La Escatologia musulmana en la "Divina Comedia", eseri 1919'da Madrid'de basılmıştır. Miguel Asin Palacios'ın diğer eseri "El Islam cristianizado. Estudio del sufismo a través de las obras de Abenarabi de Murcia" eseri ise 1931'de Madrid'de basılmıştır. 
Miguel Asin Palacios dışında Louis Massignon, Henri Corbin Toshihiko Izutsu, James Morris, William Chittick, Michel Chodkiewicz gibi çeşitli ülkelerden akademisyenler hem tasavvuf hem de Ekberi öğretisi üzerine yaptıkları çalışmalarla öncü olmuşlardır. Üniversite çevrelerinin yanı sıra yine üniversite çevreleriyle ilişki içinde olan The Muhyiddin Arabi Society ve Beshara School gibi bağımsız dernekler de yayınladıkları süreli ve süresiz yayınlarıyla Ekberiliğin teorik ve pratik yönüyle ilgili çalışmalara destek vermişlerdir.
Türkiye'de tasavvufun İlahiyat çevrelerinde araştırılması çok yenidir. Muhyiddin İbn Arabi'ye ilişkin ilk doktora çalışması Kazım Yıldırım'ın 1989'da tamamladığı Muhyiddin İbn'ül-Arabi ve sistemi (Gazzali-Sühreverdi-Konevi-Mevlana ile mukayeseler) adlı çalışmasıdır. Bir bilim dalı olarak Tasavvuf alanındaki ilk doktora çalışması ise aynı zamanda Muhyiddin Arabi üzerine yapılan bir başka çalışmadır. Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç'ın "İbn Arabi'de Varlık ve Mertebeleri" adlı bu ilk doktora çalışması Prof.Dr. Mustafa Tahralı'nın gözetiminde 1995'te tamamlanmıştır. Ancak bu çalışmadan sonra İlahiyat fakültelerinin tasavvuf bölümlerinde yapılan tezlerin sayısı hızla artmış çeşitli dergilerdeki makaleler ve yayınlanan kitaplarla aradaki boşluk doldurulmaya çalışılmıştır. Türkiye'deki Ekberi çalışmalarla ilgili en önemli gelişme Muhyiddin Arabi'nin Fütuhat-ı Mekkiyye eserinin ve onun önde gelen talebe ve halifelerinden Sadreddin Konevi'nin külliyatının Türkçeye çevrilmiş olmasıdır.

Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsü olmakla birlikte kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Muhyiddin İbn Arabi'nin lakaplarından olan Şeyh-i Ekber'e atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar varlığın bir olduğunu kabul etmiş olsalar da Ekberi sufiler kimi görüşlerinde farklılıklar sergilemişlerdir. Örneğin Abdülkerim el-Cili ve Sadreddin Konevi her ikisi de Ekberi olmakla birlikte özgün görüşleri de olan ve başlı başına bir sufi metafiziği ve felsefesine sahip olan düşünürlerdir.

İbn Sevdekin (ö.646/1248)
Sadreddin Konevi (1210-1274)
Afifüddin Tilimsânî (ö.690/1291)
Fahreddin Iraki (1213-1289)
Aziz Nesefi (v.1300?)
Sadeddin Fergani (v. 699/1300)
Mahmud Şebüsteri (1288-1340)
Abdürrezzak Kaşani (v.1329)
Haydar Amuli (v.1385)
Abdülkerim el-Cili (1366-1424)
Şah Ni'metullah-i Velî (Nûr'ed-Din Kirmanî) (1330–1431)
Abdurrahman Cami (1414-1492)
Abulvehhab Şarani (1493-1565)
Abdülaziz Debbağ (v.1717)
Abdülgani Nablusi (1641–1731)
Şah Veliullah Dehlevi (1703–1762)
Ahmed İbn Acibe (1747-1809)
Emir Abdülkadir (1808–1883)

Sadreddin Konevi (1210-1274): Muhyiddin İbn Arabi'nin manevi oğlu ve halifesi olduğu kadar onun öğretisini açıklayan eserleriyle Vahdet-i Vücud öğretisinin önemli yazarlarından biridir. Talebe ve müridlerinin etkisiyle Osmanlı Türkiye'sinde Ekberi geleneğin devamlılığı mümkün olmuştur.
Müeyyidüddin el-Cendi (v. 691/1291?): Konevi'nin talebelerindendir.
Dâvûd-i Kayserî (v. 751/1350): Konevî'nin talebelerinden Kemaleddin Kâşânî'nin talebesidir.
Şeyh Bedreddin (v./1420): Şeyh Bedreddin Simavnî Davud Kayserî'nin Füsûs Şerhi'ne bir haşiye yazmıştır. Müridlerine İbn Arabi'nin eserlerini okutmuştur.
Molla Fenârî (v. 834/1430): Babası Konevî'nin halifelerindendir.
Muhammed Kutbuddin İznikî (v. 855/1450): Molla Fenârî'nin talebesidir.
Yazıcızâde Muhammed Efendi (v. 855/1451): Muhammediye isimli meşhur eserin müellifidir.
Akşemseddin (v. 863/1459): Fatih Sultan Mehmed'in hocasıdır. "Risâletü'n-Nuriyye" ve "Def'u Metaini's-Sufiyye" adlı eserlerinde İbn Arabi'nin görüşlerini savunmuştur.
Kudbuddinzâde Muhammed Muhyiddin İznîkî (v. 885/1480): Kutbuddin İznikî'nin oğludur. İbn Arabi'nin Füsus'una ve Sadreddin Konevi'nin Nüsus ve Miftahü'l Gayb adlı eserlerine şerh yazmıştır.
Cemâl Halvetî (v. 899/1493): Halvetiyye tarikatının Cemâliye kolunun kurucusudur.
İdris-i Bitlisî (v. 926/1520). İbn Arabi'nin Füsûs'una ve Mahmud Şebüsterî'nin Gülşen-i Raz ile Hakkü'l-Mübin adlı eserlerine şerh yazmıştır.
Sofyalı Bâli Efendi (v. 960/1552): Füsûs şârihi.
Nureddin Musliheddin Mustafa Efendi (981/1578).
Üftâde Muhammed Muhyiddîn (v. 968/1580): Bursalı ve Helvetiye Tarikatı büyüklerindendir.
Abdullah-ı İlahi (v. 15.yüzyıl)
Aziz Mahmud Hüdâyi (v. 1038/1629): Üftâde'nin talebesidir.
İsmail Ankaravî (v. 1041/1631): Meşhur Mesnevî şârihidir.
Abdullah Bosnevi (v. 1046/1636): Füsus şârihidir.
Sarı Abdullah Efendi (v. 1071/1660).
Sunullah Gaybi (v. 1087/1676?). Keşfü'l Gıta adlı eserinde Vahdet-i vücud açıklanmaktdır.
Karabaş Veli (Ali Alâeddin Atvel, v. 1097/1685).
Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (v. 1102/1690).
Niyâzî-i Mısrî (v. 1105/1693): En yaygın ve meşhur tasavvufî divanın sahibidir.
İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1724).
Nasuhî Mehmet Efendi (v. 1130/1717).
Neccarzade Mustafa Rıza Efendi (v. 1159/1746).
Abdülaziz Debbağ (v.1717)
Abdülgani Nablusi (1641–1731)
Kırımlı Selim Baba (Doğumu ?/v.1756).
Şah Veliullah Dehlevi (1703–1762)
Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781).
Ahmed İbn Acibe (1747-1809)
Köstendilli Süleyman Şeyhi (1750-1820?).
Safranbolulu Mehmed Emin Halvetî (v. 1283/1867).
Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemaleddin (v. 1299/1881).
Muhammed Nur'ül Arabi (v. 1305/1887).
Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (v. 1311/1893): Tercüme-i Cânibü'l-Garbi fî Halli Müşkilâti İbn Arabî adlı bir eseri vardır.
Ahmed Amiş Efendi (v. 1920). Muhammed Nuru'l-Arabi'den de icazet alan son devrin önemli sufilerinden biridir. Eser kaleme almamış ancak sohbetlerinden tutulan notlar Süheyl Ünver tarafından Âmişnâme adıyla derlenmiştir.
Hüseyin Vassaf (1872-1929). Uşşaki şeyhlerinden yazar.
Abdurrahman Sami Uşşâki (1878-1935): Halvetî-Uşşaki şeyhlerindendir. İbn Arabi'nin bazı eserlerini tercüme ve şerh etmiştir.
Ali Salahaddin Yiğitoğlu (v. 1937). Ahmed Avni Konuk ve Yakub Han Kaşgârî ile birlikte Osmanlı'nın son Füsûs şarihlerindendir. İbn Arabi'nin Füsûsu'l-Hikem'ini ve İbn Farız divanını Türkçeye tercüme ve şerh etmiştir. Eserleri basılmamıştır.
Ahmed Avni Konuk (1868-1938): İbn Arabi'nin Füsûs'unu hem tercüme hem şerh etmiştir. Ayrıca Mevlana'nın Mesnevisini, Fahrüddin Iraki'nin Lemaat'ını da Türkçeye tercüme etmiştir.
Hüseyin Şemsi Ergüneş (1872-1968) Muhammed Nur'ul Arabi'nin talebelerindendir. Çok sayıda tercümelerinden çok azı günümüz Türkçesine aktarılmıştır.
Lütfi Filiz (1911-2007)

Vahdet-i Vücud
Tasavvuf
Sadreddin Konevi
Abdülkerim el-Cili
Davud-u Kayseri
Fusus'ül Hikem
Fütuhat-ı Mekkiyye

Genel
Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye'ye Tesirleri, Endülüs'ten İspanya'ya (TDV, İst. 1996)
William C. Chittick, Hayal Alemleri, İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Meh-met Demirkaya, Kaknüs Yay., İstanbul 1999
Michel Chodkiewicz, The Diffusion of Ibn 'Arabi's Doctrine 2 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Al Akbariyya (Sufi school) 4 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Muhyiddin Ibn Arabi Society
Akademik Yazılar
Özel

Yetkin İlker Jandar, İbn Arabi ve Ekberilik, Ataç Yayınları
Tahir Uluç, İbn Arabi'de Sembolizm, İnsan Yayınları
İbn Arabi Anısına, ed. İbrahim Medkur, Çev: Tahir Uluç, İnsan Yayınları
Suad El-Hakim, İbnü'l Arabî Sözlüğü, Çev: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınları
Claude Addas, İbn Arabi-Kibriti Ahmer'in Peşinde, Çev: Atila Ataman, Gelenek Yayınları
Michel Chodkiewicz, Sahilsiz Bir Umman: Muhyiddin İbn Arabi, Çev: Atila Ataman, Gelenek Yayınları
Şeyh Mekki Efendi ve Ahmed Neyli Efendi, Yavuz Sultan Selim'in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası, Gelenek Yayınları
Seyfullah Sevim, İslam Düşüncesinde Marifet ve İbn-i Arabi, İnsan Yayınları
İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdeti Vücud Ve İbn Arabi, Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Kara, İnsan Yayınları
Mustafa Fevzi, Vahdet-i Vücud Meselesi

Erbain (Arapça: أربعين), Miladi takvimde 22 Aralık - 31 Ocak günleri arasına rastlayan kırk günlük zemheri dönemi.
İslam dünyasında sâlikin kırk gün süreyle özel bir mekânda inzivaya çekilip kendisini ibadete vermesi anlamında tasavvuf terimidir. Bu 40 günde maddi bağları azaltıp manevi tarafı kuvvetlendirmek için kırk gün az yemek, az içmek, az konuşmak, az uyumak, çok ibadet etmek gerekir.
Doğu kültürlerinde kırk sayısına büyük önem atfedilmiştir. Kur'an'da Musa'nın Tur dağındaki mîkâtını kırk gecede tamamladığı ifade edilir. Bir hadiste Adem'in çamurunun kırk gün yoğrulduğu söylenmekte, başka bir hadiste ise kırk gün kendini samimiyetle ibadete veren bir kimsenin kalp membasından fışkıran hikmetlerin dilinden döküleceği rivayet edilmektedir. Bu tür bir geleneğin etkisiyle tasavvufta kırk gün süren halvet uygulamasıyla kırk makam, kırk abdal veya kırklar gibi bazı tasavvufi kavramlar ortaya çıkmıştır.
Ayrıca, Şiilikte, hicrî takvime göre Aşure Günü'nden 40 gün sonra gelen Safer ayının 20. gününe verilen isimdir. Bu günde Muharrem ayının Onuncu günü olan Aşure Günü'nde Kerbela'da öldürülen İmam Hüseyin ve 71 taraftarının anısını canlı tutmak için anma törenleri de düzenlenmektedir. Rivayetlere göre Kerbela esirleri hicretin 61. Yılında Safer ayının 20'sinde Şam'dan Medine'ye dönerken Kerbela'ya uğrayarak İmam Hüseyin'i ziyaret etmişlerdir. Erbain gününde Muhammed'in ünlü sahabesi Cabir bin Abdullah Ensari, Hüseyin'in kabrini ziyaret etmek için Medine'den Kerbela'ya gitmiştir. Bu günde Hüseyin'i ziyaret etmek tavsiye edilmiştir.

Erbain yürüyüşü
Aşure Günü
Kerbela
Zemheri

Erenköy Cemaati, Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde kurulan bir tarikattır. Nakşibendilik geleneği içinde olup esnaf ve işadamları kolu olarak bilinir. Üye sayısına göre bakıldığında büyümekte olan cemaatlerdendir.

Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde tekkeler kapatılınca, Kelâmî Dergâhı'na bağlı Erbilli Mehmed Esad Efendi'nin halifesi Mahmut Sami Ramazanoğlu, Esad Efendi'nin ölümünden sonra Erenköy'e yerleştiler. Esad Erbilî Efendi'den sonra cemaatin dînî sorumluluğunu Mahmut Sami Ramazanoğlu üstlendi. Mahmut Sami Ramazanoğlu'nun 1984 yılında ölümü sonucu cemaatin sorumluluğunu Musa Topbaş üstlendi. Onun da ölümünden sonra cemaatin başına Osman Nuri Topbaş geçmiştir.

Cemaatin kurulu önemli vakfı Aziz Mahmut Hüdâyî Vakfı'dır. Cemaatin Ankara kolunu Muradiye Vakfı yürütmektedir.
Cemaatin yayın organı Altınoluk dergisidir.Tv kanalı olarak Erkam Tv basın olarak Erkam Yayınları kullanılmaktadır.

Evliya (Arapça: أوْلِياء) Allah dostları.

Evliya kelimesi; aslında Kur'an'da geçen bir ıstılah (terim) ve "Allah'ın sevdiği kimseler, Allah dostları" manasındadır. "Velî" kelimesinin çoğulu olan "evliya" kelimesi bugün daha çok tasavvufta bir ıstılah olarak düşünülmektedir.
Kelime aslen çoğul bir mana ihtiva ediyor olsa da Türkçe'de tekil manada kullanıldığı için "evliyalar" şeklindeki çoğul kullanımın mahsuru yoktur; hem tekil hem çoğul manada kullanılabilir. "Evliya" kelimesine çoğul eki (-lar) eklemeksizin "evliya" veya "veliler" şeklindeki kullanımın daha doğru olduğu yaklaşımı hatalıdır. Çünkü "evliyadan bir zat" demekle "velîlerden bir zat" demek arasında mana bakımından fark olmasa da meselâ "o bir evliyadır" cümlesi, "o bir velilerdir" şeklinde söylenemez. Neticede "evliya" kelimesi, Türkçede tekil olarak da çoğul olarak da kullanılmaktadır.
Tasavvuf terminolojisindeki mürşit ve şeyh gibi kelimelerle karıştırılmamalıdır. Bunlar daha çok tarikatlarda yani tasavvufun pratiğinde "hoca" anlamında kullanılır. Yani tarikatta bir görevin, pozisyonun ismidir. Velilik ise tarikat ile ilgili olmayıp o mutlak anlamda Allah dostu kabul edilen kişiler için kullanılır. Veli olan kişi bir tarikatın şeyhi ise aynı zamanda o tarikatta irşat görevini yapan bir mürşid’tir.

Kur'an'da "Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de." ayetinde "Allah dostları" olarak geçen, "bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslam dîninin bildirdiği gibi olan, Allah'ın ve peygamber'in kendilerini sevdiğine inanılan kimselere veli ve bunun çoğulu olarak evliyâ denir.
Muhaddis Ebû Nuaym el-İsfehânî'nin Hilyet-ül-Evliyâ kitabında bir hadîste; "Evliyâ görülünce, Allah hatırlanır." denilmektedir. Sahih-i Buhari'de geçen bir  kutsi hadiste ise; "Evliyâmdan birine düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur" denilmektedir.

Yalnızca Allah'a güvenen, onu dost edinen, o nedenle dünyevi herhangi beklentileri olmayan tasavvuf literatürü içerisinde "Hak'tan aldığını halka veren" olarak da tanımlanmıştır.
Evliyanın en büyük özelliği Allah'tan başkasını dost edinmemeleri ve ona tam tevekkül içinde olmalarıdır. Bu nedenle yarın için endişe taşımazlar, yarının rızkını bugünden düşünmezler. Bütün olayların yaratıcısı olarak Allah'ı bildiklerinden ve müşahede makamında olup sürekli Allah ile irtibat halinde olduklarından dünyadaki hiçbir olay karşısında endişeye kapılmazlar. Çünkü bütün olayların yaratıcısı dostu oldukları o Allah'tır.
Evliyanın büyüklerinden İbrahim Havvas, bir beldede 40 günden fazla kalmayı Allah'a itimatsizlik saydığından sürekli yer değiştirmiştir. Böylece kendisini kimselerin tanımadığı, dolayısıyla yardım bekleyemeceği ve Allah'tan başkasına bel bağlayamayacakları beldelere seyahat etmiştir. Bu onun Allah'a tam güven içerisinde olduğunun kanıtıdır. Ona göre Allah zaten onlara korku olmayacağının garantisini Kuran'da bildirmiştir. Evliyanın en önemli özelliklerinden biri de budur. Yani halk tarafından öğrenildiklerinde, deşifre edildiklerinde o bölgeyi terkederek tanınmadıkları yere giderler.

Keramet
Mürşit
Şeyh
Velâyet

Evliyaların Hayatı 3 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Galibîlik, Galip Hasan Kuşçuoğlu tarafından kurulmuş tarikattır. Kuşçuoğlu, 1993 yılında Kâdirî ve Rufaî tarikatlarının birleşiminden yeni bir kol olarak ayrı bir tarikat verildiğini ilan etti ve hâli hazırda var olan 12 tarike ek olarak kendi ismiyle anılan Gâlibîlik tarikatını 13. tarik olarak tanıttı.

Galip Hasan Kuşçuoğlu, 1949 yılında Ali Sezai Kurtaran'ın halifesi Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici'ye biat etti. 1956 yılında Şeyhi kendisine irşâd vazifesi verildiğini ilan etti ve 1993 yılına kadar Kâdirî ve Rufaî şeyhi olarak faaliyet gösterdi. 1993 yılında kendisine Pîrlik verildiğini ilan ederek Gâlibîlik tarikatını kurdu. 14 Aralık 2013 tarihindeki ölümünden önce 2011 yılında Hacı Ali Yetkinşekerci Efendiye Kâdirî, Rufâi ve Gâlibîlikten, 2012 yılında da Hacı Atıf Uzunömeroğluna Gâlibîlikten irşad vazifesi verildiğini duyurarak her ikisini halife seçti. Vefatı sonrası Ali Yetkinşekerci Ankara Gâlibi Vakfında, Atıf Uzunömeroğlu ise İstanbul Gâlibi Vakfında faaliyetlerine başladı. Ali Yetkin Şekerci Efendi 2 Kasım 2020 tarihinde öldü.
Galibîlik, Kuşçuoğlu'nun tarifiyle itikadda Maturidî, amelde Hanefî, meşrepte Alevî bir yol olup, Kadirîlik ile Rufâîlik'in birleşiminden oluşturulmuştur. Kuşçuoğlu, mensuplarının İslam'ın amelî ve itikadı şartlarına kayıtsız, şartsız uyulmasını ve lakin bu uyumun zamanın şartları ile yoğrulması gerektiğini de vaaz etmiştir.

Zikir şekli cehrî olan Gâlibîlik'i ve onun genel prensipleri Galip Hasan Kuşçuoğlu tarafından şu şekilde açıklanmıştır:“Ahad olan Hz. Allah’a O’nun gönderdiği peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ona indirdiği Hz. Kur’an’a acabasız iman ile bağlıyız. Edille-i şer’iyyeye uyumlu Kitap, Sünnet, zamana uyumlu icma, kıyas-ı fukaha prensibi ile, itikatta mezhebimiz İmam Maturidi, amelde mezhebimiz İmam Ebu Hanife, meşrebimiz Alevi (“Ben ilim şehriyim Ali kapısı” hitab-ı Resul’e uyarak). Yol olarak Kadiri ve Rufai tariklerinin birleşiminden lütfedilen Tarik-i Galibi.Gâlibîlik, günümüzde İstanbul Gâlibî Vakfı adıyla bir vakıf çatısı altında hizmet vermektedir. Ankara'da kurulan vakıf ilk olarak Ankara, Çorum ve İstanbul'da faaliyete başladıktan sonra, bugün Türkiye'nin birçok şehrinde hizmetlerine devam etmektedir.

Galiba Vakfı'nın resmî internet adresi

Hakikât İslâmiyet'in mistik kollarından biri olan Sufilik'teki bir mertebenin adıdır.

Tasavvufta "Hakikāt" Allah ile insan arasında oluşan muhabbet neticesinde ve ancak bir tarikata girdikten sonra elde edinilen bilgi olarak tanımlanır.

Sufilikte bu mertebeler yükseliş sırasıyla aşağıdaki gibi sıralanırlar:

Şeri'at mertebesi,
Tarikat mertebesi,
Hakikāt mertebesi,
Mârifet mertebesi.

Tasavvûfta "Hakikāt" mertebesi Marifetullah makāmına ulaşmadan evvelki üçüncü mertebe ya da durak olarak tanımlanmaktadır

Chittick, William C. 1992. Faith and Practice of Islam: Three Thirteenth Century Sufi Texts. Albany: State University of New York.
Cousins, Ewert. 1987. Islamic Spirituality: Foundations. New York: The Crossroad Publishing Company.
Encyclopædia Britannica, "Marifa", Encyclopædia Britannica, http://fulla.augustana.edu:2104/eb/article-9474614 29 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Goldziher, Ignaz. 1981. Introduction to Islamic Theology and Law. New Jersey: Princeton University Press.
Morewedge, Parviz, ed. 1979. Islamic Philosophical Theology. Albany: State University of New York.
Renard, John. 1996. Seven Doors to Islam: Spirituality and the Religious Life of Muslims. California: Reagants of the University of California.

Hakikat kapısı, Alevîlik'te hakikat demek  doğrudan Tanrı vergisi olarak kalbe, gönülde doğan anlam, sezgi ve bilgi demektir. İlham, yalnızca arınmış gönüllere iner. İlhamda aldanma ve yanılma olasılığı yoktur. Hakk'ı görme, tanrısal alemin gücü içerisinde erime, sonsuzlaşarak “bekalaşma” hakikat evresinde gerçekleşir. Kamil insan olma yolculuğunun sonuncusu ve yetkinliğe varma aşamasıdır. “Muhibler”le özdeşleşilir. Bu evrede Hakk’tan halka inilir, yararlı işler yapılır. Düşünce aktarımında son derece cesur ve kurulu düzenin kurallarını yıkıcı, dünyasal yaşamını kurallara alan her türlü baskıya karşı tepkici bir tutum sergilenir. Dört Kapı Kırk Makam inancında Hakikat kapısının makamları şunlardır:

Herkesin “ayak toprağı” anlamında alçak gönüllü olmak, Tanrı'dan gelen her şeyi gönül hoşluğuyla karşılamak, Tanrı'nın hoşnutluğunu, onayını kazanmak, kendini yol kurallarına bırakmak ve teslimiyete ermektir.

İnsanlar arasından din, dil, ırk ve mezhep ayrımı yapmamak ve tüm insanların inançlarına hoşgörüyle bakmaktır.

Verici olmak. Elinden gelen bir hizmeti, yardımı vermekten, yapmaktan kaçınmamaktır.

İnsanların iyi, yararlı ve üretici yanını yakalamak; insanların kusurlarını, ayıplarını örtücü olmak, onları büyütmekten, yaymaktan kaçınmaktır.

Bütün varlık türlerinin Tanrı'da “bir” olduğuna inanmak, Tanrı'dan başka varlık tanımamak, Tanrı'nın birliğine ve Ali'nin Tanrı'nın “veli”si olduğuna inanmak, Tanrı’nın görüntüsü durumundaki tüm canlı-cansız varlıkları sevmek ve bunu bir ibâdet olarak algılamaktır.

Tanrı’ya yakın olmak, Tanrı’yla bir olmak ve Tanrı-Evren-İnsan üçlüsünden oluşan “Birliği” Tanrı olarak algılamaktır. Vahdet-i vücud biçiminde görülen tasavvuf akımı, Alevîlik-Bektaşîlik’te “Vahdet-i Mevcut” biçimini almıştır.

Gönül sezgisi yoluyla duyular üstü bilgiye ulaşmak, marifete ermek; batın ve tarikat bilgisini özümsemek ve hakikate ermek; nefsin isteklerinden sıyrılıp derin düşünceye dalarak, “Tanrı evi” olarak tanımlanan gönülde ortaya çıkan örtülenmiş (gayb durumunda) şeylerin, yani Hakk'ın örtülediği ancak halka bildirmediği şeylerin ayrımına varmak, sırra ermek; ulaştığı anlamı, erdiği sırrı, ehil olmayandan sakınmaktır.

Seyru Süluk aşamaları sıralamasında son evre olarak benimsenen ve Tanrı'dan halka dönmek olarak algılanan “seyri anillah” (Tanrı'dan yolculuk) aşamasını tamamlayıp gerçekle gerçek olmaktır.

Sohbette, muhabbette hakikat sırrını Hakk'tan halka taşımak; inançtan akla atlamak ve aklın öncülüğünde kamil toplumu yaratmaya koyulmaktır.

Tanrısal sırları ve tecellileri seyretmek, bu yolla tanrısal alemi görmek; her an “Tanrı evi” olarak algılanan gönülde Tanrı ile söyleşide bulunmak; tarikat ulularını övmek ve onlara bağlılıklarını bildirmektir.

Kaynak: https://web.archive.org/web/20060322164910/http://www.alevibektasi.org/tbaki.htm

Halvet, Arapça bir kelime olan halvet, tenha, tenhaya çekilme, yalnızlık ve yalnız kalma anlamlarına gelir. Halvet etmek, istenilen tenha ve her şeyden boş bir mahalde, zihne takılan ve takılacak olan şeylerden kurtularak feragat köşesini her şeye tercih etmektir. Bir başka ifade ile büsbütün yalnız durmak, biri ile tenhaca konuşmak üzere yalnız kalıp kimseyi içeri almamaktır. Halvete girmek, ibadet, zikir, riyazet ve murakabe ile meşgul olmak üzere yalnız başına tenha bir odaya, tekkelerde halvethane denilen bir hücreye, kapanmaktır. Halvete çekilmek, tenha bir yerde yalnız başına oturmaktır.
Halk arasında kırk günlük halvet eğitimine çile de denir. Bilindiği gibi "Çile" sözü, Farsçadaki çihil (kırk) kelimesinden alınmıştır. Bu deyim zamanla zorluk ve ızdırabı göğüslemek anlamında "Çile doldurmak" ya da "Çile çekmek" şeklinde kullanılmış; tekkelerdeki halvethanelere çilehane de denilmiştir.
Tasavvufî bir ıstılah olarak halvet, Hak ile gizli konuşmak şeklinde tanımlanabilir. Sofiyyede halvet ise, şeyhin emir ve tensibi ile müridin karanlık ve dar bir hücreye çekilip ibâdet, riyazet, murakabe, zikir ve fikirle vakit geçirmesi yerinde kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte tekkelerde halvet, genellikle kırk gün sürdüğü için buna "erbain çıkarmak" da denir.

Halvetiyye

Halvetilik, cehri zikir adı verilen ve ilahi isimlerin yüksek sesle tekrar edilmesi anlamına gelen zikir yöntemini kullanan bir tarîkattır. Tarikat 14. yüzyılda yaşamış olan Ömer el-Halvetî'ye nisbet edilir. Pîr Ömer Halvetî'nin bir ağaç kovuğunda uzun süre halvet çıkarması ve ardından gelen müridlerin de tenhada kalmayı tercih etmeleri üzerine tarikat bu isimle anılmaya başlamıştır.

Halvet'îyye yolu Pîr Ömer Halvetî ile birlikte yaygınlık kazanmaya başlamışsa da sonrasında pek çok kollar zuhur etmiş ve bu nedenle de "tarikatların anası" olarak anılmıştır. Halvet gönlünden Allah'tan gayrısını uzaklaştırmak ya da Allah'tan gayrısından uzaklaşarak ona yaklaşmak üzere yalnız kalmak anlamlarına kullanılır.
Özellikle Osmanlı döneminde Anadolu, Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika'da geniş bir yayılma alanı bulmuştur. Kıbrıs'ta Gazimagosa'ya Kutub Osman Efendi gitmiştir. Kurucusu Türk olan Halveti tarikatı, Azerbaycan'ın Şah İsmail tarafından Şiileştirilmeden önce Şirvanşahlar devletinde yaygındı. Merkezi bugünkü Bakü şehrinde bulunan Şirvanşahlar devletinin son hükümdarları Halveti şeyhlerine büyük saygı göstermişler, zaviyelerini saray binasının yanıbaşına açmalarına müsaade etmişlerdir. "Pîr-i Sâni" olarak anılan Seyyid Yahya Şirvanî tarîkatın 15-16 yüzyıllarda Osmanlı coğrafyasında yayılmasını sağlayan en önemli sîmâlarından biridir. Günümüzde de Halveti mensupları tarafından okunan Vird-i Settar ismiyle anılan eser Yahya Şirvani'ye aittir. Yahya Şirvani tarafından yetiştirilen dervişlerin Anadolu'ya halife olarak gönderilmeleri tarikatın Anadolu'da yayılmasında etkili olmuştur.

Halvetilik'nin en yaygın kolu Şâbânîlik koludur. Kastamonu Taşköprü doğumlu Pîr Şeyh Şâban-ı Veli'nin piri olduğu Halvetî-Şâbânî yolu mevcuttur.
İki ana kola ayrılan tarîkatın bazı önemli şubeleri aşağıda belirtilmiştir.

 

Pîr İlyas Amâsî kolu
Seyyîd Yâhyâ-yı Şirvânî kolu
 Molla Hâbib Karamanî şubesi 
 Cemâli’îyye şubesi  (Çelebi Hâlife Cemâl-i Halvetî’ye atfedilen)
Sünbül'îyye
Assâl'îyye
Bahş'îyye
Şâbân'îyye
Karabaş'îyye
Bekr'îyye
Kemal'îyye
Hufn'îyye
Tecân'îyye
Dırdîr'îyye
Sâv'îyye
Semmân'îyye
Feyz'îyye
Nasûh'îyye
Çerkeş'îyye
İbrahim'îyye/Kuşadav'îyye
Halîl'îyye
 Ahmed’îyye şubesi  (Yiğitbaşı Ahmed Şemseddîn bin Îsâ Marmarâvî’ye atfedilen)
Ramazanilik
Buhûr'îyye - Muhammed el-Buhuri er-Rumi el-Edirnevi tarafından 17. yüzyılda kurulmuştur. İstanbul'da yayılmış, bu şehirde birkaç Buhuri tekkesi kurulmuştur.
Hayât'iyye
Cerrah’îyye
Raûf'îyye
Cihangiri'yye
Sinan'îyye
Muslih'îyye
Zeherr'îyye
Hayât'îyye
Uşşâk’îyye
Câhid'îyye
Selâh'îyye
Niyâz’îyye/Mısr’îyye
Beyûm'îyye
 Rûşen’îyye şubesi  (Dede Ömer-i Rûşenî’ye atfedilen)
Gülşen'îyye
Sezâ'îyye
Hâlet'îyye
Demirtâş'îyye
 Şems’îyye şubesi  (Şemseddîn Ahmed Sivâsî’ye atfedilen)

Muhammed
Ali
Hasan Basrî
Habib Acemî
Dâvud et-Taî
Marûf el-Kerhî
Serî es-Sekatî
Cüneyd-i Bağdâdî
Mimşâd Dîneverî
Muhammed el-Bekrî
Kadı Vecîhüddîn Ömer el-Bekrî
Ebu'n-Necib Sühreverdî
Kutbeddîn el-Ebherî
Rükneddîn Necaşî
Şehâbeddîn Tebrîzî
Hâce Cemâleddîn Şirazî
Sultân-ul Halvetî Tac’ed-Dîn İbrahim Zahid el-Geylânî
Ahî Muhammed el-Halvetî
Pîr Umar (Ömer) el-Halvetî (Halveti Tarîkatı Şeyh Ebû Abdullah Sirac’ed-Dîn Ömer bin Ekmel’ud-Dîn-i Lahicî tarafından Herat'ta kuruldu).
Ahî Mîrim el Halvetî
Sadreddîn Hayyamî
Pîr-i Sânî Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî (Yetiştirdiği şeyhler aracılığıyle Halveti Tarîkatını Anadolu'ya yaydı).
Muhammed Bahaeddîn-i Erzincanî
Çelebi Hâlife Cemâl el-Halvetî
Hayreddîn Tokadî
Şabân-i Veli Kastamônî
Pir-i Sani Mustafa Çerkeşi
Mehmet Hilmi Efendi (Hacı Baba)
Kutbu'l Cihan  İbrahim Hakkı
Hasan Muştak Efendi
Hacı Cemal Efendi
Hacı Nuri Efendi
İlyas Efendi El-Kastamonî

Nakşibendilik
Bayramilik
Celvetilik
Rahmanîlik
Tekke

Hatmiyye Seyyid Muhammed Osman el-Mirghani el-Hatim tarafından kurulan bir sufi tarikatıdır. Hatmiyye, Sudan, Eritre ve Etiyopya'daki en büyük sufi tarikatıdır. Mısır, Çad, Suudi Arabistan, Somali, Uganda, Yemen ve Hindistan'da da takipçileri vardır.
Mekke'deki Haram camisinin imamı ve müftü olan Seyyid Abdullah el-Mirghani el-Mahcub'un torunu Seyyid Muhammed Osman el-Mirghani el-Hatim tarafından kurulmuştur.
Hatmiyye beş diğer tarikatın sentezi olarak kurulmuştur: Nakşibendilik, Kadirîlik, Şazaliyye, Cunaidiyye ve Mirghaniyye. Mirghaniyye de zaten es-Seyyid veya Abdullahi el-Mirghani el-Mahcub tarafından kurulmuştur.
Seyyid el-Hatim Hicaz'daki Taif'te doğdu ve Mekke'de gömüldü. el-Hatim, Seyyid Ahmed bin İdris el-Fasi'nin de aralarında bulunduğu Mekke'de zamanının önde gelen İslam âlimlerinden eğitimini aldıktan sonra yirmi beş yaşında seyahatlerine başladı.
Onun soyu, el-Cabarti'nin ünlü Acayib el-Athar kitabında belirtildiği gibi, torunu Hüseyin aracılığıyla İslam peygamberi Muhammed'e kadar uzanır .
el-Hatim, yerel topluluklarla birlikte yaşadığı Sudan, Eritre, Mısır ve Etiyopya'da önemli miktarda zaman geçirmiş, Arap dilinin ve İslam dininin öğretilerinin bu bölgelerdeki insanlara organize bir yapı içinde tanıtılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu toplulukların çoğu o dönemlerde büyük ölçüde izole ve organize eğitimden yoksundu.
Başarıları arasında Afrika Boynuzu'ndaki kadınların eğitimi için ilk okulu kurma önceliği vardı.
Alimleri tarafından övüldüğü gibi hem şeriat hem de hakikat ilimlerinin yanı sıra İbrahimi dinler hakkında geniş bir bilgi birikimine, (bazıları Etiyopya ve Mısır'a geldiğinde zaten uygulanıyordu) olağanüstü bir dil yeteneği ve bilgisi olan bir adamdı. Bu yetenekler onun 30'dan fazla kitap ve makale yazmasına izin verdi. Yazıları, Tac el-Tefsir kitabında Kuran ayetlerinin bir açıklamasını, peygamber Muhammed'in doğum hikâyesinin özlü ve kusursuz bir açıklamasını ve peygamber Muhammed'in niteliklerini ve övgülerini anlatan 112'den fazla edebi şiir içeriyordu.

Hurûfilik ya da Hurûfîyye (Arapça: حُرُوفِيَّة), adını Arapça hurûf (Türkçe “harfler”) kelimesinden alan, kutsal metinlerde harf ve kelimelerin sayısı, sırası ve diziliminin belirli şifreler barındırdığı iddiasıyla bunlardan kelime, cümle veya cümlecikleri oluşturan harflerin ebced değerlerinden metnin düz anlamı ile ilgili olmayan, telmih, ima, işaret gibi ikincil anlamlar çıkartan ve bu anlamlar üzerinden yeni anlayış ve kavrayışlara yol açan yaklaşımlara verilen addır.İslam öncesi tarihte Yahudi kabalizmi bu yöntemi kullanmıştır. İslam tarihinde hurufilik mezhep olarak İran, Azerbaycan ve Türkiye'de 14. ve 15. yüzyıllarda etkin olan bir inanç akımı ve tarikattır. 

İslam Hurûfiliği sahabilere kadar dayandırılır. İslam tarihinde hurûfiliğe ilk defa "Cifr İlmî" mûcidi Ebû’l-Hattâb el-Esedî'nin kurduğu Ghulat-i Şîʿa fırkalardan olan Hattâb’îyyet-ûl Mutlâka mezhebinde rastlanmaktadır. İslam harfçiliğinin diğer önemli isimleri arasında ise Karmatî bir dâî olan Hallâc-ı Mansûr ile "Füsus-ul Hikem" isimli kitabıyla meşhur olan ve Şeyh'ûl-Ekber nâmı ile de anılan İbni Arabi gelmektedir. Yakın tarihte Bahailer ile de ilişkilendirilmekte olan "Hurûfilik",  şifrecilik ve gizemcilik gibi konular günümüzde de revaçta olan çalışma alanlarıdır. Son dönem islam alimlerinden Said Nursi (d. 1876 – ö. 1960), eserlerinde ebced hesabı kullanarak  Kur'an, Hadis, Celcelutiye gibi dini kaynakların kendisine ve eserlerine yönelik gaybi işaretlerde bulunduğunu iddia eder. Bu yaklaşımıyla Said Nursi, Hurufilik etkisinde kalmış ve kaleme aldığı eserlerde bir takım dini ispatlar için bu tekniği kullanmıştır.
Her ne kadar Hallâc-ı Mansûr (d. 858 – ö. 922), Muin’ed-Dîn Nâsır-ı Hüsrev (d. 1004 – ö. 1088), ve İbn Arabi (d. 1165 – ö. 1240), Reşad Halife (d. 1935 – ö. 1990), ve Ömer Çelakıl (d. 1980), gibi kişilerin isimleri bu yöntemi kullananlar arasında sayılsa da, esasta bu şahsiyetlerin burada mevzu bahis konusu edilen "Hurûfilik Mezhebi" ile bir ilgileri bulunmamaktadır.

Hurûfî hareketinin kurucusu ve önderi Fazlullah Esterabâdî (Nâimî) (1339?-1394) İran'ın Astrabâd kentinde doğmuştur. Hamdan adındaki bir Kurmutînin dervişidir. Karâmıtîlere İbâhiyye de denir. Hallâc ve Rûmî'den etkilenen Fadl’ûl-Lâh 1370'lerde tüm Azerbaycan bölgesinde öğretisini yaymaya başlamış ve Tebriz'deyken Celayirîler hanedanının önde gelen kişileri arasına girmiştir. Burada ana eseri "Cavidan el-Kebir"i yazmıştır. Emir Timur'un emriyle 1394'te Nahçıvan'da o zamanın yöneticisi olan oğlu Miranşah tarafından, siyasi bir tehlike olarak görüldüğü gerekçesiyle idam edilmiştir. Daha sonra yönetim tarafından Hurûfîler kovuşturmaya uğramış ve dağıtılmışlardır. Ancak, tarikât farklı şekillerde varlığını sürdürmeye devam etmiştir.
Esterabâdî, Kur'an'ı ve hadisleri 28 ve 32 harf sistemiyle izah etmeye çalışır. Hurûfilikte yedi rakamı anahtardır. Ona göre Fatiha Suresi'nin ayet sayısı, imanın şartları ve yüzdeki ana noktaların hep yedi rakamını işaret etmesi anlamlıdır. Bu sebeple insan da hakikat için anahtardır.
Nâimî'nin ölümünden sonra fikirleri Azerbaycan ve Anadolu'da taraftarlarınca sürdürülmüştür. Nesîmî ve diğer Hurûfî yazarlar tasavvufun mistik kavramlarını Fazlullah tarafından kurulan harf yorumu metoduyla birleştirmişlerdir.
Nesîmî'nin şiirleri ve fikirleri Niyâzî-i Mısrî, Fuzulî, Kani, Habibi, Hatai, Rûşeni gibi kişileri, Anadolu'da Bektaşîlik, İran'da Ehl-i Hak gibi tarikâtların terminolojisi etkilemiştir.

Tanrı'nın her peygamberde aşamalı olarak kendisini açtığına, en son olarak da yedinci Şiî imamı Musa el-Kâzım'ın soyundan gelen ve Hurûfîyye inancının kurucusu olan Fadl’ûl-Lâh Ester-Âbâdî'nin bedeninde vücud bulduğuna ve "Fadl’ûl-Lâh Ester-Âbâdî" (Nâimî)’nin Câvidân el-Kebir (Câvidân-Nâme)’sinin Kur'an’ı ilga ettiğine inanan sufi/tasavvufî yol.
Hurûfilere göre Muhammed son peygamberdir. Her peygamber, kendinden önce gelen peygamberlerin sırlarının anlamını çözmektedir. Bu inanca göre Muhammed son peygamber olduğu için kendisinden önceki peygamberlerin bildirdiklerinin anlamını çözecek anahtara sahiptir.
Hurûfiler, evrenin üç temel dönemi olduğu kabul ederler: Peygamberlik, İmamlık ve Tanrılık. İnançlarına göre Âdem ile başlayan ve Muhammed ile sona eren dönem peygamberlik, Ali bin Ebu Talib ile başlayan ve On Birinci İmâm Hasan el-Askerî ile biten dönem İmamlık dönemleridir. Bütün peygamberler Fadl’ûl-Lâh'ı müjdelemişlerdir ve Fadl’ûl-Lâh ile tanrılık dönemi başlamıştır.
Hurûfîliğe göre Allah'nın ilk tecellîsi "ses" ya da kelâm ile olduğundan, sesin dış öğeleri ve bunların farklı kombinasyonları da kutsal nitelik taşır. Kutsal sesin öğeleri, örneğin burun "elif" harfini, gözler "he" harfini, burnun iki yanı "lam" harflerini oluşturur. Böylelikle Hurûfî inancına göre Tanrı, kendi ismi olan "Allah"ı insanın yüzüne nakşetmiş bulunmaktadır.
Ebced hesabındaki gibi, Kabala'da harflerin her birinin sayısal değerinin oluşu ve Kutsal Metin'de sayısal değerlerin aranışı, Hurûfîlerde de söz konusudur.
Hurûfî inancında ibâdetler de harfler ile yorumlanır.
İbn-i Hacer-i Askalânî, (Enbâ-ı Fadl) adındaki tarihinde Fadlullah ve Hurûfîlik hakkında geniş bilgi vermektedir.

“Hurûfîler”, Kur'an üzerinde çok zaman harcamışlar, ortodoks İslam anlayışında mûhkemât ve müteşâbihât olarak ifade edilen ayetler üzerinde hesaplamalar yaparak çeşitli te'vil şekilleri oluşturmuşlardır. İnanç ve yorumlarından bazıları;

İnsan yüzündeki hatlar ile Arap harflerinin şekilleri arasında bazı alâkalar vardır. İnsan vücudundaki her uzuv bir harfe karşılık gelmektedir. Ayrıca, her uzuv kâinattaki bir tecellînin misalidir. Örneğin, Cesetsiz rûh olmadığı gibi harfsiz de mâna yoktur. Hurûfât ise mânaların cesedidir.
Arş, zekâ ve ruhun yansıdığı cephedir. Cennet, Cehennem, Sırat, Arafat, yer gök, cin, melek ve benzeri her şey de karşılığı olan tek bir harf ile temsil edilir.
İnançlarına göre insan gözünün biri Cebrail diğeri de Azrail’dir. Cebrail Ali’yi, Azrail’de Muhammed’i temsil etmektedir. Âdem’in yüzü Vech’ûl-Lâh’ (Allah'ın yüzü) tır. “Kâb-ı Kavseyn” ise insanın iki kaşıdır.
Hurufilere göre Kur'anda ne kadar “Fadl’ûl-Lâh” ve “Fazıl” kelimesi varsa hepsi de beklenen Mehdi olan Fadl'ûl-Lâh Yezdânî'ye delâlettir.
Nübüvvet yirmi sekiz harften oluşur. Bu nedenle de ümmîdir. “Hurûfîler” bu yirmi sekiz Arab harfine “Kelime-i Muhammedî” adını verirler. Kur'an Velâyet'in Dûnun'undan olan Nübüvvet’e özgü olarak yirmi sekiz harf ile indirilmiştir. Fadl’ûl-Lâh Yezdânî’nin bu harflere eklediği dört harf “g”, “j”, “ç”, “p” ile birlikte oluşan otuz iki harfe ise “Kelime-i Âdemîyye” adını verirler. Böylece “Veli” de tam otuz iki hurûfa mazhar olmuş olur.
Esrâr-ı Hurûf'a vakıf olanlar “Zümre-i Nâciye” olarak adlandırılan seçkinleri oluştururlar. Bu sınıfa dâhil olamayanlar ise hüsrânda kalmış olanlardır.
Kur'an iki kısımdan müteşekkildir. Birinci kısım esrar ve mânayı içeren mûhkemâttır. İkincisinde ise dört hurûftan ibaret olan vilâyet te onun içine dâhildir. Kur'an, mûhkemât ve sûrelerin başında anlamları bilinmeyen “Elîf-Lâm-Mîm”, “Elîf-Lâm-Mîm-Sâd”, “Elîf-Lâm-Râ”, “Elîf-Lâm-Mîm-Râ”, “Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd”, “Tâ-Hâ”, “Tâ-Sîn-Mîm”, “Tâ-Sîn – Bunlar sana Kur'an’ın ve apaçık bir kitâbın âyetleridir.”, “Yâ-Sîn”, “Sâd – Bu öğütle dolu Kur'an’a bak!”, “Hâ-Mîm”, “Ayn-Sîn-Kâf”, “Kâf – Şanlı Kur'an’a andolsun!”, “Nûn – Kaleme ve kalem ehlinin satıra dizdiklerine ve dizecekleri Hakk’îy-Çün!” gibi ya sadece harflerden oluşan ya da başlarında tek harf ihtivâ eden müteşâbih diye nitelendirilen âyetlerden oluşmaktadır. ("Hurûfîler" bu noktada anlaşılması güç birtakım hesaplar yapmak suretiyle her şeyin mânasını değiştirerek başka bir hâle koyarlar). 
Bu yukarıda sıralanan ve Kur'an’daki yirmi dokuz sûrenin başında yer alan on dört mücerret kelime “Kelâm-ı Mahfûz” niteliğinde olup Hurûfîliğe göre Bâtınî anlamlara sahiptir. Örneğin, “Ayn-Ali/İlîm”, “Mîm-Muhammed”, “Nûn-Nokta”, “Kâf-Hakk/Allah”, “Hı-Hızır”, “Sîn-Arş/28”, “Sâd-Salât”, “Lâm-Levh” demektir.
Ebced hesabından başka bir de “cümle hesabı” vardır. Bu hesapta her harf yalnız bir adede karşılık gelir. Daha ayrıntılı Hurûfî hesap sistemleriyse “Hesâb-ı Tafsili” ve “Cümel-i Kebîr” olarak adlandırılır.
İslâm’ın zâhir hükümleri hurûfîler’in yanında bir değer ifâde etmez. Ortodoks islam anlayışındaki kavramlar hurufi-batıni gruplarda sembolik ifadeler olarak ele alınır. Irak Nebtî ve Kermâtîleri ile Suriye Nusayrîleri ve İran Şîʿa-i Bâtın’îyye’si ve Dürzîler bu konuda ortak anlayışa sahiptirler.

Fadl’ûl-Lâh Yezdânî’nin vefatından sonra müridi “Ubeyd’ûl-Lâh Mahmud” aynen Bâtın’îyye gibi İbâh’îyyûn olan “Nokta” mezhebini ortaya çıkardı. Ubeyd'ûl-Lâh'a göre birçok noktanın birleşmesiyle meydana gelen harfler, manasız birer gölge olup esas olan noktadır. İmâm Zeyn el-Âb-ı Dîn’nin “En-Noktat’ûl-İlm’ûn” sözünün delâlet ettiği varsayılan harflerin vücutları mutlaka nokta ile kâimdir. Hattâ, “Vücûd-û Mutllâk” mertebesine delâlet etmek maksadıyla İbranîler'in Kabalâ’sının ikinci kitâbı olan Zohar da, Tevrat’ta nakledilmek üzere İbrânî alfabesinin en küçük harfi olan “Yu-Jode” yani “Lâfz” ile tabir edilmektedir. Bu mezhebin en meşhur tâkipçileri arasında 1574'te Şah Tahmasb tarafından i'dam edilen Nizârîler'in Otuz Altıncı İmâmı Murād Mīrzā ile Nûktâ-yi Ulâ olarak da bilinen ve Kaçarlar tarafından 1850'de Tebriz'de kurşuna dizilerek i'dam edilen Babi inancının yaratıcısı ünlü Kabalist Seyyid Ali Muhammed (Báb) gelmektedir.

Yahudi Kabalizm’i Mukaddes Kitâb’ın biri zahirî ve öteki bâtınî iki ayrı manasının bulunduğu esasından yola çıkar. Bâtınî manası kelimeler ve harflerin derûnî manasıdır ki, bunun herkes tarafından anlaşılması mümkün değildir. Hurûfîlik’te kullanılan “Kelâm-ı Mâhfûz” (logos endiathetos) ve “Kelâm-ı Melfûz” (logos prophorikos) ayrımı bu usulden gelmektedir. Kabalizm etkileri tasavvufa ilk defa “Hâkim Tırmizî” aracılığıyla girdi. “Sabiî Akımları ve Harraf Mektebi” aracılığıyla Fârâbî’nin de haberdar olduğu bu “Kabalizm Cereyanları” “İhvân’ûs-Safa Risaleleri” üzerinde bir hayli etkili olmuştur. Fakat “Bâtınîler”, “Hurûfîler”, “Nôktâvîler” ve bu vesileyle de “Bektâşî

Halidiyye (Arapça: ٱلْخَالِدِيَّة, romanize: Khalidiyya, Arapça telaffuz: [el-Ḫālidiyya], İslam'ın Sünnîlik mezhebine bağlı bir tarîkat olan Nakşibendîliğin en yaygın kollarından biridir. Kol, adını Kürt İslam âlimi Mevlânâ Halidi Bağdadî'den alır. Türkiye'de etkinlik gösteren Nakşibendî şeyhleri genellikle Halidî'dir.
Hâlid'in yetiştirdiği çok sayıda halife aracılığıyla kısa sürede İslam dünyasının farklı bölgelerine yayılmış; Anadolu, Kürt bölgeleri, Kafkasya, İdil-Ural, Suriye, Mısır ve Güneydoğu Asya'da önemli etkiler bırakmıştır. Hem dini hem de sosyal yapılar üzerinde derin izler bırakan Halidiyye, Cumhuriyet döneminde tekkelerin kapatılmasından sonra da farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür.

19. yüzyıl başlarında Hâlid, özellikle Hindistan'daki Müceddidî gelenekten etkilenmiş ve Halidiyye'yi bu çizgide ihya etmeye çalışmıştır. Vefatından önce vasiyetnâmesinde başhalife olarak Şam'daki halifesi İsmâil el-Enârânî'yi tayin etmiştir; ancak birliğin uzun süre korunması mümkün olmamış ve halifeler farklı coğrafyalarda bağımsız hareket etmişlerdir.

Tarikat, Kuzey Irak, Doğu Anadolu ve İran’ın kuzeybatısında Kürt bölgelerinde büyük gelişme göstermiştir. Bu bölgelerdeki Hâlidî şeyhlik makamları genellikle ailevi temellere dayanmış, şeyhlik babadan oğula geçmiştir. Bu aileler zamanla siyasî nüfuz da kazanmışlardır. Osman Sirâceddin et-Tavîlî’nin nesli ve Seyyid Tâhâ-yı Hekkârî’nin kurduğu Nehrî silsilesi bu gruba örnektir.

19. yüzyılın başlarında Hâlidiyye'nin Kuzey Kafkasya’da tanınmasında, Hâlid el-Bağdâdî’nin halifelerinden İsmâil Sirâceddin Şirvânî’nin önemli rolü olmuştur. Onun telkin ve irşadıyla bu bölgede Has Muhammed Şirvânî, Muhammed Yeragî ve Cemâleddin Gazi-Kumukî gibi isimler Hâlidîliği yaymıştır. Bu silsileye bağlı müridlerden Gazi Muhammed, Rusya’nın bölgedeki hâkimiyetine karşı yürütülen mücadelelerin liderliğini üstlenmiştir. Onun ardından Hamza Beg ve daha sonra Şeyh Şâmil, dini motivasyonlarla desteklenen uzun soluklu bir direniş hareketi yürütmüş; Şâmil yaklaşık 25 yıl boyunca Kafkasya’da Rus ordularına karşı direnişe öncülük etmiştir. Bu süreçte Hâlidî şeyhlerinin etkisi, sadece manevî alanda değil, aynı zamanda sosyal ve siyasî alanda da hissedilmiştir. 1917'de Çarlık rejiminin yıkılmasının ardından Uzun Hacı ve Hotsolu Necmeddin adlı iki Hâlidî şeyhi önderliğinde Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kurulmuş, bu yapı 1921'e kadar varlığını sürdürmüştür. Sovyet döneminde ise halk, İslami kimliğini büyük ölçüde bu şeyhlerin rehberliğinde koruyabilmiştir. Hâlidîlerin bu coğrafyada öne çıkan başka bir özelliği de geleneksel örf ve âdetlerin yerine şer‘î kuralların uygulanmasına yönelik gösterdikleri kararlılıktır.

Halidiyye, İdil-Ural’a Abdullah Mekkî’nin müridi Fethullah b. Safar Ali Minâvüzî aracılığıyla ulaşmıştır. Bu bölgedeki en etkili yayılmacı figürlerden biri, Çistavlı Mehmed Zâkir Efendi olmuştur. Ancak asıl geniş ölçekli yayılma, "mana sultanı" unvanıyla tanınan Zeynullah Resulev sayesinde olmuştur. Buhara'daki Nakşibendî şeyhlerinden icazet almış olan Resulev, 1870 yılında İstanbul'a uğradığında Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn'e intisap etmiş ve aldığı icazetle Troitsk şehrinde bir medrese kurarak, hem Tatar ve Başkırt halkı hem de Sibirya ve Kazak Müslümanları arasında tarikatı yaymıştır. Resulev, siyasetten uzak durmuş, kültürel faaliyetlere önem vermiştir. Oğlu ve halifesi Abdurrahman Resulev, 1941 yılında Sovyet yönetimi tarafından Rusya ve Sibirya Müslümanlarının Diyanet işleri başkanlığına getirilmiştir.

Suriye'de Halidiyye tarikatı özellikle Şam merkezli olarak gelişmiş ve Hânî ailesi aracılığıyla yaygınlık kazanmıştır. Muhammed el-Hânî ve oğlu Abdülmecîd el-Hânî bu yapının önde gelen isimlerindendir. Ahmed Küftârû gibi bazı halifeler devlet görevlerinde de bulunmuş, bazı şeyhler ise İhvân-ı Müslimîn gibi yapılarla ilişki kurmuş ve Suriye iktidarlarına karşı cephe almışlardır.
Mısır'da Halidiyye sınırlı etkiye sahip olmuş, Gümüşhânevî'nin halifesi Türk Mehmed Âşık Efendi ve Mısırlı Cevdet İbrâhim gibi isimler faaliyet göstermiştir. Bu bölgede tanınan sima ise Muhammed Emîn el-Kürdî'dir.
Lübnan'ın Trablus şehri, 19. yüzyıldan itibaren Halidiyye tarikatının önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir; bu gelişmede Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî'nin faaliyetleri etkili olmuştur.

Hâlidiyye tarikatının Güneydoğu Asya'ya yayılmasında, Hâlid el-Bağdâdî'nin Mekke'ye halife olarak gönderdiği Abdullah Mekkî'nin etkisi büyüktür. Onun müridlerinden Sumatralı İsmâil Minangkabavî, 1856 yılında Singapur'a gitmiş, ardından Riau Sultanlığı'nın merkezi Penyengat Adası'nda Sultan Muhammed Yûsuf'un tarikata intisabını sağlamıştır. Abdullah Mekkî'nin vefatından sonra Mekke'deki halifeleri Yahyâ Dağıstânî ve Süleyman Kırîmî, Güneydoğu Asya'dan gelen hacılara tarikat icazeti vermeye devam etmişlerdir. Bu süreçte, Kırımlı Süleyman'ın halifesi olan Süleyman Zühdü'nün Mekke'de kurduğu Cebelikubeys Tekkesi büyük bir üne kavuşmuştur. Özellikle Abdülvehhâb'ın, Sumatra'nın kuzeyinde kurduğu Bâbüsselâm adlı pesantren ile bölgedeki en önemli ilim ve tarikat merkezlerinden biri oluşturulmuştur.

Nakşibendî-Hâlidî tarikatı, Anadolu'da özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde güçlü bir etkiye sahip olmuştur.

Hâlid el-Bağdâdî'nin halifeleri İstanbul'a gelmeden önce, mürşidi Abdullah Dihlevî'nin halifelerinden olan Hint Mahmud Can, Mekke'de bir süre ikamet ettikten sonra İstanbul'a gelerek burada faaliyet göstermiştir. Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan tarafından onun adına Mekke'de bir zâviye inşa ettirilmiştir. Mahmud Can, İstanbul'da Bâlâ Dergâhı'nın şeyhi Şumnulu Ali Efendi'nin mürşidi olmuş, Reîsülkurrâ Abdullah Eyyûbî ve Hattat Kazasker Mustafa İzzet de ondan hilâfet almışlardır. Ancak Mahmud Can'ın İstanbul'daki faaliyetleri uzun sürmemiş, yerini Hâlid el-Bağdâdî'nin gönderdiği halifeler almıştır. Bu süreçte, Üsküdar Alaca Minare Tekkesi'nin şeyhi Abdülfettâh el-Akrî ve Murad Molla Tekkesi'nin şeyhi Ali Tâlib Efendi, Hâlidîlik yolunda yeniden inâbe alarak İstanbul'da tarikatın temsilcileri haline gelmişlerdir.

Hâlidiyye'nin etkisi, Bağdâdî'nin faaliyet gösterdiği Irak ve Suriye'nin Osmanlı Devleti’ne bağlı olması sayesinde İstanbul’da hızlıca yayılmıştır. Bağdâdî’nin ilk İstanbul halifesi olan Muhammed Sâlih, dergâha yalnızca Hâlidîler’i kabul ettiği gerekçesiyle görevden alınmış, yerine Abdülvehhâb es-Sûsî getirilmiştir. Onun da uzaklaştırılmasıyla birlikte İzmirli Ahmed Eğribozî bu göreve tayin edilmiştir. Bu isimler aracılığıyla Hâlidiyye, Osmanlı bürokrasisinde de yer bulmuştur. Mekkîzâde Mustafa Âsım, Mehmed Refik Efendi, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Said Paşa, Gürcü Necib Paşa ve Nâmık Paşa gibi devlet adamları Hâlidîliğe intisap eden isimler arasındadır.

Hâlidîliğin İstanbul’da hızla güç kazanması, siyasi nüfuz elde etmeleri üzerine bazı tepkilere yol açmıştır. Hâlet Efendi’nin başını çektiği muhalefetle II. Mahmud döneminde Hâlidîler İstanbul’dan uzaklaştırılmış ve 1828’de büyük bir kısmı Sivas’a sürgün edilmiştir. Ancak 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve Bektaşî tekkelerinin kapatılmasının ardından bu tekkeler Hâlidîler’e devredilmiş, böylece İstanbul’a daha güçlü bir şekilde geri dönmüşlerdir.

Nakşibendi Tarikâtı'nın Hâlidilik Kolu, Gulâmu Ali Abdullah Dehlevî'ye kadar Nakşibendi tarikâtı ile aynı silsileyi takip etmektedir.

Muhammed
Ebû Bekir
Selmân-ı Fârisî
Kâsım bin Muhammed
Cafer-i Sadık
Bayezid-î Bistamî
Ebû’l Hasan Harakânî
Ebû Ali Fârmedî
Yûsuf el-Hemedânî
Abdülhâlık Gucdüvânî
Ârif-i Rîvgerî
Mahmûd Encîr Fağnevî
Ali Râmitenî
Muhammed Baba Semmâsî
Emîr Külâl
Muhammed Bahâeddin Nakşibend
Alâeddin Attâr
Ya'kub-i Çerhî
Ubeydullah Ahrâr
Muhammed Zahid Vahşuvârî
Derviş Muhammed İmkenegî
Hâcegî Muhammed İmkenegî
Muhammed Baki-Billah
İmâm-ı Rabbânî
Muhammed Ma'sum Sirhindî
Muhammed Seyfüddîn Sirhindî
Nur Muhammed Bedâûnî
Mirza Mazhar Cân-ı Cânân
Abdullah Dehlevî
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
Silsilenâme Kaynakları:

Hâlidiyye'nin Anadoludaki genişlemesi, Hâlid el-Bağdâdî'nin yetiştirdiği halifeler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Silsilesi Ahmed el-Ervâdî, Seyyid Tâhâ-yı Hekkârî, Abdullah Mekkî, Ali es-Sebtî ve Muhammed Kudsî gibi isimlere uzanan şeyhler, Hâlidiyye'nin bu bölgelerde yerleşmesini sağlamıştır.
Hâlidiyye tarikatının Anadolu'da en yaygın şekilde faaliyet gösteren silsileleri şu şekildedir:

Hâlid el-Bağdâdî'nin halifelerinden Trablusşam müftüsü Ahmed el-Ervâdî, Hâlidiyye tarikatının Osmanlı coğrafyasındaki önemli temsilcilerindendir. Onun halifesi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, İstanbul merkezli olarak yürüttüğü faaliyetlerle tarikatın Anadolu'daki etkisini arttırmış, aynı zamanda Türkiye'nin dinî, sosyal ve kültürel yapısında derin izler bırakmıştır.
Gümüşhânevî'nin yetiştirdiği halifelerden biri olan Ömer Ziyâeddin Dağıstânî, İskender Paşa Camii'nde imamlık yapmış ve burada Mehmet Zahit Kotku'yu yetiştirmiştir. Kotku aracılığıyla birçok din adamı, akademisyen, yazar, sanatçı ve bürokrat Hâlidiyye geleneğiyle tanışmıştır.

31. Ahmed İbn-i Süleyman el-Ervâdî (-1858)32. Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî (1813-1894)33. Kastamonulu Hasan Hilmi (1824-1911)34. Safranbolulu İsmâil Necâti (1840-1919)35. Ömer Ziyâeddin Dağıstânî (1849-1920)36. Tekirdağlı Mustafa Feyzi (1851-1926)37. Hacı Hasib Efendi (1864-1949)38. Abdülaziz Bekkine (1895-1952)39. Mehmed Zâhid Kotku (1897-1980)40. Prof. Dr. Mahmûd Es'ad Coşan (1938-2001)

Seyyid Tâhâ-yı Hekkârî'nin yetiştirdiği halifeler, Hâlidiyye tarikatının Anadolu ve çevresinde yayılmasında önemli rol oynamıştır. Bu silsileye bağlı öne çıkan bazı isimler şöyledir:

Esad Erbîlî: Seyyid Tâhâ-yı Hekkârî'nin halifelerinden olan Tâhâ el-Harîrî aracılığıyla Hâlid el-Bağdâdî'ye ulaşan Esad Erbîlî, İstanbul'da tasavvufî faaliyetleriyle tanınmıştır. Mahmut Sami Ramazanoğlu, Bolulu Muhammed Muhyiddin Efendi ve Yahyalılı Mustafa Hulûsi Dinç, Erbîlî'nin önde gelen halifeleri arasında yer alır. Bu isimler, Hâlidiyye tarikatının öğretilerini yaymak ve sürdürmek adına önemli çalışmalar yürütmüşlerdir.

31. Tâhâ el-Hakkârî (-1853)32. Tâhâ el-Harîrî (1803-1875)

Işıkçılar Cemaati veya Işıkçı Cemaati, Kaşgarî Dergâhı'nın müridi Hüseyin Hilmi Işık'ın yolunda giden bir cemaattir.
Prensipleri Işık'ın Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye adlı kitabındadır. Burada kendi dînin kemâle erdiğini, artık İslâm'ın temel kitaplarında bildirilenlerinin dışında yorum yapmanın İslâm'da reform anlamına geldiğini öne sürerek reddeder. Çünkü Sahabelerin ve ilk zaman âlimlerinin "kitapları her asrın modasına, gidişine göre değiştirmeye kalkışmak, her zaman için yeni bir din yapmak demek olur."

1970'li yıllardan sonra Işık, onun gibi askerî eğitim görüp Kuleli Askerî Lisesi'ni okuyan ve sualtı biyoloji mühendisliğini bitiren damadı Enver Ören'i destekleyerek cemaat içindeki etkinliğini artırdı.
Cemaati diğer cemaatlerden ayıran önemli bir özelliği, kurucusu Işık ve damadı Ören'in geleneksel dinî eğitim alan kurumlardan gelmemelerinden kaynaklanmaktadır. Ordu liselerinde okuyan, üniversite eğitimi alan entelektüel kişiler olarak ön plâna çıkarak devletle olan politik ilişkilerinde uyumlu oldular.

Ören, 1970 yılında bir grup arkadaşıyla Hakikat isimli bir gazete çıkartır. Daha sonra Işık'la beraber Türkiye Gazetesi’ni yayınlamaya başlar. Yayın organlarına ağırlık vererek daha sonra radyo ve televizyona yönelir ve TGRT kanalını kurar. Yayınların amacı, gelişen sol harekete karşı ‘devleti savunmak’ olup ‘anarşiye karşı devletin yanında’ yer almak olarak görür. Cemaatinin politik çizgisi, ‘Türk-İslâm’ çizgisidir.

Politika ile olan ilişkilerde Hüseyin Hilmi Işık ile Enver Ören arasında belirli farklılıklar vardır. Işık, siyasetle ilgilenmekle birlikte dînî bir cemaat olarak kendini tanımlamaya özen gösterdi. Ören, 1970'lerden sonra bu çizgiyi yavaşça değiştirdi ve politikada kendine önemli roller buldu, devlet-siyaset-din ilişkisini yeniden tanımladı. Işıkçılar Cemaati, baştan beri Türk-İslâm çizgisinde olduğundan bu adaptasyon kolay oldu. Ordu ile 12 Eylül sonrasında dahî herhangi bir problem yaşamadı. Komünizme karşı mücadele politikası onların buluşma noktası oldu. Diğer devletle doğrudan çatışmalı olan İslâmcı hareketlerle hep mesafeliydi. Özellikle sağcı hükûmetlerle olan ilişkilerinde tam bir denge sağlayarak doğrudan bir grubun tarafı olmamaya özen gösterdiğinden avantajlar sağladı.
Işıkçılar Cemaati, ticârî ilişkilerde küresel kapitalizme uyum sağladı. Mensupları Anadolu Kaplanları'yla ticari ilişkiler kurarak finans kuruluşlarıyla "İslâmcı" sermayenin en önemli tekel gruplarından biri haline geldiler.

Kendisi de Hüseyin Hilmi Işık gibi Abdülhakîm Arvâsî'nin sohbetlerinde bulunan Necip Fazıl Kısakürek'in Hüseyin Hilmi Işık ve Işıkçılarla ilgili birtakım iddiaları bulunmaktadır. Bunlardan biri Hüseyin Hilmi Işık'ın Arvâsî'ye nispetinden icâzetine, ilminden eserlerinin kendine aidiyetine kadar her tarafının sahte olduğu şeklindeki iddiasıdır. Kısakürek bu iddiasına Arvâsî'nin yakınlarının şahit olduğunu da belirtmiştir. Bundan başka Kısakürek'in Işıkçılar Cemaati'ne ait Hakîkat Gazetesi ile Demirelcilik yaptıklarına dair polemiğe girdiği de görülmektedir.

Kadir Gecesi (Arapça: لیلة القدر), İslam inancına göre Kur'an'ın, Allah tarafından Cebrail adlı melek aracılığıyla Peygamber Muhammed'e vahyedilmeye başlandığı gecedir. Tarihsel olarak Ramazan ayının son günlerinde yer alır. Kur'an'da bu günün ''bin aydan daha hayırlı'' olduğu belirtilmiştir.

Kadir Gecesi'nden, Muhammed'in Mekke döneminde indiğine inanılan ve Kur'an'ın 97. suresi olan beş ayetlik Kadir Suresi'nde bahsedilir. Bu surede, Kur'an'ın indirildiği Kadir Gecesi'nden bahsedildiği için sureye Kadir Suresi denmiştir. Kadir, ''azamet'' ve ''şeref'' demektir.
İslam inancına göre Allah, Kur'an'da Kur'an'ı Kadir Gecesi'nde indirdiğini ve bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Bakara Suresi'nin 185. ayetinde de Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiği beyan edildiği için Kadir Gecesi'nin Ramazan ayının içinde bulunduğu bu şekilde anlaşılmaktadır.

İslam dininin kutsal kitabı olan Kur'an'da, Kadir Gecesi'nden Kadir Suresi'nde bahsedilmiştir:

Kadir Gecesi'nin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Halk arasında yaygın olarak bilinen anlayışla alakalı olarak Ramazan'ın 27. gecesi olduğuna dair kesin bir delil de yoktur. Kadir Gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında İslam peygamberi Muhammed'in Müslümanlara tavsiyesi, Kadir Gecesi'ni Ramazan'ın son 10 gününde ve özellikle de tek gecelerinde aramaları şeklinde olmuştur. Buna göre Kadir Gecesi Ramazan'ın 21, 23, 25, 27 veya 29. gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir Gecesi, herkesçe bilinen sabit bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir. Konuyla ilgili olarak sahih rivayetlerden anlaşıldığına göre, Muhammed dahi Kadir Gecesi'nin Ramazan'ın kaçıncı gecesi olduğunu bilmiyordu.
Kadir Gecesi'nin değerlendirilmesi ile ilgili olarak Muhammed'den bir dua haricinde herhangi bir ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat Muhammed'in eşi Aişe'nin bildirdiğine göre Muhammed, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son 10 gününde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de geceyi ihya etmeleri için uyandırırdı.
Bir gün Aişe, Muhammed'e: “Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?” diye sormuş. O da “Şu duayı oku!” diye buyurmuştur:
اَللّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي
“Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.”[Tirmizî, Daavât, 84.]

İslam inancına göre, Allah Kur'an'ın ilk ayetlerini Cebrail isimli melek aracılığıyla Muhammed'e Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'nda göndermiştir. İndirilen ilk ayetler, Alak Suresi'nin ilk 5 ayetidir.
Muhammed, 40 yaşına yaklaştığında toplumdan sıklıkla uzaklaşarak Mekke'nin kuzeyinde yer alan Nur Dağı'ndaki Hira Mağarası'nda inzivaya çekilmeyi ve burada vakit geçirmeyi adet edinmiştir. Bu durum 1-2 yıl kadar devam etmiştir. Miladi 610 yılında ise, bir Ramazan gecesi (Kadir Gecesi) hırkasına bürünüp Hira Mağarası'nda tefekküre daldığı bir sırada ilk vahyi almıştır. Muhammed'in 610 yılından başlayarak, öldüğü yıl olan 632'ye kadar aldığı tüm vahiyler, İslam'ın kutsal kitabı olan Kur'an'ı oluşturur.

Hicri takvim
Kader (inanış)

Kadirilik ya da Kadiriyye (Osmanlı Türkçesi: قادريه), Seyyid Abdulkâdir Geylânî tarafından 12. yüzyılın başlarında kurulan tarikattır.

''Bazu'l-Eşheb'' ve ''Gavsu'l-'Azam'' olarak da bilinen Abdulkâdir Geylânî yolunun takipçileri tarafından 12. yüzyılda kuruldu. İslâm tarihinde sesli zikir yapan tarikatlardan kabul edilmektedir. Sesli zikir yapılması nedeniyle ''Cehrî tarikatlar'' arasında sayılır.
Tarikatın ortaya çıkışının öyküsü: Bir gün İslam peygamberi Muhammed, Ali bin Ebû Talib ile otururlar iken:
-''Ey Ali! Gözlerini yum ve beni dinle. Sonra bu söylediklerimi üç defa da sen söyle ben dinleyeyim.'' dedi. Sonra gözlerini yumarak yüksek sesle üç defa:
-''La ilahe illallah'' dedi. Daha sonra Ali gözlerini yumdu ve yüksek sesle üç defa:
-''La ilahe illallah'' dedi. Muhammed de Aliyi dinledi.
Tarîkati 'Aleviyyeyi Kâdirînin bir kolu bu şekilde zuhur edip şecerede ismi geçen Meşâyihi Kirâm vasıtasıyla Mehmet Baba ile günümüze kadar gelmiştir. Kadirilik birçok kola ayrılarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir. Bu kolların en bilinenleri Halisa, Eşrefîlik, Rûmîlik ve Esedîlik'tir.

Abdülkâdir Geylânî'nin tasavvuf alanındaki mürşidi Ebu Saîd el-Mübarek b. Ali el-Mahzûmî idi.

el-Mahzûmî
Ebu'l Hasan Ali İbn Muhammed b.Yusuf el-Kureşi
Ebu'l-Ferec Yusuf et-Tarsusî
Ebû'l Fazıl Abdû'l-Vâhid et-Temimî
Abdu'l-Azîz et-Temimî
Cafer b. Yunus Şiblî
Cüneyd Bağdâdî
Sırriyü's-Sakatî
Maruf el-Kerhî
İmâm Ali er-Rızâ
İmâm Mûsâ el-Kâzım
İmâm Câʿfer es-Sâdık
Muhammed el-Bakır
Ali Zeyn el-Âb’ı-Dîn
Hüseyin bin Ali
Ali el-Mûrtezâ
Muhammed

Abdulkâdir Geylânî'den daha sonraya uzanan ve Hacı Bayram-ı Veli ile devam eden kollardan biri ise aşağıdaki şekilde verilmektedir.

Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa
Ali bin Ebu Talib
Hasani Basrî
Habibi Acemî
Davudi Taî
Marufi Kerhî
Seriyi Sekatî
Cuneyd Bağdadi
Cafer b. Yunus Şiblî
Abdu'l-Azîz et-Temimî
Ebû'l Fazıl Abdû'l-Vâhid et-Temimî
Ebû'l Fereç Yusuf et-Tarsusî
Ebû'l-Hasan Gilanî
Ebâ Said el-Mubarek Mukharramî
Gavs-ul Azam Abd-ul Kâdir Geylanî
Muhy'id-Dîn İbn'ul Arabî
Seyyid Şemseddîn-i Muhammed
Şeyh Hüsameddîn
Şeyh Sahabeddîn
Hüseyin Hamavîh
Hacı Bayram-ı Veli (Kızılbaş Şeyhi)
Eşrefoğlu Rumî
Hacı Kazan Kaya Baba
Baba Zahid-i Taberâni es-Safevî
Seyyid Muhammed
Seyyid Halil
Hacı Hasan Baba
Pir Şaban Baba
Ricalî Dursun Baba
İlhamî Hacı Hasan Baba
Muhibbî Süleyman Çalışkan
Abdurrahman Halis Talabani
Dede Osman Avni Baba Urfavevî
Hacı Ömer Hüdayi Baba Köğenk
Hacı Muhammed Baba Türkî
Hacı Mustafa Hayri Baba (Öğüt) Malatyevî
Hacı Hafız Mustafa Uzgur Karsi
Hacı Kamil Uzgur Karsi

Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa
Ali el-Mûrtezâ ibn Ebu Talib
İmam Hüseyin ya da Hasan-ı Basrî
İmam Zeynel Abidin ya da Habib-i Acemî
İmam Muhammed Bakır ya da Davud-i Taî
İmâm Câʿfer es-Sâdık
İmâm Mûsâ el-Kâzım
İmâm Ali er-Rızâ
Ebu Mahfuz Maruf Aliyyü'l-Kerhi
Ebul Hasan Serıy'yüs-Sekatî
Cüneyd Bağdadi
Ebu Zerr Delfi ibn Caferi Şiblî
Abdu'l-Azîz et-Temimî
Ebû'l Fazıl Abdû'l-Vâhid et-Temimî
Ebû'l Fereç Yusuf et-Tarsusî
Ebül Hasan Ali ibn Muhammed ibn Yusufü'l Karşi-yü'l Hakkari
Kadiyü'l Kuzak Ebu Saidil Mübarek ibn Aliyyül Mahzumiyyül Bağdadi
Pir-i Tarikat Gavs-ul Azam Ebu Muhammed Muhyid­din Abd-ul Kâdir-i Geylanî

18. Cemalü'l Irak Es-seyid Abdurrezzak   18. Ebu Bekir Abdulaziz 
19. Osmanü'l Geylani            19. Muhammedüni'l-Hattak 
20. Yahya El-Basri             20. Es-seyyid Şemseddin 
21. Nureddini'ş-Şami            21. Es-seyyid Şerafeddin
22. Abdurrahmanil Haselani         22. Es-seyyid Zeyneddin 
23. Burhaneddin-iz Zenceri         23. Es-seyyid Veliyeddin 
24. Es-seyyid Muhammed           24. Nureddin Ma'sumilmedeni        
25. Es-seyyid Abdurrezzakül        25. Hüsameddin Hamevi    
26. Hüseyni'l Ezmirani           26. Es-seyyid Yahya 
27. Ahmedi Muhammed Hindil Lahuri     27. Ebu Bekrini'l Bağdadi 
28. Mahmudüz Zengine-i Talabani      28. Muhammed Derviş 
29. Ahmedet Talabaniyul Kerküki      29. Es-seyyid Zeyneddin 
30. Ziyaeddin Abdurrahmani Halis Talabani 30. Mustafa El-Bağdadi
31. Dede Osman Avni Baba Urfavi      31. Süleyman el Bağdadi           
32. Hacı Ömer Hüdai Baba Köğengi      32. Aliyyü'l Bağdadi 
33. Muhammed Baba Kürki          

34. Mustafa Hayri Baba Malatyevi
35. Hafız Mustafa Uzgur Karsi
36. Hacı Kamil Uzgur Karsi

Rufailik
Alevîlik
Bektâşilik
Halvetilik
Caferilik
Yesevilik
Nusayrilik
Kaygusuz Baba Tekkesi

Tarikat-ı Aleviyye-i Kadiri 2 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Halisa ve Seçkinleri 30 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kadirilik Nedir? 20 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Uluslararası Kadirilik Vakfı 26 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Geylani İlim Kültür Eğitim Vakfı

Kalender, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrit etmiş, kanaat anlayışına sahip, belirli bir tarikata bağlı olan veya olmayan dervişlere denir. Çoğunlukla Orta Asya, Hindistan ve Pakistan'da bulunmaktadır. Bazı önemli kalenderler; Lal Şahbaz Kalender, Bu Ali Şah Kalender ve Şems Ali Kalender.

Kalenderilik, 10. yüzyılda İran'da, Horasan Melametiliği'nden kaynaklanan bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan 12. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı İranlı bir sufinin çabaları ile Orta Doğu'da ve Orta Asya'da geniş taraftar toplayan bir tasavvuf akımıdır.

Derviş
Fakir
Kalenderilik
Lal Şahbaz Kalender
Rabia
Sadu

Ewing, Katherine Pratt (1997). Arguing Sainthood: Modernity, Psychoanalysis, and Islam. Durham, North Carolina: Duke University Press. ISBN 0-8223-2026-6.

Kalenderîlik ya da Kalender'îyye (Qalandar’iyyah, Farsça: قلندریه, Urduca: قلندریہ, Hintçe: क़लन्दरिय्या, Bengalce: ক়লন্দরিয়্য়া) 10. yüzyılda İran'da, Horasan Melametiliği'nden kaynaklanan bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan 12. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı bir sufinin gayretiyle teşkilatlanarak Orta Doğu'da ve Orta Asya'da geniş taraftarlar toplayan bir tasavvuf akımıdır. Kalenderîler, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrid etmiş, kanaat anlayışına sahip bir topluluktu. Kalenderilik, yaşadığı toplumun nizamına karşı çıkararak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düşünce tarzının günlük hayat ve davranışlarıyla da açığa vuran tasavvuf akımıdır. Kalenderîlik söz konusu mistik temelini ve sosyal niteliğini tarihî akış içinde İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve değişik zamanlarda yeni unsurlarla zenginleştirerek geliştirmiş ve hep muhalif bir çevre olarak süregelmiştir.
Kalenderî dervişleri 13. yüzyılda, Moğol istilasından kaçarak kalabalık gruplar halinde Anadolu'ya girdiler. Kalenderîliğin Anadolu'da doğurduğu en büyük ve en önemli sonuç, Bektaşilik gibi, heterodoks halk tasavvufunun en popüler tarikatının doğuşunu hazırlamasıdır. Kalenderilik, daha sonraları Alevilik ve Bektaşîlik etrafında toplanmış ve zaman içerisinde değişmeler göstermiştir. 16. yüzyılda, Kalenderîler'in kalabalık sayıda katıldıkları üç büyük isyan hareketi vardır. Bunlardan ilki, II. Bayezid devrinde vukû bulan Şahkulu İsyanı, ikincisi Yavuz Sultan Selim  zamanında gerçekleşen Bozuklu Celal ayaklanması, üçüncüsü ise Kanuni Sultan Süleyman  devrindeki Şah Kalender hareketidir. 15. yüzyılda tamamıyla Kalenderî hüviyetini taşıyan zaviyeler, kısmen 16. yüzyıl, kısmen de 17. yüzyıllarda Bektaşî zaviyelerine dönüştüler. Kalenderîlik Türkiye tarihinde hem dini-tasavvufi açıdan, hem de sosyal ve kültürel, hattâ folklorik açılardan derin izler bırakan Ahmed Yesevi'den başlayarak, Türk halk sûfiliğinin Bektaşilik'le son bulan bütün bir tarihini etkileyen bir tasavvuf akımı ve mektebini oluşturarak derin tesirler bırakmıştır.

Kalenderîlik doktrin olarak Hind-İran mistik kültür sâhası ile Melâmiliğin yayılma alanı içinde ortaya çıkmıştır. Ancak Cemâlü'd-Dîn-i Sâvî'den önce Kalenderiyye Tarikatı adıyla, teşkilatlı bir zümrenin olduğunu söylemek doğru değildir. Cemâlü'd-Din-i Sâvî'den en az iki yüzyıl önce yaşamış ve üs­telik kendi hakkında bizzat Kalender terimini kullanan Kalenderî­ler'in varlığı sebebiyle onu ilk Kalender kabul etmek mümkün ola­maz. Ancak Cemâlü'd-Din-i Sâvî, Kalenderîliği belli bir takım dokt­rin esasları ve erkân dahilinde toparlayarak bir teşkilâta kavuşturan kişidir. Bir başka deyişle, Kalenderîlik bir tasavvuf akımı olarak en az 10. yüzyıldan beri mevcut bulunduğu halde, bir Kalenderiyye Tarikatından söz etmek ancak Cemâlü'd-Dîn-i Sâvî'den itibaren mümkün olabilir.
Cemâlü'd-din-i Savi bugün Kazvin’le Tahran arasın­ da yer alan Sâve şehrinden olup dervişliğe genç yaşlarında heves ederek Şam’a gidip ve Bayezîd-i Bistâmî’nin müridi olan Şeyh Osman-ı Rûmî adlı çok dindar ve büyük bir sûfîye mürid oldu. Bir gün Şam'da Bilâl-i Habeşi mezarlığında Şiraz’lı bir genç olan Gerûbed’e rastlayarak ve onunla dostluk kurmaya başlayıp onun gibi saç, sakal, bı­yık ve kaşlarını kazıttı. Cemâlü’d-Dîn’in bu halini duyan eski şeyhi Osman-ı Rûmî, durumunu ıslah etmesi için kendine haber yol­lasa da hiçbir faydası olmadı. Artık Cemâlü’d-Dîn, esrar kullanan, cavlak adlı, kıldan dokunmuş bir yelek giyen, hiçbir şer’î kaideye aldırış etmeyen, kısaca ibâha yoluna girmiş bir Cavlakî (Kalender) olmuştu. Uzunca bir müddet o mezarlıkta ikamet eden Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’nin yanına katılan müritleri bir müddet sonra onun halifeleri oldular. On­lar da tıpkı şeyhleri gibi saç, sakal, bıyık ve kaşlarını kazıtıp cavlak giyerek Kalenderîliğe girdiler. Ancak gerek Cemâlü’d-Dîn’in gerekse halife ve müridlerin kılık ve kıyafetleri Şam halkı tara­fından tepkiyle karşılandığından, Cemâlü’d-Dîn, Dimyat’a geçti. Burada bir zâviye yaptırarak 1071 tarihinde ölünceye kadar burada hayatını sürdürüp pek çok mürid edindi. Bir müddet sonra halifeleri de her biri bir tarafa dağılarak mezheplerini yaydılar. Halifelerinden Ebûbekr-i Niksârî 1205-1206 yıllarında Anadolu Selçuklu Devleti başkenti Konya’ya gidip ve oraya yerleşti. Konya’daki Kalenderân Tâyifesi’ne ait zâviye’nin başında bulunan bu Ebûbekr-i Niksârî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin 1273 yılında vefatında henüz hayatta idi ve o sağken kendiyle yakın ilişki içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kalenderîler Mevlânâ’nın vefatında gülbanklar çekerek ve “Hay huy ederek” üzüntülerini göstermişlerdi.
Kalenderiliğin doktrin yapısı ana eksenini Hint-İran mistisizmi ile tasavvufun sentezi oluşturmaktadır. Bu sentez içinde İran'daki Hurufilik, Melamilik gibi çeşitli unsurlar yer almaktadır. Hayat tarzları ve dış görünüşlerinde gezgin Budist, Zerdüştî ve Manici rahipler gibiydiler. Kalenderî dervişlerinin dizelerinden Vahdet-i Vücud inanışına yakınlık duydukları anlaşılmaktadır. Kimi zaman ibaha, hülul ve tenasühe varan ifadeler de bu dizelerde göze çarpabilmektedir. 
Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir. Hemen her devir ve her ülkede Kalenderi zümrelerinin ortak vasıfları olan, üç beş kişilik gruplar hâlinde dolaşıp gezmek, günlük yiyeceklerini dilenerek sağlamak, acayip kılıklarda dolaşmak gelmektedir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik'te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı. Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve aşık kemikleri taşırlardı.
Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle suçlanmışlardı. Kalenderîliğin Islâm dünyasının hemen her tarafına en fazla yayılan, en uzun ömürlü kollan, 13., 14. ve 15. yüzyıllar boyunca İran'da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya nüfuz eden ve 17. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı topraklarında varlığını koruyan Haydarîlik, Câmîlik ve Ni'metullahî Tarikâtı sayılabilir.
Tarih kaynakları Orta Asya'daki bu Türk Kalenderiler'in hiç şüphesiz Moğol istilâsıyla birlikte, 13. yüzyılın ilk çeyreği içinde, bir yandan Çin (Maçin) hudutlarına kadar bütün Doğu Türkistan'a, diğer yandan da Hindistan içlerine yayıldıklarını gösteriyor. Bilhassa Kuzey Hindistan'da ilk Kalenderiler'in Delhi Sultanı Şemsü'd-Dîn iletmiş devrinde (1211-36) göründüklerini çok iyi bilinmektedir. Bunlar, Moğollar'ın önünden kaçarak buralara sığınan göçmen kafileleri arasında gelmişlerdi.

Anadolu'da popüler Kalen­derîlik denildiği zaman en belirgin çevreler olarak, Vefâîlik ve Haydarlik gelmektedir. Vefailik Anadolu'ya 13. yüzyıl başlarında, Baba îlyas'ın şeyhi olan ve ileride Bektaşi geleneğinde de önemli bir yer tutacak bulunan Dede Garkın isimli bir Türkmen şeyhi tarafından getiril­di. Dede Garkın'ın vefatı ile yerine geçen Baba İlyas tarafından bugünkü Amasya yakınla­rında bulunan eski adıyla Çat köyünde kurulan zâ­viye ile temsil edildi. Vefâılik bu zâviye yoluyla kısa zamanda Türkmenler arasında yayıldı. Vefailik heterodoks yapısı itibarıyla özel­likle göçebe Türkmenler arasında çok taraftar toplamıştı ve yalnız 13. yüzyılda değil, 14. yüzyılda da, bir yandan Şeyh Edebalı aracılığıyla Osmanlı Beyliği'nin teşekkülünde, öte yandan Hacı Bektaş-ı Velî kanalıyla da Bektaşîliğin oluşmasında ana rollerden birini oynamıştı.
Baba îlyas-ı Horasânî yönetiminde Anadolu Selçuklu Devleti  yönetimine karşı 1240 yılında girişilen Babai Ayaklanmasında başta Kefersud'lu bir Kalenderî şeyhi olan ve Baba İlyas'ın baş halifesi sıfatıyla ayaklanmayı fiilen yöneten Baba İshak olmak üzere Kalenderîler'in önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. İsyanından sonra dağıtılan Çat köyü zâviyesinin yerini, Moğol hâ­kimiyeti döneminde ortaya çıkan iki yeni zâviye aldı. Her ikisi de Baba İlyas'ın ileri gelen halifelerinden olmakla beraber îsyana ka­tılmayan Hacı Bektaş-ı Velî ile Osman Gazi'nin sonradan kayın pederi olacak olan Vefaiye şeyhi Şeyh Edebali tarafından kurulan bu iki zâviyeden birincisi Sulucakarahöyük'te, İkincisi önce Lârende (Ka­raman), sonra Bilecik'te bulunuyordu. Hacı Bektaş-ı Velî Baba İlyas'a intisap etmeden önce aslında bir Haydari dervişi olduğu için, Sulucakaraöyükteki zâviyesinde bu yön ağırlıkta olmuş ve bir müddet sonra bu zâviye bir Haydarî zâvi­yesi niteliğine bürünmüştür. Nitekim bu zaviyede yetişen ve sonradan  buradan ayrılarak Osmanlı topraklarına giden Abdal Musa bir Haydarî dervişi idi.
Selçuklu devrinde Kalenderî, Cavlakî ve Haydarî olarak isimlendirilen Kalenderî zümreleri Beylikler döneminde bunlara ilâveten Abdâlan-ı Rum yahut Rum Abdalları terimleriyle nitelendirildikleri görülür. Kalenderi dervişlerin Osman Gazi, Orhan Gazi ve I. Murad gibi ilk Osmanlı padişahlarının maiyetinde fetih hareketlerine katıldıkları, onların da dervişlerin hizmetlerine karşılık zâviye açmalarına müsaade ettiklerini, hattâ bununla d

Kerâmet (Arapça: کرامت veya کرامات veya معجزة, Farsça: معجزه, Urduca: معجز), Mistik anlayışta Allah'ın veli kullarına, ermişlere verdiği olağanüstü kuvvet veya güç demektir.

İslam inancına göre peygamberler mucize, veliler ise keramet gösterebilirler. İslam'da, nakli olarak, sadece peygamberlerin mucize gösterebildiklerine, peygamberlerin aslında doğaüstü bir olayı kendi iradelerince gerçekleştiremeyeceklerine, bunun zaman zaman ibret, zaman zamansa farklı amaçlarla Allah tarafından onlar üzerine bahşedildiğine inanılır.

Kerametler, sufiler tarafından ikiye ayrılmıştır: Keramet-i Kevni ve Keramet-i Hakiki. Keramet-i Kevni'ye aşağıda yer alan listedekiler örnek gösterilebilir. Keramet-i Hakiki ise ilim, ahlâk, mârifet ile ilgili olağanüstü durumlardır.
Tasavvufta çoğunluğun görüşüne göre maddi keramet kısa zamanda uzaklara gidip gelmek, su üzerinde yürümek, açlık çekmemek gibi hallerdir. Manevi keramet kulların durumunu değiştirebilmektir. Veliler açıkça keramet göstermez.
Veli olmadığı halde bir eylemi kerametmiş gibi göstermek üzerine kerameti kendinden menkul deyimi türemiştir.
Kerametlerden ve inanışlardan bir kısmını Pertev Naili Boratav bir listede toplamıştır:

Kişi veya topluluğu tehlikeli bir durumdan kurtarma.
Masumları kurtarma.
Hayvanlarla konuşma.
Cansız varlıkları buyruğuna alabilme.
Başka bir varlığa dönüşme.
Bir maddeyi başka bir maddeye dönüştürebilme.
Aynı anda birkaç yerde birden bulunabilme.
Uzaktaki olayları görebilme.
Öte dünyadan görüntü verebilme.
Ölülerle haberleşme.
Peygamberlerle buluşma.
Ölümden sonra vücudunu koruyabilme.
Kendi ölümünü bilebilme.

Mucize
İslam mitolojisi
Uyku-uyanıklık arası

[1] Evliya, keramet, mucize

Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, K Kitaplığı, İstanbul 2003.
Mustafa Kara, "Keramet", Türk Dili ve Edebiyatı ansiklopedisi, c.5, Dergah Y. İstanbul 1982.

Keşif ya da Osmanlıcadaki söylenişiyle keşf, sufi terminolojide kullanılan bir terim olup, kendisine eklenen sıfat ve adlara bağlı olarak çok değişik anlamlara gelmek üzere kullanılmıştır. Terim sözcük anlamıyla Arapçada “açığa çıkarma, örtülü olanı açma, gizli olanı meydana çıkarma, perdenin açılması, sezme, tahmin etme” anlamlarına gelir. Sufi terminolojide ise daha çok sezgiye ya da ilham olunmaya ve görünmez âlemle irtibata ilişkin anlamlarda kullanılır. Terimi bu anlamlarda kullananlardan biri olan ünlü Muhyiddin İbn Arabi'ye göre velîler de, bilgileri peygamberlere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alabilirler.

Sufi terminolojide, keşf sözcüğüne eklenen ad veya sıfatlarla türetilmiş terimlerden bazıları şunlardır:

Keşf-i nazari: Kalb gözünün açılması sayesinde, görünmez alemle irtibata başlama. Sufi anlayışa göre, görünür âlemden gelen tesirler, kir ve paslar kalb gözünün görünmez âlemi görmesine engel olan bir perde oluşturur ki, kişi maddi zevklerin peşinde koşan nefsini terbiye ettiği takdirde bu perde kalkar ve görünmez âlemle temasa başlar. Bu teması sağlayabilmiş olanlar için, daha ileri aşamalardaki yetenekler sırasıyla, keşf-i nurî, keşf-i ilâhî ve keşf-i ruhanî olarak belirtilir.
Keşf-i manevi: Hakikatlerin soyut yüzünü temaşa etme, eşya ve olayları mana olarak algılama, eşya ve olayların ardındaki anlamı idrak etme olarak ifade edilir. Olayların ardındaki anlamı idrak etme, neo-spiritüalist görüşte, sezgi ve gözlemlerle olayların dilinden anlayabilme olarak belirtilir.
Keşf-i muhayyel:Haberci rüyalar ve vizyonlardan sembolik biçimlere bürünmüş olanları ifade eden keşf. Haberci rüyalarda görülenlerin insanın hayal gücünün kendine göre bir biçim vermesi (-buna parapsikolojide renkli cam etkisi denir-) gibi birtakım nedenlerle asli ve özgün hallerini koruyamamış, çeşitli biçimsel değişikliklere uğrayarak zihne gelmiş olmalarından dolayı yoruma gerek duyan keşftir.
Keşf-i mücerred: İnsanın hayal gücü tarafından değişikliğe uğratılmadan gelen ve aynen görüldüğü biçimde gerçekleşen haberci rüyaları ve vizyonları ifade eden keşf.
Keşf-i havatır: İnsanın zihnine gelenleri ya da kalbinden geçenleri araştırması ve bunlardan hak olanları (doğru olanları) batıl olanlardan ayırt ederek saptaması. Bu, neo-spiritüalizmdeki, vicdan sesini nefsaniyetin sesinden ayırt etmeye yakın anlamdaki bir keşftir; müspet ve menfi olarak belirtilebilecek sezgilerin ayırt edilmesini de kapsar.
Keşf-i zamair: Bir velînin başkalarının kalbinden ve zihninden geçenleri bilmesi. Bu yetenek parapsikolojide “düşünce okuma” adı altında incelenmektedir.
Keşf-i ahval-ı kubur: Bir velînin ölüm olayı ile bedenlerini terk etmiş olan kimselerin görünmez alemdeki hallerini bilmesi.

1^Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Yayınları, 1996,İstanbul (sayfa 310)

Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Yayınları, 1996,İstanbul
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları

Kıraat (Arapça: قراءة qıraeh; "okuma", "okuyuş"), Kur'an'ın farklı rivayetlerle gelen okunuş farklılıklarını ve kurallarını, bunların kaynağı olan kıraat alimleri ve rivayet zincirleriyle ilgilenen ilim dalıdır. Kur'an'ın serbest okunuşunu Kıraat-ı Aşere'ye göre içeren ve her defasında farklı okunan ve tonu ve içeriği de değiştiren bir yöntemdir.
Günümüzde Müslümanlar arasında, Kur'an'ın değişik okuma şekillerine bağlı olarak farklı mushaflar bulunduğu bilinmektedir. Bunların en yaygını Hafs Mushafı ve Verş Mushafı'dır. Ancak bu değişikliklerde okuyuş şekillerinin ötesinde farklılıkların bulunduğu da araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur.

Kıraat, Arapçada toplamak bir araya getirmek anlamlarına gelen 'kırae' fiilinin mastar halidir. Gerçekte kelimenin okunuşu 'kırae' iken Türkçeye geçişinde sonundaki okunmayan t harfiyle birlikte 'kıraat' şeklinde geçmiştir. Kırae ise Arapçada okumak anlamına da gelmektedir. Arapçada herhangi bir okumayla ilgili geniş bir anlamı olan bu kelime Kur'an söz konusu olduğunda mushaftan herhangi bir parçanın okunmasını anlamına gelir. Aynı fiilin Arapçada diğer karşılığı tilave(t) gelir. Türkçede ise özelleşerek sadece Kur'an okumaya münhasır kılınmıştır.
Maddenin konusunu oluşturan Kur'an'ın farklı okuyuş şekillerinin kıraat imamlarına dayandırılarak incelenmesi ise aslında kıraat ilmi olarak isimlendirilir. Fakat zamanla kıraat ismi bu ilmi ifade eder olmuştur.
Normal musikide sadece tek bir metin olmasına rağmen Kur'an'ın okunuşundaki 10 (Kıraat-ı Aşere) çeşit okunma ve farklı anlamla insan sesinin piyanoyla veya kanunla akort edilmesi sayesinde geniş olanaklara sahiptir.

23 yıllık bir süreçte Muhammed'e sözlü olarak vahyedildiğine inanılan Kur'an, sahabilerine ezberletmiş ve yazdırmıştır. Bu şekilde mevcut halinde korunmaya çalışılan Kur'an'ın okunuşunda ilk olarak lehçe farklılıklarına Muhammed tarafından izin verilmiştir. Daha sonraki dönemde Arap harflerinin noktalamalarından kaynaklı farklılıklar da oluşmuş bu okuyuş farklılıkları Muhammed'in ölümünden sonra da devam etmiştir. Bu dönemde Kur'an halife Ebu Bekir döneminde mushaf haline getirilmiş, halife Osman döneminde de 'resmi' mushaf haline getirilip çoğaltılarak bazı merkezlere gönderilmiş, diğer nüshaların yakılması emredilmiştir. Bunu sebebinin genellikle farklı okuyuş şekillerinin önüne geçmek olduğu bilinmektedir.
Her ne kadar bu şekilde bir 'imam mushaf' oluşturulup, tüm İslam topraklarında bunun resmi olarak tanınması istenmişse de buna muhalepet eden sahabiler de olmuştur. Abdullah bin Mesud bu konuda başı çekmektedir. O bu mushaf yazımı işine de oluşturulan resmi mushafa da şiddetle karşı çıkmıştır. Daha sonraki dönemde de çeşitli ilim merkezlerinde sahabiden rivayet edilen kıraat şekilleri okunmuş ve tabiinden olan alimlerce rivayeti sürdürülmüştür. Zamanla bu Kur'an rivayetleri kıraat denilen ilim dalının doğup gelişmesine sebep olmuştur.
Kıraat imamlarından her birinin, rivayet ve tariklerinin ittifak ile temsil ettiği okuyuşa kıraat, yedi veya on kıraattan her birinin kendisine dayandırıldığı kimseye de imam denir. Bir İmam'a ait Raviye (talebesine) nispet edilen kıraat farklılığına Rivayet; bu rivayeti nakleden, yani kıraat imamlarından birisinden kıraat rivayet eden kişiye de Ravi denilmiştir. Ravilerin ravileri arasındaki farklı nakillere de Tarik tabiri kullanılmıştır. Kıraatları bilen kimseye kurra, bunları sözlü olarak nakledip okutan kimseye de mukri denilmiştir.

İslam dünyasında ünlü olan yedi okunuş şeklinin imamları şunlardır:

Yedi okunuş şekline daha sonra üç okunuş şekli daha eklenmiş ve buna da Kıraat-ı Aşere denmiştir. Bu üç yeni okunuşun imamları ise şunlardır.

Halef b.Hişam el-Bezzâr (-844)
Ebû Ca'fer Yezid b.el-Ka'ka el-Mahzûmî el-Medeni (-748)
Ebû Muhammed Ya'kub b.İshak el-Hadremî el-Basrî

Letaif. Arapça Latife'nin çoğulu. Latifeler anlamına gelir. Lataif-e-sitta (Arapça: اللطائف الستة) Sufi ruhani psikolojisinde özel algı organları, deneyim veya eylem için süptil insan kapasiteleridir. Bağlama bağlı olarak letaif, bu deneyimlere veya eylemlere karşılık gelen bilinç nitelikleri (veya biçimleri) olarak da anlaşılır.
İnsan on latifeden (letaif-i aşara) meydana gelmiştir: Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfa; Nefs, ateş, hava, su ve toprak.. Bunlardan ilk beşi (letaif-i hamse) âlem-i emirden, son beşi de âlem-i halktandır. Bunlardan ilk altısına letaif-i sitte (altı latife), son dördüne cesed veya dört unsur (anasır-ı erbaa) adı da verilir. Letaif-i sitte ve cesede toplu olarak letaif-i seb'a (yedi latife) de denir. Kalp sol, ruh sağ memenin iki parmak altında; sır sol, hafi sağ memenin iki parmak üstünde; ahfa göğsün ortasında; nefs alnın ortasında; dört unsur ise cesede dağılmış olarak bulunur. Allah Teala insanın cesedini yaratmış ve diğer latifeleri bedendeki yerleriyle irtibatlandırmıştır.

Seyr u sulûk sırasında âlem-i emirden olan beş latife imkân dairesi, velayet-i sugra ve velayet-i kübranın ilk kısmı olan akrebiyyet dairesi'nde; nefs velayet-i kübranın iki, üç ve dördüncü kısımları olan muhabbet daireleri'nde; ateş, hava ve su unsurları (anasır-ı selase, üç unsur) velayet-i ulya'da, toprak unsuru ise kemalat-ı nübüvvet'te muamele görür. On latife, tasfiye ve tezkiyelerinden sonra bir araya toplanırlar ve hey'et-i vahdaniyye ismini alırlar. Kemalat-ı risalet mertebesinden itibaren seyr u sulûkun sonuna kadar feyzin geldiği yer hey'et-i vahdaniyye'dir.

Tasavvufta Nefs, kişinin egoik bilinci veya egoik “Benlik”, Tanrı'nın Yaradılışının bireyselleşen ve manevi bir gelişim geçirebilen süptil (latife) niteliği olarak kabul edilir. Bu onu Tanrı'nın Emrinin ebedi, değişmez nitelikleri olan beş latifesinden farklı kılar.
Bu egoik bilincin (örneğin Idries Shah tarafından) yedi gelişim aşamasına sahip olduğu söylenir ve ilk aşamaları letaifin tam olarak gerçekleşmesi için bir “engel” veya “perde” olarak kabul edilir. Buna göre, çoğu Sufi geleneğinde Nefs'in yedi aşama boyunca aşamalı olarak arındırılmasının letaifin gerçekleşmesini kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır.
Nakşibendi geleneğinde ise durum tam tersidir: letaifin aşamalı olarak gerçekleştirilmesi Nefs'in arınmasını kolaylaştırmak için kullanılır. Nakşibendi öğretim yönteminin “başkalarının bittiği yerde bizim başlangıcımız vardır” (indirac al-nihayat fi'l-bidayat) olarak bilinmesinin nedeni budur.
Nefsin yedi mertebesi vardır: Emmare, Levvame, Mülheme, Mutmainne, Raziyye, Marziyye, Safiyye (Kamile)... Nakşibendî tarikatında nefsin mertebeleri icmalî olarak nefs-i emmare ve nefs-i mutmainne biçiminde ele alınır. Nefsin itminana ermesi velayet-i kübra'da, Rıza makamı'nın elde edilmesiyle olur. Nefs-i emmare sahibinde akıl, akl-ı meaş iken, nefs-i mutmainne'de akl-ı mead olur.

Marifet Kapısı, Alevî-Bektaşi anlayışında gönül yolunda en yüce düzeye ulaşma, tanrısal gizlere(sır) erme evresidir. Bu evre "arifler"le özdeşleştirilir. Su gibi arılık aranılır.

Alevî-Bektaşîliğin ünlü ahlâk ve toplum ilkesi burada temel alınır. Eline, diline, beline sahip olmak anlayışı yaşama geçirilir. Kötü hal ve hareketlerden uzak durmak amaçlanır.

Tarikattan marifete geçen kişinin bu makamdan düşme endişesini taşıyarak korkuya kapılması, kendine yönelik eleştirileri sürekli canlı tutup özünü bencillikten, kin ve garezden uzak tutmasıdır. Engelleyici bir korkunun kuşatıcılığında her vicdanın sesi dinlenerek, kendini yoklayarak, eksiklerini saptama ve geleceğe daha arınmış olarak çıkmaktır.

Hiçbir şeyde aşırı olmamak, aşırıya kaçmamak, ulaşılan manevi aşamanın verdiği sarhoşluktan korunmak, bu duyguyu yanlış algılayıp kendini yitirmemek ve mahrem olan şeylerden uzak durmaktır.

Bir olgunluk evresi olarak algılanan bu makamda; Tanrı'dan başkasına yakınmamak, kutsal gerçeğe giderken aceleci olmamak, taşkınlık yapmamak, ölçülü olmak, mürşidin verdiği kadarıyla yetinmek, nefsine uyup mürşidinden kaldıramayacağı isteklerde bulunmamaktır.

Yakışıksız davranışlardan ve uygunsuz işlerden kaçınmak, kınanma, ayıplanma kuşkusuyla bir şeyi yapmaktan ya da yapmamaktan sıkılmak.

Bilgisini ehlinden esirgememek, bilgisinden layık olanı yararlandırmak, bunu ibadetin bir gereği olarak algılamak ve bu yolla insanın kendisini arı kılmasıdır.

Tarikat yolunda gönül yoluyla önce kendini, sonra kendi özünde Tanrı'yı bulmak, sezgisel aklını kullanarak kesin bilgiye ulaşmaktır.

Kişinin kendisine hiçbir varlık tanımaması, teslim olması, uzlaşması, yola, yolun kurallarına tam olarak uyması ve bağlanmasıdır.

Tanrı'nın gönül bilgisi, duyarlığı, derinliği yoluyla kendi özüyle bütünleşmesine izin verdiği ve bu yolla kendi yüce varlığını görebilmesi lütfunu sağladığı, kendi özünü tanıma tadının zevkini verdiği biçimindeki yüksek olgunluk aşamasına ulaşmasıdır.

Son amacını "alem- i asgar"da bulan ve küçük evren olarak algılanan insanı tanımak, bu yolla son amacını "alem- i ekber"de bulan ve büyük evren olarak algılanan alemin farkına varmak, bu bağlamda Tanrı'nın bütün sıfatlarının insanda ortaya çıktığının ayırımına ermektir.

Melamîlik (Melamî'yye / Melamet'îyye) (ملامتيه) ya da Melamîler 8. yüzyılda Samanîler devrinde Horasan, İran’ında faaliyet gösteren bir sufi topluluktur. Melamet kelimesi, "kınanmışlık; itab ve serzenişlik; rezillik ve rüsvaylık" anlamlarına gelmektedir.

Melâmet veya Melâmîlik, bir mezhep veya tarikât değildir. Melamî,’ Arapça "sövme", "yerme" anlamına gelen "levm etmek" fiilinden türetilmiştir. Melamîlik, bugünkü modern tarzda tüm dünyada yaşanan dini anlayışı asırlar öncesinde savunan düşünce akımıdır, aynı zamanda bir duruş, felsefe ve anlayıştır.
Melamîlik günümüzdeki lâik anlayışta olan dini tavrı bünyesinde bulundurmaktaydı. Melamîlik dini ritüelleri veya kendine özgü ibadet biçimleri barındırmaz. Modern dünyanın özgür inançsal tavrını sergiler.
Melamilik çoğu zaman bir tarikât kimliği gibi değerlendirilmesine karşın "Melâmîler" tarihte ve özellikle Osmanlı'nın son dönemlerinde hurafeci, durağan tarikât ve din anlayışına karşı mücadele içinde olmuşlardır. Meşhur mutasavvıf Niyâzî-î Mısrî, Osmanlı tarihindeki Kadızade ekolüyle açıktan mücadele edip görüşlerine karşı çıktığı için Limni adasına sürgün edilmiş ve orada ölmüştür.

Tasavvufu, İslâm'ın "bâtınî (iç)" kısmı ve derinliği olarak kabul ederler. Dinin "zâhirî" (dış) emir ve yasaklarını "eksiksiz" ve "fazlasız" (ifrat/ tefrit) dosdoğru yerine getirmekle birlikte "kâmil" insan olmak için her zaman ve her yerde Allah'ı zikretmek ve özellikle Allah'ın varlığı ve birliği ile ilgili itikâdî konularda derin bilgi sahibi olmak gerektiğine inanırlar. Onlara göre bu bilgi Kur'an'da Ledün olarak anılır ve "Müteşâbih" (teşbihli) âyetlerin tevîlinin, kitabın aslı olan "muhkem" sınırları içinde yapılması gerektiğini savunurlar.
Melâmîlere göre tasavvuf, bu açıdan İslâm tarihinin sonraki yüzyıllarında ortaya çıkmış bir felsefî ekol değil, İslâm'ın özünde keşfedilmeyi bekleyen "gizli bir hazine"dir.
Melâmîlik, kurucusu bilinen tarikat ve cemaatlerden farklı olarak belli bir kişinin kurduğu ve o kişinin adıyla anılan bir grup değildir; ancak yaratılış amacının zirvesi kabul ettikleri kulluğun ne olduğunu anlama ve böylece kâmil insan olma arayışıdır.
Tasavvuf derslerini aldıkları öğretmenlerine "mürşîd" derler. Mürşîdlerinden keramet veya doğaüstü güçlere sahip olmasını beklemezler. Onlara göre "mürşîd" sadece kapıyı gösterir, geri kalan sorumluluk öğrenciye (mürîd) aittir. Allah'ın her kişiye yakın olduğunu ve kişiyle Allah arasına mürşîd de dahil kimsenin giremeyeceğini savunmuşlardır. Mürşid ne kadar bilgin ve erdemli olursa olsun, o da diğer insanlar gibi kuldur ve kula ait niteliklerle anılması gerekir. Mürşidlerinden ders ve sohbet şeklinde tahsil ettikleri ilim ve tavsiyelerinin ötesinde bir beklentiye sahip olmadan; hidâyet, şefaat, himmet, tövbe gibi isteklerin yalnız Allah'a arz edilmesi gerektiğini savunurlar. Bu ilmin öğretmenleri de öğrencilerinden asla maddi bir karşılık talep etmemişlerdir. İlm-i Tevhid (Tevhid ilmi) olarak anılan bu derslerin neticesinde "Fenafillah" (Allah'ta yok olmak) ve "Bekâbillah" (Allah'la var olmak) mertebelerine ermeyi amaçlarlar.
Melamîlere göre, "ilm-î tevhîd" veya "ilm-î ledün", ilk insan Adem'den son Allah dostuna (Hatem'ul Evliya) kadar taşınacak en yüce emanettir. Bu yüzden bu ilmi talep edenlere karşı çok seçici davranırlar. Sayılarının artmasını değil, emaneti taşıyabilecek nitelikli insana ulaşmayı hedeflerler.

Her kesim insanın aralarında yer aldığı melâmîler, halkın arasında kendilerini gizlemeyi tercih ederler. Öyle ki, onlara çok yakın olanlar bile belki onların melâmî olduklarını bilmiyor olabilirler. Bu kimliklerini, sadece kendilerine mânen yakın gördükleri insanlara uygun gördükleri zamanda âşikâr ederler.
Unutulmaması gerekir ki, modern dönemden önce sûfiler toplumda saygın bir yere sahip kişiler kabul edilir ve sûfi görünüm ve tavırlı kişilere halk ve yönetimin ileri gelenleri hürmet gösterirlerdi. İşte bu koşullar altında Melamîler kendileriyle Allah arasındaki ihlâsı (samimîyet) kaybetmemek ve şöhret gibi tasavvuf yolundaki sâlikîn (tasavvuf literatüründe mânevî yolda olan) önüne çıkabilecek bir engeli bertaraf etmek için kılık, kıyafet ve hatta belirli bir toplantı mekanı (dergah, tekke) ve topluluğu gibi dönemin tarikâtlarının alâmetlerini göstermemeye çalışmışlar, halk içerisinde kendilerini gizlemiş, hallerini sadece kendileri gibi olanlarla paylaşmışlardır.

Melâmîler, zikir ve sohbet toplantıları için özel bir yer ve zaman aramazlar. Onlar için Allah, "mevcudiyeti" ile her yeri kuşatmış olduğu için her yerde ve her zamanda Allah'ı zikrederler ve birbirleriyle her fırsatta Allah sohbeti ederler.
Zikir de namaz kılmak, oruç tutmak vb. emirler gibi Allah'ın bir emridir. Bu açıdan Melâmîler, diğer tüm güzel isimleri (esmâ'ül hüsnâ) kendinde topladığı inancıyla Allah'ı "Allah" ismiyle zikrederler. Zikir, bir anlamda alınan her nefes için Allah'a teşekkür etmektir. (Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Şükredin, nankörlerden olmayın... Bakara/152) Bu açıdan nefes alınan her anda sürekli Allah'ı zikretmeyi (anmayı/hatırlamayı) hedeflerler. Diğer yandan, sınırlandırılmış belli sayılarla (5 bin, 10 bin vb.), Allah'ın sadece bir niteliğini ifade eden güzel isimlerini anmayı zikir değil "tesbih/ isimlerini yüceltme" olarak değerlendirirler. Çünkü Zikir her an ve bütünü ifade eden "Allah" ismiyle yapılmaktadır. Zikirde amaç, sadece kalbi mânevî kir ve hastalıklardan arındırmak değil; bununla birlikte Allah'ın tecellilerine (ortaya çıkış/görünme) karşı gafletten (dalgınlık/uyku/farkedemezlik) uyanmaktır. Zikir sayesinde elde edilen uyanış onlar için bir alt amaçtır; en büyük başarı ise yokluğun idraki ve mutlak varlığın yani Allah'ın varlığının keşfidir.
Abdülbaki Gölpınarlı'nın büyük eseri "Melâmîlik ve Melâmîler" kitabında bu anlayış "toplumdaki yansımaları" açısından 3 devir halinde incelenmesine karşın, melâmîler zaman içinde farklı isimlerde ortaya çıkan melâmîleri bir zincirin halkaları ya da sönen bir mumun ardından sönenin ateşiyle yakılan yeni mum olarak kabul etmiş ve bu itibarla ilk mum ve son mumdaki ateşin ya da savunulan değerlerin aynı olduğuna inanmışlardır.

Melâmîlik çok detaya inmeden aşağıdaki başlıklar altında tarikâtlerden farklıdır:

Melâmîlik, belli bir isimden bağımsız olarak Kur'an merkezli bir İslâmi tasavvuf anlayışını ifade eder. Tarikatler ise Nakşibendi, Kadiri, Rufai gibi belli bir şahsın önderliğindeki ekolü ifade eder;
Melâmîlikte tüm mânevî bağlar (zikir ve müşahede) doğrudan Allah ile kurulur; Birçok tarikatte ise bu manevi bağlar dolaylı yoldan Rabıta denilen ve sırasıyla Şeyh, Pir, Müceddid, Peygamber gibi aktarmalardan geçerek kurulmaya çalışılır;
Melâmîler için Şeyh, sadece manevi rehber veya öğretmen demektir. Şeyhin görevi, doğru kişiye doğru bilgiyi vermek, öğrencinin görevi ise bu bilgi ışığında Allah'a daha yakın olmaya gayret etmektir;
Zikir, Melâmîlerde her zaman ve her yerde yapılması gereken açık bir Kur'an emridir. Tarikatlerde ise belli zamanlarda, belli mekanlarda, hatta belli kıyafetler içinde yapılmaktadır. Melâmîler Allah'ı Allah ismiyle ve her zaman zikrederken tarikatler Esma'ul husna'dan seçtiklerini belli bir sayıda tekrar ederek söylerler;
Melâmîler sadece Allah'ı anmak ve onun varlığını daha yakından tanımak amacıyla toplanır ve sohbet ederler;
Melâmîler dini duyguların her türlü istismarına karşıdır. Üyelerinden finansal destek ve para yardımı talebinde bulunan cemaatlere karşı hiçbir peygamberin görevini yaparken ümmetinden ücret talep etmediğini hatırlatıp; bunlara, "Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır doğruyu ve güzeli bulanlar." (Yasin: 21) ayetini okurlar ve onları kınarlar.

Halk arasında sövme, yerme, kınama diye bilinse de aslı böyle değildir. Melamilik aramak, sorgulamak, anlamaya çalışmak demektir. Kişi doğduğunda kendini anlamak için gözlemlemeye, sormaya başlar. Bu sorgulama kendini ve görünen varlığın hakikatini anlamak içindir. Melamiliğin kökeni Adem Peygamber'den başlar. Adem hakikatleri arayan ilk insandır. Onlar bir arayışta olmadılar. İnsan suresi ilk ayette bunu anlatır. Melami meşrebinde olan bir kimse hep bir arayıştadır, duyduklarını sorgular, Onların aslını öğrenmeye, anlamaya çalışır. Bu yolun yolcusu atalarından gelen inançları sorgular, bundan dolayı halk bu yoldaki insanları kınadı, kerih gördü, inançsız dedi. Halbuki inanç bildikten sonra oluşan bir değerdir. Bilmediği şeye inanmayı reddeden bu yolun yolcuları halk tarafından hep kınanmışlardır.

Melami meşrebinde olan her kişi varlığın var oluşunu anlamaya çalışır. Anlamaya çalışmak insanın kendinden başlar. İnsan önce kendini sorgular; "Ben kimim, ben neyim, ben nasıl oldum, ben ben miyim?" gibi sorularla kendini anlamaya çalışır. Hakikatlere ulaşan kişi tüm varlığın var edicisini anlar. Yunus misali yaradılanı yaradandan ötürü sever.
Her yolun bir ahkamı olduğu gibi, Melamilik yolunun Ahkamı, erkanı şöyledir:

Evvela kötü düşüncelerde olmayacaksın.
Hadesten necasetten kendini paklayacaksın.
Daima pak gezeceksin.
Daima hakkın huzurundaymış gibi hareket edeceksin.
Yalan söylemeyeceksin.
Haram yemeyeceksin.
Zem, haset, fesat, gurur, kibir, inat ve buna benzer fena halleri terk edeceksin.
Kimse hakkında fena söz söylemeyeceksin.
Kalbinde dahi kimse için kötü düşünmeyeceksin.
Kendi kulluğunla meşgul olacaksın.
Kimsenin ibadetine, inancına karışmayacaksın.
Kimsenin inancını hor görmeyeceksin.
Özetle anlatılan bu ahkama uyacaksın.
Melamilik yolunun özel dersleri (meratip ve makâmat) vardır. Bu dersler kişinin kendindeki değerleri anlamak için sunulan bilgilerdir. Kişi bu bilgilerle kendine arif olmaya çalışır

Şaban Er, "Melâmîlik ve Osmânlı Devri Melâmîleri", Kutupyıldızı Yayınları, İstanbul, Ağustos 2015 (Cildli 638 Sayfa, ISBN 978-605-5291-54-9 )
Şaban Er, "Hayrabolulu Melâmî Şeyhi Ahmed-i Sârbân Efendi Külliyâtı [Dîvânı Ve Mektûbâtı] ve Vizeli Şeyh Alâ’eddîn Alî Efendi’nin Şiirleri", Kutupyıldızı Yayınları, İstanbul, Aralık 2013 (Cildli 381 Sayfa, ISBN 978-605-5291-28-0 )
Şaban Er, "Edirne-Simâvne Kâdîsı ve Emîri İsrâ’îl Oğlu Şeyh Bedreddîn Hakk

Menzil Cemaati, Nakşibendilik'in Hâlidilik koluna bağlı, Türkiye'deki dinî cemaatler arasında en fazla mensubu olanlardan biridir. Siirt'in Baykan ilçesinden Adıyaman'ın Kahta ilçesi Menzil köyüne gelip yerleşen Abdulhakim Erol tarafından kurulmuştur. 12 Temmuz 2023'e kadar cemaatin lideri Abdülbaki Erol'du. Erol'un ölümünden sonra bir uzlaşmaya varılamadı ve cemaat üç oğlu arasında paylaştırıldı.
2000'li yıllarda Menzil grubu ikiye ayrılmıştır. Buhara olarak da anılan bu ikinci grubun başında, Muhammed Raşit Erol'un oğullarından olup ana koldan ayrılan Fevzettin Erol bulunmaktadır. Bu grubun merkezi ise Eskişehir'in Sivrihisar ilçesine bağlı Buhara köyündedir.
Cemaatin merkezi Adıyaman ilidir. Menzil ismini de ortaya çıktığı Adıyaman'ın Kâhta ilçesindeki Menzil köyünden almaktadır. Cemaatin Ankara ve İstanbul'da da şubeleri mevcuttur. Cemaat mensuplarınca cemaatin Avrupa ülkelerinde geniş bir ağa sahip olduğu iddia edilmektedir. Türk siyasetçilerden ve Türkiye Cumhuriyeti eski devlet bakanlarından da Menzil Cemaati'ne mensup kişiler vardır.
Menzil mensuplarının kurduğu Semerkand Vakfı, turizm şirketleri, medya organları, vakıflar ve eğitim kurumları gibi farklı şirket ve yapılanmalar; cemaatin birincil ekonomik kaynağını oluşturmaktadır. Söz konusu mal varlıkları zaman zaman kamuoyunda ve medyada tartışmalara neden olmaktadır.
Cemaat içinde tarikat liderlerinin Muhammed'in soyundan geldiği iddiası üzerine liderlerin ismi Muhammed'in soyundan gelenler için kullanılan seyyid ünvanı ve Muhammed'in torunu Hüseyin'in soyundan gelenler için kullanılan Hüseynî sıfatı eklenerek kullanılmaktadır.

Cemaat, Nakşibendiliğin Halidiyye koluna mensuptur.
Cemaatin kurucusu Abdulhakim Erol'un 1972'de ölümünden sonra, oğlu Muhammed Raşid Erol cemaatin lideri oldu. 12 Eylül Darbesi sonrası Menzil'e çok ziyaretçi çekmesi üzerine Muhammed Raşid Erol Millî Güvenlik Konseyi tarafından Gökçeada'da sürgüne gönderildi, fakat sağlık problemleri nedeniyle önce Ankara'ya, sonra da Menzil'e taşındı.
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve eski Maraş Ülkü Ocakları Başkanı Ökkeş Kenger Şendiller gibi siyasetçilerin de Muhammed Raşid Erol'un müridleri olmasıyla cemaat, kamuoyunda tanınır hâle geldi. Eski bakanlardan Recep Akdağ ve Taner Yıldız'ın da Menzil Cemaati mensubu olduğu iddia edilmektedir.
Muhammed Raşid Erol'un 22 Ekim 1993 tarihinde ölümü ile cemaat lideri Abdülbaki Erol oldu. Abdülbaki Erol da, 12 Temmuz 2023 tarihinde öldü. Ardından cemaatin yeni liderinin kim olacağı konusunda kısa süreli tartışmalar yaşandı, Abdulbaki Erol'un büyük oğlu Muhammed Saki Erol, tövbe yetkisinin Abdulbaki Erol'un 3 oğul arasında paylaştırıldığını ve tarikatın faaliyetlerini üç ismin, köydeki üç ayrı camide sürdüreceğini ilân etti.

Abdulhakim Erol (1971-1972)
Muhammed Raşid Erol (1972 - 22 Ekim 1993)
Abdulbaki Erol (22 Ekim 1993 - 12 Temmuz 2023) Semerkand Grubu
Fevzettin Erol, anlaşmazlıklar sonucunda 30 Aralık 2002 tarihinde Adıyaman'dan ayrılarak Eskişehir'e yerleşmiş ve liderliğini ilan etmiştir.

Fevzettin Erol (30 Aralık 2002 - Günümüz) Buhara Grubu
Abdülbaki Erol'un vefatının ardından cemaatin liderliği, üç oğlu arasında paylaştırılmıştır.

Muhammed Saki Erol (12 Temmuz 2023 - Günümüz) Serhendi Vakfı, Serhendi Grubu
Muhammed Mübarek Elhüseyni (12 Temmuz 2023 - Günümüz) Gucdevan Vakfı, Semerkand Grubu
Muhammed Fettah Erol (12 Temmuz 2023 - Günümüz) Buhara Vakfı, Semerkand Grubu

Mevlid Kandili ya da Veladet Kandili (Arapça: لیلة مواليد, Mevlid [مولد], Mevlid en-Nebi [مولد النبي]), İslam peygamberi Muhammed'in doğum gecesi ve aynı zamanda hicri rebiülevvel ayının on ikinci gecesidir. İslam Nebisi, Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan rebiülevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid Kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır'da, Şii Fâtımî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.
Mevlid, "doğum zamanı" demektir. Kur'an'da yer almamaktadır. İslam'da Muhammed'in doğum günü farklı mezheplerde kutlanır. Sünniler, rebiülevvel ayının on birinci gecesini on ikinciye bağlayan geceyi (Miladi 25-26 Nisan 571 tarihine Muhammed'in doğum gününe rastlaması nedeniyle Mevlid kutlanır.), Şiiler ise on yedinci günü, Mevlid Günü ve on yediye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki hafta, 1989 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı desteği ile, günümüzde sadece Türkiye'de kutlanan Kutlu Doğum Haftası ilan edilmiştir.
Kandil geceleri, İslam'ın ilk zamanlarında var olan bir âdet olmayıp hicri 3. asırdan itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Anadolu'da Osmanlı Devleti Padişahı II. Selim'den itibaren bu kutlama gün ve geceler, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır. Kadir Gecesi'nden başka kandil gecesi, Kur'an'da yer almaz.

İslami takvimin Ay temelli, miladi takvimin ise Güneş temelli olmasından dolayı, miladi takvimde Mevlid günleri her yıl farklı zamanlara denk gelir. Ayrıca ülkeden ülkeye farklı İslami ay başladığında sabitleme metodu kullanılır.

Mevlid en-Nebi (çoğulu el-Mevlid) Peygamberin doğumu (Arapça)
Milad en-Nebi Peygamberin doğumu (Arapça/Urduca)
Mevlid-i Şerif Mübarek doğuş (Türkçe)
Mevlid-i Şerif Mübarek doğuş (Urduca)
Eyd el-Mevliden -Nebevi Peygamberin doğum kutlaması (Arapça)
Eiyd-e-Milad-un-Nebi Peygamberin doğum kutlaması (Urduca)
Yevm un-Nebi Muhammed'in günü (Arapça)
Mevlid er-Resul Allah'ın elçisinin doğum günü (Malay)
Bu terimlerin çoğu Arapça ve-le-de (V-L-D) kökünden gelmektedir. Anlamı "doğum vermek", "yapmak" veya "yaratmak".

Şeyh Yusuf Kardavi'nin Fetvası 3 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kutsal Mevlid, İmam Zaid Şakir

Müftü Taqi Umman'ın Fetvası  22 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Peygamberin doğumu üzerine yazgı 15 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Miraç (Arapça: معراج; birebir yazımla Mirac); İslam dinî anlatımlarında, Muhammed'in göğe yükselip Allah ve öte âlemleri görüp geriye döndüğü rivayetlerine verilen isimdir. Rivayetler; Muhammed'in kalbinin temizlenmesi, Burak ve Cebrail eşliğinde Mescid-i Aksa'ya gidiş (isra), Burak'ı bağlayıp peygamberlere namaz kıldırma, muallak taşından göğe yükselme, Allah ile konuşmalar, gök katlarında diğer peygamberler ile diyaloglar, cennet ve cehennemi görme ve geri dönme gibi bölümlerden oluşur.
"Kendisiyle yukarı çıkılan şey, merdiven" anlamına gelen kelime, Türkçeye "yükseğe çıkma" şeklinde çevrilir ve uruc (yükselme) kökünden gelir. İsra, Arapçada gece yolculuğuna verilen isimdir. Muhammed'in geceleyin Mescid-i Haram'dan Burak adı verilen binek üzerinde Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürülmesini ifade eder. Birlikte İsra ve Miraç olarak anılır. Ancak İbn Sa'd'ın kaydettiği yazılı rivayetlerin en eski bir versiyonunda Kudüs bağlantısı bulunmuyor; Bu kayıtta Cebrail ve Mikail isimli melekler Kutsal Kabe alanında Muhammed'e Zemzem kuyusu ile Makam-ı İbrahim arasında bir yere kadar eşlik ederler. Orada bir merdiven (mi'rac merdiven demektir) kurulur ve onun yardımıyla Muhammed ve Cebrail bir versiyona göre Muhammed'in eli Cebrail tarafından sıkıca kavranmış olarak birlikte doğrudan göğe çıkarlar, tepeye ulaştıklarında önceki peygamberlerle karşılaşma gerçekleşir.

Gök Tanrı inancından Hristiyanlığa, Zerdüştlükten Yahudiliğe, Mazdeizmden İslamiyete kadar birçok inanç göğü kutsal kabul etmiş ve göğü Tanrı'ya mekân olarak seçmişler, ölüm sonrası ruhlarının gökyüzüne yükseldiğine ve orada sonsuz yaşama ulaştığına inanmışlardır. Miraç bu inanç ve hikâyelerin İslami yansımalarından biri olarak görülür. İslam kültüründeki miraçnameler ile özellikle Ardavirafname arasında birçok paralellikler göze çarpar. Birçok inançta Evren yeryüzü ve gökyüzü (7 kat gök) olarak iki bölümden oluşur. Buna göre iyi ruhlar gökyüzüne, cennete yükselirken, kötü ruhlar yerin altında, cehennemde azap çekerler. Ardavirâf, ömrü boyunca günah işlemediği için din adamlarından oluşan bir kurul tarafından Ahura Mazda ile görüşmeye gönderilir. Meng isminde bir içecekten üç kadeh içtikten sonra uykuya dalar. Yedi gün boyunca Kutsal Surûş ve tanrı Azer'in eşliğinde Çinvat Köprüsü'nü görür, cenneti ve sonra sırasıyla araf ve cehennemi gezer. Burada iyilerin cennetteki, günahı ve sevabı eşit olanların araftaki ve günahkârların cehennemdeki durumu hakkında bilgiler edinir ve döner.
Alevi-bektaşi kültüründe miraçnamelerde Ali ve Selman, sünni kültürde ise Ebubekir ve 5 vakit namaz eklentileri bulunur. (bakınız; Kırklar Cemi) Sonraki yüzyıllarda yazılan hikâyelerede ise Satuk Buğra Han, Ahmed Yesevi ve Celaleddin Rumi gibi Muhammed'den yüzyıllar sonra yaşamış dini/politik şahsiyetler bile miraç konuya dahil edilir. Böylece Alevi kültürü gibi bu kişilerin görüş ve uygulamaları da meşrulaştırılarak İslam kültürünün temel parçaları arasına sokulur ve yüceltilir.

Hadislerde Peygamber Muhammed'in göğe yükseldiği yer olarak sunulan Aelia'daki Beytü'l-Makdis (Kutsanmış Ev), İbranice Süleyman Tapınağı'nın adının Arapça telaffuzudur. Birkaç yüzyıl sonra Müslümanlar tarafından şehre verilen Kudüs adının da kaynağıdır. Muhammed'in döneminde bu yapı harabe durumda veya tamamen kaybolmuş durumdaydı.
Abdülmelik döneminde Muallak (yükseltilmiş) taş üzerine inşa edilen Kubbetü's-Sahre da hadislerde İsra ve Miraç ile ilişkilendirilmekte ve Peygamber Muhammed'in göğe yükseldiği yer olarak sunulmaktadır.
Harem'üş şerif olarak isimlendirilen alanın güney duvarında bulunan Al-Aksa camii (bazen "mescid-i Aksa" olarak da anılır), muhtemelen siyasi nedenlerle beşinci Emevi halifesi Abdül-Melik (hükümranlık dönemi 685-705) veya halefi I. I. Velîd (hükümranlık dönemi 705-715) (veya her ikisi) tarafından inşa edilmiştir.
Miraç ile ilişkilendirilen diğer bir yapı Yükseliş Kubbesi dir. Tamamen farklı hikâyeleri ve tarihleri olan bu yapıların Muhammed'in miracı ile ilişkilendirilmesi ayrı bir tartışma (anakronizm) konusudur.

Kur'an'da miraçtan İsra ve Necm surelerinde söz edilir. Kur'an'ın 17. suresi günümüzde kullanılan adını ilk ayette geçen "İsra" kelimesinden alır; ifadenin Muhammed'in geceleyin Burak adlı bir binek üzerinde Muhammed'in Mekke'den Kudüs'e yaptığı mucizevi uçuşa atıfta bulunduğu kabul edilmektedir.
Ancak bu sure sahabeler zamanında ve muhtemelen başlangıçta Beni İsrâil Suresi (Arapça: بني إسرائيل, kelime anlamı 'İsrailoğulları') olarak adlandırılmaktaydı; aynı zamanla isra'ya dair rivayetler ve açıklamalar İslam literatürüne girmeye başladı ve eş zamanlı olarak surenin adı değişti.
Burada ilginç olan bir diğer nokta ise ayetin dışşal görünümünde Mescid-i Aksanın mescidi-i Haramdan bir bir yürüyüş mesafesi uzaklıkta olduğunun ima edilmesiydi. "Bir gece kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya -kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye- götüren yücedir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir." (El -İsra; 1) Bu sebeple getirilen bazı açıklamalara göre El Aksa Mekke yakınlarında bulunan Cirane mevkiinde bir mescit için kullanılmış, "uzak mescit" anlamında bir ifadeydi.

Hikâyenin yükseliş kısmıyla bağlantı kurulan bir diğer ifade de Necm Suresi 53:13-18'deki -öznesi belirsiz- şiirsel ifadelerdir.
"Nihai Sidr'in yanında,
Yakınında Cennet Bahçesi vardır
Sidr örtülerle kaplıyken!
Gözü asla sapmadı, ne de aşırıya kaçmadı.
Şüphesiz Rabbinin en büyük işaretlerinden bazılarını gördü."
Yukarıda kaydedilen iki ayet dışında, Kur'an'da Miraç ile ilişkilendirilen başka bir ayet yoktur. Ayrıca, Kur'an'da diğer peygamberlere yapılan mucize atıflarının aksine, Kur'an dışında Muhammed'in herhangi bir mucizesini reddeden ayetler bazı araştırmacıların dikkatini çekmektedir.

Hikâyedeki tüm detaylar, Muhammed'den birkaç yüzyıl sonra yazılmış siyer ve hadis derlemelerindeki anekdotlardan gelmektedir. En eski kayıtlarda bile görülebileceği gibi, farklı coğrafya ve inanç grupları arasında hikâye gelişip değişmeye devam etmektedir.
Mirac'tan önce neler olduğuna dair farklı anlatımlar vardır. Bazı anlatılara göre yükselişten önce Muhammed'in göğsü açılmış ve kalbine Zemzem suyu dökülerek ona bilgelik verilmiş ve ardından yükselişine hazırlanmıştır, diğerlerine göre bunların birbiri ile alakası yoktur. Bu arınma teması, içki imtihanında da görülmektedir. Ne zaman gerçekleştiği -yükselişten önce mi yoksa sonra mı- tartışmalıdır. En güvenilir kabul edilen iki hadis, o dönemde henüz birer çocuk olarak zikredilen Enes bin Mâlik ve İbn Abbas'a dayanmakta ve Muhammedin manevi doğruluğunu onaylamaktadır.

Kudüs'te, tapınaklar tepesinde Kubbetü's-Sahre'nin hemen güneyinde yer alan ve İslam'ın en kutsal yerlerinden biri olduğuna inanılan camidir. Süleyman tapınağı, (Müslümanların deyimi ile Beytü'l-Makdis) Kral Davut'un oğlu Süleyman'ın hükümdarlığı sırasında MÖ 957'de tamamlanmış, II. Nabukadnezar ise krallık ile birlikte yapıyı MÖ 586'da tümüyle yıktırmış, Yahudileri esir ederek Babil'e götürmüştür.
II. Kyros, MÖ 538'de Yahudilerin Kudüs'e dönmelerine ve tapınağı yeniden inşa etmelerine izin vermiştir. Gösterişsiz bir yapı olan İkinci Tapınak da İS 70'te Romalılar tarafından yıkılmış, geriye yalnızca batı yanında bugün “Ağlama Duvarı” diye anılan bölüm kalmıştır. Bugün El-Aksa Camii olarak bilinen yapının Bizans imparatoru I. Justinianos tarafından Süleyman tapınağı kalıntıları üzerine yaptırılan bir bazilika olduğu kabul edilir. Halife Ömer 638'de Kudüs'ü aldıktan sonra yapıyı değişiklik yaptırmadan camiye çevirtmiş, Emevi halifesi I. Velid de (705-715) büyük bir onarımla baştan aşağı yeniletmiştir. Yapıya Mescid-i Aksa ismi Abdülmelik bin Mervan tarafından Abbasilere karşı politik amaçlarla verilmiştir. Mescid-i Aksa ile karıştırılan bir yapı olan Kubbetü's-Sahre ise Kutsal Kaya'yı içine alacak şekilde Abdülmelik b. Mervan tarafından 687-691 yılları arasında yapıldı.

Miraç rivayetlerinde yer alan Mescid-i Aksa'nın neresi olduğu konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nın kastedilen mescit olmadığı görüşündedirler.
Muhammed Hamidullah, Mescid-i Aksa'nın gökyüzünde manevi bir mescit olduğunu ileri sürmüştür.
İslam öncesi ve erken İslam tarihinde hac, kıble ve Kâbe'nin yerinin neresi olduğu konusu 1970'li yıllardan bu yana tartışılmaktadır. Arkeolojik araştırmalarda Mekke'nin, rivayetlerin aksine yeni bir şehir olarak ortaya çıkışı, bilinen tarih kaynaklarında ve haritalarda adının 8. yüzyıl öncesinde geçmemesi, ticaret yolları üzerinde olmaması yanında tarım açısından arazinin uygunsuz oluşu, erken dönem İslam tarihi hakkında ipuçları veren Kur'an ve hadis rivayetlerinde tanımlanan bazı yer isimleri ve özellikleri ile Mekke'nin coğrafi yapısının uyuşmaması; araştırmacıları, İslam'ın kökleri konusunda farklı arayışlara yöneltmiştir.
Muaviye'nin ölümü sonrasında çıkan iç karışıklıklarda Kâbe, Yezid'in askerlerince mancınıklar kullanılarak taşa tutulmuş, isabet alan kara taş üç parçaya bölünmüş, Kâbe yıkılmıştır. Kanadalı Arkeolog ve İslam Tarihi Araştırmacısı Dan Gibson'a göre sözü edilen yıkım bugünkü Mekke şehrinde değil, bundan yaklaşık 1200 kilometre kuzeyde, Petra'da gerçekleşmişti. Araştırmalarında ulaştığı en eski camilerin kıble duvarlarının Petra'yı göstermeleri nedeniyle, bu bulgularla ayet, hadis ve siyer kaynaklarındaki diğer ipuçlarını bir araya getiren Gibson Muhammed'in Petra'da yaşamış ve buradan Medine'ye göç etmiş olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ona göre Kur'an'da bahsedilen “bekke” veya “mekke” sözcükleri de Petra'yı ifade ediyordu. Müslümanların ilk kıblesi de Kudüs'teki Mescid-i Aksa değil, Petra'da Al-Lat tapınağı olarak kullanılan kübik yapı olmalıydı. Gibson Petra'da haccın nasıl başladığını ve icra şeklini anlattığı bir video yayınladı.
Bu yapı Müslümanların iç savaşlarından birisi olan Abdullah bin Zübeyr İsyanı sırasında mancınıklarla yıkılmış, İbni Zübeyr karataşı diğer kutsal eşyalarla birlikte alarak Emevi saldırılarından uzakta, bugünkü Mekke'nin bulunduğu yere taşımış, yeni tapınağı burada inşa etm

Mübah (Arapça: مباح), İslami terim. Fiil-i mükellef olup, yapılmasında veya terkinde dinî yönden hiçbir mahzuru bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir. Oturmak, yemek, içmek, uyumak gibi... Mübah olan bunun gibi işlerin ne yapılmasında sevap vardır, ne de terkinde günah vardır.
İslam dininde inanan kişinin gerçekleştirmesine (yapmasına) Allah tarafından izin verilen fiillere verilen isimdir. Her ne kadar sözcük köken bakımından bir İslam dini terimi olsa da Türkçede "yapılmasına izin verilen" manasında hem dinî hem de dinî olmayan şekilde kullanılmaktadır. Sözcük olarak mübah Arapça kökenlidir.
Bir şeyin mübah olması, yapılabilir olduğu anlamına geldiği için, eyleme cevaz verilmiştir; yani eylem caizdir. Bu sebeple mübah yerine caiz sözcüğünün de kullanıldığı olur. Seyahate çıkmak veya yemek yemek gibi fiiller örnek olarak verilebilir. Bununla birlikte bir şeyin mübah oluşunun sınırları vardır; bir seyahatte ölüm riski varsa ve seyahati gerektirici herhangi bir sebep yoksa bu belirli seyahatin mübah olup olmadığı tartışılabilir. Aynı şekilde kişinin yemek yemesi mübah ise de, sağlığını bozacak şekilde aşırı yemesi veya haram şeylerden (İslam dininde yemesi yasaklanan şeylerden, domuz eti gibi) yemesi mübah değildir.
İslam'a göre mübah olarak sınıflandırılmış eylemler, iyi niyetle yapılırsa taat (Allah'ın beğendiği şey) olur. Kötü niyetle yapılırsa, günah olur. Önemli olan kişinin niyetidir.
Mübah iki çeşittir: mübah liaynihi ve mübah ligayrihi. Mübah liaynihi, kendisinden (bizzat özünden) dolayı mübah iken, mübah ligayrihi, kendisi dışındaki başka unsurlar sebebiyle mübah olandır. Örnek vermek gerekirse: haram olmayan şeylerden yemek özü sebebiyle mübahtır. İçki içmek veya haram bir şeyi yemek haramken, eğer kişi can tehlikesiyle karşı karşıyaysa (örneğin eğer içki içmezse öldürülecekse veya açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya iken yanındaki tek şey ise) içki içmesi veya haram bir şeyi yemesi mübah sayılır. Burada fiilin kendisi, örneğin içki içmek mübah değildir, fakat fiilin kendisi dışında unsurlar, can tehlikesi gibi, fiili mübah kılabilir.

Helal
Haram
Farz
Vâcip
Sünnet
Müstehap
Mendup
Mekruh
Müfsid

Nakşibendilik (Farsça: نقشبندیه Nakşbendiyye), 14. yüzyılda Orta Asya'da Buhara çevresinde gelişen ve adını kurucusu sufi alim Bahâeddin Nakşibend'den alan tasavvuf tarikatı.
Nakşibendilik, Afrika ve Arap Yarımadası dışındaki İslam coğrafyasına yayılmış ve zamanla oluşan alt kollarıyla günümüze kadar önemini korumuştur. Tarikatın temeli, Bahaeddin Nakşibend'in de mensup olduğu ve Yusuf el-Hemedânî tarafından kurulan ve sonrasında halifesi Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen Hâcegân tarikatına dayanır. Nakşibendilik tarikatı ise kökenini soy olarak Ali ve altıncı imam Cafer-i Sadık'a dayandırmaktadır. Fakat tarikatın kurucusu olarak adı geçen Bahâeddin Nakşibend'in Ali ile, dolayısıyla Muhammed ile herhangi bir soy bağı yoktur.

Orta Asya'da özellikle de Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinde tasavvufun kök salması ilk olarak Yusuf Hemedanî tarafından kurulan Hâcegân tarikatı yoluyla olmuştur. O daha çok Merv ve Herat bölgesinde bulunmuş, zamanla namı giderek bu bölgeler dışında yayılmıştır. Hatta Merv'deki tekkesi "Horasan'ın Kâbesi" ismiyle ünlenmiştir. Hemedâni, Buhara bölgesinde de bulunmuş burada dört halife tayin etmiştir. Bu halifelerinden Ahmed Yesevi daha sonra Yesevilik olarak anılan tarikatı kurmuştur. Diğer bir halifesi Abdülhalik Gucdüvânî ise tarikatın esaslarını belirlemiş ve bu öğretileri Buhara çevresinde yaymaya başlamıştır. Abdülhalik Gucdüvânî, ardında dört halife bırakmış, Hacegan tarikatı özellikle halifelerinden Arif Rivgerî tarafından yayılmaya devam etmiştir. Rîvgerî'den sonra Hâcegân silsilesi, sırayla Hâce Mahmud İncirfağnevî, Hâce Ali Râmîtenî, Hâce Muhammed Baba Semmâsî ve Emîr Külâl ile devam etmiştir. İki yüzyıl boyunca Hâcegân tarikatı bu "hace"ler aracılığıyla Orta Asya'da yayılmıştır. Bu silsiledeki son iki hâce, Bahaddin Nakşibend'i yetiştiren sufilerdir.
Abdülhalik Gucdüvânî'den yaklaşık iki yüzyıl sonra ise Bahaddin Nakşibend bu öğretilerde değişiklik yaparak öğrenci yetiştirmeye başlamış, öğretileri bu öğrenciler yoluyla Orta Asya dışına yayılmıştır.

Nakşibendi tarikatı, Muhammed Bahâeddin'nin haleflerinden Alâeddin Attar, Zahid Bedahşi ve Muhammed Parsa tarafından geniş bir alana yayıldı. Yesevilik mezhebinin hâkim olduğu bölgelerde pek çok taraftarı etrafına topladı.
İmam Rabbani (ö. 1624) döneminde Hindistan ve çevre bölgelerde yaygınlaştı. İmam Rabbani'nin oğlu Muhammed Masum, ciddi bir eğitim reformu gerçekleştirerek babasının ılımlı tasavvuf yolunu sürdürdü.
Nakşibendi tarikatı, Fatih Sultan Mehmed döneminde Molla İlahi tarafından İstanbul'da yayılmaya başlamıştır. 18. yüzyılda Mevlana Hâlid-i Bağdadi sayesinde mezhep Osmanlı devleti topraklarında genişledi ve büyük nüfuz kazandı.
Nakşibendi tarikatının Ahrariye, Naciye, Kasaniye, Muradiye, Mazhariye, Celaliye, Halidiye ve Müceddidiye adlarında kolları vardır. Bu dallar arasında en yaygın olanları Halidiye ve Müceddidiye'dir.
Müceddidiye kolu, İmam Rabbani lakabını alan ve Muhammed'in bir hadisine atıfta bulunarak kendisini hicretin ikinci bin yılında "Müceddid elfi-sani" olarak tanıtan Ahmed Faruk Serhendi tarafından kuruldu. Ömer'in soyundan gelen İmam Rabbani, 1563 (Hicri 971) yılında doğmuştur. İmam Rabbani'nin mezhep zinciri altı kişiden oluşan Bahâeddin Nakşibend'e kadar uzanır. Bahsedilen dini literatür "Kitabul-Anharil-erbaa" ve çoğunluğu mektuplardan oluşan "Maktubat" eserlerinden oluşan ünlü tasavvuf kitaplarıdır. İmam Rabbani bu mektuplarında İbn Arabi'nin vahdet ve varlık konusundaki görüşlerine şiddetle karşı çıkmış ve onun yanıldığını söylemiştir. Mevlana Celaleddin Rumi ile İbn Arabi'nin tamamen ayrı sohbetler yapmasına rağmen o, aralarında ayrım yapmamış ve Mevlana gibi bir düşünürü eleştirmekten çekinmemiştir.
Nakşibendiliğin ikinci en yaygın kolu Halidiye'dir. Müceddidiye kolundan ayrılan bu kolun kurucusu, 1776 yılında Irak'ın Süleymaniye şehrinin Karadağ yerleşim yerinde doğan Mevlana Halid'dir. Bağdat'ta eğitim gördü, daha sonra Hindistan'a giderek Abdullah Dehlevi'ye bağlandı, ardından Şam şehrine taşınarak oraya yerleşti. Mevlana Celaleddin'den sonra İslam dünyasında Mevlana lakabıyla tanınan ikinci en ünlü kişi olması onun nüfuzunu göstermektedir. Şafii mezhebine mensup olduğunu, Osman ve Ali'nin soyundan geldiğini söyleyen Mevlana Halid, 1826 yılında vefat etti. Müritleri faaliyetlerini sürdürerek kısa sürede Lübnan, İran, Irak ve Mısır'da geniş bir alana yayıldılar.
Şeyh Halid'in halefleri, faaliyet gösterdikleri her yerde Osmanlı devletinin çıkarları ve prestiji için çalıştılar. Ünlü Hanefi hukukçusu İbn Abidin, "Ruhu-l-meani" adlı şerhin yazarı Alusi ve Sultan II. Mahmud'un şeyhi Mekkizade Mustafa Asım Efendi gibi ünlü alimler bu kolun temsilcileriydi.
Hâlidiler Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi ve kültürel hayatında aktif rol aldılar.

Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.
Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.
Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek Allah'ın rızasını amaçlayan günlük ibadet.
Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.
Allah için yapılan her şey ibadettir.

Seyyid Muhammed Şerif Buhari (KS)29 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şeyh Nazım resmi web sitesi2 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Şecere-i Nakşibendiye-i Halidi Palevi (Palevi-Nakşibendi)
İki Ğavs’ı Enam, Seyid Ali Es-Sebti, Seyyid Ahmed El Kurdi, Mehmet İhsan Hattatzade
Tasavvuf Yolunda Manevi Cihad, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Yayınları

Namaz (Arapça: صلاة, romanize: salah aynı zamanda salat olarakta telaffuz edilir), İslâm'ın şartlarından biri olarak kabul edilen bir ibadettir. Kur'an'da günün belli vakitlerinde abdestle birlikte duaya kalkılması ifadesi bulunur. Kur'an'a göre namaz Allah'ı anarak teslimiyetin gösterildiği bir arınma biçimi ve İbrâhim peygambere öğretilen bir ibadet şeklidir.
Namaz için ön şartlardan birisi kıble istikametine doğru yönelişi içerir.

Yaygın bilinenin aksine namaz kelimesi Kur'an'ın orijinal Arapça metninde hiç geçmemektedir. Çünkü Arapça değil Farsça bir kelimedir. Türkçede yer alan namaz kelimesi Osmanlıcada نماز‎ (namâz) hâliyle tespit edilmiştir. Türk dilinde geçtiği ilk yazılı kaynak Yûsuf Has Hâcib'in 11. yüzyılda kaleme aldığı, Orta Türkçe döneminde yazılmış Kutadgu Bilig eseridir. Sözcük, Türkçeye Farsça "saygı veya ibadet amacıyla yere kapanma, temenna" ile "İslami ibadet biçimi" anlamlarına gelen نماز‎ (namâz) kelimesinden ödünçlenmiştir.
Farsça sözcük, Orta Farsça "saygı gösterme, yere kapanma, dua" anlamındaki 𐭥𐭮𐭢𐭣𐭤‎ (namāz) kelimesinden evrilmiştir. Bu sözcüğün aynı anlamdaki Proto İran dilinde *námah ile Proto Hint-İran dilinde *námas sözcüklerinden evrildiği ve nihai olarak Proto Hint-Avrupa dilinde "kurban (yeri), tapınma" anlamındaki *némos kökünden türediği varsayılır. Bu bağlamda Sanskritçede selamlama sözcüğü olarak kullanılan नमस् (namas) ile namaz kelimesi aynı kökene dayanmaktadır. Hint-İran dilleriyle akraba Helenik, İtalik ve Kelt dillerinde kurban yeri anlamındaki kök, Grekçe νέμος (némos) ve Latince nemus kelimelerinde olduğu gibi "ormanlık alan" anlamı kazanmıştır.
Salâ veya salât, modern Türkçede namaz için eskimiş bir kullanım olarak kabul edilmekte olup, Türkçede geçtiği ilk kaynaklar 14. yüzyılda yazılmış Yûnus Emre şiirleri ile Darîr'in Kıssa-i Yusuf tercümesidir. Salâ, Arapça ṣlw kökünden gelen ve "secde, secde ederek yapılan ibadet, namaz" anlamındaki ṣalā(t) صلاة sözcüğünden alıntıdır. İslami terimin, İslam öncesi dönemde Hristiyan ve Yahudi Aramcasında yerleşik olan ṣəlūthā veya ṣəlawthā (צְלוֹתָא) sözcüğünden alıntı olduğu düşünülür. Arent Jan Wensinck, salât kelimesinin kökeninde bir Aramî tesirinin yer aldığını, "Selūtã" kelimesinin bir mastar ismi olduğunu ve 'katlamak' manasına geldiğinin açık olduğunu ifade etmiştir.
Namaz kılmak deyimi, Türkçede Kur'an'da "ikametü's-salat" şeklinde terkip olarak kullanılan ifadenin yerine konmuştur. Salât dua etmek, ikametü's-salât ise "duanın yerine getirilmesi" anlamlarına gelir.

Namazın İslam'a özgü ve İslam ile başlayan bir ibadet şekli olduğu kanısı Müslümanlar arasında yaygındır. Ancak başta Kur'an ayetleri olmak üzere namazın Müslümanlara özgü bir tapınma tarzı olmadığını gösteren kayıtlar günümüze kadar ulaşmıştır. Mekke döneminde ilk yazılan sureler olduğu rivayet edilen Alak ve Müddessir surelerinde namazdan bahsedilmesi bu görüşü desteklemektedir.
Câhiliye döneminde Zeyd bin Amr bin Nüfeyl ve Kus bin Saide gibi hanîflerin namaz kıldığı bilinmektedir. Ebû Zer'in Müslüman olmadan önce üç yıl boyunca yatsı ve sabah namazlarını kıldığı rivayet edilir. Buna karşın haniflerin namaz kıldığına ilişkin metin kayıtları, bu metinleri hazırlamış geç dönem Müslüman yazarların Cahiliye döneminde yaşamış tektanrıcı bireyleri Muhammed'in peygamberliğini desteklemek amacıyla yorumlamaya meyilli olmalarından ötürü güvenilmez olarak nitelendirilmiştir.
Hint toplumu ve İslam öncesi Ortadoğu toplumlarında, bu tapınmaların bir arınma ritüelini takip eden, günün belirli saatlerinde belirli bir yöne veya nesneye yönelerek yapılan dua merasimleri olduğu, bu merasimlere değişik vücut hareketlerinin eşlik ettiği bilinmektedir.
İslam namazının, bu tapınmalardan farklılaşması ve bugünkü yaygın kabul gören şekli alması üzerinde değişik görüşler bulunmaktadır. Ehl-i Sünnet kesim bu ibadetin hicrete yakın Mekke döneminde, miraçta emredilmiş olduğuna inanır. Alevîler ise bu ve benzer hadislerin Emeviler döneminde yazıldığına ve çoğunluğunun uydurma olduğuna vurgu yaparlar.

Geleneksel İslam'da ergenlik çağına girmiş kadın erkek her Müslüman'ın namaz kılması zorunludur. Muhammed'e atfedilen bir söze göre O şöyle demiştir; "Çocuğunuz yedi yaşına geldiği zaman ona namazı emrediniz, on yaşına (bazı rivayetlerde on üç) geldiğinde namaz kılmaz ise dövünüz.
Hanbelî mezhebine göre namazı terk etmek küfür, diğer üç mezhebe göre ise fâsıklıktır. Ayrıca İslam fıkıhçıları namaz, oruç veya zekat gibi dinî emirlerin terki durumunda uygulanacak şer'i ceza işlemlerini ve kişinin cezaen öldürülmesi sonrasında bu kişilerin cenazelerine yapılacak işlemleri de tartışmışlardır. Şöyle ki bu kişiler mürted kabul edildiklerinde cenaze namazları kılınmaz, Müslüman mezarlığına gömülemez, miras bıraktıkları devlet hazinesine kalır.

Hanefîlere göre İslam'ın uygulanmasına dair ihmal veya ret içeren eylemlerde kişinin kanatılıncaya kadar dövülmesi veya ölünceye kadar hapsedilmesini de içeren tazir cezaları ile cezalandırılması gerekir, öldüklerinde cenazelerine Müslüman cenazesi muamelesi yapılır.
Şâfîi, Mâlikî mezheplerine göre namazı terk etmek ceza miktarı ve şekli Kur'an ve sünnetle belirlenen suçlardandır ve terk eden "had" uygulanarak öldürülür. Ancak cenazelerine Müslüman cenazesi muamelesi yapılır, miras bıraktıysa mirasçılarına paylaştırılır.
Hanbelî mezhebinde ise namazı terk eden ve bunda ısrarcı olan kişiler mürted kabul edilerek mürtedlere kılıçla öldürme şeklinde uygulanan "had cezası" tatbik edilir, cenaze namazı kılınmaz ve ceset Müslüman mezarlığına gömülmez.

Kur'an'da salât (Arapça: صَلَاة) kelimesinin geçtiği günlük namaz vakitlerine ilişkin âyetler şunlardır:

"Namazlara, hele orta namaza , dikkat edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun." (Bakara Sûresi: 238)
"Gündüzün her iki tarafında ve  geceye yakın olan saatlerinde namaz kıl!" (Hûd Sûresi: 114)
"Güneş'in batıya kaymasından  gecenin kararmasına kadar namaz kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır bulunur." (İsrâ Sûresi: 78)
İsra 78. âyetinde iki farklı anlama gelen iki ayrı okuma şekli bulunur. Sabah namazını ifade eden şekil "sabah'ın karnı" ifadesidir. "Sabah Kur'ân'ı" ifadesi ise Sünnîlerce okuyuşta tercih edilen, manada tercih edilmeyen ifade olmuştur.
Kur'an'da "işâ" (akşam)'ın yatsı anlamında kullanıldığı bir âyet bulunur; "Ey iman edenler! Sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olanlar, üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve akşam namazından sonra. Üçü sizin için mahremdir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz..." (Nûr Sûresi: 58)
Kur'an'da namazın kılınış şeklini anlatan bir âyet bulunmaz, namaz ile alakalı olduğu düşünülen ifadelerde Allah'ın secde hâlinde (4:102), eğilerek (22:77) ve ayaktayken (3:113) anılması veya dua edilmesi anlatılır.
Hadislere göre Namaz, dinin direğidir. Bazı Ehl-i Sünnet fıkıh ekolleri ve hadisçiler tarafından Kur'an'dan sonra İslâm'ın en önemli yazılı kaynağı kabul edilen el-Camîu's-Sahîh'de geçen bir hadise göre Allah, günde beş vakit namazla günahları siler.

İslâm mezhepleri arasında namazla ilgili ön şartları, hazırlığı (abdest), vakitleri, miktarları, farz, vâcip, sünnet gibi kavramlar ve bu kavramlara verilen anlamlarda farklılıklar görülür. Sünni Müslümanlar ve Fâtımîler'in devamı niteliğinde olan İsmâiliyye'nin Müsta'liyye kolu günlük 5 vakit ibadeti benimsemişlerdir.
Günlük beş vaktin farz olduğu inancı Kur'an'ın açık emirlerine değil, bazı âyetlerin kapsamını genişleten tefsirler ve hadislere dayanan ve Sünnî İslâm toplumlarınca benimsenen bir uygulamadır. Namaz vakitleriyle ilgili âyetler birçok farklı anlayışın ve rivayetin etkisiyle yorumlanmış, bu âyetlerin hangi namazlarla ilgili olduğu konuları açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır.
Namaz, şeklen kılınışı ve içerisinde okunan âyet ve duaları itibarıyla günümüzün Ehl-i Sünnet, Şîa ve Hâricîlerden arta kalan İbâzıyye mezheplerinin %98'den fazlasında aynı şekilde icra edilmektedir. Dünya Müslüman nüfusunun %1'ini teşkil eden Bâtıniyye-İsmâiliyye'den olan Nizârîlerde ise kılınış şekli ve yapılan dualar itibarıyla bazı değişiklikler oluşmuşsa da Fâtiha Sûresi ile ardından Kur'an-ı Kerîm'in diğer âyetlerinin okunması hususunda temelde bir farklılık bulunmamaktadır. Bazı küçük tarikat ve cemaatlerin ana grubunun dışında kalması muhtemeldir. Tarih boyunca Gāliyye olarak adlandırılan Keysâniyye ile ondan ortaya çıkmış olan Râvendiyye, Rizâmiyye, Muhammira gibi kolların ve Bahreyn Ahsâ'da bulunan Ebû Saîdîler olarak adlandırılan Karmatîlerin namaz ve oruç gibi ibadetlerle ilgileri yoktu.
Bazı âlimler, Şîa Müslümanlar ve Kur'ancı (hadislerin dinî referans olmasını reddeden, yalnızca Kur'an'ı referans edinen) İslamcılar, günlük üç vakit namazı esas alırlar.

Geleneksel Ehl-i Sünnet fıkıhçılara göre Müslümanlara günlük olarak beş vakit namaz farzdır. Ancak bu namazların ikişer rekâtının farz, diğerlerinin sünnet veya farzla bitişik sünnet olduğu kabul edilir. Sünnî İslâm'da yolculuk, korku gibi durumlarda öğle ve ikindi, akşam ve yatsı birleştirilerek günlük üç vakit namaz kılınır. Ayrıca cuma ve cenaze namazlarının farz oluşundan bahsedilir. Cuma namazı, yetişkin ve hür erkekler için gerekli görülürken cenaze namazında birkaç kişinin bu görevi yapması diğer inananlardan yükümlülüğü kaldırır.

Ehl-i Sünnetin Eseriyye-Hanbelî itikadından olan ve temelleri Muhammed b. Abdülvehhâb ile onun yirminci yüzyıldaki en önemli takipçisi Muhammad Nâsır ud-Dîn el-Albanî tarafından atılan Vehhâbî-Selefilikte namazın sünnetlerinin bid'at sayılabileceği ihtimâli göz önünde bulundurulmak suretiyle bir günde sadece 17 rekât farz olan kısmı kılınır. Namaz vakitlerine karşı aşırı hassâsiyet gösteren Selefiler, namazlarını vaktin girmesiyle birlikte hiç zaman kaybetmeden icrâ ederler.

Şiilikte namaz üç vakitte toplanmış beş namaz olarak icra edilir. Sabah iki, öğle ve ikindi dörder, akşam üç, yatsı dört rekâtta

Mehmet Nâzım Âdil ya da halk arasında bilinen isimleriyle Nâzım Kıbrısî veya Şeyh Nâzım (21 Nisan 1922, Larnaka, Kıbrıs - 7 Mayıs 2014, Lefkoşa, KKTC), Kıbrıslı Türk mutasavvıftır. Nakşibendiliğin Hâkkânî kolunun kurucusudur.

1922 yılında Larnaka'da dünyaya geldi. 1940'larda İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi'nde öğrenim gördü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Nakşibendi şeyhi Süleyman Erzurûmî'ye intisab etti. Bir müddet sonra Süleyman Erzurûmî kendisini Şam'a, Abdullah Dağıstânî'nin yanına gönderdi.
1973'te Abdullah Dağıstânî'nin ölümünün ardından yerine geçti. Londra başta olmak üzere yurt dışı seyahatlerine başladı. Dünyanın birçok yerini gezip insanları Müslümanlığa davet ederek câmi, dergâh ve vakıf açtı. Londra'nın kuzeyindeki St. Ann Road'da bulunan tekkenin arsası, Brunei Sultanı Hasan Bolkiah tarafından hibe edildiği söylenmektedir.

Mehmet Nâzım Âdil, 7 Mayıs 2014'te akciğer ve böbrek yetmezliğine bağlı olarak Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi'nde 92 yaşında öldü. 2011 yılında oğlu Mehmet Âdil'in, halife olarak yerine geçip silsileyi devam ettireceğini ilan etmişti. 

Ezanın Arapça okunmasının yasak olduğu dönemde, Kıbrıs'a geri geldiği ilk gün şerefeye çıkıp Arapça ezan okumuş ve bunun üzerine bir hafta hapis yatmıştı. Serbest bırakılınca Lefkoşa'nın en büyük camisi Selimiye'nin şerefesine çıkıp tekrar Arapça ezan okumuş, bunun üzerine kendisine dava açılmıştı. Davayı beklerken Lefkoşa'nın köylerini gezip Arapça ezan okumaya devam etmişti. Hakkında 114 dava aynı zaman diliminde açılmış ve 100 yılı aşan bir süre mahkûmiyeti gündeme gelmişti. Davaların duruşma gününe yakın, Adnan Menderes döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ezanın Arapça okunmasını serbest bırakması üzerine hakkındaki davalar düştü.

Nazım Kıbrısî hakkında, Kıbrıs'ta 1960'lı yıllarda Türk-Rum çatışmaları baş gösterdiğinde Türklere "Malınızı mülkünüzü Rum'a satıp adayı terk edin!" şeklinde telkinlerde bulunduğu iddia edilmiştir.

1941'de Emine Hanım ile evliliğinden dört çocuğu vardır.

Nefis ya da nefs (Arapça: نفس), Arapça kökenlidir, sözlükte ruh, bir şeyin kendi, akıl, insan bedeni, ceset, kan, azamet, arzu ve kötü istekler gibi manalara gelmektedir.
Tasavvufî olarak da, "kendinde iradi hareket, his ve hayat kuvveti bulunan latif buharlı bir cevherdir." şeklinde tanımlanır. Kötülüğü emreden manasında anlaşıldığı gibi, Allah tarafından insana üflenen ve "ruh-ı Rahmani", "ilahi ben" manasında da kullanılmıştır.

Nefsî Tezkîye ya da Nefîs Terbiyesi/Temizliği İslam dini ve tasavvuf terimi. Nefsin temizlenip günâhlardan arındırılması, sâf, pâk ve olgun hale getirilmesi sürecine verilen isim. Nefsi teskiye etmek demek nefsi temizlemek demektir. Bu temizlik yedi kademede gerçekleşir. Bu kademeler tamamlandığında, tasavvufta nefs afetlerin çoğundan temizlenmiş demektir.
Bunlar kademeler aşağıdaki gibi sıralanırlar:

Nefs-i emmare kötülüğü emreden ve bundan zevk alan nefise verilen isim. Nefis tezkiyesi kademelerinden ilkidir. İlk kademede nefsin temizliğine henüz başlandığı için nefiste bütün 19 afet mevcuttur. Onun için bu kademede nefis henüz arınmadığı için kötülüğü emreder.
Genelin sahip olduğu nefis, "Nefsi natıka"dır. Nefsi emmare bir makamdır. Tahkiki iman noktasıdır. Bu makamda küfür afetinin olamayacağı bilinir; nefsin diğer afetleri mevcuttur.
Bu makamın zikri Kelime-i Tevhid'dir. LA İLAHE İLLALLAH Zikri çekilir.

Nefs-i Levvâme kötülük yaptığında bundan pişman olup af dileyen nefise verilen isimdir. Mürşidi önünde yapılan tövbeyle nefis bu mertebeye çıkar. İnanışa göre sadece ibadetle bu mertebeye çıkmak 100 yıl gerektirmektedir.
Bu makamın zikri Lafzı Celal'dir. ALLAH Zikri çekilir

Nefsi mülhime nefis teskiyesi kademelerinden üçüncüsüdür. Tasavvufa göre bu mertebede nefis Allah'tan ilham almaya başlar. Bu makamın zikri İsmi HU'dur. HU Zikri çekilir

Nefsi mutmainne nefis teskiyesi kademelerinden dördüncüsüdür. Tasavvufa göre bu mertebede nefis, tatmin olmuş, şüphelerden arınıp rahatlamıştır. Mesela bu kademede insan nefsin hırs adındaki afetine galip gelerek o afeti devre dışı bırakabildiği için, anlar ki Allah'ın onun için ihsan ettiği şeylerin o ana kadar farkına bile varamamış ve bu kademede farkına varıp doyuma ulaşır.
Bu makamımın zikri HAK Esmasıdır.

Nefs-i radiyye nefis teskiyesi kademelerinden beşincisidir. Tasavvufa göre bu mertebede nefis daha önceki kademede doyuma ulaştığı için Allah'ın yaptığı her şeyden razı olmuştur.
Bu makamımın zikri HAY Esmasıdır.

Nefsi marziyye nefis teskiyesi kademelerinden altıncısıdır.
Bu makamımın zikri KAYYUM Esmasıdır.

Nefs-i kâmile, nefis  tezkiyesinin yedinci mertebesidir. Seçkin, temiz halidir. Olgunluğa ermiş nefistir. Mürşitlerin nefsinin karşılığıdır.
Bu makamımın zikri KAHHAR Esmasıdır.

Nefse ve ona düzen verene (91:7) Ona kötü ve iyi olma yeteneklerini yerleştirene ki. (91:8) Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. (91:9) Onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir. (91:10)
Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir. (12:53)
Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. (4:79)
Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter! (17:14)
Rabbinin huzurunda korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da şüphe yok ki cennetin ta kendidir. (79:40-41)

Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır. (38:26)

Nimetallahîlik ya da Ni'metullahî Tarikâtı (Farsça: نعمت‌اللهی), Şah Nimetullah Veli tarafından 14. yüzyılda İran'da kurumsallaştırılan sufi tarikâtı.

Beşinci İmâm Muhammed el-Bakır ile oğlu Cafer-i Sadık soyundan gelen Kadiriye Tarikâtı Sufilerinden ʿAbd-Allah Yefâ’î'nin hem müridi hem de halifesi olan Sünnî Şah Ni'metullah-i Velî tarafından Sünnîlik mezhebi itikâtlarına uygun olarak temelleri atılan, daha sonra ise Ömer ibn Hattab'ın katledildiği Zilhicce ayının yirmialtıncı gününü karnavalımsı bir bayrama dönüştürerek kutlayan İran Şahı I. İsmail'in Safevîler dönemi İran'ında Şiîliği resmî devlet dini haline getirmesi neticesinde mecburen Şiîliği kabullendiğini ilân etmek zorunda kalan On İki İmamcı sufi/tasavvufî tarikât.
Şah Ni'metullah-i Velî adıyla da bilinen 14.yüzyılda yaşayan Emir Nûr'ed-Dîn Ni'metullah bin Mir Abdullah adlı mutasavvıf tarafından kuruldu. Şah Ni'metullah-i Velî'nin oğlu Burhan'ed-Dîn Hâlilullah tarafından 15. yüzyıldan itibaren Hindistan'a yayılmaya başlamıştır.
İmâmları olan Mûnis ʿAli Şad Zu al-Riyasetin'in 1953'te vefatı üzerine tarikâtın liderliğini Dr. Javad Nurbakhsh üzerine almıştır. İran İslam Devriminden sonra ise yurt dışına iltica eden İranlılar tarafından Avrupa ve Amerika'ya da yayılma olanağı buldu. 1980 yılında İran'da 50,000 ilâ 350,000 arasında bir taraftar kitlesine sahip olduğu tespit edildi.

Kadiriye
Abdülkâdir Geylânî

The Nimatullahi Sufi Order22 Şubat 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bonyad Erfan Gonabadi branch
Information about the Nimatullahi on the website of Dr Alan Godlas

Masters of the Path: A History of the Masters of the Nimatullahi Sufi Order by Javad Nurbakhsh, Khaniqahi Nimatullahi Publications, New York and London, 2nd Edition, 1993, ISBN 0-933546-03-3 and ISBN 978-0-933546-03-5
Kings of Love - The History and Poetry of the Ni'matullahi Sufi Order by Nasrollah Pourjavady and Peter Lamborn Wilson, Imperial Iranian Academy of Philosophy, Tehran, 1978, ISBN 0-87773-733-9 and ISBN 0-500-97351-2.

Nur Cemaati, Nurcular veya Risale-i Nur hareketi, Said Nursi tarafından telif edilen Risale-i Nur adlı eserlerin bilgileri istikametinde teşekkül eden, 20. yüzyıl başlarında doğan İslâmî harekettir. İtikadi ve fıkhi bakımdan Sünni İslam'a bağlıdırlar. Müslümanların birliği dedikleri ittihad-ı İslam'ı ve halifeliğin geri getirilmesini savunurlar. Cemaatin temel faaliyeti Risale-i Nurların okunması, yazılması, anlaşılmaya çalışılması ve insanlara ulaştırılmasıdır. Bu faaliyet Cemaat mensupları tarafından "Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye" veya kısaca ''Risale-i Nur Hizmeti'' diye tabir edilen kavramlarla ifade edilir.
Said Nursi'ye ait Kur'an tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı öğretileri ekseninde hareket eden bir yapıya sahiptir. Risale-i Nur grupları içindeki Okuyucular grubunun kararlarının genellikle "Meşveret" veya "İstişare" diye adlandırdıkları danışma sonunda çoğunluk tarafından alındığı iddia edilir.
Said Nursi'nin ölümünden sonra kendi yerine bıraktığı Ahmet Hüsrev Altınbaşak'a biat etmeyen talebelerinin çeşitli şehirlere dağılması ve Risale-i Nur okurlarının artmasıyla Cemaat farklılık gösterebilen tarzlarda faaliyet göstermiş; "Meşrep" olarak tabir edilen yeni gruplar meydana gelmiştir.

Said Nursî'nin 23 Mart 1960 tarihinde ölümünden sonra yönetim anlayışı, siyasi olaylara bakış, etnik köken ve hizmet metodu gibi konulardaki görüş farklılıkları sonucu birçok Nur Cemaati grubu ortaya çıktı. İlk dönemde, temel iki grup, Said Nursi'nin varisi Ahmet Hüsrev Altınbaşak önderliğindeki Arap harfleriyle Risale-i Nurları okuyup yazmayı savunan Yazıcılar grubu ile Zübeyir Gündüzalp önderliğindeki Risale-i Nurları Latin harfleriyle okunmasını savunan Okuyucular grubuydu. Altınbaşak ve grubu, Said Nursi'nin bir mektup ile belirttiği risalelerin sadece Osmanlıca olarak yazılması, basılması ve okunmasını savunurken, cemaatin okuyucu kolunu oluşturan Gündüzalp ve grubu, Latin harfleriyle yazılan Türkçe ile matbaada basılıp yayılmasını ve okunmasını savunuyordu. Cemaat içindeki bu kopukluk ve ayrılık sürecinde ajan olduğu iddia edilen Bekir Berk'in, Hüsrev Altınbaşak'a düdüklü tencere ile yaptığı suikast neticesinde kopukluk daha da kesin ve belirgin bir hal aldı. Gündüzalp liderliğindeki "ağabeyler konseyi", Yazıcılar grubu ve lideri Altınbaşak ile tekrar birleşmeye çalıştı, ancak bu girişimler sonuçsuz kaldı. Said Nursi tarafından "gizli düşmanlar olduğu iddia edilen kişilerin" Nurcuların birliğini bozduğu söylenmektedir.
Aynı dönemde, Okuyucular grubuna yakın olmakla birlikte kendi yaşadıkları bölgede bağımsız olarak hareket eden Mehmed Kayalar Diyarbakır'da; Said Özdemir, Ankara'da (bu gruba daha sonra "tenvir" denilmiştir) ve Mehmed Kırkıncı Erzurum'da cemaat oluşturmaya başladı.
Nur Cemaati arasındaki en derin bölünme 1980 Darbesi sürecinde yaşandı. 1982 Anayasası'nın cemaat içerisinde meydana getirdiği tartışma bölünmeyi perçinledi. 1982 Anayasa Referandumu'na Nur Cemaati'nin büyük kısmı evet oyu verirken Yeni Asya grubunun ise hayır oyu kullanması araya bazı mesafeler girmesine sebep oldu.

Said Nursi, Nur cemaati'nin sahip olması gereken vasıfları Risale-i Nur Külliyatı'nda açıklamıştır:

Siyaset ve idare ile fiilen iştigal etmemek.
Müspet hareket etmek ve menfi hareket etmemek.
Allah rızasını esas alarak yalnız iman hizmeti yapmak.
Tarikat değil cemaattir. Şeyhlik-müridlik gibi makamlar yoktur.

Özellikle 2014 yılından önce yayımlanmış birçok kaynakta Gülen Hareketi, Nur Cemaatinin önde gelen bir kolu olarak öne sürülmüştür. Cemaatin beş önde geleni, 31 Aralık 2013 tarihinde siyasi faaliyetlerin Nur Cemaati fikirleri ile uygun olmadığını belirtmişlerdir. Bu açıklamanın Gülen Hareketine yönelik olduğu düşünülmüştür. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasından sonra, Nur Cemaati ileri gelenleri, Gülen Hareketine karşı olan tutumunu belirginleştirmiştir. Nur Cemaati'nin Yeni Asya kolu ise  darbeye karşı olduğunu ifade etmekle beraber bu süreç içerisinde meydana gelen hukuki sorunları sıkça nazara vermiştir.

Rüfailik ya da Rifâiyye (Osmanlıca: رفاعية ‎), tasavvufi inanışa göre kurucusu ve piri Ahmed er Rüfâi olan İslamîyetin bir tarikatıdır.
İlk sufi tarikatlardan biri olan Rüfâiyye'nin kurucusu, asıl ismi Ahmed bin Ali el-Mekki bin Yahya olan, Ahmed er-Rüfâi'dir. Aktab-ı Erbaa'dan (Dört Kutup) biri sayılan Ahmed er-Rüfâi'nin tarikat silsilesi Ali’ye dayanır.

Muhammed Mustafa
Ali bin Ebu Talib
Hasan el-Basri
Habib-i Acemi
Davud et-Tai
Maruf el-Kerhi
Seriyü's Sekati
Cüneyd-i Bağdadi
Ebu Bekir Şibli
Ali el-Acemi
Ebu Aliyi Ruzbari
Ebu Ali Gulam bin Türkan
Aliyyü’l-Kari el-Vasiti
Tarikat sahibi, Seyyid "Ahmed er Rüfâi"

İstememek
Geri çevirmemek
Mal yığmamak
Seyyid Ahmed er-Rifâi, “Benim yolum, içinde bidat bulunmayan din, tembellik bulunmayan amel, fesat bulunmayan niyet, yalan bulunmayan doğruluk, riya bulunmayan hal, iddia ve makam isteği düşüncesi bulunmayan makam ve Allah’a tamamen tevekkül etmekten ibarettir.” demiştir. 

Mürşidin müride verdiği ilk zikir, “Lailahe illallah” zikridir. Sonraları Rahman, Rahim, Vehhab, Kuddüs, Hakk, Halim, Hannan, Hayy, Hafız, Hamid isimleri verilir. Ahlakı güzelleştirmek gayesiyle biri hilafet, diğeri de muharremiyye olmak üzere iki çeşit halvete girilir. Bu halvette mürit oruç tutar. Rüfâiler siyah sarık sararlar.

Allah'ın birliğine iman
Kur'an'ı sorumlulukların kaynağı bilmek
Muhammed'in sünnetine bağlılık
Sürekli zikir ve iç dünyayı dinlemek
Sevgi
İlk İslam alimlerinin çerçeveledikleri inanç sistemine bağlılık
Muhammed'in sahabilerine saygı
Kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna iman
Tefekkür
Dostlarla açık zikir
Muhammed'in  ahlakıyla ahlaklanmak
İlim tahsili peşinde olmak
Sürekli Kur'an okumak
Şöhretten kaçınmak
Lüzumsuz ve boş konuşmayı terk etmek
Bid'atlardan kaçınmak

Allah'ın emrini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak
Şeriat ve tarikata ters düşen şeylerden sakınmak
Dininde ve ahdinde sağlam durmak
İlim öğrenmek ve uygulamak
Kişilerin ayıp ve kusurlarını araştırmamak
Muhtaç olanlara insaf ve merhamet etmek
Yaramaz ve çirkin huyları terk etmek
Şeyhin öğütlerini kabul etmek

Rifâiyye tarikatında dervişliğe kabul usulünü, bu tarikatın Türkiye'deki çağdaş en büyük şeyhi olan Ken'an Rifâî söyle açıklamıştır: "Mürşit, istekliye; Allah'a dönüş ve tövbenin bir belirtisi olarak abdest alıp iki rekât namaz kılmasını söyler. Bunun ardından, mürşit kıbleye yönelerek iki dizi üstüne oturur. Mürit de, dizleri mürşidin dizlerine değecek biçimde aynı sekilde çökerek oturur. Mürşit, üç Fatiha ve Kur'an'ın bey'at ile ilgili ayetini (Feth, 10) okurken müridin elinden tutar ve Peygamberden bey'atleşme ile ilgili olarak nakledilen hadisi hatırlatır ve sonunda müride: "Siz de bu şartlar muvacehesinde bana bey'at ediyor musunuz?" diye sorar ve "evet" cevabını alınca Kur'an'ın, ahdi bozmamaya ilişkin ayetlerini okur. Bunlardan sonra mürşit, isteklinin elini tutmaya devam ederek üç kez "istiğfar" ederler. Bunun ardından İslam'daki iman ve ibadet esaslarına sadakat tekrarlanır. Düşkünlere, yoksullara, çaresizlere yardım edileceğine, Ahmed Rifâî'den gayrı mürşit tanınmayacağına söz verilir ve bütün bunlara Allah ve Peygamber şahit tutulur.

Seyyid Ahmed er Rüfâi, Muhammed peygamberin elini öpünce, müridleri de bu nimetten istifade etmek istemişler, ancak bu durum gerçekleşmeyince üzülmüşler ve ellerine geçirdikleri tahta parçası, bıçak ve demirle vücutlarına vurmaya başlamışlar. Bir kısmı da ateşle vücudunu dağlamaya çalışmış. Şeyh çadıra girince bu durumu görünce hayret etmiş. Bunun üzerine şöyle dua etmiş, “ Ya Rab, tarikatıma girenlere, bu sırrı bahşeyle!”.
Bu durum tarikat mensuplarında baki kalmıştır. Buna “Bürhan” denilir.

Nakşibendi
Mevlevi
Kadiri

www.rufai.com

Râbıta, bir tasavvuf terimi. Tasavvufta belirli tarikatlarda bulunan bir uygulamaya verilen isimdir. Etimolojik açıdan râbıta sözcüğü rabt kökünden türemiştir ve “birleştirmek” ve “bağlamak” anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise müridin, konsantre olup şeyhini aklında canlandırarak şeyhinden yardım istemesi, şeyhinin yardımı ile Allah'tan feyz alması anlamına gelir.

Özellikle Nakşibendi tarikatinde önemli bir yere sahip olan râbıtanın genelde benzer olmakla birlikte farklı tanımları vardır. Ünlü mutasavvıflardan Abdülhakîm Arvâsî’nin Râbıta-i Şerîfe isimli, râbıtayı anlatan risalesinin Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilmiş nüshasında râbıta şöyle tanımlanmaktadır: “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.”

Râbıtadan bir tasavvuf terimi olarak ilk kez bahseden eser Raşahât Ayn’ul-Hayât'tır. Ali bin Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaki tarafından Farsça kaleme alınan eserde çeşitli yerlerde râbıta sözcüğü geçmektedir. Râbıtanın tam bir tanımı veya uygulanışına dair herhangi detaylı bir bilgi içermez. Râbıtanın ilk detaylı açıklaması ve tanımı Nakşibendî Silsile-i Sadat'ında da yer alan ünlü mutasavvıf Hâlid-i Bağdâdî tarafından yapılmıştır. Halid Bağdâdî'nin ilgili eseri Muhammed Esad Efendi'ye yazdığı bir mektuptur ve Risaletün fi Tahkîki Rabıta olarak adlandırılmıştır. Bu eser salt râbıtaya ilişkin yazılmış ilk eserdir. Bu eserin ardından, büyük oranda bu esere dayanan ve sadece râbıtayı konu alan çeşitli eserler de kaleme alınmıştır, örneğin: er-Rahme’tül-Hâbita fi Tahkîki Râbıta, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, Râbıta-ı Şerîf

Râbıta dinî veya ruhanî bir uygulama olarak çeşitli kurallara sahiptir. Bu kurallardan belki de en önemlisi Allah'ta fânî olmuş (bakınız: Allah'ta fânî olmak) yani en üst seviyeye ulaşmış bir şeyhe râbıta yapılmasıdır. Ölü şeyhlere de râbıta yapılabilir.Genelde tasavvufî çevreler râbıtayı yararlı ve gerekli görmekle birlikte tam olarak bir ibadet veya farz olarak yorumlamazlar.

Rabıta müridin mürşidinin suretini hayalinde canlandırmasıdır. Şazelilik gibi bazı tarikatlarda rabıtanın bulunmayışı uygulamanın tüm tasavvuf yollarında olmadığının bir göstergesidir. Özellikle Nakşibendilikte rabıtanın önemi zikirden bile daha fazladır. Uygulamada bazı çeşitlilikler olsa da genel olarak gözler kapalı şekilde mürşitin göz önüne getirilir ve ondaki ilahi bir nurun müride aktığı hayal edilir. Diğer bazı tarikatlarda imajinasyon, mürşidin suretini canlandırmak şeklinde değil de Allah'ın isimlerinden birini veya zat ismini (Allah) zikrederken harflerinin zihinde canlandırılması şeklinde gerçekleştirilir.

Murakabe
Meditasyon

Prof.Dr. Faruk Beşer, Evliya ve Râbıta
Tasavvuf Hayattır 2 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Safevî Tarikatı (daha az yaygın olarak Erdebil Tarikatı, ender olarak Safevilik), Safiyüddin Erdebilî tarafından Erdebil kentinde kurulmuş bir tarikattır. Erdebil, Hazar Denizi'nin güney batı kıyısında, günümüzde İran'ın kuzey batı bölgesinde yer alan bir kenttir.
Döneminde Anadolu'nun Doğu Anadolu Bölgesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi İran Azerbaycanı ve Güney Kafkasya, doğu Akdeniz Bölgesi ve İran'da oldukça kalabalık mürit topluluğuna ve büyük bir siyasî öneme sahip olan bu İslâmî tarikatdır. 16. yüzyılın başında kurmuş olduğu ve tarihte ilk kez Şiî Onikiciliğini resmî mezhep olarak kabullenmiş olan Safevî Devleti ile tanınmıştır.
Safevîler adını dergahın ve tarikatın kurucusu Şeyh Safiyüddin İshak-ı Erdebili'den alır. Tarikat liderliği bir istisna dışında babadan oğula geçmiştir. Beşinci şeyh Cüneyd'e kadar Sünni bir tarikat olmasına karşın Şeyh Cüneyd keskin bir dönüşle net bir biçimde Şii itikadını savunmuş, dahası müritlerini silahlandırmıştır. Cüneyd'in amcasının ve dönemin Karakoyunlu sultanı Cihan Şah'ın müdahalesiyle tarikatın liderliğini amcası Cafer'e bırakarak Erdebil'den ayrılmak zorunda kalmış, bir kısım maiyetiyle birlikte Anadolu'ya gelmiştir. Anadolu'da değişik yerlerde geniş ve silahlı Türkmen zümrelerini etrafında toplamayı başarmış, ancak bir toprak parçası üzerinde hüküm sürmek şeklindeki esas amacına ulaşamamıştır. Sonunda Diyarbakır'da Akkoyunlu sultanı Uzun Hasan'la askeri bir ittifak kurmuş, Uzun Hasan'ın kız kardeşiyle evlenmiştir. Bir süre sonra döndüğü Erdebil'de yine tutunamayıp silahlı müritleriyle Kafkasya üzerine yağma – talan (gaza) seferlerine çıkmış, buradaki bir çatışmada öldürülmüştür. 
Uzun Hasan, sarayında yaşamakta olan Cüneyd'in oğlu ve kendi yeğeni olan Haydar'ı Erdebil Dergahı'nın başına geçirmiştir. Ne var ki bir sonraki Akkoyunlu sultanı Yakup, tarikatın çok geniş mürit topluluğuyla para-militer yapısından endişe duymuş ve giderek tarikatı ezmeyi amaç edinmiştir. Şeyh Haydar, babası gibi Kafkasya üzerine yaptığı bir gaza akını sırasında Şirvanşahlar ülkesine saldırmış, Şirvanşah ve Akkoyunlu ordusuyla giriştiği çatışmada ölmüştür. Üç oğlu Sultan Yakup tarafından hapsedilmiş, onun ölümünden sonra çıkan saltanat mücadelesinde şehzade Rüstem tarafından, tarikatın askerî gücünden yararlanmak için hapisten çıkarılmışlardır. 
Kardeşlerden Şeyh Ali, Rüstem'in tahta geçişinde önemli rol oynasa da Rüstem tarafından öldürtüldü. Türkmen boy şefleri çocuk yaştaki İsmail'i kaçırarak gizlediler ve delikanlılık çağında onun emrinde Şirvanşahlar'ı ve ardından Akkoyunlular'ı savaşarak tarih sahnesinden sildiler. Şeyh İsmail. Ordusuyla birlikte Tebriz'e gelerek adına hutbe okuttu ve Safevi Devleti'ni kurdu. Kısa süre içindeki istilalarla devleti bir imparatorluk haline getirdi.

Şeyh Safiyüddin İshak'ın etnik kökeni konusunda farklı görüşler hâlen gündemdedir. Kimi kaynaklarda Kürt olduğu, ama bir kısım kaynakta ise Türk asıllı olduğu belirtilmiştir. Çağdaş doğubilimcilerden ve Orta Asya, İran, İslam tarihi üzerine çalışmalarıyla iyi bilinen Vasil Bartold Türk asıllı olduğunu yazmaktadır. Diğer yandan Ahmed Kesrevi ve Zeki Velidi Togan Kürt olduğunu belirtmişlerdir. Günümüz tarihçisi Faruk Sümer de bu görüştedir. Şeyh Safiyüddin'nin biyografisini kaleme almış olan İbn Bezzaz, Şeyh Safiyüddin'nin Farslaşmış bir Kürt asıllı olan Firuz Şah'ın sekizinci kuşak torunu olduğunu yazmaktadır. Ona göre Şeyh'in babası Kürt, annesi Azeridir. Küçük yaşta babasını kaybettiği söylenir.
Genç yaşta Erdebil'den ayrılarak bir mürşit arayan Safiyüddin, Gilan'da, Halvetîliğe bağlı Şeyh Zahid Gilani dergahına 25 yaşındayken katılmış kısa sürede şeyhinin gözde öğrencisi olmuştur. Bir süre sonra Şeyh'in kızıyla evlenmiş, Gilani'nin ölümü üzerine, onun vasiyetiyle dergahın başına geçmiştir. Kısa süre sonra Erdebil'e dönmüş, kendi dergahını kurmuştur. Geniş mürit çevresinin onun kerametlerini ve rüyalarını abartarak anlatmasıyla geniş bir mürit topluluğu kazanmıştır. Bu tarihlerde geniş bir coğrafyada tanınmaktaydı ve iki bin kadar halifesi bulunmaktaydı. Geniş mürit topluluğu Moğol yöneticilerinin de dikkatini çekmiş, istila ettikleri halkların tepkilerini olabildiğince yumuşatmayı bir politika olarak, Cengiz Han Yasaları gereği izleyen Moğol yöneticileri nezdinde büyük itibar görmesini sağlamıştır. Özellikle Gazan Han'ın hükümranlık yıllarında (1295 – 1304) İlhanlı yüksek yönetiminden büyük himaye gördüğü, “ocağın vakıfları arasında” Azerbaycan'da kırk köy, Erdebil'de yaklaşık iki yüz ev, “yeteri kadar” hamam ve kervansarayın yer aldığı belirtilmektedir.

Şeyh Safîyüddin 85 yaşındayken hac yolculuğuna çıkmadan hemen önce oğlu Sadreddin Musa'yı halife tayin etmiş, hac dönüşü yolculuğunda ölmüştür. Sadreddin Musa 1334 ya da 1335 yılında tarikatın başına geçmiştir. Sadr ed-Dîn Mûsa zamanından itibaren Osmanlı padişahları her yıl, Erdebil'e çerağ akçesi adı altında kıymetli hediyeler göndermeye başlamışlardı. Şeyh Sadreddin, seyitlik iddiasını getirmiş ve ısrarla vurgulamıştır.
Şeyh Safiyüddin döneminde olduğu gibi Sadreddin Musa'nın tarikat liderliğinde çok uzak diyarlardan onu görmeye gelen binlerce kişi vardır. Çin, Hindistan ve Seylan'dan bile gelenler olduğu ileri sürülmektedir. Uzak diyarlarda Şeyh'in halifeleri tarafından kurulan zaviyeler Erdebil Dergahı'nı geniş bir çevrede tanıtmaktadır.

Safev'îlik'inin liderliğini 1429-1447 yılları arasında Hoca Alâ ad-Dîn Ali'nin oğlu Şeyh İbrahim üstlenmiştir. Zamanında tarikat çok güçlenmiş ve zenginleşmiştir. Onun da 1447 yılında vefatının ardından, Şeyh Cüneyd tarikatın başına geçmiştir.

Sadreddin Musa'nin oğlu İbrahim tarikat lideri olurken kardeşi Cafer tarikat içinde önemli bir yere sahiptir. İbrahim'in ölümü ardından onun oğlu Cüneyd 1447'de tarikat liderliğine geçince durumdan memnun olmayan Cafer, kendisini daha uygun bulduğu belirtilmektedir. Diğer taraftan Şeyh Cüneyd'in müritlerinin silahlandırmaya başlaması sonucu, tarikata bağlı silahlı ve kalabalık bir mürit topluluğunun ortaya çıkması, tarikat merkezinin adeta askeri bir ordugaha dönüşmesi, Azerbaycan'a hakim Karakoyunlu Devleti Sultanı Şah Cihan'ı da tedirgin etmiştir. Tüm bunlar Şeyh Cüneyd'in sultanlık arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Akkoyunlu tarihçisi İbn-i Ruzbihan bu durumu açık bir biçimde ifade eder, “... Hırsları iktidar isteğini doğurmuştu, tüm uğraşı bir yerleri feth etmekti.” Tarikat üzerine asker göndermemekle birlikte Şeyh Cüneyd'e art arda uyarı mektupları yazmış, daha sonra da Erdebil'i almak ve geniş bir katliam yapmakla tehdit etmiştir. Bu arada tarikat liderliğine Şeyh Cüneyd'in amcası Cafer'in geçmesi için onu teşvik etmiştir. Bu tutumda, mürit sayısı endişe verecek derecede artan ve bunları silahlandıran bir tarikat liderinden duyulan rahatsızlığın yanında Cafer'le aradaki akrabalık ilişkisi de etkili olmuştur. Cafer'in oğlu Şah Cihan'ın kızıyla evlidir. Şeyh Cüneyd'in tarikatı Şiileştirmesine tepki gösteren sadece Şah Cihan değildir, Cafer de tarikatın Sünni çizgide devam etmesinden yanaydı. Cafer'in, Şeyh Cüneyd'deki Şii yönelişe, tarikatı Şii bir tarikata dönüştürme kararlılığına şiddetle karşı çıktığı, bunun sonucunda tarikat şeyhliğinden alındığı da ileri sürülmektedir. Diğer yandan Şeyh Cüneyd'in Erdebil'deyken Şii olup olmadığının bilinmediği, Anadolu'daki Türkmen kitleleri içinde Şii inançlar çerçevesinde yapılacak bir propagandanın daha yüksek başarı sağlayacağını düşünerek Şiiliğe yöneldiğini ileri süren araştırmacılar da vardır.
Sonuçta Şeyh Cüneyd, babasını ölümüyle tarikat liderliğine geçmesinden bir yıl sonra 1448 yılında Erdebil'den ayrılmak zorunda bırakılmıştır.
Erdebil'den sürgün edilen Şeyh Cüneyd buradan önce Erbil'e gitmiş, bölgenin önemli şeyhlerinden sayılan Şeyh Erbili'nin kızıyla evlenmiştir. Ancak bir süre sonra davranışlarına gösterilen tepkiler nedeniyle Erbil'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Buradan ayrılarak geniş taraftar kitlesinin olduğu Anadolu'ya gitmiştir. Anadolu'ya gitmesi, tarikatın kurucusu Şeyh Safiyüddin döneminde bile Erdebil'e Anadolu'dan hatırı sayılır bir mürit topluluğunun gelmesiyle ilgili olmalıdır. Hatta Şeyh Safiyüddin'nin Anadolu'dan gelen Türkmenlere saygı gösterdiği, Anadolu'da müritleri bulunduğu, bunlar içinde en önemlisinin Şeyh Abdurrahman Erzicani olduğu kaydedilmiştir. Sonraki şeyhler zamanında bu durum daha da gelişme göstermiştir. Şeyh Cüneyd, bu duruma dayanarak Anadolu'da kendisine askeri bir maiyet oluşturmuştur. Bu askeri maiyeti, Ali'nin soyundan geldiğini söyleyerek buna hemen inanan geniş kitlelerden sağlamıştır.
Şeyh Cüneyd, Anadolu'ya gelince Osmanlı Padişahı II. Murat'tan dirlik ister. Padişah, elçi olarak gelen müritlere bin akçe yolluk, şeyhlerine verilmek üzere iki yüz florin ya da düka  göndermesine karşın Anadolu'da yerleşmesine izin vermemiştir. Bu olay muhtemelen 1449 -1450 civarında meydana gelmiştir. Siyasi hedefi muhtemelen sır değildi. Çağdaş Akkoyunlu yazarı Feyzullah, Şeyh Cüneyd ve oğlu Şeyh Haydar'ı “dervişlik külahını hükümdarlık tacı ile değiştirmek” istemekle suçlamaktadır. Zaten bir süre sonra, II. Mehmet döneminde (1451 – 1481) Erdebil Dergahı'na gönderilen çerağ akçesi gönderilmez olmuştur. Böylece Osmanlı topraklarından ayrılan Şeyh Cüneyd, Osmanlı'yla çok uzun zamandır çatışma halinde olan Karamanoğlu topraklarına, Konya'ya gitmiştir. Konya'da ikametine izin verildi. Birçok Karaman ili oymakları Babai geleneğine yakındır. Konya'da bir Sünni tekkede ağırlanır. Fakat tekkenin şeyhi, bölgede önemli bir din büyüğü olarak görülen Şeyh Abdullatif  “bu inançla sen kafir oldun” diyerek eleştirmiş, Karaman Beyi İbrahim Bey'e rapor eder, “Muradı sofuluk değildir, şeriat bozup kendi beylik ister” demektedir. Durumunun tehlikede olduğunu göre Şeyh Cüneyd, Toroslar'daki Varsak Türkmenleri'ne sığınmıştır. Ancak Konya'dan yakalanma emri gelince bir kısım Varsak Türkmeni ile birlikte yine kaçar. İskenderun Körfezi'ne bakan dağlarda Haçlılar'dan kalma bir yıkık bir kaleye yerleşip burayı karargâh edinir. Memluk hakimiyetindeki Suriye'de, Cebel-i Arus hakiminden kiralamışlardır. Şeyh Bedrettin

Salavat, İslam peygamberi Muhammed’e ve onun soyundan gelenlere (Ehl-i Beyt) saygı bildirmek için Müslümanlar tarafından okunan dualara denir. En yaygın biçimleri "Allahüme salli âla seyyidina Muhammedin ve âla ali seyyidina Muhammed" ile "Sallallâhu aleyhi ve sellem" şeklindedir. Kur'an’da Ahzab Suresi’nin 56. ayetinde Allah ve meleklerin Muhammed’e salâvat okuduğu belirtilerek, inanan kişilerin de ona salat ve selâm okumaları istenir. Müslümanlarda namaz içinde tahiyyata oturunca, namazdan sonraki dualarda, çeşitli dualarda (Mevlid) Muhammed’in adını söyleyince ya da yazınca ona salavat okurlar.
Genellikle Muhammed’in ismi söylendikten hemen sonra "sallallâhu aleyhi ve sellem" (Arapça: صلى الله عليه و سلم) şeklinde söylenen salâvat, yazıda ise "s.a.v.", "s.a.s." veya "s.a." olarak kısaltılır, "Allah'ın dua ve selamı onun üzerine olsun" anlamına gelir. "Sallallâhu aleyhi ve sellem" ifadesinin yaygın kullanımından dolayı, bir Unicode kodnoktası olarak " ﷺ " şeklinde ligature edilmiştir.

Salavât, Arapça salat kelimesinin çoğuludur. Türkçeye ilk anlam olarak namaz, dua şeklinde tercüme edilir. Ancak salavat kelimesinin tercümesinde, Allah'ın ve meleklerin Muhammed'e namaz veya dua etmesi inanç açısından uygun olmadığı için, ikincil anlamları olan selam, yüceltme (kutsama), rahmet, övgü, iltifat, ifadeleri tercih edilir.

Hilye
Delail Hayrat
Mevlid

Sema veya Sama, (Arapça : سماع), sufinin musiki nağmelerini dinlerken sesi ve anlamı işitmesi, vecde gelip hareket etmesi ve kendinden geçip dönmesi anlamında bir tasavvuf terimidir.
Arapçada "işitmek" anlamındaki semi kelimesinden gelir ve mecazi olarak "şarkı, nağme, musiki, raks" anlamlarındadır. Zamanla sufilerin cezbe halinde şiir ve ilahi dinlemeleri ve bu dinleme sırasında vecde gelip ayakta zikir yapmalarına isim olmuştur. Sema sırasında genellikle dervişler döne döne raks ettikleri için semaya "devir ve deveran" (dönmek) da denilmiştir. Tasavvuf anlayışına göre sema sırasında evrenin tüm gerçekleri işitilir ve sema edenler daha sonra bu gerçeklerin gerektirdiği şekilde davranıp yaşamaya çalışır.

13. yüzyıl mutasavvıflarından Mevlânâ tarafından da dinî ve tasavvufi bir coşkunlukla icra edilen sema, bilhassa Mevlânâ'dan sonra gittikçe gelişmiş ve başlı başına bir ayin halini almıştır. Günümüzde mevlevi ayini kısaca "sema" olarak adlandırılır.  Mevlevi sema törenleri Türkiye'nin UNESCO tarafından belirlenmiş İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesine kayıtlı miraslarından birisidir.

Sufiler, İslam'ın ilk devirlerinden itibaren semayı, vecdi, musiki ve şiir dinlerken kalkıp hareket etmeyi, dönmeyi kabul etmişlerdi. Ortaya çıkışından itibaren semanın İslam dini ile bağdaşıp-bağdaşmayacağı çok tartışılmış; sufilere göre helal; tarikatla ilgisi olmayan din bilginlerine göre ise haram kabul edilmiştir.
Mevlana çağından az önce yaşayan ve onunla çağdaş bulunan sufiler semayı ehline helal görmekte ve sema etmekteydiler. Sufiler sohbet ve zikir için bir araya geldiklerinde sohbet edilir, yapılan nasihatler dinlenir, bu arada konusu Allah sevgisi ve aşkı olan şiirler ve ilahiler okunurdu. Kavval ve goyende denilen güzel sesli kişiler tarafından söylenen şiirleri ve ilahileri dinleyen dervişler duygulanır, heyecanlanır, coşarak yerlerinden fırlar dönmeye başlarlardı. Dönme, derviş sakinleşinceye kadar sürerdi. Dervişlerin ferdî olarak da toplu olarak da döndükleri olurdu. Mevlâna'nın yaptığı sema, bu geleneğin devamı idi.
Daha önce sema ile ilgilenmeyen Mevlana, Şems-i Tebrîzî ile tanışıp onun etkisine girdikten sonra çeşitli vesilelerle coşmaya ve bazen vecde gelerek döne döne semaya başlamıştı. Mevlana'nın "doyumsuz bir aşk şarabına" benzettiği sema, zamanla Mevlevîliğin ayin yöntemlerinden biri olarak kabul edilmiş; asırlar geçtikçe büsbütün sanatsal bir hal almıştır.
Mevlânâ'nın düşüncelerinin bir tarikat kimliğine bürünmesi oğlu Sultan Veled'in zamanında başlamışsa da semanın belli usul ve kurallara göre yapılması 15. yüzyılda Sultan Veled'in torunu Emîr Âlim Çelebi'nin oğlu Pîr Âdil Çelebi dönemine rastlar. Bu konudaki son düzenlemeler ise Konya'daki âsitânenin şeyhlerinden Pîr Hüseyin Çelebi tarafından 17. yüzyılda gerçekleştirilmiştir. Günümüzde mevlevi ayini kısaca "sema" olarak adlandırılır. Mevlevîlikteki semanın benzerlerine Halvetilik, Kadirilik, Rufailik, Sühreverdilik, Celvetilik gibi tarikatlarda daha çok "devr" veya "deverân" denir.
Mevlevi tarikatı Türkiye'de Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kanunu'nun çıkması üzerine diğer tarikatlarla birlikte 1925 yılında sona ermiş; yirmi yıl kadar Mevlana'nın hatırasını ve manevî kişiliğini veya eserini yansıtacak önemli bir tören tertiplenmemiştir. Bu dönemde sema bir dinî ibadet olarak değil bir turistik gösteri olarak icra edilmeye devam etti. 1940'lı yıllarda Konya'da ölüm yıldönümü olan 17 Aralık günü Mevlana'yı anma toplantıları düzenlenmeye başladı. "Mevlânâ İhtifali" şeklinde adlandırılan bu toplantılara davet edilen müzisyenler çağlar içinde çeşitli Mevlevî bestekârları tarafından meydana getirilmiş âyinlerden parçalar çalıp söylemekteydi.
1950'lerde Konya'daki Şeb-i Arûs törenlerinde sema ayinleri tam teşekküllü olarak yapılmaya başladı. Zamanla sema törenleri bir kültürel miras olarak sahiplenildi. Sema ayinleri başlangıçta, henüz hayatta olan yaşlı Mevlevîler tarafından tertiplendi; 1963 yılından sonra ise Konya Turizm Derneği'nin açtığı kurslarda yetişen semazenler görev aldı.
Türkiye'nin başvurusu sonucu Mevlevi Sema Törenleri, 2005 yılında UNESCO tarafından başyapıt olarak ilan edildi; 2008 yılında İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesine kaydedildi. Mevlevilik ve sema törenlerinin "teknik ve içsel mükemmelliğini ve orijinalliğini bozmadan gelecek nesillere aktarılması ve tanıtılması" için 2009 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bir genelge yayımladı. 2010 yılında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti programları kapsamında Galata ve Yenikapı Mevlevîhaneleri restore edildi.

Semahane
Semahane, Mevlevihanelerin içinde sema ayinin yapıldığı yerin adıdır. Semahanenin içinde sadece semazenlerin girdikleri (döndükleri) alana "meydan" denir. Semahaneye "cümle kapısı" denilen bir kapıdan girilir. Cümle kapısının tam karşısında mihrap bulunur. Mihrap, kıble yönündedir. Meydana girildiğinde semazenler sağ tarafta, ayini yönetecek Mevlevi şeyhi ise mihrap tarafında durur.
Meydanın çevresine izleyicilerin oturabilmesi için sandalyeler yerleştirilmiştir. Meydan ile izleyiciler arasında alçak bir ahşap çit bulunur. Cümle kapısı yakında çitin giriş kapısı bulunur. Semazenler ve şeyhler "meydan kapısı" denen bu kapıdan meydana girerler.
Meydanda şeyhin oturduğu kırmızı post Mevlana'nın n makamı sayılır ve şeyh efendi vekaleten bu makama oturur. Şeyh postunun kırmızı rengi maddi dünyadan batışı, manevi dünyaya doğuşu temsil eder. Mevleviliğe yeni girenler siyah renkli  postta oturur. Derviş bilgilenip yol alınca beyaz renkli posta oturmaya hak kazanır.

Semazen kıyafetleri
Semazenin sikkesi insanın kötü huylarını, yani "nefsinin mezar taşı"nı temsil eder, tennuresi "nefsinin kefeni"ni, hırkası ise nefsini temsil eder. Semazenin semaya başlarken hırkasını çıkarması mânevi bir temizliğe başlamasını ifade eder. 

Mutrib heyeti
Sema ayini sırasında müzik yapan topluluk, mutrib heyetidir. Neyzenler, kudümzenler, halîezenler, rebabzenler, naathan ve ayin okuyanlardan oluşur. Keman ve kemençeler de bulunabilir. Mutribin şefi kuddümzenbaşıdır.

Semazenbaşı
Semazenlerin en kıdemlisi, semazenbaşıdır. Sema töreni sırasında semazenlerin arasında dolaşarak onların rahat sema yapmalarını sağlar. Yorulan veya rahatsızlanan semazeni meydandan çeker. Bütün bunları baş,göz, kaş ve ayak hareketleri ile yapar.

Törenin bölümleri
Tören, yedi bölümden oluşur:

Sırayla mutrip, semazenler ve şeyh posttaki yerlerini alır, naat Itri'nin bestesi Naat-ı şerif'i seslendirir.
"Kün" ("Ol") emrini  temsil eden kudüm sesi duyulur.
Ney taksimi yapılır. Ney, kainata ruh verilmesini temsil eder.
Şeyh ve semazenler semahanedeki halka içinde üç defa dolaşır. Buna "Devr-i Veled' denir. Birincisi güneş, ay, yıldızlar ve bütün cansız varlıkların yaratılışını, ikincisi bitkilerin; üçüncüsü ise hayvanların yaratılışını anlatır.
Devir tamamlanıp şeyh posttaki yerini alınca; kudümzenbaşının birkaç darbıyla peşrev kesilir. Neyzenbaşının kısa bir taksiminin ardından ayin başlar. Semazenler omuzlarındaki hırkalarını çıkarır. Semazenbaşının şeyhin elini, şeyhin de onun sikkesini öpmesi ile semaya izin verilmiş olur. Semazenbaşı iki adım geriye çekilip tekrar şeyhi selamlarken diğer semazenler aynı şekilde sırayla şeyhin elini, şeyh de onların sikkesini öper. Semazenbaşının işaretine göre semazen ortaya veya kenara doğru yürüyüp semaya başlar. Elleri omuzlarında çapraz olarak bağlı durumda meydana giren semazen, semaya başlayınca sağ el yukarı, sol el aşağı dönük olacak şekilde kollarını açar; hem kendi çevresinde hem semahanenin çevresinde döner. Tüm semazenler semaya girdikten sonra semazenbaşı aralarında dolaşarak düzeni sağlar. Usulün değişmesi ile birinci selam sona ermiş olur; semazenler yüzleri semahanenin merkezine dönük şekilde ikili üçlü gruplar halinde yaslanır. Şeyh selam duası yapar, başıyla izin verdiğinde birinci semaya girişteki hareketler tekrarlanır, el ve sikke öpülmez. Üçüncü ve dördüncü selam aynı şekilde tekrarlanır. Son semazenin dördüncü selama girmesinden sonra şeyh de semaya girer; şeyhin semaya girmesinden sonra artık  semazenbaşı meydanda dolaşmaz.
Yürük semai veya niyaz ilahinin ardından son taksim şeyh postun önüne geldiğinde sonlanır. Kur'anı-ı Kerim'den bölümler okunur, Bakara sûresinin 115. ayeti ile başlamak adettendir. Semazenler sırtlarına hırkalarını alıp yere oturur.
Son olarak Fatiha Suresi okunur. Şeyh ile birlikte yer öpülüp ayağa kalkılır; posttan ayrılan şeyhin yüksek sesle mutribe verdiği selam, neyzenbaşı tarafından alındıktan sonra semazenler ve mutriptekiler doğrulur; şeyhin semahaneden ayrılması üzerine herkes posta selâm vererek semahaneden ayrılır ve ayin sonlanır.

Semah, (Yöresel söylenişleri: samah, semağ, zamah, zemah) Alevi ve Bektaşi topluluklarında cem olunarak canların dayanışma ruhunu yükseltip, doğayla/evrenle bir olma halinin saz, deyiş ve hareketle temsil eden törendir. Aynı zamanda yeni nesillerin sözlü gelenekle bilgi edinmelerini sağlayan yöntemlerden biridir. Belli bir disiplin içinde törensel niteliği olan semah, eşitlik, sevgi ve birlik gözetilerek uygulanır.

Hareket, evrenin işleyişini, döngüselliğini yansıtmaktadır. "Bütün evren semah döner" anonim türkünün dizelerinde olduğu gibi semah ve evren ilişkisi birçok deyişte vurgulanır. Bu yüzden, renkli giysileriyle canlar hem kendi çevrelerinde hem de ardışık şekilde bir dairenin etrafında ağırdan başlayıp, giderek hızlanarak dönerler. Çoğunlukla semah; ağırlama, yürütme, yeldirme gibi bölümler içerse de yöresel farklılar da görülebilir ve kabul görür. Saz ve insan (can) sesinde semaha özgü ritimler kullanır. Deyişler eskilerden beri sürgelmiş, evrenin işleyişinin ilkelerini aktarabileceği gibi toplulukları derinden etkileyen olayları da anlatabilirler. Alevilik evren anlayışında, Semah'ın başlangıcının Kırklar Cemi'ne dayandığı ve Kırklar Cemi'nin evrenin doğuşunu anlattığı genel kabul görür.
Bu yöntem sözlü geleneklerin en güçlü yanı olagelmiştir. Halkı yansıtmayan yazılı gelenekler karşısında; söz ve ritim kullanarak yeni nesilleri eğitmek halkların en önemli geleneksel bilgi kaynağı olmuşlardır.
Çoğunlukla topluluğun yaşlı bireylerince uygulanır ama şart değildir. Alevi semahlarındaki en önemli çalgı bağlamadır. Bağlamayı çalan ve deyiş söyleyen kişilere Zakir denir. Alevilerce yaygın bilinen Turna Semahı'nda semaha katılan canlara Turna  denir. Turna kuşunun hareketleri taklit edilerek dönülür.
Alevi-Bektaşi Ritüeli Semah, 2010 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesine kaydedilmiştir.

Alevi toplulukların yaşadıkları bölgelere veya işlenen temaya göre birçok farklı semah türü vardır. Örnekler:
Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Kırat Semahı, Tahtacı Semahı (Toros Bölgesi), Bozok Semahı, Hacıbektaş Semahı, Trakya Semahı, Urfa Semahı, Afyon Semahı, Rodos Semahı, Ladik Semahı, Sivas Semahı, Erzincan Semahı, Tokat Semahı, K. Maraş Semahı, Dersim Semahı, Malatya Semahı, Bingöl Semahı, Elazığ Semahı, Adıyaman Semahı, vbg.

Semahlarda yaygın olarak aşık sazı veya cura kullanılır. Müziğin icra edilmesinde Zakirler önemli rol üstlenseler de bazen onların yerini Dedeler alır. Ancak, Zakirler dede olmak zorunda değillerdir. "Bir insanın sesi güzelse, insanları şevklendirebiliyorsa, nefes ezberciliği, melodiyi kavrama ve aktarma yönü de güçlüyse zâkirlik yapabilirdi. Zâkir olmak için dede olma şartı yoktu" (Akkol, 2010). Semahlarda ve deyişlerde esas olan sözdür. Tüm Sözlü Gelenekler'de görüldüğü üzere ezgi, sözün etkinliğini artırmak için kullanılır ve sözün ezberlenmesini kolaylaştırmalıdır. Semahlarda müziksel dil, ağız ve tavır yörelere göre değişiklik gösterebilir. Hatta yöresel tavırlar köyden köye bile farklılıklar gösterebilir. Semah sözlerindeki hece sayıları ezgiye göre farklı duraklara bölünerek de kullanılabilir. Ör.: Arguvan Yöresi'ndeki semah dizeleri sıkça 8 ve 11 heceden oluşur. Ezgiye göre  6+5 veya 4+4+3 duraklı bölümlerden oluşabilir.

Süluk, bir yola, bir mesleğe girmek demektir. Meslek aynı kökten gelir ve gidilen yol anlamına gelir. Yola girene salik denir. Özel manada seyri süluk, tasavvuf yolculuğu veya manevi yolculuk anlamına gelir.
Batıni-tasavvuf anlayışında hakikat yolculuğu değişik basamaklardan geçilerek gerçekleştirilir. Şeriatte helâl olan tarikatte haram, tarikatte helâl olan hakikatte haramdır. Meselâ kısas şeriatte helâldir, tarikatte haramdır. Tasavvufçulara göre tasavvuf dinin içyüzü ve ruhudur.

Şeriat kapısı
Şeriat kapısı hakikat yolculuğunun ilk ve en düşük basamağıdır. Dinin şekil ve uygulama ile ilgili kurallarını belirler. Bu mertebe seyr-ilallah, (Allah'a yolculuk) olarak isimlendirilir.
Şeriat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki benim" dir.

Tarikat kapısı
Tarikatlar Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Tasaavuf (saf ve kamil insan olma) düşüncesi alıştırma ve tekrarlamalar (tarikat terbiyesi ve zikirler) ile olgunlaştırılır. Sufiye göre şeriat kabuktur. Amaç öz kabul edilen tasavvuf yoluna (tarikat) ulaşmaktır. Buradaki seviye seyr billahtır (Allah ile birlikte yürümek).
Tarikat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki de senin"dir.

Marifet kapısı
Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ve fakr (her şeyden vazgeçme) ile ele geçer. Bu mertebe seyr fillah, fena fillah (Allah'ta yolculuk, Allah'ta kaybolma, En-el hak ve Hulul seviyesine ulaşma olarak kabul edilir.
Marifet seviyesindeki ana fikir "Ne benimki var ne seninki" dir.

Hakikat kapısı
Salik'in geri dönüş yolculuğudur. Kişinin hakikatlere vasıtasız ulaştığı, kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Bu makam mürşitlik makamıdır ve salik'in ulaştığı hakikat bilgisini geri dönüp isteyen (mürid)lerine aktardığı makamdır. Bu seviye seyr anillah (Allah'tan yolculuk), fark badel cem" (birleştikten sonra ayrılma) gibi ifadelerle anlatılır.
Hakikat seviyesindeki ana fikir "Ne sen varsın, ne ben", "her şey O'dur" anlayışı, yani Vahdet-i vücud'tur.

Silsile (Arapça : سلسلة), (Farsça : زنجیر), (Urduca : چین) bir İslam dinî kavramıdır. Ayrıca tasavvufta da farklı bir manada terim olarak kullanılır. Hadis ilminde sened denilen kavram, ravilerin silsilesini araştırır.

Tasavvufi yolların günümüzdeki mürşidinden Muhammed peygamber'e kadar ulaşmasını gösteren manevi zincir. Bu zincirin tarihen tutarlı ve sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir. Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur. Tasavvufta "Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama olamaz. Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak tarikatlar kendi yollarındaki ruhani akışı mürşit isimlerini tarihi gerçeklere uygun şekilde sıralayarak titizlikle zapta bağlamışlar ve icazetname adı verilen yetkilendirme belgelerinde bu silsileler kayıt altına alınmıştır.
Silsilede tarihsel kesinti olursa buna üveysilik denir. Bu anlayış Veysel Karani'nin Peygamber ile yüz yüze görüşememesi, ancak mübarek hırkayı emanetine almasından dolayıdır.
Silsile zincirini gösteren kitaplara Silsilename veya Menakıbname denir. Silsilei Tarikatı Sünbüliye gibi. Bazı kitaplar şeyhler silsilesini gösterir ve Silsilei Meşayih adını alır. Ağaç çizimleriyle süslü silsilenameler şecere, zübdetültevarih adıyla meşhurdur.

Tasavvuf Silsilelri 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sufi metafiziği başlıca vahdet (birlik) düşüncesi etrafında gelişmiştir. Öyle ki varlık bir "Mutlak Varlık" ve O'nun aynada yansımalarından oluşan görüntülerden ibarettir. Bu anlayışı açıklayan iki farklı ifade biçimi kullanılır; Vahdet-i vücud (varlık birliği) ve vahdet-i şuhut (görünenlerin birliği). Bazı İslami reformcular bu iki deyim arasındaki farklılığın sadece semantik ve deyimle ilgili olduğunu, özünde bir farklılık içermediğini söylerler. Sufi metafiziğinde diğer dikkat çeken konular hulul, teşkik ve maksut birliği  gibi konulardır. Allah ile evren arasındaki ilişkinin tarzı sufiler arasında olduğu gibi, sufi olmayan müslümanlar arasında da tartışılagelmekte olan bir konudur.

Tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek ve "bir" olduğunu savunan görüştür.
Sûfilere göre kendiliğinden var olan (kaimun bizatihi) varlık (vücûd) birdir; o da Hakk Teâlâ'nın varlığıdır. Bu varlık ezelidir; çoğalma, bölünme, değişme, yenilenme kabul etmez. Ancak Hak, zatı itibarıyla değil; sıfat ve fiilleri itibarıyla bütün suret ve şahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın ve asla değişikliğe uğramaksızın tezâhür ve tecellî etmektedir. İçinde farklılıklar ve değişme barındıran tüm evren ve içindeki canlı ve cansız her unsur, ancak O'nun varlığı ile ayakta durmaktadır.
Yaratılışın amacı; Künt'ü, Kenz yani Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim ifadesi bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır.
Nefsini terbiye eden insan oğlu Şeriat, Tarikât, Marifet ve Hakikât kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur (birleşir). (Hulul) Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi'nin kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır.
"Vahdet-i vücud" tabiri bu öğretinin en büyük sözcüsü olan Muhyiddin İbn Arabi'nin eserlerinde bu kelimeler ile ifade edilmez. İfadeyi ilk kullanan, İbn Arabi'nin öğrencisi Sadreddin Konevi'dir.
Bu şahsiyetler, dönemlerinde dinden çıkmakla sapkınlıkla ve şirkle suçlanmıştır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve Allah'tan katillerini bağışlamasını dilemiştir: Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler bilemezler.
Bu inancın en büyük temsilcileri Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî gibi düşünürlerdir.
Panteizm veya monizmden farkı; Vahdet-i vücut düşüncesinin tek gerçek olan yaratıcı öz'ün parçalanıp çoğalma ve değişim geçirme gibi arıza ve yaratıklara ait özelliklerden kabul edilen sıfatlardan uzak tasavvur edilmesi ve yaratıcı ile evren arasında maddî bir bütünlüğü tasavvur etmemesidir.

Felsefi anlamda "varlık" üzerine yapılan tartışmalar, İslamiyet'in doğuşundan çok sonra, özellikle Yunan felsefesiyle gerçekleşen temaslar sonucunda ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasında özgün bir epistemoloji ve terminoloji geliştiren kelamcılar, filozoflar ve sufiler, varlık konusunda kimi zaman birbirine yaklaşan, kimi zaman da sert tartışmalara varacak kadar ayrımlaşan görüşler öne sürmüşlerdir. Tanrı'nın varlığı "varlık" yönünden bakıldığında "tek" ise bu durumda onun varlığı dışındaki diğer tüm varlıkların varlığı hangi anlamda bir "varlık"tır sorusu kafaları meşgul etmiş, bazı filozoflar Tanrı'nın varlığını "Mutlak varlık", diğer tüm yaratılmışları ise var olup olmama açısından mutlaklık taşımadığı için "Mümkün varlık" şeklinde tanımlayan bir ayrım yapmışlar ve aralarında bazı farklılıklar olsa da kelamcılar ve filozoflar bu ayrımı zihin dışında, ontolojik bir ayrım olarak algılamışlardır.
Vahdet-i vücud taraftarı sufiler ise bu ayrımın zihni bir ayrım olduğu, esasında varlığa bu şekilde bir ayrım getirilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar varlık birliği düşüncesinde Tanrı ve kullar arasında Tanrı'nın "Tanrılığı" kulun "yaratılmışlığı" korunuyor olsa da bir kısım istisnaları bir kenara bırakacak olursak özellikle fıkıh, hadis, tefsir gibi dinî ilimler alanındaki bilginler bu anlayışın yaratıcı ile kul arasındaki farkı ortadan kaldıracak ve tüm dinî emir ve yasaklara kayıtsızlığa sevk edecek bir sapkınlığa yol açacağı endişesine kapılmışlardır.
Varlık tek ve mutlağın varlığından ibarettir ancak tıpkı güneşin çeşitli aynalardaki yansıması gibi çokluk olarak görülür. Varlığın tezahürü de bir gerçekliğe sahiptir dolayısıyla evrenin de bir gerçekliği vardır. Çokluk ile birlik arasında mahiyet farkı vardır. Işığın tekliği renklerin çokluğu benzetmesinde olduğu gibi her ikisi de gerçektir ancak gerçekten bilenler çeşitli renklerin varlığını ışıktan aldığını da bilmekle birlikte renklerin varlığını da onaylarlar. Her şey varlığın içinde yer aldığından evreni inkâr varlığı da inkâr anlamına geleceğinden evreni inkâr etmek mümkün değildir.

İbn Arabi'den önce bazı mutasavvıfların varlıkta Allah'tan başka bir şey olmadığına ilişkin ifadeleri  vardır. Maruf el-Kerhi'nin (ö.815-816) kelime-i şehadeti "Vücûdda Allah'tan başka hiçbir şey yok" tarzında ifade eden ilk kişi olduğu söylenir. Hâce Abdullah el-Ensâri (ö.1089) ise kendisine tevhidin ne olduğu sorulduğunda "Yalnızca Allah! Başka bir şey yok!" (Allah bes! Bâkî heves!) diye yanıt vermiştir. Gazali'nin de benzeri deyişleri vardır. Mişkâtu'l-Envar adlı eserinde "Arifler, mecazın en aşağı noktasından hakikatın zirvesine yükseldikleri ve miraclarını tamamladıkları zaman vücutta Allah'tan başka bir şey olmadığını aynî müşâhede ile gördüler" demekte, ünlü eseri İhyâ-u Ulumiddin Din'de de "Vücûd'da Allah'tan başka bir şey yoktur...Vücûd yalnızca Gerçek Bir'e aittir" demektedir. Buradaki "Vücûd" terimiyle kastedilen herhangi bir sıfatla nitelendirilmeyen felsefenin de üzerinde durduğu mutlak Varlıktır.
Muhyiddin İbn Arabi ekolünün tarihteki tesirlerinin en çok görüldüğü coğrafya, Anadolu olmuştur. Endülüs'te doğup büyüyen İbni Arabi, Anadolu'da yaptığı seyahatler esnasında; Konya, Kayseri, Malatya, Sivas ve Aksaray gibi şehirlerde bulunmuş, oranın bilginleriyle görüşmüş, öğrenciler yetiştirmiştir. Bunların arasında en ünlüsü ve hocasının görüşlerini yaptığı şerhler ve izahlarla, gelecekteki nesillere taşıyan kişi Sadreddin Konevî'dir. Annesiyle yaptığı evlilik sebebiyle aynı zamanda Muhyiddin Arabi'nin üvey evladı da olan Konevî, yazdığı çok sayıda eserle, vahdet-i vücut düşüncesinin de ilk sistematik izahını yapan kişidir.
Osmanlılarda, İznik'te ilk medreseyi kuran ve ilk Şeyhülislam olan Molla Fenarî'nin, İbni Arabi'nin "Fusûs" adlı eserinin de şarihi bir Ekberi olması sebebiyle, vahdet-i vücuda karşı, Osmanlı topraklarında uzun süre doğrudan eleştiri yapılamamış; hatta İbn-i Arabi'ye karşıtlığıyla bilinen Şeyhülislam Çivizâde Mehmed Efendi görevinden azledilmiştir. Bu dönemde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in emriyle İbn Arabi'ye yöneltilen itirazların cevaplandırıldığı Farsça bir kitap dahi kaleme alınmıştır. Ancak 17. yüzyıldan sonra bu durum değişmeye ve Vahdet-i vücud'a yönelik eleştiriler artmaya başlamıştır.

Vahdet-i vücut konusu, İslam topraklarında asırlardır tartışılan ve tarafların kimi zaman birbirlerini cahillik, sapkınlık, zındıklık, mülhidlik ve dinden çıkmakla suçladıkları çok tartışmalı konulardan biri olmuştur. İbn Teymiye, Saadettin Taftazani, Mustafa Sabri Efendi gibi fakih, kelamcı ve şeyhülislamların da aralarında bulunduğu bir grup vahdet-i vücudu kıyasıya eleştirmişlerdir. Öğretinin kaynağı veya sözcüleri sufiler olmakla birlikte 14. yüzyıl sufilerinden Alâuddevle Simnânî ve 17. yüzyıl sufilerinden İmam-ı Rabbani gibi sufiler de vahdet-i vücudu eleştirmişlerdir.
Aralarında sufi ve selefilerin de bulunduğu bazı müslümanlar vahdet-i vücut ile panteizm arasında karşılaştırmalar yaparak ikisi arasındaki benzerliklere dikkat çekmişlerdir. Bazı selefi yazarlar vahdet-i vücut anlayışını, onun Hindu felsefesiyle etkileşime giren Arapların üretimi olduğunu ileri sürerek eleştirmektedirler. Bazı selefiler, Kabala ile benzerlikler üzerinde de durmaktadırlar.

Vahdet-i şuhut
İmam-ı Rabbani (Ahmed Sirhindi/Müceddid-i Elf-i Sani) gibi önde gelen bazı sufi büyükleri de vahdet-i vücudun, sufinin Seyru Sülukta karşılaştığı ve Hak'kın varlığında kendi varlığını yok olmuş görerek sadece tek bir varlık olduğunu müşahede ettiği bir hal olduğunu, ancak bu halin daha üstün makamlarda aşıldığını, dolayısıyla da sufinin yaşadığı en üstün makam olarak görülmemesi gerektiğini söylemişlerdir. İmam-ı Rabbani, Vahdet-i vücut kavramına karşı vahdet-i şuhut (görünenlerin birliği) kavramını geliştirmiştir. Rabbani, evrenin varlığı ile mutlak varlık (Vücud-u Mutlak) olarak nitelediği Allah arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiğini belirtir.
Sufiler bu eleştirileri hem bazı ayet ve hadisleri kullanarak hem de vahdet-i vücudun Panteizm gibi bazı felsefi ekollerden farklarını ortaya koyarak yanıtlamaya çalışmışlardır. Bazıları da vahdet-i vücut için sadece içkinliği vurgulayan Panteizm değil, hem içkin hem aşkınlığı içeren Panenteizm tabirinin kullanımının daha doğru olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Vahdet-i vücut ile ilgili müstakil bir eser sahibi olan İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946) eserinde, vahdet-i vücutta, panteizmin aksine, Tanrı'nın evrenin bütünü, toplamı olmadığı, sadece evrenin ayrı bir varlığa sahip olmayıp Hakkın vücuduyla ayakta durduğu (kaimliği), evrenin varlık (vücud) itibarıyla Hak'kın aynı ise de eşyanın zat, hususiyet ve belirtileri (taayyünleri) itibarıyla Hakkın eşyadan ayrı olduğunu söyler. Tanrı'nın dışındaki her şey yani eşya, varlığını Hakkın varlığına borçludur ve bir an bile ona muhtaç olmaktan azade değildir. Yani evren panteizmde olduğu gibi bizatihi mutlaklık taşımamakta ve Hak'kın varlığı aleme ihtiyaç duymamaktadır. Ertuğrul bununla ilgili olarak Muhyiddin Arabi'nin şu ifadesini de aktarmaktadır: "Allah, Allahtır, alemin mevcut olması veya olmaması eşittir"
Vahdet-i vücut ile ilgili Panteizmle de ilişkili olan itirazlar arasında evrenin (alemin) ezeliliği (kadimliği) bahsi geçmektedir. Vahdet-i vücudu savunanlar, alemin Allah'ın ezeli ilminde bulunması sebebiyle ezeli olduğu ancak harici varlığı itibarıyla ezeli olmadığı (hadis) yönünde savunma getirmişlerdir. F

Sühreverdilik (Arapça: سهرورديّة Sühreverdiyye) bir Sûfî tarikatıdır. Gazzâlî'nin bir müridi olan Ebu'n-Necib Sühreverdî tarafından kurulmuştur. Erkek kardeşi olan Gazzâlî. (ö. Hicri 545.) El-Nizamiyye Bağdat İslam Üniversitesinde Şâfiî fıkıh öğretmenliği yapmıştır. Kitab Adab El-Muridin ismindeki kitabı yazmıştır.Ebu'n-Necib Sühreverdi'nin amcasının oğlu Şehâbeddin Sühreverdî Sühreverdilik tarikatını genişletmiştir. Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî (1144 - 1234) ve onun bilgin Sûfî tezi 'Avarif el-Ma'ârif'dir.

Muhammed
Ali
Veysel Karanî
Musa bin Yezid Raî
İbrâhim b. Edhem
Şakîk Belhî
Ebû Amr el-İstahurî
Ebu Cafer el-Haddad
Cüneyd-i Bağdâdî
Mimşâd Dîneverî
Ahmed Dîneverî
Muhammed el- Bekrî
Kadı Vecihüddîn
Gazzâli
Ebu'n-Necib Sühreverdî
Şehâbeddin Ömer Sühreverdî

Things You Did not Know About the Quran 14 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Süleymancılar ya da kendi söylemleriyle Süleymanlılar, Türkiye merkezli Nakşi eğilimli bir cemaattir. Cemaat; ismini "üstad" olarak tanımladıkları Süleyman Hilmi Tunahan'dan alır. 1990'ların başında Türkiye'de tahminî iki milyon civarı üyesi vardı. Cemaat dünyada her kıtada birçok ülkede Kur'an kursları, yurtlar, vakıflar ve şirketler açmıştır. Cemaat Türkiye siyasetinde ve bürokrasisinde etkili olmuştur. Kemal Kacar, Arif Ahmet Denizolgun, Mehmet Beyazıt Denizolgun, Fatih Süleyman Denizolgun cemaatle ilişkili Türk siyasetçilerdir.

Cemaatin temelleri Süleyman Hilmi Tunahan'ın, 1920 yılında Daru'l-Hilafeti'l-Aliyye medresesinde Kur'an öğretmenliğiyle başlar. 1924 yılında Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu'nun çıkmasıyla medrese usulü eğitim yasaklanır. Tunahan, Müderrisler Cemiyeti'nin kaldırılması üzerine bir araya gelen 520 müderrisle toplanarak, orada hazır olan herkesin, memleketin her tarafında bir-iki öğrenci okutmak suretiyle İslam'ı öğretmelerini öğütlemiştir. Öğretmenliği bırakıp İstanbul vaizliğine atanan Tunahan bu sırada Gedikpaşa ve Lüleburgaz gibi yerlerde topladığı öğrencileri işçi olarak göstererek onlara ders verdi. Bu faaliyeti nedeniyle 1939 yılında üç, 1944 yılında ise sekiz gün gözaltında tutuldu. 1943 yılında vaizlik yetkisi elinden alındı. 1949'da Kur'an kurslarının açılmasına yasal olarak izin verildi. Tunahan 1951 yılında Çamlıca'da cemaatin ilk Kur'an kursunu açtı. 1950'lerde değişen siyasi koşullar sayesinde cemaat hızla diğer şehirlere yayıldı. Tunahan'ın öncelikli hedefi, Türkiye'deki eğitim sisteminin sekülerleşmesine karşı öğrencilerine dinî eğitim vermekti. Tunahan'ın başlangıçta karşı çıktığı İmam Hatip okullarından İmam-Hatip Okulu mezunlarıyla gerginlikler yaşanmasına yol açmıştır. "Süleymancı" ismi de bu dönemden kalmadır. Tunahan'ın ölümünden sonra cemaatin liderliğine damadı Kemal Kacar geçmiştir. 1966 yılının Ocak ayında Cemaat Kur'an Kursları Kurma, Koruma ve İdame Ettirme Dernekleri Federasyonu'nu kurmuştur. 17 Ekim 1971 tarihinde yayımlanan Kur'an Kursu Yönetmeliği gereğince, Kur'an Kursu derneklerinin inşa ettirdiği Kur'an kursu binalarıyla yeni yapılacak binaların Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredilmek istenmesi cemaat arasında huzursuzluk yaratmıştır. Bunun üzerine dernekler Kur'an kursuyla birlikte orta, lise ve yüksek öğretim kurumlarında öğrenim gören öğrencilere yardım etmeyi amaç edinip adını Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri şeklinde değiştirir. Cemaat Federasyonun adını 26 Nisan 1980 tarihinde Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri Federasyonu şeklinde değiştirmiştir. Cemaat 1971 yılından sonra ilk öğrenci yurtlarını inşa ederek Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki öğrencilere hizmet eden bir konuma gelmiştir. Cemaat, aynı zamanda Almanya'daki Türk işçilere din eğitimi verilmesi konusunda Türk Diyaneti'nin alamadığı izni Alman hükûmetinden 1974 yılında almıştır.
12 Eylül Darbesi sonrası cemaatin önde gelen isimleri yargılandı. 1983 yılında Antalya Cumhuriyet Savcılığı, bu kişileri halifelik ve şeriat kanunlarına uygun bir hükûmet kurmak istemek ve yasadışı Kur'an kursları açmakla suçladı. Kemal Kacar ve Ali Ak ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dernekler yasaklandı ve mal varlıklarına el konuldu. Ancak bir yıl sonra karar bozuldu. 1986 yılında cemaatin Türkiye'de Kur'an kursları için 1.000'den fazla binası ve yurtdışında 215 İslami kültür merkezi vardı. Kemal Kacar'ın 2000 yılında ölümü üzerine cemaatin başına Tunahan'ın torunu Arif Ahmet Denizolgun geçmiştir. Denizolgun'un 2016 yılındaki ölümünün ardından cemaatin lideri, Tunahan'ın bir başka torunu 34 yaşındaki Alihan Kuriş olmuştur. 2017 yılı itibarıyla Türkiye genelinde yaklaşık 900 civarında dernek ve bu derneklerce işletilen 1300 civarında yurt ve pansiyon 20 civarında vakıf ve 30'un üzerinde şirketle yurt içinde ve yurt dışında organize olmuşlardır yıl içinde tahmini ortalama 100.000 öğrenciye eğitim vermektedir.

Süleymancıların Türkiye dışında birçok ülkede faaliyetleri vardır. Yayın organları İnsan ve Hayat, Çamlıca Çocuk, Yedikıta dergileri Fazilet ve Çamlıca Yayınları'dır.

Basım/Yayın
Yayın kuruluşları: Fazilet Neşriyat, Çamlıca Yayınları
Dergiler: İnsan ve Hayat, Çamlıca Çocuk, Yedikıta
Hastaneler: Hisar Intercontinental Hospital
Okullar: İsabet Okulları
Gıda:Akdeniz Toros

İddiaya göre 2019 yılında Denizli'de Süleymancılara ait Kervansaray Erkek Öğrenci Yurdu'nda kalan 12 yaşındaki erkek öğrenci, bir belletmenin defalarca tecavüzüne uğradı. Olayın etkisinden kurtulamayan öğrenci okulda durumu bir arkadaşına anlatarak yaşamına son vermek istediğini söyledi. Ertesi gün sınıfta yalnız kaldığı sırada bir not yazan ve başından geçenleri anlatan öğrenci notu sınıfın penceresinden attı. Notu bulan arkadaşları durumu hemen okul idaresine bildirdi. Başlatılan soruşturma kapsamında, yurdun kapatılmasına karar verildi."

2022 yılında, 2.5 yıl boyunca Süleymancılara ait bir yurtta kalmış öğrenci, başka bir öğrencinin din dersine geç kaldığı için ağır bir şekilde dövüldüğünü iddia etti. Yine aynı öğrenci, yurttaki bir hocanın 12 yaşındaki çocuğu darbettiğini de iddia etti.

Süleymancılar tarihi ve siyaset üzerindeki etkisi 14 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tarîkat Kapısı, Bektaşîliğin yol kuralları, ilkeleri, töreleri bu aşamada öğrenilir. Kısaca yola girilir. “Zâhîdlik”le özdeşleşilir. Hakk yolu bulunmaya çalışılır. Bu evre, kamil insan olma sürecinde ikinci aşamadır. Eğitim ve aydınlanma olayı gerçekleşir.

Bir mürşide bağlanmak, “ham ervahlık”tan ayrılıp olgun/ yetkin duruma gelmek, kötü ve günah işlerden uzak durmak, Hakk’tan halka inen bir toplum hizmetlisi durumuna gelmektir.

Mürşidin isteğine uymak, eğitim alma isteğinden olmak, düşünce ve davranış düzeyinde verilen eğitimi özümseyebilmek için içtenlikle çalışmaktır.

Bektaşilik’te cinsiyet farkı gözetilmez. “Saçını giderme”, “kadının dişiliği”nin “erkeğin kişiliği”nin ortadan kaldırılması olarak algılanan simgesel olarak “çar-darb” erkanından geçmektir. “Libas giymek”le de, Bektaşilik’te kutsal görülen “taç”, “tennure”, “haydariye”, “kamberiye”, “kemer kuşanmak”, “teslim taşı” takmak gibi yola özgü giysi ve takıları takınmak, bu yolla ayıpları örtücü olmaktır.

En büyük düşman olarak görülen nefisle savaşıma girmek, “benlik”in geçici ve dünyasal isteklerine karşı koymaktır. Kişinin kendisiyle savaşını, kendi benliğini eğitmesini amaçlar.

Kendini insanların mutluluğuna adamak, bunun için her türlü özveriye katlanmaya hazır olmaktır.

Tanrı yolunda yürürken, gerçeğe kavuşurken yanlış bir adım atmaktan kaçınmak ve Tanrı’nın bir yansıması olarak algılanan doğaya, insana kötülük getirecek eylem ve davranışlardan sakınmaktır.

Kutsal gerçeğe bir gün kavuşulacağı umudunu taşımak, bunu hiçbir zaman yitirmemek, haklının haksızı yeneceğine inanmak, bu inancı sürekli canlı tutmak.

Hırka alma; tanrısal niteliklere bürünmek, kutsallık kazanmaktır. Zembil alma; irfan arayıcısı olmak, evrenin gizlerini bilmek, kavramak, gönül yoluyla sezgisel olarak bilgi edinmektır. Makas alma; tanrısal ahlaka uymayan sünnet dışındaki yenilikleri bırakmak, birey/toplum katında ahlak dışılıklardan uzaklaşmaktır. Seccade; her zaman ve her yerde Tanrı tecellilerinin önünde olduğunu bilmek, tanrısal tecelli olarak algılanan şeye, insana büyük bir saygı ve sevgi beslemek, Tanrı sevgisini tecellisine aktararak aynı sevgiyi onda yaşamaktır. İbret alma; her şeyde Tanrı’nın bir hikmeti olduğunu anlamak, “ben” özelliklerinden arındırılmış ve “ben” özelliklerinin katılımıyla beliren toplumsal bilinçte yaratıcılık görmektir. Hidayete ermekse; Hakk yoluna girmek ve tarîkatı benimsemektir.

Toplumda makam, toplumsal çevre, söz sahibi, sevgi sahibi ve öğüt sahibi olmaktır. Makam sahibi olmak; ruhsal bakımdan belli bir olgunluk aşamasına ulaşmış olmaktır. Makam, tarîkat yolcusunun ruhsal bakımdan ulaştığı olgunluk evresini simgeler. Bu anlamda “post”u simgelemektedir. Cemiyet sahibi olmak; yola (tarîkata) girmek isteğinden olmaktır. Öğüt(nasihat) sahibi olmak; yol kurallarını, ilkelerini, törelerini anlatacak denli bilgi ve beceri sahibi olmaktır. Muhabbet sahibi olmaksa; Tanrı’ya, yol ulularına ya da yol uğrunda yapılan bir işe, eyleme, davranışa gönülden sevgi ve bağlılık duymak, bir sorunun tartışılıp değerlendirilmesi, bir sonuca bağlanması için “muhabbet meydanı” açmaktır.

Aşka erme; tanrısal varlığı içten gelen bir eğilimle sevmek, sevilende kendini yok etmek, sevilenle bir olmak, seveni yok yalnızca sevileni var etmektir (aşık-maşuk). Şevke erme; Tanrı sevgisinden, tanrısal tecellilerden kaynaklanan coşkuyu duyumsamaktır. Özünü fakir görme: Tanrı uğruna dünyasal varlıklardan vazgeçmek, “ben”in geçici isteklerine kanmamak, büyüklük taslayarak tanrısal varlık karşısında bağımsız bir tutum takınmamaktır.

Vâcip, Efâl-i mükellefinden sayılan İslam dini terimi. Arapça kökenli bir sözcük olan vâcip, İslam'da yapılması gereklilik ifade eden eylemleri tanımlamak için kullanılır. Türkçede dini bir mana içermeden sadece "yapılması gereken" manasında da kullanılır.
İslam dininin kutsal kitabı olan Kur'ân'da bulunmakla birlikte “açıkça emredilmiş” olmayan emirlerdir. “Açıkça emredilmek” tanımı emrin miktar, yer ve zaman gibi tamamlayıcı unsurlarının da tam olarak anlaşılır olmasının yanında muhataplarının da belli olmasını kapsar. Bu özellikleri sağlamadığı halde bir emir olarak Kur'anda bulunan dini emirler için Hanefi mezhebinde daha alt düzey bir gereklilik ifadesi olarak “vacip” deyimi kullanılır. Örneğin Kurban kesme ibadeti Hanefi mezhebine göre vaciptir. Farklı fıkhi mezheplerin farklı vacip anlayışları vardır. İslam'ın fıkhi mezheplerinden olan  Şâfiî mezhebine göre vâcib denince farz (yapılması mutlak olarak emredilen) anlaşılır. Fakat diğer mezheplerin vâcibe bakış açısı çoğunlukla daha hafiftir. Hanefi mezhebinde vacip olarak tanımlanan hususlar diğer mezheplerde genellikle sünnet olarak tanımlanır.

Hanefilerde genel görüşe göre vâcibin terk edilmesi, tahrîmen mekrûhtur. Yâni harama yakın mekrûhtur. Fakat haram değildir. Bu konuda da farklı mezhepler farklı görüşler beyan etmiştir. Bazı klasik İslam âlimlerine göre vacip olan eylem yapılmadığında kişinin tövbe etmesi gerekir. Eğer bu tövbeyi etmeden ölürse günah işlemiş olur ve azap görür. Ayrıca, İslam dininde çok önemli bir yeri olan namazın vâciblerinden birini bilerek yapmamak namazı bozmamakla beraber günâh olur. Fakat o namazı yeniden kılmak efdal olandır ama yeniden kılınmasa da namaz sahihtir. Namazın vaciplerinden bazıları ise şunlardır: Dört rekatlı namazlarda ilk oturuşu yapmak, hem bu oturuşta hem de son oturuşta tahiyyat duasını okumak, her fiili yerli yerinde ve istenilen asgari miktarda yapmak olan tadil-i erkana riayet etmek, namazın nihayetinde selam vermek. Vacip olan fiili unutarak yapmayan kişi namazın sonunda sehiv secdesi (unutma secdesi) yapar.
Hanefi Mezhebinde vacip olan eylemlerden bazıları şunlardır: Vitir namazı ve bayram namazlarını kılmak, bozulan bir nafile orucun kazasını tutmak, Haccda sa'y ve veda tavafı yapmak hanefi mezhebinde vacip olan efallerdendir.

Helal
Haram
Farz
Sünnet
Müstehap
Mendup
Mübah
Mekruh
Müfsid

Vecd, vecit ya da ekstaz, kimi sözlüklerde «ruhun dünyevi gerçeklikten kurtulduğu kendinden geçme ve coşkunluk hali» olarak tanımlanmakta olup, kişinin bilinci ve hafızası yerinde olmakla birlikte kendine (dünyevi-fiziksel varlığına, duyumlara) ilişkin hiçbir algılamasının olmadığı ve kişinin tümüyle kendi haricindeki bir nesneyle ya da varlıkla (hayal, ruh, ilah vs.) ilgi kurduğu nadir şuur hallerinden biridir. Parapsikoloji’de « değişik şuur halleri»nden biri olarak ele alınan vecd, spiritüalist sözlüklerde ise «ruh ile beden ilişkisinin belirli bir dereceye kadar gevşediği, dış dünya ile bağların kesildiği özel bir hal, bir degajman hali» olarak tanımlanır.
Şamanlar vecd tekniğini en iyi uygulayanlar arasında yer alırlar. Vecd haline daha çok, çeşitli gevşeme teknikleri kullanan şamanlarda ve mistiklerde rastlanmakla birlikte, vecd hali histerik afeksiyonlar, spazmodik hastalıklar, aşırı oruçlar, uzun tefekkürler, bazı bedensel egzersizler sırasında kendiliğinden de oluşabilir. Metapsişik deneylerde vecd hali manyetizma yoluyla yapay olarak oluşturulabilir. Manyetik vecd, manyetik hipnozun «en yüksek manyetik aşama» adı verilen halidir.
Vecd hali sırasında kişide bedensel hareketsizlikle birlikte, solunum ve dolaşımın yavaşlaması gözlemlenir. Mistikler, özellikle Sufiler, duyumsal uyaranlarla uyarılmamanın söz konusu olduğu vecd sırasında yaşadıklarını «benliğin yok olması, şaşkınlık, sevinç, aşk, mutluluk» gibi sözcüklerle ifade etmeye çalışmışlarsa da, yaşadıkları deneyimin sözlerle ifade edilemeyeceğini, ancak bizzat yaşanılarak anlaşılabileceğini bildirmişlerdir. Vecd halindeki kişilerin kimi zaman rüyet denilen vizyonlar gördükleri de belirtilir.

Trans
NREM periyodu
Değişik şuur halleri
Uyku-uyanıklık arası
Astral seyahat
Ölüm-ötesi deneyimi
Ölümden sonra yaşam
Ruh
Şamanizm

Veysel Karani (Üveys el-Karanî) (Arapça: أويس القرني, Farsça: اویس قرنی, Urduca: اویس قرنی, Pencapça: اویس قرنی) (594?, Karen, Yemen - 657), Yemenli bir Müslüman ve mistik. İslam peygamberi Muhammed döneminde yaşamasına rağmen onu görememiştir. Meşhur hikâyede Medine'ye kadar gitmiş ancak zamanlamasından dolayı onu görememiş ve geri dönmesi gerekmiştir. Bunun üzerine Muhammed ona hırkasını hediye olarak göndermiştir. Sıffin Savaşı sırasında Ali tarafında savaştı. 657 yılında öldü. Tabiin'in büyüklerindendir. Naaşını almaya gelen 3 kabilenin taşıdığı tabutlarda da keramet göstererek göründüğü söylenir. Böylece bu üç ayrı kabilenin yerleşim yerleri olan Yemen ve Şam'da bulunan türbelerinin yanında Siirt ilinin Baykan ilçesinin ziyaret beldesinde de bir türbesi vardır. 23 Haziran 2014 tarihinde Suriye'deki türbesi IŞİD tarafından bombalanarak yıkılmıştır. Bursa'da Sembolik olarak Osmangazi ilçesinde de Veysel Karani türbesi ve camii bulunmaktadır.

Babasının ismi Amir olduğu için tam adı Ebû Amr Üveys b. Âmir b. Cez' b. Mâlik el-Karanî 'dir. Babasını çocukken kaybetti. Ali ile tanıştıktan kısa bir süre sonra da Kûfe'ye gitti.
Sıffin Savaşı sırasında, Ali tarafında savaşmıştır ve 657 yılında ölmüştür.

Veysel Karânî'ye ait bir duadır.

Muhammed
Ömer ibn Hattab
Ali bin Ebu Talib
Üveys Bin Amir el-Karanî
Musa b. Yezid Raî
Sultan Ebû İshak İbrahim Edhem
Şakîk Belhî- Ebû Amr el-İstahurî
Ebu Cafer el-Haddad
Cüneyd Bağdadî
Mimşâd Dîneverî
Ahmed Esved Dîneverî
Muhammed el- Bekrî
Kadı Vecihüddîn Ömer el-Bekrî
İmam-ı Gazali
Ebu'n-Necib Sühreverdî
Şihâbeddîn Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî

Yesevîlik, adını Nakşibend’îyye tarikâtı şeyhi Yusuf Hemedanî'nin müritlerinden Hoca Ahmed Yesevî'den alan, İslâm'da kadın-erkek denkliğini yaşatan, Anadolu Alevîliği üzerinde bir hayli tesirleri olan, Bektâşî Tarikâtı'nın da beslendiği tasavvufî yol ve Türk tarikatı.

Hoca Ahmed Yesevî, babası İbrahim Şeyh ve Arslan Baba'dan tasavvuf eğitimi aldı ve hocasının ölümünden sonra Yusuf Hemedani'nin yanında eğitimini tamamladı. Türkistan'da faaliyetlerini sürdüren Ahmed Yesevî'nin yolu zamanla Yesevîlik adını aldı. "Horasan Okulu" olarak da adlandırılan tasavvuf akımının en önemli temsilcisi olan Hoca Ahmed Yesevî'den adını alan Yesevîlik yolu, Türklere İslâm'ı ve dervişliğin yollarını öğretmeyi amaçlamıştır. Bunun için tevhit inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile sentezleme yolu seçilmiştir.

Ahmed Yesevi'nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12. yy ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu'ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam ettiler. Anadolu'nun Türkleşmesinde büyük emekleri geçmiş olan Yesevîlik, yetiştirdiği birçok alimi dağınık Türkmen aşiretlerine yollayıp, devlet ve millet olma kavramlarının içini doldurmak için çalışmışlardır.
Ahmed Yesevi'nin ardından irşad alan halifeler sırasıyla şöyledir: Mansur Ata, Harezmli Said Ata, Süleyman Hakim Ata, Abdülmelik Ata, Tac Hace, Zengi Ata, Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata.

Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, kendisinin Ahmed Yesevi’nin soyundan geldiğini seyahatnamesinde iddia etmiştir. Evliya Çelebi, ayrıca gezdiği yerlerde rastladığı Yesevî dervişlerine ait makamları da eserinde kaydetmiştir. Bu derviş ve gaziler arasında Rumeli'nin fethinin manevi öncüsü olan Sarı Saltuk, Deliorman'daki Demir Baba, Niyazabad'daki Avşar Baba, Merzifon’daki Pir Baba, Bulgaristan Varna-Batova'daki Akyazılı Baba, Filibe yolunda Kıdemli Baba Sultan, Bursa'daki Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul Unkapanı'ndaki Horos Dede, Bozok Sancağı Yozgat'taki Emir Çin Osman, Tokat merkezindeki Gajgaj Dede ve Zile ilçesindeki Şeyh Nusret, Evliya Çelebi’nin tespit edebildikleri arasındadır. Ancak bunlardan hiçbiri Nevşehir'de yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli kadar ün kazanmamıştır.

Yesevîlik, Türkistan'da yayıldıktan sonra, Türkistan'ın kuzeybatı bozkırlarından Kıpçak lehçesinin hakim olduğu İdil-Ural bölgesine, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu'ya kadar ulaşmıştır. Tarihi gelişim sonucu Nakşibendi Tarikatının daha yaygın hale geldiği 16. yüzyıla kadar Türkistan ve Horasan'ın hemen her yerinde hatta Keşmir'de, Kâbil'de, İstanbul'da, Temeşvar'da ve Hicaz'da da Yesevî dervişlerine rastlanmaktaydı.

Yesevîlik gibi Yusuf Hemedani'nin etkisiyle ortaya çıkan ve Maveraünnehir'in 15.-16. asırlardaki mutaassıp muhitin tesirini taşıyan Nakşbendiyye tarikatına mensup müellifler, Hoca Ahmed Yesevî hakkında bazı yazılar kaleme almışlardır ki, ona ait eski kaynaklar bunlardır. Bu müellifler, Yesevîliğin ilk şeklini ve Ahmet Yesevi'nin hakiki şahsiyetini tarihi gerçeklere aykırı tasvir etmişler, kendi arzu ve temayüllerine göre, hakikati tamamıyla değiştirmişlerdir. Yesevîliğin ilk yayıldığı göçebe Türk muhitlerinin icapları ve din değiştirme psikolojisinin umumi kaideleri göz önüne getirilince, buna olanak olmadığı anlaşılır.
Ahmet Yesevi'nin hayat görüşü ve düşüncelerini ortaya koyduğu en önemli eseri, "Hikmet" adı verilen şiirlerinden meydana gelen Divan-ı Hikmet'tir. Bu eser Yesevîlik düşüncesinin temellerini oluşturur.
Daha sonraları Yeseviler, Hacegan sufileri ve diğer tasavvufî gruplar ile birlikte çoğu zaman Nakşibendilik hiyerarşilerinin içerisine dahil edilmişlerdir.

Abdülbaki Gölpınarlı, Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (Velâyet-Nâme), İstanbul 1958, İnkılâp Kitabevi, s.9-13
Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu Türk Süfiliğinde Ahmed-i Yesevi Geleneğinin Teşekkülü, Milletler arası Ahmet Yesevi Sempozyumu Bildirileri (26-27 Eylül 1991), Ankara 1992, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.79-80
Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu Sofiliğinde Ahmed-İ Yesevi ve Yesevilik, Yesevilik Bilgisi, Ankara 1998, Ahmet Yesevi Vakfı Yay, s.325-331
Ali Aktan, Künhü'l-Ahbâr'a Göre Hoca Ahmet Yesevi Ve Anadolu'daki Yesevi Halifeleri, Yesevilik Bilgisi, Hz. Mustafa İsen-Cemal Kurnaz-Mustafa Tatçı, Ankara 1998, Ahmed Yesevi Vakfı Yayınları, Ankara 1998, s.338-349
Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, ö.Bsm, Ankara (6.Y.Y) Diyanet İşleri Bakanlığı Yayınları s.419-442
Fuat Köprülü, Ahmet Yesevi, İslam Ansiklopedisi, C. I, İstanbul 1940, s.210-215
Kemal Eraslan, Yesevi'nin Fakrnamesi, TDED.S.;XXII İstanbul 1977, s.45-120
Seyhatname'deki Yesevi Dervişleri İçin Bkz. H. Kamil Yılmaz, Anadolu Ve Balkanlarda Yesevi İzleri, İlim ve Sanat, S.35-36, Temmuz 1993, s.10-13
Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi kitabı 7.sınıf s.80-81

İbrahim Zahid-i Geylanî (Farsça: تاج الدين ابراهيم كردی سنجانی; d. 1216 – ö. 1301) tam adıyla Tâcüddîn İbrahim b. Rûşen Emîr b. Bâbil b. Bîdâr el-Kürdî es-Sencânî Zahidiyye tarikatının şeyhi ve mutasavvıf.

Atalarından Bîdâr (Bündâr) el-Kürdî, Sencân'dan gelerek bölgeye yerleşmiştir. Bu şehrin Merv yakınlarındaki Sencan olması yüksek ihtimaldir. Bu durumda, ataları 11. yüzyılda Horasan’ı Selçuklu istilası yüzünden terk edip Gilan bölgesine yerleşmişlerdir. Kendisi Gîlân (Geylân) eyaletinin Siyâvrud nahiyesinde doğmuştur. Asıl adı Tacüddin İbrahim olup, "Zâhid" lakabıdır.
Şeyh Zahid Gilani, Selçuklu egemenliğinden sonra bölgeye egemen olan, İlhanlı Hükümdarları üzerinde dini saygınlığı dolayısıyla nüfuz sahibi olmuştur. On üçüncü yüzyılın ortasında önde gelen bir dini kişilik olan Şeyh Zahid'in, bugün İran'nin Hazar Denizi kıyısındaki Gilan Eyaletinde, Lahican'da bulunan türbesi hâlen ziyaret edilen ve saygı duyulan bir kutsal mekândır.

Şeyh Tac'ed-Dîn Geylânî'nin tarihi açıdan en önemli öğrencisi, Safevi Devleti'nin (1501-1722) isim babası olan Şeyh Safiyüddin İshak Erdebili'dir (1252-1334). Şeyh Zahid Gilani, kızı Bibi Fatıma'yı Safiyüddin İshak'a vermiştir. Safiyüddin İshak da Tac'ed-Dîn Zâhîd Geylânî'nin ikinci büyük oğluna bir önceki evliliğinden olan kızlarından birini nikâhlayarak akrabalık bağlarını sağlamlaştırmıştır. Süregiden bu tarz evlilikler, her iki soyu neredeyse bir hâline getirdi. Bunu takip eden 170 yıl boyunca Safeviye tarikatı siyâsî ve askerî güç kazandı ve sonunda Safevî Hanedanı tesis edilerek gücünün zirvesine ulaştı.

Şeyh Tac'ed-Dîn İbrahim Zâhîd Geylânî'nin tarikâtı olan Zahidiyye, Safiyüddin İshak'ın şeyhliği döneminde getirdiği yorumlar ile artık kendi adı olan Safeviyye adıyla anılır olmuştur. Çiftin oğullarından Sadreddin Musa (1334-1391) yolu ile şeyhliğe sırasıyla Hoca Alaaddin Ali (1391-1429), Şeyh İbrahim (1429-1447), Şeyh Cüneyd (1447-1460) ve Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar (1460-1488) geçmiştir.

Şeyh Gilani'nin Zahid'îyye Tarikâtı, öğrencileri aracılıyla, bugün Türkiye'de bilinen Bayram’îyye ve Celvet’îyye Tarikât köklerinin başlangıcı sayılabilir.

Muhammed
Ali
Hasan Basrî
Habîb Acemî
Dâvud et-Taî
Marûf el-Kerhî
Serî es-Sekatî
Cüneyd Bağdâdî
Mimşâd Dîneverî
Muhammed el-Bekrî
Kadı Vecîhüddîn Ömer el-Bekrî
Ebu'n-Necib Sühreverdî
Kutbeddîn el-Ebherî
Rükneddîn Necaşî
Şehâbeddîn Tebrîzî
Hâce Cemâleddîn Şirazî
Sultân-ûl Halvetî Tac'ed-Dîn İbrahim Zahid el-Geylânî
Ahî Muhammed el-Halvetî
Pîr Ali el-Halvetî (Halvetiyye Tarikâtı Şeyh Ebû Abdullah Sirac’ed-Dîn Ömer bin Ekmel’ûd-Dîn-î Lahicî tarafından Herat'ta kuruldu).
Ahî Mîrim el Halvetî
Sadreddîn Hayyamî
Pîr-î Sânî Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî (Yetiştirdiği şeyhler aracılığıyle  Halvetiyye Tarikâtını Anadolu'ya yaydı).
Muhammed Bahaeddîn
Çelebi Hâlife Cemâl el-Halvetî
Hayreddîn Tokadî
Şabân-î Veli Kastamônî

Muhammed
Ali
Hasan Basrî
Habîb Acemî
Dâvud et-Taî
Marûf el-Kerhî
Serî es-Sekatî
Cüneyd Bağdâdî
Mimşâd Dîneverî
Muhammed el-Bâkırî
Kadı Vecîhüddîn İmrân el-Bâkırî
Ebu'n-Necib Sühreverdî
Kutbeddîn el-Ebherî
Rükneddîn Necaşî
Şehâbeddîn Tebrîzî
Hâce Cemâleddîn Şirazî
Sultân-ûl Halvetî Tac'ed-Dîn İbrahim Zahid el-Geylânî
Safî’ûd-Dîn İshak
Sadr’ed-Dîn Mûsa
Hoca Âlâ'ed-Dîn Âli
Şeyh İbrahim
Şeyh Cüneyd
Şeyh Haydar
Sultân Ali Mirza Sâfevî
Şah İsmail Hatai
Şah Tahmasb

Zahed Gilani Maddesi, Wikipedia 6 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Son Giriş: 31 Ağustos 2009
E.G. Browne. Literary History of Persia. (Four volumes, 2,256 pages, and twenty-five years in the writing). 1998. ISBN 0-7007-0406-X
Jan Rypka, History of Iranian Literature. Reidel Publishing Company. 1968. ISBN 90-277-0143-1
Monika Gronke, Derwische im Vorhof der Macht. Sozial- und Wirtschaftsgeschichte Nordwestirans im 13. und 14. Jahrhundert. Wiesbaden 1993

Zikir; hatırlamak, anmak, zihinde tutmak, unutmamak anlamında Kur’an kaynaklı bir terimdir.
Tasavvufta zikir, sıklıkla atıf yapılan bir kavramdır.

Kur'an'ın birçok yerinde geçen zikir kavramı, Allah ile kul arasındaki iletişimi ifade eden bir anlama sahiptir. Kur'an'da anma, yad etme, hatırlama (12:85); şükretme, hatırda tutma (2:40,47); diline dolama (21:36, 60); anlama, akletme, düşünme, ibret alma (6:80, 126; 7:57); ün, şan, kendi ile bilinen, izzet kazanılan şey (94:4); öğüt verme, öğüt alma (3:7; 13:19; 37:13) şeklinde kullanılmıştır.

Tasavvufta her şartta ve durumda Allah'ın varlığını beyninde ve kalbinde hissetme hâli olarak yorumlanır. Buna göre Kur'an kendini ez-Zikr şeklinde isimlendirerek vahyin kendini hatırlatıcı olarak tanımlamıştır. Bu kavrayışa göre zikir konuşma ve vücut hareketleriyle yapılan pratiklerden öte bir anlama sahiptir.
Tarikatların pratiğinde Allah'ı çok anıp, azâmetini düşünmek ve Esma-ül Hüsnasını okuyup tefekkür etmek zikir olarak nitelenir. Tarikat meclislerinde sık sık zikir toplantıları yapılır. Zikir tarikata göre ya da mürid'in haline ve derecesine göre Cehrî (sesli) veya Hafî (sessiz) olur.

Tefekkür
Râbıta
Meditasyon
Havkale

Zikir Üzerine
Zikir Kavramının Kur'an'daki Kullanımları

Çiştiyye (Farsça: چشتیه ), Afganistan'ın Çişti şehrinde Ebu İshak Şami tarafından kurulan ve adını bu şehirden alan Sünni İslam'ın bir Sufi tarikatıdır. Tarikat, Herat'a getirilmiş ve daha sonra Ajmer şehrinde Hoca Garip Nevaz tarafından Güney Asya'ya yayılmıştır.
Çiştiyye, sevgi, hoşgörü ve açıklığa verdiği önemle tanınır. Çiştiyye esas olarak Afganistan ve Hint alt kıtasında takip edilir. Çiştiyye, Güney Asya'da iyice yerleşen dört ana Sufi tarikatından (Kadiri, Çiştiyye, Nakşibendi ve Sühreverdi Sufi tarikatları) ilkidir. Hoca Garip Nevaz, 12. yüzyılın ortalarında Ajmer'de (Racastan, Hindistan) Çişti Tarikatını kurmuştur. Tarikatın kurucusu Ebu İshak Şami'den sonra sekizincidir. 12. yüzyıldan beri Güney Asya'nın en önde gelen Sufi kardeşliği olan tarikatın günümüzde birçok kolu bulunmaktadır.

20. yüzyılda, tarikat Afganistan ve Hint alt kıtasının dışına yayılmış ve Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Doğu ve Güney Afrika'da merkezler kurulmuştur.

Çişti şeyhleri dünyevi güçten uzak durmanın önemini vurgulamışlardır.  Bir yönetici, güç sahibi veya mürid olabilir, ancak her zaman sadece bir mürid olarak muamele görmelidir. Bir Çişti öğretmeni saraya gitmemeli veya devlet işlerine karışmamalıdır, çünkü bu ruhu dünyevi meselelerle yozlaştırır. Hâce Muînüddin Çişti, takipçilerine yaptığı son konuşmasında şunları söyledi:

Allah'dan başka kimseden yardım, sadaka veya iyilik beklemeyin. Kralların saraylarına gitmeyin, ancak kapınıza gelen muhtaçlara, yoksullara, dullara ve yetimlere yardım etmekten ve onları kutsamaktan asla geri durmayın.

Çişti uygulaması, genellikle Kavvali olmak üzere, bir müzik ve şiir biçimini dinleyerek ve kendini ona kaptırarak ilahi varlığı çağırmak anlamına gelen Sema ile de dikkat çekmektedir. Çişti ve diğer bazı Sufi tarikatları, Sema'nın müritlerin Allah sevgisinde benliği unutmalarına yardımcı olabileceğine inanmaktadır. Bununla birlikte, tarikat, takipçilerinin Müslümanlığın temel yükümlülüklerinin tamamını yerine getirmeleri konusunda da ısrar etmektedir; bazı Sufi tarikatlarının yaptığı gibi, bunları sadece yasalcılık olarak reddetmemektedir.
Ancak bazı Kadiriler, Sufi tarikatlarıı ve Hoca Garip Nevaz'ın hiçbir zaman müzik aletlerine izin vermediğini belirtir ve Hâce Farîd el-Dîn Ganj-i-Şakar'ın müridi olan Çişti Muhammed bin Mübarek Kirmani'nin Siyar el-Evliya adlı eserinde Nizameddin Evliya'nın şunları söylediğini aktarıyor:

"Sema, birkaç şart yerine getirildiği takdirde caizdir. Şarkı söyleyen kişi yetişkin olmalı, çocuk veya kadın olmamalıdır. Dinleyen kişi her şeyi yalnızca Allah'ı anarak dinlemelidir. Söylenen sözler müstehcenlik ve edepsizlik içermemeli ve geçersiz olmamalıdır. Toplantıda müzik aletleri bulunmamalıdır. Tüm bu şartlar yerine getirildiğinde, Sema caizdir."
"...Birisi Şeyh Sultanına, bazı dervişlerin müzik aletlerinin bulunduğu bir toplantıda dans etmelerinden şikayet etti. Sultan, caiz olmayan bir şeyin hoş görülemeyeceğini, bu nedenle iyi bir şey yapmadıklarını söyledi.".
Ancak bu, Nizameddin Evliya'nın alıntısının daha tarihsel bir bölümüyle çürütülmüştür:

Dinleyen kişi, yani dinleyen kişi, olgun bir erkek olmalı, genç bir çocuk veya kız olmamalıdır. Duyulan ses, yani sözler, müstehcen veya utanç verici olmamalıdır. Dinleyen kişi sadece Allah'a yakınlaşmak için dinlemeli, başka bir amaç gütmemelidir. Kullanılan enstrümanlar herhangi bir şey olabilir.
Dinlemek bir sestir, bu nasıl haram olabilir, sözlerin sesleri nasıl haram olabilir? Ve son olarak, bunun kalbe dokunması ve onu etkilemesi söz konusudur. Dinleyeni Allah'a yaklaştıran bu nasıl haram olabilir?

Çiştiler beş temel ibadet uygulamasını (zikir) takip ederler.

Allah'ın isimlerini yüksek sesle zikretmek, belirlenmiş vakitlerde belirlenmiş pozisyonda oturmak (zikir-i celli ).
Allah'ın isimlerini sessizce zikretmek (zikir-i hafi )
Nefesi düzenlemek (pās-i anfās )
İlahi olana (murā-ḳāba ) odaklanarak meditasyona dalmak.
Dua ve tefekkür için tenha bir köşede veya hücrede kırk gün veya daha fazla süren manevi inziva (čilla )

İlk Çişti şeyhleri, etkili iki Sufi metni olan şeyh Ömer Sühreverdî'nin ʿAvârifü’l-maʿârif ve Ali Hujwīrī'nin Kashf al-Maḥjūb'da özetlenen kavramları ve doktrinleri benimsemişlerdir. Bu metinler bugün hala okunmakta ve saygı görmektedir. Çiştiyye’nin yazılı kaynakları melfûzât (sohbetler), mektûbât, tasavvufî eserler, menâkıbnâmeler ve şiirlerden meydana gelir.

Sufi tarikatlarının kökenleri nihayetinde İslam peygamberi Muhammed'e dayanmaktadır; Muhammed'in, Kur'an'a ek olarak veya Kur'an'ın içinde gizli olan mistik öğretileri ve uygulamaları halefine aktardığına inanılmaktadır. Bu halef konusunda görüşler farklılık göstermektedir. Hemen hemen tüm Sufi tarikatları kökenlerini Muhammed'in kuzeni Ali ibn Ebu Talib'e dayandırmaktadır.
Çişti tarikatının geleneksel silsilesi (manevi soyu) aşağıdaki gibidir:

Muhammed
Ali
Hasan-ı Basri (ö. 728, erken dönem İranlı Müslüman ilahiyatçı)
Abdülvaḥid bin Zeyd Ebul Fazl (ö. 793, erken dönem Sufi azizlerinden)
Fudayl bin İyaz
İbrahim bin Edhem (efsanevi bir erken dönem Sufi münzevisi)
Hace Sadid ad-Din Huzaifa al-Marashi Basra Irak
Ebu Hubayra el-Basri Basra Irak
Hace Uluw Mumshad Al Dīnawarī
Ebu İshak Şami (ö. 940, Çişti tarikatının kurucusu)
Ahmed Abdül Çişti
Ebu Muhammed Muhtram Çişti
Ebu Yusuf Nasar-ud-Din Çişti
Qutab-ud-Din Maudood Chishtī
Hacı Şerif Zindani (ö. 1215)
Osman Haruni (ö. 1220)
Hoca Garip Nevaz (Mu'īnuddīn Çişti) (1141–1230 veya 1142–1236)
Kutbüddin Bahtiyâr (1173–1228)
Feridüddin Mesud ("Baba Ferid", 1173 veya 1175–1266)
Feridüddin Mesud'dan sonra Çişti tarikatı iki kola ayrıldı:

Alauddin Sabir Kaliyari'yi (Sabiri / Sabriya şubesi) takip eden Çişti Sabri
Nizameddin Evliya'yı (Nizami/Nizamiya kolu) takip eden Çişti Nizami

Encyclopedia of Islam, Çişti tarihini dört döneme ayırır:

Büyük şeyhler dönemi (y. 597 ila 757/1356)
Taşra hanedanlarının dönemi (8./14. ve 9./15. yüzyıllar)
Ṣābiriyya kolunun yükselişi (9./15. yüzyıldan itibaren)
Niẓāmiyya kolunun yeniden canlanması (12./18. yüzyıldan itibaren)
Tarikat, günümüzde Afganistan'ın batısında, Herat'ın yaklaşık 95 mil doğusundaki Çişt kasabasında Sufizm öğreten Ebu İshak Şami ("Suriyeli") tarafından kurulmuştur. Şimdi Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin yanında Kasiyun dağı'nda gömülü olduğu Suriye'ye dönmeden önce Şami, yerel emirin oğlu Ebu Ahmed Abdal'ı inisiye etmiş, eğitmiş ve vekil tayin etmiştir. Ebu Ahmed'in soyundan gelenlerin önderliğinde, Çiştiye olarak da bilinen bu tarikat, bölgesel bir mistik tarikat olarak gelişmiştir.
Güney Asya'daki Çişti Tarikatı'nın kurucusu Hoca Garip Nevaz'dır. Hicri 536 (Miladi 1141) civarında, Doğu İran'daki Silistan eyaletinde, Muhammed'in soyundan geldiğini iddia eden bir seyyid ailesine doğdu. Dokuz yaşındayken Kur'an'ı ezberleyerek hafız oldu. Babası gençken vefat etti; Moinuddin aile değirmenini ve meyve bahçesini miras aldı. Her şeyi satıp gelirini fakirlere verdi. Kur'an, hadis ve fıkıh öğrenmek için Belh ve Semerkant'a gitti. İlim ve hukukun ötesinde bir şeyler aradı ve Çişti şeyhi Osman Haruni'nin (Harvani) yanında eğitim gördü. Lahor'a ve ardından Ajmer'e taşındı ve orada vefat etti. Ajmer'deki türbesi, popüler bir türbe ve hac yeri olan Dargah Şerif'tir.
Hoca Garip Nevaz'in ardından Kutbüddin Bahtiyâr ve Farīduddīn Mas'ūd ' Baba Farid ' geldi. Fariduddin'den sonra Güney Asya Çişti Tarikatı iki kola ayrıldı. Her kol, Fariduddin'in haleflerinden birinin adını aldı.

Nizamuddin Auliya - Çişti Nizami şubesi
Alauddin Sabir Kaliyari – Çişti-Sabiri şubesi
Nizamuddin Auliya'dan sonra Çişti Sufizmi zinciri Hindistan Yarımadası'na yayıldı. Nizamuddin Auliya'dan iki önemli aktarım kolu ortaya çıktı; biri öğrencisi Nasiruddin Chiragh Dehlavi'den, diğeri ise Nizamuddin Auliya'nın emriyle Delhi'den Batı Bengal'e göç eden bir diğer öğrencisi Akhi Siraj Aainae Hind'den . Siraj Aainae Hind'in ardından, Batı Bengal'in Pandava şehrine yerleşen önemli öğrencisi Alaul Haq Pandavi geldi. Bu aktarım zincirinden, 13. yüzyılda Alaul Haq Pandavi'nin öğrencisi olan ünlü aziz Ashraf Jahangir Semnani'den sonra Aşrafya Silsilesi olarak bilinen Çişti yolunun bir diğer önemli alt kolu ortaya çıktı. Daha sonra, Çişti soyundan başka gelenekler de dallandı; birçok durumda Güney Asya'daki diğer popüler Sufi tarikatlarıyla birleştiler.
Çişti tarikatının diğer kollarla birleşmesinin sonucu olarak, çoğu Sufi üstadı artık müritlerini Güney Asya'nın dört büyük tarikatının tamamında inisiye etmektedir: Kadiri, Çişti, Nakşibendi ve Suhravedi Sufi tarikatları. Bununla birlikte, öncelikle ilişkilendirildikleri tarikatın tipik ibadet uygulamalarını öğretmektedirler.
1937'de Sufi İmamı El-Hacı Veli Akram, Birinci Cleveland Camii'ni kurdu, Sufi bağlılığını kamuoyuna açıkladı ve 1950'lerde Çişti'ye yeni üyeler kazandırmaya başladı; böylece cami, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk halka açık Sufi merkezi oldu. Daha yakın zamanlarda, geleneksel Çişti Sufi uygulamalarının daha çağdaş bir ifadesi, 1960'larda Çişti-Nizami silsilesinin bir kolu olarak kurulan İşk-Nuri Tarikatı'nda  bulunabilir.
Ayrıca, İslam'da bir dizi karma Sufi tipi grup veya hareket de Çişti Tarikatı'ndan etkilenmiştir. En bilinen ve en yaygın örnek, özünde tam bir Sufi örgütü olmayan, ancak birçok Sufi gelenek ve göreneğini benimseyen, uluslararası alanda büyük bir takipçi kitlesine sahip Sünni Müslüman bir mezhep olan Cemaat-ı Ehli Sünnet'tir.

14. yüzyıldan itibaren (Tuğlukların yönetimi sırasında), Çişti Tarikatı, Hint alt kıtasındaki Müslüman krallıklar için siyasi refahla ilişkilendirilmeye başlandı. Delhi Sultanlığı, Behmeni Sultanlığı, Bengal Sultanlığı ve çeşitli eyalet hanedanları, iyi şans için Çişti Tarikatı Şeyhleriyle ilişki kurdular. Önemli Şeyhlerin türbeleri, bu yerlere hac ziyaretleri yapan yönetici hanedanlar tarafından himaye edildi. Genellikle bir krallığın kurucu üyesi, yeni devletlerini meşrulaştırmanın bir yolu olarak bir Çişti Şeyhine saygı gösterirdi ve bu Şeyh, tüm hanedanla yakından ilişkilendirilirdi. Örneğin, on dört ardışık Bengal Sultanı, Şeyh Ala Al-Haq'

İhsan (Arapça: إحسان‎), bir İslam dini terimidir.
İhsan gerek Kur'an gerekse hadislerde geçen bir İslam dini terimidir. İhsan bir davranışı en güzel biçimde yapmak demektir. İslam genel olarak inanan kişinin ihsanla kulluk etmesini istemiş, ayrıca Kur'an'da ebeveynleri ile ilişkilerde de ihsan ile davranılması gerektiğini belirtmiştir.
İhsan terimi ünlü Cibril hadisi'nde de geçer. Bu hadiste İslam'daki vahiy meleği Cebrail (veya Cibril) kişi kılığında İslam dininin son peygamberi Muhammed'e çeşitli sorular sorar. Sorulardan birisi de "İhsan nedir?" şeklindedir. Peygamber soruyu şöyle yanıtlar "Allah'a, onu görüyormuşçasına kulluk etmendir. Sen onu görmesen dahi o seni görür.".
Bunun dışında İslam'daki inançsal hareketlerden Sufizmde ihsan kavramı sahip olduğu genel anlamın ötesinde, daha farklı bir deruni anlayışla tanımlanmıştır.

^ Buhari, İman; Müslim, İman

İrfâniye, İslam'da Allah'ı  ilahi yaratıcı olarak tanımak ve bilmek demektir. Kavram İslami terminolojide mârifetullâh olarak da bilinirken İsevi terminolojideki karşılığı gnosistir.

Allah'a inanan insanın kalbi imânla nûrlanmıştır. Bu, kör gözün açılmasından, işitmeyen kulağın duymaya başlamasından çok ileri bir inkişafla ruhun, Rabbine kavuşması, Ona inanması ve kendini Onun mahlûku bilmesidir. Şimdi sıra, Onu tanıma vadisinde mesafeler almaya gelmiştir.

Kur'an, mümine daima marifet dersleri verir. Allah'ın adıyla başlar ve hemen Allah’ın Rahman ve Rahim olduğunu bildirir. Bu bir marifettir, yâni Rahman ve Rahim olarak Allah’ı tanımaktır.
“Yaratan Rabbinin ismiyle oku!” emriyle Allah'ın resulü Muhammed’e ve O’nun şahsında da bütün ümmetine marifet sahasında mesafeler kat etme emri verilmiştir. Biz bu emirdeki Rab isminden dersimizi alarak, öncelikle kendimizde tecelli eden ilâhî terbiyeyi okuruz. Yüzümüzü gözümüzü; kalbimizi ruhumuzu, kanimizi, hücremizi okuruz. Hepsini en güzel ve en faydalı biçimde terbiye eden Rabbimizin rahmetini, keremini okuruz. Okudukça O’nun terbiye ediciliğine ve O’nun rahmetine olan marifetimiz artar. İhsanını daha güzel, daha net, daha açık seyreder oluruz.
Ayetin devamına geçer, nutfeden yaratıldığımızı ibretle düşünürüz. Bizi her şeyimizle o küçücük şifrede yerleştiren ve onu açıp her organımızı yerli yerine koyan Rabbimizin lütfuna, rahmetine hayran kalırız.
Rab ismi üzerindeki bu düşüncelerimiz, bizi Fatiha Suresi'ne götürür. Rabbimizi, “Rabb-ül-âlemin” olarak tanırız. O, bizim Rabbimiz olduğu gibi, bütün hayvanlar ve bitkiler âleminin de Rabbidir. Sema, arz, melek ve cin âlemlerinin, arşın, kürsinin, Cennet ve Cehennem'in de Rab'bidir. Bunları düşündükçe, O'nun marifetinde daha da terakki ederiz.
Rab ismi ilâhî isimlerden sadece birisi. Diğer isimleri ve tecellilerini de aynı şekilde tefekkür ederiz. Allah'ı Rab olarak tanıdığımız gibi, Rezzak, Muhyi (hayat verici), Kerim ve Kadir olarak da tanırız. Böylece marifetimiz daha da artar. Sonra, bütün bu isimlerin İlâhî sıfatlardan geldiğini düşünürüz. Marifetimiz sıfatlar aleminde derinleşir ve genişlenir. Ve sonunda, bütün bu sıfatların bir tek zata ait olduğunu bilmekle tevhit sahasına girer, Allah'ı hiçbir mahlukuna benzemeyen, bütün sıfatları gibi zatıyla da eşi ve benzeri olmayan tek zat olarak biliriz.

Bu felsefi düşünceye göre, Allah'ın yarattığı olarak tasavvur edilen eşya üzerinde bilim insanlarının dünya yaratıldığından beri kafa yormaları ve her gün yeni keşiflerde bulanmaları, varlık alemini her geçen gün biraz daha tanımaları göstermektedir ki bu eserlerin tümünü yaratan Allah'ı tanımanın, O'nun marifetinde ilerlemenin sonu yoktur. Muhammed peygamber Miraç mucizesinin son durağında, “Ben seni hakkıyla tanıyamadım.” buyurmakla, hem bu sahanın sonsuzluğunu, hem de marifetimizi kesinlikle yeterli görmeyip ömrümüzün sonuna kadar bu yolda ilerlememiz gerektiğini bize ders vermektedir.

Dört durak; Birinci Durak: Şeriat; İkinci Durak: Tarikât Kapısı'ndan geçilerek içine girilen "Tarikât"; Üçüncü Durak: Hakikât Kapısı'ndan geçilerek varılan "Hakikât"; Dördüncü durak olan ve görünemediği tasavvur edilen Gnostisizm ise Mârifet Kapısı'ndan geçilerek erişilebilen ve Hakikât Bölgesi'nin tam merkezinde yer alan ve Dört Durağında da Öz/Cevheri'ni teşkil eden "Mârifetullâh"tir.

İsmailağa Cemaati, Mahmut Ustaosmanoğlu'nun İstanbul Fatih'te Çarşamba semtindeki İsmailağa Camii merkez olmak üzere oluşturduğu, Nakşibendiliğin Halidî koluna bağlı bir cemaat ve tarikattır. Ehl-i Sünnet İslam anlayışını benimseyen cemaatte tasavvufî söylemler ağırlıklıdır.
Cemaatin temelleri 1954 yılında Mahmut Ustaosmanoğlu'nun İsmailağa Camii'nde imamlık yapmaya başlamasıyla atılmıştır. Mahmut Ustaosmanoğlu'nun etrafında toplanan gönüllüler zamanla bir cemaat haline gelmiştir. Cemaatin resmi bir kuruluş tarihi olmasa da, 1980'lerin başında bir cemaat olarak kabul edilmesi yaygındır. Bu tarihten itibaren cemaat, kendi medreselerini ve vakıflarını kurarak faaliyetlerini daha da genişletmiştir. Manevî olarak cemaatin lideri, 2022 yılındaki ölümüne kadar cemaat üyeleri tarafından Efendi Hazretleri olarak anılan, 1954 yılından emekli olduğu 1996 yılına kadar İsmail Ağa Camii'nin imamlığını yapmış olan Mahmut Ustaosmanoğlu'ydu. Mahmut Ustaosmanoğlu'nun ölümünün ardından yerine lider ve şeyh olarak olarak Hasan Kılıç geçmiştir. Kılıç, 2022'den 2024 yılındaki ölümüne kadar liderliğini sürdürmüştür. Kılıç'ın ölümünden sonra Ahmet Fikri Doğan lideri ve şeyhi olmuştur. Cemaat, kendini Sünni Müslümanların bir ilim ve kardeşlik cemiyeti olarak tanımlamaktadır.
Cemaatin erkek üyeleri arasında uzun sakallar, cübbeli ve şalvarlı kıyafetler ve namazlarda taktıkları sarıklar, kadınlarında ise çarşaf yaygındır. Giyim-kuşam tarzı itibarıyla kendileri gibi giyinmeyenleri, özellikle kadınların modern giyim tarzlarını eleştiren bir anlayışa sahiptirler.
1998 yılında Mahmut Ustaosmanoğlu'nun damadı ve cemaatin önde gelen hocalarından olan Hızır Ali Muratoğlu'nun İsmail Ağa Camii'nde öldürülmesi ve 2006 yılında yine cemaatin önde gelen hocalarından emekli imam Bayram Ali Öztürk'ün cinayetleriyle gündeme gelmiştir.

1990'larda grup Kafkasya'nın bazı bölgelerine (özellikle Azerbaycan'a) misyonerler göndermiş ve İsmailağa Camii'ndeki medresesinde insanları eğitmiştir. Türkiye'de 1997 yılında dini faaliyetlere getirilen yeni kısıtlamalardan sonra çalışmalar daha yavaş devam etmiştir. Cemaatin bilinen kadarıyla özel okullar, medrese ve Kuran Kursları ve basın-yayın kurumları üzerinden çeşitli faaliyetleri vardır. Cemaat "Arapça ve Hafızlık Talebeleri, Tekamül Medreseleri ve İhtisas Medreseleri" ile isimlendirilmiş üç aşamalı eğitim vermektedir. Haziran 2016'da yayımlanmasına başlanan İsmailağa Cemaatinin resmî dergisi İsmailağa Dergisi 2022 Nisan ayındaki 71. sayısı ile yayım hayatına veda etmiştir. Cemaat Bugün 4 kıtadaki 40 ülkede 63 medrese ile faaliyet gerçekleştirmektedir. Cemaatin İstanbul'da İsmailağa Külliyesi adında büyük bir binası bulunmaktadır. Külliyede cami, medrese, kütüphane, aşevi ve yurt gibi birçok tesis yer almaktadır.

Mahmut Ustaosmanoğlu'nun 2022'deki ölümünden sonra, İsmailağa Cemaati'nin liderliği konusunda bazı tartışmalar yaşandı. Mahmut Ustaosmanoğlu'nun dünürü Hasan Kılıç, cemaatin yeni lideri ve şeyhi olarak açıklandı. Ancak, Fatih Medreseleri cemaatinin kurucusu Masum Bayraktar, İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu'nun kendisine ölümünden sonra iletişime geçerek şeyhlik verdiğini iddia etti, Bayraktar ve çevresi "Mahmud Efendi Cemaati" isimli farklı bir cemaat kurarak bölünmüştürler. Ayrıca cemaatin önde gelen isimlerinden Ahmet Mahmut Ünlü "Cübbeli Ahmet Hoca" ve çevresi, Hasan Kılıç'ı şeyh olarak kabul etmediler. Ahmet Mahmut Ünlü, Hasan Kılıç ile görüşmek istediğini açıkladı. Ancak, İsmailağa Cemaati, Hasan Kılıç'ın bu görüşmeyi reddettiğini belirten bir video paylaşarak, 27 Mart 2024'te Ünlü'nün cemaatle olan bağının kalmadığını duyurdu. Hasan Kılıç'ın 22 Nisan 2024'teki ölümünden sonra Ahmet Mahmut Ünlü ve çevresi İsmailağa Cemaatinden ayrı olarak İbrahim Uslu'yu önder belirlediklerini açıkladı. Aynı gün Hasan Kılıç'ın cenazesinde eski İsmailağa Camii imamı, Ahmet Fikri Doğan cemaatin yeni lideri ve şeyhi olarak duyuruldu. Ahmet Mahmut Ünlü ve çevresi, Doğan'ın şeyhliğini de kabul etmedi. Bunun üzerine, 16 Mayıs 2024'te Ahmet Mahmut Ünlü ve çevresi, "Müceddid Mahmud Efendi Hazretleri Cemaati" adında yeni ve farklı bir cemaat kurduklarını açıklayarak bölünmüşlerdir.

Deniz Baykal 2006 yılında Fatih ilçesinde "İsmailağa cumhuriyeti" kurulduğunu söylemiştir. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, 2007-2009 yılları arasında cemaatin izinsiz Kur'an kursları açtığı ve kız çocuklarının okula gitmesini engellediği yönündeki ihbarlar üzerine cemaati soruşturmuş ve telefon dinleme talimatı vermiştir fakat iktidarın müdahalesiyle engellenmişti. Türkiye'nin önde gelen bazı siyasetçileri Nakşibendi tarikatı ile bağlantılıdır; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İsmailağa cemaati ile bağlantısı olduğu söylenmektedir.

İsmailağa cemaati bağlantılı Hiranur Vakfı'nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'in 6 yaşındaki kızı Hatice Kübra Gümüşel'i, iddialara göre, 29 yaşındaki Kadir İstekli isimli bir cemaat üyesi ile dinî nikâhla "evlendirdiği" ve çocuğun yıllarca cinsel istismara maruz bırakıldığı iddia edildi. Bu iddialar aile mensupları tarafından reddedildi, gelinlik fotoğraflarının hafızlık törenlerinde çekildiği iddia edildi. 3 şüphelinin olduğu davada ilk duruşma 22 Mayıs 2023'te görülecekken duruşma tarihi Aile ve Sosyal Hizmet Bakanlığı talebi ile 30 Ocak 2023'e çekildi. Duruşmada yargılamanın kapalı devam etmesi, davaya yayın yasağı getirilmesi, Kadir İstekli ve Yusuf Ziya Gümüşel'in tutukluluk hallerinin devamı ve 27 Şubat'a erteleme kararları alındı. Ayrıca, cemaat mensupları adliye önünde protesto düzenledi.
Dava 23 Ekim 2023'te sonuçlandı. Mahkeme "çocuğun nitelikli cinsel istismarı" suçlarından kızın zorla evlendirildiği Kadir İstekli'ye 30 yıl, Hiranur Vakfı'nın kurucusu ve baba Yusuf Ziya Gümüşel'e 20 yıl, anne Fatıma Gümüşel'e 16 yıl 8 ay hapis cezası verdi.

İsmailağa Vakfı Resmî Web Sitesi 5 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İsmailağa Derneği Resmî Web Sitesi 18 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İsmailağa Yurt Dışı Hizmetleri Resmî Yayını 20 Aralık 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İsmailağa Başakşehir Bölge Temsilciliği Web Sitesi

Şâzelîlik (Arapça: الشاذليّة eş-Şâzeliyye), Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî tarafından kurulan İslam'ın sûfî bir tarikatıdır.Tarihte Kuzey Afrika'da ve Mısır'da önemli, birçok İslâmî edebiyat katkısıyla tesiri olmuştur. Edebî ve entel katkılarıyla bilinen en meşhur kişiler Hikam'ın yazarı İbn Ataullah, birçok yorum ve eser yazarları olan Ahmed Zarruk ve Ahmed İbn Acibe’dir. İslâm peygamberi Muhammed'e aşk ifade eden şiirler arasında Muhammed el-Cezuli'nin dikkate değer Delail-i Hayrat’ı ve Busiri’nin meşhur Kaside-i Bürde'sidir. El-Ezher Üniversitesi'nin birçok baş hocası bu tarikattandır. Sultan II. Abdülhamid de bu tarikattandır.
Şâzelî tarikatının dallarından biri olan Fassiyatuş, çoğunlukla Hindistan, Sri Lanka ve Pakistan'da bulunur. Darkavî dalı genellikle Fas'ta yaygındır. Cezayir'de oluşan Alavîlik dalı ise Suriye, Ürdün ve Fransa'daki İngilizce konuşan toplumlar arasında olmak üzere Dünya'nın birçok yerinde bulunur. Büyük Britanyalı âlim Martin Lings, bu dalın kurucusu  Ahmed el-Alevî hakkında A Sufi Saint of the 20th century (ISBN 0-946621-50-0), Yirminci Yüzyılda Bir Velî adlı kapsamlı bir biografi yazmıştır.

Kadirilik
Mevlevilik

Australopithecus deyiremeda, soyu tükenmiş bir Australopithecine türüdür. Australopithecus deyiremeda'ya atfedilen fosiller, Etiyopya'nın Afar bölgesinin batı merkezindeki paleontolojik kazı alanı Woranso-Mille'in yaklaşık 3,5 ila 3,3 milyon yıllık katmanlarından gelmektedir. Tür ilk olarak Mayıs 2015'te tanımlanmış ve Australopithecus afarensis ile aynı zamanda ve aynı bölgede yaşamıştır.

Australopithecus yapay bir kelimedir. Cinsin adı Latince australis 'güney' ve Yunanca πίθηκος (eski Yunanca telaffuz edilir) píthēkos 'maymun' kelimelerinden türetilmiştir. Deyiremeda sıfatı, Afar dilinde deyi ('yakın') ve remeda ('akraba') kelimelerinden oluşur ve "yakın akraba" anlamına gelir. Australopithecus deyiremeda sonuç olarak "yakından akraba, güney maymunu" anlamına gelir.

Australopithecus deyiremeda, üst çenenin sol yarısının parçası ile - koleksiyon numarası: BRT-VP-3/1 - 4 Mart 2011'de M. Barao tarafından keşfedilen altı korunmuş diş (2. kesici diş - 2. büyük azı dişi) ile adlandırılmıştır. Ayrıca iki parçaya ayrılmış iyi korunmuş bir alt çene (BRT-VP-3/14) paratip olarak seçilmiştir. Keşfi Yohannes Haile-Selassie'nin analizlerine göre, bu buluntular diş minesinin belirgin kalınlığı ve özellikle çene kemiğinin belirgin iriliği bakımından Australopithecus afarensis için yapılan bulgulardan farklıdır. İlk tanımın dayandığı fosiller, kumtaşı toprağından yıpranmış yüzey buluntularıdır.
Tim White, bulguların yeni bir tür olarak yorumlanması konusunda ihtiyatlı bir yorum yaptı: Buluntular, Australopithecus afarensis'in önceden varsayıldığından daha büyük bir anatomik değişkenliğinin yalnızca kanıtı olabilir.
BRT kısaltması Burtele anlamına gelir, holotipin bulunduğu yer 11 ° 27 '43.9 "kuzey, 40 ° 31' 41.0" doğu koordinatlarına sahiptir. Buluntuların deposu Addis Ababa'daki Etiyopya Ulusal Müzesi'dir.

İnsanın evrimi
İnsan evriminin fosil listesi
Paranthropus
Australopithecus afarensis

Fred Spoor: Paleoantropoloji: Orta Pliyosen kalabalıklaşıyor. İçinde: Doğa . Cilt 521, Sayı 7553, 2015, sayfa 432-433, doi: 10.1038 / 521432a

Prehuman: Lucy'nin farklı türden komşuları. 16 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Açık: spiegel.de 28'den. Mayıs 2015
Cleveland Doğa Tarihi Müzesi: Küratör Yeni İnsan Ata Türlerini Keşfediyor. 26 Mayıs 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Açık: cmnh.org 27'den. Mayıs 2015
Etiyopya'dan Yeni İnsan Ata Türleri Lucy'nin Türleriyle Birlikte Yaşadı. 18 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Açık: cmnh.org 27'den. Mayıs 2015 (İngilizce, birkaç resimli)
Yeni insan atası Lucy'nin kuzeni ve komşusuydu. 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Açık: Sciencemag.org 27'den. Mayıs 2015

Diş minesi (Latince: Substantia adamantinea), vücudun en sert ve en yoğun mineralleşmiş maddesidir; dentin sement ve pulpa ile beraber dişi oluşturan dört ana dokudan biridir. Normal olarak dişin görünür dental kısmıdır ve mutlaka alttan dentin ile desteklenmelidir. Minenin yüzde doksan altısı mineralden geri kalanı ise su ve organik maddeden oluşur. Minenin normal rengi açık sarıdan grimsi beyaza kadar çeşitlilik gösterir. Minenin altında dentin bulunmayan dişin uç kısımlarında renk bazen hafif bir mavi tona dönebilir. Mine yarısaydam olduğu için, dentinin rengi ve mine altındaki herhangi bir dolgu maddesi bir dişin fiziksel görünümünü güçlü bir şekilde etkiler. Mine dişin yüzeyinde farklı kalınlıklarda bulunur ve en kalın olarak tüberkül denilen tepe çıkıntılarında 2.5 mm; en ince olarak ise klinik açıdan mine-sement sınırında bulunur. Minenin temel minerali bir kristalize kalsiyum fosfat olan hidroksiapatittir. Minedeki minerallerin büyük çoğunluğu yalnızca gücü açısından değil kırılganlık açısından da değerlendirilmektedir. Diş minesi, Mohs sertlik skalası açısından 5 ile değerlendirildiğinden insan vücundaki en sert maddedir. Dentin, 3-4 sertlik derecesi ile, daha az mineralize ve daha az kırılgan olarak, mineyi desteklemektedir ve sağlamlık için gereklidir. Dentin ve kemiğin tersine, mine kollajen içermez. Bunun yerine amelogenin ve enomelin adında iki benzersiz protein içermektedir. Bu proteinlerin işlevleri tamamen anlaşılmamış olsa da bunların diğer işlevlerinin yanı sıra, bir iskelet desteği gibi işlev görerek minenin gelişimine yardım ettikleri düşünülmektedir.

Minenin temel birimi mine çubuğudur. Daha önce mine prizması denilen, çapı yaklaşık olarak 4 μm - 8 μm uzunluğunda olan mine çubuğu, düzenli bir yapı içinde sıkıca bir araya getirilmiş bir hidroksiapatit kristalleri paketidir. Enine kesiti alındığında en güzel bir anahtar deliğine benzetilebilecek olan bu yapının üst kısmı ya da başı dişin taç kısmına doğru ve alt kısmı veya kuyruğu diş köküne doğru durmaktadır.
Her bir mine çubuğundaki kristallerin düzeni oldukça karmaşıktır. Hem ameloblastlar (mine oluşumunu başlatan hücreler) hem de Tomes lifleri kristallerin düzenlerini etkiler. Mine çubuğunun baş tarafındaki mine kristalleri çubuğun uzun eksenine paralel olarak durmaktadır. Kristallerin yönlenmesi mine çubuğunun kuyruk kısmında uzun eksenden hafifçe uzaklaşır.
Minenin organik kısmı, hidroksiapatit kristallerine gömülmüş kollagen fibrillerden oluşmuştur. Minenin organik yapısı içerisinde başlıca metionin ve histidin olmak üzere 16 değişik aminoasit bulunur. Ayrıca organik kısımda, kalsifikasyona yardımcı olan fosfor yüksek oranda bulunur. Minenin yapısındaki en önemli proteinler "Enomelin" ve "Amelogenin"dir. Bunlar, organik bölümün organizasyonunu sağlar. Ayrıca "Lösin" de diş minesinin organik yapısındaki önemli bir proteindir. Minedeki suyun %25 lik kısmı apatit kristallerine bağlıdır. Diğer kısmı ise apatit kristallerini bir kabuk gibi sarar.
Diş minesinin, yıllarca sert, cansız, geçirgenliği olmayan bir doku olduğuna inanılmıştır. Ancak son yirmi yılda yapılan ileri düzey elektron mikroskobileri, diş minesinin elek gibi geçirgen bir doku olduğunu, özellikle mikromolekülleri kolaylıkla geçirdiğini ortaya çıkartmıştır. Mine sertliği, bölgelere göre farklılık gösterir. Mine, Bilkers Sertlik Derecesine göre yüzeyde 400, orta bölgelerinde 350-370, mine-dentin sınırında 250-270 birim sertliktedir. Yaşlandıkça, pulpa nın çekilmesi ve organik maddelerin azalmasına bağlı olarak mine sertleşir, esnekliğini yitirir ve kırılganlaşır.
Mine, milyonlarca mine prizmasından oluşur (1 mm3 de 3000-4000 mine prizması). Mine prizmaları kıvrımlar çizerek yüzeye ulaşır. Bu oluşuma "Hunter-Schreiger Bantları" denir. Mine prizmalarının yönleri, çürük oluşumu ve ilerlemesinde önemlidir.
Mine, elektron mikroskobunda incelendiğinde, 20-80 mikron aralıklarla üst üste gelmiş tabakalardan oluştuğu gözlenmiştir. tabakaların üst üste çökeldiği izlenimi vermektedir. Bu tabakaların oluşturduğu çizgilere "Retriuz çizgileri" denir. Bu çizgiler kesici kenarda 13°, kolede (diş boynunda) 45°lik açılarla mine dış yüzeyine ulaşır. Minenin dış yüzeyine ulaştığı yere "periki mati" denir. Periki mati, genç dişlerde makroskobik olarak (gözle) görülebilir. İntramental çizgiler olarak da adlandırılır.
Retriuz çizgileri, anomali olmayıp fizyolojik oluşumlardır. Oluşumları hakkında öne sürülen birçok görüş vardır, bunlardan başlıcaları:

Fizyolojik bir kalsifikasyon ritmidir.
Mine dokusu kalsifiye olurken durakladığı her aralıkta oluşan çizgilerdir.
Retriuz çizgilerine üst dişlerde pek rastlanmaz.
Neonatal Çizgi (doğum çizgisi): Doğum esnasında, halihazırda çene kamiklerine oluşan dişlerin dentinogenezinde meydana gelen duraksama sonucu oluşan net çizgilerdir.

Seattle'daki Washington Üniversitesinden bilim insanları, kök hücrelerin, diş minesini oluşturan ameloblast hücrelerine nasıl dönüşebileceğini gösteren bir çalışma yayımladı

"FAQ: Oral Health Topics A–Z: Tooth whitening treatments". American Dental Association. 21 Mayıs 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
"Oral Health Information". American Dental Hygienists' Association. 6 Mayıs 1999 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
Ash, Major M., Jr. & Nelson, S.J. (2003). Dental anatomy, physiology, and occlusion (8.8yer=Philadelphia bas.). W.B. Saunders. ISBN 0-7216-9382-2. 
Bath-Balogh, M. & Fehrenbach, M.J. (2011). Illustrated Dental Embryology, Histology, Anatomy (3.3yer=Philadelphia bas.). W.B. Saunders. ISBN 978-1-4377-1730-3. 5 Şubat 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Şubat 2022. 
Blackwell, Bonnie (1996). "Why Teeth Fossilize Better Than Bone". dinosauria.com. Dinosaur mailing list. 11 Ekim 2003 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
"Dental Health". nutrition.org. British Nutrition Foundation. 2004. 14 Temmuz 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
Brown, Theodore L. (2003). Chemistry: The central science (9th, paperback bas.). Upper Saddle River, NJ [Great Britain]: Prentice Hall. ISBN 0-13-049140-3.  0-13-047038-4; 0-13-038165-9 (CD-ROM)
Cate, A.R. Ten (1998). Oral Histology: Development, structure, and function (5.5yer= St. Louis, MO; London bas.). Mosby. ISBN 0-8151-2952-1. 
"Homepage". eMedicine. 2 Temmuz 1998 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
Fejerskov, O. (March 1979). "Human dentition and experimental animals". Journal of Dental Research. 58 (Spec Issue B): 725-734. doi:10.1177/002203457905800224011. PMID 105027.  Special Issue B.
Frandson, R.D. & Spurgeon, T.L. (1992). Anatomy and Physiology of Farm Animals (5.5yer= Philadelphia bas.). Lea & Febiger. ISBN 0-8121-1435-3. 
Gandara, B.K. & Truelove, E.L. (1999). "Diagnosis and Management of Dental Erosion". Journal of Contemporary Dental Practice. 1 (1): 016-023. PMID 12167897. 14 Nisan 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Harris, Edward F. (2002). Craniofacial Growth and Development. 
Hebel, Jeanette L. & Poh-Fitxpatrick, M.B. (2006). "Erythropoietic Porphyria". eMedicen online. 1 Ekim 1999 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
Johnson, Clarke (1999). "Biology of the Human Dentition". dentristy.uic.edu. 1 Haziran 2007 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Şubat 2022. 
Martin, Chris (2007). "Teeth". Encarta Online Encyclopedia. 
Newbrun, E. (1986). Fluorides and dental caries: contemporary concepts for practitioners and students (3.3yer=Springfield, Illinois bas.). Thomas. ISBN 0-398-05196-8. 
Pinney, Chris C. (1992). The illustrated veterinary guide for dogs, cats, birds & exotic pets (1.1yer=Blue Ridge Summit, PA bas.). Tab Books. ISBN 0-8306-1986-0. 
Randall-Bowman, [n.i.] (2004). "Gummed Out: Young Horses Lose Many Teeth, Vet Says". tamu.edu. 3 Mart 2005 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Ekim 2007. 
Ross, Michael H. & Kaye, G.I. & Pawlina, W. (2006). Histology: a text and atlas (5.5yer=Philadelphia; London bas.). Lippincott Williams & Wilkins. ISBN 0-7817-7221-4. 
Springer, Shelley C. & Annibale, D.J. (2006). "Kernicterus". eMedicen online. 27 Ekim 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Ekim 2007. 
Summitt, James B. & Robbins, William & Schwartz, J. & Schwartz, R.S. (2001). Fundamentals of Operative Dentistry: A Contemporary Approach (2.2yer=Chicago, IL; London bas.). Quintessence Publishing. ISBN 0-86715-382-2.

Laetoli ayak izleri, Tanzanya'nın Arusha Bölgesi'ndeki Laetoli'de yer alan tarih öncesi bir arkeolojik sitedir. Bölge Pliyo-Pleyistosen dönemine tarihlenen volkanik kül içinde korunmuş Hominina ayak izleri ile ünlüdür. Laetoli ayak izlerinin bulunduğu alan (Site G), Olduvai boğazının 45 km güneyinde yer almaktadır. Konumu ve izleri 1976'da arkeolog Mary Leakey ve ekibi tarafından keşfedilmiş ve 1978'de kazılara başlanmıştır. Ayak sesi izlenimlerinin analizine dayanan "Laetoli Ayak İzleri", Pliyosen Hominina'daki iki ayaklılık teorisi için ikna edici kanıtlar sağlayarak bilim adamları ve halk tarafından önemli ölçüde tanınmıştır. 1998'den bu yana, Tanzanya Ulusal Müzesi'nden Amandus Kwekason ve New York Üniversitesi'nden Terry Harrison'ın önderliğinde paleontolojik keşifler devam ederek bir düzineden fazla yeni Hominina bulgusunun kurtarılmasına ve aynı zamanda fosillerin kapsamlı bir şekilde yeniden inşasını sağladı. Site, Tanzanya'nın tescilli Ulusal Tarihi Yerleri'dir.
3,7 milyon yıl öncesine tarihlenen bu fosiller, o dönemde homininlerin iki ayaklılığına dair bilinen en eski kanıtlardı. Daha sonra iki ayaklılığı düşündüren özelliklere sahip daha eski Ardipithecus ramidus fosilleri bulundu. Ayak izlerinin yanı sıra Laetoli'de Hominina ve hayvan iskeleti kalıntıları da dahil olmak üzere başka keşifler de yapıldı. Ayak izleri ve iskelet yapısının analizi, Hominina'da iki ayaklılığın genişlemiş beyinlerden önce geldiğine dair açık kanıtlar gösterdi. Tür düzeyinde, izi bırakan Hominina'nın kimliğini kesin olarak belirlemek zordur. Australopithecus afarensis en çok önerilen türdür.

Lucy (katalog numarası: AL 288-1), 1974 yılında Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontolog Donald Johanson’un ekibinin Doğu Afrika’da Etiyopya’nın Hadar (en) bölgesinde bulduğu, yaklaşık 3,2 milyon yıl yaşında, 105 cm boyundaki Australopithecus afarensis fosili.
Adı, bulunuşunu kutlamak için, bulunduğu akşam verilen yemekte dinlenilen Beatles grubunun Lucy in the Sky with Diamonds parçasında adı geçen kızdan esinlenilmiştir. Çünkü buluntu yetişkin yaşta ölmüş bir dişinin hemen hemen eksiksiz iskelet kemiklerinin fosiliydi.
Bu keşifler sonucunda bu buluş dünya çapında çok büyük bir üne sahip oldu. Daha sonraları ise Lucy'nin keşfediliş hikâyesi ve iskeletinin yeniden yapılandırılması Johanson tarafından yayımlandı. 2007'nin başında ise bir araya getirilmiş fosiller ve ilgili eserler 6 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri'nin ayrı bölgelerinde tur yapılarak halka açık bir şekilde sergilendi; sergiye "Lucy's Legacy: The Hidden Treasures of Ethiopia" (Lucy'nin Mirası: Etiyopya'nın Gizli Hazineleri) ismi verildi. Bazı tartışmalar sonucunda kendine mahsus, özgün kalıntıların zarar görmemesi için müzeler fosillerin dökme kopyalarını sergilemiştir. 2013 yılında ise Lucy'nin kemikleri Etiyopya Addis Ababa'da bulunan Ulusal Etiyopya Müzesi Paleoantropoloji Laboratuvarları'na geri gönderilmiştir.
2015 yılının Nisan ayında Amerikan Doğa Tarihi Müzesinden doğa bilimciler Gary Sawyer ve Mike Smith, New York Üniversitesinden Scott Williams'ın yardımı ile yaptıkları bir yeniden canlandırma çalışması sırasında omur kemiklerinden birinin bu fosile ait olmadığını fark etmişlerdir. Yapılan incelemede bu kemiğin bir babuna ait olduğu belirlenmiştir. Bu kemiğin fosile nasıl eklendiği hala araştırılmaktadır.
2016 yılında yapılan bir araştırma, Australopithecus afarensis'in hem ağaçta hem de yerde hareket ettiğini ancak daha çok ağaçlarda yaşadığını öne sürer.

Keşfi Organize Etmek
Fransız jeolog ve paleoantropolojist Maurice Taieb 1970'te Etiyopya'nın Hararghe bölgesinde Afar Üçgeni içerisinde Hadar Formasyonu'nun bulunduğunu keşfetmiştir. Bu bölgenin; fosiller, kalıntılar, insan kökenli eserler için çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu fark eder. Taieb, International Afar Research Expedition (IARE) adlı kuruluşa haber verdikten sonra öne çıkan üç tane bilim insanını bölgedeki kazıları yönetmesi için bu bölgeye davet eder. Bunlar: Amerikalı bir paleoantropolog ve Cleveland Doğa Tarihi Müzesi'nde küratör olan ve şu anda Arizona Eyalet Üniversitesi'nin bir parçası olan İnsan Kökenleri Enstitüsü'nü kuran Donald Johanson; önemli İngiliz paleoantropolojist Mary Leakey ve şu anda Fransa'nın en prestijli araştırma kuruluşlarından biri olan Collége de France'de çalışan Yves Coppens'dir. Bu aşamadan sonra ise dört Amerikan ve yedi Fransız'dan oluşan ekip tarafından bir keşif çalışması yürütüldü. 1973 yılının sonbaharında ise ekip Hadar bölgesi ve çevresinde insanlığın kökenine dair araştırma çalışmalarına başladı.

İlk Buluntu
Kasım 1971'de kazı sezonunun sonlarına doğru, Johanson bir fosilin kavalkemiğinin üst kısımını bulduğunu fark etti, bu buluntu ön kısımından hafif bir şekilde kesilmişti. Bulunan kavalkemiğinin yakınlarında ise bir uyluk kemiği bulunmuştur. Johanson bu kemikleri bir araya getirdiğinde ise kalıntının açık bir şekilde ayakta yürüyebilen bir "Hominin" olduğu ortaya çıkmıştı. Bu fosil araştırmalar sonucunda üç milyon yıldan daha eski bir zamana tarihlendirilmişti, yani o zamanda bilinen en eski hominin fosillerinden çok daha eskiydi. Alan yaklaşık olarak "Lucy"'nin bulunduğu yerden 2,5 kilometrelik bir alanı kapsamaktaydı.

Pelvis, yanlarda ve önde iki kalça kemiği, arkada sakral kemik ve koksigeal kemiğin birleşmesiyle meydana gelir.

Pubik Ark
Subpubik Açı/Köşe
Terminal Hat
Üst Pelvik Açıklık
Büyük Pelvis
Küçük Pelvis
Alt Pelvik Açıklık

Android Tip Pelvis
Jinekoid Tip Pelvis
Platipelloid Tip Pelvis
Antropoid Tip Pelvis

Anatomik Çap, Ön-Arka Çap
Obstetrik çap
Diyagonal çap
Transvers çap
Oblik çap

Kadın doğası gebe kalmaya, rahim içinde gelişmekte olan bebeği büyütmeye ve nihayet olgunlaşmış bebeği dünyaya getirmeye göre evrimleşmiştir. Bu görevleri yerine getirmek amacına yönelik olarak kadının kemik çatısı erkeğin kemik çatısına göre belirgin farklılıklar gösterir:

Erkeğin leğen kemiklerinin yapısı daha çok ağır yük taşımaya yönelikken, kadının leğen kemiklerinin yapısı bebeğin başının doğum esnasında leğen kemikleri tarafından oluşturulan doğum kanalına girmesine yöneliktir.
Erkeğin leğen kemikleri alt açısı dar, kadının leğen kemikleri alt açısı bebeğin doğum kanalından dışarıya rahatça çıkabilmesine olanak tanımak için geniş açılı olarak yapılandırılmıştır.
Kadının kemik yapısının üzerinde yer alan kaslar ve bağlar bebeğin doğum kanalından geçerek dış dünyaya çıkma sürecinde ona mümkün olan en geniş alanı sağlamak amacına yönelik olarak gevşemeye elverişli olarak yapılandırılmışlardır. Erkeklerin leğen kemikleri daha çok yük taşımaya elverişli olacak şekilde biçimlendirildiğinden kaslar ve bağlar çok fazla gevşeme göstermezler.

Hamilelik sırasında gerek pelvisin içinde yer alan fetüsün büyümesi gerekse fetüsün içinde bulunduğu rahmin içini dolduran amnion sıvısının artışı sonucu ilerleyen aylarla birlikte karın da büyümeye başlar. Hamileliğin 5 ayından itibaren büyüme hızı da artar. Bu büyümeyle birlikte bölgedeki gerginleşir, gerginleştikçe incelir. Hamileliğin son ayında en yüksek noktaya ulaşan derideki incelme, derinin gerilime karşı zayıf olan bölgelerinde çatlaklara neden olabilir. Karın duvarında olduğu gibi, pelvis boşluğunun dış duvarı da en dışta deri, derinin altında yağ tabakası, yağ tabakasının altında karın boşluğu içinde iç organları barındıran kas tabakasından oluşur. Hamilelikle birlikte buradaki rahim doğal olarak büyümeye başlar. Rahim büyüdükçe duvarı oluşturan kaslar da esneyerek genişler. Hamileliğin son aylarında karın içinin büyümesine bağlı olarak karın kaslarının esneklik kapasitesini zorlamaya başladığında ise karın ortasındaki kasları birbirine bağlayan kas kılıfı gerginliğe bağlı olarak genişler. Bunun sonucunda kaslar birbirinden uzaklaşır ve daha ayrık hale gelir. Doğumun ardından esnek olan kaslar eski haline tekrar döner, ancak genişleyerek gevşemiş olan kas kılıfı kaslar gibi esnek bir yapıda olmadığı için eski haline dönemez, gevşek olarak kaldığı için de karın orta kasları birbirinden ayrık bir şekilde durur. Bu durum dış görünüme, karın bölgesinin dışa doğru bombe yapmış, şişkin bir görünümü şeklinde yansır.

Primatların kökeni ve evrimi, yaklaşık 55 milyon yıl önce küresel olarak ortaya çıkan "gerçek" primatların (Euprimates) kökenini ve evrimsel tarihini konu alır. Bilinen en eski gerçek primat, geç Paleosen döneminde (~ 57 myö) Fas'ta yaşamış, Altiatlasius'tur.

Yaşayan primatların (kuyruklu maymunlar, kuyruksuz maymunlar, makimsiler, lorisler, galagolar ve insanlar dahil) görmeye diğer duyularına göre fazla önem vermeleri göze çarpar. Bu, birbirine yakın olan ve arkasında bir çubuk bulunduran göz çukurları tarafından kafatasına yansıtılır. Primatların ayrıca tipik olarak kavramak için iyi uyarlanmış (uzun parmaklar, karşıt başparmaklar, ayak başparmakları ve çoğu parmakta pençeler yerine tırnaklar) elleri, ayakları ve ağaçlarda dolaşmak için faydalı olan diğer iskelet özellikleri vardır. Çok fazla meyve yerler ve meyveleri dişlerinin arasında ezmek için genellikle yağlı, yuvarlak (bunodont) çıkıntılar ve geniş alt azı dişleri de dahil olmak üzere bunu yansıtan diş özelliklerine sahiptir.

Memelilerin kalıtsal akrabalık araştırmaları, primatları oldukça tutarlı bir şekilde Euarchonta adlı bir gruba diğer iki memeli takımıyla birlikte yerleştirir: Bunlar sivri sincapçık (Scandentia) ve kolugodur (Dermoptera). Sivri sincapçıklar, Güneydoğu Asya'da yaşayan küçük, dört ayaklı memelidir. Hepsi ağaçlarda yaşamasa da kimi zaman "ağaç sivri faresi" olarak da adlandırılır, buna karşın taksonomik olarak sivri fare değildir. 1922'den 1980'e kadar, sivri sincapçıklar genellikle primatlar içerisinde sınıflandırıldı. Bu düşünce, çok sayıda kanıt kullanarak primat varsayımını değerlendiren bir kitapta çürütüldü. Sivri sincapçıklar artık primat olarak kabul edilmese de primatların kökeniyle ilgilenen araştırmacılar için önemlidir çünkü ilk primatlar için en iyi yaşam modellerini sağlar. Gerçekten de oldukça eksiksiz bir iskeletten bilinen ilkel plesiadapiform Dryomomys szalayi, Ptilocercus lowii'ye çok benzerdir. Bu benzerlikler, ilk primatın muhtemelen Ptilocercus'a oldukça benzediğini ve primatların ağaçta yaşayan bir atadan evrimleştiği düşüncesini desteklemektedir.
Abalı memeliler, Güneydoğu Asya'da yaşayan süzülen memelidir. Parmaklarının arasında uzanan ve eldiven gibi görünen geniş bir süzülme zarına (patagium) sahiptir. Süzülme için evrimleşen çok sayıda özelliğin yanında abalı memeliler kendine özgü diş özelliklerini de sahiptir. Bunlara sözcüğün tam anlamıyla tarak gibi dişleri olan kesici dişler de dahildir. Ne yazık ki ne sivri sincapçıklar ne de abalı memeliler, çok eksiksiz fosil kalıtlarından bilinmemektedir.
Ayrıca moleküler genetik ve biçimbilimsel çalışmalar, kolugoların, primatların kardeş taksonu olarak Primatomorpha adlı bir grupta sınıflandırması gerektiğini gösterir.

Bilinen tüm etenelilerin ağaçsıl uyarlanmalarının ikincil olarak karasal bir kökenden türetildiğine inanıyorum.
Erken gerçek primatlar, sıçramak için aşırı büyümüş bir kas yapısına uyum sağlamak için düzleştirilmiş bir iliuma sahipti. Hızlı, derin ve son derece dengeli diz eklemleri, ağaçsıl keseli sıçangillerdekinden (Didelphidae) bütünüyle ayrı olarak, yüksek derecede sarmal bir alt ayak bileği eklemi ile birleştirilmiş, hızlı bükülme (fleksiyon) yapabilen, eşit hıza uyarlanmış bir üst ayak bileği eklemine sahip bir ayak ile birlikte, güçlü sıçrama için iyi bir biçimde uyarlanmıştır.

Bilinen en eski plesiadapiform Purgatorius'tur. Triceratops iskeleti ile aynı tortudan geldiği bilinen bu cinse ait bir diş parçası olmasına rağmen bu tortu farklı yaşlardaki malzemelerin bir karışımını içermektedir. Bununla birlikte, Paleosen'in en erken döneminden daha kesin tarihli örnekler bilinmektedir, bu nedenle Purgatorius yaşadığı dönem kuş olmayan dinozorlarla örtüşmese bile, yok olmalarının yarattığı yeni fırsatlardan yararlanan ilk memelilerden biri olduğu açıktır. Purgatorius'un yaşı ve ilkel yapısı, primatların yaklaşık 65 milyon yıl önce evrimleştiğini önerse de moleküler çalışmalar bunu genellikle en az 10 milyon yıl öncesine (75 myö; diğer sonuçlar için aşağıya bakınız) tarihler. Durum buysa, takımın erken tarihinin önemli bir bölümü fosil kayıtlarında eksik olabilir.
Primatların mevcut en yakın akrabalarının Güneydoğu Asya'da yaşaması, takım için bir Asya kökeni önerebilirken, çoğu ilkel plesiadapiformun Kuzey Amerika'daki konumu, bunun yerine bir Kuzey Amerika kökenini desteklemektedir. Ancak bu, Kuzey Amerika'daki fosil kayıtlarının çok daha büyük bir örneğinin bir ürünü olabilir. Aslında, şu anda Asya'dan bilinen nispeten ilkel bir plesiadapiform var (Asioplesiadapis youngi; Fu ve diğerleri, 2002), bu da kıtadaki daha fazla keşiflerin onu primatlar için daha uygun bir menşe yeri gibi gösterebileceğini öne sürüyor. Primatların neden evrimleştiğine ilişkin olarak, plesiadapiformları tartışan (öprimatlarla sınırlı olanlar yerine) primat kökenlerine ilişkin senaryoların çoğu, beslenmeyle bir ilişki önerir. Szalay, 1968'deki dönüm noktası niteliğindeki "Primatların Başlangıçları" başlıklı makalesinde şunları yazdı: "Primatların ilk yayınımını açıklayan, yalnızca meyveler, yapraklar ve diğer otsu maddelerle beslenmenin giderek artmasıdır"; Sussman & Raven (1978), primatlar ve çiçekli bitkiler arasında önerdikleri ortak evrim senaryosuna plesiadapiformları dahil etti. Eriksson ve ark. (2000), geç Kretase boyunca Paleosen'e doğru meyve hacminde ve hayvanlara dağılmış çiçekli bitkilerin oranındaki bir artışı belgelemektedir; erken primatlar bu değişimi yönlendiren güçlerden biri olabilir. Bu öneriler, Purgatorius'un küçük, oldukça sivri dişlerinin ışığında şaşırtıcı görünebilir. Modern primatlarla karşılaştırıldığında, bu morfoloji kesinlikle, bitki materyallerinden ziyade böceklerde daha zengin bir beslenme önerecektir. Eşzamanlı küçük memelilerden (örneğin, geniş talonid havzaları) diğer erken plesiadapiformlar, tam olarak daha çeşitli bir diyetle ilişkilendirilebilecek olanlardır. Bu nedenle, ilk primatların ekolojik profili hakkında bundan sonra da öğrenecek çok şey olsa da, daha hepçil bir diyete geçiş, başarılarının bir parçası olabilir. Çiçekli bitkilerle yaygın bir ortak evrimsel ilişki, daha sonra Paleosen boyunca plesiadapiformların çeşitlenmesini şekillendirmede kritik bir rol oynamış olabilir.

Primat kökenleri için, fosil kanıtlar ve moleküler genetik çalışmalar tarafından kesinlikle desteklenmeyen bir 2009 varsayımı, Zoologica Scripta'da sunuldu. Makale, başlıca primat gruplarının dağılımlarının Mezozoyik'in tektonik özellikleriyle ilişkili olduğunu ve bunların ilgili aralıklarının, yaklaşık 185 milyon yıl önce Pangea süper kıtasındaki yaygın bir atadan yerel olarak gelişen her biri ile uyumlu olduğunu savunuyordu.
Bu varsayıma göre, nemli burunlular (lemurlar ve lorisler) ve kuru burunlular (cadı makiler ve antropoidler) arasındaki ayrım, yaklaşık 180 milyon yıl önce Afrika'daki Lebombo Monokline'deki yoğun yanardağ etkinliği ile ilişkilidir. Madagaskar makileri, Mozambik Kanalı'nın açılmasıyla (160 milyon yıl önce) Afrikalı akrabalarından ayrılırken, Yeni ve Eski Dünya maymunları yaklaşık 105-120 milyon yıl önce Atlantik'in açılmasıyla ayrıldı.

Deney ve gözlemsel kanıtlara göre, tüm primatların son ortak atası 55 ila 80 milyon yıl önce yaşamıştır. Moleküler genetik ve fosil kanıtları, yeni ve eski dünya maymunlarının Geç Eosen'de (~35 myö) ayrıldığını göstermiştir. Maymunların Afrika'dan kopan bir kara parçası ile Amerika'ya ulaşması en olası olandır.
Makimsilerin ise yaklaşık 40 milyon yıl önce Madagaskar'a ulaşan bir ortak atadan geldikleri düşünülüyor.

Plesiadapiformlar, kavramak için iyi uyarlanmış uzun parmaklar ve iskeletin ağaçsıllığı kanıtlayan diğer özellikleriyle birlikte, yaşayan primatlarla kimi özellikleri paylaşır. Carpolestes simpsoni'nin tırnaklı bir başparmağı bile vardı. Dişsel olarak, plesiadapiformlar, gerçek primatlara oldukça benzer. Bununla birlikte, bilinen hiçbir plesiadapiform, postorbital çubuk ya da yakınsak göz çukurları gibi görme ile ilişkili yaşayan primatların özelliklerini sergilemez. Primat benzeri kavrama için bazı özellikler sergilemelerine karşın, bilinen plesiadapiformlar hala parmaklarının çoğunda pençeleri tutar. Bu karşıtlıklar, bazı bilim adamlarını, plesiadapiformların primatlar takımına ait olmadığını önermeye yöneltmiştir. Kimileri ise, plesiadapiformların abalı memelilerle daha yakın akraba olduklarını ileri sürmüşlerdir.
Bloch ve meslektaşlarının (2007) yaptığı kapsamlı çözümlemeye göre, plesiadapiformlar diğer herhangi bir memeli grubuna göre primatlarla daha yakın akrabadır. Ayrıca plesiadapiformlar primatların atasıdır, dolayısıyla "kök primat"dır. Yaşayan primatları ise "gerçek primatlar" anlamına gelen "Euprimates" grubuna atamışlardır. Bununla birlikte, tüm araştırmacılar Bloch ve diğerlerinin (2007) sonuçlarına ikna olmamıştı. Bu araştırmacılar, takımdan plesiadapiformları hariç tutarak, genellikle Primatlar takımını gerçek primatlarla (Euprimates) eşitler. Bu, primat kökenlerini neyin oluşturduğuna dair burada tartışılandan çok farklı bir anlayışa yol açar, takım ilk olarak ortaya çıktıktan (eğer plesiadapiformları primat olarak alırsak) yaklaşık 10 milyon yıl sonra (55 myö), postorbital çubuk gibi özellikleri paylaşan ilk canlılar ve çoğu parmaktaki tırnaklar (adapoidler ve omomyoidler) ilk olarak fosil kayıtlarında bulunur. Bununla birlikte 2021'deki bir çalışmada, Primatları ve Plesiadapiformları bulunduran Pan-Primates kladı önerilmiştir.
Kimi biçimbilimsel çalışmalar, gerçek primatlaı, carpolestidae'nin kardeş grubu olarak yerleştirdi.

Bloch ve arkadaşlarının (2007) çözümlemesine dayanan, plesiadapiformlar ve yakından ilişkili taksonlar için evrimsel ilişkilerin varsayımı.

Çalışmalar, genel olarak, primatomorf (kolugo-primat) ayrışmasını 80 milyon yıl öncesine tarihler. Ayrıca bazı morfolojik analizler plesidapiformların; hem primatların, hem de kolugoların ataları olabileceğini göstermiştir. Plesiadapiformlar, yaklaşık 65 milyon yıl önce ortaya çıktığı için moleküler saat ile bu sonuçlar çelişmektedir.

Diğer bazı genetik çalışmalar
Perelman vd. (2011)'nin yaptığı ç

Manyetik rezonans görüntüleme (İngilizce: Magnetic Resonance Imaging MRI), nükleer manyetik rezonans görüntüleme veya manyetik rezonans tomografi, canlıların iç yapısını görüntüleme amacıyla daha çok tıpta kullanılan bir yöntemdir. Yüksek düzeyde manyetizmayla canlı doku, yansıtma yöntemiyle görüntülenir. Farklı özelliklerinden dolayı hastalıkların tespitinde bilgisayarlı tomografiden de destek alınabilir.

MRI, X ışınlarını veya iyonlaştırıcı radyasyonun kullanımını içermez; bu, onu bilgisayarlı tomografi (CT) ve pozitron emisyon tomografisi (PET) taramalarından ayırır. MRI, NMR spektroskopisi gibi diğer NMR uygulamalarında görüntüleme için de kullanılabilen nükleer manyetik rezonansın (NMR) tıbbi bir uygulamasıdır.
MRI başlangıçta NMRI (nükleer manyetik rezonans görüntüleme) olarak adlandırıldı, ancak olumsuz ilişkileri önlemek için "nükleer" terimi kaldırıldı. Belirli atom çekirdekleri, harici bir manyetik alana yerleştirildiğinde radyo frekansı (RF) enerjisini emebilir; sonuçta ortaya çıkan dönüş polarizasyonu, bir radyo frekansı bobininde bir RF sinyalini indükleyebilir ve böylece tespit edilebilir.
Klinik ve araştırma MRI'larında hidrojen atomları çoğunlukla incelenen nesneye yakın antenler tarafından tespit edilen makroskobik bir polarizasyon oluşturmak için kullanılır. Hidrojen atomları insanlarda ve diğer biyolojik organizmalarda, özellikle su ve yağda doğal olarak bol miktarda bulunur. Bu nedenle çoğu MRI taraması esasen vücuttaki su ve yağın yerini haritalandırır. Radyo dalgalarının darbeleri nükleer dönüş enerjisi geçişini harekete geçirir ve manyetik alan gradyanları boşluktaki kutuplaşmayı yerelleştirir. Darbe dizisinin parametreleri değiştirilerek, dokular arasında, içindeki hidrojen atomlarının gevşeme özelliklerine dayalı olarak farklı zıtlıklar oluşturulabilir.
Genel anlamda MR diye bilinen bu işlem, aslında nükleer manyetik rezonans görüntülemedir. Dokudaki hidrojen atomlarının yoğunluklarına ve hareketlerine göre görüntü oluşturur. MR'da radyasyon kullanılmaz, onun yerine manyetik alanla vücuttaki hidrojen atomlarının çekirdeklerindeki proton uyarılır. Alıcılara ulaşan sinyaller bilgisayar analizleriyle siyah beyaz görüntülere (Perfüzyon görüntülemelerde sonuçlar renklendirilebilir) dönüştürülür. Bu amaçla kullanılan manyetik alan 1 - 1,5 Tesla aralığındadır. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, dünyanın manyetik alanı (pusulaların iğnesini kuzeye çeviren manyetik alan) 0,5 Gauss düzeyindedir. 1 Tesla, 10.000 Gauss'a eşittir. Dolayısıyla MR cihazında dünyanın manyetik alan gücünün yaklaşık 25 bin katı bir manyetik alan kullanılır. Bu çok güçlü manyetik alan kontrol altında çalışır. Görüntülerin hepsi dijital ortamda oluşur ve diğer görüntüleme metotlarından çok farklıdır.
Günümüzde MR özellikle yumuşak dokuları görüntülemede kullanılır. Merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik) hastalıklarının teşhisinde, sporcu yaralanmalarında, kas iskelet sistemi, özellikle menisküs, bel fıtığı gibi rahatsızlıkların tespitinin yanı sıra her türlü nörolojik hastalıkların değerlendirmesinde sıkça kullanılmaktadır.
MR görüntülemenin, canlı organizma üzerinde şu ana kadar kanıtlanmış herhangi bir zararı yoktur. Buna gebeler de dahildir; ama yine de organ gelişiminin gerçekleştiği ilk üç ayda MR çekimi önerilmez. Metal etkileşimi olan, vücudunda mıknatıs ya da metal protez taşıyan, kalp pili kullanan, göz içinde yabancı cisim bulunan, ateşli silah yaralanması geçirmiş olan (çoğu uyumsuz metaldir) ya da kalıcı dövme sahibi kişilerin MR cihazına girmeleri sakıncalı kabul edilir (hayati tehlike doğurabilir).
Manyetik rezonans görüntüleme süresi, inceleme yapılan bölgeye, bölge sayısına, konulan ön tanıya göre değişiklik gösterip 15 dk. ile 75 dk. arasında sürebilir. Ayrıca gerek görülürse inceleme esnasında IV (damar içi) yoluyla kontrast madde kullanılarak kontrastlı çekim yapılır.
Manyetik rezonans görüntülemenin Fonksiyonel MR, Difüzyon-Perfüzyon Ağırlıklı MR, MR Spektroskopi gibi farklı çeşitleri vardır.

Çoğu tıbbi uygulamada, dokularda bulunan ve yalnızca bir protondan oluşan hidrojen çekirdekleri, bu çekirdeklerin belirli bir bölgedeki yoğunluğuna göre vücudun bir görüntüsünü oluşturmak üzere işlenen bir sinyal oluşturur. Protonların bağlı oldukları diğer atomlardan gelen alanlardan etkilendiği göz önüne alındığında, belirli bileşiklerdeki tepkileri hidrojenden ayırmak mümkündür. Bir çalışma gerçekleştirmek için kişi, görüntülenecek alanın çevresinde güçlü bir manyetik alan oluşturan MRI tarayıcısının içine yerleştirilir. İlk olarak, salınımlı bir manyetik alandan gelen enerji hastaya uygun rezonans frekansında geçici olarak uygulanır. X ve Y gradyan bobinleriyle tarama yapmak, hastanın seçilen bölgesinin enerjinin emilmesi için gereken manyetik alanı tam olarak deneyimlemesine neden olur. Atomlar bir RF darbesi ile uyarılır ve ortaya çıkan sinyal, bir alıcı bobin tarafından ölçülür. RF sinyali, gradyan bobinleri kullanılarak yerel manyetik alanın değiştirilmesinin neden olduğu RF seviyesindeki ve fazdaki değişikliklere bakarak konum bilgisini çıkarmak için işlenebilir. Bu bobinler, hareketli bir hat taraması gerçekleştirmek için uyarım ve yanıt sırasında hızlı bir şekilde değiştirildiğinden, manyetik daralma nedeniyle sargılar hafifçe hareket ettiğinden, MRI taramasının karakteristik tekrarlayan gürültüsünü yaratırlar. Farklı dokular arasındaki zıtlık, uyarılmış atomların denge durumuna dönme hızıyla belirlenir. Görüntünün daha net hale getirilmesi için kişiye dışsal kontrast maddeler verilebilir.
Bir MRI tarayıcısının ana bileşenleri, numuneyi polarize eden ana mıknatıs, ana manyetik alanın homojenliğindeki değişiklikleri düzeltmek için ayar bobinleri, taranacak bölgenin lokalizasyonu için kullanılan gradyan sistemi ve numuneyi uyaran ve ortaya çıkan NMR sinyalini tespit eden RF sistemidir. Tüm sistem bir veya daha fazla bilgisayar tarafından kontrol edilir.

MRI, tarama hacmi boyunca milyonda birkaç parçaya kadar hem güçlü hem de tek biçimli bir manyetik alan gerektirir. Mıknatısın alan gücü Tesla cinsinden ölçülür ve sistemlerin çoğu 1,5 T'de çalışırken, ticari sistemler 0,2 ile 7 T arasında mevcuttur. Araştırma uygulamalarına yönelik tüm vücut MRI sistemleri örneğin 9,4T, 10,5T, 11,7T'lada çalışır.
Daha da yüksek alanlı tüm vücut MRI sistemleri; 14 T ve ötesi kavramsal teklifte veya mühendislik tasarımındadır.
Klinik mıknatısların çoğu, kendilerini düşük sıcaklıklarda tutmak için sıvı helyum gerektiren süper iletken mıknatıslardır.
Klostrofobik hastalar için "açık" MRI tarayıcılarında sıklıkla kullanılan kalıcı mıknatıslarla daha düşük alan güçleri elde edilebilir. Daha düşük alan güçleri, 2020 yılında FDA tarafından onaylanan taşınabilir bir MRI tarayıcısında da kullanılmaktadır. Son zamanlarda MRI ultra düşük alanlarda, yani mikrotesla ila militesla aralığında, yeterli sinyal kalitesinin prepolarizasyon (10–100 mT civarında) ile ve yaklaşık 100 mikrotesla'da son derece hassas süper iletken kuantum girişim cihazlarıyla (SQUIDler) Larmor presesyon alanlarının ölçülmesiyle mümkün olduğu gösterilmiştir.

Her doku, T1 (spin-kafes; yani statik manyetik alanla aynı yönde mıknatıslanma) ve T2'nin (spin-spin; statik manyetik alana çapraz) bağımsız gevşeme süreçleriyle uyarıldıktan sonra denge durumuna geri döner.
T1 ağırlıklı bir görüntü oluşturmak için, tekrarlama süresini (TR) değiştirerek MR sinyalini ölçmeden önce mıknatıslanmanın düzelmesine izin verilir. Bu görüntü ağırlıklandırma, serebral korteksin değerlendirilmesi, yağ dokusunun tanımlanması, fokal karaciğer lezyonlarının karakterize edilmesi ve genel olarak morfolojik bilgilerin elde edilmesinin yanı sıra kontrast sonrası görüntüleme için faydalıdır.
T2 ağırlıklı görüntü oluşturmak için, yankı süresini (TE) değiştirerek MR sinyalini ölçmeden önce mıknatıslanmanın azalmasına izin verilir. Bu görüntü ağırlıklandırma, ödem ve iltihaplanmayı belirlemek, beyaz cevher lezyonlarını ortaya çıkarmak ve prostat ve uterustaki bölgesel anatomiyi değerlendirmek için faydalıdır.
MRI taramalarından elde edilen bilgiler, salınımlı bir manyetik alan tarafından (örnek boyunca radyofrekans darbeleri şeklinde) bozulan nükleer dönüşlerin gevşeme hızındaki farklılıklara dayanan görüntü kontrastları biçiminde gelir. Gevşeme oranları, bir sinyalin boyuna veya enine düzlemden denge durumuna geri dönmesi için geçen sürenin ölçüsüdür.
Mıknatıslanma, B0 manyetik alanının varlığında z ekseninde oluşur, öyle ki numunedeki manyetik dipoller ortalama olarak z-ekseni toplamı ile toplam mıknatıslanma Mz ile hizalanır. z boyunca bu mıknatıslanma denge mıknatıslanması olarak tanımlanır; mıknatıslanma bir numunedeki tüm manyetik dipollerin toplamı olarak tanımlanır. Denge mıknatıslanmasının ardından, 90°'lik bir radyofrekans (RF) darbesi, xy- düzlemindeki mıknatıslanma vektörünün yönünü çevirir ve ardından kapatılır. Ancak başlangıçtaki B0 manyetik alanı hala uygulanmaktadır. Böylece, spin mıknatıslanma vektörü yavaş yavaş xy düzleminden denge durumuna geri döner. Mıknatıslanma vektörünün denge değerine (Mz) dönmesi için geçen süre, uzunlamasına gevşeme süresi (T1) olarak adlandırılır. Daha sonra bunun gerçekleşme hızı, 
  
    
      
        
          
            1
            
              T
              1
            
          
        
        =
        R
        1
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{T1}}=R1}
  
 olacak şekilde gevşeme süresinin tersidir. Benzer şekilde Mxy'nin sıfıra dönmesi için geçen süre 
  
    
      
        
          
            1
            
              T
              2
            
          
        
        =
        R
        2
      
    
    {\displaystyle {\frac {1}{T2}}=R2}
  
 oranındaki T2 dir.
Zamanın bir fonksiyonu olarak mıknatıslanma Bloch denklemleri ile tanımlanır.

T1 ve T2 değerleri değerleri numunenin kimyasal ortamına bağlıdır, dolayısıyla MRI'da kullanılabilirler. Yumuşak doku ve kas dokusu farklı hızlarda gevşer ve tipik bir taramada görüntü zıtlığı elde edilir.

MRI'ın tıbbi teşhiste geniş uygulama alanı vardır ve dü

Pierre Paul Broca (28 Haziran 1824, Sainte-Foy-la-Grande, Bergerac - 9 Temmuz 1880, Paris) Fransız hekimi ve antropologdur.
Konuşmanın motor yönü, yani konuşmanın anlamlı seslere dönüştürülmesi işlevinin, beyinde sol frontal lobun arka alt bölümünde gerçekleştiğini ortaya koydu. Bu bölgeye daha sonra Broca alanı adı verilmiştir. Böylece beyin kabuğunun belirli bölgelerinde belirli fonksiyonların yerleştiği fikri ağırlık kazanmış oldu. Broca, aynı zamanda sapkın davranışlar gösteren insanların kafatasları ve beyinlerinin farklılık taşıdığını savunuyordu.

Paul Broca, 28 Haziran 1824 tarihinde Fransa'nın Bordeaux şehrinde Sainte-Foy-la-Grande isimli kasabada doğdu. Babası Benjamin Broca, Napolyon'un hizmetinde olan bir tıp doktoruydu. Annesi ise protestan bir vaizin iyi eğitimli bir kızıydı. Broca temel eğitimini memleketindeki okulda aldı. 16 yaşında ise lisans diploması aldı. 17 yaşında Paris'te tıp okuluna kaydoldu ve daha yaşıtlarının okula yeni başladığı 20 yaşında tıp okulundan mezun oldu.

Afazi
Broca afazisi
Broca alanı

Topoğrafya veya yerbetim, bir kara parçasının doğal engebe ve özelliklerini kâğıt üzerinde çizgilerle gösterme işi.
Arazi yüzeyinin şekli, istenen hassasiyete bağlı olarak Katılaşım veya Sedimenter denilen düşey ve yatay açıları ve uzaklığı ölçen aletler kullanılarak belirlenir. Düşey doğrultudaki kesit ölçmeleri için nivo denilen aletten de faydalanılabilir. Topoğrafik ölçmelerde kenar uzunluğu 500-1000 metreye kadar olan nirengi ağı hasıl edilir ve bu çokgenin köşelerinin birbirlerine göre konumları belirlenir. Daha sonra topoğrafyası belirlenecek arazi parçasına ait karakteristik noktaların, istasyon noktalarının konumları bu çokgene bağlanarak tespit edilir. Arazi ölçmelerinden sonra kâğıt üzerine işlemeye geçilir. Aynı yükseklikteki noktaları birleştiren eşyükselti eğrileri çizilerek arazinin yüzey şekli ve üzerindeki ayrıntılar belirtilir. Bu işlemlerde topoğrafın yorumu da elde edilen sonucu etkiler. Günümüzde hava fotoğrafları çekilerek bunların yorumu yoluyla daha kısa sürede topoğrafik durum ortaya konulabilmektedir. Ancak bu tür fotoğrametrik ölçmelerde hassasiyet azalabilir.
Mühendislik yapılarının (yol, baraj, bina gibi) araziye uygulanabilmesi için topoğrafyanın bilinmesi şarttır.
Topoğrafya sanatının tarihi en az mühendislik kadar eskidir denilebilir. Hassas topoğrafik ve jeodezik ölçmeler 17. yüzyılda başlamıştır.

Çalışma belleği (İngilizce: working memory), bellekte işlemlerin geçici olarak tutulduğu ve üzerlerinde değişikliklerin yapıldığı bellek bileşenidir.
Kimi araştırmacılar çalışan bellek ve kısa süreli bellek terimlerini aynı anlama gelecek şekilde kullanırken bazı araştırmacılar için çalışan bellek, bellek öğelerinin depolandığı ve biçimlendirildiği bileşen olarak, öğelerin yalnızca depolandığı kısa süreli bellekten farklılık gösterir veya araştırmacılar benzer süreçlerin farklı yanlarına vurgu yaparken farklı terimler kullanmayı tercih ederler. Bunun yanı sıra, kimi bellek modellerince, çalışan belleğin uzun süreli bellek temsilleri üzerinde çalışma becerisinin oluşuyla da çalışan bellek, yalnızca depolama işleviyle tanımlanan bir kısa süreli bellek bileşeninden ayrıştırılabilir. Daha keskin bir görüşe göreyse, çalışan bellek kısa süreli bellekten ayrıştırılabilir bir bileşendir ve yalnızca dikkatle ilgili işlevlerle ilgilidir.

Alan Baddeley ve Graham Hitch tarafından 1974'te önerilen çok-bileşenli çalışma belleği modeli (veya üç parçalı çalışma belleği modeli), önerildiği dönemde yaygın olan Richard C. Atkinson ve Richard Shiffrin'in kısa süreli bellek modelinin açıklamakta zorlandığı olguları açıklayıcı bir model olarak ortaya atılmıştır.
Atkinson ve Shiffrin'in kısa süreli bellek modelinin varsayımlarından biri, kısa süreli belleğin aynı zamanda çalışma belleği işlevini de üstlendiğidir. Bu varsayıma dayanan bir hipotez kısa süreli bellekleri işlevini yerine getiremeyen hastaların, geniş kapsamlı bilişsel beceri kayıpları gösterecekleri yönünde olacaktır. Fakat bu dönemde literatüre giren vaka verileri, söz konusu bireylerin bilişsel becerilerindeki kaybın beklentiden çok uzak olduğu yönünde olmuştur.
Bu meseleyi daha ayrıntılı incelemek amacıyla Baddeley ve Hitch, 1974 yılında yayımladıkları deneyde, Atkinson ve Shiffrin'in yukarıda sözü edilen varsayımına dayanarak çeşitli hipotezleri sınamışlardır. Bu hipotezler, deney katılımcılarının sayı belleği uzamlarının (İngilizce digit-span) kontrollü bir şekilde doldurulmasının çalışma belleğinde gerçekleşmesi beklenen başka işlemlerdeki performansı düşüreceği ve bu performans düşüşünün digit-span kapasitesinin doluluğuyla ilişkili olacağı, daha kesin bir ifadeyle sayı belleği uzamı tamamen dolduğunda geri kalan çalışma belleği işlemlerinin çok ciddi performans kaybı yaşayacağı yönünde olmuştur. Bu deneylerin sonucunda, sayı belleği uzamı doldukça bir performans kaybının yaşandığı tespit edilmiş fakat bu düşüşün beklenenden çok az olduğu, sayı belleği uzamlarını tamamen kullanan katılımcıların, bu koşulda da öğrenme ve akıl yürütme becerilerini etkin bir şekilde kullanabildikleri görülmüştür. Bu ve bu pozisyonu destekleyen başka verilerin izinde Baddeley ve Hitch, çalışma belleğinin birden fazla bileşeni olduğu fikrini ortaya atmışlardır.
1974 yılında yayımladıkları makalede ortaya koydukları bu modele göre, çalışma belleği işlev ve modalite farklılıkları gösteren üç bileşenden oluşmaktadır: merkezi yönetici, seslendirme döngüsü ve görsel mekansal kopyalama (İngilizce, sırasıyla, central executive, phonological loop ve visuo-spatial sketchpad.) Merkezi yöneticinin görevi, öteki iki çalışma belleği bileşenindeki temsillerin ve ilgili davranışsal çıktının koordinasyonu olarak tanımlanır. Seslendirme döngüsünün işlevi, sesli ve sessiz tekrar (İngilizce vocal ve subvocal repetition) yoluyla sözel bilginin kısa süreli depolanması ve merkezi yönetici tarafından kullanıma hazır tutulması olarak; görsel uzamsal kopyalamanın işleviyse görsel ve uzamsal bilginin, Robert Logie'nin önerisine göre yine tekrar ve depolama yoluyla, çalışma belleğine dahil edilmesidir.

Episodik tampon (İngilizce episodic buffer), Baddeley'in modeline sonradan eklenmiş bir bileşendir. Bu bileşen, sözel ve görsel temsillerin eşleştirilebiliyor, bunlarla uzun süreli bellek arasında çeşitli modaliteler düzeyinde ilişki kuruluyor oluşunu ve seslendirme döngüsü ile görsel mekansal kopyalama kapasitesinin üzerinde verinin, uzun süreli belleği ciddi hasara uğramış bireyler tarafından da hafızada tutulabiliyor oluşunu açıklamak için öne sürülmüştür.

Nelson Cowan, gömülü işlevler (İngilizce embedded processes) modeli ile Baddeley'in 3 parçalı modelinin farklarını bir benzetmeyle şöyle aktarır:

"[...] Bir benzetme olarak, henüz tamamen incelenmemiş bir ev düşünün. Örneğin sadece dışarıdan incelenmiş olsun. Baddeley (1986)'in model geliştirme tarzı, bu evde bir mutfak, bir banyo, iki tane aynı büyüklükte yatak odası ve bir saloun olduğunu öne sürmeye benzetilebilir. Bu kötü bir tahmin olmamakla birlikte fazladan yatak odalarının veya banyoların olma, yatak odalarına ayrılan alanın farklı büyüklükteki iki oda olarak kullanılmış olma veya evde başka türden odaların olma olasılıklarını sıfıra indirmez. Cowan (1988)'in yaklaşımıysa, evin yemek hazırlama, uyuma, banyo/tuvalet ve yaşam alanı bölümlerinden oluştuğunu öne sürmeye benzetilebilir. Bu yaklaşım var olan hiçbir şeyi göz ardı etmemeye çalışır fakat bazı odaların ayrıntıları konusunda netlik sunma iddiasında değildir."
Cowan'ın modelinde, nöral temsillerin depolandığı etkinleşmiş bellek (İngilizce activated memory) ve dikkat süreçleri (İngilizce attentional processes) olmak üzere iki bileşen varsayılmıştır. Bunlar tamamen Cowan tarafından öne sürülmüş özgün fikirler olmamakla, bu iki fikrin bir araya getirilmesiyle oluşan, etkinleşmiş bellek ve etkinleşmiş bellek temsillerinin bir bölümü üzerinde çalışan dikkat süreçleri olarak bir araya getirilmesi Cowan'a atfedilen bir girişimdir.
Cowan'ın modelinin iki önemli özelliği vardır. Bunlardan ilki dikkat süreçleri ile etkinleşmiş temsillerin kapsamlarının farklı oluşu, ikincisi de etkinleşmiş bellek bileşeninin kısa süreli bellek sistemi üzerine kurulu oluşudur.
Etkinleşmiş temsillerin bir bölümünün dikkat süreçlerinin dışında kalabiliyor oluşu, bilinçdışında kalan verilerin de işlenebiliyor oluşunu (hazırlama olgusunda [İngilizce priming] görüldüğü gibi) açıklayabilmesiyle önemlidir. Bu aynı zamanda tek bileşenli bir kısa süreli bellek yerine, bir çalışma belleği bileşeni fikrinin ortaya çıkmasının nedenlerinden biridir.
Cowan etkinleşmiş bellek ve kısa süreli bellek ilişkisiyle ilgili iddialarını 1988 yılında yayımladığı makalesinde ayrıntılı bir şekilde sunmuştur. Bu iddialardan konuyla ilgili önemli bir tanesi, duyu belleği (İngilizce sensory memory) olarak isimlendirilen ve duyumlanan bilginin kısa süreli temsiline işaret eden, bellek bölümünün modaliteden bağımsız olarak iki ayrı süreçten meydana geldiğiyle ilgilidir. İlk faz, 200 milisaniye kadar süren ve duyu bilgisinin oldukça canlı bir şekilde bellekte tutulduğu; ikinci faz ise en az 1-2 saniye süreyle bu bilginin tutulduğu süreçlerdir. Cowan, ikinci fazda gerçekleşen duyu temsili depolamasının kısa süreli bellek depolamasıyla aynı süreç olduğunu öne sürmüştür.

Amnezi veya hafıza kaybı, belleğin (hafızanın) rahatsız olması, bozukluğa uğraması durumudur. Amnezinin nedenleri organik veya fonksiyonel olabilir. Travma veya hastalıklar yüzünden beynin zarar görmesi veya belirli (çoğunlukla sedatif) maddelerin kullanımı organik nedenlerindendir. Fonksiyonel nedenler psikolojik faktörlerdir, savunma mekanizmaları gibi. Histerik travma-sonrası (post-travmatik) amnezi bunun örneklerindendir. Amnezi aniden olabilir, geçici global amnezi (transient global amnesia) gibi. Bu tip amnezi orta yaş veya daha yaşlı kişilerde, özellikle erkeklerde daha yaygındır ve genellikle 24 saatten kısa sürer.

Anterograd amnezi, yeni hatıraların (olayların) uzun süreli hafızaya aktarılamadığı amnezi tipidir. Bunun sonucunda hastalar bu tip amnezinin başlangıcından itibaren olmuş şeyleri, olaydan birkaç dakika sonra hatırlayamayacaklardır. Bu tip amnezinin zıddı, hastanın amnezi başladıktan önceki döneme dair bir şey hatırlayamadığı retrograd amnezidir. Aslında bu terimler belirli bir neden veya etiyolojiden ziyade semptom modellerini kategorize etmekte kullanılırlar. Her iki amnezi kategorisi de aynı hastada birlikte görülebilir ve genellikle beynin epizodik/deklaratif bellek ile ilişkili kısımlarının zarar görmesi sonucu oluşur.
Posttravmatik amnezi, genellikle baş yaralanması sonucu olur. Travmatik amnezi çoğunlukla geçicidir; amnezinin süresi yaralanmanın derecesine bağlıdır ve diğer fonksiyonların iyileşmesine dair gösterge niteliği taşıyabilir. Orta seviyede bir travma, örneğin bir araba kazasında yaşanan, kazazedenin kazadan hemen önceki dakikalara dair hatırasının kaybolmasına neden olabilir.
Disosiyatif amnezi, psikolojik veya duygusal travma sonucu oluşan uzun-süreli bastırılmış belleği tanımlamakta kullanılır.
Korsakov sendromu; uzun süreli alkolizm bu tip hafıza kaybına yol açabilir. B1 vitamini eksikliği sebebiyle beynin zarar görmesi sonucu oluşur ve eğer alkol alımı ile beslenme düzeni değiştirilmezse ilerleyebilir. Başka nörolojik sorunlar da bu amnezi tipiyle birlikte görülebilir.
Laküner amnezi, belirli bir olay hakkındaki hafıza kaybıdır.
Disosiyatif füg veya füg durumu, çoğunlukla geçici olan ve psikolojik travma sonucu oluşan bir amnezi tipidir.
Çocukluk amnezisi veya infantil amnezi kişinin kendi çocukluğundaki olayları hatırlayamamasıdır. Nedeni hakkında çeşitli teoriler mevcut olsa da, kesin sebebi bilinmemektedir.
Global amnezi, tam hafıza kaybıdır. Travmatik bir olaydan sonra oluşan bir savunma mekanizması olabilir.
Posthipnotik amnezi, hipnoz sırasında olan olayların unutulması veya eski hatıraların tekrar hatırlanmasının mümkün olmaması.
Psikojenik amnezi, beynin doğrudan yaralanması, fiziksel travma veya hastalık değil de psikolojik sebepler sonucu oluşan amnezidir.
Kaynak amnezisi, kişinin belirli bir hatırayı hatırlamasına rağmen bu hatırayı (bilgiyi) hangi kaynaktan bildiğini hatırlayamamasını içeren bellek bozukluğudur.

Çözülmeli Füj Nedir?
Unutkanlık geçmiş ile şimdi arasında ilişik kuramama durumudur. Füj ise kişilerin hayatlarına bambaşka bir yerde sıfırdan başlamak meylidir. DSM'ye(The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders)göre tanımı özetle şöyledir. "Evinden, işinden veya yaşadığı bölgeden ansızın ayrılarak başka bir yere gidip amaçsızca dolaşma, yaşama bu arada geçmişini hatırlamama, benlik duygusunu kaybetme veya yeni bir benliğe bürünme gibi semptomlardır" (APA, 2000, s.526). Bu kişiler temel becerileri dışında adını, işini, yeteneklerini tamamen unutur ve yeni yaşam alanında yeni bir isimle yeni bir hayata başlar. Geçici veya kalıcı bir durum olabilir. Geçmişi yeniden hatırladıklarında evlerine geri dönerler ama bu sefer de yaşadıkları füj dönemini hatırlamazlar.
Çözülmeli Füj sebepleri nelerdir?
Bu sendroma sahip kişiler geçmişlerinde doğal afet, savaş, kafa travması, karbondioksit zehirlenmesi veya herpes enselfatili (insan merkezi sinir sisteminin viral bir enfeksiyonudur) gibi şeyler yaşamış olabilir.
Çözülmeli Füj Ve Disosiyatif Unutkanlık
Çözülmeli Füj genel olarak disosiyatif unutkanlık ile karıştırılabilir. Füj daha çok yangın, patlama, savaş gibi durumlar sonrası stres yüzünden oluşur. Disosiyatif unutkanlık ise sosyal tutum ve kültürel normlara bağlı gerçekleşir.
Çözülmeli Füj Tedavi Yöntemi
Yaşanılan stres kontrol altına alınınca kendi kendine düzelebilir ama stres kontrol altına alınamıyorsa hastanede tedavi gerekebilir. Böyle bir durumla karşı karşıya kalınca bir uzman ile görüşmek en ideal tedaviyi sağlar.

Sinemada amnezi yaygın bir motif olmuştur. Anterograd amnezi Memento, Clean Slate, Before I Go to Sleep, 50 First Dates, Till Human Voices Wake Us ve Before I Go to Sleep gibi filmlerde yer almıştır. Eternal Sunshine of the Spotless Mind isimli filmde ise laküner amnezi geçer. 24 isimli televizyon dizisinin ilk sezonundaki karakterlerden birinin travmatik amnezisi vardır. Bourne Identity'de ise ana karakter retrograd amnezilidir. Ayrıca Mysterious Skin adı altındaki filmde de bu konu yer almaktadır.
Kurguda genelde bir darbe sonucu kafa sarsıntısı geçiren kişilerde amnezi ortaya çıkar ve kafaya gelen ikinci bir darbe ile kişinin amnezisi iyileşir. Aslında bu fazlasıyla yanlıştır, zira ikinci bir sarsıntı ölümcül sonuçlara, ikinci impakt sendromu olarak anılan bir fenomene yol açabilir.

Çocuksal amnezi ve Histeri amnezi olarak iki ayrı deyimde kullanılır. Bellekteki bütün ya da bazı anıların geçici ya da sürekli kaybıdır.

Henry Molaison
Bay Hiçkimse
Google etkisi

Benlik; öz varlık, birini kendisi yapan şey, onu diğerlerinden ayıran temel şey, kendilik olarak farklı biçimlerde tanımlanabilen bir kavramdır. Daha genel anlamda ise benlik, özne olarak "ben"in nesne olan "ben" hakkında düşünmesi olarak ifade edilebilir.
Psikolojik açıdan benlik oldukça derin ve geniş kavramdır. Buna karşın araştırmacıların ilgisini ancak son yıllarda kazanmaya başlamıştır. Bu açıdan baktığımızda tarihçesi görece yeni denilebilmektedir. Bu benlik kavramı farklı bakış açılarından sabit ve/veya akışkan olarak tanımlanabilmektedir, bu konuda tam bir fikir birliğinin varlığından bahsetmek mümkün görünmemektedir.

Benliğin tanımları farklı benlik türlerinin de açığa çıkmasına sebep olmuştur.Bunlardan bazıları bireysel benlik, kolektif benlik ve sembolik etkileşimci benliktir. Örneğin Freud'un tanımladığı İd, ego ve süperego'dan oluşan psikodinamik benlik içeriği ve dayandığı temeller bakımından bireysel bir benlik türü olarak ele alınabilir. Bunun aksine kolektif benlik ise bilişsel olarak "ben" tanımlamasını değil "biz" tanımlamasını içerir.
Kolektif benlik, sosyal psikoloji içinde oldukça yeni tanımlanmışsa da tarihsel olarak oldukça eskiye dayanmaktadır. Gustave Le Bon'un kitleler psikolojisi, William McDougall'ın Grup Ruhu gibi kavramsallaştırmalarında kolektif benliğin ilk izlerine rastlanmaktadır. Daha sonraki yıllarda geliştirilmiş olan sosyal kimlik yaklaşımında bireyle ilgili süreçlerin grup düzeyinde açıklanmasıyla kolektif benlik yeniden gündeme gelmiştir.
Ben veya bizden doğan bireysel ve kolektif benliğe ek olarak bu ikisinden farklı bir tanımlamaya sahip olan sembolik etkileşimci benlik vardır. Buna göre benlik, insanlar arasında çoğunlukla sembolik olan etkileşimden doğmaktadır. Etkileşimin doğası gereği benliğin sürekli değişime uğrayacağı ve semboller taşıdığından ortak bir anlam içermesi gerektiği öngörülür. Sembolik etkileşimci benlik kavramı karmaşık olmasına karşın oldukça etkilidir. Bir başka kavram olan Ayna benlik ile oldukça yakından ilişkidir. Ayna benlik, benliğimizin başkalarının bizi görüşünü bilme halimizden kaynakladığını öne sürer.

Benlik sosyal psikoloji alanında görece yeni bir konu olmasına karşın alanda 1970'ler ile 1990'lar boyunca 31.000'den fazla çalışma yapılmış. Bu süreçte benlikle ve birbirleriyle ilişkili pek çok kavram üretilmiştir.
Benlik algısı, bireyin kendi benliğine ilişkin tüm bilgisinin kaynağıdır. Bu kavram algı, imgelem, şema gibi bilişsel süreçleri içerir ve dinamik bir yapısı vardır. Benlik algısı, bireyin kendine dair pek çok bilgiden hangisine yöneleceğini ya da hangisini inkâr edeceğini, bu bilgileri nasıl işleyeceğini belirleyebilir. Benlik bilgisinin nasıl ele alındığı ve yorumlandığına dair bir başka önemli kavram ise kültürdür, kültürün benlik bilgisinde yarattığı işlev değerler benlik kurgusu olarak adlandırılmaktadır. Bu iki kavram arasındaki ilişki her ne kadar güçlü olsa da birbirleriyle aynı değillerdir. Benlik algısı daha çok kişisel yeterliliklerle ilişkili görülürken benlik kurgusu sosyokültürel bileşenleri içermektedir.
Bireyin benliğinin farkında olması olarak kısaca tanımlanabilecek Öz farkındalık iki uçta tanımlanmaktadır. İlki bireyin tıpkı bir başka nesnen, n farkında olması gibi kendisinin farkında olmasını tanımlayan nesnel öz farkındalıktır. Nesnel öz farkındalığın aktif olması durumunda olmak istenen ile olunan arasındaki uyuşma fark edilir. Bu uyuşma derecesi ne kadar yüksekse halihazırdaki benlikten memnuniyet o kadar yüksek, ne kadar düşükse benlikten memnuniyet o kadar düşük olacaktır. Nesnel öz farkındalık süreç ve sonuçları bakımından stres verici olabileceğinden her zaman tercih edilmeyebilir, bu durumda diğer uçta yer alan indirgenmiş öz farkındalığın aktif hale gelmesi öngörülür. Bir başka ihtimal ise farkındalığın olduğu gibi kalıp Öz - Saygının düşmesidir.
İnsanlar öz - saygılarının mümkün mertebe yüksek düzeyde kalmaları için çabalarlar. Bu nedenle gerekli gördükleri durumlarda insanlar sahip oldukları benlikler doğrultusunda olumlu bir izlenim elde etmek adına Öz - Sunum stratejileri izleyebilirler. Bu stratejileri izlemelerinde pek çok motivasyon (öz yükseltme, öz geliştirme, öz değerlendirme vb.) etkili olabileceği gibi süreç otomatik ya da kontrollü olarak gerçekleşebilir.

Benliğin ne olduğu kadar benliği oluşturan bilgilerin nerede ve nasıl saklandığı da önemli bir konudur. Bununla ilgili öne çıkan fikirlerden biri ben benlikle ilgili fikirlerin açık ya da örtük olarak şemalar içinde saklandığıdır. Şemalar kısaca bir kavramı ve onunla ilişkili bilgilerin bir arada durduğu örüntüler, bilişsel yapılar olarak tanımlanır. İnsanlar bazı alanlarda kendilerine dair daha açık seçik bir benlik şemasına sahipken bazı alanlarda bu daha kısıtlıdır.Bu ayrılıklı yapının hem avantajları hem de dezavantajları bulunmaktadır. Örneğin birey sofistike olma şemasında çok iyi ancak sportif olma benlik şemasında çok kötü olduğunu düşünüyorsa bu onun benlik şemalarının entegre olmadığı anlamına gelebilir ve sonuç olarak kendini değerlendirirken her ikisinde de ortalama düzeyde olduğunu düşünen birine göre daha olumsuz bir sonuca ulaşabilir. Öte yandan farklı benlik şemalarına sahip olmak farklı bağlamlarda avantaj haline gelebilir. Örneğin bağlamın kendisi sofistike olmayı ön plana çıkartıyorsa bireyin buna uygun benlik şemasını aktivite edebilmesi yararına olacaktır. Bu tür bir yaklaşım benliğin tek bir parça halinde, her zaman sabit olduğu görüşünden farklıdır.
Benlik bilgisinin nerede ve nasıl durduğu gibi nasıl oluştuğu da önemli bir konudur. Bunun yollarından biri içe bakarak kendini algılamaya çalışmak olabilir. Bir başka yol ise Leon Festinger'in ortaya attığı sosyal karşılaştırma teorisi bağlamında benlik bilgisini elde etmektedir. Genel anlamda bu teori bireylerin kendi bilgi, tutum, davranışlarının geçerliliğinden emin olabilmek adına nadiren nesnel kıstaslar bulabildikleri için bu bilgiyi başka insanlarla karşılaştırma yaparak elde ettikleridir. Benliklerimiz hakkında bilgi edinirken de benzer yollardan geçeriz. Eğer benliğimizin tutum ve algı ile ilgili kısmı için bilgi almaya çalışıyorsak karşılaştırma için daha çok kendimizi benzer insanları seçeriz. Örneğin hangi sanatçıyı beğendiğimizle ya da siyasi görüşümüzle ilgili bilgiye ihtiyaç duyuyorsak muhtemelen yakın çevremizde bizim gibi düşünen insanlarla fikirlerimizin uyup uymadığına bakarız. Öte yandan herhangi bir performansımızın yeterli olup olmadığını merak ediyorsak (örneğin yeterince hızlı koşup koşmadığımız) performansı bizimle benzer olana değil, bizden biraz daha düşük olana bakarız. Aslında oldukça mantıklı olarak aşağı yönde karşılaştırma yaparak daha olumlu bir benlik elde etme amacı güderiz. Tersini yani yukarı doğru karşılaştırma yapsa idik muhtemelen benlik saygımız zarar görürdü. Bunun için kendimizden daha iyi performans sergileyen insanları görmezden gelme ya da söz konusu performansı önemsizleştirmeye çalışırız. Ancak daha nadir durumlarda örneğin, çok beğendiğimizi birinden ilham almaya çabalıyorsak yukarı doğru karşılaştırma yaparak da benlik saygımızı olumlu yönde etkileyebilir.

Tek ve sabit bir benlik olduğuna dair görüşler olmakla birlikte sosyal inşa taraftarları gibi benliğin tamamen bağlama bağlı olarak ortaya çıktığını savunan görüşler de vardır. Bu iki uç görüşün dışında üçüncü ve daha olumlu bir görüş de bulunmaktadır. Buna göre her insan benliğine dair temel algı, bilgi, tutum gibi bilişsel yapılara sahiptirler, bu yapılar kültür, ortam, gruplar gibi diğer faktörlerce şekillendirilir ve/veya kısa ya da uzun süreli olarak aktive edilirler.
Kültür, benlikle ilgili en fazla ele alınan kavramlardan biridir. Bu noktada daha önce bahsedilen benlik kurguları devreye girmektedir. Kısaca denebilir ki benlik kurguları benliğin kültür içindeki varyasyonlarıdır. Benlik, bireyci kültürlerde daha bağımsız biçimde şekillenirken toplulukçu kültürlerde karşılıklı bağımlı olarak şekillenecektir.
Ortama ya da kültüre duyarlı olsa da insanlar bütüncül bir benlik şemasına sahip olma konusunda ısrarcıdırlar. Bu nedenle işlevsel bir entegre benlik duygusu elde edebilmek adına çeşitli stratejiler kullanırlar. Örneğin pek çok insan yaşamını belli başlı ortamlarda geçirmeyi seçer veya benlikleri ile ilgili bilgiyi değiştirmek yerine olan biteni değişen koşullara atfederler (doğru yerde doğru davranmak gibi), son seçenek olarak da benlik bilgilerini sürekli kontrol edebilirler.

Dehidroepiandrosteron (DHEA) veya bilinen diğer adıyla androstenolon, insan kan dolaşımında yüksek miktarda bulunan steroid hormonlardan biridir. Böbrek üstü bezlerinin zona retikülaris katmanında, gonadlarda ve beyinde sentezlenen endojen bir hormondur. DHEA, vücuttaki periferik dokularda androjenler (erkek cinsiyet hormonları) ve östrojenler (kadın cinsiyet hormonları) için bir öncü (prekürsör) madde olarak işlev görür. Aynı zamanda merkezi sinir sisteminde bir nörosteroid olarak doğrudan biyolojik etkilere sahiptir.
Klinik tıpta, adrenal yetmezlik, sistemik lupus eritematozus (SLE), menopozal semptomlar ve yardımcı üreme tekniklerinde (tüp bebek) potansiyel terapötik etkileri nedeniyle araştırılmaktadır. Sentetik formu Prasteron adıyla ilaç olarak üretilmektedir.

DHEA, kolesterolden sentezlenir. Biyosentez yolunda CYP11A1 enzimi kolesterolü pregnenolona dönüştürür. Ardından CYP17A1 (17α-hidroksilaz/17,20-liyaz) enzimi pregnenolonu önce 17-hidroksipregnenolona, ardından DHEA'ya çevirir.

DHEA'nın plazma yarı ömrü 15-30 dakika gibi oldukça kısa bir süredir. Karaciğerde ve böbrek üstü bezlerinde bulunan sülfotransferaz enzimleri (SULT2A1) tarafından hızla sülfatlanarak DHEA-S'ye (Dehidroepiandrosteron sülfat) dönüştürülür. DHEA-S, albümine sıkıca bağlanır ve yarı ömrü 7-10 saat kadardır. Bu özelliği sayesinde DHEA-S, vücutta bir rezervuar görevi görür ve periferik dokularda ihtiyaç duyulduğunda tekrar DHEA'ya (ve ardından seks steroidlerine) dönüştürülmek üzere saklanır. Klinik değerlendirmelerde adrenal fonksiyonu ölçmek için genellikle daha stabil olan serum DHEA-S düzeyi kullanılır.

DHEA üretimi yaşa bağlı belirgin değişimler gösterir. Fetal hayatta yüksektir, doğumdan sonra düşer. "Adrenarş" adı verilen süreçle birlikte 6-8 yaşlarında tekrar yükselmeye başlar ve 20'li yaşların başında zirve yapar. Yaşlanma ile birlikte her yıl ortalama %2-3 oranında azalır ve 80'li yaşlarda gençlik seviyesinin %10-20'sine kadar düşer. Bu düşüşe "Adrenopoz" adı verilmektedir.

DHEA'nın etki mekanizması iki ana başlıkta incelenir:

İntrakrinoloji (Lokal Hormon Üretimi): DHEA, spesifik hedef dokularda (meme, prostat, kemik, deri vb.) hücre içine girerek o dokunun enzim yapısına göre testosteron, dihidrotestosteron (DHT) veya östradiole dönüşür. Bu mekanizma, kan dolaşımındaki seks steroidlerini yükseltmeden doku düzeyinde etki sağlanmasına olanak tanır.
Nörosteroid Etki: DHEA ve DHEA-S, beyinde GABA-A reseptörlerini, NMDA reseptörlerini ve Sigma-1 reseptörlerini modüle edebilir. Bu yolla nöronal eksitabilite, nöroproteksiyon ve sinaptik plastisite üzerinde doğrudan etkili oldukları düşünülmektedir.

Primer adrenal yetmezlikte kortizol ve aldosteron eksikliğinin yanı sıra adrenal androjen (DHEA) üretimi de kaybolur. Standart replasman tedavisine rağmen yorgunluk, libido kaybı ve depresif belirtileri devam eden kadın hastalarda DHEA replasmanı önerilmektedir. Endokrin Derneği kılavuzları, bu hasta grubunda 6 aylık bir deneme tedavisi önermektedir.

Menopoz sonrası kadınlarda vajinal dokunun incelmesi ve kurumasına bağlı gelişen cinsel ilişki ağrısı (disparoni) tedavisinde intravajinal DHEA (Prasteron) FDA tarafından onaylanmıştır. Lokal uygulanan DHEA, vajinal dokuda östradiole dönüşerek etki ederken, sistemik östrojen seviyelerinde anlamlı bir artışa neden olmaz.

DHEA'nın immün modülatör etkileri nedeniyle SLE hastalarında kullanımı araştırılmıştır. Cochrane derlemeleri ve bazı çalışmalar, hafif-orta şiddetteki SLE hastalarında DHEA kullanımının yaşam kalitesini artırabileceğini ve glukokortikoid (kortizon) ihtiyacını azaltabileceğini öne sürmüştür; ancak hastalık aktivitesi üzerindeki etkisi tartışmalıdır.

Düşük over rezervi (yumurtalık rezervi) olan, "poor responder" olarak tanımlanan kadınlarda, yumurta sayısını ve kalitesini artırmak amacıyla DHEA takviyesi yaygın bir "add-on" (ekleme) tedavisi olarak kullanılmaktadır. Bazı küçük ölçekli çalışmalar gebelik oranlarında artış bildirse de, ASRM (Amerikan Üreme Tıbbı Derneği) ve ESHRE (Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyoloji Derneği) kılavuzları, rutin kullanım için kanıtların henüz yetersiz olduğunu belirtmektedir.

DHEA bir öncü hormon olduğu için yan etkileri genellikle dönüştüğü hormonlara (östrojen ve testosteron) bağlıdır.

Androjenik Yan Etkiler: Özellikle kadınlarda akne, yağlı cilt, tüylenme (hirsutizm), saç dökülmesi ve ses kalınlaşması görülebilir.
Metabolik: Yüksek dozlarda HDL kolesterol ("iyi kolesterol") seviyelerinde düşüşe neden olabilir.
Kanser Riski: Hormona duyarlı kanser öyküsü (meme kanseri, prostat kanseri, over kanseri) olan bireylerde, tümör büyümesini teorik olarak tetikleyebileceği için kullanımı kontrendikedir.

Hafıza güçlendirme (İngilizce: Memory consolidation) ilk ediniminden sonra bazı bilgilerin hafızaya yerleşmesi için sürdürülen sürecin bütünüdür. Hafıza izi, bir şeyin ezberlenmesi sonucu sinir sisteminde meydana gelen değişikliktir. Hafızanın sağlamlaşması iki özel sürece ayrılır. Geç faz uzun vadeli güçlenmeye karşılık geldiği düşünülen ilk sinaptik güçlendirme, öğrenmeden sonraki ilk birkaç saatte sinaptik bağlantılarda ve sinir devrelerinde küçük ölçekte olur.
İkinci süreç, beyinde daha büyük ölçekte oluşan ve haftalar ila yıllar süren hipokampusa bağlı anıları hipokampustan bağımsız yapan sistem pekiştirmesidir.
Son zamanlarda yeniden birleştirme denilen üçüncü bir süreç, araştırmaların odağı haline geldi. Bu işlemde daha önce pekiştirilmiş anılar, bellek izinin yeniden etkinleştirilmesi yoluyla yeniden kararsız hale getirilebilir.

Bellek pekiştirmesinden ilk kez ünlü Romalı retorik öğretmeni Quintillian'ın yazılarında bahsedilmiştir. "Tek bir gece aralığının hafızanın gücünü büyük ölçüde artıracağı ilginç gerçeğine" dikkat çekip "... hatırlama gücünün .. araya giren zaman boyunca bir olgunlaşma sürecinden geçmesi" olasılığını sundu. Güçlendirme süreci daha sonra 1882'de Ribot'un Regresyon Yasası ile gösterilen klinik verilere dayanılarak önerildi: "aşamalı yıkım, kararsızdan kararlıya doğru aşamalı olarak ilerler". Bu fikir, birkaç yıl sonra William H. Burnham tarafından deneysel psikoloji ve nörolojiden elde edilen bulguların bir araya getirildiği amnezi üzerine bir makalede ayrıntılı olarak ele alındı. "Konsolidasyon" teriminin ortaya çıkışı, 1892 ile 1900 yılları arasında yaptıkları çalışmalarda hafızanın sabitlenmesinin zaman aldığı kavramını yeniden keşfeden Alman araştırmacılar Müller ve Alfons Pilzecker'e atfedilir. İkili, eski bilgilerin pekiştirilmesine izin vermek için yeterli zaman geçmemişse, öğrenilen yeni bilgilerin önceden öğrenilen bilgileri bozabileceğini bulduktan sonra perseverasyon-pekiştirme hipotezini öne sürdü. Bu, yeni anıların doğası gereği kırılgan olduğu ancak zaman geçtikçe sağlamlaştığı önerisine yol açtı.

İleriye dönük anterograd amneziye ilişkin sistematik çalışmalar 1960'larda ve 1970'lerde ortaya çıkmaya başladı. Eskiden hasta H.M. olarak bilinen Henry Molaison vakası, amnezi ve hipokampal bölgenin çıkarılmasıyla ilgili olması nedeniyle hafıza çalışmalarında dönüm noktası oldu ve beyin lezyonları ve bunların hafıza üzerindeki etkilerine yönelik çalışmalara büyük ilgi uyandırdı. Molaison'a epileptik semptomları hafifletmek için iki taraflı medial temporal lob rezeksiyonu yapıldıktan sonra hasta hafıza bozuklukları yaşamaya başladı. Molaison'un yeni öğrenilen bilgileri kodlama ve birleştirme yeteneğini kaybetmesi, araştırmacıların medial temporal lobun (MTL) bu süreçteki önemli bir yapı olduğu sonucuna varmasına neden oldu. Molaison ayrıca ameliyattan önceki yaklaşık üç yıllık süreyi kapsayan retrograd amnezi belirtileri gösterdi. Bu, yakın zamanda edinilen birkaç yıla kadar olan anıların, diğer beyin bölgelerine hafıza pekiştirmeden önce MTL'de kalabileceğini düşündürür. MTL rezeksiyonu yapılan diğer hastalar üzerinde yapılan araştırmalar, hafıza bozukluğunun derecesi ile MTL'nin uzaklaştırılma derecesi arasında pozitif bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bu da MTL'nin güçlendirme doğasındaki zamansal gradyana işaret eder.
Bu çalışmalara, yavaş pekiştirme için kritik olan beyin substratlarını belirlemek amacıyla insan amnezisine ilişkin hayvan modellerinin oluşturulması eşlik etti. Bu arada, seçilmiş beyin bölgeleri üzerinde yapılan nörofarmakolojik çalışmalar, muhtemelen hızlı konsolidasyondan sorumlu olan moleküllere ışık tutmaya başladı. Son yıllarda hücresel preparatlar, moleküler biyoloji ve nörogenetikteki gelişmeler, hafıza güçlendirme çalışmalarında devrim yarattı. Ek destek sağlamak, insanlarda yeni bir hafıza edinildikten sonra beyin bölgelerinin faaliyetinin zamanla değiştiğini açıklayan işlevsel beyin faaliyeti üzerine yapılan çalışmadır. Bu değişiklik, hafızanın kodlanmasından birkaç saat sonra kadar hızlı bir şekilde gerçekleşebilir. Bu, hafızanın beyinde temsil edildiği şekliyle yeniden düzenlenmesinde zamansal bir boyut olduğunu düşündürür.

Sinaptik güçlendirme, tüm türlerde ve uzun süreli hafıza görevlerinde görülen hafıza güçlendirme biçimidir. Sinaptik  güçlendirme bağlamında ele alındığında uzun süreli hafızanın geleneksel olarak en az 24 saat süren hafıza olduğu söylenir.
Sinaptik güçlendirme, sistem güçlendirmesinden daha hızlı elde edilir (bunun tamamlanmasının haftalar, aylar ve hatta yıllar alacağı varsayılır). Sinaptik güçlendirmenin, hafıza kodlaması veya öğrenmesinden sonra dakikalar ila saatler arasında gerçekleştiğini (örneğin akvaryum balıklarında ispatlanmıştır) gösteren kanıtlar vardır ve bu nedenle 'hızlı' güçlendirme türü olarak kabul edilir. Aynı zamanda 'başlangıç güçlendirmesi' de denir.  Eğitimden altı saat sonra anılar, sinaptik güçlendirme ve uzun süreli hafızanın oluşumunu bozan müdahalelere karşı dayanıklı hale gelir. Sinaptik plastisitenin en iyi anlaşılan biçimlerinden birinin uzun süreli formu olan geç faz LTP'nin, sinaptik güçlendirmenin altında yatan hücresel süreç olduğu düşünülmektedir.

Sinaptik güçlendirme standart modeli, sinaptik protein sentezindeki değişikliklerin ve membran potansiyelindeki değişikliklerin, hücre içi transdüksiyon basamaklarının aktifleştirilmesiyle elde edildiğini ileri sürer. Bu moleküler basamaklar, gen ifadesinde değişikliklere yol açan transkripsiyon faktörlerini tetikler. Gen ifadesinin sonucu, sinaptik proteinlerin kalıcı değişiminin yanı sıra sinaptik yeniden şekillenme ve büyümedir. Öğrenmenin hemen ardından kısa bir zaman diliminde, hem transkripsiyon faktörlerinin hem de doğrudan erken genlerin moleküler kademesi, ekspresyonu ve süreci bozulmalara karşı hassastır. Belirli ilaçların, antikorların ve büyük fiziksel travmanın neden olduğu bozulmalar, sinaptik güçlendirme etkilerini engelleyebilir.

LTP, sinaptik iletimin uzun süreli güçlendirilmesi olarak düşünülebilir ve nörotransmitter üretiminde ve reseptör duyarlılığında dakikalar hatta günler süren artışlara neden olduğu bilinmektedir. LTP süreci, sinaptik plastisiteye ve hafıza oluşumunun altında yatan sinaptik gücün büyümesine katkıda bulunan bir faktör olarak kabul edilmektedir. LTP'nin aynı zamanda beyin bölgelerindeki anıların korunması açısından da önemli bir mekanizma olduğu, dolayısıyla öğrenmeyle ilgili olduğu düşünülmektedir. LTP'nin farelerde Pavlovian korku koşullanması için kritik öneme sahip olduğuna ve bunun memelilerde öğrenme ve hafızaya aracılık ettiğini öne süren ikna edici kanıtlar vardır. Özel olarak, NMDA reseptörü antagonistleri hem LTP'nin hem de korku koşullanmasının uyarımını engeller gibi görünmektedir ve korku koşullanması LTP ile sonuçlanacak amigdaloidal sinaptik iletimi artırmaktadır.

Dağıtılmış öğrenmenin, özellikle ilişkisel hafıza için hafıza konsolidasyonunu arttırdığı bulunmuştur. Deneysel sonuçlar, öğrenmenin 24 saate dağıtılmasının, toplu öğrenmeye kıyasla unutma oranını azalttığını ve ilişkisel hafızanın pekiştirilmesini artırdığını göstermektedir. Sinaptik güçlendirme bağlamında yorumlandığında, sinaptik güçlendirme mekanizmaları, protein sentezinin oluşması için yeterli süreyi sağlayacak ve dolayısıyla uzun süreli hafızayı güçlendirecek hafıza yeniden aktivasyonu aralığına bağlı olabilir.
Bu etkiyi gösteren bir çalışma 1984 yılında Smith ve Rothkopf tarafından yapılmıştır. Bu deneyde denekler akılda tutma ve öğrenmeyi test etmek için üç gruba ayrıldı. "Her gruba aynı 8 saatlik istatistik dersi verildi, ancak bir gruba ders bir günde öğretildi, diğerine dört gün boyunca bir odada ve sonuncusuna da ders dört gün boyunca farklı şekillerde öğretildi. Denekler beş gün sonra tamamen yeni bir ortamda test edildi. Deneyin sonuçları, dersi dört günlük bir süre boyunca almanın, dersi tek bir kitle halinde almaktan çok daha etkili olduğu yönündeydi. İlginç bir şekilde, kursu dört gün boyunca farklı odalarda alan grup, son kalıcılık testinde tüm gruplar arasında en iyi performansı gösterdi." Bu, çalışma oturumlarına ara vermenin ve farklı ortamlarda çalışmanın, beynin güçlenmesi için zaman sağladığından akılda tutmaya yardımcı olduğunu gösterir. Boşluk bırakmanın yararları, Reder ve Anderson (1982) tarafından yapılan daha önceki bir çalışmada da gösterilmişti. Bu çalışmada benzer sonuçlar elde edildi ve aralık etkisinin öğrenme üzerindeki ilgisi ve etkileri doğrulandı.

Protein sentezi yeni anıların oluşmasında önemli rol oynar. Çalışmalar, öğrenmeden sonra uygulanan protein sentezi inhibitörlerinin hafızayı zayıflattığını, bu da hafızanın pekiştirilmesi için protein sentezinin gerekli olduğunu öne sürdüğünü göstermiştir. Ayrıca, protein sentezi inhibitörlerinin etkilerinin de LTP'yi engellediğinde dair raporlar öne sürülmüştür. Ancak diğer sonuçlar protein sentezinin aslında hafıza pekiştirme için gerekli olmayabileceğini göstermiştir çünkü anıların oluşumunun büyük miktardaki protein sentezi inhibisyonuna dayanabildiğinin bulunması, hafıza pekiştirme için gerekli olan bu protein sentezi kriterinin koşulsuz olmadığını düşündürmektedir.

Sistem birleştirme, bellek birleştirmenin ikinci şeklidir. Anıların ilk kodlandığı hipokampal bölgeden gelen anıların daha kalıcı bir depolama biçiminde neo-kortekse taşındığı bir yeniden düzenleme sürecidir. Sistem birleştirme, yeni bilgilerin anılara sabitlenmesi için yalnızca dakikalar ila saatler süren sinaptik birleştirmenin aksine, insanlarda tam olarak oluşması bir ila yirmi yıl sürebilen yavaş, dinamik bir süreçtir.

Sistem birleştirmenin standart modeli, Squire ve Alvarez (1995) tarafından özetlenmiştir; yeni bilgi orijinal olarak kodlandığında ve kaydedildiğinde, bu yeni uyaranların hafızasının hem hipokampusta hem de kortikal bölgelerde tutulduğunu belirtmektedir. Daha sonra bu bilginin hipokampustaki temsilleri, uyku ve 'çevrimdışı' süreçlerde olduğu gibi açık (bilinçli) hatırlama veya örtülü (bilinçsiz) hatırlamada aktif hale gelir.
Bellek, hipokampusa bağımlı

Hipokampus, beynin medial temporal lobunda yer alan, hafıza ve yön bulmada önemli rolü olan bölge. Bir gri cevher tabakası olup, lateral ventrikülün alt boynuz tabanı boyunca uzanır. Filogenetik olarak en eski beyin kısımlarındandır.
Hipokampus, hareketlerin davranış biçimine dönüşmesinde önemli role sahip bulunan limbik sistemde rol alır. Ayrıca hafıza ve özellikle de kısa süreli hafıza üzerinde rolü vardır. Uzaysal yön bulmada da etkilidir. Beynin hafıza ve yön bulma ile ilgili bu bölgesine şekil olarak deniz atına benzediği için Yunanca denizatı anlamına gelen hippocampus (Yunanca: ιππος, hippos = at, καμπος, kampos = deniz) adı verilmiştir.
Alzheimer hastalığında hipokampus beyinde ilk etkilenen yerlerden biri olur. Bu nedenle hafıza bozuklukları ve dezorientasyon erken belirtilerdir. Oksijen yetmezliği, medial temporal lob epilepsisi ve ensefalit de hipokampus hasarına yol açabilir.
Deney hayvanlarında hipokampusun uzay hafızası ve yön bulmadaki rolüyle ilgili çok sayıda çalışma yapılmıştır. Hayvanlar yaşam çevrelerindeki bildik yerlerden geçerken hipokampus nöronlarının aktif hale geçerek aksiyon potansiyelleri oluşturdukları gözlenmiştir.
Hipokampusta değişik nöron tipleri çok düzgün biçimde yerleştiğinden bu organ sıklıkla nörofizyoloji çalışmalarında bir model olarak kullanılmıştır. Uzun süreli potansiyasyon olarak bilinen nöroplastisite ilk olarak bu yapıda saptanmış ve incelenmiştir. Bu olgunun hafıza oluşumundaki temel sinirsel mekanizma olduğuna inanılmaktadır.

Tarihsel olarak, bir süre hipokampusun koku alma ile ilgili bir merkez olduğu düşünüldü. Buna neden olan, olfaktör bulbustan direkt sinir lifleri aldığına dair sonradan yanlışlığı gösterilen inanıştı. İlerleyen yıllarda hipokampusla ilgili yayınlarda, inhibisyon, hafıza ve uzay kavramları ön plana çıktı. Davranış inhibisyonu teorisi günümüzde gözden düşmüştür. Tedavi amacıyla hipokampusu çıkarılan bir hastada ciddi anterograd ve kısmi retrograd amnezi gelişmesi hafıza işlevini ön plana çıkarmıştır. Bu hasta ameliyat sonrasında yeni hafıza oluşturamaz hale gelmişti, ameliyattan hemen önceki döneme ait hiçbir şeyi hatırlayamıyordu, ancak yıllar öncesine ait hatıralar etkilenmemişti. Bu olgu tıp dünyasında olağanüstü bir ilgi uyandırdı ve H.M. isimli hasta tarihte en geniş ölçüde araştırılan kişi haline geldi. Bu konuda sonraki yıllarda da çok sayıda çalışma yapıldı ve günümüzde artık hipokampusun hafıza konusunda önemli bir rol oynadığına dair evrensel bir uzlaşma vardır.

Bilim insanları, yeni hafıza oluşumunda hipokampusun önemli bir rol üstlendiği konusunda hemfikirdir. Bazı araştırmacılarsa hipokampusu, medial temporal loba yerleşmiş daha büyük bir hafıza sisteminin bir parçası olarak görürler.
Hipokampusta oluşan ciddi hasarlanmalar yeni hafıza oluşumunda büyük zorluklara neden olur. Hasardan önce edinilmiş anılar da genellikle etkilenir. Bu durum özellikle olay öncesi birkaç yıla ait hafıza için geçerlidir. Daha eski anıların bozulmaması, zaman içinde anıların, hipokampustan beynin diğer kısımlarına transfer edildiği düşüncesine yol açmıştır.
Hipokampus hasarları, yeni motor ve bilişsel becerileri öğrenme gibi bazı hafıza faaliyetlerini etkilemez. Bu gerçek, bu yeteneklerin farklı hafıza türlerine ve farklı beyin parçalarına bağlı olduğunu düşündürmektedir.

Hayvanlarda yapılan deneyler, hipokampustaki birçok sinir hücresinin yer hafızasını taşıdığını ve hayvan bildik yerlerden geçerken bu sinirlerde hareketlenme olduğunu göstermiştir. Yer hafızası hipokampusun piramidal sinirleri dışında dentat girusun granüllü hücrelerinde bulunur. Hipokampus nöronlarının geri kalan kısmının çoğunu oluşturan inhibitör sinir hücreleri de yere bağlı aktivasyon gösterirler ama bu çok daha zayıftır.
1970'lerde bu yer hücrelerinin keşfi, hipokampusun, çevre topoğrafyasının sinir sistemindeki temsilini oluşturan bilişsel bir harita olduğu düşüncesini ortaya çıkarttı. Gerçekten de sağlam bir hipokampus olmaksızın insanların nerede olduklarını bilmesi ve gidecekleri yolu saptaması olanaksız hale gelmektedir. Beyin görüntüleme teknikleriyle, yön bulma çabasındaki insanların hipokampuslarının çok daha aktif çalıştığı görülmüştür. Ayrıca, hipokampus, bilinen mekanlarda kestirme yolların bulunması konusunda da role sahiptir. Örneğin Londra'daki taksi şoförleri işe başlamadan sıkı bir testten geçerler ve kendilerinden pek çok yeri ve aralarındaki an kısa yolları bilmeleri istenir. London College Üniversitesi'nde yapılan araştırmada taksi şoförlerinin hipokampuslarının ilgili kısımlarının daha büyük olduğu, şoför deneyimi arttıkça bu büyüklüğün de daha fazlalaştığı saptanmıştır. Bunlar göreceli kavram olmakla beraber zamanla daha üst seviye bilgilerin gelmesiyle konumları farklı düzeylerde insanların algısına sunulacaktır.

Hippocampus (Wiley)

Per Andersen, Richard Morris, David Amaral, Tim Bliss and John O'Keefe, (Ed.) (2007). The Hippocampus Book. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-510027-3. KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Henri M. Duvernoy, F. Cattin (2005). The Human Hippocampus: Functional Anatomy, Vascularization, and Serial Sections with MRI. Springer. ISBN 978-3-540-23191-2. 
Howard Eichenbaum (2002). The Cognitive Neuroscience of Memory. Oxford University Press US. ISBN 978-0-19-514175-7. 
edited by Patricia E. Sharp. (2002).  Patricia E. Sharp (Ed.). The Neural Basis of Navigation: Evidence from Single Cell Recording. Springer. ISBN 978-0-7923-7579-1. KB1 bakım: Fazladan yazı: yazar listesi (link) KB1 bakım: Editörler parametresini kullanan (link) 
Philippe Taupin (2007). The Hippocampus: Neurotransmission and Plasticity in the Nervous System. Nova Publishers. ISBN 978-1-60021-914-6. 
John H Byrne, (Ed.) (2008). Learning and Memory: A comprehensive reference. Elsevier. ISBN 978-0-12-370509-9. 

BrainMaps (Beyin haritası veri tabanı) hippocampus
Diagram of a Hippocampal Brain Slice7 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hippocampus – Cell Centered Database4 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Temporal-lobe.com An interactive diagram of the rat parahippocampal-hippocampal region29 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIF Search – Hippocampus via the Neuroscience Information Framework
Search Hippocampus on BrainNavigator9 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. via BrainNavigator
Gyorgy Buzsaki (2010) Hippocampus. Scholarpedia. 6(1):1468.2 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kortizol, böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen, vücudun strese gösterdiği tepkiyle ilişkili bir kortikosteroid hormondur. Kan basıncını ve şekerini artırır, kadınlarda kısırlığa neden olur ve bağışıklık sistemini baskılar. Hidrokortizon veya kortizon olarak bilinen yapay kortizol alerji ve yangı'ya karşı sağaltımda kullanılır.

Kortizol pregnenolondan bireşimlenir. Bu tepkime, C-11, C-17 ve C-21 karbonlarının hidroksilasyonu, C-3'ün yükseltgenmesi ve C-4'ü C-5'e bağlayan çift bağın izomerizasyonunu gerektirir. Bu bireşimin gerçekleştiği yer böbrek üstü bezinde bulunan zona fasciculata bölgesidir. Böbrek üstü bezi aynı zamanda aldosteron (zona glomerulosada) ve seks hormonları (zona reticulosada) üretse de asıl salgı ürünü kortizoldur. Böbrek üstü bezi altında yer alan medulla katmanı ise sempatik uyarı ile başlıca epinefrin ve norepinefrin salgılar.
Böbrek üstü bezinde kortizolun bireşimi hipofiz bezinin ön lobundan salgılanan adreneokortikotropik hormonunca (ACTH) uyarılır. ACTH üretimi de hipotalamus tarafından salgılanan kortikotropin salgılatıcı hormon tarafından uyarılır.

Serumda bulunan kortizol ölçüsü gündelik bir değişim gösterir. En düşük düzeyler gece yarısı, en yüksek düzeyler sabah, uykudan uyandığınızdan birkaç saat sonra olur. Aydınlık/karanlık döngüsüne ilişkin bilgi retinadan hipotalamusta bulunan çifte çekirdeklere (suprachiasmatic nuclei) iletilir. Serum kortizol düzeyinde değişiklik olmasının arkasında yatan nedenler arasında olağan olmayan ACTH düzeyi, klinik çöküntü, fizyolojik stres kaynakları (hipoglisemi, hastalık, ateş, travma, ameliyat, korku, acı, aşırı soğuk veya sıcak, fiziksel zorlanma) gözlemlenmiştir. Kişiden kişiye ayrılıklar olmasına karşın her kişinin gündelik dizemi tutarlılık gösterir.
Kortizol ayrıca kortikotropin salgılatıcı hormon salgılanmasını baskılayarak ACTH salgılanmasına geri besleme uygular. Bazı araştırmacılar süreğen (müzmin, kronik) streste olan bir hayvanda bu geri bildirim dizgesinin bozulduğuna inanırlar.
Kortizol, olağan durumlarda salgılandığında stres sonrasında homeostazın sağlanmasına yarayacak etkiler gösterir:
Glikoneojenez, yağ ve proteinlerin yıkımı ve karaciğer dışında bulunan amino asit ve keton cisimciklerinin seferber edilmesine neden olur, böylece bir insülin antagonisti olarak etki eder. Bunların sonucunda kan glikoz düzeyi yükselir ve karaciğerde glikojen oluşumu artar (Freeman, 2002). Ayrıca kan basıncını da artırır. Bunu, damarlardaki alfa-1 adrenalin alıcılarını gizleyerek yapar. Bu hormon bağışıklık sisteminin kandaki etkinliğini de azaltır. Akyuvarların bezlerine, kemik iliğine ve deriye yönelmeye neden olur. Kortizol kemik oluşumunu da yavaşlatır.
Bu olağan işlevler, süreğen gerilimin fizyolojik etkilerinin temelinde yatar. Sürekli kortizol salgılanması kasların aşınmasına, hiperglisemiye ve yangının baskılanmasına neden olur. Aynı sonuçlar uzun süreli glükokortikoid kullanımında da ortaya çıkar.
Ayrıca, uzun süre kortizola maruz kalmak hipokampus hücrelerinin körelmesine (atrofi) yol açar. Bu körelme öğrenme zorluklarına neden olur. Ancak, kısa süreli kortizol etkisi anıların oluşmasına yardım eder; fizyolojik gerilimli zamanların sonradan çok iyi anımsanmasının (flaş bellek) arkasında yatan düzeneğin bu olduğu sanılmaktadır.
Serumdaki kortizolun %96'sı kan proteinlerine bağlı durumdadır; bunlar başlıca kortikosteroid bağlayan globulin (corticosteroid binding globulin, CBG) ve albümindir. Yalnızca serbest kortizol alıcılarca bağlanabilir.

Ağızdan veya damardan alınabilir bir ilaç olarak kortizol, hidrokortizon ya da kortizon olarak bilinir. Anafilaksis ve anjioedema gibi ciddi alerjik tepkimelerin sağaltımında; steroit tedavi görmesi gereken ama ağızdan ilaç alamayan hastalarda prednizolon yerine; ve uzun süreli steroid sağaltımı gören hastaların Addison krizine girmemesi için, hidrokortizon bağışıklık sistemini baskılayan ilaç olarak damardan verilir.
Alerjik kızarmalar, egzamalar ve bazı yangısal durumlarda kortizon merhem olarak verilir.
Gut gibi hastalıklarda kortizon eklemin içine enjekte edilebilir.
Hidrokortizon, prednizolonun 1/4'ü kadar etkindir. Deksametazon ise hidrokortizondan 40 kat daha güçlüdür. Yan etkiler için kortikosteroid ve prednizolon maddelerine bakınız.

Hiperkortizolizm: Kanda aşırı düzeyde kortizol bulunmasına Cushing Sendromu denir (Cushing Hastalığından ayrıdır).
Hipokortizolizm ya da böbrek üstü yetmezliği: Eğer böbrek üstü bezleri yeterince kortizol üretmezse bunun sonucu Addison Hastalığıdır.

Hydrocortisone 14 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Fact Sheet
Cortisone 13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Pros and Cons of Cortisone
Relax, or you might become infertile! [1] 1 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Freeman, Scott (2002). Biological Science. Prentice Hall; 2nd Pkg edition (December 30, 2004). ISBN 0-13-218746-9.
A. C. Guyton, J. E. Hall. Textbook of Medical Physiology. W. B. Saunders Company; 10th edition (August 15, 2000). ISBN 0-7216-8677-X.

Nörogenez ya da nörojenez, sinir kök hücrelerinden, sinir sistemi hücrelerinin yani nöronların üretilme sürecidir. Süngerler ve placozoalar haricinde tüm hayvan türlerinde görülür. Nörogenez embriyonik gelişim sırasında en yüksek aktiviteyi gösterir ve organizmanın tüm nöronlarının üretilmesinden sorumludur.
Doğumdan sonra yüksek miktarda düşüş gösteren nörogenik aktivite, insan beyninde hipokampustaki subgranular bölgede ve yan ventriküllerdeki subventriküler bölgede devam eder. Zebra balığında 16 nörogenik niş tespit edilmiştir.

Kandel, Eric R. (2006). Principles of neural science. Appleton and Lange: McGraw Hill. 
Batiz, Luis; A Castro, Maite (2016). "Exosomes as Novel Regulators of Adult Neurogenic Niches". Frontiers in cellular neuroscience, 9. s. 501. doi:10.3389/fncel.2015.00501. 
Schmidt, Rebecca; Strähle, Uwe (2013). "Neurogenesis in zebrafish – from embryo to adult". Neural Development. doi:10.1186/1749-8104-8-3.

Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir. Latince kökenli bir kelime olup hoşnut etmek anlamına gelir. İlaç, vücuda ağız, burun veya enjeksiyon yolu ile verilebilir. Bunun yanında cerrahi girişimlerle bile placebo etkisi sağlanabilir.
Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın işe yarayacak ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Plasebo, tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir şekilde insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücüne yöneliktir. Tıbbi olarak kurtulma ihtimali zayıf görülen birçok hasta, ölmekten bu güç sayesinde kurtulmuş, tıbbın çözüm bulamadığı kanserin tedavisinde çoğunlukla yüksek moral ve iyileşme azmi etkili olmuştur. Plasebo, gayriresmî yazışma dilinde ve halk arasında faydalı tıbbi içeriğinin bulunmadığını ifade etmek için bazen "şeker hapı" olarak da adlandırılır.

Nosebo etkisi

Harvard-wide Program in Placebo Studies & the Therapeutic Encounter 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The Placebo Effect 17 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Skeptic's Dictionary
The Placebo Effect 7 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. explained on YouTube
Placebos: cracking the code part 1 part 2 BBC/Discovery channel program
"Placebos are getting more effective. Drugmakers are desperate to know why." 17 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Wired magazine on the power of the placebo. Retrieved 2010-07-22
Biological, clinical, and ethical advances of placebo effects 28 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. The Lancet (2010)

Prefrontal korteks frontal lobun korteksi ve altında bulunan beyaz cevher en üst düzeydeki davranışların bütün bileşenlerinin bağlantılarını yapan limbik sistemle ve onları bütünleştiren, önemli duyu ve motor sistemlerinin arasındaki geri bildirim döngülerinin ve bağlantılarının yer aldığı alandır. Varsayılan durum şebekesine dahildir.

Dış çevreden posterior korteks aracılığı ile taşınan bilgiler ve limbik sistem üzerinden gelen iç yapılarla ilişkili bilgiler frontal lobun prefrontal korteks adı verilen ön bölümlerinde kesişmektedir. Bu nedenle prefrontal korteks bütün kaynaklardan gelen bilgilerin düzenlendiği ve birleştirilip ortaya çıkarılacak davranışa karar verildiği yerdir. İnsan prefrontal korteksi bütün sinir sistemi aktivitelerinde bilgileri dikkatlice toplar, bütünleştirir, formülleştirir, uygular, denetler, değişiklikler yapar ve yargılar. Prefrontal korteks hacmi insanda en büyüktür, memelilerde evrimsel süreçte aşağıya inildikçe küçülür. Preforantal korteks gelişim sırasında en uzun gelişimi süren kısımdır. Ergenliğe kadar miyelinizasyonu devam eder.

Frontal lob
Beyin lobları

Semantik bellek ya da anlamsal bellek anlamlar, anlayışlar ve diğer kavram tabanlı bilginin işlendiği uzun süreli bellek bölümüdür. Dünya hakkında genel bilgiyi ve gerçek bilgilerin bilinçli hatıralarını içerir. Genel kültür, kurallar, kavramlar, genellemeler bu bellektedir. Semantik bellek ve epizodik bellek birlikte belleğin iki önemli bölümünden biri olan bildirimsel belleği (açık bellek) oluştururlar. Epizodik bellek (olaysal bellek); uzay-zaman, aksiyonlar ve aktörlerden oluşur. Uzay-yer ve zaman bağlı olayları kapsar. Örneğin, geçmişteki tatil anılarını bu bellek saklar. Semantik bellek ise; öğrenilmiş sözcük bilgilerini saklar. Örneğin yapılan tatilin ayrıntılarını epizodik bellek saklarken tatilin yapıldığı yerin ismiyle ilgili bilgileri semantik bellek saklar. Semantik bellek kullanımı ile anlamsız kelime ve cümlelere anlam verebilir. Geçmişte öğrenilen şeyler hakkında bilgiler kullanılarak yeni kavramlar hakkında bilgi edinilebilir. Bildirimsel belleğin muadili olarak, prosedürel bellek ya da örtük bellek kullanılır.

http://www.newscientist.com/article.ns?id=dn10012&feedId=brain_rss205 Şubat 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://diodor.eti.pg.gda.pl27 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
S-Space Package23 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.semantikoz.com/blog/2008/02/25/hyperspace-analogue-to-language-hal-introduction/{{Ölü bağlantı|tarih=Nisan 2020 }}

Temporal lob, memelilerin beynindeki serebral korteksin dört ana lobundan biridir. Temporal lob, memeli beyninin her iki serebral hemisferindeki lateral fissürün altındadır.
Temporal lob, görsel hafızanın, dilin anlaşılmasının ve duygu çağrışımının uygun şekilde tutulması için duyusal girdinin türetilmiş anlamlara dönüştürülmesinde rol oynar. Temporal, başın şakaklarını ifade eder.
Konuşma, hafıza ve işitmenin de dahil olduğu birçok görevi bulunmaktadır.

Temporal lob, bildirimsel veya uzun süreli hafıza için hayati önem taşıyan yapılardan oluşur. Bildirimsel (anlamsal) veya açık bellek, anlamsal belleğe (gerçekler) ve olaysal belleğe (olaylar) bölünmüş bilinçli bellektir.
Uzun süreli hafıza için kritik olan medial temporal lob yapıları arasında Hipokampusun yanı sıra peririnal, parahipokampal ve entorinal neokortikal bölgelerden oluşan hipokampal bölge yer alır. Hipokampus hafıza oluşumu için kritik öneme sahiptir ve çevresindeki medial temporal korteksin halen hafıza depolaması için kritik olduğu teorileştirilmektedir. Prefrontal ve görsel korteksler de açık hafızada rol oynar.
Araştırmalar, maymunların hipokampüsündeki lezyonların sınırlı fonksiyon bozukluğuna yol açtığını, hipokampus ve medial temporal korteksi içeren geniş lezyonların ise ciddi hasara yol açtığını göstermiştir.

Temporal lob hipokampus ile iletişim kurar ve amigdala tarafından modüle edilen açık uzun süreli hafızanın oluşumunda anahtar rol oynar.

İşitsel
Temporal lobların üst, arka ve yan kısımlarındaki bitişik alanlar, yüksek düzeyde işitsel işlemeyle ilgilidir. Temporal lob, işitme gibi birincil işitsel algıyla ilgilidir ve birincil işitsel korteksi barındırır. Birincil işitsel korteks kulaklardan duyusal bilgileri alır ve ikincil alanlar bu bilgiyi konuşma ve kelimeler gibi anlamlı birimlere dönüştürür. Superior temporal girus, kokleadan gelen işitsel sinyallerin ilk olarak serebral kortekse ulaştığı ve sol temporal lobdaki birincil işitsel korteks tarafından işlendiği bir alanı (yanal fissür içinde) içerir.
Görsel
Temporal lobdaki görme ile ilgili alanlar, görsel uyaranların anlamını yorumlar ve nesne tanımayı sağlar. Temporal kortekslerin ventral kısmının, yüzler (fusiform girus) ve sahneler (parahipokampal girus) gibi karmaşık uyaranların yüksek düzeyde görsel işlenmesinde rol oynadığı görülmektedir. Görsel işlemeye yönelik bu ventral akışın ön kısımları, nesne algısı ve tanınmasında rol oynar.

Temporal lob, insanlarda hem konuşmada hem de görmede anlamın işlenmesi için önemli olan birincil işitsel korteksi barındırır. Temporal ve parietal loblar arasındaki bölgeyi kapsayan Wernicke alanı, ister konuşma dili ister işaret dili olsun, dilin anlaşılmasında (frontal lobdaki Broca alanıyla birlikte) önemli rol oynar. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (FMRI), beynin bu bölümlerinin işaret veya konuşma dilleri tarafından etkinleştirildiğini gösterir. Beynin bu bölgeleri, ister konuşulan dili duyarak, ister işaret dilini izleyerek, ister işaret dilinin elden ele dokunsal versiyonlarıyla erişilsin, çocukların dil ediniminde aktiftir.
Sol temporal lobun işlevleri alt düzey algılamayla sınırlı olmayıp kavrama, adlandırma ve sözel belleğe kadar uzanır.

Medial temporal lobların (sagital düzleme yakın) bildirimsel uzun süreli belleğin kodlanmasında rol oynadığı düşünülmektedir. Medial temporal loblar, hafızanın depolanması için gerekli olan hipokampusları içerir, bu nedenle bu alanın hasar görmesi, yeni hafıza oluşumunda bozulmaya yol açarak kalıcı veya geçici ileriye dönük amneziye yol açabilir.

Beyin lobları

Uzun süreli bellek ya da Uzun dönemli hafıza ((İngilizce)Long-term memory (LTM)), iki depolama hafıza modeli teorisinin bir parçası olarak, öğeler arasındaki ilişkilerin depolandığı bellektir. Teoriye göre uzun süreli bellek, kısa süreli bellekten farklı işlevlere sahiptir. Bu da kısa süreli belleğin 20 ila 30 saniye içerisindeki bilgileri çağırmasından farklı olarak, depolanmış bilgileri uzun sürelerde tekrar, tekrar çağırabilmesidir. Bu iki bellek arasında bir fark görünmüyor gibi olsa da, her ikisi bilgiyi farklı yer ve alanlarda depolamaları bağlamında modelleri farklıdır.

Miller(1956)'e göre, kâğıt sihirli sayısı yedi olan teorisi popülerleşmiştir. Bu teoriye göre uzun süreli bellek sınırsız bir depolama alanına sahipken, kısa süreli hafıza ise bilgi parçalarını ancak belli bir sayıda depolama alanına sahip olur.
Atkinson ve Shiffrin (1968) tarafından belirlenen ikili depo hafıza modeline göre uzun süreli bellekte, aynı anda çalışan kısa süreli belleğin  çalıştığı esnada kullandığı ortak bir noktada tampon bulunabilir. İlk bilgi geldiğinde bunlar kısa süreli belleğe girer, ancak sınırlı alandan dolayı yeni giren bilgiler, depodaki eski bilgileri dışarı atarlar. bu esnada gelen yeni bilgi gireceği esnada sınırlı bir alan vardır. Çünkü eskiler bu konumda yer almaktadırlar. Daha uzun bir bilgi kısa süreli hafızada kalacaktır, daha güçlü ilişki kurulan kısa bir bilgi ise uzun süre bellekte etkili olur. Uzun süreli bellekte bulunan bilgiler iki aşamalı bir süreçte ipuçları yoluyla geri getirilir. İlk olarak, potansiyel bir şekilde ilişkili olasılıklar istenen bilgiyi seçmek için ipucu olarak kullanılır. İkinci olarak ise bu bilginin geri getirilip, getirilmemesinin hatırlanan olasılıkları kullanılır.
Baddeley ve Hitch 1974 yılında Atkinson-Shiffrin hafıza modeline bir alternatif teorisi ortaya attı. Bu teoriye göre, kısa süreli bellek girişi öğeleri farklı türler için farklı kontrol sistemlerine ayrılırlar ve bu sistemlere girip, çıkmak için hangi maddelerin denetlenmesi gerektiğini kontrol eden bir yönetici bulunmaktadır. Bağımlı sistemler fonetik, görsel, mekansal döngüler içerir. Baddeley ayrıca bu döngülere olaylar belleğini eklemiştir.
Baran 2004 yılında, bildiğimiz her şeyi hafızamızda sakladığımızı, hangi dili konuştuğumuz, nasıl yürüdüğümüz, tanıdığımız binlerce insanın siması, geçmişteki başarılarımız, adresler, telefon numaraları, okuduğumuz kitaplara ait bilgiler, izlediğimiz filmlere ait görüntüler ve daha binlercesinin hafızamızda depolandığını, tüm bunların hepsi ve daha fazlasının uzun dönemli hafızada günlerce, aylarca hatta yıllarca hiç unutulmadan saklandığını belirmiştir.
Senemoğlu 2005 yılında, uzun süreli belleğin, iyi öğrendiğimiz bilgiyi sürekli olarak depoladığımız bellek türü olduğunu belirtmiştir. Ayrıca bilginin kısa süreli bellekte çok kısa süre kalmasına rağmen, uzun süreli bellekte bilginin sürekli depolanma yeri olduğunu yazmıştır.
Bacanlı 2005 yılında, bilgilerin depolandığı yerin uzun süreli hafıza olduğunu, uzun süreli hafızada bulunan bilgilerin, tekrar tekrar kullanılabilme özelliğine sahip olduğunu ve düşününce hatırlamamızın da bunu gösterdiğini, bilgisayarla karşılaştırıldığında Hard Disk'e benzetilebileceğini belirtmiştir.
Yeşilyaprak ise 2002 yılında uzun süreli belleğin, sürekli bellek deposu olarak kabul edildiğini belirterek, kısa süreli bellekte işlenmiş olan bilginin uzun süreli belleğe gönderilerek depolandığını, bilginin öğrenilmiş kabul edilmesi için mutlaka uzun süreli belleğe depolanmış olması gerektiğini, çünkü uzun süreli belleğe girmeyen bilgilerin tepki üretilmiş olsa dahi kısa sürede kaybolacağını belirtmiştir.
Nelson ve Gilber 2005 yılında, uzun süreli belleğin, beynimizin birkaç dakikadan daha uzun süreli olarak bilgileri depolandığı ve sonradan onlara ihtiyaç duyulduğunda geri çağırdığı bilgi parçalarından oluştuğunu açıkladı.
Topses 2006 yılında, uzun süreli belleğin, genel olarak biyo-kimyasal bir süreç olarak kabul edildiğini belirtmiş, uzun süreli belleğin işlevleri, biyolojik temelde protein sentezi ile sağlanmaktadır demiştir. Ayrıca yaklaşık otuz saniye geçtikten sonra anımsanan bir uyarıcı, uzun süreli bellekten çağrılmaktadır demektedir.
Uzun süreli bellek, bilgilerin devamlı kaldığı bellektir. Bilgilerin kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe geçmesi protein sentezine bağlıdır. Yaşlılarda bu işlem yavaşlamış olduğundan, yeni izlenim ve hatıraların daha kolay unutulduğu görülür. 
• Uzun süreli bellekteki bazı bilgileri hatırlayamamızın nedeni yeterli ipucu olmamasıdır. (Bir bilginin uzun süreli bellekte olmasıyla geri getirilmesi farklı işlemlerdir.)

Baddeley'in araştırmasına göre, uzun süreli hafıza bigiyi anlamsal olarak depolamak için şifreler. Baddeley. Görme gerçekleşirken; bilgi, uzun süreli bellekte depolanmadan önce işleyen belleğe girmelidir ve bu, uzun süreli belleğe depolanabilecek olan bilginin hızının, görsel işleyen belleğe sığabilecek bilgi miktarıyla belirlendiği gerçeğiyle kanıtlanmıştır. Başka bir deyişle, işleyen belleğin belirli bir uyarıcı için ne kadar büyük kapasitesi olursa, bu materyal o kadar hızlı öğrenilir.
Sinaptik güçlendirme, parçaların kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya nakledilme işlemidir. Edinmeden birkaç dakika veya saat sonra, engram (uyaranların beyinde bıraktığı iz) sinaps bünyesinde şifrelenir ve dışarı kaynakların etkilerine karşı dirençli hale gelir.
Uzun süreli hafıza doğal unutma işlemleri sırasında zayıflayabileceğinden, koruyucu prova (birçok tekrar) yapılması gerekebilir, bu sayede uzun süreli hafıza muhafaza edilebilir. Aralıklı tekrarın prensipleriyle alakalı olarak, bireysel geri almalar artan zaman aralıklarıyla görülebilir ve bu, genellikle materyale verilen öneme bağlı olarak, yansıtma veya kasıtlı geri çağırma yöntemleriyle doğal olarak gerçekleşebilir. Geri çağırma yolu olarak test etme yöntemleri kullanmak, geri alma ve geri denetim ile uzun süreli hafızaya yardımcı olan test etme etkisine yol açabilir. 

Bazı teoriler uykunun iyi düzenlenmiş uzun süreli anıları yapılandırmada önemli bir faktör olduğunu göz önünde bulundurur. Uyku, yeni anıları güçlendirmede önemli bir rol oynar.
Tarnow'un teorisine göre, uzun süreli anılar rüya biçimde şifrelenir (Penfield & Rasmussen'in korteksin elektriksel uyarılmalarının rüya benzeri deneyimlere sebep olması bulgularını içeren çalışmalarına ithafen). Uyanık yaşamda, bir yönetsel işlev uzun süreli hafızayı, gerçeklik ile paralel olarak yorumlar (Tarnow, 2003). Teoride daha sonra ileri sürüldüğüne göre, bellekte depolanan bilgi, nasıl öğrenildiğinden bağımsız olarak, o anının kullanıldığı öznenin bilinci dışında bile olsa; belirli bir görev üzerindeki performansı etkileyebilir. Yeni edinilmiş bildirimsel bellek izlerinin REM dışı uyku sırasında, uzun süreli depolama için gereken hippokampo-neokortikal aktarımını teşvik amacıyla yeniden aktif duruma getirildiği düşünülüyor. Yeni bildirimsel anılar özellikle hızlı göz hareketi olmayan 2.evre uykusu sonrasında geri çağrılırsa daha kolay hatırlanırlar. Anıların uyku sırasında etkinleştirilmesi, belirli sinir ağlarında kalıcı sinaptik değişimlere neden olabilir. Yüksek iğ aktivitesi, düşük salınım aktivitesi ve delta dalgası aktivitesi; bildirimsel bellek güçlendirmesine REM dışı uyku sırasında katkıda bulunurlar. Öğrenme sırasında, uyku iğleri, nöronsal olarak aktif üst kısımlara düşük salınımlar içerisinde yeniden dağılım gösterirler. Uyku iğleri, sinaptik değişimleri başlatmaları nedeniyle dolayısı ile uyku sırasında anı güçlendirmeye katkıda bulunurlar. Burada, uykunun rolünü insan bildirimsel hafızasına da uygulanabilen görevlerle kıyaslanabilen nesne-mekan tanıma görevinde incelemiş olduk: Bu tek denemelik, hipokampüse bağımlı olan, stressiz ve aynı canlı tarafından tekrarlanabilen bir görevdir. Uyku yoksunluğu uyanıklık ve uyarılma seviyelerini öğrenme ve hafıza gibi belirli bilişsel işlevlerin verimliliğini düşürür.
Uykunu hafızanın saklanmasına faydalı olduğu teorisi yeni bir fikir değil. Ebbinghaus'un 1885'te unutma üzerine yaptığı deneyden beri ortada. Yakın zamanda Payne ve meslektaşları ve Holtz ve meslektaşları tarafından da benzer çalışmalar yürütüldü. Payne ve meslektaşlarının   deneyinde, katılımcılar rastgele seçilip iki gruba ayırıldılar. İki gruba da anlamsal olarak bağlantılı veya bağlantısız sözcük ikilileri verildi ama bir grup bu bilgileri saat 09:00'da aldı, diğer grup ise 21:00'da. Katılımcılar 30 dakika, 12 saat veya 24 saat gibi farklı aralıklarla, kelime ikilileri üzerinden test edildiler. Öğrenme ve test edilme arasında uyuyan katılımcıların hafıza testinde daha başarılı oldukları bulundu. Bu, daha önce Jenkins ve Dallenbach (1924) tarafından bulunan sonuçlarla benzerdir. Ayrıca, bildirimsel belleğin duygusal bellek, anlamsal bellek ve direkt şifreleme gibi birçok alanının da uykudan etkilendiği bulunmuştur.
Holtz'un bulgularına göre, uyku bildirimsel belleğin sadece güçlendirilmesinde değil, işlemsel bellekte de etkili. Bu deneyde, 50 ergen katılımcıya günün iki farklı saatinde, kelime ikilileri(bildirimsel belleği temsil eden) veya parmak vurma görevi(işlemsel belleği temsil eden) öğretildi. Parmak vurma görevi en iyi uykudan hemen önce şifrelendiği ve hatırlandığı ancak kelime ikililerinin en iyi akşamüstü 3'ten sonra şifrelendiği sonucuna varıldı.

Beyin, bir bilgisayarın sabit diskinde yaptığının aksine belleği bütün bir yapıda depolamaz, onun yerine farklı tiplerdeki bellekler beynin farklı bölümlerinde depolanır. Uzun süreli bellek, açık bellek ve örtülü bellek olmak üzere iki ana başlığa ayrılır.
Açık Bellek
Açık bellek, bilinçli olarak ulaşılabilir olan tüm bellekleri kapsar. Bu bellekler hipokampus, entorinal korteks ve perirhinal kortekste kodlanır, fakat başka bir yerde pekiştirilir ve saklanır. Bu depolamanın yeri kesin olarak bilinmemekle beraber frontal korteksi bunun için en uygun aday olarak görülmektedir. Meulemans ve Van der Linden (2003) ‘in araştırmasında orta şakak loblarında hasar görülen amnezi hastalarının açık öğrenme testlerinde sağlık k

Çocukluk amnezisi (bellek yitimi/hafıza kaybı) aynı zamanda bebeklik amnezisi yani unutkanlık olarak da bilinir. Yetişkinlerin 2-4 yaşına kadar olan dönemde olaysal belleklerinde bulunan belirli anılarının zamanını, mekânını, yaşadığı duyguyu ve kimle, nasıl, nerede olduğunu hatırlayamamalarıdır. Bunun yanı sıra 10 yaşından önceki süreçte de olması gerekenden daha az anıya sahip olmaları beklenir. Aynı zamanda bilişsel benlik gelişiminin de kodlama ve ilk anıların saklanması üzerinde etkisi olduğu düşünülür. Araştırmalara göre çocuklar 1 yaşından önce oluşan anılarını hatırlayabilir fakat büyüdükçe ve yaşlanmaya başladıkça bu anıların hatırlanma oranı azalmaya başlar. Çocukluk amnezisi psikologlar tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Bazılarına göre ilk anıların hatırlanmaya başlandığı 2-8 yaş aralığında oluşan anıları kodlama, saklama ve geri alma sırasında oluşan değişikliklerin çocukluk amnezisi için çok önemli olduğu düşünülür. Bu bellek yitiminin nedenleri konusunda başlıca üç teori ortaya atılmıştır. Psikanalistler bunun bastırmadan kaynaklandığını ileri sürerken; bilişsel psikologlar dilin gelişmesiyle birlikte bellek kodlamada ortaya çıkan değişikliklerin bu ilk anıların bellek izlerini canlandırmayı imkânsız kıldığını; nöro-psikologlar ise uzun süreli bellek için gerekli sinir mekanizmalarının bu ilk yıllarda işlevsel anlamda yeterince olgunlaşmamış olabileceğini savunmaktadır. Çocukluk amnezisi özellikle sahte anı durumlarında ve beynin erken yaşlardaki gelişimi açısından dikkate alınmalıdır. Çocukluk amnezisi için önerilen açıklamalar Freud'un delillerle desteklenmeyen ve genellikle güvenilmeyen travma teorisi, nörolojik gelişim, bilişsel benlik gelişimi, duygu gelişimi ve dil gelişimidir.

Çocukluk amnezisi kavramı resmi olarak ilk kez 1893 yılında psikolog Caroline Miles'ın makalesinde yer almıştır. Kavramın ortaya atılışından 5 yıl sonra yapılan araştırmada katılımcıların çoğunluğunun anımsadıkları ilk anılarının 2 ve 4 yaşları arasında olduğu belirtilmiştir. G. Stanley Hall 1904 yılında paylaştığı Adolescence: Its Psychology and Its Relations to Physiology, Anthropology, Sociology, Sex, Crime, Religion and Education kitabında çocukluk amnezisi kavramına yer vermiştir. Bunun yanı sıra, 1910 yılında Sigmund Freud, çocukluk amnezisi konusunda gelecekte çok tartışılacak tanım ve açıklamaları yapmıştır. Psikoanalitik teoriden hareketle erken yaştaki yaşantılarımızın uygunsuz cinsel içeriklerinden dolayı bastırıldığı varsayımını öne sürmüştür. Sigmund Freud, çocukluk amnezisinin, kendisinin yetişkin hastalarında gördüğü histerik amnezi ya da bastırma duygusunun bir öncüsü olduğu fikrini savunmuştur. Hastalarından hayatlarında hatırladıkları ilk anılarını geri çağırmalarını istediğinde, hastalarının 6-8 yaş öncesindeki olayları hatırlamakta güçlük çektiklerini görmüştür. Freud, çocukluk amnezisi kavramını kendisinin Three Essays on the Theory of Sexuality adlı kitabında ele almıştır. 1972 yılında, Camphell ve Spear çocukluk amnezisi hakkında paylaştıkları ufuk açıcı araştırmada çocukluk amnezisi kavramını nörolojik ve davranışsal açıdan hem insan hem de hayvan modelleri kullanarak anlamaya çalışmış ve yeniden özetlemiştir.

Kullanılan geri alma metodu, neyin geri alınabileceği konusunda etkiye sahiptir. Özellikle, unutulan belli bir olay hatırlanmaya çalışılırken daha genel bilgiler verilmesi ya da akla gelen ilk anının anlatılmasının istenmesi gibi farklı ipuçlarının kullanılması alınan sonucu değiştirmektedir.

Yapılan birçok araştırmada anıların geri çağrılması için ipucuyla hatırlama metodu kullanılır. Temel olarak, araştırmacı katılımcıya bir kelime verir ve katılımcı bu kelimeyle ilişkilendirdiği ilk anısını anlatır. Bu metot genellikle yaklaşık olarak 3-5 yaşlarının daha kolay hatırlanacağını varsayar fakat değişiklik de gösterebilir. Aynı zamanda bu metot için birçok itiraz da bulunmaktadır. İpucuyla hatırlama sürecinde, bir anı, ipucu olarak verilen kelime başına kaydedilir, bu yüzden bu hatırlanan anının kişinin hayatındaki ilk anısı ya da o an aklına gelen ilk anı olup olmadığını anlamak zor olabilir. Eğer araştırmacı kişilerden verilen ipucuyla ilişkili olarak özellikle çocukluk anılarını ya da ilk anılarını hatırlamalarını istediyse, hatırlanan anının yaş aralığı genellikle 2-8 yaş arasındadır. Bu ölçme şekli kullanılarak ipucuyla geri alma yöntemi sadece kelimenin kişilere söylenmesinden aylar sonra tekrar hatırlanması durumlarında kullanışlıdır. Bauer ve Larkina tarafından 2013 yılında yapılan çalışmada katılımcı olan çocuklara ve yetişkinlere, gösterilen kelime ile ilgili kişisel bir anılarını belirtmeleri ve sonrasında bunun oluştuğu ilk zamanı söylemeleri istenerek ipucuyla geri alma metodu kullanılmıştır. Bu araştırma sonucunda daha küçük yaştaki çocukların daha fazla ipucuna ihtiyaç duydukları saptanmıştır. Fakat hem çocuklarda hem de yetişkin bireylerde, hayatlarındaki çağırabildikleri ilk anılarının 3 yaş civarında olduğu belirlenmiştir. Bu duruma 3 yaş öncesindeki anıların sözsel olmayan ipuçlarıyla kodlanması fakat 3 yaş sonrasındaki anıların daha çok sözel ipuçları içeren anılarla kodlanmış olması neden olabilir. Sözel olmayan ipuçlarıyla kaydedilmiş anıların aradan yıllar geçtikten sonra sözel ipuçlarıyla geri alınmaya çalışılması bu konudaki başarısızlığın temeli olarak nitelendirilmektedir.

Serbest hatırlama belleğin psikolojik çalışması içerisinde belirli bir yaklaşımla ilgilidir. Bu yaklaşımda katılımcılar belirli bir denemede bir öğe listesine odaklanır ve ardından katılımcılardan aralarında belli bir sıra olmaksızın bu kelimelerin hatırlaması istenir. Çocukluk amnezisi ile ilgili olarak serbest hatırlama metodu, araştırmacıların, kişilerin hatırlayabildikleri ilk anılarını araştırması ve bu süreçte kendilerinin yanıtlarının serbest olmasına imkân verilmesidir. Serbest hatırlama ve ipucu göstererek hatırlama metotları kullanılarak yapılan, kişilerin oluşturdukları ilk anıları geri alma denemelerinde anıları geri alma miktarı açısından anlamlı bir fark bulunmamaktadır, fakat serbest hatırlamanın büyük faydalarından biri de daha erken yaşlardan anılar ortaya çıkarabilecek her sorunun cevaplanabilmesidir. Carole Peterson'a göre çocukluk amnezisine direnebilen ve öncü bir işaret ya da yemleme olmaksızın çocukluğumuzdan hatırladığımız öne çıkan anılarımız genellikle fazlaca duygu içerenler ve yer, zaman, sonuç ilişkisi içerisinde tutarlı görünenlerdir.

Bu metotta, katılımcılardan belirlenmiş bir yaştan önce erişebildikleri tüm anılarını kaydetmeleri istenir. Serbest çağrışım metoduyla benzer olarak, bu metot, katılımcıların belli bir ipucu olmaksızın ortaya çıkardığı anılarına dayanır. Ayrıntılı hatırlama metodu diğer iki metotla karşılaştırıldığında öncü çocukluktan geri alınılabilen anıların miktarı hakkında daha fazla fikir sağlar. Fakat bu süreçte katılımcılardan beklenenler fazlaca çaba gerektiren durumlar olabilir çünkü katılımcılar bu süreç içerisindeyken çocukluklarındaki olayları hatırlayabilmek için çok fazla zaman harcarlar. Yapılan araştırmalarda ipucuyla geri alma, karşılıklı söyleşi ya da ayrıntılı geri alma metotları arasında dikkate değer bir farklılık bulunmamıştır.

Kişinin geri çağırabileceği çocukluk anısı miktarı birçok faktöre bağlıdır. Yaşanan olayla ilgili hissettikleri, olayın yaşandığı yaş, olayın hatırlanması istenen yaş bu faktörlerden bazılarıdır. İnsanlar çocukluk anılarını hatırlayamamalarının onları unutmalarından kaynaklandığını düşünseler de anıların erişilebilirliği ve kullanılabilirliği arasında farklar vardır. Anıların kullanılabilirliğinde anılar dokunulmamış ve bozulmamış aynı zamanda da anı hafızasında depolanmıştır. Anıların erişilebilirliği ise içinde bulunulan durumda kişinin anıyı geri çağırabilmesi durumudur. Böyle olunca, ulaşılamayan birçok kullanılabilir anı olsa bile, herhangi bir zamanda verilen ipuçları anıların erişilebilirliğini etkileyebilir. Aynı zamanda bazı araştırmalar insanların ilk anılarının 3 ya da 4 yaşından önce bile hatırlandığını göstermektedir. J.A Usher ve Neisser 1993 yılında yaptıkları araştırmada bazı olayların örneğin kardeşinin doğması ve hastane hazırlıklarının yapılmasının kişi 2 yaşında olsa bile hatırladığını söylemişlerdir. Fakat araştırmalarının sonucunda elde edilen bu tip anılar olaysal belleğin gerçek bir belirleyicisi olmayabilir. Bunlara karşılık alternatif bir hipotez olarak da bu belirgin anılar bilgiye dayalı tahminin, genel bilgilerin ne olması gerektiğinin ya da 2 yaşından sonra elde edilen dış bilgilerin sonucu olabilir.
West ve Bauer'in araştırmalarına göre ilk anılar sonraki anılara göre daha az duygusal tatmin, kişisel anlamlandırma, özellik ya da yoğunluk içerirler. Aynı zamanda daha eski anılar perspektif açısından büyük farklılıklar göstermezler. Fakat belirli hayati olaylar diğer anılara oranla daha net ve öncelikli anılar olabilirler. Yetişkinler çocukluk dönemindeki kişisel olayları hatırlamayı geneli ilgilendiren olayları hatırlamaya kıyasla daha kolay bulurlar. Örneğin; çocukken aynı yıl içeresinde aldığın köpekle görünen güneş tutulması olaylarında köpek aldığın olayı daha çabuk hatırlanır çünkü kişisel bir olaydır.
Psikologlar yetişkinlerin hatırlayabildikleri ilk anıların yaşları üzerine tartışmaktadırlar. Bugüne kadar tahmin edilen yaş 2 ve 6 veya 2 ve 8 yaş aralığındadır. Bazı araştırmalara göre 4 yaşın altındaki çocuklar durumsal ve konusal olarak zengin anılar oluşturamazlar. Daha fazla kanıta ihtiyaç olunmasına rağmen, erken çocukluk dönemindeki göreceli olaysal bellek eksikliği prefrontal korteksin gelişmesiyle ilgili olabilir. Araştırmalara göre, yetişkinler  parça parça olan anılarına ulaşabilmekte ve olaylarla ilgili anıların diğer anılarına oranla daha sonra hatırlamaktadırlar. Benzer bir araştırma da kişisel anımsama ve bilinen olaylar arasında fark olduğunu göstermiştir. Bilinen anılar yaklaşık olarak 4,7 yaşlarındayken kişisel anımsamalara göre değişebilir.

Çocuklar yetişkinlerin anıları geri çağırabilecekleri yaşın daha öncesinde anı oluşturmaya baş

Kürk, memeli hayvanların kıllı derisi, postu.
Kürk genel olarak iki bölümden oluşur. Kısa tüyler ve koruyucu tüyler. Bazı hayvanlarda bir de orta seviye tüyler diyebileceğimiz bir katman daha bulunmaktır. Bütün memeli hayvanların kürkü yoktur. Kürksüz olanlar "çıplak memeliler" olarak  da adlandırılabilir.
Kürk genel olarak iki bölümden oluşur:

Taban tüyleri veya Kürkaltı: Bu kısım kısa, düz ve koruyucu tüylere nispeten daha sık olan tüylerdir.
Koruyucu tüyler: Hayvanların renklerini de belli eden bü tüyler, Taban tüylerine göre daha seyrek ve uzundurlar.
Günümüzde daha çok moda amacıyla kullanılan kürk ürünleri ceket, yakalık, anahtarlık, ayakkabı gibi pek çok aksesuarda kendine yer edinmektedir. Hayvanseverlerin çabaları, kürk kullanıcılarının bir süredir yapay kürklere yönelmesine sebep olmuştur.

Bir organizma grubu için kladistikte, monofili, klad olmanın koşuludur - yani, yalnızca ortak bir atadan (veya daha kesin olarak bir ata popülasyonundan) ve onun tüm soyundan oluşan bir grup taksondur. Monofiletik gruplar tipik olarak, daldaki organizmaları diğer organizmalardan ayıran ortak türetilmiş özellikler (sinapomorfiler) ile karakterize edilir. Eşdeğer bir terim holofilidir.
"Mono-phyly" kelimesi Yunanca "tek kabile" anlamına gelir.
Monofili farklı olup paraphyly ve polyphyly ikinci şemada gösterilen. Bir parafiletik grup, bir veya daha fazla monofiletik grup eksi ortak bir atadan tüm soyundan oluşur. Polifiletik bir grup, yakınsak özellikler veya bilimsel ilgi alışkanlıkları (örneğin, gece aktif primatlar, meyve ağaçları, suda yaşayan böcekler) ile karakterize edilir. Bir polifiletik grubu diğerlerinden ayıran özellikler ortak bir atadan miras alınmaz.
Bu tanımların kabul edilmesi biraz zaman almıştır. Kladistik düşünce okulu 1960'larda ana akım haline geldiğinde birkaç alternatif tanım kullanılıyordu. Gerçekten de, taksonomistler bazen terimleri tanımlamadan kullandılar, bu da erken literatürde kafa karışıklığına neden oldu, bu hala devam eden bir karışıklıktır.
İlk diyagram, iki monofiletik gruba sahip filogenetik ağacı gösterir. Birkaç grup ve alt grup, gösterilen tüm organizmalar arasındaki sıralı çizgisel ilişkileri göstermek için özellikle ağacın dalları olarak konumlandırılmıştır. Ayrıca, ortak ata(lar)ına göre üyelerin seçimine bağlı olarak, herhangi bir grup modern sistematiğe göre bir takson olarak kabul edilebilir (veya edilmeyebilir); ikinci ve üçüncü diyagramlara bakın.

Monofili  veya monofiletik terimi, "yalnız, sadece, benzersiz" anlamına gelen iki  Eski Yunanca  kelime μόνος (mónos) ve "cins, türler", anlamına gelen φῦλον (phûlon) kelimelerinden türemiştir ve monofiletik bir grubun benzersiz bir ortak atadan gelen tüm torunlardan oluşan organizmaları (örneğin cinsler, türler) içerir.
Tersine, polyphyly veya polyphyletic terimi, "pek çok, birçok sayıda"  anlamına gelen eski Yunanca öneki πολύς (polús) üzerine kuruludur ve bir polifiletik grubun birden çok atasal kaynaktan kaynaklanan organizmaları içerdiği gerçeğine atıfta bulunur.
Karşılaştırıldığında, paraphyly veya parafiletik terimi, "yanında, yakınında" anlamına gelen eski Yunanca παρά (pará) önekini kullanır ve bir veya birkaç monofiletik alt grubun, benzersiz bir ortak atadan gelen tüm diğer torunlardan ayrı kaldığı durumu ifade eder. Yani, parafiletik bir grup neredeyse monofiletiktir, dolayısıyla pará öneki kullanılır.

En geniş ölçekte, tanımlar iki gruba ayrılır.

Willi Hennig (1966:148) monofiliyi sinapomorfiye dayalı gruplar olarak tanımlamıştır (semplesiomorfiye dayalı parafiletik grupların ve yakınsamaya dayalı polifiletik grupların aksine). Bazı yazarlar, monofiliyi, ortak bir atayı paylaşan herhangi iki veya daha fazla grup olarak parafiliyi içerecek şekilde tanımlamaya çalışmışlardır. Bununla birlikte, bu daha geniş tanım, yukarıda tanımlandığı gibi hem monofiletik hem de parafiletik grupları kapsar. Bu nedenle, bugün çoğu bilim insanı, "monofilik" terimini, bir (varsayımsal) ortak atadan gelen tüm torunlardan oluşan gruplara atıfta bulunmak için sınırlandırmaktadır. Ancak cinsler ve türler gibi taksonomik gruplar düşünüldüğünde, ortak atalarının en uygun doğası belirsizdir. Bunun tek bir birey veya çiftleşen bir çift olacağını varsaymak, tanımı gereği melezlenen popülasyonlar olan eşeyli üreyen türler için gerçekçi değildir.
Monofili (ayrıca, holofili) ve ilişkili terimler takson tartışmalarıyla sınırlıdır ve Hennig'in tokogenetik ilişkileri -şimdi soykütük olarak anılacaktır- tanımlamak için kullanıldığında mutlaka doğru değildir. Bazıları, bir tür ve onun tüm soyundan gelenler gibi daha geniş bir tanım kullanmanın bir cinsi tanımlamak için gerçekten işe yaramadığını savunur. Esnek tanım ayrıca tüm organizmaların ilişkilerini tanımakta başarısız olur. DM Stamos'a göre, bir türün veya cinsin tatmin edici bir kladistik tanımı imkansızdır çünkü birçok tür (ve hatta cins) var olan bir türden "tomurcuklanarak", ana türü parafiletik bırakarak oluşabilir; veya türler veya cinsler, melez türleşmenin sonucu olabilir.
Ayrıca, monofili, parafili ve polifili kavramları, çeşitli tür gruplarının barkodlanması için anahtar genlerin çıkarılmasında kullanılmıştır.

Klad
Taç grup
Bilimsel adlandırma sözlüğü
Monotipik takson
Parafili
Polifili

"Graphical explanation of basic phylogenetic terms". University of California, Berkeley. 1994–2006. 19 Ağustos 2000 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ocak 2010. 
"Concepts of monophyly, polyphyly & paraphyly". Memorial University. 2002. 12 Mart 2002 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ocak 2010. 
"Monophyly, consensus, compromise" (PDF). University of Helsinki. 2005. 5 Haziran 2011 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 15 Ocak 2010. 
"Phylogenetic Trees and Classification". Digital Atlas of Ancient Life. Paleontological Research Institution. 11 Eylül 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Cinsel uyarılma (ayrıca cinsel heyecan), cinsel aktivite beklentisiyle cinsel arzunun uyarılmasıdır. Cinsel ilişki için hazırlık olarak vücutta ve zihinde birtakım fizyolojik tepkiler oluşur ve bu süreç boyunca devam eder. Erkek uyarılması sertleşmeye neden olur. Kadın uyarılmasında vücudun tepkisi meme başı, vulva, klitoral ereksiyon, vajinal duvarlar ve vajinal yağlama gibi cinsel dokulardır. Zihinsel uyarıcılar, dokunma gibi fiziksel uyarıcılar ve hormonların iç dalgalanması cinsel uyarılmayı etkileyebilir.
Cinsel uyarılmanın birkaç aşaması vardır ve zihinsel uyarılmanın ve buna eşlik eden fizyolojik değişikliklerin ötesinde herhangi bir gerçek cinsel aktiviteye yol açmayabilir. Yeterli cinsel uyarılma göz önüne alındığında, insanlarda cinsel stimülasyon bir orgazm sırasında doruğa ulaşır. Orgazm olmasa bile, kendi iyiliği için de takip edilebilir.

Duruma bağlı olarak, bir kişi hem fiziksel hem de zihinsel olarak çeşitli faktörlerle cinsel olarak uyandırılabilir. Bir insan, başka bir kişinin belirli yönleri veya insan dışı bir nesne tarafından cinsel olarak uyarılabilir. Erojen bir bölgenin veya sevişme hareketlerinin fiziksel stimülasyonu, özellikle yakın cinsel aktivitenin öngörülmesi ile eşlik ettiği takdirde, uyarılma ile sonuçlanabilir. Cinsel uyarılma romantik aşk, müzik veya diğer sakinleştirici bir durumla desteklenebilir. Cinsel uyarılma için potansiyel uyarıcılar, uyarılma seviyesindeki gibi kişiden kişiye ve bir zamandan diğerine değişiklik gösterir.
Uyaranlar ilgili duyulara göre sınıflandırılabilir: somatosensoriyel sistem (dokunma), vizüel sistem ve koku alma (koku). İşitsel uyaranlar da mümkündür, ancak diğer üçüne rol olarak ikincil olarak kabul edilirler. Cinsel uyarılma ile sonuçlanabilen erotik uyaranlar arasında konuşma, okuma, filmler, görüntüler ya da herhangi bir koku ya da ortam bulunabilir. Bunlar bir kişide erotik düşünce ve anılar üretebilir. Doğru bağlam göz önüne alındığında, bunlar öpücük, sarılma ve sevişme de dahil olmak üzere fiziksel temas isteyen kişiye yol açabilir. Bu da, kişinin memelerin, meme uçlarının, kıç veya insan cinsel aktivitesinin doğrudan uyarılmasını ve daha fazla cinsel aktivite istemesini sağlayabilir.
Erotik uyaranlar, sonraki cinsel ilgi nesnesiyle ilgisi olmayan bir kaynaktan gelebilir. Örneğin, birçok kişi çıplaklık, erotik veya pornografiyi cinsel olarak uyandırıcı bulabilir. Bu, cinsel aktivite ile tatmin edilen genel bir cinsel ilgi yaratabilir. Cinsel uyarılma, nesnelerin kullanımıyla veya buna bağlı olarak sağlandığında, cinsel fetişizm ya da bazı durumlarda bir parafili olarak adlandırılır.
Kadınlarda, uyarılmayı başarmak için daha fazla zamana ihtiyaç duyduklarına dair yaygın bir inanç var. Bununla birlikte, son bilimsel araştırmalar, kadın ve erkeğin tamamen uyandırılması gerektiği zaman için önemli bir fark olmadığını göstermiştir. Montreal, Kanada'daki McGill Üniversitesi Sağlık Merkezi'nden bilim adamları, cinsel uyarılmada  gerekli zamanı tanımlamak ve genital alandaki temel sıcaklık değişimini kaydetmek için termal görüntüleme yöntemini kullandı. Araştırmacılar, bir bireyin cinsel açıdan açık filmleri veya resimleri izlerken cinsel uyarılmanın zirvesine ulaşması için gereken zamanı inceledi ve ortalama olarak kadın ve erkeklerin cinsel uyarılma süresinin neredeyse aynı zamanda - yaklaşık 10 dakika sürdüğü sonucuna vardılar. Ön sevişme için gereken zaman çok bireyseldir ve birçok duruma bağlı olarak bir zamandan diğerine değişir.
Diğer birçok hayvanın aksine, insanların çiftleşme mevsimi yoktur ve her iki cinsiyet de yıl boyunca cinsel olarak uyarılma yeteneğine sahiptir.

Cinsel uyarılma, cinsel organlarda (genital organlar) en belirgin şekilde çeşitli fiziksel tepkilere neden olur. Bir erkek için cinsel uyarılma, genellikle kan corpus cavernosum'u doldurduğunda şişmesi ve ereksiyonu ile gösterilir. Bu genellikle erkeklerde cinsel uyarılmanın en belirgin ve güvenilir işaretidir. Bir kadında cinsel uyarılma, klitoris ve vulvaaya kan akışının artmasına ve ayrıca vajinal transudasyona (vajinal duvarlardan nemin yağlanmasına neden olan sızma) neden olur.

Penisin ereksiyonunu erkek cinsel uyarılması ile ilişkilendirmek normaldir. Fiziksel veya psikolojik stimülasyon veya her ikisi de, vazodilatasyona yol açar ve artan kan akımı, penis uzunluğu boyunca uzanan üç süngerimsi alanı (corpora cavernosa ve corpus spongiosum) aydınlatır. Penis büyür ve sertleşir, skrotumun derisi daha sıkı çekilir ve testisler vücuda doğru çekilir. Bununla birlikte, ereksiyon ve uyarılma arasındaki ilişki bire bir değildir. Kırklı yaşlarının ortalarından sonra, bazı erkekler cinsel olarak uyarıldıklarında her zaman ereksiyon olmadıklarını bildirmektedir. Aynı şekilde, bilinçli cinsel uyarılma olmadan veya tek başına mekanik stimülasyondan (örneğin, çarşaflara sürtünme) dolayı uyku sırasında (gece penisi şişmesi) bir erkek ereksiyon meydana gelebilir. Ergin bir libidoya sahip olan bir genç erkek, ereksiyon için, geçen bir düşünceden veya sadece yoldan geçenlerin bakışından kaynaklanan bir cinsel uyarılma yaşayabilir. Ereksiyondan sonra, penisi bir süre korumak ve özendirmek için giysisinin iç kısmına temastan yeterince stimülasyon kazanabilir.
Cinsel uyarılma ve stimülasyon devam ettikçe, ereksiyon halindeki penis başının veya ucunun şişmesi, cinsel organların kanla daha da zenginleşmesiyle renklerinin derinleşmesi ve testislerin% 50 daha büyüymesi muhtemeldir. Testisler yükselmeye devam ettikçe, etraflarında ve perine etrafında bir sıcaklık hissi gelişebilir. Daha fazla cinsel uyarılma ile kalp atış hızı artar, kan basıncı yükselir ve solunum daha hızlı hale gelir. Genital ve diğer bölgelerdeki kan akışındaki artış, bazı erkeklerde, bazen seks floşuna neden olabilir.
Cinsel stimülasyon devam ettikçe, orgazm başlar, pelvik kasları, vas deferensler (testisler ve prostat arasında), seminal veziküller ve prostat bezinin kendisi sperm ve spermi içine zorlayacak şekilde üretra başlayabilir. Bu başladığında, insanın daha fazla uyarma olsun ya da olmasın tamamen boşalmaya ve orgazm olmaya devam etmesi muhtemeldir.
Aynı şekilde, cinsel stimülasyon orgazmdan önce durursa, stimülasyonun vazokonjesyon dahil fiziksel etkileri kısa sürede azalacaktır. Orgazm ve boşalma olmadan tekrarlanan veya uzun süreli stimülasyon testislerde rahatsızlığa neden olabilir.
Orgazm ve boşalma sonrasında, erkekler genellikle ereksiyon kaybı, herhangi bir cinsiyet floşunda düşüklük, cinsiyete daha az ilgi, nörohormonlara oksitosin ve prolaktin atfedilebilecek bir gevşeme hissi ile karakterize edilen bir refrakter dönemi geçirir. Refrakter periyodun yoğunluğu ve süresi, oldukça uyandırıcı bir genç erkekte, belki de gözle görülür bir ereksiyon kaybı olmadan, oldukça uyandırıcı bir durum olarak gördüğü durumlarda çok kısa olabilir. Yaş ortası ve yaşlı erkeklerde birkaç saat veya gün kadar uzun olabilir.

Bir kadının vücudundaki cinsel uyarılmanın başlaması, genellikle vajinal ıslanma, dış üreme organlarının şişmesi ve büyümesi ve vajinanın iç büyümesi ile işaretlenir. Islaklık; enfeksiyon, servikal mukus üretimi ve yumurtlama nedeniyle uyarılma olmadan oluşabilir. Bu fizyolojik tepkiler ve kadının cinsel olarak uyandırılmasının öznel algısı arasındaki korelasyon derecesini bulmak için çalışmalar yapılmıştır: bulgular genellikle bazı durumlarda yüksek korelasyon olduğunu, diğerlerinde ise şaşırtıcı derecede düşük olduğunu göstermektedir.
Daha fazla stimülasyon, daha fazla vajinal ıslaklığa, ayrıca klitoris ve labianın daha fazla büyümesine ve şişmesine, bu bölgelerde kan akışı arttıkça cildin kızarıklığının veya koyulaşmasının artmasına neden olabilir. İç organlarda vajinanın iç şekli ve pelvisin içindeki uterusun konumu dahil olmak üzere başka değişiklikler de meydana gelir. Diğer değişiklikler arasında kalp basıncının yanı sıra sinüs ritmi, sıcak ve kızarıklık hissi ve belki de titreme yaşanması sayılabilir. Göğüs ve üst gövde üzerinde bir cinsiyet sifonu uzayabilir.
Cinsel stimülasyon devam ederse, cinsel uyarılma orgazm haline gelebilir. Orgazmdan sonra, bazı kadınlar daha fazla stimülasyon istemezler ve cinsel uyarılma çabucak dağılır. Cinsel heyecanı sürdürmek, bir orgazmdan daha fazla uyarıma geçmek, ikinci ve daha sonraki orgazmlara yol açabilecek bir cinsel uyarılma durumunu sürdürmek veya yeniden kazanmaya yönelik öneriler yayınlanmıştır. Bazı kadınlar kendiliğinden bu kadar çok orgazm yaşadılar.
Genç kadınlar cinsel olarak kolayca uyarılabilir ve doğru koşullarda doğru stimülasyonla nispeten hızlı bir şekilde orgazma ulaşabilirken, kadınların cinsel uyarılmasında fiziksel ve psikolojik değişiklikler ve yaşlandıkça tepkiler vardır. Yaşlı kadınlar daha az vajinal yağlama üretir ve araştırmalar memnuniyet derecelerinde değişiklikler, cinsel aktivite sıklığı, arzu, cinsel düşünce ve cinsel fantaziler, cinsel uyarılma, cinsiyetle ilgili inanç ve tutumlar, kadınlarda ağrı ve menopoz sonrası orgazma ulaşma yeteneğini değiştirir. Sosyo-demografik değişkenler, sağlık, psikolojik değişkenler, eşlerinin sağlık veya cinsel sorunları gibi eş değişkenleri ve yaşam tarzı değişkenleri gibi diğer faktörler de incelenmiştir. Bu diğer faktörlerin çoğu zaman kadınların cinsel işleyişi üzerinde menopoz durumlarından daha büyük bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu nedenle cinselliğini incelerken her zaman "kadınların yaşamlarının bağlamını" anlamak önemlidir.
Azalan östrojen seviyeleri, vajinal kuruluk artışı ve uyarıldığında daha az klitoral ereksiyon ile ilişkili olabilir, ancak cinsel çıkar veya uyarılmanın diğer yönleriyle doğrudan ilişkili değildir. Yaşlı kadınlarda azalmış pelvik kas tonusu, uyarılmanın orgazma yol açmasının daha uzun sürdüğü, orgazm yoğunluğunu azalttığı ve daha hızlı çözülmeye neden olabileceği anlamına gelebilir. Rahim tipik olarak orgazm sırasında daralır ve ilerleyen yaşla birlikte, bu kasılmalar gerçekte acı verici olabilir.

Psikolojik cinsel uyarılma, bir uyarıcının değerlendirilmesini, bir uyarıcının cinsel olarak sınıflandırılmasını ve duygusal bir cevap vermeyi içerir. Bilişsel ve 

Fasiyal sinir (CN VII, Latince: nervus facialis) on iki çift olan kraniyal sinirlerin yedincisidir. Sinir, beyinsapından, pons ile omurilik soğanı arasından çıkar. N. facialis, somatomotor, duyusal ve parasempatik lifler içerir. Dolayısıyla ponsta yerleşen 3 farklı çekirdeğe (nucleus) sahiptir. Yüz ifadelerini kontrol eden kaslara hükmeder. Dilin ön üçte ikisinden ve ağız boşluğundan gelen tat duyusunu iletir. Kafa ve boyunda çeşitli gangliyonlara parasempatik lif bağlantısı sağlar.

Nucleus nervi facialis (motor çekirdek)
Nucleus solitarius (sensitif çekirdek)
Nucleus salivatorius superior (parasempatik çekirdek)

Supranükleer segment
Nükleer segment
İnfranükleer segment

Serebellopontin köşe
İnternal akustik kanal
Labirintin segment
Timpanik segment
Mastoid segment
Ekstrakranyal segment

Fasiyal sinir, serebellopontin köşeden beyin sapını terk ettikten sonra, internal akustik kanaldan (meatus acusticus internus) temporal kemikteki kendine ait fallopi kanalına girer. Bu kanal içinde ilerlerken, genikulat ganglion denen genişlemeyi yapar. Bu nokta fasiyal sinirin birinci dirseğidir.
İnternal akustik kanaldan birinci dirseğe kadar olan bölüme labirintin segment denir. Yaklaşık 5mm'dir. Buradan itibaren timpanik segment başlar. Timpanik segment yaklaşık 12mm'dir. Ardından ikinci dirseği yapan fasial sinirin bu noktadan itibaren mastoid segmenti başlar. Mastoid segment de yaklaşık 13mm'dir. Ardından fasial sinir stilomastoid foramen'den geçerek temporal kemiği terk eder. Bu noktadan itibaren ise ekstrakranyal segment başlar. 

Fasial sinir fallopi kanalı içinde verdiği nervus petrozus superficialis major, nervus stapedius ve chorda timpani gibi önemli dalların yanı sıra, ekstrakranyal segmentte de sırasıyla n.auricularis posterior, ramus digastricus ve ramus stilohyoideus dallarından sonra pes anserinusu oluşturup, temporoparietal ve servikozigomatik olmak üzere iki divizyona ayrılır ve sonrasında da yukarıdan aşağıya sırasıyla temporal, zigomatik, buccal, mandibular marjinal ve servikal olmak üzere 5 dala ayrılarak yüzün mimik kaslarını innerve eder.

Foundational Model of Anatomy  (FMA) bir ontolojik referans kaynağıdır. FMA biyomedikal amaçlı kullanım için oluşturulmuş, bilgisayar tabanlı bir veri kaynağıdır. İnsan vücudunun fenotipik yapısının insanlar tarafından anlaşılabilir ve aynı zamanda makine tabanlı sistemler tarafından gezilebilir, ayrıştırılabilir ve yorumlanabilir bir biçimde sembolik gösterimi için gerekli sınıfların veya türlerin ve ilişkilerin gösterilmesini sağlar. Washington Üniversitesi'nde Yapısal Bilişim Grubu tarafından geliştirilen ve sürdürülen bir veritabanıdır.

FMA ontolojisi, yaklaşık 75.000 sınıf ve 120.000'den fazla terim, 168'den fazla ilişki türünden 2,1 milyondan fazla ilişki örneği içerir.

Terminologia Anatomica

FMA Web sitesi22 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
FMA tarama22 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Glossofaringeal sinir (CN IX) 9. kranial sinirdir. Afferent duyu ve efferent motor nöronlar içeren karma bir sinirdir. üst medulla oblangatadan, vagus sinirinin hemen önünden çıkar. Glossofaringeal sinirin motor dalları embriyonik dönemdeki medulla oblangatanın tabanından, duyu dalları ise kranial nöral katlantıdan köken alır.

Glossofaringeal sinir beyin sapından, flokkulusun hemen önünden veya altından ayrılır ve kafatasını juguler foramenin merkezinden geçerek terk eder. Juguler foramen içerisinde superior ve inferior ganglionlar kendi dural kılıflarına sahiptir.Inferior ganglion, temporal kemiğin petroz parçasının alt kısmında yer alan, kohleanın aquaduct kısmının bağlantılı olduğu triangular oluk ile ilişki içerisindedir. Alt tarafta glossofaringeal sinir vagus siniri ve aksesuar sinirin ön ve dış kısmında bulunur. Glossofaringeus siniri juguler forameni vagus ve aksesorius siniri ile birlikte terk ettikten sonra internal juguler ven ve internal carotid arter arasında karotid kılıf ile birlikte ilerler. Stylopharyngeus kasının alt kısmına doğru sytloid çıkıntı ve ona tutunan kaslar boyunca ilerler. Buradan öne doğru ark şeklinde uzanarak boynun yan tarafında stylopharyngeus ve orta faringeal kaslara uzanır. Hypoglossus kasının altından uzanarak palatin tonsillere, dilin tabanına ve ağızdaki seroz salgı bezlerinde terminal dallarını verir.

Tympanic
Stylopharyngeal
Tonsiller
Karotid sinus siniri
Dilin 1/3 arka kısmına giden dallar
Lingual dallar
Vagus siniri ile bağlantı dalı
Not: Glossofaringeus siniri vagus siniri ile birlikte faringeal pleksusun yapısına katılır.
Glossofaringeal sinirin 5 temel fonksiyonu vardır:

Brankial motor (özel visseral efferent) - stylopharyngeus kasını uyarır
Visseral motor (genel visseral efferent) - otik ganglion aracılığı ile parotis bezinin parasempatik innervasyonunu sağlar
Visseral duyu (genel visseral afferent) - karotid sinüs ve karotis gövdesinden duyusal bilgi alır
genel duyu (genel somatik afferent) - timpanik zarın yüzeyinden, üst farinksten ve dilin 1/3 arka kısmından duyusal uyarı alır
Visseral afferent (özel visseral afferent) - Sirkümvallat papillalar dahil dilin 1/3 arka kısmından tat duyusu alır
Glossofaringeal sinir hem motor hem de duyu sinirlerinden oluşan karma bir sinirdir. Duyu sinirleri, farinks, orta kulak, dilin 1/3 arka kısmı (tat tomurcukları dahil), karotis gövde ve sinüslerden gelir. Buradan gelen dallar medulla oblangatada sonlanır. medulla oblangatadan çıkar motor sinirler ise parotis tükürük bezine, dilin arkasındaki salgı bezlerine, stylopharyngeus kasına (farinksi açan ve yutmayı sağlayan) gider.

Brankial motor dallar, yutma ve konuşma esnasında farinksin yukarı doğru hareket ettirilmesini sağlar.
Brankial motor dallar medulla oblangatanın rostral kısmında bulunan ve retiküler formasyonun bir parçası olan nucleus ambiguus'dan köken alır. Buradan çıkan lifler öne ve yana doğru uzanır ve oliver çekirdek ve inferior cerebellar pedinculus'un arasından çıkar.
Sinirin motor dalları, beyinden sapından aynı sinirin diğer dalları ile birlikte çıkar ve kafatasını juguler foramen içerisinden geçerek terk eder. Yine aynı kanaldan kafatasını terk eden vagus siniri ve aksesuar sinirin önünde seyreder.
Motor dallar kafatasını terk ettikten sonra aşağı doğru temporal kemiğin styloid çıkıntısı yanından stylopharyngeus kasının etrafını sararak sonlanır.
Stylopharyngeus kasının istemli kontrolünü sağlayan uyarı beynin pre-motor ve motor korkeksinden çıkar, kortiko-bulbar yollar aracılığı ile internal kapsülün genu kısmından geçerek her iki taraftaki nucleus ambiguusda sinaps yapar.

Glossofaringeal sinirin parasempatik lifleri aynı taraftaki parotis tükürük bezini uyarır
Beyin sapında (medulla) bulunan inferior salivaturar çekirdekten çıkan parasempatik pre-ganglionik lifler, beyin sapında oliver çekirdekler ve inferior serebellar pedinkül arasından çıkarlar. Bu sinirler beyin sapının kesitsel görüntülemelerinde bir çekirdek görünümü oluşturmazlar. Diagramdaki görünümler şematize edilmiştir.
Visseral motor sinirler beyin sapının yan kısmından çıktıktan sonra sinirin diğer komponentleri ile birlikte juguler foramene girerler. Juguler foramen içerisinde genel, visseral ve özel duyuları algılayan 2 adet ganglion bulunmaktadır. Visseral motor sinirler bu iki ganglion içerisinde sinaps yapmadan geçerler. Juguler kanaldan çıkmadan önce timpanik dal temporal kemiğin petroz parçasından içeri girer ve inferior timpanik kanal içerisinde yukarı doğru seyrederek timpanik boşluğa ulaşır. Timpanik sinir, orta kulak içerisindeki timpanik boşlukta bulunan promontoriumun yüzeyindeki pleksusa katılarak genel duyu sinirlerini oluşturur.
Kafatasından çıktıktan sonra küçük petrozal sinir, foramen ovalenin hemen altında mandibular sinir komşuluğundaki otic ganglionda sinaps yapar. otic gangliondan çıkan post-ganglionik lifler trigeminal sinirin 3. dalı olan (CN V3) mandibular sinirin auriculotemporal dalı içerisinde parotis bezinin içine ulaşır.
Hipotalamus ve olfaktor traktusdan çıkan bazı uyarılar, dorsal longitudinal fasikulus aracılığı ile inferior salivatuar çekirdeğe gelir. Korku esnasında ağzın kuruması veya güzel bir yemek gördüğümüzde ve kokladığımızda ağzımızın sulanması bu sayede olur.

Glossofaringel sinirin bu komponenti karotid sinüsteki baroreseptörler ve karotik gövdesindeki kemoreseptörlerden duyu alır.
Duyusal lifler, karotid bifurkasyondaki karotid sinüs ve karotis gövdesinden başlar ve yukarı doğru çıkarak sinirin diğer dalları ile birleşerek inferior glossofaringeal gangliona gelir. Buradan çıkan sinirler juguler foramenden kafatasına girerler. Kafatasına girdikten sonra sinirler oliver çekirdek ile inferior serebellar pedinkül arasından beyin sapına girer. burada soliter çekirdeğin alt kısmına gelir. Buradan lifler beynin talamus gibi başka bölgeleri ile bağlantı kurarlar. Bu sayede solunum hızı, kan basıncının dengelenmesi, serum karbondioksit ve oksijen saturasyonlarının düzenlenmesi sağlanır.
CN IX'un visceral duyu dallarını farinksin arka duvarına temas ile ortaya çıkan gag refleksinin (öğürme) tetiklenmesini sağlar. bu refleksin efferent motor uyarısı vagus siniri ile taşınır.

Hipoglossal sinirin bu bileşeni, dış kulağın cildinden, timpanik zarın iç kısmından, üst farinks duvarından, dilin arka 1/3 kısmından, epiglottisin ön yüzünden ve valleculadan genel somatik duyu dalları alır. Bu dallar ağrı, ısı, dokunma hissi gibi bilgileri taşır.
Dış kulak yolu cildinden alınan duyular ilk olarak vagus sinirinin auricular dalı ile alınırken, orta kulaktan geçişi esnasında glossofaringeal sinirin timpanik dalı içerisinde taşınır. Üst farinksin ve dilin 1/3 arka kısmından gelen duyular CN IX'un faringeal dalları ile taşınır. Buradan gelen sinirler superor veya inferor glossofaringeal ganglionlara gelir. 
Sinirler juguler foramenden kafatasına girerler. Buradan beyin sapına girerler. Beyin sapında trigeminal sinirin spinal çekirdeklerine gelir.

özel duyusal sinirler dilin arka 1/3 kısmından tat duyusunu algılar
Dilin 1/3 arka kısmından çıkan uyarılar, bu sinirlerin gövdelerinin olduğu inferior glossofaringeal gangliona gelir. Inferior glossofaringeal gangliondan çıkan uyarılar juguler foramenden kafatasına girerler. Buradan beyin sapına oliver çekirdek ile inferior serebellar pedinküllerin arasından girerler. Beyin sapına girdikten sonra yukarı doğru çıkarak nucleus solitariusun tat ile ilgili bölgesine gelir. Fasiyal sinir ve vagus sinirinin tat ile ilgili uyarıları da aynı bölgeye gelir. Bu çekirdekten çıkan uyarılar santral tegmental yol boyunca yukarı çıkarak her iki taraftaki talamusun ventral posteriomedial (VPM) çekirdeklerine gelir. Son olarak 4. nöronlar buradan çıkarak internal kapsülün arka bacağından geçerek parietal korkesteki primer duyu alanına gelir.

Dilin 1/3 arka kısmından tat ile ilgili özel visseral afferent duyu alır
Dilin 1/3 arka kısmı, tonsiller, farinks, orta kulaktan genel somatik duyu (ventral trigeminotalamik yol) alır
karotid sinüs ve karotid gövdeden visseral duyu alır.
Otik ganglion aracılığı ile parotis bezinin parasemptaik uyarımını sağlar.
Bu kranial sinirin tek motor bileşeni stylofaringeus kasına motor dallar verir.
Faringeal pleksusun yapısına katılır.

Glossofaringeal sinir hasarı dilin 1/3 arka kısmının tat duyusunun ve yutma fonksiyonlarının kaybına sebep olur.

Glossofaringeus sinirinin muayenesinde gag refleksi kontrolu, konuşmanın kontrolu, yutma ve öksürme gibi fonksiyonların kontrolu yapılır. Ayrıca dilin 1/3 arka kısmının tat duyusu için farklı tatlar ile kontrol yapılabilir.

Atlas of Human Anatomy, 5th Ed, Netter
Mancall, Elliott L., David Brock. Gray's Clinical Neuroanatomy E-Book. Saunders.

Sinir, çevresel sinir sistemindeki kapalı, kablo benzeri sinir lifleri (akson denilen) demetidir.
Nöronlara zaman zaman "sinir hücresi" denir. Ancak nöronlar her zaman sinirlerde bulunmaz; sinirlerdeyse nöronlar dışında aksonlar etrafında miyelinden koruyucu bir kılıf oluşturan Schwann hücreleri de yer alır.

Sinirler tarihsel olarak periferik sinir sisteminin temel birimleri olarak kabul edilmiştir. Sinir, aksonların her biri boyunca çevresel organlara veya duyu sinirleri söz konusu olduğunda çevre Merkezî sinir sistemine iletilen, aksiyon potansiyeli adı verilen elektrokimyasal sinir uyarıları için ortak bir yol sağlar. Sinir içindeki her akson, miyelindeki aksonları kaplayan bazı Schwann hücreleri gibi diğer destekleyici hücrelerle birlikte tek bir nöronun uzantısıdır.
Sinir içindeki her akson, endonöryum denilen bir bağ dokusu tabakasıyla çevrilidir. Aksonlar, fasiküller adı verilen gruplar hâlinde bir araya toplanır ve her fasikül perinöryum adlı bir bağ dokusu tabakasıyla sarılır. Son olarak sinirin tamamı epineurium denilen bağ dokusu tabakasıyla sarılır. Sinir hücreleri ayrıca duyusal, motor veya karışık sinirler olarak sınıflandırılır.
Merkezî sinir sisteminde benzer yapılara sinir yolları denir.

Her sinirin dış kısmı epinöryum denilen yoğun bağ dokusu kılıfıyla kaplıdır. Bunun altında, bir akson demetinin etrafında tam bir kılıf oluşturan perinöryum adlı yağ hücre tabakası bulunur. Perinöral septalar sinirin içine uzanır ve siniri birkaç lif demetine böler. Bu tür liflerin her biri endonöryum ile çevrelenir. Bu, omuriliğin yüzeyinden aksonun kas lifleriyle sinaps yaptığı veya duyu reseptörlerde bittiği seviyeye kadar kesintisiz bir tüp oluşturur. Endonöryum, glikokaliks adlı bir iç malzeme kılıfından ve kollajen liflerinden oluşan hassas bir dış ağ örgüsünden oluşur.
Sinirler demet halindedir ve çoğu zaman kan damarları ile birlikte hareket eder çünkü sinir nöronlarının oldukça yüksek enerji ihtiyacı vardır.
Endonöryumda, bireysel sinir lifleri endonöral sıvı adlı az proteinli bir sıvı ile çevrilidir. Bu, merkezi sinir sistemindeki beyin-omurilik sıvısı'na benzer şekilde davranır ve kan-beyin bariyeri'ne benzer bir kan-sinir bariyeri oluşturur. Böylece moleküllerin kandan endonöral sıvıya geçmesi önlenir. Sinir tahrişinden (veya yaralanmasından) kaynaklanan sinir ödem gelişiminde, tahriş bölgesindeki endonöral sıvı miktarı artabilir. Sıvıdaki bu artış manyetik rezonans nörografisi kullanılarak görüntülenebilir ve dolayısıyla MR nörografisi sinir tahrişini ve/veya yaralanmasını tanımlayabilir.

Sinirler, sinyallerin iletilme yönüne göre üç gruba ayrılır:

Getiren sinir'ler duyu nöron'larından merkezi sinir sistemi'ne örneğin deri'deki mekanoreseptörler'den sinyaller iletir.
Efferent sinir'ler merkezi sinir sisteminden gelen sinyalleri motor nöron'lar boyunca hedef kas'lara ve bezlere iletir.
Karışık sinirler hem getiren hem de efferent aksonlar içerir ve bu nedenle hem gelen duyusal bilgiyi hem de giden kas komutlarını aynı pakette iletirler. Tüm omurilik sinirleri ve kranial sinirlerin bazıları da karışık sinirlerdir.
Sinirler, merkezi sinir sistemine bağlandıkları yere göre iki gruba ayrılabilir:

Omurilik siniri vücudun büyük bir kısmını sinir sistemine bağlar (dağıtır/uyarır) ve omurga aracılığıyla omuriliğe ve dolayısıyla merkezi sinir sistemine bağlanır. Omurgaya bağlandıkları omurgaya göre onlara harf-sayı isimleri verilir.
Kraniyal sinir'ler başın bazı kısımlarını sinir sistemine bağlar ve doğrudan beyin'e (özellikle beyinsapına) bağlanır. Bunlara tipik olarak 1'den 12'ye kadar Roma rakamları atanır, ancak bazen terminal sinir de dahil edilir. Ayrıca kranial sinirlerin tanımlayıcı isimleri vardır.

Sinir, siniri oluşturan bireysel nöronlar tarafından taşınan elektrokimyasal uyarılar (aksiyon potansiyeli denilen sinir uyarıları olarak) biçiminde bilgi taşır. Bu uyarılar son derece hızlıdır ve bazı miyelin‘li nöronlar 120 m/s'ye varan hızlarda iletim yapar. Dürtüler sinaps yoluyla bir nörondan diğerine geçer ve burada mesaj elektrikten kimyasala ve sonra tekrar elektriğe dönüştürülür.
Sinirler işlevlerine göre iki gruba ayrılabilir:

Getiren sinir lifi, duyusal bilgiyi duyu nöronundan merkezi sinir sistemine iletir ve burada bilgi daha sonra işlenir. Çevresel sinir sistemindeki lif veya akson demetlerine sinirler ve getiren (ing: afferent) lif demetlerine ise duyu sinirleri denir.
Efferent sinir lifi merkezi sinir sistemindeki motor nörondan gelen sinyalleri kaslara iletir. Bu liflerin demetlerine efferent sinirler denir.

Sinir sistemi, bir hayvan'ın vücudunun farklı kısımlarına ve farklı kısımlarından sinyaller ileterek hayvanın eylemlerini koordine eden parçasıdır.
Omurgalılarda merkezi sinir sistemi (MSS) ve çevresel sinir sistemi (ÇSS) olmak üzere iki ana bölümden oluşur. MSS beyin, beyinsapı ve omurilik'ten oluşur. ÇSS esas olarak, MSS'yi vücudun geri kalan tüm kısımlarına bağlayan uzun liflerin veya akson'ların kapalı demetleri olan sinirlerden oluşur.
MSS'den sinyal ileten sinirlere motor veya eferent sinirler denirken, vücuttan MSS'ye bilgi ileten sinirlere duyusal veya getiren sinirler denir. Omurilik sinirleri her iki fonksiyona da hizmet eder ve karışık sinirler olarak adlandırılır. ÇSS somatik, otonomik ve enterik sinir sistemleri olmak üzere üç ayrı alt sisteme bölünmüştür. Somatik sinirler istemli harekete aracılık eder.
Otonom sinir sistemi ayrıca sempatik ve parasempatik sinir sistemlerine bölünmüştür. Acil durumlarda enerjiyi harekete geçirmek için sempatik sinir sistemi etkinleştirilirken, organizmalar rahat bir durumdayken parasempatik sinir sistemi etkinleştirilir. Eğer o sistemini kontrol etmek için çalışır. Hem otonom hem de enterik sinir sistemleri istemsiz olarak çalışır. Kafatasından çıkan sinirlere kranial sinirler, omurilikten çıkan sinirlere ise omurilik sinirleri denir.

Kanser sinirlerin etrafındaki boşlukları istila ederek yayılabilir. Bu özellikle baş ve boyun kanseri, prostat kanseri ve kalın bağırsak kanseri'nde yaygındır.
Sinirler fiziksel yaralanmaların yanı sıra karpal tünel sendromu (KTS) ve Tekrar eden eklem incinmesi gibi durumlardan da zarar görebilir. Guillain-Barré sendromu, nörodejeneratif hastalıklar, polinöropati, enfeksiyon, nöritis, diyabet veya siniri çevreleyen kan damarlarının yetmezliği gibi otoimmün hastalıkların tümü ciddiyetine göre değişebilen sinir hasarı'na neden olur.
Multipl skleroz geniş sinir hasarıyla ilişkili bir hastalıktır. Bireyin kendi bağışıklık sisteminin makrofaj'ları sinir aksonunu yalıtan miyelin kılıflarına zarar verdiğinde ortaya çıkar.
Sinir sıkışması, genellikle bir yaralanma veya hamilelik nedeniyle oluşan şişlik nedeniyle sinir üzerine baskı uygulandığında olur. Sinir sıkışması ağrı, halsizlik, uyuşukluk veya felce neden olabilir ki KTS bunun bir örneğidir. Semptomlar, yansıyan ağrı denilen olayla, gerçek hasar bölgesinden uzaktaki bölgelerde hissedilebilir. Hasar, diğer bölgelere giden sinyallerin değişmesine neden olduğunda, yansıyan ağrı oluşabilir.
Nörologlar genellikle sinir bozukluklarını, refleks'lerin, yürüme'nin ve diğer yönlendirilmiş hareketlerin, kas zayıflığının, propriyosepsiyon'un ve dokunma duyusunun denenmesini içeren fizik muayene ile teşhis eder. Bu ilk muayenenin ardından sinir iletim çalışması, elektromiyografi (EMG), bilgisayarlı tomografi (BT) gibi testler yapılabilir.

Tükürük veya salya, insan ve hayvan ağzında üretilen bir tür sıvıdır. Bu sıvı, dilin altındaki tükürük bezleri aracılığıyla üretilir. Tükürük, çoğunlukla sudan oluşur, ancak içinde mukus, elektrolitler, bazı enzimler ve antibakteriyel bileşikler barındırır. Nişastayı kimyasal olarak parçalayabilen enzimleri içeren tükürük, diş çürümesini önemli ölçüde engeller. Tükürüğün pH değeri nötre çok yakındır. Yılanlar gibi bazı hayvanlar, tükürük bezlerine benzeyen organlarında kendilerini düşmanlardan korumak amacıyla zehir de üretirler.

Tükürük, sindirimin başlamasını sağlayan bir sıvıdır. Nişastayı maltoza ve dekstrine parçalayan tükürük, diğer aşamalarda sindirimi kolaylaştırır. Yine tükürük, ağızda olası birçok bakteriyi yok eder. Ancak ağzın düzenli temizliği sağlanmadıkça bu antibakteriyel bileşiklerin etkisi yetersiz kalır. Ayrıca tükürük, ağızda kalan ve dişlere yapışan bakteri parçalar ve ağızda kalmış yiyecek artıklarını ayrıştırmayı sürdürür.
Tükürüğün bir diğer önemli özelliği ise; özgül ağırlıkları farklı olan yağ, su, asit gibi maddelerin faz farkı yaratarak ayrışmasını önlemek, bunların karışımını sağlayarak hazmı kolaylaştırmaktır.
Midede; düşük özgül ağırlıklarına sahip olan yağlar üstte, daha yüksek özgül ağırlığına sahip olan asit ve su, altta kalarak ayrışırlar. Bu sebeple; hazma yardımcı olacak mide asitlerinin yağları parçalaması imkânsız hale gelir. Tükürük; bu faz farkını (ayrışmayı) ortadan kaldırarak uzun bir süre özgül ağırlıkları eşitler ve böylelikle yağ, su ve asit katmanlarını ortadan kaldırarak asitle karışmasını sağlar ve hazmı kolaylaştırır.
Eski Türk geleneklerinden olan, yemekten sonra 15 dakika kadar sakız çiğnemekle bolca tükürük üreterek doğal yoldan hazmı kolaylaştırma günümüzde unutulmuş, ilaç kullanımı ön plana çıkmıştır.
Tükürük tat alma duyusu açısından çok önemlidir. Tükürük, salya olmaksızın dil ve ağız tat alamaz. Kimyasalların tat alıcı hücrelere (çoğunlukla lingual papilla ile ilişkili) taşındığı sıvı ortamdır. Az salyası olan kişiler genellikle tat alma duyusunda bozukluktan şikayet ederler.

Deney

Bir deney tüpünün içine eşit miktarda (özgül ağırlıkları farklı olan) yağ ve su konur. Tüp çalkalanarak yağ ve su karıştırılır. Kısa sürede; özgül ağırlığı yüksek olan suyun dibe çöktüğü, özgül ağırlığı düşük olan yağın ise üste çıkarak yüzdüğü, böylelikle su ve yağın kesin bir hatla birbirinden ayrıldığı görülür.
Aynı deney; tüpün içine bir miktar tükürük ilave edilerek tekrarlanır. Tüp çalkalandıktan sonra yağ ve suyun birbirine karıştığı ve uzunca bir süre birbirinden ayrışmadığı görülür.

İşeme, idrarın idrar kesesinden üretra yoluyla vücudun dışına salınmasıdır. Üriner sistemin boşaltım şeklidir. Tıbben ürinasyon, miktürisyon veya idrar çıkması, halk dilinde ise çiş yapma adı altında da bilinmektedir.
Sağlıklı insanlarda (ve diğer birçok hayvanda) idrara çıkma süreci bilinçli şekilde olup, kontrol altındadır. Bebeklerde, bazı yaşlı bireylerde ve nörolojik hasarı olanlarda idrara çıkma refleks olarak ortaya çıkabilir. Yetişkin insanların gün boyunca yedi defaya kadar idrara çıkması normaldir.
Bazı hayvanlarda, boşaltıma ek olarak idrara çıkma, bölge işaretlemede veya itaatkârlığı ifade etmede kullanılabilir. Fizyolojik olarak idrara çıkma, merkezi, otonom ve somatik sinir sistemleri arasında koordinasyonu içerir. İdrarı düzenleyen beyin merkezleri arasında pontin işeme merkezi, periakuaduktal gri madde ve serebral korteks bulunur. Etenelilerde idrar, erkek penisinin başı veya kadın vulvar antre'sinde bir açıklık olan üretranın dış deliği yoluyla boşaltılır.

Young, S. P.; Jackson, H. H. T. (1978). The Clever Coyote. University of Nebraska Press. ISBN 978-0-8032-5893-8. 
Mech, L. David; Boitani, Luigi (2003). Wolves: Behaviour, Ecology and Conservation. University of Chicago Press. ISBN 978-0-226-51696-7. 

İdrar analizi
Enürezis

 Wikimedia Commons'ta işeme ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Khan Academy'den öğrenin

Caput medusae (Latince: Medusa'nın kafası), umbilicus'tan başlayan ve karın boyunca yayılıp dolaşıma katılan venae paraumbilicales'in tıkanıp şişmesi durumudur. Caput medusae ismi, Athena tarafından saçları yılana dönüştürülen Medusa'ya benzerliğinden kaynaklanmaktadır.
Vena umbilicalis, anneden fetüse oksijence zengin kan taşır ve doğumdan sonra bir hafta içinde kapanır. Portal hipertansiyon nedeniyle vena umbilicalis, yeniden kanalize olabilir.
V.paraumblicalis ile v.epigastrica arasında olur.
Bu durum genellikle portal hipertansiyon (karaciğerden kanın geçişinin zorlaştığı yüksek kan basıncı durumu) nedeniyle ortaya çıkar. Portal hipertansiyon, özellikle hastalık hastalıkları sonuçları gelişir ve kanın alternatif yollar üzerinden dolaşmasına neden olarak bu damar genişlemelerine yol açar.

Endokardit (bakteriyel endokardit; infektif endokardit), kalbin iç zarının (endokard) enfeksiyon hastalığıdır. Kalp kapaklarında ve endokard yüzeyinde mikrop kolonileri içeren gevrek ve dağılgan fibrin kümeleri (vejetasyonlar) oluşur. Mikroplar, endokarda genellikle bakteriyemi (bir infeksiyon odağındaki bakterilerin kan dolaşımına girmesidir)  ya da sepsis sırasında ulaşırlar. Sosyoekonomik sorunları olan toplumlarda görece sıktır.

Genellikle bakteri kökenli infeksiyon hastalığı olarak ortaya çıkarlar.

Streptokoklar: Subakut olguların etkenidir.
Staphylococcus:  Staph. aureus, olguların %20-30%'unda etkilidir. Staph. epidermidis kalp kapak protezleri çevresinde yerleşir.
Öteki olası etkenler: Streptococcus pneumoniae, Gram negatif enterik basiller ve mantarlar endokarditlere neden olabilmektedir.

Romatizmal kalp hastalığındaki deforme kapaklar
Konjenital kalp hastalıkları (interventriküler septal defekt, patent ductus arteriosus, Fallot tetralojisi)
Mitral kapak prolapsusu
Dejeneratif kapak kalsifikasyonlarıAkciğer öde
Biküspid aort kapağı
Damar greftleri
Hemodiyaliz hastaları

Nötropeni
İmmun yetmezlikler (HIV; terapötik immunosüpresyon-transplantasyon sonrası, kanser tedavisi)
Damar içi kateter uygulaması
Diabetes mellitus
Alkolizm
İntravenöz madde kullanımı (eroin)

Önceden normal olan kalp kapaklarına virülansı çok yüksek bir bakterinin oturması sonucudur. Hızlı ve yıkıcı bir klinik gidiş gösterir. Hastaların ½’si birkaç gün/hafta içinde yitirilir. Madde bağımlıları ve damar içi katater uygulananlar büyük risk taşırlar. İnvazif kapak lezyonları nedeniyle kalp kapakları parçalanır (nekrotizan, ülseratif, destrüktif yangı).

Bir bakteriyemi sırasında, önceden deforme olan kalp kapaklarına virülansı düşük bir bakterinin oturması sonucudur. Streptococcus viridans, Streptococcus faecalis ve Escherichia coli en sık rastlanan etkenlerdir. Sessizce başlar ve yavaş gelişir. Erken tanı ve tedavi başarılı sonuçlar verir. Hastada önemli bir klinik bulgu saptanmaz. Kan dolaşımına giren bakterilerin başlıca kaynakları bağırsak kökenli infeksiyonlar, ağız boşluğu infeksiyonları ve önemsiz yara infeksiyonlarıdır. Madde bağımlılığı ( eroin, vb injeksiyonlar), diş çekimi ya da cerrahi girişimler önemli risk faktörleridir. Kalp kapaklarında yıkım azdır, bazıları katılaşmış (organize olmuş) fibrin kümeleri oluşur.

Kapaklarda darlık ve yetmezlik
Myokard abseleri
İrinli (süpüratif) perikardit
Embolizm (beyin abseleri, meninjit, dalak abseleri, akciğer abseleri, pnömoni, renal abseler, infarksiyon)

Embolizm ve infarksiyon
Fokal glomerülonefrit (mikroembolizm)
Diffüz glomerülonefrit (immun kompleks sendromu)

Metastatik abseler (beyin abseleri, meninjit, dalak abseleri, akciğer abseleri, pnömoni, böbrek abseleri)

https://web.archive.org/web/20160626113614/http://tr.healthline.com/health/endokardit
https://web.archive.org/web/20160804230141/http://www.ilacpedia.com/hastaliklar/endokardit

Frank işareti veya Frank çizgisi,kulak memesinde tragusdan başlayıp kulak memesini geçerek kulak kepçesinin arka kenarına kadar uzanan çapraz bir çizgidir. İşaret, Sanders T. Frank'tan adını almaktadır.
Frank belirtisinin kardiyovasküler hastalığın ve/veya diyabetin göstergesi olduğu hipotezi öne sürülmüştür. Bazı araştırmalar Frank işaretinin kardiyovasküler hastalık göstergesi olarak tanımlamış ancak hastalığın şiddetiyle ilişkilendirmemiştir. Öte yandan, diğer çalışmalar Frank işareti ile diyabeti olanlarda oluşan/oluşabilecek koroner arter hastalığı arasında herhangi bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur. Frank işaretinin beyin enfarktüsünün bir göstergesi olduğuna dair de raporlar bulunmaktadır. Frank çizgisi ile erken yaşlanma ve dermis ve damar fibrillerinin kaybı arasında bir bağlantı olduğu da öne sürülmüştür. Bazı çalışmalar, iki kulak memesinde oluşan kırışıklık ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Frank işaretini koroner arter hastalığının teşhisinde tek başına bir belirti olarak kullanmak yerine, fizyolojik yaşlanmayı diğer klinik belirteçleriyle birlikte değerlendirmek muhtemelen daha ihtiyatlı olacaktır.

Derece 3  – Kulak memesinin tamamında derin bir kırışıklık..
Derece 2b – Kulak memesinin yarısından fazlası boyunca kırışıklık oluşmuş.
Derece 2a – Kulak memesinde yüzeysel bir kırışıklık.
Derece 1 – Kulak memesinde az miktarda kırışıklık.

Dick Van Dyke
George W. Bush
Mel Gibson
Steven Spielberg

Kulak
İskemi
Koroner arter hastalığı
Ateroskleroz

Borgne P (2014) Signe de Frank et coronaropathie: la fin d'une controverse ancienne?. Annales françaises de médecine d'urgence, 1(4), 44-44.
Edston E (2006), The ear lobe crease, coronary artery disease, and sudden cardiac death: An autopsy study of 520 individuals. Am J Forensic Med Pathol 27:129,
Glavić, J., Čerimagić, D., Lovrenčić-Huzjan, A., Vuković, V., & Demarin, V. (2007). Franks Sign as a Risk Factor for Cerebrovascular Disease. Acta Clinica Croatica, 46(1), 11-14.
Isunado T, Ito I, Katabira Y, et al (1982), Histological study on the ear-lobe crease (in Japanese). 24:352,
Kieny, A., Wettlé, C., Lipsker, D., & Cribier, B. (2015). Signe de Frank et maladie des emboles de cholestérol. In Annales de Dermatologie et de Vénéréologie. Elsevier Masson, juin 2015.
Lesbre, J. P., Castier, B., TAIBOUILLOY, C., LABEILLE, B., & ISORNI, C. (1987). Signe de Frank et maladie coronarienne. In Annales de cardiologie et d'angéiologie (Vol. 36, No. 1, pp. 37–41). Elsevier.
Lucenteforte, E., Zagli, G., Romoli, M., & Vannacci, A. (2010). The diagonal ear lobe crease (Frank's sign) as a marker of cardiovascular disease. A systematic review. European Journal of Integrative Medicine, (2), 208-208.
Lucenteforte, E., Romoli, M., Zagli, G., Gensini, G. F., Mugelli, A., & Vannacci, A. (2014). Ear lobe crease as a marker of coronary artery disease: A meta-analysis. International journal of cardiology, 175(1), 171-175.
Montazeri, M., Montazeri, M., Rashidi, N., Montazeri, M., & Montazeri, M. (2014). Diagonal earlobe crease and coronary artery disease in Iranian population: A marker for evaluating coronary risk. Indian Journal of Otology, 20(4), 208.
Montazeri, M., Rashidi, N., Montazeri, M., Maleki, A., Montazeri, M., & Montazeri, M. (2014). Is Diagonal Earlobe Crease a Marker for Coronary Artery Disease?. Heart India, 2(4), 104.
Pellen, J. C. (2014). Signe de Frank et manifestations de l'athérosclérose: revue systématique de la littérature (Thèse de Doctorat).
Shmilovich, H., Cheng, V. Y., Rajani, R., Dey, D., Tamarappoo, B. K., Nakazato, R., ... & Berman, D. S. (2012). Relation of diagonal ear lobe crease to the presence, extent, and severity of coronary artery disease determined by coronary computed tomography angiography. The American Journal of Cardiology, 109(9), 1283-1287 (résumé).
Tranchesi, B., Barbosa, V., de Albuquerque, C. P., Caramelli, B., Gebara, O., dos Santos Filho, R. D., ... & Pileggi, F. (1992). Diagonal earlobe crease as a marker of the presence and extent of coronary atherosclerosis. The American journal of cardiology, 70(18), 1417-1420 (résumé).
Zapata-Wainberg, G., & Vivancos, J. (2013)  Bilateral earlobe creases. New England Journal of Medicine, 368(24), e32 (résumé).

Frank işaretinin ileri seviye görseli

Göğüs ağrısı, göğüste, tipik olarak göğsün ön tarafında ağrı veya rahatsızlıktır. Keskin, künt, baskı, ağırlık veya sıkma olarak tanımlanabilir. İlişkili semptomlar, mide bulantısı, terleme veya nefes darlığı ile birlikte omuz, kol, üst karın veya çenede ağrı olabilir. Kalple ilgili ve kalple ilgili olmayan ağrı olarak ikiye ayrılabilir. Kalbe yetersiz kan akışı nedeniyle oluşan ağrı, anjina pektoris olarak da adlandırılır. Diyabet hastaları veya yaşlılar daha az belirgin semptomlara sahip olabilir.
Ciddi ve nispeten yaygın nedenler arasında akut koroner sendrom mesela kalp krizi (% 31), Akciğer emboli (% 2), pnömotoraks, perikardit (% 4), aort diseksiyonu (% 1) ve özofagus rüptürü gibi  sayılabilir.  Diğer yaygın nedenler arasında gastroözofageal reflü hastalığı (% 30), kas veya iskelet ağrısı (% 28), zatürre (% 2), zona (% 0.5) ve anksiyete bozuklukları sayılabilir.  Göğüs ağrısının nedeninin belirlenmesi kişinin tıbbi geçmişine, fizik muayenesine ve diğer tıbbi testlere dayanmaktadır. Bununla birlikte, kalp krizlerinin yaklaşık% 3'ü başlangıçta gözden kaçmaktadır.
Göğüs ağrısının tedavisi, altta yatan nedene bağlıdır. İlk tedavi genellikle aspirin ve nitrogliserin ilaçlarını içerir. Tedaviye yanıt genellikle ağrının kalp ile ilgili olup olmadığını göstermez. Nedeni net olmadığında, kişi daha ileri değerlendirme için sevk edilebilir.
Göğüs ağrısı acil servise gelen sorunların yaklaşık% 5'ini temsil eder. Amerika Birleşik Devletleri'nde yılda yaklaşık 8 milyon kişi göğüs ağrısıyla acil servise gidiyor. Bunların yaklaşık% 60'ı ya hastaneye yatırılır ya da bir gözlem birimine kabul edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde göğüs ağrısı için acil ziyaretlerin maliyeti yılda 8 milyar dolardan fazladır. Göğüs ağrısı, çocukların acil servise gitmelerinin yaklaşık% 0,5'ini oluşturur.

Göğüs ağrısı, altta yatan tanıya bağlı olarak farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Göğüs ağrısı da yaşa, cinsiyete, kiloya ve diğer farklılıklara göre kişiden kişiye değişebilir. Göğüs ağrısı göğüste bıçaklanma, yanma, ağrı, keskin veya basınç benzeri bir his olarak ortaya çıkabilir. Göğüs ağrısı, vücudun diğer birkaç bölgesine de yayılabilir veya hareket edebilir. Buna boyun, sol veya sağ kollar, boyun omurgası, sırt ve üst karın dahildir. Göğüs ağrısıyla ilişkili diğer semptomlar mide bulantısı, kusma, baş dönmesi, nefes darlığı, anksiyete ve terlemeyi içerebilir. Göğüs ağrısının tipi, şiddeti, süresi ve ilişkili bulguları tanıya ve daha ileri tedaviye rehberlik edebilir.

Göğüs ağrısının nedenleri ciddi olmayandan ciddiye ve yaşamı tehdit edecek şekilde değişir.
Yetişkinlerde göğüs ağrısının en yaygın nedenleri şunlardır: gastrointestinal (% 42), koroner arter hastalığı (% 31), kas-iskelet sistemi (% 28), perikardit (% 4) ve Akciğer embolisi (% 2). Diğer daha az yaygın nedenler arasında zatürre, akciğer kanseri ve aort anevrizmaları yer alır. Göğüs ağrısının psikojenik nedenleri arasında panik ataklar; ancak bu bir dışlama tanısıdır.
Çocuklarda göğüs ağrısının en yaygın nedenleri kas-iskelet sistemi (% 76-89), egzersize bağlı astım (% 4-12), gastrointestinal hastalık (% 8) ve psikojenik nedenlerdir (% 4). Çocuklarda göğüs ağrısının doğuştan nedenleri de olabilir.

Akut koroner sendrom
Kararlı veya kararsız anjina
Miyokard infarktı ("kalp krizi"): İnsanlar genellikle göğüste baskı veya sıkışma hissinden şikayet ederler. Diğer ilişkili semptomlar şunlardır: aşırı terleme, bulantı, kusma ve halsizlik. Göğüs ağrısı, daha çok sol ventrikül bozukluğu nedeniyle ön infarkt ile ilişkilidir; alt infarkt daha yaygın olarak bulantı, kusma ve vagus sinirinin tahrişine bağlı aşırı terleme ile ilişkilidir; yan infarkt sol kol ağrısı ile ilişkilidir.
Prinzmetal anjina: Göğüs ağrısına koroner vazospazm neden olur. 50 yaşın altındaki kadınlarda daha yaygındır. Kişi genellikle istirahatte göğüs ağrısından şikayet eder. Kişiyi uykudan uyandıran sabah erken saatlerde meydana gelebilir.
Kokain kullanımı: Arteryoskleroz riski çok az olan veya hiç olmayan bir kişi travmatik olmayan göğüs ağrısı ile başvurduğunda bu durumdan şüphelenilir. Kokain kullanılması, koroner arterlerin vazokonstriksiyonuna neden olarak kalp krizine benzer göğüs ağrısına neden olabilir. Kokain kullanımından sonraki bir saat içinde semptomlar ortaya çıkabilir.
Aort stenozu(darlığı): Bu durum, kişinin altta yatan konjenital(doğuştan) biküspit kapak, aort sklerozu veya romatizmal ateş öyküsü olduğunda ortaya çıkar. Göğüs ağrısı genellikle fiziksel aktivite sırasında olur. Senkop(bayılma) geç bir semptomdur. Kalp yetmezliğinin belirti ve semptomları da mevcut olabilir. Oskültasyonda, yüksek ejeksiyonlu sistolik üfürüm en iyi sağ ikinci interkostal boşlukta duyulabilir ve boyundaki karotis artere yayılır. Şiddetli darlıkta ikinci kalp sesinin çiftleşmesi duyulur.
Hipertrofik kardiyomiyopati: Sol ventrikülün dışarı çıkış obstrüksiyonuna neden olan interventriküler septumun hipertrofisidir. Dispne(nefes darlığı) ve göğüs ağrısı genellikle günlük aktiviteler sırasında ortaya çıkar. Bazen senkop (bayılma) olabilir. Fizik muayenede önemli bulgular şunları içerir: yüksek sistolik üfürüm ve palpabl presistolik dördüncü kalp sesine bağlı palpabl üçlü apikal nabız.
Aort diseksiyonu: Sırta yayılan şiddetli göğüs ağrısı ile karakterizedir. Genellikle Marfan sendromu ve hipertansiyon ile ilişkilidir. Muayenede, eşit olmayan radyal nabızlarla aort yetmezliğinin üfürümü duyulabilir.
Perikardit: Bu durum, coxsackie virüsü ve ekovirüs, tüberküloz gibi viral enfeksiyon, otoimmün hastalık, üremi ve miyokard infarkt sonrası (Dressler sendromu) olabilir. Göğüs ağrısı genellikle doğası gereği plöritiktir (solunumla ilişkili), yatarken ağırlaşır ve öne oturarak rahatlar ve bazen ateş eşlik eder. Oskültasyonda perikardiyal sürtünme sesi duyulabilir.
Kalp tamponadı
Aritmi: Atriyal fibrilasyon ve diğer bazı aritmiler göğüs ağrısına neden olabilir.
Myokardit
Mitral kapak prolapsusu sendromu: Etkilenenler, genellikle keskin kalitede, kalp tepesinde lokalize ve yatarken hafifleyen göğüs ağrısı ile gelen zayıf kadınlardır. Diğer semptomlar şunları içerir: nefes darlığı, yorgunluk ve çarpıntı. Oskültasyonda, orta sistolik klik ve ardından geç sistolik üfürüm, kişi ayakta durduğunda daha yüksek sesle duyulabilir.
Aortik Anevrizma

Astım, akciğerlerin hava yollarının uzun süreli iltihaplı bir hastalığıdır. Değişken ve tekrarlayan semptomlar, geri dönüşlü hava akımı obstrüksiyonu ve bronkospazm ile karakterizedir. Belirtiler arasında hırıltılı solunum, öksürük, göğüste sıkışma ve nefes darlığı yer alır. Göğüs ağrısı genellikle yorucu bir aktivite veya ağır egzersiz sırasında ortaya çıkar.
Bronşit
Akciğer emboli: Yaygın belirti ve semptomlar nefes darlığı, plöritik göğüs ağrısı, öksürük sırasında balgamda kan ve alt ekstremite şişmesidir. Risk faktörleri şunları içerir: son ameliyat, malignite ve yatalak durum. Embolinin kaynağı genellikle venöz tromboembolizmden gelir.
Zatürre
Hemotoraks
Pnömotoraks: Pnömotoraks gelişme riski daha yüksek olanlar, amfizem gibi altta yatan akciğer hastalıkları olan uzun boylu, zayıf sigara içen erkeklerdir. Etkilenenler, aynı tarafın omzuna yayılan keskin bir göğüs ağrısına sahip olabilir. Fizik muayenede göğsün etkilenen tarafında hiper rezonans ve nefes seslerinde kayıp görülür.
Plörezi
Verem
Soluk Borusu İltihabı (Tracheitis)
Akciğer kanseri

Gastroözofageal reflü hastalığı: Ağrı, uzanırken veya yemekten sonra şiddetlenir. Kişiler bunu mide ekşimesi olarak tanımlayabilir. Ayrıca mideden acı içerikler tatmaktan da şikayet edebilirler.
Akalazya, nutcracker özofagus ve yemek borusunun diğer hareket bozuklukları
Yaygın özofagus spazmı: Kalp kaynaklı göğüs ağrısının aksine yemek borusu ağrısı aktiviteyle ilgili değildir. Ağrı genellikle sıcak veya soğuk suyun içilmesiyle ilişkilidir.
Özofagus yırtılması: Etkilenenler genellikle boyundan üst karına doğru başlayan ani, şiddetli ve sürekli ağrıdan şikayet ederler. Ağrı, yutulduğunda şiddetlenir. Muayenede, yemek borusundan cilt altı dokuya serbest hava girdiği için cilt altı amfizem nedeniyle boyunda şişlik ve krepitasyon hissedilebilir.
Özofajit: Özofajitin birçok nedeni vardır. Candida albicans'ın neden olduğu özofajit genellikle kemoterapi veya HIV hastalarında bulunur. Steroid olmayan antiinflamatuar ilaç ve alendronat gibi ilaçlar, düzgün şekilde yutulmadığı takdirde özofajite neden olabilir.
Fonksiyonel dispepsi
Hiatal herni
Jackhammer özofagus (hiper kontraktil peristalsis): Yoğun, uzun süreli özofagus kası spazmı.
Akut kolesistit: Doktor parmağını karnın sağ subkostal bölgesine yerleştirdiğinde kişinin soluk almayı ani durduğu pozitif Murphy bulgusu ile karakterize edilir.
Akut pankreatit: Alkol kullanımı öyküsü, kolelitiazis (safra kesesindeki taşlar) ve hipertrigliseridemi pankreatit için risk faktörleridir. Üst karın bölgesinde sürekli, sıkıcı bir ağrıdır.
Perfore peptik ülser: Daha sonra peritonite (karın organlarını çevreleyen dokuların iltihaplanması) dönüşen üst karında ani başlayan şiddetli ağrı.
Akut gastrit

Kostokondrit veya Tietze sendromu: Bir kostokondral bağlantının iltihabı. Göğsün herhangi bir hareketi veya palpasyonu semptomları yeniden oluşturabilir.
Spinal sinir sorunu
Fibromiyalji
Göğüs duvarı problemleri
Radikülopati
Prekordiyal yakalama sendromu: Genellikle kalp hastalığı ile karıştırılan keskin, lokalize göğüs ağrısının başka bir iyi huylu ve zararsız şekli.
Meme hastalıkları
Herpes zoster (zona): Genellikle tek taraflı dermatom dağılımında göğüste yanma hissi olarak tanımlanır. Bununla birlikte, ağrı genellikle karakteristik kızarıklık görünmeden önce ortaya çıktığı için teşhis zor olabilir.
Tüberküloz
Kireçlenme
Bornholm hastalığı
Kaburga kırığı

Panik atak: Göğüs ağrısı, panik atakların yaygın bir semptomudur ve kişilerin% 78'i en kötü panik ataklarıyla göğüs ağrısını tarif eder. Genel göğüs ağrısı, ani başlangıçlı panik atakların% 48'ine kadar ve kademeli başlangıçlı panik atakların % 10'una kadar bir semptomdur.
Anksiyete
Klinik depresyon
Somatizasyon bozukluğu
Hipokondri

Hiperventilasyon sendromu: Gen

Hiperemi, genel anlamıyla bir dokunun normalden daha fazla kanlanmasıdır.

Genel olarak 2 çeşit hiperemi vardır: Aktif hiperemi ve Pasif hiperemi (konjesyon)

Arteriollerin genişlemesine bağlı olarak kapillerlere fazla kan gelmesi sonucu ortaya çıkar. Sıklıkla akuttur. Genellikle artan metabolizma gereksinimlerini karşılamak için ortaya çıkar (kas eksersizleri gibi fiziksel stresler): kan dolaşımı hızlanır; arteriollere ve kapillerlere daha çok kan gelir. Artan perfüzyonla oksijenlenme ve enerji üretimi için gerekli maddelerin gelişi hızlanır, metabolizma artığı ürünler ortamdan kısa sürede uzaklaştırılır.
Aktif Hiperemi Nedenleri     

Fizyolojik hiperemi: fiziksel aktivite (egzersiz), sıcaklık artışı, utanma (nörojen mekanizma). Maraton gibi yoğun fiziksel egzersizlerdeki güçlü hiperemi ve sıvı çıkışı “kompartman sendromu”na neden olabilir.
Patolojik hiperemi: akut yangı (inflamasyon), ateş, menopoz. Akut yangıdaki aktif hiperemi vazoaktif maddelerin etkisiyle oluşur. Menopozda görülen kızarma ve ateş basmalarının temelinde hormonal kökenli aktif hiperemi vardır.

Pasif bir süreçtir; venöz kan akımı yavaşlamıştır (venöz durgunluk) ve geriye doğru birikme vardır (konjesyon; congestion). Venaların boşalamaması nedeniyle kapillerlerde birikme olur, uzarsa birikme arteriollere dek uzanır. Organlar büyür ve ağırlaşır. Kesit yüzeylerinde biriken kanın neden olduğu koyu kırmızı bir renk görülür. Damarlar geniştir ve eritrositlerle doludur.
Aktif hipereminin olumlu etkilerine karşın konjesyon olumsuzluklar içeren bir süreçtir. Kan akımının yavaşlaması oksijen taşınmasını ve enerji üretimi için gereken maddelerin ulaştırılmasını güçleştirir, metabolizma artıklarının temizlenmesi gecikir. Kısa bir süre sonra ödem başlar (vena ve venüllerdeki tıkanma kapiller ağında konjesyona yol açar. Kapiller ağı konjesyonu “ödem” olgusunu tetikler).
Konjesyonun etkilediği organlarda venöz drenajın bozulması nedeniyle kan geriye doğru birikir, organ morumsu mavi bir renk alır (siyanoz). Siyanoz (cyanosis) karboksihemoglobin içeren alyuvarların (eritrositler) renginden kaynaklanır. Çok uzun süren konjesyon olgularında kronik hipoksi nedeniyle parenkim hücrelerinde dejenerasyonlar ve nekrozlar olur, küçük kanama alanları içinde hemosiderin pigmenti izlenir. Bu sürecin son aşaması fibrozistir.
İki tür konjesyon vardır: genel konjesyon, yerel konjesyon.

Genel (sistemik) konjesyon: Konjestif Kalp Yetmezliği'ne bağlıdır (sol ventrikül yetmezliği; sağ ventrikül yetmezliği).
Yerel konjesyon: Genellikle venöz obstrüksiyon kökenlidir. Bir venanın sıkışması ya da oklüzif trombus ile tıkanmasına bağlıdır. Venanın sıkışması dışarıdan bir tümörün, gebe uterusun ya da sıkı bir bandajın kon­masına bağlı olabilir.

Normal koşullarda kanın hidrostatik basıncı dokulardan yüksektir, kan sıvısı dokulara itilir. Kanın hidrostatik basıncının yükselmesi ya da doku­lardaki hidrostatik basıncın azalması aradaki farkın büyümesine ve dokulara fazlaca sıvı çıkmasına neden olur. Kapillerlere gelen kanın artması ya da giden kanın herhangi bir nedenle azalması sonucunda kan miktarı artar ve hiperemi ortaya çıkar. Bu durumda kanın hidrostatik basıncı da artar. Önce transüda çıkışı (transüdasyon), daha sonra ödem oluşur. Nasıl?

Aktif hiperemi devam eder, gelen kan miktarı artarsa ödem oluşur. Nedenleri: akut yangı ve sıcaklık.
Pasif hiperemi (konjesyon) olgusunda venöz staz nedeniyle kanın boşalması güçleşir, venöz basınç artar ve kapillerlerdeki hidrostatik basınç yükselir.
Yaygın venöz staz konjestif kalp yetmezliğinde görülür, kardiyak ödem oluşur. İleri şeklinde seröz boşluklara da sıvı birikir. Hastanın yatar, oturur durumda ya da hareketli olması ödemin dağılımını etkiler. Genel ödem niteliği taşıyan kardiyak ödemin dağılımında yer çekiminin de önemli etkisi vardır.
Yerel venöz staz ve onunla ilgili ödem şu durumlarda görülür: venalarda trombus, venaların dışarıdan sıkışması (tümör basısı, gebe uterus basısı, volvulusta bağırsak mezosunun bükülmesi), varislerde ve karaciğer sirozunda (vena porta ile gelen kan karaciğerden güçlükle geçer, peritonda ve distaldeki organlarda sıvı birikir).

Kardiyak tamponad veya perikardiyal tamponad, perikardiyumda sıvı birikmesi (kalbin etrafındaki kese) sonucu kalbin sıkışmasıdır. Başlangıcı ani veya kademeli olabilir. Bulgu olarak genellikle obstrüktif şokta görülen nefes darlığı, halsizlik, sersemlik ve öksürük görülür. Göğüs ağrısı görülebilir. Diğer görülen bulgular altta yatan sebebe bağlı olabilir.
Kardiyak tamponadın en sık sebepleri arasında kanser, böbrek yetmezliği, göğüs travması, miyokardiyal enfarktüs ve perikardit sayılabilir. Diğer sebepler arasında bağ doku hastalıkları, hipotiroidi, aort rüptürü, otoimmün hastalık ve kardiyak cerrahinin komplikasyonları vardır. Afrika'da, tüberküloz göreceli olarak sık bir sebeptir.
Düşük kan basıncı, jugüler venöz distansiyon veya kalp seslerinin duyulamaması (birlikte Beck triadı olarak bilinir) sonucunda tanıdan şüphelenilebilir. Enflamasyona bağlı olarak bazı vakalarda perikardiyal sürtünme sesi işitilebilir. Tanı ayrıca elektrokardiyogram (EKG) değişiklikleri, göğüs grafisi veya kalp ultrasonu ile desteklenebilir. Eğer sıvı miktarı yavaş yavaş artarsa perikardiyal kese 2 litreden fazla sıvıyı tutacak kadar genişleyebilir; ancak, eğer artış ani gelişirse, 200 mL kadar sıvı dahi tamponada sebep olabilir.
Tamponad bir tıbbi acildir. Semptomatik olduktan sonra, drenaj şarttır. Bu, perikardiyosentez, perikardiyal pencere oluşturmak için cerrahi veya perikardiyektomi şeklinde yapılabilir. Drenaj aynı zamanda enfeksiyon veya kanser ihtimallerini elemek için de gerekebilir. Ayrıca tedavide dobutamin veya düşük kan hacmi olanlarda intravenöz sıvı kullanılabilir. Az semptomu olan ve korkutucu özellik göstermeyenlerde yakın takip tercih edilebilir. Tamponadın sıklığı belirsizdir. ABD'de bir tahmini değer olarak yılda 10,000'de 2 belirlenmiştir.

Gelişimi ani (akut) veya daha kademeli (subakut) olabilir. Belirti olarak genellikle obstrüktif şokta görülen nefes darlığı, halsizlik, sersemlik, öksürük ve aynı zamanda Beck triadına (juguler ven distansiyonu, kalp seslerinin alınmaması ve hipotansiyon) rastlanılabilir. Göğüs ağrısı görülebilir. Diğer bulgular altta yatan sebebe bağlı olabilir.
Şokun diğer genel bulguları (hızlı kalp atımı, nefes darlığı ve bilinç bozukluğu gibi) görülebilir. Ancak, bu belirtiler bazı vakalarda görülmeyebilir. Hızlı kalp atımı, normalde beklense de, üremi veya hipotiroidisi olan hastalarda görülmeyebilir.

Kardiyak tamponad, büyük veya kontrol edilememiş bir perikardiyal efüzyon (perikardiyumun içinde sıvı birikmesi) sonucu gelişir. Bu genellikle göğüs travmasının (künt veya delici) sonucunda olmakla birlikte, ayrıca miyokard enfarktüsü, miyokardiyal rüptür, kanser (en sık Hodgkin lenfoma), üremi, perikardit, kardiyak cerrahi, nadiren retrograd aort diseksiyonu, veya antikoagülan kullanımı sonucunda da gelişebilir. Efüzyon ani (travma veya miyokard rüptüründe olduğu gibi) veya zamana daha kademeli olarak yayılacak (kanserdeki gibi) şekilde gelişebilir. Biriken sıvı genellikle kandır, ancak bazı durumlarda püy de görülebilir.

Kalp cerrahisinden sonraki ilk 7 gün, kardiyak tamponada en sık ortam hazırlayan durumlardan biridir. Kalp cerrahisinden sonra, kanı boşaltmak için göğüs tüpleri yerleştirilir. Ancak kan bu göğüs tüplerinde pıhtı oluşturmaya meyillidir. Göğüs tüplerinden biri tıkandığında, boşaltılması gereken kan kalbin etrafında birikerek tamponada sebep olabilir.

Kalbin etrafını saran çift tabakalı bir kese olan perikardiyum, dışta fibröz bir perikardiyum tabakası ve içte çift katmanlı seröz perikardiyum tabakasından oluşur. İki seröz perikardiyum katmanı arasında perikardiyal boşluk bulunur ve bu boşluk kalp kasıldığında sürtünmeyi önleyen kayganlaştırıcı seröz sıvı ile doludur. Kalbin dış tabakası, kolaylıkla esnemeyen fibröz dokudan oluşur, bu yüzden fazladan sıvı perikardiyal boşluğa dolmaya başladığında, basınç artmaya başlar. Sonuç olarak, kalp tam olarak gevşeyememesi nedeniyle sıkışır.
Eğer sıvı birikmeye devam ederse, devamında olan her diyastolik süreçte ventriküllere daha az kan dolar. Sonuçta, kalp üzerinde artan basınç septumu sol ventriküle doğru bükerek atım hacminin (stroke volüm) azalmasına sebep olur. Bu durum obstrüktif şok gelişmesine sebep olur ve eğer tedavisiz kalırsa, kardiyak arrest gelişebilir (genellikle nabızsız elektriksel aktivite olarak kendini gösterir). Atım hacmindeki (stroke volüm) azalma ayrıca kardiyak debide (kardiyak output) azalmaya sebep olabilir ve böylece taşikardi ve hipotansiyon gözükebilir.

Beck triadı olarak bilinen üç klasik belirti, düşük kan basıncı, jugüler venöz distansiyon ve boğuk kalp sesleridir. Diğer belirtiler arasında pulsus paradoksus (nefes almayla arteriyel kan basıncının 10 mmHg düşmesi), ve elektrokardiyogramda ST segment değişiklikleri sayılabilir, ve ayrıca düşük voltajlı QRS kompleksleri gözlenebilir.

Tamponada genellikle radyografik olarak tanı konulabilir. Tercih edilen tanısal test olan ekokardiyografi, genel olarak genişlemiş bir perikardiyumu veya çökmüş haldeki ventrikülleri gösterir. Büyük bir kardiyak tamponad, göğüs x-rayi üzerinde daha küre şeklinde bir kalp olarak gözükebilir. Nefes alım sırasında, torasik kavitedeki negatif basınç, sağ ventrikülde artmış basınca sebep olur. Sağ ventriküldeki bu artmış basınç, interventriküler septumun sol ventriküle doğru bükülmesine yol açıp, sol ventrikülün daha az dolabilmesine sebep olur. Aynı zamanda, sağ ventrikül hacmi belirgin şekilde azalmış olup, bazen ventrikül çöker.

Kardiyak tamponada ilk tanıyı koymak zor olabilir, çünkü fazlaca ayırıcı tanısı vardır. Ayrım bulgulara dayalı olası tanıları, gelişim zamanını, travma mekanizmasını ve hasta hikâyesini içerir. Ani gelişen kardiyak tamponad plevral efüzyona, şoka, pulmoner emboliye ve tansiyon pnömotoraksa benzerlik gösterir.
Eğer bulgular daha kademeli olarak belirdiyse, ayırıcı tanı akut kalp yetmezliğini içermelidir.
Eğer travma sonucu bir kişide nabızsız elektriksel aktivite olup, hipovolemi veya tansiyon pnömotoraks gözükmüyorsa, en olası tanı kardiyak tamponaddır.
Göğüs ağrısında geniş kapsamlı ayırıcı tanının oluşturduğu tanısal zorluğa ek olarak, hastanın zayıf veya baygın halde oluşu tanıyı daha da zorlaştırır. Örneğin, hızlı solunum, eforla nefes almada zorlanma ve dinlenmeye geçince hava açlığı anahtar bir tanısal bulgu olabilir, ancak baygın veya konvülsiyon geçiren hastadan bu bilgiyi almak mümkün olmayabilir.

İlk bakım genellikle oksijen verilmesi ve monitörizasyon yapılması gibi, destekleyici tarzdadır. Hastane öncesinde şokun genel tedavisi dışında pek bir tedavi uygulanamaz. Bazı ekipler acil torakotomi ile penetran göğüs yaralanması sonucu gelişen perikardiyumdaki pıhtılaşmayı çıkarmışlardır.
Hızlı tanı ve tedavi tamponadda sağkalım için çok önemlidir. Bazı hastane öncesi kuruluşların perikardiyosentez imkanı sağlayan, hayat kurtarıcı tesisleri olabilir. Eğer kişi zaten kardiyak arrest geçirdiyse, sadece perikardiyosentez sağkalımı sağlamaz ve hastanın bir hastaneye hızlıca taşınması daha doğru yaklaşımdır..

Hastanede ilk yaklaşım perikardiyosentezdir. Bu işlem ciltten perikardiyuma bir iğne geçirerek altta yatan sıvıyı, ideal olarak ultrason eşliğinde aspire etmeyi içerir. Bu işlem  interkostal araklıkların lateralinden (yan), genelde beşinci aralıktan veya bir subksifoid yaklaşım ile gerçekleştirilir. Sol parasternal yaklaşım, sternumun 3 ila 5 cm solundan başlanarak ve sol arteria thoracica internadan kaçınarak, beşinci interkostal aralıktan yapılır. Genellikle, resüsitasyon döneminde hastada bir kanül bırakılır, böylece ihtiyaç duyulması halinde prosedür tekrar gerçekleştirilebilir. Eğer uygun imkanlar varsa, acil bir perikardiyal pencere açılabilir böylece perikardiyum kesiyle açılarak sıvının boşalması sağlanır. Hastanın stabilize olmasından sonra, kanama kaynağını mühürlemek ve perikardiyumu onarmak için cerrahi yapılır.
Kalp cerrahisini takiben, göğüs tüpünden gelen miktar takip edilir. Eğer drenaj hacmi azalır ve kanın basıncı düşerse, bu göğüs tüpü tıkanması sonucu gelişen bir tamponada işaret edebilir. Bu durumda, kişi acil ameliyat için tekrar ameliyathaneye alınır.
Eğer agresif şekilde tedavi hızlıca sağlandıysa ve bir komplikasyon gelişmezse (şok, AMI veya aritmi, kalp yetmezliği, anevrizma, kardit, emboli veya rüptür) veya hızlıca durum kontrol altına alındıysa, o zaman sağkalım belirgin bir olasılığa sahiptir.

Tamponadın sıklığı belirsizdir. ABD'de bir tahmin sıklığı yılda 10,000'de 2 olarak belirlemiştir. Göğsünden bıçaklanan veya silahla yaralananların %2'sinde geliştiği tahmin edilmektedir.

Kardiyojenik şok (CS), vücudun dokularına uzun süreli yetersiz kan akışıyla sonuçlanan bir kalp rahatsızlığıdır. Kalp vücudun ihtiyacı olan kan dolaşımını sağlayamaması durumunda ortaya çıkar. En sık görülen belirtileri değişen zihinsel durum ve nemli, mavimsi veya benekli cilttir. Bunların haricinde bacaklarda şişlik görülebilir. Komplikasyonlar arasında böbrek yetmezliği, solunum yetmezliği ve felç yer alır.
En sık görülen neden kalp krizidir. Diğer nedenler arasında kapak kalp hastalığı, aort diseksiyonu, kardiyomiyopati, miyokardit, aritmi ve beta bloker veya aşırı dozda kalsiyum kanal blokeri vardır. Tanı, sistolik kan basıncının 90 mmHg'nin altında olması ve idrar çıkışının 30 mL/saat'in altında olması veya kolların ve bacakların soğuk olması semptomları ile koyulur. Bu durum, kan damarlarında yeterli hacim olmasına rağmen meydana gelen bir sorundur. Kalp tamponadı ve pulmoner emboli genellikle obstrüktif şokun nedenleri olarak kabul edilir.
Tedavinin ilk amacı kan basıncını yükseltmek, solunumu desteklemek ve altta yatan sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Bu müdahalelere intravenöz sıvılar ve norepinefrin veya dobutamin gibi vazopressörler dahil edilebilir. Merkezi bir hat ve arteriyel hat, ilaç vermek ve durumu izlemek için yararlı olabilir. Altta yatan neden kalp krizi ise, primer perkütan koroner girişim (PCI) önerilir. Diğer müdahaleler arasında ekstrakorporeal membran oksijenasyonu (ECMO), ventriküler destek cihazı (VAD) veya kalp nakli yer alır. Mekanik ventilasyon veya diyaliz de ayrıca gerekebilir. Palyatif bakım bazı durumlarda yarar sağlayabilmektedir.
Kardiyojenik şok, STEMI'lerin yaklaşık %7'sini ve NSTEMI'lerin %3'ünü etkiler. Kalp krizlerinde primer perkütan koroner girişimin (PCI) daha fazla kullanılmasıyla birlikte bu yaygınlık derecesi düşürülebilmektedir. Ölüm riski %30 ila %80 arasındadır. Kardiyonejik şok ilk olarak 1912'de Herrick tarafından tanımlansa da mevcut adı 1942'de kullanılmaya başlandı.

Lenf ya da Akkan, akyuvar içeren, kan plazmasına benzeyen renksiz sıvı. Başka bir anlatımla lenf damarları içerisinde dolaşan, kan plazması ve lenf proteinlerinden oluşan dolaşım sıvısı.

Lenfatik sistem veya lenf sistemi lenf sıvısı, lenf damarları ve lenf düğümlerinden oluşan bir organ sistemidir. İkinci bir dolaşım sistemi olarak tanımlanabilecek olan lenf sistemi yine de yapısı itibarıyla dolaşım sisteminden çok farklıdır. Dolaşım sisteminden bağımsız olarak çalışan lenfatik sistem bağışıklık sistemi içeriğini yine dolaşım sistemine boşaltır ve genel olarak bağışıklıkta rol alır. Lenf sistemi kan dolaşımı gibi doku ve hücrelerdeki artık maddeleri toplar, fakat lenf sisteminin bu taşıma işlemi oldukça farklıdır. Kan dolaşımı atar ve toplar damarlardan oluşurken, lenf sistemi tek yönlü yol gibi sadece toplama işlemi yapar. Hücreler arasında kalan artık maddeleri lenf sistemi alarak ana lenf damarına (kanalına) ulaştırır, bu kanalda artık maddeleri toplar damarlara verir.
Vücutta kan dolaşımından ayrı olarak bir de lenf dolaşımı bulunur. Kan dolaşımında, kalp ile kalpten çıkan atar damarlar ile kalbe kan getiren toplar damarlar bulunur. Hâlbuki lenf dolaşımında, lenf düğümleri ile sadece lenf toplar damarları bulunur. Lenf dolaşımı, yağların sindirimi sonucu oluşan yağ asidi ve gliserol ile yağda eriyen vitaminleri ince bağırsaktan alarak doğrudan kalbe iletir. Ayrıca, lenf dolaşımı, kan toplar damarının toplayamadığı fazla doku sıvısını alarak kalbe iletir. Kan plazmasından elde edilen ve bileşimi kan plazmasına çok benzeyen renksiz sıvı. İçinde bulunan akyuvarların bir kısmı da lenf düğümlerinde yapılır.
Dolaşım sisteminde kan dolaşımına yardımcı olan ve lenf dolaşımı adı verilen başka bir dolaşım sistemi daha vardır. Bu sistem lenf, lenf damarları ve lenf düğümlerinden oluşur. Lenf, lenf damarları içinde akıcı bir maddedir. Lenf damarları kandan hücreler arasına sızan maddeleri toplayarak yeniden kana kazandırır. Lenf düğümleri ise insan vücudunu hastalıklara karşı korur.

Nabız, kanın sol karıncıktan büyük atardamarlara pompalanması esnasında, uç noktalardaki atardamarlarda oluşturduğu dalgalanmadır. Kalp atışının uçtaki atardamarlardan hissedilmesine nabız denir.
Nabız, kalbin 1 dakika içinde kaç kere kasıldığını yani kalbin hızını yansıtır. Kalp her kasılmasıyla bir miktar kanı atardamarlara (aort ve daha sonra bundan ayrılan dallara) fırlatır ve damarların esneyebilme özelliğinden dolayı atardamarlarda buna bağlı bir genişleme olur. Damar duvarı bu genişlemenin ardından elastik olduğundan dolayı eski durumuna döner, ardından bir sonraki atım ile yeni bir basınç dalgası ile tekrar genişler ve bu böyle devam eder gider. İşte bu genişleme, damarların yüzeysel seyrettiği yerlerde (el bileği, dirsek içi, kasık, şakak, ayak bileği gibi) nabız dalgası olarak hissedilir. Ayrıca hastalar ameliyat olduktan sonra nabız ölçen bir alete bağlı olurlar. Bu alet, nabzın dakikada kaç kere attığını ve nasıl attığını gösterir. Hastada bir sorun olmadığında ise bu alet çıkarılır.

Claudius Galen belki de nabzı tanımlayan ilk fizyolog idi.  
Nabız, eğitimli bir gözlemci veya sağlıkçı için sistolik kan basıncını belirlemek için uygun bir dokunsal yöntemdir. Diyastolik kan basıncı ise dokusal yöntemlerle hissedilemeyen veya gözlemlenemeyen bir kalp atış hızı arasındaki basınçtır.
Sistolde kalp tarafından üretilen basınç dalgaları arter duvarlarını hareket ettirir. Kanın ileri hareketi, sınırlar esnek ve uyumlu olduğunda gerçekleşir. Bu özellikler elle tutulur bir basınç dalgası oluşturacak kadar oluşur.
Fizyolojik talebe bağlı olarak atış hızı nabız hızından daha fazla veya daha az olabilir. Bu durumda kalp atış hızı, nabız değildir ve oskültasyonla veya kalbin apeksindeki işitilebilir seslerle belirlenir. Nabız eksikliği (kalp atışları ve çevresel nabız atışları arasındaki fark), radyal arterde eşzamanlı elle muayene ve kalbin tepe noktasına yakın PMI'da oskültasyon ile belirlenir. Erken atım veya atriyal fibrilasyon durumunda mevcut olabilir.
Nabız hızı, bir arterin dışında dokunsal veya görsel araçlarla gözlemlenir ve ölçülür ve dakikadaki atım veya BPM olarak kaydedilir.

Dakika başına atış cinsinden dinlenme halindeki normal nabız hızları aşağıdaki gibidir:

Nabız hızı genel kalp sağlığı hakkında bilgi verebilmektedir. Nabız dakikada 50-70 arasında atıyorsa genellikle çok iyi 60-100 arası ise normal seviyede olarak tasvir edilmektedir. Ancak Bradikardi seviyesindeki bir nabız hızı tehlikeli olabilir.

Sağlıklı bir bireyde nabız ritimi ve kuvveti düzenlidir. Düzensiz bir Sinüs aritmisi genellikle Ektopik Kalp Atışları, Atriyal fibrilasyon; Atriyal taşikardi, Atriyal çarpıntı ve İkinci derece atriyoventriküler blok'a bağlı olabilrmektedir. Nabız sırasında atımların aralıklı olarak düşmesine ise "aralıklı nabız" denir.

Arterin diyastolik ve sistolik durumda gösterdiği genişleme derecesine hacim denir. Ayrıca darbenin genliği, genişlemesi veya boyutu olarak da bilinir.

Zayıf bir nabız, yavaş nabız basıncını belirtir. Düşük bir kalp debisi (şok, konjestif kalp yetmezliğinde gibi hallerde görüldüğü gibi), hipovolemi, kalp kapak hastalığı (aort çıkış yolu tıkanıklığı, mitral darlığı, aort ark sendromu gibi) vb. nedeniyle zayıf bir nabız söz konusu olabilir.

Bir çarpıntılı nabız, yüksek nabız basıncını belirtir. Vasküler direnç'in düşük olması (ateş,Kansızlık, tirotoksikoz, hiperkinetik kalp sendromu, AV fistül, Paget hastalığı, beriberi, karaciğer sirozu gibi hallerde göründüğü gibi), hızlı bir kalp debisi, atım hacminin artması (anksiyetede görüldüğü gibi) vb. nedeniyle yüksek bir nabız söz konusu olabilir.
Ayrıca Nabzın kuvveti de rapor edilebilir:

0 = Yok
1 = Zar zor hissediliyor
2 = Kolaylıkla hissedilebilir
3 = Tam
4 = Anevrizma

Nabız atışı sırasındaki darbenin sıkıştırılabilirliği olarak da bilinir. Sistolik kan basıncının kaba bir ölçüsüdür.

Bölgeler periferik nabız ve merkezi nabız olarak ayrılabilir. Merkezi nabız karotis, femoral ve brakiyal nabızlarını içerir.

Aksiller nabız (Koltuk altı): Koltuk altı yan duvarının aşağısında bulunur.
Brakiyal nabız (Kol): Üst kolun iç kısmında dirseğe yakın yerde bulunur, sıklıkla bebeklerde karotis nabzının (brakiyal arter) yerine kullanılır.
Radyal nabız (Ön kol): Bileğin yan tarafında bulunur. Anatomik enfiye çukurunda da bulunabilir.
Ulnar nabız: Bileğin orta kısmında bulunur.

Femoral nabız (Kalça-uyluk): Uyluğun iç kısmında, kasık orta noktasında, kasık simfizi ile anterior superior iliak omurganın ortasında bulunur.
Popliteal nabız (Diz arkası): Dizin üstünde popliteal fossa da, diz bükülü tutularak bulunur. Hasta dizini yaklaşık 124° büker ve sağlık uzmanı dizin arkasındaki çukurdaki popliteal arteri bulmak için dizini iki eliyle tutar.
Dorsalis pedis nabzı: Ayağın üst kısmındaki, hallucis longus'un ekstansörünün hemen lateralinde bulunur.
Tibialis posterior nabzı: Ayak bileğinin medial tarafında, medial malleolün  2 cm aşağısında ve 2 cm posteriorunda bulunur. Pimenta Noktası üzerinde kolayca hissedilebilir.

Şah damarı nabızı: Boyunda (şah damarı bölgesinde) bulunur. Şah damarı, hasta otururken veya yatarken nazikçe elle dokunarak muayene edilmelidir.
Yüz nabız: Mandibula (alt çene kemiği) üzerinde, ağzın köşeleri  ile aynı çizgide bulunur.
Temporal nabız: Şakakta yani kulağın hemen önünde bulunur.
Nabız kafanın birçok yerinde hissedilse de, normalde insanların kalp atışlarını kafanın içinde duymaması gerekir. Buna pulsatil kulak çınlaması denir ve çeşitli tıbbi bozuklukların göstergesi olabilir.

Apikal nabız: Sol 5. interkostal aralıkta, orta klaviküler çizginin 1,25 cm lateralinde bulunur. Diğer nabız bölgelerinin aksine, apikal nabız bölgesi tek taraflıdır ve bir arterin altından değil, kalbin altından (daha spesifik olarak kalbin tepe noktasından) ölçülür.

Kalp atışı
Nabız teşhisi

Nicoladoni-Branham işareti, sağ kol flebarteriyektazisi olan bir hastada proksimalindeki brakialis arterine basınç uygulandığında nabzın yavaşlaması olgusunu ilk kez fark eden Carl Nicoladoni'den almıştır. Modern tıpta bu işaret, bir arteriyovenöz fistülün proksimalindeki bir artere basınç uygulandığında ortaya çıkar ve aşağıdakiler gerçekleşirse pozitif olduğu söylenir:

Şişlik boyut olarak azalır
Bruit ve heyecan kaybolur
Kan basıncı yükselir
Nabız ve kalp atış hızı normale döner

Bir AV fistülde, kanın arterlerden kılcal yatakları atlayarak doğrudan damara şant yapması vardır. Bu, periferik vasküler direnç'te bir düşüşe neden olur. Çünkü kan basıncı periferik damar direnciyle doğru orantılıdır. AV fistülde kan basıncında bir düşüş ve ardından refleks taşikardi meydana gelir.
Fistülün proksimalindeki arter basıya uğradığında kan artık şantlanmaz ve periferik damar direnci aniden artar. Bu, bir veya iki kalp atışı içinde göreceli hipertansiyona neden olur. Sol ventriküldeki baroreseptörlerin (Bezold–Jarisch refleksi) aktivasyonu nedeniyle kısa süre sonra bradikardi meydana gelir.
Lokal olarak kanın şant edilmemesi nedeniyle şişlik azalır ve morarma/heyecan kaybolur.

AV fistülü olan hemodiyalizdeki ESRD hastalarında yüksek debili kardiyak yetmezlik (AV şant) ve kardiyak (organik) nedenler arasında göğüs ağrısı nedenini ayırt etmeye yardımcı olur. İlki işareti ortaya çıkarırken gelişecek, ikincisi ise gelişmeyecektir.

Solunum yetmezliği veya respiratuar yetmezlik solunum sisteminin gaz değişiminde (ventilasyon) yetersiz kalması durumudur. Bunun sonucu olarak arteriyel oksijen ve/veya karbon dioksit seviyesi normal aralıklarda korunamaz. Oksijenasyondaki düşüş hipoksemi ve arteriyel karbon dioksit seviyesinde yükselme hiperkapni olarak bilinir. Bunların normal referans değerleri oksijen için PaO2 > 60 mmHg ve karbon dioksit PaCO2 < 45 mmHg şeklindedir. Yetersiz ventilasyon alveollerden (hava kesecikleri) kapiller dolaşıma yeterince bikarbonat geçişini sağlayamayacağı için kan pH'sı düşmeye başlar ve metabolik asidoz şekillenir. Bu, solunum yetmezliğine ilişkin önemli komplikasyonlardan biridir.
Hiperkapninin varlığı veya yokluğuna göre sırasıyla tip 1 ve tip 2 şeklinde sınıflandırılır.
Tanı arteriyel kan gazı ile konur.

Akut ve kronik solunum yetmezliği olmak üzere ikiye ayrılır.

Tip 1, hipoksemik
Normokapni, hipokapni, hiperkapni
Tip 2, hiperkapnik
Hipoksemi
Tip 3, postoperatif atelektazi
Tip 4, şok, hipoperfüzyon

Akciğer işlev bozukluğu
Astım
Amfizem
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)
Pnömoni
Pnömotoraks
Pulmoner kontüzyon
Hemotoraks
Akut solunum sıkıntısı sendromu (Akut respiratuar distres sendromu - ARDS), solunum yetmezliğinin spesifik ve hayati tehlike yaratan tipidir.
Kistik fibrozis
Kalbin işlev bozukluğu
Pulmoner ödem
Serebrovasküler olay
Aritmi
Konjestif kalp yetmezliği
Kapak patolojisi
Diğer
Metabolik asidozda uzun süreli hiperventilasyon nedeniyle yorgunluk
İlaçla zehirlenme (morfin, benzodiazepinler) solunuma baskı yapabilir.
Nörolojik hastalıklar
Toksik epidermal nekroliz (TEN)

Superior vena kava sendromu (SVCS) superior vena kavanın kompresyonu sonucunda ortaya çıkan belirti ve bulguları tanımlar. Superior vena kava sendromuna, trakea basısı da eşlik ederse superior mediastinal sendrom adını alır.
En sık neden malign tümörlerdir. Çocuklarda daha sık, ön mediastenden köken alan ve/veya orta mediasten lenf nodlarını infiltre eden Hodgkin dışı lenfoma, Hodgkin lenfoma, lösemi ve germ hücreli tümörler gibi kanserler sıklıkla neden olurken; erişkinlerde sıklıkla akciğer kanserleri neden olmaktadır. Malign hastalıklar gibi vena kava superior ve dallarını komprese eden çeşitli nedenler, kalbe venöz dönüşe engel olur. Hastaların yatar pozisyonda şikayetleri artar. Semptomlar birkaç gün içerisinde giderek şiddetlenir.
Öksürük, dispne, göğüs ağrısı, ortopne, somnolans, baş ağrısı, görme bozuklukları, senkoplar; yüz, baş-boyun ve üst ekstermitelerde pletora ve siyanoz, göğüs duvarındaki ve diğer kollateral venlerde distansiyon görülen semptom ve belirtilerdendir.

Taşikardi (Taşiaritmi olarak da bilinir), sinüs ritminin dinlenme sırasında olabilecek normal oranını aşmasıdır. Genel olarak dinlenme sırasında nabzın dakikada 100'ü aşması yetişkinlerde taşikardi olarak kabul edilmektedir. Dinlenme hızının üzerindeki kalp atış hızları normal (egzersiz ile) veya anormal (kalp içindeki elektrik problemleri gibi bir sebepten dolayı) olabilir.

İnsan bünyesinde normal kalp atış aralıklarının en üst seviyeleri (atım/dk (BPM)) yaşa bağlıdır ve şu şekildedir:

1-2 günlük: Taşikardi > 159 (BPM) (dakika başına)
3-6 günlük: Taşikardi > 166 BPM
1-3 haftalık: Taşikardi > 182 BPM
1-2 aylık: Taşikardi > 179 BPM
3-5 aylık: Taşikardi > 186 BPM
6-11 aylık: Taşikardi > 169 BPM
1-2 yaş: Taşikardi > 151 BPM
3-4 yaş: Taşikardi > 137 BPM
5-7 yaş: Taşikardi > 133 BPM
8-11 yaş: Taşikardi > 130 BPM
12-15 yaş: Taşikardi > 119 BPM
15 yaş - yetişkin: Taşikardi > 100 BPM
Bu yaş gruplarında normal atışın 1 fazlası, kalbin hızlı attığını gösterir. Taşikardi her zaman kalp hastalığı belirtisi değildir: Koşmak, sindirilmesi güç gıda yemek, heyecanlanmak, sigara, içki, çay, kafein ihtiva eden içecekler içmek, bazı ilaçlar ve kadınların regl dönemleri taşikardiye neden olabilir. Bu tür taşikardi, nedenin ortadan kalkmasıyla geçer. Fakat kalp ve böbrek hastalıkları, ateşli hastalıklar ve zehirlenmeler de taşikardiye yol açtığından ihmal edilmemesi, doktora başvurulması gereken bir durumdur.

Taşikardi şunlara yol açabilir:

Bayılma

Taşikardinin bazı sebepleri:

Şok, kalbin aorta attığı kanın akut olarak azalmasına bağlı bir hipoperfüzyon sendromdur. Şok olgusunda yaşamsal dokulara ve organlara yeterli kan gidemez. Dolaşan kanın azalması, dokuların oksijen ve enerji kaynaklarının kesilmesi, metabolizma artıklarının temizlenememesi anlamına gelir (generalize iskemi tablosu). Başlangıç belirtiler hipotansiyon, bilinç kaybı, ağızda kuruluk, deride solukluk, terleme, nabızda artma/azalma, laktik asidoz, parmak uçlarında ve dudaklarda siyanozdur.

Ortaya çıkış hızı etkene ve gücüne göre değişir. Şok tablosunun gelişmesinde 2 temel öge vardır;
(1) Akut kalp yetmezliği: Kalbin pompalama gücünün azalması şok nedenidir. Akut kalp yetmezliğine bağlı şoklara “kardiyojen şok” adı verilir. Başlıca nedenler;

Myokard infarktı: Hızlı oluşan ve geniş bir alanı kapsayan myokard infarktları
Kalp çeperinin yırtılması (rüptür): Kalp rüptüründe kanın perikard boşluğunu doldurarak diastolü önlemesi (kalp tamponadı)
Akut myokarditler: Kalp kasının büyük bölümünü etkileyen akut myokarditler
Tromboz ve Embolizm: Kalp-akciğer kan akımının obstrüksiyonuna yol açan sol atrium trombozu ya da a.pulmonalis'i tıkayan embolus
Aritmiler: Kalp ritm bozuklukları ve fibrilasyon olgusu
Psikojen etkenler: Korku, kan görme, vb
(2) Hipovolemi: Efektif kan sıvısı niceliğinin azalmasına (hipovolemi) neden olan faktörler şok tablosunun oluşmasında çok önemlidir. Hipovolemiye yol açan faktörler şunlardır:

Periferik damar genişlemesi (vazodilatasyon): periferik damarlarda beliren yaygın vazodilatasyon kanın dolaşımdan çekilerek kalbe gelen ve aortaya atılan efektif kan niceliğinin azalmasına yol açar (hipovolemi), kan basıncı hızla düşer. Vazodilatasyon etyolojisinde nörojen şoka yol açan nedenlerin yanı sıra metabolik ve toksik faktörler de önemlidir. Başlıca nedenler: anestezi, beyin ameliyatları, medulla spinalis ve kafa travmaları, septik şoka neden olan bakteri kökenli lipopolisakkaridler, anaflaktik şoka yol açan alerjik maddeler.
Kan sıvısının dokulara geçmesi: yaygın endotel zedelenmelerine yol açan etkiler nedeniyle arterioller genişler ve kapillerlerin hidrostatik basıncı yükselir, kan sıvısı dokulara geçer. Kapiller permeabilitesindeki aşırı bozulma varsa kan proteinleri de intersellüler alana çıkar ve dokuların osmotik basıncı yük­selir; ödem meydana gelir. Başlıca nedenler: ağır infeksiyonlar, yerel güçlü trav­malar, anoksi, zehirlenmeler.
Kanama: kanamanın hızı ve niceliği önemlidir. Kısa sürede kaybedilen az miktarda kan şok yapabilir ya da bunun tersi olan uzun sürede çok miktarda kan şok meydana getirmeyebilir. Akut gelişen %33'lük bir kan kaybı hipovolemik şoka neden olur, öldürücüdür.
Dehidratasyon: ağır sıvı kayıpları hipovolemik şoka neden olur. Başlıca nedenler: sürekli ve ağır diyare, aşırı kusmalar, aşırı terleme, geniş yara ve yanık­lar, sürrenal yetmezliği.

Yukarıdaki nedenlerle tetiklenen şok sürecinin başlangıçtaki amacı organizmanın önemli sistemlerini koruyarak yaşama tutunabilme çabasıdır. Üstesinden gelebileceği olgularda başarılı olur. Olguların bir bölümünde ise önemli sistemleri korumaya çalışırken organizmanın tümüne zarar verebilir. Süreç uzadıkça ölüme dek gidebilen şok tablosunda çeşitli evreler vardır. Bu evreler arasındaki geçiş süreleri etkene ve hastaya göre farklılıklar gösterebilir. Diyare nedenli hipovolemilerde her evreyi aşama aşama izlerken önemli bir arter kanamasına bağlı hipovolemi olgularında hasta çok kısa sürede kaybedilebilir.

Kan basıncının düşmesi (hipotansiyon), erken kompanzasyon evresinin ilk ve önemli bulgusudur (şok süreci hipotansiyon ile başlar). Hipotansiyonu gidermeye çalışan organizmada hipofiz, böbreküstü bezleri (adrenal; sürrenal) ve böbrekler şok tablosunun yerleşmesini önlemek amacıyla kan basıncı yükseltmeye çalışırlar. Organlarda önemli zararlar oluşmaz. Kan basıncını yükseltme (kompanzasyon) çabası başarılı olamazsa tablo giderek kötüleşir, irrevesibl döneme girerse ölümle sonuçlanır. Şok sürecinde hipotansiyonun belirmesiyle birlikte vasküler kompanzasyon sistemi çalışır ve damarlarda bir dizi tepki izlenir. Hipotansiyon nedeniyle beliren sistemik hipoksi beyindeki vazomotor merkezleri uyarır ve arteriollerde vazokonstriksiyona başlar. Vazokonstriksiyonun amacı periferik kanı önemli organlara saklamak, kalbin ve beynin perfüzyonunu kompanze etmektir. Vasküler kompanzasyonu sağlamak için 3 sistem devreye girer: (a) Sempatik sinir sistemi, (b) Vazokonstriktör hormonlar, (c) Yerel vazoregülasyon.
(a) Sempatik sinir sistemi

Adrenal korteksinden katekolamin deşarjı
Deri, sindirim sistemi, dalak, karaciğer ve iskelet kası damarlarında vazokonstriksiyon
İntrakapiller hidrostatik basınçtaki düşmeye bağlı perfüzyon azalması (kalbe ve beyne gelen kan debisi ve perfüzyon korunur)
Hipofiz ön lobu adrenokortikotrop hormon (ACTH) üretir
Artan metabolizmayı karşılamak üzere kan şekeri yükselir
(b) Vazokonstriktör hormonlar

Hipofiz arka lobundan antidiüretik hormon (ADH) salınır
Vazokonstriksiyon ile glomerüllere gelen kan azalır, oligüri başlar
Renin-Angiotensin sistemi (RAS) tetiklenir
Angiotensin II ile vazokonstriksiyon daha da artar
Adrenaller aldosteron üretir (RAAS; su ve sodyum retansiyonu)
Vazokonstriksiyonun 3 sonucu vardır: (i) Periferik direnç artar, kan basıncı yükseltilerek kalp ve beyin gibi yaşamsal organların kan debisi korunmaya çalışılır; (ii) Arteriol kontraksiyonu sonucu kapillerlerin hidrostatik basıncı düşer, dokulara sıvı çıkışı azalır (ağız ve deri kurur). Renal arterlerin vazokonstriksiyonu nedeniyle idrar azalır (oligüri); (iii) Vazokonstriksiyon uzayınca oksijen perfüzyonu azalır. Anaerobik metabolizma etkinleşir, laktik asid üretimi başlar (2.evreye geçiş).
c) Yerel vazoregülasyon (kalp koroner arterlerinde ve beyin arterlerinde vazodilatasyon): Korku, kan görme, vb nedenlerle ortaya çıkan şok tablolarının büyük bölümü önemli bir tıbbi girişim gerektirmeksizin kendiliğinden düzelebilir. Bu durumdaki hastalar ansızın bilicini yitirir ve olduğu yere yığılır. Bu eylem yer çekiminin etkisini azaltarak beyin ve kalp için gerekli olan kanın sağlanabilmesi amacını güder. Hasta kendisine gelene dek kesinlikle yatar durumda tutulmalıdır.
Önemli sıvı kaybına bağlı hipovolemilerde, akut kalp yetmezliğinde ve benzeri etyolojik faktörlerin saptandığı olgularda gereken tıbbi girişimler uygulanmadığında tablo kısa sürede dekompanzasyon evresine yönelir.

Şok sürecinin istenmeyen ve ölümle sonlanabilen son evresiyle ilgili bulguların başlangıç aşamasıdır; başlıca nedenleri:

Uzayan vazokonstriksiyon
Vazodilatasyon
Çoklu organ yetmezliği sendromu
Laktik asidoz
Ölüm
Vazokonstriksiyonun ve hipoksinin uzun sürmesi doku zararlarının belirmesine neden olur. Perfüzyon bozulur. Dokulara gelen oksijen ve enerji kaynakları azalır, metabolizma artıkları birikir. Reversibl evredir ancak kısır döngülerin tümünü kırarak hastayı yaşama döndürebilecek tıbbi girişimlerin uygulanması için son şanstır. Bu evrede endotel zararları belirginleşir. Endotel hücreleri hipoksiye oldukça duyarlıdır. Hipoksi ile birlikte endotel hücrelerinin bağlantıları çözülmeye başlar ve damar geçirgenliği artar. Kan sıvısının damar dışına kaçması 3 önemli sonuca yol açar;

Venüllere dönmesi gereken kan sıvısının hacmi düşer (hipovolemi),
Sağ kalbe dönen venöz kan sıvısı azalır,
Sol ventriküle yeterince kan gelemez ve aortaya atılan kan niceliği düşer.
Peşpeşe gelen bu 3 aksaklık nedeniyle dokuların perfüzyonu azalır. Çoklu organ yetmezliği sendromu (Multipl Organ Disfonksiyonu Sendromu; MODS)'nun ilk bulguları belirir.
Geç dönem kompanzasyon evresi bulguları:

Myokard hücrelerindeki perfüzyon bozukluğu kontraksiyon güçlerini düşürür böylece aortaya atılması gereken kan niceliği daha da azalır ve hipoksi güçlenir. Hipoksi güçlendikçe myokard güçsüzleşir. Süreç kısır döngüye dönüşür.
Oksijen azalınca anaerobik glikoliz tetiklenir. Laktik asid üretimi ve laktik asidoz bulguları belirginleşmeye başlar.
Renal hipoksi önce tubulus epitel hücrelerini etkiler. Tubuler epitel hücrelerinde dejenerasyonlar ve nekrozlar başlar. Oligüri belirginleşir.
Akciğer alveollerinde intra-alveoler kanamalar ve ödem başlar. ARDS bulguları belirir.
Bağırsaklardaki iskemik nekrozlar, kanamalar ve bakteri endotoksinleri kompanzasyon çabalarını çıkmaza sokabilir.

İlk iki evre geri döndürülemez ve uzarsa kompanzasyon mekanizması çökmeye başlar. Şok sürecinin istenmeyen ve ölümle sonlanma olasılığı yüksek olan evresidir. Düşük kan basıncı ve perfüzyonun bozulması nedeniyle dokularda etkin bir hipoksi yerleşir. Damarlar genişler (vazodilatasyon), kan hacmi giderek azalır, hipotansiyon güçlenir. Çoklu organ yetmezliği sendromu bulguları yoğunlaşır ve ölümle sonlanır. Dekompanzasyon (irreversibl) evresinin sonuçları:

Uzayan vazokonstriksiyona bağlı perfüzyon azalması
Hipoksi nedeniyle vazomotor felç ve vazomotor felç nedeniyle vazodilatasyon
Çoklu organ yetmezliği sendromu bulgularında yoğunlaşma
Beyinde iskemik ensefalopati bulguları
Kanın visseral organlarda toplanması (hipovolemi)
Hipovolemi (vazodilatasyon ve kan sıvısının dokulara kaçması sonucu)
Uzayan vazokonstriksiyona bağlı perfüzyon azalması
Hipoksi nedeniyle myokard iskemisi
Myokard iskemisine bağlı kalp kası gücünün düşmesi
Akciğerlerde ARDS bulguları (şok akciğeri)
Akut böbrek yetmezliği (şok böbreği)
GIS'te hemorajik nekrozlar (kanama ve hipovolemi)
Karaciğerde yağlanma ve santral nekrozlar
Hipoglisemi
Anaerobik metabolizma ve sistemik laktik asidoz
Ölüm
Bu evredeki başlıca bulguların ayrıntıları: Arteriol Genişlemesi (vazodilatasyon): vazodilatasyonun 2 nedeni vardır;
(1) Hipoksi uzadığında arteriollerin daralmasında etkili rol oyna­yan vazomotor merkezler felce uğrayarak çalışamaz ve arterioller genişler. Beyinde iskemik ensefalopati oluşur.
(2) Hipoksi böbreklerde VEM (vasoexcitator mate­rial) yapımını azaltır ve durdurur. Bunun yerine VDM (vasodepresor material) yapımı artar. Bu madde arteriolleri adre­naline refrakter kıldığı için arterioller genişler ve kan özellikle visseral organlarda birikir. VDM normal koşullarda karaciğer, dalak v

Aort stenozu (AS veya AoS), kalbin sol ventrikül çıkışının (aort'un başladığı yer) daralmasıdır ve bu çeşitli sorunlara neden olur. Aort kapağında olabileceği gibi bu seviyenin üstünde ve altında da oluşabilir. Genellikle zamanla daha da kötüleşir. Semptomlar sıklıkla yavaş yavaş ortaya çıkar ve çoğu zaman ilk önce egzersiz yapma yeteneğinde azalmayla ortaya çıkar. AS nedeniyle kalp yetmezliği, bilinç kaybı veya kalbe bağlı göğüs ağrısı olursa sonuçlar daha kötü olur. Bilinç kaybı genellikle ayakta durma veya egzersiz yaparken oluşur. Kalp yetmezliğinin belirtileri arasında özellikle yatarken, geceleri veya egzersiz sırasında nefes darlığı ve bacaklarda şişme yer alır. Kapakçığın daralmadan kalınlaşmasına aort sklerozu denir.
Biküspid aort kapağı ve romatizmal ateş ile doğmak nedenler arasındadır; normal bir kapak da yıllar içinde kireçlenme nedeniyle sertleşebilir. Biküspid aort kapağı nüfusun yaklaşık yüzde bir ila ikisini etkiler. 2014 yılı itibarıyla romatizmal kalp hastalığı çoğunlukla gelişmekte olan dünyada görülmektedir. Risk faktörleri koroner arter hastalığı'na benzer ve sigara içmeyi, yüksek tansiyon'u, yüksek kolesterolü, diyabeti ve erkek olmayı içerir. Aort kapağının genellikle üç yaprakçığı vardır ve kalbin sol ventrikülü ile aort arasında bulunur. AS tipik olarak kalp üfürümü ile sonuçlanır.
Şiddeti, kalbin ultrason taraması ile ayırt edilebilecek şekilde hafif, orta, şiddetli ve çok şiddetli olarak ayrılabilir.
Aort darlığı tipik olarak tekrarlanan ultrason taramaları kullanılarak takip edilir. Şiddetli hale geldiğinde tedavisi öncelikle kapak değiştirme ameliyatıdır; transkateter aort kapak değişimi (TAVR), ameliyat açısından yüksek risk altında olan bazı hastalarda bir seçenektir. Kapaklar mekanik veya biyoprotez olabilir ve her birinin riskleri ve yararları vardır. Daha az invaziv olan başka bir işlem olan balon aort valvüloplastisi (BAV), yalnızca birkaç ay süreyle fayda sağlayabilir.
Kalp yetmezliği gibi komplikasyonlar, hafif ila orta dereceli AS'li hastalarla aynı şekilde tedavi edilebilir. Ciddi hastalığı olanlarda, ACE inhibitörleri, nitrogliserin ve bazı Beta blokör'ler dahil olmak üzere bir dizi ilaçtan kaçınılmalıdır. Dekompanse kalp yetmezliği olanlarda kan basıncına bağlı olarak nitroprussid veya fenilefrin kullanılabilir.
Aort darlığı, gelişmiş dünyada en yaygın kalp kapak hastalığıdır. 65 yaş üstü kişilerin yaklaşık %2'sini etkiler. 2014 yılı itibarıyla gelişmekte olan dünyanın çoğunda tahmini oranlar bilinmiyordu. Semptomları olanlarda tedavi yapılmazsa ölüm şansı beş yılda yaklaşık %50, 10 yılda ise yaklaşık %90'dır.
Aort darlığı ilk kez 1663 yılında Fransız doktor Lazare Rivière tarafından tanımlanmıştır.

Aort stenozu ile ilgili semptomlar darlık derecesine bağlıdır. Hafif ila orta dereceli aort stenozu olan çoğu insanda semptom görülmez. Semptomlar genellikle ciddi aort stenozu olan kişilerde görülür ancak hafif ila orta derecede aort stenozu olanlarda da ortaya çıkabilir.
Aort darlığının üç ana belirtisi bilinç kaybı, anjinal göğüs ağrısı ve aktivite sırasında nefes darlığı veya düz yatarken nefes darlığı, geceleri nefes darlığı atakları veya bacaklarda ve ayaklarda şişme gibi diğer kalp yetmezlik semptomlarıdır. Aynı zamanda karakteristik "Dresden porseleni" görünümlü solgunluk ve hafif kızarıklık da eşlik edebilir.

Kalp yetmezliği durumunda anjina da ölüm riskini artırır. Anjinalı kişilerde aort kapağı değiştirilmezse 5 yıllık ölüm oranı %50'dir.
AS ortamındaki anjina, AS'nin neden olduğu basınç gradyanının üstesinden gelmek için gereken artan basıncın sürekli üretilmesinden kaynaklanan sol ventriküler hipertrofi (LVH) nedeniyle oluşur. Sol ventrikülün kas tabakası kalınlaşırken, kasları besleyen arterler önemli ölçüde uzamaz veya büyümez, dolayısıyla kas oksijen ihtiyacını karşılamak için yeterli kan alamayabilir. Bu iskemi ilk olarak egzersiz sırasında, kalp kası artan iş yükünü telafi etmek için artan kan desteğine ihtiyaç duyduğunda ortaya çıkabilir. Birey eforla anjinal göğüs ağrısından şikayet edebilir.
Ciddi aort darlığı olan semptomatik hastalarda görüntülemeli veya görüntülemesiz egzersiz stres testi kesinlikle kontrendikedir.
Asemptomatik hastalarda mevcut kılavuzlar tarafından egzersiz stres testi artık önerilmektedir ve artan prognostik değer sağlayabilir. Ancak sonuçta kalp kası istirahat halindeyken, koroner arter dallarının sağlayabileceğinden daha fazla kana ihtiyaç duyar. Bu noktada, EKG üzerinde subendokardiyal iskemiyi düşündüren ventriküler gerilme modeli (ST segment depresyonu ve T dalga inversiyonu) belirtileri olabilir. Subendokardiyum, epikardiyal koroner arterlerden en uzak bölge olduğundan iskemiye en duyarlı bölgedir.

Aort kapak darlığından kaynaklanan Senkop (bayılma nöbetleri) genellikle efordan kaynaklanır.
Aort darlığının neden senkopa neden olduğu açık değildir.
Birinci teori, şiddetli AS'nin neredeyse sabit bir kardiyak debisi üretmesidir. Aort darlığı olan bir kişi egzersiz yaptığında, iskelet kaslarındaki kan damarları kasların daha fazla kan almasına ve böylece daha fazla iş yapmalarına olanak sağlayacak şekilde genişlediğinden periferik damar direnci azalır. Periferik vasküler dirençteki bu azalma normalde kalp debisindeki artışla telafi edilir. Şiddetli AS'li kişiler kalp debisini artıramadığı için kan basıncı düşer ve kişi beyne giden kan akışının azalması nedeniyle bayılır.
İkinci teori, egzersizde hipertrofik sol ventrikülde üretilen yüksek basınçların vazodepresör tepkisine neden olması, bunun da ikincil periferik vazodilatasyon’a neden olması ve bunun da beyne giden kan akışının azalmasına neden olarak bilinç kaybına yol açmasıdır. Aslında aort darlığında kalpten çıkan kan akışının önündeki sabit tıkanıklık nedeniyle, kalbin periferik vazodilatasyonu dengelemek için çıkışını artırması imkansız olabilir.
Bazen üçüncü bir mekanizma da devreye girebilir. Aort stenozunda sol ventrikül hipertrofisi nedeniyle, buna bağlı olarak koroner arterlerin miyokardiyum'a yeterince kan sağlayamaması da dahil (aşağıdaki "Anjina" bölümüne bakın), anormal kalp ritimleri gelişebilir. Bunlar senkopa yol açabilir.
Son olarak, kalsifik aort darlığında en azından aort kapağının içinde ve çevresinde kireçlenme ilerleyebilir ve kalbin elektriksel iletim sistemini kapsayacak şekilde genişleyebilir. Böyle bir durum meydana gelirse sonuç, senkopun bir semptomu olabileceği potansiyel olarak ölümcül bir durum olan kalp bloğu olabilir.

Konjestif kalp yetmezliği (KKY), AS'li kişilerde ciddi bir prognoz taşır. AS'ye atfedilebilen KKY'li kişilerde, aort kapağı değiştirilmezse 2 yıllık ölüm oranı %50'dir. AS ortamındaki KKY, sol ventriküler hipertrofi ile fibrozis, sistolik fonksiyon bozukluğu (ejeksiyon fraksiyonunda azalma) ve diyastolik işlev bozukluğunun (sol ventrikülde artan dolum basıncı) bileşiminden kaynaklanır.

Heyde sendromunda aort stenozu, kalın bağırsağın anjiyodisplazisi nedeniyle mide-bağırsak kanaması ile ilişkilidir. Son araştırmalar stenozun, stenotik kapak çevresinde artan türbülans nedeniyle ilişkili pıhtılaşma faktörünü (faktör VIII ile ilişkili antijen, aynı zamanda von Willebrand faktörü olarak da adlandırılır) parçalayarak bir çeşit von Willebrand hastalığı'na neden olduğunu göstermiştir.

Yukarıdakilere bakılmaksızın, Amerikan Kalp Derneği, endokardit için antibiyotik profilaksisine ilişkin önerilerini değiştirmiştir. Özellikle 2007 yılı itibarıyla, bu tür profilaksinin yalnızca protez kalp kapakçıkları olanlarla, daha önce endokardit atağı geçirmiş olanlarla ve belirli konjenital kalp hastalığı türlerine sahip olanlarla sınırlı olması önerilmektedir.
Aort kapak darlığı kalbin çıkışını sınırlayabileceğinden, aort darlığı olan kişiler genellikle aort darlığı ile birlikte görülen kardiyovasküler hastalıklar için kullanılan çeşitli ilaçlardan herhangi birini kullanmaları durumunda senkop ve tehlikeli derecede düşük kan basıncı riski altındadır. Örnekler arasında nitrogliserin, nitratlar, ACE inhibitörleri, terazosin (Hytrin) ve hidralazin vardır. Bu maddelerin hepsinin periferik vazodilatasyon'a yol açtığını unutmayınız. Normal koşullar altında aort darlığı olmadığında kalp çıkışını artırabilir ve böylece genişleyen kan damarlarının etkisini dengeleyebilir. Ancak bazı aort darlığı vakalarında, daralan aort kapağının neden olduğu kalpten kan akışının tıkanması nedeniyle kalp debisi artırılamaz. Düşük tansiyon veya senkop ortaya çıkabilir.

Aort darlığı en sık yaşa bağlı ilerleyici kalsifikasyondan kaynaklanır (vakaların >%50'si), ortalama yaş 65 ila 70 arasındadır. Aort stenozunun bir diğer önemli nedeni konjenital biküspit aort kapağının veya daha nadiren konjenital tek küspit aort kapağının kireçlenmesidir. Tek küspit aort kapakçıkları olanların genellikle çok gençken, sıklıkla yeni doğmuşken müdahaleye ihtiyaçları vardır. Konjenital biküspit aort kapağına sahip olanlar yetişkinlik döneminde başvuranların %30-40'ını oluştururken genellikle triküspit aort kapağı olanlara (65+) göre daha erken (40+ ila 50+ yaş) başvururlar.
Vakaların %10'undan azının nedeni iltihap sonrası akut romatizmal ateş'tir. Aort darlığının nadir nedenleri arasında Fabry hastalığı, sistemik lupus eritematozus, Paget hastalığı, yüksek kan ürik asit düzeyleri ve enfeksiyon vardır.

İnsan aort kapağı normalde üç çıkıntı veya yaprakçıktan oluşur ve 3,0-4,0 santimetre karelik bir açıklığı vardır. Sol ventrikül kasıldığında kanı kapaktan aorta ve ardından vücudun geri kalanına pompalar. Sol ventrikül tekrar genişlediğinde aort kapağı kapanır ve aorttaki kanın sol ventriküle geri akmasını (yetersizliği) engeller. Aort darlığında aort kapağının açıklığı daralır (stenotik) (örn. kireçlenme nedeniyle). En yaygın tür olan dejeneratif ve biküspit aort stenozu artan mekanik stres nedeniyle endotel hücrelerinin hasar görmesiyle başlar.
İltihaplanmanın AS patogenezinin erken aşamalarında rol oynadığı düşünülür ve bununla ilişkili risk faktörlerinin, LDL kolesterol'un ve son derece zarar verici bir madde olan lipoprotein(a)'nın aort kapağında birikmesini destekleyerek zamanla cid

Aritmiler, kalbin ritmik çalışmasındaki bozulma sonucunda meydana gelen hastalıkların genel ismi.
Kalpte doğuştan olan bozukluklara bağlı olabileceği gibi sonradan gelişen hastalıklarada bağlı olabilir. Doğuştan kaynaklanan Aritmilerin çoğunluğu kalbin Atriyumu (kulakçık) ve Ventrikülü (karıncık) arasındaki normal iletim sistemine ilaveten aktif halde bulunan başka bir iletim yolunun bulunması sonucunda meydana gelmektedir. Bunlar arasında en fazla görülenleri WPW Sendromu ve AVNRT'dir. Bu bozukluklar hayati tehlike doğurabileceği gibi hiçbir tedavi gerektirmeyen bir durum olarak ortaya çıkabilmektedirler. Hastalarda en fazla çarpıntı şikayeti oluştururlar ve tanıları EKG ile konulabilmektedir.

Tedavi gerektirip gerektirmediği hastanın şikeyetlerine göre karar verilmektedir. Tedavisinde ilaç ve kateter yöntemleri kullanılmaktadır. Doğuştan olmayan Aritmiler ise sonradan meydana gelen hastalıklar sonucunda oluşurlar ve hastanın günlük yaşam kalitesini bozan bir durumdan hayatı tehdit eden bir duruma kadar değişebilmektedirler. Neden olan hastalıklar arasında en çok görülenler Hipertansiyon, Koroner Arter hastalığı ve yaşlılığa bağlı olarak Kalp ileti sisteminde görülen bozukluklardır. Hastada en fazla oluşturdukları şikayet çarpıntı olmakla birlikte bayılma, baş dönmesi, sersemlik hali, yorgunluk ve ani ölüm de görülebilmektedir. Tedavilerinde ilaç, cerrahi girişimler, kalıcı Kalp pili, ICD gibi yöntemler kullanılmaktadır.

Beriberi tiyamin (B1 vitamini) eksikliğine bağlı bir sinir sistemi hastalığıdır. Beriberi hastalığı belli başlı üç şekilde görülür; çocuk beriberisi, yaş beriberi, kuru beriberi.
Beriberi hastalığında beyin dokusu, şekerin varlığı halinde, yavaş gelişen bir işlemle oksijenden yararlanmaktadır. Karbonhidratların oksitlenmesindeki bu ağırlığı tiamin hızlandırır. Tiamin bütün canlı hücrelerde bir miktar bulunur. Bu nedenle hemen hemen bütün besinlerde vardır. Yağda eriyemediğinden tereyağından hayvansal ya da bitkisel yağlardan elde edilemez. Değirmenlerde gerek buğdayın, gerekse pirincin öğütülmesi tiaminin büyük çapta kaybolmasına yol açmaktadır. Beyaz buğday unundan yapılmış olan ekmek yenilmesi, batı ülkelerinde bile zaman zaman beriberi vakalarının görülmesine yol açmaktadır. Yapay tiamin çok ucuzdur; bazı ülkelerde değirmenciler beyaz una bu maddeyi katmak zorundadırlar. Normal bir hayat yaşayan bir erişkinin günde 1,3 mg kadar tiamin alması gerekir.
Islak ve kuru olmak üzere, başlıca iki tipi vardır. Islak tipte, kalp kası gevşemekte ve hastada zafiyet ve ödem (dokulara fazla su sızmasından ötürü, bacaklar ve karında meydana gelen şişlikler) ortaya çıkmaktadır. Kuru tipte ise, başlıca yıkım, organlara giden sinirlerde olup, hastada yürüme bozuklukları ortaya çıkar. Christiaan Eijkman cezaevinde bulunan mahkûmları tedavi ederken avluda bulunan tavukların paralitik ve sinirsel bozuklar gösterdiklerini fark etti. Tavukların bir kısmını bütün, yani kabukları ayıklanmamış pirinçle, bir kısmını yalnız pirinç kabuğu ve embriyonu temizlenmiş pirinç ile besledi ve yaptığı deneyler sonrasında hastalığın B1 vitamini eksikliğinden ötürü oluştuğunu ilk kez fark eden kişi oldu. Beri-beri, B1 vitamini (tiyamin) eksikliğine bağlıdır ve vitaminin kaynağı olan kabuk bölümü çıkarılmış pirinç yiyenlerde görülmesinden ötürü de Japonya gibi pirinç tüketimi yoğun olan ülkelerde görülme oranı daha fazladır. Ayrıca, aşırı içki içen ve gastriti olan kişilerde de, hem vitamin emilimi bozulmakta, hem de iştah kesildiğinden, gerekli vitamin alınamamaktadır.Beriberi hastalığı olan kişilerden görme bozuklukları ortaya çıkar ve saçları, kaşları, kirpikleri, tüyleri tamamen beyazlaşır.
Kan beyin bariyerinin zayıflaması büyük bir etkendir.

BeriBeri Causes - Treatment 17 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.wrongdiagnosis.com : beriberi22 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Medical Encyclopedia1 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Medline, National Institutes of Health.
L Arturo Batres, MD. Beriberi.EMedicine.com14 Nisan 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cor pulmonale, akciğer hastalıklarından kökenli pulmoner hipertansiyona bağlı bir kalp hastalığıdır. Kalbin sağ ventrikülünü (karıncık) etkiler. Sürecin temelinde, akciğer patolojisi nedeniyle kan dolaşımının güçleşmesi ve damarlardaki kanın geriye doğru birikerek kalbin sağ bölümüne yüklenmesi yatar. Klinikte 2 tür cor pulmonale izlenir:

Akut cor pulmonale: Sıklıkla venöz tromboembolizm olgularında görülür; ikinci sırada “akut solunum güçlüğü sendromu” etkilidir. Sağ kalp yüklenmesi ansızın gelişir. Kalpte “foramen ovale açıklığı” olan hastalarda klinik tablo çok ağırdır.
Kronik cor pulmonale: Bir bölümünün nedeni bilinmemektedir (idiopatik pulmoner hipertansiyon). Obstrüktif akciğer hastalıkları (KOAH), uyku apnesi, restriktif akciğer hastalıkları, yineleyen küçük venöz embolusların zamanla akciğerin küçük damarlarını bloke etmesi, sarkoidoz, polisitemi, damar yangıları (vaskülit) sekonder olguların başlıca nedenleridir.

Yorgunluk, solunum güçlüğü (dispne) ve nefes nefese kalma (takipne) başlıca belirtilerdir. Klinikte ilk tanı çabaları EKG, ekokardiyografi, laboratuvar testleri ve akciğer grafilerinin incelenmesiyle başlar. Ayırıcı tanıda güçlük çekilen hastalara sağ kalp kateterizasyonu uygulanabilir. Sağ kalbin oksijensizliğine bağlı angina pectoris olabilir. Ağızdan kan gelmesi (hemoptizi) akciğerdeki bir damarın yırtılmasına bağlıdır.
İleri evre hastalarda, geriye doğru biriken kan karaciğeri de etkilemeye başlar (konjesyon), tabloya sarılık (ikter) bulgusu da eklenir. Kapiller damarlara dek ilerleyen konjesyon nedeniyle damarlardaki hidrostatik basınç artar ve ödem başlar. Yetersiz kan gelen böbreklerden idrar ve sodyum atılması ödeme katkıda bulunan başkaca faktörlerdir.
Fıçı göğüs, hırıltılı soluma, vital kapasitede azalma, boyun venalarında dolgunluk ve siyanoz kronik olgulardaki başlıca klinik bulgulardır. KOAH hastalarında, bu hastalığa özgü bulgular da tabloya eşlik eder. EKG ve kalp seslerinde anomaliler vardır. Uzun süreli olgularda sağ ventrikülde hipertrofi, büyük karaciğer ve batında sıvı birikmesi (assit) görülebilmektedir. Bacaklarda parmakla basıldığında çukur (gode) bırakan ödem izlenir.
Ayırıcı tanıda, kalp yetmezliğinin her türü, perikardit, sağ kalp içinde trombus ya da tümör (miksoma) varlığı, pulmoner tromboembolizm,  kardiyomyopati, kalpte delik (ventriküler septal defekt) bulunması gibi hastalıklar değerlendirilir.

Cor pulmonale tedavisindeki ilk ilke -tüm hastalıklarda olduğu gibi- altta yatan nedenin saptanması ve planlamanın buna göre yapılmasıdır. Örneğin, KOAH hastalarındaki cor pulmonale tedavisi, akciğerde obstrüksiyona neden olan patolojinin hafifletilmesiyle başlar. Akciğerlerde yaygın tromboembolizmi olan hastalara kan sulandırıclıar (antikoagülanlar) verilir. Oksijen tedavisi, kalp tonikleri (digital), solunumu rahatlatıcı ilaçlar (theophylline), vazodilatasyon yapan droglar ve diüretikler kronik hastalarda çokça başvurulan paliyatif yaklaşımlardır.
Cerrahi yaklaşımlar arasında, yaygın tromboembolizmi olan derin ven trombozlu hastalara flebotomi yapılmaktadır. Akut pulmoner embolizmde, etkilenen lobu çıkarmak (lobektomi) bir seçenek olabilir.

Hastadan hastaya bireysel farklılıklar görülür. Hastaların yaşı ve başkaca hastalıkların (diabet, geçirilmiş myokard infarktı, vb) varlığı yaşam süresini olumsuz etkilemektedir. Örneğin, çoğu yaşlı bireyler olan cor pulmonale eklenmiş KOAH hastalarında, 5 yıllık yaşama süresi %30'u aşmamaktadır.

Ensefalopati, beyin dokusunda genelde dejeneratif değişikliklerin görüldüğü hastalıklara verilen isimdir. Modern kullanımda, ensefalopati tek bir hastalığa değil, genel beyin işlev bozukluğu sendromuna atıfta bulunur; bu sendromun birçok olası organik ve inorganik nedeni vardır.

Lyme ensefalopatisi
Creutzfeldt–Jakob hastalığı
HIV ensefalopatisi
Sepsis ilişkili ensefalopati
Kronik travma ensefalopatisi
Toksik ensefalopati
Toksik metabolik ensefalopati
Gluten ensefalopatisi
Hipoksik ensefalopati
Üremik ensefalopati
Hashimato ensefalopatisi
Neonatal ensefalopati
Epileptik ensefalopati
Salmonella ensefalopatisi
Hipertansif ensefalopati

Kan testleri, lomber ponksiyon ile beyin omurilik sıvısı muayenesi (spinal tap olarak da bilinir), beyin görüntüleme çalışmaları, elektroensefalografi (EEG), nöropsikolojik testler ve benzer tanısal çalışmalar, ensefalopatinin çeşitli nedenlerini ayırt etmek için kullanılabilir.

Mitokondriyal ensefalopati
Glisin ensefalopatisi
Hepatik ensefalopati
Hipoksik iskemik ensefalopati
Statik ensefalopati
Üremik ensefalopati
Wernicke ensefalopatisi
Hashimoto ensefalopatisi
Hipertansif ensefalopati
Kronik travmatik ensefalopati
Lyme ensefalopatisi
Toksik ensefalopati
Toksik-Metabolik ensefalopati
Bulaşıcı süngerimsi ensefalopati
Yenidoğan ensefalopatisi
Salmonella ensefalopatisi
Ensefalomyopati

Kardiyomiyopati kalp kasının birincil hastalıkları grubudur. Başlangıçta birkaç belirti olabilir veya hiç olmayabilir. Hastalık kötüleştikçe, kalp yetmezliği başlangıcına bağlı olarak nefes darlığı, yorgunluk hissi ve bacaklarda şişme, düzensiz kalp atışı ve bayılma görülebilir. Etkilenen kişilerde ani kalp ölümü riski vardır.
2013 yılı itibarıyla kardiyomiyopatiler, "gözlemlenen fenotipe neden olmak için tek başına yeterli olan başka bir hastalığın yokluğunda morfolojik ve işlevsel olarak anormal miyokard ile nitelenen bozukluklar" olarak tanımlanır.
Kardiyomiyopati türleri arasında hipertrofik kardiyomiyopati, genişlemiş kardiyomiyopati, kısıtlayıcı kardiyomiyopati, aritmojenik sağ ventrikül displazisi ve Takotsubo kardiyomiyopatisi (kırık kalp sendromu) bulunur. Hipertrofik kardiyomiyopatide kalp kası büyür ve kalınlaşır. Genişlemiş kardiyomiyopatide ventriküller büyür ve zayıflar. Kısıtlayıcı kardiyomiyopatide ventrikül sertleşir.
Çoğu durumda, neden belirlenemez. Hipertrofik kardiyomiyopati genellikle kalıtsaldır, oysa genişlemiş kardiyomiyopati vakaların yaklaşık üçte birinde kalıtsaldır. Genişlemiş kardiyomiyopati ayrıca alkol, ağır metaller, koroner arter hastalığı, kokain kullanımı ve viral enfeksiyonlardan da kaynaklanabilir. Kısıtlayıcı kardiyomiyopati amiloidoz, hemokromatozis ve bazı kanser tedavilerinden kaynaklanabilir. Kırık kalp sendromu aşırı duygusal veya fiziksel stresten kaynaklanır.
Tedavi, kardiyomiyopati türüne ve semptomların şiddetine bağlıdır. Tedaviler yaşam tarzı değişiklikleri, ilaçlar veya ameliyatı içerebilir. Ameliyat, ventriküler destek cihazı veya kalp naklini içerebilir.
2015 yılında kardiyomiyopati ve miyokardit 2,5 milyon kişiyi etkiledi.
Hipertrofik kardiyomiyopati yaklaşık 500 kişiden 1'ini etkilerken, genişlemiş kardiyomiyopati 2.500 kişiden 1'ini etkilemektedir. Bu hastalıklar 1990'daki 294.000'den 354.000 ölüme kadar yol açtı.
Aritmojenik sağ ventrikül displazisi genç insanlarda daha yaygındır.
Kardiyomiyopati ve ya kardiyomyopati, kalp kasını etkileyen hastalıklar için yapılan genel bir nitelemedir. Primer kardiyomiyopatiler ve Sekonder kardiyomiyopatiler olarak 2 ana grupta toplanırlar.

Nefes darlığı veya özellikle fiziksel eforda nefes alma zorluğu,
Yorgunluk
Ayak bileklerinde, ayaklarda, bacaklarda, karında ve boyundaki damarlarda şişlik
Baş dönmesi
Fiziksel aktivite sırasında bayılma
Aritmiler (anormal kalp atımları)
Özellikle fiziksel efor veya ağır yemeklerden sonra göğüs ağrısı,
Kalp üfürümleri (kalp atımlarıyla ilişkili alışılmadık sesler)

Kardiyomiyopatiler genetik (ailesel) veya genetik olmayan (edinilmiş) kökenli olabilir.
Genetik kardiyomiyopatiler genellikle sarkomer veya sitoiskelet hastalıkları, nöromüsküler bozukluklar, doğuştan metabolizma hataları, kötü formasyon sendromları nedeniyle oluşur ve bazen tanımlanamaz.
Genetik olmayan kardiyomiyopatilerin viral enfeksiyonlar, miyokardit ve diğerleri gibi kesin nedenleri olabilir.
Kardiyomiyopatiler ya kalple sınırlıdır ya da genel sistemik bozukluğun parçasıdır ve her ikisi de sıklıkla kardiyovasküler ölüme veya ilerleyici kalp yetmezliğiyle ilişkili sakatlığa yol açar. Koroner arter hastalığı, yüksek tansiyon veya kalp kapakçıklarının anormallikleri gibi kalp kas işlev bozukluğuna neden olan diğer hastalıklar hariç tutulur.
Genellikle altta yatan neden bilinmez kalır, ancak birçok durumda neden tanımlanabilir. Örneğin alkolizm, ilaç zehirlenmesi ve bazı enfeksiyonlar (Hepatit C dahil) gibi genişlemiş kardiyomiyopatinin bir nedeni olarak tanımlanmıştır. Tedavi edilmeyen çölyak hastalığı, zamanında teşhisle tamamen tersine dönebilen kardiyomiyopatilere neden olabilir. Edinilmiş nedenlere ek olarak, moleküler biyoloji ve genetik çeşitli genetik nedenlerin tanınmasına yol açmıştır.
Kardiyomiyopatinin 'hipertrofik', 'genişlemiş' veya 'kısıtlayıcı' olarak daha klinik bir kategoriye sokulması, bazı durumların gelişimlerinin herhangi bir aşamasında bu üç kategoriden birden fazlasını karşılayabilmesi nedeniyle zorlaşmıştır.
Amerikan Kalp Derneği (AHA) mevcut tanımı, kardiyomiyopatileri yalnızca kalbi etkileyen birincil ve vücudun diğer kısımlarını etkileyen hastalığın sonucu olan ikincil olarak ayırır. Bu kategoriler, yeni genetik ve moleküler biyoloji bilgilerini içeren alt gruplara da ayrılır.

Kardiyomiyopatilerin patofizyolojisi, moleküler tekniklerdeki ilerlemelerle hücresel düzeyde daha iyi anlaşılmaktadır. Mutant proteinler, kasılma aparatındaki (veya mekanosensitif komplekslerdeki) kardiyak fonksiyonu bozabilir. Kardiyomiyosit değişiklikleri ve hücresel düzeydeki kalıcı tepkileri, ani kardiyak ölüm ve diğer kardiyak sorunlarla ilişkili değişikliklere neden olur.
Kardiyomiyopatiler genellikle bireysel olarak değişir. Farklı faktörler yetişkinlerde ve çocuklarda kardiyomiyopatilere neden olabilir. Örnek olarak yetişkinlerde dilate kardiyomiyopati, iskemik kardiyomiyopati, hipertansiyon, kapak hastalıkları ve genetikle ilişkilidir. Çocuklarda ise, X'e bağlı genetik bozukluk da dahil olmak üzere Becker kas distrofisi gibi nöromüsküler hastalıklar doğrudan kardiyomiyopatileri ile bağlantılıdır.

Kardiyomiyopatiyi belirlemek için yapılan tanı yöntemleri şunlardır:

Fiziksel muayene
Aile geçmişi
Kan tahlili
EKG
Ekokardiyogram
Stres testi
Genetik test

Kardiyomiyopatiler farklı kriterler kullanılarak sınıflandırılabilir:

Birincil/içsel kardiyomiyopatiler
Doğuştan
Hipertrofik kardiyomiyopati (HCM)
Aritmojenik sağ ventrikül kardiyomiyopatisi (ARVC)
Sol ventrikül sıkışmaması
QT uzaması ve çok nadir görülen Kısa QT sendromu gibi İyon Kanalopatileri
Katekolaminerjik polimorfik ventriküler taşikardi
Karma
Genişlemiş kardiyomiyopati (DCM)
Kısıtlayıcı kardiyomiyopati (RCM)
Brugada sendromu
Edinilmiş
Stres kardiyomiyopatisi
Miyokardit, lenfositler ve monositler tarafından kısmen infiltrasyonundan kaynaklanan kalp dokusunun iltihaplanması ve yaralanması
Eozinofilik miyokardit, eozinofiller tarafından infiltrasyonundan kaynaklanan kalp dokusunun iltihaplanması ve yaralanması
İskemik kardiyomiyopati (iskemik kardiyomiyopatinin başka bir kardiyak problemin doğrudan sonucu olması nedeniyle sınıflandırmaya resmen dahil edilmemiştir)
İkincil/ekstrinsik kardiyomiyopatiler
Metabolik/depolama
Fabry hastalığı
Hemokromatozis
Endomiyokardiyal
Endomiyokardiyal fibrozis
Hipereozinofilik sendrom
Endokrin
Diyabet
Hipertiroidizm
Akromegali
Kardiyofasiyal
Noonan sendromu
Nöromüsküler
Kas distrofisi
Friedreich ataksisi
Diğer
Obeziteyle ilişkili kardiyomiyopati

Hipertrofik kardiyomiyopati (HCM), sol ventrikül kaslarının genellikle asimetrik kalınlaşmasıyla nitelenir.

Daha önce aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) de denilen aritmojenik sağ ventriküler kardiyomiyopati (ARVCM), çoğunlukla doğuştan gelen bir hastalıktır.
Veneto'da yaygınlık özellikle 1:2000 ila 1:5000 arasında yüksektir. Ancak Almanya'da da ARVCM vakaları vardır. Hastalık ilerledikçe, sağ ventriküldeki giderek daha fazla kasın yerini yağ dokusu alır ve bu da sağ ventrikülün büyümesine neden olur. Kalbin pompalama fonksiyonundaki kısıtlamalar nadirdir. Rekabetçi sporlar gibi fiziksel stresin neden olduğu ani kalp ölümü (PHT), özellikle gençlerde daha yaygındır. Tanı ekokardiyografi, MR, EKG ve McKenna skoru kullanılarak konulabilir. Tedavi için kardiyoverter-defibrilatör implante edilebilir. Fiziksel efordan kaçınılmalıdır. Birçok ileri vakada kalp nakli son çaredir. ARVCM birçok vakada kalıtsal olduğundan etkilenen kişilerin aile üyelerinin muayene edilmesi önerilir. İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde spor kulüplerinin tüm üyeleri profilaktik olarak taranmaktadır.
Aritmojenik sağ ventriküler kardiyomiyopatinin gelişmesinin bir nedeni desmozom proteinlerindeki mutasyonlar olabilir. Desmozomlar hücreler arasındaki hücre teması ARVCM durumunda özellikle miyokard için önemlidir. Örneğin Naxos hastalığında hücre yapışma proteini desmoplakini kodlayan DSP geni bir mutasyondan etkilenir. Genetik bozukluk, etkilenen hastalarda aritmojenik sağ ventriküler kardiyomiyopatiye yol açmaktadır. Ara filament desmini kodlayan DES genindeki mutasyonlar da ARVCM'ye yol açabilmektedir.
Hipertrofik kardiyomiyopati (HCM), görece sık görülen otosomal dominant genetik kalp hastalığıdır. Tabloya “Reggie Lewis hastalığı” denilmesinin nedeni, ABD'li basketbolcu Reggie Lewis'in maç sırasında bu hastalık nedeniyle ölmesidir. Olguların bir bölümünde klinik bulgular yüzeyseldir.

Özellikle kalp boşluğuna bağlanan kas lifleri (trabeküller) arasında derin boşluklar (sinüzoidler) bulunan sol ventrikülün ucundaki süngerimsi, şişmiş kaslarla birlikte görülen konjenital, nadir kalp kası hastalığıdır. Kalp kasının izole olmayan sıkışmasında (eşanlamlı: sıkışmayan kardiyomiyopati, sol ventriküler hipertrabekülasyon, süngerimsi miyokard), kalp kası erken embriyonik faz (süngerimsi miyokard) sırasında gevşek ağından daha çok sıkışmamıştır. İskelet kası hastalıklarında daha sık görülür ve ayrıca karmaşık siyanotik kalp kusurlarıyla birlikte görülür.
Tanı, kalp kateterizasyonu sırasında ekokardiyografi, MRI veya sol ventrikül anjiyografisi ile konur. Klinik gidişat belirsizdir. Şiddetli kalp yetmezliği, trombozlar, aritmiler ve ani kardiyak ölüm vakaları rapor edilmiştir. Z-disk, mitokondri ve tafazzin için G4.5 gen mutasyonlarının izole edildiği ailesel vakalar tanımlanmıştır.

PRKAG2 ve bir glikojenoz tip II olan Danon arasında ayrım yapılır.

Lenègre hastalığı, His-Purkinje sisteminin birincil ilerleyici iletim kusurudur ve EKG'de QRS kompleksinin uzun duraklamalar, bradikardi ve senkopla birlikte genişlemesine yol açar.
Hasta sinüs düğümü sendromu fenotipik olarak iletim kusuruna benzer ve otozomal dominant şekilde ortaya çıkabilir.
Wolff-Parkinson-White sendromu (WPW) da nadiren ailelerde görülür.

Sistemik (çokluorgan) hastalıkların komplikasyonu ya da bileşenidir. Kardiyomiyopatiye neden olan hastalıklar şunlardır:

Alkolizm
Kimyasallar ve ilaçlar: Ağır metaller (kobalt, vd), emetine, kanser kemoterapisi
Uyarıcı madde bağımlılığı: Kokain, metamfetamin
Yüksek atım hacmi: Anemi, 

Konjenital kalp defektleri  ya da konjenital kalp hastalıkları, kalp işlevlerini olumsuz yönde etkileyen, sık görülen doğumsal patolojilerdir. Gebeliğin 3.-8. haftalarındaki embriyogenez kusurunun sonucudur. Doğumların %1’ında görülürler; prematürelerde ve ölü doğum bebeklerinde daha sıktır.

Konjenital kalp defektlerini oluşmasına yol açabilen çok sayıda risk faktörü belirlenmiştir:

Çok sayıdaki sendrom, öteki risk faktörlerinin etkisi olmadan ortaya çıkabilen konjenital kalp defektlerinden birini ya da birkaçını içerebilir. Örneğin, 22q11.2 kromozom delesyonu sendromlarından olan DiGeorge sendromunda 3. ve 4. farengeal yarıklardaki kusurlar timus, paratiroid ve kalp defektleri görülür. Down sendromunda konjenital kalp defektleri vardır.

Gebe annenin sorunlarının fetüse yansıyan olumsuzlukları konjenital kalp defektlerinden birinin ya da birkaçının oluşmasında oldukça etkilidir:

TORCH: Annedeki bir enfeksiyon etkeninin (özellikle kızamıkçık), plasenta aracılığıyla ya da doğum sırasında bebeğe geçmesi olgusudur; böyle bebeklerde
İlaçlar: Gebe annenin kolesterol karşıtı ilaçlar ve akne ilaçları kullanması
Madde bağımlılığı: Alkol, tütün, eroin ve kokain
Diabetes mellitus
Radyasyon

Konjenital kalp hastalıklarına neden olan çok sayıda defekt vardır; tek defekt ya da birkaç defekt birliktedir.

Kalp delikleri (septal defektler): Kalp boşlukları arasındaki duvarlarda görülen açıklıklardır; atrial septal defekt ve ventriküler septal defekt olarak iki türü vardır. Olguların %40’ından fazlası ventriküler septal defekttir.
Aorta kapağı darlığı: Sol ventrikülün aorta çıkışında bulunan kapağın doğumsal darlığıdır.
Aorta Kalp delikler (septal defektler):  koarktasyonu: Aortanın kalpten çıktıktan sonraki bölümlerinde görülen yerel darlıktır.
Pulmoner kapak darlığı: Kanın, sağ ventrikülden akciğer damarlarına pompalanırken açılan kapaktaki darlıktır.
Büyük damarların yerleşim bozuklukları (transpozisyon): Pulmoner arter ile aortanın yer değiştirmesi şeklinde saptanan malformasyondur.
EbsteiKalp delikler (septal defektler): n anomalisi: Sağ kalpte, atrium ile ventrikül arasındaki kapaktaki (triküspid kapak) defekttir. Genellikle atrial septal defektle birlikte görülür.
Patent ductus arteriosus: Ductus arteriosus, fetüste, pulmoner arter ile aortayı birbirine bağlayan bir geçittir, doğumdan hemen önce kapanması gerekir. Kapanmadığında, akciğerlere gelen kan yükü artar (pulmoner hipertansiyon).
Tek ventrikül defekti: Tam gelişmiş iki atriuma karşın ventriküllerden biri tam gelişememiştir. Sol ventrikül hipoplazisinde, kanı aortaya atılmasında önemnli sorunlar yaşanır.  Triküspid kapağın doğumsal darlığında, sağ atriumdan sağ ventriküle atılan kan miktarı azdır ve yeterince çalışamayan sağ ventrikül gelişemez.
Fallot tetralojisi: 4 bileşeni vardır; (i) ventriküler septal defekt, (ii) pulmoner kapak darlığı, (iii) sağ ventrikül hipertrofisi, (iv) aortanın çıkan bölümünün dikey yönde aşırı yükselmesi. En tipik bulgusu mavi bebek görümüdür (siyanoz).
Trunchus arteriosus: Pulmoner arter ve aortanın tam gelişemeyip tek damar biçiminde kalarak pulmoner     hipertansiyona neden olmasıdır.

Konjenital kalp defektlerindeki sorunların mekanizmaları şunlardır:

Obstrüksiyon: Konjenital kalp defektlerinin bir bölümünde “obstrüksiyonlar” saptanır; kalp boşlukları, kapaklar ve damarların tıkanmasıdır.
Şant (shunt): Kalp boşlukları ve damarlar arasında anormal bağlantıların olmasıdır.
Eisenmenger sendromu: Pulmoner vasküler direncin geri dönüşümsüz artışı olarak tanımlanır. Sistemik ve pulmoner kan akımı arasındaki bağlantının şant yoluyla sağlanması ile karakterizedir. Kalpteki septal defektler ve patent ductus arteriosus gibi defektler Eisenmenger sendromuna neden olurlar.
Sağ kalpten sol kalbe şant: En önemli nedeni Fallot tetralojisidir. Büyük damarların yer değiştirdiği malformasyonlarda da görülür. Ventriküler septal defekt nedeniyle sağ kalpteki venöz kan temizlenmeden sol ventriküle geçerek büyük dolaşıma katılır. En tipik bulgusu morarmadır (siyanoz). Uzun süren olgularda el ve ayak parmaklarında şişmeler (hipertrofik osteoartropati) ve kan hücrelerinde artma (polisitemi) gelişir.
Sol kalpten sağ kalbe şant: Atrial septal defekt, ventriküler septal defekt ve patent ductus arteriosus olgularında ortaya çıkar; akciğer kan dolaşımında aşırı yüklenme ve Eisenmenger sendromu gelişir. Siyanozu veya pulmoner damar yatağının disfonksiyonu sonucu pulmoner hipertansiyonu olan doğumsal kalp hastalıklarında çeşitli kanama bozuklukları tanımlanmıştır. Pulmoner hipertansiyon yerleşirse cerrahi tedavi şansı yitirilir.

Olguların büyükçe bir bölümü, gebelik kontrolleri sırasında yapılan ultrason incelemelerinde belirlenir. Doğumdan önce belirlenemeyen ancak ailenin doğumdan sonra fark ettikleri başlıca bulgular;

Kalp ritminin hızlı olması
Hızlı ve hırıltılı solunum, öksürük
Bacaklarda, gözler ve göbek çevresinde ödem
Çabuk yorulma ve bitkinlik hissi (bebek meme emerken bile fark edilir)
Deride morarma (siyanoz)

Erken tanı sonrası uygulanan cerrahi girişimlerin büyük bölümü başarılı olmaktadır. Tedavi girişimlerinin geciktiği olgularda beliren sorunlar ve komplikasyonlar yaşam niteliğini ve süresini olumsuz etkiler.

Büyüme ve gelişme geriliği.
Solunum yolları enfeksiyonları riski (üst solunum yolları enfeksiyonları ve pnömoni).
Endokardit riski.
Pulmoner hipertansiyon.
Kalp yetmezliği.
Tromboembolizm.
Kanamalar.
Ansızın ölüm (güçlü anomaliler yaşamla bağdaşmaz).

Dispne ya da nefes darlığı kişinin güçlükle nefes alıp vermesi halidir, yani nefes almada zorlanma demektir. Birçok hastalıkta görülebilen yaygın bir semptomdur. En sık görüldüğü tıbbi durumlardan bazıları; Anemi, yoğun egzersiz, kardiovasküler hastalıklar, hipertiroidi, obezite.
Nefes darlığının, kökeni somatik veya ruhsal olabilir. Solunum ritminin azalması veya çoğalması da, nefes darlığıyla birlikte ortaya çıkan rahatsızlıklardır. Pulmoner hipertansiyon gibi rahatsızlıkların belirtisi olabilir.

Astım
Bronşit
KOAH
Kistik fibroz
Amfizem
Alerji nedeniyle larinks ödemi olması
Hookworm hastalığı (ankilostomiyazis)

Şarbon (etkeni: Bacillus anthracis)
Pnömoni

Atelektazi
İnterstisyel akciğer hastalığı
Akciğer kanseri
Plevral efüzyon
Pnömokonyoz
Pnömotoraks
Pulmoner ödem
Sarkoidoz

Pulmoner emboli
Pulmoner hipertansiyon
Superior vena cava sendromu

Larinks veya farinks kanseri
Pulmoner aspirasyon
Epiglottitis

frenik sinir lezyonları
Polikistik karaciğer hastalığı
Diyafram tümörleri

Kırık kaburga
Obesite
Hamilelik
Pektus ekskavatum
Skolyoz

Kardiyomiyopati
Konjenital kalp hastalığı
CREST sendromu
Kalp yetmezliği
İskemik kalp hastalığı
Malign hipertansiyon
Perikard bozulukları:
Kardiyak tamponad
Konstriktif perikadit
Perikardiyal efüzyon
Pulmoner ödem
Pulmoner emboli
Valvuler kalp hastalıkları

Anemi
Hipotiroidi
Metabolik asidoz
Sepsis
Lösemi

Amyotrofik lateral skleroz
Guillain-Barré sendromu
Multipl skleroz
Miyastenia gravis
Eaton-Lambert sendromu

Anksiyete bozuklukları
Panik atak
Obsesif kompulsif bozukluk
Hipokondriya

Fentanil

COVID-19 hastalığının yaygın görülen semptomlarından birisi de nefes darlığıdır. Ciddi bir belirti olmakla beraber, kişinin COVID-19 pandemisi sebebiyle bu semptomu göstermesi halinde bir sağlık kuruluşuna başvurması hayati önem taşır.

Takipne
Ortopne

Nefes Darlığı

Ortopne (Latince ortho, düz + pnoia, nefes) yatar pozisyonda meydana gelen nefes darlığı (dispne) durumudur. Platipne durumunun tam tersidir. Genellikle ileri dönem kalp yetmezliği hastalarında görülür. Vücudun çeşitli yerlerinden ana dolaşıma katılan sıvının pulmoner kapiller basıncı arttırması nedeniyle oluştuğu düşünülmektedir. Çeşitli akciğer hastalıklarında ve obezlerde de görülebilir.

Yatar pozisyonda akciğere dönen kan miktarındaki artışın sebep olduğu şeklinde açıklansa da altta yatan hastalıklar esas nedeni oluşturur.
Genellikle sol kalp yetmezliği ve/veya akciğer ödeminin belirtilerinden biridir. Astım, kronik bronşit, uyku apnesi, panik bozukluk gibi hastalıklarda da benzer belirtiler görülebilir. Kas-sinir sistemi açısından bakıldığında, ortopne ciddi diyafragmatik zayıflığın işaretidir. Bu gibi durumlarda hastalar ayakkabı bağlarken eğilmeleri gibi durumlarda da nefes darlığı tanımlarlar.

Paroksismal nokturnal dispne
Trepopne
Platipne

Paroksismal nokturnal dispne (PND), genellikle geceleri ortaya çıkan şiddetli nefes darlığı ve öksürük krizidir. Genellikle kişiyi uykudan uyandırır ve oldukça korkutucu olabilir. Basit ortopne, yatağın yan tarafında bacakları sallanarak dik oturarak rahatlatılsa da, PND hastalarında, öksürme ve hırıltılı solunum sıklıkla bu pozisyonda görülmeye devam eder.

PND, kısmen uyku sırasında solunum merkezinin depresyonundan kaynaklanır, özellikle interstisyel akciğer hastalığı olan ve pulmoner kompliansı düşük olan hastalarda arteriyel oksijen gerilimini azaltabilir.
Ortopneye benzer şekilde, yatay pozisyonda kan hacminin alt ekstremitelerden akciğerlere yeniden dağılımı vardır. Normal bireylerde bunun akciğerler üzerinde çok az etkisi vardır, ancak sol ventrikül zayıflığı nedeniyle ek hacmin sol ventrikül tarafından pompalanamadığı hastalarda, akciğer kapasitesinde nefes darlığına neden olan önemli bir azalma vardır. Ek olarak, konjestif kalp yetmezliği olan hastalarda, sol ventrikül yetmezliği nedeniyle pulmoner dolaşım aşırı yüklenmiş olabilir. Bir kişi yattığında, sol ventrikül, akciğerlere artan venöz dönüşte daha normal çalışan sağ ventrikül çıkış volümüyle uyum sağlayamaz ve bu da pulmoner tıkanıklığa neden olur. Hasta daha dik bir pozisyon aldığında pulmoner tıkanıklık azalır ve semptomlarda iyileşme görülür.

PND'nin spesifik bulgusu yoktur. İnceleme için ekokardiyografi ve direkt grafi önerilir. Fiziksel muayenede elde edilen bulgular yeterli ve güvenilir değildir.

Paroksismal nokturnal dispne tedavisi altta yatan nedene bağlıdır. Genellikle oksijen, diüretikler, kalp ilaçları, antihipertansif ve hırıltıyı tersine çevirmek için bronkodilatör ilaçlar kullanılır.

Plevral efüzyon plevral boşlukta sekresyon-absorpsiyon dengesinin bozulması sonucu sıvı birikimidir.

Plevral efüzyon, paryetal ve visseral plevra arasındaki potansiyel boşluğa (plevral boşluk) sıvı birikimidir. Gelişmekte olan ülkelerde en sık sebepler konjestif kalp yetmezliği, kanserler ve pnömonidir.

Sağlıklı bir insan da paryetal plevra tarafından az miktarda sıvı salgılanır. Bu sıvı soluk alıp verme sırasında akciğerin sürtünmesini azaltmak ve kontraksiyonunu önlemek için gereklidir. Salgılanan sıvının fazlası ise visseral plevra tarafından emilir. Plevral boşluğa geçen sıvı miktarında artma veya sıvı emiliminde azalma plevral efüzyona neden olur. Efüzyon etkenine göre sıvı transüda ve eksüda şeklinde birikir.

Konjestif kalp yetmezliği gibi hidrostatik basıncın arttığı veya onkotik basıncın azaldığı(nefrotik sendrom) durumlarda protein içeriği az olan transuda vasfında mayi birikimi olur. Konjestif kalp yetmezliği en sık transuda nedeni iken, asitli siroz, periton diyalizi ve nefrotik sendrom daha az sebeplerdir.
Eksuda tipinde plevral effüzyon ise daha çok akciğerin hastalıklarına bağlı olarak protein içeriği zengin sıvı birikimidir. Kanserler, bakteriyel pnömoniler ve pulmoner emboli sıklıkla altta yatan nedendir. Bunlar dışında romatolojik hastalıklar (sistemik lupus eritromatozis, romatoid artrit), viral ve mantar kaynaklı pnömoniler, ilaçlar (amiadaron), radyoterapi, kalp cerrahisi daha nadir sebeplerdir. Kanser türleri içinde ise en sık  akciğer ve meme kanseri plevral efüzyona sebeptir.

Transuda ve eksuda ayrımını yapmak için Light kriterleri kullanılır. Bu yöntemin eksuda için duyarlılığı %98, özgüllüğü %65 civarındandır. Ayrım tedaviyi şekillendireceği için önemlidir. Pulmoner embolide ve diüretik kullanan kalp yetmezliği hastalarında bu ayrımı yapmak zordur.

Plevral efüzyonu olan hastalar, sıklıkla nefes darlığı ve göğüs ağrısı şikayetiyle hastaneye başvururlar. Altta yatan hastalığa bağlı olarak semptomlar değişebilr, Göğüs ağrsı genellikle plöritik tipdedir. Sıvı birikiminin olduğu tarafta akciğer seslerinde azalma ve perküsyonla matite alınması tipik fizik bakı bulgularındandır.
Eğer hastada en az 100- 150 ml sıvı birikimi olmuşsa posterior anterior akciğer grafisinde görülebilir. Yatarak çekilen grafilerde ise arka plevral boşlukta bulanıklaşma oluşur. Thoraks tomografisi şüpheli olgularda ve sıvı miktarının az olduğu durumlarda oldukça kullanışlıdır. USG mayi birikimini saptamak için kullanılacak yöntemlerden biridir.

Hasta istirahat halindeyken nefes darlığı çekiyorsa, sıvının boşaltılması gereklidir. En fazla 1000-1500 cc sıvı, yavaş bir şekilde vücuttan uzaklaştırılmalıdır. Daha fazla miktarda veya hızlı yapılacak torasentez, akciğerde ödeme (pulmoner reakspansiyon ödemi) neden olur. Ampiyem  veya antibiyotik dirençli pnömoni, anerobik bakteri infeksiyonu, akciğerde hava sıvı seviyesi görülmesi, akciğerin %50'sinden fazlasında infiltrasyon olması  gibi durumlarda  ise göğüs tüpü takılması önerilmektedir. Kalp yetmezliğine bağlı sıvı birikimlerinin %75 ise 2-3 günlük tedaviyle düzelir. 3 günü geçmesi durumunda yine torasentez yapılmalıdır. Hasta bölge için ekspansiyon egzersizleri verilmelidir. 

Efüzyon

Pulmoner hipertansiyon (PH), (Akciğer yüksek tansiyonu/Pulmoner arteriyel hipertansiyon / ICD-10 kodu: I27.0 ile I27.2) prognozu son derece kötü olan, sebebi anlaşılamamış ve çaresi henüz olmayan, ancak hastaların yaşam kalitesini arttıran ve ömrünü uzatan tedavilerinin olduğu bir hastalıktır.
Akciğerde normal kan basıncı, dinlenme sırasında 25 mmHg ortalama PAP, egzersiz halinde en çok 30 mmHg ortalama PAP olarak kabul edilir ve bu değerlerin üzerinde ölçümlenen yüksek pulmoner arter kan basıncı, Pulmoner hipertansiyon, PH olarak kabul edilir.
Kanserin en tehlikeli türleri ile yarışan bu hastalık tedavi edilmediğinde, hastalığın safhalarına göre ortalama yaşam süreleri şöyledir;

NIH sınıf I ve II için 4.9 yıl
NIH sınıf III için 2.6 yıl
NIH sınıf IV için 6 ay
Hastaların ortalama yaşam süreleri 2.8 yılken, bu süre çocuklarda 10 aydır. Hastalığın prognozunun kötü seyretmesinin yanı sıra karmaşık yapısı nedeniyle de, teşhisi ortalama 2.5 yıllık bir gecikme ile konulabilmektedir.
Tıpta ilk kez 1891 yılında Dr. Ernst von Romberg.  tarafından tanımlanan Pulmoner Hipertansiyon, Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) Venedik İtalya'da, 2003 yılında, Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon üzerine 3. Dünya Sempozyumunda, ilk kez arteriyel, damarsal, hipoksik, tromboembolik ve çeşitli gibi beş ayrı grupta sınıflandırılmıştır. Günlük hayatımızda kendisini nefes darlığı, halsizlik, çarpıntı gibi belirtilerle ortaya çıkarmış ve ileri safhalarda sağ kalp yetmezliği ve ölümle sonuçlanan, akciğer damarlarındaki yüksek kan basıncıdır.
Her ne kadar pulmoner hipertansiyon yeni sınıflandırmalara tabii tutulsa da, literatürde alışkanlıktan olsa gerek ağırlıkla, primer pulmoner hipertansiyon (PPH) yani sebebi bilinmeyen/idiopatik ve sekonder pulmoner hipertansiyon (SPH) yani sebebi bilinen/kabaca; başka tıbbi nedenlerin tetiklediği pulmoner hipertansiyon olarak yer almaktadır. Zamanla hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukça. Hastalık daha iyi tanınıp anlaşılmaya başlandıkça, patofizyolojik farklılıklar (oluşumundaki farklılıklar) nedeniyle bu iki sınıflandırmanın yeterli olmadığı anlaşılmış ve yeni sınıflandırmaların zorunluluğu ortaya çıkmış, dolayısıyla da her yeni sınıf için ayrı tedavi yöntemleri ortaya çıkmıştır. Bu sebeple sınıflandırmanın önemi idrak edilmeli ve hastalıkla mücadelede etkin tedavi yöntemleri için, yeni kategoriler kabul herkesçe görmelidir.

Tıpta pulmoner hipertansiyon (PH), tamamı güç harcamakla şiddetlenen nefes darlığı, baş dönmesi, baygınlık ve diğer semptomlara yol açan akciğer atardamarı ya da akciğer vaskülatöründe kan basıncının artışıdır. Nedenine bağlı olarak pulmoner hipertansiyon belirli derecede düşük bir hareket toleransı ve sağ kalp yetmezliği ile ağır bir hastalık olabilir. İlk olarak 1891'de Dr Ernst von Romberg tarafından teşhis edilmiştir. Arteriyel, venöz, hipoksik, tromboembolik ve çok yönlü olmak üzere 5 farklı türden bir tanesi olabilir.
Primer pulmoner hipertansiyon (bilinmeyen nedenlerden kaynaklanan) ver sekunder pulmoner hipertansiyon (bir başka tıbbi durumdan kaynaklanan) terimleri hastalara ve halka dağıtılan materyallerde hala bulunmasına rağmen, bu terimler tıp literatüründen büyük ölçüde kaldırılmıştır. Bu değişiklik, eski ikili sınıflandırma patofizyoloji veya sonuçları yansıtmadığı için gerçekleşmiştir. İkili sınıflandırma, hatalı terapatik kararlara yol açmaktaydı - yani sadece primer pulmoner hipertansiyonu tedavi etme. Bu da sonuçta sekonder pulmoner hipertansiyon olarak nitelendirilen pek çok hasta için terapatik nihilizme yol açmakta ve ölümlerine sebep olabilmekteydi. “Primer pulmoner hipertansiyon” terimi şimdi “idyopatik pulmoner arteryel hipertansiyon” terimiyle değiştirilmiştir. “Primer” ve “sekonder” pulmoner hipertansiyon terimleri artık kullanılmamaktadır. 
Daha fazla detay aşağıdaki sınıflandırma bölümündedir.

Gelişim aşamaları genellikle derece derece olan nefes darlığı nöbetler yorgunluk, kuru öksürük, angina pektoris, fenalaşma veya baygınlık, dış ödem (uzuvlarda şişkinlik, özellikle ayak bilekleri ve ayak çevresinde) ve nadiren hemoptizi (kan öksürmek) ortaya çıkarır. Pulmoner venöz hipertansiyonun aksine, Pulmoner arteryel hipertansiyon (PAH) tipik olarak ortopne ya da paroksismal nokturnal dispne (nöbet şeklinde gece oluşan nefes darlığı) ile kendini göstermez.
Nedenlerini saptamak için doktor genellikle detaylı bir hastalık tarihçesi yürütecektir. Hastalığın ailevi olup olmadığını saptamak için detaylı bir aile tarihine bakılır. Kokain, metamfetamin (kristal meth) ve alkol bağımlılığı geçmişi ile amfizeme yol açan sigaranın ciddi olduğu düşünülmektedir. Yüksek P2 (pulmoner kapak kapanış sesi), (para)sternal kabarma, jugüler venöz distansiyon (boyun toplardamarı şişkinliği), pedal ödem, assit (karın iltihabı), hepatojugular refluks (kalp yetmezliği durumunda toplardamarda geri akım), çomak parmak, vs. İçermek üzere pulmoner hipertansiyonun tipik belirtilerini araştırmak için fiziksel tetkik uygulanır. Fiziksel tetkikte trikuspid yetersizliği kanıtı da araştırılır ve, eğer varsa, çoktandır devam eden pulmoner hipertansiyonun varlığı ile bağlantılıdır.

Pulmoner hipertansiyonun en yaygın nedeni pulmoner venöz hipertansiyona (akciğer toplardamar yüksek tansiyonu) yol açan sol kalp yetmezliğidir. Bu, sol karıncığın sistolik (kasımsal) ya da diyastolik (gevşeme şeklinde) çalışma bozukluğundan veya mitral yetersizlik ya da mitral stenozu gibi kapakçık işlevsizliğinden kaynaklanabilir. Genellikle pulmoner ödem şeklinde açığa çıkar. Çalışma bozukluğu olan kalp verimli bir şekilde pompalamadığı için kan pulmoner sirkulasyonu zamanında terk edemez ve akciğer toplardamarında anormal yüksek basınca yol açar. Akciğer toplardamarındaki yükselmiş basınç akciğer atardamarına taşınabilir.
Pulmoner arter hipertansiyonun (PAH) yaygın nedenleri HIV, skleroderma (deride patolojik kalınlaşma ve sertleşme) ve diğer otoimmün arızalar, siroz ve portal hipertansiyon, orak hücre hastalığı, doğuştan kalp hastalığı ve diğerlerini içermektedir. Fen-Phen, Aminorex, fenfluramine (Pondimin) ve phentermine gibi kilo verdiren ilaçların kullanımı geçmişte PAH'ın gelişmesine yol açmıştır. Diğer nedenler sarkoidoz, histiositozis X hastalığı ve fibrosing mediyastiniti içermektedir.
Pulmoner emboli (damar tıkanıklığı) de ağır ve kronik pulmoner hipertansiyona yol açar. Tiroid rahatsızlıklarla bir bağlantı görülmekte ancak bu nedensel addedilmemektedir. Bu nedenlerin hiçbiri bulunmadığı zaman hastalık idyopatik pulmoner arteryel hipertansiyon (IPAH) olarak adlandırılır.
Kandaki oksijeni düşüren akciğer hastalıkları (hipoksia) pulmoner hipertansiyonun iyi bilinen nedenleridir ki bunlar kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH / COPD), interstisyel akciğer hastalığı, Pickwickian sendromu (obezite-hipoventilasyon sendromu) ve uykuda solunum duraklamasını içermektedir. Kaposi sarkomu ile ilişkilendirilen human herpesvirus 8, pulmoner arteryel hipertansiyonlu hastalarda bulunmuş olup, bu bulgu virüsün hastalık gelişiminde rol oynayabileceğini göstermektedir. Son dönemdeki çalışmalar human herpevirus 8 ile idyopatik pulmoner arteryel hipertansiyon arasında bir ilişki bulamamıştır.
Aile geçmişinde hastalık söz konusu ise, hastalık familyal pulmoner arteryel hipertansiyon (FPAH) olarak adlandırılır. IPAH ve FPAH, kemik morfogenetik proteinleri reseptörünü şifreleyen BMPR2 genindeki ve serotonin reseptörünü kodlayan 5-HT(2B) genindeki mutasyonlarla ilgili genetik bozukluklar olarak düşünülmektedir. 

Başlangıç sebebi her ne olursa olsun, pulmoner hipertansiyon akciğerdeki ve akciğere bağlanan damarlarda daralmayı kapsar. Bu, geniş bir boruya göre dar bir borudan su akışının daha zor olması gibi, kalbin akciğerlerde kan pompalamasını zorlaştırır. Zaman geçtikçe, etkilenen damarlar daha gergin ve kalın olur, böylece akciğerdeki kan basıncını daha da artırır ve kan akışını kötüleştirir. Buna ek olarak, kalbin artan iş yükü sağ ventrikülün kalınlaşmasına ve genişlemesine neden olur ve kalbin akciğerlerde kan pompalayabilme yetisini azaltarak sağ kalp yetmezliğine neden olur. Akciğerlerden akan kan azaldıkça kalbin sol tarafı daha az kan alır. Bu kan aynı zamanda normalden daha az oksijen taşıyabilir. Bu yüzden, özellikle fiziksel hareket süresince kalbin sol tarafının vücudun kalan bölümüne yeterli oksijen sağlamak için kan pompalaması giderek daha zorlaşır.

Hipoksik vazokonstriksiyona neden olan faktörler

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)
Obezite (Pickwickian sendromu) ve hipoventilasyon (alveoler, nöromüsküler)
Uyku apnesi
İnterstisiyel akciğer hastalıkları
Atmosfer basıncı azalması (dağcılar)
Pulmoner damarların obstrüksiyonuna neden olabilen hastalıklar

Kollagen damar hastalıkları
Akut ve kronik pulmoner embolizm
HIV
Madde bağımlılığı (kokain, amfetamin)
Portal hipertansiyon
İlaçlar (kemoterapötikler)
Orak hücreli anemi
Pulmoner kapiller hemangiomatozis
Akciğerde volüm ve basınç artışına neden olan hastalıklar

Atrial ve ventriküler septal defektler
Sol atrial hipertansiyon
Akciğer venöz akımında bozulma

Pulmoner hipertansiyon 5 farklı türde olabildiği için, pulmoner arteryel hipertansiyonu venöz, hipoksik, tromboembolik ve çok yönlü türlerinden ayırabilmek amacıyla bir dizi testlerin yapılması gerekmektedir.
Pulmoner hipertansiyonun tipik belirtilerini saptamak için fiziksel muayene yapılır. Bunlar oldukça keskin bir S2 veya ikinci kalp sesi, yüksek bir P2 veya pulmoner kapak kapanış sesi (ikinci kapak sesinin bir kısmı) gibi değişen kalp sesleri, (para)sternal şişkinlik, olası S3 veya üçüncü kalp sesi ve pulmoner geri akımı içermektedir. Diğer bulgular boyun toplardamarı şişkinliği, dış ödem (ayak ve ayak bileklerinde şişkinlik), assit (sıvı toplanmasından kaynaklanan karın şişkinliği), hepatojuguler geri akım ve çomak parmağı kapsar.
Pulmoner hipertansiyonun varlığını onaylamak ve diğer olası teşhisleri hariç tutabilmek için daha fazla işlem gerekmektedir. Genellikle pulmoner fonksiyon testleri, kan testleri, elektrokardiyografi (EKG), atardamar kanı gaz ölçümleri, göğüs röntgeni (interstisy

Pulmoner ödem, pulmonary edema, akciğer ödemi, akciğer konjesyonu; çeşitli sebeplerden ötürü alveollerde transudat birikmesi sonucu meydana gelir. Akciğer ödemi bir hastalık değil polifaktöriyel kaynaklı bir semptomdur. Süngersi bir yapısı olan akciğeri ödem oluşmasından koruyan 3 önemli faktör vardır. Bu faktörlerin olumsuz etkilendiği her süreç akciğer ödemi ile sonlanır:

(a) Sağ ventrikül sistolüyle (kalp kasının kasılma evresi) oluşan akciğer venöz basıncının düşük olması,
Koroner arter tıkanıklığında konjestif kalp yetmezliği,
(b) Güçlü lenfatik ağının drenajı,
(c) Akciğer kapillerlerindeki endotel hücrelerinin güçlü izolasyonu.

Başlıca iki mekanizma üzerinden şekillenir.

Basınç değişimine bağlı ödem cardiopulmoner sistemdeki dolaşıma ilişkin yetmezlikler sonucu şekillenir. Venöz hidrostatik basınç artışına bağlı sol kalp yetmezliği'nin en önemli nedenlerden biridir. Kalbin sağ ventrükülünden akciğerlere arteria pulmonalis aracılığıyla kan pompalanır. Bu kan akciğerlerdeki ventilasyon ile oksijen-karbondioksit transportu sonucu vücut için gerekli oksijen oranı ile kalbe vena pulmonalis aracılığı ile gelir. Sağ kalpten akciğerlere giden kan normal olarak sol artriuma ve sol ventriküle geçer. Fakat sol ventriküldeki stenoz, myokard yetersizliği gibi bazı sebeplerden ötürü gelen tüm kan aorta ile vücuda pompalanamaz. Bu sebeple bir kısım kan akciğerlere retansiyona uğrar. Geri dönen kan akciğerlerde mevcut arterio-venöz basıncı bozar. Durgunlaşan kandan alveollere plazma sızması (transudat) kaçınılmazdır. Bundan başka kardiomyopati'ler de akciğer ödemi ile seyreder. Sol kalp üzerinde depresif etkiye neden olan tüm etkenler akciğer ödemine neden olur.

Sol kalp yetmezliği
Kardiyomyopati
Vücutta sıvı tutulması (böbrek yetmezliği, transfüzyon, vb)
Kan proteinlerinde azalma-hipoproteinemi (nefrotik sendrom, karaciğer hastalıkları, proteinsiz beslenme)
Lenf akımının bozulması (kanser invazyonu, radyotrapi)
Barotravma (atmosfer basıncındaki hızlı düşüş)
Fiziksel asfiksi (solunum yollarının tıkanmasına bağlı negatif basınç)

Akciğerlerde yoğun bir kapiller dolaşım vardır. Damar geçirgenliğini bozan tüm sebepler intravasküler alandan alveollere plazma sızmasına neden olur. Bu nedenler başlıca şunlardır:

Alerjik reaksiyonlar (histamin), anaflaktik şok
Hipovolemi ve sodyum kaybı
Varfarin veya kurşun zehirlenmesi
Yaygın pnömoni'ler veya enfeksiyonlar
Travmalar (kafa travması, genel beden travması)
Akciğer kapillerlerinde geçirgenliğin artışına neden olacak tüm medyatörler
Solunum yetmezliği sendromu (ARDS): kokain ve eroin, üremi, virüs infeksiyonları, toksik gazlar (karbon monoksid) ve mide içeriği (kusmuk) aspirasyonu

Akciğerler şişkin ve ağırdır. Kesitlerinden pembe renkli seröz bir sıvı akar. Mikroskopik incelemede septum kapillerleri geniştir ve kanla doludur. Alveol lümenlerini homojen, soluk eozinofil ve minik hava kabarcıkları içeren bir sıvı (transüda) doldurur. Güçlü etkiler akciğer kapillerlerindeki endotel hücrelerini bozarak damar geçirgenliğinin artmasına ve eksüdasyona neden olur. Eksüdasyon sonucunda alveol lümenlerinde fibrin, koyulaşmış proteinsi maddelerden oluşan hyalin membranlar ve hücre kalıntıları izlenir.
Akciğerdeki ödem sıvısı ilk aşamada alveol septumlarındaki interstisiyel dokuda belirir ve giderek damarlar çevresinde yoğunlaşır. Yer çekiminin etkisiyle alt loblara yönelen ödem sıvısı bronkovasküler sistemde yoğunlaşmaya ve hava geçişini engellemeye başlar. Bu evredeki klinik bulgular belli belirsizdir ve iki olasılık vardır:

Etken ortadan kalkarsa ödem geriler, ödem sıvısı lenfatikler tarafından drene edilir ve yerinde iz kalmadan iyileşir,
Etki sürerse alveol septumlarındaki ödem sıvısı alveol lümenlerine taşar. Alveol septumlarına yığılan ödem sıvısı gaz değişimini engeller. Solunum güçlüğü (dispne) ve yetmezliği bulguları belirir. Alt loblarda belirgin olan ödem sıvısı düzeyi giderek yükselir. Güçlü olgularda öksürükle birlikte pembemsi-köpüklü ödem sıvısı çıkabilir. Hipoksemi nedeniyle siyanoz belirir (bkz. ARDS)

Akciğer ödeminin tedavisinde temel prensip ventilasyon yetersizliğine bağlı hipoksi riskini ortadan kaldırmaktır. Sağaltımda temel prensip ödemin kaynağına uygun tedavi uygulanmasıdır. Ancak hastanın genel durumuna bakılarak hayatta kalmasının sağlanması öncelikli konudur. Diüretik ilaçlar böbreklerle idrar atılımını hızlandırdıkları için akciğer ödeminin çözülmesinde en çok kullanılan ilaçlardır. Alerjik kaynaklı akciğer ödemlerinde kullanılacak en önemli ilaçlar antihistaminikler veya kortikosteroidlerdir. Kapiller basınç değişimi sağlanarak alveoller'deki transudatın intravasküler alana çekilmesi de hedeflenebilir. Bunun için hipertonik solüsyonlar (%30 Dekstroz, Dekstran 40, 70 veya 75) damar içi ve hızlı uygulanmalıdır. Kalp yetmezliği kaynaklı olgularda kardiyotonik ilaçlar (Digoksin, Strophantine-G) uygulanır.

Ral akciğer oskültasyonunda genellikle inspiryum sırasında duyulan çıtırtı sesine benzeyen anormal solunum sesleridir. Bronşit, pnömoni ve pulmoner fibrozis gibi akciğer patolojilerinde duyulabilir, ayrıca daha nadir olmak üzere konjestif kalp yetmezliğinde de duyulabilir. İnce, orta ve kaba raller olmak üzere üç grupta incelenebilir:

İnce raller: İnspirasyonun sonunda duyulur, öksürünce kaybolmaz, kısa süreli yüksek volümlü çıtırtı benzeri ince seslerdir. Bronşiolit, bronkopnömoni, konjesyon, atelektazi gibi akciğer patolojilerde duyulur.
Orta raller: Öksürükle artarlar, ince rallerle birlikte bulunurlar, insprasyon ortasında daha düşük frekanslı seslerdir. Bronşiolit, bronşektazi, akciğer tüberkülozu, apse, konjesyon gibi akciğer patolojilerinde duyulur.
Kaba raller: Gargara sesine benzerler, büyük hava yollarındaki sekresyonlara bağlıdır. Kuvvetli öksürükle kaybolurlar, akut pnömoninin rezolüsyon döneminde duyulabilir.

Wheezing
Ronküs
Stridor

Romatizma kelimesi, Yunanca ’’rheuma’' kökünden gelir. Bu kelime herhangi bir vücut sıvısının akışını, kanın yürümesini ifade eder. Romatizma, kemikleri, eklemleri, eklem çevresi dokuları, hatta sinir köklerini etkileyen bütün hastalıkları adlandırmak için kullanılır. Bir başka deyişle, kaslarda ve özellikle eklemlerde kendini gösteren ağrılı hastalıkların genel adıdır.
Nedenleri bugün de tam olarak bilinemiyor. Fakat mikropların neden olduğu romatizmalar, gut hastalığı ve akut eklem romatizmasının nedenleri bilinmektedir. Bunların ortaya çıkışına neden olarak genetik(aileden gelen) faktörler, yaş, cinsiyet, bazı ilaçlar, kaza sonucu oluşan zedelenmeler, iklim gibi faktörler gösterilmektedir. Her romatizmanın görülme yaşı farklıdır ve bununla birlikte kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır. Belkemiği romatizması, gut gibi romatizmal hastalıklar ise genetik olabilir. Ayrıca rutubetli ve soğuk yerlerde görülme ihtimali daha fazladır. Psikolojik nedenler, travmalar da ortaya çıkmasında rol oynayan etkenlerdir. Her ne olursa olsun bu romatizmal hastalıklar kasları, iç organları, eklemleri özellikle hareketimizi sağlayan yapıları tutmaktadır.
Ağrı, tüm vücutta mevcut özgül alıcıları, yani ağrı ve acı alıcılarını uyarmanın bir sonucudur. Bu uyarımın iki kaynağı olabilir: ağrı alıcılarının gerilmesi, uzaması veya sıkışmasıyla meydana gelen mekanik uyarı ve iltihap aracıları yoluyla, bir iltihap esnasında ortaya çıkan kimyasal uyarı. Belirli sürelerle tekrarlanan, hareket edince artan ve dinlenince yatışan mekanik ağrılarla (artoz ağrıları), iltihabın ilerlemesine bağlı olarak gece şiddetlenen, sabahları da bir kasılmayla birlikte hissedilen (iltihabî ağrıları) birbirinden ayırmak gerekir.
Romatizma hastalıkları sınıflandırmak uzun ve çapraşık bir iştir; çünkü çoğu basit bir etiyoloji göstermediği gibi lezyonların yapısı da kesin bir özellik taşımaz.

Osteoartrit
Romatoid artrit
Yumuşak doku romatizmaları (fibromiyalji, boyun ağrısı, bel ağrısı)
Osteoporoz
Akut eklem romatizması
Spondiloartrit
Romatizma hastalığının önemli bir bölümünün kesin nedeni bilinmemektedir. Genetik yatkınlık bazılarında önem taşır (ailede kalıtsal romatizma öyküsü). Bunun dışında eklemlerde yükü artıran şişmanlık ya da damar yapısını bozan sigara kullanımı ve alkol gibi dış etkenlerin engellenmesi de romatizmalı hastalar için yararlıdır.
Bazı romatizmal hastalıklar: kalp, akciğer, böbrek beyin gibi iç organları da etkileyebilirler. Çoğunlukla bulaşıcı mikrobik değillerdir.
Romatizma hastalığı her yaşta görülebilir. O yüzden bir yaşlılık hastalığı olarak düşünülmemelidir. Romatizmal hastalıklar genel olarak kadınlarda daha sık görülmektedir. Bununla birlikte erkeklerde daha sık görülen (spondiloartritler, gut) gibi hastalıklar da vardır.

Bütün hastalıklarda olduğu gibi romatizma hastalıklarda da en uygun tedavinin yapılabilmesi için erken teşhis ve tanı çok önemlidir. Çoğunlukla erken dönemde teşhisi zor olmakla birlikte, bir romotoloğun gözetiminde hastalığın gidişatı gözlemlenerek doğru karara varılmalıdır. Çünkü belirli zamanlarda romatizmal hastalıklar değişiklik gösterebilmektedir. Bu nedenle teşhisi ve tanısı zaman alabilmektedir.
Romatizmal hastalıkların bir bölümünde hastalık müzmin bir şekilde sürebilir. Bu durumda tedavinin uzun süreceği ve verilen ilaçların hekim kontrolünde devam ettirilmesi gerekmektedir. Yapılan tedaviler hastalığı tam olarak iyileştirmese de günlük yaşamınızı ağrısız ve rahat olmasını sağlamayı amaçlamaktadır.
Bu hastalıkları kavramak için, hareket sisteminin (iskelet, eklemler ve eklem çevresi yapılar) anatomisini tanımak gereklidir. Bilgisayarlı tomografi, nükleer manyetik rezonans gibi yeni inceleme yöntemlerinin ortaya çıkmasıyla romotolojik hastalıkların teşhisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Aynı zamanda, genel ve yerel olarak yapılan romotolojik tedavilerin etkinliği de önemli ölçüde artmıştır. Son yıllarda geliştirilen ilaçlar, uygulanan tedavilerin büyük ölçüde olumlu bir şekilde sonuçlar vermesini sağlamıştır. Ailevi Akdeniz Ateşi(FMF) hastalığı da ayak bileklerinde kızarıklık ve şişme ile birlikte ağrıya yol açabilir. Bu hastalık Romatizma ile karıştırılabilmekte ve yanlış tedavi uygulanabilmektedir (sürekli antibiyotik tedavisi gibi).

American College of Rheumatology22 Ocak 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EULAR - The European League Against Rheumatism19 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
BBC "Your Health" website on Arthritis and Rheumatism23 Aralık 2012 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi
National Institute of Arthritis and Musculoskeletal and Skin Diseases

Karaciğer sirozu veya kısaca siroz, uzun süreli karaciğer hasarının neden olduğu, karaciğer fonksiyonunun yaygın ve çoğu zaman geri dönüşümsüz olarak bozulmasıyla karakterize kronik ve ilerleyici bir hastalıktır. Karaciğerde meydana gelen hasar sonucu zamanla normal karaciğer dokusunun yerini fibröz skar dokusu alır ve bu da karaciğer fonksiyonlarının bozulmasına yol açar. Hastalık tipik olarak aylar veya yıllar içinde yavaşça gelişir. Erken belirtiler arasında yorgunluk, halsizlik, iştah kaybı, açıklanamayan kilo kaybı, bulantı, kusma ve karnın sağ üst kadranında ağrı olabilir. Hastalık ilerledikçe belirtiler arasında kaşıntı, alt bacaklarda şişme, karında sıvı birikmesi, sarılık, kolay morarma ve ciltte örümcek benzeri kan damarlarının gelişmesi yer alabilir. Karında biriken sıvı spontan enfeksiyonlara yol açabilir. Daha ciddi komplikasyonlar arasında hepatik ensefalopati, özofagus, mide veya bağırsaklardaki genişlemiş damarlardan kanama ve karaciğer kanseri yer alır. Sirozun evreleri arasında kompanse siroz ve dekompanse siroz yer almaktadır.
Siroz en sık alkolik karaciğer hastalığı, non-alkolik steatohepatit (NASH – non-alkolik yağlı karaciğer hastalığının ilerleyici formu), eroin kullanımı, kronik hepatit B ve kronik hepatit C'den kaynaklanır. Uzun süreli aşırı alkol tüketimi alkolik karaciğer hastalığına neden olabilir. Karaciğer hasarı aynı zamanda uzun süre eroin kullanımına da bağlanmıştır. NASH'in obezite, yüksek tansiyon, anormal kolesterol seviyeleri, tip 2 diyabet ve metabolik sendrom gibi bir dizi nedeni vardır. Sirozun daha az yaygın nedenleri arasında otoimmün hepatit, primer biliyer kolanjit ve primer sklerozan kolanjit, Wilson hastalığı ve kalıtsal hemokromatozis gibi genetik bozukluklar ve karaciğer konjesyonu ile seyreden kronik kalp yetmezliği yer alır.
Tanı kan tahlili, tıbbi görüntüleme ve karaciğer biyopsisine dayanır.
Hepatit B aşısı hepatit B'yi ve siroz gelişimini önleyebilir, ancak hepatit C'ye karşı aşı mevcut değildir. Siroz için spesifik bir tedavi yoktur, ancak altta yatan nedenlerin çoğu, durumun kötüleşmesini yavaşlatabilecek veya önleyebilecek bir dizi ilaçla tedavi edilebilir. Alkolden kaçınılması tüm vakalarda tavsiye edilir. Hepatit B ve C antiviral ilaçlarla tedavi edilebilir. Otoimmün hepatit steroidler ile tedavi edilebilir. Hastalık safra kanalının tıkanmasından kaynaklanıyorsa Ursodiol yararlı olabilir. Karın veya bacaklardaki şişlik, hepatik ensefalopati ve genişlemiş özofagus damarları gibi komplikasyonlar için ilaçlar yararlı olabilir. Siroz karaciğer yetmezliğine yol açarsa, karaciğer nakli bir seçenek olabilir.
Siroz 2015 yılında yaklaşık 2.8 milyon kişiyi etkilemiş ve 1.3 milyon kişinin ölümüne yol açmıştır. Bu ölümlerin 348.000'ine (%27) alkol, 371.000'ine (%28) hepatit B ve 326.000'ine (%25) hepatit C neden olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nde sirozdan ölen erkek sayısı kadınlardan daha fazladır. Sirozun bilinen ilk tanımı MÖ beşinci yüzyılda Hipokrat tarafından yapılmıştır. "Siroz" terimi 1819 yılında, hastalıklı bir karaciğerin sarımsı rengini tanımlayan Yunanca "kirrhos" kelimesinden türetilmiştir.

Sirozun gelişmesi uzun zaman alabilir ve semptomların ortaya çıkması yavaş olabilir. Erken belirtiler arasında yorgunluk, halsizlik, iştah kaybı, kilo kaybı ve bulantı yer alır. Erken belirtiler arasında avuç içlerinde palmer eritem olarak bilinen kızarıklık da yer alabilir. Hastalar ayrıca karaciğer çevresinde, sağ üst karın bölgesinde rahatsızlık hissedebilir.
Siroz ilerledikçe, nörolojik değişiklikler de semptomlar arasında yer alabilir. Bunlar bilişsel bozukluklar, konfüzyon, hafıza kaybı, uyku bozuklukları ve kişilik değişiklikleri olabilir. Steatore veya dışkıda sindirilmemiş yağların bulunması da sirozun bir belirtisidir.
İlerleyen siroz, bacaklarda ödem ve karında asit gibi vücudun farklı bölgelerinde sıvı birikimine yol açabilir. Ciltte kaşıntı, kolay morarma, koyu renkli idrar ve sarılık gibi diğer belirtiler de hastalığın ilerlemesi ile ortaya çıkabilir.

Bu belirtiler karaciğer hücrelerinin işlevini yerine getirememesinin doğrudan bir sonucudur:

Örümcek telenjiektazi (spider anjiyoma) veya örümcek nevüsleri, cilt altındaki damarlarda genişleme olduğunda ortaya çıkar. Dışa doğru yayılan kırmızımsı uzantıları olan merkezi bir kırmızı nokta şeklindedir. Bu, örümceğe benzeyen görsel bir etki yaratır. Vakaların yaklaşık üçte birinde görülür. Muhtemel neden östrojen artışıdır. Sirozda, androjenlerin östrojene artan dönüşümünün bir sonucu olarak östrojen artışı meydana gelir.
Palmar eritem kızarık avuç içleri şeklinde kendini gösterir. Bu durum siroz vakalarının yaklaşık %23'ünde görülür. Artmış östrojenin bir sonucudur.
Jinekomasti yani erkeklerde meme büyüklüğünün artması, östradiol (etki gücü yüksek bir östrojen türü) artışından kaynaklanır. Bu durum vakaların üçte ikisine yakın bir kısmında görülebilir.
Hipogonadizm, gonadların işlevselliğinin azalması anlamına gelir. Bu durum iktidarsızlık, kısırlık, cinsel dürtü kaybı ve testiküler atrofi ile sonuçlanabilir. Şişmiş bir skrotum da eşlik edebilir.
Sirozlu kişilerde karaciğer boyutu büyümüş, normal veya küçülmüş olabilir. Hastalık ilerledikçe, karaciğer tipik olarak skarlaşma sonucu küçülecektir.
Sarılık cildin sararmasıdır. Ayrıca mukozada, özellikle de gözlerin beyaz kısmında sararmaya neden olabilir. Bu durum, idrarın koyu renkli olmasına da neden olabilen artan bilirubin seviyelerinden kaynaklanmaktadır.

Sirozu portal venöz sistemdeki kanın akışını zorlaştırır. Bu direnç kanın göllenmesine ve basıncın artmasına yol açar. Bu da portal hipertansiyon ile sonuçlanır. Portal hipertansiyonun etkileri şöyledir:

Asit, karındaki periton boşluğunda sıvı birikmesidir
Dalağın büyümesi, vakaların %35 ila 50'sinde görülür.
Özofagus varisleri ve mide varisleri yemek borusu ve midedeki kollateral dolaşımdan (portakaval anastomoz) kaynaklanır. Bu dolaşımı oluşturan kan damarları genişlediğinde varis meydana gelir. Varislerin rüptüre olma olasılığı yüksektir. Varis rüptürü genellikle şiddetli kanamaya yol açar ve ölümcül olabilir.
Caput medusae, portal hipertansiyona bağlı olarak genişlemiş paraumbilikal kollateral venlerdir. Portal venöz sistemden gelen kan paraumbilikal venlere ve buradan da karın duvarı venlerine doğru itilir. Oluşan desen Medusa'nın başını andırdığından böyle bir isim verilmiştir.
Cruveilhier-Baumgarten üfürümü, epigastrik bölgede stetoskopla duyulan vasküler bir üfürümdür. Portal sistem ile paraumbilikal venler arasında oluşan ek bağlantılardan kaynaklanır.

Hastalığın olası diğer belirtileri arasında tırnaklarda Muehrcke çizgileri, Terry tırnağı ve çomak parmak gibi değişiklikler yer alabilir. Ellerde Dupuytren kontraktürü, ciltte ve kemiklerde hipertrofik osteoartropati gibi ek değişiklikler görülebilir.

Hastalık ilerledikçe komplikasyonlar gelişebilir. Bazı kişilerde bunlar hastalığın ilk belirtileri olabilir.

Morarma ve kanama, pıhtılaşma faktörlerinin üretiminin azalmasından kaynaklanabilir.
Hepatik ensefalopati (HE), kanda amonyak ve ilgili maddeler biriktiğinde ortaya çıkar. Bu birikim, karaciğer tarafından kandan temizlenmediğinde beyin fonksiyonlarını etkiler. Belirtiler arasında tepkisizlik, unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, uyku alışkanlıklarında değişiklikler veya psikoz yer alabilir. Klasik fizik muayene bulgusu asterikstir. Asteriks, öne uzanmış, arkaya doğru bükülmüş (dorsifleksiyon) ellerin asenkron hareketlerle sallanmasıdır. Fetor hepaticus, artmış dimetil sülfitten kaynaklanan küflü bir nefes kokusudur ve HE'nin bir bulgusudur.
Etken maddelerin metabolizmasındaki azalma ilaç duyarlılığına neden olabilir.
Akut böbrek hasarı (özellikle hepatorenal sendrom) 
Kas erimesi ve güçsüzlüğü ile seyreden kaşeksi 

Sirozun birçok olası nedeni vardır ve aynı anda birden fazlası görülebilir. En olası nedeni belirlemeye çalışırken öykü almak önemlidir. Küresel olarak sirozun %57'si hepatit B (%30) veya hepatit C'ye (%27) bağlıdır. Alkolizm, vakaların yaklaşık %20-40'ını oluşturan bir diğer önemli nedendir.

Alkolik karaciğer hastalığı (veya alkolik siroz), on yıl veya daha uzun süre yoğun alkol kullanan bireylerin %10-20'sinde gelişir. Alkol protein, yağ ve karbonhidratların normal metabolizmasını bloke ederek karaciğere hasar verir. Bu hasar, alkolden asetaldehit oluşumu yoluyla gerçekleşir. Asetaldehit reaktiftir ve karaciğerde diğer reaktif ürünlerin birikmesine yol açar. Alkolik karaciğer hastalarında eş zamanlı olarak alkolik hepatit de olabilir. Ateş, hepatomegali, sarılık ve iştahsızlık gibi belirtiler görülür. AST ve ALT kan düzeylerinin her ikisi de yüksektir, ancak 300 IU/litreden azdır ve AST/ALT oranı > 2'dir ki bu değer diğer karaciğer hastalıklarında nadiren görülür. Amerika Birleşik Devletleri'nde siroza bağlı ölümlerin %40'ı alkole bağlıdır.
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığında (NAYKH), yağ karaciğerde birikir ve zamanla skar dokusu oluşumuna neden olur. Hastalığa obezite, diyabet, yetersiz beslenme, koroner arter hastalığı ve steroidler neden olabilir. Belirtileri alkolik karaciğer hastalığına benzese de, kayda değer bir alkol kullanım öyküsü bulunmaz. NAYKH ve NASH tanısı için kan testleri ve tıbbi görüntüleme yöntemleri kullanılır ve bazen karaciğer biyopsisi gerekir.
Kronik hepatit C enfeksiyonu, karaciğerde inflamasyona ve organda değişken derecelerde hasara neden olur. Yıllar boyunca süren bu inflamasyon ve hasar siroza yol açabilir. Kronik hepatit C hastalarının %20-30'unda siroz gelişir. Hepatit C'nin neden olduğu siroz ve alkolik karaciğer hastalığı karaciğer naklinin en yaygın nedenleridir. Hem hepatit C hem de hepatit B'ye bağlı siroz eroin bağımlılığı ile de ilişkilendirilebilir.
Kronik hepatit B enfeksiyonu, on yıllar içinde siroza yol açabilecek olan karaciğer inflamasyonuna ve hasarına neden olur. Hepatit D, hepatit B'nin varlığına bağlıdır ve koenfeksiyonda sirozu hızlandırır.

Primer biliyer kolanjitte (daha önce primer biliyer siroz olarak bilinirdi) safra kanalları otoimmün bir süreç nedeniyle hasar görür. Bu da karaciğerde hasara yol açar. H

Siyanoz, kılcal yatağın "kırmızı kan hücrelerinde" hemoglobine bağlı oksijen miktarının azalması sonucu vücut "doku" renginin mavimsi-mor bir renge dönüşmesidir. Siyanoz yansıtan vücut dokuları genellikle mukoza zarları, dudaklar, tırnak yatakları ve kulak memeleri dahil olmak üzere derinin daha ince olduğu yerlerde bulunur. Amiodaron veya gümüş içeren bazı ilaçlar, Moğol lekeleri, büyük doğum izleri ve mavi veya mor boya içeren gıda ürünlerinin tüketimi de mavimsi cilt dokusu renginin değişmesine neden olabilir ve siyanozla karıştırılabilir.
Siyanoz ayrıca merkezi (santral) siyanoz ve çevresel (periferik) siyanoz olarak sınıflandırılır.

Siyanozun arkasındaki mekanizma, merkezi veya periferik olmasına bağlı olarak farklıdır.

Santral siyanoz arteriyel oksijen doygunluğundaki (SaO2) bir azalmadan kaynaklanır ve kandaki deoksihemoglobin konsantrasyonu ≥ 5.0 g/dL (≥ 3.1 mmol/L veya oksijen doygunluğu ≤ % 85) olduğunda ortaya çıkmaya başlar. Santral siyanozun nedenleri aşağıda tartışılmaktadır.

Periferik siyanoz, periferik dolaşımın venöz tarafında artan deoksihemoglobin konsantrasyonu olduğunda meydana gelir. Başka bir deyişle, siyanoz, deoksihemoglobin konsantrasyonuna bağlıdır. Şiddetli anemisi olan hastalar, normalden daha yüksek deoksihemoglobin konsantrasyonlarına rağmen normal görünebilir. Öte yandan, artan miktarda kırmızı kan hücresi (örn. polisitemi vera) olan hastalar, daha düşük konsantrasyonlarda deoksihemoglobin olsa bile siyanotik görünebilir.

Siyanoz iki ana gruba ayrılır:

Merkezi siyanoz
Periferal siyanoz

Merkezi siyanoz, genellikle akciğerlerde fakir oksijenlenmeye sebep olan dolaşım ve solunum problemleri ile oluşur. Göbek çevresinde, dudaklarda ve dilde mavileşmeler oluşur. Akut siyanoz ise boğulma ya da nefes alamamanın sonucu oluşabilir ve solunumun bloke olduğunun en belirgin kanıtıdır.
Merkezi siyanoza yol açabilecek bazı durumlar:

Merkezi Sinir Sistemine Ait
İntrakranial hemoraji
Serebral anoksi
Fazla miktarda uyuşturucu madde kullanımı(overdoz)
Solunum sistemine ait
Bronşiolit
Bronkospazm
Akciğer hastalıkları
Pulmoner emboli
Hipoventilasyon
KOAH(amfizemi ya da kronik bronşit)
Kalp ve damar sistemine ait
Konjenital kalp hastalığı(fallot tetralojisi gibi)
Kalp yetmezliği
Kalp kapağı hastalıkları
Myokart enfarktüsü
Kana ait
Methemoglobinemi
Polisitemi
Diğer nedenler
Yüksek rakım
Hipotermi
Konjenital siyanoz (HbM Boston)

Periferal siyanoz, parmaklarda ya da ekstremitelerde yetersiz dolaşıma bağlı mavi renklenmedir. Ekstremitelere ulaşan kan oksijence zengin değildir ve deriye bakıldığında deri mavi renkte gözükür. Merkezi siyanoza neden olan tüm faktörler periferal siyanoza da neden olur ancak periferal siyanoz ortada kalp ve akciğer yetmezliği olmadan da gözlenebilir. Küçük kan damarları yetersizlikleri olabilir. Kanın normal oksijen düzeyi artırılarak düzeltilebilir.
Periferal siyanoza yol açabilecek bazı durumlar:

Merkezi siyanoza neden olan tüm faktörler
Arteriel tıkanma
Soğuğa maruz kalma (vazokonstriksiyon ile ilişkilidir)
Raynaud fenomeni
Kalp çıkışının azalması
Vazokonstriksiyon
Venöz tıkanıklık

Akrosiyanoz

Tromboz (thrombosis), canlı organizmada kan elemanlarının (fibrin, trombosit, eritrosit, lökosit) kalp ve damar iç yüzüne kitle (pıhtı) ha­linde yapışması olgusudur; damar içinde oluşan pıhtı kitlesine trombus ya da trombüs (thrombus) adı verilir (tromboz patofizyolojisi). Trombozun yaşam kurtarıcı (fizyolojik) ve öldürücü (patolojik) sonuçları vardır. Tromboz olgusu genellikle damarlara yönelik olumsuzluklarda görülür. Endotel zararıyla birlikte pıhtılaşma (hemostaz) mekanizması çalışmaya başlar. Önce trombin aktive olur, sonra da fibrinojen fibrine dönüşür. Fibrin, pıhtının ana elemanıdır. Ayrıca, genel bir tanım olarak herhangi bir damardaki trombustan kopan pıhtı parçasının başka bir bölge damarını tıkamasına tromboembolizm denir.

Arteriyel veya venöz trombüsün bir parçası, "embolüs" olarak parçalanıp dolaşım sisteminde sürüklenerek başka bir yere yerleşir ve emboli oluşturur. Bu embolizm türü "tromboembolizm" olarak bilinir. Venöz tromboembolizm (genellikle VTE olarak adlandırılır) akciğere yerleşirse, "pulmoner embolizm" adlı komplikasyon ortaya çıkar. Bir arteriyel emboli, yerleşip embolizm oluşturabileceği kan damarı boyunca ilerleyebilir.

Sistemik embolizme neden olur. Trombusların kaynakları sol kalp atrium ve ventrikülü (özellikle infarktlardan sonra), kalp kapakçıkları, büyük çaplı arterlerdeki aterom plakları ve anevrizmalardır. Kalpteki trombuslardan kaynaklı embolizmde aritmilerin çok önemli rolü vardır. Tromboembolizm nedenleri:.

Myokard infarktı üzerindeki endokard yüzeyinde oluşan trombuslar,
İnfektif endokarditlerde mitral ve aorta kapağı endokardında oluşan septik trombuslar,
Romatizmal kalp hastalığındaki atrial trombuslar
Sol atrium trombozu
Kardiyomyopatiler
Aorta anevrizmalarındaki trombuslar
Büyük çaplı damarlardaki ülsere aterom plakları
Kalp kapak ve aorta protezleri
Paradoks embolizm

%90'ı bacak venalarındaki (popliteal, femoral ve iliak venalar) ve pelvis venalarındaki derin ven trombozundan kopan emboluslardır (kan basıncının ansızın yükselmelerinde taze trombuslar yerlerinden kolayca koparlar). Kalptekiler sağ atriumdan ve sinus cavernosus'tan kaynaklıdır. Trombus eskidik­çe organize olmaya başlar ve kopması güçleşir.

Venöz emboluslar pulmoner embolizm yaparlar. Pulmoner embolizmin sonuçları embolusun büyüklüğüne, mikroorganizma içerip içermemesine, hazırlayıcı durumların bulunup bulunmamasına bağlıdır.
Pulmoner tromboembolizmin en önemli sonucu büyük bir embolusun arteria pulmonalis ana dalını tıkayarak akut sağ kalp yetmezliği, kardiyovasküler kollaps ve ansızın ölüme yol açabilmesidir. Bu olgunun mekanizması şok ya da refleks pulmoner vazokonstriksiyona bağlanmaktadır.
Orta büyüklükte bir embolus akciğerlerde infarkt yapabilir. Kronik sol kalp yetmezliği ya da pulmoner vasküler patolojisi olan hastalarda arteria pulmonalis'in ana dallarından birini tıkayan embolus akciğer infarktı oluşmasına yol açabilir.
Küçük embolusların kaynakları genellikle sağ kalp ve alt ekstremi­te venleridir. Derin ven trombozundaki pulmoner embolizm olgularının ¾'ünde emboluslar küçüktür ve fibrinolitik aktiviteyle eritildiklerinden klinik belirti vermezler. Ancak sık sık yineleyen olgularda pulmoner hipertansiyon gelişebilir (%5). Pulmoner hipertansiyonu cor pulmonale ve progressif bir dispne tablosu izler.
Septik küçük emboluslar kaynaklarını süpüratif trombuslardan alır. Akciğerlerde septik infarktlar ya da piyemik abseler oluştururlar.

Ödem, kan sıvısının damar dışına çıkması ve hücreler arasındaki sıvının artışı olgusudur. Ödemin yaygın biçimine anazarka (anasarca) denir. Ödem olgusunun temel ilkesi, kan sıvısı ile hücre dışı (ekstrasellüler) sıvı arasındaki dengenin yitirilmesidir. İnsan vücudunda ortalama 40 litre sıvı vardır. Bu sıvının yaklaşık ½ ‘si hücrelerin içindedir (intrasellüler sıvı). Öteki yarısı ise kanı, lenf sıvısını ve hücreler arasındaki sıvıyı oluşturur (ekstrasellüler sıvı). Kan ve lenf sıvılarının dengesini proteinler sağlar. Bunların dışındaki sıvı türlerinin dengesi elektrolitlere bağlıdır. Hücre içi sıvı dengesini potasyum, hücre dışı sıvı dengesini ise sodyum denetler.

Damar geçirgenliğinin normal olduğu koşullarda gerçekleşen ödemlerde kan ile dokular arasındaki basınç farkı önemlidir. Kan ile dokular arasındaki sıvı alışverişi hemodinamik güçler (osmotik basınç ve hid­rostatik basınç) arasındaki dengeye bağlıdır. Bu dengenin değişmesiyle ortaya çıkan tablo “Starling ilkeleri” ile açıklanır. Kan sıvılarının ve içeriğinin damarlardan dokulara ve dokulardan damarlara hareketleri, birbirlerine zıt etkili 2 faktörün etkileşimiyle gerçekleşir: (i) Damar çeperlerine yüklenen hidrostatik basınç; (ii) Kan sıvısındaki plazmanın kolloidal osmotik (onkotik) basıncı. Kapillerlerdeki hidrostatik basınçta yükselme ya da kan sıvısının kolloidal osmotik basıncında azalma dokulara sıvı çıkışını arttırır. Dokulara çıkan sıvının yeniden dolaşıma çekilmesinde bir sorun belirirse ödem olgusu gerçekleşir. Buna göre, doğal koşullarda dolaşım kanının osmotik ve hidrostatik basınçları dokulardakinden yüksektir. Kan sıvısının dokulara çıkışı arteriollerin bitimdeki kapillerlerden başlar. Kan dolaşımına dönüşü kapillerlerin venüllere bağlandığı yörede gerçekleşir. Dokulardaki sıvının drenajında lenfatiklerin de önemli rolü vardır.
Normal durumlarda kapillerlerin artere yakın segmentinde (proksi­mal segment) hidrostatik basınç yüksektir ve kan sıvısı dokulara itilir. Böylece intrakapiller hidrostatik basınç yüksekliği ile dokulara çıkan kan sıvısı oksijeni ve besinleri dokulara taşır. Kapiller damarların proksimal ucunda yüksek olan hidrostatik basınç damar dışına çıkan sıvı nedeniyle venül ucuna (distal segment) doğru gidildikçe azalır. İntrakapiller sıvının azalması kolloidal yoğunluk oluşmasına ve böylece osmotik basıncın artmasına yol açar (osmotik basınç intersellüler sıvının kana çekilmesinde rol oynar). Kana dönemeyen sıvı ile kapiller endotelini geçemeyen bazı büyük moleküllü proteinler lenf damarlarınca emilir ve sonrasında kan dolaşımına katılır. İki tür ödem sıvısı vardır: (i) Transüda (proteinden yoksundur); (2) Eksüda (proteinden zengindir).
Doğal koşullarda seröz boşluklarda seröz zarları ıslak tutacak kadar sıvı bulunur. Ancak ödemde bu sıvı artar ve akciğer zarları arası ödemi (hydrothorax), kalp zaraları arası ödemi (hydropericardium) ve karın boşluğu zarları arası ödemi (hydroperitoneum; assit; ascites) oluşur. Göz kapakları ve dış genital bölgedeki derialtı dokuları gevşek yapıdadır ve hidrostatik basınçları düşüktür. Buralarda sıvı birikmesi öteki kesimlere göre daha kolaydır.

İki tür ödem vardır: 1) Yerel ödem; 2) Generalize ödem
1.1. Yerel ödem (örnekler)

Akut yangısal ödem
Alerjik ödem
Venöz obstrüksiyona bağlı ödem
Lenfödem
Akciğer ödemi
Beyin ödemi
1.2. Generalize ödem (örnekler)

Kardiyak ödem
Renal ödem
Hipoproteinemi ödemi

(Ayrıntılar için aşağıdaki örneklere gidiniz)
2.1. Hidrostatik basınç artması

Aktif hiperemi (arteriol dilatasyonu)
Yangı (inflamasyon)
Isınma (sıcak, yanma, egsersiz)
Alerji
Utanma
Venöz staza bağlı artış (konjesyon)
Konjestif kalp yetmezliği
Konstriktif perikardit
Venöz obstrüksiyon (trombo), bası, vb)
Postural inaktivite (uzun süre ayakta kalma/oturma)
Karaciğer sirozu (assit)
Hipovolemi
Su ve sodyum retansiyonu (böbrek fonksiyon bozukluğu)
2.2. Osmotik basınç azalması

Hipoproteinemi
Nefrotik sendrom
Karaciğer sirozu
Malnütrisyon (proteinden yoksun beslenme)
Enteropatiler (protein yitirilen diyareler)
2.3. Su ve Sodyum tutulmasına (retansiyonu) bağlı ödem
Vücut ağırlığının %70'e yakını su'dur. Vücuttaki su hücrelerde (intrasellüler) ya da hücre dışında (ekstrasellüler) bulunur. Ekstrasellüler sıvı hücreler arasındaki sıvı ile kan sıvısından oluşur. Sodyum ve ekstrasellüler sıvı arasında yakın ilgi vardır. İdrarla çıkarılan sodyum azaldığında kanda ve intersellüler sıvıda sodyum birikir. Buna koşut olarak intravasküler sıvı artar böylece hidrostatik basınç yükselir, ödem başlar. Vücuttaki sodyumun denetlenmesini 3 sistem yönetir:

(a) Renin-angiotensin sistemi,
(b) Atrial natriüretik sistem,
(c) Sempatik sinir sistemi.
Bu sistemleri etkileyen bir olumsuzluk vücutta sodyum tutulmasına ve böylece ödem oluşmasına neden olur. Sodyumun büyük bölümü böbreklerin proksimal tubuluslarından reabsorbe edilir. Kalan %20 kadarı distal tubuluslardan reabsorbe olur. Aldosteron, ACTH, testosteron, progesteron ve östrojen böbrek tubuluslarından sodyum reabsorbsiyonunu arttıran hormonlardır. Antidiüretik hormon idrarı azaltır (oligüri).
Bu faktörlerin tümü ödem oluşmasına katkıda bulunur:

Glomerül filtrasyonundaki azalma (oligüri) sodyum retansiyonuna neden olur, ödem başlar (poststreptokoksik glomerülonefrit, akut böbrek yetmezliği)
Renal kan dolaşımı azaldığında aldosteron ve antidiüretik hormonların yapımın­da artış olur (konjestif kalp yetmezliği)
Sistemik ödem olgularında kan sıvısının yaygın olarak damar dışına çıkması nedeniyle kan volümü azalır (hipovolemi); bu etki renin-angiotensin-aldosteron mekanizmasını devreye sokarak sodyum retansiyonuna neden olur
Nefrotik sendromda plazma aldosteron düzeyi yükselir
Karaciğer sirozunda aldosteron inaktivasyonu yeterli olmadığından kandaki aldosteron düzeyinde artış saptanır.
Su ve sodyum tutulmasındaki etmenler:

Böbrek yetmezliğinde tuzlu beslenme
Tubuluslardan sodyum emiliminin artması
Böbreklerde hipoperfüzyon
Renin-angiotensin-aldosteron üretiminde artma

Ödem akut yangının ana bulgularından biridir. Nedenleri:

İrreversibl doku zedelenmesi: yanık bülleri,
Damar geçirgenliğindeki geçici bozulma: akut yangı.
Yangısal tepkilerdeki medyatörlerin neden olduğu hiperemi ve vasküler permeabilite artışı kan sıvısının damar lümeni dışına çıkmasına neden olur. Akut hiperemi nedeniyle intravasküler hidrostatik basınç artar. Vasküler permeabilitenin artması proteinden zengin eksüdanın intersellüler sıvıya çıkmasına yol açar. Eksüda içindeki plazma proteinleri intersellüler sıvının osmotik basıncını arttırır. Lenf akımı hızlanır ve lenfatiklerdeki hidrostatik basınç artar. Tüm bu faktörler ödem oluşmasına yol açar.

Akut alerjik tepkilerde (Tip I aşırıduyarlık reaksiyonları) salınan vazoaktif aminler (histamin) vazodilatasyona ve damar geçirgenliğinin artmasına neden olur. Ürtikerlerde (urticaria; kurdeşen) deride, bronşial astmada bronş muko­zalarında ve alerjik nezlede burun mukozasında oluşan ödem başlıca örneklerdir.

Venöz akımda bir engelin oluşması (varis, tromboflebit, gebe uterusun venalar üzerine basıncı gibi) kapiller basıncın artmasına ve dokulara sıvı çıkmasına neden olur. Bacaklara özgü bir ödem türüdür.

Sık görülür. Klinik patoloji açısından çok önemlidir. Sıkı bir kapalı kutusu içende yer alan beyin dokusu ödemle birlikte sıkışır. Önce kan dolaşımı bozulur, süreç uzarsa anatomik açıklıklara doğru deformasyonlar başlar (herniasyon). 2 tür beyin ödemi vardır; vazojen ve sitotoksik.

Vazojen kökenli beyin ödemleri görece sıktır. Damar geçirgenliğinin artışı nedeniyle oluşan transüdasyona bağlıdır. Beyaz madde daha yoğun etkilenir. Başlıca nedenleri: kafa travması, yangı (beyin absesi, ensefalit), beyin kanamaları, beyin infarktı, tümörler, zehirler (kurşun zehirlenmesi). Lokalize olan türleri beyin abselerinin ve tümörlerinin çevresinde görülür. Bunlara “perifokal ödem” adı verilir. Tüm beyni etkileyen ödemler ensefalitlerde, kafa travmalarının sonrasında, hipertansiyonda, intrakraniyal venöz dolaşım bozukluklarında belirir. Yaygın ödemde beyin ağır ve yumuşaktır. Sulkuslar sığlaşır, giruslar düzleşir. Mikroskopik incelemede Virchow-Robin aralıkları ileri derecede genişlemiştir. Kortekste ve beyaz maddede gevşemeler vardır. Glial ve nöronal hücreler şişkindir.
Sitotoksik ödem olarak tanımlanan olgularda intrasellüler sıvı artışı vardır. Bu kavram “ödem” tanımına uygun değildir, daha çok “hidropik dejenerasyon” tanımına uygun düşmektedir.

Konjestif kalp yetmezliğinde görülen ödemdir.
1. Sağ kalp yetmezliği ödemi: sağ kalpten geriye doğru tüm organlar etkilenir. Subkutan ödem konjestif kalp yetmezliğinin ilk ve önemli belirtilerinden biridir. Yerçekiminin etkisiyle yürüyen­lerde ve oturanlarda daha fazla bacaklarda, yatanlarda sakral ve genital bölgelerde görü­lür. Patogenezinde çeşitli faktörler etkindir:

Venöz akımda duraklama (kapillerlerde hidrostatik basıncın yükselmesi),
Anoksi (kapiller permeabilite­sinin artması),
Glomerül filtrasyonunun azalması (renin sekresyonunun artmasına bağlı olarak aldosteron ve antidiüretik hormon düzeylerinin yükselmesiyle birlikte beliren sodyum ve su retansiyonu),
Karaciğerde venöz akım duraklaması (aldosteron ve antidiüretik hormon inaktivasyonunda azalma sonucu sodyum ve su retansiyonu),
İnaktivite (kasların lenfatikler üzerindeki masaj etkisinin azalması),
Venalardaki basınç artışı (lenf akımının venalara boşalamaması).
2. Sol kalp yetmezliği: sol kalp yetmezliğinin ilk ve en önemli sonucu akciğer ödemidir. Sol atriumdaki kan basıncının yükselmesi pulmoner venöz basıncın artışına yol açar. Kronik olgularda alveol septumlarındaki ödemin yerini fibrozis almaya başlar ve “pulmoner hipertansiyon” tablosu gelişir. Pulmoner hipertansiyon bir süre sonra sağ kalbi de etkiler.

Glomerül filtrasyonunun azalması ve idrarla protein kaybı (proteinüri) sonucunda oluşan ödemlerdir. Nefritik sendrom ödemleri nefrotik sendromdakine oranla daha hafiftir. Akut glomerülonefritlerdeki periorbital subkutan ödem tipik bulgulardandır. Akut böbrek yetmezliklerinde ve nefrotik sendromdaki subkutan ödemler kalp yetmezliği ödemlerine göre

İskemi (ischemia) yerel kanlanma eksikliğidir (generalize kanlanma eksikliği için “şok” bölümüne bakınız).
Bir dokudaki arteryel kan akımının aksaması üç açı­dan zararlı etki gösterir:

Anoksi: Hücrelerdeki/dokulardaki oksijen yokluğudur; hemodinamik sistem zararlarının en önemli nedenidir. Özellikle hücrelerin aktif olduğu dokularda (kalp, beyin, böbrekler) daha da etkilidir. Hipoksi, oksijen azlığıdır; olgularının tümü etkilenmeyebilir, duyarlı hücrelerdeki hipokisler iskemik zararlara neden olabilir.
Malnütrisyon (besleyici maddelerin eksikliği): Dokuların beslenmesi oksijenlenmesi kadar önemli değildir. Oksijen eksikliğine bağlı zararlar daha erken başlar.
Metabolizma ürünlerinin birikmesi: Kan akımında yavaşlama olmuşsa bazı toksik maddeler kanda birikir ve değişik derecelerde zarar verir (kaslarda ağrı, akciğerlerde ödem gibi).
Dokulardaki oksijen düzeyi sensör moleküller tarafından denetlenir. Oksijen azlığını/yokluğunu algılayan sensörler 3 önemli sistemi uyarır:

Eritropoietin
Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)
Glukoz transportu

Arterler, venalar ve kapillerler tıkanabilir. En önemlisi arterlerin tıkan­masıdır. Ateroskleroz, tromboz ve embolizm belli başlı organik daralma nedenleridir. Bun­ların dışında endarteritis obliterans, polyarteritis nodosa, thromboangitis oblite­rans, damarlara dışarıdan basınç yapılması (tümör, ligatür, herni strangülas­yonu, vb) ve testis torsiyonu sıralanabilir. Sporcularda rastlanan ve Kompartman sendromu olarak bilinen olgularda ağrılı iskemik bir tablo izlenir. Örneğin, kas dokusu faysa ile bölmelere (odalara, kompartmanlara) ayrılır. Bir kas odasında oluşan hacım artışı (ödem, kanama, yangı, vb) çevredeki damarlara basınç yaparak kan dolaşımını bozar ve iskemi gelişir. Ayrıca kanın akışkanlığının azalmasına bağlı tıkanmalara da rastlanabilir. Bu tür tıkanmalar genellikle kapillerleri etkiler. Benzer bir tabloya polisitemi ve lösemi ile plazma proteinlerinin yoğunlaştığı multipl myeloma ve Waldenström makroglobulinemisi olgularında da rastlanır.

Damar daralması (spazm) genel ya da yerel olabilir. Örneğin ağır kana­malarda ve sıvı kaybında (dehidratasyon) genel spazm (vazokonstriksiyon) söz konusudur. Embo­lizmde, embolusun geldiği bölgede olaya spazm da katılabilir. Soğukta ka­pillerlerde yerel bir spazm görülür. İnsanlardaki arter spazmlarına ve sonuçlarına örnekler:

Koroner arter spazmı: myokard infarktı ile sonlanabilir. Kokain kullananlarda görülen koroner arter spazmları ansızın ölümlere neden olur.
Serebral arterlerde spazm: subaraknoidal kanamadaki hemoglobinin etkisiyle oluşur ve güçlü nörolojik bozukluklara yol açar.
Raynaud fenomeni: kadınlarda el parmak arterlerinin spazmıyla karakterize bir tablodur.
Göz arterlerinde spazm: bir gözde geçici görme kaybı ile belirti verir.Çavdarmahmuzu zehirlenmeleri: ekstremitelerde damar spazmları saptanır.

Bu gruba giren olgularda dokuların kanlanma bozukluğu yoktur ancak kan yapısıyla ilgili sorunlar vardır. Olguların çoğu sistemik hipoksi/iskemi bulguları saptanır:

Solunum havasında yeterli oksijen bulunmadığında, ağır akciğer ve solu­num yolları bozukluk ve hastalıklarında, karbonmonoksid zehirlenmelerinde, ağır anemilerde ve kalpte konjenital bazı hastalıklarda kandaki oksijen düzeyi düşer, hipoksi ve anoksi oluşur.

Normal genişlikte ya da hafif daralmış damar lümenleri doğal koşullarda bir organın beslenmesi için yeterli kan akımını sağlar. Metabolizmanın aşırı artış gösterdiği durumlarda bu istek karşılanamayacak hale girebilir (hipertrofik kardiyomyopatisi olanların fiziksel efor yüklenmesine bağlı yetmezlik bulguları).

Aorta yetmezliğinde koronerlere yeterince kan gidemez, karaciğer sirozunda portal sistem venlerinde staz olur. Her iki süreçte de genellikle çok önemli olmayan bir hipoksi gelişir. Bu tabloya anemi eklendiğinde iskemi gelişir. Örneğin, ağır anemisi olan bir hastadaki aorta yetmezliği myokard iskemisine yol açabilir.

İskeminin Hızı: kısa sürede gerçekleşen iskemiler ağır zararlar verir. Hızla gelişen myokard iskemisi infarktla sonlanır. Eğer iskemi yavaş gelişirse organizma bunu kompanze etmeye çalışır. Koroner damarların yavaş yavaş daralması kollaterallerin oluşmasına neden olur. Koroner arter dallarından biri tıkansa bile yeni kollateraller infarkt oluşumunu engeller ya da infarktın boyutlarını küçültür.
Damarların Daralma Derecesi: ağır zararlar damarın tam tıkandığı durumlarda saptanır. Kollateral desteği bulunan damarların tıkandığı ya da daraldığı koşullarda hiçbir bozukluk görülmeyebilir.
Dokunun Duyarlılığı: dokuların ve bazı hücrelerin oksijensizliğe karşı duyarlılıkları farklıdır. Beyindeki gangliyon hücreleri ve kalp kası hücreleri çok hafif bir iskemiden bile zarar görebilirler.
Kollateral Dolaşım: kollateral desteği olmayan bir arterin tıkanması ya da daralması infarkt ile sonlanır. Kollateral dolaşımı yeterli olan dokularda damar tıkanması etkili olmaz. Ancak genel bir spazm ya da yaygın aterosklerozda kollateral dolaşımı da etki­ler. Aterosklerozda tüm damarlar daralır ve bunlardan birinin tıkanması durumunda kollateral sistem çökebilir. Venöz sistemdeki yaygın kollateral varlığı venaların tıkanmasına bağlı zararların oluşmasını hafifletir ya da engeller.
Dokuların ısısı: iskemik zararlar sıcak organlarda daha kolay ve çabuk gelişir. Bypass operasyonlarında kalp soğutularak iskemik zararlar önlenmeye çabalanır.

Çeşitli patolojiler kapiller damarlardaki kan trafiğinin aksamasına ve küçük iskemik alanların oluşmasına yol açarlar.

Eritrosit sıkışmaları: asidozlarda eritrositler şişer ve kolay parçalanır. Şişen eritrositler kapillerlerde sıkışarak kan akımını durdurabilir. Diabetlilerde eritrositlerin yapışkanlığı artar birbirlerine yapışarak kapiller damarlardan geçemeyen kümeler oluştururlar. Orak hücreli anemide anormal hemoglobin S'in kristalleşmesine bağlı biçim bozuklukları ve yapışkanlık artışı eritrositlerin yumaklar oluşturarak kapillerleri tıkamasına neden olur. Diyarede yoğun sıvı yitirilmesi nedeniyle eritrosit yoğunluğunun artması kapiller tıkanmalarına yol açabilir.
Lökosit sıkışmaları: çoğu lökositlerin çapı kapiller damarların çapından büyüktür. Daralan geçitte sıkışan bir lökosit ya dokulara çıkar (migrasyon) ya da hızı düşse de postkapiller venüle ulaşır. Ancak lökosit sayısının arttığı hastalıklarda (özellikle myelositik lösemilerde) kapillerlerin tıkanmasına bağlı akciğer ve beyin komplikasyonları belirir. Lökosit yapışkanlığının arttığı patolojilerde oluşan akyuvar kümeleri kapiller dolaşımını engelleyebilir.
Yağ embolizmi: minik damlacıklar kapiller damarları tıkar. Yağ embolizmi tanısında göz dibi kapillerlerinde minik yağ damlacıkları saptanır.
Endotel şişmesi: aktive olan ve şişen endotel hücreleri kapiller dolaşımını engelleyebilir.
İmmun kompleksler: antikor bolluğunda oluşan ve suda erimeyen büyükçe immun kompleksler kapiller lümenlerini tıkayabilirler.
Tromboz: DIC olgularında yaygın kapiller trombozu görülür.
Tromboembolizm: büyük damarlarda sorun oluşturmayan minik fibrin yumakları kapiller akımını durdurabilir.
Ödem: özellikle beyin ödeminde kapiller kan akımı bozulabilir.

Kollateral dolaşımın etkili olduğu ve damarların tam tıkanmadığı durum­larda - başka faktörler eklenmedikçe- dokuda değişiklik olmaz.

Ödem: özellikle venaların tıkanması nedeniyle oluşan hiperemiyi ve stazı ödem izler.
Kanama: venaların tıkanması sürecinde beliren konjestif damarlardan çevreye kanamalar olur. Venöz iskemilere bağlı infarktlar kanamalıdır (kırmızı infarkt).
Atrofi: uzun süren hafif dereceli iskemilerde parenkim hücreleri zarar görür ve atrofiye uğrar. Stromadaki bağ dokusu hücreleri anoksi nedeniyle uyarılır ve bağ dokusu artışı (fibrosis) saptanır.
Parenkim Nekrozu: parenkim hücreleri iskemiye daha duyarlı olduğu için iskemi uzarsa ya da biraz güçlü olursa parenkim nekrozu görülür.
İnfarkt: kısa sürede gelişen güçlü iskemilerde hem parenkim hüc­releri hem de stroma hücreleri birlikte nekroza uğrar (ayrıntılar için: Nekroz)
Örnekler:

Bacak arterlerinde Endarteritis obliterans ya da ateroskleroz nedeniyle oluşan daralmalarda doğal koşullarda bölgeye gelen kan yeterlidir. Yürüme, koşma gibi metabolizmanın hızlandığı durumlarda ba­cak kaslarının oksijen gereksinmesi artar; ancak darlık nedeniyle arterlerdeki kan debisi yetersiz kalır. Hipoksi sonucu ağrı başlar. Ağrının etkisiyle hasta topallar ve bir süre yü­rüyemez, durmak zorunda kalır. Dinlenme sırasında metabolizma normale döner, bacakta biriken metabolizma artıkları taşınır, gelebilen oksijen yeterli olur ve ağrı geçer. Hasta ye­niden yürümeye başlar. Bu olay zincirleme sürer. Buna claudicatio intermittens (kesik topallama) denir.
Arteria mesenterica superior aterosklerozunda benzer bir du­rum görülür. Hasta açken yakınması yoktur, sindirim başladığında kolik şek­linde ağrıları olur.
Beyindeki bazal ve intraserebral arterlerin aterosklerozunda ve aterom çamuru embolizminde bazal gangliyonlarda nekroz, bunların erimesi ile küçük kistler (status lacunaris) oluşur.
Koroner arterlerin ateroskleroz, tromboz ya da sifilis gibi nedenlerle daralması dinlenme sırasında etkin olmayabilir. Kalp ritmini arttıran hareket, anoksi, ruhsal ne­denler sonucunda koronerlerde yetmezlik ve buna bağlı ağrılar (angina pectoris) olur. Hafif ve orta dereceli darlıklarda fibrozis ile küçük parenkim nekrozları vardır, güçlü darlıklarda infarkt gelişebilir.
Venöz sinüslerdeki akut tıkanmalar sonucu oluşan hidrostatik basınç artışları kanamalar neden olur. Sinus cavernosus tıkanmalarında orbitalarda konjesyona bağlı kapiller kanamaları vardır.
Saplı organların/dokuların sapları üzerinde dönmeleri boğulmalarıyla sonlanır (strangulation). Boğulmalar iskemi ve infarktla sonlanır. Bağırsakların mezoları üzerinden dönmelerine volvulus, testisin ya da ovaryumun uzun ekseni üzerinden dönmesine torsiyon nitelemesi yapılır. Bazı pediküllü tümörler (polip, papillomatöz tümörler, saplı uterus myomu) sapları çevresinde dönerek nekrozlaşabilirler.
Büyük damarlardaki aterom plaklarından kopan yağlı maddelerden (aterom çamuru) kökenli embolizmd

Kimyada esterler, bir hidroksil grubundaki hidrojen atomunun bir organik grup (bu metinde R' olarak gösterilecektir) ile yer değiştirmiş olduğu organik bileşiklerdir. Hidrojenin bir H+ iyonu olarak ayrışabileceği -OH grubu olan bu tür asitlere oksijen asidi denir.
En yaygın esterler karboksilat esterlerdir, bunlarda söz konusu asit bir karboksilik asittir. Örneğin, eğer asit asetik asit ise, esterine asetat denir. Kararsız bileşikler olan karbamik asit veya karbonik asitten, sırasıyla karbamatlar, RO(CO)NHR' ve dialkil karbonatlar, RO(CO)OR, gibi kararlı esterler elde edilebilir. Esterler inorganik asitlerden de oluşabilirler, örneğin dimetil sülfat bir esterdir ve bazen "sülfürik asit dimetil ester" olarak adlandırılır.
Esterler tuzlara benzer, benzer şekilde adlandırılırlar; katyon ve anyonları olmasa da, kullanılan terminoloji aynı biçimdedir: daha elektronegatif olan kısmın ardından daha elektropozitif olan kısım söylenir.
Esterler bir asit (genelde bir organik asit) ile bir alkolün (veya fenol bileşiğinin) yoğunlaşma tepkimesi ürünü olarak düşünülebilir, ama esterleri elde etmek için başka tepkimeler de vardır. Yoğunlaşma (kondensasyon) iki molekülün birleşerek küçük bir molekülü attıkları bir tip kimyasal tepkimedir; bu durumda iki -OH grubu birleşirken bir su molekülü atılır. Ester oluşumuna yol açan yoğunlaşma tepkimesine esterleşme denir. Esterleşme tepkimeleri H+ iyonları tarafından katalizlenir. Sülfürik asit bu tepkimede sıkça kullanılan bir katalizördür. Ester ismi Almanca Essig-Äther 'den gelir, bu, asetik asit etil esterin (etil asetatın) eski bir ismidir.

Esterler bir alkolle bir karboksilik arasında bir denge tepkimesinde oluşurlar. Esterin adlandırılmasında onu oluşturan alkolden gelen alkil grubu ve ardından karboksilik asitten gelen alkanoat grubu kullanılır.   Örneğin, metanol ve butirik arasındaki tepkimeden metil butirat adlı ester, C3H7-COO-CH3 ve su meydana gelir. En basit ester H-COO-CH3'dür (metil format veya metil metanoat olarak adlandırılır).
En basit karboksilik asitlerden meydana gelen esterler için IUPAC geleneksel isimleri önerir, örneğin, format, asetat, propionat, butirat, ama bunlardan ancak asetatın daha başka sübstitüentleri olabilir. Daha uzun asitler için -oat ile biten alkan adları genelde tercih edilir, örneğin heksanoat. Aromatik asitlerin yaygın esterleri arasında benzoatlar (metil benzoat gibi) ve ftalatlar bulunur ve isimde sübstitüentler için eklemelere izin verilir.

Esterler hidrojen bağı oluşumlarında hidrojen bağı alıcısı olarak yer alırlar (kendilerini oluşturan alkollerin aksine). Hidrojen bağlanmasına katılma yeteneği sayesinde aynı uzunluktaki hidrokarbonlardan daha çok suda çözünebilirler. Ancak, oluşturabildikleri hidrojen bağlarının yetersiz kalan özellikleri yüzünden kendilerini oluşturan alkol ve asitlere kıyasla daha hidrofobiktirler. Hidrojen bağı vericisi olmamaları nedeniyle birbirleriyle hidrojen bağı oluşturamazlar, bu yüzden de esterler aynı molekül ağırlıklı karboksilik asitlere kıyasla daha uçucudurlar. Bu özellik onları analitik organik kimyada çok yararlı kılar: uçuculuğu az olan ve bilinmeyen organik asitler çoğu zaman esterleştirilerek uçucu bir estere dönüştürülebilirler, bu da gaz kromatografisi, gaz-sıvı kromatografisi veya kütle spektrometrisi ile analiz edilebilir.
Çoğu esterin kendine has bir kokusu vardır, bu da onların yapay koku ve parfümlerde kullanılmasına neden olmuştur. Örneğin:

Esterler laboratuvarda birkaç farklı yoldan hazırlanabilir:

karboksilik asit türevleri ve alkollerin esterleşmesi ile
başka esterlerle transesterifikasyon ile.
Asidik α-protonlar taşıyan esterlerin Dieckmann yoğunlaşması veya Claisen yoğunlaşması ile.
α-haloketonların baz eşliğinde Favorskii düzenlenmesi ile.
alkil halojenürlerin karboksilik asit tuzları ile nükleofilik kaydırımı ile.
ketonların peroksitlerle Baeyer-Villiger yükseltgenmesi ile
nitrillerin bir alkolle Pinner tepkimesi ile.

Esterler çeşitli yollardan tepkimeye girerler:

Esterler hidroliz olabilirler, yani su ile yıkıma uğrarlar. Bu süreç hem asitler hem bazlar tarafından katalizlenebilir. Baz tarafından katalizlenen sürece sabunlaşma (saponifikasyon) denir. Hidroliz sonucunda bir alkol ve bir karboksilik asit veya onun karboksilat tuzu elde edilir.
Esterler birincil veya ikincil aminlerle ısıtıldığında da tepkirler ve amidler oluştururlar.
Fenil esterler Fries düzenlenmesinde hidroksiarilketonlara dönüşürler.
Di-esterler (dietil malonat gibi) proton kaybının (deprotonasyonun) ardından alkil halojenürlerle bir artıcıl (nükleofil) olarak tepkirler (malonik ester sentezinde olduğu gibi).
Chan düzenlenmesinde belli esterler bir α-hidroksil grubu ile sübstitüsyona uğrarlar.
Lossen düzenlenmesinde esterler hidroksamik asit ara bileşiği (intermediate) ile isosiyanatlar dönüşürler.

Kadmiyum, kimyasal simgesi Cd olan, gümüş beyazlığında, elektrik, seramik, pil ve akü sanayisinde kullanılan yumuşakça, kanserojen, toksik bir ağır metal element. Kadmiyum, çinko bileşikleriyle beraber doğada kadmiyum sülfür olarak bulunur. Çinko, kurşun ve bakırın yan ürünü olarak üretilir.

Kadmiyum, çinko cevherlerinde yaygın olan katışık bir maddedir ve çoğunlukla çinko üretimi sırasında ayrılır. Çinko sülfat cevherlerinden elde edilen bazı çinko cevher konsantreleri %1.4'e kadar kadmiyum içerir.
1970'lerde kadmiyum üretimi bir ton çinko başına 3 kg (6,5 pound) idi.
2001 yılında British Geological tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Çin dünya kadmiyum üretimin altıda birini üreterek dünya birincisi konumundadır. Güney Kore ve Japonya diğer önemli üreticilerindendir.

Çinko sülfit cevherleri oksijen ile eritilir ve çinko sülfür okside dönüştürülür. Çinko metali, oksitin karbonla eritilmesiyle veya sülfürik asitte elektroliziyle üretilir. Çinko eritildiğinde kadmiyum, vakumlu damıtma yoluyla çinko metalden ayrılır veya elektroliz çözeltisinden kadmiyum sülfat çökeltilir.

Endüstride;
Elektrolizle kaplama ve galvanizleme proseslerinde,

Küresel üretimin %6'sını tüketen kadmiyum elektro kaplama, çelik bileşenlerin korozyon'unu azaltmak için uçak endüstrisinde kullanılır. Bu kaplama kromat tuzları ile pasifleştirilir. Kadmiyum kaplamanın bir sınırlaması, elektrokaplama işleminden kaynaklanan yüksek mukavemetli çeliklerin hidrojen gevrekleşmesi'dir. Bu nedenle, 1300 MPa'nın (200 ksi) üzerinde çekme mukavemetine ısıl işlem uygulanmış çelik parçalar, alternatif bir yöntemle (özel az-gevrek kadmiyum elektrokaplama işlemleri veya fiziksel buhar biriktirme gibi) kaplanmalıdır.
Kadmiyum kaplı alet kalıntılarından titanyum gevrekliği, A-12/SR-71, U-2 ve titanyum kullanan müteakip uçak programlarında bu aletlerin (ve kadmiyum kirliliğini tespit etmek için rutin alet testinin uygulanması) yasaklanmasıyla sonuçlandı.

Boya pigmenti ve plastiklerde,
Nikel-kadmiyum pillerinde,

2009'da, kadmiyumun %86'sı pil'lerde, ağırlıklı olarak şarj edilebilir nikel-kadmiyum pil'lerde kullanıldı. Nikel-kadmiyum hücrelerin nominal hücre potansiyeli 1,2 V'dur. Hücre, bir pozitif nikel hidroksit elektrot ve bir alkalin elektrolit (potasyum hidroksit ile ayrılmış bir negatif kadmiyum elektrot plakasından oluşur. Avrupa Birliği 2004 yılında bazı istisnalar dışında elektronikte kadmiyum için %0.01'lik bir sınır koydu, ve 2006'da kadmiyum içeriği sınırını %0.002'ye indirdi. Kadmiyum bazlı başka bir pil türü gümüş-kadmiyum pilidir.

Seramik ve cam yapımında kullanılır.
Nükleer santrallerde nötron tutucu olarak
Eski tüplü televizyonlarda sarı piksel olarak ve QLED TV'lerde kadmiyum sülfit olarak kullanılır.

Kadmiyumun gelişmiş organizmalarda bilinen bir işlevi yoktur, fakat bazı deniz diatomlarında kadmiyum bağlı karbonik anhidraz enzimi bulunmuştur. Diatomlar çok düşük çinko konsantrasyonlarına sahip ortamlarda yaşarlar ve kadmiyum, normalde diğer anhidrazlarda çinko ile gerçekleştirilen işlevi yerine getirir. Bu X-ışını absorpsiyonu floresan spektroskopisi (XAFS) ile keşfedilmiştir.
Kadmiyum insan sağlığını tehdit eden bir toksik elementtir. İnsanlarda 10-30 yıla varan yarılanma ömrüne sahip olması sebebiyle; böbrek, karaciğer ve akciğer gibi birçok organda birikmeye devam eder.  En yüksek kadmiyum konsantrasyonu insan böbreklerinden emilir ve ergenlik çağının sonuna kadar yaklaşık 30 mg  kadmiyum solunur. Kadmiyumun insanlarda toksisitesi, potansiyel olarak kanser, kardiyovasküler hastalıklar ve osteoporoz risklerini etkileyebilecek ön araştırmalarla incelenmektedir.

Kadmiyum zehirlenmesi
Itai itai sendromu

Kaliforniyum, sembolü Cf ve atom numarası 98 olan radyoaktif metalik bir kimyasal elementtir.
İlk kez Şubat 1950'de Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'deki laboratuvarda küriyumun alfa parçacıkları (helyum iyonları) ile bombardıman edilmesiyle üretildi. Aktinit serisinin dokuzuncu üyesi ve sentezlenen altıncı uranyum ötesi elementtir. Yüksek atom ağırlığına sahip elementler içinde, aynştaynyumun ardından çıplak gözle görülebilecek miktarı üretilebilen ikinci elementtir. Element, keşfedildiği Kaliforniya Üniversitesi ve Kaliforniya eyaletinin onuruna bu şekilde isimlendirildi.
Kaliforniyum normal basınç altında biri 900 °C'nin üstünde ve diğeri 900 °C'nin altında olmak üzere iki farklı kristal yapıda bulunur. Yüksek basınçta üçüncü bir kristal yapı söz konusudur. Kaliforniyum oda sıcaklığında hava ile temas ederse yavaşça matlaşır. Bilinen yirmi izotop içinde kaliforniyum-251 898 yıllık yarı ömrü ile elementin en kararlı izotopudur. Bu kısa yarı ömür elementin yerkabuğunda bulunmadığı anlamını da taşır. Yarı ömrü 2,64 yıl olan kaliforniyum-252 en yaygın olarak kullanılan izotoptur ve ABD'de Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı'nda ve Rusya'da da Atom Reaktörleri Araştırma Enstitüsü'nde üretilmektedir.
Kaliforniyum pratik uygulaması olan birkaç uranyum ötesi elementten biridir. Bu uygulamaların çoğunda belli başlı kaliforniyum izotoplarının nötron yayma özelliğinden faydalanılır. Örneğin nükleer reaktörlerin başlatılmasında kaliforniyum kullanılabilir. Ayrıca nötron saçılması ve nötron spektroskopisiyle madde araştırmalarında da nötron kaynağı olarak kullanılır. Bunların dışında kaliforniyum daha yüksek atom ağırlığına sahip elementlerin sentezinde de kullanılır: ununoktiyum (118. element) kaliforniyum-249 atomunun kalsiyum-48 iyonları ile bombardıman edilmesiyle sentezlendi. Kaliforniyumun kullanımı esnasında radyolojik endişeler de dikkate alınmalıdır. Ayrıca elementin iskelet dokudaki biyoakümülasyonu kırmızı kan hücrelerinin oluşumunu bozar.

98 atom numaralı kaliforniyum, periyodik tabloda aktinitler serisinde yer alır. Öncesinde berkelyum ve ardında da aynştaynyum yer alır. Lantanitler serisindeki yapısal analogu disprozyumdur.

Kaliforniyum, erime noktası 900 ± 30 °C ve kaynama noktası tahmini 1745 °C olan radyoaktif, gümüşi beyaz renkli, aktinit bir metaldir. Saf metal haldeyken yumuşaktır ve jilet ile kolayca kesilebilir. Kaliforniyum metali 300 °C'nin üstünde vakuma maruz kaldığında buharlaşmaya başlar. 51 K'nin (−220 °C) altında kaliforniyum metali ferromanyetik veya ferrimanyetiktir (mıknatıs gibi davranır), 48 ve 66 K arasında antiferromanyetiktir (bir ara durum) ve 160 K'nin (−110 °C) üzerinde paramanyetiktir (dış bir manyetik alan ona mıknatıslık kazandırır). Kaliforniyum lantanit metalleri ile alaşım oluşturabilir, ancak bu konuda çok az şey bilinmektedir.
Element 1 standart atmosfer basıncı altında iki farklı kristal yapıya sahiptir: çift-hegzagonal sıkı paket (hsp veya dhcp) yapılı alfa (α) ve yüzey merkezli kübik (ymk veya fcc) yapılı beta (β). α formu 900 °C'nin altında ve 15,10 g/cm³ yoğunlukla görülür, β formu da 900 °C'nin üstünde ve 8.74 g/cm³ yoğunlukla görülür. 48 GPa basınçta, atomun 5f elektronlarının dekolizasyonu sonucunda β formu ortorombik kristal sisteme dönüşür.
Bir malzemenin bulk modülü, malzemenin eş dağılımlı bir basınca karşı direncininin ölçüsünü ifade eder. Kaliforniyumun bulk modülü 50 ± 5 GPa'dır. Bu sayı üç değerli lantanit metallerinkine yakınken alüminyum (70 GPa) gibi daha bilindik metallerinkinden küçüktür.

Kaliforniyum 4, 3 ve 2 değerliklerini gösterir. Bu sayılar bu elementin bir atomunun yapabileceği kimyasal bağ sayısını belirler. Kimyasal yapısı diğer -öncelikli- 3+ değerlikli aktinit elementleri ve periyodik tabloda kaliforniyumun üstünde bulunan lantinit elementi disprozyum ile benzerlik gösterdiği tahmin edilmektedir. Element oda sıcaklığında hava ile temas ederek yavaşça kararır ve matlaşır, ortama nem eklenirse kararma oranı da artar.

Kaliforniyum hidrojen, azot veya kalkojen (oksijen grubu elementi) ile ısıtıldığında tepkimeye girer. Kuru hidrojen ve sulu mineral asitleriyle girdiği tepkimeler hızlıdır. 
Kaliforniyum sadece, kaliforniyum(III) katyonu halindeyken suda çözünebilir. +3 iyonunu çözeltide indirgeme veya oksitleme çalışmaları başarısız olmuştur. Element suda çözülebilir, klorür, nitrat, perklorat ve sülfat oluşturur.

Kaliforniyumun tanımlanan yirmi radyoizotopu bulunmaktadır. En kararlı olan kaliforniyum-251'in yarı ömrü 898 yıl, kaliforniyum-249'un 351 yıl, kaliforniyum-250'nin 13,08 yıl ve kaliforniyum-252'nin 2,645 yıldır. Geriye kalan izotopların tamamının yarı ömrü bir yıldan kısa ve bunların çoğunun yarı ömrü de 20 dakikadan daha kısadır. Kaliforniyumun izotoplarının kütle numaraları 237 ile 256 arasındadır.
Kaliforniyum-249 berkelyum-249'un beta bozunumu ile üretilir ve diğer kaliforniyum izotoplarının çoğu berkelyumun bir nükleer reaktörde yoğun nötron radyasyonuna maruz bırakılmasıyla üretilir. Kaliforniyum-251 en uzun ömürlü izotop olmasına rağmen, nötron toplama (yüksek nötron yakalama) eğilimi ve diğer parçacıklarla etkileşime girme (yüksek nötron tesir kesiti) eğilimi sebebiyle, üretim verimi %10'dur.
Kaliforniyum-252 çok güçlü bir nötron yayıcıdır. Bu sebeple son derece radyoaktiftir ve zararlıdır. Zamanının %96,9'sında alfa bozunumu ile (iki proton ve iki nötron kaybederek) küriyum-248'i oluşturur, geriye kalan %3,1'de kendiliğinden fisyona uğrar. Bir mikrogram (µg) kaliforniyum-252 saniyede 2,3 milyon nötron yayar. Kendiliğinden fisyon başına ortalama ise 3,7 nötrondur. Yarı ömrü 60,5 gün olan kaliforniyum-254 izotopu yalnızca kendiliğinden fisyon yoluyla bazonur. Diğer kaliforniyum izotoplarının çoğu da alfa bozunumu yoluyla küriyum (atom numarası 96) izotoplarına dönüşür.

Kaliforniyum ilk kez 9 Şubat 1950'de (veya o civarlarda) Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de Stanley G. Thompson, Kenneth Street, Jr., Albert Ghiorso ve Glenn T. Seaborg tarafından sentezlendi. Takım o güne kadar keşfedilen altıncı uranyum ötesi elementin keşfini 17 Mart 1950'de duyurdu.
Kaliforniyumun elde edilebilmesi için bir mikrogram ölçüsündeki küriyum-242 (24296Cm) hedefi, Berkeley, Kaliforniya'daki 1.500 mm yarıçaplı siklotronda 35 MeV enerjili alfa parçacıkları (42He) ile bombardıman edildi. Bunun sonucunda kaliforniyum-245 (24598Cf) ve bir de serbest nötron (n) elde edildi.
  
    
      
        
          
            
            
               
              96
            
            
              242
            
          
          C
          m
           
          +
          
             
            
              2
            
            
              4
            
          
          H
          e
           
          ⟶
          
             
            
               
              98
            
            
              245
            
          
          C
          f
           
          +
          
             
            
              0
            
            
              1
            
          
          n
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {^{242}_{\ 96}Cm\ +\ _{2}^{4}He\ \longrightarrow \ _{\ 98}^{245}Cf\ +\ _{0}^{1}n} }
  

Bu deneyde sadece 5.000 kaliforniyum atomu üretilebilmişti ve bu atomların yarı ömürleri 44 dakikaydı.
Kaşifler elementi Kaliforniya ve Kaliforniya Üniversitesi'nin onuruna kaliforniyum olarak isimlendirdiler. Bu element 95, 96 ve 97'nin isimlendirilmesinde kullanılan alışılmış yöntem için bir kırılma teşkil ediyordu. Bu elementlerin isimlendirilmesinde periyodik tabloda bir üstlerinde yer alan elementler için kullanılan yöntem uygulanmıştı. Altıncı periyotta 95. elementin hemen üzerinde yer alan evropiyum, adını keşfedildiği kıtadan aldı, bunun üzerine 95. element de amerikyum olarak isimlendirildi. 96. element, hemen üstünde yer alan ve bilim adamı ve mühendis Johan Gadolin'in onuruna isimlendirilen gadolinyuma benzer şekilde, Marie Curie ve Pierre Curie'nin onuruna küriyum olarak isimlendirildi. Terbiyum keşfedildiği şehrin adını aldı, 97. element de aynı şekilde keşfedildiği şehire atfen berkelyum olarak isimlendirildi. Ancak 98. elementin üstünde yer alan disprozyum basitçe "ulaşması zor" anlamına geliyordu, bu yüzden araştırmacılar bu gayri resmi adlandırma anlaşmasını bir tarafa bırakmaya karar verdiler.
Tartılabilecek miktarda kaliforniyum üretimi ilk kez Idaho Ulusal Laboratuvarı'ndaki Malzeme Test Reaktörü'nde plütonyum hedeflerin radyasyona maruz bırakılmasıyla gerçekleştirildi ve bu bulgular 1954'te rapor edildi. Kaliforniyum-252 izotopunun yüksek kendiliğinden fisyon oranı da bu numunelerde gözlendi. Konsantre şekilde kaliforniyum üzerindeki ilk deneyler 1958'de yapıldı. Kaliforniyum-248'den -252'ye kadar olan izotoplarda aynı yıl, bir nükleer reaktörde beş yıl süreyle radyasyona maruz bırak plütonyum-239 numunesinden elde edildi. İki yıl sonra 1960'ta Kaliforniya Üniversitesi Lawrence Radyasyon Laboratuvarı'ndan Burris Cunningham ve James Wallman, kaliforniyumu buhar ve hidroklorik asit ile işleyerek ilk kaliforniyum bileşikleri olan kaliforniyum triklorür, kaliforniyum oksiklorür ve kaliforniyum oksiti yarattılar.
1960'larda Oak Ridge, Tennessee'de bulunan Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı'ndaki (ORNL) Yüksek Akılı İzotop Reaktörü'nde (HFIR) toplu halde kaliforniyum üretimine başlandı. 1965'ten beri HFIR nominal olarak yılda 500 miligram kaliforniyum üretmektedir. 1958 Amerika Birleşik Devletleri-Birleşik Krallık Ortak Savunma Antlaşması uyarınca Birleşik Krallık'tan sağlanan plütonyum, kaliforniyum üretimi için kullanıldı.
1970'lerin başlarında ABD Atom Enerjisi Komisyonu endüstriyel ve akademik tüketicilere mikrogramı 10 dolar olmak üzere kaliforniyum-252 satışı yapmıştı ve 1970'ten 1990'a kadar yer yıl ortalama 150 mg kaliforniyum-252 sevkiyatı yapıldı. Kaliforniyum metali ilk kez 1974'te Haire ve Baybarz tarafından californium(III) oksitin lantan metaliyle indirgenmesi sonucunda elde edildi. Sonuçta mikrometrenin altında bir kalınlıkta mikrogram m

Katot, indirgenmenin gerçekleştiği elektrottur. Anotun zıddı olarak tanımlanabilecek, pozitifliği ve negatifliği duruma göre değişen iletken uçtur. Devreden akım geçirmesi için dış etkiye gerek yoksa, katot eksi uç olur. Galvanik pillerdeki kimyasal pil tepkimelerinde ise katot artı yüklü olur.
Katot, bir elektrokimyasal hücrede indirgenmenin meydana geldiği elektrottur. Bir elektrolizde Hidrojenin de açığa çıkmasını önlemek için kullanılır. Eksi uç ya da negatif yüklü elektrot anlamını taşır. Katot daha çok sıvı ve gazlar üzerinden akım iletilen düzenlerde negatif elektrottur. Elektron tüplerinde veya lambalarda ısıtılarak elektron yayan eleman ve elektroliz düzenlerinde bataryanın negatif kutbunun bağlandığı elektrot, katot adını alır. Elektronlar bu elektrot sayesinde sisteme girer. Elektron tüplerinde ve gazlı deşarj lambalarında kullanılan katotlar soğuk ve sıcak (termoiyonik) olmak üzere iki kısımda incelenebilir.

Kopernikyum, simgesi Cn ve atom numarası 112 olan, adını gök bilimci Kopernik'ten alan elementtir.
Bağıl atom kütlesi 277'dir. Kararlı izotopu yoktur, radyoaktiftir. 1996'da S. Hofmann, Victor Ninov ve F. P. Hessbuger tarafından bulunmuştur. Kurşun ve çinko füzyonu ile elde edilmiştir. IUPAC tarafından bulan bilim adamlarının da tavsiyesi ile Kopernikyum olarak periyodik tabloya dahil edilmiştir. Temmuz 2009'da adının konmasının öncesinde ise ununbiyum olarak anılmıştır. Keşfedilmiş elementlerin içinde en büyük ve en ağırı olan "kopernikyum", adını 16. yüzyılda yaşayan bilim insanı Kopernik'ten alır.

Kopernikyum izotopları

Yeni elementin adı 'kopernikyum' 20 Temmuz 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Periyodik tablo değişti
New element named 'copernicium' 2 Ağustos 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.physorg.com/news166791177.html 14 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kostik ve kostik soda (
  
    
      
        
          NaOH
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {NaOH}}}
  
) olarak da bilinen sodyum hidroksit (kostik soda veya sud kostik de denir), NaOH formülüne sahip bir inorganik bileşiktir. Sodyum katyonları Na+ ve hidroksit anyonları OH- içeren beyaz renkli katı bir iyonik bileşiktir.
Sodyum hidroksit, 13.5 pH değeri ile bazik özelliklere sahiptir. Suda kolaylıkla çözünür ve yumuşak kaygan ve sabun hissi veren bir çözelti oluşturur. İnsan dokusuna kaşındırıcı bir etkisi vardır, uzun süre deriyle teması kimyasal yanıklara sebep olur. Sodyum hidroksit, laboratuvarda CO2 gibi asidik gazları yakalamak için kullanılır. Endüstride birçok kimyasal maddenin yapımında, yapay ipek, sabun, kâğıt, boya, deterjan endüstrisinde ve petrol rafinerilerinde kullanılır. Ayrıca serigrafide pozitif20 ile beraber kullanılır. Su ile tepkimeye girdiğinde yaklaşık 5 dakika içinde sıcaklığı 50 Santigrat dereceye çıkar ve yaklaşık 15 dakika sıcak kalır.

Asit ve baz

Atomun büyüklüğünün bir ölçüsü olan kovalent yarıçap, iki atomun dalga fonksiyonlarının üst üste binerek kovalent bağ oluşturdukları uzunluk olarak ifade edilir. Atomun çeşidi ve elektronegatifliğine göre değişen kovalent yarıçapın uzunluğu pikometre (pm) veya ångström (Å) cinsinden ölçülür, 1 Å = 100 pm.
Genel bir ifadeyle, iki atom arasındaki kovalent bağın uzunluğu, kovalent yarıçapların toplamı olarak verilir, R(AB) = r(A) + r(B). Kovalent yarıçaplar ve kovalent bağ arasındaki bu ilişki kesin olmayıp, atomun büyüklüğü oluşturduğu kimyasal bağlara göre değişiklik gösterdiği için, farklılıklar gösterebilir.
Linus Pauling, bir homonükleer A-A bağı için r(A) kovalent yarıçap uzunluğunu, bağ uzunluğunun yarısı olarak hesaplamıştır.
Bununla beraber, atomun yaptığı bağ sayısına bağlı olarak farklı kovalent yarıçap uzunlukları hesaplanabilir. r1,r2 ve r3 olarak verilen bu yarıçaplar sırasıyla tekli, ikili ve üçlü bağlar oluşturan atomun kovalent yarıçap uzunluklarıdır. Bu yarıçaplar arasındaki ilişki, örneğin Karbon gibi çoklu bağlar oluşturan elementler için 
r1 > r2 > r3 şeklindedir. Ancak, sadece zayıf çoklu bağ oluşturan elementler bu kuralı takip etmeyebilir. Özellikle geçiş metallerinde (d ve f), r(A) kovalent yarıçap uzunluğu, koordinasyon sayısına, yani atoma komşu en yakın atomların sayısına bağlıdır. Aynı şekilde, tetrahedral kovalent yarıçapın ayarlanması için iç uyumlu alanlar teorisi kullanıldı.

Kripton, periyodik tablonun 8-A grubunda yer alan, atom numarası 36, simgesi ise Kr olan ve soy gaz özellikleri gösteren kimyasal elementtir. Tek atomlu, renksiz, tatsız ve kokusuz bir gazdır. Hacim olarak, havada milyonda bir oranında bulunur. Soygazlar arasında ksenondan sonra en kolay sıvılaşandır (-152,9 °C). Kimyasal etkinliği yoktur. Isı iletkenliği kötüdür. Bu yüzden ksenonla birlikte kimi akkor lambaların içine, filamanın yüksek ısıya gelip daha bol ışık vermesi amacıyla  kullanılır. Kriptondan, deşarj tüplerinde, ışık kaynağı olarak yararlanılır. Turuncu ışınım veren izotoplarından biri (Kr 86), Ekim 1983'e dek temel uzunluk birimi olan metrenin tanımlanmasında kullanıldı.
Krypton, diğer asal gazlar gibi aydınlatma ve fotoğrafçılıkta da kullanılır. Kripton ışığının birçok spektral çizgisi vardır ve kripton plazma, her biri tek bir spektral çizgiyi çınlayan ve amplifiye eden parlak, yüksek güçlü gaz lazerlerinde (kripton iyonu ve excimer lazerler) kullanışlıdır. Kripton florür de yararlı bir lazer yapar. 1960'tan 1983'e kadar, bir metrenin resmi uzunluğu, kripton boşaltma tüplerinin yüksek güç ve göreceli kullanım kolaylığı nedeniyle, kripton-86'nın turuncu spektral hattının 605 nm dalga boyu ile tanımlandı.

Kripton, 1898'de İskoç bir kimyager olan Sir William Ramsay ve bir İngiliz kimyager olan Morris Travers tarafından sıvı havanın hemen hemen tüm bileşenlerini buharlaştırmaktan kalan kalıntıyla keşfedildi. Neon, aynı işçiler tarafından sadece birkaç hafta sonra benzer bir prosedürle keşfedildi. William Ramsay, 1904 Nobel Kimya Ödülü'nü, kripton da dahil olmak üzere soy gazların keşfi için verildi.
1960'ta Ağırlıklar ve Tedbirler üzerine yapılan Uluslararası Konferans, sayacı kripton-86 izotopu tarafından yayılan 1,650,763,73 dalga boyundaki ışık olarak tanımladı. Bu anlaşma, Paris'te bulunan, platin-iridyum alaşımından yapılmış bir metal çubuk olan 1889 uluslararası prototip sayacının yerini almıştır (başlangıçta, dünyanın polar çevresi bir çeyreğinde on milyonuncu olarak inşa edilen bir dizi standart çubuktan biridir). Bu aynı zamanda 1927'de ångström'ün kırmızı kadmiyum spektral çizgisine dayanan tanımı  yerine 1Å = 10–10 m ile geçersiz kıldı. Kripton-86 tanımı, ışığın 1 / 299,792,458 s boyunca bir vakumda ilerlediği uzaklık olarak yeniden tanımlanan Ekim 1983 konferansına kadar sürdü.

Kripton birkaç keskin emisyon çizgisi (spektral imzalar) ile karakterizedir ve en güçlüsü yeşil ve sarıdır. Krypton, uranyum fisyonunun ürünlerinden biridir. Kripton beyazdır ve yüze merkezli bir kübik kristal yapısına sahiptir, bu da tüm soygazların ortak bir özelliğidir (helyum hariç, altıgen yakın paketlenmiş kristal yapıdadır).

Dünya atmosferinde doğal olarak bulunan kripton altı kararlı izotoptan oluşur. Buna ek olarak, yaklaşık otuz kararsız izotop ve izomer bilinmektedir. Atmosferik reaksiyonların ürünü olan 81Kr, diğer doğal olarak bulunan kripton izotoplarıyla üretilir. Radyoaktif olduğu için, 230,000 yıllık yarılanma ömrü vardır. Kripton oldukça uçucudur ve yüzeye yakın suda çözelti içinde kalmaz, ancak eski (50.000-800.000 yıl) yeraltı sularını çıkarmak için 81Kr kullanılmıştır.
85Kr yarı ömrü 10.76 olan atıl radyoaktif soygazdır. Nükleer bomba testleri ve nükleer reaktörler gibi uranyum ve plütonyumun fisyonundan üretiliyor. Yakıt çubuklarının nükleer reaktörlerden tekrar işlenmesi sırasında 85Kr serbest bırakıldı. Kuzey Kutbu'ndaki konsantrasyonlar, konvektif karışım nedeniyle Güney Kutbu'ndakinden %30 daha yüksektir.

Diğer asal gazlar gibi, kripton da kimyasal açıdan tepkisizdir. Nitekim, 1960'lı yıllardan önce hiçbir soygaz bileşiği sentezlenmedi.
Bununla birlikte, 1962'de ksenon bileşiklerinin ilk başarılı sentezini takiben, kripton diflorür (KrF
2) 1963 yılında bildirildi. Aynı yıl, KrF
4, Grosse ve ark.nın  tarafından bildirildi ancak daha sonra yanlış bir tanımlama olduğu gösterildi. Aşırı koşullar altında, kripton aşağıdaki denkleme göre KrF2 oluşturmak üzere flor ile tepkimeye girer:
Kr + F2 → KrF2
Kriptonun, florin dışındaki atomlara bağlandığı bileşikler de keşfedildi. Ayrıca bir kripton oksoasidin bir baryum tuzunun doğrulanmamış bir raporu vardır. ArKr + ve KrH + çok atomlu iyonlar araştırılmıştır ve KrXe veya KrXe + için kanıt vardır.
KrF'nin reaksiyonu 2 ile B (OTeF 5) 3, kararsız bir bileşik olan Kr (OTeF 5) 2, bir kripton-oksijen bağ içerir. [HC≡N-Kr-F] + katyonunda bir kripton-azot bağ bulunur, KrF'nin reaksiyonu ile üretilir 2 ile [HC≡NH] + [AsF- 6] -50 °C'nin altında. HKrCN ve HKrC≡CH (kripton hidrür-siyanür ve hidrokriptoasetilen), 40 K'ye kadar stabil olduğu rapor edilmiştir. [20]
Kripton hidrid (Kr (H2) 4) kristalleri, 5 GPa üzerindeki basınçlarda büyütülebilir. Kripton oktahedrası rastgele yönlendirilmiş hidrojen molekülleri ile çevrili bir yüz merkezli kübik yapıya sahiptirler.
Son zamanlarda, Zaleski-Ejgierd ve ark. Kripton bileşiklerinin - kripton oksitlerin - tamamen yeni bir sınıfının yüksek basınçlarda termodinamik olarak dengelenmesi gerektiğini öngördü. Özellikle, kripton monoksit (KrO) yaklaşık 285 GPa (2.85 milyon atmosfer) saf elementlerin bir karışımından kendiliğinden oluşmalıdır. İçinde kripton atomlarının oksijen atomlarıyla kuvvetli kovalent bağlar oluşturması beklenir.

Dünya, helyum haricinde oluşumunda bulunan asal gazların hepsini korudu. Kriptonun atmosferdeki konsantrasyonu yaklaşık 1 ppm'dir. Fraksiyonel distilasyon ile sıvı hava çıkarılabilir. Ölçüm meteorik aktiviteden ve güneş rüzgarlarından türetildiğinden uzaydaki kripton miktarı belirsizdir. İlk ölçümler uzaydaki kripton bolluğunu gösteriyor.

Kriptonun çoklu emisyon çizgileri, iyonize kripton gazı deşarjlarını beyazımsı hale getirir; bu da, kripton esaslı ampulleri, fotoğrafı parlak bir beyaz ışık kaynağı olarak kullanışlı hale getirir. Krypton, yüksek hızlı fotoğrafçılık için bazı fotoğrafik flaşlarda kullanılır. Kripton gazı, parlak yeşilimsi-sarı ışıkla parlayan ışıklı işaretler yapmak için diğer gazlarla da birleştirilir.

Kripton enerji verimli flüoresan lambalarda argon ile karıştırılarak güç tüketimini azaltır, aynı zamanda ışık çıkışını düşürür ve maliyeti yükseltir. Krypton'un maliyeti argonun yaklaşık 100 katı kadardır. Krypton (xenon'la birlikte) ayrıca filament buharlaşmasını azaltmak ve daha yüksek çalışma sıcaklıklarına izin vermek için akkor lambaları doldurmak için kullanılır. Daha aydınlık bir ışık, konvansiyonel akkor lambalardan daha fazla mavi renkle sonuçlanır.
Krypton'un beyaz boşaltma işlemi genellikle istenen rengi oluşturmak için boyalı veya lekelenmiş renkli gaz deşarj tüplerinde iyi etki sağlamak için kullanılır (örneğin "neon" tipi çok renkli reklam işaretleri genelde tamamen kripton bazlıdır). Kripton, kırmızı spektral çizgi bölgesinde neondan daha yüksek ışık gücü üretir ve bu nedenle, yüksek güçlü lazer ışığı şovlarında kırmızı lazerler çoğunlukla, lazer amplifikasyonu ve emisyonu için kırmızı spektral çizgileri seçen aynalı kripton lazerlerdir Aynı multi-watt çıktılarını elde edemeyen daha tanıdık helyum-neon çeşididir.
Kripton florür lazeri. Dolaşım deneylerinde nükleer füzyon enerji araştırmasında önemlidir. Lazerin yüksek ışın tekdüzeliği, kısa dalga boyu vardır ve spot büyüklüğü parçalanan bir pelletin izlenmesi için değiştirilebilir.
Deneysel parçacık fiziğinde, yarı homojen elektromanyetik kalorimetreler oluşturmak için sıvı kripton kullanılır. Dikkat çekici bir örnek, yaklaşık 27 ton sıvı kripton içeren CERN'deki NA48 deneyinin kalorimetredir. Bu kullanım nadirdir çünkü sıvı argon daha az pahalıdır. Kriptonun avantajı 4.7 cm'lik daha küçük bir Molière yarıçapı olup, az yer kaplayan mükemmel mekansal çözünürlük sağlar. Kalorimetre ile ilgili diğer parametreler şöyledir: X0 = 4.7 cm radyasyon uzunluğu ve 2.4 g / cm³ yoğunluk.
Tutarlı iyonlaşma seviyeleri ve düzgün çalışma sağlamak için, bazı eski jet motorlarındaki ateşleme eksitörlerinde bulunan kapalı kıvılcım aralığı aralıkları, az miktarda kripton-85 içerir.
Krypton-83, görüntüleme solunum yolları için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) uygulamasına sahiptir. Özellikle radyolog, hava yolu içeren hidrofobik ve hidrofilik yüzeyleri ayırt eder.
Xenon, bölgesel ventilasyonu değerlendirmek için bilgisayarlı tomografide (CT) kullanım potansiyeline sahip olsa da, anestetik özellikleri solunum gazı fraksiyonunu% 35'e sınırlar. Ksenon gazının yüksek kısmi basıncının istenmeyen etkilerinden kaçınırken,% 30 ksenon ve% 30 kriptonun nefes alıp veren bir karışımı, CT için% 40 ksenon fraksiyonu ile karşılaştırıldığında etkilidir.
Atmosferdeki Kripton-85, Kuzey Kore  ve Pakistan'daki gizli nükleer yakıt yeniden işleme tesislerini tespit etmek için kullanıldı. Bu tesisler 2000'lerin başında tespit edildi ve silah sınıfı plütonyum ürettiği düşünülüyordu.

Kripton toksik olmayan bir asfiktir. Kripton, havadan yedi kat daha fazla narkotik bir potensiye sahiptir ve% 50 kripton ve% 50 doğal hava atmosferini solumak (bir sızıntının bulunduğu yerde meydana gelebileceği gibi) insanlarda dört kez atmosfer basıncında solunum havasına benzer narkozlara neden olur. Bu, 30 metre derinlikteki tüplü dalış ile kıyaslanabilir (bkz. Azot narkozu) ve nefes alan herkesi etkileyebilir. Aynı zamanda, bu karışım sadece% 10 oksijen (normal% 20'den daha fazla) ihtiva edecek ve hipoksi daha büyük bir endişe olacaktır.

Ksenon, Xe sembolü ile gösterilen 54 atom numaralı kimyasal elementtir. Renksiz, ağır, kokusuz bir soy gaz olan ksenon Dünya atmosferinde eser miktarda bulunur. Genellikle reaktif olmayan element, sentezlenen ilk soy gaz bileşiği olan ksenon heksafloroplatinatın oluşumu gibi birkaç kimyasal reaksiyona maruz kalabilir.
Ksenonun tabiattaki varoluşu dokuz kararlı izotoptan ibarettir. Ayrıca kırkın üzerinde radyoaktif bozunuma uğrayan kararsız izotop bulunur. Ksenonun izotop oranları Güneş Sistemi'nin ilk tarihinin araştırılmasında önemli bir araçtır. Ksenon-135 nükleer fisyonun sonucu olarak açığa çıkar ve nükleer reaktörlerde nötron soğurucu görevini yapar.
Ksenon flaş lambalarında ve ark lambalarında kullanılır, ve tıpta genel anestezik olarak kullanılır. İlk excimer lazer modelin lazer aktif ortamında ksenon dimer molekülü (Xe2) ve ilk lazer modellerinde de pompa olarak ksenon flaş lamba kullanıldı. Ksenon ayrıca kuramsal zayıf etkileşimli ağır parçacıkların (WIMP) araştırılmasında ve uzay gemilerindeki iyon iticilerde kullanılır.

Ksenon 12 Temmuz 1898'de William Ramsay ve Morris Travers tarafından yine kendi keşifleri olan kripton ve neon'un ardından keşfedildi. Ramsay ve Travers elementi sıvı havanın buharlaşan bileşenlerinden arta kalan kalıntılarda buldular. Ramsey bu gaz için Yunancada 'yabancı' veya 'ziyaretçi' anlamlarına gelen ξένον [xenon] sözcüğünün geçişsiz tekil formu ξένος [xenos] adını önerdi. 1902'de Ramsay ksenonun Dünya atmosferindeki oranını 20 milyonda bir olarak tahmin etti.

1930'larda mühendis Harold Edgerton yüksek hızlı fotoğrafçılık için çakar lamba (strobe light) teknolojisini araştırmaya başladı. Bu araştırma onu, ışığın ksenon ile dolu bir tüpte kısa elektrik akımının gönderilmesiyle elde edildiği ksenon flaş lambasının keşfine götürdü. 1934'te Edgerton bu yöntemle bir mikrosaniye kadar kısa flaşlar üretebildi.
1939'da Albert R. Behnke Jr. derin su dalgıçlarında meydana gelen sarhoşluğu araştırmaya başladı. Behnke çalışmasında çeşitli solunum karışımlarının etkilerini test etti ve bunun dalgıçların derinlikteki değişimi algılamalarına sebep olduğunu keşfetti. Bu sonuçlardan sonra ksenon gazının anestetik olarak kullanılabileceği görüşüne vardı. 1941'de Rusya'da Lazharev'in görünüşte ksenon anestezisi üzerine çalışmış olmasına rağmen 1946'da ksenon anestezisini teyit eden yayımlanmış ilk raporu yazan kişi deneylerini fareler üzerinde yapan J. H. Lawrence'dır. Ksenon ilk kez 1951'de, iki hastasını başarılı bir şekilde ameliyat eden Stuart C. Cullen tarafından cerrahi anestezik olarak kullanıldı.
1960'ta fizikçi John H. Reynolds, aşırı ksenon-129 bolluğunda belli başlı göktaşlarının izotopik anormallik içerdiğini keşfetti. Reynolds bunun radyoaktif iyot-129'un bir bozunum ürünü olduğu sonucuna vardı. Bu izotop cosmic ray spallation ve nükleer fisyon ile yavaşça üretilir ancak sadece süpernova patlamalarında nicel olarak üretilir. 129I izotopunun yarı ömrü kozmolojik zaman skalasında nispeten kısadır (16 milyon yıl). Bu da süpernovalar ile göktaşlarının 129I izotopunu katılaştırıp tuzakladığı zaman arasında çok kısa bir süre geçtiğinin ispatıdır. Bu iki olay (süpernova ve gaz bulutunun katılaşması) Güneş Sistemi'nin ilkel tarihi esnasında neler olduğunu göstermektedir. 129I izotopu büyük ihtimalle Güneş Sistemi oluşmadan önce üretildi (ancak uzun süre önce değil) ve ikinci bir kaynaktan gelen izotoplar ile güneş gazı bulutunu tohumladı. Bu süpernova kaynağı aynı zamanda güneş gazı bulutunun çöküş sebebi de olabilir.
Uzun bir süre boyunca ksenon ve diğer soy gazların tamamen kimyasal süreduran oldukları ve herhangi bir bileşik oluşturamayacakları düşünülüyordu. Ancak British Columbia Üniversitesi'nden Neil Bartlett araştırmaları esnasında platinyum heksaflorid (PtF6) gazının, dioxygenyl hexafluoroplatinate (O2+[PtF6]-) oluşturulması için oksijen gazını (O2) okside edebilen güçlü bir aracı yükseltici olduğunu keşfetti. O2 ve ksenonun birinci iyonizasyon potansiyeli neredeyse aynı olduğundan, Bartlett platinyum heksafloridin de ksenonu oksitleyebileceğini fark etti. 23 Mart 1962'de o iki gazı birleştirdi ve bilinen ilk soy gaz bileşiği ksenon heksafloroplatinatı elde etti. Bartlett bileşiğinin Xe+[PtF6]- olduğunu düşündü ancak daha sonraki çalışmaları bunun muhtemelen ksenon içeren çeşitli tuzların karışımı olduğunu gösterdi. Bunun sonrasında başka birçok soy gaz bileşiği daha keşfedildi ve argon florohidrür (HArF), kripton diflorid (KrF2) ve radon florid gibi bazı argon, kripton ve radon bileşikleri de tanımlandı.

Ksenon Dünya atmosferindeki eser gazlardandır 0.087±0.001 ppm (μL/L) veya bir başka ifadeyle yaklaşık 11.5 milyonda bir parça şeklinde bulunur. ve ayrıca bazı mineral kaynaklarından çıkarılan gazlarda da bulunur. Ksenonun 133Xe ve 135Xe gibi bazı radyoaktif türleri, nükleer reaktörlerdeki bölünebilir malzemelerin nötron ışınlaması ile üretilir.
Ksenon havanın oksijen ve azota ayrılması işleminde yan ürün olarak elde edilir. Genellikle çift aşamalı tesiste ayrımsal damıtma ile yapılan bu işlemden sonra sıvı oksijen küçük miktarda kripton ve ksenon içerir. 
İlave damıtma aşamaları ile sıvı oksijen %0,1–0,2 kripton/ksenon karışımı içerecek şekilde zenginleştirilebilir. Bu karışım silika jel üzerine adsorpsiyon veya damıtma yoluyla çıkarılır. Son olarak kripton/ksenon karışımı damıtma yöntemi ile ksenon ve kriptona ayrılabilir. Bir litre ksenonun atmosferden eldesi 220 kilowatt saat enerji gerektirir. 1998 yılı içinde Dünya çapında 5,000–7,000 m³ ksenon üretildi. Ksenon nadir bulunuşu sebebi ile diğer hafif soy gazlardan çok daha pahalıdır. 1999 yılı itibarı ile küçük miktarlar için bu gazların Avrupa piyasasındaki değerleri; ksenon için 10 €/L, kripton için 1 €/L ve neon için 0.20 €/L şeklindedir.
Ksenon Güneş atmosferinde, Dünya'da ve asteroidlerde ve kuyrukluyıldızlarda göreli olarak seyrek bulunur. Mars atmosferinde ksenonun bulunuşu Dünya'dakine benzerdir: yaklaşık olarak milyonda 0.08 parça. Yine de 129Xe'nin Mars'taki oranı Dünya ve Güneş'tekinden daha yüksektir. Bu izotopun radyoaktif bozunma ile oluştuğu düşünülürse, bu sonuç muhtemelen Mars'ın, gezegen formuna geldiği ilk 100 milyon yıl içinde, ilkel atmosferini yitirdiğinin belirtisi olabilir. Bunların aksine Jüpiter gezegeni atmosferinde olağandışı derecede ksenon bulunur; yaklaşık olarak Güneş'tekinden 2.6 kat daha fazladır. Bu yüksek bolluk güneş bulutsusu ısınmaya başlamadan önce, küçük gezegenlerin (planetesimal) erken ve ani artışından kaynaklanıyor olabilir (aksi durumda ksenon, planetesimal buzullarda tuzaklanamazdı), ancak bu durumun sebebi hâlen açıklanamamış durumdadır. Güneş Sistemi içinde bütün ksenon izotopları için nükleon fraksiyonu 1.56 × 10−8 veya toplam kütle içinde 64 milyonda bir parçadır.

Bir ksenon atomunun çekirdeğinde 54 proton bulunur. Standart sıcaklık ve basınçta saf ksenon gazının yoğunluğu, (Dünya atmosferinin yüzey yoğunluğu 1.217 kg/m³'ten yaklaşık 3 kat fazla) 5.761 kg/m³'tür. Sıva haldeki ksenonun yoğunluğu 3.100 g/mL'ye kadar çıkabilir (maksimum yoğunluk üçlü noktada olur). Aynı koşullar altında katı ksenonun yoğunluğu 3.640 g/cm³'tür (2.75 g/cm³ olan granitin yoğunluğundan büyüktür). Gigapaskal seviyesinde basınç uygulandığında ksenon metalik faza geçiş yapar.
Ksenon soy gaz veya asal gaz olarak isimlendirilen sıfır valanslı elementlerdendir. Element (örneğin yanma gibi) birçok kimyasal reaksiyona karşı süredurandır, çünkü en dış valans kabuğunda sekiz elektron bulunur. Bu durum sıkıca bağlı olan en dıştaki elektronların kararlı ve minimum enerji konfigürasyonunda olmasını sağlar. Yine de ksenon güçlü oksitleyiciler ile oksitlenebilir ve birçok ksenon bileşiği sentezlenebilir.
Gazlı tüplerde ksenon, gaz elektriksel boşalma ile uyarılırsa mavi ve eflatun ışık yayar.

Doğal ksenon dokuz kararlı izotoptan oluşur. On kararlı izotopu bulunan kalay dışındaki tüm elementler içinde en fazla kararlı izotopa sahip elementtir. Elementler içinde sadece ksenon ve kalay yediden fazla izotopa sahiptir. 124Xe, 134Xe ve 136Xe izotoplarının çift beta çözünmesine uğrayacakları öngörülür, ancak bu hiçbir zaman gözlenmediği için, bu izotopların da kararlı oldukları kabul edilir. Bu kararlı formların yanında, kırkın üzerinde kararsız izotop da incelenmiştir. Yarı ömrü 16 milyon yıl olan 129Xe, 129I'nin beta çözünmesi sonucunda üretilir. 131mXe, 133Xe, 133mXe ve 135Xe, 235U ve 239Pu'nun fisyon ürünlerinden bazılarıdır. Bu yüzden bu izotoplar nükleer patlamalarda indikatör olarak kullanılır. Çeşitli ksenon izotopları, süpernova patlamalarında, çekirdeklerindeki hidrojeni tükenen ve AGB yıldız haline gelen kırmızı dev yıldızlarında, klasik nova patlamalarında ve iyot, uranyum ve plütonyum gibi elementlerin bozunumu sonucunda oluşur.
Yapay 135Xe izotopu nükleer fisyon reaktörlerindeki işlemlerde dikkate değer bir öneme sahiptir. 135Xe izotopunu termal nötronlar için büyük bir tesir kesitine sahiptir (2.6×106 barn), bu özelliği ile izotop nötron soğurucu olarak veya işlemden bir süre sonra, zincir reaksiyonu yavaşlatabilen ve durdurabilen "zehir" olarak kullanılır. Bu olay, ABD'de Manhattan Projesi çerçevesinde inşa edilen ilk nükleer reaktörlerde, plütonyum üretimi için keşfedildi.
Ksenon elementi, iki ana izotopun izleyicisi olduğu için, göktaşlarındaki ksenon izotopu oranı Güneş Sistemi'nin oluşumunun araştırılmasında önemli bir araçtır. Radyometrik tarihlemedeki iyot-ksenon yöntemi, nükleosentez ve güneş bulutsusundaki katı maddenin yoğunlaşması arasında geçen süreyi verir. Ksenonun 129Xe/130Xe ve 136Xe/130Xe gibi izotop oranları da, dünyasal başkalaşımın ve ilkel gaz çıkışının anlaşılmasında önemli bir araçtır.

Ksenonun ilk bileşiği 1962'de sentezlenen ksenon heksafloroplatinattır. Bundan sonra birçok ksenon bileşiği daha keşfedildi. Bunlar arasında ksenon diflorür (XeF2), ksenon tetraflorür (XeF4), ksenon heksaflorür (XeF6), ksenon tetroksit (XeO4) ve sodyum perksenat (Na4XeO6) gibi bileşikler yer alır. Ayrıca yüksek derecede patlayıcı bileşik ksenon trioksit de (XeO3) elde edildi. Bu zamana kadar bulu

Kurşun (Pb) atom numarası 82, atom kütlesi 207,19 olan mavi-gümüş rengi karışımı bir elementtir. 327,5 °C'ta erir ve 1739 °C'ta kaynar. Doğada, kütle numaraları 208, 206, 207 ve 204 olmak üzere 4 kararlı izotopu vardır.
Kurşunun son katmanında 4 açık elektron olmasına rağmen, genellikle bileşiklerinde +4 yerine +2 değerlik alır. Çünkü kalan son 2 elektron kolayca iyonize olabilir. Nitrattan ve klorattan farklı olarak kurşun (II) tuzları suda çok daha az çözünür.
Kurşunun kararlı bileşiklerinde (Tetraetil kurşun veya Tetrametil kurşun gibi) kurşun direkt olarak bir karbon atomuna bağlanmıştır. Bu bileşikler kaynama noktaları, sırasıyla 110 °C ve 200 °C olan renksiz sıvılardır.
Yer kabuğunda bulunma sıklığı 12,5 g/t'dur. Nabit (doğal) olarak bulunabilen metaller arasında yer alır. Kurşunun en çok rastlanılan cevherleri, sülfür minerali galen (PbS) ve onun oksitlenmiş ürünleri olan serüsit (PbCO3) ve anglezittir (PbSO4). Bu mineraller arasında en önemli olanı galendir. Genel olarak sfalerit (ZnS), gümüş ve pirit (FeS2) ile birleşik halde bulunur.

Kullanılmakta olan en eski metallerden biridir. Simyacılar kurşunu, en eski metal olarak düşünüp Satürn gezegeniyle özdeşleştirmişler ve onun simgesiyle göstermişlerdir. Abidos antik şehrinde bulunan bir figür MÖ 3000 yılına aittir. İlk üretim yapılan kurşun madenlerinden en iyi bilineni Balıkesir'de Balya-Karaaydın madenidir. Mısır'da eski Mısır medeniyetine ait kurşun borular bulunmuş ve kurşun lehimlerin çeşitli alanlarda kullanıldığı saptanmıştır. Fenikeliler Kıbrıs, Sardinya ve İspanya'da kurşun madenleri işletmişlerdir.

Kurşun cevherleri yer altından kazma, patlatma, kırma ve öğütme aşamalarından geçirilerek çıkarılır ve daha sonra ekstraktif metalurji yöntemleriyle işlenirler. Köpük flotasyonu prosesi, kurşunun, beraberinde bulunan kaya ve toprak parçalarından ayrılarak, %65-80 Pb içeren bir konsantrede toplanmasını sağlar. Kurşun konsantresi kurutulduktan sonra pirometalurjik işlemlerle önce sinterlenir ve sonra da %97 Pb içerecek şekilde ergitilir. Ürün aşamalı bir şekilde soğutularak, kurşundan daha hafif empüritelerin (safsızlıklar) dross tabakası oluşturacak şekilde yüzeyde toplanması ve uzaklaştırılmaları sağlanır. Ergimiş kurşun bulyonunda kalan empüritelerin de bir sonraki aşamada, üzerinden hava geçirilen bir ergitme işlemiyle curuf fazında toplanarak ayrışmaları ve kurşunun safiyetinin de %99,9'a çıkması sağlanır.

Akü imali
Kablo izolasyonu
Madde ve diğer ürünler
Mühimmat
Alaşımlar
Kimyasal maddeler ve pigmentler
Radyasyon yalıtımları
Benzin katkısı (artık çoğu ülkede yasak)

Kurşunun kolay işlenebilen, yaygın bir metal olması ve ergime derecesinin düşüklüğü (327,5 °C) nedeniyle iş yaşamında çok yaygın olarak kullanılır. 

550 °C'un üstünde ortam havasında buharlaşır ve kondanse olmuş, kurşun oksit partikülleri olarak yayılır.
Kurşun, hava, su ve toprak yoluyla, solunumla ve besinlere karışarak biyolojik sistemlere giren son derece zehirleyici özelliklere sahip bir metaldir. Yüzbinlerce ton kurşun, kurşunlu petrolden elde edilen ve kurşun tetra-etil ((CH3CH2)4Pb) eklenerek oktan sayısı artırılan yakıtlarla çalışan içten yanmalı motorlardan çıkan gazlarla dünya atmosferine boşaltılmaktadır. Atmosferden kurşun (büyük oranda metal oksitleri ve tuzları şeklinde) yağmurla tekrar yeryüzüne inerek çevremize her geçen gün daha fazla yayılmaktadır. Kurşun madenleri ve metal endüstrileri, akü ve pil fabrikaları, petrol rafinerileri, boya endüstrisi ve patlayıcı sanayii atık sularında da istenmeyen konsantrasyonlarda kurşun kirliliğine rastlanır. Pil fabrikası atık sularında 5,66 mg/l, asidik maden drenajlarında 0,02-2,5 mg/l, tetraetil kurşun üreten fabrika atık sularında 120–150 mg/l organik, 66–85 mg/l inorganik kurşun kirliliğine rastlanmıştır.

Kükürt, simgesi S, atom numarası 16 olan, limon sarısında ametal, yalın katı bir elementtir.
Kükürt doğada yaygın olarak bulunan bir elementtir (yer kürenin % 0,06'sını oluşturur). Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Louisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınında, alçı taşı ya da kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Çoğunlukla metallerle birleşmiş olarak görülür. Demir, bakır, kurşun ve çinko sülfürler, bu metallerin en önemli cevridir. Kalsiyum sülfatı ya da başka deyişle alçıtaşını saymak gerekir.
Doğada çeşitli bileşikler halinde bulunan kükürt dahilen hafif laksatif olarak kullanılır. Dıştan sürüldüğü zaman (losyonlar, merhemler) asalakları öldürücü seboreyi giderici ve keratin eritici nitelikler gösterir. Pek çok maddelerin moleküllerinde bir ya da birçok kükürt atomu bulunur. Kükürdün varlığı bu maddelere sülfamit örneğinde olduğu gibi bakteri öldürücü özellikler kazandırır.
Kükürt gidermek bir maddeyi bileşiminde bulunan kükürtten ya da bir sülfürden arındırmak (dökme demirde bulunan kükürt kireç ferromanganez ya da sodyum karbonat katılarak giderilir). Kükürt sütü bir asidin hiposültid üzerine etkimesi sonunda oluşan kolodal kükürt asıltısıdır. Çubuk kükürt, silindir biçiminde dökülmüş kükürttür.
Hidrojenle kükürt giderme bir benzinin bir mazotun kükürdünü bir katalizör eşliğinde gidermek için hidrojen kullanan arıtma yöntemidir. Kükürt taşı aşırı derecede kükürtlenmiş şaraplarda duyulan hoşa gitmeyen taddır.
Kükürt, antikçağda bilinen dokuz yalın cisimden biriydi. Kükürdün kimyasal bir element olduğu 1777'de Lavoisier'dan ortaya attı. 1810'a doğru Gay Lussac ile Thenard tarafından deneysel olarak doğrulandı. Kükürt tatsız, kokusuz bir katıdır, ısı ve elektriği iyi iletmez. Sıcak suya bir parça kükürt atıldığında hafif çatırtılar çıkar ısıtıldığında 113° dereceye doğru eriyerek açık sarı bir sıvı verir, bu sıvı daha yüksek sıcaklıkta ağdalı bir kıvama erişerek esmerleşir. 220° dereceye doğru kararır ve akışkanlığını yitirir. Daha sonra akışkanlığını yeniden kazanmasına karşın rengini korur ve 444,6° derecede kaynar buharının yoğunluğu sıcaklığa göre değişir. Kükürt molekülündeki atom sayısının değiştiğini de gösterir. Suda çözünmemesine karşın benzende hafifçe çözünür ama en önemli çözücüsü karbon sülfürdür.
Kükürt kimyasal olarak oksijenle birçok benzerlik gösterir ve bileşmelerde oksijenin yerine geçer. Ama daha az elektronegatifdir; Metaller, oksijenle olduğu gibi kükürt buharında yanarak sülfürleri meydana getirir. Nitekim demir talaşı ve kükürt çiçeği hafifçe ısıtıldığında akkor hale gelerek yapay demir sülfürüne dönüşür. Kükürt oksijen ve halojenlere karşı elektropozitiftir.

Kükürdün birçok kullanım alanı vardır. Ham kükürdün büyük bölümü, kükürt dioksit gazı, sülfürik asit, karbon sülfür, tiyosülfat vb. üretiminde kullanılır. Arı kükürt, kara barut ve havai fişeklerin bileşimine girer. Kükürtten ayrıca kibrit yapımında, kauçuğun kükürtlenmesinde, ebonit üretiminde yararlanılır. Bu aralarda bağlarda görülen külleme hastalığına karşı yapılan kükürtleme ile deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan pomat ve şampuanların hazırlanmasında kükürtten yararlanıldığını özellikle belirtmek gerekir. Kükürt dioksit, amfizemin ve süreğen bronşitlerin oluşumunda önemli rol oynar, çocuklarda solunum hastalıklarının sayısını artırır. Bitkilerde oldukça kısa süreli temaslarda yaprak nekrozlarına neden olur. Daha düşük yoğunlukta, ama daha uzun süreli temaslarda metabolizma etkinliğinde azalma yapar.
Kükürt, hem dahilen hem de haricen kullanılan bir halk ilacıdır. Uyuz ve egzamada mangal külüyle karıştırılan kükürt, zeytinyağıyla pomat yapılarak hasta bölgeye sürülür. Alerjiye karşı toz kükürt, leblebi unu ya da balla karıştırılarak hastaya yedirilir. Yanıklarda bir miktar kükürt kireçle karıştırılıp pomat haline getirilerek deriye sürülür. Kulak hastalıklarını sağaltmak için, çocuk düşürmek içinde kullanılır. Anadolu'nun bazı yörelerinde hayvan uyuzunda ve hayvanların mide bağırsak parazitlerini düşürmek üzere de dahilen kükürt kullanılır.

Kükürt Minerali' nin Görevi: Bağ dokusu, deri, tırnak üretimi, kan şekeri seviyesinin kontrolü, vücudun zehirlerden temizlenmesi, safra üretimi. Sağlıklı saç, cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur, bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur.

Kükürt, doğada bol bulunan bir elementtir; taş kürenin %0,06'sını oluşturur. Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Luisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınlarında, alçı taşı, kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Türkiye'de Keçiborlu'da Etibank tarafından kapatılan ocaklar 2008 yılında tekrar açılmıştır.

Kükürtün 23 bilinen izotopları vardır. Bunların dördü kararlıdır: 32S (% 95,02), 33S (% 0,75), 34S (% 4,21) ve 36S (% 0,02). 35S dışında, kükürtün radyoaktif izotopları oldukça kısa ömürlüdür. 35S atmosferde 40Ar'un kozmik ışınlarla parçalanmasıyla oluşur. Bunun yarılanma süresi 87 gündür. Bir sonraki uzun ömürlü radyoizotop, 170 dakikalık bir yarılanma süresi ile, kükürt-38'dir. Yarılanma süresi 200 nanosaniye ile en kısa ömürlü radyoizotop, kükürt-49'dur.

Kükürt aralığının yaygın oksidasyon durum’ları -2 ile +6 arasındadır. Kükürt, soy gaz’lar hariç tüm elementlerle kararlı bileşikler yapar.

Kükürt diğer elementlerden daha çok olarak 30’dan fazla katı allotrop oluşturur. S8 dışında birkaç başka halka da bilinmektedir.
Taçtan bir atomun çıkarılması S8'den daha koyu sarı olan S7'yi verir. "Elemental kükürt" HPLC analizi, esasen S8'den oluşan ancak S7 ve az miktarda S6 içeren denge karışımını ortaya çıkarır.
S12 ve S18 dahil olmak üzere daha büyük halkalar hazırlanmıştır.
Amorf veya "plastik" kükürt, erimiş kükürtün hızlı soğutulmasıyla, örneğin soğuk suya dökülmesiyle üretilir. X ışını kristalografisi çalışmaları, amorf formun tur başına sekiz atomlu sarmal bir yapıya sahip olabileceğini gösterir. Uzun sarmal polimerik moleküller kahverengimsi maddeyi elastik yapar ve yığın halinde bu form ham kauçuk hissi verir. Bu form oda sıcaklığında yarı kararlıdır ve kademeli olarak artık elastik olmayan kristalin moleküler allotropa geri döner. Bu süreç birkaç saat ila birkaç gün arası bir zaman aralığında gerçekleşir ancak hızla katalize edilebilir.

Kükürt kuvvetli asidik çözeltide hafif oksitleyici maddelerle reaksiyona girdiğinde S82+, S42+ ve S16 2+ kükürt polikatyonları üretilir. Oleum içinde sülfürün çözülmesiyle üretilen renkli çözeltiler ilk olarak 1804 gibi erken bir tarihte C.F. Bucholz tarafından raporlandı ancak ilgili polikatyonların renginin ve yapısının nedeni ancak 1960'ların sonlarında bulundu. S82+ koyu mavi, S42+ sarı ve S162+ kırmızıdır.
Radikal anyon S3−, lapis lazuli mineralinin mavi rengini verir.

Küriyum (kısaltması Cm) aktinitlerden, plütonyum-239'un helyum çekirdekleriyle bombardımanından elde edilen, atom numarası 96, atom ağırlığı 247 olan, radyoaktif bir element. Doğal küriyumun varlığı hiçbir zaman tespit edilememiştir. Pierre ve Marie Curie'nin ismi verilmiştir.
İlk olarak 1944 yılında Glenn T. Seaborg' Ralph A. James ve Albert Ghiorsoun ekibi tarafından bulunmuştur. Plütonyum-239 atomlarını Siklotron cihazında hızlandırılmış alfa parçacıklarıyla bombardıman ettiler. Bu sayede Küriyum-242 atomları ve bir serbest nötron üretti. Küriyum-242'nin yarı ömrü yaklaşık 163 gündür ve alfa bozunması veya kendiliğinden fisyon yoluyla plütonyum-238'e bozunur. Küriyumun en kararlı izotopu olan küriyum-247'nin yarı ömrü yaklaşık 15.600.000 yıldır. Alfa bozunması yoluyla plütonyum-243'e bozunur.
Birkaç küriyum bileşiği üretildi: küriyum dioksit (CmO 2 ), küriyum trioksit (Cm 2 O 3 ), küriyum bromür (CmBr 3 ), küriyum klorür (CmCl 3 ), küriyum klorür (CmCl 3 ), küriyum tetraflorür (CmF 4 ) ve küriyum iyodür (CmI 3 ). Elementte olduğu gibi, bileşiklerin şu anda ticari uygulamaları yoktur ve öncelikle temel bilimsel araştırmalar için kullanılırlar.
Elementin keşfi bir süre gizli tutulmuş daha sonra Kasım 1945'te açıklanmıştır. Çok nadir bulunması nedeniyle çok az kullanım alanı vardır. Mars seferinde kullanılan Alfa Proton X-ışını spektometresinde, alfa parçacığı olarak kullanılmıştır.

Küriyum izotopları

Lantan ya da lantanyum, La simgesiyle bilinen, atom no: 57 ve atom ağırlığı: 138.92 olan kimyasal element.
Periyodik cetvelde III B grubu bir element olan ve 1839 tarihinde Cari Gustav Mosander tarafından serbest oksitten ayrılan Lantan, oksit halinde keşfedilmiştir. Genel görünüm açısından gri renge sahip olan Lantan, dövülebilen, yumuşak bir yapıya sahip olan metal olarak bilinir.
Kısaca La sembolüne sahip olan atom numarası 57 ve atom ağırlığı 138,9055 olan Lantan, katı halde bulunmakta ve lantanit grubu elementler arasında yer almaktadır. Yanıcı olması yanı sıra seyreltik asitten etkilenmektedir.

Lantan, parlak bir alev nedeniyle yanabilmekte ve seyreltilmiş asitten etkilenmektedir. Nemsiz ortamda bulunması durumunda kararmaya başlayan element sıcak su ile oldukça hızlı bir şekilde tepkimeye girebilmektedir. Lantan, azot, bor, selenyum, fosfor, kükürt ve halojenler ile doğrudan tepkimeye girebilmektedir.
Üç çekirdekli olan elementin tuzları renksiz olup oksitleri lantan oksit, lantan hidroksit şeklinde sıralanmaktadır. Lantanın elde edildiği kaynaklara bakıldığında oransal olarak %38 ile bastnasit ve %25 ile monantitit ilk sırada yer alır.
Bugün, çakmak taşı üretiminde kullanılmakta olan misch metalinde %25'lik bir orana sahip olan lantan, doğada katı halde bulunmaktadır. Kullanım alanlarına bakıldığında özellikle fotoğrafçılık ile özel cam üretiminde, katkı maddesi olarak demir döküm işlerinde, lamba üretiminde gömlek yapımında ve aydınlatma ile sinema endüstrisinde kullanılmaktadır. Lantan ve bileşikleri toksik etki bakımından orta sınıfta yer alması sebebiyle kullanım sırasında dikkatli olunmalıdır.

Lavrensiyum periyodik tabloda simgesi Lr olan 103 g/mol atom ağırlığı olan radyoaktif ve yapay bir elementtir. En kararlı izotopu 262Lr'dir ve yarılanma süresi yaklaşık 4 saattir. Lavrensiyum Kaliforniyum elementinden sentezlenir ve kullanım alanı yoktur.

Dış görünümü bilinmemekle birlikte, metalik gri ya da gümüş beyazı olduğu tahmin edilmektedir. Yeterli miktarda üretilirse ışınım kirliliğine sebep olabilir. Kimyasal özellikleri hakkında çok az şey bilinmektedir, ancak kendisiyle benzer özellikler gösteren aktinitler üzerindeki çalışmalar devam etmektedir.
Periyodik tablo]] blokları ve grupları arasındaki bağıntıdan kaynaklı, Lavrensiyum d bloğunda olmasından kaynaklı geçiş metali olarak tanımlanabilir, ama tanımlamasında aktinit olarak bulunur.

Lavrensiyum 14 Şubat 1961'de Albert Ghiorso, Torbjørn Sikkeland, Almon Larsh ve Robert M. Latimer tarafından Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley kampüsünde Berkeley Işınım Laboratuvar'ında (şimdiki adıyla Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı) keşfedilmiştir. 3 miligram kaliforniyum izotopunun bor-10 ve B-11 ion bombardımanıyla Ağır İyon Düzgün Hızlandırıcısında (Heavy Ion Linear Accelerator-HILAC) üretilmiştir
Değişim geçiren çekirdek elektriksel olarak yüklenir ve helyum atmosfer ortamının geri tepmesi ile ince bakır manyetik bandına toplanır. Bu bant ilerleyerek atomları katı hal detektörüne kadar toplayarak götürür. Berkeley ekibi izotop257103'u bu yolla bulduklarını ve 4.2 saniye yarılanma süresi ile 8.6 MeV alfa parçacığı ışıması bozunduğunu bildirmişlerdir.
1967 yılında Dubna, Rusya'daki araştırmacılar 257103'ün alfa ışıması yaparak 4.2 saniye yarılanma süresinde bozunduğu görüşünü doğrulayamadıklarını belirtmişlerdir. Bu görüşten itibaren işaretlendirilmesi 258Lr veya 259Lr olmuştur. Element 103'ün on bir izotopunun ile sentezi sonucunda, en uzun ömürlü izotop 216 dakika yarılanma süresi ile 262Lr olmuştur. (256No içerisindeki bozunması). Lavrensiyum'un izotopları (en sık görülenden, en az görülene sıralı olarak) alfa ışıması, doğal fizyon ve elektron yakalama yolları ile bozunmaktadırlar.
İsmi Amerikan Kimya Birliği tercihiyle cyclotron'un mucidi Ernest O. Lawrence'ın onuruna konmuştur. Lw sembolü 1963'e kadar kullanılmış ancak 1967'de Lr yapılmıştır. 1997 yılında Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) Cenevre'deki toplantısında ismini lavrensiyum sembölünü ise Lr olarak onaylamıştır.

Los Alamos Ulusal laboratuvarları Kimya Bölümü: Periyodik Tablo - Lavrensiyum 26 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WebElements.com - Lavrensiyum 15 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Livermoriyum, periyodik tabloda 116 numaralı süper ağır yapay kimyasal elementtir. Sembolü Lv 'dir (önceden Uuh). Bazı araştırmacılar tarafından eka-polonyum olarak adlandırılmıştır. Geçici olarak ununheksiyum biçiminde kullanılan elementin adı IUPAC tarafından 30 Mayıs 2012 tarihinde kalıcı biçimde livermoriyum olarak değiştirilmiştir. Kaliforniya'daki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarının adına ithafen livermoriyum denmiştir.
Oluşumunun kimyasal denklemi şöyledir:

  
    
      
        
          
          
            96
          
          
            248
          
        
        
          C
          m
        
        +
        
          
          
            20
          
          
            48
          
        
        
          C
          a
        
        
        →
        
          
          
            116
          
          
            292
          
        
        
          L
          v
        
        +
        4
        
          
          
            0
          
          
            1
          
        
        
          n
        
        
      
    
    {\displaystyle \,_{96}^{248}\mathrm {Cm} +\,_{20}^{48}\mathrm {Ca} \,\to \,_{116}^{292}\mathrm {Lv} +4\;_{0}^{1}\mathrm {n} \;}
  

Bunun 47 milisanye sonraki bozunması ile 114 numaralı element Fl'nin izotopu oluşur.

  
    
      
        
          
          
            116
          
          
            292
          
        
        
          L
          v
        
        →
        
          
          
            114
          
          
            288
          
        
        
          F
          l
        
        
        +
        
          
          
            2
          
          
            4
          
        
        
          H
          e
        
        
      
    
    {\displaystyle \,_{116}^{292}\mathrm {Lv} \to \,_{114}^{288}\mathrm {Fl} \,+\,_{2}^{4}\mathrm {He} \;}
  

Elektron dizilimi şu şekildedir:
1s2 2s2 2p6 3s2 3p6 3d10 4s2 4p6 4d10 4f14 5s2 5p6 5d10 5f14 6s2 6p6 6d10 7s2 7p4

Livermoriyum izotopları

Lutesyum, atom numarası 71, atom ağırlığı 174,967 olan, iterbiyumun çözüşmesi ile oluşan, renksiz tuzlar veren, henüz uygulama alanı sınırlı çok ender bir element. Sembolü Lu.
Lutesyum metali ilk kez 1907 yılında Georges Urbain ve Baron Carol Auer von Welsbach tarafından keşfedilmiştir. 1953 yılına kadar saf lutesyum metalinin bir örneği elde edilemedi. Saf olarak lutesyum eldesi florür bileşiğinin kalsiyum ile indirgenmesi sonucunda gerçekleşir.
Lutesyum metali lantanoidler mineralleri içerisinde bulunur. En bilinenleri xenotim, monazit ve bastnaesittir.

Lutesyum, oldukça yumuşak ve sünek olan gümüşi beyaz bir metaldir. 1,652°C (3,006 °F) erime noktasına ve 3,327°C (6,021 °F) kaynama noktasına sahiptir. Yoğunluğu kübik santimetre başına 8.49 gramdır.

Lutesyum su ile yavaş reaksiyona girer ve asitlerde çözünür. Diğer kimyasal özellikleri, yalnızca araştırmacıların ilgisini çekme eğilimindedir ve pratik bir kullanım alanı pek yoktur.

Nadir bir toprak metalidir ve tüm nadir elementler arasında en pahalısıdır. Tüm nadir toprak metalleri ile az miktarlarda bulunur ve diğer nadir elementlerden ayrılması çok zordur. Lantanitler, doğada bir dizi mineralde bulunur. En önemlileri ksenotim, monazit ve bastnaezittir. Bu minerallerdeki en yaygın lantanitler sırasıyla seryum, lantan, neodim ve praseodimdir. Monazit; ayrıca toryum ve itriyum içerir, bu da toryumdan dolayı madendeki minerallerin kullanımını zorlaştırır ve bozunma ürünlerini radyoaktif oluşturur.
Ana madencilik ülkeleri Çin, ABD, Brezilya, Hindistan, Sri Lanka ve Avustralya'dır. Toplam dünya rezervlerinin yaklaşık 200.000 ton olduğu tahmin edilmektedir. Dünya lutesyum üretimi, lutesyum oksit olarak yılda yaklaşık 10 tondur.

Lutesyumu yeterli miktarlarda elde etmek oldukça pahalıdır ve bu nedenle çok az ticari kullanıma sahiptir. Ticari bir uygulaması, nötron aktivasyonuna maruz bırakılmış ve lutesyum kullanan saf bir beta yayıcı olarak kullanılmasıdır. Manyetik balon bellek cihazlarında kullanılan gadolinyum galyum granatına (GGG) katkı maddesi olarak çok az miktarda lutesyum eklenir.

Lutesyum, kanser tedavisinde radyonüklid tedavi ajanı olarak kullanılır. Özellikle Lutesyum-177 izotopu, prostat kanseri ve nöroendokrin tümörlerde radyoterapi ajanı olarak öne çıkar. Radyoaktif özellikleri sayesinde, kanser hücrelerini hedef alarak etkili bir tedavi sunar. Bunun yanında, teşhis amaçlı görüntüleme tekniklerinde de kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır.

Lutesyum, yutulduğunda hafif toksiktir, ancak çözünmeyen tuzları toksik değildir. Diğer nadir toprak metalleri gibi, lutesyum da düşük toksisite oranına sahip olarak kabul edilir; ancak bu ve bileşikleri dikkatli kullanılmalıdır.
Lutesyum metal tozu yangın ve patlama tehlikesidir. Lutesyum, bitkiler ve hayvanlar için çevresel bir tehdit oluşturmaz.

Lutesyum ismi, Romalıların Paris için verdiği isim olan "Lutetia"dan türemiştir.

Mangan veya Manganez kimyasal bir elementtir. Simgesi Mn ve atom numarası 25'tir.
Sert, kırılgan, gümüşi bir metaldir ve genellikle doğada minerallerde demirle birlikte bulunur.
Manganez ilk kez 1774'te manganez dioksit bileşiğinden karbonun indirgenmesi neticesinde elde edilmiştir.
Manganez, özellikle paslanmaz çeliklerde çok yönlü endüstriyel alaşım kullanımına sahip bir geçiş metalidir. Mukavemeti, işlenebilirliği ve aşınma direncini artırır. Çeliğin dayanımını geliştiren bir alaşım elementidir. Bu özelliği içinde bulunan karbon miktarına bağlıdır. Yüksek karbonlu çeliklerde manganın etkisi sertlik ve dayanımı artırır. Çelikteki aşınma ve paslanmanın önlenmesinde kullanılır.
Manganez oksit, oksitleyici madde olarak kullanılır. Kauçuk katkı maddesi olarak, cam yapımında, gübrelerde ve seramikte kullanılır. Manganez sülfat fungisit olarak kullanılabilir.
Manganez aynı zamanda makro besin metabolizmasında, kemik oluşumunda ve serbest radikal savunma sistemlerinde önemli temel bir insan beslenme elementidir. Düzinelerce protein ve enzimin kritik bileşenidir. Çoğunlukla kemiklerde, aynı zamanda karaciğer, böbrekler ve beyinde de bulunur. İnsan beyninde manganez, manganez metaloproteinlerine, özellikle de astrositlerdeki glutamin sentetazına bağlanır.
Laboratuvarda koyu menekşe tuzu potasyum permanganat formunda tanıdıktır. Bazı enzimlerin aktif bölgelerinde meydana gelir. Özellikle ilgi çekici olan, bitkiler tarafından oksijen üretiminde oksijen geliştiren kompleks olan Mn-O kümesinin kullanılmasıdır. Manganez iyonları çok çeşitli enzimlerde ve fotosentetik bitkilerde yer alabilir. Yüksek seviyelerde manganez memelilerde zehirlenme etkisi yapar.
Periyodik tablonun 7-B grubundadır. Elementler için kullanılan periyodik yapı A B olarak adlandırılmıştır.
Manganez adını Yunanistan'ın magnezya bölgesinden almıştır.
Endüstride oksitlenme aşamasına göre birçok farklı renk alabilen element renklendirici olarak da kullanılmaktadır.
Çinko karbon ve alkalinli pillerin üretiminde kullanılan önemli bir elementtir.

Manganez demire benzeyen gümüşi gri bir metaldir. Sert ve çok kırılgandır, kaynaşması zordur, ancak oksitlenmesi kolaydır. Manganez metali ve ortak iyonları paramanyetiktir. Manganez havada yavaşça kararır ve çözünmüş oksijen içeren sudaki demir gibi oksitlenir ("paslanır").

Doğal olarak oluşan manganez, 55Mn adlı kararlı bir izotoptan oluşur.
Atom ağırlığı 46 u ile (46Mn) 72 u (72Mn) arasında değişen çeşitli radyoizotoplar izole edilmiş ve açıklanmıştır. En kararlı olanları 3,7 milyon yıllık yarılanma ömrüne sahip 53Mn, 312,2 günlük yarılanma ömrüne sahip 54Mn ve 5.591 günlük yarılanma ömrüne sahip 52Mn'dir. Geriye kalan tüm radyoaktif izotopların yarılanma ömürleri üç saatten kısa, çoğunluğu ise bir dakikadan azdır.
En bol bulunan kararlı izotop olan 55Mn'den daha hafif olan izotoplardaki birincil bozunma modu, elektron yakalamadır ve daha ağır izotoplardaki birincil bozunma modu, beta bozunmasıdır. Manganezin ayrıca üç meta durumu vardır.
Manganez, süpernova patlamasından kısa süre önce büyük yıldızlarda sentezlendiği düşünülen demir element grubunun bir parçasıdır.
53Mn, 3,7 milyon yıllık yarılanma ömrüyle 53Cr'ye bozunur. Nispeten kısa yarılanma ömrü nedeniyle, 53Mn nispeten nadirdir ve kozmik ışınların demire çarpmasıyla üretilir. Manganez izotop içerikleri tipik olarak krom izotop içerikleriyle birleştirilir ve izotop jeolojisi ve radyometrik tarihlemede uygulama alanı bulmuştur.
Mn-Cr izotop oranları, Güneş Sisteminin erken tarihi için 26Al ve 107Pd'den elde edilen kanıtları güçlendirmektedir. Çeşitli meteoritlerden 53Cr/52Cr ve Mn/Cr oranlarındaki değişiklikler, başlangıçta 53Mn/55Mn oranını akla getirir; bu da Mn-Cr izotopik bileşiminin, farklılaşmış gezegen cisimlerindeki 53Mn'nin in situ bozunmasından kaynaklanması gerektiğini gösterir. Dolayısıyla 53Mn, Güneş Sisteminin birleşmesinden hemen önceki nükleosentetik süreçlere ilişkin ek kanıtlar sağlar.

Katı manganezin art arda daha yüksek sıcaklıklarda oluşan α, β, γ ve δ olarak etiketlenmiş dört allotropu (yapısal form) bilinmektedir. Hepsi metalik, standart basınçta kararlı ve kübik kristal kafese sahiptir, ancak atom yapıları bakımından çok farklıdırlar.
Alfa manganez (α-Mn) oda sıcaklığında denge fazıdır. Vücut merkezli kübik bir kafese sahiptir ve dört farklı tipte hücre başına 58 atom (ilkel birim hücre başına 29 atom) içeren çok karmaşık bir birim hücreye sahip olması nedeniyle element metalleri arasında alışılmadık bir durumdur. Oda sıcaklığında paramanyetiktir ve 95 K (-178 °C; -288,4 °F) altındaki sıcaklıklarda antiferromanyetiktir.

Beta manganez (β-Mn), 973 K (700 °C; 1292 °F) geçiş sıcaklığının üzerine ısıtıldığında oluşur. İki tip bölgede birim hücre başına 20 atomlu ilkel kübik yapılı olması diğer element metalleri kadar karmaşıktır. Hızlı söndürme ile oda sıcaklığında kolayca yarı kararlı bir faz olarak elde edilir. Ölçülen en düşük sıcaklığa (1.1 K) kadar paramanyetik kalarak manyetik sıralama göstermez.

Vücutta protein sentezlenmesinde, sindirimde ve besinlerden enerji üretilmesinde görev alan önemli minerallerin içinde bulunan etkili bir elementtir. Eksikliğinde sürekli yorgunluk, hafıza problemleri, kısırlık, kilo kaybı, özellikle çocuklarda ve bebeklerde büyüme geriliği gibi belirtiler görülür. Mangan bitkiler için de çok önemli bir elementtir ve günümüz modern tarım sektöründe vazgeçilmez bir gübre içeriğidir.

Manganez, metalürjideki ana uygulamalarında memnun edici bir yerine geçen malzeme yoktur. Küçük uygulamalarda (örneğin, manganez fosfatlama) ise çinko ve bazen de vanadyum uygun ikamelerdir.

Dövülebilirliğini geliştirmek için fazla çözünmüş oksijen, kükürt ve fosforu uzaklaştırmak için ilk olarak 1856'da çeliğe manganı Spiegeleisen şeklinde katan İngiliz metalurji uzmanı Robert Forester Mushet (1811-1891) tarafından tanınan Manganez, kükürtü sabitleme, oksitsizleştirme ve alaşımlama özellikleri nedeniyle demir ve çelik üretiminde gereklidir.
Çelik üretimi, demir üretim bileşeni dahil, manganez talebinin çoğunu karşılar ki halen toplam talebin %85 ila %90'ı aralığındadır. Manganez, az maliyetli paslanmaz çeliğin önemli bir bileşenidir. Çoğunlukla ferromanganez (genellikle yaklaşık %80 manganez) modern proseslerde ara maddedir.
Az miktarlarda manganez, yüksek sıcaklıkta eriyen sülfür oluşturarak ve tanecik sınırlarında sıvı demir sülfür oluşumunu önleyerek çeliğin yüksek sıcaklıkta işlenebilirliğini artırır. Manganez içeriği %4'e ulaşırsa, çeliğin gevrekleşmesi baskın özellik haline gelir. Gevreklik, daha yüksek mangan konsantrasyonlarında azalır ve %8'de kabul edilebilir bir düzeye ulaşır.
%8 ila %15 manganez içeren çeliğin 863 MPa'ya kadar yüksek çekme mukavemeti vardır. %12 manganlı çelik 1882'de Robert Hadfield tarafından keşfedildi ve hala Hadfield çeliği (mangalloy) olarak bilinir. İngiliz ordusu için çelik kaskların yapımında ve daha sonra ABD ordusunca kullanıldı.

Manganez için ikinci büyük uygulama alüminyum alaşımlarındadır. Kabaca %1,5 manganlı alüminyum, galvanik korozyona yol açabilecek yabancı maddeleri emen tanecikler yoluyla korozyona karşı direnci artırmıştır. Korozyona dayanıklı alüminyum alaşımları 3004 ve 3104 (%0,8 ila 1,5 manganez) çoğu içecek kutuları için kullanılır. 2000'den önce, bu alaşımların 1,6 milyon tonundan fazlası kullanıldı; %1 manganezde bu miktar 16,000 ton manganeze karşılık gelir.

Meitneryium (Fonetik: /ˌmʌɪtˈnɛːriəm/), diğer adıyla eka-iridyum, periyodik tabloda sembolü Mt, atom numarası 109 olan kimyasal element. Yapay bir elementtir. En kararlı izotopu Mt-266'nın yarı ömrü 720 milisaniyedir.

Meitneriyum, ilk kez 29 Ağustos 1982'de Peter Armbruster ve Gottfried Münzenberg yönetiminde Darmstadt Ağır İyon Araştırması Enstitüsünde çalışan bir ekipçe sentezlendi. Ekip bizmut-209'dan oluşan bir hedefi hızlandırılmış demir-58 çekirdekleriyle bombaladı. Yeni elementin sentezi nükleer füzyon teknikleri ile yeni ağır elementlerin oluşturulmasının mümkün olduğunu gösterdi.
Meitneriyum adı, Lise Meitner onuruna verildi. Ancak IUPAC'ın unnilennium (Fonetik: /ˌjuːnɪˈlɛniəm/, sembol Une) adını geçici olarak kullanması sebebiyle isim karışıklığı ortaya çıktı. 1997 yılında bu sorun çözülerek Meitneriyum ismi kabul edildi.

WebElements.com - Meitnerium 13 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Apsidium - Meitnerium

Metre bölü saniye veya Saniyede metre, Uluslararası Birimler Sisteminde (SI) hem sürat (bir skaler nicelik) hem de hız (yönü ve büyüklüğü olan bir vektörel nicelik) birimidir ve bir saniye sürede bir metre mesafeyi kat eden bir cismin hızına eşittir. Özet olarak hareket eden cismin, bir saniyede aldığı yol uzunluğunun metre cinsinden ifadesi olan hız birimidir. Diğer bir deyişle, bir hareketlinin saniye başına aldığı yolun metre cinsinden nicel ifadesidir.
SI birim sembolleri; m/s, m·s−1, m s−1 veya m/s ile gösterilir. Bazen "mps" şeklinde de kısaltılır.

1 m/s aşağıdakiler ile eşdeğerdir:

= 3,6 km/h (tam olarak)
≈ 3,2808 ayak bölü saniye (yaklaşık olarak)
≈ 2,2369 mil bölü saat (yaklaşık olarak)
≈ 1,9438 knot (yaklaşık olarak)
1 ayak bölü saniye = 0,3048 m/s (tam olarak)
1 mil bölü saat = 0,44704 m/s (tam olarak)
1 km/h = 0,27 m/s (tam olarak)

Adını Karl Benz'in onuruna alan benz, bir metre bölü saniye için isim olarak önerilmiştir. Başta Alman kaynakları olmak üzere pratik bir birim olarak bazı destekler görmüş olsa da, SI hız birimi olarak reddedilmiş ve yaygın bir kullanım ya da kabul görmemiştir.

"Metre bölü saniye" sembolü Unicode tarafından U+33A7 ㎧ SQUARE M OVER S kod noktasında kodlanmıştır.

Büyüklük sırası (hız)
Metrekare bölü saniye
Metre

Official BIPM definition of the metre
Official BIPM definition of the second 31 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mohs sertlik skalası (Mohs sertlik cetveli), Minerallerin sertliği Avusturyalı mineralog Friedrich Mohs tarafından 1812'de ortaya konulan ve Mohs sertlik dizisi adı verilen bir ölçek yardımıyla nisbi olarak ölçülür. Mohs sertlik skalasına göre bir mineralin sertliğini bulmak için, sertliği bilinen mineral veya minerallerle, sertliği saptanacak olan mineral birbirine sürtülür ve sertliği bilinmeyen mineralin hangi minerali çizdiği ve hangisiyle çizildiği belirlenir. Sonuçta bu işleme göre mineralin sertliği bulunmuş olur. Örneğin, Apatit'i çizip kuvars ile çizilen bir mineralin Mohs skalasına göre sertliği 6 dır. Diğer bir yöntem Mohs skalasında bilinen değerleri olan bir seri madde ile çizme deneyi şeklindedir. Örneğin bir madde flüoriti ile çizilmez ama apatit'le çizilirse, Mohs sertlik derecesi 4 ile 5 arasındadır.
Kırılgan olan mineraller diğer minerallere sürtülünce kırılıp, ufalandıkları için oldukları sertlik derecesinden daha düşük değerlerde gibi görünebilirler.
Çok yumuşak (sertliği az olan) mineraller sürtülme esnasında tozlarını sert mineral üzerinde bırakabileceğinden, sanki sert minerali çizmiş gibi bir görüntü verebilmektedir.
Sertliğe ilk kez bilimsel yaklaşımda bulunan Mohs'un ardından 19. yüzyılın sonlarına doğru Rockwell kullanımı çok daha kolay ve ucuz bir sistem geliştirmiştir. Günümüzde hâlen daha geniş alanlarda kullanılan bu sisteme ek olarak Brinell ve Vickers sertlik ölçme testleri de vardır.

Minerallerin çizilmeye karşı gösterdikleri direnç sertlik olarak bilinmektedir. Dolayısıyla sertlik mineralin çizilebilirlik özelliği olarak da adlandırılabilir. Minerallerin sertliği doğrudan kristal yapıları ve atomlar arasındaki bağ kuvvetleri ile ilintilidir. Bağ kuvvetleri arttıkça minerallerin sertliği de artmaktadır. Sertlik bağıl bir kavram olup, sertlik derecesinin saptanması sertliği bilinen bir mineral veya çakı, iğne vb. malzemelerle deneme yoluyla yapılır. Bunun için en yaygın olarak kullanılan skala (çizelge) Mohs'un geliştirdiği çizelgedir. Mohs sertlik dizisinde 10 mineralin sertliği en yumuşak olandan en sert olana doğru sıralanmıştır. Bu çizelgeye göre en yumuşak olandan sert olana doğru yapılan sıralama şöyledir; 

Mineralin sertliği diğer bir mineralin çizmesi ile tanınır.

Mohs sertlik skalası saf bir sırasal bir ölçek örneğidir; yani Mohs sertlik numarası sadece bir sıralama sayısı olup her bir sertlik derecesi arasındaki oranlar eşit değildir. Örneğin Mohs sertlik derecesi (9) olan korendon, Mohs sertlik derecesi (8) olan topaz'dan mutlak olarak 32 defa daha serttir; diğer taraftan Mohs sertlik derecesi (10) olan elmas, (9) Mohs dereceli korendon'dan mutlak olarak 4 misli serttir. Yukarıdaki tablo sklerometre ile ölçülen mutlak sertlik değerlerini de vermektedir.

sertlik
Brinell sertlik deneyi
Rockwell sertlik deneyi
Vickers sertlik deneyi
Knoop sertlik deneyi

"Minerallerin Mekanik Özellikleri". 14 Kasım 2004 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Molibden, periyodik tabloda atom numarası 42 ve simgesi Mo olan elementtir. (Lat. Molybdaenum, Fr. Molybdéne, Alm. Molybdän).

Molibden geçiş metallerinden olup saf halde gümüşümsü beyaz renkli ve çok serttir. Erime sıcaklığı oldukça yüksektir. Az miktarda ilavesiyle çeliğin daha da sertleştirilmesi sağlanabilir. Molibden, bitkilerin beslenmesinde de önemli olup bazı enzimlerde yer alır.

İsveçli kimyacı Carl Wilhelm Scheele 1778'de, o döneme değin bir kurşun cevheri ya da grafit olduğu sanılan mineralin (molibdenit) bilinmeyen bir metalin sülfür bileşiği olduğunu gösterdi. İsveçli kimyacı Peter Jacob Hjelm de 1782'de molibdeni metal halinde ayırdı ve Yunanca "kurşuna benzer" anlamına gelen molybdos sözcüğünden esinlenerek adlandırdı.
Molibden, wulfenit (PbMoO4) veya powellit (CaMoO4) gibi minerallerde bulunursa da, asıl ticari molibden kaynağı molibdenittir (MoS2). Molibden doğrudan madencilik yoluyla ve bakır madenciliği sırasında yan ürün olarak da elde edilebilir. Molibden, cevherlerinde %0,01 den %0,5'e kadar değişen miktarlarda bulunur. Dünya molibden madenciliğinin yaklaşık yarısı ABD'de (Phelps Dodge Corporation) yapılmaktadır.

Kimyasal özellikleri bakımından krom ve wolfram ile benzerlik gösteren molibden; yüksek ergime ve kaynama noktası, yüksek ısı dayanımı, yüksek ısı iletkenliği ve düşük termal genleşme gibi üstün özelliklere sahiptir. Molibden 2623 °C de erir. Bu özelliği ile metaller arasında altıncı sırayı alır. 4639 °C de kaynayan molibden, soğukta havadan etkilenmez, akkor halindeyken oksitlenir, nitrik ve sülfürik asitlerden etkilenir, yüksek sıcaklıkta su buharını ayrıştırır. Molibden'in yoğunluğu 10,28 gr/cm3 tür.

Yanabilirlik sınıfı: toz formunda kolayca yanan katı
Molar hacim: 9.41 cm3/mol

Molibden Sülfür madeninde kullanılmak üzere iş makineleri ve taşıyıcı kamyonlar ihale usulü alınmıştır. Tedarikçi firma ihaleyi kazanabilmek en azından sarf malzemelerinden geri dönüşümünü kazanıp kâr etmek için araçları kâr etmeden verir. Araçlar standart bakımları haricinde 10 sene hiçbir arıza çıkarmadan madende çalışmıştır. Tedarikçi firma durumun akıbetini öğrenmek üzere madene gider ve araçları bakıma aldırır. Hava filtresinden giren toz formundaki molibden sülfür sayesinde araçların hiç birinde arıza oluşmamıştır. O günden sonra molibden sülfür motor yağı katkıları olarak geliştirilip araçlarda kullanılmaktadır.

Üretilen molibdenin üçte ikisinden fazlası alaşımlarda kullanılır. Bu alaşımlardan en önemlileri; yüksek mukavemetli alaşımlar ve yüksek sıcaklık çelikleridir. Hastelloy gibi bazı molibden içeren alaşımlar, ısı ve korozyon dayanımı yüksek alaşımlardır. Molibden, uçak ve füze parçalarının yapımında ve ayrıca filamanlarda kullanılır. Petrol endüstrisinde, petrol ürünlerinden organik sülfürün uzaklaştırılmasında, katalizör olarak kullanılır. Mo-99 nükleer izotop endüstrisinde kullanılır. Molibden sarısı olarak bilinen pigment, kırmızımsı sarıdan parlak kırmızıya değişik renkler vermekte olup boya, mürekkep, plastik ve kauçuk bileşenlerinde kullanılır. Molibden sülfür (MoS2) özellikle yüksek sıcaklıklarda iyi bir yağlayıcıdır. Molibden ayrıca, ince film transistörlerin iletken metal tabakaları gibi bazı elektronik uygulamalarda da kullanılır.
Saf metal halindeki molibden, tel, şerit, çubuk veya levha şekline getirilerek, dirençli ısıtma elemanlarının hazırlanmasında veya karbon ve oksijen etkisiyle bozulduğu için koruyucu bir atmosfer altında, ateşe dayanıklı fırın parçalarının yapımında kullanılır. Bu parçalar 1700 °C ye kadar çıkabilirler. Elektrik ve elektronik sanayiinde, filaman elektrot lamba yuvaları, valflar ve redresör lambaları yapımında tüketilir. Molibdenli özel çeliklerde ise bu metal, nikel, krom ve vanadyumun dışında mekanik özellikleri (çeliğin sertliğinin ve çekme direncinin artması, kırılganlığının azalması) artırmak ve yapılacak ısıl işlemleri kolaylaştırmak için kullanılır. %3 Ni ve %0,7-1 Cr içeren çeliklere %0,3 oranında molibden katılması, su verildikten sonra 500 °C de menevişleme sırasında, bu çeliklerin kırılganlıklarını (Kropp hastalığı) azaltır. Molibden, bazı çeliklerde nikel, wolfram gibi pahalı veya ender bulunan elementlerin yerini alır. Hızlı takım çeliklerinde normal olarak %18 oranında bulunan wolfram yerine, tamamen veya kısmen, %7 oranında molibden kullanılır. Özel dökme demirlere mekanik direncin arttırılması ve bileşimdeki grafit parçacıklarının giderilmesi için genellikle %0,3 oranında (en çok %2) molibden katılır. Molibden, değişik niteliklerdeki birçok alaşımda da önemli oranlarda bulunur: gaz türbinlerinde kullanılan ateşe dayanıklı alaşımlarda (Hastelloy) %4 ile %30; manyetik geçirgenliği yüksek olan ferronikellerde %5 e kadar ve kalıcı mıknatıs yapımında kullanılan alaşımlarda %20 ye kadar. Molibden ayrıca, bisülfür halinde, 400-500 °C lere kadar katı yağlayıcı madde olarak ya da greslerde, yağlarda katkı maddesi olarak kullanılır.Ayrıca dental implant materyalleri içinde Co-Cr-Mo alaşımları olarak kullanılır.Co-Cr-Mo alaşımlarındaki (Mo)molibden dayanıklılık ve korozyon rezistansı sağlar.
Canlı hücrelerinde eser miktarda bulunan molibden, bitkiler için gerekli olan bir elementtir. Ayrıca baklagillerde bakterilerin azot bağlama sürecinde katalizör işlevi görür. Molibden trioksit ve sodyum molibdat (Na2MoO4) bitkilerin beslenmesinde eser miktarda kullanılır. Molibdenin biyolojik fonksiyonları genelde bakır metabolizması ile ilişkilidir. Bakır ile ilişkili olmayan fonkiyonlarının en önemlileri şunlardır; ksantin oksidaz, aldehid oksidaz ve sülfid oksidaz enzimlerinin yapısına ayrıca sitokrom C ile ksantin oksidaz reaksiyonuna ve aldehid oksidaz ile sitokrom C'nin indirgenme reaksiyonuna katıldığı kaydedilmektedir. Sülfit oksidaz da sülfitin sülfata dönüşümünü sağlamaktadır. Bunlardan başka; büyüme, hücresel solunum, pürin ve demir metabolizmasına da katıldığı belirtilmektedir.
Genel olarak kullanım alanları şöyle özetlenebilir:

Çeliğin yüksek sıcaklıklarda dayanımını arttırmada,
Hava taşıtları ve uzay araçlarının yapımında,
Nükleer enerji uygulamalarında,
Elektrik uygulamalarındaki tellerin yapımında,
Yüksek sıcaklıklarda yağların yapısı bozulduğu için molibden sülfat kaydırıcı yağ olarak,
Katalizör olarak,
Boya endüstrisinde renk verici (pigment) olarak.

Serbest halde bulunmayan molibden, yerkabuğunda wolfram kadar bol, fakat dağınık olarak bulunur. Çoğunlukla molibdenit minerali içeren cevherlerden üretilir. Mineralin zenginleştirildikten sonra bol hava bulunan bir ortamda kavrulmasıyla molibden trioksit (MoO3) elde edilir:

  
    
      
        
          2
          
          
            MoS
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          7
          
          
            O
            
              2
            
            
              
            
          
          ⟶
          2
          
          
            MoO
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          4
          
          
            SO
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2MoS2 + 7O2 -> 2MoO3 + 4SO2}}}
  

Daha sonra uygulanan işlemler molibdenin son kullanım alanına göre değişir. %50,75 molibden içeren ferromolibden, termik ya da elektrik fırınında ergitme yoluyla üretilir.
Akkorlu lambaların ve özel elektrotların yapımında kullanılan molibdenin çok saf olması gerekir. Bunun için, molibden trioksit; amonyak içinde çözündürülür. Bol miktarda amonyaklandırılan çözelti buharlaştırılınca amonyum polimolibdat kristalleri meydana gelir. Kristalleştirilerek arıtılan bu maddenin kavrulmasıyla, molibden trioksit MoO3 elde edilir. Hidrojenle kızıl derecede indirgenen MoO3 toz halinde molibden verir. Tozun sıkıştırılması (toz metalurjisi) ve yüksek sıcaklıkta dövülmesi yöntemleriyle çubuk şeklinde (kütük metal) molibden elde edilir.
Doğal molibden, Mo-92(%15,84), Mo-94(%9,04), Mo-95(%15,72), Mo-96(%16,53), Mo-97(%9,46), Mo-98(%23,78) ve Mo-100(%9,13) gibi yedi kararlı izotopun bir karışımı halinde bulunur.

Molibden tozu, MoO3 ve suda çözünür molibdatlar gibi molibden bileşikleri, solunduğunda veya ağız yoluyla alındığında hafif derecede zehirleyici olabilirler. Molibdenin zehirleyici özelliği, laboratuvar verilerine göre, ağır metallere oranla daha düşüktür. İnsanlarda molibdenin yaratacağı akut zehirlenme, gerekli doz çok yüksek olduğundan olası değildir. Maden, arıtma ve kimya tesislerinde molibdene maruz kalınmadan dolayı zehirlenme potansiyeli varsa da bugüne dek herhangi bir vakaya rastlanmamıştır.
İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresinin (OSHA) belirttiğine göre: 8 saatlik bir çalışma periyodunda maruz kalınabilecek en yüksek molibden değeri solunan havanın metrekübünde 15 miligramı geçmemelidir.

Moskoviyum, atom numarası 115 olan süper ağır yapay bir kimyasal elementtir. Sentezlenmeden önce periyodik tabloda yerleşmesi beklenen konum itibarıyla eka-bizmut, veya Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) tarafından belirlenen kurallar dahilinde ununpentiyum olarak adlandırılan element, 2003 yılında Rusya'daki JINR araştırma merkezinde yapılan çalışmalarda ilk kez sentezlendikten ve İsveç ve Almanya'da yapılan çalışmalarla varlığı teyit edildikten sonra Kasım 2016'da JINR'ın yer aldığı Moskova bölgesinden esinlenerek Moskovyum ismini ve 115Mc sembolünü resmî olarak almıştır.
Yarı ömrü saniyeden daha kısa olan ve çok hızlı bir şekilde bozunan radyoaktif bir elementtir. Amerikyum ve kalsiyumun füzyon reaksiyonları sonucu elde edilmektedir. Amerikyumdan yapılan bir tabakanın üzerine gönderilen kalsiyum iyonlarıyla atom çekirdeklerinin çarpıştırılması sonucu ortaya çıkmaktadır.

Periyodik tablonun 15. grubunda (5A, azot grubu) bulunur.
Periyodik tablonun 7. periyodunda bulunur.
Periyodik tablodaki konumu itibarıyla metaldir.

Neodimyum veya neodim, sembolü Nd, atom numarası 60, atom ağırlığı 144,3 olan, seryumdan daha sert, 6,96 yoğunluğunda bir element.
Havada kolayca oksitlenen, gümüş-beyazı renkte, nadir bir metalik elementtir. Periyodik tabloda geçiş metallerinin bir alt serisini oluşturan lantanitler grubunda, 6. periyotta bulunur.

Neodimyum, lazerler için yapay yakut yapımında, kaynakçı gözlüklerine takılan praseodimli özel bir cam üretiminde kullanılır. Parlak mor cam ve kızılötesi radyasyonu filtreleyen özel cam üretmek içinde neodimyumdan yararlanılır. Demir kirleticilerin neden olduğu camdaki yeşil rengi azaltmak için camlara eklenir. Çakmak taşı yapımında kullanılan mish metalin %18'ini oluşturur. Ayrıca bor ve demirle birlikte güçlü neodimyum mıknatıs yapımında kullanılır. Neodimyum mıknatısların manyetik alan şiddetleri, hacim ve grade derecelerine göre değişmektedir. N serisi olarak nitelendirilir. N serisi artıkça manyetik gauss değeri grade derecesi ve mıknatısın imal edildiği hacime göre artmaktadır. Endüstriyel sektörün ihtiyaç ve talebine göre daha hacimli neodimyum mıknatıslar üretilmekte bu mıknatıslar kontrol tecrübesi ve bilgisi olmayan taraflarca kullanıldığı zaman ciddi yaralanmalar olabilmektedir. Hatta uzuv kayıpları dahi olmaktadır.
1885 yılında keşfedilmiştir. Çin'de çıkarılmaktadır. Neodymium bileşikleri ticari olarak ilk kez 1927 yılında kullanılmıştır.

Neon (Ne), periyodik tablonun 8-A grubunda yer alan soy gazdır. Atom numarası 10'dur.
Doğada dağılmış olarak ve çok küçük yüzdelerde, yalnızca atmosferde değil, aynı zamanda yeraltından çıkan doğal gazların bileşiminde de bulunur. Kuru havanın, hacim olarak %0,0018'ini oluşturur. Renksiz bir gazdır. En dış yörüngesinin sekiz elektron içermesi nedeniyle çok kararlı bir yapıya sahip olan neon, kimyasal bağlar ve bileşikler oluşturmaz. Değerliliği sıfırdır. Ticari amaçla, sıvılaştırılmış havadan ayrıştırılır. Çoğunlukla aydınlatmada kullanılır. Neon gazı içeren bir tüpte düşük basınç altında oluşturulan elektrik dolaşımı, parlak turuncu bir ışığın salınmasına neden olur. Bu nedenle neon gazı, argon, kripton ve ksenon gibi öbür soy gazlarla beraber reklam amacına yönelik aydınlatıcı tüplerinin doldurulmasında kullanılır. Aydınlatma tüplerinin, uzunlukları büyük, çapları küçük olup, yüksek gerilimle beslenirler. Neon atomu on proton, on nötron ve on elektrona sahiptir. Soy gazlardandır ve herhangi bir kimyasal bağ yapamaz.
Neon 1898 yılında William Ramsay ve Morris Travers tarafından keşfedilmiştir.

Neptünyum (Np), uranyumun nötronlarla bombardımanından yapay olarak elde edilen, atom numarası 93, atom ağırlığı 239 olan, radyoaktif bir element.

93 atom numaralı neptünyum, uranyum ötesi elementden birisi olup yapay olarak elde edilebilen radyoaktif bir elementtir. Ek olarak, bulunan ilk uranyum ötesi elementidir. Neptünyumun 239 kütle numaralı izotopu, 1940 yılında Edwin M. McMillan ve P. H. Abelson tarafından Berkeley Laboratuvarında uranyumun siklotrondan üretilen nötronlarla bombardıman edilmesiyle elde edilmiştir.

Uzun bir süre neptünyumun doğada bulunmadığına inanılmış, fakat son yapılan araştırmalarda, nötronların neden olduğu transmutasyon (dönüşüm) reaksiyonları nedeniyle, uranyum madenlerinde eser miktarda oluştuğu anlaşılmıştır. Ancak, bunun herhangi bir maden değeri olmadığından, Dünya'da neptünyum madenciliği diye bir olgu da bulunmamaktadır.

Neptünyumu yüksek miktarlarda elde edebilmenin tek yolu, nükleer reaktörlerde veya hızlandırıcılarda uranyumun nötronlarla bombardımanıdır. Bunun sonucunda oluşan neptünyum, bombardıman edilen veya reaktörlerde yakıt olarak kullanılan uranyumun yeniden işlenmesi ile elde edilebilir. Bu yöntem de ileri düzeyde nükleer teknoloji gerektirmektedir.
Nükleer teknoloji alanında ileri seviyedeki ülkeler daha çok araştırma amaçlı (nötron detektörleri gibi) kullanım için neptünyumu yapay olarak üretmektedir. Üretilen ilk uranyum ötesi elementtir. Amerikalı iki fizikçi Edwin M. McMillan ve Phillip H.Abelson ilk kez neptünyum izotop Np-239'u uranyum nötronlarıyla bombardıman ederek biçimlendirdiler (1940). Neptünyumun çeşitli izotopları vardır. En bilineni Np-237'dir. Yarı ömrü 2140000 yıldır.

Nikel, atom numarası 28 olan ve simgesi Ni olan kimyasal bir elementtir.

Nikel gümüş-beyaz bir metaldir. Oldukça sert olup, Periyodik cetvelde geçiş metalleri arasında yer alır. Genelde pentlandit içinde demir ve kükürt ile, milerit içinde kükürt ile, nikelinin içinde arsenik ile birlikte bulunur.
Nikelin havaya karşı gösterdiği oksitlenme direnci sayesinde; bozuk para üretiminde, kimyasal araç ve gereçlerin üretiminde ve Alman gümüşü gibi birçok alaşımın üretiminde kullanılır. Nikel doğada genelde kobalt ile birlikte bulunur. Alaşımlar (özellikle süper alaşımlar) ve paslanmaz çelik üretiminde önemlidir. Ayrıca nikel doğal bir özelliği sayesinde manyetik bir alan içinde bir miktar boyut değiştirme kabiliyetine sahiptir. Nikelde bu değişim negatif yönde olmaktadır.
Nikelin oksitlenmiş hali genelde +2 değerliklidir ancak 0, +1, +3, +4 değerlikleri de gözlemlenmiştir. Bununla birlikte +6 değerlikli nikelin varlığı da mümkün olabilir.

Nikelin tarihi MÖ 20 yılına kadar dayanmaktadır. Hatta bazı eski Çin dokümanlarında, beyaz nikelin Doğu'da MÖ 1400-1600 yıllarında kullanıldığı anlatılmaktadır. Ancak nikelin genelde gümüş ile karıştırılması sebebiyle bu bilgi kesin değildir.
Nikel içeren mineraller cama yeşil renk vermek için de kullanılmıştır. 1751'de, Baron Axel Fredrik Cronstedt bakırı nikolitten ayırmaya çalışırken, nikeli elde etti. Saf nikelden yapılmış olan bozuk paralar ise ilk defa 1881'de İsviçre'de üretildi.

Nikel temel olarak iki tür maden yataklarından elde edilir. Birincisi, temel minerallerin limonit (Fe, Ni)O(OH) ve garnierit (Ni, Mg)3Si2O5(OH) olan lateritik yataklardır. İkincisi ise, ana minerali pentlandit (Ni, Fe)9S8 olan magmatik sülfit yataklarıdır.
Kanada'nın Sudbury bölgesi bugün Dünya nikel üretiminin %30'unu yapmaktadır. Sadbury cevher yatağının, ilk jeolojik zamanlarda Dünya'ya vurmuş olan büyük bir meteorun sonucu olduğu tahmin edilmektedir. Günümüzde toplam nikel rezervinin %40'ı ise Rusya'nın Norilsk bölgesinde yer almaktadır. Bu bölgedeki yataklar, Rus madencilik firması MMC Norilsk Nickel tarafından işletilerek Dünya pazarına sunulmaktadır. Diğer büyük nikel yatakları ise Fransa (New Caledonia), Avustralya, Küba ve Endonezya'dadır. Tropikal bölgelerdeki yatakların çoğu, ultramafik kayaçların yoğun yağışlarla yıkanmasıyla ortaya çıkan ikinci bir konsantre olan lateritik yataklardır. Son zamanlarda yapılan çalışmalar sonucu, Türkiye'nin batısında bulunan nikel yatağının Avrupa'daki tesisler için uygun özellikte olduğu tespit edilmiştir.
Jeofiziksel kanıtlar göz önünde tutulduğunda, nikelin çoğunluğunun, Dünya'nın çekirdeğinde yoğunlaştığı tahmin edilmektedir.

Nikel paslanmaz çelik, mıknatıs, bozuk para ve özel alaşımlar gibi birçok endüstriyel ve son kullanıcı ürünlerinde kullanılmaktadır. Ayrıca cama yeşil renk vermek amacıyla da kullanılmaktadır. Nikel her şeyden önce bir alaşım metalidir. Bu nedenle alaşım olarak birçok kullanım alanı mevcuttur. Bu alaşımlar bakır, krom, alüminyum, kurşun, kobalt, gümüş ve altın ile yapılan alaşımlardır.
Nikel ayrıca bozuk paraların üretiminde ve dekoratif gümüş yerine kullanılmaktadır. ABD'de kullanılan beş-centlik bozuk para %75 bakır içerir. 1922-81 arasında üretilen Kanada centi ise %99,99 nikel içermekteydi ve manyetik özelliğe sahipti.
Nikel(III) oksit ise birçok nikel-kadmiyum, nikel-demir ve nikel-metal hidrit şarj edilebilir pilde katot olarak kullanılmaktadır.
Ayrıca atom numarası 28'dir

Nikel metalurjik yöntemlerle üretilmektedir. Birçok sülfit cevheri, daha ileri rafinasyonda kullanılacak olan mat üretimi için pirometalurjik yöntemlerle zenginleştirilirler. Hidrometalurjide yapılan ilerlemeler sayesinde, nikel üretiminde bu teknolojilerden de faydalanılmaya başlanmıştır. Klasik sülfit cevherlerinin üretiminde, flotasyon ile elde edilen konsantre pirometalurjik işlemler ile safsızlaştırılmaktadır.
Nikel'in üretiminde son safsızlığı >%75 olan metal eldesi için geleneksel kavurma ve indirgeme işlemleri uygulanır. Son safsızlaştırmada ise Mold Prosesi uygulanır. Bu şekilde elde edilen konsantre >%99,99 saftır. Bu yöntem L. Mond tarafından patentlenmiş olup 20. yüzyılda Güney Galler'de kullanılmıştır. Bu prosese göre nikel, karbon monoksit ile 50 °C'de reaksiyona sokulur. Reaksiyon sonrası nikel gaz formuna geçerken diğer safsızlıklarf katı halde kalır. Nikel gazı yüksel sıcaklıklardaki büyük odalara alınır. Bu odalarda ayrıştırılan nikel, peletlenerek üretilir. Alternatif olarak, nikel gazı daha küçük odalarda 230 °C sıcaklıkta ayrıştırılarak toz olarak elde edilir. Rafinasyonda kullanılan ikinci bir yöntem ise metal matın liç işlemi ise çözeltiye alınması ve daha sonra elektrokazanım ile nikelin katot üzerinde biriktirilmesi ve böylece nikel plakalarının üretilmesidir.
Nikel sülfit cevheri ters flotasyon ile zenginleştirilerek ergitilir. Nikel sülfit flotasyon konsantresini ergitmek için MgO seviyesinin <%6 olması gerekir. Aksi halde, ergitme için gereken ısı artacağından, operasyon maliyeti yükselir. Nikel matını elde ettikten sonra, ileri rafinasyon Sherrit-Gowden prosesi ile gerçekleştirilir. İlk önce hidrojen sülfit eklenerek bakır uzaklaştırılır ve ortamda sadece kobalt ve nikel kalır. Solvent ekstraksiyon ile kobalt ve nikel de ayrıldıktan sonra elde edilen konsantre >%99 nikel içerir.

Nikel meraline ve çözünebilir bileşiklerine maruz kalma miktarı, 40 saat/hafta'lık süre içinde 0,05 mg/cm3'ü geçmemelidir. Nikel sülfit buharının ve tozunun, diğer nikel bileşikleri gibi kanserojen olduğu düşünülmektedir. [Ni(CO)4] gazı çok zehirli bir gazdır. Bunun temel sebebi hem metalin oluşturduğu zehirlilik hem de karbonun oluşturduğu CO gazının zehirlilik etkisidir.
Hassas bireyler dermatit olarak bilinen ve derilerinin nikel ile temas etmesi sonucu ortaya çıkan bir alerji gösterebilirler. Özellikle kulaklara takılan mücevherlerde kullanılan nikel bu tür alerjilerin en önemli sebeplerinden biridir. Nikel alerjisi sonucu kulakta kaşınma, derinin kızarması gibi belirtiler görülebilir. Bu problem yüzünden, bugün birçok küpe nikelsiz olarak üretilmektedir. İnsan derisine temas edecek olan ürünlerdeki nikel miktarı Avrupa Birliği tarafından düzenlemeye tabi tutulmuştur. 2002'de araştırmacıların çalışmaları sonucu, bozuk para olan 1 ve 2 Euro'nun yaydığı nikel miktarının, bu düzenlemedeki değerleri aştığı görülmüştür. Bunun temel sebebinin galvanik reaksiyonlar olduğu düşünülmektedir.

5 Nisan 2007 itibarıyla nikel $52,300 US/mt ($52.30 US/kg) fiyatıyla işlem görmekteydi. İlginç olan, ABD'de kullanılan bozuk parada 1,25 g nikel bulunmaktadır ki bu fiyat ile 6,5 cent'e denk gelmektedir. İçindeki 3,75 g bakırın değeri de yaklaşık 3 cent olduğundan, toplam fiyat 9 cent'tir. Bununla birlikte bozuk paranın değeri 5 cent olduğundan, paranın içindeki metali eritip satmak isteyenler için önemli bir hedef haline gelmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Darphanesi 14 Aralık 2006'da yaptığı bir düzenleme ile bozuk paranın eritilmesini ve ticaretinin yapılmasını suç olarak değerlendirmiştir. Bu suçu işleyenler $10.000 para cezası ve/veya en fazla 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmaktadır.
Mevcut kullanımla, nikel kaynaklarının 90 yıl içinde tükeneceği tahmin edilmektedir.

Niyobyum, sembolü Nb, atom numarası 41 olan kimyasal elementtir.
Atom ağırlığı 92.90638 g/mol, özkütlesi (yoğunluğu)
8,57 g/cm³, rengi oda koşullarında metalik gridir. Oda koşullarında katı halde bulunur. D-blok elementi olup, bir metaldir.
Niyobyum metali 1801 yılında Charles Hatchett tarafından keşfedilmiştir. Doğada yaygın olarak, niyobit [(Fe, Mn)(Nb, Ta)2)O6], niyobit tantalit [(Fe, Mn)(Ta, Nb)2)O6] mineralleri içerisinde bulunur.
Minerallerinde aynı zamanda bulunan tantal ve niobyumun kimyasal özellikleri birbirine çok benzediği için ayrışması zordur. Niobyum mineralinden önce alkali çözelti ile sonra da hidroflorik asit yardımı ile ekstrakte edilir. Çözeltideki tantal, sıvı-sıvı ekstraksiyonu yardımı ile ayrılır. Bu uygulamada tantal tuzu MIBK (metil isobütil ketone, 4-metil pentan-2-on) ile ekstrakte edilir. Niyobyum çözeltide kalır. HF'li çözeltinin MIBK çözeltisi ile ekstraksiyonu ile organik çözelti niyobyum içerir. Daha sonra bu çözeltideki niyobyum oksidine dönüştürülür. Karbon veya sodyum ile indirgenerek saf metalik niyobyum elde edilir.
Titanyum ve niyobyum elementlerinin bir araya getirdiği alaşım çok iyi bir iletkenlik özelliği gösterir. Bunun yanında çok iyi bir manyetik alan oluşturur (süper iletken mıknatıs).

2006 yılında çıkarılan 44.500 ton niyobyumun tahminen %90'ı çok kaliteli yapı çeliği yapımında kullanıldı. İkinci en büyük uygulama süper alaşımlardır. Niyobyum alaşımlı süper iletkenler ve elektronik bileşenler, dünya üretiminin çok az kısmında kullanılır.

Niyobyum, çelikte niyobyum karbür ve Niyobyum nitrür bileşiklerini yaptığı için çelikte etkili bir mikro alaşım elementidir. Bu bileşikler ise tanecik inceltme özelliğini geliştirir, yeniden kristalleşmeyi ve çökelme sertleşmesini geciktirir. Bu etkiler sırasıyla çelikte tokluk, mukavemet, şekillendirilebilirlik ve kaynaklanabilirlik özelliklerini artırır. Mikroalaşımlı paslanmaz çeliklerde, niyobyum içeriği azdır (%0,1'den az) ama modern otomobillerin yapısında çok kullanılan yüksek mukavemetli düşük alaşımlı çeliklerin önemli bir katkı malzemesidir. Niyobyum, dayanıklı makine bileşenleri ve bıçaklarda oldukça çok miktarda ve Pota CPM S110V paslanmaz çeliğindeyse %3 kadar çok kullanılır.
Aynı niyobyum alaşımları çoğunlukla boru hattı yapımında kullanılır.

Oganesson; simgesi Og, atom numarası 118 olan yapay bir elementtir. Periyodik tablonun p bloğunda yer alır ve 7. periyodun son elementidir. Soy gazlar olarak adlandırılan 18. grupta yer alsa da, bu gruptaki tek yapay elementtir ve diğer soy gazların aksine kimyasal olarak reaktif olabileceği öngörülür. Keşfedilen elementler içinde en büyük atom numarasına ve atom kütlesine sahip olanıdır. Radyoaktif bir element olan oganesson, 1 milisaniyeden kısa yarı ömrüyle son derece kararsızdır. Önceki tahminlerin aksine gaz değil, göreli etkilerden ötürü normal koşullar altında bir katı ve ya yarı iletken (yarı metal) ya da bir zayıf metal olduğu öngörülür. Elementin, varlığı teyit edilmiş bir izotopu ya da sentezlenmiş bir bileşiği yoktur.
2002'de, Dubna, Rusya'daki Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsünde sentezlenen elemente ununoktiyum geçici adı verildi. Aralık 2015'te, Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC) ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Fizik Birliği (IUPAP) ortak çalışma grubu tarafından tanınan dört yeni element arasında yer aldı. Resmî olarak 28 Kasım 2016'da Yuri Oganesyan'a ithafen adlandırıldı. 2005'ten beri 294Og izotopunun beş (muhtemelen altı) atomu tespit edilebilmiştir.

Helyum, neon, argon, kripton, ksenon ve radonun keşfinin ardından, yedinci bir soy gazın var olabileceği düşüncesi ortaya çıktı. Argonun 1894'te keşfedilmesinin ardından Nisan 1895'te Julius Thomsen, halojen ile alkali metal grupları arasında bir köprü oluşturabilecek, argona benzer bir inert gaz serisi olduğunu öngördü. Bu serinin yedinci elementinin, toryum ve uranyumun da yer aldığı 32 elementten oluşan 7. periyodu sonlandıracağını ve kütle numarasının 292 olacağını öngörüyordu. 1922'de Niels Bohr, yedinci soy gazın atom numarasının 118 olması gerektiğini belirterek elektron dağılımının, günümüzdeki teorik öngörülerle uyumlu biçimde 2, 8, 18, 32, 32, 18, 8 şeklinde olacağını belirtti. 1965'te yazdığı bir makalede Aristid von Grosse, bu olası elementin muhtemel özelliklerini tahmin etti. 1975'teki makalesinde Kenneth Pitzer, görelilik etkileri nedeniyle 118. elementin bir gaz ya da uçucu bir sıvı olması gerektiğini öne sürdü.

1998'in sonunda Robert Smolańczuk, 118. elementin de dahil olduğu süper ağır elementlerin sentezine yönelik olarak atom çekirdeklerinin füzyonuna ilişkin hesaplamalar yayımladı. Bu hesaplamalar, "dikkatlice kontrol edilen" koşullar altında kurşun ile kriptonun füzyonu sonucunda 118. elementin elde edilebileceğini ve bu reaksiyonun füzyon olasılığının, yani tesir kesitinin, 106 atom numaralı element olan seaborgiyumun üretildiği kurşun-krom reaksiyonunkine yakın olabileceğini öne sürüyordu. Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarındaki araştırmacılar 1999'da, bu öngörüleri temel alan makaleler yayımlanarak 116. ve 118. elementlerin keşfini duyurdular. Araştırmacılar, şu reaksiyonun gerçekleştiğini ileri sürmüştü:

20882Pb + 8636Kr → 293118Og + n
Ne diğer laboratuvarlar ne de Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarındaki araştırmacıların bu sonuçları tekrar elde edebilmesi üzerine ekip, 2001'de bir tekzip yayımladı. Haziran 2002'de laboratuvarın direktörü, bu iki elementin keşfine dair iddianın, makalelerin baş yazarı Victor Ninov tarafından uydurulan verilere dayandığını açıkladı. İlerleyen yıllarda elde edilen deneysel sonuçlar ve teorik öngörüler, kurşun ve bizmut hedefli reaksiyonların tesir kesitlerinin, reaksiyon sonucunda oluşan nüklidin atom numarası büyüdükçe üstel biçimfr azaldığını ortaya koydu.

Oganesson atomlarının ilk bozunumu 2002'de, Dubna, Rusya'daki Ortak Nükleer Araştırma Enstitüsünde (JINR), Yuri Oganesyan'ın başında bulunduğu ve Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarından gelen Amerikalı bilim insanları ile JINR'deki Rus bilim insanlarından oluşan ortak bir ekip tarafından gözlemlendi. Deneyde, genel toplamda 2,5×1019 parçacık içeren 48Ca ışınları, enerjisi Coulomb blokajının üzerinde olacak şekilde 245 MeV değerinde seçilerek uyarılma enerjisi 29 MeV kadar olan bir 297Og bileşiği çekirdeğinin oluşturulması amacıyla 0,23 mg/cm2'lik 249Cf hedefe gönderildi:

24998Cf + 4820Ca → 294118Og + 3 n
Deneyde, oganesson atomlarından üçünde alfa bozunmasının yanı sıra doğrudan kendiliğinden fisyon ile meydana gelen dördüncü bir bozunma da gözlemlendi. 294Og'nin, alfa bozunmasıyla birlikte 290Lv oluşturmasından önce 0,89 ms'lik bir yarı ömre sahip olduğu hesaplandı. Üç çekirdek olmasından dolayı yarı ömür, 0,89 +1,07-0,31 ms arasında değişen gözlemlenmiş ömür sürelerinden türetilmişti:

294118Og → 290116Lv + 42He
294Og'nin çekirdeğinin tanımlanması, 245Cm'nin 48Ca iyonları ile bombardıman edilmesiyle ayrı ayrı oluşturulan, varsayılan bozunma ürünü 290Lv ile ve 290Lv bozunumunun 294Og çekirdeklerinin bozunma zinciri ile uygunluk gösterdiğinin kontrolüyle doğrulandı:

24596Cm + 4820Ca → 290116Lv + 3 n
Bozunma ürünü 290Lv, 14 milisaniyelik ömrünün ardından 286Fl'ye bozunurken 286Fl ise sonrasında ya kendiliğinden fisyona uğruyor ya da alfa bozunması geçirerek kendiliğinden fisyona uğrayacak olan 282Cn'ye bozunuyordu.
Görece düşük füzyon reaksiyonu olasılığından (tahmini füzyon tesir kesiti 0,3 +1,0-0,27 pb = (3-6)×10−41 m2 idi) dolayı deney, dört ay sürdü. Deneyi gerçekleştirenler, tespitlerin şans eseri olma ihtimali 100.000'de birden az olmasından ötürü sonucun yanlış pozitif olmadığından "büyük oranda emin"di. Bu gözlemler, süper ağır elementleri üretme amacıyla gerçekleştirilen füzyon reaksiyonlarında yaygın görülen bir safsızlık durumunun bir örneği olarak 294Og'nin bozunma enerjisinin 212mPo'nunkiyle aynı olmasından ötürü 2005'te, daha fazla oganesson atomunun üretimini amaçlayan deney gerçekleştirilene kadar açıklanmadı. 2005'teki deneyde, 32 MeV ile 37 MeV değerinde uyarılma enerjisine sahip olması beklenen 294Og bileşiği çekirdeği elde etme amacıyla 2002'deki deneye göre daha yüksek enerjili (251 MeV) 48Ca ışınları ile daha kalın (0,34 mg/cm2) 249Cf hedefi kullanıldı. İlk deneyde elde edilen üç bozunma zincirinin yanı sıra iki olay daha gözlemlendi.
9 Ekim 2006'da, 2002'deki deneyin sonuçlarıyla, kaliforniyum-249 atomları ile kalsiyum-48 iyonlarının çarpıştırılması ile üretilen toplam üç (muhtemelen dört) oganesson-294 atomunun doğrudan olmayan yöntemle tespit edildiği duyuruldu.
2011'de, Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği (IUPAC), 2006'da açıklanan sonuçları değerlendirerek "Z=118 izotopu için elde edilen üç sonuç, kendi içinde çok iyi artıklığı olsa da, bilinen bir çekirdeğe dair herhangi bir dayanak olmamasından ötürü keşif kriterlerinin sağlanmadığı" sonucuna vardı.

Elementin daha ağır bir izotopu olan 295Og'nin bir atomunun, 2011 yılında Darmstadt, Almanya'daki GSI Helmholtz Ağır İyon Araştırma Merkezinde, 120. elementin sentezlenmesi amacıyla 248Cm+54Cr reaksiyonunun gerçekleştirildiği bir deneyde ortaya çıkmış olması muhtemeldi. Ancak verilerdeki belirsizlikler nedeniyle gözlemlenen bozunma zinciri kesin olarak 299120 ve 295Og ile ilişkilendirilememişti. Verilere göre 295Og'nin yarı ömrü 181 ms, 294Og'ninki ise 0,7 ms olarak hesaplanmıştı.
Uluslararası Temel ve Uygulamalı Kimya Birliği ve Uluslararası Temel ve Uygulamalı Fizik Birliği (IUPAP) üyelerinden oluşan Ortak Çalışma Grubu, Aralık 2015'te 118. elementin Dubna-Livermore işbirliğiyle keşfedildiğini tanıdı. Bu karar; 2009 ve 2010 yıllarında Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarında, 294Og'nin torunu olan 286Fl'nin özelliklerinin belirlenmesi ve 2012'de JINR'de gözlemlenen farklı bir 294Og bozunma zincirinin doğrulanmasına dayanıyordu. İkinci deneyin amacı, 249Bk(48Ca, 3n) reaksiyonu aracılığıyla 294Ts'nin sentezlenmesini sağlamak olsa da, 249Bk'nin görece kısa yarı ömrü, hedefin kayda değer bir miktarının 249Cf'ye bozunmasına ve bu da tennesin yerine oganesson sentezine yol açmıştı.
1 Ekim 2015'ten 6 Nisan 2016'ya kadar JINR'deki çalışma ekibi, daha ağır oganesson izotopları olan 295Og ve 296Og'yi elde etme amacıyla 48Ca atkılarının; 249Cf, 250Cf ve 251Cf izotoplarının bir karışımını içeren kaliforniyum hedefine yönlendirildiği bir deney gerçekleştirdi. Deneyde, 252 MeV ve 258 MeV enerjiye sahip iki ışın kullanıldı. Düşük enerjili ışında gözlemlenen tek atomun bozunma zinciri, 294Og'nin daha önce bilinen bozunma zinciriyle (286Fl'nin kendiliğinden fisyonu ile sonuçlanan) paralellik gösteriyordu. Yüksek enerjili ışında herhangi bir şey gözlenmemişti. Ardından ise, deneyin gerçekleştiği kısmın çerçevelerindeki yapıştırıcının, hedefi kaplaması ve buharlaşma sonucu oluşan artıkların dedektörlere gitmesini engellemesi nedeniyle deney askıya alındı. 293Og ile bozunma ürünü 289Lv'nin, hatta oganessonun daha ağır izotopu olan 297Og'nin üretimi de bu reaksiyonu kullanarak mümkündür. 2016 yazında RIKEN'de başlanılan ve bu reaksiyonun 3n kanalını kullanarak 295Og üretme çalışması başarısızlıkla sonuçlandı. Bu daha ağır ve muhtemelen daha kararlı izotopların, oganessonun kimyasının belirlenmesi için faydalı olabileceği düşünülür.

Dmitri Mendeleyev'in henüz keşfedilmemiş elementler için geliştirdiği adlandırma sistemi uyarınca 118. element, 1960'lara kadar eka-emanasyon (radonun keşfiyle birlikte eka-radon) olarak anılıyordu. 1979'da IUPAC, henüz keşfedilmemiş 118. element için ununoktiyum geçici sistematik adını ve Uuo simgesini belirleyerek bu adın keşif teyit edilene kadar kullanılmasını önerdi. 2001'de geri çektikleri duyurularından önce Berkeley'deki araştırmacılar, araştırma ekibinin lideri ve daha önceki 95 ile 106 arasındaki on iki elementin keşfinde rol alan Albert Ghiorso'ya ithafen elementi ghiorsiyum (Gh) olarak adlandırmayı planlamıştı.
IUPAC'ın tavsiyeleri, bir elementi keşfedenlerin bu element için bir ad önerme hakkını da veriyordu. JINR başkan yardımcısı Mihail İtkis, elementin keşfine dair bulguların yayımlanmasının ardından aynı yıl yaptığı açıklamada, çalışanlarının element için düşündükleri isimler arasında, Dubna'daki araştırma laboratuvarının kurucusu Georgi Flyorov'a ithafen flyoriyum ile Dubna'nın yer aldığı Moskova Oblastı'na ithafen moskovyum olduğunu belirtti. İtkis ayrıca elementin, kaliforniyum he

Soluk borusu (veya nefes borusu ya da trachea) vücutta solunan havanın geçtiği, boru şeklinde bir organdır. Omurgalılarda trakea havanın boğazdan akciğerlere geçişini sağlarken, omurgasızlarda dışarıdaki havayı doğrudan iç dokulara ulaştırır.
Soluk borusu, gırtlağın altındadır, on iki santimetre boyundadır. (Yani çok uzun değildir.) Altıncı boyun omuru hizasında gırtlaktan başlar. Dördüncü sırt omurunda ikiye ayrılarak bronşları yapar. Arkası düz silindirik bir borudur. Arka duvarı zardan, diğer duvarları yarım halka biçiminde üst üste dizilmiş kıkırdaklar, kas ve zardan yapılıdır. Soluk borusunun içini örten mukoza hava ile gelen küçük yabancı cisimlerin dışarıya atılması için, titrek tüylü hücrelerle döşelidir .Bronşlar, soluk borusunun ikiye ayrılmasından doğanlar, soluk borusunun yapısındadırlar, yalnız kıkırdakları daha düzensizdir. Her biri bir akciğere girer, sağ bronş daha kalın, daha kısa, daha diktir; sol bronş daha ince, daha uzun ve daha yataydır. Bronşlar akciğerde ince dalcıklara ayrılırlar. Akciğer, göğüs boşluğunda sağ ve solda iki tanedir. Sağ akciğer, üç sol akciğer iki lobludur. Her akciğer tabanı diyaframda olan birer yarı koni biçimindedir. Dış ve iç iki yüz bir taban bir de tepeleri vardır. Akciğere giren çıkan yapılar iç yüzün ortasından girerler. Buraya akciğer atardamarları, akciğer toplardamarları, akkar yolları, sinirler girer ve çıkarlar. Bronşlar içi hava ile dolu alveol denen keseciklerde biterler. Bu keseciklerin duvarlarında kılcal damarlar yayılır. Plevra, akciğerin dış yüzü ile diyafrağmanın üst yüzünü arasız örten seröz bir zardır. İç ve dış iki yaprağı arasında plevra boşluğu adı altında nemli ve kaygan boşluk vardır. Böylece, akciğerin solunum sırasında şişip küçülmesi kolaylıkla sağlanmış olur. En iç kısmında epitel doku vardır.

Soluk borusu epitel hücreleri, burada epitel ve goblet hücreleri bir arada yer alır. Epitel hücrelerinin bir kısmı, sil denilen kirpiksi uzantılar içerir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus, soluk borusunun iç yüzeyinin kaygan ve nemli kalmasını sağlar. Siller, hem mukusun yayılmasını sağlar hem de toz gibi yabancı parçacıkların akciğerlere kaçmasını önler.

Yutak veya farinks, sindirim kanalının, ağız ve burun boşluğunun arkasında yer alan bölümüdür.
Yutak ağız boşluğu ile burun boşluğunun birleştiği yerde bulunur. Alınan besinin yemek borusuna geçmesini sağlar. Solunum sisteminde de etkin rol oynar.
Yutak (farinks) yetişkinlerde 12–13 cm uzunluğunda, tüp biçiminde, mukoza ile kaplı  kaslı bir organdır. Üst sınırı kafatasının altında, alt sınırı ise 6. boyun omuru hizasındadır. Yutağın en üst bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile bağlantı halindeyken, alt ucu yemek borusu (özofagus) ile devam eder. Yutağın yemek borusuna tutunduğu bölümü sindirim kanalının en dar bölgesidir. Yutağın arka duvarı omurganın boyun bölümüyle komşudur.Yutak yukarıdan aşağı doğru “Nazofarinks”, “Orofarinks” ve “Laringofarinks” olmak üzere üç bölümden oluşmuştur. Nazofarinks bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile, burun arka delikleri aracılığıyla bağlantı halindedir.

Farinks, geleneksel olarak üç bölüme ayrılır.

Nasofarinks, yutağın burun boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.
Orofarinks, yutağın ağız boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.
Laringofarinks (hipofariks), yutağın C3 ve C6 boyun omurları hizasında kalan kısmıdır.

Boğaz enfeksiyonu
Bademcik
Yutak kasları

Artrit (Eski Yunanca: ἄρθρον, arthron, "eklem" ve -ῖτις, -itis, "iltihap"), vücuttaki bir veya daha fazla eklemde meydana gelen akut veya kronik inflamasyonu (yangı), ağrıyı ve yapısal bozulmayı tanımlayan geniş bir tıbbi terimdir.
Tek bir hastalıktan ziyade, 100'den fazla farklı tıbbi durumu kapsayan bir çatı terimdir. En yaygın formları, dejeneratif bir süreç olan osteoartrit (kireçlenme) ve otoimmün bir hastalık olan romatoid artrittir. Artrit, eklem kıkırdağının hasar görmesi, eklem aralığının daralması ve kemiklerin birbirine sürtünmesiyle sonuçlanabilir; ancak bazı türlerinde (örneğin lupus veya Behçet hastalığı) deri, göz, akciğer ve kalp gibi iç organlar da etkilenebilir.
Dünya genelinde engelliliğin önde gelen nedenlerinden biridir. Her yaştan, cinsiyetten ve ırktan insanı etkileyebilir, ancak prevalansı yaşla birlikte artış gösterir. Hastalık yönetimi; ağrının kontrol altına alınması, eklem hasarının önlenmesi ve yaşam kalitesinin korunmasına odaklanır.

Artritler, klinik pratikte etkilenen eklem sayısına (monoartiküler/poliartiküler) ve altta yatan patofizyolojik mekanizmaya göre sınıflandırılır. Temel olarak dört ana kategoriye ayrılır:

En sık görülen artrit türüdür. Halk arasında "kireçlenme" olarak bilinir.

Mekanizma: Eklem yüzeyini kaplayan hiyalin kıkırdağın mekanik aşınma ve biyokimyasal bozulma sonucu incelmesi ve yok olmasıdır. Buna tepki olarak kemik kenarlarında "osteofit" adı verilen kemik çıkıntıları oluşur.
Özellikler: Genellikle yük taşıyan eklemleri (diz, kalça, omurga) ve elleri tutar. İnflamasyon (yangı) diğer türlere göre daha azdır veya ikincil olarak gelişir.

Bağışıklık sisteminin (immün sistem) yanlışlıkla kendi eklem dokularına saldırması sonucu oluşur. Genellikle sistemiktir.

Romatoid Artrit (RA): Sinovyumun (eklem zarı) iltihaplanmasıyla karakterize, simetrik tutulum gösteren, erozif (kemik yıkımı yapan) bir hastalıktır.
Spondiloartropatiler: Özellikle omurgayı ve sakroiliak eklemleri tutan gruptur. Ankilozan spondilit ve psoriatik artrit (Sedef romatizması) bu gruba girer. "Entezit" (tendonun kemiğe yapışma yerinde iltihap) tipiktir.
Konnektif Doku Hastalıkları: Sistemik lupus eritematozus (SLE) ve Sjögren sendromu gibi hastalıklarda eklem tutulumu sık görülür ancak genellikle RA kadar yıkıcı değildir (Jaccoud artropatisi).

Vücut metabolizmasındaki bozukluklar sonucu oluşan kristallerin eklem içinde birikmesiyle, ani ve şiddetli ataklara yol açan türdür.

Gut: Kanda yüksek seviyedeki ürik asidin, monosodyum ürat kristalleri şeklinde ekleme çökmesidir. Genellikle ayak başparmağını (podagra) tutar.
Psödogut (CPPD): Kalsiyum pirofosfat kristallerinin birikmesidir. Genellikle diz ve el bileğini etkiler ve yaşlılarda daha sıktır.

Bakteri, virüs veya mantarların kan dolaşımı yoluyla veya doğrudan yaralanma ile eklem boşluğuna girmesidir.

Septik Artrit: Genellikle Staphylococcus aureus bakterisinin neden olduğu, tek eklemde (monoartiküler) görülen, acil tedavi gerektiren, aksi takdirde saatler/günler içinde eklemi yok eden bir durumdur.
Viral Artritler: Parvovirus B19, Hepatit B ve C, Rubella gibi virüsler geçici artrite neden olabilir.

Klinik tanıda eklem sayısı belirleyicidir:

Monoartrit: Tek bir eklem tutulur (Örn: Septik artrit, Gut).
Oligoartrit: 2-4 arası eklem tutulur (Örn: Ankilozan spondilit, erken evre JİA).
Poliartrit: 5 veya daha fazla eklem tutulur (Örn: Romatoid artrit, Osteoartrit).

Artritin klinik tablosu, altta yatan patolojiye (inflamatuar veya dejeneratif) göre değişiklik gösterir. Ancak, hemen hemen tüm artrit türlerinde görülen ortak özellikler şunlardır:

Ağrı (Artraji): En yaygın semptomdur. Osteoartritte ağrı genellikle hareketle artar ve dinlenmekle azalır (mekanik ağrı). Romatoid artrit ve ankilozan spondilitte ise ağrı, istirahatle artar ve hareketle hafifler (inflamatuar ağrı).
Sabah Tutukluğu: Tanı için kritik bir belirteçtir. Osteoartritte genellikle 30 dakikadan kısa sürer ve "başlangıç tutukluğu" olarak adlandırılır. Romatoid artritte ise sabah tutukluğu tipik olarak 1 saatten uzun sürer ve gün içinde azalır.
Şişlik ve Efüzyon: Eklem zarının (sinovyum) iltihaplanması veya eklem sıvısının artması sonucu oluşur.
Kızarıklık ve Sıcaklık Artışı: Özellikle septik artrit ve gut krizlerinde belirgindir; ancak osteoartritte nadiren görülür.
Hareket Kısıtlılığı ve Fonksiyon Kaybı: Eklem yapısının bozulması ve ağrı nedeniyle günlük aktivitelerin (yürüme, kavanoz açma, merdiven çıkma) yapılamamasıdır.
Krepitasyon: Eklem hareketi sırasında duyulan veya hissedilen çıtırtı/sürtünme sesidir; kıkırdak kaybının ve kemik yüzeylerin sürtünmesinin işaretidir.

İnflamatuar artritler (RA, Lupus, Psöriyatik Artrit), sadece eklemleri değil tüm vücudu etkileyen sistemik hastalıklardır:

Genel Semptomlar: Kronik yorgunluk, hafif ateş, kilo kaybı ve iştahsızlık.
Cilt Bulguları: Sedef artritinde pullu döküntüler, Lupusta yüzde "kelebek döküntüsü", vaskülitlerde cilt ülserleri.
Göz Tutulumu: Üveit (göz iltihabı), sklerit veya göz kuruluğu (Sjögren sendromu ile birliktelik).
İç Organ Tutulumu: İleri evre romatoid artritte akciğer nodülleri veya fibrozis görülebilir.

Artrit tek bir nedene bağlı değildir; hastalığın türüne göre değişen karmaşık etiyolojik faktörler rol oynar.

En sık görülen neden, eklem kıkırdağının onarım kapasitesinin, yıkım hızına yetişememesidir.

Mekanik Aşınma: Yıllar süren kullanım, kıkırdaktaki kolajen yapısını bozar.
Kondrosit Disfonksiyonu: Kıkırdak hücreleri (kondrositler) yaşlandıkça, kıkırdak matriksini onarma yeteneklerini kaybederler ve yıkıcı enzimler salgılamaya başlarlar.

Bağışıklık sisteminin, vücudun kendi dokularını "yabancı" olarak algılayıp saldırması durumudur.

Sinovyal Saldırı: Bağışıklık hücreleri (T ve B lenfositleri), eklem kapsülünü döşeyen sinovyum tabakasına saldırır. Bu durum, "pannus" adı verilen kalınlaşmış bir doku oluşumuna ve bu dokunun kıkırdağı/kemiği erozyona uğratmasına neden olur.
Sitokin Fırtınası: TNF-alfa, IL-1 ve IL-6 gibi inflamatuar sitokinlerin aşırı üretimi, eklem hasarını hızlandırır.

Vücuttaki metabolik atıkların eklemlerde birikmesidir.

Hiperürisemi: Kandaki ürik asit seviyesinin yükselmesi sonucu, monosodyum ürat kristalleri eklem boşluğuna (özellikle ayak başparmağına) çöker. Bu kristaller iğne uçlu yapıdadır ve şiddetli bir inflamatuar yanıta (nötrofil göçü) neden olur.

Bakteri, virüs veya mantarların kan yoluyla veya doğrudan yaralanma ile ekleme ulaşmasıdır (Örn: Staphylococcus aureus bakterisi).

Artrit gelişim riskini artıran faktörler, genetik yatkınlık ve çevresel etkilerin birleşimidir.

Yaş: Osteoartrit riski yaşla birlikte artar. Ancak tip 1 diyabet kaynaklı artritler veya JİA (Juvenil İdiyopatik Artrit) çocukluk çağında görülür.
Cinsiyet: Romatoid artrit, lupus ve fibromiyalji kadınlarda çok daha sık görülürken; gut ve ankilozan spondilit erkeklerde daha yaygındır.
Genetik: Belirli genler (örneğin HLA-DRB1 romatoid artrit için, HLA-B27 ankilozan spondilit için) hastalığa yatkınlığı artırır. Ailesinde artrit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.

Obezite: Özellikle diz ve kalça gibi yük taşıyan eklemlerde osteoartritin en önemli önlenebilir nedenidir. Her 1 birimlik Vücut Kitle İndeksi (VKİ) artışı, diz osteoartriti riskini yaklaşık %5 artırır. Ayrıca yağ dokusu, inflamasyonu tetikleyen sitokinler (adipokinler) salgılar.
Sigara Kullanımı: Romatoid artrit gelişimi için en güçlü çevresel risk faktörüdür. Sigara, proteinlerin sitrüllinleşmesini artırarak otoimmün yanıtı tetikleyebilir. Ayrıca tedavinin etkinliğini azaltır.
Meslek ve Tekrarlayan Hareketler: Sürekli diz çökme (madenciler, döşemeciler), ağır kaldırma veya tekrarlayan el hareketleri gerektiren meslekler, eklem yıpranmasını hızlandırır.
Eklem Yaralanmaları: Geçmişte yaşanmış menisküs yırtıkları veya bağ yaralanmaları, yıllar sonra o eklemde osteoartrit gelişme riskini artırır.

Artrit tanısı, tek bir testten ziyade hastanın öyküsü, fizik muayene bulguları, laboratuvar testleri ve radyolojik görüntülemelerin birleştirilmesiyle konulur. Tanı süreci genellikle bir Romatoloji uzmanı tarafından yönetilir.

Hekim, etkilenen eklemleri şişlik, kızarıklık, sıcaklık artışı ve hareket açıklığı açısından değerlendirir.

Hassasiyet Taraması: Romatoid artritte eklemler genellikle yumuşak ve hassastır ("süngerimsi" his), osteoartritte ise kemik çıkıntılar (osteofitler) nedeniyle serttir.

Vücut sıvılarının analizi, artritin türünü belirlemede kritik öneme sahiptir.

İnflamasyon Belirteçleri: Eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) ve C-reaktif protein (CRP) seviyeleri, romatoid artrit ve lupus gibi inflamatuar hastalıklarda yüksek seyrederken, osteoartritte genellikle normaldir.
Otoantikorlar:
Romatoid Faktör (RF): Romatoid artritli hastaların %70-80'inde bulunur ancak sağlıklı yaşlılarda da pozitif olabilir.
Anti-CCP (Anti-Sitrülinli Protein Antikoru): Romatoid artrit için RF'den daha spesifik bir testtir; hastalığın erken döneminde pozitifleşebilir.
ANA (Antinükleer Antikor): Özellikle lupus şüphesinde bakılır.
Genetik Testler: HLA-B27 antijeni, ankilozan spondilit tanısını desteklemek için kullanılır.
Eklem Sıvısı Analizi (Artrasentez): Eklemden iğne ile sıvı çekilerek mikroskop altında incelenir. Bu işlem, gut (ürik asit kristalleri görülür) ve septik artrit (bakteri görülür) tanısında altın standarttır.

Röntgen (X-Ray): Kemik hasarını, kıkırdak kaybını (eklem aralığında daralma) ve kemik çıkıntılarını (osteofit) gösterir. Ancak hastalığın erken evrelerinde normal olabilir.
Ultrasonografi: Eklem zarındaki iltihabı (sinovit) ve erken dönem erozyonları röntgenden daha hassas bir şekilde tespit eder. Radyasyon içermediği için takiple sıkça kullanılır.
Manyetik Rezonans (MR): Yumuşak dokuları (tendonlar, bağlar) en detaylı gösteren yöntemdir. Özellikle omurga tutulumu (ankilozan spondilit) ve avasküler nekroz şüphesinde tercih edilir.

Artritin kesin bir tedavisi (kür) henüz bulunmamakla birlikte, modern tıp "remisyon"u (hastalık belirtilerinin tamamen baskılanması) hedefler. Tedavi planı; ağrıyı azaltmayı, eklem hasarını önlemeyi ve fonksiyonu

Atlas, anatomide omurganın en üstündeki (ilk) boyun omurudur.
Kafatasını taşımasından dolayı ismini Yunan mitolojisindeki Atlas'tan almıştır.
Atlas en üst omurdur ve -axis kemiğiyle birlikte- kafatası ve omurgayı bağlayan eklemi oluşturur. Atlas ve axis normal omurlara göre çok daha geniş bir hareket sahası oluşturmak üzere özelleşmiştir. Bu iki omur başın öne arkaya ve sağa sola hareket ettirilmesinden sorumludur.
Atlanto-occipital eklem başın omurga üzerinde öne arkaya sallanmasına izin verir.
Axis kemiğindeki dens bir mil gibi görevi yaparak atlas ve ona bağlı başın sağa sola hareket etmesine izin verir.
Atlasın karakteristik özelliği gövdesinin olmamasıdır. Yüzük şeklindedir, ön ve arka kemerleri ve yan taraflarında birer massası vardır.
Atlas ve axis nörolojik açıdan önemlidir. Çünkü beyin sapı axise kadar uzanır.

Ön kemer yüzük şeklindeki atlasın beşte birlik kısmını oluşturur. Ön tarafı konvekstir ve merkezinde longus colli kaslarının ve anterior longitudinal ligamentin bağlanması için bir tüberkül bulunur. Arka tarafı konkavdır ve axisin densiyle eklem yapmak üzere oval veya dairesel pürüzsüz bir eklem yüzeyi (fovea dentis) bulundurur.
Üst kenarı anterior atlantooccipital membrane ile üstündeki oksipital kemiğe bağlanır. Alt kenarı anterior atlantoaxial ligament ile altındaki axis kemiğine bağlanır.

Arka kemer dairesel yüzüğün çevresinin beşte ikilik kısmını oluşturur. Arka tarafında spinosus processusun körelmesiyle oluşmuş, recti capitis posteriores minorese ve ligamentum nuchaeye başlangıç noktası oluşturan bir çıkıntı bulunur. Bu çıkıntının çok küçük olması atlas ve kafatası arasındaki hareketlerin engellenmemesini sağlar.
Kemerin arka kısmı üst ve arka tarafında, posterior atlantooccipital membranın bağlanması için yuvarlatılmış bir kenar bulundurur. Her bir üst eklem çıkıntısının(processus articularis superior) tam arkasında sulcus arteriae vertebralis denilen oyuk vardır.
Bu oluk superior vertebral çentiği ifade eder ve içinden vertebral arter geçer. Vertebral arter transvers çıkıntıdaki delikten yukarı çıktıktan sonra lateral massanın etrafında arkaya ve mediyale doğru dönerek bu oluğun içine yerleşir. Ayrıca suboccipital sinir (ilk spinal sinir) de bu oluktan geçer. Vertebral arterin kavisli bir foramenden geçmesi yaygın bir anatomik variyenttir.
Arka kemerin alt yüzeyinde, articular facetlerin arkasındaki iki sığ oluk alt vertebral çentikler olarak adlandırılır. Daha alçaktaki kenar posterior atlantoaxial ligament ile bağ yapar ve onu axise bağlar.

Massa lateralisler atlasın en büyük ve sağlam kısımlarıdır. Çünkü başın ağırlığını taşırlar.
Her biri alt ve üst olmak üzere iki eklem yüzeyi taşır.

Üst eklem yüzleri geniş, oval ve konkavdır. Önde birbirlerine yaklaşırlar ama arkada birbirlerinden uzaklaşırlar, yukarı ve biraz geriye yönelmişlerdir. Occipital kemiğin kondiline uygun çanak gibi bir yüzey oluştururlar ve başın öne arkaya sallanma hareketine uyumludurlar. Kenarlarına yapılan girintiler tarafından kısmen bir kez daha bölünmüşlerdir.
Alt eklem yüzeyleri dairesel şekildedir. Düz veya hafif konvekstir ve aşağı doğru uzanır. axisle eklem yapar ve başın sağa sola hareket ettirilmesine izin verir.

Her bir üst facet eklem yüzeyinin mediyal kenarının tam altında trasverse atlantal ligamentin bağlanması için küçük bir tüberkül bulunur. Atlas halkası boyunca uzanan trasverse atlantal ligament vertebral forameni iki bölüme ayırır:

Ön bölüm daha küçüktür ve içine axisin odontoid çıkıntısı girer.
Arkadaki bölümden ise omurilik (medulla spinalis) geçer.
Vertebral kanalın bu bölümü omuriliğin geçmesi için gerekenden çok daha büyüktür.

Geniş transversal çıkıntılar yana ve aşağıya doğrudur ve başın sağa sola hareketine yardımcı olan kaslar için bağlanma noktası sağlar. Ön ve arka tüberkülleri tek bir kütle halinde kaynaşmıştır. Foramen transversarium transvers çıkıntının içinde aşağıdan, yukarıya ve geriye doğru uzanan deliktir.

Atlas genellikle üç merkezden kemikleşir.
Bunlardan biri fetal hayatın yedinci haftasında lateral massalarda ortaya çıkar ve geriye doğru genişler. Doğumda bu kemik parçaları birbirlerinden kıkırdak dokuyla dolu dar bir aralık ile ayrılmışlardır.
Üç-dört yaş arasında, birbirlerinden direkt olarak veya kıkırdak dokuda gelişmiş ayrı bir merkez boyunca ayrılırlar.
Doğumda ön kemer kıkırdaktan oluşur. Bunun içinde doğumdan sonraki bir yıl içinde ayrı bir merkez oluşur ve altı-sekiz yaş civarında lateral massalarla birleşir. Birliğin çizgileri superior articular facetlerin ön kısımları boyunca uzanır.
Bazen hiç ayrı merkez yoktur. Öne doğru genişleme ve en son iki lateral massanın bağlanmasıyla oluşan ön kemer her biri orta çizgideki iki merkezden kemikleşir.

ilk vertebrada oluşan kırık Jefferson kırığı olarak ifade edilir.

Aşık kemiği, talus (Latince "ayak bileği") ya da astragalus, ayak bileğinin alt kısmını oluşturan talus kemiklerinden birisidir. Tibia ve fibulanın uzantısı olan medial ve lateral malleolüs ile, tarsus kemikleri içerisinde, altta calcaneus ile ve önde  naviküler kemik ile eklem yapar. Bu eklemler aracılığı ile, vücudun tüm ağırlığını ayağa aktarır.

Talus kemiklerinin içerisinde ikinci en büyük kemik olan olan aşık kemiği, vücutta kıkırdak ile kaplı yüzey oranı en yüksek olan kemiklerden biridir. Distal ucundan giren kan damarlarından  retrograd olarak aldığı kan akımı ile de ayrıcalıklıdır.

Eski Türkçede ayak bileği, ayak bileği kemiği ve o kemikten yapılma oyun zarı anlamlarına gelen "aşuk" sözcüğünden gelmektedir. "Aşık Atmak" deyimi hayvan aşık kemiklerinden yapılma zarla oynanan aşık oyunundan gelmektedir.

Düzensiz bir yapıda olmakla birlikte, aşık kemiği 3 kısımda incelenebilir: Baş, boyun ve vücut.
Kemiğin ön tarafında, baş kısmı naviküler kemiğin eklem yüzünü taşır. Baş ile vücut arasında düzensiz bir alan oluşturan boyun, küçük damar kanalları ile doludur.
Aşık kemiğinin kan dolaşımı kısıtlıdır. Bu nedenle kırıklarının iyileşmesi uzun sürer.

Aşık oyunu, aşık kemikleri ile oynanan zar oyunu.

Platzer, Werner (2004). Color Atlas of Human Anatomy, Vol. 1: Locomotor System. 5th. Thieme. ISBN 3-13-533305-1. 
Thieme Atlas of Anatomy: General Anatomy and Musculoskeletal System. Thieme. 2006. ISBN 1-58890-419-9. 

orthoinfo.aaos.org'da resimler. (İngilizce)17 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
mdmercy.com'de aşık kemiği kırıkları (İngilizce)14 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Os frontale (alın kemiği), bu tek kemik kafanın ön kısmını meydana getirir. Alın kemiği bir yandan kafa boşluğunun (cavum cranii) ön bölümünün büyük bir kısmını ve göz çukurunun üst kısmını meydana getirir.Kemik iki ana parçadan oluşmaktadır: Dikey sedef parça (pars squama frontalis) ve göz-çukuru burun parçası (pars orbitonasalis)

İki tane yüzü ve iki de kenarı vardır. Yüzleri iç ve dış yüzlerdir:Facies interna ve facies externa

Kafa içine bakar.
Çukurcadır.
Orta çizgi üzerinde yukarıdan aşağıya bir oluk uzanır:Sulcus sinus sagittalis superioris. Devamında ibik şeklinde bir çıkıntı yer alır:Crista frontalis. Bunun altında erişkinlerde kör olan bir delik yer alır:Foramen caecum. Bu delik çocuklarda çoğunlukla kafa boşluğunu burun boşluğuna birleştirir. İçinde emisser damarlar bulunur (Vv. Emissariae).
Orta çizginin iki tarafında düzensiz olarak bazı çukurcuklar (foveolae granulares) gözlemlenir.

Dış bükeydir.
Orta çizginin her iki yanında bariz birer kabarıklık vardır; bunlara tuber frontale denir.
Tuber frontale'lerin hemen altında çizgi halinde kaş kemeri (arcus superciliaris) bulunur;açıklığı aşağı bakar.
Kaş kemerlerinin arasında ve orta çizgi üzerinde biraz kabarıklığı bulunan düz bir bölge vardır;bu alana glabella denir.
Dış yüz glabella'nın altında burun parçası (pars nasalis) ile devam eder.
Yüz yanlarda orbita üst kenarına (margo supraorbitalis) kadar uzanır.Bu keskin bir kenardır.Margo supraorbitalis pars squama ve pars orbitonasalis arasında yer alır.
Bu kenar göz çukuru tabanının (aditus orbitae) üst kenarını yapar.
Bu kenar üzerinde iç tarafında bir çentik görülür: incisura frontalis
Bu çentiğin dış yanında ise incisura supraorbitalis adında bir çentik görülür.
Bazen bu çentikler birer delik olarak da görülebilir.
Orbita üst kenarının (margo supraorbitalis) üst dış köşesinden başlayarak yukarı ve arkaya giden bir çizgi vardır:linea temporalis inferior
Linea temporalis inferior'un ön ve alt ucu belirginleşerek elmacık çıkıntısına (processus zygomaticus ossis frontalis) ulaşır.
Çizginin altında kalan üçgen şeklinde ve hafif konkav olan kemik parçasına alın kemiği şakak yüzü (facies temporalis ossis frontalis) denir.

Bu kenarın adı margo coronalisdir.
İç ve dış yüzler arasında olup yarım ay şeklindedir.
Yukarı kısımda çeper kemik ile sutura coronalis; taçsı dikiş denilen bir dikiş yapar.
Yan taraflarda temel kemik ile sutura sphenofrontalis denilen dikişleri yapar.

Alt kenar aşağıdadır ve pars squama ve pars orbitonasalis birleşme yerindedir.
Burası aynı zamanda orbitanın üst kenarı olan margo supraorbitalis 'tir.
Yan taraflarda processus zygomaticus ossis frontalis adını alan çıkıntılar olarak sonlanır.
Bu çıkıntılar os zygomaticum; elmacık kemiği ile birleşme dikişi yapar ve bu dikişlere: sutura zygomaticofrontalis denir.

İç ve dış yüz olmak üzere iki yüzü vardır.
Bir bitişik bir de serbest kenarı vardır:Bitişik kenar pars squama ile birleşir; serbest kenar arkadadır.
Bitişik olan kenar, pars squama frontalis ile margo supraorbitalis'i meydana getirir.
Serbest olan arka kenar ise os sphenoidale nin küçük kanadının ön kenarı (ala minor) ile eklem yapar.

Kafa boşluğuna bakar.
Kafa boşluğunun fossa cranii anterior ismi verilen kafa ön çukurunun büyük bir kısmını yapar.
Ortada açıklığı arkaya bakan at nalı şeklinde bir çentik dikkati çeker: İncisura ethmoidalis
Bu çentik kısmına kalbursu kemiğin kalbursu laminası; lamina cribrosa yerleşmiştir.
İncisura etmoidalis'in iki tarafında impressiones digitatae ve juga cerebralia denen oluşumlar yer alır.
İmpressiones digitatae, iç bükey girintilerdir.
Juga cerebralia, kabartılardır.
Bu iki oluşum beynin her iki yarım küresinin bu kısımlara rastlayan girinti ve çıkıntılarına; gyri cerebri 'ye uygundurlar.

Bu yüz incisura ethmoidalis'in iki tarafında bulunur ve orbita'nın üst duvarını yapar.
İncisura ethmoidalis'in etrafında foveolae ethmoidales denilen çukurcuklar yer alır.
Bu çukurcuklar os ethmoidale 'nin eş çukurcukları ile birleşerek cellulae ethmoidales; etmoid hücreleri meydana getirir.
Bu çukurcukların arasında iki olukcuk vardır; biri önde diğeri arkadadır.
Bu olukcuklar os ethmoidale'deki eş olukcuklarla birleşir.
Bu olukcuk birleşiminden iki kanal meydana gelir: Önde canalis orbitocranialis, arkada canalis orbitoethmoidalis.
Canalis orbitocranialis, kafa boşluğunu orbita'ya birleştirir.
Canalis orbitoethmoidalis, kafa boşluğunu burun boşluğuna birleştirir.

İncisura ethmoidalis'in önünde ve iki orbita parçasının arasındadır.
Pürtüklüdür.
Bu kısım iki eklem yapar: Burun kemikleri; os nasale ve üst çene kemiğinin alın çıkıntısı: proscessus frontalis
Bu alanın ortasında bir diken görülür; spina nasalis ossis frontalis
Bu dikenin hemen iki yanında delikler bulunur: apertura sinus frontalis
Apertura sinus frontalis, alın sinüsünün; sinus frontalis açılma delikleridir.
İki yandaki hafif çukur ve düzgün olan yüzler orbitanın üst duvarını yapar.
Bu yüzlerin üzerinde yukarıda ve dış yanda olmak üzere bir çukurcuk vardır: fossa glandulae lacrimalis
Bu yüzlerin iç yan ve yukarısında hafif bir çukurcuk daha vardır: fovea trochlearis
Fovea trochlearis'in içinde bazen bir dikencik bulunur: spina trochlearis
Gözküresi kaslarından m.obliquus superior'un kirişi için kıkırdak bir makara bulunmaktadır.

Alın kemiğinin iç ve dış iki laminası arasındadır.
Kaş kemerleri hizasındadır.
Yeni doğan çocuklarda bulunmaz.
3 yaşından itibaren ortaya çıkar ve genellikle büyür.
Puberte döneminde azami hacme ulaşır.
Bu boşluk genellikle bir bölme ile iki boşluğa ayrılır.
Bu bölmeye septum sinuum frontalium denir.
Bu boşluklar genellikle eşit değildir.
Bu boşluklar üçgen piramit şeklindedir.
Piramidin tepesi yukarıda tabanı aşağıdadır.
Tabanındaki apertura sinus frontalis denilen bir ağız/ delik ile etmoid kemikteki infundibulum aracılığıyla burun boşluğunun orta measına meatus nasi medius 'a açılır.

Frontal kemik nöral krest hücrelerinden köken aldığı tahmin edilmektedir.

Squama frontalisin kenarı kalın, sert, tırtıklıdır. Paryetal kemiğin üst kısmında bulunur. Diğer kemiklerin sebep olduğu yan basıncı alır. Orbital plakaların arka sınırları ince ve tırtıklı, sfenoid kemiğin küçük kanatları ile eklem yapar.

Çoğu omurgalılarda, Frontal kemik tek bilinmesine rağmen aslında çift kısımdır. Insanlarda bu kemik kaynamıştır.Frontal kemik genel olarak başın üst kısmında gözlerin arasında bulunur. Fakat birçok memeli olmayan hayvanlarda göz yuvalarını oluşturmaz.Bunun yerine, sürüngenlerde, Kemikli balıklarda ve Amfibyumlarda, memelilerde bulunmayan ilave iki kemik tarafından orbitallerden ayrılmıştır. Bu kemiler, prefrontal ve post frontal, göz yuvalarının üst kısmını oluştururlar ve frontal kemiğin her iki tarafına uzanır.

Kemik doku

Gluteus maximus veya büyük ilye, kıç bölgesinde (gluteal bölge) kas. Bölgenin en büyük kası olma özelliğiyle diğer ilye kaslarının (gluteal kaslar) çoğunun üzerinde yer alır.

Şekil itibarıyla dörtgendir. Kökeni aşağıdaki noktalardır:

linea glutealis posterior'un arkasında iliumun pürüzlü bir bölgesi
bu noktadan itibaren sakrumun alt kısmının arka yüzeyi
kuyruk sokumunun (koksiks) lateral (yan) tarafı
sakrotüberoz bağın dış yüzeyi
gluteus medius kılıfının (fasya) üst kısmı
ilium ve sakrum arasında erector spinae kasını örten fasya
İliotibial bant (fascia latanın dize kadar inen kalın bölgesi), lateral tarafta kasın üst ve yüzeysel alt taraflarının bağlanma noktasıdır. Kasın diğer bölgeleri femurda gluteal çıkıntıya bağlanır.
Sinir sistemine inferior gluteal sinir tarafından bağlanır (innervasyon). Kan dolaşımıysa inferior gluteal arter, superior gluteal arter  (oksijenli kan), inferior gluteal ven ve superior gluteal ven aracılığıyla sağlanır. İnferior gluteal sinir, arter ve ven kasın alt yüzeyinde ve merkezinde yer alır. Kasın yukarı kısmında siyatik sinir altından geçer.
İskial çıkıntı ayaktayken altında yer alır, kasın altında hissedilebilir. Baldır bükülüp oturulduğunda gluteus maximus yıkarıya doğru hareket eder, dolayısıyla iskial çıkıntı ve onunla deri arasındaki iskial bursa üzerine oturulur.

Kalça ekleminde ekstansiyon yapar; yani uzuv bükülmüş durumdayken düz hâle getirir. Bu hareketi yaptıran en güçlü kas olsa da genelde otururken kalkmak, merdiven çıkmak gibi kuvvet gerektiren hareketlerde kullanılır. Ayakta dururken hiç kullanılmaz ve düz yolda yürürken pek az kullanılır, dolayısıyla felci düz yol yürüyüşünde pek bir fark yaratmaz.
Kalçada dış (lateral) rotasyon, yani uzvu dışarı doğru bükme hareketini de gerçekleştirir. İliotibial banda bağlanması nedeniyle bandı çekerek kalça ve diz eklemlerini sağlamlaştırır. İliotibial bandın tibianın anterolateral çıkıntısına bağlanması nedeniyle tensor fasciae latae ile gerçekleştirebildiği bu işlevi normalde ayakta dururken gerçekleştirmesi gerektirmez. İliotibial bandın lateral intermüsküler septum aracılığıyla femurla bağlantılı olması nedeniyle dizi hareket ettiremez.

Gluteus maximus nadir yaralanan bir kastır.

Diğer primatlarda, gluteus maximus, insanda var olmayan ischiofemoralis bölümü ve insandaki gluteus maximus kasının dengi, ancak bu hayvanlarda çok daha küçük olan  gluteus maximus proprius kasından oluşur. İnsanın atalarının iki ayaklı yürüyüşe geçmesi sırasında gluteus maximus kası büyük değişiklikler geçirdi. Femurun uzunluğunun artması ve femurda daha yukarıya bağlanması sonucu uyguladığı moment ve kas birimi başı uyguladığı ekstansiyon kuvveti azaldı. Azalan kuvvet ağaca tırmanmayı zorlaştırsa da oluşan yapıda koşmak daha kolay oldu. Moment mesafesini biraz da olsa korumak için gluteus maximus ilium kemiğine de bağlandı; bununla beraber kuvveti artırmak için kas hacmi arttı.

Gluteus medius
Gluteus medius
Gracilis kası

Gray's Anatomy, Henry Gray tarafından yazılan, illüstrasyonları Henry Vandyke Carter tarafından yapılan ve ilk olarak 1858'de Londra'da yayımlanan bir insan anatomisi referans kitabıdır. Çok sayıda gözden geçirilmiş baskısı olmuştur ve mevcut baskı, 42. baskı (Ekim 2020), genellikle "doktorların incili" olarak kabul edilen standart bir referans olmaya devam etmektedir.
Önceki baskıları Anatomy: Descriptive and Surgical, Anatomy of the Human Body ve Gray's Anatomy: Descriptive and Applied adlarını taşıyordu, ancak kitabın adı genellikle kısaltılarak "Gray's Anatomy" olarak kullanılır ve sonraki baskıları da bu başlığı taşır. Kitap, konuyla ilgili son derece etkili bir eser olarak kabul edilmektedir.

İngiliz anatomist Henry Gray 1827'de doğdu. Endokrin bezlerinin ve dalağın gelişimini inceledi ve 1853'te Londra'daki St George's Hastanesi Tıp Fakültesi'nde Anatomi Öğretim Görevlisi olarak atandı. 1855'te, tıp öğrencileri için ucuz ve erişilebilir bir anatomi ders kitabı hazırlama fikrini meslektaşı Henry Vandyke Carter'a sundu. 1832 Anatomi Yasası aracılığıyla iş evleri ve hastane morglarından sahipsiz kadavraları inceleyerek, ikili 18 ay boyunca kitabın temelini oluşturacak çalışma üzerinde çalıştı. Çalışmaları ilk olarak 1858'de Londra'da John William Parker tarafından yayınlandı.
Bu eser, Gray tarafından 1. Baronet Sir Benjamin Collins Brodie'ye ithaf edilmiştir.
Bu İngilizce ilk baskının bir örneği, ufak değişikliklerle 1859'da Amerika Birleşik Devletleri'nde yayımlandı.
Gray, gözden geçirilmiş ikinci bir baskı hazırladı ve bu baskı da 1860'ta Birleşik Krallık'ta J.W. Parker tarafından yayımlandı. Ancak Gray, ertesi yıl 34 yaşında, yeğenini tedavi ederken çiçek hastalığına yakalanarak öldü (yeğeni hayatta kaldı). Ölümü, Anatomi Tanımlayıcı ve Cerrahi adlı eserinin ilk yayımlanmasından sadece üç yıl sonra gerçekleşti.
Bununla birlikte, büyük beğeni toplayan kitabının üzerindeki çalışmalar başkaları tarafından sürdürüldü.
Longman yayıncılık faaliyetlerine, J.W. Parker yayıncılık şirketini satın almasının ardından 1863 yılında başladı. Bu durum, Gray's Anatomy'nin üçüncü İngiltere baskısının yayın tarihiyle aynı zamana denk geldi. Gray's Anatomy'nin ardışık İngiliz baskıları, yıllar içinde yayın şirketlerinin sahipliğindeki değişiklikleri yansıtacak şekilde, Longman ve daha yakın zamanlarda Churchill Livingstone/Elsevier yayınevleri altında yayınlanmaya devam etti.

Amerikan haklarının tamamı Blanchard ve Lea tarafından satın alındı ​​ve onlar 1862'de Gray's Anatomy'nin yirmi beş farklı Amerikan baskısından ilkini yayınladılar ve şirketleri 1908'de Lea & Febiger oldu. Lea & Febiger, şirket 1990'da satılana kadar Amerikan baskılarını yayınlamaya devam etti.
İlk Amerikan yayını, Thomas Jefferson'ın doktoru olan Richard James'ın babası Richard James Dunglison tarafından düzenlenmiştir. Dunglison sonraki dört baskıyı düzenledi. Bunlar şunlardı: İkinci Amerikan Baskısı (Şubat 1862); Beşinci İngilizce Baskıdan Yeni Üçüncü Amerikan Baskısı (Mayıs 1870); Sekizinci İngilizce Baskıdan Yeni Amerikan Baskısı (Temmuz 1878); ve Onuncu İngilizce Baskıdan Yeni Amerikan Baskısı (Ağustos 1883). W. W. Keen ise sonraki iki baskıyı düzenledi: On Birinci İngilizce Baskıdan Yeni Amerikan Baskısı (Eylül 1887); ve On Üçüncü İngilizce Baskıdan Yeni Amerikan Baskısı (Eylül 1893).
Eylül 1896'da İngilizce baskıya yapılan atıf kaldırıldı ve Bern B. Gallaudet, F. J. Brockway ve J. P. McMurrich tarafından düzenlenen On Dördüncü Baskı olarak yayımlandı; bu kişiler aynı zamanda On Beşinci Baskıyı (Ekim 1901) da düzenlemişlerdi. Ayrıca, "On üçüncü İngilizce Baskıdan Amerikan Yetkilileri Tarafından Tamamen Gözden Geçirilmiş Yeni Bir Baskı" olduğunu belirten ve T. Pickering Pick, F.R.C.S. tarafından düzenlenmiş ve Lea Brothers & Co., Philadelphia ve New York tarafından yayınlanmış, 1896 tarihli bir baskı da mevcuttur.
On altıncı baskı (Ekim 1905) J. C. DaCosta tarafından, on yedinci baskı (Eylül 1908) ise DaCosta ve E. A. Spitzka tarafından düzenlenmiştir. Spitzka, on sekizinci (Ekim 1910) ve on dokuzuncu (Temmuz 1913) baskıları düzenlemiş ve Ekim 1913'te R. Howden, on sekizinci İngilizce baskıdan uyarlanan Yeni Amerikan baskısını düzenlemiştir. "Amerikan" baskıları daha sonra yirminci baskıdan itibaren ardışık numaralandırmayla devam etmiş ve W. H. Lewis, 20. (Eylül 1918), 21. (Ağustos 1924), 22. (Ağustos 1930), 23. (Temmuz 1936) ve 24. (Mayıs 1942) baskıları düzenlemiştir. Charles Mayo Goss 25. (Ağustos 1948), 26. (Temmuz 1954), 27. (Ağustos 1959), 28. (Ağustos 1966) ve 29. (Ocak 1973) baskıları düzenledi. Carmine D. Clemente ise 30. baskıyı (Ekim 1984) düzenledi ve kapsamlı bir şekilde gözden geçirdi. 1990'da Lea & Febiger'in satılmasıyla birlikte, 30. baskı son Amerikan baskısı oldu.

Bazen, İngiliz ve Amerikan baskı numaralandırmaları arasındaki uyumsuzluklar nedeniyle ayrı ayrı yapılan düzenleme çalışmaları, uzun yıllar boyunca Gray's Anatomy'nin iki ana "çeşidi" veya "kolu"nun (ABD ve İngiliz) varlığına yol açmıştır. Bu durum, özellikle belirli bir baskıdan alıntı yaparken veya o baskıyı satın almaya çalışırken kolayca yanlış anlamalara ve karışıklığa neden olabilir. Örneğin, yayın tarihlerinin karşılaştırılması, Amerikan numaralandırmasının 1905'teki 16. baskıya kadar İngiliz numaralandırmasıyla kabaca aynı kaldığını, Amerikan baskılarının ise 14., 15. ve 16. baskılarda ya İngiliz baskısını kabul ettiğini ya da numaralandırmayı eşleştirdiğini göstermektedir. Daha sonra Amerikan numaralandırması öne geçti ve 17. Amerikan baskısı 1908'de, 17. İngiliz baskısı ise 1909'da yayınlandı. Bu durum, 18. ve 19. baskılar için üç yıllık bir boşluğa yol açtı ve 1913'te 18. İngiliz baskısından uyarlanan Yeni Amerikan baskısının yayınlanmasıyla numaralandırma tekrar dengelendi. Her iki 20. baskı da aynı yıl (1918) yayınlandı. Bundan sonra, İngiliz numaralandırması öne geçti ve 21. İngiliz baskısı 1920'de, 21. Amerikan baskısı ise 1924'te yayınlandı. Bu tutarsızlık artmaya devam etti ve 30. İngiliz baskısı 1949'da, 30. ve son Amerikan baskısı ise 1984'te yayınlandı.

Güncel baskılar, anatomik bilgiyi tamamlayıcı nitelikte histoloji, embriyoloji ve patoloji konularını da içermektedir. En yeni baskı 42. baskıdır. Daha popüler olan 41. baskı Gray's Anatomy, 25 Eylül 2015'te Elsevier tarafından hem basılı hem de çevrimiçi sürümlerde yayınlanmıştır ve anatomik videolar ve bonus bir Gray's görüntüleme kütüphanesi de dahil olmak üzere geliştirilmiş çevrimiçi içeriğe sahip ilk baskıdır. 41. baskı ayrıca elektron ve floresan mikroskopi alanındaki gelişmeler; prostatın nörovasküler demetleri; rejeneratif tıpta kök hücreler; yüz yaşlanmasının anatomisi; ve tanısal radyolojinin teknik yönleri ve uygulamaları gibi çağdaş anatomik konular üzerine özel olarak davet edilmiş 24 çevrimiçi yorum içermektedir.

Bu kitabın ve ExpertConsult üzerindeki eşlik eden web sitesinin kıdemli editörü, King's College London'da Anatomi Emeritus Profesörü olan Profesör Susan Standring'dir. En son üç baskı, önceki tüm baskılardan önemli bir açıdan farklılık göstermektedir: anatomik yapıları bölgesel anatomiye göre sunmaktadırlar (yani, yapıların vücudun hangi bölümünde bulunduğuna göre sıralanmıştır – örneğin, üst ekstremitenin kemiklerinin, kan damarlarının ve sinirlerinin anatomisi vb. tek bir yerde açıklanmıştır). Gray's Anatomy'nin 39. baskısından önceki tüm baskıları sistemik anatomiye göre düzenlenmişti (yani, vücudun tüm iskelet sistemi, tüm dolaşım sistemi ve tüm sinir sistemi vb. için ayrı bölümler vardı). 39. baskının editörleri her iki yaklaşımın da geçerliliğini kabul etmiş ancak halkın talebi üzerine bölgesel anatomiye geçmiştir.
Kitabın telif hakkı süresi dolmuş eski baskıları, özellikle internette, yeniden basılmaya ve satılmaya devam ediyor. Ancak bu kitapların hangi (İngiliz veya Amerikan) baskısının yeniden basımı olduğu her zaman açık değil. Birçoğu 1901 (muhtemelen ABD) baskısının yeniden basımı gibi görünüyor. Ayrıca, çeşitli eski sürümlerin çevrimiçi olarak okunabileceği birkaç site de mevcut.
Henry Gray, Gray's Anatomy'yi tıp öğrencileri ve hekimler, özellikle de cerrahlar olmak üzere bir okuyucu kitlesini hedefleyerek yazdı. Ancak, Gray'in ders kitabının böylesine bir klasik haline gelmesi nedeniyle, ardı ardına gelen editörler, İngilizce'deki konuyla ilgili en etkili metin olma konumunu korumak için uzun yıllar boyunca büyük çaba sarf ettiler. Bu amaç doğrultusunda, uzun vadeli bir strateji, her baskının, yayınlandığı zamanki anatomik tıp anlayışının tam anlamıyla kapsamlı bir özetini içermesine yakın bir şekilde hazırlanması gibi görünmektedir. 20. yüzyıldaki tıp bilgisindeki patlama, kitabın muazzam bir şekilde genişlemesine yol açtı ve bu da kitabın mecazi ve fiziksel olarak kendi ağırlığı altında çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden oldu. 35. baskıdan itibaren bu eğilimi tersine çevirmek ve kitabı öğrenciler tarafından okunabilir kılmak için daha fazla çaba sarf edildi. Bununla birlikte, 38. baskı büyük formatta 2.092 sayfadan oluşuyordu. Sayfa sayısı bakımından en yüksek sayıya sahip ve 1.471 sayfa olan 35. baskıya göre bir artış gösteriyor. 41. baskı 1.584 sayfadır. Gray's Anatomy'nin daha yeni baskıları -ve hatta yakın tarihli bazı eski baskıları bile- hala konuyla ilgili en kapsamlı ve ayrıntılı ders kitapları olarak kabul edilmektedir. Gray's Anatomy'nin öğrenciler tarafından okunabilir kalması için yapılan önceki çabalara rağmen, 39. baskı yayınlandığında öğrenciler kitabın ikincil bir pazarı olarak belirlendi  ve son yıllarda Gray's Anatomy for Students, Gray's Atlas of Anatomy ve Gray's Anatomy Review gibi yardımcı yayınlar da yayımlandı.

Mark Twain'in Tom Sawyer'ın Maceraları adlı eserinde, Tom'un Becky Thatcher'ı okurken yakaladığı ve Becky'nin bir sayfasını yırttığı kitabın Gray's Anatomy olduğu ima edilmektedir.
Bette Bao Lord'un 1984 tarihli "In the Year of the Boar and Jackie Robinson" adlı kitabında, Shirley Temple Wong ve yeni arkadaşı Emily, Gray's Anatomy'deki "çıplak insanlara" gizlice bakarlar.
Nina Bawden'ın 1973 tarihli kitabı

Kaburga, göğüs kemiği ve omurlarla birleşerek göğüs kafesini yapan, sağ ve solda 12 tane olmak üzere toplam 24 tane olan yassı kemiklerin her biri. Göğsü çevreleyen göğüs kafesinin paralel kemiklerini oluştururlar.

Kaburgaların başları omurga sistemi ile eklem yapar. Kaburgalar birbirinin altında arada mesafe bırakacak şekilde sıralanırlar. Gövdeleri ise öne doğru kıvrılıp, aşağı eğim yaparlar. Kaburgaların yönleri değişiktir, üsttekiler alttakilerden daha az eğimlidir. Dokuzuncu kaburgada eğim en fazladır, daha sonra azalır. Birden yedinciye kadar uzunlukları artar. On ikiye kadar azalır. Genişlikleri yukarıdan aşağıya gittikçe azalır. İlk iki ve son üç kaburganın yapıları özeldir. Diğerleri tipik kaburgalar olarak adlandırılır. Üstteki 7 çift, göğsün önünde kıkırdakla eklem yaparak göğüs kemiğine bağlanır (gerçek kaburgalar). 8, 9 ve 10. çiftler yalancı kaburgalar diye adlandırılır, 7. kaburganın kıkırdağı ile birleşirler. 11 ve 12. çiftler (yüzen kaburgalar) serbest olarak sallanırlar, göğüs kemiği ile bağlantı yapmazlar. Birinci çiftin haricinde cilt altından kaburgaların dış yüzleri hissedilebilir. Birinci çifti köprücük kemiği örter. Alt iç yüzlerindeki olukta bir sinir bulunur. Temiz kan damarı ve kirli kan damarı taşınır.

Akciğerleri, kalbi ve karaciğeri mekanik olarak korumak ve destek sağlamak, soluk alıp vermede diyaframa yardımcı olmaktır. Ayrıca kaburgalar, omuz ve karın kasları için geniş bir taban meydana getirirler.
Soluk alırken kaburgalar yukarı kalkar. Bu hareket diyaframın hareketi ile birlikte göğüs boşluğunun genişlemesine ve böylece akciğerlerin içine burundan hava dolmasına sebep olur. Göğsün genişlemesi; beyin sapındaki soluk alma merkezinin sinir yolları vasıtasıyla kaburga kaslarına sinyal yollaması sonucu gerçekleşir. Bu kasların kasılması ile kaburgalar arasındaki mesafe azalır. Soluk almadan sonra diğer kaburga kasları kaburgaları tekrar bir araya çeker ve göğüs kafesini daraltıp soluk vermeyi sağlar.
Kaburga kemiklerinin ilikleri, vücudun kan yapma sisteminin önemli bir kısmını meydana getirir. Bu yüzden kaburga iliği, uzun kemik iliklerinin aksine kırmızıdır, sarı yağ dokusu azdır.

Kemiğin raşitizm, osteoporoz gibi sistemik hastalıkları, kaburgaları etkileyebilir. Göğüs kafesinin esnekliği yaşlılarda görülen müzmin bir akciğer hastalığı olan amfizem'de azalır. Bu hastalıkta kaburgalar öne doğru ilerler ve yuvarlak, sabit bir fıçı göğsü meydana gelir. Göğüs ve karın cerrahisinde iç organlara daha rahat müdahale sağlamak için birkaç kaburganın bazı parçaları çıkarılabilir.
Kaburgalar kırılmaya nispeten dayanıklıdır. Çünkü eğitimi sayesinde darbelere karşı koyabilir. Kırıklarının tedavisinde, yatak istirahati ve kaburgayı tespit edici bandajlar kullanılır. Nadiren boyun veya karın bölgesinde fazla kaburga bulunabilir. Boyundaki bir fazla kaburga, kolun kan dolaşımını, sinir iletimini bozabilir.
Memelilerde kaburga sayısı genellikle karını da koruyacak şekilde 12'den fazladır. Yılanlar kaburgalarını sürünmek için kullanırlar.

Rehber Ansiklopedisi

Kalça, uyluk ve leğen kemikleri arasındaki eklemdir. Kalça, pelvisin dış (yan) tarafındaki anatomik bir bölgeyi veya bir eklemi ifade eder.
Kalça bölgesi, gluteal bölgenin lateral ve anteriorunda, iliak tepenin altında ve obturator foramenin lateralinde yer alır. Kas tendonları ve yumuşak dokular femurun büyük trokanterinin üzerinde bulunur. Yetişkinlerde, üç pelvik kemik (ilium, iskium ve pubis) tek bir kalça kemiğine kaynaşmıştır ve bu da kalça bölgesinin süperomedial/derin duvarını oluşturur. 
Bilimsel olarak asetabulofemoral eklem (art. coxae) olarak adlandırılan kalça eklemi, pelvik asetabulum ile femoral baş arasındaki top ve yuva eklemidir. Birincil işlevi, hem statik (örneğin ayakta durma) hem de dinamik (örneğin yürüme veya koşma) pozisyonlarda gövdenin ağırlığını desteklemektir. Kalça eklemleri, dengeyi korumada ve pelvik eğim açısını muhafaza etmede çok önemli rollere sahiptir.
Kalça ağrısı, sinirsel, osteoartritik, enfeksiyonel, travmatik ve genetik faktörler de dahil olmak üzere birçok nedenden kaynaklanabilir.

Kalçaların kültürel tarihi
Doğuştan kalça çıkığı
Kalça kemiği
Kalça kırığı

Karpal kemikler veya el bileği kemikleri, eli ön kola bağlayan bileği (veya karpusu) oluşturan sekiz küçük kemiktir. "Karpus" terimi Latince carpus ve Yunanca καρπός (karpós) kelimelerinden türetilmiştir ve "bilek" anlamına gelmektedir. İnsan anatomisinde el bileğinin ana rolü, elin etkili bir şekilde konumlandırılmasını ve ön kolun ekstansör ve fleksörlerinin güçlü bir şekilde kullanılmasını kolaylaştırmaktır ve bireysel karpal kemiklerin hareketliliği el bileğindeki hareket özgürlüğünü artırır.
Tetrapodlarda karpus, el bileğinde radius ve ulna ile metakarpus arasındaki tek kemik kümesidir. Karpus kemikleri tek tek parmaklara (ya da dört ayaklılarda ayak parmaklarına) ait değildir, oysa metakarpus kemikleri öyledir. Ayağın buna karşılık gelen kısmı tarsustur. Karpal kemikler bileğin dikey olarak hareket etmesini ve dönmesini sağlar.

Sekiz karpal kemik kavramsal olarak iki transvers sıra veya üç longitudinal kolon olarak organize edilebilir.
Çift sıralar olarak düşünüldüğünde, her bir sıra proksimalde dışbükey ve distalde içbükey olan bir kemer oluşturur. Palmar tarafta, karpus içbükeydir ve fleksör retinakulum tarafından örtülen karpal tüneli oluşturur. Proksimal sıra (skafoid, lunat, triquetrum ve psiformdan oluşur) radius ve distal karpal sıranın yüzeyleriyle eklemleşir ve böylece bu hareketli yüzeylere sürekli uyum sağlar. Proksimal sıra içinde, her bir karpal kemiğin hafif bağımsız hareket kabiliyeti vardır. Örneğin skafoid, distalde trapezium ve trapezoid ile eklemleşerek midkarpal stabiliteye katkıda bulunur. Buna karşılık, distal sıra, transvers kemeri metakarpallarla birlikte hareket ettiği için daha serttir.
Biyomekanik ve klinik olarak, karpal kemikler üç uzunlamasına kolon olarak daha iyi kavramsallaştırılır:

Radyal skafoid kolon: skafoid, trapezium ve trapezoid
Lunat kolon: lunat ve kapitat
Ulnar triquetral kolon: triquetrum ve hamat
Bu bağlamda pisiform, fleksör karpi ulnaris tendonuna gömülü bir susamsı kemik olarak kabul edilir. Ulnar kolon, ulna ve triquetrum arasında bir boşluk bırakır ve bu nedenle sadece radial veya skafoid ve santral veya kapitat kolonlar radius ile eklemleşir. El bileği, iskeletin birbirine kenetlenen parçalarından ziyade çeşitli kapsüllerin ve bağların gücü nedeniyle fleksiyonda ekstansiyona göre daha stabildir.
Neredeyse tüm karpal kemikler (pisiform hariç) altı yüzeye sahiptir. Bunlardan palmar ya da anterior ve dorsal ya da posterior yüzeyler ligamentöz bağlantı için pürüzlüdür; lunatum hariç dorsal yüzeyler daha geniştir.
Üst veya proksimal ve alt veya distal yüzeyler eklemlidir, üst yüzey genellikle dışbükey, alt yüzey içbükeydir; medial ve lateral yüzeyler de bitişik kemiklerle temas ettikleri yerlerde eklemlidir, aksi takdirde pürüzlü ve tüberküllüdür.
Hepsinin yapısı benzerdir: kompakt bir kemik tabakası içinde süngerimsi doku.

Bazen karpusta aksesuar kemikler bulunur, ancak bu şekilde tanımlanan 20'den fazla kemikten sadece dördü (santral, stiloid, sekonder trapezoid ve sekonder pisiform kemikler) kanıtlanmış aksesuar kemikler olarak kabul edilir. Bazen skafoid, triquetrum ve pisiform kemikler ikiye ayrılır.

Karpal kemikler endokondral olarak (kıkırdak içinden) kemikleşir ve kemik merkezleri ancak doğumdan sonra ortaya çıkar. Bu merkezlerin oluşumu kabaca yaşamın ilk yılında kapitat ve hamattan başlayan kronolojik bir spiral model izler. Ulnar kemikler daha sonra radial kemiklerden önce kemikleşirken, sesamoid pisiform on yıldan uzun bir süre sonra fleksör karpi ulnaris tendonunda ortaya çıkar. Her bir kemik için kemikleşmenin başlaması diğer kemikler gibi zaman içinde gerçekleşir. Bu, adli yaş tahmininde faydalıdır.

El bileği bölgesinde dört grup ligament vardır:

El bileğinde ulna ve radiusu karpus ile birleştiren ligamentler: ulnar ve radial kollateral ligamentler; palmar ve dorsal radiokarpal ligamentler; ve palmar ulnokarpal ligament. (Şekilde mavi ile gösterilmiştir.)
Karpal kemikleri birbiriyle birleştiren interkarpal eklemlerin ligamentleri: radiat karpal ligament; dorsal, palmar ve interosseöz interkarpal ligamentler; ve pisohamat ligament. (Şekilde kırmızı ile gösterilmiştir.)
Karpal kemikleri metakarpal kemiklerle birleştiren karpometakarpal eklemlerin ligamentleri: pisometakarpal ligament ve palmar ve dorsal karpometakarpal ligamentler. (Şekilde yeşil renkle gösterilmiştir.)
Metakarpal kemikleri birleştiren intermetakarpal eklemlerin ligamentleri: dorsal, interosseöz ve palmar metakarpal ligamentler. (Şekilde sarı ile gösterilmiştir.)

Üçüncü parmak kapitat kemiğinin üzerinden geçtiğinde ve ön kol ile düz bir çizgide olduğunda elin düz pozisyonda olduğu söylenir. Bu, 12 derecelik bir ulnar sapmaya karşılık gelen elin orta pozisyonu ile karıştırılmamalıdır. Düz pozisyondan itibaren elin iki çift hareketi mümkündür: 15 derecelik abdüksiyon (radiusa doğru hareket, radyal sapma veya abdüksiyon olarak adlandırılır) ve addüksiyon (ulnaya doğru hareket, ulnar sapma veya addüksiyon olarak adlandırılır) kol sıkı supinasyondayken 40 derecedir ve sıkı pronasyonda biraz daha fazladır. Fleksiyon (avuç içine doğru eğilme, palmar fleksiyon olarak adlandırılır) ve ekstansiyon (elin arkasına doğru eğilme, dorsifleksiyon olarak adlandırılır) toplam 170 derecelik bir aralıkla mümkündür.

Radial abdüksiyon sırasında skafoid palmar tarafa doğru eğilir, bu da trapezium ve trapezoidin radiusa yaklaşmasını sağlar. Trapezoid, fleksör karpi radialis ve ekstansör karpi radialisin de bağlı olduğu ikinci metakarpal kemiğe rijit bir şekilde tutunduğundan, radial abdüksiyon bu birleşik yapıyı etkili bir şekilde radiusa doğru çeker. Radial abdüksiyon sırasında pisiform, tüm karpal kemikler arasında en geniş yolu kat eder. Radial abdüksiyon (önem sırasına göre) ekstansör karpi radialis longus, abduktör pollicis longus, ekstansör pollicis longus, fleksör karpi radialis ve fleksör pollicis longus tarafından üretilir.
Ulnar addüksiyon, karpal kemiklerin proksimal sırasının eğilmesine veya dorsal kaymasına neden olur. Ekstansör karpi ulnaris, fleksör karpi ulnaris, ekstansör digitorum ve ekstansör digiti minimi tarafından üretilir.
Hem radial abdüksiyon hem de ulnar addüksiyon, kapitat kemiğinin başından geçen bir dorsopalmar eksen etrafında gerçekleşir.

Palmar fleksiyon sırasında proksimal karpal kemikler dorsal tarafa doğru, dorsifleksiyon sırasında ise palmar tarafa doğru yer değiştirir. Fleksiyon ve ekstansiyon, proksimal sıra için lunat kemiğinden ve distal sıra için kapitat kemiğinden geçen bir çift transvers eksen etrafındaki hareketlerden oluşurken, palmar fleksiyon esas olarak radiokarpal eklemde ve dorsifleksiyon midkarpal eklemde meydana gelir.
Dorsifleksiyon (önem sırasına göre) ekstansör digitorum, ekstansör karpi radialis longus, ekstansör karpi radialis brevis, ekstansör indicis, ekstansör pollicis longus ve ekstansör digiti minimi tarafından üretilir. Palmar fleksiyon (önem sırasına göre) fleksör digitorum superficialis, fleksör digitorum profundus, fleksör karpi ulnaris, fleksör pollicis longus, fleksör karpi radialis ve abdüktör pollicis longus tarafından üretilir.

Hem dirsek hem de omuz eklemlerindeki hareketlerle birleştirildiğinde, el bileğindeki ara veya birleşik hareketler, abdüksiyonu engelleyen maksimum palmar fleksiyon gibi bazı gerekli kısıtlamalarla birlikte bir top ve soket eklemininkilere yaklaşır.

Bitişik karpal kemikler arasında veya midkarpal eklem boyunca ön-arka kayma hareketleri, bir kemiği hareket ettirirken diğerini stabilize ederek elde edilebilir (örneğin, kemiği başparmak ve işaret parmağı arasında tutarak).

Karpusun yapısı, farklı tetrapod grupları arasında, hatta beş parmak setinin tamamını koruyanlar arasında bile büyük farklılıklar gösterir. Eryops gibi ilkel fosil amfibilerde karpus üç sıra kemikten oluşur; üç karpal kemikten oluşan bir proksimal sıra, dört kemikten oluşan ikinci bir sıra ve beş kemikten oluşan bir distal sıra. Proksimal karpal kemikler, proksimal eklemlerinden sonra radiale, intermediale ve ulnare olarak adlandırılır ve sırasıyla skafoid, lunat ve triquetral kemiklerle homologdur. Geri kalan kemikler, birinci ile dördüncü centralia (tekil: centrale) ve birinci ile beşinci distal carpals olarak basitçe numaralandırılır. İlkel olarak, distal kemiklerin her biri tek bir metakarpal ile eklemleşmiş gibi görünmektedir.
Bununla birlikte, modern amfibiler de dahil olmak üzere daha sonraki vertebrataların büyük çoğunluğu, bu ilkel kemiklerin çeşitli derecelerde kaybına ve kaynaşmasına uğramış ve sonuçta daha az sayıda karpal kemik ortaya çıkmıştır. Örneğin, neredeyse tüm memeliler ve sürüngenler beşinci distal karpal kemiği kaybetmiş ve sadece tek bir sentrale sahip olmuştur - ve bu bile insanlarda eksiktir. Pisiform kemiği, ilk olarak ilkel sürüngenlerde görülmesi ve amfibilerde hiç bulunmaması bakımından biraz sıra dışıdır.
Birçok tetrapodun ön ayaklarında beşten daha az parmak bulunduğundan, daha da fazla kaynaşma derecesi yaygındır ve çok sayıda farklı olası kombinasyon bulunur. Örneğin, modern bir kuşun kanadında sadece iki karpal parmak bulunur; radiale (memelilerin skafoidi) ve distal karpal parmakların dördünün birleşmesinden oluşan bir kemik.
Karpus ve tarsusun her ikisi de podial elementler ya da podial kemik kümeleri olarak tanımlanmaktadır.
Bazı makropodlarda, skafoid ve lunar kemikler skafolunar kemiğe kaynaşmıştır.
Kabuklularda "karpus", bazı bacaklarda bulunan pençeler veya "kıskaçlar" için kullanılan bilimsel terimdir. (Bkz. On ayaklılar anatomisi)

Latince sözcük olan "carpus", Yunanca "bilek" anlamına gelen καρπὁς sözcüğünden türetilmiştir. "Carp-" kökü, bilekle yapılan bir eylem olan "koparmak" anlamına gelir.

Karpal tünel
Karpal tünel Sendromu

Diab, Mohammad (1999). Lexicon of Orthopaedic Etymology. Taylor & Francis. ISBN 90-5702-597-3. 
Kingston, Bernard (2000). Understanding joints: a practical guide to their structure and function. Nelson Thornes. ISBN 0-7487-5399-0. 
Palastanga, Nigel; Field, Derek; Soames, Roger (2006). Anatomy and human movement: structure and function. Elsevier Health Sciences.

Köprücük kemiği veya klavikula, yaklaşık 6 inç (15 cm) uzunluğunda ince, S şeklinde uzun bir kemiktir. omuz kemiği ve sternum (göğüs kemiği) arasında bir payanda görevi görür. Biri solda ve diğeri sağda olmak üzere iki köprücük kemiği vardır. Klavikula vücutta yatay olarak uzanan tek uzun kemiktir. Kürek kemiği ile birlikte omuz kuşağını oluşturur. Elle hissedilebilen bir kemiktir ve bu bölgede daha az yağ bulunan kişilerde kemiğin yeri açıkça görülebilir. ismini Latince clavicula 'küçük anahtar' kelimesinden alır çünkü kemik omuz çekildiğinde bir anahtar gibi kendi ekseni boyunca döner. Köprücük kemiği en sık kırılan kemiktir. Uzanmış kolların üzerine düşme kuvveti veya doğrudan bir darbe sonucu omuza gelen darbelerle kolayca kırılabilir.

Köprücük kemiği, kolu vücudun gövdesine bağlayan ince, çift kavisli uzun bir kemiktir. Birinci kaburganın hemen üzerinde yer alan bu kemik, kolun serbestçe sarkabilmesi için kürek kemiğini yerinde tutan bir destek görevi görür. Yuvarlak medial ucunda (sternal uç), sternoklaviküler eklemde sternumun (göğüs kemiği) manubriumu ile eklemleşir. Düzleştirilmiş yan ucunda (akromiyal uç), akromiyoklaviküler eklemde skapulanın (kürek kemiği) bir çıkıntısı olan akromiyon ile eklemleşir. Şaftın yuvarlatılmış medial bölgesi (sternal bölge), tüm şaftın üçte ikisi boyunca lateralde ve anteriorda uzun bir kavise sahiptir. Şaftın düzleştirilmiş lateral bölgesi (akromiyal bölge), skapulanın akromiyonu ile eklemleşmek için daha da büyük bir posterior kavise sahiptir. Medial bölge, tüm şaftın üçte ikisini kapladığı için en uzun klaviküler bölgedir. Lateral bölge hem en geniş klaviküler bölge hem de en ince klaviküler bölgedir. Lateral uç, bir çıkıntı, trapezoid çizgi ve hafif yuvarlak bir çıkıntı olan konoid tüberkül (korakoid çıkıntının üstünde) taşıyan pürüzlü bir alt yüzeye sahiptir. Bu yüzey özellikleri omuz kasları ve bağları için bağlantı yerleridir. Üç kısma ayrılabilir: medial uç, yanal (lateral) uç ve şaft.

Medial uç sternal uç olarak da bilinir. Dörtgen şeklindedir ve sternumun manubriumunun klaviküler çentiği ile eklemleşerek sternoklaviküler eklemi oluşturur. Eklem yüzeyi, birinci kostal kıkırdak ile eklemleşmek için alt tarafa doğru uzanır.

Yan uç akromiyal uç olarak da bilinir. Yukarıdan aşağıya doğru düzdür. Akromiyoklaviküler eklemi oluşturmak üzere omuzla eklemleşen bir faset taşır. Eklemi çevreleyen alan eklem kapsülüne bir bağlantı sağlar. Ön sınır öne doğru içbükey, arka sınır ise arkaya doğru dışbükeydir.

Şaft, medial bölge ve lateral bölge olmak üzere iki ana bölgeye ayrılır. Medial bölge aynı zamanda sternal bölge olarak da bilinir ve tüm şaftın üçte ikisini kapladığı için en uzun klaviküler bölgedir. Lateral bölge akromiyal bölge olarak da bilinir, hem en geniş klaviküler bölge hem de en ince klaviküler bölgedir.

Şaftın lateral bölgesinin iki sınırı ve iki yüzeyi vardır.

Ön sınır öne doğru içbükeydir ve deltoid kası'na köken verir.
Arka sınır dışbükeydir ve trapezius kasına bağlanır.
Alt yüzeyde trapezoid çizgi adı verilen bir çıkıntı ve bir tüberkül bulunur; trapezoid ile bağlantı için konoid tüberkül ve köprücük kemiğini kürek kemiğinin korakoid çıkıntısına bağlamaya yarayan korakoklaviküler bağın bir parçası olan konoid bağ.

Köprücük kemiğinin veya klavikulanın gelişimi, embriyo gelişiminin erken aşamalarında, tipik olarak gebeliğin beşinci ve altıncı haftalarında başlayan bir süreçtir. Kemikleşme sürecini (minerallerin önceden oluşturulmuş bir matris üzerine yerleştirilmesi) başlatan ilk kemiklerden biri olmasına rağmen, bu süreci tamamlayan son kemiklerden biri olarak öne çıkar ve tipik olarak 21 ila 25 yaşlarında meydana gelir.
Köprücük kemiğinin oluşumu iki farklı kemikleşme türünün birleşiminden meydana gelir: lateral ucunda intramembranöz kemikleşme ve medial ucunda endokondral kemikleşme. Kemikleşme mekanizmalarındaki bu ikilik, eşsiz yapısını ortaya çıkarır. Kemik iki ana bileşenden oluşur: merkezi bir süngerimsi kemik kütlesi ve kompakt kemikten oluşan bir dış kabuk.
Süngerimsi kemik, biri medialde diğeri lateralde bulunan iki ayrı kemikleşme merkezinin füzyonu yoluyla gelişir. Zamanla bu merkezler birleşerek köprücük kemiği içindeki merkezi süngerimsi kemik çekirdeğini oluşturur. Eşzamanlı olarak, koruyucu bir dış tabaka oluşturan kompakt kemik, kemiği kaplayan fasyanın çevre dokudaki kemikleşme sürecini uyarmasıyla ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu kompakt kemik tabakası "periosteal yaka" olarak adlandırılır.
Uzun bir kemik olarak kategorize edilmesine rağmen, köprücük kemiği diğer uzun kemiklerde yaygın olarak bulunan medüller boşluktan (ilik boşluğu) yoksundur. Bunun yerine, esas olarak kompakt bir kemik tabakası tarafından sarılmış süngerimsi kemikten oluşur. Daha da önemlisi, köprücük kemiğinin kökeni, gelişim sürecinde başlangıçta kafatasına bağlanan dermal unsurlara kadar uzanmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta köprücük kemiği ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Kulak (auris), işitme işlevini gören ve denge organını içinde bulunduran anatomik yapıdır. Vestibüler sistemi kullanarak işitmeyi ve vücut dengesini sağlar. Kulak; dış kulak, orta kulak ve iç kulak olacak şekilde üç kısımda incelenir.

İki kısımdan oluşur. Dışa doğru çıkıntı yapan kısmına kulak kepçesi (Auricula) adı verilir. Kulak kepçesi sesin yönünün belirlenmesinde işlev görür. Burayı orta kulağa bağlayan kanal ikinci kısmı yapar ve dış kulak yolu (Meatus Acusticus Externus) adını alır. Dıştan içe doğru uzanan bu kanal yaklaşık 2,5 cm kadardır ve S harfi şeklinde kıvrılmıştır. Kıkırdak kısım (Meatus Acusticus Externus Cartilagineus) üzerinde tragi adı verilen kıllar vardır. Kanal içinde bezlerin salgısı ve bunların üzerine binen tozlar sonucu kulak kirleri (buşon) oluşur. Bu kirler birleşip kuruduğu zaman kanalı tıkayabilir ve işitmeye engel olabilir.
Dış kulak yolu Concha Auricularis (kulak kepçesi) ile Membrana Tympanica (kulak zarı) arasında uzanır. Yolun ⅓ dış kısmı kıkırdak, ⅔ iç kısmı ise kemiktir. Dış kulak yolu kıkırdak ve kemiğe sıkıca yapışık ince bir deri ile örtülüdür. Bu deri Membrana Tympanica üzerinde yalnız epidermis tabakası olarak devam eder. Dış kulak yolunun biri kıkırdak kısmının sonuna doğru, diğeri ise kemik kısmında olmak üzere iki yerde darlığı vardır. Dış kulak yolunun kıkırdak kısmı 8 mm. uzunluğundadır. Kıkırdak kısım tam boru değildir, arka üst kısmı bağ dokusu ile kaplıdır. Kemik parçası (Meatus Acusticus Externus Osseus) 16 mm. uzunluğundadır. Ön-alt ve arka-alt kısımlarını temporal kemiğin timpanik parçası oluşturur. Arka-üst kısmını ise temporal kemiğin squamo parçası oluşturur. Kıkırdak kısmından daha dar olan bu kısım içe, öne ve biraz da aşağıya doğru uzanır. Bu kısmın sonunda Membrana Tympanica'nın yapıştığı Anulus Tympanicus denilen kemik bir halka bulunur.
Dış kulak yolunun sonunda yarı saydam olan, sedef renginde kulak zarı (Membrana Tympanica) bulunur. Kulak zarı, dış kulak ile orta kulağı birbirinden ayırır. Her iki yüzü, atmosfer basıncı ile dengelenmiştir. Zarın iç yüzünü, östaki borusu aracılığı ile boğazdan gelen hava dengeler. Böylece kulak zarının içe çökmesi engellenmiş olur.
Birbiri ile eklemleşen üç kemik timpan zarına çarpan ses dalgalarının amplitüdünü yükselterek iç kulaktaki sıvıya iletirler. Kulak zarına tutunan ilk kemik çekiç kemiğidir. Ortadaki örs, sondaki ise üzengidir. Üzengi kemiği oval pencere adı verilen açıklık üzerine oturur.

Temporal kemik içerisinde altı duvarlı bir kemik boşluğudur. Ön iç kısmındaki “östaki borusu” sayesinde yatakla birleşir. Bu durum kulaktaki iç ve dış basıncı dengeleme yönünden çok önemlidir. Östaki borusu normalde kapalı olup yutkunma ve esneme durumunda açılır. Üst kısmından kulak arkasındaki mastoid kemiğin hava dolu hücrelerine açılır. Bu ilgi orta kulak iltihaplarının bu kemiğe geçmesi açısından önemlidir. Orta kulakta bulunan önemli kısımlardan biri de kemikçikler zinciridir. Çekiç, örs ve üzengi kemikçikleri zar ile iç kulağın bağlantısını sağlar. Bu üç kemikçik vücudun en küçük kemikçikleri olup zara gelen titreşimi takriben 12-19 kat arttırırlar ve iç kulağın “perilenf” sıvısına iletirler. Çekiç kemiği zara yapışıktır. Örs, ortada ve üzengi ise iç duvarda yapışıktır. Üzengi kemiğinin yapıştığı nokta oval pencere adını alır ve iç kulağa titreşimlerin iletimi buradan olur.

Çok karışık yapılardan oluşan ve önemli fonksiyonlar üstlenen kısımdır. Hepsi de temporal kemik içerisinde yer alan, birbirinden ayrı üç kemik boşluktan meydana gelir. Bu kemik boşluklara kemik labirent (labyrinthus osseus) adı verilir. Kemik labirent üç bölümden oluşur. Oval pencerenin açıldığı kısma vestibulum (dalız) denilir. Diğer ikisi ise koklea (kulak salyangozu) ve semisirküler kanallardır (canalis semisircularis osseus, kemik yarım daire kanalları).
Dalız merkezde olmak üzere; önünde salyangoz, arkasında yarım daire kanalları yerleşir. Her üç bölme de, perilenfa adı verilen sıvı ile doludur. Kemik labirentin içinde, labirentin kıvrımlarına uyan ve içi endolenfa ile dolu olan zar labirent (labyrinthus membranaceus) bulunur. Zar labirentin, kemik labirent kısımlarına uyan bölmeleri şunlardır: Vestibulum içindeki kısmı, utriculus ve sacculus'tur. Koklea içinde kalan kısmı ductus cochlearis ve semisirküler kanallar içinde yer alan kısmı da ductus semisircularis adını alır.

İç kulakta yer alan diğer duyu reseptörleri denge ve başın uzaydaki pozisyonu ile ilgilidir. Bu reseptörlerin bazısı semisirküler kanalların tabanında yerleşmiştir. Bunlar tamamen denge ile ilgilidir. Bir diğer kısmı ise vestibulumda yer alan sacculus ve utriculus isimli iki küçük zar kese içindedir. Semisirküler kanallar sacculus ve utriculus ile bağlantı hâlindedir.
Bu keselerden biri başın uzaydaki pozisyonu ile ilgili bilgi alır. Diğeri denge duyusu olup kılların (silialar) hareketi ile ortaya çıkar. Baş hareket ettiği zaman, siliaların pozisyona kilitlenmesi ile sinir impulsu başlar. Buradan ve kanallardan başlayan denge siniri (n. vestibularis), işitme sinirine (n. cochlearis) katılarak n. vestibulocochlearis'i oluşturur.

Kulak kepçesi tarafından yakalanan akustik dalga dış kulaktaki kulak zarı tarafından orta kulaktaki örs, çekiç ve üzengi kemikleri aracılığı ile iç kulaktaki salyangoz organına aktarılır. Salyangoz akustik dalgayı beynin yorumlayabileceği elektriksel işarete dönüştürmekle görevlidir. Bu aktarma ve elektriksel işarete çevirme işlemleri, insan duyma sisteminin karakteristik özelliklerinin ana belirleyicisidir. Duyma sisteminde iki adet algılayıcının olmasının en büyük avantajı çift yollu (stereo) duymaya izin vermesidir.

Mekanik ses uyarılarını elektrik impulslarına dönüştüren reseptörlere işitme veya corti organı denir. Bu reseptörler zar kokleanın (ductus cochlearis) içinde yerleşmiş olarak işitme siniri (n. cochlearis) ile irtibat hâlindedir. Dış kulak yolu içinde ilerleyen ses dalgaları, kulak zarını titreştirerek buraya temas eden kulak kemikçiklerini harekete geçirir.
Burada amplitüdü yükselen ses dalgaları, kemik labirent içindeki perilenfa'ya taşınır. Buradan da endolenfa membranına ulaşırlar. Endolenfa'daki dalgalanma ince saç kılı şeklindeki reseptörleri (corti organı) uyarır. Bu işlem, sinir impulslarının başlamasını ve işitme siniri ile beyne taşınmasını sağlar.

Kulak, insanın dış görünümünü doğrudan etkileyen, estetik değeri ve aynı zamanda fonksiyonel önemi olan bir organdır. Kulakta, doğuştan hiç gelişmeme de dâhil olmak üzere çok değişik şekilsel bozukluklar karşımıza çıkabilir. En sık rastlanan şekil bozukluğu kepçe kulak deformitesidir. Kepçe kulak deformitesi, kulakların, olması gereken normal anatomik duruşundan öne doğru açık durması şeklinde görülür. Çocuğun anne karnındaki duruşu ve uyku sırasındaki yatış pozisyonu ile hiçbir ilgisi yoktur.
Kulağın içindeki bazı organların gelişmemiş olması sonucu oluşan işitme engelleri de gelişim deformiteleri arasındadır.

Kulak burun boğaz
Kulak çınlaması
Kulak çubuğu
Kulak damlası
Kulak kanalı
Kulak kemikleri
Kulak Kurdu
Kulak tıkacı
Kulak uyuzu
İşitme kaybı
işitme cihazı
Kulaklık
Ménière hastalığı
Odyoloji
Orta kulak iltihabı
Otit
Serumen
Vertigo

 Wikimedia Commons'ta kulak ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Koksiks (Latince: coccyx) ya da kuyruk sokumu, omurganın en alt bölümüdür. Kuyruksuz primatlarda (örneğin insanlar ve diğer büyük maymunlarda) bir körelmiş kuyruk kalıntısıdır. Evrimsel süreçte zamanla giderek küçülmüşlerdir. Omurganın en ucunda çok küçük bir çıkıntı olarak varlığını gösterirler. Koksiks, 5 omurdan oluşur. Bu omurların arasında disk ve faset eklem yoktur.

Kuyruk sokumu ya üç, dört ya da beş ilkel omurdan oluşabilir.
Çoğu anatomi kitabı, kuyruk sokumunun yetişkinlerde normal olarak kaynaştığını yanlış bir şekilde belirtir. Aslında, kuyruk sokumunun en fazla beş ayrı kemik parçasından oluşabileceği gösterilmiştir, en yaygın konfigürasyon iki veya üç parçadır.

Coccyx terimi Antik Yunanca kelime κόκκυξ  kokkyx "guguklu" kelimesinden türetilmiştir; ayrıca, Yunan doktor Herophilus'un yazılarında vertebral kolonun sonunu belirtmek için kullanılmıştır. Guguk kuşuna verilen bu Yunanca isim, kuyruk sokumunun son üç veya dört kemiğinin yandan bakıldığında bu kuşun gagasına benzemesi nedeniyle kullanılmıştır.

Lakrimal kemik (os lacrimale) veya gözyaşı kemiği, göz boşluğunun iç yan duvarının küçük bir kısmını yapar ve çifttir.Os frontale alın kemiğinin altında, üst çene kemiğinin processus frontalis'inin arkasında ve os ethmoidale 'nin önünde yer almaktadır. İnce ve dörtgen şeklindedir. İki yüzü dört adet kenarı vardır.

Bu yüzde bir ibik crista lacrimalis posterior, bir oluk sulcus lacrimalis ve küçük bir çengel hamuus lacrimalis bulunur.
Crista lacrimalis posterior, yüzün ortasında yukarıdan aşağıya yer alan bir ibiktir.
Sulcus lacrimalis bu ibiğin önünde yer alan bir oluktur.
Bu oluk üst çene kemiğinin; maxilla'nın aynı isimli oluğu ile birleşir ve fossa sacci lacrimalis ve canalis nasolacrimalis 'in başlangıcını oluşturur.
Hamuus lacrimalis, crista laccrimalis posterior 'un alt ucunda yer alan küçük çengeldir.

Os ethmoidale ile eklem yapar.
Burun boşluğunun dış yan duvarının da bir kısmını oluşturur.

Üst kenar; Os frontale ile eklem yapar.
Arka kenar, os ethmoidale ile eklem yapar.
Alt kenar, concha nasalis inferior ile eklem yapar.
Ön kenar, üst çene kemiği 'nin processus frontalis 'inin arka kenarı ile eklem yapar.

Üst çene kemiği
Corpus maxillae

Üst çene kemiği, maksilla veya maxilla, iskeletin yüz bölümünde Altçene kemiğinden sonraki en büyük alanı kaplayan ve çift olan bu kemik, göz çukuru, burun boşluğu ve ağız boşluğu gibi boşlukların meydana gelmesine yardım eder. Üst çene kemiğinin içinde üstçene kemiği giriti denilen büyük bir boşluk vardır. Üst çene kemiğinde, tabanı burun boşluğuna bakan bir piramit şeklinde üstçene kemiği gövdesi denilen bir cisim vardır. Ayrıca kemiğin elmacık çıkıntısı, alın çıkıntısı, diş yuvası çıkıntısı ve damak çıkıntısı denilen dört çıkıntısı, üst, ön, alt ve arka olmak üzere dört kenarı vardır.

Tamamen hareketsiz bir kemiktir yani sturlar haricinde eklemi yoktur ve konumu itibarı ile oldukça karmaşık bir kemiktir. Yüzün tam ortasında bulunur. Burun boşluğunu (apertura nasale) ve burun boşluğunda bulunan ve solunum sistemine ait olan conchaları taşır. Üst çene kemiği cismi (Corpus maxillae) sağında ve solunda, burun boşluğunun her iki yanında üst çene boşlukları (sinüs maxillaris) bulunur. Ayrıca maksilla, orbitanın (göz çukuru) alt duvarını (facies orbitalis) yapar.
Üst çene kemiği, pars alveolaris maxillaris adlı parçasında üst dişleri taşır. Alveol kemik de denilen bu kısım, normal kemik yapısından biraz daha gözenekli olduğu için alveol (havalı) kemik adını almıştır. Maksillanın alt sınırı "sert damak" olarak bilinen ve ağız boşluğunun üst sınırını yapan palatumdur.

Maksilla ayrıca gözyaşı kemiği (os lacrimale), şakak kemiği (Os temporale), temel kemik (os sphenoidale), elmacık kemiği (os zygomaticum), burun kemiği (os nasale), damak kemiği (os palatini),alın kemiği (os frontale), vomer, conchalar ve Etmoid kemik (os ethmoidale) ile de sturlarla bağlıdır.

Viscerocranium
Maksilla

Metakarpal kemikler veya tarak kemikleri, insan el iskeletinde parmak kemikleri ile karpal kemikler arasında yer alan kemikler. Metakarpal kemikler ayaktaki metatarsal kemiklere benzerdir.

Metakarpallar, distal karpal kemiklerde başlarlar. Periferik metakarpallar (başparmak ve serçe parmağınkiler) palmar oluğun kenarlarını oluşturur ve bu konkavlığı derinleştirirler. Endeks metakarpal (orta parmağınki) en sıkı sabitlenmiş metkarpalken, başparmak metakarpalının trapeziumla eklemi olup, diğer metakarpallardan bağımsız olarak hareket edebilir. Orta metakarplar, iç içe kilitlenen kemik elementleri ile karpal kemiklere sıkıca bağlıdır. Yüzük parmağı metakarpalı biraz daha hareketlidir, beşinci metakarpal ise yarı bağımsızdır.Her metakarpal kemik bir şaft ile distal/dijital uçtaki kafa (parmaklara yakın) ve proksimal/karpal uçtaki taban (bileğe yakın) olmak üzere iki ekstremiteden oluşur.

Metakarpofalangeal eklemlerin yanı sıra, metakarpal kemikler karpometakarpal eklemler ile şu şekilde artiküledir:

Birinci metakarpal ile trapezium
İkinci metakarpal ile trapezium, trapezoideum, capitatum ve üçüncü metakarpal
Üçüncüsü ile ikinci ve dördüncü metakarpallar
Dördüncüsü ile hamatum, üçüncü ve beşinci metakarpallar
Beşincisi ile hamatum ve dördüncü metakarpal

Extensor carpi radialis longus/brevis: Her ikisi de ikinci metakarpalın tabanına bağlanır; bilekte ekstensiyon ve radyal fleksiyondan sorumludur.
Extensor carpi ulnaris: Beşinci metakarpalın tabanına bağlanır; bileğin parmaklar fleksiyon halindeyken sabit tutulması ve uzatılması ile ulnar fleksiyonuna yardımcı olur.
Abductor pollicis longus: Birinci metakarpalın tabanına ve trapeziuma bağlanır; Ön düzlemde başparmağı abdükte eder; karpometakarpal eklemde ise başparmağı flekse eder.
Opponens pollicis: Birinci metakarpala bağlanır ve fleksiyona uğratır.

Opponens digiti minimi: Beşinci metakarpalın medial yüzeyine bağlanır; karpometakarpal eklemde metakarpal V'yi flekse eder ve avuç içini derinleştirir. 

Dördüncü ve beşinci metakarpal kemiklerde psödohipoparatiroidizm ve psödopsödohipoparatiroidizm durumlarında yaygın olarak kısalma meydana gelir. Kişide normal bir beşinci metakarpal ile kısalmış bir dördüncü metakarpalın bulunması Turner sendromuna işaret edebilir. Ayrıca kısa metakarplar (özellikle dördüncü metakarpal) Nevoid bazal hücreli karsinom sendromunun bir belirtisidir.

Metakarpalın boyun kısmı boksör kırıklarının görüldüğü yaygın bir konumdur.

Dört üyeli omurgalılarda, metakarpallar ön ayakların bir parçasını oluşturur ve ayak parmaklarına uygun olarak sayıca azalır. Parmakları üzerinde yürüyen ve toynaklı hayvanlarda, metakarpallar büyük ölçüde uzun ve güçlendirilmiş bir yapıya sahip olup, hayvanların uzuvlarına ek bir segment oluşturur. Bu hayvanın tipik olarak hızını artırır. Hem kuşlarda hem de yarasalarda, metakarpallar kanadın bir parçasını oluşturur.

Tubiana, Raoul; Thomine, Jean-Michel; Mackin, Evelyn (1998). Examination of the Hand and Wrist. Taylor & Francis. ISBN 1-85317-544-7. 29 Haziran 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Mayıs 2020.

Os nasale ya da burun kemiği, bireylere göre değişen boyutta ve şekilde, iki küçük, dikdörtgenimsi kemikten oluşur. Yüzün orta-üst kısmında ve yan yana bulunmaktadırlar. Bağlantı yerlerinden burnun "köprü"sünü oluştururlar.
Her birinin iki yüzeyi ve dört köşesi vardır.

Dış yüzeyi, yukarıdan aşağıya konkavokonveks, bir yandan diğer yana dışbükey bir yapı oluşturur; procerus ve nasalis kasları ile örtülmüştür. Merkezine yakın, küçük bir toplardamar geçişi için bir foramen vardır.
İç yüzeyi, bir yandan diğer yana içbükeydir ve yukarıdan aşağıya doğru bir oluk şeklindedir, içinden nasociliaris sinirinin bir dalı geçer.

Os nasale dört kemikle eklem yapar: os ethmoidale ve os frontale (pars orbitalis) olmak üzere kraniumun iki kemiği, diğer os nasale ve maksilla.

nasal+bone - emedicine.com
Os nasale 24 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - SUNY Laboratuvarları

Oksipital kemik kraniumun arka ve alt kısmında buluna daire şeklinde membranöz kemiklerdendir, ikiz kenar yamuk şeklinde ve kendinden kavislidir. Oksipital kemik büyük bir açıklık olan ve içinde vertebral kanalla kranial iletişimi sağlayan foramen magnum ile delinmiştir.
3 parçadan oluşmuştur. Bunlar;

Pars basilaris: Dörtgen şeklinde kemik bölümüdür. Ön kısmı kalındır ve os sphenoidale ile synchondrosis sphenooccipitalis isimli eklemi yapar. Bu parçanın üst kısmı oluk şeklindedir. Bu oluk clivus adını almaktadır.
Pars lateralis: Foramen magnum'u yanlardan sınırlar. Pars basilaris ve squama occipitalis'i birbirine bağlar.
Squama occipitalis: Ön ve arka yüzleri vardır. Ön yüzün iç kısmında eminentia cruciformis adı verilen haç şeklinde bir kabartı vardır. Beyin ve beyinciğin yerleştiği çukurlar da bu parça üzerinde bulunur.

Omur ya da vertebra, omurgayı oluşturan 33-34 kemikten her birine verilen bir addır. Kafatasının hemen altından başlayıp kuyruk sokumuna dek uzanırlar. Omurgada 7 adet boyun omuru (servikal vertebra), 12 adet sırt omuru (torasik vertebra), 5 adet bel omuru (lumbal vertebra), 5 sakral vertebra (sakrum) ve 4'de koksigeal (koksiks) vertebra bulunur. Bu vertebraların ilk 24 tanesi birbirine eklemler aracılığıyla bağlanmıştır. Bunlara presakral vertebralar denilir. Kalan 9 vertebradan daha üstteki 5 tanesinin birleşmesinden sakrum meydana gelmiştir. En altta bulunan küçük ve tam gelişmemiş 4 vertebranın birleşmesinden koksiks denilen kemik meydana gelmiştir. Bu vertebraların her birinin yapısı içlerinden geçen oluşumlara ve fonksiyonlarına göre değişiklik göstermesine karşın, hepsinin ortak özellikleri vardır.

Tüm vertebraların birçok ortak özelliği var ve bunların birçoğu torasik vertebranın farklı görünümleri incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Bir vertebranın gövdesi, omurga boyunca birincil ağırlık taşıma görevi gören büyük silindirik kemik kütlesidir. İntervertebral disk, omurga boyunca bir amortisör görevi gören kalın, sıvı dolu fibrokartilaj halkasıdır. Vertebralar arası eklem, iki vertebra gövdesi ve araya giren intervertebral diskin birleşiminden oluşmuştur. Her vertebra gövdesinin arkasında, hassas omuriliği barındıran ve koruyan vertebra kanalı bulunmaktadır. Pediküller, vertebra gövdesininin kısa, kalın kemik çıkıntılarıdır. Lamina, vertebral kanalın arka duvarını oluşturan ince kemik plakalarıdır. Her bir vertebra, birbiriyle eşleşen üst ve alt eklem yüzlerine sahiptir. Bir vertebranın alt yüzü, altındaki vertebranın üst yüzeyiyle birleşerek bir çift apofizeal eklem oluşturmuştur. Daha yaygın olarak faset eklemler olarak adlandırılan bu eklemler, vertebral hareketin yönünü yönlendirmeye yardımcı olmaktadırlar.

Erken embriyoda somitler oluşur ve bunların bir kısmı sklerotomlara dönüşür. Sklerotomlar, vertebraları, kaburga kıkırdağını ve oksipital kemiğin bir kısmını oluşturur. Somit içindeki ilk konumlarından, sklerotom hücreleri medial olarak notokord'a göç ederler. Bu hücreler, paraksiyel mezodermin diğer tarafındaki sklerotom hücreleri ile karşılaşır. Bir sklerotomun alt yarısı, her bir vertebra gövdesini oluşturmak için bitişik olanın üst yarısı ile birleşir. Bu vertebra gövdesinden sklerotom hücreleri dorsal olarak hareket eder ve gelişmekte olan omuriliği sararak vertebra kemerini oluşturur. Diğer hücreler, kaburgaları oluşturmak için torasik vertebraların kaburga uzantılarına uzar.

Tüm omurlar ortak anatomik özelliklere sahip olsalar da, belirli bir bölgenin benzersiz işlevini yansıtan farklı özelliklere de sahiptirler. 

Servikal vertebranın enine uzantıları(prosessus), beyne doğru giderken vertebral arter için koruyucu bir geçit görevi gören enine foramenlere (delik) sahiptirler. Bu foramenler servikal vertebranın ayırıcı özelliğidir. C3-C7'nin küçük dikdörtgen gövdeleri, uncinate uzantılarla arkadan yana olarak sınırlandırılmıştır. Bu kanca benzeri unsinat uzantıların bitişik vertebralarla eklemlenmesi, gizli olmayan eklemleri oluşturmakta ve servikal vertebranın bu bölgesinin bir dizi istiflenebilir raf gibi görünmesini sağlamaktadır. Servikal bölgedeki dikenli uzantıların çoğu bifid veya iki uçludur ve vücudun her iki tarafındaki kaslar için bağlantı sağlar. C3-C7 boyunca apofizeal (faset) eklemlerin, yatay ve ön düzlemler arasında yaklaşık 45 derece olan bir düzlemde eğimli bir çatı üzerindeki zona gibi yönlendirildiği gözlemlenmiştir. Bu yönelim, bu bölgenin kinematiği üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Birinci ve ikinci servikal vertebra diğerlerinden farklılıklar göstermektedir.

Yunan tanrısı Atlas'ın dünyanın yükünü sırtında taşıdığı söylenmektedir. İlk servikal vertebra, kafatasının ağırlığını destekleme işlevini yansıtan atlas olarak da adlandırılmaktadır. Atlas, esasen ön ve arka kemerlerle birbirine bağlanan iki büyük yan kütledir. Diğer ayırt edici özellikleri arasında, servikal bölgenin en büyüğü olan büyük transvers (enine) uzantıları olması yer almaktadır.

Axis adını, baş ve üst servikal bölge arasındaki dönme hareketleri için tam anlamıyla dikey dönme ekseni olarak işlev gören, dens adı verilen büyük sivri uçlu kemiğin çıkıntısından almıştır. Axsisin (C2) üst yüzü, atlasın düzleştirilmiş çarpık yüzüyle eşleşecek şekilde nispeten düzdür. Bu konformasyon, atlasın, başın sola veya sağa döndürülmesi gibi, eksen üzerinde yatay düzlemde serbestçe dönmesine izin vermek için iyi tasarlanmıştır. C2'nin bifid spinöz uzantısı geniş ve aşikardır.

12 torasik vertebra, keskin, aşağıya doğru yansıtılan spinal uzantıları ve büyük posterior, lateral olarak yansıtılan transvers (enine) uzantıları ile karakterizedir. Çoğu torasik vertebranın gövdesi ve transvers uzantıları, kaburgaların arka yüzü ile eklemlenme için kostal yönlere sahiptir. Çoğu kaburganın ön kısmı doğrudan veya dolaylı olarak sternuma bağlanmıştır. Bu nedenle kaburgalar, torasik vertebra ve sternum göğüs boşluğunun hacmini tanımlar.

Vücudun üst üste binen tüm ağırlığını desteklemek için uygun, büyük, geniş gövdelere sahiptir. Gövdelerinin büyük olması lumbal vertebraların ayırıcı özelliğidir. Spinal uzantılar geniş ve dikdörtgendir, vertebra gövdesine sağlam, kalın laminalar ve pediküllerle bağlanmıştır. Üst lomber bölgenin faset eklemleri sagital düzleme yakın yönlendirilmiş, ancak alt bölgelerde (L4 ve L5) frontal düzleme doğru geçiş yapılmıştır.

Sakrum, vertebral kolonun ağırlığını pelvise ileten üçgen bir kemiktir. Geniş yassı sakral çıkıntı ile eklemlenmiş ve lumbosakral bileşkeyi oluşturmuştur. Sakrumun arka (dorsal) yüzeyi dışbükey (konveks) ve pürüzlüdür. Çok sayıda bağ ve kas bağlantılarını içermektedir. Sakral kanal kauda ekinayı (omuriliğin alt ucundan uzanan periferik sinirler) barındırmakta ve korumaktadır. Dört çift dorsal sakral foramina (küçük delik), sakral sinirlerin dorsal dalını iletmektedir. Sakrumun anterior veya pelvik tarafında, dört çift ventral sakral foramina, sakral pleksusun çoğunu oluşturan spinal sinirlerin ventral dalını iletmektedir.

Bazen kuyruk kemiği olarak da anılan kuyruk sokumu, 4-5 kaynaşmış vertebradan oluşan küçük üçgen bir kemiktir. Kuyruk sokumu tabanı, sakrokoksigeal eklemi oluşturan alt sakrum ile eklemlenmiştir.

Tüm vücudun dik durmasını ve ağırların gövdenin alt kısımlarına iletilmesi sağlar, yani dengeyi oluşturur.
Vertebralar birleşerek eklemler yapar ve bu da vücudun temel hareketlerinin yapılmasını sağlar.
Birleşerek vertebral forameni oluştururlar ve buradan omurilik geçer. Böylece omuriliği dış etkenlerden ve hızlı zedelenmekten korurlar.

Vertebra ile ilgili olarak birçok kalıtsal ve sonradan oluşan deformiteler mevcuttur. Vertebraların birleşerek oluşturduğu omurga, içinde omuriliği taşıdığı için bunların deformiteleri bazen hayati risk teşkil edebilir. 

Spina bifida (SB), gebeliğin ilk ayında fetüsün omurgasının düzgün kapanmamasından kaynaklanan nöral tüp defektidir (beyin, omurilik ve / veya koruyucu kılıflarının eksik gelişimini içeren bir bozukluk). SB ile doğan bebeklerin bazen omurgalarında sinirlerde ve omurilikte önemli hasarın meydana geldiği açık bir lezyon olmaktadır. Omurga açıklığı doğumdan kısa bir süre sonra cerrahi olarak onarılabilmesine rağmen, sinir hasarı kalıcıdır ve alt ekstremitelerde değişen derecelerde felç ile sonuçlanmaktadır. Hiçbir lezyon olmasa bile, uygun olmayan şekilde oluşmuş veya eksik omurlar ve buna eşlik eden sinir hasarı olabilir. Fiziksel ve hareketlilik zorluklarına ek olarak, çoğu bireyin bir tür öğrenme güçlüğü vardır. SB türleri şunlardır: miyelomeningosel, omuriliğin ve koruyucu kaplamasının (meninksler) omurgadaki bir açıklıktan çıkıntı yaptığı en şiddetli form; omuriliğin normal olarak geliştiği ancak meninksler ve omurilik sıvısı) bir spinal açıklıktan çıkıntı yapan meningoselli ve nöral tüpün kapandığı occulta.
Spinal disk herniasyonunda omurganın herhangi bir yerinde oluşabilen fıtıklaşmış bir disk yakındaki bir siniri tahriş edebilir. Fıtık olan diskin bulunduğu yere bağlı olarak, kol veya bacakta ağrı, uyuşma veya güçsüzlükle sonuçlanabilir.

Omurga (Spinal kolon), yani columna vertebralis vücudu destekleyen servikal, torasik, lumbar, sakral ve koksiks olarak gruplanan ve insanlarda 26 kemikten 33 vertebradan oluşan ana yapıdır. Omurga, vücudu desteklemek üzere torasik ve pelvik uzuvların arasında bir köprü oluşturur.

Beyin gibi omurilik de meninksler ismini alan (pia, arachnoidea ve dura) zarlar tarafından çevrilmiştir. Bu zarlar, beyin zarlarının devamıdır. Pia ve arachnoidea zarları arasında, beyin omurilik sıvısı bulunur. Bu sıvı, beyindeki özel boşluklarda bulunan koroid ağla iskeletin esasını ve vücûdun eksenini teşkil eden yapılardır.
Omurlar ligamentler ve eklem çıkıntıları sayesinde birbiriyle eklemleşir. Omurga sütunu çok kuvvetli bir destek olmasına rağmen, aynı zamanda eğilebilir bir yapıdadır. Omurga uzun ekseni boyunca üç büyük kıvrım yapmaktadır:

baş ve boyun arasındaki dorsal konveks kavislenme
boyun ve sırt omurları arasındaki dorsal konkav kavislenme
sırt ve bel omurları arasındaki dorsal konveks kavislenme

İnsanların ve hayvanların çatısını, duruşunu, destek yapısını meydana getiren temel sistem. Kasların tutunduğu, iç organların muhafaza edildiği organik yapı. İskelet; kireç şeklinde kalsiyum, silis, kıkırdak veya kemikten meydana gelebilir. Hareketli veya hareketsiz olabilir.
Başın, gövdenin, göğüs ve karın boşluğundaki birçok iç organın ağırlığını taşımak ve bunlara sağlam bir destek olmaktır. Ayrıca baş ve gövdenin hareketlerini de sağlar. Bu arada omurga kanalı içindeki omurilik gibi çok ehemmiyetli bir organa sağlam ve emniyetli bir kılıf teşkil eder.
Omurga, insanda, 33-34 adet omurdan meydana gelmiştir. Bu omurlardan ilk 24 tanesi, birbirleriyle, omurlar arası disk denilen kıkırdakların bulunduğu eklemler aracılığıyla bağlanmışlardır. Bu omurlar üç gruba ayrılır. Bunlar 7 boyun omuru, 12 sırt omuru ve 5 bel omurudur. Kalan 9-10 omurun ilk beşinin birleşmesiyle kuyruk sokumu kemiği, en altta bulunan küçük ve tam gelişmemiş 4-5 tane omurun birleşmesinden de kuyruk kemiği meydana gelmiştir.
Omurganın çeşitli parçalarına ait omurlar arasında büyüklük ve şekil bakımından bazı farklılıklar göstermekle beraber benzer ve hepsinde olan ortak özellikleri de vardır. Omurların benzerliği, yeni doğanlarda daha fazladır. Gelişme sırasında gittikçe artan ağırlık, hareket, gövdenin durumunda meydana gelen farklılıklar ve omurgaların çeşitli kısımlarına yapışan kasların tesirleri, omurganın bütün kısımlarında aynı olmadığından, omurlar arasında şekil farklılıkları ortaya çıkar. 1. ve 2. boyun omurları, başın değişik ve fazla hareketleri yüzünden diğer omurlara nazaran daha çok farklılaşmışlardır ve sırasıyla “atlas” ve “aksis” isimlerini alırlar. Omurganın, önden veya arkadan bakıldığında yana doğru eğrilmiş olması durumuna tıpta “skolyoz” denir.

Omurgalılarda, omurilik beyin sapından başlayıp, omurga içinde ikinci bel omuruna kadar uzanan ve bundan sonra fibröz (bağdokusu) bir kordon şeklindeki filum terminale denen kısımla devam eden merkezi sinir sisteminin önemli bir parçasıdır. Omurga 70 cm uzunluğundadır, içindeki omurilik ise 43–45 cm arasında değişir; yani omurilik columna vertebralis'ten daha kısadır. Omurga, kemikten, kıkırdaktan ya da her ikisinden oluşan iskeletin en önemli bölümü ve temel eksenidir. Omurların üst üste sıralanması ve birbirine bağlanmasıyla gövdenin arkasında orta çizgide yer alır ve gövdenin ağırlığını taşır.

Omur, omurgayı oluşturan 33-34 kemikten her birine verilen addır. Kafatasının hemen altından başlayıp kuyruk sokumuna dek uzanırlar. Omurgada 7 adet boyun omuru (servikal vertebra), 12 adet sırt omuru (torakal vertebra), 5 adet bel omuru (lomber vertebra), 5 sakral vertebra ve 4 de koksal vertebra bulunur. Bu 33 vertebranın ilk 24 tanesi birbirine eklemler aracılığıyla bağlanmıştır. Bunlara presakral vertebralar denilir.

Diğer hayvanlarda omurlar, kuyruk sokumu haricinde insanlarla aynı bölgesel isimleri alır. Kuyruklu hayvanlarda ayrı omurlara kaudal omurlar denir. Suda yaşayanlar ve diğer omurgalılar arasında ihtiyaç duyulan farklı hareket ve destek türleri nedeniyle, temel özellikler paylaşılsa da aralarındaki omurlar en fazla varyasyonu gösterir. Fillerde omurlar, omurganın esnekliğini sınırlayan sıkı eklemlerle birbirine bağlanmıştır.
Vücutlarında "heterosöl" olarak adlandırılan eyer şeklinde eklem yüzeyleri bulunan omurlar, omurların hem dikey hem de yatay olarak esnemesine olanak tanırken, bükülme hareketlerini de engeller. Bu tür omurlar kuşların ve bazı kaplumbağaların boyunlarında bulunur.
İlkel balıklarda omurga kıkırdak hâlindedir. (Bakınız: Kıkırdaklı balıklar) Köpekbalıkları ve mersinbalıklarında ise omurga yarı kıkırdak, yarı kemiktir. Kemikli balıklardan itibaren bütün omurgalılarda omurga kemikten yapılıdır. Balıkların omurları tek parçadır. Aralarında eklem yoktur. Bu yüzden omurgaları, ancak esnek bir çubuk gibi bükülebilir.
Omurgalılarda, omurlar arasında eklemler meydana gelmiştir. Bu sûretle omurganın çeşitli yönlerde hareketi mümkün olur. Kurbağagillerde omurga bölgelere ayrılmaya başlamıştır. Boyun bölgesinde halka şeklinde tek bir omur, göğüs bölgesi omurlarında ise güdük kalmış kaburga çıkıntıları vardır. Kuyruksuzlarda, tek bir kuyruk sokumu omuru bulunur.
Kuşlarda sırt, bel ve sağrı bölgeleri omurları kaynaşarak yekpare bir hâl almışlardır. Kaplumbağada ise, bu üç bölgenin omurları ile kaburgalar, bağaya yapışmıştır. Memelilerde omurga beş bölgeye ayrılmıştır. Bunlar, boyun, göğüs, bel, sağrı ve kuyruk sokumu bölgeleridir.

Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği - TOFD

Osteoporoz veya kemik erimesi, kemik metabolizmasındaki bir bozukluk sonucunda kemikteki protein örgüsünün seyrelmesiyle iskelette ortaya çıkan ve kemiklerin çok kolay kırılabilmesine sebep olan bir hastalıktır.
Kemiğin birim hacimdeki mineral yoğunluğu azalmıştır. Bu nedenle kemikler daha kolay kırılır hale gelir. En çok omurlarda, kalça ve bilek kemiklerinde görülse de vücuttaki bütün kemikler bu durumdan etkilenir. Her iki cinste de görülebilmekle beraber hastaların %80'i kadındır.

Bazı kalıtsal özellikler taşımak (kemikleri kırılgan olan ve ailede eski benzerleri bulunan beyaz ırktan veya Asya kökenli, sarışın ve mavi gözlü, narin yapılı küçük kadın) veya erken menopozdan yahut yumurtalıkların alınmasından sonra hormon değişikliklerine
(östrojenlerin ani azalması) uğramak osteoporozun en önemli nedenleridir. Ama, sürekli oturma, uzun süre hareketsiz kalma gibi yaşama tarzı; uzun süre tütün, alkol, kortizon, heparin, antiepileptikler gibi toksik (zehirleyici) maddelerin kullanılmasına veya zayıflama rejimleri ve kötü beslenme yüzünden kalsiyumun eksikliğine yol açan beslenme alışkanlıklarına dayanan bazı dış etkenler de, osteoporozun tehlikesini önemli ölçüde artırır. Bunların yanı sıra, omurların veya kol-bacak kemiklerinin kırılma tehlikesi artar.
Menopozla beraber görünen osteoporozda daha çok omurga kemikleri kırılırken, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan senil osteoporozda femur denilen bacak kemiği kırılmaktadır.

Gözenekli bir kemik dokusuna dönüşen kemiğin erimesi şeklinde ortaya çıkar; yani kemik daha az yoğun, daha az dirençli hale gelmiş, protein ağı kötülemiştir. Kemik lamellerinin azalmasıyla ortaya çıkan bu hastalık menopozla beraber artma eğilimindedir.

Küçük kemikli kadınlar,
Açık ten,
Ailede osteoporoz problemi,
Diyabet,
Karaciğer, böbrek hastalığı ve tiroid bezi bozuklukları,
Kortizon, epilepsi ilaçları, antiasitler, diüretikler,
Sigara içmek ve alkol almak
Güneş ışığından mahrum kalmak.

Kronik sırt ağrısı,
Boy kısalması,
Akşamları bacak krampları,
Eklem ağrıları,
Diş kaybı,
Diş eti problemleri

DXA yöntemi ile kemik mineral yoğunluğu ölçümü tanıda altın standarttır. Osteoporoz düşük T-skoru ile karakterizedir.

Hormon replasman tedavisi (son yıllarda osteoporoz tedavisi için kullanılmamaktadır ama menopoz semptomları için kullanımı sırasında osteoporoz yönünden de koruyucu etkisi vardır)
Kalsitonin hormonu ve kalsiyum alınması, (Kalsitonin'nin kanser insidansındaki artış nedeniyle osteoporozdaki endikasyonu hem Amerika'da hem de Avrupa'da kaldırılmıştır.)
Bifosfonat türevi ilaçlar,
Günlük 1500 mg Ca ve 400 IU D vitamini alımı,
Uzun yürüyüşler,
Sağlıklı bir diyet,
Sigaranın bırakılması,
Düzenli aralıkla egzersiz yapmak,

Osteoporozdan Korunma ve Rehabilitasyon27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Prof.Dr.Cem Fıçıcıoğlu8 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Paryetal kemik kafatası'nın kenarlarının ve çatısının birleştiği kemiktir. Her kemik düzensiz dörtgen biçimindedir ve iki yüzeyi, dört kenarı ve dört açısı vardır. İsmi Latince pariet-(duvar)'dan gelir.

Dış yüzey, kemikleşmenin başlangıç noktasından başlayıp tuber parietale'ye kadar devam eden konveks düz bir yapıdır.
Kemiğin orta geçişinin kemerli yönünde iki tane eğri çizgi; süperior ve inferior çizgilerdir. Gövde temporal facia ya tutunma yeri sağlar ve ikincisi temporal ve kas kökenli üst sınırı gösterir.
Bu çizgiler üzerindeki kemik galea aponeurotica tarafından örtülür. Çizgilerim altında ise temporal fossa'nın bölümlerini oluşturur ve temporal kasa tutunacak yer sağlar.
Arka kısımda ve üst veya sagital kısmı yakınındaki, bir veni superior sagital sinus'e ve bazen oksipital arterin küçük bir dalını ilettiği kısım parietal foramendir. Ayrıca sürekli olarak mevcut olmayan bir yapıdır ve boyutunu önemli ölçüde değiştirir.

İç yüzey [Şek.2] konkavdır. Depresyonla ilgili serebral konvülsyonlar ve orta meningeal arterin kolları için sayısız çizgi (oluk) mevcuttur. İkincisi olarak sfenoid açıdan ve sqamous kenarın santral ve posterior kısmından yukarıya ve aşağıya uzanır.
Oluğun yanında çeşitli çöküntüler, araknoidal granülasyon için yaşlı bir insanın kafatasında iyi işaretlenmiş yerler vardır.

Sagital kenar en uzun ve en kalın kısımdır. Sagital sütür'den oluşan kısımla eklem yapar.
Squamous border üç kısma ayrılır.
Anterior kısım ince ve noktalıdır. Dış yüzeye rağmen kesiklidir ve sfenoidin büyük kanat ucu ile üst üstedir.
Orta kısmı, dış yüzeye rağmen kesikli, kemerli olup temporal ve skuam ile örtüşür.
Arka kısmı kalın, temporal ve mastoid kısmı ile eklem oluşturması için tırtıklıdır.
frontal kenar derin, tırtıklı iç dış yüzeyine rağmen yukarıdan ve aşağıdan kesiktir ve Koronal sütürün yarısını oluşturan, frontal kemik ile eklem yapmaktadır. Sagital sütür ve koronal sütür ile kesişen T şeklinde formlara bregma denir.
Oksipital kenar' derin çentiklidir ve lambdoid sütür yarısını oluşturan oksipital kemik ile eklem yapmaktadır. Sagital sütür ve lamboid sütürün kesiştiği yere Yunan harfine benzerliğinden dolayı lambda denir.

Frontal açı neredeyse dik açıdır sagital sütür ve koronal sütürün birleştiği noktaya karşılık gelir. Bu noktaya bregma adı verilir. Fetal kafatasında ve doğumdan sonra bir, bir buçuk yıl bu bölge membranöz yapıdadır ve anterior fontanel olarak isimlendirilir.
Sfenoid açı ince ve keskindir. Bu açı frontal kemik ile sfonoid kemiğin büyük kanadını içine alır. İç yüzeyi derin bir oluklar çizilmiştir. Bazen bu kanal orta meningeal arterin üst anterior bölünmesi olarak adlandırılır.
Oksipital açı yuvarlaktır ve sagital ve lamboid sütürlerin birleştiği noktaya karşılık gelir. Bu noktaya lambda adı verilir.
Mastoid açı kesilmiştir. Bu açı oksipital kemik ve temporal kemiğin mastoid çıkıntısıyla eklem yapar. İç yüzeyinde bir kenar ve transvers sinüsün bir locası olan sığ bir oluk mevcuttur. Oksipital kemik ve temporal kemiğin mastoid çıkıntısının birleştiği noktaya asterion adı verilir.

Paryetal kemik fetal yaşamın sekizinci haftasında parietal amniyansta görünen tek merkezi bir membrandan kemikleşmiştir.
Kemikleşme kademeli olarak merkezden kemik kenarlarına doğru, radial şekilde genişler. Açılar bu bağlamda en son oluşan kısımlardır ve buralarda fontaneller oluşur.
Ara sıra paryetal anterior-posterior sütür tarafından üst ve alt kısım olarak ikiye bölünür.

Kemik doku

Radius, önkoldaki kemiklerden biridir. Anatomik duruş pozisyonuna göre radius önkolun lateral (başparmak tarafında) kısmındadır . Dirsekte humerusla, el bileğinde ise skafoid kemik ve lunatum kemiği ile eklem yapar. Önkoldaki iki kemikten hareketli olan kemiktir. Pronasyon (iç rotasyon) ve supinasyon (dış rotasyon) hareketlerinde ulna sabitken radius hareket eder. Radiusun proximal kısmında bulunan caput radii (humeroradial eklemle ilgilidir)'nin üstünde bir adet çukurluk bulunmaktadır. Bu çukurluğun adı fovea capitis radiidir. Bu çukurluk humerusun capitulum humeri adı verilen kısmıyla eklem yapar. Ayrıca kaput radiiyi çepeçevre saran ve circumferentia articularis adı verilen kısım ulna kemiğinin incisura radialis denilen çentik kısmıyla eklem yapar. Caput radiinin altında kalan kısma radiusun boynu anlamına gelen collum radii adı verilir. Collum radiinin hemen altında, radius iç rotasyonda iken içe; radius dış rotasyonda iken öne bakan yumru şeklindeki yapıya tuberositas radii adı verilmektedir. Tuberositas radii kolun flexor kaslarından biri olan musculus biceps brachiinin sonlanma yeridir. Radiusun gövde kısmında Musculus pronator teres kasının sonlandığı tuberositas pronatoria adı verilen yumru şeklinde ve tuberositas radiiye benzeyen bir yapı mevcuttur. Radiusun distal kısmında ise musculus brachioradialis'in tutunduğu bir çıkıntı bulunmaktadır. Bu çıkıntının adı processus styloideus'tur. Radius distal kısımda karpal kemiklerle eklem yapar. Bu eklem yüzeyi facies articularis inferior adını alır. Radius hem proximalde hem de distalde ulnayla eklem yapar. proximalde bulunan eklem articulatio radioulnaris proximalis, distaldekinin adı articulatio radioulnaris distalistir.

Scaphoid kemiği (Latince Os scaphoideum), el bileğindeki sekiz karpal kemikten proksimal (yakın) sırada yer alan ve bu sıranın en büyük olan kemiğidir. Radial (başparmak) tarafta bulunur. Şekli bir kayığa benzediği için bu ismi almıştır (Yunanca skaphos = kayık, eidos = şekil).
Skafoid; etrafındaki beş farklı kemikle eklem yapar: proksimalde radius, medialde (içte) lunatum (ay kemiği) ve kapitatum, distalde (uzakta) ise trapezium ve trapezoid kemikleri.
El bileğinin biyomekaniğinde oldukça kritik bir konuma sahiptir. Proksimal ve distal karpal kemik sıraları arasında mekanik bir bağlantı (köprü) görevi görerek el bileğinin stabilitesini sağlar. El bileğinin fleksiyon (bükülme), ekstansiyon (açılma) ve radial/ulnar deviasyon (sağa ve sola yatma) hareketleri sırasında eksen etrafında döner.
Kemiğin stabilitesi açısından en önemli yapılardan biri, scaphoid ile lunatum kemiğini birbirine bağlayan skafolunat bağdır (scapholunate interosseous ligament). Bu bağın zedelenmesi veya kopması, el bileğinin dinamiğini bozarak ciddi hareket kısıtlılıklarına ve ağrıya sebep olabilir.

Skafoid kemiğinin kanlanması, el bileğindeki diğer kemiklere kıyasla oldukça kendine has ve klinik açıdan büyük önem taşıyan bir yapıdadır. Kemiğin ana kan akışı, el bileğinin dış kısmından geçen radial arterin (atardamar) dalları tarafından sağlanır.
Skafoidin kan dolaşımının en kritik özelliği "retrograd" (geriye doğru) bir akışa sahip olmasıdır. Kan damarları kemiğe temel olarak distal kutup (parmaklara yakın olan kısım) ve tüberkül üzerinden girer, ardından kemik içi (intraosseöz) ağlar aracılığıyla proksimal kutba (bileğe ve radius kemiğine yakın olan kısım) doğru ilerler.
Bu durum, kemiğin bölgeleri arasında kanlanma farkları yaratır: Distal kutup ve bel bölgesi (kemiğin orta kısmı) kan akışı bakımından oldukça zenginken, proksimal kutbun kendine ait doğrudan, bağımsız bir damar girişi yoktur. Proksimal kutup, yalnızca distalden gelen bu geriye doğru akıştan beslenebilir.
Klinik Önemi: Bu eşsiz anatomik durum, skafoid kırıklarının iyileşme sürecini ve komplikasyon riskini doğrudan belirler. Kemiğin bel bölgesinden (kırıkların %70'i) veya proksimal kutbundan meydana gelen kırıklarda, proksimalde kalan parçanın kan damarlarıyla bağlantısı kesilebilir. Bu durum, kırığın kaynamamasına (non-union) veya beslenemeyen kemik dokusunun ölmesi anlamına gelen avasküler nekroz (Preiser hastalığı) tablosunun gelişmesine yol açar. Bu riski en aza indirmek için skafoid kırıklarının tespiti ve erken tedavisi ortopedik açıdan büyük önem taşır.

Skafoid kırıkları, hastalar tarafından genellikle basit bir el bileği burkulması veya incinmesi olarak algılandığı için teşhisi gecikebilen "sinsi" kırıklardır. Teşhis süreci, dikkatli bir fizik muayene ve radyolojik görüntüleme yöntemlerinin birleşimini gerektirir.
Klinik Belirtiler ve Fizik Muayene Skafoid yaralanmalarının en karakteristik fiziksel bulgusu, başparmağın geriye doğru açılmasıyla (ekstansiyon) el bileğinin dış yan kısmında belirginleşen üçgen şeklindeki çukur alanda, yani "Anatomik enfiye çukurunda" (anatomical snuffbox) görülen hassasiyet ve ağrıdır. Bu çukurun tabanında skafoid kemik yer alır ve üzerine dokunulduğunda oluşan şiddetli ağrı, kırık şüphesini güçlü bir şekilde artırır.
Bunun dışında fizik muayenede şu bulgular da aranır:

Skafoid Tüberkül Hassasiyeti: El bileğinin avuç içi (volar) tarafında, başparmak köküne yakın skafoid çıkıntısına baskı uygulandığında ağrı oluşması.
Aksiyel Kompresyon Testi: Başparmak hizasında, parmağın ucundan bileğe doğru uzunlamasına bir baskı uygulandığında el bileğinde ağrı hissedilmesi.
Görüntüleme Yöntemleri Fizik muayenede skafoid kırığından şüphelenilen her hastaya mutlaka radyolojik görüntüleme yapılmalıdır:

Röntgen (X-ray): Teşhiste ilk başvurulan yöntemdir. Standart ön-arka ve yan el bileği grafilerine ek olarak, kemiği tam ekseninde görebilmek için elin ulnar deviasyonda (serçe parmağa doğru bükülü) olduğu özel "skafoid grafileri" çekilir. Ancak skafoid kırıklarının %10 ila %20'si travma anından hemen sonra çekilen ilk röntgenlerde görünmeyebilir (okült/gizli kırık).
Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG): Erken dönemde röntgende görülmeyen gizli kırıkların ve kemik iliği ödeminin tespitinde günümüzde altın standart kabul edilir. Ayrıca kemiğin kanlanma durumunu ve olası bir avasküler nekroz (kemik ölümü) riskini en iyi gösteren yöntemdir.
Bilgisayarlı Tomografi (BT): Kırık hattının tam anatomisi, kemik parçalarının ne kadar ayrıştığı (deplasman) ve ilerleyen dönemlerde kırığın kaynayıp kaynamadığının değerlendirilmesinde kullanılır. Özellikle cerrahi planlama yapılacak hastalar için çok detaylı bir üç boyutlu harita sunar.

Skafoid kırıklarının tedavisi; kırığın yerine (distal kutup, bel veya proksimal kutup), kırık uçlarının birbirinden ayrılıp ayrılmadığına (deplasman) ve hastanın yaşam tarzına göre iki ana başlıkta değerlendirilir: Konservatif (ameliyatsız) ve Cerrahi tedavi. Kemiğin kanlanma özellikleri, tedavi süresini ve şeklini doğrudan etkiler.
Konservatif Tedavi (Alçı Uygulaması) Kırık uçlarının birbirinden ayrılmadığı (nondeplase) ve stabil olan akut kırıklarda (Tip A) ilk tercih edilen yöntemdir.

Uygulama: Genellikle başparmağı da içine alan, el bileğini ve başparmak hareketlerini kısıtlayan "başparmak destekli kısa kol alçısı" (thumb spica cast) uygulanır. Bazı durumlarda dirseği de içine alan uzun kol alçısı tercih edilebilir.
Süre: İyileşme süresi kırığın bölgesine göre değişiklik gösterir. Kanlanmanın iyi olduğu distal kutup kırıkları ortalama 4-6 haftada kaynarken, bel bölgesi kırıkları 8-12 hafta sürebilir. Kanlanması en zayıf olan proksimal kutup kırıklarında bu süre 12 ila 24 haftaya kadar uzayabilir.
Cerrahi Tedavi (Ameliyat) Kırık uçlarının 1 mm'den fazla ayrıldığı (deplase) stabil olmayan kırıklarda (Tip B), proksimal kutup kırıklarında veya elini erken kullanması gereken (sporcular, manuel işçiler) hastalarda cerrahi müdahale tercih edilir.

Vida Fiksasyonu: Ameliyatlarda genellikle kırık parçalarını birbirine doğru sıkıştıran ve kemik içine tamamen gömülen özel tasarımlı başı olmayan kompresyon vidaları (Herbert vidası gibi) kullanılır. Bu vidalar sayesinde kemik uçları birbirine sıkıca tutturulur ve kaynama hızı artırılır.
Kapalı veya Açık Cerrahi: Kırığın durumuna göre ameliyat, cilde açılan çok küçük bir delikten (perkütan) kapalı olarak yapılabileceği gibi, açık cerrahi (ORIF - Açık Redüksiyon ve İnternal Fiksasyon) ile de gerçekleştirilebilir.
Kemik Grefti: Gecikmiş kaynama (Tip C) veya kaynamama (Tip D - Psödoartroz) durumlarında, ölü kemik dokusunu canlandırmak ve boşluğu doldurmak için hastanın kendi vücudunun başka bir yerinden (genellikle radius kemiği veya leğen kemiğinden) alınan kemik parçaları (kemik grefti) kırık bölgesine nakledilir.

Skafoid kırıklarının zamanında teşhis edilememesi veya uygun şekilde tedavi edilmemesi (Tip D - Psödoartroz) durumunda, el bileğinin biyomekaniğini kalıcı olarak bozabilen ciddi komplikasyonlar ortaya çıkar. Kemiğin kanlanma yapısından ve köprü görevinden kaynaklanan en yaygın iki majör komplikasyon şunlardır:
1. Avasküler Nekroz (Kemik Ölümü) Skafoidin geriye doğru (retrograd) kanlanma özelliği nedeniyle, özellikle bel ve proksimal kutup kırıklarında kemiğin bileğe yakın (proksimal) parçasının kan akışı kesilebilir. Beslenemeyen bu kemik dokusunun hücresel düzeyde canlılığını yitirmesine avasküler nekroz (travmatik olmayan nadir formuyla Preiser Hastalığı) denir. Gerekli kanı alamayan kemik parçası giderek yoğunluğunu kaybeder, yapısal olarak çöker ve ufalanır. Bu durum kendini kronik şiddetli ağrı, kavrama gücünde azalma ve bilek hareketlerinde ciddi kısıtlanma ile gösterir.
2. SNAC (Skafoid Kaynamamasına Bağlı İleri Çökme) Skafoid kırığının kaynamaması durumunda, el bileğinin normal mekanik uyumu tamamen bozulur. Bütünlüğü bozulan skafoid, radius ve lunatum kemikleriyle bir arada dengeli şekilde hareket edemez hale gelir. Bu anormal hareket paterni, kemiklerin birbirine sürtünmesine ve zamanla eklem kıkırdağının aşınmasına neden olur. Bu süreç, el bileğinde kademeli olarak ilerleyen ve SNAC (Scaphoid Nonunion Advanced Collapse) olarak adlandırılan şiddetli bir osteoartrit (kireçlenme) sendromunu başlatır.
SNAC tablosu, radyografik olarak eklem harabiyetinin yayılımına göre dört evreye ayrılır:

Evre 1: Sadece skafoidin ucu ile radius kemiği arasındaki eklemde (radyoskafoid eklem) kireçlenme başlar.
Evre 2 ve 3: Kıkırdak hasarı ve kireçlenme, skafoidin kapitatum kemiği ile yaptığı ekleme ve orta karpal (midkarpal) eklemlere doğru yayılır.
Evre 4 (İleri Çökme): Tüm el bileği eklemlerini (radiokarpal ve midkarpal) kapsayan yaygın kireçlenme ve karpal kemiklerin anatomik diziliminin tamamen çökmesi görülür. Bu aşamada el bileği büyük ölçüde kilitlenir ve fonksiyonunu yitirir.

Septisemi (kan zehirlenmesi), vücudun enfeksiyona verdiği yanıtın kendi doku ve organlarına zarar vermesiyle ortaya çıkan, potansiyel olarak hayati tehlike yaratan bir durumdur.
Septisemi birkaç yolla oluşabilir:

Deri üstündeki bir yaranın mikrop kapmasıyla enfeksiyon oluşması
Bir apsenin patlayarak iltihabın kana karışması
Boğaz enfeksiyonu (ör. difteri)
Bağırsak iltihabı (ör. tifo)
Akciğer enfeksiyonu (ör. zatürre)
İdrar yolları enfeksiyonu
Septisemi yerel değildir, kontrol altına alınmazsa bütün bedene yayılır. Septisemiye neden olan bakteri bedene çeşitli yollarla girebilir: söz gelimi diş çekiminden sonra, açık bir yara ya da iç organlardaki bir enfeksiyon yoluyla. Normal olarak akyuvarlar bakteriye karşı koyarlar ama bakteriler akyuvarların direnme gücünü aşacak kadar çoğalırlarsa septisemiyle bedene yayılırlar. Bu ya başka bir hastalık nedeniyle zayıf düşmüş bir bedende ya da sağlıklı bir kişide güçlü bir organizma tarafından oluşturulabilir. Septisemi belirtileri ateş, şok, ayakta duramayacak kadar hâlsizlikle birlikte kan basıncının ansızın düşmesidir. Hasta kendini çok kötü hisseder, komaya girer ve ölebilir.
Bazen beden, enfeksiyona karşı koyabilmesine karşılık, enfeksiyona neden olan bakterinin salgıladığı toksinin (zehirli maddeler) kan dolaşımına karışmasını önleyemez. Bu da, kan zehirlenmesinin öteki türü olan toksemiyi ortaya çıkarır.
İki tür toksin vardır: Biri bakteriler tarafından salınan ve asıl enfeksiyonun yanı sıra yan etkiler de yapan toksindir. Tetanosta görülen felç gibi kendine özgü belirtiler oluşturur. Öteki toksinler ise, doğal olarak bakteri hücrelerinin içinde bulunurlar ve bakterinin gerek akyuvarlar gerekse antibiyotik tarafından tahrip edilmesi sonucu kana karışırlar. Toksemi durumunda hasta kendini kötü hisseder ve ateşi yükselir. Genellikle antibiyotik aldıktan sonra ilacın iyi gelmediğini söyler, ama asıl neden ilacın kendi etkisinden çok, toksinlerin salınmasıdır.
Bazı bakteriler derinin altındaki dokuyu tahrip ederek, bakterilerin deri altına yayılmasına neden olur. Bu durum selülit diye adlandırılır ve enfeksiyon kapan bir yara ya da apsenin çevresinde ağrı veren bir kızarıklığın yayılması durumudur.

Bütün bakteri enfeksiyonlarında antibiyotikler kullanılır ve sonuç genellikle başarılı olur. Eğer septisemi kuşkusu varsa kandan örnek alınarak laboratuvarda kültür hazırlanmalı ve antibiyotiklere duyarlılık testi uygulanmalıdır. Tokseminin tedavisi daha güçtür. Bakteriler antibiyotiklerle öldürülebilir ama toksinlerin antitoksinlerle etkisiz hâle getirilmesi gerekir. Tetanos, difteri ve bir toksemi olan yılan zehrine karşı antitoksinler vardır. Ancak hastanın tepkisi bilinemeyeceğinden büyük bir dikkatle kullanılmaları gerekir. Onun yerine, olabildiğince koruyucu önlem alınır ve bütün çocuklara ilk birkaç yıl içinde difteri ve tetanos aşısı yapılır.
Septisemi bedenin savunma mekanizmasına büyük bir yük bindirebilir ve bazı kişiler bunun etkilerine ötekilerden daha açıktırlar: Şeker hastaları, alkolikler, uyuşturucu ve uyarıcı madde bağımlıları, kanser hastaları (özellikle ilaç tedavisi görenler), steroit ilaçlar kullananlar, yaşlılar ve direnci düşük olanlar.
Toksemi, difteride kalbin zarar görmesi gibi, belirli zararlara yol açabilir. Ancak tıbbi tedaviyle sağlıklı bir kişinin bu tehlikeli dönemi atlatması olanaklıdır. Tetanos ise ender de olsa öldürücü olma özelliğini korumaktadır.

https://www.healthline.com/health/septicemia 27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Temel kemik ya da sfenoid kemik ek olan bu kemik, kafa tabanında, etmoid kemiğin ve alın kemiği'nin arkasında artkafa kemiği 'nin taban parçası pars basilarisin ve şakak kemiği'nin önündedir. Bu kemik, kafa tabanının ön ve orta çukurlarının ön kafatası çukurunun oluşumuna katkı verir. Aynı zamanda şakak kısmının ön tarafını meydana getirir.

Temel kemiğin gövdesi (Corpus ossis sphenoidalis)
Küçük kanatlar (alae minores), sağlı sollu çifttir.
Büyük kanatlar (alae majores), sağlı sollu çifttir.
Kanatsı çıkıntılar (processus pterygoidei), üç çifttir.

Kemiğin orta parçasını meydana getirir.
Altı yüzü vardır: Ön, arka, üst, alt ve iki tane yan yüz
İçinde temel kemik giriti (sinus sphenoidalis) adlı bir boşluk vardır.

Burun boşluklarının (cavum nasi) tavanının arka bölümünü yapar.
Orta çizgi üzerinde temel kemik ibiği (crista sphenoidalis) adında ibik şeklinde bir çıkıntı bulunur.
Temel kemik ibiği'nin iki yanında temel kemik giritine açılma delikleri temel kemik girit açıklığı (apertura sinus sphenoidalis) yer alır.
Temel kemik ibiği, etmoid kemiğin (kalbursu kemik) dikey tabakasının (lamina perpendicularis) arka kenarı ile birleşir.
Temel kemik giriti, açılma delikleri temel kemik giriti açıklığı ise burun boşluklarının arka üst kısmına açılır.

Kafa boşluğuna (cavum cranii) bakan bu yüzün ortasında epeyce derinliği olan bir çukur görülür.
Bu çukurun içinde hipofiz bezi (hypophysis cerebri) bulunur.
Bu çukurun adı Türk eyeridir (hipofiz çukuru, Sella turcica).
Bu çukurun arkasındaki enine çıkıntı sırtına art eyer (Dorsum sallae) denir.
Art eyernin iki yan ucundaki sivri çıkıntıya arka klinoid çıkıntı (Drocessus clinoideus posterior) denilir.
Art eyerin arka kısmı artkafa kemiğindeki klivusa uzanır.
Türk eyerinin önündeki tümseğe küçük yumru eyeri (tuberculum sellae) denir.
Küçük yumru eyeri her iki yanında sivri birer uçla sonlanır.
Bu uçlara orta klinoid çıkıntı (processus clinoideus medius) denir.
Tümseğin önünde enine yer alan bir oluk bulunur buna göz oluğu (sulcus opticus) denir.
Bu oluğun içinde görme siniri değil görme siniri çaprazı göz kesişmesi (chiasma opticum) yer alır.
Yanında göz arkı (canalis opticus)  ile uzanır.
Hipofiz çukurunun iki tarafında önden arkaya uzanan oluğa şah damarı oluğu (sulcus caroticus) denir.
Bu oluğun içinde kovuklu girit (sinus cavernosus) meydana gelecektir.
Bu sinüsün içinde şah damarı (arteria carotis interna) ile bazı kafa çiftleri kafatası sinirleri (nervi craniales) geçmektedir.

Art kafa kemiği taban parçası pars basilaris ile birleşir.
Bu birleşime temel artkafasal birleştirici kıkırdak (synchondrosis sphenooccipitalis) denir.
Bu bağlantı ilk yıllarda kıkırdak bağlantı şeklindedir.
Kıkırdak zamanla kemikleşir, buraya temel artkafasal kemik kaynaşması (synostosis sphenooccipitalis) denir.
Bu sayede iki kemik kaynamış olur.

Kafa dışına bakar.
Bu yüzde temel kemik gagası (rostrum sphenoidale)  bulunur.
Temel kemik gagası, bu yüzde orta çizgidedir.
Temel kemik gagası, ön yüzde görülen ibik şeklindeki çıkıntının : temel kemik ibiğinin (crista sphenoidalis) uzantısıdır.
Temel kemik gagası, sapan kemiği (vomer) ve sapan kemiğinin kanatları (alae vomeris) arasına girip kemik ile birleşir.

Bu yüzlerin yukarısına ve önüne küçük kanatlar (alae minores) tutunmaktadır.
Bu yüzlerin arkasına ve aşağı kısmına da büyük kanatlar (alae majores) tutunmaktadır.

Temel kemiğin gövdesinin (Corpus ossis sphenoidalis) yan yüzlerinin üst kısmından iki kökle başlarlar.
Enine birer üçgen lam (ل) biçimindedirler.
Bu üçgen lamın tabanı iç yanda; tepesi dış yandadır.

İki kökün arasından bir kanal meydana gelir.
Bu kanal  göz arkı adını alır.
Bu köklerden öndeki kalın arkasındaki incedir.

Üst çene kemiği
Corpus maxillae
Etmoid kemik
Gözyaşı kemiği
Os frontale

Kürek kemiği ya da omuz kemiği (Latince scapula tekil, scapulae çoğul), göğüs kafesinin arka kısmında bulunan, kolun gövdeye bitiştiği  humerus kemiği ile omuz üstü köprücük kemiğini birleştiren yassı, geniş bir kemiktir. Üçgen şekli bir küreği andırdığı için bu adı almıştır. Kürek kemikleri yassı kemiklere girer.
İki scapula arasına cidago bölgesi denir.
Skapula, omuz kuşağının arkasını oluşturur. İnsanlarda, göğüs kafesinin posterolateral kısmına yerleştirilmiş, kabaca üçgen şeklinde yassı bir kemiktir. Skapula, önbacak kemiklerinin birincisi olup en üstte bulunur. Articulatio humeri denilen bir eklem ile kendinden sonra gelen humerus'a eklemleşir.

Skapula yassı bir kemik olup üçgen biçimindedir. İki yüze, üç kenara ve üç açıya sahiptir.
Skapula'nın kaburgalara dönük olan yüzüne facies costalis ya da facies medialis denir. Bu yüzün uzunluğunun büyük kısmında sığ bir çukurluk görülür, bu kesime fossa subscapularis denilir.
Skapula'nın dış yüzü facies lateralis olarak bilinir. Bu yüz üzerinde spina scapulae denilen bir çıkıntı vardır. Spina scapulae'nin ortasında tuber spina scapulae adı verilen bir kalınlaşma bulunur, bu kalınlaşma equide ile sus'ta görülür. Aynı çıkıntının alt ucu ise özellikle ruminant ve carnivorlarda acromion çıkıntısı ile sona erer.
Scapula'nın dış yüzü spina scapulae ile iki kısma ayrılmıştır. Üstteki çukurluğa fossa supraspinata alttaki çukurluğa fossa infraspinata denir.

Tarsus, her ayağında tibianın alt ucu ile alt bacağın fibulası ve metatarsus arasında yer alan yedi eklem kemiği kümesi. Orta ayak (cuboid, medial, intermediate ve lateral cuneiform ve navicular) ve arka ayaktan (talus ve calcaneus) oluşur.
Tarsus, metatarsusun kemikleri ile eklemlenir, bu da ayak parmaklarının proksimal falanjları ile eklemlenir. Yukarıdaki tibia ve fibula ve aşağıdaki tarsus arasındaki eklem, ayak bileği eklemi olarak adlandırılır.
İnsanlarda tarsustaki en büyük kemik, ayağın topuklarındaki ağırlık taşıyan kemik olan calcaneus'tur.

Talus kemiği veya ayak bileği kemiği, ayak bileği eklemini veya takloral eklemi oluşturmak için alt bacağın, tibia ve fibula'nın iki kemiğine üstün şekilde aşağı, subtalar eklemde kalkaneus veya topuk kemiğine bağlanır. Birlikte, talus ve kalkaneus arka ayağı oluşturur.
Orta ayağın beş düzensiz kemiği (Cuboid, Navicular ve üç Cuneiform kemikleri), bir amortisör görevi gören ayağın kemerlerini oluşturur. Orta ayak, arka ve ön ayağı kaslar ve plantar fasya ile bağlar.

Subtalar eklemin karmaşık hareketi üç düzlemde meydana gelir ve subtalar inversiyon ve eversiyon üretir. Enine tarsal eklem ile birlikte (yani talonaviküler ve kalkaneokuboid eklem), subtalar eklem tibial rotasyonu ön ayak supinasyonuna ve pronasyonuna dönüştürür. Eklemdeki dönme ekseni yatay düzlemden 42 derece ve ayağın orta çizgisinden medial olarak 16 derece yönlendirilir. Bununla birlikte, subtalar fasetler, sağ ayağa sağ elle, subtalar hareketin meydana geldiği bir vida veya Arşimet spirali oluşturur. Böylece, subtalar inversiyon sırasında kalkaneus da saat yönünde döner ve vidanın ekseni boyunca ileriye doğru çevirir. Ortalama subtalar hareket 20-30 derece inversiyon ve 5-10 derece eversiyondur. Yürüyüş döngüsü sırasında fonksiyonel hareket 10-15 derecedir (topuk yere hafifçe ters çevirerek hızlı eversiyonla vurur).
Talonaviküler ve kalkaneokuboid eklemler (yani talus ve naviküler kemikler ve kalkaneus ve küboid kemikler arasında) enine tarsal eklem veya Chopart eklemini oluşturur. İki hareket ekseni vardır. İnversiyon ve eversiyon, yatay düzlemden 15 derece yukarı ve ayağın boyuna ekseninden medial olarak 9 derece yönlendirilmiş uzunlamasına bir eksen etrafında meydana gelir. Fleksiyon ve ekstansiyon esas olarak yatay düzlemden 52 derece yukarı doğru ve antiromedial olarak 57 derece (ileri-içeri) yönlendirilmiş eğik bir eksende meydana gelir. İn vitro talonaviküler hareket; 7 derece fleksiyon uzantısı ve 17 derece pronasyon-supinasyon; kalkaneokuboid hareket 2 derece fleksiyon uzantısı ve 7 derece pronasyon-supinasyondan oluşur.
Subtalar ve enine talar eklemlerin hareketleri, ayağı esnek veya sert hale getirmek için etkileşime girer. Subtalar eklem eversiyondayken, enine eklemin iki eklemi paraleldir, bu da bu eklemdeki hareketleri mümkün kılar. Subtalar eklem ters çevrilirken, enine eklemin eksenleri yakınsaktır, bu eklemdeki hareketler böylece kilitlenir ve orta ayak serttir.

Trematops gibi ilkel dört üyelilerde tarsus üç sıra kemikten oluşur. Alt ekstremite kemikleri ile eklem noktaları için adlandırılan üç proksimal tarsal, tibiale, medium ve fibular olarak adlandırılır. Bunları, centralia (tekil: centrale) olarak adlandırılan dört kemikten oluşan ikinci bir sıra ve ardından her biri tek bir metatarsal ile eklemlenen beş distal tarsal sırası izler. Bugün yaşayanlar da dahil olmak üzere dört üyelilerin büyük çoğunluğunda, bu basit model bazı kemiklerin kaybı ve füzyonu ile değiştirilir.
Sürüngenlerde ve memelilerde normalde sadece iki proksimal tarsal vardır: kalkaneus (amfibi fibulare eşdeğer) ve talus (muhtemelen birden fazla kemik füzyonundan türetilir). İnsanlar dahil memelilerde talus, tibia ile özellikle artiodaktillerde iyi gelişmiş bir özellik olan bir menteşe eklemi oluşturur. Kalkaneus da değiştirilir ve Aşil tendonunun bağlanması için bir topuk oluşturur. Bu uyarlamaların hiçbiri, her iki kemiğe nispeten basit bir yapıya sahip sürüngenlerde bulunmaz.
Beşinci distal tarsal evrimde nispeten erken kaybolur, cuneiform ve cuboid kemikler hâline gelir. Sürüngenler genellikle iki centralia tutarken, memelilerde tipik olarak sadece bir tane (naviküler) bulunur.
Kuşlarda tarsus kaybolmuş, proksimal tarsallar tibia ile kaynaşmış, centralia kaybolmuş ve distal kemikler metatarsallarla kaynaşarak tek bir tarsometatarsus kemiği oluşturup bacağa etkili bir şekilde üçüncü bir segment vermiştir.

Nordin, Margareta; Frankel, Victor Hirsch (2001). Basic biomechanics of the musculoskeletal system. Lippincott Williams & Wilkins. ISBN 0-683-30247-7. 23 Mayıs 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Mayıs 2020. 
"Anatomy of the foot and ankle". Podiatry Channel. 31 Ağustos 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Ağustos 2009. 
Romer, Alfred Sherwood; Parsons, Thomas S. (1977). The Vertebrate Body. Philadelphia, PA: Holt-Saunders International. ss. 205-208. ISBN 0-03-910284-X. 

Diyagram, kemikleri tanımlama

Yüz iskeleti (yüz kemikleri), kafatasının bir bölümünü oluşturan kemiklerdir. Kafatasının geri kalanını ise nörokranyum oluşturmaktadır.
İnsan anatomi ve gelişiminde, yüz iskeletine bazen membranöz viscerokranyum denir, bu oluşum nörokranyuma dahil olmayan insan mandibulasını ve dermatokranyal öğeleri içerir.

İnsan kafatasında, yüz iskeletini yüzdeki on dört kemik oluşturmaktadır:

Alt nazal konka (2)
Lakrimal kemik (2)
Mandibula
Maksilla (2)
Nazal kemik (2)
Damak kemiği (2)
Vomer
Zigomatik kemik (2)

Kartilajinöz viscerokranyumun bazı öğeleri (yani splanknokranyal öğeler) ki hyoid kemik örnek gösterilebilir, bazen yüz iskeletinin parçası olarak kabul edilir. Etmoid kemik (veya bir parçası) ve ayrıca sfenoid kemik yüz kemiklerine bazen dahil edilebilir, ancak edilmezlerse nörokranyumun parçası kabul edilirler. Maksiller kemikler kaynaştığı için, sıkça yalnızca tek bir kemik olarak listelenirler. Mandibula sıkça kranyumdan ayrı olarak düşünülür.

Yüz iskeleti, dermal kemikten oluşur ve nöral krest hücrelerinden (ki ayrıca nörokranyum, diş ve adrenal medullanın gelişiminden sorumludur) veya sklerotomdan (mezodermin somit bloğundan türer) gelişir. Nörokranyumda da olduğu gibi, kıkırdaklı balıklar ve diğer kartilajinöz omurgalılarda, endokondral ossifikasyon ile değişime uğramazlar.
İnsanlar arası kraniyofasiyel şekil farklılıkları, çoğunlukla biyolojik kalıtımdaki farklılığa bağlıdır. Osteolojik değişkenlerin ve genom çapında SNPlerin çapraz incelenmesi sonucunda bu kraniyofasiyel gelişimi kontrol eden özel genler tespit edilmiştir. Bu genlerden DCHS2, RUNX2, GLI3, PAX1 ve PAX3ün nazal morfolojiyi belirlediği, EDARın ise çene protrüzyonunu (çıkıntı) etkilediği keşfedilmiştir.

Aksiyel iskelet
Apendiküler iskelet

eMedicine'de ent/9 - "Facial Bone Anatomy"

Çekiç (Latince: malleus), orta kulakta yer alan, kulak zarına temas eden ve örs kemikçiğine bağlı çekiç şeklinde küçük bir kulak kemiğidir. Latincesi malleus olan kemik, bu dilde de çekiç manasına gelmektedir. Ses titreşimlerini kulak zarından incus'a (örse) iletir.

Malleus orta kulakta bulunan bir kemiktir. Üç kemikçikden ilkidir ve timpanik zara bağlanır. "Malleus kafası" kısmı, büyük ve çıkıntılı bir bölümdür ve örs kemiğine buradan bağlanır. Kafa kısmını "malleus boynu" takip eder ve kemik, timpanik membrana bağlanan "malleus sapı" kısmında son bulur.
Çekiç, memelilere özgü bir oluşumdur ve bazal amniyotlarda daha düşük bir çene kemiğinden gelişmiştir. Bu yapı, sürüngenlerde ve kuşlarda hala çene ekleminin bir parçasını oluşturur.

Malleus, orta kulakta yer alan timpanik membrandan (kulak zarı) iç kulağa ses ileten orta kulaktaki üç kemikten biridir. Malleus timpanik membrandan titreşimler alır ve bunu incusa iletir.

Kemik terminolojisi
Vücut bölgeleri

İnsan iskeleti, insan vücudunun iç çerçevesidir. Doğumda yaklaşık 270 kemikten oluşur - bazı kemikler birbirine kaynaştıktan sonra bu toplam yetişkinlikte yaklaşık 206 kemiğe düşer. İskeletteki kemik kütlesi 21 yaş civarında maksimum yoğunluğa ulaşır. İnsan iskeleti, eksenel iskelet ve apendiküler iskelet olarak ikiye ayrılabilir. Eksenel iskelet, vertebral kolon, göğüs kafesi, kafatası ve diğer ilişkili kemiklerden oluşur. Eksenel iskelete bağlı olan apendiküler iskelet, omuz kuşağı, pelvik kuşak ve üst ve alt ekstremite kemiklerinden oluşur.
İnsan iskeleti altı ana işlevi yerine getirir: destek, hareket, koruma, kan hücrelerinin üretimi, minerallerin depolanması ve endokrin düzenleme.
İnsan iskeleti, diğer birçok primat türününki kadar cinsel olarak dimorfik değildir, ancak kafatası, diş yapısı, uzun kemikler ve pelvis morfolojisinde cinsiyetler arasında ince farklılıklar vardır. Genel olarak, dişi iskelet elemanları, belirli bir popülasyonda karşılık gelen erkek elemanlardan daha küçük ve daha az sağlam olma eğilimindedir. İnsan dişi pelvisi de doğumu kolaylaştırmak için erkeklerinkinden farklıdır. Çoğu primatın aksine, insan erkeklerinde penis kemiği yoktur.

Studies in the Medicine of Ancient India: Osteology or the Bones of the Human Body. Oxford, UK: Clarendon Press. 1907.

Düşük tansiyon ya da hipotansiyon, düşük kan basıncı demektir; sistolik kan basıncının (büyük tansiyon) 90 mmHg'dan az olmasıdır.
Normal kan basıncının alt limitleri bireyden bireye değişmekle birlikte, sistolik 90, diastolik (küçük tansiyon) 60 mmHg kabul edilmektedir.
Düşük tansiyonun nedeni parasempatik sinir faaliyetinin artması ya da başka rahatsızlıklardır ve genelde halsizlik sendromu göstermektedir. Vücuttaki sodyum ve iyonların dengesizliği ve yetersizliğinde de baş göstermektedir.
Tansiyon düşüklüğünde sık görülen şikayetler baş dönmeleri, kulak çınlaması ve bayılmadır.
Hipotansiyona aşırı egzersiz, aşırı ısı, düşük kan hacmi (hipovolemi), hormonal değişiklikler,kan damarlarının genişlemesi, anemi, kalp sorunları, veya endokrin sorunları neden olabilir.
Bazı ilaçlar da hipotansiyona neden olabilir. ortostatik hipotansiyon, vazovagal senkop, ve diğer daha nadir durumlar dahil olmak üzere hastalarda hipotansiyona neden olabilen sendromlar da vardır.
Birçok insan için aşırı düşük kan basıncı baş dönmesine ve bayılmaya neden olabilir veya ciddi kalp, endokrin veya nörolojik bozukluklar belirtisi olabilir.
Egzersiz yapan ve fiziksel durumu en iyi olan bazı kişiler için düşük tansiyon normal olabilir.
Tek bir egzersiz seansı hipotansiyonu indükleyebilir ve su bazlı egzersiz hipotansif bir yanıtı indükleyebilir.
Hipotansiyon tedavisi intravenöz sıvılar veya vazopresörler kullanımını içerebilir. Vazopresörleri kullanırken 70 mm Hg'den yüksek bir ortalama arter basıncı (MAP) elde etmeye çalışmak, yetişkinlerde 65 mm Hg'den daha yüksek bir MAP elde etmeye çalışmaktan daha iyi sonuçlar vermiyor gibi görünmektedir.

Düşük tansiyon, az kan hacmi, hormonal değişiklikler, kan damarlarının genişlemesi, ilaç yan etkileri, anemi, kalp problemleri veya endokrin problemlerinden kaynaklanabilir.
Azalan kan hacmi hipovolemi hipotansiyonun en yaygın nedenidir. Bunun nedeni kanama; açlıktaki gibi yetersiz sıvı alımı; veya ishal veya kusmadan kaynaklanan aşırı sıvı kaybıdır. Hipovolemi, diüretiklerin aşırı kullanımı ile uyarılabilir. Düşük tansiyon ayrıca terleme yokluğu, baş dönmesi ve koyu renkli idrarla gösterilebilen sıcak çarpmasına da bağlanabilir.
Diğer ilaçlar, farklı mekanizmalarla hipotansiyon oluşturabilir. Alfa blokerlarının ya da beta blokerlarının kronik kullanımı hipotansiyona neden olabilir. Beta blokerlar hem kalp atış hızını yavaşlatarak hem de kalp kasının pompalama kabiliyetini azaltarak hipotansiyona neden olabilir.
Normal kan hacmine rağmen şiddetli konjestif kalp yetmezliği, büyük miyokardiyal enfarktüs, kalp kapakçığı sorunları veya çok düşük kalp hızı (bradikardi nedeniyle azalmış kardiyak çıktı) sıklıkla hipotansiyona neden olur ve hızla kardiyojenik şoka ilerleyebilir. Aritmi genellikle bu mekanizma ile hipotansiyona neden olur.
Aşırı vazodilasyon veya kan damarlarının yetersiz daralması (çoğunlukla arteriyoller) hipotansiyona neden olur. Bunun nedeni beyin veya omuriliğin yaralanmasının bir sonucu olarak sempatik sinir sistemi çıktısının azalması veya parasempatik aktivitenin artması olabilir.
Otonomik sistemin işleyişinde içsel bir anormallik olan Dysautonomia da hipotansiyona yol açabilir. Aşırı vazodilatasyon ayrıca sepsis, asidoz veya nitrat preparatları, kalsiyum kanal blokerları veya AT1 reseptör antagonistleri (Anjiyotensin II, AT1 reseptörleri üzerinde etkilidir) gibi ilaçlardan da kaynaklanabilir. Spinal anestezi ve çoğu inhalasyon ajanları dahil olmak üzere birçok anestezik ajan ve teknik önemli vazodilasyon üretir.
Meditasyon, yoga veya diğer zihinsel-fizyolojik disiplinler hipotansif etkiler yaratabilir.
Düşük tansiyon bazı bitkisel ilaçların yan etkisidir ve aynı zamanda birkaç ilaçla etkileşime girebilir. Bir örnek "Theobroma cacao" 'daki teobromin, hem vazodilatör hem de diüretik, olarak hareketleri yoluyla kan basıncını düşüren ve yüksek tansiyonu tedavi etmek için kullanılmıştır.

Hipotansiyon tedavisi, nedenine bağlıdır. Kronik hipotansiyon nadiren bir semptomdan daha fazlası olarak bulunur. Sağlıklı kişilerde asemptomatik hipotansiyon genellikle tedavi gerektirmez. Diyete elektrolitler eklemek hafif hipotansiyon semptomlarını hafifletebilir. Sabah dozu kafeini de etkili olabilir. Hastanın hala duyarlı olduğu hafif vakalarda, kişiyi dorsal dekübit (sırt üstü yatarak) pozisyonuna yatırmak ve bacakları kaldırmak toplardamarın (venöz) dönüşü artırarak göğüs ve kafadaki kritik organlara daha fazla kan gitmesini sağlar. Trendelenburg pozisyonu, tarihsel olarak kullanılmasına rağmen artık önerilmemektedir.
Hipotansif şok tedavisi her zaman aşağıdaki ilk dört adımı takip eder. Mortalite açısından sonuçlar, hipotansiyonun düzeltilme hızıyla doğrudan bağlantılıdır. Hipotansiyonu düzeltmedeki ilerlemeyi değerlendirmek için kriterler olduğu gibi hala tartışılan yöntemler parantez içindedir. Septik şok üzerine yapılan bir çalışma, bu genel ilkelerin tanımlanmasını sağlamıştır. Bununla birlikte, enfeksiyona bağlı hipotansiyona odaklandığından, tüm şiddetli hipotansiyon formlarına uygulanamaz.

Hacim resüsitasyonu (genellikle kristaloid veya kan ürün'leri ile)
Vazopressor ile kan basıncı desteği (hepsi ölüm riski açısından eşdeğer görünür, norepinefrin ile dopamin'den muhtemelen daha iyi). 70 mmHg'den daha yüksek bir ortalama arter basıncı (MAP) elde etmeye çalışmak, yetişkinlerde 65 mm Hg'den daha yüksek bir MAP elde etmeye çalışmaktan daha iyi sonuçlar vermiyor gibi görünmektedir.
Yeterli doku perfüzyonunu sağlayın (kan veya dobutamin kullanımıyla SvO2 >70'i koruyun)
Altta yatan sorunu ele alın (yani, enfarktüs için enfeksiyon, stent veya CABG (koroner arter baypas greft cerrahisi) için antibiyotik, steroidler için adrenal yetmezlik, vb...)
Bir kişinin sıvılardan fayda sağlayıp sağlamayacağını belirlemenin en iyi yolu, pasif bacak kaldırma yapmak ve ardından kalpten çıkış ölçmektir.

Kronik hipotansiyon bazen ilaç kullanımını gerektirir. Yaygın olarak kullanılan bazı ilaçlar arasında Midodrin ve Noradrenalin ve öncül (L-DOPS gibi Fludrokortizon, Eritropoietin ve Sempatomimetikler bulunur).

Fludrokortizon, kronik hipotansiyonu veya dirençli ortostatik hipotansiyonu olan hastalar için (kalp yetmezliğinin yokluğunda) birinci basamak tedavidir. Damar içi hacmi artırarak çalışır.
Midodrin şiddetli ortostatik hipotansiyon için kullanılan bir tedavidir ve periferik vasküler direnci artırarak çalışır.
Noradrenalin ve öncüsü L-DOPS vasküler tonusu artırarak birincil otonomik disfonksiyon için kullanılır.
Eritropoietin, nörojenik ortostatik hipotansiyonu olan hastalara verilir ve damar hacmini ve viskoziteyi artırarak çalışır.

Kan basıncı (tansiyon)
Yüksek tansiyon

Prostat (Yunanca: (προστάτης) prostatis; Türkçe: koruyucu), üriner sistemin son kısmına yakın bölümde mesane ve üretra (dış idrar kanalı) arasına yerleşmiş kestane şekli ve büyüklüğünde ve yalnızca erkeklerde bulunan bir salgı bezedir. Ana görevi; dölü besleyen ve koruyan meni sıvısını üretmektir. Yapı olarak üretral kret, seminal kolikulus, boşalma kanalı, prostatik sinüs, prostatik kanallar, prostatik utrikülden oluşur. Kadınlarda bulunan Skene bezi, erkeklerde bulunan prostatın eşdeğeridir.

Vücudun normal işleyişinde iki göreve sahiptir: ana fonksiyonu boşaltım sisteminde boşaltım esnasında idrar torbasından idrarı taşımak ve ejakülasyon esnasında spermin iletimini sağlamaktır. Ayrıca meni sıvısının içeriğinde bulunan, spermleri besleyen ve onları kadın üreme sistemi içerisine ilerlerken koruyan özel bir proteini salgılar.

Prostat bezinin üç sık görülen hastalığı, iyi huylu büyüme (BPH), prostat enfeksiyonları (prostatit) ve prostat kanseridir.

İyi huylu prostat büyümesi (BPH=Benign Prostat Hiperplazisi) olup, genellikle rastlanan türdür. Bu büyüme, 40'lı yaşların sonlarından itibaren başlayıp, değişen hızda devam eder. İyi huylu prostat büyümesi (BPH) yaşlanma ile birlikte görülse de kesin nedeni tam olarak bilinmemektedir.
Prostat bezi büyümesi, idrar yolu ve mesane çıkışında daralma yaratarak idrar akışını engelleyerek mesanenin hem idrar depolama hem de idrar boşaltma işlevini bozabilir.
Sık görülmekle birlikte her erkekte aynı düzeyde sorun oluşturmayabilir. Bazılarında tedavi gerektirmeyebilir. Rahatsız edici belirtilere neden olursa, idrar yapma fonksiyonunu bozarak böbreklere zarar verir hale gelirse tedavi edilmesi gerekir.

Prostat iltihabı olarak da isimlendirilir. Prostatın akut bakteriyel enfeksiyonundan, prostatın ağrılı olduğu kronik ağrı sendromlarına dek uzanan geniş bir hastalık yelpazesini tanımlanır ve akut ve kronik prostatit olmak üzere iki başlık altında incelenebilir.

Bakterilerin sebep olduğu prostat bezinin enfeksiyonu, ateşli iltihabıdır. Gençlerde genellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklardan sonra, orta ve ileri yaşlarda ise prostat büyümesine bağlı gelişir. İdrar yaparken yanma ve zorlanma, sık idrara çıkma, ani sıkışma hissi, titreme, yüksek ateş ve halsizlik gibi belirtileri vardır.

Ateş görülmez. Kasıklarda ve/veya yumurtalıklarda ağrı, idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma, ani sıkışma hissi, bel ağrısı gibi belirtiler görülebilir. Cinsel boşalma esnasında insan penisine, yumurtalıklarda veya apış arasında ağrı ve rahatsızlık hissi görülebilir. Genellikle 20-30 lu yaşlar arasında veya 40' lı yaşların sonuna doğru görülür. Tedavi süresi 4- 8 haftaya kadar uzayabilir. Haftada 2-3 kez cinsel boşalma, sıcak su oturma banyoları, kabızlıktan ve soğuktan kaçınma gibi tedbirlerin hastalık üzerinde iyileştirici etkisi bilinmektedir. Hastalık tekrarlayabilir ancak başka hastalığa dönüşme riski bulunmamaktadır.

Prostat sağlığı erkekler için hayati öneme sahip bir konudur ve yaşla birlikte prostat sorunları riski artar. Bu tablo, çeşitli faktörlere göre prostat sağlığını etkileyen engel oranlarını görsel bir şekilde sunar.

Kabak çekirdeği, Güney Afrika yıldız otu, cüce palmiye (saw palmetto) bitkisi, ısırgan otu, Afrika ağacı kabuğu, soya fasulyesi, Afrika kuş üzümü, çavdar poleni önerilse de ne kadar etkin oldukları belli değildir. Doktor tavsiyesi almak gerekmektedir.

Alfa-blokerler, prostatın düz kaslarını gevşeterek belirtileri ve idrar akışını iyileştiren bir grup ilaçtır. BPH'si olan erkeklere en sık önerilen ilaç grubu olup, Alfuzosin, Doxazosin, Tamsulosin, Terazosin, Silodosin bu gruptaki ilaçlardandır.

Transüretral prostat insizyonu (TUIP), Açık prostatektomi, Lazer tedavisi, Prostat stentleri, Transüretral iğne ablasyonu (TUNA), Transüretral mikrodalga tedavisi (TUMT) 

The text of this article was originally taken from NIH Publication No. 02-4806, a public domain resource [1].

"What I need to know about prostate problems" by the US National Institutes of Health.
Prostat.TV

Erkek sağlığı
Seminal yol
Cowper bezi
Dış salgı bezi
Bez (biyoloji)
Seminal keseler
Prostat kanseri

Varis, toplardamarların fonksiyonel bozuklukları sonucu ya da kan akımının önündeki bir engel nedeniyle genişleyerek kıvrımlı bir hal almasıdır. Yüzeysel olduğu gibi derin venlerde de varis gelişebilir.
Varis, bacaklarda normal toplardamarların kapak yetersizliğine bağlı belirgin genişlemesidir. Bacak varisleri deride ya da deri altında gözle görülebilen ya da parmak dokunuşuyla hissedilebilen genişlemiş toplardamardır. Varis bir toplardamar hastalığıdır. 
İnsanlarda oldukça sık görülür. İnsanların %15 ile %20'sinde, yani her beş ya da altı kişiden birinde varis vardır.
Varis çoğu kişi tarafından sadece kozmetik bir sorun gibi algılansa da, aslında bacaklarda ağrı, yorgunluk, yanma, kramp, ayak bileğinde şişlik gibi yakınmalara yol açabilir. 
Varis çok kötü bir hastalık olmamakla birlikte en önemli etkisi oluşturduğu yakınmalarla kişinin yaşam kalitesini bozmasıdır.[kime göre?]

Kan, bacaklarda biri yüzeyde ve diğeri derinde bulunan iki atardamar sistemi ile dolaşım sağlar. İki sistem, kanın yalnızca yüzeysel sistemden derin sisteme geçmesini sağlayan ve aksi yöne geçmesine imkân vermeyen kapakçıkların bulunduğu anastomotik damarlar yoluyla çalışır. Varisli damarlar derin damar dolaşımını bozarak kapanmaya başlayan kapakçıklar nedeni ile veya kapakçık yetersizliği sonucu oluşurlar. Kan, rotasını değiştirir ve derin venlerden yüzeye geçerek yüzeysel venlerde değişikliklere yol açar. Sonuç olarak bacaklarda, mavi ya da mor renkli, şekilleri bozuk, eğri büğrü damarlar, yani varisler oluşur.

Hint şebeği (Macaca mulatta) ya da rhesus maymunu, köpeksi maymunlar (Cercopithecidae) familyasının en iyi bilinen türlerinden biridir.
Eski Latince adının (rhesus) ilk iki harfinden oluşan Rh kısaltması, bugün kan gruplarında sık duyduğumuz Rh faktörünün adında yaşamaktadır.

Yetişkin erkekler ortalama 53 cm boyunda ve 7.7 kilo ağırlığında olurlar. Dişiler daha küçüktür, ortalama 47 cm boy ve 5.3 kilo ağırlıktadırlar. Bu şebek türünün boz ya da kahverengi bir postu ve pembemsi yüzleri vardır. Kuyruk uzunluğu ortalama 20.7 ila 22.9 cm olur. Genelde ömürleri 25 yıldır.

Hint şebekleri otlaklar, orman ve dağların 2500 metreye kadar olan yerlerinde yaşayabilirler. İyi yüzerler ve yüzmeye bayılırlar. Hint şebekleri bazen sürü olarak şehirlerin içine kadar girip evlerden yiyecek çalarlar. Bu sebeple bu hayvanlar bazı yerlerde zararlı hayvan olarak kabul görür.
Çok iyi ağaca tırmanırlar, hepçil hayvanlardır. Meyve, yaprak, kök, kabuklu yemiş, böcek ve küçük hayvanlarla beslenir. Bu maymunların yanaklarının içini yiyecekle doldurmaları onların daha çok yiyecek toplamalarına yardımcı olur.

Bu türün yayılım alanı Afganistan'ın tamamı, Hindistan'ın kuzeyi ve Çin'in güneyini kapsar.

Karl Landsteiner ForMemRS (Almanca telaffuz: [kaʁl ˈlantˌʃtaɪnɐ]; d. 14 Haziran 1868, Viyana - ö. 26 Haziran 1943, New York), Avusturyalı-Amerikalı immünolog ve patolog. 1900 yılında ana kan gruplarını ayırdı, günümüz kan grupları sınıflandırma sistemini kandaki aglütininlerin varlığını tanımladı. Bu biyolojik gelişmeleri sayesinde, tıbbî uygulamada da kullanıldı ve hasta hayatını tehlikeye atmadan kan nakledildi. Constantin Levaditi ve Erwin Popper ile birlikte çocuk felcine yol açan virüsü 1909'da keşfetti. 1926'da Aronson Ödülü'nü aldı. 1930'da Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü aldı. Transfüzyon tıbbının babası olarak tanımlandı.

Landsteiner, 1868'de Viyana'da, Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. 1898-1908 arasında Viyana Patoloji Enstitüsü'nde araştırmacı olarak çalışırken insanlarda kanın yapısındaki farklılıkları bularak, uygun olmayan kan nakillerinin tehlikelerini ortaya çıkardı. 1901'de, alyuvarlarda hücre zarının dış katmanına bağlanan antijenlerin türüne göre insanda en az üç kan grubu olduğunu gösterdi; bu grupları A, B ve O olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubu bulundu. Landsteiner, 1927'de M ve N gruplarını, 1940'ta ilk kez bulunduğu maymun türünün adını taşıyan Rhesus (Rh) faktörünü saptadı. Rh faktörü, anne ve dölütün kanında ortaya çıkabilen ve düşük, ölü doğum ya da yeni doğanda ölümcül bir hastalığa yol açan bir dizi tepkimenin temelini oluşturuyordu.
Landsteiner'in çalışmaları adli tıbbın gelişmesine önemli katkılarda bulundu; babalık ve cinayet davalarında kan gruplarının güvenilir birer kanıt olarak kullanılmasını sağladı. Kan gruplarının belirli genler aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığının kanıtlanması, kalıtım ve insan bilimi araştırmaları için de etkili bir yöntem sağladı.
Landsteiner 1909-1919 arasında Viyana Üniversitesi'nde, 1922-1943 arasında New York kentindeki Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde patoloji dersleri verdi. Başlıca yapıtı, bağışıklık kimyasının kurulmasına katkı niteliğindeki The Specificity of Serological Reactions 'dır (1936; Serolojik Tepkimelerin Özgüllüğü).

Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, her yıl tıp bilimine önemli katkıda bulunan bir bilim insanı yahut değerlendirmeye göre bilim insanlarına, Nobel Vakfı tarafından verilen ödüldür.
Nobel Ödülü tek bir ödül değil, Alfred Nobel'in 1895 tarihli vasiyetine göre "önceki yıl insanlığa en büyük faydayı sağlayanlara" verilen beş ayrı ödüldür. Nobel Ödülleri Fizik, Tıp veya Fizyoloji, Kimya, Edebiyat ve Barış alanlarında verilir.
Nobel Ödülü her yıl Alfred Nobel'in ölüm yıldönümü olan 10 Aralık'ta takdim edilir. 2024 itibarıyla Fizyoloji veya Tıp alanında 115 Nobel Ödülü 229 kişiye, 216 erkek ve 13 kadına verilmiştir. İlk ödül, serum tedavisi ve difteriye karşı bir aşı geliştirme çalışmaları nedeniyle 1901 yılında Alman fizyolog Emil von Behring'e verilmiştir. Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü alan ilk kadın olan Gerty Cori  ödülü 1947 yılında diyabet tedavisi de dahil olmak üzere tıbbın birçok alanında önemli olan glikoz metabolizmasını aydınlatmadaki rolü nedeniyle almıştır. En son Nobel ödülü, Karolinska Enstitüsü tarafından 7 Ekim 2024'te duyurulmuş ve mikroRNA'nın keşfi ve transkripsiyon sonrası gen düzenlemesindeki rolü nedeniyle Amerikalı Victor Ambros ve Gary Ruvkun'a verilmiştir.
Ödül, bir madalya, bir diploma ve para ödülü sertifikasından oluşmaktadır. Madalyanın ön yüzünde, Fizik, Kimya ve Edebiyat madalyalarında tasvir edilen Alfred Nobel'in aynı profili yer almaktadır; arka yüzü ise bu madalyaya özeldir.
Bazı ödüller tartışmalı olmuştur. Bunlardan biri, tıp camiasının itirazlarına rağmen 1949'da prefrontal lobotomi ameliyatı için António Egas Moniz'e verilen ödüldür. Diğer tartışmalar, ödüle kimin dahil edileceği konusundaki anlaşmazlıklardan kaynaklanmıştır. Selman Waksman'a verilen 1952 ödülü mahkemede yargılanmış ve patent haklarının yarısı, ödül tarafından tanınmayan ortak keşfedicisi Albert Schatz'a verilmiştir. Nobel ödülleri ölümünden sonra verilemez. Ayrıca, Fizyoloji veya Tıp alanında Nobel Ödülü'nü en fazla üç kişi alabilir; bu, önemli bilimsel projeleri daha büyük ekipler halinde yürütme eğiliminin artması nedeniyle bazen tartışılan bir sınırlamadır.

Alfred Nobel, 21 Ekim 1833'te İsveç'in Stockholm kentinde mühendis bir ailede doğmuştur. Yaşamı boyunca servet biriktiren bir kimyager, mühendis ve mucitti; servetinin büyük kısmını 355 icadından elde etti; bunların arasında en ünlüsü dinamittir .  Deneysel fizyolojiyle ilgileniyordu ve kan nakli deneyleri yapmak üzere Fransa ve İtalya'da kendi laboratuvarlarını kurdu. Bilimsel bulguları yakından takip ederek, Rusya'daki Ivan Pavlov'un laboratuvarına cömert bağışlarda bulundu ve laboratuvarlarda yapılan bilimsel keşiflerden elde edilen ilerleme konusunda iyimserdi.
1888'de Nobel, bir Fransız gazetesinde "Ölüm taciri öldü" başlıklı kendi ölüm ilanını okuyunca şaşırdı. Tesadüfen ölen kişi Nobel'in kardeşi Ludvig'di; ancak ölüm ilanının içeriğinden memnun olmayan ve mirasının kendisi için kötü bir izlenim bırakacağından endişe eden Nobel, vasiyetini değiştirmeye karar verdi.  Nobel, son vasiyetinde parasının fizik, kimya, barış, fizyoloji veya tıp ve edebiyat alanlarında "insanlığa en büyük yararı" sağlayanlara verilecek bir dizi ödül oluşturmak için kullanılmasını istedi. Nobel yaşamı boyunca birçok vasiyet yazmış olsa da, sonuncusu 1896'da 63 yaşında ölmesinden bir yıldan biraz fazla bir süre önce yazılmıştı. Vasiyetine itiraz edildiği için, 26 Nisan 1897'ye kadar Storting (Norveç Parlamentosu) tarafından onaylanmadı.

Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahipleri listesi

Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü kazananlar27 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Resmî site
Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünün zaman şeması11 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü kazananlar17 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

X, eskiden bilinen adıyla Twitter, Amerikan X Corp. şirketi tarafından işletilen çevrimiçi bir sosyal medya ve sosyal ağ hizmetidir. X'te kullanıcılar metin, fotoğraf ve video paylaşabilirler. Kayıtlı kullanıcılar gönderi paylaşabilir, gönderileri beğenebilir, yeniden paylaşabilir ve diğer kayıtlı kullanıcılara doğrudan mesaj (DM) gönderebilirken, kayıtsız kullanıcılar yalnızca herkese açık gönderileri görüntüleyebilir. Amerika Birleşik Devletleri dışındaki X kullanıcılarına yasal olarak İrlanda merkezli Twitter International Unlimited Company tarafından hizmet verilmekte olup, bu durum söz konusu kullanıcıları İrlanda ve Avrupa Birliği veri koruma yasalarına tabi kılmaktadır.
Twitter; Jack Dorsey, Noah Glass, Biz Stone ve Evan Williams tarafından Mart 2006'da kuruldu ve aynı yılın temmuz ayında faaliyete geçti. Eski ana şirketi Twitter, Inc. merkezi San Francisco, Kaliforniya'daydı ve dünya çapında 25'ten fazla ofisi vardı. 2013'te en çok ziyaret edilen 10 internet sitesinden biri oldu ve "İnternetin SMS'i" olarak tanımlandı. 2022'den itibaren Twitter'ın aylık 368 milyondan fazla aktif kullanıcısı vardı. Uygulamada, gönderilerin büyük çoğunluğu azınlıktaki kullanıcılar tarafından paylaşılmaktadır. 2020 yılında yaklaşık 48 milyon hesabın (tüm hesapların %15'i) sahte olduğu tahmin ediliyordu.
27 Ekim 2022'de iş adamı Elon Musk Twitter'ı 44 milyar ABD doları karşılığında satın aldı. Satın alma işleminden bu yana platform, nefret söylemi içeren içeriklerin arttığı iddiası ile eleştirildi. Ancak bu iddiaların aksine Musk, kullanıcı sayısındaki artışa rağmen platformdaki nefret söylemlerinin azaldığını iddia etmiştir. 20 Aralık 2022'de Musk, yerine yeni bir CEO bulunmasının ardından CEO'luk görevinden istifa edeceğini açıkladı. 12 Mayıs 2023'te de yaklaşık altı hafta içinde CEO'luk görevinden istifa edeceğini ve NBCUniversal'ın eski reklam satış müdürü Linda Yaccarino'nun yeni CEO olacağını açıkladı. Temmuz 2023'te Musk, "Twitter" adının "X" olarak değiştirileceğini ve Twitter'ın "kuş" logosunun aşamalı bir şekilde kaldırılacağını duyurdu. 17 Mayıs 2024 tarihinde "twitter.com" alan adı "x.com" olarak değiştirildi.

2004 yılında, Twitter'ın da çatısı altında kurulacağı Odeo isimli bir şirket faaliyete geçirilmiştir. 2005 yılında Odeo, “Podcasting” isimli servisini tanıtmış, fakat beklenen ilgi görülmemiştir. Şubat 2006'da Jack Dorsey, Noah Glass, Evan Williams ve Biz Stone, insanların durumlarını mesaj olarak paylaşabileceği bir proje üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma sonrasında orijinal fikri Jack Dorsey'e ait olan “Durum” konsepti ortaya çıkmış, Mart ayının ilk günlerinde Noah Glass'ın önerisiyle isim olarak Twitter seçilmiştir. Twitter'da ilk mesaj “#38” şeklinde ve geliştirici ekipte yer alan Dom Sagolla tarafından atılmıştır. 2006 yılında Jack Dorsey tarafından geliştirilmesinden bu yana Twitter, dünya çapındaki popülaritesini gün geçtikçe arttırmış ve içerdiği uygulamaların programlama arayüzünün kısa mesaj gönderim ve alımı konusundaki olanaklarıyla internet dünyasının SMS'i olarak anılmaya başlamıştır. 25 Nisan 2011 tarihinden itibaren Türkçe olarak kullanılabilir hale gelmiştir. Twitter üzerindeki kullanıcıların etkisinin takipçi sayısından ziyade kullanıcının tweetlerine gelen retweetlere bağlı olduğu ortaya konmuştur.
Twitter uygulamasının sahibi ve işletmecisi olan Twitter, Inc. şirketi, 25 Nisan 2022'de Elon Musk tarafından 44 Milyar dolara satın alınmıştır. Daha sonra ortaya çıkan anlaşmazlıklar sebebiyle Elon Musk satın almaktan vazgeçmiştir. Ekim 2022'nin başlarında Musk, başlangıçta anlaşmaya varılan 44 milyar dolarlık fiyatla anlaşmaya devam edeceğini söyleyerek pozisyonunu tekrar tersine çevirdi. 27 Ekim 2022 tarihinde ise Twitter'ı satın aldı.

Twitter, uluslararası olarak tanınan Twitter Kuşu ile tanınır hale gelmiştir. İlk logo, sadece "Twitter" kelimesiydi ve Mart 2006'da kullanılmaya başlandı. Bu logo, daha sonra İngiliz grafik tasarımcısı Simon Oxley tarafından oluşturulan bir kuş resmi ile birlikte kullanılmıştı. Daha çizgi film tarzı bir kuşla değiştirilen yeni bir logo, 2009'da kurucu Biz Stone tarafından tasarlandı ve tasarımcı Philip Pascuzzo'nun yardımıyla ortaya çıktı. Bu sürüm, NBA'nın Boston Celtics takımının ünlü oyuncusu Larry Bird'e ithafen "Larry the Bird" olarak adlandırılmıştı.Larry the Bird logosu, bir yıl içinde Stone ve Pascuzzo tarafından çizgi film özelliklerini değiştirmek için yeniden tasarlandı ve bu tasarım 2010'dan 2012'ye kadar kullanıldı. 2012'de Douglas Bowman, Larry the Bird'ün daha basitleştirilmiş bir versiyonunu oluşturdu. Bu logo "Twitter Kuşu" olarak adlandırıldı ve Temmuz 2023'e kadar kullanıldı.
22 Temmuz 2023 tarihinde Elon Musk, hizmeti "süper uygulama" olarak yeniden markalaştırma amacıyla "X" olarak yeniden markalandırılacağını duyurdu. Musk'ın Twitter profil resmi, resmi Twitter hesapları ve platformu göz atarken/kaydolurken kullanılan simgeler, yeni logoyu yansıtmak için güncellendi. Logo, "X" harfinin Unicode matematiksel alfasayısal bir sembolüdür ve kalın çift çizgi tarzında tasarlanmıştır.
The New York Times'tan Mike Proulx, bu değişikliği eleştirdi ve marka değerinin "sıfırlandığını" belirtti. Mike Carr ise yeni logonun, önceki kuş logosunun "sevimli" doğasına karşı "'Büyük Birader' teknoloji hükümdarı havası" verdiğini söyledi.

13 Nisan 2010'da Twitter, şirketlere "tanıtılan tweetlerin" Twitter web sitesinde seçici arama sonuçlarında görünmesine izin verecek ücretli reklamcılık sunma planlarını duyurdu, Google Reklamlar'ın reklamcılık modeline benzer br şekilde işletilmesi hedefleniyordu. Kullanıcıların fotoğraflarının Twitter için telifsiz gelir sağlaması planlanıyordu. Mayıs 2011'de World Entertainment News Network (WENN) ile bir anlaşma duyuruldu. Twitter, 2011 yılında tahmini 139,5 milyon dolar reklam geliri elde etti.
Haziran 2011'de Twitter, küçük işletmelere self reklam hizmeti sunacağını duyurdu. Self reklam platformu, Mart 2012'de Amerikan Express kart sahipleri ve ABD'deki tüccarlar için davetiyeyle sınırlı bir şekilde başlatıldı. Reklam kampanyalarına devam etmek için Twitter, 20 Mart 2012'de tanıtılan tweetlerin mobil cihazlara getirileceğini duyurdu. Nisan 2013'te Twitter, tanıtılan tweetler ve tanıtılan hesaplardan oluşan Twitter Ads kendi hizmet platformunun davetiye olmaksızın tüm ABD kullanıcılarına sunulduğunu duyurdu.
3 Ağustos 2016'da Twitter, insanları ödüller kazanmaları ve sosyal medya ağının konuşma reklamlarını kullanmaları için bir marka hakkında tweet atmaya teşvik eden yeni bir özellik olan "Kartlar" özelliğini başlattı. Format kendi, çağrı yapma düğmeleri ve özelleştirilebilir bir hashtag ile resimler veya videolardan oluşur.

Ekim 2017'de Twitter, ABD Ulusal İstihbarat Raporu'nun önceki Ocak ayının sonuçlarını takiben Rus medya kuruluşları RT ve Sputnik'i web sitelerinde reklam yapmaktan yasakladı. Rapora göre hem Sputnik hem de RT, Rusya'nın 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahalesi için araç olarak kullanılmıştı. Rus Dışişleri Bakanlığı'ndan Maria Zakharova, yasağın ABD tarafından ifade özgürlüğünün ciddi bir ihlali olduğunu söyledi.
Ekim 2019'da Twitter, siyasi reklamların çeşitli asılsız iddialarda bulunmasının sonucu olarak 22 Kasım'dan itibaren reklam platformunda siyasi reklamları yayınlamayı durduracağını duyurdu. Şirketin CEO'su Dorsey, internet reklamcılığının ticari reklamverenler için büyük güce sahip olduğunu ve son derece etkili olduğunu açıkladı, ancak bu gücün, hayati kararların milyonlarca insanın hayatını etkilediği siyasette önemli riskler taşıdığını belirtti.
Nisan 2022'de Twitter, "iklim değişikliği konusundaki bilimsel uzlaşmaya aykırı" olan "yanıltıcı" reklamlara yasak getirdiğini duyurdu. Şirket tam rehberler vermedi, ancak kararların "yetkili kaynaklar"ın yardımıyla alınacağını belirtti, bu da İklim Değişikliği Hükûmetlerarası Paneli dahil "yetkili kaynakları" içeriyordu.

2023 yılında, Twitter, eski başkan Donald Trump'ın hesabı için ABD Adalet Bakanlığı'nın arama emrini yerine getirme konusundaki iki süresini karşılamadığı için 350.000 dolar para cezası aldı.

Gönderiler varsayılan olarak herkese açık şekilde görünür, ancak gönderici, ileti gönderimini sadece takipçilerine sınırlayabilir. Kullanıcılar istemedikleri kişilerle etkileşimde bulunmak istemezlerse kullanıcıları sessize alabilir, hesaplarına gönderilerini görmemesi için kişileri engelleyebilir ve takipçi listelerinden hesapları kaldırabilirler. Kullanıcılar, Twitter web sitesi, uyumlu harici uygulamalar (akıllı telefonlar için) veya belirli ülkelerde bulunan Kısa Mesaj Servisi (SMS) aracılığıyla gönderi yapabilirler. Kullanıcılar diğer kullanıcıların gönderilerine abone olabilirler, bu da "takip etme" olarak bilinir ve aboneler "takipçiler" veya "tweeps" olarak adlandırılır ki bu da Twitter ve arkadaşlar anlamına gelen "peeps" kelimelerinin birleşimidir.  Kullanıcılar, tekil gönderileri kendi akışlarına iletme işlemi olarak bilinen bir "yeniden gönderi" (repost) yapabilirler. 2015 yılında, Twitter "alıntı tweet" (başlangıçta "yorumla yeniden gönderi" olarak adlandırıldı), kullanıcıların gönderilerine yorum eklemelerine izin veren bir özellik olan, bir gönderiyi diğer bir gönderinin içine yerleştiren bir özellik başlattı. Kullanıcılar ayrıca tekil tweetleri "beğenebilirler" ("favori" olarak adlandırılırdı).
"Beğeniler", "yeniden gönderiler" ve yanıtlar, ilgili düğmelerin yanında profil sayfaları ve arama sonuçları gibi zaman çizelgelerinde görünür. Beğeniler ve yeniden gönderiler için sayacalar, bir gönderinin bağımsız sayfasında da bulunur. Eylül 2020'den bu yana, alıntı tweetler (başlangıçta "yorumla yeniden gönderi" olarak bilinir), kendi gönderi sayfalarında kendi sayacına sahiptirler. 2020'de kullanımdan kaldırılan eski masaüstü arayüzüne kadar (en eski belgelenmiş uygulama Aralık 2011 güncellemesinde yer aldı), en fazla on kullanıcının beğendiği veya yeniden gönderdiği kullanıcıların minyatür profil resimlerinin bulunduğu bir sıra görüntülendi, ayrıca bir tweet yanıt sayacı, bir tweet sayfasındaki ilgili düğmenin

Antijen sunumu, vücuttaki bağışıklık sisteminin, makrofajlar, dendritik hücreler ve diğer hücre çeşitleriyle antijenleri yakalama ve onları T-hücreleri ile tanımlama sürecidir.
Edinilmiş bağışıklık sisteminin temelleri, bağışıklık sistemi hücrelerinin kendi hücreleri ile enfektöz patojenleri tanıması arasındaki kapasitede yatar.
Ev sahibi hücrelerin ifadesi, "kendi" antijenlerini tanımasıdır. Bu antijenler bakterilerden (kendinden olmayan antijenler) ya da virüsle enfekte edilmiş (kendini kaybetmiş) hücrelerden farklı şekillerde gelebilir. Edinilmiş bağışıklık sistemi, enfeksiyonu bulmak için, patojenlerce çıkarılan antijenleri özelleşmiş yollara T hücrelerince tanıma yetkisine ihtiyaç duyar.

T hücreleri B hücrelerinden farklı olarak; antijen sunumunun yokluğunda, süperantijenlerin önemli istisnai durumu haricinde tanımlama yapmayı başaramaz. T hücresi reseptörü antijenik peptitleri sadece MHC'in uygun molekülleriyle bağlandığı zaman tanımlamakla sınırlıdır. (MHC ayrıca insanlarda "insan lökosit antijeni" (HLA) olarak da bilinir).
Bazı hücre tipleri haricindeki bütün hücreler antijen sunma ve edinilmiş yanıtı etkinleştirme yeteneğindedirler. Bazı hücreler, antijenin eldesi, sunumu ve tecrübesiz T hücrelerini kullanıma hazırlama şekilde özelliklerle donatılmışlardır.
Dendritik hücreler, B hücreleri ve makrofajlar, doğuştan gelen yanıtta ana rol oynarlar ve ayrıca profesyonel antijen sunan hücreler (APC) olarak da görev yaparlar. Bu profesyonel APC'ler, T hücrelerinin geliştirilmiş etkinleştirilmesine izin veren özel bağışıklık uyarıcı almaçlarla donatılmıştır. Bazı farklı T hücresi tipleri profesyonel APC'lerce etkinleştirilebilirler ve T hücrelerinin bütün tipleri özellikle bakteriyal, viral ya da toksin olabilen farklı patojenlerle temas etmek için donatılmışlardır. Etkinleştirilen T hücresi tipi ve dolayısıyla üretilen yanıtın çeşidi biraz da antijenin APC ile karşılaştığı ortama bağlıdır.

Bütün çekirdekli hücreler MHC I ile CD8+ üzerinden T-sitotoksik lenfosite antijeni iletir.
Hücreiçi antijenler ev sahibi hücreyi taklit eden virüsler tarafından üretilir. Ev sahibi hücre patojenlerle ilişkili sitoplazmik proteinleri (ayrıca tümör ilişkili antijenler olarak bilinen endojen proteinleri) özelleşmiş enzim kompleksi proteazom ile küçük peptidlere sindirir.
Özelleşmiş bir taşıyıcı antijen işleme (TAP) kompleksi ile ilişkilendirilmiş "Transporter" kompleksi, antijenik peptidin MHC sınıf I molekülü ile eşleşmesine ve hücre yüzeyinde taşınmasına izin vererek peptidleri endoplazmik retikulumun içerisine taşır.Bu antijenik yapının hücre yüzeyinde sunulması hücrenin 'beni öldür' deme şeklidir. MHC I sınıfı molekülleri, antijeni, CD8+ sitotoksik T hücrelerine sunar. 
Bazı (eritrositler gibi) hücre çeşitleri haricinde MHC sınıf I, hemen hemen bütün ev sahibi hücrelerce eksprese edilir. Sitotoksik T hücreleri (öldürücü T hücreleri, CTL veya TC hücresi olarak da bilinir) diğer hücrelerin ölümünü teşvik etmek (indüklemek) için özelleşmiş T hücrelerinin bir sınıfıdır.
Sınıf I içinde antijenik peptidlerin CTL'lerce tanınması intrasitoplazmik bakteriyle, virüsle enfekte edilmiş ya da diğer deyişle hasarlanmış veya işlev göremez hale gelmiş hedef hücrenin öldürülmesine öncülük eder.

Dentritik hücreler, makrofajlar, B lenfositler gibi antijen sunan hücreler MHC II ile CD4+ üzerinden T-helper'a (yardımcı T hücresi) iletim yapar.
Dendritik hücreler dokulardaki bakteriler, parazitler veya toksinler gibi endojenik patojenleri fagosit eder ve sonrasında kemosentetik sinyaller yoluyla T hücreleri bakımından zengin olan lenf düğümlerine taşırlar. Göç sırasında dendritik hücreler fagositik kapasitelerini kaybettikleri ve T hücreleri ile anlaşabilmeyi arttırabilme yeteneği geliştirdikleri bir olgunlaştırma sürecine uğrarlar. Bu olgunlaşma süreci, tıpkı Toll benzeri reseptör üyeleirnde olduğu gibi, diğer patojen ilişkili moleküller (PAMPlar) içindeki patern tanıma reseptörlerinin sinyallemeşine bağımlıdır. Dendritik hücreler, patojen ilişkili proteinleri daha küçük peptidlere sindirmek için lizozom ilişkili enzimleri kullanırlar. Lenf düğümünde dendritik hücreler bu antijenik peptidleri MHC sınıf II moleküllerine eşleyerek onların yüzeylerinde görüntülerler.
Bu MHC-antijen kompleksi, lenf düğümündeki T hücrelerince tanınır. Eksojenik antijenler genellikle CD4+ yardımcı T hücreleriyle etkilenen MHC sınıf II molekülleri üzerinde görüntülenirler. CD4+ lenfositleri ya da TH, bağışıklık yanıtı aracılarıdır ve edinilmiş bağışıklık sistemi yanıtının kurulmasında ve yeteneklerinin arttırılmasında önemli bir rol oynarlar. Sınıf II'nin eksprese edilmesi sınıf I'den daha kısıtlıdır. Sınıf II'nin yüksek seviyeleri dendritik hücrelerde bulunabilir fakat, makrofajlar, B hücreleri ve enflamasyon şartlarındaki bazı diğer hücre tiplerince de etkinleştirilebilir.

Bağışıklık sistemi
İmmünoloji

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi ya da doğal bağışıklık diğer organizmaların enfeksiyonlarına karşı spesifik olmayan yolla koruma yapan ev sahibinin savunmasındaki hücreleri ve mekanizmaları kapsayan bir bağışıklık sistemi çeşididir.

Yani, doğuştan gelen bağışıklık sistemindeki hücreler patojenleri edinilmiş bağışıklıktan farklı şekilde, soysal olarak tanır ve yanıt oluşturur; uzun süreli olarak koruma yapmaz. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, enfeksiyonlara karşı anlık koruma sağlar ve hayattaki bütün bitki ve hayvan sınıflarında bulunur.

Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin evrimsel süreçte meydana gelen eski koruma stratejisi olduğu ve bitkilerde, mantarlarda, böceklerde ve ilkel çok hücrelilerdeki baskın olarak bulunan bağışıklık sistemi olduğu düşünülmektedir (bakınız #Doğuştan gelen bağışıklığın diğer şekilleri).
Omurgalılardaki doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ana özellikleri şöyledir:

Tamamen kimyasal etkenlerin ürünü olan enfeksiyon ve enflamasyonu iyileştirici bağışıklık sistemi hücreleri, "sitokinler" olarak isimlendirilirler.
Bakterileri tanıyacak olan kompleman kaskadlarının aktivasyonu, hücreleri etkinleştirilmesi ve ölü hücrelerin temizlenmesi ya da bağışıklık komplekslerinin ilerletilmesi.
Tanımlama ve mevcut organların, dokuların, kanın, lenfin, özellikle beyaz kan hücrelerinin yüzeyindeki yabancı maddelerin arındırılması.
Antijen sunumu olarak bilinen edinilmiş bağışıklık sisteminin aktivasyon süreci.

Enflamasyon, bağışıklık sisteminin enfeksiyona ya da irritasyona karşı oluşan ilk yanıtlarından biridir. Enflamasyonda yaralanmış hücrelerce salınan kimyasal faktörler ve yaygın enfeksiyon karşısında fiziksel bir bariyer kurmak için yapılır ve zarar görmüş dokuların patojenlerden arındırılarak iyileştirilmesi sağlanmaya çalışılır.
Enflamasyon sırasındaki kimyasal faktörler (histamin, bradikinin, serotonin, lökotrienler) ağrı reseptörlerini hassaslaştırır, kan damarlarının vazodilatasyonuna yol açar ve fagositleri özellikle de nötrofilleri çeker. Nötrofiller de salınan faktörlerce diğer lökositler ve lenfositleri davet ederek bağışıklık sisteminin diğer parçalarını tetiklerler.
Enflamatör yanıtın belirtileri şunlardır:
Kızarıklık (rubor), sıcaklık (calor), şişme (tumor), ağrı (dolor) ve mevcut organ veya dokuların kullanılamazlığı (functio laesa).

Kompleman sistemi, bağışıklık sisteminin biyokimyasal kaskadları, patojenleri ya da diğer hücrelerce yıkılan ürünlerini temizlemek için "yardımcı" ya da "tamamlayıcı" (komplemanter) olan antikor yeteneğindeki sistemdir. Kaskadlar, karaciğerde, öncelikle hepatositlerde sentezlenen bazı plazma proteinlerinden oluşur.
Bu proteinler şunlarla birlikte çalışır:

enflamasyonun tetikleyici, iyileştirici hücreler
diğer hücrelerce yapılan opsonin yıkımı ya da patojen yüzeyinin kaplanması için "tag" patojenleri
enfekte hücrenin plazma membranın yarılması, enfekte hücrenin sitoliziyle sonuçlanma, patojenin ölümü
nötralize antijen-antikor komplekslerinin kurtarılması.
Kompleman kaskadlarının elementleri, bitkiler, kuşlar, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi evrimsel olarak memelilerden daha eski olan bazı türlerde bulunurlar.

Beyaz kan hücreleri "lökositler" olarak bilinir. Lökositler vücudun diğer hücrelerinden farklıdırlar, tamamen organ ya da doku parçalarıyla ilişkilendirilmezler, bu yüzden işlevleri tek hücreli canlılarınkine benzer olarak bağımsızdır. Lökositler serbestçe hareket edebilir, döküntüleri, yabancı parçacıkları ya da istilacı mikroorganizmaları yakalayabilir ve bunlara etki edebilir. Vücudun diğer hücrelerinden farklı olarak, doğuştan gelen çoğu bağışıklık lökositi bölünemez ya da kendi kopyalarını oluşturamazlar; fakat kemik iliğinde kan yapım hücrelerince yapılabilirler.
Doğuştan gelen lökositler şunlardır; doğal öldürücü hücreler, mast hücreleri, eozinofiller, bazofiller, makrofajlar, nötrofiller ve dendritik hücreler gibi fagositik hücreler. Bu hücreler, bağışıklık sistemince tanınan ve yok edilen enfeksiyonun nedeni olan patojenler üzerine etki ederler.

Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunan ve patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla (calor) yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir.
Mast hücreleri aktive olduklarında, hızla karakteristik histamin, heparince zengin ve çeşitli hormonal arabulucuları ve kemokinler ya da kemotaktik sitokinleri ve granüllerini ortama salarlar. Histamin, enflamasyonun tipik belirtisi olarak kan damarlarını genişletir ve nötrofilleri ve makrofajları toplar.

Fagositoz terimi literatürde "yiyen hücre" anlamına gelir. Bu bağışıklık hücreleri patojenleri ya da parçacıkları tam anlamıyla yutarlar. Patojenin ya da partikülün yutulması için bir fagosit plazma membranını ileriye doğru uzatır ve parça tamamen sarılınca da uzantılarını birleştirir, böyle partikül hücre içine alınmış olur. İstilacı patojen hücre içindeyken endozom içine alınmış olur ve lizozom ile birleştirilir. Lizozom, parçacıkları ya da canlıları öldüren ve sindiren enzimleri ve asitleri içerir. Fagositler genellikle vücutta patojenleri aramak için dolaşır haldedirler, sitokinler olarak adlandırılan hücrelerce üretilen yüksek özellikli moleküler sinyallerin bir grubuyla tepkimeye de girebilme yeteneğindedirler. Bağışıklık sisteminin fagositik hücreleri; makrofajlar, nötrofiller ve dendritik hücrelerdir. Ev sahibinin kendi hücrelerinin fagositozu düzenli dokuların gelişimi ve bakımının bir parçasıdır. Ev sahibi hücreler "apoptozis" olarak adlandırılan programlanabilir hücre ölümü ya da bakteriyal veya viral enfeksiyon sonucu gerçekleşen hücre yaralanmalarında fagositik hücrelerce etraflarını etkilemeden yok edilirler.
Ölü hücrelerin yokedilmesiyle yeni hücrelerin gelişmesi ve büyümesine yardım edilmiş olur, fagositoz, doku yaralanma sonrası iyileşme sürecinin önemli bir parçasıdır. 

Makrofajlar Yunanca "büyük yutan hücre" anlamına gelir, kılcal damarlar boyunca hücre membranını geçerek vasküler sistemin dışına çıkabilen ve istilacı patojenleri kovalayarak hücreler arası alanlara girebilen büyük fagositik lökositlerdir. Dokularda, organlara özelleşmiş makrofajlar fagositik hücrelerden farklılaşarak kanda "monosit" olarak adlandırılırlar. Makrofajlar en becerikli fagositlerdir ve bakterilerin, mikropların ya da diğer hücrelerin önemli miktardaki sayılarını fagosite ederler.

Nötrofiller eozinofil ve bazofiller gibi, sitoplazmalarında granüller taşıyan, diğer hücrelerden taşıdıkları parçalı hücre çekirdekleriyle ayrılan "polimorfonüklear (PMNler) hücreler" ya da "granülosit" olarak bilinen hücrelerdendir. Nötrofil granülleri, bakterileri ve mantarları öldüren ya da gelişmelerini baskılayan çeşitli toksik maddeler içerirler.
Makrofajlara benzer olarak, nötrofiller de patojenlere bir "respiratör yangı"yı aktive ederek saldırılar. Nötrofillerin respiratör yangısının ana ürünleri oldukça güçlü hidrojen peroksit, serbest oksijen radikalleri ve hipoklorit gibi gibi oksitleyici ajanlardır. Nötrofiller fagositlerin en çok bulunan tipleridir, normalde dolaşan lökositlerin %50-60 oranında bulunurlar ve genellikle bir enfeksiyonda bölgeye ulaşan ilk hücrelerdir.
Sağlıklı normal bir yetişkinin kemik iliği her gün 100 milyardan daha fazla nötrofil üretir ve akut enflamasyon sırasında gün içinde 10 kereden fazla üretim yapar.

Dendritik hücreler (DC) dış çevreyle iletişim halinde olan dokularda, özellikle deri (deride "Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler) burun, akciğerler, karın ve bağırsaklar ve diğer iç mukozal sınırlarda bulunan fagositik hücrelerdir. Sinir hücreleri nöronlara benzeyişlerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında bağlantı oluşturduklarından oldukça önemli bir role sahiplerdir. 

Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, bazofiller paratizlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. Aktivasyon sırasında eozinofiller, bakterileri ve parazitleri öldürmede oldukça etkili fakat doku harabiyeti sırasında oluşan alerjik reaksiyonlardan da sorumlu olan, yüksek oranlı toksik proteinlerin ve serbest radikallerin alanlarını saklar. Eozinofillerin etkinleştirilmesi ve toksin salınımı bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidir.

Doğal öldürücü hücreler (NK hücreleri), doğuştan gelen bağışıklık sisteminin bileşenlerindendir. Doğal öldürücü hücreler, mikroplarca enfekte edilmiş ev sahibi hücreleri bulup onlara saldırırlar, doğrudan mikroplar üzerine etki etmezler. Örneğin; "kendini-kaybetme" olarak bilinen süreçte tümör hücrelerini, virüsle enfekte olmuş hücreleri yok ederler. Bu terim, ev sahibi hücrelerin viral enfeksiyonları sırasında ulaşılabilinen yeri- hücre yüzeyinde düşük seviyede bulunan MHC I (major histokompatibilite komleksi) olarak bilinen markerları tarif eder. İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir.

Diğer geleneksel T hücreleri altkümelerine benzer olarak CD1d gibi T hücre reseptörleri (TCR'ler), sınırlandırılmış doğal öldürücü hücrelerdir; γ ve δ T hücrelerinin doğal ve edinilmiş bağışıklık arasında yer almalarını sağlayan karateristik özelliklerini sergilerler. Bir yandan γ ve δ T hücreleri edinilmiş bağışıklık sisteminin, TCR genlerinin düzenlenmesiyle çeşitlilik kavşağının üretilmesi ve hatırlanabilir bir fenotipi geliştirme içeriği olarak anlaşılabilirler. Her nasılsa, çeşitli altkümeler; patern tanıma reseptörleri olarak kullanılabilen bağlı TCR'ler ve doğal öldürücü hücreler, doğuştan gelen bağışıklık sisteminin parçaları olarak da düşünülebilirler.
Örneğin, buna göre Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük bir kısmı, mikroplarca üretilen genel moleküllere saatlerce karşılık verir ve intraepiteliyal Vδ1 T hücrelerine yüksek oranda bağl

Edinilmiş bağışıklık sistemi ya da adaptif bağışıklık sistemi ya da akkiz (acquired) immunite, yüksek oranda özelleşmiş bütün sisteme etki edebilen hücreler ve patojenik mücadeleleri ortaya çıkaran süreçlerle düzenlenen bağışıklık sistemi çeşididir.
İlk olarak Gnathostomata'da ulaşılan edinilmiş ya da spesifik bağışıklık sisteminin, non spesifik ve evrimsel olarak daha eski olan (neredeyse bütün yaratıklarda yaşayan patojenlere karşı ev sahibinin kendini savunmasında temel sistem olan) doğuştan gelen bağışıklık sistemiyle aktive edildiği düşünülmüştür. Edinilmiş ya da spesifik bağışıklık sisteminin yanıtı, omurgalıların bağışıklık sisteminde spesifik patojenleri tanımayı ve hatırlamayı (bağışıklığı oluşturur) ve patojenlere karşı karşıya kalındığı her zaman daha güçlü saldırıların olmasını sağlar. Edinilmiş bağışıklık, sonradan kazanılmış bir bağışıklık sistemidir çünkü vücudun bağışıklık sistemi gelecek saldırılara karşı kendini her zaman hazırlar.
Sistem, somatik hipermutasyon (hızlandırılmış somatik hücre mutasyonları) ve VDJ rekombinasyonları (antijen reseptör gen segmentlerinin geri dönüşümüsüz genetik mutasyonları) yüzünden yüksek oranda uyum sağlama yeteneğindedir. Bu mekanizma, genlerin küçük bir kısmının, her bireysel lenfositte benzersiz olarak ifade edilen çok sayıda farklı antijen reseptörleri üretilmesine izin verir. 
Çünkü gen düzenlenmesi, her hücrede geri dönüşümsüz DNA değişikliklerine, bütün döllerin hücrelerinde aynı reseptörün özelliğini kodlayan genlerin kalıtılmasına, uzun süreli spesifik bağışıklıkta anahtar rol oynayan bellek B hücreleri ve bellek T hücreleri ile rehberlik eder.

Edinilmiş bağışıklık, omurgalılarda bir patojen doğal bağışıklıktan kaçtığı ve antijen basamaklarından birini üretmeye başladığında tetiklenir.
Edinilmiş bağışıklık sisteminin ana işlevleri şöyledir:

Antijen sunumu sırasında spesifik "kendinden-olmayan" antijenleri tanıma,
Spesifik patojenleri ya da patojenle enfekte olmuş hücreleri en fazla çıkaranlara uygulanan yanıtların üretilmesi
Her patojenin bir antijen imzasıyla hatırlaması şeklindeki bağışıklık belleğinin gelişmesi. Bu bellek hücreleri, sonradan oluşan enfeksiyonlar görüldüğünde patojeni ihraç etmeye hızlıca çağırılabilirler.

Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri, lökositlerin bir çeşidi olan ve lenfosit olarak adlandırılıan hücrelerdir. B hücreleri ve T hücreleri lenfositlerin ana gruplarıdır. İnsan vücudunda, beyaz kan hücrelerinin %20-40'ını oluşturan, 2 trilyon civarında lenfosit bulunur, Bu hücrelerin kütlesi toplamda beyin ya da karaciğerle yaklaşık olarak aynıdır. Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder. B hücreleri ve T hücreleri, aynı çok potensiyalli hemopoietik kök hücrelerden çıkarılırlar ve etkinleştirilmedikçe birbirlerinden ayırt edilemezler. B hücreleri insan bağışıklık yanıtında büyük rol oynarlar; oysa T hücreleri karmaşık hücre-aracılı bağışıklık yanıtıyla yakından ilişkilidirler.
B hücreleri, kuşlara özgü organ olan fabrikus keseceğinde ilk kez bulunmalarıdan sonra adlandırılmışlardır. Bununla beraber, neredeyse diğer tüm omurgalılarda B ve T hücreleri kemik iliğindeki kök hücrelerinde yapılırlar. T-hücreleri, ismini aldıkları timusa gider ve orada gelişirler. İnsanlarda yaklaşık olarak lenfosit havuzunun %1-2'si, antijene duyarlı lenfositler olasılıkları en iyi şekilde kullanarak, her saat, spesifik antijenlerini bulmak için ikincil lenfoid dokularında dolaşırlar.
Erişkin hayvanlarda, periferik lenfoid organları farklılaşmanın en az üç farklı evresindeki B ve T hücrelerinden oluşan bir karışımı içerirler:

tecrübesiz hücreler; yeni üretilmiş, kemik iliği ya da timustan ayrılmış, lenfatik sisteme girmiş fakat ilişkili antijenleriyle karşılaşmamış hücreler.
efektör hücreler; ilişkili antijenleriyle karşılaşarak etkinleştirilmiş ve aktifleşip, patojeni dışarı atmak için bağlamış hücreler.
bellek hücreleri; geçirilmiş enfeksiyonların uzun süreli kalmasında görevli hücreler.

Edinilmiş bağışıklığın özelliği, bağışıklık hücrelerinin kendi hücrelerini ve istenmeyen saldırganları ayırma kapasitesinde yatar.
Ev sahibinin hücreleri kendi antijenlerini ifade eder. Bu antijenler, bakterilerin yüzeyindeki (kendinden olmayan antijenler) ya da virüsçe enfekte edilmiş hücrelerin (kendini-kaybetmiş) yüzeylerindekilerden farklıdır. Edinilmiş bağışıklığın yanıtı kendinden olmayan ve kendini kaybetmiş antijenlerle tetiklenir. Hücre çekirdeği olmayan bazı hücreler haricinde (örn. eritrositler), bütün hücreler antijen sunumu yapabilme ve edinilmiş bağışıklığı etkinleştirebilme yeteneğindedirler. Bazı hücreler özellikle antijen sunumu yapmak ve tecrübesiz T hücrelerini olgunlaştırmak için özelleşmişlerdir. Dendritik hücreler ve B hücreleri, T hücrelerinin etkinliğinin geliştirilmesine izin veren özel bağışıklık baskılayıcı almaçlarla donatılmışlardır ve antijen sunumu hücreleri (APC) olarak isimlendirililer. Bazı hücre altgrupları profesyonel APC'lerce etkinleştirlebilirler ve her T hücresi tipi bakteri ya da viral toksinlere özel benzersiz olarak donatılır. Etkinleştirilen T hücresi tipi ve dolayısıyla üretilen yanıtın çeşidi biraz da antijenin APC ile karşılaştığı ortama bağlıdır.

Dendritik hücreler dokulardaki bakteriler, parazitler veya toksinler gibi endojenik patojenleri fagosit eder ve sonrasında kemosentetik sinyaller yoluyla lenf düğümlerinde zenginleştirilmiş T hücrelerine taşırlar. Göç sırasında dendritik hücreler fagositik kapasitelerini kaybettikleri ve T hücrelerinin lenf düğümleri ile anlaşabilmeyi arttırabilme yeteneği geliştirdikleri bir olgunlaştırma sürecine uğrarlar. Dendritik hücreler, patojenleri daha küçük parçalara ayırmak için "antijen" olarak isimlendirilen enzimleri kullanırlar. Lenf düğümünde dendritik hücreler bu kendinden olan antijenleri MHC diye bilinen kendinden olan reseptörlere eşleyerek onların yüzeylerinde görüntülerler. (MHC ayrıca insan löksosit antijeni (HLA) olarak da bilinir). Bu MHC:antijen kompleksi, o zaman lenf düğümünün içine geçen T hücrelerince tanınır. Eksojenik antijenler genellikle CD4+ yardımcı T hücreleriyle etkilenen MHC sınıf II molekülleri üzerinde görüntülenirler.

Hücreiçi antijenler ev sahibi hücreyi taklit eden virüsler tarafından üretilir.  Ev sahibi hücre virsülerle ilişkili sitoplazmik proteinleri sindirmek için özelleşmiş enzimler kullanır ve bu parçaları T hücrelerinin MHC ile eşleneceği yüzeyinde görüntüler. Endojen antijenler tipik olarak MHC sınıf I üzerinde görüntülenir ve CD8+ sitotoksik T-hücrelerini etkinleştirir. Bazı (eritrositler gibi) hücre çeşitleri haricinde MHC sınıf I, hemen hemen bütün ev sahibi hücrelerce eksprese edilir.

Sitotoksik T hücreleri (TC, öldürücü T hücresi ya da sitotoksik T-lenfosit (CTL) olarak da bilinir) virüsler veya diğer patojenlerce enfekte edilen hücreleri ya da başka bir deyişle hasarlanmış ve işlev göremez hale gelmiş hücreleri ölüme sevkeden T hücrelerinin bir alt grubudur.
Tecrübesiz sitotoksik T hücreleri, T-hücre reseptörleri ile MHC sınıf I molekülünün peptid bağlarıyla birbirlerini kuvvetlice etkiledikleri zaman etkinleştirilirler. Bu yatkınlık antijen/MHC kompleksinin tipine ve yönelimine bağlıdır ve CTL ile enfekte hücrenin bağlanmasının nedenidir. Bir kez etkinleştirilen CTL, "donatılmış etki hücreleri" ordusunu üretmek üzere işlevsellik kazandığı ve hızla bölündüğü "klonal büyüme" olarak bilinen sürece girer. Böylece etkinleştirilmiş CTL vücutta baştan başa benzersiz MHC sınıf I + peptid davranışındaki hücreleri aramak için dolaşabilecektir.
Bu enfekte veya işlevsizleşmiş somatik hücreler sergilendiğinde, etkileyici CTL perforin ve granülizin salar; hedef hücrenin plazma mambranındaki porlarda oluşan sitotoksinler, iyonların ve suyun enfekte hücreye grimesine izin verir ve lizise veya çatlamaya sebep olurlar. CTL bir serin proteaz olan hücre içine porlardan geçerek girip hücre ölümünü tetikleyen granzimi salar. Enfeksiyon sırasındaki geniş doku hasarının sınırlandırması için CTl etkinleştirilmesi sıkıca kontrol edilir ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyaline ya da yardımcı T hücrelerinin ek sinyallerine ihtiyaç duyar.

Enfeksiyonun çözünürlüğünde, çoğu etkileyici hücre ölür ve fagositlerce temizlenir, fakat bu hücrelerin bazıları bellek hücresi olarak kalır. Daha sonra aynı antijenle karşılaşıldığında, bu bellek hücreleri derhal etkileyici hücrelere farklılaşırlar ve gerekli olan etkileyici yanıt oluşturma zamanını çarpıcı şekilde kısaltırlar.

CD4+ lenfositler ya da yardımcı T hücreleri, bağışıklık yanıtı arabulucularıdır ve edinilmiş bağışıklık yanıtının tespiti ve arttırılma yeteneklerinde önemli bir rol oynarlar. Bu hücreler sitotoksik veya fagotoksik değildirler ve enfekte hücreleri öldürmezler ya da patojenleri temizlemezler; fakat diğer hücreleri bu işleri yapmaya yönlendirerek bağışıklık yanıtını yönetirler. Yardımcı T hücreleri, sınıf II MHC moleküllerindeki bağları tanıyan T hücre reseptörlerini (TCR) eksprese eder. Tecrübesiz bir yardımcı T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin etkinleştirilmesini etkileyen onu aktive eden APC'lerle birlikte sitokinlerin salınmasına neden olur. Yardımcı T hücreleri sitotoksik T hücrelerinden daha hafif aktivasyon uyarılarına ihtiyaç duyar. Yardımcı T hücreleri sitotoksik hücrelerin etkinleştirilmesine yardımcı fazladan sinyaller bulabilirler.

Etkileyici hücrelerin iki çeşidi CD4+ T yardımcı hücresi yanıtları profesyonel APC'lerce teşvik edilebilirler; Th1 ve Th2 şeklinde ve bunların her biri farklı tiplerdeki patojenleri ayırmak için şekillendirilmişlerdir. Th1 ya da Th2 tipi yanıtının tetiğini çeken bir enfeksiyonu yöneten faktörler tam olarak anlaşılamamıştır, fakat üretilmiş yanıt farklı patojenlerin temizlenmesinde  önemli bir rol oynar.
Th1 yanıtı makrofajların bakterisidal aktivitesini etkinleştiren, B hücrelerinin antikorları kaplamasına (opsonlamaya) neden olan ve "hücre-aracılı bağışıklığın" önderliğini yapan interferon-gamma üretimiyle karakterize edilir.
Th2 yanıtı, B hücrelerinin antikorları öldür

Fagositler, vücudu, zararlı partiküllere, bakterilere, ölü ya da ölmekte olan hücrelere kısacası tüm patojenlere karşı koruyan hücrelerdir. Fagosit ismi Yunanca kökenli olup phagein "yemek" ve -cyte "hücre" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Bağışıklığı sürdürmek ve enfeksiyonlarla savaşmada çok gerekli olan fagositler bütün hayvanlar alemi için önemlidir ve omurgalılarda gelişmiştir. Bir litre insan kanında yaklaşık 6 milyon fagosit bulunur. Fagositler 1882 yılında İlya İlyich Mechnikov tarafında denizyıldızı larvasında keşfedildi. Bu keşfi ona 1908 yılına Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazandırdı. Çoğu türde fagosit bulunur hatta bazı amfibiler gelişimlerini ilk çağlarında makrofajik fagosit gibi davranır.
Fagositler fagositoz yeteneklerine göre "profesyonel" ve "profesyonel olmayan" fagositler olmak üzere ikiye ayrılır. Profesyonel fagositler birçok beyaz kan hücresini(örneğin: nötrofil,monosit,makrofaj,mast hücreleri ve dentritik hücreler) kapsar. Profesyonel ve profesyonel olmayan fagositler arasındaki fark profesyonel fagositlerin hücre zarında patojenleri tanıyan reseptörlerin olmasıdır.
Bir enfeksiyon sırasında fagosite patojenin nerede olduğunu ileten bir sinyal gelir ve fagositler enfekte olan bölgeye doğru kemotaksi denilen hareketle hareket ederler. Fagosit ile patojen karşılaştığında fagosit zarındaki reseptörler patojene bağlanır ve fagositler bakteriyi yutar ancak bazı fagositler oksidan veya nitrik oksit salgılayarak patojeni etkisiz hale getirir.

Rus zoolog İlya Meçnikov ilk kez mikrobik enfeksiyonlara karşı savaşan özelleşmiş hücreler gözlemledi. İmmün savunmasında önemli olduklarına inanarak 1882'de denizyıldızı larvalarında kendiliğinden hareket edebilen hücreler üstünde çalıştı. Bu iddiasını test etmek için mandalina ağacından aldığı küçük bir dikeni larvaya batırdı. Birkaç saat sonra bu kendiliğinden hareket eden hücrelerin yaranın etrafını sardığını gözlemledi.Meçnikov daha sonra bu keşfi paylaşmak için ona fagosit ismini öneren Carl Friedrich Claus'un yanına, Viyana'ya gitti.
Bir yıl sonra Meçnikov saydam olması nedeniyle mikroskop altında kolayca görülebilen bir kabuklu olan su piresi üstünde çalıştı ve su piresine saldıran mantar sporlarının fagositler tarafından yok edildiğini gördü. Meçnikov gözlemlerini genişleterek memelilerdeki beyaz kan hücreleri üzerinde çalıştı ve fagositoz adı verilen bir yöntemle bacillus anthracis bakterisini yutarak öldürdüklerini gözlemledi. Meçnikov bunun organizmalara karşı birincil savunma olduğunu açıkladı.
1903'te Almroth Wright fagositozun bir antikor çeşidi olan opsonin ile güçlendirildiğini keşfetti. Meçnikov, fagositler ve fagositoz ile yaptığı çalışmalardan ötürü 1908'de Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü ile ödüllendirildi.
1980'lere kadar fagosit ve fagositoz kavramı bilinmediğinden immün sistem iyi açıklanamıyordu ancak bu çalışmalardan sonra özellikle de bağışıklık sistemi ile ilgili araştırmalar önemli ölçüde hız kazandı.

Üç ana gruba  ayrılırlar;

Makrofajlar: Monositler, Doku makrofajları
Mikrofajlar (Granülositler; Granulocyte): Polimorf çekirdekli lökositler -- Nötrofil polimorflar, Eozinofil polimorflar, Bazofil polimorflar
Dendritik hücreler

Patojenleri yok ederek, bağışıklık sisteminin hastalıklara erken uyarı sistemini oluşturular.

Kemik iliği (medulla ossium), büyük kemiklerin içinde, merkezde yer alan dokudur. Toplam vücut ağırlığının %4'ünü oluşturmaktadır. Bu da yetişkinlerde yaklaşık 2,6 kg'a denk gelmektedir. Yeni kan hücrelerinin periyodik olarak yaşam boyu üretildiği yerdir.

İki tip ilik vardır: kırmızı kemik iliği ve sarı kemik iliği:

Kırmızı kemik iliği (veya miyeloid ilik), süngerimsi kemikte bulunur. Alyuvar, akyuvar ve trombositler burada üretilir. Myeloid dokudan zengindir.
Sarı kemik iliğinde bazı akyuvarlar üretilir. İçinde çok daha fazla sayıda yağ hücresi olduğu için sarı renklidir.
Her iki tipteki kemik iliğinde de sayısız kılcal kan damarı içermektedir.
Doğumda tüm kemik ilikleri kırmızıdır, zamanla sarı kemik iliği oranı artar. Yetişkinlerde ortalama 2,6 kg kemik iliği olur, bunun yarısı kırmızıdır. Kırmızı kemik iliği başlıca yassı kemiklerde (göğüs kemiği, kafatası, kaburgalar, omurgalar ve kürek kemikleri gibi) ve uzun kemiklerden olan femur ve humerusun proksimal ucundaki süngerimsi kısımda bulunur. Sarı kemik iliği uzun kemiklerin orta kısmındaki boşlukta bulunur.
Ciddi kan kaybı durumunda vücut sarı kemik iliği kırmızıya dönüştürerek kan üretimini hızlandırır.

Kemik iliğinde üç tip kök hücre bulunur:

Hematopoetik kök hücreleri dolaşımda bulunan üç hücre türünü oluşturur: akyuvarlar (lökositler), alyuvarlar (eritrositler) ve trombositler (kan pulcukları).
Mezenşimal kök hücreleri kemik iliğinin ortasındaki boşluğun (sinüsün) etrafına dizilidir. Osteoblast, kondrosit, miyosit ve çeşitli başka hücre türlerine başkalaşabilme yeteneklerine sahiptirler. Ayrıca kemik iliğinin bekçiliğini yaparlar.
bidotelyal kök hücreler

Kanserli bir büyüme veya verem gibi bir enfeksiyon sonucu normal kemik iliği yerini kaybedebilir ve bunun sonucunda alyuvar, akyuvar ve kan pulcuklarının üretiminde bir azalma olabilir. Ayrıca, kemik iliğinde kan hücrelerini oluşturucularının (progenitor) kanserlerine de rastlanır, bunlar lösemilerdir.
Kemik iliği ilgili bir hastalığın tanısını koymak için bazen bir ilik muayenesi yapılır. Bu işlemde genel anestezi ya da lokal anestezi ile ilium kemiğinin kristasından bir iğne yardımıyla örnek alınır. Bir bacak kemiğinde ortalama 440 milyar hücre vardır.
Radyasyon veya kemoterapi kemik iliğinde hızla bölünmekte olan hücreleri öldürür ama bağışıklık sisteminin de zayıflamasına neden olur. Radyasyon hastalığının belirtilerinin çoğu kemik iliğinin zarar görmüş olmasından kaynaklanır.

Bir kişiden hematopoetik kök hücreler alıp bunları başka birisine (Allojenik) veya ileride  aynı kişiye (Otolog) aktarmak mümkündür. Eğer verici ve alıcı uyumlu iseler aktarılan hücreler iliğe göç edip  kan hücreleri üretmeye başlarlar. Kök hücreler genelde ya ilium tepesinden genel anestezi ile alınır (bu işlem pek çok iğne batırması gerektirir) veya kök hücrelerin kemikten kan dolaşımına salınmalarını sağlayan bazı ilaçlar kullanılır, ardından bu hücreler kandan izole edilirerek donörden alınan kan tekrar kendisine verilir.
Bir kişiden diğerine nakil, ilikte  ciddi hastalıklar olması durumunda yapılır. Hastanın kemik iliğindeki hücreler önce radyasyon veya ilaçlarla öldürülür sonra yeni kök hücreler aktarılır.
Kanser durumunda, radyasyon terapisi veya kemoterapiden önce hastanın hematopoetik kök hücrelerinin bir kısmı bazen toplanır, terapi bitince bağışıklık sistemini yeniden oluşturmak için hastaya geri verilir.

Kompleman sistem, Komplement sistemi veya tamamlayıcı sistem, bir canlıdan patojenlerin temizlenmesine yardım eden biyokimyasal bir kaskaddır. Bağışıklık sisteminin bir canlının yaşamı süresindeki gidişlerle değişmeyen ve uyum sağlamayan doğuştan gelen bağışıklık sistemine ait geniş kısımlarıdır. Bununla beraber edinilmiş bağışıklık sistemiyle birlikte işleme konulup, eyleme geçirilebilir.
Kompleman sistem, normalde zimogenler diye bilinen dolaşan kanda inaktif olarak bulunan proteinlerinin küçük miktarını içerir. Bazı tetikleyiciler tarafından uyarıldığında, sistemdeki proteazlar özgül proteinlere sitokinleri salgılatmak üzere ayrılırlar ve daha ileri ayrılmaları yükseltecek kaskadları başlatırlar. Bu kaskadın aktivasyonun sonucu, hücre-öldürücü yüzey saldırı kompleksinin etkinleştirilmesi ve yanıtının oldukça yükseltilmesidir. Serum proteinleri, serozal proteinler ve hücre yüzeyi proteinlerini kapsayan 20'nin üzerinde protein ve protein parçaları kompleman sistemini düzenler. Bu proteinler ana olarak karaciğer tarafından sentezlenirler ve kan serumunun globulin yüzdesinde %5'lik bir orana sahiplerdir.
Üç biyokimyasal yol kompleman sistemini etkinleştirir:

Klasik Kompleman Yolu
Alternatif Kompleman Yolu
Mannoz Bağlayıcı Lektin Yolu 

19. yüzyılın sonlarına doğru, kan serumunun bakterileri öldürebilme yeteneğinde bir faktörünün ya da presinbinin olduğu bulundu. 1896'da genç bir Belçikalı bilim adamı Jules Bordet Paris Pasteur Enstitüsünde bu prensibin iki bileşende analiz edildiğini yayımladı: bir sıcaklığı-sabit ve bir sıcaklığı-değişken bileşen. (Sıcaklığı-değişken, serum ısıtıldığında etkinliğin kaybeden demek.)
Sıcaklığı-sabit bileşen bağışıklık karşıtı özgül mikroorganizmalara sunulmuş bulunurken, sıcaklığı-değişken bileşen bütün normal serumca sunulan özgül-olmayan antimikrobiyal aktiviteden sorumlu bulundu. Sıcaklığı-değişken bileşen bizim şu an bahsettiğimiz kompleman yani "tamamlayıcı"ydı.
Kompleman (tamamlayıcı) terimi, Paul Ehrlich tarafından 1890'ların sonlarına doğru onun büyük bağışıklık sistemini teorisinin parçaları olarak ortaya çıktı. Bu teoriye göre, bağışıklık sistemi hücreleri yüzeylerinde antijenleri tanıyan özel reseptörler (almaçlar) taşımaktaydı. Antijenle bağışıklama sırasında bu reseptörlerin çoğu şekillenir ve dolaşan kana dökülürlerdi. Günümüzde "antikor"lar olarak isimlendirdiğimiz bu reseptörler Ehrlich tarafından bağlama kapasitelerinin her ikisini de (özgül antijeni tanır ve bağlanırlar, fakat ayrıca taze serumdaki sıcaklığı-değişken olan antimikrobiyal bileşene de bağlanırlar) vurgulamak için "amboseptörler" olarak adlandırılmıştı. Bu yüzden Ehrlich bu sıcaklığı-değişken bileşeni kompleman (tamamlayıcı) olarak nitelendirdi, çünkü bu; bağışıklık sisteminin hücreleri "tamamlayan", kanda bulunan bir şeydi.
Bordet tamamlayıcının sadece bir tipi olduğuna inanırken, Ehrlich her antijene-özgü amboseptörün kendine özgül tamamlayıcısı olduğuna inandı.
Bu tezatlık, 20. yüzyılın başlarında, komplemanın özgül antikorlarla kombinasyonlarda ya da özgül-olmayan yollarda rol oynayabileceğinin anlaşılmasıyla çözüldü.
Batı dillerinde kompleman sözcüğü tamamlayıcı anlamına geldiğinden, bu biyolojik sistemin adı da Türkçeye "kompleman sistemi" olarak girmiştir.

Üç yolun hepsi de proteaz C3-konvertazın homolog şekillerini üretir. Alternatif ve mannoz-bağlayıcı lektin yolları C3 hidrolizis ya da antijenlerle antikorların sunumu (özgül-olmayan bağışıklık yanıtı) olmaksızın etkinleşebilirken, klasik kompleman sistemi etkinleşme için tipik olarak antikorlara ihtiyaç duyar.
Bu üç yolda da, bir C3-konvertaz C3a ve C3b yaparak ve daha sonraki ayrılma ve etkinleşme kaskadlarının başlamasına neden olacak şekilde bileşen C3'e ayrılır ve onu etkinleştirir.
C3b opsonizasyonla fagositlerlerce daha büyük internalizasyona öncülük eden patojenlerin yüzeyine bağlanır. C5a, yangıya hücrelerin toplanmasında yardımcı olan önemli bir kemokindir. C3a ve C5a'nın her ikisi de anaflatoksin etkisine sahiplerdir, damar geçirgenliğini ve düz kas yoğunluğunu arttırma kadar, mast hücrelerinin degranülasyonunu doğrudan tetiklerler. C5b, C5b'in C6, C7, C8 ve polimerik C9 içeren MAC ile sonuçlanan yüzey saldırı kompleksini başlatır.
MAC, kompleman kaskadadın sitolitik son ürünüdür, hedef hücrenin ozmotik lizisine neden olan bir transmembran kanalı olarak şekillenir. Kupffer hücreleri ve diğer makrofaj hücre tipleri tamamlayıcı-kaplı patojenlerin temizlenmesine yardımcı olurlar. Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin parçası olarak, kompleman kaskadın elementleri omurgalılardan daha ilkel canlılarda da bulunabilir, en yakın geçmişte ilkel atnalı yengeci türleri, sistemin önceleri düşünüldüğünden daha gerilerde olabildiğini göstermiştir.

Klasik kompleman sistemi, C1 kompleksinin (bir C1q ve iki C1r ve C1s molekülü içerir) etkinleşmesiyle ve/veya C1q'nun M ve G sınıfından antijenlerle kompleks yapmış (IgM'nin bir molekülü yolu başlatmaya yeterlidir) antikorlara bağlanmasıyla tetiklenir. IgG (daha çok moleküle ihtiyaç duyması ya da C10 kompleksiyle doğrudan patojenin yüzeyine bağlanmasıyla) en az etkilidir. Bu bağlanma C1q molekülünde iki C1r (bir serin proteaz) molekülünün etkileştirilmesinde öncülük eden konformasyonal değişikliklere liderlik eder. Böylece bunlar C1s'e (başka bir serin proteaz) ayrılırlar. C1-kompleksi C4'ü bu halde bağlar ve daha sonra C2 (C2'yı üretir ve aslında C2b olarak adlandırılmalıdır çünkü "b"ler geleneksel olarak daha büyük parçalı ürünlerdir) ve C4'e ayrırır.
C1r ve C1s'nin uyarılması C1-inhibitörünce kontrol edilir. C4b ve C2a klasik yolu şekillendirmek için C3-konvertazla (lektin yolu etkinleştirilmesinde şekillenen C4b2a kompleksi, C3-konvertazın aynısıdır) bağlar. C3-konvertazın üretimi C3'ün C3a ve C3b'ye ayrılmasına öncülük eder; C3b; C2a'ya ve C4b'ye (C3 konvertaz) C5 konvertazı yapmak üzere katılır.
C3-konvertaz eritrosit membranlarını bir GPI çengeliyle bağlayan DAF (bozulma hızlandırma faktörü) ile bozulur.

Alternatif kompleman yolu, patojenin yüzeyinde doğrudan bulunan C3 hidrolizis ile tetiklenir. Bu, diğer yollardaki patojen-bağlayıcı protein gibi güven vermez. Alternatif kompleman yolunda, C3 proteini karaciğer tarafından üretilir ve kandaki enzimlerle C3a ve C3b'ye ayrılır. Eğer kanda hiç patojen yoksa, C3a ve C3b proteini parçaları etkinliklerini yitirir. Bununla beraber, eğer bir patojenin yakınlarındaysa, C3b'nin bazı parçaları patojenin plazma mambranına bağlanır. Bundan sonra kompleman faktör B bağlanacaktır. Bu kompleks faktör D ile Ba'ya ve alternatif yolla C3-konvertaz ile Bb'ye ayrılacaktır. Bundan sonra patojenin yüzeyini "kancalamış" C3bBb kompleksi bir elektrikli testere gibi rol alıp, patojendeki kancalı C3bBb sayısını olumlu etkileyecek olan kandaki C3'ün C3a ve C3b'ye hidrolizini katalizler. C3'ün hidrolizinden sonra, C3b kompleksi, C5'i C5a ve C5b'ye ayrılacak olan C3bBbC3b'ye karmaşıklaşır (dönüşür). C5a ve C3a'nın mast hücresi degranülasyonunu tetiklediği bilinir. C5b ile C6, C7, C8 ve C9 (C5b6789) kompleksi ayrıca MAC olarak bilinen hücre zarı arasında bulunan yüzey saldırı kompleksini şekillendirmek üzere karmaşıklaşır ve hücre lizisini başlatır.

Lektin yolu, klasik yola homologdur fakat opsoninle mannoz-bağlayıcı lektin (MBL) ve fikolinler C1q yerinedir. MBL-ilişkili serin proteazları etkinleştiren, MASP-1 ve MASP-2 (ayrı ayrı C1r ve C1s'ye benzeyen), C4'ü C4a ve C4b'ye ve C2'yi C2a ve C2b'ye ayrıabilen mannoz-bağlayıcı lektinin patojenin yüzeyindeki mannoz artıklarına bağlanmasıyla bu yol etkinleştirilir.
C4b ve C2a o zaman birlikte C3-konvertazı şekillendirmek için klasik yolda olduğu gibi bağlar. Fikolinler MBL ile homologdur ve MASP aracılığıyla benzer fonksiyonlardadır. Omurgasızlarda edinilmiş bağışıklık sistemi olmaksızın, fikolinler genişletilmiş ve onların bağlama özgüllükleri patojene özgü olmayan molekülleri tanıma zayıflığını telafi etmek için çeşitlenmiştir.

Kompleman sistemi aşırı derecede harap olmuş ev sahibinin dokularında etkilenleştirilmesiye oldukça düzenlenebilme potansiyeline sahiptir. Kompleman sistemi, daha fazla konsantrasyonlarda bulundukları kan plazmasından salınan kompleman kontrol proteinleri tarafından düzenlenir. Bazı kompleman kontrol proteinleri kompleman tarafından hedeflenen kendini-sunan hücrelerin yüzeylerinden salınırlar. Örneğin; yüzey salıdırı kompleksinin şekillenmesi sırasında C9 polimerizasyonun baskılayan CD59.

Kompleman sisteminin bir bağışıklık bileşeni olarak Barraquer-Simons sendromu, astım, lupus erythematosus, glomerulonefrit, artritin çeşitli şekilleri, otoimmün kalp hastalıkları, multipl skleroz, enflamasyonlu bağırsak hastalığı ve iskemia-reperfusyon yaralanmaları gibi bazı hastalıklarda rol aldığı düşünülmektedir. Kompleman sistemi ayrıca gittikçe artarak Alzheimer gibi merkezi sinir sistemi hastalıklarıyla ve diğer nörodejeneratif şartlarla da ilişkilendirilmektedir. Terminal yolların yetmezlikleri, otoimmün hastalıklarda ve menejit gibi enfeksiyonların her ikisinde de Gram negatif bakterilere saldırmada rol alan C56789 kompleksinin rolüyle ilişkilidir. Kompleman sisteminin düzenleyicileri faktör H ve yüzey kofaktör proteinindeki mutasyonlar atipik hemolitik üremi sendromuyla ilişkilendirilmiştir. Bundan başka yaygın olan faktör H'deki (Y402H) tek nükleotidli polimorfizim, yaygın göz hastalığı (yaşa bağlı maküler dejenerasyon) ile ilişkilendirilmiştir. Bu bozuklukların hepsi günümüzde ev sahibinin yüzeylerindeki hatalı kompleman etkinleşmeyle ilişkilendirilmektedir.
Geçmiş araştırmalar HIV/AIDS sırasında kompleman sisteminin vücudu daha çok hasarladığı manipülasyonlarını öne sürmüştür.

Majör histokompatibilite kompleksi (kısaca MHC, kısaltmanın kökeni İngilizce "major histocompatibility complex") veya büyük doku uygunluk kompleksi, bütün omurgalılarda  geniş bir gen ailesi tarafından kodlanan bir hücre yüzey molekülüdür. MHC molekülleri, bağışıklık hücreleri lökositler ile diğer lökositler veya vücut hücreleri arasındaki etkileşimlere arabuluculuk  ederler. MHC, organ nakli için donörlerin uyumluluğunu belirlemenin yanı sıra, kişinin otoimmün hastalıklar için duyarlılığı hakkında da bilgi vermektedir. İnsanlarda MHC moleküllerine ilk kez lökositlerde rastlandığı için insan lökosit antijeni (human leukocyte antigen)(HLA) ismi de verilir.
MHC genleri 6. kromozomun kısa kolu üzerinde sentromere yakın bir bölgede yer alan ardışık bir DNA dizisi üzerinde bulunurlar. Bu bölge yaklaşık 3600 kilobaz uzunluğundadır. Günümüzde insan MHC bölgesi tamamen dizilenmiştir.
HLA moleküllerinin temel görevi peptid bağlanması ve bunların T lenfositlerine sunulmasıdır. Bağışıklıkla ilgisi olmayan diğer fonksiyonları da bazı diğer hücre yüzey reseptörleriyle ve çeşitli hormon reseptörleri ile etkileşimi ve sinyal iletimidir.
Major histocompatibility complex, üzerlerinde bulunduğu hücre tipleri ve bağışıklık görevleri açısından Sınıf I, II, III ve IV olmak üzere dört farklı gruba ayrılır. Sınıf I'de bulunan HLA A, B, C tüm çekirdekli somatik hücrelerde bulunurlar.
Sınıf II MHC molekülleri daha az sayıda hücrede bulunurlar. Sınıf III ve IV MHC molekülleri doku uyumu ile doğrudan ilişkili değildir. Ancak HLA gen bölgesinde ifade edilen antijenlerdir ve bazı kompleman bileşenlerini ve inflamasyon moleküllerini (C4A, C4B, TNF vb.) içerirler.

Medical Subject Headings Major+Histocompatibility+Complex
Molecular individuality (German online-book 2012)29 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sexual attraction is linked to MHC compatibility
NetMHC 3.0 server8 Mayıs 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — predicts binding of peptides to a number of different MHC (HLA) alleles
T-cell Group - Cardiff University
The story of 2YF6: A Chicken MHC
RCSB Protein Data Bank: Molecule of the Month - Major Histocompatibility Complex28 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
dbMHC Home, NCBI's database of the Major Histocompatibility Complex12 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sitokin, hayvan ve bitki hücrelerince üretilen, hücrelerin birbirleriyle iletişimini sağlayan protein ve peptidlerin bir grubudur. Hücre yüzeyi sitokin reseptörleri aracılığıyla görevlerini yapar. Yangı (enflamasyon) ve bağışıklık reaksiyonlarında, aktif lenfositler, makrofajlar, endotel, epitel ve konnektif dokular tarafından oluşturulurlar. Salınımları geçicidir. Sitokinler, hücrelerdeki reseptörlere bağlanarak hücre çoğalmasını uyarırlar.
Sitokin ailesi başlıca suda çözünebilir küçük proteinlerin ve glikoproteinlerin (şeker zinciri eklenmiş proteinler) 8 ila 30 kDa'lık birimlerini içerirler. Hormonlar ve nörotransmitterler gibi işlev görürler, fakat hormonlar özgül organlardan kana salınır ve nörotransmitterler nöronlarca üretilirken, sitokinler bazı hücre tiplerince salınırlar. Bağışıklık sistemindeki temel rolleriyle sitokinler, çeşitli immün, enfeksiyon ve enflamasyon hastalıklarında salınırlar. Bununla beraber, tüm fonksiyonları bağışıklık sistemiyle sınırlı değildir, embriyogenezde bazı gelişimsel süreçlerin bazı basamaklarında da görülürler.
Bağışıklık sistemi bir patojenle savaşırken, sitokinler, T hücresi ve makrofajlar gibi bağışıklık sistemi hücrelerini sinyal verir ve enfeksiyon bölgesine gitmeleini sağlarlar. Uygulamada, sitokinler daha fazla sitokin üretmeleri için onları uyarırarak bu hücreleri etkinleştirirler.
Sitokinler oldukça çeşitli hücreler (hemopoietik ve non-hemopoietik hücrelerin hepsi) tarafından üretilirler ve hücrelerin civarlarında veya canlının bütün her yerinde etkili olabilirler. Bu etkiler bazen diğer kimyasal ve sitokinlerin bulunmasına oldukça bağlıdır.

Her sitokin özgül bir hücre yüzeyi reseptörüne bağlanır. Sonra hücreiçi sinyallemenin kaskadları hücre fonkisyonlarını değiştirir. Bu, diğer moleküller için reseptör yüzeylerinin sayısının artması ya da dönüt uyarılmasıyla kendi etkilerinin baskılanmasını, diğer sitokinlerin üretilmesiyle sonuçlanan bazı genlerin üst ve/veya alt düzenlemesini ve onların transkripsiyon faktörlerini içerebilir.
Hücrece verilen bir sitokinin kısmen etkisi, onun hücre dışı bolluğuna, hücre yüzeyindeki tamamlayıcı reseptörün çokluğuna ve sunumuna, reseptör bağlamasının sinyallerinin aşağıakımla etkinleştirmesine bağlıdır, bu son iki faktör hücre tipince değişebilir. 
Sitokinler oldukça "fazla" olmalarıyla tanımlanırlar, bu yüzden bazı sitokinler benzer fonksiyonları paylaşıyor görünmektedir. Fonksiyonları genelleştirme sitokinklerde mümkün değildir; her şeye rağmen, etkileri şu şekilde gruplandırılabilir:

otokrin, sitokin, onu salgılayan hücre üzerinde etkiliyse,
parakrin, sitokin salgısının yakınları hızlı şekilde bu hareketle sınırlandırılıyorsa,
endokrin, sitokin vücudun uzak bölgelerine farklı dokuları etkilemek amacıyla (kan ya da plazmayla taşınıp) yayılırsa.
Öyle görünüyor ki, sitokinlerin antikorları bağlamasıyla oluşan bağışıklık etkisi, tek başına bir sitokinden daha güçlü olarak kısır döngü gibi görülmektedir.
Sitokinlerin fazla uyarılması "sitokin patlaması" olarak bilinen tehlikeli bir sendromu tetikleyebilir, bu, klinikal TGN1412 duruşması sırasında bazı ters olayları nedeni olabilir.

Sitokinler, lemfokinler, interlökinler ve kemokinler gibi fonkisyonlarına, salgılalamadaki hücrelere veya işlev hedeflerindeki farklılıklara göre isimlendirilmişlerdir. Çünkü sitokinler fark edilir derecede çoklukları ve pleiotropizmle ayırt edildikleri gibi, istisnalara da izin verilir, eskilerine oranla az gelişmiştir. 
Sitokinler önemli ölçüde fazlalık ve pleiotropizm ile karakterize edildiğinden, istisnalara izin veren bu tür ayrımlar kullanılmamaktadır.

İnterleukin terimi, araştırmacılar tarafından önceleri genellikle beyaz kan hücrelerine hedeflenen bu sitokinler için kullanılmıştır. Artık geniş anlamda günden güne keşfedilen daha yeni sitokin moleküllerinin tarifi ve bunların tahmin edilen işlevlerindeki küçük ilişkileri anlatmak için kullanılmaktadır. Bunların çok büyük derecesi T hücrelerince üretilmektedir.
Kemokin terimi ise, sitokinlerin, hücreler arasında kemotaksiye aracılık eden özgül bir grubuna için kullanılmaktadır. IL-8 (interlökin-8) interlökin olarak isimlendirilmiş tek kemokindir.

Yapısal benzerlik kısmen fazlalığı çarpıcı derecede göstermeyen sitokinler arasında ayırt edebilir, bu yüzden 4 tip olarak gruplandılırılar:

dört α-sarmal zincirli aile - Üyesi olan sitokinler, dört alfa sarmal zincirli üç boyutlu yapıya sahiptir. Bu aile sırayla 3 alt aileye bölünür:
IL-2 altailesi
interferon (IFN) altailesi
IL-10 altailesi
Bu altailelerden ilki en büyük olan gruptur. Eritropoietin (EPO) ve trombopoietin (THPO) gibi bazı non-immünolojik sitokinleri içerir. Ayrıca, dört α-sarmal zincirli sitokinler uzun-zincirli ve kısa-zincirli olarak da gruplandırılabilirler. 

IL-1 ailesi, öncelikle IL-1 ve IL-18 içerir.
IL-17 ailesi, henüz tam olarak tanılanmamıştır, üye sitokinler sitotokisk etkenlerin neden olduğu T hücrelerinin proliferasyonunu artırtmada özgül bir etkiye sahiplerdir.
Kemokinler.

Klinikte ve tecrübe edilmiş pratikte immünolojik sitokinlerin, proliferasyonu ve yardımcı T hücrelerinin işlevselliğini arttıranlar tip 1 (IFN-γ vb.) ve tip 2 (IL-4, IL-10, IL-13, TGF-β, vb.) olarak ayrı ayrı bölen sınıflandırmanın daha yararlı olduğu ispatlanmıştır. Bu altkümelerin birindeki sitokinlerin diğerinin etkilerini baskılamaya meyilli olarak bulunması ilginçtir. Bu eğilimin otoimmün hastalıkların patojenitesinde bir rolü olabileceği düşüncesiyle yoğun çalışma altındadır.

Geçtiğimiz yıllarda sitokin reseptörleri, kısmen önemli özelliklerinden ve kısmen savunmanın bir sitokin reseptörüyle doğrudan ilişkili olmasıyla malum bağışıklık savunma halini zayıflatmasından dolayı araştırmacılar tarafından sitokinlerin kendisinden daha fazla dikkat noktası haline gelmiştir.
Bu bakımdan ayrıca sitokinlerin çokluk ve pleiomorfizimi, gerçekte onların benzer reseptörlerinin bir sonucudur, bazı yazarlar sitokin reseptörlerinin sınıflandırılmasında daha çok klinik ve deneyimlerin kullanılmasının yararlı olduğu görüşündedirler.
Sitokinlerin bir sınıflandırılması onların üç boyutlu yapıları üzerinedir. Sınıflama, görünüşte rutindir, cazip farmakoterpotik hedefler için bazı benzersiz görüş açılarını sağlar.

İmmünoglobulin (Ig) süper ailesi, günümüzde omurgalıların vücut ve bazı doku hücrelerinde her zaman bulunarak ve antikorlarla, hücre yapışma molekülleri ve hatta bazı sitokinlerle yapısal bir benzerliği paylaşırlar. Örneğin; IL-1 reseptör çeşitleri.
Hemopoietik Büyüme faktörü (tip 1) ailesi, hücre dışı amino asit alanlarından saklı kesin motifler içerirler. X-SCID'in doğrudan x-bağlantılı şekli olan bazı diğer sitokinlere özgü γ-zinciri yetmezliği IL-2 reseptörü bu zincire aittir.
İnterferon (tip 2) ailesi, üyeleri IFN β ve γ için reseptördür.
Tümör nekroz faktörü (TNF) (tip 3) ailesi üyeleri, hücre dışı sistein-zenginleştirilmiş bağlama alanını paylaşır ve CD40, CD27 ve CD30 gibi bazı diğer non-sitokin ligandları içerirler, ligandlar TNF ailesi olarak isimlendirilirler.
Yedi transmembran heliks ailesi, bütün hayvanlar aleminde hepsinde bulunan reseptör çeşididir. Bütün G-protein eşli reseptörler (hormonlar ve transmitterlerde) bu aileye aittir. Kemokin reseptörlerinin HIV'i bağlayan ikisi CXCR4 ve CCR5de bu ailede yer almaktadır.

Büyüme faktörünün dönüşümü beta süper ailesi üyeleri, ek olarak TGF-β1, TGF-β2 ve TGF-β3 bu gruba aittir.

Gallin J, Snyderman R (eds). Inflammation: Basic Principles and Clinical Correlates. 3rd edition, Philadelphia, Lippincott William and Wilkins, 1999.
Janeway CA et al. (eds). Immunobiology. The immune system in Health and Disease, 4th edition, New York, Garland, 1999.
Roitt I et al. (eds.) Immunology. 5th edition, London, Mosby, 2002.
Science Vol. 311 No. 5769, pp. 1875 - 1876, 31 March 2006 DOI: 10.1126/science.1126030 18 Kasım 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adipokinler
Apoptozis
Kemokinler
Sitokin patlaması
ELISA deneyi
ELISPOT deneyi
İnterlökinler
İnterferon
Granülosit-koloni uyarıcı faktörü
Tümör nekroz farktörü

microvet.arizona.edu
www-immuno.path.cam.ac.uk - sitokinler
www.emedicine.com18 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.copewithcytokines.de 5 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
www.cytokines.ru 19 Mayıs 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Somatik hipermutasyon veya SHM, edinilmiş bağışıklık sisteminin bir parçası olarak, sistemin yabancı cisimlere (örn. mikroplara) karşı durmasında görev alan hücre içi bir mekanizmadır. İlginlik olgunlaşmasının ana bileşenlerinden biridir.
SHM, bağışıklık sisteminin, yabancı yapıları (antijenleri) tanımakta kullandığı almaç gruplarını çeşitlendirir ve bağışıklık sisteminin canlının yaşamı süresince karşılaştığı yeni tehditlere karşı uyum sağlamasını sağlar
Somatik hipermutasyon immunoglobulin genlerinin çeşitli bölgelerini etkileyen programlanmış bir mutasyon sürecini kapsamaktadır. Mutasyonların diğer çeşitlerinden farklı olarak, SHM sadece yaşayan bağışıklık hücrelerini etkiler ve bu mutasyonlar yavrulara aktarılmaz Yanlış hedeflenmiş somatik hipermutasyon B-hücreleri, lenfomalarının gelişiminden sorumlu mekanizma olabileceği nedeniyle günümüzde araştırılmaktadır.

Bir B hücresi bir antijeni tanıdığında, bölünmek ya da çoğalmak için uyarılmış olur. Çoğalma sırasında, B hücresi reseptörü lokusu son derece yüksek somatik mutasyon oranı gösterir ki; bu genom çapındaki mutasyonların normal oranından en az 105-106 kat daha büyüktür. Meydana gelen mutasyonlar, baçlıca tek baz yerine geçmeler (subsitüsyonlar) şeklindedir, eklemeler (insersiyonlar) ve kayıplar (delesyonlar) daha ender olur. Bu mutasyonlar en çok, çok-değişebilen (hypervariable) bölgeler olarak da bilinen, DNA'nın "sıcak-noktalar"ında meydana gelirler. Yönlendirilen bu hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni tanıyabilme ve ona bağlanabilme yeteneğine sahip olan immünoglobülin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimi için  olanak sağlar. Bu bölgeler, "tamamlayıcı karar-bölgeleri"ne benzerler, immünoglobulindeki antijen tanıma bölgeleriyle ilişkilidirler.
Bu hedeflenmenin kesin doğasının ne yazık ki çok az anlaşılmış olmasına rağmen, bunun, hata-eğilimli ve yüksek-doğruluklu onarımların dengesi ile kontrol edildiği düşünülmektedir. Bu yönlendirilmiş hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni arttırılmış şekilde tanıma ve bağlama yetisine sahip olan immunoglobulin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimini olanak sağlar.

Deneysel bulgular, SHM mekanizmasının, DNA'daki sitozinin urasile deaminasyonunu sağlayan aktivasyonu-teşvikleyen (sitidin) deaminaz (İngilizce Activation-Induced (Cytidine) Deaminase veya AID) olarak adlandırılan bir enzim tarafından yapıldığı görüşünü desteklemektedir. Bir sitozin-guanin çifti bu yüzden, doğrudan bir urasil-guanin yanlış eşleşmesine değiştirilmiş olur. Urasil kalıntıları normalde DNA'da bulunmaz, bu nedenle genom bütünlüğünü sağlamak için, bu mutasyonların birçoğu yüksek-doğruluklu DNA yanlış-eşleşim-onarım enzimleriyle düzeltilmelidir. Urasil bazları, onarım enzimi urasil-DNA glikolilaz tarafından çıkarılır. Hata-eğilimli DNA polimerazlar bundan sonra, boşluğu doldurmak ve mutasyonlar yaratmak için seferber edilebilir.
Bu yeni DNA sentezi, ya deaminlenmiş sitozininin kendinde ya da bitişiğindeki baz çiftlerinde sıklıkla oluşan mutasyonları ortaya çıkaran, hata eğilimli DNA polimerazları içerir. B hücresi bölünmesi sırasında, DNA'nın immünoglobulin değişebilir bölgesi, okunur ve çevirilir. B hücrelerinin hızla çoğalan popülasyonlarındaki mutasyonların ortaya çıkması, nihai olarak, hafifçe farklılık gösteren reseptörler ve antijen için çeşitlenmiş özgüllüğe sahip olan binlerce B hücresinin üretimine yol açar, bunların arasından antijen için en büyük yatkınlığı gösteren B hücresinden seçilir. En yüksek afiniteyi gösteren B hücreleri, bundan sonra, tekrar bir enfeksiyon durumunda arttırılmış bağışıklık yanıtının verilmesine katkıda bulunan uzun-yaşamlı hafıza B hücrelerine ve antikor üreten plazma hücrelerine farklılaşmak üzere seçilirler.
Hipermutasyon süreci ayrıca, bir canlının kendi hücrelerinin imzası karşısında "kendini-seçen" hücrelerden yararlanır. Bu oto-seçim sürecindeki hatalarının, bir öz-bağışıklık yanıtının gelişmesine neden olduğu da hipotez olarak ileri sürülmüştür.

İlginlik olgunlaşması
Anerji
Bağışıklık sistemi
V(D)J rekombinasyonu

http://www.nlm.nih.gov/cgi/mesh/2011/MB_cgi?mode=&term=Immunoglobulin+somatic+hypermutation11 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İmmünogenetik ders sunumu-Dr.C.Dundar

Sıvısal bağışıklık veya humoral bağışıklık, vücut savunmasının 3. hattının bir bölümüdür. Savunmanın üçüncü hattı T lenfositleri ve B lenfositleri tarafından sağlanır. Humoral bağışıklık antijene özgü tepki verilmesini sağlar. Savunmanın üçüncü hattında T & B lenfositleri beraber çalışırlar. T lenfositleri antijenin tanınmasında ve hücresel bağışıklıkta, B lenfositleri tanınan antijene özgü antikorlar üretilmesinde ve tehlikenin ortadan kalkmasından sonra bir bölümünün hafıza hücresi olarak vücutta kalmasından sorumludur.

T & B lenfositleri kemik iliğindeki kök hücrelerinin farklılaşması sonucunda oluşurlar. T lenfositleri olgunlaşmak için Timüs bezinde bulunurken B lenfositleri ise oluştuğu kemik iliğinde olgunlaşır.

B lenfositlerinin sağlamış olduğu bağışıklık genelde uzun sürelidir. Bunun nedeni antijenin ortadan kaldırılmasından sonra dönüştüğü hafıza hücreleridir. Fakat her hafıza hücresinin ömür süresi farklıdır. Yani belli bir antijene karşı ömür boyu bağışıklık sağlanırken bazılarına karşı birkaç senelik bağışıklık da sağlanabilir.

T lenfositlerinden gelen bilgiler doğrultusunda üretilen antikorlar genelde y şeklinde olup antijenin hücre zarındaki protein yapısına göre şekil alır. Oluşan antikorlar antijenin zarındaki proteinlere yapışıp onları çökeltirler, etkisiz hale gelen antijen fagositoz yapabilen akyuvar hücreleri tarafından hücre içine alınıp sindirilir.

B lenfositleri bir antijen tarafından ilk defa karşılaşıyor ise antikorun üretimi tanıma süresine bağlı olarak birkaç gün içerisinde başlar. O yüzden aşılama çok önemlidir. Aşı insan vücuduna belli bir antijenin zayıflatılmış, ölmüş veya o antijenin üretmiş olduğu toksinlerin verilme durumudur. Bu bize yapay olarak sağlanmış aktif bağışıklık sağlar. Yani aşılamadan sonra oluşan hafıza hücreleri o antijen ile ikinci kez karşılaşmada çok hızlı ve etkin antikor üretilmesini sağlar. Aşı sayesinde birçok kanser yapıcı bakteri ve virüs tehlikesi ortadan kaldırılabilir. Örneğin rahim ağzı kanseri. Rahim ağzı kanserinin büyük bir nedeni orada oluşan bakteri veya virüs kaynaklı enfeksiyondur. O bakteri veya virüse karşı sağlanan bağışıklık tehlikeyi ortadan kaldırır.

B ve T  lenfositleri Doku ve organ naklinde bazen sorun teşkil edebilir. Yapılan doku ve organ hücrelerindeki Fosfolipit zarlarda bulunan glikolipitler antijen olarak anlaşılıp uyumsuzluk görülebilir.Bu durumda bağışıklık sistemini baskılayıp yapılan doku ve organ vücut tarafından kabul edilmesi beklenir. Her zaman başarılı olmayabilir.

B ve T lenfositleri normalde bir virüs veya bakteri tarıfından baskılanmaz ve durdurulmaz fakat HIV adını verdiğimiz virüs bağışıklık hücrelerini konak hücre olarak kullandığı için virüsün neden olduğu AIDS hastalığı oldukça tehlikelidir. Kazanılmış bağışıklığı ortadan kaldırır ve her hastalığa karşı vücudu savunmasız hale getirir.

Tek çekirdekli fagositik sistem veya mononükleer fagositik sistem, bağışıklık sisteminin, yutma özelliğine sahip (fagositik) hücrelerini içeren ve bu hücrelerin pinositoz ve fagositoz yapmasıyla, vücut savunması ve artıkları temizleme işlerinde görev alan parçasıdır. Bu hücreler genellikle bol sayıda lizozom, granüllü endoplazmik retikuluma ve iyi gelişmiş Golgi kompleksine, ayrıca yalancı ayaklara (pseudopodlara) sahiplerdir.
Bu hücreler temel olarak monositler ve makrofajlardır; lenf düğümlerinde ve dalakda birikirler. Karaciğerdeki Kupffer hücreleri ve dokulardaki histiyositler de tek çekirdekli fagositik sistemin hücrelerindendir.
Tek çekirdekli fagositik sistem terimi yerine "lenforetiküler sistem" veya "retiküloendoteliyal sistem"  terimleri kullanılagelmiş olsa da; günümüzde "tek çekirdekli fagositik sistem" terimi kullanılmaktadır; çünkü artık endoteliyal sistem hücrelerinin sadece makrofajlardan ibaret olmadığını anlaşılmıştır.
Tek çekirdekli fagositik sistemin görevleri arasında;

Yeni alyuvar ve akyuvarların düzenlenmesi,
Eski akyuvar ve alyuvarların yıkımı,
Antikorların, plazma proteinlerinin ve bile pigmentlerinin düzenlenmesinde görev almak vardır.
Tek çekirdekli fagositik sistem, birincil ve ikincil lenfoid organlara ayrılarak incelenmektedir:
Birincil lenfoid organlar
Tek çekirdekli fagosit sistemi hücrelerinin üretildiği ve olgunlaştırıldığı bölgelerdir. Bu hücreler kemik iliğinde üretilir, timüsde olgunlaştırılır.
İkincil lenfoid organlar
Tek çekirdekli fagosit sisteminin işlevini yaptığı bölgelerdir. Bunlar, lenf düğümleri, dalak, kanatlı hayvanlarda "bursa fabricious" ve MALTdır.
Tek çekirdekli fagosit sistemin lenfoması, "retiküloendoteliozis" olarak isimlendirilir.

http://www.nlm.nih.gov/cgi/mesh/2008/MB_cgi?mode=&term=Reticuloendothelial+system13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.gpnotebook.co.uk/simplepage.cfm?ID=55050246027 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lenf sistemi
Birincil lenfoid organlar
İkincil lenfoid organlar

V(D)J rekombinasyonu (somatik rekombinasyon olarak da bilinir), bağışıklık sisteminin immunoglobulin (Ig) ve T hücre reseptörlerinin (TCR) üretiminin erken evrelerindeki genetik rekombinasyon mekanizmalarıdır.
V(D)J rekombinasyonu birincil lenfoid organlarda yani; B hücreleri için kemik iliği ve T hücreleri için timüsda meydana gelir.
V(D)J rekombinasyonu; omurgalıların
V : değişken (variable)
D : çeşitli (diverse)
J : katılım (joining)
gen kısımlarını hemen hemen rastgele birleştirir ve farklı genlerin seçilmesindeki bu rastgelelik yüzünden, bakteri, virüs, parazitler ve işlevsiz tümör hücreleri  ve polenlerden gelen antijenlerle eşleşecek olan proteinlerin farklı şekillerde kodlanmaları mümkün olmaktadır.

İnsan antikor molekülleri (B hücre reseptörleri), üç lokustaki genler tarafından kodlanan C (daimi) ve V (değişken) bölgelerinin her ikisini de içeren ağır ve hafif zincirlerden oluşurlar.

İmmunoglobulin ağır lokus (IGH@) 14. kromozom üzerindedir ve immunoglobulin ağır zincir için genleri içerir.
İmmunoglobulin kappa (κ) lokus (IGK@) 2. kromozom üzerindedir ve immunoglobulin hafif zincir için genleri içerir.
İmmunoglobulin lambda (λ) lokus (IGL@) 22. kromozom üzerindedir ve immunoglobulin hafif zincir için genleri içerir.
İnsan genomunda kodlanan değişken bölgeler için kodlanan çoklu genler bileşenlerin üç farklı tipini içerirler. Örneğin immunoglobulin ağır zincir 44 değişken (V) gen bölgesi  27'den fazla Çeşitlilik (D) geni ve 6 birleşme (J) geni içermektedir. Hafif zincir ayrıca bir hayli çok sayıda V be J genlerine sahiptir ancak D geni içermez.
Bu bölgesel genlerin DNA tekrar-düzenlemelerindeki mekanizmayla, muazzam büyüklükte antikor dağarcığını oluşturmak mümkündür; bazıları kendinden-olan bileşenlere bağlanabildiği için ortadan kaldırılıyor olsa da; kabaca 3×1011 kombinasyon oluşturulabilir.
T hücre reseptörlerinin çoğu bir alfa ve bir beta zincirden oluşurlar. T hücre reseptörü genleri immünoglobulin genlerine, lenfosit gelişimi sırasında eşsiz bir antijen reseptörü sağlayan, beta zincirlerinde çoklu V, D ve J ve alfa zincirde V ve J gen bölgeleri içerdiklerinden dolayı benzerlik gösterirler.
Hücrenin süreci oluştururken yaptığı herhangi bir hata, hücrenin kendine tepki vermemesi için apoptozla sonuçlanır.

B hücrelerinin gelişmesinde, ilk rekombinasyon durumu, ağır zincir lokusunun bir D ve bir J gen bölümünde meydana gelir. Bu iki gen arasındaki herhangi bir DNA kısmı silinir. Bu D-J rekombinasyonu yeni oluşan DJ kompleksinin üstksımında bir bölgeye bir V geninin katılmasıyla ve düzenlenmiş yeni VDJ geninin oluşumuyla tamamlanır. Yeni VDJ geninin V ve D parçaları arasındaki tüm genler hücrenin genomundan artık silinebilir.
Primary transcript (unspliced RNA) is generated containing the VDJ region of the heavy chain and both the constant
Ana transkript (splayslanmamış RNA) ağır zincirin VDJ bölgesini içeren mu ve delta zincirlerinin her ikisi de değişmezdir (Cμ and Cδ). (örn. ana trankript şu segmentleri içerir: V-D-J-Cμ-Cδ). 
Ana transkriptin oluşturma süreci, bir poli A kuyruğunun Cμ zincirinden sonra eklenmesini ve VDJ bölgesi arasındaki bölgenin ve bu değişmez gen bölgesinin oluşturulmasını içerir. Bu mRNA'nın translasyonu Ig μ ağır zincir proteinin üretilmesine yol açar.

İmmünoglobulin hafif zincirinin lokusunun Kappa (κ) ve Lambda (λ) zincirleri, D bölgesine sahip olmayan bir hafif zincir farklılığı dışında, oldukça benzer bir süreçle üretilir. Başka bir deyişle, hafif zincirlerin rekombinasyonu için ilk basamak, birinci transkripsiyon esnasında V ve J zincirlerinin VJ kompleksi oluşturmak üzere değişmez diziden önce eklenmesidir.
Kappa ya da lambda zincirlerin her ikisi için de, splayslanmış mRNA'nın translasyonu, Ig κ ya da Ig λ hafif zincir proteinlerinin oluşumuyla sonuçlanır. 
Ig μ ağır zincirinin ve bu hafif zincirlerden birinin kuruluşunda, olgun B hücresinin yüzeyinde ifade edilen membrana bağlı immünoglobulin IgMnın oluşumu görülür.

Hartwell LH, Hood L, Goldberg ML, Reynolds AE, Silver LM, Veres RC (2000). Chapter 24, Evolution at the molecular level. In: Genetics. New York: McGraw-Hill. ss. 805-807. ISBN 0-07-299587-4. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) 
V(D)J Recombination. Series: Advances in Experimental Medicine and Biology, Vol. 650 Ferrier, Pierre (Ed.) Landes Bioscience 2009, XII, 199 p. ISBN 978-1-4419-0295-5

Özbağışıklık, otoimmünite, otoimmunite, bağışıklık sisteminde aşırıduyarlıkla oluşan tepkilere genel olarak verilen genel addır. Olağan koşullarda organizma kendi hücrelerinin antijenik yapılarına karşı tepki göstermez; buna “immun tolerans” ya da “doğal hoşgörü” tanımı yapılır. Bu toleransın aksadığı olağanüstü koşullarda otoimmun hastalıklar belirir; bağışıklık sisteminin tüm savunma sistemleri kendi antijenlerine karşı savaşım konumuna geçer. Otoimmun hastalıklardaki doku zararları II, III ve IV tiplerde aşırıduyarlık reaksiyonlarının sonucu olarak belirir.
Bağışıklık sisteminin kendi öz antijenlerine karşı tepki göstermesinin temel nedeni, kendi öz antijenleri ile yabancı antijenlerin ayırdına varabilme yeteneğini yitirmesidir. Bağışıklık sisteminin düzenli çalışabilmesinde etkin olan faktörlerden biri de immunoglobulinlerin antijen bağlayan komponentlerine karşı oluşan antikorlardır; bunlara anti-idiotip antikorlar (anti-idiotype antibodies) adı verilir. Gerektiği kadar üretildiğinde immun sistem regülasyonuna önemli katkıları olan anti-idiotip antikorların aşırı düzeylerde üretimi ya da hücrelerin “kendinden olanı” tanıma yetisinin bozulması ve immun toleransın yitirilmesiyle otoimmun hastalıkların belirmesine neden olur.
Sayıları 50'ye yaklaşan otoimmun hastalıklarda saptanan otoantikorlar hücresel ya da sıvısal reaksiyonları tetikleyerek doku zararlarına neden olurlar. Bu tür hastalıklarda meydana gelen zararlar organa-özgü nitelik gösterebilir; örnekler: Hashimoto tiroiditi, tip 1 Diabetes mellitus.
Otoimmunite olgusunun belirmesinde çeşitli görüşler vardır:

(a) Kendi antijenlerini algılama: Organizmaya yönelik travmalardan zarar gören (parçalanan) hücrelerden açığa çıkan antijenlere karşı antikor oluşur. Ancak, çok düşük düzeyde ve yalnızca zarar gören dokulara karşı gelişen otoantikorların sistemik etkisinin olmadığı kabul edilir.
(b) T-lenfositlerin işlevsel yanılgıları: Otoimmun hastalıkların büyük bölümünde T-lenfositlerinin önemli etkisi vardır; yabancı gibi gördükleri antijenlere karşı B-lenfositlerinin antikor üretmesini tetiklerler. Supressör T-lenfositlerindeki ve TH-lenfositlerdeki defektler otoimmun hastalıkların çoğunda (özellikle SLE, primer biliyer siroz, tiroidit, multipl skleroz, myasthenia gravis, romatoid artrit, skleroderma) izlenebilen bulgulardır; ancak, supressör T-lenfositlerinde defekt bulunan her bireyde otoimmun hastalık görülmez.
(c) Moleküler yapı benzerliği: TH-lenfositlerinin kendi antijenlerine karşı antikor üretimini tetikleme çabası yoktur. Kendisine karşı antikor üretilen bir yabancı antijen söz konusudur. Ancak, yabancı antijeninin moleküler yapısı organizmanın kendi dokularından biriyle benzerlikler taşır. Yabancı antijene karşı oluşan antikorlar kendi dokularına otoantikor gibi davranır (çapraz reaksiyon). Örneğin, Romatizmal Kalp Hastalığında, streptokok antijenlerine karşı oluşan antikorlar vardır. Streptokok antijenleri ile kalp kası (myokard) hücrelerinin antijenleri moleküler yapıları açısından birbirlerine çok benzerler. Böylece, streptokok antijenlerine karşı oluşan antikorlar kalp kası hücrelerinin antijenlerine karşı da tepki gösterirler.
(d) Poliklonal B-lenfosit aktivasyonu: Canlı etkenlerin neden olduğu infeksiyonların yol açtığı poliklonal B-lenfosit proliferasyonu ve bunların ürünleri olan antikorlar otoimmun hastalıkları tetikleyebilir. Örneğin, bir infeksiyon hastalığı sırasında beliren “romatoid faktör” Romatoid Artrit sürecini başlatırken, benzer bir nedenle beliren anti-DNA antikorları SLE tablosunu başlatır.

Otoimmun hastalıkların ilginç seçimleri vardır:

Genellikle insanlar yaşlanmaya başlayınca belirirler: hastaların çoğu 30 yaş üzerindedir
Cinsiyet ayrımı vardır: hastaların çoğu kadındır ancak kadınlar otoimmun hastalıklara daha güçlü direnç gösterirler
Otoimmun hastalıklarda bir antijen ve bu antijene tepki olarak beliren bir otoantikor vardır
Genetik nitelikleri vardır: genellikle bir ailenin çoğu bireylerinde benzer ya da farklı bir otoantikor ve bunlara bağlı bulgular saptanır (SLE, Hashimoto tiroiditi, pernisiyöz anemi)
Aşırıduyarlık tepkisi niteliğinde tepkiler vardır: otoimmun hastalıklarda oluşan zararların çoğu tip III, bazıları ise tip II ve tip IV aşırıduyarlık reaksiyonu niteliğindedir.

Otoimmun hastalıklarda bir antijen ve bu antijene tepki gösteren bir antikor vardır.

Bir hücre grubunun antijenlerine karşı gelişirse “organa-özgü otoimmun hastalıklar” gelişir. Bu durumda, bir ya da iki organda genellikle Tip II aşırıduyarlık reaksiyonlarına bağlı zararlar oluşur. Örnek: hemolitik anemi, pemfigus vulgaris, Goodpasture sendromu. Kuraldışı organa-özgü otoimmun hastalık örneği: Otoimmun tiroidit (Hashimoto tiroiditi) olgularında, tiroglobuline duyarlı T-lenfositlerin direkt tepkisine bağlı tip IV reaksiyonu izlenir.
Otoantikorlar nükleik asidler ve nükleoproteinler gibi tüm hücrelerin çekirdek yapılarında bulunan antijenlere karşı oluşurlarsa “organa-özgü olmayan otoimmun hastalıklar” meydana gelir. Bu tür olgularda “sistemik etki” nedeniyle çok sayıda doku ve organ zararı oluşur. Zararlar genellikle Tip III aşırıduyarlık reaksiyonlarının sonucudur. Örnek: SLE.
Bazı otoantikorlar bir hücre grubunun bir komponentine karşı gelişir. Örnek: primer biliyer sirozdaki antimitokondrial antikorlar.

İmmün tolerans veya immünolojik tolerans bağışıklık sisteminin bir antijene zarar vermediği genel süreçtir. Bu süreç, vücudun kendi antijenlerine karşı bir bağışıklık yanıtı oluşturmadığı 'doğal' ya da 'self tolerans' şeklinde ya da bağışıklık sistemini manipüle ederek dış antijenlere karşı tolerans kazanılan 'indüklenen tolerans' şeklinde kendini gösterir. Üç şekilde oluşabilir: merkezi tolerans, periferal tolerans ve kazanılmış tolerans.
Bu süreç içerisinde genetik kusurlar sonucu otoimmün poliendokrin sendrom tip 1 (APS-1) ve immünodisregülasyon poliendokrinopati enteropati X-bağlı sendromu (IPEX sendromu) gibi otoimmün hastalıklara yol açar.

Santral tolerans; işlevsel bağışıklık sistemi hücrelerine dönüşmeden önce bireyin kendi proteinlerine immün cevap veren lenfositlerin öldürülmesi işlemidir. Bu işlem lenfosit gelişimi sırasında timüs bezinde ve kemik iliğinde T ve B lenfositler için yapılır.

Immune Tolerance Network29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
International Conference on Immune Tolerance19 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bir immünojen, konak bir organizmaya maruz kaldığında B hücresi (humoral/antikor) ve/veya T hücresi (hücresel) adaptif bağışıklık tepkileri oluşturan herhangi bir maddedir. Antikor üreten immünojenler antijen ("antikor üreten") olarak adlandırılır. Antikor üreten immünojenler konak antikorları tarafından doğrudan bağlanır ve antijene özgü B hücrelerinin seçici olarak genişlemesine yol açar. T hücreleri oluşturan immünojenler, konak antijen sunan hücreler tarafından işlendikten ve sunulduktan sonra konak T hücreleri tarafından dolaylı olarak bağlanır.
Bir immünojen, makromoleküler taşıyıcı ve immün yanıtı indükleyebilen epitoplardan (belirleyiciler) oluşan tam bir antijen olarak tanımlanabilir.
Açık bir örnek haptenlerdir. Haptenler, antikorlar tarafından bağlanabilen ancak bir bağışıklık tepkisi ortaya çıkaramayan düşük molekül ağırlıklı bileşiklerdir. Sonuç olarak haptenlerin kendileri immünojenik değildir ve daha büyük bir taşıyıcı immünojenik molekül ile bağlanana kadar bir immün yanıt oluşturamazlar. Hapten-taşıyıcı kompleksi, serbest haptenin aksine, bir immünojen olarak hareket edebilir ve bir immün yanıtı indükleyebilir.
1959 yılına kadar immünojen ve antijen terimleri birbirinden ayırt edilmiyordu.

Anahtar deliği limpet hemosiyanini (KLH)
Anahtar deliği limpetlerinden (Megathura crenulata) izole edilen bakır içeren solunum proteinidir. Memelilerden evrimsel olarak uzak olması, yüksek moleküler ağırlığı ve karmaşık yapısı nedeniyle omurgalı hayvanlarda genellikle immünojeniktir.
Concholepas concholepas hemosiyanin (CCH)
(ayrıca mavi taşıyıcı immünojenik orotein) Concholepas concholepas'tan izole edilen KLH'ye alternatiftir. KLH ile benzer immünojenik özelliklere sahiptir, ancak daha iyi çözünürlük ve dolayısıyla daha iyi esneklik sağlar.
Sığır serumu albümini
İneklerin kan serumlarından elde edilir ve KLH veya CCH ile benzer immünojenik özelliklere sahiptir. BSA'nın katyonize formu (cBSA) yüksek oranda pozitif yüklü bir proteindir ve immünojenikliği önemli ölçüde artmıştır. Bu değişiklik, proteine daha fazla sayıda olası konjuge antijene sahiptir.
Ovalbümin
Yumurta albümini olarak da bilinen OVA, tavuk yumurtası akında bulunan ana proteindir (%60-75). OVA dimetil sülfoksit (DMSO) içinde çözünür, bu da sulu tamponlarda çözünmeyen haptenlerin konjugasyonunu sağlar. İmmün yanıt, immünojen ile birlikte enjekte edilen bir adjuvan kullanılarak arttırılabilir.

Bir adjuvan (Latince adiuvare'den - yardım etmek), antijenden farklı olarak, çeşitli mekanizmalarla bağışıklık tepkisini artıran herhangi bir maddedir: Profesyonel antijen sunan hücrelerin (APC'ler) antijene maruz kalınan bölgeye çekilmesi; gecikmeli/yavaş salınım yoluyla antijenlerin iletiminin artırılması (depo üretimi); sitokin üretimi yoluyla immünomodülasyon (Th1 veya Th2 yanıtının seçilmesi); T hücresi yanıtının uyarılması (peptid-MHC komplekslerine uzun süre maruz kalınması [sinyal 1] ve APC'lerin yüzeyinde T hücresi aktive edici yardımcı uyarıcıların [sinyal 2] ifadesinin uyarılması) ve hedefleme (örn. APC'ler üzerindeki lektin reseptörlerini hedef alan karbonhidrat adjuvanlar).
Adjuvanlar 1920'lerden beri aşı etkinliğini artırmak için katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Genel olarak, adjuvanların uygulanması hem deneysel immünolojide hem de klinik ortamlarda, antijenlerin spesifik bir immün yanıtın üretimini en üst düzeye çıkaracak şekilde hazırlanması ve verilmesi gereken yüksek kalite/miktarda hafıza ile güçlendirilmiş antikor yanıtı sağlamak için kullanılır. Yaygın olarak kullanılan adjuvanlar arasında tam ve eksik Freund adjuvanı ve alüminyum hidroksit veya alüminyum fosfat çözeltileri bulunmaktadır.

İmmünoloji, bağışıklık ve farklı organizmaların bağışıklık sistemleri ile ilgilenen bilim alt dalıdır . Türkçeye, Fransızca "immunologie" kelimesinden türeyerek gelmiştir. Türkçede bağışıklık bilimi olarak da adlandırılır. İmmünoloji, çeşitli organizmalardaki bağışıklık olayları ve bu organizmanın çeşitli yabancı maddelere karşı savunma reaksiyonlarını kapsamaktadır. Ayrıca bağışıklık sisteminin yapısı, normal ve normal dışı fonksiyonlarını inceler.
İmmünoloji oldukça geniş bir daldır ve birçok alt dala sahiptir; immünoterapi, immünogenetik ve evrimsel immünoloji gibi. Ayrıca farklı bilimsel disiplinlerde immünolojik bulgular kullanılabilir, immünolojik yönler olabilir .

İmmünoloji, 19. yüzyılın sonlarında iki büyük keşif ile bilimsel bir alan olarak gelişmeye başladı. İlk olarak, Elias Metchnikoff, istilacı mikroorganizmaları yiyerek yok eden ve ‘’fagositler’' olarak adlandırılan hücreleri keşfetti. Bu keşif, doğuştan gelen bağışıklık sisteminin temelini atmış oldu. İkinci önemli keşif ise Emil Behring ve Paul Ehrlich'in  toksinleri etkisiz hale getiren antikorlar olarak bilinen özel proteinleri tanımlamalarıydı. Bu önemli keşif ise, kazanılmış bağışıklığın temelini oluşturmuş oldu. Bu keşifler, doğuştan gelen ve kazanılmış bağışıklık sistemlerinin farklı işleyiş biçimlerini anlamamıza yardımcı oldu .

Bağışıklık yanıtı, iki farklı sistemle gerçekleşir:
1)  Doğuştan Gelen Bağışıklık (Non-spesifik Bağışıklık): Vücudun patojenlere karşı hızlı ve genel bir savunma yapması doğuştan gelen bağışıklık sistemi ile sağlanır. Ancak, bu sistem vücuda giren her mikrobu tanıyıp hedef alamaz. Hızlı bir şekilde tepki verir ve bu yanıtı, vücutta bulunan nötrofiller, makrofajlar ve doğal öldürücü (NK) hücreler gibi bazı hücreler başlatır. Ayrıca, dendritik hücreler gibi hücreler, yabancı maddeleri tanıyıp bağışıklık sistemine ileterek, bir sonraki aşama olan kazanılmış bağışıklık yanıtını tetikler. Dendritik hücreler doğuştan gelen bağışıklık ve kazanılmış bağışıklık sistemi arasında bir bağlantı sağlar.
2)  Kazanılmış Bağışıklık (Adaptif Bağışıklık): Kazanılmış bağışıklık sistemi, daha özel ve güçlü bir savunma sağlar. Ayrıca, önceki patojenlere veya bağışıklık uyarıcılarına karşı gelişen tepkilerden öğrendiği bilgileri hatırlayarak gelecekteki hastalıklarla daha etkili mücadele eder. Bu sistemde T ve B hücreleri önemli bir rol oynar. T hücreleri, iki farklı gruba ayrılır: T yardımcı hücreleri (CD4+) ve T sitotoksik hücreleri (CD8+) . B hücreleri ise vücuda özgü antikorlar üretir. T hücrelerinin bir mikroba yanıt verebilmesi için, bu mikropların vücuda giren molekülleri, MHC molekülü tarafından sunulmalıdır.
Hücresel Bağışıklık: Hücresel bağışıklık, vücudun antijenler adı verilen, bağışıklık sistemini harekete geçiren yabancı maddelere karşı geliştirdiği savunma yanıtıdır ve T hücreleri tarafından gerçekleştirilir. Bu bağışıklık sistemi, yalnızca T hücrelerini değil, aynı zamanda nötrofiller, makrofajlar, dendritik hücreler ve bir dereceye kadar epitel hücrelerini de içerir. T hücreleri, antijenlerle karşılaştıklarında aktive olur ve enfekte olmuş hücreleri veya patojenleri yok etmek için çeşitli moleküller salgılar. Bunun yanı sıra, makrofajlar gibi hücrelerin enfeksiyon bölgesine çekilmesini sağlayarak fagositoz sürecini destekler. Bu süreç, özellikle virüslerle enfekte olmuş hücrelerin ve tümör hücrelerinin ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynar .
Humoral Bağışıklık: Humoral bağışıklık, bağışıklık sisteminin, vücutta bulunan antikorlar aracılığıyla enfeksiyonlara karşı sağladığı savunma mekanizmasıdır. Antikorlar, vücuda giren zararlı yabancı maddeleri, yani bağışıklık sistemi tarafından tanınan antijenleri etkisiz hale getirmek için çeşitli yollarla çalışır. Humoral bağışıklık yanıtı, iki ana aşamada gerçekleşir: primer (birincil) ve sekonder (ikincil) yanıt .
Primer Bağışıklık Yanıtı: Bu yanıt, antijenin vücuda ilk girmesiyle ortaya çıkar. İlk aşamada bir latent (gecikme) dönemi gözlenir. Bu süreçte, B hücreleri aktive olarak çoğalır ve antikor üreten plazma hücrelerine dönüşür. Çoğu enfeksiyon hastalığında iyileşme, antikor seviyelerinin en yüksek düzeye ulaştığı bu primer yanıt döneminde gerçekleşir .
Sekonder Bağışıklık Yanıtı: Bu yanıt, antijenle tekrar karşılaşıldığında meydana gelir. Hafıza hücrelerinin varlığı sayesinde, antikor üretimi daha hızlı gerçekleşir ve antikor seviyeleri kısa sürede çok daha yüksek bir düzeye ulaşır. Aşılar, özellikle tetanos gibi hastalıklara karşı, bu sekonder yanıtı tetiklemek ve bağışıklık sağlamada etkili olmak için kullanılır .

İmmünolojik tolerans, bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini, moleküllerini ya da dokularına karşı tepki göstererek zarar vermesini engelleme yeteneğidir. Bu sayede, bağışıklık yanıtları düzenlenir ve vücutta sağlıklı bir denge korunur .
Merkezi Tolerans: Merkezi tolerans, lenfositlerin timus ve kemik iliği gibi merkezi organlarda olgunlaşırken, kendi moleküllerine karşı reaktif olan hücrelerin yok edilmesini sağlar .
Periferik Tolerans: Timustan çıktıktan sonra, olgun T hücrelerinin vücudun kendi hücrelerine karşı tepki gösteren hücrelerin çoğu ortadan kaldırılır veya pasifleştirilir. Bu süreç, periferik tolerans olarak adlandırılır .
Otoimmünite:
Otoimmünite, bağışıklık sisteminin, kendi dokularına veya hücrelerine karşı anormal bir tepki gösterdiği bir durumdur. İmmünolojik toleransın bozulması, otoimmün hastalıkların gelişimine yol açabilir. Otoimmünite, genellikle ‘’fizyolojik’’ ve ‘’patolojik’' olarak iki şekilde incelenir. Fizyolojik otoimmünite, genellikle hastalığa yol açmaz ve geçicidir. Ancak patolojik otoimmünite, bağışıklık sisteminin kontrolsüz şekilde tepki vererek doku hasarına neden olabilir .
Genetik ve Çevresel Faktörler:
Otoimmün hastalıkların gelişiminde, genetik yatkınlık ve çevresel faktörler önemli bir rol oynar. Bu faktörler, bağışıklık toleransının bozulmasına ve dolayısıyla otoimmün hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu, bağışıklık sisteminin kendi dokularına karşı yanlışlıkla tepki göstermesine zemin hazırlar .

Coombs ve Gell, bağışıklık sisteminin aşırı duyarlılık tepkilerini dört ayrı kategoriye ayırmıştır. Bu tipler birbirinden bağımsız şekilde oluşmazlar. İlk üç tip, antikorlar aracılığıyla meydana gelirken, dördüncü tip reaksiyonlar T hücreleri ve makrofajlar tarafından gerçekleşir .
Tip I Aşırı Duyarlılık Reaksiyonları (Anafilaktik Reaksiyonlar): Bu tür reaksiyonlarda, bağışıklık sistemi antijene karşı gereğinden fazla veya yanlış tepki verir. Astım ve bazı gıda alerjileri bu tip reaksiyonlara örnek gösterilebilir .
Tip II Aşırı Duyarlılık Reaksiyonları (Sitotoksik Reaksiyonlar): Bu reaksiyonlar, antikorların hedef hücrelere bağlanıp onları tahrip etmesiyle oluşur. Kan uyuşmazlığı, bu reaksiyon tipine örnek verilebilir .
Tip III Aşırı Duyarlılık Reaksiyonları (İmmüno kompleks Reaksiyonları): Antijen-antikor komplekslerinin vücutta birikmesi sonucu damar duvarlarında hasar meydana gelir. Bu tür reaksiyonlar otoimmün hastalıklar gibi durumlardan kaynaklanabilir .
Tip IV Aşırı Duyarlılık Reaksiyonları (Gecikmiş Tip Reaksiyonlar): Antikorların yer almadığı aşırı duyarlılık reaksiyonlarıdır. Organ reddi gibi durumlar bu tip reaksiyona örnek gösterilebilir .

National Immunization Program Childhood Immunization Initiative

İltihap, bir canlı dokunun her türlü canlı ve cansız yabancı etkene veya içten ya da dıştan doku hasarına verdiği bir dizi hayati hücre, sıvı ve damar yanıtıdır.
Belirli bir bölgedeki iltihap sonucu oluşan doku erimesine bağlı doku boşluğunu irinin doldurmasına apse denir.
Hücre dejenerasyonu ile birlikte inflamasyon konusu, hastalıkların patolojik temelini oluşturmaktadır.

Birçok hastalığın seyri sırasında inflamatuar bir takım reaksiyonlar meydana gelmektedir. Bunlar başlıca enfeksiyöz hastalıklar ve inflamatuar idiopatik otoimmun hastalıklardır. Tarih boyunca bu olgular farklı şekillerde yorumlanmış, birçok hastalık için tanrının gazabı veya bazı dengelerin bozulması sonucu (örneğin Ying ve Yang) meydana geldiği sanılmıştır.
Bugün bilindiği üzere enfeksiyöz hastalıklarda veya söz konusu diğer sebeplerin bir sonucu olarak bağışıklık sistemi tarafından inflamasyon ve inflamatuar reaksiyonlar indüklenmektedir. Bu sebeple inflamasyon konusu oldukça derin ve immunoloji disiplini çerçevesinde incelenmesi gereken bir konudur.
Otoimmun hastalıklarda etkenin bilinmemesinden dolayı bu gibi olguların genetik bazı defektler veya özel genler aracılığıyla gerçekleşmesinin yanında henüz bilinmeyen bir takım virüslerin de sebep olabileceği düşünülmektedir.
İnflamasyonun tarihsel gelişimi incelenecek olursa en eski veriler antik çağa dayanır. Bu dönemin hekimleri inflamasyonu ciddi derecede tanıyor ve tanımlıyorlardı. Bilinen en eski tıbbi kitap, Mısırlılar tarafından kaleme alınan Edwin Smith papirüsü; organizmanın yaraya verdiği tepkiye şemet adını vermişti. Bu papirüsün ortaya çıkmasından yaklaşık 1000 yıl sonra Yunan hekim Hipokrat inflamasyon için kabaca "yanan şey" anlamına gelen flegmon terimini kullanmıştır. Milattan sonra 1. yüzyılda yine Romalı yazar Cornelius Celcus inflamasyonun bugün bile kabul görmüş tanımını yapmıştır; Rubor et tumor cum, calore et dolore, yani ateş ve ağrının eşlik ettiği kızarıklık ve şişkinlik.
Milattan sonra 400-500 yılları döneminde Hipokrat'a ait literatürlerde "inflamasyon" terimi geçmemekte ancak inflamasyonun karakteristik özellikleri ve temel özellikleri bilinmekteydi. Hipokrat, yaşamı, ışık vererek, ısıtarak kendi benliğini tüketen bir lambaya benzetmekteydi. Vücudun sıcaklığının lokal olarak ve sınırlı bir şekilde yükselmesine inflamasyon denirken, bütün vücutta meydana gelen bir sıcaklık artışı febris (ateş) olarak tanımlanmıştır.
Modern anlamdaki çalışmalar ise 1860'lara dayanır. Bu dönemde patolog Julius Cohnheim canlı kurbağaların dilleri üzerine kostik (yakıcı, dağlayıcı) nitelikte maddeler vermiş ve meydana gelen değişimleri mikroskopik olarak incelemiştir.
İnflamasyonun tipik beş belirtisi vardır. Bunlar: 

Kızarıklık (Rubor): inflamasyon olan alanda birçok medyatörün etkisi sonucu damar geçirgenliği (vasküler permeabilite) ve damar genişliği arttığı (vazodilatasyon) için bölge daha fazla aktif olarak kanlanır, yani hiperemiktir. Rubor, inflamasyonun erken evresi ve hafif seyreden reaksiyonlarda, alerjilerde oldukça tipiktir.
Isı artışı (Calor): Damar genişlemesi (vazodilatasyon) sebebiyle bölgeye daha fazla kan akımı olacaktır. Daha fazla kan akımı ile bölgedeki sürtünme artacağından dolayı bölgede ısı artışı olur. Çünkü kan aynı zamanda organizmada ısıl dengede son derece öneme sahiptir. Akut inflamasyonun en önemli bulgusu calordur.
Şişkinlik (Tumor): Damar geçirgenliği (permeabilite) artması sonucu bölgeye kan plazması sızar ve bu da bölgede şişkinliğe neden olur (ödem). Ancak şişkinliğin tek sebebi ödem değildir. Proliferatif karakterde inflamasyonlarda meydana gelen granülomlar veya hiperplaziler, fibrotik değişiklikler de söz konusu şişliğe neden olabilir. Dışarıdan görülebilen oluşumlarda inflamatuar reaksiyonlarda şişkinlik ön plandadır. Vücudun daha iç kısımlarında bulunan organ ve dokularda; örneğin bir akciğerde bu şişkinliği dış bakıda gözlemlemek olanaksızdır. Zira bu organda meydana gelen örneğin akut bir pnömoni, akciğerlerden köpüklü sıvı gelmesine veya patolojik akciğer seslerinin duyulmasına neden olur.
Ağrı (Dolor): Bölgedeki sinirler sürekli ağrı uyarımına neden olur. Ağrının şekillenmesindeki en önemli iki sebep; inflamasyonu tetikleyici prostaglandinlerin organizmada ağrı oluşumunda rol alması ve inflamatuar ödemden kaynaklanan sinir uçlarına basıdır. Kronik duruma geçen inflamasyonlarda dolor, zamanla arka planda kalmaya başlar. Ancak romatoid artrit gibi bozukluklar ne kadar kronik seyretse de böyle olaylarda ağrı ön plana çıkar.
Kapsanan organlarda disfonksiyon yani işlev bozukluğu (Functio laesa): Doğal olarak inflamasyonlu organ işlevlerini yerine tam olarak getiremez.

Bu beş nitelikten ilk dördü antik zamanlardan beri bilinmektedir ve Celsus'a; functio laesa ise inflamasyon tanımına 1858'de Rudolf Virchow tarafından eklenmiştir.

İnflamasyon vücudun savunma sisteminin bir sonucu olarak gelişir ve organizmayı korumaya yöneliktir. Fakat inflamasyon oluşması her zaman istenmez. Örneğin beyinde veya kalpte oluşabilecek bir inflamasyon hayatı tehdit edebilir. Bu sebeple inflamasyon önleyici ilaçlar kullanılabilir (Antiinflamatuar ilaçlar).
İnflamasyonun çok çeşitli sebepleri vardır. Bunlar infeksiyöz etkenler, mikroorganizmalar oldukları gibi parazitler veya cansız cisimler (kıymık, silika vb) de olabilirler. Travmalar, kontüzyonlar (ezilmeler), kesikler de inflamasyon ile sonuçlanır. İnflamasyona ilişkin bir önemli özellik, inflamasyonun daima interstisiyumda gerçekleşmesidir. Parankimatöz inflamasyon olmaz, ancak inflamasyonun etkileri parankim dokuda görülebilir.
Bunların dışında inflamasyonlar akut (birkaç günden bir haftaya kadar gelişen) olabildikleri gibi kronik (uzun süreli) de olabilirler.
İnflamasyonun organizmada üç temel amacı vardır. Bunlar, hastalık etkenini yok etmek, etkenleri yok edemiyorsa vücuttan ayrı tutmak (demarkasyon) ve hasarlı dokuları ortadan kaldırmaktır. Örneğin nekrotik dokularda, nekrozun yayılmasını ve bu ölü dokuların intoksik etkisini engellemek amacıya nekrotik saha inflamatuar bir kuşakla, yani demarkasyon bölgesi ile sınırlandırılmaya çalışılır.
İnflamasyonnın temel 4 amacı şunlardır:

Vücuda yabancı olan ve patojen nitelikte olan tüm etkenleri yok etmek.
Yok edilemeyen etkenleri sınırlandırarak vücuttan ayrı tutmaya çalışmak.
Yara iyileşmesinin sağlanması için gerekli uyarım ve biyoaktivite.
Nekroz ve gangrenin sınırlandırılması.

İnflamasyonun başlıca sebepleri aşağıda sıralanmıştır: Canlı: İnflamasyona sebep olan en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virus, riketsiya, mantar, protozoon ve helmintler bu gruba girer. Bu gibi etkenler sahip oldukları antijenler ve yüzey reseptörleri aracılığıyla nötrofilik kemotaksise neden olurlar ve sonuçta inflamasyon gelişir. İnflamatuar değişikliğin karakterini özellikle canlı etkenler belirler. Birçok mikroorganizma özellikle de bakteriler (örneğin Streptokoklar, Pseudomonaslar) irin oluşumuna neden olurlar. İnflamasyon normal olarak doğal bağışıklık sisteminin bir unsurudur. Canlı etkenlerin sebep olduğu inflamasyonların birincil amacı etkeni yok etmektir. Bu başarılamazsa organizma bu etkenleri sınırlandırarak veya baskılayarak vücuttan uzak tutmaya çalışır. Bu da başarısız olursa enfeksiyon ve genel sistemik olaylar (örneğin toksemi veya septisemi gibi) meydana gelir.

Fiziksel etkenler
Mekanik travmalar (kesici ve delici cisimler, vurma, çarpma  gibi darbeler vs.) sıcak ve soğuk etkiler, elektrik, ultraviyole ışınlar, iyonizasyon yapan ışınlar, çeşitli yabancı cisimler (silika, asbest, kıymık, tel vb.). Bu tür etkilerde inflamatuar reaksiyon klasik olarak oluşur. Organizmaya yabancı bir durum gelişmiştir ve şekillenen inflamasyon adeta standart bir cevaptır.Fiziksel etkiler asepsi-antisepsi özelliğine göre iki şekildedir.Bunlardan biri şirurjikal; yani cerrahi travmaya bağlı gelişen inflamatuar reaksiyondur. Bu tür olgular steril kabul edilirler. Ancak steril olmayan tüm fiziksel etkilerden ileri gelen sıyrık, kesi, abrazyon, laserasyon gibi olaylar septiktir ve enfekte nitelik taşırlar. Ancak laserasyonlar kas veya tendo gibi dokuda aşırı bir gerilme kaynaklı ise şekillenen inflamasyon aseptik karakterde olur.
Kimyasal nedenler
Asitler, alkaliler, dezenfektanlar, ağır metal bileşikleri (örneğin sublime), organizmada fazlaca oluşan metabolizma ürünler; örneğin üremi gibi vücutta fazla miktarda üre birikmesi. Bir başka örnek ise idrar kesesi yırtılması ve buna bağlı ortaya çıkan peritonitis'tir. İdrarın asit pH'sının etkisi olarak peritonda inflamatuar reaksiyon meydana gelir ve aseptiktir. Endojen ve eksojen toksinler ve bazı ilaçlar inflamasyona neden olan önemli sebeplerdendir. Genellikle neden oldukları doku yıkımı, dejenerasyon; immun yanıt şeklinde inflamasyon oluşumuna neden olur ki söz konusu doku hasarı sınırlandırılsın. Ahırda yaşayan hayvanlarda en büyük kimyasal sorun üre-amonyaktır. Bu madde solunum yoluyla alındığı takdirde solunum yollarını ciddi şekilde irkilti eder. Asit maddeler hızla doku yıkımına neden olduklarından inflamatuar yanıt hızlı gelişir.
İmmunolojik reaksiyona neden olan maddeler
Yabancı proteinler (örneğin katgüt dikiş ipliği), hipersensibilite yaratan eksojen ve endojen kaynaklı maddeleri transplantasyon'da doku ve organ reddi, immunkompleksler. Gerek homoiyoplastik, gerek heteroplastik olsun; tüm doku/organ nakilleri immun yanıta neden olur. Vücudun bir başka yerinden alınmış dahi olsa yabancı doku daima yabancıdır ve şekillenen immun yanıt da bir çeşit inflamasyondur.
Anoksemi ve nekroz
Dokulara gelen kanın azalması veya kesilmesi bu bölgenin çevresinde inflamatuar reaksiyon oluşur ve bu nekrozun yayılmasını önler (demarkasyon). Örneğin infarktuslar çevresinde inflamasyonlu alan (demarkasyon zonu) görülebilir.
İdiopatik (sebebi bilinmeyen) inflamasyonlar
Bazı inflamatuar hastalıkların sebebi tam olarak ortaya konulamamıştır. Örneğin SLE veya Sarkoidozis gibi hastalıklarda inflamatuar reaksiyonlara neyin neden olduğu tam olarak ortaya konulamamıştır.
Doku hasarı ve iyileşme
Doku hasarının beraberinde gelişen tüm iyileşmeler bi

İnsan lökosit antijeni (HLA), vücudumuzun bağışıklık sistemini düzenleyen ve yabancı maddelere karşı tepki vermemizi sağlayan bir grup protein kompleksidir. Bu antijenler, hücre yüzeyinde bulunan özel proteinlerden oluşur ve genellikle genetik olarak belirlenir. HLA, özellikle beyaz kan hücreleri veya lökositler üzerinde bulunan bu proteinlerin geniş bir ailesini içerir.

HLA'nın temel görevi, kendi hücrelerimizi yabancı maddelerden ayırt etmek ve vücut dışındaki zararlı organizmalara veya hücrelere karşı bağışıklık tepkilerini düzenlemektir. Bu, organ nakilleri gibi durumlarda, alıcı ve verici arasında uyumsuzluk olmaması için büyük önem taşır. HLA uyumsuzluğu, bağışıklık sisteminin nakledilen organı yabancı bir tehdit olarak algılamasına ve reddetmesine neden olabilir.

HLA genleri oldukça çeşitli ve bireyler arasında büyük ölçüde farklılık gösterir. Bu genetik çeşitlilik, bağışıklık sistemimizin geniş bir yelpazede patojenlere karşı etkili olmasını sağlar. HLA, genetik mirasımızın önemli bir parçası olup, aynı zamanda bireyler arasındaki immunolojik uyumsuzlukları belirlemede kritik bir rol oynar.HLA genleri, genomdaki en polimorfik genlerdir. En önemli kullanım yeri doku ve organ transplantasyonlarında, doku uygunluğunun araştırılmasıdır. Son zamanlarda üzerinde en çok çalışılan konu HLA antijenlerinin hastalıklarla olan bağlantısıdır. Belirli HLA tipleri bazı hastalıklarda yüksek sıklıkta görülmektedir.

Alkenler (diğer bir deyişle olefinler yani "yağ oluşturucular"), yapılarında en az bir tane karbon-karbon (C=C) çift bağı içeren organik bileşiklerdir. Alkenlerin yapısında karbon-karbon çift bağı bulunduğundan ve bu karbonların yapabileceği en fazla hidrojenle bağ yapmamış olduğundan alkenler doymamış bileşikler kategorisine girerler. Alkenlerin yapısında sadece bir karbon-karbon çift bağının bulunması durumunda homolog seriler oluşturur. Bu homolog serilerin genel formülü CnH2n şeklindedir. Burada n-in en az 2 olma şartı vardır. Aşağıda en basit alken olan eten, yaygın ismiyle etilenin, çeşitli modellemelerle çizilmiş şekillerinin yanı sıra alkenlerin çeşitli şekillerdeki yazılış şekilleri de bulunmaktadır.

VSEPR teorisiyle varsayıldığı üzere alkenlerde çift bağ yapan karbon atomlarının arasında yaklaşık 120° açı oluşmaktadır. Bu açı Van der Waals etkileşimleri ve bağa katılmayan fonksiyonel grupların etkileri ile değişebilir. Örnek olarak propen molekülünde bağ açısı 123.9°'dir. Alken çift bağı tekli kovalent bağdan daha güçlüdür ve 133 pikometre daha kısadır.

Tekli kovalent bağlarda olduğu gibi çift bağlar da üst üste gelen atomik orbitaller olarak tanımlanabilir. Ancak tekli kovalent bağ sadece bir adet sigma bağından oluşurken, çift kovalent bağ bir sigma bir pi bağından meydana gelmiştir.
Çift bağa dahil olan her karbon kendi üç sp2 hibrit orbitalini, üç atomla sigma bağı yapmak için kullanır. Hibritleşmemiş ve diğer üçünün oluşturduğu düzleme göre dik açıda kalan ‘’2p’’ orbitalleri etkileşerek pi bağını oluştururlar.
Pi bağını kırmak için büyük miktarlarda enerji gerektiğinden (etilende 264 joule/mol) karbon-karbon çift bağını döndürmek oldukça zordur ve büyük oranda kısıtlanmıştır. Bunun sonucu olarak sübsitüen bağlı alkenlerde cis ve trans olmak üzere iki geometri izomeri türü oluşabilir. Örnek olarak cis-2-büten molekülünde metil sübsitüenler aynı tarafa bakarken trans-2-büten molekülünde metil sübsitüenler ters tarafa bakarlar.
Biri çift bağı çevirmek zor olsa da imkânsız değildir. Gerçekte, 90°lik bir çevirme işlemi pi bağının gücünün yarısına eşittir. P orbitallerinin yanlış yerleşimi beklenenden azdır çünkü piramidal yapı oluşmaya başlar. (Bkz: Piramidal alken)

Alkenler etenden bütene kadar olanlar gaz, 5 karbonlu pentenden 15 karbonlu pentadekene kadar olanlar sıvı ve yapısında 15’den fazla karbon bulunduran alkenler ise normal şartlar altında katı hâldedir. Alkenler suda zor çözülen organik bileşiklerdir. Karbon-karbon arasındaki tekli bağlar karbon-karbon çift bağlara göre daha kuvvetlidir. Bu yüzden alkenlerde yapılarındaki çift bağları bozma eğilimi vardır. Bundan dolayı alkenler reaktiftir. Alkenler halojenlerle haloalkanlere dönüşür. Alkenler petrokimya endüstrisinde katkı malzemesi olarak kullanılmaktadır çünkü birçok reaksiyona katılabilme özelliğine sahiptir.

Alkenlerin IUPAC sistemine göre adlandırılması alkanlarınkine çok benzemektedir. Burada alkanlarda sona gelen -an takısı yerine alkenlerde sona -en takısı gelmektedir ve birden fazla çift bağın olması durumunda -en yerine duruma göre - dien, -trien, -tetraen vb. ekler gelmektedir.
1 - İçinde karbon-karbon çift bağının bulunduğu en uzun zincir seçilir.Yandaki tabloda da görüldüğü gibi 1b de bulunan hidrokarbon zinciri biri 5 diğeri 6 karbon olmak üzere iki farklı zincirden oluşmaktadır. Burada bir karbon-karbon çift bağı olmasaydı adlandırma yapılırken 6 karbonlu olan zincir seçilecekti. Yalnız burada hidrokarbon zincirinde karbon-karbon çift bağı olduğundan yapısında çift bağı içeren en uzun zincir seçilir. Bundan dolayı 5 karbonlu olan zincir seçilir.
2 - Burada numaralandırma yapılırken karbon-karbon çift bağını yapmış karbon atomlarına en küçük rakamların gelmesine dikkat edilir.
3 - Eğer çift bağ yapmış karbonlar her iki uca da eşit uzaklıktaysa numaralandırma yapılırken dallanmaya en yakın uçtan başlanılır. Şekil 3a ve 3b 'de de görüldüğü gibi karbon-karbon çift bağları her iki ucada eşit uzaklıktadılar. Burada dikkat edilecek husus numaralandırmaya sağdan ya da soldan başlamak değil dallanmaya en yakın uctan başlanmasıdır. Burada dikkat edilecek diğer bir hususda Hidrokarbon zincirlerinde ikişer karbon-karbon çift bağının bulunmasıdır. Böyle durumlarda isim -en eki yerine duruıma göre -dien, -trien, -tetraen vb. ekleri alır. Tabii ki burada tüm çift bağların yerlerinin belirtilmesi gereklidir.
4 - Çift bağı gösteren numara adlandırmada yazılırken bunlardan küçük olanı alınır. Şekil 4a 'da karbon-karbon çift bağı 1. ve 2. karbonlar arasında burada adlandırma yapılırken çift bağı belirten rakam seçilirken küçük olanı yani 1 alınır. Şekil 4b 'de karbon-karbon çift bağı 2. ve 3. karbonlar arasında burada adlandırma yapılırken küçük rakam olan 2 alınır.
5 - Eğer molekülde birden fazla çift bağ varsa, numaralandırma yapılırken çift bağın uca en yakın olan kısmından başlanılır. Şekil 5a ve 5b 'de de olduğu gibi her iki molekülde de çift bağ vardır ancak dallanma yoktur, bu yüzden burada numaralandırma yapıldığında karbon-karbon çift bağın en yakın olduğu uçtan başlanılır.

Alkenler çift bağın açıldığı birçok katılma tepkimesine girer. Alkenlerde genel olarak katılma tepkimeleri sonucunda alkanlar oluşmaktadır. Alkenlerin karbon-karbon çift bağının bulunduğu karbonlar arasında biri Sigma (σ) diğeri pi (π) bağı olmak üzere iki tane bağ vardır. Alkenlerdeki katılma tepkimelerinde işte bu karbonlar arasındaki pi (π) bağı kırılır ve yerine tepkimeye katılan element veya elementlerle iki tane sigma (σ) bağı oluşturulur.

Hidrojenin katalitik katılması: Bu katılma tepkimesinde söz konusu alken alkan türüne çevirir. Tepkime metal bir katalizör varlığında yapılır. Yaygın katalizörlerde kullanılan metaller platinyum, nikel ve paladyumdur. Laboratuvar sentezinde Raney nikeli kullanılır. Bu katalizör bir nikel-alüminyum alaşımıdır. Bu tepkime için tipik bir örnek, etilenin katallitik hidrojenleme yöntemiyle etana çevrilmesidir:

Halojenleme: Elemental hâldeki brom ve klorun alkenlere katılmasıyla sırasıyla benzer dibromo- ve dikloroalkenler ortaya çıkar. Bir brom solüsyonunun suda renk değiştirmesi alken varlığının analitik testidir. Aşağıdaki örnekte yukardaki örnekten farklı olarak katılan elementlerinin biri aşağıya diğeri de yukarıya yazılmak yerine ikisi de aşağıya yazılmıştır. Burada bunların böyle yazılmasının amacı iki karbon atomunun arasındaki tek bağların denebildiklerinden dolayı farkın olmadığını göstermketir. Her iki elementi burada aşağıya, yukarıya ya da birini aşağıya birini yukarıya yazmanız fark etmez.

Alkenlere Suyun Katılması: Alkenlere suyun katılmasıyla alkoller oluşmaktadır.

Hidrohalojenleme: HCl veya HBr gibi hidrolik asitlerin alkenlere katılımıyla haloalkanler meydana gelir. Alkenlerde hidrojen ve halojenlerin katılmalarında iki farklı durum ortaya çıkar. Eğer katılmaya giren alken eten gibi sadece birincil karbonlardan oluşan bir alken ise tepkime aşağıdaki gibi sonuçlanır. Burada halojenin veya hidrojenin nereye bağlanması o kadar fark etmemektedir çünkü burada sadece birincil karbon atomları vardır.

Yalnız ikinci örneğe bakıldığında burada hem birincil hem de ikincil karbon atomları vardır. Bu yüzden burada hidrojenin bağlanacağı karbon atomu önemlidir. Eğer Hidojen atomu ikinci karbona bağlanırsa 1a gösterilen ve daha kararlı olan karbonyum iyonu oluşur. Şayet ikinci karbon yerine birinciye bağlanırsa bu sefer 2b ile gösterilen karbonyum iyonu oluşur. Böyle durumlarda 2a durumdaki olan ürünün oluşması daha muhtemeldir çünkü ikincil karbonyum iyonu birincil karbonyum iyonundan daha kararlıdır. İşte bu şekilde daha kararlı olan karbonyum iyonunun oluşmasına Markovnikov kuralı denir. 2b ile gösterilen ürün oluşmaz çünkü kararlı karbonyum iyonları önceliklidir.

Alkenler büyük sayıdaki yükseltgenler ile oksitlenebilirler.

Oksijenin varlığında alkenler karbondioksit ve su açığa çıkaracak şekilde açık bir alevle yanarlar.
Oksijenle katalitik oksidasyon veya perkarboksilik asitlerle reaksiyonda epoksitler oluşur.
Ozonolizde ozonla gerçekleştirilen reaksiyon çift bağların kırılmasına yol açar ve açığa iki aldehit veya keton çıkar.
R1-CH=CH-R2 + O3 → R1-CHO + R2-CHO + H2O
Bu reaksiyon bilinmeyen bir alkenin çift bağlarının pozisyonlarını belirlemede kullanılabilir.

Alkenlerin polimerizasyonu polietilen ve polipropilen plastikleri gibi yüksek endüstri değerli polimerleri açığa çıkaran ekonomik olarak önemli bir reaksiyondur. Polimerizasyon hem köksüz hem de iyonik olarak devam edebilen bir mekanizmadır.

Alkenler için en yaygın endüstriyel sentezleme işlemi petrolün krakingidir.
Alkenler su katılarak alkolün dehidrasyonundan sentezlenebilirler. Örneğin, etanolün dehidrasyonu eten ortaya çıkarır:
CH3CH2OH + H2SO4 (conc. aq) → CH3CH2OSO3H + H2O → H2C=CH2 + H2SO4 + H2O
Diğer alkol eliminasyonları Chugaev eliminasyonu ve ilk olarak alkol grubunun kısa ömürlü bir ara ürüne dönüştüğü Grieco eliminasyonudur.
Hofmann tepkimesi ve Cope tepkimesinda alken üretmek için alkil aminden bir ayrılma tepkimesi meydana gelir. β-haloeterlerle Boord olefin sentezi ve ester erimesinde daha fazla ayrılma tepkimesi meydana gelir.
Yüksek α-alkenlerinin katalitik sentezleri nikel, kobalt veya platinyum varlığında organometalik bileşik olan trietilaluminyumla etilenin reaksiyonu sonucu gerçekleşebilir.
Alkenler olefin metatezinde karıştırılır.
Alkenler çeşitli reaksiyonlar sonucunda aldehit veya keton gibi karbonil grubu bileşiklerinden üretilebilirler.
Wittig reaksiyonunda alkil halojenür ile reaksiyon
Julia olefinasyonunda fenil sülfan ile reaksiyon
Barton-Kellogg reaksiyonunda iki farklı ketonun reaksiyonu
Bamford-Stevens reasiyonu veya Shapiro reaksiyonunda bir ketonun etkileşimi
McMurry reaksiyonunda iki keton veya iki aldehitin etkileşimi
Alkenler vinil halojen tuzunun etkileşim reaksiyonundan üretilebilirler.
Alkenler alkinlerin seçici indirgenmelerinden üretilebilir.
Alkenler Diels-Alder reaksiyonu ve Ene reaksiyonunda yeniden düzenlenirler.
Alkenler Ramberg-Bäcklund Reaksiyonunda α-halo sulfonlarından üretilebilirler.
Çokça yeni 

Alüminyum klorür (AlCl3), alüminyum ve klorürün temel bileşiği. Rengi genel olarak beyazdır fakat Demir(III) klorür ile etkileşime girdiğinde sarı bir renk alır. Katı erime ve kaynama noktası düşüktür. Genel olarak alüminyum metallerin üretiminde kullanılır. Ayrıca kimya endüstrisinin diğer alanlarında da yüksek miktarda kullanılır. Bileşik sıklıkla Lewis asiti olarak anılır.

AlCl3 üç farklı yapıda bulunur, dereceye ve duruma göre (Katı, sıvı, gaz). Katı AlCl3, tabaka katmanlı kübik paketlenmiş tabakalar halindedir. Bu çerçevede, Al Oktahedral koordinasyon geometrisi şeklindedir.

Heksahidrat [Al(H2O)6]3+ merkezler ve klorür karşı iyonlarından oluşur. Hidrojen bağı katyon ve anyonları birbirine bağlar.

International Chemical Safety Card 1125 17 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Index of Organic Synthesis procedures that utilize AlCl33 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
The period 3 chlorides 22 Kasım 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MSDS
Government of Canada Fact Sheets and Frequently Asked Questions: Aluminum Salts 5 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azot triklorür, trikloramin olarak da bilinen formülü NCl3 olan kimyasal bileşik. Sarı, yağımsı, keskin kokulu bir sıvıdır. En sık  amonyak türevleri ve klor arasındaki kimyasal reaksiyon sonrası oluşmaktadır, yüzme havuzlarındaki oluşumu buna bir örnektir.

Amonyak gibi, NCl3 bir piramidal molekül'dür. O N-Cl mesafeleri 1.76 A ve Cl-N-Cl açıları 107 °'dir.
Bileşik, amonyum nitrat gibi amonyum tuzlarının klor ile işlenmesi suretiyle hazırlanır. Bu dönüşümdeki ara maddeler sırasıyla kloramin (NH2Cl) ve dikloramindir. (NHCl2)

NCI3 kimyası iyi araştırılmıştır. 0,6 D'lık bir dipol momenti ile orta derecede polardır. Azot merkezi, amonyaktan daha bazik olmakla birlikte baziktir. Amonyak ve hipokloröz asit serbest bırakmak için sıcak suda hidrolize olur:

NCl3 + 3 H2O → NH3 + 3 HOCl
NCl3,N2 ve klor gazı vermek için patlar.

Jander, J. (1976). "Recent Chemistry and Structure Investigation of Nitrogen Triiodide, Tribromide, Trichloride, and Related Compounds". Advances in Inorganic Chemistry. Cilt 19. ss. 1-63. doi:10.1016/S0065-2792(08)60070-9. 
Kovacic, P.; Lowery, M. K.; Field, K. W. (1970). "Chemistry of N-Bromamines and N-Chloramines". Chemical Reviews. 70 (6). ss. 639-665. doi:10.1021/cr60268a002. 
Hartl, H.; Schöner, J.; Jander, J.; Schulz, H. (1975). "Die Struktur des Festen Stickstofftrichlorids (−125 °C)". Zeitschrift für Anorganische und Allgemeine Chemie. 413 (1). ss. 61-71. doi:10.1002/zaac.19754130108. 
Cazzoli, G.; Favero, P. G.; Dal Borgo, A. (1974). "Molecular Structure, Nuclear Quadrupole Coupling Constant and Dipole Moment of Nitrogen Trichloride from Microwave Spectroscopy". Journal of Molecular Spectroscopy. 50 (1–3). ss. 82-89. doi:10.1016/0022-2852(74)90219-7. 
Bayersdorfer, L.; Engelhardt, U.; Fischer, J.; Höhne, K.; Jander, J. (1969). "Untersuchungen an Stickstoff–Chlor-Verbindungen. V. Infrarot- und RAMAN-Spektren von Stickstofftrichlorid". Zeitschrift für Anorganische und Allgemeine Chemie. 366 (3–4). ss. 169-179. doi:10.1002/zaac.19693660308. 

OSHA - Nitrogen trichloride 5 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nitrogen Trichloride - Health References

Baryum klorür, BaCl2 formüllü inorganik bir bileşik'tir. Bu bileşik baryum'un suda-çözünen en yaygın tuzlarından biridir. Diğer baryum tuzlarının çoğu gibi, baryum klorür beyaz toz halinde ve zehirlidir. Alevde sarı-yeşil renk verir. Ayrıca higroskopiktir, ilk önce dihidrat BaCl2(H2O)2' ye dönüşür.
Laboratuvarda ve sanayide kullanımı sınırlıdır.

Endüstriyel ölçekte, baritten (baryum sülfat ) iki aşamalı işlemle hazırlanır:
Bu ilk adım yüksek sıcaklıklar gerektirir.
BaSO4 + 4 C → BaS + 4 CO
İkinci adım, baryum sülfür ve hidrojen klorür arasında bir reaksiyon gerektirir:

BaS + 2 HCl → BaCl2 + H2S
veya baryum sülfür ile kalsiyum klorür arasında reaksiyon gerektirir:

BaS + CaCl2 → CaS + BaCl2
HCl yerine klor kullanılabilir. Baryum klorür su ile karışımdan ekstrakte edilir. Baryum klorürün su çözeltilerinden dihidratı (BaCl2·2H2O) renksiz kristaller halinde kristalleştirilebilir.
Baryum klorür prensip olarak baryum hidroksit veya baryum karbonatın hidrojen klorür ile reaksiyonuyla hazırlanabilir. Bu bazik tuzlar hidroklorik asitle reaksiyona girerek hidratlı baryum klorür verir.

Ba(OH)2 + 2 HCl → BaCl2 + 2 H2O
BaCO3 + 2 HCl → BaCl2 + H2O + CO2

BaCl2 iki biçimde kristalleşir. Birinde kübik florür (CaF2) yapılı diğerinde ortorombik kotunnit (PbCl2) yapılıdır. Her iki polimorfda, altıdan büyük koordinasyon sayıları için büyük Ba2+ iyon tercihini barındırır. Ba2+ 'nin koordinasyonu, florür yapısında 8 ve kotunit yapısında 9'dur. Kotunit-yapı BaCl2, 7-10  GPa basınçlarına maruz kaldığında üçüncü bir yapı olan monoklinik post-kotunnit faza dönüşür. Ba2+'nin koordinasyon sayısı 9'dan 10'a çıkar.
Sulu bir eriyikte BaCl2 basit bir tuz olarak davranır ve suda 1:2 elektrolittir ve çözeltisi nötr pH gösterir.
Çözeltileri, kalın beyaz baryum sülfat çökeltisi oluşturmak için sülfat iyonu ile reaksiyona girer.

BaCl2 + Na2SO4 → 2 NaCl + BaSO4
Bu çökeltme reaksiyonu, elektroliz için besleme tuzlu suyundaki sülfat konsantrasyonunu kontrol etmek amacıyla klor-alkali tesislerinde kullanılır.
Oksalat benzer bir reaksiyonu etkiler:

BaCl2 + Na2C2O4 → 2 NaCl + BaC2O4
Sodyum hidroksit ile karıştırıldığında suda orta derecede çözünen baryum hidroksit verir.

BaCl2 + 2 NaOH → 2 NaCl + Ba(OH)2
BaCl2·2H2O, oda sıcaklığında havada kararlıdır ancak 55 °C (131 °F) üzerinde kristalizasyon suyunu kaybederek BaCl2·H2O haline gelir ve 121 °C (250 °F) üzerinde susuz hale gelir.
BaCl2·H2O, dihidratın metanol ile çalkalanmasıyla oluşturulabilir.
BaCl2, alkali metal klorürlerle kolayca ötektik oluşturur.

Ba2+ + SO42− → BaSO4
Okzalat benzer bir reaksiyonu etkiler:

Ba2+ + C2O2-4 → BaC2O4
Sodyum hidroksit ile karıştırıldığında suda orta derecede çözünen dihidroksit verir.

Ucuz olmasına rağmen baryum klorürün laboratuvarda ve endüstride sınırlı uygulaması vardır.
Sanayide, baryum klorür esasen kostik klor tesislerinde tuzlu su çözeltisinin saflaştırılmasında ve ayrıca ısıl işlem tuzlarının imalatında, çeliğin sertleştirilmesinde kullanılır.
Ayrıca Lithol red ve Red Lake C gibi kırmızı pigmentleri yapmak için kullanılır.
Zehirliliği kullanımını sınırlar.

Baryum klorür, diğer suda çözünür baryum tuzları ile birlikte oldukça toksiktir.
Gözleri ve cildi tahriş ederek kızarıklık ve ağrıya neden olur. Böbreklere zarar verir.
Bir insan için ölümcül baryum klorür dozunun yaklaşık 0,8-0,9 g olduğu rapor edilmiştir.
Akut baryum klorür zehirlenmesinin sistemik etkileri arasında karın ağrısı, ishal, bulantı, kusma, kardiyak aritmi, kas felci ve ölüm vardır.
Ba2+ iyonları, K+ iyonlarıyla rekabet ederek kas liflerinin elektriksel olarak uyarılamaz olmasına neden olur, dolayısıyla vücutta halsizlik ve felce neden olur. Sodyum sülfat ve magnezyum sülfat potansiyel panzehirlerdir çünkü suda çözünmedikleri için nispeten zehirsiz baryum sülfat BaSO4 oluştururlar.
Baryum klorür insanlar için kanserojen olarak sınıflandırılmamıştır.

Uluslararası Kimyasal Güvenlik Kartı 0614 28 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . (susuz)
Uluslararası Kimyasal Güvenlik Kartı 0615 28 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. . (dihidrat)
Baryum klorürün endüstride kullanımı .
ChemSub Çevrimiçi: Baryum klorür 12 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .

Benzoil klorür, benzenkarbonilklorür olarak da bilinen C6H5COCl formüllü bir organoklorür bileşiğidir. Bir benzen halkasına bağlanan karbonil grubuna klor bağlanması ile oluşmuştur. Keskin kokulu, dumanlı ve renksiz bir sıvıdır.
Suyla tepkimeye girdiğinde hidroklorik asit ve benzoik asit verir. Esas olarak peroksitlerin üretimi için faydalıdır ancak genellikle boyaların, parfümlerin, ilaçların ve reçinelerin hazırlanması gibi diğer alanlarda da faydalıdır.

Benzoil klorür, su veya benzoik asit kullanılarak benzotriklorürden üretilir:

  
    
      
        
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          
            CCl
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
          ⟶
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          COCl
          +
          2
          
          HCl
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {C6H5CCl3 + H2O -> C6H5COCl + 2 HCl}}}
  

  
    
      
        
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          
            CCl
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          
            CO
            
              2
            
            
              
            
          
          H
          ⟶
          2
          
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          COCl
          +
          HCl
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {C6H5CCl3 + C6H5CO2H -> 2 C6H5COCl + HCl}}}
  

Diğer açil klorürlerde olduğu gibi, ana asitten ve fosfor pentaklorür, tiyonil klorür ve okzalil klorür gibi standart klorlayıcı maddelerden üretilebilir. İlk olarak benzaldehitin klor ile işlenmesiyle hazırlandı.

Hidroklorik asit ve benzoik asit vererek suyla reaksiyona girer:

  
    
      
        
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          COCl
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
          ⟶
          
            C
            
              6
            
            
              
            
          
          
            H
            
              5
            
            
              
            
          
          COOH
          +
          HCl
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {C6H5COCl + H2O -> C6H5COOH + HCl}}}
  

Benzoil klorür tipik bir açil klorürdür. İlgili esterleri vermek üzere alkollerle reaksiyona girer. Benzer şekilde aminlerle reaksiyona girerek amid verir.

Dietil eter, (Diethyl Ether, IUPAC adı etoksietan) kısaca eter olarak da bilinen (C2H5)2O formülüne sahip berrak, renksiz, uçucu, kolay yanan ve parlayabilen, oda sıcaklığında sıvı hâlde bir bileşiktir. Kaynama noktası düşük olup hoş, karakteristik bir kokusu vardır. Toksisitesi çok düşüktür. Eterler olarak bilinen kimyasal bileşik sınıfının en çok tanınan üyesidir. Bütanolün izomeridir. Yapısı bir oksijene iki etil grubunun bağlanması ile oluşur ve CH3-CH2-O-CH2-CH3 şeklindedir. Çözücü olarak çokça kullanılır.

Bileşik, 8. yüzyılda Câbir bin Hayyân tarafından veya 1275'te Ramon Llull tarafından sentezlenmiş olabilir.
1540 yılında Valerius Cordus tarafından sentezlendi ve "tatlı vitriol yağı" (oleum dulce vitrioli) adı verildi - bu isim, etanol ve sülfürik asit ("vitriol yağı") karışımının damıtılmasıyla elde edildiğini imâ ediyordu - ve bazı tıbbî özelliklerini gözlemledi. Hemen hemen aynı zamanda Paracelsus, molekülün köpeklerde analjezik özelliklerini keşfetti. Eter (aether) adı bu maddeye 1729 yılında August Sigmund Frobenius tarafından verildi.
Yaklaşık 1800'de fikrin çürütülmesine kadar, bir kükürt bileşiği olarak kabul edildi ve "sülfürik eter" dendi.

Dietil eter genellikle etanol üretiminde etilenin hidrasyonunda yan ürün olarak ortaya çıkmaktadır. Bu işlemde katalizör olarak katı fosforik asit kullanılır ve daha fazla eter üretimi için ayarlanabilir. Alüminyum oksit üzerinde etanolün dehidratasyonu ile %95 oranına kadar verimle dietil eter elde edilebilir.
Hem laboratuvarda, hem de sanayi yüksek miktarlarda, asit eter sentezi yoluyla dietil eter üretilebilir. Etanol, sülfürik asit gibi güçlü bir asit ile karıştırılır, asit sulu ortamda proton vererek hidronyum (H3O+) iyonları oluşturur. Asidin hidrojeni, etanolün elektronegatif oksijenine proton verdiğinde etanol pozitif yüklenir:

CH3CH2OH + H3O+ → CH3CH2OH2+ + H2O
Protonlanmamış etanolün oksijen atomu ile protonlanmış diğer etanol molekülünden bir su molekülü çıkararak su, dietil eter ve hidrojen iyonu oluşturur:

CH3CH2OH2+ + CH3CH2OH → H2O + H+ + CH3CH2OCH2CH3
Bu tepkime etilen oluşmasını önlemek amacıyla 150 °C'den düşük sıcaklıklarda gerçekleştirilmelidir. Dietil eterin oluşma tepkimesi tersine dönebileceğinden ötürü oluşan dietil eter hemen damıtılmalıdır.
Dietil eter, Williamson eter sentezi yoluyla bir etil alkoksit ile etil halojenürden elde edilebilir.

Dietil eter özellikle selüloz asetat gibi selüloz plastikleri için önemli bir çözücüdür.

Dietil eter 86-96 yüksek bir setan numarasına sahip olduğundan benzinli ve dizel motorlarda hidrokarbonlar ile karıştırılarak kullanılabilir. Uçuculuğunun fazla ve parlama noktasının düşük olması nedeniyle soğuk iklimli ülkelerde araç motorlarında başlatıcı sıvı olarak kullanılır.

Dietil eter laboratuvarlarda aprotik çözücü olarak sıklıkla kullanılır. Suda çözünürlüğü düşüktür. Bu ve uçuculuğu birleştiğinde, sıvı-sıvı ekstraksiyonları için ideal bir apolar çözücüdür. Bir sulu çözeltiyle kullanıldığında, yoğunluğu düşük olan dietil eter tabakası üste çıkar.

William T. G. Morton, 16 Ekim 1846 tarihinde Boston, Massachusetts'te eterin anestezik özelliklerini göstermiştir. Dietil eter anestezik olarak ilk defa 30 Mart 1842 tarihinde Crawford Williamson Long tarafında bir ameliyatta kullanılmıştır. 1840 kadar öncesinde İngiliz doktorlar eteri afyon ile birlikte kullanmaktaydı.
Dietil eter zehirli olmadığından çoğu zaman kloroforma tercih edilmiştir.
2005 öncesinde Dünya Sağlık Örgütü'nün "En Önemli İlaçlar Listesi"nde anestezik olarak bulunmaktaydı.

Soluma veya içme yoluyla yapılan dietil eter tüketimidir. Alışkanlığına eteromani de denir.

Bir sitokrom P450 enziminin dietil eteri metabolize ettiği tahmin edilmektedir. Dietil eter solunduğunda vücutta hızla emilir ve yaklaşık yüzde 90'ı havaya değişmeden atılır. Atılmayan dietil eter, sitokrom P450'ye bağlı bir monooksijenaz tarafından hidroksi-dietil etere ve ardından dealkilasyon ile etanal ve etanole dönüştürülür.
Dietil eter, alkol dehidrojenazı inhibe eder ve böylece etanolün metabolizmasını yavaşlatır.

Dietil eter aşırı derecede yanıcıdır ve patlayıcı buhar/hava karışımları oluşturabilir. Eter havadan daha ağır olduğundan, zeminin altında toplanabilir ve buhar, ateşleme kaynaklarına kadar önemli mesafeler kat edebilir. Eter, açık bir aleve maruz kaldığında tutuşacaktır, ancak yüksek tutuşabilirliği nedeniyle, ateşleme için açık alev gerekli değildir. Diğer olası ateşleme kaynakları arasında -bunlarla sınırlı olmamak üzere -sıcak plakalar, buhar boruları, ısıtıcılar ve anahtarlar veya prizler tarafından oluşturulan elektrik arkları bulunur. Buhar, bir kaptan diğerine eter dökülürken birikebilen statik elektrikle de tutuşabilir.
Eter, ışığa ve havaya duyarlıdır ve patlayıcı peroksitler oluşturma eğilimindedir; eter peroksitler, eterden daha yüksek kaynama noktasına sahiptir ve kuru olduklarında temas hâlinde patlayıcıdırlar. Ticârî dietil eter tipik olarak eser miktarda peroksit oluşumunu azaltan antioksidan bütillenmiş hidroksitoluen (BHT) ile sağlanır.
Dietil eter zehirli değildir lâkin eter buharlarının uzun süre solunması alkol benzeri bir kafa karışıklığına ve hatta bilinç kaybına neden olabilir. Küçük dozlarda, buharların solunması, güçlü duygusal heyecan, değişen bilinç algısı ve karışık, psikotik düşünce zincirleri ile sarhoş edici durumlara neden olur. Daha yüksek dozlarda, tüketici artık konuşamayacağı kayıtsız bir duruma girer (anestezi).

Dikloroasetilen (DCA), C2Cl2 formülüne sahip bir organoklorür bileşiğidir. Tatlı ve "hoş olmayan" bir kokuya sahip, renksiz, patlayıcı bir sıvıdır.

Dikloroasetilen ilk olarak 1930 yılında E. Ott, W. Ottemeyer ve K. Packendorff tarafından trikloroetilenden sentezlendi.
Dikloroasetilenin eter çözeltileri nispeten stabildir ve bu tür çözeltiler, trikloroetilenin dehidroklorinasyonuyla güvenli bir şekilde üretilebilir. Yaygın bir prosedürde baz olarak potasyum hidrür kullanılır (eser miktarda metanol gereklidir):

Cl2C=CHCl + KH  →  ClC≡CCl  +  KCl  +  H2
Ayrıca, susuz koşullar altında lityum diizopropilamid ve potasyum hidroksit kullanılarak da üretilmiştir.  Dikloroasetilen, eter ve trikloroetilen gibi belirli diğer bileşikler de mevcutsa, milyonda 200 parçaya kadar konsantrasyonlarda havada bulunabilir ve kararlı olabilir.
Ayrıca, kuru potasyum hidroksit varlığında 120 °C'de trikloroetileni azottan geçirerek düşük konsantrasyonlarda dikloroasetilen üretmek de mümkündür.
Viniliden klorür üretiminin bir yan ürünüdür.

Dikloroasetilen, nörolojik bozukluklara neden olur. Erkek sıçanlar ve tavşanlar üzerinde yapılan çalışmalar, dikloroasetilenin solunmasının tübüler nekroz, fokal nekroz ve diğer nefrotoksik etkilere neden olabileceğini göstermiştir. Ek olarak, dikloroasetilen verilen tavşanlar hepatotoksik ve nöropatolojik etkiler yaşamıştır. Dikloroasetilenin solunması ayrıca sıçanların karaciğer ve böbreklerinde tümörlere neden olur. Kimyasal, ayrıca deneklerde lenfoma vakalarında artışa neden olmuştur. Ayrıca hayvanlarda kilo kaybına da neden olur. Bir doz dikloroasetilenin %3,5'i erkek Wistar sıçanlarının vücutlarında kalır. Kimyasal, öncelikle glutatyon bağımlı sistemler aracılığıyla alınır. Glutatyon da onunla reaksiyona girer. Hepatik ve renal glutatyon S-transferazlar bu reaksiyonda katalizör görevi görür.

Disülfür diklorür S2Cl2 formüllü kükürt ve klor bileşiğidir.
Bu bileşik için kükürt monoklorür (ampirik formülü SCl tarafından ima edilen isim) de denebilir. Yapı bakımından hidrojen peroksite benzer.

Saf disülfür diklorür, su ile reaksiyonu nedeniyle havada duman oluşturan sarı bir sıvıdır:

16 S2Cl2 + 16 H2O → 8 SO2 + 32 HCl + 3 [[S8]]
Elementel kükürtün kısmi klorlanması ile sentezlenir. Reaksiyon, oda sıcaklığında kullanılabilir oranlarda gerçekleşir. Laboratuvarda, klor gazı elementel kükürt içeren bir şişeye yönlendirilir. Disülfür diklorür oluştuğu için, içerik altın sarısı bir sıvı haline gelir:

S8 + 4 Cl2 → 4 S2Cl2 ΔH = −58.2 kJ/mol
Fazla klor, sıvının daha az sarı ve daha turuncu-kırmızı olmasına neden olan kükürt diklorür üretir:

S2Cl2 + Cl2 ↔ 2 SCl2 ΔH = −40.6 kJ/mol
Reaksiyon geri dönüşümlüdür ve bekletildiğinde SC1 2 disülfür diklorüre geri dönmek için klor serbest bırakır. Disülfür diklorür, kısmen polisülfanların oluşumunu yansıtan büyük miktarlarda kükürtü çözme yeteneğine sahiptir:

S2Cl2 + n S → S2+nCl2
Saf disülfür diklorür, sarı-turuncu sıvının fazla elemental kükürt üzerine damıtılmasıyla elde edilir.
S2Cl2,  aynı zamanda tiyofosgen sentezinde CS2 'nin klorlanması sonucu ortaya çıkar.

S2Cl2 sülfür dioksit ve elemental kükürte hidrolize olur. Hidrojen sülfür ile muamele edildiğinde, aşağıdaki idealize edilmiş formülde belirtildiği gibi polisülfanlar oluşur:

2 H2S + S2Cl2 → H2S4 + 2 HCl
Amonyak ile reaksiyona girerek heptasülfürimid (S7NH) ve ilgili S-N halkalarını verir.

S2Cl2 bağları oluşturmak için kullanılmıştır. Alüminyum klorür (AICI3) varlığında benzen ile difenil sülfür vermek için reaksiyona girer.

S2Cl2 + 2 C6H6 → (C6H5)2S + 2 HCl + 1/8 S8

60 °C'de etilen ile reaksiyona sokularak hardal gazı hazırlamak için de kullanılır.

S2Cl2 + 2 C2H4 → (ClC2H4)2S + 1/8 S8

Germanyum tetraklorür, asidik bir kokuya sahip, renksiz, dumanlı bir sıvıdır. Saflaştırılmış germanyum metalinin üretiminde ara madde olarak kullanılır. Son yıllarda fiber optik üretiminde reaktif olarak kullanılması nedeniyle GeCl4 kullanımı önemli ölçüde arttı.

Germanyumun ticari üretiminin çoğu, çinko ve bakır cevheri izabe tesislerinin baca tozlarının arıtılmasından elde edilir, ancak önemli bir kaynak, vitren adı verilen belirli kömür türlerinin yanmasından elde edilen külde de bulunur. Germanyum tetraklorür, germanyum metalinin veya onun oksidinin saflaştırılması işlemindeki bir ara maddedir.
Germanyum tetraklorür, oksidin konsantre hidroklorik asit içinde çözünmesiyle doğrudan germanyum dioksitten üretilebilir. Elde edilen karışım, germanyum tetraklorürün diğer ürünlerden ve safsızlıklardan arındırılması ve ayrılması için fraksiyonel olarak damıtılır. GeCl4, saf GeO2 üretmek üzere deiyonize su ile yeniden hidrolize edilebilir; bu daha sonra, germanyum metali üretmek üzere hidrojen altında indirgenir.
Bununla birlikte germanyum dioksit üretimi, cevherden ekstrakte edilen germanyumun oksitlenmiş formuna bağlıdır. Bakır-kurşun-sülfür ve çinko-sülfür cevherleri, daha sonra sodyum klorat gibi bir oksitleyici ile germanyum dioksite oksitlenen germanyum disülfürü üretecektir. Çinko cevherleri kavrulur ve sinterlenir ve doğrudan GeO2 üretilebilir. Oksit daha sonra yukarıda verildiği gibi işlenir.
Yüksek sıcaklıklarda klor ve germanyum metalinden klasik sentez de mümkündür.

Germanyum tetraklorür neredeyse yalnızca optik işlemler için bir ara madde olarak kullanılır. GeCl4, çeşitli benzersiz özelliklere ve uygulamalara sahip bir oksit cam olan germanyum dioksite doğrudan hidrolize edilebilir.

Dikkate değer bir türevi germanyum dioksittir. GeO2 yüksek bir kırılma indeksine sahiptir.

Germanyum
Optik lif
Kızılötesi

Gümüş klorür AgCl formüllü bileşik. Bu beyaz kristal katı sudaki düşük çözünürlüğü ile bilinir. Bu özelliği Tl+ ve Pb2+ klorürlerinin özelliklerini anımsatır. Aydınlanma veya ısıtma ile gümüş klorür, bazı numunelerde girimsi veya morumsu renklenme ile varlığı anlaşılan, gümüş ve klora dönüşür. AgCl doğal olarak kloraririt minerali halinde bulunur.

Gümüş klorür gümüş nitrat ve sodyum klorürün sulu çözeltilerinin birleştirilmesi ile kolayca sentezlenir:

  
    
      
        
          
            AgNO
            
              3
            
            
              
            
          
          +
          NaCl
          ⟶
          AgCl
          
            ↓
          
          +
          
            NaNO
            
              3
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {AgNO3 + NaCl -> AgCl(v) + NaNO3}}}
  

NaCl gibi kübik kristalik yapıyı benimser. Bu yapıda her Ag+ iyonu sekiz yüzlü 6 klor ligandı ile çevrelenir. AgF ve AgBr benzer şekilde kristalleşir.

Hekzakloroetan (perkloroetan olarak da bilinir), hidrojenlerinin tamamı klorla yer değiştirmiş bir etan türevidir. C2Cl6 formülüne sahip, süblimleşme eğilimi gösteren beyaz bir katıdır.

Hekzakloroetan, karbon tetraklorür ile birlikte 1820 yılında Michael Faraday tarafından keşfedildi. Faraday, etileni klorlayarak hekzakloroetan elde etti ve ona "karbon perklorürü" adını verdi. Faustino Malaguti, tetrakloroetilen ve klor karışımını güneş ışığına maruz bırakarak hekzakloroetanı elde etti. O zamanlar "kloretoz" olarak bilinen tetrakloroetilenin klorlanmasıyla elde edildiği için buna "kloretoz klorür" adını verdi.

Aşırı basınç yağlayıcılarının formülasyonunda hekzakloroetan kullanılmıştır. Propilen tetrafloroetilen kopolimerinin emülsiyon polimerizasyonunda bir zincir transfer maddesi olarak da kullanılmıştır. Hekzakloroetan, veterinerlikte antihelmintik (kurt düşürücü), kauçuk hızlandırıcı, fungisidal ve insektisidal formülasyonların bir bileşeni ve ayrıca bir güve kovucu ve selüloz esterleri için bir plastikleştirici olarak kullanılmıştır.

Hekzakloroetan dumanı veya HC dumanı olarak adlandırılan sis bombaları, kabaca eşit miktarda hekzakloroetan ve çinko oksit ve yaklaşık %6 granüler alüminyum içeren bir karışım kullanır. Bu dumanlar zehirlidir ve çinko klorür (ZnCl2) içerir. Steinritz ve arkadaşlarına göre, "Potansiyel akciğer toksisitesi nedeniyle" çinko klorür üreten sis bombaları "çoğu batı ülkesinin cephaneliğinden çıkarılmıştır."

Tetrakloroetilenin 100–140 °C'de ferrik klorür varlığında klorlanması en yaygın kullanılan ticari üretim yöntemidir, ancak birkaç başka yöntem de mevcuttur. Klor ile baryum karbürü reaksiyona sokarak küçük ölçekte yüksek saflıkta bir form üretilebilir. Endüstriyel klorlama işleminin ürünüdür.

Hekzakloroetan ağızdan alındığında zehirli değildir. Cilt emilimiyle oldukça toksik olduğu düşünülmektedir. Birincil etkisi, merkezî sinir sisteminin baskılanmasıdır.

Hidrojen klorür ya da Kloran, HCl formülüne sahip renksiz, zehirli bir gazdır. Hidrojen ve klor elementlerin oluşan inorganik bileşiktir. Havadaki nem ile temasında beyaz hidroklorik asit dumanı oluşturur. Hidroklorik asit, hidrojen klorürün sulu çözeltisine verilen addır.

Hidrojen klorürün suda çözünmesi hidronyum ve klorür iyonlarını meydana getirerek hidroklorik asiti oluşturur.

  
    
      
        
          HCl
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
          ⟶
          
            H
            
              3
            
            
              
            
          
          
            O
            
              +
            
          
          +
          
            Cl
            
              −
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {HCl + H2O -> H3O+ + Cl-}}}
  

Hidrojen klorür, ortamda su bulunmasa bile asidik bir gazdır. Metanol gibi çözücülerde çözünebilir, bu tarz çözücüler susuz tepkimelerde önem arz eder.
Katı HCl'nin yapısı sonsuz zikzak zinciri şeklindedir.

Su ve sodyum klorür karışımı elektrolizlenerek saf klor ve hidrojen ve sodyum hidroksit elde edilir

  
    
      
        
          2
          
          NaCl
          +
          2
          
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          O
          ⟶
          
            Cl
            
              2
            
            
              
            
          
          +
          2
          
          NaOH
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {2 NaCl + 2 H2O -> Cl2 + 2 NaOH + H2}}}
  

UV ışığı altında saf klor ve hidrojen tepkimeye sokularak hidrojen klorür gazı üretilir.

  
    
      
        
          
            Cl
            
              2
            
            
              
            
          
          
            (
            g
            )
          
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          
            (
            g
            )
          
          ⟶
          2
          
          HCl
          
            (
            g
            )
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {Cl2(g) + H2(g) -> 2 HCl(g)}}}
  

Bu ekzotermik bir tepkimedir. Çıkan ürün (HCl gazı) direkt olarak deiyonize suya gittiğinden kimyasal olarak saf hidroklorik asit elde edilir. 
Sodyum klorür ve sülfürik asitin tepkimesiyle de HCl elde edilebilir.

  
    
      
        
          NaCl
          +
          
            H
            
              2
            
            
              
            
          
          
            SO
            
              4
            
            
              
            
          
          ⟶
          
            NaHSO
            
              4
            
            
              
            
          
          +
          HCl
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {NaCl + H2SO4 -> NaHSO4 + HCl}}}
  

Bu tepkime oda sıcaklığında gerçekleşir. Geride kalan sodyum klorür, üretilen sodyum bisülfat ile 200 derecede tepkimeye sokulur ve tekrar HCl elde edilir.

  
    
      
        
          NaCl
          +
          
            NaHSO
            
              4
            
            
              
            
          
          ⟶
          HCl
          +
          
            Na
            
              2
            
            
              
            
          
          
            SO
            
              4
            
            
              
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\ce {NaCl + NaHSO4 -> HCl + Na2SO4}}}
  

Hidrojen klorür, vücut dokusunda bulunan su ile temas ettiğinde aşındırıcı hidroklorik asit oluşturur. Dumanların solunması öksürüğe, boğulmaya, burun, boğaz ve üst solunum yollarında iltihaplanmaya ve ciddi vakalarda akciğer ödemi, dolaşım sistemi yetmezliği ve ölüme neden olabilir. Ciltle teması kızarıklık, ağrı ve ciddi kimyasal yanıklara neden olabilir. Hidrojen klorür ciddi göz yanıklarına ve kalıcı göz hasarına neden olabilir.

Kalay(II) klorür ya da stanit klorür, SnCl2 formülüne sahip, beyaz kristal halinde bir katıdır. Kararlı bir dihidrat oluşturur, ancak sulu çözeltileri, özellikle sıcaksa, hidrolize uğrama eğilimindedir. SnCl2 yaygın bir şekilde indirgeyici madde (bir asit çözeltisi içinde) olarak ve kalay kaplamada elektrolitik banyolarda kullanılır. Kalay (II) klorür, diğer kalay klorür (kalay(IV) klorür (SnCl4) ile karıştırılmamalıdır.

SnCl2 bir yalnız elektron çiftine sahiptir, gaz fazında molekül bükülür. Katı halde kristal SnCl2, gösterildiği gibi formları zincirleri klorür köprüleri ile zincirler oluşturur. Dihidrat ayrıca üçlü koordinatalıdır; kalay üzerine koordine edilen bir su ve birinciye koordine edilen ikinci bir su. Molekülün ana kısmı, kristal kafesteki çift tabakalar halinde istiflenir ve "ikinci" su, tabakalar arasına sıkıştırılır.

Kalay (II) klorür, kendi kütlesinden daha az bir miktarda su kütlesinde çözülebilir, ancak çözelti seyreltildikçe, çözünmeyen bir bazik tuz oluşturmak için hidroliz meydana gelir:

SnCI2 (aq) + H2O (I)  Sn(OH)CI (k) + HCI (aq)
Bu nedenle, kalay (II) klorür çözeltileri kullanılacaksa, sol tarafa doğru dengeyi korumak için hidroklorik asitte (tipik olarak kalay klorür ile aynı veya daha büyük molarite içinde) çözülmelidir (Le Chatelier ilkesi ). SnCI2 çözeltileri, aynı zamanda hava tarafından oksidasyona karşı kararsızdır.

6 SnCI2 (aq) + O2 (g) + 2 H2O (I) 2 SnCl4 (aq) + → 4 Sn(OH)CI (k)
Bu, çözeltiyi kalay metal topaklarının üzerine depolayarak önlenebilir.
Kalay (II) klorürün bir indirgeme maddesi olarak işlev gördüğü, gümüş ve altın tuzlarını metalik forma ve demir (III) tuzlarını demir (II)'ye indirgediği birçok durum vardır, örneğin:

SnCI2 (aq) + 2 FeCl3 (aq) → SnCl4 (aq) + 2 FeCl2 (aq)
Aynı zamanda bakır (II)'yi bakır (I)'e indirger.
Kalay (II) klorür solüsyonları Sn+2 iyonları kaynağı olarak kullanılabilir, böylece çökelme reaksiyonları ile diğer kalay (II) bileşikleri oluşturabilir. Örneğin, sodyum sülfür ile reaksiyonu kahverengi/siyah kalay (II) sülfür üretir.

SnCI2 (aq) + Na2S (aq) → SNS (k) + 2 NaCI (aq)
Eğer SnCI2, solüsyonlarına alkali eklenirse hidratlanmış bir beyaz kalay (II) oksit çökeltisi oluşturur; bu daha sonra, fazla bazda sodyum stanit gibi stanit tuzları oluşturur.

SnCI2 + SnO → (aq) + 2 NaOH (aq) · H2O (k) + 2 NaCI (aq)
SnO · H2O (k) + NaOH (aq) → NaSn(OH)3 (aq)
Susuz SnCl2, susuz çözücü içinde ilginç kalay (II) bileşikleri oluşturmada kullanılır. Örneğin, lityum tuzu ve 4-metil-2,6-di-tert-bütilfenol içinde SnCl2 ile reaksiyona girer THF vermek üzere sarı bir doğrusal, iki koordinatlı bileşik Sn (OAr) 2 (Ar = aril ) oluşturur.
Kalay (II) klorür ayrıca bir Lewis asidi gibi davranır, örneğin klorür iyonu gibi ligandlarla kompleksler oluşturur:

SnCI2 (aq) + CsSnCl3 (aq) → CsCI (aq)
Bu komplekslerin çoğu piramit yapılıdır ve SnCI3 gibi kompleksler tam oktete sahip olduğu için, birden fazla ligant eklemek için az miktarda bir eğilim vardır. Bununla birlikte, bu tür komplekslerde yalnız elektron çifti bağlanma için mevcuttur ve bu nedenle kompleksin kendisi bir Lewis bazı veya ligand olarak hareket edebilir. Bu, aşağıdaki reaksiyonla ferrosen ile ilgili ürününde görülür:

SnCI2 + Fe(η5-C5H5)(CO)2HgCl → Fe(η5-C5H5)(CO)2SnCl3 + Hg
SnCl2, metal-metal bağı ihtiva eden bileşikler gibi çeşitli bileşikler yapmada kullanılabilir. Örneğin, dikobalt oktakarbonil ile reaksiyonu:

SnCl2 + Co2(CO) 8 → (CO)4Co-(SnCI2)-Co(CO)4

Susuz SnCl2 metalik kalay üzerindeki kuru hidrojen klorürün etkisi ile hazırlanmaktadır. Dihidrat, hidroklorik asit kullanılarak benzer bir reaksiyonla yapılır.

Sn (k) + 2 HCI (aq) → SnCI2 (aq) + H2 (g)
Su, daha sonra dikkatli bir şekilde asidik çözeltiden buharlaştırılır ve SnCI2·2H2O kristalleri üretilir. Bu dihidrat, asetik anhidrid kullanılarak susuzlaştırılabilir.

Teneke kutular yapmak için çeliğin teneke kaplaması için az miktarda hidroklorik asit içeren bir kalay (II) klorür çözeltisi kullanılır. Bir elektrik potansiyeli uygulanır ve elektroliz yoluyla katotta kalay metali oluşturulur.
Kalay (II) klorür tekstil boyamada mordan olarak kullanılır, çünkü bazı boyalarla, örneğin kokineal ile daha parlak renkler verir. Bu mordan aynı zamanda ipeğin ağırlığını artırmak için de kullanılmıştır.
Plastik polilaktik asit (PLA) üretiminde katalizör olarak kullanılır.
Aynı zamanda, aseton peroksitin tetramerik formunu oluşturmak için aseton ve hidrojen peroksit arasında bir katalizör olarak bir kullanım bulmaktadır.
Kalay (II) klorür ayrıca bir indirgeyici madde olarak geniş kullanım alanı bulur. Bu, gümüş metalin cam üzerine biriktirildiği gümüşleme aynalarında kullanımında görülür:

Sn2+ (aq) + 2 Ag+ → Sn4+ (aq) + 2 Ag (k)
İlgili bir indirgenme geleneksel olarak Hg2+ (aq) için analitik bir test olarak kullanılmıştır. Örneğin SnCl2  damla damla cıva (II) klorür çözeltisi içine eklenirse, beyaz bir cıva (I) klorür çökeltisi oluşturulur; daha fazla SnCl2 eklendiğinde metalik cıva oluştuğu için kararır. Stanik klorür, altın bileşiklerinin varlığını test etmek için kullanılabilir. SnCl2, altın varlığında parlak maviye döner (bkz . Cassius Moru ).
Cıva, atomik absorpsiyon spektroskopisi kullanılarak analiz edildiğinde, soğuk bir buhar yöntemi kullanılmalıdır ve indirgeyici olarak kalay (II) klorür kullanılır.
Organik kimyada, SnCl2 esas olarak Stephen indirgenmesinde kullanılır, nitril, imine indirgenir (bir imidoil klorür tuzu ile) sonrasında aldehite kolayca hidrolize edilir.
Reaksiyon genellikle aromatik nitriller Aril-CN ile en iyi şekilde çalışır. İlgili bir reaksiyon (Sonn-Müller metodu olarak adlandırılır), imidoil klorür tuzunu oluşturmak için PCl 5 ile muamele edilen bir amid ile başlar. 

Stephen indirgemesi bugün daha az kullanılmaktadır, çünkü çoğunlukla diizobutilalüminyum hidrit indirgemesi ile değiştirilmiştir.
Buna ek olarak, SnCl2 seçici olarak aromatik nitro grupları anilinlere indirgemek için kullanılır. 

SnCl2 ayrıca kinonları hidrokinonlara indirger.
Stanik klorürler ayrıca bazı konserve ve şişeli gıdalara E numarası E512 içeren bir gıda katkı maddesi olarak ilave edilir, burada bir renk tutma ajanı ve antioksidan olarak işlev görür.
SnCl2 radyonüklid anjiyografi radyoaktif madde teknesyum -99m- perteknetatı indirgemek ve kan hücrelerine bağlamaya yardımcı olmak için kullanılır.
Sulu kalay klorür, rafine değerli metal kullanan hobiciler ve profesyoneller tarafından çözeltilerde altın ve platin grubu metallerinin bir göstergesi olarak kullanılır.
Erimiş SnCl2 yüksek kristal SnO2 nanoyapıları oluşturmak üzere oksitlenebilmektedir.

NN Greenwood, A. Earnshaw, Elementlerin Kimyası, 2. baskı, Butterworth-Heinemann, Oxford, İngiltere, 1997.
Kimya ve Fizik El Kitabı, 71. baskı, CRC Press, Ann Arbor, Michigan, 1990.
Merck Index, 7. basım, Merck & Co, Rahway, New Jersey, ABD, 1960.
AF Wells, ' Yapısal İnorganik Kimya, 5. basım, Oxford University Press, Oxford, İngiltere, 1984.
J. March, Advanced Organic Chemistry, 4. baskı, s.   723, Wiley, New York, 1992.

Kalay tetraklorür olarak da bilinen kalay(IV) klorür, inorganik bir kalay ve klor bileşiğidir. Havayla temas ettiğinde duman çıkaran, renksiz, higroskopik bir sıvıdır. Diğer kalay bileşiklerinin öncülü olarak kullanılır. İlk olarak Andreas Libavius (1550–1616) tarafından keşfedildi ve Spiritus fumans libavii olarak biliniyordu.

Klor gazının 115 C'de kalay ile reaksiyonundan hazırlanır:

Sn + 2Cl2 → SnCl4

Susuz kalay(IV) klorür, organokalay kimyasında önemli bir öncüdür. Grignard reaktifleri ile kalay(IV) klorür, tetraalkilkalay bileşiklerini verir:

SnCl 4 + 4 RMgCl → SnR 4 + 4 MgCl 2
Susuz kalay(IV) klorür, tetraorganokalay bileşikleriyle reaksiyona girer:

SnCl4 + SnR4 → 2 SnCl2R2
Bu organokalay halojenürler, katalizörler (örneğin, dibütilkalay dilaurat) ve polimer stabilizatörleri için yararlı öncüllerdir.
Kalay(IV) klorür, Friedel-Crafts reaksiyonlarında Lewis asidi katalizörü olarak kullanılır. Örneğin tiyofenin 2-asetiltiyofen verecek şekilde asetilasyonu kalay(IV) klorür tarafından desteklenir. Benzer şekilde kalay(IV) klorür nitrasyonlar için faydalıdır.

Kalay(IV) klorür, havayla temas ettiğinde tahriş edici (ancak ölümcül olmayan) yoğun bir duman oluşturduğu için Birinci Dünya Savaşı'nda kimyasal silah olarak kullanıldı. Savaşın sonlarına doğru kalay kıtlığı nedeniyle yerini silisyum tetraklorür ve titanyum tetraklorür karışımı aldı.

Karbon tetraklorür ya da tetraklorometan (IUPAC), CCl4 formülüne sahip bir klorokarbon. Kokusu kloroforma benzeyen, renksiz, yanıcı olmayan, sudan ağır bir sıvıdır. Suda çözünmezken birçok organik çözücü içinde çözünür. Geçmişte yangın söndürücülerde, kuru temizlemede, soğutucu gazların üretiminde, lav lambalarında, çözücü, fumigant ve kurt düşürücü olarak yaygın şekilde kullanılmıştır. Victor Regnault tarafından 1839 yılında kloroformun klorlanmasıyla keşfedilen karbon tetraklorür, sanayide büyük ölçekte metan veya karbon disülfürün klorlanması ile üretilmekteydi. 
Özellikle karaciğer ve böbrekler üzerindeki toksik etkileri nedeniyle, kullanıldığı birçok alanda yerini daha güvenli maddeler aldı. 2010 yılında, ozon tabakasının delinmesinde rol oynadığı için büyük ölçekli üretimi birçok ülkede yasaklanmıştır. Yüksek hepatotoksisitesi nedeniyle bazen laboratuvar hayvanlarında kasıtlı karaciğer hasarı oluşturmak için kullanılır.

Bir karbon tetraklorür molekülünde dört klor atomu, merkezî bir karbon atomuna tek kovalent bağlarla birleştirilmiş dört yüzlü konfigürasyonda köşeler simetrik olarak konumlandırılır. Metan ile aynı tetrahedral yapıya sahiptir, bu simetrik geometriden dolayı, CCl4 apolardır. Karbon atomunun yükseltgenme seviyesi +4'tür; metanınkinin (-4) tersi, karbon dioksitle aynıdır. 153,82 olan molekül ağırlığının %7,81'i karbondan, %92,19'u klordan oluşur.
Karbon tetraklorür renksiz, şeffaf, uçucu bir sıvıdır. Kloroforma benzer bir kokusu vardır. Yoğunluğu 1,59'dur. Karbon tetraklorür içinde sesin hızı saniyede 926 metredir.
Karbon tetraklorür aseton, asetilaseton, anilin, benzaldehit, benzen, benzin, benzil alkol, 1-bütanol, bütil asetat, dietil eter, etanol, izoamil alkol, metil izobütil keton, nitrometan ve piridin gibi organik çözücülerle karışırken; diaseton alkol, dietanolamin, etilen glikol, formamid, gliserol, hidroksietil-etilendiamin ve 1,3-propandiolde çözünmez. Etil selüloz, klorlanmış kauçuk, polivinil asetat, damla sakızı, kolofan, damar reçinesi, ester zamkı, kumaron reçinesi ve bitkisel yağları çözer.
Suda çözünürlüğü sınırlıdır ve suya katıldığında yoğunluğundan ötürü dibe çöker. Sıcaklık arttıkça karbon tetraklorürün sudaki çözünürlüğü artar ve aynı şekilde suyun karbon tetraklorürdeki çözünürlüğü de artar:

Katı karbon tetraklorür, iki polimorfa sahiptir: −47.5 °C'nin (225.6 K) altındaki kristal II ve −47.5 °C'nin üstündeki kristal I. −47.3 °C'de, C2/c uzay grubuna ve kafes sabiti a = 20.3, b = 11.6, c = 19.9 (.10−1 nm), β = 111° olan monoklinik kristal yapıya sahiptir.
Karbon tetraklorür içine, diğer klorlu çözücülere kıyasla, daha az miktarlarda stabilizatör eklenir. Genellikle stabilizatör olarak korozyon önleyici kimyasallar kullanılır ve stabilizatör miktarı %1'den azdır. Karbon tetraklorür için en etkili bulunan stabilizatörler; amin, imin, amid ve hidrazin türevleridir.
Karbon tetraklorür içinde görülen en yaygın safsızlıklar arasında trikloroetilen, tetrakloroetilen, 1,2-dikloroetan, fosgen ve karbon disülfür bulunur.

İnsan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, günümüzde karbon tetraklorürün kullanımları kısıtlanmış olup neredeyse yalnızca laboratuvarlarda ve kimyasal sentezde kullanılmaktadır. Karbon tetraklorürün evsel kullanımlarına karşı ilk kısıtlama, insanlarda karbon tetraklorür kaynaklı zehirlenmeler nedeniyle ABD'de 1970 yılında getirilmiş, daha sonraki yıllarda ozon tabakası ve genel olarak çevre kirletici etkileri nedeniyle diğer ülkelerde de yasaklanmıştır.
Karbon tetraklorürün tarihsel uygulamaları arasında yangın söndürme, kuru temizleme (hem ticari, hem de evsel leke çıkarıcı olarak), endüstriyel yağ alma, tahıl fumigasyonu ve soğutucu akışkan üretimi bulunur. 1974'te ABD'nin toplam görünür tüketimi 535 bin tona ulaşmıştı; bunun %80'i kimyasal ara madde, %6,8'i fumigant ve %0,13'ü metal temizliğinde kullanılıyordu. Karbon tetraklorür ayrıca benzin katkısı olarak, Naylon-7'nin ve yarı iletkenlerin üretiminde, plütonyumun zenginleştirilmesinde, gemi jeneratörlerinin yıkanmasında kullanılmıştır. Karbon tetraklorür çiçek ve tohumlardan, kemik ve deriden yağ ile bitkilerden alkaloid ekstraksiyonunda kullanılmıştır. Kağıt mürekkep gidermede, kauçuk üretiminde, zemin cilası ve mobilya verniği formülasyonlarında da yer almıştır. Metal temizlemede ise metal yüzeylerini korozyona açık bırakması nedeniyle diğer çözücülere kıyasla dezavantajlı konumdaydı. 20. yüzyılın başlarında cerrahi dezenfeksiyon için iyot çözeltisi hazırlanmasında kullanılmıştır.
Karbon tetraklorür, geçmişte lav lambalarında kullanılmaktaydı. 1968 tarihli bir Amerikan patentinde lav lambası formülasyonunda su ve karbon tetraklorür içinde çözünmüş parafin ve mineral yağı geçiyordu. 1970 yılından sonra Amerikan üretimi lav lambalarında karbon tetraklorür kullanımı bırakılmıştır. 
Pul koleksiyoncuları, posta pullarına zarar vermeden filigranları ortaya çıkarmada karbon tetraklorür kullanıyordu. Küçük bir miktar sıvı, siyah bir cam veya obsidyen tepsi üzerine konan bir pulun arkasına damlatılıyordu. Daha sonra filigranın harfleri veya tasarımı açıkça görülebiliyordu.
Nötrinoların bulunmasında da kullanılmıştır. Raymond Davis Jr. kendisine Nobel Fizik Ödülü kazandıran tetrakloroetilenli Homestake deneyini yapmadan önce 1950'lerin başında, antinötrinoları tespit etmek için karbon tetraklorür kullandı. 1954-1955 yıllarında Davis, Brookhaven Grafit Araştırma Reaktörü'nde 200 ve 3800 litrelik karbon tetraklorür tanklarını ışınladı, ancak reaktörün akışı çok düşük çıktı ve daha sonra anlaşıldığı üzere, reaktörler 
  
    
      
        
          
             
            
              37
            
          
          C
          l
          ⟶
          
             
            
              37
            
          
          A
          
            r
            
              +
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {\ ^{37}Cl\longrightarrow \ ^{37}Ar^{+}} }
  
 reaksiyonu için gerekli olan nötrinolar yerine antinötrinolar yaymaktaydı. Daha sonra 3800 litrelik karbon tetraklorür tankını Güney Carolina'daki Savannah River reaktörüne taşıdı ve burada elde edilen sonuç, nötrinoların ve antinötrinoların farklı parçacıklar olduğunu ortaya koymaya yardımcı oldu. Aynı tank, 1960 yılında Ohio'daki Barberton Kireçtaşı Madeni'ne taşındı ve bu, tekniğin ilk derin yeraltı uygulaması oldu. Burada güneş nötrino akısına üst sınır koydu ve derinlikteki kozmik ışın müon arka planını ölçtü. Bahcall'ın hesaplamaları, ölçülebilir bir sinyal yakalamak için yaklaşık 378 bin litrelik bir dedektöre ihtiyaç duyulacağını gösterdiğinde, Davis CCl4'ten tetrakloroetilene geçti.

Karbon tetraklorür, laboratuvarlarda sık kullanılan bir çözücüydü. Ancak insan sağlığı ve çevre üzerindeki fazlasıyla olumsuz etkileri nedeniyle kullanımı kısıtlanmıştır.  Çözücü olarak, diğer apolar bileşikleri ve yağları çözmek için uygundur. Ayrıca klor, brom ve iyotu da çözebilir.
Önemli bir emilim bandı (>1600 cm−1) olmadığından bazen kızılötesi spektroskopisi için bir çözücü olarak kullanışlıdır. Hidrojen atomu içermediğinden önceden proton NMR spektroskopisinde kullanılmıştır. Zehirli olmasının yanında çözme gücü de düşüktür. Yerini büyük ölçüde döterokloroform gibi döteryumlu çözücüler, endüstriyel kullanımda ve kuru temizlemede ise yerini tetrakloroetilen gibi daha güvenli diğer çözücüler almıştır.
C-H bağı olmayan karbon tetraklorür, kolayca serbest radikal reaksiyonuna girmez. Elemental halojenler veya N-bromosüksinimid gibi halojenleme reaktifleriyle halojenlemeler için kullanışlıdır (Wohl-Ziegler brominasyonu).

Karbon tetraklorür, apolar özelliğinden ötürü yağlar gibi suda çözünmeyen birçok organik malzeme için iyi bir çözücüdür. Yaklaşık 80 yıl boyunca temizlik malzemesi olarak yaygın şekilde kullanıldı. Yanıcı ve patlayıcı değildi; geçmişte yaygın olarak temizlik amacıyla da kullanılan benzinin aksine, temizlenen malzeme üzerinde koku bırakmıyordu. Yanıcı olmadığından ötürü benzine "daha güvenli" bir alternatif olarak görülüyordu ve bu şekilde pazarlanıyordu.
Karbon tetraklorürün temizlik alanındaki en sık karşılaşılan kullanımı evsel kullanıma yönelik leke çıkarıcı ürünlerinde etken madde olmasıydı. Bu amaçla ilk olarak 1890-1892 yıllarında Almanya'da Katharin adı altında piyasaya sürülmüştür. Daha sonraki yıllarda Almanca ve İngilizce konuşulan ülkelerde yaygın şekilde Benzinoform marka adı ile bilinmeye başlandı. Karbon tetraklorür 1898 yılında Almanya'dan Ernest C. Klipstein tarafından Amerika Birleşik Devletleri'ne getirildi. İthal karbon tetraklorürün münhasır satış haklarını elinde bulunduran Klipstein, kimyasal kökenini gizlemek amacıyla ürünü Carbona ticari adıyla leke çıkarıcı olarak pazarladı. Carbona, izleyen sekiz yıl içinde ABD'de son derece popüler bir temizlik ürünü haline geldi.

1920'lerde karbon tetraklorürün en yaygın kullanımı kuru temizlemeydi. 1930'ların başında karbon tetraklorür kuru temizlemede yaygın kullanım kazandı ve Dow Chemical 1930'lu yılların sonunda, bileşiminde karbon tetraklorür ve etilen diklorür bulunan Dowclene marka kuru temizleme çözücüsünü ABD'de piyasaya sürdü. Kuru temizlemedeki öncül yerinin ne zaman tetrakloroetilen tarafından alındığı tartışmalı olmakla birlikte bazı kaynaklar tetrakloroetilenin sektöre tanıtıldığı 1934'ü, çoğunluk ise 1940'ların sonunu göstermektedir. Karbon tetraklorür, 1940 yılında kuru temizlemede kullanılan klorlu çözücülerin %72'sini oluşturmaktayken, 1948'de tetrakloroetilenin sektörde yaygınlaşması nedeniyle bu oran %33'e düşmüştür.
Karbon tetraklorür kuru temizlemede yaygınlaşan ilk klorlu çözücüydü ve Batılı ülkelerde 1960'lı yıllara kadar kullanıldı. Metallerin varlığında bozunarak kuru temizleme ekipmanını aşındırma riski ve kuru temizleme operatörleri arasında rahatsızlıklara neden olması gibi dezavantajları bulunuyordu. Daha sonraki yıllarda kuru temizlemedeki yerini daha güvenli trikloroetilen, tetrakloroetilen ve metil kloroform (trikloroetan) gibi diğer klorlu çözücüler aldı. Batıdaki değişime rağme

Karbonik Anhidraz ya da karbonik dehidrataz, aktif bölgesinde çinko (Zn2+) iyonu içeren bir metaloenzim ailesidir ve yavaş bir reaksiyon olan karbondioksitin bikarbonat ve protona dönüşümünü katalizler. Karbonik anhidraz bu reaksiyonun hızını ileri derecede artırarak saniyede 104 – 106 reaksiyon hızına ulaştırır. Kırmızı kan hücrelerinde, hayvanların diğer kısımlarında ve bitkilerde bulunan, karbonik asidi karbondioksit ve suyla parçalayan enzim.

CO2 + H2O --> HCO3- + H+
CO2 Difüzyonla kırmızı kan hücrelerine geçtiğinde, kırmızı kan hücrelerinde bulunan bu enzim sayesinde CO2 çok hızlı bir şekilde karbonikasit dönüştürülür. Karbonikasit ise, proton H+ ve bikarbonat HCO3- iyonlarına ayrılarak tekrar kana geçer ve kan ph'sının 7,4'te dengelenmesini sağlayarak doğal bir tampon çözelti gibi çalışır.
Enzim glokom tedavisi için bu tür asetazolamid, methazolamide ve dichlorphenamide gibi ilaçlar için bir hedeftir.

Karbonik anhidraz ilk defa eritrositlerden 1933 yılında saflaştırılmış daha sonra yapılan yoğun çalışmalarda üç farklı tipte karakterize edilmiştir. Bunlardan hayvan ve bitki kökenli olanlar sırasıyla α ve β sınıfı içerisinde gruplandırılmışlardır. İzoenzimlerin hepsinde ortak olan nokta aktif bölgelerinde bir çinko (Zn+2) iyonu bulundurmalarıdır.
İlk tespit edilmiş ve üzerinde en fazla çalışma yapılmış izoenzimleri bünyesinde bulunduran α-sınıfındaki enzimler monomerik yapıdadır. Çok az sayıda prokaryotik α-sınıfı karbonik anhidraz tespit edilmiştir. α-Sınıfı karbonik anhidrazların katalitik mekanizmasında aktif bölgeden protonun dış çözücü ortamına aktarılmasında His-64 birimi aracı rol oynamaktadır. Proton His-64'e onunla çinko atomu arasındaki su molekülleri aracılığıyla aktarılır. Yapılan çalışmalar Lys-91 ve Tyr-131 birimlerinin de proton transfer mekanizmasında rol aldığını göstermektedir.
β-Sınıfındakiler çiftler şeklinde dimerler, tetramerler, hekzamerler ve oktamerler halindedirler. Bu sınıfa ait ilk kristal yapı 2000 yılında bildirilmiştir. Önceleri sadece bitkilerde bulunduğu sanılan bu sınıftaki izoenzimler sonraları alg, bakteri ve arkeon türlerinde de tespit edilmiştir. Bu sınıftaki izoenzimlerde aktif bölgedeki Zn atomu iki sistein ve bir histidin ligandlarıyla bağlanmaktadır. Dizi analizleri bu sınıftaki izoenzimlerde yalnızca beş aminoasit biriminin ve aktif bölgede üç çinko ligandının, bir aspartat ve bir de arginin birimlerinin korunmuş olduğunu göstermektedir. Yakın zamanda β-sınıfındaki izoenzimlerin bitki tipi ve Cab tipi diye iki alt gruba ayrılabileceği savunulmaktadır. Buna sebep aralarındaki yapısal fark ve inhibitörlere karşı verilen cevaptaki farklar gösterilmektedir.
Üçüncü sınıf olan γ enzimleri trimer yapıda olup bu sınıfın yapısı aydınlatılmış tek üyesi 1994'te archaeon Methanosarcina thermophila'dan izole edilmiş izoenzimdir. İzole edilen bu izoenzimin çinko yerine kobalt kullanıldığında daha yüksek hidrataz aktivitesi gösterdiği ve p-nitrofenil asetatla esteraz aktivitesi göstermediği tespit edilmiştir. Metal bağlanma bölgesinde α-sınıfındaki gibi üç histidin birimi ligand oluşturmaktadır, ancak bunların ikisi bir monomere, bir tanesi ise bitişikteki monomere aittir.
Son zamanlarda Thalassiosira weissflogii'den izole edilen karbonik anhidraz TWCA1'in diğer karbonik anhidraz sınıflarından ayrı bir sınıfa (δ-sınıfı) ait olduğu bildirilmiştir. TWCA1 diğer sınıflardaki karbonik anhidraz izoenzimlerine yapısal ve amino asit dizilişi bakımından benzememektedir.

Karbonik anhidrazın katalizlediği temel enzimatik olay karbondioksitin (CO2) hidrasyonudur.
CO2 + H2O --> HCO3- + H+
Kinetik çalışmalar bütün karbonik anhidraz izoenzimlerinde iki basamaklı bir mekanizmanın olduğunu göstermiştir. İlk basamakta (Reaksiyon 2) çinkoya bağlı hidroksit iyonunun CO2'e nükleofilik saldırısı gerçekleşmektedir. İkinci basamakta (Reaksiyon 3) ise çinkoya bağlı su molekülünün iyonlaşması ve protonun uzaklaştırılmasıyla aktif bölgenin tekrar oluşturulması olayları gerçekleşmektedir.
Zn2+-OH- + CO2 --> Zn2+ + HCO3-			Reaksiyon 2
Zn2+ + H2O --> H+ + Zn2+-OH-			Reaksiyon 3
Bu mekanizmada Reaksiyon 3 safhasının gerçekleşmesinde, protonun dış çözücü ortamına aktarılması için enzimin aktif bölgesindeki bir amino asit birimi proton taşıyıcı birim (PTB) olarak rol oynamaktadır. PTB aldığı protonu ortamdaki tampon (B) moleküllerine aktarmaktadır (Reaksiyon 4 ve 5).
PTB + Zn2+-H2O --> Zn2+-OH- + PTB-H+		Reaksiyon 4
PTB-H+ + B --> PTB + B-H+			Reaksiyon 5
Karbonik anhidraz II'nin katalizlediği enzimatik mekanizmada hız belirleyici basamak protonun aktif bölgeden uzaklaştırılması safhasıdır. Bu edenle aktif bölgedeki proton taşıma kapasitesine sahip amino asit birimleri aktivitede önemlidirler 
Aktivitede çinkonun dördüncü ligand pozisyonuna yakın bölgede bir hidrojen bağı alıcısının olması önemlidir.

Karbonik anhidraz enzimi birçok fizyolojik olayda rol almaktadır. Bunlar arasında en önemlileri şöyle sıralanabilir:
1) Asit-baz dengesi
2) Kardiovasküler tonusun düzenlenmesi
3) Sindirim
4) Hücre bölümleri arasındaki iyon değişimi
5) Değişik enzimatik reaksiyonlar için gerekli bikarbonatın sağlanması
Enzim, hidrataz aktivitesi yanında esteraz aktivitesine de sahiptir, ancak fizyolojik açıdan hidrataz aktivitesi önemlidir. Bu sayede organizmanın asit – baz dengesinin düzenlenmesinde önemli rol üstlenir. Bu dengenin bozulduğu durumlarda, örneğin göz içi tansiyonunda, karbonik anhidraz enzim aktivitesine müdahale sıklıkla uygulanan bir tedavi yöntemidir. Bu açıdan karbonik anhidraz inhibitörleri klinik olarak önemli bileşiklerdir.

Karbonik anhidraz izoenzimlerinin biyolojik numunelerden izole edilmesinde, saflaştırılmasında ve karakterizasyonunda birçok kromatografik ve elektroforetik yöntem uygulanmıştır. Karbonik anhidrazın farklı izoformlarının farklı canlılardan ve dokulardan kromatografik ayrılmasında, uygulanan yöntemde farklılık arz etmektedir.

Karbonik anhidrazın memeli türlerinden izolasyonunda kaynak ve izoenzime göre farklı yöntem uygulanmaktadır. Üzerinde en fazla çalışma yapılmış olan izoenzimler sitoplazmik karbonik anhidraz I ve karbonik anhidraz II dir. Bu iki izoenzimin en kolay elde edilebilir kaynağı eritrositlerdir. Yapılan çalışmalarda eritrositlerde fazla miktarda bulunan hemoglobin, kloroform – etanol çöktürmesi, amonyum sülfat çöktürmesi ya da ısı ile denatürasyon yöntemleriyle uzaklaştırılabilmiştir. Bunların yanında üç-faz ayrışma yöntemide bir alternatif olmuştur. Bu yöntemde amonyum sülfat gibi bir tuz tert-butanol – su – protein karışımına ilave edilmiş ve böylece hemoglobin ve miyoglobin denatüre edilerek ayrılabilmiştir. Daha sonra amonyum sülfatın %90 doygunluğa ulaştırılmasıyla kalan proteinler jelimsi orta fazda toplanmıştır. Bu fazda karbonik anhidrazın yanında katalaz ve süperoksit dismütaz da bulunur.
Karbonik anhidraz I ve II'nin izolasyonunda en çok kullanılan yöntem afinite kromatografisidir. İlk defa 1970 lerde uygulanmaya başlamış olan bu yöntemle sonraları karbonik anhidraz I ve II izoenzimleri başarılı bir şekilde birbirinden ayrılabilmiştir. Bu yöntemlerde destek maddesi olan jele enzimin güçlü bir şekilde bağlandığı inhibitörleri takılmakta ve enzimin bu moleküller aracılığıyla kolonda tutulması sağlanmaktadır. Bu anlamda en çok kullanılan inhibitör de sülfanilamiddir.
Mutasyon teknikleriyle hazırlanan inaktif karbonik anhidraz II'nin izolasyonunda inhibitörlerle bağlanmanın olmadığı durumlarda alternatif yöntemler uygulanmıştır. Önce %40 doygunlukta amonyum sülfat ile diğer safsızlıklar uzaklaştırılmış sonra %90 amonyum sülfat doygunluğunda insan karbonik anhidraz II çöktürülmüştür. Diyalizi takiben DEAE-Sephacel kolonundan geçirme ve sonra S-Sepharose ile kromatografi uygulanarak enzim %98 saflıkta elde edilmiştir. Bir grup araştırmacı da mutant enzim izolasyonunda S-Sepharose ile anyon değişimini, sonra fenil-Sepharose ile hidrofobik etkileşim kromatografisini ve son olarak da Sephacryl S-100 ile jel filtrasyonunu kullanmışlardır. 
Karbonik anhidraz III'ün afinite kromatografisinde kullanılan inhibitörlere bağlanmasının çok zayıf olmasından dolayı bu izoenzim önceleri farklı yöntemlerle izole edilmiştir. Sonraları bu izoenzimin p-aminobenzen sülfonamide yeteri derecede bağlandığı gösterilmiş ve bu inhibitör kullanılarak enzim afinite kromatografisi ile izole edilebilmiştir. Benzer şekilde membrana bağlı bir izoform olan karbonik anhidraz IV'te p-aminobenzen sülfonamid afinite kromatografisiyle izole edilmiştir.
Mitokondriyel bir enzim olan karbonik anhidraz V izolasyonunda, mitokondrilerin bütün sitosolik bileşenlerden ayrılmasını takiben dondurucuda bekletilip santrifüjlenmesi ve elde edilen tamamen çözünür durumdaki mitokondriyel matriks, p-aminobenzen sülfonamidin CM Biogel A'ya takılmasıyla hazırlanmış jelin bulunduğu kolondan geçirilmiştir. Daha sonra enzim sodyum azidür (NaN) ile elue edilerek başarılı bir şekilde izole edilmiştir.
Salgılanan bir enzim olan karbonik anhidraz VI, inhibitörlerle karbonik anhidraz II'ye benzer şekilde etkileşmektedir ve bu nedenle afinite kromatografisi izolasyon amacıyla rahatlıkla kullanılabilmiştir.
Memeli izoenzimlerinin haricinde diğer karbonik anhidraz izoformları da özellikle p-aminobenzen sülfonamid kullanılarak afinite kromatografisiyle izole edilebilmektedir. Bu izoenzimlerin izolasyonunda birçok farklı yöntem de uygulanmıştır. Bunlar arasında Sephadex G-75 ile jel-permeasyon kromatografisi, CM-selüloz katyon değişimi kromatografisi, DEAE Sephadex A-50 anyon değişimi kromatografisi, DEAE-selüloz kromatografisi, DEAE-hidroksilapatit kromatografisi sayılabilir. Bu yöntemler tek başlarına değil genellikle birkaç tanesi ardışık olarak uygulanmıştır. Bu yöntemlerin uygulandığı çalışmalarda istenmeyen proteinlerden kurtulmak için birinci basamakta etanol-kloroform çöktürmesi sıklıkla uygulanmaktadır.

İzole edilen karbonik anhidraz izoenzimlerin tanınmasında ve saflığının kontrolünde elektroforetik yöntemler uygulanmaktadır. Çalışmanın amacına uygun olarak sodyum dodesil sülfat poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) v

Klor triflorür, formülü ClF3 olan interhalojen bir bileşiktir. Zehirli, aşındırıcı ve aşırı reaktiftir. Gaz hâlindeyken renksizken sıvı hâlindeyken solgun yeşilimsi sarı renktedir. Yarı iletken sanayiinde, nükleer yakıtların yeniden işlenmesinde, roket itici yakıtlarında ve diğer endüstriyel alanlarda kullanılır. Benzen, toluen, eter, alkol, asetik asit, hekzan gibi çözücüler ile reaksiyona girer. Karbon tetraklorürde çözünür ancak yüksek konsantrasyonlarda patlayıcı olabilir.

İlk olarak 1930'da Ruff ve Krug tarafından klorun florlanmasıyla hazırlandığı bildirildi; bu tepkime aynı zamanda klor monoflorür (ClF) de verdi ve karışım damıtma yoluyla ayrıldı.

3 F2 + Cl2 → 2 ClF3
ClF3'ün moleküler geometrisi, bir kısa bağ (1,598 A) ve iki uzun bağ (1,698 A) ile yaklaşık olarak T şeklindedir.

ClF3 çok güçlü bir oksitleyicidir, özellikle bir florlama maddesidir. Çoğu inorganik ve organik malzemeye karşı son derece reaktiftir ve yanıcı olmayan pek çok malzemeyi herhangi bir ateşleme kaynağı olmaksızın yakacaktır. Bu reaksiyonlar genellikle şiddetlidir ve bazı durumlarda özellikle yanıcı malzemelerle patlayıcıdır. Çelik, bakır ve nikelı tüketmez, çünkü daha fazla korozyonu önleyen bir çözünmez metal florür pasivasyon tabakası oluşacaktır, ancak molibden, tungsten ve titanyum ile oluşturdukları florürler uçucu olduğundan uygun değildir. ClF3 ile temas eden herhangi bir ekipman titizlikle temizlenmeli ve ardından pasifleştirilmelidir, çünkü kalan herhangi bir kontaminasyon florlanmamış malzemeyi yeniden oluşturabileceğinden daha hızlı yakabilir. ClF3, iridyum, platin veya altın gibi asil metalleri bile hızla aşındırarak onları klorürlere ve florürlere oksitler.
Oksijeninkini aşan bu oksitleme gücü, ClF3'ün genellikle yanmaz ve refrakter olduğu düşünülen diğer birçok malzemeyle şiddetli reaksiyona girmesine neden olur. Kumu, asbesti, camı ve hatta zaten oksijende yanmış olan maddelerin küllerini tutuşturduğu bilinmektedir. Çok bilinen bir endüstriyel kazada, 900 kg ClF3 dökülmesi 30 cm betonu ve altındaki 90 cm çakılı yaktı.
ClF3 ile başa çıkabilen bilinen bir yangın kontrol/bastırma yöntemi vardır – yangını azot veya argon gibi asal gazlarla doldurmak. Bunun dışında, alan reaksiyon durana kadar soğuk tutulmalıdır. Bileşik, su bazlı bastırıcılar ve CO2 ile reaksiyona girerek onları verimsiz hâle getirir.
Sıvı veya gaz olarak daha büyük miktarlarda ClF3'e maruz kalmak, canlı dokuyu tutuşturarak ciddi kimyasal ve termal yanıklara neden olur. ClF3 su ile şiddetli reaksiyona girer ve reaksiyona maruz kalınması yanıklara neden olur. Hidroliz ürünleri, reaksiyonun oldukça ekzotermik yapısından dolayı genellikle buhar veya buhar olarak salınan hidroflorik asit ve hidroklorik asittir.

Lewis asiti Lewis bazıyla Lewis eklenme ürününü oluşturmak için etkileşen kimyasal türdür. Lewis bazı, Lewis eklenme ürününü oluşturmak için, Lewis asidine elektron çifti veren türdür. Örneğin, OH− ve NH3 Lewis bazlarıdır çünkü bu iyonlar bağ yapmamamış elektron çiftlerini verebilirler. Eklenme ürününde, Lewis asidi ve bazı Lewis bazından gelen elektron çiftini paylaşır. Lewis asit ve bazının isim babası Gilbert N. Lewis'dir.

Çoğu durumda, bir kompleksteki Lewis asidi ve bazı arasındaki ilişki, koordine kovalent bağ gösterimi kullanılarak, Lewis bazının Lewis asidine verdiği elektronları gösteren bir ok tarafından belirtilir. Örneğin; Me3B←NH3. Bazı kaynaklar Lewis bazını iki nokta ile birlikte göstererek ifade eder (Bu elektronlar Lewis asitine verilir):

Me3B  +  :NH3   →   Me3B:NH3
Merkezdeki tek nokta, Lewis eklennme ürününü ifade etmek için kullanılabilir, Me3B•NH3gibi. Başka bir örnek ise BF3•Et2O olabilir. Bahsi geçen nokta aynı zamanda, çeşitli kristallerde hidrat koordinasyonunu belirtmek için kullanılır, MgSO4•7H2O'de hidritlenmiş magnezyum sülfat için olduğu gibi. Genel olarak, donör-alıcı bağı kovalent bağ ve iyonik bağ arasında ideal bir yerde gösterilir.

Lewis asitlerinin en çok çalışılan örnekleri boron trihalojenürler ve organoboranlardır fakat diğer bileşikler aşağıdaki davranışı gösterirler:

BF3 + F− → BF4−
Bu eklenme ürününde, 4 flor atomu da eşdeğerdir.

BF3 + OMe2 → BF3OMe2
BF4− ve BF3OMe2 bortriflorürün eklenme ürünleridir.
Çoğu durumda, triiyodür anyonu gibi, eklenme ürünü oktet kuralını ihlal eder:

I2 + I− → I3−
İyodür çözeltisinin renk çeşitliliği, çözücünün I2 Lewis asiti ile oluşacak eklenme ürününün çeşitliliğini etkiler.
Bazı durumlarda,Lewis asitleri 2 Lewis bazını birden bağlama kapasitesine sahiptir. Bunun ünlü bir örneği ise hekzaflorosilikatın oluşumudur:

SiF4 + 2 F− → SiF62−

Çoğu metal kompleks Lewis asidi gibi kullanılırlar fakat genellikle bu durum sadece daha zayıf bir Lewis bazını ayırdıktan sonra geçerlidir, sıklıkla bu baz sudur.

[Mg(H2O)6]2+  +  6 NH3   →   [Mg(NH3)6]2+  +  6 H2O

Proton (H+)  en güçlü lewis asitlerinden biridir fakat aynı zamanda en karışık olanlardandır.

Tipik Lewis bazları amonyak ve alkik aminler gibi alışılagelmiş aminlerdir. Diğer yaygın Lewis bazları ise piridin ve türevlerini içerir.
En yaygın Lewis bazları anyonlardır.
I2, SbCl5 ve BF3 gibi çeşitli Lewis asitleri için hesaplanmış Lewis bazlarının sağlamlığı aşağıda verilmiştir:

Asit
Baz
Brønsted–Lowry asit-baz kuramı
Kiral Lewis asit

Jensen, W.B. (1980). The Lewis acid-base concepts : an overview. New York: Wiley. ISBN 0-471-03902-0. 
Yamamoto, Hisashi (1999). Lewis acid reagents : a practical approach. New York: Oxford University Press. ISBN 0-19-850099-8.

Molibden (V) klorür, [MoCl5]2 formülüne sahip olan bir bileşiktir. Bu koyu uçucu katı, diğer molibden bileşiklerini hazırlamak için araştırmada kullanılır. Neme duyarlıdır ve klorlu çözücülerde çözünür. Genelde molibden pentaklorür denir ve aslında Mo2Cl10 formüllü bir dimerdir.

Her molibden atomu lokal oktahedral simetriye sahiptir. W, Nb ve Ta'nın pentaklorürlerinde de benzer bir yapı bulunur. Gaz fazında ve kısmen çözelti halinde dimerler monomerik bir pentahalojenür vermek üzere kısmen ayrışır. Bu monomer paramanyetiktir. Bu monomerde Mo merkezlerinin her birinde bir eşlenmemiş elektron bulunmaktadır. Bunun sebebi ise Mo'nin değerliğinin +5 olmasıdır ve bundan dolayıdır ki metal merkezde bir elektron kalır.

MoCl5 Mo metalinin klorlanmasıyla üretilmesine rağmen  MoO3 ün klorlanmasıyla da üretilebilir. Bu yöntem kararsız olan molibden hekzaklorür (MoCl6 ) üretiminde kullanılmaz.
MoCl5 güçlü bir yükseltgendir. MeCN tarafından turuncu bir kompleks ve diğer molibden komplekslerine öncü madde olan MoCl4(MeCN)2 üreterek yükseltgenir. MoCl5 MoBr4 oluşturmak üzere HBr ile indirgenir. Brominasyon reaksiyonu etilbromürde MoBr5 'i ara ürün olarak oluşturarak −50 °C'de gerçekleştirilir. 20 °C ye ısıtıldığında  Br2 ortaya çıkarak molibdenin değerliği +5'ten +4'e indirgenir. Bunun denklemi de şöyledir:

2 MoCl5 + 10 HBr → 2 MoBr4 + 10 HCl + Br2
MoBr4 THF(tetrahidrofuran) ile tepkimeye girerek Mo (III) içeren mer-MoBr3(THF)3'ü oluşturur.
MoCl5, yükseltgenemeyen ligandlara karşı iyi bir Lewis asididir. Klor ile beraber [MoCl6]− iyonunu oluşturur. Organik sentezde, bileşiğin klorinasyon, deoksijenasyon ve yükseltgen eşleşme tepkimelerinde seyrek de olsa kullanım alanı bulur.

Molibden (VI) klorür bilinse de MoCl5 'e klor eklenmesi ile hazırlanamaz.

MoCl5 şiddetli bir yükseltgendir ve HCl açığa çıkarmak üzere kolayca hidrolize girer.

Ortorombik kristal sistemi kristal kafes yapılarından biridir. Bu sistemde a, b ve c eksenleri farklı boylarda, bunlar arasındaki açılar da 90o'e eşittir a≠b≠c ve α=β=γ=90° olmalıdır.

Ortorombik sisteminin Basit, Taban merkezli, İç merkezli ve Yüzey merkezli olmak üzere 4 adet Bravais motifi vardır.

Ortorombik sistemin, 59 adet kristal sınıfı vardır.

  Kimyasal Bileşimi, BeAl2O4
Kristal Sistemi: Ortorombik
Kristal Biçimi: Genellikle levhamsı kristalli
İkizlenme: {130} yüzeyinde yaygın kontakt ve interpenetrasyon ikizleri
Sertlik: 8.5 - 9
Özgül Ağırlık: 3.65 - 3.80
Dilinim: {110} zayıf
Renk ve Şeffaflık: Sarımsı yeşilin değişik tonları, sarı, gri, kahverengi, mavi-yeşil, zümrüt yeşili; şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi Rengi: Beyaz
Parlaklık: Camsı parlaklıkta
Ayırıcı Özellikleri: Rengi, sertliği ve kristal şekli
Bulunuşu: Granitik kayalarda, pegmatitlerde ve mikaşistlerde oluşur. Ayrıca, dolomitik mermerlerde ve alüvyonlarda da rastlanılabilir.

 Kimyasal Bileşimi, CaCO3
Kristal Sistemi: Ortorombik
Kristal Biçimi: İkizlenme göstermeyen türleri nadir, iğnemsi, bazen levha şekillidir. Güçlü ikizlenme gösteren türleri iğnemsi, prizmatik, lifsi, pizolitik, sarkıt ve sütun şekillidir.
İkizlenme: Çok yaygın pseudo-hegzagonal şekilli ikizleri, özellikle {110} yüzeyinde altılı prizmalar halinde gözlenir.
Sertlik: 3.5-4
Özgül Ağırlık: 2.947
Dilinim: {010} belirgin
Renk ve Şeffaflık: Renksiz, beyaz, sarımsı, gri, yeşil, mavimsi yeşil, mavi, kırmızı, kahverengi; şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi Rengi: Beyaz
Parlaklık: Camsı, reçine parlaklığı
Ayırıcı Özellikleri: HCl'de çözünebilirlik, CaCO3'ın polimorfu olan kalsitten kristal formu ve özgül ağırlığının fazla olması nedeniyle ayrılabilir.
Bulunuşu: Kalsit kadar yaygın değildir. Yüzeye yakın kesimlerde oluşan düşük sıcaklıklı yataklardan itibaren jips bantları ile birlikte oluşur. Maden yataklarının oksidasyon zonlarında malahit ve smitsonit gibi ikincil minerallerle birlikte; değişik metamorfik ve sedimanter kayalarda oluşabilir.

  Kimyasal Bileşimi: FeS2
Kristal Sistemi: Ortorombik
Kristal Biçimi: Çoğunlukla levhamsı kristalli, masif, ışınsal lifler şeklinde
İkizlenme: { 101} yüzeyinde olağan
Sertlik: 6 - 6.5
Özgül Ağırlık: 4.87 - 4.92
Dilinim: { 101} yüzeyinde belirsiz
Renk ve Şeffaflık: Soluk bronz sarısı, opak
Çizgi Rengi: Grimsi siyah
Parlaklık: Metalik
Ayırıcı Özellikleri Pirite çok benzer ancak, yoğunluğu daha düşük ve rengi daha soluktur.
Bulunuşu, Markazit: 450 oC'den düşük sıcaklıklarda, çinko-kurşun içeren hidrotermal damarlarda oluşur. Tebeşir ve kireçtaşı gibi sedimanter çökellerde de oluşabilir.

 Kimyasal Bileşimi: Mg3Si4O10(OH)2
Kristal Sistemi: Monoklinik
Kristal Biçimi: Kristalleri çoğunlukla ince levhamsı; masif, ince taneli kompakt
Sertlik: 1
Özgül Ağırlık: 2.58 - 2.83
Dilinim: { 001} mükemmel
Renk ve Şeffaflık: Beyaz, gri, donuk yeşil, gümüş beyazı; Yarı şeffaf
Çizgi Rengi: Beyaz
Parlaklık: İnci pırıltılı
Ayırıcı Özellikleri: Yumuşaklığı, sabunsu olması, rengi
Bulunuşu: Olivin, piroksen ve amfibol grubu minerallerin alterasyonu ile ikincil olarak meydana gelir. Magnezyumlu kayaların düşük-orta mertebeli metamorfizmasıyla birincil olarak oluşur ve genellikle tremolitle beraber bulunur.

  Kimyasal Bileşimi: HFeO2 - FeO(OH)
Kristal Sistemi: Ortorombik
Kristal Biçimi: Genellikle masif, böbreğimsi, lifsi, ışınsal dokuda ve nadir bulunan bir mineraldir.
Sertlik: 5 - 5.5
Özgül Ağırlık: 3.3 - 4.3
Dilinim: {010} mükemmel
Renk ve Şeffaflık: Kristal olanlar siyahımsı kahverengi, masif olan türleri kırmızımsı-sarımsı kahverengi; opak
Çizgi Rengi: Turuncu-kahverengimsi sarı
Bulunuşu: Yaygın olarak bulunan bir mineraldir. Demir içeren pirit, manyetit, kalkopirit ve sideritin alterasyonu ile oluşur.

  Kimyasal Bileşimi: S
Kristal Sistemi: Ortorombik
Kristal Biçimi: Çubuksu veya bipramidal kristalleri nadir, kristal yüzeyleri düzensiz gelitim gösterir
İkizlenme: {011}, {101} ve {110} yüzeylerinde nadir.
Sertlik: 1.5 - 2.5
Özgül Ağırlık: 2.07 - 2.1
Renk ve Şeffaflık: Parlak sarı, sarımsı, kahverengimsi sarımsı gri. Kırmızımsı, yeşilimsi; Şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi Rengi: Beyaz
Parlaklık: Reçinemsi
Ayırıcı Özellikleri: Renk, düşük sertlik, düşük erime noktası, suda ve derişik hidroklorik asitte çözünmesi.
Bulunuşu: Volkanik süreçlerde ve hidrotermal yataklarda, jips içeren sedimentar kayaçlarda, tuz domlarında ve cevher yataklarında ikincil olarak bulunur.

   Kimyasal Bileşimi: SrSO4
Kristal Sistemi: Ortorombik
Kristal Biçimi: Levhamsı veya prizmatik kristalli, bazen lifsi veya tanesel
Sertlik: 3 - 3.5
Özgül Ağırlık: 3.97
Dilinim: {001} mükemmel
Renk ve Şeffaflık: Renksiz-mavimsi beyaz, beyaz, mavi, bazen kırmızımsı; şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi Rengi: Beyaz
Parlaklık: Camsı
Ayırıcı Özellikleri: Yüksek özgül ağırlığı, dilinimi, rengi
Bulunuşu: Yaygın olarak sedimanter kayalarda özellikle dolomitlerde boşlukların çeperlerinde, anhidrit ile birlikte evaporit çökellerde, hidrotermal damarlarda, nadiren bazik magmatik kayalarda oluşur. Barit, jips, halit, anhidrit, kalsit, dolomit ve fluorit ile birlikte bulunur.

"MTA Mineraller". 13 Kasım 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 25 Aralık 2012.

Polonyum diklorür, radyoaktif bir metaloid olan polonyum ile klorin elementinin oluşturduğu kimyasal bir bileşiktir. Kimyasal formülü PoCl2'dir ve iyonik bir tuzdur.

Polonyum diklorürün, P222, Pmm2 veya Pmmm  uzay gruplarından birinde ortorombik birim hücre ile kristalleştiği görülmektedir, ancak bu büyük olasılıkla bir sözde hücredir. Alternatif olarak, gerçek uzay grubu, 90°'ye yakın bir veya daha fazla hücre açısına sahip monoklinik veya triklinik olabilir. P222 uzay grubu olduğu varsayıldığında, yapı, PO'nun {PoCl8} olarak bozulmuş kübik koordinasyonunu ve Cl'nin {ClPo4} olarak bozulmuş kare düzlemsel koordinasyonunu sergiler.
 

Polonyum diklorür PoCl2, polonyum metalinin halojenlenmesi veya polonyum tetraklorürün PoCl4 dehalojenlenmesiyle elde edilebilir. 
PoCl4'ü dehalojenleme yöntemleri arasında 300 °C'de termal bozunma, soğuk ve hafif nemli PoCl4'ün kükürt dioksit ile indirgenmesi ve 150 °C.'de karbonmonoksit veya hidrojen sülfür akımında PoCl4'ün ısıtılması yer alır.

Polonyum dioksit klorür PoCl2, seyreltik hidroklorik asit içinde çözünerek, kendiliğinden yükseltgenerek polonyum(IV)'e dönüşen pembe bir çözelti oluşturur. PoCl2, hidrojen peroksit veya klorlu su ile hızla yükseltgenir. Pembe çözeltiye potasyum hidroksit eklenmesi, muhtemelen hidratlanmış Polonyum monoksit veya Po(OH)2 olan ve hızla polonyum(IV)'e yükseltgenen koyu kahverengi bir çökeltiyle sonuçlanır. Seyreltik nitrik asit ile  PoCl2, bilinmeyen bileşimde pul pul beyaz bir çökelti ve ardından koyu kırmızı bir çözelti oluşturur.

İnterfaz, bölünmüş bir hücrenin, yeniden bölünmek için geçirdiği bir hazırlık evresidir. Ökaryot hücrelerin yaşamının en uzun evresidir. Örneğin, insan deri hücresi bir günlük bölünmenin kabaca 22 saatini interfazda harcar. Üç bölüme ayrılır.

G1 (Gap 1), kontrol noktasında, hücrenin büyüklüğü ve DNA hasarı kontrol edilir. DNA kendini eşlerken hasar ve hata meydana gelmişse bu durumlar düzeltilinceye kadar hücre döngüsü durdurulur.
Sentez (S), DNA replikasyonu gerçekleşir (DNA eşlemesi). Hücre G1 evresinden bu evreye geçişte bölün emri alır hücreye bu emir verildikten sonra bölünme engellenemez. Kromatin iplikleri sentromerde birbirine bağlı, protein örtüden yoksun sentrozom kendini eşler. Az çok düzgün iplikler halinde görülür. Hücre bu evreden sonra G2 evresine girer.
Embriyonik, hücrelerde interfazın sadece S evresi görülür. G1 ve G2 görülmez. Bu sebepten embriyonik hücreler büyümeden, kısa sürede ve hızla çoğalır.
G2 (Gap 2), bölünme öncesi son hazırlık evresidir. Hücre bölünmesi için gerekli olan ATP, protein ve diğer moleküllerin sentezi sağlanır. Eşlenme sonucu oluşan DNA hasarları giderilir.

İğ iplikleri hücre bölünmesi sırasında homolog kromozomların (mayoz) veya kardeş kromatidlerin (mitoz) sentromerlerinden tutunarak karşı kutuplara çekilmesini sağlayan ipliksi yapılardır.
S fazında eşlenen sentrozomlar profaz sırasında ayrı kutuplara doğru hareket eder. Mikrotübüller interfaz sırasında hızla parçalanır ve serbest kalan tübülinler sentrozomlardan ışınlar halinde yayılacak şekilde yeniden polimerleşir (yıldızsı mikrotübüller). Aynı zamanda sentromerlerin üzerinde iğ ipliklerine kanca görevi gören kinetokor miktotübülleri oluşur ve sentrozomlardan gelen ipliklerle birleşirler. Bunlardan farklı olarak iki sentrozom arasında uzanan kutupsal mikrotübüller ise bölünme sırasında hücrenin kutuplarını ters yönlere iterler. Kromatidlerin birbirine tutunmasını sağlayan proteinlerin metafaz sırasında parçalanması sonucu kromatidler ayrılarak iğ iplikleri tarafından farklı kutuplara çekilirler. Hücre bölünmesinin tamamlanmasını takiben iğ iplikleri tübülinlere ayrılarak tekrar hücre iskeletini oluşturan interfaz mikrotübüllerine dönüşürler.

Kromozom 5, 22 çift otozomal insan kromozomlarından 5. olanıdır. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 181 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %6'sına sahiptir. Kromozom 5 muhtemelen 900 ile 1,300 arasında gen içermektedir.

Kromozom 5'te bulunan genlerden bazıları şunlardır;

ADAMTS2: ADAM metallopeptidaz thrombospondin tip 1 motif, 2 ile.
APC: adenomatozis polipozis koli
EGR1: erken büyüme yanıtlama proteini 1
ERCC8
FGFR4: fibroblast büyüme faktörü reseptörü 4
GM2A: GM2 gangliosid activatörü
HEXB: heksosaminidaz B (beta polipeptid)
MASS1: monogenik, odiogenik yakalma hissedileilirliği 1 homolog (fare)
MCCC2: metilkrotonoil-Koenzim A karboksilaz 2 (beta)
MTRR: 5-metiltetrahidrofolat-homosistein metiltransferaz redüktaz
NIPBL: Kırık-B homolog (Drosophila)
SLC22A5: çözünen taşıyıcı ailesi 22 (organik katot taşıyıcı), üye 5
SLC26A2: çözünen taşıyıcı ailesi 26 (sülfat taşıyıcı), üye 2
SMN1: motor nöron 1, telomerik kalıtımı
SMN2: motor nöron 2, sentromerik kalıtımı
SNCAIP: sinuklein, alfa ekleyici protein (sinfilin)
TCOF1: Treacher Collins-Franceschetti sendromu 1

Kromozom 5 üzerinde bulunan genlerin yol açtığı hastalıklardan bazıları şöyledir;

Akondrogenezis tip 1B
Atelosteogenezis tip II
Cockayne sendromu
Cornelia de Lange sendromu
Diastrofik displazi
Ehlers-Danlos sendromu
Ehlers-Danlos sendromu, dermatosparaksis tip
Ailesel adenomatous polypozis
GM2-gangliosidozis, AB varyasyonu
Homosistinuria
3-Metilkrotonil-CoA karboksilaz eksikliği
Parkinson hastalığı
Ane karnitin eksikliği
Çekinik multipl epifizal displazi
Sandhoff hastalığı
Spinal müsküler atrofi
Treacher Collins sendromu
Usher sendromu
Usher sendromu tip II

Bu kromozom düzensizliklerinin en çok bilineni ve üzerinde en çok durulanı 5p monozomisidir. ilk defa 1963 yılında Lejeune ve arkadaşları tarafından tanımlanmış olan 5p delesyonu ile ortaya çıkan ve Cri du Chat denilen bir sendromda en tipik bulgu kedi miyavlamasını andıran ağlamadır. Larinksin küçük ve yumuşak oluşu, ses bantlarının hatalı gelişmesinden kaynaklanır. Mikrosefali ve ileri derecede zeka geriliği karakteristiktir. Cri du chat hastalar bebek yaşta öldükleri için bu hastalığı yeni döllere aktaramazlar. Bazen 5p parçası başka bir kromozoma resiprokal transloke olursa kişi normal gelişebilir, fakat taşıyıcıdır. Heterozigotik translokasyonda ise sendrom ortaya çıkar.
5p trizomisinde ise, kromozom kolu 12,13 veya 15. kromozomlara transloke olduğu zaman kısmi trizomi ortaya çıkabilmektedir. Mental gerilik, renal ve ürogenital bozukluklar, postnatal büyüme geriliği, konjenital kalp hastalıklarına rastlanır.

Angelman sendromu (kısaca AS) ilk olarak 1965 yılında İngiliz doktor Harry Angelman tarafından tanımlanmış nörogenetik bir bozukluktur. Irklarda görülme hızı çok iyi bilinmemekle beraber yaklaşık ensidansın 15,000 ila 30,000 canlı doğumda bir olduğu kabul edilmektedir. Anneden gelen kromozom 15'teki bir bozukluktan kaynaklandığı (vakaların %70-75'i) sanılmaktadır. Hastalığın temel bulguları zeka geriliği, yürüyüş-koordinasyon bozukluğu, konuşma bozukluğu, konvülsiyon ve uygunsuz gülümsemelerdir. Hatta bu sebeple hastalık bazen “mutlu kukla (happy puppet)” sendromu olarak da bilinir.

Gelişimsel gecikme (%100 )
Sözel ve sözel olmayan dilin minimum kullanımı, alıcı dilin ifade edici dilden daha gelişmiş olması (%100 )
Hareket ve denge bozuklukları, ayakların ayrık durması, bacakların titremesi, sarsak vücut duruşu, koordine olmayan hareketler (%100 )
Davranışsal farklılıklar: sürekli mutlu yüz ifadesi, kahkaha, cana yakınlık, el çırpma, hipermotor davranışlar, kısa dikkat süresi (%100 )
Küçük kafa çevresi (> %80 )
Üç yaştan önce görülmeye başlamış nöbetler (> %80 )
Anormal EEG (> %80 )
Bebeklikte beslenme problemleri (%20-80 )
Hipopigmental cilt ve gözler (%20-80 )
Dil, emme ve yalama problemleri, dilin normalden büyük ve dışarıda olması, ağız suyu akması (%20-80 )
Uyku bozuklukları (%20-80 )
Aşırı ağza alma ve çiğneme davranışı (%20-80 )
Suya aşırı ilgi (%20-80 )
Sürekli alt bacak ve tendon hareketleri (%20-80 )

AS tanısı için kullanılan nesnel-objektif bir yöntem yoktur. AS tanısı genellikle karakteristik davranış ve özelliklerin belirginleştiği 3-7 yaşlar arasında pediyatrist ve genetik uzmanları tarafından gözlem, gelişim hikâyesi ve laboratuvar bulguları (genetik test sonuçları) değerlendirilip aşağıdaki kriterler göz önüne alınarak konulur. 

Kendini ilk olarak motor becerilerde gösteren gelişim ve konuşma geriliği
İnce motor problemleri, sarsak bacak hareketleri, ayrık bacak duruşu, el çırpma gibi normal dışı hareketler
Karakteristik yüz görüntüsü
Epilepsi ve anormal EEG
Mutlu yüz ifadesi, kahkaha
Kromozom 15'te problem

Angelman Sendromunun henüz bilinen bir tedavisi yoktur. Fakat hayatı daha iyi hale getirebilecek bir dizi medikal tedavi uygulanabilir. İyi bir eğitimle uyum yetenekleri ve beceriler geliştirilebilir.

Angelman Syndrome Foundation USA 4 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angelman Syndrome Association AUS 6 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Angelman Syndrome Support Education & Research Trust – UK 20 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Curlie'de Angelman sendromu (DMOZ tabanlı)
GeneReviews/NCBI/NIH/UW entry on Angelman syndrome 10 Ekim 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OMIM entries on Angelman syndrome 19 Eylül 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Foundation for Angelman Syndrome Therapeutics 6 Mayıs 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kedi miyavlaması sendromu, Kedi çığlığı sendromu veya tıptaki isimleriyle Cri du Chat sendromu ya da Cri-du-Chat sendromu (5p delesyon sendromu, 5p minus veya Lejeune sendromu olarak da isimlendirilir), 5. kromozomun bir parçasının kaybıyla ilişkili nadir bulunan bir genetik düzensizliktir. Sendromun genetik tanımı 45,X(X/Y),-5p olarak gösterilir. Yani kişide 45 kromozomun bulunduğunu fakat 5. kromozomun kısa (petit) kolunun bir kısmının bulunmadığını ifade eder. Bu tip kromozom mutasyonlarında DNA'daki bazın ya da bazların yok olmasına delesyon adı verilir. Delesyondaki büyüklük bebeklerdeki fiziksel, psikomotor ve zihinsel gelişimlerini etkiler.
İlk olarak Jérôme Lejeune tarafından 1963'te tanımlanmıştır. Durumun etkileri her 20.000 ila 50.000 canlı durumda 1 görülür. Rahatsızlık etnik geçmişi olan bütün insanlarda ve 3/1 oranla dişilerde daha çok görülür.

Sendrom adını yeni doğanın karakteristik ağlamasından alır. Bebeğin ağlayışı yutak ve sinir sistemindeki sorunlarla ilişkili olarak yavru kedi miyavlaması gibidir. Bu ağlayış sendromu tanımlar. Bu bebeklerin 1/3'ü 2 yaşından önce bu ağlayışlarını kaybederler. Cri du chat sendromunun diğer belirtileri ise şöyledir:

Yutma ve emmedeki zorluklar yüzünden beslenme problemleri,
Düşük doğum ağırlığı ve zayıf büyüme,
Bazı kavrama, heceleme ve motor gerilikler,
Hiperaktivite, saldırganlık, huysuzluk nöbetleri ve tekrarlamalı hareketler gibi davranışsal problemler,
Zamanla değişebilen alışılmamış yüz çehresi,
Aşırı salya,
Kabızlık,
Gözler arası mesafenin geniş olması (hipertelorizm),
Ense yapısının küçük olması,
Yüksek ve dar damak yapısı,
Parmaklar arasında kısmi perde.
Ek olarak, genel bulgular düşük doğum ağırlığı, hipotoni, mikrosefali, gelişme geriliği, dolgun yanaklı yuvarlak bir yüz, epikardiyum katları, düşük-eğilimli palpebral çatlaklar, strabismus, düz burun köprüsü, aşağı dönük ağız, retrognati, mikrognati, maloklüzyon, diş minelerinde defektler, diş sürmelerinde aksamalar, periodontal patolojiler izlenir. Düşük kulaklar, kısa parmaklar, tekli avuç çizgisi ve kalple ilgili eksiklikler (örn; ventrikular septal defekt (VSD), atrial septaldefekt (ASD), PDA) vardır. Daha az sıklıkla görülen bulgular ise şöyledir: yarık dudak ve damak, timik displazi, hazım anomalisi, megakolon, kasık fıtığı, kalça çıkığı, kriptorsizm, hipospadias, az bulunan böbrek anomalileri (örn: at nalı böbrek, renal ektopi, hidronefroz), beşinci parmakta klinodaktili, talipes equinovarus, pes planus, ikinci ve üçüncü parmaklarda sindaktili, oligosindaktili ve aşırı-esneyebilen ek yerleri.
İleri çocukluk çağları ve ergenlikte zeka geriliği, mikrosefali, yüz simasının kabalaşması, çıkıntılar, derine yerleşik gözler, düşük burun kemeri, üst dişlerin sorunlu kapanışı ve belkemiğinde normal dışı yan kıvrım gibi bulgular da görülebilir.
Hasta dişi bireyler ergenliğe ulaştıklarında mensturasyonla birlikte ikincil eşey özellikleri geliştirirler. Genital bölge genellikle çift-uzantılı rahim şeklindeki bir rapor haricinde normaldir. Erkeklerde testisler genellikle küçüktür fakat spermatogenezin normal olduğu düşünümektedir. Cri du chat'den etkilenmiş insanlar doğurgandır ve üreyebilirler.

Cri du chat sendromu 5. kromozomun kısa kolunun kısmi bir delesyonu ile ilişkilidir. Vakaların %80'i ara sıra meydana gelen de novo delesyonlarla ilişkiliyken; %10-15'i genomun trizomik bir parçasınca eşlik edilen 5p monozomisinin bulunduğu ailesel düzenli bir translokasyonun düzensiz ayrılmasıyla ilişkilidir. Bu bireylerin fenotipleri genomdaki trizomik kısım fazlalığı nedeniyle 5p monozomisiyle sınırlananlardan daha belirgin olarak fark edilebilir.
Çoğu vaka 5p bölgesinin %30-60 uçsal delesyonlarını kapsar. %10'dan daha azı diğer nadir bulunan sitogenetik sapkınlıklarla (örn: interstitial delesyonlar, mozaizmler, ring kromozomlar ve de novo translokasyonlar) ile ilişkilidir. Bu durumlarda silinen 5. kromozomun kaynağı %80 ailesel kökenlidir.
Kayıpların çoğu kromozomun 5p15.2 - cri du chat kritik bölgesinde gerçekleşip, kedi miyavlaması haricindeki özelliklerden sorumluyken, 5p15.3 kedi-benzeri kritik bölgesinde gerçekleşen delesyon tipik ağlamadan sorumldur. Bu sonuçlar bu hastalığın etiyolojisinde bitişik olmayan iki bölgenin rol oynadığını ileri sürmektedir. Kritik bölgede haritalanmış Semaphorine F (SEMA5A) ve [delta catenin] (CTNND2) olarak isimlendiirlmiş iki genin Cri du Chat sendromlu hastaların beyinsel gelişimiyle muhtemelen ilişkilidir. Ayrıca telomeraz revers transkriptaz (hTERT) geninin bulunduğu 5p15.33 bölgesi bu sendromun fenotipini değiştirmeye katkıda bulunmakta gibi görünmektedir.
Delesyonun büyüklüğü her ne kadar değişse de, 5p15.3 bölgesindeki bir delesyon özgün ağlamadan, 5p15.2 kritik bölgesindeki delesyon ise diğer özelliklerden sorumludur. Sendromda %80 civarında olan ailesel kökenli delesyonlar de novo'dur.

Mevcut tedavi yöntemi yoktur. Sendromun neden olduğu sağlık problemleri (emme ve yutmada zorlanma, mide sorunları, kabızlık, şaşılık, böbrek ve kalp sorunları, solunumun ge­çici olarak durması, zayıf kas yapısı vs.) semptomatik yollarla tedavi edilebilir.
Ayrıca çocuklara erken dönemlerde konuşma ve davranış terapileri uygulanmalıdır. Sendromu taşıyan çocukların birçoğu eğitilebilir, kendilerine bakabilecek kadar sosyal gelişim gösterebilir.
Bu sendroma sahip bireylerin ebeveynlerinin genetik danışma alması ve çocuğa uygun eğitim planının yapılması aileye ve çocuğa daha kaliteli bir yaşamı sunar.

Genetik hastalık
Genetik tanı merkezi

http://www.criduchat.asn.au 21 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.fivepminus.org 1 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.criduchat.co.uk 22 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://criduchat.de 24 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. 21 yaşındaki bir Cri du chat sendromlu
http://biyolojiegitim.yyu.edu.tr/mk/gh/cd.htm 8 Ağustos 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Edwards sendromu ya da trizomi 18, her 1000 canlı doğumda 0,3 oranında görülme sıklığı ile trizomi 21'den sonra en sık rastlanan kromozom anomalisidir. İleri anne yaşı en önemli risk faktörü olmakla birlikte daha genç anne adaylarında da görülebilmektedir. Ciddi psikomotor ve birçok sistemi ilgilendiren konjenital anomaliler içerir.
Trizomi 18, birbirlerinden habersiz olarak ilk defa 1960'ta Edwards ve Smith tarafından tanımlanmıştır.
Yaşayan yenidoğan bebekler arasında trizomi 21’den sonra en sık görülen ikinci otozomal trizomidir. Daha çok ilerlemiş anne yaşına bağlı olarak görülse de 20 yaş gibi genç yaştaki annelerde de bulunmuştur.
Bu anomalinin rastlandığı gebeliklerin % 95'i daha doğum aşamasına gelmeden bebeğin ölümü ile sonuçlanırken, doğan çocukların da %5 ile %10'u bir yılın üzerinde yaşayabilmektedirler.
Trizomi 18’li fetusların %80–85’inde tespit edilebilir bir anomali vardır. Trizomi 18’li vakaların en azından %87’sinde gelişme geriliği vardır. Trizomi 18’de gözlenen el ve ayak anomalileri tipiktir (“clenched hand”, yumru ayak ya da “rocker-bottom feet”) ve yapılan çalışmalarda en sık dikkati çeken bulgu fetal parmakların anormal pozisyonudur. Trizomi 18' li fetusların %99'da en sık ventriküler septal defekt (VSD) olmak üzere konjenital kalp hastalıkları vardır.

Klinefelter sendromu ya da 47, XXY sendromu; hücre bölünmesi sırasında, eşeysel kromozom düzensizliklerinden kaynaklanan semptomların  kişide görülmesi durumudur.
1942'de Dr. Harry Klinefelter ilk olarak tanımlamıştır, doktorun adıyla anılan doğuştan gelen bir özelliktir.

Hücre bölünmesi sırasında eşey kromozomlarından X'in ayrılmaması durumundan kaynaklanan bir sendromdur. İki tane X kromozomu taşıyan bir yumurta hücresinin normal bir sperm ile döllenmesiyle meydana gelir. Normal karyotipte 46, XY olması gereken bireyin, Klinefelter sendromunda 47, XXY şeklinde karyotipi vardır.

Bu durumdaki kişiler genellikle erkek birey olarak görülür. Puberteyle ortaya çıkar (puberte gecikir). Uzun kol ve bacakları, kadınımsı kalça çıkıntıları ilk olarak göze çarpan özellikleridir. Testisleri küçük, kadınımsı göğüs (jinekomasti) ve kas gelişimleri vardır. Sesleri erkeklere nazaran daha incedir. Hipogonadizm görülebilir. Sakal ve bıyık gelişimleri çok az, vücut kıllanmaları kadınımsı görünümdedir. Spermatogenez görülmez ve kısır bireylerdir. 
Canlı erkek doğan bireylerin 500 ya da 1000'inde 1 oranla görülür.

Mikrosefali
Silindirik yüz
Prognatizm (alt çene/üst çene)
Yarık damak
Maloklüzyon
Periodontal patolojiler
Taurodontism
Prostat küçük
Penis normal/hafif küçük
Varisler
Ekstragonadal germ hücreli tümör riski (pineal doku, presakral bölge, mesane, prostat, karaciğer)
Meme kanseri riski
Psikomotor gelişme geriliği
Testosteron düzeyi düşük

48, XXYY sendromu; yaklaşık 17,000 canlı doğumda bir karşılaşılan Klinefelter sendromunun özelliklerini taşıyan bir hastalıktır. Bu hastalarda semptomlar daha ağır görülür.
Mozaik 47,XXY/46,XY Klinefelter sendromu; şeklinde mozaik olarak da görülebilir. Bu hastalarda semptomlar 47,XXY karyotipli hücrelerin yoğunluğuna bağlı olarak değişir.

Klinefelter sendromu gebelikte tanınabilen bir hastalıktır. Nadir olarak, ultrason bulguları ile fetüs anormal olarak tanımlanabilir. Amniyosentez ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Klinefelter sendromununa gebeliklerde kesin tanı konur.

Son yıllarda testis dokusundan sperm elde etme ve mikroenjeksiyon (ICSI) yöntemleri ile Klinefelter Sendromlu erkeklerin çocuk sahibi olmaları sağlandı. Klinefelter sendromu erkeklerde yapılan geniş serilerde testisten sperm elde etme oranı mikro-TESE yöntemi ile yaklaşık %50 oranında olduğu gösterilmiştir. Testisten sperm elde olasılığının 35 yaşının altında olan Klinefelter sendromlu erkeklerde daha ileri yaştaki erkeklere oranla daha yüksek olduğu saptandı. Testisten elde edilen spermlerin ile eşlerinin yumurtalarına mikroenjeksiyon yöntemi ile aktarılması yoluyla bu erkeklerin çocuk sahibi olma olasılığının testisten sperm elde edilen ve genetik bozukluğu olmayan erkeklerden farklı olmadığı gösterilmiştir.  Klinefelter sendromlu erkeklerden alınan spermlerle yapılan mikroenjeksiyon tedavileri sonrasında doğan çocuklarda genetik anomali görülmemiştir.

Eylül 2020, Avrupa Androloji Akademisi ilk kez Klinefelter sendromu için kılavuzlar yayınladı.

Turner sendromu
XYY sendromu
Triple X sendromu
48,XXYY sendromu

Ulusal Çocuk Sağlığı Enstitüsü2 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
XXYTalk Klinefelter Sendromlular Topluluğu6 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Klinefelter Sendromu ve Dernekleri28 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Klinefelter Sendromlular Derneği, Bilgi ve Destek2 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
47xxy.org4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kkinefeltersyndrome.org9 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
XXYY Sendromu ve XXYY Projesi7 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kromozom 13, toplamda 22 çift olan otozomal insan kromozomlarından onüçüncüsüdür. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 113 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %3,5 ya da %4'üne sahiptir. Kromozom 13, muhtemelen 300 ile 700 arasında gen içermektedir.

Kromozom 13 üzerinde bulunan genlerden bazıları:

ATP7B: ATPaz, Cu++ transportu, beta polpeptid (Wilson hastalığı)
BRCA2: göğüs kanseri 2, erken dönem
EDNRB: endotel reseptör tip B
GJB2: gap junction protein, beta 2, 26kDa (konneksin 26)
GJB6: gap junction protein, beta 6 (konneksin 30)
PCCA: propionil koenzim A karboksil, alfa polipeptid
RB1: retinoblastoma 1
FLT1: Fms tirosin kinaz ile ilişkili 1 (Vasküler endotiyal büyüme faktörü reseptör 1)

Kromozom 13 üzerinde bulunan genlerle ilgili olan hastalıkların bazıları:

Mesane kanseri
Göğüs kanseri
Olgunlaşmış saldırı diyabet genç tip 4
Sendromik olmayan sağırlık
Sendromik olmayan sağırlık, otozomal baskın
Sendromik olmayan sağırlık, otozomal çekinik
Propionik asidemi
Retinoblastoma
Waardenburg sendromu
Wilson hastalığı

Bilinen en eski kromozom hastalıklarından biridir. İlk defa Patau ve arkadaşları bu kromozoma ait trizomi gözlediği için "Patau sendromu" olarak bilinir. En belirgin bulguları, yarı dudak veya yarık damak, mikroftalmi ve polidaktili, mental gerilik, sağırlık ve erken ölümdür. 5000 canlı doğumda bir görülür. Patau sendromluların %65'i üç aya kadar, %95'i de üç yaşına kadar ölür. 3q delesyonun embriyonik retinoblastoma tümörü oluşumuna neden olduğu belirlenmiştir.

Kromozom 15, toplamda 22 çift olan otozomal insan kromozomlarından onbeşincisidir. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 100 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %3 ya da %3,5'ine sahiptir. Kromozom 15, muhtemelen 700 ile 900 arasında gen içermektedir.

Kromozom 15 üzerinde bulunan genlerden bazıları:

FAH: fumarilasetoasetat hidrolaz(fumarilasetoasetaz)
FBN1: fibrillin 1 (Marfan sendromu)
HEXA: hegzozaminidaz A (alfa polipeptid)
IVD: izovaleril Koenzim A dehidrojenaz
OCA2: okülokutanöz albinizm II (pembe-göz dilution homoloğu, fare)
RAD51: RAD51 homoloğu (RecA homoloğu, E. coli) (S. cerevisiae)
STRC: stereosilin
UBE3A: ubikuitin protein ligaz E3A (insan papilloma virüs E6-ilişkili protein, Angelman sendromu)
PML: promiyelositik lösemi proteini (RARalpha ile birlikte t(15,17)'u içerir, akut promiyelositik löseminin önde gelen nedeni.

Kromozom 15 üzerinde bulunan genlerle ilgili olan hastalıkların bazıları:

Angelman sendromu
Meme kanseri
İzovalerik asidemi
Marfan sendromu
Sendromik olmayan sağırlık
Sendromik olmayan sağırlık, otozomal resesif
Prader-Willi sendromu
Tay-Sachs hastalığı
Tirozinemi
Idic15

Kromozom 17, toplamda 22 çift olan otozomal insan kromozomlarından onyedincisidir. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 81 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %2,5 ya da %3'üne sahiptir. Kromozom 17, muhtemelen 1,200 ile 1,500 arasında gen içermektedir.

Kromozom 17 üzerinde bulunan genlerden bazıları:

ACADVL: açil-koenzim A dehidrogenaz, çok uzun zincir
ACTG1: aktin, gama 1
ASPA: aspartoasilaz (Canavan hastalığı)
BRCA1: göğüs kanseri 1, erken safha
COL1A1: kollajen, tip I, alfa 1
ERBB: v-erb-b2 eritroblastik lösemi viral onkogen homolog 2
FLCN: follikulin
GALK1: galaktokinaz 1
GFAP: glial fibrilli asidik protein
KCNJ2: potasyum içten düzenleyici kanal, altaile J, üye 2
MYO15A: miyozin XVA
NF1: nörofibromin 1
PMP22: periferal myelin protein 22
SHBG: Cinsiyet hormonu bağlayıcı globulin
TP53: tümör protein p53 (Li-Fraumeni sendromu)
USH1G: Usher sendromu 1G (otozomal çekinik)
RAI1: retinoik asit teşvikleyici 1
RARalpha: Retenoik Asit Reseptör Alfa
GRB7: büyüme faktörü reseptörü bağlı protein 7

Kromozom 17 üzerinde bulunan genlerle ilgili olan hastalıkların bazıları:

Alexander hastalığı
Andersen-Tawil sendromu
Birt-Hogg-Dubé sendromu
mesane kanseri
göğüs kanseri
Canavan hastalığı
Charcot-Marie-Tooth hastalığı
Charcot-Marie-Tooth hastalığı, tip 1
Ehlers-Danlos sendromu
Ehlers-Danlos sendromu, arthrochalasia tip
Ehlers-Danlos sendromu, klasik tip
galaktozemi
basınçlı felce yatkınlık ırsi nöropatisi
Li-Fraumeni sendromu
olgunlaşmış saldırı diyabet genç tip 5
nörofibromatoz tip I
sendromik olmayan sağırlık
sendromik olmayan sağırlık, otozomal baskın
sendromik olmayan sağırlık, otozomal çekinik
osteogenez imperfecta
osteogenez imperfecta, tip I
osteogenez imperfecta, tip II
osteogenez imperfecta, tip III
osteogenez imperfecta, tip IV
Smith-Magenis sendromu
Usher sendromu
Usher sendromu tip I
çok uzun zincir açil-koenzim A dehidrogenaz eksikliği

Kromozom 18, toplamda 22 çift olan otozomal insan kromozomlarından onsekizincisidir. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 76 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %2,5'ine sahiptir. Kromozom 18, muhtemelen 300 ile 400 arasında gen içermektedir.

Kromozom 18 üzerinde bulunan genlerden bazıları:

FECH: ferroçelataz (protoporfira)
NPC1: Niemann-Pick hastalığı, tip C1
SMAD4: SMAD, anne zıddı DPP homolog 4 (Drosophila)

Kromozom 18 üzerinde bulunan genlerle ilgili olan hastalıkların bazıları:

eritropoietik protoporfira
ırsi hemorajik telangiestazi
Niemann-Pick hastalığı
porfira

Bu kromozomdaki düzensizliklerin sayısı hem oldukça fazladır, hem de uzun süredir bilinmektedir. 

Edwards sendromu; "trizomi 18" de denen, ortak özellikler kulak heliksinin az gelişmesi gibi oluşum bozuklukları, başın yanlardan basık ve çok küçük olması gibi mikrosefali durumları, ellerin kısa ve parmakların az gelişmiş oluşu, parmak izlerinin kemer tip olarak basitleşmesi ve erken ölümleri ile bilinen hastalıktır. Böyle çocuklar ileri dercede geri zekalıdır ve %90'ı bir yaşından önce ölür. Zira böbrek, kalp ve iskelet bozuklukları vardır. Trizomi olgularının 4/5'ü karyotipleri normal olan anne ve babadaki kromozom ayrılamama (mayotik disjunction) durumlarının sonucu oluşur. Hastalık sıklığı canlı doğumlarda yaklaşk 1/70.000-1/80.000'dir. 18p ve 18q kısmi trizomileri de benzer bulgular vermektedir.
de Grouchy Sendromu; denilen monozomide ise ortak özellikler kısa boy, yuvarlak geniş yüz, büyük ağız, diş anomalileri, mental gerilik ve karmaşık parmak izlerinin oluşudur.

Kromozom 21, toplamda 23 çift olan otozomal insan kromozomlarından yirmibirincisidir. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 47 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %1,5'ine sahiptir. Kromozom 21, muhtemelen 200 ile 400 arasında gen içermektedir.

Kromozom 21 üzerinde bulunan genlerden bazıları:

APP: amiloid beta (A4) haberci protein (peptidaz neksin-II, Alzheimer hastalığı)
CBS: sistatiyonin-beta-sentetaz
CLDN14: claudin 14
HLCS: holokarboksilaz sentetaz
KCNE1: potasyum kapısı, Isk-related aile, üye 1
KCNE2: potasyum kapısı, Isk-related aile, üye 2
LAD: lökosit adhezyon eksikliği
SOD1: süperoksid dismutaz 1
TMPRSS3: transmembran proteaz, serin 3

Kromozom 21 üzerinde bulunan genlerle ilgili olan hastalıkların bazıları:

Alzheimer hastalığı
amyotrophik lateral skleroz
holokarbodsilaz sentetaz yetmezliği
homosistinuri
Jervell ve Lange-Nielsen sendromu
Lökosit adhezyon yetmezliği
sendrmoik olmayan sağırlık
Romano-Ward sendromu

Bu kromozoma ait hastalıklar çok iyi bilinir ve toplumdaki sıklığı hiç de küçümsenmeyecek ölçüdedir. Otozomal sapmalar arasında en önemlisi Down sendromu (Mongolizim) denilen 21. kromozomun trizomisidir.
Trizominin aksine 21. kromozomun monozomisi genellikle ölümle sonuçlanır. Fakat kısmi delesyonlarda belirgin hastalıklar ortaya çıkar. Bu durumdaki çocuklarda burun belirgin, kulaklar büyük, gözler arası mesafe dar ve yüz kasları gergindir.

Kromozom 22, insan genomunda toplamda 23, otozom olaraksa 22 adet bulunan kromozom çiftlerinden biridir. Normal insan genomundaki tüm otozomlar için geçerli olduğu gibi, kromozom 22 de iki kopya halinde bulunur. İkinci en küçük insan kromozomu olan kromozom 22, yaklaşık 49 milyon baz çiftiyle, toplam hücre DNA'sının %1,5 - 2'sini kapsar.
İnsan Genomu Projesi'nde çalışan araştırmacılar, bu kromozomu oluşturan baz çiftlerinin dizisini belirlediklerini 1999'da açıklamışlardır. Bu haliyle kromozom 22, dizi çözümlemesi tamamen yapılan ilk insan kromozomu olmuştur.
Kromozomlar üzerindeki genlerin tanımlanması, genetik araştırmaların etkin bir alanıdır ve aratırmacıların farklı farklı yöntemler kullanabiliyor olması nedeniyle, öne sürülen gen sayıları değişkenlik göstermektedir. Kromozom 22, olasılıkla 500 - 800 kadar gen içermektedir.

Kromozom 22 üzerinde bulunan genlerden bazıları şunlardır:

Kromozom 22 üzerinde bulunan genlerle ilgili olan hastalıkların bazıları:

Amiyotrofik lateral skleroz
Meme kanseri
22q11.2 delesyon sendromu
22q13 delesyon sendromu ya da Phelan-McDermid sendromu
Li-Fraumeni sendromu
Nörofibromatoz tip 2
Rubinstein-Taybi sendromu
Waardenburg sendromu

İnsanlarda myelositik löseminin 22. kromozom delesyonuna bağlı olduğu Nowell ve Hungerford tarafından bulunmuştur. Bu kromozom Philadelphia Kromozomu "(Ph)" olarak bilinir. Bu hastalığa 22. kromozomun uzun kolunun özellikle 9.kromozomla olan translokasyonuna bağlı bir delesyonun neden olduğu bilinmektedir.

Genetik hastalık
Genetik tanı merkezi
Kalıtsal hastalıklar

Kromozom 4, 22 çift otozomal insan kromozomlarından 4. olanıdır. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 186 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %6 ve %6,5'ine sahiptir. Kromozom 4 muhtemelen 700 ile 1,100 arasında gen içermektedir.

Kromozom 4'te bulunan genlerden bazıları;

ANK2: ankyrin 2, nöral
EVC: Ellis van Creveld sendromu
EVC2: Ellis van Creveld sendromu 2 (limbin)
FGFR3: fibroblast gelişme faktörü reseptörü 3 (akondroplasia, thanatophoric dwarfism)
FGFRL1: fibroblast gelişme faktörü benzeri 1
HD: huntingtin (Huntington hastalığı)
MMAA: metilmalonik asidura (kobalamin eksikliği) cblA tipi
PKD2: polikistik böbrek hastalığı 2 (otozomal baskın)
QDPR: kuinoid dihidropteridin redüktaz
SNCA: sinüklein, alfa (A4 amyloid prekursor bileşensiz)
UCHL1: ubikuitin karboksil-terminal esteraz L1 (ubikuitin tiolesteraz)
WFS1: Wolfram sendromu 1 (wolframin)

Kromozom 4 üzerinde bulunan genlerin yol açtığı hastalıklardan bazıları şöyledir;

akondroplazi
mesane kanseri
Krouzonodermoskeletal sendromu
Ellis-van Creveld sendromu
Huntington hastalığı
hipokondroplazi
metilmalonik asidemi
Muenke sendromu
sendromik olmayan sağırlık
sendromik olmayan sağırlık, otozomal baskın
Parkinson hastalığı
polikistik böbrek hastalığı
Romano-Ward sendromu
SADDAN
tetrahidrobiopterin eksikliği
thanatophoric displazi
thanatophoric displazi, tip 1
thanatophoric displazi, tip 2

Uzun ve kısa kollarda trizomiler ve "4q Sendromu" denilen uzun kolun 1/3-1/2 oranında delesyonu ile Wolf-Hirschhorn Sendromu en karakteristik düzensizliklerdir. Wolf-Hirschhorn sendromu düşük doğum ağırlığı, vücudun orta çizgisinde defektler ve mental gerilik ile sonuçlanan kısa kol delesyonudur.

Kromozom 7, 22 çift otozomal insan kromozomlarından 7. olanıdır. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 158 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %5 ya da %5,5'ine sahiptir. Kromozom 7 muhtemelen 1,000 ile 1,400 arasında gen içermektedir.

Kromozom 7'de bulunan genlerden bazıları şunlardır;

ASL: argininosuksinat liaz
CCM2: serebral derin malformasyon 2
CGRP-RCP: kalsitonin geni
CFTR: kistik fibrozis transmembran iletkenlik düzenleyicis, ATP-bağlayıcı kaset (altailesi C, üye 7)
COL1A2: kollajen, tip I, alfa 2
CYLN2: sitoplazmik bağlantılı 2
DFNA5: sağırlık, otozomal baskın 5
DLD: dihidrolipoamid dehidrogenaz
ELN: elastin
GARS: glisil-tRNA sentetaz
GTF2I: genel transkripsiyon faktörü II, i
GTF2IRD1: GTF2I tekrar baskın domain içerik. 1
GUSB: beta-glukuronidaz
HSPB1: ısı şok 27kDa proteini 1
KCNH2: potasyum voltaj kapısı kanalı, altaile H, üye 2
KRIT1: KRIT1, ankyrin tekrarlama içerikli
LIMK1: LIM domain kinaz 1
p47 phox ya da NCF1: 47 kDa nötrofil oksidaz faktörü
PMS2: PMS2 mayoz sonrası ayrılma artışı 2 (S. cerevisiae)
RELN: Reelin
SBDS: Shwachman-Bodian-Diamond sendromu
SLC25A13: çözücü taşıyıc ailesi 25, üye 13 (sitrin)
SLC26A4: çözücü taşıyıc ailesi 26, üye 4
TFR2: transferrin reseptörü 2
TPST1: tirosilprotein sülfotransferaz 1

Kromozom 7 üzerinde bulunan genlerin yol açtığı hastalıklardan bazıları şöyledir;

argininosuksinik asiduria
Asperger sendromu
serebral derin malfarmasyon
Charcot-Marie-Tooth hastalığı
Charcot-Marie-Tooth hastalığı, tip 2
sitrullinemia
konjenital bilateral vas deferens yokluğu
kistik fibrozis
distal spinal müsküler atrofi, tip V
Ehlers-Danlos sendromu
Ehlers-Danlos sendromu, arthrokalasia tip
Ehlers-Danlos sendromu, klasik tip
hemokromatozis
hemokromatozis, tip 3
Irsi nonpolipozis kolorektal kanser
akçaağaç ürin hastalığı
diyabet olgun dönem saldırısı genç tip 2
mukopolisakkaridozis tip VII ya da Sly sendromu
sendromik olmayan sağırlık
sendromik olmayan sağırlık, otozomal baskın
sendromik olmayan sağırlık, otozomal çekinik
osteogenezis imperfecta
osteogenezis imperfecta, tip I
osteogenezis imperfecta, tip II
osteogenezis imperfecta, tip III
osteogenezis imperfecta, tip IV
p47-phox-eksik kronik granulomatous hastalığı
Pendred sendromu
Romano-Ward sendromu
Shwachman-Diamond sendromu
Williams sendromu

Kromozom 8, 22 çift otozomal insan kromozomlarından 8. olanıdır. İnsanlarda normalde bir çift halinde bulunur. 146 milyon baz çiftine ve toplam hücre DNA'sının %4,5 ya da %5'ine sahiptir. Kromozom 8, muhtemelen 700 ile 1,000 arasında gen içermektedir.

Kromozom 8'de bulunan genlerden bazıları şunlardır;

FGFR1: fibroblast büyüme faktörü reseptörü 1
GDAP1: gangliosid-sebepli farklılık-associated protein 1
LPL: lipoprotein lipaz
NDRG1: N-myc aşağı akım düzenleyici gen 1
NEF3: nörofilament 3 (150kDa medyum)
NEFL: nörofilament, hafif polipeptid 68kDa
SNAI2: salyangoz homoloğu 2 (Drosophila)
TG: thiroglobulin
WRN: Werner sendromu

Kromozom 8 üzerinde bulunan genlerin yol açtığı hastalıklardan bazıları şöyledir;

Charcot-Marie-Tooth hastalığı
Charcot-Marie-Tooth hastalığı, tip 2
Charcot-Marie-Tooth hastalığı, tip 4
konjenital hipotiroidizm
ailesel lipoprotein lipaz eksikliği
Pfeiffer sendromu
Waardenburg sendromu
Werner sendromu

İlk kez 1961 yılında Jacobs ve arkadaşları tarafından bildirilmiş olan bu düzensizliği gösteren hastaların çoğunda mozaizm gözlenmiştir. İnce uzun yüz, kalın dışa dönük dudak, deforme kulak, ağır ya da orta dereceli mental gerilik, iskelet anomalileri, ayak tabanı ve el ayasında derin izler sık rastlanan belirtilerdir. Bazen de 8q veya 8p olmak üzere kısmi trizomiler belirlenmiştir. Mental gerilik, iskelet ve kas sistemi bozuklukları karakteristiktir.

Kromozom anomalileri; bir kromozomda meydana gelen yapısal ya da sayısal değişiklikleri gösterir. 
Genellikle mayoz ve mitozu izleyen hücre bölünmesi sırasında meydana gelen hatalardan kaynaklanırlar. Birkaç farklı türü bulunmakla beraber, genel olarak sayısal ve yapısal anomaliler olarak iki ana gruba ayrılırlar.

Çift kromozomlardan birinin kaybolması (monozomi) ya da bir çiftte ek olarak bir tane daha kromozomun bulunması (trizomi) olarak tanımlanır. Sayısal anomalilere en bilinen örnek, "Trizomi 21" (üç tane 21. kromozom) olarak da bilinen "Down sendromu"dur. Monozomi olarak ise, eşey kromozomlarından birinin olmaması durumu olan (45,X) "Turner sendromu" gösterilebilir.

Kromozomun yapısal formunun değişmesiyle oluşan birkaç farklı türü vardır:

Delesyonlar: Kromozomun yapısından bir parçanın kaybolmasıdır. Bilinen örnekleri; kromozom 4'ün kısa kolunda bir parçanın kaybolmasıyla meydana gelen Wolf-Hirschhorn sendromu ; ve 11. kromozomun uç (terminal) kısmında meydana gelen delesyon ile görülen, Jacobsen sendromudur.
Duplikasyonlar: Bir kromozomun bir parçasının kendini eşlemesiyle ve fazla genetik materyal oluşturmasıyla sonuçlanan düzensizliklerdir. Bloom sendromu ve Rett sendromu örnek olarak gösterilebilir.
Translokasyonlar: Bir kromozomun ya da kromozom parçasının diğer bir kromozom ile birleşmesiyle meydana gelen düzensizliklerdir. İki çeşidi vardır. Resiprokal translokasyonlarda iki farklı kromozomdan parçalar karşılıklı değişir. Robertsonian translokasyonlarda, bütün bir kromozom diğerinin sentromerine birleşir. Bu yalnızca, 13, 14, 15, 21 ve 22. kromozomlarda görülür.
İnversiyonlar: Kromozomdaki bir kısmın kopup, ters dönüp daha sonra tekrar aynı yere birleşmesiyle meydana gelen düzensizliklerdir.
Ring kromozomlar: Kromozomun bir parçasının kopup, daha sonra halka şeklinde kendiyle birleşmesiyle meydana gelen düzensizliklerdir. Genetik materyal kaybı olmadan ya da olarak gerçekleşebilir.

Kromozom anomalileri daha çok, kalıtılmayan fakat, yumurta ya da spermde meydana gelen hatalardan kaynaklanırlar. Vücudun bütün hücrelerinde görülebileceği gibi, bazen bazı hücrelerin normal bazılarının anomalili olmasıyla (mozaizm) da karşılaşılabilir. Kromozom anomalileri, aileden gelebileceği gibi, aniden "de novo" olarak da gerçekleşebilir. Bu, ailesi normal olan çocuğun neden anomalili olabileceğini açıklar.

Pentazomi X

Miller-Dieker lissensefali sendromu, büyük bölümü otosomal dominant yolla aktarılan kalıtsal mikrosefali türü.
Mikrosefali belirgindir. Baş çevresinin yaş ve cinsiyete göre ortalamanın altındaki iki standart sapmadan daha küçük olduğu nörogelişimsel bir bozukluk olarak ortaya çıkar. Kırışık bir alın derisi ve aşağı-arka yönde yerleşmiş kulaklar saptanır. Gözler çekik ve kataraktlıdır. Burun siliktir. Altçene küçüktür (mikrognati), ancak alt dudak iricedir. Üst dudak kırmızısı incedir. Ağıziçi incelemelrde, yarık damak ve dişlerde sürme aksamaları görülür.
Konjenital kalp defektleri, aspirasyon pnömonisi, duodenum darlığı (atrezi), kasık fıtıkları, skrotuma inmemiş testisler, kistik böbrekler ve parmak anomalileri saptanabilen öteki bulgulardır.
Beyin yüzeyinin düz olması (lissensefali), santral sinir sisteminde saptanan yapısal anomalilerin en çarpıcısıdır; ayrıca, orta çizgide kireçlenmeler (kalsifikasyon) saptanır. Hastalarda hipotoni ya da hipertoni, ilerleyici spastik parapleji ile epileptik ataklar görülür. Zeka geriliği belirlenir.

Patau sendromu ya da Trizomi 13, görülme sıklığı 10.000 canlı doğumda bir görülen bir kromozomal anomalidir.
Etkilenen bebeklerin yaşam süresi bu kromozom anomalisi nedeniyle kısadır. Eşlik eden semptom ve bulguların oranı ve şiddeti ise olaydan olaya değişkenlik gösterir. Bununla beraber etkilenen yenidoğan çocuklarda kafatası ve yüz bölgesi anormalliklerine; kalp, böbrek, mide rahatsızlıklarına; ve/veya diğer fiziksel bazı anormalliklere rastlanır.
Trizomi 13, sitogenetik olarak ilk defa Patau ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır. Klinik fenotipiyi ise Smith tanımlamıştır.
Görülme olasılığı anne yaşının, artmasıyla artar. Trizomi 13 genel olarak bebeğin düşmesi ile son bulur. Düşük erken gebelikte olabileceği gibi 20. haftaya kadar gecikebilir ya da erken doğum olabilir.
Trizomi 13'e sahip 200 canlı doğan çocuğun izlendiği geniş serili bir araştırmada; %28'inin yaşamın ilk haftasında, %44'ünün ilk ayında, %73'ünün ilk 4 ay içerisinde öldükleri bildirilmiştir. Bu bebeklerde en belirgin anormallikler beyne ve yüze ait olanlardır. Holoprozonsefali de beynin ön kısmı ve orta hat yüz yapılarının gelişimi bozulmuştur. En ileri şekli olan siklopide, orta hatta yalnız bir tane göz bulunur. Trizomi 13'te diğer trizomilerde olduğu gibi kalp, sindirim sistemi ve diğer sistemlere ait anormallikler yüksek oranda bulunur. Abdominal malformasyonlardan en sık oranda omfalosel görülür.

Kalıtsal olgularda otosomal dominant geçiş niteliği vardır. Olguların bir bölümünde kromozom anomalisi (7p11.2 deletion) saptanır. Prepubertal gelişme geriliği bebeklerde ve çocuklarda göze çarpan ilk bulgulardan biridir. Brakisefali, yüksek ve geniş alın bombesi, laterale kaymış kaş çıkıntıları dikkat çekicidir. Epikantus, derin orbitalar, strabismus, myopi, retina dekolmanı gibi göz bulgularının yanı sıra işitme sorunlarına yol açan orta kulak infeksiyonları ile kulak kepçesi malformasyonları izlenir. Geniş ve yuvarlak yüzde orta bölüm hipoplaziktir, yanaklar dolgundur. Filtrum kısadır. Kalın dudaklar ve üst dudak yarığı görülür. Çeneler ve ağız bulguları arasında mikrognati, damak yarığı, hipodonti, taurodontism, bruksizm önemlidir. Beyin anomalileri, nöropati bulguları, davranış bozuklukları, uyku bozuklukları, hipotoni, zeka geriliği gibi nöropsikiyatrik bulguları ile konjenital kalp defektleri ve skolyoz öteki bulgulardır.

Trizomi, diploit sağlıklı canlılarda normalde iki olması gereken kromozom sayısının üç tane olmasıyla bilinen anöploidi şekillerinden biridir. En çok bilinen şekli 21. kromozomun trizomisi olan Down sendromudur.

Tam trizomi dişi üreme hücreleri yumurtaların ya da erkek üreme hücreleri spermlerinin gametogenezindeki hücre bölünmesi sırasında (mayoz I veya II) ayrılmama durumundan kaynaklanan trizomi şeklidir. Bu, sperm ya da yumurtada normalde 23 olması gereken kromozom sayısının 22 veya 24 olması şeklinde sonuçlanır. Fertilizasyon sonrası gelişen fetüs, normalde sahip olması gereken 46 kromozom yerine 47 kromozoma sahip olarak dünyaya gelir.

Yarı trizomilerde fazla kromozom diğer kromozomlardan birine tutunmuş durumdadır ya da aynı kromozomdan iki kopya bulunur.
Mozaik trizomi, fazla kromozom canlının sadece bazı hücrelerinde görülür, diğer hücreler 46 tane kromozoma sahiplerdir.

Trizomiler insanlarda bütün kromozomlarda meydana gelebilir ancak bu yaşamla bağdaşmadığı için genellikle düşükle sonuçlanır. Örneğin 16. kromozomun trizomisi insanda en çok oluşan trizomi olduğu halde, bu trizomiye sahip bebekler sadece %1'in altında doğum oranına sahiplerdir. Bu durumdaki spontan düşükler genellikle ilk üç aylık dönemde meydana gelirler.
İnsanlarda en çok karşılaşılan trizomi şekilleri şunlardır:

Trizomi 21 (Down sendromu)
Trizomi 18 (Edwards sendromu)
Trizomi 13 (Patau sendromu)
Trizomi 12 (Kronik Lenfositik Lösemi belirteci)
Trizomi 9
Trizomi 8 (Warkany sendromu 2)
Otozomal trizomilerin en çok bilineni 21. kromozomun fazla olması durumu olan Down sendromu ve 18. kromozomun fazla olması durumu olan Edwards sendromudur. Nadir olarak 13. kromozomun trizomisine sahip Patau sendromlu bebeklerde yaşayabilir ancak zeka problemlerinin yanı sıra çok ağır fiziksel bozuklukları bulunur. Otozomal trizomiler her zaman doğum defektleri, zeka geriliği ve kısa ömrü yanında getiren bozukluklardır. Sadece Down sendromuna sahip bireyler 1 yaşından daha uzun süre yaşayabilir. Diğerlerinde bebekler en fazla 3-4 ay yaşayabilir.

Eşey kromozomlarındaki (gonozomlar) trizomiler şunlardır: 

XXX (Triple X sendromu)
XXY (Klinefelter sendromu)
XYY sendromu
X0 (Turner sendromu )

Williams sendromu (Williams-Beuren sendromu), 7. kromozomun uzun kolunda 26 genin silinmesiyle ortaya çıkan; ektodermal displazi bulguları da içeren, otosomal dominant geçen kalıtsal bir sendromdur. Genel gelişme geriliği izlenir, hastaların çoğu zayıftır. Kafatasındaki gelişme duraklamasının sonucu olarak oldukça geniş bir alın vardır. Yabancılara kolay güvenme, geç gelişen dil becerileri, kalp rahatsızlığı, geç gelişen koordinasyon-denge becerisi gibi sonuçlar doğuran nörolojik bozukluktur. Algılama (kognitif) sorunları vardır, psikiyatrik bulgularla karşılaşılabilir. Ses telleri felci nedeniyle ses kabadır. Hasta aktiftir ve mutlu bir görünüm (peri yüzü) ile aşırı dostça davranış sergiler. Uyku sorunları ve zeka geriliği olabilir.
Görülme sıklığı 30.000 doğumda 1'dir. Motor becerileri zor öğrenirler. Sosyal olarak aktiflerdir. Grup aktiviteleri ile gelişme gösterebilirler. Okuma-yazma becerilerini tamamlamakta zorlanırlar, çünkü el-göz koordinasyonu zayıftır. Bu  nedenle çok tekrara ihtiyaç duyarlar. Yaşıtlarından daha çok, yaşça büyüklerle iletişim kurarlar, onları taklit ederler. Hafızaları güçlüdür. Düzenli olaylara ilgi duyarlar.

Göz bulguları: Kaşlar birbirine birleşmiştir. Gözler çekiktir. İris mavidir ve yıldız biçimindedir. Şaşılık (strabismus) saptanır.
Kulak bulguları: Kronik otitis media ve sonucunda işitme sorunları görülür.
Yüz ve çene bulguları: Burun basıktır, delikleri yukarı dönüktür. 3 yaşına dek peri yüzü görünümü izlenir. Filtrum uzundur. Yanaklar dolgun, dudaklar kalındır. Ağız açıklığı büyüktür (makrostomi). Ağız çizgisi asimetriktir. Altçene küçüktür (mikrognati). Dişler küçüktür (mikrodonti), mineleri hipoplaziktir. Sürekli dişlerin bazıları eksiktir (hipodonti). Dişlerin kapanışı bozuktur (maloklüzyon).
Kalp-damar bulguları: Ana arterlerde intima ve media kalınlaşması (elastin arteriopathy) vardır. Supravalvüler aorta ve pulmoner damar stenozları görülür. Kalpte septum defektleri, mitral kapak prolapsusu ve orta hipoplazisi/stenozu saptanır. Erişkinlik yaşlarına doğru koroner aterosklerozu ve hipertansiyon başlar. Ansızın gelişen kardiyovasküler kollaps ve ölüm olabilir.
Endokrin patolojiler: Hormon dengesizliklerine bağlı bulgular (hiperkalsemi, hiperkalsüri, hipotiroidi) ve diabetes mellitus saptanır.
Ürogenital sistem: Yaygın üriner sistem anomalileri vardır. Erkeklerde penis küçüktür.
Kas ve kemik bulguları: Kaslar ve eklemler gevşektir, eklem hareketleri kısıtlıdır. Hiperkalsemi ve hiperkalsüri nedeniyle osteoporoz gelişir. Omurga çizgisi bozuktur (kifoskolyoz). Parmak anomalilerine rastlanır.
Öteki bulgular: Fıtıklar (herni) olabilir. Anestezilerde komplikasyon riski yüksektir.

Williams Sendromu 14 Kasım 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Williams sendromu 28 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Wolf-Hirschhorn sendromu (4p16.3 deletion sendromu; Pitt-Rogers-Danks sendromu; oculo-oto-facial dysplasia), genel gelişme geriliği, kafa ve yüz malformasyonları ve epileptiform atakların görüldüğü, “4. kromozomun kısa kolunun distal kısmında delesyon (4p-)” olarak bilinen kromozom anomalisi sonucu ortaya çıkan izole olgulardır. Kız hastalar görece sıktır; 1/3’ü iki yaşına ulaşamadan  kaybedilir.

Genel gelişme geriliği nedeniyle boy kısadır. Kafatası küçük (mikrosefali) ve asimetriktir. Artkafa (oksiput) bölgesinde, orta çizgi üzerindeki saçlı deride defektler vardır. Boyun kısa ve kalıncadır. Ensedeki saç çizgisi oldukça aşağıdadır. Kaşlar arasındaki tümsek (glabella) ve kaş çıkıntıları oldukça belirgindir. Orta çizgiye yaklaştıkça kaş kılları seyrekleşir. Alın yüksektir ve alınla kaynaşan geniş bir burun sırtı görülür. Dış kulak kanalı dardır. Kulak kepçesi önünde çukurlar ve et beni görünümünde oluşumlar vardır. İşitme sorunları olabilir.
Hipertelorizm, fırlak gözler (ekzoftalmi) ve göz kapağı düşüklüğü (ptozis) saptanır; Rieger anomalisi, nistagmus, strabismus, iris defekti (koloboma) ve gözyaşı kanalı darlığı (nazolakrimal kanal atrezisi) vardır. Burun sırtı yayvan, burun ucu gagamsı görünümdedir. Ağız ve burun arasında fistül (oronazal fistül) olabilir.

Ağız açıklığı küçüktür (mikrostomi). Dudak bileşkeleri (kommisuralar) aşağı dönüktür. Bazı hastalarda üst dudak ince, alt dudak kalındır. Altçene küçüktür (mikrognati). Yarık dudak, yarık damak ve yarık küçük dil (uvula bifida) saptanır. Diş sürmelerinde aksamalar ve hipodonti görülür. Dişlerin bir bölümü kürek biçimindedir.
Kalpte atrial ve ventriküler septal defekt belirlenir.  IgA eksikliği nedenli solunum yolları ve kulak infeksiyonları sıktır. Kostalarda kaynaşmalar olabilir. Safra kesesi yoktur. Artı dalak bulgusu olabilir. Bağırsakların yerleşimlerinde sapmalar görülür. Erkek çocuklarında hipospadias vardır; testisler skrotuma inmemiştir (kriptorşidizm). Kız çocuklarında uterus oluşmamıştır. Puberte bulguları erken yaşlarda belirirken kemik yaşının geri olduğu saptanır. Vertebralarda kaynaşmalar ya da yarıklar görülür; sakrumda malformasyonlar vardır. Kifoz ve skolyoz, konjenital kalça çıkığı, kol ve bacak kemiklerinin ince oluşu, radius ve ulna kemiklerinin kaynaşması, ayaklardaki polidaktili iskelet sisteminde görülen başkaca anomalilerdir. Tırnak bombeleri aşırı yüksektir.
Beyinde corpus callosum anomalileri ve septum pellucidum malformasyonları vardır. Ventriküller büyüktür (hidrosefalus); içlerinde ve çevrelerinde kistik oluşumlar bulunur. Psikomotor gelişmede yetersizlik, alt ekstremitelerde belirgin hipotoni ve epileptik ataklar saptanır.
“4p16.3 deletion” saptanan bireylerde mesane kanseri riskinin artabileceği bildirilmektedir.

XXYY sendromu, erkeklerin fazladan bir X ve Y kromozomlarının bulunduğu eşeysel kromozomları bozukluğu. İnsan hücreleri genellikle anne ve babadan olmak üzere iki cinsiyet kromozomu içerir. Genellikle dişiler iki X kromozomuna (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna (XY) sahiptir. Düzgün çalışan bir SRY geni en az bir Y kromozomunun ortaya çıkmasıyla erkek olur. Bu nedenle XXYY kromozomuna sahip olan insanlar normalde erkek olur. XXYY sendromlu erkekler 46 yerine 48 kromozoma sahiptir. Bu yüzden XXYY sendromu bazen 48, XXYY sendromu olarak yazılır. Yaklaşık her 18.000-40.000 erkek doğumunda bir XXYY sendromlu bireyin doğduğu tahmin edilmektedir.

Aşağıda bu durumun bazı belirtileri bulunmaktadır:

48,XX ve YY sendromu, X ve Y (cinsiyet) kromozomlarıyla ilgili bir durumdur. İnsanların her hücresinde normalde 46 kromozom bulunur. 46 kromozonun ikisi, insanların eril ve dişil özelliklerini belirleyen X ve Y kromozomlarıdır. Dişiler tipik olarak X kromozomlarına (46,XX), erkek bir X ve bir Y kromozomuna (46,XY) sahiptir. 48,XXYY sendromu, erkek hücresinin her birinde iki cinsiyet kromozomunun da bir kopyasının olması sonucu (48,XXYY) oluşur. X kromozomundaki genlerin fazlalığı erkek cinsel gelişimini etkileyerek testislerin normal çalışmasını engeller ve testosteron düzeylerini düşürür. Birçok gen sadece X ve Y kromozonunda bulunur, ancak psödootozomal bölgeler olarak bilinen bölgelerdeki genler her iki cinsiyet kromozomunda da bulunur. Fazladan X ve Y kromozomunun psödootozomal bölgelerindeki genlerin ek kopyaları, 48,XXYY sendromunun belirtilerine ve semptomlarına katkıda bulunur; ancak, özel genler tanımlanmamıştır.

XXYY sendromunu teşhis etmek için bir karyotip yapılır. Tedavi; ilaçlar, davranış terapileri ve yoğun topluluk desteğinden oluşur.

Hastalardan esasen normal bir yaşam süresi beklenir. Ancak düzenli olarak tıbbi takip gerekmektedir.

Klinefelter sendromu

XXYY Projesi7 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

XYY sendromu veya süper erkek sendromu; erkek bireyin iki Y kromozomu taşımasına neden olan bir eşey kromozomlarında meydana gelen anöplodi durumudur.

Genellikle uzun boyluluk dışında herhangi bir morfolojik değişim görülmez. Boy ortalamaları, normalin yaklaşık 7 cm'in üzerindedir. Gelişme geriliği ve davranış sorunları vardır. Normal doğurganlıkta ve testosteron seviyesindedirler. Bu karyotipe ilişkin bazı çelişkiler yaşanmıştır. İlk kez hapishane hastanesinde zeka olarak normal-altı olan erkeklerde rapor edilmiştir. Hapishanedeki 197 kişi arasında 7 tane XYY erkek varken, 2000 kontrol erkeğinden yalnızca bir tanesi XYY idi. Daha sonraki ayrıntılı çalışmalar her ne kadar bu durumun istatistiksel olarak yanlış olduğu kesinleştirdiyse de dikkat çekici sayıda XYY erkek birey normal bir yaşam sürmektedir. XYY erkeklerin en fazla %4'ü cezaevi ya da akıl hastanesinde son bulmaktadır. XYY erkeklerinin zeka düzeylerinin biraz düşük olduğu gözlemlendiğinden cinayete eğilim ekstra Y kromozomundan daha ziyade düşük zekanın ortaya çıkardığı bir davranış biçimidir. Bu bireylerin vahşi cinayet işlemediği saptanmıştır. Bu konuda başlatılan bir Harvard projesi (Yeni doğanların kromozom analizi) halkın çeşitli etik nedenlerle eleştirel baskısı sonucu durdurulmuştur. Bunun yanında genel olarak bu sendroma sahip çocuklar okul çağlarında öğrenme güçlüğü çekmekte ve yaklaşık %50 si öğrenim sırasında destek almaktadır.

Erkek bireyde gamet oluşumu sırasında mayozun ikinci evresinde Y kromozomlarının ayrılmamasıyla YY kromozomu taşıyan spermler oluşabilir. Eğer bu spermler normal bir yumurta hücresini döllerse, embriyo 44+XYY kromozom setini taşır. Birey, 47, XYY karyotipli olarak doğar. Bu bireylerde X Kromozom'larından biri barr cisimciği halini alır.
Yaklaşık, her 1000 canlı doğumdan birinde 47, XYY karyotipli bebekler doğar.

Bazen, embriyonik dönemde mitozun geç safhalarında fazla Y kromozomu mozaik olarak görülebilir. Karyotip; 46,XY/47,XYY olarak görülür.

Trizomi
Klinefelter sendromu
Turner sendromu
Triple X sendromu
XXYY sendromu

XYY Sendromu/PDF formatında
XYY Sendromu erkekleri
XXY sendromu 19 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

X kromozomu, iki eşey kromozomundan biridir.
Bütün insanlarda birisi mutlaka bulunurken, kadınlarda "46, XX"; erkeklerde "46, XY" normal karyotip olarak bilinir.
Eşey kromozomları insanlarda bulunan 23 homolog çiftin biridir. X kromozomu, 153 milyondan fazla baz taşır. Kadın hücrelerindeki toplam DNA'nın yaklaşık %5'ini, erkek hücrelerindeki toplam DNA'nın %2,5'ini içerir.
Her insan normalde eşey kromozomlarından ikisini bulundurur. Kadınlar X kromozomuyla birlikte X'ten bir tane daha taşırlarken (46, XX), erkekler, X'in yanında Y kromozomunu (46, XY) bulundururlar.

Turner sendromu
Klinefelter sendromu
Trizomi X

Alport sendromu
Androjen duyarszılığı sendromu
Becker's müsküler distorfi
Charcot-Marie-Tooth hastalığı
Coffin-Lowry sendromu
Duchenne müsküler distrofi
Fabry hastalığı
Fragile X sendromu
Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz eksikliği
Hemofili

Menkes hastalığı
Sentronükleer miyopati
Sendromik olmayan sağırlık
Ornithin transkarbamilaz yetmezliği
Renk körlüğü
Rett sendromu
Spinal ve bulbar müsküler atrofi
X-linked kombine immun eksikliği
X-linked agammaglobulinemi
X-linked sideroblastik anemi

Y kromozomu, iki eşey kromozomundan biridir. Bütün erkeklerde normalde "44, XY" normal karyotip olarak X kromozomuya birlikte bulunur.
Eşey kromozomları insanlarda bulunan 23 homolog çiftin biridir. Y kromozomu, 58 milyon baz çifti ve erkek hücrelerindeki toplam DNA'nın %2,5'ini içerir.
Her insan normalde eşey kromozomlarından ikisini bulundurur. Kadınlar X kromozomuyla birlikte X'ten bir tane daha taşırlarken (46, XX), erkekler, X'in yanında Y kromozomunu (46, XY) bulundururlar(Down Sendromu hariç). Y kromozomu daha kısa olduğundan X kromozomuyla karışmaz.

Y kromozomunda bulunan genlerden bazıları:

AMELY (amelogenin, Y-kromozomal)
ANT3Y (Y üzeri adenin nükleotid translokatör-3)
ASMTY
AZF1 (azospermi faktörü 1)
AZF2 (azospermi faktörü 2)
BPY2
CSF2RY
DAZ
IL3RAY (interlösin-3 reseptörü)
PRKY (protein kinaz, Y-hatlı)
RBM1
RBM2
SRY
TDF
TSPY (testis özel proteni)
UTY
ZFY

Y-DNA haplogrubu, Y kromozomundaki DNA'nın (Y-DNA denir) rekombinan olmayan kısımlarında meydana gelen mutasyonlarla tanımlanan bir insan genetiği haplogrup sınıflandırması terimidir. İnsanlarda Y kromozomu, nesil başına yaklaşık iki mutasyon geçirir. Y-DNA haplogrupları, her bir haplogrup için benzersiz olan yüzlerce hatta binlerce mutasyonu paylaşan Y-kromozomu filogenetik ağacının ana dallarını temsil eder.

47,XYY sendromu
Klinefelter sendromu
balık pulluluk

İnsan Y-DNA haplogrubu
Eşey kromozomları
X kromozomu
Kromozomlar
Kromozom
Karyotip

http://www.ensembl.org/Homo_sapiens/mapview?chr=Y3 Nisan 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/mapview/maps.cgi?taxid=9606&chr=Y 30 Ekim 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
https://web.archive.org/web/20120420021612/http://www.ornl.gov/sci/techresources/Human_Genome/faq/snps.shtml
https://web.archive.org/web/20120508143830/http://www.wi.mit.edu/news/ontopic/ychromosome.html
http://www.nature.com/nature/focus/ychromosome/ 19 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.genome.gov/11007628 14 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ysearch.org4 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Y Kromozomo Konsorsiyumu (YCC)https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/144875/mod_resource/content/0/15_hafta_mutasyon_ders_notu.pdf#:~:text=Genom%20mutasyonlar%C4%B1%20veya%20say%C4%B1sal%20kromozom%20anomallileri&text=%C4%B0nsanlarda%20bilinen%20%C3%B6rne%C4%9Fi%20Down%20sendromudur.

Etkin madde (Yunanca: φάρμακον, phármakon), biyolojik olarak aktif olan farmasötik bir ilaç veya pestisitteki bileşendir.
Bazı ilaç ürünleri birden fazla etkin madde içerebilir. Aktif farmasötik ajan için kullanılan geleneksel kelime esasında büyülü bir madde ya da ilaç anlamında olan farmakondur.
Etkin maddelerin aksine etkin olmayan yardımcı maddeler genellikle farmasötik bağlamlarda eksipiyanlar olarak adlandırılır. Etkin maddenin taşınması için bir ortam görevi gören ana eksipiyan genellikle sıvağ (taşıyıcı) olarak adlandırılır. Vazelin (Petrolatum) ve mineral yağlar yaygın sıvağlardır.

Bir ilaç için dozaj formu, ilacın kendisi olan farmasötik etkin maddeyi ve yardımcı maddeleri içerir. İlaçlar öncelikle etkin maddeleri için seçilir. İlacın formülasyonun geliştirilmesi sırasında yardımcı maddeler, etkin maddenin vücuttaki hedef bölgeye istenen hız ve ölçüde ulaşabilmesi için dikkatlice seçilir.

Bitkisel etkin maddeler genellikle bitkilerin belirli bir kısmında (Yaprak, rizom, kök, tohum veya kabuk gibi) bulunurlar; buralardan ekstraksiyon (özütleme) suretiyle saf madde halinde elde edilirler. Bitkisel kaynaklı etkin maddeler kimyaca; alkaloidler, sabit yağlar, glikozitler, uçucu yağlar gibi farklı yapılara sahiptirler. Bazen, bitkiden etkili maddenin saf halde izole edilmesi pratik ve ekonomik bakımdan uygun olmaz; bu takdirde etkili maddeyi standart miktarda içerecek şekilde hazırlanmış bitki kısmı olduğu gibi kullanılır veya etkin maddeyi konsantre olarak içeren ekstraktif şekiller (ekstre, tentür vb. gibi) hazırlanır. Bu tür preparatlara galenik preparatlar (“galenicals”) adı verilir.

Toksiklik, toksisite, zehirlilik veya ağılılık bir kimyasal maddenin veya belirli bir madde karışımının bir organizmaya zarar verme derecesidir. Toksisite, bir hayvan, bakteri veya bitki gibi tüm organizma üzerindeki etkinin yanı sıra, o organizmanın bir hücresi (sitotoksisite) veya karaciğer gibi bir organı (hepatotoksisite) gibi bir alt yapısı üzerindeki etkiyi ifade edebilir. Yan anlam olarak, kelime, aile birimi veya genel olarak toplum gibi daha büyük ve daha karmaşık gruplar üzerindeki toksik etkileri tanımlamak için mecazi olarak kullanılabilir.
Toksikolojinin temel bir konsepti, bir toksik maddenin etkilerinin doza bağımlı olmasıdır; su bile çok yüksek dozda alındığında su zehirlenmesine neden olabilir, oysa yılan zehiri gibi çok zehirli bir madde için bile altında hiçbir toksik etkinin olmadığı bir doz vardır. Toksisite türe özgüdür ve türler arası analizi sorunlu hale getirir. Daha yeni paradigmalar ve metrikler, hayvan testlerini atlamak için gelişiyor.

Akut toksisite

Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü bazen de İktisadi İş Birliği ve Gelişme Teşkilatı (İngilizce: Organisation for Economic Co-operation and Development -OECD, Fransızca: Organisation de coopération et de développement économiques) uluslararası bir ekonomi örgütüdür.
OECD, 14 Aralık 1960 tarihinde imzalanan Paris Sözleşmesi'ne dayanılarak, 1961'de kurulmuştur ve savaş yıkıntıları içindeki Avrupa'nın Marshall Planı çerçevesinde yeniden yapılandırılması amacıyla 1948 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü'nün (OEEC) doğrudan mirasçısıdır. Üyelerinin büyük bir bölümü Avrupa Birliği ve İUT üyeleridir, çoğunluğu da gözlemci üyelerdir. OECD ülkeleri sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerden oluşmaktadır. Örgüte günümüzde 38 ülke üyedir.

Örgütün tüzüğe bağlanmış amaçları şunlardır:

Finansal istikrarın eşzamanlı olarak korunduğu üye ülkelerde ve hem de özellikle gelişmekte olan ülkelerde halkın yaşam standardının iyileştirilmesi, sürekli ve dengeli ekonomik gelişim sağlayan politikaya destek ve yardım, işsizliğin ortadan kaldırılması;
Ekonomik genişleme politikasının uyandırılması ve sosyo-ekonomik eşgüdümlü gelişmenin desteklenmesi;
Uluslararası yükümlülüklere uygun olarak çok taraflı ve ülkeler arasında ayrım gözetmeyen dünya ticaretinin geliştirilmesine destek verilmesi.
OECD'ye üye veya bu örgüte üyelik talebinde bulunan ülkeler, sosyo-politik ve ekonomik yaşamda, aşağıda belirtilen üç ilkeyi vazgeçilmez değerler olarak benimsemişlerdir:
Demokrasi;
İnsan haklarına ve yurttaş özgürlüğüne bağlılık;
Bu ilkeler, aynı zamanda, yukarıda belirtilen amaçların gerçekleştirilmesine de hizmet ederler. OECD, bir taraftan bu ilkelerin üye ülkelerde güçlendirilmesine katkı sağlarken diğer taraftan da örgüte üye olmayan ülkelerde ilkelerinin tanıtımını yapmaktadır.

OECD'nin 2021 yılı itibari ile 38 üye ülkesi bulunmaktadır. Ayrıca Avrupa Komisyonu da OECD'ye katılım gösterir. Yugoslavya, örgüt faaliyetlerine özel bir statüde iştirak etmekteydi. 1992 yılında dağılması ile örgüt ile ilişkisi sona erdi.

Üye ülkelerden 30'u (* ile gösterilmiştir) Dünya Bankası tarafından 2005'te yüksek gelirli ülkeler arasında gösterilmiştir.

Resmî sitesi24 Mayıs 1997 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
OEEC konulu sayfa10 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ülkelere değin bilgiler 4 Temmuz 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Stres, kaygı ya da gerilim, vücudun çeşitli içsel ve dışsal uyaranlara verdiği otomatik tepki. 
Latince germek anlamına gelen "stringere" sözcüğünden gelir.
Stres; fizyolojik ve ruhsal olmak üzere ikiye ayrılabilir. Fizyolojik stres sadece HPA aksı üzerinden etki gösterirken, psikolojik stres varlığında bu aksa limbik sistem de –özellikle hipokampus ve amigdala- dahil olmaktadır.
Kişinin stresle karşı karşıya kalması; katekolaminler, adrenalin, noradrenalin ve adrenal glukokortikoitlerin sempatoadrenal salınımını artırarak katabolizmayı artırmaktadır. Bunun sonucunda lipolizi ve glikoz reservlerinin mobilizasyonunu artırır. Bu olay, enerji substratlarının dağılımını ve kullanılabilirliğini artırmada rol oynamaktadır. Davranışsal, otonom, immün ve endokrin sistemlerle ilişkili nöronlarda bulunan CRF, memelilerde öğrenme ve duygulanımla ilgili nöronal yapılarda bol miktarda bulunmakta, memelilerde stres yanıtında önemli bir rol oynamaktadır.
HPA aksı kompleks geribildirim mekanizmalarına sahip nöroendokrin bir yolaktır. Bu yolağın, stres maruziyeti sonucu artan aktivitesi hipotalamik corticotropin-releasing hormone (CRH)'ın salınımı ile ilgilidir. Strese tekrar maruz kalma, hipotalamus-pituitary-adrenal (HPA) aksında stres yanıtını düzenleyen önemli bir alandan salınan CRF; hipatalamo-hipofizer portal sistemde taşınarak ön hipofiz bezine ulaşmaktadır. Burada anterior lobun proopiomelanocortin (POMC) üreten hücreleri –POMC öncülünün bir son maddesi olan ACTH'ı üretmek için- eşzamanlı olarak aktive olur. Dolaşımdaki ACTH adrenal kortekse vardığında, steroidogeneze ve plazma glikokortikoit miktarının artmasına neden olmaktadır.

Uzun vadede kan basıncında artış, bağışıklık sisteminde bozulma, kalp ve bağırsak hastalıkları ortaya çıkabilir. Stres eğer ciddi oranda fazlaysa bu durum hipertansiyon, kalp krizi ve felç gibi durumları tetikleyebilir. Bağışıklık sistemininde etkisini azalttığı için kişi, hastalıklara karşı daha dirençsiz olur. Hâlsizlik, saç dökülmesi, mide bulantısı gibi sorunları yaşatabilir.
Erkeklerde testosteron ve sperm üretimini düşürür, sertleşmemeyeye (iktidarsızlık) yol açar. Kadınlarda regl döngüsünü bozabilir ve regl öncesinde yaşanan sorunları artırabilir.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), görevi uluslararası çalışma standartlarını belirleyerek sosyal ve ekonomik adaleti ilerletmek olan bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur. Ekim 1919'da Milletler Cemiyeti'ne bağlı olarak kurulan örgüt, BM'nin ilk ve en eski ihtisas kuruluşlarından biridir. ILO'nun 187 üye ülkesi bulunmaktadır: 193 Birleşmiş Milletler üyesi devletlerden 186'sı ve Cook Adaları. Merkezi İsviçre'nin Cenevre kentinde bulunan ILO'nun dünya çapında yaklaşık 40 saha ofisi bulunmaktadır ve 107 ülkede 1.698'i teknik işbirliği programları ve projelerinde olmak üzere yaklaşık 3.381 personel istihdam etmektedir.
ILO'nun standartları, dünya çapında özgürlük, eşitlik, güvenlik ve haysiyet koşullarında erişilebilir, üretken ve sürdürülebilir emek sağlamayı amaçlamaktadır.
Örgüt 2019 yılında İşin Geleceği Küresel Komisyonu'nu toplamış ve bu komisyonun hazırladığı raporda hükûmetlere 21. yüzyıl çalışma ortamının zorluklarının üstesinden gelebilmeleri için on tavsiyede bulunulmuştur; bu tavsiyeler arasında evrensel bir iş garantisi, doğumdan yaşlılığa kadar sosyal koruma ve yaşam boyu öğrenme hakkı yer almaktadır.

“Emek bir meta değildir” Uluslararası Çalışma Örgütü'nün kuruluş belgelerinin giriş bölümünde ifade edilen ilkedir. Bu ilke, insanlara cansız emtialar, beşeri sermaye, başka bir üretim faktörü ya da insan kaynakları gibi davranılmaması gerektiği görüşünü ifade eder. Bunun yerine, geçimini sağlamak için çalışan insanlara insan muamelesi yapılmalı, haysiyet ve saygı gösterilmelidir. Paul O'Higgins bu ifadeyi 1880 yılında Dublin'de İngiliz Sendikalar Kongresi'nin bir toplantısı sırasında kullanan John Kells Ingram'a atfetmektedir.

Hükûmet koltuklarından on tanesi daimi olarak başlıca endüstriyel öneme sahip Devletler tarafından işgal edilmektedir: Brezilya, Çin, Fransa, Almanya, Hindistan, İtalya, Japonya, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri. Diğer Hükûmet üyeleri Konferans tarafından her üç yılda bir seçilir (son seçimler Haziran 2021'de yapılmıştır). İşveren ve İşçi üyeler bireysel sıfatlarıyla seçilirler.

25 Mart 2022 tarihinde Gilbert Houngbo ILO Genel Direktörü olarak seçilmiştir. Ekim 2012'de ILO Yönetim Kurulu tarafından seçilen ve Kasım 2016'da ikinci bir beş yıllık dönem için yeniden seçilen Guy Ryder'ın yerine 1 Ekim 2022'de geçti. Kendisi örgütün ilk Afrikalı Genel Direktörüdür. 2024 yılında, Fas gibi önemli rol oynayan bir grup Afrika ülkesi, Ekonomik Entegrasyon, Küçük İşletmeler, İstihdam ve Beceri Geliştirme Bakanı Younes Sekouri ile görüşmelerde bulunmak üzere Uluslararası Çalışma Ofisi'ni ziyaret etti.

ILO'nun 187 devlet üyesi bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler'in 193 üye devletinden 186'sı ve Cook Adaları ILO üyesidir. ILO üyesi olmayan BM üyesi devletler Andorra, Bhutan, Lihtenştayn, Mikronezya Federal Devletleri, Monako, Nauru ve Kuzey Kore'dir.
ILO anayasası BM'nin herhangi bir üyesinin ILO'ya üye olmasına izin vermektedir. Üyelik için bir ülkenin ILO anayasasının tüm yükümlülüklerini kabul ettiğini genel müdüre bildirmesi gerekir. BM üyesi olmayan diğer devletler, herhangi bir ILO Genel Konferansında hükûmet delegelerinin üçte iki oyu da dahil olmak üzere tüm delegelerin üçte iki oyu ile kabul edilebilir. BM üyesi olmayan bir devlet olan Cook Adaları Haziran 2015'te katılmıştır.
Milletler Cemiyeti döneminde ILO'ya üye olan ülkeler, örgütün yeni anayasası 1946'da yürürlüğe girdiğinde de üye olmaya devam ettiler.

ILO, Birleşmiş Milletler'in (BM) uzmanlaşmış bir kuruluşudur. Uluslararası kalkınma konusunda çalışan diğer BM uzman kuruluşları (veya programları) gibi ILO da Birleşmiş Milletler Kalkınma Grubu'nun bir üyesidir.

ILO, I. Dünya Savaşı'nın ardından Milletler Cemiyeti'nin bir ajansı olarak kurulmuş olsa da, kurucuları 1919'dan önce sosyal düşünce ve eylem alanında büyük adımlar atmışlardı. Çekirdek üyelerin hepsi birbirlerini, sosyal politika konusunda bilgi, deneyim ve fikir alışverişinde bulundukları daha önceki özel mesleki ve ideolojik ağlardan tanıyordu. 1900'de kurulan Uluslararası Çalışma Mevzuatı Birliği (IALL) gibi savaş öncesi “epistemik topluluklar” ve sosyalist İkinci Enternasyonal gibi siyasi ağlar, uluslararası çalışma politikasının kurumsallaşmasında belirleyici bir faktördü.
Birinci Dünya Savaşı sonrasının coşkusu içinde, “yapılabilir bir toplum” fikri, ILO mimarlarının sosyal mühendisliğinin arkasındaki önemli bir katalizördü. Yeni bir disiplin olarak uluslararası çalışma hukuku, sosyal reformların hayata geçirilmesi için faydalı bir araç haline geldi. Kurucu üyelerin ütopik idealleri -sosyal adalet ve insana yakışır iş hakkı- 1919 Paris Barış Konferansı'nda verilen diplomatik ve siyasi tavizlerle değişti ve ILO'nun idealizm ile pragmatizm arasındaki dengesini gösterdi.
Ulusal ve uluslararası düzeyde savaş sırasında ve sonrasında işçi hakları konusunda öneriler sunuldu; sendikaların korunması ve işçi haklarına odaklanıldı.

Savaş sonrası için iki rakip vizyon belirdi: İFTU'nun Bern toplantısında sosyalizm ve işçi hakları savunulurken Gompers, Woodrow Wilson'ın Wilson İlkeleri'ne dayalı bir toplantıyı tercih etti.

Bu arada, Paris Barış Konferansı komünizme yönelik kamuoyu desteğini azaltmaya çalıştı. Daha sonra İtilaf Devletleri, ortaya çıkan barış antlaşmasına sendikaları ve işçi haklarını koruyan maddelerin eklenmesi ve gelecekte uluslararası çalışma ilişkilerine rehberlik edecek uluslararası bir çalışma organının kurulması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu önerileri hazırlamak üzere Barış Konferansı tarafından Uluslararası Çalışma Mevzuatı Danışma Komisyonu kurulmuştur. Komisyon ilk kez 1 Şubat 1919'da toplandı ve başkanlığına Gompers seçildi.
İki rakip öneri arasında yaşanan çatışmada İngilizler uluslararası bir parlamento önerirken, Gompers ise uluslararası çalışma organının sadece tavsiyelerde bulunmasını ve uygulamanın Milletler Cemiyeti'ne bırakılmasını savundu. Amerikan önerisi kabul edildi.
Gompers, işçi haklarını koruyan tüzük taslağının gündemini belirledi. Amerikalılar 10 öneri sundu, üçü değiştirilmeden kabul edildi; diğer öneriler değiştirilerek kabul edildi veya reddedildi. Uluslararası delegelerin ek üç madde önerisi kabul edildi.
Komisyon nihai raporunu 4 Mart 1919'da yayınladı ve Barış Konferansı 11 Nisan'da değişiklik yapmadan kabul etti. Rapor Versay Barış Antlaşması'nın XIII. bölümü haline geldi.

İlk yıllık Uluslararası Çalışma Konferansı (ILC) 29 Ekim 1919'da Washington, D.C.'deki Pan American Union Building'de başladı ve sanayide çalışma saatleri, işsizlik, anneliğin korunması, kadınlar için gece çalışması, asgari yaş ve sanayide gençler için gece çalışması konularını ele alan ilk altı Uluslararası Çalışma Sözleşmesini kabul etti.
Açık hayal kırıklığı ve sert eleştirilere rağmen, yeniden canlanan Uluslararası Sendikalar Federasyonu (IFTU) kendisini bu mekanizmaya hızla adapte etti. IFTU, uluslararası faaliyetlerini giderek artan bir şekilde ILO'nun lobi çalışmaları etrafında yönlendirdi.

II. Dünya Savaşı sırasında İsviçre Alman birlikleri tarafından kuşatıldığında, ILO direktörü John G. Winant Cenevre'den ayrılma kararı aldı. Ağustos 1940'ta Kanada hükûmeti ILO'yu Montreal'deki McGill Üniversitesi'ne yerleşmesi için resmi olarak davet etti. Kırk personel geçici ofislere transfer edildi ve 1948 yılına kadar McGill'de çalışmaya devam etti.
ILO, 1946 yılında Cemiyet'in dağılmasının ardından Birleşmiş Milletler sisteminin ilk uzmanlık kuruluşu olmuştur.

Temmuz 1970'te ABD, Sovyetler Birliği'nden bir genel müdür yardımcısının atanmasının ardından ILO'ya verdiği mali desteğin %50'sini geri çekti. Bu atama (ILO'nun İngiliz genel müdürü C. Wilfred Jenks tarafından) AFL-CIO başkanı George Meany ve New Jersey Meclis Üyesi John E. Rooney tarafından özellikle eleştirildi. Ancak, fonlar sonunda ödendi.
12 Haziran 1975'te ILO, Filistin Kurtuluş Örgütü'ne toplantılarında gözlemci statüsü verilmesini oyladı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail temsilcileri toplantıyı terk etti. Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi daha sonra fonları durdurma kararı aldı. Amerika Birleşik Devletleri 6 Kasım 1975'te örgütün siyasallaştığını belirterek tamamen çekildiğini bildirdi. ABD ayrıca komünist ülkelerdeki temsilin, bu ekonomilerin yapısı nedeniyle hükûmet, işçiler ve işverenler dahil olmak üzere gerçek anlamda “üçlü” olmadığını öne sürdü. Çekilme 1 Kasım 1977 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, örgütten bazı tavizler kopardıktan sonra 1980 yılında örgüte geri döndü. ILO'nun insan hakları yaklaşımından uzaklaşarak Washington Konsensüsü'nü desteklemeye yönelmesinin sorumlusu kısmen buydu. Ekonomist Guy Standing, “ILO sessizce yapısal eşitsizliği gidermeye çalışan uluslararası bir organ olmaktan çıktı ve istihdam eşitliğini teşvik eden bir organ haline geldi” diye yazdı.
1981'de Polonya'da sıkıyönetim ilan edildi ve Solidarność faaliyetleri durduruldu, liderleri gözaltına alındı. ILO, Polonya'nın sendikal hakları ihlal ettiğini tespit etti, baskılar sonucu 1989'da Solidarność'a yasal statü verildi.

ILO'nun şu anki genel merkezi, ilk merkezinin çok uzağında olmayan Pregny tepesinde yer almaktadır. Eugène Beaudoin, Pier Luigi Nervi ve Alberto Camenzind tarafından tasarlanan iki bükey dikdörtgen bir blok olan bina, 1969-1974 yılları arasında ciddi bir rasyonalist tarzda inşa edilmiş ve inşa edildiği dönemde İsviçre'deki en büyük idari binayı oluşturmuştur.

Tavsiye kararları sözleşmelerin bağlayıcılığına sahip değildir ve onaya tabi değildir. Tavsiye kararları, sözleşmeleri ek veya daha ayrıntılı hükümlerle desteklemek amacıyla sözleşmelerle aynı zamanda kabul edilebilir. Diğer durumlarda tavsiye kararları ayrı olarak kabul edilebilir ve belirli sözleşmelerden ayrı konuları ele alabilir.

ILO, yılda bir kez Cenevre'de Uluslararası Çalışma Konferansı (ILC) düzenleyerek sözleşmeler ve tavsiyeler de dahil olmak üzere ILO'nun genel politikalarını belirler.
Delegeler, danışmanlar ve yedek delegelerle birlikte katılabilirler ve hepsi aynı haklara sahiptir: kendilerini özgürce ifade edebilir ve istedikleri gibi oy ku

İnme (aynı zamanda serebrovasküler kaza (CVA) veya beyin atağı da denir), beyne giden zayıf kan akışının hücre ölümüne neden olduğu tıbbi bir durumdur. İnmenin iki ana türü vardır: kan akışının yetersizliğinden kaynaklanan iskemik ve kanamadan kaynaklanan hemorajik. Her ikisi de beynin bazı bölümlerinin düzgün çalışmamasına neden olur.
İnmenin belirti ve semptomları arasında vücudun bir tarafında hareket edememe veya hissedememe, anlama sorunları veya konuşmada sorunlar, baş dönmesi veya bir tarafta görme kaybı yer alabilir. Belirtiler ve semptomlar genellikle felç meydana geldikten hemen sonra ortaya çıkar. Semptomlar bir veya iki saatten az sürerse felç, mini felç olarak da adlandırılan geçici iskemik ataktır (TIA). Hemorajik inme şiddetli baş ağrısıyla da ilişkili olabilir. İnme belirtileri kalıcı olabilir. Uzun vadeli komplikasyonlar arasında zatürre ve mesane kontrolünün kaybı yer alabilir.
Felç için en büyük risk faktörü yüksek tansiyondur. Diğer risk faktörleri arasında yüksek kolesterol, tütün içme, obezite, şeker hastalığı, geçirilmiş bir TIA, son dönem böbrek hastalığı ve atriyal fibrilasyon yer alır. İskemik inme genellikle bir kan damarının tıkanmasından kaynaklanır, ancak daha az görülen nedenler de vardır Hemorajik felç, ya doğrudan beyne ya da beyin zarları arasındaki boşluğa kanama nedeniyle oluşur. Beyin anevrizmasının yırtılmasına bağlı olarak kanama meydana gelebilir. Teşhis genellikle fiziksel muayeneye dayanır ve BT taraması veya MRI taraması gibi tıbbi görüntülemeyle desteklenir. BT taraması kanamayı dışlayabilir ancak iskemiyi mutlaka dışlamayabilir; iskemi genellikle erken dönemde BT taramasında görünmez. Risk faktörlerini belirlemek ve diğer olası nedenleri dışlamak için elektrokardiyogram Elektrokardiyografi (EKG) ve kan testleri gibi diğer testler yapılır. Düşük kan şekeri de benzer semptomlara neden olabilir.

İnme iki ana kategoriye ayrılabilir: iskemik ve hemorajik. İskemik inme beyne kan akışının kesilmesinden kaynaklanırken, hemorajik inme bir kan damarının yırtılmasından veya anormal bir damar yapısından kaynaklanır. İnmenin yaklaşık %87'si iskemiktir, geri kalanı hemorajiktir. Kanama, "hemorajik dönüşüm" olarak bilinen bir durum olan iskemi bölgelerinde gelişebilir. Kaç hemorajik inme vakasının gerçekte iskemik inme olarak başladığı bilinmemektedir.

1970'lerde Dünya Sağlık Örgütü "inme"yi "24 saatten uzun süren veya 24 saat içinde ölümle kesintiye uğrayan serebrovasküler nedenli nörolojik bir eksiklik" olarak tanımladı; ancak "inme" kelimesi yüzyıllar öncesine dayanır. Bu tanımın doku hasarının geri döndürülebilirliğini yansıtması gerekirdi ve 24 saatlik zaman dilimi keyfi olarak seçilerek bu amaç için tasarlandı. 24 saatlik sınır, felci 24 saat içinde tamamen düzelen inme belirtileriyle ilişkili bir sendrom olan geçici iskemik ataktan ayırır.
Erken yapıldığında felç şiddetini azaltabilecek tedavilerin bulunmasıyla birlikte, çoğu kişi artık felç semptomlarının aciliyetini ve hızlı hareket etme ihtiyacını yansıtmak için "beyin krizi" ve "akut iskemik serebrovasküler sendrom" (sırasıyla kalp krizi ve akut koroner sendromdan sonra modellenmiştir) gibi alternatif terminolojiyi tercih eder.
İnme veya iskemik beyin-damar hastalığı, merkezi sinir sistemine giden damarların hastalıkları sonucu gelişen tıkanıklıklar ya da damar dışına kanamaların yol açtığı ani ya da iktal, fokal veya global nörolojik belirti gelişimidir. 
Belirtiler 24 saati geçmeden tamamen düzelirse geçici iskemik atak, 24 saati geçip 3 hafta içinde düzelme gösterirse geri dönücü iskemik nörolojik defisit şeklinde adlandırılır. 
Hafif belirtilerin gözden kaçabildiği ya da beynin nispeten sessiz kalan bir bölgesinin tutulduğu durumlarda tesadüfen görüntülemelerde tespit edilen inmelere sessiz enfarkt ya da sessiz inme denmektedir. İnmenin bu çeşidinde, birçok küçük lezyonun zamanla birikimiyle çeşitli sendrom ve özel klinik tablolar da gelişebilmektedir.

İskemik inme sırasında beynin bir kısmına kan akışı azalır ve bu da o bölgedeki beyin dokusunun işlev bozukluğuna yol açar. Bunun dört nedeni olabilir:

Tromboz (lokal olarak oluşan bir kan pıhtısı nedeniyle bir kan damarının tıkanması)
Embolizm (vücudun başka bir yerindeki emboli nedeniyle tıkanma),
Sistemik hipoperfüzyon (kan akışında genel azalma, örneğin şok)
Venöz sinus trombozu.
Net bir açıklaması olmayan felç, kriptojenik felç (idiyopatik) olarak adlandırılır; bu tüm iskemik inme vakalarının %30-40'ıdır.
Akut iskemik inme için çeşitli sınıflandırma sistemleri vardır. Oxford Toplum İnme Projesi sınıflandırması (OCSP, aynı zamanda Bamford veya Oxford sınıflandırması da denir) öncelikle başlangıç semptomlarına dayanır; Semptomların derecesine bağlı olarak inme atağı, toplam ön dolaşım enfarktüsü (TACI), kısmi ön dolaşım enfarktüsü (PACI), Laküner felç (LACI) veya arka dolaşım enfarktüsü (POCI) olarak sınıflandırılır. Bu dört unsur inmenin boyutunu, etkilenen beyin alanını, altta yatan nedeni ve prognozu tahmin eder. TOAST (Akut İnme Tedavisinde Org 10172 Denemesi) sınıflandırması, klinik semptomların yanı sıra ileri araştırmaların sonuçlarına da dayanır; Buna dayanarak felç, (1) büyük bir arterin aterosklerozuna bağlı tromboz veya emboli, (2) kalpten kaynaklanan bir emboli, (3) küçük bir kan damarının tamamen tıkanması, (4) diğer nedenler, (5) belirlenemeyen neden (iki olası neden, belirlenemeyen neden veya eksik araştırma) olarak sınıflandırılır. 
Kokain ve metamfetamin gibi uyarıcıları kullananlar iskemik felç açısından yüksek risk altındadır.

Hemorajik inmenin iki ana türü vardır:

İntraserebral kanama, intraparankimal kanamaya (beyin dokusunda kanama) veya intraventriküler kanamaya (beynin ventriküler sisteminde kanama) bağlı olarak beynin kendi içinde kanamadır (beyindeki bir arter patlayıp çevredeki dokuyu kanla doldurduğunda).
Subaraknoid kanama, beyin dokusunun dışında ama yine de kafatasının içinde ve tam olarak araknoid mater ile pia mater (beyni çevreleyen meninkslerin üç tabakasının en içteki hassas tabakası) arasında oluşan kanamadır.
Yukarıdaki iki ana hemorajik felç türü aynı zamanda kafatasının herhangi bir yerinde kan birikmesi olan beyin kanamasının da iki farklı biçimidir; ancak epidural hematom (Kafatası ile beyni çevreleyen meninkslerin en dıştaki kalın tabakalı dura mater arasında kanama) ve subdural hematom (subdural boşlukta kanama) gibi diğer kafa içi kanama türleri "hemorajik felç" olarak kabul edilmez.
Serebral amiloid anjiyopati, serebral arteriyovenöz malformasyon ve intrakraniyal anevrizma gibi beyindeki kan damarlarındaki değişikliklerin arka planında hemorajik felç oluşabilir ve intraparenkimal veya subaraknoid kanamaya neden olabilir.
Nörolojik bozukluğa ek olarak, hemorajik inme genellikle belirli semptomlara neden olur (örneğin, subaraknoid kanama klasik olarak gök gürültüsü baş ağrısı olarak bilinen şiddetli bir baş ağrısına neden olur) veya daha önce geçirilmiş bir kafa travmasının kanıtlarını ortaya çıkarır.

İnmenin tanınmasını artırmak için çeşitli sistemler önerilmiştir. Farklı bulgular, felç varlığını veya yokluğunu farklı derecelerde tahmin edebilir. Ani başlayan yüz zayıflığı, kol kayması (yani, bir kişiden her iki kolunu kaldırması istendiğinde istemsiz olarak bir kolunun aşağıya doğru kaymasına izin vermesi) ve anormal konuşma, bir felç vakasının doğru tanımlanmasına yol açması muhtemel bulgulardır; Bunlardan en az biri mevcut olduğunda olasılık 5,5'tir. Benzer şekilde bunların üçü de olmadığında felç geçirme olasılığı azalır (-olabilirlik oranı 0,39). İnmenin tanısı için mükemmel olmasa da nispeten hızlı ve kolay bir şekilde değerlendirilebilmeleri bu bulguları akut ortamda çok değerli kılar.

Birleşik Krallık Sağlık Bakanlığı ve İnme Derneği, Amerikan İnme Derneği, Ulusal İnme Derneği (ABD), Los Angeles Hastane Öncesi İnme Taraması (LAPSS) ve Cincinnati Hastane Öncesi İnme Ölçeği (CPSS) tarafından savunulduğu üzere Beyin krizi (serebrovasküler olay veya felç) için ilk yardım sürecinde, uyarı işaretlerini ve semptomlarını hatırlamak için F.A.S.T (İngilizce: facial droop, arm weakness, speech difficulty, and time to call emergency services) (yüz sarkması, kol zayıflığı, konuşma güçlüğü ve acil servisleri arama zamanı) denilen bir anımsatıcı kullanılır.
Bu kıstasların kullanılması profesyonel yönergeler tarafından tavsiye edilmektedir. FAST, posterior dolaşım felcinin tanınmasında daha az güvenilirdir.
Acil servise yönlendirilen kişiler için inmenin erken tanınmasının önemli olduğu düşünülür çünkü bu, teşhis testlerini ve tedavileri hızlandırabilir. Bu amaçla tıbbi öykü ve fizik muayeneden elde edilen özelliklere dayanan kısaca ROSIER (recognition of stroke in the emergency room) (Türkçe:acil serviste inmenin tanınması) denilen puanlama sistemi önerilir.

Önleme, risk faktörlerini azaltmayı, beyne giden arterleri açma ameliyatı, sorunlu olanlarda karotis daralması ve atriyal fibrilasyonu olan kişilerde warfarin içerir. Aspirin veya statin'ler hekimler tarafından korunma amacıyla önerilebilir. İnme veya GİA genellikle acil bakım gerektirir. Bir iskemik inme, üç ila dört buçuk saat içinde belirlenirse, pıhtıyı parçalayabilen bir ilaç ile tedavi edilebilir. Bazı hemorajik felçler cerrahiden yarar sağlar. Kaybedilen fonksiyonun geri kazanılmasına yönelik tedaviye inme rehabilitasyonu denir ve ideal olarak bir inme ünitesinde yapılır; ancak bunlar dünyanın pek çok yerinde yoktur.

Ortalama bir yetişkin beynine kan akımı olağan koşullarda dinlenme halinde dakikada 100 gram beyin dokusu başına 50-55 ml, aynı koşullarda oksijen tüketim miktarı da dakikada 100 gram beyin dokusu başına 165 mmol ölçülmüştür. Kan akımı dakikada 100 gram beyin dokusu başına 18 ml'nin altına düşerse beynin elektriksel etkinliği kaybolur. Kan akımı 100 gram beyin dokusu başına dakikada 8 ml'ye düşerse hücre zarı yetmezliği eşiği geçilmiş olur, geri dönüşümsüz hücre hasarı gelişmeye başlar. Beyin kan akımının bu derece bozulması, ilk 12-15 saniye içinde elektriksel aktivitenin baskılanmasına, 2-4 dakika içinde kortikal hücrelerin sinaptik uyarılab

ABD'de doğum kontrolü hareketi; 1914 yılından itibaren başlayan, eğitim ve yasallaştırma yolu ile ABD'de doğum kontrolüne ulaşılabilirliği artırmayı amaçlayan bir sosyal reform hareketidir. Hareketin başlangıcı 1914 yılında New York'ta Emma Goldman, Mary Dennett ve Margaret Sanger liderliğinde bir grup radikalin çocuk doğurma ve kendi kendine düşük yapmanın düşük gelirli kadınlara getirdiği zorluklarla ilgilenmeye başlamasına dayanır. O zamanlarda doğum kontrolü müstehcen olarak nitelendirildiğinden aktivistler herhangi bir "müstehcen, gayriahlaki, ve/veya şehvet uyandırıcı" materyalin posta yolu ile dağıtılmasını yasaklayan Comstock yasalarını hedef aldılar. Lehte bir hukuki karara neden olacağını umut eden Sanger, doğum kontrolü üzerine bir tartışma içeren The Woman Rebel (Baş kaldıran Kadın) adlı bülteni dağıtarak kasten yasayı çiğnedi. Sanger, 1916'da ABD'de ilk doğum kontrol kliniğini açtı ama klinik hemen akabinde polis tarafından kapatılarak Sanger 30 gün hapis cezasına çarptırıldı.
Hareket için önemli bir dönüm noktası I. Dünya Savaşında çok sayıda Amerikalı askerde zührevi hastalık teşhis edilmesiyle ortaya çıktı. Bu duruma hükûmet, cinsel ilişki ve doğum kontrolünün kamu sağlığı sorunu olmasına ve bilimsel araştırmalar için meşru birer konu olmalarına dayanan, zührevi hastalıklara karşı bir seferberlik başlatarak karşılık verdi. Tarihinde ilk defa ABD hükûmetinin cinsel konular üzerinde uzun süreli kamusal bir tartışma açması sonucunda doğum kontrolü ahlaki bir sorun olmaktan çıkıp bir kamu sağlığı sorunu hâline geldi.
Toplumun doğum kontrolüne karşı değişen tavrından cesaret alan Sanger 1923 yılında ikinci bir doğum kontrol kliniği açtı ve bu kez bir tutuklama ya da bir ihtilafla karşılaşmadı. 1920'ler boyunca toplumda doğum kontrolü daha yaygın olarak tartışılır hâle geldi. Doğum kontrol yöntemlerinin yaygın olarak bulunabilirliği Victoria devrinin katı cinsel ahlakından cinsel konularda daha hoşgörülü bir toplumsal anlayışa geçişin sinyalcisi oldu.
1930'larda kazanılan hukuki zaferler doğum kontrolüne karşı yasaları zayıflatmaya devam etti. Mahkemelerde kazanılan bu zaferler Amerikan Tıp Derneği'ni 1937'den itibaren doğum kontrolünü temel tıp eğitimi müfredatına almaya teşvik etti ancak tıp topluluğu bu yeni sorumluluğu kabul etmekte çok ağır kaldığı için kadınlar doğru olmayan bilgiye sahip kaynaklardan elde ettikleri güvensiz ve etkisiz doğum kontrol yöntemlerini kullanmaya devam ettiler. 1942 yılında kurulan Planned Parenthood Federation of America ile ülke çapında bir doğum kontrol klinikleri ağı oluşturuldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra doğum kontrolünü yasallaştırma hareketi tıp mesleğince doğum kontrolünün tamamen benimsenmesi ve kalan doğum kontrolüne karşı olan yasaların artık uygulanmamasıyla aşamalı olarak sonuçlandı.

Doğum kontrolünü yasallaştırma hareketi 1914'te başlamadan önce ABD'de doğum kontrolü uygulaması yaygındı. Eskiden beri süregelen yöntemler arasında takvim yöntemi, geri çekme yöntemi, diyaframlar, kontraseptif süngerler, prezervatifler, uzatılmış emzirme ve spermisidler sayılabilir. Gebelik önleyicilerin kullanımının 19. yüzyıl boyunca artış göstermesi 1800 ila 1900 yılları arasında özellikle kentsel bölgelerde olmak üzere, ABD'nin doğurganlık hızının %50 düşmesinde önemli etmenlerden biri oldu. Amerikalı kadınların 19. yüzyılda gebeliği önleme yöntemleri üzerine olan alışkanlıkları ile ilgili bilinen tek araştırma Clelia Mosher tarafından 1892 ila 1912 yılları arasında gerçekleştirildi. Üst sınıf kadınlardan oluşan küçük bir örneklem üzerine temellendirilen araştırma kadınların çoğunun asıl olarak vajinal duş olmak üzere aynı zamanda geri çekme, takvim, prezervatif ve peser gibi gebeliği önleyici doğum kontrolü yöntemleri kullandığını ve cinsel ilişkiyi üreme amacı dışında da yapılabilecek, zevk alınan bir eylem olarak gördüklerini gösterir.

Toplumun üst ve orta sınıfında gebeliği önleyici yöntemler yaygın olsa da konu toplum içinde nadiren tartışılıyordu. ABD'de doğum kontrolünü tartışmaya açmayı göze alan ilk yayımlanmış kitap Robert Dale Owen'ın 1831'de basılmış Moral Physiology; or, A Brief and Plain Treatise on the Population Question adlı kitabıdır. Kitap aile planlamasının takdire şayan olduğunu ve üreme amacı taşımaksızın cinsel haz almanın ahlakdışı olmadığını öneriyordu. Owen geri çekme yöntemini önerdi ama aynı zamanda süngerler ve prezervatifler üzerine de görüşlerini yazdı. Bu kitabı Charles Knowlton tarafından 1832'de yazılan ve vajinal duşu öneren Fruits of Philosophy: The Private Companion of Young Married People adlı kitap izledi. Knowlton müstehcenlik iddiasıyla Massachusetts'te yargılandı ve üç ay hapis cezasına çarptırıldı.
Doğum kontrolü uygulamaları genel olarak Avrupa'da Amerika Birleşik Devletleri'nden önce kabul edildi. Knowlton'un kitabı, Britanya'nın müstehcenlik yasalarına meydan okumak amacıyla 1877 yılında İngiltere'de Charles Bradlaugh ve Annie Besant tarafından yayımlandı. Tutuklanıp daha sonra serbest bırakılmalarına rağmen duruşmaların getirdiği tanıtım 1877 yılında Malthusian League'in oluşmasına önayak oldu. Malthusian League, Thomas Malthus'un dünya çapında yoksulluğa ve kıtlığa neden olacak üstel nüfus büyümesi ile ilgili vahim tahminlerinin sonuçlarını engellemek için nüfus artışını sınırlandırmayı amaçlayan dünyanın ilk doğum kontrolünü savunan grubudur. 1930'a gelindiğinde benzer topluluklar hemen hemen tüm Avrupa ülkelerinde kuruldu ve doğum kontrolü Katolik İrlanda, İspanya ve Fransa dışındaki çoğu ülkede kabul görmeye başladı. Avrupa'da doğum kontrolü toplulukları yayıldıkça doğum kontrolü klinikleri de yayıldı. Dünyanın ilk doğum kontrol kliniği 1882 yılında, Hollanda'da ülkesinin ilk kadın doktoru olan Aletta Jacobs tarafından açıldı. İngiltere'de ilk doğum kontrolü kliniği Marie Stopes tarafından Londra'da 1921 yılında açıldı.

Gebeliği önleyici yöntemler 19. yüzyılın büyük bir kısmında ABD'de yasaldı ama 1870'lerde genel olarak ahlaksızlığı, özel olarak da fuhuş ve müstehcenliği yasadışı saymayı amaçlayan sosyal iffet hareketi gücünü artırdı. Asıl olarak Protestan ahlak reformcuları ve orta sınıf kadınlardan oluşan, Victoria devri kampanya, fuhuşu ve zührevi hastalıkları teşvik ettiğine inanılan ve ahlaksız bir uygulama olarak görülen gebeliği önleyici yöntemleri de hedef aldı. ABD Posta Servisinde müfettiş ve aynı zamanda iffet hareketinin liderlerinden biri olan Anthony Comstock, başarılı bir lobi faaliyeti sonrasında "gebeliği önleme amaçlı ya da kürtaja yol açmak amacıyla tasarlanmış herhangi bir nesnenin" ve gebeliği önleyici yöntemlere karşı herhangi bir bilginin posta yolu ile gönderilmesini yasaklayan 1873 tarihli federal Comstock Yasasının çıkmasını sağladı. Birçok eyalet, bazen gebeliği önleyici yöntemlerin kullanılmasını da yasaklayıp federal yasayı genişleterek, toplu hâlde Comstock yasaları diye bilinen eyalet yasaları çıkardı. Comstock, binlere kişinin tutuklanmasından ve yüzlerce ton kitap ya da broşürün yok edilmesinden şahsen sorumlu olmakla gurur duyuyordu.
Comstock ve yandaşları aynı zamanda, cinsel özgürlüğü, kadınlar için eşitliği ve evliliğin kaldırılması fikrini savunan bir girişim olan serbest aşk hareketini oluşturan liberteryenler ve ütopistleri de hedef aldılar. Serbest aşk destekçileri 19. yüzyılda Comstock yasalarına aktif olarak karşı çıkan ve daha sonra gelişecek olan doğum kontrolü hareketine ortamı hazırlayan tek gruptur.
Serbest aşk hareketinin çabaları başarılı olmadı ve 20. yüzyılın başında hem federal hem de eyalet hükûmetleri Comstock yasalarının uygulanmasında daha katı davranmaya başladılar. Buna karşın doğum kontrolü faaliyetleri gizli olarak sürdürüldü ve ortadan kaldırılamadı. Konu hakkındaki yayınlar giderek azaldı ve nadiren görülen reklamlarda "evlilik yardımcıları" ya da "hijyenik aletler" gibi hüsnütabirler kullanıldı. Eczaneler prezervatifleri "kauçuk eşya" ve servikal kapakları da "rahim destekleyici" olarak satmaya devam etti.

Yeni yüzyılın başlangıcında, ifade özgürlüğü yasaklarını kaldırmayı amaçlayan ve Greenwich Village merkezli güçlü bir hareket ortaya çıktı. Ezra Heywood, Moses Harman, D. M. Bennett ve Emma Goldman gibi radikaller, feministler, anarşistler ve ateistler tarafından desteklenen bu aktivistler devamlı olarak müstehcenlik karşıtı yasalara karşı ve sonrasında da I. Dünya Savaşı'na katılma ile ilgili eleştirel ifadelerin hükûmet tarafından bastırılması çabalarına karşı mücadele ettiler. 1914 yılından önce ifade özgürlüğü hareketi daha çok siyaset üzerine yoğunlaşmış ve nadiren gebeliği önleme konusu üzerine eğilmişti.
Annesi 22 yılda 18 gebelik geçirmiş ve 50 yaşında tüberküloz ve rahim ağzı kanserinden ölmüş olan hemşire Margaret Sanger 1912 yılında Goldman'ın radikallerden, sosyalistlerden ve bohemlerden oluşan çevresine katıldı. Sanger 1913 yılında New York'un Lower East Side mahallesinde genellikle sık doğum yapan ve kendi kendine düşük yapmış yoksul kadınlarla çalıştı. Özellikle trajik bir tıbbi vakadan sonra Sanger şöyle yazdı: "Hemşire çantamı bir köşeye fırlattım ve Amerika'da çalışan kadınların doğum kontrolü hakkında bilgi sahibi olmasını mümkün kılana kadar başka bir vaka daha almayacağımı... bildirdim." Sanger gebeliği önleyici yöntemler üzerine bilgi toplamak üzere halk kütüphanelerinde araştırma yaptı ama hiçbir bilgi bulamadı. Sanger çalışan sınıftaki kadınlar gebeliği önleyici yöntemlere erişemezken özel doktorlara gidebilen üst sınıf kadınların erişebilmesi fikrinden sarsılmıştı.

Goldman ve Free Speech League'in etkisi altında Sanger gebeliği önleyici bilgilerin dağıtılmasını yasadışı sayan Comstock yasaları ile mücadele etmeye karar verdi. Bu amaçla "No Gods, No Masters" sloganını kullanarak gebeliği önleyici yöntemleri destekleyen sekiz sayfalık aylık bülten The Woman Rebel'i 1914'te yayımlamaya başladı ve her kadının "kendi vücudunun mutlak efendisi" olması gerektiğini ilan etti. Sanger aile sınırlaması gibi hüsnütabirlere daha açık bir alternatif olması için birth control (doğum kontrolü) terimini icat etti ve Rebel'in sayfalarında k

Afganistan'da kadın hakları tarih boyunca çeşitlilik göstermiştir. 1964'teki Afganistan anayasasıyla kadınlar resmen eşitlik kazandı. Ancak bu haklar, 1990'larda ortaya çıkan iç savaş sırasında Taliban gibi farklı geçici yöneticiler tarafından kadınların elinden alındı. Özellikle Taliban yönetimi sırasında kadınlar, özellikle sivil özgürlükler açısından çok az özgürlüğe sahip olmuş ya da bu haklardan tamamen mahrum kalmıştır. 2001 sonlarında Taliban rejiminin kaldırılmasıyla Afganistan İslam Cumhuriyeti'nde kadın hakları kademeli olarak iyileştirildi ve büyük ölçüde 1964'teki anayasaya dayanan 2004 anayasasında kadınlar bir kez daha hukuken erkeklerle eşit oldu. Bununla birlikte özellikle de kırsal kesimde yaşayan ve uluslararası endişe yaratmaya devam eden kadınlara yönelik gerici bir bakış açısından ötürü hakları hâlâ belli değildir. Taliban 2021'de Afganistan'ın çoğunu kontrol altına aldığında ise ülkedeki kadınların geleceğiyle ilgili endişeler arttı.

Afganistan'ın nüfusu kabaca 34 milyondur. Bunların 15 milyonu erkek; 14,2 milyonu kadındır. Afgan halkının yaklaşık %22'si kentlidir ve kalan %78'i kırsal alanlarda yaşamaktadır. Yerel geleneğin bir parçası olarak çoğu kadın liseyi bitirir bitirmez evlenir. Birçoğu hayatlarının geri kalanında ev hanımı olarak yaşar.

Afganistan'ın bazı yöneticileri kadınların özgürlüğünü artırmaya çalışmış fakat bu girişimler çoğunlukla başarısız olmuştur. Ancak birkaç lider geçici de olsa bazı önemli değişiklikler yapabilmiştir. Bunlardan ilki, 1919'dan 1929'a kadar hüküm süren ve ülkeyi modernleştirmenin yanı sıra birleştirme girişiminde daha dikkate değer değişiklikler yapan Kral Emanullah'tır. Ataerkil ailelerin kadınlar üzerinde uyguladığı kontrolü azaltmak için kadınların kamusal alanda özgürlüğünü teşvik etti. Aileleri kızlarını okula göndermeye teşvik etmenin yanı sıra kadınların başörtülerini çıkarmaya teşvik etti ve onları daha batılı bir giyim tarzını benimsemeye ikna etti. 1921'de zorla evlilik, çocuk evliliği ve başlık parasını ortadan kaldıran bir yasa çıkardı ve Afganistan bölgesindeki haneler arasında yaygın bir uygulama olan çok eşliliğe kısıtlamalar getirdi.
Afgan kadınları için modern sosyal reform, Kral Emanullah'ın karısı Kraliçe Süreyya'nın kadınların yaşamlarını ve aile, evlilik, eğitim ve mesleki yaşamdaki konumlarını iyileştirmek için hızlı reformlar yapmasıyla başladı. İlk kadın dergisinin yanı sıra ilk kadın örgütü olan Anjuman-i Himayat-i-Niswan'ı, kız okulları Masturat  (1920) ile İsmat (Malalay) okullarını (1921) ve Masturat Kadın Hastanesini (1924) kurdu, ayrıca annesi tarafından düzenlenen kadın dergisi Ishadul Naswan'a (1922) katkıda bulundu. Eşiyle birlikte görünerek cinsiyet ayrımcılığının kaldırılmasına örnek oldu ve herkesin içinde peçe takmayarak birçok kadına örnek oldu ve kendisini başkaları izledi. Afganistan'daki yöneticiler listesinde yer alan tek kadındır.
Kraliçe Süreyya, eşiyle birlikte kadınlara yönelik sosyal reformları savunması protestolara yol açtı ve bu da 1929'da kocasıyla birlikte olan saltanatının sonuna sebep oldu. Kral Emanullah Han'ın görevden alınması ciddi bir boşluğa neden oldu. Halefi peçeyi eski haline getirdi ve kadın haklarındaki reformları geri alarak örtünmeyi pekiştirdi.

Halefler Muhammed Nadir Şah ve Muhammed Zahir Şah daha temkinli davrandılar. Ancak yine de kadın haklarının ılımlı ve istikrarlı bir şekilde iyileştirilmesi için çalıştılar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra modernleşme reformları hükûmet tarafından gerekli görülmüş ve bu da kadın hareketinin yeniden canlanmasıyla sonuçlanmıştır. 1946'da hükûmet destekli Kadın Refahı Derneği, Kraliçe Hümeyra Begüm yönetiminde kuruldu. Bu dernek, kızlar için okul dersleri ve kadınlara meslek eğitimleri verdi ve 1950-51 yılları arasında Kabil Üniversitesinden kadın öğrenciler kabul etti.
Muhammed Davud Han'ın 1953'te başbakan olarak seçilmesinin ardından, kadınlara daha fazla kamusal varlık kazandıran sosyal reformlar teşvik edildi. Amaçlarından biri, kadınlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapan aşırı muhafazakar, İslamcı gelenekten kurtulmaktı. Zamanında modernleşme yolunda önemli ilerlemeler kaydetti.
Başbakan, kadınlara eşit hakları dikkatli ve kademeli olarak hazırladı. 1957'de Kabil Radyosu'nda kadın işçileri tanıtarak Kairo'daki Asyalı Kadınlar Konferansı'na kadın delegeler göndererek ve 1958'de hükûmetin çanak çömlek fabrikasına kırk kız çocuğu istihdam ederek başladı. Bu, herhangi ayaklanma olmadan karşılandığında hükûmet çok tartışmalı olan açıklama adımının zamanının geldiğine karar verdi. Ağustos 1959'da, Jeshyn festivalinin ikinci gününde, Kraliçe Hümeyra Begüm ve Prenses Belkıs, Başbakan'ın eşi Zamina Begüm'un yanında, açılışı yapılan askeri geçit töreninde kraliyet kutusunda göründüler. Bir grup İslam din adamı, şeriatın sözlerine saygı gösterilmesini talep etmek için başbakana protesto mektubu gönderdi. Başbakan, onları başkente davet ederek yanıt verdi ve kutsal kitabın gerçekten de peçeli kara çarşafı giymeyi belirten kanıtlar istedi. Din adamları böyle bir pasaj bulamayınca başbakan, İslam hukuku gerektirmediği için kraliyet ailesinin kadın üyelerinin artık peçe takmayacaklarını ilan etti. Peçeli kara çarşaf hiçbir zaman yasaklanmazken kraliçe ve başbakanın eşi örneğini hükûmet yetkililerinin eşleri ve kızları ile birlikte üst sınıf ve orta sınıftan diğer şehirli kadınlar izledi.
1964 Afganistan Anayasası, kadınlara genel oy hakkı ve seçilme hakkı da dahil olmak üzere eşit haklar verdi. Şehirlerde kadınlar başörtüsüz görünebiliyor, kamu görevlerinde hizmet edebiliyor ve bilim adamı, öğretmen, doktor ve memur olarak iş bulabiliyordu ve önemli eğitim fırsatları ile önemli miktarda özgürlüğe sahiptiler. Ancak, bu reformların şehirler dışında çok az etkisi olduğu ve esas olarak kentsel seçkin kadınları ilgilendirdiği için kadınların çoğunluğu bu fırsatlardan yararlanamadı. Kırsal kesim derinden ataerkil kabile toplumuydu ve kırsal kesimdeki kadınların yaşamları şehirde meydana gelen değişimden etkilenmedi.
1977'de Afganistan Devrimci Kadın Birliği (RAWA), Mina Keşvar Kemal tarafından kuruldu. RAWA halen Afganistan-Pakistan bölgesinde faaliyet gösteriyor

Muhammed Davud Han hükûmetini deviren 1978 Sevr Devrimi'ni izleyen Afganistan Demokratik Cumhuriyeti (1978-1987) ve Afganistan Cumhuriyeti (1987-1992), Afganistan'da kadınlar için eşi görülmemiş bir eşitlik dönemi yaratmıştır. Komünist ideoloji resmen cinsiyet eşitliğini ve kadın haklarını savundu ve komünist hükûmet bunu Afganistan'ın hem kentsel hem de kırsalındaki tüm sınıflarda uygulamaya çalıştı.
1978'de Nur Muhammed Terakki liderliğindeki hükûmet kadınlara eşit haklar verdi. Bu onlara kocalarını ve kariyerlerini seçme konusunda teorik güç verdi. Afgan Kadın Konseyi (AWC) bu hakları savunmak ve uygulamak için bir örgüt olarak kurulmuştur. 1989 yılına kadar AWC, Masuma Esmati-Wardak ve sekiz kadından oluşan bir personel tarafından yönetiliyordu. AWC'nin neredeyse tüm illerde yaklaşık 150.000 üyesi ve ofisi vardı. AWC, Afganistan'da okuma yazma bilmemeyle mücadelede kadınlara sosyal hizmetler sağladı ve sekreterlik, kuaförlük ve imalat alanlarında mesleki eğitim verdi.
Komünist dönemde kadın hakları hem Afgan hükûmeti hem de Sovyetler tarafından desteklendi. Kadın haklarının esas olarak kentsel seçkin kadınlarla sınırlı olduğu monarşi dönemindeki durumun aksine, komünistler toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kadın haklarını toplumun tüm sınıflarına, ayrıca kırsal kesimdeki kadınlara ve kız çocuklarına da uygulamaya çalıştılar. Kız çocukları için başörtüsü açma ve zorunlu eğitim politikası, ancak muhafazakar kırsal nüfustan güçlü bir tepkiyle karşılandı ve Sovyetlere ve komünist rejime karşı direnişe katkıda bulundu.

1992'de Muhammed Necibullah yönetimindeki hükûmet Afganistan İslam Devleti'ne geçti. Afganistan'daki savaş, Gulbeddin Hikmetyar'ın Kabil'de İslam devletine karşı bir bombardıman kampanyası başlatmasıyla yeni bir aşamaya girdi.
İslam devleti kurulduğunda getirilen kısıtlamalar "alkolün yasaklanması ve kadınlar için bazen tamamen sembolik bir peçenin uygulanması" idi. Ancak kadınlar işyerinde çalışmaya devam etti ve 1964 Anayasası'nın liberal hükümleri büyük ölçüde desteklendi. Hikmatyar'ın 1996'da Afganistan başbakanı olarak İslam devletine entegre edilmesinden sonra kadınlar daha da kısıtlanmaya başladı. Televizyona çıkan kadınların kovulmasını istedi. Dört yıllık şiddetli iç savaş sırasında çok sayıda kadın kaçırıldı ve bazıları tecavüze uğradı. Bu dönemde Taliban, Kabil'in kontrolünü ele geçirmek için yola çıktı.

Liderleri Molla Ömer gibi, çoğu Taliban askeri komşu Pakistan'daki Vahhabi okullarında eğitim görmüş yoksul köylülerdi. Pakistanlı Peştunlar da gruba katıldı. Pakistanlı Peştunlar da gruba katıldı. Taliban, kadınların işe gitmelerinin yasak olduğunu ve yanında bir erkek aile üyesi olmadıkça evlerinden çıkmayacaklarını açıkladı. Dışarı çıktıklarında, tamamen örten bir burka giymeleri istendi. Kadınlar örgün eğitimden mahrum bırakıldı ve genellikle evde kalmaya zorlandı.
Taliban'ın beş yıllık yönetimi sırasında, Afganistan'daki kadınlar esasen ev hapsine alındı ve çoğu zaman kimsenin içeriyi ve dışarıyı görememesi için pencerelerini boyamaya zorlandı. Bir zamanlar saygın mevkilerde bulunan bazı kadınlar, sahip oldukları her şeyi satarak ya da hayatta kalabilmek için dilenerek sokaklarda burkalarıyla dolaşmaya zorlandı. Birleşmiş Milletler, ABD'nin aşırı ekonomik sıkıntılara yol açan ağır yaptırımlar uygulamasıyla Taliban hükûmetini tanımayı reddetti.
Öğretmenlerin çoğu, Taliban rejiminden önce kadın olduğu için, kadın istihdamına getirilen yeni kısıtlamalar, hem erkek hem de kız çocuklarının eğitimine büyük bir yük getiren büyük bir öğretmen eksikliği yaratmıştır. Kadınların öğretmenlik de dahil olmak üzere çoğu işte yasaklanmasına rağmen tıp alanındaki bazı kadınların çalışmaya devam etmelerine izin verilmiştir. Bunun nedeni, Taliban'ın kadınların sadece kadın doktorlar tarafından tedavi edilmesini istemesidir.
Birkaç Taliban ve El Kaide komutanı, Pakistan'da insan kaça

Akciğer kanseri, akciğer dokularındaki hücrelerin kontrolsüz çoğaldığı bir hastalıktır. Bu kontrolsüz çoğalma, hücrelerin çevredeki dokuları sararak veya akciğer dışındaki organlara yayılmaları ile (metastaz) sonuçlanabilir. Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) raporuna göre akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında en sık ölüme neden olan kanser türüdür ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1,6 milyon ölüme neden olmaktadır.
Ölüm oranı (mortalitesi) oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak alttiplerinde ve kadınlarda görülme oranlarında değişimler olmuştur. Akciğer kanserinin en sık nedeni uzun süreli olarak tütün dumanına maruz kalmak olmakla beraber, tüm akciğer kanserli hastaların %15'e ulaşan bir oranı sigara içmeyenlerden oluşmaktadır. Akciğer kanseri birçok faktöre bağlı olarak ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu nedenler arasında; genetik faktörler, radon gazı, asbest ve hava kirliliği gibi faktörler sorumlu tutulmaktadır.
Akciğer kanserinin belirtileri hastalığın nerede başladığına, nasıl yayılmış olduğuna ve vücudun hastalığa tepkilerinin varlığına bağlı olarak fark edebilir. En sık görülen belirtileri, nefes darlığı (dispne), öksürme (kanlı öksürme da dahil) ve kilo kaybıdır. Bu belirtiler sadece akciğer kanserine özgü olmadıklarından hastaların tanı almaları gecikebilir. Akciğer kanseri, göğüs röntgeni ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile görülebilir. Kesin tanı, biyopsi ile konmaktadır. Biyopsi genelde bronkoskopi veya BT-yardımlı biyopsi ile yapılır. Tedavi ve prognozu belirleyen faktörler; kanserin histolojik tipi, kanserin evresi ve hastanın genel performans durumudur. Akciğer kanserinin birçok histolojik alttipi olmasına karşın, klinikte genellikle küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri olmak üzere iki başlıkta incelenir; çünkü tedavide izlenecek yolu bu gruplandırma belirler. Küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi tercih edilirken, küçük hücreli dışı kanserlerde ilk tercih cerrahidir.
Akciğer kanserinin görülme oranı yaşla artar, genelde 50-70 yaşlarında görülür. Akciğer kanserinin erken evrelerde beş yıllık sağkalımı %60-70 iken, ileri evre olgularda bu oran %5'in altına düşmektedir. Tüm alttipler ve evreler göz önüne alındığında, tedavi ile beş yıllık sağkalım oranı Amerika Birleşik Devletleri'nde %18,1'dir (2017 için); ancak sağkalım oranları gelişmekte olan ülkelerde daha düşüktür.

Tüm kanser türleri arasında en ölümcül kanser türü olan akciğer kanseri tüm dünyada kanser türleri arasında, erkeklerde en sık ölüme neden olan birinci, kadınlarda ise ikinci kanser türüdür ve tüm dünyada her yıl yaklaşık 1,6 milyon ölüme neden olmaktadır. Bununla beraber ABD'de hem kadın hem de erkeklerde ölüme sebep olan kanser türleri arasında 1. sıradadır. Günümüzde akciğer kanseri, ABD'de kadınlarda ölüme sebebiyet veren kanser türleri arasında en önde gelenidir ve meme kanseri, yumurtalık ve yumurtalık tüpü kanserleri toplamından daha yaygındır. Ancak ABD'de sigara içiminin azalması ile akciğer kanseri sıklığı da azalmaya başlamıştır. Buna karşılık Türkiye'de sigara içimi arttığı için artmaya devam etmektedir. Ancak, başka yönlerden sağlıklı olan ve hayatı boyunca sigara kullanmamış olan insanlar da akciğer kanserine yakalanabilmektedir.

Akciğer kanseri, 20. yüzyılın başlarında nadir bir hastalık iken, bugün her iki cinsiyette de kanserden ölümlerin başında yer almaktadır. Mortalitesi oldukça yüksek olan bu kanser türünde dünya genelinde sigara içme alışkanlıklarındaki değişmeye bağlı olarak histolojik alttiplerinin oranında değişiklik yaşanmış ve kadınlarda sigara kullanımının zamanla artmasının sonucunda kadınlarda görülme sıklığında artma gözlenmiştir. Tarihsel olarak çoğunlukla erkeklerde görülen bu kanser türü zaman içinde meydana gelen sosyolojik değişiklikler sonucunda, kadınların da sigara kullanma alışkanlıklarının artması sonucunda kadınlarda bu kanser türünün görülme sıklığı artmıştır.
Akciğer kanserinin küresel insidans artış hızı yılda %0,5 iken, özellikle kadınlarda her yıl %4,1 artış söz konusudur. Gelişmiş ülkelerde önceleri kanserden ölümlerin %34'ünden akciğer kanserleri sorumlu iken, günümüzde %28'inden sorumludur. Bu azalmaların nedeni gelişmiş ülkelerde sigara kullanımında belirgin azalma ve sigara içeriğinde yapılan değişikliklere bağlanmaktadır. Ancak gelişmekte olan ülkelerde sigara kullanımında azalma olmaması bilakis artması sonucunda hem erkeklerde hem de kadınlarda tüm kanser ölümleri içinde önemli yerini korumakta ve belirgin artış gözlenmektedir.

Akciğer ve bronş sisteminin ağrı duyusu içermemesi ve ilk semptom olan öksürüğün sigara içenler tarafından bir hastalık belirtisi olarak değerlendirilmemesi nedeniyle, akciğer kanseri vakalarının tanısı çoğunlukla ileri evrelerde konulmaktadır. Semptomlar tümörün lokal büyümesine bağlı olabileceği gibi metastatik hastalığa veya metastatik olmayan kanserli hücrelerin vücudun diğer dokularına dolaylı etkilerine (paraneoplastik sendromlara) bağlı olabilir.

Akciğer kanserinin semptomları birincil (primer) tümör tipine, tümörün göğüs kafesi içinde (intratorasik) dağılımına yayılımına, metastazlara veya paraneoplastik sendromlara bağlı olarak ortaya çıkar. American Thoracic Society (ATS) ve European Respiratory Society'nin (ERS), çeşitli araştırmaların verilerine göre yaptığı ortak araştırmaların sonucunda; öksürük %8-75, kilo kaybı %0-68, nefes darlığı (dispne) %3-60, göğüs ağrısı %20-49 ve öksürükle kan tükürme (hemoptizi) %6-35 oranlarında görülebilmektedir.
Tanı konan hastaların %10 ile 25'e varan oranlarda asemptomatiktir yani herhangi bir semptom göstermez. Böyle hastalarda kanser tanısı, tesadüfen çekilen akciğer röntgeni veya bilgisayarlı tomografide saptanan soliter pulmoner nodüllerin incelenmesiyle tanı konmaktadır. Kanserin büyümesi ve akciğer dokusuna yayılması sonucunda öksürük, nefes darlığı, hışıltılı solunum (wheezing), göğüs ağrısı, hemoptizi semptomları görülür. Akciğer kanserinin metastazları ise yayılım gösterdiği organa bağlı olarak bulgu verir. Bu kanserin, beyine yaptığı metastaz nörolojik semptomlara neden olurken, kemiğe metastazıyla ağrı şikayetleri görülür. Tümör hücrelerinden salınan hormonlara dolaylı olarak paraneoplastik sendromlar gelişebilir. Çeşitli hormonların salınımı sonucunda, salınan hormona bağlı olarak çeşitli bulgular görülebilir. Ayrıca akciğer kanserli hastaların çoğunda kilo kaybı, halsizlik, yorgunluk gibi nonspesifik (özgül olmayan) semptomlar bulunabilir.
Semptomlar, primer tümörlerin lokalizasyonuna göre değişebilir. Bronş içi (endobronşial) merkezi tümörlerde daha çok öksürük, nefes darlığı, hemoptizi; çevresel olanlarda ise sıklıkla plevra kaynaklı göğüs ağrısı ve dispne gibi semptomlar görülür. Bununla beraber hastaların %5-10'nda hiç semptom olmayabilir.
Akciğer kanserine bağlı ortaya çıkan semptomlar primer tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, tümörün yayılım yeri ve yayılma derecesi gibi parametrelere göre çeşitlilik gösterebilir. Nefes darlığı genellikle merkezî yerleşimli tümörlerin, bronş içi havayolu tıkanması ile akciğer hacimlerinin azalmasına; göğüs ağrısı ise akciğer çevresi tümörlerde plevra veya göğüs duvarının istilası, brakial pleksusa sızma ve tümöral kitlenin büyümesine bağlıdır. Öksürük merkezî yerleşimli olan tümörlerde çevresel olanlara göre daha sıktır ve havayollarının tıkanması, sıkışması, tümörün içine sızması ve enfeksiyonlarına bağlıdır. Hışırtılı solunum (wheezing) veya stridor hava yolu (trakea veya ana bronş) kısmi tıkanması ile meydana gelir. Ses kısıklığı, özellikle merkezi tümörlerde rekürren larengeal sinir tutulumu ile ilgili; yutma güçlüğü (disfaji) ise, özofagus sıkışması ile ilgili olarak ortaya çıkar. Ayrıca akciğer kanserinde nonspesifik bir bulgu olan ateş; obstrüktif (tıkanmalı) pnömoni ve karaciğer metastazları ile ilgili olup, sıklıkla pürülan (irinli) balgam ve hemoptizi ile birliktedir.
Görülen belirtiler sıklıkla birincil tümörün sebep olduğu belirtilerdir. Birincil tümöre bağlı belirtilere; göğüs ağrısı, öksürük, dispne, hemoptizi örnek verilebilir. Bununla beraber hastaların %40'ında göğüs kafesi içi (intratorasik) yayılıma bağlı semptomlar görülür. İntratorasik yayılıma bağlı olarak bası yaptığı yerlere göre değişik semptomlara sebep olabilir. Boyundaki sempatik sinirlere bası yaptığında horner sendromu; plevraya doğru yayılım gösterdiğinde plevral efüzyon; özafagusa bası yaptığında özafagiyal belirtiler; superior vena cava tıkanması sonucunda superior vena cava sendromu gibi çeşitli klinik bulgulara neden olabilir. Göğüs kafesi dışı (ekstratorasik) yayılımda ise metastaz yapılan organa göre belirtiler ortaya çıkar. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde ekstratorasik yayılıma bağlı belirtiler görülür. Bunlar arasında; kemik ağrısı, kırıklar, akıl bulanıklığı (konfüzyon), kişilik değişmesi, alkalin fosfataz seviyelerinde yükselme, sınırlı konumlu (fokal) nörolojik hasar, baş ağrısı, bulantı, kusma, ele gelen lenfadenopati, zayıflık, halsizlik, bayılmalar gibi belirtiler bulunmaktadır. Yaklaşık %10 hastada ise paraneoplastik sendrom görülür.

Paraneoplastik Sendrom, bir tümör veya tümörün metastazları ile doğrudan ilgili olmayan ancak tümörün varlığına bağlı olan ve dolayısı ile tümörün çıkarılmasından sonra gerileyebilen belirtilerdir. Tümör hücrelerinin biyolojik olarak aktif bileşenler salgılaması sonucu meydan gelir. Salgılanan etmenlere (hormon gibi) göre çeşitli belirtilere yol açabilirler. Bunlar arasında; kan sodyum miktarının azlığı (hiponatremi), Cushing sendromu, normalin üstünde kan kalsiyumu (hiperkalsemi), erkek göğüsünde normalden fazla büyüme (jinekomasti) sayılabilir.
Paraneoplastik sendromlar, küçük hücreli akciğer kanserlerinde genellikle daha fazla görülür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde daha sık görülen paraneoplastik sendromlar arasında, hiperkalsemi ve hipertrofik osteoartropati sayılabilir. Hipertrofik osteoartropati, en sık akciğer adenokarsinomlarına eşlik eder.

İn situ tümör aşamasında fizik bulgu yoktur, tümör bü

Amenore Kadınlarda ilk âdet kanaması ortalama olarak 12 yaşında görülür. Menstrüasyon döneminde uterus kendini yenileyerek vajinadan dışarı atar. 2 ile 5 gün boyunca bu işlem devam ederek kendi iç yüzeyini gebelik için hazırlar. Eğer gebelik olmaz ise tekrar menstrüasyon dönemine girerek döngüye devam eder. Bu durum doğurganlık süresi boyunca tekrar eder ve menopoz ile birlikte uterusun hazırlığı da sona ererek menstrüasyon kesilir. Bu kanamaların hiç olmaması ya da kesilmesi durumuna denir.
Ergenlik dönemi ile menopoz arasında olan tüm kadınlarda aybaşı kanaması olduğu için gebelik ve emzirme döneminde aybaşı kanamasının olmaması normal bir durum olarak kabul edilir. Bu dönemlerdeki adetsizlik olayına fizyolojik amenore adı verilir. Bu durumlar haricindeki aybaşı kanamasına etki eden durumlara ise patolojik amenore adı verilmektedir.

Amenore (Adet görememe) 17 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Azerbaycan'da kadınlar resmi olarak erkeklerle aynı haklara sahip olmalarına rağmen, kadınlara karşı sosyal ayrımcılık hala bir sorundur. Ülkenin kırsal bölgelerindeki geleneksel sosyal normlar ve zayıf ekonomik gelişme, kadının ekonomideki rolünün sınır olmasına neden olmakta ve kadınlar cinsiyet ayrımcılığıyla ilgili yasal haklarını kullanmakta zorlanmaktadırlar.
Azerbaycan'da kadınların statüsü son bin yılda büyük değişiklikler geçirmiştir. Bununla birlikte, Azerbaycan'daki kadınlar, ülke tarihi boyunca halkın kader sorunlarının çözümüne katkıda bulunmuşlardır. 1918'de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nde, ülkede yaşayan tüm halklara ve erkeklerle birlikte kadınlara da eşit oy hakkı yasalarla verildi. Böylece Azerbaycan, Doğu'da kadınlara oy hakkı veren ilk ülke oldu.

Orta Çağ'da Azerbaycan hükümdarlarından Kızıl Arslan'ın eşi Katibe Hanım, Özbek Han'ın eşi Mihrican Hanım, Uzun Hasan'ın annesi Sare Hatun, Şah İsmail'in kızı Mehinbanu Sultanem, Şirvanşah I. Halilullah'ın eşi Peri Hanım, Şah Abbas'ın annesi Hayrünnisa Begüm, efsanevi Tuti Bike ve diğerleri gibi devlete hizmet eden önde gelen kişiler, ülkenin tarihinde büyük izler bırakmışlardır.
Azerbaycan'da ilk kadın hayır cemiyeti 1908 yılında eğitimci Hasanbey Zerdabi'nin kızı Hanife Melikova tarafından kurulmuştur. 28 Mayıs 1918'de, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti tarafından kabul edilen Bağımsızlık Bildirgesi, eşitlik ilkesini, seçme ve seçilme hakkını deklare etti. Bunun neticesinde Azerbaycan, Doğu'da kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ilk ülke oldu.
Sovyet döneminde Azerbaycanlı kadınların hakların ilerlemeler kaydedilmiştir. Kadınlara eşit haklar verilmesi, kısa bir sürede kadınlar arasında cahilliğin kalkmasına, kadınların öğretmen, hekim, mühendis ve diğer meslekleri edinmeleri, toplumda erkeklerle aynı haklara sahip olmaları, kendi yetenek ve tecrübelerini gerçekleştirebilmelerini bu devrin başlıca başarılarındandır. 1921, Azerbaycan'ın tarihine kadınların ilk kongre yılı olarak dahil edildi. Neriman Nerimanov'un konferansta yaptığı konuşmada ana tema kadın özgürlüğü fikriydi. Azeri kadınlarının eğitilmesi ve kısa sürede sosyal faaliyetlerini artırmak için önemli çalışmalar hayata geçirildi. 1921'de, kızlar için kurulmuş olan okul öncesi eğitim kurumu, Yüksek Kadın Pedagoji Enstitüsü'ne dönüştürüldü. Bu dönemde Ceyran Bayramova'nın inisiyatifiyle kurulan ilk kadın kulübü kadın hareketinin gelişiminde önemli rol oynamıştır.

Bilişimde kadınlar, söz öbeği kadınların bilgisayar mühendisi, programcısı gibi mesleklerde çalışmasını ifade eder. Günümüzde küresel olarak önem verilen bir konudur.

Gonzaga Üniversitesi'nden Prof. Dr. De Palma kadınları bilgisayar mühendisliği ve bilgisayar bilimine çekebilmek için bu alanı daha matematik ağırlıklı yapmak gerektiğini belirtmiştir. Bunun için de 5 yol önermiştir.

Programların nasıl temsil edildiğini öğretin.
Karışık TGO'lar, yazılım paketleri yerine basit araçlar kullanın.
Bilişimi mikrobilgisayar kavramından daha geniş anlatın.
En azından başlarda programlama ödevlerinin açıklamalarını kısa ve öz tutun.
Programlama dillerine özel gösterimsel diller olarak davranın.
İngilitere'de British Computer Society kadınları bu alana çekebilmek için çalışmalar yapmaktadır. Kanada'da 8. sınıf kızların bu alana ilgisini artırmak için Gr8 Designs for Gr8 Girls örgütü kurulmuştur. Türkiye'de sadece bu alan için bir çalışma yoktur ancak daha genel olarak kadınları bilim ve teknolojiye özendiren İTÜ Bilim, Mühendislik ve Teknolojide Kadın Araştırmaları Merkezi vardır.

Yazılım alanındaki kadınlar bilgi teknolojilerinin evrimine katkıda bulunmakta olup 20. yüzyılın ilk programcıları arasındadırlar ve endüstriye önemli katkıları olmuştur. Teknoloji ve uygulamaları değiştikçe kadınların da yazılımcı olarak rolleri değişikliğe uğradı ve bu alandaki başarıları küçümsendi.
18. yüzyıldan beri kadınlar bilimsel hesaplamalar yapmaktalar. Nicole-Reine Lepaute'in Halley kuyruklu yıldızının tahminini hesaplaması ve Maria Mitchell'ın Venüs'ün hareketini hesaplaması erken dönem bilimsel hesaplamalara örnek gösterilebilir. Bir bilgisayar tarafından çalıştırılması amaçlanan ilk algoritma, alanında öncü olan Ada Lovelace tarafından tasarlanmıştır.

Kadın Yazılımcı 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Women Techmakers Istanbul 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Women in Games Türkiye 16 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bilişimde kadınlar zaman çizelgesi
Mühendislikte kadınlar
Bilimde kadınlar
Bilimde kadınlar zaman çizelgesi

ACM Kadın31 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
CRAW 29 Mayıs 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İTÜ BMT KAUM10 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cinsel işlev bozukluğu, fiziksel zevk, arzu, tercih, uyarılma veya orgazm dahil olmak üzere normal cinsel aktivitenin herhangi bir aşamasında bir birey veya partnerler tarafından yaşanan zorluktur. Dünya Sağlık Örgütü cinsel işlev bozukluğunu "kişinin cinsel ilişkiye istediği gibi katılamaması" olarak tanımlamaktadır. Bu tanım geniştir ve birçok yoruma tabidir. DSM-5 kapsamında cinsel işlev bozukluğu tanısı, bir kişinin en az altı ay boyunca aşırı sıkıntı ve kişilerarası gerginlik hissetmesini gerektirir (madde veya ilaca bağlı cinsel işlev bozukluğu hariç). Cinsel işlev bozukluğu, bireyin algılanan cinsel yaşam kalitesi üzerinde derin bir etkiye sahip olabilir. Cinsel bozukluk terimi yalnızca fiziksel cinsel işlev bozukluğunu değil, aynı zamanda parafilileri de ifade edebilir; bu bazen cinsel tercih bozukluğu olarak adlandırılır.
Cinsel işlev bozukluğu değerlendirilirken kapsamlı bir cinsel öykü ve genel sağlık ve diğer cinsel sorunların (varsa) değerlendirilmesi önemlidir, çünkü genellikle duygudurum bozuklukları, yeme ve kaygı bozuklukları ve şizofreni gibi diğer psikiyatrik sorunlarla ilişkilidir. Performans kaygısı, suçluluk, stres ve endişeyi değerlendirmek, cinsel işlev bozukluğunun optimal yönetiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Tanımlanan cinsel işlev bozukluklarının çoğu, William H. Masters ve Virginia E. Johnson tarafından önerilen ve Helen Singer Kaplan tarafından değiştirilen insan cinsel tepki döngüsüne dayanmaktadır.

 Wikimedia Commons'ta Cinsel işlev bozukluğu ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Cinsel taciz, cinsel iyilik karşılığında istenmeyen ve uygunsuz ödül vaatleri dahil olmak üzere, açık veya örtülü cinsel imaların kullanılmasını içeren bir taciz türüdür. Cinsel taciz, sözlü ihlallerden cinsel istismara veya saldırıya kadar bir dizi eylemi içerir. Taciz işyeri, ev, okul veya dini kurumlar gibi birçok farklı sosyal ortamda meydana gelebilir. Tacizciler veya kurbanlar herhangi bir cinsiyetten olabilir.
Modern yasal bağlamlarda cinsel taciz yasa dışıdır. Cinsel tacizi çevreleyen yasalar genellikle basit alayları, hazırlıksız yorumları veya küçük münferit olayları yasaklamaz - bunun nedeni, "genel bir nezaket kuralı" dayatmamalarıdır. İşyerinde taciz, sık veya şiddetli olduğunda ve böylece düşmanca bir tavır oluşturduğunda yasa dışı kabul edilebilir veya rahatsız edici çalışma ortamı veya olumsuz bir istihdam kararıyla sonuçlandığında (mağdurun rütbesinin düşürülmesi, kovulması veya işi bırakması gibi). Bununla birlikte, cinsel tacizin yasal ve sosyal anlayışı kültüre göre değişir.
Bir işveren tarafından cinsel taciz, yasa dışı istihdam ayrımcılığının bir biçimidir. Birçok işletme veya kuruluş için, cinsel tacizi önlemek ve çalışanları cinsel taciz suçlamalarına karşı savunmak, yasal karar verme sürecinin temel hedefleri haline geldi.

Birçok kültürde ilgili kavramlar var olmasına rağmen, cinsel tacize ilişkin modern yasal anlayış ilk olarak 1970'lerde geliştirildi.

Hukuk aktivisti Catharine MacKinnon, 1979 tarihli Çalışan Kadınların Cinsel Tacizi adlı kitabıyla Amerika Birleşik Devletleri'nde cinsel tacizi çevreleyen yasaları yarattığı için bu kalıp ona atfedilse de, terimi ortaya atan ilk kişi değil. Bu ifade, Toronto'da yayınlanan The Globe and Mail gazetesinin 1972 tarihli bir sayısında basılı olarak yer aldı. Terimin erken bir kullanımı, Mary Rowe, Ph.D. O sırada Rowe, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) Başkan ve Kadın ve Çalışma Şansölyesinin Özel Asistanıydı. MIT'deki çabaları nedeniyle üniversite, ABD'de cinsel tacizi durdurmayı amaçlayan özel politikalar ve prosedürler geliştiren ilk büyük kuruluşlardan biriydi.
Rowe, işyerinde kadınlara yönelik tacizin 1970'lerin başında Massachusetts'teki kadın grupların arasında konuşulduğunu söylüyor. Cornell Üniversitesi'nde eğitmen Lin Farley, bir tartışma grubundaki kadınların erkekler tarafından taciz edildikleri ve korkutuldukları için defalarca kovulduklarını veya işten ayrıldıklarını anlattıklarını keşfetti. O ve meslektaşları, sorunu tanımlamak için "cinsel taciz" terimini kullandılar ve Mayıs 1975'te "Speak Out" ile ilgi uyandırdılar. Daha sonra, 1975'te New York Şehri İnsan Hakları Komisyonu önündeki ifadesinde cinsel tacizi uzun uzadıya anlattı. Gazeteci Susan Brownmiller, Zamanımızda: Bir Devrimin Anıları (1999) adlı kitabında, Cornell'deki kadınların, bir kadın tarafından taciz edilen 44 yaşındaki bekar bir anne olan Carmita Dickerson Wood tarafından yardım istendikten sonra kamu aktivistleri haline geldiğini söylüyor. Cornell'in Nükleer Fizik Bölümü'nde öğretim üyesi. Farley, 1978'de McGraw-Hill tarafından ve 1980'de Warner Books tarafından karton kapaklı bir versiyonunda yayınlanan, Cinsel Sarsıntı: İşteki Kadınların Cinsel Tacizi adlı bir kitap.
Bu aktivistler, Lin Farley, Susan Meyer ve Karen Sauvigne, Cinsel Zorlamaya Karşı İttifak (Freada Klein, Lynn Wehrli ve Elizabeth Cohn-Stuntz tarafından 1976'da kuruldu) ile birlikte Öncüler arasında yer alan Working Women United'ı kurdular. 1970'lerin sonlarında cinsel tacizi kamuoyunun dikkatine sunan kuruluşlar. Cinsel taciz kavramının cinsiyet ayrımcılığı ve dolayısıyla 1964 Medeni Haklar Yasası'nın VII. Başlığı uyarınca yasaklanmış davranışlarla tutarlı ilk yasal formülasyonlarından biri, Catharine MacKinnon'ın "Çalışan Kadınların Cinsel Tacizi" başlıklı 1979 tarihli ufuk açıcı kitabında yayınlandı. ".

Cinsel taciz ilk olarak 1970'ler ve 1980'lerde bir dizi cinsel taciz vakasının sonucu olarak ABD yasalarında kodlandı. Bu davaları takip eden ilk kadınların çoğu, medeni haklar ilkelerini cinsiyet ayrımcılığına uygulayan, genellikle eski sivil haklar aktivistleri olan Afrikalı Amerikalıydı.
Williams v. saksobe (1976) ve Paulette L. Barnes, Temyiz Eden, v. Çevre Koruma Ajansı Yöneticisi Douglas M. Costle (1977), bir yöneticinin tekliflerini reddettiği için birini kovmanın cinsiyet ayrımcılığı olduğuna karar verdi. Aynı sıralarda Bundy v. Jackson (1981), işyerinde cinsel tacizin istihdam ayrımcılığı olduğuna karar veren ilk federal temyiz mahkemesi davasıydı. Beş yıl sonra Yüksek Mahkeme, Meritor Savings Bank v. Vinson . Bir başka öncü dava da Alexander v. Kız öğrencilerin cinsel tacizinin Başlık IX kapsamında cinsiyet ayrımcılığı olarak kabul edilebileceğini ve bu nedenle yasa dışı olduğunu tespit eden Yale (1980). İlk toplu dava, Jenson v. Eveleth Taconite Co., 1988'de dosyalandı (dokuz yıl sonra sona erdi).
1991'de Anita Hill , Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi adayı Clarence Thomas aleyhine cinsel tacize atıfta bulunarak Senato Yargı Komitesine tanık oldu ve ifade verdi. Hill, 11 Ekim 1991'de televizyonda yayınlanan duruşmalarda, Thomas'ın Eğitim Bakanlığı ve EEOC'de yöneticiyken ona cinsel tacizde bulunduğunu söyledi. Hill'e göre Thomas, asistanı olarak çalıştığı iki yıl boyunca ona sosyal olarak birçok kez çıkma teklif etti ve onun isteklerini reddettikten sonra, cinsel konuları tartışmak ve ilerlemeleri zorlamak için iş durumlarını kullandı. Hill'in 1991'de tanıklık etmesinden bu yana, cinsel taciz terimi akademik ve yasal çevrelerin dışında tanınır hale geldi ve Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da bildirilen vakaların sayısı o zamandan beri istikrarlı bir şekilde önemli ölçüde arttı.
1994 yılında, bir devlet memuru ve eski Arkansas eyalet çalışanı olan Paula Jones, ABD Başkanı Bill Clinton'a cinsel tacizden dava açtı. İlk davada Jones, Clinton'ı 8 Mayıs 1991'de Little Rock, Arkansas'taki Excelsior Hotel'de cinsel taciz yaptığına dair atıfta bulundu. Mayıs 1994'ten Ocak 1996'ya kadar ABD Bölge Mahkemesi ve ABD Temyiz Mahkemesi aracılığıyla açılan bir dizi hukuk davası ve temyizin ardından, Jones v. Clinton sonunda 27 Mayıs 1997'de Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesine ulaştı. Dava daha sonra 13 Kasım 1998'de federal temyiz mahkemesi tarafından karara bağlandı. Jones, Clinton'ın kendisine cinsel tacizde bulunduğunu iddia etmeye devam ediyor. Clinton da bunu inkâr etmeye devam ediyor.

Cinsel taciz, işyerlerinde, okullarda ve daha birçok yerde yaşanabilir. Çoğu zaman, failin mağdur üzerinde gücü veya yetkisi vardır veya olmak üzeredir (yaşın yanı sıra sosyal, politik, eğitimsel veya istihdam ilişkilerindeki farklılıklar nedeniyle). Taciz ilişkileri birçok şekilde belirtilir:

Fail; müşteri, iş arkadaşı, ebeveyn, akraba, öğretmen veya profesör, öğrenci, arkadaş veya bir yabancı tarafından meydana gelebilir.
Taciz, okullarda, kolejlerde, işyerlerinde, halka açık yerlerde ve diğer çeşitli yerlerde meydana gelebilir.
Taciz, tanık olunsun ya da olunmasın gerçekleşebilir.
Fail, davranışlarının saldırgan olduğunun veya cinsel taciz oluşturduğunun tamamen farkında olmayabilir. Fail, eylemlerinin hukuka aykırı olabileceğinden tamamen habersiz olabilir.
Taciz olayları, hedef alınan kişinin neler olduğunun farkında olmadığı veya anlamadığı durumlarda gerçekleşebilir.
Bir olay bir kerelik bir olay olabilir.
Taciz edilen kişiler üzerindeki olumsuz etkiler arasında stres, sosyal geri çekilme, uyku bozuklukları, yeme güçlükleri ve diğer sağlık sorunları yer alır.
Mağdur ve fail herhangi bir cinsiyet olabilir.
Fail ve mağdur aynı cinsiyetten olabilir.
Olay, failin ve/veya mağdurun yanlış anlamasından kaynaklanabilir. Bu yanlış anlamalar makul veya mantıksız olabilir.
İnternetin gelişiyle birlikte, video oyunlarında veya sohbet odalarında, cinsel taciz de dahil olmak üzere sosyal etkileşimler giderek daha fazla çevrimiçi olarak gerçekleşiyor.
Çevrimiçi tacizle ilgili 2014 PEW araştırma istatistiklerine göre, 18 ila 24 yaş arasındaki kadınların %25'i ve erkeklerin %13'ü çevrimiçiyken cinsel tacize uğradı.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu (EEOC), işyerinde cinsel tacizi "istenmeyen cinsel yaklaşımlar, cinsel iltimas talepleri ve cinsel nitelikteki diğer sözlü veya fiziksel davranışlar... bu davranışın bir kişinin istihdamını açıkça veya örtük bir şekilde etkilemesi, makul olmayan bir şekilde kişinin iş performansına müdahale etmesi veya yıldırıcı, düşmanca veya saldırgan bir çalışma ortamı yaratması," (EEOC). "İtiraz edilen davranış, çalışanın bunu talep etmemesi veya teşvik etmemesi ve çalışanın davranışı istenmeyen veya saldırgan olarak bulması anlamında hoş karşılanmamalıdır." "Özellikle tacizde bulunduğu iddia edilen kişinin ilerlemelerin memnuniyetle karşılanacağına inanmak için bazı nedenleri (örneğin, önceki rızaya dayalı ilişki) olabileceği durumlarda, mağdurun davranışın hoş karşılanmadığını iletmesi önemlidir."
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki işyeri genelinde, cinsel taciz kurbanlarının %79'u kadın ve %21'i erkektir. Bu sayıların dışında, bu kişilerin %51'i bir yöneticileri tarafından taciz edildi. Cinsel taciz her yerde olmasa da çoğu meslekte vardır. Özellikle de iş, ticaret, bankacılık ve finans cinsel tacizin meydana geldiği en büyük sektörlerdir. Kurbanların yüzde on ikisi, tacizcinin isteğine uymadıkları takdirde işten çıkarılma tehdidi aldı.

Cinsel rüşvet, iş statüsünde veya ücrette yükselme vaadi için seks, herhangi bir cinsel aktivite veya diğer cinsiyete bağlı davranışlar için kışkırtılmadır. Bir işveren veya yöneticiyle cinsel ilişkinin, istihdamı veya faydaları elde etmek/elde tutmak için açık veya örtük bir koşul haline getirildiği bir istihdam ortamındadır. Bir cinsel rüşvet, aleni veya gizli olabilir, ancak Quid pro quo cinsel taciz türüne girer.

Cinsel taciz çalışmaları cinsel tacizin sivil toplumdan ziyade orduda daha çok meydana geldiğini göstermektedir. 2016'da 14.900 kişi iken 2018'de ABD silahlı kuvvetlerinde tahmini 20.500 kişi (yaklaşık 13.000 kadın ve 7.500 erkek) cinsel tacize maruz kaldı.
Orduda yaşa

Toplumsal cinsiyet eşitliği, erkek ve kadının kamusal ve özel yaşamın tüm alanlarına eşit ve yetkinleştirilmiş şekilde katılımını ifade eden bir insan hakları kavramıdır.
Kişilerin insanlık onuru ve hakları açısından eşit olduklarını; kadınların ve erkeklerin eşit hak, fırsat ve imkânlara sahip olması gerektiği düşüncesini ifade eder.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Birleşmiş Milletler'in, 2030 sonuna kadar ulaşılmayı hedeflediği 17 maddelik Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında 5. maddededir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların ve erkeklerin haklar, sorumluluklar ve fırsatlar açısından eşit değerlendirilmesini ifade eder. Bu kavram, yalnızca kadınların güçlendirilmesi değil, aynı zamanda erkeklerin de kalıplaşmış toplumsal rollerden özgürleşmesini içerir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim, sağlık hizmetleri, ekonomik fırsatlar ve siyasi temsil gibi temel alanlarda adil erişim sağlanmasını amaçlar. Yapılan araştırmalar, cinsiyet eşitliğinin ekonomik büyümeyi desteklediğini ve toplumların genel refah düzeyini artırdığını göstermektedir (World Economic Forum, 2023). Birleşmiş Milletler ise toplumsal cinsiyet eşitliğini sürdürülebilir kalkınmanın temel bir unsuru olarak tanımlamaktadır (UN Women, 2022). Bu nedenle, toplumsal cinsiyet eşitliği hem insan hakları hem de sosyal adalet açısından vazgeçilmezdir.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları eylem çağrısında Toplumsal cinsiyet eşitliği amacı, "Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak ve tüm kadınlar ile kız çocuklarını güçlendirmek” şeklinde ifade edilmiştir. Kavramın önem kazanmasına neden olan koşular şu şekilde sıralanabilir:

Dünya üzerinde daha karmaşık hale gelen ve devam eden çatışma ve insani krizler, bunların kadınları ve kız çocukları savunmasız bırakması,
İlgili soruna en az neden olan, en yoksul ve en savunmasız kadınlar ve kız çocuklarının geri dönüşü olmayan çevresel bozulma ve doğal afetlerden en çok etkilenen kişiler olması
Artan çevresel krizlerin bugüne kadar elde edilen kazanımları yok etme tehlikesi
İklim krizinin ekonomik maliyetlerinin yanı sıra, yerinden edilme riskini ve zorunlu göçü arttırması,
Yoksulluk, istismar ve şiddete daha fazla maruz kalma durumunun kadınlar ve kız çocukları üzerinde orantısız bir etki yaratması.

Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı Küresel Cinsiyet Farkı raporunda  cinsiyet eşitsizliğinin değişimin "ekonomik katılım ve fırsat", "eğitimsel kazanımlar", "sağlık ve hayatta kalma" ve "siyasi yetkilendirme" olmak üzere 4 temel alanda ölçülür; elde edilen 0-100 arasındaki puan cinsiyetler arasındaki eşitliğini ne kadar sağlandığı olarak yorumlanır.
2023'teki raporda, dünyada toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamındaki ilerlemenin aynı hızda devam etmesi durumunda ancak 131 yılda küresel cinsiyet eşitsizliğinin giderilebileceği öngörülmüştür. Bu rapora göre 2023 itibarıyla dünyadaki hiçbir ülkede cinsiyet eşitliği yüzde 100 sağlanamamış; İzlanda cinsiyet eşitliği indeksinde yüzde 91,2 ile ilk sırada yer almıştır. İzlanda ile birlikte Norveç, Finlandiya, Yeni Zelanda, İsveç, Almanya, Nikaragua, Namibya, Litvanya ve Belçika’nın ilk 10’da yer aldığı raporda son sırada yüzde 40 ile cinsiyet eşitliği ölçümü ile Afganistan yer almıştır. Türkiye, yüzde 63,8 ile cinsiyet eşitliğinde 146 ülke arasında 129. sırada yer almıştır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, dünyadaki feminist hareketlerin gelişim seyri içerisinde önem kazanmış bir kavramdır. Feminist hareketin önemli bir terimi olan toplumsal cinsiyet kavramı, özellikle 1970’lerden sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve çeşitli politik metinlerde kendine yer edinmiştir.
Toplumsal cinsiyet kavramını kullanan ilk kişi John Money olarak bilinmektedir. Terim ilk olarak 1950’lerde Money’in interseks bireyler üzerinde yürüttüğü çalışmalarda kullanılmıştır.
19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında gelişen birinci dalga feminist hareket içerisinde cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında siyasi ve teorik açılardan bir ayrım yapılmamıştır. Toplumsal Cinsiyet, evrensel sorunların dışında bireysel sorunların ele alınmaya başlandığı ve 1960-1970 yıllarında gelişen ikinci dalga feminist hareket sırasında gündemlerden birisidir ve ikinci dalga feminist hareket içinde toplumun dönüşümünü hedefleyen radikal, reformcu ve kapsamlı talepler söz konusudur. 1990’lardan itibaren gelişen üçüncü dalga feminist harekette ise kadınları sınırlayan ve baskı altında tutmaya çalışan konularla mücadele edilmiştir.
Dünya kamuoyunda bu alandaki önemli gelişmelerden birisi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1975-1985 yılları arasındaki dönemin Kadın On Yılı olarak ilan edilmesidir. “Eşitlik, Kalkınma ve Barış”  hedeflerine ulaşmayı amaçlayan Kadın On Yılının ana teması “İstihdam, Sağlık ve Eğitim” olarak belirlenmiştir.  Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda 19 Aralık 1979'da kabul edilmiştir. 4-15 Eylül 1995'te Birleşmiş Milletler'in gerçekleştirdiği taahhütler konferansı sonucu oluşan Pekin Deklarasyonu, hükûmetleri kadının güçlenmesi ve ilerlemesi, kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi ve toplumsal cinsiyet perspektifinin ana politika ve programlara yerleştirilmesi konularında yükümlü kılmıştır. 6-8 Eylül 2000'de Birleşmiş Milletler'in Binyıl Kalkınma Hedefleri'ni kabul etmesiyle, “Toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklemek ve kadınları güçlendirmek” hedefi ortaya çıkmıştır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, 2015 yılında Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları arasında da yerini almıştır.

Türkiye, "Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi"ni (CEDAW) 1985 yılında imzalayarak resmi olarak kabul etmiş ve ardından 1986 yılında TBMM tarafından onaylanmıştır. Türkiye’de 1990-1994 dönemine ait 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda kadın istihdamının artırılmasının içerisinde yer almıştır. Türkiye'de 2002 yılında yürürlüğe giren Yeni Medeni Kanun, aile kurumu bağlamında eşitlik sağlamaya dönük düzenlemelere sahiptir.
2011’de Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi, kadın ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve toplumsal olarak inşa edilen roller, eylemler ve davranışlar olarak tanımlanan toplumsal cinsiyet konusunda beliren eşitsizliklerin şiddetin hem kaynağı hem de sonucu olduğuna işaret etmekte ve bu eşitsizliklerle mücadele edilmesi gerektiğini içermektedir. 20 Mart 2021 tarihinde Türkiye, Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sözleşmeden çekilmiş ve çekilme süreciyle ilgili prosedürlerin ardından 1 Temmuz 2021’de durum resmiyet kazanmıştır.

Toplumsal Cinsiyet ve Kalkınma yaklaşımı, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yaratan ilişkiler ağının ve mekanizmaların değiştirilmesi gerektiğini savunan bir anlayıştır. 1980'lerde kadın hareketinin içinden, güneyli feminist yazından ortaya çıkmıştır.  Kadınların ikincilleştirilmesinin kadın ve erkek arasında tarihsel ve toplumsal biçimde inşa edilen ilişkiler bütünüyle ilişkili olduğu düşüncesinden hareketle sorunu aşmaya çalışan bir yaklaşım olarak kavramsallaştırılmıştır.
Batılı ülkelerde 1960 sonlarından, Türkiye’de ise 1980 başlarından itibaren medyadaki hareketler hız kazanmıştır. LGBTQIA+ bireyler ve diğer marjinalleştirilmiş, dışlanan gruplar yeni medya platformları üzerinden seslerini duyurabilecekleri, katılım imkânına sahip oldukları alanlar bulabilmiştir.

“Toplumsal Cinsiyet” kavramı, “Bir toplumda kadınlar ve erkekler için kültür, gelenekler, eğitim, din ve diğer kurumlar tarafından uygun görülen toplumsal roller ve sorumluluklar, davranışlar, konumlar, beklentiler, güç ve ayrıcalıklar, hak ve fırsatlar” olarak tanımlanır. Kadın ve erkeklerin toplumdaki eşitsiz konumlarının sorgulanmasıyla birlikte, “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” şeklinde kullanımlar yaygınlaşmıştır. Toplum ve kültür tarafından belirlenen cinsiyet eşitsizliklerini, eşitsiz güç ilişkilerini anlamak için de kullanılan bir kavram olan toplumsal cinsiyet ve beraberindeki güç ilişkileri, toplumun aile, eğitim, iş yaşamı, din vb. tüm kurumlarında sürekli yeniden üretilir.

Toplumsal cinsiyet, ailedeki sosyal etkileşim ve öğrenimlerle kazanılmaya başlar. Örneğin, oyuncaklar, kitaplar ve televizyon programları çocuğun toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin algısını şekillendirir. Kızlar bebeklerle, mutfak araç gereçleriyle, ev içi işlerde kullanılan malzemelerin oyuncaklarıyla vb. oynamaya yönlendirilirken; erkekler arabalarla, tamirat malzemeleriyle, silahla vb. oynamaya yönlendirilmektedirler. Renkler (pembe, mavi) cinsiyet ile bütünleştirilmektedir. Ders kitaplarında da anneler evi temizleyen, yemek yapan, çamaşır ve bulaşık yıkayan, çocuklarına bakan birisi olarak tanıtılırken erkekler ise karar veren, ailenin reisi ve evin giderlerini karşılamakla görevli birisi olarak gösterilmektedir. Bunlar geleneksel cinsiyet rollerine dair örnekler arasındadır.

Cinsiyet ayrımcılığı, bir kişinin cinsiyeti nedeniyle temel insan haklarından yararlanmasını engelleyen her türlü ayrımcılığı ifade eder. Kişinin cinsiyetine dayalı olarak eşit olmayan veya dezavantajlı muamelelerden oluşur ve cinsiyetine, cinsiyet kimliğine veya cinsiyet ifadesine dayalı taciz/ayrımcılığı da içerebilir. Cinsiyet ayrımcılığı, her yaştaki, her cinsiyetten bireyi olumsuz şekilde etkileyebilir ve eğitim, istihdam, sağlık hizmetleri ve siyasi katılıma eşit olmayan erişimden cinsel tacize ve şiddete kadar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bireylerin eğitim, istihdam, sağlık hizmetleri, siyasi katılım ve diğer alanlarda fırsatlara erişimini sınırlayarak, onların yaşam kalitesinin olumsuz yönde etkilenmesine sebep olur.

Geleneksel cinsiyet rollerine bağlılık ve buna ilişkin olarak kız ve erkek çocuklarına biçilen değerin farklılaşması, bu çocuklara gösterilen muamelelerin de farklılaşmasına yol açmaktadır. Özellikle ataerkil aile yapısının baskın olduğu toplumlarda, hemen her alanda bu farklılaşma kız çocuklarının aleyhine gelişmektedir. Bu alanların en başında ise eğitim gelmektedir. Yoksulluk, coğrafi izolasyon, azınlık statüsü, engellilik, erken evlilik ve hamilelik, cinsiyet

Cinsiyet eşitsizliği, bireylerin cinsiyetlerine göre maruz kaldıkları eşit olmayan davranışlar, tutumlar ve algıları anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Kökeni, toplumsal cinsiyet rollerindeki farklılıklardır. Cinsiyet sistemleri genellikle kesin hatlarla ikiye ayrılmış ve hiyerarşik yapıya sahiptir; cinsiyet ikiliği sistemleri günlük yaşamın sayısız boyutunda kendini gösteren eşitsizlikleri yansıtabilmektedir. Cinsiyet eşitsizliği deneysel temellere dayandırılmış ya da toplumsal olarak kabul edilmiş ayrıcalıklardan kaynaklanır.
Doğum öncesi hormon maruziyeti, bir kişinin tipik eril veya dişil özellikleri sergileme derecesini etkiler. Genel zekada erkekler ve kadınlar arasında ihmal edilebilir farklılıklar vardır. Kadınların risk alma olasılığı erkeklerden önemli ölçüde daha düşüktür. Erkekler ayrıca, doğum öncesi ve muhtemelen mevcut androjen maruziyetinden etkilenen bir özellik olarak, kadınlardan daha agresif olma eğilimindedir. Fiziksel farklılıklarla birleşen bu farklılıkların, cinsiyete dayalı işbölümünü temsil eden bir uyarlama olduğu teorize edilmiştir. İkinci bir teori, gruplararası saldırganlıkta cinsiyet farklılıklarının, erkek saldırganlığında bölge, kaynak ve eş edinmeye izin vermek için uyarlamaları temsil ettiğini öne sürer. Dişiler (ortalama olarak) erkeklerden daha empatiktir, ancak bu, herhangi bir kadının herhangi bir erkekten daha empatik olduğu anlamına gelmez. Erkekler ve kadınlar sırasıyla daha iyi görsel uzamsal ve sözel belleğe sahiptir. Bu değişiklikler, uygulandığında her iki cinsiyette de görsel uzamsal belleği artıran erkek cinsiyet hormonu testosterondan etkilenir.
Doğumdan itibaren, erkekler ve kadınlar farklı şekilde sosyalleşir ve yaşamları boyunca farklı ortamlar yaşarlar. Toplumsal etki nedeniyle, cinsiyet genellikle yaşamdaki birçok temel özelliği büyük ölçüde etkiler; kişilik gibi. Erkekler ve kadınlar, genellikle kendileri için bir seçim yapamadan, cinsiyet rolü beklentilerinin ve cinsiyet rolü kalıp yargılarının etkisiyle farklı yollara yönlendirilirler. Örneğin, Batı toplumlarında mavi renk genellikle erkeklerle ilişkilendirilir ve onlara genellikle makineler ve kamyonlar gibi geleneksel erkeksi rollerle ilişkilendirilen oyuncaklar verilir. Kızlar pembe renkle ilişkilendirilir ve onlara oyuncak bebekler, elbiseler ve bebek evleri gibi geleneksel kadınsı rollerle ilgili oyuncaklar verilir. Ebeveynlerin veya çocuğun hayatındaki diğer yetişkin figürlerin bu etkileri, onları bu rollere uymaya teşvik eder. Bu, kişiliği, kariyer yollarını veya ilişkileri etkileme eğilimindedir. Yaşam boyunca, erkekler ve dişiler, çok farklı kişiliklere sahip ve ayrı yollarda kalmaları gereken çok farklı iki tür olarak görülür.
Araştırmacı Janet Hyde, çoğu araştırmanın geleneksel olarak cinsiyetler arasındaki farklılıklara odaklanmasına rağmen, aslında cinsiyet benzerlikleri hipotezinin önerdiği bir pozisyon olan, aslında farklı olmaktan çok benzer olduklarını buldu.
Yönetim kurulu genelinde, bir dizi endüstri cinsiyetler arasında tabakalandırılmıştır. Bu, çeşitli faktörlerin sonucudur. Bunlar, eğitim seçimlerindeki, tercih edilen iş ve endüstrideki, iş deneyimindeki, çalışılan saatlerin sayısındaki ve istihdamdaki molalardaki (çocuk doğurmak ve büyütmek gibi) farklılıkları içerir. Erkekler ayrıca kadınlara kıyasla genellikle daha yüksek ücretli ve daha yüksek riskli işlere girerler. Bu faktörler, kaynağa bağlı olarak erkeklerin ve kadınların ortalama toplam ücret veya maaşları arasında %60 ila %75 arasında bir farka neden olur. Geriye kalan %25 ila %40 için, kadınların maaş ve cinsel ayrımcılığı müzakere etme konusundaki isteksizliği ve yeteneği de dahil olmak üzere çeşitli açıklamalar önerilmiştir. Avrupa Komisyonu'na göre doğrudan ayrımcılık, cinsiyete dayalı ücret farklılıklarının yalnızca küçük bir bölümünü açıklıyor.
ABD'de tipik bir kadının düzeltilmemiş yıllık ücretinin, ortalama bir erkeğinkinin %78'i olduğu rapor edilmiştir. Bununla birlikte, OECD, AAUW ve ABD Çalışma Bakanlığı'ndan yapılan çok sayıda araştırma, ücretler, üniversite bölümü, meslek, çalışma saatleri ve anne/ebeveyn iznindeki erkek ve kadın işçiler tarafından yapılan farklı bireysel seçimlere göre ayarlandığında, ücretin erkekler ve kadınlar arasındaki oranlar %5-6,6 veya kadınların erkek meslektaşları tarafından kazanılan her dolar için 94 sent kazanması arasında değişiyordu. Teorilere göre, tutarsızlığın kalan %6'sı düşük maaştan kaynaklanmaktadır.
İnsan sermayesi teorileri, bir kişinin onları bir işveren için potansiyel olarak değerli kılan eğitimine, bilgisine, eğitimine, deneyimine veya becerisine atıfta bulunur. Bu, tarihsel olarak cinsiyete dayalı ücret farkının bir nedeni olarak anlaşılmıştır, ancak belirli mesleklerdeki kadınlar ve erkekler benzer eğitim seviyelerine veya diğer niteliklere sahip olma eğiliminde olduğundan artık baskın bir neden değildir. İşlerin ve işçilerin bu özellikleri kontrol edilse bile, belirli bir meslekte kadınların varlığı ücretlerin düşmesine neden oluyor. Bu kazanç ayrımcılığı, kirlilik teorisinin bir parçası olarak kabul edilir. Bu teori, kadınların baskın olduğu işlerin, sadece meslekte kadınların varlığından dolayı işlerden daha düşük ücretler sunduğunu öne sürüyor. Kadınların bir mesleğe girmesi, işle ilgili prestij miktarını azaltır ve daha sonra erkekler bu meslekleri terk eder. Kadınların belirli mesleklere girmesi, daha az yetenekli işçilerin işe alınmaya başlandığını veya mesleğin vasıfsızlaştığını gösteriyor. Bu nedenle erkekler, kadın egemen mesleklere girmek konusunda isteksiz davranmakta ve benzer şekilde kadınların erkek egemen mesleklere girmesine karşı çıkmaktadır.
Cinsiyete dayalı gelir eşitsizliği, kısmen, insan gruplarının atfedilen özelliklere göre meslekler arasında dağıtıldığı mesleki ayrımcılığa da atfedilebilir; bu durumda cinsiyet. Mesleki cinsiyet ayrımı anlaşılabilir iki bileşen veya boyut içerecek şekilde; yatay ayrışma ve dikey ayrışma. Yatay ayrımcılıkla birlikte, kadın ve erkeklerin farklı fiziksel, duygusal ve zihinsel yeteneklere sahip olduğu düşünüldüğünden, mesleki cinsiyet ayrımı ortaya çıkar. Bu farklı yetenekler, cinsiyetlerin uygun oldukları iş türlerinde farklılık göstermesine neden olur. Bu, özellikle kol emeği ve kol emeği olmayan arasındaki cinsiyete dayalı ayrımla görülebilir. Dikey ayrım ile, meslekler güç, otorite, gelir ve mesleğe bağlı prestije göre tabakalandırıldığından ve kadınların bu tür işlerde çalışmaktan dışlanmasından dolayı mesleki cinsiyet ayrımı meydana gelir.
1960'lardan beri kadınların işgücüne daha fazla sayıda girmesiyle, meslekler, her bir meslekle ilişkilendirildiği varsayılan kadınlık veya erkeklik miktarına göre ayrıldı. Nüfus sayımı verileri, bazı mesleklerin (posta taşıyıcıları, barmenler, otobüs şoförleri ve emlak komisyoncuları) daha fazla toplumsal cinsiyetle bütünleştiğini gösterirken, öğretmenler, hemşireler, sekreterler ve kütüphaneciler gibi mesleklerin kadın egemenliğine girdiğini, mimarlık gibi mesleklerin ise kadın egemenliğine girdiğini gösteriyor., elektrik mühendisleri ve uçak pilotları kompozisyon olarak ağırlıklı olarak erkek olmaya devam ediyor. Nüfus sayımı verilerine göre hizmet sektöründeki işlerde kadınlar erkeklere göre daha yüksek oranlarda yer almaktadır. Hizmet sektörü işlerinde kadınların aşırı temsil edilmesi, idari işler gerektiren işlerin aksine, kadın ve erkeklerin geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirerek toplumsal cinsiyet eşitsizliğine neden olur.

"Cinsiyet ücret farkı, kadınların kazançlarının erkeklerle karşılaştırıldığında bir göstergesidir. Kadınların ortalama yıllık kazancının, erkeklerin yıllık ortalama kazancına bölünmesiyle bulunur." (Higgins ve diğerleri, 2014) Akademisyenler, kadın-erkek ücret farkının ne kadarının deneyim, eğitim, meslek ve işle ilgili diğer özellikler gibi faktörlere bağlı olduğu konusunda hemfikir değiller. Sosyolog Douglas Massey, %41'in açıklanamayan kaldığını tespit ederken, analistleri bu faktörlerin ham ücret farkının yüzde 65,1 ila 76,4'ünü açıkladığını buldu. CONSAD ayrıca, sosyal haklar ve fazla mesai gibi diğer faktörlerin "cinsiyetler arası ham ücret farkının ek kısımlarını" açıkladığını da belirtti.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlığı “sadece hastalık veya sakatlığın olmayışı değil, fiziksel, zihinsel ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olarak tanımlamıştır. 2012 Dünya Kalkınma Raporu tarafından iki temel beşeri sermaye bağışından biri olarak tanımlanan sağlık, bir bireyin toplumda tam potansiyeline ulaşma becerisini etkileyebilir. Yine de toplumsal cinsiyet eşitliği en çok eğitim ve işgücüne katılım gibi alanlarda ilerleme kaydederken, kadın ve erkek arasındaki sağlık eşitsizliği bugüne kadar birçok topluma zarar vermeye devam ediyor.
Hem erkekler hem de kadınlar sağlık eşitsizlikleriyle karşı karşıya kalırken, kadınlar tarihsel olarak orantısız miktarda sağlık eşitsizliği yaşamıştır. Bu, birçok kültürel ideolojinin ve uygulamanın, kadınların istismara ve kötü muameleye karşı savunmasız olduğu yapılandırılmış ataerkil bir toplum yaratmasından kaynaklanmaktadır. Ek olarak, kadınların daha iyi sağlık hizmetleri kaynaklarına erişimlerini artırmaya yardımcı olabilecek eğitim ve ücretli çalışma gibi belirli fırsatları almaları genellikle kısıtlanmıştır. Dişiler ayrıca sıklıkla yetersiz temsil edilir veya karma cinsiyetli klinik araştırmalarda dışlanır ve bu nedenle tanı ve tedavide doktor yanlılığına maruz kalır.

Sağlık eşitsizliği, DSÖ tarafından farklı insan grupları tarafından alınan sağlık hizmetlerinde yalnızca gereksiz ve önlenebilir değil, aynı zamanda adaletsiz ve önyargılı farklılıklar olarak tanımlanmıştır. Sağlık eşitsizliğinin varlığı, dünyanın birçok yerinde sağlık eşitliğinin bulunmadığı anlamına gelir. Sağlıkta eşitlik, her bireyin tam sağlık potansiyeline ulaşmak için adil bir fırsata sahip olduğu durumu ifade eder. Genel olarak, "sağlık eşitsizlikleri" veya "sağlık eşitsizlikleri" terimi, sosyoekonomik bir hiyerarşide farklı konumlarda bulunan insanlar arasındaki sağlık farklılıkları olarak anlaşılmaktadır.

Kü

Ağrılı adet veya adet krampları olarak da bilinen dismenore, günlük aktiviteleri engelleyecek düzeyde ağrılı âdet görme olarak tanımlanan jinekolojik bir hastalıktır. Adetin başladığı zaman civarında ortaya çıkar. Ağrı; aralıklı, kramp tarzı, suprapubik bölgede yoğunlaşmış, zaman zaman bulantı, kusma ve ishalle birlikte görülür. Belirtiler tipik olarak üç günden az sürer.
Dismenore, altta yatan bir problem olmadan ortaya çıkabilir. Dismenoreye neden olabilecek altta yatan sorunlar arasında uterus fibroidi (miyom), adenomyozis ve endometriozis bulunur. Aşırı adet kanaması (menoraji) olanlarda, düzensiz adet görenlerde, adetleri on iki yaşından önce başlayanlarda ve vücut ağırlığı düşük olanlarda daha sık görülür. Dismenore, altta yatan bir nedenin yokluğuna veya varlığına göre primer veya sekonder olarak sınıflandır.
Üreme çağındaki kadınların %20 ile %90 arasında değişen oranlarda bu durumu yaşadığı tahmin edilmektedir. En sık görülen adet ile ilişkili bozukluktur. Tipik olarak, ilk adet döneminden sonraki bir yıl içinde ortaya çıkar. Altta yatan bir neden olmadığı durumlarda, ağrını şiddeti ve görülme sıklığı genellikle yaşla veya çocuk sahibi olduktan sonra azalır.
Tedavi için tipik olarak bir ısıtma pedi kullanılır. İbuprofen ve naproksen gibi non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar, hormonal doğum kontrolü ve progestojen içeren rahim içi araç gibi gibi farmakolojik tedavilere de başvurulabilir.

Dismenorenin ana semptomu, alt karın veya pelviste yoğunlaşan ağrıdır. Ağrı genellikle karnın sağ veya sol tarafında da hissedilir. Uyluklara veya bel bölgesine de yayılabilir.
Genellikle adet ağrısı ile birlikte ortaya çıkan semptomlar arasında bulantı ve kusma, ishal, baş ağrısı, baş dönmesi, disoryantasyon ve halsizlik bulunur. Dismenore semptomları genellikle ovülasyondan hemen sonra başlar ve adetin sonuna kadar sürebilir. Bunun nedeni, dismenorenin genellikle ovülasyon ile ortaya çıkan vücuttaki hormonal seviyelerdeki değişikliklerle ilişkili olmasıdır. Özellikle prostaglandinler, inflamasyona sebep olarak ağrıya ve gastrointestinal semptomlara neden olurlar.
Birçok kadın için primer dismenore, yaşlandıkça yavaş yavaş azalır. Hamileliğin, menstrüasyon devam ettiğinde dismenore şiddetini azalttığı da gösterilmiştir. Ancak bazı kadınlar için dismenore, menopoza kadar devam edebilir. Dismenore yaşayan kadınların %5-15'i günlük aktivitelere engel olacak kadar şiddetli semptomlar yaşar.

Primer dismenore, ilişkili bir altta yatan durum olmadan ortaya çıkarken, sekonder dismenorenin, tipik olarak uterusu veya diğer üreme organlarını etkileyen durumlar gibi belirli bir altta yatan nedeni vardır.
Sekonder dismenoreye neden olan durumlar arasında endometriozis, uterin fibroid, adenomyozis ve polikistik over sendromu bulunur. Nadiren konjenital malformasyonlar, rahim içi araçlar, bazı kanserler ve pelvik enfeksiyonlar sekonder dismenoreye neden olabilir. Ağrı adet dönemleri arasında ortaya çıkıyorsa, adetin ilk birkaç gününden daha uzun sürüyorsa, non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAII'ler) veya hormonal kontraseptiflerin kullanımıyla yeterince rahatlamıyorsa, bu sekonder dismenorenin işareti olabilir.

Primer dismenorenin altında yatan mekanizma, lokal iskemiye neden olan uterus kaslarının kasılmalarıdır.
Bir kişinin adet döngüsü sırasında, endometriyum potansiyel hamileliğe hazırlık olarak kalınlaşır. Ovülasyondan sonra yumurta döllenmezse ve hamilelik olmazsa, oluşan rahim dokusuna ihtiyaç duyulmaz ve böylece doku parçalanır.
Menstrüasyon sırasında, omega-6 yağ asitlerinin birikmesi nedeniyle prostaglandinler ve lökotrienler salınır. Prostaglandinlerin ve diğer inflamatuar aracıların uterusta salınması, uterusun kasılmasına neden olur. Bu; bulantı, kusma, şişkinlik ve baş ağrısı veya migren gibi sistemik semptomlara sonuçlanır. Uterus kasları kasıldığında, endometriyum dokusuna giden kan akışı azalır, bu da dokunun parçalanıp ölmesine neden olur. Bu uterus kasılmaları, eski, ölü endometriyal dokuyu serviks ve vajina yoluyla vücuttan dışarıya doğru atarken devam eder. Bu kasılmalar ve bunun sonucu olarak yakın dokulara geçici oksijen yoksunluğunun, adet sırasında yaşanan ağrı veya kramplardan sorumlu olduğu düşünülmektedir.
Dismenore görülmeyen bireylerle karşılaştırıldığında, primer dismenoresi olanlarda, artan kasılma ve kasılma sıklığı ile birlikte uterus kasının aktivitesinin arttığı gözlemlenmşltir.

Ağrı mekanizmasını hedef alan tedaviler arasında non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar ve hormonal doğum kontrolü bulunur. NSAII'ler prostaglandin üretimini engelleyerek etkilerini gösterir ve kısa süreli tedavi için etkilidir. Uzun süreli tedavide hormonal doğum kontrolü, rahimden atılan rahim sıvısı/doku miktarını azaltır. Bu; daha kısa ve daha az ağrılı adet dönemleri ile sonuçlanır. Bu ilaçlar tipik olarak ağrının kaynağını hedef almayan tedavilerden daha etkilidir (ör: parasetamol). Düzenli fiziksel aktivitenin rahim kramplarının şiddetini azalttığı bilinmektedir.

İbuprofen, naproksen ve flurbiprofen gibi NSAII'ler, primer dismenore ağrısının giderilmesinde etkilidir. Prostaglandin sentezinden sorumlu olan COX1 ve COX2 enzimlerini inhibe ederek çalışırlar. Bu, prostaglandin seviyelerinde düşüşe neden olarak ağrının ana kaynağını etkiler ve ağrıyı azaltır.

Hormonal doğum kontrolünün kullanılması, birincil dismenore semptomlarını iyileştirebilir. 2009 yılında yapılan sistematik bir inceleme, doğum kontrol haplarında düşük veya orta dozda bulunan östrojenin dismenore ile ilişkili ağrıyı azalttığına dair sınırlı kanıt bulmuştur.
Norplant ve Depo-provera da tedavi için kullanılabilir. Bu yöntemler sıklıkla amenoreye neden olarak adet durumunu tamamen ortadan kaldırırlar. Rahim içi araç (Mirena RİA) semptomları azaltmada faydalı olabilir.

2002 yılında yütürülen bir araştırma, transdermal nitrogliserinin tedavide etkili olduğunu göstermiştir. Isı pedleri, NSAII'lere kıyasla etkilidir. Erişimi kolay olduğu ve bilinen hiçbir yan etkisi olmadığı için birçok hasta tarafından tercih edilen bir seçenektir.
Tamoksifen, dismenore hastalarında uterus kontraktilitesini ve ağrıyı azaltmak için etkili bir şekilde kullanılmıştır.

Doğum kontrolü, geçici veya kalıcı olarak hamileliği engellemek ya da hamile kalma olasılığını azaltmak amacıyla çeşitli yöntemlerin, araç-gereçlerin ya da ilaçların kullanılmasıdır.
Bu yöntemlerden aile planlaması adına herkes faydalanabilir.
Kürtaj gebeliğe son vermeyi amaçlarken doğum kontrolü gebeliği önlemeyi hedef alır.
Doğum kontrol yöntemleri, gebeliği önlemeyi amaçlar ancak bunun için kullanılan yöntemler bazılarınca çocuk düşürme yöntemi olarak eleştirilmektedir.
Doğum kontrolü birçok kültürde ve din açısından siyasi ve etik tartışmalara neden olmaktadır.
Bu muhalefet farklı şekillerde kendini gösterir.
Bazı çevreler cinsellikten kaçınma dışında tüm yöntemlere karşı çıkar.
Bazıları "doğal olmayan" yöntemler diye niteledikleri prezervatif, doğum kontrol hapı gibi teknikleri eleştirir sadece doğal yollardan korunma tekniklerini (geri çekme, takvim) kabul eder.

Bariyer yöntemleri, fiziksel olarak spermin rahme ulaşmasını engelleyen aletlerden oluşur. Bunlar arasında prezervatif (kondom), vajinal kondom, spiral, servikal başlık, diyafram ve spermisit içeren sünger yer almaktadır.

Bariyer yöntemleri arasında en sık kullanılan penis prezervatifidir ve 2019 verilerine göre dünyada doğum kontrolü kullanan insanların %21'i düzenli olarak bu yönteme başvurmaktadır.  Penisinin sertleşmesinin ardından üzerine takılan birer kılıf olan prezervatifler, kişi boşaldığında spermin rahim içeren vücudun içine girmesini fiziksel olarak engeller. Günümüzde prezervatifler genelde lateksten yapılsa da, poliüretan veya kuzu bağırsağı gibi farklı materyallerden yapılmaları da mümkündür.

Bariyer yöntemlerinden biri olan ve sıklıkla kullanılan bu yöntem Türkiye'de henüz yaygınlaşmamıştır. Cinsel birliktelik sırasında bulaşıcı hastalık önleme ve gebelikten korunma yöntemi olarak kullanılan kondomlar, vajinanın iç kısmına yerleştirilerek kullanılır. Kullanılan malzeme olarak genellikle lateks ve poliüretan seçilir. Silindir cebinin içinde daire şeklinde bir çeper ile basit bir yapısı olan bu alet, çember kısmı vajinanın ucuna konumlandırılır ve cebin ucu dışarıda bırakılır. Bu yöntemin temel çalışma prensibi spermin vajinadan içeri girmesini engelleyip blokaj ile gebeliği ve bulaşıcı hastalıkları önlemektir. En büyük avantajlarından biri normal kondomlar gibi bireysel olup penisi olan bireylerin katılımından bağımsızdır.

İUD (Spiral), diğer bariyer yöntemlere göre daha uzun koruma ömrü sağlar. Rahim içine yerleştirilen ve T şeklinde olan bu ufak küçük cihaz tipine bağlı olarak 3 ile 10 yıl arası koruma sağlayabilmektedir. İUD'nin kullanım amacı spermin rahim içerisine ulaşmasını engelleyerek doğal yollardan gebeliği önlemektir.

Spiral takıldıktan sonra, günlük kullanım için sürekli hatırlanması gereken bir yöntem olmadığından, kullanıcıya zamansal rahatlık sağlar. Gebelikten korunmak için geliştirilmiş günlük yöntemlerden olmadığından, kullanıcının sürekli kendine hatırlatma yapması zorunluluğunu ortadan kaldırır.
Spiral kullanımı doğurganlık oranını etkilemediğinden, kullanımı bırakıldığında yani cihaz vücuttan çıkarıldığında gebe kalma şansınız etkilenmemektedir. Hamilelik şansınızı düşürmemektedir.
Spiral çeşitlerinin hepsi hormon içermemektedir. Bu nedenle hormonsal yan etkilerden korunmak isteyen kullanıcılar hormonsuz versiyonlarını seçerek, yan etkilerden korunabilmektedir. Böylece hormon tedavisi almak istemeyen kullanıcılara hitap eden de bir korunma yöntemi çeşidi olmaktadır.
Spiral kullanımıyla ilgili yapılan bazı araştırmalarda, rahim iç tabakasını incelttiğinden, rahim ağzı kanserinden korunmaya yardımcı olabildiği, kanser riskini azaltabilen etkileri olabiliceği söylenmektedir. Aynı zamanda rahim ağzı enfeksiyonlarına karşı koruma sağlayabilmesi gibi etkilerinden kaynaklı da kanser riskini azaltmaya katkı sağlayabilir.
Spiral kullanımı ağır ve uzun süren adet kanamalarını engelleyebilme ihtimali olmasından dolayı, anemi riskini de azaltabileceği gözlemlenmektedir.

Spiral rahim içine yerleştirilen yabancı bir cihaz olmasından dolayı, rahim içi enfeksiyon kapılabilmektedir. Bu tarz durumların görülmesinde veya hisssedilmesinde (ateş, kas ağrıları, vajinal akıntı ve alt karın ağrısı)  bir doktora başvurulması önerilmektedir.
Spiral takılıp, çıkarılırken delinme ve yaralanma riski taşıyabilmesiyle birlikte, bu durum oldukça nadir görülmektedir.
Bazı kadınlarda Spiral takıldıktan sonra ağrı ve rahatsızlık gözlemlenmektedir. Zamanla hissine alışıldığı durumlar olsa da, çıkarıldığı durumlarda olmaktadır.
Spiral kullanırken çok nadir görülse de rahim dışında gebelik görülebilir. Acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur.
Spiral kullanımının çok yaygın olmamakla birlikte başka yan etkileri de vardır. Baş ağrısı, ruh hali değişiklikleri, bulantı, göğüs hassasiyeti veya kusma gibi etkiler görülebilmektedir.

En sık kullanılan hormonal yöntem doğum kontrol haplarıdır. Ağızdan alınan hem gebelikten korunmayı hem de hormonları dengelemeyi amaçlayan 21 günlük haplardır. Her 21 günlük sirkülden 7 günlük ara verilir bu aralıkta kadın suni olarak regl (aylık kanama) olur.
Bu hormonal yöntemin hem fiziksel hem de mental etkileri farklı kişilerde farklı şekillerde meydana gelebilmektedir. Bu nedenle doğum kontrol yöntemi olarak doğum kontrol haplarını kullanan ve menstural döngüsü olan bireylerin deneyimleri birbirinden farklıdır. Doğum kontrol haplarının fiziksel etkilerine örnek olarak göğüs hassasiyetleri, vajinal akıntılar, menstural düzensizliklerin oluşumu, enfeksiyon tehlikesi, baş ağrısı, bulantı ve kusma, karın ağrısı ve kramplar ve cilt değişiklikleri verilebilir. Hormonal etkilerinden dolayı ciltte çoğunlukla sivilcelenme, yağ bezesi gibi etkileri, göğüs uçlarının gebelik döneminde olduğu gibi hassaslaşıp ağrıya sebep olma gibi sonuçları mevcuttur.
Doğum kontrol haplarının duygusal etkilerine örnek olarak ruhsal durumda ani değişiklikler (anksiyete ve hafif dozda depresyon gibi etkileri de görünmekle beraber), libido değişikliği (bazı insanlarda düşüklüğe sebep olurken bazılarında artışa neden olmaktadır), sinirlilik, asabiyet ve huzursuzluk verilebilir.
Tüm bu etkiler kişiden kişiye değişmekle beraber kullanılan hapın içeriği, markası, dozajı ve kişinin kendi fiziksel ve duygusal durumuna bağlı göre de farklılık göstermektedir.
En sık kullanılan yöntemlerden biri olmasına ve genel inanışa rağmen koruyuculuğu en yüksek oranda olan yöntem değildir.

Vajinaya yerleştirilerek kullanılan bir doğum kontrol türüdür. Etki etme şekli bakımından doğum kontrol haplarına benzemektedir. Yerleştirilen halka 3 hafta vajinada kalır ve bu süreç boyunca çıkartılmasına gerek yoktur. Çıkartıldıktan sonra ise diğer kulllanımı için 1 hafta ara vermek gerekir. Diğer doğum kontrol yöntemlerine göre kullanımı bakımından zahmetli bir yöntem değildir. Ancak bu tür hormonal yöntemlerin CYBH ve HIV hastalıklarına karşı herhangi bir koruyucu özellikleri yoktur. Yan etkileri bakımından doğum kontrol haplarına paralellik göstermektedir. Kişiden kişiye değişmekle birlikte çeşitli fiziksel ve duygusal etkileri mevcuttur.

Bazı araştırmalara göre gebelikten korunma açısından %91-99 gibi bir yüzdeye sahip olduğu için doğru kullanımı sonucunda oldukça etkili bir yöntemdir.
Diğer doğum kontrol türleri ile kıyaslandığı zaman çok daha zahmetsiz bir doğum kontrol türü olduğu anlaşılmaktadır.
Bazı insanlar üzerinde adet döngüsü ağrılarını azaltması gibi etkileri vardır.
Adet döngüsünü stabilize etmek ve düzenli bir döngüye sokmak için de etkilidir.
Kullanımı bırakıldığı zaman doğurganlığı olumsuz yönde etkileyecek bir özelliği yoktur. Geri dönülebilirlik açısından herhangi bir problemi olmayan bir doğum kontrol yöntemidir.

Halkanın yerleştirilmesi bazı insanlar üzerinde rahatsız edici veya acı verici olabilir. Yerleştirilmenin doğru yapılmaması gibi durumlarda halka yerleştirilen yerden kayabilir veya çıkabilir.
Her insan üzerinde değişebilen baş ağrısı, mide bulantısı, göğüs ağrısı, meme hassasiyeti, vajinal akıntı ve genital bölgede kaşıntı gibi olumsuz yan etkileri vardır.
Vajinal mantar enfeksiyonları veya bakteriyel vaginozis gibi bazı riskleri içinde barındırır.
Hormonal bir yöntem olmasından ötürü CYBH ve HIV gibi cinsel yollarla da bulaşabilen hastalıklara karşı herhangi bir koruyucu özelliği bulunmamaktadır.

Yapışkan bir bandın vücudun karın, kalça, kol, bacak ve sırt gibi bölgelerine yerleştirilmesiyle uygulanan bir doğum kontrol türüdür. Bu bantların toplamda 3 hafta boyunca vücutta kalmasının yanında kullanılan bantlar her hafta yenilenir. 3 haftanın sonunda 1 hafta ara verilir. Bu yöntemin çalışma mekanizması doğum kontrol haplarıyla benzerdir ve CYBH ve HIV hastalıklarına karşı herhangi bir koruyucu özellikleri yoktur.

Deri altı implant çubuğu, ince bir plastikten yapılmış deri altına yerleştirilerek uygulanan bir kadın doğum kontrol yöntemidir. Bu implant, progesteron hormonu salgılayarak çalışır. Kadın vücuduna belirli aralıklarla sürekli hormon salgılayan bu cihaz, salgıladığı progesteron hormonu sayesinde gebelik görülmesini durdurmak için kadının yumurtlamasını engeller. Genellikle ilk yerleştirildikten sonra 3 ile 5 sene arasında kullanım ömrü olan bir çubuktur. Ancak gebeliğe karşı korusa da cinsel hastalıklara karşı bir koruma yöntemi değildir.

Vazektomi, penisi olan bireyler üzerinde uygulanan bir doğum kontrol türüdür ve amaç doğurganlığın sonlandırılmasıdır. Bu cerrahi müdahale testislerden iletilen spermleri taşıyan “Vas deferens” kanallarının kesilmesi veya bağlanması şeklinde yapılır. Bu cerrahi müdahale yaklaşık yarım saat sürmektedir ve oldukça basit, güvenli ve etkilidir. Bu yöntemin geri dönüşü yani bireylerin doğurganlığının yeniden kazandırılması teorik olarak mümkündür ancak uygulamanın aksine geri işlemi oldukça uzun ve kesin olmayan bir süreçtir. Maliyeti, kesinliğinin olmaması ve bunun gibi nedenlerden ötürü karar verilmeden önce tüm yönleriyle düşünülmesi gereken bir doğum kontrol türü olduğu söylenebilir.

Tubal Sterilizasyon, vajina üzerinde uygulanan, sürekli koruma sağlayan cerrahi bir yöntemdir. Yumurtalıklar

Doğurganlık hesaplama veya doğurganlık tahmini, bir kadının âdet döngüsü çerçevesinde doğurgan olduğu ve doğurgan olmadığı evreleri bulmak için kullanılan yöntemleri kapsar. Halk arasında yumurtlama hesaplama gibi isimlerle de bilinir. Ovülasyondan 5 ila 1-2 gün öncesini kapsayan ve hesaplanmak istenen bu en doğurgan dönem, cinsel ilişki sonrasında döllenmenin ve hamile kalınmanın en olası olduğu zaman aralığını tanımlar.
Doğurgan olunmayan günleri anlamak için yöntemler antik çağlardan beri var olmuş olmasına rağmen, geçen yüzyıldaki bilimsel gelişmeler yeni ve daha iyi yöntemler geliştirilmesini mümkün kılmıştır. Bu yöntemler genellikle 3 adet olan birincil doğurganlık işaretlerini (bazal vücut ısısı, servikal mukus ve servikal pozisyon) inceleyerek veya âdet döngüsünü takip edip üzerinden tahminler yürüterek gerçekleşir. Bu iki yöntem beraber kullanılabileceği gibi, idrar analizleri ile tükürük ve servikal sıvıların mikroskop altında incelenmesi de yumurtlama zamanı ve doğurgan periyot hakkında bilgi verebilmektedir. Tüm bu verileri işleyen, doğurganlık monitörleri de denilen bilgisayarlı aygıtlar da mevcuttur.

3 adet olan birincil doğurganlık işaretleri bazal vücut ısısı, rahim ağzı salgısı ve servikal pozisyondur. Bu işaretlerin sadece bir tanesine dikkat edilebileceği gibi hepsi de gözlemlenebilir. İkincil doğurganlık işaretleri ise âdet döngüsünün çeşitli evreleri ile bağlantılı olacak şekilde, sırt ağrısı, karın ağrısı ve göğüslerde sertleşmeden oluşmaktadır.

BVI birey sabah uyandıktan hemen sonra ölçülür. Eğer tutarlı ve gerçek bir sonuç alınmak isteniyorsa kişinin vücut sıcaklığı içe giyilen ısı sensörleri vasıtasıyla devamlı kontrol edilmelidir. Kadınlarda yumurtlama BVI'nın 0.2º ve 0.5 °C arasında yükselmesine neden olur ve gelecek âdete kadar bu yeni sıcaklık ortalaması korunur. Bu sıcaklık değişimleri ile yumurtlama sonrasında oluşan doğurgan olunmayan zaman aralığı hesaplanabilir.

Servikal mukus, rahmi vajinal kanala bağlayan rahim ağzı tarafından üretilen bir salgıdır. Doğurgan dönemde bu salgı spermlerin canlı tutulması, spermlere rahim ağzı boyunca yol gösterilmesi ve vajinanın asiditesini düşürülmesi gibi görevleri gerçekleştirmektedir. Bu salgı, kadınların vücudunu yumurtlamaya hazırlayan östrojen hormonu sayesinde üretilebilmektedir. Servikal mukusun gözlemlenmesi ve vulvada yarattığı hise dikkat edilmesi halinde, bir kadın yumurtlamadan önceki ve sonraki zamanı anlayabilmektedir. Yumurtlama gerçekleştiğinde östrojen üretimi önemli ölçüde azalır ve progesteron üretimi artar. Progesteronun bu yükselişi, vulvada gözlemlenen mukusun özelliklerinde ve miktarında önemli değişiklikler meydana getirir.

Servikal mukusun (rahim ağzı salgısı) salınmasına ve kurumasına neden olan hormonlar rahim ağzının pozisyonunda da değişiklikler meydana getirir. Doğurgan olunmayan dönemlerde kadınların rahim ağızları vajinal kanala daha yakın olmakta, dokunulduğunda görece katı bir his vermekte (bir burna dokunmak gibi) ve daha kapalı bir pozisyonda bulunmaktadır. İlerleyen evrelerde kadın doğurgan döneme girdiği zaman ise rahim ağzı vajinal kanaldan uzaklaşır, daha açık bir hal alır ve dokunulduğu zaman daha yumuşak bir his verir (dudaklara dokunmak gibi). Yumurtlama gerçekleştikten sonra rahim ağzı eski doğurgan olmayan yapısına geri döner.

Takvim bazlı yöntemler yumurtlama öncesi ve sonrasında oluşan doğurgan olunmayan periyotları, kişisel  âdet döngüsünü baz alarak hesaplayabilirler. Bu yöntem eğer doğum kontrolü için kullanılmaktaysa semptom bazlı doğum kontrol yöntemlerinden daha yüksek oranda hamilelik riskine sahiptir ancak yine de servikal kapak gibi doğum kontrolü yöntemleriyle benzer oranda koruma sağlamaktadır.

Yumurtlamadan 24 ile 36 saat önce gerçekleşen luteinleştirici hormonun ani yükselişini tespit edebilen idrar analizi setleri yumurtlama tahmin setleri olarak adlandırılırlar ve pek çok doğurganlık testi türünden birini oluştururlar.

Düşük veya abortus, dölütün anne bedeninin dışında yaşayacak olgunluğa erişmeden bedenden atılmasıdır. 20. gebelik haftasından önce veya 500 gramdan küçük gebelik kayıpları için düşük terimi kullanılır. Bu değerlerin üstündeki gebelik kayıpları için ise ölü doğum veya prematür doğum terimleri kullanılır.

Gebeliğin ilk aylarında sık rastlanan apansız düşüklerin nedeni, çoğunlukla dölütteki ciddi sakatlıklar ve kromozom bozukluklarıdır. Yinelenen düşükler, yani bir kadının üst üste düşük yapması, genellikle ya ölüme yol açan kalıtımsal bir uyumsuzluğun ya da annenin üreme organlarındaki bir bozukluğun belirtisidir. Bunların dışında, istenmeyen bir gebelikten kurtulmak için herhangi bir araçla dölütün canlılığına son vermeye ya da dölütün atılmasını sağlayan zehirleyici ilaçlarla gebeliğe son vermeye "zorla düşük" adı verilir; kadının sağlığı açısından ciddi iltihaplara, hatta ölüme yol açabilir. Yine aynı neden ve amaçlarla dölütün hastanede cerrahi girişimle alınmasıysa "kürtaj" diye adlandırılır. Dölüt, gebeliğin ilk aylarında kolayca ve tehlikesizce alınabilir. Ama 13. haftadan sonra, işlem güçleşir ve tehlikesi artar.
Abortus; paraziter, bakteriyel ve viral ateşli veya tüm enfeksiyonlar gibi çeşitli sebeplerle meydana gelebilir. İnsanlarda daha fiziksel zorlamalardan sonra da şekillenir. Listerioz, bruselloz gibi ateşli enfeksiyonlarda abort görülebilmektedir. Bilhassa bu tip bakteriler yavrunun uterusta bağını sağlayan kotiledonlara yerleşip o bölgede kopmalara neden olarak aborta sebep olabilirler.

İneklerde görülen bulaşıcı düşük gibi olaylar, çiftçilerin büyük zarara girmesine yol açabilir. Bazı hayvanlar, örneğin tavşanlar, yaşayabilecek nitelikte olmayan dölütleri düşük yaparak bedenden atacakları yerde, yeniden özümleyebilir, özellikle besin eksikliği vb. durumlarda, bu doğal kontrol yöntemine başvururlar.

Curlie'de Pregnancy loss support groups (DMOZ tabanlı)
UnspokenGrief ™.com | understanding & support for miscarriage survivors. support network 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Dış dudaklar (labia majora), iki belirgin uzunlamasına kutanöz kıvrımı ve vajinayı dıştan kaplayan hassas dokudur. Kasık höyüğünden perineye aşağı ve geriye doğru uzanır. İç dudaklar (Labia minora) ile birlikte vulvanın labiasını oluştururlar.
Labia majora, erkek testis torbası'na homologdur.

Embriyolojik olarak labioskrotal şişlik'lerden gelişirler. Bu, dişi fetüste, erkeklerde deri kesesi olan skrotum gibi daha önce cinsel olarak farklılaşmamış anatomik yapıdan geliştikleri anlamına gelir.
Skrotum ve labia majora hem benzerliklere hem de önemli farklılıklara sahip olacak şekilde gelişir. Skrotum gibi, labia majora da ergenlikten sonra dışlarındaki deriden daha koyu bir renk alabilir ve benzer şekilde dış yüzeylerinde kasık kılları da büyüyebilir. Ancak, fetüsün cinsel farklılaşması sırasında, erkeklerde labioskrotal kıvrımlar normalde ortada uzunlamasına birleşir. Erkek gonadların (testislerin) pelvisten aşağıya inmesi için bir torba oluştururken, kadınlarda bu kıvrımlar normalde kaynaşmaz, şekillenir. Dişi gonadlar (yumurtalıklar) pelvisten aşağı inmediği için labia majoranın yapısı daha basit görünebilir. Ve kadın vücudunun işleyişi için testisli skrotumdan daha az öneme sahiptir. Füzyondan kalan sırt veya oluk skrotumda izlenebilir.
Cinsel gelişim bozuklukları olan bazı interseks vakalarında erkek/kadın cinsel organı her iki cinsiyet için de belirsiz görünebilir. Fallus tipik bir penis için çok küçükdür, ama bir klitoris için çok büyükdür. Atipik bir yerde labia/skrotum ile tamamen veya kısmen kaynaşmış, ancak içlerinde inmiş gonadlar yokdur. Bununla birlikte, inmemiş testisler, genel olarak sağlıklı erkek bebeklerde de ortaya çıkabilir.

Labia majora, pudendal yarığın yan sınırlarını oluşturur. Labia minora, interlabial sulkus, klitoral başlık, klitoral glans, frenulum klitoridis, Hart Çizgisi ve vulvar antre (vulval vestibül) içerir. Her labium majusun iki yüzeyi vardır: bir dış, pigmentli ve kasık kıllarıyla kaplı ve büyük yağ folikülleri ile iç, pürüzsüz ve kuşatılmış yüzey. Labia majora yassı epitel ile kaplıdır. İkisi arasında önemli miktarda areolar doku, yağ ve damarlar, sinirler ve bezlerin yanı sıra skrotumun dartos tuniğine benzeyen bir doku bulunur.
Labia majora önde daha kalındır ve mons pubisin altında birleştikleri ön labial komissürü oluşturur. Arkada, gerçekte birleşmezler, ancak birbirlerine yakındır ve neredeyse paralel olarak biten komşu kabukta kaybolmuş gibi görünürler. Aralarındaki bağlayıcı deri ile birlikte, pudendumun arka sınırı olan arka labial komissürü başka bir komissürü oluştururlar. Arka komissür ile anüs arasındaki 2.5 ila 3 cm uzunluğundaki aralık perineyi oluşturur.
Perinenin ön bölgesi, onu anal bölgeden ayıran ürogenital üçgen olarak bilinir. Labia majora ve iç uyluk arasında labiokrural kıvrımlar bulunur.  Labia majora ve labia minora arasında interlabyal sulkus bulunur. Menopozdan sonra labia majora atrofisi olur.

Erkek ve dişi üreme organları listesi
Klitoral ereksiyon

Dış gebelik veya ektopik gebelik, gebelik ürünü olan döllenmiş yumurtanın (fertilize ovum) rahim boşluğu dışında yerleşmesiyle oluşan bir gebelik komplikasyonudur. Çok nadir istisnalar haricinde embriyo canlılığını sürdüremez. Bununla birlikte anne için de ciddi bir risk oluşturur. Annede iç kanamalar gelişebilir ve bu durum hayatı tehdit edebilir. Gebeliğin ilk 3 ayındaki (ilk trimester) anne ölümlerinin en sık sebebidir.
Ektopik gebelik en sık olarak Fallop tüplerinde (tuba uterina) görülür ve tubal gebelik adını alır. Bununla birlikte yumurtalıkta, servikste, abdomende de görülebilir. Hatta rahimi alınmış kadınlarda bile gösterilmiştir.

Tam olarak neden çoğu zaman saptanamayabilir. Fakat Türkiye'de bu hastalığın en sık sebebi kronik jinekolojik enfeksiyonlardır (özellikle kronik vajinal iltihapların önemsenmemesi). Diğer saptanacak nedenler arasında; kadın üreme sisteminde var olan bir anormallik ya da apandisit, safra kesi iltihabı  gibi karın içinde enflamasyon - yapışıklık yaratan sıkıntılardan  da kaynaklanabildiği görülmektedir. Hiçbir sıkıntısı olmayan kişilerde nadiren görülebilmektedir; detaylı anamnez veya fizik muayene yapıldığında mutlaka zeminde bir (özellikle jinekolojik enfeksiyöz) patoloji  sekeli vardır.

Tubal ameliyatlar (bağlı tubaların yeniden açılmaları, her türlü cerrahi girişim)
Tubal ligasyon (tüplerin bağlanması)
Geçirilmiş dış gebelik öyküsünün varlığı
Tubal patolojiler (hidrosalpenks, piyosalpenks, sineşi - yapışıklık oluşması)
Yardımcı üreme teknikleri (IVF gebeliklerde, Ovulasyon indüksiyonu)
Geçirilmiş genital enfeksiyonlar ve bunların artan sayısı (pelvik enflamatuar hastalık - rahim iltihabı, kronik vajinal akıntı, endometrit, kronik servisit)
Jinekolojik enfeksiyona yatkınlık oluşturan her durum  indirekt olarak risk faktörü olmaktadır
Endometriozis (tubalarda yapışıklık yapıyor)
Kromozomal anomaliler
Rahim içi araç (spiral) kullanıyor olmak
Gecikmiş ovulasyon
Progesteron ağırlıklı ertesi gün haplarının kullanımı (reçetesiz kullanımı çok yaygındır)
Semen içerisindeki anormal prostoglandin düzeyleri
Uterus anomalileri gibi risk faktörleri tanımlanmıştır.

Vajinal kanama
Vajinal akıntı (pürülan ve kanlı olabilir)
Karın Ağrısı: Tek veya çift  taraflı, alt karın bölgesinde ve kolik tarzında olabilir.
Bel ağrısı
Adet gecikmesi
Omuz başı sancısı
Gebelik testinin çoğu zaman pozitif çıkması
Bayılma
Mide bulantısı ve baygınlık hissinin oluşması.

Şüphelenmek
Beta hCG hormonu ölçümü
Serum progesteron seviyesi ölçümü
Ultrason
Kürtaj
Kuldosentez
Laparoskopi
Açık Laparotomi
Ektopik gebelik bir anda tanısı konulamayan jinekolojik hastalıklardandır. Tıbbi acil hal yaratan bu durumun tanısının hızlı bir şekilde konulabilmesi için Hekime uyum en önemli faktördür. Tekrar tekrar muayene ve testler gerekebilmektedir.

Hastaneye ulaşıldığı vakit kan testleri yapılacak ve ultrason görüntüsü alınacaktır. Ultrasonda rahim içi boş ancak gebelik testi pozitif görünüyor ise büyük ihtimalle dış gebelik söz konusu olabilecektir. Eğer kadın aşırı rahatsızlık hissi yaşamıyorsa ve hayati bir belirti gözlemlenmemişse birkaç gün boyunca hormon testleri yapılarak gözlem altında dış gebelik olup olmadığı anlaşılacaktır. Eğer dış gebelik durumu kesin görülüyorsa laparoskopi yapılacaktır. Dış gebelik tespit edilen kişilerin çoğunlukla hemoglobin değerleri kanamaya bağlı düşük çıkabilecek ve kan transfüzyonu gerekebilecektir.

Metotreksat Kullanılır. Genellikle tek doz yeterlidir.

Salpingosentez
lineer salpingostomi
Salpenjektomi
Salpingo-ooforektomi
Laparatomi

Gebelik
Abdominal gebelik

The Ectopic Pregnancy Trust17 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Information and support for those who have suffered the condition by a medically overseen and moderated UK based charity, recognised by the National Health Service (UK) Department of Health (UK) and the Royal College of Obstetricians and Gynaecologists
Brown discharge first trimester17 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Information and support for pregnant women
Tubal Pregnancy Defined And How To Get Babies That Are Healthy

Eklampsi, preeklampsi tanısı olan bir kadında nöbetlerin (konvülsiyonlar) başlangıcıdır. Preeklampsi, yüksek tansiyon ve idrarda büyük miktarda protein veya diğer organ işlev bozukluğu olan bir gebelik bozukluğudur. Başlangıcı doğumdan önce, doğum sırasında veya doğumdan sonra olabilir. Çoğu zaman gebeliğin ikinci yarısında gerçekleşmektedir. Nöbetler tonik-klonik tiptedir ve tipik olarak yaklaşık bir dakika sürer. Nöbeti takiben tipik olarak bir konfüzyon veya koma dönemi bulunmaktadır. Komplikasyonları, aspirasyon pnömonisi, serebral hemoraji, böbrek yetmezliği ve kalp durmasını kapsamaktadır. Preeklampsi ve eklampsi, hipertansif gebelik hastalığı olarak bilinen daha geniş bir grubun parçasıdır.
Hastalıktan korunma önerileri arasında, yüksek risk altındaki kişilerde aspirin, düşük alımlı kişilerde kalsiyum takviyesi ve ilaçlarla önceden alınan yüksek tansiyon tedavisi yer almaktadır. Hamilelik sırasında egzersiz de yararlı olabilir. İntravenöz veya intramüsküler magnezyum sülfat kullanımı eklampsili hastalarda sonuçları iyileştirir ve genellikle güvenlidir. Bu, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde geçerlidir. Nefes almanın desteklenmesi gerekebilir. Diğer tedaviler arasında hidralazin gibi tansiyon ilaçları ve bebeğin vajinal yolla veya sezaryen ile acil olarak çıkarılması yer almaktadır.
Preeklampsinin  doğumların yaklaşık %5'ini etkilediği, eklampsinin ise doğumların yaklaşık %1,4'ünü etkilediği tahmin edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde, gelişmiş tıbbi bakım nedeniyle 2000 doğumda yaklaşık 1'dir. Hipertansif gebelik bozuklukları gebelikte en yaygın ölüm nedenlerinden biridir. 2015 yılında 46.900 ölümle sonuçlanmıştır. Ölüm oranı eklampsili kadınların yaklaşık yüzde biridir. Eklampsi kelimesi Yunanca yıldırım teriminden gelmektedir. Durumun bilinen ilk açıklaması MÖ 5. yüzyılda Hipokrat tarafından yapılmıştır.

Curlie'de Eklampsi (DMOZ tabanlı)

Epizyotomi veya perineotomi, doğumun ikinci aşamasında kadınlarda perineye ve arka vajen duvarına uygulanan planlı cerrahi kesi işlemidir. Bu işlemin amacı doğum esnasında oluşabilecek kontrolsüz perine yırtıklarını ve yumuşak doku hasarını engellemektir. Lokal anestezi altında yapılır ve doğum sonrası kesi tekrar dikilir.
Önceleri doğum esnasında perine yırtıklarını engellemek amacıyla rutin olarak öneriliyordu ancak yapılan çalışmalar sonucu rutin uygulamanın komplikasyonlarının daha fazla olduğu görüldüğünden artık gerekli olduğu durumlarda kullanılması önerilmektedir. 'Cilt dokusu genişletme' tekniği yani vajina girişinin kademeli ve acısız şekilde iki elin dört parmağıyla 7 gün üst üste genişletilmesi epizyotomiye alternatif bir metoddur. Yine de kadınlara özel en yaygın cerrahi işlemlerden biridir. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2012 yılı itibarıyla vajinal doğumların %12'sinde gerçekleştirilmiştir.

Anal sfinkter yırtıkları
Dışkı kaçırma
Çeşitli perine yırtıkları

Makat doğum
Bebek çok büyükse
Fetüsün omzunun takılması (omuz distosisi)
Forceps uygulaması
Vakum uygulaması
Perine kasları aşırı sert ve doğumu zorlaştırıyorsa

Ergen hamileliği olarak da bilinen genç gebelik, WHO'ya göre 20 yaşın altındaki bir kadında gebeliktir, ancak kimilerince 18 veya 17 yaşın altı da genç gebelik olarak sayılabilir. Hamilelik, ilk adet döneminden (menarş) önce olabilen ancak genellikle adetlerin başlamasından sonra ortaya çıkan yumurtlamanın başlamasından sonra cinsel ilişki ile ortaya çıkabilir. İyi beslenmiş kadınlarda ilk regl genellikle 12-13 yaş civarında gerçekleşir.
Hamile ergenler, diğer kadınlarla aynı hamilelikle ilgili sorunların çoğuyla karşı karşıyadır. Sağlıklı bir hamileliği sürdürmek veya doğum yapmak için fiziksel olarak tam gelişmiş olmadıkları için 15 yaşın altındakiler için ek endişeler vardır. 15-19 yaş arası kadınlar için riskler, yaşın biyolojik etkilerinden çok sosyoekonomik faktörlerle ilişkilidir. Düşük doğum ağırlığı, erken doğum, anemi ve preeklampsi riskleri fazladır.
Ergenlik çağındaki gebelikler, düşük eğitim seviyeleri ve yoksulluk dahil olmak üzere sosyal sorunlarla ilişkilidir. Gelişmiş ülkelerde ergenlik dönemindeki hamilelik genellikle evlilik dışıdır ve sıklıkla sosyal bir damgalama ile ilişkilendirilir. Gelişmekte olan ülkelerde ergenlik dönemindeki gebelikler genellikle evlilik içinde gerçekleşir ve yarısı planlıdır. Ancak bu toplumlarda erken gebelik, yetersiz beslenme ve yetersiz sağlık bakımıyla birleşerek tıbbi sorunlara neden olabilir. Birlikte kullanıldığında, eğitim müdahaleleri ve doğum kontrolüne erişim, istenmeyen genç gebelikleri azaltabilir.
2015 yılında, her 1000 kadından 47'si 20 yaşın altında çocuk sahibi oldu. Oranlar Afrika'da daha yüksek ve Asya'da daha düşüktü. Gelişmekte olan ülkelerde, her yıl 16 yaşın altındaki yaklaşık 2,5 milyon kadın ve 15 ila 19 yaşındaki 16 milyon kadın çocuk sahibidir. Kırsal kesimde ergen hamileliği, kentsel alanlardan daha yaygındır. Dünya çapında, hamilelikle ilgili problemler, 15 ila 19 yaş arasındaki kadınlar arasında en yaygın ölüm nedenidir.

Ergenlik dönemindeki hamilelik (normalde 16 ve 19 yaşları arasındaki kızları içeren gebeliklerle), önceki yüzyıllarda çok daha normaldi ve 20. yüzyılda gelişmiş ülkelerde yaygındı. 1950'lerin başında doğan Norveçli kadınların yaklaşık dörtte biri 1970'lerin başında genç anne oldu. Bununla birlikte, oranlar 20. yüzyılın zirvesinden bu yana gelişmiş dünya genelinde istikrarlı bir şekilde düştü. 1970'lerin sonlarında Norveç'te doğanlar arasında %10'dan azı genç anne oldu ve o zamandan beri oranlar düştü.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'na (UNFPA) göre, "18 yaşından küçük kız çocukları arasındaki gebeliklerin onarılamaz sonuçları vardır. Cinsel sağlık ve üreme sağlığı açısından hayati tehlike oluşturan sonuçlarıyla kadınların haklarını ihlal ediyor ve özellikle yoksulluk döngüsünün sürdürülmesinde topluluklar için yüksek kalkınma maliyetleri oluşturuyor.” Düşük ve orta gelirli ülkelerde 15 yaşın altındaki kız çocuklarında anne ölümü riski, yirmili yaşlardaki kadınlara göre daha yüksektir. Genç yaştaki hamilelik aynı zamanda kadınların eğitimini ve gelir potansiyelini de etkiler, çünkü birçoğu okulu bırakmak zorunda kalır ve bu da gelecekteki ekonomik beklentileri tehdit eder.
Genç yaşta hamilelik, genç kadınları sağlık sorunları, ekonomik, sosyal ve finansal sorunlar açısından risk altına sokmaktadır.

Kadınların genç yaşta evlenmelerinin "geleneksel" olduğu ve mümkün olan en kısa sürede çocuk sahibi olmaya teşvik edildiği toplumlarda genç yaşta gebelik oranları daha yüksektir. Örneğin, bazı Sahra altı Afrika ülkelerinde erken gebelik, genç kadının doğurganlığının kanıtı olduğu için genellikle bir nimet olarak görülür. Genç yaşta evliliklerin yaygın olduğu ülkelerde daha yüksek düzeyde genç gebelikler yaşanmaktadır. Hindistan alt kıtasında, erken evlilik ve hamilelik, geleneksel kırsal topluluklarda şehirlerden daha yaygındır. Pek çok gence doğum kontrol yöntemleri ve hazır olmadan önce seks yapmaya zorlayan yaşıtlarıyla nasıl başa çıkılacağı öğretilmemektedir. Birçok hamile genç, cinselliğin temel gerçekleri hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir.
Ekonomik teşvikler de çocuk sahibi olma kararını etkiler. Çocukların erken yaşta çalıştırıldığı toplumlarda, çok çocuk sahibi olmak ekonomik açıdan caziptir.
Pek çok gelişmiş ülke gibi genç yaşta evliliğinin daha az yaygın olduğu toplumlarda, ilk cinsel ilişkinin yaşının küçük olması ve doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmaması (veya tutarsız ve/veya yanlış kullanımı; başarısızlık oranı yüksek bir yöntemin kullanılması da sorun) genç gebelikte faktörler olabilir. Gelişmiş dünyadaki çoğu genç hamilelik planlanmamış gibi görünüyor. Birçok Batılı ülke, planlanmamış gebelikleri ve CYBE'leri azaltmak için cinsel eğitim programları oluşturmuştur. Doğum yapan gençlerin düşük olduğu ülkeler, gençler arasında cinsel ilişkileri kabul etmekte ve cinsellik hakkında kapsamlı ve dengeli bilgi sağlamaktadır.
Romanlar arasında genç yaşta gebelikler yaygındır çünkü daha erken evlenirler.

Genç hamilelik ve annelik küçük kardeşleri etkileyebilir. Bir araştırma, genç annelerin küçük kız kardeşlerinin eğitim ve istihdamın önemini vurgulama olasılıklarının daha düşük olduğunu ve insan cinsel davranışlarını, ebeveynliği ve evliliği daha genç yaşlarda kabul etme olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldu. 2011'de Norveç'te yapılan bir araştırma, ablanın gençken bir bebeği olursa, küçük bir kız kardeşin genç bir hamilelik geçirme olasılığının 1:5'ten 2:5'e çıktığını buldu.

Feminist felsefe, feminist perspektiften yapılan felsefeyi ifade eder. Feminist felsefe, feminist hareketlerin davasına destek olmak üzere felsefe yöntemlerini kullanma girişimi ile birlikte, geleneksel felsefi düşünceleri feminist bir çerçevede eleştirme ya da yeniden değerlendirme girişimini içerir.
Tek bir feminist felsefe okulu yoktur: feminist filozoflar, filozof olarak, hem analitik felsefe hem de kıta felsefesi geleneklerinde yer alırlar ve bu gelenekler çerçevesinde de felsefi konulara yönelik çok sayıda farklı bakış açılarına sahiplerdir; feminist olarak ise, feminizmin çok sayıdaki farklı türlerine mensupturlar.
Feminizm birçok geleneksel felsefe problemine yeni bir bakış açısı sağlamıştır. Feminist bilgi felsefecileri, söz konusu geleneksel felsefi düşüncelerin erkeklerin perspektif ve varsayımlarına dayandığını ve kadınların bakış açısını yok saydığını ileri sürerek; rasyonalite ve bilgiye nasıl ulaştığımız konularındaki geleneksel düşüncelere meydan okumuştur. Birçok feminist; saldırgan tartışmacı tarzının erkek odaklı ve ataerkil karakterde olduğunu savunarak geleneksel felsefeyi eleştirmiştir (örn., Janice Moulton).

Dorothy Smith
Nancy Hartsock
Donna Haraway
Sandra Harding
Patricia Hill Collins
Alison Wylie
Simone de Beauvoir
Helene Cixous
Julia Kristeva
Mary Wollstonecraft

Susan Haack
Paul R. Gross
Norman Levitt

Stanford Ansiklopedisi'ndeki Felsefe Maddesi 9 Haziran 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ateroskleroz, atardamarları (arterleri) etkileyen bir hastalıktır. Yaygın olarak "damar sertleşmesi" olarak adlandırılan arteriosklerozun bir türüdür. Orta boy ve büyük arterlerde görülen "aterom" veya "plak" olarak adlandırılan yapısal bozukluklardan (lezyonlardan) oluşur. Aterom, hangi safhada olduğuna bağlı olarak çeşitli yapılar barındırabilir:
Aterom, damarın yüzey tabakası kalınlaşmış büyük bir alanının ortasında bulunan, yumru gibi, yumuşak sarımsı bir birikimdir. Arter lümenine yakın noktalarda makrofajlardan oluşur. Bunun altında bazen kolesterol kristalleri ve ilerlemiş lezyonların tabanında kireçlenme (kalsifikasyon), hatta bazen kemikleşme de olabilir. Ateroskleroz, ateromların, içi yumuşak, dışı sert yapısından dolayı Yunanca athero- (lapa) ve -sclerosis (sertleşme) sözcüklerinden türetilmiştir.
Ateroskleroz iki patolojik sorun oluşturur. Birincisi, aterom zaman içinde yırtılabilir ve içinden çıkan parçalar akıntıyla gidip daha dar damarları tıkayabilir (tromboz). İkincisi, aterom yırtılmasa da büyümesi sonucunda damarın daralmasına (stenoz) yol açabilir. Her iki durumda da damar tarafından beslenen organa yetersiz kan gitmiş olur. Hastalığın izleyebileceği alternatif bir yol ise anevrizma olarak adlandırılır; bu durumda ateromun kalınlaşmasının telafisi için damar genişler ama bunun sonucunda damar duvarı zayıflar, en zayıf noktasından balon gibi şişip patlar ve iç kanamaya varır.
En yaygın görülen süreç, hassas plak olarak adlandırılan yumuşak plakların yırtılmasıdır. Bunun sonucunda oluşan kan pıhtısı, kanı 5 dakika gibi kısa bir sürede yavaşlatır veya durdurur ve ölüme yol açabilir. Bu olaya enfarktüs denir. Bunun en yaygın senaryosu kalp krizidir, yani trombozun bir koroner arterin içinde meydana geldiği miyokardiyal enfarktüstür. İlerlemiş aterosklerozda görülen başka bir yaygın senaryo ise kladikasyon olarak adlandırılır, bu durumda stenoz ve anevrizmanın birleşimi sonucu bacaklara yeterli kan gitmez ve bunun sonucu hasta topallar. Böbrek, bağırsak ve diğer organlardaki arterler de aterosklerozdan etkilenebilir.

Ateroskleroz genelde erken ergenlik çağında başlar, çoğu büyük arterde bulunur ancak kendini belli etmez ve çoğu tıbbi tanı yöntemiyle de fark edilmez. Kalbi besleyen koroner dolaşıma veya beyni besleyen serebral dolaşıma etki ettiği zaman hastalık ciddi anlamda ortaya çıkar. Kalp krizi, akut inme, kalp yetmezliği ve genel olarak çoğu kalp hastalığının altında yatan neden aterosklerozdur. Kol ve bacak arterlerinde ateromlar yüzünden dolaşım yetmezliğine periferik tıkayıcı arter hastalığı denir.
ABD 2004 yılı verilerine göre erkeklerin %65'i ve kadınların %47'sinde aterosklerotik kardiyovasküler hastalığın ilk belirtisi bir kalp krizi veya ani kardiyak ölüm (ilk belirtilerden sonraki bir saat içinde ölüm) olmuştur.
Arterde kan akışını bozan olayların çoğu lümen tıkanmasının %50'den az olduğu yerlerde olur. Bu olaylarda ortalama stenoz oranı %20'dir. Dolaşım sorunlarını test etmek için kullanılan en yaygın test olan Kardiak stres testi ancak %50'den fazla tıkanmayı algılayabilmektedir.

Aterojenez, aterom plaklarının gelişme sürecidir.
Aterosklerozun mikroskop altında görülebilen ilk aşaması "yağ çizgileri" oluşumudur. Bunlar endotelin altında bulunan, içi lipit dolu hücre topluluklarıdır; yağ çizgileri gelip geçici olabilir. Arter damarlarında hücrelerin (özellikle monosit türevi makrofaj gibi lökositler) ve değişime uğramış lipoprotein birikmesine paralel olarak arter yapısı değişime uğrar. Bunu izleyen yangı (enflamasyon), arterin intima tabakasında aterom plaklarının oluşumuna yol açar. İntima, damarda endotel ile media ve adventitia arasındaki kısımdır. Bu plaklar aşırı yağ, hücreler, kollajen ve elastinden oluşur. Lümen diye adlandırılan arter boşluğunda başlangıçta herhangi bir daralma (stenoz) oluşturmazlar.

Aterosklerozun nasıl başladığına dair iki hipotez vardır. Bu iki hipotezi de destekleyen bulguların varlığına bakılırsa muhtemelen ikisi de en azından kısmen doğrudur.

Kan plazmasında bulunan LDL endotelin içine sızıp yükseltgendiği (oksitlendiği) zaman kalp hastalığı için risk oluşturur. LDL oksidasyonuna etki eden karmaşık biyokimyasal reaksiyonlar zinciri vardır, bunlar en çok, endotelde bulunan serbest radikallerden kaynaklanır.
Damar duvarının hasar görmesi, bir yangı tepkisi doğurur. Bir akyuvar türü olan monositler kandan gelip arter duvarının içine girer, ayrıca trombositler de duvara yapışır. Ardından, monositler değişime uğrayıp makrofaj olur, bunlar da oksitlenmiş LDL'yi içlerine alarak zamanla "köpük hücre"lere dönüşür. Böyle adlandırılmalarının nedeni sitoplazmaların içinde çok sayıda kesecik (vezikül) ve yüksek miktarda lipit birikmesidir. Mikroskop altında lezyon artık bir yağ çizgisi olarak görünür. Köpük hücreler sonunda ölür ve bu yangı sürecini daha da yaygınlaştırır.
Ateromdaki kolesterolün kaynağı LDL'dir. Dokulardaki kolesterolü karaciğere geri taşıyan HDL miktarı az ise bu LDL birikiminin başlattığı süreç daha da hızlanır. Köpük hücreleri ölünce içlerindeki kolesterol ve diğer lipitler ateromda birikmeye başlar.
Köpük hücreleri ve trombositler düz kas hücrelerinin hareketini ve çoğalmasını teşvik eder; düz kas hücrelerinin yerine kollajen gelir ve bu hücreler de köpük hücrelerine dönüşür. Lipit birikintileri ile damarın intima tabakası arasında koruyucu bir fibröz örtü oluşur.

Russell Ross ve John Glomset tarafından öne sürülen (İngilizce Response to Injury olarak adlandırılmış olan) bu hipoteze göre endotel tabakaya hasar veren herhangi bir etmen, trombositlerin endotel altına girip yapışmasına neden olur, ardından monosit ve T lenfositler gelir, bu hücrelerin salgıladığı büyüme faktörleri düz kas hücrelerinin mediadan intimaya geçip orada çoğalmasına, bağ dokusu ve proteoglikan imal etmesine ve fibröz plak oluşturmasına neden olur.
Bu iki hipotez birbirini dışlamaz. Oksitlenmiş LDL endotel hücrelerine toksik olduğu için bir hasar unsuru sayılabilir. Ayrıca yenilenen endotel hücreler tamamen normal olmaz ve plazmanın LDL'nin endotel tabakada alıkonmasına neden olabilir. Ancak kronik endotel hasar hipotezi lipit kökenli olmayan (örneğin enfeksiyon sonucu) aterom oluşumlarına açıklama getirir.

Yukarıda belirtilen süreçte damardaki düz kas tabakasında, özellikle ateromun hemen yanındaki düz kas hücrelerinde, mikroskopik kireçlenmeler (kalsifikasyonlar) başlar. Zaman içinde bu hücreler kas tabakası ile ateromun dış kısımları arasında kalsiyum birikimleri meydana gelir.
Bu örtülü yağ birikintileri (bu aşamada artık aterom olarak adlandırılırlar) arterin zaman içinde genişlemesine neden olan enzimler salgılarlar. Arterin genişlemesi ateromun fazladan kalınlığını telafi ettikçe damar boşluğunda bir daralma (stenoz) olmaz. Arterin kesiti yumurta şekilli olarak genişlemeye devam eder. Ancak eğer bu genişleme aterom kalınlığıyla orantısız olursa bir anevrizma meydana gelir.

Mikroskopla bakıldığında iki plak türü ayırt edilebilir:

Fibro-lipit plak intimanın altında biriken lipit yüklü hücrelerle tanımlanır (resim). Kas tabakası genişlediğinden dolayı lümen daralmamıştır. Endotelin altında bir "fibröz örtü" plağın merkezindeki çekirdeği kaplar. Çekirdekte lipit yüklü hücreler (makrofajlar ve düz kaslar), hücrelerin dışındaki dokuda kolesterol ve kolesteril ester oranı yüksektir, ayrıca fibrin, proteoglikanlar, kollajen, elastin ve hücre kalıntıları vardır. İlerlemiş plaklarda çekirdek bölgesinde ölü hücrelerden salınmış kolesterol birikimleri bulunur. Bu birikimlerde iğne şekilli kolesterol kristallerinden oluşmuş kısımlar görülür. Bu plakların kenarlarında yeni "köpüğümsü" hücreler ve kılcal damarlar bulunur. Yırtıldıkları zaman kişiye en çok zarar veren plaklar bunlardır.
Fibröz plak da (resim) intimanın altında yer alır, damar duvarının kalınlaşıp genişlemesine yol açar. Bazen kas tabakasının kısmen zayıflamasıyla beraber lümende ufak bir daralma olarak da görülür. Fibröz plakta kollajen lifleri (eosinle boyanan) ve kalsiyum çökeltileri (hematoksin ile boyanan) ve ender olarak da lipit yüklü hücreler bulunur.
Damarın kas tabakası ateromu tutmaya yetecek büyüklükte küçük anevrizmalar oluşturur. Aterom plağının varlığını telafi edecek şekilde yapısını değiştirmesine rağmen kas tabakası genelde dayanıklılığını sürdürür.
Ancak, damar duvarının içindeki ateromlar yumuşak ve yırtılmaya müsaittir, fazla bir esneklikleri yoktur. Arterler kalp atışlarıyla sürekli genişleyip büzülürler, yani nabız atarlar. Ayrıca ateromun dış kısmıyla kas duvarı arasındaki kireçlenme de, aterom ilerledikçe esneklik kaybına ve damarın sertleşmesine yol açar.
Kireç birikimleri yeterince ilerlediğinde bilgisayarlı tomografi (BT) veya elektron demet tomografisi (electron beam tomography) ile koroner arterlerde görüntülenebilir. Bu yöntemlerle bakıldığında kalsifikasyonlar ateromları çevreleyen yüksek radyografik yoğunluklu halkalar olarak görünür. BT tekniği ile Hounsfield skalasında 130 birimden fazla (bazılarınca 90 birimden fazla) bir radyografik yoğunluk, arterlerde açıkça kalsifikasyon olduğunun bir belirtisi sayılır. Anjiyografi veya intravasküler ultrasonla bakılıp arter lümeninde bir daralma görülmese dahi bu kalsifikasyonlar hastalığın, üstelik ileri bir aşamada olduğunun tartışmasız delili sayılırlar.

Hastalık onlarca yıl yavaşça ilerlemesine rağmen, arterin bir aterom tarafından tıkanmasına kadar fark edilmez. Tipik olarak şöyle meydana gelir: Aterom yırtılması, yırtığın üzerinde pıhtılaşma ve fibröz yapılanma ve bundan kaynaklanan stenoz. Bu süreç bir kere veya tekrar tekrar olabilir. Stenoz yavaş ilerleyebilir, buna karşılık plak yırtılması ani bir olaydır. Yırtılma, ince ve zayıf fibröz örtülü "hassas" ateromlarda olur.
Lümenin tamamen tıkanmasına neden olmayan ama yinelenen plak yırtılmalarının üzerindeki pıhtı örtüsü ve pıhtıyı sabitleştirici fizyolojik tepki, çoğu stenozu meydana getiren süreçtir. Stenozlu bölgelerde akış hızının yüksek olmasına rağmen bunlar sağlamdır, genelde parçalanmazlar. Kan akışını durduran yırtılma olayları genellikle az daralma yapmış bü

Embolizm, bir kütlenin kan akımıyla sürüklenerek damarları tıkamasına embolizm (embolism), bu cisme embolus denir. Kan akımıyla sürüklenen kütle maddenin her türden fiziksel niteliğini (katı, sıvı, gaz) taşıyabilir. Bir embolizm sürecinin etkisi, embolusun kaynağı ve izlediği yol ile belirlenir. Trombuslardan kökenli emboluslar en sık görülen embolizm türünü oluşturur (tromboembolizm).

İzledikleri yollara göre 3 tür embolizm vardır;
1- Direkt embolizm: Venöz ve Arteryel
2- Paradoks embolizm
3- Retrograd embolizm

Venöz Embolizm: büyük bölümünün kaynağı bacak ve kasık (iliofemoral) venalarındaki derin ven trombuslarıdır.
Arteryel embolizm (sistemik embolizm): embolusların büyük dolaşımdaki arterlerde sürüklenmesiyle olur. Böylece tüm organlara yayılır. Genellikle sol kalpten ve büyük arterlerdeki trombuslardan kaynaklanır. Arterlerin çapları giderek daraldığı için damarları tıkayıp infarktlara neden olurlar. İnfarkt­lar en sık beyin, böbrek, dalak, bağırsaklar ve ekstremitelerde görülür.

Venöz embolizmin arteryel embolizm hâline dönüşmesi ya da bunun tersi söz konusudur. Foramen ovale ve ductus arteriosus açık kaldığında ya da interventriküler septal defekti olan hastalarda görülür. Seyrek olarak akciğerlerdeki arteriovenöz şantlardan ya da kapillerler aracılığı ile venöz embolizm arteryel sisteme geçebilir.

Venalarda kan akımının ters yönünde olan embolizm biçimidir. Arterler­de kan akımı hızlı olduğu için görülmez. Venalardaki kan akımının ters yönüne giden (retrograd) embolizm ani basınç değişiklikleri nedeniyle oluşur; basınç değişiklikleri öksürme, ıkınma ve derin soluklanmadan (inspirasyonlardan) sonra görülür. Örneğin, derin bir inspirasyon sırasında vena cava superior’daki bir embolus vena cava inferior’a geçebilir. Öksürük ve ıkınma ile göğüs boşluğu (intratorasik) ve karıniçi (intra-abdominal) basınçları yükselir. Omurilik kanalı (spinal kanal) venalarıyla bağlantısı olan pleksiform venalar aracılığı ile göğüs ve karın boşluğundaki emboluslar spinal ve kraniyal venalara geçebilir (bu mekanizma bazı tümörlerin vertebra metastazlarını açıklayabilir).

Solid emboluslar: trombus (tromboembolizm), tümör kitlecikleri, aterom çamuru, doku parçaları,
Sıvı emboluslar: yağ kürecikleri,
Gaz emboluslar: hava ve azot gazı.

Aseptik emboluslar: embolusların büyük bir kısmı mikroorganizma içermez.
Septik emboluslar: seyrektir. En çok bakteriyel endokarditlerde rastlanır. Sepsis, piyemik abseler, septik infarktlar ve mikotik anevrizmalar gibi komplikasyonlarla sonlanır. Septik emboluslarda bakteriler arterlerin elastik ve muskuler çeperlerini bozar, rüptür ve kanama yapabilir. En sık beyinde saptanır.

Sistemik embolizme neden olur. Trombusların kaynakları sol kalp atrium ve ventrikülü (özellikle infarktlardan sonra), kalp kapakçıkları, büyük çaplı arterlerdeki aterom plakları ve anevrizmalardır. Kalpteki trombuslardan kaynaklı embolizmde aritmilerin çok önemli rolü vardır. Tromboembolizm nedenleri:

Myokard infarktı üzerindeki endokard yüzeyinde oluşan trombuslar,
İnfektif endokarditlerde mitral ve aorta kapağı endokardında oluşan septik trombuslar,
Romatizmal kalp hastalığındaki atrial trombuslar
Sol atrium trombozu
Kardiyomyopatiler
Aorta anevrizmalarındaki trombuslar
Büyük çaplı damarlardaki ülsere aterom plakları
Kalp kapak ve aorta protezleri
Paradoks embolizm

%90'ı bacak venalarındaki (popliteal, femoral ve iliak venalar) ve kasık (pelvis) venalarındaki derin ven trombozundan kopan emboluslardır. Kan basıncının ansızın yükselmelerinde taze trombuslar yerlerinden kolayca koparlar. Kalptekiler sağ atriumdan ve sinus cavernosus'tan kaynaklıdır. Trombus eskidik­çe organize olmaya başlar ve kopması güçleşir.

Venöz emboluslar pulmoner embolizm yaparlar. Pulmoner embolizmin sonuçları embolusun büyüklüğüne, mikroorganizma içerip içermemesine, hazırlayıcı durumların bulunup bulunmamasına bağlıdır.
 Pulmoner tromboembolizmin en önemli sonucu büyük bir embolusun arteria pulmonalis ana dalını tıkayarak akut sağ kalp yetmezliği, kardiyovasküler kollaps ve ansızın ölüme yol açabilmesidir. Bu olgunun mekanizması şok ya da akciğerlerdeki refleks damar büzüşmelerine (pulmoner vazokonstriksiyon) bağlanmaktadır.
Orta büyüklükte bir embolus akciğerlerde infarkt yapabilir. Kronik sol kalp yetmezliği ya da pulmoner vasküler patolojisi olan hastalarda arteria pulmonalis'in ana dallarından birini tıkayan embolus akciğer infarktı oluşmasına yol açabilir.
Küçük embolusların kaynakları genellikle sağ kalp ve bacak venleridir. Derin ven trombozundaki pulmoner embolizm olgularının ¾'ünde emboluslar küçüktür ve fibrinolitik aktiviteyle eritildiklerinden klinik belirti vermezler. Ancak sık sık yineleyen olgularda pulmoner hipertansiyon gelişebilir (%5). Pulmoner hipertansiyonu cor pulmonale ve progressif bir dispne tablosu izler.
Septik küçük emboluslar kaynaklarını süpüratif trombuslardan alır. Akciğerlerde septik infarktlar ya da piyemik abseler oluştururlar.

Kan dolaşımında gaz küreciklerinin oluşması iki şekilde olur:(1) damarlara dışarıdan hava girer; (2) atmosfer basıncının ansızın düşmesi (dekompresyon) nedeniyle kandaki erimiş gazlar köpüklenir.

Dışarıdan arterlere ve venalara 100-150 cc hava girmesi genellikle öldürücüdür. Hava kürecikleri damarları tıkayabilir. Venalar aracılığıyla sağ kalbe gelen hava sistol ve diastol sırasında köpüklenir. Sağ kalp arteria pulmonalis'teki köpüklenmiş kanı akciğerlere yeterince pompalayamaz. Havanın bir bölümü akciğer damarlarını tıkayabilir, retrograd embolizme neden olabilir. Hava az ise rezorbe olabilir. Venöz hava embolizminin etyolojisinde büyük venaların ya da venöz sinüslerin açıldığı travmalarda ya da cerrahi girişimler ön plandadır (inspirasyonda oluşan güçlü negatif basınç nedeniyle dışarıdaki hava venöz dolaşıma çekilir). Örnekler: damar yolu açılması, baş-boyun cerrahisi ya da travmalarında vena jugularis interna açılması, doğumlarda ve düşüklerde uterus venalarının açılması, pozitif basınçla uygulanan transfüzyonlar, hemodiyaliz, pnömotoraks. Arteryel hava embolizminde kalp ve beyin damarlarının tıkamasıyla ansızın ölüm olabilir. Derialtı damarlarının ve dil atardamarının (arteria lingualis) tıkandığı kesimlerde renk solar.

Atmosfer basıncının ansızın düşmesi ile beliren akut gaz (azot gazı) embolizmidir. Atmosfer basıncındaki düşme gazlı içecek şişesinin kapağının açılmasıyla birlikte izlenen olaylara benzer. Gazlı içeceklerde basınçla erimiş durumdaki CO2 şişenin açılmasıyla birlikte (atmosfer basıncının ansızın düşmesi) gaz hâline dönüşür ve köpüklenir. Benzer biçimde atmosfer basıncının hızla düşmesiyle birlikte erimiş hâlde bulunan gazlar serbest hâle geçerek kanı köpüklendirir ve damarları tıkar. Dokularda ve kanda kolayca eriyen oksijen ve kar­bondioksit atmosfer basıncı düşünce solunum yoluyla atıldığı için embolizm açısından önemsizdir.
Azot gazı kanda çok zor erir. Atmosfer basıncı düşünce damarlarda ve dokularda kürecikler oluşturur. Azot gazı kürecikleri birleşerek büyüyen köpükler yapar. Trombositlerin kanda beliren azot küreciklerine yapışmasıyla birlikte pıhtılaşma mekanizması aktive olur. Kapiller damarlarda minik trombuslar oluşur. Başlıca şu durumlarda görülür;

Caisson apareyinde çalışanlarda (kronik dekompresyon hastalığı)
Dalgıçlarda
İçinde basınç düzenleyici apareyi olmayan uçaklarla hızla 2000 m'nin üzerine çıkanlarda
Yüksek dağların zirvelerine hızla tırmananlarda görülür
Sonuçları:

Beyin, medulla spinalis ve periferik sinirlerde kanama ve nekrozlar, buna bağlı felçler oluşur. Sünger avcılarında görülen bu tabloya halk dilinde vurgun denir.
Akciğerlerde kanama, emfizem ve ödem oluşur. Solunum güçlüğü vardır.
Uzun kemiklerin uçlarında aseptik nekrozlar olur, osteoartrite yol açar.
Kaslarda çok ağrılı kramplar olur.
Azot gazı yağlarda eridiği için olaya yağ embolizmi de karışabilir.
Hastaların tedavi edilmesi için yüksek basınç altına alınmaları ve basıncın yavaş yavaş azaltılması gereklidir. Ayrıca hastalara hava yerine oksijen-hel­yum karışımı verilebilir. Caisson apareyinde çalışanlarda görülen kronik dekompresyon hastalığında femur, tibia ve humerus başı iskemik nekrozları tipik bulgulardır.

Yağlı maddelerin kan akımına girerek çeşitli organlardaki arteriol ve kapillerleri tıkamasıdır. Nedenleri:

Travma: genel beden travmaları kemik iliğindeki ve derideki yağ dokusunun parçalanarak damarlar içine girmesine yol açar. Çok sayıdaki kemik kırıklarında (femur, pelvis) ve kemik ameliyatlarının büyük bölümünde yağ embolizmi vardır ancak pek azı klinik belirti verir. Yağ dokusu almaya yönelik estetik operasyonlar (liposuction), yağ ve kemik dokusu yangıları, geniş yanıklar, doğum gibi olgularda da yağ embolizmi görülebilir.
Karaciğer yağlanması: alkolik siroz, diabetes mellitus, fosfor, karbon tetraklorür gibi bazı maddelerle zehirlenmeler karaciğer parenkim hücrelerinin yağlanmasına neden olur. Yağlanma arttıkça parenkim hücrelerinin çeperleri gerilir ve parçalanır, yağ damlacıkları kan dolaşımına dökülür.
Dekompresyon hastalığı: azot yağlarda erir. Dekompresyon hastalığında basıncın birden düşmesiy­le yağlı hücreler içindeki azot gaz haline dönüşür ve hücrelerin membranları yırtılır, gaz embolizmi ile birlikte yağ embolizmi de başlar. Akut dekompresyon hastalığında beyinle ilgili klinik belirtilerin başında delirium ve konvülsiyon vardır, ölümle sonlanabilir. Akciğer lezyonlarında dispne vardır. Ayrıca tüm organlarda peteşial kanamalar, ödem saptanır. İdrarda ve balgamda yağ damlacıkları bulunur.
Yağ embolizmi hastaların büyük çoğunluğunda (%90) subklinik seyreder. Ağır olgulardaki klinik bulgular travmayı izleyen ilk 3 gün içinde belirir. En önemli lezyon­lar beyinde ve akciğerlerdedir. Beyinde ödem, küçük kanamalar ve minik infarktlar oluşur. Akciğerlerde akut solunum güçlüğü sendromuna özgü bulgular vardır. Sistemik yağ embolizmi olduğunda tüm or­ganlarda lezyonlar saptanabilir. Belirtileri izleyen birkaç saat içinde koma, 1-2 gün içinde de ölüm olur. Dolaşıma giren yağ damlacıklarının takıldığı ilk bölge akciğerin kapiller damarlarıdır. Büyükçe dam

ICD (International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems), hastalıkların ve sağlık sorunlarının uluslararası sınıflama sistemidir. Uluslararası hastalık sınıflamasının (UHS) kısaltmasıdır. Bilinen hastalık ve yaralanmaların çok ayrıntılı tanımlanması ile oluşturulur. Dünya Sağlık Örgütünce (WHO) yayımlanır ve sağlık sektörü özişlerinde, sağlık sayımlamaları alanında dünya çapında ortak kullanımdaki kodlama dizgesidir.
4 basamaklı kodlama dizgesi vardır.

Bölüm Enfeksiyon ve Paraziter Hastalıklar (A00 ile B99 arası)
Bölüm Neoplazmlar (C00 ile D48 arası)
Bölüm Kan ve Kan Yapıcı Organ Hastalıkları ve Bağışıklık Sistemini İçeren Hastalıklar (D50-D89)
Bölüm Endokrin, Nutrisyonel ve Metabolik Hastalıklar (E 00 - E 90)
Bölüm Akıl ve Davranış Bozuklukları (F00-F99)
Bölüm Sinir Sistemi Hastalıkları (G00-G99)
Bölüm Göz ve Gözle Bağlantılı Doku Hastalıkları (H00-H49)
Bölüm Kulak ve Mastoid Oluşum Hastalıkları (H60-H95)
Bölüm Dolaşım Sistemi Hastalıkları (I00-I99)
Bölüm Solunum Sistemi Hastalıkları (J00-J99)
Bölüm Sindirim Sistemi Hastalıkları (K00-K93)
Bölüm Cilt ve Cilt altı Dokusu Hastalıkları (L00-L99)
Bölüm Kas-İskelet ve Bağ Dokusu Hastalıkları (M00-M99)
Bölüm Ürogenital Sistem Hastalıkları (N00-N99)
Bölüm Gebelik, Doğum ve Lohusalık Dönemi Hastalıkları (O00-O99)
Bölüm Perinatal Dönemden Kaynaklanan Hastalıklar (P00-P96)
Bölüm Konjenital Malformasyon, Deformasyon ve Kromozom Anomalileri (Q00-Q99)
Bölüm Semptomlar ve Anormal Klinik ve laboratuvar Bulguları (R00-R99)
Bölüm Yaralanma, Zehirlenme ve Dış Nedenlere Bağlı Diğer Durumlar (S00-T98)
Bölüm Hastalık ve Ölümün Dış Nedenleri (V01-Y98)
Bölüm Sağlık Durumu ve Sağlık Hizmetlerinden Yararlanmayı Etkileyen Faktörler (Z00-Z99)

ICD-1 - 1900
ICD-2 - 1910
ICD-3 - 1921
ICD-4 - 1930
ICD-5 - 1939
ICD-6 - 1949
ICD-7 - 1958
ICD-8A -1968
ICD-9 - 1979
ICD-10 -1999

Sağlık Bakanlığı 21 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

WHO üzerinde ICD-10 anasayfası 15 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ICD-10-CM  6 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.(USA - modification)
ICT-10-Tr 15 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Sağlık Bakanlığı'nın Türkçeleştirdiği kodlar)
ICD-10 kodları (Microsoft Excel dosyası)
ICD-10 Nedir?
ICD Kodları 29 Nisan 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

ICD-10, Bölüm 4 (E00-E90): Endokrin, beslenmeye bağlı ve metabolik hastalıklar, ICD-10'un güncel (2007) sürümünde Bölüm 4'ü oluşturan bir hastalık kategorisidir. Bu kategoride endokrin, beslenmeye bağlı ve metabolik hastalıklar, E00'dan E90'a kadar kodlanmış hastalık blokları içinde sınıflanır.

Hastalık blokları, aşağıdaki listede sunulan gruplarda toplanmıştır:

E00-E07: Tiroit bezi bozuklukları
E10-E14: Şeker hastalığı
E15-E16: Glikoz regülasyonu ve pankreas iç salgılarının diğer bozuklukları
E20-E35: Diğer endokrin bezlerin bozuklukları
E40-E46: Malnütrisyon
E50-E64: Diğer beslenme eksiklikleri
E65-E68: Şişmanlık ve diğer aşırı beslenmeler
E70-E90: Metabolik bozukluklar

Şu durumlar kategoride yer almaz:

Gebelik, doğum ve lohusalık komplikasyonları (O00-O99)
Başka yerde sınıflanmamış belirti, muayene bulgusu ve anormal klinik ve laboratuvar bulguları (R00-R99)
Fetüs ve yenidoğana özgü geçici endokrin ve metabolik bozukluklar (P70-P74)

ICD-10'da, fonksiyonel olarak etkin olan ya da olmayan bütün neoplaziler Bölüm 2'de sınıflanır.
Gerekli görülürse, neoplaziler ve ektopik endokrin dokuların fonksiyonel etkinliğini ya da endokrin bezlerin neoplaziler veya başka yerlerde sınıflanmış durumlarla ilişkili hiper-/hipofonksiyonunu belirtmek için, Bölüm 4'te yer alan uygun kodlar (örn. E05.8, E07.0, E16-E31, E34) ek kod olarak kullanılabilir.

Aşağıda Hastalıkların ve İlgili Sağlık Sorunlarının Uluslararası İstatistiksel Sınıflamasına ilişkin kodların bir listesi yer almaktadır.

ICD-9 kodları listesi 001-139: bulaşıcı ve paraziter hastalıklar
ICD-9 kodları listesi 140-239: neoplazmlar
ICD-9 kodları listesi 240-279: endokrin, beslenme ve metabolizma hastalıkları ve bağışıklık bozuklukları
ICD-9 kodları listesi 280-289: kan ve kan oluşturan organların hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 290-319: ruhsal bozukluklar
ICD-9 kodları listesi 320-389: sinir sistemi ve duyu organları hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 390-459: dolaşım sistemi hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 460-519: solunum sistemi hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 520-579: sindirim sistemi hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 580-629: genitoüriner sistem hastalıkları
ICD-9 kodları 630-679 listesi: gebelik, doğum ve lohusalık komplikasyonları
ICD-9 kodları listesi 680-709: deri ve deri altı doku hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 710-739: kas-iskelet sistemi ve bağ dokusu hastalıkları
ICD-9 kodları listesi 740-759: konjenital anomaliler
ICD-9 kodları listesi 760-779: perinatal dönemde ortaya çıkan belirli durumlar
ICD-9 kodları listesi 780-799: semptomlar, işaretler ve kötü tanımlanmış durumlar
ICD-9 kodları listesi 800-999: yaralanma ve zehirlenme
ICD-9 kodları listesi E ve V kodları: harici yaralanma nedenleri ve ek sınıflandırma

MS Access MDB dosyası 11 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Amerika Birleşik Devletleri Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bölümünde alt kısımdan yüklemeler bölümünde bulunmaktadır. (İngilizce)

Karaciğer yağlanması, yağlı karaciğer olarak da bilinen karaciğerin triaçilgliserol senteziyle VLDL dengesizliğinin ortaya çıkmasıyla meydana gelen bir hastalıktır. Hepatit, kontrol edilmemiş diyabet ve alkol alımında görülür.
Karaciğerdeki lipidlerin %75'i fosfolipid, %25'i ise triaçilgliseroldür. Triaçilgliseroller normal durumda karaciğerde birikmez. Ancak vücutta önemli bazı bozukluklar nedeniyle karaciğerde lipid birikir. Karaciğerdeki total lipid miktarı, karaciğerdeki emilme lipidlerinin ve karaciğerdeki bizzat karbohidrat ve proteinlerin parçalanması sonucu oluşan asetil koenzim A'nın lipidlere dönüşümü ve yağ asitlerinin yağ deposundan karaciğere gönderilmesiyle artar. Nötral yağlar karaciğerden kana, yağ dokularına lipoprotein şeklinde taşınmasıyla ve yağ asitlerinin karaciğerde yıkılmasıyla azalır. Fazla yağ yenmesi, karbohidratlardan aşırı yağ yapımı, karaciğerden depolara az yağ gitmesi, açlık ve diyabette karaciğerin yağ sarfiyatının azalmasıyla aşırı alkol alımında ve ayrıca karbon tetraklorür (CCl4), kurşun (Pb), kloroform (CHCl3), arsenik (As) ve fosfor (P) zehirlenmelerinde karaciğerde yağlanma meydana gelir. Lipoproteinlerin yapısında bulunan fosfolipidlerin yapımının azalması da karaciğer yağlanmasına neden olur. Ayrıca kolinin, lipotropik maddeler (karaciğerdeki yağları uzaklaştıran maddeler) olan metionin ve betain gibi metil grubu vericilerinin azalması durumunda, kolin sentezi azalacağından buna bağlı olarak plazmanın başlıca lipid taşıyıcı fraksiyonu olan lipoproteinlerin yapılamaması nedeniyle karaciğerde lipid birikir.
Karaciğer yağlanmasında, organ büyük ve sarı renklidir. Karaciğer yağlanmasını etkileyen faktörler özetlendiğinde:

Karaciğer hücrelerine (hepatosit) aşırı yağ asidleri girişi (açlık, kortikosteroid kullanımı)
Yağ asidlerinin oksidasyonunda aksama (solunum havasındaki oksijen yetersizliği)
Trigliserid üretiminde artma (alkolizm)
Apoprotein sentezinde azalma (karbon tetraklorür, açlık)
Karaciğerin lipoprotein sekresyonunda aksama (alkolizm)

Siroz
Karaciğer kanseri

Karaciğer Yağlanması Belirtileri

Kısırlık veya infertilite, kadınlarda ve erkeklerde tıbbi nedenlerle çocuk sahibi olamama durumu. Tıpta kısırlık "herhangi bir korunma olmaksızın, düzenli cinsel ilişkiye rağmen bir yıl içerisinde çocuk sahibi olunamaması" şeklinde tanımlanır. Kısırlık sorunu erkek ve kadında eşit oranlarda görülür.

Yumurtlamada meydana gelen bozukluklar: Kadında en sık görülen kısırlık nedenidir.
Tüplerin hasarlı olması: Tüplerin kısmen veya tamamen tıkalı olması sperm ile yumurtanın buluşmasını engelleyerek döllenme ve gebeliği olanaksızlaştırır.
Endometriozis: Endometriozis rahim içini döşeyen dokunun (Endometrium) rahim dışında gelişmesi olarak ifade edilir.
Rahime ait problemler: Rahim ağzındaki yapısal, enfeksiyona ait veya bu bölgedeki salgıyla (Mukus) ait bozukluklar kısırlık sebebi olabilir.
Alerjik nedenler: Alerjik nedenler kısırlık nedeni olabilmekle birlikte teşhisleri ve tedavileri zordur.

Sperm üretiminde aksaklıklar: Sperm şekli, sayısı veya hareket kabiliyetindeki zayıflıktan kaynaklanır.
Yapısal bozukluklar: Spermin üretim yeri olan testislerden dışarı çıkmasını engelleyen tam veya kısmi tıkanıklıklar kısırlık nedeni olabilir.
Çevresel faktörler: Aşırı sıcakta çalışmak, sürekli oturmak, kimyasal maddeler solumak, kısırlık sebeplerinden birkaçıdır. Normal yaşamınızdaki faaliyetlerin birçoğu fazla olmasa da kısırlığa neden olabilir, örneğin işinizin stresli olması dahi kısırlığa sebep olabilir. Çocuğu olmayan insanların ilkin yaşam tarzlarında değişiklik yapmaları gerekir. Sigara içiliyorsa bırakılmalıdır. Alkolden uzak durulmalıdır. Sürekli oturulmamalı, sıcakta çalışmamalı, düzenli ve dengeli beslenilmelidir.

Halk arasında rüyalanma olarak bilinen zevk eksikliği (aniproforkent).
Kadının yaş ortalaması: 40 yaşını geçmiş kadınlarda kısırlık en sık rastlanılan belirtilerdendir.
Erkeğin yaş ortalaması: ilerleyen yaşla beraber cinsel ilişki sayısının azalması nedeni ile gebe kalma şansında azalma olur.
Cinsel ilişki sayısı: Cinsel ilişki sıklığı gebe kalmayı etkileyen bir faktördür.
Teknolojinin gelişmesi ile erkek kısırlığı tedavisindeki en son yenilikler sayesinde artık gelişkin spermi olmayan erkeklere de testis dokusundan elde edilen spermleri kullanarak yardım edilebilmektedir. TESE operasyonlarıyla sperm testi 'sıfır' çıkan erkeklerin yarısında yeterli olgun sperm elde edilebilmektedir.

Primer İnfertilite: Daha çok yeni evli çiftlerde görülen bir durumdur. Daha önce çocuk sahibi olmayan çiftler, fiziksel olarak  bir sorun olmasa da, psikolojik sorunlar nedeniyle gebelik elde edilemeyebilir.
Sekonder İnfertilite: Daha önce  çocuk sahibi olmuş ancak yeniden denerken doğal yollar ile gebelik elde etmekte zorlanan çiftler için geçerlidir.
Kalıcı İnfertilite: Genellikle “Nedeni Açıklanamayan Kısırlık” durumu olarak ifade edilmektedir.[1] 29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kısırlık  tetkikleri genelde 2 ile 5 günlük yapılan cinsel perhizin sonrasında erkek mastürbasyon sonrasında sperm örneği vererek laboratuvarda Dünya Sağlık Örgütünün kriterlerine uygun olarak değerlendirilmesi yapılmaktadır. Daha sonra verilen spermin sayıları, canlılık oranları, şekilleri ve hareketlilikleri incelenir.
Kısırlık tanısı konurken spermlerde herhangi bir iltihap durumunun olup olmadığı ya da tıbbi bir tedavinin gerekli olup olmadığı araştırılmalıdır. Normal olarak Dünya Sağlık Örgütünün kriterine uygun olarak yapılan sperm tahlilinde 20 milyon sperm olmalıdır. Ancak bu spermlerin en azından yarısının canlı olması ya da ileriye doğru hareket etmiş olan sperm oranlarının ise bütün spermlerde en azından %25 olmalı ve normal şekilli spermlerin sayılarının da en azından %14 oranında olması gerekmektedir. Ayrıca şunu unutmamak gerekir; anormal çıkan bir tek “spermiyogramla“ erkek için kısırlık tanısının konulması uygun olmaz. Erkeğin spermi sonucunun dalgalanma göstermesinden dolayı anormallik durumunun en az 4 ile 6 hafta arasında iki kez tekrarlanması daha uygun olur.

Kadın kısırlığı
Erkek kısırlığı
Taşıyıcı annelik
Doğurganlık turizmi

Libido, Sigmund Freud tarafından ortaya atılan, insanın ana sorun kaynağı olarak görünen, bastırılmış duyguları insan benliğinde ateşleyen terimdir. TDK sözlükte "İnsanın davranışlarının temelini oluşturan cinsel içgüdü" olarak tanımlanır. Freud, diğer uzmanların insana yaşama gücünü veren enerji demesine rağmen libidonun zararlı olduğunu kanıtlamıştır. Libido düşürücü de buradan icat olmuştur.
Daha teknik olarak tanımıyla Carl Jung tarafından bulunmuştur. Genel olarak libido, özgür yaratım ya da psişik olarak bireysel gelişimi ileri iten enerjidir.
Freud'a göre libido içgüdüsel enerjidir. Uygarlaşma davranışının uzlaşılması ile çatışma hâlindedir. Toplumsal konforun getirdiği libidoyu kontrol etme ihtiyacı olarak tanımlanır. Bu toplumsallık ile bireysellik arasındaki huzursuzluk ve gerilimi yönetir. Bu rahatsızlığı, huzursuzluğu Freud "neurosis (nevroz, sinirce)" olarak isimlendirmiştir. Böylece libido dönüşüme uğramak zorunda kalır. Sosyal alanda kullanılacağı bir alana yöneltilerek yüceltilir.
Libido, yaratıcı hayatı teşvik edebilir. İnsanlık için doğal yol seksle gerçekleşmesidir. Bununla birlikte derin bilinçaltı seviyelerinde iki seviye birleşebilir bunun sonucunda seksüel çekim ve seksüel dürtü için evrimsel koşullarda sonuçlar verebilir. Bu koşulların kullanımı libidonun karşıt anlamlı sözcüğü olan destrudo'yu oluşturur (İnsanın içindeki ölüm, yıkım, kendi kendini yıkım/yok etme içgüdüsü). Freud, insan yaşamını iki temel dinamik arasındaki savaşın oynandığı tiyatro olarak görmüş: yaşama içgüdüsü (eros) ve ölüm içgüdüsü (thanatos). Freud, daha çok yaşam içgüdüsü ile uğraşmıştır.

Kelime, Freud'un öğrencisi psikanalist Edoardo Weiss tarafından üretilmiş ve ilk olarak 1935 tarihli "imago" dergisindeki "Todestrieb und Masochimus" başlıklı makalesinde kullanmıştır. Freud, 1880 ve 1900 arasındaki yıllarını, yoğun psişik bunalımda, büyük yalnızlık ve muhteşem yaratıcı melankolisi ile geçirdi. Freud daha Paris'teyken, hem Charcot'nun kişiliğinin getirdiği büyük şok, hem de Paris kentindeki kültür şokunu yaşamıştı. Viyana'ya döndüğünde kriz öncesi kriz diye tanımlanan çeşitli psikosomatik reaksiyonlar göstermeye başlamıştı: kalp bölgesinde lokalize olan sancılar, taşikardi, kronik kabızlık, solunum bozukluğu, uykusuzluk ve ölüm isteği gibi. 1893 yılında psişik yapısı iyice çözülme dönemine gelir. Bununla yeni bir kriz başlar. Kendisine sigarayı bırakması önerilir, fakat kabul etmez. "Sigarayı bırakarak mutlu yaşayacağıma, sigarayla birlikte mutsuz da olsa keyifli yaşayayım" der. Freud yine bu dönemde, 1894 yılının Haziran ayında, sonradan psikanalizin temel kavramlarından biri olan libido tanımını ilk kez kullanır.
Bazı psikanalistler, (Federn) aynı içgüdüyü "mortido" kelimesiyle tanımlamıştır.

Doktor ve psikiyatristler libidonun azaltılmasını bir çeşit seksüel fonksiyon kaybı olarak görmekte ve bunu tıbbi bir problem olarak ele almaktadır. Örneğin, libidonun azalışını, erkekte testosteron ve kadında östrojen hormonunun üretiminin azalmasına bağlarlar. Hormon yetersizliği hormon tedavileriyle düzenlenebilir.
Birçok tıbbi durum altında libido azalabilir: Ameliyat, aşırı yorgunluk, bitkinlik, psikiyatrik sorunlar (depresyon, kaygı) gibi. Bazı ilaçların da libido düşüşünde yan etkileri söz konusu olabilir.

Makrosomi, [macro+soma (σῶμα)] aşırı büyüme sonucu oluşan iri vücut, iri-yarı vücut yapısı, en ve boy ölçümleri normalden fazla vücut tanımı yapan terimdir; ilk kez 19. yüzyıl ortalarında, Dr. Robley Dunglison (1798–1869)  tarafından yazılan kitapta kullanılmıştır. Aşırı büyüme, doğum öncesi (prenatal) dönemde ya da doğumdan sonra (postnatal) dönemde ortaya çıkabilen bir olgudur. Makrosomi olgularının bir bölümü “aşırı büyüme sendromları”nın özgün bir bileşenidir.

Doğum öncesi (prenatal) başlayan ve gebelik sonlanana (doğuma) dek süregelen aşırı büyüme olgularının bir bölümü “fetal makrosomi (fetal macrosomia)” olarak nitelendirilir (halk arasında kullanılan “tosuncuk” kavramı kapsamına giren bebeklerdir). Yenidoğanların yaklaşık %5’i, 4.000 gramın, boy uzunluğu ortalamanın üzerinde olan tosuncuklardır. Fetal makrosominin ilk bulguları, gebeliğin 24. haftasından sonra belirmeye başlar. Genellikle endokrin sistem (hiperinsülinemi) kökenli olan yaygın hiperplaziler ile interstisiyel doku artışları ve yer yer saptanan hipertrofiler, dokuların ve organların gereğinden fazla büyümesinin önemli nedenleridir.
Herhangi bir sendromla ilgisi olmayan makrosomilerde, yenidoğana ya da ebeveynlerine özgü olan nedensel (etyolojik) faktörler şunlardır:

Gebelik diabeti: Diabetli annelerin bebekleri çoğu kez tosuncuk olarak doğarlar. Gebelik diabeti geçicidir; ancak, bazı anneler doğumdan da diabet hastası olarak kalabilirler. Diabetik gebelerdeki makrosomi riski %15-45 olarak belirlenmiştir.
Gebelik süresi: 40 haftayı aşan gebeliklerde makrosomi riski giderek artar.
Antibiyotikler: Antibiyotik kullanan gebelerin bebeklerinde makrosomi riski olabilmektedir.
Cinsiyet: Makrosomi riski erkek bebeklerde daha yüksektir.
Natal hiperinsülinizm: Annenin kan insülin düzeyinin yüksek olması, fetüsü de etkiler. Yüksek insülin düzeyi sık sık yemeyi tetikler ve aşırı kalorili beslenme yağlanmaya neden olur.
Gebenin aşırı kilo alması: Gebelik diabeti olmasa bile, gebelikte aşırı kilo alan annelerin bebekleri normal ağırlıklarının üzerinde doğabilirler.
Ailesel (kalıtsal) uzun boy ve hızlı olgunlaşma: Bu tür ailelerin üyeleri uzun boylu-iri yapılıdır.
Gigantizm (hiperpituitarizm): Hipofiz bezi ön lobunda oluşan adenomların salgıladığı hormonların etkisiyle, doğumdam sonraki yaşlarda beliren irileşmedir (dev çocuk).
Konjenital adrenal hiperplazisi: Kortizol sentezi bozukluğu ile birlikte hızlı büyümenin saptanabildiği bir endokrin sistem hastalığıdır.

İri bebek gebeliği süresince annede hipertansiyon ve pre-eklampsi riski vardır; doğum sırasında, doğum kanalı ve çevresi yırtıklar olabilir.
Hipertansiyonun kontrol edilemediği annelerde hipertansif böbrek hastalığı (nefropati), hipertansif kardiyomyopati ve hipertansif göz hastalığı (retinopati) gelişebilir.
Doğum sırasında, anne ve benekte oluşabilecek komplikasyonların önlenmesi için çoğu kez sezaryen uygulaması gerekmektedir.
Doğumda, bebeğin omuz eklemi kuşağı sorunları; doğumdan hemen sonra akut solunum sıkıntısı, kan şekeri düşmesi (hipoglisemi) ve kan kalsiyum düzeylerinin az olması (hipokalsemi) komplikasyonları gelişebilir.
Makrostomik bebeklerde obezite, karaciğer yağlanması ve ilerleyen yıllarda Tip 2 diabet riski yüksektir.

MedlinePlus, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Tıp Kütüphanesi tarafından üretilen çevrimiçi bir bilgi hizmetidir. Hizmet, İngilizce ve İspanyolca dillerinde seçilmiş tüketici sağlık bilgileri ve ek dillerde belirli içerik sağlar. Site, Ulusal Tıp Kütüphanesi (NLM), Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), diğer ABD devlet kurumları ve sağlıkla ilgili kuruluşlardan gelen bilgileri bir araya getirmektedir. Ayrıca mobil cihazlarda görüntülenmek üzere optimize edilmiş, İngilizce ve İspanyolca dillerinde bir site de bulunmaktadır. 2015 yılında dünyanın dört bir yanından yaklaşık 400 milyon kişi MedlinePlus'ı kullanmıştır. Hizmet NLM tarafından finanse edilmektedir ve kullanıcılar için ücretsizdir.
MedlinePlus, sağlık ve ilaç konularında ansiklopedik bilgi sağlar ve tıbbi hizmetler dizini sunar. MedlinePlus Connect, elektronik sağlık kaydı (EHR) sistemlerindeki hastaları veya sağlayıcıları, koşullar veya ilaçlar hakkında ilgili MedlinePlus bilgilerine bağlar.
PubMed Health, sağlık profesyonelleri için bilgilerin yanı sıra tüketici sağlığı bilgileri sunan bir başka NLM sitesiydi. Ancak, "Sistematik incelemelerin yanı sıra tüketici sağlığı bilgileri için bir portal olan PubMed Health, 31 Ekim 2018'de durduruldu. Aynı veya benzer içerik, PubMed ve Bookshelf (sistematik inceleme içeriği için) ve MedlinePlus (tüketici sağlığı bilgileri için) gibi diğer NLM kaynakları aracılığıyla sağlanmaktadır."

Ulusal Tıp Kütüphanesi, MEDLINE ve ona erişim sağlayan PubMed ve Entrez gibi çeşitli hizmetler de dahil olmak üzere profesyonel tıp bilimcileri ve sağlık hizmeti sağlayıcıları için uzun süredir programlar ve hizmetler sunmaktadır. 1990'larda internet erişimi yaygınlaştıkça halktan daha fazla kişi bu hizmetleri kullanmaya başladı. Ancak profesyonel olmayan kullanıcılar, güvenilir sağlık bilgilerinden meslekten olmayan kişilerin erişebileceği bir formatta faydalanabilirdi.
Ulusal Tıp Kütüphanesi, örneğin ticari WebMD'ye benzer ticari olmayan bir çevrimiçi hizmet sağlamak için Ekim 1998'de MedlinePlus'ı tanıttı. 2010 yılında bir başka NCBI hizmeti olan PubMed Health, MedlinePlus'ı tamamlayarak tüketicilere yönelik sağlık bilgileri sunmaya başlamıştır; PubMed Health özellikle tedavilerin klinik etkinliği hakkında bilgi bulmaya odaklanmaktadır.
MedlinePlus başlangıçta İngilizce olarak 22 sağlık konusu sunarken, bu sayı İngilizce ve İspanyolca olarak yaklaşık 1000 sağlık konusuna ve ayrıca 40'tan fazla dilde sağlık bilgilerine bağlantılara kadar genişlemiştir. MedlinePlus, sağlık bilgisi sağlamadaki rolü nedeniyle Tıp Kütüphanesi Derneği tarafından tanınmıştır. Site, 2010 yılı Amerikan Müşteri Memnuniyeti Endeksi'nde 84 puan almıştır.
2000'li yıllarda A.D.A.M.'ın tıp ansiklopedisi MedlinePlus'a dahil edilmiştir. "Animated Dissection of Anatomy for Medicine, Inc." Atlanta, Georgia merkezli, sağlık kuruluşlarına, işverenlere, tüketicilere ve eğitim kurumlarına tüketici sağlığı bilgileri ve fayda teknolojisi ürünleri sağlayan NASDAQ'da işlem gören bir kamu şirketidir.

MedlinePlus web sitesi, metin tabanlı web sayfalarının yanı sıra videolar ve araçlarla da bilgi sağlamaktadır. MedlinePlus içeriğine erişmenin diğer yolları arasında klinisyenler için bir bakım noktası aracı olan MedlinePlus Mobile ve elektronik sağlık kayıtlarına bağlanan MedlinePlus Connect bulunmaktadır.

Resmî site

Metrekare SI'dan türetilen alan birimidir ve m² (Unicode'de 33A1) ile gösterilir. 1 metrekarelik alan, kenarları 1 metre uzunluğundaki bir karenin alanına eşittir. SI temelli birim olam metre, ışığın vakumda 1/299.792.458 saniyede katettiği mesafeye denk gelir. Uzunluk birimleri arasındaki derece farkı onlara karşılık gelen alan birimleri arasında aynı derece farkının iki katının oluşmasına sebep olur. Ayrıca metrekare alanları çarpımıdır.
SI önekler ekleyip çıkarma, üskatları ve askatlarını oluşturur. Bununla beraber birim olarak ikiye katlanma, onların uygun liner birimlerinden ikiye katlanma arasındaki büyüklük sırası farklıdır. Örneğin bir kilometre, metrenin bin kat uzunluğuna eşitken bir kilometrekare, bir metrekarenin bir milyon katı kadar alana eşittir.

Metrekare, metrenin tüm SI öneklerini kullanabilir.

Bir metrekare eşittir:

Birimler.com Alan birimleri dönüştürücü2 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Migren, nörolojik, sindirim sistemi ve otonom sinir sistemindeki değişikler ile beraber meydana gelen, aralıklı bir baş ağrısı bozukluğudur. Çoğunlukla otonom sinir sisteminde görülen orta şiddette ve şiddetli baş ağrısı ile karakterize kronik bir rahatsızlıktır. Kelimenin kendisi Yunanca ἡμικρανία (hemikrania), "başın bir tarafındaki ağrı" (ἡμι- (hemi-), "yarım" ve κρανίον (kranion), "kafatası" ifadesinden türemiştir.
Normalde baş ağrısı doğası gereği unilateral (başın tek bir tarafını etkiler) ve atımlıdır ve 2 ila 72 saat sürer. İlişkili belirtiler arasında bulantı, kusma, fotofobi (ışığa karşı artmış hassasiyet), fonofobi (sese karşı artmış hassasiyet), denge bozukluğunda bulunabilir ve ağrı genellikle fiziksel aktivite ile şiddetlenir. Migren baş ağrısı çeken kişilerin neredeyse üçte biri, yakın bir zamanda baş ağrısının meydana geleceğinin sinyalini veren geçici duyusal, motor bozukluk, görme ya da konuşma kabiliyeti bozukluğu olan bir aura hisseder.
Migrenin çevresel ve kalıtımsal faktörlerin bir karışımına bağlı olduğu düşünülmektedir. Vakaların yaklaşık üçte ikisi aile içinde görülür. Değişen hormon düzeyleri de rol oynayabilir: Migren ergenlik öncesi yaşlarda erkekleri kızlara göre biraz daha fazla etkiler, ancak kadınları erkeklere göre iki üç kat daha fazla etkilemektedir. Migren eğilimi genellikle gebelik esnasında azalır. Migrenin gerçek mekanizması bilinmemektedir. Bununla birlikte, nörovasküler bir bozukluk olduğu düşünülmektedir. Başlıca teori, serebral korteksin uyarılabilirliğinin artması ve beyinsapındaki trigeminal çekirdekte bulunan ağrı nöronlarının anormal bir şekilde kontrol edilmesiyle ilişkilidir.
Tavsiye edilen ilk tedavi baş ağrısı için ibuprofen ve asetaminofen gibi basit ağrı kesiciler, bulantı için antiemetik bir ilaç ve tetikleyici durumlardan uzak durulmasıdır. Basit ağrı kesici ilaçların etkili olmadığı kişiler triptan ya da ergotaminler gibi özel maddeler de kullanabilir. Dünya genelinde, toplumun %10'undan fazlası hayatlarının bir döneminde migrenden etkilenmektedir.

Normalde migren, otonomik semptomlar ile ilişkili bir süre devam eden, tekrarlayıcı şiddetli baş ağrısı ile kendini gösterir. Migrenli kişilerin yaklaşık %15-30'unda auralı migren ile karşılaşılır ve auralı migreni olanların sık sık aurasız migreni de olur. Ağrının şiddeti, baş ağrısının süresi ve atak sıklığı değişir. 72 saatten uzun süren migren status migrenozus olarak adlandırılır. Migrende olası dört aşama bulunur ve bu aşamaların tümünün yaşanması gerekmemektedir:

Prodrom; baş ağrısından saatler veya günler önce meydana gelir
aura; baş ağrısından hemen önce oluşur
Ağrı aşaması; baş ağrısı aşaması olarak da bilinir
Postdrom; migren atağı sonrasında yaşanan etkiler

Migrenli kişilerin yaklaşık %60'ında prodromal ya da uyarıcı belirtiler meydana gelir ve ağrı ya da aura başlangıcından önceki iki saat ile iki gün arasında başlarlar. Bu belirtiler çok çeşitli olayları içerebilir; örn., değişmiş ruh hali, sinirlilik, depresyon ya da zindelik hissi, yorgunluk, bazı yiyecekleri çok isteme, gergin adaleler (özellikle boyunda), kabızlık ya da ishal ve kokulara ve gürültüye karşı hassasiyet. Bu belirtiler hem auralı migreni hem de aurasız migreni olan kişilerde meydana gelebilir.

aura, baş ağrısından önce ya da baş ağrısı esnasında meydana gelen geçici fokal nörolojik bir olaydır. Birkaç dakika içinde kademeli olarak ortaya çıkar ve genellikle 60 dakikadan daha kısa sürer. Belirtiler görsel, duyusal ya da motor tabiatta olabilir ve birçok kişide birden fazla belirtiyle karşılaşılır. Görsel etkiler en yaygın olanıdır ve vakaların neredeyse %99'unda görülür ve yarısından fazlasında tek belirti olarak meydana gelir.
Görme bozuklukları çoğunlukla kıvılcımlı skotomdan (görme alanında titreşen kısmı değişiklik alanı) oluşur. Bunlar normalde görme merkezine yakın bir yerde başlar ve daha sonra tahkimat ya da kale duvarlarına benzediği söylenen zig zag çizgilerle yanlara doğru yayılır. Genellikle çizgiler siyah beyazdır ancak bazı kişiler renkli çizgi de görmektedir. Bazı kişiler hemianopsi olarak bilinen görme alanında kısmi kayıp yaşar, bazıları da bulanık görür.
Duyusal aura, auralı kişilerin %30-40'ında meydana gelen en yaygın ikinci aşamadır. Çoğunlukla el ya da kolda tek taraflı bir karıncalanma başlar ve aynı taraftaki ağız-burun alanına doğru yayılır.
Hissizlik genellikle konum hissi kaybıyla birlikte ve karıncalanma geçtikten sonra başlar. Aura aşamasının diğer belirtileri konuşma bozuklukları ve konuşma kabiliyeti bozukluklarını, etrafın dönmesini ve daha az yaygın olarak da motor sorunları içerebilir. Motor belirtiler bunun hemiplejik bir migren olduğunu gösterir ve diğer auraların aksine halsizlik çoğunlukla bir saatten daha uzun sürer. Aura nadiren, nadiren ardışık baş ağrısı olmadan da meydana gelir; buna sessiz migren denir.

Klasik olarak baş ağrısı tek taraflıdır, zonklama şeklinde kendini gösterir ve yoğunluğu orta şiddetli ila şiddetli arasındadır. Genellikle kademeli olarak başlar ve fiziksel aktiviteyle şiddetlenir.
Bununla birlikte, vakaların %40'ından fazlasında ağrı çift taraflı olabilir ve çoğunlukla boyun ağrısı ile birliktedir. Çift taraflı ağrı özellikle aurasız migreni olan kişilerde yaygındır. Ağrı daha az yaygın olarak, esasen başın arka ya da üst kısmında meyana gelebilir.
Yetişkinlerde ağrı genellikle 4 ila 72 saat arasında sürer; ancak erken çocukluk döneminde çoğunlukla 1  saatten daha az sürer. Atak sıklığı değişkendir, yaşam boyu çok az olabileceği gibi haftada birkaç kez de olabilir. Ortalaması yaklaşık olarak ayda birdir.
Ağrıya çoğunlukla bulantı, kusma, ışığa karşı hassasiyet, sese karşı hassasiyet, kokulara karşı hassasiyet, yorgunluk ve sinirlilik hali eşlik eder.
Beyin sapı ile ilişkili ya da vücudun her iki tarafında nörolojik belirtilerin olduğu migren türü olan baziler migrende yaygın etkiler şunlardır: etrafın dönmesi hissi, sersemlik hissi ve zihin bulanıklığı. Kişilerin %90'ında bulantı ve üçte birinde kusma meydana gelir. Bu nedenle birçok kişi karanlık ve sessiz bir oda arar.
Diğer belirtiler şunlar olabilir: bulanık görme, burun tıkanıklığı, ishal, sık idrar çıkma, solgunluk veya terleme. Boyunda sertlik olabileceği gibi kafa derisinde terleme ya da hassaslık da meydana gelebilir. Yaşlılıkta, ilgili semptomlar daha az yaygındır.

Migrenin etkileri, ana baş ağrısı geçtikten sonraki birkaç gün devam edebilir. Bu duruma postdrom denir. Birçok kişi migrenin olduğu bölgede ağrı hissi ve bazı kişiler de baş ağrısının geçmesinden sonraki birkaç gün düşünce bozukluğu olduğunu bildirmiştir. Hasta kendini yorgun ya da "akşamdan kalma" hissedebilir ve kafasında ağrı, kavrama güçlüğü, mide-bağırsaklarda bazı belirtiler, ruh hali değişiklikleri ve güçsüzlük yaşamış olabilir. Bir özete göre, "Bazı kişiler olağandışı bir şekilde yenilenmiş ya da öforik belirtirken bazıları depresyonda ve keyifsiz olduklarını bildirmiştir."

Migrenin altında yatan nedenler bilinmemektedir. Ancak çevresel ve genetik faktörlerin karışımıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Vakaların üçte ikisinde aile içinde migren vardır ve nadiren tek gen bozukluğuna bağlı olarak meydana gelir. Migren birkaç psikolojik durum ile ilişkilidir, örneğin: depresyon, kaygılanma ve bipolar bozukluk ve bunların yanı sıra pek çok biyolojik olay ya da tetikleyiciler.

İkizlerle yapılan çalışmalar, migren baş ağrılarının meydana gelmesinde %34-51 oranında bir genetik etki olasılığına işaret etmektedir. Bu genetik ilişki, auralı migrenler için aurasız migrenlere göre daha güçlüdür. Birkaç özel gen varyantı, riski az ila orta miktarda artırır.
Migrene yol açan tek gen bozukluğu nadiren görülür. Bunlardan biri ailesel hemiplejik migren olarak bilinir ve kalıtım yoluyla otozomal dominant tarzda gelen bir auralı migren türüdür. Bu bozukluklar, iyonların taşınmasında görevli proteinleri kodlayan gen varyantları ile ilişkilidir. Migrene neden olan bir başka genetik bozukluk CADASIL sendromu ya da subkortikal enfarktüs ve lökoensefalopati ile birlikte serebral otozomal dominant arteriopatidir.

Migren tetikleyici faktörlerle başlayabilir ve bazı kişiler bu durumu vakaların çok azında ve diğerleri çoğunda görülen bir etki olarak bildirebilir. Tetikleyici faktör olarak birçok şey sınıflandırılmıştır, bununla birlikte bu ilişkilerin kuvveti ve anlamlılığı belirsizdir. Tetikleyici, semptomlar başlamadan önceki 24 saat içinde oluşabilir.

Bildirilen yaygın tetikleyici faktörler stres, açlık ve yorgunluktur (gerilim tipi baş ağrılarında bu faktörlerin eşit şekilde payı vardır). Migrenin adet kanaması döneminde meydana gelmesi daha olasıdır. Menarş (ilk adet kanaması), oral kontraseptif kullanımı, gebelik, menopoz öncesi, sırası ve sonrası dönem ve menopoz gibi diğer hormonal etkiler de migrenin meydana gelmesinde rol oynar. Bu hormonal etkilerin aurasız migrende daha çok rol oynadığı görülmektedir. Migren normalde hamileliğin ikinci ve üçüncü trimester üçüncü dönemlerinde ya da menopozdan sonra meydana gelmez.

Beslenmeye bağlı tetikleyici faktörlerin incelenmesiyle, bulguların subjektif değerlendirmeye dayandığı ve özel tetikleyici faktörlerin kanıtlamaya ya da yalanlamaya yetecek kadar kesin olmadığı bulunmuştur. Özel ajanlarla ilgili olarak, tiraminin migren üzerine etkisine dair bir bulgu olmadığı görülmüş ve monosodyum glutamatın (MSG) beslenmeye bağlı tetikleyici faktör olarak sık sık bildirilmiş olmasına rağmen bulgular bunu tutarlı bir şekilde desteklememektedir.

Ev içi ve ev dışındaki olası tetikleyici faktörlerin incelenmesiyle genel bulguların yetersiz kalitede olduğu sonucuna ulaşılmakta, yine de migrenli kişilerin ev içindeki havanın kalitesi ve ışıklandırma ile ilgili bazı koruyucu önlemler alması tavsiye edilmektedir. Bir zamanlar üstün zekalı kimselerde daha yaygın olduğu düşünülse de bunun doğru olmadığı görülmektedir.

Migrenin nörovasküler bir bozukluk olduğu düşünülmektedir. Çünkü migren mekanizmasının beyinde başladığını ve kan damarlarına yayıldığını destekleyen bulgular mevcuttur. Bazı araştırmacılar nöronal mekanizma

Osteoartrit (OA) veya Osteoartroz, Amerika Birleşik Devletleri'nde 7 yetişkinden 1'ini etkileyen, eklem kıkırdağı ve altındaki kemiğin yıkımından kaynaklanan dejeneratif bir eklem hastalığıdır. Dünyadaki engelliliğin dördüncü önde gelen nedeni olduğuna inanılıyor. En yaygın semptomlar eklem ağrısı ve sertliğidir. Semptomlar genellikle yıllar içinde yavaşça ilerler. Diğer belirtiler arasında eklem şişmesi, hareket açıklığının azalması ve sırt etkilenmesinde kol ve bacaklarda zayıflık veya uyuşma şeklindedir. En sık tutulan eklemler, parmak uçlarına yakın iki eklem ve başparmaktaki dip eklem, diz ve kalça eklemleri ve boyun ve bel eklemleridir. Semptomlar işe ve normal günlük aktivitelere engel oluşturabilir. Diğer bazı artrit türlerinin aksine, iç organlar etkilenmez. Sıklıkla el küçük eklemlerini, diz, kalça ve omurga eklemlerini etkilemektedir. Diz eklemi tutulumu gonartroz, kalça eklemi tutulumu koksartroz olarak da adlandırılır.
Nedenleri arasında önceki eklem yaralanmaları, anormal eklem veya uzuv gelişimi ve kalıtsal faktörler yer alır. Aşırı kilolu, farklı uzunluklarda bacaklara sahip veya yüksek düzeyde eklem stresi ile sonuçlanan işleri olan kişilerde risk daha fazladır. Osteoartritin eklem üzerindeki mekanik stres ve düşük dereceli enflamatuar süreçlerden kaynaklandığına inanılmaktadır. Kıkırdak kaybolduğunda gelişir ve kıkırdağın altında yatan kemik etkilenir. Ağrı egzersiz yapmayı zorlaştırabileceğinden kas kaybı meydana gellir. Teşhis tipik olarak, diğer sorunları desteklemek veya dışlamak için kullanılan tıbbi görüntüleme ve diğer testlerle birlikte belirti ve semptomlara dayanır. Osteoartritte eklemler Romatoid artritin aksine ısınmaz veya kızarmaz.
Tedavi; egzersiz, dinlenme veya baston kullanımı gibi eklem stresini azaltmayı, destek gruplarını ve ağrı kesici ilaçları içerir. Kilo verme fazla kilolu olanlarda yardımcı olabilir. Ağrı kesici ilaçlar parasetamol (asetaminofen) ve ayrıca naproksen veya ibuprofen gibi NSAID'leri içerebilir. Bağımlılık riskleri ve diğer yan etkilerin yanı sıra yararları hakkında bilgi eksikliği nedeniyle uzun süreli opioid kullanımı önerilmemektedir. Diğer tedavilere rağmen devam eden sakatlık varsa eklem protezi ameliyatı bir seçenek olabilir. Yapay bir eklemin ömrü tipik olarak 10 ila 15 yıldır.
Osteoartrit, artritin en yaygın şeklidir ve yaklaşık 2015 yılı itbariyle 237 milyon kişiyi veya dünya nüfusunun %3,3'ünü etkilemektedir. Nüfus yaşlandıkça daha yaygınlık artar. 60 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık %10'u ve kadınların %18'i etkilenir. Osteoartrit, özürlülükle geçen yılların yaklaşık %2'sinin nedenidir.

Ana semptom, yetenek kaybı ve sıklıkla sertliğe neden olan ağrıdır. Ağrı tipik olarak uzun süreli aktivite ile daha da kötüleşir ve istirahat ile hafifler. Tutukluk en çok sabahları görülür ve tipik olarak günlük aktivitelere başladıktan sonra otuz dakikadan az sürer, ancak hareketsizlik dönemlerinden sonra geri gelebilir. Osteoartritte, etkilenen eklem, özellikle omuz ve diz eklemi hareket ettirildiğinde çıtırtı sesi ("krepitus") verebilir. Kişi eklem kilitlenmesi ve eklem kararsızlığından da şikayet edebilir. Bu semptomlar, ağrı ve tutukluk nedeniyle günlük aktiviteleri etkiler. Bazı insanlar soğuk-sıcak, yüksek nem veya barometrik basınçtaki düşüşle ilişkili artan ağrı bildirir, ancak bu belirtiler net değildir.
Osteoartrit genellikle eller, ayaklar, omurga, kalçalar ve dizler gibi büyük ağırlık taşıyan eklemleri etkiler, ancak teoride vücuttaki herhangi bir eklem etkilenebilir. Osteoartrit ilerledikçe, yürüyüş gibi hareket modelleri etkilenir. Osteoartrit, dizdeki eklem efüzyonunun en yaygın nedenidir.
Parmaklar gibi daha küçük eklemlerde, Heberden (distal interfalangeal eklemler) veya Bouchard düğümleri (proksimal interfalangeal eklemler) adı verilen sert kemikli büyümeler oluşabilir ve bunlar ağrılı olmasalar da eklem hareketlerini sınırlarlar. Ayak parmaklarının osteoartriti, bunyon oluşumuna neden olan bir faktör olabilir, onları kırmızı veya şişmiş hale getirir.

Eklemlerin yetersiz kendi kendine onarımı yanında mekanik stresten kaynaklanan hasarın osteoartritin birincil nedeni olduğuna inanılmaktadır. Bu stresin kaynakları, konjenital veya patojenik nedenleri içerebilir; mekanik yaralanma; aşırı vücut ağırlığı; bir eklemi destekleyen kaslarda güç kaybı; ve periferik sinirlerin bozulması sebebiyle ani veya koordine olmayan hareketler. Bununla birlikte, yaralanma olmadan koşmak da dahil olmak üzere egzersizin dizlerde osteoartrit riskini artırmadığı bulunmuştur. Parmak boğumlarını çıtlatmanın da bir rol oynadığı görülmedi. Osteoartrit riski yaşla birlikte artar.

Osteoartrit gelişimi, özellikle dizlerle ilgili olarak, eklem yaralanması öyküsü ve obezite ile ilişkilidir. Menopoz sonrası kadınlarda aynı yaştaki erkeklere göre daha yaygın olduğundan, cinsiyet hormonu seviyelerindeki değişiklikler osteoartrit gelişiminde rol oynayabilir. Afrikalı Amerikalılar ve Kafkasyalılarda kalça ve diz osteoartritindeki farklılıklar için çelişkili kanıtlar mevcuttur.

Elle taşıma (örn. kaldırma) ile çalışan, fiziksel olarak zorlayıcı işler yapan, işte yürüyen ve iş yerinde tırmanma görevleri (örn. merdiven çıkma) olanlarda diz ve kalça osteoartriti gelişme riskinin arttığı bulundu. Özellikle kalça osteoartriti ile, eğilmiş veya bükülmüş pozisyonlarda çalışanlar arasında zamanla gelişme riskinin arttığı bulundu. Diz osteoartriti için, özellikle diz çökmüş veya çömelmiş pozisyonda çalışanlar, diz çökmüş veya çömelmiş duruşla birlikte ağır kaldırma yapanlar ve ayakta çalışanlar arasında artmış risk bulunmuştur. Kadınlar ve erkekler, osteoartrit gelişimi için benzer mesleki risklere sahiptir.

Bu tip osteoartrit, diğer faktörlerden kaynaklanır, ancak ortaya çıkan patoloji, birincil osteoartrit ile aynıdır:

Alkaptonüri
Konjenital eklem bozuklukları
Diyabet, osteoartrit nedeniyle eklem değiştirme riskini iki katına çıkarır ve diyabetli kişiler, diyabeti olmayanlara göre daha genç yaşta eklem protezi yaptırır.
Ehlers-Danlos sendromu
Hemokromatozis ve Wilson hastalığı
Enflamatuar hastalıklar (Perthes hastalığı gibi), (Lyme hastalığı ) ve artritin tüm kronik formları (örn. kostokondrit, gut ve romatoid artrit ). Gutta ürik asit kristalleri kıkırdağın daha hızlı dejenere olmasına neden olur.
Bir kaza veya ortopedik operasyonlar sonucu eklem veya bağların (ÖÇB gibi) yaralanması.
Bağların bozulması veya instabilite bir faktör olabilir.
Marfan sendromu
obezite
Eklem enfeksiyonu
Osteoartrit, büyük kıkırdak kaybı ve diğer eklem dokularında morfolojik hasara neden olabilen dejeneratif bir eklem hastalığı iken, osteoartritin erken aşamalarında ince biyokimyasal değişiklikler meydana gelir. Sağlıklı kıkırdağın su içeriği, suyu dışarı iten sıkıştırma kuvveti ve suyu içeri çeken ozmotik basınç ile hassas bir şekilde dengelenir. Kollajen lifleri sıkıştırma kuvveti uygularken, kıkırdak proteoglikanları, suyu içeri çekme eğiliminde olan ozmotik basınç oluşturur.
Bununla birlikte, osteoartritin başlangıcında, kollajen matrisi daha düzensiz hale gelir ve kıkırdak içindeki proteoglikan içeriğinde bir azalma olur. Kollajen liflerinin parçalanması, eklem boşluğunun su içeriğinde net bir artışa neden olur. Artış, kıkırdak içi genel bir proteoglikan kaybı (ve dolayısıyla azalmış bir ozmotik çekme) ile birlikte oluşur.
Eklem içindeki diğer yapılar da etkilenebilir. Eklem içindeki bağlar kalınlaşır ve fibrotik hale gelir ve menisküs hasar görebilir ve aşınabilir. Menisküs tamamen yok olabilir. Eklemlerin kenarlarında "mahmuz" veya osteofit adı verilen yeni kemik büyümeleri oluşabilir. Subkondral kemik hacmi artar ve daha az mineralize olur (hipomineralizasyon). Tüm bu değişiklikler çalışma sorunlarına neden olabilir. Osteoartritik eklemdeki ağrı, kalınlaşmış sinovyum ve subkondral kemik lezyonları ile ilişkilendirilmiştir.

Tanı, öykü ve klinik muayeneyle makul bir kesinlikle konur. X-ışınları tanıyı doğrulayabilir. Röntgende görülen tipik değişiklikler: eklem boşluğu daralması, subkondral skleroz (eklem çevresinde artmış kemik oluşumu), subkondral kist oluşumu ve osteofitler. Düz filmler, fizik muayene bulguları veya ağrı derecesi ile ilişkili olmayabilir.

1990 American College of Rheumatology, çok merkezli bir çalışmanın verilerini kullanarak, sert doku büyümesi ve belirli eklemlerin şişmesine dayanan el osteoartritinin teşhisi için bir dizi kriter geliştirdi. Bu kriterlerin, romatoid artrit ve spondiloartropatiler gibi diğer antitelere karşı el osteoartriti için %92 duyarlı ve %98 özgül olduğu bulunmuştur.

Osteoartritin derecelendirilmesi için bir dizi sınıflandırma sistemi kullanılmaktadır:

WOMAC ölçeği, ağrı, katılık ve fonksiyonel sınırlamayı hesaba katar.
Diz osteoartriti için Kellgren-Lawrence derecelendirme ölçeği. Yalnızca projeksiyonel radyografi özelliklerini kullanır.
Kalça ekleminin osteoartriti için Tönnis sınıflandırması, ayrıca sadece projeksiyonel radyografi özelliklerini kullanıyor.

Hem primer jeneralize nodal osteoartrit hem de eroziv osteoartrit (EOA, inflamatuar osteoartrit olarak da adlandırılır) primer osteoartritin alt gruplarıdır. EOA, sıklıkla elin distal interfalangeal eklemlerini etkileyen ve röntgende karakteristik erozif eklem değişikliklerine sahip olan osteoartritin çok daha az yaygın ve daha agresif bir enflamatuar şeklidir.

Yaşam tarzı değişikliği (kilo verme ve egzersiz gibi) ve ağrı kesici ilaçlar tedavinin temel dayanaklarıdır. Asetaminofen (aynı zamanda parasetamol olarak da bilinir), NSAID'lerin yalnızca ağrı kesicinin yeterli olmadığı durumlarda ek tedavi olarak kullanılmasıyla birlikte birinci basamak olarak önerilir. 2018 yılı itibarıyla hastalığın seyrini değiştiren ilaç bulunamamıştır. Öneriler, 1) obezite ve fazla kilo, 2) fiziksel aktivite, 3) diyet, 4) komorbidite, 5) biyomekanik faktörler, 6) mesleki faktörler dahil olmak üzere hedefli müdahaleler yoluyla risk faktörlerinin değiştirilmesini içermektedir.
Farklı öncelikler ve klinisyenler ile osteoartritli kişiler arasındaki zayıf iletişim, durumun başarılı yönetimini genellikle daha da zorla

Tıpta safra taşları (kolelit) normal veya anormal safra bileşenlerinin büyüme veya birleşme yoluyla vücutta oluşan kristal yapılardır.
Kolesterol taşları genelde yeşil, ama bazen beyaz veya sarı da olabilirler. Başlıca kolesteroldan oluşurlar.
Pigment taşları safrada bulunan bilirubin ve kalsiyum tuzlarından oluşan küçük koyu renk taşlardır. Safra taşlarının %20'sini oluştururlar. Pigment taşı için risk faktörleri siroz, safra yolu iltihabı ve Orak hücre anemisi gibi kalıtsal kan hücresi bozukluklarıdir. Karışık kökenli taşlarda da olabilir.
Safra taşları safra kesesi ve safra kanalı dahil olmak üzere safra yolarının herhangi bir yerinde oluşabilirler. Ana safra yolunun tıkanmasına koledokolitiasis, safra yollarının bir kısmının tıkanması  sarılığa neden olur. Pankreasın ağzının tıkanması pankreatite neden olur. Kolelitiasis safra kesesinde taş olmasıdır (Yunanca kole-, safra kesesi, lithia taş, -sis süreç demektir).
Safra taşları çok çeşitli boyda, bir kum taşı kadar küçük, bir pingpong topu kadar büyük olabilirler. Safra kesesinde genelde büyük tek bir taş olabileceği gibi pek çok, hatta binlerce daha küçük taş da olabilir.
Safra taşları et üretiminin yan ürünlerinden biridir, bazı toplumlarda sözde afrodizyak özelliklerinden bir gramı 30 USD fiyatla müşteri bulur. Bu bağlamda en kaliteli safra taşları yaşlı süt ineklerinden elde edilir. Bu yüzden altın madenlerinde görülen bir uygulamada olduğu gibi, bazı mezbahalar sakatattan sorumlu işçilerinin üzerlerini çalıntı safra taşı için dikkatle ararlar.

Safra taşı oluşum sürecinin anlaşılması son yıllarda epey ilerlemiştir. Kalıtsal faktörler, vücut ağırlığı, safra kesesi hareketi ve bir olasılıkla beslenmenin safra taşlarına neden olduğu gösterilmiştir.
Safrada çok fazla kolesterol ve yeterince  safra tuzu olmayınca kolesterol taşları oluşur. Yüksek kolesterole ek olarak iki diğer faktör de önemli bulunmuştur. Bunlardan birincisi safra kesesinin ne sıklıkla ve ne kadar kasıldığıdır; seyrek ve yetersiz safra kesesi boşalması safranın fazla yoğunlaşmasına neden olup taş oluşumuna katkıda bulunabilir. İkinci faktör ise karaciğer ve safrada bulunan ve kolesterol kristalleşmesini kolaylaştıran veya engelleyebilen bazı proteinlerin varlığıdır.
Ayrıca hamilelik sonucu yüksek estrojen seviyesi, hormon tedavisi veya doğum kontrol hapı kullanımı safrada kolesterol düzeylerinin arttırabilir, safra kesesi kasılmasının azaltabilir ve bunların sonucunda safra taşı oluşabilir.
Beslenme ile safra taşı oluşumu arasında kesin bir bağlantı gösterilememiştir. Ancak az posalı, yüksek kolesterollu diyetlerin ve çok nişastalı diyetlerin safra taşı oluşumuna katkıda bulunabileceği öne sürülmüştür.

Safra taşının ana belirtisi olan safra atağıdır, bu atakta yarım saatle birkaç saat arası bir süre boyunca hasta kişi üst abdominal (karın) bölgede gittikçe artan bir acı hisseder. Sırtta, genelde kürek kemikleri arasında veya sağ omuzun altında acı olabilir. Mide bulantısı veya kusma olabilir. Daha ender bazı durumlarda acı midenin altında, pelvise(leğen kemiği) yakın bir yerde başlar.
Bu krizler böbrek taşı acısı gibi şiddetli bir ızdırap verirler. Bazı safra krizlerinin doğum sancısından daha acılı olabileceğine inananlar vardır. Acıyı azaltmanın bir yolu, safra kesesindeki safra seviyesini düzenlemek için ağrı başlangıcında bir bardak su içmektir ama bu yöntem her zaman çalışmaz.
Bu ağrılar genelde özellikle yağlı bir yemeğin ardından ve çoğu zaman gece vakti olur. Diğer semptomlar abdominal şişme, yağlı yemekleri kaldıramamak, geğirmek, gaz ve hazımsızlıktır. Eğer bu semptomlarla beraber üşüme, düşük ateş, deri veya gözlerin sararması veya kil renginde dışkı görülürse derhal bir doktora başvurmak gerekir.
Safra taşı olan bazı kişiler bir acı veya rahatsızlık duymazlar. Bu kişilerin safra taşlarına "sessiz taş" denir ve bu taşlar safra kesesi ve diğer iç organları etkilemezler. Tedavilerine gerek yoktur.

Kolesterol taşlarını eritmek için ağızdan alınan ursodeoksikolik asit kullanılır. Ancak bu ilaç çok pahalıdır ve kullanımı kesilince yeniden taş oluşabilir. Safra yolunda tıkanmayı bazen endoskopik retrograd sfinkteromi, ardından da endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi ile açılabilir.

Kolesistektomi (safra kesesinin alınması) %99 olasılıkla safra taşının tekrar oluşumunu ortadan kaldırır. Semptomlu hastaların ameliyat edilmesi uygundur. Safra kesesi yokluğunun çoğu kişide olumsuz bir sonucu yoktur. Ancak bu ameliyatı geçirenleri %5 ila 40'ında kolesistektomi sonrası sendromu denen bir durum oluşur. Bunda sindirim yolu rahatsızlığı ve yukarı abdomende sürekli acı görülür.
İki cerrahî seçenek vardır: açık ameliyat ve laparoskopik ameliyat. Daha fazla ayrıntı kolesistektomi maddesinde bulunabilir.

Açık safra kesesi ameliyatı: Abdomende sağ kaburgaların büyük bir kesi yapılır. Bir hafta hastanede kalınır, taburcu olduktan bir hafta sonra normal beslenmeye, bir ay sonra da normal faaliyete geri dönülebilir.
Laparoskopik, kapalı ameliyat: Kamera ve aletler için 3-4 küçük delik açılır. Aynı günde veya ertesi sabah taburcu olunur, bunu bir hafta ev dinlenmesi ve ağrı tedavisi izler. Bir hafta sonra normal beslenme ve hafif faaliyete geri dönülebilir, bir-iki ay boyunca halsizlik ve hafif ağrı sürer. Eğer taşların yeri önceden kolanjiogram ile belirlenebilmişse laparoskopik yöntemin açık kölesistektomiye göre aynı derece etkin olduğu gösterilmiştir.
Yeni cerrahi teknikler
Tie Chiao tarafından geliştirilen yeni teknikle safra kesesi alınmadan safra taşları alınabilmektedir. Bu teknik pek çok hasta üzerinde denenmiştir. Geliştirilen yeni endoskopun patenti alınmıştır. Bu teknik mevcut durumda sadece Çin'de uygulanabilmektedir.
Her Safra kesesi taşı ameliyat gerektirmez
Safra taşları bazen yıllarca şikayet yapmayabilir bu duruma “sessiz taş” veya “asemptomatik safra taşı” denir ve tedavi gerektirmez.

Özel

Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi:
Safra Taşları 6 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Prof. Dr. A. Vedat Durgun
Safra Taşı Hastalığı ve Endoskopik Retrograd Kolanjiopankreatografi 11 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Gastroenteroloji Dergisi:20 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Amerikan Diyabet, Sindirim ve Böbrek Araştırma Kurumu'nun safra taşı hakkında yayını 8 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. http://www.pueblo.gsa.gov/cic_text/health/gallstones/gallstns.txt(Ingilizce)
Medical Encyclopedia7 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'da  safra taşı20 Aralık 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve safra kesesi ameliyatı 23 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. hakkında resimler  (İngilizce)
WebMD10 Şubat 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Kolelitiasis 23 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ve kolesistektomi sonrası sendromu 10 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Tomografi, radyolojik teşhis yöntemidir. 1915 yılında Fransız hekim ve fizikçi André Bocage tarafından icat edilmiştir. Fakat kullanıma geçilmesi 1930'ları bulur.
Tomografi, her türlü delici dalgayı kullanan kesitler veya kesitler halinde görüntülemedir. Yöntem radyoloji, arkeoloji, biyoloji, atmosfer bilimi, jeofizik, oşinografi, plazma, malzeme bilimi, kozmokimya, astrofizik, kuantum bilgisi ve diğer bilim alanlarında kullanılır.
Tomografi, X ışını üreten tüp ile röntgen filmi, radyografisi elde edilmek istenen organın karşısında hareketi ile elde edilir. Yürütme hareketi, sadece bu hareketin eksenindeki düzlemlerin görüntülerini okuyacak şekilde uygulanır. Tomografi, bir organın 1 ile 2 cm kalınlığında ince dilimlerinin görüntülerini verir. Bu yolla önden arkaya, yukarıdan aşağıya ya da yatay düzlemde organın incelenebilmesi sağlanır.
X ışınları kullanıldığı için tomografi'de de radyasyon alımı söz konusudur. Hatta normal radyolojik görüntülemeye nispeten hasta daha yoğun radyasyona maruz kalır. Tomografinin normal radyolojik görüntülemeye tercih edilmesindeki en önemli nedenlerden biri, daha yüksek kontrast elde edilmesi, bir diğeri ise kesitler şeklinde görüntü alındığı için daha detaylı inceleme yapılabilmesidir.

İşlevsel sinir sistemi görüntüleme
Tıbbi fotoğrafçılık
Tıbbi illüstrasyon
Moleküler görüntüleme
Tıbbi optik görüntüleme
Radyofarmasötik
Sintigrafi
Ultrasonografi
Manyetik rezonans görüntüleme
Endoskopi
Elektrofizyoloji

Ultrasonografi veya ekografi, ultrason kullanımına dayanan tıbbi görüntüleme ve tıbbi prosedür yöntemidir. Perfloropentan ve kükürt hekzaflorür gibi kontrast maddeler kullanılır.
Birçok hastalığın ön teşhisinde kullanılır, ancak daha çok karın organları gibi ses dalgalarının kolayca geçebileceği konumdaki organların tetkikinde etkili bir inceleme yöntemi olarak kullanılır. Ultrason, insan kulağının işitemeyeceği kadar yüksek frekanslı ses dalgalarını kullanarak iç organları görüntüleyen bir tanı yöntemidir. Bu inceleme yönteminde X ışını yoktur ve radyasyon ortaya çıkmaz. Bu nedenle gebelerde ve bebeklerde rahatlıkla kullanılabilir.
Cihazdan gönderilen ses dalgaları, hasta vücudundan yansıdıktan sonra gene aynı cihaz tarafından algılanır. Yansıma farklılıkları organdan organa değişir. Bu nedenle farklı yalakların olduğu yapılar, farklı görüntüler verir. Normal yapılar içindeki bir tümör ya da kist, ses demetlerini farklı yansıttığı için farklı yapıda gözlenir ve tanı konulur. Görüntü oluşturulması sırasında "prob" hasta vücudunda gezdirilirken, altında kalan bölümün kesit görüntüleri, hareketli organlar gibi ekranda kayar. Bu esnada radyolog tanı koyar. Elde edilen görüntülerin tanıda çok fazla bir katkısı yoktur. Ultrason (US) işlemi, ihtisasları süresinde US eğitimini alan radyologlar tarafından yapılır.
Uçaklarda metal yaşlanmasını tespit için de aynı teknik kullanılır.

Vücut kitle indeksi (VKİ), vücut kütlesinin (kg), uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesiyle hesaplanır. İdeal ağırlık ise ulaşılmak istenen VKİ'nin, boy uzunluğunun karesi ile çarpılmasıyla elde edilir.
19-24 yaş arasındaki yetişkinler için VKİ ve vücut ağırlığı değerlerini gösteren tablo şöyledir:

Yaş ilerledikçe vücut kitle indeksinde artış olabilir.
Yaşlara göre uygun vücut kitle indeksi değerleri ise şöyledir:

Vücut Kitle İndeksi (VKİ) = Vücut Ağırlığı (kg.) / Boy uzunluğunun karesi (m.)
İdeal Kilo = Ulaşılmak istenen VKİ değeri 
  
    
      
        ×
      
    
    {\displaystyle \times }
  
 Boy uzunluğunun karesi
• Örnek İdeal Kilo = 24 
  
    
      
        ×
      
    
    {\displaystyle \times }
  
 (1,60 
  
    
      
        ×
      
    
    {\displaystyle \times }
  
 1,60)= 61,4 kg

Yağ dokusu ya da adipöz doku; omurgalılarda kısmen retiküler bağ dokudan, kısmen gevşek bağ dokudan meydana gelir. Dokuyu meydana getiren; mezenşimal hücrelerden farklılaşan yağ hücreleri; lipoblastlar (ya da adipositler)dir. Oluşan genç lipoblastların bir kısmı fibroblastlara, bir kısmı ise kübik epitel hücrelerine benzer. Bu evrede hücre içinde yağ birikimi görülmez. Bu hücreler önce etraflarına bazal laminayı sentezler, daha sonra iki farklı yağ dokusunu oluşturmak üzere farklılaşırlar. Bunlar:

Tekdamlalı yağ dokusu (Beyaz yağ dokusu)
Çokdamlalı yağ dokusu (Kahverengi yağ dokusu)dur.
Yağ dokusu, yağın trigliserit şeklinde depolandığı özelleşmiş bağ dokusudur. Yağ, yoğun besin alımı sırasında birikir, açlık sırasında yağ doku yağ asitlerini bırakarak, enerji gereksinimini karşılar. Normal ağırlıktaki bir insanda toplam vücut ağırlığının %10-15'i kadar yağ bulunur. Bu 40 günlük enerjiyi karşılayabilir. Yağın kullanılması halinde, oluşan hücre boşluklarına su dolar. Vücuttaki yağın %50'si hipodermiste, %10-15'i omentum ve mezenterde, %5-8'i kaslarda, %12'si böbreklerde, %15-20'si ise üreme organları etrafında yer alır. Yağ dokunun önemli görevleri; vücutta yağın yedek besin olarak depo edilmesi, organların, vücut parçalarının birbirlerine karşı kayganlığını sağlamak, mekanik etkileri önlemek, suda yaşayan memelilerde ısının korunması sağlamak ve derinin kurumasını önlemedir. 
Balıklarda kas içerisine yağ depolanabilir. Bu eşeysel üretimde ya da göç sırasında gerekli duyulan enerjiyi sağlamak için kullanılır. Yırtıcı balıkların etleri yağda çözünmüş karotinoidlerden dolayı turuncu renkli görülür. Böceklerde trakenin bazı kısımlarında yağ küçük damlacıklar halinde birikir.
Yağ doku son yıllarda önemli bir endokrin organ olarak da kabul edilmektedir. Leptin, resistin gibi hormonlar ve TNFalfa gibi sitokinler salgılar. Bu doku ayrıca önemli hastalıklara da konu olur. Obezite vücut ağırlığından çok yağ dokunun artmasından kaynaklanır.

Yağ doku, cilt altında, iç organların çevresinde, kemik iliğinde ve meme dokusunda bulunur. Bu dokuda en çok görülen hücre tipi adipositlerdir. Bundan başka makrofajlar, fibroblastlar ve endotel hücreleri de bulunur. Yağ dokunun ana amacı enerji rezervi sağlamaktır. Bunun yanında açlık duygusunu ve yeme miktarını da düzenler.
Toplam vücut ağırlığının kadınlarda % 22 si, erkeklerde % 15 i yağ dokusundan oluşur. Bu oran yaş ilerledikçe değişir. Erkekler 45-50 yaşlarında, kadınlar 60 yaşlarında en yüksek yağ oranına sahip kilolarına ulaşır. Kadınlarda yağlar çoğunlukla kalça, karın ve bacak bölgesinde, erkeklerde ise karın ve bel bölgesinde birikir. İnsanın normal kilosu hücre içinde biriken yağ dokusuyla ilişkilidir. Bu miktar, yaşam şartları ve kişinin metabolizması ile belirlenir. Vücut, vital fonksiyonlarının devamlılığını sürdürebilmek için aldığı ve harcadığı enerjiyi dengede tutar.

Mide, karaciğer, barsaklar veböbrekler gibi organların arasında yer alan yağ dokudur. Buna viseral yağ da denir. Bu tip yağlanmanın kalp damar sistemi hastalıkları, tip 2 diyabet, insülin direnci gelişimi ve bazı imflamatuvar hastalıklarla yakın ilişkisi vardır. Total abdominal yağı azaltmanın en etkili yollarından biri uygun dozda aerobik ve anaerobik egzersiz yapmaktır.

Bağ doku
Embriyonik bağ dokusu
Mezenşimal bağ doku
Muköz bağ doku
Erişkin bağ dokusu
Genel bağ doku
Gevşek bağ dokusu
Sıkı bağ dokusu
Düzenli sıkı bağ dokusu
Düzensiz sıkı bağ dokusu
Özel bağ doku
Elastik bağ doku
Retiküler bağ doku
Pigment doku
Yağ doku

Zayıflama, hastalık, besin eksikliği veya rejimle şişmanlığın yavaş yavaş azalması.
Fizyolojik zayıflama, beslenme yetersizliğine veya kıtlıktan dolayı bazı besin maddelerinin yokluğuna veya harcanan enerjinin yiyeceklerden sağlanan enerjiyi aşmasına bağlıdır. Zayıflama, başlangıç ağırlığının %10'unu geçmedikçe hiçbir belirti göstermez. Hayvanların çoğunda ise dönemsel zayıflama görülür.
Marazî zayıflama alınan günlük yiyecek miktarıyla ilgisi olmayan, hastalıklara bağlı zayıflamalardır. Tüberküloz ve nevrasteni (ruhsal iştahsızlık) gibi kronik hastalıklar, yemek borusunda tıkanıklık ve daralmalar, Ülserler, sindirim kanalı urları aynı zamanda yeterli besin alınmasına da engel olarak zayıflamaya yol açarlar. Diyabette besinlerin yeterince değerlendirilememesi, hiper tiroidide metebolizmanın hızlanması ve aşırı yıkım, mide bağırsak sistemi hastalıklarında ise besinlerin yeterince emilememesi daha önemli bir etmendir.

Diyet; fazla kilolarından kurtulmak için yapılan rejim ya da bir beslenme programıdır. Bir diyetisyene başvurularak diyet yapılması vücut sağlığı açısından daha uygundur, aksi takdirde yapılan yanlış diyetler kalıcı rahatsızlıklara neden olabilir. İdeal kiloya sahip olabilmek için uygulanacak sağlıklı beslenme programının yanı sıra yapılacak fiziksel aktivite büyük önem taşımaktadır.
Günlük kalori alımının kısıtlanması, obezitenin tedavisinde en uygun yöntemlerden birisidir. Ancak bu amaçla kontrolsüz olarak kullanılan ve kısa sürede hızlı ağırlık kaybını hedefleyen ilaçlar ile çok düşük kalorili, bilimsel olmayan diyet programları vücuda zararlı, çeşitli komplikasyonlara ve hayati tehlikeye neden olabilirler. Dengeli beslenmeyi bozacak şekilde belirli besinlerin beslenme listesinden çıkartılması vücut için gerekli bazı mineral, vitamin veya esansiyel yağ asitlerinin yeterince alınmamasına bağlı eksikliklere yol açabilir. Yine gereksiz yüklenmeler veya enerji içecekleri ile vücutta zararlı olabilecek bazı birikimlere yol açmak olasıdır.
Beslenme ile insan vücudunda meydana gelebilecek değişimlerden bazıları şunlardır; sinirlenme, terleme, ishal, kabızlık, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, hıçkırık, kalp çarpıntısı, tansiyon düşmesi veya yükselmeleri vb.

Diyet lifi
İnsülin direnci
Leptin
Diyet

Epidemi (Yunanca epi "üzerinde" ve demos "insanlar"), bir bulaşıcı hastalığın, belirli bir popülasyondaki çok sayıda insana, kısa bir süre içinde hızla yayılmasıdır. Örneğin meningokok enfeksiyonlarında, iki hafta üst üste 100.000 kişide 15'ten yüksek vaka oranı epidemi olarak kabul edilir.
Epidemilere neden olan sebepler genellikle, konakçı organizma popülasyonundaki değişiklikler (örn., bir vektör türünün yoğunluğunun artması), patojen mikroorganizmalardaki genetik değişiklikler veya yeni bir patojenin ortaya çıkması olabilir. Genel olarak, bir epidemi, yerleşik veya yeni ortaya çıkan bir patojene karşı, aniden, konakçı bağışıklığı endemik denge seviyesinin altına düştüğünde ve bulaşma eşiği aşıldığında meydana gelir.
Epidemi genellikle tek bir konumla sınırlı olabilirken; eğer salgın diğer ülkelere veya kıtalara yayılırsa ve önemli sayıda insanı etkilerse, pandemi olarak adlandırılır. Epidemi ilanı için, temel insidans oranının iyi anlaşılması gerekir; influenza gibi belirli hastalıklarda epidemiler, insidansın bu temel oranın üzerinde belirli bir seviyeye çıkması sonucu tanımlanır. Nadir görülen bazı hastalıklarda birkaç vaka epidemi olarak sınıflandırılabilirken, yaygın görülen bir hastalık (soğuk algınlığı gibi) için pek çok vakanın görülmesi bile epidemi olarak kabul edilmeyebilir. Bir epidemi, sağlığın bozulması ve can kayıplarına ek olarak, mali ve ekonomik açılardan da çok büyük hasara neden olabilir.
Epidemi terimi, Homeros'un Odyssey'ine atfedilen bir sözcükten türemiş ve daha sonra tıbbi anlamını Hipokrat'ın bilimsel eseri Epidemics'ten almıştır. Hipokrat'tan önce epidemios, epidemeo, epidamos ve kelimenin diğer türevleri "yöreye özgü" veya "endemik" terimlerinin günümüzdeki kullanımlarına benzer anlamlara sahipti. Thukydides'in Atina Vebası tasviri, en eski epidemik hastalık anlatımlarından biri olarak kabul edilir. 17. yüzyılın başlarına gelindiğinde popülasyondaki hastalık düzeyinin düşük seviyelerine endemik ve yaygın seviyelerine epidemik denmeye başlanmıştı. "Epidemi" terimi duygusal bir anlama bürünmüştü.
Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), epidemiyi: "belirli bir bölgede veya belirli bir grup insan arasında, belirli bir dönemde, beklenenden daha fazla hastalık, yaralanma veya diğer sağlık problemi vakalarının ortaya çıkması" olarak tanımlamaktadır. Genellikle, vakaların ortak bir nedeni olduğu veya bir şekilde birbirleriyle ilişkili olduğu kabul edilir. "Epidemi" ve "salgın" terimleri genellikle birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir. Araştırmacı Manfred S. Green ve meslektaşları, "salgın" teriminin daha küçük olaylarla sınırlandırılmasını gerektiğini, Chambers Sözlüğü ile Stedman Tıp Sözlüğü'nde bu ayrımın kabul edildiğini belirtmektedirler.

Hıyarcıklı veba, en çok gözlenen veba türlerinden biridir. Kurbanda ani bir şekilde ateş, titreme, baş ağrısı, halsizlik ve bir veya birden fazla olacak şekilde, bir elma boyutuna kadar büyüyebilen, lenf düğümlerinde ağrılı hıyarcık gelişir. Hastalık adını bu kendine özgü semptomundan alır. Bu semptomları sonradan akut ateş ve kan kusması izler. Bu hastalık genelde pire ve kemirgenlerden geçer ve bakteriler, bakterinin içeri girdiği en yakın lenf düğümüne saldırır. Bu hıyarcıklar daha sonradan iç kanama sebebiyle mor-siyah rengini alır. Tedavi edilmezse bu lenf düğümlerindeki hıyarcıklar büyür ve vücutta gelişigüzel bir şekilde yayılma gösterir. Hıyarcıklar genellikle kasık ve koltuk altında gözlenebilir. Tedavi edilmediğinde kurbanların %80'i sekiz gün içinde ölür."Söz konusu yılın bahar başlarında veba, üzücü etkilerini gün yüzüne çıkarmaya başladı. Burun kanamasının kaçınılmaz ölüm anlamına gelen Doğu'daki şeklini almadı. Bu etkisini daha ziyade, kadın ve erkeklerde kasık ve koltuk altlarında oluşan şişlikler yoluyla gösterdi. Bir elma ile yumurta büyüklüğü arasında olan bu yumrulara gavoccioli (Baloncuk) adını verdiler. Ve vücudun bu iki bölümünde ortaya çıkan ölümcül gavoccioli vücuda, çok kısa bir süre içinde, gelişi güzel bir şekilde yayılmaya başladı; daha sonra hastalığın semptomları kollarda, uyluklarda ve vücudun geri kalan her yerinde siyah ve mor lekelere dönüştü - bazıları büyük iken bazıları küçük ve yayılmış şekildeydi. Ve gavoccioli yaklaşan ölümün kesin bir habercisi olduğu gibi, onlarla temas edenler için de aynı anlama geldi. Ne bir doktorun takviyesi ne de tıbbın gücü bu hastalığı tedavi etmek için bir şey yapamaz; ya hastalığın doğası hiçbir tedavi sağlanamayacak şekildeydi ya da doktorlar cahilliklerinden hastalığın çaresini bulamadılar. Her halükarda hastaların çok azı bu hastalığı atlattı ve hemen hemen hepsi önceden açıkladığım semptomların ortaya çıkmasından yaklaşık üç gün sonra öldü. Ölenlerin çoğu daha ateş veya başka herhangi bir yan etki göstermeden öldü."
~Boccaccio

Kara Ölüm
Veba
Veba Doktoru
Salgın
Pandemi
Pnömonik Veba
Septisemik Veba

Sinyal algılama teorisinde, alıcı işletim karakteristiği (orijinal adıyla; Receiver Operating Characteristic - ROC) ya da sade biçimde ROC eğrisi olarak tanımlanmaktadır. ROC eğrisi, ikili sınıflandırma sistemlerinde ayrım eşik değerinin farklılık gösterdiği durumlarda, hassasiyetin kesinliliğe olan oranıyla ortaya çıkmaktadır. ROC daha basit anlamda doğru pozitiflerin, yanlış pozitiflere olan kesri olarak da ifade edilebilir.).
Her sınıflandırma işleminde yapıldığı gibi, metotlar kesinlik (yanlış pozitifleri eleme kabiliyeti) ve hassasiyet (doğru pozitifleri tespit etme kabiliyeti) arasındaki dengeyi kurmakla uğraşmaktadır. Veri kümesindeki pozitif ve negatif örnekler, eşit bir şekilde dağılım göstermediğinden dolayı, doğrudan kesinlik ve hassasiyet ölçütlerinden önce, ROC kısaltması ile Receiver Operating Characteristics (Use of receiver operating characteristic (ROC) analysis to evaluate sequence matching, Gribskov and Robinso, Elsevier, 1996) adı verilen eğri, kesinlik ve hassasiyet arasındaki dengeyi değerlendirmek için kullanılmıştır. ROC eğrisi altında kalan alan ROC puanı olarak tanımlanabilir. ROC eğrisi değişen sınıflandırma eşik değerlerine göre doğru pozitiflerin sayısının, yanlış pozitiflerin bir fonksiyonu olarak çizilmesiyle oluşmaktadır. ROC puanı 1 (bir) olduğunda anlamı, pozitifler mükemmel bir şekilde negatiflerden ayrılmıştır, olmaktadır. ROC puanı 0 (sıfır) olduğunda ise herhangi bir pozitif bulunamadı anlamına gelir.
Geniş olarak tıp, radyoloji, psikoloji ve benzer alanlarda yüzyıllardır kullanılmaktadır, günümüzde makine öğrenme teknikleri ve veri madenciliği alanlarında da kullanılmaktadır.

SPSS bilgisayar programı (İngilizce açılımıyla: Statistical Package for the Social Sciences), ilk sürümü 1968 yılında piyasaya verilmiş istatistiksel analize yönelik bir bilgisayar programıdır. Uzun bir dönem (1968 ile Mart 2009 arasında) bu program SPSS Inc. adını taşıyan bir ABD asıllı şirket tarafından hazırlanıp sürüme sokulup satılmıştır. 2009'da bu şirket ve bu programın sahipliliği IBM şirketine satılmıştır. Bu tarihten sonra bir geçiş döneminde  (Eylül 2009 ile Eylül 2010 döneminde) PASW Statistics adıyla (versiyon 17.0.3, 18.0, 19=8.0.1, 18.0.2 ve 18.0.3 için) anılıp Ağustos 2010 (versiyon 19.0)'dan itibaren resmen IBM SPSS Statistics olarak isimlendirilmeye başlanmıştır. Şu anda (Eylül 2016) en son versiyon IBM SPSS Statistics 24.0 olup bu versiyon Mart 2016'dan itibaren pazarlanmaya başlanmıştır.[1]21 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

SPSS, Sosyal bilimler'de istatistiksel analiz için yaygın olarak kullanılan bir programdır. Ayrıca pazar araştırmacıları, sağlık araştırmacıları, anket şirketleri, hükûmet, eğitim araştırmacıları, pazarlama kuruluşları, veri madenciler ve diğerleri tarafından da kullanılır. Orijinal SPSS kılavuzu (Nie, Bent & Hull, 1970), sıradan araştırmacıların kendi istatistiksel analizlerini yapmalarına izin verdiği için "sosyolojinin en etkili kitaplarından" biri olarak tanımlanmıştır. İstatistiksel analize ek olarak, veri yönetimi (vaka seçimi), dosya yeniden şekillendirme, türetilmiş veri oluşturma) ve veri dokümantasyonu (veridosyasında bir metadata sözlüğü saklanır) temel yazılımın özellikleridir.
SPSS baz kısmında veri operasyonları ve istatistiksel analizler için su isimleri taşıyan kısımlar bulunmaktadır:

Tanımlayıcı istatistik: "Cross Tabulation (karşılıklı tabülasyon )"; '"Frequencies frekanslar"; "Descriptives (tanımlayıcılar)"; "Explore (araştırma)"; "Descriptive Ratio Istatistics (tanımlayıcıya oran istatistikleri)
İki değişkenli istatistik: "Means (ortalamalar)", "t-testi", varyant Analizi, korelasyon (iki değişkenli, kısmî, uzaklıklar); parametrik olmayan sınamalar
Sayısal sonuçların tahmin edilmesi: Doğrusal regresyon
Grupları tespit etmek için tahminler: Faktör analizi, kümeleşme analizi (iki-basamaklı, K-ortalamalar, hiyerarşik), Diskriminant analizi
SPSS Statistics'in birçok özelliğine açılır menüler üzerinden erişilebilir veya tescilli bir 4GL (İngilizce: Fourth-generation programming language komut sözdizimi dili ile programlanabilir. Komut sözdizimi programlama, tekrarlanabilir çıktı, tekrarlanan görevleri basitleştirme ve karmaşık veri manipülasyonları ve analizlerini yönetme avantajlarına sahiptir. Ek olarak, bazı karmaşık uygulamalar yalnızca söz diziminde programlanabilir ve menü yapısından erişilemez. Açılır menü arabirimi ayrıca komut sözdizimini oluşturur: bu, çıktıda görüntülenebilir, ancak sözdiziminin kullanıcı tarafından görülebilmesi için varsayılan ayarlarının değiştirilmesi gerekir. Ayrıca her menüde bulunan "yapıştır" düğmesi kullanılarak bir sözdizimi dosyasına yapıştırılabilirler. Programlar, sağlanan Production Job Facility kullanılarak etkileşimli veya katılımsız olarak çalıştırılabilir.
Ek olarak, komut dili alt programlar yazmak için bir "makro" dili kullanılabilir. Bir Python programlanabilirlik uzantısı, veri sözlüğündeki bilgilere ve verilere erişebilir ve komut sözdizimi programlarını dinamik olarak oluşturabilir. SPSS 14'te tanıtılan Python programlanabilirlik uzantısı, çoğu amaç için daha az işlevsel SAX Temel "komut dosyalarının" yerini aldı, ancak SaxBasic kullanılabilir durumdadır. Ek olarak, Python uzantısı SPSS'nin ücretsiz yazılım paketindeki R istatistiklerden herhangi birini çalıştırmasına izin verir. Sürüm 14'ten itibaren SPSS, sağlanan "eklentiler" kullanılarak bir Python veya VB.NET programı tarafından harici olarak çalıştırılabilir. (Sürüm 20'den itibaren, bu iki komut dosyası özelliği ve birçok komut dosyası kurulum ortamına dahildir ve normalde varsayılan olarak yüklenir.)
SPSS Statistics, dahili dosya yapısına, veri tip'lerine, veri işlemeye ve eşleşen dosyalara, birlikte programlamayı önemli ölçüde basitleştiren kısıtlamalar getirir. SPSS veri kümeleri, satırların tipik olarak vakaları (bireyler veya haneler gibi) ve sütunların ölçümleri (yaş, cinsiyet veya hane geliri gibi) temsil ettiği iki boyutlu bir tablo yapısına sahiptir. Yalnızca iki veri türü tanımlanmıştır: sayısal ve metin (veya "dize"). Tüm veri işleme, dosya (veri kümesi) aracılığıyla sırayla duruma göre gerçekleşir. Dosyalar bire bir ve birden çoğa eşleştirilebilir, ancak çoktan çoğa eşlenemez. Bu duruma göre değişen yapı ve işlemeye ek olarak, matris ve lineer cebir işlemleri kullanılarak verilerin matrisler olarak işlenebileceği ayrı bir Matrix oturumu vardır.
Grafiksel kullanıcı arayüzü, SPSS Statistics penceresinin sol alt kısmındaki iki sekmeden birine tıklanarak değiştirilebilen iki görünüme sahiptir. 'Veri Görünümü' vakaların (satırlar) ve değişkenlerin (sütunlar) bir elektronik tablo görünümünü gösterir. Elektronik tabloların aksine, veri hücreleri yalnızca sayı veya metin içerebilir ve formüller bu hücrelerde depolanamaz. 'Değişken Görünümü', her satırın bir değişkeni temsil ettiği ve değişken adını, değişken etiketini, değer etiketlerini, baskı genişliğini, ölçüm tipini ve çeşitli diğer özellikleri gösterdiği meta veri sözlüğünü görüntüler. Her iki görünümdeki hücreler, dosya yapısını tanımlayarak ve komut sözdizimi kullanmadan veri girişine izin vererek manuel olarak düzenlenebilir. Bu, küçük veri kümeleri için yeterli olabilir. İstatistiksel anketler gibi daha büyük veri kümeleri, genellikle veri giriş yazılımında oluşturulur veya bilgisayar destekli kişisel görüşme sırasında, tarama ve optik karakter tanıma ve optik işaret tanıma yazılımı kullanılarak veya çevrimiçi anketlerden doğrudan yakalama yoluyla girilir. Bu veri kümeleri daha sonra SPSS'ye okunur.
SPSS Statistics, ASCII metin dosyalarından (hiyerarşik dosyalar dahil), diğer istatistik paketlerinden, elektronik tablo'lardan ve veritabanlarından veri okuyabilir ve yazabilir. SPSS Statistics, ODBC ve SQL aracılığıyla harici ilişkisel veritabanı tablolarını okuyabilir ve bunlara yazabilir.
İstatistiksel çıktı, paket içi görüntüleyiciye ek olarak bağımsız bir okuyucunun indirilebileceği tescilli bir dosya biçimine (*.spv dosyası, pivot tabloları destekler) yöneliktir. Tescilli çıktı, metin veya Microsoft Word, PDF, Microsoft Excel ve diğer biçimlerde dışa aktarılabilir. Alternatif olarak çıktı, veri (OMS komutu kullanılarak), metin, sekmeyle ayrılmış metin, PDF, XLS, HTML, XML, SPSS veri kümesi veya çeşitli grafik görüntü formatları (JPEG, PNG, BMP ve EMF) olarak yakalanabilir.
SPSS İstatistiklerinin birkaç çeşidi mevcuttur. SPSS Statistics Gradpack'leri(SPSS Statistics Gradpacks), yalnızca öğrencilere satılan oldukça indirimli sürümlerdir. SPSS Statistics Server, SPSS Statistics'in istemci/sunucu mimarisine sahip bir sürümüdür. Eklenti paketleri, temel yazılımı ek özelliklerle geliştirebilir (örnekler, kümelenmiş ve katmanlı örnekler için ayarlanabilen karmaşık örnekleri ve yayına hazır tablolar oluşturabilen özel tabloları içerir). SPSS Statistics, yıllık veya aylık abonelik lisansı altında mevcuttur.
SPSS Statistics sürüm 25'i 08 Ağustos 2017'de kullanıma sundu. SPSS v25, rastgele efekt çözüm sonuçları (GENLINMIXED), sağlam standart hatalar (GLM/UNIANOVA) ve Gelişmiş İstatistikler ve Özel Tablolar eklentisindeki hata çubuklu profil çizimleri gibi yeni ve gelişmiş istatistikler ekler. V25 ayrıca, yeni varsayılan şablonlar ve Microsoft Office uygulamalarıyla paylaşma yeteneği de dahil olmak üzere güçlü yeni grafik yetenekleri gibi istatistiksel çıkarım ve yayına hazır çizelgeler için yeni Bayes İstatistik yetenekleri içerir.
SPSS programının Windows, Mac OS X ve Linux işletim sistemleri için farklı sürümleri mevcuttur. Windows sürümü daha sık güncellenmekte ve diğer versiyonlara göre daha fazla özellik içermektedir.
Benzer kategoride bkz.: Eviews, R

www.spss.com.tr 27 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
http://www.spss.com28 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
IBM Statistics 13 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bilgi ve belge yönetimi

Sara Josephine Baker (15 Kasım 1873 - 22 Şubat 1945), özellikle New York City'nin göçmen topluluklarında halk sağlığına katkıda bulunan Amerikalı bir doktordu. Yaygın kentsel yoksulluk ve cehaletin çocuklara, özellikle de yeni doğanlara verdiği zarara karşı verdiği mücadele, belki de en kalıcı mirasıdır. 1917'de Amerika Birleşik Devletleri'nde doğan bebeklerin, Birinci Dünya Savaşı'nda savaşan askerlerden daha yüksek bir ölüm oranıyla karşı karşıya olduğunu ve davasına büyük dikkat çektiğini belirtti. Ayrıca Typhoid Mary olarak bilinen meşhur indeks vakası Mary Mallon'u (iki kez) takip etmesiyle de tanınır.

Baker, 1873'te New York Poughkeepsie'de zengin bir Quaker ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası ve erkek kardeşi tifodan öldükten sonra Baker, annesini ve kız kardeşini maddi olarak desteklemek için baskı hissetti. Böylece, 16 yaşında, Baker tıp alanında bir kariyere karar verdi.
Evde kimya ve biyoloji okuduktan sonra, kız kardeşler ve doktorlar Elizabeth Blackwell ve Emily Blackwell tarafından kurulan kadınlar için bir tıp fakültesi olan New York Infirmary Medical College'a kaydoldu. Başarısız olduğu tek sınıf - Dr. Anne Daniel tarafından öğretilen "Normal Çocuk", gelecekteki ilgisini "o küçük haşere, normal çocuk" alıcısına hayranlık uyandırdı. 1898'de sınıfında ikinci olarak mezun olduktan sonra, Baker, Boston'daki New England Kadın ve Çocuk Hastanesi'nde bir yıl boyunca staj yapmaya başladı.
Baker stajının ardından New York'ta özel doktor olarak çalışmaya başladı. Baker 1901'de kamu hizmeti sınavını geçti ve Sağlık Bakanlığı'nda tıp müfettişi olmaya hak kazandı ve 1902'de yarı zamanlı müfettiş olarak çalıştı. "Dr. Joe,”erkeksi özel takımlar giymişti ve meslektaşlarının onun kadın olduğunu unutmasıyla şaka yaptı.

İnsanları hastalıktan ölmekten alıkoymanın yolu, beni aniden etkiledi, onları hastalanmaktan alıkoymaktı. Sağlıklı insanlar ölmez. Tamamen aptalca bir söz gibi geliyor, ama o zamanlar şaşırtıcı bir fikirdi. Koruyucu hekimlik henüz doğmamıştı ve halk sağlığı çalışmalarında hiçbir terfi yoktu.
Okul sisteminde gayretle çalıştıktan sonra Baker'a Hell's Kitchen'daki ölüm oranını düşürme fırsatı sunuldu. Yüzyılın başında New York'un en kötü gecekondu bölgesi olarak kabul edildi ve 4.500 insanlar her hafta ölüyor. Baker, haftalık ölümlerin yaklaşık 1.500'ünü bebekler oluşturduğu için özellikle bebek ölüm oranına odaklanmaya karar verdi. Bebek ölümlerinin çoğu dizanteriden kaynaklanıyordu, ancak ebeveynlerin cehaleti ve kötü hijyen genellikle dolaylı olarak suçlanıyordu.
Baker ve bir grup hemşire annelere bebeklerine nasıl bakacakları konusunda eğitim vermeye başladılar: Bebekleri aşırı ısınmalarını önlemek için nasıl giydirecekleri, onları nasıl iyi besleyecekleri, uykularında boğulmalarını nasıl önleyecekleri ve nasıl onları temiz tutmak için. Temiz sütün dağıtıldığı bir süt istasyonu kurdu. O zamanki ticari süt, rengi iyileştirmek ve kârı en üst düzeye çıkarmak için sıklıkla kirlenmişti veya kireçli suyla karıştırılıyordu. Baker ayrıca su, kalsiyum karbonat, laktoz ve inek sütünden yapılmış bir bebek maması icat etti. Bu, annelerin ailelerine destek olabilmek için işe gitmelerini sağladı.
Baker, doğum sırasında bulaşan bel soğukluğu bakterilerinin neden olduğu bebek körlüğünün önlenmesine yardımcı oldu. Körlüğü önlemek için bebeklere gözlerine gümüş nitrat damlası verildi. Baker gelmeden önce, gümüş nitratın saklandığı şişeler genellikle sağlıksız hale gelirdi veya yarardan çok zarar verecek kadar yüksek yoğunlukta dozlar içerirdi. Baker, antibiyotik bal mumundan yapılmış, her biri tek doz gümüş nitrat içeren küçük kaplar tasarladı ve kullandı, böylece ilaç bilinen bir konsantrasyon seviyesinde kalacak ve kontamine olmayacaktı.
Josephine Baker'ın çabalarıyla, bebekler önceki yıla göre çok daha güvenliydi; körlük yılda 300 bebekten yılda 3'e düştü. Ancak bebekliğin tehlikeli olduğu bir alan daha vardı: doğumda. Bebekler genellikle doktorlar için verilen resmi eğitimin dışında bırakılan ebeler tarafından teslim edildi. Baker, New York City'yi bir dereceye kadar kalite ve uzmanlık sağlamak için ebelerin ruhsatlandırması için ikna etti.
Baker ebelere ruhsat vermek, körlüğü tedavi etmek, emzirmeyi teşvik etmek, güvenli pastörize süt sağlamak ve anneleri eğitmek için kampanya yürütürken, daha büyük çocuklar hala hastalanmakta ve yetersiz beslenmektedir. Baker, her okulun kendi doktoru ve hemşiresi olduğundan ve çocukların düzenli olarak istilalara karşı kontrol edildiğinden emin olmak için çalıştı. Bu sistem o kadar iyi çalıştı ki, bir zamanlar okullarda yaygınlaşan baş biti ve göz enfeksiyonu trahomu neredeyse yok oldu.
Baker kariyerinin başlarında, "Typhoid Mary" olarak da bilinen Mary Mallon'un yakalanmasına iki kez yardım etmişti. Mallon, hastalığın birkaç ayrı salgınını tetikleyen ve aşçı olarak 50'den fazla kişiye bulaştığı bilinen, bilinen ilk sağlıklı tifo taşıyıcısıydı. Enfekte ettiği insanlardan en az üçü öldü. Mallon, o sırada New York City'deki tek suçlu ya da tifo bulaşıcı tek aşçı değildi, Ancak o, hastalığın herhangi bir yan etkisine maruz kalmaması ve nihayetinde hayatının geri kalanında tecrit edilmiş tek hasta olması bakımından benzersizdi.

Josephine Baker o kadar meşhur oluyordu ki, New York Üniversitesi Tıp Fakültesi ondan o zamanlar bilindiği gibi çocuk sağlığı veya "çocuk hijyeni" üzerine ders vermesini istedi. Baker, okula da kaydolabilirse yapacağını söyledi. Okul başlangıçta onu geri çevirdi, ancak sonunda bilgisine uyan bir erkek öğretim görevlisinin arayışında başarısız olduktan sonra kabul etti. 1917'de Baker, halk sağlığı alanında doktora yapan ilk kadın oldu.
Birleşik Devletler I.Dünya Savaşı'na girdikten sonra, Baker daha da tanınmaya başladı. Bu tanıtımın çoğu, New York Times muhabirine yaptığı yorumdan kaynaklandı. Ona, "Fransa'nın siperlerinde asker olmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nde doğan bir bebek olmaktan altı kat daha güvenli" olduğunu söyledi. Bu yorumun getirdiği tanıtım nedeniyle okul çocukları için bir öğle yemeği programı başlatabildi. Çocuk sağlığını iyileştirme çalışmalarında destek için motive edici bir faktör olarak 4F (kötü sağlık nedeniyle taslak için uygun değil) olarak ilan edilen yüksek genç erkek oranının tanıtımından yararlandı. Baker'a Londra'da devlet okullarının sağlık müdürü olarak, Fransa'da savaş mültecileriyle ilgilenen bir iş ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Genel Cerrah Yardımcısı olarak bir iş teklif edildi.

Baker, hayatının ilerleyen dönemlerinin çoğunu Avustralyalı romancı, denemeci ve Hollywood senaristi Ida Alexa Ross Wylie ile geçirdi ve kendini "kadın odaklı kadın" olarak tanımladı. Baker 1923'te emekli olduğunda, otobiyografisi Fighting For Life'ı yazarken evlerini yönetmeye başladı. 1935'te ve otobiyografisinin yayınlanmasından dört yıl önce, Baker ve Wylie arkadaşları Louise Pearce ile Princeton, New Jersey'e taşınmaya karar verdiler. Yazar Helen Epstein, Hayat için Mücadele'nin Wylie'nin anıları My Life with George ile olan benzerliği ve ifadelerine dayanarak, Wylie'nin Baker'ın otobiyografisini yazmasına yardım etmiş olabileceğini öne sürüyor. Anıların ötesinde, "tüm kişisel belgelerini yok etmiş gibi göründüğü" için Baker'ın hayatı hakkında çok az şey biliniyor.

Baker 1923'te emekli oldu, ancak çalışmayı bırakmadı. 1922'den 1924'e kadar Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Komitesinde görev yaptığında Milletler Cemiyeti'nin profesyonel temsilcisi olan ilk kadın oldu. Ayrıca yirmi beşten fazla tıp topluluğu ve New York (eyalet) Sağlık Bakanlığı da dahil olmak üzere birçok grup ve toplumda aktifti. Amerikan Tıp Kadınları Derneği'nin başkanı oldu ve profesyonel ve popüler basında dört kitap, bir otobiyografi ve 250 makale yazdı.
Sara Josephine Baker, 22 Şubat 1945'te New York'ta kanserden öldü.

Baker (Nisan 2006). "Dr Joe: pioneer of public health initiatives for immigrant mothers and children. 1925". American Journal of Public Health. Amerika Birleşik Devletleri. 96 (4): 618-21. doi:10.2105/AJPH.96.4.618. ISSN 0090-0036. PMC 1470557 . PMID 16551961. 
Bendiner (Eylül 1995). "Sara Josephine Baker: crusader for women and children's health". Hospital Practice. United States. 30 (9): 68-77. doi:10.1080/21548331.1995.11443260. PMID 7559839. 

Baker, SJ (1939). Yaşam için savaşmak. New York: Macmillan şirketi. Kitap, Eylül 2013'te NTRB Classics serisinde27 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Helen Epstein'ın bir girişiyle yeniden yayınlandı. 9781590177068.
Leavitt Judith Walzer (1996) Typhoid Mary. Halk Sağlığına Esir. Boston: Beacon Press.
Matyas, ML (1997). Matyas, ML & Haley-Oliphant, AE'de (Editörler) “ Sara Josephine Baker, Hekim ve Halk Sağlığı Çalışanı, 1873-194527 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ”. (1997). Kadın Yaşam Bilimcileri: Geçmiş, Bugün ve Gelecek - Rol Modellerini Sınıf Müfredatına Bağlamak. Bethesda, MD: Amerikan Fizyoloji Derneği, s.   81-106.
Scholer, AM (1997) Louise Pearce, (1885-1959) In, Women in the biological Sciences: a bibliyografik kaynak kitap. * Grinstein, LS, CA Biermann ve RK Rose. Greenwood Press.

 Wikimedia Commons'ta Sara Josephine Baker ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
BBC Future, Leila McNeill SJ Baker: Halk sağlığını değiştiren kadın 17 Mayıs 202018 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı bir sosyal güvenlik kurumuydu. 16 Mayıs 2006 tarihinde kabul edilen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı Türkiye Cumhuriyeti Sosyal Güvenlik Kurumuna devir olmuştur.
Sosyal Güvenlik Kurumuna devir olmadan önce Türkiye'nin en büyük sosyal güvenlik kuruluşuydu. Ülke nüfusunun yaklaşık %50'sine sigorta ve sağlık hizmeti sunmaktaydı.
Kurum, Başkan ve Başkana bağlı birimler ile Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü, Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı Sağlık İşleri Genel Müdürlüğü ve bunların merkez ve taşra teşkilatından oluşmaktadır.

Osman Vedat Bayru (1946-?)
Cemal Kiper
İlhan Altan (?-1958)
Cihat Övül (?-1974)
Kaya Erdem (1976-1977)
İbrahim Tali Dinçel (1979-1981)
Ziya Yalçın Sayın
Kemal Kılıçdaroğlu (1992-1996)
Ali Toptaş (1996)
Ekrem Önal (1996-1997)
Kemal Kılıçdaroğlu (1997-1999)
Kemal Oktar (1999)
Mehmet Zekai Özcan (?-2001)
Murat Gül Eyüpoğlu
Ali Tanrıkulu

Tek anakütle ortalaması için parametrik hipotez sınaması veya tek-örneklem için sınama veya μ için sınama, bir rastgele örneklem ortalaması ile bu örneklemin çekilmiş olduğunu düşündüğümüz anakütlenin μ ile belirtilen "anakütle ortalaması" hakkında bir hipotez değeri belirtilmesinin anlamlı olup olmadığını araştırmamızı sağlayan parametrik hipotez sınamasıdır.

Örnekleme alınan birimler birbirlerinden bağımsız olarak rastgele seçilmiş olmaları
Anakütle ya normal dağılıma sahip olmalı ya da örneklem hacminin iyice bilinmesi.

Bir anakütleden basit olasılık örnekleme yöntemi kullanarak "n" örneklem büyüklüğü olan bir rastgele örneklem ele geçirilir; istenilen değerler ölçülür ve 
  
    
      
        
          
            
              x
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {x}}}
  
 (x bar diye okunur) değerindeki örneklem ortalaması bulunur. Hipotez sınaması yönteminde araştırma hedefi bu örneklemin söz konusu anakütleden çekilmiş olup olamayacağını ya da kaynağı olan anakütleden çekilmiş olabilmesinin olasılığının ne olabileceğini ortaya koymaktır.

İncelenen araştırma sorusu belirlenmesi;
Sıfır hipotez ve karşıt hipotez oluşturulması;
Örnekleme dağılımı ve kritik değer belirlenmesi;
Ret alanının belirlenmesi
Anlamlılık seviyesi ve şu iki alternatiften biri
Test-istatistiği saptanması;
p-değeri saptanması;
Karşılaştırmalar, sonuç ve yorum

Alçı dolum makinemiz μo=20 kg ortalama ağırlıklı alçı dolumu yaparken arıza yapar. Tamirci getirip tamir ettiririz. Acaba yine μo=20kglık dolum yapabilecek mi?
Deneme yapıp görmek lazım!'
40 torba basit rastgele örnekleme yöntemine göre seçilip bu 40 alçı torbası ağırlıkları şöyle ölçülmüştür:

  
    
      
        
          X
          
            1
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{1}}
  
 = 19,8 kg, 

  
    
      
        
          X
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{2}}
  
 = 20,5 kg, 

  
    
      
        
          X
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{3}}
  
 = 21,2 kg, 

  
    
      
        
          X
          
            4
          
        
      
    
    {\displaystyle X_{4}}
  
 = 18,9 kg,

.......,

  
    
      
        
          X
          
            4
          
        
        0
      
    
    {\displaystyle X_{4}0}
  
 = 20,8 kg
Örneklem istatistikleri şöyle hesaplanmıştır:
Örneklem büyüklüğü: n = 40 torba Örneklem ortalaması : 
  
    
      
        
          
            
              x
              ¯
            
          
        
      
    
    {\displaystyle {\bar {x}}}
  
 = 21,4 kg Örneklem standart sapması: s' = 3,2 kg
Bu problem için yapılan varsayımlar:
-Anakütle yani alçı dolum makinesinin yaptığı dolum miktarları normal dağılıma uymaktadır. 
-Dolum için anakütle standart sapması bilinmemekte ama (yanlılık için ayarlama yapılan) örneklem standart sapması (s') anakütle standart sapması σ için iyi bir kestirimdir.

Araştırma sorunu tek bir anakütle parametresi, yani anakütle ortalaması 
  
    
      
        μ
      
    
    {\displaystyle \mu }
  
, hakkındadır. Bu anakütle ortalama değeri tam olarak bilinmemekte ve belirlenen bir hipotez değerde 
  
    
      
        
          μ
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle \mu _{0}}
  
 (Mü sıfır diye okunur) olduğu varsayılmaktadır. Hipotez testi anakütle ortalamasına verilen değer hakkındadır.
İstenilen araştırma sorusunun tayininde en önemli ilk adım, araştırma sorusunun tayininde, istenilen veya istenmeyen alternatifler ile test edilecek parametrenin belirtilen bir değere eşitsizlik şartına bakılmasıdır. Bu eşitsizlik bir "katı eşitsizlik" midir (yani ≠ veya > veya <) yoksa bir eşitliği de ihtiva eden bir "zayıf eşitsizlik" midir (≤ veya ≥)? Araştırma sorusunun ya katı eşitsizliği ihtiva edip etmediğini mantık yürüterek bulmak gerekmektedir. 
Ör./Verilen alçı doldurma makinesi örnek problemi için belirtilen anakutle ortalama değerinin μ=20 olması gerekir. Biraz mantık yürütürsek, hem doldurma ortalamasının 20 kg'den düşük doluş yapmasının hem de doluşun 20 kg'dan daha fazla olması halinin istenmeyen sonuçlar olduğunu kabul edebiliriz. Eğer anakütle ortalaması 20 kg değilse, makine isteğe uygun tamir edilmemiştir; yani araştırma sorusu "katı eşitsizlik" (yani ≠) ihtiva eder.

"Sıfır hipotez" (notasyona göre Ho) değerinin oluşturması için hiç problem yoktur. Her türlü parametrik sınamada ve özellikle μ için sınamada, sıfır hipoteze göre μ mutlaka belirtilen parametre değerine (μo) eşit olur:

Ho: μ = μo
Araştırma sorusu ne olursa olsun mutlaka Ho bu prensibe uyar.
Fakat karşıt hipotez veya alternatif hipotez (notasyona göre H1) oluşturulması biraz karmaşık olabilir. Karşıt hipotez problemin istediği araştırma sorusu ile ortaya çıkar. Parametrik sınamada karsit hipotezin mutlaka uyduğu bir prensip vardır. Bu prensip 

Karşıt hipotez hiçbir zaman eşitlik olamaz.
Karşıt hipotezin ya "eşit değil (≠)" ya "daha düşük değerde (<)" ya da "daha yüksek değerde (>)" olması gerekir. Bunlardan hangisi olacağı önemlidir; çünkü istatistiksel sınamada reddetme bölgesinin nerede olacağı bu karşıt hipotez eşitsizlik şekline dayanır.
Problemin ve araştırma sorusunun tanınması icin ilk yapılacak, istenilen araştırma sorusunun parametrenin belirtilen değere eşit olması şartı ihtiva edip etmediğini tayin etmektir. Araştırma sorusu eşitsizliği ya eşitliği ihtiva eder ya ihtiva etmez ve bu gerçekten ayrı şekillerde karşıt hipotez ortaya çıkar. Bu alternatifleri bir sıraya koyalım ve her alternatifin örnek problemde nasıl ifade edileceğini gösterelim:
1. Eğer araştırma sorusu eşitlik ihtiva etmekteyse: Bu halde probleme çözüm, sıfır hipotezin kabul edilmesi ve karşıt hipotezin ret edilmesi ile verilecektir. Karşıt hipotez istenilen araştırma sorunun aksi işaretli olacaktır. Üç alternatif bulunabilir:
(1.a.) Araştırma sorusunda anakütle ortalamasının belirtilen değere eşit olduğu araştırılmakta ise: 
Bu örnek problemde soru "Acaba dolum ortalaması 20kg midir yani μo=20kg ?" Bu halde araştırma sorusunun aksi işaretli karşıt hipotez μo≠20 kg olur yani hipotezler

Ho=20 H1≠20
olur.
(1.b.) Araştırma sorusunda anakütle ortalamasının belirtilen değere eşit veya daha küçük olduğu araştırılmakta ise: 
Bu örnek problemde soru "Acaba dolum ortalaması, 20kg veya daha aşağı değer de midir yani μo≤20kg ?" olur. Aksi işaretli karşıt hipotez bu halde μo>20 kg olur; yani hipotezler şunlardır:

Ho=20 H1>20
(1.c.) Araştırma sorusunda anakütle ortalamasının belirtilen değere eşit veya daha büyük olduğu araştırılmakta ise: 
Bu örnek problemde soru "Acaba dolum ortalaması 20kg veya daha yüksek değer de midir yani μo≥20kg ?" Bu halde araştırma sorusuna aksi işaretli karşıt hipotez μo<20 kg olur yani hipotezler

Ho=20 H1<20
2. Eğer araştırma sorusu eşitsizlik ihtiva etmekteyse: 
Bu halde probleme çözüm sıfır hipotezin ret edilmesi ve karşıt hipotezin kabul edilmesi ile verilecektir. Karşıt hipotez istenilen araştırma sorunun ayni işaretli olacaktır. Üç alternatif bulunabilir:
(2.a.) Anakütle ortalamasının belirtilen değere eşit olmadığı araştırma sorusudur: 
Örnek problemde soru "Acaba dolum ortalaması 20kg değil midir yani μo≠20kg ?" Bu halde araştırma sorusuna ayni işaretli karşıt hipotez μo≠20 kg olur yani hipotezler

Ho=20 H1≠20
(2.b.) Araştırma sorusu anakütle ortalamasının belirtilen değerden daha küçük olduğu araştırılmakta ise: 
Bu örnek problemde soru "Acaba dolum ortalaması 20kgdan daha aşağı değer de midir yani μo<20kg ?" Ayni işaretli karşıt hipotez bu halde μo<20 kg olur; yani hipotezler

Ho=20 H1<20
(2.c.) Araştırma sorusu anakütle ortalamasının belirtilen değerden daha büyük olduğu araştırılmakta ise: 
Bu örnek problemde soru "Acaba dolum ortalaması 20kgdan daha yüksek değer de midir yani μo>20kg ?" Bu halde araştırma sorusuna ayni işaretli karşıt hipotez μo>20 kg olur yani hipotezler

Ho=20 H1>20
Ör./ Verilen pratik problem için belirtilen anakütle ortalama değeri μ=20 olması yani 

Ho : μ = 20
Karşıt hipotez için hem ortalama 20 kg'den düşük hem de 20 kg'dan daha fazla dolum istenmeyen sonuçlar olduğu için karşıt hipotez anakütle ortalamasının 20 olmamasıdır; yani

'H1 : μ ≠ 20 .

Hipotez sınaması problemi için değişkenin dağılımı ve örneklem hacminin büyüklüğü, örnekleme dağılımı ve örnekleme dağılımı için kullanılması gereken olasılık dağılımını tespit etmek için kullanılır. Üç alternatif bulunur:
1. Anakütlenin normal dağılım gösterdiği bilinir veya bilindiği kabul edilir. Anakütle normal dağılım gösterirse örneklem hacmi ne olursa olsun (büyük veya küçük fark etmeden) örneklem ortalamasının örnekleme dağılımının normal dağılım olduğu; örnekleme dağılımının örnekleme ortalamasının belirtilen anakütle dağılımına yani;

μ=μo
ve standart hatası (yani örneklem ortalamasının örnekleme dağılımının standart sapmasının ya verilen anakütle standart sapmasının veya kestirim anakütle standart sapmasının örneklem hacmi karesine bölünmesi) şu olur;

  
    
      
        
          S
          H
        
        =
        
          
            σ
            
              n
            
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {SH} ={\frac {\sigma }{\sqrt {n}}}}
  

Bu halde örnekleme ortalamasının z-değeri, yani kritik değer, şöyle bulunur:

  
    
      
        z
        =
        
          
            
              
                
                  X
                  ¯
                
              
              −
              μ
            
            
              S
              H
            
          
        
      
    
    {\displaystyle z={\frac {{\overline {X}}-\mu }{\mathrm {SH} }}}
  

Bu nedenle bu türlü tek anakütle ortalaması sınaması z-testi olarak da adlandırılır.
2. Anakütlenin normal dağılım gösterdiği bilinmez ve bu varsayım olarak da kabul edilmez. Bu halde iki alternatif bulunmaktadır:
(2.a.) Basit rastgele örneklem yöntemini göre elde edilmiş n il

Tek Sağlık (İngilizce: One Health) "yerel, ulusal ve küresel düzeylerde—insanlar, hayvanlar ve çevre bakımından ideal sağlık elde etmek için — Farklı disiplinlerin işbirlikçi çalışmasıdır ".

Tek sağlık aslında yeni bir tabirdir ancak tek sağlık konsepti oldukça eski zamanlara dayanır. Çevresel faktörlerin insan sağlığına etkileri Yunan hekim Hipokrat'ın (MÖ 460 – MÖ y.370) yazdığı "Havada, suda ve yerde" adlı metinlerde bulunmaktadır. Hipokrat, halk sağlığının temiz bir çevreye bağlı olduğunu savunmuştur.
İtalyan hekim Giovanni Maria Lancisi (1654–1720), fiziksel çevrenin, insan ve hayvanlarda hastalık yayılmasında oynadığı rolü araştıran öncü bir epidemiyolog, doktor ve veteriner hekimdi. Lancisi insanlarda sıtmanın önlenmesi için sineklik kullanımının ilk savunucularındandır, aynı zamanda sığırlarda sığır vebası kontrolünde de öncülerden olmuştur. İnsan, hayvan ve çevre sağlığının birbirleriyle bağlantılı olduğu fikri Fransız Devriminde yeniden canlandı, böylece Drs Louis-René Villerme (1782–1863) ve Alexandre Parent-Duchâtelet[Alexandre Parent du Châtelet] (1790–1835) halk sağlığı uzmanlığını geliştirdiler.
19. Yüzyıl sonlarında, Alman hekim ve patolojist Rudolf Virchow (1821–1902) "zoonoz" terimini ortaya sürdü ve "...hayvan ve insan hekimliği arasında bölünemez hatlar vardır – öyle olmalıdır" dedi. Kanadalı hekim Sir William Osler (1849–1919) Virchow ile çalışmak için Almanya'ya gitti. Kanada'ya döndükten sonra McGill Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Montreal Veteriner Üniversitesi arasında randevular teyin etti. Osler, Montreal Genel Hastanesinde patoloji ve dahiliye konularında faaliyet gösterdi, fakat aynı zamanda veteriner sağlık konularının tanıtımına yardım etti, 1878 yılında Québec şehri yakınlarındaki bir domuz tifo salgını araştırmasına yardımcı oldu; sonradan Montreal Veteriner Üniversitede öğrenci olan A. W. Clement ile beraber Montreal'in domuz arzında parazitler üzerinde monografi çalışmasında yer aldı.
1947'de, DVH (Doktor Veteriner Hekim) James H. Steele, CDC'de Veteriner Halk Sağlığı biriminin kurarak, Amerika Birleşik Devletlerindeki kavramı dah da ileriye götürdü. Calvin W. Schwabe (1927–2006) tarafından "Tek Tıp" ifadesi geliştirildi, Bir veteriner hekim epidemiyolog ve parazitolog olan Schwabe'nin "Veteriner Hekimliği ve İnsan Sağlığı" adında ders kitabı vardır.
1996'da, DVH. Medikal Araştırmacı Gary M. Tabor, DVH. Alonso Aguirre, DVH. Mary Pearl, Veteriner hekim (VH). David Sherman, VH. Mark Pokras, Dr. Eric Chivian, Dr. Paul Epstein ve VH Gretchen Kauffman koruyucu tıbbı başlattılar: Tufts Üniversitesi, Cummings Veteriner Fakültesi ve Harvard Tıp Fakültesinin Sağlık ve Küresel Çevre ve EkoSağlık Merkez Birliği (eski adı Yaban Hayatı Sorumluluğu) ile beraber insan, hayvan ve ekolojik sağlığı bağlama noktasında yeni bir kurumsal odak olan Sağlık Uygulamalarında Ekolojik Sağlık (Koruyucu Tıp Konsorsiyumu)'nu kurdular. Bu, tek sağlık uygulamalarını ilerletmek için kurulan birden çok-örgütlü ve birden çok-disiplinli ilk kurulu oldu
Tek Sağlık, 7 Nisan 2003 te, Rick Weiss'in, Washington Post gazetesinde yazdığı Ebola kanamalı ateşi hakkındaki yazısında, DVH William Karesh'in görüşlerine yer vermesiyle gündeme geldi. "İnsan, evcil hayvanlar ya da yaban hayatı tek başına ele alınamaz. Sadece bir sağlık var ve hastalıkların çözümleri herkesin farklı düzeylerde birlikte çalışmalarını gerektirir." Takip eden yıl, Karesh ve arkadaşları Veteriner Hekim (VH) Robert Cookand, DVH Steve Osofsky, Tek Dünya- Tek Sağlık temalı dünya çapında bir dizi konferanslar başlattılar.

Birçok gelişmekte olan sağlık sorunları insanlar ve hayvanlar arasında artan temasa, gıda üretimindeki entegrasyona ve uluslararası seyahatlerin genişlemesine bağlanmaktadır. 20. yüzyılda yeni bulaşıcı hastalıkların sayısı arttı, bunlar çoğunlukla hayvanlardan geçmekte, insanları enfekte ettiği bilinen 1.415 mikrobun yüzde 61'i hayvanlardan geliyor. Örneğin, kemirgenler veba ve tifüs etkenlerini insanlara aktarırlar. Kızamık, kabakulak ve boğmaca hastalıklarının orijini evcil çiftlik hayvanlarıdır. Önemli bir istisna Mycobacteria tuberculosis'tir. Mycobacteria tuberculosis insan orijinli olduğu halde hayvanlara bulaşmıştır. Şempanzeler HIV'in doğal konaklarıdır. Yaban hayatının küresel ticareti, hastalıkların ortaya çıkması sorununu şiddetlendirmektedir.
1999'da Batı Nil Virüsü salgını, insan ve hayvan sağlığı arasındaki bağlantıyı vurgulamıştır. Bu salgında, yabani kargalar salgından bir ay önce veya insanlar hasta olmaya başlamadan önce ölmeye başladılar. Eş zamanlı salgınlar birbirleriyle bağdaştırılmadılar, ta ki Bronx Hayvanat Bahçesinde veteriner hekim olan Dr. Tracey McNamara'nın egzotik kuşların ölümünü bu salgınlara bağlamasına kadar. Bu salgınlara Batı Nil virüsünün neden olduğunun kayıtlara geçtiği tarihten sonra, batı yarımkürede vektör kaynaklı hastalıklar, enterik hastalıklar ve gelişmekte olan ve zoonoz bulaşıcı hastalıklar için CDC Zoonotik ulusal merkezi kurdu.
Avian influenza (tavuk vebası, kuş gribi) (HPAI H5N1) salgını 1997'de Hong Kong'da başladı. Bu salgından sonra, hayvan sağlığının ve insan sağlığının bağlantılı olduğuna küresel topluluk zorladı. 1997 salgınında 18 insan etkilendi, 6'sı öldü ve 1.5 milyon kanatlı hayvanın itlafıyla sonuçlandı. HPAI H5N1 virüsü 1998–2003 salgınları arasında izole edildi ancak Güney Kore'de 2003 yılı ortalarında yaygın bir salgın oluştu. Uluslararası raporlamada gecikmeler ve zayıf önlemler virüsün Güneydoğu Asya genelinde yayılmasına katkıda bulundu. Avian influenza'nın (HPAI H5N1) ve başka gelişmekte olan zoonotik hastalıkların dünya çapında tehdit olarak kabul edilmesinden sonra, Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE) hayvan -insan - ekosistem konusunda birlikte daha yakından çalışmak için üçlü bir anlaşmayla stratejik bir çerçeve geliştirdi.

Hayvanlar, insanlar gibi kalp hastalığı, kanser, diyabet, astım, artrit ve aynı kronik hastalıkların pek çoğundan muzdarip olabilmektedirler. Bazı hastalıklar insanlarda tanımlanmadan uzun süre önce hayvanlarda tanımlanmıştırlar. Örneğin, korku kaynaklı kalp yetmezliği insanlarda tanımlanmadan yaklaşık otuz yıl önce yaban hayatında tanımlanmıştır. Karşılaştırmalı tıp, türler arasında hastalık süreçlerini ve doğal olarak insanları etkileyen hayvan hastalıklarını baz alan çalışmalardır. Karşılaştırmalı tıp kavramı çok eskilere dayanmaktadır. Antik Yunanlar diseksiyonlar ile ve hayvanları inceleyerek insan hastalıklarını anlamada önemli ipuçları elde etmişlerdir. William Harvey'in, karşılaştırmalı anatomik ve fizyolojik çalışmaları tıptaki önemli gelişmelere neden olmuştur; Frederick Banting ve Charles Best'in bu tarz çalışmaları sonucu insülin keşfedilmiştir.
İskelet sistemi karşılaştırmalı tıp çalışmalarına çok uygundur. 1930'larda Otto Stader isimli veteriner hekim ilk harici iskelet sabitlemeyi geliştirdi, 2. Dünya Savaşında ordu cerrahları onun geliştirdiği yöntemi kullandılar. 1940 ve 50'lede Jacques Jenny isimli veteriner hekim cerrah
atlarda ve insanlarda ilk kemik içi pin uygulamaları prosedürlerini geliştirdi.

Kentleşme, küreselleşme, iklim değişiklikleri ve terörizm, kamu planlamasında halk sağlığı konusunu ön plana çıkardı ve iş gücü çeşitliliğine ihiyaç duyulmasına neden oldu. Arazi kullanımı değişiklikleri, Büyük karasal ürünler ve deniz ürünleri üretim birimleri oluşturma faaliyetleri, toprak ve su kaynaklarındaki mikrobiyolojik ve kimyasal kirlilik, hayvan ve insan sağlığı konularında yeni tehditler oluşturdu. Örneğin, Tarım için ormansızlaşma zoonotik hastalıkların ortaya çıkmasına yol açabilir. Doktorlar ve veteriner hekimler, hastalık salgınlarını takip etmek, kimyasal maruz kalma nedeniyle ortaya çıkan kronik hastalıkları önlemek ve daha sağlıklı çevre oluşturmak için çevre sağlığı araştırmaları ve uygulamalarına yönelmektedirler. Tek Sağlık, insan sağlık uygulayıcıları, veteriner hekimler ve çevre sağlığı profesyonellerini bir araya getirmek için mükemmel birleştirici bir kavramdır. Bu ortaklık, sürdürülebilir ve etkili toplum sağlığı müdahaleleri geliştirmek ve uygulamak için çevresel etkilerin rolünü değerlendirmek üzere epidemiyolojik ve laboratuvar incelemelerinin güçlendirilmesine olanak sağlamaktadır.
2004'te Yaban hayatı koruma topluluğu koruma ve sağlık uzmanları toplanarak, arazi kullanımının ve yaban hayatının insan sağlığı üzerindeki etkisinin araştırılmasını teşvik etmek amacıyla New York Rockefeller Üniversitesinde "Tek Dünya - Tek Sağlık" ifadesini geliştirdi. Topluluk liderlerinden William B. Karesh, dış işlerine insan, hayvan ve çevre arasındaki sağlık bağlantıları hakkında makale yazdı.

Tek Sağlık Komisyonu: 2007'de Amerikan Veteriner Hekimler Derneği Başkanı (AVHD) Dr. Roger Mahr ile Amerikan Tıp Derneği (ATD) Başkanı Dr. Ronald Davis ile bir araya geldi, takip eden zamanda insan ve hayvan sağlığı toplulukları arasında görüşmeler yaşandı. Dr. Davis ATD'nin bu çaba içinde yer alması için resmî bir "Tek Sağlık " çözümüne geçilmesi önerisinde bulundu. Haziran 2007'de, ATD oy birliği ile bu çözümü kabul etti. AVHD bir Tek Sağlık Girişimi Görev Gücü kurdu ve Temmuz 2008 ATD'nin çözümüne benzer bir sağlık kararını kabul etti. Tek Sağlık Girişimi Görev Gücü, sonunda Dr. Roger Mahr'ın önderliğinde Tek Sağlık Komisyonu oldu. Merkezi Iowa Devlet Üniversitesinde bulunmaktadır.

Tek Sağlık Girişimi, Tek Sağlık Komisyonuyla karıştırılmamalıdır. Tek Sağlık Girişimi internet sitesi Tek Sağlığa ilişkin tüm haber ve bilgiler için küresel bir depodur. Bu hareketi destekleyen örgütler internet sitelerinde listelenir ve bu listede Amerikan Tıp Derneği, Amerikan Veteriner Hekimler Derneği, Amerikan Tropikal Tıp ve Hijyen Derneği, Amerikan Halk Sağlığı Doktorları Derneği, Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC), Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı (USDA) ve ABD Ulusal Çevre Sağlığı Derneği (NEHA) gibi örgütlerin yanı sıra dünya çapında 700'den fazla önde gelen bilim insanı, doktor ve veteriner hekim vardır. Tek Sağlık girişimi 

Tropikal hastalıklar, tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygın olan veya bu bölgelere özgü hastalıklardır. Kısmen kış uykusuna yatmaya zorlayarak böcek popülasyonunu sınırlayan soğuk mevsim nedeniyle ılıman iklimlerde daha az yaygındır. Bununla birlikte çoğu, modern hastalık nedenselliği anlayışından önce 17. ve 18. yüzyıllarda Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika'da mevcuttu. Tropikal tıbbın ilk itici gücü özellikle İngiliz Raj yönetimindeki Hindistan'da, sömürge yerleşimcilerinin sağlığını korumaktı. Sivrisinekler ve sinekler gibi böcekler açık ara en yaygın hastalık taşıyıcısı veya vektörlerdir. Bu böcekler, insanlara ve hayvanlara bulaşıcı bir parazit, bakteri veya virüs taşıyabilir. Çoğu zaman hastalık, enfeksiyöz ajanın deri altından kan değişimi yoluyla bulaşmasına neden olan bir böcek ısırığı ile bulaşır. Burada listelenen hastalıkların çoğu için aşı mevcut değildir ve çoğunun tedavisi de yoktur.
Tropikal yağmur ormanlarında insan keşfi, ormansızlaşma, artan göç ve artan uluslararası hava yolculuğu ve tropikal bölgelere yapılan diğer turizmler, bu tür hastalıkların tropikal olmayan ülkelerde görülme sıklığının artmasına neden olmuştur.  Rezervuar konakçı türlerinin habitat kaybı özellikle endişe vericidir.

1975'te Tropikal Hastalıklarda Araştırma ve Eğitim Özel Programı (TDR), Afrika, Asya, Orta Amerika ve Kuzey ve Güney Amerika'nın gelişmekte olan bölgelerindeki yoksul popülasyonları orantısız bir şekilde etkileyen ihmal edilmiş bulaşıcı hastalıklara odaklanmak için kuruldu. Yürütücü kuruluş olan Dünya Sağlık Örgütü bünyesinde kurulmuştur ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Dünya Bankası ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından ortaklaşa desteklenmektedir.
Mevcut tropikal hastalık portföyü aşağıda sunulmuştur:

† Cüzam ve tüberküloz yalnızca tropikal hastalıklar olmasa da, tropik bölgelerdeki yüksek insidansları dahil edilmelerini haklı çıkarır.
‡ HIV ile yaşayan kişilerde aktif tüberküloz hastalığı gelişme olasılığı HIV olmayan kişilere göre 19 (15-22) kat daha fazladır.

İhmal edilen ek tropikal hastalıklar şunlardır:

Bazı tropikal hastalıklar çok nadirdir; ancak Ebola hemorajik ateşi, Lassa ateşi ve Marburg virüsü gibi ani salgınlarda ortaya çıkabilir. Daha az bilinen veya daha nadir görülen ancak yine de halk sağlığı açısından önem taşıyan yüzlerce farklı tropikal hastalık mevcuttur.

Tropik Hastalıklar Hastanesi
Tropik ilaç
Bulaşıcı hastalık
İhmal edilen hastalıklar
salgın listesi
Su kaynaklı hastalıklar
Küreselleşme ve hastalık

Bir bakışta TDR - yoksulluk hastalıkları konusunda etkili bir küresel araştırma çabasını teşvik etmek 29 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Le TDR en un coup d'oeilLe TDR en un coup d'oeil - les maladies liées à la pauvreté üzerinde mondial de recherche eff icace un çabasını tercih ediyor
TDR faaliyet raporu - 2009 9 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İç mekan artık püskürtme için izleme ve değerlendirme araç kiti 9 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kala-azar eleme programının izlenmesi ve değerlendirilmesi için göstergeler 9 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sıtma Hızlı Teşhis Testi Performansı - DSÖ sıtma RDT ürün testinin sonuçları: 2. Tur - 2009 22 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Temel Biyomedikal Araştırmada Kalite Uygulamaları (QPBR) eğitim kılavuzu: Eğitmen 18 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Temel Biyomedikal Araştırmada Kalite Uygulamaları (QPBR) eğitim kılavuzu: Stajyer 18 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Hastalık bulaşmasını engellemek için genetiği değiştirilmiş sivrisineklerin kullanımına ilişkin ilerleme ve beklentiler 23 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Grip Hızlı Teşhis Testlerinin Kullanımı 9 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Manson'un Tropik Hastalıkları 11 Eylül 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mandell'in Bulaşıcı Hastalıklara İlişkin İlkeleri ve Uygulamaları 18 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. veya bu site

Amerikan Tropikal Tıp ve Hijyen Dergisi
Japon Tropikal Tıp ve Hijyen Dergisi
Tropikal Tıp ve Uluslararası Sağlık
Güneydoğu Asya Tropikal Tıp ve Halk Sağlığı Dergisi 19 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
São Paulo Tropical Medicina Instituto'nun Gözden Geçirilmesi 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Revista da Sociedade Brasileira de Medicina Tropical 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tropikal Hastalıklar Dahil Zehirli Hayvanlar ve Toksinler Dergisi 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tropikal Hastalıklarda Araştırma ve Eğitim İçin Özel Program -TDR
GIDEON-Küresel Bulaşıcı Hastalık Epidemiyoloji Ağı

DSÖ Tropikal Hastalıkları İhmal Etti 5 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tropikal ve diğer bulaşıcı hastalıklarda DSÖ Yöneylem araştırması 21 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü
açık kaynak ilaç keşfi 20 Ekim 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İhmal Edilen Hastalıklar İçin İlaç Girişimi 13 Mart 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maya Paradise'tan tropikal hastalıklar 18 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Guatemala Bilgi Web Sitesi
Amerikan Tropikal Tıp ve Hijyen Derneği 18 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tropikal Hastalıkların Tedavisi ABD Gıda ve İlaç İdaresi
Gezginlerin Sağlığı 16 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ulusal Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi - Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri
Tropikoloji Kitaplığı . Portekizcede.
"Conquest and Disease or Colonization and Health" 7 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Profesör Frank Cox'un tropik hastalıkların tarihi üzerine konuşması, 17 Eylül 2007'de Gresham College'da verildi (video ve ses dosyalarının yanı sıra bir metin dosyası olarak da indirilebilir).

Tıbbî antropoloji (uygulamalı) antropolojinin alt dallarındandır. Tıbbî açılardan birey ve toplumu inceleyen tıbbî antropoloji nispeten yeni bir bilim dalıdır. Sağlık, hastalık, tedavi gibi fenomenlerin kültürel, toplumsal ve biyolojik izdüşümlerini inceler. Bunun dışında çok farklı konuları da inceleyen tıbbî antropolojinin gelişimi çoğu antropolog tarafından 4 evrede tanımlanmaktadır. 1870'lerde ortaya çıkan kültürel antropoloji, bugün tıbbî antropoloji altında incelenen çoğu konu, kavram ve sorunu ele almıştır. Tıbbî antropoloji terimi 1963 yılından bu yana antropologların sağlık, hastalık ve bunlarla ilgili hemşirelik / bakım uygulamalarının sosyal süreçleri ve kültürel temsilciliğine ilişkin deneysel araştırma ve teoriler geliştirmek için bir etiket olarak kullanılmıştır 1970'lerle birlikte tıbbî antropoloji odak noktasını yerli tıp anlayışlarından, çoğunlukla kendi toplumları içinde yer etmiş, biyomedikal kurumlara ve bu kurumlara ilişkin kavramlara çevirmiştir. Son dönemlerde ise tıbbî antropologlar tıbbın araştırma ile ilişkin konularını incelemeye başlamışlardır. Tıbbî antropoloji, antropoloji ve tıbbın yanı sıra, sosyoloji, epidemiyoloji, etyoloji, ekoloji, ekonomi gibi farklı bilimlerden de kavram ve metodoloji açısından yararlanır.
Bugün birçok üniversitede bölümü bulunan tıbbî antropoloji, sosyal bilimlerle tıbbın incelenmesi hususunda önemli bir bilim dalıdır. Sivil sağlık örgütlerinden, tıp sistemlerinin incelenmesi ve değerlendirilmesine kadar birçok çeşitli meseleyi konu almaktadır. 
Ayrıca yakın bir gelecekte de hızla ilerlemekte olan moleküler antropoloji kavramı da gerek tıp hizmetlerinin daha çok insana uygun hale getirilmesinde gerekse ilaçların daha insana uygun şekilde üretilmesine olanak sağlayacak bir bilim dalıdır.Türkiye'de bu konuya giderek artan bir hassasiyetin olduğu bunun da gelecek kuşaklar için artı bir değişim olduğunun bilinmesinde büyük yarar vardır. Moleküler Antropoloji insan ve de diğer canlıların evrimsel ilerleme ve değişim süreçlerini moleküler düzeyde inceleyerek olası moleküler bazda değişimin yönünü saptamaya ve de gelişen nesillerin olası moleküler altyapılarını tanımlayarak mevcut hastalıkların ve de tedavilerin incelenmesini amaçlamaktadır.

Society for Medical Anthropology4 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ("Tıbbî Antropoloji Cemiyeti", İngilizce)
MedAnth - Medical Anthropology Web2 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Varyans Analizi (veya ANOVA, İngilizce ANalysis Of VAriance sözcüklerinin kısaltması) istatistik bilim dalında, grup ortalamaları ve (gruplar içi ve gruplar arası varyasyon gibi) bunlara bağlı olan işlemleri analiz etmek için kullanılan bir istatistiksel modeller koleksiyonudur. Varyans Analizi kullanılmaktayken belirlenmiş bir değişkenin gözlemlenen varyansı farklı değişim kaynaklarına dayandırılabilen varyans bileşenine ayrılır. En basit şekliyle varyans analizi birkaç grubun ortalamalarının birbirine eşit mi eşit değil mi olduğunu sınamak için bir çıkarımsal istatistik sınaması olur ve bu sınama iki-grup için yapılan t-test sınamasını çoklu-gruplar için genelleştirir. Eğer, çoklu  değişkenli analiz için birbiri arkasından çoklu iki-örneklemli-t-sınaması yapmak istenirse bunun I. tip hata yapma olasılığını artırma sonucu doğurduğu aşikardır. Bu nedenle, üç veya daha fazla sayıda (gruplar için veya değişkenler için) ortalamaların ististiksel anlamlığının sınama ile karşılaştırılması için Varyans Analizleri daha faydalı olacağı gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Kısacası, ANOVA bir parametrik çıkarımsal metodu olup anakütle ortalamaları arasında farkın olup olmadığını sınamak için kullanılır. Örneğin, 'Opel ile Toyota marka araçların benzin tüketim ortalamaları aynıdır' H0 hipotezinin sınaması yapılır. Sonuç, "ortalamalar aynıdır" veya "ortalamalar aynı değildir" şeklinde çıkartılır. Bu analizdeki iki değişken arasında lineer bağlantı için (regresyon analizinde yapıldığı gibi) herhangi bir eğim katsayısı bulunmadığı kabul edilir. ANOVA analizi yapılabilmesi için en temel şart, ortalamaları incelenecek olan anakütlelerin varyanslarının aynı olmasıdır.
Bu yöntem ilk defa İngiliz istatistikçi ve genetikçi Ronald Fisher tarafından 1920'lı ve 1930'lu yıllarda geliştirilmiştir. Genel olarak istatistiksel anlamlılık sınamaları içinde F-dağılımı'nı kullanmaları ile karakterize edildikleri için bazen bu analize Fisher'in Varyans Analizi adı da verilmektedir.

Varyans analizi deneysel verilerin analiz edilmesi için özellikle pratikte çok defa kullanılan özel bir  istatistikel hipotez sınaması şeklidir. İstatistiksel hipotez sınaması bir veriler kullanarak karar vermek yöntemidir. Bir örneklem ve sıfır hipotezden hesaplanmış sınama sonucunun istatistiksel anlamsal olduğunu bildirmek bu sonucun (sıfır hipotezin doğru olduğu kabul edilirse) şans eseri olarak ortaya çıkmasının pek olası olmadığını bildirmek ve kabul etmektir. (Eğer bir olasılık p-değeri bir anlamlılık seviyesi eşik değerinden daha düşük ise) bir istatistiksel anlamlı sonuç sıfır hipotezi'nin reddedilmesini haklı çıkartır.
Varyans analizinin uygulandığı tipik bir problemde sıfır hipotez basitçe tüm grupların aynı anakütleden ayrı ayrı basit olasılık örneklemleri ile elde edildiğidir. Bu ise bütün sağaltım işlemlerinin aynı etki (hatta hiçbir etki) vermediğine işaret etmektedir. Böylece sıfır hipotezin reddedilmesi değişik sağaltım işlemlerinin değişme yaratan etkileri olduğunu kabul etmeyi ima etmektedir.

Çıkarımsal istatistik ana kurulma kurallarına göre hipotez sınaması I. Tip Hata yapma haddini (yani hatalı bilimsel iddialara yol açan hatalı pozitifleri) bir anlamlılık seviyesi ile sınırlamaktadır. Deneyciler aynı zamanda II. Tip hataları (yani bilimsel bulguları çıkartma fırsatının kaçırılmasına neden olan hatalı negatifleri) sınırlamak istemektedirler. II. Tip Hata haddi çeşitleri nedenlerin fonksiyonudur ve bunlar arasında şunlar bulunur: (a) Örneklem büyüklüğü (deneylem maliyetleri ile pozitif korelasyonlu olarak birlikte değişir). (b) Anlamlılık seviyesi (ispat için gereken standartlar çok sıkı ise bir yapılabilecek bir bulgu gözden kaçırma olasılıkları da yüksek olmaktadır). (c) Etki büyüklüğü (etkiler herhangi bir alelade gözlemciye çok aşikar görünmekteyse II. Tip Hata yapma olasılığı düşüktür.)
Varyans analizi için kullanılan terminoloji istatistiksel çoğunlukla deneysel tasarım için kullanılan terimlerle aynıdır. Deney yapan, bir "etki"yi tespit etmek girişimi ile "faktörler"'i ayarlar ve "yanıtlar"ı ölçer. Sonuçların geçerliliğini sağlamak için "faktörler"i deneyleme birimlerine "rassallaştırma" ve "bloklama" karışımı ile ulaştırır. Deneysel "körleştirme" ağırlıkların tarafsız olmasını sağlar. "Yanıt"lar, kısmen etki sonucu olarak kısmen de rassal hata dolayısıyla, bir değişebilirlik gösterir.
Varyans analizi çeşitli düşünce tarzlarının bir sentezidir ve çok değişik maksatlarla kullanılmaktadır. Bu nedenle bu analizi çok özlu veya kesinlikle tanımlamak gayet zordur.
Dengeli veriler için klasik varyans analizi üç değişik şeyi aynı anda yapmaktadır:

Veri açıklama analizi: Varyans analizi toplamalı verilerin ayrışımın organize edilmesidir. Bunun karesel toplamı ayrışımın her bileşenin varyansını (yahut eşit anlamalı olarak bir lineer modelin terimlerini) göstermektedir.
Ortalama karelerin karşılastırılması: F-sınamaları ile... modellerin iç-içine geçmiş ardışıklı olarak sınanmasını sağlama.
Varyans analizi ile çok yakın ilişkili olarak bir lineer modelin katsayı kestirimleri ve standart hataları ile verilere uygulanması.
Kısaca ifade ile varyans analizi çözümlenen veriler için bir açıklama geliştirme ve doğrulaması için birkaç çeşit analiz yolu olarak kullanılan istatistiksel alettir.
Buna ek olarak

Analiz için hesaplamaların "zarif" olduğu ve sonuçlarının varsayımlarının ihlalleri hallerine karşı nispeten güçlü olduğu bilinmektedir.
Varyans analizi (çoklu örneklem karşılaştırmaları ile) sanayi için uygun güçlü analiz sağlamaktadır.
Çok çeşitli deneylem tasarımının analizi için hemen adapte edilebilmektedir.
Bu nedenle 

Varyans analizi "psikoloji bilimi araştırmalarında en çok kullanılan (bazılarına göre en kötüye kullanılan) istatistik tekniği olma statüsünde pek uzun zamandır kalmıştır.".
Varyans analizi "mutlaka çıkarımsal istatistik alanında en çok kullanışlı teknik olduğu " iddia edilebilir."
Varyans analizinin özellikle karmaşık deneysel tasarılar için öğretilmesi ve öğrenilmesi gayet zordur ve bu arada "sınırlandırılmış rassallaştırma" konusu gayet kötü şöhret yapmıştır.  Bazı hallerde yöntemin tam uygunlukla kullanılabilmesi için, önce görüntülü tanıma yöntemi ile belirlenmesi gerekmekte ve sonra da en iyi yetkili klasik testi uygulayarak bir "konsaltasyon" rejimi kullanmak gerekmektedir.

Dengeli tasarım
Her bir hücresinde (yani her ikili sağlatım bileşkenleri için) aynı sayıda gözlem bulunan deneysel tasarım.
Bloklama

Varyans Analizi'nde üç değişik sınıf model kullanılmaktadır. Bunlar şöyle özetlenebilir:

Verinin normal dağılım gösteren bir anakütleden geldiğini ve ancak farklı ortalamalar dolayısıyla ayrım yapılabileceğini varsaymaktadırlar.

Verinin bir farklar hiyerarşisi ile sınırlanmış olan değişik hiyerarşi içeren anakütlelerden geldiğini varsayar.

Içinde hem sabit etkiler hem de rastgele etkiler kapsayan durumları inceler.
Pratik problemlerde varyans analizi deneylemler için kullanılır ve deneylem elemanlarına uygulanan sağlatımların sayısına ve nasıl uygulandıklarına göre birkaç değişik tipe sınıflandırılmaktadırlar:

Bu tür analiz iki veya daha çok sayıda bağımsız grup arasındaki farklılıkların sınanmak istenildiği hallerde uygulanır. F-dağılımına dayanır. Tipik olarak tek yönlü varyans analizi en aşağı üç değişik grup olduğu zaman uygulanmaktadır. İki-grup halinde daha kolay olarak t-testi aynı sonuçları vermektedir; çünkü bu halde t-testi ve F-testi birbirine çok yakından ilişkilidir. Bu yakın ilişki şöyle ifade edilir: 

  
    
      
        F
        =
        
          t
          
            2
          
        
      
    
    {\displaystyle F=t^{2}}
  
.

Bu tür varyans analizinde aynı elamanlara her değişik sağlatım uygulanır, yani elamanlar tekrarlanan ölçülere tabi tutulurlar. Bu yöntem kullanılırken elemanlar kalıntı etkilerine maruz kalabilirler.

Bu tür varyans analizi eğer deneyci iki veya daha çok sayıda sağlanım (bağımsız) değişkenin etkilerini incelemek isterse kullanılır. En çok kullanılan faktōryel varyans analizi iki bağımsız değişken ve her değişken için iki değişik değer veya seviye olduğu 2x2 (ikiye iki) tasarımdır. Faktōryel varyans analizi çoklu seviyeli, 3x3 (üçe üç) veya daha yüksek sıralı 2x2x2 (ikiye ikiye iki) vb. deneylem tasarımlarında da kullanılabilirler. Ancak bu daha yüksek sayıda faktörler için analizler çok nadir olarak yapılmaktadır. Buna neden hesapların çok karmaşık ve uzun olması ve ortaya çıkartılan sonuçların açıklanmalarının çok zor olduğudur.

Eğer iki veya daha çok sayıda bağımsız gruplar elemanlarına tekrar edilen ölçüler uygulayıp sınanmak istenirse, bir faktöryel karışık tasarım varyans analizi gerçekleştirilebilinir. Bunda bir faktör bağımsız olur ve diğer faktör tekrar edilebilir ölçülere bağlıdır. Bu, karışık etkiler modeline bir örnektir.

Birden çok bağımlı değişken bulunduğu zaman bu tür varyans analizi kullanılır.

Varyans analizi içinde sabit etkiler modeli, bir deneylem içinde deneycinin deney örneklem elemanlarına yanıt değişkeni değerlerinin birkaç değişik sağlanım uyguladığı zaman değişip değişmediğini incelemek istediği hallere tatbik edilir. Bu modeller deneyciye sağlanımın tüm anakütle içinde ortaya çıkarabileceği yanıt değişken değerlerinin açıklığını kestirim yapma imkâni sağlar.

Rastgele etkiler modelleri, sağlanımlar sabit olmadıkları hallerde kullanılırlar. Bu (faktör seviyeleri adı ile de bilinen) değişik sağlanımlar daha büyük bir anakütleden örneklem ile bulunmaları halidir. Sağlanımları kendileri rassal değişken olmaları nedeniyle, sabit etkiler modelinden daha değişik bazı varsayımların ve sağlanımların karşılaştırılmaları gerekmektedir.
Rastgele etkiler modelerinin veya karışık etki modellerinin çoğunda iyi belirenmiş örneklemi alınmış faktörleri ilgilendiren çıkarımsal istatistik analizlerle ilgili değildir. Bunu bir orneğinle açıklamak şöyle yapilabilir: Aynı mali üretmek için çok değişik makinaların kullanıldığı bir sanayi birimi ele alınsın. Bu işletmeyi inceleyen istatisikçi üç değişik makinenin birbirleri ile karşılaştırılması ile ilgilenme

Anonim Alkolikler ya da Türkiye'de bilinen adıyla Adsız Alkolikler (AA) Amerika'da 1935'te kurulmuş, bireyleri alkolizmden uzak tutmayı amaçlayan ve alkolikleri iyileştirmeye adanmış küresel bir örgüttür.
Bugün 2 milyonun üzerinde üyesi olan kuruluş, tam bir sivil toplum zihniyetiyle çalışmakta olup herhangi bir kâr amacı taşımamaktadır. Bu kuruluşa katılmak için "sadece içki içmeyi istememek" yeterlidir.
AA, alkolik tanımını şöyle yapmaktadır: Kendini alkole karşı güçsüz hissetmek ve hayatını artık yönetememek. Bu tanım doğrultusunda başının içkiyle derde girmek üzere olduğunu hisseden kişiler de AA üyesi olabilmektedir.
Adsız Alkolikler'in en temel ilkesi adsızlıktır. Hiçbir üye kendi kimliğiyle ya da yaşantısıyla ilgili bir bilgi vermek zorunda değildir. Verdiği takdirde bu bilgi, o kişiler arasında kalır. AA'nın ikinci bir temel ilkesi ise dışarıdan bağış almamak, kendi yağıyla kavrulmaktır. Üyeler bulunulan mekân veya gereken harcamalar için verebildikleri miktarda bir bağış yaparlar, veremeyenlerden hiçbir şey talep edilmez.
Bir tür dayanışma grubu olarak adlandırılabilecek AA gruplarında iyileşme oranları, tıbbi müdahale ve desteklere oranla, her dayanışma grubunda olduğu gibi çok daha yüksektir. Bu oranın %60'lara vardığı söylenmektedir. "12 Basamak" adı verilen bir iyileşme programı uygulayan AA, kendi örgütlenmesinin ilkeli ve sürekli olmasını sağlayan bir de 12 geleneğe sahiptir. İyileşme programının temel özelliği ise bir tür kişilik programı olarak özetlenebilir.

Resmî site30 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce) (İspanyolca) (Fransızca)
Adsız Alkolikler Türkiye 14 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Cinsel bağımlılık, cinsel etkinlik, özellikle cinsel ilişki dahil olmak üzere, olumsuz sonuçlara rağmen kompulsif katılım veya meşguliyet ile karakterize edilen bir durumdur. Bu kavram tartışmalıdır; cinsel bağımlılık, 2023 itibarıyla, DSM ya da ICD hastalık ve tıbbi bozukluk sınıflandırmalarında klinik bir tanı olarak yer almamaktadır; bunun yerine bu tür davranışlar kompulsif cinsel davranış gibi başlıklar altında sınıflandırılmaktadır.
Psikiyatristler, psikologlar, seksologlar ve diğer uzmanlar arasında kompulsif cinsel davranışın bir bağımlılık – bu durumda bir davranışsal bağımlılık – olup olmadığı, dolayısıyla sınıflandırılması ve tanısı konusunda önemli bir tartışma bulunmaktadır. Hayvan deneyleri, kompulsif cinsel davranışın, laboratuvar hayvanlarında uyuşturucu bağımlılığını düzenleyen aynı transkripsiyonel ve epigenetik mekanizmalarla ortaya çıktığını göstermiştir. Bazıları, bağımlılık gibi tıbbi modelleri insan cinselliğine uygulamanın normal davranışları patolojik hale getirebileceğini ve zarar verebileceğini savunmaktadır.

Resmi tanısal sınıflandırma çerçevelerinin hiçbiri "cinsel bağımlılığı" ayrı bir bozukluk olarak listelememektedir.
Cinsel bağımlılığın tanısal bir modeli için savunucular, bunu hiperseksüel bozukluk içinde yer alan birkaç cinsel davranışla ilişkili bozukluktan biri olarak görmektedir. Cinsel bağımlılık terimi yerine cinsel ihtiyaçsılık (İng. sexual dependence)  terimi de kullanılmakta olup, cinsel dürtülerini, davranışlarını veya düşüncelerini kontrol edemediğini belirten bireyler için de geçerlidir. Patolojik cinsel davranışın ilişkili veya eşanlamlı modelleri arasında hiperseksüalite (ninfomani ve satiriazis), erotomani, Don Juanizm ve parafili ile ilişkili bozukluklar bulunmaktadır.
ICD-11, "yoğun, tekrarlayan cinsel dürtü veya arzuların kontrolünde sürekli başarısızlık ve tekrarlayan cinsel davranışlarda bulunma" şeklindeki durumu kapsayan yeni bir sınıflandırma olarak kompulsif cinsel davranış bozukluğu tanısını oluşturmuştur. Ancak, bu bir bağımlılık olarak kabul edilmemekte ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) cinsel bağımlılık tanısını desteklememektedir.

Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), geniş çapta tanınan ruh sağlığı tanı kitabı olan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nı (DSM) yayınlamakta ve periyodik olarak güncellemektedir.
1987 yılında yayımlanan versiyon (DSM-III-R), "sadece kullanılacak nesneler olarak var olan bir dizi kişi ile ilgili, tekrar eden cinsel fetihler veya diğer parafilik olmayan cinsel bağımlılık kalıpları hakkında sıkıntı" ifadesini içermekteydi. Daha sonra cinsel bağımlılığa yapılan atıf çıkarılmıştır. 2000 yılında yayımlanan DSM-IV-TR, cinsel bağımlılığı bir ruhsal bozukluk olarak içermemiştir.
Bazı yazarlar, cinsel bağımlılığın DSM sistemine yeniden eklenmesi gerektiğini öne sürmüşlerdir; ancak, 2013'te yayımlanan DSM-5’e cinsel bağımlılık dahil edilmemiştir. DSM-5 çalışma grubu başkan yardımcısı Darrel Regier, "hiperseksüalite" yeni bir ekleme olarak önerilse de, "henüz bu fenomeni bağımlılık olarak adlandırmaya hazır olmadıklarını" belirtmiştir. APA'ya göre, kompulsif cinsel davranış için tanı ölçütlerine yönelik araştırma eksikliği nedeniyle önerilen tanı dahil edilmemiştir.
Mart 2022'de yayımlanan DSM-5-TR, cinsel bağımlılık tanısını tanımamaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü, yalnızca ruhsal bozukluklarla sınırlı olmayan Uluslararası Hastalık Sınıflandırması'nı (ICD) üretmektedir. Bu belgenin en son onaylanan versiyonu olan ICD-10, "aşırı cinsel dürtü"yü bir tanı olarak (kod F52.7) içermekte olup, erkekler için satiriazis, kadınlar için ninfomani olarak alt bölümlere ayırmaktadır. Ancak, ICD bu tanıları bağımlılık değil, kompulsif davranışlar veya dürtü kontrol bozuklukları olarak sınıflandırmaktadır. Bu belgenin en son versiyonu olan ICD-11, "kompulsif cinsel davranış bozukluğu" tanısını (kod 6C72) içermektedir – ancak bağımlılık modelini kullanmamaktadır.

Çin Psikiyatri Derneği, şu anda üçüncü baskısında olan Çin Ruhsal Bozuklukların Sınıflandırılması (CCMD) adlı sınıflandırmayı yayımlamaktadır –  CCMD-3, cinsel bağımlılığı bir tanı olarak içermemektedir.

Bazı ruh sağlığı uzmanları, cinsel bağımlılığın tanısı için çeşitli ancak benzer ölçütler önermiştir; bunlar arasında Patrick Carnes, Aviel Goodman, ve Jonathan Marsh bulunmaktadır. Carnes, 1983 yılında kendi ampirik araştırmasına dayanarak cinsel bağımlılık hakkında ilk klinik kitabı yazmıştır. Onun tanısal modeli, kurduğu kuruluş tarafından eğitilen binlerce sertifikalı cinsel bağımlılık terapisti (CSAT) tarafından hâlâ büyük ölçüde kullanılmaktadır. Ancak, cinsel bağımlılığa ilişkin hiçbir tanı önerisi herhangi bir resmi tıbbi tanı el kitabına dahil edilmemiştir.
2011 yılında Amerikan Bağımlılık Tıbbı Derneği (ASAM), bağımlılığın tedavisi ve önlenmesine adanmış en büyük tıbbi mutabakat grubudur, bağımlılığı bir beyin bozukluğu olarak yeniden tanımlamıştır ve bu tanımı, kumar ve cinsellik gibi bağımlılık yapıcı davranışları ve ödül arayışını içerecek şekilde genişletmiştir.

 ICD, DSM ve CCMD, borderline kişilik bozukluğu için yaygın ve sorunlu bir belirti olarak cinsel dürtüselliği listelemektedir. Bu tanıya sahip bireyler bazen kontrol dışı görünen, kişiyi rahatsız eden veya başkalarından olumsuz tepkiler çeken cinsel davranışlarda bulunabilirler. Bu nedenle, cinsel bağımlılık belirtileri gösteren bir kişinin aslında borderline kişilik bozukluğuna sahip olma riski vardır. Bu durum, uygunsuz veya eksik bir tedaviye yol açabilir.

Kasım 2016'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde cinsellik ve ilişki terapisi için resmi kuruluş olan AASECT, cinsel bağımlılık hakkında bir tutum bildirisi yayımlayarak, "cinsel bağımlılık veya pornografi bağımlılığının bir ruh sağlığı bozukluğu olarak sınıflandırılmasını destekleyen yeterli ampirik kanıt bulunmadığını ve cinsel bağımlılık eğitimi ve tedavi yöntemleri ile eğitim pedagojilerinin doğru insan cinselliği bilgisiyle yeterince donatılmadığını" belirtti. Bu nedenle, AASECT'in cinsel dürtüler, düşünceler veya davranışlarla ilgili sorunların pornografi/cinsel bağımlılık süreciyle ilişkilendirilmesini cinsellik eğitimi, danışmanlık veya terapi için bir uygulama standardı olarak ilerletemeyeceği yönünde bir tutum sergilemektedir.
2017 yılında, ABD'deki üç yeni cinsel sağlık kuruluşu, cinsellik veya yetişkin filmlerinin bağımlılık yapıcı olduğuna dair hiçbir desteğin bulunmadığını belirten bir tutum bildirisi yayımladı.
16 Kasım 2017'de, ATSA, cinsel suçluların cinsel bağımlılık tedavi tesislerine gönderilmesine karşı bir tutum yayımladı.
Cinsellik araştırmacısı nörobilimciler, cinselliğin bağımlılık yapıcı olmadığını belirtmektedir. Cinsel davranışlar bağımlılık kriterlerini karşılamamaktadır: “deneysel çalışmalar, kullanımda artış, dürtülerin düzenlenmesinde zorluk, olumsuz etkiler, ödül eksikliği sendromu, durma ile birlikte yoksunluk sendromu, tolerans veya geç artan pozitif potansiyeller gibi bağımlılığın temel unsurlarını desteklememektedir.” Ayrıca, bağımlılığın anahtar bir nörobiyolojik özelliğine dair kanıtlar, cinsellik durumunda yetersizdir.

Ancak, bu ilerlemelere rağmen, cinsel bağımlılıkla ilgili araştırmalar hâlâ başlangıç aşamasındadır. Teorik entegrasyon eksikliği, metodolojik titizlikte yetersizlikler, klinik örneklem yetersizliği, uygun olmayan örneklemlere aşırı bağımlılık (ör. üniversite öğrencileri veya Mechanical Turk örneklemleri), epidemiyolojik çalışmaların tamamen yokluğu, CSB tanım ve ölçümlerindeki yaygın tutarsızlıklar ve tedavi çalışmaları eksikliği, cinsel bağımlılık literatürünü hâlâ olumsuz etkilemektedir. Bu alandaki bilim insanları, araştırmacılar ve klinisyenler, alanı ilerletmek ve kontrol dışı cinsel davranış bildiren insanlara kanıta dayalı bakım sağlamak istiyorsa, yukarıda bahsedilenlerin hepsine ihtiyaç duyulmaktadır. (Grubbs ve diğerleri, 2020)

Kompulsif cinsel davranış bozukluğu aşağıdaki kriterler ile belirlenmektedir:

Yoğun, tekrarlayan cinsel dürtü veya arzuları kontrol etmede sürekli başarısızlık örüntüsü, tekrarlayan cinsel davranışlarla sonuçlanır
Yoğun cinsel dürtü veya arzuları kontrol etmede başarısızlık örüntüsü ve sonuçlanan tekrarlayan cinsel davranış, uzun bir süre boyunca (6 ay veya daha fazla) görülür
Kişisel, ailevi, sosyal, eğitimsel, mesleki veya diğer önemli işlev alanlarında belirgin sıkıntıya veya önemli bozulmaya neden olur
Cinsel dürtüler, arzular veya davranışlarla ilgili ahlaki yargılar ve hoşnutsuzluk ile tamamen ilişkili olan sıkıntı, bu gereksinimi karşılamak için yeterli değildir
ICD-11, pornografiyi de KÇDB kapsamına eklemiştir. KÇDB, bir bağımlılık değildir ve cinsel bağımlılıkla karıştırılmamalıdır.

Kompulsif cinsel davranış sergileyen sıçanları içeren hayvan araştırmaları, bu davranışın beyindeki uyuşturucu bağımlılığını düzenleyen aynı moleküler mekanizmalar aracılığıyla gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Cinsel aktivite, içsel ödül olarak işlev görmekte ve pozitif pekiştirici olarak hareket ettiği gösterilmiştir. Ödül sistemini güçlü bir şekilde aktive eder ve striatumun bir parçasında (nucleus accumbens'te) ΔFosB birikimini tetikler. Ödül sistemi içindeki belirli yolakların kronik ve aşırı aktivasyonu ile nucleus accumbens içinde belirli bir nöron grubunda ΔFosB birikimi, bağımlılığı karakterize eden kompulsif davranışın gelişimiyle doğrudan ilişkilendirilmiştir.
İnsanlarda, dopamin disregülasyon sendromu, dopaminerjik ilaçlar alan bazı bireylerde cinsel aktivite veya kumar gibi kompulsif davranışlar ile kendini göstermiştir. Doğal ödüllere ve ilaç ödüllerine bağımlılığın mevcut deneysel modelleri, mezosortikolimbik projeksiyonda ortak gen ekspresyonu değişikliklerini göstermektedir. ΔFosB, bağımlılıkla ilgili en önemli gen transkripsiyonu faktörüdür, çünkü viral veya genetik aşırı ekspresyonu nucleus accumbenste bağımlılıkla ilişkili sinirsel uyum ve plastisite için gerekli ve yeterli görülmektedir; alkol, kannabinoidler, kokain, nikotin, opioidler ve fenilsiklidin gibi maddelere bağımlılıkla ilişkilendirilmiştir. ΔJunD, ΔFosB'ye doğrudan karşıt etki gösteren bir

Karaciğer yetmezliği, karaciğer’in normal fizyolojinin bir parçası olarak normal sentetik ve metabolik fonksiyonlarını yerine getirememesidir. Akut ve kronik (siroz) olmak üzere iki şekli vardır. Son zamanlarda, akut-kronik karaciğer yetmezliği (ACLF) denilen karaciğer yetmezliğinin üçüncü bir tipi giderek daha fazla tanınmaktadır.

Akut karaciğer yetmezliği, "önceden bilinen bir karaciğer hastalığı olmayan hastanın hepatoselüler fonksiyon bozukluğunun, özellikle koagülopati ve mental durum değişikliklerinin (ensefalopati) hızlı gelişimi" olarak tanımlanır.:1557
Hastalık süreci, karaciğerde koagülopatinin etiyoloji gelişmesi ve hepatik ensefalopati nedeniyle klinik olarak belirgin değişen bilinç düzeyi ile ilişkilidir. Hasta tıbbi müdahaleye başvurduğunda hemen birkaç önemli önlemin alınması gerekir. 
Akut karaciğer yetmezliği tanısı, fizik muayene, laboratuvar bulguları, hasta geçmişi ve zihinsel durum değişiklikleri, koagülopati, başlangıç hızı ve önceden bilinen karaciğer hastalığının yokluğunu belirlenmesi için hastanın tıbbi öyküsüne dayanır.:1557
"Hızlı"nın kesin tanımı biraz tartışmalıdır ve ilk hepatik belirtilerin başlangıcından ensefalopatinin başlangıcına kadar geçen süreye göre farklı alt bölümler vardır. Bir şemaya göre, "akut karaciğer yetmezliğini" herhangi bir karaciğer semptomunun başlangıcından sonraki 26 hafta içinde ensefalopatinin gelişmesi olarak tanımlanır. Bu, ensefalopatinin 8 hafta içinde başlamasını gerektiren "şiddetli karaciğer yetmezliği" ve ensefalopatinin 8 hafta sonra ancak 26 haftadan önce başlamasını tanımlayan "altşiddetli"  (İngilizce: subfulminant ) olarak alt bölümlere ayrılır. 
Başka bir şema da ise 7 gün içinde başlayanı "hiperakut", 7 ile 28 gün arasında başlayanı "akut" ve 28 gün ile 24 hafta arasında başlayanı ise "subakut" olarak tanımlanır.:1557

Kronik karaciğer yetmezliği, genellikle siroz bağlamında ortaya çıkar. Kendisi de muhtemelen aşırı alkol alımı, hepatit B veya C, otoimmün, kalıtsal ve metabolik nedenler (demir veya bakır’ın aşırı yüklenmesi, steatohepatit veya alkolden bağımsız karaciğer yağlanması) gibi birçok olası nedenin bir sonucudur.

Kronik karaciğer hastalığı olan bir kişinin karaciğer yetmezliği geliştiğinde hastalığına "Kronik karaciğer yetmezliğinde akut (ACLF)" denir. Alkol kötüye kullanımı veya enfeksiyon gibi altta yatan bir takım nedenler bunu hızlandırabilir.
ACLF'li kişiler kritik derecede hasta olabilir ve yoğun bakım tedavisi ve bazen de karaciğer nakli gerektirebilirler. Tedavi ile ölüm oranı %50'dir.

Kumar oynama bozukluğu (patolojik kumar, kompulsif kumar veya ludomani olarak da bilinir), kişinin kendisi, ailesi veya mesleki yaşantısı üzerinde yarattığı olumsuz sonuçlara rağmen kumar oynama davranışını kontrol edememesi veya durduramaması ile karakterize edilen bir ruhsal bozukluktur.
Daha önce Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından "Başka Türlü Sınıflandırılamayan Dürtü Kontrol Bozuklukları" kategorisinde değerlendirilen bu durum, DSM-5 (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, 5. Baskı) ile birlikte "Madde ile İlişkili ve Bağımlılık Bozuklukları" ana başlığı altına alınmıştır. Bu sınıflandırma değişikliği, kumar bağımlılığının beyin ödül sisteminde yarattığı etkilerin ve klinik seyrinin, alkol veya madde bağımlılığı ile büyük benzerlikler gösterdiğine dair nörobiyolojik kanıtlara dayanmaktadır.

DSM-5 tanı kriterlerine göre, bir kişiye kumar oynama bozukluğu tanısı konulabilmesi için son 12 ay içinde aşağıdaki belirtilerden en az dördünü göstermesi gerekmektedir:

Tolerans: İstenilen heyecanı duymak için giderek artan miktarlarda parayla kumar oynama gereksinimi.
Yoksunluk: Kumar oynamayı azaltma veya bırakma girişimleri sırasında huzursuzluk ya da irritabilite (sinirlilik) yaşama.
Kontrol Kaybı: Kumar oynamayı denetim altına almak, bırakmak ya da durdurmak için yineleyen ancak sonuç vermeyen çabalar.
Zihinsel Meşguliyet (Preoküpasyon): Sürekli kumar üzerine düşünme (geçmiş oyunları tekrar yaşama, bir sonraki oyunu planlama, para bulma yollarını düşünme).
Kaçış: Sıkıntıdan (çaresizlik, suçluluk, anksiyete, depresyon) kurtulmak veya kaçmak için kumar oynama.
Kayıpların Peşine Düşme (Chasing Losses): Parayla kumar oynayıp kaybetmenin ardından, kaybettiklerini kazanmak için çoğu kez başka bir gün geri gelme.
Yalan Söyleme: Kumar oynama boyutu hakkında terapistine, ailesine veya başkalarına yalan söyleme.
Risk Alma: Kumar oynama yüzünden önemli bir ilişkisini, işini, eğitim ya da meslek olanağını tehlikeye atma ya da kaybetme.
Başkasına Bel Bağlama: Kumar oynamanın neden olduğu parasal, umutsuz durumlardan kurtulmak için başkalarının parasal kaynak sağlamasına bel bağlama.

Kumar oynama bozukluğunun gelişimi biyolojik, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimi ile ortaya çıkar.

Cinsiyet ve Yaş: Erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Ancak kadınlarda kumar oynama davranışı daha geç yaşta başlasa da, bağımlılık düzeyine ulaşma hızı erkeklerden daha yüksektir; bu duruma "teleskopik fenomen" adı verilir.
Komorbidite (Eş Tanı): Patolojik kumar oynayan bireylerde madde kullanım bozuklukları, duygudurum bozuklukları (özellikle Bipolar bozukluk), anksiyete bozuklukları ve kişilik bozukluklarının görülme sıklığı genel popülasyona göre oldukça yüksektir.
Ergenlik Dönemi: Ergenlerde problemli kumar oynama sıklığının yetişkinlere kıyasla 2 ila 3 kat daha fazla olduğu belirtilmektedir.
Bilişsel Çarpıtmalar: Kumarbazlar sıklıkla "Kumarbaz Safsatası" (Gambler's fallacy) gibi mantık hatalarına sahiptir. Örneğin, bir olayın (yazı-tura atışında tura gelmesi gibi) art arda gerçekleşmesi durumunda, bir sonraki seferde tersinin gelme ihtimalinin arttığına inanırlar.

Araştırmalar, kumar bağımlılığının madde bağımlılığı ile benzer nöral yolakları kullandığını göstermektedir. Kumar oynama beklentisi ve kazanma anı, beynin ödül merkezi olan Ventral tegmental alan ve Nucleus accumbens bölgesinde dopamin salınımına neden olur.
Özellikle "belirsiz ödül" mekanizması (intermittent reinforcement), dopaminerjik sistemi sürekli ödül verilmesine kıyasla daha güçlü bir şekilde uyarır. Ayrıca patolojik kumarbazların prefrontal kortekslerinde (karar verme ve dürtü kontrolünden sorumlu bölge) aktivite azalması olduğu gözlemlenmiştir, bu da dürtüsel davranışları ve "dur" diyememe halini açıklar.

Kumar oynama bozukluğunun tedavisi, psikoterapi, ilaç tedavisi ve kendine yardım gruplarının kombinasyonunu içerebilir.

Bilişsel davranışçı terapi (BDT), kumar bağımlılığı tedavisinde etkinliği en çok kanıtlanmış yöntemlerden biridir. BDT, hastanın kumarla ilgili irrasyonel inançlarını (şans kontrolü yanılsaması vb.) değiştirmeyi, tetikleyicileri tanımayı ve nüksetmeyi önleme becerilerini geliştirmeyi hedefler. Ayrıca motivasyonel görüşme teknikleri, kişinin değişim konusundaki kararsızlığını aşmasına yardımcı olmak için kullanılır.

Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından kumar bağımlılığı tedavisi için özel olarak onaylanmış bir ilaç bulunmamaktadır. Ancak klinik pratikte ve araştırmalarda bazı ilaç gruplarının etkili olduğu görülmüştür:

Opioid Antagonistleri: Naltrekson ve Nalmefen gibi ilaçlar, beyindeki ödül yolağını baskılayarak kumar oynama isteğini (aşerme) ve alınan hazzı azaltabilir.
Antidepresanlar: Özellikle SSRI grubu ilaçlar, eşlik eden depresyon veya anksiyete varlığında faydalı olabilir, ancak doğrudan kumar dürtüsü üzerindeki etkileri karışıktır.
Duygudurum Düzenleyiciler: Lityum veya valproat gibi ilaçlar, özellikle bipolar bozukluk ile komorbiditesi olan hastalarda dürtü kontrolüne yardımcı olabilir.

Adsız Alkolikler (AA) modelini temel alan Adsız Kumarbazlar (Gamblers Anonymous - GA), 12 basamaklı bir iyileşme programı sunar. Akran desteği sağlayan bu gruplar, tedavinin sürdürülebilirliği açısından önemlidir.

Tedavi edilmeyen kumar bağımlılığı ciddi finansal çöküşe, yasal sorunlara (dolandırıcılık, hırsızlık), aile içi şiddete ve boşanmalara yol açabilir. En ciddi sonuçlarından biri intihar riskidir. Araştırmalar, kumar bağımlılığı olan bireylerde intihar düşüncesi ve girişiminin genel popülasyona göre belirgin derecede yüksek olduğunu göstermektedir.

Nefrit ya da nefritis böbreklerde oluşan, glomeruluslar ve tubulleri ya da glomerüller ve tübülleri çevreleyen interstisyel dokuyu kapsayabilen yangıdır.

Glomerulus yangısına glomerulonefrit denir. "Nefrit" denildiğinde genellikle glomerulonefrit kastedilir.
İntersitisyel nefrit ya da Tubulo-intersitisyel nefrit ise renal tüpler arasında oluşan yangıdır.

Nefrit, genellikle enfeksiyonlar veya zehirlenmeler sebebiyle olur, Birçok durumda da vücudun temel organlarını etkileyen otoimmun bozukluklar sebebiyle ortaya çıkar.

Piyelonefrit idrar yolları enfeksiyonunun böbreğin pelvis bölgesine sirayet etmesiyle oluşan bir yangıdır. Lupus nefriti, sistemik lupus eritematozusun neden olduğu böbrek iltihabı, bağışıklık sisteminin bir hastalığıdır.
Atletik nefrit, ağır egzersizler sonucu oluşur. Ağır eğzersizlerden sonra ve ya march hemoglobinüri'den sonra kırmızı kan hücrelerinin travmayla beraber patlamaları ve kana hemoglobinin karışmasının sonucu kanlı idrar meydana gelir.
Lupus nefriti, altta yatan SLE (Sistemik Lupus Eritematozus) hastalığının böbrekte oluşturduğu yangı sebebiyle ortaya çıkardığı tablodur.
İlaç bağımlı akut insterstisyel nefrit; Sefalosporinler, NSAİİ, Furosemid, Asiklovir, Allopurinol, Omeprazol gibi ilaçların çeşitli mekanizmalarla aşırı duyarlılık reaksiyonundan ötürü interstisyel bölgede yangısal tepki sonucu oluşan tablodur.

Nefrit enflamatuar hücre çoğalması ile glomerüler yapıyı bozarak glomerülar hasara yol açar. Bu glomerüler kan akışında azalmaya neden olur ve idrar çıkışı da azalır (oligoüri) ve üre, ürik asit gibi metabolik son ürünler vücuttan atılamaz (üremi). Sonuç olarak, kırmızı kan hücreleri hasarlı glomeruluslardan dışarı sızabilir ve idrarda kan görülmesine neden olur (hematüri). Düşük kan akımı renin-anjiotensin-aldosteron sistemini (RAAS) aktive etmesi sonucu su tutma ve hafif hipertansiyon meydana gelir.
Böbrek yangısında, vücuttan idrar akışı içine gerekli proteinin salgılanması başlarlar. Bu duruma proteinüri denir. Nefrit nedeniyle gerekli proteinlerin kaybı birçok hayatı tehdit eden semptomlara sebep olur. Nefritin en ciddi komplikasyonu, kanı damar içi pıhtılaşmaya karşı koruyan proteinlerin kaybıdır. Bu proteinlerin kaybı ani pıhtılaşmalar sonucu oluşan inme vakalarını tetikleyebilir.

Nefrit Amerika Birleşik Devletleri'nde tüm kadın ölümü sebeplerinde dokuzuncu sıradadır (Histopatik olmayan siyahi kadınlarda beşinci sıradadır). 
Dünya çapında en yüksek oranlar 50-55% ile Afrika veya Asya kökenlilerde görülür, daha sonra koyu esmer ırkta 34% ve beyaz ırkta 27% oranda görülür.

Nephrotic syndrome
Bright's Disease
Goodpasture's syndrome
Türk Böbrek Vakfı
Anadolu Böbrek Vakfı

NoFap (fap: erkek mastürbasyonu için kullanılan ingilizce internet terimi) pornografi, masturbasyon ve/veya cinsel ilişki arzularından uzak durmak için sivil toplum kuruluşu olan topluluk forumu ve internet sitesidir.

NoFap, Reddit'te, 2003 yılında yapılan bir Çin çalışması sonucunda yedi gün boyunca mastürbasyon yapmak istemeyen erkeklerin, testosteron seviyelerinde %45.7'lik bir artış yaşadıklarını, Reddit'teki bu konuda popüler bir forumun ön sayfasında gördüğü bir makaleden sonra  Alexander Rhodes tarafından Haziran 2011'de kuruldu.
Bundan sonra Rhodes, NoFap'ı Reddit'te subreddit forum topluluğu olarak yarattı. İlk önce NoFap, forumdaki küçük bir grup insan için haftalık ve aylık görevler düzenledi. Ardından NoFap yöneticileri kaç gün boyunca mastürbasyon yapmadığınızı takip etmenizi sağlayan bir sayaç sistemi oluşturdu. Artık forum üyeleri kendi karşılaştığı zorlukları ve kendi kişisel hedeflerini yazıyorlar.

NoFap'ın subreddit'inde bulunan kullanıcıların sayısı iki yıl içinde üç katına çıktı ve Rhodes'u NoFap.com'da off-Reddit forumu oluşturmaya yöneltti ve web sitesinin hızla büyüyen Brezilya, Almanya ve Çin'deki gruplarına daha iyi hizmet etmek için başka planlar başlattı. NoFap.com, belirli bir süre pornografiden ve mastürbasyondan çekinmeyi taahhüt eden kişilerin, deneyimlerini konuşmaları ve iyileşmelerine yardımcı olmak için zorluklarla meşgul olabileceği forum stili bir web sitesidir. NoFap.com, Reddit tarafından barındırılan NoFap topluluğunun kardeş internet sitesidir.

Ocak 2017 itibarıyla NoFap subreddit'i 200.000'den fazla aboneye sahipti ve en çok aboneye sahip 247. subreddit oldu.

NoFap üyeleri kurucusu Rhodes gibi ateistlerden, Köktenci Hristiyanlara kadar uzanıyor. Kadınlar da NoFap'ın bir parçası. İnternet sitesinin kullanıcıları kendilerini "Fapstronotlar" olarak adlandırıyor. Bazı muhabirler, NoFap'ın topluluk üyelerine NoFappers olarak takma isim koydu. Kendini tanımlayan bazı porno bağımlıları yardım için NoFap'ı ararken, diğerleri meydan okumak için web sitesine katılır veya sosyal ilişkilerini geliştirirler.

Bir süre için porno ve mastürbasyon yapmaktan vazgeçtikten sonra, NoFap'in kullanıcılarından bazıları "sosyal güven, enerji, konsantrasyon, zihinsel keskinlik, motivasyon, benlik saygısı, duygusal istikrar, mutluluk, cinsel cesarette çarpıcı artışlar ve karşı cinsteki çekicilik" gibi duygularının arttığını savunuyorlar. Bazı NoFap kullanıcıları beyinlerinin gerçek ilişkiler pahasına porno ile çarpıldığını söylüyorlar.
Tıbbi görüşlere göre normal mastürbasyonun vücuda bir zararı yok   Ama pornografi ile ilgili pornografi'nin etkileri maddesini inceleyebilirsiniz.

Bazı gazeteciler, programlarında NoFap'i birçok kez eleştirdi. Elizabeth Brown'a göre, sinirbilimciler, NoFap'taki insanlar tarafından yapılan iddiaların bazılarını sorguladılar. Psikolog, David J. Ley şunları yazdı: "Onlara karşı değilim, fakat onların fikirlerinin basit, naif olduğunu ve üzücü bir redüksiyon teşvik ettiğini düşünüyorum".
Davranış bilim insanları bağımlılığı incelemek için NoFap'dan toplanan istatistikleri kullandılar. Robert Weiss, The Huffington Post NoFap'ı teknoloji geri tepmesinin bir parçası olarak görüyor. Çaba aynı zamanda erkeklerde uzun süren veya istenmeyen ereksiyonlar ya da aşırı libido gibi yan etkiler ürettiği için eleştirildi.

Pornografi
Cinsel yönelim

Resmî site
NoFap'ın Zorluklarına ve Porno Bağımlıları'na Birinci Tehdit 10 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Alexander Rhodes tarafından
Reddit tarafından barındırılan NoFap Wiki Sayfası 12 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NoFap 7 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Twitter sayfası
NoFap Deneyi: ProjectKnow.com tarafından Porno Bağımlılığına Derin Bir Bakış 9 Haziran 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Opiat, afyondan türetilen bir ilacı ifade etmek için farmakolojide klasik olarak kullanılan bir terimdir. Opioid, daha modern bir terimdir, hem doğal hem sentetik olarak, beyindeki opioid reseptörlere (antagonistleri dahil olmak üzere), bağlanan bütün maddeleri ifade etmek için kullanılır. Opiatlar doğal olarak afyon haşhaş bitkisi Papaver somniferum'da bulunan alkaloid bileşiklerdir. Afyon bitkisinde bulunan psikoaktif bileşikler arasında morfin, kodein ve tebain bulunur . Opiatlar orta ile yüksek kötüye kullanım potansiyeli olan ilaçlar olarak kabul edilir ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Tek Düzenli Kontrollü Maddeler Yasası altında çeşitli "Madde Kontrol Programları" nda listelenmiştir.
2013 yılında, 13-20 milyon insan rekreasyonel opiatı kullandı (15 ila 65 yaş arasındaki küresel nüfusun% 0,3 ile % 0,4'ü).

Opiatlar büyük biyosentetik grup benzilizokinolin alkaloitlerine aittir ve afyon haşhaşında bulunan, doğal olarak oluşan alkaloitler oldukları için bu şekilde adlandırılırlar. Ana psikoaktif afyonlar morfin, kodein ve babailerdir. Papaverin, noskapin ve yaklaşık 24 başka alkaloit de afyon içinde bulunur, ancak insan merkezi sinir sistemi üzerinde etkisi yoktur veya çok azdır ve bu nedenle opiat olarak kabul edilmez. Nadir durumlarda afyon analizlerinde çok az miktarda hidrokodon ve hidromorfon tespit edilir; bitki tarafından belirli koşullar altında ve şu anda anlaşılmayan ve bakterilerin etkilerini içerebilen işlemlerle üretildiği görülmektedir.    Dihidrokodein, oksimorfol, oksikodon, oksimorfon, metopon ve muhtemelen başka morfin ve / veya hidromorfon türevleri de afyon içindeki eser miktarlarda bulunur. 
Tıbbi olarak en önemli opiat morfin olmasına rağmen, çoğu morfinden sentezlenen daha büyük miktarlarda kodein tıbbi olarak tüketilir. Kodein daha büyük ve daha öngörülebilir oral biyoyararlanıma sahiptir, bu da dozu titre etmeyi kolaylaştırır. Kodein ayrıca morfinden daha az suistimal potansiyeline sahiptir ve daha zayıf olduğu için daha büyük dozlarda kodein gerekir.
Opiat yoksunluk sendromu etkileri ani durma veya uzun süreli afyon kullanımının azalması ile ilişkilidir.

Opioidlerin naftokinondan (Gates sentezi) veya diğer basit organik başlangıç malzemelerinden tam sentezi mümkün olmakla birlikte, meşakkatli ve ekonomik olmayan süreçlerdir. Bu nedenle, bugün kullanılan opiat tipi analjeziklerin çoğu, Papaver somniferum'dan ekstrakte edilir veya bu opiatlardan, özellikle de bainden sentezlenir.
2015 yılında yapılan araştırmalar genetiği değiştirilmiş maya kullanılarak yapılan başarılı bir tebain ve hidrokon biyosentezi olduğunu bildirmiştir. Ticari kullanım için ölçeklendirildiğinde işlem, üretim süresini bir yıldan birkaç güne indirecek ve maliyetleri %90 oranında azaltacaktır.

2016 yılında uyuşturucu kullanıcılarının küresel tahminleri  (milyonlarca kullanıcı olarak)

Eroin, morfinden elde edilen yarı sentetik opioidlerden biridir. Bazen opiat olarak kabul edilmese de, doğrudan doğal afyondan türetilmedikleri için, genellikle opiat olarak adlandırılırlar. Eroin (diasetil morfin) bir morfin ön ilacıdır; uygulamadan sonra karaciğer tarafından morfine metabolize edilir. Eroin ana metabolitlerinden biri olan 6-monoasetil morfin (6-MAM) aynı zamanda bir morfin ön ilacıdır. Nikomorfin (morfin dinikotinat), dipropanoilmorfin (morfin dipropionat), desomorfin (di-hidro-desoksi-morfin), metildezorfin, asetilpropionilmorfin, dibenzoilmorfin, diasetil - dihidroorfin  ve morfinden elde edilen diğerleri.

Opiate karşılaştırma
Opioid salgını

Kontrollü maddelerin kullanılabilirliği ve erişilebilirliği için Dünya Sağlık Örgütü kuralları28 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Pankreas, midenin arka tarafında yerleşimli, hem sindirim için gerekli enzimleri üreterek kanal vasıtasıyla ince bağırsakların ilk kısmı olan duodenuma aktaran, hem de kan şekerinin düzenlenmesi için gerekli hormonları üreten bir salgı organıdır.
Kelime Kökeni eski Yunanca pâs, pan(t)- πᾶς, παν(τ)-  "tüm" ve kréas, t- κρέασ  "et" sözcüklerinin bileşiğidir.

Önden arkaya doğru yassılaşan pankreasın düzensiz olan biçimi çengele benzetilebilir. Şişkin olan sağ ucuna baş, daha dar olan orta bölümüne gövde, gövde ile başın birleştiği ince bölüme boyun, ince uzun olan son ucuna da kuyruk denir. Kuyruk bölümü dalağa dek uzar. Pankreas, dalak, karaciğer ve üst mezanter atardamarlarıyla beslenir. Pankreas'ın boşaltıcı kanalları, Wirsung kanalı ve Santorini kanalıdır.

Pankreas'ın iç ve dış salgı görevleri vardır. İç salgı görevini Langerhans adacıkları denen salgı hücreleri yapar. Bunların salgıladığı insülin, glukozun metabolizmasında en önemli rolü oynar ve yetersizliği Tip 1 diyabete neden olur.
Dış salgı görevi asinus keseciklerine aittir. Bu salgı kesecikleri, pankreas özsuyu denen ve onikiparmak bağırsağına dökülen alkali bir sıvı salgılar. Sıvı içinde, yiyeceklerden alınan glikojen ile nişastayı ayrıştırarak oligasakaritleri oluşturan amilopsin;oligasakaritleri monosakarite dönüştüren maltaz; mide pepsinlerinin etkisindeki proteinleri aminoasitlere ayrıştıran tripsin enzimi; kazein, jelatin ve keratini hidrolize eden, tripsinin etkinleştirdiği kimotripsin enzimi; yağları hidrolize ederek, yağ asitleri ve gliseritleri oluşturan steapsin olarak anılan bir lipaz vardır. Pankreas öz suyu ana pankreas kanalı (bazı kişilerde aynı zamanda aksesuar pankreas kanalı) yolu ile bağırsağa taşınır.

Yetişkinlerde, günde 800–900 cm³ pankreas özsuyu, 6-7 L sindirim sıvısı salgılanır. Pankreasın salgıladığı bu öz suyu lipaz, amilaz ve tripsinojendir. Tripsinojen protein, lipaz yağ ve amilaz da karbonhidratların sindirimini gerçekleştiren salgılardır (enzimlerdir).

Pankreasta görülen başlıca rahatsızlıklar, pankreatit denen yangılanmalar, urlar, özellikle boşaltıcı kanallarda görülen taşlar, kistler, daha çok travmalardan sonra ortaya çıkan yalancı kistlerdir.

Modern toplumda "medya ve internet" pornografi bağımlılığında bir artış geliştirdi. Çok küçük yaşlardan beri maruz kalınan bu içerikler beyin ödül mekanizması üzerinde toksik etki yapmakta ve derin düşünme, odaklanma gibi faaliyetleri sekteye uğratmaktadır.
Özellikle puberte ve puberte öncesi dönemde takıntılar ve mental problemlerin gelişiminde etkilidir.
Pornografi beyinde kokain benzeri etki yaparak dopamin salınımını doğal seksten çok daha üst düzeylere çıkartıp tıklama ve yenilik devam ettiği sürece orada tutmaya devam etmektedir. Bu da cebimizde sürekli çöpe atamadığımız bir uyarıcı taşıdığımız anlamına gelmektedir.
Bilim adamları, pornografinin yoğun kullanımının kelimenin tıbbi anlamında bir bağımlılık olup olmadığını hala daha tartışmaktadırlar. Dünya Sağlık Örgütü, 2018 yılında kompulsif cinsel davranışı zihinsel sağlık bozukluğu olarak ekledi.

Televizyon bağımlılığı, bir fiziksel bağımlılık olmamakla birlikte öforik etkisi nedeniyle televizyon izlemenin kişinin yaşamında önemli bir yer tutmasını ifade eden bir rahatsızlıktır. Uyuşturucu madde, video oyunu, internet ve kumar bağımlılığına benzer bir seyir gösterir.
Kişiyi televizyon bağımlılığına iten faktörler içerisinde altta yatan başka bağımlılıkların (alkol bağımlılığı gibi) olması da muhtemel olduğu gibi sosyo-ekonomik nedenler de bulunabilir. Boş vaktin yeterince değerlendirilememesi, kötü beslenme, psikolojik sorunlar televizyon bağımlılığını tetikleyen unsurlardır.
Bağımlı kişiler anksiyete sorununu televizyon karşısında ayarlamak çabasına girebilmekte ve bazı insanlar ise depresyon ve kızgınlık durumlarında televizyona yönelebilmektedir. Televizyonun kimi zaman rahatlatıcı etkisinin bu duruma yol açtığı düşünülmektedir.
Kendilerini televizyon bağımlısı olarak tanımlayan kişilerle yapılan çalışmada, bu kişilerin çok daha kolay sıkıldıkları, kendilerini kontrol etme yeteneklerinin az olduğu ve dikkatlerinin çok kolay dağıldığı da gözlenmiştir. Yıllardır yapılan çalışmaların gösterdiği diğer sonuçlarsa, televizyonla çok fazla zaman geçirenlerin, hiç seyretmeyen ya da az seyredenlere oranla toplum içine daha az karıştıkları, sosyal etkinliklerinin daha az olduğu, fazla ya da hiç spor yapmadıkları, aşırı şişmanlığa daha yatkın olduklarıdır.

Grüsser, Sabine M / Thalemann, Carolin N: Verhaltenssucht: Diagnostik, Therapie, Forschung. 2006, ISBN 3-456-84250-3

Article by Ron Kaufman
Scientific American Article "No Mere Metaphor"
Reader's Digest Article11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Östrojenler, kadınların adet döngüsünde ve diğer memeli hayvanların dişilerinde estrus döngüsünde önemli rol oynayan bir grup steroid hormondur. Hormon tüm omurgalılarda ve bazı böceklerde de bulunur.
Östrojenler hem erkek hem kadınlarda bulunmakla beraber, üreme yaşında kadınlarda seviyeleri çok daha yüksektir. Bu hormonlar kadınlarda göğüs gibi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişimini sağlarlar ve adet döngüsüyle ilişkili olan endometrium kalınlaşması ve diğer süreçleri düzenlerler. Folikül uyarıcı hormon (follicle stimulating hormone, FSH) ve lüteinleştirici hormon (LH), yumurtalayan kadınlarda östrojen üretimini düzenlerler. Kan dolaşımında bulunan östrojen, FSH ve LH'nin seviyelerinin azalmasına neden olduğu için bazı oral kontraseptiflerde östrojenler bulunur.
Kadınlarda bulunan üç ana östrojen, östradiol, östriol ve östron'dur. Menarş ile menopoz arasında başlıca östrojen östradioldür. Vücutta bunlar enzim reaksiyonları sonucu androjenlerden sentezlenir. Östradiol testosterondan, östron da androstenedion'dan sentezlenir. Östron östradioldan daha zayıf etkilidir ve menopoz sonrası kadınlarda östradioldan çok östron bulunur.
Östrojen hormonu kadınların yüksek acıya dayanmasını sağlar. Östrojen hormonu saldırganlaştırır, saçların çıkmasını sağlar.

Östradiol
Östriol
Östron
Âdet döngüsü

Erozyon (erosion) ve Ülser (ulcus), deri ve mukozaların nekrozlu yangısıdır. Deri ve mukozalardaki yüzeysel nekrozla erozyon (erosion) denir. Yalnız epitel tabakası or­tadan kalkmıştır (erozyonlu gastrit, erozyonlu stomatitler). Rejenerasyonla iz bırakmadan iyileşir ya da derinleşerek ülser halini alır. Bir ülserde, deri ve mukozanın epitel örtüsüyle birlikte daha derin katmanlar da nekroza uğrar, erir ve yerinde defekt bırakır.

Ülserlerin çapları genellikle birkaç mm’den 5-6 cm’ye kadar değişir. Değişik derinlikte olabilirler. Yüzeyden bakıldığında bir çöküntü şek­linde görülür. İç yüzünü gri-sarı renkli nekrotik bir tabaka örter. Akut ülserin derinliği az, biçimi düzensiz veya yuvarlakça, kenarları yu­muşaktır. Kronikleştikçe tabanında ve kenarında sikatris dokusu arttığından katılaşır, derinleşir, yuvarlak-oval biçim alır.  Derin olmayan taze ülserler rejenerasyonla iz bırakmadan iyileşir (resti­tutio ad integrum). Örnek: tifo ülserleri. Daha derin ve kronikleşen ülserlerde sikatris meydana gelir ve üzeri rejenere olan epitelle örtülerek iyileşebilir. Sikatris dokusunun bol olduğu geniş kronik ülserler iyileşemez.

Mide ülserleri örnek alınırsa;
1- Delinme (perforasyon): Aşırı derin ülserler delinebilir. Örnek: Mide ülserinin delinerek periton boşluğuna açılması ve peritonit. Delinme­nin 2 özel biçimi vardır; fistülleşme ve penetrasyon.

Ülser tabanı içinde boşluk (lümen) bulunan başka bir organa yapışır ve delin­me buraya olursa ikisi arasında bir kanal (fistül) meydana gelir. Örnek: Mide ülserinin bağırsağa fistülize olması.
Eğer ülserin tabanı katı (solid) bir organa yapış­mışsa ülser delinince bu organın içine açılır. Böylece delinmeye bağlı kompli­kasyonlar önlenir. Buna penetrasyon denir. Örnek: Mide ülserinin pankreasa penetre olması (ülserin tabanında mide tabakaları değil pankreas bulunur).
2- Kanama: iki biçimde olur;

Akut ülserin meydana gelişi ve genişlemesi sırasında ortadan kalkan dokunun kenarında bulunan küçük damarların ağızları açık kalır ve kanayabilir.
Ülser derinleştikçe öbür dokular eridiği halde çeperleri görece dayanıklı olan arterler kalabilir. Bir süre sonra ülserin içindeki arterlerin çeperi aşınır ve incelir. Kan basıncının etkisiyle lümen genişler (anevrizma), sonun­da yırtılarak tehlikeli bir kanama yapabilir.
3- Darlık (stenoz): Kronik ülserlerin çevresinde sürekli olarak granülasyon dokusu meydana gelir ve sikatrisleşir. Sikatris dokusunun hacmi küçülür ve büzüşür. Bu olgu lümeni dar olan yerleri daha fazla daraltarak akımı zorlaştırır. Örnek: Mide ülserine bağlı pilor stenozu.
4- Tümör oluşması: Ülser çevresindeki epitel sürekli rejenerasyonlarla buradaki doku defektini kapatmaya çalışır. Rejenerasyonlar sırasında bazı epitel hücrelerindeki mutasyonlar selim tümör (polip, papillom) veya habis tümör (karsinom) oluşmasına yol açabilir.
Akut ülserlerde bu komplikasyonların yalnızca ilk ikisi (delinme, kanama) görülür.

Dilde görülen; etrafı kırmızı, içi su dolu küçük kabarcıklar, dil ülserinin belirtisi olabilir. Derin ve sert kenarlı dil yaralarında, mutlaka doktora başvurmak gerekir. Diğer dil yaraları ve
ağrı, hazımsızlık veya gripten kaynaklanabilir.

Otoimmün nedene dayanan, T helper hücrelerinin önce M hücrelerini infiltre etmesi ve sonra inflamasyon ile epitelyal ve mukozal hasar oluşmasına neden olan hastalık. Ailesel geçişli olabilir.
Tipik semptomları kanlı dışkılamadır. Kan parlak renklidir. Defekasyonla azalan sol taraf karın ağrısj vardır. Tanısı kolonoskopi ile konur.
Bağırsak dışında da vücutta değişik bölgeleri tutabilir. Eklem, göz, safra kesesi gibi yapılarda da inflamasyona yol açabilir.

Daha çok, bacağın alt kısmında görülen yuvarlak bir yaradır. Nedeni, varisli yerde meydana gelen herhangi bir yaralanmadır. Hastalık bacağın alt kısmında, bileğe yakın bir yerde yuvarlak bir yara olarak ortaya çıkar. Ayak bileği şişer, deri esmerleşir ve bazen de ağrı hissedilir. Doktor tedavisi şarttır.

İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg'in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.
İBR her ne kadar yerici bir şaka olarak ortaya çıkmışsa da bazı kişiler bu olgunun gerçek bir duruma karşılık geldiğini savunmaktadırlar. Bu kişiler İBR'yi genellikle alt türlere ayırırlar. Bu türlerden bazıları pornografi, coşkun ve mantık dışı oyun tutkusu, sosyal iletişim siteleri ya da web güncelerinde aşırı zaman tüketimi ve İnternet üzerinden alışveriş takıntısı dır. Dayanılmaz bir kumar oynama ya da alışveriş yapma isteği gibi kişide sorun yaratması olası olgular zaman zaman İnternet içtepileri olarak adlandırılır. Son yapılan çalışmalar aşırı sosyal medya ve problematik düzeyde telefon kullanımının öz saygı ile bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur. Bilgisayar oyunları karşısında aşırı zaman geçirme ise bu olgunun etkilerinin günlük yaşama etkisi olmadığı sürece tehlikeli sayılmaz.
Nedensiz bilgisayar kullanımı günlük yaşama etkiyen aşırı bilgisayar kullanımına örnek olarak verilebilir. Bu terimler bağımlılık terimini özellikle içermemekte ve oluşma nedenleri tek bir etmene bağlı bulunmamaktadır.

Birçok çevrenin olumsuz tavrına karşın ruhbilimci Kimberly Young İBR'nin DSM'nin yeni sürümü DSM-V'e eklenmesi için çaba harcamaktadır. Young'a destek verenler rahatsızlığın resmî  orunlarca tanınması durumunda sigorta şirketlerinin İnternet bağımlılığı danışmanlığı için ödenek ayırmalarının kolaylaşacağını düşünüyorlar. Ne var ki, karşı görüşteki birçok uzman İBR'nin gerçek bir bağımlılık ya da özel bir rahatsızlık olmadığını ve bu nedenle DSM-V'te yer almaması gerektiğini savunmaktalar. Ayrıca, tedavi gerektiren durumların ele alınmadığı da gerçek dışı ve hastalık genellikle başka adlar altında (ADD ve depresyon) ele alınarak tedavi ediliyor.
Amerikan Medikal Kurumu Haziran 2007'de Amerikan Ruhbilim Kurumu'na ilettiği mektupta İBR'nin DSM'nin 2012 sürümüne eklenmeyeceğini bildirdi. Bunun yanında kurum, "uzun süreli oyun oynama" olgusunun daha ayrıntılı bir biçimde incelenmesini salık vermiştir. Amerikan Bağımlılık İlaçları Topluluğu üyeleri aşırı İnternet kullanımı ve uzun süreli video oyunu oynamanın gerçek bir bağımlılık olduğu yargısına karşı çıktı. Bu aşamadaki araştırma konuları "aşırı kullanım"ın tanımlanması, "İnternet bağımlılığı"nın takıntı, depresyonda ilaç alımı ve içtepiden ayrılmasıdır.
İnternet bağımlılığının kabul edilebilir bir rahatsızlık olup olmadığı tartışıladursun bu rahatsızlığı yaşadığını söyleyen kimi kişiler mahkemelerde tazminat davaları açmaktadırlar. Yakın tarihli bir Amerikan davasında (Pacenza - IBM Corp.) davacı Amerikan Engellilik Yasasına aykırı biçimde engellendiğini (Vietnam Savaşı ile ilintili Travma Sonrası Stres Bozukluğunun yol açtığı İnternet bağımlılığına bağlı olarak) savunmuştur. Dava, New York'un güney kesimindeki başka bir davanın sonucunu beklemektedir.

Harvard Üniversitesi McLean Hastanesi Bilgisayar Bağımlılığı Çalışma Merkezi müdürü Maressa Orzack'e göre İnternet kullanıcılarının %5 ila 10'unda İnternet bağımlılığı görülmektedir.
Başka bir destekleyici İnternet Davranışları Merkezi müdürü olan David Greenfield'dır. Greenfield, 1999 yılında ABC News.com ile bir çalışma yürütmüştür ve halen Virtual Addiction yazarlığı görevini sürdürmektedir. Bu uzmana göre bazı İnternet hizmetleri sunduğu özellikler kullanıcıların kişilik çözünmesi, zaman algısı yitimi ve anlık zevk gibi bozukluklara yakalanma risklerini artırıyor ve tüm kullanıcıların %6'sı bu olguların doğrudan sonuçlarını gündelik yaşamlarında duyumsuyor. Ne var ki, bu olgunun bağımlılık yerine bir içtepi olarak kabul edilmesinin daha doğtu olacağını savunuyor. Greenfield, İnternet ortamında seks, oyun, kumar ve alışverişin kişilik bozukluklarına yol açabileceğini düşünüyor.
İnternet Bağımlılığı Merkezi'ne göre İnternet bağımlıları depresyon ve kaygı bağlantılı rahatsızlıklar yaşamakta ve hoş olmayan düşünce ve stres yaratan durumlardan kaçmak amacıyla İnternet'in düşlemsel ögelerini kullanmaktadırlar. İBR tedavisi gören insanların yaklaşık %60'ı pornografiye karşı aşırı ilgi ve seks içerikli konuşmalarda bulunma gibi uygunsuz buldukları davranışları sergiliyor. Bu kişilerden yarıdan fazlasının ise alkol, uyuşturucu, tütün ve seks bağımlısı olduğu gözleniyor.
"Çoğu danışman ve uzmana göre bilgisayar karşısında geçirilen süre İnternet bağımlılığı tanısına katkı sağlayamaz. Asıl sorulması gereken İnternet kullanımının iş yitimi, evlilik sorunları, depresyon, içe kapanma ve kaygı gibi ciddi sorunlara yol açıp açmadığıdır. 
Proctor Hastanesi'nden Dr. Zehr İnternet bağımlılığı sınırını İnternet kullanımının kişinin denetiminden çıktığı nokta olarak kabul ediyor. Dr. Cash ve diğer terapistler bilgisayar oyunları ve anlık iletiler nedeniyle eskiye oranla daha fazla sayıda gencin karşılarına bağımlı olarak çıktığını söylüyorlar. Bu kişilerde ilgi eksikliği ve sosyal beceri bozukluğu sorunları gözleniyor."
Amerikan Ruhbilim Dergisi'nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu'nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor. Bu uzmana göre İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:

Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)
Engellenme karşısında geri çekilme
Hoşgörüde artış
Olumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)
Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86'sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.

İBR öncelikli olarak yanıltıcı bir ada sahiptir. Ruhbilimci Dr. Goldberg'e göre İnternet bağımlılığı gerçek bir bağımlılık olmamasının yanı sıra diğer rahatsızlıkların belirtisi olabilir. Bağımlılığın ucu açık bir tanımı herhangi bir dengeleyici davranışın bağımlılık olarak tanımlanması olasılığına açık kapı bırakıyor. Örneğin, hoş olmayan bir durumun oluşmasını engellemek isteyen bir kişinin yaptığı uzun süreli bir telefon konuşması bu kişinin "telefon bağımlısı" olarak adlandırılmasına yol açabilir.
Carol Potera ve Jonathan Bishop da İnternet bağımlılığının yanlış adlandırıldığını savunuyorlar. İnternet'in bir nesne değil sosyal bir ortam olması insanların ona bağımlı hale gelmelerini engeller. Bu olgu şu benzerliklerle açıklanabilir: Bir kişi çok sevdiği bir kentte, bir Japon balığı havuzda yaşamaya bağımlı olamaz.
Daha sık kabul gören bir görüşe göre ise "İnternet bağımlıları"nın büyük bir kısmı bilinen diğer rahatsızlık ulamları altında sınıflandırılabilmektedirler. İnternet'in aşırı ya da uygunsuz kullanımı çoğu hasta için depresyon, kaygı, içgüdü denetimi rahatsızlıkları ve nedensiz kumarın göstergesidir. Bu görüşe göre İBR yemek bağımlılığıyla benzeştirilmektedir (yemek bağımlısı olduğu düşünülen insanların gerçekten yemeğe bağımlı olmadıkları bağlamında).
Bir kişinin çevrimiçi açık artırmalarda fiyat bildirimlerine katılması, porno içerikli siteleri görüntülemesi, İnternet üzerinden oyun ve kumar oynaması gibi durumlara konu olması İnternet ortamının bağımlılık yaratan bir doğası olduğunu göstermez. Şu sorunlar İBR etiketi altında sunulmaktadırlar:

Bir nedene bağlı olmaksızın kumar oynayan bir kişi bu eylemi bilgisayar karşısında ya da yüz yüze yapmasına bağlı olmaksızın kumar tutkunu olarak nitelendirilir.
İçgüdü denetimi zayıf bir kişinin bilgisayar oyunları ya da İnternet'te gezinme nedeniyle uykusuz kalması bu kişinin sürükleyici bir roman ya da çok sevdiği bir televizyon izlencesi nedeniyle uykusuz kalabileceği gerçeğini değiştirmez.
Seks takıntısı bulunan bir kişiye ait bu gerçek pornografik ürünlerin bilgisayarda ya da kâğıt üzerinde izlenmesine bağlı olarak değişmez.
Alışveriş çılgını bir kişi bu özelliğini satın aldığı ürünlerin sergilendiği ortama bağlı olmaksızın koruyacaktır.
Borsada sürekli işlem yapan bir kişinin bu alışkanlığının bulunduğu ortama bağlı olmadığı anlaşılmıştır.
Ayrıca, İBR'nin üzerinde çok durduğu İnternet etkinlikleri (e-posta, yazışma, gezinme, kumar oynama) arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Kumara atfedilen toplumsal yaşam çemberinin dışına çıkma eğilimi İnternet için kesinlikle kabul edilebilir değildir. Sözde İnternet bağımlıları genelgeçer bağımlılık türleri ile ilgili tedavi gören kişilerin yaşadığı sağlık ve ilişki sorunlarıyla karşılaşmamaktadırlar.

Bir araştırma sonucuna göre dokuz milyon Amerikalı nedensiz bilgisayar kullanıcısı olarak nitelendirilebilirler.
Britanyalı ruhbilimcilerin geçen yıl Advances in Psychiatric Treatment dergisinde yayımlanan raporda "önemli azınlık" (tüm İnternet kullanıcılarının yüzde 5 ila 10'u arasında olduğu tahmin ediliyor) olarak adlandırılan kullanıcı öbeğinin İnternet bağımlısı olduğu belirtiliyor. Ayrıca, önceki bulgulara göre İnternet bağımlılarının içe dönük erkekler olan büyük bir kısmının evlerinde bilgisayar kullanan orta yaşlı kadınlar olduğu gözlenmiştir.
Çin, Güney Kore ve Tayvan'ın da içinde bulunduğu birçok Asya ülkesi genç kuşakta İnternet bağımlılığına en sık rastlanan ülkelerdir.
Konuyla ilgili hükûmet destekli bir araştırmayı kısa süre önce sonuçlandıran Hanyang Üniversitesi çocuk ruhbilimi uzmanı Ahn Dong-hyun Güney Koreli gençlerin yaklaşık %30'unun (2.4 milyon insanın) İnternet bağımlısı olma riski taşıdığını belirtmektedir.
Çin İnternet Ağı Bilgi Merkezi (CNNIC) 30 Haziran 2006 tarihi itibarıyla 123 milyon kişinin İnternet'e girdiğini, bunların %14.9'unun 18 yaşından küçük olduklarını açıklamıştır. Chou ve Hsiao'ya göre hastalığın Tayvan Üniversitesi öğrencileri arasında görülme sıklığı %5.9'dur. Wu ve Zhu Çinli üniversite öğrencilerinin %10.6'sının İnternet bağımlısı olduğunu ortaya koymuştur.
Pekin savcısı Shan Xiuyun kentteki gençliğe özgü suçların %85'inin İnternet'le ilintili olduğunu vurgulamaktadır. Çin Komünist Gençlik Birliği 2007 yılında yaptığı bir açıklamada 13-17 yaş aralığındaki Çin yurttaşlarının

Akromegali (Yunanca akros "yüksek" ve megalos "büyük") beyin tabanında bulunan hipofiz bezinin ön lobundan (adenohipofiz) çok fazla miktarda büyüme hormonu (growth hormone, GH) salgılanması nedeniyle oluşan hastalıktır. Büyüme tamamlanmadan, kemiklerin uzaması sona ermeden erken çağlarda baş gösterirse gigantizm adı verilen dev görünüm oluşur. Bozukluk büyüme çağının bitiminden sonra baş gösterirse, kemiklerdeki büyüme plaklarının kapanması nedeni ile sadece el ve ayakların genişlemesi, çene ve burnun büyümesi ve sesin kalınlaştığı görülür.
Gece uyurken horlama ile aşırı terleme olmaktadır. Kaslarda hissedilebilir halsizlik görülmektedir. Erken teşhis ve tedavi edilmez ise ileriki dönemlerinde iç organlarda anormal bir büyüme gerçekleştirir. IGF-1 (insulin-like growth factor) yüksekliği pankreas düzenini bozabileceği için şeker hastalığına yakalanma riski yüksektir. Kabızlık daha gençlik dönemlerinde sıkça yaşanan belirgin olarak yaşanmaktadır.
Saç tellerinde kalınlaşma belirtileri görülmektedir. Kafa tasının arka kısmında aşırı şekilde kendini gösteren dışa doğru genişleme kendini göstermektedir.
Akromegali hastalığı tedavi edilmezse hastalarda diabetes mellitus, yüksek tansiyon, kalp kası tutulması sonucu kalp yetmezliği görülür. Akromegali hastalığının %90 ı hipofiz bezindeki tümörden kaynaklanır. Bu tümör optik sinire baskı yaptığı için görmede darlık bitemporal hemianopsia olur. Ayrıca bu tümör beynin sağlıklı kısımlarına baskı yaptığı için baş ağrısı görülür. Erkek ve kadınlarda eşit oranda görülür. Büyüme hormonu yükselmeye başladığı andan itibaren yaklaşık olarak üç yıl sonra vücut değişiklikleri başlar. ilk belirtileri ise yüzüklerin dar gelmesi ayakkabı numarasını artması ile fark edilebilir. Hastalığın yıllık görülme yüzdesi prevalans 1 milyonda 4, tüm zamanlarda görülme sıklığı ise insidans 1 milyonda 60-70'tir. Ölüm riskini 2-4 kat arttırır.

Birinci seçenek cerrahi tedavidir. 2 türlü cerrahi uygulanabilir. Transkranial yöntemde alın kemiğinden hipofiz bezine ulaşılarak tümor çıkartılır. Günümüzde tercih edilen cerrahi yöntem transsfenoidal yoldur. Ağız tavanından hipofiz bezine ulaşılır. İkinci tedavi yöntemi ilaç tedavisidir. Somatostatin analogları octeroid ve lanreotid kullanılmaktadır. Ayrıca radyoterapi bir diğer tedavi seçeneğidir. Tedavide GH ve IGF-1 düzeylerinin normale dönmesi, tümörün beyine baskısının giderilmesi ve klinik semptomların kaybolması hedeflenir.

Endocrine and Metabolic Diseases Information Service
AcromegalyAnswersWebinar.com A webinar series
acromegaly.org A satellite site of the Pituitary Network Association 28 Şubat 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Acromegaly and Gigantism (a very comprehensive article)
Acromegaly and Gigantism (Image of a patient with macroglossia - enlargement of the tongue)

Androjen, her iki cinste de bulunan ve çoğunluğu böbrek üstü bezinin korteksindeki zona reticularis'ten salgılanan maddeye denir.
Doğal cinsellik hormonu olan testosteron, karbon 17 atomuna bağlı bir hidroksil köküyle belirgindir. Bu madde, çok etkin androjenlerin sentez yoluyla yapımına başlangıç oldu. Sonra ağız yoluyla alındıklarında bile etki gösteren androjenler yapıldı (metiltestoteron)
Yumurtalıklar da tıpkı erbezleri gibi testosteron yapıcı organlardır. Ama, kadında başlıca testosteron kaynağı, böbreküstü bezi kökenli delta-4-androstenedioldur.
Annenin gebelik sırasında ürettiği ya da aldığı aşırı miktarda androjen (genellikle sentez projestatif stroit hormonlar), dişi bir dölütün (XX karyotipte) dış cinsel organlarının gelişmesini erkekleştirebilir. Ergenlikten başlayarak, testosteron boyca büyümeyi, eklem kıkırdaklarının kaynaşmasını ve cinsel olgunlaşmayı etkiler. Erişkinde testosteron libidoyu sürdürür ve normal bir sperma yapımı için gereklidir. Erişkin erkekte testosteron salgısı günde 4–8 mg dolayındadır. Metobolizmaya karışan testosteronun yarısı karaciğerde parçalanarak etkisiz metabolitlere çevrilir. (17-ketosteroidler); öbür yarısı hedef organlarca, yani alıcılarca (bu hormonun seçmeli olarak etkilediği hücreler, dokular ve organlar) kullanılır. Testosteron orada 5-alfa-indirgemesine uğrar ve birçok dokuda birden etki gösterebilen dihidrotestosterona dönüşür. Erkeklerde kan dolaşında en fazla bulunan ve bu gruba giren en önemli hormon testosterondur. Steroid yapısındaki bu hormonun kökeni testislerin interstisyel dokusundaki Leydig hücreleridir. Androjen seviyesindeki değişimler erkeklerde olduğu kadar dişilerde de reprodüktif fonksiyonları (örneğin, ovulasyon oranı) etkilemektedir. Ovaryum dışında adrenal korteksten de androjen izole edilmiştir.

Androjenler erkek cinsel alıcılar (prostat, atmık kanalları) ve dişi cinsel alıcılar üzerinde etki gösterir (klitorisin, büyük dudakların büyümesi). Androjenlerin etkisi aynı şekilde cinsel olmayan organların üzerinde de görülür: kollarda, ellerde ve yüzde kılların uzaması, ama saçlı deride, saçların dökülmesine yol tersine etki; kas sisteminde proteinlerin sentezlenmesi ve bünyeye katılması için uyarı; kan yapımını etkileme; kemiklerden kalsiyum ve fosfor atılmasını önleme; hangi yaşta olursa olsun ses tonunun kalınlaşması; kadınlarda libidonun artması.Androjenler spermatogenezis, eklenti üreme bezleri fonksiyonları ve sekonder cinsiyet karakterinin devamlılığından sorumludur. Bu hormon her iki cinsiyette de östrojen üretimi için ön maddedir.

Androjenle östrojen birlikte kullanılırsa menopoz sonrası dönemde bir parça yararlı olabilir, ama tedavi uzun sürerse aşırı kullanma ve sesin kalınlaşması tehlikesini de birlikte getirir.Testosteron birincil hipogonadizm hallerinde (yüksek üriner gonadotrofinlerle birlikte) ikame tedavisi sağlar. Androjenler özümletici ve ferahlatıcı etkilerinden dolayı meme kanseri tedavisinde de bazen kullanılır.

Cushing hastalığı (Cushing sendromu ile karıştırılmamalıdır), hipofiz bezinden ACTH'nin olağan düzeyinin üstünde salgılanması sonucu oluşan hastalıktır.
Olağan koşullarda, hipofizden kana salgılanan ACTH böbrek üstü bezlerinin Zona Fasciculata bölgesini uyararak, buradan kortizol salgılanımını uyarır. Hipofizde herhangi bir nedenden dolayı ACTH salgılanımının arttığı durumlarda (iyicil ya da kötücül bir ur), böbrek üstü bezleri kansıvısında (plazma) artan ACTH derişimine yanıt olarak, kortizol salgılanımını arttırır. Bunu yüksek kortizol düzeyinin getirdiği klinik belirtiler izleyebilir.
Herhangi bir nedenden dolayı kortizolun (ya da kortizol niteliklerini taşıyan herhangi bir steroid bileşiğinin) yüksek düzeyde olduğu ve bunun sonucunda oluşan belirtiler bütününe Cushing sendromu denir. Dolayısıyla, Cushing sendromu dendiğinde kortizol etkisinin nedeni açık değildir ve araştırılması gerekir.
Cushing hastalığı, Cushing sendromunun en yaygın nedenidir.
Daha ek bilgi için Cushing sendromu maddesine bakınız.

Diyabetes insipitus (DI) (halk arasında: şekersiz şeker hastalığı), yüksek miktarda seyreltik idrar ve aşırı susuzluk hissi ile karakterize bir durumdur. Üretilen idrar miktarı günde yaklaşık 20 litre kadar olabilir. Sıvı alımının azaltılması idrarın konsantrasyonu üzerinde çok az etkiye sahiptir. Komplikasyonlar dehidratasyon veya nöbetleri içerebilir.
Her biri farklı nedenlere sahip dört tür diyabetes insipitus (Dİ) türü bulunmaktadır.

Santral diyabetes insipitus (SDI), vazopressin hormonu (antidiüretik hormon) eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bu, hipotalamusta veya hipofiz bezindeki bir bozukluğa veya genetik bir bozukluğa bağlı olabilir,
Nefrojenik diyabetes insipitus (NDI), böbrekler vazopressine düzgün cevap vermediğinde oluşur,
Dipsojenik diyabetes insipitus, hipotalamustaki anormal susuzluk mekanizmalarından kaynaklanır,
Gestasyonel diyabetes insipitus sadece hamilelik döneminde gerçekleşir.
Teşhis sıklıkla idrar testlerine, kan testlerine ve sıvı kısıtlama testine dayanır. Diyabetes mellitus tamamen farklı bir mekanizma ile ile oluşan ayrı bir durumdur, ancak her iki durum da büyük miktarlarda idrar üretilmesine neden olabilir.
Tedavi dehidratasyonu önlemek için yeterli miktarda sıvı içmeyi gerektirir. Diğer tedaviler hastalığın tipine bağlıdır. Santral ve gebelik diyabetes insipitus tedavisi dezmopresin ile yapılır. Nefrojenik diyabetes insipitus, ya hastalığın altta yatan nedeninin bulunmasına ya da tiyazid, aspirin veya ibuprofenin kullanılarak tedavi edilir. Her yıl yeni oluşan diyabetes insipitus vakalarının sayısı 100.000'de 3'tür. Santral diyabetes insipitus genellikle 10 ila 20 yaş arasında başlar ve erkekler ve kadınlarda eşit olarak ortaya çıkar. Nefrojenik diyabetes insipitus herhangi bir yaşta başlayabilir. "Diyabet" terimi, Yunanca sifon anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir.

Aşırı idrara çıkma ve aşırı susama ve artan sıvı alımı (özellikle soğuk su ve bazen buz veya buzlu su için) diyabetes insipitus için tipiktir. Aşırı idrara çıkma ve aşırı susama semptomları, tedavi edilmemiş diyabetes mellitusta görülenlere benzerdir; ancak aradaki tek fark idrarda glukoz bulunmamasıdır. Bulanık görme nadirdir. Bazı bireylerde dehidratasyon belirtileri de görülebilir, çünkü vücut alınan sudan daha fazla suyu (eğer varsa) muhafaza edemez.
Aşırı idrara çıkma gündüz ve gece boyunca devam eder. Çocuklarda, diyabetes insipitus iştah, yemek yeme, kilo alımı ve büyüme üzerinde etkileri olabilir. Ateş, kusma veya ishal görülebilir. Tedavi edilmemiş  diyabetes insipituslu yetişkinler, idrar kayıplarını dengelemek için yeterli miktarda su tüketildiği sürece on yıllarca sağlıklı kalabilirler. Bununla birlikte, hipokalemiye yol açabilecek sürekli bir dehidratasyon ve potasyum kaybı riski vardır.

Diyabetes insipitusun çeşitli formları için aşağıda sıralanmıştır:

İdyopatik - 30%
Beyin veya hipofizin kötü huylu veya iyi huylu tümörleri - 25%
Kranial cerrahi - 20%
Kafa travması - 16%
Kaynak: www.ncbi.nlm.nih.gov

Nefrojenik diyabetes insipitus, böbreğin vazopressine normal olarak yanıt verememesi nedeniyle oluşur.

Dipsojenik diyabetes insipitus veya primer polidipsi, vazopressin hormonun vücuttaki eksikliğine karşın aşırı sıvı tüketiminden kaynaklanır. Bu durum hipotalamusta yer alan susuzluk mekanizmasındaki bir kusur veya hasardan ya da bir akıl hastalığından kaynaklanıyor olabilir. Desmopressin ile tedavi su zehirlenmesine neden olabilir.

Gestasyonal diyabetes insipitus sadece gebelikte ve doğum sonrası dönemde ortaya çıkar. Hamilelik sırasında kadınlar plasentada antidiüretik hormonu (ADH) parçalayan vazopressinaz enzimini üretir. Gebelik diyabetes insipitusunun, vazopressinazın aşırı üretilmesi ya ya da bozulmuş vazopressinaz klirensi ile oluştuğu düşünülmektedir.
Gebelikteki diyabetes insipitus vakalarının çoğu dezmopressin (DDAVP) ile tedavi edilebilir, ancak vazopressin ile tedavi edilemez. Bununla birlikte, nadir durumlarda, susuzluk mekanizmasındaki bir anormallik gestasyonel diyabetes insipitusa neden olur ve desmopressin kullanılmamalıdır.
Diyabetes insipitus ayrıca preeklampsi, HELLP sendromu ve gebeliğin akut yağlı karaciğeri de dahil olmak üzere bazı ciddi gebelik hastalıklarıyla ilişkilidir. Bu durumlar, dolaşımdaki vazopressinazın (vazopressin hormonunu parçalayan enzim) hepatik klirensini azaltarak diyabetes insipitusa neden olur. Bir kadının hamilelikte diyabetes insipitus semptopmlarını ortaya çıkması durumunda, bu yukarıda sayılan hastalıkları değerlendirmek önemlidir, çünkü tedavileri, hastalığın ilerlemesinden önce bebeğin doğumunu gerektirmektedir. Bu hastalıkların derhal tedavi edilmemesi, maternal veya perinatal mortaliteye neden olabilir.

Elektrolit ve hacim homeostazı, vücudun kan basıncı ve ana elektrolitleri olan sodyum ve potasyum gereksinimlerini dengeleyen karmaşık bir mekanizmadır. Genel olarak, elektrolitlerin düzenlenmesi, kan hacminin düzenlenmesinden önce gelir. Bununla birlikte, hacim ciddi şekilde azaldığında, vücut, elektrolit seviyelerinin düşmesi pahasına su tutacaktır.
İdrar üretiminin düzenlenmesi supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerde vazopressin (ADH) üreten hipotalamusta meydana gelir. Sentezden sonra hormon, nörosekretuar granüllerde, hipotalamik nöronun aksonundan aşağıda, daha sonra bırakılmak üzere depolandığı hipofiz bezinin arka lobuna taşınır. Ek olarak, hipotalamus, serum ozmolaritesindeki artışları algılayarak ve bu bilgiyi kortekse ileterek ventromedial çekirdekteki susuzluk hissini düzenler.
Nörojenik/santral diyabetes insipitus vazopressin hormonu (ADH) eksikliğinden kaynaklanır; bazen susama hissinin düzenlenmesinin azalması ve vazopressin (ADH) üretiminin düzenlenmesi hipotalamusta yakın bir yerde gerçekleşmesinden, susuzlukta azalma ile ortaya çıkabilir. Hipoksik ensefalopati, beyin cerrahisi, otoimmünite veya kanser nedeniyle veya bazen altta yatan bir neden olmadan (idiyopatik) karşılaşılır.

Diyabetes insipitusu öteki aşırı idrara çıkma nedenlerinden ayırt etmek için kan glukoz seviyelerinin, bikarbonat seviyesinin ve kalsiyum seviyelerinin test edilmesi gerekir. Kan elektrolitlerinin ölçümü yüksek bir sodyum seviyesi ortaya çıkarabilir (dehidrasyon geliştikçe hipernatremi gelişir). İdrar tahlili, özgül ağırlığı düşük olan seyreltik bir idrar gösterir. İdrar ozmolaritesi ve elektrolit seviyeleri tipik olarak düşüktü

Gestasyonel diyabet (gebelik diyabeti), normalde diyabeti olmayan bir kadının gebeliği sırasında yüksek kan şekeri seviyelerini geliştirdiği bir durumdur. Gestasyonel diyabet genellikle az sayıda semptomla sonuçlanır; ancak bununla birlikte preeklampsi, depresyon ve sezaryen doğum yapma gerekliliği riskini de artırır. Yetersiz tedavi edilen gestasyonel diyabetli annelerden doğan bebekler, doğumdan sonra yüksek kilolu olma, kan şekerlerinin düşük olmasına ve fazla sarılığa sahip olma riski altındadırlar. Bu durum tedavi edilmezse, ölü doğum riski ile sonuçlanabilir. Bu durumda doğan çocuklarda uzun vadede, fazla kilolu olma ve tip 2 diyabet geliştirme riski daha yüksektir.
Gestasyonel diyabet, vücudunuzun hamilelik sırasında ihtiyaç duyduğu ekstra insülini salgılayamadığı durumlarda ortaya çıkar. Risk faktörleri arasında fazla kilolu olma, daha önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet, tip 2 diyabet öyküsü ve polikistik over sendromu bulunmaktadır. Tanı kan testi ile yapılır. Normal risk taşıyan bireylerde bu test gebeliğin  24 ila 28. haftalarında yapılması önerilir. Yukarıdaki risk faktörlerinden birine sahip, yüksek riskli hastalarda test prenatal ilk doktor ziyaretinde yapılabilir.
Bu hastalıktan korunmanın yolu, hamilelik öncesi sağlıklı bir kiloyu sürdürmek ve egzersiz yapmaktır. Gestasyonel diyabet, diyabetik diyet, egzersiz ve muhtemelen insülin enjeksiyonları ile tedavi edilir. Çoğu kadın kan şekeri seviyelerini diyet ve egzersizle yönetebilmektedirler. Hastalıktan etkilenenler arasında kan şekeri testi genellikle günde dört kez önerilir. Doğumdan sonra mümkün olan en kısa sürede hastaların emzirmeye başlaması önerilmektedir.
Gestasyonel diyabet, araştırılan popülasyona bağlı olarak, gebeliklerin % 3–9'unu etkilemektedir. Özellikle hamileliğin son üç ayında yaygındır. Bu, 20 yaşın altındakilerin % 1'ini ve 44 yaşın üzerindekilerın %13'ünü etkiler. Asyalılar, Amerikan Yerlileri, Yerli Avustralyalılar ve Pasifik Adalıları gibi birçok etnik grup daha yüksek risk altındadır. Gebeliklerin % 90'ında bebek doğduktan sonra gestasyonel diyabet düzelir. Bununla birlikte, bu kadınlarda tip 2 diyabet gelişme riskide artmaktadır.

Gestasyonel diyabet resmi olarak "Başlangıcı ya da teşhis edilmesi gebelik sırasında olan herhangi bir dereceye kadar glukoz intoleransı" olarak tanımlanır. Bu tanım, bir kadının daha önce tanı konmamış diyabetes mellitus geçirmiş olabileceğini veya gebeliği ile tesadüfen diyabet geliştirmiş olabileceğini kabul etmektedir. Gebeliğin ardından semptomların ortaya çıkıp çıkmadığı da teşhisle ilgisizdir. [4] gluGlukoz intoleransı 24 ila 28. haftanın üzerinde devam ettiğinde, bir kadın gestasyonel diyabet tanısı alır.
Diyabet tiplerinin perinatal sonuçlara etkisi üzerine araştırmalara öncülük eden Priscilla White'dan [5] isimlendirilen White sınıflandırması, maternal ve fetal riski değerlendirmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. [6] Gestasyonel diyabet (tip A) ve pregestasyonel diyabet (hamilelik öncesi var olan diyabet) arasında ayrım yapar. Bu iki grup, ilişkili risk ve yönetimine göre daha fazla bölünmüştür. [7]
Bu sınıflandırma sistemi altında gestasyonel diyabetin iki alt tipi şunlardır:

Tip A1: anormal oral glukoz tolerans testi (OGTT), açlık ve yemeklerden iki saat sonra normal kan glukoz seviyeleri; diyet değişikliği glikoz seviyelerini kontrol etmek için yeterlidir.
Tip A2: anormal OGTT, açlık sırasında ve/veya yemeklerden sonra anormal glukoz seviyeleriyle birleştirilen; insülin veya diğer ilaçlar ile ek tedavi gereklidir
Gebeliğin öncesinde de var olan diyabet de bu sistem altında birkaç alt tipe ayrılmıştır:

Tip B: B1; Başlangıç yaşı 20 yaşında veya daha büyük. B2; Diyabet süresi 10 yıldan kısadır.
C Tipi: C1; Başlangıç yaşı 10–19. C2; 10–19 diyabet süresi.
D Tipi: D1; Başlangıç yaşı 10 yaşından önce (jüvenil). D2; Diyabet süresi 20 yıldan uzundur.
Tip E: kalsifiye pelvik damarlar ile açık diyabet mellitus.
Tip F: diyabetik nefropati.
Tip R: proliferatif retinopati.
RF tipi: retinopati ve nefropati.
Tip H: iskemik kalp hastalığı.
Tip T: önceki böbrek nakli.
Hastalığın başlangıcının erken yaşta olması ya da uzun süredir devam etmesi ilk üç alt kategoride olduğu gibi büyük riskleri beraberinde getirir.
Gestasyonel diyabetin teşhisi için, her ikisi de ölçülen kan şekeri seviyelerine dayanan iki kriter grubu daha mevcuttur.
Carpenter ve Coustan'a göre, 100 gram glukoz yüklemesi ile yapılan Oral Glukoz Tolerans Testi kullanarak gestasyonel diyabet tanısı için kriterler aşağıdaki gibidir;

Açlık 95 mg/dl
1. saat 180 mg/dl
2. saat 155 mg/dl
3. saat 140 mg/dl
National Diabetes Data Group'a göre gestasyonel diyabet tanısı için kriterler:

Açlık 105 mg/dl
1 saat 190 mg/dl
2 saat 165 mg/dl
3 saat 145 mg/dl

Gestasyonel diyabet gelişimi için klasik risk faktörleri:

Polikistik Over Sendromu
Önceden geçirilmiş gestasyonel diyabet tanısı ya da prediyabet, bozulmuş glukoz toleransı veya bozulmuş açlık glisemisi teşhisi
Aile hikâyesinde tip2 diyabeti olan birinci derece akrabasının olması
Annelik yaşı - bir kadının risk faktörü yaşlandıkça artar (özellikle 35 yaş üstü kadınlar için).
Etnik köken (yüksek risk faktörleri olanlar arasında Afrikalı-Amerikalılar, Afro-Caribbeans, Amerikan yerlileri, İspanyollar, Pasifik Adalıları ve Güney Asya kökenli insanlar)
Aşırı kilolu, obez veya ciddi obez olmak riski sırasıyla 2.1, 3.6 ve 8.6 oranında artırmaktadır.
Makrozomisi olan bir çocuk ile sonuçlanan bir önceki hamilelik (yüksek doğum ağırlığı:> 90 persentil (yani dengi olan her 100 bebegin 90'ınden ağır olan) ya da > 4000 gr'dan ağır doğanlar (8 lbs 12.8 oz))
Önceki başarısız obstetrik hikâyesi
Diğer genetik risk faktörleri: Özellikle de TCF7L2 olmak üzere, gestasyonel diyabet riskinde artma riski ile ilişkili olan en az 10 gen bulunmaktadır.
Buna ek olarak, istatistikler sigara içenlerde gestasyonel diyabet riskinin ikiye katlandığını göstermektedir. Her ne kadar sunulan kanıtlar tartışmalı olsa da, Polikistik over sendromu da bir risk faktörüdür. Bazı çalışmalar, kısa boylu olmak gibi daha tartışmalı potansiyel risk faktörlerini değerlendirmiştir.
Gestasyonel diyabeti olan kadınların yaklaşık olarak % 40-60'ında kanıtlanabilir bir risk faktörü yoktur; bu nedenle pek çok kişi tüm gebe kadınlarnı taramadan geçirilmesini tavsiye etmektedir. Tipik olarak, gestasyonel diyabeti olan bazı kadınlar hiçbir belirti göstermezken (her gebenintaramadan geçirilmesi için bir başka neden), bazı kadınlar susama, idrara çıkma sıklığının artması, yorgunluk, bulantı ve kusma, mesane enfeksiyonu, mantar enfeksiyonları ve bulanık görme belirtilerini gösterebilirler.

Gestasyonel diyabetin altında yatan kesin mekanizmalar bilinmemektedir. Gestasyonel diyabetin en ayırıcı özelliği, insülin direncinin artmasıdır. Hamilelik hormonlarının ve diğer faktörlerin, insülin reseptörüne bağlandıkça insülinin etkisine müdahale ettiği düşünülmektedir. Bu müdahale muhtemelen insülin reseptörünün ötesinde, hücre sinyal yolağı seviyesinde gerçekleşir. İnsülin, birçok hücrede glukozun hücre içine girmesine neden olduğu için, insülin direnci glukozun hücrelere doğru şekilde girmesini önler. Sonuç olarak, glukoz kan dolaşımında kalır, bu da glukozun kan seviyesini yükseltir. Bu direncin üstesinden gelmek için ortamda daha fazla insülin gereklidir; Normal gebelikte yaklaşık 1.5-2.5 kat daha fazla insülin üretilir.

Guatr, tiroid bezinin normal dışı olarak büyümesi hastalığıdır.

Tang hanedanlığı(618-907) döneminde Çinli fizyologların ilk kez başarılı bir tedavi uyguladıkları bilinmektedir. Oluşturdukları reçete; hap ya da toz formunda, domuz ve koyunun tiroid bezinden elde edilen zengin iyodin içeriğidir.
Zayn al-Din Gorgani (1040–1136) iran asıllı fizyolog, ilk kez Graves hastalığını tiroid bezindeki anomali ve exophthalmos (göz çıkığı) ile ilişkilendirerek kitabı “Harezmşah’ın hazinesi”nde açıklamıştır. Ne zaman taşındığı açık olmamakla birlikte Büyük Selçuklu kentinin başkenti Merv’de ölmüştür.
Paracelsus (1493-1541) ise ilk kez mineraller ile guatr hastalığı arasındaki bağıntıyı hazırladığı eser miktarda kurşun ihtiva eden su ile ortaya koymuştur. İodin daha sonra Bernard Courtis tarafından 1811’de keşfedilecektir.

Guatr çeşitli şekillerde sınıflandırılır:

Basit guatr, hormon düzeyi normal olan yumrusuz (nodülsüz) guatr türüdür. İçinde yumru bulunan guatra nodüllü guatr denir ve "tek nodüllü" ve "çok nodüllü" guatr olarak ikiye ayrılır. Ayrıca guatr hastalığındaki nodüller; "soğuk", "ılık" ve "sıcak" olarak 3 gruba ayrılır.
Yaygın guatr, basit guatrın tersine guatr bütün tiroid bezine yayılmıştır.
Zehirli guatr ya da toksik guatr, hipertiroidli guatr türüdür, halk arasında iç guatr adı da verilir. Bu guatr çeşidi iltihaplanma, su toplanmasi ya da Basedow hastalığı gibi bağışıklık sistemi hastalıklarında görülür.
Zehirli olmayan guatr, genellikle normal veya düşük tiroid seviyeleri ile ilişkilendirlir ve bütün diğer guatr türlerini tanımlar(lithium ve bağışıklık sistemi hastalıklarında oluşanlar gibi).

İnsan vücudunda normal iyot oranı olan %48'lik bir orandan az ya da %58'den fazla olması, tiroid bezlerinden salgılanan ve insanın DNA şifresini büyük ölçüde etkileyen tiroksin hormonunun çok fazla çalışması nedeniyle tiroid bezlerinin kontrolsüz şekilde çalışması sonucunda büyümesi ile oluşan viral ve tehlikeli bir tiroid enfeksiyonudur. Diğer bir sebep de "A" vitamininin eksikliğinden kaynaklanabilir. Daha çok Afrika, Nikaragua, Rusya'nın güneydoğu kısmı ve Türkiye'nin kuzeydoğusu ile Küba, Kazakistan, Kırgızistan gibi ülkelerde bu hastalığa rastlanmaktadır. Türkiye'de ilk kez 1908 yılında şair Tevfik Fikret bu hastalığa yakalanmıştır. O günden bu zamana kadar bu hastalıkla mücadele başlatılmıştır. En son 1946 senesi Mayıs ayı içerisinde 47 çocuğun ölümüyle sonuçlanan guatr hastalığı erken teşhis sonrası yapılan 23 saat içerisinde yapılan bir operasyon sonrası iyileştirilmektedir.
Diğer sebepleri:

Hashimoto tiroditi
Graves-Basedow hastalığı
Uzun süreli lityum kullanımı
 Wikimedia Commons'ta guatr ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Guatrojen

Guatr ve Tiroid Kanseri Derneği
Sağlık Yazarları 18 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hashimoto tiroiditi, vücudun kendi koruma sisteminin tiroid hücrelerine saldırdığı bir bağışıklık sistemi sorunudur. Kandaki anti-TSH reseptör antikorlarının neden olduğu otoimmun bir hastalıktır.
Kadınlarda görülme sıklığı erkeklerden katbekat fazladır (10:1 ile 20:1) ve genellikle 45 ila 65 yaşları arasında rastlanır. CTLA4 gen polimorfizmi ile genetik yatkınlık görülür.
Bu hastalık Kuzey Amerika'da hipotiroidin başlıca sebebidir ancak Avrupa ülkelerinde bir diğer bağışıklık sistemine dayalı tiroid bozukluğu olan Ord tiroditi daha sık görülür.

Hashimoto tiroiditinin belirtileri hipotiroid ve guatr belirtilerine benzer.
Hastalık başlangıcında hiçbir belirti olmayabilir. Ancak TSH 3'ten fazla olunca yani tiroid yetmezliği gelişmeye başlayınca kilo alma, halsizlik, yorgunluk, elde ve yüzde şişme, adet bozukluğu, kabızlık, saç dökülmesi olabilir.

Tedavi günlük olarak tiroksin alımı ile yapılır. Dolaşım sistemindeki thyroxine seviyelerini acil olarak artırmak için hastaya thryoxine liothronine'in sodyum tuzu verilir.
Hashimoto hastalığı tedavisinde TSH düzeyine bakılarak levotiroksin doz ayarlaması yapılır. İyotsuz tuz yemek gerekir. Tedavi için bir endokrin uzmanına başvurulmalıdır. Kanda selenyum düzeyi ölçülmeli ve eğer düşükse yani 80 altında ise doktorun önerisine göre selenyum alınmalıdır. İlaç doz aşımına maruz kalmamak için 4 haftalık periyotlarda kan testi yapılmalıdır.

Hashimoto's disease11 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. at the Mayo Clinic
A case of 'hallucination of soliloquy' with hypothyroidism induced Hashimoto disease 18 Haziran 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Psychiatric Manifestations of Hashimoto's Disease

Hiperparatiroidizm, paratiroid bezlerinin aşırı hormon üretmesi (hiperfonksiyonu) sonucu ortaya çıkan bir tablodur. Temel bulgu, hiperkalsemi olarak tanımlanan kandaki kalsiyum düzeyinin yüksek olması olgusudur. Hastaların bir bölümünde herhangi bir yakınma yoktur; yakınmalarından birinin nedeni için yapılan serolojik testlerde rastlantı olarak saptanabilir. Belirtilerin ortaya çıkması, bulguların sayısı ve gücü hiperkalseminin düzeyi ile koşuttur.

Kandaki parathormon (PTH) düzeyi yükselince kemiklerdeki kalsiyum mobilize olarak kana geçer, kandaki kalsiyum düzeyi yükselir. Kandaki kalsiyumun bir bölümü idrarla atılır, kalan bölümü dokulara çöker (metastatik kalsifikasyon). Kalsiyum tuzları böbreklerde, akciğerlerde ve mide iç yüzünde birikir. Böbreklerdeki patolojiye nefrokalsinozis adı verilir; zamanla böbrek yetmezliği gelişebilir. Güçsüzlük, depresif bir duygulanım, kas ağrıları, iştasızlık ve bulantı, kabızlık ile çok su içme (polidipsi) ve sık idrara çıkma (poliüri) hastaların başlıca yakınmalarıdır. Serum fosfat düzeyleri düşüktür, alkalin fosfataze düzeyi yüksek olabilir.  Solunum güçlüğü ve mide ülseri saptanabilir.
Çenelerde ve öteki kemiklerde “esmer tümör (brown tumor)” adı verilen ve yapısı santral dev hücreli reparatif granüloma benzeyen lezyonlar görülür. Güçlü osteoporoz, kemiklerde korteks aşınmaları ve litik lezyonlar ile dişleri birbirinden ayıran kemik bölmelerinin kortekslerinin (lamina dura) silinmesi hiperparatiroidizmde saptanan çok önemli radyolojik bulgulardır. Tırnaklar raket biçimini alabilir.

Parathormon salgılayan paratiroid bezlerinin hiperplazisi, adenomu ya da karsinomu nedeniyle ortaya çıkan tablodur. Kandaki parathormon ve kalsiyum düzeyi yüksektir. Olguların %80'i paratiroid adenomu kökenlidir. Kadınlarda ve 45-60 yaşlar arasında sıkça görülür. Genellikle izole olgulardır. Kalıtsal olan primer hiperparatiroidizm olgularının bir bölümü “multipl endokrin neoplazi (MEN; multipl endokrin tümörler) sendromu”ndaki bileşenlerdendir; başka bir bölümü ise 6 fenotipi olan “hiperparatiroidizm sendromları” içinde yer bulur; bunlardan 5'iı kalıtsaldır (hiperparatiroidizm tip 3 kalıtsal değildir).

Hiperparatiroidizm tip 1: Otosomal dominant yolla aktarılır. Ailesel tip hiperparatioidizm olarak bilinen tiptir. Klasik bulguların çoğunu içerir. Adenomlar kistik alanlar içerebilir.
Hiperparatiroidizm-çene tümörü sendromu (hiperparatiroidizm tip 2): Otosomal dominant yolla aktarılır. Bir adet paratiroid adenomu vardır. Adenomun hiperfonksiyonu nedeniyle beliren hiperkalsemi nefrokalsinozise yol açar; ayrıca, kistik böbrek yapısı ve böbrek hamartomaları ile yineleyen pankeas yangısı (pankreatit) bulguları, çene tümörleri saptanır. Hastalarda tiroidin Hürthle hücreli adenomu, pankreas kanseri, böbrek korteks tümörleri (Wilms tümörü, adenom, karsinom) riski yüksektir.
Hiperparatiroidizm tip 3: Kalıtsal değildir. Çok ender görülür.
Hiperparatiroidizm tip 4: Otosomal dominant yolla aktarılır. Çok enderdir. Bazı hastalarda meme, ovaryum, pankreas ve kolon kanserleri açısından yüksek risk vardır.
Neonatal hiperparatiroidizm: Otosomal dominant ya da otosomal resesif yolla aktarılır. Bebeklerde klasik bulgulara ek olarak toraks hipoplazisine bağlı solunum güçlüğü, hipotoni, idrarla aminoasit yitirilmesi (aminoasidüri), idrarla fosfat kaybına (hiperfosfatüri) bağlı kan fosfat düzeyinin düşmesi (hipofosfatemi) saptanır.
Neonatal hiperparatiroidizm (geçici tip): Otosomal resesif yolla aktarılır. Enderdir. Toraks ve akciğer hipoplazisine bağlı solunum güçlüğü ve motor sorunlar izlenir. Kalsiyum ve fosfat düzeyleri normal, D vitamini düzeyi düşüktür. İlk yaşlarda kendiliğinden düzelir.

Paratiroid bezleriyle ilgili olmayan nedenlerle ortaya çıkan hiperkalsemidir. Olguların büyük bölümü kronik böbrek hastalığının ya da D vitamini eksikliğinin bulgularından biri olarak belirir. Osteomalasi, raşitizim ve renal osteodistrofi olarak nitelenen tablolara özgü bulgular ortaya çıkar.

Primer olgularda, tabloya neden olan adenom, karsinom ya da hiperplazi içeren paratiroid bezinin cerrahi yöntemlerle çıkarılması gerekir. 50 yaş üstündeki hastalara cerrahi tedavi önerilmemektedir. Hiperkalseminin yüksek olduğu acil durumlarda, damar içinden (intravenöz) fizyolojik serum verilebilir.
Sekonder hiperparatiroidizmde, tabloya neden olan faktörün (örneğin  D vitamini eksikliği) tedavisi yeterlidir.

Hipoglisemi, kan şekerinin olması gerektiğinden daha düşük olması durumudur.
Hipoglisemik reaksiyonun başlangıcında bulanık görme, baş ağrısı, baş dönmesi, terleme ve bayılma hissi görülür. Uygun müdahale edilmediği takdirde bilinç kaybı yaşanır. Diyabetli hastaların sıklıkla karşılaştığı bir rahatsızlıktır. Özellikle tip 1 diyabetli hastalar haftada bir veya iki hipoglisemi atağı geçirirler. Tip 2 diyabette bu durum çok daha seyrektir.
Vücudun ihtiyaç duyduğu insülin alınan gıda miktarına, yenen yemeğin çeşidine, ne kadar egzersiz yapıldığına, insülin enjekte edilen bölgeye, vücutta başka hastalık olup olmamasına ve içinde bulunulan stres oranına bağlıdır.
Hipoglisemi genelde insülin etkisinin en üst noktaya çıktığı saatlerde, yemeklerden önce ve ağır egzersiz sonrasında gelişir. Bazen uyku sırasında da atak gerçekleşebilir. Ataklar sırasında sinirlilik, aşırı terleme, uyuşukluk, çarpıntı, baş dönmesi, yüz ve dudaklarda karıncalanma belirtileri görülür. Bilinç kaybına yol açan hipoglisemiye ağır hipoglisemi denir. Bu durum beynin şekersiz kalmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu durumda glukagon enjekte edilmelidir. Glukagon pankreas tarafından üretilen ve karaciğerden kana şeker salınımını uyaran bir hormondur. Hipoglisemiye yatkın kişilerde yeterli karaciğer şeker deposu bulunmaz ve bu nedenle gerekli glukagon dış takviye ile sağlanır. Hipoglisemiyi kontrol altına almanın en önemli unsuru bu belirtiler görüldüğünde kan şekerinin ölçülmesi ve hastanın hangi durumlarda hipoglisemik atağa yatkın olduğunun bilincinde olmasıdır. Hipoglisemik ataklar, beynin sinir hücrelerinin (nöronların) hasarına ve ölümüne neden olabilir. Bu nedenle, geçirilen 3 hipoglisemik atak 50 yaş üzeri hastalarda demans (bunama) riskini ikiye katlamaktadır.
Hipoglisemik atak belirtileri hissedilmeye başladığı anda sindirim sistemince hızla emilecek şekerlerin yenip içilmesi gerekir (şekerli su, bal vb.) Fakat miktar çok yüksek tutulmamalıdır. Aksi halde kan şekeri çok yüksek düzeylere çıkar. Şeker takviyesi yapıldıktan sonra kan şekeri ölçülmelidir.
Hipoglisemi hastası olan kişiler fazla stres yapmamalı, mümkün olduğunca moralini yüksek tutmalıdır. Araştırmalara göre ağır ataklar hastanın stresli ve üzgün olduğu dönemlerde gerçekleşmektedir.

Hipoglisemik semptomlar ve belirtiler, düşük glukoz tarafından tetiklenen karşı düzenleyici hormonlar (epinefrin/adrenalin ve glukagon) tarafından üretilenlere ve azalmış kan şekeri tarafından üretilen nöroglikopenik etkilere ayrılabilir.

Titreme, kaygı, sinirlilik
Çarpıntılar, taşikardi
Terleme, sıcaklık hissi (adrenerjikten ziyade sempatik muskarinik)
Soluk, soğukluk, rutubet
Genişlemiş gözbebekleri (midriyazis)
Açlık, borborygmus (mide guruldaması)
Bulantı, kusma, karın rahatsızlığı
Baş ağrısı

Anormal düşünme, bozulmuş muhakeme
Spesifik olmayan rahatsızlık (disfori), huysuzluk, depresyon, ağlama, abartılı endişeler
Uyuşukluk hissi, iğne batması (parestezi)
Olumsuzluk, sinirlilik, kavgacılık, öfke
Kişilik değişikliği, duygusal kararsızlık
Yorgunluk, zayıflık, ilgisizlik, uyuşukluk, hayal kurma, uyku
Karışıklık, hafıza kaybı, sersemlik veya baş dönmesi, deliryum
Bakma, camsı bakış, bulanık görme, çift görme
Görüş alanında ışık çakmaları
Otomatik davranış, otomatizm olarak da bilinir
Konuşma güçlüğü, geveleyerek konuşma
Ataksi, koordinasyon bozukluğu, bazen sarhoşluk ile karıştırılır
Odak veya genel motor kusur, felç, hemiparezi
Baş ağrısı
Baygınlık, sersemlik, koma, anormal solunum
Genelleştirilmiş veya odak nöbetler
Yukarıdaki belirtilerin tümü her hipoglisemi vakasında görülmez. Semptomlar ortaya çıksa bile, semptomların ortaya çıkmasında tutarlı bir düzen görülmez. Özel belirtiler ayrıca yaşa, hipogliseminin şiddetine ve düşüşün hızına göre de değişebilir. Küçük çocuklarda bazen sabah hipoglisemisine ketozis eşlik edebilir. Daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde, orta derecede şiddetli hipoglisemi mani, akıl hastalığı, uyuşturucu zehirlenmesi veya sarhoşluğa benzeyebilir. Yaşlılarda, hipoglisemi fokal inme benzeri etkiler veya tanımlanması zor bir halsizlik üretebilir. Tek bir kişinin semptomları ataktan bölüme benzer olabilir, ancak böyle olması şart değildir ve önceki olaylar kadar glukoz seviyelerinin düşme hızından da etkilenebilir.
Yenidoğanlarda hipoglisemi sinirlilik, titreme, miyoklonik sarsıntılar, siyanoz, solunum sıkıntısı, apne atakları, terleme, hipotermi, uyuklama, hipotoni, beslenmeyi reddetme ve nöbetler veya "büyüler" yapabilir. Hipoglisemi asfiksi (İngilizce: asphyxia), hipokalsemi (kan dolaşımında kalsiyum eksikliği), sepsis (kan zehirlenmesi) veya kalp yetmezliğine benzeyebilir.
Hipoglisemisi olan hem genç hem de yaşlı insanlarda beyin, nöroglikopenik bozulmaya rağmen gözle görülür semptomlarda azalma ile düşük glukoz seviyelerine alışabilir. İnsüline bağımlı diyabetik kişilerde, bu fenomen “hipoglisemi duyarsızlığı” olarak adlandırılır ve kan şekeri seviyesi düzeltilmeye çalışıldığında önemli bir klinik problemdir. Bu fenomenin bir başka yönü, tanı öncesi kronik hipogliseminin tedavi başladıktan sonraki akut hipoglisemiden daha iyi tolere edilebildiği tip I glikojenoz'da ortaya çıkar.
Bir kişi uyurken de hipoglisemik semptomlar ortaya çıkabilir. Uyku sırasındaki semptomlara örnek olarak nemli çarşaflar veya terden gelen giysiler verilebilir. Kabus görmek veya ağlamak hipoglisemi belirtisi olabilir. Kişiler uyandığında kendilerini yorgun, sinirli veya kafası karışmış hissedebilirler ve bunlar da hipoglisemi belirtileri olabilir.
Neredeyse tüm vakalarda, nöbetlere veya bilinç kaybına neden olacak kadar şiddetli hipoglisemi, beyne bariz bir zarar vermeden tersine çevrilebilir. Tek bir olayla meydana gelen ölüm veya kalıcı nörolojik hasar vakaları genellikle uzun süreli, tedavi edilmeyen bilinç kaybı, solunumla etkileşim, ciddi eşzamanlı hastalık veya başka bir tür savunmasızlık içerir. Ancak, beyin hasarı veya ölümü bazen şiddetli hipoglisemiden kaynaklanmıştır.
Sağlıklı yetişkinlerde yapılan araştırmalar, kan şekeri 3.6 mmol/l'nin (65 mg/dl) altına düştüğünde zihinsel verimliliğin hafif ancak ölçülebilir bir şekilde düştüğünü göstermektedir. Hormonal savunma mekanizmaları (adrenalin ve glukagon) normalde titreme ve rahatsızlık gibi tipik hipoglisemik semptomları yapan bir eşik seviyesinin (çoğu insan için yaklaşık 3.0 mmol/l (55 mg/dl)) altına düştüğünde etkinleştirilir. Glukoz 2.2 mmol/l'nin (40 mg/dl) altına düşene kadar bariz bir bozulma meydana gelmeyebilir ve sabahları birçok sağlıklı insanda belirgin etkiler olmadan zaman zaman glikoz seviyeleri 3.6 mmol/l'nin (65 mg/dl) altına düşebilir. Nöroglikopeni olarak adlandırılan hipogliseminin beyin etkileri, belirli bir düşük glukozun o kişi için bir "sorun" olup olmadığını belirlediğinden, çoğu doktor hipoglisemi terimini yalnızca orta derecede düşük bir glukoz seviyesine semptomlar veya beyin etkileri eşlik ettiğinde kullanır.
Hipoglisemik semptomlar ve etkiler belirsiz olduğundan ve başka koşullar tarafından üretilebildiğinden, bu tanımın her iki bölümünün de varlığını belirlemek her zaman kolay değildir; tekrarlayan düşük glukoz seviyeleri olan kişiler eşik semptomlarını kaybedebilir, bu nedenle çok fazla uyarı vermeden ciddi nöroglikopenik bozukluk meydana gelebilir ve birçok ölçüm yöntemi (özellikle glukoz ölçerler) düşük seviyelerde kesin değildir.
Bilinç kaybı veya nöbet ile birlikte şiddetli hipoglisemiden iyileşme, normal kan şekerinin restorasyonundan sonra bile daha uzun sürebilir. Bir kişi bilinçsiz olmadığında, karbonhidratın semptomları 10-15 dakika içinde tersine çevirmemesi, semptomların nedeninin hipoglisemi olmama olasılığını artırır. Hastanede yatan bir kişide şiddetli hipoglisemi devam ederse, tatmin edici kan şekeri düzeylerini korumak için gereken glukoz miktarı, altta yatan neden için önemli bir ipucu haline gelir. Bebeklerde 10 mg/kg/dakika veya çocuklarda ve yetişkinlerde 6 mg/kg/dakika'nın üzerindeki glikoz gereksinimleri hiperinsülinizm için güçlü kanıtlardır. Bu bağlamda buna glukoz infüzyon hızı denir. Son olarak, glikoz düşük olduğunda verilen glukagona verilen kan şekeri yanıtı da çeşitli hipoglisemi türleri arasında ayrım yapılmasına yardımcı olabilir. Kan şekerinde 1.70 mmol/l'den (30 mg/dl) fazla bir artış, hipogliseminin olası nedeni olarak insülin fazlalığını gösterir.

Belirgin hipoglisemi kardiyovasküler hastalık riskini artırıyor gibi görünmektedir.

Hipogliseminin en yaygın nedeni; insülin, sülfonilüreler ve biguanidler gibi şeker hastalığını tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır. Normalden daha az yemek yiyen, normalden daha fazla egzersiz yapan veya içki içen şeker hastalarında risk daha fazladır. Hipogliseminin diğer nedenleri arasında böbrek yetmezliği, bazı tümörler, karaciğer hastalığı, hipotiroidizm, açlık, doğuştan gelen metabolizma bozuklukları, şiddetli enfeksiyon veya sepsis, reaktif hipoglisemi ve içki dahil bir dizi ilaç yer alır. Sağlıklı olan ve birkaç saat yemek yemeyen bebeklerde kan şekeri düşüklüğü oluşabilir. Doğuştan gelen metabolizma hataları, glikojen yapacak bir enzimin eksikliğini içerebilir (glikojen depolama tipi 0).

Ciddi hastalık düşük kan şekerine neden olabilir. Neredeyse tüm ana organ sistemlerinin şiddetli hastalığı, ikincil bir sorun olarak hipoglisemiye neden olabilir. Hastanede yatan kişiler, özellikle yoğun bakım üniteleri veya yemek yemeleri engellenenler, birincil hastalıklarının bakımıyla ilgili çeşitli durumlardan hipoglisemi geliştirebilirler. Bu koşullarda hipoglisemi genellikle çok faktörlüdür veya sağlık hizmetinin nedeni nedeniyle olur. Bir kez tanımlandığında, bu tip hipoglisemi kolayca tersine çevrilir ve önlenir ve altta yatan hastalık birincil sorun haline gelir.

Addison hastalığı gibi yetersiz kortizol, yetersiz glukagon veya yetersiz epinefrin düşük kan şekerine neden olabilir. Bu, çocuklarda daha yaygın bir nedendir.

Çoğu hayvan dokusu gibi, beynin metabolizması çoğu durumda yakıt için öncelikle glikoza bağlıdır. Astrositlerde depolanan glikojenden sınırlı miktarda glikoz elde edilebilir, ancak dakikalar içinde tüketilir. En p

Hipogonadizm (hypogonadism), cinsiyet hormonlarının yetersizliğidir. Gonadotropik hormonlar (GnRH) hipotalamusta üretilir ve özel bir kan dolaşım sistemiyle hipofize yönlendirilir. Gonadotropik hormonlar (GnRH), gonadotropin salgılatıcı hormonlardır; hipofizi uyarır ve hipofiz gonadotropinleri üreterek kan dolaşımına boşaltır. Hipofiz ön lobuna ulaşan GnRH, follitropin (FSH) ve lutropin (LH) adı verilen iki gonadotropin hormonun aralıklı olarak kana verilmesini (sekresyonunu) tetikler. Pulsatil sekresyon olarak bilinen bu mekanizmada; her 60-90 dakikada bir, 1 dakika süreyle hipofize gelen GnRH uyarısıyla gonadotropin hormonlar kan dolaşımına verilir. Hipofizden kan dolaşımına dökülen gonadotropin hormonlar, kadınlarda ovaryumlara (yumurtalık), erkeklerde testislere ulaşarak cinsiyet hormonlarının üretimini tetikler; GnRH, kadınlarda yumurtlamayı ve östrojen hormon üretimini düzenleyen folikül uyarıcı hormon (FSH) ve luteinize edici hormon (LH) sentezini tetikler. LH testislerdeki Leydig hücrelerinden testosteron salgılanmasını denetler ve sperm üretimini uyarır. FSH ve LH sekresyonu, yine hipofiz ön lobunda üretilen ve prolactin adı verilen hormon tarafından frenlenir. LH testislerdeki Leydig hücrelerinden testosteron salgılanmasını denetler (kandaki testosteron düzeyi yükselirse GnRH ve LH üretimi azalır: endokrin sistemin “feedback” mekanizması).
Kandaki gonadotropin hormon düzeyinin düşüklüğü, her iki cinste de puberte (ergenlik) ve cinsiyete özgü fiziksel gelişmelerde sorunlarına neden olur; kız çocuklarında yumurtlama ve menstrüasyon (adet) yokluğu, erkek çocuklarında ise sperm üretimi sorunları ve kas gelişimi olumsuzlukları başlıca sonuçlardır. Kandaki androjen düzeyi düşüklüğüne erkeklerde “hipoadrenojenizm” denir; en bilinen örneği, testosteron yetersizliğidir. Kadınlarda ise “hipoöstrojenizm” olarak bilinen olguda estradiol düzeyleri düşüktür.

Puberte aksaması en önemli bulgudur. Her iki cinste genital organlarda gelişme geriliği ve anomaliler saptanır; kısırlık (infertilite; sterilite) bu tablonun en ağır sonucudur.  Sekonder cinsel yapılar (kıllanma, meme gelişmesi, fizik yapı, vb) eksiktir. Gonadotropinlerin yetersizliğinin yanı sıra erkeklerde testosteron, kız çocuklarında estradiol, lutein hormon (LH) ve folikül stimulan hormon (FSH) düzeylerinde nedeni bilinmeyen bir yetersizlik vardır. Hipogonadizm bulgularına ek olarak koku alma ve işitme sorunları, yarık damak, yarık dudak, diş sürmelerinde aksamalar, üriner sistem malformasyonları, iskelet kaslarının gelişememesi, ekstremite anomalileri ve osteoporoz, santral sinir sistemi anomalileri ve bu malformasyonlara özgü bulgular olabilir.
Erkeklere özgü ortak bulgular

Mikropenis
Testis hipoplazisi
Testislerde yapısal gelişme bozuklukları
Skrotuma inmemiş testisler (cryptorchidism)
Azospermi
Kızlara özgü ortak bulgular

Primer amenore (adet yokluğu)
Hipoöstrojenik amenore (östrojen azlığı amenoresi)
Uterus hipoplazisi
Ovaryum hipoplazisi
Multikistik overler
Estradiol, lutein hormon (LH) ve folikül stimulan hormon (FSH) yetersizliği
Fenotiplerin büyük bölümünde ağız ve çene bulguları vardır. Fenotip 5, 6, 9, 21 olgularında yarık dudak ve yarık damak; fenotip 16'da yalnızca yarık damak; 7, 8, 11, 17,18,19, 20 fenotiplerinde isr diş sürmelerindeki aksamalara bağlı hipodonti ve oligodonti bulguları vardır.

Androjen ya da östrojen düzeylerinin düşüklüğüne etki eden aksamayı bulmak için kan testleri uygulanır: kandaki LH ve/veya FSH düzeyleri yüksek ise sorun gonadlar olarak bilinen testislerde ya da ovaryumlardadır; LH ve/veya FSH kan düzeyleri düşük ise sorun hipotalamusta ya da hipofizdedir. Gonadlardaki sorunlardan kökenli hipogonadizm sendromları arasında Noonan sendromu, Turner sendromu ve Klinefelter sendromu ve polikistik over sendromu öne çıkar.
Sorunun hipotalamusta ya da hipofizde olduğu hipogonadizm olgusunun ortaya çıkışında 2 önemli mekanizma vardır; (i) GnRH üretimi yetersizdir ya da (ii) GnRH üretimi yeterlidir; ancak, hipofiz bu uyarıya tepki vermemektedir.  Bu tabloya “hipogonadizm” nitelemesi yapılır. Klinik-patoloji açısından 2 tür hipogonadizm vardır: Primer hipogonadizm, Sekonder hipogonadizm.

Gonadotropik hormonun (GnRH) doğumsal yetersizliği sonucu ortaya çıkan gonadortopin yetmezliğine bağlı cinsel olgunlaşma bozukluklarının saptandığı, 25 fenotipi olan kalıtsal bir sendromdur; bu tür olgulara “hipogonadotropik hipogonadizm” nitelemesi yapılır. Kuşaktan kuşağa otosomal dominant, otosomal resesif ve X-kromozomu aracılığıyla aktarılırlar.
Hastalar, 18 yaşına dek cinsel olgunlaşmasını tamamlayamayan gençlerdir. Fenotip 1 ve fenotip 2 özel nitelik taşırlar; fenotip 1 Kallmann sendromu 1 ve fenotip 2 Kallmann sendromu 2 olarak tanınmaktadır. CHARGE sendromu ve Klinefelter sendromu da konjenital hipogonadotropik hipogonadizm bulguları içerir. Benzer bulgular, hipogonadotropik hipogonadizm dışındaki bazı sendromlarda ikincil bulgulardan biri olarak belirlenir.

Hipotalamusun, hipofizin, testislerin ya da ovaryumların işlevlerini etkileyen olumsuzluklar nedeniyle ortaya çıkan tablodur. Hipotalamusu etkileyen patolojiler GnRH sentezini bozar; bu nedenle, kandaki GnRH, buna bağlı olarak FSH ve LH düzeyleri de düşüktür. Hipofiz patolojilerinde ise, kan GnRH düzeyi normal ya da yüksek olduğu halde gonadotrop hormonların üretimi gerçekleşemez; kan FSH ve LH düzeyleri çok düşüktür. Gonadotrop hormonların hedefi olan testisler ve ovaryumlar gibi organlardaki patolojiler, bu organların tepkisiz kalmasına neden olur. Hipotalamus ve hipofiz işlevlerinde sorun yoktur, kan GnRH, LH ve FSH düzeylerinin normalin üzerinde olmasına karşın testosteron ve östrojen düzeyleri çok düşük düzeylerdedir.
Sekonder Hipogonadizmin Edinsel Sebepleri

Kraniyal tümörler ve kistik oluşumlar: Prolaktinoma, Rathke kesesi kisti, kraniyofaringioma, germinoma, teratoma, meningioma, astrositoma, metastatik tümörler (meme, akciğer, prostat)
Fonksiyonel Gonadotropin Yetmezliği: Kronik sistemik hastalıklar (otoimmun hastalıklar), akut hastalıklar, beslenme bozuklukları (yetersiz beslenme, anoreksiya nevroza, bulimia, obezite), primer hipotiroidizm, hiperprolaktinemi, diabet, Cushing sendromu, nefrotik sendrom, anemiler (orak hücreli anemi, talasemi), ateroskleroz
İnfiltratif Hastalıklar: Hemokromatoz, sarkoidoz, histiyositozis X, lenfositik hipofizit
Enfeksiyonlar: Tüberküloz, HIV/ AIDS, kabakulak, bel soğukluğu (gonore), sifilis, mantar infeksiyonları
Fiziksel nedenler: Travma (kontüzyon, kafatası kırığı, hipofiz sapı travması, hipofizektomi), radyasyon
Dolaşım bozuklukları: İskemi, Sheehan sendromu, hipofiz kanaması (pituiter apopleksi)
Kimyasallar ve ilaçlar: Anabolizan steroidler, kortikosteroidler, diethylstilbestrol
Madde bağımlılığı: Opium alkaloitleri (kodein, morfin, oksikodon, metadon, vd), alkolizm, kokain
Stres: Güçlü fizik ve psikolojik yüklenmeler

Tanı için kullanılabilecek testler; kan FSH, LH, TSH hormon düzeyi ölçümleri, GnRH' a LH yanıtı ölçümü, hipotalamik-hipofizer manyetik rezonans (MR) görüntüleme (tümör vb. varlığı araştırma amaçlı), genetik testler (primer hipogonadotropik hipogonadizm araştırılmasına yönelik), koku testi, BMD ölçümü, renal ultrasonografidir. Laboratuvar testleri, genellikle düşük veya normal serum FSH, düşük serum estradiol düzeyleri (azalmış GnRH sekresyonuna veya GnRH' a pitüiter duyarsızlığına bağlı) şeklinde bulunur. Prolaktin düzeyi genellikle normaldir. Bu durumun olası klinik yansımaları; gecikmiş puberte, düzensiz menstrüel sikluslar (oligomenoreden çok amenore şeklinde erken menopoz, infertilite, azalmış kemik dansitesi, koltuk altı ve pubik kıllanmada azalma, gecikmiş puberte nedeniyle kendine güven eksikliği, azalmış libido gibi cinsel problemler şeklindedir. Progesteron çekilme kanaması olmaz. Tedavi, nedene yönelik olarak planlanır.

Puberte sorunları yaşayan gençler için tedavinin amacı, normal puberte gelişiminin ve istendiğinde fertilitenin restorasyonudur. Stres kaynakları, beslenme bozuklukları veya zorlayıcı egzersizler ortadan kaldırılabilirse fertilite açısından büyük ölçüde başarı sağlanır. Bu nedenle ilaç tedavisinden önce yaşam tarzı değişiklikleri denenmelidir. Fertilite arzusu olan olgularda hormon düzeylerini düzenlemeye yönelik hormon tedavisi önerilir. Hipogonadotropik hipogonadizm teşhisi konulan azoospermia (ejakülatta- menide hiç sperm olamaması) teşhisi olan erkeklerde gonadotropin tedavisi ile sperm üretimi ve çıkışı sağlanabilir. Azoospermia erkeklerde ejakülatta sperm çıkışının sağlanabilmesi için gonadotropin tedavisinin ortalama 10 ay boyunca erkeklerde düzenli kullanımının gerektiği gösterilmiştir. Gonadotropin tedavisi sonrasında sperm çıkışı sağlanan erkeklerin doğal yolla eşlerinin gebe kalabildiği, az sayıda sperm çıkışı olan erkeklerin eşlerinde uygulanan mikroenjeksiyon (ICSI) yöntemi ile gebelik sağlandığı gösterilmiştir.

Hipotiroidi veya hipotiroidizm, tiroit bezinin yapısal ya da işlevsel bozuklukları nedeniyle ortaya çıkan tiroit hormonu eksikliği olgusudur. Hipotalamus-Hipofiz-Tiroit aksındaki sorunlar hipotiroidiye neden olabilirler.

Hipotiroidizm, nedenlerine göre 3 grupta incelenir:

Hipotiroidizm olgularının çoğu “primer hipotiroidizm” kapsamına girmektedir. Bu gruptaki olguların bir bölümünde tiroit dokusu ya hiç oluşmamıştır ya da sonradan yitirilmiştir (tiroit disgenezisi). Bir bölümünde ise, yüksek TSH  (thyroid-stimulating hormone) düzeyi nedeniyle ortaya çıkan büyüme (guatr) izlenir. Başlıca nedenler:

Konjenital hipotiroidizm konjenital metabolizma hastalıkları arasında en sık görülenlerden biridir. Canlı doğumlarda ortalama 1/3500 gibi bir sıklıkta rastlanır. Tedavi görmeyen hastalarda sinir sisteminin gelişmesindeki önemli aksamalarla birlikte kısırlık bulgusu da vardır. Olguların çoğu izole (sporadik) olgulardır. %2 kadarı tiroid gelişimindeki kusurlara (tiroit disgenezisi) bağlı otosomal resesif ya da otosomasl dominant olarak aktarılan kalıtsal sendromlardır.  Sendromları bir bölümünde tiroit dokusu normal boyutlarda olabilir, guatr bulgusu yoktur. Tiroit hormonlarının en önemli etkisi santral sinir sistemi (beyin-beyincik-omurilik) gelişimde görülür.
Konjenital olguların önemli bir bölümü tiroid bezinin oluşum kusurları sonucunda ortaya çıkar; tiroid bezi hiç oluşmamıştır (agenezis) ya da gelişmesi yetersizdir (hipoplazi). Doğumdan sonraki ilk haftalar içinde tedavi edilmeyen olgularda önemli psikomotor gelişmede ve zeka düzeyinde önemli sorunlar ortaya çıkar. Konjenital hipotiroidizm olguların bir başka bölümünde, tiroit bezinin salgı yapması için hipofizden gelen hormona (thyroid-stimulating hormone - TSH)” yanıt vermediği izlenir. Kalıtsal olguların otosomal resesif, otosomal dominant ya da X-kromozomu aracılığıyla aktarılan 9 fenotipi vardır.

Tümör ya da hipertiroidizm nedeniyle tiroit bezinin çok büyük bir bölümünün çıkarılması ya da radyoaktif iyot verilerek etkisizleştirilmesi ile tiroit bezinin radyoterapi etkisiyle işlevlerini yitirmesi en sık görülen nedenlerden biridir.

İyot eksikliği görülmeyen bölgelerdeki guatrlı hipotiroidizm olgularının en önemli nedenidir. Büyük bölümü Hashimoto tiroiditin sonucudur. Kandaki anti-TSH reseptör antikorlarının neden olduğu otoimmun bir hastalıktır.

Yetersiz iyot alımı sonucu ortaya çıkan olgulardır. Tanısı ve tedavisi en kolay olan hipotiroidi türüdür.

Hipertiroidizm tedavisinde kullanılan ilaçlar (methimazole, propylthiouracil) ile lityum ve tüberküloz tedavisinde kullanılan para-aminosalisilik asit içeren ilaçlar hipotiroidizme neden olabilmektedir.

İyot transportu ve işlenmesindeki defektler ender görülen hipotiroidizm nedenleridir.

Otosomal dominant yolla aktarılan, tiroit hormon reseptörlerinin etkilendiği kalıtsal bir sendromdur. Kandaki tiroit hormon düzeyinin yetersizliği nedeniyle kan TSH düzeyi yüksektir.

Tiroit bezinin konjenital eksikliği ya da hipoplazisi ender görülen hipotiroidizm nedenleridir. Tiroit transkripsiyon faktörü-2 (TTF-2) mutasyonu olgularında ayrıca yarık damak bulgusu da saptanır.

Tiroit bezlerinin hormon üretebilmesi için hipofizden salgılanan TSH'nun (thyroid-stimulating hormone) uyarısı gerekir. Hipofiz bezinin yıkımına neden olan patolojilerde TSH eksikliği vardır. Sheehan sendromu ve Simmonds hastalığı (sendromu) yıkımına neden olan en önemli patolojilerdir. Sheehan sendromunda, doğum sırasında görülebilen ağır kanama ve şok hipofiz nekrozuyla sonuçlanır. Simmonds hastalığında ya da sendromunda hipofiz ön lobunun yıkımına neden olan sistemik embolizme bağlı infarkt, enfeksiyon hastalıkları (sifilis, tüberküloz, metastatik abseler, vd), primer ya da metastatik tümörler gibi patolojiler saptanır.

Tiroit bezlerinin hormon üretebilmesi için hipofizden salgılanan TSH'nun (thyroid-stimulating hormone) uyarısı gerekir. TSH ise, hipotalamusta üretilerek hipofize yollanan TRH'nun (thyrotropin-releasing hormone) tetikleyici etkisiyle olur. Santral hipotiroidizm olarak da anılan tersiyer hipotiroidizmde sorun hipotalamusta ya da hipotalamus-hipofiz arasındaki portal kan dolaşımındadır. Her iki durumda da hipotalamusta üretilen ve hipofize gelerek TSH üretimini tetikleyen TRH eksikliği söz konusudur. Hipotalamusun travma, kanserler ya da radyoterapi etkisiyle zarar görmesinin sonucudur.

Bebeklerde ve küçük çocuklarda görülen hipotiroidizmdir. Belirgin zeka geriliği vardır. İyot eksikliğinin öneminin bilinmediği çağlarda dağlık bölgelerde sık görülen bir olgu olan kretenizm, iyot desteğinin sağlanmasıyla oldukça azalmıştır. Günümüzde konjenital tiroit metabolizması bozukluklarının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Gebe annelerdeki iyot eksikliği fetüsü de etkileyebilmektedir.
Başlıca bulgular iskelet sistemindeki ve santral sinir sistemindeki gelişmelerin etkilenmesi sonucudur; boy kısalığı, zeka geriliği, kaba yüz yapısı, dişlerin gelişmesinde ve sürmesine aksamalar, göbek fıtığı gibi bulgulara sıkça rastlanır. Gebe annede de iyot eksikliği varsa bebekteki zeka geriliği oldukça ileri düzeydedir.

Büyük çocuklarda ve erişkinlerde saptanan hipotiroidizm türüdür. Klinik bulgular hastaların yaşına göre farklılıklar gösterir. Büyük çocuklardaki bulgular, erişkinlerde saptanan bulguları içermekle birlikte kretinizmi de anımsatan özellikler gösterir. Erişkinlerdeki hipotiroidizm sessizce gelişir. Fiziksel ve mental yavaşlık en tipik iki bulgudur. Erken dönemlerde depresyon yakınmaları vardır. Konuşma ve zeka yavaştır. Uyuşuk, soğuğa duyarlı ve şişmandır. Akciğer vital kapasitesi düşüklüğü kalp işlevlerini de etkiler; dolaşıma atılan kanın azalması nedeniyle deri soluk ve soğuktur. Kabızlık vardır. Terleme azalmıştır. Deri ve mukozalarda biriken bağ dokusu matriksi maddelerinin neden olduğu ödem yüz yapısında kabalaşma, dilde büyüme (makroglossi) ve seste kalınlaşmalara neden olur.

Tanı için kan TSH düzeyi önemlidir. Primer hipotiroidizm olgularında TSH düzeyi yüksektir. Sekonder ve tersiyer olgularda TSH düzeyleri artmaz, düşük bile olabilir. Tiroit hormon (T3, T4) kan düzeyleri tüm hipotiroidi olgularında düşüktür.

İyot eksikliğine bağlı olgularda iyot desteği oldukça etkilidir. Tiroit hormonunun yeterince üretilemediği hastalara sentetik hormon (levothyroxin) tedavisi denetimli olarak uygulanır.

Erken hipotiroidizm genellikle asemptomatiktir ya da belirsiz semptomlarla kendini gösterir.

Soğuk intoleransı (soğuğa  artmış duyarlılık)
Kabızlık
Kilo artışı
Bradikardi (düşük kalp hızı - dakikada altmıştan az atım)
Halsizlik
Azalmış terleme
Kas krampları ve eklem ağrısı
Kuru, kaşıntılı cilt
İnce, kırılgan tırnaklar
Depresyon
Azalmış kas tonusu (hipotoni)
Kadın infertilitesi; her türlü menstrüel siklus sorunları
Hiperprolaktinemi ve galaktore
Yükselmiş serum kolesterol seviyesi

Guatr
Yavaş konuşma ve boğuk ses.
Kuru kabarık cilt, özellikle yüz bölgesi
Anormal menstruel siklus
Düşük bazal vücut ısısı
Tiroid ilişkili depresyon
Kısırlık
Ruh hali değişiklikleri
Akut yorgunluk sendromu
Stres
Erkeklerde azalmış libido
Çocuklarda dişlerin gelişiminde ve sürmesinde aksamalar

Kallmann sendromu, gonadotropik hormonun (GnRH) doğumsal yetersizliği sonucu ortaya çıkan gonadortopinlerin (LH, FSH) yetmezliğine bağlı cinsel olgunlaşma bozukluklarının saptandığı, hipogonadizm olgularının konjenital türü olan "hipogonadotropik hipogonadizm"ler grubunun üyesidir. 25 fenotipi olan konjenital hipogonadotropik hipogonadizmin  1. ve 2. fenotipleri özel nitelik taşırlar; birinci fenotip Kallmann sendromu 1 ve ikinci fenotip Kallmann sendromu 2 olarak tanınmaktadır. Benzer bulgular, hipogonadotropik hipogonadizm dışındaki bazı sendromlarda ikincil bulgulardan biri olarak belirlenir. Kallmann sendromu 1, X-kromozomu aracılığıyla resesif (XLR); Kallmann sendromu 2, otosomal dominant (OD) yolla aktarılır.

Puberte aksaması en önemli bulgudur. Her iki cinste genital organlarda gelişme geriliği ve anomaliler saptanır; kısırlık (infertilite; sterilite) bu tablonun en ağır sonucudur.  Sekonder cinsel yapılar (kıllanma, meme gelişmesi, fizik yapı, vb) eksiktir. Gonadotropinlerin yetersizliğinin yanı sıra erkeklerde testosteron, kız çocuklarında estradiol, lutein hormon (LH) ve folikül stimulan hormon (FSH) düzeylerinde nedeni bilinmeyen bir yetersizlik vardır. Hipogonadizm bulgularına ek olarak koku alma ve işitme sorunları, renk körlüğü, yarık damak, yarık dudak, diş sürmelerinde aksamalar, üriner sistem malformasyonları, ekstremite anomalileri ve osteoporoz, santral sinir sistemi anomalileri ve bu malformasyonlara özgü bulgular olabilir. Mikropenis, testis hipoplazisi, testislerde yapısal gelişme bozuklukları, skrotuma inmemiş testisler ve azospermi erkek çocuklarında saptanan önemli bulgulardır. Kız çocuklarına özgü ortak bulgular arasında primer amenore, hipoöstrojenik amenore, uterus hipoplazisi, ovaryum hipoplazisi, multikistik over saptanır.

Koku alma yapılarının (olfaktif) yetersizliği nedeniyle koku alma duyusu bozuklukları (anosmi ya da hiposmi), pubertede aksamalar, genital organlarda gelişme geriliği ve anomaliler (mikropenis, küçük testisler, skrotuma inmemiş testisler), azospermi, sekonder cinsel yapıların gecikmesi görülür. Üriner sistem malformasyonları olabilir. Kan testosteron, LH, FSH ve inhibin B düzeyleri düşüktür.

Koku alma yapılarının (olfaktif) yetersizliği nedeniyle koku alma duyusu bozuklukları (anosmi ya da hiposmi) görülebilir. Yarık dudak ve yarık damak ile hipodonti vardır. Puberte çağındaki kız çocuklarının meme gelişmeleri yoktur. Tedavi görmeyen erkeklerde memeler büyür (jinekomasti). Pubertede aksamalar, genital organlarda gelişme geriliği ve anomaliler (mikropenis, küçük testisler, skrotuma inmemiş testisler), azospermi, sekonder cinsel yapıların gecikmesi görülür. Kız çocuklarında menstrüasyon yoktur (amenore). Ellerde sinkinezi hareketleri (ayna hareketi) saptanır. Üriner sistem malformasyonları olabilir.  Kan gonadotropin, testosteron ve estradiol düzeyleri düşüktür.

Katekolaminler; adrenal medullanın kromafin hücrelerinde, beyin ve sempatetik nöronlarda tirozin aminoasidinden sentezlenen adrenalin, norepinefrin ve dopamindir. Katekolaminlerin sekresyonu egzersiz, hipoglisemi, miyokard infarktı gibi pek çok stresli durumlarda artar. Katekolaminler karaciğer, böbrek ve alyuvarlarda monoaminoksidaz ve katekol O-metil transferaz enzimlerinin etkileriyle metabolize edilirler ve ortaya çıkan son metabolitler idrarla dışarı atılır. Adrenal medullanın bir tümörü olan Feokromasitomada tümör hücrelerince yapılan Katekolaminler epizodik vazokonstriksiyona neden olurlar ve böylece hipertansiyonu başlatırlar.
Ayrıca katekolaminlerin lipolitik ve vasküler etkilerini ortaya çıkarabilmeleri için bir glukokortikoid türevi olan kortizolün kanda belli bir oranda bulunması gerekir..

Katekolaminlerin sentezinde kontrol kademesi tirozinin mitokondride tirozin hidroksilaz tarafından dihidroksifenilalanine(DOPA) çevrilmesidir. DOPA daha sonra sitozolde dopa dekarboksilaz tarafından dopamine dönüştürülür ve depo granüllere istiflenir.

Onkolojik Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması (İngilizce International Classification of Diseases for Oncology kısaltması ICD-O olarak bilinir), Hastalıkların ve İlgili Sağlık Sorunlarının Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması'nın tümör hastalıkları için bir uzantısıdır. Bu sınıflandırma kanser izleme merkezleri tarafından yaygın olarak kullanılır. Halen üçüncü sürümündedir. Sınıflandırma, tümörün morfolojisi ve vücutta bulunduğu yere göre yapılır.

Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı'ndan genel bilgi [1]13 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'nden Neoplazmların morfolojisi
Cancer.gov - genel bakış: ABD Milli Kanser Enstitüsünde bulunan28 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'na buradan ulaşılabilir.
ABD Milli Kanser Enstitüsünden genel bilgi23 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
ABD Milli Kanser Enstitüsü'nden malignant tümörler listesi10 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Gießen und Marburg Üniversite Hastanesi'nde genel bilgi (Almanca)
Deutsches Institut für Medizinische Dokumentation und Information'dan tablo (Almanca)
Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu (IARC)'dan kodlar (İngilizce)
wolfbane.com'da ICD-O'nun 1., 2., and 3. sürümleri12 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Paget hastalığı, adını 19. yüzyılın ortalarında yaşamış olan bir İngiliz cerrahından (1874'te Sir James Paget) almıştır ve osteoporozun aksi (tersi) durumudur. Paget hastalığı başlangıçta çok fazla kemik dokusu parçalandığı zaman meydana gelir. Buna tepki olarak vücut yeni kemik yapma hızını artırır. Fakat yeni kemikler düzensiz bir şekilde yerleşir ve normal kemikten daha yumuşak ve daha zayıf olabilir.
Paget hastalığının sonucu bir bakıma osteoporozunkine benzer, çünkü kemikler zayıflar ve deforme olabilir, hatta kırılabilir. Hastalığın yaygın olarak etkilediği bölgeler; kafatası, leğen kemiği, belkemiği ile uzun kol kemiği ve uyluk kemiğidir. Nedeni bilinmeyen bu hastalığın tedavisi yoktur. Ancak, durumun üstesinden gelinmesinde yardımcı olan terapi yöntemleri vardır.
Memede ve vulvada görülen paget hastalığı tipleri mevcuttur:

Başlangıcında meme başında katmanlaşma, eritem ve hafif ekzema benzeri balık pulu deri görünümüyle karakterize hastalık. Tedavi edilmezse kabuklaşma, deri lezyonları ve akıntı olmaksızın ülserasyonlar görülür. Bu sırada hasta kaşınma, hafif renk değişimi, aşırı duyarlılık, yanma ve ağrı hisseder. Bu klinik görüntü ile ekzema, kontak dermatit, radyasyon sonrası dermatit ile karıştırılabilir. Kansere çevirme ihtimali de vardır. Meme kanserleri arasında %2'lik bir sıklığa sahiptir. Kanser hücreleri, meme dokusu içindeki süt kanallarının içindeki epitelden köken alırlar. Meme dokusu üzerinde alerji benzeri kırmızılık, meme başı çekintisi veya akıntı şeklinde belirti verebilir.

Vulvanın ekrin ve apokrin bezlerinden kaynaklanan intraepitelial adenokarsinomu. Yüzey epitelinden bez kanallarına kadar uzanır. Alternatif olarak epidermal stem hücrelerinden in situ olarak gelişebilir. Histolojik olarak geniş berrak paget hücrelerinin karakteristik bir görünümü vardır.
Paget Hastalığı
Kemiğin Paget Hastalığı: Bir Olgu Sunumu

Polikistik over sendromu (PCO), yumurtalıklarda birçok küçük iyi huylu kist oluşmasıyla beliren bir hastalıktır. Yumurtalıkta oluşan ve kist olarak adlandırılan bu organizmalar yumurtalıkların çevresine yerleşmiş çok sayıda yumurta hücresidir. Bu hücreler ultrasonda özel bir görüntü oluşturmaktadırlar.
Polikistik over sendromu genel anlamda 35 yaş ve altında bulunan yaş gruplarını tehdit etmektedir. Genç kızlarda da görülebilmektedir. Yumurtalıklarda bulunan kist ile karakterize olarak meydana gelen hormonal bir problemdir. PCO, hipofiz bezinden salgılanan LH hormonunun anormal şekilde üretilmesinden kaynaklanmaktadır. FSH Hormonu ise düşük veya normaldir. LH/FSH oranı artmıştır. Bu, kadınlarda düzenli olarak yumurtlama olmamasına neden olur (bazıları düzenli olarak adet görürken, bazıları ise yılda yalnızca birkaç kez adet görebilir.). Yumurtlama düzensizliğinin sonucu olaraksa erkeklik hormonunda bir artış gözlenir. "LH'daki artış overde erkeklik hormonu üretimini artırır. Salgılanan bu erkeklik hormonları (androjenler) yağ dokusunda östrojene dönüşmekte, bu östrojen LH üretimini artırmakta ve bir kısır döngü ortaya çıkmaktadır. Bu kısır döngü kilo kaybı ya da yumurtalıkların baskılanması gibi etkenlerle kırılabilir. Yine kilo fazlalığına bağlı olarak insüline karşı bir direnç ortaya çıkmakta ve sonuç olarak hormonal denge bozularak yine bu kısır döngüye ulaşılmaktadır."

Polikistik over sendromu meydana getiren neden tam anlamıyla tespit edilmiş değildir. Polikistik over sendromunda kişinin vücudunda birçok hormonal soruna neden olabilmektedir. Buna bağlı olarak da kadınlarda tüylenmeye neden olabilmektedir bunun yanı sıra akne de oluşabilir.
Sendroma maruz kalan kadınların büyük çoğunluğunda ilerlemiş şişmanlığa bağlı insülin direncine maruz kalabilirler. Fakat bu durum kadınlardaki hormonal bozukluğu ileri düzeye taşıyabilmektedir.

Adet düzensizliği
Sivilcelenmede artış
Cilt yağlanması
Tüylenmede artış
Kısırlık
Kilo artışı
Erkek tipi kellik
Baş ağrısı
Ağır kanama [1] 29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Eğer kişilerde adet düzensizliği ve tüylenme oluşmuşsa polikistik  over sendromu  tanısı çok kolaylıkla koyulabilir. Ancak kan testleri ile de görülebilen bazı bulguları da vardır. Özellikle testosteron hormonunun miktarı ile anlaşılabilen bir hastalıktır. Testosteron hormonunun yanı sıra böbrek üstü bezlerinin de hormon düzeyine bakılmasında yarar vardır. Eğer bu hormonların seviyesinin kan testleri ile yüksek olduğu gözlenirse tanı hemen koyulabilir. Fakat adet düzensizliği ve tüylenme şikayeti ile gelen kadınlarda bu testlerin yapılmasının da fazla bir gereği yoktur. Polikistik over sendromu açıkça bellidir.

Polikistik over sendromu olan kadınlar için olası riskler şunlardır:

Endometriyal hiperplasiya: Uterusun (Rahmin) iç çeperini örten müköz membran olarak tanımlanan endometriyum, over hormonlarının etkisiyle değişiklikler göstermektedir. Bu değişiklikler döllenmiş bir ovumun implantasyonuna hazırlık amacına yöneliktir ve implantasyonun gerçekleşmemesi durumunda olay menstruasyonla sonlanır. Sağlam bir doku yönünde patolojik doku şekillenmesi olarak tanımlanan hiperplasiya ise yeni oluşan elementlerin şekilleri ve işlevleri bakımından kendilerini oluşturan dokulardan ayırt edilemeleri sonucunu doğurmaktadır.
Endometriyal kanser (Rahim duvarı kanseri): Bu riskin doğrudan sendroma mı yoksa obezite, hiperinsulinemi (kandaki insülin düzeyinin aşırı yükselmesi) ya da hiperandrojenizme (androjenik yetmezlik) mi yol açacağı tam olarak belirlenememiştir.
İnsülin direnci/Tip II diyabet
Yüksek tansiyon
Dislipidemi
Kalp rahatsızlıkları
İnme
Kilo alımı
Düşük

Tedavi şekli bebek sahibi olmak isteyenlere göre değişim gösterir. Bu tedavide aşama aşama giden bir tedavi yöntemi uygulanır. Eğer başvuran kişi çocuk sahibi olmak istemiyorsa yapılacak birkaç tane uygulama vardır. İlk öncelikli olarak adet düzensizliği sorunu çözülür. Uzun süre adet görmeyen kadınlarda östorojenin etkisi ile rahim kanseri riski de artar. İkinci aşama ise tüylenmenin önüne geçmektir. Tüylenmenin önüne geçmek için antiandrojenler kullanılır. En iyi yöntem ise doğum kontrol haplarıdır. İnsülin direncine bağlı olarak gelişen kilo problemini de düzenlemek gerekmektedir. Hastaya uygulanan diyetler ve egzersizler en başarılı tedavi yöntemleridir. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlarda ise, kişinin insülin direncini ayarlamak ve yumurtlamasını sağlamak gerekir. Polikistik over sendromu hastalığına sahip bazı kadınlarda haplarla yumurtlama oluşturuluyor ve çocuk sahibi olabiliyorlar.

Polikistik Over Sendromu (PCOS) 2 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Şikago Üniversitesi Polikistik Over Sendromu Merkezi 13 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Polikistik Over 13 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Polikistik Over Sendromu (PCOS): Belirtileri, Nedenleri ve Tedavisi 29 Şubat 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Raşitizm, çoğunlukla D vitamini eksikliğine bağlı olan, genellikle 6-18 aylık çocuklarda görülen kemik hastalığıdır. Kemik oluşumunun tam olmaması nedeniyle tedavisi geciktirilmiş, ihmal edilmiş hastalarda uzun kemiklerde şekil bozukluğu olur.
Günümüzde ender rastlanan bir hastalık olan, oysa 19. yüzyıl başlarında Kuzey Avrupa ülkelerinde doğan çocukların yaklaşık %90'ının 4 yaşına gelmeden ölmelerine yol açan raşitizm, omurga, kol ve bacak kemiklerinde biçim bozukluklarına yol açar. Başlıca nedeni güneş yetersizliğine bağlı D vitamini eksikliğidir. Çok ender rastlanan bir nedeni de, bazı böbrek borucukları hastalıklarıdır. D vitamini eksikliğinden kaynaklanan raşitizm, biçim bozuklukları bırakarak kendiliğinden iyileşme gösterir. D vitamini iyileşmeyi sağlasa da, doğuştan başlanarak 18. aya ya da 2 yaşına kadar D vitamini vermek yoluyla ortaya çıkmasını önlemek daha doğru bir yöntem olur.
Ayrıca kalsiyum kemiklerin yapısına da katılmaktadır.

En önemli nedeni güneş yetersizliğine bağlı D vitamini eksikliğidir. Ayrıca, daha ender olmakla birlikte, bağırsaklardan yeterince D vitamini emilememesi de raşitizme neden olabilmektedir. D vitamini dışında kalsiyum ve fosfat minerali eksikliği de kemik gelişimini olumsuz yönde etkiler.
Çoğunlukla yeteri kadar güneş görmeyen, sıhhi olmayan, rutubetli, karanlık ve basık tavanlı evlerde yaşayan, yeteri kadar süt içmeyen (özellikle de anne sütü), yetersiz ve dengesiz beslenen çocuklarda görülür. Hastalık genellikle 2 yaşında, belirgin bir şekilde ortaya çıkar.

Deniz, kum veya güneş banyoları, kış aylarında da, haftada 3 kere ılık banyo yaptırmak yararlıdır.

Tiroid Uyarıcı Hormon (tirotropin, tirotropik hormon veya kısaltılmış TSH olarak da bilinir), tiroit bezini tiroksin (T4) ve ardından vücuttaki hemen hemen her dokunun metabolizmasını uyaran triiyodotironin (T3) üretmesi için uyaran bir hipofiz hormonudur.
Tiroit Uyarıcı Hormon hipofiz bezinin ön lobundan üretilen ve salgılanan, tiroid bezinin çalışmasını düzenleyen peptit yapıda bir hormondur. Ön hipofiz bezindeki tirotrop hücreleri tarafından üretilen ve tiroidin endokrin fonksiyonunu düzenleyen bir glikoprotein hormonudur.

TSH (yarı ömrü yaklaşık bir saattir) tiroid bezini metabolizma üzerinde yalnızca hafif bir etkisi olan tiroksin (T4) hormonunu salgılaması için uyarır. T4, metabolizmayı uyaran aktif hormon olan triiyodotironin'e (T3) dönüştürülür. Bu dönüşümün yaklaşık %80'i karaciğerde ve diğer organlarda, %20'si ise tiroidin kendisinde gerçekleşir.
TSH yaşam boyunca salgılanır ancak özellikle hızlı büyüme ve gelişme dönemlerinde ve strese yanıt olarak yüksek seviyelere ulaşır.
Beynin tabanındaki hipotalamus, tirotropin salgılattırıcı hormon (TRH) üretir. TRH, ön hipofiz bezini TSH üretmesi için uyarır.
Somatostatin de hipotalamus tarafından üretilir ve hipofizin TSH üretimi üzerinde ters etki yaparak salınımını azaltır veya engeller.
Kandaki tiroid hormonlarının (T3 ve T4) konsantrasyonu, hipofizden TSH salınımını düzenler. T3 ve T4 konsantrasyonları düşük olduğunda, TSH üretimi artar ve tersine, T3 ve T4 konsantrasyonları yüksek olduğunda, TSH üretimi azalır. Bu, negatif geri bildirim döngüsünün bir örneğidir. Ölçülen değerlerin herhangi bir uygunsuzluğu, örneğin düşük normal TSH ile birlikte düşük normal T4, üçüncül (santral) hastalığı ve TSH ile TRH patolojisini işaret edebilir. Ötiroid hasta sendromunun göstergesi olarak kabul edilen yüksek ters T3 (RT3), düşük normal TSH ve düşük normal T3, T4 değerleri, subpotent hormon üretimi olan kronik subakut tiroidit (SAT) için de araştırılmalıdır. Geçmişte otoimmün tiroid tanısı almış hastalarda normal TSH varlığında bile antikor bulunmaması, otoimmüniteden bilinen bir iyileşme olmadığı için SAT gelişimi açısından her zaman şüphelidir.
Laboratuvar sonuçlarının klinik yorumlanması için TSH'nin pulsatil bir şekilde salındığının ve bunun serum konsantrasyonlarının hem sirkadiyen hem de ultradiyen ritimlerine yol açtığının kabul edilmesi önemlidir.

TSH bir glikoproteindir ve alfa ve beta alt birimi olarak iki alt birimden oluşur.

α (alfa) alt birimi (yani, koryonik gonadotropin alfa) İnsan koryonik gonadotropin (hCG), luteinleştirici hormon (LH) ve folikül uyarıcı hormon (FSH) ile neredeyse aynıdır. α alt biriminin, adenilat siklazın uyarılmasından sorumlu efektör bölge olduğu düşünülmektedir (cAMP oluşumunda rol oynar). α zincirinin 92 amino asit dizisi vardır.
β (beta) alt birimi (TSHB) TSH'ye özgüdür ve bu nedenle reseptör özgüllüğünü belirler. β zincirinin 118 amino asit dizisi vardır.

TSH için Referans aralığı, analiz yöntemine bağlı olarak biraz değişebilir ve tiroid işlev bozukluğunu teşhis etmek için kesme değerlerine eşit olmayabilir. İngiltere'de, Klinik Biyokimya Derneği tarafından yayınlanan kılavuzlar 0,4–4,0 μIU/mL (veya mIU/L) referans aralığını önermektedir.
Ulusal Klinik Biyokimya Akademisi (NACB), yetişkinler için referans aralığının 0,4-2,5 μIU/mL'ye düşürülmesini beklediğini belirtti çünkü araştırmalar, başlangıçta ölçülen TSH seviyesi 2,0 μIU/mL'nin üzerinde olan yetişkinlerin "[sonraki] 20 yıl içinde, özellikle tiroid antikorları yüksekse, hipotiroidizm geliştirme olasılığının arttığını" göstermişti.
Çocuklardaki TSH konsantrasyonları normalde yetişkinlerden daha yüksektir. 2002 yılında, NACB, doğumda normal süreli bebekler için yaklaşık 1,3 ila 19 μIU/mL'den başlayarak, 10 haftalıkken 0,6–10 μIU/mL'ye, 14 aylıkken 0,4–7,0 μIU/mL'ye ve çocukluk ve ergenlik döneminde kademeli olarak yetişkin seviyelerine, 0,3–3,0 μIU/mL'ye düşürülen yaşa bağlı referans sınırlarını önerdi.

TSH konsantrasyonları, tiroid hormonlarının fazlalığı (hipertiroidizm) veya eksikliği (hipotiroidizm) olduğundan şüphelenilen hastalarda tiroid fonksiyon testinin bir parçası olarak ölçülür. Sonuçların yorumlanması hem TSH hem de T4 konsantrasyonlarına bağlıdır. Bazı durumlarda T3 ölçümü de yararlı olabilir.

TSH testi artık tiroid hastalığı için de önerilen tarama aracıdır. TSH testinin duyarlılığını artırmadaki son gelişmeler, onu serbest T4'ten daha iyi bir tarama aracı haline getirir.

Medical Subject Headings Thyrotropin

´

Er bezi, haya veya testis, erkek üreme organlarından penisin her iki yanında yer alan yapılardır. Erkek sağlığında önemli yer tutar.
Er bezlerinin testosteron hormonu salgılanması, spermlerin üretilmesi ve erkeklere özgü bazı fiziksel özelliklerin gelişmesi gibi görevleri vardır. Ortalama yetişkin testislerin boyutları 2 inç uzunluğunda, genişliği 0.8 inç ve yüksekliği 1.2 cm'dir (5 x 2 x 3 cm). Erkek üreme organlarının olgunluğu için olan Tanner ölçeği, 1. aşamadan 1.5 ml'den az bir hacme kadar hesaplanan hacme bir olgunluk aşaması atar; V aşamasına, 20 ml'den daha büyük bir hacimdedir.
Tunica vajinalis, tunus albuginea testis, tunica vasculosa testis katmanları bulunur. Skrotum içinde sağlı sollu yer alan iki er bezi, sperm kanallarının bir kısmı ve çok sayıda damar yapısı içeren bir yapıdır. Skrotumun sperm işlevlerini korumak açısından çok önemli bir özelliği vardır.
Sperm hücreleri ısı değişikliklerinden olumsuz etkilenirler ve işlevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için vücut ısısından yaklaşık 2 derece daha düşük bir ortamda bulunmaları gerekir. Torbanın vücut dışında bulunmasının nedeni budur. Ek testis testisin üst kutbunda bulunur ve tunika vajinalise yapışıktır. Mediastinum testis fibröz bağ dokusu ağıdır, her testisin tepesinden altına doğru uzanır. Testis lobülleri koni şeklindedir, apeks mediasten testise doğru yönlendirilir. Lobüller testis septa'lardan oluşur. Testiste seminifer tübüllerin yanında Leydig hücresi bulunur. Sertoli hücre seminifer tübülün bir parçasıdır ve sperm üretimi olan spermatogenez sürecine yardımcı olur. Kan-testis bariyeri, hayvan testislerinin kan damarları ve seminifer tübülleri arasındaki fiziksel bir bariyerdir.
Torbanın içindeki sıcaklık vücut sıcaklığından daha düşüktür ve soğukta büzüşerek ısı kaybını önler. Sıcakta ise aksine sperm hücrelerinin aşırı ısıya maruz kalmalarını önlemek için gevşer.
Testisler yaklaşık aynı büyüklükte olmalarına karşın yapısal olarak sol testis sağdakine göre biraz daha aşağıda yer alır. Her testis içinde küçük ve oldukça kıvrımlı sperm kanalcıkları bulunur. Bu kanalcıklar beyindeki hipofiz bezinin salgıladığı FSH hormonunun verdiği emirle sperm hücreleri üretirler. Testisler yine hipofiz bezinden salgılanan ve LH adı verilen hormonun etkisiyle testosteron hormonu üretirler.
İnsanlarda yetişkin bir erkekte testis büyüklüğü olarak, sağlıklı bir testisin boyutları en az olmak üzere, özellikle uzunluğu 3,5 cm, genişliği 2 cm üzerinde olması gerekir. Yetişkin erkeklerde testis hacmi ortalama 18ml civarlarındadır.

Her testis içinde çok ince ve birbiri üzerine katlanmış çok sayıda kılcal boru vardır. Sperm hücreleri bu borular içerisinde oluşur ve olgunlaşırlar. Sperm hücrelerinin üretimi ve olgunlaşması yaklaşık 74 gün kadar sürer. Yaklaşık 4 ml hacmindeki meninin hacmen %60'ı seminal vezikül tarafından, %20'si prostat tarafından oluşturulur. Prostat en dış kısımda yer alan organ olduğundan boşalmada ilk boşalan sıvı prostat sıvısıdır ve en canlı spermler bu sıvı içinde yer alırlar. Sperm üretimi devamlıdır, üretilen sperm depolanır ve boşaltılmaya hazır bekler.
Seminifer tübüller içinde, germ hücresi, spermatogenez süreci boyunca spermatogonyum, spermatosit, spermatid ve spermatozoon'a dönüşür. Tubuli seminiferi recti, rete testis ve efferent kanallar'dan oluşur.
Bir boşalmada erkek ortalama 150 milyon sperm hücresi boşaltır. Yumurta hücresinin döllenmesinde sperm sayısı kadar spermlerin kalitesi de önemlidir. Meninin çeşitli özelliklerinin laboratuvar koşullarında incelenmesine spermiyogram adı verilir.

Bez (biyoloji)
Seminal keseler
Cowper bezi

Tiroid hormonları, tiroid bezi tarafından üretilen ve salgılanan tiroksin (T4), triiyodotironin (T3) ve kalsitonin hormonlarına verilen isim. Bu hormonlar tirozin kaynaklı hormonlar olup, metabolizmanın regülasyonunda rol oynarlar. T3 ve T4 başlıca iyottan meydana gelir. Iyot eksikliğinde T3 ve T4 salgısı azalır, tiroid doku büyür ve bu durum basit guatr denen hastalığa yol açar. Tiroid hormonunun dolaşımdaki asıl formu, yarı ömrü T3'ten daha uzun olan tiroksindir (T4).

Tiroid hormonları vücuttaki neredeyse her hücrede rol oynar. Ayrıca bu hormon bazal metabolizma hızını, protein sentezini, uzun kemik gelişiminin regülasyonunu (büyüme hormonuyla sinerjik çalışarak), sinir olgunlaşmasını ve vücudun katekolaminlere (bkz. adrenalin) geçirgenliğini arttırır. Tiroid hormonları vücuttaki hücrelerin gelişimi ve farklılaşması için gereklidir. Ayrıca vücudun enerji kaynaklarını nasıl kullanacağını etkileyerek; protein, yağ ve karbonhidrat metabolizmasının regülasyonunu da etkiler.

Tiroksin
Triiyodotironin
Kalsitonin
Tiroid bezi

Tiroid kanseri, tiroid bezinin dokularından gelişen kanserdir. Hücrelerin anormal şekilde büyüdüğü ve vücudun diğer bölgelerine yayılma potansiyeline sahip olduğu bir hastalıktır. Belirtiler arasında boyunda şişlik veya yumru olabilir. Kanser, başka yerlerden yayıldıktan sonra tiroidte de ortaya çıkabilir, bu durumda tiroid kanseri olarak sınıflandırılmaz.
Risk faktörleri arasında genç yaşta radyasyona maruz kalma, tiroid bezinin büyümesi, aile öyküsü ve obezite yer alır. Dört ana tip papiller tiroid kanseri, foliküler tiroid kanseri, medüller tiroid kanseri ve anaplastik tiroid kanseridir. Tanı genellikle ultrason ve ince iğne aspirasyonuna dayanır. Belirtileri olmayan ve hastalık için normal risk altında olan kişilerin taranması 2017 yılı itibarıyla önerilmemektedir.
Tedavi seçenekleri arasında ameliyat, radyoaktif iyot dahil radyasyon tedavisi, kemoterapi, tiroid hormonu, hedefe yönelik tedavi ve aktif gözlem yer alabilir. Ameliyat tiroidin bir kısmının veya tamamının çıkarılmasını içerebilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde beş yıllık yaşam oranları %98'dir.
Dünya genelinde 2015 yılı itibarıyla 3,2 milyon kişi tiroid kanserine yakalandı. 2012 yılında 298.000 yeni vaka ortaya çıktı. En sık 35 ile 65 yaşları arasında teşhis edilir. Kadınlar erkeklerden daha sık etkilenmektedir. Asya kökenli olanlar daha sık etkilenmektedir. Oranlar son birkaç on yılda artmıştır ve bunun daha iyi tespitten kaynaklandığına inanılmaktadır. 2015 yılında 31.900 ölüm gerçekleşti.

Çoğu zaman tiroid kanserinin ilk belirtisi boynun tiroid bölgesindeki bir nodüldür. Bununla birlikte, yetişkinlerin %65'ine kadarının tiroidlerinde küçük nodüller vardır, ancak tipik olarak bu nodüllerin %10'undan azının kanserli olduğu tespit edilir. Bazen ilk belirti büyümüş bir lenf düğümüdür. Daha sonra ortaya çıkabilecek belirtiler boynun ön bölgesinde ağrı ve rekürren laringeal sinirin tutulumuna bağlı ses değişiklikleridir.
Tiroid kanseri genellikle ötiroid bir hastada bulunur, ancak hipertiroidizm veya hipotiroidizm semptomları büyük veya metastatik, iyi farklılaşmış bir tümörle ilişkili olabilir. Tiroid nodülleri 20 yaşın altındaki kişilerde bulunduğunda özellikle endişe vericidir. Bu yaşlarda iyi huylu nodüllerin ortaya çıkma olasılığı daha düşüktür, dolayısıyla kötü huylu olma potansiyeli çok daha yüksektir.

Tiroid kanserlerinin bir dizi çevresel ve genetik predispozan faktörle ilişkili olduğu düşünülmektedir, ancak nedenleri konusunda önemli belirsizlikler devam etmektedir.
Hem doğal arka plan kaynaklarından hem de yapay kaynaklardan iyonlaştırıcı radyasyona çevresel maruziyetin önemli bir rol oynadığından şüphelenilmektedir ve lenfoma için mantlefield radyasyonuna maruz kalanlarda ve Çernobil, Fukuşima, Kyshtym ve Windscale nükleer felaketlerinin ardından iyot-131'e maruz kalanlarda tiroid kanseri oranları önemli ölçüde artmıştır. Tiroidit ve diğer tiroid hastalıkları da tiroid kanserine zemin hazırlar.
Genetik nedenler arasında, özellikle hastalığın daha nadir görülen medüller formunun oranlarını belirgin şekilde artıran multipl endokrin neoplazi tip 2 yer alır.

Fiziksel muayene sırasında bir tiroid nodülü bulunduktan sonra, bir endokrinolog veya tiroidoloğa sevk edilebilir. En yaygın olarak, bir nodülün varlığını doğrulamak ve tüm bezin durumunu değerlendirmek için bir ultrason yapılır. Bazı ultrason sonuçları, malignite riskini kategorize etmek için bir TI-RADS veya TIRADS skoru bildirebilir. Tiroid uyarıcı hormon, serbest ve/veya total triiyodotironin (T3) ve tiroksin (T4) seviyeleri ve antitiroid antikorlarının ölçümü, iyi huylu nodüler guatrın bilinen bir nedeni olan Hashimoto tiroiditi gibi fonksiyonel bir tiroid hastalığının mevcut olup olmadığına karar vermeye yardımcı olacaktır. Genellikle radyoaktif iyot alım testi ile birlikte yapılan tiroid taraması, bir nodülün "sıcak" mı yoksa "soğuk" mu olduğunu belirlemek için kullanılabilir ve bu da nodüle biyopsi yapılıp yapılmayacağına karar verilmesine yardımcı olabilir. Medüller tiroid kanseri varlığını dışlamak için kalsitonin ölçümü gereklidir. Son olarak, tedaviye karar vermeden önce kesin bir tanıya ulaşmak için ince iğne aspirasyon sitolojisi testi yapılabilir ve Bethesda sistemine göre raporlanabilir.
Tanı konulduktan sonra, hastalığın yayılma potansiyelini anlamak veya ameliyat sonrası takip için tüm vücut I-131 veya I-123 radyoaktif iyot taraması yapılabilir.
Semptomları olmayan yetişkinlerde tiroid kanseri taraması önerilmez.

Tiroid kanserleri histopatolojik özelliklerine göre sınıflandırılabilir. Bu varyantlar ayırt edilebilir (çeşitli alt tipler üzerindeki dağılım bölgesel farklılıklar gösterebilir):

Papiller tiroid kanseri (vakaların %75 ile 85'i) - diğer tiroid kanseri türlerine kıyasla genç kadınlarda daha sık teşhis edilir ve mükemmel bir prognoza sahiptir. Ailesel adenomatöz polipozisli kadınlarda ve Cowden sendromlu hastalarda ortaya çıkabilir. Papiller tiroid kanserinin foliküler bir varyantı da mevcuttur.
Yeni sınıflandırılan varyant: papiller benzeri nükleer özelliklere sahip noninvaziv foliküler tiroid neoplazmı, sınırlı biyolojik potansiyele sahip indolent bir tümör olarak kabul edilir.
Foliküler tiroid kanseri (vakaların %10 ile 20'si) - Cowden sendromlu kişilerde nadiren görülür. Bazıları Hürthle hücreli karsinomu bir varyant olarak dahil ederken diğerleri bunu ayrı bir tür olarak listeler.
Medüller tiroid kanseri (vakaların %5 ile 8'i) - parafoliküler hücrelerin kanseridir, genellikle multipl endokrin neoplazi tip 2'nin bir parçasıdır.
Kötü diferansiye tiroid kanseri
Anaplastik tiroid kanseri (%1 ile 2) tedaviye yanıt vermez ve basınç semptomlarına neden olabilir.
Diğerleri:
Tiroid lenfoması
Skuamöz hücreli tiroid karsinomu
Tiroid sarkomu
Hürthle hücreli karsinom
Foliküler ve papiller tipler birlikte "farklılaşmış tiroid kanseri" olarak sınıflandırılabilir. Bu tipler, medüller ve farklılaşmamış tiplere göre daha olumlu bir prognoza sahiptir.

Papiller mikrokarsinom, 1 cm veya daha küçük bir nodül olarak tanımlanan papiller tiroid kanserinin bir alt kümesidir. Tüm tiroid kanserlerinin %43'ü ve yeni papiller tiroid karsinomu vakalarının %50'si papiller mikrokarsinomdur. Ultrasonda rastlantısal papiller mikrokarsinom için yönetim stratejileri (ve İİA'da doğrulanmış) radyoaktif iyot ablasyonu ile total tiroidektomiden lobektomiye veya tek başına gözleme kadar değişir. Harach ve arkadaşları, hastalara kanser oldukları konusunda sıkıntı vermekten kaçınmak için "gizli papiller tümör" terimini kullanmayı önermektedir. Woolner ve arkadaşları ilk kez 1960 yılında, çapı ≤ 1,5 cm olan papiller karsinomları tanımlamak için keyfi olarak "gizli papiller karsinom" terimini kullanmışlardır.

Kanser evrelemesi, bir kanserin gelişim derecesini belirleme sürecidir. TNM evreleme sistemi genellikle beyin hariç kanserlerin evrelerini sınıflandırmak için kullanılır.

Diferansiye tiroid kanseri metastazının tespiti, iyot-131 kullanılarak tüm vücut sintigrafisi yapılarak tespit edilebilir.

Tiroid kanseri doğrudan, lenfatikler veya kan yoluyla yayılabilir. Doğrudan yayılma, çevre dokuların infiltrasyonu yoluyla gerçekleşir. Tümör infrahyoid kaslara, trakeaya, özofagusa, rekürren larengeal sinire, karotis kılıfına vb. sızar. Tümör daha sonra fikse olur. Anaplastik karsinom en çok direkt yayılımla yayılırken, papiller karsinom en az yayılım gösterir. Lenfatik yayılım en sık papiller karsinomda görülür. Papiller karsinomda primer tümör palpe edilemese bile servikal lenf nodları palpe edilebilir hale gelir. Derin servikal nodlar, pretrakeal, prelarengeal ve paratrakeal lenf nodu grupları sıklıkla etkilenir. Etkilenen lenf düğümü genellikle tümörün bulunduğu tarafla aynıdır. Tiroid kanserlerinde, özellikle foliküler ve anaplastik karsinomda kan yayılımı da mümkündür. Tümör embolileri akciğerlerde anjiyoinvazyon yapar; uzun kemiklerin ucu, kafatası ve vertebralar etkilenir. Artmış vaskülariteleri nedeniyle pulsasyon gösteren metastazlar oluşur.

Tiroidektomi ve merkezi boyun kompartmanının diseksiyonu, vakaların çoğunda tiroid kanserinin tedavisinde ilk adımdır. Tiroid koruyucu operasyonlar, tiroid kanserinin düşük biyolojik agresiflik gösterdiği durumlarda (örn. iyi diferansiye kanser, lenf nodu metastazı kanıtıın olmaması, düşük MIB-1 indeksi, BRAF mutasyonları, RET/PTC yeniden düzenlemeleri, p53 mutasyonları vb. gibi majör genetik değişikliklerin olmaması) 45 yaşın altındaki hastalarda uygulanabilir. İİA ile iyi diferansiye tiroid kanseri (örn. papiller tiroid kanseri) tanısı konulursa veya şüphelenilirse cerrahi endikasyon konulurken, bekleme stratejisi hiçbir kanıta dayalı kılavuzda önerilmemektedir. Aktif gözlem, yaşlı hastalar arasında tiroid kanserinin aşırı tanı ve aşırı tedavisini azaltır.
Radyoaktif iyot-131, papiller veya foliküler tiroid kanseri olan kişilerde ameliyat sonrası rezidüel tiroid dokusunun ablasyonu ve tiroid kanserinin tedavisi için kullanılır. Medüller, anaplastik ve çoğu Hürthle hücreli kanseri olan hastalar bu tedaviden fayda görmezler.
Harici ışınlama, kanser rezeke edilemediğinde, rezeksiyondan sonra tekrarladığında veya kemik metastazından kaynaklanan ağrıyı hafifletmek için kullanılabilir.
Sorafenib ve lenvatinib, ilerlemiş metastatik tiroid kanseri için onaylanmıştır. Çok sayıda ajan faz II ve III klinik çalışmalarda yer almaktadır.
Nüks veya metastaz için cerrahi sonrası izleme, tiroid kanseri varyantına bağlı olarak rutin ultrason, BT taramaları, FDG-PET / BT, radyoaktif iyot tüm vücut taramaları ve tirogolubin, tiroglobuilin antikorları veya kalsitonin değişiklikleri için rutin laboratuvar kan testlerini içerebilir.

Tiroid kanserinin prognozu, kanserin türü ve tanı anındaki evre ile ilişkilidir. Tiroid kanserinin en yaygın şekli olan papiller için genel prognoz mükemmeldir. Gerçekten de, son yıllarda papiller tiroid karsinomu insidansındaki artış, muhtemelen artan ve erken tanı ile ilişkilidir. Erken teşhis eğilimine iki şekilde bakılabilir. İlki, bu kanserlerin birçoğunun küçük olması ve agresif malignitelere dönüşme ihtimalinin düşük olmasıdır. İki

Plummer hastalığı; aşırı işlevli tiroid adenomu, toksik adenom veya toksik multinodüler guatr. Bu hastalık genellikle kadınlarda görülür. Adenom genellikle 40-50 yaş arasında görülür.

Adenom hipotalamus-hipofiz denetimi olmayan bir tiroid bezi gibi çalışır. Kanda iyotlu tiroid hormonlarının aşırı artmasına karşın adenom bu hormonları bol miktarda salgılamaya devam eder. Adenom ön hipofizin TSH'sıyla uyarılmaya gereksinim duymaz. Zaten kandaki tiroid hormonlarının düzeyi çok arttığından hipotalamus geri denetim yoluyla TRH salgılamaz ve ön hipofiz TSH serbestleştirmez. Böylece tiroit bezinin adenomlu olmayan bölümü çalışmaz.

Tiroid bezi veya adenom muayenede her zaman ele gelmeyebilir ve ultrason veya iyot-131 gibi tamamlayıcı incelemelerle incelenmesi gerekebilir.
Kalp-damar bozukluklarına, çarpıntı ve üfürüme, zayıflamaya ve sinirliliğe çok sık rastlanır. Egzoftalmi veya üst göz kapağı çekilmesi görülebilir.
Semptomları ve belirtileri Graves hastalığına benzer ancak ayırıcı özelliği bu hastalığın daha az şiddetli olması ve ekstratiroid belirtileri olmamasıdır.

Teşhis radyoaktif iyotla incelemelere dayanır.
Radyoaktif 131′i az bağlayan bir tiroit bezi içerisinde Adenom sıcak bir düğüm olarak gözükür. Tiroid hormonlarının düzeyi çok yüksek, TSH düzeyi düşüktür. Dışarıdan verilen TSH'yla yapılan test (ya da Querido ve Stanbury testi) tiroid bezinin sağlam bölümünün yeniden canlanmasına yol açar. Adenom özellikle tiroksin salgılar.
Aşil refleksi çizimi bacak arka kaslarının yarı kasılma süresinin kısaldığını ortaya koyar.

Tedavi edilmediğinde belirtiler ilerleyerek zayıflama, kalp çarpıntıları, huzursuzluk, egzoftalmi gibi kişinin genel görünüm ve sağlığı bozulabilir.

Tedavi genellikle adenomun cerrahi girişimle çıkarılmasına dayanır. Gerekirse kişiye tiroit hormanları dışarıdan verilir.

Genellikle Adenom tiroit bezinin tümünü kapsar. Kıvamı yumuşaktır. Tiroyit bezinin hacmi ile klinik belirtiler arasında hiçbir orantı yoktur; kadında âdet kanaması döneminde bezin hacmi artabilir. Yutkunmayla hareket eder. Elle muayenede kalbin kasılma dönemindeki üfürümle ilgili bir titreşim algılanır.

İnsülinoma, pankreasın insülin salgılayan beta hücrelerinde oluşan bir tümördür. Nöroendokrin tümörlerin nadir bir şeklidir. İnsülinomaların çoğu benign (iyi huylu) olup, sadece pankreas içindeki kökenlerinde gelişirler, azınlıktaki bazı tipleri ise metastaz yaparlar. İnsülinomalar, işlevsel pankreatik nöroendokrin tümör (PNET) grubunun bir üresidir (insülin üretimini arttırdıkları için "işlevsel" dirler). "Tıp Konusu Başlıkları" sınıflandırmasında, insülinoma, "adacık hücresi adenomasının" tek tipidir.
Pankreasın beta hücreleri, kan glukozundaki artışa yanıt olarak insülin salgılarlar. İnsülin salınımınındaki bu artışa yanıt olarak, kan şekerinin daha düşük seviyelere geri döndürülmesini sağlar ve bu noktada insülinin daha fazla salgılanması durdurulur. Bu durumun tersine, insülinin insülinomalı hücreler tarafından salgılanması glukoz tarafından gerekli şekilde düzenlenmez ve tümörllü hücreler insülin salgılamaya devam ederek kan şekeri seviyelerinin normalden daha fazla düşmesine neden olur.
Sonuç olarak, hastalar düşük kan şekeri (hipoglisemi) semptomları gösterirler ve bu semptomlar yemek yiyerek düzeltilebilir. İnsülinomanın teşhisi genellikle düşük kan glukozu, yüksek insülin, proinsülin ve C-peptid seviyeleri ile biyokimyasal olarak yapılır ve tümörün tıbbi görüntüleme veya anjiyografi ile yerinin belirlenmesi ile doğrulanır. Kesin tedavi ise cerrahidir.

İnsülinoma hastalarında genellikle nöroglikopenik semptomlar görülür. Bunlar arasında özellikle egzersiz sonrası ya da açlık durumunda görülen, tekrarlayan baş ağrısı, uyuşukluk, diplopi (Çift görme) ve bulanık görme sayılabilir. Şiddetli hipoglisemi, nöbetlere, komaya ve kalıcı nörolojik hasara neden olabilir. Hipoglisemiye karşı gelişen katekolaminerjik yanıttan kaynaklanan semptomlar (yani korku hissi, çarpıntı, taşikardi, terleme, açlık, kaygı ve mide bulantısı) çok yaygın değildir. Bazen ani ve aşırı kilo alımı görülür.

Kural olarak, semptomatik açlık hipoglisemisi olan bir hastada öncelikle insülinoma tanısından şüphelenilir. "Gerçek bir hipoglisemi" nin teşhisi için yapılacak olan testin sonuçlarının Whipple’ın üçlü koşulunun gerekliliklerini sağlaması gerekmektedir. Bunlar;

hipoglisemi semptomları ve belirtileri,
hipoglisemi semptomlarına eşzamanlı olarak plazma glukoz seviyesinin 45 mg/dL (2.5 mmol/L) veya daha düşük olması,
hastaya glukoz uygulaması ile semptomların tersine çevrilebilirliği.

Aşağıda listelenen  kan testleri insülinoma teşhisi için gereklidir:

glukoz
insülin
C-peptid
Eğer mümkünse, proinsülin seviyesinin ölçülmesi de faydalı olabilir. Diğer kan testleri, hipoglisemiye neden olabilecek diğer koşulların ekarte edilmesine yardımcı olabilir.

Normalde, hipoglisemi durumu oluştuğunda endojen insülin üretimi ve salgılanması baskılanır. Ancak, genellikle hastane ortamında denetlenen 72 saatlik bir "açlık" durumunun, insülin seviyelerini baskılamadığını göstermesi ki bu da insülin salgılayan tümörün varlığının güçlü bir göstergesidir.

Test sırasında hasta kalorisiz ve kafeinsiz tüm sıvıları alabilir. Her 4 saatte bir kılcal kan şekeri (parmak ucundan alınan), <60 mg/dL (3.3 mmol/L) değeri elde edilinceye kadar bir glukometre kullanılarak ölçülür. Ardından, kan şekeri ölçüm sıklığı, değerler <49 mg/dL (2.7 mmol/L) olana kadar her saatte bir artırılır. Bu noktada veya hastanın hipoglisemi semptomları olduştuğunda, serum glukozu, insülin, proinsülin ve C-peptid seviyeleri için bir kan testi yapılır. O zaman açlık durumu sonlandırılır ve hipoglisemi semptomları intravenöz dekstroz veya karbonhidrat içeren yiyecek veya içecekler ile tedavi edilir.

İnsülinoma, ultrason, BT taraması veya MRG teknikleri kullanılarak invaziv olmayan yollarla tespit edilebilir. İndiyum-111 pentetreotid taraması, somatostatin reseptörü pozitif tümörlerinin tespiti için ultrasonografi, BT veya MRG'den daha hassas sonuçlar verir, ancak insülinomlar için iyi bir teşhis aracı değildir. Endoskopik ultrasonografi insülinomaları saptamada % 40-93 oranında (tümörün konumuna bağlı olarak) bir hassasiyete sahiptir.
Bazen, perkütan transhepatik pankreas venöz kateterizasyon ile yapılan bir anjiyografi, kan insülin seviyelerini ölçmek için gerekli olabiir. Pankreasın çeşitli bölümlerinden insülin salınımını uyarmak için seçilen arterlere kalsiyum enjekte edilir ve seçilen bu damarlarından alınan kan örneklerindeki insülin seviyeleri ölçülür. Kalsiyum stimülasyonunun kullanılması bu testin özgünlüğünü arttırır.
İnsülinomalı hücrelerin çıkarılması için yapılan ameliyat sırasında kullanılan intraoperatif ultrason (ameliyat sırasında yapılan ultrasonografi işlemi) tümörün yerini belirlemek için bazen operasyonu yöneten cerraha yardımcı olur ve bu yöntem invaziv olmayan görüntüleme testlerinden daha yüksek bir duyarlılığa sahiptir.

Kesin tedavi yöntemi insülinomalı hücrelerin cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Bu yöntem, pankreasın bir kısmının çıkarılmasını da içerebilir (Whipple prosedürü ve distal pankreatektomi gibi). Diazoksit ve somatostatin gibi ilaçlar, cerrahi yöntemler için uygun olmayan ya da başka bir şekilde ameliyat edilemeyen tümörleri olan hastalar için insülin salınımını bloke etmek için kullanılabilir. Streptozotosin, aşırı insülin üreten adacık hücresi karsinomlarında kullanılır. Doksorubisin ve streptozotosin veya florourasil ve streptotozosin komplikasyonları tek başına doksorubisinin kontrendike olduğu hastalarda kombine kemoterapi olarak kullanılır. Metastaz yapmış tümörlerde, Karaciğere metastaz yapan tümörlerde, hepatik arteriyel tıkanma veya embolizasyon teknikleri kullanılabilir.

İyi huylu insülinoma hastalarının çoğu cerrahi yöntemile tedavi edilebilir. Ameliyat sonrası kalıcı veya tekrarlayan hipoglisemi nöbetleri çoklu tümörlü hastalarda ortaya çıkma eğilimindedir. Hastaların yaklaşık % 2'siinde cerrahi sonrası diabetes mellitus gelişir.

İnsülinomalar, yıllık milyonda bir ila dört yeni vakada tahmin edilen bir insidans ile nadir görülen nöroendokrin tümörler arasındadır. İnsülinoma, Langerhans adacık hücrelerinden (pankreas endokrin tümörleri) kaynaklanan en yaygın tümör türlerinden biridir. Malignite tahminleri (metastazlar) %5 ile %30 arasında değişmektedir. İnsülinomaların %99'undan fazlası pankreasta ortaya çıkar, nadir vakalarda pankreas dışı dokular vardır. Vakaların yaklaşık %5'i paratiroid bezlerinin tümörleri ve hipofizle (çoklu endokrin neoplazisi tip 1, multiple endocrine neoplasia type 1 (MEN)) ilişkilidir ve çoklu ve habis olma olasılıkları daha yüksektir. Çoğu insülinomalar 2 cm'den daha küçüktür.

Hipoglisemi ilk olarak 19. yüzyılda tanımlanmıştır. 1920'lerde, insülinin keşfedilmesinden ve diyabet tedavisinde kullanılmasından sonra, hiperinsülinizmin diyabetik olmayanlarda hipogliseminin bir nedeni olduğundan şüphelenildi. Hipogliseminin bir nedeni olarak hiperinsülizmin sonraki araştırmalara öncülük eden ilk açıklaması, 1924'te Seale Harris tarafından yayınlanmıştır.
Münih'teki bir kadından çıkartılan bir insülinoma dokusu, ilk insan gen klonlama deneyinde kullanılan insülin mRNA'sını sağlamıştır. 1979'da Axel Ulrich bu geni E. coli'ye klonlamıştır. Günümüzde ilaç olarak kullanılan  terapötik insülin, bu kadından alınan tümörden türetilmiştir.

Aagenaes sendromu, diğer adıyla kolestaz lenfödem sendromu (İngilizce: cholestasis-lymphedema syndrome; CLS), doğumsal olarak karaciğer içerisinde (intrahepatik) safra akışında durağanlaşma ve yavaşlama (kolestaz) ile birlikte el ve ayak sırtında daha belirgin olmak üzere lenfödem görülen sendromdur.
Vakalar ilk kez 1968'de Kuzey Avrupa'da, Norveç'te, bir çocuk doktoru olan Oystein Aagenaes tarafından bildirilmiştir ve halihazırda mevcut olguların büyük kısmı aynı bölgede kümelenmiştir. Hastalık otozomal resesif özellikte kalıtılmaktadır ve sorumlu genin 15. kormozomun kısa kolu (15p) üzerinde olduğu bilinmektedir; Kuzey Norveç'te genin sıklığı (prevalans) %3 düzeyindedir; Norveç dışındaki olguların da yarısından fazlası Norveç kökenlidir. Bütün hastaların Norveç dolaylarındaki eski bir ortak atadan geldikleri sanılmaktadır.
Hastalığın nedeni olarak küçük lenf damarlarının gelişimdeki kusurun sorumlu olduğu ve bu durumun bütünüyle lenf sistemi yanında, safra kanallarını çevreleyen küçük lenf damarlarını da etkilediği düşünülmektedir.
Yeni doğan bebekte görülen ciddi safra kolestazı erken çocukluk döneminde giderek azalır ve daha sonra alevlenmeler halinde tekrarlayan bir şekilde görülmeye başlar. Hastalarda süreğen ve ciddi bir lenfödem varlığı sebat eder. Kolestaz nedeniyle zamanla dev hücreli hepatit, karaciğerde nedbeleşme (fibroz) ve siroz gelişebilir; ancak hastaların bir kısmında hayat kalitesi bozulmakla birlikte, hastalık ciddi bir seyir göstermeyebilir.

Genetik hastalıklar (kalıtsal hastalıklar), bir ailede kuşaktan kuşağa aktarılabilen patolojileri niteleyen tanımlamadır. Kalıtsal hastalıkların gelecek kuşaklara aktarılmasında etkili olan faktörlerler, genlerdeki ve kromozomlardaki yapısal değişikliklerdir.

Genlerdeki modifikasyon, kalıtımda çok önemlidir. Çevresel faktörler genler üzerinde oldukça etkilidir. Bu etkilerini, genlerde modifikasyon ve gen mutasyonları biçiminde gösterirler. Modifikasyonda genin yapısı değişmez; işleyişi ve çalışma şekli değişir. Modifikasyona neden olan etken ortadan kalktığında modifikasyon da ortadan kalkar. Genetiğe bağlı olan boy, kilo, saç rengi, saç teli kalınlığı ve göz rengi gibi niteliklerin tümü çevre tarafından etkilenebilmektedir (evrim).

Gen mutasyonları, canlı organizmanın bütünlüğü, morfolojisi ve işlevleri üzerinde irreversibl olumsuz etkileri olan olgulardır. Karsinojenler, radyasyon, çevre kirliliği, virüsler gibi çevresel faktörler gen mutasyonlarının önemli nedenleridir. Bir başka neden ise, DNA replikasyonunda rastlantısal olarak gerçekleşen çarpıklıklardır. Gen mutasyonuyla birlikte esansiyel proteinlerin işlevleri de değişir. Gen mutasyonları edinsel ya da kalıtsaldır. Edinsel mutasyonlarda çevresel faktörler etkindir. Kalıtsal mutasyonlar ise ebeveynlerin bir sonraki kuşağa kromozomları ve DNA'ları ile aktardıkları mutasyonlardır. Gen mutasyonu ile DNA dizilimi bozulur, genin niteliği değişir. Böylece, canlı organizmanın genom yapısı da değişir. Bu tür gen mutasyonlarının ilk aşaması, dişi yumurtasındaki ya da spermdeki DNA'larda oluşan mutasyonlardır; bu gibi olgularda, anne ya da babada genetik hastalıkla ilgili bulgu görülmez. Ailesel ya da kalıtsal hastalık tablosu, gen mutasyonuyla dünyaya gelen bebek ile başlar ve ondan sonraki kuşaklara da aktarılır. Bu aşamadan sonra “kalıtsal bir sendrom ya da hastalık” tablosu oluşur. Doğumdan sonraki gen mutasyonlarının çok büyük bir bölümü tümörlerin önemli bir nedenidir.

Kalıtımdaki genetik işleyiş 2 faktörden etkilenir: Kromozomlar ve Mutant gen etkinliği.

1. Otozom kromozomlar: cinsiyetle ilgisi olmayan kromozomlardır;
2. Cinsiyet kromozomları (cinsiyeti belirleyen X ve Y kromozomları; otozom olmayan kromozomlar).
1.Otozom kromozomlardaki mutant genlerin etkinliği

Otozomal dominant (AD): Her hastanın ailesinde hasta bir ebeveyn vardır; bu hastalık gelecek kuşaklara da aktarılır. Mutasyona uğrayan gen baskındır (dominant) ve otozom bir kromozom üzerinde bulunurlar. Patolojinin bir sonraki kuşağa aktarılması için bu genin yalnızca bir kopyası yeterlidir. Olguların bir bölümünde izlenen patoloji ebeveynlerden birinden gelir. Kalan bölümünde ise, ailesinde bu tür bir patolojinin olmadığı hastalardaki yeni beliren bir gen mutasyonunun sonucudur.
Otozomal resesif (AR): Hastanın ailesinde hem annenin ve hem de babanın (her iki ebeveyn de) hastalık genini taşıması zorunluluğu vardır; bu nedenle, ebeveynlerden birinde hastalık geni yoksa, hastalığın çocuklarına aktarılması olanaksızdır. Mutasyona uğrayan gen (mutant gen) otozom bir kromozom üzerinde bulunan resesif bir gendir.  Otozomal resesif kalıtımlarda, anne ve babadan gelen 2 mutant genin karşılaşması gerekir. Yalnızca annede bulunan ama babada bulunmayan tek mutant gen çocuğa aktarılır ancak patolojinin oluşması için bu tek mutant gen yeterli değildir. Anneden gelen mutant geni taşıyan sağlıklı çocuk, ileride benzer bir mutant geni taşıyan eşinden patolojik belirtileri gösteren çocuk sahibi olur. Bu duruma göre, otozomal resesif kalıtım mutant gen taşıyan 2 taşıyıcı (sağlıklı) ebeveynin varlığında ortaya çıkar. Resesif mutant genlerin bulunduğu ailelerde, akraba evlilklerinden doğan çocukların büyük bölümü bu sonuçtan etkilenir.
2. Cinsiyet kromozomları aracılığıyla oluşan kalıtsal patolojiler

X-linked kalıtım (XL): X kromozomu üzerindeki bir genin mutasyonu sonucunda oluşan kalıtım türüdür. Kadınlarda 2, erkeklerde 1 adet X kromozomu bulunur. X-linked dominant ve X-linked resesif türleri vardır. X-linked dominant kalıtımla gelen patolojiler genellikle kız çocuklarını etkiler. X-linked resesif kalıtımla gelen patolojiler kız çocuklarını genellikle etkilemez (sağlam X kromozomu bu durumu kompanze eder). X-linked mutant geni olan babaların kızları önemli bir taşıyıcıdır. X-linked resesif kalıtımla gelen patolojiler genellikle erkek çocuklarını etkiler.
Y-linked kalıtım (YL): erkeklerdeki Y kromozomu üzerindeki bir genin mutasyonu sonucunda oluşan kalıtım türüdür. Mutant gen Y kromozomu ile babadan erkek çocuklara geçebilir; kız çocuklarında Y kromozomu olmadığı için etkilenmezler, taşıyıcı olamazlar.
Mitokondriyal kalıtım: Kalıtsal hastalıklarda etkisi az görülen bir kalıtım türüdür. Kız ve erkek çocukları aynı oranda etkileyebilir. Gelecek kuşaklara kolayca aktarılır.

Huzursuz bacak sendromu (HBS), uyku ya da istirahat esnasında (otururken veya yatarken) bacaklarda hissedilen rahatsızlık, huzursuzluk, hareket ettirme ihtiyacı, uyuşma, karıncalanma bazen de tam olarak tanımlanamayan bir histir.
Bu his kişiyi özellikle geceleri rahatsız eder. Ağrının tarifinde de çeşitlilik olur ve kişi "bacaklarım kıpraşıyor", "gıdıklanıyor", "yanıyor", "karıncalar geziyor" gibi cümlelerle yaşadığı sıkıntıyı anlatmaya çalışır.
İki farklı Huzursuz Bacak Sendromu vardır. Primery ve Seconder HBS.

Bacaklardaki rahatsız edici his nedeniyle bacakların hareket ettirilmesi isteği
Oturma ya da uzanma gibi inaktif durumlarda ortaya çıkar veya daha da kötüleşir.
Yürüme, germe gibi hareketlerle kısmen ya da tamamen düzelir.
Gündüz saatlerine göre akşam daha fazladır ya da sadece akşam saatlerinde ortaya çıkar.
Huzursuz bacak sendromlu bireylerde depresyon ve anksiyete bozukluklarının görülme oranı daha yüksektir.

Huzursuz bacak sendromu için spesifik bir test yoktur, ancak vitamin eksiklikleri gibi diğer nedenleri tespit etmek için spesifik olmayan laboratuvar testleri kullanılır. Teşhisi doğrulamak için beş semptom kullanılır:

Genellikle hoş olmayan veya rahatsız edici duyumlarla ilişkili olan, uzuvları hareket ettirmek için güçlü bir dürtü.
Genelde bu dürtünün hareketsizlik veya dinlenme sırasında başlaması veya kötüleşmesi.
Bu dürtünün bacakların hareketi ile düzelmesi (en azından geçici olarak).
Bu dürtünün akşamları veya geceleri kötüleşmesi.
Bu semptomlara herhangi bir tıbbi veya davranışsal durum neden olmaması.
Bu semptomlar, yukarıdaki gibi önemli değildir, ancak HBS hastalarında yaygın olarak görülür:

HBS ile genetik bağlılık veya aile öyküsü
dopaminerjik tedaviye güçlü yanıt
gündüz veya uyku sırasında periyodik bacak hareketleri
en güçlü şekilde etkilenenler orta yaşlı veya daha yaşlı kişilerdir
diğer uyku bozuklukları da yaşanabilir
demir depolarının azalması bir risk faktörü olabilir ve değerlendirilmesi gerekir
Uluslararası Uyku Bozuklukları Derecelendirmesi (ICSD-3)'e göre, ana semptomların HBS tanısını desteklemek için bir uyku bozukluğu veya bozuklukları ile ilişkili olması gerekir. Bu derecelendirmede belirtildiği üzere, HBS semptomları kişi hareketsiz olduğunda başlamalı veya kötüleşmeli, hareket ederken rahatlatılmalı, sadece veya çoğunlukla akşamları ve geceleri gerçekleşmeli, diğer tıbbi veya davranışsal koşullar tarafından tetiklenmemeli ve kişinin yaşam kalitesini bozmalıdır. Genellikle her iki bacak da etkilenir, ancak bazı durumlarda bir asimetri olabilir.

Huzursuz bacak sendromu ile ayırt edilmesi gereken en yaygın durumlar bacak krampları, pozisyonel rahatsızlık, lokal bacak yaralanması, artrit, bacak ödemi, venöz staz, periferik nöropati, radikülopati, alışılmış ayak vuruşu/bacak sallanması, anksiyete, miyalji ve ilaca bağlı akatizi içerir.
Periferik arter hastalığı ve artrit bacak ağrısına da neden olabilir, ancak bu genellikle hareketle daha da kötüleşir.
Miyelopati, miyopati, vasküler veya nörojenik klodikasyon, hipotansif akatizi, ortostatik titreme, ağrılı bacaklar ve hareketli ayak parmakları gibi daha az yaygın ayırıcı tanı koşulları da vardır.

Ailede HBS varlığı
Dopaminerjik tedaviye yanıt alınması
Uykuda ya da uyanıklıkta periyodik bacak hareketlerinin varlığı (PLMS-PLMW)
Uykusuzluk
Kronik ilerleyici gidiş ve/veya periyodik kötüleşmeler
Normal nörolojik muayene

Altta yatan bir neden varsa (B12 Eksikliği, kansızlık, şeker hastalığı gibi) öncelikle onun tedavisi gerekmektedir. Sebebi belirsiz olan durumlarda ilaç tedavisi (Ropinirol, Pramipeksol, Klonazepam, Diazepam, Karbamazepin, Sinemet) verilebilir.
Huzursuz bacak sendromu olan kişinin bacaklarını hareket ettirmesi, sıcak sargı ile sarılması, yataktan kalkıp dolaşması ya da masajla kısa süreli de olsa bir rahatlama sağladığı ancak bu yöntemlerin sorunu kalıcı olarak gidermediği bilinmektedir.

Koronavirüs ya da korona virüsü (Latince: Orthocoronavirinae), kuşlarda ve memelilerde hastalıklara sebep olan ve Coronaviridae familyasının iki alt familyasından birini oluşturan virüslerdir. İnsanlarda genellikle ciddi olmayan virüs, nezle vakalarının önemli bir bölümüne yol açmasıyla birlikte, aralarında MERS-CoV, SARS-CoV ve COVID-19 (2019-nCoV)'un bulunduğu bazı nadir koronavirüs çeşitleri ölüm riski bulunduran solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabilir. Koronavirüsler ineklerde ve domuzlarda ishal, tavuklarda ise üst solunum yolu hastalıklarına sebep olur.
İçerisinde barındırdığı genetik materyal (genom) pozitif polariteli, tek iplikçikli RNA'dan oluşur. Bugüne kadar tespit edilmiş en büyük RNA genomuna sahip virüslerdir, 30 kilobazdan büyük bir uzunluğa sahiptir. 125 nanometre büyüklüğe sahip olan virüsün en belirgin özelliği etrafındaki değneğe benzeyen çıkıntılarıdır. Bu özelliğiyle mikroskop altında güneşin taç küresine (Latince: corona) benzediği için koronavirüs adını almıştır.
SARS-CoV 2'ye karşı birçok aşı geliştirilmiştir. Ayrıca hastalığın kontrol edilmesinde semptomatik tedavi, izolasyon ve çeşitli deneysel uygulamalar da yer alır. El yıkama, mesafe koyma ve yüze dokunmama koronaviral hastalıkların yayılmasını önlemek için önerilen önlemlerdendir.

Koronavirüsler 1960'larda keşfedildi. İlk keşfedilmiş virüsler arasında tavuklarda görülen infeksiyöz bronşitis virüsü ile soğuk algınlığı semptomları insan hastaların burun boşluklarından alınmış ve insan koronavirüsü 229E ve OC43 olarak isimlendirilmiş iki virüs türü yer almaktadır. İlerleyen zamanlarda aralarında 2003'te keşfedilen SARS koronavirüsü, 2004'te belirlenmiş HCoV NL63, 2005'te teşhis edilmiş HKU1, 2012'de fark edilmiş MERS-CoV ile Vuhan kökenli CoVID-19'un da yer aldığı pek çok yeni koronavirüs türü keşfedilmiştir. Bu virüslerin çoğu ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına neden olmaktadır.

Koronavirüsler yüzeyinde çıkıntılara sahip, büyük, pleomorfik ve küre şeklindeki partiküllerdir. Virüs partiküllerinin çapı yaklaşık 120 nm olmaktadır. Viral zarf elektron mikrograflarında elektron zengini bir kabuk olarak vizüelize edilir.
Koronavirüslerin viral zarfı, çift katlı lipit katmandan oluşmakta olup, zarfta membran (M), zarf (E) ve spike (S) proteinleri yer alır. Belirli koronavirüs gruplarında, özellikle de Betacoronavirüs A altgrubunda, spike proteinlerine benzeyen ancak daha kısa olan hemagglutinin esteraz (HE) yüzey proteinleri yer alır.
Viral zarfın içerisinde nükleokapsit yer alır. Nükleokapsit, pozitif yönelimli ve tek iplikçikli RNA'ya bağlı pek çok nükleokapsid (N) proteininden oluşur.

Yetişkinlerde ve çocuklarda görülen nezle vakalarının önemli bir kısmından koronavirüslerin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bu virüs grubu, ateş ve bademciklerin büyümesi gibi semptomlara neden olmakla beraber en çok kış ve erken baharda nezleye yol açmaktadır. Bunlara ek olarak koronavirüsler zatürre ile bronşite (viral veya ikincil bakteriyel) neden olabilirler.
7 adet farklı insan koronavirüsü bulunmaktadır:

İnsan koronavirüsü 229E (HCoV-229E)
İnsan koronavirüsü OC43 (HCoV-OC43)
SARS-CoV
İnsan koronavirüsü NL63 (HCoV-NL63, Haven koronavirüsü)
İnsan koronavirüsü HKU1
MERS koronavirüsü (MERS-CoV)
Yeni koronavirüs (CoVID-19)
HCoV-229E, -NL63, -OC43 ve -HKU1 virüsleri dünya çapında insan nüfusu arasında çocuklarda ve yetişkinlerde solunum yolu enfeksiyonlarına neden olmaktadır.

Şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), insanlarda SARS-CoV koronavirüsünün neden olduğu bir solunum yolu sendromudur. 2002 ile 2003 yılları arasında Hong Kong'dan yayılan SARS salgını neredeyse pandemi haline gelmiş ve dünya çapında 8422 vaka ve 1524 ölüme yol açmıştır. Dünya Sağlık Örgütü ölüm oranını %10,9 olarak açıklamıştır.

Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS), ilk olarak 2012 yılında Suudi Arabistan'da tespit edilmiş, MERS-CoV'un yol açtığı bir koronavirüs enfeksiyonudur. Bu virüsün bulaştığı hastaların %36'sı hayatını kaybetmektedir. Nefes darlığı, öksürük ve ateş hastalığın en önemli belirtileri arasındadır. Bazı bünyeler hastalığı hafif belirtilerle atlatabilir. Hastalıktan kurtulanların virüsü bulaştırma riski yoktur.

Şiddetli akut solunum yolu sendromu koronavirüsü 2 veya CoVID-19 veya Vuhan koronavirüsü, ilk olarak 2019'da bildirilmiş, Çin'in Vuhan kenti kökenli bir virüstür. İnsandan insana bulaşabilen virüsün bulaşma hızı 2020 yılının Ocak ayı ortalarında hızlanmıştır. Virüsün kuluçka dönemi 4-14 gündür. Virüsün bulaştığı bireylerde görülen ölüm oranının %3'ün altında olduğu tahmin edilmektedir.
COVID-19 pandemisi ile mücadele eden Çin aşı çalışmalarına devam etmektedir. Rusya ise aşı çalışmalarına destek veren ilk ülke olmuştur. Ayrıca, Pfizer firması COVID-19'u tedavi etmek için Nirmatrelvir isimli bir antiviral üreterek Paxlovid ticari adı ile satışa sunmuş ve 16 Kasım 2021 tarihinde FDA'ya ilacın acil kullanımı için izin isteği göndermiştir.
12 Nisan 2024 itibarıyla Dünya çapında SARS-CoV-2 virüsü nedeniyle 704.753.890 vaka, 7.010.681 ölüm ve 675.619.811 iyileşme gözlenmiştir.

Koronavirüslerin en son ortak atası (ESOA) MÖ 8000 civarına tarihlenir. Buna rağmen koronavirüslerin çok daha eski olabileceği de düşünülür. Alphacoronovirus, Betacoronavirus, Gammacoronavirus, ve Deltacoronavirus cinslerinin ESOA'ları sırasıyla MÖ 2400, MÖ 3300, MÖ 2800 ve MÖ 3000'e dayanmaktadır. Sıcakkanlı ve uçabilen, kuş ve memeli gibi omurgalıların ideal konaklar olduğu ve koronavirüs evriminde ve yayılmasındaki ana faktörleri oluşturduğu düşünülür. Alphacoronovirus ve Betacoronavirus için yarasalar, Gammacoronavirus ve Deltacoronavirus için ise kuşlar ideal genetik kaynaktır.

Cins: Alphacoronavirus; tipik tür: Alphacoronavirus 1
Cins Betacoronavirus; tipik tür: Murin koronavirüsü (diğer türler; SARS ve 2019-nCoV)
Cins Gammacoronavirus; tipik tür: Kuş koronavirüsü
Cins Deltacoronavirus; tipik tür: Bulbul coronavirus HKU11

Koronavirüs'ün yayılımını, ölü sayısını ve tedavi edilen kişi sayısını canlı olarak gösteren harita29 Ocak 2020 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi, Johns Hopkins Üniversitesi

Patofizyoloji, bir hastalık ya da hastalık olarak adlandırılamayacak anormal sendromlar ya da durumlar nedeniyle normal mekanik, fiziksel ve biyokimyasal işlevlerde ortaya çıkan bozuklukları inceler.
Örneğin bulaşıcı hastalıklar alanında patofizyoloji, bir bakteri tarafından salınan toksinin vücuda zarar vermek için ne yaptığının araştırılmasıdır. Diğer bir örnek enfeksiyona bağlı olarak dokularda oluşan kimyasal değişikliklerin incelenmesidir.
Patofizyoloji, birbiriyle ilgili daha eski iki disiplinin, fizyoloji ve patolojinin kesişimi olarak görülebilir.
Fizyoloji, normal vücut yapısını inceleyen anatominin aksine normal sağlıklı vücut işlevlerini inceler. Normal fizyolojik süreçler bir etken tarafından bozulduğunda bu patofizyolojinin alanına girer.
Patoloji genel olarak hastalığın nedeni ve doğasını ya da hastalığın vücutta yarattıklarını inceler. Patofizyoloji hastalıktan kaynaklanan ya da hastalığa yol açan işlev bozukluğunu detaylı olarak inceler.
Bu yaklaşımda dikkat edilmesi gereken nokta sağlıklı bir yapı ve işleyişin herhangi iki kişi için tam olarak aynı olmadığıdır.

Fizyoloji
Patoloji

Şiddetli akut solunum yolu sendromu (İngilizce: severe acute respiratory syndrome, kısaca SARS), insanları etkileyen, şiddetli akut solunum yolu sendromu koronavirüsünün (SARS-CoV) neden olduğu solunum yolu sendromu. Kasım 2002 ve Temmuz 2003 tarihleri arasında Hong Kong'da başlayan SARS salgını neredeyse pandemi hâline gelmiş ve dünya çapında 8422 vaka ve 916 ölüm görülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü ölüm oranını %10,9 olarak açıklamıştır. Haftalar içinde SARS erkeni 2003 yılının başlarında Hong Kong'dan 37 ülkeye yayılmıştır.
SARS, ilk olarak Çin'in Guangdong eyaletinde ortaya çıkmıştır.
Bugün itibarıyla, 2003 yılı Haziran ayında görülen son enfekte insan vakası (2004 yılında laboratuvar kaynaklı bir enfeksiyon durumu göz ardı edilirse) ile SARS yayılması tamamen önlenmiştir. Ancak, SARS hastalığının (çiçek hastalığının aksine) eradike edildiği iddia edilmemektedir. Bazı hayvan populasyonlarında hala doğal ana rezervuar olarak mevcut olabileceği ve gelecekte insan nüfusuna tekrar dönebileceği düşünülmektedir.
DSÖ'nün bildirdiğine göre SARS hastalığının fatalite hızı; 24 yaş ve daha gençlerde %1 altında, 25 - 44 yaş arası %6, 45 - 64 yaş arası %15, 65 yaş ve üzerinde %50 olarak görülmektedir. Karşılaştırma için, İnfluenza'ya göre ölüm hızı yaklaşık %0,6 (özellikle yaşlılarda) dolaylarındadır. Ancak yeni suşların şiddetli salgınları durumunda %33 gibi yüksek değerlere de çıkabilir. SARS hastalığı 2016 yılında sadece Ukrayna'da 319 kişinin yaşamını yitirmesine sebep oldu.

İlk belirtiler grip benzeri hastalık şeklinde görülür ve şunları içerebilir: ateş, miyalji, letarji gibi belirtiler; öksürük, boğaz ağrısı ve diğer nonspesifik semptomlar ve ayrıca kas ağrısı, baş ağrısı, ishal ve titreme görülmektedir. Tüm hastalar için ortak tek belirti ise 38 ° C (100.4 ° F) üstünde bir ateş gibi görünmektedir. Nefes darlığı daha sonra ortaya çıkabilir. Hastalık ilk aşamada soğuk algınlığı gibi belirtiler verir ama daha sonra gribi andırır.

Yemek araç-gereçlerini SARS virüsüne sahip olan kişilerle ortak kullanmamak.
Virüs'ün etkili olduğu ülkelere olan seyahatleri ertelemek.
SARS virüsüne sahip hastalarla birlikte yatmamak.
Çevresinde SARS virüsüne sahip hastalar olan kişilerin, sık sık ellerini yıkaması.
Alkol özellikli temizleyiciler kullanmak.
Kalabalık ve virüsün olabileceği yerlerde maske benzeri solunum yollarını koruyacak ekipman kullanmak.

Alan DL Sihoe; Randolph HL Wong; Alex TH Lee;  ve diğerleri. (Haziran 2004). "Severe acute respiratory syndrome complicated by spontaneous pneumothorax". Chest. 125 (6). ss. 2345-51. KB1 bakım: Diğerlerinin yanlış kullanımı (link) 

SARS virüsünün biyolojik bir silah olarak laboratuvarda tasarlandığı konusunda bir takım teoriler gündeme gelmiştir. Rus ilaç akademisi üyesi Sergei Kolesnikov "Bu virüs sadece laboratuvarda üretilebilir, belki de üretim aşamasında dışarı sızdırılmıştır" demiştir.

COVID-19
MERS
Koronavirüs
Salgınlar listesi

Türk Toraks Derneği 19 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa Sağlık Müd.- SARS
Vaccine Research Center Information regarding preventative vaccine research studies
MedlinePlus: Severe Acute Respiratory Syndrome 27 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. News, links and information from The United States National Library of Medicine.
Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS) 19 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Symptoms and treatment guidelines, travel advisory, and daily outbreak updates. From the World Health Organization (WHO).
Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS) Information on the international outbreak of the illness known as severe acute respiratory syndrome (SARS). Provided by the US Centers for Disease Control
Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS) Information on Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS) – For Health Professionals from the Public Health Agency of Canada.
Life in Hong Kong during SARS – a collection of images reflecting day to day living in Hong Kong during the outbreak.
What we can learn from SARS Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS)—Lessons for Future Pandemics
Virus Pathogen Database and Analysis Resource (ViPR): Coronaviridae 12 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Diğer
NIOSH Topic Area: Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS) 26 Haziran 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NIOSH Publication: Understanding Respiratory Protection Against SARS 9 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Adenovirüsler, Adenoviridae ailesi, DNA genomu çift sarmallı olan ve ikosahedral bir nükleokapsid içeren orta büyüklükte ~(90-100 nm), zarfsız (dış lipid çift zar tabakası olmayan), hastalığa sebep olan virüslerdendir.
Adenovirüsler ilk olarak 1953'te Wallace P. Rowe ve meslektaşları tarafından keşfedilmiştir. Bu virüsler ilk olarak Adenoid hücre kültüründen izole edildi. Adenoviridae ailesi altında tanımlandırlar. 1962'de John Trentin ve meslektaşları, adenovirüs 12'nin bir laboratuvar ortamında hamsterlerde tümörlere neden olabileceği konusunda önemli bir keşif yaptılar. Bu keşiften bu yana, adenovirüslerin insan kanserlerini indüklediğinden şüphelenildi, ancak insanlarda kesin olarak kansere neden olduğu kanıtlanamadı. Adenovirüsleri içeren deneyler de moleküler biyolojiye önemli katkılar sağlamıştır. En önemlisi, adenovirüsler bilim insanlarının haberci RNA eklemeyi anlamasına yardımcı olmuştur. Bilim adamları, adenovirüsler tarafından üretilen mRNA'yı inceleyerek, bu transkriptlere gömülü intronların olduğunu fark etmişlerdir.

Adenovirüsler, insan ve hayvanların ortak   patojenleridir. Ayrıca, çeşitli türler yoğun araştırma konusu olmuştur ve memeli moleküler biyolojisinde araç olarak kullanılmaktadır. İnsanları enfekte eden 49 tür dahil olmak üzere, serolojik olarak farklı 100'den fazla adenovirüs türü tanımlanmıştır. Adenoviridae ailesi, memeli adenovirüsleri (mastadenovirüsler) ve kuş adenovirüsleri (aviadenovirüsler) olmak üzere iki cinse ayrılır. Adenovirüsler, ilk izole edildikleri insan adenoidlerinden sonra adlandırılmıştır.
Birkaç adenovirüs, solunum ve konjunktival hastalıklara neden olabilir. Ek olarak, birkaç insan adenovirüsü türü, yeni doğan hamsterlerde ve diğer kemirgenlerde farklılaşmamış sarkomları indükler ve belirli kemirgen ve insan hücre kültürlerini dönüştürebilir. Şu anda adenovirüslerin insanlarda onkojenik olduğuna dair bir kanıt yoktur, ancak olması ihtimaller dahilinde tutulu r.

Adenovirüsler, yetişkin ve ergenlerde genellikle Akut solunum sıkıntısı sendromu hastalığına, nadiren pnömoniye, akut foliküler konjunktivite, epidemik keratokonjunktivite, sistite ve bazen gastroenterite neden olurlar. Gözlerde ve sıklıkla bölgesel lenf düğümlerinde mukoza enfeksiyonları ya da nezle belirtileri ile önemli ölçüde benzerlik gösterir. Bebeklerde ise farenjit ve faringeal konjunktival ateş ile göründükleri tespit edilmiştir. İnsanlarda çoğunlukla hedef solunum sistemidir ve bulgular da bu yöndedir kesin teşhis için antikor titrelerindeki artış ve virüs izolasyonu ile doğrulanır.

Çoğu ergen ve yetişkin, dolaşımda olan nötralize edici antikorlara sahiptir ve bağışıklık yaygındır. Sitotoksik T lenfositleri, adenovirüs ile enfekte olmuş hücreleri yok eder. Adolesanlarda ve yetişkinlerde dolaşımdaki nötralize edici antikorların yüksek prevalansı, adenovirüs enfeksiyonlarına karşı yaygın bağışıklığa katkıda bulunur. Sitotoksik T lenfositleri ayrıca adenovirüs ile enfekte olmuş hücreleri tanır ve yok eder. İnterferon, İn vitro olarak adenovirüsler tarafından indüklenir, ancak belki de mRNA'nın işlevi nedeniyle birçok adenovirüs tipini inhibe edemez. Bununla birlikte, birkaç ön çalışmada interferonun adenovirüs konjunktivit tedavisinde etkili olduğu bildirilmiştir.

• Solunum sistemi
• Biyoloji
• Lenfatik sistem
• Lenf nodu
• Otoimmün
• Lenfosit
• Virüs
• RNA
• RNA virüsleri
• DNA

 Wikimedia Commons'ta Adenovirüs ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
 Vikitür'de Adenovirüs ile ilgili ayrıntılı taksonomik bilgiler bulunur.

Anne sütü insanın dişisi tarafından üretilip yeni doğanların beslenmesi amacıyla kullanılan süttür. Kolostrum sütü ve yenidoğan sütü türlerinde oluyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından bebeklerin ilk 6 ay boyunca yalnızca anne sütüyle beslenmesi önerilmektedir. Altı aydan sonra da ek gıdalarla desteklenerek, bebek en az 2 yaşa kadar devam etmelidir.

İlk süt immünglobulin IgA ile zengindir gastrointestinal sistemi kaplar. Bu sayede bebeğin sindirim fonksiyonları tam olarak çalışana dek laksatif etki gösterir, mekonyumun atılımını kolaylaştırır ve bilirubin yapımını engeller.

İçerik tam olarak ortaya çıkarılamamıştır ancak annenin beslenmesi ile doğrudan ilgilidir.
Anne yeterince beslenemezse yine de annenin vücut depolarından süt üretimi devam eder. Sütün içeriğindeki maddelerin miktarı anneden anneye değişir. Bu farklılığın temel belirleyicisi her ne kadar annenin özellikleri ise de, gebelik süresinden, bebeğin yaşına kadar, hatta ortam ısısından yaşanan coğrafi bölgenin özelliklerine kadar pek çok farklı etken sütün bileşimini ve içeriğindeki maddelerin miktarını etkiler. Her bebeğin annesinin sütü o bebeğe özel bir içeriğe sahiptir ve o bebeğe özel salgılanır.
Anne sütüne eşdeğer herhangi bir gıda veya mama yoktur. Besinsel değerlerinin yanında anne sütü vitaminler, mineraller, sindirim enzimleri, hormonlar ve bebeği hastalıklardan koruyan antikorları da barındırır. Bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen anne sütü, bebeğin gelecekteki sağlığı üzerinde de oldukça güçlü etkilere sahiptir. Ayrıca direkt bebeğe yararlarının yanında, anne sütünün annenin kendisi için de faydaları bulunmaktadır. Anne rahminin eski hale dönme sürecine  yardımcı olurken, meme ve yumurtalık kanserine yakalanma riskini de azaltır.
Anne sütü tat ve yapı olarak inek sütüne benzer ancak daha yumuşak ve tatlıdır. Bir kapta bekletilirse krema açığa çıkar ve ince bir tabaka oluşturur.

Antijenik kayma, virüslerdeki antikor-bağlanma bölgelerini kodlayan genlerin içindeki mutasyon birikimini içeren mekanizmaların çeşitliliğidir. Bunun sonucunda, popülasyonu enfekte eden virüs suşundan farklı suşlar oluşur, eski suşlara karşı kazanılan bağışıklık yeni suşlar için geçerli değildir. Antijenik kayma Grip A ve Grip B virüslerinin her iki türünde de meydana gelir.
Bağışıklık sistemi, virüsleri ancak virüs partikülünün yüzey antijenleri immün reseptörlere özgül olarak bağlandığında tanımlayabilir. Bu anahtar kilit ilişkisine benzerlik gösterir. Bir enfeksiyondan sonra, vücut enfeksiyon etkeni virüs suşu ile tekrar enfekte olmamak için ve edinilmiş bağışıklığı geliştirmek için virüse özgül immün reseptörler üretir. Benzer şekilde, virüs ile çalışan bir aşı, bağışıklık sistemine ilgili virüs suşunun antijenik yapısını sergiler. Ancak, viral genom yeni antijen türleri üretmek için sürekli değişim gösterir. Eğer yeni antijenler eski antijenlerden yeteri kadar farklılaşmışlarsa, reseptörlere bağlanmazlar ve virüsün orijinal suşuna karşı gelişen bağışıklık yeni suş için geçerli olmaz. Böyle bir durum epidemilere sebep olabilir. Antijenik değişimde iki süreç vardır: bunlardan biri antijenik kayma ve diğeri ise antijenik sapma, antijenik kayma daha yaygındır. Antijenik kayma iki karakteristik duruma bağımlıdır, bunlar konak bağışıklık direnci ve salgın süresidir. Daha uzun bir salgın, bu zaman süresince devam eden seçici baskı sağlar ve güçlü konak immun yanıtı yeni antijenlerin gelişimi açısından seçici baskıyı arttırır.

Grip virüslerinde iki yüzey proteini antijenik özelliktedir, hemaglütinin ve nöraminidaz. Hemaglütinin konak epitel hücrelerine bağlanma ve hücreye girişten sorumlu iken nöraminidaz yeni virionların konak hücreden çıkışını destekler. Bağışıklık sistemi tarafından yüzey proteinlerinin hemaglütinin ve nöramidaz bölgeleri olarak tanımlanan kısımları sürekli olarak seçici baskıya maruz bırakılırlar. Antijenik kayma, hemaglütinin ve nöraminidaz antijenlerini kodlayan genlerdeki küçük mutasyonlar ile konağın virüsü tanımasını engeller ve virüsün konak savunmasından kaçışına izin verir. Antijenik kayma, grip virüsleri arasında genetik ve antijenik değişimlere yol açan süregiden bir işlemdir.
İnsan nüfusunda, bağışık (aşılama yoluyla) bireyler hemaglütinin ve nöraminidaz proteinleri genlerine reseptörlere bağlanma aviditesini arttırmaya yönelik tek nokta mutasyonları için seçisi baskı uygularken, bağışık olmayan bireyler reseptör bağlanma aviditesini düşürmeye yönelik tek nokta mustasyonları için seçici baskı uygularlar. Bu dinamik seçici baskılar hemaglütinin geninde gözlenen değişimleri kolaylaştırır.
Tüm RNA virüslerinde olduğu gibi grip virüslerinde de mutasyonlar sıklıkla meydana gelmektedir, bunun nedeni RNA polimeraz enziminin hata düzeltme mekanizmasının olmamasıdır, sonuç olarak viral replikasyon sırasında yılda alan başına 1×10-3 ila 8×10-3 hata oranı ortaya çıkar. Yüzey proteinlerinde meydana gelen mutasyonlar virüsün bazı konak savunmalarından kaçmasına izin verir, bu mutasyonları büyük bir kısmı antijenik değişime yol açmaz. Son on yılda bu mutasyonlar önemli bir araştırma konusu olmuşlardır.
Antijenik kayma, parçalı genoma sahip virüslerin gen parçalarında meydana gelen reassortment (yeniden yapılanma) sonucu oluşan antijenik sapma ile karıştırılmamalıdır.
Ayrıca antijenik kayma, toplum genetiğinin önemli bir mekanizması olan genetik sürüklenmeden de farklıdır.

Antijenik sapma

Boni MF (July 2008). "Vaccination and antigenic drift in influenza". Vaccine. 26 Suppl 3: C8–14. doi:10.1016/j.vaccine.2008.04.011. PMC 2603026. PMID 18773534. 
Gog JR (July 2008). "The impact of evolutionary constraints on influenza dynamics". Vaccine. 26 Suppl 3: C15–24. doi:10.1016/j.vaccine.2008.04.008. PMID 18773528. 

Antijenik kayma ile ilgili bir illüstrasyon
Teknik bir tanım 12 Mayıs 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Antijenik sapma, bir virüsün iki veya daha fazla farklı suşunun ya da iki veya daha fazla değişik virüsün suşlarının, bir araya gelerek orijinal virüslerden daha farklı bir antijenik özellik kazanan yeni virüslerin ortaya çıkması sürecidir. Bu terim genellikle grip virüsleri için kullanılsa da, koyunlardaki visna maedi virüsü gibi farklı virüslerde demeydana gelebilir. Antijenik sapma, reassortman ya da viral sapma vakalarında oluşan, genotipik ve fenotipik değişimle sonuçlanan bir durumdur.
Antijenik sapma, antijenik kayma ile tezatlık gösterir. Grip suşlarının bilinen soylarının zaman içinde mutasyona uğraması, bağışıklık kaybına veya aşı uyumsuzluğuna yol açabilir. Antijenik kayma, grip A, grip B ve grip C de dahil olmak üzere grip virüslerinin her türünde ortaya çıkabilir. Antijenik sapma ise, sadece grip A virüsülerinde meydana gelir, bunun nedeni grip A virüslerinin insanlardan başka canlı türlerini de enfekte etmesidir. Grip A ile etkilenmiş kuşlar ve memeliler, virüsün yüzey antijenlerinin yeniden organize olabilmeleri için bir fırsattır. Grip B ve C özellikle insanları enfekte ederler ve reassortman yoluyla fenotipik değişimleri minimum düzeyde kalır.
Antijenik sapma yeni viral patojenlerin ortaya çıkması için önemlidir, virüsler yeni bir nişe girmek için bu yolu takip edebilirler. Primatlarda meydana geldiği gibi insanları etkileyen HIV gibi yeni virüslerin ortaya çıkmasında bir faktör olabilir. Genetik yapısı nedeniyle HIV reassortmana uğramaz, ama süperenfeksiyon yoluyla rahatça rekombine olabilir, HIV rekombinant HIV suşları üretebilir ve rekombinantlar atalarından farklılık gösterirler.

Grip A virüsleri, ördekler, tavuklar, domuzlar, insanlar, balinalar, atlar ve foklar gibi birçok farklı hayvan türünde bulunurlar Grip B virüsleri son zamanlarda foklarda da görülseler de özellikle insanları enfekte ederler. Grip türleri hemaglütinin ve nöraminidaz yüzey proteinlerine göre isimlendirilirler, örneğin tip-3 hemaglütinin ve tip-2 nöraminidaza sahip bir tür H3N2 diye isimlendirilir. Grip A virüsünün bazı türleri domuzları ve diğer memeliler enfekte edebilmektedirler. İki farklı Grip A virüsü türü aynı hücreyi aynı anda enfekte ettiklerinde rekombinasyon sonucunda yeni antijenik özelliğe sahip bir Grip A türü (suş) ortaya çıkabilir. Bu yeni suş yüklek oranda patojen olabilir çünkü insan bağışıklık sistemi yeni grip türlerini tanımlamakta zorlanır ve bunun sonucunda yeni pandemiler görülebilir.

Antijenik sapma parçalı genoma sahip virüslerde meydana gelebilir. Parçalı genoma sahip virüsleri hatırlamak için mnemonik bir hatırlatıcı olarak BORA (Bunyaviridae, Orthomyxoviridae, Reoviridae ve Arenavirus) kullanılır.

Viroloji açısından deniz ekosistemi geniş çaplı çalışılmamıştır, fakat olağanüstü hacmi, yüksek viral yoğunluk (sahil sularının her mL'sinde 100 milyon virüs, denizin derinliklerinde her mL suda 3 milyon virüs bulunmaktadır) ve yüksek hücre parçalama kapasitesiyle (ortalamanın %20 üzerinde) deniz virüslerinin rekombinasyon ve antijenik sapma kapasitesi oldukça yüksek olmalıdır.

İspanyol gribi
Coinfection
Superinfection
Viral Shift

Bouvier, Nicole M.; Palese, Peter (September 2008). "The biology of influenza viruses". Vaccine. 26 Suppl 4 (Suppl 4): D49–53. doi:10.1016/j.vaccine.2008.07.039. PMC 3074182. PMID 19230160. 

Süpergrip: Grip virüslerinde antijenik sapma 15 Eylül 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Asiklovir veya Aciclovir ya da Acyclovir, ZMA olarak kısaltılır. Acycloguanosine molekülünün kimyasal ismidir. Zovirax®, Hernovir®, Aklovir®, Asiviral®, Virosil® ve Acyl® gibi ticari isimler altında pazarlanan bir guanozin analoğu antiviral ilaçtır. En yaygın olarak kullanılan antiviral ilaçlarlardan birisidir, öncelikle Herpes simpleks virüs enfeksiyonları tedavisinde kullanılır, bunlar arasında varisella (suçiçeği) ve herpes zoster (zona) tedavisi de yer alır.
Molekül DSÖ'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.

Genital herpes simplex (tedavi ve profilaksi)
Herpes labialis (uçuk)
Herpes zoster (zona)
Immün sistemi baskılanmış hastalarda akut suçiçeği
Herpes ensefaliti
İmmün sistemi baskılanmış hastalarda akut mukokutanöz HSV enfeksiyonları
Herpes simpleks keratit (oküler herpes)
Herpes simpleks blefarit
İmmün sistemi baskılanmış hastalarda Herpesvirüslerine karşı profilaksi (kanser kemoterapisi uygulanan hastalarda olduğu gibi)

Sistemik asiklovir tedavisi (oral veya IV) ile ilgili ortak ilaç yan etkileri şunlardır:

Sık olanlar (hastaların ≥% 1): bulantı, kusma, ishal ve / veya baş ağrısı. Yüksek dozlarda halüsinasyon bildirilmiştir.
Seyrek yan etkiler (hastaların% 0.1−1); ajitasyon, baş dönmesi, konfüzyon, ödem, eklem ağrısı, boğaz ağrısı, kabızlık, karın ağrısı, saç dökülmesi, kızarıklık ve / veya güçsüzlük
Nadir yan etkiler (hastaların<% 0.1); koma, nöbetler, nötropeni, lökopeni, kristalüri, iştahsızlık, yorgunluk, hepatit, Stevens-Johnson sendromu, toksik epidermal nekroliz ve / veya anafilaksi

BK virüs polyomaviridae familyasının polyomavirus alt familyasının dahil olan bir virüstür. BK virüs enfeksiyonu genellikle asemptomatiktir. Bununla beraber bağışıklık sistemi eksikliği olan kimseler ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde sıklıkla semptomatiktir.
BK virüs ilk kez 1971 yılında, renal transplant hastasının idrarında izole edilmiştir.
BK virüs ve JC virüsün, genetik materyallerinin %75'i benzerdir.

Bağışıklık sistemi
JC virüs

Overview of the BK virus 27 Ocak 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MicrobiologyBytes: Polyomaviruses 18 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Reploeg, MD., Storch, GA., Clifford, DB., BK virus: A clinical review
Blackwell Munksgaard, 2004. BK virus. American Journal of Transplantation. 15 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Katrien Blanckaert and An S. De Vriese, 2006. Nephrology Dialysis Transplantation, journal of the European Renal Association and the European Dialysis and Transplant Association 6 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Baltimor sınıflandırması, David Baltimore tarafından geliştirilmiştir. Virüs ailelerini genom türlerine ve replikasyon yöntemlerine bağlı olarak gruplara bölen bir virüs sınıflandırma sistemidir.

Virüsleri genom yapılarına göre sınıflandırmak, belli kategorilerde olanlar arasında daha ileri araştırmalar yapma konusunda bazı kolaylıklar sağlamaktadırlar. Bu gruplar aşağıdaki gibidir:

Bu gruptaki virüslerin replike olabilmeleri için konak hücre çekirdeğine taşınmaları gerekir. Ayrıca bu virüsler genomlarını replike edebilmek için konak polimerazına gereksinim duyarlar, bundan dolayı hücre döngüsüne oldukça bağımlıdırlar. Virüs enfeksiyonunun ve progeni virüslerinin oluşumu hücrenin çoğalabilmesini gerektirir, hücre polimerazının çoğalma sırasında olduğu gibi  aktif olması gereklidir. Virüs hücrenin zorla bölünmesine neden olabilir, bu durum hücrenin dönüşümüne ve bu nedenle kansere yol açabilir. Herpesvirüsler, Adenovirüsler ve Papovavirüsler kanser oluşturan virüslere örnektir.
Poxvirüsler replike olabimek için hücre çekirdeğine taşınmaya gereksinim duymazlar: Poksvirüs ailesi çiçek hastalığı virüsünü de barındıran ve omurgalıları enfekte eden yüksek patojenik bir virüs ailesidir.
mRNA, konak hücre transkriptaz enzimleri aracılığıyla viral DNA'dan normal yolla yazılır, mRNA'nın iki tipi vardır:
1) erken mRNA, viral DNA sentezinden önce yazılır ve 2) geç mRNA, progeni DNA tarafından yazılır.

Anellovirüsler, Sirkovirüsler ve Parvovirüsler (omurgalıları enfekte eden), Geminivirüsler ve Nanovirüsler (bitkileri enfekte eden) ve Mikrovirüsler (Prokaryotları enfekte eden) gibi virüsler bu kategoridedirler. Çoğu dairesel genoma sahiptirler (bunun bilinen tek istisnası parvovirüslerdir). Ökaryotları enfekte edenleri çoğunlukla dönen çember mekanizması ile ve hücre çekirdeğinde replike olurlar.

Çoğu RNA virüsü gibi cytoplasm, replike olabilmek için konak hücre polimerazına DNA virüsleri kadar ihtiyaç duymazlar. Replikasyon monosistroniktir ve segmentli genomlar özgünlük içerir, bunun anlamı çok karmaşık translasyon sergileyen diğer virüslerin aksine her gen bir protein kodlar.

Tek iplikçikli RNA virüsleri, Baltimor sınıflandırmasının IV. ya da V. sınıfında yer alırlar. RNA'larının yönelimine göre negatif ya da pozitif polariteli olarak sınıflandırılırlar. Replikasyonları sitoplazma veya çekirdekte olabilir. Sınıf IV ve V deki tiRNA virüslerinin replikasyonları DNA virüslerindeki kadar hücre döngüsüne bağımlı değildir.

Genomlarını mRNA gibi kullanabilen virüslere pozitif polariteli ya da pozitif yönelimli virüsler denir.
Bu grupta Astroviridae, Caliciviridae, Coronaviridae, Flaviviridae, Picornaviridae, Arteriviridae veTogaviridae gibi virüs aileleri bulunmaktadır.

Genomlarını mRNA olarak kullanamayan virüslere negatif polariteli ya da negatif yönelimli virüsler denir. Bu virüsler protein sentezi yapabilmek için genomlarının pozitif iplikçiğini sentezletmek zorundadırlar.
Bu grupta Arenaviridae, Orthomyxoviridae, Paramyxoviridae, Bunyaviridae, Filoviridae ve Rhabdoviridae (kuduz virüsünü de içerir) gibi virüs aileleri bulunmaktadır.

Bu virüs sınıfında çok iyi çalışılmış retrovirüs ailesi vardır. Bu virüslerde replikasyon sırasında ters transkriptaz enzimi aracılığı ile RNA'nın pozitif iplikçiğinden bir DNA sentezlenir.Protein şablonları için RNA kullanmak yerine integraz kullanarak konak DNA'sına eklenen DNA kullanırlar kullanırlar. Replikasyon konak hücrenin polimerazı yardımıyla gerçekleştirilir.

Bunlar virüslerin küçük bir grubudur, Hepatit B virüsü bu gruptadır, bu virüs kısmi çift iplikçikli genoma sahiptir, bu sonradan kovalent olarak kapalı çembersel çift iplikli DNA (cccDNA) ile tamamlanarak viral mRNA ve subgenomik RNA üretiminde şablon olarak kullanılır. Pregenomik RNA, DNA genomu üretiminde viral ters transkriptaz için bir şablon olarak hizmet verir.

Virüsler
UAVTK

"Virus Taxonomy Portal." (Website.) Viral Bioinformatics Resource Center & Viral Bioinformatics - Canada. Retrieved on 2007-09-27.

Grupların aileleri - Baltimor metodu30 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UAVTK Virüs Veritabanı13 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Genbank veritabanı sınıflandırma portali9 Mart 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
ViralZone21 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Baltimor sistemi - Viroloji Bloğu27 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bit (çoğul: bitler) yaklaşık olarak Phthiraptera takımından, 5.000 türü bulunan kanatsız böceklerdir. Bitler tek delikliler, pangolinler, yarasalar ve memeli deniz hayvanları dışındaki her tür kuşlar ve memelilerde yaşayabilen sıcakkanlı zorunlu parazitlerdir. Bitler tifüs gibi hastalıkların taşıyıcısıdırlar.
Çiğneyici bitler konakçıların tüyleri ya da kılları arasında yaşar ve deri ile diğer atıklarla beslenirler; emici bitler ise konakçıların derisini delerek kanları ve diğer salgılarıyla beslenirler. Genellikle bütün hayatlarını tek bir konakçı üzerinde geçirirler ve sirke adıyla da bilinen bit yumurtalarını kıllara veya tüylere yapıştırırlar. Yumurtaların içindeki nimfa tamamen yetişkin olmadan önce üç defa tüy dökerler ki, tüm bu süreç yaklaşık olarak dört hafta sürer.
İnsanlar üzerinde konaklayabilen üç tür bit bulunmaktadır. Bunlar baş biti, vücut biti ve kasık bitidir. Vücut biti bilinen herhangi bir böceğin en küçük genomuna sahiptir. Bu nedenle model canlı olarak sıkça kullanılmış ve çokça araştırılmıştır.
Bitler en azından Orta Çağa kadar tüm insan topluluklarında bulunmuştur. Halk hikâyelerinde, The Kilkenny Louse House gibi şarkılarda ve James Joyce'un Finnegans Wake adlı romanında bile söz edilmiştir. Genellikle bu tür alanlarda kendilerine psikiyatrik bozukluk olan sanrısal parazitozunda yer bulmuşlardır. Bit, mikroskobinin ilk konularından biriydi ve Robert Hooke'un 1665 yılında yayımladığı Micrographia kitabında böcekten söz edilmişti.

Phthiraptera takımı üyeleri, sıcakkanlı omurgalı hayvanlar üzerindeki parazitliliği ve tek bir ventral sinir kavşağı oluşturmak için metatorasik gangliyonlarının, karınsal gangliyonları ile kombinasyonu da dahil olmak üzere anlaşılır bir şekilde monofiletik gruplandırılmıştır. Sıralamada geleneksel olarak emici bitler (Anoplura) ve çiğneyici bitler (Mallophaga) olarak iki alt takıma ayrılmışlardır. Bununla birlikte en son sınıflandırmalarda Mallophaga'nın parafiletik olduğunu ve şu anda dört alt takımının bulunduğunu göstermektedir:

Anoplura: sadece memelilerde görülen emici bitler
Rhynchophthirina: yaban domuzları ve fillerdeki parazitler
Ischnocera: çoğunlukla kuşlarda görülen çiğneyici bitler ancak bir familyası memelilerde görülür
Amblycera: çiğneyen bitlerin ilkel bir alt takımı; kuşlarda yaygındır ancak Güney Amerika ile Avustralya'daki memelilerde de görülür
4.000 türü kuşlardaki ve 800 türü ise memelilerdeki parazitler olmak üzere yaklaşık 5.000 türü tespit edilmiştir. Evcil hayvanlar ve kuşların bulunduğu tüm habitatlarda her kıtada bit bulunur. Hatta Antarktik'teki penguenlerde bile 15 türü (Austrogonoides ve Nesiotinus cinsinde) tespit edilmiştir.

Emici bitler boyları 0,5 ila 5 mm (0,02 ila 0,20 inç) arasında değişen küçük, kanatsız böceklerdir. Dar başları ve oval düzleşmiş gövdeleri vardır. Hiçbirisinde ocelli (basit göz-pigment çukuru) yoktur ve bileşik gözleri ya küçük ya da eksiktir. Antenleri üç ila beş kısa bölüm halindedir ve başlarına geri çekilebilen ağız parçaları delme ile emmeye uyarlanmıştır. Bağırsağının başlangıcında cibarial pompa olup, başın üst derisinin içine eklenen kaslar tarafından güçlendirilmektedir. Ağzının parçaları dişli bir hortumdan oluşmuştur ve bu hortumun içi keskin silindir şeklinde tükürük kanalı (ventral) ve bir beslenme kanalı (dorsal) olarak düzenlenmiştir. Göğsünün bölümleri kaynaşmış, karın bölümleri ayrılmış ve altı bacağının her birinin ucunda büyük bir pençe vardır.
Çiğneyici bitler de yassıdır ve uzunlukları 0,5 ila 6 mm (0,02 ila 0,24 inç) arasında değişmekte olup diğer tür bitlerden biraz daha büyük olabilirler. Vücut yapıları emici bitlere benzer ancak başları göğüslerinden daha kalındır ve tüm türlerde gözler bileşiktir. Hiçbir şekilde basit göz (ocelli) yoktur ve ağzının bölümleri çiğnemek için uyarlanmıştır. Duyargaları yani antenleri yine üç ila beş arasında bölümden oluşmakta olup Ischnocera alt sınıfında biraz daha ince Amblycera alt sınıfında ise çomak şeklinde biçimlidir. Bacaklar kısa ve sağlam olmakla birlikte bir ya da iki pençe ile son bulurlar. Bunların birçok türü her bir ev sahibi türe özgü olup onunla birlikte gelişmişlerdir. Genellikle kriptik (saklanma) olarak yaşadıkları ev sahiplerinin tüy ya da postunun rengine uyacak şekilde renklidirler.

Bitler iki gruba ayrılırlar. Bunlardan emici bitler ev sahiplerinin yağ salgıları ile diğer vücut sıvılarını emerek beslenirler. Çiğneyici bitler ise leşçidirler ve ev sahiplerinin cildinde tüy ya da saç parçaları ile veya atıklar ile beslenirler. Özgü türler çoğunlukla belirli tür canlılar üzerinde ya da bazı durumlarda vücudun belirli bölümlerinde bulunurlar. Bazı hayvanların on beşe kadar farklı türe ev sahipliği yaptığı bilinmekle birlikte, memelilerde bu sayı bir ila üç arasında, kuşlarda ise iki ila altı tür arasındadır. Örneğin insanlarda saç, vücut ve kasık bitleri farklı türlerdir. Bitler genellikle ev sahibinin üzerinden çıkarıldığı takdirde uzun süreli olarak yaşayamazlar. Çiğneyici bitlerin bazı türleri vücutlarındaki bakteriyositlerde simbiyotik bakterilere ev sahipliği yaparlar. Bunlar sindirimine yardımcı olabilir; çünkü böcek onlardan yoksun bırakılırsa ölecektir. Ev sahibi ölürse bit fırsatçı bir şekilde leşe gelen sinekleri gezinti yapmak için forez olarak kullanabilir ve yeni bir ev sahibi bulmaya çalışır.
Bir bitin rengi soluk bejden koyu griye doğru değişir; bununla birlikte, kanla besleniyorsa, oldukça koyu hale gelebilir. işi bitler genellikle erkeklerden daha yaygındır ve bazı türlerde partenogenetik bir yapı vardır. Bir bit yumurtasına genellikle sirke (nit) denir. Birçok bit türü, yumurtalarını ev sahibinin tüylerine özel tükürük ile tutturur ve bu tükürüğün saç bağından güçlü çözücüler kullanılmadan parçalanması oldukça zordur. Ancak kuşlarda yaşayan bitler, yumurtalarını tüylerin iç kısmına gagaları ile bakım yaptıklarından dolayı kısmen bırakabilirler. Yumurtalar için genelde kuşların gagalarının erişemediği yerleri seçerler. Canlı bit yumurtaları soluk beyazımsı renkte olmaya eğilimli iken, ölü bit yumurtaları daha sararmış bir haldedirler.
Bitler ekzopterigottur ve nimfalar, yetişkinlerin minyatür bir versiyonu olarak doğarlar. Genç yumurta genellikle kuluçkadan sonra bir ay içinde son yetişkin formuna ulaşmadan önce üç kez tüy döker.

Ev sahibi başına düşen bit sayısı büyük gövdeli kuş türlerinde, küçük olanlardan daha yüksek sayıda olma eğilimindedir. Ancak bitler kuşlarda bireyler arasında ortalama olarak tümünde aynı oranlarda bulunmaz. Yani bitler genellikle birkaç kuşun üzerinde yaşarlar. Pek çok kuş ise yoğun olarak bit taşıyanlara nispeten bitsizdir. Bu örnek kolonyal kuş türlerinden daha çok bölgesel (daha fazla sosyal) olarak daha belirgin hale gelir. Su altına dalarak beslenen konakçı organizmalarda suda yaşayan hayvan veya bitkilerin yemleriyle beslendiklerinden daha az bit taksonu içerirler. Daha güçlü antiparazitik savunma yapabilen kuş taksonu diğerlerinden daha fazla (güçlü bir T hücresi bağışıklığı tepkisi ya da daha büyük üropigial bezi gibi nedenlerden dolayı) Amblycera biti taşırlar. Ev sahibi popülasyonlarının boyutlarındaki azalmalar bitlerin taksonomik zenginliğinin uzun bir süreyle azalmasına neden olabilir. Örneğin, Yeni Zelanda'ya getirilen kuşlar Avrupa'da olduğundan daha az bit türüne ev sahipliği yapmaktadır. Bitlerdeki cinsiyet oranları daha sosyal olan ev sahiplerinde daha dengeli bir durumdadır ve daha fazla dişi bulunur. Bu durum muhtemelen alt popülasyonlar arasındaki daha güçlü izolasyon nedeniyle oluşmaktadır. Bir türün yok olması, ev sahibi konakçıya özgü bitin tükenmesine neden olur. Ana ev sahibini değiştirilmesi durumu çok nadiren başarılı olması muhtemel rastgele bir olaydır. Ancak türleşme evrimsel olarak çeşitli zaman ölçeklerinde gerçekleşebildiğinden bazen bu başarılabilir.
Bitlerin istilası oldukça ağır ise bu durumda ev sahibinin yaşam beklentisi azalabilir ancak çoğu ev sahibinin üzerinde bu durum çok az etkiye sahip gözükmektedir. Evcil tavuklarda toz banyosu alışkanlığı, muhtemelen kuşların kendilerini kurtarmaya yönelik bir girişimidir. Bit, mikrobik hastalıkları ve helmint parazitlerini iletebilir. Ancak çoğu birey, tüm yaşam döngüsünü tek bir ev sahibinde geçirir ve yeni bir ev sahibine yalnızca fırsatçılıkla geçebilirler. Ischnoceran biti, tüylerin termoregülasyon etkisini azaltabilir. Bu yüzden ağır istila edilmiş kuşlar diğerlerinden daha fazla ısınırlar. Bit istilası, cinsel rekabet bağlamında bir dezavantajdır.
İnsan vücudu biti olan Pediculus humanus humanus'un genomu 2010'da dizildi ve o tarihte bilinen en küçük böcek genomuna sahipti. Bu bit, belirli hastalıkları iletirken, yine insanla yakından ilişkili olan baş biti (P. h. Capitis) bunu yapamaz. Basit yaşam öyküsü ve küçük genomları ile patojenler ve taşıyıcı yeterliliğinin iletilmesinin arkasındaki moleküler mekanizmalar çiftin ideal model organizmalar olmalarını sağlar. 2015 yılında İtalya'da 5 vak'ada bulaşıcı bitin taşınması nedeniyle ateşlenme yaşandığı bildirilmiştir.

İnsanlar üç farklı biti barındırır: baş biti, vücut biti ve kasık biti. Bitlerin kontolü bit tarağı, ilaçlı şampuanlarla yıkamalarla yapılabilir.
Bit, 2000'li yıllarda insanın evrimi üzerine keşiflere yol açan önemli DNA araştırmalarına konu olmuştur. İnsanlarda parazite neden olan Pedikülüs ve Phthirus olmak üzere iki cinste, üç emici tür bit bulunmaktadır. Bunlar baş biti (Pediculus humanus capitis), vücut biti (Pediculus humanus corporis) ve kasık bitidir (Phthirus pubis). İnsandaki baş ve vücut biti (Pediculus cinsi) şempanze bitiyle ortak bir ataya, kasık biti (Phthirus cinsi) ise goril bitiyle ortak bir atayı paylaşmaktadır. Reed ve diğerleri filogenetik ve cophilogenetik analizi kullanarak Pediculus ve Phthirus'ın kardeş grup ve monofiletik olduğunu öne sürdü. Başka bir deyişle, iki cins aynı ortak atadan geldiği iddiasında bulundular. Pediculus ile ortak atası arasındaki ayrışma yaşının 6-7 milyon yıl önce olduğu tahmin edilmektedir ki bu şempanze-insansı ayrımı tarafından öngörülen yaşa uymaktadır.
Örneğin genetik kanıtlar

Bulaşıcı hastalıkların yok edilmesi (eradikasyon), bir bulaşıcı hastalığın küresel konak popülasyondaki prevalansının sıfıra indirilmesidir.
Şimdiye kadar iki bulaşıcı hastalık başarıyla ortadan kaldırılmıştır: insanlarda çiçek hastalığı ve geviş getiren hayvanlarda sığır vebası. İnsan hastalıkları olan çocuk felci, frambezi, drakunkuliyaz (Gine solucanı) ve sıtmayı hedef alan devam eden dört eradikasyon programı da vardır. (2008 (2008-April) itibarıyla) Carter Center Uluslararası Hastalıkların Ortadan Kaldırılması Görev Gücü tarafından mevcut teknoloji ile potansiyel olarak ortadan kaldırılabilir beş bulaşıcı hastalık daha tespit edilmiştir. Bu hastalıklar kızamık, kabakulak, kızamıkçık, lenfatik filaryaz (fil hastalığı) ve sistiserkoz'dur (domuz tenyası).
Hastalık eradikasyonu kavramı bazen bölgesel bir popülasyonda bulaşıcı bir hastalığın prevalansının sıfıra indirilmesi veya küresel prevalansın ihmal edilebilir bir miktara indirilmesi anlamına gelen hastalık eliminasyon ile karıştırılmaktadır. Bu durum "eradikasyon" teriminin, özellikle HIV ve bu tür tedavilerin arandığı bazı diğer virüsler bağlamında belirli bir patojenin bir kişiden tamamen yok edilmesi (bir enfeksiyonun temizlenmesi olarak da bilinir) atıfta bulunmak için kullanılmasından kaynaklanır.
Patojenik bir organizmanın (en azından potansiyel olarak) yok edilebilir olup olmadığını hem biyolojik hem de teknik özellikler belirlediğinden bulaşıcı hastalıkların eradikasyon amacıyla hedeflenmesi dar kriterlere dayanmaktadır. Hedeflenen patojen önemli bir insan dışı (veya insana bağımlı olmayan) rezervuara sahip olmamalıdır (veya hayvan hastalıkları söz konusu olduğunda, enfeksiyon rezervuarı, sığır vebasında olduğu gibi kolayca tanımlanabilir bir tür olmalıdır). Bu durum yaşam döngüsünün ve patojenin bulaşmasının yeterince anlaşılmasını gerektirir. Bulaşmayı durdurmak için etkili ve pratik bir müdahale (aşı veya antibiyotik gibi) mevcut olmalıdır. Aşılama öncesi dönemde kızamık üzerine yapılan çalışmalar, kritik topluluk büyüklüğü kavramına (altında bir patojenin dolaşımının durduğu minimum nüfus boyutu) yol açtı. Bir eradikasyon kampanyası başlatılmadan önce aşılama programlarının kullanılması duyarlı nüfusu azaltabilir. Eradike edilecek hastalık açıkça tanımlanabilir olmalı ve doğru bir teşhis aracı bulunmalıdır. Toplumsal ve siyasi destek ve bağlılığın yanı sıra ekonomik kaygılar da eradikasyon başarısını belirleyen diğer önemli faktörlerdir.

Şimdiye kadar, yalnızca iki hastalık başarılı bir şekilde ortadan kaldırılmıştır; biri özellikle insanları (çiçek hastalığı) ve diğeri sığırları (sığır vebası) etkiler.

Çiçek hastalığı, kasıtlı müdahale ile ortadan kaldırılan ilk ve şimdiye kadar tek bulaşıcı insan hastalığıdır. 1798'de Edward Jenner, inek çiçeği lezyonlarından elde edilen materyalle insanlara aşılamanın koruyucu etkisini gösterdiğinde etkili bir aşı bulunan ilk hastalık olmuştur.
Çiçek hastalığının (variola) iki klinik çeşidi vardır: yüzde 40'a varan ölüm oranıyla variola major ve yüzde birden az ölüm oranıyla alastrim olarak da bilinen variola minör. Doğal olarak meydana gelen son variola major vakası Ekim 1975'te Bangladeş'te teşhis edildi. Doğal olarak meydana gelen son çiçek hastalığı (variola minor) vakası 26 Ekim 1977'de Somali'nin Merca Bölgesi'ndeki Ali Maow Maalin'de teşhis edildi. Bu vakanın kaynağı yakındaki Kurtunwarey semtindeki bir salgındı. Bu salgında 211 temaslının tamamı izlendi yeniden aşılandı ve gözetim altında tutuldu.
Ulusal kayıtların iki yıllık ayrıntılı analizinden sonra, çiçek hastalığının küresel olarak yok edilmesi, 9 Aralık 1979'da klinisyenler ve tıp bilim insanlarından oluşan uluslararası bir komisyon tarafından onaylandı ve 8 Mayıs 1980'de Dünya Sağlık Örgütü Genel Kurulu tarafından kabul edildi. Bununla birlikte, çiçek hastalığı virüsünün ABD ve Rusya'daki laboratuvarlarda saklanmaya devam etmesine ilişkin devam eden bir tartışma vardır. Çünkü virüsün herhangi bir kazara veya kasıtlı olarak salınması, çiçek hastalığına karşı aşıların durdurulması nedeniyle 1980'lerin sonlarından bu yana doğan insanlarda yeni bir salgın yaratabilir.

20. yüzyılda, sığırları ve diğer geviş getirenleri enfekte eden ve kızamıkla aynı aileye ait olan viral bir hastalık olan sığır vebasını, öncelikle canlı zayıflatılmış bir aşı kullanarak yok etmek için bir dizi kampanya yapıldı. Nihai başarılı kampanya, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü tarafından yönetildi. 14 Ekim 2010'da dokuz yıldır hiçbir teşhis konulmamasıyla Gıda ve Tarım Örgütü hastalığın tamamen ortadan kaldırıldığını  ilan etti. Böylelikle hastalık insan teşebbüsleri tarafından ortadan kaldırılan ilk (ve şimdiye kadar tek) çiftlik hayvanı hastalığı haline geldi.

İhmal Edilen Hastalıklar İçin İlaç Girişimi
Küreselleşme ve hastalık
İhmal Edilen Tropik Hastalıklara İlişkin Kigali Deklarasyonu
Amerika Birleşik Devletleri'nden elenen hastalıkların listesi
İhmal edilen tropikal hastalıklar
Planlı yok oluş
Sanitasyon
Tüberküloz eliminasyonu

Field (April 2017). "Anti-trypanosomatid drug discovery: an ongoing challenge and a continuing need". Nature Reviews Microbiology. 15 (4): 217-231. doi:10.1038/nrmicro.2016.193. PMC 5582623 . PMID 28239154. 
Field (July 2017). "Erratum: Anti-trypanosomatid drug discovery: an ongoing challenge and a continuing need". Nature Reviews Microbiology. 15 (7): 447. doi:10.1038/nrmicro.2017.69. PMID 28579611. 
Field (November 2018). "Author Correction: Anti-trypanosomatid drug discovery: an ongoing challenge and a continuing need". Nature Reviews Microbiology. 16 (11): 714. doi:10.1038/s41579-018-0085-1. PMID 30206344. 

Carter Center Uluslararası Hastalıkların Ortadan Kaldırılması Görev Gücü 11 Şubat 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Küresel Çocuk Felci Yok Etme Girişiminin Web Sitesi 2 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Genetik madde olarak DNA bulunduran ve replikasyon için DNA'ya bağımlı DNA polimeraz enzimine gereksinim duyan virüslerdir. Nükleik asitleri genellikle çift iplikçikli DNA yapısındadır (çiDNA) ancak tek iplikçikli DNA yapısında olanlar da mevcuttur (tiDNA). DNA virüsleri Baltimor sınıflandırma sisteminde I. Grup ya da II. Grup üyeleridir. Tek iplikçikli DNA'lar genellikle enfekte hücrede çift iplikçikli yapıya dönüştürülür. Hepatit B virüsünü de içeren VII. Grup virüsleri DNA genomuna sahip olmalarına rağmen Baltimor sınıflandırmasında DNA virüslerinden ayrı bir sınıfta yer almışlardır, bunun nedeni bu virüslerin ters transkripsiyon yapan virüs olması ve RNA aracılı replikasyon yapmasıdır. DNA virüsleri çiçek hastalığı, herpesvirüs hastalıkları ve su çiçeği gibi önemli hastalıklara neden olabilmektedirler.

Bu grubun genom çeşitliliği önemli farklılılar gösterir. Bazıları çembersel (sirküler) genoma (Baculoviridae, Papovaviridae ve Polydnaviridae) sahip iken, bazıları da çizgisel (lineer) genoma sahiptirler (Adenoviridae, Herpesviridae ve bazı fajlar). Bazı aileler çembersel ve çizgisel arasında değişim gösterebilen genoma sahip iken (T4 fajı ve bazı Iridoviridaeler). Bazıları da kovalent olarak kapalı uçlu çizgisel genoma sahiptirler (Poxviridae ve Phycodnaviridae).

Kaudovirüs takımı türleri,Kortikovirüs ve Tetivirüs aileleri bakterileri enfekte ederler.
Ligamenvirüs takımı türleri, Ampullavirüs, Bicaudavirüs, Clavavirü, Fusellovirü, Globulovirüs, Guttavirüs ve Turrivirüs aileleri; hipertermofilik arkelerin Crenarchaeota türlerini enfekte ederler.
Herpesvirales takımı türleri, Adenovirüs, Asfarvirüs, Iridovirüs, Papillomavirüs, Polyomavirüs ve Poxvirüs aileleri; omurgalıları enfekte ederler..
Ascovirus, Baculovirus, Hytrosaviridae, Iridoviridae, Polydnaviruses aileleri ve Nudivirus cinsi; böcekleri enfekte ederler.
Mimivirüs ailesi türleri, Marseillevirüs, Megavirüs, Mavirüs virofajı ve Uydu virofajı türleri protozoaları enfekte ederler
Nimaviridae ailesi türleri kabukluları enfeke ederler.
Phycodnavirüs ailesi türleri ve Organik Göl virofajı türleri algleri enfekte ederler. Bunlar bitkileri enfekte eden bilinen tek çiDNA virüsleridir.
Plasmavirüs ailesi türleri; Mollicutes sınıfı türlerini enfekte eder.
Pandoravirüs ailesi türleri amipleri enfekte eder.
Dinodnavirus cinsi türleri ateşrengi algleri enfekte ederler.
Rhizidiovirus cinsi türleri stramenopilleri enfekte edeler.
Salterprovirus ve Sphaerolipoviridae cinsi türleri euryarchaeota cinsine enfekte ederler.

Takım Caudovirales
Aile Myoviridae—Enterobacteria phage T4 dahil
Aile Podoviridae—Enterobacteria phage T7 dahil
Aile Siphoviridae—Enterobacteria phage λ dahil
Takım Herpesvirales
Aile Alloherpesviridae
Aile Herpesviridae— insan herpesvirüsleri ve Varicella Zoster virus dahil
Aile Malacoherpesviridae
Takım Ligamenvirales
Aile Lipothrixviridae
Aile Rudiviridae
Belirlenmemiş aileler
Aile Adenoviridae—insanlarda adenovirüs enfeksiyonu yapanlar dahil.
Aile Ampullaviridae
Aile Ascoviridae
Aile Asfarviridae—Afrika domuz ateşi virüsü dahil
Aile Baculoviridae
Aile Bicaudaviridae
Aile Clavaviridae
Aile Corticoviridae
Aile Fuselloviridae
Aile Globuloviridae
Aile Guttaviridae
Aile Hytrosaviridae
Aile Iridoviridae
Aile Marseilleviridae
Aile Mimiviridae
Aile Nudiviridae
Aile Nimaviridae
Aile Pandoraviridae
Aile Papillomaviridae
Aile Phycodnaviridae
Aile Plasmaviridae
Aile Polydnaviruses
Aile Polyomaviridae—Simian virüs 40, JC virüs, BK virüs dahil
Aile Poxviridae— Sığır çiçeği virüsü, çiçek hastalığı virüsü dahil.
Aile Sphaerolipoviridae
Aile Tectiviridae
Aile Turriviridae
Belirlenmemiş cinsler
Dinodnavirus
Salterprovirus
Rhizidiovirus
Belirlenmemiş türler
Abalone shriveling syndrome-associated virus
Bandicoot papillomatosis carcinomatosis virus
KIs-V
Lentille virus
Megavirus
Mollivirus sibericum virus
Phaeocystis globosa virus
Pithovirus
Virofajlar
Ace Lake Mavirus virophage
Dishui Lake virophage 1
Mavirus virophage
Organic Lake virophage
Phaeocystis globosa virus virophage
Rio Negro virophage
Sputnik virophage
Sputnik virophage 2
Yellowstone Lake virophage 1
Yellowstone Lake virophage 2
Yellowstone Lake virophage 3
Yellowstone Lake virophage 4
Yellowstone Lake virophage 5
Yellowstone Lake virophage 6
Yellowstone Lake virophage 7
Zamilon virophage
Zamilon virophage 2

Pleolipovirüsler olarak bilinen bir gruptur, benzer genom organizasyonuna sahip olmalarına rağmen, tek ya da çift iplikçikli DNA genomu yapısında olmalarıyla farklılıklar gösterirler. Bu grup mevcut sınıflandırma sistemine uymamaktadır ve bu grup için yeni bir takson gerekmektedir.
Bu virüsler litik değillerdir ve virionları lipit veziküllerin kapladığı genomlar ile karaktrizedir. Nükleoproteinlere sahip değillerdir. Viral zardaki lipitler, konak hücre zarından seçici olmayan bir şekilde elde edilmiştir. Virionlar iki ya da üç adet büyük yapısal protein barındırırlar.
Bu grupta aşağıdaki virüsler bulunmaktadır:

Haloarcula hispanica pleomorphic virus 1
Halogeometricum pleomorphic virus 1
Halorubrum pleomorphic virus 1
Halorubrum pleomorphic virus 2
Halorubrum pleomorphic virus 3
Halorubrum pleomorphic virus 6
SNJ2

Bakteriyofajların ilk olarak 1927'de keşfedilmelerine rağmen, sadece 1959'da Sinshemer çalışmasında Phi X 174 fajının tek iplikçikli DNA yapısında olabileceğini öne sürmiştür. Bu keşfe kadar DNA virüslerinin birçoğunun göreceli olarak çift iplikçikli yapıda olduğu düşünülmekteydi.

Aileler genom doğası ve konak aralığı temel alınarak gruplandırılmışlardır. Aşağıda bu aileler yer almaktadırlar.

Aile Anelloviridae
Aile Bacillariodnaviridae
Aile Bidnaviridae
Aile Circoviridae
Aile Geminiviridae
Aile Inoviridae
Aile Microviridae
Aile Nanoviridae
Aile Parvoviridae
Aile Spiraviridae

Çembersel tek iplikçikli virüslerin bir bölümünün dört tipe ayrıldığı öne sürülmüştür. Bu bölümlendirmenin, onların filogenetik ilişkilerini yansıttığı görülmektedir.
Tip I, küçük çembersel DNA (yaklaşık 2-kb) ile karakterizedir, Rep proteini ve büyük açık okuma alanı (ORF) zıt yönlerdedir. Bu tip: sirkovirüslerin, geminivirüslerin ve nanovirüslerin karakteridtikleridir.
Tip II, genomları benzersiz ve ayrı iki Rep ve ORFlardan oluşur.
Tip III, genomları aynı yönelimde iki büyük ORF içerir. Bu tipik bit anellovirüs düzenidir.
Tip IV, genomları 8'e kadar olabilen ORF ile beraber 4-kb'ı bulan büyük genomlardandır. Bu genom tipi İnovirüsler ve Mikrovirüslerde bulunur.

Bidnavirüs ve Parvovirüs aileleri çizgisel genoma sahip iken diğer aileler çembersel genoma sahiptirler Bidnavirüsler iki parçalı genoma sahiptirler ve omurgalıları enfekte ederler. İnovirüsler ve Mikrovirüsler bakterileri enfekte ederler. Anellovirüsler ve Sircovirüsler hayvanları (memelileri ve kuşları ayrı ayrı olarak) enfekte ederler; ve Geminivirüsler ve Nanovirüsler bitkileri enfekte ederler. Bacillariodnavirüsler diatomları enfekte ederler ve eşsiz genoma sahiptirler: ana kromozom daireseldir (~6 kilobaz uzunluğunda): küçük kromozom doğrusaldır (~1 kilobaz uzunluğunda) ve ana kromozomun tamamlayıcısıdır. Spiravirüsler üyeleri arkeleri enfekte ederler. Mycodnavirüsler üyeleri mantarları enfekte ederler.

Bu gruptaki virüsler, genom replikasyonu için çift iplikçikli DNA aracısı replikatif bir forma ihtiyaçları vardır. Bu form, normal olarak konak hücre DNA polimerazı yardımıyla virüs DNA'sından oluşturulur.

Fauquent, C. M.; Mayo, M. A.; Maniloff, J.; Desselberger, U.; Ball, L. A. (27 Mayıs 2005). "Uluslararası Virüs Taksonomisi Komitesinin 8. Raporu". Academic Press. US National Center for Biotechnology Information, National Library for Medicine, National Institutes of Health. 6 Kasım 2009 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Ağustos 2016. Academic Press. Birleşik Devletler Ulusal Biyoteknoloji Merkezi, Ulusal Sağlık Enstitüsü, Ulusal Tıp Kütüpanesi.

Dang humması veya deng humması (İngilizce: dengue fever), dang virüsü kaynaklı bir enfeksiyondur. Sivrisinekler dang virüsünü bulaştırır (ya da yayar). İnsanların kemikleri kırılır gibi şiddetli ağrı çekmesine neden olduğu için, Dang humması “kırık kemik humması” olarak da bilinir. Dang hummasının semptomlarından bazıları şunlardır: baş ağrısı, kızamık görünüşlü cilt kızarıklıkları ve kaslarda ve eklemlerde ağrı. Dang humması, az sayıda insanda hayatı risk haline gelebilir. Bunlardan ilki hemorajik ateş olup kan damarlarında (kan taşıyan tüpler) kanama ve sızıntının yanı sıra  trombositlerde (kanın pıhtılaşmasını sağlar) düşük seviyede kan görülmesine neden olur. İkincisi dang şoku sendromudur ve tehlikeli derecede düşük tansiyona neden olur.
Dang virüsünün dört farklı türü vardır. Virüslerin bir türü kişiye bulaştığında, hayatının sonuna kadar bu virüs tipine karşı korunur. Bununla beraber, diğer üç virüsten sadece kısa süre için korunabilir. Daha sonra bu üç virüs türünden birini kapması halinde, ciddi sorunlar yaşaması olasıdır.
İnsanları dang virüsünden koruyan Qdenga isimli bir aşı bulunmaktadır. Dang hummasını önlemek için yapılabilecek bazı şeyler mevcuttur. İnsanlar kendilerini sivrisineklerden koruyup ısırılma sayısını azaltabilirler. Bilim insanları ayrıca sivrisineklerin yaşam alanlarını daraltarak sivrisineklerin sayısını azaltmayı önermektedir. Dang hummasına yakalanan kişi, hastalığın hafif ya da orta dereceli olması durumunda, sadece yeterli miktarda sıvı tüketerek iyileşebilir. Durum daha ciddi ise, damardan sıvı alımı (iğne ya da tüp yoluyla damara sıvı verilmesi) ya da kan nakli (başka bir kişiden kan verilmesi) gerekebilir.
1960'lardan bu yana daha fazla sayıda insan dang hummasına yakalanmaktadır. Hastalık II. Dünya Savaşından bu yana dünya çapında bir sorun haline gelmiş olup 110'dan fazla ülkede yaygındır. Her yıl, 50-100 milyon arası insan dang hummasına yakalanmaktadır. Virüsü doğrudan tedavi etme amaçlı bir aşı ya da ilaç üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Bunun yanı sıra, sivrisineklerden korunmak için çok farklı yollar denenmektedir. Dang hummasının ilk tarifi 1779 yılında yazılmıştır. 20. yüzyılın başında, bilim insanları hastalığın dang virüsünden kaynaklandığını ve sivrisinekler tarafından bulaştığını (ya da yayıldığını) öğrenmiştir.

Dang virüsü bulaşan insanların %80'inde hiçbir semptom görülmemekte ya da sadece hafif semptomlar (basit ateş gibi) oluşmaktadır. Hastalanan insanların yaklaşık %5'i (her 100 kişiden 5'i) daha ciddi şekilde hastalanmaktadır. Bunların küçük bir bölümünde hastalık hayati risk taşır. Semptomlar, kişi dang virüsüne maruz kaldıktan sonra 3 ila 14 gün arasında ortaya çıkar. Çoğunlukla, semptomlar 4 ila 7 gün sonra görülür. Kişi dangın yaygın olduğu bir bölgeden dönüyorsa ve ateş ile diğer semptomlar 14 günden uzun süre sonra belirirse, muhtemelen dang bulaşmamıştır.
Genellikle, çocuklarda dang hummasının semptomları soğuk algınlığı veya mide iltihabı (ya da mide gribi; örneğin, kusma ve ishal) semptomları ile aynıdır. Ancak, çocukların dang humması nedeniyle daha ciddi sorunlar yaşaması daha muhtemeldir.

Dang hummasının klasik semptomları şunlardır: aniden başlayan ateş, baş ağrısı (genellikle gözlerin arkasında), kızarıklık, kas ve eklem ağrıları. Hastalığın bir diğer adı olan “kırık kemik ateşi” ağrının ne denli şiddetli olabileceğini ifade eder. Dang humması üç safhada ilerler: ateşlenme, kritik, iyileşme.
Ateşlenme safhasında, kişinin genellikle yüksek ateşi olur. Ateş genellikle 40 derecenin Celsius (104 derece Fahrenheit) üzerindedir. Kişi ayrıca genel ağrılar ve baş ağrısından şikâyetçi olabilir. Ateşlenme safhası genellikle 2 ila 7 gün sürer. Bu safhada, semptomlara sahip kişilerin %50-80'inde kızarıklıklar görülür. Birinci ya da ikinci günde, kızarıklık cildin kızarması gibi görünebilir. Hastalığın ilerleyen günlerinde (4 ila 7 gün) görüntü kızamık gibi olabilir. Ciltte küçük kırmızı noktalar (peteşi) belirebilir. Bu noktalar cilde baskı uygulandığında yok olmaz. Bu kırmızı noktaların nedeni çatlamış kılcal damarlardır. Ayrıca, kişinin ağzındaki ve burnundaki mukozada hafif kanama olabilir. Ateş kendiliğinden düzelme ve sonra bir iki gün için geri dönme eğilimdedir. Ancak, bu düzen kişiler arasında farklılık gösterir.
Bazı kişilerde, yüksek ateş geçtikten sonra hastalık kritik safhaya geçebilir. Kritik safha 1-2 gün sürer. Bu safhada, göğüste ve karında sıvı birikebilir. Bunun nedeni küçük kan damarlarında sızıntı olmasıdır. Sıvı birikir ve artık vücut içinde dolaşmaz. Bu durum hayati (en önemli) organların normalde olduğu kadar kan alamaması anlamına gelir. Bu nedenle, organlar normal şekilde çalışmaz. Kişide ayrıca (genellikle gastrointestinal kanalda) şiddetli kanama görülebilir.
Dang bulaşan kişilerin %5'inden azında dolaşım şoku, dang şoku sendromu ve dang hemorajik ateş görülür. Kişi daha önce dangın bir başka türüne yakalanmışsa (“ikincil enfeksiyon”), bu ciddi sorunları yaşama olasılığı daha fazladır.
İyileşme safhasında, kan damarlarından sızan sıvı kan dolaşımına geri döner. İyileşme safhası 2-3 gün sürer. Bu safhada kişi daha iyi hisseder. Bununla beraber, şiddetli kaşınma ve düşük kalp atış hızı görülebilir. Bu safhada, kişide aşırı sıvı yüklemesi (çok fazla sıvının geri alınması) olabilir. Bu durum beyni etkilerse, felç ya da şuur seviyesinin değişmesine yol açabilir (kişinin düşünme, farkındalık ve davranış durumu normalden farklı olabilir).

Nadiren, dang vücudun diğer sistemlerini etkileyebilir. Semptomlar tek başına ya da diğer klasik dang semptomlarıyla birlikte görülebilir. Ciddi vakaların %0,5-6'sında şuur seviyesinde düşüş görülür. Bunun nedeni dang virüsünün beyni etkilemesidir. Karaciğer gibi hayati organların doğru çalışmaması halinde de bu durum görülebilir.
Dang humması olan insanlarda diğer nörolojik bozukluklar (beyni ve sinirleri etkileyen bozukluklar) da rapor edilmiştir. Örneğin, dang transvers miyelit ve Guillain-Barré sendromuna sebep olabilir. Neredeyse hiç olmasa da, dang kalp enfeksiyonuna ve akut karaciğer yetmezliğine de neden olabilir.

Dang hummasının nedeni dang virüsüdür. Virüsleri adlandıran ve sınıflandıran bilimsel sistemde, dang virüsü Flaviviridae ailesinin ve Flavivirus familyasının bir parçasıdır. Diğer virüslerde aynı aileye aittir ve insanlarda hastalıklara sebep olur. Örneğin, sarıhumma virüsü, Batı Nil virüsü, St. Louis ensefaliti virüsü, Japon ensefaliti virüsü, keneyle taşınan ensefaliti virüsü, Kyasanur ormanı hastalığı virüsü ve Omsk hemorajik ateşi virüsü de Flaviviridae familyasındandır. Bu virüslerin çoğu sivrisinekler ya da kene yoluyla yayılır.

Dang virüsü çoğunlukla Aedes sivrisinekleri, özellikle Aedes aegypti türü sivrisinekler, tarafından bulaşır (ya da yayılır). Bu sivrisinekler genellikle 35° Kuzey ve 35° Güney enlemleri arasında, 1000 m rakım altında yaşarlar. Genellikle gündüz ısırırlar. İnsanı tek bir ısırıkla enfekte edebilirler.
Bazen, sivrisinekler de insanlardan dang kapabilir. Eğer dişi bir sivrisinek enfekte bir kişiyi ısırırsa, dang virüsünü kapabilir. İlk başta, virüs sivrisineğin bağırsağındaki hücrelerde yaşar. Yaklaşık 8-10 gün sonra, virüs sivrisineğin tükürük bezlerine yayılarak salya (ya da "tükürük") oluşturur. Böylece sivrisineğin ürettiği salyada dang virüsü mevcuttur. Yani sivrisinek bir insanı ısırdığında, virüslü salyası insana geçerek ona bulaşabilir. Virüsün bulaştığı sivrisinekler herhangi bir soruna sebep olduğu görülmemiştir – ki bu sivrisinekler hayatlarının sonuna kadar enfekte halde kalırlar. Dangı en fazla yayan sivrisinek türü Aedes aegypti sivrisineğidir. Bunun nedeni insanlara yakın yaşamayı sevmesi ve hayvanlar yerine insanlardan beslenmesidir. Ayrıca, yumurtalarını insan yapımı su kaplarına bırakmayı sever.
Dang bunun yanı sıra enfekte kan ürünleri organ bağışı yoluyla da yayılabilir. Dang taşıyan bir kişi kan bağışlarsa ya da organ bağışlarsa, bunun verildiği kişi bağışlanan kan veya organdan dang kapabilir. Singapur gibi bazı ülkelerde dang yaygındır. Bu ülkelerde her 10,000 kan naklinin 1,6 ila 6'sından dang yayılmaktadır. Dang virüsü hamilelik sırasında ya da çocuk doğduğunda anneden çocuğa da geçebilir. Dang genellikle başka yollarda yayılmaz.

Dang hastalığı  olan bebeklerin ve küçük çocukların şiddetli olarak hastalanması, yetişkinlere göre daha olasıdır. Sağlıklı ve iyi beslenen çocukların ciddi olarak hastalanmasıysa daha olasıdır. (Bu hastalık, kötü ve eksik beslenen, sağlıklı olmayan ya da iyi beslenemeyen çocuklarda genellikle daha kötü olan diğer pek çok enfeksiyondan farklıdır.) Kadınlar, erkeklere göre daha şiddetli hastalanırlar. Dang, diyabet ve astım gibi kronik (uzun süreli) hastalığı olan kişilerde yaşamı tehdit edici olabilir.

Bir sivrisinek insanı ısırdığında, salyaları kişinin derisine geçer. Eğer sivrisinekte dang varsa, virus salyasında taşınmaktadır. Böylece sivrisinek bir insanı ısırdığında virus, sineğin salyasıyla beraber kişinin derisine geçer. Virüs, kişinin akyuvarlarına ilişir ve girer. (Akyuvarların, enfeksiyonlar gibi tehditlere karşı savaşarak vücudun korunmasına yardımcı olmaları gerekir.) Akyuvarlar vücutta hareket ettikçe virus ürer (veya kendisini çoğaltır). Akyuvarlar, interlökin, interferon ve tümor nekroz faktörü gibi (sitokin olarak bilinen) uyarıcı belirti proteinler üreterek tepki verirler. Bu proteinler, hastalığın, grip benzeri belirtiler edinmesine ve dang ile gelen yoğun ağrılara sebep olur.
Kişinin şiddetli (ciddi) bir enfeksiyonu varsa virüs, vücutta daha hızlı bir şekilde yayılır. Virüs daha da yayıldıdığı için (karaciğer ve kemik iliği gibi) daha fazla organı da etkisi altına alabilir. Kan akışıyla gelen sıvılar, vücut boşluklarındaki küçük kan damarlarına sızar. Bu yüzden kan damarlarında daha az kan dolaşır (ya da vücutta hareket eder). Kişinin kan basıncı o kadar azalır ki kalp artık hayati (en önemli) organlara yeteri kadar kan sağlayamaz. Ayrıca kemik iliği, kanın yeteri kadar pıhtılaşması için gerekli olan miktarda platelet üretemez. Yeterli platelet olmadan kişinde kanama probleml

Difteri, halk arasında kuşpalazı olarak da bilinen, corynebacterium diphtheriae isimli mikroorganizmanın boğaz, burun, göz ve derideki yaralarda yerleşmesiyle ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık.
Bebeklerin 2-4 ve 6. aylarında tatbik edilen DBT karma aşısı içinde yer alan ve difteri mikrobunun toksininin zayıflatılmasıyla yapılan difteri aşısının yaygın olarak kullanılması sebebiyle, günümüzde aşılanmayanlarda tek tük ortaya çıkan bir hastalıktır.
Difteri basili, düz veya hafif bükük silindir şeklindedir. Kalınlık ve boyları değişiktir. 34-95 derecede ürerken toksinini (zehrini) salgılar. Toksin, insan ve bütün hayvanlar için oldukça tehlikelidir. Dokularda harabiyet ve sinirlerde felç yapar.
Difteri oldukça yaygın bir hastalıktır. Soğuk mevsimlerde daha fazla görülür. İki yaşından önce sadece burun ve yara difterisi şeklinde rastlanır. Çocuğa annesinden geçen antikorlar onu bir süre hastalıklardan korur. Kuşpalazı tablosunu yapan tipik difteri özel bir anjin türüdür. Tipik hastalığını yapabilmesi için boğazın lenf dokusunda ve özellikle bademciklerde tutunması gerekir. Bademcikler ancak iki yaşından sonra olgunlaştıklarından ancak bu yaşlarda hastalığa duyarlık başlar. Daha sonra çocuk dış çevre ile temasa geçer. Oyun yaşında devamlı olarak sıcak-soğuk ve dış ortam etkilerine maruz kalır. Boğazda adi bakteri iltihapları olur, doku direnci kırılır. Bu arada difteri basili de girerse, hastalığın özel tablosu meydana gelir. Bir şahıs erişkin yaşlarına kadar difteri basili ile temas etmemiş ise her yaşta hastalığa yakalanabilir. Büyüklerin hastalığı çocukların hastalığına göre daha hafif geçmektedir.
Difterinin bulaşmasında hastalar ve taşıyıcılar rol oynamaktadır. Portör denilen taşıyıcılar hastalığı bulaştırabilme özelliğinde olan ancak kendileri hastalık belirtilerini gösteremeyen kişilerdir. Bunlar boğaz salgıları ile devamlı olarak difteri basilini yayarlar. Hastanın kullandığı çamaşır, havlu, yemek takımları, oyuncaklar, vasıtasıyla bulaşabilir.
Difterinin kuluçka dönemi ortalama 2 ila 4 gün arasında değişir.

Difteri mikrobu, yerleşmiş olduğu organa göre değişik belirtiler yapar. Tek başına difteri denince boğaz difterisi anlaşılır. Ayrıca gırtlak difterisi (kro), burun difterisi vardır.

Sinsi olarak başlar. Hastalarda neşesizlik, halsizlik, iştahsızlık olur. Bazen titreme ile 39-40 °C'ye çıkan ateş, baş ağrısı ve kusma ile başlayabilir. Toksinin kana karışmasının ilk günlerinde nabız hızlanır. Hastanın rengi soluk sarıdır.
Difteri basili genellikle bademcikler üzerinde, bazen de yutak üzerinde yerleşmiştir. Bademcikler kızarmıştır, hafif şiştir. İlk 24 saat sonunda, bademcikler üzerinde sarı-gri renkte bir-iki nokta belirir, sonra bunlar genişleyerek bir gün içinde bütün bademcik yüzeyini kaplayan yalancı bir zar yapar. Bu zar giderek çevreye yayılır. Hastanın ağzı fena kokar. Çevre dokular şişmiştir. Yutak daralır, yutmayı imkânsız bir hale getirir. Yalancı zar, gırtlağa doğru da ilerleyerek, nefes almayı da zorlaştırır. Yalancı zar, altındaki mukoza (örtüye) sıkıca yapışmıştır. Zorlanarak kaldırılırsa, altındaki mukoza kanar. Zarı kaldırılmış mukoza üzerine ertesi gün bakılırsa yeniden zar meydana geldiği görülür.
Difteride boyundaki lenf bezeleri şişer, bu bezeler basmakla ağrılıdır. Hastalığın başlangıcında görülen baş ağrısı, solukluk, halsizlik, hızlı nabız, idrarda protein bulunması mikrobun zehrinin kana geçmesi ile ilgili belirtilerdir. Her geçen gün bunlar biraz daha ilerler. Kaslar iyice gevşer, hasta çok halsiz ve sıkıntı içindedir. Bazen şuur bozuklukları ve havale görülebilir. Şiddetli durumlar koma ile sonuçlanır. En mühim belirtiler dolaşım sisteminde görülür. Önce nabız sayısı artar. Hastalığın ikinci haftasında tansiyonu oldukça düşen hastanın uçuk olan rengine morarma da eklenir. Kalp sesleri giderek zayıflar, nabız sayısı azalır, kalp yetmezliğe girer. Çünkü zehir, kalp kasına da etki eder. Ağır vakalar ve zamanında tedaviye alınmayanlar, genellikle ikinci haftanın sonunda ölürler. Hiç idrar yapamama hali, ölümün yakın olduğunun habercisidir. Zehirlenmenin çok fazla olduğu vakalarda ağız ve burun kanamaları olur ki bunlar da ölümle sonuçlanır.
Difteri en çok anjinle karışır. Hekimin bunu nazarı dikkate alması gerekir.

Genellikle 1 ila 5 yaşları arasında bulunan çocukların tehlikeli bir hastalığıdır. Hastalığın 3 dönemi vardır.

Disfoni (Ses kısıklığı) dönemi
Ateş, öksürük ve ses kısıklığı ile sinsice başlar. İlk zamanlar, bir soğukalgınlığı şeklindedir. Öksürük çift sesli havlar gibi ve serttir. Ses telleri şiştir ve kızarıktır. İlk günlerde küçük olan yalancı zarlar hızla yayılır şişlik artar. Ses kısıklığı 2-3 gün sürer.
Ara ara gelen nefes darlığı dönemi
Şişlik ve yalancı zarlar, solunumu engellemektedir. Hava daralmış aralıktan geçerken bir ses çıkartır. Nefes darlığı nöbetleri, hastanın heyecanlanmasından sonra veya kendiliğinden olur, birkaç saate kadar sürer. Başlangıçta nöbetler arası uzundur. Sonra gittikçe sıklaşır, ileri dönemde nöbet sırasında çocuk boğulur gibidir.
Nefes alamama dönemi
Gırtlak difterisinin sonudur. Sinir sistemi tembelleşir, refleksler zayıflar. Hasta aldatıcı bir sükunete girer. Kalp hızlı çarpar, solunum çok sathidir. Renk soluk mavi olur. Bundan sonra komaya giren hastada, arada sırada görülen havalelerle hayat sona erer.
Gırtlak difterisi, ya burun difterisinden sonra veya boğaz difterisinin yayılması ile olur.

Kulak difterisi nadirdir. Burunda veya boğazda bulunan difteri mikroplarının östaki borusu aracılığı ile orta kulağa geçmesinden olur. Ateş, kulak ağrısıyla başlar. Zar delinebilir. Cerahatli bir akıntı vardır.
Göz difterisi de nadirdir. Genellikle boğaz, burun difterisi bulunanların mikrobu, gözlere bulaştırması sonucu meydana gelir. Tedavi edilmezse körlükle neticelenir.

Daha çok yaralanmalarda ve cinai düşüklerde veya nadir olarak operasyonlar (ameliyatlar) sonucunda görülmektedir. Mikrop, tozlarla yara üzerine gelir veya taşıyıcı kişilerden bulaşır. Değişik büyüklükte yuvarlak, oval veya düzensiz sınırlı, gri-sarımtrak renkte deri gibi kalın bir cerahat örtüsü yapar. Had vakalar kısa sürede, müzmin olanlar ise birkaç ayda kendiliğinden iyi olur.

3 ila 7 hafta içinde meydana gelirler. Felçlerin en çok görüldüğü yerler yumuşak damak, göz, kalp, yutak, gırtlak, diyafram adalesi, çevresel sinirler ve bacaktır. Bu felçler, mikrobun zehrine bağlı olarak hasıl olur. Felç olan organların vazifelerini yapamamalarına bağlı olarak değişik belirtileri ortaya çıkar. Mesela yumuşak damak felç olursa, hastanın içtiği su, burundan gelir ve hım hım konuşur. Hasta iyiliğe dönerse, bu felçler de yavaş yavaş iyileşir.
Difteri teşhisinde kullanılan Schick Testi, hastalarda çok defa pozitiftir. Hastanın kanında toksine (zehre karşı) savunma cisimciklerinin (antitoksin) bulunmadığını gösterir.

Hasta yatak istirahatine alınır (1.5-2 ay). Özel tedavi antitoksik serumla yapılır. Bu serum kandaki difteri zehrini, etkisiz hale getirir. Ayrıca difteri zehri, böbrek üstü bezini de etkilediğinden bu hastalara kortizon ihtiva eden ilaçlar iyi gelir. Direkt olarak difteri basilini öldürmesi için de yüksek doz antibiyotik gerekir. Hastaya serum takılır. Ağızdan da uygun sulu besinler verilir.
Gırtlak difterisinin nefes darlığı döneminde hayat kurtarıcı olarak, çok kere boğazı dışarıdan delip, havanın buradan kolay giriş-çıkışını sağlamak gerekebilir ki, bu işleme, trakeostomi ismi verilir.

Bunu sağlamak için:

Hastalar, tecrit edilmelidir.
Difteri mikrobunu taşıyan şahıslar testlerle tespit edilip tedaviye alınmalıdır.
Her çocuğa okul öncesi yaşlarında difteri aşısı yapmalıdır. Okullarda ve sağlık ocaklarında bu aşı, karma aşılar içerisinde uygulanmaktadır.

1826'da Pierre Bretonneau tarafından klinik bulgular tarif edilerek Difteri adı verilmiştir. Bretonneau membranöz kruplu bir hastada kızıldan difteriyi ayırarak tarif etmiştir. 1923'te hastalığın emin ve etkili aşısı bulunarak uygulamaya konmuştur. 1883'te difteri basili Edwin Klebs tarafından tarif edilmiş ve Friedrich Loeffler tarafından kültürü yapılmıştır ve bu nedenle de 1884'ten itibaren Klebs-Loeffler basili adı verilen bu basilin hastalığın etyolojisinden sorumlu olduğu kabul edilmiştir. 1888'de Emile Roux ve Alexandre Yersin basilin imal ettiği ekzotoksini tarif ederek myokardit ve nöritin nedenlerini açıklamışlardır. 1893'te Behring toksinin antitoksin tarafından nötralize edilerek insan ve hayvanlarda immunite sağladığını göstermiştir. 1924'te Ramon toksini formalinle birleştirerek toksoid yapmış ve immünizan ajan olarak kullanmıştır.

Edward Jenner (17 Mayıs 1749 - 26 Ocak 1823), çiçek aşısını bulan İngiliz cerrah.
Bir köy papazının çocuğu olarak dünyaya gelmiştir, İngiltere'de Gloucestershire'da bir operatörün yanında uzun süre çıraklık yapmış daha sonra tıp öğrenimini geliştirmek için Londra'ya gitmiş ve orada John Hunter'ın öğrencisi olmuştur. Hocasının tavsiyesiyle 1775 yılında, o dönemlerdeki en yaygın ve can alan hastalık olan çiçek hastalığı ile ilgili araştırmalara başlamıştır. Jenner sütçü insanların geçirdiği inek çiçeği haslatığından sonra çiçek hastalağına karşı bağışıklık kazandıklaarını gözlemlemiştir.Araştırmaları sonucu çiçek hastalığına aşı bulan Jenner aynı yıl köyünde baş gösteren çiçek hastalığı salgını karşısında çocuklar üzerinde aşısını denemiş ve olumlu sonuçlar aldığını ispat etmiştir. Daha sonra 1796'da buluşu ile ilgili ayrıntılı bir rapor yayımlamış ve buluşu gerek Avrupa'da gerek ise Amerika'da ilgiyle karşılanmış ve benimsenmişse de dönemin tıp bilginleri aşıya karşı çıkmışlardır. Elde edilen sonuçların başarısı sebebi ile 1870 yılına gelindiğinde binlerce insan aşılanmıştır. Daha sonraki yıllarda çiçek aşısı İngiltere'nin dışında da yaygınlaşmıştır.Onun başlattığı bu yöntem sayesinde çiçek hastalığı 1980 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından yok edildi olarak ilan edilmiştir.

El, ayak, ağız hastalığı, picornaviridae ailesinden bağırsak virüslerinin neden olduğu ve insanlarda görülen bir hastalıktır. En sık neden olan virüsler coxsackie A virüs ve enterovirus 71 (EV-71)'dir.
Hastalık genellikle bebek ve çocukları etkiler ve oldukça yaygındır. Orta derecede bulaşıcıdır ve mukus, salya ya da hasta bir kişinin dışkısı ile doğrudan temas yoluyla yayılır. Tipik olarak, genellikle yaz ve sonbahar aylarında, anaokulu veya kreşlerde küçük salgınlara yol açar. Olağan kuluçka süresi 3-7 gündür. Erişkinlerde daha az görülür, ancak immün yetmezlikli olanlar hastalığa karşı çok hassastırlar.

Semptomlar:

Ateş
Baş ağrısı
Kusma
Halsizlik
Kırıklık
Kulak ağrısı
Boğaz ağrısı
Ağız burun veya yüzde ağrılı lezyonlar, ülserler, vezikül veya püstüller
Vücut döküntüleri; avuç içi, ayak tabanı, ağız içi ve bazen dudaklarda görülen daha sonra deri ülseri ve püstüllere dönüşebilen kızarıklıklar. Döküntü çocuklar için nadiren kaşıntılıdır ancak yetişkinler için son derece kaşıntılı olabilir.
Yaralar veya kabarcıklar küçük çocukların ve bebeklerin kalçalarında da mevcut olabilir.
İştah kaybı.
İshal

El, ayak, ağız hastalığı için özel bir tedavi yoktur. Semptomatik tedavi verilir. Ateş ve döküntülerden kaynaklanan ağrı için analjezikler kullanılabilir. Kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır. Büyük çocuklar, ergenler ve erişkinlerde tipik olarak hafif seyreder ve bazen daha uzun sürebilmesine rağmen yaklaşık 1 hafta sürer.
Hastalarının sadece çok küçük bir kısmında hastaneye yatış gerekebilir. Özellikle nadir nörolojik komplikasyonların gelişmesi (ensefalit, menenjit veya akut flask paralizi) veya pulmoner ödem / akciğer kanaması gibi durumlar hastane yatışı gerektirir.

https://web.archive.org/web/20150403043328/http://www.ansiklopediatri.com/goster.asp?dil=tr&terim=800
http://www.ttb.org.tr/STED/sted0205/dokuntu.pdf 9 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Glandüler ateş olarak da bilinen enfeksiyöz mononükleoz (IM, mono), genellikle Epstein-Barr virüsünün (EBV) neden olduğu bir enfeksiyondur. Çoğu insan, hastalık çok az semptom gösterdiğinde veya hiç semptom göstermediğinde, çocukken virüs tarafından enfekte olur. Genç erişkinlerde hastalık genellikle ateş, boğaz ağrısı, boyundaki lenf düğümlerinde büyüme ve yorgunluk ile sonuçlanır. Çoğu insan iki ila dört hafta içinde iyileşir; ancak, yorgun hissetmek aylarca sürebilir. Karaciğer veya dalak da şişebilir ve vakaların yüzde birinden daha azında dalak yırtılması meydana gelebilir.
Genellikle herpesvirüs ailesinin bir üyesi olan insan herpes virüsü 4 olarak da bilinen Epstein-Barr virüsü neden olurken, birkaç başka virüs de hastalığa neden olabilir. Öncelikle tükürük yoluyla yayılır, ancak nadiren meni veya kan yoluyla yayılabilir. Yayılma, bardak veya diş fırçası gibi nesneler veya öksürük veya hapşırma yoluyla olabilir. Enfekte olanlar, semptomların ortaya çıkmasından haftalar önce hastalığı yayabilir. Mono, öncelikle semptomlara göre teşhis edilir ve spesifik antikorlar için kan testleri ile doğrulanabilir. Diğer bir tipik bulgu, %10'dan fazlası atipik olan artmış kan lenfositleridir. Tek nokta testi, zayıf doğruluk nedeniyle genel kullanım için önerilmez.
EBV için bir aşı yoktur, ancak kişisel eşyaların veya tükürüğün enfekte bir kişiyle paylaşılmamasıyla enfeksiyon önlenebilir. Mono genellikle herhangi bir özel tedavi olmaksızın iyileşir. Yeterince sıvı içerek, yeterince dinlenerek ve parasetamol (asetaminofen) ve ibuprofen gibi ağrı kesici ilaçlar alarak semptomlar azaltılabilir.
Mono en yaygın olarak gelişmiş ülkelerde 15 ila 24 yaş arasındakileri etkiler. Gelişmekte olan dünyada, insanlar daha az semptom olduğunda erken çocukluk döneminde daha sık enfekte olurlar. 16-20 yaş arası kişilerde boğaz ağrısının yaklaşık %8'inin nedenidir. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl 100.000 kişiden yaklaşık 45'i bulaşıcı mono geliştirir. İnsanların yaklaşık %95'i yetişkin olduklarında EBV enfeksiyonu geçirmiştir. Hastalık yılın tüm zamanlarında eşit olarak ortaya çıkar. Mononükleoz ilk olarak 1920'lerde tanımlandı ve halk arasında "öpüşme hastalığı" olarak biliniyordu.

Enfeksiyöz mononükleozun belirti ve semptomları yaşa göre değişir.

Ergenlikten önce, hastalık tipik olarak, eğer varsa, sadece grip benzeri semptomlar üretir. Bulunduğunda, semptomlar yaygın boğaz enfeksiyonlarına (bademcik iltihabı olan veya olmayan hafif farenjit) benzer olma eğilimindedir.

Ergenlik ve genç erişkinlik döneminde hastalık karakteristik bir üçlü ile kendini gösterir:

Ateş - genellikle 14 gün sürer; genellikle hafif
Boğaz ağrısı - genellikle 3-5 gün şiddetli, sonraki 7-10 gün içinde çözülür.
Şişmiş bezler - mobil; genellikle boynun arkasında (arka servikal lenf düğümleri) ve bazen tüm vücutta bulunur.
Bir diğer önemli semptom yorgun hissetmektir. Baş ağrısı yaygındır ve bazen mide bulantısı veya kusma ile karın ağrıları da ortaya çıkar. Semptomlar çoğunlukla yaklaşık 2-4 hafta sonra kaybolur. Bununla birlikte, yorgunluk ve genel bir iyi olmama (halsizlik) hissi bazen aylarca sürebilir. Yorgunluk, vakaların tahminen %28'inde bir aydan fazla sürer. Hafif ateş, şişmiş boyun bezleri ve vücut ağrıları da 4 haftadan fazla sürebilir. Çoğu insan 2-3 ay içinde olağan faaliyetlerine devam edebilir.
Hastalığın en belirgin belirtisi genellikle farenjitin, genişlemiş bademcikler ile irin -bir eksüda vakalarında görülen benzer boğaz ağrısının eşlik etmesidir. Vakaların yaklaşık %50'sinde ağız çatısında peteşi adı verilen küçük kırmızımsı-mor lekeler görülebilir. Damak enanthem de oluşabilir, ancak nispeten nadirdir.
İnsanların küçük bir azınlığında kendiliğinden, genellikle kollarda veya gövdede maküler (morbilliform) veya papüler olabilen bir döküntü ortaya çıkar. Amoksisilin veya ampisilin verilen hemen hemen tüm insanlar sonunda genelleştirilmiş, kaşıntılı bir makülopapüler döküntü geliştirir, ancak bu, kişinin gelecekte tekrar penisilinlere karşı olumsuz reaksiyonlara sahip olacağı anlamına gelmez. Ara sıra eritema nodozum ve eritema multiforme vakaları bildirilmiştir. Nöbetler de zaman zaman ortaya çıkabilir.

Dalak büyümesi ikinci ve üçüncü haftalarda sık görülür, ancak bu fizik muayenede görülmeyebilir. Nadiren dalak yırtılabilir. Ayrıca karaciğerde bir miktar genişleme olabilir. Sarılık sadece ara sıra ortaya çıkar.
Aksi takdirde sağlıklı olan insanlarda genellikle kendi kendine iyileşir. EBV'nin neden olduğu bulaşıcı mononükleoz, Epstein-Barr virüsü ile ilişkili lenfoproliferatif hastalıklardan biri olarak sınıflandırılır. Bazen hastalık devam edebilir ve kronik bir enfeksiyona neden olabilir. Bu, sistemik EBV-pozitif T hücreli lenfomaya dönüşebilir.

Enfeksiyöz mononükleoz esas olarak genç yetişkinleri etkiler. Yaşlı yetişkinler hastalığa yakalandıklarında, daha az sıklıkla boğaz ağrısı ve lenfadenopati gibi karakteristik belirti ve semptomlara sahiptirler. Bunun yerine, öncelikle uzun süreli ateş, yorgunluk, halsizlik ve vücut ağrıları yaşayabilirler. Karaciğer büyümesi ve sarılık olma olasılıkları daha yüksektir. 40 yaşın üzerindeki kişilerde ciddi hastalık geliştirme olasılığı daha yüksektir. (Bkz. Prognoz.)

Enfeksiyon ve semptomlar arasındaki tam süre belirsizdir. Literatürün gözden geçirilmesi 33-49 günlük bir tahmin yaptı. Ergenlerde ve genç erişkinlerde, semptomların ilk enfeksiyondan 4-6 hafta sonra ortaya çıktığı düşünülmektedir. Başlangıç, ani olabilse de, genellikle kademelidir. Ana semptomlardan önce 1-2 haftalık yorgunluk, kendini iyi hissetmeme ve vücut ağrıları olabilir.

Enfeksiyöz mononükleoz vakalarının yaklaşık %90'ına, Herpesviridae DNA virüs ailesinin bir üyesi olan Epstein-Barr virüsü neden olur. Dünyada en sık bulunan virüslerden biridir. Yaygın inanışın aksine, Epstein-Barr virüsü çok bulaşıcı değildir. Sadece öpüşmek veya diş fırçalarını paylaşmak gibi enfekte bir kişinin tükürüğüyle doğrudan temas yoluyla bulaşabilir. Nüfusun yaklaşık %95'i 40 yaşına kadar bu virüse maruz kalmıştır, ancak gençlerin yalnızca %15-20'si ve maruz kalan yetişkinlerin yaklaşık %40'ı gerçekten enfekte olmaktadır.

Enfeksiyöz mononükleoz vakalarının yaklaşık %5 ila %7'sine, başka bir herpes virüsü türü olan insan sitomegalovirüsü (CMV) neden olur. Bu virüs tükürük, idrar, kan ve gözyaşı gibi vücut sıvılarında bulunur. Bir kişiye, enfekte vücut sıvılarıyla doğrudan temas yoluyla bu virüs bulaşır. Sitomegalovirüs en sık öpüşme ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Ayrıca enfekte bir anneden doğmamış çocuğuna da aktarılabilir. Bu virüs genellikle "sessizdir" çünkü belirti ve semptomlar enfekte olan kişi tarafından hissedilemez. Bununla birlikte, bebeklerde, HIV'li kişilerde, nakil alıcılarında ve bağışıklık sistemi zayıf olanlarda hayatı tehdit eden hastalıklara neden olabilir. Zayıf bağışıklık sistemine sahip olanlar için sitomegalovirüs, pnömoni ve retina, yemek borusu, karaciğer, kalın bağırsak ve beyin iltihabı gibi daha ciddi hastalıklara neden olabilir. İnsan popülasyonunun yaklaşık %90'ı yetişkinliğe ulaştıklarında sitomegalovirüs ile enfekte olmuştur, ancak çoğu enfeksiyondan habersizdir. Bir kişi sitomegalovirüs ile enfekte olduğunda, virüs kişinin yaşamı boyunca vücut sıvılarında kalır.

Epstein-Barr virüsü enfeksiyonu tükürük yoluyla yayılır ve dört ila yedi haftalık bir kuluçka süresine sahiptir. Bir kişinin bulaşıcı kaldığı süre belirsizdir, ancak hastalığı bir başkasına geçirme şansı, enfeksiyondan sonraki ilk altı hafta boyunca en yüksek olabilir. Bazı araştırmalar, bir kişinin enfeksiyonu aylarca, muhtemelen bir buçuk yıla kadar yayabileceğini göstermektedir.

Virüs ilk önce farenksteki (farenjit veya boğaz ağrısına neden olan) epitel hücreleri içinde ve daha sonra esas olarak B hücreleri (CD21 yoluyla istila edilir) içinde çoğalır. Konak immün yanıtı, enfekte B lenfositlerine karşı sitotoksik (CD8-pozitif) T hücrelerini içerir ve bu da genişlemiş, atipik lenfositlere (Downey hücreleri) neden olur.
Enfeksiyon akut olduğunda (kronik yerine yeni başlangıç), heterofil antikorlar üretilir.
Sitomegalovirüs, adenovirüs ve Toxoplasma gondii (toksoplazmoz) enfeksiyonları, enfeksiyöz mononükleoza benzer semptomlara neden olabilir, ancak bir heterofil antikor testi negatif test edecek ve bu enfeksiyonları enfeksiyöz mononükleozdan ayırt edecektir.
Mononükleoza bazen, kırmızı kan hücrelerine yönelik anormal dolaşımdaki antikorların bir tür otoimmün hemolitik anemiye yol açabileceği bir otoimmün hastalık olan ikincil soğuk aglütinin hastalığı eşlik eder. Tespit edilen soğuk aglutinin anti-i özgüllüğüne sahiptir.

Enfeksiyöz mononükleoz için tanı yöntemleri şunları içerir:

Kişinin yaşı, en yüksek risk 10 ila 30 yıl arasındadır.
Enfeksiyöz mononükleozlu diğer kişilerle yakın temas ve ateş ve boğaz ağrısı gibi "mononükleoz benzeri semptomların" varlığı ve başlama zamanı gibi tıbbi geçmişi.
Boyundaki herhangi bir genişlemiş lenf nodunun palpasyonu veya genişlemiş dalak dahil olmak üzere fizik muayene.
Heterofil antikor testi, bir gün içinde sonuç veren bir tarama ancak klinik semptomların başlamasından sonraki ilk iki haftada tam duyarlılığın (%70-92) önemli ölçüde altında kalır.
Serolojik testler, heterofil antikor testinden daha uzun sürer, ancak daha doğrudur.
Fiziksel Muayene
Genişlemiş bir dalak ve şişmiş posterior servikal, aksiller ve inguinal lenf nodlarının varlığı, enfeksiyöz mononükleoz teşhisinden şüphelenmek için en faydalı olanlardır. Öte yandan, şişmiş servikal lenf düğümlerinin olmaması ve yorgunluk, enfeksiyöz mononükleoz fikrini doğru tanı olarak reddetmek için en yararlı olanlardır. Büyümüş bir dalağı tespit etmede fizik muayenenin duyarsızlığı, enfeksiyöz mononükleoza karşı kanıt olarak kullanılmaması gerektiği anlamına gelir. Fizik muayene de damakta peteşi gösterebilir.

Heterofil antikor testi veya monospot testi, kobay, koyun ve attan alınan kırmızı kan hücrelerinin aglütinasyonuyla çalışır. Bu test spesifiktir ancak özellikle duyarlı değildir (ilk haftada %25, ikinci haftada %5-10 ve üçüncü haftada %5 gibi yüksek b

Entekavir (ETV) Hepatit B virüsü sebepli (HBV) enfeksiyonu tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. HIV/AIDS tedavisinde de yer almıştır. Entecavir, tablet veya solüsyon olarak ağızdan kullanılır.
Yaygın yan etkiler arasında baş ağrısı, mide bulantısı, yüksek kan şekeri ve azalmış böbrek fonksiyonu bulunur. Şiddetli yan etkileri arasında karaciğer büyümesi, yüksek kan laktat seviyeleri ve ilaç kesilmesiyle olabilecek karaciğer iltihabı bulunur. Hamilelik sırasında kullanımın bir zararı yok gibi görünse de, bu kullanım yeterince araştırılmamıştır. Entecavir, nükleozid reverse (ters) transkriptaz inhibitörleri (NRTI'ler) ilaç ailesindedir. Ters transkriptazı bloke ederek hepatit B virüsünün çoğalmasını engeller.
Entecavir, 2005 yılında tıbbi kullanım için onaylanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Türkiye'de jenerik bir ilaç olarak vardır.

Entecavir esas olarak aktif viral replikasyon ve karaciğer enzimlerinde yükselmeler ile aktif hastalık kanıtı olan yetişkinlerde ve iki yaş ve üzerindeki çocuklarda kronik hepatit B enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılır. Ayrıca karaciğer naklinden sonra HBV'nin yeniden enfeksiyonunu önlemek için  ve HBV ile enfekte olmuş HIV hastalarını tedavi etmek için kullanılır. Entecavir, HIV'e karşı zayıf bir şekilde etkindir. O nedenle tamamen baskılayıcı bir anti-HIV rejimi olmaksızın HIV-HBV ko-enfekte hastalarda kullanılması önerilmez 
Entecavir'in etkinliği birkaç randomize, çift kör, çok merkezli çalışmada incelenmiştir. Entecavir ağız yoluyla etkilidir ve genellikle iyi tolere edilen bir tedavidir.

Gebe kadınlarda yeterli ve iyi kontrollü çalışma bulunmamaktadır.

Entecavir kullanan kişilerin çoğunda yan etkisi çok azdır veya hiç yoktur. En sık görülen yan etkiler baş ağrısı, yorgunluk, baş dönmesi ve mide bulantısıdır. Daha az yaygın etkiler arasında uyku sorunları ve mide rahatsızlığı, ishal ve kusma gibi gastrointestinal semptomlar bulunur.
Entecavir'in ciddi yan etkileri arasında laktik asidoz, karaciğer sorunları, karaciğer büyümesi ve karaciğerde yağlanma bulunur.
Laboratuvar testlerinde alanin transaminaz (ALT) artışları, hematüri, glikozüri ve lipaz artışı gözlenebilir. Hepatik fonksiyon ve kan değerlerinin periyodik olarak izlenmesi önerilir.

Entecavir, bir nükleozid analoğudur  Viral replikasyon sürecinde revers transkripsiyonu, DNA replikasyonunu ve transkripsiyonu inhibe eden bir deoksiguanozin analoğudur. Diğer nükleosid ve nükleotid analogları arasında lamivudin, telbivudin, adefovir dipivoksil ve tenofovir bulunur .
Entecavir, virüsün çoğalma ve yeni hücreleri enfekte etme yeteneğini azaltarak HBV enfeksiyonunu önlemeye çalışır.

Entecavir, tablet veya solüsyon olarak ağızdan alınır. Dozlar kişinin kilosuna göre ayarlanabilir. Entecavir, genellikle her gün aynı saatte olmak üzere, yemekten en az 2 saat önce veya sonra aç karnına önerilir. 2 yaşından küçük çocuklarda kullanılmaz. Böbrek fonksiyonu azalmış kişiler için doz ayarlamaları da gereklidir.

1992: Squibb'de SQ-34676, anti-herpes virüs programının bir parçası olarak çıktı 
1997: BMS 200475, BMS farmasötik araştırma enstitüsünde antiviral nükleozid analoğu olarak geliştirildi. Hücre dizilerinde HBV, HSV-1, HCMV, VZV'ye karşı gösterilen aktivite ve HIV veya influenzaya karşı yok veya çok azdı 
HBV'ye karşı gözlemlenen üstün aktivite, araştırmaları HepG2.2.15 hücre hattında BMS 200475'yi baz analoglarına ve HBV'ye karşı enantiyomerine doğru gelişimine yönlendirdi 
Diğer NA'larla karşılaştırıldığında, Guanine NA olması nedeniyle HBV'nin daha seçici güçlü bir inhibitörü olduğu kanıtlanmıştır 
1998: Hepadnaviral polimerazların inhibisyonu, bir dizi NAs-TP'ye göre daha güçlü olduğu in vitro olarak gösterildi 
Metabolik çalışmalar, trifosfat aktif formuna daha verimli fosforilasyon gösterdi 
KHB'nin dağ sıçanı modelinin 3 yıllık tedavisinde sürekli antiviral etkinlik ve saptanabilir bir direnç ortaya çıkmadan uzun yaşam süreleri gözlendi 
Etkinlik; LVD dirençli HBV için in vitro gösterildi 
Hem HBeAg+ hem de HBeAg− hastaları için in vivo LVD'ye kıyasla üstün aktivite 
LVD refrakter KHB hastalarında etkinlik 
Entecavir, Mart 2005'te ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA)onayı.

Farenjit, Pharyngitis yutağın (farenks) iltihaplanmasına (enflamasyon) yani yutak ve boğaz iltihaplanma verilen bir hastalıktır. Yutağın bazen mikrobik, bazen metabolik, bazen de çalışılan ortamın ısısına, tozuna bağlı olarak reaksiyon göstermesi olan farenjit sıklıkla boğaz ağrısı veya boğaz yangısı olarak anılır. Bademciklerin enfeksiyonu, tonsilit, de eşzamanlı olarak görülebilir.
Özellikle 4-7 yaş arasında sıklıkla rastlanan farenjit, bir yaşın altındakilerde nadiren görülürken, semptomatik belirtileri hastalığın sebebine göre değişir. Yaklaşık %90'ı viral (parainfluenza, rhinovirüs, adenovirüs, Herpes simpleks gibi) olan enfeksiyonun, kalan kısmı genellikle bakteriyel nadir olarak oral kandidiyaz sebeplidir. Ayrıca bazı farenjit vakaları çeşitli ajanların sebep olduğu tahriş sonucudur. Semptomlar hastalığın sebebinin belirlenmesi açısından, kesin bir şekilde olmasa da (tıbbî literatürde bu tartışmalıdır), belirli bir oranda yardımcı olabilir. Örneğin bakteriyel sebepli farenjitlerde semptomlar genellikle daha ağırdır; bakteriyel sebepli faranjitte ateş 40 °C'ye kadar çıkabilirken, viral sebepli farenjitte ateş genellikle çok yüksek seviyelere çıkmaz.
Vakaların büyük çoğunluğu hasta bir kişiyle yakın temas sonucu bulaşan enfeksiyonlardan kaynaklanır ve kirli yerler, hava kirliliğinin fazla olduğu yerlerde, hastalıklı insanlara yakın olmakta nedenler arasında yer alır.
Mikolojik ya da bakteriyolojik incelemeler için, farenjitis için kullanılan selektif besiyerler; Kanlı agar, EMB agar, çikolata agar'dır. Hastalığın tanısı için kültür antibiyogram testi yapılır. Aynı zamanda boğaz kültürü alınır

Viral
Enfeksiyon kaynaklı vakaların %40-80'İ virüslerle ortaya çıkmaktadır.
Adenovirüs en sık görülen viral nedendir. Orta seviyede lenf nodu şişmesi görülebilir çok ağrılı olmasına rağmen boğaz çok kızarık görülmemektedir. 
İnfluenza virüsü de yine yüksek ateş baş ağrısı genel yorgunluk ve ağrı hissiyle birlikte boğaz ağrısının eşlik ettiği farenjit tablosuna yol açabilir. 
Enfeksiyöz mononükleoz EBV (Ebstein Barr Virüsü) tarafından ortaya çıkarılır. Bademciklerde Beta enfeksiyonuyla karıştırılacak kadar şişme ve beyaz eksüdalar görülebilir.
Basit soğuk algınlığına neden olan rinovirüs, coranavirüs, respiratori sinsisyal virüs(RSV) ve parainfluenza virüsü gibi birçok virüs boğazda enfeksiyona, ayrıca komşuluk yoluyla kulak enfeksiyonuna ve daha aşağı bölgelrde akciğer enfeksiyonuna da yol açabilir.

Bakteriyel nedenler
A grubu beta hemolitik streptokoklar bakteriyel farenjitin en sık nedenidir. Ancak bunu dışında birçok bakteri insanlarda boğaz enfeksiyonuna yol açabilir. Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae, Bordetella pertussis, Bacillus anthracis, Corynebacterium diphtheriae, Neisseria gonorrhoeae, Chlamydophila pneumoniae, and Mycoplasma pneumoniae.;Streptokokal farenjit
Bakteriyel farenjitlerin en sık nedenidir. Bakteriyel farenjitlerin %15-30'u A grubu beta hemolitik streptokoklar tarafından oluşturulur.Ateş, boğaz ağrısı ve boyundaki lenf bezlerinin şişmesi en sık görülen belirtilerdir .Oldukça bulaşıcı bir enfeksiyondur. Hasta kişiyle yakın temas sonucu bulaşır kesin tanı boğaz kültürüyle konmaktadır. Antibiyotik tedavisi komplikasyonları önlemek ve daha hızlı iyileşmeyi sağlamak amacıyla uygulanır.;Difteri
Daha çok larenjite yol açan ve potansiyel olarak hayatı tehdit eden ağır bir üst solunum yolu enfeksiyonudur. Corinebakterium Diphteria tarafından oluşturulur. Gelişmiş ülkelerde yaygın aşılama sonucu artık neredeyse görülmemektedir ancak 3. Dünya ülkelerinde ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde hala görülebilir. Difteride antibiyotik kullanımı erken evrelerde etkilidir, ancak iyileşme genellikle çok yavaştır.

Mantara bağlı
Bazı farenjitler de Candida Albicans türü mantar enfeksiyonları tarafından oluşturulur.

Farenjit soğuk hava, sıcak içecek, mide asidi reflüsü(geri kaçma) gibi, termal, kimyasal veya mekanik iritasyonla da ortaya çıkabilmektedir.

Enfeksiyonun bulunduğu bölgeye göre farklı farklı belirtiler olabilir. Ancak en sık görülen belirtiler boğazda yanma ve kaşınma, özellikle yutkunurken ağrı, eğer nazofarinks bölgesi etkilendiyse birlikte burun akıntısı, geri akıntıya bağlı olarak öksürük dahi olabilir.
Larenjit dediğimiz ses tellerinin etkilendiği bir enfeksiyonda köpek havlaması gibi sesli boğuk bir öksürük de olabilir. Nefes alırken stridor dediğimiz ötme, bazen nefes zorluğu, hatta nefes durması bile olabilir. Bazı boğaz enfeksiyonları sırasında ateş, kusma, karın ağrısı gibi genel belirtiler de olabilir.

Bulunduğu anatomik bölgeye göre enfeksiyon farklı bir isim alır.
Nazofarenjit: Genelde basit nezledir, -nazo kökü burnu, farinks yutak bölgesini ifade eder. Yani bu burun arkasındaki geniz boşluğuyla, yutağın birleştiği bademcik öncesindeki boğaz bölgesinin enfeksiyonudur. Kızarık olması burada iltihap olduğu ve antibioitk kullanılması gerektiği anlamına gelmez. Boğazımızı açıp sağlıklıyken de baktığımızda zaten pembe-kırmızı arası bir renk görürüz. İltihaplı diyebilmek için çok yoğun kırmızı, hatta üzerinde beyaz iltihapların görülmesi gerekir ki, bu durum genellikle bu bölgede olacak bir şey değildir. Ancak bazen geniz etinin iltihaplanması veya var olan sinüzite bağlı olarak bu bölgeden geriye yeşil-sarı renkli iltihaplı bir akıntı görülürse o zaman bakteriyel bir nazofarenjit veya sinüzit olabileceği için antibiyotik kullanmak gerekecektir.
Tonsillit: Tonsil bademcik demektir, bu bademciklerin iltihabını ifade eder, sadece hafif kızarık olması yine bir anlam taşımaz. Üzerinde beyaz iltihap varsa, bu durum sıklıkla Beta enfeksiyonundan kaynaklanır, beta testi pozitifse 10 gün antibiyotik mutlaka şarttır. Ancak sık tekrarlayan beyaz iltihap+ateş tablosu enfeksiyon değil, periyodik ateş yapan hastalıklardan PFAPA sendromundan da kaynaklanıyor olabilir. Halk arasında öpücük hastalığı adı da verilen Epstein-Barr virsü (EBV) enfeksiyonları da Betaya benzer şekilde beyaz iltihap yapabilir, antibiyotikten 3 gün sonra düzelmiyorsa şüphelenilebilir, bazı özel kan testleri ve kanın mikroskopta incelenmesiyle tanı konabilir.
Larenjit: Larinsks dediğimiz ses tellerinin enfeksiyonudur, çoğu zaman viraldir, sıklıkla gece yarısı aniden köpek havlaması gibi tipik sesli öksürüğüyle tanı konur. Bu enfeksiyona krup, psödokrup veya yalancı difteri gibi çeşitli isimler de verilmektedir. Viral olduğu için çoğu zaman antibiyotik vermeden, soğuk ilaçlı buharlarla, bazen de kortizon türü ilaçlar verilerek tedavi edilir. 
Yemek yerken nefes borusunun kapanmasını sağlayan epiglot kapağı da iltihaplanırsa genelde ateş de olur, bu kruptan çok daha ağır bir enfeksiyondur. Sonuç olarak gruplara ateş eşlik ediyorsa epiglottit olabileceği endişesiyle antibiyotik başlanmalıdır. Larenjit(krup) ve epiglottit doktorların standart boğaz muayenesinde gözle görülmeyen enfeksiyonlardır, tipik sesli öksürük duyularak tanı konur, daha ileri değerlendirme gerektiğinde nadiren kulak burun boğaz doktorlarından konsültasyon  istemek gerekebilir.

Genellikle viral veya bakteriyal ayrımını yapmak sadece belirtilere bakarak zordur, sıklıkla bakteriyel nedeni dışlayabilmek için bir boğaz kültürü ve/veya hızlı testlerin yapılması önerilebilir.

Genellikle semptomatik tedavi dediğimiz belirtilerin hafifletilmesine yönelik tedavi yeterlidir. Ateş ve ağrı için ağrı kesici-ateş düşürücü parasetamol gibi ilçalardan faydalanılabilir. (Önemli not:Özellikle İnfluenza ihtimali yüzünden, Reye sendromu riskinden dolayı aspirin kesinlikle kullanılmamalıdır) Boğaz ağrısı için bol sıvı, özellikle ıhlamur tarzı bitki çayları, bol meyve tüketimi önerilir. Çok şiddetli boğaz ağrısı varsa lokal anestetik(uyuşturucu) ve antienflamatuar(yangı giderici) maddeler içeren pastil ve spreylerden de faydalanılabilir. Spesifik tedavi sadece bakteriyel, mantar ve virüslerden Herpes simpleks olduğunda etkilidir.
Araştırmalara göre üst solunum yolu enfeksiyonlarının  %80'i viraldir, yani antibiyotik gerekmez, ancak hasta baskısı, doktor endişesi gibi çeşitli nedenlerle %80'ine antibyotik verilir. Bir kişinin üst solunum yolu enfeksiyonu varken antibiyotik alması için bazı kriterler gerekir:

Bademcik üzerinde beyaz iltihap varsa(bazen bu durumda bile gerekmeyebilir)
5 günden uzun süren öksürük-nezleye eğer 3 günden uzun süren bir ateş ekleniyorsa
Ateş sık çıkıyorsa, kontrol altına alınamıyorsa
Kan testlerinde bakteriyel enfeksiyonu destekleyen bulgular varsa.
Grupla birlikte yüksek ateş var ve epiglotit şüphesi varsa

Kontrollü denemelerde boğaz ağrısı için 22 tane antibiyotiksiz yöntem denenmiştir. Kullanılabilecek birçok basit yöntem olsa da, analjezikler en etkililerdendir. 

Doğası gereğiyle yüksek oranda asidik olan yiyecek ve içeceklerden uzak durunuz, zira bunlar geçici yoğun ağrılara sebep olabilir.
NSAIDler gibi analjezikler farenjitle ilişkili ağrıyı azaltmaya yardımcı olabilir.
Boğaz pastilleri (öksürük ilacı) kısa süreli olarak ağrıyı gidermekte sıklıkla kullanılır.
Ilık tuzlu suyla gargara yapmak yaygın bir ev reçetesidir. Bununla birlikte bunun veya aspirin gargaralarının kısa süreli rahatlamaya sebep olmasının dışında herhangi bir şekilde yardımcı olduğuna dair sadece anekdot şeklinde (anekdotal) kanıt bulunmaktadır.
Bal, antiseptik özellikleri sebebiyle, boğaz ağrısı tedavisinde uzun süredir kullanılmaktadır.

"Farenjit nedir?", Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
"Farenjit nedir?", Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Vakfı8 Mayıs 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Farenjite dair bilgiler, Özel Çerkezköy Hastanesi
Boğaz Ağrısı Tedavisi, Farenjit19 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
"Pharyngitis", MedlinePlus Medical Encyclopedia5 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

fomis (pronounced /ˈfoʊmiːz/) ya da fomit (/ˈfoʊmaɪt/), parazit ya da mikrop gibi enfeksiyon etkenlerini taşıyabilen herhangi bir cansız obje. Deri hücreleri, saç telleri, giysiler ve ortak kullanılan yataklar bulaş kaynağı olabilir.
Hastaların kullandığı malzemeler ve ortamlar aracılığıyla bulaş sonucu özellikle hastane kökenli enfeksiyonlar fomitler ile bağlantılıdır. Steteskoplar. ve kravatlar, sağlık çalışanları kaynaklı fomitlerdir. İV infüzyon tüpleri, kateterler ve yaşam destek ekipmanları gibi hastane malzemeleri, yüzeylerinde oluşan biyofilm tabakası aracılığı ile taşıyıcılık yapabilirler. Bu tür nesnelerin dikkatli sterilizasyonu çapraz enfeksiyonu önler.
Araştırmacılar kapı kolları gibi düz yüzeylerin kâğıt para gibi gözenekli yüzeylerden daha fazla bakteri ve virüs yaydığını keşfemişlerdir, özellikle lifli maddeler etkenleri tutup hapsederler ve basit dokunma yoluyla bulaşmasını engellerler.

İtalyan bilim adamı ve hekim Girolamo Fracastoro, Bulaş adlı makalesinde Latince kelime fomes'i ilk kullanan kişi olarak görülmektedir, De Contagione et Contagiosis Morbis 1546'da yayınlandı

Fomitler Steven Soderbergh'in 2011 tarihli Contagion (salgın) filminde göze çarpan bir rol oynamıştır

Odaksal enfeksiyon teorisi
Enfeksiyon odağı
Nosokomyel enfeksiyon
Taşıyıcı (epidemiyoloji)

Dil günlükleri tartışması13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Fomitlerin viral bulaştaki genel karakteristikleri ve roleri24 Nisan 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gastroenterit veya mide-bağırsak iltihabı (gastroenteritis), mide ("gastro"-) ve ince bağırsak’ı ("entero"-) içeren mide bağırsak kanalı’nın iltihabı ("-itis") ile karakterize olan ve ishal, kusma, karın ağrısı ile krampa sebep olan bir tıbbi durumdur. Mide iltihabından gastro, mide mikrobu ve mide virüsü olarak da bahsedilmiştir. Grip ile ilgisi olmamasına rağmen mide gribi ve gastrik grip olarak da adlandırılmıştır.
Küresel olarak, çocuklardaki çoğu vaka, rota virüs'ten kaynaklanır. 
Yetişkinlerde, noro virüs ve kampilobakter daha yaygındır. Diğer bakteriler (ya da onların toksinleri) ve parazitler de daha az görülen sebepler arasındadır. Bulaşma, uygun olmayan bir şekilde hazırlanmış yiyecek ya da kirli su tüketimi veya bulaşıcı hastalık taşıyan bireylerle yakın temas nedeniyle gerçekleşebilir.
Hastalığı yönetmenin temeli, yeterli sıvı alımında yatmaktadır. Hafif ya da orta derecedeki vakalar için bu genellikle oral rehidratasyon çözeltisi ile gerçekleştirilebilir. Daha ciddi vakalarda damar içinden sıvı verilmesi gerekebilir. Mide iltihabı öncelikle çocukları ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayanları etkilemektedir.

Mide iltihabında genellikle hem ishal hem kusma görülür, ya da daha az yaygın olarak sadece birisi kendini gösterir. Mide krampı da görülebilir. Belirtiler ve semptomlar, çoğunlukla bulaşıcı ajana yakalandıktan sonraki 12-72  saat içinde başlar. Eğer sebebi viral bir ajansa, durum çoğunlukla bir hafta içinde ortadan kalkar. Ayrıca bazı viral vakalar ateş, yorgunluk, baş ağrısı ve adale ağrısı ile ilişkilendirilebilir. Eğer dışkı kanlı ise, sebebinin bakteri olma ihtimali virüs olma ihtimalinden fazladır. Bazı bakteriyel enfeksiyonlar, şiddetli karın ağrısıyla ilişkili olabilir ve birkaç hafta sürebilir.
Rota virüs bulaşan çocukların tamamen iyileşmesi, genellikle üç ila sekiz gün sürer. Ancak, fakir ülkelerde, şiddetli enfeksiyonlar için tedavi erişilemez bir durumdadır ve inatçı ishal yaygındır. Sıvı kaybı, ishal‘in yaygın bir komplikasyonudur, ve önemli ölçüde sıvı kaybı olan çocukta uzun süreli kılcal yenilenme, zayıf şekilde ciltte şişkinlik ve düzensiz nefes alma görülebilir. Tekrarlayan enfeksiyonlar, genellikle sıhhi temizliği zayıf olan bölgelerde görülür ve kötü beslenme, bodur büyüme ve uzun süreli bilişsel gecikmeye neden olabilir.
Reaktif artrit, Kampilobakter türleri ile enfekte olan kişilerin %1'inde görülür ve %0,1'inde Guillain-Barre sendromu meydana gelir. Hemolitik üremik sendrom (HUS), Shiga toksinüreten Escherichia coli ya da Şigella türleriyle enfekte olunması sonucu oluşabilir, bu da düşük trombosit sayısı, kötü böbrek fonksiyonu ve düşük alyuvar sayısı (bozulmaları sonucu) ile sonuçlanır. Çocuklar, hemolitik üreme sendromuna yakalanmaya yetişkinlerden daha yatkındır. Bazı viral enfeksiyonlar iyi huylu çocuk nöbetlerine neden olabilir.

Virüsler (özellikle rota virüs) ve Escherichia coli bakterisi ve Kampilobakter türleri mide iltihabının başlıca sebepleridir. Ancak, bu sendroma sebep olabilen başka birçok bulaşıcı ajan mevcuttur. Bulaşıcı olmayan sebepler zaman zaman görülür, fakat bunlar viral ya da bakteriyel kadar yaygın değildir etiyoloji. Enfeksiyon riski, bağışıklık eksikliği ve nispeten düşük hijyen nedeniyle dolayı çocuklarda daha yüksektir.

Mide-bağırsak iltihabına neden olan virüsler arasında rota virüs, noro virüs, adeno virüs ve astro virüs bulunmaktadır. Rota virüs, çocuklarda görülen mide iltihabının en yaygın sebebidir ve hem gelişmiş'de hem de gelişmekte olan ülkeler'de benzer vaka oranlarına yol açar. Virüsler, çocuk yaş grubundaki bulaşıcı ishal olaylarının yaklaşık %70'inin sebebidir. Rota virüs, bağışıklık kazanmış olmaları nedeniyle yetişkinlerde daha az görülür.
Noro virüs, Amerika'daki yetişkinlerde mide iltihabının en önemli sebebidir ve salgınların %90'ından fazlasından sorumludur. Bu yerelleşmiş salgınlar genellikle insan gruplarının, yolcu gemileri, hastaneler ya da restoranlarda olduğu gibi, birbirlerine fiziksel olarak yakın bulundukları yerlerde zaman geçirdikleri zaman vuku bulur. Kişilerin bulaşıcılığı, ishal bittikten sonra bile devam edebilir. Noro virüs, çocuklarda görülen vakaların %10'unun sebebidir.

Gelişmiş ülkelerde, Campylobacter jejuni bakteriyel mide iltihabının başlıca sebebidir, bu vakaların yarısı kümes hayvanlarına maruz kalınması ile ilişkilidir]]. Çocuklarda vakaların yaklaşık %15'inin sebebi bakterilerdir, en yaygın tipleri Escherichia coli,Salmonella, Şigella ve Kampilobakter türleridir. Gıdaya bakteri bulaşır ve gıda birkaç saat oda sıcaklığında kalır ise bakteri çoğalır ve gıdayı tüketen kişilerde enfeksiyon riskini arttırır. Çiğ ya da az pişmiş et, kümes hayvanları, deniz ürünleri ve yumurtalar; çiğ tomurcuklar; pastörize edilmemiş süt ve yumuşak peynir; meyve ve sebze suları gibi bazı yiyecekler, yaygın olarak hastalıkla ilişkilendirilir. Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Sahra Altı Afrika'da ve Asya'da, kolera mide iltihabının yaygın bir sebebidir. Bu enfeksiyon çoğunlukla kirlenmiş su ya da gıda ile bulaşır.
ToksijenikClostridium difficile yaşlılarda daha sık görülen ishalin önemli bir nedenidir. Yeni doğmuş bebekler, bu bakterileri semptom geliştirmeden taşıyabilirler. Bu, yatan hastalarda görülen ishalin yaygın bir sebebidir ve genellikle antibiyotik kullanımıyla ilişkilendirilirStaphylococcus aureus bulaşıcı ishali, antibiyotik kullanan kişilerde de görülebilir "Turist ishali" genellikle bakteriyel mide iltihabının bir türüdür. Asit baskılayıcı ilacın, 'Clostridium difficile, Salmonella ve Kampilobakter türleri dahil birtakım organizmalara maruz kalındıktan sonra önemli enfeksiyon riskini artırdığı görülmektedir. Risk, proton pompa inhibitör alan kişilerde, H2 antagonisti kullananlara göre daha fazladır.

Birtakım birgözeli hayvanlar mide iltihabına sebep olabilir – en yaygını Giardia lambliadır – ancak Entamoeba histolytica ve Kriptosporidyum türlerini de içine almaktadır. Grup olarak, bu ajanlar çocuklardaki vakaların yaklaşık %10’unu kapsar. Giardia gelişmekte olan ülkelerde daha fazla görülür, ancak bu etiyolojik ajan, bu tip bir hastalığa bir dereceye kadar neredeyse her yerde sebep olmaktadır. Yaygın olarak görülen yerlere seyahat eden kişilerde, kreşe giden çocuklarda, erkeklerle cinsel ilişkiye giren erkeklerde ve felaketlerin ardından daha fazla görülür.ref name=Giar2010/>

Kirlenmiş su tüketimi ya da bireylerin kişisel eşyalarının ortak kullanılması sonucu bulaşabilir. Yağmurlu ve kurak mevsimli yerlerde, su kalitesi genellikle yağmurlu mevsimde kötüleşir ve bu durum salgınların baş gösterdiği zamanla ilişkilidir. mevsimleri yaşayan bölgelerde, enfeksiyonlar kış mevsiminde daha yaygındır. Bebeklerin uygun şekilde temizlenmemiş şişelerle Biberonla beslenmeleri, küresel ölçekte önemli bir sebeptir. Bulaşma oranları, özellikle kalabalık hanelerde yaşayan ve halihazırda kötü beslenme durumundaki çocuklar başta olmak üzere, kötü hijyenle de ilişkilendirilir. Tolerans geliştirdikten sonra, yetişkinler bazı organizmaları, belirti veya semptom göstermeden taşıyabilirler, bu sebeple bulaşıcı hastalığın doğal rezervuarları gibi hareket edebilirler. Bazı ajanlar (Şigella gibi) sadece primatlarda görülürken, diğerleri geniş çeşitlilikteki hayvanlarda (Giardia gibi) görülebilir.

Mide bağırsak kanalının iltihaplanmasına sebep bulaşıcı olmayan birtakım sebepler mevcuttur. Daha yaygın olanlardan bazıları (Non steroidal antienflamatuar ilaçlar) gibi ilaçlar, laktoz gibi belirli gıdalar (laktoza duyarlı olanlarda) ve glutendir ( çölyak hastalığı olanlarda). Crohn hastalığı da mide iltihabının bulaşıcı olmayan (sık sık şiddetli) bir kaynağıdır. Toksine ikincil derecede olan hastalık da görülebilir. Mide bulantısı, kusma ve ishalle ilişkisi olan gıdayla ilgili bazı durumlar arasında şunlar yer alır: bozulmuş yırtıcı balık tüketimine bağlı ciguatera zehirlenmesi, belirli tipteki bozulmuş balık tüketimine bağlı scombroid, diğerleri arasında kirpi balığı tüketimine bağlı Tetrodoksin zehirlenmesi ve genellikle uygun biçimde korunmamış gıdadan kaynaklananbotülizm

Mide-bağırsak iltihabı, küçük ya da kalın bağırsaktaki enfeksiyon sonucu oluşan kusma veya ishal olarak tanımlanır. İnce bağırsaktaki değişiklikler genellikle iltihaplı değilken kalın bağırsaktaki değişiklikler iltihaplıdır. Bir enfeksiyona neden olmak için gereken hastalık mikrobu sayısı birden ( kriptosporidyum için) 108’a (Vibrio cholerae için) kadar değişkenlik gösterir.

Mide-bağırsak iltihabı, genellikle kişinin gösterdiği semptom ve belirtilere dayanarak klinik olarak teşhis edilir. Sebebini tam olarak belirlemeye, durumun kontrolünü değiştirmeyeceği için çoğunlukla ihtiyaç yoktur. Ancak, dışkısında kan olanlarda, gıda zehirlenmesine maruz kalanlarda ve son zamanlarda gelişmekte olan ülkeleri ziyaret edenlerde dışkı kültürü uygulanmalıdır. Ayrıca, takip için tanısal test yapılabilir. Hipoglisemi, yeni doğanların ve çocukların %10’unda görüldüğü için, bu nüfusta serum glikoz ölçümü önerilir. Şiddetli bir sıvı kaybı endişesi olduğunda, elektrolitler ve böbrek fonksiyonu da kontrol edilmelidir.

Kişide sıvı kaybı olup olmadığının belirlenmesi, durum tespitinin önemli bir parçasıdır, sıvı kaybı genellikle hafif (%3–5), orta (%6–9) ve ağır (≥%10) vakalar olarak ayrılır. Çocuklarda, orta ya da ağır derecede sıvı kaybının en doğru belirtileri sürekli kılcal yenilenme, zayıf şekilde ciltte şişkinlik ve normal olmayan nefes almadır. Diğer faydalı bulgular (birlikte kullanıldığında) arasında çökmüş gözler, azalmış aktivite, gözyaşı eksikliği ve ağız kuruluğu yer alır. Normal idrar çıkışı ve ağızdan sıvı alımı rahatlatıcıdır. Laboratuvar testi, sıvı kaybının derecesini belirlemek açısından az bir klinik öneme sahiptir.

Mide-bağırsak iltihabındaki belirti ve semptomları taklit eden, elenmesi gereken diğer potansiyel sebepler arasında apandisit, bağırsak düğümlenmesi, iltihabi bağırsak hastalığı, idrar yolu enfeksiyonu ve şeker hastalığı yer almaktadır. Pankreas yetersizliği, kısa bağırsak sendromu, Whipple hastalığı, çölyak hastalığı ve yersiz laksatif kullanımı da

Grip aşısı, grip virüslerinin neden olduğu hastalıklardan korunmak için uygulanan bir aşıdır. Bu aşının yeni türleri yılda iki kez uygulanmaktadır. Çünkü grip virüsü çok hızlı değişim göstermektedir. Etkinliği yıldan yıla değişse de, gribe karşı en etkili yöntemdir. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri, aşının hastalığı, doktora gitmeyi, hastaneye yatırılmayı ve ölümü azalttığını tahmin etmektedir. Grip olan aşılanmış işçiler ortalama yarım gün daha erken işe dönmektedir. Aşının 65 yaş üstü bireyler üzerindeki etkisi, kaliteli araştırma yapılmadığı için belirsizdir.
Dünya Sağlık Örgütü ve Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri özellikle yüksek risk grubundakiler olmak üzere, altı ayın üstündeki herkese yılda bir kez aşılanmayı önermektedir. Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi de yüksek risk grubundakilere yılda bir kez aşılanmayı önermektedir. Bu grubun içindekiler hamileleri yaşlılar, altı aydan beş yaşa kadar çocuklar, belirli sağlık sorunları olanlar ve sağlık çalışanlarıdır.
Aşılar çoğunlukla güvenilirdir. Çocukların %5 ila 10'unda ateş görülebilir. Geçici kas ağrısı veya halsizlik de ortaya çıkabilir. Daha önce aşı, Guillain-Barré sendromu ile ilişkilendirildi. Birçok grip aşısı yumurta içermesine rağmen, yumurtaya alerjisi olanlara da önerilmektedir. Ancak anafilaskililere önerilmemektedir. Aşılar inaktif ve zayıflatılmış virüs kullananlar olarak ikiye ayrılır. Zayıflatılmış virüs kullananlar genellikle hamilelere, iki yaşından küçük çocuklara, elli yaşından büyüklere ve bağışıklık yetmezliği bulunanlara önerilmemektedir. Kas içine (intramüsküler), burna (intranazal) veya deri altına enjekte edilenler (intradermal) olarak üç türü vardır. Deri altına enjekte edilen grip aşısı 2018-19 ve 2019-20 grip mevsiminde hiç kullanılmadı.

İnsan papilloma virüsü (HPV) aşıları, belirli insan papilloma virüsü (HPV) türlerinin neden olduğu enfeksiyonu önleyen aşılardır. Mevcut HPV aşıları, iki, dört veya dokuz tip HPV'ye karşı koruma sağlar. Tüm HPV aşıları, en büyük rahim ağzı kanseri riskine neden olan en az HPV tip 16 ve 18'e karşı koruma sağlar. HPV aşılarının rahim ağzı kanserinin %70'ini, anal kanserin %80'ini, vajina kanserinin %60'ını, vulva kanserinin %40'ını önleyebileceği ve HPV pozitif orofaringeal kanserlerin önlenmesinde %90'dan fazla etkinlik gösterdiği tahmin edilmektedir. Ayrıca HPV tiplerine karşı koruma sağlayan dörtlü ve nonvalan aşılar ile bazı genital siğilleri önlerler. HPV-6 ve HPV-11 daha fazla koruma sağlar.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), diğer koruyucu önlemlerle birlikte tüm ülkelerde rutin aşıların bir parçası olarak HPV aşılarını önermektedir. Aşılar, kişinin yaşına ve bağışıklık durumuna bağlı olarak iki veya üç doz gerektirir. Tipik olarak dokuz ila on üç yaşlarındaki kızların aşılanması önerilir. Aşının, cinsel aktivite başlamadan önce (HPV'ye maruz kalmadan önce) verilirse en etkili olduğu saptanmaktadır. Aşılar en az 5 ila 10 yıl koruma sağlar. Aşılamadan sonra Rahim ağzı kanseri taraması hâlâ gereklidir. Nüfusun büyük bir bölümünün aşılanması, aşılanmamış olanlara da fayda sağlayabilir.
Enjeksiyon yerinde ağrı insanların yaklaşık %80'inde görülür. Bölgede kızarıklık, şişlik ve ateş de oluşabilir.
İlk HPV aşısı 2006 yılında kullanıma sunulmuştur. 2017 itibarıyla, 71 ülke, en azından kızlar için rutin aşılarına dahil etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır. Düşük ve orta gelirli ülkelerde aşılama uygun maliyetli olabilir.

Hepadnaviridae; bir virüs ailesidir. İnsanlar, maymunlar ve kuşlar doğal konakçı olarak bilinir. Şu anda bu ailede 5 cins arasında bölünmüş 18 tür vardır. En bilinen üyesi hepatit B virüsüdür . Bu aile ile ilişkili hastalıklar arasında şunlar vardır: hepatit, hepatoselüler karsinomlar (kronik enfeksiyonlar) ve siroz gibi karaciğer enfeksiyonları. Blubervirales takımındaki tek ailedir.

Aşağıdaki türlerle tanınır:

Avihepadnavirüs
Ortohepadnavirüs
Herpetohepadnavirüs
Metahepadnavirüs
Parahepadnavirüs
Ek olarak, 'Afrika cichlid hepadnavirus' (ACHBV) tanımlanmıştır ancak kabul edilen bir tür değildir.

İnsan popülasyonları arasında bulaşıcı olan karaciğer hastalıkları tıp tarihinin erken dönemlerinde tanımlanmış olmasına rağmen, viral etiyolojik ajanı olan bilinen ilk hepatit, picornaviridae ailesinden Hepatit A idi. Hepatit B Virüsü (HBV), 1930'larda ve 1940'larda Hepatit A'dan farklı bir enfeksiyon olarak tanımlandı. HBV 1960'larda yeni bir DNA virüsü olarak tanımlandı, bunu birkaç on yıl sonra flavivirüs olan hepatit C'nin keşfi izledi. HBV ilk olarak laboratuvarda Blumberg ve meslektaşları tarafından bir Aborijin'in kanında "Avustralya ajanı" olarak tanımlandı. Bu çalışma Blumberg'e 1976 Nobel Tıp Ödülü'nü kazandırdı.

Hepatit, karaciğer hücrelerinde inflamasyon ile karakterize tıbbi durumdur. İsim Yunanca hepar (ἧπαρ); hepat- (ἡπατ-), karaciğer kökünden ve sonek -itis, "inflamasyon" 'dan türemiştir (karaciğer inflamasyonu)(c. 1727) Karaciğerdeki inflamasyon zamanla kendini sınırlayabilir ya da fibrozis ve siroza ilerleyebilir.
Hepatit sınırlı ya da hiçbir belirti olmaksızın ortaya çıkabilir ama çoğu zaman sarılık, anoreksi (iştahsızlık) ve halsizlik gibi semptomlara neden olabilir. Altı aydan daha kısa sürerse akut; daha uzun sürerse kronik hepatit olarak isimlendirilir. Hepatit dünya genelinde en fazla hepatit virüsleri denilen bir grup virüs tarafından oluşturulur ama aynı zamanda toksinler (özellikle alkol, belirli ilaçlar, bazı endüstriyel organik çözücüler ve bitkiler), diğer enfeksiyonlar ve otoimmün hastalıklar nedeniyle de meydana gelebilir.

Viral hepatitler (15 aile)
Adenoviridae: Adenovirus
Arenavirus: Guanarito virus, Junín virus, Lassa fever virus, Lujo virus,  Machupo virus ve Sabiá virus
Bunyavirus: Kırım-Kongo kanamalı ateş virüsü, Dobrava virus, Hantaan virus, Puumala virus, Rift Valley fever virus, Seoul virus ve SFTS virus
Coronaviridae: SARS coronavirus
Erythrovirus: Parvovirus B19
Flavivirus: Akhurma virus,Dengue, Hepatit C, Kyasanur Forest disease virus, Omsk hemorrhagic fever virus, Sarı humma
Filovirus: Ebola virus ve Marburg virus
Hepadnaviridae: Hepatit B
Hepeviridae: Hepatit E
Herpesvirus: Cytomegalovirus, Epstein Barr virus, Varicella zoster virus, Human herpesvirus 6, Human herpesvirus 7 ve Human herpesvirus 8
Orthomyxovirus: Influenza
Parvoviridae: Parvovirus B19
Picornavirus: Echovirus, Hepatit A
Reovirus: Colorado tick fever virus, Reovirus 3
Atanmamış: Hepatit D
Bakteri
Anaplasma  
Babesia  
Bartonella
Chlamydia trachomatis
Coxiella burnetii
Ehrlichia
Leptospira
Listeria
Mycobacterium tuberculosis
Nocardia
Novosphingobium aromaticivorans
Orientia tsutsugamushi
Rickettsia
Rhodococcus
Salmonella
Streptococcus pyogenes
Treponema pallidum
Yersinia
Protozoal
Entamoeba histolytica
Cryptosporidium
Isospora
Leishmania
Plasmodium
Toxoplasma
Parazitik
Ascaris lumbricoides
Ancylostoma
Baylisascaris
Capillaria hepatica
Clonorchis sinensis
Dicrocoelium dendriticum
Echinococcus
Fasciola hepatica
Fasciolopsis buski
Metorchis
Necator
Opisthorchis
Paragonimus
Strongyloides stercoralis
Schistosoma
Toxocara
Fungal
Aspergillus
Candida
Cryptococcus
Histoplasma
Microsporidium
Alg
Prototheca
Enfeksiyöz olmayan
Alkol
Otoimmün koşullar: Sistemik lupus eritematozus
İlaçlar: Parasetamol, amoksisilin, antitüberküloz ilaçlar, minosiklin ve diğerleri
İskemik hepatit (dolaşım yetmezliği)
Metabolik hastalıklar: Wilson hastalığı
Gebelik
Toksinler: Amanita toksini (Mantar), karbon tetraklorür, asafetida

Alkol
Otoimmün
Otoimmun hepatit
İlaçlar
İsoniazid
Ketokonazol
Metildopa
Nitrofurantoin
Kalıtsal
Wilson hastalığı
Alfa 1-antitripsin eksikliği
Non-alkolik karaciğer yağlanması
Primer biliyer siroz ve primer sklerozan kolanjit bazen kronik hepatiti taklit eder
Viral hepatit: Hepatit B ile birlikte ya da ayrı olarak hepatit D, hepatit C (ne hepatit A ne de hepatit E kronik hepatite neden olmaz)

WHO - hepatit sayfası 2 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Viral Hepatitis - CDC 17 Mayıs 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hepatit A, hepatit A virüsünün (HAV) karaciğerde yol açtığı akut bir bulaşıcı hastalıktır. Çoğu vakada, özellikle küçüklerde çok az belirti verir ya da hiç vermez. Hastalığın bulaşması ile belirtilerin ortaya çıkması arasındaki süre iki ila altı haftadır. Hastalık belirti verdiğinde bu belirtiler tipik olarak sekiz hafta devam eder. Bu belirtiler arasında halsizlik, bulantı, kusma, ishal, sarılık, ateş ve karın ağrısı sayılabilir. Hastaların yaklaşık %10–15'inde hastalığın bulaşmasını izleyen altı ay içerisinde belirtilerin tekrarlandığı görülür. Akut karaciğer yetmezliği nadiren görülür ve daha çok yaşlılarda rastlanır.

Genellikle hastalık virüsünü içeren dışkının bulaştığı gıdanın yenilmesi ya da suyun içilmesi ile yayılır. Yeterince pişirilmemiş kabuklu deniz ürünleri görece yaygın bir hastalık sebebidir. Hastalığın bulaştığı kişiyle yakın temas yoluyla ve homoseksüel ilişki ile de yayılabilir. Damar içi ilaç bağımlılarında da sık görülür. Çocuklara hastalık bulaştığında çoğunlukla belirti görülmemekle birlikte başkalarına bulaştırabilirler. Tek bir bulaşmadan sonra ömür boyu bağışıklık kazanılır. Hastalığın belirtileri diğer bir dizi hastalığa benzediğinden, teşhisi için kan testi gereklidir. Bilinen beş hepatit virüsünden birisidir: A, B, C, D ve E.

Hepatit A aşısı korunmada etkindir. Bazı ülkelerde çocuklar için ve daha önce aşılanmamış yüksek risk grubundaki kişiler için rutin olarak önerilir. Etkisinin ömür boyu sürdüğü düşünülmektedir. Diğer korunma önlemleri arasında ellerin yıkanması ve yemeğin düzgün pişirilmesi sayılabilir. Özel bir tedavisi yoktur sadece semptomatik tedavi yapılır. İhtiyaca göre istirahat ve bulantı ile kusmaya yönelik ilaç tedavisi yapılabilir. Enfeksiyonlar genellikle tamamen ortadan kaybolur ve kalıcı bir karaciğer hastalığına yol açmaz. Eğer akut karaciğer yetmezliği ortaya çıkarsa tedavisi karaciğer naklidir.

Her yıl dünya genelinde, belirti veren 1,5 milyon vaka ortaya çıkar ve toplam vaka sayısı muhtemelen onlarca milyondur. Dünyanın hıfzıssıhha önlemleri zayıf olan ve yeterli temiz suya sahip olmayan bölgelerinde daha yaygındır. Gelişmekte olan ülkelerde 10 yaşından küçük çocukların yaklaşık %90'ı hastalık virüsünü kapmış ve dolayısıyla erişkinlik döneminden önce bağışıklık kazanmışlardır. Çocukların küçük yaşta hastalıkla karşılaşmadığı ve yaygın aşılamanın yapılmadığı orta seviyedeki gelişmiş ülkelerde sıklıkla salgın şeklinde ortaya çıkar. 2010 yılında akut hepatit A hastalığından dolayı 102.000 kişi ölmüştür. Virüs kaynaklı hepatite dair farkındalık oluşturmak için her sene 28 Temmuz günü Dünya Hepatit Günü olarak ilan edilmiştir.

Hepatit A aşısı, hepatit A'yı önleyen bir aşıdır. Vakaların yaklaşık %95'inde etkilidir ve en az yirmi yıl ve muhtemelen kişinin tüm yaşamı boyunca sürer. Verilmişse, bir yaşından sonra başlanarak iki doz önerilir. Kas içine enjeksiyon yoluyla verilir. İlk hepatit A aşısı 1991'de Avrupa'da ve 1995'te Amerika Birleşik Devletleri'nde onaylanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün Temel İlaçlar Listesi'nde yer almaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), hastalığın orta derecede yaygın olduğu bölgelerde genel aşılamayı önermektedir. Hastalığın çok yaygın olduğu durumlarda, tüm insanlar tipik olarak çocukluk döneminde enfeksiyon yoluyla bağışıklık geliştirdiğinden, yaygın aşılama önerilmez. Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC), aşağıdakileri aşılamayı önerir:

12-23 aylık tüm çocuklar
2-18 yaş arası aşılanmamış çocuklar ve adolesanlar
Uluslararası gezginler
Erkeklerle seks yapan erkekler
Enjeksiyonlu veya enjeksiyonsuz ilaç kullanan kişiler
Mesleki olarak enfeksiyon riski taşıyan kişiler
Uluslararası evlat edinen kişiyle yakın temas kurmayı düşünen kişiler
Evsizlik yaşayan insanlar
HIV'li insanlar
Kronik karaciğer hastalığı olan kişiler
Bağışıklık elde etmek isteyen herhangi bir kişi
Ayrıca, daha önce hepatit A aşısı olmayan ve hepatit A'lı biriyle doğrudan teması olan bir kişi, temastan sonraki 2 hafta içinde hepatit A aşısı olmalıdır.
Şiddetli yan etkiler çok nadirdir. Enjeksiyon yerinde ağrı, çocukların yaklaşık %15'inde ve yetişkinlerin yarısında görülür. Çoğu hepatit A aşısı inaktif virüs içerirken, birkaçı zayıflamış virüs içerir. Virüsü zayıflamış olanlar hamilelikte veya bağışıklık sistemi zayıf olanlarda önerilmez. Birkaç formülasyon, hepatit A'yı hepatit B veya tifo aşısı ile birleştirir.
Hepatit A aşısından sonra iğnenin yapıldığı yerde ağrı veya kızarıklık, ateş, baş ağrısı, yorgunluk veya iştahsızlık olabilir. Herhangi bir ilaçta olduğu gibi, aşının ciddi bir alerjik reaksiyona, diğer ciddi yaralanmalara veya ölüme neden olma olasılığı çok düşüktür.[1] 25 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hepatit D, hem viroid hem de virüsoid ile benzerlikler paylaşan küçük, küresel zarflı bir partikül olan hepatit delta virüsünün (HDV) neden olduğu bir viral hepatittir HDV, bilinen beş hepatit virüsünden biridir: A, B, C, D ve E.  HDV, yalnızca hepatit B virüsü (HBV) varlığında yayılabildiği için bir uydu virüs (bir tür subviral ajan) olarak kabul edilir. HDV bulaşı eş zamanlı olarak HBV enfeksiyonu yoluyla gerçekleşebilir (birlikte-enfeksiyon) ya da kronik hepatit B veya hepatit B taşıyıcılığında sonradan gelişebilir (süperenfeksiyon ).
Bir kişiyi aynı anda enfekte eden HDV ve HBV, komplikasyonların ciddiyeti nedeniyle en ciddi viral hepatit türü olarak kabul edilir. Bu komplikasyonlar arasında, akut enfeksiyonlarda karaciğer yetmezliği gelişme olasılığının daha yüksek olması ve kronik enfeksiyonlarda karaciğer sirozuna hızlı ilerleme ile karaciğer kanseri gelişme riskinin artması sayılabilir Hepatit B virüsü ile birlikte hepatit D enfeksiyonu %20 ile tüm hepatit enfeksiyonları arasında en yüksek ölüm oranına sahiptir.

HDV (hepatit delta virüsü) küçük, küresel bir virüstür. 36 nm çapındadır. Konak fosfolipidleri ve üç çeşit HBV zarf proteini içeren viral bir zarfı vardır (büyük, orta ve küçük hepatit B yüzey antijenleri) .Bunlar bir iç ribonükleoprotein (RNP) partikülünü çevreler. Ribonükleoprotein parçacığı, her genom için yaklaşık 200 molekül hepatit D antijeni (HDAg) ile çevrili genomu içerir. HDAg'nin merkezi bölgesinin RNA'yı bağladığı gösterilmiştir. HDAg'nin N terminalinde bir çift kıvrımlı bölge tarafından çeşitli etkileşimlere aracılık edilir.
HDV genomu negatif polariteli, tek sarmallı, kapalı dairesel RNA'dır. Yaklaşık 1700 nükleotidlik bir genoma sahip olan HDV, hayvanları enfekte ettiği bilinen en küçük "virüs" dür. HDV'nin virüslerden çok daha küçük olan viroidler adı verilen bir bitki patojeni sınıfından kaynaklanmış olabileceği öne sürülmüştür. Genomu, yüksek GC nükleotid içeriği nedeniyle hayvan virüsleri arasında benzersizdir. Nükleotid dizisi, genomun kısmen çift sarmallı, çubuk benzeri bir RNA yapısı oluşturmasına izin vererek yaklaşık %70 kendi kendini tamamlayıcıdır.

Hepatit D'nin bulaşma yolları, hepatit B'ye benzerdir. Enfeksiyon, büyük ölçüde hepatit B enfeksiyonu riski yüksek olan kişilerle, özellikle de enjekte edilen uyuşturucu kullanıcıları ve pıhtılaşma faktörü konsantreleri alan kişilerle sınırlıdır. Dünya çapında 15 milyondan fazla insan ko-enfektedir. HDV, çoğu gelişmiş ülkede nadirdir ve çoğunlukla intravenöz ilaç kullanımıyla ilişkilidir. Bununla birlikte, HDV Akdeniz bölgesinde, Sahra altı Afrika'da, Orta Doğu'da ve Güney Amerika'nın kuzey kesiminde çok daha yaygındır. Toplamda, yaklaşık 20 milyon kişi HDV ile enfekte olabilir.

Hepatit B aşısı, çoğalması için hepatit B virüsünün varlığına bağımlı olması nedeniyle hepatit D virüsüne karşı koruma sağlar.
Delta virüsüne karşı spesifik bir aşı olmadığından, HBV'ye karşı aşı, risk gruplarında, doğumdan hemen sonra yapılmalıdır.

Hepatit D, nadir durumlar dışında genellikle hepatit B'ye göre baskın virüs olarak kabul edilir. Kronik hepatit D için mevcut yerleşik tedaviler, geleneksel veya pegile interferon alfa tedavisini içerir. Son kanıtlar, pegile interferon alfa'nın, ilacın verildiği süre boyunca viral yükü ve hastalığın etkisini azaltmada etkili olduğunu, ancak ilaç kesilirse yararın genellikle durduğunu göstermektedir. Bu tedavinin etkinliği genellikle ~%20'yi geçmez ve tedaviden sonra geç relapslar bildirilmiştir.
Mayıs 2020'de Beşeri Tıbbi Ürünler Komitesi ve Avrupa İlaç Kurumu antiviral Hepcludex (bulevirtide) tedavisini hepatit D ve B enfeksiyonları için onaylamışlardır. Bulevirtide sodyum/safra asit kotransportera bağlanıp inaktive ederek her iki virüsün de  hepatositlere girmesini engellemektedir.

Hepatit D (HDV) virüsü paketleme ve bulaşma için HBsAg'ye (hepatit B yüzey antijeni) ihtiyaç duyduğundan, etkilenenler Hepatit B virüsü ile enfekte olmuş kişilerdir. Hastalık dünya çapında mevcuttur. HDV enfeksiyonu, HBV'nin endemik kaldığı dünyanın düşük gelirli bölgelerinde büyük bir tıbbi sorundur. Bu nedenle, HBV enfeksiyonunun da yaygın olduğu ülkelerde, şu anda Amazon havzasında ve Asya ile Afrika'nın düşük gelirli bölgelerinde daha yaygındır. Sanayileşmiş ülkelerde HBV'yi kontrol etmeye yönelik iyileştirilmiş önlemler (aşılama yoluyla olduğu gibi), HDV'nin yaygınlığını da azaltmıştır; bu ülkelerde kalan başlıca risk altındaki popülasyonlar, enjeksiyon uyuşturucu kullanıcıları ve endemik HDV bölgelerinden gelen göçmenlerdir.

Hepatit D virüsü ilk kez 1977'de şiddetli karaciğer hastalığı olan HBV ile enfekte hastalarda nükleer bir antijen olarak bildirildi. Bu nükleer antijenin daha sonra bir hepatit B antijeni olduğu düşünüldü ve delta antijeni olarak adlandırıldı. Şempanzeler üzerinde yapılan sonraki deneyler, hepatit delta antijeninin (HDAg), tam bir viral partikül üretmek için HBV enfeksiyonu gerektiren bir patojenin yapısal bir parçası olduğunu gösterdi. Tüm genom 1986'da klonlandı ve dizildi. Daha sonra kendi cinsine yerleştirildi: Deltavirus .

HDV'ye benzerlik gösteren birkaç başka virüs, insanlar dışındaki türlerde tanımlanmıştır. HDV'den farklı olarak, hiçbiri çoğalmak için bir Hepadnaviridae (HBV ailesi) virüsüne bağımlı değildir. Bazıları şunlardır:

Kuş HDV benzeri ajan (konak: Anas gracilis, A. castanea, A. superciliosa)
Yılan Hepatit D virüsü (konak: Boa yılanı)
Termite HDV benzeri ajan (konak: Schedorhinotermes intermedius) 
Kurbağa HDV benzeri ajan (konak: Bufo gargarizans)
Newt HDV benzeri ajan (konak: Cynops orientalis)
Balık HDV benzeri ajan
Kemirgen deltavirüs (konak: Proechimys semispinosus) 
HDV gibi, tüm bu ajanlar çubuk benzeri yapıya, bir delta antijene ve bir ribozime sahiptir. Virüsler, NCBI tarafından geçici olarak Deltavirus adı altında toplanır.

Karaciğer kanseri, karaciğer hücrelerinden köken alan veya başka organlardan karaciğere yayılan kötü huylu tümörlerin genel adıdır. Primer karaciğer kanseri en sık hepatosellüler karsinom (HCC) şeklinde görülür ve dünya genelinde yaygın kanser türlerinden biridir. Karaciğer tümörleri ile karıştırılmamalıdır.
Genelde sirotik karaciğer zemininde gelişen, nodüler lezyonlarla karakterize, karaciğerin malign (kötücül) neoplazisidir. HCC, dünyada en çok görülen kanser türleri arasında 5. sırada, mortalite açısından ise 3. sırada yer almaktadır. En sık 50 ila 70 yaşlarında görülür. Hepatit C enfeksiyonları, hepatit B enfeksiyonları, siroz başta olmak üzere; alkolik karaciğer hastalığı, tirozinemi, hemokromatozis de HCC gelişimi için risk faktörleridir. HCC'nin başlangıcı genelde sinsi bir süreçtir ve 3 yıldan uzun bir süre tanı almayabilir. Tanı alan hastaların ise ortalama yaşam süreleri 5 yıldır.
HCC lezyonlarında patolojik farklılaşma, hastaların prognozunun belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. HCC patolojik olarak; iyi farklılaşmış, orta derecede farklılaşmış, kötü farklılaşmış ve farklılaşmamış HCC olarak evrelendirilmektedir.
Öncü olan displastik lezyonları bulunmaktadır ve bunlar doğrudan doğruya premaligndir:

Büyük hücreli değişiklik
Küçük hücreli değişiklik
HCC;

Unifokal masif tümör,
Multifokal nodüller,
Difuz infiltratif kanser olarak izlenebilir.

Karaciğer kanseri, özellikle Asya ve Sahra Altı Afrika'da sık görülür. Kronik hepatit B ve hepatit C enfeksiyonları, alkol kullanımı ve siroz en önemli risk faktörleridir. Erkeklerde kadınlara göre yaklaşık üç kat daha sık rastlanır.

Kronik hepatit B ve hepatit C enfeksiyonu
Alkol kullanımına bağlı siroz
Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD)
Aflatoksin maruziyeti (küflenmiş gıdalarda)
Genetik hastalıklar (hemokromatozis, Wilson hastalığı)

Karaciğer kanseri başlangıçta çoğu zaman belirtisizdir. Hastalık ilerledikçe şu bulgular görülebilir:

Sağ üst kadranda karın ağrısı
Karaciğer bölgesinde şişlik veya dolgunluk hissi
İştahsızlık ve kilo kaybı
Sarılık (cilt ve gözlerde sararma)
Karında sıvı birikimi (asit)
Halsizlik ve yorgunluk
Özellikle ileri evrede, ölümün yaklaştığını gösteren belirtiler arasında iştahsızlık, ciddi kilo kaybı, yoğun halsizlik, sarılık ve karında aşırı şişlik öne çıkar.

Tanıda laboratuvar testleri (örneğin AFP düzeyi), görüntüleme yöntemleri (Ultrason, BT, MR) ve kesin tanı için biyopsi kullanılır.

Karaciğer kanserinde en sık kullanılan evreleme sistemi Barcelona Clinic Liver Cancer (BCLC) sınıflamasıdır:

Evre 0-A (Erken Evre): Cerrahi rezeksiyon veya karaciğer nakli uygundur.
Evre B (Orta Evre): TACE (transarteriyel kemoembolizasyon) uygulanabilir.
Evre C (İleri Evre): Sistemik tedavi (tirozin kinaz inhibitörleri, immünoterapi).
Evre D (Son Evre): Palyatif tedavi önerilir.

Tedavi, hastalığın evresine ve hastanın genel durumuna göre değişir.

Hepatektomi (cerrahi rezeksiyon): Tümörlü karaciğer kısmının çıkarılması.
Karaciğer nakli (transplantasyon): Uygun hastalarda küratif yöntemdir.

Radyofrekans ablasyon (RFA)
Mikrodalga ablasyon
TACE (Transarteriyel kemoembolizasyon)
TARE (Radyoembolizasyon)

Son yıllarda hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler ön plana çıkmıştır:

Tirozin kinaz inhibitörleri: Sorafenib, Lenvatinib
İmmünoterapiler: Nivolumab, Pembrolizumab

Prognoz, tümör evresine, karaciğer fonksiyonuna ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır. Erken evrede tedavi edilen hastalarda 5 yıllık sağkalım oranı %50'nin üzerine çıkabilirken, ileri evrede bu oran %10'un altına düşmektedir.

Siroz

American Cancer Society – Liver Cancer
WHO – Cancer Fact Sheets

Herpes simpleks, herpes simpleks virüsünün neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Enfeksiyonlar, vücudun enfekte olan kısmına göre kategorize edilir. Oral uçuk, yüzü veya ağzı içerir. Genellikle uçuk veya gruplanmış küçük kabarcıklara neden olabilir veya sadece boğaz ağrısına neden olabilir. Genellikle basitçe herpes olarak bilinen genital herpes, minimal semptomlara sahip olabilir veya küçük ülserlerle sonuçlanan kabarcıklar oluşturabilir. Bunlar tipik olarak iki ila dört hafta içinde iyileşir. Kabarcıklar ortaya çıkmadan önce karıncalanma veya ağrılar oluşabilir. Herpes, aktif hastalık dönemleri arasında döngü yapar ve arada semptomsuz dönemler mevcuttur. İlk bölüm genellikle daha şiddetlidir ve ateş, kas ağrıları, şişmiş lenf düğümleri ve baş ağrıları ile ilişkilendirilebilir. Zamanla, aktif hastalık ataklarının sıklığı ve şiddeti azalır. Herpes simpleksin neden olduğu diğer bozukluklar şunları içerir: parmakları tuttuğunda herpetik dolama  gözün herpes enfeksiyonu, beynin herpes enfeksiyonu  ve yenidoğanı etkilediğinde yenidoğan herpes enfeksiyonu.
İki tür herpes simpleks virüsü vardır, tip 1 (HSV-1) ve tip 2 (HSV-2). HSV-1 daha yaygın olarak ağız çevresinde enfeksiyonlara neden olurken, HSV-2 daha yaygın olarak genital enfeksiyonlara neden olur. Enfekte bir bireyin vücut sıvıları veya lezyonları ile doğrudan temas yoluyla bulaşırlar. Semptomlar mevcut olmadığında da bulaşmaya devam edilebilir. Genital herpes, cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyon olarak sınıflandırılır. Doğum sırasında bebeğe bulaşabilir. Enfeksiyondan sonra virüsler, duyu sinirleri boyunca ömür boyu yaşadıkları sinir hücresi gövdelerine taşınır. Nüksün nedenleri şunları içerebilir: bağışıklık fonksiyonunda azalma, stres ve güneş ışığına maruz kalma. Ağız ve genital herpes genellikle mevcut semptomlara göre teşhis edilir. Teşhis, viral kültürle veya kabarcıklardaki sıvıda herpes DNA'sının saptanmasıyla doğrulanabilir. Kanı virüse karşı antikorlar için test etmek, önceki bir enfeksiyonu doğrulayabilir ancak yeni enfeksiyonlarda negatif olacaktır.
Genital enfeksiyonlardan kaçınmanın en etkili yöntemi vajinal, oral ve anal seksten kaçınmaktır. Prezervatif kullanımı riski azaltır. Enfeksiyonu olan biri tarafından alınan günlük antiviral ilaçlar da yayılmayı azaltabilir.  Kullanılabilir aşı yoktur  ve bir kez enfekte olduğunda tedavisi yoktur. Semptomlara yardımcı olmak için parasetamol (asetaminofen) ve topikal lidokain kullanılabilir. Asiklovir veya valasiklovir gibi antiviral ilaçlarla yapılan tedaviler semptomatik atakların şiddetini azaltabilir.

Herpes simpleks, Herpesviridae familyasına ait, uçuk nedeni olan bir virüstür. Herpes ismi Yunancadan ("Herpeine") gelmektedir ve de anlamı sürünmek ya da emeklemektir. Antik Yunan zamanından beri tanınan bu virüs sık sık insanları enfekte etmektedir. Bu enfeksiyonlar; hafif komplikasyonsuz mukokutanözif hastalıklardan, ölümcül olan enfeksiyonlara kadar değişebilir.

Herpes simpleks virüsler herpes virüs ailesine aittir ve HSV-1 ve HSV-2 olarak çeşitleri vardır.Birçok hastalığın da sebebi olan Herpes simpleks virüsleri daha çok insan herpes virüsleri olarak bilinmektedirler.Bunun sebebi herpes virionlarının insanları da enfekte edebilmeleridir.
HSV-1 dudak ve burun çevresinde epitel hücreleri enfekte ederek uçuğa sebep olmaktadır. HSV-2 ise genital iltihaba sebep olmaktadır. HSV-1 ve HSV-2 yaygın ve bulaşıcıdırlar.
Bu virüsler bir insanı enfekte ettikleri zaman ciltte döküntü oluşturarak başka organizmalara yayılırlar. Ayrıca tükürük gibi vücut sıvılrıyla temas sonucu da bulaşabilirler.Herpes simpleks virüsünün bulaşması sonucu ciltte içi su dolu kabarcıklar ya da ağız, dudak ya da genital mukus tabakasında enfeksiyon oluşturur.
Herpetik hastalığın kararkteristiği lezyonları yara kabuğu ile iyileştirmesidir. Bazen bu virüsler hafif ya da tipik olmayan semptomlar göstermektedirler.
Ancak nörotropik ve nöroinvazif virüsler gibi davranan HSV-1 ve HSV-2 virüsleri, nöronların hücre sistemindeki immün sistemden saklanarak latent fazda beklerler. Başlangıç veya ana enfeksiyon sonrasında, bazı enfekte olmuş insanlar viral reaktivasyon ya da hastalığın sporadik bölümünü yaşayabilir. Bulaşma sırasında, virüs sinir hücresinde aktif hale gelir ve nöronların aksonuyla deriye taşınır, virüs replikasyonu ve oluşan döküntüler yeni yaraların oluşumuna neden olur. Bu cinsel yolla bulaşan en yaygın enfeksiyondur. Brezilya'nın Natal şehrinde yapılan araştırmalara göre kadınlardaki genital uçukların oldukça büyük çoğunluğunun herpeks simpleks virüs 1'den dolayı kaynaklandığı bilinmektedir.
HSV genomları, geniş çift sarmallı DNA molekülünden oluşan virüs ailesinin bir üyesidir. Herpes simpleks virionu, dört bileşen içerir:
1. Viral DNA içeren bir yoğun -elektron çekirdek
2. İkozahedral kapsit
3. Bir amorf, bazen kompleks protein katmanı
4. Bir zarf
Kapsid, 162 kapsomerden oluşur ve sıkıca yapışan tegument tarafından çevrilidir. Viral DNA en az 152 kbp içerir. HSV-1 ve HSV-2 DNA'ları L (uzun) ve S (kısa) şeklinde tanımlanan bağlantılı iki kovalent bileşenlerden oluşur. Her bileşenin büyük ters tekrarlar tarafından çevrili dizisi oluşur (UL veya US) .Viral replikasyon çekirdekte gerçekleşen, Transkripsiyon, DNA sentezi, kapsid birleşmesi, DNA ambalaj ve zarflamadır. Viral yüzey glikoproteinleri hücre içine virüs bağlanma ve girişi kolaylaştırır. Ayrıca virüs için ana bağışık yanıt oluşmasına sebep olur. Şu anda belirlenen (gB, gC, gD, gE, gG, gH, gİ, gK, gL ve gM)en az 10 viral glikoprotein biliniyor ve (gJ) on birinci tahmin ediliyor.Hem RNA ve hem proeinlerde viral gen ürünlerinin sentezi üç ardışık periyottan oluşur. Viral gen ürünlerinden ilk olarak ileri erken bir protein olarak bilinen (a) proteinler oluşur. Bunlardan beş üreme düzenleyen virüs ve bir döngü enfekte hücre yüzeylerinde antijenik peptidler sunumunu engeller. (a)proteinler, viral gen ürünleri ikinci kümesi olan erken (b) protein sentezi için gereklidir. B proteinlerin çoğu viral nükleik asit metabolizmasından sorumludur ve antiviral kemoterapi ana hedefi vardır.Proteinler için üçüncü durum ise virionun çoğunlukla yapısal bileşenleridir. Onlar kapsid ve zar oluşturacak şekilde bir aradadır ve olası virüs zarflama için nükleer membranlara dahildir. Viral bağlanma sürecinde, iskele ve kapsitten protein bir procapsid oluşur. Yeni sentezlenmiş DNA birim uzunlukta parçalara yarılmış ve virion içine paketlenmiştir. Genel olarak, zarflanan kapsidler DNA içerir.

HHV-1 (Herpes simplex virüs tip-1, arka kök gangliyonlarında latente kalır. Hastalık: Uçuk (herpes labialis), herpes ensefaliti.
HHV-2 (Herpes simplex virüs tip-2, arka kök gangliyonlarında latente kalır). Hastalık: Genital herpes.
HHV-3 (Varisella-zoster virüsü, arka kök gangliyonlarında latente kalır). Hastalık: Çocuklarda su çiçeği; erişkinlerde zona.
HHV-4 (Ebstein-Barr virüs, lenfoid dokularda latent kalır). Hastalık: İnfeksiyöz mononükleozis, lenfoma.
HHV-5 (Sitomegalovirüs, periferal lökositlerde latent kalır). Hastalık: Sitomegalik inklüzyon hastalığı.
HHV-6 (Rozeola infantum etkeni, periferal lökositlerde latent kalır). Hastalık: Çocuklarda roseola infantum.
HHV-7 (Pitriazis rozea etkeni, periferal lökositlerde latent kalır). Hastalık: Asemptomatik lenforetiküler hastalıklar.
HHV-8 (Kaposi sarkomu etkeni, lenfoid dokularda latent kalır). Hastalık: Kaposi sarkomu.

Ağzın viral infeksiyonları çoğunlukla herpes simpleks virüsü ile ilgilidir. Herpes Simpleks virüs grubundaki her iki viral subtip (HSV-1, HSV-2) genital ve ora-fasiyal infeksiyonlara neden olabilir. HSV-1 genellikle genital olmayan bölgeleri ağız, deri, dudak ve beyni tutar, ağız salgılarıyla bulaşır. HSV-2 ise genital bölgelerde, deride infeksiyonlara sebep olur ve seksüel olarak bulaşır. Bu virüsler ilk infeksiyonu takiben konağın vücudunda latent olarak kalma özelliğine sahiptirler. Daha sonra virüsün reaktivasyonu, nüks eden infeksiyonlara neden olur. Oldukça yaygın bu virüsle toplumun %60'ı enfektedir ve bu bireylerde antikor teşekkül etmiştir. Virüs reaktivasyonunu soğuk, güneş ışığı, stres ve menstürasyon sitümüle edebilir. Reaktivasyon tüm hayat boyunca ara sıra bazen de sık olarak görülür. HSV lezyonları intra epitelyal veziküller olarak gelişirler ve kısa sürede erozyonlu, eritemetöz sınırlı, ülserasyonlu alanlar bırakarak patlarlar.Ektraoral rekürrent herpetik infeksiyonlar genellikle dudakları etkiler. Veziküller ülseratif gingivostomatisis, ateş, lenfadenopati ve ağrı ile birlikte seyreder. Herpes simpleks virüsleri insanlarda çeşitli klinik tablolar oluşturabilir.
Primer herpetik girgivostomatik, primer infeksiyonun en sık görülen şeklidir. Etyolojisinde genellikle HSV-1 nadiren de HSV-2 rol oynar. En çok altı ay, altı yaş arasındaki çocuklarda görülür. İkinci olarak en çok 15-25 yaş arasındaki genç erişkinler etkilenir. Buna rağmen HSV ile daha önce karşılaşmayan ve daha önceki bir enfeksiyona karşı uygun bir tepki gösteremeyen yetişkinler de etkilenebilir. hastalık beklenmedik bir şekilde başlar, klinik olarak yüksek ateş, baş ağrısı, kırıklık, anoreksi, bilateral hassas bölgesel lenfadenopati ağrılı ağız lezyonları ile karakterizedir. 3-12 günlük inkübasyon döneminden sonra, lezyonların çıkacağı yerde uyuşma ve hafif kaşınma şeklinde lokal duyarlılık oluşur. Lezyonlar kırmızı bir hal ileçevrili grup veziküller ile başlar. Bunlar süratle açılarak, ağrılı yüzeysel ülserlere dönüşürler. Ağız mukozasındaki lezyonlar gri-beyaz bir epitelyal membranla, dudak ve yüzdeki lezyonlar ise hemoralojik kabuklarla örtülüdür. Ağızda kötü koku ve tükürük artışı vardır. Beslenme bozulur. Ateş, halsizlik, huzursuzluk ve ağrılı bölgesel lenfadenopati vardır. İlk üç beş gün süresince yeni lezyonlar oluşmaya devam eder. Geniş, ödemli ve ağrılı gingival lezyonlar hemen hemen daima mevcuttur. Ödemli interdental papik artmış kapiller permeabilitesi nedeniyle, minör travmalar sonrasında kanar. Teşhis genellikle klinik görünüşle konur. Ateş üçüncü, dördüncü günde düşer. Lezyonlar 10-14 gün devam eder.

HSV nin tip1 ya da tip2 olduğunu anlamak tedavi için oldukça önemlidir. PCR sistemlerinin HSV için özelleştirilmiş hali olan HSV PCR tekniği ya da antijen tanıma sistemleri kullanılarak bu ayrım yapılır.

Hayvan Herpes Virüslerinin tümünde bazı ortak özellikler paylaşılır. Hayvan herpes virüslerinin yapısı nispeten geniş çift sarmallı, zarf olarak adlandırılan iki tabakalı lipit ile sarılmış olan kapsid adı verilen bir protein kafes içinde sarılmış, icosahedral, lineer DNA genomundan oluşur. Zarf bir tegument aracılığıyla kapside bağlanır. Bu partikülün tamamı virion olarak adlandırılır.
Kalabalık gen üzerindeki spekülasyon varsayılan 94 ORF tarafından 84 kadar özgün protein kodlama genlerine izin vermesine rağmen, HSV-1 ve HSV-2, her biri kendi genomları içinde, en az 74 geni (ya da açık okuma çerçeveleri, ORF'ler) içerir.
Bu genler, virüsün kapsid, tegument ve örtüsünü oluşturan, hem de virüsün replikasyonunun ve enfektivitesinin kontrolünde etkili çeşitli proteinler kodlar.
HSV-1 ve HSV-2 genomları karmaşıktır ve uzun eşsiz bölge (UL) ve kısa eşsiz bölge (US) olarak adlandırılan  iki özgün bölge içerir. Bilinen 74 ORF'nin, UL 56 viral gen içerirken, US sadece 12 sini içermektedir.
HSV genlerin transkripsiyonu enfekte olmuş bir konak hücredeki RNA polimeraz II ile katalize edilmektedir.
Enfeksiyonu takiben ilk olarak erken ve geç viral genlerin ekspresyonunu düzenleyen proteinleri kodlayan erken genler ifade edilir. Erken gen ekpresyonu DNA replikasyonuna katılan enzimlerin sentezine ve bazı zarf glikoproteinlerinin üretimine izin verir.
Son olarak geç genlerin ekpresyonu meydana gelir, bu genler ağırlıklı olarak virion partikülünü oluşturmak için protein kodlar.
Beş protein viral kapsidi oluşturmaktadır; UL6, UL18, UL35, UL38 ve majör kapsid proteini UL19. 

Herpes simpleks virüsleri altı dalda (şube) sınıflandırıla bilinir. Bunlardan dördü Doğu Afrika da, biri Doğu Asya da, diğeri de Avrupa ve Kuzey Amerika'da ortaya çıkmaktadır. Bu virüsün Doğu Afrika kökenli olduğu düşünülmektedir. Avrasya (Avrupa –Asya melezi) suşlarının ortak atasının en son 60.000 yıl önce evrimleştiği anlaşılmaktadır. Doğu Asya HSV-1 izolatlarının alışılmadık bir şablona sahip olması, en iyi Japon halkının iki aşamalı göçün mesuliyeti ile açıklanmaktadır. Mutasyon oranı, konum ve yıla göre 1,38.10-7 yer değiştirme olduğu tahmin edilmektedir. Klinik ortamda, timidin kinaz genindeki ya da DNA polimeraz genindeki mutasyonlar asiklovir direncine neden olmuştur. Ancak mutasyonların büyük bölümü DNA polimeraz geninden ziyade timidin kinaz geninde meydana gelmektedir.

Canlı vücudunda en

Ignaz Philipp Semmelweis (doğum adı: Ignác Fülöp Semmelweis; 1 Temmuz 1818 – 13 Ağustos 1865), Avusturya-Macaristanlı bilim insanı ve hekim. Antiseptik prosedürlerin öncüsü olarak bilinir. "Annelerin kurtarıcısı" lakabıyla tanınan Semmelweis lohusalık humması insidansı ile doğum kliniklerindeki el yıkama alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi keşfetmiştir. Lohusalık ateşi 19. yüzyıl ortalarında hastanelerde yaygındı ve %10 - %35 oranları arasında ölümcül idi. Semmelweis 1847 yılında Viyana Genel Hastanesi'nde kalsiyum hipoklorit içeren antiseptikler kullanarak el yıkama uygulamasını önermiş ve ölüm oranlarını önemli ölçüde azaltmayı başarmıştır. Bulgularını derlediği Lohusa Ateşinin Kavramı, Etyolojisi ve Profilaksisi isminde bir kitap yayınlamıştır.
El yıkamanın ölüm oranını %1'in altına düşürdüğünü gösteren kitaplarına rağmen, Semmelweis'in gözlemleri zamanın yerleşik bilimsel ve tıbbi görüşleriyle çelişti ve fikirleri tıp topluluğu tarafından reddedildi. Semmelweis bulguları için kabul edilebilir hiçbir net bilimsel açıklama sunamamıştır ve bazı doktorlar Semmelweis'in hasta sağlığı için ellerin yıkanılması önerisini küçük düşürücü ve rahatsız edici bulmuşlardır. Meslektaşlarının giderek artan yoğun tepkisi sonucunda Semmelweis, 1865 yılında, sinir krizleri geçirmeye başlamış ve sonunda bir arkadaşı tarafından akıl hastanesine hapsettirilmiştir. Hastaneye alındıktan sadece 14 gün sonra, 47 yaşında, gardiyanlar tarafından dövüldükten sonra, muhtemelen sağ elinde dayak sonrası oluşan kangrenden kaynaklanan bir yaradan ötürü öldü. Semmelweis'in uygulaması, Louis Pasteur tarafından mikrop teorisi ile doğrulandı ve yaptığı uygulamalar ölümünden sadece birkaç yıl sonra yaygın bir şekilde kabul gördü. Aynı zamanlarda Pasteur'ün araştırmalarına etki eden Joseph Lister, Semmelweis'in hijyenik yöntemlerini uygulamış ve üzerinde çalışmalar yapmıştır.

Semmelweis refleksi

Jim Berry. "Sloan Science and Film / Short Films / Semmelweis". 17 minutes. 3 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Social Medicine". 3 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"BMJ: Ignaz Semmelweis". 2 Kasım 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Catholic Encyclopedia entry". 6 Mayıs 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
John H. Lienhard (1991). "Ignaz Philipp Semmelweis". The Engines of Our Ingenuity. § 622. NPR. 
"Who Named it? Ignaz Philipp Semmelweis". 16 Aralık 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
Tan S. Y. & Brown J. "Ignaz Philipp Semmelweis" (PDF). 27 Şubat 2008 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Caroline M. De Costa (2002). "The contagiousness of childbed fever : a short history of puerperal sepsis and its treatment". eMJA The Medical Journal of Australia, MJA. ss. 668-671. 3 Aralık 2006 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"review, The Fool of Pest, The New York Review of Books". 26 Şubat 2004. 21 Mart 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"The Semmelweis Society". 26 Nisan 2008 tarihinde kaynağından arşivlendi. an organization dedicated to protecting physicians from "sham peer review" 
"Semmelweis's first post-stamp". Macaristan. 1932. 23 Eylül 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. 
"Pulse-Project Audio Lecture: Benedek Varga on "The Myth and Cult of Ignaz Semmelweis: Constructing History of Science during the 20th Century"". 16 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi.

Kabakulak veya epidemik parotit insanlarda oluşan bir viral hastalıktır.
Kabakulak virüsü Paramyxoviridae familyasının zarflı bir RNA virüsüdür. Aşısının geliştirilmesinden ve uygulanmaya başlanmasından önce dünya çapında yaygın bir çocukluk-dönemi hastalığıydı. Bununla birlikte bu hastalık hâlâ üçüncü dünya ülkelerinde önemli bir sağlık sorunudur.
Tükürük bezlerinin (genelde parotis bezinin) ağrılı bir şekilde şişmesi ve ateş ile belirginleşir. 
Hastalığın semptomları ağırlaşırsa yani şiddetli baş ağrısı, yüksek ateş, sürekli kusma, devamlı uyku hali ve testislerde ağrı varsa derhal doktora götürülmelidir.
Hastalığın semptomları genelde çocuklarda pek ağır değilken, ergen ve yetişkinlerde daha ağırdır. Kuluçka süresi 14-21 gündür (2-3 hafta). Virüs vücuttaki bez yapılarını tutar, erbezleri gibi ürogenital sistem bezlerini tutması kısırlık (infertilite) veya subfertilite;parotis bezini tutması sağırlığa varan komplikasyonlara sebep olabilir.

Kasper DL, Braunwald E, Fauci AS, Hauser SL, Longo DL, Jameson JL, Isselbacher KJ, Eds. (2004). Harrison's Principles of Internal Medicine, 16th, McGraw-Hill Professional. ISBN 0-07-140235-7
Enders G (1996). Paramyxoviruses–Mumps virus. In: Barron's Medical Microbiology (Barron S et al, eds.), 4th ed., Univ of Texas Medical Branch. (via NCBI Bookshelf) ISBN 0-9631172-1-1
Preveden T, Jovanovic J, Ristic D (1996). "[Fertility in men after mumps infection without manifestations of orchitis]". Med Pregl 49 (3-4): 99-102.
Shakhov EV, Krupin VN (1990). "[The clinico-statistical characteristics of the testicular generative function in male subfertility following mumps]". Urol Nefrol (Mosk) (2): 46-50.
Tsvetkov D (1990). "[Spermatological disorders in patients with postmumps orchitis]". Akush Ginekol (Sofiia) 29 (6): 46-9.

Kancalı kurtlar, insanların ve hayvanların ince bağırsağında parazit olarak yaşayan, nematoda şubesine ait helmint türleridir. Kancalı kurt türleri büyük bir çeşitliliğe sahip olmakla birlikte tek bir tür değildir, özellikle de insanlarda Ancylostoma duodenale ve Necator americanus olmak üzere iki tane kancalı kurt türü görülebilir. (Ayrıca zoonotik kancalı kurt türleride insanlara bulaşabilir.)
Kancalı kurtların adı, onları bağırsak duvarına yapıştıran kanca şeklinde ağızlarından gelir. Kancalı kurtlar kirli toprakta yürümekle (çıplak ayakla) bulaşırlar, dünya genelinde kancalı kurt enfeksiyonları yaygındır ve 576 ila 740 milyon kişinin bu hastalığı geçirmiş olduğu tahmin edilmektedir. Kancalı kurtlar bağırsaktaki kan damarlarından beslenir.

İnsanları enfekte edebilen iki yaygın kancalı kurt türü vardır: Ancylostoma duodenale ve Necator americanus. Kısacası Ancylostoma duodenale, "eski dünya kancalı kurdu" iken Necator americanus ise "yeni dünya kancalı kurdudur".
Ayrıca, hayvanlarda yaşayan ancak insanlara bulaşabilen kancalı kurt türleride vardır. Köpekler ve kediler Ancylostoma brazilense, A. caninum, A. ceylanicum ve Uncinaria stenocephala dâhil olmak üzere birçok farklı kancalı kurt türleriyle enfekte olabilir.

Hayvanlarda, özellikle köpeklerde kancalı kurt görülebilir. Fakat hayvan ve insanlardaki kancalı kurt türleri farklıdır. Ancylostoma türleri, Uncinaria stenocephala, köpek ve kedilerin, özellikle de yavrularının yaygın enfeksiyonlarıdır. Ancylostoma caninum enfeksiyonları anemi, hâlsizlik ve/veya hipoproteinemiye neden olabilir. Teşhis, dışkıda parazit yumurtaları ve/veya antijen olup olmadığının incelenmesine dayanır. Çoklu antihelmintiklerin kancalı kurtlara karşı etkinliği onaylanmıştır; ancak A. caninum'da ilaç direnci bilinen bir sorundur. Tüm köpek ve kediler önleyici olarak tedavi edilmelidir.

Türden türe değişsede, yetişkin erkek kancalı kurtların boyutları genellikle 8–11 mm arasında değişirken yetişkin dişilerin boyutları genelde 10–13 mm arasında değişir.

Kancalı kurtların yumurtaları genelde kirli topraktan geçer. Larvalar, kan dolaşımı ile akciğerlere hareket eder. Burada yutkunma, öksürük gibi eylemler sonucunda bağırsaklara yerleşir. Dışkıya yumurtlayan kurtlar enfeksiyonu yaymaya devam eder. Tüm süreç iki ila üç ay sürebilir. Parazitler vücutta iki yıl veya daha uzun süre yaşayabilir.

Kancalı kurtlarla enfekte olan kişilerin çoğunda hiçbir belirti görülmez.
Bazılarında, özellikle de ilk kez enfekte olan kişilerde gastrointestinal semptomlar görülür. Kancalı kurt enfeksiyonunun en ciddi etkileri, protein kaybının yanı sıra kansızlığa yol açar. Kancalı kurt enfeksiyonları, sağlık uzmanı tarafından reçete edilen ilaçlarla tedavi edilebilir.

Kandidiyaz, herhangi bir Candida türüne bağlı olarak gelişen herhangi bir mantar enfeksiyonu için kullanılan genel addır. Kandidiyaz başka adlarla da anılabilmektedir ve bunlar şöyle sıralanabilir:

Kandida enfeksiyonu, kandidoz  ve kandidiyazis.
Moniliyaz ve moniliyazis.
Kandidiyaz etkeni olan Candida türleri içinde en önemlisi, en sık saptanan etken olduğu için, Candida albicans'tır (kandida albikans okunur).

Bağışıklık sistemi normal çalışan kişilerde, kandidiyaza genellikle yalnızca bedenin dışarıya açık ve nemli bölgelerinde rastlanır:

Ağız içi (pamukçuk)
Vajinada (vajinal kandidiyaz)
Derinin kat yaptığı yerler (kalça, popo, koltuk altları, (intertrigo); bebeklerde alt bezi bölgesinde (pişik enfeksiyonu)
Parmak araları
Üst dudağın alt dudağı örttüğü dudak kenarında (perleş, Anguler Keilitis)
Kandidiyaz, vajina iritasyonunun (vajinit) ikinci başlıca nedenidir. Peniste de özellikle sünnet olmamış erkeklerde görülebilir.

Bağışıklık yetmezliğinde kandida enfeksiyonu ağızdan yemek borusuna (özofagus) yayılıp sistemik hale gelebilir, bunun sonucu çok daha ciddi bir durum olan fungemidir. Sistemik enfeksiyon, sindirim sistemiyle ilgili ameliyatlarda, yanık vakalarında ve damardan beslenme amacıyla takılmış kateterler yoluyla da olabilir. Candida kan yoluyla vucuda yayılır, kalp kapakçıklarında yerleşirse ateş, kalpte üfürüm olur, dalakta şişme olur; gözde enfeksiyon körlüğe yol açar; kan veya böbrek enfeksiyonu ateş, çok düşük tansiyon (şok) ve düşük idrar üretimine neden olur.
Üç ilâ dokuz yaş arası çocuklarda ağızda kronik mantar enfeksiyonları olabilir. Ağzın etrafında beyaz benekler şeklinde görünür. Ancak bu ender bir durumdur.

Maya tipi mantarlar herkeste bulunur ama vücutta doğal olarak bulunan diğer mikroorganizmalar (normal flora) bunların çoğalmasını sınırlar. Diğer mikroorganizmalarla Candida türleri arasındaki dengenin bozulması durumlarında, Candida vücutta ileri derecede çoğalır.
Kadınların dörtte üçü hayatlarının bir noktasında kandidiyaza yakalanır. Her kadının vajinasında Candida albicans bulunur ve bu normalde bir sorun yaratmaz. Ancak normal florada bulunan laktobasiller ile olan dengesi bozulursa, aşırı çoğalma olur ve enfeksiyon belirtileri ortaya çıkar. Hamilelik, doğum kontrol hapı kullanımı, bazı antibiyotikler ve diyabet de bu dengeyi bozup mantar enfeksiyonuna yol açabilir.
Kandida enfeksiyonu, süt emen bebeğin ağzından annesinin meme ucuna (ve ters yönde de), cinsel ilişkide bir cinsel organdan öbürüne bulaşabilir.

Belirtiler arasında kaşınma, yanma, ağrı, vajina veya vulvanın iritasyonu bulunur. Ayrıca vajinadan beyaz veya gri renkli, bira veya ekmek gibi "mayamsı" kokan, süzme peynir kıvamında bir akıntı olabilir.
Çoğu kadın daha sık rastlanan bakteriyel vajinozu mantar enfeksiyonu ile karıştırlar. Bakteriyle vajinozun tanısı ancak doktor tarafından konabilir. 2002 yılında Journal of Obstetrics and Gynecology yapılan bir araştırmaya göre kendini mantar enfeksiyonunu için tedavi etmekte olan kadınların yalnızca %33'ünde gerçekten mantar enfeksiyonu vardı. Diğerlerinde bakteriyel veya karışık enfeksiyon vardı.

Potasyum hidroksit (KOH) çözeltisi kullanılır. Enfekte olmuş bölgeye bez sürterek veya hafifçe kazıyarak alınan bir örnek bir mikroskop lamı üzerine konur. Üzerine bir damla %10'luk KOH çözeltisi konur. KOH, deri hücrelerini çözer ama Candida etkilenmez. Mikroskop altında bakılınca Candida'nın hifleri ve psödosporları görünür. Yüksek sayıda varlıkları mantar enfeksiyonunun işaretidir. Tanının teyidi için steril bir bez önce enfekte olmuş deriye sonra da bir kültür ortamının yüzeyine sürülür. Ortamın birkaç gün enkübasyonundan sonra mantar ve/veya bakteri kolonileri belirir. Kolonilerin özellikleri organizmaya muhtemel bir tanı getirir.

Ev tedavi yöntemleri arasında bulunan yoğurt sürmek, içinde faydalı (probiyotik) laktobasiller içerdiği için mantarın büyümesine engel olur. Keza, sindirimi kolaylaştıran bakteriler içeren acidophilus tabletleri de aynı etkiyi gösterir. Hatta, içinde antimantar bir madde olan allisin bulunduran sarımsak başları iri parçalar halinde kıyılarak da kullanılabilir. Jel kapsüllerinin içine borik asit tozu doldurup bunların birkaç gece boyunca yatmadan vajinaya sokmak da mantar enfeksiyonlarını tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tedavi yöntemidir.
Kandidiyazın ilaç kullanmadan, geleneksel yöntemlerle tedavisi hafif vakalarda fayda gösterebilirse de hasta enfeksiyonun ciddiyetini her zaman kendi değerlendiremediği için tibbî muayene gerekli olabilir. Çoğu zaman reçeteli ilaçlar enfeksiyon tedavisinin tek yoludur. Kandididiyaz eğer ağızda, vajinada veya deride ise yüzeysel (topikal) antimantar ilaçlar (örneğin klotrimazol veya nistatin) veya ağızdan flukonazol kullanılır. Antimantar ilaçlar daha sık rastlanan bakteriyel vajinozlara karşı etkin değillerdir. Vücuda yayılmış kandidiyaz ki genelde hastaneye kaldırılmış hastalarda görülür, potansiyel olarak ölümcüldür. Amfoterisin B, flukonazol, caspofungin veya vorikonazol gerektirir.
Süt veren anneler durumunda annenin meme ucunda ve/veya bebekte kandidiyazis olması durumunda hem annenin hem bebeğin beraber tedavi olmasi gerekir, aksi halde enfeksiyon birinden öbürüne geri gelebilir. Bu tür vakalarda Gentian violet boya çözeltisi Candida enfeksiyonlarının üzerine sürülerek onu öldürmeye yarar.
Candida'nın çoğalma nedenini anlamak hastalığın kontrolüne yardımcı olur. Örneğin oral kandidiyaz genelde astım tedavisi için nefes (inhalasyon) yoluyla kortikosteroid alan hastalarda görülür. Bu hastaların her steroid dozundan sonra ağızlarını suyla çalkalamaları gerekir. Dudak kenarlarında meydana gelen enfeksiyon genelde akne tedavisi için izotretinoin alındığında görülür. Kandidiyaz, AIDS gibi çok daha önemli başka bir sorunun belirtisi de olabilir. Diyabetli hastalarda mantar hastalığına daha sık rastlanır çünkü şeker mantarın büyümesine yardımcı olur. Sık tekrarlanan mantar enfeksiyonlarında şekerden şüphelenilir ve ondan kaçınılması salık verilir. Bu durumda beslenme uzmanları bir dönem için şeker ve bazı nişastalı yiyeceklerden yoksun diyetler önerirler. Antibiyotik kullanımı vücuttaki doğal bakterilerin azalmasına neden olduğu için kandidiyaza yol açabilir, bu durumda probiyotik katkı tavsiye edilir. Bebeklerde pişik enfeksiyonunun tekrarlanmaması için alt bezi bölgesinin temiz, kuru ve mümkün olduğunca havaya açık olmasına çalışılmalıdır.
Kadınların vulvovajinal sağlıkla ilgili önlemlere dikkat etmeleri vajinal kandidiyaza engel olabilir. Lokal tedavi için vajinal tablet veya ilaçlı vajinal duş kullanılabilir.

Alman B. Lagenbeck 1839'da pamukçukta maya benzeri bir mantarın varlığını göstermiş olan ilk kişidir. 1923'te Christine Marie Berkhout, Utrecht Universitesi'ndeki doktora çalışmasında Candida cinsi ve albicans türünü tanımlamıştır. Yıllar boyunca bu cinsin ve türün tanımlanması evrim geçirmiştir: cins için Mycotorula ve Torulopsis, tür için ise Monilia albicans ve Oidium albicans artık kullanılmayan isimlerdir. Şu anda kullanılan isim, Uluslararası Botanik Kongresi (International Botanical Congress) tarafından "korunmaya alınmış isim" (Lat., nomen conservandum) tanımı altındadır. Sınıflandırmanın ayrıntıları Candida albicans maddesinde bulunabilir.
Candida cinsi yaklaşık 150 tür içermektedir. Bunların sadece altısının insanda enfeksiyona yol açtığı düşünülmektedir. Candida albicans bunların en başında gelir. İnsanda hastalığa yol açan diğer türler Candida tropicalis, Candida glabrata, Candida krusei, Candida parapsilosis ve Candida lusitaniae'dır.

Kandididiyaz resimleri: [1][2]
InteliHealth [3] (İngilizce)
eMedicine: [4] 30 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[5] 21 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[6] 24 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.[7] 16 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
DiseaseDB [8] 1 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Merck Manual 20 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.:Candidiasis (İngilizce)
Breast feeding basics 10 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Kaposi sarkomu,  insan herpes virüsü 8 (HHV8) olarak da bilinen Kaposi sarkomu herpes virüsünün (KSHV) neden olduğu bir damar tümörüdür. İlk defa 1872'de Macar dermatolog Moritz Kaposi tarafından tanımlanmıştır. 1980'lerde HIV/AIDS'in Batı dünyasında da yayılmaya başlamasıyla birlikte görülme sıklığı da artmıştır. Etkeni olan virüs (KSHV) ise 1994'te tanımlanmıştır.

Tüm Kaposi sarkomu hastalarının %95'i KSHV pozitif bulunur. Çoğu KSHV enfeksiyonlarının çoğu sessizdir; belirti verenlerde saptanan bulgular oldukça değişkendir. Kaposi sarkomunun 4 türü belirlenmiştir:

Doğu Avrupalı erkeklerde (özellikle Ashkenazi Yahudilerinde) ve Akdeniz bölgesinde görece sık görülen bir tiptir. HIV ile ilgisi olmadığı halde homoseksüel davranışlarla bağlantısı düşünülmektedir. Klinik incelemede, kollarda ve bacaklarda, bazıları birbirleriyle kaynaşarak geniş alanlara yayılan kırmızımsı-mor plaklar ya da nodüler tümörler saptanır. Mukoza ve iç organ tümörleri de olabilir. Hastaya belirgin bir rahatsızlık vermezler.

Güney Afrika'da Bantu çocuklarında görülen tiptir. Yerel ya da yaygın lenfadenopati ile birlikte agresif bir gidişi vardır. Deri tümörleri birbirlerinden uzakta kırmızı-mor lekeler biçimindedir.

Transplantasyon nedeniyle yüksek doz immunosüpresif tedavi altına alınan hastalarda, birkaç ay ya da yıl sonra ortaya çıkar. Lenf düğümleri, mukozalar, iç organ tümörleri vardır; deri tümörleri olmayabilir. İmmunosüpresif tedavinin kesilmesiyle gerileyebilirler; ancak, büyük organ lezyonları yaşam süresini kısaltıcı etki gösterir.

HIV/AIDS hastalarının 1/3'ünde görülen bir komplikasyondur. Aktif tedavi (HAART) gören hastalarda Kaposi sarkomu olasılığı azalır. Vücudun her yerinde ortaya çıkabilen tümörler erken dönemde lenf düğümlerine ve bağırsaklara yayılır. HIV/AIDS hastalığından ölenlerin çoğu Kaposi sarkomunun olumsuz etkilerinden çok çıkarcı enfeksiyonlar nedeniyle kaybedilirler.

Tipik bulgular ve aşamaları deri tümörlerinde kolaylıkla izlenir.
Başlangıç aşamasındaki genç tümörler, pembe-kırmızı-mor tonlarında leke, hafif bir kabarıklık ya da kitle yaparlar. Kitleler tek ya da çok sayıda olabilir. Mikroskopla yapılan incelemelerde, endotel hücreleriyle döşeli, farklı çaplarda ve düzensiz kıvrımlar yapan damar kesitleri ve bunlar arasında hemosiderin, yangı hücreleri (makrofaj, lenfosit, plazma hücresi) vardır; bu yapısıyla granülasyon dokusunu anımsatır. Zamanla gelişen tümörde kitlenin belirginleştiği ve yüzeyde kabarıklık oluşturduğu izlenir.
Olgunlaşma aşamasına giren tümörlerde dermise doğru yayılan endotel hücrelerinin irileştiği ve damarsal yapılar arasında uzunca hücrelerin belirdiği bir görünüm ortaya çıkar. Yangı hücrelerinin sayısı azalır, hemosiderin miktarı artmış olabilir.
Tam olgunlaşma aşamasının tamamlandığı ileri evredeki bir tümörde, kitle (nodül) büyür ve belirginleşir. Mikroskop incelemelerinde, dermise ve derialtı dokularına doğru gelişen tümörün yapısına uzun-şişkin hücrelerin egemen olduğu ve damarların ince yarıklara dönüştüğü izlenir. Yarıklar içinde alyuvarlara ve pembe renkli damlacıklara (hyalin) rastlanır. Kanama alanlarında hemosiderin, lenfositler ve tek tük makrofajlar görülebilir. Tümör hücrelerinin önemli bir bölümünde mitoz saptanır.

KSHV (Epstein-Barr virüsü gibi) lenfomalara ve lenfoproliferatif hastalıklara neden olan bir gamma-herpesvirus'tür. KSHV, öteki herpesvirus'lar gibi gizlenebilen ve bağışıklık sistemindeki aksamayla birlikte etkisini gösteren bir mikroptur. Başlangıç aşamasındaki lezyonlardaki hücrelerin küçük bir bölümü KSHV ile enfektedir. Enfekte hücre sayısı arttıkça tümör de bir sonraki aşamaya geçer. Tam olgunlaşmış bir tümörü oluşturan hücreleri çok büyük bölümü virüsle enfektedir.

Klasik tip KS olgularındaki tümörler vücut yüzeylerindedir. Tek tümör kitlesinin ameliyatla çıkarılması yeterli olabilmektedir. Bir bölgede birden fazla tümör varsa radyoterapi uygulanabilir. Yaygın lezyonlar içeren olgularda uygulanabilecek tek yöntem kemoterapidir. HIV/AIDS hastalarına HAART uygulamasının yanı sıra radyoterapi ve kemoterapi gerekebilir. İnterferon-alfa ve damar çoğalmasını (angiogenezis) durduran ilaçlar çok etkili olmamaktadır.

2009 Avrupa Parlamentosu seçimleri, 4-7 Haziran 2009 tarihleri arasında Avrupa Birliği'nin 27 üye ülkesinde yapıldı. Avrupa Parlamentosu'nun toplam 736 üyesi, yaklaşık 500 milyon Avrupalıyı temsil etmek üzere seçildi.
Milletvekillerinin çoğunluğu 7 Haziran Pazar günü seçildi, ancak yerel geleneklere göre ülkeden ülkeye değişen geleneksel seçim günleri nedeniyle, bazı ülkeler seçimlerini önceki üç gün içinde gerçekleştirdiler:

Perşembe 4 Haziran: Birleşik Krallık (Cebelitarık dahil), Hollanda (Aruba ve Hollanda Antilleri dahil)
Cuma 5 Haziran: İrlanda, Çekya (ilk gün)
Cumartesi 6 Haziran: Kıbrıs Cumhuriyeti, Fransa (Outre-mer'in bir kısmı), İtalya (ilk gün), Letonya, Malta, Slovakya, Çek Cumhuriyeti (2. gün)
Pazar 7 Haziran: Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Almanya, Danimarka, İspanya, Estonya, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Macaristan, İtalya (2. gün), Litvanya, Lüksemburg, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovenya, İsveç.
Bu seçimler, Bulgaristan ve Romanya'nın diğer üye ülkelerle aynı anda katıldığı ilk Avrupa Parlamentosu seçimi oldu.

Section devoted to the election on the European Parliament website 4 Haziran 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EurActiv – EU Elections 2009 16 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NSD: European Election Database – European Parliament Elections 17 Şubat 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EU Observer – EU Elections 2009
Euronews – EU Elections 2009
Guide to European Elections provided by European Alternatives 14 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
About the European Elections 2009 in Ireland
EU Election 2009 Coverage on BBC 22 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Pre-election survey, EU27 and by member state

2014 Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde 22 - 25 Mayıs 2014 tarihlerinde Avrupa Parlamentosu'nun 751 sandalyesini doğrudan belirlemek için 8. kez yapılan seçimlerdir.
Seçimler Avrupa Birliği'ne üye 28 ayrı ülkede yapıldı ve ilk kez üye ülkelerin sandalye dağılımı, Lizbon Antlaşması'nda öngörülen şekliyle geçerli oldu. Farklı siyasi görüşte birçok parti, grup ve blok bu seçimlere katıldı. Kimi üye ülkede aynı zamanda yerel seçimler de gerçekleşmiştir.
5 yılda bir düzenlenen seçimlerde her AB vatandaşı kendi öz ülkesinde veya yaşamakta olduğu başka bir AB ülkesinde oy kullanma hakkına sahiptir. Ancak bu seçimlerde her ülkenin kendi ulusal yasası geçerlidir. Bu yüzden oy kullanma yaşı, zorunluluğu, oy barajı, hatta seçimin yapılacağı günün belirlenmesi gibi yöntem farklılıkları vardır. İlk Avrupa Parlamentosu seçimi 1979 yılında, son olarak da 2019'da gerçekleşmiştir.
Yurt dışında da sandıklar açılacağı için Türkiye'de oy kullanılabilecektir. Örneğin Bulgaristan vatandaşları için bir sandık İstanbul'da açılacaktır.

Seçimlere bağımsız milletvekili adayların yanı sıra birçok farklı görüşte parti katılmaktadır. Ancak bu partilerin resmi veya fiili (temsili) bir lideri yoktur. AP milletvekilleri şu anda yedi farklı ana gruplaşma altında toplanmış durumdadır.

2019 Avrupa Parlamentosu seçimleri, 23-26 Mayıs 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilen, 1979'daki ilk doğrudan seçimlerden bu yana yapılan dokuzuncu parlamento seçimidir. Toplam 751 Avrupa Parlamentosu üyesi, 28 üye ülkeden 512 milyondan fazla kişiyi temsil etmektedirler. Şubat 2018'de Avrupa Parlamentosu, Birleşik Krallık'ın 29 Mart 2019'da Avrupa Birliği'nden ayrılması durumunda, Avrupa Parlamentosu'nun üye sayısının 751'den 705'e düşürülmesi yönünde oy kullanmıştı. Ancak Birleşik Krallık, 50. Maddenin 31 Ekim 2019'a kadar uzatılmasının ardından diğer AB üye devletleriyle birlikte seçime katıldı; bu nedenle üye ülkeler arasındaki sandalye dağılımı ve toplam sandalye sayısı 2014'teki gibi kaldı. Dokuzuncu Avrupa Parlamentosu ilk genel kurul toplantısını 2 Temmuz 2019'da yapıldı.
26 Mayıs 2019'da Manfred Weber liderliğindeki Avrupa Halk Partisi, Avrupa Parlamentosu'nda en fazla sandalye kazanan parti oldu. Avrupa Birliği Konseyi seçimden sonra Konsey, Ursula von der Leyen'i yeni Komisyon Başkanı olarak aday göstermeye karar verdi.
Seçimlerde merkez sol ve merkez sağ partiler önemli kayıplar yaşarken, AB yanlısı merkezci, liberal ve çevreci partiler ile AB karşıtı sağ popülist partiler önemli kazanımlar elde etti.

Official results 25 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri 6 ile 9 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen, 1979'daki ilk doğrudan seçimlerden bu yana yapılan onuncu ve Brexit'ten sonraki ilk Avrupa Parlamentosu seçimidir. Bu seçim ayrıca bazı Avrupa Birliği üye ülkelerindeki birtakım seçimlerle de çakışmıştır.

Avrupa Parlamentosu'na seçimler Avrupa Birliği Antlaşması, Avrupa Birliği'nin İşleyişi Hakkında Antlaşma ve Avrupa Parlamentosu üyelerinin tek dereceli genel oy ile seçilmesine ilişkin Yasa (Seçim Yasası) uyarınca düzenlenmektedir. Seçim Yasası; seçim sürecinin, yasanın hükümlerine bağlı olmak koşuluyla, her üye ülkedeki millî hükümlere göre yönetildiğini belirtir. Seçimler tek dereceli genel oy ve nispi temsil sistemi ile liste sistemi veya devredilebilir tek oy kullanılarak gerçekleştirilir. Millî seçim barajı kullanılan oyların %5'ini aşamaz.

 Belçika: genel seçim, (parlamenter ve bölgesel seçimler)
 Bulgaristan: parlamenter seçimler
 Almanya: yerel/bölgesel seçimler, 2024 Hamburg borough seçimleri
 Macaristan: yerel seçimler
 İrlanda: yerel seçimler
 İtalya: yerel seçimler, 2024 Piedmont bölgesel seçimleri
 Malta: yerel seçimler
 Romanya: yerel seçimler

Seçim sonucunda özellikle Fransa ve Almanya'da aşırı sağ olarak kategorize edilen partilerin oy artışı tartışma konusu oldu. Kesin olmayan sonuçlara göre parlamentoda çoğunluğu merkez sağ ve sol partilerin ittifakları kazansa da Avrupa şüpheciliği düşüncesindeki Kimlik ve Demokrasi (Identity and Democracy) ittifakı oylarını artırdı.
Özellikle Fransa'da cumhurbaşkanı Macron'un seçime dair ilk sonuçların geldiği 9 Haziran günü erken seçim kararı alması, önemli bir tartışma yarattı. Belçika'da da Başbakan de Croo sonuçların ardından istifa etti.

António Luis Santos da Costa (d. 17 Temmuz 1961, Lizbon), eski Lizbon belediye başkanı ve Sosyalist Parti'nin genel sekreteri, 26 Kasım 2015 - 2 Nisan 2024 tarihleri arasında Portekiz başbakanıydı. António Costa, Aralık 2024'ten bu yana Avrupa Konseyi Başkanı olarak görev yapmaktadır.
Lizbon Üniversitesi'nde hukuk ve siyaset bilimi alanında lisans yapmıştır. Portekiz Katolik Üniversitesi Avrupa Enstitüsü'nde Avrupa çalışmaları konusunda uzmanlaşmıştır. Avukatlık yapmıştır. Evli olup iki çocuk babasıdır. 1982'de Lizbon belediye meclisi üyeliğine seçilmiş ve 1993'e dek bu görevi sürdürmüştür. 1993'te ise Loures belediye meclisi üyeliğine seçilmiştir. 1991'de milletvekili seçilmiş, 1995 seçimleri ardından António Guterres'in başkanlığındaki hükûmette parlamento işlerinden sorumlu devlet sekreteri olarak görev almış, 1997'de bu görevi bakanlık seviyesine yükselmiş, 1999 seçimleri ardından 2002 seçimlerine dek adalet bakanı olmuştur. 2004 yılında Avrupa Parlamentosu'na seçilmiş, 2005'te İç Yönetim Bakanı olmuş, 2007'de Lizbon belediye başkanlığına aday olduğu için bu görevden istifa etmiş ve 2007 belediye seçimlerini kazanmış partisi 17 üyelikten 6'sını kazanarak mutlak çoğunluğu olmamasına karşın belediye başkanı olmuştur. 2009 seçimlerini tekrar kazanarak 9 üyelik elde edip mutlak çoğunluğu sağlamış ve 2013'te ise 11 üye elde etmiştir. 2014 yılında Sosyalist Parti'nin genel sekreterliğine aday olmuş ve 2 Eylül 2014'te Sosyalist Parti'nin önemli isimlerinin (eski cumhurbaşkanı Jorge Sampaio, eski meclis başkanı António de Almeida Santos, şair ve siyasetçi Manuel Alegre ve eski adalet bakanı José Vera Jardim) Kasım 2014'te genel sekreter seçilmiştir. 26 Kasım 2015 tarihinde kurulan Sosyalistlerin azınlık hükûmetinin başbakanı olmuştur.
Costa, 7 Kasım 2023'te, ülkedeki lityum madenciliği ve hidrojen projelerinin yürütülmesinde iddia edilen yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma iddialarına bağlantılı olarak, hükûmet üyelerini de içeren bir soruşturmanın ardından istifa etti.

Avrupa Birleşik Devletleri, Avrupa Devleti, Avrupa Süper Devleti, Avrupa Federasyonu ve Federal Avrupa gibi adlandırmalarla siyaset bilimcileri, politikacılar, coğrafyacılar, tarihçiler, fütüristler ve kurgu yazarları tarafından ileri sürülen Avrupa'da oluşmuş veya oluşacak devlet sistemi kavramı. Güncel olarak, Avrupa Birliği (AB) resmi olarak bir federasyon olmasa da, çeşitli akademik çevreler bu birliği; federal bir sistemin özelliklerine sahip olarak görmektedir.
Özellikle, "Avrupa Birleşik Devletleri" terimi - Amerika Birleşik Devletleri ile doğrudan bir benzerlik kurarak - her bir Avrupa devletinin ABD'deki eyaletlere benzer bir statüye sahip olacağını ve bir Avrupa federasyonunun hareket eden parçaları haline geleceğini öngörmektedir.
"Avrupa Süper veya Üst Devleti" (European Superstate) terimi ise Birleşik Krallık içindeki AB şüphecileri tarafından ulusal egemenlik kaybı olarak görülse de Birleşik Krallık basını tarafından pozitif bir kavram olarak görülmektedir.

Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisi (İngilizce: European External Action Service - EEAS), 1 Aralık 2010 tarihinde Lizbon Antlaşması'ndan sonra kurulmuş bir Avrupa Birliği dairesidir.  Lizbon Antlaşması, AB'nin uluslararası toplulukta etkinliğini ve tek ses olabilmesini sağlamak için, Dış İlişkilerden Sorumlu Avrupa Komisyonu Üyesi ve Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi makamlarının birleştirilmesi sayesinde “AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi” makamını oluşturmakta. Servis, AB'nin Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ile AB'nin dış temsilinin diğer alanlarda uygulanabilmesinde, AB için bir dışişleri bakanlığı ve diplomatik olarak hizmet vermektedir. EEAS; Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi (HR),yetkisi altında olup ona yardımcı olur.
Hem AB Konseyi başkan yardımcılığı hem de Avrupa Komisyonu başkan yardımcılığını yürütecek Yüksek Temsilci'nin aynı zamanda, AB Dışişleri Konseyi'ne de başkanlık edecek. Lizbon Antlaşması ile değiştirilen AB Antlaşması'nın 27(3)'ncü maddesi, EEAS'e, Yüksek Temsilci'ye, Avrupa Birliğinin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası'nın (ODGP) gereklerini yerine getirmesinde destek olma ve üye Devletlerin dışişleri bakanlıkları ile iş birliği içerisinde çalışma görevi verdi. EEAS'nin organizasyonu ve işleyişi, Yüksek Temsilci tarafından sunulacak teklif doğrultusunda kabul görecek Konsey Kararı ile belirlenecekti. EEAS'nin uzman kadrosu, Komisyon'un ilgili birimleri  ve AB Konseyi Genel Sekreterliği'nin ilgili birimleri ile birlikte üye Devletlerin diplomatik servislerinden sağlanacaktı.
EEAS AB'nin krizlere tepkisini yönetmekte, istihbarat kapasitesi bulunup yetkinlik paylaştığı yerlerde Komisyon ile iş birliği yapmaktadır. Yüksek Temsilci ve EEAS politikayı önerip uygulayabilecek olmasına rağmen politika belirleme rolü Dışişleri Konseyi Yüksek Temsilcisi üyelerine aittir.

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi / Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı, Avrupa Birliği’nin Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası’nın en üst düzey koordinatörü ve temsilcisidir. Bu görev şu anda Kaja Kallas tarafından yürütülmektedir.
Makam ilk olarak 1997’de imzalanan ve 1999’da yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması ile oluşturulmuş, daha sonra Lizbon Antlaşması ile yetkileri önemli ölçüde genişletilmiştir. Yüksek Temsilci hem Avrupa Komisyonu’nda başkan yardımcılığı görevini üstlenmiş hem de AB dışişleri bakanlarının bir araya geldiği Konsey’e başkanlık eder hale getirilmiştir.
Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin ardından makama atanan ilk isim Catherine Ashton olmuştur. Yüksek Temsilciye görevin yürütülmesi sürecinde 2010 yılında kurulan Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisi (EEAS) destek sağlamaktadır.

Avrupa Birliği’nin dış politika ve güvenlik alanındaki en üst düzey temsilcisi olan Yüksek Temsilci, üye devletler arasında eşgüdümü sağlamak ve AB’yi uluslararası alanda tek bir sesle temsil etmekle görevlidir. Bu makam, hem siyasi hem de kurumsal açıdan AB dış politikasının merkezinde yer alır.
AB üyesi ülkeler dış politika konularında uzlaştığında Yüksek Temsilci Avrupa Birliği adına konuşabilir ve üye devletler adına müzakereler yürütebilir. AB Özel Temsilcilerinin çalışmalarını koordine eder ve terörle mücadele gibi bazı özel görevlerden sorumludur.
Yüksek Temsilci AB’yi uluslararası platformlarda temsil eder, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nı koordine eder. Aynı zamanda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısıdır, Dışişleri Konseyi’ne başkanlık eder ve Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisi’nin (EEAS) başında yer alır.
EEAS’in personeli ve bütçesi üzerinde önemli yetkilere sahip olsa da, dış politika alanındaki nihai kararlar üye devletler tarafından Konsey’de alınır ve Yüksek Temsilci Avrupa Parlamentosu’na karşı sorumludur. Zamanla artan bu rol, ulusal dışişleri bakanlarının görev alanlarıyla zaman zaman örtüşme tartışmalarına yol açmıştır.

Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı, Avrupa Parlamentosu ile birlikte Avrupa Birliği'nin yasama organlarından biri olan Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi'nin çalışmalarının yürütülmesinden sorumludur. Bu görev her altı ayda bir üye devletler arasında dönüşümlü olarak el değiştirir.
Konsey Başkanlığı Konsey toplantılarına başkanlık etmek, gündemi belirlemek, bir çalışma programı oluşturmak ve hem Konsey içinde hem de diğer AB kurumlarıyla diyalogu kolaylaştırmak gibi işlevler üstlenir. Ocak 2026 itibarıyla bu görev Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından yürütülmektedir.
Başkanlıklar, üçlü başkanlık (presidency trio) sistemiyle koordine edilir. Mevcut üçlü; Polonya (Ocak–Haziran 2025), Danimarka (Temmuz–Aralık 2025) ve Kıbrıs (Ocak–Haziran 2026)’dan oluşmaktadır.

Avrupa Parlamentosu başkanı
Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi başkanı
Avrupa Komisyonu başkanı

Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması veya basitçe Ortaklık Anlaşması, Avrupa Birliği, üye ülkeler ve AB üyesi olmayan bir ülke arasında aralarında işbirliği için bir çerçeve oluşturan bir anlaşmadır. Bu tür anlaşmaların sıklıkla kapsadığı alanlar, siyasi, ticari, sosyal, kültürel ve güvenlik bağlantılarının geliştirilmesini içermektedir.
Ortaklık Anlaşmaları, AB ile üye devletleri ve ikili ilişkilerini yöneten bir dış devlet arasındaki geniş çerçeve anlaşmalardır. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu kuran Roma Antlaşması'na, Topluluğun 1955 Messina Konferansı'ndaki antlaşma müzakerelerinden geri çekilen Birleşik Krallık ile işbirliğini sağlamanın bir yolu olarak bir ortaklık anlaşması hükmü eklendi. Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisi'ne göre, bir anlaşmanın Ortaklık Anlaşması olarak sınıflandırılması için birkaç kriteri karşılaması gerekir:

AB genellikle olarak, bir ülkede siyasi, ekonomik, ticari veya insan hakları reformu taahhütleri karşılığında Ortaklık Anlaşmaları yapmaktadır. Karşılığında, ülkeye AB pazarlarının bir kısmına veya tamamına tarifesiz erişim (endüstriyel mallar, tarım ürünleri vb.) ve mali veya teknik yardım sunulabilir. En son imzalanan anlaşmalar, AB ile üçüncü ülke arasında bir serbest ticaret anlaşması da içermektedir.
Ortaklık Anlaşmaları, Avrupa Birliği tarafından kabul edilmesi ve tüm AB üye ülkeleri ve ilgili devlet tarafından onaylanması gerekmektedir.

Free trade agreements
EU free trade agreements 4 Eylül 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Council of the European Union Agreements and conventions database 4 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
European External Action Service Treaties Office Database 24 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EU Neighbourhood Info Centre
EU Neighbourhood Library

Avrupa Dolandırıcılıkla Mücadele Bürosu (İngilizce: European Anti-fraud Office - Fransızca: Office européen de lutte antifraude) OLAF, olarak da bilinen sahtecilik ve yolsuzlukla mücadele etmek üzere kurulan Avrupa Birliği'ne bağlı kuruluş. Ofisin kuruluşu Avrupa Parlamentosu'ndan gelen yoğun baskılar sonucu 1999 yılında şekillenmeye başlandı.
AB'de yolsuzluk kavramı Birliğin hassas olduğu konulardan birisi olup, Avrupa Topluluklarının mali çıkarlarının korunması amacıyla Komisyon, Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi'ni (OLAF) kurarak, Birlik içindeki yolsuzlukla mücadeleye verdiği önemi göstermiştir.
Avrupa Komisyonu içinde bağımsız bir soruşturma servisi olarak faaliyet gösteren OLAF, AB Antlaşması'nın 280. maddesi temel alınarak kurulmuş olup Birlik bütçesine zarar veren yolsuzluğu önlemek ve bununla mücadele etmek için gerekli faaliyetleri yürütmektedir. Bağımsız bir yapı olan ve 1 Haziran 1999 tarihinde faaliyete başlayan OLAF'a idari düzeyde dolandırıcılık soruşturmaları yapma sorumluluğu yüklenmiştir.

Avrupa Hesap Mahkemesi

Resmi sitesi 6 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi, 1958 yılında kurulan ve Avrupa Birliği'ne danışma niteliğinde katkı sağlayan bir organdır. İşveren örgütleri, işçi sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan bu danışma meclisi, AB politikalarının hazırlanma sürecinde görüş bildirir. Komite, Bölgeler Komitesi ile birlikte Brüksel'deki Jacques Delors Binasında faaliyet göstermektedir.
Daha önce “EcoSoc” kısaltmasıyla anılan bu organ Birleşmiş Milletler'in ECOSOC'u ile karışıklığı önlemek amacıyla günümüzde “EESC” adıyla anılmaktadır.
Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi, Tek Pazar'ın kurulması amacıyla farklı ekonomik çıkar gruplarını bir araya getirmek için 1957 tarihli Roma Antlaşması ile kurulmuştur. Komitenin oluşturulmasıyla söz konusu gruplara, Avrupa Komisyonu, Konsey ve Avrupa Parlamentosu nezdinde görüşlerini dile getirebilecekleri kurumsal bir kanal sağlanmıştır.
EESC, kendisini “Avrupa ile örgütlü sivil toplum arasında bir köprü” olarak tanımlamaktadır.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi

Avrupa Komisyonu başkanı, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nun başkanıdır. Komisyon Başkanı, toplu olarak Avrupa Parlamentosu'na karşı sorumlu olan bir Komiserler Kabinesine liderlik eder. Başkan, gerektiğinde Komiserler arasında görev dağıtma, değiştirme veya görevden alma yetkisine sahiptir.
Komisyon başkanı ayrıca, Avrupa Birliği Konseyi Başkanı ve Birliğin Dış İşleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ile birlikte AB'yi yurt dışında temsil eder.
Makam 1958'de kurulmuştur. Her yeni Başkan, Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi tarafından aday gösterilir ve Avrupa Parlamentosu tarafından beş yıllık bir süre için seçilir.

Commission President 31 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (official website)
Terms of office
Organisation of the European Commission 21 Eylül 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. CVCE (Previously : European NAvigator)
Presidential candidates debate 2014 24 Nisan 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı, Avrupa Birliği'nin Euro bölgesinde para politikası ve Euro'nun yönetiminden sorumlu olan Avrupa Merkez Bankası'nın en üst düzey yöneticisidir.
Bu görevi halen, daha önce Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) başkanlığını ve genel müdürlüğünü yapmış olan Christine Lagarde yürütmektedir.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Yürütme Kurulu, Yönetim Konseyi ve Genel Konseye başkanlık eder ve Avrupa Merkez Bankası'nı uluslararası platformlarda (örneğin G20 toplantılarında) temsil eder. Başkan, Euro'yu kabul etmiş ülkelerin fiili belirleyiciliğiyle Avrupa Liderler Zirvesi tarafından nitelikli çoğunlukla atanır ve yenilenemeyen sekiz yıllık bir görev süresine sahiptir.
Vakifbank Operasyon Merke tarafindan adiniza, 9226152365872 barkod nolu gonderi kabul edilmistir. https://m.ptt.gov.tr/t/4ef733a28 adresinden gonderinin durumunu takip edebilirsiniz. PTT AS B002™
Case Number - 2026WA054329
في الخميس، ١١ يونيو ٢٠٢٦ ٣:٢٣ م محمود مردوم <mahmoudmrdom90@gmail.com> كتب:
https://www.vakifbank.com.tr/tr/bankamiz/hakkimizda/iletisim/genel-mudurluk
Case Number - 2026WA054329
في الخميس، ١١ يونيو ٢٠٢٦ ٣:٢٢ م محمود مردوم <mahmoudmrdom90@gmail.com> كتب:
https://mobile-webview.gmail.com/1619541472/blocked
Case Number - 2026WA054329
في الخميس، ١١ يونيو ٢٠٢٦ ٣:١٩ م محمود مردوم <mahmoudmrdom90@gmail.com> كتب:
https://www.vakifbank.com.tr/tr/bankamiz/hakkimizda/iletisim/genel-mudurluk
Case Number - 2026WA054329
في الخميس، ١١ يونيو ٢٠٢٦ ٢:٣٨ م محمود مردوم <mahmoudmrdom90@gmail.com> كتب:

Case Number - 2026WA054329

Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Birliği kurum ve organlarında yaşandığı iddia edilen idari aksaklıklar ve kötü yönetim uygulamalarına ilişkin olarak, bireyler, şirketler ve kuruluşlar tarafından yapılan şikayetleri incelemekle görevli kurumlar arası bir AB organıdır.
2025 itibarıyla Avrupa Ombudsmanı görevini Teresa Anjinho yürütmektedir. Avrupa Ombudsmanı’nın Strazburg ve Brüksel'de ofisleri bulunmaktadır.

Avrupa Ombudsmanı makamı Maastricht Antlaşması ile kurulmuştur. Görevin ilk sahibi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından seçilen Finlandiyalı Jacob Söderman olmuştur. Mevcut Ombudsman olan Portekizli Teresa Anjinho, 27 Şubat 2025 tarihinde göreve başlamıştır.
Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu tarafından beş yıllık bir süre için seçilir. Her parlamento döneminin başında adaylık süreci başlatılır. Adayların en az 40 Avrupa Parlamentosu üyesinin desteğini alması gerekir. Yapılan oylamada kullanılan oyların çoğunluğunu alan aday Ombudsman seçilir. Parlamento talep ederse Ombudsman görevini yerine getirmek için gerekli koşulları artık taşımadığı veya ağır bir kusur işlediği gerekçesiyle Avrupa Adalet Divanı tarafından görevden alınabilir.

Avrupa Parlamentosu temsilcilliği, Avrupa Birliği'nin yasama organı olan Avrupa Parlamentosu üyeliğidir. Avrupa Parlamentosu temsilcileri, kendi ülkelerindeki ulusal mecliste bulunan milletvekillerine denktir. Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz'de bu görev için daha çok temsilci sıfatı kullanılmaktadır.
Parlamento ilk kurulduğunda, temsilciler her bir üye ülkede doğrudan görevlendirilen milletvekiller ile oluşturulmuştur. Ancak 1979 yılından beri Avrupa Parlamentosu temsilcileri genel oy hakkı doğrultusunda üye ülkelerin vatandaşlarınca seçilmektedir. Her ülke seçim yöntemini kendi belirler, temsilcileri bazı ülke ya da bölgelerde elektronik oylama ile seçilebilmektedir.

Temsilciler, parlamentodaki koltuklarında ulusal kimliklerinden çok politik görüşlerine göre gruplandırılır. Her üye ülke önceden belirlenmiş sayıda milletvekillini parlamentoya gönderir. Parlamento ve Konsey birlik içindeki yasama işlemlerini müşterek bir biçimde yürütürler. Bazı politikaları ortak karar mekanizmasını kullanarak yönlendirirler. Bu prosedür halen onay beklemekte olan Lizbon Antlaşması'nda genişletilmiş ve ortak karar alanına yeni başlıklar eklenmiştir. Parlamento ayrıca, Komisyon'un ve Avrupa Birliği bütçesinin aldığı kararları reddetme ya da eleştirme hakkına da sahiptir. Parlamento başkanı aynı zamanda meclis sözcüsü olarak da görev yapar ve parlamentoyu uluslararası düzeyde temsil eder. Başkan ve başkan yardımcıları her iki buçuk yılda bir parlamento içinde milletvekilleri tarafından seçilir.

1 Ocak 2007 tarihinden beri Avrupa Parlamentosu'nun 785 temsilcisi vardır. Bu sayının 2009 seçimlerinden sonra en fazla 751 olmasına, üye ülkelerin en az 5, en fazla 99 temsilci çıkarabilmesi üzerine karara varılmıştır. Seçimler oy kullanma hakkı olan kişiler arasında her beş yılda bir yapılır. Ülkeler için uyulması gereken ortak bir seçim yönergesi yoktur. Her ülke kendi yöntemiyle seçimleri yürütebilir; ancak aşağıdaki üç koşula uymak zorunludur:

Seçimler nispi temsil sistemine göre yapılmalıdır.
Eğer oy dağılımlarını etkilemeyecekse seçim bölgeleri bölünebilir.
Uygulanan seçim barajı %5'i aşmamalıdır.
Avrupa Parlamentosu'nun en son seçimleri 2004 yılının haziranında yapılmış ve bu 400 milyona yakın seçmenin aynı anda oy kullandığı, dünyadaki en büyük uluslararası eşzamanlı seçim olmuştur.

Avrupa Parlamentosu milletvekilleri 7.000 avroluk bir maaş alırlar.
Kuruluşundan beri parlamentoda sürekli görev yapan 4 isim vardır: Ingo Friedrich, Francis Wurtz, Hans-Gert Pöttering ve Jens-Peter Bonde

Avrupa Parlamentosu milletvekilleri (MEP'ler) Avrupa Birliği (AB) üye devletlerinin oy kullanma hakkına sahip vatandaşları tarafından seçilir. 2002 Avrupa Seçim Yasası, üye devletlere Avrupa Parlamentosu seçimleri için seçim bölgelerini birkaç farklı şekilde tesis etme seçeneği sunmaktadır.
Çoğu AB ülkesi, tüm ülke için AP üyelerini seçen tek bir ulusal seçim bölgesine sahiptir. Belçika, İtalya, Polonya ve İrlanda ise seçim bölgelerine ayrılmıştır ve seçim sonuçları her bir seçim bölgesinde ayrı ayrı hesaplanmaktadır. Almanya'da siyasi partiler hem eyalet düzeyinde hem de ulusal düzeyde aday listeleri sunma hakkına sahiptir.

Şu anda, Belçika'daki tek sandalyeli Almanca konuşulan seçim bölgesi hariç, tüm seçim bölgeleri nispi temsilin çeşitli biçimlerini kullanmaktadır. Parlamento bütün olarak nispi temsil yöntemine bağlı değildir, çünkü sandalyeler üye devletler arasında indirgeyici orantılılık ile paylaştırılır.

Danimarka, özerk bölgenin Avrupa Ekonomik Topluluğu'ndan çekildiği 1985 yılına kadar Grönland için ayrı bir seçim bölgesine sahipti.

2004 ve 2019 yılları arasında Fransa 8 seçim bölgesine ayrılmıştır:

Doğu Fransa
Île-de-France
Massif-central–Centre
Kuzeybatı Fransa
Denizaşırı Bölgeler
Güneydoğu Fransa
Güneybatı Fransa
Batı Fransa

İrlanda'nın seçim bölgeleri birkaç kez değişmiştir:

1979-2004: Connacht–Ulster, Dublin, Leinster, Munster
2004-2014: Dublin, Doğu, Kuzeybatı, Güney
2014-günümüz: Dublin, Midlands–North-West, Güney

Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılmasından önce, sadece Kuzey İrlanda'yı kapsayan 3 üyeli bütüncül bir seçim bölgesi vardı. İngiltere, İskoçya ve Galler'i kapsayan seçim bölgeleri ise birkaç kez değişmiştir:

1979 ve 1994 yılları arasında 78 tek üyeli seçim bölgesi vardı.
1994 ve 1999 yılları arasında 84 tek üyeli seçim bölgesi vardı.
1999 ile 2020 yılları arasında, İskoçya, Galler ve İngiltere'nin dokuz bölgesinin her biri için birer tane üye seçerken, 11 tane de d'Hondt yöntemli çok üyeli seçim bölgesi vardı. Güney Batı İngiltere seçim bölgesi ise 2004'ten itibaren Cebelitarık'ı da kapsayacak şekilde düzenlenmişti.

Avrupa Parlamentosu 3 Mayıs 2022 tarihinde "Avrupa seçim hukuku reformuna ilişkin yasama kararını" 262'ye karşı 323 oyla kabul etti. Öneriler arasında, seçim bölgeleri için yapılan seçimlerden ayrı bir liste üzerinden parti listeli nispi temsil yöntemiyle seçilen 28 üyeli bir pan-Birlik seçim bölgesinin oluşturulması da yer aldı. Temmuz 2023'te Avrupa Konseyi tarafından buna yapılan atıf kaldırılmıştır.

Avrupa Parlamentosu milletvekilliği
Seçim çevresi

Avrupa Birliği Hakkında Bilgi Formları
Avrupa Parlamentosu seçimleri, 2004 (Belçika) - seçim kanunu
Avrupa Parlamentosu seçimleri, 2004 (Finlandiya) - seçim kanunu
Avrupa Parlamentosu seçimleri, 2004 (Fransa) - seçim kanunu
Avrupa Parlamentosu seçimleri, 2004 (İrlanda) - seçim kanunu
Avrupa Parlamentosu seçimleri, 2004 (Polonya) - seçim kanunu
Avrupa Parlamentosu seçimleri, 2004 (Birleşik Krallık) - seçim kanunu

Allık, yanağa sürülen ve adını verdiği kırmızılık nedeniyle alan kozmetik ürünüdür.
Allık genellikle beyaz tene uygun bir pembe rengi ve pembe tonlarından oluşur. Kırmızıya kaçan pembeden kırmızıya ve çok uçuk pembeye kadar pek çok pembe tonunun yanı sıra tercih edilen başka bir tonu da şeftali rengi, kayısı rengi gibi turuncuya kaçan pembedir. Bunun yanı sıra son yıllarda yükselen bronz ten akımıyla ortaya çıkan bronz, karamel rengi ve altın pırıltılı allık oldukça modadır. Allığın İngilizcesi olan blush kelimesinin başka bir anlamı ise kızarmaktır.
Allık genellikle kompakt adı verilen sıkıştırılmış şekliyle tercih edilir. Bunun yanı sıra sıkıştırılmamış olan toz allıklar da vardır. Allığın kazandığı biçimlerden biri de krem allıktır. Köpük allıklar da vardır. Ayrıca stik allıklar da piyasada bulunmaktadır. Bunlar kremsi veya şeffaf jel kıvamındadır. Sıvı ve bilyalı allıklar da vardır. Bir başka tercih edilen allık biçimi ise yuvarlak kaplara konulan top allıklardır. Genellikle toplar farklı renk tonlarında olur.

Allık az miktarda kullanılmalıdır. Stik veya krem allıkları ellerinizle ısıtarak veya bir ponpon ya da sünger yardımıyla uygulayabilirsiniz. Köpük allıklar elle uygulanmalı veya bir makyaj fırçası yardımıyla cilde yayılmalıdır. Toz allıklarsa ponpon yardımıyla uygulanmalıdır. Bilyalı sıvı allıkları yanak üzerinde gezdirerek elle yaymak en idealidir. Kompakt allıklarsa kaplarında bulunan sünger veya geniş bir allık fırçasıyla uygulanmalıdır. Allık uygulamasının altın materyali geniş ve yumuşak kıllı bir allık fırçasıdır. Doğal görünüm için eller de kullanılır. Top allıkta ise sadece fırça kullanılır.
Sivri ve üçgen Allık gülümsediğinizde yanağınızdaki en yüksek noktaya, oval yüzlerde elmacık kemiklerinin hemen altına sürülmeli, kare yüzlerde ise normal sürülüp şakaklara doğru çekilmelidir.

Avon, 1886 yılında David H. McConnell tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulmuş olan bir doğrudan satış şirketidir. Günümüzde 100'den fazla ülkede 6 milyondan fazla bağımsız satış temsilcisi ile satış yapmaktadır. Yaklaşık yıllık cirosu 10 milyar dolardır.

Makyaj malzemeleri
Saç bakımı
Takı & aksesuar

Avon Türkiye'de tüm dünyadaki sürdürülebilir çevresel uygulamalara uygun bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedir. Kağıt tüketimini düşürmek için siparişlerin neredeyse tamamı İnternet aracılığı ile alınmaktadır. Bu bağlamda yakın zamanda AVON Türkiye Gebze Tesisinde, Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği girişimiyle başlatılan Çevreci Tesis Ödülü'nün sahibi olmuştur. Doğrudan Satış Derneği'nin (DSD) kurucu üyelerinden biri olan AVON, derneğin yönetiminde aktif rol almaktadır.

En az 2008'den beri, Avon'un çeşitli çalışanlarının ve yöneticilerinin davranışları, olası rüşvet ve Yabancı Yolsuzluk Uygulamaları Yasası'nın ihlalleri de dahil olmak üzere olası yasa ihlalleri açısından soruşturulmaktadır.
Avon, 2008 yılının Haziran ayında rüşvet iddialarının ardından Çin bölümüyle ilgili bir soruşturma başlattı. Hem Asya'da hem de Amerika Birleşik Devletleri'nde en az dört yönetici 2010 yılında askıya alındı ve daha sonra araştırılan faaliyetlerdeki rollerinden ötürü kovuldu. The New York Times'a göre Avon, soruşturmayla ilgili yasal ücretler ve masraflar için 170 milyon dolardan fazla harcadı: 2009'da 59 milyon dolar ve 2010'da 95 milyon dolar ve 2011'in ilk çeyreğinde 22.5 milyon dolar. Times, son taksitin 250 milyon dolara yakın olabileceğini bildirdi, ardından Avon bulguları Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı'na ve Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu'na (SEC) rapor edecek ve bu kuruluşların verebileceği cezaları müzakere etmeye çalışacak. 24 Şubat 2011'de Avon, Menkul Kıymetler ve Borsa komisyonuna soruşturmanın yatırımcı kaybına neden olabilecek kurumsal bir risk faktörü olduğunu vurgulayan bir rapor sundu.
Avon, 2014 yılında toplam 135 milyon dolarlık rüşvet ücretini çözdü; Ceza cezalarında 68 milyon dolar, geri kalan faiz, rahatsızlık ve SEC tarafından açılan bir hukuk davasının para cezalarında.

Avon, 1989'da Amerika Birleşik Devletleri'nde yerleşik bir şirket olarak artık hayvan deneylerine katılmayacağına söz verdi. Avon, o zamandan beri, hayvanlara ihtiyaç duymayan kozmetik ürünleri test etmek için daha güvenli yöntemler sunmak için dünya çapında çalıştığını iddia etti. Bu yöntemler arasında in vitro testler, bilgisayar simülasyonları ve insan gönüllüler üzerinde kozmetiklerin test edilmesi yer alır.
Avon, Amerika Birleşik Devletleri'nde satılan kozmetik ürünleri için hayvanlar üzerinde test yapmasa da, bazı özel ürünler diğer ülkelerde kapsamlı testler gerektirmektedir. Çin'de, hayvan testleri için derece gerektiren özel ürünler arasında, bunlarla sınırlı olmamak üzere, güneşten koruyucu ürünler, beyazlatma / pigmentasyon ürünleri ve saç boyası / perma / veya büyüme ürünleri bulunur. Bazı ülkelerde hayvanlar üzerinde test yapılmasını gerektiren yasalara rağmen, Avon ürünlerini bu yargı alanlarında dağıtmayı tercih ediyor. Çeşitli ülkelerdeki yasalar, şirketlerin belirli ürünleri o ülkede satmak için ticari bir işletme aracılığıyla hayvan testleri için ödeme yapmasını gerektirir. Avon küresel olarak hayvanlar üzerinde test yapılmadığı için, Hayvanların Etik Muamelesi İçin İnsanlar (PETA), Avon'u gaddarlıktan arındırılmış listesine dahil etmedi.
2019'da Avon, yasal düzenlemelerin gerektirdiği tüm hayvan testlerini sona erdirerek, hayvanlar üzerinde test gerektirmeyen ürünler sunmak için yeni yollar geliştirerek tüm markalarında bileşenlerin ve ürünlerin tüm hayvan testlerini durduran Çin'de satış yapan ilk küresel güzellik şirketi oldu. yeniden formüle eden ürünler olarak. PETA, o zamandan beri Avon Products Inc.'i "Yasal Değişiklik için Çalışan" şirketler listesine eklediğini duyurdu.

Ekim 2013'te Avon, o ayın sonunda Fransa'daki şubesinin kapatıldığını duyurdu. Fransız çalışanları, işçileri aylarca karanlıkta tutmakla ve şirketin kamuya açıkladığı güven, saygı ve dürüstlük değerlerini ve "açık ve samimi iletişim" kültürünü sürdüren sosyal açıdan sorumlu bir şirket olma değerlerine uygun hareket etmemekle suçladılar. Ocak 2014 itibarıyla, Avon France'a kayyum atandı.
Bunu 15 Şubat 2018'de Facebook aracılığıyla Avon Avustralya ve Yeni Zelanda'nın yıl sonuna kadar kapatılacağına dair bir duyuru takip etti. Bu karar 220 iş ve 21.400 çalışanın kaybıyla sonuçlandı. Şirket, müşterileri ve çalışanları ile zayıf iletişim kurduğu için eleştirilere maruz kaldı.

ChapStick, Pfizer Consumer Healthcare tarafından üretilen ve dünyanın birçok ülkesinde kullanılan dudak kremi markasıdır. Çatlamış dudakları tedavi etmeye ve önlemeye yardımcı olması amaçlanmıştır, dolayısıyla adı. Birçok çeşit, güneş yanığı önlemek için güneş kremi içerir.
Popülerliği nedeniyle, terim jenerikleştirilmiş bir marka haline gelmiştir. Halk arasında, bir ruj tarzı tüpte bulunan ve ruj ile aynı şekilde uygulanan herhangi bir dudak balsamı anlamına gelir. Bununla birlikte, bu terim hala yalnızca Pfizer'e ait olan, tescilli bir ticari markadır. ABD'deki başlıca rakipleri Carmex ve Blistexdir, aynı zamanda dudak balsamı ürünleri için popüler ruj tarzı tüpü kullanıyor. İzlanda ve Birleşik Krallık'ta, ürünün ana rakibi Novartis Tüketici Sağlığı tarafından yapılan ve benzer ambalajlarda ChapStick'e dağıtılan Lypsyl'dir.

Resmi site 23 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Coty, Inc. 1904 yılında François Coty tarafından kurulan Amerikan çok uluslu bir güzellik şirketidir. Bağlı ortaklıkları ile aroma bileşiği, kozmetik, cilt bakımı, tırnak bakımı ve hem profesyonel hem de perakende saç bakımı ürünleri geliştirir, üretir, pazarlar ve dağıtır. Coty 2018 itibarıyla yaklaşık 77 markanın sahibidir.

Coty, dünyanın en büyük güzellik şirketlerinden ve en büyük koku şirketlerinden biridir, 2018'de sona eren mali yıla göre 9 milyar dolar gelir elde etmiştir. Coty, 2016 yılında Procter & Gamble'dan 41 güzellik markasını aldı; saç rengi ve saç şekillendirme ürünlerinin en büyük ikinci şirket, renk kozmetiklerinde üçüncü, büyük firma olan parfümde dünya lideri oldu. Şirket üç bölümden oluşmaktadır: vücut bakımı, renkli kozmetikler, kokular ve saç boyama ve şekillendirme ürünleri üzerine odaklanan Tüketici Güzelliği; lüks kozmetik, parfüm ve cilt bakım ürünleri için Luxury bölümü; ve güzellik salonu ve tırnak salonu profesyonellerine hizmet veren Profesyonel Güzellik. Coty'nin görevi “güzelliğin çeşitliliğini kutlamak ve özgürleştirmek” tir.
Şirketin 2018 ortalarından itibaren 46 ülkede yaklaşık 20.000 tam zamanlı çalışanı bulunmaktadır. Coty'nin yönetici ofisleri Londra'da bulunmaktadır. [11] Tüketici Güzelliği, Lüks ve Profesyonel Güzellik bölümleri sırasıyla New York, Paris ve Cenevre'de bulunmaktadır. Peter Harf Coty'nin başkanıdır. Pierre Laubies CEO'dur. Pierre-André Terisse Ocak 2019'da mali işler görevlisi olarak atandı.
JAB Holding Company, daha önce Coty'nin% 37 hissesiyle en büyük hissedarıydı.

Coty, 2018 itibarıyla yaklaşık 77 markanın sahibidir. Şirketin portföyündeki markalar:

Coty, Nice 'n Easy saç boyası ürünü de dahil olmak üzere, CoverGirl ve Clairol markalarını 2017'nin sonunda ve 2018'in başlarında yeniden başlattı. Röportajlar yeni mesajlaşma ve ürün geliştirmeyi içeriyordu ve çeşitliliğe önem veriyordu. Şirket ayrıca, 2018'de Max Factor'ü yeniden başlattı.

Resmi site 21 Ekim 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Epilasyon veya tüy alma vücuttaki istenmeyen kılların kalıcı veya geçici olarak vücuttan uzaklaştırılmasını sağlayan yöntemlerin genel adıdır.

Kıl tipik olarak insan vücudunun her yerinde büyür. Kıllar ergenlik sırasında ve sonrasında daha görünür hale gelebilir. Erkeklerin vücut kılları kadınlardan daha kalın, daha görünürdür. Hem erkekler hem de kadınlar baş, kaş, kirpik, koltuk altı, kasık bölgesi, kollar ve bacaklarda görünür kıllara sahiptir; erkekler ve bazı kadınlar da yüzlerinde, karnında, sırtında ve göğsünde daha kalın kıllara sahiptir. Kıllar genellikle dudaklarda, ellerin veya ayakların alt kısmında veya genital organların belirli bölgelerinde büyümez.
Şu an genital bölge ağdası, epilatör, depilasyon, epilasyon, tüy dökücü krem, tıraş, lazer epilasyon, Intense pulsed light gibi epilasyon yöntemleri mevcuttur. Kıl çıkarma kültürel, estetik, hijyen, cinsel, tıbbi veya dini nedenlerle uygulanabilir.

Tüyleri vücuttan geçici bir süre uzaklaştırmak için kullanılan yöntemlerdir. Depilasyon yöntemleri adı da verilir. Ağda, sarartma, iplik ile alma, friksiyon, epilatör, krem depilatör, tıraş gibi yöntemler kullanılır.

Uygulanan bölgede kalıcı olarak kıl çıkmamasını sağlamak için kullanılan yöntemlerdir. Geçici epilasyon yöntemlerinden farkı, bu yöntemlerin kalıcı ya da en azından uzun süreli sonuçlar sağlamasıdır. Kalıcı epilasyonun temel mekanizması kılı üreten kök hücrelerinin tahrip edilmesidir. Kıl kökünün tahrip olma miktarı epilasyonun başarısını belirler.

İğneli Epilasyon: Kıl köklerini kıl kalınlığından daha ince bir iğne ile elektrik enerjisi kullanılarak tahrip edilmesidir.
Fotoepilasyon: Yoğunlaştırılmış ışık kaynakları ile yapılan epilasyon yöntemidir.
Lazer epilasyon: Lazer enerjisi kullanılarak kıl köklerinin tahrip edilmesi esasına dayanan yöntemdir.

Fabergé 1964 ve 1984 yılları arasında George Barrie başkanlığında üretilen bir kozmetik markasıydı. 1984'te McGregor Corporation, Fabergé'yi satın aldı ve birçok Fabergé ürününü durdurdu. 2007'de ticari markalar, lisanslar ve haklar Fabergé Limited'e devredildi, Cayman Adaları'nda Mark Dunhill CEO oldu ve Fabergé'yi lüks mal markası yapmak istediğini açıkladı.
1984 yılında Botany 500 giyim pazarlamacısı McGregor Corporation, Fabergé'yi satın aldı ve birçok Fabergé ürününü durdurdu. Şirket aynı yıl Fabergé kolonyası tarafından Mcgregor'u başlattı. Billy the Kid, Scoreboard ve Wonderknit ticari markaları altında erkek, kadın ve çocuk giyimi dahil yeni ürün grupları tanıtıldı.

Sitesi 29 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Salon Selectives
Lakmé Cosmetics
Dermalogica
Brylcreem
Aqua Net

Garnier Fransız kozmetik şirketi L'Oréal'ın bir kozmetik markasıdır. 
Markanın kurucusu Fransız kökenli Alfred Amour Garnier'dır. Saç bakımı ve cilt bakımı ürünleri üretir.

Başlangıçta Blois'den (Loir-et-Cher ili) olan, Alfred Garnier 1870'lerden beri kuaför, parfümcü, bluz ve peruk üreticisi olmuştur. Gelin ve akşam saçlarında uzmanlaşan sanatçı ayrıca saç ve sakal boyaları da sunuyordu. Onun kurduğu şirket, 1904'te Laboratoires Garnier olarak işe başladı.
1909'da Alfred Garnier dükkanını Gobert adında bir kuaföre sattı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra, mağaza Laboratoires Garnier'in oluşturulduğu Garnier Enstitüsü oldu. 1929'da Garnier Laboratuvarları kimyager Bernard Guilpin ve doktor Gaston Roussel (Roussel Uclaf şirketinin kurucusu) tarafından yönetildi. Ürün yelpazesine şampuan, cilt bakımı ürünleri, diş macunu dahil idi. Uluslararasılaşma 1926'da Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin ve 1935'te İsviçre ile başladı.
1946 yılında, Garnier ilik ekstresine dayanan bir ürünü ticarileştirdi. İki yıl sonra, Garnier Tentür bir Art deco şişesinde satıldı. 1952 yılında Lacto Color, sıvı boyaya eklenen ve yirmi dört Garnier rengin tam tonunu veren "doğal sütün anti-toksik özellikli" ilk krem tanıttı. 1965 yılında, Garnier L'Oréal grubu tarafından satın alındı.
Garnier, farklı cilt tipleri ve kültürleri hedefleyen belirli ürün grupları ile dünya çapında çok sayıda ülkede satılmaktadır. 2011 yılında Garnier, ürün konteynerlerinin, biyobozunur poşet ve biyobozunur plastik'in pazara sürülmesini desteklemek için TerraCycle ile işbirliği yaptı. İletişim medikal tavsiyeler ve kuaförlerin tavsiyeleri ile basında yapılır.
Garnier saç bakımı ve cilt bakım ürünleri Asya, Çin, Japonya ve Hindistan'da kullanılan en yüksek lüks markalardan biridir. Marka Güven Raporu 2012'de, Garnier, Hindistan'ın en güvenilir markaları arasında 73. sırada yer aldı. Daha sonra, 2013 Marka Güven Raporu'na göre, Garnier, Hindistan'ın en güvenilir markaları arasında 47'nci sırada yer aldı.

Fransızca Resmi sitesi17 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce Resmi sitesi17 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkçe Resmi sitesi17 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Garnier Türkiye YouTube16 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Garnier Türkiye Instagram17 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Güzellik salonu kadınlar ve erkekler için spa, saç bakımı, cilt bakımı, kozmetik tedavilerle uğraşan bir kurumdur. Bu iş türündeki diğer varyasyonlar arasında kuaför ve spa bulunmaktadır. Bir güzellik salonu ile kuaför arasında bir ayrım vardır. Birçok küçük işletme'ler her iki tedaviyi de sunsa da; güzellik salonları cilt sağlığı, yüz estetiği, ayak bakımı, tırnak manikürleri, aromaterapi, hatta meditasyon, oksijen terapisi, çamur banyoları ve diğer birçok hizmet ile ilgili genişletilmiş hizmetler sunmaktadır.
Dünyanın en büyük güzellik salonları ağı - Regis Corporation ağıdır. Toplamda, Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa, Afrika ve Asya'da 30'dan fazla ülkede 13.400'den fazla mağaza içermektedir. Regis Corporation, Amerikan kuaför pazarının yaklaşık% 4'ünü kontrol etmekte ve dünyadaki çeşitli markalar altında yılda 200–300 salon açmaktadır. Her yıl yaklaşık 160 milyon müşteri Regis Corporation güzellik salonlarının ve merkezlerinin hizmetlerini kullanıyor.

Masaj - dokular ve organlar üzerinde sürtünme, basınç, titreşim biçimindeki dokular ve organlar üzerinde mekanik ve refleks etkilerinin bir birleşimidir. Terapötik veya başka bir etki elde etmek için hava, su veya başka bir ortam yoluyla hem el hem de özel cihazlarla doğrudan insan vücudunun yüzeyinde gerçekleştirilir.
Manikür - parmak bakımı, temizleme, parlatma, tırnak parlatma.
Pedikür - ayak ve ayak parmaklarına özen gösterme (tırnakların temizlenmesi ve parlatılması, nasırların çıkarılması vb.).
Saç boyama, doğal rengi veya rengi değiştirebilecek özel bir renklendirme maddesinin uygulandığı bir işlemdir.
Kirpik uzatma, doğal kirpiklerin hacmini artırmanın ve çekici bir etki yaratmanın bir yoludur.
Kalıcı makyaj - dermisin üst katmanlarında, yüz özelliklerinin bazılarını vurgulamak, vurgulamak, düzeltmek, iyileştirmek veya sıradan makyajı taklit etmek için kalıcı bir desen oluşturmak için bir iğneyle dermisin üst katmanlarına özel bir pigmentin sokulması.
Saç kesme - saç kısaltılması. Kesme işlemi, belli bir stile, işlemlere, dilimlere dayanır.
Vurgulama - saçları ayrı ayrı boyar.
Güzellik salonları depilasyon ve epilasyon hizmetleri de sunmaktadır. Sunulan hizmetlerin listesi kriyoşlama, mezoterapi, soyma, dövme, bronzlaşma yatakları, kuaförlük hizmetlerini içerebilir.

Kuaför — saç kullanarak bir kişinin stili oluşturma konusunda uzman.
Makyöz, kremleri, cilt özelliklerini anlayan, sadece makyaj yapmayı bilmediği, makyaj konusunda uzman bir kişidir.
Bir kozmetoloji uzmanı, daha çekici ve ferah hale getirmek için müşterinin yüzüne ve vücuduna özen gösteren bir uzmandır.
Stilistlik, bir insanın stilini (imajı) yaratma konusunda uzmandır.
Manikürcü, ellerin avuçlarının (parmakların, tırnakların) bakımı için kozmetik prosedürler uygulayan bir uzmandır.
Pedikür uzmanı, ayak bakımı (parmak, tırnak) için kozmetik prosedürler uygulayan bir uzmandır.
Tırnak tasarımcısı, tırnak sanatında uzmandır.
Lashmaker kirpik uzatma, kirpik dekorasyon sanatı üzere bir görünüm uzmanıdır.

Fitness merkezi
Spor salonu

Kâfur ağacı (Cinnamomum camphora), defnegiller (Lauraceae) familyasından vatanı, Güney Çin, Güney Japonya ve Formoza gibi uzak doğu olan, 20–30 m uzunluğa ulaşabilen, tabii ormanlar meydana getiren ağaç türü.
Kâfur ağacı uzun yıllar (2000 yıl) yaşar. Tropik bölgelerde kültürü yapılır. Ağacın yaprağında, gövde kabuğunda ve odununda bulunan yağ hücrelerinde Camphora (kâfur) meydana gelir ve yaşlı gövdelerde yarıklar içerisinde kristalleşir. Sonra dal ve gövdelerinin su buharı distilasyonu ile kâfur elde edilir.

20-25 yaşlarındaki ağaçların odunu kesilip, uçucu yağ elde edilir. Bu uçucu yağ, soğukta bekletilince kâfur kristallenerek çöker, süzülerek temizlenir. Tablet veya prizmatik kristaller halinde ticarete çıkarılır. Tabii kâfur, monoterpenik bir maddedir. Sunî kâfur rasemiktir ve pinenden çeşitli işlemlerle hazırlanır.

Kalp ve solunum antiseptiği olarak, çoğunlukla yağlı enjeksiyonları halinde kullanılmaktadır. Akciğer ve solunum yollarında antiseptik bir etki yapar. Bu sebeple kâfur taşıyan preparatlar buğu olarak veya kâfur merhemleri, göğüs ve sırta sürülerek kullanılır.
Kâfur, sabun ve selüloz sanayiinde de kullanılmaktadır. Türkiye'de yılda 10-15 ton kadar kâfur ithal edilmektedir. Kâfur ağacı bir tropik bölge bitkisi olduğundan, Türkiye'de yetiştirilememektedir.

Kozmetik, bir kimseyi daha çekici hâle getirmek ya da görünüm sorunlarını gidermek için kullanılan ürünleri, uygulanan bakım ve tedavileri kapsayan bir kavram. Kozmetiğin bir alt alanı olan makyaj; ruj, maskara ve fondöten gibi yüzü ve çevresini güzelleştirmek veya farklı bir görünüm vermek için uygulanan kozmetik ürünleri ve işlemleri kapsar. Makyaj malzemeleri haricinde saç bakımı ve cilt bakımı ürünleri, saç boyası, saç spreyi, saç jölesi, parfüm, makyaj fırçası, pudra pomponu, banyo tuzu, vücut yağ ve kremleri gibi pek çok ürün, kozmetik sınıfına girmektedir. Kozmetoloji hizmetler güzellik salonu, klinik, poliklinik, hastane'lerde uzmanlar tarafından, ayrıca bireysel olarak evde yapılabilir. Dünya çapında L'Oréal, Maybelline, IsaDora, Kiehl's, Coty, Wella, Faberlic, Oriflame, Chanel, Johnson & Johnson, Procter & Gamble, Unilever, Shiseido, Beiersdorf, LVMH, Kao, Mary Kay, Revlon ve Estée Lauder Companies, Dolce & Gabbana, Gucci gibi büyük kozmetik şirketleri vardır. Nadir hallerde erkek kozmetiği de yaygındır. Dünya çapındaki kozmetik endüstrisi şu anda 170 milyar ABD Doları tutarında tahmini bir yıllık ciro üretmektedir.

Kozmetik kavramı, Türkçeye Fransızcadan geçmiştir. Bu kavramın kökeni Yunanca kozmos (düzen veya güzelleştirme, çeki düzen verme) kavramına dayanır. Bu kökten Yunanca kosmein (güzelleştirmek, çeki düzen vermek) fiili ve kosmetikos kavramı türemiştir.

Arkeolojik bulgular, tarih öncesi insanların pigmentleri nasıl hazırlayacaklarını ve bulacaklarını, ayrıca bunları yağlı maddeler ile karıştırarak mağara duvarlarını boyamak ve vücudu süslemek için kullanılabilen kimyasal karışımları üretmeyi bildiklerini göstermektedir. O dönemde vücudu boyama hem bir çeşit süslenme hem de sihirlerden korunma şekli idi. Tarih öncesi pigmentlerin analizi 17 farklı rengin kullanılmış olduğunu göstermektedir. En çok kullanılanlar beyaz kurşun, tebeşir veya jips denen bir maddeden elde edilen beyaz; taş kömürü veya mangandan elde edilen siyah, kırmızı, turuncu ve yeşil olmuştur.
Kozmetiğin Asya'da başladığı kuvvetli bir ihtimaldir. Vücuda gösterilen büyük özene alışık ve görevleri kocalarına cezbedici görünmek olan Hindu kadınlar için kozmetik ürünleri ve parfümler gereklilik arz etmiştir. Meşhur Hindu makalelerinde, (Kama Sutra) kadınlara dövme ve dişleri, giysileri, saçı, tırnakları ve vücudu renklendirme sanatını öğrenmeleri tavsiye edilir. Günümüzde birçok Hindu kadını kozmetikleri hâlâ eski yolla kullanır; göz kapakları bazlı bir boya ile boyanır; yüz ve kolları safran tozu ile sarartılır ve ayak tabanları da kına ile kızıllaştırılır.
Yunanlar zamanında Hippokrates ve arkadaşları dermatoloji üzerinde çalışarak perhizin, jimnastiğin, güneşin, banyoların ve masajın sağlığa ve güzelliğe olan faydalarını belirterek Kozmetoloji'nin gelişmesinde etkili olmuşlardır.
Galenos'un MS 130 - 200 yıllarında Local Remedies isimli kitabı, ilk kozmetik kitabı olarak kabul edilmektedir.
Eski Romalılar, kozmetikleri küçük görürlerdi ve çok az ilgi gösterirlerdi. Kozmetikler Yahudi ve Müslüman dünyasında kutsal kitaplarda açıkça ve ayrıntılı bir şekilde belirtildiği gibi bolca kullanılmıştır. Kur'an'da sürmenin kullanılması bir sürede tavsiye edilmiştir. Fatih'in saray doktoru olan Abdekar, Güzelliği Koruma Sanatı isimli, o devrin hijyen ve kozmetik pratiğini belirten bir kitap yazmıştır.
Büyük Britanya'nın ilk sakinlerinin ham kozmetikleri kullanmaktan çok zevk aldığı sanılmaktadır. Yeni ve daha etkili kozmetik ürünlerine duyulan istek geliştikçe, kullanılan tehlikeli ya da öldürücü malzemelerin sayısında bir artma olmuştur. Fucus kırmızısı, dudak boyası olarak kullanılmış olup, gerçekte kırmızı cıva sülfürü idi; vitriol yağı (sülfürik asit) saçları ağartmak için kullanılmıştır.
Kozmetik kullanımındaki artma, 18. yüzyıl Avrupa'sında özellikle de her iki cinsin tamamen yapay bir görünüme ulaşmaya çalıştıkları İngiltere ve Fransa'da meydana gelmiştir. 1880'lere doğru teknolojideki ve bilhassa yayıncılıktaki gelişmeler ve reklamın keşfi ile kozmetik tarihinde yeni bir devir açılmıştır.

Kozmetik ürün ve işlemler iki şekilde sınıflandırılır:

Uygulanış yerlerine göre,
Temel etki alanlarına göre.

Deriye Uygulanan Kozmetik Preparatlar
Yumuşatıcı kremler
Yumuşatıcı losyonlar
Temizleyici kremler
Temizleyici losyonlar
El krem ve losyonları
Temel kremler
Günlük kremler
Hormon kremleri
Sterat kremleri
Yüz maskeleri
Cildin rengini açan ve ciltteki lekeleri gideren preparatlar
Güneş ışınlarına karşı koruyucu ve bronzlaşmayı sağlayıcı preparatlar
Terlemeye mani olan (antiperspiran) preparatlar
Ter kokularını önleyen (deodorant) preparatlar
Tıraş preparatları
Tozlar ve Pigmentli Preparatlar
Yüz pudraları
Allık
Dudak boyaları
Dudak dolgunlaştırıcısı
Dudak kalemi
Dudak kremi
Dudak parlatıcısı
Tırnak cilaları
Göze uygulanan kozmetik preparatlar
Blefaroplasti
Daire kontakt lens
Göz kalemi
Far
Kaş kalemi
Sürme
Rimel
Takma kirpik
Arındırıcı
BB krem
CC krem
DD krem
Botulinum toksini
Fondöten
Islak mendil
Kalıcı makyaj
Krem
Makyaj altı krem
Renk düzeltici
Pamuk ped
Primer
Yaşlanma önleyici krem
Tonik
Yüz bakımı
Yüz pudrası
Epilasyon
Ağda
İğneli epilasyon
Lazer epilasyon
Intense pulsed light
Tüy dökücü krem
Tıraş kremi
Cilt beyazlatma
Güneşsiz bronzlaşma
Losyon
Soğuk krem
Peeling
Vücut pudrası
Kaş sabitleyici
Tırnak uygulamaları
Aseton
Manikür
Oje
Pedikür
Takma tırnak
Saça Uygulanan Kozmetik Preparatlar
Saça şekil veren preparatlar
Saçı düzleştiren preparatlar
Şampuanlar
Saç boyaları
Saç rengini açan preparatlar
Saçlara parlaklık verici ve saç şeklini koruyucu preparatlar
Saçları besleyici preparatlar
Saç lakları
Saç kremi
Saç boyama ürünleri
Saç şekillendirme ürünü
Pomat
Saç jeli
Saç jölesi
Saç köpüğü
Saç spreyi
Sindoor
Dişlere ve Ağız Boşluğuna Uygulanan Kozmetik Preparatlar
Diş patları ve diğer preparat şekilleri
Takım dişlerin temizlenmesi için kullanılan preparatlar
Ağız suları
Diğer Kozmetik Preparatlar
Ayağa uygulanan kozmetik preparatlar
Bebek preparatları
Banyo preparatları
Vücut pudraları
Depilatuvarlar

Tabaka oluşturan maddeler
Keratinli maddeler
Sebatrop maddeler
Endirekt dermatrop maddeler
Direkt dermatrop maddeler
Söz konusu bu kozmetikler insan görünüşünün düzeltilmesi için sistematik bir biçimde incelenir. Bu inceleme, Kozmetoloji Bilimi'nin içeriğidir.

Kozmetik bileşenleri üçe ayrılır;

Ana Maddeler
Bitkisel yağlar ve yağlı maddeler
Hayvansal yağlar ve yağlı maddeler
Mineral yağlar ve yağlı maddeler
Vakslar ve esterler
Yağ asitleri
Yağ alkolleri
Poli glikol eter
Diğer alkoller
Su
Pudralar
Yardımcı Maddeler
Emülgatörler ve stabilizatörler
Yüksek moleküllü yağ asitlerinin alkali tuzları
Yüksek moleküllü yağ asitlerinin amonyum tuzları
Yağ alkolü sülfürik asit esteri
Polioksialkileneter yağ asidi esteri
Polioksialkilen yağ asidi esteri ve yağ alkollerinden polioksialkileneter
Fosforik asit esterleri
Nemlendiriciler
Antioksidanlar
Çözücü sağlayıcılar
Koku maddeleri
Boyalar ve pigmentler
Etken Maddeler
Eterik yağ ve bitki ekstreleri
Pigment leke gidericiler
İtici ve kovucu maddeler
Silikonlar
Güneşe karşı koruyucular
Doymamış yağ asitleri
Vitamin

Kozmetik ambalaj
Makyöz

Krem veya nemlendirici, içerisinde bulunan etkin maddenin, taşıyıcı olan yağ, mum gibi maddelere karıştırılmasıyla hazırlanan ve güneş, yağmur vb. dış etkenlerden korunması amacıyla yüzeysel olarak kullanılan ilaçlar ile koyu kıvamlı kozmetik maddelere verilen isimdir. Ayrıca sarı rengin bir tonuna da ‘krem’ adı verilir.

Genellikle bir hastalığın tedavisinde kullanılan kremler olduğu gibi vücudun korunması amacıyla da kullanılan kremler bulunmaktadır.

Canlı hücre üzerinde meydana getirdiği tesir ile bir hastalığın teşhisini, iyileştirilmesi veya semptomlarının azaltılması amacıyla tedavisini veya bu hastalıktan korunmayı mümkün kılan maddelerin sıvı veya yarı katık olması durumunda verilen isimdir. Deriye sürülerek uygulanır ve yarı katı preparatlardır. Ayrıca su bazlıdırlar.

Vücutta hücre yenilenmesini kolaylaştırmak amacıyla peptidler, retinol, alfa hidroksi asit, C vitamini içerebilen ürünlerdir.

İnsan vücuduna etki eden UVA ve UVB ışınlara karşı korumak amacıyla kullanılan koyu kıvamlı kozmetik ürünleridir.

BB krem
CC krem
DD krem
Soğuk krem
Yaşlanma önleyici krem
Kozmetik krem
Merhem
Makyaj altı krem
Tüy dökücü krem
Saç kremi
Tıraş kremi

L'Oréal Group, Dünya'nın en büyük kozmetik ve güzellik şirketidir. Fransa'da Paris banliyösünde kayıtlı ofisi ve merkez ofisi ile Clichy, Hauts-de-Seine'de bu kozmetik alanında faaliyetlerini geliştirmektedir. Dünyanın en büyük kozmetik şirketidir ve alanında saç rengi, cilt bakımı, güneş kremi, makyaj, parfüm ve saç bakımına odaklanan faaliyetler geliştirmiştir. ABD'de üst nanoteknoloji'ye en çok yatırım yapan ve bu konuda en çok patenti elinde bulunduran bir şirkettir. Kurucusu 1907 yılında "halesi" adında bir saç boyası formülü geliştiren Eugène Schueller adında genç bir Fransız kimyagerdi.
L'Oréal; Clarisonic, Drakkar Noir, Kérastase, L'Oréal Professionnel, Lancôme, Magic Shave, NYX Cosmetics, Pureology, Redken, Shu Uemura, Urban Decay, Kiehl's, Maybelline, Vichy, Garnier, Helena Rubinstein, Ralph Lauren, Giorgio Armani Parfums, Biotherm, Cacharel, CeraVe, SkinCeuticals, Kerastase, La Roche-Posay gibi markaları da bünyesinde bulunur. İsviçre çikolata firması Nestlé, bu şirketin en büyük ikinci ortağıdır. Brand Finance’in düzenlemiş olduğu en iyi 50 kozmetik markası listesinde ikinci sıradadır.
Jean-Paul Agon, L'Oréal'in başkanı ve Nicolas Hieronimus ise icra kurulu başkanı'dır. Dünyanın en zengin kadını Françoise Bettencourt Meyers ve Paul Bulcke, yönetim kurulu başkan yardımcılarıdır.

20. yüzyılın başlarında, genç bir Fransız kimyager olan Eugène Paul Louis Schueller, Oréale adlı bir saç boyası formülü geliştirdi. Schueller kendi ürünlerini formüle etti ve üretti, daha sonra Parisli kuaförlere satmaya karar verdi. 31 Temmuz 1919'da Schueller şirketini kaydettirdi, "Société Française de Teintures Inoffensives pour Cheveux" ismini aldı.
L'Oréal saç boyası işine başladı, ancak şirket kısa süre sonra diğer temizlik ve güzellik ürünlerine yöneldi. L'Oréal şu anda güzellik sektörünün tüm sektörlerinde 500'den fazla marka ve binlerce bireysel ürün pazarlamaktadır: saç rengi, kalıcı ürünler, saç şekillendirme, vücut ve cilt bakımı, temizleyiciler, makyaj ve koku. Şirketin ürünleri, kuaför salonları ve parfümerilerden hiper ve süpermarketlere, sağlık/güzellik mağazalarına, eczanelere ve doğrudan postaya kadar çok çeşitli dağıtım kanallarında bulunur.
L'Oréal, ilaç alanındaki hedeflerini sürdürmek için 1973 yılında Synthelabo'yu satın aldı. Synthelabo, Sanofi-Synthelabo olmak için 1999 yılında Sanofi ile birleşti. Sanofi-Synthelabo, Sanofi-Aventis olmak için 2004 yılında Aventis ile birleşti.
17 Mart 2006 tarihinde, L'Oréal 652.000.000 Sterlin ödeyerek kozmetik firması The Body Shop'u satın aldı. Şirketin şu anki sahibi Liliane Bettencourt'dur.
Şubat 2014'te Shiseido, Carita ve Decléor markalarını 227,5 milyon € karşılığında L'Oréal'e satmayı kabul etti. Ocak 2014'te L'Oréal, Çin'in önde gelen güzellik markası Magic Holdings'i 840 milyon $ karşılığında satın alma işlemini tamamladı. Haziran 2014'te L'Oréal, NYX Professional Makeup'i açıklanmayan bir fiyata satın almayı kabul etti. Eylül 2014'te L'Oréal, Brezilyalı saç bakım şirketi Niely Cosmeticos Group'u satın almayı kabul ettiğini duyurdu.
Ekim 2014'te L'Oréal, çok kültürlü bir marka olan Carol's Daughter'ı satın aldı.
Temmuz 2016'da L'Oréal, IT Cosmetics'i 1,2 milyar dolara satın almayı kabul etti.
Mart 2018'de L'Oréal, güzellik artırılmış gerçeklik şirketi ModiFace'i satın aldı.
Mayıs 2018'de L'Oréal, Valentino ile yeni bir güzellik ve koku ortaklığını duyurdu.

L'Oreal Luxe

Resmi websitesi 20 Aralık 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkçe websitesi 3 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
L'Oreal Paris 21 Temmuz 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lanolin (Latince yün manasında lāna ve yağ manasında oleum kelimelerinin birleşik olarak Türkçe yünyağı anlamında bir kelimedir), aynı zamanda yün yağı, yün sarısı, yün mumu veya yün gresi de denen, yün'lü hayvanların yağ bezlerince salgılanan bir çeşit mumdur. İnsanlar tarafından kullanılan lanolin özellikle yünleri için yetiştirilen evcil koyun ırklarından gelir.
Tarihsel olarak, birçok pharmacopoeia lanolinden yün yağı (adeps lanae olarak bahsetmiştir; ancak lanolin gliserit'ler (gliserol esterleri) içermediğinden gerçek yağ değildir.
Lanolin öncelikle sterol esterlerden oluşur. Lanolin'in su geçirmezlik özelliği koyunların kürklerinden suyu atmalarına yardımcı olur. Bazı koyun türleri büyük miktarda lanolin üretir.
Lanolin'in doğadaki rolü yünü ve cildi iklimden ve çevreden korumaktır; aynı zamanda cilt (dokusal) hijyeninde de rol oynar. Lanolin ve türevleri insan derisinin korunmasında, tedavisinde ve güzelleştirilmesinde kullanılmaktadır.

Tipik bir yüksek saflıkta lanolin, ağırlıklı olarak uzun zincirli mumsu esterlerden (ağırlıkça yaklaşık %97) oluşur ve geri kalanı lanolin alkol’leri, lanolin asitleri ve lanolin hidrokarbon'larıdır.
Lanolinde tahminen 8.000 ila 20.000 farklı tipte lanolin esteri var olup, şimdiye kadar tanımlanan 200 veya daha fazla farklı lanolin asidi ile 100 veya daha fazla farklı lanolin alkolü arasındaki kombinasyonlardan kaynaklanır.
Lanolin'in uzun zincirli esterler, hidroksiesterler, diesterler, lanolin alkoller ve lanolin asitlerinden oluşan karmaşık bileşimi, kendi başına değerli bir ürün olmasının yanı sıra, aynı zamanda geniş kapsamlı kimyasal ve fiziksel özellikli tüm lanolin türevleri yelpazesi üretimi için başlangıç noktasıdır.
Ana türetme yolları, hidroliz, fraksiyonel solvent kristalizasyon, esterifikasyon, hidrojenasyon, alkoksilasyon ve kuaternizasyondur. Bu işlemlerden elde edilen lanolin türevleri hem yüksek değerli kozmetik hem de cilt tedavisi ürünlerinde yaygın olarak kullanılır.
Lanolin'in hidrolizi lanolin alkollerini ve lanolin asitlerini verir. Lanolin alkolleri zengin kolesterol kaynağıdır (önemli bir cilt lipididir) ve yağda su emülsifiye edicidir. Lanolin, 100 yılı aşkın süredir cilt bakım ürünlerinde yaygın olarak kullanılır. Lanolinden türetilen asitlerin yaklaşık %40'ı alfa-hidroksi asitlerdir (AHA). AHA'ların cilt bakım ürünlerinde kullanımı son yıllarda büyük ilgi görmüştür. Lanolinden izole edilen AHA'ların ayrıntıları aşağıdaki tabloda görülebilir.

Ham lanolin, yeni kırkılmış yün ağırlığının yaklaşık %5-25'ini oluşturur. Bir Merinos koyunundan elde edilen yün, yaklaşık 250-300 ml geri kazanılabilir yün yağı üretir. Lanolin, kiri, yün yağını (ham lanolin), suint (ter tuzları) ve yüne yapışan diğer şeyleri çıkarmak için yünün sıcak suda özel bir yün temizlik deterjanıyla yıkanmasıyla çıkarılır.
Yün yağı, bu yıkama işlemi sırasında, yün yağını yaklaşık 38 °C (100 °F) sıcaklıkta eriyen mum benzeri bir madde halinde yoğunlaştıran santrifüj ayırıcılar tarafından sürekli uzaklaştırılır.

Lanolin ve birçok türevi hem kişisel bakımda (örn. çok değerli kozmetikler, yüz kozmetikleri, dudak ürünleri) hem de topikal merhemler gibi sağlık sektöründe yaygın olarak kullanılır. Lanolin ayrıca yağlayıcılarda, pas önleyici kaplamalarda, ayakkabı cilasında ve diğer ticari ürünlerde de vardır.
Lanolin nispeten yaygın bir alerjendir ve genelde yün alerjisi olarak yanlış anlaşılır. Bununla birlikte, lanolinli bir ürüne karşı alerjinin kesin olarak belirlenmesi zordur ve lanolinli diğer ürünlerin kullanılması uygun olabilir. Lanolin alerjisinden şüpheleniliyorsa yama testi yapılabilir.
Lanolin, bebek cilt koruma tedavisinde ve emzirmeden kaynaklanan ağrılı meme uçlarında sık kullanılır ancak sağlık otoriteleri bunu tavsiye etmese de, meme ucu temizliğini önermez ve bunun yerine bebeğin daha iyi konumlandırılmasını ve elle süt sağılmasını önerir.
Lanolin ticari olarak pas geçirmez kaplamalardan yağlayıcılara kadar birçok endüstriyel üründe kullanılır.
Bazı denizciler, pervaneleri ve kıç dişlileri üzerinde midyelerin tutunamayacağı kaygan yüzeyler oluşturmak için lanolin kullanırlar. %85'e kadar lanolin içeren ticari ürünler (örn. Lanocote), özellikle iki farklı metalin birbiriyle ve tuzlu su ile temas halinde olduğu durumlarda denizcilik bağlantı elemanlarında korozyonu önlemede kullanılır. Su geçirmez özellikleri lanolini aksi durumda korozyon probleminin ortaya çıkabileceği birçok uygulamada yağlayıcı gres olarak değerli yapar.
Lanolinden elde edilen 7-Dehidrokolesterol, ultraviyole ışıkla ışınlanarak D3 vitamini üretiminde hammadde olarak kullanılır.
Beyzbol oyuncu'ları lanolini sıksık beyzbol eldivenlerini yumuşatma ve bükmede kullanırlar (bunun için yaygın olarak lanolinli tıraş kremi kullanılır).
Susuz sıvı lanolin, paraben'lerle bir araya getirilerek, kuru göz tedavisinde yapay gözyaşı olarak denemelerde kullanılmıştır.
Susuz lanolin aynı zamanda pirinç enstrüman akort kızakları için yağlayıcı olarak da kullanılır.
Lanolin yünlü giysilere, örneğin kumaş bebek bez örtüleri gibi su ve kir tutmaz hale getirilmek üzere geri dönüştürülebilir.
Lanolin ayrıca Carmex gibi dudak kremi ürünlerinde de kullanılır. Bazı kişilerde dudakları tahriş edebilir.
Lanolin bazen sürekli pozitif hava yolu basınç terapisi gören kişiler tarafından maskelerle, özellikle burun deliklerinde ağrılı noktalar oluşturabilen burun yastık maskeleriyle tahrişi azaltmada kullanılır.
Lanolin, bıyık mumu, özellikle 'ekstra sert' çeşitler için popüler bir katkı maddesidir.
Lanolin, mühimmat yeniden yükleme işleminde aerosol temelli pirinç yağlayıcılarda birincil yağlama bileşeni olarak kullanılır. Yüksek konsantrasyonlu etanol (genellikle %99) ile sıcak 1:12 oranında karıştırılan etanol, uygulamadan sonra hızlı şekilde buharlaşan taşıyıcı görevi yapar ve yeniden boyutlandırma kalıplarında pirincin sıkışmasını önlemek için arkasında ince bir lanolin filmi bırakır.
Lanolin, temiz ayak yağı, balmumu ve gliserol gibi bileşenlerle karıştırıldığında çeşitli deri tedavilerinde örneğin bazı eyer sabunlarında ve deri bakım ürünlerinde kullanılır.

Genel saflık gerekliliklerine ek olarak lanolin, izin verilen pestisit kalıntı seviyelerine ilişkin resmî gereksinimleri karşılamalıdır. 1992'de yayınlanan Amerika Birleşik Devletleri Farmakopesi XXII'nin Beşinci Eki, adı geçen 34 pestisit için sınırları belirleyen ilk ektir. Genel kullanım lanolin için toplam 40 ppm (yani 40 mg/kg) toplam pestisit sınırı öngörülmüştü ve bireysel sınır 10 ppm'den fazla değildi.
1992'de ABD Farmakopesi XXII'ye eklenen ikinci bir monograf da 'Modifiye Lanolin' başlığını taşıyordu. Bu monografia uygun lanolin, örneğin açık yaralar gibi daha titiz uygulamalarda kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Bu monografide, toplam pestisitlerin sınırı 3 ppm toplam pestisite düşürüldü ve hiçbir bireysel sınır 1 ppm'den büyük değildi.
2000 yılında, Avrupa Farmakopesi, lanolin monografisine pestisit kalıntı sınırlarını dahil etti. Genel olarak yeni kalite standardı olarak kabul edilen bu gereklilik, pestisitlerin listesini 40'a çıkarmakta ve daha da az konsantrasyon sınırları getirmektedir.
Bazı çok yüksek saflıktaki lanolin türleri monografi gerekliliklerini aşar. Karmaşık saflaştırma teknikleri kullanılarak elde edilen yeni ürünler, doğal hallerinde lanolin esterleri üretir, oksidatif ve çevresel safsızlıkları gidererek beyaz, kokusuz, hipoalerjenik lanolin elde edilir. Bu ultra yüksek saflıktaki lanolin sınıfları, egzama gibi dermatolojik bozuklukların ve açık yaraların tedavisi için idealdir.
Lanolin, hassaslaştırma potansiyeline ilişkin bir yanlış anlaşılma nedeniyle dikkat çekti. 1950'li yılların başında New York Üniversite Hastanesi'nde yapılan bir araştırma, dermatolojik rahatsızlıkları olan hastaların yaklaşık %1'inin o dönemde kullanılan lanolin'e alerjisi olduğunu göstermişti. Bir tahmine göre, genel sağlıklı nüfus ile dermatolojik bozukluğu olan hastalar arasında ayrım yapma konusundaki bu basit yanlış anlama lanolinin hassaslaştırma potansiyelini 5.000–6.000 kat abartır.
Temmuz 1976'da yürürlüğe giren Avrupa Kozmetik Direktifi, lanolin içeren kozmetiklerin bu yönde etiketlenmesi gerektiğine dair bir hüküm içeriyordu. Bu karara hemen itiraz edildi ve 1980'lerin başında karar bozuldu ve direktiften çıkarıldı. Kısa bir süre için yürürlükte olmasına rağmen, bu karar hem lanolin endüstrisine hem de genelde lanolinin itibarına zarar verdi. Kozmetik Direktifi kararı yalnızca kozmetik ürünlerde lanolin varlığına uygulanıyordu. Tehlikeli cilt durumlarının tedavisi için tasarlanan dermatolojik ürünlerdeki yüzlerce farklı kullanım için geçerli değii.
Modern analitik yöntemler, epidermisteki su kaybı oranını düzenlemeye yardım eden ve cildin nem durumunu düzenleyen lipidler olan lanolinin insan stratum korneum lipitleri ile birçok önemli kimyasal ve fiziksel benzerliği olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Kriyojenik Taramalı elektron mikroskobu, lanolinin, insan stratum korneum lipitleri gibi, sıvı kristal malzeme kütlesinden oluştuğunu göstermiştir. Çapraz polarize ışık mikroskobu, lanolin tarafından oluşturulan çok katmanlı keseciklerin insan stratum korneum lipitleri tarafından oluşturulanlarla aynı olduğunu göstermiştir. Bağlı suyun stratum corneum'a dahil edilmesi, çok katmanlı keseciklerin oluşumunu içerir.
Cilt biyomühendisliği çalışmaları, lanolin tarafından üretilen krem (cilt yumuşatma) etkisinin uzun süreli etkisinin çok önemli olduğunu ve saatlerce sürdüğünü göstermiştir. Cilde 2 mg/cm2 oranında uygulanan lanolin'in cilt pürüzlülüğünü bir saat sonra yaklaşık %35 ve iki saat sonra %50 oranında azalttığını ve genel etkinin sekiz saatten çok daha uzun sürdüğü gösterilmiştir. Lanolin'in ayrıca cilt üzerinde yarı tıkayıcı (nefes alabilen) filmler oluşturduğu da bilinmektedir. Beş gün boyunca yaklaşık 4 mg/cm2 oranında günlük olarak uygulandığında, lanolinin olumlu nemlendirici etkileri, son uygulamadan 72 saat sonrasına kadar tespit edildi. Lanolin, nemlendirici etkilerinden bazıları ciltte ikincil bir nem deposu oluşturarak elde edebilir.
Lanolinin bari

Lazer epilasyon, vücuttaki istenmeyen kılların köklerinin lazer ışınları ile yok edilmesi işlemidir. Yaklaşık 20 yıldır üzerinde çalışmalar yapılan bu işlem, 1990'ların sonuna doğru ticari olarak yoğun bir şekilde kullanılmaya başlandı. Lazer epilasyon ile ilgili ilk makalelerden biri 1998 yılında Massachusetts General Hospital tarafından yayınlandı. Lazer epilasyonun gözlemlenebilir etkisi dermatoloji toplulukları tarafından kabul edildi ve bu amaca yönelik üretilen araçlarla kliniklerde hatta bazen evlerde bile uygulanmaya başlandı. Lazer epilasyon ve yöntemleriyle ile ilgili pek çok makale dermatoloji literatürüne girdi.

Lazer epilasyon ışığın spesifik bir dalga boyu ve çarpma süresi ile kıl köklerinin bulunduğu hedef deri üzerinde en fazla, çevredeki deri üzerinde ise en az etki oluşturma prensibi ile çalışır. Bu prensibe selective photothermolysis (SPTL) adı verilir. Lazer hedef deri içerisinde kılın büyümesini sağlayan kıl kökünü ve siyah madde melanin pigmentini yok eder. Işık deri içindeki melanin gibi siyah objelerce emilir ve böylece lazerin emilimi sağlanır.

Farklı dalga boyuna sahip birkaç lazer enerji çeşidi epilasyon için kullanılır. Bu lazerler nanometre ile ölçülen dalgaboylarına göre karakterize edilirler.
Soğuk Hava Üflemeli Lazer Epilasyon
Buharlı lazer epilasyon olarak da bilinen bu epilasyon çeşidi son teknolojilerdendir. Genelde açık renk ten ve kalın yapıdaki kıllarda uygulanır. İşlem sırasında alet aynı zamanda soğuk hava üfleyerek cildinizi soğutur ve acı hissini azaltır. Bu sayede sıcağı daha az hissedeceğiniz için daha rahat bir tedavi süreci sağlar.
Buz Başlıklı Lazer Epilasyon

Lazer epilasyon başlıkları içerisinde en az acı veren buz başlıktır. Özel yapıdaki soğuk başlığı sayesinde cildinizde buz kayıyormuş hissi vererek yanma hissini azaltır ve daha az acı duymanızı sağlar. Her cilt tipine uygun bir lazer teknolojisidir. Özellikle hassas yüz bölgesinde buz başlıklı lazer ile daha sağlıklı bir sonuç alınabilir.
İğneli Lazer Epilasyon
Açık renkli ve ince kıllar için lazer çeşitleri arasında en etkili olan iğnelidir. İğneli lazerde normalden farklı olarak elektrik dalgaları kullanılır. İğneli ince bir uçla tüyler kökten elektrik ile yakılır. Bu işlem en etkili ve kesin çözümlerdendir. Diğer epilasyon çeşitlerine göre daha acılıdır. Lazer epilasyon sonrası çıkmaya devam eden tek tük kıllar için de iğneli lazer uygulaması yaptırılabilir.

Losyon, cilde uygulanması amaçlanan, düşük viskoziteli bir topikal preparattır. Buna karşılık, kozmetik krem ve jeller, tipik olarak düşük su içeriğinden dolayı daha yüksek viskoziteye sahiptir. Losyonlar dış cilde çıplak el, fırça, temiz bir bez veya pamuk yünü ile uygulanır.
Bir losyon bir ilaç dağıtım sistemi olarak kullanılabilirken, birçok losyon, özellikle el losyonları ve vücut losyonları bunun yerine sadece pürüzsüz, nemlendirmek, yumuşatmak ve belki de cildinizde parfüm kullanmak anlamına gelir.
Güneş kremi ve nemlendirici gibi bazı cilt bakım ürünleri, losyonlar, jeller, kremler veya spreyler gibi birçok formatta bulunabilir.
Dermatologlar cilt hastalıklarını tedavi etmek veya önlemek için losyonlar yazabilir. Aynı ilaç bileşeninin bir losyon, krem ve merhem halinde formüle edilmesi alışılmadık bir durum değildir. Kremler, üçü için en uygun olanıdır, ancak kafa derisi gibi kıllı cilt bölgelerine tatbik etmek için uygun değildir, bir losyon daha az viskozdur ve bu bölgelere kolayca uygulanabilir (birçok ilaçlı şampuan aslında losyonlardır). Tarihsel olarak, losyonlar krem veya merhem ile karşılaştırıldığında ince bir şekilde yayılmaları ve ekonomik olarak geniş bir cilt alanını örtmeleri bakımından bir avantaja sahipti, ancak ürün araştırması bu ayrımı sürekli olarak aşındırdı. Akneye meyilli ciltte kullanılmak için komedojenik olmayan losyonlar tavsiye edilir.
Losyonlar, aşağıdaki gibi ilaçların cildine dağıtım için kullanılabilir:

Antibiyotikler
Antiseptik
antifungaller
Kortikosteroidler
Akne karşıtı ajanlar
Yatıştırıcı, yumuşatıcı, nemlendirici veya koruyucu maddeler (kalamin gibi)
Anti alerjen

Renk pigmentli krem, bilinen adıyla fondöten cilde eşit, homojen bir renk oluşturmak, kusurları örtmek ve bazen doğal cilt tonunu değiştirmek için yüze uygulanan sıvı veya pudra makyajdır. Bazı temeller ayrıca daha karmaşık kozmetikler için nemlendirici, güneş koruyucu, sıkılaştırıcı veya baz katman olarak da işlev görür. Vücuda uygulanan temel, genellikle "vücut boyama" veya "vücut makyajı" olarak adlandırılır.

Cilt rengini artırmak için kozmetik kullanımı eski çağlara geri döner. Eski Ahit'te “yüz boyama” dan bahsedilir (Hezekiel 23:40). Antik Mısırlılar makyajı kullandılar. MÖ 200'lerde, eski Yunan kadınları cildi hafifletmek için beyaz kurşun tozu ve tebeşir kullandılar. Yunan kadınların soluk tenli bir modaya sahip olduğu düşünülüyordu. Romalı kadınlar da soluk ten rengini tercih etti. Zengin Romalılar, şekil değiştirmelere ve ölüme yol açabilecek beyaz kurşun macunu tercih etti. Erkekler ayrıca cilt tonlarını hafifletmek için beyaz kurşun tozu, tebeşir ve kremler kullanarak makyaj yaptılar. Krem, hayvansal yağ, nişasta ve kalay oksitten yapılmıştır. Yağ, hayvan karkaslarından elde edildi ve rengi çıkarmak için ısıtıldı. Kalay oksit, açık havada ısıtılan kalay metalden yapıldı. Hayvansal yağ pürüzsüz bir doku sağlarken, kalay oksit kremlere renk vermiştir.
Avrupa'nın Orta Çağları boyunca, tabaklanmış cildin dış mekan çalışmaları ile birleşmesi ve dolayısıyla soluk cildin bereket ile birleşmesi nedeniyle kadınların soluk tenli olması moda olarak kabul edildi. 6. yüzyılda, kadınlar soluk bir ten elde etmek için genellikle kendilerini kanardırlar. İtalyan Rönesansı sırasında, birçok kadın yüzlerine suda çözünür kurşun boya uyguladı. 17. yüzyıl ve Elizabeth devri boyunca kadınlar, sirke ve beyaz kurşunun ölümcül bir karışımı olan seruse giydiler. Ayrıca parlak bir ten oluşturmak için yüzlerine yumurta akı uyguladılar. Birçok erkek ve kadın kurşun bazlı makyaj kullanmaktan öldü.
18. yüzyılda, XV. Louis erkeklerin kurşun bazlı makyaj yapmasını moda yaptı. Tiyatro oyuncuları ağır beyaz taban giydi.
18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında, Victoria devri kadınları çok az makyaj yaptılar ya da hiç giymediler. Kraliçe Victoria, makyajdan nefret ediyor ve fahişelerin ve gevşek kadınların onu giymesinin sadece uygun olduğunu düşünüyordu. Sadece oyuncuların veya oyuncuların makyaj yapması kabul edilebilirdi. 19. yüzyılın sonlarında, kadınlar çinko oksit, cıva, kurşun, gümüş nitrat ve asitlerden oluşan beyazlatıcı bir karışım uygulayacaklardı. Bazı kadınlar güneşten uzak durmuş, tebeşir yemiş ve beyazlığı elde etmek için iyot içmiştir.
Edward döneminde, kadınlar bir taban giydiler ve cildini önceki yüzyıllardaki kadar ağartmadı.
Modern makyaj, köklerini Almanya'daki Leipziger Stadt Tiyatrosu'ndan Carl Baudin'e kadar izleyebilir. Mucid peruğu ve alnındaki eklemi gizlemek istedi, bu yüzden domuz yağı içinde çinko beyaz, hardal ve vermilyondan yapılmış ten rengi bir macun geliştirdi. Bu formülasyon, Baudin'in ticari olarak üretmeye başladığı ve böylece ilk tiyatro makyajını doğuran diğer oyuncular arasında çok popülerdi.

Renk, bir ad, numara, harf veya üçün herhangi bir kombinasyonu ile tanımlanabilir. Bununla birlikte, sanat ve moda endüstrisinde kullanılan Pantone veya Munsell renk sisteminin aksine, ticari kozmetik ürün adları standartlaştırılmamıştır. Bir makyaj sanatçısı "Orta Bej" temeli isterse, sonuç markadan markaya, bazen de farklı formüller arasında tek bir marka içinde büyük farklılıklar gösterebilir. Kozmetik şirketleri ayrıca formülasyonlarını istedikleri zaman düzenleyebilir ve ayarlayabilir, bu da bir tüketicinin yıllardır giydiği 'Orta Bej' makyajı önceden haber vermeksizin biraz farklı bir renk veya renk haline gelmesine neden olabilir.
Kozmetik şirketleri temellerini Sıcak, Nötr, Zeytin veya Soğuk olarak sınıflandırır ve kullanıcının ten rengine göre hazırlar. William Tuttle, Ben Nye, Visiora, MAC Cosmetics ve Max Factor bile, tonlarını, kullanıcının doğal ten tonunu 'iptal' e dayanarak isimlendirir, böylece uygulanan alanlarda aşırı sıcak / soğuk hale gelmezler. Başka bir deyişle, bazı profesyonel çizgilerle, sıcak bir cilt serin bir fondöten seçer ve soğuk bir cilt ılık bir fondöten giyer. Adlandırmadaki fark, renk tekerleğindeki farklı sıcak ve soğuk tanımlarına bağlı değildir.

Max Factor Coty, Inc.'den bir kozmetik markasıdır. 1909'da Polonya'dan bir güzellik uzmanı olan Maksymilian Faktorowicz tarafından Max Factor & Company olarak kuruldu.
Kurucuya / kuruculara atıfta bulunmak, markanın etimolojisinde, sessiz film ve sinematografinin ortaya çıkmasıyla belirgindir. Max Factor, yüz yapısı, kontur ve yaratıcı karakterizasyondaki bireysel nüanslara göre özel, teknik makyaj uygulamasının önemini gösterdi. Daha sonra, Max Factor markasının etimolojisini uzmanlaşmış “çene-yüz” ameliyatı ile ilgili özel bir tıp dalı ile paylaştığı varsayılmıştır. Daha yakın zamanda “Max Facs” olarak kısaltılmış olan alandaki tıbbi uzmanlık tüm craniomaxillofasiyal kompleksi ile ilgilidir: ağzın anatomik alanı, çene, yüz, kafatası ve ilgili sert ve yumuşak lokal doku.
Max Factor, film makyajı konusunda uzmanlaşmıştır. 1973 yılında 500 milyon ABD doları olan satışına (2017 yılında yaklaşık 3 milyar ABD Doları) kadar, Max Factor & Company, ailenin birçok nesline aitti ve o zamanlar uluslararası bir şirket haline geldi. Procter & Gamble 1991 yılında şirketi satın aldı.

Resmi sitesi23 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

CoverGirl
Nice 'n Easy
Wella
Herbal Essences

Nivea, cilt ve vücut bakımları üreten, Alman Beiersdorf şirketine bağlı bir marka. Eczacı Paul Carl Beiersdorf tarafından 1882 yılında Almanya'da sıva icat edildi ve onun icadından sonra kozmetik sektöründe yeni bir dönem başladı. 
Şirket 1882 yılında kurulmuş, 1911 yılında ise kendi türündeki ilk örneği olan bir su içinde yağ emülsiyonun üretilmesiyle marka kullanılmaya başlanmıştır. Şirketin sahibi Oscar Troplowitz, Nivea ismini Latince niveus/nivea/niveum (kar beyazı anlamında) kelimelerinden esinlenerek vermiştir. 
1922 yılında şirket ilk kez dünyada erkekler için kozmetik ürünlerin ilk sayısını tıraş için  sabunu. Ama bu sabun zamanla NIVEA tıraş için köpük ve jeller haline gelmiştir. 1950 yılında PH5 Eucerin piyasaya sürüldü. 1951 yılında ilk koku giderici sabun 8x4 adı altında tanıtıldı. Marka 1950 ve 1960 yıllarda bir ürün ailesi içine uzatılır. 1955 yılında Nivea Atrix adı altında piyasaya koruyucu el kremi başlattı. 
Bugün Nivea dünya pazarına kişisel bakım ürünleri, tıraş köpüğü, deodorant, parfüm, şampuanlar, güneş kremi, kremler, losyonlar, duş jeli, kozmetik ürünler sunuyor.

Resmi site25 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Nivea, Beiersdorf
Nivea Türkiye15 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Oje (tırnak cilası veya tırnak minesi de denir) insanın doğal tırnaklarını veya takma tırnakları süslemek ve tırnak plakalarını korumak için tırnaklara sürülen bir çeşit ciladır. Formülü süsleyici etkilerini artırmak ve çatlama veya soyulmayı önlemek için defalarca kere değiştirilip geliştirilmiştir. Oje, organik bir polimer ile ona renk ve yüzey dokusu veren başka bileşenlerin bir karışımıdır.Tırnak cilaları tüm renk tonlarında bulunur ve tırnak sanatı, manikür ve pedikürde önemli rol oynar.

Mısırlılar, tırnak rengini toplumsal sınıfları birbirinden ayırmak amacıyla kullanmışlardır. Kral Akhenaton'un eşi Nefertiti'nin el ve ayak tırnaklarını yakut rengine, Kleopatra'nın ise vişne rengine boyadığı bilinmektedir. Alt sınıfları temsil eden kadınların yalnızca donuk renkleri kullanabilmelerine izin verilmiştir.

Modern oje, uçucu bir organik çözücü içinde çözülmüş film oluşturan bir polimer içerir. Bütil asetat içindeki nitroselüloz çözeltisi özgündür veya etil asetat yaygındır. Bu temel formülasyon aşağıdakileri içerecek şekilde genişletilmiştir:
Kırılgan olmayan filmler elde etmek için plastikleştiriciler kullanılır. Dibütil ftalat ve kafur özgün plastikleştiricilerdir.
Boyalar ve pigmentler. Temsili bileşikler arasında krom oksit yeşilleri, krom hidroksit, demir ferrosiyanür, stanik oksit, titanyum dioksit, demir oksit, karmin, ultramarine ve manganez menekşesi bulunur.
Opalescent pigmentler. Renkteki ışıltılı/parıltılı görünüş mika, bizmut oksiklorür, doğal inciler ve alüminyum tozu ile sağlanabilir.
Yapışkan polimerler nitroselülozun tırnak yüzeyine yapışmasını sağlar. Kullanılan bir değiştirici, tosilamid-formaldehit reçinesidir.
Şişedeyken parlayan parçacıkları asılı tutmak için koyulaştırıcı maddeler eklenir. Stearalkonyum hektorit genel bir koyulaştırıcıdır. Kıvam arttırıcı maddeler tiksotropi sergiler yani çözeltileri hareketsizken viskoz ancak çalkalandığında serbest akışlıdır. Bu ikilik, hızla sertleşen bir film elde etmek için yeni çalkalanmış karışımı kolayca uygulamak için uygundur.
Ultraviyole stabilizatörleri, kuru film güneş ışığına maruz kaldığında renk değişimlerine direnir. Tipik bir stabilizatör benzofenon-n|benzofenon-1'dir.

Ojeler kullanım amacına ve görünümüne göre farklı türlere ayrılır. En yaygın çeşitleri şunlardır:

Klasik oje: Hava ile kuruyan ve çözücülerin buharlaşmasıyla sertleşen geleneksel ojedir.
Jel oje: Ultraviyole (UV) veya LED lamba altında sertleşen, klasik ojeye göre daha uzun süre dayanıklı bir oje türüdür.
Mat oje: Parlak yerine mat bir yüzey oluşturan özel formüllü ojelerdir.
Simli ve metalik oje: İçerdikleri metalik pigmentler veya sim parçacıkları sayesinde parlak bir görünüm sağlar.
Hızlı kuruyan oje: Çözücü sistemi değiştirilerek daha kısa sürede kuruması sağlanan ojelerdir.
Su bazlı oje: Organik çözücü miktarı azaltılmış, özellikle çocuklar ve hassas kullanıcılar için geliştirilen alternatif formüllerdir.

Kalıcı ve düzgün bir görünüm elde etmek için oje genellikle üç aşamada uygulanır:

Baz kat (base coat): Tırnağı korur, renklenmeyi önler ve ojenin daha iyi tutunmasını sağlar.
Renkli oje: İnce katlar hâlinde sürülür. İstenilen yoğunluk için iki veya üç kat uygulanabilir.
Üst kat (top coat): Parlaklık verir, çizilmeye karşı dayanıklılığı artırır ve ojenin kullanım ömrünü uzatır.

Oje, özel çözücüler içeren oje çıkarıcılarla temizlenir. En yaygın çözücü aseton olmakla birlikte, asetonsuz çıkarıcılar da bulunmaktadır. Aseton ojeyi daha hızlı çözerken, sık kullanımda tırnak ve çevresindeki deriyi kurutabilir.

Charles Panati, Extraordinary Origins of Everyday Things, Harper & Row, 1987
Vanni Contingo, COSMO Magazine, 2007

Parafin mumu (Latince parum affinis), petrolden elde edilen renksiz, kokusuz bir mum çeşididir. Parafin mumu ilk defa 1829 yılında Carl Reichenbach tarafından odun katranından; daha sonra bütümlü tabakalardan; 1867'den sonra da petrolden elde edildi. 1947'de de sentetik parafin mumu yapıldı.

Petrolün bir yan ürünüdür. Ayrıca ham petrolün, parafininin giderilmesi gerekir. Ham petrolün rafinasyonunda yan ürün olarak elde edilen yağlı parafin önce sıcakta eritilir, sonra da soğutularak yalnız parafinin donması sağlanır ve donan posa şeklindeki parafin yağlı kısımlarından süzülerek ayrılır. Bugün modern olarak çalışan parafin imalathaneleri de, yukardaki esasa dayanarak parafin mumunu üretir. Yeni metotlara göre yapılan parafin mumları %20 kadar yağ ihtiva eder. Bazı durumlarda yağ miktarı %3'e kadar düşürülür. Daha ileri saflaştırma ile renk, koku ve tadı daha iyileştirilir. Saflaştırma işleminde sülfat asidi ve kil kullanılır. Parafin mumları, Pennsylvania ham petrolü gibi parafin esaslı petrol türlerinden elde edilir. Ham parafin mumunun erime noktası 37 ile 48 °C tam rafine edilmiş parafin mumunun erime noktası ise, 48 ile 66 °C arasında değişir. Erime noktası yüksek olan parafin mumu çoğunlukla 26-30 karbonlu alkanlardır.
Sentetik parafin mumu, İkinci Dünya Savaşından sonra Fischer-Tropsch tekniğiyle elde edildi. Bu metotta hammadde kömürdür. Kömürden elde edilen karbon monoksit ve H2 karışımından manyetik demirin katalitik etkisiyle hidrokarbonlara dönüşür. Elde edilen ürünlerden bir kısmı parafin mumudur. Bunlar çok beyaz olup, petrolden yapılan parafin mumlarından daha serttir. 50-55 karbon bulunduran sentetik parafinlerin molekül ağırlığı ortalama 750 civarındadır. Bazı özelliklerden dolayı petrolden yapılan mumların yerine kullanılır.
Parafine batırılmış veya parafinle kaplanmış kâğıt ve karton, sıvı ve katı yiyeceklerin saklanmasında kullanılır. Çünkü parafin mumları reaksiyona girmez.
Çeşitli sanayi dallarında kimyevi ve elektriki yalıtma maddesi olarak kullanılır. Tekstilde, eczacılıkta, kozmetik sanayiinde plastik, patlayıcı madde ve elektrik malzemelerinin imalinde, bağcılıkta aşı yerlerinin izolasyonunda kullanılır. Mum imalatında balmumunun yerini almıştır.

Konselaer, kapatıcı veya renk düzeltici, koyu halkaları, yaşlılık lekelerini, büyük gözenekleri ve cilt üzerinde görünen diğer küçük lekeleri maskelemek için kullanılan bir kozmetik türüdür. Makyaj altı kreme benzer, ancak daha kalındır ve kusurları çevresindeki cilt rengine karıştırarak farklı pigmentleri gizlemek için kullanılır.
Hem kapatıcı hem de fondöten cildin daha renkli görünmesini sağlamak için kullanılır. Bu iki kozmetik türü, kapatıcılar ve fondötenlerin her ikisi de geniş bir donukluk aralığında mevcut olmasına rağmen, daha fazla pigmentli olma eğilimindedir. Konselaer tek başına veya temel ile birlikte kullanılabilir. Sıvıdan toza farklı şekillerde gelir. Piyasada bulunan ilk kapatıcı 1954'te piyasaya çıkan Max Factor Erace'di. Kamuflaj makyajı, daha ağır pigmentli bir kapatıcıdır. Doğum lekeleri, izler ve vitiligo gibi ciddi cilt renk bozukluklarını kaplamak için kullanılır.
Kapatıcı çeşitli renklerde mevcuttur. Bir kapatıcı seçerken, insanlar lekelerini ve göz altındaki koyu renkli halkaları daha iyi gizlemek için cilt tonlarından daha açık bir veya iki ton seçme eğilimindedir. Bazı renklerin doğal bir cilt tonu gibi görünmesi, bazılarının ise belirli bir leke tipinin rengini iptal etmesi amaçlanmıştır. Koyu tonları gizlemek için sarı alt tonlu kapatıcılar kullanılır. Yeşil ve mavi, sivilce, kırık damarlar veya rozaseanın neden olduğu gibi ciltteki kırmızı lekelere karşı koyabilir. Mor renkli bir kapatıcı, solgun ciltlerin daha parlak görünmesini sağlar.

Rimel (Fransızca: Rimmel (marka adından)) veya maskara, kirpik, takma kirpik ve kirpik uzantıları'nı kıvırmak ve daha uzun göstermek için fırça ile sürülen boyalı sürme'dir. Maskara çeşitli şekillerde üretilir: sıvı, kremsi ve kuru. Ayrıca farklı tonlarda ve renklerde mevcuttur.Genellikle siyah, kahverengi, mavi ve mor renkler kullanılır.Rimeller, kirpiklerin hacmini, şeklini ve uzunluğunu vurgulamak, artırmak için tasarlanmıştır. Rimelin en popüler şekli, ucunda bir fırça aplikatörü bulunan çubuklu tüplerdir. Rimeller göz kapağı tutkalı, far, göz kalemi ile beraber uygulanır.

Viktorya döneminde, toplumsal görüş radikal bir şekilde kozmetiklerin tanıtımına doğru kaydı ve kadınların günlerinin çoğunu güzellik rejimleriyle meşgul olarak geçirdikleri biliniyordu. Uzun, koyu kirpiklerin yanılsamasını yaratmak için büyük çaba sarf edildi. Bunu deneyen Viktorya dönemi kadınları kendi evlerinde bir çeşit maskara yaptılar. Kül veya lâmba karası ve mürver suyu karışımını bir tabakta ısıtıp, ısıtılan karışımı kirpiklerine sürüyorlardı.
Bugün insanların maskara olarak tanıyacağı ürün 19. yüzyıla kadar gelişmedi. Eugène Rimmel adlı bir kimyager, yeni icat edilen petrol jölesi kullanarak bir kozmetik geliştirdi. Rimmel adı, madde ile eş anlamlı oldu ve günümüzde  Rimel sözcüğü   Portekizce, İspanyolca, Yunanca, Türkçe, Rumence ve Farsça dillerinde (rímel) gibi "maskara" anlamındadır.
Maskara sözcüğü İtalyancada maske anlamına gelen mascheradan gelir.
Atlantik Okyanusu boyunca ve 1915'te Thomas Lyle Williams, kız kardeşi Mabel için dikkate değer ölçüde benzer bir madde yaptı. Modern maskara T.L.Williams tarafından kız kardeşi Mabel için 1913'te yapılmıştır. Bu eski maskara kömür tozuyla vazelinin karıştırılmasıyla elde edilmiştir. 1917'de İlk Mabel üzerinde denediği ürün başarıya ulaşınca, Williams posta yoluyla yeni ürününü satmaya başlamıştır. Şirketi Maybelline, kız kardeşinin ismiyle vazelinin birleşimi, kozmetikte başı çeken şirketlerden biri olmuştur.
Rimel sadece topak halde bulunuyordu; ve renklendiricilerle Brezilya balmumundan üretiliyordu. Kullanıcılar fırçayı ıslatıp topak üzerinde ovuyordu, daha sonra bunu gözlerine uyguluyorlardı. Modern tüp ve çubuk 1957'ye kadar çıkmadı, bu kullanış şekli Helena Rubinstein'dan gelmişti.
Bu iki adam tarafından geliştirilen maskara, belirli bir oranda petrol jölesi ve kömürden oluşuyordu. İnkâr edilemez derecede dağınıktı ve kısa sürede daha iyi bir alternatif geliştirildi. Eşit oranlarda sabun ve siyah boya içeren bir pastaya nemlendirilmiş bir fırça sürülerek kirpiklere uygulandı. Yine de aşırı dağınıktı. Helena Rubinstein tarafından yapılan bir yenilikle 1957 yılına kadar önemli bir gelişme olmadı.
Rubinstein'ın gelişmesine yol açan olaylar, 20. yüzyılın başlarında Paris'te başladı. Paris'te, dünyanın moda başkentinde, maskara hızla popülerlik ve yaygın kullanım kazanıyordu. Elizabeth Arden ve Amerikan güzellik endüstrisinin iki devi Helena Rubinstein gelişimini izledi ve takip etti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Amerikalı tüketiciler yeni ürünler için heveslendiler. Bir fırsat sezen hem Rubinstein hem de Arden, maskara içeren kendi kozmetik markalarını piyasaya sürdü. Bu iki rakibin çabaları ve kamusal mizaç sayesinde maskara nihayet Amerikan toplumunda saygınlık ve beğeni kazandı.
Fotoğraf ve sinema filmi'nin icadı, maskaranın popülaritesini ve kullanımını Amerika'da daha ileriye taşıdı. Sinema filmleri özellikle yeni bir güzellik standardının ve cinsel çekiciliğin reklamını yaptı. Theda Bara, Pola Negri, Clara Bow, Greta Garbo, Marlene Dietrich, Bette Davis ve Jean Harlow gibi klasik sinema döneminin ünlü aktrisleri ortalama bir kadının taklit etmeye çalıştığı çekici görünümleri için büyük ölçüde maskaraya güveniyordu.
1933'te, mahkeme kayıtlarında Bayan Brown olarak bilinen bir kadın, kirpiklerini kalıcı olarak boyamaya rıza gösterdi. Ne yazık ki, ürün, Lash Lure, boyama maddesi olarak vücut için son derece toksik bir kimyasal olan para-fenilendiamin kullandı. O zamanlar, kozmetikler Federal İlaç tarafından düzenlenmiyordu. Uygulama ve parafenilendiaminin tehlikeleri bilinmiyordu. Uygulamadan saatler sonra Bayan Brown, gözlerinde şiddetli batma ve yanma semptomları yaşamaya başladı. Ertesi sabah, Bayan Brown'un gözlerinde sızan ve şişerek kapanan ülserler gelişti. Lash Lure kullanımı Bayan Brown ve diğer on beş kadında körlüğe neden oldu ve ayrıca bakteriyel bir enfeksiyon yoluyla bir başkasının ölümüne neden oldu. Ancak Ruth deForest Lamb'in "Amerikan Korku Odası" başlıklı kitabında belgelenen Lash Lure olayı ve buna benzer birkaç olaydan sonra Kongre, 1938'de (FDA) kozmetik ürünlerini düzenleme hakkını verdi.

Renk düzeltici
Blefaroplasti

Ruj, dudağa renk vermesi için kullanılan ve içinde pigmentler, yağlar, balmumu ve yumuşatıcı maddeler içeren bir kozmetik ürünüdür. Çeşitli renklerde, ışıltılı, simli olabilir. Makyaj ürünlerinin en çok tercih edilen ürünüdür. Dudak kalemi, dudak parlatıcısı ve dudak renklendiricisi ile beraber kullanılır. Ruj kelimesi Fransızcada "kırmızı" anlamına gelen "rouge" kelimesinden gelmektedir. Rujun içinde ozokerit, lanolin ve ceserin mumları, balmumu, kastor yağı, beyaz mineral yağı, lanolin yağı, hidrolenmiş bitkisel yağlar, oleil alkol ve bromo asitler bulunmaktadır. Dünyada her üç kadından biri ruj kullanmaktadır ve hayatı boyunca bir kadın ortalama altı gram ruj yutmaktadır.

Antik Mezopotamyalı kadınlar, büyük ihtimalle ruju icat eden ve kullanan ilk kişilerdi. Yarı değerli mücevherleri öğüterek dudaklarını boyamak için bunları kullandılar. Antik İndus Vadisi Uygarlığı, yüz boyamada ruju dudaklarına sürdüler. Antik Mısırlılar, karıştırdıkları çeşitli bitki ve hayvan yağlarını kızıl kurşun ve demir oksitle renklendirip dudaklarına sürdüler. Karışımdaki pas kokusunu gidermek için kullandıkları malzemeyse doğal malzemelerdi.
Ruj, balmumu, yağlar, antioksidanlar ve yumuşatıcılar içerir. Balmumu katı ruja yapı sağlar. Rujlar, bal mumu, ozokerit ve kandelilla mumu gibi çeşitli mumlardan yapılabilir. Karnauba mumu, yüksek erime noktası nedeniyle rujun güçlenmesi açısından önemli bir bileşendir. Rujlarda zeytinyağı, mineral yağ, kakao yağı, lanolin ve petrolatum gibi çeşitli sıvı ve katı yağlar kullanılır.
Rujlar renklerini bromo asit, D&C Red No. 21, D&C Red 7 ve D&C Red 34 ve D&C Orange No. 17 gibi çeşitli pigmentlerden ve boyalardan alır. Hem organik hem de inorganik pigmentler kullanılır.
İslam'ın Altın Çağı'nda Arap Endülüs kozmetikçisi Abu al-Qasim al-Zahrawi, katı rujları buldu. Orta Çağ Avrupasında, ruj kilise tarafından yasaklandı ve "şeytanın cisimlenmiş hali" olarak düşünüldü, kozmetikler fahişeler için ayrıldı.
18. yüzyılda ruj erkekler arasında da yaygınlaştı ve Fransız mahkemelerinde yüzlerini öne çıkarmak isteyen görevliler dudaklarını boyarlardı.
19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nde ruj, kırmızı boya ile renklendirildi.

Ruj feminizmi
Ruj endeksi
Dudak kremi
Dudak büyütme
Dudak germe

SK-II 1980'lerin başında mayadan elde edilen bir bileşiğe dayanarak piyasaya sürülen bir Japon kozmetik markasıdır. Ana şirket Procter & Gamble'a (P&G) aittir ve Doğu Asya, Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya'da birinci sınıf bir cilt bakım çözümü olarak satılır ve pazarlanır.
SK-II 1970'lerde Japon bilim adamları tarafından daha doğal olarak elde edilen içeriklerin kullanımını araştırıp, bir sake bira fabrikasındaki yaşlı işçilerin, mayalanmış mayaya daldırılmasından yıllarca pürüzsüz, berrak ve genç görünümlü ellere sahip olduklarını gördükten sonra geliştirildi. Şirketin pitera adını verdiği bir maya özü nihayetinde kozmetik kullanım için izole edildi ve marka 1980'lerin başında piyasaya sürüldü. P&G, 1991 yılında Max Factor'u satın alarak markayı satın aldı ve satışını Japonya'dan Tayvan, Kore ve Hong Kong'a kadar genişletti.

Resmi Sayfası 30 Haziran 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Crest Whitestrips
Oral-B Glide
Rembrandt (marka)
Scope (marka)

Saç boyama, yaygın saç bakımı, saç modeli ve kozmetik uygulamasıdır. Bu, bir saç rengini değiştirme yöntemidir. Farklı renk boyalarla siyah saç, sarı saç, kahverengi saç, kumral saç, kızıl saç, titian saç, mavi saç türleri almak mümkündür. Saç boyama, güzellik salonunda bir kuaför tarafından profesyonel olarak veya evde bağımsız olarak yapılabilir. Saç boyama için önceler henna, kına gibi doğal ürünler kullanılırdı, şimdi bununla beraber farklı kozmetik boyalar uygulanır. Saç vurgulama türü de vardır.

Yunan tarihçi Diodorus Siculus, Celtic halkının saçlarını nasıl sarıya boyadıklarını ayrıntılı olarak şöyle anlattı:
"Görüntüleri korkunç. Boyları çok uzun, berrak beyaz tenlerinin altında dalgalanan kasları var. Saçları sarı ama doğal olarak öyle değil: onlar onu kireçle yıkayıp alınlarından geriye doğru tarayarak, bugüne kadar yapay olarak ağartmışlar. Orman iblislerine benziyorlar, saçları kalın ve at yelesi gibi tüylü. Bazıları temiz tıraşlı, ancak diğerleri - özellikle yüksek rütbeli olanlar - yanaklarını tıraş ediyor ama tüm ağzı kaplayan bıyık bırakıyorlar."

Saçın boyanması, saçın çeşitli kimyasal bileşiklerle işlenmesini içeren eski bir sanattır. Antik çağda boyalar bitkilerden elde ediliyordu. En iyi bilinenlerden bazıları şunlardır: kına (Lawsonia inermis), indigo boyası, Cassia obovata, sinameki, zerdeçal ve Hint bektaşi üzümü. Diğerleri arasında katam (buxus dioica), siyah ceviz kabukları, kırmızı aşı boyası ve pırasalar bulunur.
1661 tarihli Eighteen Books of the Secrets of Art & Nature (tr:Sanat ve Doğanın Sırlarının Onsekiz Kitabı) 'nda saçı siyah, altın, yeşil, kırmızı, sarı ve beyaza boyamanın çeşitli yöntemleri anlatılmaktadır.
Saç için sentetik boyaların gelişimi, para-fenilendiaminin (PPD) hava ile reaktivitesinin 1860'larda keşfedilmesine kadar uzanır. L'Oréal'in kurucusu Eugène Schueller, 1907'de ilk sentetik saç boyasını yaratmasıyla tanınır.
1947'de Alman kozmetik firması Schwarzkopf, evde kullanılan ilk renkli ürün olan "Poly Color"ı piyasaya sürdü. Saç boyama artık hem bitkisel hem de sentetik boyaların kullanıldığı milyarlarca dolarlık bir endüstri haline geldi.

Stomatitis, ağzın ve dudakların inflamasyonudur. Aft olsun ya da olmasın, ağız veya dudak mukozalarını etkileyen herhangi bir inflamatuar durumu ifade eden genel bir terimdir. Kişinin yemesini, konuşmasını ve uyumasını zorlaştırır. Dil, diş etleri ve dudak da dâhil ağzın herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir.

Etiyolojik olarak ikiye ayrılırlar:
1-Primer stomatitisler: En sık somatatitis nedenleri primer olanlardır. Bunlar travmatik, termik, kimyasal ve mikrobiyel olarak sayılabilirler. (Örneğin; oral nekrobasilloz, travmatik glossitis, termik gingivitis, vb.)
2-Sekonder stomatitis: Bazı infeksiyöz hastalıkların seyri sırasında bunlara ikincil olarak ortaya çıkarlar. (Örneğin; şap, sığır vebası, Peste des petits ruminants, mavi dil vb.)
Genel olarak etiyolojide rol oynayan faktörler ise şöyle sıralanabilir:

Diş taşları
Gıdaya karşı aşırı hassasiyet
İlaç etkileşmeleri
Yetersiz bağışıklık (uzun süreli bağışıklığı düşüren ilaç tedavileri)
Bakteriyel hastalıklar (gram pozitif veya negatif baktariler)
Viral hastalıklar
Mantar hastalıkları
Metabolizma hastalıkları (Üremi, Diabetes mellitus)
Tümörler
Beslenme bozuklukları
Yakıcı veya tahriş edici kimyasallar
Yabancı cisimler (bitki parçaları, kemik parçaları, kabuklar)
Böcek sokmaları (Arı, Örümcek, Akrep)

Ağız mukozasındaki her türlü yangısal tepkiye stomatitis nitelemesi yapılır. Stomatit kavramı, ağız mukozasının tüm alanlarını ya da bunların bir bölümünü etkileyen yangıları (enflamasyon; iltihap) kapsar. Diş hekimliği uzmanları dişeti, dil, dudak gibi anatomik alanların tek başına etkilendiği yangıları gingivitis, glossitis, cheilitis gibi özel tipler olarak ayrı gruplar içinde aktarırlar. Deri ve mukozaları ilgilendiren yangıların bir bölümü sendroma özgü bulgulardan biri olabilir.
Stomatitlerin klinik açıdan sınıflandırılmalarında eritemli stomatitler, vezikülobüllöz stomatitler, erozyonlu/ülserli stomatitler, nekrotizan stomatitler, vb tanımlamalar yapılmaktadır. Bu tür sınıflandırmalarda önemli karmaşalar yaşanmaktadır. Bazı yazarların, biraz da zorlayarak yaptıkları farklı sınıflandırmalar dişhekimliği eğitimini ve dişhekimleri arasındaki iletişimini olumsuz yönde etkilemektedirler. Örneğin, stomatitlerin büyük bölümünün başlangıcında eritem vardır, bunların bir bölümü bu aşamada iyileşirken diğerleri daha güçlü yangı türlerine değişebilmektedir; eritemli bir zeminde veziküllerin ya da büllerin belirdiği yangılarda, kısa bir süre sonra veziküller açılmakta ve erozyonlara/ülserlere dönüşmektedir.
Klinik Patoloji çalışmalarının 4 temel çabası değerlendirilirse; (a) etyoloji, (b) patogenez, (c) morfolojik değişiklikler, (d) klinik bulgular, sıralamasıyla karşılaşılır. Rudolph Virchow ile Louis Pasteur arasındaki bilimsel sürtüşmenin kökeninde yatan “mikroplar”ın varlığı kanıtlanana dek hastalıkların sınıflandırılmasına fazlaca özen gösterilmemekte, daha çok patofizyolojisine ya da klinik görünümlerine önem verilmekteydi. Günümüze dek gelen ve sürmekte olan araştırmalar “etyoloji” kavramının gelişmesine yol açmış, memelilerin hastalıklarında mikropların yanı sıra genetik faktörlerin, fiziksel etkenlerin, kimyasal maddelerin etkin olduğunu belirlemiştir. Tüm bu gelişmelere karşın, bir grup hastalığın nedeni hala bilinmemektedir (idiopatik hastalıklar).
Klinik-Patoloji ilkelerine önem vererek “etyoloji” faktörünü yeğ tutan bir sınıflandırmayı izlediğinde, stomatitlere neden olan çok sayıda etmenle karşılaşılır:

Fiziksel nedenlere bağlı stomatitler
Kimyasal madde stomatiti
İlaç stomatiti
Canlı etkenlere bağlı stomatitler
Otoimmun stomatitler
İmmun yetmezlik stomatitleri
Nedeni bilinmeyen stomatitler (idiopatik stomatitler)
Stomatitis'e neden olan etmenler vücutta tipik olarak yangısal yanıta neden olurlar. En tipik özellik yangıya ilişkin liquordiapedesis'tir. Bu da salya artışı olarak klinik görünüme yansır. Etiyolojik faktörlere göre ağız mukozası hücrelerinde nekroz, dejenerasyon, ülserasyon ve pseudomembranlaşma görülür.
Anatomopatolojik bakımından stomatitis'ler;

Yüzlek (stomatitis superficialis)
Derin (stomatitis profunda) olarak sınıflandırılır.
Klinik görünümlerine göre stomatitis'ler;

Ülseratif stomatitis
Veziküler stomatitis
Eroziv stomatitis
Nekrotik stomatitis
Proliferatif stomatitis
Etkenlerine göre;

Travmatik
Termik
Şimik
Bakteriyel
Viral
Mikotik

Genel olarak stomatitis'e neden olan etkenin bulunup ortadan kaldırılması esastır.Örneğin bakteriyel kaynaklı stomatitislerde salyaya kolay geçen antibiyotiklerin(Penisilin grubu, makrolid grubu, kinolon grubu) kullanımı önemlidir.
Stomatitis'e bağlı iştah kaybı ve gıda alımında aksama önemli derecede ise parenteral besleme (serum uygulaması) uygulanır.
Şekillenen yangısal reaksiyonu azaltmak için NSAID (Non steroidal antiinflammatory drugs) ilaçlar uygulanır.Bunlar yangısal reaksiyonu hafifletmenin yanında ağrı kesici özelliğe de sahiptir.
Viral bir infeksiyon söz konusu ise spesifik ilaç kullanımı olmadığından hastanın genel durumu düzeltilmeye ve sekonder bakteriyel infeksiyonların engellenmesi yoluna gidilir.Bu amaçla immunstimulan ilaçlar ve geniş spektrumlu antibiyotikler ile vitamin-mineral takviyesi uygulanır.
Bir önemli husus da ağız boşluğunun antisepsisidir.Uygun antiseptiklerle ağız boşluğu yıkanır.

Vazelin, bir hidrokarbon karışımıdır. CAS numarası 8009-03-8 olan, başlangıçta iyileştirici özellikleri nedeniyle topikal merhem olarak tanıtılan ve hidrokarbonların (esasen karbon sayısı 25 veya daha fazla olan) yarı-katı karışımı olan bir üründür.
Kerosen ticareti yapan ve iflasın eşiğindeki New York'lu kimyager Robert A. Chesebrough, 1859 yılında Pensilvanya'da yeni bulunan petrol kuyularına gittiğinde bir maddenin işçilerin ayaklarına yapıştığını gördü. Bu parafine benzer madde iş pompalarını tıkayarak işçilerin canını sıkıyordu ama ayaklarındaki kesik ve yaraların da iyileşmesine yardımcı oluyordu. Chesebrough bu tuhaf maddeyi kavanozlara doldurarak New York'a döndü. Üstünde aylarca çalışarak petrolden ayrıştırdığı maddenin vücuttaki yaraları iyileştirdiğini gördükten sonra 1870'te "Vazelin Petrol Jeli" ismiyle piyasaya satışa sundu.
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından over-the-counter (OTC) yani tezgah üstü satış ürünü olarak onaylıdır ve cilt koruyucu amacıyla yaygın olarak kozmetik cilt bakımında kullanılır.

Vichy L'Oréal'in Aktif Kozmetik Bölümü'nün sahibi olduğu cilt bakımı, vücut bakımı, makyaj ve yaşlanma karşıtı ürünlerinden oluşan bir markasıdır. Fransa'nın Vichy kentinin kaplıcalarından termal kaplıca suyu, formülasyonlarında kullanması ile bilinir. Şirket 1931 yılında Georges Guérin tarafından kuruldu. Dr. Haller, Vichy komünündeki Auvergne volkanik bölgesindeki Lucas kaynağından gelen termal suyun tedavi edici özelliklerini araştırdı. Marka 1950'lerde gelişmeye başladı ve 1955'te L'Oréal grubu tarafından satın alındı.
Marka L'Oreal grubunda, La Roche-Posay markası ile beraber iki 'aktif kozmetik' markasından biridir. Vichy, Avrupa pazarındaki en büyük kozmetik üreticilerinden biridir. Şirket, yüz bakım ürünleri ve ünlü "Secret de VICHY" kremleri ile tanınmaktadır.
Vichy, Avrupa cilt bakım pazarında en büyük markalardan biridir. Önde gelen hatlardan bazıları şunlardır: LiftActiv (Anti-Aging), Neovadiol, Normaderm, Dercos, Aqualia Thermal, Capital Soleil, Essentielles (daha ucuz ürünlerin temel hattı), Vichy Homme (erkek tıraş ve temizleme ürünleri).
Vichy'nin sloganı "Sağlık güzeldir" şeklindedir.

Fransızca Resmi sitesi14 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İngilizce Resmi sitesi20 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkçe Resmi sitesi13 Temmuz 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Vichy Türkiye YouTube
Vichy Türkiye Instagram

Victoria's Secret, Amerikan giyim ve kozmetik perakendecisidir. 1977'de Stanford Üniversitesi öğrencisi Roy Raymond ve eşi Gaye Raymond tarafından kurulmuştur. 1982'de Les Wexner tarafından satın alınan şirket, hızla büyüyerek Amerika'daki alışveriş merkezlerine yayılmıştır. 1990'ların başında 350 mağazaya ulaşmış ve 1 milyar dolarlık satış hacmine erişerek ABD'nin en büyük iç giyim perakendecisi olmuştur.
1995'ten itibaren Victoria's Secret Fashion Show, markanın imajının önemli bir parçası haline gelmiştir. Şirket tarafından "fantasy Angels" olarak tanıtılan modellerin yer aldığı yıllık bir podyum gösterisi düzenlenmektedir. 2002'de genç ve genç yetişkin kadınlara yönelik PINK markası tanıtılmıştır. Starting in 2008, Victoria's Secret expanded internationally, with retail outlets within international airports, franchises in major cities overseas, and company-owned stores throughout Canada and the UK. 2008'den itibaren ise Victoria's Secret uluslararası pazara açılarak havaalanlarında mağazalar, yurt dışında franchise şubeler ve Kanada ile Birleşik Krallık'ta kendi mağazalarını kurmuştur.
2016 yılına gelindiğinde Victoria's Secret'ın pazar payı, daha geniş beden aralıkları sunan rakip markaların yükselişi ve tüketicilerin spor giyim ürünlerine yönelmesi nedeniyle düşüşe geçmiştir. Mayıs 2020 itibarıyla 1.070'in üzerinde mağazasıyla ABD'nin en büyük iç giyim perakendecisi olmaya devam etmektedir.
Victoria’s Secret 2021 yılına kadar L Brands grubunun bir parçasıydı. 3 Ağustos 2021'de "Victoria's Secret & Co." adıyla bağımsız bir şirket haline gelmiş ve New York Borsası'nda VSCO sembolüyle işlem görmeye başlamıştır.
Behati Prinsloo, Erin Heatherton, Lindsay Ellingson, Candice Swanepoel, Adriana Lima ve Alessandra Ambrosio Victoria's Secret'in eski modelleri arasında yer almaktaydı.

Resmî site

Wella, Darmstadt, Almanya merkezli büyük bir Alman saç bakım şirketidir. 1880 yılında Franz Ströher tarafından kurulan saç bakımı, saç şekillendirme ve kuaförlerin yanı sıra satışa sunulan renklendiricilerde uzmanlaşmıştır ve Procter & Gamble tarafından Coty, Inc.'e 2015 yılında 40 diğer P&G markasının satışına kadar kontrol edilmiştir.

Wella, 1880 yılında Doğu Almanya'nın Saksonya kentinden bir kuaför olan Franz Ströher tarafından kurulmuştur. Şirket başlangıçta peruk yapmak için kullanılan taban, tüller yaptı. 1890'da saç derisinin nefes almasını sağlayan bir teknik olan Tullemoid Su Geçirmez'i icat etti. 1894 yılında ilk fabrikasını Almanya'nın Rothenkirchen kentinde açtı ve kısa süre sonra işletmeye Karl ve George Ströher katıldı.
1924'te Ströhers, Wella ismini Alman patent ofisinde tescil ettirdi. Peruklar ve saç parçaları modası geçtikçe, şirket kalıcı dalga ürünlerine döndü; Wella ismi Almancada "kalıcı dalga cihazı" anlamına gelen Dauerwellapparat'tan alınmıştır. 1927'de ilk izin veren cihazı tanıttı ve salonlara sağladılar. 1930'larda Wella, kurutma işlemi sırasında kafa hareketine izin veren hareketli motorlu ve yerleşik tüplü ilk saç kurutma makinelerini geliştirdi. Ayrıca, 1930'larda, Wella, taşınabilir bir izin makinesi olan Wella Junior'ı tanıttı.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Alman Demokratik Cumhuriyeti Wella fabrikasını ele geçirdi ve tüm patentleri devlete ait ilan edildi. Ströher ailesi ve bazı çalışanlar, yeniden Hünfeld, Hesse'de sıfırdan işe başlamaya karar verdi. Üretime 1945'te yeniden başlandı ve on yılın sonunda yeni Wella AG'nin 50 çalışanı oldu.
1950'de Wella, saçları korumak ve beslemek için tasarlanan ilk saç balsamı olan Koleston'u tanıttı. 1954'te, Hollywood ikonu Elizabeth Taylor, Koleston reklamlarında göründü.
1960'larda, şirket, profesyonel tarzda ürünleri ilk kez eve götürmelerini sağlayan, salonlara özel bir ürün yelpazesi olan Wella Privat'ı başlattı. 1970'lerin başında, Wella, kuaförlerin Afro tarzı görünüm oluşturmasını sağlayan yeni bir perma ürünü gerçekleştirmeyi tanıttı. 1972'de perakende satış için özel olarak üretilen ilk şampuan olan Wella Balsam'ı piyasaya sürdüler. Reklam kampanyası, TV şovu Charlie'nin Melekleri: Farrah Fawcett, Jaclyn Smith ve Cheryl Ladd'in yıldızlarını içeriyordu. Wella ayrıca, sadece erkekler için olan ilk ürün serisi olan For Men'i başlattı.
1995'te Wella, Koleston hattını Koleston Perfect olarak yeniden başlattı. Yeni ürün meyve balmumu dahil doğal maddeler içeriyordu.
2002, Wella'nın haute couture saç koleksiyonlarının yıllık sunumu olan Wella TrendVision'ın lansmanını gördü. Etkinlik şimdi Uluslararası TrendVision Ödülü veya ITVA: küresel bir kuaförlük yarışması olarak biliniyor. 2003'te Wella, Procter & Gamble tarafından satın alınarak grubun Doğu, Batı Avrupa ve Latin Amerika'daki güzellik portföyünü daha da genişletti.
Josh Wood, Ocak 2008'de Global Wella Profesyonelleri Renk Elçisi oldu ve 2010'da Wella Profesyonelleri'nin Global Yaratıcı Renk Direktörü olarak tam zamanlı rol aldı. Eugene Souleiman şu anda Wella Profesyonelleri için Global Yaratıcı Direktör olarak görev yapmaktadır.
Wella, 2011 yılında Making Waves'i kurdu - dezavantajlı gençlere kuaförlük ve yaşam becerileri öğreten bir program idi. Program Brezilya'da başladı ve o zamandan beri Romanya'yı da kapsayacak şekilde genişledi. 2014 yılında, Wella ME + adında yeni bir molekülü patenti almıştır. Bu molekül, rengi sabitlemek için çoğu renklendirici üründe mevcut olan p-fenilendiamin olarak da bilinen PPD'nin yerine geçir. PPD'nin hafif ila şiddetli alerjik reaksiyonlara neden olduğu bilinmektedir. ME + molekülü, Avrupa Alerji Araştırma Vakfı Merkezi (ECARF) tarafından onaylanan ilk kalıcı renk ürünü olan Wella Professionals renk markası Koleston Perfect Innosense'de kullanıldı. 2019'dan itibaren ME + molekülü şimdi Wella Professionals Koleston Perfect serisinin tamamında kullanılıyor.

Resmî site
Wella Türkiye sitesi 10 Şubat 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yüz pudrası, uygulamadan sonra bir temel makyaj altı krem oluşturmak için yüze uygulanan kozmetik bir pudradır. Yağlı cildin neden olduğu parlaklığı en aza indirmek için gün boyunca tekrar uygulanabilir. Şeffaf toz ve pigmentli toz var. Bazı pigmentli yüz tozlarının, baz temeli olmadan tek başına kullanılması amaçlanmıştır. Toz yüzü tonlandırır ve eşit bir görünüm verir. Yüzü tonlamanın yanı sıra, güneş koruyucu içeren bazı tozlar güneş ışığından ve çevresel stresten kaynaklanan cilt hasarlarını da azaltabilir. Tozun faydaları iki katlıdır. Skin Cancer fondötenine göre, içerdiği parçacıklar koruma sağlar ve güneş kremi ve nemlendiricinin gün boyunca kalmasına yardımcı olur. Kompakt veya gevşek toz olarak paketlenmiş olarak gelir. Bir sünger, makyaj fırçası veya pudra ponponu ile uygulanabilir. Gevşek bir pudra uygulandığında, yüz üzerindeki düzgün dağılım daha kolay elde edilir.
İnsan ten tonları arasındaki geniş farklılıklar nedeniyle, buna karşılık gelen çeşitli yüz pudrası renkleri vardır. Birkaç çeşit toz da vardır. Güzellik ürünlerinde kullanılan yaygın bir pudra, emici olan ve cilde tonlama sağlayan talk (veya bebek pudrası) dır.
Ayrıca, pişirme denilen bir teknikle, renklendirmek ve boyamak için yüzün yüksek noktalarına cömertçe de uygulanabilir. Bu teknik ayrıca makyajın daha uzun süre yerinde kalmasına yardımcı olurken makyajın kapsamını artırmaya yardımcı olur.
2018'deki Statista'ya göre, ilk üç önde gelen yüz pudrası L'Oréal True Match, CoverGirl Clean ve Cover Girl Professional'dı. O yıl L'Oreal True Match, rekabetçi markaları 35,5 milyon ABD doları artırdı.

Şampuan, bir saç bakımı ürünüdür. Kimya endüstrisinin bir ürünü olmakla beraber doğal kozmetik firmaları tarafından da üretilmektedir. Çoğunlukla kremsi ya da akıcı bir yapıya sahip olup, genellikle yapılarında koku verici olarak çeşitli parfümler bulundurmaktadırlar. Temizleme ve saç yağlarını almasının yanı sıra saça kolay taranabilme ve parlaklık sağlamaktadır. Bunların yanı sıra yapılarına katılan pH düzenleyicilerin sayesinde yağlı saçların daha iyi bir şekilde temizlenmesini ya da saçta kepek oluşumunu azaltmaktadırlar. Şampuan ıslak saça uygulanarak, ürün saça, köklere ve saç derisine masaj yapılarak ve ardından durulanarak kullanılır. Bazı kullanıcılar şampuanlamanın ardından saç kremi kullanabilir. Formülüne göre bebek şampuanı, organik şampuan ve kuru şampuan gibi türleri bulunur.
Şampuan kelimesi Türkçeye İngilizcedeki Shampoo kelimesinden girmişse bile bu kelimenin asıl kökeni İngilizce değildir. Bu kelime Hintçedeki [ʃæmˈpuː] kelimesinden türetilen ve yine Hintçe olan चाँपो [tʃɑ̃ːˈpoː] kelimesinden gelmektedir. Bu kelimenin Hintçedeki eski anlamı, başın çeşitli bitkisel yağlarla masajı anlamına gelmekteydi.
Şampuan genellikle bir yüzey aktif madde, çoğunlukla sodyum lauril sülfat veya sodyum lauret sülfat, bir yardımcı yüzey aktif madde, çoğunlukla kokamidopropil betain ile suda birleştirilerek yapılır. Sülfat bileşeni, sabuna benzer şekilde yağları ve diğer kirleticileri hapseden bir yüzey aktif madde görevi görür. Şampuanlar saçlı insanlara pazarlanır. Ayrıca, pire gibi cilt rahatsızlıklarını veya parazit istilalarını tedavi etmek için böcek öldürücüler, diğer ilaçlar içerebilen hayvanlara yönelik şampuanlar da vardır.
Günümüzde Şampuanlar, duş jelleri, deodorantlar ve su ile beraber günlük vücut temizliğinde kullanılan maddeler arasında sayılmaktadır.

Tarihsel olarak olaya bakıldığında saç temizliği için tarihte ilk kullanılan temizlik malzemeleri su ve sabundur. Sabunun alkalik yapısından dolayı kafa derisi ve göz için çok iyi bir seçim değildi. Bunun yanında sabunun sudaki Kalsiyum iyonları ile sabun kireci denen maddenin oluşmasıyla saçlar yıkamadan sonra küt ve solgun olmaktaydı. Bu yüzden sabunun bu tür yan etkilerini en aza indirmek için son olarak seyreltilmiş asetik asit ya da sitrik asitle durulanmaktaydı. Bunu daha basit anlatacak olursak sulandırılmış sirke ya da limon suyu ile durulanırdı.
İlk olarak İngiliz kuaförlerin sabun parçacıkların ve bir takım bitkilerle beraber suda kaynatmalarıyla başlamıştır. Bu ilk denemeler sonucunda elde edilen şampuan saça parlaklık ve güzel koku vermiştir. Günümüz manasındaki şampuanların ilk üreticilerden biri Kasey Hebert'tır. 20. yüzyılın başında beri ticari amaçlı üretilen şampuanlar bulunmaktadır. Hans Schwarzkopf adındaki bir Alman eczacı daha 1903 yılında üretiği toz halindeki şampuanı piyasaya sürmüştür. Bunun akabinde 1927'de ilk sıvı şampuanı bulmuştur.
İlk defa 1933 yılında sabuna alternatif olarak düşünülen alkil sülfürikler piyasaya çıkmıştır. Bunlar geleneksel sabunlara göre alkalik dereceleri daha düşük ve sertliğe karşı daha az hassas olan sabunlardı. Bunların kullanımı 1960'lı yıllara kadar şampuanın kâğıt kutucuklar içinde toz halinde ya da küçük tüpler halinde krem olarak satılmaya başlanıncaya kadar devam etmiştir.
Alkil ether sülfatların 1960'lı yıllarda keşfedilmesiyle ilk olarak deri tarafından daha iyi kabul edilen kişisel temizlik ürünleri ortaya çıkmıştır. Bunun akabinde plastik maddelerin keşfi ve paketlemede kullanılmaya başlanılmasıyla fiyatı uygun saç bakım ürünleri halkın kullanımına daha kolay bir şekilde sunulmuştur.

Şampuan üretiminde yapısında bulunan bütün maddeler ya sıcak bir ortamda ya da oda sıcaklığında (soğuk üretim) uygun bir sıraya göre karıştırılırlar. Gerekli durumlarda ham maddeler önceden eritilmeli, çözülmeli ya da diğer bazı maddelerle karıştırılıp daha sonra işleme alınmalıdır. Oluşacak ürünün olması gereken değerleri, örneğin pH değeri ve akıcılığı karışım işlemi bittikten sonra bakılabilir. Bu işlemlerden sona ürünün dolum işlemine geçilebilir.
Bir önceki paragrafta şampuanın kabaca anlatılan üretimi bu kısımda daha ayrıntılı olarak anlatılacaktır. Şampuanın temel maddeleri su ve yıkma ham maddeleridir. Su ve bu maddeler çelik bir kazana konularak karıştırılır. Gerektiğinde kazan 60 °C ya da 70 °C'ye kadar ısıtılır. Her ham madde sırayla kazanın içine katılır ve homojen bir karışım oluşuncaya kadar karıştırılır. Şayet yıkama etkisi olan maddeler ya da renklendiriciler karışıma katılacak olursa, bu maddeler daha önce eritilmeli ya da tarifteki başka bir madde içerisinde çözülmelidir. Bunun yanı sıra karışıma polimer bakım maddeleri ya da katılaştırıcı maddeler verilecek olursa bunlar ilk önce sıcak su içinde önceden hazır hale getirilir. Aynı zamanda şampuana kokusunu verecek olan koku uygun çözelti içerisinde çözülür. Burada genellikle bu işlem için iyonik olmayan yüzeyi aktif madde kullanılmaktadır. Koku verici maddeler ve koruyucu maddeler genellikle sıcağa karşı pek dayanıklı olmadıklarından dolayı bu maddelerin karışıma verildiği sırada karışımın sıcaklığı 35 °C'yi geçmemelidir. Bu işlemin bitiminde şampuanın pH-değeri uygun hale getirilir. Bunun için sitrik asit ya da gerekli durumlarda bir baz olan Sodyum hidroksit kullanılır. Bu işlem daha çok şampuanın akıcılığa direkt etkisi olan bir işlemdir. Bu yüzden bu maddeler verildiğinde şampuanın istenilen akıcılığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

SLS (Sodium Lauryl Sulphate)
SLES
ALES (Ammonium Lauryl Ether Sulphate)
Cocamide DEA
PEG – 12 Dimethicone
Etilen Glikol Distearat
Polietilen glikol diesterleri
Methyl-, Ethyl-, Propyl-, Butyl-, Benzyl Alcohol
Isobutylparaben
Sodium Methyl-, Methylchloroisothiazolinone ya da Sodium Propylparaben
Methylisothiazolinone
Polyquaternium-7
Climbazole
Yukarıda adı geçen maddeler hemen hemen marketlerde bulunan tüm şampuanlarda yer alan kimyasallardır. Bununla birlikte bazı şampuan üreticileri kimyasal maddelerden mümkün olduğunca kaçınarak; “doğal”, “organik”, “bitkisel”, “bitkiden türetilmiş” türü şampuanları piyasaya sürmüşlerdir.

Cocoamidopropyl Betain
Lauryl Glucoside
Coco Glucoside
Cellulose
Xantham Gum
Guar Gum
Disodium Cocoyl Glutamate
Saponinler
Tanenler
Bu hammaddeler ise genellikle organik şampuan üreticileri tarafından tercih edilmektedir.

Temizlik ürünleri listesi

Amonyum NH4+ formülüyle gösterilen bir katyon köktür. Amonyumun molar kütlesi 18.05'dir. Amonyum; güçsüz bir asittir. Doğada amonyum proteinlerde bulunur. Bu nedenle deniz ürünleri başta olmak üzere birçok canlının bir kısmında amonyum kökü mevcuttur. Yine çürükçül canlılar amonyum üretir. Amonyumun eldesi için, amonyak maddesinin içine güçsüz bir asit eklenmelidir:

  
    
      
        
          N
          
            H
            
              3
            
          
          +
          
            H
            
              3
            
          
          
            O
            
              +
            
          
           
          ⇌
           
          N
          
            H
            
              4
            
            
              +
            
          
          +
          
            H
            
              2
            
          
          O
        
      
    
    {\displaystyle \mathrm {NH_{3}+H_{3}O^{+}\ \rightleftharpoons \ NH_{4}^{+}+H_{2}O} }

Işık, bir enerji çeşididir. Sabit kütleli sis­temlerde enerji yoktan var edilemez. Ancak bir biçimden diğerine dönüşebilir. Bu yüzden ışık, yalnızca enerjinin bir başka biçiminin dönüştürülmesiyle elde edilir. Elektrik enerjisi bir elektrik lambasında ya da deşarj tüpünde ışığa dönüştürülür. Kimyasal enerji ve ateşböceği gibi ışık saçan hayvanlarda ışığa dönüşür. Bu dönüşüm ters yönde de olabilir. Örneğin bir fotoelektrik hücrede ışık elektrik enerjisi üretir.

Işınım dalgaboyu veya frekans ile tarif edilebilir.İkisi arasındaki ilişki

  
    
      
        λ
        =
        
          
            c
            f
          
        
      
    
    {\displaystyle \lambda ={\frac {c}{f}}}
  

Burada λ dalga boyu, f frekans ve c de ışık hızıdır.
Işık hızı boşlukta 299 792 458 m/s dir. MKS sisteminde dalgaboyu birimi metre (m), frekans birimi ise Hertz (Hz) dir. (Yukardaki ilişkide frekans GHz cinsinden verilirse, dalgaboyu da nm cinsinden hesaplanabilir.)

Elektromanyetik dalgalar enerji taşıyıcısıdırlar. Suyun Güneş ışığı ile ısıtılması, Güneş panelleriyle elektrik üretilmesi gibi örnekler elektromanyetik dalgalarla taşınan enerjinin de fiziğin diğer dallarında tanımlanan enerjiden başka bir şey olmadığını ortaya koyar. Elektromanyetik dalgalarla taşınan enerjinin birimi joule veya watt•saniyedir. Ne var ki ışık enerjisi elektromanyetik enerjinin sadece bir bölümünü oluşturur.

Elektromanyetik dalgalar yayan bir kaynak çeşitli dalga boylarında ışınım yapar. Kaynağın elektromanyetik enerjisi bütün bu dalgaboylarındaki ışınımların toplamı kadardır. Ne var ki, insan gözü bu spektrumun sadece bir bölümüne duyarlıdır. 380-740 nm (nanometre) arasındaki bu bölge ışık (ya da optik) bölgesidir. Işık enerjisi sözü ile sadece bu bölgedeki enerji kastedilir. Açıkça görüldüğü gibi, kaynağın ışık enerjisi aynı kaynağın elektromanyetik enerjisinden daha azdır. Öte yandan 380-740 nm arasındaki bölgede de insan gözü elektromanyetik ışınıma tam olarak duyarlı değildir. Duyarlılık 550 nm dalgaboyuna sahip tek frekanslı (monokromatik) ışınımda maksimum iken diğer dalgaboylarında algılama daha azdır.

Gözün algıladığı elektromayetik güce ışık akısı denildiği için, gözün algıladığı enerji de ışık akısı ile bu akının süresinin çarpımı olarak ifade edilir.

  
    
      
        Q
        =
        ϕ
        ⋅
        t
      
    
    {\displaystyle Q=\phi \cdot t}
  

Burada Φ ışık akısı, t zaman ve Q de ışık enerjisidir. MKS sisteminde ışık akısının SI birimi lumen, zamanın SI birimi ise saniyedir.

Işık şiddeti birim katı açı içine düşen akı miktarıdır. Noktasal kaynak için,

  
    
      
        I
        =
        
          
            Φ
            
              4
              ⋅
              π
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I={\frac {\Phi }{4\cdot \pi }}}
  

Burada I ışık şiddetidir. Işık şiddeti birimi candela ya dilimizdeki söylenişi ile kandela dır. (Uluslararası komisyon Commission internationale de l'éclairage candela birimin yedi temel SI biriminden biri olarak saptamıştır.)

  
    
      
        I
        =
        
          
            Q
            
              t
              ⋅
              4
              ⋅
              π
            
          
        
      
    
    {\displaystyle I={\frac {Q}{t\cdot 4\cdot \pi }}}
  

ve

  
    
      
        Q
        =
        4
        ⋅
        π
        ⋅
        I
        ⋅
        t
      
    
    {\displaystyle Q=4\cdot \pi \cdot I\cdot t}
  

Işık Akısı

Kemotrof, içinde bulunduğu ortamdaki elektron vericisi/donörü moleküllerin oksidasyonu ile açığa çıkan elektronlardan enerji sağlayan canlıdır. Bu özellikleriyle kemotroflar, güneş enerjisini kullanarak fotosentez ile enerji elde eden fototroflardan ayrılırlar.
Doğada en sık bulunan kemotrofik organizmalar, başta arkeler ve bakteriler gelmek üzere, prokaryotlardır.
Diğer canlılarda olduğu gibi, kemotroflar da yaşamlarını sürdürebilmek ve üreyebilmek için karbon bileşiklerine ihtiyaç duyarlar.
Bu molekülleri kendi başlarına, yani kemosentez ile doğrudan karbondioksitten (CO2) üretip üretememelerine göre, sırasıyla, kemoototrof ya da kemoheterotrof olarak ayrılırlar.

Kemoototroflar, ihtiyaçları olan organik molekülleri kemosentez ile, yani doğrudan CO2 bağlayarak sentezleyebilen organizmalardır.
Çoğu bakteri ya da arke türü olan bu canlılar, esasen kemolitoototroflardır: kemosentez için gerekli enerjiyi amonyak/amonyum, ferröz demir (Fe+2), magnezyum, manganez, elementer ya da hidrojen sülfür ve moleküler hidrojen (H2) gibi inorganik maddelerin oksidasyonundan elde ederler.
Bazı örnek canlı grupları şunlardır:

Toprakta bulunan ve amonyak/amonyum oksitleyerek nitrojen bağlayan arke ve bakteriler
Sulak alanlarda bulunan ve H2 ile CO2'den bataklık gazının temel bileşeni olan metanı elde eden metanojen arkeler
Lav yataklarında bulunan Fe+2 oksitleyici bakteriler
Derin deniz hidrotermal bacalarında bulunan sülfür oksitleyici arkeler (tipik bir örnek olarak, Sulfolobus cinsi)
Son üç örnekte görüldüğü üzere kemolitoototroflar, karbondioksit dışında başka herhangi bir karbon kaynağının bulunmadığı ya da eser miktarda olduğu çok zorlu ortamlarda çoğalabilirler ve o ortamların birincil üreticisi durumundadırlar.
Kemolitoototrofik mikroorganizmaların çoğalması, şaşırtıcı ölçüde hızlı olabilir.
Örneğin bir Thiomicrospira crunogena kolonisinin iki katına çoğalma süresi, yaklaşık bir saattir.

Kemoototrofların tersine, kemoheterotroflar kendi organik moleküllerini kemosentez ile elde edemezler ve ortamda başka canlılarca üretilmiş olarak bulunan karbonhidratlar, lipidler ve proteinler gibi karbon bileşikleri ile beslenmek zorundadırlar. Ancak, bu süreç için gerekli enerjiyi ise yine kemoototroflar gibi inorganik maddelerin oksidasyonunda elde ederler.
Başka canlıların ürettiği karbon kaynaklarına bağımlı olan kemoheterotroflar, yalnızca başka canlı türlerinin gelişmesine izin veren ortamlarda çoğalabilirler ama yine de en bol bulunan tipte kemotrofik organizmalardır: çoğu bakteri, mantar ve protozoa, kemoheterotroftur.

Kemotrofların adlandırılmasnda kullanılmış olan bileşik sözcükler Eski Yunanca kaynaklıdır ve kök sözcüklere göre anlamları aşağıdaki gibidir:

Kemo-trof → χημία (kemia) + τροφιά (trofia) = kimyasal + beslenme
Kemo-oto-trof → χημία (kemia) + αὐτός (autos) + τροφιά (trofia) = kimyasal + kendi + beslenme
Kemo-hetero-trof → χημία (kemia) + ἕτερος (eteros) + τροφιά (trofia) = kimyasal + başka/diğer + beslenme

Nitrosomonas, amonyağı nitrite dönüştüren, kemoototrof bir bakteri cinsidir.
Azot, tüm canlıların gereksinim duyduğu ana elementlerden biridir. Toprakta azot genellikle amonyak, amonyum, nitrat ve nitrit şeklinde bulunur. Fakat amonyağın bitkiler ve diğer canlılar tarafından emilebilesi için nitrit veya nitrat şeklinde toprakta bulunması gerekir. Tam bu kısımda nitrosomonas bakterisi devreye girer. Bu bakteri amonyağı nitrite dönüştürür, nitrobakter adı verilen başka bir bakteri ise nitriti nitrata yükseltger. Bu sırada açığa çıkan elektronları bir tür elektron taşıma sisteminden geçirerek adenozin trifosfat üretir. Nitrobakter, 6 molekül karbondioksiti 1 molekül glukoza dönüştürmek için 78 nitrojen dioksit iyonunu yükseltger. Böylelikle bakteriler kemosentez ile kendi besini üretirken bitkilere topraktaki azotu kullanabilir.

Aforoz, dinî bir topluluğa mensubiyetten mahrum etme ya da çıkarılma anlamında kullanılan dinî bir kınama şekli.
Kelime tam olarak “herhangi bir kimseyi iletişimin, toplumun dışına çıkarma” anlamına gelir. Bazı dinlerde, aforoz grup ya da bir üyenin manevi kınamasını da içerir. Ayrıca bazı durumlarda aforozdan sonra dini toplumun norm ve kurallarına ya da suça uygun olarak sürgün, soyutlama ve utandırmadan oluşan kınama ve yaptırımlar ortaya çıkar.

Aforoz'un İncil'e ilişkin ilk kullanımı “anathema” iledir. Bununla ilgili atıflar Galatyalılar 1:8'de yer alır. “Ama eğer biz ya da cennetten bir melek dahi olsa, bizim sana telkin ettiğimize karşılık bir hakikat ile size geldiğini iddia etse, o lanetlidir(anathema). Ve tabi 1 Korintliler 16:22’de: “Rabbi sevmeyen her kimse o melundur, lanetlidir(anathema).” Kelime çeşitli şekillerde tercüme edilebilir, Kral James'in çevirisine göre anathema, melun olarak tercüme edilmiştir.
Yeni Ahit sınırlı sayıda aforoz örneği sunar. Matta 18:17'de, İsa, durmadan kalp kıran kimselere Yahudi olmayan kimseler (gentiles) ya da vergi tahsildarı muamelesi yapılması gerektiğini öğretir. Romalılara Mektup 16:7'de, Paul ‘öğrendikleri ve kaçındıkları doktrinlere karşı bölünmelere sebep olanlara’ dikkat çeker.
Anathema erken Kilise döneminde, aforozdan öte korkunç dini yaptırımların bir şekli olarak kullanılmıştır. Bilinen ilk örnek M.S. 306 yılında gerçekleşmiştir. Roma Katolik Kilisesi nadiren bireylere karşı kullansa da, bu yaptırımlardan hâlen faydalanmaktadır. Bazı modern kiliseler, herhangi tüm soyutlama, dışlamaları anathema olarak nitelerler.

Katolik Kilisesi'ne göre; Aforoz, resmî bir muamele, yargılama usulü olarak hiçbir surette ceza değildir, sadece Katolik Kilisesi'nin az ya da çok tanınır bir üyesinin daha önce var olan durumunun beyannamesi, bir bildirisidir. Bir kimse kendisini mümin toplumdan ayıran bir harekete, özellikle sözlü ya da eylemli başvurduğunda ya da örneğin inananlar arasında karmaşa yaratıp tefrikaya sebep olduğunda, yasal bir bildiri aracılığıyla durumun aydınlatılması Kilise için bir zorunluluktur. Böylelikle Kilise, rahipler sınıfı dışındaki herkesi, halkı o kişinin takip edilmemesi gereken bir kimse olduğu hakkında bilgilendirmiş ve ruhban sınıfını, kişinin kasıtlı olarak yapmış olduğu hareketler ile kendini Kilise'den ayırmış olduğu, hatalarından vazgeçmediği sürece ayinlere kabul edilmeyeceği ile ilgili haberdar etmiştir.
Hüküm aynı zamanda; tekrar uzlaşma yani mutakabat(reconciliation)'ın Papa'nın öncülüğü ya da lokal bir piskoposun yol göstereceği bir süreç ile kiliseye yeniden tabi olarak sağlanacağını belirtir. Aforoz hiçbir zaman yalnızca intikam almak için verilen bir ceza değildir, bilakis hep iyileştirici, kişiyi açıklama yapmaya ya da tavırlarını değiştirmeye, pişman olup topluluğa geri dönmeye zorlayan, ıslah edici bir ceza olarak uygulamaya konur.
Aforoz edilmiş kimseler papazlığa ait makamlarda; okuyucu, rahip ya da papaz yardımcısı olarak ayinlere katılmaktan, Kutsal Komünyon'a iştirak etmekten ve diğer ayinlerden menedilirler. Lakin elbette bu, aforoz edilmiş kimselerin bu toplantılara pasif olarak da katılamayacağı anlamına gelmemektedir. Diğer hak ve imtiyazları iptal edilir, dini bir ofis ya da makama malik olamamak gibi.
Aforoz dini bir mahkemenin hükmü olarak deklare edilebildiği gibi, daha yaygın olarak, suç sayılan tavrın gerçekleştiği yer ve zamanda otomatik olarak uygulamaya koyulabilir.
Aforoz edilmiş kimse, hâlen, vaftize karşılık görülen bir karaktere sahip bir Hristiyan ya da Katolik olarak görülür.
Roma Katolik Kilisesi'nde resmî aforoz, aforoz edilmiş bireyin pişmanlık beyanı, akide -amentü- sözü(eğer suç dinsel sapkınlığı içeriyorsa), itaatin yenilenmesi ile uygulamadan kaldırılabilinir. Bunu yapmaya yetkin bir Başpiskopos ya da papaz tarafından imanının yeniden kabul edilişin deklaresi ve sonunda Yeniden Dönüş ayini, kabul töreni yapılması suretiyle aforoz kalkmış olur. Aforozu gerektiren suç, muhakkak cezayı kaldırmaya yetkin bir piskopos ya da papaz tarafından affedilmeli.
Roma Katolik Kilisesi, özellikle Orta Çağ süresince, kişisel olarak kendilerini Katolik Kilisesi'nden soyutlamış resmî görevli ve krallar göz önünde bulundurulursa, aforozun resmî bir bildirisini yayınlamaya mecbur bırakıldı. Reformasyon'dan sonra, birçok prensin kendilerinin Kilise'den ayrıldıklarını beyan etmeleri ile beraber bu uygulama devam etmedi. Benzer bir ceza, yasak; kasaba yahut bir bölgede ayin ve kutlamaların engellenmesi şeklinde kendini gösteren tüm bölgenin aforozu şekliyle ortaya çıktı. 1983 Kilise Hukuku Kanunu'ndan önce, aforozun iki kademesi vardı:
	Vitandus: (Büyük Aforoz): sakınılan anlamında, diğer Katoliklerin kaçınılması gereken insanlar için kullanılan uygulama.
	Tolerates: (Küçük Aforoz): hoş görülen anlamında, Katoliklerin aforoz edilmiş kimse ile iş ve sosyal ilişkiler kurmasına izin verilen uygulama.
Bu farklılık artık uygulamada değildir ve aforoz edilmiş Katolikler hala ayinlere katılmaları ile ilgili baskı altındadırlar, Kutsal Komünyon'a iştirakleri ve ayinlerde aktif rol almaları yasaklanmış bile olsa..
Aslında bu yolla aforoz edilmiş kimse kilise ile ilişkide kalması için teşvik edilmiş olur, çünkü asıl amaç onların pişman olup kilise yapısı içerisinde aktif rol almaya yönlendirmektir.
Orta Çağ'da, umumi aforozun resmî uygulamaları, ‘çan, kitap ve mumla ayıplamak’ deyimi hasebiyle, içinde çan çalınması, İncil'in kapatıldığı, mum söndürüldüğü bir merasim tarafından eşlik edilerek pratiğe geçiriliyordu. Bu tip merasimler şu an uygulamadan kaldırılmıştır, ama aynı prensiplere başvurulur. Yalnızca; şayet, bireyin aforozu gerekli kılan suçu çok umumi ve insanları kargaşaya sokacak cinsten ise kişinin aforoz edildiği bildirilir ve bu genelde bir kilise çalışanı tarafından yapılan sade bir açıklama ile halka duyurulur.

Ortodoks Kilisesi'nde, aforoz Kutsal Şölen'e mensubiyetten alıkonulma, uzaklaştırılma şeklinde kendini gösterir. Kiliseden soyutlanma olarak değil. Bu ise birkaç sebepten ötürü gerekli olabilir; o yıl içinde günah çıkarmamak gibi.
Aynı zamanda aforoz pişmanlık sürecinin bir parçası olarak da kabul edilebilir. Aforoz genellikle topluluğa ait üyeyi ıslah etmek amacı ile yapılır.
Ortodoks Kilisesi bir soyutlama metoduna sahiptir ama bu sade, ciddi ve anathema diye nitelenen, pişman olamayan dini sapkınlar için geçerli olan bir yaptırımdır. Bu koşulda bile, birey kilise tarafından aşağılanmış, lanetlenmiş değildir, bilakis kendi haline bırakılmıştır.

Lutheranlık teknik olarak bizzat bir aforoz süreci geçirmiş olsa da, bazı mezhep ve cemaatler bunu kullanmazlar. Lutheran açıklaması, ilk ve teknik şekliyle, Martin Luther'in Small Catechism'inde yer alır.
Luther'e göre aforoz şunları gerektirir:
1-Günah işleyen kimseye karşın fail ve bireyin yüzleştirilmesi.
2-Bu başarılı olmazsa, fail, zarar görmüş birey ve iki ya da üç şahit arasında yüzleşme.
3-Konunun mezhep papazının bilgilendirilmesi.
4-Papaz ve failin yüzleştirilmesi.
Bunun ötesinde çok az onaylama vardır. Birçok Lutheran mezhep bir tek papazın aksine tüm mezhebin aforoz için uygun adımlar atması öncülüğünde yaptırımlarını uygularlar ve her zaman kesin kurallara sahip değildirler. Örneğin; kiliseler bazen Pazar ayinlerinde yapılan oylamalara ihtiyaç duyarken, bazı mezhepler bu hükmün oybirliğine varılarak sonuçlandırılması gerektiğini söyler.
Lutheran uygulaması, nadiren kullanılsa da, bir bakıma demokratik uygulamasından dolayı son yıllarda alışılmamış durumların ortaya çıkmasına sebep oldu. Bir örneği Evanjelik Lutheran Kilisesi'nden aforoz edilmiş seri katil Dennis Rader'ı yakalatmak amacı ile kilise mensubu arkadaşlarından aforoz edilmesi için, bazı kimselerin oy toplama çabası idi.

Aforoz edilmiş kimselere kilise tarafından nasıl muamele edileceği ile ilgili kanunlar olmasına rağmen, İngiltere Kilisesi'nin bir üyenin nasıl ya da hangi sebeple aforoz edilebileceğine ilişkin özellikli kanunları yoktur. Aforoz son çare olarak başvurulan bir önlemdir ve pek nadir kullanılır. Örnek olarak; 1909'da bir ruhbanın dört kilise cemiyet üyesini katlettiği için aforoz edilişini gösterebiliriz.

The ECUSA (Amerika Episkopal(Piskoposluk) Kilisesi) Anglikan Komünyonu'ndandır ve İngiltere Kilisesi ile aynı birçok kanuna sahiptir.Aforoz uygulaması ile ilgili belli başlı kayıtlar yoktur, çünkü çok çok nadir olarak görülür. Mayıs 2000'de kilise ve müntesipleri hakkında haddinden fazla eleştirel beyanatları yayımlayan biri kilise tarafından aforoz edilmiştir.

Budizmde aforoza direkt olarak denk düşecek bir kavram bulunmamaktadır. Buna rağmen, manastır cemiyetinde keşişlerin sapkınlık ya da diğer tutumlarından dolayı manastırlardan atılmaları söz konusudur, tıpkı Kelsang Gyatso gibi. Buna ek olarak, keşişlerin dört yenilgi olarak isimlendirilen dört yeminleri vardır; cinsel ilişki, hırsızlık, adam öldürme, manevi güçlerini kötüye kullanma. Eğer bu yasaklardan biri delinirse, keşiş otomatik olarak ruhbanlıktan atılır ve hayatının sonuna kadar bir daha asla keşiş olamaz.

Hristiyan literatüründeki aforoz İslam'da yer almamıştır. En yakın kavram olan tekfir, bir kimsenin ya da bir grubun kâfir ya da inançsız olduğunu deklare eden bir bildiridir. Bu kişiyi herhangi bir İslami tören ya da ibadeti yapmaktan alıkoyamaz. Çünkü bir kimsenin kâfir olup olmadığı ancak ve en doğru Allah bilebilir. Eğer hedef iddiayı çürütmüşse ya da İslami toplum bunu kabul etmeyi reddetmişse, tekfir ilanı genellikle batıl ve anlamsız olarak görülmüştür. Tekfir genelde mahkemeler aracılığı ile uygulamaya konmuştur. Son dönemlerde yaşanmış misaller, bireylerin kâfir olarak görülmesi şeklinde gerçekleşir. Bu hükümle, genel anlamda, anti-İslami görülen bazı yazılarına mukabil, bu bireylere karşı mahkemelerin ortaya çıkmasına sebep oldu. En bilinen örnekler; Selman-ı Rüştü, Nasr Ebu Zeyd, Nevval el-Saaadevi’dir. Bu kimselerin tekfiri beraberinden eşlerinden de boşanmalarını gerekli kılmıştır, çünkü Klasik İslam Hukuku uygulamasına göre, Müslüman kadınların Müslüman olamayan erkeklerle evlenmeleri yasa

Alexander Sutherland Neill (17 Ocak 1883 - 23 Eylül 1973) İskoçya doğumlu İskoç eğitimci, yazar ve psikolog. Eğitimde ilerici eğitim felsefesinin kurucusu ve savunucusu ve bugün de kendi ilerici eğitim felsefesini sürdüren Özgürlük Okulu olarak da bilinen Summerhill Okulu'nun kurucusu, Avrupa ve Amerika'daki eğitim çevreleri tarafından ilk modern hümanist eğitimci olarak nitelendirilir ve "çocukların kişisel özgürlüklerinin savunucusu" olarak bilinir. Sigmund Freud, Wilhelm Reich, Nietzsche ve Homer Lane gibi isimlerden etkilenmiştir.

Neill, İskoçya'da Forfar kasabasında, öğretmen bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının öğretmenlik yaptığı (pupil-teacher), ilkokulun tüm sınıflarının tek bir oda içinde ders gördüğü bir köy ilkokulunda eğitim gördü. 1912'de Edinburgh Üniversitesi'ni bitirip M. A. derecesini aldı.
1914'te Gretna Green Okulu'da müdür oldu. Bu süre zarfında, okulda verilen eğitimden duyduğu hoşnutsuzluğu daha sonra yayımladığı yazılarından görülebilir. Bu yazılarda, kendisini "çocukları ezik ve sinik olmaları için yetiştiren eğitim sistemi aleyhinde durmak için yeteri kadar Nietzsche takipçisi" olarak tanımlayacak ve "sorgulayan, yıkan ve yeniden inşa eden akıllar şekillendirmeye çalıştığı"nı belirtecektir.

Neill'e göre eğitimin amacı çocukları hayata hazırlamaktı. Şimdiye kadar geliştirdiğimiz uygarlık; eğitim sistemlerimiz, politikalarımız, dinlerimiz, ekonomilerimiz faizi, soygunculuğu, sömürüyü, savaşları ve doğanın kirletilmesini ortadan kaldıramamıştır.
Neill'e göre bir çocuğun mutluluğu, yetişirken vermiş olduğu kendi kararlarına en üst düzeyde saygı gösterilmesine ve çocuktaki "kişisel özgürlük" hissine bağlı olarak gelişiyordu. Çocukluk döneminde bu özgürlük hissinin yokluğu ve buna bağlı olarak gelişen baskılı çocukluğun mutsuz tecrübeleri, yetişkinlikte ortaya çıkan birçok psikolojik sorunun kaynağıydı.
Eğitimin asıl önemsediği ve eğitim hakkında yapılan bilimsel araştırmaların asıl odaklandığı nokta savaşta emirleri sorgulamadan kabul edecek itaatkar askerler yetiştirmenin en iyi yolunun ne olduğuydu. O nedenle Neill'in çocuklara, körü körüne itaat etmektense eleştirel düşünme yeteneğini gerçekleştirmek ve kendi kendine karar verebilmelerini sağlamak amacıyla vermiş olduğu eğitim gerici, radikal ve toplumda huzursuzluğa yol açıcı olarak görüldü. Neill'in düşüncelerini mevcut sosyal düzen için tehlikeli ve toplumda huzursuzluğa yol açıcı olarak gören bazı "geleneksel" eğitimcilere rağmen, günümüzde Neill'in düşünceleri büyük ölçüde kabul edilmiştir.
1921'de Neill, düşüncelerini kanıtlamak amacıyla Summerhill Okulu'nu kurdu. Bu fikirler arasında, çocukların derslere girmeye mecbur edilmediğinde daha başarılı oldukları düşüncesi de vardı. Ayrıca bu okul demokratik ilkeler ile yönetiliyor ve okul kurallarının ne olacağını belirlemek amacıyla düzenli toplantılar yapılıyordu. Bu toplantılarda çocuklar okul personeliyle eşit oy hakkına sahiptiler.
Summerhill Okulu deneyimi, geleneksel okulların baskısından uzak olan öğrencilerin yan gelip yatmak yerine kendi kişisel motivasyonlarını sağlayarak karşılık verdiklerini ortaya koydu. Dıştan dayatılan zorlamacı disiplin, kişinin içindeki öz-disiplinin gelişimini engelliyordu. Bu nedenle Neill, Summerhill'e giden öğrencilerin, zorlayıcı kurallarla eğitim veren diğer okulların öğrencilerinden daha iyi gelişmiş bir eleştirel düşünme yeteneğine sahip olduğunu ve çok daha fazla öz-disiplin sahibi olduklarının gün gibi ortada olduğu değerlendirmesini yaptı.
Summerhill okuluna kabul edilen öğrencilerin genellikle sorunlu özgeçmişe sahip, özellikle mutsuz bir ruh haline neden olan huzursuz ve ilgisiz ailelerden geldiğinin gözönünde bulundurulması daha aydınlatıcı olacaktır. Summerhill'in iyileştirici ortamı, geleneksel okullar tarafından reddedilen sorunlu öğrencilerin bile başarılı bir gelişme gösterdiklerini kanıtlamıştır.
Çağdaşı olan Sigmund Freud ve Wilhelm Reich'in çalışmalarından oldukça etkilenen Neill, cinsel düşünceler karşısında insanların utanmalarına ve günahkarlık hissetmelerine neden olan cinsel baskıya ve Kraliçe Victoria tarafından çıkarılan cinselliği baskı altına alıcı kanunlar nedeniyle ödediği ve haksız olduğunu düşündüğü cezalara sonuna kadar karşıydı. Cinselliğe karşı olmanın hayata karşı olmak anlamına geldiğini açıkça belirtmesi, cinsel baskının dorukta olduğu Victoria döneminde onu zamanının birçok kişi ve kurumuna olduğu gibi "istenmeyen" kişi haline getirdi.

Summerhill'in okul müdürü olarak Neill, matematik, geometri ve metal işleme dersleri verdi. Teknik bilgisi iyi olan usta bir zanaatkara, tamamen entelektüel birinden daha fazla hayran olduğunu sıklıkla dile getirdi. Derslere katılım zorunlu olmaması onları daha dikkatli ve özenli yapıyordu. Öğrenciler daha hızlı ve daha kalıcı öğreniyorlardı, çünkü derslere zorlamayla değil isteyerek katılıyorlardı.
Neill, ayrıca öğrencilerine ekstra "özel dersler" de veriyordu. Kişisel sorunların tartışıldığı bu dersler bir tür psikoterapi dersleriydi. Sonraları, bu dersleri almayan öğrencilerin sorunlu davranışlarını kendiliklerinden düzelttiklerini görüp bu terapi derslerini bıraktı. Buradan yola çıkarak asıl tedavinin "özgürlük" olduğunu, psikoterapi olmadığı sonucuna vardı.
Öğretmenlik kariyesi süresince 1916 yılından başlayarak, İskoççada öğretmen anlamına gelen "Dominie" serisi de dahil olmak üzere düzinelerce kitap yazdı. Amerikan eğitim çevrelerinde en çok yankı uyandıran ve adeta bir fırtınaya neden olan Özgürlük Okulu: Çocuk Yetiştirme Konusuna Köktenci Bir Yaklaşım (1960) (Summerhill: A Radikal Approach to Child Rearing) adlı kitabıdır. Son çalışması ise otobiyografisidir: (Neill, Neill, Orange Peel! (1973)) Ayrıca çocuklar için Yaşayan Son Adam (The Last Man Alive) gibi mizah kitapları da yazmıştır.
A. S. Neill, iki kez evlendi ve ikinci eşi Ena Wood Neill, kızları Zoe Readhead dünyaya gelinceye kadar Özgürlük Okulu'nu müdüre sıfatıyla A. S. Neill ile birlikte yönetti.

Neill'in eğitim konusunda en önemli akıl hocası İngiliz eğitimci Homer Lane'dir. Psikanaliz konusunda yenilikçi yaklaşımlarıyla bilinen Wilhelm Reich ile hem yakın arkadaş hem de ona hayrandır. Ayrıca Freudyen psikanaliz öğrencisidir. Gerçi otobiyografisinde "Psikanalistlerden öğrendiğimi sandığım ne varsa, zamanla yok olup gittiler" demektedir.
Özgürlükçü Eğitim taraftarı bir diğer kişi, Neill'in kurduğu okulla sürekli kıyaslanan İngiltere'de Beacon Hill School okulunu kuran Bertrand Russell'dır. Russell, Neill'in mektup arkadaşıydı ve Özgür Eğitim konusunda birbirleriyle fikir alış-verişinde bulunuyorlardı.

Eğitim alanında çalışan birçok kurum, Neill'in çalışmalarının kendileri için bir tehdit olduğunu hissederek çoğu zaman hatalı ve oldukça sert eleştirilerilerde bulundular. Neill hakkında yayımlanan birçok ad hominem saldırıda Neill'in düşüncelerinin yöneldiği, etik ve moral değerleri sorgulama, yıkma ve yeniden inşa etme yeteneğine sahip, körükörüne itaat etmeyen eleştirel düşünme yeteneğine sahip lider vasıflı insanlar yetiştirme amacının, böylesi tehlikeli bir dünyada bönlük, saflık olduğu ve gerçekçi olmayan idealler peşinde koştuğu ve hatta değerlere karşı tamamen kayıtsız kaldığı suçlamaları dile getirildi. Aynı şekilde Freudyen baskı kavramını eğitim kurumlarına soktuğu ile de eleştirildi.

Neill'in özgürlük ve eğitim kavramı zamanında birçok tartışmalara neden olarak kendisini takip eden birçok ilerici eğitimciyi etkilemiştir.
John Taylor Galto, John Holt gibi, "okula göndermeme hareketi, demokratik okul hareketi, özgür okul hareketi ve evde eğitim hareketi gibi çeşitli ekollerden birçok modern takipçi Neill'in fikirlerini geliştirerek ve birçok ülkede yaygın olan "baskı temelli" eğitime daha güçlü ve kökten eleştiriler getirerek, Neill'in fikirlerini daha da ileri taşıdılar.
Uluslararası şirketlerde ortaya çıkan "eleştirel düşünebilen" ve "kendinden motivasyonlu" çalışan ihtiyacı yanında ailelerden gelen çocuklarının eğilimlerini yansıtan bir eğitim sistemi talepleri günümüzde baskı temelli okulları yavaş yavaş Neill'in fikirleriyle aynı çizgiye gelmeye zorlamaktadır.
Neill'in kurduğu Summerhill Okulu, çocuklar için akademik eğitim konusunda iyi bir kalite sağlayarak 2007 yılında İngiltere eğitim kurumları tarafından, özellikle de İngiltere Eğitim Standartları Dairesi (Office for Standards in Education, Children's Services and Skills - OFSTED) tarafından kabul edildi. Summerhill Okulu, aynı zamanda çocuklara yaklaşımındaki olağanüstü iyi tutumlarından dolayı Birleşmiş Milletler tarafından da tanındı.

 "Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocukların kendilerini ilgilendiren konularda verilecek kararlara çocukların kendilerinin de müdahil olması yönünde kesin bir hak tanımlar ve Summerhill Okulu, eğitim yaklaşımının her aşamasında bu "hakkı" beklenenin de ötesinde gerçekleştiriyor." Paulo David, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi Bakanı

Anna Karenina (Rusça: Анна Каренина; [ˈanə kɐˈrʲenʲɪnə]), (Bazen Anna Karenin olarak İngilizceleştirilir) Lev Tolstoy tarafından yazılmış, Rus Habercisi'nin 1873-1877 yılları arasındaki döneminde, bölümler hâlinde basılmış roman. 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüştür.
Eser, 1870'lerin Rusya'sında, toplumun üst sınıfına mensup kimseler arasında yaşanan birbirinden bağımsız iki aşk macerasını anlatır. Olaylar Moskova'da, Sankt-Peterburg'da ve asilzadelerin yazlık malikanelerinde geçer. Romanda dürüst bir evliliğin mutluluğu ile yasak bir ilişkinin düş kırıklıkları karşılaştırılır; sadakat, tutku, kıskançlık gibi temalar işlenir; bir yandan da o dönemde Rusya'da kadınların durumu, eğitim reformu gibi konular dile getirilir.

Romanın başlangıç cümlesi: Все счастливые семьи похожи друг на друга, каждая несчастливая семья несчастлива по-своему.
(Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.)
Romanın baş karakteri Anna Karenina, Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadındır. Yüksek bir devlet memuru olan Aleksey Aleksandroviç Karenin ile evli ve bir çocuk sahibi olan Anna Karenina'nın sevgisiz ve monoton bir evlilik hayatı vardır.
Anna Karenina, bir gün eşini aldattığı ortaya çıkan ağabeyi Prens Stepan Arkadyaviç'in (Stiva) Moskova'daki evine, karı-kocayı barıştırmak üzere gider ve orada Vronski adlı bir genç kont ile tanışır. Vronski, Stiva'nın eşi Darya Aleksandrovna (Doli)'nın kız kardeşi Prenses Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski (Kiti)'ye kur yapan bir gençtir. Kiti, kendisine evlenme teklif eden Konstantin Dmitriyeviç Levin adlı bir başka genci, Vronski nedeniyle reddetmiştir. Levin ve Vronski arasında kararsız kalan Kiti, sade bir çiftçi olan Levin yerine parlak geleceği olan Vronski ile evlenmesini uygun bulan annesinin etkisiyle Levin'in teklifini geri çevirmiştir. Levin, köyüne dönüp Kiti'yi unutmaya çalışır. Ne var ki, Vronski, Anna ile tanıştıktan sonra Kiti'ye ilgisini kaybeder, Anna'ya kur yapmaya başlar. Vronski'nin ilgisini kaybetmesi ve ona karşı karşılıksız sevgi uğruna değer verdiği Levin'i yitirmesi, Kiti'nin üzüntüden hastalanmasına sebep olur. Ailesiyle birlikte gittiği bir Alman kaplıcasında sağlığına kavuşur ve Vronski'ye olan duygularını unutur.
Anna kendisi ile birlikte Moskova'dan Petersburg'a dönen ve aşkını ilan eden Vronski'ye kayıtsız kalamaz. Dedikodulara aldırmadan genç kont ile aşk yaşar ve bu ilişkisinden hamile kalır. Petersburg'da katıldığı bir engelli at yarışından hemen önce bu haberi alan Vronski yarışta atının tökezlemesi sonucu feci biçimde düşer. Yarışı kocasının uzaktan gözlemi altında izlemekte olan Anna, sevdiği adamın öldüğünü düşünür ve yarışmadan sonra heyecanla kocasına Vronski ile yaşadığı aşkı itiraf eder. Karenin, bu itirafa rağmen itibarının sarsılmaması için boşanmayı reddeder ve Anna'dan bu ilişkiye son vermesini ister. Fakat Anna her şeye rağmen ilişkisine devam edince boşanma kararı alan Karenin, karısının çocuk doğurduğu ve ölmek üzere olduğu haberi üzerine onunla barışır; hem onu hem Vronski'yi affeder. Vronski, utancından kendisini öldürme düşüncesine kapılır ve silahla kendisini yaralar. Bir süre sonra Anna da, Vronski de iyileşecek, Anna kocasından ayrılıp bu evlilikten olma oğlunu ona bırakmaya; Vronski'den olma kızını yanına almaya; Vronski ise ordudan ayrılmaya karar verir. İki sevgili İtalya'ya kaçıp bir süre gözlerden uzakta yaşar.
Bu arada Doli, çocukları ile birlikte Levin'in köyüne yakın bir köyde yazı geçirmeye gider. Burada verdiği uğraşların ardından, Levin'in Kiti ile evlilik umudu artar. Moskova'da bir davet sırasında Kiti'ye yeniden evlenme teklif eden Levin sonunda mutluluğuna kavuşur. Çift evlenir, mutlu bir evlilikleri ve bir çocukları olur.
Oğlunun özlemi ile Avrupa'dan dönen Anna ise Rusya'da toplumdan dışlanır; gittikçe huysuz, kıskanç bir kadına dönüşür ve Vronski ile arası bozulur. Gittikçe içe-dönük bir kişi olan Vronski'nin artık kendisini sevmediği düşüncesiyle bunalıma giren Anna, yaptıklarından büyük bir pişmanlık duyar ve intihar eder. Anna'nın ölümünden sonra ruhsal çöküntü yaşayan Vronski ise çareyi orduya gönüllü yazılmakta bulur.

Anna Karenina (1911), Romanın filmi ilk kez bir Rusya uyarlaması olarak yönetmen Maurice André Maître tarafından çekilmiştir.
Anna Karenina (1915), Amerikan uyarlaması, yönetmen J. Gordon Edwards
Anna Karenina (1918), Macaristan uyarlaması, yönetmen Márton Garas
The River of Love (1960), Mısır uyarlaması, yönetmen Ezzel Dine Zulficar
Anna Karenina (1961), BBC uyarlaması, yönetmen Rudolph Cartier
Anna Karenina (2000), TV serisi olarakBritanya uyarlaması, yönetmen David Blair
Anna Karenina (2012), Britanya uyarlaması, yönetmen Joe Wright
The Beautiful Lie (2015), Mini TV serisi olarak Avustralya uyarlaması, yönetmen  Glendyn Ivin ve Peter Salmon

Anna Karenina (2017-2021), Ankara Devlet Tiyatrosu
Yöneten; İpek Atagün Gezener
Oyuncular; Aslı Artuk, Mert Aksu, Şevki Çepa, Caner Kadir Gezener, Cengiz Uzun, Bengü Atar, Mihriban Rezzan Seyhan, İrem Ulusan, Berk Baykut, Cansu Arslan, Başak Güleç Gökalp, Melis Kızılaslan

Anna Karenina (2006), Kenter Tiyatrosu
Yöneten; Mehmet Birkiye
Oyuncular; Yıldız Kenter, Cüneyt Türel, Hakan Gerçek, Yeşim Koçak, Engin Hepileri, Demet Evgar, Engin Altan Düzyatan, Sibel Taşçıoğlu, Cengiz Bozkurt, Osman Sonant, Ece Erişti, Derya Aslan, Ferdi Alver, Hakan Silahsızoğlu, Hare Sürel, Seval İşgören, Ushan Çakır, Ece Aksel, Ahsen Gül Ever

Diriliş (Rusça Воскресение - Voskreseniye), Lev Tolstoy'un 1899'da yayımlanan romanıdır.

Diriliş büyük Rus yazar Lev Tolstoy tarafından, geçirdiği ruh ve inanç buhranın ortasındayken yazılır. Kurumsallaşmış "modern" kilisenin ikiyüzlülüğü ve gerçek Hristiyan ruhundan uzaklaştığını düşünen yazar, bu fikirlerini romanın temelinin bir kısmını oluşturmak için kullanmıştır. Romanın temelinin diğer kısmını ise hayatının sonlarına doğru daha çok inanmaya ve savunmaya başladığı, insan yapımı yasaların asla hakkâni ve adîl olamayacağı fikri oluşturuyordu. Roman birçok çevrelerce insan ruhunun, vicdanın, inancın ve konu aldığı dönemin toplumunun gerçekçi ve iyi bir resmi olarak ün toplamıştır. Ruha, vicdan azabına, insan fıtratına dair; dirilip doğruları yapmanın mümkün olup olmadığı, fıtri olarak kötülüğü barındıran insanın kötülüğü düzeltip düzeltemeyeceği gibi sorular soran bir kitap, Diriliş. Ruhani bir "diriliş"i konu almasına rağmen, Tolstoy'un sürekli hakikâten uzaklaşmakla suçladığı kilise romanının bazı bölümlerini suçlamış ve Tolstoy'u tanrıtanımaz (ateist) ilan etmiştir. Yazar 1901 yılında kilise tarafından aforoz edilmiştir.

Prens Nehludov sefahat âlemine düşkün bir asilzadedir. Teyzelerini ziyaret ettiği malikanede Katyuşa Maslova adlı bir hizmetçi ile ilişkiye girer ve onu hamile bırakır. Daha sonra savaşa gider, Katyuşa'ya 100 rublelik bir banknot verir. Katyuşa hamile kalınca evden atılır. Çocuğu doğduktan sonra çocuğu ölür. Katyuşa geçinmek için çalıştığı yerlerde işverenlerin taciz ve tecavüzüne uğrar ve en sonunda genelevde çalışır. Katyuşa bir otelde iki arkadaşı ile birlikte bir adamı zehirleyerek öldürmekten dolayı yargılanır. Jürilerden biri de Prens Nehludov'dur. Nehludov Katyuşa'nun düştüğü durumdan dolayı kendini sorumlu tutmakta ve onu kurtarmaya çalışmaktadır.
Kitap, pratik olarak Nehludov'un ona yardım etme girişimlerini anlatıyor, ancak kişisel, zihinsel ve ahlaki mücadelesine de odaklanıyor. Onu hapishaneye ziyarete gider, diğer mahkûmlarla tanışır, onların hikâyelerini öğrenir ve onlara yardım etmeye çalışır.

1958 - Diriliş - Reji: Rolf Hansen
1961 - Diriliş (Voskreseniye) – Reji: Michail Schweizer
2001 - Diriliş (Resurrezione) – Reji: Paolo Taviani, Vittorio Taviani

Ekaterina Maslova köylü bir kadının bir çingeneden peydahladığı gayrimeşru çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesinin daha önce doğurduğu beş çocukla aynı kaderi paylaşarak bakımsızlıktan ölmesi muhtemelken, yolladıkları ürünün kalitesizliği yüzünden köylüleri azarlamaya gelen toprak sahiplerinden biri ona acır; annesine para, bebeğe süt verir. Üç sene sonra annesi ölünce iki kız kardeş olan toprak sahipleri tarafından evlatlık alınır; yarı hizmetçi, yarı hanımefendi olarak büyür. Adı bile ne Katinka gibi ince, ne de Katya gibi kaba olan Katyuşa olur. Güzelliğiyle etrafını büyülese de kimseyle evlenmez.
On altı yaşına gelince hanımlarının bir prens ve üniversite öğrencisi olan yeğeni Dimitri İvanoviç Nehludov'la birbirlerini temiz bir aşkla severler. İki yıl sonra Nehludov savaşa giderken teyzelerine uğrayıp dört gün kalır, Katyuşa'yı baştan çıkarır ve hamile bırakıp gider.
Hamile olduğunu anlayan Katyuşa hanımlarının yanından ayrılır. Bebeği yetimhanede ölür. Hayatını fuhuş yaparak kazanmak zorunda kalır, ta ki suçsuz olduğu bir cinayette sanık durumuna düşene kadar.
Duruşmasında jüri üyelerinden biri de tesadüf eseri Nehludov'dur. Katyuşa'yı tanıyan Nehludov onun hayatını mahvettiğini fark eder ve hatasını telafi edip onu bu hayattan kurtarmaya karar verir. Jürinin yaptığı bir yanlışlık sonucu Sibirya'da kürek cezasına makhum olunca Nehludov da arkasından gitmeye karar verir ve böylece onun için bir diriliş süreci başlamış olur.

Modern zamanlarda Geoizm olarak da adlandırılan ve tarihsel olarak tek vergi hareketi olarak bilinen Georgizm, insanların ürettikleri değere sahip olmalarına rağmen, tüm doğal kaynaklardan, müştereklerden ve kentsel konumlardan elde edilen ekonomik rantın toplumun tüm üyelerine eşit olması gerektiğini tutan bir ekonomik ideolojidir. Amerikalı iktisatçı ve sosyal reformcu Henry George'un yazılarından geliştirilen Georgist paradigma, ekonomik verimliliği sosyal adaletle bütünleştirmeye çalışan toprak hakları ve kamu finansmanı ilkelerine dayalı olarak sosyal ve ekolojik sorunlara çözümler arar.
Georgizm, doğal tekellerin neden olduğu ekonomik rantın dağılımı, kirlilik ve doğal kaynakların mülkiyeti ve diğer uydurma ayrıcalıklar (örneğin fikrî mülkiyet) dahil olmak üzere müştereklerin kontrolü ile ilgilidir. Arzı doğası gereği sınırlı olan herhangi bir doğal kaynak, ekonomik rant üretebilir, ancak arazi tekelinin klasik ve en önemli örneği, değerli kentsel yerlerden ortak toprak rantının çıkarılmasını içerir. Georgistler, ekonomik rantın vergilendirilmesinin verimli, adil ve hakkaniyetli olduğunu savunuyorlar. Ana Georgist politika tavsiyesi, arazi değeri üzerinden değerlendirilen bir vergidir. Georgistler, bir arazi değer vergisinden elde edilen gelirlerin, gelir, ticaret veya haksız ve verimsiz satın almalar gibi mevcut vergileri azaltmak veya ortadan kaldırmak için kullanılabileceğini savunuyorlar. Bazı Georgistler ayrıca, fazla kamu gelirinin, temel bir gelir veya vatandaş temettüleri yoluyla halka iade edilmesini savunuyorlar.
Esas olarak toprak ve doğal kaynak ayrıcalıklarından kamu geliri elde etme kavramı, Henry George tarafından ilk kitabı olan Progress and Poverty (Türkçe: İlerleme ve Yoksulluk) (1879) aracılığıyla geniş çapta popülerleştirildi. Georgizm'in felsefi temeli, John Locke, Baruch Spinoza ve Thomas Paine gibi birkaç erken düşünüre kadar uzanır. Adam Smith ve David Ricardo'dan bu yana ekonomistler, diğer vergilerin aksine, arazi değeri üzerinden alınan bir kamu vergisinin ekonomik verimsizliğe neden olmadığını gözlemlediler. Bir arazi değeri vergisinin de artan oranlı vergi etkileri vardır.
Georgist fikirler 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında popüler ve etkiliydi. Bazı siyasi partiler, kurumlar ve topluluklar bu dönemde Georgist ilkelere dayalı olarak kuruldu. Henry George'un ekonomik felsefesinin ilk taraftarları, Georgistler birden fazla rant yakalama biçimini (örneğin senyoraj) meşru olarak kabul etmelerine rağmen, çoğunlukla veya yalnızca bir arazi değeri vergisinden kamu gelirini artırma siyasi hedefleri nedeniyle Tek Vergiciler olarak adlandırıldı. Georgizm terimi daha sonra icat edildi ve bazıları geoizm terimini daha genel olarak tercih ediyor.

Geoliberteryenizm
Laissez faire
Klasik ekonomi
Klasik liberalizm
Yeşil ekonomi
Neoklasik liberalizm

Realizm ya da gerçekçilik, bir estetik ve edebi kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa'da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasisizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm, hem klasisizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, yenilikçi eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve edebi eserlerin bir bilim insanının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneğin, realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola'nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenecek olursa çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert ile Zola'nın yanı sıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya'da Lev Tolstoy, İvan Sergeyeviç Turgenyev, Dostoyevski, İngiltere'de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika'da Theodore Dreiser, Ernest Hemingway, John Steinbeck İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.
Ancak birçok sanat kuramcısı ve sanat eleştirmeni açısından Gustave Flaubert ve Emile Zola realist (gerçekçi) olmaktan çok natüralist (doğalcı) olarak tanımlanmaktadır.

Honoré de Balzac
Stendhal
Gustave Flaubert
Fyodor Dostoyevski
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Anton Çehov
Maksim Gorki
Daniel Defoe
Charles Dickens
Ernest Hemingway
Jack London
Mark Twain
İvan Sergeyeviç Turgenyev
Halit Ziya Uşaklıgil
Nikolay Gogol

Realizm
Klasisizm
Romantizm
Eleştirel gerçekçilik
Toplumsal gerçekçilik
Büyülü gerçekçilik
Aydınlık gerçekçilik
Toplumcu gerçekçilik (Sosyalist realizm)
Natüralizm

Henry George (2 Eylül 1839 - 29 Ekim 1897), Amerikalı ekonomist, siyasetçi, filozof ve gazetecidir. Yazıları 19. yüzyıl Amerika'sında son derece popülerdi ve İlerici Dönem'in reform hareketlerini ateşledi. İnsanların kendi ürettikleri değere sahip olmaları gerektiği, ancak toprağın ekonomik değerinin (doğal kaynaklar dahil) toplumun tüm üyelerine eşit olarak ait olması gerektiği inancı olan Georgizm olarak bilinen ekonomik felsefeye ilham verdi. George, arazi değerleri üzerindeki tek bir verginin daha üretken ve adil bir toplum yaratacağını ünlü bir şekilde savundu.
En ünlü eseri olan İlerleme ve Yoksulluk (1879), dünya çapında milyonlarca kopya sattı. Eserinde, ekonomik ve teknolojik ilerlemenin ortasında artan eşitsizlik ve yoksulluğun paradoksunu, sanayileşmiş ekonomilerin döngüsel doğasıyla birlikte iş döngüsünü ve bunlara bir çare olarak arazi değeri vergisi ve diğer tekel karşıtı reformlar gibi rant yakalamanın kullanımına değinmiştir. George'un diğer çalışmaları, serbest ticareti, gizli oylamayı ve kamu mülkiyetini savundu.
George uzun yıllar gazetecilik yaptı ve yazılarının ve konuşmalarının popülaritesi onu 1886'da New York Belediye Başkanı olarak seçilmeye yöneltti. 1886'da Birleşik İşçi Partisi adayı ve 1897'de Jefferson Demokrasi Partisi adayı olarak sırasıyla yüzde 31 ve yüzde 4 oy aldı ve ilk yarışı eski New York Eyalet Meclisi'ndeki Azınlık Lideri Theodore Roosevelt'in önünde bitirdi. İkinci kampanyası sırasında öldü ve ölümünden sonra fikirleri, örgütler ve siyasi liderler tarafından kamuoyuna iletildi.
20. yüzyılın ortalarında çalışma ekonomisti ve gazeteci George Soule, Henry George'un açık ara "en ünlü Amerikan ekonomi yazarı" ve "dünya çapında muhtemelen ekonomi üzerine şimdiye kadar yazılmış diğer tüm çalışmalardan daha fazla tirajı olan bir kitabın yazarı" olduğunu yazdı.

George, Philadelphia'daki alt-orta sınıf bir ailede doğdu. Richard SH George ve Catharine Pratt George'un (doğumdaki soyadı Vallance) on çocuğundan ikincisidir. Babası dini metinler yayımcısı ve dindar bir piskopostu ve George'u, Philadelphia'daki Piskoposluk Akademisi'ne gönderdi. George, dini yetiştirilme tarzından rahatsız oldu ve akademiden mezun olmadan ayrıldı. Babasını bir öğretmen tutmaya ikna etti ve Franklin Enstitüsündeki derslere katıldı. Resmi eğitimi 14 yaşında sona erdi ve Nisan 1885'te, henüz 15 yaşındayken, Melbourne ve Kalküta'ya gitmek üzere Hindoo ile denize açıldı. 1858'de kendini Batı Amerika'da buldu ve kısaca altın aramayı düşündü, ancak bunun yerine aynı yıl San Francisco'da dizgici olarak çalışmaya başladı.
George Kaliforniya'da iken, Avusturalyalı Annie Corsina Fox'a aşık oldu. 12 Ekim 1860'ta on yedinci doğum gününde tanıştılar. Annie yetimdi ve amcasının yanında kalmaktaydı. Amcası, yoksullaşan George'nin, yeğeni ile evlenmesine karşı çıktı. Ancak çift, ona meydan okuyarak kaçtı ve 3 Aralık 1861'de Henry, ödünç alınmış bir takım elbise giyerek, Annie ise sadece bir paket kitap getirerek evlendi.
Çift, mutlu bir evlilik sürdü ve evlilikten doğan dört çocukları oldu. 3 Kasım 1862'de Annie, gelecekteki bir Birleşik Devletler Temsilcisi olan Henry George Jr.'ı (1862–1916) doğurdu. Üç yıl sonra, geleceğin heykeltıraşı Richard F. George'un (1865–1912) doğduğu zamanda bile aile açlıktan ölmek üzereydi. Çiftin diğer iki çocuğu kızdı. İlki, daha sonra Jennie George Atkinson olacak olan Jennie George'du (1867–1897). George'un diğer kızı, hem geleceğin dansçısı ve koreografı Agnes de Mille'in hem de Margaret George de Mille doğumlu geleceğin aktris Peggy George'un annesi olacak olan Anna Angela George'du (1878-1947).
İkinci çocuğunun doğumundan sonra George'un işi ve parası yoktu ve yemek için dilenmek zorunda kaldı. Normalde yasal bir adam olan George, sokakta gördüğü ilk iyi giyimli yabancıya yaklaştığında, eğer kendisine yardım etmeyecekse, onu soymaya karar verdi. Neyse ki adam ona acıdı ve ona beş dolar verdi.
George bir Episkopal olarak yetiştirildi, ancak "deist insancıllığa" inanıyordu. Karısı Annie İrlandalı Katolikti, ancak Henry George Jr., çocukların esas olarak Henry George'un deizmi ve hümanizminden etkilendiğini yazdı.

George, yeni oluşturulan San Francisco Times için matbaacı olarak işe alındı. Kaliforniya okullarında onlarca yıldır zorunlu olarak okutulan ve popüler olan What the Railroads Will Bring Us dahil olmak üzere, yazıları yayımlandı. George, Times'ın saflarında yükseldi ve sonunda 1867 yazında yönetici editör oldu. George, kendi gazetesi olan San Francisco Daily Evening Post'un editörü olarak, dört yıl (1871-1875) dahil olmak üzere birkaç gazetede çalıştı ve bir süre Demokratik bir tekel karşıtı yayın olan Reporter'ı yönetti. George, gazetesini ayakta tutmaya çalışırken dört zorlu yıl yaşadı ve sonunda dilenmek için sokaklara çıkmak zorunda kaldı. George ve ailesi mücadele etti, ancak George'un artan itibarı ve gazete endüstrisindeki katılımı, onları yoksulluktan kurtardı.

George, siyasi görüş olarak Lincoln Cumhuriyetçisi olarak başladı ama sonra bir Demokrat oldu. Demiryolu ve madencilik çıkarlarının, yozlaşmış politikacıların, arazi spekülatörlerinin ve işçi müteahhitlerinin güçlü bir eleştirmeniydi. Görüşlerini ilk olarak 1868'de "Demiryolu Bize Ne Getirecek" başlıklı bir makalesinde dile getirdi. George, demiryolu inşaatındaki patlamanın yalnızca demiryolları ve diğer ilgili işletmelerde hisse sahibi olan şanslı bir azınlığa fayda sağlayacağını ve nüfusun büyük bölümünü korkunç bir yoksulluğa sürükleyeceğini savundu. Bu, Orta Pasifik Demiryolu yöneticilerinin düşmanlığını kazanmasına yol açtı.

1880'de artık popüler bir yazar ve konuşmacı George, New York'a taşındı ve İngiliz kökenli olmasına rağmen İrlandalı milliyetçi toplulukla yakın ittifak kurdu. Oradan, İrlanda ve İskoçya gibi toprağa erişimin önemli bir siyasi sorun olduğu (ve hala da öyledir) yerlere birkaç konuşma gezisi yaptı.
1886'da Birleşik İşçi Partisi'nin adayı olarak New York belediye başkanlığı için kampanya yürüttü Cumhuriyetçi aday Theodore Roosevelt'ten daha fazla oy alarak ikinci oldu. Seçimleri Abram Hewitt kazandı. Birleşik İşçi Partisi kısa sürede iç bölünmeler nedeniyle zayıfladı. George, Birleşik İşçi koalisyonunun kilit bir üyesi olan Emek Şovalyeleri başkanı Terrence V. Powderly ile sorun yaşadı. Başlangıçta Powderly ile dost olan George, Powderly ve diğer birçok işçi liderinin Amerikan işçilerinin korunması için hayati önem taşıdığını düşündüğü tarife politikalarına şiddetle karşı çıktı. George'un tarifeye yönelik sert eleştirisi, onu Powderly'ye ve işçi hareketindeki diğerlerine karşı koydu. 1897'de George, New York belediye başkanlığına tekrar aday oldu. Ancak, kampanya sırasında ölümcül felç geçirdi.
George'un yaşamı boyunca, Delaware ve Alabama'daki topluluklar, onun arazi üzerindeki tek vergisine dayalı olarak geliştirildi ve bu miras, Avustralya, Yeni Zelanda ve Tayvan da dahil olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerindeki uygulamalarla devam etti.

George'un ilk felç geçirmesi, 1890'da, toprak hakları ve rant ile yoksulluk arasındaki ilişki hakkında küresel bir konuşma turunun ardından meydana geldi. Bu felç onu büyük ölçüde zayıflattı ve asla tam olarak iyileşmedi. Buna rağmen George siyasette aktif kalmaya çalıştı. George, doktorlarının tavsiyesine karşın, 1897'de bu kez Bağımsız Demokrat olarak New York belediye başkanlığı için kampanya yürüttü. Kampanyanın gerilimi ikinci bir felci hızlandırdı ve seçimden dört gün önce ölümüne yol açtı.
Tahminen 100.000 kişi, Henry George'un yüzünü görmek için gün boyunca Büyük Merkez Sarayı ziyaret etti. Yine tahmini olarak 100.000 kişi, kalabalık sebebiyle içeri giremedi ve polis tarafından engellendi.
Başka bir yerde ayrı anma törenleri düzenlendi. Chicago'da, eski Illinois valisi John Peter Altgeld ve John Lancaster Spalding'in anma konuşmalarını dinlemek için beş bin kişi sıraya girdi. Belediye Başkanı Strong, George'a şehit diyerek bir toplantıda yıkıldı ve ağladı.
New York Times, akşamın ilerleyen saatlerinde yaklaşık 2.000 kişilik organize bir cenaze alayının, Büyük Merkez Sarayından ayrıldığını ve Manhattan üzerinden Brooklyn Köprüsü'ne doğru ilerlediğini bildirdi. Bu alay "tamamen ... her iki tarafta da sessiz gözlemcilerden oluşan kalabalıklarla doluydu."

Henry George, arazinin ekonomik rantının, toplum tarafından paylaşılması gerektiğini savundu. Bu görüşünün en açık ifadesi, en ünlü eseri olan İlerleme ve Yoksulluk'ta bulunur: "Toprağı ortak mülkiyet haline getirmeliyiz." Toprak değerlerini vergilendirerek toplum, ortak mirasının değerini yeniden ele geçirebilir, ücretleri yükseltebilir, arazi kullanımını iyileştirebilir ve üretken faaliyetler üzerindeki vergi ihtiyacını ortadan kaldırabilir. George, toprak sahipleri arazileri üzerine inşa edilen herhangi bir endüstri veya yapı için vergi cezasına çarptırılmayacakları ve değerli yerleri boş tutarak kar elde edemeyecekleri için, arazi spekülasyonuna yönelik mevcut teşvikleri ortadan kaldıracağına ve kalkınmayı teşvik edeceğine inanıyordu.
Bu prensip, günümüzde Georgizm olarak bilinmektedir. George'un zamanında, "tek vergi" hareketi olarak biliniyordu ve bazen, özellikle İrlanda'da, toprak kamulaştırma hareketleriyle ilişkilendiriliyordu.

George, münhasır geçiş hakkı arazi imtiyazına güvenen işletmeleri "doğal" tekeller olarak görüyordu. Bu hizmetlere örnek olarak kamu hizmetlerinin (su, elektrik, kanalizasyon), bilgi (telekomünikasyon), mal ve yolcu taşımacılığı dahildir. George, "kamu yolları" üzerindeki bu ulaşım sistemlerinin genellikle kamu hizmetleri olarak yönetilmesi ve ücretsiz olarak veya marjinal maliyetle sağlanması gerektiğini savundu. Bazı durumlarda, halka açık yollarda faaliyet gösteren kargo nakliye şirketleri gibi, özel hizmet sağlayıcılar arasında kamu "geçiş hakları" konusunda rekabete izin vermek mümkün olabilir, ancak George, rekabetin imkansız olduğu her yerde tam bir kamulaştırmayı destekledi.
George, faydalı kamu mallarına yapılan yatırımların arazi değerlerini her zaman bu yatırımların toplam maliyetinden daha fazla artırma eğiliminde olduğu için bu hizmetlerin 

Hristiyan anarşizmi, Hristiyanların sadece İsa'nın öğretilerinde vücut bulan Tanrı'ya karşı sorumlu olduklarını, tek gerçek otorite kaynağının Tanrı olduğunu kabul eden ve savunan inanç veya felsefi öğreti. Çoğu Hristiyan anarşist pasifisttir, savaşı ve şiddet kullanmayı reddeder.
Hristiyanlıktaki "Tanrı Krallığı" inancı birçok düşünürü etkilemiş, Orta Çağ ve Yakın Çağ'da birçok düşünür kendi felsefelerini oluşturmuşlardır. Bazıları kitaplarında bu temayı işlerken bazıları bu düşünceyi hayata geçirmişlerdir.
Kitâb-ı Mukaddes'te İsrail ve Filistin'deki krallıkların çok kötü yönetildiği yazılmıştır. Erken Hristiyanlık döneminde Augustus (5. yüzyıl) Tanrı'nın Kenti adlı eserinde siyaseti kötülük olarak gördü ve lanetledi, Tanrı'nın krallığının kurulması ile bu lanetin ortadan kalkacağını savundu. Daha sonra Francis, İsa gibi gönüllü yoksulluğu kabul etti, küçük bir grup oluşturdu. Devletin ve Kilise'nin insanları kandırarak haksız servete ulaştığını, dolayısıyla otoritelerinin ortadan kalkması gerektiğini söylemiştir.
İngiliz Devriminde Bağırganlar ve Kazıcılar adlı iki grup ortaya çıktı; bunlar özellikle Augustin'in "Seviniz ve dilediğinizi yapınız." sözü üzerine anarşizme yakınlaşmışlardır. Blake ise devletin ve kilisenin insanları ezdiğini, sömürdüğünü söylemiştir. Ayrıca Doğa-İnsan, Kilise-Hristiyanlık, Sermaye-Emek arasında bir tutarsızlık olduğunu düşünmüş ve vurgulamıştır. Blake otoriteyi başlıca adaletsizlik olarak görürdü. Hiçbir yasanın tüm durumları kapsayamayacağını söylüyordu. Tüm insanlar için tek bir yasanın çıkmasını da saçma buluyordu. Bu düşüncesi üzerine "Aslan ve öküz için tek yasa çıkarılması zulümdür." demiştir.
İngiltere'de Wistanley kurduğu komünle bu düşüncenin hayata geçirilebileceğini göstermeye çalışmıştır. Daha sonra, İngiltere'de Godwin anarşizmin babası sayılacaktır ve o da Hristiyanlığı örnek almıştır.
Ayrıca Rus soyluları arasında ve Ortodoks halk arasında anarşist düşünürler ve anarşizm felsefesini kabul etmiş insanlar vardı. Tolstoy barışçı anarşizmi ile bir örnektir. Kitaplarında devletlerin yaptığı hataları ve insan kayırmalarını ele almış, Diriliş adlı romanında olduğu gibi ara sıra Kitâb-ı Mukaddes'ten bölümler sunarak Tanrı Krallığı temasını işlemiştir. Tolstoy "Eğer insanlar Tanrı'nın çocukları olduklarını anlayabilselerdi ne düşman ne de köle kalırdı. Bu durumda devlete ve onun zararlı kurumlarına ihtiyaç kalmazdı." demiştir. Nitekim bugün Hristiyan anarşizmi dendiğinde Tolstoy ilk akla gelen isimlerdendir ve neredeyse Hristiyan anarşizmi ile özdeşleşmiştir.
Anarşizme aslında Bakunin gibi Tanrı'yı reddeden anarşist felsefecilerle birlikte dinsizlerin (bilhassa ateistlerin) daha çok ilgi gösterdiği düşünülse de, Hristiyanlıktaki Tanrı Krallığı inancını dünyaya da yansıtabileceklerini ve Tanrı dışında otorite olmayacağını düşünen bazı rahip ve koyu dindar Hristiyanlar da inançları doğrultusunda anarşizmi savunmuş veya yaşamışlardır.

Christocrate.ch31 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Christian Anarchy5 Aralık 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

The Huffington Post (HuffPost veya HuffPo olarak da kısaltılır), 9 Mayıs 2005 tarihinde kurulan, Amerikan liberal haber sitesi ve blog. Arianna Huffington, Kenneth Lerer ve Jonah Peretti tarafından yaratılan sitede çeşitli haber kaynakları ve köşe yazıları bulunmaktadır. Site; siyaset, iş dünyası, eğlence, çevre, teknoloji, popüler medya, yaşam tarzı, kültür, komedi, sağlıklı yaşam, kadın ve köşe yazarlarının oluşturduğu yerel haberler içermektedir. Drudge Report gibi muhafazakar haber sitelerine liberal bir alternatif sağlamak için oluşturulmuştur. Platform, doğrudan sitede yayınlanan içeriğin yanı sıra video blog, ses ve fotoğraf yoluyla kullanıcı tarafından oluşturulan içeriklere de yer vermektedir.
The Huffington Post 2012 yılında, Pulitzer Ödülü'ne layık görülürken bu ödülü ticari olarak işletilirken alan ilk ABD dijital medya kuruluşu olmuştur.
Şirket Mart 2011 tarihinde AOL tarafından 315 milyon ABD Doları karşılığında satın alınmıştır. Haziran 2015'te Verizon Communications, AOL'i 4,4 milyar ABD Doları karşılığında satın alınca HuffPost da Verizon Media'nın bir parçası olmuştur. Site son olarak Kasım 2020'de BuzzFeed tarafından satın alınmıştır.

Resmî site

Kazaklar (Казаки), yazar Lev Tolstoy'un ilk kez 1863'te basılan ünlü bir romanıdır. Tolstoy'un ilk eserlerindendir.
Kazaklar dönemin Rusya'sının iki farklı topluluğunu, Rus aristokrasisini ve Rus şehir yaşamını, Kazaklar ve Kazak köyleriyle gerçekçi bir biçimde karşılaştırarak kurulmuş bir temele sahiptir. Romanda kendisine yaşamında yepyeni bir sayfa açan genç Rus aristokrat'ın Kazak yaşamıyla tanışması, bir Kazak kızına aşık olması etrafında dönen hikâye, dünyayı ve hayatı iki farklı yorumlayış biçimini anlatılır. Ülkeden kopuk, kendi kültürlerinin içinde yaşayan Kazakların yaşamını, hangi şartların onları böyle savaşçı kıldığını, niye böyle yaşadıklarını da anlıyoruz bu serüven boyunca.
Roman Tolstoy'u, "kültürel çatışma"nın ne demek olduğunu ve insan bakış açısının önemini okuyucuya anlatıyor.

Dmitri Andreyeviç Olenin, asil bir aileden gelmesine rağmen, Moskova sosteyesinde bir türlü aradığını bulamayan, kendisine eş olabilecek uygun adayları reddetmiş ve artık zamanı gelmesine rağmen bir düzen tutturamamış gençlerden birisidir. Kendisine miras olarak kalmış parayı ve verdiği rahatlığı bir türlü mutluluğa çevirmesini bilemediğinden, gelecek planlarını yavaş yavaş değiştirmeye ve mutluluğu bulunduğu şehrin dışında aramaya karar verir.
Orduya katılıp, Rusya'nın yerleşmeye ve gücünü pekiştirmeye çalıştığı Kafkaslara gitmeyi planlar. Burada şansının da yardımıyla alınacak birkaç nişanla, Moskova'ya ünlü bir asker olarak dönebileceğini düşünmektedir.
Hizmetine katıldığı birlik Kafkaslarda, Terek ırmağının yakınındaki bir köye yerleştirilir. Burada birlikler nihai görevleri kesinleşene kadar bekleyecektir. Ancak imkânsızlıklar yüzünden rütbeli askerlerin köyde bulunan evlerde yaşamasına karar verilmiş ve Olenin'in şansına köyün en güzel kızı olan Marianka'nın yaşadığı ev düşmüştür. Asil bir ailenin mensubu olması ona askerliğin zorluklarından uzak durma imkânını verecek ve bu sayede istediği hayatı köydekilerle beraber yaşayacaktır.
Marianka'nın nişanlısı olan kazak genci Luka kısa sürede Olenin'in varlığını keşfedecek ve aralarında arkadaşlık ile başlayıp giderek rekabetçi bir havaya bürünen bir ilişki başlayacaktır. Olenin uzun yıllardır aradığı seveceği ve ona mutluluğu verebilecek kişinin Marianka olduğuna karar vermiştir.

Romanı yazdığı tarihte Tolstoy, 35'li yaşlarında ve mutluluğu aradığı bir dönemdedir. Bu tarihlerde ilgisini önceleri Moskova sosyetesinin dışına yönlendirmiş ve kafkaslara özel bir önem vermiştir. Bu merak dönemine ait topladığı bilgiler ve gözlemlerle o bölgeyi ve insanlarını anlatan birkaç roman daha yazmıştır (Hacı Murat, Kafkaslarda Bir Mahkûm).
Tolstoy, Asya kökenli bir halk olan Ruslara, gelişimle gelen kültürel dönüşüm ile bölgeye göre yüksek bir medeniyete sahip olmalarının sağladığı farklı bakış açısı ile, bölgeyi ve halkını, yaşamlarını ve inceliklerini, o bölgeyi sadece savaşlardan dönenlerin anlattığı hikâyelerden tanıyan okuyucusuna, gerçekçi ve nedenseliğe saygılı bir üslupla anlatmıştır. Olayların anlaşılmasına verdiği bu yardım sayesinde, Tolstoy, okuyucuyu, karakterlerin uzağında kalmadan, aynı şartlarda her insanın aynı tepkiler verebileceğini ve olayları aslında kültür farklarından kaynaklanan olaylar olarak değil, evrensel insan değer ve davranışları ile karşılaştırarak anlaması gereğini konusunda ikna etmiştir.
Roman, Türk okuyucusu için ilginç bilgiler ve mesajlar içermektedir. Bunların bir tanesi, Türklerle benzer bir kültür geçmişi olan Kazaklarda, kadının yerinin Anadolu'ya göre Kafkaslarda nasıl da farklı bir yerde olduğudur. Kadın Anadolu'dakinin aksine o dönemde nişanlılık döneminde bile beraber yaşamak istediği erkeği seçme hakkına sahiptir. Sosyal ortamlardaki yeri ve erkeklerle olan ilişkilerinde çok daha fazla özgür davranabilmektedir. Öte yandan hırsızlık, kendilerine yapılmadığı sürece başkalarına karşı yapıldığında asla kınanacak bir davranış olarak değerlendirilmemekte ve bölgede bir geçim kaynağı olarak görülmektedir.

Avrupa'nın büyük üniversitelerinden olan Kazan Devlet Üniversitesi, Rusya'ya bağlı bir cumhuriyet olan Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 5 Kasım 1804 tarihinde kurulmuştur. Kuruluş yılı itibarıyla Rusya'nın en eski 2. üniversitesidir. Üniversiteye bağlı 17 fakülte, 15 enstitü ve 105 akademik bölüm vardır.
Üniversitenin öğrencileri arasında Sovyetler Birliğinin Kurucu Lideri Vladimir Leninde bulunmaktadır. Lenin üniversitede hukuk eğitimi alırken Marksizimle ilgilenmeye başladığı ve öğrenci gösterilerine katıldığı için okuldan uzaklaştırıldı.
Üniversitenin önde gelen ünlü mezunları arasında ünlü Rus yazar Lev Tolstoy,Ünlü Rus Matematikçi Nikolay Lobaçevski ve Kimyada Markovnikov Kuralını bulan ünlü Rus Kimyager Vladimir Markovnikov bulunmaktadır.
Kazan Federal Üniversitesi QS Dünya Üniversite Sıralamalarında 2023te 322. 2024te 396. olmuştur.
Üniversitenin akademik olarak en ünlü olduğu alanların başında Petrol Mühendisliği gelmektedir. Petrol Mühendisliği alanında QS Dünya Üniversite Sıralamalarında 2024 yılı itibarıyla Dünyada en iyi 29. üniversite konumundadır.
Kazan Federal Üniversitesi Türkiye'de bulunan TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ndeki RTT-150 teleskopunun ortak kullanıcısıdır.
Yaklaşık 101 ülkeden 10.500'den fazla uluslararası öğrenci Kazan Federal Üniversitesi'ndeki akademik programlara kayıtlıdır.

Üniversite ayrıca 5 milyon üzerinde yapıt içeren bir kütüphaneye de sahiptir

Üniversitenin resmi sayfası (Rusça)
Üniversitenin resmi sayfası (İngilizce)

Kont, Avrupa'da bir soyluluk unvanıdır. Kontun eşine veya kont konumundaki kadına kontes denir.  Birleşik Krallık'taki muadili earl'dür. Günümüzde, soyluluk sırasında markiden sonra, markinin olmadığı ülkelerde dükten sonra gelir. Sözcüğün kökeni Latince comes (refakatçi, gözetmen) sözcüğüdür.
Roma İmparatorluğu'nda comeslar imparatorun refakatçilerinden biri idi. Frenklerde ise kontlar yerel komutan ve yargıçtı. Kontlar zamanla feodal yapıya daha fazla entegre oldular ve dükün astı konumuna yükseldiler. Flanders, Toulouse ve Barcelona gibi bazı ülke ve kontluklarda ise dük konumuna eşit hale geldiler. Kralların feodal beyler üzerindeki otoritelerini artırmaya çalıştıkları sonraki dönemlerde yönetimler gitgide merkezîleşti ve kontlar siyasi yetkilerini kaybettiler. Ancak soylular sınıfının ayrıcalıklarından istifade etmeye devam ettiler.

Soyluluk unvanları

Kroyçer Sonat (Rusça: Крейцерова соната, Kreitzerova Sonata) adını Beethoven'ın Kreutzersonate isimli kemanlı bestesinden alan, Tolstoy'un 1889 yılında yayımlanan uzun hikâyesidir.

Bir tren yolculuğu esnasında yolcular arasında evlilik ve karı koca ilişkileri gibi konularda sohbet edilmeye başlanır. Sohbete katılan yaşlıca bir kadın, evliliğin ve her türlü beraberliğin en temel koşulunun aşk olduğunu ileri sürmektedir. Tren'de bu konuşmaları dinleyenlar arasında, karısını öldürdükten sonra belirli bir süre hapishanede yatmış Pozdnişev de vardır. Konuşulanlar karşısında kendisini tutmayı başaramayan Pozdnişev, sohbete müdahil olarak kendi düşüncelerini dile getirir. Onun sıra dışı düşüncelerinden rahatsız olan grup, yavaşça dağılarak vagon değiştirirken, Pozdnişev kendi hikâyesini yanına oturduğu bir yolcuya anlatmaya koyulur. Pozdnişev gençliğinde sefih bir hayat sürmüştür. Büyük bir ihtirasla evlendiği karısıyla evlilikten hemen sonra şiddetli geçimsizlik yaşamaya başlamıştır. Öyle ki bütün konuşmaları şiddetli tartışmalara yol açmaktadır. Karısını hem seven, hem de ondan nefret eden Pozdnişev, beş çocuk sahibi olmalarına rağmen, doktorun karısının sağlığı için daha fazla çocuk doğurmaması gerektiğini önermesiyle karısının onu aldatabileceği düşüncesiyle korkmaya başlar. Zira artık doğumlar ile yıpranmayan karısı toparlanmaya başlamıştır. Oldukça kıskanç bir insan haline gelen Pozdnişev'i, karısının onu kendisinin tanıştırdığı bir müzisyenle aldattığı şüphesi yiyip bitirmektedir. Nihayet bu iç kemiriş, aniden eve döndüğünde müzisyen ve karısını evlerinin oturma odasında yakalaması ve karısını bir hançer ile öldürmesi ile son bulur.

Eserde sıra dışı fikirleri olan bir adam tarafından kadın-erkek ilişkisi yorumlanmakta; toplumdaki ahlak anlayışının değişmesi ile yaşanan sancılar gözler önüne serilmektedir. Henüz hikâyenin başındaki karşılıklı sohbet ile, Rus toplumunda evlilik ve beraberlik hakkında hakim olan belirli düşünceler gün yüzüne vurulur. Bir taraf eski geleneklerin yok olduğunu ve kadının erkeğe hizmet etmesi gerektiğini savunurken diğer taraf eşitlikçi bir yaklaşımı savunmaktadır. Tüm bu sohbetler esnasında öykünün baş kahramanı Pozdnişev henüz sohbete müdahil olmamıştır. Pozdnişev'in anlatıyı ele geçirdiği monologları esnasında Rus toplumuna yönelik ağır eleştiriler yapılır. Pozdnişev, mutlu bir evliliğin mümkün olmadığını çünkü hem erkek hem kadın herkesin birbirini aldattığını düşünmektedir.
Eserin sebep olduğu tartışmalara bir nokta koymak adına Tolstoy, yaklaşık 10 yıl sonra, 1900'de bir sonsöz kaleme almıştır. Burada yazarın Pozdnişev'i bir nevi bir mikrofon gibi kullanarak kendi düşüncelerini dile getirdiği ve sık sık Kitab-ı Mukaddes'e atıflar yaparak, öyküyü hristiyan bir bağlamda yorumlamaya çalıştığı görülür. 

Beethoven'ın Rodolphe Kreutzer'a ithaf ettiği ve bu yüzden “Kreutzer (Kroyçer) Sonatı" olarak bilinen op. 47 9 numaralı keman-piyano sonatı hikâyenin içerisinde de bahsedilmektedir.

Tolstoy'un bu eseri şiddetli bir ruhsal kriz içerisindeyken kaleme aldığı bilinir. Romana ilhamı veren fikrin Tolstoy'a, tiyatro oyuncusu arkadaşı Vasilii Nikolevich Andreev-Burlak tarafından, 1887'de Yasnaya Polyana'yı ziyareti sırasında verildiği düşünülür. 1888 Baharı'nda Tolstoylar'ın evinde bir grup amatör müzisyen tarafından Kreutzer Sonatı'nın çalınması, müziğin tehlikeli baştan çıkarıcılığı düşüncelerini güçlendirdi ve eserin yazılmasında etkili oldu.

Tolstoy, bu eseri yayımladığında toplumu ahlaksızlığa yöneltmekle suçlandı. Kutsal Kilise Meclisi Başvekili bu konuda Çar'a bir mektup yollayarak Tolstoy'un cezalandırılmasını istedi ve bu, Tolstoy'un 1901'de Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesi sürecinin başlangıcı oldu.

Roman, birçok yönetmen tarafından filme çekildi ve oyunlaştırıldı.

Leoš Janáček 1923 yılında bestelediği 1. Yaylı çalgılar dörtlüsüne Tolstoy'un kahramanından esinlendiği için Kroyçer Sonat adını verdi.
William Saroyan, İmzalı Kreutzer Sonat adlı bir öykü kaleme almış, konusu evlilik olan öyküde baş karakterine Tolstoy'un eserini kastederek "Tekrar okumalıyım, mümkün olduğu kadar çabuk!" dedirtmiştir.
Éric Rohmer, 1956 yılında bu öyküye dayanan bir film çevirmiş ve başrolü de kendisi üstlenmiştir.

Kroyçer Sonat, Çevirmen: Ergin Altay, İletişim yayınları
Kreutzer Sonat, Rusça aslından çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu, Türkiye İş bankası yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi (İstanbul 2013)

Köylü serfliğinin kaldırılması, 1861 yılında yürürlüğe konan o dönemde nüfusu yaklaşık 70 milyon olan Rus nüfusunun yaklaşık 28 milyonunu teşkil eden Rus köylülerinin toprağa ve çiftlik sahiplerine bağlı ve tâbi olma durumuna son veren Rus reformudur. Reform sayesinde 16. yüzyıldan beri Rusya'da sürdürülen köylü serfliği ortadan kaldırılmış ve Rus mujikleri özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Boris Godunov zamanında kararlaştırılan, II. Katerina zamanında en klasik şeklini alan rus köylülerinin "serfliği" 18. yüzyılın sonlarına doğru büyük köylü ayaklanmalarına neden olmaya başlamıştır. 19. yüzyılda sosyal hayatın en önemli meselelerinden birisi haline gelen köylü serfliği topraksal sorunların tartışılmasına sebep oldu. Bu tarihten önce köylülere özgürlüklerini satın alma, ailelerinden ayrı satılmama gibi bir takım özgürlükler verilerek serfler kontrol altında tutulmaya çalışılmıştı.
19. yüzyılın ortalarında, artık değişen toplumsal şartlar nedeniyle korunması mümkün olmayan Rus köylüsünün serfliği meselesine devlet müdahil olmuştur. Devletin bu meseleye el atmasında kuşkusuz o tarihe kadar devam eden köylü ayaklanmalarının rolü büyüktür. II. Aleksandr köylülerin yeni bir ayaklanmaya kalkışmasına karşılık bu meselenin halledilmesi yanlısıydı. Nihayet yaklaşık 4 yıl süren hazırlık dönemi sonunda 19 Şubat 1861'de, II. Aleksandr tarafından köylülerin, serflikten (toprak köleliğinden) kurtulduklarına dair ferman çıkarıldı. Çıkarılan fermanın Rus tarihi açısından önemi büyüktür. Buna göre hukuksal bakımdan serbest olmayan bütün köylüler, çalıştıkları yerden bağımsız olarak özgürlüğüne kavuşuyorlardı. İlk aşamada hukuksal olarak kazanılan bu özgürlüğün, ekonomik ve iktisadi anlamda bir değeri yoktu. Zira köylüler arazi sahibi olma hakkı kazanmışlarsa da, birçok arazi yine çiftlik sahiplerinin eline bulunmaktaydı. 19 Şubat fermanı ile serbest bırakılan köylülerin (erkek nüfus) miktarı 21.279.000 kişi olup, kişi başına ortalama 10 dönüm kadar arazi isabet etmiştir. Köylülerin, devlet tarafından çiftlik sahiplerine ödenen tazminatı, 49 yıl içinde tediye etmiş bulunmaları tespit edildi.

Reform her ne kadar hukuksal anlamda olumlu bir etkiye sebep olduysa da, köylüler çiftlik sahiplerinin varlıklarının büsbütün ilga edilmesi ve köylülere dağıtılması taraftarıydılar. II. Aleksandr'ın beklediğinin aksine reform sonrası ayaklanmaların artmasının başlıca sebebi budur. Buna göre 1861-1863 yılları arasında yaklaşık 2.000 ayaklanma kayıtları geçmiştir. Reform, serfliği ortadan kaldırsa da toprak meselesi Rusya'nın önemli sosyal problemlerinden biri olmaya devam etti. Rusya'nın toprak problemi her ne kadar çözülemediyse de 19 Şubat reformu 22 milyona yakın köylüye özgürlüğünü geri verdi. Sonuç olarak, serfliğin resmi olarak kaldırılması 23 milyona yakın köylüye kişisel özgürlük tanımasına rağmen, birçok köylü hâlâ yüksek kurtuluş ödemeleri, sınırlı toprak seçenekleri ve eski mülk sahiplerine bağlılık koşullarıyla karşılaştı. Bu durum, “özgür ama ekonomik bağımlı” yeni bir köylü sınıfının oluşmasına yol açtı. Serfliğin kaldırılması, sanayileşme sürecinde kentlere yönelen işçi akımını hızlandırdı; ancak bu yeni işçi sınıfı uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve kötü barınma koşulları altında oldukça benzer bir sömürü ortamına girdi. Bu bağlamda, “köylü serfliğinden çıkıp sanayi serfliğine dönüşme” yorumu tarihçiler arasında sıkça yer alır. Bu huzursuzluk ortamı ileride gerçekleşecek 1905 Devrimi gibi birçok devrimin temelini hazırlayan unsur olmuştur. Yine de serfliği kaldırmasının ardından II. Aleksandr'a "kurtarıcı Çar" (Tsar Osvobditel) unvanı verilmiştir. Rusya, Avrupa ülkeleri arasında serfliğin yasal olarak en geç kaldırıldığı ülkedir. Reform ile birlikte kapitalist üretim ilişkilerinin gelişim süreci hızlanmıştır.

Mihail Speranskiy
1905 Devrimi

Kırım Savaşı, 4 Ekim 1853-30 Mart 1856 tarihleri arasındaki Osmanlı-Rus savaşıdır.
Birleşik Krallık, Fransa ve Piyemonte-Sardinya'nın Osmanlı Devleti'nin yanında savaşa katılmasıyla, Avrupalı devletlerin Rusya'yı Avrupa ve Akdeniz'den uzak tutma amacı taşıyan bir savaşa dönüşmüştür. Savaş, müttefik güçlerin zaferiyle sonuçlanmıştır.
Fransa'nın, Osmanlı Devleti'ndeki Katoliklerin, Rusya'nın ise Ortodoksların haklarının yeniden doğrulanmasına yönelik talepleri sonucu ortaya çıkan “Kutsal Yerler Meselesi”nde, Fransa galip gelmiştir.

Rusya, 1853 yılından itibaren Kavalalı Mehmed Ali Paşa bunalımı sırasında takip ettiği zayıf bir Osmanlı Devleti üzerinde etki alanı kurma politikasını bırakarak, bu devleti yıpratma politikası takip etmeye başladı. Bunu gerçekleştirebilmek için de kutsal yerler sorununu kullandı. Osmanlı Devleti, Hristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve çevresinde Katolik ve Ortodoks cemaatlerine çeşitli ayrıcalıklar tanımıştı. 1853 yılına gelindiğinde ayrıcalıklar konusunda Rusya ile Katolikliğin dünya çapında savunuculuğunu yapan Fransa çatışmaya başladılar. Bu durumu bahane eden ve asıl amacı "Hasta adam" gözüyle baktığı Osmanlı Devleti'ne ve onun bekasına son vermek isteyen Rusya, Birleşik Krallık'a mirasın paylaşılması teklifinde bulundu. Ancak, çıkarları gereği Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün muhafazasından yana olan Birleşik Krallık bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Rusya, tek başına harekete geçerek, Osmanlı Devleti'ne bir ittifak teklifinde bulundu ve bu devletin sınırları içinde yaşayan Ortodoksların koruyuculuğunun Rusya'ya bırakılmasını önerdi. Osmanlı Devleti, Britanya'nın da desteğine güvenerek Rus isteklerini reddetti.
Bu bağlamda gelişen Osmanlı-Rusya gerginliği, Birleşik Krallık başta olmak üzere Avrupa devletlerinin de ilgisini çekmekte gecikmedi. Birleşik Krallık hükûmeti, 1853'te yaşanan gerilim sırasında Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'ni destekleme politikasını benimsedi. Bu tercih, Osmanlı Devleti'ne destek olma isteğinin ötesinde, Avrupa'daki güç dengelerini yeniden tanımlama amacı taşıyordu. Avusturya İmparatorluğu'na karşı 1848 yılında başlayan Macar ayaklanmasının Rusya'nın yardımıyla kanlı bir şekilde bastırılması, bu dönemde Rusya'nın Avrupa'da artan bir şekilde güç kazanmasının göstergesi olarak yorumlanmıştı. Birleşik Krallık, bu ve benzer nedenlerle Avrupa'daki güç dengesinin kendi aleyhine bozulmasını engellemek istiyor, bu amaç doğrultusunda Rusya'nın güçlenmesinin önüne geçmeye çabalıyordu. Bunun yanında, Osmanlı Devleti'nin dağılması Rusya'nın topraklarını güneye doğru genişletmesi anlamına gelecekti; bu durum Birleşik Krallık'ın Asya'daki kolonilerine (özellikle Hindistan'a) ulaşmasını zorlaştıracaktı.
Fransa Rusya'nın Avrupa güçler dengesinin dışında tutulması konusunda Büyük Britanya hükûmetiyle benzer bir politika izliyordu. Rusya'ya bağlı olan Polonya topraklarında yeniden bir bağımsız Polonya kurulması ve bu bağımsız devletin Fransa'nın müttefiki olması olasılığı da Fransa'yı Rusya'ya karşı cephe almaya teşvik ediyordu. Bu ve benzer nedenlerle, Rusya'ya karşı girişilebilecek bir müdahale, Fransa'yı Avrupa'da yeniden üstün duruma getirebilirdi. Bu nedenlerle Fransa, Osmanlı Devleti-Rusya geriliminde, tıpkı Birleşik Krallık gibi, Osmanlı Devleti'nden yana bir tutum takındı.
Prusya başta olmak üzere merkezi Avrupa devletleri bu düşüncelere karşıydı. Özellikle Avusturya, savaş sonunda yapılacak antlaşmadan ve ortaya çıkacak yeni statükodan endişeli idi.

Rusya'nın İstanbul'da görevli elçisi Aleksandr Mençikof isteklerinin reddedilmesi üzerine 19 Mayıs 1853'te İstanbul'dan ayrıldı. Rus orduları savaş dahi ilan etmeden 22 Haziran 1853'te Eflak ve Boğdan'ı işgale başladılar. Çar I. Nikolay, bu hareketinin bir savaş başlangıcı kabul edilmemesi gerektiğini açıkladı ve bu girişimin bir güvenlik tedbiri olduğunu belirtti. Ancak, bu durum Avrupa'nın statüsünü değiştirmeye yönelikti. Bunun üzerine Avusturya'nın teklifi ile Viyana'da bir konferans toplandı. Fakat toplantıdan sonuç alınamadı. Bu sırada İstanbul'da, Rusya'ya karşı savaş ilanı için halk padişaha baskı yapmaya başladı. 4 Ekim 1853'te Rusya'ya bir nota verildi ve Eflak ile Boğdan'ın 15 gün içinde boşaltılması istendi. Rusya bu notaya kayıtsız kaldı ve tanınan sürenin sonunda savaş fiilen başladı.

Savaşın başlangıcında Osmanlı ordusu Balkanlar'da başarılı oldu. Fakat Batum'a yardım götüren Osmanlı donanması 30 Kasım 1853'te Rus donanması tarafından Sinop açıklarında batırıldı. Rusların bu ani hareketi ve Karadeniz'de durum üstünlüğü sağlamaları Boğazlar'ı ve İstanbul'u tehlikeye düşürdü. Bu durum Avrupa devletlerini endişelendirdi. Birleşik Krallık ve Fransa devreye girerek tarafları uzlaştırmak istedi, ancak yapılan teklifi Rusya reddetti. Bunun üzerine Fransa ve Birleşik Krallık, Rusya'ya bir ültimatom verdiler ve taraflardan şu isteklerde bulundular:

Eflak ve Boğdan'dan çekilmesi;
Osmanlı Devleti'nin ülke bütünlüğüne saygı göstermesi;
Ortodoksların koruması savından vazgeçmesi.
Osmanlı Devleti'nden;

Vatandaşlarına eşit haklar tanıması ve uygulaması;
Hristiyanlara olumsuz davranışta bulunulmaması;
Karma mahkemeler kurulması;
Hristiyan uyruktan vergi alınmaması istenildi.
Çar, ültimatomu ve istekleri kabul etmedi ve Rus ordusuna Tuna nehrini geçerek ilerleme emrini verdi. Birleşik Krallık ve Fransa, 12 Mart 1854'te Rusya'ya savaş ilan ettiler.
Birleşik Krallık ve Fransa, Osmanlı Devleti lehine savaşa girerken Avrupa kamuoyunu güven verecek ve özel çıkarlar sağlayacak önlemleri almayı da savsaklamadılar (ihmal etmediler). Bu maksatla 12 Mart 1854'te İstanbul'da; 10 Mayıs 1854'te Londra'da ve 14 Haziran 1854'te Avusturya ile antlaşmalar imzaladılar. Avusturya ile yapılan antlaşma Tuna eyaletlerinin Rus ordusundan boşaltılmasını öngörüyordu ve Avusturya, gerekirse asker göndermeyi üstlenmekteydi. Bu nedenle 15 Mart 1855'te Sardinya Krallığı da ittifaka katıldığını açıkladı.
Savaş devam ederken Osmanlı ülkesinin Epir, Etolya ve Teselya eyaletlerinde Rum halkının başkaldırı hareketleri başladı. Yapılan ikazlar dikkate alınmadı ve bunun üzerine Fransızlar Pire limanına asker çıkararak Yunanistan'ı abluka altına aldılar. Bu hareket Yunanistan'ı tarafsızlığa zorunlu kıldı ve Rusya da bir müttefikini kaybetti.
Savaş; Tuna, Kafkas ve Karadeniz'de yoğunluk kazandı. Tuna cephesinde durum önce Osmanlılar lehine gelişti. Fakat bir süre sonra Rus ordusu Silistre'ye kadar ilerledi (Silistre Kuşatması). Bunun üzerine Britanyalılar ve Fransızlar Gelibolu yarımadasına asker çıkardılar. Çıkan birlikler Varna'ya sevk edildi. Bu sırada Avusturya da Rusya'yı baskı altına aldı. Rus ordusu Silistre önlerinden çekilmeye mecbur kaldı. Müteakiben de Eflak ve Boğdan'ı tahliye ederek savunmaya geçti. Rus Ordusu'nu izlemeye başlayan Serdar-ı Ekrem Müşir Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Ağustos ayında Bükreş ve İbriş'e girdi. Seferberlik ilan eden ve Rus Ordusu'na saldıran Avusturya Ordusu da Yaş kentine girdi.
Müttefikler, Rusya'yı barışa zorlamak için Kırım yarımadasında da bir cephe açmaya karar verdiler. 20 Eylül 1854'te 30 bin Fransız, 21 bin Britanyalı ve 60 bin Osmanlı askerinden oluşan müttefik kuvveti 89 harp ve 267 nakliye gemisiyle Kırım'a çıkarıldı. Ancak Kırım Savaşı düşünüldüğü gibi kısa sürede tamamlanamadı. 1855 ilkbaharında 140 bin kişilik bir müttefik kuvveti daha bölgeye çıkarıldı. Ruslar mağlup oldu ve çekilmek zorunda kaldılar. Kafkas cephesinde ise Ruslar başarı kazandılar ve Kars'ı ele geçirmeye başardılar. Bu sırada Çar I. Nikolay öldü, yerine geçen II. Aleksandr barış istemek zorunda kaldı. Barış şartları Avusturya tarafından kendisine verilen bir ültimatomla bildirildi. II. Aleksandr istenen şartları ana öge tutarak barış önerisini kabul etti. Önce 15 Mayıs'tan 14 Haziran 1855'e kadar Viyana'da barış için hazırlık görüşmeleri yapıldı ve Paris Konferansı ana ögeleri tespit edildi. Rusya ile Osmanlı Devleti, Birleşik Krallık ve Fransa arasında Paris Antlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi.
Kırım Savaşı'nda devletlerin harcama tablosu İngiliz Sterlini cinsinden şöyledir:

Osmanlı İmparatorluğu'nun harcamaları kesin olarak bilinemez veya kuşkuludur Nedeni ise Osmanlı'nın müttefiklerden daha fazla askeri vardı. Bu kadar askerin bakımı, yürütülmesi, bütünleme vb. nedenlerden dolayıdır. Osmanlı İmparatorluğunun harcamalarının çok fazla olması gerekmelidir. Bilgiler kesin değildir

Kâğıt üzerinde, savaşın galiplerinden olan Osmanlı Devleti, aslında savaştan çok büyük zarar alarak çıkmıştır. Çok pahalı olan bu savaşı yürütebilmek için Osmanlı devleti, ödeme yeteneğinin çok üstünde borç almıştır. Endüstrileşmeyi kaçırdığı için ekonomisi çağdışı kalmış olan devlet, bu borçların altından kalkamayacak ve 1881 yılında II. Abdülhamit döneminde Düyûn-ı Umûmiye idaresinin kurulmasıyla, Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girip, ekonomik bağımsızlığını kaybedecektir.
Kırım Savaşı'nın sonunda ilan edilen Islahat Fermanı, Osmanlı reform hareketlerinde çok önemli bir yer tutar. Islahat Fermanı'nın amacı, imparatorluk içindeki herkese Osmanlı yurttaşlığı vererek, yasalar önünde dine bakılmaksızın eşitlik sağlamaktı. Islahat Fermanı ile Batı'da dolaşan liberal düşünceler Osmanlı Devleti'ne girmeye başlayacaktır.
Kırım Savaşı, İtalya birliğine giden yolu hızlandırmıştır. Savaşa asker göndererek Birleşik Krallık'ın sempatisi ve Fransa'nın etkin desteğini kazanan Sardinya-Piemonte Krallığı, savaşı izleyen yıllarda İtalya birliğini kuracaktır.

Şekvetil Muharebesi: 24 Ekim 1853
Kalafat Muharebesi: 28 Ekim 1853
Olteniça Muharebesi: 2-11 Kasım 1853
Sinop Baskını: 30 Kasım 1853
Çatana Muharebesi: 31 Aralık 1853 - 6 Ocak 1854
Silistre Kuşatması: 14 Nisan - 23 Haziran 1854
Karakul Muharebesi: 28 Mayıs 1854
Alma Muharebesi: 20 Eylül 1854
Balaklava Muharebesi: 25 Ekim 1854
Inkerman Muharebesi: 26 Ekim ve 5 Kasım 1854
Gözleve Muharebesi: 17 Şubat 1855
Sivastopol Kuşatması: 24 Eylül 1854 - 9 Eylül 1855
Kars Kuşatması: 16 Haziran - 25 Kasım 1855
İngur Muharebesi: 6 Kasım 1855

Namık Kemal'in 1872 yılında kaleme aldığı Va

Mohandas Karamçand Gandi (Guceratça: મોહનદાસ કરમચંદ ગાંધી; 2 Ekim 1869 – 30 Ocak 1948), Hindistan'ın ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin siyasi ve ruhani lideri. Görüşleri Gandizm olarak anılır. Kötülüğe karşı aktif ama şiddetsiz direniş ve gerçek ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan'ı bağımsızlığına kavuşturmuş ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı olmuştur. Gandi, Hindistan'da ve dünyada, Tagore tarafından verilen ve yüce ruh anlamına gelen Mahatma (Sanskritçe: महात्मा) ve baba anlamına gelen bapu (Guceratça: બાપુ) adlarıyla anılır. Hindistan'da resmî olarak "Ulusun Babası" ilan edilmiştir ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil olarak kutlanır. 15 Haziran 2007'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü "Dünya Şiddetsizlik Günü" olarak ilan etmiştir. Gandi, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde 8. sırada yer almıştır.
Gandi ilk olarak Güney Afrika'da Hint topluluğunun vatandaşlık hakları için barışçıl başkaldırı gerçekleştirdi. Afrika'dan Hindistan'a döndükten sonra yoksul çiftçi ve emekçileri baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütledi. Hindistan Ulusal Kongresi'nin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadınların serbestisi, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son verilmesi, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi olan Swaraj, yani Hindistan'ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü. Gandi, Hindistan'da alınan Britanya tuz vergisine karşı 1930'da yaptığı 400 kilometrelik Tuz Yürüyüşü ile ülkesinin Britanya'ya karşı başkaldırmasına öncülük etti. 1942'de Britanyalı yetkililere açık çağrıda bulunarak Hindistan'ı terk etmelerini istedi. Hem Güney Afrika hem de Hindistan'da birçok kez hapsedildi.
Gandi her durumda pasifizmi ve gerçeği savunarak bu görüşlerini hayata geçirdi. Kendi kendine yeterli olan bir aşram kurarak basit bir hayat yaşadı. Çıkrık ile örülen geleneksel dhoti ve örtü gibi giysilerini kendisi yaptı. Önceleri vejetaryen iken sonraları yalnızca meyve ile beslenmeye başladı. Hem kişisel arınma, hem de protesto amacıyla bazen bir ayı aşan oruçlar tuttu.

Mohandas Karamçand Gandi 2 Ekim 1869 günü Porbandar'da bir Hindu Modh ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Karamçand Gandi, Porbandar'ın diwanı, yani başveziriydi. Annesi Putlibai, babasının dördüncü eşi ve Pranami Vaişnava mezhebinden bir Hindu idi. Karamçand'ın ilk iki eşi birer kız çocuk doğurduktan sonra bilinmeyen bir nedenle ölmüşlerdir. Dindar bir anne ile geçirdiği çocukluk döneminde çevresinde Gucerat'ın Caynizm etkileriyle Gandi, canlılara zarar vermeme, etyemezlik, kişisel arınma için oruç tutma ve farklı inanç ve kast üyeleri arasında karşılıklı tolerans gibi öğretileri öğrenmiştir. Doğuştan vaişya, yani çalışanlar kastına mensuptur. 

 
Mayıs 1883'te, 13 yaşındayken, ailesinin isteğiyle yine 13 yaşındaki Kasturba Makhanji ile evlendi. İlki bebekken ölen beş çocukları oldu; Harilal 1888'de, Manilal 1892'de, Ramdas 1897'de ve Devdas 1900'de doğdu. Gandi, gençliğinde Porbandar ve Rajkot'ta ortalama bir öğrenciydi. Bhavnagar'da bulunan Samaldas Koleji'ne giriş sınavını kıl payı kazandı. Ailesi avukat olmasını istediği için kolejde de mutsuzdu.
18 yaşında 4 Eylül 1888'de Gandi avukat olmak için hukuk okumak üzere University College London'a girdi. İmparatorluk başkenti Londra'da geçirdiği zaman içinde etten, alkolden ve seksten uzak durmak gibi Hindu kurallarına uyacağına dair, Caynist keşiş Becharji'nin önünde annesine verdiği sözün etkisinde kalmıştır. Her ne kadar, örneğin dans dersleri alarak, İngiliz geleneklerini denemeye çalıştıysa da ev sahibinin koyun etinden yaptığı yemekleri yiyemiyor, yine ev sahibinin gösterdiği Londra'nın birkaç etyemez lokantasından birinde yemek yiyordu. Yalnızca annesinin isteklerine körü körüne uymak yerine, etyemezlik üzerine yazılar okuyarak, entelektüel olarak da bu felsefeyi benimsedi. Etyemezler Derneği'ne katıldı, yönetim kuruluna seçildi ve bir şubesini kurdu. Daha sonra, örgütleme deneyimini burada kazandığını söylemiştir. Karşılaştığı etyemezlerin bazıları 1875 yılında evrensel kardeşliğin tesisi için kurulmuş olan ve kendilerini Budist ve Hindu edebiyatını araştırmaya adamış olan Teosofi Derneği'ne üyeydi. Bunlar Gandi'yi Bhagavadgita'yı okuması için teşvik ettiler. Daha önce din konularına özel bir ilgi göstermemiş olan Gandi Hinduizm, Hristiyanlık, Budizm, İslam ve diğer dinlerin kutsal metinlerini ve bunlar hakkında yazılan eserleri okudu. İngiltere ve Galler barosuna girdikten sonra Hindistan'a döndü ama Bombay'da avukatlık yaparken çok başarılı olamadı. Daha sonra lise öğretmeni olarak işe başvurup başarılı olamayınca Rajkot'a geri döndü ve arzuhalcilik yapmaya başladı fakat bir Britanya subayı ile düştüğü anlaşmazlık sonucu bu işi de bırakmak zorunda kaldı. Otobiyografisinde bu olaydan ağabeyinin yararına yaptığı başarısız bir lobicilik girişimi olarak söz eder. 1893'te bu şartlar altındayken o zamanlar Britanya İmparatorluğu'nun bir parçası olan Güney Afrika'da Natal eyaletinde bir Hindistan firmasının önerdiği bir yıllık işi kabul etti.
Gandi 1895 yılında Londra'ya döndüğünde radikal görüşlü Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain ile tanıştı. Daha sonraları bu bakanın oğlu Neville Chamberlain 1930'larda Büyük Britanya Başbakanı olacak ve Gandi'yi durdurmaya çalışacaktı. Joseph Chamberlain, Hintlere barbarca yaklaşıldığını kabul etmesine rağmen bu durumu düzeltecek herhangi bir yasa değişikliğine gitmeye pek istekli değildi.

Gandi, Güney Afrika'da Hintlere uygulanan ayrımcılığa maruz kaldı. İlk olarak elinde birinci mevki bileti olmasına rağmen üçüncü mevkiye geçmediği için Pietermaritzburg'da trenden atıldı. Daha sonra yoluna at arabası ile devam ederken, Avrupalı bir yolcuya yer açmak için arabanın dışında, basamak üzerinde yolculuk etmeyi reddettiği için sürücü tarafından dövüldü. Yolculuğu esnasında bazı otellere alınmamak gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Benzer diğer olaylardan birinde bir Durban mahkemesi yargıcı türbanını çıkarmasını emrettiğinde buna karşı çıktı. Sosyal haksızlıklar karşısında uyanmasına neden olan bu olaylar hayatında bir dönüm noktası olmuş ve daha sonraki sosyal eylemciliğine temel oluşturmuştur. Güney Afrika'da Hintlerin maruz kaldıkları ırkçılık, önyargı ve haksızlıklara doğrudan tanık olmuş ve halkının Britanya İmparatorluğu içindeki yeri ile kendisinin topluluk içindeki yerini sorgulamaya başlamıştır.
Gandi, Hintlerin oy kullanmasını engelleyen bir yasa tasarısına Hintlerin karşı çıkmasına yardım etmek için buradaki kalış süresini uzattı. Yasanın çıkmasını engelleyemese de kampanyası Güney Afrika'da Hintlerin yaşadığı sorunlara dikkati çekme yönünden başarılı olmuştur. 1894'te Natal Hint Kongresi'ni kurdu ve bu örgüt aracılığıyla Güney Afrika'da bulunan Hint topluluğunu ortak bir siyasi gücün arkasında toplayabildi. Ocak 1897'de Hindistan'a yaptığı kısa bir gezinin ardından Güney Afrika'ya dönen Gandi'ye saldıran bir grup beyaz onu linç etmek istedi. Daha sonraki kampanyalarını şekillendirecek olan kişisel değerlerinin ilk tezahürlerinden biri olan bu olayda şahsına karşı yapılan yanlışları mahkeme karşısına getirmeme ilkesini öne sürerek kendisine saldıranlar hakkında suç duyurusunda bulunmayı reddetti.
1906 yılında Transvaal hükûmeti sömürgenin Hint nüfusunu zorla kayıt altına almayı gerektiren bir yasayı kabul etti. Gandi aynı yıl 11 Eylül'de Johannesburg'da yapılan toplu gösteri sırasında hâlâ gelişmekte olan satyagraha (gerçeğe bağlılık) ya da pasif protesto yöntemini ilk kez uygulamaya başladı ve Hint yandaşlarına şiddete başvurarak karşı çıkmak yerine yeni yasaya uymayı reddedip bunun sonuçlarına katlanmaları için çağrıda bulundu. Bu öneri kabul edildi ve yedi yıl süren mücadelede grev yapmak, kayıt olmayı reddetmek, kayıt kartlarını yakmak gibi çeşitli şiddetsiz başkaldırılar nedeniyle aralarında Gandi'nin de bulunduğu binlerce Hint hapsedildi, kırbaçlandı ve hatta vuruldu. Her ne kadar hükûmet Hint protestocuları bastırmada başarılı olmuşsa da barışçıl Hint protestoculara Güney Afrika hükûmetinin uyguladığı ağır yöntemlerin kamuoyunda yarattığı tepki sonucunda Güney Afrikalı general Jan Christiaan Smuts, Gandi ile bir uzlaşmaya gitmek zorunda kalmıştır. Bu mücadele sırasında Gandi'nin fikirleri şekillendi ve Satyagraha kavramı olgunlaştı.

1906 yılında Britanyalı yetkililer yeni bir vergi daha koyduktan sonra Güney Afrika'daki Zulular iki Britanya subayını öldürdü. Misilleme olarak Britanyalı yetkililer Zululara savaş ilan etti. Gandi, Britanyalı yetkililerin Hintleri askere alması için çabaladı. Hintlerin tam yurttaşlık haklarına kavuşabilme iddialarını yasallaştırmak için savaşı desteklemeleri gerektiğini savundu. Fakat Britanyalı yetkililer Hintlere ordularında rütbe vermeyi reddetti. Yine de Gandi'nin önerisini kabul edip bir grup gönüllü Hint'in sedye taşıyıcılığı yaparak yaralı Britanya askerlerini tedavi etmelerine izin verdiler. 21 Temmuz 1906'da Gandi kendi kurduğu Indian Opinion gazetesinde "Natal Hükûmeti tarafından Yerlilere karşı yapılan operasyonlarda kullanılmak üzere deneme maksatlı kurulan birlik yirmi üç Hint'ten oluşmaktadır" diye yazmıştır. Gandi, Indian Opinion'daki yazılarıyla Güney Afrika'daki Hintlerin savaşa katılmasını teşvik ediyordu: “Eğer Hükûmet nasıl bir ihtiyat gücünün boşa gittiğini fark ederse bunu kullanmak isteyecek ve Hintleri gerçek savaş yöntemleri için tam bir eğitimden geçirecektir.”
Gandi'nin görüşüne göre 1906 yılı Askere Alma Yönetmeliği Hintleri Yerlilerden daha alt seviyeye düşürüyordu. Dolayısıyla Hintleri yerli siyahları örnek göstererek bu yönetmeliğe Satyagraha'ya uygun olarak karşı çıkmaya davet ediyor ve şöyle diyordu: "Bizden daha az gelişmiş olan melez kastlar ve kaffirler (yerli siyahlar) bile hükûmete karşı çıktı. Paso yasası onlara da uygulanıyor ama hiçbiri paso a

Martin Luther King Jr. (15 Ocak 1929 - 4 Nisan 1968) veya doğum adıyla Michael King Jr., 1955'ten 1968'deki suikastına kadar sivil haklar hareketinin en önde gelen liderlerinden biri olan Amerikalı Baptist papaz, aktivist ve siyaset filozofuydu. Siyahi bir kilise lideri ve ilk sivil haklar aktivisti olan papaz Martin Luther King Sr.'ın oğlu olan King, Jim Crow yasalarına ve diğer yasallaştırılmış ayrımcılık biçimlerine karşı şiddet içermeyen direniş ve şiddet içermeyen sivil itaatsizlik yöntemlerini kullanarak Amerika Birleşik Devletleri'ndeki beyaz olmayan insanların sivil haklarını geliştirdi.
King, oy hakkı, ayrımcılık, işçi hakları ve diğer sivil haklar için yapılan yürüyüşlere katıldı ve liderlik etti. 1955 Montgomery Otobüs Eylemi'ni yönetti ve daha sonra Güney Hristiyan Liderlik Konferansı'nın (SCLC) ilk başkanı oldu. SCLC'nin başkanı olarak Albany, Georgia'daki başarısız Albany Hareketi'ni yönetti ve Birmingham, Alabama'daki şiddet içermeyen 1963 protestolarının bazılarının düzenlenmesine yardımcı oldu. King, Lincoln Anıtı'nın merdivenlerinde "Bir Hayalim Var" konuşmasını yaptığı 1963 Washington Yürüyüşü'nün liderlerinden biriydi. 1965 Selma Oy Hakları Hareketi sırasında King, Selma'dan Montgomery'ye düzenlenen üç yürüyüşten ikisini organize etti. Sivil haklar hareketi, 1964 Medeni Haklar Yasası, 1965 Oy Hakkı Yasası ve 1968 Adil Konut Yasası ile çok önemli yasal kazanımlar elde etti.
SCLC, protestoların gerçekleştirileceği yöntem ve yerleri stratejik olarak seçerek şiddetsiz protesto taktiklerini belli bir başarı ile uygulamaya koydu. Sıklıkla şiddetle karşılık veren ayrımcı yetkililerle birkaç dramatik çatışma yaşandı. King, birkaç kez hapse atıldı. Federal Soruşturma Bürosu (FBI) direktörü J. Edgar Hoover, King'i radikal ve devlet düşmanı olarak tanımladı ve 1963'ten itibaren FBI'ın COINTELPRO'sunun hedefi hâline getirdi. FBI ajanları, King'in olası komünist bağlantılarını araştırdılar, özel hayatını gözetlediler ve gizlice kaydettiler. 1964 yılında FBI, King'e isimsiz bir tehdit mektubu postaladı ve King bunu kendisini intihara sürükleme girişimi olarak yorumladı.
King, 14 Ekim 1964'te şiddet içermeyen direniş yoluyla ırksal eşitsizlikle mücadele ettiği için Nobel Barış Ödülü'nü kazandı. Son yıllarında odak noktasını yoksulluğa ve Vietnam Savaşı'na karşı muhalefeti de içerecek şekilde genişletti. 1960'tan ölümüne kadar Ebenezer Baptist Kilisesinde babası ile beraber eş papaz olarak görev yaptı. 4 Nisan 1968'de Memphis, Tennessee'de bir suikast sonucu öldürüldü. Missouri Eyalet Hapishanesinden firari olan James Earl Ray suikasttan hüküm giydi, ancak King ailesi onun bir günah keçisi olduğuna inanmaktadır. Suikast, komplo teorilerinin konusu olmaya devam etmektedir. King'in ölümünün ardından ulusal yas ilan edildi ve öfke, birçok ABD kentinde ayaklanmalara yol açtı.

King, ölümünden sonra 1977 yılında Başkanlık Özgürlük Madalyası ve 2003 yılında Kongre Altın Madalyası ile ödüllendirildi. Martin Luther King Günü, 1971'den itibaren Amerika Birleşik Devletleri'ndeki şehir ve eyaletlerde tatil günü olarak belirlendi; federal tatil ise ilk kez 1986'da kutlandı. ABD'de yüzlerce cadde onun onuruna yeniden adlandırıldı ve Washington'daki King County, onun adına yeniden adandı. Washington, D.C.'deki National Mall'da bulunan Martin Luther King Jr. Anıtı, 2011 yılında adandı.

Martin, Atlanta, Georgia'da Marthin Luther King ve Alberta Williams King'in çocuğu olarak dünyaya geldi. Martin Luther King, Jr.'ın doğum kayıtlarına göre doğduğunda ismi Michael idi. Liseden sonra Marehouse Koleji'ne devam etti. Burada rektör olan ve aynı zamanda bir yurttaş hakları lideri olan Benjamin Mays'den etkilendi. 1948 yılında Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Daha sonra 1951 yılında Chester, Pensilvanya'daki Crozer Teoloji Fakültesi'nden 1. olarak mezun oldu. 1955 yılında Boston Üniversitesi'nde Sistematik Teoloji konusunda yüksek lisans yaptı.
King 1953 yılında Coretta Scott ile evlendi. King'in babası düğünü gelinin babasının evinde gerçekleştirdi. King ve Scott'ın 4 çocuğu oldu: Yolanda Denise, Martin Luther III, Dexter Scott ve Bernice Albertine. King'in 4 çocuğu da babalarının yolunda gidip birer yurttaş hakları savunucusu oldular Coretta Scott 30 Ocak 2006'da öldü.

King, 1953 yılında daha 24 yaşındayken en önemli siyah kilisesi olan Montgomery, Alabama'daki Dexter Avenue Baptist Kilisesi'nin pastörü oldu. 1 Aralık 1955 günü Rosa Parks, Jim Crow yasaları gereği yerini bir beyaza vermesi gerektiği hâlde buna karşı geldiği için tutuklandı. Bunun üzerine King, Montgomery Otobüs Boykotu'nu düzenledi. Boykot 382 gün sürdü ve durum o kadar gerginleşti ki King'in evi bombalandı. Bu boykot sırasında King tutuklandı. Boykot, Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin eyaletler arası otobüslerde ve diğer ulaşım araçlarında ırk ayrımcılığını kanun dışı ilan etmesine kadar devam etti.
Bu boykottan sonra King, siyahi kiliselerin güç birliği yapmasını ve yurttaş hakları reformu için barışçıl gösteriler yapmayı amaç edinen Güney Hristiyan Liderlik Konferansı'nın (SCLC) 1957 yılında kurulmasında önemli rol oynadı. King ölümüne kadar bu kuruluşta önemli rol oynadı. King, Mahatma Gandhi tarafından uygulanan, şiddete dayanmayan sivil itaatsizlik felsefesinin takipçisiydi ve bu felsefeyi SCLC tarafından gösterilerde uyguladı.
FBI, 1961 yılından itibaren, Yurttaş Hakları Hareketi'ne komünistlerin sızdığı korkusuyla King'i dinlemeye başladı. Fakat, böyle bir kanıta ulaşılamadı. FBI 6 sene boyunca elde ettiği kayıtları, daha sonra King'i liderlik pozisyonunu bırakması için zorlamak amacıyla kullandı.
Bir pasifist olan A.J. Muste, siyasi eylemlerinde Marthin Luther King'e danışmanlık yaptı. King, Jim Crow yasaları olarak da bilinen güneydeki ırk ayrımcısı sisteme karşı şiddete dayanmayan, iyi organize edilmiş gösteriler medyada büyük ilgi görecekti. Gerçekten de, gazetecilerin yazdıkları ve televizyonlarda yayımlanan programlar Yurttaş Hakları Hareketi'ne karşı büyük bir ilgi uyandırdı ve bu hareketi 1960'lı yıllarda Amerika'nın en önemli gündem maddesi hâline getirdi.
King, siyahların oy hakkı, ayrımcılığın sona ermesi, çalışan hakları ve diğer temel haklar için gösterileri düzenledi ve organize etti. Bütün bu haklar 1964 yılında çıkan Yurttaş Hakları Kanunu (Civil Rights Act of 1964) ile 1965 yılında çıkan Oy Hakkı Kanunu (Voting Rights Act of 1965) ile Amerikan hukukunun birer parçası oldu.

King, belki de en çok 1963 yılında "İş ve Özgürlük İçin Washington'a Yürüyüş" sırasında Lincoln Anıtı önünde yaptığı "Bir Hayalim Var" konuşmasıyla ünlüdür.

Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair bir hayalim var.
SCLC'yi temsil eden King, "Büyük Altılı" denilen İş ve Özgürlük İçin Washington'a Yürüyüş isimli etkinliğin düzenlenmesinde etkili olan yurttaş hakları örgütlerinin liderleri arasındaydı. Büyük Altılıyı oluşturan diğer örgütler ve kişiler şunlardı: Ray Wilkins, NAACP; Whitney Young Jr., Urban League; Philip Randalph, Brotherhood of Sleeping Car Porters; John Lewis, SCNC; James Farmer, Congress of Racial Equality(CORE). King için bu tartışmaya neden olacak bir roldü, zira King, yürüyüşün odak noktasının değiştirilmesi konusunda John F. Kennedy'nin isteklerine razı olan kişilerden birisiydi. Kennedy başlangıçta yürüyüşe kesin olarak karşı çıktı; çünkü bu yürüyüşün yurttaş hakları hakkındaki kanunun yasalaşmasını olumsuz etkileyeceğini düşünüyordu. Fakat yürüyüşü düzenleyenler yürüyüşün devamı konusunda kararlıydılar.
Yürüyüş başlangıçta Güney'deki siyahların içler acısı hâlini ve yürüyüşü düzenleyenlerin istek ve şikâyetlerini ülkenin başkentinde açıkça ifade etmeleri için bir fırsat olarak düşünülmüştü. Yürüyüşü düzenleyenler, federal hükûmetin Güney'de yaşayan siyahların ve yurttaş hakları çalışanlarının haklarını ve güvenliğini sağlamaktaki yetersizliğini eleştirmeyi düşünüyorlardı. Fakat, grup ABD başkanının baskısına ve etkisine boyun eğdi gösteri çok daha yumuşak bir ton kullandı.
Bunun sonucu olarak, bazı yurttaş hakları eylemcileri gösterinin ırksal uyum hakkında doğru olmayan, istenmeyen kısımlardan arındırılmış bir resim sunduğunu düşündüler. Malcolm X, gösteriyi "Washington'a Saçmalık" (Farce on Washington) olarak isimlendirdi.
Fakat, yürüyüş açıkça bazı isteklerde bulunmuştu: devlet okullarında ırksal ayrıma son verilmesi, bir yurttaş hakları yasasının çıkarılması, işyerinde ırksal ayrımın yasaklanması, yurttaş hakları eylemcilerinin polis şiddetinden korunması, asgari ücretin saatlik 2 dolara çıkarılması.
Gerilimlere rağmen, yürüyüş oldukça başarılı olmuştu. Yürüyüşe farklı etnik gruplardan 250.000 kişi katılmıştı. Bu etkinlik, o zamana kadar Washington tarihindeki en kalabalık gösteri olmuştu. King'in yaptığı "Benim bir hayalim var" (I have a dream) konuşması kalabalığı daha da coşturdu. Bu konuşma, Amerikan tarihinin en iyi konuşmalarından birisi olarak sayılmaktadır.

King görevi süresince birçok defa yazı ve konuşmalar yaptı. 1963 yılında yazdığı, "Birmingham Hapishanesinden Mektup" adalet arayışının tutkulu bir göstergesidir. 1964 yılında, ABD'de ırksal ön yargıyı yıkmak için şiddet içermeyen bir direniş sergilediği için, en genç yaşta Nobel Ödülü almış oldu.

Çeşitli defalar Martin Luther King, siyah Amerikalıların tarihî haksızlıklar nedeniyle tazminat alması gerektiğini ifade etmiştir. 1965 yılında Alex Haley ile konuşurken, beyazlarla siyahlar arasındaki ekonomik farkı kapatmak için sadece siyahlara eşitlik sağlanmasının yeterli olmadığını söylemiştir. King, kölelik nedeniyle mahrum olunan maaşların geri alınmasını amaçlamıyordu, zaten bunun imkânsız olduğunu düşünüyordu. King, 50 milyar dolar değerindeki paranın bir devlet tazminat programı çerçevesinde 10 yıl içinde siyahlara dağıtılmasını öneriyordu. King, bu harcanacak paranın, düşük suç oranları, düşük okul bırakma oranları, aile parçalanmalarının azalması gibi sağlayacağı faydaların topluma harcanan paradan çok daha fazla maddi getirisi olacağını fark ediyordu. King, 1964 yılında yazdığı "Neden Bekleyem

Mihail Aleksandroviç Bakunin (Rusça: Михаил Александрович Бакунин; 30 Mayıs [E.U. 18 Mayıs] 1814 – 1 Temmuz 1876), tanınmış bir Rus devrimci ve kolektivist anarşizm kuramcısıdır. Anarşist düşünürlerin ilk kuşağının temsilcilerindendir ve Anarşizmin babaları olarak anılan düşünürlerden biridir.

Bakunin, Moskova’nın Kuzeybatısı'nda, Torzok ve Kuvşinovo arasındaki Piramukhino köyündeki aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 14 yaşındayken Topçu Okulunda askerî eğitim aldığı Sankt-Peterburg’a gitti. Eğitimi 1832 yılında tamamlandı ve Rusya İmparatorluk Muhafız Alayı’na düşük rütbeli bir subay olarak atandı ve Minsk’e, Gardinas’a, Litvanya’ya (artık Belarus) gönderildi. Babası Bakunin’in askerî veya sivil göreve devam etmesini istiyorduysa da, o 1835 yılında ikisini de terk ederek, felsefe okumayı umut ettiği Moskova’ya geçti.

Bakunin Moskova’da eski üniversitelilerden oluşan bir grupla arkadaşlık kurdu ve ardından sistematik bir idealist felsefe çalışmasına başladı. Özellikle de Schelling, Fichte ve Hegel’e yoğunlaştı. Başından beri o ve arkadaşları çalışmalarını, o dönem modern bilimin başkenti sayılan Berlin’e bir seyahat yaparak tamamlamak istiyorlardı. Bakunin’in âilesi bu yolculuğun masraflarını karşılamayı reddetti; ama sonunda yumuşadılar ve 1840 yılında yolculuğa çıktı.
O sıralar Bakunin’in plânı üniversitede profesör olmaktı (arkadaşlarının deyimiyle “doğruluğun râhibi”). Fakat daha sonra “Sol Hegelciler” adı verilen radikal öğrencilerle karşılaştı ve onlara katıldı. Berlin'deki sosyalist harekete dâhil oldu. Buradan Proudhon ve George Sand'le karşılaşacağı, Polonyalı sürgünlerin lideriyle tanıştırılacağı Paris'e geçti. Paris'ten İsviçre'ye seyahat etti. Burada bir süre kalarak sosyalist hareketlerde faâl olarak bulundu.
İsviçre'deyken, Bakunin Rusya hükûmeti tarafından Rusya'ya çağrıldı ve çağrıyı reddetmesi üzerine mallarına el konuldu. 1848 yılında Paris'e döndüğünde, Rusya'ya karşı ateşli bir saldırı başlattı ve bu Bakunin'in Fransa'dan sürülmesine neden oldu. 1848'in devrimci hareketleri kendisine demokratik bir kampanyaya katılma fırsatını verdi ve 1849 Mayıs'ındaki Dresden ayaklanmasına katılması nedeniyle tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bununla birlikte idam hükmü ömür boyu hapse çevrildi ve Rus yetkililere teslim edildi. Hapsedildi ve 1855 yılında doğu Sibirya'ya gönderildi.
Bakunin Amur bölgesine gitmek için izin talep etti ve buradan kaçmayı başararak Japonya’ya, ardından da 1861 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nden İngiltere’ye geçti. Geri kalan yaşamını batı Avrupa’da, özellikle de İsviçre’de sürgünde geçirdi. 1869 yılında Sosyal Demokratik Birliği kurdu. Bununla birlikte Birinci Enternasyonal’in uluslararası bir organizasyon olduğu ve yalnızca ulusal organizasyonların üyeliğe kabul edildiği bahanesiyle Bakunin’in kurduğu birlik Birinci Enternasyonal’e alınmadı. Oluşturulduğu yıl dağılan bu birliği oluşturan çeşitli gruplar daha sonra Enternasyonal’e ayrı ayrı katıldılar.
1870 yılında Bakunin Lyons’taki başarısız bir ayaklanmaya önderlik etti. Ayaklanma daha sonra Paris Komünü için örnek teşkil etti. Karl Marx ve Friedrich Engels daha sonra bu komünü onayladılar ve onu proletarya diktatörlüğünün bir örneği olarak tanımladılar; bununla birlikte Marx Lyons’taki ayaklanmanın erken ve maceracı bir ayaklanma olduğu görüşündeydi. Çünkü başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Aynı zamanda da Bakunin'in önderliğinde olması böyle bir değerlendirmeyi getirebilirdi.
Bakunin’in 1872’deki Lahey Kongresi’nde Marx’ın üstün gelmesiyle Enternasyonal’den tasfiye edilmesi, Marksist düşüncenin devletin nihâî çözülmesinden önce kurulmasını öngördüğü işçi devleti görüşü ile Bakunin’in böyle bir ara basamağa gerek olmadığına dâir görüşü arasındaki uyuşmazlığın açık bir temsili oldu. Marx’ın (dehâsını kabûl ederek) yaptığı sınıf çözümlemesini ve kapitalizme ilişkin öne sürdüğü ekonomik teorilerini kabûl etmekle birlikte, Devlet ve Otorite hakkındaki görüşlerini de son derece âciz, yetersiz buluyordu. Marx’ın küstah ve kibirli olduğunu ve yöntemlerinin komünist devrimi tehlikeye atacağını düşünüyordu. "Bakunin Yahudi kökenli olduğu için Marx’a saldırarak anti-semitist olduğunu da açığa vurdu" diyenler de vardır. Fakat ilginç olan Marx'ın redaktörlüğünü yaptığı Neue Rheinische Zeitung'da Bakunin'in Rus ajanı olduğunu iddia eden bir haberin ciddi imiş gibi yayınlanması ve Avrupa'da tüm burjuva basınının ve bunlara hâkim Yahudi kökenlilerin bu sözde haberi sık sık tekrarlamaları karşısında Bakunin anti-semitist sayılabilecek ifâdeler de kullanmıştır. Bu haber özellikle Marx'a çok yakın Utin (daha sonra Çar'dan özür dilemiş ve Rusya'da yaşamasına izin verilmiştir) tarafından sürekli gündemde tutulmuştur.
Bakunin 1873 yılında Lugano'da bir köşeye çekildi ve 13 Haziran 1876'da Bern'de öldü.

Bakunin hangi isim ya da biçim altında olursa olsun, Tanrı da dahil olmak üzere tüm dış otorite sistemlerini reddediyordu. Ölümünden sonra 1882 yılında basılan Tanrı ve Devlet adlı eserinde şöyle yazıyordu:

İnsanın özgürleşmesi yalnızca buna bağlıdır, çünkü o doğanın yasalarına itaât eder; onlar insana dışarıdan insanî veya ilâhî, kolektif veya bireysel her ne olursa olsun, herhangi bir yabancı irade tarafından empoze edildiği için değil, kendisi onları böyle kavradığı için.
Böylece doğa kanunlarının farkına her insan kendisi varır. Bakunin'in akıl yürütmesi sonunda bu kanunların kendi doğasının kanunları olduğu için, bireyin bunlara uymaktan başka çaresinin olmadığı ve bu nedenle politik organizasyonların, yönetimlerin ve yasaların derhâl yok olacağı düşüncesine varır.
Bakunin aynı şekilde herhangi bir imtiyazlı konumu veya sınıfı reddetmiştir. Çünkü "bu ayrıcalığın acayipliğidir ve her ayrıcalıklı konum insanın kalbini ve zihnini öldürür. Ayrıcalıklı insan, politik yahut ekonomik fark etmez, zihnen ve kalben bozulmuş insandır".
Bakunin'in devrimci programını gerçekleştirme yöntemleri de onun prensiplerinden daha az anlamlı değildir. Bakunin'in tanımladığı gibi, bir devrimci özel bir ilgi veya duyguya izin vermeyen, din, vatanseverlik yahut ahlâk konusunda, onu kelimenin her anlamıyla var olan toplumu altüst etme görevinden saptıracak hiçbir şüphe taşımayan, sadık bir insan olmalıdır.
Mikhail Bakunin ve Karl Marx arasındaki anlaşmazlık, anarşizm ve Marksizm arasındaki farklılığa ışık tutar: Anarşistler ve Marksistler aynı ortak hedefi (sosyal sınıfların ve devletin olmadığı özgür, eşit bir toplumun yaratılması) paylaşmakla birlikte, bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda büyük anlaşmazlıklar yaşarlar. Anarşistler sınıfsız, devletsiz topluma devlet aygıtı yoluyla değil emekçilerin özyönetim organları aracılığıyla ve proletarya diktatörlüğü gibi bir geçiş aşaması olmadan geçilmesi gerekliliğine inanırlar. Anarşistlere göre iktidar yozlaştırır. Marksistler böyle bir şeyin imkânsız olduğuna ve anarşistlerin çok idealist olduğuna inanırlar. Devlet aygıtını yok etmeyi değil ele geçirmeyi amaçlarlar. Marksistler sınıfsız ve devletsiz topluma, bir siyasal geçiş dönemi olan proletaryanın devrimci iktidarı (proletarya diktatörlüğü) ile geçileceğini öngörürler.

Tanrı ve Devlet

Stateless Socialism: Anarchism 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Devletsiz Sosyalizm: Anarşizm) 1953
Marxism, Freedom, and the State 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Marksizm, Özgürlük ve Devlet) 1950
The Paris Commune and the Idea of the State 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris Komünü ve Devlet) (1871)
The Immorality of the State 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1953)
Statism and Anarchy (1990), Cambridge University Press, 0521361826
Revolutionary Catechism 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1866)
The Commune, the Church, and the State 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1947)
Founding of the First International 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Birinci Enternasyonal'in Kuruluşu ) (1953)
On Rousseau 24 Haziran 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1972)
No Gods No Masters (1998) by Daniel Guérin, Edinburgh: AK Press, 1873176643

Anarşizm
Komünizm
Enternasyonal

(İngilizce) Mihail Bakunin arşivi 11 Mart 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tolstoy’un Derlediği Hadisler, Rus yazar Lev Tolstoy'un yaşamının son dönemlerinde yazmış olduğu bir kitaptır. 1909 yılında yayımlanan kitap, 1990 yılında “Muhammed’in Kuran’a Girmemiş Hadisleri” adıyla Rusça yeniden yayımlanmıştır.
Bu kitabında Tolstoy, kendisine hayranlık duyduğunu bazı kitaplarında (ör. İtiraflarım) açıkça söylediği İslam peygamberi Muhammed'in bazı sözlerine (hadis) ve kendisi hakkındaki olumlu görüşlerine yer vermektedir.

Tolstoy aslında sadece İslam ile ilgili araştırmalar yapmamıştır. Hristiyanlık, Budizm gibi diğer dinler üzerine de araştırma yapmıştır. Bu araştırması daha çok o dinlere yakınlık duyduğu için değil, "ahlak" ve "iyilik" gibi insani kavramlara yönelik dinlerin getirdiği yaklaşımı ortaya koymaktır. Hadis derlemesi de daha çok bu konuyla ilgilidir. İslam'ın "ahlak" ve "iyilik" gibi insani değerleri öne çıkaran yönlerini görmeye çalışmıştır.

Napolyon'un Rusya seferi, Rusya'da verilen isimle 1812 Vatanseverlik Savaşı (Rusça: Отечественная война 1812 года), Fransa'da verilen isimle Rus Cephesi (Fransızca: Campagne de Russie), 24 Haziran 1812 tarihinde Napolyon Bonapart'ın Büyük Ordusunun Rus ordusuyla savaşıp yenmesi için Neman Nehri'ni geçmesiyle başladı. Napolyon'un emeli Çar I. Aleksandr'ı Britanyalı tacirlerle ticaret yapmayı durdurma zorunluluğunda bırakmak ve böylece Birleşik Krallık'ı savaşı sonlandırmaya itmekti. Resmî olarak verilen sebepse Polonya'yı Rus tehdidinden korumaktı. Bu doğrultuda, Polonyalıların desteğini kazanmak ve savaşı gerekçelendirmek adına Napolyon savaşa "İkinci Polonya Savaşı" adını verdi.
Büyük Ordu, 300.000'i Fransa topraklarında yetişmiş askerlerden olmak üzere 680.000 askerden oluşan çok büyük bir orduydu. Ordusunu uzun yürüyüşlerle Batı Rusya topraklarında sürükleyen Napolyon, Rus ordusunu savaşmaya zorlamaya çalıştı. Bu süreçte çok sayıda küçük çaplı çatışmadan ve Smolensk Muharebesi'nden galip çıktı. Napolyon bu muharebenin Rusya'daki yürüyüşü sonlandıracağını umsa da Rus ordusu Smolensk şehri yanarken savaştan kaçtı, Rusya içlerine doğru çekilme devam etti. Bunun üzerine Napolyon Smolensk'te ordugâh kurma planlarından vazgeçti ve ordusu Rus birliklerini kovaladı.
Rus ordusu çekildikçe Kazaklar köyleri, kasabaları, ekinleri yakmakla görevlendirildi. Bu yakıp yıkma politikasının amacı Fransız birliklerinin topraklardan faydalanarak erzak edinmesini engellemekti. Politikalar Fransızlara sürpriz ve rahatsızlık verici oldu, zira Fransızlar Rusların kendi topraklarını yakıp yıkma ve kendi halkına zarar verme iradelerine anlam vermekte zorlanıyordu. Bu durum Fransız birliklerini sahada büyük bir orduyu besleyemeyecek bir ikmal sistemine zorladı. Açlık ve mahrumiyetle boğuşan Fransız askerleri geceleri ordularından ayrılıp yiyecek aradı. Bu askerler sıkça Kazaklar tarafından ele geçirildi veya öldürüldü.
Rus ordusu neredeyse üç ay geri çekildi. Devamlı toprak kaybından endişelenen Rus asilzadeleri çardan Rus ordusu komutanlığı Mareşal Barclay de Tolly'yi görevden almasını istedi. Bu isteği yerine getiren I. Aleksandr, ordunun başına Mihail Kutuzov'u geçirdi. Bununla beraber, Kutuzov iki hafta boyunca halefinin geri çekilme uygulamasını devam ettirdi.
7 Eylül günü Fransız ordusu Moskova'nın 110 km kadar batısında, Borodino kasabası yakınlarında cephe almış Rus ordusunu yakaladı. Bunun ardından gerçekleşen muharebe, Napolyon Savaşları'nın en kanlı günü oldu; 250.000 askerden fazla savaştı, 70.000'den fazla asker öldü veya yaralandı. Taktik anlamda zafer kazanan Fransız ordusu, binlerce asker ve 49 yüksek rütbeli subay kaybetti. Rus ordusu ertesi gün sıyrılıp kaçmayı başarınca Napolyon ümit ettiği kesin zaferi kazanamadı.
Napolyon bir hafta sonra Moskova'ya girdi. Burada şehri teslim edecek bir heyet tarafından karşılanmadı, şehrin valisi Fyodor Rostopçin önemli noktaların ateşe verilmesini emretti. Bu noktada Aleksandr'ın teslim olmasını beklese de bu gerçekleşmedi, bir ay boyunca kötüleşen şartlar altında Moskova'da kaldıktan sonra Kaluga'ya doğru çekilmek zorunda kaldı. Rus ordusunun kazandığı muharebelerin ardından dağılan Fransız ordusu, 14 Aralık 1812'de Rusya'yı terk etti.
Bu Napolyon Savaşları için dönüm noktası oldu. Napolyon'un itibarı ağır biçimde zedelendi, Avrupa'daki Fransız hegemonyası ciddi ölçüde zayıfladı. Fransız ve müttefik askerlerinden oluşan Büyük Ordu gücünün çoğunu kaybetti. Bu durumun tetiklediği politik değişimde Prusya ve Avusturya Fransa'yla sürdürmek zorunda oldukları ittifakları bozdu. Sonuç olarak Altıncı Koalisyon Savaşı çıktı.

Napolyon İmparatorluğu 1810-11 yıllarında gücünün zirvesindedir. Batı ve Orta Avrupa'nın çoğunluğu doğrudan veya protektoralar, müttefikler ve Fransa'yı avantajlı pozisyona yerleştiren antlaşmalar aracılığıyla Fransa'nın kontrolü altında bulunmaktaydı. Bununla beraber Napolyon'un Britanya İmparatorluğu'nu baskı altına almak için uyguladığı Kıta Sistemi Fransız ve Fransa güdümündeki ülkelerin tacirlerini mali olarak yıpratmıştı. Napolyon ordusunu İspanya ve Portekiz'de uzun ve masraflı Yarımada Savaşı'na sürüklemiş, böylece Fransa'nın ekonomisi, halkın orduya desteği ve ordunun morali kayda değer derecede zarar görmüştü. Napolyon da geçmiş yıllardaki fiziksel ve zihinsel sağlığa sahip değildi. Aşırı kilolu ve çeşitli hastalıklara yatkın hâle gelmişti. Yine de İspanya'daki yaşanan sorunlara rağmen, İspanya'ya gönderilen Britanya güçleri dışında Avrupa'da Napolyon'a karşı harekete geçebilecek pozisyonda herhangi bir güç yoktu.
Savaşın ana sebepleri olarak 1809 yılında imzalanan ve Avusturya-Fransa savaşını sonlandıran Schönbrunn Antlaşması, Batı Galiçya'yı Avusturya'dan alıp Varşova Büyük Dükalığı'na vermesi ve Napolyon'un bir varis için ikinci kez evlenirken Rus Prensesi yerine Avusturya Prensesi ile evlenmesi ve Rus Prenses ile evlenmek için kendisine sunulan Polonya Dükalığı ile ilgili taviz metinlerini reddetmesidir. Rusya bunun çıkarlarına ters düştüğünü ve Batı Galiçya'nın Rusya'nın işgali için başlangıç noktası olarak kullanılabileceğini düşünüyordu. 1811 yılında Rus subayları Varşova ve Danzig'e Rus saldırılarını içerecek bir hücum planı yaptı. Ama bu plan Napolyon'un kalabalık ordusu karşısında daha sonra vur-kaç taktiğine çevirildi. Bu süreçte Napolyon Rusya ile savaşma niyetinde değildi sadece Tilsit'te anlaşılan Britanya ile ticaretin kısıtlanması ve kaçak Britanya mallarına müsaade edilmemesi gibi hükümlerin tatbik edilmesini istiyordu.

İşgal 24 Haziran 1812 günü başladı. Napolyon harekâta başlamadan önce Sankt-Peterburg'a son bir barış teklifi gönderdi. Cevap almaması üzerine Rus kontrolü altındaki Polonya topraklarının işgal edilmesi emrini verdi. Rus birlikleri başlarda az direnç gösterdi, Fransız birlikleri hızlıca ilerledi. Fransa'nın 449.000 asker ve 1.146 toptan oluşan birliklerine karşılık Rusya'nın elinde 153.000 Rus, 15.000 Kazak ve 938 toptan oluşan bir ordu vardı. Fransız birlikleri Kaunas'a odaklandı, yaklaşık 120.000 asker bu noktada Napolyon'un denetiminde nehri geçti. Geçişlerin tam konumu, üç seyyar köprünün inşa edildiği Alexioten bölgesiydi. Köprülerin inşa edileceği yerleri Napolyon, ordusundan önce bizzat geçmişti. Çadırda konaklayan Napolyon, ordusunun geçişini izledi ve denetledi. Litvanya'nın bu bölgesinde yollar sık ormanlardan geçen toprak patikalardan ibaretti. İkmal hatları birliklerin cebri yürüyüşüne yetişemiyordu, arkadan gelen askerler en fazla yokluğa maruz kaldı.

25 Haziran günü Napolyon'un içinde olduğu grup Alexioten'deki köprüleri geçmişti; Ney'nin komutasındaki birliklerse geçiş noktasına yaklaşmaktaydı. Murat'nın yedek süvarileri en önden, Napolyon'un komutasındaki birlikler ve Davout'nun komutasındaki birinci kıta onun arkasından gidiyordu. Eugene'in birlikleri Neman Nehri'ni daha kuzeyde, Piloy'da, MacDonald'ın birlikleri de aynı gün geçti. Jerome'un birlikleri Grodno'dan geçti; geçişleri 28 Haziran'a dek devam etti. Napolyon hızlıca Vilnius'a doğru hareket etti. Bu yürüyüş sırasında piyadeler önce ağır yağmura, sonra da bunaltıcı sıcaklara maruz kaldı. Merkezi grup iki günde 110 kilometre yol katetti. Ney'nin komutasındaki üçüncü kıta yolu takip ederek Sudervė'ye, Oudinot'nun birlikleri Neris Nehri'nin öteki tarafından yürüdü. Bu manevranın amacı General Wittgenstein'ın birliklerini Ney, Oudinout ve Macdonald'ın birlikleri arasına sıkıştırmaktı; ancak Macdonald'ın birlikleri gecikince fırsat kaçırıldı. Jerome'a Grodno üstünden yürüyerek Bagration'un üstünden gelme görevi verildi. Reynier'in 7. kıtası destek amaçlı olarak Białystok'a gönderildi.
24 Haziran'da Rus ordugâhı Vilnius'ta yer almaktaydı. Neman Nehri'nin geçildiği haberi hızlıca ulaklar tarafından Barclay de Tolley'e iletildi. Gün aydınlanmadan Bagration ve Platov'a hücum birliklerini karşılama emri verildi. Aleksandr 26 Haziran'da Vilnius'u terk etti, Barclay ordunun komutasını ele aldı. Barclay savaşmak istese de durumu umutsuz olarak değerlendirdi, şehrin cephaneliğinin yakılıp köprülerinin yıkılmasını emretti. Wittgenstein Macdonald ve Oudinot'nun arkasından dolaşarak Perkele'ye geçti; bu sırada Wittgenstein'ın arkadaki birlikleri Oudinout'nun ön birlikleriyle çarpıştı. Daha sonra Bagration'un Vileyka'ya geçerek Barclay'e yaklaşması emredildi. Bu emrin nedeni tarihçiler tarafından çözülememiştir.
28 Haziran'da Napolyon hafif çatışmaların ardından Vilnius'a girdi. Litvanya'da erzak bulunması toprakların ormanlı ve tarımdan yoksun olması nedeniyle zordu. Bölgeden edinilen erzak, Polonya'dan gelenden daha azdı, iki günlük cebri yürüyüş durumu daha da kötüleştirmişti. Gittikçe uzayan mesafelerde cephanelik ikmalinin zorlaşması, cebri yürüyüşle ilerleyen piyadelere ikmal arabalarının yetişememesi önemli sorunlar olarak ortaya çıktı. İlk önce yolları çamura çeviren ağır yağmur, bunu takip eden yakıcı güneşle beraber hava durumu da sorun oluşturmaya başladı.
Kötü şartlar altında özellikle İspanya ve Portekiz menşeli birliklerde çok sayıda firar yaşandı. Firariler ellerine geleni yağmalayarak halka korku saldı. Büyük Ordunun geçtiği bölgeler büyük tahribata uğradı; Polonyalı bir subay çevresindeki toprakların sakinlerinin bölgeyi terk ettiği bildirdi.
Hafif Fransız süvarileri, Rus süvarileri kendilerine çok üstün gelince şoka uğradılar. Bu şokun etkisiyle Napolyon piyadelerle süvarilerin desteklenmesini emretti. Bu durum Fransızların keşif ve istihbarat operasyonlarını olumsuz etkiledi. 30.000 süvarileri olmasına rağmen Napolyon'un ordusu Barclay'in ordusuyla teması kesti. Bunun üzerine düşmanının nerede olduğunu kestiremeyen Napolyon, Rus birliklerini bulmak üzere asker grupları göndermeye başladı.
28 Haziran'da Vilnius'a ulaşan Napolyon, peşinde 10.000 ölü at bıraktı. Ölen atlar acil ihtiyaçları olan orduya ikmalde bulunmak için çok önemliydi. Napolyon Aleksandr'ın bu noktada barış talebinde bulunacağını umuyordu; ancak yanıldı. Ama aynı zamanda kaynaklar 1 Temmuz'da Çar Aleksandr'ın emir subaylarından General Aleksandr Balaşov'un Napolyon'un huzuruna çık

Alacak hakkı, hak sahibi lehine başkasına sorumluluk, görev ya da borç yükleyen haktır. Buna karşın serbestlik hakkı; başkalarına herhangi bir yükümlülük getirmeyen, hak sahibine özgürlük ya da müsaade sağlayan haktır. Bu iki tür hak arasındaki ayrım Amerikalı hukukçu Wesley Newcomb Hohfeld'in Yargısal Muhakemedeki Bazı Temel Hukuk Kavramları (Some Fundamental Legal Conceptions as Applied in Judicial Reasoning) başlıklı makalesine dayanmaktadır.
Serbestlik hakkı ve alacak hakkı kavramı birbirine tamamen zıttır. Serbestlik hakkı kişiye, yapmak istediği şey üzerinde bir başkasının alacak hakkının bulunmadığı hallerde imkân tanır. Eğer bir kişi bir başkasına karşı alacak hakkına sahipse diğer kişinin serbestliği sınırlanmıştır. Bunun sebebi hak ve yükümlülüklerin deontik konseptinin De Morgan yasasına bağlı olmasıdır: Bir kişi yapmamakla yükümlü oldukları dışında her şeyi yapabilir ve yapmamasına izin verilenler dışında her şeyi yapmakla yükümlüdür.

Aynî hak, kişilerin eşya üzerinde doğrudan doğruya hakimiyetini sağlayan ve bu nedenle herkese karşı ileri sürülebilen haklardandır. Özellikle de eşya hukukunda, hak sahibinin, söz konusu eşya üzerindeki tasarruf yetkisini tespit etme bakımından, hakkın sınırının tespit edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu hakkın aynî hak olması hâlinde farklı, olmaması hâlinde farklı hükümler uygulanabilecektir.
Aynî hakların üç unsuru vardır. Bu unsurlar sırasıyla, eşya, eşya üzerinde doğrudan hâkimiyet ve herkese karşı ileri sürülebilmedir. Bu şartlar birlikte şartlardır, yani hepsinin bir arada olması gerekir. Aynî hak, eşyalar üzerinde kurulabilmektedir, bu nedenle malvarlığına ilişkin haklardandır. Bu eşya üzerinde doğrudan doğruya hâkimiyet kurulması ve bu hâkimiyetin herkese karşı ileri sürülebilir olması da aynî hakkı mutlak bir hak yapar. Bu nedenle hak sahibi haricindeki herkesin bu hakka uyma mecburiyeti bulunmaktadır.
Aynî hak, Roma hukukundan doğup gelişmiş, çeşitli evrelerden geçerek günümüze kadar ulaşmıştır. Doktrinde hakkın niteliği ve unsurları ile ilgili yapılan tartışmaların ardından; aynî hakkın kişiye eşya üzerinde doğrudan doğruya hâkimiyet sağlayan ve bu nedenle herkese karşı ileri sürülebilen bir hak olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Aynî hakkı diğer haklardan ayıran şey de sahip olduğu bu iki niteliktir.
Aynî haklara hâkim olan bazı ilkeler vardır. Bu ilkeler, aynî hakların niteliğini de belirler. Sınırı, kapsamı belirlenemeyen, yeterince belirli olmayan şeyler üzerinde aynî hak kurulamaz. Bununla birlikte, bu hak aleni olmalı, başkalarınca da görünebilir bir forma sahip olmalıdır. Hukuk sistemleri, bunu sağlamak amacıyla çeşitli kavramlar geliştirmiştir. Öte yandan, aynî haklar belirli sayı ve tiptedirler, kanunlarla öngörülenlerin dışında aynî haklar oluşturulamaz. Yine, bu haklar hak düşürücü sürelere tâbî değildirler, sebebe bağlıdırlar. Bir eşya üzerinde sadece bir tane aynî hak kurulabilir.
Bu haklar sahibine önemli yetkiler verir. Hakkın niteliğine göre değişmekle birlikte; kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkileri, aynî hak sahibinin olur. Tam aynî hak sahibi bu üç yetkiye de sahipken, sınırlı aynî hak sahibi ise bu yetkilerden yalnızca birine ya da ikisine sahip olur. Bununla birlikte, aynî haklar sahiplerine bazı sorumluluklar da yükler. Bu sorumluluklar; bir şeyi yapmama, bir şeye katlanma ya da bir şeyi yapma şeklinde tezahür eder. Bunlara ilişkin detaylar, her ülkenin kendi kanunlarında özel olarak düzenlenir.
Aynî haklar çeşitli yollarla kazanılır ve kaybedilir. Bu aslen olabileceği gibi, devren ya da tesisen de olabilir.
Aynî haklar, herkese karşı ileri sürülebileceği için korunması da önemli görülen haklardandır. Hak sahibi, hukukun kendisine sağladığı imkânlar dahilinde hakkının korunmasını sağlayabilecektir. Bu, hakkın türüne ve niteliğine göre değişebilmektedir.

Aynî hak, kişilerin eşya üzerinde doğrudan doğruya hâkimiyetini sağlayan ve bu nedenle herkese karşı ileri sürülebilen bir haktır. Bu hakların konusu eşyalardır. Bu yönüyle aynî haklar, malvarlığı hakları kategorisinde incelenir. Kişiliğe ilişkin haklarla herhangi bir ilişkisi yoktur. Bu nedenle hukukî anlamda eşyanın da tanımlanması gerekmektedir. Hukukî olarak eşya, üzerinde bireysel hâkimiyet sağlanabilecek, ekonomik bir değere sahip, kişi dışında fizikî bir varlık olarak tanımlanır.
Aynî hakkın konusu olan eşyanın dört niteliği vardır. İlk unsur, fizikî varlıktır. Aynî hak kurulabilecek bir eşyadan bahsedilebilmesi için, söz konusu eşyanın fizikî varlığa sahip olması gerekir. Böyle bir varlığı bulunmayan; fikir-sanat ürünleri, markalar, doğal kuvvetler gibi varlıklar üzerinde aynî haklar kurulamaz, fakat farklı haklar tanınarak bunlar üzerindeki menfaatler korunabilir.
İkinci olarak, fizikî varlığa sahip şeyin belirli olması gerekir. Fizikî varlığa sahip olan cismin sınırlarının belirlenebilir olması gerekir. Bu kapsamda, sınırları belirli olmayan ya da belirlenemeyen varlıklar üzerinde aynî hak kurulamaz. Yine, fizikî varlığa sahip olan şeyin mülk edinilebilir olması da bir diğer şarttır. Aynî hak konusu olan şeyin ele geçirilebilmesi, iktisap ve tasarruf konusu olabilmesi mümkün ise o şeyin aynî hak konusu olabilmesi mümkündür. Buna göre, ele geçirilemeyen, üzerinde tasarruf edilemeyen şeyler aynî hak konusu olamaz.
Son olarak ise fizikî varlığa sahip şeyin kişisel olmaması gerekir. Bir şeyin eşya olabilmesi için kişiden bağımsız bir şey olması gerekir. Bu nedenle, kişinin vücudu ve ona ait olan diğer şeyler eşya olamaz, bu nedenle de üzerlerinde aynî hak kurulamaz.

Aynî hakların üç unsuru vardır. Bu üç şart kümülatif, yani yığılan şartlardır. Birinin yokluğu hâlinde aynî hak kavramından bahsedilemez:
İlk ve en önemli unsur eşyadır. Aynî haklar malvarlığına ilişkin haklardandır, bu yüzden de yalnızca malvarlığı içerisinde sayılabilecek eşyalar üzerinde kurulabilir. İkinci olarak bu eşya üzerinde hak sahibi olan kimsenin yani mâlikin doğrudan doğruya hâkimiyet sahibi olması gerekir. Doğrudan hâkimiyet, hak sahibinin hiç kimsenin aracılığına ya da yardımına ihtiyaç duymaksızın aynî hak konusu eşyayı iktidar alanında bulundurması ve ondan yararlanmasını ifade eder. Doğrudan hâkimiyet hâlinde hak sahibi, eşya üzerinde sahip olduğu aynî hakkın türüne bağlı olarak eşya üzerinde doğrudan tasarrufta bulunabilir. Doğrudan hâkimiyet, eşyanın taşınır veya taşınmaz olmasına göre farklı durumlarla belirlenir. Taşınır mallar için o mal üzerinde zilyetlik kurulması yeterli iken taşınmazlar için ise hakkın taşınmazın ilgili siciline tescil edilmesi gerekir.
Üçüncü ve son unsur ise aynî hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesidir (dermeyan edilebilmesidir). Aynî haklar, hak sahibi dışındaki üçüncü kişilerin bu hakka riayet etme mecburiyeti olan haklardandır. Bu nedenle bu yükümlülüğe uymayan herkese karşı bu hak ileri sürülebilir. Yine hakkın türüne göre, hak sahibince ihlâlde bulunan kişi aleyhine eda ve tazminat davaları açılabilir. Nitekim bu husus, kanunlarda da hüküm altına alınmıştır.

Aynî hak, kaynağını Roma hukuku'ndan alan bir kavramdır. Ius in re olarak da bilinir. I. Justinianus tarafından hazırlatılan ve Roma hukukuna dair en geniş kapsamlı bilgi veren Corpus Iuris Civilis, zamanla kendinden sonraki dönemlerin hukuk sisteminde de etkili olmaya başladı ve böylece günümüze kadar ulaştı. Justinianus, esasen bu eser için şerh yazılmamasını emretmişse de, ölümünden sonra bu yönde birçok eser yazılmaya başlandı. 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılması ile, Corpus Iuris Civilis Doğu Roma İmparatorluğu'nda uygulanmaya başladı. Batı Roma'da ise uygulama alanı bulamadı.
6. ve 9. yüzyıllar arasında Roma hukuk geleneğinin yaşamasında Kilise'nin payı söz konusu olmuştur. Kilise, bu dönemde Roma hukuk mirasını saklamış ve kullanmıştı. Cermen kavimlerinin istilalarına uğrayan ve imparatorluğun çöküşüyle birlikte bir buhran yaşayan Batı toplulukları da çareyi hukukta aramışlardır. Özellikle, Corpus Iuris Civilis'i kendi anlayışlarına göre yorumlayan Bizanslılar böylece ortaya bir Bizans hukuku çıkardılar. Buna karşılık, Batı'da ise Corpus Iuris Civilis yüzyıllar boyunca etkisini sürdürdü. Hatta, Corpus Iuris Civilis'in bölümlerinden biri olan Digesta, yüzyıllar boyunca üniversitelerde ders kitabı olarak kullanıldı. Digesta'nın her bir cümlesi yorumlanmış, devirlere göre değişik açılardan incelenmiş, farklı doktrinlerce inceleme konusu yapılmıştır.
11. yüzyılın sonlarına doğru Pisa'da bir kütüphanede Digesta'nın 6. yüzyılda yazılmış bir örneğinin bulunması Roma hukukunun yeniden gelişimini başlattığı iddia edilir. Bu süreçte İtalya'nın Bolonya şehrinde ünü kısa sürede bütün Avrupa'ya yayılan bir üniversite kuruldu. Bu üniversite hocalarının Corpus Iuris Civilis'i metin ya da satır aralarına aldıkları küçük notlar (glossa'lar) ile açıklamaları Glossator akımını doğurdu. Glossator'lar, Corpus Iuris Civilis'in doğruluğu veya yanlışlığıyla ilgilenmediler, onu bir dogma olarak kabul edip açıklamaya çalıştılar ve bu nedenle de yaptıkları iş teori alanında kaldı. Bu akımdan sonra 13. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan Postglossator'lar ise, Glossator'ların yapmadığını da yaparak, yerel hukukları da göz önünde bulundurarak zamanın ihtiyaç duyduğu kurallara ve kavramlara ulaşmaya çalışmışlardır. Corpus Iuris Civilis'i modernize eden ve iktibasa hazırlayan bu akımla birlikte, Bolonya'daki hukuk okulunun benzerleri Avrupa'nın diğer yerlerinde de kurulmaya başlandı. Dilin aynı (Latince) olması, okullar arasında hoca ve öğrenci değişimini de olanaklı hâle getiriyordu.

15. yüzyılda özellikle Fransa'da ortaya çıkan Hümanist akım ise Corpus Iuris Civilis'i tarihi bir açıdan inceledi. Bu akım mensupları, Roma hukukunun tatbikat için kullanılmasını reddetmiş, her ülkenin kendi millî hukukunu uygulaması gerektiğini savunmuştur. Onlara göre, Postglossator akımı Corpus Iuris Civilis'i bozmuştur. Hümanistler, Corpus Iuris Civilis'i filolojik ve tarihi bilim metotlarıyla incelemişlerdir. Fakat bu akım, Roma hukukunu tatbikattan kopararak teori alanında kalan bir akım olmuştur.
Yeni Çağ ile birlikte, Roma hukuku Avrupa'da iktibas edilmeye başlandı. Pek çok devlet iktibas gerçekleştirirken, bunu en yoğun yapan ise ağırlıklı olarak Cermen devletleri ile birlikte, özellikle Almanya idi. Bu süreçte Alman mahkeme içtihatları ve Cermen hukukunu Roma hukuku ile kaynaştırmaya çalışan hukukçular, usus modernus Pandectarum (Pandekt'lerin modern şekilde kullanılması) adı verilen bir akımın da öncüsü oldu. Buna karşılık, tarihi olgulardan arındırılmış bir hukuk düzenini savunan tabiî hukuk akımı, Roma hukukuna karşı çıktı. Tarihe dayanan olgulara sahip olan Roma hukukunu reddeden bu akım, yine de savlarını açıklamak için Roma hukukuna ihtiyaç duymaktaydı. Yine de, bu akım hukukun sistematik bir nitelik kazanmasına da katkıda bulunmuştur. Bu akımın savunduğu sistem Pandekt hukukçularla da geliştirilmiş ve uygulamaya sürülmüştür. 1794 Prusya, 1811 Avusturya ve 1804 Fransız Medeni Kanunları bunlara örnektir.
19. yüzyıl başlarında gelişmeye başlayan tari

Bireysel silahlanma hakkı veya silah taşıma hakkı, bireylerin kişisel koruma, avcılık, spor veya koleksiyon amaçlarıyla ateşli veya ateşsiz silah edinmesi ve bulundurması sürecidir. Bu kavram, genellikle bireyin kendi güvenliğini sağlama ve meşru müdafaa hakkı ile ilişkilendirilir.
Bireysel silahlanma, kişisel özgürlükler ve kamu güvenliği arasındaki hassas dengeyi korumayı gerektiren karmaşık bir konudur. Her toplum, kendi tarihî, kültürel ve sosyal dinamiklerine göre bu dengeyi kurmaya çalışır ve bu bağlamda çeşitli hukuki düzenlemeler ve politikalar geliştirir.

Bireysel silahlanma, tarih boyunca çeşitli nedenlerle önemli bir konu olmuştur. İlk ateşli silahların icadı ve yaygınlaşmasıyla birlikte bireysel silahlanma da artmıştır. Orta Çağ'da ve Yeni Çağ'ın başlarında, silah taşımak hem korunma hem de güç göstergesi olarak kabul edilirdi.
Bireysel silahlanmanın tarihçesi, insanoğlunun silah yapma ve kullanma becerilerinin gelişimiyle yakından ilişkilidir. İlk dönemlerde, silahlar avlanma ve savunma amaçlı kullanılırken, zamanla kişisel güvenlik ve sosyal statü sembolü haline gelmiştir.

Orta Çağ'da, bireysel silahlanma büyük ölçüde soylular ve şövalyelerle sınırlıydı. Silahlar genellikle kılıç, yay ve ok gibi yakın dövüş ve savunma silahlarıydı. Rönesans döneminde ateşli silahların icadı ve yaygınlaşması, bireysel silahlanmada büyük bir dönüşüme neden oldu. Tüfekler ve tabancalar daha erişilebilir hale geldikçe, bu silahlar sadece askerler ve soylular için değil, sıradan vatandaşlar için de önemli hale geldi.

18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılda, sanayi devrimi ile birlikte silah üretimi büyük ölçüde arttı. Bu dönemde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde bireysel silahlanma kültürü gelişti. ABD Anayasası'nın İkinci Ek Maddesi (1791), vatandaşların silah taşıma hakkını güvence altına aldı ve bu, bireysel silahlanmanın temel hukuki dayanaklarından biri haline geldi. 19. yüzyılın sonlarında, Batı'da bireysel silahlanma, kovboylar ve vahşi batı kültürü ile özdeşleşti. Tabancalar, kişisel savunma ve prestij sembolü olarak geniş bir şekilde kullanıldı.

20. yüzyılda, dünya genelinde bireysel silahlanma oranları arttı. Özellikle savaş dönemlerinde ve sonrasında silahların yaygınlaşması, bireysel silahlanmanın artmasına katkıda bulundu. 1960'lar ve 1970'lerde, ABD'de bireysel silahlanma konusunda artan tartışmalar ve silahlı şiddet olayları, silah kontrolü yasalarının sıkılaştırılması yönünde baskılara yol açtı. Ancak, silah lobilerinin güçlü etkisi nedeniyle, bu alandaki düzenlemeler sınırlı kaldı. Son yıllarda, özellikle Amerika'da okul ve kamuya açık alanlarda yaşanan kitlesel silahlı saldırılar, bireysel silahlanma ve silah kontrolü konularını tekrar gündeme getirdi.

Türkiye'de bireysel silahlanma, Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlet kontrolünde iken, Cumhuriyet döneminde de belirli yasal düzenlemelerle sınırlandırılmıştır. Ancak, son yıllarda ruhsatsız silahların sayısında ciddi bir artış gözlemlenmiştir.

Bireysel silahlanma, ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösterir ve genellikle sıkı yasal düzenlemelere tabidir. Bazı ülkeler silah edinmeyi ve bulundurmayı oldukça kolaylaştırırken, bazıları bu konuda çok katı kurallar uygular.
Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde Anayasa'nın İkinci Ek Maddesi, vatandaşların silah taşıma hakkını korur. Buna karşılık, Japonya'da bireysel silahlanma çok sıkı kurallara bağlıdır ve silah edinmek oldukça zordur.

Bireysel silahlanma konusu, toplumsal güvenlik ve bireysel özgürlükler arasında bir denge arayışı olarak sürekli tartışma konusu olmuştur. Silah yanlıları, bireylerin kendilerini ve ailelerini koruma haklarını vurgularken; silah karşıtları, silahların toplumda artan şiddet olaylarına katkıda bulunduğunu ve daha sıkı kontrol edilmesi gerektiğini savunur.

İnsanlar kendilerini ve sevdiklerini koruma amacıyla silah edinebilirler.

Atıcılık sporları ve avcılık, bireylerin silah sahibi olmasının yaygın nedenlerindendir.

Bazı bireyler, tarihî veya özel silahları koleksiyon amaçlı edinebilirler.

Dil hakları veya dilsel haklar, bireysel ve kolektif bir hak olarak özel ve kamusal alanlarda iletişim için kullanılan dili veya dilleri seçmeye ilişkin var olan insan hakları ve sivil haklardır. Yasal, idari ve adli işlemlerde kişinin kendi dilini kullanabilmesi, dil eğitimi, anlaşılır ve ilgili kişilerce serbestçe seçilebilir bir dilde medya gibi hakları kapsar.
Uluslararası hukukta genellikle kültürel ve eğitim hakları kapsamında daha geniş bir çerçevede ele alınmaktadır. Önemli belgeler arasında Dil Hakları Evrensel Bildirgesi (1996), Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Antlaşması (1992), Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989), Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi (1988) ve Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966) bulunmaktadır.

Azınlık dili
İfade özgürlüğü

Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar; eğitim hakkı, barınma hakkı, yeterli bir yaşam standardı hakkı, sağlık hakkı ve bilim ve kültür hakkı gibi sosyoekonomik insan haklarıdır. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, uluslararası ve bölgesel insan hakları güvenceleri ile tanınmış ve koruma altına alınmıştır. Üye ülkeler söz konusu haklara saygı göstermek, korumak, gerçekleştirmek ve gerçekleşmesini sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak konularında hukuken sorumludurlar.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde çeşitli ekonomik, sosyal ve kültürel haklara yer verilmiştir. Uluslararası hukuk alanında ana kaynak ise Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'dir. (ESKHUS) Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi de ESKHUS'da tanınan hakların çocuk ve kadınlarla ilgili kısmını korumaktadır. Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme ekonomik, sosyal ve kültürel haklar konusunda ırk ya da etnik köken konusunda ayrımcılık yapılmasını yasaklamaktadır. Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, makul barınma hakkının ihlali de dahil olmak üzere engelli olunmasına dayanan her türlü ayrımcılığı yasaklamaktadır.

Erkek hakları ya da Erkek Hakları Hareketi, büyük ölçüde kadın haklarına bir yanıt olmak üzere 1980'lerde tanımlanan bir hareket olarak başladı. Hareketin amacı erkeklere ilişkin konuları ortaya koymak ve erkeklere yönelik kurumsal ve toplumsal ayrımı kaldırmaktır. Erkek Hareketinin bir parçasıdır. Özellikle, erkekleri ve erkek çocuklarını olumsuz etkileyen veya bazı durumlarda yapısal olarak ayrımcılık yapan belirli devlet politikalarına odaklanan çeşitli grup ve bireylerden oluşur. Erkek hakları hareketi içinde tartışılan ortak konular arasında, çocuk velayeti, nafaka ve evlilik mülkiyeti dağıtımı gibi konular dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere aile hukukunda kadınlara verildiği iddia edilen ayrıcalık yer almaktadır. Hareket aynı zamanda ebeveynlik, üreme, intiharlar, erkeklere yönelik aile içi şiddet, sünnet, eğitim, zorunlu askerlik, sosyal güvenlik ağları ve sağlık politikalarıyla da ilgileniyor. Erkek hakları hareketi, 1970'lerin başında erkek kurtuluş hareketinden ayrıldı ve her iki grup da daha büyük erkek hareketinin bir parçasını oluşturdu.
Erkek hakları hareketi içinde olanlar genellikle kendilerini maskülist olarak görmemekte ve büyük ölçüde geleneksel veya cinsiyet ideolojisini onaylamamaktadırlar. Başlangıcından bu yana, erkek hakları hareketi önemli eleştiriler aldı ve bazı akademisyenler, hareketi veya bazı kısımlarını feminizme karşı bir tepki olarak tanımladı. Erkek hakları hareketi ile ilgili iddialar ve faaliyetler eleştirildi. Nefret ve şiddet içeren bir hareket olarak etiketlendi. The Southern Poverty Law Center, 2018'de "erkek hakları hareketinin bazı köşelerinin meşru şikayetlere odaklandığını" belirtirken, bazı erkek hakları gruplarını ise 'erkek üstünlüğü' şemsiyesi altında bir nefret ideolojisinin parçası olarak sınıflandırdı (bkz: Erkekmerkezcilik ve ataerkillik). Kimilerine göre hareket Kadın Düşmanlığı içerir.

Maskülizm
Feminizm
Tersine ayrımcılık
Alternatif sağ boru hattı

(İngilizce) Men's Issues 20 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) United Kingdom Men's Movement 14 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce) Men's Rights Agency (MRA) 14 Temmuz 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Maskulizm
Sünnet ve İnsan Hakları

Hasta hakları, hastaların sağlık kurumları ve sağlık çalışanlarıyla  ilişkilerinde bir insan ve hasta olarak sahip olduğu haklar bütünüdür.

Sağlık hizmetlerinden faydalanma
Eşit hizmet alma  (Dil, din, ırk, etnik köken, cinsiyet vb ayrımcılığa uğramadan hizmet alma)
Güvenlik
Hizmet alacağı kurumu seçme
Hizmet göreceği personeli seçme, değiştirme
Tedaviye rıza
Tedaviyi reddetme
Mahremiyet
Bilgi edinme
Ziyaretçi
Refakatçi
Rahatlık
Dini ibadet
Başvuru, şikayet ve dava açma

1972 Amerika Hastaneler Birliği Hasta Hakları Bildirgesi: Hastanın hastalığı, sağaltım yöntemleri hakkında bilgilendirilmesi ve seçim yapma hakkının sağlaması vurgulanmıştır.
1981 Dünya Tıp Birliği Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi:Dünya Tıp Birliği'nin 34. Genel Kurulunda dünyadaki ilk uluslararası hasta hakları belgesidir. Hekim seçme, önerilen sağaltımı kabul veya red, onulmaz hastalık durumunda onurlu biçimde ölme gibi hakları belirtmiştir.
1993 Hasta haklarına ilişkin ilk yasa:Finlandiya Hasta Hakları Kanunu.
1994 Dünya Tıp Birliği Amsterdam Hasta Hakları Bildirgesi
1995 Dünya Tıp Birliği Bali Hasta Hakları Bildirgesi(Lizbon II Bildirgesi olarak da adlandırılır.

1928 Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun
1960 Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi
1987 Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu (3359 sayılı yasa)
1993 İlaç Araştırmaları Hakkında Yönetmelik
1998 Hasta Hakları Yönetmeliği
1998 Türk Tabipler Birliği "Hekimlik ve Meslek Etiği Kuralları".TTB'nin 47. Büyük Kongresi'nde kabul edilmiştir.
2003  Sağlık Tesislerinde Hasta Hakları Uygulamalarına İlişkin Yönerge (yürürlükte değil)
2003  Sözleşmeli Sağlık Personelinin Uymakla Yükümlü Olduğu Mesleki ve Etik Kurallar
2005  Hasta Hakları Uygulama Yönergesi (yürürlükte değil)
2014  Hasta Hakları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik (8 Mayıs 2014 tarih ve 28994 sayılı Resmî Gazete)
2014/32 Hasta Hakları Uygulamaları Genelgesi

Türkiye'de hasta hakları ile ilgili olarak  01 Ağustos 1998 tarih ve 23420 sayılı Resmî Gazete'de Hasta Hakları Yönetmeliği yayınlanmıştır. 
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bu yönetmelikte geçen başvuru, şikayet hakkının kullanımını kolaylaştırmak için bir web sitesi hazırlamıştır. Hasta Başvuru Takip Sistemi (HBTS)'ne bağlı olan sitedir. Bu siteden kişisel başvuruların  takibi yapılabilir.
Ötanazi bazı ülkelerde bir insan ve hasta hakkı olarak kabul edilirken Türkiye'de yasaktır (HHY m.2-13).

Dünya Tıp Birliği(DTB) (World Medical Association(WMA)) resmi sitesi (İngilizce, İsponyolca, Fransızca)  24 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kadın hakları, kadınların erkeklerle eşit şekilde sahip olduğu sosyoekonomik, siyasi ve yasal hakların tamamına verilen isim.

Kadın hakları kavramı özellikle 19. yüzyılda büyük önem kazandı. Dünya genelinde çok çeşitli kurum ve kuruluşlar kadınların karşılaştığı sorunların ve ayrımcılıkların giderilmesi için çalışmalar yapıyor.

Kadınların eğitimi için olanaklar sağlanması uzun zamanlardan beri olağan karşılanmayan bir konu olmuştur.
Antik Çağ’da ve Orta Çağ öncesinde kadınlar için akademide eğitim görmek ve çalışmak aslında alışılagelmiş bir durum değildi, fakat mümkündü. Antik Mısır’dan, Antik Yunanistan’dan ya da Roma İmparatorluğu döneminden, zamanının önde gelen kadın doktorları, mimarları, filozofları ve diğer kadın bilgeleri hakkında anlatılar günümüze kadar ulaşmıştır.
Orta Çağ’ın feodal toplumunda okullar ve üniversiteler giderek kilisenin talimatlarına uymaya başladıktan sonra, kadınların eğitim görebilmeleri neredeyse asırlar sonra, aileleri bir manastıra para yardımı ya da herhangi bir mal devrettikleri takdirde mümkün olmuştur. Tıp ve eğitim alanları kadınların akademik olarak çalışabilecekleri en son alanlar olmuştur. Orta Çağ’ın en ünlü kadın doktoru tahminen 11. yüzyılda Salerno Tıp Okulunda pratisyen hekim olarak çalışan Trotula di Ruggiero’dur. Tıp uygulamaları üzerine birçok makale yazmış, aynı zamanda eşi ve oğullarıyla birlikte tıp ansiklopedisi Practica Brevis üzerinde çalışmıştır. 12. yüzyılda Salerno Okulunun ana metni olan De Aegritudinum Curatione’de (Tedavi İşlemleri Üzerine) okulun yedi büyük ustasının metinleri yer almaktadır ve bunların arasında Trotula’nın öğretisi de bulunmaktadır.
Kızların ve kadınların eğitimi için tarihteki en önemli öncülerden birisi, bilginin nasıl yayılacağı konusundaki “Omnes, omnia, omnino" (Herkes her şey hakkında bütün bilgileri öğrenmek zorundadır) ifadesiyle Bohemya Kardeşler Cemiyeti piskoposu Jan Amos Comenius olmuştur.

Aydınlanma Çağı ile birlikte devlet okulu ve genel zorunlu eğitim düşüncesi yayılmaya başladığında, kızların bu zorunlu eğitime dâhil edilip edilmemesi tartışmasının başlaması fazla uzun sürmemiştir. O zamana kadar kızlar ve genç kadınlar için diploma alabilmek sadece yüksek kız okulunu bitirmekle mümkündü. Bu okullarda kızlar ev kadınlığı ve ev yönetimindeki hayatlarına hazırlık yapıyorlardı. Müfredatta güzel sanatların yanı sıra, el sanatları ve ev ekonomisi dersleri de bulunuyordu. O zamanki toplumlarda kızların daha fazla konu hakkında bilgi sahibi olmalarına izin verilmiyordu.
Kadınlar için vatandaşlık hakkının talep edilmesinden sonra, ilk kadın hareketlerinin talepleriyle birlikte, o zamana kadar sadece erkeklerin yararlandığı mesleki eğitime kadınların da gidebilmeleri talep edilmiştir. Özellikle kadınların üniversitede eğitim görebilmeleri bir asır boyu tartışılmış ve karşı çıkılmıştır. İzin verilmeden önce kadınların fiziksel yapıları ve düşünsel yetilerinin böyle bir eğitim için yeterli ve uygun olup olmadığı tartışma konusu olmuştur.
1840 yılında ilk kadın öğrenci dinleyicileri Zürih Üniversitesine gelmiş ve 1863'ten itibaren kayıtlar artmıştır. Örneğin, 1892 yılında yazar Ricarda Huch tarih konulu çalışmasıyla Zürih Üniversitesinden mezun olmuştur. 1849 yılında ilk kadın yüksek öğrenim kurumu olan Londra Üniversitesi kurulmuş ve 1870-1894 yılları arasında neredeyse bütün Avrupa genelinde kadın eğitimi çalışmaları devam etmiştir. Yalnızca Prusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu konuda geç kalmıştır.
Kadınların politikaya katılımlarının ilk adımları Fransız Devrimi sırasında, 1791 yılında Olympe de Gouges'in Kadın Hakları Bildirgesi'ni yayımlamasıyla atılmıştır. 1830 ve 1848 devrimleri sırasında da Fransa'daki kadınlar seçme hakkını talep ederken, İngiltere'de de kadın hakları için ilk çıkışlar 1832'de gelmiştir. Bunlardan başka da İskandinav devletlerinde kadınlar 1880'li yıllarının başlarında politik haklarını ilan etmişlerdir. Buna karşın, Orta Avrupa'daki ilk talepler 1900'lü yıllardan sonra, bazı Akdeniz ülkelerinde de Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır.
Kadın hakları hareketinin oluşumunu başlatan;

Sadece erkeklerin işine yarayan ve kadınları göz ardı eden seçim hakkı düzenlemeleri,
İngiltere ve Avusturya'da olduğu gibi, sadece ayrıcalıklı kadınlar azınlığının sahip olduğu seçme haklarını düzenleyen seçim yasaları ve
Sadece vatandaşlık haklarını değil, aynı zamanda politik hakları da elde etmeye çalışan kadın hareketlerinin güçlenmesi olmuştur.
O dönemde Rusya, Avusturya ve Prusya devletlerinin hükmettiği Doğu Avrupa ülkelerinde bağımsız bir kadın hareketi gelişememiştir.

18. yüzyılda başlayan kadın hareketlerinin uzun mücadelesi kadınların seçme hakkını elde etmesinden önce başlamıştır.
Fransız Devrimi sırasında Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin yayımlayan ve sonra da yayınladığı bir yazının kralcı görülmesi nedeniyle de idam edilen Olympe de Gouges kadınların seçme hakkı için mücadele veren ilk modern savunucudur. 1871 yılında da Paris Komünü kadın haklarını tanıdı. 21 Mayıs'ta aynı yıl Fransız hükûmet askerlerinin bastırması ile bu hak tekrar geri alındı.
Kadınlar ilk olarak 1776 yılında ABD'nin New Jersey eyaletinde seçme hakkını elde ettiler, fakat bu hak 1807 yılında geri alındı. İlk modern devlet olarak da Amerika Birleşik Devletleri'nin Wyoming eyaleti 1869 yılında kadın haklarını tanıdı.
Güney Pasifik'teki İngiliz kolonisi Pitcairn Adaları’nda ilk kez 1838 yılında kalıcı kadın hakları elde edildi. Bir zamanlar kısıtlı yönetimiyle İngiliz bölgesi olan Yeni Zelanda’da 1893 yılında kadınlar aktif seçim hakkını elde etmiştir. Pasif seçim hakkını da ilk olarak 1919 yılında elde etmişlerdir. Daha sonra 1894 yılında o zamanlar koloni olan Güney Avustralya aktif ve pasif seçme haklarını kabul etmiştir. Ardından bir sene öncesinde Britanya’dan ayrılarak resmen bağımsızlığını ilan eden, yeni kurulmuş Avustralya devleti bu hakkı tanımıştır. Böylece Avustralya kadın haklarını kabul eden ilk modern egemen devlet olmuştur.
Finlandiya 1 Haziran 1906 tarihli eyalet meclisi tüzüğü ile kadın haklarını kabul eden ilk Avrupa ülkesi olmuştur. Finlandiya o zamanlar Rusya'ya bağlı bir beylik idi.
Danimarka 1915 yılında anayasasının değişmesi ile kadınların seçme hakkını kabul etmiştir.
12 Kasım 1918 yılında Alman Avusturya’sının devlet ve yönetim biçimi yasası ile kadınlar Avusturya’da genel seçim haklarını elde etmişlerdir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yıkılıp cumhuriyet rejimine geçilmesiyle de, anayasadaki 9. maddede kurulan ulusal meclisin gerçekleşecek seçimleri için “bütün yurttaşların cinsiyet ayrımı gözetmeksizin genel, eşit, direkt, saklı oy hakkı”ndan bahsedilmiştir. Sonraki maddede de “ülke, bölge, semt ve belediye temsilciliği seçimi ve seçim hakkı” olarak bu bilgi açıklanmıştır. Aynı gün milletvekilleri komisyonu tarafından Alman halkı için bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiride Alman Kasım Devrimi sırasında iktidara gelen hükûmet, yasaların verdiği güç ile bundan sonra her bir resmi kurum için yapılan seçimlerde 20 yaşını doldurmuş bütün kadın ve erkeklerin dengeli seçim sistemine dayanarak eşit, saklı, direkt ve genel seçim hakkına sahip olduğunu ilan etmiştir. Kısaca, burada 30 Kasım 1918 tarihinde yasaları belirleyen Alman ulusal meclisinin seçimler üzerine yaptığı düzenleme ile seçim hakkı yasal olarak verilmiştir. Böylelikle Almanya'daki kadınlar 19 Ocak 1919 tarihinde Alman ulusal meclis seçimlerinde ilk defa ulusal seçim haklarını kullanmışlardır. Nasyonal Sosyalistlerin gücü ele geçirmesiyle 1933 yılında pasif seçim hakkı kadınların elinden tekrar alınmıştır.
Amerika'da kadınlar 1920 yılında 19. anayasa değişikliğinin ardından ülke çapında tam bir seçim hakkı elde etmişlerdir. Britanya'da 1919 yılında kısıtlı bir şekilde, bazı özel durumlarda oy kullanabilme hakkını elde eden kadınlar tam oy hakkını 2 Temmuz 1928 tarihinde elde etmişlerdir. İtalya'da kadınlar 1925 yılında genel seçim hakkını elde etmişlerdir. Türkiye'de kadınlar 1930 yılında aktif, 1934 yılında da pasif seçme hakkını elde etmişlerdir. Fransa ve Belçika'da kadınlar 1944 yılında seçim hakkını elde etmişlerdir. Hindistan'da kadınlar seçme hakkına 1950 yılında sahip olmuşlardır.
İsviçreli kadınlar ülke çapında bir seçim hakkı için 2 Şubat 1971 tarihine kadar beklemek zorunda kalmışlar, fakat  Appenzell Innerrhoden kantonu bu hakkı ancak ilk kez 1990 yılında kabul etmiştir. 1984 yılında Lichtenstein, 2003 yılında da Afganistan bu hakkı kabul etmiştir. 2005 yılında da Kuveyt'teki kadınlar hem aktif, hem pasif seçme hakkına sahip olmuştur.

Ocak 2009 itibarıyla dünya nüfusu yaklaşık 6,8 milyar olup bunun yüzde 49,7'si kadındır; yani, kadın nüfusu 3 milyardan fazladır ve dünyadaki yaşlıların çoğunu kadınlar oluşturmaktadır. Bununla birlikte kadınların dünya genelinde erkekler ile eşit haklara ve eşit fırsatlara sahip olmaları önünde birçok engeller, çözüm bekleyen sorunlar bulmakta ve bu yolda çabalar ve kazanımlar adım adım artmaktadır.

Kadınların seçme hakkı, bir ülkenin yetişkin kadınlarının en azından politik oylamalara katılma hakkına sahip olmaları anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle de, erkeklerle eşit ölçüde seçme hakkına sahip olmalarıdır.

1945 ile 1995 yılları arasında dünyadaki kadın milletvekili sayısı 4 kat arttı. Bazı ülkelerde meclisteki kadın milletvekili sayısını artırmak için kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanıyor.
Suudi Arabistan'da kadınlara oy hakkı 2011 yılında verildi. Kadınların araba kullanmasına dair yasak ise 24 Haziran 2018 tarihinde kaldırıldı.

Birçok devletin hukuki düzenlemelerinde kadın-erkek ayrımı yapılması ve bilhassa miras hukuku ve medeni hukuk düzenlemelerinde kadınlara negatif ayrımcılık uygulanmaktadır.
Dünyada birçok bölgede, kadınların eş seçme, evlilik, boşanma ve diğer temel medeni hakları hala tanınmamaktadır.

Kadınlara yönelik şiddet ve psikolojik baskı en modern ülkelerde bile hala tam anlamıyla önlenememiştir.
Her 5 kadından 1'i hayatının bir döneminde taciz veya tecavüz girişimi kurbanı olmaktadır.

Kadın cinayet kurbanlarının yüzde 70'i eşle

Mâlik (Arapça: مالك), Arapça bir kelime olup "Mülk" kökünden türemiştir ve "bir mülke sahip olan" anlamını taşır. İslam inancında Mâlik cehennemin yöneticisi olan meleğin ismidir. Kur'an'da bu anlamdaki tek kullanımında, günahkârlar Mâlik'e, Allah'ın kendilerini yok etmesini isteyerek seslenirler, ancak orada sürekli kalacakları cevabı ile karşılaşırlar.
Ayrıca Mâlikü'l-Mülk şeklinde, "Dünya ve ahiretin mülkü, yalnız ve mutlak olarak kendisinin olan" anlamında, Allah'ın adlarından biri olarak da geçer.

Semitik dillerde ve Türkçede kullanılan melek İbranice "m-l-k" kökünden gelir.
Melek, malik, mülk, malik'ül mülk, memlük gibi kelimelerin köken aldığı "m-l-k"nin İsraillilerin komşuları olan Ammonluların tanrısı Molek (molech, moloch)'in isminden türetildiği düşünülür. Bu ilişki cehennem bekçisi malik açısından düşünüldüğünde daha açıktır. Buna göre Molek'e çocukların kurban olarak sunulduğu Hinnom Vadisi cehenneme, Molek ise Malik'e dönüşmüştür.

Cehennem
Dumat
Hades
Rıdvan

Meşru müdafaa, nefsi müdafaa, yasal savunma veya meşru savunma; uğranılan bir saldırı karşısında kişinin kendisini veya bir başkasını koruması. Saldırıyı durdurmak veya saldırının etkilerini azaltmak amacıyla orantılı güç ile gerçekleştirilen karşı saldırı da meşru müdafaaya dahildir. Örneğin üzerine silahla ateş açılan bir kişinin, kendi silahını kullanarak saldırganı etkisiz hale getirmek için ateşle karşılık vermesi meşru müdafaa kapsamındadır; ancak yumrukla saldıran bir kişiye ateşli silah ile karşılık vermek, orantısız güç kapsamındadır ve meşru müdafaa değildir. Meşru savunmanın amacı cezalandırmak değildir. Saldırıyı def etmeye yetecek kadar güç kullanılmalı ve saldırı bitince savunma da sona ermelidir. Bazı kişiler sınırlı pasifist bir yanıtı tercih ederken başkaları silah veya mücadele sanatlarından öğrendikleri teknikleri kullanmayı tercih edebilmektedirler.

Savaş sanatları, meşru müdafaa stratejilerinde kullanılabilmektedir; ancak Batı ülkelerinde özellikle şiddetin dozunun fazla yaşandığı ülkelerde geleneksel savaş sanatlarının öğrenimlerinin uzun olduğu ve fazla tecrübe gerektirdiği, pratik olmadığı gibi gerekçelerle modern, savaş sanatlarından belirli tekniklerin bir araya getirildiği kendini savunma stratejileri geliştirilmektedir.
Meşru müdafaada en temel ilke fiziksel karşılaşmadan kaçınmaya çalışmak ve ancak mecbur kalındığı takdirde gösterişe kaçmadan, güç ispatına girişmeden olabilecek en hızlı şekilde saldırganı bertaraf etmektir.
Savaş sanatları içinde müdafaa açısından en pratik olduğu düşünülen teknikler çalışmalarını tam temaslı (İng: full contact) gerçekleştiren dövüş sanatlarıdır. Bunlardan bazıları; Muay Thai, Boks, Kick Boks, Güreş, Judo, Brezilya Jiujitsusu ve Tam temaslı Karate stilleri olan Kyokushin kaikan, Ashihara ve Enshin gelmektedir. Buna rağmen tam temaslı dövüş sporları, beyin sağlığı ve beyin gelişimi açısından oldukça risklidir. Örneğin Muay Thai yapan çocuk dövüşçüler, testlere, yaşıtlarına göre 10 puan düşük IQ göstermiştir. Kafaya alınan darbeler, nakavt oluşturacak kadar güçlü olmasa bile (subkonküssif), tedavisi olmayan Kronik Travmatik Ensefalopati (KTE) hastalığına sebep olmaktadır. Eldiven ve koruyucu kask kullanmanın beyni korumaya bir faydası olduğu gösterilememiştir.
Ayrıca Vacón,, Jieishudan, Pars Tactic Defence, Krav Maga, Wakazamurai, Sayokan gibi Melez savaş sanatları, kategorisi içerisinde değerlendirilen ve doğrudan gerçek dövüş ve tehdit ortamında kişinin müdafaası için geliştirilen yeni savaş sanatları da bu amaçla kullanılmaktadır.
Bu dalların çoğu gerçek bir dövüş ortamında kişinin kendisini savunması amacıyla öğretildiğinden fair play kuralları gözetilmemekte ve bu yüzden de olimpik spor dalları içerisine alınmamaktadırlar. Yine de söz konusu dalların bazılarında -bazılarında müsabaka sistemi yoktur- belirli kuralların, hakemlerin varlığı sebebiyle tam bir sokak ortamı oluşturulamamaktadır ve bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde herhangi bir teknik sistem içinde kalınmadan da doğrudan insanların sokakta kullanabilecekleri kendini koruma tekniklerini öğreten okullar bulunmaktadır.

Boks
Muay Thai
Krav Maga
Jieishudan
Melez savaş sanatları

how-to-defend-youself.html Defend Yourself30 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Self Defense1 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnsan hakları dahilinde, bazı filozoflar ve siyaset bilimciler, negatif haklar ve pozitif haklar arasındaki farkları belirlemişlerdir. Bu görüşe göre, pozitif hak, kişinin, birisi için bir şey yapmasını ahlaki olarak desteklerken, negatif hak, birisinin bir şey yapmasına müdahale etmeyi engeller.
Bu farkı resmi olarak dile getirmek gerekirse, eğer 'A' kişisi, 'B' kişisine karşı bir negatif hakka sahipse, 'B' kişisi, 'A' kişisinin 'x' hareketini yapmasını engelleyici şekilde davranamaz. Eğer 'A' kişisi, 'B' kişisine karşı bir pozitif hakka sahipse, bu durumda, 'A' kişisi 'x' hareketini yardımsız yapamıyorsa 'B' kişisi ona 'x' hareketini yaparken yardım etmelidir. Örneğin negatif yaşam hakkı başkalarının kişiyi öldürmesini engellerken, pozitif yaşam hakkı, yardım edilmezse ölecek olan kişiye yardım etmeyi gerektirir.
Negatif haklar, konuşma özgürlüğü, mülkiyet, inanç özgürlüğü gibi politik hakları tanımlarken kullanılır. Pozitif haklar için ise eğitim ve sosyal güvenlik örnekleri verilebilir.

Telif hakkı (İngilizce: copyright), bir kişi ya da kişilerin her türlü fikrî emeği ile meydana getirdiği bilgi, düşünce, sanat eseri ve ürününün kullanılması ve kopyalanması ile ilgili hukuken sağlanan haklardır. Telif hakkının doğması için tescile gerek yoktur. Fikir ve sanat eserleri üzerindeki haklar eserin üretilmesiyle birlikte doğar. Bununla birlikte eser sahibi isterse ülkenin ilgili tescil birimlerinde (mesela Türkiye'de noter ya da Kültür ve Turizm Bakanlığı) isteğe bağlı olarak kayıt tescili yaptırabilir. Telif hakları, genellikle belli bir süre için geçerlidir.
Telif hakkı simgesi, çember içinde bir "C" harfidir, © harfi üzerinde bulunduğu yapanın telif haklarının korunduğunu belirtir ve İngilizce "copyright" kelimesini ifade eder. C sembolü kullanılsın ya da kullanılmasın, orijinal her fikir ve ürün, doğuştan telif haklarına sahiptir.
Telif hakların korunması temel insan haklarından biridir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 27. maddesine göre herkesin yaptığı her türlü bilim, edebiyat veya sanat eserinden mütevellit manevi ve maddi menfaatlerin korunmasına hakkı vardır.

Telif hakları genellikle belli bir süre için geçerlidir. Ülkelerin kendi kanuni mevzuatlarına bağlı olarak koruma süresi pek çok ülkede eser sahibi yaşadığı süre ve ölümünden itibaren 50-70 yıl süre için geçerlidir (Mesela Türkiye'de 70 yıldır.). Bu süre işin türüne, çalışmanın bir fert ya da şirket tarafından oluşturulup oluşturulmadığına, aleniyet kazanıp kazanmadığına ve diğer bazı değişkenlere bağlı olabilir.

Telif hakları herkese karşı ileri sürülebilirler. Ancak toplum menfaatinin korunması gibi nedenlerle bu mutlak hakka yasalarla çeşitli sınırlamalar getirilebilir. Mutlak hakka getirilen bu sınırlandırmalar; kamu yararı, kamu düzeni, genel ahlak gibi sebeplerle getirilen sınırlamalar ve hususi menfaat (şahsi kullanım vs.) yararına getirilen istisnalardan oluşabilir. Örneğin telif hakkı saklı bir eserin kâr amacı güdülmeksizin, şahsi kullanım amacıyla çoğaltılabilmesi mümkün olabilir.

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca eser sahibi olan kişi telif hakkı kapsamında; manevi ve mali haklara sahiptir. Manevi haklar aşağıdaki şekildedir:

Umuma arz etme, yayma.
Adın belirtilmesi.
Eserde değişiklik yapılması menetme.
Mali haklar aşağıdaki şekildedir:

İşleme hakkı.
Çoğaltma hakkı.
Yayma hakkı.
Temsil hakkı.
İşaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkı.
Pay ve takip hakkı.
Bu hakları ihlal edilen telif hakkı yani eser sahibi; hakkına tecavüz eden kişiye karşı tecavüzün önlenmesi, tecavüzün ortadan kaldırılması, tazminat ve ceza davası açılması için gerekli ihbar, şikayet yollarından birine ya da birden fazlasına başvurabilir.

Telif hakları, tescil edilmeseler dahi yasal koruma altındadır. Yani bir eser yayımlandığı andan itibaren korunması gereken statüye kavuşur. Telif anlaşmazlıklarında bir eseri ilk olarak kimin ürettiğinin tespiti için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bunlardan en meşhuru zaman damgalı elektronik imza ile imzalanmış dokümandır. Yine amatör makale yazarlarının sık başvurduğu bir diğer yöntem ise e-posta göndermek suretiyle kayıt altına almaktır. Bunların yanında toplumdaki tanınmışlığın tespiti şahitler yoluyla da mümkündür. Bir telif hakkı ihlalinde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun (FSEK) 71. maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulabilir. Buna ilaveten Fikri Haklar Mahkemesinde hukuk davası açmak ve savcılık kanalıyla FSEK ek 4. madde uyarınca erişim engelletmek de mümkündür. FSEK ek 4. madde gereği erişim engelletebilmek için evvela ihtarname çekmek/bildirimde bulunmak gerekmektedir. Bu ihtarda/bildirimde; kopya içerik barındıran kişiye ilgili içeriği kaldırması için 3 günlük mühlet verilmelidir. Ayrıca telif haklarının korumasının bizzat resmî bir kurum tarafından yapılması için müracaatta bulunmak mümkündür.

İngiltere'de 1709'da kabul edilen ve 1710 yılında uygulamaya konan "Kraliçe Anna Kanunu", bir kitabın eser sahibi ve mirasçılarına yayımdan itibaren belirli bir süre ile koruma sağlayan ilk kanundur. Bu yasa, kitap yayıncılarının kitaplarını başkalarının kopyalamasına karşı 14 yıl süreyle koruma sağlamaktaydı. İngiltere'de hakkak ve heykeltıraşların haklarını koruyan 1734 ve 1814 tarihli kanunlar; tiyatro ve musiki eserleri sahiplerinin haklarını koruyan 1882 ve 1888 tarihli kanunlar çıkarıldı, bu kanunların içerikleri 1911 yılında birleştirildi ve 1957 yılında Telif Kanunu halini aldı.
1789'da Fransız İhtilali ile Fransa'da locaların imtiyazları kaldırılmış; eser sahipleri korumadan tamamen yoksun kalmıştı. 1791 ve 1793 yıllarında telif hükümleri içere yasa çalışmaları yapıldı. Bu çalışmalar ile eser sahibinin fikrî mülkiyet hakkının süresi, yaşamı boyunca ve ölümünden sonra 10 yıl süreyle sınırlandırılması belirlenerek düzenlendi. On yıllık koruma süresinden sonra eserin "kamu malı" hâline dönüşmesi sistemi benimsenmiştir. Benzer yasal düzenleme çalışmalarına daha sonra Almanya, İsviçre ve İspanya gibi diğer Avrupa ülkeleri de katıldı. Fransa'da Fransız İhtilali'nin ardından çıkan yasaları 1810, 1854, 1866 tarihlerindeki yasalaşma çalışmaları izledi. Bu çalışmalar mahkeme içtihatları ile birlikte gelişerek 1957 fikir ve sanat eserleri kanunu kabul edildi. Kanun, günümüzde Fikri Mülkiyet Kanunu adın taşır, telif ve sınai mülkiyet haklarını birlikte içerir.
Almanya'da 1837 yılında çıkan Prusya Bilim ve Sanat Eserleri Üzerindeki Mülkiyetin Himayesi Kanunu, 1871 yılında imparatorluk kanunu olarak yasalaştı ve 1965 yılında bugünkü haline yakın düzenlemeye erişti.
ABD'de ilk defa 1672 yılında John Usher adlı bir yazarın, kendi eserini izni olmadan satma ve çoğaltma konusunda yasak getiren özel bir izin sağlamıştı. Bu olay, ABD'de telif hakları konusunda ilk meydana gelen yasal olaydı. Ülkenin bir kısmında 1783, 1786'da Kraliçe Anna Kanunu'nu temel alan telif hakları yasası onaylanıp uygulanmaya başlandı.

18. yüzyılda ortaya çıkan ilk telif kanunları edebî eserleri koruma altına almaya yönelikti. Zamanla müzik ve resim alanında eserlerin telif hakları kapsamında değerlendirilmesi için çalışmalar yapıldı. Çok sonra haritalar, maketler, kabartmalar, oymalar, el yazmaları, bilimsel eserler, mimari eserler, tezhipler bu kapsamda değerlendirildi. 1990'lı yıllardan itibaren n bilgisayar ve bilgisayar programları da sinema eserleri, pandomimalar, koreografilerden sonra eser sayılıp fikrî ürünler olarak koruma altına alınmaya başladı.

Kraliçe Anna Yasası'ndan sonra neredeyse tüm ülkelerin katıldığı uluslararası anlaşmalarla telif hakkı yasalarının dünya çapında bir dereceye kadar uyumlu hâle getirilmiştir. En önemli uluslararası anlaşmalardan biri 1886'da imzalanan Bern Sözleşmesi'dir. Bern Sözleşmesi'nin telif hakkı koruması standartları, yazarın minimum yaşam süresini artı 50 yıl olarak belirlenmiştir. 1886'da sözleşmeyi imzalayan ülkeler Bern Birliğini oluşturmuştur. Sözleşme, 1979'da son hâlini aldı.

Telif hakları saklı olan kitapların başında veya sonunda "Bütün yayın hakları saklıdır. Kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz." şeklinde bir cümle bulunabilir. Yazarının ölümünün üzerinden telif haklarının geçersiz kılınmasına yetecek kadar süre geçmiş olsa bile eğer yazıldığı dilde değilse çevirmenin çevirisi de bir eser kabul edildiği için telif hakları yayımlayan kuruluşun veya çevirmenin elinde olacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri Telif Hakkı Kanunu
Copyleft
Telif hakkı simgesi
Türkiye Cumhuriyeti Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu
Panorama özgürlüğü
Telif kanunu
Tescilli marka (® ya da ™)

Belgelerinize © işareti eklemenin pratik bir yöntemi.
Creative Commons, lisans hakları, alıntılama ve hukukî boyutu4 Eylül 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı - Telif Hakları9 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
T.C. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu30 Kasım 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Satıcı, sözleşmede bildirilen mal ve hizmetin toplam satış fiyatını hiçbir şekilde arttıramaz. Satıcı aldığı peşinatı ve imzalattığı senetleri iade etmek zorundadır.
7 gün iya ihtarname çekmeyen alıcı ürünü kabul etmiş sayılır. Bu nedenle sözleşme üzerindeki tarihe çok dikkat edilmeli, geçmiş tarihli sözleşmeler imzalanmamalıdır.

Banka ya da finans kuruluşlarından alınan tüketici kredisi için mutlaka sözleşmenin artlar, hiçbir şekilde müşteri aleyhine hiçbir şekilde değiştirilemez. Örneğin, sözleşmede yer almadığı müddetçe faiz oranları herhangi bir bahane ile kesinlikle artırılamaz.
Alıcı borcun tamamını ya da bir kısmını önceden ödemek isterse, banka ya da finans kurumu gerekli faiz ve komisyon indirimini yapmak zorundadır.
Alıcı yanlış verirse geri iadesi zorunludur.

Satıcı kampanya yöntemi ile sattığı malı zamanında teslim etmek zorundadır. Ayrıca, ek para talebinde bulunamadığı gibi taahhüt ettiği mal veya daha üst modeli dışında başka bir ürünü veremez.

Her yıl 15 Mart tarihi, Dünya Tüketiciler Günü olarak kutlanmaktadır. Bu günde tüketicilerin bilinçlendirilmesi için seminerler düzenlenmekte, alışveriş merkezlerinde standlar kurulmakta, radyo ve televizyon programları yayınlanmaktadır.

Tüketiciyi Koruma Derneği

Hukuk Rehberi 25 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tüketiciler Derneği (TÜDER) Resmi Sitesi 17 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
4822 Sayılı Kanun ile Değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (PDF)
tuketici.gov.tr
Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER) Resmi Sitesi 20 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Telekomünikasyon Kurumu Tüketici Şikayetleri Merkezi

Engelli hakları, mevcut engel durumu nedeniyle engellilerin, sağlıklı bireyler gibi eşit haklara erişiminin sağlanması için engellilere verilen pozitif ayrıcalık sağlayan haklara verilen genel ad.

3 Mayıs 2013 tarihli Resmî Gazete uyarınca, daha önceki bazı resmî tanımlarda geçen; özürlü, sakat veya çürük (askere uygun değildir) gibi ibareler yerine engelli ibaresinin kullanılması kanuna bağlanmıştır

Türkiye'de, belediyeler 572 sayılı kanun hükmünde kararname gereğince engellilere uygun düzenlemeleri standartlara uygun olarak yapmak zorundadır. İmar Mevzuatına ulaşılabilirlikle (fiziksel engellerin kaldırılmasıyla) ilgili hükümler eklenmiştir. Buna göre, kaldırımlar, yaya yolları, konutlar ve umumi binalar engellilerin ulaşabilirliğine uygun olarak yapılmak durumundadır.

Toplu taşımada engellilere bir takım indirimler uygulanmaktadır. Belediyeler ve belediyelerin kurdukları birlik, müessese ve işletmeler otobüs benzeri karayolu üzerinden yapılan toplu taşıma araçlarında, %40 oranında engelli olduğunu belgeleyen kişiler üzerinden %30 indirim uygulamak zorundadır. Demiryolu ulaşımında %40 ve üzeri engellilere %50, %50 ve üzeri ağır engellilerden iste ücret talep edilmez. Bazı havayolu şirketleri de, engelli yolculara indirim uygulamaktadır.

Ortopedik engelliler için araç alımlarına getirilen yasal kolaylıklar da sağlanmaktadır. Günlük ulaşımda engellinin ulaşım ihtiyacı için ithal edilen araçlardan hiçbir şekilde gümrük vergisi talep edilemez. H sınıfı sürücü belgesine sahip olan özürlüler yurt içinden aldıkları özel tertibatlı otomobillerde, katma değer vergisi indiriminden yararlanmakta ve taşıt alım vergisinden muaf tutulmaktadır. ortopedik engellilere otomobil tipi araç alımlarında engel durumuna göre aracı hareket ettirici düzenek yer alan (modifiye edilmiş) kullanıma uygun hale getirilmiş araçlardan Özel Tüketim Vergisi alınmaz.

%90 ve üzeri engeli olan kişiler için ÖTV indirimi uygulanmaktadır. %90 ve altı engeli olan engelliler için, engelli raporu açıklama kısmında kişinin araç kullanmasını engelleyen durumlar belirtilerek "Özel tertibatlı araç kullanabilir" ifadesi yer alması durumunda ÖTV indirim hakkı mevcuttur.

Engelli bireylerin vergi avantajlarından biri de Engelli Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) İndirimidir. Bu indirim, engelli bireylerin belli araçlarda ÖTV ödemeden faydalanmalarını sağlar. Otomobillerde güncel uygulanan ÖTV ve KDV oranları şu şekildedir; 

Engelli bireylere yönelik ÖTV indirimi, hak sahibi kişilerin araç satışında uygulanır. Engelli ÖTV indirimi hesaplaması, aracın vergisiz fiyatına, silindir hacmine ve ÖTV oranına göre değişiklik gösterir.

Ortaöğretimde, işitme engelli öğrenciler meslek liselerine sınavsız yerleştirilebilmektedir. Yüksek eğitim kurumuna girmeye hak kazanan öğrenciler, valilik bünyesindeki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'ndan Başbakanlık Bursu ve yardımcı ders araç gereçlerin temini konusunda destek alabilir. Kredi ve Yurtlar Kurumu, %40 ve üzerinde engelli olduğunu belgeleyen öğrencilere öncelik tanır ve harç üzerinden %50 indirim yapar. Halk Eğitim Merkezleri'nde çeşitli mesleki eğitim programı alan ve %40 ve üzeri engellilerden, herhangi bir ücret alınmaz.
Devlet Tiyatroları, engellilerden ücret talep etmez. Ayrıca engelli tiyatrosu, Kültür Bakanlığı'ndan maddi destek almaktadır. Özel tiyatro ve sinemalarda da engelliler için indirim uygulanmaktadır.

31 Ağustos 2013 tarih ve 28751 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan "2013-2014 Eğitim-Öğretim Yılında Yükseköğretim Kurumlarında Cari Hizmet Maliyetlerine Öğrenci Katkısı Olarak Alınacak Katkı Payları Ve Öğrenim Ücretlerinin Tespitine Dair" Bakanlar Kurulu Kararında "Yükseköğretim programlarına kayıt veya kayıt yenileme sırasında 1/7/2005 tarihli ve 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun ve 14/1/2012 tarihli ve 28173 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Engellilik Ölçütü, Sınıflandırması ve Engellilere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik uyarınca engelli olduğuna dair raporu ilgili yükseköğretim kurumuna sunan öğrencilerin ödemesi gereken öğrenim ücreti tutarlarından, engellilik oranı kadar indirim yapılır."
Ülke genelinde, Milli Eğitim Bakanlığı zihinsel özürlü çocukların eğitim uygulamaları yönetmeliğince düzenlenen eğitilebilir zihinsel engelliler meslek okulları bulunmaktadır.

" Anadolu Üniversitesi Senatosu kararı gereğince engelli oranı  %40 ve daha fazla olan öğrenciler bu durumlarını engelli olduğuna dair "Sağlık Kurulu Raporu" ile belgelendirmek kaydıyla "Öğretim Giderini ödemeyeceklerdir." "Açıköğretim Fakültesine kayıt yaptıran öğrencilerden Atatürk Üniversitesi Yönetim Kurulu kararı gereğince özürlülük oranı % 40 ve daha fazla olan öğrencilerden “Açıköğretim Materyal Ücreti” alınmayacaktır."

Özel iletişim vergileri ilgili kanunun maddesi gereği engellilerden talep edilmez bu sayede özel hizmet veren firmalar %50'ye varan indirimler yapabilmektedirler.
Türk Telekom, sabit telefonlar için %40 ve üzeri engelliler için indirimli Sosyal Tarife Paketi uygulamaktadır. Cep telefonu operatör şirketleri de %40 ve üzeri engelliler için indirimler uygulamaktadır. Sabit internet hatları için de engellilere indirim uygulanmaktadır.

3 Ekim 2011 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmelik gereği tüm kamu kurum ve kuruluşlarına özürlü memur alımları ÖMSS (Özürlü Memur Seçme Sınavı) ve lise mezunu olamamış adaylar için kura sistemi ile atamalar yapılacak olup.
ÖMSS yönetmeliği ile gelen yenilikler

- sınav iki yılda bir yapılacak olup, sınavın geçerlilik süresi iki yıldır.
- özürlü adayları için yaş sınırı yoktur.
- özürlünün alacağı puanla, atama öncesi kurumun belirleyeceği 5 kişiden oluşan bir atama onay komisyonu ile engellinin başvurduğu pozisyona
engel durumunun uygun olup olmadığı değerlendirildikten sonra atama onayı olumlu veya olumsuz bir şekilde neticelendirilecektir.

2014 yılında isim değişikliği ile EKPSS (Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı) olmuştur.

Engelli vergi indirim işlemleri dilekçe örnekleriyle Vergi Dairesi Başkanlığı sitesinde 7 Temmuz 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. yer almaktadır.

Girintili satır

Özürlü hizmet erbabı ile bakmakla yükümlü olduğu özürlü kişi bulunan hizmet erbabında uygulama:
Maliye Bakanlığı Merkez Sağlık Kurulunca tespit edilen çalışma gücü kayıp oranının asgari; olarak hesaplanan sakatlık indirimi, çalışanın ücret matrahından indirilmektedir. 
Sakatlık indiriminden yararlanacak birden fazla kişinin bulunması halinde, bu rakamlar, her biri için ayrı ayrı belirlenerek, indirim uygulanmasında toplu olarak dikkate alınmaktadır.
Ayrıca asgari ücret tutarına kadar olan gelir, vergi muafiyetine tabidir. Bu nedenle, asgari ücretle çalışan bir işçiden gelir vergisi kesilmez ve bu sebeple engelli vergi indiriminden faydalanamaz.

Çalışabilir durumda ona engellinin fiziki ve fizyolojik niteliklerine bağlı olarak verilen sağlık raporundaki iş yapabilir % oranına takabulen engellinin fiziki iş yapabilme kapasitesinin yanı sıra fizyolojik mukabiliyeti oranında malülen erken emekli olabilmesi sağlanılmaktadır. Normal şartlarda sağlıklı biri 25 yıllık işgünü sigorta primi yatırırken engellinin durumuna bağlı olarak en erken 15 yılda malülen emekli olabilmesi söz konusu olmaktadır. Yanlış ödemiş olduğu prim hesabına göre aldığı emekli maaşı çalışırken aldığının %60 oranındadır. Hiç çalışmamış, çalışamaz durumdaki engellilere bağlanılan malüllük maaşı hakkı, Resmî Gazete'ye göre 200 TL'lik cüzzi bir miktardır.
Engellinin çalışamadığı süreler için geçmişe dönük sigorta primi ödemek hakkı talebi, ilgili mevzuatlarda kişi engelli olsun veya olmasın; çalışmasa bile yurt dışında kaldığı süreyi, anavatanına kesin dönüş yapacağını bildirdiği ve bunu resmîleştirdiği zaman yurt dışında kalmış olduğu süreyi (süre sınırlaması olmaksızın) geçmişe dönük prim borçlanması olarak ödüye bilme hakkı ilgili mevzuatlarca sağlanmıştır.
Türkiye'deki engellilerinde anayasanın eşitlik ilkesi gereği çalışamadıkları süreler için belli şartlar altında geçmişe dönük prim borçlanma haklarının sağlanması konusunda ilgili insan hakları dernekleri tarafından kamu davası açılarak bu hakkın kazanılması açısında talepte bulunması gerekmektedir. Bu konuda belli başlı birkaç derneğin öngörülen kamu davası içi önçalışma yaptığı öngörülmektedir.

15 Ocak 2015 tarihinde yayımlanan ve 32783 sayılı Resmî Gazete'de yer alan 7538 numaralı Kanun ile, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile bazı diğer kanunlarda değişiklikler yapılmış ve bu değişiklikler yürürlüğe girmiştir.

Özürlüler yasası ile ilgili mevzuat yayımlanmıştır.

Mevcut aylık sahiplerinin muhtaçlık durumu ve Sağlık Kurulu Raporları yenilenmeyecek olup yılda bir kez yapılacak sosyal incelemeler yoluyla işlem tesis edilecektir.

Engelli Aylığı
Engelli Bakım Aylığı
Muhtaç Aylığı
Engelli aylığı, SGK Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü 2022 sayılı kanununda yer alan; "65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması" kanununa göre belirlenen engelli aylık türüdür. Engelli oldukları kanıtlanmış durumundaki engelli yakınlarının bakımını üstlenen Türk vatandaşlarından, her ne nam altında olursa olsun her türlü gelirler toplamı esas alınmak suretiyle hane içinde kişi başına düşen ortalama aylık gelir tutarı 16 yaşından büyükler için belirlenmiş olan asgari ücretin aylık net tutarının 1/3'ünden daha az olan ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından muhtaç olduğuna karar verilenlere muhtaçlık hâli devam ettiği müddetçe ve bakım ilişkisini fiilen gerçekleştirmeleri kaydıyla, (3.240) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımından bulunacak tutarda aylık bağlanır. 

Engelli bakım aylığı, özel bakım gerektiren engelli kişilere yönelik devlet tarafından her ay düzenli olarak ödenen bir maaş türüdür. Engelli yakınlarının bakımını üstlenen Türk vatandaşlarından, her ne nam altında olursa olsun her türlü gelirler toplamı esas alınmak suretiyle hane içinde kişi başına düşen ortalama aylık gelir tutarı 16 yaşından büyükler için belirlenmiş olan asgari ücretin aylık net tutar

Lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender (LGBT)'yi etkileyen yasalar ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye çok büyük farklılıklar gösterir. Kimi ülkeler eşcinsel evlilik, medeni birliktelik gibi hakları tanırken kimi ülkeler de ölüm cezası başta olmak üzere çeşitli cezalar uygulamaktadır. LGBT bireyler ile ilgili yasalardan bazıları LGBT evlat edinme, göç hakkı, Cinsel yönelimler ve askerlik hizmeti, ayrımcılık karşıtlığı, bireylere karşı şiddet, nefret suçları, oğlancılık (sodomi) ve adil, eşit olmayan reşit olma yaşı gibi yasalardır.
Birleşmiş Milletler, 2011 yılında LGBT bireylerle ilgili ilk önergesini yayınladı ve bunu nefret suçları, eşcinselliğin yasaklanması ve ayrımcılığın da dahil olduğu LGBT bireylere yönelik şiddetin belgelenmesi ile ilgili raporlar izledi.

Günümüzde resmî bir heteroseksist ayrımcılığın bulunmadığı 17 ülke vardır. Bunlar Arjantin, Belçika, Birleşik Krallık, Brezilya, Danimarka, Fransa, Kanada, İspanya, İsveç, İzlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Güney Afrika, Uruguay ve Yeni Zelanda'dır. Bu tam anlamıyla ayrımcı olmama durumu evlilik ve evlat edinme haklarını da kapsamaktadır. Bu ülkeler dışında Portekiz'de de evlilik hakkı vardır ve Portekiz yasaları 2016'dan beri çocukların eşcinsel çiftler tarafından evlat edinilmesine izin vermektedir. Portekiz, ilk olarak 1999'da eşcinsel çiftler için sendikaları tanımış ve 2010'da evlilikleri yasallaştırmıştır. Portekiz'deki LGBT çiftler, ülkedeki evlilik yasaları, vizeler, miras, evlat edinme ve tüp bebek ile ilgili konularda heteroseksüel çiftlerle aynı haklara sahiptir.

Heteroseksizm
Homofobi
Transfobi
Eşcinsel evlilik
Medeni birliktelik
Sivil haklar hareketi
Avrupa'da LGBT hakları
Eski Sovyet devletlerinde LGBT hakları
Cinsel Devrim

International Lesbian and Gay Association8 Mart 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Map on LGBTI rights around the world2 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — 2008 version (İngilizce)
State-sponsored Homophobia6 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — 2008 edition of worldwide survey of homosexuality laws (İngilizce)
State-sponsored Homophobia29 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — 2009 edition of worldwide survey of homosexuality laws (İngilizce)
Curlie'de Gay, Lezbiyen ve Biseksüel: Hukuk (DMOZ tabanlı) (İngilizce)
Amnesty International USA: LGBT legal status around the world — interactive map (İngilizce)
GayLawNet: Laws30 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — information by country (İngilizce)
International Gay and Lesbian Human Rights Commission21 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Resource links28 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. — for researching legal information (İngilizce)
International Commission of Jurists, Sexual Orientation, Gender Identity and Justice - A Comparative Law Casebook (İngilizce)
United Nations Human Rights Council, Discriminatory laws and practices and acts of violence against individuals based on their sexual orientation and gender identity4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., an annual report (İngilizce)

İnsan haklarının üç nesle ayrılması ilk olarak 1979 yılında Çek hukukçu Karel Vasak tarafından Strazburg'daki Uluslararası İnsan Hakları Enstitüsü'nde önerilmiştir. Vasak bu terimi en azından Kasım 1977 gibi erken bir tarihte kullanmıştır. Vasak'ın teorileri öncelikle Avrupa hukukunda kök salmıştır.
İki yıl sonra yaptığı bir konuşmada, bölümleri Fransız Devrimi'nin üç parolasını takip ediyor: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik . Üç nesilAvrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'nin bazı başlıklarında yansıtılmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi birinci ve ikinci nesil hakları sıralarken, belgenin kendisi bunları Vasak'ın çerçevesine uygun olarak özel olarak sıralamamaktadır.

Klasik haklar, siyasal haklar ya da mavi haklar olarak da adlandırılan birinci nesil insan hakları, esasen özgürlük ve siyasi hayata katılımla ilgilidir. Birinci kuşak haklar, kişileri siyasi iktidara karşı korumaktadır. Bu haklar karşısında devletin pasif bir tutum sergilemesi gerektiği ifade edilmektedir. Dolayısıyla birinci kuşak haklar devletin pasif bir tutum içerisinde olmasını gerektiren kişileri devlete karşı koruyan haklar olarak tanımlanmaktadır. Fakat bu haklar için devletin veya siyasi iktidarın karışmama yükümlülüğünden öte ayrıca pozitif yükümlülüklerde de bulunması gerektiği ifade edilmektedir. Birinci kuşak haklar esas olarak kişi haklarını ve siyasal hakları içermektedir. Ayrıca bu haklara negatif statü hakları da denilmektedir. Birinci kuşak haklara yaşam hakkı, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü, dilekçe hakkı, mülkiyet hakkı, seçme ve seçilme hakkı örnek olarak gösterilmektedir.
Bu haklardan bazıları ve yasal işlem hakkı, 1689 yılında 1689 Haklar Beyannamesinde ifade edilen 1215 tarihli Magna Carta'ya ve İngiliz Hakları'na kadar uzanmaktadır. Birinci nesil insan haklarının daha kapsamlı bir dizisinin öncülüğünü Fransa'da 1789'da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ve 1791'de Amerika Birleşik Devletleri Haklar Bildirgesi yapılmıştır.
Bu haklar, ilk olarak 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nin 3 ila 21. Maddeleri ve daha sonra 1966 Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile küresel düzeyde kabul edilmiş ve uluslararası hukukta statü kazanmıştır. Avrupa'da ise 1953 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer almıştır.

İkinci nesil insan hakları eşitlikle ilgilidir ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hükûmetler tarafından tanınmaya başlamıştır. Temelde ekonomik, sosyal ve kültürel niteliktedirler. Vatandaşların farklı üyelerine eşit koşullar ve muameleyi güvence altına alırlar. İkincil haklar arasında adil ve elverişli koşullarda istihdam edilme hakkı, yiyecek, barınma ve sağlık bakımının yanı sıra sosyal güvenlik ve işsizlik yardımları da yer almaktadır. Birinci nesil haklar gibi bu haklar da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde yer almış ve Evrensel Beyanname'nin 22 ila 28. Maddeleri ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'de ayrıca düzenlenmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Başkan Franklin D. Roosevelt, 11 Ocak 1944'teki Birliğin Durumu Konuşmasında hemen hemen aynı gerekçeleri kapsayan İkinci Haklar Bildirgesini oluşturdu. Günümüzde pek çok ulus, devlet ya da uluslar grubu, Avrupa Sosyal Şartı gibi kapsamlı insan hakları setlerini garanti altına alan yasal olarak bağlayıcı bildirgeler geliştirmiştir.
Bazı ABD eyaletleri bu ekonomik haklardan bazılarını yasa haline getirilmiştir; örneğin, New York eyaleti, ücretsiz eğitim hakkının yanı sıra, " örgütlenme ve toplu pazarlık hakkı", ve işçi tazminatını  da Anayasa Hukuku ile koruma altına almıştır.
Bu haklar bazen "kırmızı" haklar olarak adlandırılmaktadır. Hükûmete bu haklara saygı gösterme, bunları teşvik etme ve yerine getirme görevi yüklemektedir, fakat bu kaynakların mevcudiyetine dayanmaktadır. Bu görev devlete yüklenmiştir çünkü devlet kendi kaynaklarını kontrol etmektedir. Hiç kimse doğrudan barınma ve eğitim hakkına sahip değildir. (Örneğin Güney Afrika'da hak, başlı başına barınma hakkı değil, daha ziyade "yeterli konuta erişim hakkıdır", aşamalı olarak gerçekleştirilmektedir. )
Hükûmetin görevi bu pozitif hakların gerçekleştirilmesidir.

Üçüncü nesil insan hakları, Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı'nın 1972 Stockholm Bildirgesi, 1992 Rio Çevre ve Kalkınma Bildirgesi ve genel olarak istek uyandıran diğer "yumuşak hukuk" parçaları da dahil olmak üzere birçok ilerici uluslararası hukuk belgesinde ifade edildiği gibi, yalnızca medeni ve sosyal hakların ötesine geçen haklardır.
Dayanışmacı insan hakları olarak da bilinen bu haklar, bireysel haklar çerçevesinin ötesine geçerek topluluk veya insanlar gibi kolektif kavramlara odaklanmaya çalışan haklardır. Bununla birlikte, bu terim, aynı zamanda kullanılan "yeşil" haklar gibi büyük ölçüde gayri resmi olarak kalmaktadır   ve bu nedenle aşağıdakiler de dahil olmak üzere son derece geniş bir hak yelpazesini barındırmaktadır:

Grup ve kolektif haklar
Kendi kaderini tayin hakkı
Ekonomik ve sosyal gelişme hakkı
Sağlıklı bir çevre hakkı
Doğal kaynaklara erişim hakkı
İletişim hakkı ve iletişim hakları
Kültürel mirasa katılım hakkı
Nesiller arası eşitlik ve sürdürülebilirlik hakları
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesinin  bunların birçoğunu güvence altına almaktadır: kendi kaderini tayin hakkı, kalkınma hakkı, doğal kaynaklara erişim hakkı ve tatmin edici çevre hakkı. Bazı ülkelerde üçüncü nesil haklarının korunması için anayasal mekanizmalar da bulunmaktadır. Örneğin, Macaristan Gelecek Nesillerden Sorumlu Parlamento Komiseri, Finlandiya Parlamentosu'nun Gelecek Komitesi ve İsrail Knesset'indeki eski Gelecek Nesiller Komisyonu .
Bazı uluslararası örgütlerin bu tür hakları korumak için ofisleri vardır. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği buna bir örnektir. Avrupa Komisyonu Çevre Genel Müdürlüğü'nün misyonu "bugünkü ve gelecek nesiller için çevrenin korunması, muhafaza edilmesi, iyileştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın teşvik edilmesidir".
New York'un "sonsuza kadar vahşi" anayasa maddesi gibi bazı yargı bölgeleri çevrenin korunmasına yönelik hükümler yürürlüğe koymuştur; bu madde New York Eyalet Başsavcısı veya Temyiz Dairesi'nin onayı ile herhangi bir vatandaş tarafından uygulanabilir.

Bazı analistler, üçüncü nesle dahil edilemeyen hakları, birinci ve ikinci nesil hakların gelecekteki taleplerini ve özellikle teknolojik gelişme ve bilgi ve iletişim teknolojileri ve siber uzay ile ilgili yeni hakları içerecek dördüncü nesil bir insan haklarının ortaya çıkmakta olduğunu ileri sürmektedir.
Ancak bunun içeriği net değildir ve bu analistler özgün bir öneri sunmamaktadır. Normalde üçüncü nesilden bazı hakları alıp dördüncüye dahil etmektedirler, örneğin sağlıklı bir çevre hakkı veya biyoetikle ilgili hususlar gibi. Bu analistlerden bazıları dördüncü neslin yeni teknolojilerle ilgili insan hakları tarafından verildiğine inanırken, diğerleri dijital haklar hakkında konuşmayı tercih etmekte  ve burada aşağıdaki gibi yeni bir dizi hak bulunmaktadır:

Bilgi işlem ve dijital ortama eşit erişim hakkı
Dijital kendi kaderini tayin hakkı
Dijital güvenlik hakkı
Kişinin kendi dijital verilerine (habeas data ) erişim hakkı 
Diğerleri ise farklılaştırıcı unsurun, ilk üç nesil toplumun bir üyesi olarak insana atıfta bulunurken, dördüncü neslin haklarının bir tür olarak insana atıfta bulunması olacağına işaret etmektedir.

Maurice Cranston, kıtlığın sözde ikinci ve üçüncü kuşak hakların gerçekte hak olmadığı anlamına geldiğini savunmuştur. Bir kişinin bir hakkı varsa, diğerlerinin de bu hakka saygı gösterme görevi vardır, ancak hükûmetler vatandaşların sözde ikinci ve üçüncü nesil haklarının ima ettiği görevleri yerine getirmek için gerekli kaynaklardan yoksundur.
Claremont McKenna College'da yönetim profesörü ve Claremont Enstitüsü'nün kıdemli üyesi Charles Kesler, ikinci ve üçüncü nesil insan haklarının, çoğunluğun kendi içinde iyi şeyler olduğunu kabul edebileceği siyasi hedefleri haklar diliyle gizleme ve böylece bu siyasi hedeflere uygunsuz çağrışımlar kazandırma girişimi olduğunu savunmuştur. Ona göre, sosyo-ekonomik malların "hak" olarak adlandırılması, doğal olarak ilgili bir "görev" kavramı yaratmaktadır, böylece diğer vatandaşların bu yeni hakları yerine getirmek için hükûmet tarafından diğer insanlara bir şeyler vermeye zorlanması gerekmektedir. Ayrıca, ABD'de yeni hakların federal düzeyde siyasi karar alma mekanizmasının federalizmi ihlal edecek şekilde "millileştirilmesine" yol açtığını ifade etmiştir. Hillsdale College profesörü Paul Rahe, Soft Despotism, Democracy's Drift adlı kitabında, eşitlik temelli haklara odaklanmanın, başlangıçtaki medeni hakların sürekli genişleyen bir hükûmete tabi kılınmasına yol açacağını, bu hükûmetin de vatandaşlarına doğru bir şekilde hizmet veremeyecek kadar beceriksiz olacağını ve yalnızca daha fazla hakkı kendine tabi kılmaya çalışacağını yazmıştır.
19. yüzyıl filozofu Frederic Bastiat bu negatif ve pozitif haklar arasındaki çatışmayı şu sözlerle özetlemiştir:

M. de Lamartine bir gün bana şöyle yazdı: "Sizin doktrininiz benim programımın sadece yarısı; siz özgürlükte durdunuz, ben kardeşliğe doğru gidiyorum." Ben de ona cevap verdim: "Programınızın ikinci yarısı ilk yarısını yok edecektir." Ve aslında, "kardeşlik" kelimesini " gönüllülük" kelimesinden ayırmak benim için oldukça imkansızdır. Özgürlük yasal olarak yok edilmeden ve adalet yasal olarak ayaklar altına alınmadan, kardeşliğin yasal olarak uygulandığını düşünmek benim için imkansızdır.
İktisatçı Friedrich Hayek, ikinci nesil " sosyal adalet " kavramının pratikte politik bir anlamı olamayacağını öne sürmektedir:

Bu haliyle hiçbir durum adil ya da adaletsiz değildir: sadece birilerinin bu durumun ortaya çıkmasından sorumlu olduğunu varsaydığımız sürece ... Aynı anlamda, fiyatların eyleme rehberlik ettiği serbest piyasa/kendiliğinden işleyen piyasa, insanların herhangi bir anlamda neye ihtiyaç duyduklarını ya da neyi hak ettiklerini hesaba katamaz, çünkü hiç kimsenin tasarlamadığı bir

İşçi hakları, işçi ve işveren ilişkisinde, işçilere tanınan ve insan hakları kapsamına giren yasal haklardır. 1848'de Karl Marx ve Friedrich Engels ile hiddet bulan işçi ve emekçilere gerekli yetki, haklarının verilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
İşçi sendikaları, toplu sözleşme ve grev girişimleriyle üyelerinin daha yüksek ücret elde etmelerini ve daha iyi şartlarda çalışma hakkına sahip olmalarını sağlamaktadırlar.
Birleşmiş Milletler işçi haklarını desteklemek için İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne iki madde eklemiştir. Bu maddeler:
Madde 23

Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.
Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit iş karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.
Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
Herkesin menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.
Madde 24

Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, bilhassa çalışma müddetinin makul surette sınırlandırılmasına ve muayyen devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır.

İş hukuku
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)

Bir borç ilişkisinde borçlu, alacaklı olan tarafa karşı belli bir taahhütte bulunmuştur. Kendiliğinden bu taahhüdünü yerine getirmediği takdirde hukuk düzeni, alacaklının bu borç ilişkisinden doğan haklarını, borçlunun mal varlığına yönelerek karşılamasını sağlayacaktır. Buna hukuk düzeninde sorumluluk denilmektedir.
Sorumluluk, iki yönlü anlaşılması gereken bir kavramdır. Borçlu açısından sorumluluk, borç ilişkisi dolayısıyla girmiş olduğu yükümlülüğü yerine getirmediği takdirde, alacaklının onun mal varlığı üzerinden bu yükümlülüğü karşılama durumuna razı olmak anlamına gelir. Alacaklı açısından sorumluluk ise, borçlunun edimini yerine getirmemesi halinde onun mal varlığının bir bölümüne el konulması için cebri icra yoluna başvurabilme hakkıdır.
Hukuk düzeni, bir borç ilişkisinde borçlu tarafın yükümlülüğünü yerine getirmesinden kaçınması durumunda alacaklı tarafın haklarını korumak noktasında devreye girmektedir. Bu bağlamda hukuk düzeni, alacaklının borç ilişkisinden doğan haklarını koruma altına almaktadır.

Antik toplumlarda, borçlu tarafı, edimini yerine getirmeye zorlamak için kişisel varoluşla –bedeni ile- ilgili sorumluluk tarzları uygulanmıştır. Eski uygarlıklarda, borçlunun borç ilişkisinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda, alacaklının talebiyle vücudundan bir parçanın kesilmesi ya da öldürülmesi kuralı benimsenmiştir. Daha sonraki tarihlerde, alacaklının kölesi olması ya da belirli bir süre onun hizmetinde köle olarak çalışması prensibi benimsenmişti. En yumuşatılmış şekliyle kişisel sorumluluk, borçlunun belirli bir süre hapsedilmesi yoludur.
Günümüzde borç ilişkilerinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesinin kişisel varoluş sorumluluğu, hukuk düzenince kabul edilmemektedir. Ne var ki halen hukuk düzenini çağdaş biçimiyle yerleşmediği ülkelerde uygulana gelmektedir.

Çağdaş hukuk sistemi, borçlunun yükümlülüğünü mal varlığı ile teminatlandırmasını esas almaktadır. Diğer anlatımla alacaklı, borçlunun borç ilişkisinden doğan yükümlülüğünü yerine getirmemesi durumunda, İcra ve İflas Kanunu hükümleri çerçevesinde, borçlunun mal varlığının bir bölümüne el konulması talebinde bulunabilir.
Mal varlığı ile sorumluluk, borç ilişkisinin niteliğine göre iki biçimde olabilir.

Kişinin bir borç ilişkisinden doğan sorumluluğunun, tüm mal varlığını kapsaması durumudur. Yani alacaklı, borçlunun yerine getirmemiş olduğu yükümlülüğü için onun tüm mal varlığı üzerinden yasal takibe geçebilir. Genelde, borç ilişkilerinde doğan sorumlulukta sınırsız sorumluluk esastır. Sınırsız sorumluluğa, şahsi sorumluluk da denilmektedir. Ancak şahsi sorumluluk, şahıs ile sorunluluktan tümüyle farklıdır, burada şahsi sorumluluk, borçlunun tüm şahsi mal varlığını tanımlamaktadır.
Sınırsız sorumluluk, borçlunun, borç ilişkisinden doğan yükümlülüklerini tüm mal varlığıyla karşılamasını esas almakla birlikte, İcra ve İflas Kanunu, borçlunun mesleki etkinliklerini ve makul biçimde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan mal varlığını bu kapsam dışında tutar. Haczi caiz olmayan mallar bu kapsamdadır. Örneğin bir dişçinin muayenehanesindeki iş araçları ve bazı durumlarda maluliyet ya da emekli aylıkları haczi caiz olmayan mallardır.

Bir borç ilişkisinden doğan sorumlulukta sınırsız malla sorumluluk esas olmakla birlikte hukuk düzeni bazı durumlar için sınırlı sorumluluk kuralını koymaktadır.
İstisnai bazı durumlarda borçlu tüm mal varlığı ile değil, belirli bir mal varlığıyla sorumludur. Buna belli mallarla sorumluluk denilmektedir.
Belli miktarla sorumlulukta ise borçlu, yine tüm mal varlığı ile sorumlu olmakla birlikte, sorumlu olduğu miktar belirli ve sınırlıdır. Örneğin kefalet sözleşmelerinde kefilin sorumlu olacağı tutar belirtilmiş olmalıdır, kefil bu miktara kadar sorumludur.

Borç

Esnaf, kelime anlamı olarak sınıflar anlamına gelir. Bağımsız çalışan, yaptığı iş sermayeden ziyade kol ve beden gücüne (emeğe) dayanan girişimcileri tanımlamak için kullanılır. Zanaatkâr ve küçük ticarethane sahipleri esnaf olarak anılır. Esnaf ile taciri ayırmada temel olarak emek-sermaye yoğunluğu dikkate alınır.

İktisadi faaliyeti nakdi sermayeden ziyade bedeni çalışmasına dayanan ve kazancı ancak geçimini sağlayacak düzeyde bulunan işletmelerdir. TTK'na göre; “İster gezici olsun, ister bir dükkânda veya bir sokağın belirli yerlerinde sabit bulunsun, ekonomik faaliyeti sermayesinden fazla bedeni çalışmasına dayanan ve geliri çıkarılacak kararnamede gösterilen sınırı aşmayan (geçimini sağlamaya yetecek derecede az olan) ve sanat veya ticaretle uğraşan kişi esnaftır.”

Zanaat, sermayeden çok nitelikli emeğe dayalı; öğrenimin yanı sıra kişisel el yeteneği ve ustalık gerektiren meslektir. Bu tür meslekleri yapan kişilere Zanaatkar adı verilir. Ancak yeni Türk Ticaret Kanunu içerisinde "Zanaat" kavramı yerine Sanat tabiri ve "Zanaatkar" kavramı yerine de Sanatkar ifadesi kullanılmıştır.

Esnafa yönelik DPT ölçütlerini temel alan bir sınıflandırma şöyledir:
1. Alım-Satım ve Hizmet Grubu

Gıda: Bakkal, kasap, celep, sebzeci, meyvacı, sütçü, yoğurtçu, lokantacı, kebapçı, köfteci, uncu, kepekçi, tatlıcı, börekçi, yağcı, pastacı, muhallebici, dondurmacı, kuruyemişçi, zahireci, pazarcı
Ulaştırma: Şoför, nakliyeci, taksici, motorcu, at arabacı, bisikletçi, servisçi
Dinlenme, Barınma, Eğlence: Hancı, otelci, kahveci, kıraathaneci, gazinocu, meyhaneci, sanatçı, müzisyen
Temizlik, Sağlık: Berber, hamamcı, banyocu, kurutemizlemeci, ütücü, kolacı, eczacı
Giyim-Kuşam: Konfeksiyoncu, manifaturacı, tuhafiyeci, eskici, kavaf, trikocu
2. İmalat ve Tamirat Grubu

Gıda: Değirmenci, fırıncı, uncu, ağdacı, pekmezci, pestilci, yağcı, mandıracı, sucukçu, pastırmacı, konserveci, leblebici, şarküteri
Dokuma: Dokumacı, halıcı, kilimci, örücü, ipçi
Giyim-Kuşam: Terzi, kunduracı, gözlükçü, fırfırcı, düğmeci, şapkacı, gömlekçi, iççamaşırcı
Deri: Saraç, tabak, köşker, semerci, eğerci
Ağaç işleri: Marangoz, mobilyacı, ambalajcı, bıçkıcı, doğramacı
Madeni eşya: Demirci, bakırcı, kalaycı, tenekeci, sobacı, tornacı, frezeci, tesviyeci, dökümcü, nalbant, kesici
Metal olmayan eşya: İnşaat malzemecisi, toprak eşyacı, kireççi, alçıcı, beton eşya, taşçı, mermerci
Oto: Oto tamirci, kaportacı, boyacı, karoserci, şasici, elektrikçi, döşemeci, radyatörcü, lastikçi, kaynakçı, camcı, motorcu, aksesuarcı
Elektrik: Tesisatçı, malzemeci
Yapı: Duvarcı, boyacı, badanacı, sıhhi tesisatçı, camcı, mozaikçi, sıvacı
Yayın: Matbaacı, ciltçi, ambalajcı, kırtasiyeci, tercüman, çevirmen

A.Süheyl Ünver, İstanbul Risaleleri 1, İst. B.B.Kültür İşleri Daire Bşk., İstanbul 1995.

EsnafGazetesi 4 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EsnafGazetesi 22 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türk Hukukunda “Tacir ve Esnaf” Ayrımı 4 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ticari İşletmenin Tespiti Açısından Esnaf İşletmesi Kavramının Değerlendirilmesi 19 Ağustos 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. - Ertan Demirkapı
Esnaf ve Sanatkar Ayrımı ile Tacir ve Sanayici Ayrımı 18 Nisan 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar ve Benzerlikler 12 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Türk Edebiyatı)

Borçlar Hukuku
Ticari işletme
Tacir

Rekabet hukuku, serbest piyasa ekonomisini destekleyen ve sürdürmeyi amaçlayan, şirketlerin rekabete aykırı davranışlarını düzenleyen bir hukuk dalıdır. Rekabet hukukunun amacı mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır. Rekabet hukuku, Amerika Birleşik Devletleri'nde tarihsel nedenlerden dolayı "antitröst hukuku" olarak; Çin ve Rusya'da "anti-tekel hukuku" olarak bilinir. Modern anlamdaki ilk rekabet hukuku kanunu 1890 yılında Sherman Antitröst Yasası adıyla yürürlüğe girmiştir. Piyasalarda rekabetin düzenlenmesi ve korunması gerekliliği, zaman içinde diğer ülkeler tarafından da fark edilmiştir. Günümüzde, liberal ekonomik sistemi benimsemiş birçok gelişmiş ülkede rekabet yasaları ve otoriteleri mevcuttur.

Türkiye'de rekabet hukuku

Roma hukuku, Antik Roma'nın hukuk sistemidir. Kamu hukuku ve özel hukuk ayrımına dayanmaktadır. Bu ayrım ilk kez Roma hukukunda yapılmıştır.
Beşeri bir sistem olarak MÖ 7. yüzyılda kurulan Roma İmparatorluğu'nda ve MS 395'te ikiye bölünmesinden sonra Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu'nda hüküm sürmüştür.
Antik Roma'da üç büyük güce bağlı yönetim anlayışı düşüncesi benimsenmişti ve bu üç güç, yönetim ve hukuk anlayışını yansıtmaktaydı. Söz konusu güçler 300 üyeli aristokratik senato, halk meclisi, konsüller ve yargıyı örgütleyen praetorlerdi. Yönetim ve hukuk anlayışı bu üç erkin elinde bulunmaktaydı. Konsüller kral yetkisine sahip olup monarşiyi temsil etmekteydi. Senato, dönemin aristokrasisiyle ilgiliydi. Halk ise demokratik yönetim anlayışını temsil etmekteydi. Bu üç erkin mevcudiyeti dahilinde Roma Anayasası, karma hukuk sistemi üzerindeydi. Roma Cumhuriyeti, MÖ 44'te Jül Sezar'ın imparator olmasına kadar bu anlayış dahilinde yönetildi.
MS 6. yüzyılda I. Justinianus, Batı Roma İmparatorluğu'nun kaybettiği toprakları yeniden kazanmak ve Roma hukukunun bütün bu topraklarda eski saf haliyle uygulanmasını sağlamak amacıyla çalışmalar başlattı. I. Justinianus'un emri ile baslayan ve bir kanunlaştırma hareketi olan bu çalışmalar sonucu o zamana kadar uygulanan Roma Hukuku Corpus Iuris Civilis denilen külliyatı toplamıştır.
Ortaya çıkartılan Corpus Iuris Civilis külliyatı 4 bölümden oluşmaktadır: "Institiones", "Digesta", "Codex" ve "Novella". "Institiones" ve "Digesta"'da klasik dönem hukukçularının eserlerinin derlendiğini, "Codex"'te Justinianus'a kadarki imparator emirnameleri görülür. Külliyata daha sonradan eklenen "Novella"'da ise Justinianus'un emirnameleri bulunur. Glossator'ların (şerhçiler) çalışmaları çağdaş hukuka tesir etmiş, Roma Hukuku'na bağlı ülkelere "civil law" denilmiştir.
Roma'da hukuk, Roma şehrinin MÖ 753 yılında kurulmasından, MS 6. yüzyılda Justinianus'un kanunlaştırma hareketlerine değin uzun bir gelişme geçirmiştir. Bu nedenle, bin yılı aşkın bir süre Roma devletinde geçerli olan hukuk sistemi için kullanılan "Roma Hukuku" deyimi, gerçekte, bu uzun gelişim süreci içinde oluşan, kaynakları ve nitelikleri farklı çeşitli hukuk sistemlerini kapsamaktadır. Buna rağmen Kıta Avrupa ülkeleri hukuku Corpus Iuris Civilis külliyatı temeline dayanmaktadır.

Antik Roma'da hukuk anlamında gelişmelere dönemin bilgeleri ve düşünürleri katkı sağlamıştı. Devlet fikrinin, yönetim şeklinin ve hukuk kavramlarının gelişip bir kalıp haline gelmesi, Romalı düşünürler ve Stoacılar arasındaki fikir ayrılıklarının sonucudur. Aristoteles ve Platon'a göre devlet ve hukuk anlayışı, belirli bir toplumun belirli kurallara göre, sınırları belli olan bir toprak bütünlüğünün içinde olması gerektiği yönündeydi. Stoacılar ise belli bir kalıbı kabul etmeyerek bir dünya devleti ve dünya vatandaşlığı olması gerekiğini savunurlardı. Cicero, Stoacıların evrensel yasa anlayışından etkilenmişti ve doğal hukuku savunmuştu. Stoacıların aksine Aristoteles'i ve Platon'u, devlet düzeni ve hukuk düşünceleri bakımından desteklemişti. Cicero'ya göre pozitif hukuk, bu doğal hukuka bağlı olmalı ve toplum, bu doğal hukuka göre yönetilmeliydi. Devlet, yasalarla toplumun çıkarlarını gözetmeliydi. Cicero, yasalarla belirlenmiş özel mülkiyet hakkının devlet tarafından sınırlandırılmaması gerektiğini de savundu.
Polibios ise yönetim sınıfları açısından Aristoteles ve Platon'un izinden gitmişti. Polibios'a göre devlet yönetiminde güç önemli bir unsurdu ve tıpkı Aristoteles gibi, üç erkin var olması gerektiğini savunmuştu. Ona göre en iyi yasa, bu karma anayasaydı. Roma hukuku da bu ilkeleri benimseyerek uzun bir dönem karma anayasa ile yönetildi.
Roma hukuku özgürlükçü olmasına rağmen köleliği ortadan kaldırmadı. Üst sınıflar ise eşit haklara sahip oldular. Cicero, Aristoteles'in köleler için kullandığı "canlı aletler" sözünün aksine kölelik kavramını "ücretli çalışanlar" olarak tanımladı. Bu tanım, ileri dönemlerdeki Roma hukukçularına referans oldu. Roma hukuk sistemi, fethedilen topraklarda da uygulandı.

Bugün, Güney Afrika ve San Marino gibi bazı ülkelerin yasal sistemleri hala eski Jus Komunüs'e dayanmasına rağmen, Roma hukuku artık yasal uygulamada uygulanmamaktadır. Bununla birlikte, yasal uygulamanın bir koda dayandığı durumlarda bile, Roma hukukundan türeyen birçok kural geçerlidir: Roma geleneğiyle hiçbir kod tamamen kırılmadı. Daha ziyade, Roma yasalarının hükümleri daha tutarlı bir sisteme yerleştirildi ve ulusal dilde ifade edildi. Bu nedenle, Roma hukukunun bilgisi bugünün hukuk sistemlerini anlamak için vazgeçilmezdir. Bu nedenle, Roma hukuku medeni hukuk yargılarındaki hukuk öğrencileri için hala zorunlu bir konudur.
Avrupa Birliği üye devletlerinde özel hukukun birleştirilmesi yönünde adımlar atarken, Avrupa'nın her yerinde yasal uygulamanın ortak temeli olan ancak birçok yerel varyant için izin verilen eski Jus Komünü birçok kişi tarafından görülüyor.

MÖ 753 Roma Devleti‘nin kuruluşuyla yılında başladığı kabul edilen, Roma imparatoru Iustinianus‘un ölümüyle son bulan Roma hukuk devirleri 5 ayrı dönemde incelenir. Kimi hukukçular aşağıda belirttiğim “Klasik öncesi” dönemi ayrı bir dönem olarak ele almaz.

Eski Hukuk
Klasik öncesi hukuk – Ayrı bir devir olarak kabul edilmeyebilir.
Klasik hukuk
Klasik sonrası hukuk (Postklasik)
Iustinianus

Bizans hukuku
Homo sacer
Roma İmparatorluğu'nun yasama meclisleri

Karadeniz Çelebican, Özcan. (2004). Roma Hukuku, (10. Baskı), Ankara.

Rusya hukuk sistemi, Rusya ülkesine ait bir hukuktur. Rus anayasa hukukunun kaynakları “mevcut normların taşıyıcılarının resmi deposu” dur. Rus hukukunun en yaygın kaynakları normatif eylemlerdir.
Dünyanın büyük devletlerinden birisi olan Rusya, yargı bağımsızlığı konusunda kendi hukuk sistemi içinde önemli bir atılım içinde bulunmaktadır. Önceleri devletin hukuka göre üstün bir konumu olduğu kabul ediliyorken, bugün büyük çoğunlukla hukukun devletten daha öncelikli bir konumu olduğu kabul edilmektedir. Rusya Anayasası'nın 1. maddesine göre: “Rusya, hükûmet şekli cumhuriyet olan demokratik federatif hukuk devletidir. ”Rusya'da yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarının ayrı olduğu kabul edilmiştir. Rusya'da kuvvetler ayrılığı bir görünüm sergiler. Bu şöyledir: Federasyon ile egemenlik içinde bulunan çeşitli yerel yönetimlerle yürütme yetkilerinin paylaşılması, federal otorite ve yerel otoriteye ait olan şartların sayılarak belirlenmesi, federal hukukun üstünlüğü ve federal hukuk ile diğer kanunların uygulanmasındaki istikrarsızlığın giderilmesidir. Başkan devletin başı iken; Başbakan yönetimin başıdır.

Savcı, ceza yargılamasında iddia makamı olarak adalete hizmet eden kişidir. Savcılık ceza muhakemesinde iddia görevini yaparak devlet adına ceza davası açan makamdır. Bu makamdaki yetkiliye savcı adı verilmiştir. Özetle savcı, suç haberinin kendisine ulaşmasıyla birlikte devlet adına araştırma ve soruşturma faaliyetinde bulunmak, kamu davasının açılmasını gerektiren şartlar oluştuğunda dava açmak ve yürütmek, mahkemelerin verdiği kararları yerine getirmek ve kanunla kendisine verilen diğer görevleri yapmak durumunda olan ve yargı organı içinde yer alan kamu görevlisi olarak tanımlanabilir.

Kelime kök anlamı olarak: hukuk ileri sürülerek savunulan düşünce, iddia, dava, tez, bir fiilin hukuki açıdan suç olup olmadığının tanımlanmasını ve ilgili kanun hükümlerine uygun suçun tanımlamasıyla iddianame hazırlamakla görevli hukuk memuru olarak geçmektedir.
Osmanlıcadaki karşılığı "müddeiumumi"dir. Arapça muddaˁī (iddia eden, dava eden) ve umūmī (kamu) sözcüklerinin birleşiminden türetilmiş olan ve "kamu adına dava eden" anlamını taşıyan bu sözcük 1870 tarihli "Mehakim Nizamnamesi" ile Fransızca prosécuteur publique karşılığı olarak T.C. hukukuna girmiş, Cumhuriyet döneminde de uzun süre gayrıresmî olarak kullanılmaya devam edilmiştir.

Savcılık kurumu idari bir yapıya sahip olması nedeniyle düzenlemesinde hiyerarşi bulunmaktadır. Astlar kurum içinde üstten emir alırlar. Ancak bu bağlılık mutlak bir itaat anlamına gelmemektedir.

Genel olarak savcılık kurumunun Fransız kaynaklı olduğu kabul görmektedir. Fakat pek çok kaynak Roma hukukunda bulunan beş kurumu dayanak olarak göstermişlerdir. Roma hukukunda belirtilen bu kurumlardan her biri savcılara ait bazı özellikler taşıyordu. Bu kurumlardan ikisi Censeur ve Defenseur, kovuşturma yapma hakkında sahipti. Questeur günümüz savcısının hazırlık soruşturması esnasındaki tüm yetkilerine sahipti. Irenarque Curios savcı ve suç kolluğuna benzer bir kurumdur. Puracuratore Caesari ve Avocat de fisc savcılığın idari görevleri gibi yetkilere sahip kurumlardı. Ancak bu kurumlar tam olarak günümüz savcılıklarının yetkilerine sahip değillerdi.

Cermenlerde Centenarius adı verilen yetkililer suçluları yakalayarak adalete teslim ederlerdi. Sonraları bu yetkililer hakim konumuna yükseltilmiştir. Almanya'da 1600'lü yıllardan itibaren Fiscalat adı verilen doğrudan senyöre bağlı olan bu kişiler halka ve memurlara karşı senyörün menfaatini koruyorlardı. Hatta bu yetkileri hukuki alanlardan daha fazlaydı. Bazen bu kişilere suçun araştırılarak ortaya çıkartılması görevi veriliyordu. Fransız İhtilali'nden sonra, Napolyon zamanında Fransız ceza muhakemeleri usulü kanunu Prusya'nın Ren eyaletinde uygulanmaya başladı. Bu bölgelerde daha sonra da devam etti. Bundan sonra yapılan reformlarda savcılığın bir kurum olarak uygulanması fikrinden faydalanıldı. Feurbach 1900'lü yılların başında Bavyera'da ceza muhakemesinde iddia makamı kurmak istemiş, fakat başarısızlığa uğramıştır. Ancak daha sonra bu uygulama Fransız İhtilali'nin de etkisiyle gerçekleşmiştir. Savcılık kurumunun tam olarak kurulması ise 1830 ile 1840'lı yıllara reformistlerin ortaya atması ile oluşmuştur.

İngiltere'de 1879 tarihine kadar kamu adına iddia makamını temsil eden bir savcı bulunmuyordu. Suçlarda kovuşturma isteme yetkisi özel kişilere aitti. Ancak devlet aleyhine işlenen suçlarda doğrudan kovuşturma yapılıyordu. Devlet aleyhine işlenen suçların takibini General attorney adı verilen kişiler yapıyorlardı. Bu kişileri kral seçiyordu. Ayrıca avukatlar ve solicitorlar iş görüyorlardı. Solicitorlar bütün adli işlere yetkili, serbest meslek sahibi kişilerdi. Örnek vermek gerekirse; Fransa'da aynı işi noterler görüyorlardı. Ancak solicitorlar kesinlikle High Court(Yüksek Mahkeme)un duruşmalarına katılamazdı.
İngiltere 1879 yılında, Fransız sisteminden ayrı bir şekilde savcılık makamını kurdular ve bu makama Director of public prosecutions(Başsavcılık) adını verdiler. İngiltere'de savcı milli egemenliği temsil eden toplumun iddia makamı değildir. Hakim karşısında taraflardan biri konumundadır, bu konumu itibarıyla sanığa ve avukata benzemektedir. Avrupa veya Rusya'daki savcılık kurumu gibi yetkilere sahip değildir. Kural olarak taraflar dava açar, şikayet bulunmadığı halde işe karışmazdı.
İskoçya'da ise savcı Fransa'da olduğu gibi devletin ceza hukukundaki haklarını temsil eden bir taraftır. Bu nedenle de adli teşkilat üzerinde kontrol yetkisi yoktur. Duruşmalara ise, mahkemenin astı sayıldığından dolayı sanık veya avukatı ile aynı haklara sahip olarak katılırdı.

İslam hukuku ceza uygulamalarında Savcılık görevi tam anlamıyla ayrı bir kurum olarak var olmaz. Bunun yerine, suça maruz kalan kişinin veya topluluğun mağduriyetini ve cezalandırılmasını sağlamak için hükûmet veya devlet temsilcileri görevlendirilir.İslam hukukunda suç davaları, hukuki kanıtlar ve şahit ifadeleri kullanılarak ele alınır. Ancak, davanın başlatılması ve yürütülmesi genellikle mağdur veya mağdurun ailesi tarafından yapılır. Suçun işlendiği topluluğun liderleri veya devlet temsilcileri de bu sürece dahil olabilir ve hukuki kararları verirler.Bu nedenle, savcılık görevi daha çok suça maruz kalan kişinin veya topluluğun mağduriyetini giderme uygulanmasını sağlama amacıyla görevlendirilen kişilere aittir. İslam hukukunda, bu rolü oynayan kişilere "kadı" veya "hakim" denir ve adil ve adaletli bir şekilde hüküm vermek için görevlendirilirler.Ancak, bu açıklama genel bir bakış sağlamaktadır ve İslam hukuku farklı coğrafi bölgelerde farklı yorumlar Dolayısıyla, ülkeye ve mezhepten mezhebe göre değişiklikler olabilir.

İlk kez 1925 yılında 669 sayılı Şurayı Devlet Kanunu'nda "müddeiumumilik" isminde ihdas edilmiş, 4 Nisan 1929 tarihli ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda "cumhuriyet müddeiumumisi" ve "cumhuriyet başmüddeiumumisi" isimleriyle görevlerine yer verilmiş, 1946 yılındaki 4909 sayılı Danıştay Kanunu ile "kanunsözcülüğü" ismi kabul edilmiş, 1964'teki 521 sayılı Danıştay Kanununda da aynı isim benimsenmiş, 1981 yılındaki 2461 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 1982 Anayasası ve aynı yıl kabul edilen 2575 sayılı Danıştay Kanunu'nda ise "savcılık" sözcüğü kullanılmaya başlanmış, 21 Mayıs 1985 tarih ve 3206 sayılı Kanun'la 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun maddelerinde yer alan "müddeiumumi" ibareleri "savcı" olarak, "başmüddeiumumi" ibareleri ise "başsavcı" değiştirilmiştir.
Türk hukukuna göre adli yargı kolunda her ilde, ağır ceza mahkemesi bulunan ilçelerde ve bazı asliye ceza mahkemesi bulunan ilçelerde Cumhuriyet başsavcılığı vardır. Cumhuriyet başsavcısı cumhuriyet savcısının hiyerarşik amiridir. Cumhuriyet savcısı ihbar veya başka bir şeklide Türk Kanunlarına göre bir suçun işlendiği şüphesi uyandıran bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen soruşturmaya başlar. İdari yargı kolunda ise Danıştayda savcılar görevlidir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı (Türkiye)
Hâkimler ve Savcılar Kurulu
Yargıçlar ve Savcılar Birliği
Türkiye'deki ağır ceza mahkemeleri
Kolluk kuvveti
Araştırmacı
Sorgu
Avukat
Hâkim
Hukukçu
Yargıç

Sebepsiz zenginleşme veya haksız zenginleşme, bir kimsenin mal varlığında haklı bir nedene dayanmaksızın, başkasının zararına meydana gelen zenginleşmedir. Geçerli bir hukuksal neden bulunmadan, hukuksal bir neden gerçekleşmeden ya da hukuksal neden sona erdikten sonra bir işlem yapılması ve borç olmayan bir edimin ödenmesi gibi durumlarda ortaya çıkar.

Sebepsiz zenginleşme kanundan doğan borçlardan olup, Borçlar Kanunu'nun 77.-87. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Borçlar Kanunu'nda sebepsiz zenginleşmeye ilişkin hükümler, genel hükümler arasında düzenlendiği için, aksine bir hüküm olmadıkça, diğer özel hukuk alanlarında da uygulanır. 
Haklı bir sebep olmadığı halde başkası aleyhine zenginleşme olarak tanımlanmaktadır. Sebepsiz zenginleşen kişi, bu zenginleşmeyi, aleyhine zenginleştiği şahsa iade etmek mecburiyetindedir (BK 77/1).
Sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkisinde haklı bir sebep olmaksızın başka bir şahıs aleyhine zenginleşen kimsenin malvarlığında meydana gelen artışın (zenginleşmenin) aynen veya nakden iadesi söz konusudur. Dolayısıyla hukuk düzeni, malvarlığı sebepsiz olarak başkası aleyhine artan kişiye müeyyide olarak bu zenginleşmeyi iade borcu yüklemek suretiyle hukuki değerler arasında bozulmuş olan dengeyi yeniden kurmuş olur.

Sebepsiz zenginleşme, borç ilişkisi kuran bir borç kaynağı olup, doğrudan doğruya kanundan doğduğundan; bu ilişki bir hukuki muameleye veya haksız bir fiile dayanmamaktadır.
Her borç ilişkisinde olduğu gibi sebepsiz zenginleşmede de bir borçlu ve bir alacaklı vardır.
Sebepsiz zenginleşme ilişkisinin borçlusu, malvarlığı haklı bir sebep olmaksızın başkası aleyhine artan (zenginleşen) kişidir, aleyhine sebepsiz zenginleşme davası açılması halinde davalı olur. İşbu borç ilişkisinde malvarlığı kendisi aleyhine artmış olan kişi de alacaklı, dava açması durumunda davacıdır.

Kazandırmadan doğan sebepsiz zenginleşme : Burada sebepsiz zenginleşme, alacaklının borçlu lehine yapmış olduğu bir kazandırmadan doğar; kazananın malvarlığı artarken, kazandıranın malvarlığı kazanma oranında azalır. Örneğin hukuken geçerli olmayan bir sözleşmenin sonucu olarak yapılan edim sebepsiz zenginleşmeye neden olur.
Müdahaleden doğan sebepsiz zenginleşme : Başka bir kişinin bir hakkını veya hukuki bir değerini ihlal eden fiil sonucunda, zarar görenin malvarlığında azalma söz konusu iken, müdahale eden şahsın malvarlığında aynı oranda bir zenginleşme olur.
Beklenmeyen Halden doğan sebepsiz zenginleşme : Burada taraflar dışında bir şahsın fiilinden yahut bir tabiat olayından meydana gelen bir sebepsiz zenginleşme söz konusudur. Üçüncü şahsın fiilinden kaynaklanan sebepsiz zenginleşmede üçüncü kişinin kusurlu olup olmaması ya da filinin hukuka aykırı olup olmaması göz önüne alınmaz.

Borçlunun malvarlığında bir zenginleşme meydana gelmiş olmalıdır. Malvarlığında meydana gelen çoğalmaya zenginleşme adı verilir.
Bu zenginleşme başka bir şahıs zararına meydana gelmiş olmalıdır.
Zenginleşme ile zenginleştirici olay arasında illiyet bağı olmalıdır. Borçlunun malvarlığında başkası zararına meydana gelen zenginleşme; yukarıda sayılan kazandırma, müdahale veya beklenmeyen hal gibi zenginleştirici nedenlerden birinden kaynaklanmalıdır. Zaten ancak bu şekilde alacaklının malvarlığında gerçekleşen zenginleşme alacaklı aleyhine meydana geçmiş olur. Zenginleşme ile sebepsiz zenginleşmeye neden olan olay (kazandırma, müdahale veya beklenmeyen hal) arasında illiyet bağı bulunmaz ise, zenginleşme başkası aleyhine gerçekleşmiş sayılamaz.Burada meydana gelen zenginleşme ile zenginleştirici olay arasında tabii illiyet bağı (yani zorunlu şart teorisi) yeterli olup, ayrıca uygun illiyet bağına gerek yoktur.
Zenginleşme haklı bir nedene dayanmamalıdır.

Borçlar Kanunu'nun 77. maddesine göre; haklı bir sebep olmaksızın başkası zararına zenginleşen kimse, bu zenginleşmeyi iade etmek zorundadır.

Zenginleşme konusu şey, ferden muayyen bir şey ise ve zenginleşen kişinin malvarlığında aynen bulunuyorsa, hukukumuzda illilik ilkesi gereğince zenginleşenin söz konusu şeyin mülkiyetini kazanması mümkün değildir.
Mülkiyetin kazanılması söz konusu olmadığından ve alacaklı halen bu şeyin maliki olduğundan, bu durumda sebepsiz zenginleşme davası değil, istihkak davası açar ve şeyin aynen iadesini talep eder. 
İstihkak davasının mümkün olmadığı durumlarda ise sebepsiz zenginleşme davası açılarak şeyin aynen iadesi talep edilir. 
Aynen iadenin mümkün olmadığı durumlarda zenginleşme değer üzerinden (para olarak, nakden) iade edilir.

Zenginleşenin iyiniyetli olduğu hallerde iade borcunun kapsamı
BK 63/1'e göre iyiniyetli zenginleşenin iade borcunun kapsamı, fiilen elde ettiği değil, fakat iadesinin talep edildiği anda malvarlığında mevcut olan, henüz elden çıkarmadığı zenginleşme ile sınırlıdır.İyiniyetli zilyet elinden çıkarmış olduğu zenginleşmeyi, ikame bir değer girmemişse iade etmek zorunda değildir. Bu durumda iade borcu kalkar (zenginleşme düşer).Zenginleşenin elden çıkarmış olduğu zenginleşmenin iade yükümlülüğünden kurtulabilmesi için, elden çıkarma anında iyiniyetli olması gerekir. Zenginleşmenin haklı bir sebep olmaksızın gerçekleştiğini bilmeyen veya bilmek zorunda olmayan kişi iyiniyetli zenginleşendir.

Zenginleşenin kötüniyetli olduğu hallerde iade borcunun kapsamı
BK 80/2'ye göre zenginleşen, zenginleşmeyi kötüniyetle elden çıkarmışsa, elden çıkardığı zenginleşmenin tamamını iade ile yükümlüdür.İyiniyetle zenginleşenden farklı olarak kötüniyetli zenginleşen elden çıkardığı zenginleşmeyi de iade etmek zorundadır.Zenginleşmenin haklı bir sebep olmaksızın gerçekleştiğini bilen veya bilmesi gereken kişi kötüniyetli zenginleşendir.
Zenginleşen zenginleşme anından itibaren kötüniyetli ise, zenginleşmenin tamamını iade etmekle yükümlüdür. Buna karşılık zenginleşen sonradan kötüniyetli olmuş ise, zenginleşmenin meydana geldiği anla kötüniyetli olduğu an arasındaki zamanda iyiniyetli zilyedin iade borcu; daha sonra ise kötüniyetli zilyedi iade borcu söz konusu olur.

Seçim hukuku, seçimlere uygulanan kurallar bütünüdür. Kamu hukukunun bir alt dalıdır.

Türkiye'de seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun, uygulanabilir tedbirleri belirler. (T.C. Anayasası m.67/2)

Tüm yurttaşların; sosyal sınıf, cinsiyet, etnik köken, dinî inanç gibi ayrımlara tabi tutulmayarak oy hakkına sahip olmasıdır. Geçmişte kadınların, mülk sahibi olmayanların, siyahilerin ve bazı diğer grupların oy kullanamadığı görülmüştür. Zaman içinde, genel oy ilkesinin yaygınlaşmasıyla bu durum ortadan kalkmıştır.  Ancak bu ilkenin yaygınlaşması çok da erken olmamıştır. Örneğin kadınlar, Türkiye'de 1934, Finlandiya'da 1907, Fransada 1945, İsviçrede 1971, Portekizde 1976, Suudi Arabistan'da 2015 yıllarında bu hakka sahip olmuştur.

Seçmenin kullandığı oyu kimsenin bilmemesidir. Bu ilke, seçmenlerin tercihlerinden dolayı dışlanmasını ve baskı görmesini engellemeyi amaçlar.

Seçmenlerin adayları doğrudan oylamasıdır. İki dereceli seçimlerde seçmenler, ikinci seçmenleri; ikinci seçmenler de adayları seçer. Türkiye'de seçimler 1877'den 1943 yılına kadar çift, 1946 yılında sonra ise tek dereceli yapılmıştır. Amerikan başkanlık seçimlerinde seçmenler seçicileri (538 kişi) seçer. Daha sonra bu 538 kişi salt çoğunlukla (en az 270 oy) Amerikan başkanını seçer. Bu iki dereceli sisteme örnek olarak verilebilir. Dünyada hala bazı seçimler iki dereceli olarak yapılmaktadır.

Seçimlerin yapıldığı ortamın serbest olmasıdır. Buna göre siyasi partiler ve adaylar serbestçe propaganda yapabilir, seçmenler de serbestçe oy kullanabilir. Özgür demokrasinin temel ilkelerindendir.

Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (T.C. Anayasası m.10/1)
Eşitlik ilkesi çok geniş bir uygulama alanı bulan bir anayasal ilkedir. Seçimlerle alakalı pek çok hususa eşitlik ilkesi hakimdir. Ancak ilk akla gelen husus her seçmenin bir oya sahip olmasıdır. Tarihte bazı kesimlerin birden fazla oy kullanma hakkına sahip olduğu görülmüştür. Buna çoğul oy denir. Çoğul oy fikri John Stuart Mill tarafından ortaya atılmıştır ancak demokrasinin ilkleriyle bağdaşmadığı için günümüzde kabul edilmemiştir.

Kullanılan oyların sayım ve dökümünün kamuoyuna açık olarak yapılmasıdır. Bu şekilde seçimlerde bir hile olmasının önüne geçilir ve herkesin sonuçlara güvenmesi hedeflenir.

Türkiye'de seçimleri denetleyen ve yöneten en üst organdır. Kurul, yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tam sayılarının salt çoğunluğuyla seçilir.
Üyelerin görev süresi altı yıldır. Süresi biten üye yeniden seçilebilir. Başkan ve Başkanvekili, Kurul üyeleri arasından gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğuyla seçilir. Kurul kararları kesindir. Bu kararlar hakkında başka bir merciye itiraz edilemez.

İl seçim kurulları; o ildeki en kıdemli hakimin başkanlığındaki 3 hakimden oluşur. İlçe seçim kurulları ise o ilçedeki en kıdemli hakim, o ilçede görevli 2 memur üye, son milletvekili seçiminde milletvekili çıkarmış ve o ilçede teşkilatı olan 4 üyeden oluşur.

Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz.(T.C. Anayasası m.67/6)
Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran siyasi partiler seçim kanunlarını kendi lehlerine değiştirebilirler. Bunun önüne geçmek için anayasaya bu hüküm konmuştur. Ancak belirtmek gerekir ki "seçim kanunlarında yapılan seçimler" sözünden seçimin sonucuna etki edebilecek değişikliklerin anlaşılması gerekir. Seçimin sonucuna etki etmeyecek, usulle alakalı değişikliklerin derhal uygulanabilir olduğu kabul edilir.

Gözler, Kemal, 2020, Bursa, Türk Anayasa Hukuku Dersleri
Gözler, Kemal, 2020, Bursa, Anayasa Hukukunun Genel Esasları
"T.C. Anayasası" (PDF). 25 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
"Milletvekili seçimi kanunu" (PDF). 2 Aralık 2012 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi.

Sivil toplum, toplumun "üçüncü ayağı" olarak anlaşılabilir ve hükûmet ve iş dünyasından ayrı olarak aile ve özel alanı da içerir. Diğer yazarlar tarafından, sivil toplum, 1) vatandaşların çıkarlarını ve iradesini ilerleten sivil toplum kuruluşları ve kurumlarının toplamı veya 2) hükûmetten bağımsız olan toplumdaki bireyler ve kuruluşlar anlamında kullanılır.
Bazı durumlarda, sivil toplum terimi "özgür konuşma, bağımsız bir yargı sistemi vb. gibi demokratik bir toplumu oluşturan unsurlar" anlamında daha genel bir anlamda kullanılır. Özellikle Doğu ve Orta Avrupa düşünürleri arasındaki tartışmalarda, sivil toplum aynı zamanda normatif bir kavram olarak vatandaşlık değerlerini ifade etmektedir.

"Sivil toplum" terimi, Aristoteles'in "Politika" adlı eserinde geçen koinōnía politikḗ (Yunanca: κοινωνία πολιτική) ifadesine dayanmaktadır. Bu ifade, Yunan şehir-devleti (polis) ile uyumlu olan bir 'siyasi toplum'u ifade etmektedir. İnsan bireylerinin ortak hayatta kalma amacıyla kurdukları bir grup olarak tanımlanmaktadır. Bu şekilde tanımlanan sivil toplumun telos veya amacı, eudaimonia (Yunanca: τὸ εὖ ζῆν, tò eu zēn) olarak adlandırılan insanın gelişimi veya ortak refahıydı. İnsanın 'siyasi (sosyal) bir varlık' (Yunanca: ζῷον πολιτικόν zōon politikón) olarak tanımlandığı için. Bu kavram, Cicero gibi Romalı yazarlar tarafından kullanılmıştır ve antik cumhuriyet (res publica) fikrine atıfta bulunmuştur. İlerleyen dönemde, Aristoteles'in Politika eserinin Latincede Leonardo Bruni tarafından yapılan bir çevirisiyle (societas civilis olarak çevrilen) Batı siyasi söylemine tekrar girmiştir. Monarşik özerklik ile kamu hukuku arasındaki ayrımın ortaya çıkmasıyla, terim daha sonra prensin kullanmış olduğu güçlerden ayrı olarak toprak sahibi bir feodal elitin kurumsal sınıflarını (Ständestaat) ifade etmek için kullanılmıştır. Bu kavram, devlet teorisinde uzun bir geçmişe sahiptir ve özellikle son zamanlarda Doğu Avrupa'da Václav Havel gibi muhalifler tarafından yeniden canlandırılmıştır. 1990'larda, komünist Doğu Avrupa'daki baskıcı bütüncül devlet egemenliğine maruz kalan sivil toplum kuruluşları alanını ifade etmek için kullanılmıştır. Sivil toplumun siyasi muhalefeti ifade ettiği ilk postmodern kullanım, Aleksander Smolar'ın 1978-79 yıllarındaki yazılarından gelmektedir.

Sivil toplum ile demokratik siyasi toplum arasındaki ilişkiler üzerine yapılan literatür, İskoç Aydınlanması felsefesinde, Adam Ferguson'un "Sivil Toplum'un Tarihine Dair Bir Deneme" adlı eseri ve G.W.F. Hegel'in çalışmalarında köken almaktadır. Bu kavramlar, Alexis de Tocqueville, Karl Marx ve Ferdinand Tönnies tarafından uyarlanmıştır. 20. yüzyılda, Gabriel Almond ve Sidney Verba gibi araştırmacılar tarafından önemli ölçüde geliştirilmiştir. Bu araştırmacılar, demokratik bir düzen içinde siyasi kültürün önemli bir rol oynadığını belirlemişlerdir.
Araştırmacılar, siyasi örgütlerin siyasi unsuru sayesinde daha iyi farkındalık ve daha bilgili bir vatandaşlık sağlandığını ve bu sonucunda daha iyi oy tercihleri yapıldığını, siyasete katılımın arttığını ve hükûmetin daha hesap verebilir hale geldiğini savundular. Sivil toplum, ortak hedeflere ve çıkarlara sahip insanların demokratik idealleri daha da geliştirmek için bir forum olarak işlev görür ve bu da daha demokratik bir devlete yol açabilir. Bu tür derneklere üyelik, kolektif eyleme engelleri azaltan bir bilgi kaynağı olarak hizmet eder. Bu gruplar, hükûmetlere baskı yaparak politikaları etkiler. Bu, sivil toplumun devletin gücünü dengelemesini ima eder. Bu siyasi örgütlerin tüzükleri, katılımcıları demokratik karar alma süreçlerinin formalitelerine alıştırdığı için mikro-anayasalar olarak kabul edilmiştir.
Daha yakın zamanda, Robert D. Putnam, sivil toplumda siyasi olmayan örgütlerin bile demokrasi için hayati olduğunu savunmuştur, çünkü toplum içinde sosyal sermaye, güven ve ortak değerler oluştururlar. Sosyal sermaye, sosyal ağlar ve bu ağlarla ilişkili karşılıklılık normları olarak tanımlanan sosyal sermaye, toplumların kolektif eylem ikilemlerini çözmede yardımcı olabilir; yoğun sosyal ağlara sahip bireyler, toplumun diğer üyelerine inandırıcı bir şekilde bağlı kalma ve sosyal sermayelerini kamu malları oluşturmak için kullanma eğilimindedir. Bunun dönüşünde, güçlü sivil toplumları olan ülkelerin demokrasi açısından daha başarılı olma olasılığı daha yüksektir. Bazı bilim insanları, Putnam'ın iddiasını temel alarak, demokratik geçiş sürecindeki başarılı demokratik geçişleri tetikleyen şeyin, günlük ilişkilere dayanan siyasi olmayan sivil toplum kuruluşlarının katılımı olduğunu iddia etmişlerdir. Gianfranco Poggi de bu konuda aynı şekilde bir argüman ortaya koymaktadır ve cumhuriyetçi toplumun devam etmesi için kişiler arası güvenin gerekliliğini belirtmektedir.
Ancak, bazıları sivil toplum ile güçlü demokrasi arasındaki bağlantıyı sorgulamıştır. Thomas Carothers'un belirttiği gibi, sivil toplumlar her zaman değerli sebeplerle oluşmaz ve demokratik değerleri her zaman desteklemez. Örneğin, Sheri Berman, sivil toplum kuruluşlarının aslında insanları demokrasiye karşı harekete geçirmek için kullanılabileceğini savundu. Bu, Almanya'da Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünde açıkça görüldü. Weimar Cumhuriyeti'nin ekonomik bunalımın yıkıcı etkileriyle ve iç çekişmelerle başa çıkamaması, birçok Alman sivil toplumunun oluşmasına yol açtı. Bu grupların belirleyici ve tartışmalı ölümcül bir kusuru, Almanlar arasındaki toplumsal çatışmaları ve farklılıkları pekiştirmeleriydi. Alman toplumunun bireysel sosyal gruplara ayrılması, ulusalcı ideallere son derece savunmasız hale gelmelerine yol açtı. Bu hoşnutsuzluk gruplarına Nazi'ler sızdı ve sonunda parti ve propaganda için temel ve dayanak oluşturdular. Sonuç olarak, Nazi Partisi 1932 seçimlerinden sonra Alman Reichstag'daki en büyük parti haline gelerek siyasi önemsizlikten çıktı. Putnam'un iddiasının aksine, bu durumda yoğun bir sivil toplum ağı demokrasiye zarar vermiştir. Nazi Partisi, Almanya'nın toplumsal organizasyonunu sömürerek sonuçta ülkenin ilk cumhuriyetinin çökmesine yol açmıştır.
Kurumsallaşmış demokrasilerde bile, özel çıkar gruplarının yaygınlaşması -ki bu güçlü bir sivil toplumu işaret eder- temsilci kurumların işleyişini engelleyebilir ve politika sonuçlarını zenginlere, güçlülere veya iyi organize olanlara lehine çarpıtabilir. Ayrıca, Kenneth Newton tarafından toplanan anket verilerine dayanarak, sosyal ve siyasi güven arasında örtüşme olmadığına dair çok az kanıt bulunmaktadır, bu da sivil toplumun gücü ile demokrasi arasındaki ilişkiyi geçersiz kılar. Gerçekten de, Larry Diamond'ın iddia ettiği gibi, sivil toplumun demokrasiye sağlayabileceği çok yönlü yolları anlamak için, sivil toplumun demokrasi için oluşturduğu gerilimleri ve çelişkileri de anlamak gereklidir.
Tocqueville, Amerika Birleşik Devletleri'nde, sivil toplumları temsil eden derneklerin oluşma eğiliminin, ülkenin demokratik bir yönetim olarak başarısını desteklediğini belirtmektedir. Putnam, ABD'deki sivil toplumların gücünün tarihsel olarak daha fazla sosyal güven ve vatandaşlar için daha fazla sosyal sermaye getirdiğini savunuyor. Diğerleri, sivil toplum kuruluşlarına bağımlılığın vatandaşları ABD hükûmetinin etkinliğini sorgulamaya yönlendirebileceğini ve toplumu bölecek şekilde istikrarsızlık yaratabileceğini belirtmektedir.
Yuval Levin, modern Amerika'da sivil toplum kuruluşlarının ABD hükûmeti ile vatandaşlar arasında bir geçit olarak kabul edildiğini yazmaktadır. Bazıları, sivil toplum kuruluşlarının bireysel özgürlükleri koruyarak ABD hükûmetinin gücünü denetlediğini, diğerleri ise rolünü devletin çabalarını desteklemek ve sosyal sorunları teşvik etmekle birlikte demokratik olmayan iktidar birikimini sınırlamak olarak gördüklerini belirtmektedir. David Rieff gibi diğer bazı kişiler ise ABD hükûmetinin, sivil toplum kuruluşları gibi STK'lar tarafından yürütülen sosyal sorunlar üzerinde çalışmak için daha fazla mali donanıma sahip olduğunu ve bu nedenle STK'ların göreceli güç eksikliği nedeniyle yetersiz kaldığını belirtmektedir. Harvard profesörü Theda Skocpol'un araştırmaları, sivil toplum kuruluşlarının Amerika'ya daha fazla demokrasi getirdiğini göstermektedir. Ancak büyük sendikalar ve kuruluşlardan daha küçük politik konulara odaklanan hareketlere geçiş, geniş çaplı katılımı teşvik etme konusunda daha az etkili olmaktadır. Galston ve Levine, bu yeni sivil toplum kuruluşlarının siyasi sürece katılma olasılıklarının daha düşük olduğunu ve daha çok sosyal aktivizm getirdiğini belirtmektedir.

Sivil toplum kuruluşları, vatandaşlara siyasi katılım için hayati öneme sahip bilgiler sağlar. Bu bilgiler arasında hükûmet süreçleriyle ilgili vatandaşların sorumlulukları ve hakları, farklı türdeki siyasi konular ve politika gündemleri, vatandaşların toplumsal sorunları ele almak için işbirliği yapabileceği yöntemler ve topluluklarda anlamlı değişim yaratma yaklaşımları bulunur. Dr. Carew E. Boulding ve Dr. Jami Nelson-Núñez, sivil toplum kuruluşlarının faydalı olduğunu savunarak, vatandaşların ortak politika tercihleri etrafında diğerleriyle birlikte hareket ederek ve birlikte dayanışma geliştirerek politik olarak daha fazla katılıma eğilimli olduklarını belirtmektedir. Ancak, diğer bilim insanları, sivil toplum kuruluşlarının politik katılım ve politika süreçleriyle ilgili bazı dezavantajlara sahip olduğunu belirtmektedir. Dr. Thomas Carothers, sivil toplum kuruluşlarının politik katılımdaki etkili rolü nedeniyle, bu kuruluşların yaygınlaşması hükûmetlerin hem genişleyen politika tercihlerini hem de hızla değişen sosyal ihtiyaçları karşılamayı giderek zorlaştırdığını açıklar. Akademisyen David Rieff, sivil toplum ve siyasi katılımla bağlantılı bir başka konuyu ele alıyor: tek konu aktivizmi. Çoğu sivil toplum örgütü bir sektöre veya toplumsal konuya odaklandığından, bu bazen seçmenlerin dikkatini, küreselleşme gibi çok yönlü geniş konular yerine kürtaj gibi belirli bazı hassas konulara kaydırır ve seçimlerin odağı da bu konular üzerinde yoğunlaşır.
Sivil toplum örgütlerinin politik katı

Sosyal güvenlik hukuku, toplum sözleşmesinden doğan hakları güvence altına alan bir hukuk dalıdır. Bireylerin sosyal refahını tesis etmeyi amaçlar. Bireyler açısından meydana gelebilecek riskleri önlemeyi ve toplumun gelirlerinin azalmasına ve giderlerinin artmasına ket vurmayı amaçlar. İşçi ve işveren arasındaki hukuki ilişki sosyal güvenlik hukuku kapsamında irdelenir.
James Madison, hakim tarafından yargılanma hakkının toplumsal sözleşmenin somutlaştırılmış sonuçlarından kaynaklandığını savundu. Sosyal haklar, siyasi haklara çok benzemektedir ve aynı kavramların daha hafif bir şekilde uygulanması olarak da anlaşılabilir.
Cécile Fabre, anayasa yoluyla demokratik çoğunlukların; özerkliklerinin güvenli bir şekilde uygulanmasını koruyan ve refaha ulaşmalarını sağlayan temel haklara saygı duyulmasını ve bunları desteklemeleri konusunda kısıtlanmasının meşru olduğunu ileri sürmektedir. Sosyal haklar temel haklar olduğundan, bunların anayasallaştırılması gerektiği sonucu çıktığını savunmaktadır.
Hukuki açıdan çeşitli yaklaşımlar sosyal hakları kullanır ve garanti altına alır; anayasal sosyal haklar halkın sahip olduğu haklardır. Bu, kamuoyunun kolektif ve özel çıkarlarının eşit ve adil dağıtılmasını sağlar.

Sosyalist hukuk, komünizmin hakim olduğu eski SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde ve günümüzde Küba, Kuzey Kore ve yumuşatılmış şekilde Çin'de uygulanan Marksist-Leninist ideolojiye dayalı hukuk sistemi.
Sosyalizm (toplumsalcılık) bir hukuk sistemi olmanın ötesinde bir yönetim biçimi, siyasal ve ekonomik sistem ve ideolojidir. Ancak hukuktaki yansımaları nedeniyle bir hukuk sistemi olarak da ele alınabilir. Temel belirleyicisi devletin, üretim araçlarına (fabrikalara, tarım arazilerine, hayvan çiftliklerine, maden ocaklarına) ve temel tamamlayıcı kurumlarına (bankalar, kooperatifler) mutlak egemen ve sahip olmasıdır. (Kolhoz: Kolektif tarım çiftliği). Devletçi bir modeldir. Özel teşebbüs, üretim araçlarına sahip olamaz. Ancak daha sonra tercihen gayrımenkuller de devletleştirilebilir. Üretici gücün insan emeği ve dolayısıyla toplum olduğu düşüncesi benimsenir. Devlet üretime hakim güç olarak ön plana çıkar. Kişilerarası eşitlik vurgusu yapılır. Kolektif (topluluk olarak, kitle halinde) hareket etme ve buna uygun bir biçimde örgütlenme ve çalışma planlanır. Devlet toplum adına tüm piyasayı kontrolü altında tutar. Serbest piyasa ekonomisi geçerli değildir; Merkezi planlama esastır. Bir yıl içinde tüm ülkede ne üretilip ne kadar tüketileceği önce yerel ve bölgesel olarak hesaplanır, daha sonra tek merkezde (başkentte) eşgüdümlü olarak değerlendirilir ve düzeltmeler yapılır. İşçi sınıfına özel bir önem verilir. Bankacılık sistemi etkin değildir, çünkü ihtiyaç duyulmaz. Topluma ve dayanışmaya büyük önem verilir. Bu durumun doğal sonucu olarak özel hukukun önemi büyük ölçüde azalmıştır. Kamu yararı en önemli kavramlardan biri olarak öne çıkar.
Marksist ideoloji de toplumsal kurumlar arasında altyapı ve üstyapı ayrımı vardır. Altyapı kurumu olan ekonomi, üst yapı kurumları olan ahlak, din ve hukuku belirler. Bu nedenden dolayı burjuva toplumlarda üstyapı kurumu olan hukuk toplumu idare edenler için bir araçtır.
Sosyalist hukukta üretim araçlarının özel mülkiyetine izin verilmemiş ve bireyin menfaati yerine toplumun menfaati esas alınmıştır. Bu sistemde "sosyalist kanunîlik" ilkesine göre kanunlar idarecileri değil yönetilenleri bağlıyor ve idareciler toplum yararına gördükleri durumlarda kanunlardan ayrılabiliyorlardı. Sosyalist hukukta, hukukun amacı burjuva adaletini tesis etmek değil toplumu değiştirerek komünist topluma geçişi sağlamaktır. Marksist teoriye göre komünist topluma geçişle birlikte hukukta devlet gibi kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Sosyalizmden komünizme geçiş dönemindeki bu sistemde hukuk, komünist topluma geçişte bir araçtır.

Doğu toplumlarını inceleyen ve bazılarında devlet mülkiyeti ve ortak çalışma kavramına rastlayan Karl Marx, bu uygulamaları teorik olarak geliştirmiş ve ilk defa Das Kapital (The Capital) adlı eserinde sosyalizmin esaslarını ortaya koymuştur. Karl Marx'dan etkilenen pek çok düşünürün katkılarıyla sosyalizm kavramı daha da çok rağbet görmüş ve 1917 yılında Vladimir Lenin önderliğinde Rusya'da bir devrim yapılarak dünya tarihinde ilk kez bir kapitalist rejim yıkılarak yerine sosyalist bir sistem (Sovyetler Birliği) kurulmuştur. Orta Asya'da pek çok devlet Sovyetler Birliği'ne katılmıştır. Ayrıca daha sonra Çin'de gerçekleşen bir devrim ile de Çin Halk Cumhuriyeti sosyalizme geçmiştir. Doğu Avrupa ülkeleri de sosyalist rejimler kurarak Doğu Bloku'nu oluşturmuşlardır. Bazı Uzak Asya ülkeleri ve Arap ülkeleri de yine sosyalizme geçmişlerdir. Ancak yaşanan olumsuzluklar sebebiyle 1980'li yıllardan başlayarak ilk önce Sovyetler Birliği dağılmış, ardından da Doğu Bloku çökmüştür.

Stuchka, P.I. (1988). Selected Writings on Soviet Law and Marxism. Robert Sharlet, Peter B. Maggs, and Piers Beirne (eds.). Armonk, N.Y.: M.E. Sharpe. ISBN 978-0-87332-473-1. OCLC 17353762.
Evenson, Debra (2003). Law and Society in Contemporary Cuba (2nd bas.). The Hague: Kluwer Law International. ISBN 978-90-411-2165-3. OCLC 52976800.
Partlett, W & E. Ip, Is Socialist Law Really Dead? 48 NYU Journal of International Law and Politics 463 (2016). Available at: https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=2660098 8 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..

Spor hukuku, spor endüstrisi'nde sporcuların, kulüplerin, takım sahibi şirketlerin, ulusal ve uluslararası federasyonların, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin devletin ilgili kurumlarının birbirleriyle sportif eylem ve etkinliklere ilişkin ilişkilerini, sporun özgürlüğünü göz önünde bulundurarak iş hukuku ve rekabet hukuku gibi hukuk dallarıyla koordine bir biçimde düzenleyen kurallardan oluşan, kendine özgü bir hukuk dalıdır.
Spor hukuku genel olarak spor ile ilgili sponsorluk sözleşmeleri, yayıncı kuruluşlarla yapılan sözleşmeler, spor organizasyonları tarafından çalıştırılan personelle ilgili uyuşmazlıklar, spor organizasyonlarının kendi aralarında çıkan sorunlara ilişkin uyuşmazlıklar ve sporu düzenleyen organların sporculara verdikleri disiplin cezaları ile ilgili uyuşmazlıkları kapsamaktadır.

Spor iletişimi
Spor gazeteciliği
Spor ekonomisi
Spor pedagojisi
Spor felsefesi
Spor psikolojisi
Spor sosyolojisi

Suç, kanunlar tarafından yanlış veya zararlı olduğu için ceza tehdidiyle yasaklanan ve bazı durumlarda cezalandırılabilen davranıştır. Genel olarak suç, saptanan ve saptanamayan suçlar olarak ikiye ayrılır. Saptanamayan suçların gerçekleşip gerçekleşmedikleri belirsiz olduğu veya kanıtlanamadıkları için cezalandırılmaları söz konusu değildir. Ceza hukukunda suça göre para cezası, tutuklama, hapis, hatta ölüm cezası verilebilir.
Her suç adli mercîlere yansımaz, bu yüzden kanunî suç ve gerçek suç oranları arasında hep fark vardır. Örneğin sokaktaki iki kişinin birbirine hakaret etmesi kanunen suçtur, ancak ilgili kişilerin aralarındaki arkadaşlık bağı, şakalaşma vb. çeşitli saiklerle bunu ihbar etmemesi, bir kişinin çevrede kimse yokken vandallık yapıp kayıplara karışması veya tacize uğrayan şahsın korktuğu için şikâyette bulunmaması suçun karanlıkta kalmasına sebep olur.
Gerçek suçluluk ile bilinen suçluluk miktarları arasında bu farka "suçta karanlık alan" adı verilir. Ayrıca, hiçbir ülkedeki suç istatistikleri o ülkedeki gerçek suç dağılımını vermez; daha az suç işlenen bir ülkedeki ihbar sayısı, daha çok suç işlenen bir ülkedeki ihbar sayısından daha yüksek olabileceği gibi bu, daha az suç işlenen ülkenin gerçekte daha fazla suç işlenen ülkeden daha fazla suç işleniyormuş gibi görünmesine sebebiyet verebilir.

Hukuki anlamda suç, bir toplumdaki hukuki kurumlar tarafından ceza veya güvenlik tedbiri yaptırımına bağlanmış fiildir. Suçu işleyen kişiye suçlu veya fail denir.
Hukukî anlamda bir kimsenin suçlu kabul edilebilmesi için suçun o kimse tarafından işlendiğinin hukukî süreçler sonucunda ispatlanması gerekir. Suçlu olabileceği düşünülen kişi "şüpheli", bir suçlama ile mahkemeye sevk edilen kişi "sanık" sıfatını taşır. Çoğunlukla ağır suçlar için yargıç kararı ile tutukevine alınan kişiye "tutuklu", yargılama süreci sonunda suçlu olduğu hükmüne varılarak cezalandırılan kimseye ise "hükümlü" (mahkûm) denir.

A. Maddi Unsur: Gözlemlenebilen bir davranıştır. Hareket ve Sonuç kısımlarından oluşur.
1. Hareket: Kişinin yaptığı iradi davranış şeklidir. (Sonuç hariç) Suçun başlangıç ve gelişme kısmıdır.
a) İcra (İcrai hareket): Kanunun yasakladığı bir hareketin doğrudan, aktif bir eylemle yapılması suretiyle işlenen suçlardır. Ör: Malın çalınması, adam öldürme…
b) İhmal (İhmali hareket): Belli bir davranışı yapmamaktır. “Savsama” da denir. Dolaylı bir biçimde suçu işlemektir. Gözlemlenebilen bir davranıştır. Ör: Gerekli önlemi almama nedeniyle inşaat kazasında işçinin ölmesi. İhmal cezayı ortadan kaldırmaz ama hafifletir. Yapmama davranış bilerek veya bilmeyerek olabilir. Ör: Hemşire yapması gereken iğneyi bilerek veya bilmeyerek yapmamışsa.
2. Sonuç: Suçun tamamlanmasıdır. Aynı zamanda amacına ulaşıp ulaşmadığının bir ölçüsüdür. Örneğin ateş etti ama vuramadı, vurdu ama ölmedi…
B. Manevi Unsur: Suçlunun niyeti anlaşılmaya çalışılır. Ama bunun için yine somut delillerden hareket edilir. Örneğin, itiraflar, tanıkların ifadeleri gibi. Yorum yoluyla niyet çözümlenemez. Örneğin; sabıkalı bir hırsız için şüphe artsa da, maddi bulgu yoksa kesin o yapmıştır denilemez.
a) Kasıt: Bir suçun bilerek ve isteyerek, sonuçları hesaba katılarak işlenmesidir. Kişinin niyeti suçun işlenmesi yönündedir. (Kasıt = Bilme + İsteme)
- Bilme unsuru: Suçun kurucu unsurlarının fail tarafından bilinmesidir.
- İsteme unsuru: Suçun kalıbında meydana gelen fiili ve sonucu istemektir.
Suçu işleyen kişinin yaptığı davranışın Ceza Kanunu'na göre suç olup olmadığını bilip bilmemesi önemli değildir. Yaptığı davranışın karşı tarafa zarar vereceğini bilmesi ve bunu anlayacak zihinsel yetiye sahip olması yeterlidir. Zaten Türk Hukukunun her alanında geçerli olan bir ilkeye göre “Kanunu bilmemek mazeret değildir.”
Doğrudan Kasıt: Failin gerçekleşmesini istediği sonuçlara yönelmiştir. Sonuç, failin istemiş olduğu sınırlar içinde kalmışsa doğrudan kast söz konusudur. Amacı zehirlemekti ve zehirledi.
Taammüd: Bilme ve istemeye ek olarak planlama, tasarlama, araç temini söz konusudur. Ayrıca soğukkanlılık veya kin vardır. Suçlununu suçu işlemedeki kararlılığını gösterir. Cezayı arttırır.
b) Taksir: Kelime anlamı kusurluluk demektir. Suçun bilmeden, istenmeden, sonuçları hesaba katılmadan işlenmesidir. Kişinin amacı suç değildir. Fakat yine de ceza ortadan kalkmaz, ama hafifler. Tedbirsizlik, dikkatsizlik, acemilik ve hukuka uymama sebebiyle, failin bilerek yaptığı bir hareketten istemediği bir sonucun meydana gelmesi taksiri ifade eder.

Bilinçsiz Taksir: Failin sonucu öngörmeden (tahmin edemeden) hareket ettiği durumdur.
Olası Kasıt (Dolaylı Kasıt / Bilinçli Taksir): Fail tarafından muhtemel olarak öngörülebilen sonuçlara ilişkin kasttır.
Sonucun gerçekleşmesini büyük bir ihtimal olarak görüyor ama başka bir sonucu düşünerek hareket ediyorsa Olası Kasıt vardır. Mesela birilerinin ölebileceğini bildiği halde şehir içinde havaya ateş etmek. Yani failin sonucu öngördüğü (tahmin edebildiği) fakat istemediği hallerde ortaya çıkar.
Teşebbüs: Teşebbüs suçun işlenmesinin denenmesidir. Hareketi sonuca götüren süreçtir. Ör: Zanlının ateş edemeden yakalanması. Buradaki suç adam öldürmeye teşebbüstür.
Açıklama: Yeni Türk Ceza Kanununda Eksik Teşebbüs ve Tam Teşebbüs farkı kaldırılmıştır. Yalnızca Eksik Teşebbüse yer verilmiştir.
- Tam Teşebbüs'te fail elinden gelen her şeyi denediği halde başarılı olamamıştır. Ör: İsabet ettirilememesi.
- Eksik Teşebbüste ise bazı şeyleri tam olarak gerçekleştiremediği için başarısız olmuştur. Ör: Tabancanın ateş almaması.
İlliyet (Nedensellik) Bağı: Hareket ile sonuç arasındaki bağlantıdır. Yasanın öngörmüş ve bu nedenle yasaklamış olduğu sonucun, failin hareketiyle oluşmuş olması gerekir. Bu bağ yoksa fail suçlanamaz. İşlenemez suçlar bu duruma örnektir.

Önceden mevcut fakat suçun işlenmesi sırasında failin bilmediği bir engel yüzünden sonucun meydana gelmesi imkansız ise işlenemez suç ortaya çıkar. Elverişsizlik nedeniyle suçun boşa gitmesidir. Bu suçlardan dolayı ceza verilemez.
- Hareketin elverişsizliği: Büyü ile adam öldürme iddiası. Telepati ile hakaret iddiası.
- Vasıtanın elverişsizliği: E-mail ile veya telefonla zehir yollandığı iddiası.
- Konunun elverişsizliği: Yatakta vurulan kişinin aslında saatler önce kalp krizinden öldüğünün anlaşılması. (Korkudan kalp krizi geçirseydi, işlenebilir suç olurdu.)

Organize suç
Hukukun üstünlüğü

Sözleşme ya da Kontrat, iki ya da daha fazla kişi arasında yapılan ve koşullarına uyulması yasayla desteklenmiş olan hukukî işlemlere denir. Tarafların birbirine uygun irade açıklamalarıyla yapılan bir hukuki işlem olan sözleşmenin, genel olarak belirli bir biçimde yapılması zorunlu değildir ama bazı tür sözleşmelerin belirli biçimde yapılması yasalarda öngörülmüştür. Örneğin, taşınmaz malların satış sözleşmesinin resmi biçimde yapılması zorunludur. Sözleşmenin yazılı biçimde yapılması anlaşmazlık durumunda kanıtlamayı kolaylaştırmak için de yararlıdır.
Bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için, sözleşmenin taraflarının irade beyanlarının karşılıklı ve birbiriyle uyum içinde olması gerekir. Bir sözleşmede tarafların karşılıklı çıkarları bulunur. Örneğin herhangi bir malı satın alırken yapılan iş sözlü bir sözleşmedir. Alıcı mala karşılık bir fiyat önerir ve satıcı bu öneriyi kabul ederse parayı alıp malı teslim eder. Bu durumda sözleşme yapılmış ve sözleşme koşulları yerine getirilmiştir.
Bir sözleşmenin geçerli olması için tarafların sözleşmeyi özgür iradeleriyle ve bilinçli olarak yapmış olmaları gereklidir. Taraflardan birinin zorlanması (cebir), korkutulması (tehdit) ya da aldatılması (hile) yoluyla yapılan sözleşmeler geçersizdir. Yasalara göre ergin sayılmayanlar, akıl hastaları, çocuklar sözleşme yapamaz. Konusu yasalara ya da ahlaka aykırı sözleşmeler yapılamaz.
Sözleşmenin taraflarından biri sözleşmede belirtmiş olan yükümlülüklerini yerine getirmezse, karşı taraf mahkemeye başvurabilir. Mahkeme haksız tarafı yükümlülüğünü yerine getirmeye zorlar ya da sözleşmeye uyulmamasından doğan zararın ödenmesine karar verir. Tazminat denen bu ödemeye karar verilmesi için zarar gören taraf zararını kanıtlamalıdır.

Sözleşmeler ya tek tarafa borç yükler ya da iki tarafa birden borç yükler. Tek tarafa borç yükleyen sözleşmeler, tek taraflı hukuki işlemler ile karıştırılmamalıdır. Örneğin, bağışlama sözleşmesi, tek tarafa borç yükler ancak bu da iki taraflı bir hukuki işlemdir. Karşı taraf açıkça veya zımnî (örtülü) olarak karşı tarafın bağışlama yönündeki irade beyanını kabûl ederse, bu durumda bağışlama sözleşmesi geçerli olur.
İki tarafa da borç yükleyen sözleşmelerde ise iki taraf da borç altına girer. Satım, kira, eser sözleşmeleri buna örnek olarak gösterilebilir. Bu tür sözleşmelere sinallogmatik sözleşmeler de denir. İki tarafa da borç yükleyen sözleşmeler de kendi içinde ikiye ayrılır:

Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler
Eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler
Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler, içtihatlarda karşılıklı borç doğuran sözleşmeler olarak da zikredilmektedir. Her iki taraf da borç altına girmekte, taraflardan birinin borcu diğerinin borcunun karşılığını oluşturmaktadır.

Akıllı sözleşme
Toplumsal sözleşme
Sözleşme özgürlüğü
Sinelagmatik sözleşme
İsimsiz sözleşme
Evlilik sözleşmesi
Telif sözleşmesi
Kira sözleşmesi
Kayıt sözleşmesi

İş birliği
Ortaklık
Sözleşme özgürlüğü

Ebu Ali el-Mansur bilinen adıyla el-Hakim Biemrillah, (Türkçe: Allah'ın Emriyle Hükümdar) (Arapça: (الحاكم بأمر الله المنصور بن العزيز بالله بن المعز لدين الله معد الفاطمي)) (d. 13 Ağustos 985 - ö. 13 Şubat 1021) altıncı Fatımî halifesi ve on altıncı İsmailî imamıdır.
Dürzilerce "el-Hâkim Biemrillâh" (Allah'ın emriyle Hükmeden) olarak bilinir.
Dürziler, Hâkim'i günümüzde de saygıyla anarlar, Hakk Teâlâ'nın onda belirdiğine inanarak yeniden dünyaya gelmesini beklerler. Hâkim'in Üniter Çağrı'yı başlattığı 1017 yılı Dürzîler tarafından takvim başlangıcı biçimde değerlendirilir.
996'dan 1021 yılları arasında hüküm sürdü. Hâkim Emrillah, İsmailîliğin çeşitli kollarında önemli bir şahsiyettir; bunlara dünya genelinde sayıları 15 milyonu bulan Nizarîler ile, Suriye bölgesindeki 2 milyon civarındaki Dürzîler de dahildir. Bu gruplardan Dürzîlerin kurucusu olarak bilinen Muhammed bin İsmâ'il ed-Derezî, 1018 yılında Hâkim Emrillah'ın Tanrı'nın cisimleşmiş hâli olduğunu ilan etmiştir.

Mısır’da doğdu ve Fatımi halifesi Aziz Billah’ın oğlu olarak, 11 yaşında onun yerine tahta geçti. Künyesi Ebû Ali idi; bu künyeyi, oğlu Ali’nin doğumundan sonra aldı. Oğlu, babasının kaybolmasından sonra halifeliği devraldığında "Zâhir li-I‘zâz Dînillâh" unvanını aldı. Bazılarına göre Hâkim Emrillah, güçlü olan son Fatımi halifesidir. Geniş gözlü ve gür, korkutucu bir sese sahipti.
İlk yılları
Onun hükümdarlık dönemi gerginliklerle doluydu. Abbasîlerle anlaşmazlık içindeydi; zira onlar İsmailîlerin nüfuzunu sınırlandırmaya çalışıyordu. Bu gerilim sonucunda Abbasî halifeliği, 1011 yılında meşhur bir ferman yayımlayarak Hâkim Emrillah'ın Ali bin Ebî Tâlib soyundan olmadığını ilan etti. Abbasîlerle olan anlaşmazlığının yanı sıra, Hâkim Emrillah Karmatîlerle de başka bir mücadeleye girmişti.
El-Hakim Bi-Emrillah, halifenin yürütme işlevlerinin çoğunu danışmanlarının yerine getirdiği 996'dan 1006'ya kadar “yerine geçtiği Şii halife gibi davranarak Sünni Müslümanlara karşı düşmanca bir tutum sergilerken, Yahudi ve Hıristiyanlara- karşı tutumu, cizye vergisi ödemeleri karşılığında nispeten hoşgörülüydü.
1005 yılında Hâkim , ilk üç halifenin Ebû Bekir, Ömer ibn el-Hattab ve Osman ibn Affan ve Muhammed Peygamber'in eşi Ayşe'nin, Muhammed'in kuzeni ve damadı olan ve Şii inançlarına göre peygamberlik halifesi olan Ali ibn Ebi Talib'in halefliğini reddettiği için lanetlenmesini emretti. Tarihçi Nasim Dana'ya göre, Hâkim “Emevi halifeliğinin kurucusu I. Muâviye'nin ve Muhammed'in yakın çevresindeki diğer sahabelerin” lanetlenmesini emretmiştir.

Kaynaklar Hâkim'in ölümünün ayrıntıları konusunda farklılıklar gösterse de, Sünni ve Kıpti kaynaklar sıklıkla Hâkim'in kız kardeşi Sittülmülk tarafından kişisel nedenlerle öldürüldüğünü iddia etse de, pek çok rivayete göre çok sayıda düşmanı tarafından kendisine karşı düzenlenen ve ölümüyle sonuçlanan bir komplonun kurbanı olmuştur. Hâkim ayrıca, İsmaili mezhebinin temel prensiplerinden biri olan halefiyet sistemini değiştirmeye çalıştı. İmametin sadece Ali bin Ebi Talib'in soyundan gelmesi gerektiği ve babadan oğula geçmesi gerektiği inancı vardı; çünkü imametin özel nitelikleri ve bilgileri miras yoluyla aktarılması gerekiyordu. Fâtımîler devletlerini kurduklarından beri bu sistemi benimsemişti. Ancak Hâkim, halefliği kuzeni Abd al-Rahim bin İlyas'a tavsiye ederek, devletin tüm erkeklerinden ona biat alarak, onu Mekke'ye çağırarak ve insanlara onu ““Emîrü'l-mü'minîn’in kuzeni ve Müslümanların veliahtı üzerine selam olsun” diyerek selamlamalarını emrederek bu ilkeyi ihlal etmeye çalıştı. Bu girişimi sadece kendisinin ve kuzeninin ölümüyle sonuçlanan ciddi bir bölünmeye yol açtı.

Üniter Çağrı
Hikmet Risaleleri
Bahâeddîn el-Mu'tenâ
Hamza bin Ali
Muhammed bin İsmâ‘il ed-Derezî
Gayba
Fâtımîler
Fâtımî halifeler listesi

Encyclopædia Britannica Fifteenth Edition "Hakim (El-Hakim bi-Emrillah)" maddesi
Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, "Hakim (El-Hakim bi-Emrillah) maddesi
Julien, Charles-André, (1931 Yeni bas. 1994), Histoire de l'afrique du Nord, des origines à 1830, Paris: Payot, ISBN 978-2-228-88789-2 (Fransızca)
"Ismaili.net" internet sitesinde "El-Hakim (386-411/996-1021)" maddesi 15 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Hakim, Limon Film imzalı, ilk bölümü 4 Nisan 2022 tarihinde yayınlanan, başrollerini Erdal Beşikçioğlu, Ebru Özkan, Uğur Yücel ve Yurdaer Okur'un paylaştığı, dram, suç ve aksiyon türündeki Türk televizyon dizisidir. 2020 yapımı ABD dizisi olan Your Honor'dan uyarlanmıştır. Dizi, 13 Haziran 2022 tarihinde yayınlanan 10. bölümü ile final yaparak sona erdi.

İşini yıllar boyunca adaleti sağlamak adına yapan ve etrafındaki herkes tarafından saygı gören hakimin oğlu bir suça karışır. Bu olay üzerine Hakim, büyük bir yüzleşme karşısında kalır.

Erdal Beşikçioğlu - Ömer Arif Derman
Ebru Özkan - Yasemin Kaner
Uğur Yücel - Cevdet Dağıstanlı
Yurdaer Okur - Azem Demirkıran
Eslem Akar - Deniz Demirkıran
Efekan Can - Metehan Demirkıran
Fatih Berk Şahin - Ozan Derman
Burcu Kara - Başkomiser Ayşe Korkmaz
Hasibe Eren - Gülbahar Yalçın
Gülsen Tuncer - Semra
Gökçen Gökçebağ - Rüzgar Küçük
Seda Akman - Zümrüt Demirkıran
Naz Çağla Irmak - Ceren
Hakan Yufkacıgil - Celayir
Macit Koper - Kadir Bey
Ahmet Yıldırım - Mücahit
Ecem Karavus - Özlem
Cem Söküt - Pusat
Doğukan Güngör - Asaf
Enes Koçak - Volkan

Instagram'da Hakim
X'te Hakim
IMDb'de Hakim

Hâkim en-Nişaburî (3 Mart 933 - 3 Ağustos 1014), Fars hadis ve tefsir bilgini.

El-Hâkim, Nişabur şehrinin yerlisi olup, Horasan'dan, Irak'tan, Maveraünnehir ve başka yerlerden kendisini ziyâret etmeğe gelen pek çok öğrencilere sahipti. Onun öğrencileri arasında en dikkate değer olan İmâm el-Beyhâki kendi devrimsi tez ve görüşlere sahip birisiydi.

Yazdığı eserler;

Al-Abwâb
Al-Amâlî
Amâlî al-'Ashiyyât
Fadâ'il al-Shâfi'î
Fawâ'id al-Nusakh
Fawâ'id al-Khurâsâniyyîn
Al-Iklîl fî Dalâ'il al-Nubuwwa
Al-'Ilal ("Hadis Hataları")
Mâ Tafarrada bi Ikhrâjihi Kullu Wâhidin min al-Imâmayn
Al-Madkhal ilâ 'Ilm al-Sahîh
Ma'rifat Anwâ' 'Ulûm al-Hadîth
Al-Mustadrak 'alâ al-Sahîhayn
Muzakkâ al-Akhbâr ("Doğrulanmış Yorumlar")
Al-Sahîhân ("İki Sahih Hadisler Kitabı")
Al-Talkhîs ("Özet")
Tarâjim al-Musnad 'alâ Shart al-Sahîhayn
Al-Mustadrak alaa al-Sahihain veya Mustadrak al-Hakim (Arapça: المستدرك على الصحيحين; Al-Mustadrak 'ala al-Sahîhayn; Türkçesi Mustedrek), beş cilt olan bu Hadis kitabını Hicri 393 yılında 72 yaşında iken yazmıştır.

Tarâjim al-Shuyûkh ("Şeyhlerin Yaşam Öyküleri") (Arapça: شيخ‎, shaykh; çoğul. شيوخ‎ shuyūkh)
Târîkh 'Ulamâ' Ahl Naysabûr ("Nişabur Alimler Tarihi")

Hâkim dalgaboyu optikte gözün algıladığı renkleri temsil eden ışık dalga boyudur. Kimi renkler dalga boyu ile ifade edilirken, pastel renkler için hakim dalgaboyundan bahsetmek daha doğrudur.

Işık elektromanyetik dalgaların bir bölümüne verilen isimdir. Elektromanyetik dalga tayfı (spektrumu) çok geniş olduğu halde, insan gözü bu tayfın 380-740 nm arasındaki küçük bir bölümüne duyarlıdır. Bu dalgaboylarına sahip dalgalar ışık dalgaları, tayfın bu bölgesi de optik bölgedir. (Metre'nin askatı nanometre nm kısaltmasıyla gösterilir.1 nm = 10−9 m.)
Frekans ile dalga boyu arasında şu ilişki vardır.

  
    
      
        
          f
        
        =
        
          
            c
            λ
          
        
      
    
    {\displaystyle \mathbf {f} ={\frac {c}{\lambda }}}
  

Burada c metre/saniye cinsinden ışık hızı, λ nm cinsinden dalgaboyu ve f de GHz (gigahertz) cinsinden frekanstır. (Hertz'in üst katı gigahertz GHz kısaltmasıyla gösterilir. 1 GHz = 109 Hz.) Buna göre, optik bölgenin en düşük frekansı 405, en yüksek frekansı da 790 THz dir. (1 THz = 1012 ) Ne var ki, ışıkla ilgili teknik literatürde frekanstan çok dalgaboyu kullanılır.

İnsan gözü her dalgaboyundaki ışığı farklı renkte görür. Tayfın 740 nm ucundan başlamak üzere bu renkler kırmızı, turuncu, sarı, filizi, yeşil, camgöbeği, mavi, çivit rengi ve menekşe gibi isimler alırlar. Şüphesiz her dalgaboyu için ayrı renk isimleri yoktur. Ancak, tayf üzerinde renkler çeşitli ara tonlar ile birbirlerine bağlanırlar.

Arı renk (saf renk) ideal olarak tek bir dalgaboyuna sahip olan renk demektir. Ama, doğada böyle bir renk bulunmaz. Bu sebepten, arı rengi optik tayf üzerinde çok dar bir banda sahip renk olarak tanımlamak gerekir (Mesela bayrak kırmızısı gibi). Tayf üzerindeki renkler yani spektral renkler arı renk sayılabilirler. Teknolojide, ayrıca bu renkler doymuş (saturated) olarak da nitelenirler. Bu iş için yapılmış özel bir ışık kaynağı, mesela lazer, arı renk renk üretebilir. Ama bu özel kaynaklar hariç, ışık kaynakları arı renkte ışık üretemezler. Öte yandan, yüzey renkleri de hiçbir zaman arı renk özelliğinde değildir.
Pembe, gök mavisi, krem, bej, eflatun gibi renkler günlük hayatta pastel renk olarak bilinirler. Bu renkler arı değildir; ya da teknoloji diliyle söylenecek olursa, bu renkler doymamış renklerdir. Doymamış renkler spektrumda geniş bir bantla temsil edilirler. En pastel renk sayılabilecek olan beyaz ise bütün optik spektruma yayılmış bir bantla temsil edilir.
Geniş bir bantla temsil edilmek demek, pastel renklerin çok sayıda dalgaboyuna sahip olması demektir. Kısacası, pastel rengin tek bir dalgaboyu olmaz. Bunun yerine, pastel renkler için hakim dalga boyu tanımlaması yapılır. Fakat, bu tanımlamanın yapılması için, öncelikle renklerin koordinat sisteminde gösterilmesi gerekir.

Hakim dalga boyu tanımlaması için, renklerin tayf üzerindeki dağılımı koordinat sistemi üzerinde gösterilir. Böyle bir çalışma 1920 li yıllarda yürütülmüştü. Standart beyaz yüzeye sahip iki karanlık oda hazırlanmış, bir oda araştırılan renk ile aydınlatılırken diğer karanlık oda birer potansiyometre yardımıyla ile denetlenen üç ana renk ile aydınlatılmış ve yüzey renginin eşitliği ölçülmüştü. Böylelikle, her renk üç ana renk cinsinden ifade edilebilmişti.
Üç ana renk bütün renklerin üretilmesi için, uygun bir tanımlama tekniğidir. Gerçi bu üç ana rengin seçimi araştırmacılara kalmıştır. Ama, 1931 yılında Viyana'da yayınlanan ve günümüzde standart kabul edilen Uluslararası Aydınlanma komisyonu (Commission internationale de l'éclairage) üç ana rengi cıva buharının üç emisyon çizgisi olarak nitelemiştir. Bunlar 700 nm deki kırmızı, 546.1 nm deki yeşil ve 435.8 nm deki mavidir.
Bütün renkler bu ana renk cinsinden ifade edildikten sonra, renkler x ekseni kırmızı ana renk ve y ekseni yeşil ana renk olacak şekilde bir koordinat sisteminde gösterilir. (Daha önce mavi ana renge göre normalizasyon ve eksen düzeltme işlemi gibi matematiksel bazı işlem yapılabilir. Ama, bu gibi yardımcı işlemler yapılan işin esasını değiştirmez.)

CIE 1931 incelenirse, tayf üzerinde yer alan renklerin at nalı şeklinde bir geometrik yer oluşturduğu görülür. Şekilde sol alt uç kısa dalgaboyu (mavi uç), sağ uç ise uzun dalgaboyu (kırmızı uç) bölgesidir. Spektral renklerin dalgaboyları şekil üzerinde gösterilmiştir. Genellikle geometrik yerin sağ yarısı sıcak renk, sol yarısı ise soğuk renk olarak nitelenir. Alttaki taban çizgisi mavi ile kırmızı bağlayan ve aspektral denen mor ve bordo tonlarına aittir.
Şeklin iç bölgesindeki renkler ise doymamış renklerdir. Merkeze gidildikçe, bu renklerin giderek pastelleştiği ve beyaza dönüştüğü görülmektedir.

Pastel renkler de doymuş renklerin bir türüdür. Mesela pembe gerçekte kırmızının pastel tonudur. Bu durumda pembenin şeklin iç bölümünde, fakat kırmızıya yakın bir bölgede yer alması gerekir. Bu şekil üzerinde gösterilebilir. Önce merkezdeki beyaz nokta ile pastel renk (mesela pembe) bir doğru ile birleştirilir. Daha sonra doğru dış bölgeye kadar uzatılır. Doğrunun geometrik yeri kestiği dalga boyu hakim dalga boyu, bu noktadaki renk te hakim renktir.

CIE 1931 şablonu üzerinde (pastel renkler de dahil) her rengin bir tamlayanı olduğu da gösterilebilir. Renk ile tamlayanı uygun ölçülerde karıştırıldığında, beyaz elde edilir. Tamlayan rengi bulmak için, renk ile beyaz arasındaki doğru karşı yöne doğru uzatılır. Doğrunun karşı tarafta geometrik yeri kestiği nokta tamlayan renktir. Mesela, şekilde 600 nm deki kırmızı tonu ile beyaz arasındaki doğru beyazdan sola doğru uzatıldığı zaman, geometrik yeri yaklaşık olarak 490 nm.deki turkuazda keser. Şu halde 600 ve 490 nm. deki renklerin tamlayan olduğu söylenebilir. Şekilde, yeşil tonlarının tamlayanının aspektral renkler olduğu görülmektedir. Bu yeşil renk ile bir başka spektral rengi karıştırarak, beyaz elde etmenin mümkün olmadığı anlamına gelir.

Renk
Göz
Tayf
Renk sinyali

V.F.Samoylov, B.P.Khromoy: Television (trans. Boris Kuznetsov) Mir Publishers, Moskow, 1977
Jordan King:Beginners' Quide to Color Television, Butterworth-Newwness Technical, London, 1978
S.V.Novakovsky:Color Television (trans.Boris Kuznetsov) Mir Publishers, Moskow, 1979
Nedim Ardoğa: Renkli TV Tekniği, TRT, 1984

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), Türkiye'deki hâkimlerin ve savcıların özlük işlerini yürüten ve bunlarla ilgili itirazları inceleyen bir idari birimdir. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yargılama yetkisi bulunmadığından mahkeme statüsünde değildir.
1961 Anayasası gereğince 20 Temmuz 1961'de, "Yüksek Hâkimler Kurulu" adıyla kuruldu. Hâkimlerin bağımsızlığını sağlamak için kurulan kurul, hâkimlerin atanması, nakli gibi özlük işlerinin yanı sıra, hâkimlerle ilgili şikayetleri de inceleme ve karar merciiydi. On sekiz asıl, beş yedek olmak üzere yirmi üç üyeli olan kurulun üyeleri Yargıtay, Meclis ve Senato tarafından belirlenmekteydi. Kurulun yapısı, çalışma usulü ve esaslarına ilişkin olarak 1962 yılında 45 Sayılı Yüksek Hâkimler Kurulu Kanunu çıkarıldı. 12 Mart Muhtırasını takiben anayasada ve kanunlarda yapılan değişikler uyarınca, üye sayısı on bir asıl ve üç yedek olarak on dörde düşürüldü. Kurulun bütün üyeleri Yargıtay Genel Kurulu üyeleri arasından seçilecek, dört yıl olan görev süreleri değişmez iken görev süresi biten üyelerin tekrar seçilebileceği hüküm altına alınmıştı. 12 Eylül Darbesi'nin ardından yapılan yeni anayasa ile birlikte kurulun "Yüksek Hâkimler Kurulu" ile "Yüksek Savcılar Kurulu", adı birleştirilerek "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu" oldu. Önceden sadece adli yargı hakimleri ve savcıları hakkında karar verme yetkisi olan kurul, bu değişiklikler ile birlikte idari yargı hakim ve savcılarını da kapsamına aldı. 1981'de çıkarılan 2461 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu ile hakimler ve savcılar tek bir kanun altında düzenlenmiş oldu. 2010 yılında yapılan anayasa değişiklikleri ile birlikte, 2461 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu kaldırılarak yerine 6087 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu  kabul  edildi. Kurul yirmi iki asıl ve on üç yedek üyeden oluşacak ve üç daire hâlinde çalışacaktı. Kurulun başkanı yine adalet bakanı iken; üyeleri cumhurbaşkanı, Yargıtay, Danıştay ve Türkiye Adalet Akademisi genel kurullarınca belirli niteliklere sahip kişiler arasından seçilecekti.
2017 yılındaki anayasa değişiklikleri ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu olan kurumun yapılanması günümüzdeki şekline ulaştı. Üye sayısı yirmi ikiden on üçe düşürülürken, yedek üyelik ise kaldırıldı. Daire sayısı, üçten ikiye düşürüldü. Cumhurbaşkanı kurula üye seçme yetkisine devam etmiştir. 13 üyeden 4'ünü Cumhurbaşkanı, 7'sini TBMM seçer. 2017 referandumundan önce ise TBMM'nin üye seçme yetkisi yoktu. Adalet Bakanı ve yardımcısı ise geriye kalan 2 tabî üyeyi oluşturur. Bunun dışında, üyelerin dört yıllık görev süreleri, süreleri bitince tekrar seçilebilecekleri ve meslekten çıkarma haricindeki cezalara karşı yargı yolunun kapalı olmasına ilişkin düzenlemeler varlığını devam ettirdi.

27 Mayıs Darbesi'nin ardından, 6 Ocak 1961 tarihinde Millî Birlik Komitesi ve Temsilciler Meclisi üyelerinden oluşan Kurucu Meclis, Enver Ziya Karal ve Turhan Feyzioğlu başkanlığında Kurucu Meclise bağlı 20 kişilik bir anayasa komitesi kurularak yeni anayasa için çalışmalara başladı. 9 Temmuz 1961'de yapılan referandum ile, hazırlanan yeni anayasa kabul edildi. Bu anayasada Yüksek Hâkimler Kurulu adıyla yer alan kurulun amacı, hâkimlerin bağımsızlığını sağlamaktı. Anayasaya göre Yüksek Hâkimler Kurulu, on sekizi asıl, beşi yedek olmak üzere toplam yirmi üç üyeden oluşmaktaydı. Bu üyelerin altısı Yargıtay Genel Kurulunca, altısı birinci sınıfa ayrılmış hâkimlerce gizli oy yoluyla seçilmekteydi. Geri kalan altı asıl üyenin üç tanesi Millet Meclisi, kalan üç tanesi ise Cumhuriyet Senatosunca yüksek mahkemelerde hâkimlik yapmış ya da bu niteliği kazanmış kişiler arasından üye tam sayılarının salt çoğunluğu ve gizli oy ile seçilmekteydi. Kurulun başkanı, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile kendi içinden bir başkan seçecekti.
Yüksek Hâkimler Kurulu üyelerinin görev süresi dört yıl olarak belirlenmişti. İki yılda bir üyelerinin yarısının seçimi yapılmaktaydı. Hâkimlik görevinde iken seçilenlerin tekrar seçilmesi mümkün değildi. Üyelerin başka bir iş veya görev almaları ise yasaktı. Adalet Bakanının toplantılara katılması serbest olmakla birlikte, oy kullanması ise kanunen yasaklanmıştı. Hâkimlerin özlük işleri hakkında karar verme yetkisi kurula aitti. Denetimleri, kurul tarafından görevlendirilecek üst derecedeki hâkimler tarafından yapılabilecekti. Meslekten çıkarılma, genel kurulda katılımcıların salt çoğunluğunun kararı ile gerçekleşebilecekti. Adalet Bakanı, gerekli görmesi hakkında bir hâkim hakkında disiplin kovuşturması yapılması için kurula başvurabilecekti. Mahkemenin ya da kadronun kaldırılması ya da yargı çevresinin değiştirilmesi de yine bu kurulun uygun görmesine bağlı kılınmıştı. Kurulun işleyişine ilişkin özel usûl ve esasları belirlemek için ise 1962 yılında 45 Sayılı Yüksek Hâkimler ve Yüksek Savcılar Kanunu çıkarıldı. Kurulun yetkileri sadece adlî yargı hâkimleri açısından geçerlilik sahibiydi, Danıştay hâkimleri için ise farklı bir yol benimsenmişti.
Kanunla kurulun çalışmalarını üç bölüm hâlinde sürdüreceği belirlendi. İlk bölüm hâkimlerin özlük işleri ile, ikinci bölüm hâkimler hakkındaki şikayet ve ihbarları inceleyerek gerekirse soruşturma yapılmasına karar vermek ile, üçüncü bölüm ise hâkimlerin işten el çektirilmesi, haklarında kovuşturma yapılması ve disiplin cezası vermek ile görevlendirilmişti. Bölümlerin kararlarına karşı Genel Kurula itiraz ve Danıştay'da iptal davası açmak mümkündü.

1960'ların sonlarına doğru artan şiddet olayları nedeniyle, 12 Mart 1971 tarihinde; Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur tarafından imzalanarak Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a verilen muhtıra ile, ordunun devletin içinde bulunduğu karışıklığın giderilmesi ile ilgili önerileri ve istekleri dile getirilmişti. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, muhtıranın ardından istifa ederken, Nihat Erim başbakanlığında yeni bir hükûmet kuruldu. Bunu takip eden dönemde ise Anayasa'da iki kez değişikliğe gidildi.
1971 yılında yapılan değişiklikle, Yüksek Hâkimler Kurulunun yapısında da bazı değişiklikler yaşandı. On sekiz asıl ve beş yedek üyeden oluşan kurulun üye sayısı, on bir asıl ve üç yedek olmak üzere on dörde düşürüldü. Bütün üyeler, Yargıtay Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından üye tam sayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla seçilecekti. Kurulun başkanı ile bölüm başkanları ise kendi üyeleri arasından seçilecekti. Dört yıllık görev süresi değiştirilmemiş, görev süresi sona erenlerin tekrar seçilebileceği hükme bağlanmıştı. Adalet Bakanı, gerekli gördüğü hâllerde toplantılara başkanlık edebilecek ve oy kullanabilecekti. Kurulun kuruluşu, çalışma usûlü, bölümleri ve bölümlerin görevleri ile toplantı ve karar yeter sayılarının ise kanunla düzenleneceği belirtilmişti. Bu değişikliklerle birlikte Yüksek Hâkimler Kurulunun yanında bir de Yüksek Savcılar Kurulu ihdas edildi.
Bu değişikliklerle birlikte, kurulun özlük işleri hakkındaki kararlarına karşı itiraz yolu kapatılsa da, Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etti. Bunun ardından, 1982 Anayasası ve onun ardından çıkarılan yeni kanuna kadar, kurulun kararlarına karşı açılan davalar Danıştay'da görülmüştür. Bununla birlikte, disiplin ile meslekten çıkarma cezalarının bir kez daha incelenmesini, Adalet Bakanı ya da hakkında karar verilen hâkim isteyebilecekti. Bunun dışında Anayasa değişikliğiyle kurul hakkında başka bir değişiklik yapılmamıştır.

12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen darbe ile Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. 29 Haziran 1981 tarihinde çıkarılan bir kanun ile, yeni anayasayı hazırlamak üzere bir Kurucu Meclis oluşturuldu. Bu meclis, Millî Güvenlik Konseyi ile Danışma Meclisinden ibaret olacaktı. Danışma Meclisi, kendi üyeleri içerisinden 15 üyeden oluşan bir Anayasa Komisyonu oluşturdu. Bu komisyonun oluşturduğu taslak metin, 23 Eylül 1982'de Danışma Meclisince, 18 Ekim 1982'de ise Millî Güvenlik Kurulunca kabul edildi. 7 Kasım 1982'de yapılan referandum ile de kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1982 Anayasası ile önceki anayasa sürecinde ayrı kurumlar olan Yüksek Hâkimler Kurulu ile Yüksek Savcılar Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu adıyla birleştirildi. Ayrıca idarî yargı hâkimleri de kurulun görev kapsamına dahil edildi.
14 Mayıs 1981 tarihinde Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2461 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu ile hâkim ve savcılar ile ilgili hükümler tek bir kanunda toplanmış oldu. Bu kanun ile, Adalet Bakanı kurulun başkanı olarak belirlendi. Yargıtay ve Danıştay genel kurulları, kendi daire başkanları ve üyeleri arasından göstereceği adaylardan, devlet başkanı (Cumhurbaşkanı) tarafınca ikişer asıl ve yedek üye seçilecekti. Ayrıca Adalet Bakanı Müsteşarı ile Özlük İşleri Genel Müdürü de kurulun üyelerinden olacaktı. Kurulun bağımsızlığı kanunda da vurgulanmıştı. Adalet Bakanı ile Müsteşarı, kurulun tâbi üyeleriydi.
Kanun, kurula üç çeşit görev vermişti. Bunlardan ilki, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerini seçmekti. İkincisi, Adalet Bakanlığınca bir mahkemenin ya da kadronun kaldırılması ya da mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesine yönelik verilen tekliflerin uygun olup olmadığına karar vermekti. Üçüncü olarak ise, hâkim ve savcıların mesleğe kabulü, atanma ve nakilleri, geçici yetkilendirilmeleri, yükselmeleri ve birinci sınıfa ayrılmaları, kadro dağıtımları, meslekte uygun görülmeyenler hakkında işlem yapma, disiplin cezası verme ve görevden uzaklaştırma gibi işlemlerini yapmaktı. Bunlar dışındaki özlük işleri bizzat Adalet Bakanlığınca yapılacaktı.
Kurul üyelerinin görev süresi yine dört yıl olarak belirlendi. Süresi biten üyelerin tekrar seçilmesi mümkündü. Adalet Bakanı asıl başkan olmakla birlikte, onun olmadığı toplantılarda başkanlık yapmak üzere asıl üyelerce bir Başkanvekilinin de seçileceği hükme bağlantı. Başkanvekilinin de olmadığı toplantılarda ise en kıdemli asıl üyenin başkanlık yapacağı yine kanunla kararlaştırıldı. Kurulu temsil etmek ve 

Hilafet veya halifelik (Arapça: خلافة), Arap coğrafyasında dünyanın diğer coğrafyalarındaki krallık, hanlık, çarlık, imparatorluk ve şahlık gibi makamlara eş değer olarak kurulmuş bir devlet başkanlığı makamıdır. 632'de ölen İslam peygamberi Muhammed'in kurduğu İslam Devleti'nin liderliğini sürdüren hükümdarlar; "kral", "çar" veya "imparator" gibi bir ünvan olan halife (Arapça: خليفة) ünvanını kullanmıştır.
Muhammed'in ölümünden sonra İslam Devleti'ni devam ettiren Râşidîn halifelerinin sahabenin önde gelenlerinin seçimi ve biat alma yoluyla; Emevî ve Abbâsî halifeleri ve halife ünvanını kullanan sonraki diğer hükümdarlarda ise babadan oğula geçen veraset yoluyla intikal ettiği görülmektedir. 1453'te II. Mehmed'in İstanbul'u fethiyle Doğu Roma İmparatorluğu'nu yıkıp "Roma İmparatoru" (Kayser-i Rûm) ünvanını üstlenmesi gibi 1517'de I. Selim Ridâniye Muharebesi'yle İslam Devleti'ni devam ettiren Memlûk Devleti'ni yıkıp "İslam Halifesi" ünvanını üstlenmiştir ve böylelikle Osmanlı hükümdarları sultan, han ve şah gibi çok sayıdaki ünvanlarının yanına halife ünvanını eklemiştir.
Halifelik makamının, tek bir toprak parçasından ibaret İslam Devleti'nin yönetim erkiyken, sonradan Papalık benzeri ulusötesi otoriteye sahip dinî-siyasi bir makam olarak algılanmaya başlayıp Sünnilerin veya "tüm dünya Müslümanlarının" temsilciliğine teşebbüs etmesi, Rus İmparatorluğu'nun Osmanlı Devleti'ndeki Ortodoksları himaye etmesini ve Osmanlı Devleti'nin Kırım'daki Müslümanları himaye etmesini sağlayan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlamıştır. Böylelikle 7. yüzyılda Arap coğrafyasının bir bölgesi olan Hicaz'da Muhammed'in liderliğini yürüttüğü İslam Devleti'nde yaşayan ve sayıları henüz milyonları bulmamış insanları yönetmek için kurulup 13. yüzyıla kadar sürekli genişleme eğilimi gösteren Arap İslam İmparatorluğu'nun devlet başkanlığı makamı olan hilafet, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'ndan çok daha sonra, Sulu Sultanlığı'ndaki Müslümanlara Amerika Birleşik Devletleri yönetimini kabul ettiren II. Abdülhamid yönetimi (1876-1909) ve bütün Müslümanları İtilaf Devletleri'ne karşı savaşa teşvik etmek için Mehmed Reşad'a cihad ilan ettiren İttihat ve Terakki yönetimi (1913-1918) tarafından, kıtalar arası yetkiye sahip bir kurum veya ünvan gibi kullanılmak istenmiştir ancak Arap Ayaklanması örneğindeki gibi başarısız olunmuştur. 29 Ekim 1923'te Türkiye'de cumhuriyetin ilanıyla ülkenin devlet başkanlığı makamına kimin, hangi ünvanla geçeceği sorunu çözülmüş, birkaç ay sonra, 3 Mart 1924'te ise eski rejimden kalan hilafet makamı kaldırılmıştır.

Etimolojik olarak "halife" kelimesi, half (arka) kelimesinden türetilen ve "ardından gelen, makamını işgal eden, yerine geçen veya temsil eden" anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
İslam öncesi Arabistan'da monarşiler geleneksel olarak malik veya melik gibi semitik kökenli aynı kökten kelimelerle tanımlanırdı.
Halife teriminin "Allah Resulü'nün halifesi veya Resulullah'ın ardılı" deyiminin zaman içinde kısaltılmışı olarak geliştiği düşünülse de, İslam öncesi döneme ilişkin çalışmalar, deyimin İslam öncesinde de "Allah tarafından seçilmiş kişi, halef, vekil, temsilci" anlamlarında kullanıldığını göstermektedir.
Kur'an'da ise birkaç yerde temsilci veya hükümran anlamında kullanılmıştır.
Kur'an'da kullanımı:

Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu. Bakara 2:30.
Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz rabbinin cezası çok çabuktur; yine O’nun bağışlaması ve rahmeti boldur. En’âm 6:165.
Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur... Fâtır 35:39.
“Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır.” Sâd 38:26.
Müslümanlar arasında hilafet yerine imamet, halife yerine de emir, emir'ül-müminin veya imam kelimeleri de kullanılır. Şii Müslümanlar imam ve imamet deyimini tercih etmektedirler.

Ehl-i Sünnet mezhebine mensup Müslümanlar, halifenin "şûra" adı verilen heyet tarafından yapılan seçimle başa gelmesini öngördükleri hâlde, Şîa mezhebine mensup Müslümanlar ise "imâmet" ismini verdikleri makama seçilimin sadece Allah tarafından ve Ehl-i Beyt adı verilen seçkinler arasından yapılabileceğine inanırlar. Bu makam, Şiilikteki en büyük dinî ve manevi otoriteyi de temsil eder.
Halifelik daha çok Müslümanların Sünni tarafının temsilcisi olarak kabul görülmüştür. Çünkü Şii tarafı büyük ölçüde Sünni hilafet yönetimi altında yaşasa da, halifeyi kabul etmemişlerdir. Şiilerin kabul ettiği imâmet, teokratik (dinsel) bir özellik taşımasına rağmen, halifelik büyük oranda dinî bir özellik taşımamıştır. Sünnilikte halife eleştirilebilir bir makamda bulunmasına rağmen, Şiilikte imam eleştirilemez ve yanlışlanamaz bir makamda bulunur.
Halife, ilk zamanlarda İslam toplumunda ileri gelenlerin seçimiyle başa gelmiş, Emevîler ve Abbâsîlerden itibaren ailevi bir saltanat şeklini almıştır. Ayrıca 10. yüzyılda zayıflayarak siyasi gücünü kaybetmiş olsa da, Muhammed'den miras kalan "İslam" Devleti'nin devlet başkanlığı olduğu için bu ünvanı korumuştur.
Abbâsîler döneminde Bağdat'ta yaşayan halife, Hülagû Han komutasındaki Moğolların 1258'de Bağdat'ı yağmalamaları sonucunda Mısır'a, yani Memlûk Devleti himayesine kaçmıştır. 16. yüzyılın başlarında, 1517 yılında, Osmanlı padişahı I. Selim'in Mısır'ı fethedip Memlûk Devleti'ne son vermesiyle birlikte halifelik ünvanı Osmanlı Hanedanı'na geçmiştir ve 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılmıştır.
Sünni Müslümanlar ilk dört halifeyi "Hulefâ-yi Râşidîn" (doğruya ulaştıran anlamında) olarak adlandırır ve onlara bir tür kutsallık atfederler. Şii Müslümanlar ise ilk üç halifeyi Ehl-i Beyt'in hakkı olan makamın gaspçıları olarak görürler ve Ali'yi kutsallaştırırlar.

İslam öncesi Arap toplumundaki sosyal ve siyasal örgütleniş kabileler düzeyindeydi.
İslam, başlangıcından beri bu kabile düzenine ve kabile değerlerine karşı mücadele etmiştir. Arap toplumu, onun ölümünden sonra, dağılıp kabile düzenine geri dönme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Bu çözülmeyi önlemenin tek yolu, Muhammed'in ardılını seçerek iç çatışmaların önüne geçilmesi ve bütünlüğün sağlanmasıydı.
İlk halife seçilen Ebû Bekir, İslam'a göre "sahte peygamber" addedilen kimselerle mücadele ederek içeride birliği sağlamış ve Arapların eski düzene geri dönmesinin önüne geçmiştir. Ayrıca, daha önce kabileler arası savaşlarda harcanan ve Arap toplumuna zarar veren enerjiyi, dışarıya yani Bizans ve Sâsânîler üzerine çevirerek İslam toplumunun fetih ve cihat amacında birleşmesini sağlamıştır.
Ebû Bekir'den sonra gelen Halife Ömer ise, bir yandan dış fetihlere (Mısır, Kudüs, İran, Horasan) devam ederek Arap dünyasının bölünmesini engellemiş, bir yandan da örgütlenmesini geliştirmiştir. Müslüman Arap toplumu, Ömer döneminde devlet halini almıştır. Daha sonra İslami siyasi yapılanmanın ilk düzenli örnekleri Ömer döneminde görülür.
Üçüncü Halife Osman döneminde fetihler aynı hızda devam etmiş ve ilk kez İslam dünyası denizlerde kendini göstermeye başlamıştır. Fakat Ebu Bekir ve Ömer döneminde bastırılan kabile çekişmeleri, Osman döneminde tekrar yüzeye çıkmaya başlamıştır. Emevî ailesinden gelen Osman'ın kendi kabilesinden olanlara devlet görevlerinde ayrıcalıklar tanıması, yüzeye çıkan bu çatışmaların sonucudur. Osman'ın bu davranışı, İslam dünyasını bölecek olan olayların ilk tohumunu atmıştır. Nitekim bu ayrılık İslam'daki siyasi mezheplerin ortaya çıkışına neden olmuştur.
Kısa zamanda meyvesini veren bu ayrılık tohumları, Osman'ın hilafetinin kanlı bitmesine yol açmıştır. Kendi iktidarına karşı Kûfe'de başlayan isyan dalgası, zamanla Mısır ve Basra'ya da sıçramıştır. Osman 656 yılında evine yapılan saldırıyla öldürülmüştür. Saldırıyı yapanın kim olduğu üzerinde kesinlik olmadığı hâlde, bu cinayetin İslam dünyasındaki karışıklıkların ve mezhep ayrılıklarının kapısını araladığı kesindir.
Sonraki halife olan Ali döneminde, temeli İslam öncesi kabile çatışmalarına (başta Emevî-Haşimî rekabeti olmak üzere) kadar uzanan iç karışıklıklar daha da büyüdü ve Muâviye b. Ebû Süfyân taraftarları (Emevîler) ile Ali taraftarları arasında savaşa dönüştü. Savaş meydanında Ali'nin askerlerinin galip gelmesine rağmen yapılan görüşmelerde Ali bu üstünlüğü kaybetti. Kısa bir süre sonra Ali'nin Hâricî İbn-i Mülcem tarafından öldürülmesiyle birlikte Emevîler hilafeti ele geçirmiş oldu.

Ali'nin öldürülmesi, Emevîlerin hilafeti elde etmesi için bir engel kalmadığını gösteriyordu. Ali'nin oğlu Hasan'ın çekilmesi ve küçük oğlu Hüseyin'in Kerbela'da öldürülmesi ile iktidar tamamen Muâviye b. Ebû Süfyân ve Emevî ailesine geçmişti. Fakat muhalefeti yok edememişlerdi, başta Irak ve Horasan olmak üzere birçok yerde Muâviye'nin hilafetini meşru bulmayanlar vardı.
Muâviye ile birlikte hilafet, Roma geleneğine dayalı bir veraset anlayışına dayandırıldı. Böylece hilafet, bir saltanat halini aldı.
Emevîler döneminde Arap-İslam toplumu, Arap İmparatorluğu biçimini aldı. Devlet örgütlenmesi, Bizans ve İran modellerinden etkilenerek yapıldı ve başarılı, etkili bir bürokrasi kuruldu. Bu dönemde hilafet, tamamıyla siyasi önderlik biçimini korudu ve Abbâsîler iktidara gelinceye kadar devlet başkanlığına gölge düşürmeme amacını güden "ruhani önderlik" görünümüne sahip olmadı.
Emevîler iktidara kanlı çıkmıştı, inişleri de benzer şekilde oldu. Emevî karşıtı Şii ve Hâricî muhalefet, Emevîlerin sonunu getirdi. 750 yılında Abbâsîlere yenilen Emevîler, İslam Devleti'nin devlet başkanlığını Abbâsîlere kaptırsalar da, Emevî Hanedanı İspanya'ya kaçarak orada devam edecekti.
Abbâsîler döneminde hilafet, devlet başkanl

I. Hâkim (tam adı: Ebû'l-'Abbâs ʿAhmed "el-Hâkim biʿEmr i’l-Lâh" ; (Arapça : ʾabū al-ʿabbās ʾaḥmad al-ḥākim biʾamr allāh, Arapça: أبو العباس أحمد الحاكم بأمر الله)(ö. 1302), Ellidokuzuncu İslam Halifesi.
Abbasi hanedanına mensuptur. 1262-1302 yılları arasında Memlük Devleti'nin koruması altında Kahire'de halifelik yapmıştır.

Ebu'l Abbas Ahmed, Abbasi sülalesinden olup 1118-1135 döneminde Bağdat'ta 29. Abbâsî halifesi olarak hüküm süren Mustarşid'den  dört göbek ileride bir kuzen  ve 1135-1136 döneminde 30. Abbasi halifesi olan Halife Raşid'in iki göbek ilerisinde kuzen idi. Bu kişi Bağdat Kuşatması (1258)'dan sonra şehri eline geçiren Moğolların Bağdat'ı tahrip edip, surları, binaları ve kütüphaneleri yıkıp, halkın büyük bir kısmını kılıçtan geçirip katliama tabi tuttukları felaket sıralarında daha genç yaşında iken Bağdat'tan kaçıp kurtulmuştu.
Bu 15 yaşındaki genç Fırat Nehri üzerinde bulunan Ana mevkiinde, Memlük Devleti hükümdarlığını eline geçirmiş olan Sultan Baybars'ın rakibi ve düşmanı olan, bir kölemen emiri olup kendi kendisine Halep Emiri görevini üzerine almış olan Emir Akkuş El-Barlı tarafından halife ilan edilmişti. 15 yaşında bir genç olan Ebu'l Abbas Ahmed, halifelik adı olarak "El-Hakim" adını almıştı.
Diğer taraftan 37. ve son Bağdat Abbasi halifesi olan Mutasım'ın amcası; 35. Bağdat Abbasi halifesi olan Zahir'in oğlu ve 36. Bağdat Abbâsî halifesi olan Mustansır'in erkek kardeşi olan Ebu ül-Kasım Ahmed Bağdat Kuşatması (1258) felaketinde Bağdat'tan kaçıp Mısır'a sığınmıştı. O zaman yeni olarak Memluk Devleti tahtını eline geçirmiş olan Sultan Baybars onun Kahire'ye gelişini kabul etmiş; onunla tanışmıştı. Ebu ül-Kasım Ahmed'in Memluklular devleti tarafından halife olarak kabul edildiğini bildirmişti. Ebu ül-Kasım Ahmed  halifelik merkezinin hiçbir politik iktidar gücü olmadan Kahire'de bulunmasını da kabul ettiğini bildirdi. Ebu ül-Kasım Ahmed bunun üzerine Memlükler koruması altında Abbâsî Halifesi olarak halifelik ismi olarak Mûstansır (uzun adı El-Mûstensir Billâh) adını aldı. 17 Haziran'da tüm Memlüklü arazilerinde halife Mustansır adı da Cuma hutbelerinde okundu. Halife Mustansır'a Kahire adasında bir konak ve korumalar verildi. Halife Mustansır Memluk Devleti içinde hiç politik gücü olmadan yaşamaya başladı. Fakat Bağdat'ı Moğollardan geri alıp orada hüküm sürmeyi hedef edinmişti ve bunu için hiç durmadan  Sulatan Baybars'tan asker ve finansman istemeye başladı. En sonunda 3 Eylül Sultan Baybars Memluk Devleti'e ait olan Suriye'de devlet işlerine bakmak için Şam'a giderken halife Mustansır'ı da yanında Şam'a götürdü. Burada halifenin emrine 3,000 Bedevi Arap askerden oluşan bir ordu verdi. Bu küçük orduya özellikle Moğollar tarafından Musul Atabeyliği'nden atılmış olan Bedreddin Lulu'nun oğulları da birlikleri ile katıldı. 19 Ekim 1261'de bu ordu başında Halife  Mustansır Bağdad hedefi ile Şam'dan yola çıktı. Bu ordu Fırat Nehri üzerinde Ana mevkine yetişkinde Halife Mustansır burada halifelik ilan etmiş ama bunun için Abbasi halifelerine akrabalık derecesi Mustansır'den çok daha zayıf olan 15 yaşında bir genç olan "El-Hakim" ile karşılaştı. Bazı silsilenameler El-Hakim'i Memlüklu Abbasi halifesini Mustansır'ın yakın akrabası olarak göstermektedirler; ama bunun olasılığı azdır. Genç El-Hakim Mustansır'e biat edip kendine bağlı birliklerle ona katıldı.
Halife ordusu Fırat Nehri kıyısında bulunan Anbar bölgesinde bulunan Hit adlı bir şehre girdiğinde Bağdat'taki Moğol valisi Anbar bölgesinde olan bu gelişmeyi haber aldı. Bu iki Abbasi sülalesi  mensubunu ihtiva eden halife ordusu üzerine  bir Moğol birliği gönderdi. Abbâsî halifesi  Mustansır ve maiyetinde El-Hakim'e bağlı Arap ordusu, üzerine gönderilen  Moğol birliğini mağlup etti. Fakat kaçmakta görünen Moğol birliğini Bağdad yönünde kovalamakta iken Gitrta yakında bir pusuya düşürüldüler. 28 Kasım 1261'de yapılan çarpışmada halife Mustansır Moğollar tarafından öldürüldü. Genç El-Hakim kaçmayı başarıp bundan sonra Kahire'ye gitmeye karar verdi
Genç El-Hakim Kahire'ye vardığında Sultan Baybars'la görüştü ve I. Hakim'in Abbasi halifelik iddiasını Sultan Baybars kabul etti. El-Hakim'i yine ona hiçbir politik iktidar ve imtiyaz vermeden, Abbasi Halifesi olarak halifelik tahtına geçirdi. El-Hakim  Abbasi halifesi I. Hakim halifelik ismini aldı.

Tirmizi (Arapça: أبو عيسى محمد بن عيسى السلمي الضرير البوغي الترمذي‎; Farsça: ترمذی‬‎; d. 824, Tirmiz - ö. 9 Ekim 892, a.y.), 9. yüzyılda yaşamış Fars hadis bilgini.
Kütüb-i Sitte denilen muteber altı hadis kitabından Sünen-i Tirmizi'nin yazarıdır.

Günümüzde Özbekistan'da bulunan Tirmiz şehrinin Buğ köyünde 824 yılında doğdu. Ailesi Merv'den gelerek Tirmiz'e yerleşmiştir.
Kör olarak doğan ya da sonradan gözlerini kaybeden Tirmizî, ilk öğrenimini bitirip 849 yılından sonra çalışmalarını hadis ilmi üzerinde yoğunlaştırdı. Hadis derlemek amacıyla Horasan, Irak ve Hicaz'da geziler yaptı. Başta Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd olmak üzere birçok bilginden hadis aldı. Kendisinden de Heysem bin Kulâb el-Sâsî, Mekhul bin el-Fald, Muhammed bin Mahbub el-Mahbubî el-Mervezî gibi bilginler hadis rivayet ettiler.

Tirmizî Kitâb-u'l-İlel, Kitabu's-Semâil, Kitabu Esmâi's-Sahâbe, Kitâbu'l-Esmâ ve'l-Künâ gibi eserler bırakmışsa da büyük ününü es-Sünen de denilen el-Cami'u'l-Kebîr adlı eseriyle kazandı. Tirmizî, câmi' türündeki bu eserde yalnız hadisleri derlemekle kalmamış, her hadisten sonra "Ebû Îsâ der ki" diyerek hadise ilişkin düşüncelerini açıklamış, değerlendirmeler yapmıştır. Hadisleri İslâm hukukunun konularına uygun bir düzen içinde sınıflaması ve tekrarlardan sakınması, eserine yararlanma kolaylığı kazandırır. Hadis bilginlerine göre es-Sünen'in diğer hadis derlemelerine üstünlük sağlayan başlıca özellikleri şunlardır: Hadislerin güvenirlik derecelerini belirtmesi, taşıdığı zaaflara dikkat çekmesi, râvîlere ilişkin bilgi vermesi, hukukçuların hadislerden çıkardığı sonuçlara değinmesi ve mezheplerin görüşlerine yer vermesi.
Tirmizî, eseri hakkında şöyle der: "Ben bu Câmi'u'l-Kebîr'i yazıp bitirince onu ilkin Hicaz âlimlerine gösterdim. Hepsi de beğendiler. Daha sonra alıp Irak âlimlerine götürdüm. Onlar da ağız birliğiyle eseri övdüler. Nihâyet Horasan diyârı âlimlerine takdîm ettim. Onlar da memnun oldular, bilâhare eseri ilim âlemine sundum. Bu eser kimin evinde bulunursa orada konuşan bir Peygamber vardır."
Endülüs bilginlerinden birisi, Tirmizî'nin eserinin özelliklerini ve değerini yazdığı bir şiirle şöyle anlatır:
"Tirmizî'nin kitabı bir ilim bahçesidir. Çiçekleri âdetâ gökteki yıldızların parlaklığını aksettiriyor. O eser sâyesinde hadisler vuzuha kavuşur. Güzel lafızlara meydana konulmuş, âdetâ resim gibi yerli yerince tanzim edilmiştir."
"Hadislerin en yüksek nevî sahihlerdir. Onlar nurlu yıldızlar hâlinde her yanı aydınlatırlar. Hadislerin sahihini hasenleri takip eder. Sonra garîbler gelir. Hadislerin sahihi sakiminden ayrılmıştır. Tirmizî onları tek tek işâretleriyle ilim erbabına açıklamıştır. Bu hadisleri, sahih eserler hâlinde sıraya dizmiş, onları ciddî akıl sahipleri de beğenip seçmişlerdir. Onu beğenenler; fakihlerin ve bilginlerin en önde gelenleri fazilet erbâbının, doğru yola gidenlerin en üstünleridir."
"Tirmizî'nin kitabı böylece enfes bir eser; ilim erbabının takdir ettiği, okuyup konuştuğu bir çalışma olmuştur. Onlar, ruhlarına en yüksek faydayı bahşeden en kıymetli bilgileri, Tirmizî'nin kitabından iltibas etmişlerdir."
"Ondan, biz de hadisler yazdık; eseri biz de rivayet ettik. Bu işi, Cennet ırmağının suyundan kana kana içmek niyetiyle gerçekleştirdik."
"Düşünce, mânâ denizine daldı. Oradan en doğru mânâlara ulaştı. Rahman olan Allah, Ebû Îsâ et-Tirmizî'yi bu şerefli işinden dolayı hayır üstüne hayır vererek mükâfatlandırsın."

Sünen-i Tirmizi (darulkitap.com)
Biyografisi (biyografi.net) 27 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Francesco Petrarca (d. 20 Temmuz 1304, Arezzo - ö. 19 Temmuz 1374, Arquà Petrarca), İtalyan hümanist ve şair. 

Petrarca, 20 Temmuz 1304'te, Arezzo'da dünyaya gelir. Babası Noter Petracco di Parenzo, annesi Eletta Canigiani'dir.  Beyaz Guelfolar hizbinden olan Petracco, 1302'de Floransa'dan sürülmüş, Arezzo'ya sığınmıştır. Petrarca'nın babası, papalığın yeni merkezi Avignon'a taşınır; ailesi ise Carpentras'a yerleşir. Petrarca, dönemin seçkin hocalarından Convenevole da Prato'dan dilbilgisi dersleri alır. Bu arada erkek kardeşi Gherardo dünyaya gelmiştir (1307). Petrarca, 1316'da Montpellier Üniversitesi'nde hukuk öğrenimine başlar ama klasik kültüre olan ilgisi çok daha yoğundur.  Hukuk öğrenimini tamamlamak için 1320'de gittiği Bologna'dan, babasının 1326'da ölümü üzerine, bir daha dönmemek üzere ayrılıp Avignon'a gider. Kardinal Giovanni Colonna'nın özel din görevlisi olarak çalışmaya başlar (1330); bu görevi 1347-1348 yılına dek sürmüş olsa gerektir. 1333'te Fransa, Flandre, Brabant ve Rheinland'ı kapsayan bir Kuzey Avrupa yolculuğuna çıkar. Aralık 1336'da Colonna ailesinin konuğu olarak Roma'ya ilk yolculuğunu yapar. 1337'de Vaucluse'de, Sorgue Irmağı kıyısında küçük bir ev satın alır. Gene aynı yıl, evlilik dışı bir ilişkiden ilk oğlu Giovanni dünyaya gelir. De Viris Illustribus'u (Ünlü Erkekler) yazmaya başlar. 1338-1339 yıllarında Africa adlı epik şiirine başlar. Triumphi'yi (Utku Şiirleri) yazma fikri bu dönemde oluşur ve yapıtın "Aşkın Utkusu" bölümünü yazmaya başlar.

1340'ta hem Paris Üniversitesi, hem Roma Senatosu Petrarca'ya şairlik tacını önerir. Sanatçı, Roma'yı seçer. 1341'de Napoli'ye gider, Kral Roberto'nun huzurunda üç gün süren bir sınavdan geçer ve 8 Nisan günü gösterişli bir törenle başşairlik tacını giyer. 1341-1342 yıllarında Africa'nın ilk taslağını bitirir; Utku Şiirleri'ne devam eder. 1342'nin Şubat ya da Mart ayında Provence'a gitmek üzere yola çıkar. 1342-1343'te Vaucluse ve Avignon'da yaşar. Canzoniere'nin ilk biçimini hazırlar. Kızı Francesca dünyaya gelir. Secretum Meum'un (İç Dünyam) ilk halini yazar. Rerum Memorandarum Libri'ye (Unutulmaz Şeyler) başlar. 1343'te Napoli şehrinin yerle bir oluşuna, normalde dingin olan limanda her geminin batışına şahit olmuştur.

Vaucluse'de yaşadığı 1346-1347 yıllarında De Vita Solitaria'yı (Yalnız Yaşam) yazar. Bucolicum Carmen'in (Çoban Şiirleri) bazı eklogalarını kaleme alır. 1347'de kardeşi Gherardo'yu Montrieux'de ziyaretinin ardından De Otio Religioso'yu (Dinsel Huzur) yazar. Cola di Rienzo'nun Roma Cumhuriyeti'ni yeniden canlandırma girişimine destek vermek için Roma'ya doğru yola çıkar; girişimin başarısızlıkla sonuçlandığını öğrenince (Aralık 1347), Cenova'da kalır, oradan Verona'ya doğru yola çıkar. Kara Veba'nın hüküm sürdüğü 1348 yılının Ocak ayında Verona'dadır. Mart ayında Parma'ya döner. 19 Mayıs'ta, Laura'nın ve aralarında Kardinal Colonna'nın da bulunduğu pek çok dostunun ve koruyucusunun ölüm haberini alır. Veba ve birçok dostunu yitirmesi, onu "Ölümün Utkusu"nu yazmaya yönlendirir. 1350 yılında, Padova'da kısaca Familiares olarak bilinen Rerum Familiarium Libri (Bildik Olaylara İlişkin Mektuplar) derlemesinin ilk mektubunu yazar. Floransa'da Giovanni Boccaccio'yla tanışır; ömür boyu sürecek olan bir dostluğun başlangıcıdır bu. 1351'de Vaucluse'e gelir; De Viris Illustribus ile Canzoniere üzerindeki çalışmalarını sürdürür. Papa sekreterliği görevini geri çevirir ve Avignon'daki papalık merkezine karşı olduğunu vurgular. Liber Sine Nomine (Adsız Kitap) başlıklı mektup derlemesine başlar. 1352'de Familiares derlemesiyle uğraşır; De Viris Illustribus ve Utku Şiirleri üzerinde çalışır. Papa VI. Clemens'in ölümü üzerine papa seçilen VI. Innocentius'un düşmanca tutumu yüzünden, Avignon'dan ayrılmaya hazırlanır.

Petrarca 1353'te İtalya'ya gelir; artık Provence'a dönmeyecektir. 1354'te De Remediis Utriusque Fortune'yi (İyi ve Kötü Talihe Karşı Çareler) yazmaya başlar. Sonbaharda Bohemya Kralı Karl, İtalya'ya bir sefer düzenleyerek Roma'da Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu tacını giyer. Petrarca, Aralık ayında Mantova'da Karl'la tanışır. 1356'da görevli olarak Karl'ın sarayında kalır. Ağustosun sonuna doğru Milano'ya döner. Canzoniere'nin üçüncü düzenlemesi üzerinde çalışmaya başlar. 1357'de Utku Şiirleri'ni gözden geçirir; Bucolicum Carmen ve De Otio Religioso üzerinde çalışır. 1358'de Canzoniere'nin üçüncü düzenlemesini bitirir. Secretum Meum'u gözden geçirir. Canzoniere'nin yeni, dördüncü düzenlemesi üzerinde çalışmaya başlar. 1361'de oğlu Giovanni'nin vebadan öldüğünü öğrenir. Güz boyunca Familiares'i gözden geçirir ve Rerum Senilium Libri'ye (Yaşlılık Mektupları) başlar. Eylül 1362'de Venedik'e taşınır. Dükler Sarayı'ndan biraz uzaktaki bir ev karşılığında, ölümünden sonra kütüphanesini olduğu gibi Venedik Cumhuriyeti'ne bırakmayı taahhüt eder. Canzoniere'nin dördüncü düzenlemesini bitirir. Yazdan önce kızı Francesca evlenir. 1363'te Giovanni Boccaccio'yu Venedik'teki evinde ağırlar. "Ünün Utkusu" üzerinde çalışır. 1366'da De Remediis'i bitirir. Familiares'e son biçimini verir. Canzoniere'nin beşinci ve daha kapsamlı bir düzenlemesine başlar. Yıl sonuna doğru Venedik'e döner. Mart 1367'nin sonunda Padova'ya gider; sonra Venedik'e döner, daha sonra yeniden Pavia'ya doğru yola çıkar. Yolculuğu sırasında en başarılı polemiğini yazar: De Sui Ipsius et Multorum Ignorantia (Kendisinin ve Başka Birçoklarının Bilgisizliği Üzerine). 1370 yılının Mart ayında Arquà'daki yeni evine taşınır. 4 Nisan'da vasiyetnamesini yazar; papanın daveti üzerine Roma'ya giderken, Ferrara'da rahatsızlanıp Padova'ya dönmek zorunda kalır. 1370-1372'de "Posteritati" ("Gelecek Kuşaklara") mektubunu yazar; bu mektubunda 1351'e kadarki yaşamöyküsünü anlatır. 1373-1374'te Canzoniere'nin yeni bir nüshasını -sekizinci- hazırlar. 1375'te Canzoniere'nin dokuzuncu ve son biçimi üzerinde çalışır. "Edebiliğin Utkusu"nu yazar. 18 Temmuz günü, Arquà'daki evinde ölür. Kendi arzusuna uyularak, Arquà bölge kilisesine gömülür.

Gerek Canzoniere, gerek Utku Şiirleri Laura'ya olan sevgiyi dile getirir. Tarihi kimliği hakkında hemen hiçbir şey bilinmeyen, hatta var olup olmadığı bile tartışma konusu olan Laura, her durumda Petrarca şiirinin en önemli kişilerinden/imgelerinden biridir.
Petrarca, Vergilius kitabının kenarına düştüğü bir notta Laura ile karşılaşmasını şöyle anlatır:

Erdemleriyle seçkin ve dizelerimle çoktan üne kavuşmuş olan Laura ile ilk kez gençliğimde karşılaştım, 1327 yılının 6 Nisan günü, Avignon'daki St. Clare Kilisesi'nde, sabah ayini sırasında; aynı şehirde, gene 6 Nisan günü, gene aynı saatte, ama bu kez 1348 yılında, yaşam ışığı gün ışığından çekildi, ben, rastlantı sonucu, yazgımdan habersiz, Verona'dayken. Üzücü haber Parma'da ulaştı bana, aynı yılın 19 Mayıs sabahı, Ludovico'nun gönderdiği bir mektupla. Erden ve güzel bedeni, öldüğü günün akşamı Fransiskenlerin kilisesinde defnedilmiş. Seneca'nın Scipio Africanus için söylediği gibi, onun ruhunun, geldiği yere, Cennet'e geri döndüğünden eminim.

Rerum Vulgarium Fragmenta ya da Rime Sparse ya da Canzoniere (Canzoniere ya da Dîvan)
Triumphi ya da I Trionfi (Utku Şiirleri)

Africa
Bucolicum Carmen (Çoban Şiirleri)
Epistole Metrice (Koşuk Mektuplar)
Psalmi Penitentiales (Tövbe Mezmurları)

De Viris Illustribus (Ünlü Kişiler Üzerine)
Rerum Memorandarum Libri (Unutulmaz Şeyler)
Itinerarium ad Sepulcrum Domini (İsa'nın Mezarına Yolculuk)
Secretum Meum (İç Dünyam)
De Vita Solitaria (Yalnız Yaşam)
De Otio Religioso (Dinsel Huzur)
De Remediis Utriusque Fortune (İyi ve Kötü Talihe Karşı Çareler)
De Sui Ipsius et Multorum Ignorantia (Kendisinin ve Başkalarının Bilgisizliği Üzerine)

Rerum Familiarium Libri (Bildik Olaylara İlişkin Mektuplar)
Rerum Senilium Libri (Yaşlılık Mektupları)
Liber Sine Nomine (Adsız Kitap)

Canzoniere

Dîvan, çev. Necdet Adabağ (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002).
Canzoniere, çev. Kemal Atakay (İstanbul: YKY, 2002).
Triumphi

Utku Şiirleri, çev. Kemal Atakay (İstanbul: YKY, 2007).

Francesco Petrarca 10 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
De remediis utriusque fortunae, Cremonae, B. de Misintis ac Caesaris Parmensis, 1492.

Şair ya da ozan, şiir yazan veya söyleyen kimsedir. Şair kelimesi Arapçadan gelir; doğaüstü güçlere sahip, deli, kâhin gibi anlamlar da yüklenmiştir.
Günümüzde sadece kitaplarla değil, internet ile de geçmişin usta şairleri ve günümüzün şairleri okuyucularına ulaşmaktadırlar. Yazın alımlarından en sonuncusu serbest şiir akımı iyiden iyiye özgürlükçü şiir ve şair kavramına kavuşmuştur. Şair, gerek insana, gerek doğaya, gerek olgu ve olaylara daha farklı ve duyarlı, sezgisel ve derinlikli bir açıdan bakan; bunu, bu ayrıcalıklı statüsünün bir sonucu olarak, en etkili ve dolaysız belirtme biçimi olarak, uyumlu ve yüklü mısralarla dile getiren kişi diye nitelenmiştir. Şairler şiir yazdıklarında genelde duygu ve düşüncelerini o şiire katmak isterler.
Şairlik taslayan, kendini şair sanan kimselere, genellikle alay yollu olarak "müteşair" veya "teşaur" denir. Her iki kelime de Arapçadan Türkçeye geçmiştir.

Şarlman (Fransızca: Charlemagne, Almanca: Karl I. der Große, Latince: Carolus Magnus veya Karolus Magnus) (d. yaklaşık 2 Nisan 748 – ö. 28 Ocak 814, Aachen), Frank ve Lombard kralıdır. Karolenj Devleti'ni imparatorluk statüsüne yükselten hükümdardır. Batı Avrupa'nın büyük bir kısmını birleştirmiştir, büyük askeri başarılara imza atmış, din ve eğitim alanlarında oldukça önemli reformlar gerçekleştirmiştir. Endülüs, İtalya ve İngiltere'deki kültürleri ve sistemleri öğrenmiştir. Kültürün inşa edilmesine büyük önem vermesi sebebiyle Latince bilen din adamları ve bilginlerden Roma döneminin hukuk ve edebiyat eserlerinin kopyalanmasını istemiştir. Çok sayıda kütüphane ve Scriptorium'lar inşa ettirmiştir. Düşünürleri yeni eserler yazmaya teşvik etmiştir. Şarlman'ın arzusu doğrultusunda hukuk, teoloji, bilim, müzik, sanat, tarih konularını ihtiva eden birçok eser kaleme alınmıştır. Bu dönemde, Frank Krallığı'nın başkenti Aachen, kültür merkezi haline gelmiştir. Ayrıca kamu idaresi ve finansal kaynağa yönelik reformlar yapmıştır. Tarihçilerin belirttiğine göre Şarlman'ın hükümdarlığını kapsayan dönem erken bir tür rönesans dönemine işaret etmektedir, adı geçen bu dönem Karolenj Rönesansı olarak adlandırılır.
Ölümünün ardından sağladığı toprak bütünlüğüne rağmen, ardılları tarafından toprak bütünlüğü kaybedilmiş ve parçalara bölünmüştür. Bu bölünmenin sonucunda yeni krallıklar ortaya çıkmıştır.

Şarlman'ın dünyasında birden çok dil konuşuluyordu. erken Eski Fransızca (ya da Ön-Romence) konuşanlar ona Karlo derken, yazışmaların ve diplomasinin resmî dili olan Orta Çağ Latincesinde Latince: Carolus (ya da Latince: Karolus) adıyla anılıyordu. Charles, bu adların modern İngilizce biçimidir. İmparatorun İngilizcede genellikle bilindiği Fransızca: Charlemagne adı, Fransızca Fransızca: Charles-le-magne ("Büyük Charles") ifadesinden gelir. Modern Almanca ve Felemenkçede ise sırasıyla Almanca: Karl der Große ve Felemenkçe: Karel de Grote adlarıyla anılır. Latince Latince: magnus ("büyük") lakapının, onunla daha yaşarken ilişkilendirilmiş olması mümkündür; ancak bu kesin değildir. Çağdaşı Kraliyet Frank Yıllıklarında kendisinden düzenli olarak Latince: Carolus magnus rex ("Büyük Kral Charles") şeklinde söz edilir. Bu lakap, yaklaşık 900 yılı civarında Poeta Saxo'nun eserlerinde de görülür ve 1000 yılına gelindiğinde ona yaygın biçimde uygulanır hâle gelmiştir.
Şarlman, büyükbabası Charles Martel'in adını almıştır. Bu ad ve türevleri, Charles Martel ile Şarlman tarafından kullanılmadan önce kaynaklarda görülmemektedir. Karolus biçimi, Şarlman'ın ya da torununun torunu olan Şişman Charles'ın etkisiyle Slav dillerinde "kral" anlamına gelen sözcüklere uyarlanmıştır (Rusça: korol', Lehçe: król ve Slovakça: král).

Şarlman'ın doğum tarihi ve yeri tartışmalıdır. 742 yılı civarında bugünkü Belçika'nın Liège şehrine yakın bir yerde veya Prüm'de ya da Aachen'de doğduğu tahmin edilmektedir. Şarlman'ın babası Kısa Pepin Frank kralıydı. Öldüğünde krallığın topraklarını iki oğlu arasında paylaştırdı. Şarlman, kardeşi Carloman'ın ölümü üzerine tek başına Frankların kralı oldu. Saksonya'yı topraklarına katma süreci 772'de başladı. 782 yılı Ekim ayında Şarlman 4000 Sakson katletti. 18 Askeri seferini Saksonlar üzerine yaptı. Fethi 804'te tamamlandı. Lombardiya'yı topraklarına kattı. Endülüslerle doğuda Avar ve Macarlarla çarpıştı.
Şarlman büyük savaşlar kazandı ve birçok prensliği, dükalığı ve derebeyliği fethetti ya da yağmaladı. İlk önce Köln'e giderek kendini Alsace-Lorraine, Akitanya, Bretenya ve Cenova Kralı ve Bohemya Prensi ilan etti. Daha sonra yeni fetihler yaparak Aachen'de kendini Amsterdam, Rotterdam, Frizye, Gelderland, Frankfurt ve Münih Kralı ilan etti. Şarlman birçok Krallık ve Devleti egemenliğine aldı.
Sonunda Papa III. Leo'ya başvuru yaptı. Papa tarafından 25 Aralık 800 Roma'da Aziz Petrus Bazilikası'nda taç giydirilerek Şarlman Kutsal Roma İmparatoru ve kurduğu devlet de Batı Roma İmparatorluğu'nun varisi sayıldı.
Kutsal Roma İmparatoru olan Şarlman bugünkü Almanya'yı fethetti. Lombardlar'ı püskürttü, ardından Sakson, Anglo, Cermen ve Got kabilelerinden askerler toplayarak orta büyüklükteki bir orduyla Fransa ve Avusturya'yı fethetti. Böylece Şarlman Roma İmparatoru, Sakson, Frank, Lombard, Anglo, Cermen, Got ve Slav Kralı oldu. Hristiyanlık dinini kılıç ve ateşle Saksonya'ya kabul ettirdi.
Şarlman'ın iki büyük rüyası vardı: Sezarların imparatorluk yönetimini yeniden kurmak ve Aziz Augustinus'un Tanrı Kent'ini yeryüzünde inşa etmek.
Bir süre için, din dışı güçlerle Papalık arasında yeni bir iş birliği gelişti. Kilise'den bağımsız bir yargı isteyen Şarlman bunun için İngiliz filozof Alcuin'i ülkesine çağırdı. Alcuin burada: sapkınlara karşı risaleler yazdı, imparatora methiyeler düzdü ve kutsal kitabı yorumladı.

Şarlman'ın ölümünden sonra Kilise ile Sezar taklitleri arasındaki mücadele ve savaşlar tekrar başladı.

772 yılında, Papa I. Hadrianus Lombard kralı Desiderio'dan eski Ravenna bölgesindeki bazı şehirlerin iadesini talep etti. Bunun yerine Desiderio, bazı papalık şehirlerini ele geçirdi ve Pentapolis'i işgal ederek Roma'ya yöneldi. Hadrianus, babası Pepin'in politikalarını uygulamasını talep etmek için sonbaharda Şarlman'a büyükelçiler gönderdi. Desiderio, papanın suçlamalarını reddeden kendi büyük elçilerini gönderdi. Büyükelçiler Thionville'de bir araya geldi ve Şarlman papanın tarafını tuttu. Şarlman, papanın isteğini talep etti, ancak Desiderio asla itaat etmeyeceğine yemin etti. Şarlman ve amcası Bernard, 773'te Alpleri geçtiler ve Lombardları Pavia'ya kadar kovaladılar ve daha sonra orayı kuşattılar. Şarlman, Verona'da bir ordu kuran Desiderio'un oğlu Adelgis ile başa çıkmak için kuşatmayı geçici olarak terk etti. Genç prens, Adriyatik kıyısına kadar kovalandı ve Bulgaristan ile savaşan V. Konstantin'den yardım istemek için Konstantinopolis'e kaçtı.
Kuşatma, Şarlman'ın Roma'da papayı ziyaret ettiği 774 baharına kadar sürdü. Orada, babasının toprak bağışlarını doğruladı, daha sonraki bazı vakayinameler, onları Toskana, Emilia, Venedik ve Korsika'yı da vererek genişlettiğini yanlış bir şekilde iddia etti. Papa ona soylu unvanını verdi. Daha sonra Lombardların teslim olma eşiğinde olduğu Pavia'ya döndü. Lombardlar hayatlarının karşılığında teslim oldular ve yaz başlarında kapıları açtılar. Desiderio, Corbie manastırına gönderildi ve bir soylu olan oğlu Adelgis, Konstantinopolis'te öldü. Şarlman, alışılmadık bir şekilde, kendisini Demir Taç ile taçlandırdı ve Lombardiya'nın soylularının Pavia'da ona saygı göstermesini sağladı. Yalnızca Benevento Dükü II. Arechis boyun eğmeyi reddetti ve bağımsızlığını ilan etti. Şarlman o zamanlar Lombardların kralı olarak İtalya'nın efendisiydi. Aynı yıl Pavia'dan bir garnizon ve birkaç Frank kontuyla İtalya'dan ayrıldı.

İtalya'da istikrarsızlık devam etti. 776'da Friuli Dükü Hrodgaud ve Spoleto'lu Hildeprand isyan etti. Şarlman, Saksonya'dan geri döndü ve Friuli dükünü savaşta yenip öldürdü. Spoleto dükü ile bir antlaşma imzaladı. İşbirlikçileri II. Arechis boyun eğdirilmedi ve Bizans'taki adayları Adelgis şehri asla terk etmedi. Kuzey İtalya'da düzen sağlandı.

Kutsal Roma İmparatorluğu
Karolenj sanatı
Aachen Katedrali
Şarlman sandukası
Şarlman büstü

Einhard. "Einhardi Vita Karoli Magni". Ortaçağ Latincesi. The Latin Library. 12 Nisan 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Kasım 2014. 
Bakker, Marco (2 Mart 2011). "Charlemagne". Reportret l. 
Şarlman'in Kılıcı 11 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (myArmoury.com makalesi)
Snell, Melissa (2011). "Şarlman Resim Galerisi". Ortaçağ  Tarihi. About.com. 21 Şubat 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Kasım 2014. 
Şarlman tarafından St. Emeram Manastırı'na verilen berat. İmparatorun mührünü ihtiva eder. Marburg Üniversitesi koleksiyonu 4 Mart 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altiplano (Quechua ve Aymara dillerinde: Qullaw) Peru'nun güneydoğusu ile Batı Bolivya'da Batı (Cordillera Occidental) ve Doğu-Andlar arasında (Cordillera Oriental) bulunan bir platodur.

Altiplano ortalama 3.600 m rakımda bulunur ve yaklaşık 170.000 km² alana yayılır. Altiplano'nun kuzeyinde dünyanın en büyük dağ gölü Titikaka Gölü bulunur. Buradan başlayarak Altiplano 1.000 km kadar güneye doğru uzanır.

Altiplano iklimi soğuk ve yarı kurak -kurakdır. Yıllık ortalama sıcaklıklar batı kısmında 3 derece ile Titikaka Gölü kenarında 12 derece arasında oynar. Yağışlar, güneybatıda 200 mm altında iken Titikaka Gölü'nde 800 mm üzerindedir. Kar yağışı enderdir ve en çok Nisan ve Eylül arasında görülür.
Altiplano'nun iç kesimleri değişken nemli iklimli yüksek dağ bitki örtülü Puna'nın karakteristik özelliklerini gösterirken; kenar kesimleri Páramo'nun karakteristik özelliklerini taşır: yani, az sıcaklık değişmelerinde görece daha yüksek neme sahiptir.

Kuzey'de Titikaka Gölü'nün yanında diğer önemli su kaynakları Poopó Gölü ve Orta Altiplano'da tuz gölü Salar de Coipasa ve güneydeki Salar de Uyuni'dir. Titikaka Gölü ve Poopó Gölü Río Desaguadero nehri ile birbire bağlanırlar.

Altiplano, bu bölge Senozoik zamanın (65 milyon yıl önce) başlarında Batı ve Doğu Kordiller dağ sırasına karşı güçlü bir şekilde çöktüğünde gelişir. Böylece kilometrelerce kalınlığında tortul kayaçlar oluşur.
Miosen (20 milyon yıl) Batı Kordiller'de volkanik aktivite egemen olur ki, bugün 6000 metre yüksekliği bulan stratovolkanlar oluşur. Bugün hala Altiplano kıyısındaki sıcak buhar ve kükürt kaynakları, bu genç volkanizme delalet eder.
2 Milyon yıl önce Pleistosen zamanın başından beri intermontan havzanın yükselmesi meysana gelir. Altiplano'nun merkezi ve güneydeki küçük havzalarda geçen 30.000 yılda büyük göller (Ballivián) görülür. Bu zamana ait, 20 ile 70 metre derinliğe sahip tatlı su kaynakları, bugüne oranla daha yüksek yağış miktarına delalet eder. Buzul Çağı sonu ve 10.000 yıl önce Holosen zamanın başlangıcı, bariz bir iklim değişikliği meydana getirir. Daha sıcak olmasına rağmen yağış miktarı geriye gider.

Altiplano 10.000 yıl önceki ilk yerleşimden beri eski yüksek kültürlere ait sulama teraslarının bulunduğu merkezi bir yerleşim bölgesi olmuştur.
Bugün Altiplano'nun doğu kenarında Bolivya'nın büyük şehri La Paz vardır. Şehir 3.100 metredeki bir vadi kazanından dik yamaç boyunca 4.000 metrede bulunan düzlüğe kadar uzanır. Milyonluk şehir El Alto hemen plato sınırındadır. Güneydoğuda büyük şehirler Oruro ve Potosí bulunur.

 Wikimedia Commons'ta Altiplano ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Şili Altiplano'sunun su kaynakları (isp)

Asunción, Paraguay'ın başkentidir. Aynı zamanda en büyük limanı ve endüstri ile kültürel yönden de en önemli kentidir.
Kentte özellikle ayakkabı, dokuma ile tütün işleme endüstrileri bulunur.
Kentte, 1992 sayımına göre 500.939 kişi yaşasa da, bu sayı birlikte büyükkenti (Gran Asunción, "Büyük Asuncion") oluşturduğu çevre yerleşimlerle 1.500.000'i geçer.

Güney Amerika'nın en eski kentlerinden birisi olan Asuncion; aynı zamanda da, bölgedeki öteki sömürgeci kentlerini kuran Avrupalıların yola çıktıkları yer olduğu için "kentlerin anası" olarak da bilinir.
Bugünkü kent alanına sömürgeciler daha önce gelmiş olsalar da, Asuncion'da ilk yerleşim 15 Ağustos 1537'de Nuestra Senyora de la Asunción adı altında, Juan de Salazar ile Gonzalo de Mendoza öncüğünde kurulmuştur. İspanyol sömürge yönetimine karşı ilk ayaklanmalardan birisi José de Antequera y Castro önderliğinde 1731'de yapılanıdır. Daha sonraları, 1865-1870 arasındaki Üçlü Birlik Savaşı'ndan sonra, Brezilya ordusu kenti 1876'ya dek elinde tutmuştur.

Kentte, Godoi müzesi ile La Encarnacion kilisesinin yanı sıra, Paris'teki Les Invalides'in küçük bir benzeri olan ve Paraguay'ın geçmişteki kahramanlarının yattığı Panteón Nacional bulunur. Öteki görülebilecek yerler arasında, başkanlık sarayı, eski Senato yapısı, Catedral Metropolitana (Büyükkent katedrali) ile kentteki sömürge mimarisinin ender örneklerinden olan Casa de Independencia ("bağımsızlık evi/sarayı") sayılabilir.
Kentin ana bölgesi (liman yakınları ile Plaza de los Heroes ve Plaza Uruguaya çevresi) 1970'ler ve 1980'lerdeki yapılaşma sonucu sömürge döneminden kalan özelliğini yitirmiştir. Akşamları güvensiz sayılabilecek bu bölgeye oranla, kentin "iyi bölgeleri" olarak daha çok durumu iyi olanların yaşadığı Avenida San Martin ("Ermiş Martin Caddesi") yönündeki varoşlar sayılabilir.
Kentte, devlete bağlı Universidad Nacional 9 Mayıs 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. ("Ulusal Üniversite") ile (Katolik Kilisesince işletilen özel) Universidad Catolica 30 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. üniversitelerinin yanı sıra birkaç küçük özel üniversite de bulunur.
Kentin öteki yerlerle ulaşımı, bir ırmak limanı, uluslararası bir havaalanı ve kentlerarası bir otobüs terminali ile sağlanır.
1 Ağustos 2004'te, en az 464 kişinin ölümüne ve yaklaşık 409 kişinin yaralanmasına yol açan süpermarket yangını, Paraguay'ın yakın geçmişindeki en acı olaylardan biridir. Olayda, alışveriş yapanların çoğunluğu yangında kaçış kapıları olmadığı için pencerelerden atlamak zorunda kalmışlardır. Ayrıca güvenlik görevlilerinin alıcılar ödemeden ayrılmasınlar diye kapıları kilitledikleri öne sürülmüştür. Daha da kötüsü, yangına gelen itfaiye görevlilerinin, yangında ölenleri soyduklarını gösterir görüntü kayıtları olduğu duyumları alınmıştır.

Aymaraca (kendilerince Aymar aru; İspanyolca idioma aimara/aimará; İngilizce Aymara), Güney Amerika'da Bolivya'nın La Paz, Oruro, Potosí departmanlarında; Peru'nun Moquegua, Puno, Tacna departmanlarında; Şili'nin Norte Grande ve Arjantin'in Salta ve Jujuy yörelerinde yaşayan iki milyondan fazla Aymara tarafından konuşulan Aymara dilleri ailesinden bir Kızılderili dilidir.

2 ana lehçesi vardır ve her iki lehçe de SIL International (Ethnologue) tarafından birbirinden ayrı bağımsız diller olarak sınıflandırılır:

Merkezi Aymaraca [ayr]: Bolivya, Peru, Şili, Arjantin
Güney Aymaracası [ayc]: Peru (Titikaka)

Pensando en un idioma milenaria de los andes 20 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Aymar aru: curso de idioma aymara
Aymara - Compendio de Estructura Fonológica y Gramatical 5 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Martha J. Hardman, Juana Vásquez, Juan de Dios Yapita y otros (2001).
Artículo en Crónicas Aymaras 3 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. sobre la utilización de metáforas de tiempo en lengua aimara
ILCA: Instituto de Lengua y Cultura Aimara
Vocabulario de la Lengua Aymara 19 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., a historical dictionary by Ludovico Bertonio (1612).
Yatiqirinaka Aru Pirwa, Qullawa Aymara Aru, a children's Aymara dictionary by the Peruvian Ministry of Education (2005).
AruSimiÑee 4 Mart 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Aymara pedagogical vocabulary by the Bolivian Ministry of Education (2004).
ARUSIMIÑEE, Aru pirwa: kastilla aru - aymar aru - waraniyi aru - qhichwa aru 19 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
GLOSARIO DE NUEVOS TÉRMINOS AIMARAS 19 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (kastilla aru- aymar aru)
www.ucb.edu.bo / www.ucb.edu.bo: (aymar aru - kastilla aru)

Beyaz, genellikle Avrupa asıllı kişileri belirtmek için kullanılan, ten rengi veya ırk ile ilişkili bir sınıflandırma. Bağlam ve bölgeye göre farklılık gösteren terim, Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfus sayımında Orta Doğulu ve Kuzey Afrikalıları da beyaz sayması gibi, diğer bağlamlarda beyaz kabul edilmeyen grupları da kapsayabilir.
Açık ten renkleri ile karakterize edilen "Beyaz" teriminin kullanımı Antik Mısır'a ve Greko-Romen dönemine kadar gitmektedir ancak bu bağlamda bir Pan Avrupa kimliği yerine sadece ten rengine veya bu ten rengi ile ilişkili halklara atıfta bulunmuştur. Modern kullanımda Avrupa asıllı kişileri Siyahi ve Kızılderililerden ayırmak için 17. yüzyılda kullanılmaya başlanan terim, 19. yüzyılda ırksal anlamlar da taşımaya başlamıştır.
İlk ortaya çıktığı dönemler olan 17. yüzyıl ve takip eden zamanlarda "Beyazlar" ve "Beyaz ırk" kavramı Avrupa'da tamamen kabul görmemiştir. Modern kullanımı öncesinde halklar kendilerini "Beyaz" olarak sınıflandırmak yerine, ırk, ecdat ve etnik aidiyetlerini bağlı oldukları milliyete göre belirlemiştir. Nazi Almanyası'nda, günümüzde Beyaz olarak kabul edilen Slav halkları Almanlardan farklı bir ırk olarak tanımlanmıştır.
Beyazlık kavramı özellikle İngilizce konuşan Amerika Birleşik Devletleri (Beyaz Amerikalılar), Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ülkeleri kapsayan Anglosfer'de yaygınca kullanılmaktadır. Avrupa'da ise ırk ve milliyet arasındaki fark daha karışık olup kendini sınıflandırma genellikle milliyet üzerinden gerçekleşmektedir.

Kafkas ırkı
Avrupa'nın genetik tarihi

Camba, Bolivya'da tarihsel olarak ülkenin doğu tropikal bölgesindeki yerli halkı veya Santa Cruz, Beni ve Pando bölgelerinde doğanları ifade etmek için kullanılan bir kelimedir. Günümüzde "Camba" terimi, ağırlıklı olarak Santa Cruz de la Sierra ve çevresindeki doğu ovalarında doğan karışık İspanyol, Chane ve diğer yerli Amazon kökenli doğu Bolivya halklarını ifade etmek için kullanılmaktadır.
Batı Bolivya'da yaşayan Collalar, farklı gelenekleri, davranışları ve görünüşleri nedeniyle Cambalarla her zaman çatışma içinde olmuştur. Bu nedenle, Cambaların "Colla" terimini küfür olarak veya Batılılara hakaret etmek için kullandığı görülebilir; benzer şekilde Collalar da Cambalar için benzer davranışları sergilemektedir.
Camba, "kişi" anlamında günlük dilde de kullanılabilir; örneğin "Kim o kişi?" ifadesi "¿Quien es ese camba?" şeklinde çevrilebilir (öznenin etnik kökeni göz ardı edilir ve özne çoğu İspanyolca ismin aksine cinsiyete bağlı olarak değişmez). Bu tür kullanımlar Bolivya'nın doğusunda yaygındır.

Camba İspanyolcası başlangıçta Bolivya'nın Santa Cruz Departmanında konuşuluyordu, ancak günümüzde Beni Departmanı ve Pando Departmanında da konuşulmaktadır. Nikulin (2019), Camba İspanyolcasının Piñoco Chiquitano alt katmanına sahip olduğunu öne sürmektedir.

Chaco Savaşı (İspanyolca: Guerra del Chaco; okunuşu: Gerra del Çako), 1932-1935 yılları arasında Gran Chaco düzlüklerinde yapılmış Paraguay-Bolivya savaşı.

Paraguay Nehri'nin batısında, Rio Pilcomayo'nun kuzeyinde 100.000 mil karelik (yaklaşık 260.000 kilometre kare) bir toprak parçasıdır.

Chaco Boreal'in kimin olacağı Bolivya ile Paraguay arasında bir gerilim nedeniydi. Pasifik Savaşı'nda sahil şeridini kaybeden Bolivya, Paraguay ve Parana nehirleri üzerinden Atlantik'e uzanan bir yol vasıtasıyla petrolünü taşımak için bir gemi yolu buldu. Bolivyalı askerler ve koloni kurucular petrol kuyusu olduğunu düşündükleri için Chaco'ya girdiler.

Bolivya askerleri bölgeye girdiklerinde bölgeye konumlanmış olan Paraguay askerleri tarafından saldırıya uğradılar. 1928 yılında iki ordu birbirine karşı tüm güçlerini seferber etti. Saldırlar ABD sponsorluğunda bir barış ile durdurulmaya çalışıldı. Ancak barış çalışmaları başarısız oldu. Bununla birlikte büyük bir meydan savaşı da önlenmişti. 1932 yılında Paraguay geniş çaplı bir saldırı düzenleyene kadar ufak çatışmalar devam etti. 10 Mayıs 1933'te Paraguay, Bolivya'ya resmi olarak savaş ilan etti. Bununla birlikte Bolivya ordusu iyi teçhizatlanmıştı ve Alman General Hans von Kundt tarafından komuta ediliyordular.
Bolivya farklı bir cepheden karşı saldırıya geçti ve aralarında Fort'n Boqueron'un da bulunduğu stratejik bölgeleri ele geçirdiler. Mücadeleyi kendi topraklarının savunması olarak gören Paraguay, milli seferberlik ilan etti ve Albay José Felix Estigarribia komutasında Bolivya'ya gönderdi. Paraguaylılar oldukça başarılı bir şekilde ilerlediler. Boqueron Kalesi tekrar ele geçirildi.
Bolivya ordunun komutasını Alman generalden alıp yerine, Enrique Panaranda'yı atadı. Bununla birlikte Paraguay stratejik bölgeleri ele geçirmeye devam ediyordu. Fakat Bolivyalı direnişçiler Ballivian anahtar kalesinde Paraguay'ı geri püskürttüler.

Savaşta Paraguay oldukça büyük bir zafer kazanmıştı. Savaştan sonra 1938'de Buenos Aires Antlaşması imzalandı. Paraguay istediği yerlerden fazlasını elde etti.

Chaco Savaşı  23 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ordular  6 Kasım 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ernesto "Che" Guevara (İspanyolca telaffuz: [ˈtʃe ɣeˈβaɾa]; 14 Haziran 1928, Rosairo – 9 Ekim 1967, La Higuera), (asıl adı Ernesto Guevara de la Serna) Arjantinli Marksist devrimci, tıp doktoru, yazar, gerilla lideri, diplomat ve askerî teorisyendir. Küba Devrimi'nin önemli bir figürü olarak popüler kültürde bir karşı kültürel isyan simgesi ve küresel bir sembol hâline gelmiştir.
Genç bir tıp öğrencisiyken Güney Amerika'yı dolaşan Guevara, yolculuğu sırasında tanık olduğu yoksulluk, açlık ve hastalıkların boyutunu fark etti. Latin Amerika'nın Amerika Birleşik Devletleri tarafından kapitalist sömürüye maruz bırakıldığını düşünen Guevara, bu durumu tersine çevirmeye katkıda bulunma amacıyla Guatemala'da Başkan Jacobo Árbenz'in yürüttüğü sosyal reformlara katıldı ancak Árbenz'in, United Fruit Company'nin çıkarları doğrultusunda CIA desteğiyle devrilmesi Guevara'nın siyasi ideolojisinin kesin biçimde şekillenmesinde etkili oldu. Daha sonra Meksiko'da Raúl Castro ve Fidel Castro ile tanışan Guevara, onların 26 Temmuz Hareketi'ne katıldı ve ABD destekli diktatör Fulgencio Batista'yı devirmek amacıyla Granma yatıyla Küba'ya yelken açtı. Guevara kısa sürede isyancılar arasında öne çıktı, ikinci komutanlığa terfi etti ve Batista rejimini deviren iki yıllık gerilla harekâtında önemli bir rol oynadı.
Küba Devrimi'nden sonra Guevara yeni hükûmette önemli roller oynadı. Bunlar arasında devrim mahkemeleri sırasında savaş suçlusu olarak mahkûm edilenlerin temyiz ve idam mangalarını gözden geçirmek, sanayi bakanı olarak tarımsal toprak reformunu başlatmak, ülke çapında başarılı bir okuma yazma kampanyasına öncülük etmek, hem Ulusal Banka'nın başkanı hem de Küba Silahlı Kuvvetleri'nin eğitim direktörü olarak görev yapmak ve Küba sosyalizmi adına bir diplomat olarak dünyayı dolaşmak vardı. Bu pozisyonlar aynı zamanda, Domuzlar Körfezi Çıkarması'nı (1961) püskürten milis güçlerinin eğitiminde ve 1962 Küba Füze Krizi'nden önce Sovyet nükleer silahlı balistik füzelerinin Küba'ya getirilmesinde merkezî bir rol oynamasını sağladı. Guevara ayrıca üretken bir yazar ve günlükçüydü. Gerilla savaşı üzerine bir el kitabı olan La Guerra de Guerrillas ile gençliğinde gerçekleştirdiği kıtalararası motosiklet yolculuğunu konu alan ve çok satan bir anı kitabı olan Diarios de motocicleta eserlerini yazdı. Deneyimleri ve Marksizm–Leninizm üzerine çalışmaları onu, üçüncü dünya ülkelerinin az gelişmişliği ve bağımlılığının emperyalizm, yeni sömürgecilik ve tekelci kapitalizmin bir sonucu olduğunu ve tek çarenin proleter enternasyonalizm ile dünya devrimi olduğunu ileri sürmeye yöneltti. Guevara 1965 yılında Afrika ve Güney Amerika'da kıtasal devrimleri başlatmak için Küba'dan ayrıldı; önce Kongo–Kinşasa'da başarısız oldu, daha sonra Bolivya'da CIA destekli Bolivya güçleri tarafından yakalanıp infaz edildi.
Guevara, çok sayıda biyografi, anı, deneme, belgesel, şarkı ve filmle kolektif hayal gücünü beslemekte, hem sevilen hem de sevilmeyen bir tarihsel figür olmaya devam etmektedir. Ölümünün sonucunda, sınıf mücadelesi için şiirsel çağrıları ve maddi teşviklerden ziyade manevi teşviklerle yönlendirilen "yeni bir insan" bilinci yaratma arzusunun bir sonucu olarak, çeşitli sol hareketlerin önemli bir simgesine dönüşmüştür. Buna karşılık, siyasi sağdaki eleştirmenleri onu otoriterliği teşvik etmek ve siyasi muhaliflerine karşı şiddeti onaylamakla suçlamaktadır. Mirası konusundaki anlaşmazlıklara rağmen Time dergisi onu "20. yüzyılın en etkili 100 kişisinden biri" olarak seçmiştir. Alberto Korda'nın Guerrillero Heroico adlı fotoğrafı, Maryland Sanat Enstitüsü tarafından "dünyanın en ünlü fotoğrafı" seçilmiştir.

Ernesto Guevara, Ernesto Guevara Lynch ve Celia de la Serna y Llosa'nın çocuğu olarak 14 Haziran 1928'de Rosario, Arjantin'de doğdu. Doğum belgesindeki yasal adı "Ernesto Guevara" olmasına rağmen, adı bazen "de la Serna" ve/veya "Lynch" ile birlikte yazılıyordu. İspanyol, Bask ve İrlanda kökenli bağımsızlık öncesi göçmenlerden oluşan üst sınıf Arjantinli bir ailenin beş çocuğundan en büyüğüydü. Guevara'nın 18. yüzyıldaki önemli atalarından ikisi, sömürge Kaliforniya'sında önde gelen bir İspanyol toprak sahibi olan Luis María Peralta ve İrlanda'dan Río de la Plata Valiliği'ne göç eden Patrick Lynch'tir. Che'nin "huzursuz" doğasına atıfta bulunan babası, "dikkat edilmesi gereken ilk şey, oğlumun damarlarında İrlandalı isyancıların kanının aktığıdır" demiştir. Che Guevara İrlanda'ya düşkündü, İrlandalı oyuncu Maureen O'Hara'ya göre, "Che İrlanda ve orada gerçekleşen tüm gerilla savaşları hakkında konuşurdu. İrlanda'daki her savaşı ve tüm tarihini bilirdi" ve ona İrlanda hakkında bildiği her şeyi büyükannesinin dizinin dibinde öğrendiğini söylerdi.
Hayatının erken dönemlerinde Ernestito (o zamanki adıyla) "yoksullara karşı bir yakınlık" geliştirdi. Sol eğilimli bir ailede büyüyen Guevara, daha çocukken geniş bir siyasi perspektif yelpazesiyle tanıştı. İspanya İç Savaşı'ndaki Cumhuriyetçilerin sadık bir destekçisi olan babası, savaşın gazilerini Guevara'nın evinde ağırlardı. Daha gençken kısa bir süre böcek ilacı satarak kariyer yapmayı düşündü ve ailesinin garajında Vendaval markası altında talk ve gammaxene'in etkili karışımlarını denemek için bir laboratuvar kurdu, ancak kimyasallara karşı şiddetli bir astım reaksiyonu geçirdikten sonra çabalarından vazgeçmek zorunda kaldı.
Hayatı boyunca kendisini etkileyecek olan çok sayıda akut astım nöbetine rağmen, kendisini spor konusunda geliştirdi; yüzme, futbol, golf ve atıcılıktan zevk aldı ve aynı zamanda "yorulmak bilmeyen" bir bisikletçi oldu. Hevesli bir ragbi birliği oyuncusuydu. Bazı kaynaklar önce Estudiantes of Córdoba'da, ardından San Isidro Club (1947), Yporá Rugby Club (1948) ve Atalaya Polo Club'da (1949) oynadığını söylese de diğer kaynaklar Club Universitario de Buenos Aires'te (CUBA) sol açıkta oynadığını iddia etmektedir. Ragbi oyunu ona agresif oyun tarzı nedeniyle El Furibundo (öfkeli) ve annesinin soyadı olan de la Serna'nın kısaltması olan "Fuser" lakabını kazandırdı.

Guevara babasından satranç öğrendi ve 12 yaşında yerel turnuvalara katılmaya başladı. Ergenlik döneminde ve hayatı boyunca şiire, özellikle de Pablo Neruda, John Keats, Antonio Machado, Federico García Lorca, Gabriela Mistral, César Vallejo ve Walt Whitman'ın şiirlerine tutkuyla bağlıydı. Ayrıca Rudyard Kipling'in Adam Olmak ve José Hernández'in Martín Fierro adlı eserlerini ezbere okuyabiliyordu. Guevara ailesinin evinde 3.000'den fazla kitap bulunuyordu ve bu da Guevara'nın Karl Marx, William Faulkner, André Gide, Emilio Salgari ve Jules Verne gibi yazarlara ilgili olan bir okuyucu olmasını sağladı. Ayrıca Jawaharlal Nehru, Franz Kafka, Albert Camus, Vladimir Lenin ve Jean-Paul Sartre'ın yanı sıra Anatole France, Friedrich Engels, H. G. Wells ve Robert Frost'un eserlerinden de hoşlanıyordu.
Yaşı ilerledikçe Latin Amerikalı yazarlar Horacio Quiroga, Ciro Alegría, Jorge Icaza, Rubén Darío ve Miguel Asturias'a ilgi duymaya başladı. Bu yazarların fikirlerinin birçoğunu, etkili entelektüellerin kavramlarını, tanımlarını ve felsefelerini kendi el yazısıyla defterlerine kaydetti. Bunlar arasında Buda ve Aristoteles'in analitik taslaklarını oluşturmanın yanı sıra Bertrand Russell'ı aşk ve vatanseverlik, Jack London'ı toplum ve Nietzsche'yi ölüm fikri üzerine incelemek de vardı. Sigmund Freud'un fikirleri onu büyülemiş, rüyalar ve libidodan narsisizm ve Oedipus kompleksine kadar çeşitli konularda ondan alıntılar yapmıştır. Okulda en sevdiği dersler arasında felsefe, matematik, mühendislik, siyaset bilimi, sosyoloji, tarih ve arkeoloji vardı. 13 Şubat 1958 tarihli ve yıllar sonra kamuoyuyla paylaşılan bir Amerika Birleşik Devletleri Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) "biyografik ve kişilik raporu" Guevara'nın akademik ilgi alanlarına ve zekâsına dikkat çekerek onu "oldukça iyi okumuş" olarak tanımlarken "Che Latin biri için oldukça entelektüeldir" diye eklemiştir.

Guevara 1948 yılında tıp okumak üzere Buenos Aires Üniversitesine girdi. "Dünyayı keşfetmeye duyduğu açlık" üniversite çalışmalarını, kendisine ve Latin Amerika'daki çağdaş ekonomik koşullara bakışını temelden değiştiren iki uzun yolculukla birleştirmesine yol açtı. 1950'deki ilk seyahati, küçük bir motor taktığı bisikletiyle kuzey Arjantin'in kırsal bölgelerinde yaptığı 4.500 kilometrelik tek başına bir yolculuktu. Guevara daha sonra altı ay boyunca Arjantin'in deniz ticaret gemilerinde ve petrol tankerlerinde deniz hemşiresi olarak çalıştı. 1951'deki ikinci seyahati ise Güney Amerika'nın bir bölümünde yaptığı dokuz aylık, 8.000 kilometrelik kıtasal bir motosiklet yolculuğuydu. İkincisi için eğitimine bir yıl ara vererek arkadaşı Alberto Granado ile birlikte yola çıktı ve nihai hedefi Peru'da Amazon Nehri kıyısındaki San Pablo cüzzamlı hastanesinde gönüllü olarak birkaç hafta geçirmekti.

Şili'de Guevara, Anaconda'nın Chuquicamata bakır madenindeki madencilerin çalışma koşullarına öfkelendi, Atacama Çölü'nde battaniyeleri bile olmayan zulüm görmüş komünist bir çiftle bir gecede karşılaşmasından etkilendi ve onları "kapitalist sömürünün titreyen kanlı canlı kurbanları" olarak tanımladı.  Machu Picchu'ya giderken, köylü çiftçilerin zengin toprak ağalarına ait küçük arazileri işlediği uzak kırsal alanların yoksulluğu karşısında şaşkına döndü. Yolculuğunun ilerleyen günlerinde Guevara özellikle bir cüzzamlı kolonisinde yaşayan insanlar arasındaki dostluktan etkilenmiş ve şöyle demiştir: "İnsan dayanışmasının ve sadakatinin en yüksek biçimleri böylesine yalnız ve çaresiz insanlar arasında ortaya çıkar." Guevara bu yolculuk sırasında aldığı notları kullanarak daha sonra The New York Times'ın en çok satanlar listesine giren ve 2004 yılında aynı adla filme uyarlanan The Motorcycle Diaries (Türkçe: Motosiklet Günlükleri) adlı 1995 yılına kadar yayınlanmayan bir yazı kaleme almıştır.

Yolculuk Guevara'yı Buenos Aires'e dönmeden önce 20 gün boyunca Arjantin, Şili, Peru, Ekvador, Kolombiya, Venezuela, Panama ve Miami, Florida'ya götürdü. Yolculuğun sonunda, Latin Amerika'yı ay

Juan Evo Morales Ayma (d. 26 Ekim 1959, Isallavi, Oruro), eski Bolivya devlet başkanı, Movimiento al Socialismo (Sosyalizme Doğru Hareket) lideridir. Aymara asıllı Morales, 2006-2019 yılları arasında Bolivya Devlet Başkanlığı görevini yürütmüştür. Morales ve hükûmeti, fakirlik oranlarını düşürmeyi ve Amerika Birleşik Devletleri ve/veya çok uluslu şirketlerin ülkedeki etkisini azaltmayı hedefleyen solcu politikaları ile karakterize edilir.
Morales, Bolivya'da yoksulluğu önemli ölçüde azalttığı ve okuryazarlık oranında artışa neden olduğundan ötürü pek çok uluslararası alanda ödül almıştır. Destekçileri Morales'in anti-emperyalizm, çevrecilik ve yerli halkların desteklenmesi konularında önde gelen bir kişi olduğunu savunurlar. Buna rağmen bazı solcu, yerli hakları savunucusu ve çevreci gruplar tarafından eleştirilmiş, kendisine karşı olanlar tarafından ise aşırı radikal ve otoriter olduğu ve Koka ağacı yetiştirmeye izin vererek yasadışı kokain üretimine katkı sağladığı iddia edilmiştir.
Morales'in destekçileri, onu yerli hakları, anti-emperyalizm ve çevreciliğin savunucusu olarak övdü ve ekonomik büyümeyi ve yoksulluğun azaltılmasını denetlemekle övgü aldı. Eleştirmenler, politikalarının çevreci ve yerli hakları söylemini yansıtmakta başarısız olduğunu savundu. koka savunmasının yasadışı kokain üretimine katkıda bulunduğunu ve ülke içi protesto çağrılarının fitne ve terörizmi temsil ettiğini söyledi.

Evo Morales, Oruro departmanına bağlı Isallavi köyünde dünyaya geldi. Evo'nun kökenleri Güney Amerika Kızılderilileri olan yerli Aymara halkına dayanmaktadır. İlköğretimi bitirdikten sonra bir tarım okuluna gitti, ancak son senesini tamamlamadı. Daha sonra eğitimini devam ettirmesi için ailesi tarafından Orura'ya yollandı, ancak mezuniyet belgesini alamadı.
1980'li yıllarda Cochabamba vilayetine bağlı Chapare bölgesine göç etti. Burada koka yetiştiriciliğinin yanı sıra, bu alanda etkin olan sendikalarda siyasi çalışmalara başladı. ABD'nin yürüttüğü, o zamanın Bolivya hükûmetinin de desteklediği Uyuşturucuyla Savaş programı kapsamında kokain üretiminde kullanılan Koka ağacı yetiştiriciliğini ülkede bitirmek isteyen politikalara karşı yapılan protestolarda öne çıktı. 1988 yılında Cochabamba Tropikal Bölgesi Federasyonu Genel Sekreteri oldu.

1997 yılında milletvekili seçildi. Koka yetiştiricilerinin protestosunda bazı askerlerin hayatını kaybetmesinden sorumlu olmakla suçlandı ve 24 Ocak 2002 tarihinde parlamentodan kovuldu.
30 Haziran 2002 tarihinde yapılan devlet başkanlığı seçimine katıldı ve yüzde 1,6 oy oranı farkıyla seçimi kaybetti. Ancak seçimi kazanan Gonzalo Sánchez de Lozada karşıtı gösterilerde öncü oldu ve Lozada'nın 17 Ekim 2003 tarihinde görevi bırakmasında etkili oldu.

Lozada'nın yerine geçen Carlos Mesa'yı 18 Aralık 2005 tarihinde gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçiminde yüzde 25,15 oy oranı farkıyla yendi ve yüzde 53,74 oranla başkan seçildi. Bu şekilde Bolivya tarihinin ilk Kızılderili kökenli başkanı olan Morales, aynı zamanda 1966 yılından beri en yüksek oy oranına ulaşan aday ve 1982 yılında sona eren askeri hükûmetten sonra, ülkenin en belirgin seçim zaferini elde eden lider oldu.
Morales, 2009 yılındaki seçimleri yüzde 64, 2014 yılındaki seçimleri de yüzde 60 oy oranıyla kazanarak ikinci ve üçüncü kez başkan seçildi.

Evo Morales, 20 Ekim 2019 tarihinde yapılan seçimlerde %46,83 oy oranı ile en çok oy alan aday oldu. Bu sonuç, en yakın rakibi olan ve oyların %36.7'sini almış Mesa'dan yaklaşık %10 daha fazla olduğu için ikinci bir seçime gidilmeyeceği açıklandı ve 24 Ekim günü Morales kendini kazanan ilan etti.
Sonuçların %83'ünün açıklanmasından sonra 24 saat boyunca açıklamanın durdurulması ve açıklama durdurulmadan önce rakibi ile benzer oy oranlarına sahip Morales'in daha sonra rakibinin yaklaşık %10 önüne geçmesi, seçimin meşruluğu konusunda tartışmalara yol açtı. Bu durum pek çok protestonun ülke geneline yayılması ile sonuçlandı. Muhalefet partileri ve protestocular seçimlerin yenilenmesi gerektiğini belirterek ikinci bir seçim çağrısında bulundular. Seçimin yenilenmesi önerisi, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Brezilya, Arjantin ve Kolombiya tarafından desteklenirken, Meksika, Venezuela, Küba, Filistin ve Nikaragua gibi bazı ülkelerce karşı çıkıldı.
Birleşmiş Milletler, oy sayımının Kuzey ve Güney Amerika'da yer alan her bağımsız ülkenin üyesi olduğu Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) tarafından denetlenmesini ve seçimin meşru olup olmadığının belirlenmesini önerdi. Morales, herhangi bir usulsüzlük ile karşılaşıldığı takdirde yeni seçimlerin yapılacağını söyledi ve yabancı heyetlerin oy sayımını incelemesine izin verdi. 9 Kasım 2019 günü OAS, Bolivya seçim sonuçlarının "belirgin bir şekilde manipüle edildiğini" açıkladı.. Organizasyon, verilerle oynandığını, sahte imza ve belge kullanımlarına rastlandığını, bilgisayar sistemlerinin manipüle edildiğini ve Morales'in istatistiksel olarak rakibinin %10 önüne geçmesinin çok zor olduğunu belirtti. Center for Economic and Policy Research ise istatistiksel olarak %10 oranının mümkün olduğunu savundu.
10 Kasım günü Morales yeni seçimlerin gerçekleştirileceğini açıkladı. Birkaç saat sonra ise Morales ve eş başkanı Álvaro García Linera, polisin, ordunun ve politik müttefiklerinin desteğini kaybetmeleri sonucunda istifa ettiklerini duyurdu. 12 Kasım 2019'da Meksika'ya giden Morales, ay sonunda Interpol'ün kendisi hakkında arama kararı çıkarması üzerine 7 Aralık 2019'da Küba'ya gitti.

Aralık 2019'da Morales Meksika'dan Arjantin'e taşındı ve kendisine siyasi sığınma hakkı verildi. Aynı ayın ilerleyen saatlerinde, Bolivyalı savcılar tarafından Morales için isyan ve terörizm iddiasıyla tutuklama emri çıkarıldı. Geçici hükûmet, Morales'in görevden ayrılmadan önce ve sonra ülkede şiddetli çatışmaları teşvik ettiğini iddia etti. Şubat 2020'de Morales, 2020 Bolivya genel seçimlerinde Çokuluslu Yasama Meclisine aday olacağını duyurdu. Ancak 20 Şubat'ta ulusal seçim mahkemesi, Morales'in Senatoya aday olamayacağına karar verdi. Eylül 2020'de İnsan Hakları İzleme Örgütü, Morales'in terör eylemleri gerçekleştirdiğine dair hiçbir kanıt bulamadığını bildirdi ve kendisine yöneltilen suçlamaları siyasi saik olarak nitelendirdi. Ekim 2020'de La Paz'daki bir mahkeme Morales'in haklarının ihlal edildiğini ve adli prosedürlerin ihlal edildiğini tespit ettiğinde suçlamalar düştü ve tutuklama emri reddedildi.

Morales 9 Kasım 2020'de Bolivya'ya geri döndü ve Arjantin-Bolivya sınırındaki La Quiaca sınır kasabasından sınır kasabası Villazón'a Arjantin-Bolivya sınırındaki Horacio Guzmán Uluslararası Köprüsü'nden Arjantin devlet başkanı Alberto Fernández eşlik ederek La Quiaca Nehri'ni geçerek Bolivya'ya döndü. 11 ay sürgünden sonra ve yeni Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce'nin göreve başlamasından bir gün sonra ülkesine dönmüştür.

Morales, 1 Mayıs 2006 tarihinde, ülkedeki yabancı şirketlerin kontrolü altındaki, doğalgaz ve petrol alanlarını devletleştirdiğini açıkladı ve sırada orman, maden ve diğer doğal kaynakların devletleştirilmesinin olduğunu belirtti. Bu kamulaştırma politikasıyla 13 yılda ülke ekonomisine 37 milyar ABD Dolarından fazla katkı sağlayan Morales, böylelikle neoliberalizm karşıtı bir ekonomi programı başlattı ve 1951-2005 yılları arasında yüzde 2,8 olan büyüme oranını 2006'dan itibaren yaklaşık yüzde 5 seviyesine taşıdı. Sonuç olarak Bolivya'da gayri safi yurt içi hasıla 9,5 milyar ABD Dolarından 40,8 milyar ABD Doları seviyesine çıktı.
Kamu yatırımlarının artmasıyla birlikte 13 yılda 3 milyon kişi yoksulluktan kurtuldu ve fakirlik oranı yüzde 65'ten yüzde 30'a düştü. Halka temel sağlık ve eğitim hizmetleri sunuldu, eğitim seferberliği başlatıldı ve ülke kısa sürede UNESCO tarafından "Okuma-Yazma Bilmezlikten Azade Topraklar" ilan edildi.
Morales aynı zamanda ülkede yenilenebilir enerji alanında da çalışmalar yaptı ve 2016 yılında Bolivya GSYH'sine oranla yenilenebilir enerjiye en çok yatırım yapan ülke unvanını aldı.

Başkanlığı döneminde uluslararası politikada anti-Amerikan bir çizgi izleyen Morales; kendinden önceki hükûmetin ABD ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması'nı iptal etti ve bunun yerine Hugo Chavez'in fikir babası olduğu "ALBA"ya (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif) katıldı. Bolivya bu tarihten sonra ALBA'nın yanı sıra UNASUR ve CELAC gibi örgütler aracılığıyla Latin Amerika ve Karayipler'in bütünleşmesini destekledi.
Başkanlık görevini devralmasının ilk ayında Küba'nın başkenti Havana'yı ziyaret etti, ABD karşıtlığıyla tanınan Küba Devlet Başkanı Fidel Castro ve Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ile uzun toplantılar yapmaktan çekinmedi.

21. yüzyıl sosyalizmi

Evo Morales yoksulluğu Latin Amerika’dan silme çağrısı yaptı - Prensa Latina Türkçe 22 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Gran Chaco (İspanyolca «Büyük Chaco» < Keçuvaca chaku «avlak»), Paraguay Nehri'nin batısında, doğu Bolivya, Paraguay, kuzey Arjantin ve Brezilya'nın Mato Grosso ile Mato Grosso do Sul eyaletlerinde Río de la Plata havzasının doğal bölgesi olan, seyrek nüfuslu, 647,500 km² genişlikte, sıcak ve yarı-kurak düzlük.

Chaco eyaleti, Arjantin
Córdoba eyaleti, Arjantin
Formosa eyaleti, Arjantin
Salta eyaleti, Arjantin
Santa Fe eyaleti, Arjantin
Santiago del Estero eyaleti, Arjantin
Tucumán eyaleti, Arjantin
Beni Department, Bolivya
Chuquisaca Department, Bolivya
Santa Cruz Department, Bolivya
Tarija Department, Bolivya
Mato Grosso do Sul eyaleti, Brezilya
Alto Paraguay Department, Paraguay
Boquerón Department, Paraguay
Presidente Hayes Department, Paraguay

Gran Chaco düzlüklerindeki Kızılderililer özgün bir kültürleriyle 12 grupluk Amerika yerlileri içinde başlıbaşına bir gruptur ve kısmen Bolivya Kızılderilileri, Paraguay Kızılderilileri, Arjantin Kızılderilileri ile Brezilya Kızılderililerini oluştururlar.

Chaco Savaşı

Guaraní dili ya da Guaranice, Tupi dillerinin alt ailesinden olan Tupi-Guarani dillerinin en çok konuşulan gruplarından biri. Güney Amerika yerlileri Guaraníler'in konuştuğu dil.
Paraguay'da İspanyolcayla ile birlikte resmi dildir. Bolivya'da ise 36 resmi dilden biridir. Arjantin'de Corrientes eyaleti'nde ve Brezilya bölgesel düzeyde de resmi dil olarak kabul edilmiştir. Paraguay'da 5.8 milyon, Arjantin'de ise 200.000 kişi bu dili konuşmaktadır.
Amerika'nın 15. yüzyıldaki İspanyol Fethi'ne kadar, Guaranílerin yazım sistemleri yoktu. Guaraní dilinde yazılmış ilk metinler Cizvit misyonerleri tarafından Latin alfabesi kullanılarak yazılmıştır. Rahip Antonio Ruíz de Montoya diğerleri arasında Tesoro de la lengua guaraní (Guaraní-İspanyolca sözlük, 1639'da basılmış) ve Arte y bocabvlario de la lengua guaraní (dilbilgisi özeti ve sözlüğü, 1722'de basılmış) kitapları ile dili belgelemiştir.
Guaraní alfabesi 1950'de Reinaldo Decoud Larrosa'nun girişimleri ile Montevideo'da Guaraní Dil Kongre'sinde şu anki hali ile standartlaştırılmıştır. Standartlar Uluslararası Fonetik Alfabesi'nin yazımından etkilenmiştir ve Paraguay'da şu anda kullanılmaktadır.

Güney Keçuva ve ya Güney Keçuva dili, Güney Amerika'da Peru, Bolivya ve kuzeybatı Arjantin'de konuşulan bir Keçuva dili lehçesidir. Güney Keçuva, Keçuva dilleri arasında en yaygın olanıdır ve Peru'daki en yaygın yerli dildir. Güney Keçuva lehçesi, toplamda yaklaşık 7 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Standart bir Keçuva dili olarak kullanılan Güney Keçuvaca, özellikle eğitim ve yayıncılık gibi alanlarda geniş bir kabul görmüştür.

Güney Keçuvaca, kendi içinde çeşitli lehçelere ayrılır. Peru Keçuvacası ve Bolivya Keçuvacası bu lehçelerin en yaygın olanlarıdır. Bolivya'daki lehçeler, Peru'daki lehçelerden hafif farklılıklar gösterse de, Güney Keçuvaca konuşanlar genellikle birbirlerini rahatlıkla anlayabilir.

Güney Keçuva, Latin alfabesi ile yazılmaktadır. Peru ve Bolivya'da Güney Keçuvaca için resmi alfabe geliştirilmiştir. Bu alfabeler, İspanyolca alfabesinden türetilmiştir ve bölgedeki eğitim sistemlerinde öğretilmektedir. Latin alfabesi, Güney Keçuvacanın standartlaştırılması ve yazılı kaynaklarının çoğalması açısından önemli bir rol oynamıştır.

Güney Keçuva dilinin ses sistemi, diğer Keçuva lehçeleriyle büyük oranda benzerdir, ancak bazı bölgesel farklar bulunur. Güney Keçuva dili, üç farklı ünlü sesini (i, a, u) kullanır ve bu ünlüler, kelimelerin vurgu ve anlamında önemli rol oynar. Ayrıca, vurgunun sözcüğün son hecesinde yoğunlaştığı bir vurgu sistemine sahiptir.

Güney Keçuva, Peru ve Bolivya'da resmi olarak tanınmış ve yerli diller arasında önemli bir yere sahiptir. Bu ülkelerde Güney Keçuvacanın korunması ve geliştirilmesi için çeşitli eğitim ve kültürel programlar yürütülmektedir. Eğitimde Güney Keçuva kullanımı ve iki dilli programların yaygınlaştırılması, dilin genç nesiller tarafından benimsenmesine katkı sağlamaktadır.

Illimani, And Dağları'nda Bolivya 'nın bir yanardağı. 6.439 m yükseklikle Bolivya'nın en yüksek ikinci ve Cordillera Real'in en yüksek dağıdır. Illimani, en yükseği Pico Sur olan 6000 m üzerinde beş zirveye sahiptir. Dağa ilk tırmanmayı başaran, 1898 yılında ingiliz William Martin Conway'dir. 1972 'de Ernesto Sanchez ve Alain Mesili altı gün içinde ilk defa Illimani-Masif'ini aşmayı başarmışlardır.
Kızılderili efsanesine göre, Mururata Dağı, Illimani'nin büyüklüğüne üstün gelmeye çalışmış. Illimani kızgın bir şekilde bu karlarla örtülü başı koparmış. Ayrılmış baş o zamandan beri 200 km daha batıda, sönmüş volkan Sajama şeklinde bulunurmuş.
Başlangıç noktası (normal rota): La Paz'dan Zona Sur üzerinden Cuesta de las Ánimas 'a (3.950 m) ve daha ileride Ventilla ve Palka üzerinden Estancia Una 'ya (3.800 m). Estancia Una 'dan çoğunlukla taşıyıcılar veya yük hayvanlarıyla ana kamp Puente roto 'ya (4.440 m).

Karayip Hollandası  (Felemenkçe: Caribisch Nederland) Hollanda'nın üç özel belediyesidir. Karayip Denizi'nde bulunurlar. Bonaire, Sint Eustatius ve Saba, adalarının birleşimiyle oluşur. "Karayip Hollandası" terimi bazen Hollanda Karayiplerini belirtmek için kullanılır. Yasal olarak üç ada ayrıca BES adaları (adaların baş harflerinden oluşan geleneksel bir kısma ad) olarak da bilinir. Adalar Hollanda'nın kamu yönetimleri olarak sınıflandırılmıştır ve Avrupa Birliği'ne Bağlı Denizaşırı Ülkeler ve Topraklar kümesine dâhil olmasına karşın AB yasaları uygulanmaz.
Bonaire (Klein Bonaire adacığı da dâhil olmak üzere) Rüzgâraltı Antillerinin bir parçasıdır ve Venezuela kıyılarına yakındır. Sint Eustatius ve Saba ise ana Küçük Antiller kümesindedir ve Sint Maarten'in güneyinde, Saint Kitts ve Nevis'in kuzeybatısında yer alırlar.

Hollanda Antilleri'nin 10 Ekim 2010'da dağılmasının ardından üç ada şimdiki durumu elde etti. Aynı zamanda Curaçao ve Sint Maarten adaları Hollanda Krallığı içinde özerk ülkeler (Felemenkçe: landen) hâline geldi. Aruba adası da Hollanda Krallığı'nın Karayipler'deki bir ülkesidir. "Hollanda Karayipleri" terimi bazen üç özel belediyeye (örnek olarak damgalarda), bazen de Hollanda Krallığı içindeki tüm Karayip adalarına atıfta bulunabilir. BES adalarının toplam nüfusu 21.000'dir. Yüzölçümü 328 kilometrekaredir.

Özel belediyeler (Felemenkçe: bijzondere gemeenten) diğer Hollanda belediyelerinin sıradan işlevlerine sahiptir. Yürütme gücü vali vekilinin başında olduğu Yönetim Konseyindedir. Ana demokratik organ ada konseyidir. Bu üç adanın Hollanda vatandaşları Hollanda ulusal seçimlerinde ve (diğer Hollanda uyrukluları gibi) Avrupa seçimlerinde oy kullanma hakkına sahiptir.
Adalar Hollanda kanununda resmen openbare lichamen ("kamu yönetimleri" olarak tercüme edilebilir) olarak sınıflandırılmıştır ve gemeenten (belediye) değildir. Sıradan belediyelerin aksine Hollanda illerinin bir parçası sayılmazlar ve il konseyleri ile belediyelerde olan icra yetkisi ada yönetimlerinin kendileri ve Karayip Hollandası Ulusal Ofisi adındaki merkez yönetim arasında ikiye bölünmüştür.
Birçok Hollanda yasasında BES için özel sürümler bulunur. Örnek olarak, adalardaki sosyal güvenlik Avrupa Hollandası ile aynı seviyede değildir.

Karayip Hollandası Ulusal Ofisi (Felemenkçe: Rijksdienst Caribisch Nederland) adalardaki vergilendirme, polis faaliyetleri, göçmenlik, ulaşım, altyapı, sağlık ve sosyal güvenlik konularında sorumlu mercidir. Bu hizmetleri Hollanda hükûmeti adına yürütür. Bu temsilcilik 2008'de Bölgesel Hizmet Merkezi olarak kuruldu ve 1 Eylül 2010'da Karayip Hollandası Ulusal Ofisi oldu. Şu anki yöneticisi Sybren van Dam'dır. Hollanda Hükûmetini adalarda temsil eden kişi Bonaire, Sint Eustatius ve Saba Kamu Yönetimleri Temsilcisidir. Şu anki temsilci Wilbert Stolte'dir.

Adalar Avrupa Birliği'nin bir parçası değildir ve bunun yerine özel hükümlerin uygulandığı "Avrupa Birliği'ne bağlı Denizaşırı Ülkeler ve Topraklar" kümesinde yer alır. Avrupa Zirvesi; Danimarka, Fransa ya da Hollanda denizaşırı bölgelerinde AB antlaşmalarının bu bölgelerde tatbikine ilişkin durumu değiştirebilecek usulü Lizbon Antlaşmasında tanıttı. Haziran 2008'de, Hollanda hükûmeti adaların Denizaşırı Ülkeler ve Topraklar durumundan Çevre Dışı Bölgeler durumuna dönmesi halinde ortaya çıkacak hukuki ve ekonomik etkileri inceleyen bir araştırma yayınladı. Ekim 2010'da Hollanda Antilleri'nin dağılmasıyla başlayan 5 yıllık geçiş sürecinden sonra adaların konumu incelenecek. Bu inceleme "Bonaire, Sint Eustatius ve Saba Kamu Yönetimleri Hakkında Yasa"nın gözden geçirilmesinin bir parçası olarak yapılacak. Böylelikle adaların "Çevre Dışı Bölgeler" kümesine yani doğrudan Avrupa Birliği'nin bir parçası hâline gelmesi mümkün olabilecek.

Karayip Hollandası Küçük Antiller'in içindedir.

Bonaire Venezuela sahiline yakın olan Rüzgaraltı Antillerinin içinde ABC Adaları'nın bir parçasıdır. Rüzgaraltı Antilleri volkanik ve mercan zemine sahiptir.
Saba ve Sint Eustatius SSS adalarının bir parçasıdır. Porto Riko ve Virjin Adaları'nın doğusunda yer alırlar. Buna rağmen İngiliz dili adaların Rüzgâraltı Adaları'na dâhil olduğunu savunur, Fransızca, İspanyolca, Felemenkçe ve İngilizce konuşan yerel halk ise Rüzgârüstü Adaları'na dâhil olduğunu savunur. Rüzgârüstü Adaları'nın tamamı dağlık ve volkanik arazidir, tarım için elverişli küçük bir alan vardır. En yüksek nokta 887 metre ile Saba'daki Scenery Dağıdır (bu Hollanda Krallığı'nın da en yüksek noktasıdır).

Karayip Hollandası adaları tüm yıl boyunca sıcak geçen tropikal iklimin etkisi altındadır. Rüzgâraltı Adaları, Rüzgârüstü Adaları'na nazaran daha sıcak ve kuraktır. Rüzgârüstü Adaları'nda yaz mevsiminde kasırgalar görülebilir.

1 Ocak 2011'e kadar 3 adanın tamamı Hollanda Antilleri guldeni kullandılar. Adalar bu tarihten sonra Avrupa Hollandası'nda kullanılan Euro ya da eski Antil adaları Curaçao ve Sint Maarten'in benimsediği Karayip guldeni yerine Amerikan dolarını benimsedi. Üç adanın Amerikan doları kullanması kararı Kasım 2008'de alındı.

Adaların telefon kodu eski Hollanda Antilleri'nin kullandığı 599'dur, Curaçao ile ortak kullanılmaktadır. Uluslararası Standartlar Teşkilâtı adalara ISO 3166-1 alpha-2 ülke kodu olarak ISO 3166-2:BQ'yu atamıştır. İnternet Tahsisli Sayılar Otoritesi bir internet ülke üst seviye alan adı olan .bq için kök bölge atamamıştır ve kullanılıp kullanılmayacağı bilinmemektedir.

La Higuera (İspanyolca: "İncir ağacı") Bolivya'daki Santa Cruz bölgesinde, Santa Cruz de la Sierra'nın kuş uçuşu 150 km. güneybatısındaki küçük bir köydür. La Higuera 1950 m rakımda ve Köylülerin çoğunluğu yerli Guarani halkındandır. İdarî olarak La Higuera Pucará belediyesinin bir parçasıdır.
8 Ekim 1967'de Arjantinli devrimci Che Guevara kalçasından vurularak yakındaki Quebrada del Churo adlı koyakta Bolivya Ordusu tarafından ele geçirilmiştir. Böylece Guevara'nın Güney Amerika'ya sosyalizmi getirmek için giriştiği devrim seferine son verilmiştir. Che Guevara burada, ertesi gün öldürüleceği okulda bir gece tutsak olarak kalmıştır. Cesedi ertesi gün sergilenmek üzere Vallegrande'ye getirilmiş ve buradan gizlice götürüldüğü uçuş pistine gömülmüştür.
"El Che" için yapılmış bir anıt ve eski okul binası bu bölgedeki en önemli turist uğrak yerlerindendir. La Higuera 2004 yılında açılan "Ruta del Che" (Che Guevara Yolu)'nun bir durağıdır.

2001 sayımına göre 119 kişilik bir nüfusa sahiptir.

La Paz, Bolivya'nın hükûmet merkezidir. 2024 yılı itibarıyla 755.732 sakiniyle Bolivya'nın üçüncü en kalabalık şehridir. Komşu El Alto şehri ve diğer küçük kasabaları da içeren metropol alanı, 2,2 milyonluk nüfusuyla 2,3 milyonluk nüfusa sahip Santa Cruz de la Sierra'dan sonra Bolivya'nın ikinci en kalabalık kentsel alanıdır. Şehir aynı zamanda aynı adı taşıyan departmanın başkentidir.
Bolivya'nın batı-orta kesiminde, Titikaka Gölü'nün 68 km güneydoğusunda yer alan La Paz, Choqueyapu Nehri tarafından oluşturulan bir kanyonda kurulmuştur. Amazon havzasının bir parçası olan, Altiplano'nun yüksek dağlarıyla çevrili, çanak benzeri bir çöküntüde yer almaktadır. Şehre tepeden bakan üç zirveli Illimani Dağı'dır. Zirveleri her zaman karla kaplıdır ve şehrin birçok yerinden görülebilir. Deniz seviyesinden yaklaşık 3.650 m yükseklikte bulunan La Paz, dünyanın en yüksek idari başkentidir. Rakımı nedeniyle şehir, yağışlı yazlar ve kuru kışlarla karakterize edilen alışılmadık bir subtropikal yayla iklimine sahiptir.
La Paz, 20 Ekim 1548'de İspanyol fatih Kaptan Alonso de Mendoza tarafından, Potosí ve Oruro'dan Lima'ya giden ticaret yolları arasında bir bağlantı noktası olarak İnka yerleşimi Laja'nın bulunduğu yerde kurulmuştur; şehrin tam adı başlangıçta, Gonzalo Pizarro ve diğer fatihlerin Peru'nun ilk Genel Valisi'ne karşı ayaklanmasının ardından barışın yeniden sağlanmasının anısına Nuestra Señora de La Paz (Barışın Leydisi anlamına gelir) idi. Şehir daha sonra Chuquiago Marka vadisindeki şimdiki yerine taşındı. Bolivya bağımsızlığını kazanmadan önce La Paz, Río de la Plata Genel Valiliği'nin bir parçası olarak İspanyol sömürge yönetimi altındaydı. Kuruluşundan bu yana şehir, sayısız isyana sahne oldu. 1781'de yerli lider ve bağımsızlık aktivisti Túpac Katari, şehri altı ay boyunca kuşattı, ancak sonunda yenilgiye uğradı. 16 Temmuz 1809'da Bolivyalı vatansever Pedro Domingo Murillo, bağımsızlık için bir devrim başlattı ve bu da 1821'de Güney Amerika devletlerinin özgürlüğünü kazandıran İspanyol-Amerikan Bağımsızlık Savaşları'nın başlangıcını işaret etti.
Bolivya hükûmetinin merkezi olan La Paz, başkanlık sarayı olan Palacio Quemado'ya ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca Bolivya yasama organı olan Çok uluslu Yasama Meclisi'ne ve çok sayıda hükûmet dairesi ve kurumuna da ev sahipliği yapmaktadır. Bolivya'nın anayasal başkenti Sucre, yargı yetkisini elinde bulundurmaktadır. Şehir, ülkedeki tüm yabancı elçiliklere ve uluslararası misyonlara ev sahipliği yapmaktadır. La Paz, Bolivya'nın önemli bir siyasi, idari, ekonomik ve spor merkezidir; ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının %24'ünü üretmekte ve çok sayıda Bolivya şirketinin ve sanayisinin genel merkezi olarak hizmet vermektedir.
La Paz, San Francisco Kilisesi, Metropol Katedrali, Plaza Murillo ve Jaén Caddesi gibi sömürge döneminden kalma birçok önemli yapıyı barındırdığı için Güney Amerika'nın önemli bir kültür merkezidir. La Paz ayrıca Tiwanaku ve İnka İmparatorluğu'nun arkeolojik bölgelerinin birleşme noktasında yer almaktadır. Şehir, özellikle Cadılar Pazarı olmak üzere pazarları ve gece hayatıyla ünlüdür. Topografyası, çok sayıda doğal seyir noktasından şehrin ve çevredeki Cordillera Real dağlarının manzaralarını sunmaktadır. La Paz, dünyanın en büyük şehir içi teleferik ağına ev sahipliği yapmaktadır.

ALBA, Latin Amerika için Bolivarcı İttifakın kısa adı. Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez Frias tarafından Küba'nın liderlerinden Fidel Castro ile birlikte oluşturulan, anti-emperyalist hassasiyetleri olan Latin Amerika ortak pazarı. ABD'nin bölgeyi sınırsızca sömürme çabası şeklinde algılanan Serbest Ticaret Antlaşması'na (FTAA) bir tepki olarak doğdu. İkili ticaretin para yerine mal veya hizmet takası ile yapılabilmesine olanak tanıyarak ambargo altındaki Küba ekonomisinin önünü açtı.
Bolivya devlet başkanı Evo Morales, Castro ve Chavez arasında yapılan ve henüz başkanlığı devralmamış olduğu için Nikaragua'nın Sandinist lideri Daniel Ortega'nın gözlemci olarak katıldığı Havana Görüşmeleri (2006) ile kurumsal bir karakter kazanmaya başladı. Bolivya'nın 29 Nisan 2006 tarihinde katılımı ile 3 üyeye ulaşan oluşuma, 11 Ocak 2007'de de Nikaragua'nın resmen katılımı gerçekleşti.
Rafael Correa liderliğindeki Ekvador da 2009 yılında oluşuma katıldı.
Başlangıçta Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif olan bloğun ismi, 2009 yılında "İttifak" olarak değiştirildi.
Manuel Zelaya iktidarı sırasında ALBA üyesi olan Honduras ise, darbe sonrasında Venezuela ile olan gergin ilişkileri gerekçe göstererek 2010 yılı Ocak ayında bloktan ayrıldı.

Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif (ALBA) (15 Mayıs 2006) - CNN-Türk.
Küba’nın Dış Politikası ve ALBA – Luis Suarez Salazar (28 Ocak 2006) - latinbilgi.net
Venezuela Bolivar Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçisi, Prof. Dr. Kaldone G. Nweihed Salim’le söyleşi - Cüneyt Göksu (9-31 Ağustos 2006) - latinbilgi.net

Mestizolar, Eski İspanyol İmparatorluğu'nda yaşayan, Avrupalı ​​ve yerli kökenli melez insanları tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Latin Amerika gibi belirli bölgelerde, ataları yerli Amerikalı veya Avustronezyalı olsalar bile kültürel olarak Avrupalı olan insanları da ifade edebilir. Terim, İspanyol İmparatorluğu sırasında gelişen karma ırklı kastalar için etnik-ırksal bir isim olarak kullanıldı. Nüfus sayımları, topluluk kayıtları, Engizisyon davaları ve diğerleri gibi resmi belgelerde bireyler için resmi bir etiketti. Rahipler ve kraliyet görevlileri kişileri mestizo olarak sınıflandırılabilirdi ancak bireyler terimi kendi kimliklerini tanımlamak için de kullandılar. Bourbon reformları ve Amerika'nın bağımsızlığıyla kast sistemi ortadan kalktı ve "mestizo" gibi terimler popülerliğini yitirdi.
Orta ve Güney Amerika'da Yerli-İber karışımı kökene dayanan kişi anlamına gelir. Ekvador gibi bazı ülkelerde toplumsal ve kültürel çağrışımlar taşır; dolayısıyla Avrupa giyim ve göreneklerini benimsemiş saf kan Yerlilere de Mestizo ya da Çolo denir. Meksika'da fazlaca değişik anlamlarda kullanıldığından mestizo sınıflandırması nüfus kayıtlarından çıkarılmıştır. Filipinler'de yabancı (örn. Çinli) ve Yerli karışımı soydan gelenler mestizo olarak bilinir.

Abdülfettah Said Hüseyin Halil es-Sisi, daha yaygın bilinen adıyla Mareşal Sisi (Arapça: عبد الفتاح سعيد حسين خليل السيسي; d. 19 Kasım 1954, Kahire), 2014'ten beri Mısır devlet başkanı olarak görev yapan Mısırlı siyasetçi ve emekli subay. Sisi, 2014 yılında Mısır Ordusu'ndan general olarak emekli olmadan önce 2013 ile 2014 yılları arasında Mısır Başbakan Yardımcısı, 2012 ile 2013 yılları arasında Savunma Bakanı ve 2010 ile 2012 yılları arasında Askeri İstihbarat Direktörü olarak görev yaptı. Ocak 2014'te Mareşal rütbesine terfi etti.
Sisi, 1954 yılında Kahire'de doğdu. Gençliğinde Mısır Ordusu'na katıldı ve Mısır Ordusu Komuta ve Kurmay Akademisi'ne kaydolmadan önce Suudi Arabistan'da görev yaptı. Sisi, 1992'de Birleşik Krallık'taki Müşterek Hizmetler Komuta ve Kurmay Koleji'nde ve 2006'da Carlisle, Pensilvanya'daki Birleşik Devletler Ordu Savaş Koleji'nde ek eğitim aldı. 2010'da Askeri İstihbarat Direktörü olmadan önce mekanize piyade komutanı olarak görev yaptı. Askerlik hizmeti boyunca hiç aktif muharebe görmedi.
Sisi, 2011 Mısır Devrimi'nden ve Muhammed Mursi'nin Mısır cumhurbaşkanlığına seçilmesinden sonra, 12 Ağustos 2012 tarihinde Mursi tarafından Hüsnü Mübarek dönemindeki Hüseyin Tantavi'nin yerine Savunma Bakanı olarak atandı. Savunma Bakanı ve nihayetinde Mısır Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanı olan Sisi, Mursi yönetimine karşı düzenlenen geniş çaplı protestolara cevaben 3 Temmuz 2013'te dönemin devlet başkanı Mursi'nin devrilmesinde rol oynadı. Mursi'nin yerine geçici devlet başkanı olarak Adli Mansur getirildi ve yeni kabine belirlendi. Bunu gösteriler, oturma eylemleri ve Mursi taraftarları ile güvenlik güçleri arasındaki şiddetli çatışmalar takip etti ve Ağustos 2013'te Mursi yanlısı oturma eylemlerinin dağıtılmasıyla sonuçlanan şiddetli çatışmalar yüzlerce kişinin ölümüne yol açtı.
26 Mart 2014 tarihinde, destekçilerinden gelen devlet başkanlığına aday olma çağrılarına yanıt olarak Mareşal es-Sisi, askeri kariyerinden emekli oldu ve 2014 devlet başkanlığı seçimlerinde aday olacağını açıkladı. 26-28 Mayıs tarihleri arasında yapılan seçimde Hamdeen Sabahi tek rakip olarak yer aldı, seçilme yeterliliğine sahip seçmenlerin %47'si seçime katıldı ve Sisi, oyların %97'sini alarak ezici bir zafer kazandı. Sisi, 8 Haziran 2014 tarihinde Mısır devlet başkanı olarak yemin etti.
Sisi, Mısır'da gözlemciler tarafından otoriter olarak nitelendirilen ve yönetiminin bazı unsurları önceki otoriter lider Mübarek'ten bile daha katı olarak tanımlanan bir hükûmete liderlik etmektedir.

Sisi, 19 Kasım 1954'te Kahire'de dünyaya geldi. 1977'de Mısır Harp Okulundan mezun oldu. Daha sonra da aşağıdaki eğitimlere katılmıştır:

Genel komuta ve Kurmay Subay Kursu, Mısır Komuta ve Kurmay Subay Akademisi, 1987
Genel komuta ve Kurmay Subay Kursu, Komuta ve Kurmay Subay Akademisi, İngiltere, 1992
Muharebe Kursu, Lisansüstü Harp Akademisi Bursu, Nasır'ın Askeri Bilimler Akademisi, Mısır, 2003
Muharebe Kursu, ABD Kara Harp Akademisi, Amerika, 2006

Sisi, 1977'de uzmanlık alanı tanksavar sistemleri ve havan topu sistemleri olmak üzere mekanize piyade taburunda subay olarak göreve başladı. 2008'de Kuzey Askeri Bölgesi-İskenderiye'nin kumandanı daha sonra da Askeri İstihbarat ve Keşif Şefi oldu. Sisi, Mısır Silahlı Kuvvetleri Yüksek Konseyi'nin en genç üyesiydi. 12 Ağustos 2012'de Mısır Devlet Başkanı Muhammed Mursi, Mısır Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Muhammed Hüseyin Tantavi yerine Sisi'yi getirme kararını aldı. Sisi, ayrıca Mısır Bakanlar Kurulunda "Savunma Bakanı" görevini de üstlendi. 27 Ocak 2014 tarihinde Mısır ordusunda mareşalliğe yükseltildi ve seçimlerde başkanlığa aday olabilmek için istifasını sundu.

Aşağıdaki listede hem komuta ettiği birimler hem de makamı belirtilmiştir.

42. Mekanize Taburu
94. Bağımsız Mekanize Tugayı
Suudi Arabistan Krallığı Askeri Ataşesi
23 Mekanize Tümen Komutanı (Üçüncü Saha Ordusu-Süveyş)
Kuzey Askeri Bölgesi Kurmay Başkanı
Kuzey Askeri Bölgesi Kumandanı
Mısır Savunma Bakanlığı Askeri İstihbarat Keşif Müdürlüğü
Mısır Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı
Mısır Savunma Bakanı
Mısır Silahlı Kuvvetleri Yüksek Konseyi Başkanı

1 Temmuz 2013'te Mısır ordusu, Muhammed Mursi'ye ülkedeki siyasal krizi 48 saat içinde çözmesi için ültimatom verdi. 3 Temmuz 2013'te, Mursi'ye tanınan süreden biraz daha geç, Mısır ordusu, halk oylamasıyla seçilen Devlet Başkanı Muhammed Mursi'yi ve hükûmetini devirerek anayasayı askıya aldı ve onun yerine Adli Mansur'u geçici devlet başkanı atadı. Şiddete teşvik etmek ve toplumun huzurunu bozmak suçlarından yargılanan birçok Müslüman Kardeşler üyesinin de tutuklanması emredildi. Sisi, televizyonda devlet başkanının "Mısır halkının taleplerini karşılamayı beceremediğini" duyurdu ve anayasanın askıya alınacağını bildirdi.
29 Mayıs 2014 tarihindeki başkanlık seçimlerinde katılımın %40 olduğu seçimlerden, %97 oy alarak Mısır'ın 6. Devlet Başkanı olarak seçildi. Es-Sisi, devlet başkanlığı süresince 2018 ve 2023 yıllarında gerçekleşen seçimleri kazanarak yoluna devam etti.

Al-Sisi, Mısır Silahlı Kuvvetleri'nin yeni Genelkurmay Başkanı25 Ekim 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Arapça)
General Al-Sisi'nin öz geçmişi15 Temmuz 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Arapça)

Aleksandr Grigoryeviç Lukaşenko (Rusça: Алекса́ндр Григо́рьевич Лукаше́нко, Rusça telaffuz: [ɐlʲɪˈksandr ɡrʲɪˈɡorʲjɪvʲɪtɕ ɫʊkɐˈʂɛnkə]) ya da Alyaksandar Rıhoraviç Lukaşenka (Belarusça: Алякса́ндaр Рыго́равіч Лукашэ́нка, Belarusça telaffuz: [alʲaˈksand(a)r rɨˈɣɔravʲitʂ lukaˈʂɛnka]; d. 30 Ağustos 1954), Belaruslu siyasetçi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra 10 Temmuz 1994'teki seçimleri kazanarak Belarus'un ilk ve tek cumhurbaşkanı oldu. Lukaşenko, siyasi kariyerine başlamadan önce kolektif bir çiftliğin (kolhoz) yöneticisi olarak çalıştı. Askeriyede Sovyet Sınır Birlikleri'nde görev yaptı. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasına karşı oy kullanan Belarus Yüksek Sovyet üyelerinden biriydi.
Lukaşenko, 1990'larda genellikle Rusya'yı Rusya gibi diğer Sovyet sonrası devletler kadar yıkıcı durgunluklardan kurtaran Sovyet sonrası geçiş döneminde Batı destekli iktisadi şok terapisine karşı çıktı.
Belarus'taki kilit endüstrilerin devlet mülkiyetini destekledi. Lukaşenko'nun hükûmeti, ülkenin Sovyet dönemi sembolizminin çoğunu, özellikle de II. Dünya Savaşı'ndaki zaferle ilgili olanları muhafaza etti. 2006'dan bu yana, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, Lukaşenko'ya ve diğer Belaruslu yetkililere insan hakları ihlalleri ve ABD'nin ulusal çıkarlarına meydan okuma nedeniyle periyodik olarak yaptırımlar uyguluyor. ABD ve AB tarafından uygulanan ticari kısıtlamalar ve ambargo, ülkenin dış ticaretini zayıflatmakta, bu da Lukaşenko hükûmetinin iktisadi açıdan sorunlar yaşamasına sebep olmaktadır.
Hükûmetinin Belarus'taki COVID-19 salgınını ele alması, yönetimine karşı yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Tartışmalı 2020 Belarus devlet başkanlığı seçimi, Lukaşenko'nun iktidarına eşi görülmemiş bir muhalefetle karşı karşıya kaldığı hükümet karşıtı protestoları güçlü bir şekilde artıran yaygın oy hilesi iddialarına yol açtı. Protestocular, yetkililer tarafından şiddetli zulme maruz kaldı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bürosu tarafından 1 Eylül'de yapılan bir açıklamada, 450'den fazla belgelenmiş işkence ve tutuklulara kötü muamele vakalarının yanı sıra cinsel taciz ve tecavüz raporları yer aldı. Tartışmalı seçimin ardından Lukaşenko, Avrupa Birliği ve ABD tarafından Belarus'un meşru cumhurbaşkanı olarak tanınmamaktadır.

30 Ağustos 1954'te Belarus'un Vitebsk bölgesinde doğdu. 1975 yılında Mogilev Pedagoji Enstitüsü'nden (şimdi Mogilev Eyalet A. Kuleshov Üniversitesi) ve 1985 yılında Belarus Tarım Akademisi'nden mezun oldu. 1975'ten 1977'ye kadar Sınır Muhafaza Birliği'nde ve 1980-1982 yılları arası Sovyet Ordusu'nda görev yaptı. Sovyet Ordusu'nda iken, Minsk'te bulunan 120. Mekanize "Muhafaza" Tümeni'nde bir subaydı.
Askerlikten ayrıldıktan sonra 1982-1985 yılları arasında kolektif çiftlik başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Şklov ilçesinde Gorodets devlet çiftliği ve inşaat malzemeleri fabrikasında müdür olarak görev yaptı.
1990 yılında Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Meclisine milletvekili olarak seçildi. 1993 yılında, Belarus Meclisi Yolsuzlukla Mücadele Komitesi Başkanı olarak hizmet vermeye başladı.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından 1994'e kadar geçen sürede pek çok fabrika ve işletmenin kapatılması, işsizliğin artması ve enflasyonun yükselmesi ülkede ciddi bir ekonomik buhran yarattı. Bu koşullarda ülkeyi Sovyetlerden ayıran ilk hükûmete karşı isyan hareketleri başladı. Eski Sovyet sisteminin modernize edilerek yeniden uygulanacağını vadeden Lukaşenko'ya destek giderek arttı. 1994 yılında yürürlüğe giren yeni Belarus anayasası, Temmuz ayında ilk demokratik cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yolunu açtı. Seçimin ilk turunda Kebiç % 17,4 oy alırken, Lukaşenko oyların % 45,1'ini aldı. Aynı seçimde Zyanon Paznyak % 12,9 ve Şuşkeviç ise % 9,9 oy aldı. Lukaşenko ikinci turda oyların % 80,1'ini alarak 10 Temmuz 1994 Belarus cumhurbaşkanlığı seçimini ezici çoğunlukla kazandı.
2009 yılında ITAR-TASS Ajansı Genel Direktörü Mihail Gusman'a verdiği röportajda devlet başkanlığının ilk günlerini şöyle anlattı:
"Ben henüz 40 yaşında bile değildim ve çok önemli kararlar vermek zorundaydım. Büyük Sovyetler Birliği'nin güçlü ekonomisini, Belarus'un büyük işletmelerini (MAZ, BelAZ, MTZ vs.), ahşap işlemeciliğinde Sovyetler'in en önemli sanayi merkezi olan Belarus'u yağmalamakta olan canavarlar ülkeyi adeta talan etmekteydi. Siyasette milliyetçi sloganlar çok popülerdi. Mağazalarda raflar boş, insanlar adeta kıtlık yaşamaktaydı. Öyle ki ekmeğin fiyatı bir günde 18 kat artmıştı."
Bu zor şartlar altında iktidara geldikten sonra, kapitalist yağmacılığa karşı sert tedbirler aldı. Bu nedenle iktidarı altında, Belarus kuralları rejimi insan hakları ihlali olarak kabul edilir ve uluslararası hukuka aykırılığı ile ABD ve Avrupa Birliği tarafından diktatör devlet olarak görülmektedir. Bu yüzden Belarus, insan hakları ihlalleriyle Avrupa Birliği tarafından dayatılan yaptırımlara tabidir. Bunda batıdan ziyade doğu devletleriyle uzlaşması, Sovyet dönemi sosyo-ekonomik politikaları örnek alarak ülkeyi kalkındırması etkili olmaktadır. Rusya ile dış ilişkilerinin yanı sıra Kuzey Kore, Türkmenistan, Türkiye, Katar, İran, Küba, Çin, Sudan ve Venezuela ile ilişkilerine öncelik verir. (Irak ile 2003 yılına, Libya ile de 2011 yılına kadar). 11 Ekim 2015 tarihinde beşinci kez cumhurbaşkanlığına seçildi.

10 Nisan 2006'da Lukaşenko ile beraber Belarus yönetiminin 31 kişilik diğer üst düzey yetkililerinin AB ülkelerine seyahatleri yasaklandı. 18 Mayıs 2006 tarihinde Avrupa Birliği Lukaşenko ve diğer 35 hükûmet yetkilisinin hesaplarını dondurma kararı aldı.

Belarus'ta bağımsız anketler sıkı bir şekilde kısıtlanmıştır. Anketler, anketlerini yayınlamayan veya propaganda amacıyla kullanan hükûmet tarafından tekelleştirilmiştir.
Sızan bir dahili ankete göre, nüfusun üçte biri Lukaşenko'ya güveniyordu. Belarus'taki son güvenilir kamuoyu yoklaması, Lukaşenko'ya yaklaşık %30 oranında onay veren bir 2016 anketiydi.

Lukaşenko 1975 yılında lise aşkı Galina Jelneroviç ile evlendi. Daha sonra o yıl en büyük oğlu Viktor doğdu. İkinci oğlu Dmitri 1980 yılında doğdu. Eşi Galina, Şklov yakınında köyde ailesinin evinde ayrı yaşamaktadır. Onlar hala yasal olarak evli olmasına rağmen, Galina Lukaşenko eşinden ayrıdır ve devlet başkanlığı internet sitesinde yayınlanan biyografisinde Galina'dan hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Gayrimeşru oğlu Nikolay, 2004 yılında doğmuştur. Yaygın olarak çocuğun annesinin İrina Abelskaya olduğuna inanılmaktadır. Kendisi özel doktoru iken ilişkisi vardı.
Lukaşenko kendini "Ortodoks ateist" olarak tanımlıyor.

Lukaşenko, cumhurbaşkanının muhafazakar biri olması ve iPad veya iPhone gibi modern elektronik cihazları kullanmaktan kaçınması gerektiğine inanıyor. Futbol oynardı, ancak cumhurbaşkanlığı sırasında bu hobisini de terk etti. Uluslararası hokey yıldızlarıyla birlikte gösteri oyunları oynayan keskin bir kayakçı ve buz hokeyi forvetidir. İki büyük oğlu da bazen babalarının yanında hokey oynarlar.
Lukaşenko çocukken kros koşusunda eğitime başladı ve 2000'lerde hala millî düzeyde yarışıyordu.

Antonio de Padua María Severino López de Santa Anna y Pérez de Lebrón  (21 Şubat 1794 - 21 Haziran 1876), genellikle Santa Anna veya López de Santa Anna olarak bilinen, Meksikalı politikacı ve generaldi. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında bağımsızlık sonrası Meksika siyaseti ve hükûmeti üzerindeki etkisi ile Meksika tarihçilerinin, sık sık bu dönemi "Santa Anna Çağı" olarak adlandırmalarına neden olmuştur "Kaderin Adamı" olarak anılmaktadır. Başlangıçta bağımsızlık sonrası dönemde kendisini bir federalist olarak tanımlamasına ve 1833'te muhafazakârları deviren bir darbeye katılmasına rağmen zamanla giderek daha muhafazakâr hâle gelmiştir. 1833'te başkan seçilen López de Santa Anna, 1855'te görevden alınmıştır.
López de Santa Anna'nın askerî ve siyasî kariyeri bir dizi tersine dönüşe sahne oldu. İlk başta Meksika'nın İspanya'dan bağımsızlığına karşı çıktı, ancak daha sonra bunu desteklemek için savaştı. İlk Meksika İmparatorluğu'nun monarşisini destekledi, ardından imparatora isyan etti. "Meksika tarihindeki basmakalıp caudillo'yu temsil ettiği" söylenir. Lucas Alaman, "1822'den beri Meksika tarihi López de Santa Anna'nın devrimlerinin tarihi olarak adlandırılabilir" demiştir. Döneminde ülkenin tüm siyasî olaylarında büyük rol oynamıştır."

Texas Tarihine Portaldaki Santa Anna Mektupları 31 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antonio López de Santa Anna Bölünmüş Bir Kıtada: ABD – Meksika Savaşı, Büyük Güneybatı Araştırmaları Merkezi, Arlington'daki Texas Üniversitesi
Texas Online'ın El Kitabı : Antonio Lopez de Santa Anna 17 Mayıs 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Benson Latin Amerika Koleksiyonu – Antonio López de Santa Anna Koleksiyonu
Avrupalı maceracıların ilk ziyaretlerinden MS 1879'a kadar, Portal'ın ev sahipliğinde Teksas Tarihi'ne kadar uzanan, Teksas'ın resimli bir tarihinden Santa Anna'nın 23 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. taslağı.
Archontology.org, Ana Sayfa » Milletler " Meksika » Devlet Başkanları » LÓPEZ de SANTA ANNA, Antonio
Texas Tides'tan 3 Ağustos 1843'te Meksika'daki Texas Mahkumları

Arap Baharı (Arapça: الربيع العربي, romanize: ar-rabīʻ al-ʻarabī) veya Birinci Arap Baharı, 2010'ların başında Arap dünyasının çoğuna yayılan bir dizi hükûmet karşıtı protesto, ayaklanma ve silahlı isyandır. Protestolar Tunus'ta yolsuzluk ve ekonomik durgunluğa yanıt olarak başladı, daha sonra Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve Bahreyn olmak üzere beş ülkeye yayıldı. Büyük isyanlar ve şiddet olayları yaşandı ve bunların sonucunda 2011'de Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali, Libya'da Muammer Kaddafi, Mısır'da Hüsnü Mübarek ve 2012'de Yemen'de Ali Abdullah Salih devrildi. Fas, Irak, Cezayir, Lübnan, Ürdün, Kuveyt, Umman ve Sudan'da sürekli olarak sokak gösterileri gerçekleşti. Cibuti, Moritanya, Filistin, Suudi Arabistan ve Batı Sahra'da ise küçük çapta protestolar meydana geldi. Arap dünyasında göstericilerin en yaygın sloganlarından biri Eş-şaab yurid ıskat'en-nizam (Arapça: الشعب يريد إسقاط النظام, romanize: Halk rejimi devirmek istiyor) oldu.
İlk devrimler ve protestoların dalgası, 2012'nin ortalarından itibaren azalmaya başladı, çünkü birçok Arap Baharı gösterileri, hükûmet yanlısı milisler, karşı göstericiler ve ordular tarafından şiddetle bastırıldı. Bu saldırılara bazı durumlarda protestocular da şiddetle karşılık verdi. Bu gösterileri, Suriye İç Savaşı, IŞİD'in yükselişi, Irak İsyanı ve devamındaki iç savaş, Mısır Krizi, Muhammed Mursi'nin seçilmesi ve görevden alınması, Libya Krizi ve Yemen İç Savaşı takip etti. Büyük petrol zenginliğine ve kalıtsal veraset düzenlemelerine sahip olmayan rejimlerin, rejim değişikliğine uğrama olasılığı daha yüksekti.
Arap Baharı'na verilen ilk tepkinin ardından güç mücadelesi devam etti. Liderler değişip rejimler sorumlu tutulurken, Arap dünyasında iktidar boşlukları ortaya çıktı. Sonunda bu durum, dini elitlerin iktidarı konsolide etme çabaları ile birçok Müslüman çoğunluklu devlette demokrasiyi destekleyen artan bir hareket arasında çekişmeli bir mücadeleye yol açtı. Bu popüler hareketlerin yolsuzluğu sona erdireceği, siyasi katılımı artıracağı ve daha büyük ekonomik eşitlik getireceği yönündeki erken umutlar, Yemen'deki karşı-devrimci hamleler, Bahreyn ve Yemen'deki bölgesel ve uluslararası askeri müdahaleler ile Suriye, Irak, Libya ve Yemen'deki yıkıcı iç savaşların ardından hızla çöktü.

Birçok ülke, kuruluş ve alanında uzman kimseler, hareketlerin farklılığı ve sürekli sancılı, çalkantılı değişimi bahar olarak benimsemişlerdir ve bu halk hareketine Arap Baharı demişlerdir.

Protestolar, Arap Dünyası'nda başta gelen işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsuzlükler ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorun sonucunda önce Tunus'ta Muhammed Buazizi'nin kendini yakmasıyla başlamıştır. Ardından benzer sorunlar yaşayan ülkelerde domino etkisi göstererek yayılmıştır.
Protestolar, ilk olarak 18 Aralık 2010 tarihinde Tunus'ta başlamış, daha sonra Mısır, Yemen, Cezayir ve Ürdün'e sıçramıştır. Bu ayaklanmalar Tunus ve Mısır'da başarı göstermiş olup, 23 yıldır yönetimde olan Zeynel Abidin Bin Ali ile 30 yıllık yönetici Hüsnü Mübarek'in görevlerini bırakmasıyla sonuçlanmıştır.
Ardından bir domino etkisiyle Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın tamamına yayılmıştır. Ayrıca Arap ülkeleri olmayan İran, Arnavutluk ve Ermenistan'da bile, Arap Baharı'nın etkisiyle küçük çapta olaylar gözlenmiştir.

Yasemin Devrimi Tunus'un birçok şehrinde gerçekleşen protestolardır. Protestocuların hedef aldığı başlıca konular işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü ve kötü yaşam koşulları olmakla beraber 23 yıldır ülkeyi yöneten  Zeynel Abidin Bin Ali'nin başkanlığı bırakıp 14 Ocak 2011'de ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan olaylar bütünüdür. Kasım 2010'da, meyve sebze satıcısı olan işsiz bir üniversite mezununun, satış arabasına polisin el koymasından sonra kendini ateşe vermesi ile başlayan protestolar  Tunus'ta son 30 yıldır yaşanan sosyal ve siyasal olayların en dramatik dalgalarından biriydi  ve yaralanmalar ve hayat kayıpları ile sonuçlandı.

2010-2011 Yasemin Devrimi'nin öncülüğünde 25 Ocak 2011'den beri Mısır'da devam eden, halkı mevcut yönetime karşı seferber olmaya çağıran sokak gösterileri, protestolar ve sivil itaatsizliklerin bütünüdür. Gösteriler ve isyanların polis şiddeti, olağanüstü hâl, işsizlik, asgari ücretleri azaltma isteği, barınma eksikliği, yiyecek sıkıntısı, yolsuzluklar, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve kötü hayat koşulları üzerine başladığı rapor edildi. 11 Şubat 2011 tarihinde Mısır cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek gösteriler nedeniyle istifa etti.
2012 Mısır cumhurbaşkanlığı seçiminden galip çıkan Muhammed Mursi, ülkede tekrar diktatörlük sağlamakla suçlandı. Halkın bir bölümü kendi arasında ona Yeni Firavun şeklinde hitap etmeye başladı. Mısır'da Mursi karşıtı gösteriler başladı. Mısır ordusu ise müdahale sinyali verdi. 3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır Silahlı Kuvvetlerinin müdahalesi ile birlikte Muhammed Mursi baştan indirildi. Bunun üzerine ihvan hareketleri başladı ve 16 Mayıs 2015 günü idam cezasına çarptırıldı.

Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Libya'da hükûmet ve Muammer Kaddafi karşıtı gösterilerle başlamış ve daha sonrasında gerçek anlamıyla bir iç savaşa dönüşmüş ayaklanmalar bütünüdür. Protestolar 15 Şubat 2011 tarihinde başlamış, iç savaş Sirte'nin düşmesi ve Muammer Kaddafi'nin öldürülmesiyle 20 Ekim 2011 tarihinde sona ermiştir. Medyaya göre olaylar halkın 2010-2011 yılı boyunca Arap dünyasını saran protestoların bir ayağı olan 2011 Mısır Devrimi'nden esinlenmesi sonucu başlamıştır.
18 Şubat 2011 tarihinde göstericiler, Libya'nın ikinci büyük şehri Bingazi'nin kontrolünü bazı polis ve askerlerin de desteğiyle ele geçirmişlerdir. Bunun üzerine hükûmet Bingazi'de yaşayan ve rejimin destekçisi seçilmiş askerî birlikleri yollamıştır. Ülke, Ulusal Geçici Konsey (UGK) ve Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi olarak ikiye ayrılmıştır. 20-28 Ağustos tarihlerinde Trablus Muharebesi sonucu başkent Trablus UGK kontrolüne geçmiş, UGK yüzden fazla ülke tarafından tanınmıştır. 20 Ekim 2011 günü Muammer Kaddafi'nin memleketi Sirte'nin düşmesiyle Muammer Kaddafi öldürülmüş, iç savaş kesin UGK zaferiyle sona ermiştir.

Ayaklanmada yüzbinlerce insan sokaklara dökülmüştür. Ülke genelindeki silahlı gruplar, iç savaşı andırırcasına hükûmet güçleri ile çatışmaktadır. Halkın Mısır Devrimi ve Tunus'ta gerçekleşen Yasemin Devrimi'nden esinlenerek yaptığı isyanda bazı adımlar atılmış ve ilerlemeler kaydedilmiştir. Ülke genelindeki aşiretlerin oluşturduğu Yemen Aşiretleri İttifakı'na bağlı militanlar bazı kasaba ve semtleri kontrolü altına almıştır. Şii ve Sünni gerilimi, Güney Yemen Hareketi'nin bu ayaklanmadan fırsat sağlayarak saldırılar yapması ülkeyi kaosa sürüklemiştir.

Suriye'deki olaylar, ilk olarak Dera'da, 15 Mart 2011 tarihinde başlamıştır. Arap Baharı'nın etkisiyle devrilen diktatörlerin ülkelerinden ilham alan Beşşar Esad karşıtı muhalifler, silahlanarak topyekûn çatışmaya girmiştir. Olayların 15 Mart 2011 tarihinde başladığı kabul edilir. Suriye muhalefeti, devlet başkanı Beşşar Esad rejimini devirmek ve kendi ifadeleriyle Özgür Suriye devletini kurmak için silahlı isyana başlamışlardır. Her iki taraf da dışarıdan askeri ve ekonomik destek almıştır. 8 Aralık 2024 tarihinde muhaliflerin Şam'a girmesiyle Beşşar Esad rejimi yıkılmıştır.

14 Şubat 2011'de Arap Baharı'nın etkisiyle patlak veren halk isyanıdır. Halk, özgürlük ve eşitlik talebiyle sokaklarda protestolara başlamıştır. Hükûmet güçleri olaylara müdahale etmiştir. Körfez İşbirliği Konseyi de Bahreyn'e Yarımada Kalkan Gücü adlı güvenlik kuvvetinden göndermiştir. Bazı çevreler, protestoların daha çok Şii-Sünni çatışmalarına döndüğünü belirtmiştir. Ülkede İran - Suudi Arabistan, nüfuz çakışması yaşanmaktadır.

Cezayir'de 2010'un aralık ayından beri devam eden protesto gösterileridir. Göstericiler tarafından gösterilen sebepler, işsizlik, gıda enflasyonu, evsizlik, usulsuzlük, ifade özgürlüğü ve kötü yaşam koşullarıdır. Daha önceki yıllarda yerel gösteriler sıkça yapılmış olsa da, tüm ülke çapında eşzamanlı gösteriler 2011'in ocak ayında patlak verdi. Bunlar hükûmetin gıda fiyatlarını düşürmesiyle bastırıldı; fakat daha sonra çoğunlukla hükûmet binalarının önünde gerçekleşen kendini yakma eylemleri başladı. Muhalefet partileri 1992'deki darbeden beri olağanüstü hal bulunan Cezayir hükûmetinden izin almadan yasadışı nitelikte gösteriler düzenlemeye başladı. Gösterilerde üç kişi öldü, 420 kişi yaralandı.

Irak'ta Irak Savaşı'nın başladığı 2003 yılından beri süren şiddetin ortasında gerçekleşen 2010-2011 Arap dünyası protestolarının bir parçası olan protesto gösterileri. Gösterilerde 6 kişi öldü, 140 kişi yaralandı.

İslamcıları rahatsız eden çıplak resimlerini yayınlayan Mısırlı blog yazarı Aliye Macide el-Mehdi'nin jestinden sonra, İran Komünist-İşçi Partisi Siyasal Bürosu üyesi Meryem Namazi, Şubat 2012'de FEMEN grubundan Ukraynalı Alena Alena ile birlikte çıplak kadın eylemcilerin resimlerini içeren bir takvim başlattı.

İsrail sınırında olan protestolardır. Hem müslüman araplar, hem de işsizliği bahane eden Yahudi İsrailliler gösteriler düzenlemiştir.

2011 yılında başlamış protestolardır. Göstericiler, reform talebiyle protesto yürüyüşleri ve mitingleri düzenlemiştir. Kadınlar ise yine reform talebiyle "sürücülük" istemişlerdir.

16 Aralık'ta başlayan Tunus ayaklanmasından sonra Ürdün'de düzenlenen protesto gösterileri. Ürdün'ün bütçe açığı bu yıl içinde 2 milyar Dolara yükselmiş durumda. 2010 Aralık ayında enflasyon 1.5'ten 6.1'e yükseldi ve işsizlik seviyesi %25 ile %30 arasında değişmekte. Halk ayrıca devleti işçi sınıfını ağır vergiler yoluyla fakirleştirmekle suçluyor. Bunun  dışında parlamentonun göstermelik olduğu halk tarafından savunulmakta.

Arap Bahar'nın etkisi, Büyük Arap Baharı veya Genişlemiş Arap Baharı. 2010 yılında Tunus'ta çıkan olaylar sonrası tüm Arap dünyasına yayılan Arap Baharı'nın, Arap ülkesi olmayan ülkeler (ya da dünya genelindeki ülkeler) üzerindeki siyasi ve toplumsal etkisi.
Arap Baharı; Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Yakın Doğu'yu etkisi altına almıştır. Ancak diğer ülkele

Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.
Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.

Polis baskısı nedeniyle önce Brüksel sonra da Londra’da yapılan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi RSDİP 2. Kongresi 1903 yılı Ağustos ayında toplanır. Toplantıda yeni partinin üyelik esasları ve tanımı üzerinden önemli bir ayrılma yaşanacak ve Rusya’daki devrimci hareketi derinden etkileyecektir. Vladimir İlyiç Ulyanov ya da takma adıyla Lenin parti üyelerinin dar ve aktif bir çevreden oluşmasını, sadece ceplerinde parti kimliği taşıyan ve zaman zaman partiye uğrayanlardan, hatta hiç uğramayanlardan oluşmamasını savunuyordu. Bu faal üyeler profesyonel devrimci kadrolar olarak Çarlık otokrasisine karşı işçi devrimi yapabilecek bir devrimci partinin yaratılabilmesi için zamanlarının çoğunu örgütlenmeyle geçireceklerdir. Bu modele göre sempatizanlar dışarıda bırakılmış olmaktaydı. Partinin iç işleyişinde de demokratik merkeziyetçilik benimsenecekti. Lenin’in bu fikirlerine karşıt olarak ise arkadaşı Julius Martov partinin merkezinde profesyonel devrimcilerin olmasına onay verse de parti üyeliğinin sempatizanlara, devrimci işçilere ve diğerlerine açık olmasını savunuyordu. İkili bu konuyu daha önce de tartışmış olsalar da, görüş ayrılıkları kongrede ayrılığa yol açacaktır. Ayrılık ufak bir konuda ve kişisel ayrımdan kaynaklanıyor görünse de ayrım derinleşecek ve bölünme kaçınılmaz hale gelecektir.

Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça "bolshinstvo" (çoğunluk) ve "menshinstvo" (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

İki taraf da sürekli olarak yeni üyeler kazanıyor ve kaybediyordu. Rus marksizminin babası olarak adlandırılan Georgi Plehanov ilk başta Lenin ve Bolşeviklerden yana olacak ancak 1904'te ayrılacaktır. Menşeviklerden yana olan Leon Troçki ise Menşeviklerin Rus liberalleriyle uzlaşma girişimleri ve Bolşeviklerle birleşmeme tutumları yüzünden ayrılacaktır. İki taraf arasındaki ayrım Nisan 1905'te Bolşeviklerin ayrı yaptığı ve 3. Kongre olarak adlandıracakları kongre ile derinleşecektir. Menşevikler derhal alternatif bir kongre yapacaklardır. Rus İmparatorluğu Çarlık rejiminin 1905 Devrimi ile sarsıldığı dönemde Bolşevikler azınlıktadır. Ayaklanan halkın kendiliğinden kurduğu Sankt Petersburg İşçi Sovyetinde azınlıkta olsalar da Troçki tarafından etkili bir şekilde temsil edilmektedirler. Buna rağmen Moskova Sovyetinde çoğunluktadırlar. Moskova Sovyetinin Aralık 1905'te aldığı 1905 Moskova Ayaklanması olarak bilinen ayaklanma kararı sonucu kentte iktidar alınacak ancak ayaklanma yaklaşık bir ayda bastırılacaktır.

1905 Devrimi sürmekteyken Bolşevikler ile Menşevikler Stockholm'de Nisan 1906'da yapılan 4. Birleşim Kongresinde yeniden birleşmeye çalışırlar. Menşevikler Yahudiler arasında ayrı bir örgütlenmeyi savunan Genel Yahudi Emek Federasyonu ile ortak hareket edince Bolşevikler azınlıkta kalır. Kongrede birleşim yönünde karar alınsa da her grup kendi yönetimini koruyacaktır. Londra'da Mayıs 1907'de yapılan bir sonraki 5. Kongrede de bu durum değişmez.

1905 Devriminin 1907 yılına girildiğinde tamamen yenilmesiyle beraber Bolşevikler, Çarlık rejiminin düzenlediği 3. Duma'ya katılıp katılmamayı tartışırlar. Lenin, Grigory Zinoviev ve Lev Kamenev Duma'ya katılmayı savunurken, filozof Aleksandr Bogdanov, Anatoli Lunaçarski ve Mihail Pokrovski Duma'daki vekillerin geri çağrılmasını savunurlar. Bu grup Rusça geri çağırmak fiilinden türetilen Otzovistler olarak anılacaktır. Diğer bir grup ise Duma'da bulunan Bolşevik vekillerin parti yönetiminden bağımsız hareket etmelerinden dolayı ültimatomla uyarılmasını savunurlar. Bu gruba da Ultimatomcular denilecektir. Bolşevikler arasındaki Bogdanov yandaşlığı ve kararsızlık 1908 yılına doğru gelişince Lenin, Bogdanov'un filozof yanına saldırmaya başlar. 1909 yılında yayınladığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı eserde Bogdanov'u idealizm felsefesini savunmakla itham eder. Haziran 1909'da Paris'de Bolşevik yayın organı Proletary tarafından düzenlenen Bolşevik Konferansında Bogdanov eleştirilir ve Bolşevik saflarından atılır.

Partinin ikiye bölünmüş olması ve Çarlık rejiminin yoğun baskısı, güçleri yeniden birleştirme yanlılarını harekete geçirir. Ocak 1910'da Bolşevikler, Otozovistler ve çok sayıda Menşevik grup Paris'de Merkez Komite toplantısı yaparlar. Kamenev ve Zinoviev birleşme gündemine karşı olsalar da Viktor Nogin gibi arabulucu Bolşeviklerin ısrarına boyun eğerler. Lenin birleşmeye şiddetle karşı çıksa da Bolşevik liderlik arasında yapılan oylamada azınlıkta kalır. Menşeviklerle yapılan anlaşmaya göre birleşik partinin yayın organı Troçki'nin Viyana'da çıkarttığı Pravda olacaktır. Ancak Pravda yayın kurulundaki Bolşevik temsilcisi Kamenev Ağustos 1910'da kuruldan istifa edince birlik çabaları sona erer.

İki grup arasında ilişkiler 1912 yılında kopacaktır. Bu yılın Ocak ayında Bolşevikler sadece kendi örgütüyle topladıkları Prag Konferansında Menşevikler ve Otzovistler partiden resmen atılacaklardır. Bu kongreden sonra Bolşevikler artık kendilerini RSDİP'in hizibi olarak değil ayrı bir parti olarak RSDİP (Bolşevik) olarak tanımlayacaklardır.
Bolşevik önderliği ayrı bir parti olmaya karar verse de Bolşevik yanlısı taban örgütü ve işçiler bu hattı izlemekte zorlanacaktır. Ayrıca Duma'daki 6 Bolşevik vekil de parti yönetiminin bu kararını kabul etmez. Sadece Matvei Muranov ayrı bir parti kurulmasından yana olur. Ancak buna rağmen Bolşevik önderlik duruma hakim olacak ve Eylül 1913'te ise ayrı bir Duma grubu kurulacaktır.

Bolşevikler Çarlık rejimini kitlesel bir işçi devrimiyle devirecek merkezi ve disiplinli bir partiyi örgütlemeye çalışmıştır. Bolşevikler Rus işçilerine bir ayaklanmada önderlik edebilecek kitlesel ve sınıfın öncüsü militan işçilerin partisini oluşturmaya çalışmıştır. Bolşevik parti lider partisi olmamasına rağmen merkez komitesinde cisimleşmiş olan parti yönetimine demokratik merkeziyetçilik çerçevesinde sıkı sıkıya bağlı bir yapıdaydı. Menşeviklerin uyguladığı parti üyeliği daha esnekti ve diğer siyasi partilerle daha kolay iş birliği yapıyorlardı. Bolşevikler ise özellikle liberal partilerle iş birliği yapmayacak, diğer sosyalist partilerle de tanımlı ittifaklara girecektir.
Bununla birlikte Lenin, Uluslararası Kadınlar Konseyi'nde yaptığı konuşmada bolşevizmi "Burjuva demokrasisinin yalancılığını, ikiyüzlülüğünü açığa çıkaran; toprağın, fabrika ve tesislerin özel mülkiyetini kaldırmasında tüm devlet iktidarını, ezilen ve sömürülen kitlelerin elinde toplayan bir ideoloji" şeklinde tanımlamıştır.

1952 yılında yapılan 19. Kongre sırasında Genel Sekreter Stalin'in önerisiyle isim değişikliği gündeme gelir:

Artık Menşevikler yok. Neden artık kendimize Bolşevik diyelim ki? Biz artık çoğunluk değiliz, biz bütün partiyiz.
Stalin'in önerisi kongrede kabul edilir ve Bolşevik Partisinin adı Sovyetler Birliği Komünist Partisi olur. Bundan sonra Bolşevik adlandırması Ekim Devrimi ve Rus İç Savaşı dönemlerine ait olarak kalacaktır.

Bolşevikler
Sol SR
Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi
Rus İç Savaşı

Bonapartizm, dar anlamıyla 19. yüzyılda Bonapart Hanedanının iktidarını koruması için izlenen politikaya verilen isimdir. Geniş anlamıyla ise Bonapartizm, güçlü ve merkezî bir devleti savunan asker ve bürokratların izlediği politikaları ifade eder. Bu bağlamda daha çok Marx ile gündeme gelmiştir. Bonapartizmde sivil ve asker bürokratlar devlet yönetiminde bir sınıfın tamamen kaim olmasına mani olur. Bonapartizm, iktidarı emekçilerin alamadığı ama burjuvazinin de alacak kadar palazlanamadığı için siyasal gücünü bürokrasiye devrettiği rejimin adıdır. Marx ve Engels'in 19. yüzyıl ortalarında Fransa'daki rejim hakkındaki tanımlarıdır. Asker, sivil bürokrasi ve küçük burjuva aydınlar ittifakı, burjuvazi adına ama burjuvaziye iktidarı tam olarak teslim etmeden erki elinde tutar.
Marx ve Engels'in yazınında Bonapartizm “kapitalist toplumda icra-i görevdeki kesimin, bir kişinin yönetiminde olması ve devletin diğer tüm bölümlerine ve topluma diktatörce bir kuvvet uygulayabilmesi" olarak kullanılmaktadır. Marksist yazında “göreceli özerklik” (Poulantzas) olarak ifade edilen bu duruma Marx'ın yaşadığı dönemdeki tek örnek III. Napolyon (Louis Bonapart)’tır. Marx bu konuya 18. Bruimaire’de yer verir. Marx ve Engels’e göre bu durum (Bonapartist yönetim) ancak yönetici sınıfın anayasal ve parlamenter düzende hâkimiyet kuramadığı ve işçi sınıfının da aynı şekilde egemenliğinin olmadığı bir durumda söz konusu olabilir. Fransa’da III. Napolyon’un Prusya savaşında yenilmesinden sonra meydana gelen sivil savaş döneminde burjuvalar kaybettiği için ve işçi sınıfı henüz yeterince güçlenmediğinden olabilecek tek yönetim şekli Bonapartizm’dir. Engels de Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli kitabında benzer ifadeleri kullanmıştır. Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'inde Marx bu devlet yapısında yer alan 500.000 bürokrat ve 500.000 kişilik dev ordunun geniş ve yapay gücünden bahseder.

Alexander, Robert S. Bonapartism and revolutionary Tradition in France: the Fédérés of 1815 (Cambridge University Press, 2002)
Baehr, Peter R., and Melvin Richter, eds. Dictatorship in history and theory: Bonapartism, Caesarism, and totalitarianism (Cambridge University Press, 2004)
Dulffer, Jost. "Bonapartism, Fascism and National Socialism." Journal of Contemporary History (1976): 109-128. In JSTOR 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
McLynn, Frank (1998). Napoleon. Pimlico. 
Mitchell, Allan. "Bonapartism as a model for Bismarckian politics." Journal of Modern History (1977): 181-199. In JSTOR 27 Temmuz 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Siyaset biliminde, demokrasi dalgaları tarihte meydana gelen demokratik rejim sayısında görülen büyük demokrasi dalgalanmalarını ifade eder. Bu terimin litetarürde ilk olarak 1887'ye kadar dayanan bir geçmişi olsa da günümüz literatüründe siyaset bilimci Samuel P. Huntington'ın, Journal of Democracy'de  yayınladığı makalesi ve daha sonra 1991 tarihli The Third Wave: Democratization in the Late Twentieth Century kitabında genişlettiği çalışmaları ile popülerlik kazanmıştır. Demokratikleşme dalgaları, kapsamlı yerel reformlar başlatmaya kolaylık sağlayan bir ortam yaratması ve bunları teşvik etmesi nedeniyle, büyük güçler arasında güç dağılımındaki ani değişimlerle de ilişkilendirilmiştir.
Bilim adamlarına göre tarihteki demokrasi dalgalarının net sayısı tartışmalıdır. Huntington üç dalga tanımlar: 19. yy'ın ilk "yavaş" dalgası, II. Dünya Savaşı sonrası ikinci dalga ve son olarak Güney Avrupa'dan başlayıp, Latin Amerika ve Asya'ya yayılan 1970'lerin ortasında başlayan üçüncü dalga. Huntington Sovyet bloğunun çöküşünü ele almamış olsa da, bazı bilim adamları "Üçüncü Dalga"yı 1989-1991 arasındaki demokratik geçişleri de içerecek şekilde ele almışlardır. Öte yandan, Toronto Üniversitesi'nden Seva Gunitsky, 18. yy'dan Arap Baharı'na (2011-2012) kadar 13 demokrasi dalgası tespit etmiştir.

1991 tarihli "Üçüncü Dalga" kitabında Huntington, demokratik dalgaları "belirli bir süre içinde gerçekleşen ve bu süre zarfında zıt yönlerdeki geçişlerden önemli ölçüde daha fazla sayıdaki demokratik olmayan rejimlerden demokratik rejimlere geçişler" olarak tanımlar. (Huntington 1991, 15)
Mainwaring ve Aníbal Pérez-Liñán (2014, 70) benzer bir tanım sunar: "rekabetçi rejimlerin (demokrasiler ve yarı demokrasiler) oranında sürekli ve önemli bir artışın olduğu herhangi bir tarihsel dönem."
Gunitsky (2018), demokratik bir dalgayı, bir dönemdeki geçişler arasındaki bağlantılara da ilişkilendirmiş ve ayrıca sadece başarıya ulaşan değil, teşebbüs edilen veya başarılı demokratik geçişlerin bir kümelenmesi olarak ele almıştır.

Demokrasi
Demokratik Barış Teorisi
Demokratikleşme

Devlet terörü veya devlet terörizmi, herhangi bir devlet eliyle yürütülen terörist faaliyetlerdir.
Terörizm ve devlet destekli terörizm kavramları gibi "devlet terörizmi" de oldukça tartışmalı bir kavramdır ve üzerinde uluslararası fikir birliği yoktur. Gücünü ve yetkilerini mevcut rejime muhalif kişi veya topluluklara kullanan devletler, duruma göre savaş suçları ya da insan hakları ihlalleri nedeniyle yargılanabilirler.

Terörizm, Fransızca Petit Robert sözlüğünde "Bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için yarattığı ortak korku" olarak tanımlanır. Oxford İngilizce Sözlük'te "Genellikle siyasal nedenlerle, halkın gözünü korkutmak ve halkı yıldırmak için dehşet öğesini kullanmak" olarak tanımlanır. Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde, "Siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka veya bireylere karşı şiddet eylemlerine başvurma" olarak tanımlanır.
Devlet birden çok tarafın ya da grubun egemenlik sağladığı bir oluşum olup aralarında göreli bir mücadele sürse de aynı paradigmanın değişik versiyonlarının uzantılarıdır. Onlar sermayenin ya da postmodern tapınak olan iktidarın meşruluğundan çok devamınını sağlamaya yönelik bir erkin ayaklarıdır. Ötekiyi tanımlayıp yaftalama ve neyin legal neyin hem hukuk hem de ahlaki yanlış olduğunu sınıflandırıp paket halinde eğitim ve kitle iletişim araçlarıyla sunma görevini üstlenme ve uygulama kurumlarıdır. Herkes için adaletin sağlanmasından çok sistemin işlemesi, kabul edilmiş standartların etkinliği ve paylaşımı öncelik taşır. Terör sistemin dışındaki bireyin norm dışı her hareketini kapsayacak denli bir çerçeveyle buyurgan iktidar mekanizmasının hapishane ve tımarhane araçlarıyla disipline edilir. Devlet nihai yargıda aynı havayı soluma talebini hayat gayesi gören entegre olmuş yığınların işine gelmeyen unsur ve faaliyetleri ayıklamasıyla işleyen bir savaş makinesidir.
XX. yy.'ın ilk yarısı devlet terörünün örneklerinin yaşandığı bir dönem olarak nitelendirilebilir. Devlet terörizmine Nazi Almanya'sı, Stalin Rusya'sı ve Mussolini İtalya'sı ile yapılan eylemler örnek olarak verilebilir.

Devlet terörü olarak atom bombası
Haydut devlet
Kirli Savaş

Politika biliminde, bir devrim (Latince: Revolutio, lit. "Dönüş"), tipik olarak algılanan bir baskı (politik, sosyal, ekonomik) veya politik yetersizlik nedeniyle halkın hükûmete karşı isyan etmesiyle açığa çıkan politik üstünlük ve organizasyon eşliğinde, nispeten ani gerçekleşen değişiklikler. Aristo, eseri Politika'nın beşinci cildinde iki çeşit devrimden bahsetmiştir: (1) Bir durumdan bir diğerine geçilmesi ve (2) mevcut bir durumun düzeltilmesi.
Devrimler, insanlık tarihi boyunca farklı süre, yöntem ve azmettirici ideolojilerle ortaya çıkmıştır. Bir devrimin sonucunda kültür, ekonomi ve sosyo-politik kurumlarda köklü değişiklikler gerçekleşir. Devrimler, genellikle otokrasi ve plütokrasilere tepkidir. Neyin devrim olup neyin olmadığı hakkındaki akademik tartışmalar birkaç mesele etrafında şekillenir. En erken devrim araştırmaları Avrupa tarihi'ndeki olayları birincil olarak psikolojik bir çerçevede incelemiştir, ancak daha modern çalışmalar küresel olayları ve sosyoloji ve siyaset bilimi gibi çeşitli sosyal bilimlerin perspektiflerini de dahil eder. Devrim teorileri hakkında çok sayıda birbirine zıt teori mevcuttur.
Bir devrim, Hükûmet Darbesi (coup d'etat)'den ayrı tutulmalıdır, çünkü devrimde bir kitle hareketi ile politik sistemin bütününde önemli bir değişmenin gerçekleşmesi söz konusudur. Bir Hükûmet Darbesi, iktidarın silah yoluyla, ancak hükûmet sistemini kökten bir biçimde değiştirmeden var olan politik liderlerin yerine geçecek olan kişiler tarafından ele geçirilmesine göndermede bulunmaktadır. Devrimler, var olan politik otoritelere meydan okuyan sistem ancak yine politik sistemi bütün olarak dönüştürmekten çok otoriteyi temsil eden kişilerin yerlerine başkalarının geçirilmesini hedefleyen başkaldırılardan da ayrı tutulmalıdır.
Önemli devrimler arasında Amerikan Devrimi (1775–1783), Fransız Devrimi (1789–1799), Haiti Devrimi (1791–1804), Güney Amerika Bağımsızlık Savaşları (1808-1826), 1848 Devrimleri, Rus Devrimi (1917), Türk Devrimi (1919-1923), Çin Devrimi (1940'lar), Küba Devrimi (1959), İran Devrimi (1979) ve 1989 Devrimleri sayılabilir.
12 Eylül 1980 sonrasında, sakıncalı bir terim olduğu gerekçesiyle "devrim" yerine "ihtilâl" ve "inkılâp" sözcükleri kullanılmaya başlanmış, yeni basılan ders kitaplarında devrim sözcüğü eski karşılıklarıyla değiştirilmiştir.

Sosyal bilimlerde ve literatürde birçok farklı devrim tipolojisi bulunmaktadır.
Alexis de Tocqueville aşağıdakiler arasında ayrım yapmıştır:

Sadece yeni bir siyasi sistem kurmayı değil, tüm toplumu dönüştürmeyi amaçlayan ani ve şiddetli devrimler olan siyasi devrimler ile
Yavaş ama tüm toplumu kapsayan ve gerçekleşmesi birkaç nesil alan dönüşümler (örneğin din değişiklikleri).
Birkaç farklı Marksist tipolojiden biri devrimleri aşağıdaki şekilde ayırır:

Kapitalizm öncesi
erken burjuva
burjuva
burjuva-demokratik
erken proletarya
sosyalist
Modern bir devrim uzmanı olan Charles Tilly, devrimler arasında ayrım yapmıştır:

coup d'état (iktidarın yukarıdan aşağıya ele geçirilmesi)
iç savaş
isyan
"büyük devrim" (1789 Fransız Devrimi, 1917 Rus Devrimi veya İran İslam Devrimi gibi ekonomik ve sosyal yapıların yanı sıra siyasi kurumları da dönüştüren bir devrim).
Mark Katz altı devrim biçimi tanımlamıştır:

kırsal devrim
kentsel devrim
Darbe, örneğin Mısır, 1952
Yukarıdan devrim, örneğin Mao'nun 1958'deki Büyük İleri Atılım
Dışarıdan devrim, örneğin 1943'te İtalya ve 1945'te Almanya'nın Müttefikler tarafından işgali.
Ozmoz yoluyla devrim, örneğin birkaç ülkenin kademeli olarak İslamlaştırılması.
Bu kategoriler birbirini dışlamaz; 1917 Rus Devrimi Çar'ı devirmek için kentsel devrimle başladı, ardından kırsal devrim geldi ve Kasım ayında Bolşevik darbesi gerçekleşti. Katz ayrıca devrimleri aşağıdaki gibi çapraz sınıflandırmıştır;

Merkezi; bir devrimci dalgada öncü rol oynayan genellikle büyük güçler olan ülkeler; örneğin SSCB, Nazi Almanyası, 1979'dan beri İran.
Merkezi devrimi takip eden hevesli devrimler
bağımlı veya kukla devrimler
Rakip devrimler, örneğin komünist Yugoslavya ve 1969'dan sonra Çin
Katz'ın tipolojisinin bir diğer boyutu da devrimlerin ya 'karşı (monarşi karşıtı, diktatörlük karşıtı, komünizm karşıtı, demokrasi karşıtı) ya da için (faşizm, komünizm, milliyetçilik vb. yanlısı) olduğudur. Bu son durumlarda, hangi yönde ilerleneceğine karar vermek için genellikle bir geçiş dönemi gereklidir.
Diğer tipolojiler için yaratılan diğer devrim türleri arasında sosyal devrimler; proleter veya komünist devrimler (kapitalizm yerine komünizm getirmeyi amaçlayan Marksizm fikirlerinden esinlenen); başarısız veya başarısızlığa uğramış devrimler (geçici zaferler veya büyük ölçekli seferberliklerden sonra iktidarı ele geçiremeyen devrimler); veya şiddet içeren ve şiddet içermeyen devrimler sayılabilir.
"Devrim" terimi aynı zamanda siyasi alanın dışındaki büyük değişimleri ifade etmek için de kullanılmıştır. Bu tür devrimler genellikle toplumda, kültürde, felsefede ve teknolojide siyasi sistem'lerden çok daha fazlasını dönüştürmüş olarak kabul edilir; bunlar genellikle sosyal devrim olarak bilinir. Benzer bir örnek de Dijital Devrim'dir.

En sık olarak, "devrim" kelimesi sosyal ve siyasi kurumlardaki bir değişikliği ifade etmek için kullanılır.

Devrimcilik
Devrimler ve ayaklanmalar listesi

La révolte Dinle 26 Ocak 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Fransızca)
Hasta Siempre Dinle 19 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Enver Halil Hoca (Arnavutça: Enver Hoxha, 16 Ekim 1908 – 11 Nisan 1985), Arnavut komünist politikacı. 1941'den 1985'te ölümüne kadar Arnavutluk Emek Partisi Genel Sekreteri'ydi. Aynı zamanda Arnavutluk Emek Partisi Politbüro üyesi, Arnavutluk Demokratik Cephesi Başkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanıydı. 1944'ten 1985'teki ölümüne kadar ülkeyi yönetti. Ayrıca 1944'ten 1954'e kadar 22. Arnavutluk Başbakanı ve çeşitli zamanlarda Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti'nin hem dışişleri bakanı hem de savunma bakanı oldu.
Hoca 1908'de Ergiri'de doğdu ve 1936'da öğretmen oldu. İtalya'nın Arnavutluk'u işgalinin ardından 1941'de Sovyetler Birliği'ndeki kuruluşunda Arnavutluk Emek Partisi'ne katıldı. Mart 1943'te 34 yaşındayken Genel Sekreter seçildi. Ülkenin kurtuluşundan iki yıldan kısa bir süre sonra, Kral Zogu'nun monarşisi resmen ortadan kaldırıldı ve Hoca, Arnavutluk'un sembolik devlet başkanı olarak iktidara geldi.
41 yıllık iktidarı boyunca, Arnavutluk'un ilk demiryolu hattını inşa ederek, yetişkin okuryazarlık oranını %5'ten %90'ın üzerine çıkararak, salgınları bitirerek, ülkeye elektrik getirerek, bağımsız tarıma öncülük ederek; 2. Dünya Savaşı'ndan sonra harabeye dönen ülkeyi yeniden inşa etti. Ayrıca dini, yurtdışına seyahat etmeyi ve özel mülkiyeti yasakladı; Arnavutluk'un tüm dini tesislerini kapattı veya laik kullanımlara dönüştürdü. Onun rejimi altında binlerce muhalif infaz edildi ve on binlercesi zorunlu çalışma kamplarına hapsedildi.
Hoca'nın hükûmeti, onun anti-revizyonist Marksizm-Leninizm'e, yani 1970'lerin ortalarından/sonlarından itibaren Stalinizm'e sıkı bağlılığı ile tanımlandı. 1976-1978 döneminde Maoizm'den koptuktan sonra, dünya çapında çok sayıda Maoist parti kendilerini Hocaist ilan etti. Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (Birlik ve Mücadele), bu partilerin en bilinenidir.

Hoca, Güney Arnavutluk'ta (o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan) Ergiri'de, Avrupa ve ABD'de geniş çapta seyahat etmiş Müslüman bir kumaş tüccarı olan Halil Hoca'nın ve Gjylihan Hoca'nın oğlu olarak doğdu. Babası oğluna ünlü Osmanlı askeri subayı ve Jön Türk Enver Paşa'nın adını vermiştir.
Hoca ailesi, Dropull köyünden gelmekteydi ve Bektaşi Tarikatı'na bağlıydı. 1916'da babası oğlunu Âsım Baba Tekkesi'ne Selim Baba'nın hayır duasını alması için getirdi.
İlkokuldan sonra, şehir lisesi "Liria"da eğitimini sürdürdü. Çalışmalarına 1923'te Ergiri Lisesi'nde başladı. Lisenin kapatılmasından sonra Ekrem Libohova'nın araya girmesiyle Hoca'ya Görice'deki Fransız Arnavut Ulusal Lisesi'nde 1930 yılına kadar öğrenimine devam etmesi için devlet bursu verildi.

Hoca 1930'da, Fransa'daki Montpellier Üniversitesi Doğa Bilimleri Fakültesi'ne devlet bursuyla okumaya gitti, ancak çalışmalarını ihmal ettiği için bursunu kaybetti. Daha sonra Paris'e gitti ve Zogu karşıtı göçmenlere kendisini Bahri Omari'nin kayınbiraderi olarak tanıttı.
1935'ten 1936'ya kadar Brüksel'deki Arnavutluk Konsolosluğu'nda sekreter olarak çalıştı. Arnavutluk'a döndükten sonra Tiran Lisesi'nde sözleşmeli öğretmen olarak çalıştı. Hoca, 1937'den 1939'a kadar Görice Lisesi'nde Fransızca ve ahlak dersleri verdi ve aynı zamanda okul kütüphanesinin yönetimini üstlendi.
7 Nisan 1939'da Arnavutluk, İtalya Krallığı tarafından işgal edildi. İtalyanlar, Şevket Vërlaci yönetiminde bir kukla devleti olan Arnavutluk Krallığı'nı (1939-43) kurdular. Hoca, 1939'un sonunda Ergiri Lisesi'ne transfer edildi, ancak kısa süre sonra Tiran'a döndü. Hoca'ya en yakın arkadaşı Esat Dishnica yardım etti. Dishnica daha sonrasında Hoca'yla kuzeni Ibrahim Biçakçiu'yu tanıştırdı. Hoca, Biçakçiu'nun "Flora" isimli tütün fabrikasında kalmaya başladı. Bir süre sonra Dishnica aynı isimle bir dükkân açtı ve Hoca da burada çalışmaya başladı. Biçakçiu, Görice Komünist Grubu'nun sempatizanıydı.

8 Kasım 1941'de Arnavutluk Komünist Partisi (daha sonra 1948'de Arnavutluk Emek Partisi adını aldı) kuruldu. Hoca, Geçici Merkez Komitesi'nin yedi üyesinden olan iki Yugoslav elçi tarafından Görice grubundan Müslüman temsilci olarak seçildi. Arnavutluk Komünist Partisi Aktivistlerinin Birinci İstişare Toplantısı, 8-11 Nisan 1942 tarihlerinde Tiran'da yapıldı ve Hoca, 8 Nisan 1942'de ana raporu teslim etti.
Temmuz 1942'de Hoca, Arnavutluk Komünist Partisi adına yayınlanan "Arnavut Köylülülerine Çağrı" adlı bildiriyi yazdı. Çağrı, faşistlere karşı savaş için Arnavutluk içinde destek toplamayı amaçlıyordu. Köylüler, tahıllarını stoklama ve kukla hükûmet tarafından getirilen vergileri ödemeyi reddetme konusunda desteklendi. Peza'daki Eylül 1942 Konferansı'ndan sonra, ideolojileri veya bağlı oldukları sınıf ne olursa olsun anti-faşist Arnavutları birleştirmek amacıyla Ulusal Özgürlük Hareketi kuruldu.
Mart 1943'te, Komünist Partinin ilk Ulusal Konferansı'nda, Hoca resmen Genel Sekreter olarak seçildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği'nin Arnavutluk'taki rolü önemsizdi. 10 Temmuz 1943'te Arnavut partizanlar, Arnavut Ulusal Özgürlük Ordusu adı altında düzenli bölükler, taburlar ve tugaylar halinde örgütlendiler. Örgüt, İngiliz istihbarat servisi SOE'den askeri destek aldı. Komutan olarak Spiro Moisiu ve siyasi görevli olarak Hoca seçilmek üzere bir Genel Merkez oluşturuldu. Yugoslav Partizanları çok daha pratik bir role sahipti, saldırıları planlamaya ve tedarik takasına yardımcı olmak gibi, ancak Arnavutlar ile aralarındaki iletişim sınırlıydı ve mektuplar çoğu zaman geç ulaşıyor, Arnavut partizanların planlarında Yugoslav partizanlara danışamamasına yol açıyordu.
Arnavutluk içinde, savaş sırasında partizan grupların karşılaştığı iletişim güçlüklerini gidermek için sık sık girişimlerde bulunuldu. Ağustos 1943'te, komünizm karşıtı Balli Kombëtar (Ulusal Cephe) ile Arnavutluk Komünist Partisi arasında Mukje Konferansı adında gizli bir toplantı yapıldı. Konferans sonucunda bir anlaşmaya varıldı:

Faşist işgalciye karşı ortak bir mücadelede birleşin.
Anlaşmayı imzalayan iki parti arasındaki tüm saldırıları durdurun.
Arnavutluk içindeki askerî eylemleri düzenlemek için ortak bir kadro oluşturun.
Demokratik olarak seçilmiş ulusal özgürlük konseylerinin Arnavutluk'taki devlet gücü olduğunu kabul edin.
Savaş sonrası dönemin hedefinin, hükûmet şekline halkın kendisinin karar vereceği bağımsız, demokratik bir Arnavutluk olduğunu kabul edin.
Kosova ve Çamlık sorunuyla ilgili olarak SSCB, Büyük Britanya ve ABD arasında imzalanan Atlantik Bildirisi, Londra ve Washington Antlaşmalarını tanıyın ve saygı duyun. Kosova ve Çamlık halklarının geleceklerine kendi isteklerine göre karar vermelerinde mutabık olun.
Faşist işgalcilere karşı ortak bir askeri girişimde, inançları ne olursa olsun her bir siyasi grupla ortak paydada birleşin.
Ancak Arnavutluk Komünist Partisi, faşist işgalcilerle temaslarını sürdüren Ulusal Cephe'nin hiçbir heyetiyle iş birliği yapmayacaktır.
Arnavutluk Komünist Partisi, halka karşı herhangi bir suç işlememiş olmaları koşuluyla, daha önce faşist işgalcilerle temasları olmuş olan, ancak şimdi bu temasları sonlandıran ve faşist işgalcilere karşı savaşmaya hazır olan her grupla birlik olacaktır.
Balli Kombëtar'ı imzalamaya teşvik etmek için, Kosova ve Çamlık'ı içeren Büyük Arnavutluk bölümleri Anlaşmanın bir parçası haline getirildi.

Yugoslav Komünistleri, Arnavutların Büyük Arnavutluk kurma hedefine karşı çıkıp, Arnavutluk'taki Komünistlerden anlaşmalarını geri çekmelerini istediklerinde iki grup arasında bir anlaşmazlık doğdu. Hoca'ya göre, Josip Broz Tito "Kosova'nın Arnavut olduğuna" inanmadı. Arnavut Komünistler Büyük Arnavutluk anlaşmasını reddettikten sonra, İtalyanların yanında yer almakla suçlanan Balli Kombëtar, Arnavut Komünistleri kınadı. Ancak Balli Kombëtar halkın desteğine sahip değildi. Komünistleri en yakın tehdit olarak belirledikten sonra, Balli Kombëtar Nazi Almanyası'nın yanında yer aldı ve faşistlerle savaşan halk içindeki imajına ölümcül şekilde zarar verdi. Komünistler, Balli Kombëtar ile hayal kırıklığına uğramış kişileri hızlıca saflarına çektiler ve kurtuluş mücadelesinin merkezindeki tek güç oldular.
Bu süre zarfında düzenlenen Permedi Ulusal Kongresi, "halk için yeni bir demokratik Arnavutluk" çağrısında bulundu. Monarşi resmen kaldırılmamış olsa da, Arnavutluk Kralı I. Zogu'nun ülkeye dönmesi yasaklandı ve bu da Komünistlerin kontrolünü daha da artırdı. Hoca'nın başkanlığında Ulusal Kurtuluş Anti-Faşist Komitesi kuruldu. 22 Ekim 1944'te Komite, Berat'ta yapılan bir toplantının ardından Arnavutluk Demokratik Hükümeti oldu ve Hoca geçici Başbakan seçildi. "Halk düşmanı" olarak tanımlanan, savaş suçlusu olduğu iddia edilen kişileri yargılamak için başkanlığını Koçi Xoxe'nin yaptığı mahkemeler kuruldu.
29 Kasım 1944'te kurtuluştan sonra, birkaç Arnavut partizan tümeni sınırı geçerek Alman işgali altındaki Yugoslavya'ya girdi ve burada Tito partizanları ve Sovyet Kızıl Ordusu ile beraber Alman direnişinin son cephelerine karşı başarılı operasyonlarda bulundular. Mareşal Tito, daha sonraki yıllarda bir Yugoslav konferansında, Ulusal Kurtuluş Savaşı (Lufta Nacionalçlirimtare) sırasında Arnavut partizanların yaptığı yardımlardan dolayı Hoca'ya teşekkür etti. Arnavut Komünist Partisi'nin hakim olduğu Demokratik Cephe, Ağustos 1945'te Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin yerini aldı ve savaş sonrası ilk seçim o yıl 2 Aralık'ta yapıldı. Cephe, seçimlere katılmasına izin verilen tek yasal siyasi partiydi ve hükûmet, Arnavutların %93'ünün buna oy verdiğini açıkladı.
11 Ocak 1946'da Zogu resmen tahttan indirildi ve Arnavutluk Halk Cumhuriyeti kuruldu (1976'da Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti adını aldı). Partinin Genel Sekreteri olarak, Hoca fiili devlet başkanı ve ülkedeki en güçlü adamdı.
Arnavutlar bağımsızlık günlerini 28 Kasım'da (1912'de Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlıklarını ilan ettikleri tarih) kutlarken, eski Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti'nde ulusal gün 29 Kasım, ülkenin İtalyanlardan kurtuluş günüydü. Her iki gün de şu anda ulusal bayramdır.

Hoca kendini Marksist-Leninist olarak tanımlıyordu ve Sovyet lideri Joseph 

Josip Broz Tito (7 Mayıs 1892, Kumrovec - 4 Mayıs 1980, Ljubljana), Marksist-Leninist görüşlere sahip, Yugoslav devlet ve siyaset adamı. Fikirleri Titoizm olarak bilinir.

On beş çocuklu fakir bir köylü ailesinin yedinci çocuğudur. Babası Hırvat, annesi Sloven'dir. On üç yaşlarındayken Sisak kasabasına yerleşti. Burada çilingir çırağı olarak çalışmaya başladı. Gençlik yıllarında Trieste, Avusturya, Bohemya ve Almanya'da metal işçiliği yaptı. Çalıştığı yerlerde sendika faaliyetlerine katılarak aktif görevler aldı ve Hırvatistan Sosyal Demokrat Partisine girdi.
Zagreb'deki 25. Alay'da askerlik hizmetini yapmak üzere silah altına alındı. Bu sırada I. Dünya Savaşı başladı. Ağustos 1914'te askerî birliğiyle birlikte Sırbistan'a gönderildi. Bu savaşa karşı olduğunu söyleyerek propaganda yapmaya başladı. Suçlu görülerek Petrovaradin'de (Petervaradin) tutuklanarak hapse atıldı. Ocak 1915'te serbest bırakılarak, Karpat cephesinde tekrar savaşa katıldı ve bazı yararlıklar gösterdiği için cesaret madalyası verildi. Bukovina Cephesinde çarpışırken bir Kazak askeri tarafından süngüyle ağır bir şekilde yaralandı. Rus ordusuna esir düştü. Bolşeviklerin safında 1917-1920 yılları arasındaki devrim sürecine ve Rus İç Savaşı'na katıldı. 1920'de bir Rus kadınıyla evlenmiş olarak Yugoslavya'ya geri döndü. Yugoslavya Komünist Partisinin kurucuları arasında yer aldı.
Komünist Partiye bağlı olarak yürüttüğü siyasi faaliyetlerinden dolayı birçok kere tutuklandı. Özellikle 1928'deki soruşturmasının neticesinde altı yıl hapis cezasına mahkûm edildi. 1934'te hapisten çıktı. Moskova, Paris, Prag ve Viyana'ya görevli olarak gitti.

1936'da Paris'te Uluslararası Tugaylar'ın İspanya'ya geçişini organize etti. Bu çalışmalarından dolayı Yugoslavya Komünist Partisi genel sekreterliğine getirildi. Tekrar Yugoslavya'ya döndü (1937). Bu sırada II. Dünya Savaşı çıktı. Užice'de bir kurtuluş savaşı komitesi kurdu. İşgal kuvvetlerine ve onlarla iş birliği yapan Ustaşa'ya karşı gerilla savaşına başladı. Çevresindeki kişilere görev verirken ve iş yaptırırken sık sık "Tİ-TO, Tİ-TO" (Sen bunu, sen bunu... yap!) dediği için arkadaşları kendisine esas ismi olan Josip Broz'un yanına Tito lakabını eklediler. Her yerde bu lakapla meşhur oldu.
Tito, Yugoslavya'nın bir federasyon biçiminde teşkilatlanmasını savundu ve fikri zamanın devlet adamı Churchill tarafından desteklendi. Rakibi olan Draža Mihailović'i saf dışı bıraktı. Partizanlardan meydana gelen bir ordu kurarak devrim hükûmetinin başına geçti.
Nazi Alman birliklerinin 1941'de Yugoslavya'ya girmesi, çok milletli insan gruplarından meydana gelen ülkenin parçalanmasına yol açtı. Daha sonra Nazi Almanyası'nın Rusya'ya (SSCB) saldırması üzerine, Yugoslavya Komünistleri de Tito başta olmak üzere bir direniş hareketini teşkilatlandırmaya başladı. Tito, Yugoslavya halkını birlik, beraberlik, kardeşlik ve bağımsızlık çağrısı yapan bir bildiriyle ayaklandırdı. Ayaklanmanın hızla yayılması sonucu Yugoslavya'nın yarısı bağımsızlığa kavuştu. Tito ve kendisine bağlı Partizanlar grubu bir anda Yugoslavya'da herkes tarafından tanındı. Almanların yoğun baskılarına rağmen, Partizan grubunun hareket ve fikirleri benimsendi. Tito hareket ve kabiliyetleri yüksek, vatanları için gözlerini kırpmadan canlarını verebilecek işçilerden meydana gelen gerilla tugayları kurdu. Hitler 1943'te Partizan hareketlerinin bu şekilde kuvvetlenmesi üzerine Neretva ve Sutjeska'ya saldırıda bulundu. Tito taraftarı Partizanların bu saldırıda 6000'in üzerinde kayıpları olmasına rağmen, Alman kuşatmasına karşı koyarak geri püskürttüler.

Tam bu sırada (1943), İtalya Almanya'ya teslim oldu. Partizan grubunu komuta eden Tito ise SSCB ve diğer büyük devletlere haber vermeden gizlice Partizan parlamentosunu (Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi) topladı. Bir geçici devrim hükûmeti kurdu. Yugoslavya'nın eşit halklardan meydana gelen federal bir topluluk olduğunu ilan etti. Bu çalışmalarından dolayı Tito'ya 1943'te Yugoslavya Mareşalliği, daha sonra Hükûmet Başkanlığı ve Başkomutanlığı da verildi (7 Mart 1945). Aynı yıl seçimlere gidildi. Tito'nun partisi olan Halk Cephesi seçimlerde galip çıktı. Seçimlerden hemen sonra resmen Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'ni kurarak ülkedeki monarşi (krallık) yönetimine son verdi.

Tito; komşu devletlerde baş gösteren halk demokrasisi diye adlandırılan ayaklanmaları desteklemesi; Atina hükûmetine karşı Yunan komünistlerine her konuda yardım etmesi, Yugoslavya'da açıkça sosyalist bir rejim uygulaması üzerine Batı, Tito'dan desteğini çekti. Bu sırada Yugoslavya'yı Sovyetler Birliği yönetim biçimine göre şekillendirmek isteyen Josef Stalin ile Tito'nun arası açıldı. Tito'nun, Yugoslavya'nın bağımsız bir devlet olarak kalmasını istemesi bu anlaşmazlığın başlıca sebebiydi.
Stalin 1953 yılında ölünce, SSCB idarecileri, Tito'ya yeni bir yaklaşımda bulundular. 2 Haziran 1955'te Sovyet Başkanı Kruşçev, Belgrad'ı ziyaret etti ve Stalin'in politikasını resmen kınadı.
Tito, devlet yönetiminde komünist rejiminin ideolojisini kabullenmekle birlikte Komünist Sovyet Rusya karşısında bağımsız bir tutum içine girdi. Bu siyasetiyle Sovyet Rusya'ya, Batı devletlerine ve ABD'ye yaklaştı. Hatta iktisadi, askeri ve mali yardımlar sağladı.
13 Ocak 1953'te Yugoslavya Devlet Başkanı seçildi. Yugoslavya'yı Sosyalist Federal Cumhuriyet hâline getirdi. 1968'de Varşova Paktı'nın Çekoslovakya işgalini kınadı. 1962-70 yılları arasında sık sık Asya, Afrika ve Latin Amerika'ya geziler yaparak Bağlantısızlar Hareketini güçlendirdi. 25 üçüncü dünya ülkesinin bir araya gelip Bandung Konferansı'nın düzenlenmesini sağladı. Bunların Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) nüfuzundan kurtarılmasını başardı.
1970 yıllarında Yugoslavya'nın bölgesel savunma sistemini kurmasını savundu. 1974'te kolektif liderlik sistemiyle aynı görüşü resmen kabul edildi. Aynı yıl (1974) ömür boyu devlet başkanlığına getirildi.
Tito, 1980 yılında ölünce yerine 1974'te anayasayla kurulan kolektif liderlik idaresi geldi. 1989'da Doğu Bloku'nda görülen yenileşme hareketleri Yugoslavya'ya da sıçradı. 1990'da Yugoslavya'da çok partili düzene geçildi.
Naaşı Belgrad'da Kuća Cveća adlı bir anıt mezarda gömülüdür.

Josip Broz Tito Meydanı
Özyönetim
Uz Maršala Tita
Üniter Ulusal Kurtuluş Cephesi

 Vikisöz'de Josip Broz Tito ile ilgili sözler mevcuttur.
 Wikimedia Commons'ta Josip Broz Tito ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.
(İngilizce) Tito and His People 31 Aralık 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tito ve Onun Halkı
(İngilizce) Titoville Tito resimleri, sözleri, ekran koruyucuları vb.
(İngilizce) King of the Mountain: The Nature of Political Leadership Röpotaj

Juan José Linz Storch de Gracia (24 Aralık 1926 - 1 Ekim 2013) Almanya doğumlu İspanyol sosyolog ve karşılaştırmalı siyaset alanında uzmanlaşmış siyaset bilimci. Yale Üniversitesi'nde Sosyoloji ve Siyaset Bilimi Emeritus Profesörü ve Juan March Enstitüsü'nde Bilim Konseyi'nin onursal üyesiydi. Otoriter siyasi rejimler ve demokratikleşme üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır.

Linz 1926 yılında Almanya'nın Bonn kentinde doğdu. İspanyol kökenli annesi 1932 yılında onunla birlikte İspanya'ya döndü. Madrid Complutense Üniversitesi Hukuk ve Siyaset Bilimi bölümünden 1947 yılında mezun oldu. 1950'de New York'a taşındı ve 1959'da Columbia Üniversitesi'nden sosyoloji doktorası aldı. Sosyolog Robert K. Merton, Paul Lazarsfeld, Robert Staughton Lynd ve Kingsley Davis'ten dersler aldı. Seymour Martin Lipset ile yakın çalıştı. "Batı Alman Politikasının Sosyal Temelleri" üzerine 900 sayfalık bir tez yazdı.
Linz 1961 yılında Columbia Üniversitesi'nde profesör oldu ve 1969 yılına kadar fakültede kaldı. Madrid Özerk Üniversitesi için dersler geliştirmeye yardımcı olmak üzere İspanya'da kısa bir süre kaldıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne döndü ve 1969 yılında Yale'de profesör oldu. Hayatının geri kalanını Yale'de geçirdi. Lipset, Raymond Aron, Shmuel Eisenstadt ve Stein Rokkan ile birlikte Uluslararası Sosyoloji Derneği'nin (ISA) Siyaset Sosyolojisi Komitesi'nin (CPS) kurucu üyesiydi ve 1971-1979 yılları arasında CPS'nin başkanlığını yaptı. Avrupa Çalışmaları Konseyi Başkanı (1973-1974) ve Dünya Kamuoyu Araştırmaları Birliği Başkanı (1974-1976) olarak görev yapmıştır. ISA'nın İcra Komitesi (1974-1982) ve Bilimsel Komitesi (1974-1978) üyesiydi.
Linz, profesör olarak 65 doktora tezine danışmanlık yapmıştır. Öğrencileri arasında Alfred Stepan, Arturo Valenzuela, Jan T. Gross, Houchang Chehabi ve Miguel A. Centeno bulunmaktadır.

Linz, Rocío de Terán ile evliydi.
Linz, 1 Ekim 2013 tarihinde 86 yaşında New Haven, Connecticut'ta öldü.

Linz, Asturias Prensi Sosyal Bilimler Ödülü (1987), Johan Skytte Siyaset Bilimi Ödülü (1996) ve Karl Deutsch Ödülü'nün (2003) yanı sıra birçok Avrupa üniversitesinden fahri doktora unvanı almıştır.
Linz'in adını taşıyan çeşitli ödüller vardır:

Uluslararası Siyaset Bilimi Derneği (IPSA) Juan Linz Ödülü 
Amerikan Siyaset Bilimi Derneği (APSA) Karşılaştırmalı Politika Bölümü'nün Karşılaştırmalı Demokrasi Çalışmasında En İyi Tez Juan Linz Ödülü 

Hükûmet sistemleri üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra, demokrasinin çöküşü ve demokratik bir rejime geri dönüş üzerine kapsamlı araştırmalar yapmıştır. Bu konuda aralarında Totaliter ve Otoriter Rejimler (1975/2000), Başkanlığın Tehlikeleri (1990) ve Demokratik Geçiş ve Konsolidasyon Sorunları'nın da bulunduğu çok sayıda eserin yazarıdır: Güney Avrupa, Güney Amerika ve Post-Komünist Avrupa (1996, Alfred Stepan ile birlikte yazmıştır). Kendisi "dünyanın en iyi siyaset sosyologlarından biri" olarak anılmış ve "bilgisinin ansiklopedik genişliği ile efsaneleşmiştir".

Linz'in ilk çalışmalarından biri General Francisco Franco'nun iktidarındaki İspanya'ya odaklandı ve İspanya'nın siyasi rejimini "otoriter rejim" olarak sınıflandırdı. Bu önemli bir yenilikti çünkü o dönemde rejimler demokratik ya da totaliter olarak sınıflandırılma eğilimindeydi.
Linz otoriterliği dört niteliğe sahip olarak tanımladı:

Yasama organı, siyasi partiler ve çıkar grupları üzerindeki kısıtlamalarla gerçekleştirilen sınırlı siyasi çoğulculuk .
Siyasi meşruiyet, duygulara hitap etmeye ve rejimi "az gelişmişlik veya isyan gibi kolayca tanınabilen toplumsal sorunlarla" mücadele etmek için gerekli bir kötülük olarak tanımlamaya dayanmaktadır.
Minimum siyasi seferberlik ve rejim karşıtı faaliyetlerin bastırılması.
Yürütme yetkisinin kapsamını genişleten, genellikle belirsiz ve değişken olan, kötü tanımlanmış yürütme yetkileri.

Juan Linz, 1975 yılında yayımlanan ve 2000 yılında yeniden basılan bu klasik eserinde, totaliter ve otoriter sistemler arasındaki temel ayrımı geliştiren siyasi rejim türlerinin ansiklopedik bir sınıflandırmasını sunmakta ve aynı zamanda sultancı rejimleri de tartışmaktadır. Bu çalışma otoriteryanizm literatürünün temelini oluşturmuştur. Linz bu çalışmasında ayrıca 'Turnusol Testi' olarak adlandırdığı, siyasetçilerin demokrasiyi riske atabilecek eylemlerinin bir listesini de sunmaktadır. Bu eylemler şunlardır:

Şiddeti açıkça reddetmeyi reddetme,
Sivil özgürlükleri kısıtlamaya hazır olma,
Seçilmiş bir hükûmetin meşruiyetinin reddi.

Demokratik Rejimlerin Çöküşü, Linz'in Demokratik Rejimlerin Çöküşü adlı teorik kitabını da içeren, Alfred Stepan ile birlikte derlediği dört ciltlik bir çalışmadır. Crisis, Breakdown, and Reequilibriation (Kriz, Çöküş ve Yeniden Dengelenme). Linz, "sadece muhaliflerin değil, demokratik bir rejimde iktidarda olan kişilerin demokrasinin yıkılmasında nasıl belirleyici bir rol oynadığına" odaklanmıştır. Rejim çöküşleri olumsal, kaçınılmaz olmayan olaylardır. Bu çalışma "ekonomik nedenleri vurgulayan Marksist teorilere ve demokratik rejimlerin neden çöktüğünü açıklamak için muhalif gruplara odaklanan diğer yaklaşımlara meydan okudu."

Alfred Stepan'ın demokratikleşme üzerine olan bu çalışması, Güney Amerika, Güney Avrupa ve komünizm sonrası Avrupa'daki on üç ülkenin bölgeler arası bir karşılaştırmasını sunmaktadır. Milliyetçi çatışmalardan kaynaklanan devlet sorunlarına yeni bir odaklanma getirmektedir. Ayrıca eski demokratik olmayan rejimin türünün sonraki demokratikleşme yörüngelerini etkilediğini savunmaktadır. Linz'in demokratik olmayan rejimlerin demokrasiye geçiş olasılıkları üzerindeki etkisine ilişkin fikirleri, siyasi rejimler literatüründe farklı otoriter rejim türlerinin güçlü ve zayıf yönlerini araştıran yeni bir akım başlatmıştır.

Allardt, Erik, (Ed.) (1964). "An Authoritarian Regime: Spain". Cleavages, Ideologies and Party System. Contributions to Comparative Political Sociology. Helsinki: Westermarck Society. ss. 291-341. 
Dahl, Robert, (Ed.) (1973). "Opposition to and under an Authoritarian Regime". Regimes and Oppositions. Yale University Press. ss. 171-259. 
Greenstein, Fred, (Ed.) (1975). "Totalitarianism and Authoritarian Regimes". Macropolitical Theory. Handbook of Political Science. 3. Reading, MA: Addison-Wesley Press. ss. 175-411.  Republished as Totalitarian and Authoritarian Regimes. Boulder, CO: Lynne Rienner. 2000. 
Linz, Juan J, (Ed.) (1978). The Breakdown of Democratic Regimes. Johns Hopkins University Press.  Four volumes.
"Perils of Presidentialism" (PDF). Journal of Democracy. 1: 51-69. 1990. 17 Nisan 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. 
Linz, Juan J, (Ed.) (1994). The Failure of Presidential Democracy. Johns Hopkins University Press.  Two volumes.
Linz, Juan J, (Ed.) (1995). Politics in Developing Countries: Comparing Experiences with Democracy. 2nd. Boulder, CO: Lynne Rienner. 
Linz, Juan J, (Ed.) (1996). Problems of Democratic Transition and Consolidation: Southern Europe, South America and Post-Communist Europe. Johns Hopkins University Press. 
Linz, Juan J, (Ed.) (1998). Sultanistic Regimes. Johns Hopkins University Press. 
Linz, Juan J, (Ed.) (2011). Crafting State-Nations: India and Other Multinational Democracies. Johns Hopkins University Press. 

Chehabi, H.E. (ed.), Juan J. Linz: Scholar, Teacher, Friend. Cambridge, MA: Ty Aur Press, 2014.
Darviche, Mohammad-Saïd, and William Genieys (eds.), Multinational State Building. Considering and Continuing the Work of Juan Linz. Montpellier: PÔLE SUD, 2008.
Linz, Juan J., "Between Nations and Disciplines: Personal Experience and Intellectual Understanding of Societies and Political Regimes," pp. 101–14, in Hans Daalder (ed.), Comparative European Politics. The Story of a Profession. New York: Casell/Pinter, 1997.
Linz, Juan J., "Totalitarianism and Authoritarianism: My Recollections on the Development of Comparative Politics," pp. 141–57, in Alfons Söllner et al, Totalitarismus. Berlin: Akademie Verlag, 1997.
Linz, Juan J., Juan J. Linz. Obras Escogidas, eds. José Ramón Montero and Thomas Jeffrey Miley. Madrid: CEPC, 2008-2013. 7 Vols. [The collected works of Linz, in Spanish.]
Volumen 1. Fascismo: Perspectivas históricas y comparadas. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2008.
Volumen 2. Nacion, Estado y lengua. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2008.
Volumen 3. Regímenes totalitarios y autoritarios. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2009.
Volumen 4. Democracias: quiebras, transiciones y retos. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2009.
Volumen 5. Economía y empresarios en España. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2013.
Volumen 6. Partidos y élites políticas en España. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2013.
Volumen 7. Historia y sociedad en España. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2013.
Mainwaring, Scott, "Juan Linz and the Study of Latin American Politics," pp. 1–26, in Scott Mainwaring and Arturo Valenzuel (eds.), Politics, Society, and Democracy: Latin America. Boulder: Westview Press, 1998.
Marcet, Joan, and José Ramón Montero (eds.), Roads to democracy: A tribute to Juan J. Linz. Barcelona, Institut de Ciències Polítiques i Socials, 2007.
Munck, Gerardo L. and Richard Snyder, "Juan J. Linz: Political Regimes and the Quest for Knowledge," pp. 150–209, in Gerardo L. Munck and Richard Snyder, Passion, Craft, and Method in Comparative Politics. Baltimore, Md.: The Johns Hopkins University Press, 2007. [Interview with Juan Linz]
Snyder, Richard, "Juan J. Linz: Regímenes Políticos, Democracia y la Búsqueda del Conocimiento," p. 549-603, in José Ramón Montero and Thomas Jeffrey Miley (eds.), Juan J. Linz: Obras Escogidas, Vol. 7, Historia y sociedad en España. Madrid: Centro de Estudios Políticos y Constitucionales, 2013.
Snyder, Richard, "Retour sur les travaux de Juan Linz et leur reception. Extrait de l'entretien avec Juan J. Linz," Revue Internationale de Politique Comparée (France

Juche veya Cuçe (Korece: 주체사상; genellikle çevrilmez veya kendindenlik-sürdürülebilirlik olarak çevrilir), hükûmet tarafından "Kim İl-sung'un ulusal ve uluslararası düşünceye özgün, mükemmel ve devrimci katkısı" olarak nitelendirilen Kuzey Kore'nin resmi devlet ideolojisidir. "İnsan kaderinin efendisidir", Kore halkının "devrimin ve inşaatın ustaları" olarak hareket etmeleri ve kendine güvenmek ve güçlü olmak suretiyle bir ulusun gerçek sosyalizmi elde edebileceğini ileri sürmektedir.
Kim İl-sung (1912-1994), başlangıçta Marksizm–Leninizm'in tarihsel materyalist fikirlerini birleştirirken karakter olarak açıkça Koreli hale gelinceye kadar Marksizm-Leninizm'in bir değişkeni olarak görülüyordu ve bireyi, milleti devleti ve egemenliğini kuvvetle vurgulayarak ideolojiyi geliştirdi. Sonuç olarak Kuzey Kore hükûmeti, Juche’yi 1950'lerden sonraki politika kararlarını gerekçelendirmek için kullandığı bir dizi ilke olarak kabul etti. Bu ilkeler arasında, ulusun jarip (ulusal ekonomi) inşası yoluyla, talep edilen cajuya (bağımsızlık) doğru ilerletilmesi ve sosyalizmi kurmak için jawi'ye (öz savunma) vurgu yapılması yer almaktadır.
Juche uygulaması, tarımsal bağımsızlık ve dışa bağımlılığın bitirilmesi yoluyla sürdürülebilirlik ideallerine dayanmaktadır. Juche ideolojisi, birçok bilgin ve gözlemci tarafından, Kuzey Kore Hükûmeti'nin totaliter yönetimini sürdürme ve ülkenin izolasyonunu haklı çıkarma mekanizması olarak eleştirildi.

Juche, Japonca okuması "shutai" olan Çince-Japonca 主體 kelimesinden gelir. Kelime, 1887'de Alman felsefesinde "subjekt" kavramını (bir nesneyi ya da çevreyi algılayan ya da hareket eden varlık) Japoncaya çevirmek için yazılmıştır. Kelime yüzyılın başında Kore diline göç etti ve bu anlamı korudu. Shutai, Karl Marx'ın yazılarının Japonca tercümelerinde görünmeye devam etti. Marx'ın Kuzey Kore basımları, 1955'te sözde roman anlamında Kim İl-sung'a atfedilmeden önce bile, Juche kelimesini kullandı.
Günümüzün Kuzey Kore konusundaki politik söyleminde Juche, "kendine güvenme", "özerklik" ve "bağımsızlık" çağrışımına sahiptir. Kore'nin "sada" kavramına muhalefet olarak tanımlanır veya büyük güçlere güvenir. Güney Koreliler sözcüğü Kuzey Kore ideolojisine referans olmadan kullanırlar.

Kuzey Kore hükûmetinin resmi açıklamaları, Juche'nun kökenini, 1930'da Japonya işgaline karşı "kurtuluş mücadelesinde" Kim İl-sung'un Anti-Emperyalist Gençlik Birliğindeki deneyimlerine bağladı. Juche'ye bir ideoloji olarak ilk belgelenen referans, 1955 yılında Kim İl-sung tarafından "Dogmatizm ve Formalizmi Ortadan Kaldırmak ve İdeolojik Çalışmada Juche'nin Kurulması" başlıklı bir konuşmada yayınlandı. Konuşma, Çin'deki önceki Yanan Doğrultma Hareketi'ne benzer bir siyasi temizliği teşvik etmek için yapıldı.
Kim'in ideoloji danışmanı Hwang Jang-yop, 1950'lerin sonlarında, bir kişilik kültü kuran Kim'in Marksizm–Leninizm'i Kuzey Kore ideolojisinde kendi versiyonunu geliştirmeye çalıştığı 1955 konuşmasını keşfetti.

"Kimilsungism" terimi ilk kez 1970'lerde Kim Jong-il tarafından belirtildi ve bir Monolitik İdeolojik Sistemin Kurulmasına İlişkin On Prensip ile birlikte sunuldu. Terimin Kuzey Kore literatürüne girmesinden kısa bir süre sonra, Kim Jong-il, tüm toplumun kimilsungism-leştirme kampanyasını başlattığını iddia etti. Bu kampanyalar Kore İşçi Partisi'ndeki konumunu güçlendirmek amacıyla tanıtıldı. Siyasi analist Lim Jae-cheon'a göre, "Kimilsungism, Kim İl-sung'un düşüncelerine atıfta bulunmaktadır. Bu, juche fikri ile değiştirilebilir." Ancak 1976 tarihli "Kimilsungism Özgünlüğünü Doğru Anlamak Üzerine" adlı konuşmasında Kimilsungism'in "Juche fikri ve bu fikirden geliştirilen geniş kapsamlı bir devrimci teori ve liderlik yöntemi" olduğunu söyledi. Geçmişte Kim İl-sung'un düşünceleri resmi medya tarafından "çağdaş Marksizm-Leninizm" olarak tanımlanmıştı, ancak Jae-cheon'a göre Kimilsungism olarak adlandırılarak, Kim Jong-il onu Maoizm, Hocaizm ve Stalinizm ile aynı seviyeye yükseltmeye çalışıyordu. Genç Kim ayrıca, Kim İl-sung'un düşüncelerinin geliştiğini ve bu nedenle kendi adlarını hak ettiğini iddia etti. Ayrıca, "Kimilsungism, Marksizm-Leninizm çerçevesi içinde açıklanamayan özgün bir fikirdir. Kimilsungism'in özünü oluşturan Juche fikrinin, insanlık tarihinde yeni keşfedilen bir fikir olduğunu" ekledi. Kim Jong-il, Marksizmin-Leninizmin modası geçmiş olduğunu ve Kimilsungism'in yerini alması gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı;

Kimilsungism'in devrimci teorisi, Marksizm-Leninizm'e yol açan dönemden farklı bir çağda, devrimci pratikte ortaya çıkan sorunlara çözümler sunan devrimci bir teoridir. Juche (fikir) temelinde lider, çağımızdaki ulusal kurtuluş, sınıf özgürleşmesi ve insan özgürlüğü teorileri, stratejileri ve taktikleri hakkında derin bir açıklama yaptı. Böylece, Kimilsungism'in devrimci teorisinin, Juche döneminde mükemmel bir devrimci Komünizm teorisi olduğu söylenebilir.
Analist Shin Gi-wook'a göre, Juche ve Kimilsungism'in fikirleri özünde "sözde daha evrensel bir Marksizm-Leninizm üzerine Kuzey Kore özgüllüğünün ifadeleri" idi. Birçok yönden, sosyalizmden milliyetçiliğe bir geçişi işaret ediyordu. Bu, 1982'de yapılan bir konuşmada, Kuzey Kore'nin Kim Il-sung'un 70. yaş gününü kutladığı ve ulus sevgisinin sosyalizm sevgisinden önce geldiği bir konuşmada açıkça ortaya çıktı. Bu özgüllük, Kore Ulusunun Teorisi Bir Numara, Tarzımızın Sosyalizmi gibi kavramları doğurdu. Kim Jong-il'in ölümünün ardından, Kimilsungism, Kore 4. İşçi Partisi Konferansı'nda Kimilsungism-Kimjongilism'e dönüştürüldü. KİP'nin "Kim Il-sung ve Kim Jong-il'in partisi" olduğunu belirten Kimilsungism - Kimjongilism, "partinin tek yol gösterici fikri" haline geldi. 4. Konferansın ardından Kore Merkez Haber Ajansı (KMHA), "Koreli halkının uzun süredir Cumhurbaşkanı [Kim Il-sung] ve Kim Jong-il’in Kimilsungism–Kimjongilism - millet rehberliği ". KİP Birinci Sekreteri Kim Jong-un, "Kimilsungism-Kimjongilism'in, Juche fikrinin, teori ve yönteminin ve Juche döneminin büyük bir devrimci ideoloji temsilcisinin ayrılmaz bir sistemi olduğunu söyledi. Partimizin devrimci niteliğini sürdürmek ve Devrim ve inşaatı Cumhurbaşkanı ve Genel'in fikirleri ve niyetleri doğrultusunda ilerletmek amacıyla inşa ve Parti faaliyetleri "dedi.

Kim Jong-il'e göre juchenin devlet politikası olarak uygulanması aşağıdaki hususları içerir:

Halk düşüncede ve siyasette özgür (chajusong), ekonomik olarak kendi kendine yeter, savunmada da kendini koruyabilecek durumda olmalıdır.
İzlenen siyaset halkın amaç ve isteklerini yansıtmalı ve bu yolda tüm halk devrim ve inşa süreci için seferber edilmelidir.
Devrim ve inşa süreçleri ülkenin içinde bulunduğu duruma uygun olmalıdır.
Devrim ve inşa sürecinin yapması gereken en önemli görev ise halkı ideolojik olarak birer komünist olarak şekillendirip, onları inşa süreci için seferber etmesidir.
Juche bakış açısı parti ve onun önderine sonuna kadar sadakati gerektirir. Kuzey Kore'de parti Kore İşçi Partisi, onun önderi ise Kim Jong-il'dir. Kuzey Kore resmi tarihine göre Juche'nin ilk uygulamalarının izi 1956-61 yıllarını kapsayan beş yıllık planında görülebilir. Chollima Hareketi olarak da değerlendirilen bu plan Chongsan-ri metodu ile Taean üretim sisteminin doğuşuna öncü olmuştur. Beş yıllık plan Sovyetler birliği ile Çin arasındaki çatışmadan Kuzey Kore'nin etkilenmemesi için ülkenin ekonomik olarak hızla büyümesine ve ağır sanayileşmesine ağırlık verir. Chollima hareketi Sovyet beş yıllık planlarından esinlenerek merkezi devlet planlamasını esas alır. Kendi kendine yetebilirlik için çok çaba sarf etse de Kuzey Kore diğer ülkelerden ekonomik yardım almıştır. Tarihsel olarak bakıldığında ülke en büyük ekonomik desteği 1991 yılındaki çöküşüne kadar Sovyetler Birliği'nden almıştır. Kore Savaşı'ndan sonraki dönemde özellikle sosyalist bloktaki kardeş ülkelerden alınan borçlar önemli olmuş 1976 yılına kadar ise Sovyetler Birliği'nden sanayi ürünleri tedarik edilmiştir. 1991 yılından sonra sosyalist blok ortadan kalkınca ülke ekonomisi krize düşmüş, kitlesel kıtlığa yol açan sıkıntılar yaşanmıştır. Yıllar süren zor dönemler süresince Çin Halk Cumhuriyeti ülkeye insani yardım olarak yılda 400 milyon dolarlık yardım yapmıştır. Ayrıca ülke nükleer programının barışçıl sonuçlandırılması amacıyla oluşturulan ve Kuzey Kore, Güney Kore, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya, ABD ve Rusya Federasyonu'ndan oluşan gruptan yakıt ve teknik yardım almaktadır.

1992 yılında yapılan değişiklikle birlikte Kuzey Kore resmi devlet ideolojisi olan Marksizm-Leninizm yerini Juche'ye bırakacaktır. Juche, Marksizm-Leninizm'in yaratıcı bir uygulaması olarak tanımlandırılır. Kim Il-sung yaptığı açıklamada juche'nin Kuzey Kore'ye özel olmadığını ve Marksist-Leninist devletlerdeki programatik eğilimi net hale getirdiğini söyleyecektir. 1991 yılında ülkenin ekonomik olarak en büyük destekçisi olana Sovyetler Birliği ortadan kalkınca 1998 yılındaki Anayasa değişikliğinde Marksizm-Leninizm Anayasa'dan çıkarıldı. Buna rağmen metinde Marksist-Leninist terminoloji sıkça kullanılır. 1990'lı yılların ortalarında oluşturulan Songun doktrinine göre ise Kuzey Kore'deki ana devrimci gücün işçi sınıfı değil, ordu olduğu belirtilmiştir. Birçok yorumcu, gazeteci ve akademisyen ülkedeki rejimi Stalin uygulamalarına benzerlik nedeniyle Stalinist olarak kategorize etse de, terminoloji olarak Marksizm-Leninizme ideolojik katkı olarak bir Stalinizmden bahsedilemeyeceği için bu benzetme sorunludur. Stalin'in siyasi, toplumsal ve ekonomik uygulamaları nasıl birer ideolojik katkı olarak değerlendirilemezse, Juche'nin de böyle değerlendirilemeyeceği ortadadır. Kim İl-sung'un siyasi açılımları ve konuşmalarında Kuzey Kore'nin Stalin'in teorize ettiği tek ülkede sosyalizm ve Bolşevik Partisinin uyguladığı merkezi ekonomik sistemi benimsediği görülür. Stalin'in hayranı olan Kim, onun 1953 yılındaki ölümünden sonra da yazdığı yazılarda duyduğu üzüntüyü dile getirecektir. Stalin'den sonra başa geçen Sovyet yönetimi özellikle 1956 yılındaki Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kong

Kazan (Tatarca: Казан, Qazan, قزان; Rusça: Каза́нь), Rusya'ya bağlı Tataristan'ın en büyük şehri ve başkentidir. Volga ve Kazanka Nehirlerinin birleştiği noktada yer alan şehir, 425,3 kilometrekarelik (164,2 mil kare) bir alanı kaplamakta olup, nüfusu 1,3 milyonun üzerinde ve büyük metropol bölgesinde yaklaşık 2 milyona ulaşmaktadır. Kazan, Volga Federal Bölgesi'nin yanı sıra Volga üzerindeki en kalabalık şehir olarak Rusya'nın beşinci büyük şehridir.
Tarihsel olarak Kazan, Kazan Hanlığı'nın başkentiydi ve 16. yüzyılda Korkunç İvan tarafından fethedildi ve bu noktada şehir Rusya Çarlığı'nın bir parçası oldu. Şehir, Pugachev İsyanı (1773-1775) sırasında ele geçirildi ve büyük ölçüde tahrip edildi, ancak daha sonra Büyük Katerina döneminde yeniden inşa edildi. Sonraki yüzyıllarda Kazan büyüyerek Rusya'nın önemli bir sanayi, kültür ve dini merkezi haline geldi. 1920 yılında Rusya SFSC'nin Sovyetler Birliği'nin bir parçası haline gelmesinin ardından Kazan, Tatar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin (Tatar ASSR) başkenti oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Kazan, Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti olarak kaldı.
Kazan, Tatar ve Rus kültürlerinin canlı karışımıyla ünlüdür. 2015 yılında Kazan'ı 2,1 milyon turist ziyaret etmiş ve 1,5 milyon turist Dünya Mirası listesinde yer alan Kazan Kremlini ziyaret etmiştir. Nisan 2009'da Rusya Patent Ofisi, Kazan'a "Rusya'nın Üçüncü Başkenti" olarak anılma hakkını vermiştir. 2009 yılında Kazan "Rusya'nın spor başkenti" olarak seçilmiştir, bu unvan halen bu şekilde anılmaktadır. Kazan, 2013 Dünya Üniversite Yaz Oyunları'na ev sahipliği yapmış ve 2018 FIFA Dünya Kupası'nın ev sahibi şehirlerinden biri olmuştur.

Şehre adını veren Kazan (Kazanka) nehrinin İdil (Volga) nehriyle birleştiği ve İdil'in bir dirsek şeklini aldığı noktada kurulmuştur. Bölgede bulunan taş devrine ait iskân izleri ve şehrin 7 km. civarında bulunan tunç devri eserleri ile demir devri başlangıcına ait mezarlar bölgenin eski çağlardan beri yerleşim alanı olarak seçildiğini ispatlamaktadır. Kazan şehrinin içinde bulunduğu bu coğrafî bölge, III. yüzyıldan itibaren de çeşitli Türk devletlerinin hakimiyet sahası içine girmeye başlamıştır.
Kazan, 1437-1552 yılları arasında Kazan Hanlığı'nın başkenti, 1708-1920 yılları arasında Kazan Vilayetinin (guberniya) merkezi, 27 Mayıs 1920'de Tataristan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin, 30 Ağustos 1990'da Tataristan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin, 7 Şubat 1992'den itibaren de Rusya Federasyonu'na bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti oldu.
İdil Bulgar Devleti’nin Abdullah Han zamanında yıkılmasıyla hanın iki oğlu Alimbek ve Altınbek, Kazan nehri boyuna gelerek Eski Kazan olarak adlandırılan şehri kurdular. Bu şehir bugünkü Kazan şehrinin 45 km daha yukarısında yer alıyordu. Şehir daha sonraki tarihlerde İdil ırmağının ağzına taşındı ve bugün Kazan olarak isimlendirilen şehir kurulmuş oldu. Şehrin adının Kazan nehrinden geldiği bilinmekle beraber Kazan nehrine bu ismin neden verildiği bilinmiyor. V. Radloff, M. Hudyakov, A. N. Sergeev, P. İ. Riçkov, A. B. Taymas, N. Bajenov, M. Penigen, M. S. Şpilevskiy ve E. G. Buşkanets, Kazan isminin Kazan nehrinden geldiğini, Kazan nehrine de bu ismin dibindeki derin çukurlardan dolayı verildiğini yazmaktadırlar. K. Fuks, A. S. Dubrovin, Ş. Mercanî ve N. P. Zagoskin, Kazan şehrini Kazan Han ya da Kazan isimli bir şahsın kurduğunu ve şehre bu nedenle Kazan isminin verildiğini iddia etmektedirler.
Altın Ordu devletinin dağılmasından sonra 1437 yılında kurulan Kazan Hanlığı'nın başkenti olan Kazan, bu tarihten itibaren önemli bir ticaret merkezi oldu. Sibirya ve Orta Asya'ya ulaşım yolları üzerinde bulunması, bölgede yaz aylarında kurulan panayırlar, şehrin ticarî ve siyasî önemini artırdı. Şehir kısa bir sürede cami, saray, medrese gibi çeşitli İslamî eserlerle süslendi ve İdil-Ural bölgesinin en önemli şehirlerinden biri haline geldi. Ancak hanlıktaki iç çekişmeler ve yoğun Rus baskısı neticesinde şehir 1552 yılında Rusların eline geçti. Şehirde bulunan Han Sarayı, Nur Ali ve Kul Şerif camileri, Han Mezarlığı gibi pek çok İslamî eser ortadan kaldırıldı. Sadece bugün de sağlam durmakta olan Süyüm Bike minaresine dokunulmadı. Kırmızı tuğladan yapılmış 53 metre yüksekliğindeki bu minare, Kazan kalesinin de içinde bulunduğu şehrin en yüksek noktasına inşa edilmiştir. Bugün Kremlin olarak adlandırılan bu bölge, 2001 yılında UNESCO tarafından “tarihi miras” olarak kabul edildi. 1998 yılında buraya Kul Şerif adında dört minareli bir cami inşasına başlanıldı.

Kazan 1552 yılından sonra İslamî şehir kimliğini kaybederek bir Hristiyan şehri kimliğine büründü ve 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu özelliğini korudu. Kazan'ın Rus hakimiyetine geçmesinden sonra Çarlık Rusyası ilk defa Müslüman tebaa ile karşılaştı. İdareciler imparatorluğun bu yeni tebaasını Hristiyan yapmak suretiyle daha iyi bir Rus tebaasına dönüştürmek için 1555 yılında Kazan'da bir piskoposlukla kurdular. Piskopos Guriy 1555-1576 yılları arasında büyük bir Hristiyanlaştırma başlattı. Kazan piskoposluğu devletin de yardımıyla kısa sürede İdil-Ural bölgesinin en önemli misyoner merkezlerinden biri haline getirildi. Müslüman tebaa zorla ve çeşitli vaatlerle Hristiyan olmaya zorlandı. Kazan ve bölgesine Rus nüfusun yerleştirilmesi, dinlerini değiştirmeleri için yapılan baskılar Tatarları 1556'da isyana sürükledi. Ancak isyan kısa sürede bastırıldı ve din değiştirmeyenlerin şehir surları içinde yaşamaları yasaklandı. Müslümanlar şehrin dışına çıktı ve bugün de Eski Tatar Mahallesi olarak bilinen yeni bir mahalle kurdular. 19. yüzyılın sonuna kadar Kazan'daki Hristiyan ve Müslümanlar ayrı mahallelerde ve köylerde yaşıyorlardı. Kazan 1552-1829 tarihleri arasında 9 büyük yangın geçirdi. 24 Ağustos 1829 tarihindeki yangında 9 kilise ve 1309 ev yandı. 1714 yılında Zuye, Viyatka, Kongor, Simbir ve Penza şehirlerini içine alan Kazan eyaleti oluşturuldu. 1722 yılında Çar I Petro Kazan'ı ziyaret etti, bu ziyaretten sonra şehrin ticarî ve sosyal önemi artmaya başladı. Çarın emriyle şehirde askerler için kundura ve nehir gemileri yapan fabrikalar kuruldu. 1726'da Duhovni Seminariya açıldı. 1758 yılında ilk erkek lisesi (gimnazyum) açıldı. Çariçe II. Katerina 1767 yılında Kazan'ı ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında Müslümanlar kendisine müracaat ederek cami yapımı için izin istediler. II. Katerina'nın verdiği izinle Müslümanlar Kazan'ın Ruslar tarafından fethinden sonra ilk camiyi 1766 yılında inşa ettiler. Bu cami bugün Mercanî camisi olarak bilinmektedir. Şehirdeki ikinci cami 1768 yılında Apanayev ailesi tarafından yaptırıldı. 1771 yılında Ahundov ve Apanay medreseleri açıldı. 1774 yılında İdil-Ural bölgesinde çarlığa karşı büyük bir isyan girişimi başlatan Pugaçev, Kazan'ı ele geçirdi. İsyan sırasında şehirde çıkan yangın üç gün devam etti. Tarihi yapıların çoğu bu yangın sırasında yok oldu, sadece şehrin kalesi sağlam kaldı. Bu isyan girişiminin bastırılmasından sonra yeniden Kazan'ın imarına başlandı. 1791'de ilk Rus tiyatrosu, 1786'da barut fabrikası ve 1797'de Duhovni Akademi açıldı. 1785 yılında yeni arazi düzenlemesi sırasında İdil ve Kama nehirleri arasındaki yerler Kazan eyaletine bağlandı. 1804 yılında Kazan Üniversitesi açıldı. Bugün halâ hizmet vermekte olan üniversitenin ana binası 1805-1814 yılları arasında inşa edildi. 1800 yılında şehirde ilk matbaa, 1809 yılında üniversite matbaası, 1811 yılında da ilk kitap mağazası açıldı. Kazan'da Şark Matbaası (Azyatiski Tipografiya) isimli ilk Arap harfli matbaa da yine 1800 yılında açıldı. Bu matbaada 1802-1810 tarihleri arasında 50 bine yakın çeşitli dini kitaplar ve Kur'an basıldı. İkinci Arap harfli matbaa 1802 yılında Kaan Üniversitesi'nde açıldı. Bu iki matbaa 1829 yılında birleştirildi. Haritanov Matbaası, Kazan'daki Arap harfli matbaaların en iyilerinden biri idi. Bu matbaada 1909 yılına kadar 2 milyon civarında İslamî eser basıldı. Sibirya'nın yerleşime açılmasından sonra şehrin ticari önemi daha da arttı. XX. yüzyılda Kazan, Rusya İmparatorluğu'nun en önemli ticaret ve kültür merkezlerinden biri durumuna geldi. 2 Ocak 1848'de ilk banka, 24 Mayıs 1850'de ilk kız lisesi, 1860'ta ilk deri fabrikası (Alafuzov), 1865'te şehir kütüphanesi, 1876'da Tatar Öğretmen Okulu, 1881 ilk müzik okulu açıldı. Şehrin en büyük kütüphanesi olan Kazan Devlet Üniversitesi Kütüphanesi (Nauçnaya Biblioteka İmeni N. İ. Lobaçevskogo) 1814 yılından itibaren kitap toplamaya başladı. 1907 yılında 18.508 kişinin istifade ettiği kütüphanede 160 bin cilt kitap bulunuyordu. 1997 sayımına göre kütüphanede 4.700 bin cilt kitap bulunmaktadır. Bu kitapların 153 bin cildi Tatarca, 23 bin cildi de Arap harfli matbu ve el yazmasıdır. Şehirdeki diğer bir önemli kütüphane de Tataristan Millî Kütüphanesi'dir. Bu kütüphanede de 3.700 bin cilt kitap bulunmaktadır ve bunların 80 bin cildi Tatarcadır.
Kazan 27 Mayıs 1920'de kurulan Tataristan Muhtar Cumhuriyeti'nin başkenti olduktan sonra hızla gelişmeye başladı. 1926'da yolcu otobüsleri çalışmaya başladı. 1928'de kanalizasyon inşasına ve yeni konut yapımına başlandı. 1932 yılında havacılık enstitüsü ve sinema filmi üreten bir fabrika açıldı. 13 Nisan 1945'te Rusya İlimler Akademisi'nin Kazan şubesi açıldı. 1954 yılında şehre doğal gaz boru hatları döşenmeye başladı. 
Kazan Üniversitesi, Pedagoji Üniversitesi, Teknik Üniversite, Konservatuvar ve çeşitli yüksek okullar, şehirdeki en önemli öğretim kurumlardır. İlimler Akademisi'ne bağlı çeşitli enstitüler de üniversite sonrası eğitim verilmektedir. 
Galiasker Kemal, Kerim Tinçurin, Musa Celil, Kaçalov drama tiyatrosu şehirdeki en büyük tiyatrolardır. Tukay, Lenin, Musa Celil, Gorki ve Devlet Müzesi (700 bin parça koleksiyonu bulunmaktadır) şehirdeki önemli müzelerdir. Komünist dönemde inşa edilen yeni üniversite binaları, parlamento binası, sirk ve Tataristan oteli şehirdeki görkemli yapılardan bazılarıdır. 1990'dan sonra Türkler tarafından inşa edilen spor sarayı, pramit (eğlence merkezi), Safar oteli ve filarmoni salonu şehirdeki modern yapılardan

Kendi kendine darbe ya da öz darbe bir devlet liderinin, yönetime yasal yollarla gelmiş olmasına rağmen, ülkenin yasama organını feshederek ya da güçsüz bırakarak, kanuna aykırı düzeyde güç sahibi olmasını sağlayacak bir ayaklanma ya da askerî darbe yapmasıdır. Bu hareketin diğer sonuçları millî anayasanın ortadan kaldırılması ve bağımsız mahkemelerin devre dışı bırakılması olabilir.

Sparta: Kral III. Cleomenes (MÖ 227)
Roma: Diktatör Lucius Cornelius Sulla (MÖ 81)
Roma: Vali Jül Sezar (MÖ 50-48)
Venedik Cumhuriyeti: Doc Marino Faliero (1355, başarısız oldu.)
İngiltere ve İskoçya: Kral I. Charles (4 Ocak 1642, başarısız oldu ve İngiliz İç Savaşı'na sebebiyet verdi.)
Danimarka: Kral III. Frederick (1660)
İsveç: Kral III. Gustav (19 Ağustos 1772)
Fransa: Direktuvar (4 Eylül 1797)
Fransa: Birinci Konsül Napolyon Bonapart (10 Mayıs 1802)
Fransa: Birinci Konsül Napolyon Bonapart (Kasım 1804)
Birinci Meksika İmparatorluğu: İmparator Agustín (31 Ekim 1822)
İkinci Fransa Cumhuriyeti: Başkan Charles Louis Napolyon Bonapart (2 Aralık 1851)
Meksika: Başkan Ignacio Comonfort (17 Aralık 1857)
Brezilya: Başkan Deodoro da Fonseca (3-23 Kasım 1891, başarısız oldu.)
Meksika: Başkan General Victoriano Huerta (7 Ekim 1913)

İtalya Krallığı: Başbakan Benito Mussolini (3 Ocak 1925)
Yugoslavya Krallığı: Kral I. Aleksandar (6 Ocak 1929)
Almanya: Şansölye Adolf Hitler (23 Mart 1933)
Avusturya: Şansölye Engelbert Dollfuss (Mart 1933 – 1 Mayıs 1934)
Uruguay: Başkan Gabriel Terra (31 Mart 1933)
Estonya: Başbakan Konstantin Päts (12 Mart 1934)
Letonya: Başbakan Kārlis Ulmanis (15 Mayıs 1934)
Şili: Başkan Arturo Alessandri Palma (Şubat 1936)
Yunanistan Krallığı: Başbakan İoannis Metaksas (4 Ağustos 1936)
Brezilya: Başkan Getúlio Vargas (10 Kasım 1937)
Romanya: Kral II. Karol (10 Şubat 1938)
Bolivya: Başkan Maj. Germán Busch (24 Nisan 1939)
Paraguay: Başkan Gen. José Félix Estigarribia (18 Şubat 1940)
Uruguay: Başkan Alfredo Baldomir (21 Şubat 1942)
Ekvador: Başkan José María Velasco Ibarra (30 Mart 1946)
Paraguay: Başkan Higinio Morínigo (13 Ocak 1947)
Romanya: Başbakan Petru Groza (30 Aralık 1947)

İran: Başbakan Muhammed Musaddık (3-10 Ağustos 1953)
İran: Şah Muhammed Rıza Pehlevi (15 Ağustos 1953)
Pakistan Dominyonu: Vali-General Malik Gulam Muhammed (Nisan 1953 ve Eylül 1954)
Endonesya: Başkan Sukarno (5 Haziran 1959)
Fas: Kral V. Muhammed (20 Mayıs 1960)
Nepal Krallığı: Kral Mahindra (15 Aralık 1960)
Brunei: Sultan Sir Omar Ali Saifuddin (12 Aralık 1962)
Fas: Kral II. Hasan (7 Haziran 1965)
Uganda: Başbakan Milton Obote (22-23 Şubat 1966)
Lesotho: Başbakan Chief Leabua Jonathan (30 Ocak 1970)
Ekvador: Başkan José María Velasco Ibarra (22 Haziran 1970)
Tayland: Başbakan Field Marshal Thanom Kittikachorn (17 Kasım 1971)
Filipinler: Başkan Ferdinand Marcos (23 Eylül 1972)
Birinci Güney Kore Cumhuriyeti: Başkan Syngman Rhee (23 Mayıs 1952 – 4 Temmuz 1952)
Dördüncü Güney Kore Cumhuriyeti: Başkan Park Chung-hee (Ekim 1972)
Svaziland: Kral II. Sobhuza (12 Nisan 1973)
Uruguay: Başkan Juan Maria Bordaberry (27 Haziran 1973)
Yukarı Volta: Başkan Gen. Sangoulé Lamizana (8 Şubat 1974)
Bolivya: Başkan Hugo Banzer (7 Kasım 1974)
Hindistan: Başbakan İndira Gandhi (25 Haziran 1975)
Bahrain: Emir Şeyh İsa bin Salman El Halife (2 Ağustos 1975)
Polonya: Başbakan Wojciech Jaruzelski (13 Aralık 1981)

Peru: Başkan Alberto Fujimori  (5 Nisan 1992)
Guatemala: Başkan Jorge Serrano Elías (25 Mayıs 1993; Başarısız)
Rusya Federasyonu: Başkan Boris Yeltsin (21 Eylül – 4 Ekim 1993)
Lesotho: Kral III. Letsie (17 Ağustos 1994)
Nepal Krallığı: Kral Gyanendra (4 Ekim 2002)
Nepal Krallığı: Kral Gyanendra (1 Şubat 2005)
Pakistan: Başkan Gen. Pervez Müşerref (3 Kasım 2007)
Nijer: Başkan Mamadou Tandja (29 Haziran 2009)
Türkiye: Başkan Recep Tayyip Erdoğan (15 Temmuz 2016)
Gambiya: Başkan Yahya Jammeh (1 Aralık 2016 –20 Ocak 2017;başarısız)
Venezuela: Başkan Nicolás Maduro (29 Mart 2017)
Angola: Başkan João Lourenço (23 Ağustos 2017)

Kim Cong-il (Korece: 김정일, doğum adı: Yuri İrsenoviç Kim / Юрий Ирсенович Ким 16 Şubat 1941 - 17 Aralık 2011), Kuzey Kore'nin eski lideri, Ulusal Savunma Kurulu başkanı, Kore İşçi Partisi genel sekreteri ve Kore Halk Ordusu başkomutanıydı.
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu olan babası Kim Il-sung 1994 yılında ölünce, ülke yönetimini devralmıştır ve öldüğü yıl olan 2011'e kadar Kuzey Kore Devlet Başkanlığı görevini yürütmüştür.
Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nde "Sevgili Lider" olarak anılan Kim Cong-il, CNN tarafından dünyanın en gizemli lideri olarak nitelendirilmiştir.

Kim Cong-il Sovyet kayıtlarına göre 1941 yılında Sibirya'da dünyaya gelmiştir. Resmî öz geçmişinde ise 16 Şubat 1942 günü Kore'deki Baekdu Dağı'nda gizli bir askerî kampta doğduğu belirtilmektedir. Kim Cong-il'in doğduğu gün dağın ardında çift gökkuşağı ve gökyüzünde yeni bir yıldızın belirdiği öne sürülmektedir.
Kendisinin İnternet konusunda uzman olduğunu söyleyen Kim Cong-il, koleksiyonunda 20 binden fazla video kaset bulunan bir film tutkunudur. Kim Cong-il'in uçuş korkusuna sahip olduğu ve bu nedenle uzak mesafelere özel trenlerle gittiği iddia edilmiştir. Müzik ve güzel sanatlarla da ilgilenen Kim Cong-il'in altı tane opera yapıtı kaleme aldığı ve Juche Kulesi'ni tasarlayan kişi olduğu belirtilmektedir.
Babası Kim İl-sung'un bazı yurtdışı seyahatlerde kendisi de yer almıştır.
Kim Cong-il 17 Aralık 2011 günü bir tren seyahatinde hayatını kaybetti. Ancak Pyongyang yönetimi açıklamayı iki gün sonra yaparken, ölüm nedeni olarak kalp krizi gösterildi. Kore Devlet Televizyonu özel yayına geçerken siyahlar giymiş ağlayan bir spiker, saha teftişleri yapan Kim'in büyük zihinsel ve bedensel yorgunluk içinde olduğunu ve otopsinin de ölüm nedenini doğruladığı kaydetti.
Naaşı Kumsusan Güneş Sarayı'nda mumyalanmış bir şekilde sergilenmektedir.

Kim İl-sung (babası)
Kim Jong-suk (annesi)

Kim Man-il (3 yaşında ölen erkek kardeşi)
Kim Kyong-hui (kız kardeşi)
Kim Kyong-Jin (anneden ayrı kız kardeşi)
Kim Pyong-il (anneden ayrı erkek kardeşi)
Kim Yong-il (anneden ayrı erkek kardeşi)

Song Hye-rim (ilk metresi)
Kim Jong-nam (oğlu)
Kim Young-sook (e. 1974–2011)
Kim Sul-song (kızı)
Ko Yong-hui (ikinci metresi)
Kim Jong-Un (oğlu)
Kim Jong-chul (oğlu)
Kim Yo-jong (kızı)
Kim Ok (üçüncü metresi)

Kore Halk Ordusu
Kuzey Kore Devlet Başkanlığı
General Kim Cong-il'in şarkısı
Kim Cong-il çiçeği
Kim Cong-il'in unvanları listesi

Kim hanedanlığı veya Paektu Soyluğu, ülkenin ilk lideri Kim İl-sung'dan doğan üç kuşak bir Kuzey Kore liderliği soyu. 1948'de Kim, 1945'teki Japon egemenliğinin sona ermesinden sonra Kore'nin kuzeyinde yeni oluşturulan yönetime katıldı. 1950'de Kore Yarımadası'nı yeniden bir araya getirme girişiminde Kore Savaşı başladı ve Kim ailesi bu savaşa yoğun olarak katıldı. 1980'lerde Kim, daha sonra iki halefine geçecek olan Juche devlet felsefesine yakından bağlı bir kişilik kültü geliştirdi: oğlu Kim Jong-il ve torunu Kim Jong-un.
Bu aile geçmişine Japon yönetiminde Kore döneminde ülkenin bağımsızlık mücadelesi sırasında ve kurulma aşamasında gerçekleştirdiği fedakarlıklar ve verdiği bedeller nedeniyle Kuzey Kore'de özel önem atfedilmektedir. Zira aile üyelerinin büyük çoğunluğu Japonya'daki bağımsızlık mücadeleleri sırasında ve Kore Savaşı'ndaki gerilla savaşı süreçlerinde ölmüştür.

Kim Jong-un (Korece: 김정은, romanize: Kim Cong-ın; d. 8 Ocak 1983 veya 1984), 2011'den bu yana Kuzey Kore Lideri ve 2012'den beri Kore İşçi Partisi Başkanı olan Kuzey Koreli siyasetçidir. Kim, Ko Yong-hui (1952–2004) ve 1994'ten 2011'e ülkenin ikinci lideri olan Kim Jong-il'in (1941–2011) ikinci çocuğudur. 1948'den 1994'e kadar Kuzey Kore'nin kurucusu ve ilk lideri olan Kim İl-sung'un torunudur. Kim, ülkenin kuruluşundan sonra dünyaya gelen ilk Kuzey Kore lideridir.
2010 yılının sonlarından itibaren Kim Jong-un, KDHC'nin öncülüğünün vârisi olarak görülüyordu ve yaşlı Kim'in ölümünün ardından Kuzey Kore devlet televizyonu onu "Büyük Başarılı" olarak ilan etti. Kim, Kore İşçi Partisi Başkanı (2012 ve 2016 yılları arasında İlk Sekreter olarak), Merkez Askeri Komisyon Başkanı, Devlet İşleri Komisyonu Başkanı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığı'nı üstlendi. Kuzey Kore'deki en yüksek karar organı olan Kore İşçi Partisi Politbüro Başkanlığı üyesidir. Kim, 18 Temmuz 2012'de Kore Halk Ordusu'nda Kuzey Kore Mareşal rütbesine terfi etti ve Silahlı Kuvvetler Yüksek Komutanlığı görevini pekiştirdi. Kuzey Kore devlet medyası genellikle onu Mareşal Kim Jong-un, "Mareşal" veya "Aziz Haşmetli" olarak adlandırıyor.
12 Aralık 2013 tarihinde Kim, "ihanet" nedeniyle eniştesi Jang Song-thaek'in idamını emretti. Kim, üvey kardeşi Kim Jong-nam'a Şubat 2017'de Malezya'daki suikast emrini amcasının verdiğine inanıyor.
2018'de Kim Jong-un ve Güney Koreli Moon Jae-in, Kuzey ile Güney arasındaki sınırda iki kez Panmunjom'da ve bir kez Pyongyang'da bir araya geldi. 12 Haziran 2018'de, Kim ve ABD Başkanı Donald Trump, Kuzey Kore nükleer programını tartışmak üzere Kuzey Kore lideri ve ABD başkanlığı arasında ilk defa yapılan görüşmelerde Singapur'daki bir zirvede bir araya geldi. Şubat 2019'da Hanoi'deki bir takip toplantısı aniden bir anlaşma yapılmadan sona erdi. 25 Nisan 2019'da Kim ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ilk zirvesini Rusya'nın Vladivostok kentinde gerçekleştirdi. Kim, 30 Haziran 2019 tarihinde Kore Tarafsız Bölgesinde Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in ve ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geldi.
2024 yılında Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve ardından Kursk Harekatı'yla Ukrayna'nın Rusya'ya girmesinin ardından Kim, Ukrayna'ya karşı savaşta Rus birliklerine yardım etmek üzere Kuzey Koreli askerleri gönderdi.

Japon gazetelerinde yayınlanan haberlere göre İsviçre'de Bern yakınlarında bir okula gitti. İlk raporlarda 1993 yılına kadar "Chol-pak" ya da 1998 yılına kadar "Pak-kol" ismi altında Bern yakınlarında Gümligen'de en özel İngilizce "International School"a gitti. Utangaç, sınıf arkadaşları ile birlikte iyi ilişkileri olan ve bir basketbol hayranı iyi bir öğrenci olarak nitelendirildi.
Nisan 2012'de Kim Jong-un düşünülenden daha önce 1991 ya da 1992 yılından itibaren İsviçre'de yaşamış olduğunu gösteren belgeler yayınlandı.

En büyük kardeşi olan Kim Jong-nam'ın Mayıs 2001'de sahte pasaport kullanarak yanında 2 kadın ve 1 çocuk ile Japonya'daki Disneyland'ı ziyaret etmek istemesinin başarısızlıkla sonuçlanması ve babasının gözünden düşmesi ile yeni vâris olarak seçilmiştir.

Kim Jong-il'in kişisel aşçısı ve Japon bir şef olan Kenji Fujimoto, Kim Jong-un'u “eski bloktan bir yonga, babasının yüz, vücut şekli ve kişilik açısından bir görüntüsü” olarak nitelendirdi. Jong-un'un Beatles ve Jean-Claude Van Damme'nin büyük bir hayranı olduğunu söyledi.
26 Şubat 2013 tarihinde Kim Jong‑un, birçok gazetecinin Rodman'ın, Kim'in tanıştığı ilk Amerikalı olduğunu iddia etmesine yol açarak Dennis Rodman ile bir araya geldi. Rodman, Kim Jong-un'un özel adasına olan yolculuğunu anlattı: "Hawaii ya da İbiza gibi, ama orada yaşayan tek kişi o."
Dennis Rodman'ın gezisi sırasında Vice dergisi muhabiri Ryan Duffy, liderin sosyal açıdan garip olduğunu ve el sıkışırken göz teması kurmadığını söyledi.
Sejong Enstitüsü'nden Cheong Seong-chang'a göre, Kim Jong-un, halkının refahına daha fazla ilgi duyuyor ve onlarla, babasından daha fazla etkileşim içinde bulunuyor.
Nisan 2018'deki zirvesinde Kim'i gören Güney Koreliler, onu mütevazı, esprili ve özenli olarak nitelendirdi. Onunla buluştuktan sonra Donald Trump, "Yetenekli bir adam olduğunu öğrendim. Ülkesini çok sevdiğini de öğrendim" dedi. Kim'in mükemmel bir kişiliğe sahip olduğunu ve çok akıllı olduğunu ekledi.

2009'da, raporlar Kim Jong-un'un diyabetik olduğunu ve hipertansiyondan muzdarip olduğunu öne sürdü. Ayrıca sigara içtiği de biliniyor.

Kim Jong-un, Eylül ve Ekim 2014'te altı hafta boyunca halk önüne çıkmadı. Devlet medyası "rahatsız edici bir fiziksel durumdan" muzdarip olduğunu bildirdi. Daha önce de böyle bir sorun yaşamıştı. Ortaya çıktığında bir baston kullanıyordu.
Güney Kore hükûmeti, Eylül 2015'te, Kim'in önceki beş yılda 30 kilo aldığını ve tahminen toplam 130 kg (290 lb) vücut ağırlığına ulaştığını belirtti.

25 Temmuz 2012'de, Kuzey Kore devlet medyası ilk kez Kim Jong-un'un Ri Sol-ju (리 설주) ile evli olduğunu bildirdi. 20'li yaşların başında olduğuna inanılan Ri, açıklamadan birkaç hafta önce Kim Jong-un'a kamuoyuna eşlik ediyordu. Güney Koreli bir analiste göre, Kim Jong-il 2008'de, ikisi 2009'da evli olan ve 2010'da bir çocuğu olan evliliğini acımasızca düzenledi. Dennis Rodman, 2013 yılında ziyaret ettikten sonra, Ju-ae adında bir kızlarının olduğunu bildirdi. Ama, Güney Koreli kaynaklar birçok çocuğa sahip olabileceklerini düşünüyor.
Kim Jong-un bazen, onun kamu imajını yaratmada ve onun için kamuya açık etkinlikler düzenlemede etkili olduğu söylenen küçük kız kardeşi Kim Yo-jong'a eşlik ediyor. Seul'deki Dongguk Üniversitesi'ndeki Kuzey Koreli çalışmalar profesörü Kim Yong-hyun ve diğerlerine göre, Kim Yo-jong ve diğerlerinin tanıtımı, "Kim Jong-un rejiminin birlikte varlığını sona erdirdiğinin bir işaretidir. Partinin kilit seçkin mevkilerinde nesiller boyu yer değiştirerek önceki Kim Jong-il rejiminin kalıntıları "dedi.
13 Şubat 2017'de, sürgün olan Kim Jong-un'un üvey kardeşi Kim Jong-nam, Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı'ndaki Terminal 2'den geçerken VX sinir ajanıyla öldürüldü.

2020 boyunca Kim, ülkeyi tecrit altına alıp halka açık toplantıları sınırladıktan sonra Kuzey Kore'de COVID-19 salgınıyla mücadelede başarılı olduğunu iddia etti.
Nisan 2020'de, kamuoyunda üç hafta boyunca görünmemesi, Kim'in ciddi bir şekilde hasta olduğu, hatta öldüğü yönünde spekülasyonlara yol açtı, ancak herhangi bir sağlık sorununun net bir kanıtı ortaya çıkmadı. COVID-19 riski veya başka bir nedenden dolayı, belki de sağlık sorunları nedeniyle, takip eden aylarda nadiren halka görünmeye devam etti.
Ağustos 2020'de Kim küçük kız kardeşi Kim Yo-jong'a bazı yetkilerini devrederek Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinden sorumlu olduğunu ve onu fiilen ikinci komutanı yaptığını bildirdi. Bu, Kim'in hasta olduğuna dair daha fazla söylentiye neden oldu, ancak bu doğrulanmadı.
5 Eylül 2020'de Kim Jong Un, Typhoon Maysak'ın vurduğu bölgeleri gezdi. Ayrıca yerel il parti komite başkanını değiştirdi ve Pyongyang yetkililerine bir kurtarma çabası yürütmelerini emretti. Kent sakinlerini felaketten koruyamadıklarını belirterek şehir ve il yetkililerine de ağır cezalar verileceğini taahhüt etti. Bu durumun sonucunda Kim, Güney Hamgyong Eyaleti Kore Komite İşçi Partisi başkanı Kim Song-il'i görevinden kovdu.

 Wikimedia Commons'ta Kim Jong-un ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur.

Kim Il-sung, asıl adı Kim Song Ju (15 Nisan 1912 – 8 Temmuz 1994) Kuzey Kore'nin eski devlet başkanı ve Kore İşçi Partisi'nin eski Genel Sekreteri.
1948 yılından ölümüne değin Kuzey Kore'nin liderliğini yürütmüştür. Ölümünden sonra devlet başkanlığına oğlu Kim Jong-il geçmiştir.

1931'de Kore İşçi Partisi'ne girdi. 1930'larda Kore'yi işgal eden Japonlara karşı sürdürülen silahlı direniş hareketine önderlik etti. Sovyet askeri yetkililerince Sovyet Birliği'ne gönderilerek askeri ve siyasal eğitim gördü. Bu arada eskiden Japonlara karşı savaşmış bir ulusal kahramanın adını aldı. II. Dünya Savaşı sırasında, Sovyet ordusunda binbaşı rütbesiyle bir Kore birliğine komuta etti. Savaşın sonunda 38. paralel sınır kabul edilerek Kore'nin kuzeyi SSCB, güneyi ise ABD tarafından geçici olarak işgal edildi. 1945'te Kuzey Kore'ye dönen Kim, SSCB'nin desteğinde sosyalist bir yönetim kurdu. 1948'de oluşturulan Kuzey Kore'nin ilk başbakanı oldu. 1950'de Kuzey Kore birliklerinin 38. paraleli geçerek Güney Kore'nin içlerine doğru ilerlemeye başlamaları üzerine Kore Savaşı patlak verdi. Kuzey Kore'yi işgal eden Birleşmiş Milletler ve Güney Kore birliklerini Çin'in yardımıyla püskürttü.
Kore Savaşı'nın sona ermesinin (1953) ardından ülke içi muhalefeti bastırdı ve Kore İşçi Partisi içindeki rakiplerini saf dışı bırakarak ülkenin mutlak yöneticisi durumuna geldi. Ardından Kuzey Kore'yi sanayileşmiş, askeri açıdan güçlü ve disiplinli bir devlete dönüştürmeye yönelik uygulamalar başlattı. SSCB ve Çin ile yakın ilişkiler kurdu. Juche ideolojisini oluşturmuş ve bunun ülkede resmi devlet ideolojisi haline gelmesini sağlamıştır.
Aralık 1972'de Kuzey Kore devlet başkanlığına seçildi. Bu görevi sırasında sürekli olarak iki Kore'nin birleştirilmesi için çaba gösterdi. 1994'te geçirdiği ani bir kalp krizi sonucunda öldü. Ölümünden sonra, 1980'de yerine geçmesini belirttiği oğlu Kim Jong-il devlet başkanlığına geçti.
Naaşı Kumsusan Güneş Sarayı'nda mumyalanmış bir şekilde sergilenmektedir.

Kim İl-sung toplam 15 ülkeyi ziyaret etti. Yurtdışı seyahatleri kapsamında en çok Sovyetler Birliği'ni ve Çin Halk Cumhuriyeti'ni ziyaret etti, bu kapsamda tüm seyahatleri boyunca toplam 6 Sovyetler Birliği lideri ve 4 Çin Halk Cumhuriyeti lideri ile görüştü. Diğer seyahat ettiği ülkeler Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyet, Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti, Demokratik Alman Cumhuriyeti, Endonezya Cumhuriyeti, Macaristan Halk Cumhuriyeti, Moğolistan Halk Cumhuriyeti, Moritanya İslam Cumhuriyeti, Polonya Halk Cumhuriyeti, Romanya Sosyalist Cumhuriyeti, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti ve Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'dir.
Ziyaretlerin bir kısmı resmî ziyaret, bir kısmı ise törenlere katılım, davet, toplantı, görüşme gibi diplomatik amaçlar taşımayan ziyaretler şeklinde gerçekleşti. Kamuoyuna yansımayan, gizli yapılan veya ayrıntıları bilinmeyen seyahatler de mevcuttur. Bazı kaynaklar özellikle 1970'li yıllarda senede bir veya birkaç kez Pekin'e gittiğini ifade eder. Ziyaretlerinde çoğunlukla zırhlı trenle seyahat etmeyi tercih etti, ancak bazı seyahatlerini uçakla yaptı. Bazı seyahatlerine kendisinden sonra Kore İşçi Partisi genel sekreteri olacak oğlu Kim Cong-il de eşlik etmiştir.

Kim Hyong-jik (babası)
Kang Pan-sok (annesi)

Kim Yong-ju (erkek kardeşi)

Kim Jong-suk (e. 1941–1949)
Kim Cong-il (oğlu)
Kim Man-il (3 yaşında ölen oğlu)
Kim Kyong-hui (kızı)
Kim Sung-ae (e. 1952–1994)
Kim Kyong-Jin (kızı)
Kim Pyong-il (oğlu)
Kim Yong-il (oğlu)

Juche
Juche Kulesi
Kim İl-sung Meydanı
Orak, çekiç ve yazı fırçası
Kim İl-sung'un yurtdışı seyahatleri listesi

Özel

Genel
Hoare, James (2019). Historical Dictionary of Democratic People's Republic of Korea [Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Tarihi Sözlüğü] (İngilizce). Lanham: Rowman & Littlefield. ISBN 1-538-11973-0. 
Hong, Young-sun (2015). "Through a Glass Darkly" [Karanlık Bir Camdan]. Cold War Germany, the Third World, and the Global Humanitarian Regime [Soğuk Savaş Almanyası, Üçüncü Dünya ve Küresel İnsanî Rejim] (İngilizce). Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 978-1-107-09557-1.

Kişi kültü veya lider kültü, genellikle hükûmet tarafından liderin idealize edilmiş ve kahramanlaştırılmış bir imajının oluşturulması amacıyla yapılan bir çabadır. Tarihsel olarak, kitle iletişim araçlarının, propaganda, gösteri, sanat, vatanseverlik ve hükûmet tarafından organize edilen gösteri ve mitingler gibi teknikler aracılığıyla geliştirilmiştir. Kişilik kültü, apotheosis ile benzerdir, ancak modern toplumsal mühendislik teknikleriyle genellikle tek parti rejimlerinde veya baskın parti rejimlerinde devlet veya parti tarafından oluşturulur. Kişilik kültleri genellikle totaliter veya otoriter hükûmetlerin liderleriyle ilişkilendirilir. Aynı zamanda bazı monarşilerde, teokrasilerde, başarısız demokrasilerde ve hatta liberal demokrasilerde de görülebilir.

İnsanlık tarihi boyunca, hükümdarlar ve diğer devlet başkanları sık sık büyük bir saygıyla karşılanmış ve onlara süper-insan nitelikleri atfedilmiştir. Özellikle Orta Çağ Avrupa'sında tanrısal haklılık ilkesi aracılığıyla, hükümdarlar Tanrı'nın veya tanrıların isteğiyle göreve geldikleri söylenirdi. Antik Mısır, Japonya İmparatorluğu, İnka İmparatorluğu, Aztekler, Tibet, Tayland ve Roma İmparatorluğu, hükümdarları "tanrı-imparator" olarak yeniden tanımlayan örnekler arasında özellikle dikkat çekicidir. Ayrıca, Antik Roma'nın İmparatorluk kültü, imparatorları ve bazı aile üyelerini Roma Devleti'nin ilahi onaylı otoritesi (auctoritas) ile özdeşleştirirdi.
18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa ve Kuzey Amerika'da demokratik ve seküler fikirlerin yayılması, hükümdarların bu aurayı korumasını giderek zorlaştırdı, ancak III. Napolyon ve Kraliçe Victoria, 19. yüzyılda çoğalan ve dolaşıma giren kartvizit portrelerinde bu sürecin sürdürülmesini takdir ettiler ve topladılar.
Sonraki dönemlerde radyo gibi kitle iletişim araçlarının gelişmesi, siyasi liderlere daha önce hiç olmadığı kadar kitlelere olumlu bir imaj yansıtma imkanı sağladı. İşte 20. yüzyılda en ünlü kişilik kültleri bu koşullardan doğdu. Bu kültler genellikle bir tür siyasi dindir.
21. yüzyılda İnternet'in ortaya çıkması, kişilik kültü fenomenini yeniden canlandırmıştır. Sosyal medya platformları aracılığıyla yayılan yanlış bilgi ve propaganda ile yirmi dört saatlik haber döngüsü, aldatıcı bilginin geniş çapta yayılmasına ve kabul edilmesine imkan sağlamıştır. Sonuç olarak, kişilik kültleri birçok yerde büyümüş ve popülerliğini korumuştur, dünya genelinde otoriter yönetimlerde belirgin bir artışla paralel olarak.
"Kişilik kültü" terimi, muhtemelen İngilizcede 1800-1850 yılları arasında ortaya çıktı ve aynı dönemde Fransızca ve Almanca versiyonları da ortaya çıktı. Başlangıçta, siyasi bir çağrışımı yoktu, ancak Romantik "deha kültü" ile yakından ilişkilendirildi. Terimin ilk siyasi kullanımı, Karl Marx'ın 10 Kasım 1877 tarihli Wilhelm Blos'a yazdığı bir mektupta ortaya çıktı.

Ne ben, ne de sen popülerlikle ilgileniyoruz. Bir kanıt sunayım: Kişilik kültüne olan bu antipatim o kadar büyüktü ki, Uluslararası hareketin yaşandığı dönemde birçok kez halk önünde onura layık görülmek istendiğinde, bunlardan hiçbirini kamusal alana girmesine izin vermedim...

Bir liderin kişilik kültünün neyin oluşturduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. Tarihçi Jan Plamper, modern kişilik kültlerinin "öncülerinden" ayıran beş özelliğe sahip olduğunu yazmıştır: Kültler dünyevi ve "halk egemenliğine dayanmaktadır"; hedefleri sadece erkeklerdir; sadece zengin veya sadece yönetici sınıfı değil, tüm nüfusu hedef alırlar; kitle iletişim araçlarını kullanırlar; "rakip kültlerin" girişini engellemek için kitle iletişim araçlarının yeterince kontrol edilebildiği yerlerde mevcutturlar.
2013 tarihli "Karakter nedir ve neden gerçekten önemlidir?" adlı makalesinde Thomas A. Wright şöyle belirtmiştir: "Kişilik kültü fenomeni, sürekli propaganda ve medya maruziyeti yoluyla bilinçli bir şekilde şekillendirilen, hatta tanrısal bir hale getirilen bir bireyin idealize edilmiş halk imajına atıfta bulunur. Sonuç olarak, bir kişi, yalnızca halk kişiliğinin etkisiyle diğerlerini manipüle edebilir... kişilik kültü perspektifi, birçok kamu figürünün yaratmak için yetiştirdiği sığ ve dışsal imajlara odaklanır ve idealize edilmiş ve kahramanca bir imaj oluşturur."
Adrian Teodor Popan, bir kişilik kültünü "liderin aşırı miktarda ve abartılı bir şekilde kamuoyunda övgü gösterisini" tanımlamıştır. Ayrıca, kişilik kültünün oluşumuna yol açan üç nedensel "gerekli, ancak yeterli olmayan yapısal koşul ve olay zinciri" ile birlikte, patrimonyalizm ve müşterekçilik kombinasyonu, muhalefetin eksikliği ve toplum kültürünü saran sistemli sahtekarlık gibi bir dizi olay zinciri tanımlamıştır.
John Pittman'a göre, kişilik kültlerinin temel özelliği babacan bir yapıya sahip olmalarıdır. Marksist hareketlerle örtüşen kişilik kültü fikri, iktidardaki erkekler arasında popüler hale gelmiş ve onların "halkın babaları" olacakları düşüncesiyle yaygınlaşmıştır. 1920'lerin sonuna gelindiğinde, kişilik kültlerinin erkek özellikleri daha da aşırı hale gelmiştir. Pittman, bu özelliklerin, "bir 'büyük lider'in kültürel odak olarak rejimin aygıtına formal bir rolü: yukarıdan aşağıya 'idari önlemlere' dayanma: ve tek bir idealle oluşturulan piramidal bir otorite yapısı" gibi rolleri içerdiğini belirtmektedir.

Kitle iletişim araçları, ulusal liderlerin kişilik kültlerinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Modern kişilik kültü büyük ölçüde liderin medya aracılığıyla nasıl sunulduğuna bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Modern kişilik kültü, medya ile birlikte gelişmiştir. Yirminci yüzyıl, radyo yayınları, filmler ve daha sonra internet üzerindeki içerikler şeklinde propaganda paketlemesini mümkün kılan teknolojik ilerlemeler getirmiştir. Bugün, hükûmetler vatandaşları dış dünyadan izole edebilme ve vatandaşların erişebileceği içeriğin bir tekelini oluşturma yeteneğine sahiptir, bu da kişilik kültünün geliştirilmesini çok daha kolay hale getirir.
2013 yılında Thomas A. Wright, "[özellikle siyasette] karizmatik liderin giderek daha çok medyanın ve kendi kendini göstermenin bir ürünü haline geldiği açık hale geliyor" şeklinde gözlemde bulunmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki medyaya odaklanan Robert N. Bellah ise şöyle eklemiştir: "Amerikan siyasetinde medyanın kişilik kültüne ne ölçüde yansıdığını ve ne ölçüde oluşturduğunu belirlemek zordur. Elbette ki bunu yalnızca medya tek başına oluşturmadı, ancak kesinlikle buna katkıda bulundu. Her durumda, Amerikan siyaseti modern dünyada nadir görülen bir ölçüde politik liderlerin kişilikleri tarafından domine ediliyor... son yılların kişiselleşmiş siyasetinde liderin 'karizması' neredeyse tamamen medya maruziyetinin bir ürünü olabilir."

Bu devrimci dönüşümle genellikle tek bir lider ilişkilendirilir ve iddia edilen daha iyi bir geleceğe dönüşümün gerçekleşmesi için bu lider olmadan yapılamayacağı düşüncesiyle ulusa iyiliksever bir "rehber" olarak muamele edilir. Genellikle, bu, Adolf Hitler, Joseph Stalin, Kim Il Sung, Mao Zedong ve Hafez el-Esad gibi totaliter toplumlarda ortaya çıkan kişilik kültlerinin gerekçesini oluşturmuştur.
Mao Zedong'a duyulan hayranlık, Çin'de genel olarak eylemleri hakkında bilgi sahibi olunmasına rağmen geniş çapta yaygın kalmıştır. Aralık 2013'te Global Times'ın yaptığı bir ankete göre, Çinlilerin %85'ten fazlası Mao'nun başarılarının hatalarını aştığına inanmaktadır.
Jan Plamper'a göre, III. Napolyon Fransa'da bazı yenilikler yaparken, 1920'lerde İtalya'da Benito Mussolini'nin, Hitler, Stalin ve diğerleri tarafından taklit edilen diktatör-putlaşma modelini başlattığı, bunu yaparken totaliter bir devletin propaganda gücünü kullandığı söylenmektedir.
Pierre du Bois de Dunilac, Stalin kültünün, yönetimini meşrulaştırmak için özenle inşa edildiğini savunmaktadır. Birçok kasıtlı çarpıtma ve yanlış bilgi kullanılmıştır. Kremlin, gerçekleri ortaya çıkarabilecek arşiv kayıtlarına erişimi reddetti ve önemli belgeler imha edildi. Fotoğraflar değiştirildi ve belgeler uyduruldu. Stalin'i tanıyan insanlar, özellikle Stalin'in 1938'de sunduğu, resmi tarih haline gelen Tüm-Birlik Komünist Partisi (Bolşevikler) Tarihine Kısa Bir Bakış'ta belirttiği gibi, kültün ideolojik taleplerini karşılamak için "resmi" açıklamalar yapmaya zorlandı.
Tarihçi David L. Hoffmann, "Stalin kültü, Stalinizmin merkezi bir unsuru olup, Sovyet yönetiminin en belirgin özelliklerinden biri olarak kabul edilir... Stalinizm konusunda birçok bilim insanı, kültü Stalin'in iktidarının ayrılmaz bir parçası olarak veya Stalin'in megalomanyaklığının kanıtı olarak göstermektedir." şeklinde ifade etmektedir.
Cas Mudde ve Cristóbal Rovira Kaltwasser, Latin Amerika'da "lider kültü"nü, kuvvetli liderler olarak bilinen "caudillo" kavramıyla ilişkilendirirler; bu liderler "herhangi bir göreve bağlı olmayan ve herhangi bir kısıtlamadan bağımsız bir güç kullanır." Bu popülist liderler "erkeksi ve potansiyel olarak şiddet içeren" şekilde tasvir edilir ve kişilik kültü kullanarak otoritelerini güçlendirirler. Mudde ve Kaltwasser, bu bağlantıyı Arjantin'in Juan Perón'una kadar izlerler.

Juan Perón, Arjantin'in üç kez seçilmiş cumhurbaşkanı olan ve ikinci eşi Eva "Evita" Perón ile birlikte Arjantin halkı arasında büyük bir popülerliğe sahipti ve bugün hala Adaletçi Parti tarafından ikon olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık, akademisyenler ve eleştirenler genellikle onu demagog ve diktatör olarak değerlendirdiler. Perón, albay ve Savaş Bakanıyken Mihver güçlerine sempati duydu ve hatta Faşist İtalya'ya diplomatik bir elçi olarak görev yaptı. Rejimi sırasında Francoist İspanya ile yakın ilişkiler sürdürdü. İlk iki döneminde siyasi tutuklamalar yaygın olduğu için muhalifleri ve potansiyel siyasi rakipleri acımasızca takip etti. Gücünü korumak için ülkenin cumhuriyetçi prensiplerini aşındırdı ve büyük ölçüde medyaya devlet kontrolü uyguladı. Seçildikten sonra, kendisi ve eşi etrafında o kadar yaygın bir kişilik kültü oluşturdu ki bu hala Arjantin'in mevcut siyasi hayatının bir parçasıdır.
Perón döneminde, okulların Evita'nın biyografisi olan "La Razón de mi Vida"yı okuma

Konsül, Antik Roma medeniyetinin cumhuriyet ile yönetildiği dönemdeki en üst düzey yöneticileri ifade eder. Geç Antik Çağ'a değin varlığını sürdüren konsüller, İmparatorluk dönemi sonrası sahip olduğu gücü ciddi ölçüde yitirmiştir.

Roma Cumhuriyeti'nde önceki dönem olan Roma Krallığı'ndan farklı olarak yönetimin başında tek bir kişi hayatı boyunca kalmamakta, onun yerine Halk Meclisi tarafından seçilen iki konsül, teorik olarak halka ait olan iktidarı onun yerine kullanmaktadır. Konsüller bir yıl boyunca görev yaparlar ve görev sürelerinin sonunda görevi bırakarak sıradan bir Roma vatandaşı hâline gelirlerdi.
Her biri, makamlarının sağladığı yetkilerin tümüne tek başına sahip olan konsüller, ilk zamanlarda bütün devlet işlerini beraber yürütüyorlardı. Ancak, zamanla işlerin artması karşısında iş alanları aralarında bölünmeye başladı. Örneğin birisi Roma'nın yargılama işlerine bakarken öteki ordunun başında savaşı yönetirdi. Konsüllerin iktidar süreleri sonunda sıradan yurttaş hâline gelmesi, onların yaptığı işlerden sorumlu tutulabilmesi imkânı veriyordu. Roma'da konsül olacak kişinin soylu, varlıklı (zengin), askerî açıdan başarılı ve aynı zamanda Romalıların desteğini almış olması beklenirdi.

Konsül diptiği
Roma konsülleri listesi

Mao Zedong (Çince (basitleştirilmiş): 毛泽东; Çince (geleneksel): 毛澤東; pinyin: Máo Zédōng; Wade–Giles: Mao Tse-tung, Mao hakkındaki tartışmalar ölümünden yıllar sonra bile devam etmektedir. Taraftarlarına göre Mao, büyük bir devrimci önderdir ve görüşleri Marksizm'in gelişmiş yorumunu oluşturur. Çin'deki destekçileri, Mao'yu 20. yüzyıldaki büyük Çin devletini yaratan siyasi ve askerî lider olarak görürler. Günümüz Çin'inin Sun Yat-sen'den sonraki mimarı olarak görülmektedir.
Mao; Büyük İleri Atılım (1958-1962), Sağcı Karşıtı Hareket (1957-1959), Sosyalist Eğitim Hareketi (1963-1964), Kültür Devrimi (1966-1976) gibi isimler verdiği, ortaklaştırmayı da kapsayan çeşitli sosyoekonomik projeler geliştirdi.
Mao'ya yönelik Çin'deki dinî ve kültürel eserleri ve alanları yok ettirdiği eleştirileri çok sık yapılır. Bunun yanı sıra Çin'i kitlesel baskıdan sorumlu otokratik ve totaliter bir rejime dönüştürdüğü de bir diğer eleştiridir. Mao; açlık, zulüm, hapishane işçiliği ve toplu infaz yoluyla 40 ila 80 milyon kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor.

Çin'in Hunan eyaletinde varlıklı bir köylü ailesinin çocuğu olarak doğdu. Öğretmenlik eğitimi almak üzere köyden ayrıldıktan sonra, 1911 Devrimi'nde Hunan eyalet ordusunda savaştı. Daha sonra okula geri döndü ve fiziksel dayanıklılık ile kolektif hareket üzerine çalıştı.
1918'de mezun olduktan sonra Dört Eylül Hareketi sırasında Pekin'e gitti. Burada, ileride kayınpederi olacak Profesör Yang Changji ile karşılaştı. Pekin'de derslerine katıldığı ve kendisini etkileyen diğer kişiler Li Dazhao ve Chen Duxiu'dur. Burada kütüphaneci olarak iş bulmuştu; zaten okumayı seven Mao, Çin ve dünya tarihi ile ilgili birçok eser okudu. Yine aynı yıllarda Yang Kaihui ile tanıştı ve evlendi.
1920'lerde Çin'i gezmeye çıktı. Gezisi yine Hunan'da bitti; ancak artık Çin siyaseti üzerine durgun düşüncelere sahipti.
27 yaşında, Temmuz 1921'de Çin Komünist Partisinin Şanghay'daki ilk kongresine katıldı. İki yıl sonraki üçüncü kongrede ise merkez kurul üyeliğine seçildi. İlk Kuomintang-ÇKP birleşik cephesi sırasında Kuomintang'ın Köylü Eğitim Enstitüsü yöneticisi oldu. Yine bu yıllarda, 1927 başlarında yazdığı "Hunan'da Köylü Sorunu" üzerine incelemesi Mao'nun ilk ciddi teorik yazısı olarak bilinir.

Mao, Çin'de gerilla savaşının örgütleyicisi, planlayıcısı ve lideridir. O zamanlar 400 milyonu bulan bu köylü ülkesinde gerçekleşen devrimsel süreçte ve gerilla hareketinin şekillenmesinde Mao Zedong belirleyici bir rol oynamıştır.
1927 yılında Kuomintang ile ÇKP arasındaki Birleşik Cephe'nin dağılmasının ardından yaşanan çatışma ortamından uzaklaştı. Bu süreçte eşi Yang Kaihui hayatını kaybetti. Aynı yıl Hunan'da Güz Hasadı Ayaklanması'nı yönetti ancak hareket başarısızlıkla sonuçlandı. Takipçileriyle birlikte Güneydoğu Çin'deki Jinggang Dağlarına çekildi. Burada 1931-1934 yılları arasında kurulan Çin Sovyet Cumhuriyeti'nin başkanı seçildi. Bu dönemde He Zizhen ile tanıştı ve evlendi.
Mao, Zhu De ile birlikte küçük ölçekli bir gerilla ordusu teşkil ederek toprak reformu hareketini başlattı. Kentlerdeki baskılardan kaçan komünist gruplara güvenli bölgeler sağladı. Bu sırada ÇKP içindeki liderlik mücadeleleri neticesinde geçici olarak görevlerinden uzaklaştırıldı ve yönetim Komintern destekli "28 Bolşevik" olarak bilinen grubun kontrolüne geçti.
Kuomintang lideri Çan Kay Şek'in komünist hareketleri tamamen tasfiye etme kararlılığı ve ÇKP yönetiminin stratejik hataları sonucunda, komünist güçler "Uzun Yürüyüş" adı verilen geri çekilme harekâtını başlattı. Çin'in güneydoğusundan kuzeybatısına kadar yaklaşık 9.600 kilometre süren bu yürüyüş esnasında Mao, liderliğini pekiştirdi. Zunyi Konferansı'nda Zhou Enlai'ın Mao'nun stratejilerini desteklemesiyle Mao, ÇKP Politbürosu'nun İcra Komitesi'ne seçildi.
1937-1945 yılları arasındaki Çin-Japon Savaşı'nda Japon işgaline karşı direnişi Yan'an'daki üs bölgesinden yönetti. 1942'de parti içinde başlattığı düzeltme harekâtı ile liderlik konumunu kesinleştirdi.
Bu dönemde He Zizhen'den ayrıldı ve oyuncu Lan Ping ile (Jiang Qing olarak bilinir) evlendi.
Çin-Japon Savaşı sırasında Mao ısrarla Kuomintang'la bir ittifak arayışına girdi ve başarılı oldu. İttifak kuvvetleri içinde zaman zaman çatışma çıksa ve hatta Kuomintang ÇKP kuvvetlerini çatışmaların büyük bölümünde yalnız bıraksa da sonuç Halkın Kurtuluşu Ordusu'nun ve ÇKP'nin yüz milyonlarca insanın kafasında meşrulaşmasına neden oldu. Bu dönemde ÇKP sadece düşman birliklerinden yardım alıyordu; oysa ABD sürekli olarak Kuomintang kuvvetlerini donatıyordu.
Bununla birlikte o dönemde ABD, Mao'nun kuvvetlerinin önemini daha yeni kavramaya başlamış görünüyordu. Bunun en belli başlı örneği, 1944'te Yan'an bölgesine gönderilen Amerikan diplomatı Dixie misyonudur.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra da ABD Çan Kay Şek kuvvetlerine yardıma devam etti. Oysa bu sırada ÇKP ve Kuomintang arasındaki ittifak sona ermiş ve yeni bir iç savaş başlamıştı. Dolayısıyla ABD açıkça bu çatışmada taraf oluyordu.
Bu dönemde Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği de ÇKP birliklerine yardımda bulunuyordu ama bu yardımlar çok azdı. Ayrıca bu yardımların Japon birliklerinden kalan donatımlar olduğu bilinmektedir.
21 Ocak 1949'da Kuomintang kuvvetleri ÇKP kuvvetlerine karşı çok ağır yenilgiler aldı. Kurtuluşun ilanından sonra kıta Çin'inde kalan son Kuomintang çekirdeği de 10 Aralık 1949'da Çengdu'da yok edildi. Çan Kay Şek de aynı gün Tayvan'a kaçtı.

Çin'in kuruluşu bu savaşlar neticesinde olmuştur. Savaş Çin'de, önce savaş ağaları ittifakı olan Kuomintang partisiyle iç savaş, sonra Japonlara karşı direnme savaşı ve son olarak da bir kez daha Kuomintang partisiyle iç savaş biçiminde gelişmiştir. Mao'nun 1 Ekim 1949'da Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda yaptığı açıklamayla Çin Halk Cumhuriyeti kurulmuştur.
İktidardayken Büyük İleri Atılım'la Çin'in sanayileşmesini sağlamaya çalışmıştır. Stalin'in 1953'te ölümü ve Kruşçev'in 1956 20. Kongre raporuyla birlikte Sovyetler Birliği'yle Çin arasındaki ilişkiler gerginleşmiş, daha sonra da Sovyetler Birliği'nin sosyalist emperyalist bir yönetim olduğu teorileri ortaya çıkmıştır. Mao bu gerginliğin başlarında haklı bir noktadayken daha sonra milliyetçi bir anlayışa kaydı. Bu durum bütün Çin'in geleceğini de etkiledi. 1966'da uygulamaya konan Büyük Proleter Kültür Devrimi ile birlikte bütün Çin genelinde geniş kapsamlı bir ideolojik eğitim başlatılmış, ama "İki Çizgi Mücadelesi Teorisi" nedeniyle böleklerin yasal görülmesi sonucu bu da kalıcı bir sonuca ulaşamamıştır. Sosyalizmin inşasında yapılan yanlışlar ve parti içi çatışmaya yanlış bakış, Çin'in uzun bir süre bir ileri bir geri gidiş gelişlerinin de nedenidir.
1954-1959 yılları arasında Mao Çin başkanı olarak görev yaptı. Bu dönemde Pekin'deki Yasak Şehir'de bulunan Zhongnanhai'da kaldı. Yasak Şehir'de o dönemden kalma yüzme havuzu ve diğer binalar günümüzde de vardır. Mao çalışmalarını çoğunlukla buradan sürdürüyordu.
1958 yılına kadar süren bu dönemde, Mao Zedong'un liderliğinde Çin'de kapsamlı bir kolektivizasyon politikası uygulanmıştır. Enflasyonla mücadele kapsamında sıkı ücret kontrolleri devreye sokulmuş, kırsal kesimdeki eğitimsiz nüfusu hedef alan geniş çaplı bir okuryazarlık seferberliği yürütülmüştür. Toprak reformu çerçevesinde, büyük toprak sahiplerine ait mülkler kamulaştırılarak yoksul köylüler arasında yeniden dağıtılmıştır. Sanayileşme sürecinin hızlandırılmasına yönelik geniş ölçekli kalkınma programları hayata geçirilmiş, bu bağlamda kültürel gelişmelere ikincil bir önem atfedilmiştir. Ekonomik verilere göre, söz konusu dönemde Çin ekonomisi yıllık ortalama %4 ila %9 oranında büyüme kaydetmiştir.
Yine bu dönemde Yüz Çiçek Kampanyası başlatıldı. Buna göre, herkes Çin'in nasıl yönetilmesini istediğini söylemekte serbestti. İfade özgürlüğü tanınmasıyla ÇKP'ye yönelik burjuva liberal çevrelerin eleştirileri de arttı ve bunlar örgütlenmeye başladılar. Parti bunların yapıcı eleştiriler olduğunu düşünüyor ve bu yüzden yüreklendiriyor ve hoşgörü gösteriyordu. Eleştirilerin muhalif bir harekete dönüşmesi üzerine Sağa Karşı Hareket başlatıldı.
1958'de ise Büyük İleri Atılım başlatıldı. Bu, Sovyet sanayi modelinin dışındaydı; bu yüzden parti içinde de muhalefetle karşılaştı. Buna göre Çin tarımı ortaklaştırılacak ve kırsal alanda endüstri özendirilecekti.
Büyük İleri Atılım, başlangıç aşamasında kırsal kalkınma ve sanayileşme hedefleri doğrultusunda kayda değer başarılar elde etmiş ve kısa vadede olumlu sonuçlar doğurmuştur. Bununla birlikte, Mao Zedong ve parti içindeki bazı gruplar, elde edilen bu başarının daha ileri bir düzeye taşınabileceği görüşünü benimsemiştir. Bu doğrultuda, giderek artan sayıda köylü işgücü tarımsal üretimden çelik üretimine yönlendirilmiştir.
Söz konusu uygulamalar, 1959 yılı itibarıyla Büyük İleri Atılım'ın ciddi bir krize dönüşmesine neden olmuştur. Resmî açıklamalarda çelik üretiminde belirlenen hedeflere ulaşıldığı bildirilmiş olmakla birlikte, üretilen çeliğin önemli bir kısmı düşük kalite nedeniyle kullanılamaz durumda bulunmuştur.
Yine aynı dönemde Çin-Sovyet ilişkileri de bozuluyordu. Kruşçev bu nedenle Çin'e Sovyet yardımını kesti; buna karşı tepki ise Çin'de Sovyet düşmanlığıyla karakterize olan milliyetçiliğin tırmanması oldu. Artık Sovyetlerle sınır çatışmaları bile görülmeye başlanmıştı. ÇKP tarafında ise ekonomide yanılgılar sürüyordu. Gerçekçi olmayan oranda tahıl isteniyordu. Böylece savaş sonrası yeniden sanayileşme atılımlarıyla bir parça düzelen ekonominin bozulması açlıkla sonuçlandı. Bu dönemdeki felaketin sonuçları tam olarak bilinmiyor. Ancak aralarında Amerikalı tarihçi Edwin Moise'nin de bulunduğu bazı araştırmacılar bu süreçte 12 milyon kadar insanın öldüğünü iddia ediyor.
Bunların sonucu olarak parti içinde çatışmalar da arttı. Liu Shaoqi ve Deng Xiaoping'in de aralarında olduğu bazı liderler Mao'yu iktidardan uzaklaştırarak ona sembolik görevler yüklemek istiyorlardı. Bu yüzden onu marjinalize etmeye başladılar. 1959'da da Liu Shaoqi devlet başkanı oldu. Mao ise parti başkanı oldu.
Kültür Devrimi'ni

Maoculuk ya da Maoizm, adını Mao Zedong'dan alan, kapitalizmin Avrupa'daki gibi bir gelişme seyri izlemediği Uzak Doğu toplumlarına özgü Marksizm'in pratiği olarak ifade edilebilir. Maoizm, taraftarlarına göre, Marksizm-Leninizm siyaset biliminin 3. nitel aşamasıdır ve kırlardan şehirleri kuşatarak proleterya diktatörlüğüne ulaşabilmenin tek altın anahtarıdır. Maocuların asgari programlarında ise, bağımsızlığın sağlanması ve feodalizmin tasfiyesi vardır.

Asya tipi üretim tarzı olarak ifade edilen ve Doğu toplumlarına özgü olan bu durum Avrupa'dakinden farklı bir mülkiyet yapılanmasının bir sonucudur. Avrupa'da toprak sahibi Lordlar bulundukları bölgede Kralın yetkilerini paylaşır. Kendi bölgelerinde bağımsız hareket ederlerken Asya toplumlarında böyle bir durum görülmez, merkezi otorite güçlü yapısını devam ettirebilmek için toprağı bazı kişilere mülk olarak devretmez, ancak toprağın kullanım hakkını bazı koşullar altında devreder. Böylece ülke topraklarının tamamı devlete ya da aynı anlama gelmek üzere merkezi otoriteye bağlıdır. Böyle bir mülkiyet yapılanmasının sonucu olarak Asya toplumlarının üretim yapısı Avrupa'daki üretim yapısından farklılaşmıştır. Mao bu ikili yapı içerisinde Marksizm'in hayata geçirilmesi ve sosyalist iktidarın kurulabilmesi için Asya toplumlarına farklı bir örgütlenme uygulamıştır.
Mao döneminde Çin nüfusunun önemli bir bölümü köylüydü. İşçi sınıfı ise birkaç büyük kentte çok sınırlı sayıda mevcuttu. Bu somut durum içerisinde Avrupa'daki gibi işçi sınıfının çoğunlukta olmadığı Çin'de işçilerin tek başlarına iktidar mücadelesi vermesi mümkün değildi. Bunu gören Mao, köylü sınıfının gücüne dayanan ancak işçi sınıfının "ideolojik öncülüğüne" dayanan bir mücadeleyi savundu. Buna göre işçi sınıfı Çin'de gelişmediği için kısıtlı bir güce sahipti. Köylü sınıfı ise toplumun çoğunluğunu oluşturduğu için etkin bir güçtü. Mao bu somut koşullar altında şehirlerde işçi sınıfının gerilla örgütlenmesinin başarısızlığa uğrayacağını bu sebeple yine işçi sınıfının "ideolojik önderliğine" dayanan bir köylü gerilla örgütlenmesi kurdu. Çin Kapitalizminin sadece merkezde güçlü olduğu ve çevrede etkili bir güce ulaşamadığı için mücadele çevreden merkeze doğru olmalıydı. Maonun Çin'in çevrelerinde köylü gerilları ile başlattığı mücadele genişleyerek merkeze dayandı ve Çin'de Sosyalizm'in başarısıyla sonuçlandı. Ancak Mao sosyalist bir devrimin iktidarı ele almasının yeterli olmadığını, asıl mücadelenin bundan sonra başlayacağını söyledi.
Kapitalizmin ideolojik etkilerinden, insan üzerindeki tahribatlarından, yabancılaşmadan kurtulabilmek için sosyalizmin yaşamın her alanına nüfuz edebilmesi için bir "Kültür Devrimi"ni savundu.

Çin-Sovyet ayrılığı

Guiding thought of revolution: the heart of Maoism 23 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. international project
Marx2Mao.org 28 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Mao Internet Library
The Encyclopedia of Marxism 29 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  Mao Zedong Thought.
The Encyclopedia of Marxism13 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  Mao's life.
Monthly Review January 2005 17 Mart 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Text of the leaflets distributed by the Zhengzhou Four.
World Revolution Media Maoist revolutionary film, music, and art archive
Batchelor, J. Maoism and Classical Marxism 2 Eylül 2018 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Clio History Journal, 2009.

Maximilien de Robespierre ya da Maximilien Robespierre, (6 Mayıs 1758 – 9 Thermidor, Yıl II [28 Temmuz 1794]) 6 Mayıs 1758'de Arras'ta doğan ve 10 Thermidor, Yıl II'de (28 Temmuz 1794) Paris'te Devrim Meydanı'nda giyotinle idam edilen Fransız avukat ve siyasetçidir. Fransız Devrimi'nin önde gelen isimlerinden biriydi ve dönemin en tartışmalı figürlerinden biri olmaya devam etmektedir. Birinci Fransız Cumhuriyeti kurucu devrimcileri arasında yer aldı ve bir süre Ulusal Konvansiyon başkanlığı yaptı.
Maximilien de Robespierre beş çocuğun en büyüğüydü. Altı yaşındayken annesini kaybetti. Babası evi terk etti ve o andan itibaren Maximilien'e anne tarafından büyükbabası baktı. Paris'teki Collège d'Arras ve Collège Louis-le-Grand'daki eğitiminin ve hukuk diplomasının ardından avukat oldu ve 1781'de Artois il konseyine katıldı ve bir süre piskoposluk mahkemesinde yargıç olarak görev yaptı.
1789'daki Genel Kurul'da Üçüncü Meclis'ten milletvekili seçildi ve kısa sürede Kurucu Meclisteki "demokratların" önde gelen isimlerinden biri haline geldi; ölüm cezasının ve köleliğin kaldırılmasını, beyaz olmayanlara, Yahudilere ve aktörlere oy hakkı verilmesini, genel oy hakkını ve sansürcü oy hakkına karşı eşit hakları savundu. Uzlaşmazlığı kısa sürede kendisine "Yozlaştırılmaz, Bozulmaz" anlamındaki l'Incorruptible lakabını kazandırdı. Başından beri Jakoben Kulübü'nün bir üyesi olan Robespierre, giderek kulübün önde gelen isimlerinden biri haline geldi.
1792'de Avusturya'ya karşı savaşa karşı çıktı, La Fayette'e karşı çıktı ve 10 Ağustos 1792 Ayaklanması'nı destekledi. Ayaklanan Paris Komünü'nün bir üyesi olarak Ulusal Konvansiyon'a seçildi, burada Montagnardlar sıralarında oturdu ve Jirondenler'a karşı çıktı. 31 Mayıs ve 2 Haziran 1793 günlerinden sonra, 27 Temmuz 1793'te Kamu Güvenliği Komitesi'ne katıldı ve burada Birinci Koalisyon Savaşı ve olası iç savaş tehlikesi günlerinde devrimci bir hükûmetin ve Terör'ün kurulmasına yardımcı oldu.
1794 baharında Robespierre ve Kamu Güvenliği Komitesi'deki meslektaşları, Cordeliers Kulübü liderleri olan Hébertistleri, ardından Georges Jacques Danton'u ve Indulgentsleri tutukladı ve ardından iki "hizbin" liderlerini mahkûm edip idam etti. Daha sonra Hristiyanlıktan arındırma politikasına yardımcı oldu ve raportör olarak, Mutlak Varlık Kültü'nü ve Devrim Mahkemelerinin yetkisini arttıran Prairial yasasını kabul ettirdi.
8 Thermidor Yılı II'de (26 Temmuz 1794), eski Dantonculardan oluşan, görevdeki temsilcileri geri çağıran ve devrimci hükûmet içinde Genel Güvenlik Komitesi ve Kamu Güvenliği Komitesi'nden bazı meslektaşları tarafından oluşturulan çok sesli bir Montagnard koalisyonu tarafından saldırıya uğradı ve Kongre içinde izole edildi. Meclise görüşlerini kabul ettiremeyen ve muhalifleri tarafından konuşması engellenen Robespierre, 9 Thermidor'da kardeşi Augustin Robespierre ve arkadaşları Georges Couthon, Louis de Saint-Just ve Philippe-François-Joseph Le Bas ile birlikte tutuklandı. Bunun üzerine Paris Komün'ü ayaklandı ve onu serbest bıraktırdı, Konvansiyon ise onu kanun kaçağı ilan etti. Gece boyunca, silahlı bir birlik Robespierre'in destekçileriyle birlikte bulunduğu belediye binasını ele geçirdi. Belirsiz koşullar altında çenesinden yaralandı. Kimliği Devrim Mahkemesi tarafından doğrulandıktan sonra, 10 Thermidor günü öğleden sonra yirmi bir destekçisiyle birlikte giyotinle idam edildi. Ölümü, devrimci hükûmetin ve Terör Döneminin sonu olarak algılandı.
Robespierre şüphesiz Fransız Devrimi'nin en tartışmalı figürüdür. Onu kötüleyenler (Termidorcular, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti'nin kurucuları ve François Furet'nin başını çektiği "liberal okulun" tarihçileri) Terör'ün ve Kamu Güvenliği Komitesi'nin otoriter yapısının kurulmasındaki rolünü vurgulamaktadır. Diğerlerine göre Robespierre, Terör'ün aşırılıklarını sınırlamaya çalışmış ve her şeyden önce barışın, doğrudan demokrasinin ve sosyal adaletin savunucusu, yoksulların sözcüsü ve Fransa'da köleliğin ilk kez kaldırılmasının mimarlarından biri olmuştur.
Robespierre entelektüel olarak Montesquieu'nun Kanunların Ruhu adlı eserinden etkilenmiştir. Marcus Porcius Cato ve Marcus Junius Brutus'un kahramanlıklarını öven antik metaforlarla dolu konuşmalarından da anlaşılacağı üzere, antik Roma'nın siyasi tarihi onu büyülemiştir.
Ancak Arras milletvekili olarak Robespierre'in siyasi kültürünün temelinde Jean-Jacques Rousseau'nun çalışmaları yatıyordu. Toplumsal Sözleşme'den ve Niccolò Machiavelli'nin tiranlığı kınadığı Encyclopaedia'daki "Politik Ekonomi" maddesinden derin ilham almıştır.
Robespierre Mutlak Varlık Kültü'nün yaratıcısıydı. Her ne kadar 20 Prairial An II şenliklerinde, özellikle de kullanılan terminolojide (Evren, Yüce Varlık Tapınağı, evrensel kardeşlik vb. imalar) bazı masonik temalar göze çarpsa da, Georges Couthon gibi çevresindeki bazı üyelerin aksine Robespierre'in kendisi masonluğa katılmamıştır.

Robespierrizm, değişen bir gerçekliği belirtmek veya onun fikirlerini paylaşan kişileri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Robespierre'in takipçisi olduğunu iddia edenler arasında İngiliz Çartist hareketi ve neo-Robespierrizm olarak bilinen 1830'lu ve 40'lı yılların bazı Fransız cumhuriyetçileri ve sosyalistleri vardı, Devrimin parlamenter tarihi kitabının yazarı Étienne Cabet ve Fransız Devrimi'nin popüler tarihi kitabının yazan Louis Blanc, bunlardan bazılarıydı.
Robespierre'in Dostları derneği, Robespierre'in eserlerinin ve yaşamının anısını korumak için çeşitli görevler üstlenmektedir.
George Sand, "gericiliğin iftiralarının" kurbanı olarak gördüğü Robespierre'i savunur. Lamartine'in yazılarından yola çıkarak, onu "en insancıl, terörün görünürdeki gerekliliklerine ve ölüm cezasının ölümcül sistemine doğası ve inancı gereği en düşman" ve aynı zamanda "devrimin en büyük adamı ve tarihteki en büyük adamlardan biri" olarak değerlendirir. Onun "hatalarını, yanlışlarını ve sonuç olarak suçlarını" kabul ederken, kendisine şu soruları sorar;

Ama tarih bize hangi fırtınalı siyasi kariyerde insanlığa karşı işlenmiş ölümcül bir günahtan arınmış tek bir adam gösterecektir? Richelieu, Sezar, Muhammed, 4. Henry, Saksonya Mareşali, Büyük Petro, Şarlman, Büyük Frederick, vs. vs. mi? Hangi büyük bakan, hangi büyük prens, hangi büyük kaptan, hangi büyük yasa koyucu doğayı ürperten ve vicdanı isyan ettiren eylemlerde bulunmamıştır? O halde neden Robespierre, talihsiz ırkımızın en yüce mücadele saatlerinde işlediği ya da maruz kaldığı tüm suçların günah keçisi olsun.
Ayrıca Sefiller'de, devrimci öğrencilerin lideri Enjolras, Jean-Jacques Rousseau ve Robespierre'e duyduğu hayranlığı dile getirir. Victor Hugo, son romanı 1793 Devrimi'nde Fransız Devrimi'nin üç büyük figürü olan Marat, Danton ve Robespierre arasında (hayali) bir buluşma sahneler.
Onu konu edinen birçok tiyatro, roman olmasının yanında, birçok okula, yol ismine adını vermiştir. Adına dünyanın hemen hemen her yerinde, plaket, heykel  ve büst bulunmaktadır.

Maximilien Robespierre'in Düşüşü
Kamu Güvenliği Komitesi
Louis de Saint-Just
Jean-Paul Marat
Robespierre Anıtı
Danton - Sinemalar.com30 Nisan 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

2 Nisan 2023 tarihinde Finlandiya'da Finlandiya Parlamentosu üyelerini seçmek üzere parlamento seçimleri yapıldı. Muhalefetteki Ulusal Koalisyon Partisi (KOK) seçimleri %20,8 oy oranıyla ve parlamentoda 48 sandalye kazanarak parti tarihindeki üçüncü en yüksek sonucu elde etti. Finlandiya tarihinde ilk kez, Merkez Parti (KESK) hiçbir seçim bölgesinde birinci parti olma unvanını elde edemedi. Beş hükûmet partisi 100 milletvekili elde ederken, dört muhalefet partisi ise aynı sayıda milletvekili çıkararak parlamentodaki sandalye sayılarını yarı yarıya paylaşmış oldu. KOK'tan Petteri Orpo'nun elde ettiği çoğunluk ile Paskalya'yı takip eden hafta parlamentonun toplanmasıyla hükûmet kurma görüşmelerine başlanması ve cumhurbaşkanı ile birlikte parlamentonun kendisini hükûmet kurma adayı olarak göstermesi bekleniyor.
2019 Finlandiya parlamento seçimlerinin ardından Antti Rinne liderliğindeki Finlandiya Sosyal Demokrat Partisi (SDP), KESK, Yeşil Birlik (VIHR), Sol İttifak (VAS) ve Finlandiya İsveç Halk Partisi (SFP) ile Rinne Kabinesi'ni kurdu ve Antti Rinne Finlandiya başbakanı olarak görev yaptı. Aynı yılın ilerleyen dönemlerinde Rinne, Finlandiya posta hizmetleriyle ilgili siyasi bir skandala karıştı ve ardından istifa etti. Sanna Marin onun yerine geçerek dünyanın görevdeki en genç başbakanı oldu. Marin başbakan olarak iklim değişikliğiyle ilgili konulara odaklanırken, hükûmeti de COVID-19 salgını ve Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle karşı karşıya kaldı. İşgal, Finlandiya'nın Mayıs 2022'de NATO'ya katılmak için adaylığını sunacağını açıklamasına neden oldu.
Kampanya döneminde ekonomi, iklim değişikliği ve eğitime ilişkin konular tartışılmıştır. Ayrıca haber ajansları seçimi SDP, KOK ve Finler (PS) arasında yakın bir yarış olarak tanımladı. Marin kampanya döneminde eğitim ve kamu sağlığı harcamalarını desteklediğini belirtirken, Petteri Orpo'nun partisi KOK ekonominin dengelenmesi, işsizlik ve konut yardımı harcamalarının azaltılması ve daha fazla nükleer santral inşa edilmesi çağrısında bulundu. PS göçmenlik ve Avrupa Birliği karşıtı bir kampanya yürütürken, VIHR ruh sağlığı ve evrensel temel gelir konularına odaklandı. KESK ise bölgesel politikalar üzerine kampanya yürüttü. Ayrıca Mart 2023 boyunca seçim tartışmaları düzenlenmiştir. Seçmenler, 22-28 Mart tarihleri arasında düzenlenen ön oylama döneminde veya seçim gününde oy kullanma seçeneğine sahipti.
Bu, 1954 Finlandiya parlamento seçimlerinden bu yana sonuçlara göre ilk üç sırada yer alan partilerin parlamentoda sandalye kaybetmediği ilk seçim olmuştur. Ayrıca, 1983 Finlandiya parlamento seçimlerinden bu yana ilk kez sonuçlara göre ilk üç sırada yer alan partiler oy oranlarını yüzde puan olarak kaybetmemiştir.

Nisan 2019'da yapılan bir önceki parlamento seçimlerinde Sosyal Demokrat Parti oyların %17,7'sini alarak birinci olurken, onu sırasıyla oyların %17,5'ini ve %17'sini alan Gerçek Finler ve Ulusal Koalisyon Partisi takip etti. Görevden ayrılan başbakan Juha Sipilä'nın Merkez Partisi oyların %13,8'ini alarak dördüncü olurken, Yeşil Birliği ve Sol İttifak bir önceki seçimden daha fazla oy aldı. Birkaç ay süren müzakerelerin ardından, Rinne liderliğindeki SDP Haziran 2019'da Merkez Parti, Yeşil Birliği, Sol İttifak ve İsveç Halk Partisi'nin yer aldığı bir hükûmet kurdu.
2019 yılının sonlarında Finlandiya posta hizmetleriyle ilgili siyasi bir skandal patlak verdi. Yerel yönetim ve mülkiyetin yönlendirilmesi bakanı Sirpa Paatero, posta hizmetlerinin çok sayıda çalışanının statüsünü daha düşük ücretli bir sözleşmeyle değiştirme projesinden haberdar olmak ve bunu Finlandiya Parlamentosu üyelerinden gizlemekle suçlandı. Paatero Kasım 2019'da istifa etti, ardından Rinne de posta hizmeti planını bilmekle suçlandı. Merkez Parti daha sonra hükûmetten ayrıldı ve Rinne Aralık 2019'da başbakanlıktan ve SDP liderliğinden istifa ettiğini açıkladı. Yerine Sanna Marin geçti. Marin Aralık 2019'da yemin ettikten sonra dünyanın görevdeki en genç başbakanı oldu.
Marin Kabinesi iklim değişikliğiyle mücadele edeceklerini, çevreyi koruyacaklarını ve sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri azaltacaklarını açıkladı. Hükûmet ayrıca sera gazı emisyonlarını azaltarak ve yenilenebilir enerji üretimini artırarak Finlandiya'yı 2035 yılına kadar karbon nötr hale getirmeyi amaçlayan bir program kabul etti. Finlandiya'da COVID-19 salgınının patlak vermesinin ardından Marin'in salgını yönetmesi, partisinin kamuoyu yoklamalarında popülaritesinin artmasına fayda sağladı ve kişisel olumlu görüş oranı %85'e ulaştı. SDP, Nisan 2021'den sonra kamuoyu yoklamalarında Gerçek Finler tarafından geçildi ve Ulusal Koalisyon Partisi Temmuz 2021'e kadar kamuoyu yoklamalarında en popüler parti oldu.
Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin başlamasının ardından Marin, Finlandiya'nın NATO adaylığını açıklayarak Finlandiya'nın tarihsel askeri tarafsızlığını bozarak Rusya ve Vladimir Putin'e karşı sert bir tavır aldı. Finlandiya adaylığını Mayıs 2022'de resmen sundu. NATO'ya katılma yolu, Mart 2023'te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Finlandiya'nın NATO üyeliğini onaylayan kararı resmen imzalaması ve onaylamasıyla resmîleşti. Türkiye kararı onaylayan son NATO üyesi oldu.

Eduskunta'nın 200 üyesi, D'Hondt yöntemine göre ayrılan sandalyelerle 13 çok üyeli seçim bölgesinde orantılı temsil yolu kullanılarak seçilir. Seçilen temsilci sayısı, seçimlerden altı ay önce belirlenen resmi nüfusla orantılı olmalıdır. Åland'ın tek üyeli seçim bölgesi ve kendi parti sistemi vardır.

Aşağıdaki tabloda 2023 Finlandiya parlamento seçimlerine katılan partiler ve bağımsız adaylar listelenmiştir. Seçim Bilgi ve Sonuç Servisi de toplam 2,424 adayın seçime katılmak üzere kayıt yaptırdığını açıkladı.

Yle, hükûmetin borçlanması, kamu maliyesinin sürdürülebilirliği, iklim değişikliği ve eğitimdeki gerilemeyi seçim kampanyasının ana konuları olarak gösterdi. BBC News'ten Paul Kirby, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin "kampanya üzerinde çok az etkisi" olduğunu belirtti ve kampanya döneminin bunun yerine ekonomiyle ilgili konulara yoğunlaştığını ekledi. Deutsche Welle, kampanya döneminde işçi açığının önemli bir sorun olduğunu belirtirken, Associated Press ekonomi, iklim değişikliği, eğitim ve sosyal yardımlarla ilgili konuların kampanya sırasında tartışıldığını belirtti. Turku Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan Markku Jokisipilä, tartışmalarda Marin'in "en güçlü şekilde öne çıktığını" söyledi. Gerçek Finler'in en güçlü sosyal medya varlığına sahip olduğunu da sözlerine ekledi. Helsinki Üniversitesi profesörlerinden Teivo Teivainen, SDP karşıtlarının temel sorununun kamu harcamaları olduğunu söyledi. Haber ajansları seçimi SDP, Ulusal Koalisyon Partisi ve Gerçek Finler arasında yakın bir yarış olarak tanımladı. Helsinki Üniversitesi'nde çalışan siyasi tarihçi Jenni Karimäki, "önde gelen üç partinin Pazar günü hangi sırada bitireceğini kimsenin bilemeyeceğini" söyledi.
Göç ve Avrupa Birliği (AB) karşıtı bir platformda kampanya yürüten Gerçek Finler, AB üyesi olmayan ülkelerden gelen göçü azaltmaya öncelik verdiklerini belirtti. Ulusal Koalisyon Partisi lideri Petteri Orpo, işsizlik ve konut yardımı harcamalarının azaltılması üzerine kampanya yürüttü. Orpo kampanya sırasında ekonomik büyümeye, kamu ekonomisinin dengelenmesine, "NATO-Finlandiya'nın kurulmasına" ve daha fazla nükleer santral inşa edilmesine destek verdiğini belirtti. Gerçek Finler'in lideri Riikka Purra kemer sıkma çağrısında bulundu ve "Avrupa Birliği'ne karşı tutumumuzu da sıkılaştırmak istiyoruz" dedi. Gerçek Finler'in Marin hükûmeti tarafından getirilen karbon nötrlüğü hedefini erteleyeceğini de sözlerine ekledi. Ulusal Koalisyon Partisi de Marin'in karbon nötrlüğü konusundaki görüşüne katıldı. Marin sağ partileri eleştirmeye devam ederek "hayatı hepimiz için çekilmez hale getiren, hizmetleri kesen, en yoksulların geçim kaynaklarını azaltan bir alternatif" sunduklarını söyledi; ayrıca Finlandiya'nın borçlanmaktan kaçınmasına yardımcı olacağını söyleyerek eğitim ve kamu sağlığı harcamalarını desteklediğini belirtti. Yeşiller Birliği'nin kampanyası ruh sağlığı hizmetleri ve evrensel temel gelir üzerine odaklandı. Merkez Parti bölgesel politikalar üzerine kampanya yürüttü.

Antero Laukkanen

Veronica Rehn-Kivi

Ön oylama döneminde kayıtlı seçmenlerin %40'ı oylarını kullanmış olup bu oran ön oylamanın uygulanmaya başlamasından bu yana görülen en yüksek orandır. Oy verme yerleri 2 Nisan günü sabah 9:00'dan (UTC+03:00) akşam 8:00'e kadar açık kalmıştır. Seçimlerde oy kullanma hakkına sahip 4.277.487 vatandaş vardı.

Seçimlerden önce, Sosyal Demokrat Partisi, Yeşil Birliği ve Sol İttifak, Gerçek Finler'in yer aldığı bir koalisyona katılmayı reddetmişlerdi. İsveç Halk Partisi de aynı şekilde, Gerçek Finler ile ittifak kurmanın mümkün olmadığını belirtti, ancak kesin bir karar vermeden önce hükûmet görüşmelerinin nasıl gelişeceğini görmek istediklerini söyledi. İsveç Halk Partisi lideri Anna-Maja Henriksson'a göre, partisi son kararını hükûmet görüşmelerinden sonra verecek. Sol İttifak'da, Ulusal Koalisyon Partisi'nin yer aldığı bir koalisyona girmeye hazır olmadıklarını belirtti. Mart 2023'ün başlarında, Merkez Parti lideri Annika Saarikko, herhangi bir partiyle koalisyon olasılığını dışlamadığını ancak politika anlaşmazlıkları nedeniyle mevcut koalisyon hükûmetinde devam etmeye istekli olmadığını belirtti, özellikle de Yeşiller ile. Ulusal Koalisyon Partisi lideri Petteri Orpo, seçeneklerini açık tuttuğunu belirtti. Haber ajansları, partisinin en büyük parti olduğu takdirde çoğunluğu sağlamak için Gerçek Finler veya Sosyal Demokrat Parti ile birlikte küçük partilere yönelebileceğini öngördü.
Seçimlerin hemen ardından, mevcut koalisyonun parlamentoda mutlak çoğunluğu yoktu. Sonuçlar, Orpo'nun zor seçeneklerle karşı karşıya olduğunu gösterdi; partisi göç, iklim ve AB üyelik durumu konularında Gerçek Finler'nden farklı düşünüyordu. Ayrıca, Gerçek Finler ile koalisyon kurmanın zor olacağı söylendi çünkü bazı partiler Gerçek Finler ile koalisyon olasılığını önceden reddetmişti. Öte yandan,

Batı Finlandiya (Fince: Länsi-Suomen lääni; İsveççe: Västra Finlands län) 1997-2009 yılları arasında Finlandiya'nın bir iliydi. İl, ülkenin batısında yer almakta olup Oulu, Doğu Finlandiya ve Güney Finlandiya ve Åland illeri ve Botniya Körfezi ile komşuydu. 1997 yılında Turku ve Pori, Vaasa ve Orta Finlandiya illeri ve Häme ilinin kuzey kısımlarının birleşmesiyle kurulmuştur. İlin merkezi Turku idi.
Batı Finlandiya ili, 1 Ocak 2010 tarihinde diğer iller gibi lağvedildi.

Batı Finlandiya ili yedi bölgeye ayrılmaktaydı;

Güney Ostrobotniya (Etelä-Pohjanmaa / Södra Österbotten)
Ostrobotniya (Pohjanmaa / Österbotten)
Pirkanmaa (Pirkanmaa / Birkaland)
Satakunta (Satakunta / Satakunda)
Orta Ostrobotniya (Keski-Pohjanmaa / Mellersta Österbotten)
Orta Finlandiya (Keski-Suomi / Mellersta Finland)
Güneybatı Finlandiya (Varsinais-Suomi / Egentliga Finland)

Beyaz Muhafızlar (Fince: Suojeluskunta, çoğul: Suojeluskunnat, Fince-İsveççe: Skyddskår), Fin İç Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin desteklediği Kızıllara karşı kazanılan zaferde önemli bir payları olan ve Beyazlara bağlı olan askeri birim. Batıda daha çok Kızıl Muhafızlar'ın zıddı olan Beyaz Muhafızlar olarak bilinirler. Finlandiya'da Suojeluskunta olarak bilinir, İngilizcede ise Koruma Kolordusu, Güvenlik Muhafızları, Sivil Muhafızlar, Ulusal Muhafızlar, Beyaz Milisler, Savunma Kolordusu, Koruma Muhafızları ve Koruma Milisleri olmak üzere çok sayıda karşılığı vardır. Finlandiya Beyaz Ordusu çok sayıda acemi asker, yeni askere alınanlar, Almanya'dan gelen eğitimli askerler ve paramiliter gruplardan oluşuyordu.
1905 Rus Devrimi sosyal ve siyasi huzursuzluğa ve Finlandiya'daki güvenliğin sarsılmasına yol açtı. Sivil milisler buna tepki olarak kurulmuş, fakat bu politik (sol-sağ) bir yapıya dönüşecektir. 1917 Rus Devrimi ve sonra da Finlandiya'nın bağımsızlığını ilan etmesi ülkede çatışmalara yol açmıştır. 27 Ocak 1918'de, Finlandiya hükûmeti kalan Rus birliklerinden Beyaz Muhafızlara teslim olmalarını istemiştir ve aynı gün Kızıllar ihtilali ilan etmişlerdir ve bu kanlı bir iç savaşa yol açmıştır.Beyazların zaferiyle sonuçlanan Fin İç Savaşı (1918) boyunca Beyaz Muhafızlara General Mannerheim komuta etmiştir.
Savaştan sonra Finlandiya Savunma Kuvvetleri ve düzenli bir polis gücü kurulmuştur. 1919–1934 arasında Beyaz Muhafızlar ordu'ya bağlı gönüllü birlikler olarak kabul gördü ve ayrı olarak yedek Muhafız oluşumları vardı, fakat 1934'te tüm birlikler bir ordu altında birleştirilmiştir ve Muhafızlar Gönüllü Savunma Eğitimi Organizasyonu haline getirilmişlerdir. Siyasi olarak tarafsızdı, ancak gayri resmi olarak anti-solcuydular, açıkça anti-komünist, muhafazakâr, büyük ölçüde işçi hareketine ve sol politikaya karşıydılar. Ancak, birliklerinin ana güçleri 1932'deki faşist Lapua Hareketi'nin başarısız darbe girişimi Mäntsälä İsyanı'nda kullanıldı. Beyaz Muhafızların birlikleri II. Dünya Savaşı'nda  düzenli ordu altında hizmet verdiler. Finlandiya'nın yenilmesinden sonra, 1947 Paris Antlaşması ile Beyaz Muhafızlar dağıtıldı.
I. Dünya Savaşı'na kadar Rus Egemenliği'ndeki Estonya, Letonya ve Litvanya'da olduğu gibi Finlandiya'da da benzer Milis Güçler vardı. Bu milis güçler II. Dünya Savaşı'na kadar varlıklarını iç güvenlik milisleri olarak korumuşlardır. Almanya'nın I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinden sonra kurulan ve çok ünlü olan Freikorps da bu milis güçlerine benzemektedir.

Kızıl Muhafızlar (Finlandiya)
Lotta Svärd – yedek gönüllü kadın örgütü.
Yerel savunma birlikleri (Finlandiya)

 Wikimedia Commons'ta Beyaz Muhafızlar ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Jarkko Vihavainen: SUOJELUSKUNTA: Fin Sivil Muhafızlarının Tarihi12 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hristiyan Demokratlar (Fince: Kristillisdemokraatit, KD; İsveççe: Kristdemokraterna), Finlandiya'da Hristiyan demokrat bir siyasi partidir.
Hristiyan demokratların çok değişmeyen %5'lik bir tabanı bulunmakla birlikte başarısı aynı kategoride olan diğer partilerin başarısına bağlıdır. Hristiyan Demokratlar merkez-sağda yer alan muhafazakâr bir partidir. Ancak pek çok konuda örneğin yoksulluk ve aile alanlarında merkez-sola yakın bir tutumu vardır. İdeolojik olarak Hristiyan demokratlar, Hristiyan dünyasının görüşlerini Finlandiya bölümünü teşkil eder. Parti, Hristiyan değerlerin artırılarak korunmasını vurgulamaktadır.

Olavi Päivänsalo (1958-1964)
Ahti Tele (1964-1967)
Eino Sares (1967-1970)
Olavi Majlander (1970-1973)
Raino Westerholm (1973-1982)
Esko Almgren (1982-1989)
Toimi Kankaanniemi (1989-1995)
Bjarne Kallis (1995-2004)
Päivi Räsänen (2004-2015)
Sari Essayah (2015–günümüz)

II. Nikolay ya da Nikolay Aleksandroviç Romanov (Rusça: Никола́й II, Никола́й Алекса́ндрович Рома́нов, 18 Mayıs 1868 - 17 Temmuz 1918, Yekaterinburg), Romanov Hanedanına mensup tüm Rusya imparatoru, Polonya çarı ve Finlandiya büyük prensi (1 Kasım 1894-15 Mart 1917), Albay (1892); buna ek olarak, Britanya Filo Amirali (10 Haziran 1908) ve Britanya Ordusu Saha Mareşali (31 Aralık 1915) idi. Saltanatı sırasında Rus İmparatorluğu, dünyanın önde gelen büyük güçlerinden biriydi ancak ekonomik ve askeri çöküşe geçti. Sovyet tarihçiler tarafından verdiği kararlar sebebiyle askeri yenilgilere ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan zayıf ve beceriksiz bir lider olduğu ifade edildi. Batılı tarihçiler ise genel anlamda II. Nikolay'ı Sovyet sistemiyle eşdeğer gördü. Aleksey Tolstoy "Çar'ın rejimi hakkında birçok kötü şey vardı, ama otokrasiyi miras aldı, eylemleri şimdi perspektifte ve Sovyetler tarafından işlenen korkunç suçlarla karşılaştırıldığında görülüyor." ifadelerini kullandı.
İmparator olarak Nikolay, üst düzey yardımcılar Sergey Vitte ve Pyotr Stolypin tarafından teşvik edilen ekonomik ve politik reformlara sınırlı destek verdi, ancak güçlü aristokrat muhalefet bunların tamamen etkili olmasını engelledi. Dış kredilere ve Fransa ile yakın ilişkilere dayanan modernleşmeyi destekledi, ancak yeni parlamentoya (Duma) büyük roller vermeye direndi. Hodınka izdihamı, anti-semitik katliamlar, Kanlı Pazar, 1905 Rus Devrimi sırasında muhaliflere yönelik şiddetli baskılar nedeniyle eleştiriye uğrarken, Rus Baltık Filosu'nun Tsushima Muharebesi'nde imha edildiği, Mançurya ve Kore üzerindeki Rus etkisinin kaybolduğu ve Sahalin Adası'nın güneyinin Japonya tarafından ilhak edildiği Rus-Japon Savaşı'ndaki (1904-1905) yenilginin sorumlusu olarak popülaritesi daha da zarar gördü.
Nikolay, Almanya'nın Ortadoğu'da nüfuz kazanma girişimlerine karşı koymak üzere tasarlanmış 1907 Britanya-Rusya Antantını imzaladı; Rusya ve Britanya İmparatorluğu arasındaki Büyük Oyunu sona erdirdi. Sırbistan'ı destekledi ve 30 Temmuz 1914'te Rus Ordusu'nun seferberliğini onayladı. Buna karşılık, Almanya 1 Ağustos 1914'te Rusya'ya ve müttefiki Fransa'ya 3 Ağustos 1914'te savaş ilan etti. Aristokrasi, mistik Grigori Rasputin'in Çar üzerindeki güçlü etkisinden endişe duyuyordu. Ciddi askeri kayıplar, cephede ve Rusya'da moralin çökmesine yol açtı ve 1917 Şubat Devrimi'nde Romanov Hanedanı'nın tahttan indirilmesine neden oldu. Nikolay kendisi ve oğlu adına tahttan feragat etti. Ardından kendisi ve ailesi Çarskoye Selo'daki Aleksandr Sarayı'nda ev hapsinde kaldı. 1917 yazında Geçici Hükûmetin kararı ile Tobolsk'ta ailesi ve yakınları ile sürgüne gönderildi ve ertesi yıl 16/17 Temmuz 1918 gecesi, eşi, çocukları, aile hekimi, uşakları ve aşçısıyla birlikte  Bolşevikler tarafından kurşuna dizilerek idam edildi.
1981'de Nikolay, karısı ve çocukları, New York'ta bulunan Rusya dışındaki Rus Ortodoks Kilisesi tarafından şehit  olarak kabul edildi. Mezar yerleri 1979'da keşfedildi, ancak bu keşif 1989'a kadar kamuoyuna açıklanmadı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, ailenin kalıntıları çıkarıldı, DNA analizi ile tanımlandı. 17 Temmuz 1998'de St. Petersburg'daki büyük bir devlet ve kilise töreniyle yeniden defnedildiler. 20 Ağustos 2000 tarihinde Rus Ortodoks Kilisesi tarafından şehit olarak kabul edilerek aziz ilan edildi.

II. Nikolay, 18 Mayıs 1868'de İmparator III. Aleksandr ve İmparatoriçe Maria Fyodorovna'nın en büyük oğlu olarak Çarskoye Selo'da Aleksandr Sarayı'nda dünyaya geldi. Baba tarafından II. Aleksandr'ın, anne tarafından ise Danimarka Kralı IX. Christian'ın torunuydu. Kardeşleri Ksenia (1875-1960), Mihail (1878-1918), Olga (1882-1960), Aleksandr (1869-1870) ve George (1871-1899) ile birlikte altı kardeşlerdi. Babası III. Aleksandr'ın 1894'te ölümünden sonra, sıklıkla notlarında nostaljik olarak babasından bahsetti. Birbirlerine yolladıkları mektuplarından anlaşıldığı üzere annesine çok yakındı. Nikolay öncelikli olarak Alman ve Danimarka kökenliydi. Etnik olarak ise Ruslara, atası Büyük Petro'nun kızı olan Rusya Büyük Düşesi Anna Petrovna'dan (1708-1728) ulaşmaktaydı. İmparator Nikolay'ın, Avrupa'daki birçok hanedan ile kan bağı mevcuttu. Annesinin kardeşleri arasında  VIII. Frederik Danimarka Kralı, I. Georgios  Yunanistan kralı ve Alexandra (Kral VII. Edward'ın eşi) Britanya Kraliçesi idi. Ayrıca eşi Alexandra, Britanya Kraliçesi Victoria'nın torunu ve Alman İmparatoru II. Wilhelm ile İngiltere Kralı V. George'un birinci dereceden kuzenidir. Bununla birlikte II. Nikolay hem Kral VII. Haakon hem de Norveç Kraliçesi Maud'un yanı sıra Danimarka Kralı X. Christian ve Yunanistan Kralı I. Konstantin'in birinci dereceden kuzeniydi. Çocukluğunda Nikolay, ebeveynleri ve kardeşleri ile birlikte büyükanne ve büyükbabalarını ziyaret etmek için Danimarka'daki Fredensborg ve Bernstorff kraliyet saraylarına yıllık ziyaretler yaptı. Ziyaretler aynı zamanda annesinin kardeşlerinin de Birleşik Krallık, Almanya ve Yunanistan'dan aileleriyle birlikte geleceği için aile toplantıları olarak da hizmet etmiştir. 1883'te İngiliz kuzeni Prenses Victoria ile flört etti. 1873'te Nikolay, iki aylık, yarı resmi bir ziyaret için İngiltere'ye gitmek üzere annesi ve iki yaşındaki erkek kardeşi George'a  eşlik etti. Londra'da Nikolay ve ailesi, Marlborough House'da kaldı.

Büyükbabası Çar II. Aleksandr'ın suikastının ardından Nikolay, babası III. Aleksandr'ın tahta geçmesi ile birlikte Rus tahtının yeni mirasçısı oldu. Nikolay ve diğer aile üyeleri, saldırıdan sonra getirildiği St.Petersburg'daki Kış Sarayı'nda bulunan II. Aleksandr'ın cenazesine tanıklık ettiler. Güvenlik nedeniyle, yeni Çar ve ailesi birincil konutlarını şehir dışındaki Gatchina Sarayı'na taşıdılar ve sadece çeşitli tören işlevleri için başkente gitmekteydiler. Sosyal hayattan uzaklaşan izole edilmiş yaşam tarzı, sonunda Nikolay'ın İmparatorluğun tüm toplumsal katmanlarından kopmasına yol açtı. Nikolay, bu dönem de Çar danışmanı olan muhafazakâr-din adamı hukukçu Konstantin Pobedonostsev'in gözetiminde büyüdü. Pobedonostsev, Çareviç Nikolay'ın dünya görüşü üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Batı liberalizmini reddetmekte ve Tanrı'nın lütfuna layık olmak için otokratik güce ihtiyaç olduğunu vurgulamaktaydı. İngiliz öğretmeninin eğitimi ve talimatı ile biraz kendinden emin olarak nitelendirilen Nikolay, sakin, kendini kontrol edebilen ve görev duygusu için erken yaşlarda beceriler geliştirdi, ancak bir hükümdarın faaliyetlerine çok az ilgi göstermekteydi.1885-1890 yılları arasında Nikolay, St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Siyaset bilimi ve ekonomi derslerine katıldı. Aynı zamanda memur kariyerine 19 yaşında başladı ve seçkin Preobrazhensky Alayı'na katıldı. Orduya katılması, ilk kez akranlarıyla sürekli temas hâlinde olan Çareviç üzerinde özgürlükçü bir etkiye sahipti. Ardından kısa süre içinde albay rütbesine yükseldi. 1890/91 yılında Nikolay, kardeşi Georgi ve kuzeni Georg von Greece eşliğinde, Pamjat Asowa adlı gemi ile Süveyş Kanalı, Hindistan, Seylan, Bangkok, Singapur ve 1891 baharında Japon İmparatorluğu gibi dünyanın dört bir yanında seyahatlere başladı. Japonya gezisi sırasında, 11 Mayıs 1891'de, bir Japon polis memuru tarafından kılıçla gerçekleşen suikast girişimini atlattı (Ōtsu Olayı). 23 Mayıs'ta babası adına Trans-Sibirya Demiryolu'nun temel atma törenine katıldı.Rusya'ya dönüşünde III. Aleksandr tarafından hükûmet işlerinde ilk kez görevlendirildi. Ardından danıştay üyeliğine atandı. Ancak Çar'ın meclisi, 45 yaşındaki Çar'ın yakın gelecekte görevini oğluna teslim etmek zorunda olmadığı görüşüne sahip olduğu için, siyasi karar alma süreçlerinde çok az rol oynadı.

8 Nisan 1894'te Nikolay ile ikinci dereceden kuzeni Alix von Hessen-Darmstadt arasındaki ilişki Coburg'da resmi olarak açıklandı. Alix, Hessen Büyük Dükü Ludwig'in kızıydı ve İngiltere Kraliçesi Victoria'nın torunuydu. Çift, 1884'te Alix'in ablası Elisabeth'in ve Sankt-Peterburg'daki Nikolay'ın amcası Büyük Dük Sergei Aleksandroviç'in düğünü sırasında tanıştılar. Annesinin bir Alman prensesi ve Kraliçe Victoria'nın Rusya hakkındaki endişelerine ve başlangıçta Alix'in Rus Ortodoks Kilisesi'ne tabii olmayı reddetmesine rağmen, daha sonra Nikolay ile nişanlanmayı kabul etti. III. Aleksandr'ın ani ölümü, 1 Kasım 1894'te yeni hükümdarın hızla evliliğini yapmasını gerektirdi. Bu sebeple, 1895 için planlanan evlilik töreni 26 Kasım 1894'te yapıldı. Avrupa hanedanlarının birçok üyesinin katılımı ile düğün Kış Sarayı'nda yapıldı ve yas süresi nedeniyle tören, o zamandaki standartlar nedeniyle olağanüstü mütevazıydı. Rus Ortodoks Kilisesi'ne geçmesi ile birlikte Alix, adını Aleksandra Fyodorovna olarak değiştirdi.

III.Aleksandr'ın ölümünden (1 Kasım 1894) sonra tahtın varisi Çareviç Nikolay saray ve devlet yetkililerin katıldığı yemin töreni ile birlikte Rusya İmparatoru oldu. 1894 Kış Sarayı Büyük Kilisesi'nde Aleksandra Fyodorovna ile evlendi; balayı anma törenleri ve cenaze ziyaretleri atmosferinde yapıldı. İmparator II. Nikolay 'ın ilk kararlarından biri, Aralık 1894'te İosif Gurko'nun Polonya Krallığı Genel Valisi görevinden ve Şubat 1895'te Dışişleri Bakanı Aleksey Lobanov-Rostovsky'nin görevinden alınmasıydı. Avam Kamarası tartışılırken gözlemlediği ve anayasal monarşinin mekanizmalarından etkilendiği İngiltere'yi ziyaret etmesine rağmen, II. Nikolay Rusya'daki seçilmiş temsilcilere herhangi bir yetki verme fikrine yanaşmadı. İmparatorun ilk büyük uluslararası eylemi, Üçlü Müdahale - eşzamanlı olarak (23 Nisan 1895), Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın inisiyatifiyle, (Almanya ve Fransa ile) Japonya ile yapılan Shimonoseki barış anlaşmasının şartlarını gözden geçirerek Liaotung Yarımadası üzerindeki hak iddialarını reddetmesi oldu.

Çareviç Aleksandr Aleksandroviç'le (1881'den sonra Rus Çarı III. Aleksandr) ile Çariçe Maria Fyodorovna'nın (Danimarka prensesi Dagmar) büyük oğluydu. 1 Kasım 1894'te babasının ölümü üzerine tahta çıktı. 14 Mayıs 1896 tarihinde Moskova yakınlarındaki Kodinka'da düzenlenen taç giyme töreninde halk

Karadağ Parlamentosu (Karadağca: Скупштина Црне Горе), Karadağ'ın tek meclisli yasama organıdır. Meclis'in şu anda dört yıllık bir süre için seçilen 81 üyesi vardır. 2006 bağımsızlık referandumunun ardından Parlamento, Karadağ'ın bağımsızlığını 3 Haziran 2006'da ilan etti ve onayladı. Yasama organının sitemi nispi temsil sitemidir.

Karadağ Parlamentosu ilk olarak 1905 yılında, Karadağ Prensliği Anayasası tarafından Knjaz (Prens) tarafından sınırlandırılmış yasama rolüne sahip olarak Halk Meclisi (Narodna skupština) adı altında kurulmuştur. Parlamentonun ilk toplantısı 1906'da yapıldı. 1918'de Karadağ Krallığı'nın Yugoslavya Krallığı'na eklenmesinin ardından Karadağ Parlamentosu II. Dünya Savaşı'na kadar dağıtıldı. TBMM, 1944'te, adını Karadağ Ulusal Meclisi olarak değiştiren Karadağ Antifaşist Ulusal Kurtuluş Meclisi (CASNO) ve daha sonra Ulusal Meclis’in yeni meclis’in Karadağ FC'de seçildiği 1946'ya kadar devam eden Ulusal Meclis SFR Yugoslavya'da kurucu cumhuriyet. Mevcut toplantı Parlamentonun kuruluşundan bu yana 23'üncüsüdür.

Cumhurbaşkanı, Başbakanı; Başbakan ise bakanlar ve Parlamentoyu atar. Karadağ'daki bütün yasaları Parlamento geçirir uluslararası anlaşmaları onaylar, tüm mahkemelerin yargıçlarını atar, bütçeyi kabul eder ve Anayasa tarafından belirlenen diğer görevleri yerine getirir. Parlamento, üyelerin çoğunluğuyla Hükûmete güvensizlik oyu verebilir.

Milletvekillerinin dört yıllık bir süreleri vardır. 6.000 seçmen başına bir milletvekili seçilir ve bu da mecliste toplam milletvekili sayısının değişmesine neden olur (mevcut meclis toplantısı önceki 74 yerine 81 milletvekilinden oluşuyor).

Parlamentonun, dört yıllık bir dönem için bir D'Hondt yöntem orantılı temsil sistemi tarafından seçilen 81 üyesi bulunmaktadır.
Karadağ Parlamentosu'nun 81 koltuğu, ülke çapında tek bir seçim bölgesinde blok liste nispi temsil sistemi ile seçilir. Koltuklar,% 3 seçim barajı ile d'Hondt yöntemi kullanılarak alınır. Ancak, bir ilçedeki nüfusun en az %15'ini oluşturan azınlık gruplarına, listeleri %3 barajını geçemezse seçim barajını% 0,7'ye düşüren bir muafiyet verilir. Etnik Hırvatlar için, nüfusu temsil eden hiçbir liste % 0.7 barajını geçemezse, oyların %0.35'inden fazlasını alırsa en fazla oy alan liste bir koltuk alır.

Knesset (İbranice: הַכְּנֶסֶת), İsrail devletinin yasama organıdır. Knesset kelimesi İbranice "meclis" anlamına gelir.

İsrail hükûmetinin yasama organıdır. Kanun koyma, Başbakan ve Cumhurbaşkanı atama (Başbakan sembolik olarak Cumhurbaşkanı tarafından atanır), hükûmetin icraatlarını kontrol etme, Cumhurbaşkanını görevden alma, meclisi dağıtma ve erken seçime gitme yetkileri vardır. Erken seçim olmadığı sürece, 18 yaşını doldurmuş kişilerin oylarıyla dört senede bir seçilirler. Hükûmetin kurulabilmesi için meclis üyelerinin çoğunluğu kurulacak hükûmeti onaylaması gerekir.
Knesset'in kanunen parlamenter egemenliği bulunur, basit çoğunlukla (bazen İsrail'in Temel Yasaları'yla çelişse bile) yasalar çıkarma hakkına sahiptir.

Knesset, uygun konularda yasa tasarılarını düzenlemek amacıyla komitelere bölünmüştür. Komite başkanları, komite üyeleri tarafından meclis komitesinin önerisi üzerine seçilir. Her bir komitenin farklı gruplardan oluşmuş olması, Knesset'in yapısını temsil eder. Komiteler kendilerine alt komiteler seçebilir ve diğer komitelerle, birden fazla komiteyi ilgilendiren konular için birleşik komiteler oluşturabilir. Görüşmelerini ileri seviyeye taşımak için komiteler; bakanları, kıdemli yetkilileri ve uzmanları, tartışmalarına davet ederler. Komiteler, herhangi bir konuda, ilgili bakandan bilgi veya açıklama talep edebilir ve ilgili bakan da talebe cevap vermek zorundadır.
Knesset'te dört türde komite bulunur. Daimi komiteler, kendi yetki alanlarına giren konulardaki yasalara eklemeler yapar ve yasama sürecini başlatabilir. Buna rağmen, bu tür yasama süreçleri, Temel Kanunlar ve Knesset'i, Knesset'e yapılacak seçimleri, Knesset üyeleri ya da devlet denetçisini ilgilendiren kanunlar içindir. Özel Komiteler, daimi komitelere benzer bir şekilde çalışır ama gündemde olan özel konular için görev alırlar. Geçici olabilir ya da daimi komite olabilirler. Parlamento soruşturma komitesi, genel kurul tarafından, milli öneme sahip olduğu belirlenen özel konular için görevlendirilir. Ek olarak, ihtiyaç doğduğunda oluşturulan iki tip komite vardır: Knesset içi prosedürlerle ilgili başvuru ve şikayetleri değerlendiren Yorumlama Komitesi ve Knesset ile ilgili konularla ilgilenen Halk Komiteleri.

Meclis Komitesi
Finans Komitesi
Ekonomi işleri komitesi
Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi
İç işleri ve Çevre Komitesi
Göç, Nötrleştirme ve Diaspora işleri komitesi
Eğitim, Kültür ve Spor Komitesi
Anayasa, Kanun ve Adalet Komitesi
İş, Refah ve sağlık Komitesi
Bilim ve Teknoloji Komitesi
Devlet Kontrol Komitesi
Kadınların Durumu üzerine kurulmuş olan komite

Uyuşturucu madde istismarı komitesi
Çocuk Hakları Komitesi
Yabancı İşçiler Komitesi
Halk Talepleri Komitesi
Diğer komiteler arasında, Düzenleme Komitesi ve Etik Komitesi. Etik Komitesi, Knesset üyeleri arasında ahlaki kuralları ihlal eden ve meclis dışı yasadışı faaliyetlere katılan meclis üyelerinin soruşturulmalarıyla sorumludur. Sorumlulukları çerçevesinde, herhangi bir meclis üyesi üzerine çeşitli yaptırımlarda bulunabilir, ama üyenin oy verme hakkını elinden alamaz. Düzenleme Komitesi, daimi komitelerinin kurulumları üzerine her seçim sonunda önergeler sunar, komite başkanlarını önerir, partilerin Knesset'teki oturma düzenini yapar ve meclis üyeleri ve partilere odalar dağıtır. 

Knesset'in 120 üyesi vardır ve bu sayı reform bekleyen bir konu halini aldı. 1996'da, Adalet Bakanı Yossi Beilin başarıya ulaşamayan ‘Norveç Kanunu’nu ileri sürdü. Kanuna göre, kabineye seçilen vekillerin vekilliklerini bırakmaları gerekecek ve yerlerine partilerinden diğer üyelerin gelmesini sağlanacaktı. Böylece mecliste daha aktif bir grup olacak, kabine üyeleri de verimli bir şekilde çalışacaktı. Bu yasa önerisi, Yitzhak Levi ve eskiden başbakan olan Benjamin Netanyahu tarafından da desteklendi.

120 meclis üyesi (MK’lar) 4 yıl olmak üzere seçilir (genelde erken seçimlere gidilir). 18 yaşını doldurmuş ya da daha yaşlı İsrail vatandaşı seçimlere katılabilir. Seçimler gizli oylama ile yapılır. Knesset’teki sandalyeler birçok parti içinden seçilmiş üyelere  D’Hondt Metoduyla verilir. Bir parti Knesset’te yer almak için %3.25 barajını geçmek zorundadır. Partiler kapalı listeyle kendi adaylarını seçerler. Böylece oy verenler partiye oy verirler.
Barajın %3.25 olmasından dolayı ve Knesset içindeki partilerin sayısının çok olmasından dolayı, Knesset’in yasama faaliyetleri çok verimli ve hızlı ilerlemez. Barajın çok düşük olmasından dolayı hiçbir zaman hükûmet iktidar bir parti tarafından oluşturulmamıştır ve hükûmetler hep koalisyonlardır. Koalisyonların doğasından gelen istikrarsızlıktan dolayı genelde İsrail’deki hükûmetlerin ömrü genelde ortalama 25 aydır.

Knesset ilk olarak 20 Ocak seçimlerinden sonra 14 Şubat 1949 yılında toplandı ve manda dönemi boyunda Yahudi toplumunun meclisi olma görevini üstlendi. ‘Knesset’ terimi antik Büyük Toplantı ya da Büyük Sinagog (İbranice: כְּנֶסֶת הַגְּדוֹלָה‎) tan türedi. Daha çok dini bir topluluk olduğundan, Bu büyük tarihi meclisle günümüzdeki arasında sadece sayı (120 kişi) benzerliği vardır.
1948'deki Arap-İsrailli Savaşından önce, Knesset, batı Kudüs'te Şeyh Badr adıyla bilinen ilçede bir tepe üzerindeydi. Şimdi ise Givat Ram'da. Israil Devlet'ine bir hediye olarak, Knesset, James A. Rothschild tarafından finanse edildi. Knesset, Kudüs Yunan Ortodoks Patriği'nden kiralanan bir alan üzerine inşa edildi.

Kosova Meclisi (Arnavutça: Kuvendi i Kosovës; Sırpça: Скупштина Косова / Skupština Kosova), geçici, demokratik öz yönetimi sağlaması için 2001 yılında UNMIK tarafından kurulmuştur.
17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi'nin üyeleri (meclisi değil, üyeleri bireysel olarak ilgilendiren kararla) Kosova'nın Sırbistan'dan bağımsızlığını elde ettiğini bildirmiş, sonraki süreçte 15 Haziran 2008 tarihinde geçerlilik kazanacak bir anayasa hazırlamışlardır.
Meclis Kosova Anayasası ile düzenlenmiştir ve 120 üyeye sahiptir. Bu üye sandalyeleri içinden 100 tanesi seçimle belirlenmektedir. Geri kalan 20 üye sandalyesi ise aşağıdaki şekilde tahsis edilmiştir:

10 sandalye Sırp temsilcileri içindir.
4 sandalye Rom, Aşkali ve Mısırlı temsilcileri içindir.
3 sandalye Bosnalı, Karadağlı, Hırvat, Macar, Tosklu temsilcileri içindir.
2 sandalye Türk temsilcileri içindir.
1 sandalye Goralı temsilcileri içindir.

Kosova Meclisi 19 komisyona sahiptir:

Bütçe Komisyonu
Finans ve Ekonomi Komisyonu
Eğitim, Bilim ve Teknoloji Komisyonu
Sağlık Komisyonu
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Komisyonu
Kamu Hizmetleri Komisyonu
Uluslararası İş Birliği Komisyonu
Yargı, Yasama ve Anayasal Çerçeve Konuları Komisyonu
Kayıp İnsanlar Komisyonu (Kosova Savaşı sonucu oluşan kayıplar ve mahkûmlarla ilgili bir komisyondur.)
Basın-Yayın Komisyonu
Toplulukların Hak ve Çıkarları Komisyonu
Ticaret ve Sanayi Komisyonu
Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu
Çevre ve Mekân Planlama Komisyonu
Taşıma ve İletişim Komisyonu
Tarım, Ormancılık ve Kırsal Kalkınma Komisyonu
Acil Duruma Hazırlık Komisyonu
Kamusal İstek ve Tazminatlar Komisyonu
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu

Kuveyt Ulusal Meclisi (Arapça: مجلس الأمة الكويتي, "Meclis el-Amme el-Kuveyti"), Kuveyt'in yasama organı. Üyeler doğrudan seçimlerle seçilir; ülke her ili temsil eden 10 üyeyle beş seçim bölgesine ayrılmıştır. Kuveyt'te resmi siyasi partiler bulunmadığından, adaylar seçimlere bağımsız girerler; kazandıktan sonra genelde resmi olmayan parlamento bloklarını oluştururlar. Ulusal Meclis 50 seçilmiş üyeden ve aynı zamanda görevde olan 15 kişiye kadar atanan hükûmet bakanlarından oluşur.
Ulusal Meclis nominal olarak seçilmiştir ancak Kuveyt Emiri'nin siyasete hakim olduğu ve meclisi feshedebildiği otoriter bir bağlamda faaliyet göstermektedir.
Bununla birlikte, diğer Körfez krallıklarındaki parlamentoların aksine, Kuveyt meclisi bölgedeki diğer yerlere göre çok daha fazla resmi ve gayri resmi güce sahiptir.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Meclisi (Makedonca: Собрание на Република Северна Македонија, Arnavutça: Kuvendi i Republikës së Maqedonisë së Veriut), Kuzey Makedonya'nın 120 üyeye sahip yasama organıdır. Anayasa'ya göre, Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Meclisi halkı temsil etmekte olup yasama yetkisine sahiptir. Her biri 20 milletvekili katkıda bulunan, 6 seçmen bölgesinden nispi temsil yoluyla seçilen 120 ila 140 milletvekili (halihazırda 120) ve yalnızca seçmen katılımı yeterli olduğu takdirde verilen Makedon diasporasına seçilen 3 yedek sandalye olabilir. Milletvekilleri dört yıllık bir dönem için seçilir. Teşkilatı ve işleyişi Anayasa ve İç Tüzük ile düzenlenir. Meclis binası başkent Üsküp'tedir.

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Meclisi başkanları listesi

Makedonya Meclisi resmî internet sitesi 18 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Makedonya Meclisi resmî internet sitesi 3 Eylül 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Makedonca)

Kızıl Muhafızlar (Fince: Punakaarti; İsveççe: Röda gardet) Fin İç Savaşı sırasında Kızıl Finlandiya'nın silahlı kuvvetleri. Savaşın başlarında yaklaşık 30.000 kişilik bir güce sahip olan Kızıl Muhafızlar, çatışmaların ortalarına doğru 90.000 ila 120.000 arası bir rakama ulaşmıştır. Daha önce de 1905-1907 arasında faaliyet gösteren Muhafızlar iç savaşta yenilince feshedilmiştir.
Savaşta Muhafızları yöneten komutanlar Ali Aaltonen, Eero Haapalainen, Eino Rahja ve de sonlara doğru Kullervo Manner idi. Bağlı oldukları hükûmet Fin Halk Delegasyonu idi.
Kızıl Muhafızların merkez karargahı Helsinki'ydi. Ayrıca diğer büyük şehirler olan Tampere, Turku, Pori ve Vilpuri'de Kızıl Muhafızların kontrolü altındaydı. Kızıl Tampere 6 Nisan 1918'de Mannerheim'in Beyaz Muhafızları'ı tarafından kanlı bir saldırı sonucu işgal edildi.
Helsinki 12 Nisan 1918'de ele geçirilince binlerce Kızıl Muhafız yakalandı, yüzlercesi infaz edildi. Birçoğu Savaş esiri kamplarına gönderildi. Bir kısmı Kızıl Ordu'ya katıldı ve Heimosodat'ta milliyetçi Finlere karşı savaştı. Aslında 1920'li yıllarda Sovyet Uluslararası Kızıl Subay Okulu'ndaki Fin öğrenci sayısı Fin Yedek Subay Okulu'ndakinden daha fazla Fin öğrenci sayısından fazlaydı. Kızıl Muhafızlar arasındaki en büyük rütbeyi Korgenerallik ile Eino Rahja elde etti.
Yaşayan son Kızıl Muhafız 2009'daki ölümünden önce Finlandiya'nın en uzun süre yaşayan insanı olan Aarne Arvonen idi.

Kış Savaşı ya da Fin-Sovyet Savaşı (Fince: talvisota, İsveççe: vinterkriget, Rusça: Зимняя война, Zimnyaya voyna), II. Dünya Savaşı'nın başlarında Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan savaştır. Savaş, II. Dünya Savaşı ve Sovyetlerin Polonya İstilasından iki ay sonra, 30 Kasım 1939'da Sovyetlerin saldırısıyla başladı ve 13 Mart 1940'ta Moskova Barış Antlaşması'yla sona erdi. Milletler Cemiyeti saldırıyı yasa dışı olarak kabul etti ve 14 Aralık 1939'da Sovyetler Birliği'ni cemiyetten attı.

Finlandiya, önceleri uzun süre İsveç Krallığı'nın bir parçası oldu. Napolyon Savaşları sırasında (1809) Finlandiya, Rus İmparatorluğu tarafından ele geçirildi. I. Dünya Savaşı sırasında Alman İmparatorluğu, Finlandiya'daki bağımsızlık hareketlerini destekledi. 6 Aralık 1917'de Finlandiya Senatosu, Finlandiya'yı bağımsız bir devlet olarak ilan etti. 18 Aralık 1917 tarihinde RSFSR Halk Komiserleri Kurulu, Finlandiya Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını tanıyan bir öneri ile Tüm Rusya Merkez Yürütme Kurulu (MSK)'na hitap etti. 22 Aralık 1917'de Merkez Yürütme Kurulu, Finlandiya'nın bağımsızlığını tanımaya karar verdi. Ancak ülkede aynı Rus İmparatorluğundaki gibi bir iç savaş çıktı. İç savaşta Almanya destekli Beyazlar, Sovyet destekli Kızılları yenilgiye uğrattı. Fin Beyazlar, savaşı kazandıktan sonra Doğu Karelya'da ayrılıkçı hareketi desteklemiştir. I. Dünya Savaşı bittikten sonra da Finlandiya, Almanya'ya yaklaşmaya devam etti. Hitler, Almanya'da iktidarı ele geçirdikten sonra Finler arasında da Nasyonal Sosyalizm'e sempatik bakan sivil gruplar oluştu. Finlandiya, Sovyet tehdidine karşı Mannerheim Hattı'nı kurdu ve ayrıca 1932 yılında Sovyetler ile Saldırmazlık Antlaşması, akabinde de İsveç ile bir yardımlaşma paktı kurdu.

SSCB kuzeybatı sınırlarından endişe etmekteydi. Çünkü komşusu olan Finlandiya şiddetli bir anti-Sovyet politika izlemişlerdi. Koyu bir anti-komünizme dayalı olan bu devlet, dış siyasetinde de SSCB'ye karşı açık bir şekilde saldırgan bir tutum izlemiştir. Özellikle Finlandiya iki savaş arası dönemde Sovyet sınırları içindeki Karelya Bölgesini topraklarına katmak ve "Baltık'tan Urallara kadar uzanan büyük bir Finlandiya" kurmak isteğini hiç saklamamıştı. O kadar ki Sovyet Dışişleri Bakanı M. M. Litvinov Moskova'daki Fin elçisine bu durumdan açıkça yakınmıştı: "Hiçbir ülkede basın Finlandiya'daki kadar sistemli bir düşmanlık kampanyası yürütmüyor. Hiçbir ülkede Sovyetler Birliğine saldırı ve topraklarının ilhakı için Finlandiya'daki kadar açık propaganda yapılmıyor."
SSCB'nin Kuzeybatıda, Baltık Denizi'ne dar bir alanda Leningrad körfezi sahili vardı. Bunun hemen kuzeyinde ise Finlandiya toprakları başlıyordu. Finlandiya sınırı, Leningrad'ın sadece 32 km batısından başlamaktaydı.
Leningrad'ın en dibinde yer aldığı Finlandiya Körfezi'nin kuzey kıyıları veya Karelya Yarımadası, Finlandiya topraklarıydı. Sovyetler Birliği, bu kıyılarda topçu mevzileri bulundurabilmeyi Leningrad Limanı'nın güvenliği için hayati olarak görmekteydi.
Stalin, bu pozisyon için 9 Ekim'de Finlerle görüşmelere oturdu. Başka yerlerden vereceği topraklar karşılığında Finlandiya'dan körfezdeki beş adayı istiyordu ve Leningrad Körfezi'nin en batı ucundaki Hangö Limanı'nı da 30 yıllığına kiralamak talebindeydi. Bir diğer isteği de, Leningrad'ın hemen kuzeyinden başlayan sınırın, topçu menzilinin dışına çıkacak şekilde geriye alınmasıydı.
Stalin'in Finlerden istediği bu topraklar 1.700 km² dir. Bunun karşılığında, Finlandiya-Rusya sınırının orta kesimlerinden 3.500 km² lik bir araziyi teklif etmektedir.
Finlandiya Hükûmeti, böyle bir anlaşmaya varmanın, taviz vermek istemedikleri tarafsızlık tutumuyla bağdaşmayacağı gerekçesiyle konuya sıcak yaklaşmadı. Bunun üzerine Stalin, söz konusu toprakları satın almayı önerdi. Bu öneri de reddedildi.

Finlandiya'nın uzlaşmaz tutumu karşısında Stalin'in tutumu hızla sertleşti. Finlandiya Hükûmeti arasında diplomatik ilişkilerin kesilmesinden sonra sınır bölgelerinde insanların tahliyesine başladı. 28 Kasım 1939'da, 1932 yılında imzalanmış olan saldırmazlık antlaşmasının tek taraflı olarak kaldırıldığı Fin Hükûmeti'ne bildirildi ve 30 Kasım 1939'da Sovyet orduları savaş ilan etmeksizin Finlandiya'ya saldırdı ve ertesi gün de Finlandiya'nın sınır şehri Terijoki'ye (bugünkü Zelenogorsk) girerek, orada Fin komünist Otto Ville Kuusinen'in başkanlığında bir devlet olan Fin Demokratik Cumhuriyeti'ni ilan ettirdi.
Savaşın ilk aşaması genellikle 30 Kasım 1939 ile 10 Şubat 1940 dönemi olarak kabul edilir. Savaş sırasında Sovyet birlikleri ilk kez düşman uçağını tespit etmek için radar kullanmıştır. Bu noktada, Kızıl Ordu'nun hücumu, Fin Körfezi'nden Barents Denizi kıyılarındaki topraklarında gerçekleştirildi. Finlandiya-Sovyetler Birliği sınırının çeşitli cephelerinden giren Sovyet saldırıları kısa sürede durduruldu. Finler, Tolvajärvi (bugünkü Tolvayarvi, Rusya) ve Suomussalmi savaşlarını kazanmak suretiyle kanatlardan sarkıp ikmal hatlarını kestiler ve ikmal olanaklarından yoksun Sovyet birliklerine saldırarak onları dağıttılar.
Özellikle Fin ordusunun kayakçı birlikleri büyük başarılar kaydettiler. Ani saldırıları ve çekilişleri özellikle ormanlık bölgelerde işe yarıyor ve Ruslar henüz tepki gösteremeden operasyonlar bitiyordu. Doksan bin kadarı kadın savaşçılardan oluşan bu birlikler, Sovyetlere çok zor anlar yaşattılar. Bu yüzden Sovyetler, Karelya Yarımadası'nın doğusunda bir ilçe merkezi olan Rautu'yu (bugünkü Sosnovo) 25 Aralık'ta alabildi.
1940 yılının Şubat ayı gelindiğinde Fin orduları için Leningrad’ın hemen kuzeyindeki Mannerheim Hattı'nı devamlı takviye alan Sovyet kuvvetleri yüzünden tutma olanağı kalmadı. Nihayet hattın batı kanadında bulunan Summa (bugünkü Soldatskoye), 2 haftadan beri süren yoğun Sovyet saldırılarının karşısında 15 Şubat'ta Sovyetler'in eline geçti ve hat yarıldı. Böylece Sovyet Ordusu, Karelya Yarımadası'nın en büyük, Finlandiya'nın 2. büyük kenti olan Viipi'ye (bugünkü Vyborg) doğru ilerlemeye başladı.
6 Mart 1940'ta Fin Hükûmeti, Sovyetler Birliği ile barış görüşmeleri için masaya oturmaya razı oldu. Bu sırada Sovyet kuvvetleri, Koivisto' yu (bugünkü Primorsk) ele geçirmiş ve Viipuri'ye dayanmıştı. Beklenenin üzerinde zayiat veren Sovyetler, önde bulundukları savaşı bir an önce sona erdirmeye çalıştılar. Fin Hükûmeti de savaşın sona ermesi için antlaşmaya razı olmak durumunda kaldı. Ancak barış uzun ömürlü olmayacak; Nazilerin Sovyetler Birliği'ne saldırmasını fırsat bilen Finlandiya Hükûmeti, Devam Savaşı olarak anılan savaşta Sovyetler Birliği'ne saldıracaktır.

14 Aralık 1939 salgını sırasında Sovyetler Birliği savaşa göre Milletler Cemiyeti'nden atıldı. Ayrıca ABD'den Sovyetler Birliği'ne havacılık teknolojisi tedarik yasağı empoze edildi. Bu geleneksel olarak Amerikan motorları kullanan Sovyet havacılık sektörünün gelişimini olumsuz şekilde etkiledi. Sovyetler Birliği için bir diğer olumsuz sonucu Kızıl Ordu'nun zayıflığının onaylanması oldu. Sovyet güçlerinin zaferi, SSCB'nin Finlandiya'dan zayıf olmadığını gösterdi. Ancak Finlere oranla çok daha yüksek olan SSCB'nin kayıpları hakkında bilgi, Almanya'da Sovyetler Birliği'ne karşı savaş taraftarlarının konumunu güçlendirdi. Sovyetler Birliği'nin tüm resmi ilan toprak iddiaları karşılanmıştı. Finlandiya, kendi topraklarında Bothnia Körfezi ile Kola Yarımadası'nı bağlayan demiryolunun inşası için bir taahhüt almıştır. Ama bu yol hiçbir zaman inşa edilmedi. Ayrıca Finlandiya basını savaşta ölen ve savaştan dönen askerlere "sisu" (içten gelen güç/cesaret) atfetti.

II. Dünya Savaşı'nda Finlandiya
Devam Savaşı

'The Winter War' (Fince: Talvisota, İsviççe: Vinterkriget)', (1989) Fragman2 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Jatkosota
'Tuntematon Sotilas' (İngilizce: The Unknown Soldier)', (1955) Fragman6 Ağustos 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Tuntematon Sotilas' (İngilizce: The Unknown Soldier)', (1985)
'Pusu (Fince: Rukajärven tie, İngilizce: Ambush)' (1999) Fragman13 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
'Kukushka' (Rusça: Кукушка, İngilizce: Cuchoo)', (2002)

'Fire and Ice' (PBS, 2005) Fragman10 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Принимай нас, Суоми-красавица [1]5 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi./[2]11 Temmuz 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Malta Parlamentosu (Maltaca: Il-Parlament ta' Malta veya Il-Maħdet ta' Malta), Malta Valletta'da bulunan anayasal yasama organıdır. Parlamento, demokratik olarak seçilmiş bir Temsilciler Meclisi ve Malta Başkanı ile tek kamaralıdır. Anayasal yasaya göre, başbakan dahil tüm hükûmet bakanları Temsilciler Meclisi üyesi olmalıdır. 1921 ile 1933 arasında Parlamento, bir Senato ve bir Yasama Meclisinden oluşan iki meclisliydi.
1921 ve 2015 yılları arasında Temsilciler Meclisi, Valletta'daki Büyük Usta'nın Sarayı'nda bulunuyordu. 4 Mayıs 2015'ten bu yana, Temsilciler Meclisi Valletta şehir kapısının yakınındaki Parlamento Binası'nda bulunuyor.
Maltalılar 16 yaşında aktif oy kullanma hakkına, 18 yaşından itibaren pasif oy kullanma hakkına sahiptir. Temsilciler Meclisi seçimlerine yalnızca seçimden önceki on iki ay içinde en az altı ay ikamet etmiş olan vatandaşlar katılabilir; yurt dışında yaşayan Malta vatandaşları için posta yoluyla oy kullanma imkanı sağlanmamaktadır. Bu durum, Malta'da yaşayan vatandaşlardan daha fazla Maltalının yurt dışında yaşaması gerçeğiyle açıklanmaktadır, bu nedenle, yurt dışında yaşayan vatandaşların oylarının bir hükûmetin oluşumu için belirleyici olma riski vardır.

Millet ya da ulus, çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk. Milleti etnik gruptan ayıran şey, daha politik olmasıdır. Etnik milliyetçiler milleti etnisite ile aynı anlamda kullanırlarken, sivil milliyetçiler ise milleti anayasal bir şekilde (vatandaşlık bağıyla) kullanırlar, kültürel milliyetçiler ise milletin tanımını gelenek ve görenekle belirlerler.

Genel olarak bir toprak, vatan üzerinden yaşayan homojen insan topluluğu kastetmek için kullanılır. Fransız İhtilali yükselen ulus mantığı millet kavramını bünyesine katmıştır. Millet kavramı Arapça, ulus kavramı ise Türkçedir. Millet kavramı ile ilgili olarak milliyetçi yorum kadar dini yorumlar da bulunmaktadır. Kur'an'da çok yerde millet kavramı geçmektedir. Millet bu anlamda bir inanç ve din topluluğunu kastetmektedir. Fransız İhtilali ile beraber daha çok etnik temelli bir ulus kavramı (millet) ortaya çıkmıştır. Bir topluluğun ulus olarak adlandırılabilmesi için:

Toplulukta ortak bir dilin konuşulması,
Topluluğun tarihsel geçmişe sahip olması,
Şimdi bir arada yaşayan bu topluluğun, gelecek için de bir arada yaşama inancında olması,
Topluluktaki bireylerin birlik ve beraberlik içinde, ortak duyguları paylaşması,
Toplulukta kültürel ortaklık bulunması gereklidir.

Ulusun oluşumuna dair tezler kabaca iki ana yaklaşım altında toplanır: Özcü yaklaşım ve İnşaacı yaklaşım. Özcü yaklaşıma göre uluslar toplumsal tarihin doğal ürünü olan birimlerdir. Bu birimlerin temelini kanbağı, dil, din, ortak tarih gibi bir takım kültürel elementler oluşturur. Bu kimlikler birey veya topluluğa doğuştan verilmiştir; bu nedenle birey veya topluluk tarafından reddedilmeleri çok zordur. Bu ortak özellikler kitlelerde doğal olarak bir birliktelik hissi veya ulusalcılık oluşmasını sağlayarak milli harekete geçme ve kendilerine bir devlet kurma çabasına neden olur. Bu anlayış daha çok kendiliğinden oluşan bir ulusu savunur.
İnşacı yaklaşıma göre, uluslar tarihsel sürecin görece daha geç döneminde ortaya çıkmış bir olgudur; ayrıca kapitalizmin ortaya çıkışı, sömürgecilik, modern devletin yapılanması ile yakından ilgisi vardır. Başka bir deyişle, ulusun oluşumu insan toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkmış bir olgu değildir. Toplumsal gelişimin belli bir safhasında meydana gelmiş bir üründür. Her şeyden önce bir ulusun oluşumundan önce bir ulusalcılık akımının ortaya çıkmış olması gereklidir. Anderson'un hayali cemaatler veya tasavvur edilmiş yapılar'ı bu kapsamda anılabilir.

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı
Ulus devlet
Milliyetçilik

Özel

Genel
Benedict Anderson, Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism, (Verso, 1983, Rev. ed., 1991).

Moldova Cumhuriyeti Parlamentosu (Rumence: Parlamentul Republicii Moldova), Moldova'nın tek meclisli yasama organıdır. 101 üyeden oluşan parlamento üyeleri 4 yıllığına seçilirler. Moldova Cumhuriyeti Parlamentosu başkanı, en az 52 oyla meclis tarafından seçilir.
Parlamento, seçimlerden sonraki 30 gün içinde parlamento başkanının başkanlığında toplanır. Parlamentonun görev süresi, yeni bileşimin yasal toplantısına kadar uzatılır. Bu dönemde Anayasa değiştirilemez ve organik yasalar kabul edilemez, değiştirilemez veya iptal edilemez.

Parlamento Binası eskiden Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin Moldova şubesinin Merkez Komitesinin toplantı yeriydi. Eskiden Lenin Bulvarı olarak bilinen III. Ştefan Bulvarı'nda bulunur. Mimarlar Alexander Cerdanțev ve Grigore Bosenco idi. Bina 2009'da sivil huzursuzluk sırasında hasar görmüş ve 2012 ve 2013 yıllarında onarımlar yapılmıştır. Parlamento, 2014 yılı Şubat ayında restore edilen binaya geri taşındı.

Seçim sistemi, (aynı zamanda bir oylama sistemi) kendilerine memuriyet, temsil yetkisi veya bir vekalet verilecek, kanuni şartlara uygun kişilerin, bir kısım veya bütün vatandaşlar tarafından tercih ve tespit edilmesi işlemine dair sistemdir.
Dar anlamda seçim çerçevesinde seçme ve seçilme hakkı, seçim çevreleri,
seçim sürecinin başından sonuna kadar, yani adaylık başvurusundan
seçmenlerin oy kullanmasına ve sonuçların açıklanmasına kadar yapılan
tüm işlemler, bunları yapan kişi ve kuruluşlar (siyasal partiler), seçim sürecini
yöneten ve denetleyen kurumlar (seçim kurulları) ile ilgili kurallar, geniş
anlamda seçim sistemini oluşturur. Geniş anlamda seçim sistemi, bir
ülkedeki siyasal sistemin, bu arada özgürlükler rejiminin bir parçasıdır;
ondan bağımsız olarak düşünülemez.

D'Hondt sistemi
Millî bakiye sistemi
Seçim barajı

Nispi temsil sistemi
Liste usulü çoğunluk seçim sistemi
Karma üyeli nispi temsil

Ülkelere göre seçim sistemlerinin listesi
Amerika Birleşik Devletleri'nde siyasal aday olma şartları
Seçim sandığı
Siyasi kampanya
Seçimbilim

Antti Petteri Orpo (d. 3 Kasım 1969, Köyliö, Finlandiya) Fin siyasetçi, Ulusal Koalisyon Partisi başkanı ve günümüzde Finlandiya başbakanıdır.
Turku Üniversitesi'nde siyaset bilimi alanında eğitim görmüştür. 1994-1996 yıllarında Öğrenciler Sendikası genel sekreteri, 1997-1998 yılları arasında Finlandiya Ulusal Üniversite Öğrencileri Birliği Başkanı olmuştur. 1998 yılından itibaren Ulusal Koalisyon Partisi'nde (Kok) görevler üstlenmiş, İçişleri Bakanı Ville Itälä'nin özel danışmanı olmuştur. Partinin genel sekreter yardımcılığında bulunmuş, 2007 yılından itibaren milletvekilliği yapmaktadır. 2011-2012 yılları arasında Mecliste Kok grup başkanvekili, 2012-2014 yılları arasında ise grup başkanlığında bulunmuştur. 2014-2015 yılları arasında Tarım ve Orman Bakanı, 2015 seçimleri sonrası oluşan hükûmette ise İçişleri Bakanı olmuş, 2016 yılında Kok başkanı olmuş ve bunun üzerine Maliye Bakanlığı görevini üstlenmiştir, bu görevi ve 2017 yılından itibaren üstlendiği Başbakan Yardımcılığını 2019 yılına kadar sürdürmüştür.

Seimas (tam adı: Litvanya Cumhuriyeti Seiması, Litvanca: Lietuvos Respublikos Seimas) tek meclislilik ilkesine dayalı olarak kurumsallaşmış Litvanya ulusal meclisi. Seimas, dört yılda bir yapılan seçimlerle belirlenen 141 milletvekilinden oluşur. Vekillerin 71'i ülke çapında oluşturulmuş seçim bölgeleinden bireysel adaylıkla belirlenirken, geri kalan 70'i ülke genelindeki oy dağılımlarına göre oransal temsil usulüyle belirlenir. Ülkede partiler meclise girebilmek için %5 barajını aşmak zorundadır. Bu oran seçim ittifakı yapıldığı takdirde %7 olarak uygulanır. Seimas Litvancadaki "Sueiga, suėjimas" sözcüklerinden gelir ve anlamı "toplanma, toplanma yeri, meclis, kurultay"dır.
Seimas Binası (Litvanca: Seimo Rūmai) mühendis Algimantas Nasvytis, onun erkek kardeşi Vytautas Nasvytis ve Robertas Stasėnas tarafından tasarlanmıştır.

Litvanya Cumhuriyeti Seiması16 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Tek meclislilik, tek bir yasama organı ya da parlamento'nun bulunduğu yönetim şeklidir. Tek meclisli ülkelerin çoğu küçük ve homojen üniter devletlerdir. Türkiye de tek meclisli ülkelere örnektir.

Tek meclisli yasama meclisleri, çok meclisliliğe (genel olarak) algılanan bir ihtiyaç olmadığında mevcuttur. Toplumun farklı kesimlerine ayrı sesler vermek için birçok çok meclisli yasama organı oluşturuldu. Örneğin, farklı sosyal sınıfların güvenli temsili için birden fazla bölmeye izin verildi (Birleşik Krallık Parlamentosu veya Fransa'da olduğu gibi). Bazen, Yeni Zelanda ve Danimarka'da olduğu gibi, iki meclisli bölmeden birinin kaldırılmasıyla veya İsveç'te olduğu gibi, iki bölmenin tek bir idareye birleştirilmesiyle ortaya çıkar. Tek meclisli bir sistemin temel avantajı, yasama süreci daha basit olduğundan ve iki bölüm arasında çıkmaza girme olasılığı olmadığından, daha demokratik ve verimli yasa koymadır. Bu sistemin savunucuları, mali olarak sürdürmek ve desteklemek için, daha az kurum olduğu için, yasa koyucuların sayısı aynı kalsa bile maliyetleri düşürdüğünü savunurlar.
İki meclisli yasama meclislerinin savunucuları, bunun her iki mecliste paralel olarak yeniden tartışma ve hataları düzeltme ve bazı durumlarda her iki mecliste de mevzuat getirme fırsatı sunduğunu iddia ediyorlar. Tek meclisli bir sistemin temel zayıflığı, çoğunluğun kısıtlanmadığı iddiası olarak görülebilir, özellikle parlamento çoğunluğunun liderlerinin de yürütmeye hakim olduğu parlamenter sistemlerde, bu fark edilir. Ayrıca, halkın önemli kesimlerinin seçilmiş tekil organ tarafından yeterince temsil edilememe riski de vardır.

Arnavutluk Milli Meclisi
Angola Milli Meclisi
Ermenistan Ulusal Meclisi
Azerbaycan Milli Meclisi
Bangladeş Ulusal Meclisi
Benin Milli Meclisi
Botsvana Milli Meclisi
Brunei Yasama meclisi
Bulgaristan Ulusal Meclisi
Burkina Faso Ulusal Meclisi
Cape Verde Milli Meclisi
Orta Afrika Cumhuriyeti Milli Meclisi
Çad Milli Meclisi
Çin Ulusal Halk Kongresi
Cook Adaları Meclisi
Kosta Rika Yasama meclisi
Hırvat Parlamentosu
Küba Halk Güçleri Ulusal Meclisi
Folketing (Danimarka)
Dominika Meclisi
Cibuti Milli Meclisi
Doğu Timor Milli Meclisi
Ekvador Milli Meclisi
Temsilciler Meclisi (Mısır)
El Salvador Yasama Meclisi
Eritre Milli Meclisi
Riigikogu (Estonya)
Fiji Meclisi
Finlandiya Parlamentosu
Gambiya Milli Meclisi
Gürcistan Parlamentosu
Gana Meclisi
Yunan Parlamentosu
Guatemala Kongresi
Gine Milli Meclisi
Gine-Bissau Ulusal Halk Meclisi
Guyana Meclisi
Honduras Meclisi
Macaristan Ulusal Meclisi
Alþingi (İzlanda)
İran İslamî Şûra Meclisi
Knesset (İsrail)
Kiribati Meclisi
Kuzey Kore Yüksek Halk Meclisi
Kore Cumhuriyeti Ulusal Meclisi
Kuveyt Ulusal Meclisi
Cogorku Keneş (Kırgızistan)
Saeima (Letonya)
Lübnan Meclisi
Libya Milli Meclisi
Lihtenştayn Milli Meclisi
Lüksemburg Temsilciler Meclisi
Malavi Milli Meclisi
Maldivler Meclisi
Mali Milli Meclisi
Malta Parlamentosu
Marshall Adaları Yasama Meclisi
Moritanya Meclisi
Mauritius Milli Meclisi
Moldova Cumhuriyeti Parlamentosu
Monako Ulusal Konseyi
Büyük Devlet Khural (Moğolistan)
Karadağ Parlamentosu
Mozambik Cumhuriyeti Meclisi
Nauru Meclisi
Yeni Zelanda Parlamentosu
Nikaragua Milli Meclisi
Nijer Milli Meclisi
Niue Meclisi
Kuzey Makedonya Meclisi
Storting (Norveç)
Filistin Yasama Meclisi
Panama Milli Meclisi
Papua Yeni Gine Milli Meclisi
Peru Cumhuriyet Meclisi
Portekiz Cumhuriyet Meclisi
Katar Meclisi
Saint Vincent ve Grenadinler Meclisi
San Marino Büyük Meclisi
Sao Tome ve Principe Milli Meclisi
Suudi Arabistan Şûra Meclisi
Senegal Milli Meclisi
Sırbistan Ulusal Meclisi
Seyşeller Milli Meclisi
Sierra Leone Milli Meclisi
Singapur Parlamentosu
Slovakya Ulusal Konseyi
Sri Lanka Parlamentosu
Surinam Milli Meclisi
Riksdag (İsveç)
Suriye Halk Konseyi
Tanzanya Milli Meclisi
Togo Milli Meclisi
Tonga Milli Meclisi
Tunus Halk Temsilcileri Meclisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Türkmenistan Meclisi
Tuvalu Meclisi
Uganda Meclisi
Ukrayna Yüksek Şurası
Vanuatu Meclisi
Vatikan Papalık Meclisi
Vietnam Ulusal Meclisi
Zambiya Milli Meclisi

İngiliz Virgin Adaları Meclisi
Cayman Adaları Yasa Meclisi
Grönland Parlamentosu
Faroe Adaları Meclisi (Løgting)
Cebelitarık Meclisi
Guam Yasa Meclisi
Hong Kong Yasa Meclisi
Makau Yasa Meclisi
Falkland Adaları Yasa Meclisi
Guam Yasa Meclisi
ABD Virjin Adaları Yasa Meclisi

Çift meclislilik
Üst meclis
Alt meclis
Senato

Temsilciler Meclisi (Yunanca: Βουλή των Αντιπροσώπων Voulī́ tōn Antiprosṓpōn; İngilizce: House of Representatives) Kıbrıs Cumhuriyeti'nin parlamentosudur.
Beş yıllığına 59 meclis üyesi seçilir. 56 üye nispi temsil sistemine göre ve 3 üye sandalyesi ise Ermeni, Kıbrıs Marunileri ve Latin halkları için ayrılır. 80 meclis üyeliğinin 24'ü Kıbrıs Türkleri için ayrılmıştır. Kıbrıs Türkleri, 1963-64 olaylarından sonra Kıbrıs Cumhuriyeti devlet yapısından çekilmişlerdir.

Şu anki sistemde 56 meclis sandalyesi Kıbrıs Cumhuriyeti'nde bulunan altı bölgeye göre dağıtılır. Kıbrıs Rumları için şu şekildedir;

Glafkos Klerides (Ağustos 1960 - 22 Haziran 1976)
Tassos Papadopulos (22 Haziran 1976 - 20 Eylül 1976)
Spiros Kiprianu (20 Eylül 1976 - Eylül 1977)
Alekos Michaelides (Eylül 1977 - 4 Temmuz 1981)
George Ladas (4 Temmuz 1981 - 30 Aralık 1985)
Vassos Lyssarides (30 Aralık 1985 - 30 Mayıs 1991)
Aleksis Galanos (30 Mayıs 1991 - 6 Haziran 1996)
Spiros Kiprianu (6 Haziran 1996 - 7 Haziran 2001)
Dimitris Hristofyas (7 Haziran 2001 - 28 Şubat 2008)
Marios Garoyan (7 Mart 2008 - 2 Haziran 2011)
Yannakis Omiru (2 Haziran 2011 - 2 Haziran 2016)
Dimitris Silluris (2 Haziran 2016 - 15 Ekim 2020)
Adamos Adamou (23 Ekim 2020 - 10 Haziran 2021)
Annita Demetriou (10 Haziran 2021 – günümüz) 

(İngilizce) (Yunanca) (Türkçe) Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisi28 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Temsilciler Meclisi (TM) (Arapça: مجلس النواب, romanize: Majlis al-Nuwaab), %18'lik bir katılımın olduğu 2014 Libya parlamento seçimlerinden kaynaklanan Libya yasama organıdır. 2014 yılının sonlarında, Libya İç Savaşı bağlamında başkent Trablus'u ele geçirmeye yönelik başarısız darbe girişiminin ardından, Temsilciler Meclisi kendisini Libya'nın uzak doğusundaki Tobruk'a taşıdı. Mayıs 2019'da Trablus silahlı saldırı altındayken Trablus'ta birkaç TM toplantısı yapıldı ve 45 gün için bir geçici başkan seçildi. 2014 ve 2021 yılları arasında Temsilciler Meclisi, Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki görevdeki Ulusal Birlik Hükümeti'ni desteklemeden önce Abdullah es-Sani liderliğindeki Tobruk merkezli hükûmeti destekledi. Eylül 2021'de Temsilciler Meclisi, Dibeybe liderliğindeki geçici Ulusal Birlik Hükûmeti'ne karşı bir güvensizlik oylamasını kabul etti.

Temsilciler Meclisi, 25 Haziran 2014 tarihli bir seçimin ardından Genel Ulusal Kongrenin yerini alarak 4 Ağustos 2014 tarihinde resmi olarak yasama organı oldu. Seçime katılım, Temmuz 2012'deki ilk Kaddafi sonrası seçimindeki %60'tan %18'e azaldı. Güvenlik endişeleri nedeniyle bazı yerlerde oylama yapılmamıştır.
2014 itibarıyla meclis başkanı Akile Salih İsa'dır. 2014 itibarıyla Yardımcı Başkanlar Konseyi yardımcı başkanları Imhemed Şaib ve Ahmed Huma'dır.  2019 itibarıyla, TM yürütme yetkisini El-Beyda, Libya'da bulunan Abdullah es-Sani'nin ikinci Es-Sani hükûmetine bırakmıştır.
Trablus merkezli Libya Yüksek Anayasa Mahkemesi 6 Kasım 2014'te haziran seçimlerinin anayasaya aykırı olduğuna ve Temsilciler Meclisinin feshedilmesine karar verdi. Temsilciler Meclisi, mahkemenin silahlı milisler tarafından kontrol edildiğini ve kararın "silah zoruyla" yapıldığını söyleyerek kararı reddetti.
2014'ün sonlarında Trablus'taki rakip bir parlamento olan Genel Ulusal Kongre yenilendi. Temsilciler Meclisi yeni GUK'u tanımadı ve seçimlerin yapılamaması nedeniyle 6 Ekim 2015'te, 131 üzerinden 112 oy ile "görev süresini 20 Ekim'den sonraya uzatmak" için karar aldı.

2014'ün sonlarında, İkinci Libya İç Savaşı sırasında Trablus'un silahlı İslamcı gruplar tarafından işgalini takiben, Temsilciler Meclisi ülkenin en doğusundaki Tobruk'a taşındı. Uygun bir konut olmadığı için başlangıçta Yunan nakliye şirketi ANEK Lines'tan Elyros isimli feribot kiralandı. Daha sonraları TM, Tobruk'taki Dar al-Salam Hotel'e taşındı.

Ekim 2015'te BM'nin Libya elçisi Bernardino León, Temsilciler Meclisinin uzlaşmacı bir başbakan Fayiz es-Serrac ile İslamcı liderliğindeki yeni GUK hükûmetiyle iktidarı paylaşma önerisini açıkladı. Ancak, son teklifin şartları her iki taraf için de kabul edilemezdi ve her taraf da teklifi reddetti. Bununla birlikte teklif Fayiz es-Serrac ve diğerleri tarafından bir araya getirilen ve daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen gözden geçirilmiş bir öneriyi ateşledi. 17 Aralık 2015'te Temsilciler Meclisi üyeleri ve yeni Genel Ulusal Kongre, genellikle "Libya Siyasi Anlaşması" veya "Shirat Anlaşması" olarak bilinen bu revize edilmiş siyasi anlaşmayı imzaladı. Anlaşma hükümlerine göre, iki yıl içinde yeni seçimler yapmak amacıyla dokuz üyeli bir Başkanlık Konseyi ve on yedi üyeli geçici Ulusal Mutabakat Hükümeti kurulacaktı. Temsilciler Meclisi, yasama organı olarak var olmaya devam edecek ve Yüksek Danıştay olarak bilinen bir danışma organı, Yeni Genel Ulusal Kongresi tarafından aday gösterilen üyelerle oluşturulacaktı. 31 Aralık 2015'te Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih İsa, Libya Siyasi Anlaşması'na destek verdiğini açıkladı.
Nisan 2016 itibarıyla, Libya Ulusal Seçim Komisyonu, Temsilciler Meclisinin bir sonraki seçimini uygulamak için mevzuat hakkındaki önerilerini hâlâ değerlendiriyordu.
Tunus'ta Ekim 2017'de başlayan yeni bir müzakere turu bir ay sonra anlaşma yapılmadan bozuldu. 17 Aralık 2017'de general Halife Hafter, "sözde" Shirat anlaşmasının geçersiz olduğunu ilan etti.

Nisan 2019'un başlarında, 2019-20 Batı Libya taarruzu sırasında Temsilciler Meclisinin 31 üyesi Trablus'a yönelik saldırıyı destekleyen, 49 üye ise saldırıya karşı çıkan bir açıklama yaptı. 2 Mayıs'ta, TM'nin 51 üyesi Rixos al-Nasr Otel'de bir oturum düzenledi. Oturumlarının TM'yi veya Libya'yı bölmek istemediğini ve diğer TM üyelerini 5 Mayıs'ta planlanan başka bir Trablus oturumuna katılmaya çağırdıklarını belirttiler. Saldırıya ve siyasi çözüm çağrısında askerî güç kullanımına karşı çıkmaktadırlar. Başkanlık Konseyi'nin 2 Mart 2015 tarihinde TM tarafından atanan Halife Hafter yerine yeni bir ordu komutanı atanmasını istediler.
5 Mayıs'ta Temsilciler Meclisinin 47 üyesinden oluşan Trablusgarp oturumu, es-Sadık el-Kehili'yi geçici başkan, Musab el-Abed'i raportör ve Hamuda Sayala'yı sözcü olarak 45 gün süreyle 27 oyla seçti. 2014 Libyalı parlamento seçimlerinde, el-Kehili 56. seçim bölgesi Tacura'da 1596 oy ile seçildi. Musab el-Abed (Musab Abulgasim) 59. seçim bölgesi Hay el-Endelüs'te 2566; Sayala (Siyala) ise 58. seçim bölgesi Trablus Merkez'de 6023 oy ile seçildi. 8 Mayıs'ta, Shirat Anlaşması'nın 16. maddesi gereğince 2014'ten bu yana alınan TM kararlarını gözden geçirmek üzere bir iç kod inceleme komitesi oluşturan Trablus'ta bir oturum daha yapıldı. Bir uluslararası iletişim komitesi, bir sekreterlik ofisi ve Başkanlık Konseyi'nin 2019 Batı Libya saldırısıyla ilgili olarak oluşturduğu acil durum komitesinin çalışmalarını "takip etmek" için bir kriz komitesi oluşturuldu. Sayala, televizyonda yapılan bir röportajda Libya'daki krizin çözülmesinin, TM'nin Libya'daki en yüksek yasama otoritesi olarak "restore edildiği" siyasi bir anlaşma gerektireceğini belirtti.

17 Temmuz 2019'da Temsilciler Meclisi Bingazi üyelerinden biri olan ve 2011 Libya İç Savaşı sırasında tecavüzü bir savaş silahı olarak belgelediği için bilinen Seham Sergeva, Libya Ulusal Ordusu tarafından gözaltına alındı. 20 Temmuz 2019 itibarıyla konumu bilinmiyor.

10 Mart 2021'de Temsilciler Meclisi, Başkanlık Konseyi başkanı olarak Muhamed el-Menfi ve başbakan olarak Abdulhamid Dibeybe tarafından yönetilen bir Ulusal Birlik Hükümeti'nin kurulmasını resmen onaylamak için merkezi Sirte kentinde bir araya geldi. Meclisin 121 üyesi, birlik hükûmetinin kurulmasını onaylamak için oy kullandı. Ulusal Birlik Hükûmeti, Trablus merkezli rakip Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Tobruk merkezli İkinci es-Sani Kabinesi'ni birleştirmeyi amaçlıyor.

Yüksek Danıştay (Libya)
Libya İç Savaşı (2014- 2020)
Libya Krizi (2011-günümüz)
Libya Temsilciler Meclisi seçimi, 2014

Resmi internet sitesi 23 Ocak 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Resmi Facebook sayfası 19 Ağustos 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Lübnan Temsilciler Meclisi (Arapça: مجلس  النواب Majlis an-Nuwwab; Fransızca: Chambre des députés), Lübnan Cumhuriyeti'nin ulusal parlamentosudur. Çeşitli seçim bölgelerine ayrılan ülke, 4 yıllık bir dönem için seçilen Hristiyan ve Müslüman 128 milletvekiline sahiptir. Lübnan Anayasa'nın 24. Maddesi uyarınca sandalyelerin yarısı Hristiyanlara, yarısı da Müslümanlara ayrılmıştır.  Parlamentonun temel işlevleri, cumhuriyetin cumhurbaşkanını seçmek, hükûmeti onaylamak (Cumhurbaşkanı tarafından atanmasına rağmen Başbakan, Kabine ile birlikte Parlamento'daki çoğunluğun güvenini korumak zorundadır) ve yasaları ve harcamaları onaylamaktır.
Parlamento için seçimler en son 15 Mayıs 2022'de gerçekleştirildi. Dört yıllığına gerçekleştirilen seçimlere rağmen parlamento, kendi görev süresini uzatma kararı alabilmektedir: Haziran 2009'da seçilen parlamento bunu üç kez gerçekleştirimş ve yeni bir seçim yasası hazırlanırken bir sonraki seçimi Mayıs 2018'e ertelemişti. Lübnan anayasasına  ve 2017 seçim yasasına  göre; seçimler, görevdeki parlamentonun görev süresinin bitiminden önceki 60 gün içinde bir Pazar günü yapılır. Buna göre bir sonraki seçimin 22 Mart 2026 ile 22 Mayıs 2026 arasındaki bir Pazar günü yapılması beklenmektedir.

Lübnan sisteminin kendine özgü bir özelliği de "mezhepsel dağıtım" ilkesidir: Her dini cemaatin, mecliste konsosiyasyonalizm biçiminde belirli sayıda milletvekili bulunmaktadır.
1932 ve 1972 yılları arasında yapılan seçimlerde, koltuklar Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında 6:5 oranında paylaştırıldı ve iki inancın çeşitli mezheplerine büyüklükleriyle orantılı bir temsil hakkı verilmişti. 1960'lara gelindiğinde Müslümanlar bu sistemden açıkça hoşnutsuz hale geldiler; kendi yüksek doğum oranlarının ve Hristiyanlar arasındaki yüksek göç oranının bu zamana kadar neredeyse kesinlikle Müslüman bir çoğunluk yarattığının ve parlamento dağılımının bunu yansıtmadığının farkındaydılar. Ancak Hristiyan politikacılar sistemi ortadan kaldırmak veya değiştirmek istemiyorlardı ve bu, 1975-1990 arasında yaşanan Lübnan İç Savaşı'nı doğuran faktörlerden biriydi. İç savaşı sona erdiren 1989 yılında imzalanan Taif Anlaşması, her biri 128 milletvekilinden 64'ünü seçerek, Hristiyanlar ve Müslümanların eşit temsilini sağlamak için Parlamentoyu yeniden düzenledi.
Mezhep temelli dağıtılmış olmasına rağmen, tüm üyeler dini inançlarına bakılmaksızın genel oyla seçilirler. Bu durum, politikacıları kendi dindaşları kendi seçmen kitlesinde ezici bir çoğunluk oluşturmadığı sürece, kendi dini topluluklarının dışından destek aramaya zorlar.

Lübnan'da çok sayıda siyasi parti bulunmaktadır. Birçok parti, çeşitli mezhep topluluklarını temsil eden etkili yerel figürler arasında müzakere yoluyla oluşturulan geçici seçim listelerinden biraz daha fazlasıdır; bu listeler genellikle yalnızca seçim amacıyla işlev görür ve daha sonra parlamentoda tanımlanabilir gruplar oluşturmaz. Diğer partiler lider temellidir ve genellikle mevcut veya geçmiş bir siyasi liderin veya savaş ağasının takipçilerinden oluşur. Çok az parti, pratikte belirli bir ideolojiye dayanmaktadır, ancak teoride çoğu öyle olduğunu iddia etmektedir.

Parlamento Sözcüsü, gelenek gereği Şii Müslüman olmak zorundadır ve artık dört yıllık bir süre için seçilmektedir ve parlamentodaki en yüksek makamdır. Taif Anlaşması'ndan önce, Sözcü, iki yıllık bir süre için seçiliyorlardı. Cumhurbaşkanı (Maruni Hristiyan olması gerekir) ve Başbakan (Sünni Müslüman) ile birlikte bir "üçlü"nün parçasıdırlar . Sözcünün ayrıcalıkları, diğer demokratik sistemlere kıyasla alışılmadık derecede güçlüdür. Halen Parlamento Sözcü, Emel Hareketi lideri Nebih Berri'dir.

Lübnan Parlamentosu Başkan Yardımcısı, Parlamentonun ikinci en yüksek rütbeli görevlisidir. Bu makam her zaman bir Ortodoks Hristiyan tarafından temsil edilmek zorundadır.

Lübnan Cumhuriyeti Anayasası ve 2017 seçim yasasına  göre, seçimler görevdeki parlamentonun görev süresinin bitiminden önceki 60 gün içinde bir Pazar günü yapılır. Haziran 2017'de yeni bir seçim yasası hazırlandı ve kabul edildi. Önceki sistemde, parlamentodaki 128 üye çoğunluk blok oylamasıyla 26 çok üyeli seçim bölgesinden ve her dini topluluk içinde en fazla oyu alan adaylar seçilirken, yeni seçim yasası, mezhep dağılımını korurdu ve 15 çok üyeli seçim bölgesinde orantılı temsili başlattı. Ancak, 15 seçim bölgesinden 7'si 2 veya daha fazla 'küçük bölgeye' bölünmüştür (eski seçim yasasından gelen daha küçük seçim bölgelerine büyük ölçüde karşılık gelir). Uygulanabilir olduğu durumlarda, tercihli oy 'küçük bölge' düzeyinde sayılır.

Parlamento binası, aynı zamanda Étoile Saat Kulesi'nin mimarı olan Mardiros Altounian tarafından tasarlanmıştır. Bina, Fransız Mandası döneminde 1934'te tamamlanmıştır. Lübnan geleneğinin ruhuna uygun bir bina inşa etmesi için yönlendirilen mimar, Şuf Dağları'ndaki Emir Sarayını ziyaret etmiştir. Binanın tasarımında 20. yüzyılın başında Paris, İstanbul ve Kahire'de geliştirilen Doğu Stillerinden de ilham alınmıştır.

(Arapça) (Fransızca) Resmî site

Mısır Temsilciler Meclisi (Arapça: مجلس النواب, Maglis Al-Nowwab), iki meclisli Mısır Parlamentosu’nun alt kanadıdır; Mısır Senatosu ise üst kanat olarak görev yapar. Temsilciler Meclisi ile Senato birlikte, Mısır Anayasası’nın Beşinci Bölümü’nde yer alan 101. madde uyarınca belirlenen konularda; hükümetin sunduğu yasaları kabul etme veya reddetme, devletin genel politikasını, ekonomik ve sosyal kalkınmaya ilişkin genel planı ve devletin genel bütçesini onaylama yetkilerine sahiptir. Ayrıca anayasa çerçevesinde yürütme organının faaliyetleri üzerinde denetim yetkisi kullanırlar.
Temsilciler Meclisi üyeleri beş yıllık sabit bir dönem için görev yapar ve her sandalye, bir sonraki yasama dönemi başlamadan önce seçime gider. Boşalma hâlinde ara seçimler de yapılabilir. Temsilciler Meclisi, doğrudan, gizli ve genel oyla seçilen en az 450 üyeden oluşur; oy verme süreci yargı mensuplarının gözetimi altında gerçekleştirilir. Buna ek olarak, Cumhurbaşkanı üyelerin %5’ini geçmemek üzere belirli sayıda üyeyi atar.
Cumhuriyet, mutlak kapalı liste nispi temsil sistemi ile yapılan seçimler için dört seçim bölgesine, tek üyeli seçim çevresi sistemi ile yapılan seçimler için ise 143 seçim çevresine ayrılmıştır. Tek üyeli seçim çevresi sistemi kapsamında 448 sandalye, parti listeleri için 120 sandalye tahsis edilmiştir; ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından atanabilecek en fazla 28 sandalye bulunmaktadır.
1866’da başlayan ve Mısır’daki parlamento yaşamının tarihini temsil eden süreç boyunca ülke, yasama ve denetim yetkileri bakımından farklılıklar gösteren yedi parlamenter sisteme sahip olmuştur. Bu sistemler, nihayetinde Mısır halkının mücadelesinin ve demokratik, özgür bir toplum kurma arayışının tarihini yansıtmaktadır.
135 yılı aşkın parlamento tarihinde, üye sayıları 75 ile 458 arasında değişen otuz iki parlamenter yapı, modern Mısır’ın tarihinin ve onun siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlardaki modern kimliğinin şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Temsilciler Meclisi Başkanı, parlamento oturumunda sandalye kazanmış üyeler arasından seçilir. Başkanın seçimi için Meclisin genel kurulu toplanır

Açık kaynak, kaynak kodun; kopyalanması, değiştirilebilmesi ve yeniden dağıtım için serbestçe kullanıma sunulmasıdır. Açık kaynak yalnızca kaynak koda erişim anlamına gelmez. Kodların başkaları tarafından herhangi bir telif ücreti ödemeden kullanılabilmesi, değiştirilmesi ve yeniden dağıtımı gibi çeşitli haklar vermesi gerekir. Bunun için ürün, açık kaynak tanımına uyan bir lisans kullanmalıdır.
Açık kaynak geliştirme modeli, açık işbirliğini teşvik eden merkezi olmayan bir geliştirme modelidir. Açık işbirliği, bir ürün (veya hizmet) oluşturmak için etkileşimde bulunan, hedefe yönelik ancak gevşek bir şekilde koordine edilmiş katılımcılara dayanan herhangi bir yenilik veya üretim sistemi anlamına gelir. Bu geliştirme modeline açık kaynak yazılım geliştirme projelerinin yanı sıra Wikipedia projeleri, açık kaynak uygun teknoloji, açık kaynak ilaç keşfi, açık veriler, açık hükûmet girişimleri, açık eğitim kaynaklarında rastlanabilir.

Teknik bilgilerin paylaşımı internetten ve kişisel bilgisayarlardan oldukça önceye dayanmaktadır. Örneğin, otomobil geliştirmenin ilk yıllarında, bir grup sermaye tekeli George B. Selden tarafından sunulan iki devirli benzinli motor patent haklarına sahipti. Bu patenti kontrol ederek sektörü tekeline alabildiler ve otomobil üreticilerini kendi taleplerine uymaya zorladılar.
1911'de bağımsız otomobil üreticisi Henry Ford, Selden patentine yönelik davayı kazandı ve yeni kurulan Motorlu Araç Üreticiler Birliği çok yönlü paylaşım antlaşması ile üyeleri arasında yeni icatların ücretsiz paylaşımını sağladı. ABD'nin ikinci dünya savaşına girdiği güne kadar Ford'un 92, diğerlerinin 515 patenti bütün üyeler tarafından ücretsiz paylaşılıyordu.
Kaynak kodunun ücretsiz paylaşımının ilk örnekleri arasında IBM'in 1950'li ve 1960'lı yıllardaki işletim sistemleri ve diğer programlarının kaynak sürümleri ve yazılım alışverişini kolaylaştırmak için oluşturulan SHARE isimli gönüllü kullanıcı grubu yer alır. IBM bu gruba işletim sisteminin kaynak kodunu bağışladı.
1960'lardan başlayarak, ARPANET araştırmacıları ilk telekomünikasyon ağı protokollerinde geri bildirimi teşvik etmek için açık RFC (Yorumlar İçin Talep) sürecini kullandılar. Bu, 1969'da erken İnternet'in doğuşuna yol açtı.
Kaynak kodun internette paylaşılması, internetin nispeten ilkel olduğu dönemde UUCP, Usenet, IRC ve Gopher aracılığıyla arttı. Örneğin BSD ilk olarak Usenet'teki comp.os.linux'a posta yoluyla geniş çapta dağıtıldı ve burada geliştirilmesi tartışıldı. GNU/Linux bu modeli takip etti.

1990'lı yılların sonunda kaynak kodun paylaşılması ve işbirliğine dayalı geliştirme olgusuna olan ilgi, Linux'un Forbes yayınları ile tanınırlığının artması ve dönemin yaygın internet tarayıcısı Netscape'in kaynak kodunun yayınlanacağının duyurulmasıyla belirgin şekilde arttı.
Ocak 1998'de Netscape kaynak kodunun GNU Genel Kamu Lisansı'na benzer Netscape Kamu Lisansı ile yayınlanacağının duyurulması üzerine 3 Şubat 1998'de özgür yazılım topluluğundan bir grup insan, özgür yazılım kavramındaki "özgür" kelimesinin ima ettiği felsefi ve siyasi gündem yerine özgür yazılımın iş dünyasına pragmatik terimlerle tanıtılmasını tartışmak üzere Kalifornia'nın Palo Alto şehrinde bir araya geldi. Özgür Yazılım Vakfı'nın sosyal aktivizminin şirketlere çekici gelmediği fikri ve yazılım kaynak kodu üzerinde paylaşma ve işbirliği yapma iş potansiyelini vurgulamak için özgür yazılım kavramını yeniden markalamanın bir yolunu aradılar. Ayrıca grup, özgür (İngilizce: free) kelimesinin İngilizcede hem özgür hem de ücretsiz anlamlarına gelmesi nedeniyle oluşan belirsizliğin işletmelerin bu terimi benimsemesinde cesaret kırıcı olarak görüyordu. Grupta bulunan kişiler arasında Christine Peterson (Foresight Enstitüsü'nden), Larry Augustin ve Jon Hall (her ikisi de Linux International'dan), Sam Ockman (Silikon Vadisi Linux Kullanıcı Grubu'ndan), Todd Anderson ve Eric Raymond vardı. Orada bulunan Christine Petersen, "açık kaynak" terimini önerdi. Ertesi gün Linus Torvalds destek verdi. Bruce Perens gruba "açık kaynak" ticari markasını oluşturmayı ve bu web sitesini barındırmayı teklif etti ve bir hafta sonra www.opensource.org web sitesini açtı. Richard Stallman bu terimi benimsemedi.
Şubat 1998'de açık kaynak hareketinin resmîleştirilmesi ve konu ile ilgili genel eğitim sağlamak amacıyla Eric Raymond ve Bruce Perens tarafından Açık Kaynak Girişimi (OSI) kuruldu. 1997'de Bruce Perens öncülüğünde Debian projesi kapsamında Debian Özgür Yazılım Yönergeleri oluşturmuştu. Şubat 1998'de Açık Kaynak Girişimi'nin kurulması ile beraber söz konusu yönergede Debian referansları "açık kaynak" ile değiştirilerek ve bir miktar revize edilerek Açık Kaynak Tanımı oluşturuldu.

Bazı ekonomistler, açık kaynağın önemli miktarda zaman, para ve çaba gerektiren orijinal çalışmayla birlikte bir bilgi ürünü olduğu konusunda hemfikirdir. Çalışmayı yeniden üretmenin maliyeti, sıfır veya sıfıra yakındır - buna bir ürünün marjinal maliyeti denir. Telif hakkı ise bir tekel yaratır, böylece tüketicilere uygulanan fiyat, ürünün marjinal maliyetinden önemli ölçüde daha yüksek olabilir.
Açık kaynak ekonomisi, yazılım, hizmet veya diğer ürünlerin üretimi için açık işbirliğine dayanan ekonomik bir platformdur. İlk olarak açık kaynaklı yazılım endüstrisine uygulanan bu ekonomik model, çok çeşitli işletmelere uygulanabilir. Günümüzde yazılım sektörü dışında da açık kaynaklı bir ekonomik model kullanan, hizmet ve ürünler sağlayan veya bu tür hizmet veya ürünlerin oluşturulmasına yönelik talimatlar sağlayan kuruluşlar mevcuttur. Açık kaynak donanım tasarımı bağlamında, dijital tasarımlar ücretsiz olarak paylaşılmakta ve dijital üretim teknolojilerine (örneğin RepRap 3B yazıcılar) erişimi olan herkes, malzeme maliyeti karşılığında ürünü çoğaltabilmektedir.
Açık kaynaklı bir proje geliştirmenin pek çok sebebi olabilir. Örneğin gelir beklemeden bir değer üretme, daha iyi bir dünya yaratma (örneğin Wikipedia yazarları) gibi fedakar düşünceler olabileceği gibi ticari olarak gelir elde etme, pazar payı arttırma gibi amaçları olabilir. Çok sayıda şirket açık kaynaklı yazılım etrafında iş kurmuştur. Bunu, örneğin kodlarını açık kaynak olarak yayınlayarak, ardından eğitim, sertifikalar, eklentiler ve diğer hizmetler için ücret alma yoluyla yapabilmektedir. Örneğin Linux tabalı işletim sistemi (Linux dağıtımı) üreticisi Red Hat, ürünlerini kullanan kişi ve kuruluşlara 7/24 destek, şirket ürünlerine entegrasyon ve eğitim gibi hizmetler satmaktadır. Red Hat, açık kaynaklı iş modelinin öncüsüdür ve Nisan 2017 itibarıyla değeri yaklaşık 16 milyar dolardır. Diğer örnekler arasında, Linux tabanlı açık kaynaklı bir mobil işletim sistemi olan Android'i üreten Google yer alır.
Bazı şirketler, ürünlerinin iş açısından kritik olan temel parçalarını açık kaynak olarak kullanmak yerine, yardımcı süreçleri ve altyapıları açık kaynak olarak kullanmaktadır. Bu şekilde, pazar payı kaybetmeden markalaşma ve bilinirliğini arttırma, geri bildirim alma ve yetenekli geliştiriciler edinme gibi amaçlar güderler.

Levine ve Prietula, açık işbirliğini "hem katkıda bulunanların hem de katkıda bulunmayanların kullanımına sundukları, ekonomik değere sahip bir ürün (veya hizmet) yaratmak için etkileşimde bulunan, hedef odaklı ancak gevşek bir şekilde koordine edilmiş katılımcılara dayanan herhangi bir yenilik veya üretim sistemi" olarak tanımlar. Riehle ve arkadaşları açık işbirliğini eşitlikçilik, meritokrasi ve kendi kendine organizasyon oluşan üç ilkeye dayanan işbirliği olarak tanımlar. Yazılım geliştirme için kullanılan açık kaynak modeli, terimin İnternet forumları, e-posta listeleri ve çevrimiçi topluluklar, Creative Commons gibi diğer açık işbirliği biçimlerine atıfta bulunmak için kullanılmasına ilham kaynağı olmuştur. Açık işbirliğinin aynı zamanda TEDx ve Vikipedi de dahil olmak üzere çok çeşitli girişimlerin çalışma ilkesidir. Açık işbirliğinin bulunabileceği başlıca yerler Wikipedia projeleri, açık kaynak projeleri, açık kaynak uygun teknoloji, açık kaynak ilaç keşfi, açık veriler, açık hükûmet girişimleri, açık eğitim kaynakları olabilir. Kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriğe dayalı ticari bir web sitesi de açık işbirliği kapsamda olabilir. Herkes katkıda bulunabilir ve gevşek bir şekilde koordine olan etkileşimli katılımcılar tarafından üretilen paylaşımın meyvelerinden herkes özgürce pay alabilir.
Önceki adıyla "Uluslararası Wikiler ve Açık İşbirliği Sempozyumu" güncel adıyla "Uluslararası Açık İşbirliği Sempozyumu" (OpenSym) açık işbirliğinin araştırılmasına ve uygulanmasına yönelik olarak her yıl gerçekleştirilen bir konferanstır. Web sitesine göre grup, açık işbirliğini "eşitlikçi (herkes katılabilir, katılımın önünde hiçbir ilkesel veya yapay engel yoktur), meritokratik (kararlar ve statü empoze edilmek yerine liyakate dayalıdır) ve kendi kendini organize eden (insanların önceden tanımlanmış süreçlere uyum sağlamasından ziyade süreçler insanlara uyum sağlar) işbirliği" olarak tanımlamaktadır.

Açık kaynak lisansları, yazılım ve diğer ürünlere yönelik kaynak kodunun, planın veya tasarımın tanımlanmış şartlar ve koşullar altında kullanılmasına, değiştirilmesine ve dağıtılmasına (değişiklik yapılarak veya yapılmadan) olanak tanıyan lisans türüdür. Bu, son kullanıcıların ve ticari şirketlerin kaynak kodu, planı veya tasarımı kendi özelleştirme, merak veya sorun giderme ihtiyaçlarına göre incelemelerine ve değiştirmelerine olanak tanır. Açık kaynak lisanslı yazılımlar çoğunlukla ücretsiz olarak mevcuttur, ancak ücretsiz olmak zorunda değildir. Kaynak kodun yalnızca kişisel kullanım için yeniden dağıtımına ve değiştirilmesine izin veren, ticari amaçlı yeniden dağıtım ve değiştirilmesine izin vermeyen lisanslar genellikle açık kaynak lisansı olarak kabul edilmezler. Birçok açık kaynak lisansı, özellikle yazılımın kaynağına saygı gösterilmesiyle ilgili olarak, yazarların adının ve kod içindeki bir telif hakkı bildiriminin korunması gerekliliği gibi kısıtlamalara sahiptir. Açık Kaynak Tanımına dayalı olarak Açık Kaynak Girişimi tara

Bilişsel eğilim veya bilişsel önyargı, diğer insanlar ve durumlar hakkında mantıksız olabilecek çıkarım sapmaları için kullanılan bir kalıptır. Bireyler ellerindeki mevcut girdiler neticesinde kendi nesnel sosyal gerçekliklerini yaratırlar. Öznel girdi yerine, bir bireyin kendi yarattığı sosyal gerçeklik inşası sosyal dünyadaki davranışlarını da dikte edebilir. Böylece, bilişsel eğilimler bazen algısal bozulma, yanlış yargı, mantıksız yorumlama ya da geniş anlamıyla mantıksızlığa (irrasyonalite) yol açabilir.
Bazı bilişsel eğilimlerin uyarlanabilirliği olasıdır. Bilişsel eğilimler belirli bir bağlam içerisinde daha etkili eylemlere yol açabilir. Dahası, bilişsel eğilimler zamanın doğruluktan daha önemli olduğu durumlarda karar mekanizmasını hızlandırır. Sezgiler bu duruma örnek gösterilebilir.

Önyargı

Delphi metodu veya Delphi tekniği (/ˈdɛlfaɪ/; Tahmin-Konuşma-Tahmin olarak da bilinir), başlangıçta uzmanlar paneline dayanan sistematik ve etkileşimli bir tahmin yöntemi olarak geliştirilen yapılandırılmış bir iletişim tekniği veya yöntemidir. Delphi, iş tahminleri için yaygın olarak kullanılmakta olup, diğer bir yapılandırılmış tahmin yaklaşımı olan tahmin pazarlarına göre bazı avantajlara sahiptir.
Delphi, uzmanlar arasında fikir birliğine varılmasına ve profesyonel yönergeler geliştirilmesine yardımcı olmak için de kullanılabilmektedir. Klinik tıp, halk sağlığı ve araştırma dahil olmak üzere sağlıkla ilgili birçok alanda bu tür amaçlar için kullanılmaktadır.
Delphi, bir grup yapılandırılmış bireyden gelen tahminlerin veya kararların yapılandırılmamış gruplardan gelenlere göre daha doğru olduğu ilkesine dayanmaktadır. Uzmanlar anketleri iki veya daha fazla turda cevaplar. Her turdan sonra, bir yönetici veya değişim temsilcisi, uzmanların bir önceki turdaki tahminlerinin isimsiz bir özetini ve yargıları için sağladıkları nedenleri açıklar. Böylece uzmanlar, önceki yanıtlarını kendi panellerindeki diğer üyelerin yanıtları ışığında gözden geçirmeye teşvik edilmektedir. Bu süreç boyunca cevap aralığının azalacağı ve grubun "doğru" cevaba yakınsayacağı düşünülmektedir. Son olarak, önceden tanımlanmış bir durdurma kriterinden sonra (örneğin, tur sayısı, fikir birliğine ulaşma, sonuçların istikrarı) süreç sonlandırılır ve son turların ortalama veya medyan puanları sonucu tayin eder.
Sonuçların geçerliliğini ve güvenilirliğini ciddi şekilde tehdit eden metodolojik zayıflıklardan kaçınmak için Delphi tezlerinin formüle edilmesine ve uzmanların tanımlanmasına ve seçilmesine özel dikkat gösterilmelidir.

DARPA
Kalabalığın bilgeliği

Dunning-Kruger etkisi, bir görevde düşük yeterliliğe sahip kişilerin yeterliliklerini abarttığı bilişsel bir önyargı varsayımıdır. Varsayım, birçok insanın adaletli dünya kuramlarıyla uyumludur ancak matematiksel çözümleme ve kültürler arası karşılaştırmalar tarafından itirazlarla karşı karşıya kalır.
Sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger tarafından tanımlandığı gibi, önyargı, düşük yeterlilikli insanlarda bir iç yanılsamadan ve yüksek yeterlilikli insanlarda dışsal bir yanlış algılamadan kaynaklanır. Yani, yetersizin yanlış ölçümlemesi, kendiyle ilgili bir hatadan kaynaklanırken, yüksek derecede yeterli olanın yanlış ölçümlemesi başkalarıyla ilgili bir hatadan kaynaklanır. Hayalî üstünlüğün bilişsel önyargısı ile ilgilidir ve insanların yetersizlik eksikliğini fark edememesinden kaynaklanır. Üstbilişin öz farkındalığı olmadan, insanlar yeterlilik düzeylerini nesnel olarak değerlendiremezler.
Halk dilinde, bu önyargıyı yaşayan insanların "aptal dağında" olduğu söylenir.

Hayalî üstünlüğün ruh bilimsel olgusu, Kruger ve Dunning'in 1999 tarihli "Niteliksiz ve Farkında Olmama: Kişinin Kendi Yetersizliğini Tanımadaki Zorluklar Nasıl Şişirilmiş Öz Değerlendirmelere Yol Açıyor?" çalışmasında bilişsel önyargının bir biçimi olarak tanımlandı. Tanımlama, McArthur Wheeler'ın 19 Nisan 1995'te yüzü limon suyuyla kaplıyken iki bankayı soyan ve bunun güvenlik kameralarına görünmez durumuna getireceğine inandığı ceza davasındaki bilişsel önyargıdan kaynaklanıyordu. Bu inanç, limon suyunun görünmez bir mürekkep olarak kimyasal özelliklerini yanlış anlamasına dayanıyordu.
"İnsanlar Neden Kendi Yetersizliklerini Kabul Etmiyor?" gibi olgunun diğer araştırmaları, yeterliliğin çok yanlış öz değerlendirmesinin, kişinin belirli bir etkinliğin performans ölçünleri konusundaki bilgisizliğinden kaynaklandığını göstermektedir. Dunning ve Kruger'ın araştırması, bir mantık bulmacasını çözmek gibi bir görevdeki eğitimin, insanların o işte ne kadar iyi olduklarını doğru bir şekilde değerlendirme yeteneklerini artırdığını da gösteriyor.
Dunning, "Öz İçgörü: Kendini Tanımaya Giden Yolda Engeller ve Sapmalar" adlı kitabında, Dunning Kruger etkisini "günlük yaşamın anozognosisi" olarak tanımladı ve engelli bir kişinin engelliliğini inkâr ettiği ya da farkında olmadığı sinir bilimsel bir duruma atıfta bulunarak şöyle dedi: "Eğer yetersizseniz, yetersiz olduğunuzu bilemezsiniz... Doğru bir yanıt üretmek için ihtiyacınız olan yetenekler, doğru cevabın ne olduğunu tam olarak anlamanız için ihtiyacınız olan yeteneklerdir."
2011 yılında, Dunning, bilgi veya uzmanlıklarında önemli, ölçülebilir eksiklikleri olan kişilerin bu eksiklikleri fark etme yeteneğinden yoksun olduğunu ve bu nedenle, potansiyel olarak hatadan sonra hata yapmalarına rağmen, olmadıklarında yeteneklice performans gösterdiklerini düşünme eğiliminde olduklarını yazdı: "Kısacası, daha iyi bir terim olmadığı için yetersiz olanlar, yetersizlikleri hakkında çok az fikir sahibi olmalıdır, bu, Dunning Kruger etkisi olarak bilinen bir iddia". 2014 yılında, Dunning ve Helzer, Dunning Kruger etkisinin nasıl kötü performans gösterenlerin performanslarındaki eksiklikleri fark edecek bir konumda olmadığını gösterdiğini açıkladı.

Dunning ve Kruger, öğrencilerin tümevarım, tümdengelim ve büsbütün gidimsel mantıksal çıkarım, İngilizce dil bilgisi, kişisel algı ve mizah anlayışı alanlarındaki aydın becerilerinin öz değerlendirmelerini inceleyerek, ruh biliminde giriş derslerinin lisans öğrencilerinde hayalî üstünlüğün bilişsel önyargısının varsayımlarını test etti. Öz değerlendirme puanlarını öğrendikten sonra, öğrencilerden ruh bilimi dersindeki sıralarını tahmin etmeleri istendi. Yeterli öğrenciler sınıf derecelerini küçümsedi ve yetersiz öğrenciler onlarınkini abarttılar ancak yetersiz öğrenciler sınıf sıralarını yeterli grup tarafından tahmin edilen derecelerden daha yüksek olarak tahmin etmediler. Dört çalışmada yapılan araştırma, mizah duygusu, dil bilgisi ve mantıksal çıkarım testlerinde en alt çeyrekte puan alan çalışma katılımcılarının test performanslarını ve yeteneklerini abarttığını gösterdi. Onları 12. yüzdelik dilimde tutan test puanlarına rağmen, katılımcılar 62. yüzdelik dilimde olduklarını tahmin ettiler.
Dahası, yeterli öğrenciler kendi yeterliliklerini küçümseme eğilimindeydiler çünkü onlar hatalı bir biçimde kendileri için gerçekleştirmesi kolay görevlerin diğer insanlar için de kolay olduğunu varsaydılar. Yetersiz öğrenciler, söz konusu algılama becerilerinde kazanılan herhangi bir nesnel gelişmeye bakılmaksızın, daha önce sahip olmadıkları becerilerde asgari eğitim aldıktan sonra, sınıf sıralarını doğru tahmin etme yeteneklerini geliştirdiler. "Zihin Okuma ve Üstbiliş: Özseverlik, Gerçek Yetkinlik Değil, Kendi Kendine Kestirilen Yeteneği Öngörür" çalışması, deneklerin diğer insanlara karşı duygusal duyarlılığını ve diğer insanlara karşı kendi algılarını test etmek için hayalî üstünlüğün bilişsel önyargı öncülünü genişletti.
"Kronik Öz Görüşler Performans Tahminlerini Nasıl Etkiler ve Potansiyel Olarak Yanlış Yönlendirir?" çalışması, katılımcıların dışsal ipuçlarından etkilendiğinde kendileri hakkındaki görüşlerinde bir değişiklik olduğunu gösterdi. Katılımcıların coğrafya bilgisi test edildi. Bazı testlerin katılımcıların öz görüşlerini olumlu yönde etkilemesi, bazılarının da olumsuz etkilemesi amaçlanmıştır. Daha sonra katılımcılardan performanslarını derecelendirmeleri istendi. Olumlu niyetle testler verilen katılımcılar, olumsuz niyetle yapılan testlere göre daha iyi performans bildirdi.
Dunning ve Kruger'in "tüm performans seviyelerinde insanların göreceli performanslarını tahmin etmede eşit derecede zayıf olduklarını" test etmek için, "Nitelikli veya Niteliksiz Ama Yine de Farkında Olmuyor: Göreceli Karşılaştırmalarda Zorluk Algılamaları Yanlış Kalibrasyona Yol Açıyor" çalışması, görevlerin algılanan zorluklarını ve dolayısıyla katılımcıların göreceli duruşlarıyla ilgili inançlarını manipüle eden üç çalışmayı araştırdı. Araştırma, deneysel deneklere orta derecede zor görevler sunulduğunda, performanslarını doğru bir şekilde tahmin etme yeteneklerinde en iyi performans gösterenler ve en kötü performans gösterenler arasında çok az farklılık olduğunu gösterdi. Daha zor görevlerde, en iyi performans gösterenler, performanslarını tahmin etmede en kötü performans gösterenlere göre daha az doğruydu. Bu nedenle, tüm yetenek düzeylerindeki yargılar, görevlerin yerine getirilmesinde benzer derecelerde hataya bağımlıdır.
Hayalî üstünlüğün bilişsel önyargısına yönelik farklı açıklamaları test ederken, "Neden Niteliksizler Habersizdir: Yetersizler Arasında Kişisel İçgörü" çalışması, Dunning Kruger etkisinin önceki çalışmalarıyla aynı sonuçlara ulaştı: Yüksek performans gösterenlerin aksine, "Kötü performans gösterenler, geliştirme ihtiyacını öne süren geri bildirimlerden ders almazlar."
Son zamanlarda yapılan bir araştırma, nispetle yüksek sosyal tabakaya sahip bireylerin, alt sınıf bireylere göre daha fazla kendine güven duyduğunu gösteriyor.

Gurur
Hybris
İtimat
Megalomani
Narsisizm

Geleneksel bilgelik veya genel kabul görmüş görüş, genel olarak halk ve/veya bir alanda uzmanlar tarafından kabul edilen fikirler veya açıklamalar bütünüdür. Dinde bu ortodoksi olarak bilinmektedir.

Bu terim genellikle ekonomist John Kenneth Galbraith'e atfedilmektedir ve Galbraith bu terimi 1958 tarihli kitabı The Affluent Society'de kullanmıştır:

Herhangi bir zamanda kabul edilebilirlikleri nedeniyle itibar gören fikirler için bir isim bulmak yerinde olacaktır ve bu isim bu kabul edilebilirliği vurgulayan bir terim olmalıdır. Bu fikirleri bundan böyle geleneksel bilgelik olarak adlandıracağım.
Bununla birlikte terimin tarihi en az 1838 yılına kadar uzanmaktadır.  Geleneksel bilgelik, Galbraith'ten önce bir dizi başka eserde, bazen iyi huylu veya tarafsız bir anlamda, ancak daha sık olarak aşağılayıcı bir şekilde kullanılmıştır. Ancak, önceki yazarlar bu terimi “sıradan bilgi” ile eşanlamlı olarak kullanmışlardır. Galbraith bu ifadenin benzersizliğini vurgulamak için başına özellikle “The” ekini getirmiş ve anlamını toplum tarafından da kabul edilebilir ve rahat olan sıradan inançlarla sınırlandırarak, bu inançların kendilerini zayıflatabilecek gerçeklere direnme kabiliyetlerini arttırmıştır. The Affluent Society'nin metni boyunca bu kavrama defalarca atıfta bulunarak, akademik ekonomide yeni fikirlere karşı gösterilen yüksek derecedeki direnci açıklamak için bu kavrama başvurmuştur. Bu nedenlerle, genellikle modern kullanımda bu deyimin icadı ve popülerleşmesiyle anılmaktadır.

Geleneksel bilgelik her zaman doğru olmak zorunda değildir. Genellikle yeni bilgilerin kabul edilmesine ve yeni teori ya da açıklamaların getirilmesine engel teşkil eden, meşru revizyonizmleaşılması gereken bir engel olarak görülmektedir. Diğer bir deyişle, geleneksel bilgelik, karşıt inancın ortaya konmasına karşı çıkan atalete benzer bir özelliğe sahip olup, bazen modası geçmiş ancak geleneksel bir görüşe güçlü bir şekilde sahip olan kişiler tarafından yeni bilgi veya yorumun saçma bir şekilde inkâr edilmesi noktasına kadar varabilmektedir. Geleneksel bilgelik kullanışlı, çekici ve kamuoyu tarafından derinden benimsenmiş olduğundan dolayı, bu atalet birçok uzman ve kanaat önderinin yeni bir geleneğe geçmesinden sonra bile devam edebilmektedir.
Geleneksel bilgelik, konuşma noktaları olgusuyla yakından ilişkili olarak siyasi bir kavram da olabilmektedir. Bu terim, doğru olsun ya da olmasın, sürekli tekrarlanan ifadelerin geleneksel bilgelik haline geldiğini ima etmek amacıyla aşağılayıcı bir şekilde kullanılmaktadır.
Genel olarak, neredeyse hiç kimsenin itiraz etmediği kabul edilmiş bir gerçeği ifade etmektedir ve bu nedenle profesyonel bir bağlamda bile normatif davranış veya inancın bir ölçüsü veya kaynağı olarak kullanılmaktadır. Mesela 1950'de çoğu doktor arasında bile tütün içmenin sağlığa pek de zararlı olmadığı görüşü hakimdi. Bugün ise geleneksel görüş bunun zararlı olduğu yönündedir. Daha dar anlamda, bilim ve mühendislik alanındaki geleneksel görüş bir zamanlar bir insanın bir uzay aracında on sekizden fazla g kuvvetine maruz kalması halinde ölümcül yaralanmalara maruz kalacağı şeklindeydi, ancak artık öyle değildir. John Stapp araştırmalarında defalarca çok daha fazlasına dayanmış, 1954 yılında 46 G'nin üzerine çıkabilmiştir.

Kanıta dayalı tıp, uzman görüşünün geleneksel bilgeliğini ve bilimsel verilerle nasıl bir araya geldiğini kabul etmeye dönük bilinçli bir çabadır. Kanıta dayalı tıp, uzman görüşünün “kanıt” olduğunu kabul etmektedir ve “klinik araştırma çalışmaları tarafından üretilen bilgi türü ile bireysel hastalar için en iyi kararı vermek için gerekli bilgi türü arasındaki boşluğu” doldurmak için bir rol oynamaktadır.

Argumentum ad populum
Temel norm
Kaynayan kurbağa
Sağduyu
Paradigma kayması
Sosyal inşacılık
Doğruluk

Gözlem hatası (veya ölçüm hatası), bir miktarın ölçülen değeri ile gerçek değeri arasındaki farktır. İstatistik'te bir hata, bir "hata" değildir. Değişkenlik, ölçüm sonuçlarının ve ölçüm sürecinin doğal bir parçasıdır.
Ölçüm hataları iki bileşene ayrılabilir: rastgele hata ve sistematik hata .
Rastgele hatalar, sabit bir nitelik veya niceliğin tekrarlanan ölçümleri alındığında ölçülebilir değerlerin tutarsız olmasına yol açan ölçüm hatalarıdır. Sistematik hatalar, tesadüfen belirlenmeyen, ancak sisteme özgü bir yanlışlık (gözlem veya ölçüm sürecini içeren) tarafından ortaya çıkan hatalardır. Sistematik hata, gözlemlerin ortalaması alındığında etkisi azalmayan, sıfır olmayan ortalamalı bir hatayı da ifade edebilir.

Olasılık teorisi tarafından modellenen rastgelelik veya belirsizlik bu tür hatalara atfedildiğinde, bunlar terimin istatistikte kullanıldığı anlamda "hatalar"dır; istatistiklerdeki hataları ve artıkları görün.
Hassas bir aletle bir ölçümü her tekrarladığımızda, biraz farklı sonuçlar elde ederiz. Kullanılan yaygın istatistiksel model, hatanın iki ilave parçaya sahip olmasıdır:

Enstrümanı aynı şekilde ve aynı durumda kullandığımızda her zaman aynı değerde oluşan sistematik hata.
Bir gözlemden diğerine değişebilen rastgele hata.
Sistematik hataya bazen istatistiksel önyargı denir. Genellikle standart prosedürlerle azaltılabilir. Çeşitli bilimlerdeki öğrenme sürecinin bir kısmı, sistematik hatayı en aza indirmek için standart araçların ve protokollerin nasıl kullanılacağını öğrenmektir.
Rastgele hata (veya rastgele varyasyon), kontrol edilemeyen veya kontrol edilemeyecek faktörlerden kaynaklanır. Bu rastgele hataları kontrol etmekten vazgeçmenin olası bir nedeni, deney veya ölçümler yapıldığında bunları kontrol etmenin çok pahalı olabilmesidir. Diğer nedenler, ölçmeye çalıştığımız şeyin zamanla değişmesi (bkz. dinamik modeller) veya temelde olasılıksal olması (kuantum mekaniğinde olduğu gibi — bkz Kuantum mekaniğinde ölçüm) olabilir. Rastgele hata genellikle enstrümanlar çalışma sınırlarının uç noktalarına itildiğinde ortaya çıkar. Örneğin, dijital terazilerin en az anlamlı basamaklarında rastgele hata göstermesi yaygındır. Tek bir nesnenin üç ölçümü 0.9111g, 0.9110g ve 0.9112g gibi bir şey okunabilir.

Ölçüm hataları iki bileşene ayrılabilir: rastgele hata ve sistematik hata.
Rastgele hata, bir ölçümde her zaman mevcuttur. Bir ölçüm cihazının okumalarındaki veya deneycinin enstrümantal okumaya ilişkin yorumundaki doğası gereği öngörülemeyen dalgalanmalardan kaynaklanır. Rastgele hatalar, görünüşte aynı tekrarlanan ölçüm için farklı sonuçlar olarak ortaya çıkar. Birden fazla ölçümün karşılaştırılmasıyla tahmin edilebilir ve birden fazla ölçümün ortalaması alınarak azaltılabilir.
Sistematik hata, tahmin edilebilir ve tipik olarak sabit veya gerçek değerle orantılıdır. Sistematik hatanın nedeni belirlenebilirse, genellikle ortadan kaldırılabilir. Sistematik hatalar, ölçüm cihazlarının kusurlu kalibrasyonundan veya kusurlu gözlem yöntemlerinden veya çevrenin ölçüm sürecine müdahalesinden kaynaklanır ve her zaman bir deneyin sonuçlarını öngörülebilir bir yönde etkiler. Sıfır hataya yol açan bir enstrümanın yanlış sıfırlanması, enstrümantasyondaki sistematik hataya bir örnektir.
American Society of Mechanical Engineers (ASME) tarafından yayınlanan Performans Testi Standardı PTC 19.1-2005 “Test Belirsizliği”, sistematik ve rastgele hataları önemli ayrıntılarla tartışır. Aslında temel belirsizlik kategorilerini bu terimlerle kavramsallaştırır.
Rastgele hata, bir ölçüm cihazının okumalarındaki veya deneycinin enstrümantal okumaya ilişkin yorumundaki öngörülemeyen dalgalanmalardan kaynaklanabilir; bu dalgalanmalar kısmen çevrenin ölçüm sürecine müdahalesinden kaynaklanabilir. Rastgele hata kavramı, kesinlik kavramıyla yakından ilişkilidir. Bir ölçüm cihazının hassasiyeti ne kadar yüksek olursa, okumalarındaki dalgalanmaların değişkenliği (standart sapma) o kadar küçük olur.

Psikolojide karar verme, bir fikrin veya hareketin mümkün diğer seçenek arasından seçilmesiyle sonuçlanan zihinsel (cognitive) bir işlem olarak dikkate alınır. Her karar verme işlemi bir hareketle sonuçlansın veya sonuçlanmasın, mutlaka nihai bir seçim ortaya koyar. Tanımlamak gerekirse, karar verme, karar verenin tercih ve değerlerine göre alternatifleri belirlemesi ve onlar arasından seçim yapmasıdır.

Karar verme, tatmin edici bir çözümle sonuçlanan bir problem çözme işlemi olarak görülebilir. Bu işlem kişisel ve/veya herkesçe bilinen bilgilere dayandığı için sonuç mantıklı veya mantıksız olabilir.
İnsanların kararları göz önünde bulundurularak ölçülen performansı bilimsel araştırmaların birkaç yönden araştırma konusu olmuştur:

Psikolojik: insanların bireysel gereklilik, tercih ve değerleri göz önünde tutarak verdikleri kararları değerlendirmek
Zihinsel: karar verme, çevresel faktörlerle iletişimi bütünleşmiş kesintisiz bir işlem olarak görülür.
Olması gereken (normatif): karar vermenin veya iletişimsel aklı göz önünde bulundurarak bireysel kararların analizi ve bunların neden olduğu sabit, değişimsiz seçimler
Karar vermenin büyük bir bölümü değerlendirilecek kriterlerle tanımlanan sınırlı alternatiflerin analizini içerir. Bundan sonraki görev alternatiflerin, karar veren tarafından ne kadar cezbedici olduklarına göre, sıralanması olabilir. Başka bir görev ise en iyi seçeneği bulmak veya hangisinin diğerlerine göre önceliği olduğunu belirlemektir. Bu görevlerde her seçenek aynı anda değerlendirilir. Bu tip problemleri çözmek ‘’çok-ölçütlü karar analizi (MCDA)‘’nin asıl yoğunlaştığı alanlardır. Karar vermenin bu alanı her ne kadar eski olsa da birçok araştırmacının ilgisini çekmiştir ve hala farklı MCDA tekniklerinin aynı veri üzerinde farklı sonuçlar vermesi nedeniyle sıklıkla tartışılır. ‘’Karar verme paradoksu’'nun çıkış noktası da budur.
Mantıksal karar vermek, uzmanlarının kendi bilgilerine dayanarak belirli bir alanda söz sahibi oldukları her bilim dalı için önemlidir. Örneğin, tıbbi karar verme genelde bir tanı koyma ve doğru tedavinin seçilmesinden oluşur. Ama günlük hayattaki kararlarımızda, çalışmalar gösteriyor ki, zaman baskısı, risk ve belirsizlik arttığında, uzmanlar sezgisel kararları mantıksal olanlara tercih ediyorlar. Daha önceden bilinen bilgilerin çağrışım yoluyla şu anki kararımızı etkilemesi, insanların karmaşık durumlarda karar vermesi için hızlı ve etkili bir yöntem olsa da diğer alternatiflerin değerlendirilmesini engeller.
Karar veren kişinin bulunduğu çevre karar verme sürecinde büyük bir etkiye sahiptir. Örneğin, kompleks bir çevre, bilişsel işlevleri etkileyen bir faktördür. Buradaki kompleks çevreden kasıt, çevreden durağan bir halin olmaması ve değişken olan birçok muhtemel durumun yer almasıdır. Colorado Üniversitesinde yapılan araştırmalara göre, kompleks çevrelerle yüksek bilişsel faaliyetler arasında bir ilişki gözlemlenmiş ve bu da verilecek olan kararın ortamdan etkilenebileceğini gösteriyor. Yapılan deney, odanın karmaşıklığını (complexity) odada var olan küçük araç gereç ve objelerle tanımlamış. Bu durumda basit bir oda, daha az ufak tefek eşya içeren oda anlamına geliyor. Deney sonuçlarına göre, bilişsel faaliyetler, çevresel karmaşıklıktan büyük bir ölçüde etkilenmiştir. Bu da demek oluyor ki insanlar böyle ortamlarda durum hakkında daha kolay düşünüp daha iyi kararlar veriyorlar.

Problem analizi ile karar vermeyi birbirinden ayırt etmek önemlidir. Geleneksel olarak ilk önce problemin analiz edilmesi gerekliliği öne sürülmektedir, böylece problem analizi sürecinde bilgi toplama karar vermek için kullanılabilir.
Problem analizinin özellikleri
-         Gerçekte olan sonuçlara karşı, olması gereken sonuçların performans analizi
-         Problemler sadece performans standart sapmasıdır.
-         Problemler eksiksiz olarak tanımlanmış ve betimlenmiş olmalıdır.
-         Problemler ayırt edici ve özgün bir özellikteki değişiklikten kaynaklanır.
-         Bir sebepten etkilenen ve etkilenmeyenler arasında ayrım yapmak için her zaman kullanılabilecek şeyler vardır. 
-         Problemlerin nedenleri problem analizinde bulunan ve konuyla ilgili olan değişikliklerden sonuç olarak çıkarılabilir.
-         Bir problemin nedeni büyük ihtimalle bütün durumları tam olarak açıklayan nedendir.
Karar vermenin özellikleri
-         İlk önce hedefler belirlenmelidir.
-         Hedefler önem derecelerine göre sınıflandırılmalı ve yerleştirilmelidir.
-         Alternatif eylemler geliştirilmelidir.
-         Alternatifler bütün hedeflere göre değerlendirilmelidir. 
-         Bütün hedeflere ulaşabilen alternatif geçici olan karardır.
-         Olası sonuçları artırmak için geçici karar değerlendirilir.
-         Belirleyici eylemler yapılır. Ayrıca olumsuz sonuçların probleme dönüşmesini ve her iki sistemin de (problem analizi ve karar verme) tekrar en baştan başlamasını önlemek amacıyla da ek eylemlerde bulunulur.    
-         Adımlar genellikle karar verme modeline yol açan şeyler tarafından izlenir ve bu karar verme modeli ideal üretim planını belirlemek için kullanılan modeldir.
-         Kargaşaya eşlik eden durumlarda, tahmin edilen ve ilgili kişiler tarafından yapılan kararlar için rol yapma yararlı olabilir.

Analiz paralizi çok fazla analiz etme ya da çok fazla düşünme durumudur ve sonucu paralize eden böyle bir durumda karar asla verilemez ve eyleme geçilemez.

Aşırı bilgi yüklenmesi, alınabilecek bilgi kapasitesi ve özümsememiz gereken parçalar arasındaki açıklıktır. Aşırı bilgi, karar vermeyi etkileyen problem sürecini ve görevlendirmesini etkiler. Crystal C. Hall ve meslektaşları çok fazla bilgiyle karşılaşılması durumunun kişilerin rasyonel karar alma yetilerini engellemesi anlamına gelen bilgi yanılmasını tanımlamışlardır.

Eski kararları analiz etmek ve değerlendirmek karar vermeyi tamamlayan adımlardır. Ayrıca bakınız: Zihinsel Muhasebe ve İşlem Sonrası Dokümantasyonu 

Karar alma yöntemleri iki esas kategoriye ayrılır: grupça düşünülerek alınmış kararlar tekniği ve kişisel karar verme tekniği. Ayrıca kişisel karar alma tekniğini sıklıkla bir grup üzerinde de uygulanabilir.

Ortak karar verme "kazananlar" ve "kaybedenler" düşüncesinden kaçınmaya çalışır.
Ortak verirken çoğunluğun onayı gereklidir, fakat azınlığın da karar verme eyleminde çoğunlukla anlaşması gerekir. Bir başka deyişle, eğer azınlık karar verme eyleminde izlenen yola muhalefet olursa, birlik, karar verme eyleminde karşı çıkılabilinecek özellikleri değiştirebilmesini gerektirir.
Oylama bazlı metotlar:
Çoğunluk grup üyelerinin yüzde ellisi veya daha fazlasının fikir birliğini oluşturmasını gerektirir. Sonuç olarak, çoğunluk eylemin gerçekleştirebilmesi için fikir birliğinden daha az ölçüt gerektirir.
Çokluk; Çoğunluktan az sayıda olsalar bile en fazla desteği olan grubun tercihi sayılmasıdır.
Aralıklı oylama olduğunda, herkese karar vermek için halihazırda bulunan bir ya da birden fazla seçenek verilir. Ortalama olarak en fazla karar verilmiş seçenek seçilir. Bu metodun, diğer oylamalardan daha az Bayesiyen teoremine göre en az derecede pişmanlık oluşturduğu deneysel olarak gösterilmiştir.
Delfi Yöntemi, grupların uzmanlardan oluşan bir heyetin etkileşimli tahminlerini göz önünde bulundurarak karar vermesidir. Tamamen yapılandırılmış bir iletişim tekniği olan Delfi yöntemi, ortak çalışmaya dayalı tahmin etme amacıyla ortaya çıktıysa da politika oluşturmada da kullanılmaktadır.
Dotmokrasi, “Dotmokrasi Kağıtları” denilen özel formlar kullanılarak uygulanan, en beğenilen seçeneklere farklı renklerdeki beneklerle (dot) işaretlenmesi yöntemdir. Bu yöntem birden fazla seçeneğe oy vermeyi mümkün kılar. Ayrıca, grupların ortaklaşa beyin fırtınası yapmasına ve onayladıkları sınırsız sayıda fikirlerin bir araya gelmesine olanak sağlar.
Katılımlı karar verme, bir otoritenin karar verme aşamasına ortak bir karar için bir grup insanı dahil etmesiyle gerçekleşir. Karar mühendisliği, sistemin dinamiklerinde karar verme işleminin görsel haritasını kullanır ve bu işlemi, Büyük Veri Makine Öğrenmesi ve Uzmanlık Bilgisi tekniklerini kullanarak uygun gördüğü şekilde birleştirerek oluşturulmuş bir karar modelleme aracıyla otomatikleştirir.

Kararsal denge kağıdı, Platon'un Protagoras metni ve Benjamin Franklin tarafından önerildiği gibi, iki seçeneğin avantajlarını ve dezavantajlarını (fayda ve giderlerini, artılarını ve eksilerini) listeleme yöntemidir.
Basit önceliklendirme, alternatifler arasından en yüksek ihtimal ile yarar sağlayacak öğeyi seçmektir. Bu yöntem farklı seçeneklere mal olan fırsatları göz önünde bulundurmayı içerebilir.
Yetinmelik davranış, ilk kabul edilebilir bulununcaya kadar bütün alternatif yöntemleri araştırmaktır. Tersi ise maksimuma çıkarmadır, bu da, çoğu veya bütün alternatiflerin en iyisini bulmak için aramaktır.
Otoriteye razı olma, uzman görüşü veya emirleri uygulanmasıdır.
Otorite karşıtlığı: Güvenilmeyen otoritelerin tavsiye ettiğinin tam tersini uygulamaktır.
Flipizm: Yazı-tura, iskambil kâğıtları, türlü kâğıt oyunları veya şansa ya da tesadüfe dayalı yöntemler veya dua etmek, tarot kartları, astroloji, kader, aydınlanmalar veya diğer türlü ilahi aydınlanmalara gibi inanışlarla karar vermedir, bir başka deyişle, batıl inançlar ve sözdebilimciliktir.
Otomatikleştirilmiş karar desteği: Otomatikleştirilmiş kararlar için kriter oluşturmayla karar vermektir.
Karar destekleme sistemi: Karışık kararlarla karşılaşıldığında veya üçüncü kişileri, kategorileri ya da kararı etkileyecek diğer faktörleri değerlendirirken karar verme yazılımını kullanmaktır.

1980'lerde psikolog Leon Mann ve meslektaşları GOFER isimli bir karar verme yöntemi geliştirdiler. Leon ve meslektaşları GOFER' ı özet olarak Teaching Decision Making To Adolescents kitabında gençlere öğrettiler. Yöntem, psikolog Irving Janis tarafından daha önce yapılan kapsamlı araştırmalara dayandırıldı. GOFER, karar verme aşaması olan beş kelimenin baş harflerinden oluşan bir sözcüktür (akronim).

G (Goals/ Amaçlar): Değerleri ve hedefleri araşt

Kitle fonlaması (İngilizce: crowdfunding), çok sayıda bireyin küçük miktarda bağışlarına dayanan yeni nesil bir yatırım ve fonlama sistemidir. Bu sistemde, bireyler kitle fonlama platformu internet sitesi üzerinden bağış yapar, küçük bir hisse satın alır ya da üretilecek ilk ürünler karşılığı ödeme yapar.
Kitle fonlaması ya da dağıtık sermaye ya da kalabalık fonlaması ya da kitle yatırımı, son yıllarda özellikle Amerika ve başta Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkede kullanılan, yeni kurulmuş, finansman arayışı içerisindeki şirketlere yeni bir seçenek olarak doğmuş bir ortaklık biçimidir. Basitçe anlatmak gerekirse; birçok küçük yatırımcının birleşerek kendilerinin seçtiği bir projeye yatırımlarına karşılık bekleyerek ya da bazen sembolik karşılık isteyen bir biçimde ortak olması, ürün geliştirme aşamasında ise ön sipariş vermesi ya da bir çeşit bağışta bulunarak, girişimcilere sermaye sağlamasına denir.
Kitle fonlaması modellerini finansal getirisi olan ve finansal getirisi olmayan modeller olarak iki ana başlıkta inceleyebiliriz.

1. Hisse Bazlı Kitlesel Fonlama (Equity Based Crowdfunding): Finansman arayışında olan projelerin, şirketin hisselerini SPK lisanslı platformlar üzerinden satarak ve sermaye artışı gerçekleştirerek kitlesel yatırımcılardan sağlaması yöntemidir. Türkiye'de yasal hazırlığı tamamlanmış, tebliğ yayınlanmıştır.
2. Borçlanma  Bazlı Kitle Fonlama (Debt Based Crowdfunding): Finansman arayışında olan projelerin, yatırımcılardan borçlanarak fon toplamasıdır. Tahvilihraç etmeye benzemektedir. Türkiye'de yasal hazırlığı devam etmektedir.
Paya Dayalı (hisse bazlı) kitle fonlama için Sermaye Piyasası Kurulu 3 Ekim 2019 tarihinde "PAYA DAYALI KİTLE FONLAMASI TEBLİĞİ" yayınladı.
Yayınlanan tebliğ ile Platformlar aracılık faaliyeti yürütürken, Takasbank toplanan fonların saklama hizmeti sağlamaktadır ve Merkezi Kayıt Kuruluşu hisse senetlerinin kaydileştirilmesini ve yatırımcılar adına tutulmasını gerçekleştirmektedir.

1. Bağış Karşılığı Kitlesel Fonlama (Donation Based Crowdfunding): Finansman arayışının herhangi bir karşılığı olmadan kitleden hibe usulüyle toplandığı modeldir.
2. Ödül Bazlı Kitlesel Fonlama (Reward Based Crowdfunding): Finansman arayışında olan şirketin, ürününe ön sipariş alarak finansmanını kitleden sağladığı modeldir.
Bu yöntemle yatırım için gerekli para kalabalık bir insan grubundan veya özellikle bir online topluluktan edinilir. Katkıda bulunan her kişi ortak çabaya küçük bir katkıda bulunur. Kitle fonlaması yöntemi, belirli bir kişinin ya da grubun yatırımından ziyade birbiriyle bağlantısı olmayan pek çok kişinin katılımıyla gerçekleşmesi yönüyle dış kaynak kullanımını imece benzeri bir tavır içinde sağlamak yolunun seçilmesi demektir.
Amerika'da bu tür girişimlere yardım eden web siteleri / firmalar arasında şu isimler var: ArtistShare, ChipIn (2005), EquityNet (2005), Pledgie (2006), Sellaband (2006), IndieGoGo (2008), GiveForward (2008), FundRazr (2009), Kickstarter (2009), RocketHub (2009), Fundly (2009), GoFundMe (2010), Appsplit (2010), Microventures (2010) ve Fundageek (2011).

Dünyada yaygınlaşan kitle fonlaması Türkiye'de 2017 yılında yasal düzenlemesi yapılarak Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) yetkilendirildiği kitle fonlamasına ilişkin hazırlanan tebliğ 2019 yılında Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Buna göre başlangıç aşamasındaki girişimler sermaye ihtiyacını gidermek için halktan para toplayabilir. Böylece ekonomik kalkınmayı destekleyici potansiyele sahip yenilikçi ve teknoloji odaklı girişimlerin hayata geçirilmesine olanak sağlanmış olur. Yenilikçi ve katma değere dayalı iş modeli bulunan şirketlerin yararlanması amacıyla yalnızca Tebliğ'de tanımlı teknoloji ve üretim faaliyetini gerçekleştiren veya gerçekleştirecek olan girişimlere kitle fonlaması imkânı veriliyor.

İmece : Genellikle komşuların birlikte emek sarf etmesi
Kitle kaynak : Hazır yapılmışını almak, kendisi yapmak ya da bir uzmanına yaptırmak mümkün olmadığı zaman, ilan edip herhangi biri(ler)nin icat etmesini / işe talip olmasını bekleyip on(lar)a yaptırma yöntemi. Örnek Vikipedi, Linux.
Açık kaynak : Sırları herkesce bilinebilen ama kullanımı kimi lisans/kanun veya kurallarla kısıtlı bir şey (örneğin yazılım).
Özgür yazılım : Erkin, yani her sırrı herkesce bilinebilen ve de kaygısızca herkesin kullanabileceği, kaynak kodu herkese açık yazılım.
Taş çorbası : İmece / Kitle kaynak  benzeri çabaları örnekleyen bir hikâye.
Fig
Kickstarter

Kitle kaynak (İngilizce: crowdsourcing), bir sorunun çözümünün hazırı yoksa, kendi çalışanlarından veya piyasadaki seçme profesyonel danışman ya da uzmanlardan değil de, kitlelerden, yani becerebilen herhangi birisinden sağlanması sürecine verilen isim ya da sıfattır.

Diyelim ki bir teşkilatın/kurumun bir sorunu var. Kurum bu sorunu dört yoldan çözmeye çalışabilir.
En ucuzu ve en kolayı hazır almaktır.
Hazır yoksa sorunun önce kendi çalışanları tarafından çözülmesi yolunu deneyecektir.
O da olmazsa fiyat ve diğer olanaklar el verdiği kadarıyla piyasadaki seçme profesyonel danışman ya da uzmanlardan faydalanma yolunu deneyecektir.
O da mümkün değilse yapılabilecek tek şey kalmıştır: Gereksinimi ilan etmek ve tahmin edilemeyen bir örgüt ya da kişinin olası çözümünü beklemek. Kitle kaynak bu sonuncusudur.

Kitle kaynak çözümlere İnternet aracılığıyla ulaşılabilir. Şu İnternet siteleri bu oluşuma örnektir:

Vikipedi: Bu site kitle kaynaklı çözümlere örnektir. Yazan ve güncelleştirenler bu işi para almadan yaparlar.
istockphoto.com7 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Grafik projelerinde kullanma amacıyla fotoğraf arayanlara amatör fotoğrafçıların çektiklerini ucuza temin eden site. Örneğin profesyonel fotoğrafçılar 100 dolar istediği bir durumda bu site 1 dolar ile ayni gereksinimi karşılayabilir.
Amazon Mechanical Turk: Makinelere zor, insanlara kolay cevapları para karşılığı insanlara verdirtir. Bu cevaplar genellikle basit ama çok yüksek sayıda olur; o zaman her küçük cevaba cüzi bir miktar ödenir.
innocentive.com2 Ekim 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Firmaların Ar-Ge bölümlerinin başa çıkamadığı bilimsel ya da mühendislik sorunlarını çözene mükafat önerilebilen bir site. Burada bir çözüm on binlerce dolar gelir getirebilir.
yourencore.com26 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.: Firmaların bir kezlik projeler için emekli bilim adamları bulmalarını sağlayan site.
Emporis: Gönüllülerce bina verileri toplanmasını sağlayan site.
ESP Game / Google Image Labeler: Resim aramada kullanılmak üzere resmi anlatan yazıların bir internet oyununun yan etkisi olarak elde edilmesi için site.
reCAPTCHA: Otomatik tanınması zor yazıların insan emeğiyle bilgisayar ortamında aranır taranır hale getirilmesini sağlayan site.
MoveOn.org: Kitle kaynak yöntemiyle siyasi faaliyetler örgütleyen bir site.
Stardust@Home ve Galaxy Zoo: uzayın incelenmesine gönüllü insan gücü sağlayan iki site.
Innovation Exchange
Foldit: Protein katlama stratejileri bulmak için kitlelerin yaratıcılığından yararlanan internet oyunu.
Birleşik Devletler'de Teksas eyaletinin polis teşkilatı Ocak 2008'de halktan gönüllülerin elektronik nöbet beklemeleri için sınır boyu kameralar yerleştireceğini açıkladı.
FlipperTV (Kasım 2007) ve McCainpedia (Mayıs 2008): Amerikan başkanlık seçiminde kullanılmak üzere halkın çektiği Cumhuriyetçi yanlısı videoların kullanımını kolaylaştıran siteler.

Başka kitle kaynak çözümler, geleneksel mükafatlı yarışma düzenleyerek edinilebilir; 
Örnekler:

Kronometre: İngiliz Parlamentosu'nun 1700'lü yıllarda gemilerin dünya küresi üzerindeki yerlerini doğu-batı yönünde kolayca ve hassas hesaplayabilmelerini sağlamak amacıyla geçirdiği bir mükafat kanunuyla başlayan 40 yıllık bir yarış sonucu geliştirilmiştir. Kazanan daha önce tahta saat kulesi yapan marangoz John Harrison olmuştur. En yakın rakibi Nevil Maskelyne ayın gökte katettiği mesafelerin ölçümüne dayanan, bulutsuz gece ve karmaşık hesaplar gerektiren bir yöntem geliştirmiş, ama kronometrenin daha kolay ve yaklaşık on kat daha hassas sonucu karşısında yenik düşmüştür.
Konserve: Teknolojisi Fransa'da Napolyon'un ordusuna sefer azığı temin yöntemi için sunduğu mükafat karşılığı bu teknolojiyi zaten geliştirmiş olan Nicolas Appert'in sırlarını açıklamasıyla topluma mal olmuştur.
Sodyum karbonat: 1783'te Fransa kralı 16. Louis tarafından daha önce külden üretilen ve çok ihtiyaç duyulan sodyum karbonatı ormanları yakmadan örneğin deniz tuzundan üretme yöntemi için bir ödül vadetmiştir. 1791'de Nicolas Leblanc bu ödülü kazanmış fakat Fransız İhtilali yüzünden alamamıştır.
Türbin: İlk yatay su çarkı Fransa Sanayiyi Cesaretlendirme Derneğinin mükafatını kazanmak için Benoît Fourneyron tarafından 1827'de geliştirilmiş idi.

Montyon ödülleri: Nobel Ödülleri'nin örnek aldığı, Fransız İhtilali öncesine dayanan, Fransa'ya kısıtlı ve yıllık ödüller veren bir hayır kurumudur.
Nobel Ödülleri
Loebner Ödülleri: İnsanlarla kurduğu sanal sohbetle kendisinin bir insan olduğunu düşündüren makinenin yapıcısına verilir.
Millenium Ödülleri: 6 matematik sorunundan biri çözüldü, beşi hala her biri bir milyon dolarlık ödülü kazanacak dehayı bekliyor.

Açık kaynak (İngilizce: Open source)
Özgür yazılım (İngilizce: Free software)
Kitle kaynağın bunlardan farkı, bilgiye ulaşım sürecine kitlelerin katılmasını konu almasıdır. Sonunda elde edilen çözüm özgür yazılımdaki gibi erkin yani her sırrı herkesçe bilinebilen ve de kaygısızca herkesin kullanabileceği bir şey olmayabilir, hatta açık kaynaktaki gibi sırları herkesçe bilinebilen ama kullanımı kimi kurallarla kısıtlı bir şey bile olmayabilir.

Toplu zekâ (TZ), birçok bireyin işbirliği, toplu çabası ve rekabetinden ortaya çıkan ve fikir birliğine varılan karar alma sürecinde beliren paylaşılan zekâsı veya grup zekâsıdır (GZ). Bu terim sosyobiyolojide, siyaset biliminde ve akran denetimi ve kitle kaynak uygulamaları bağlamında kullanılır. Bu, uzlaşma, sosyal sermaye ve seçim sistemleri, sosyal medya ve kitlesel etkinliklerini ölçmeye yarayan diğer araçlar gibi biçimsellikleri içerebilir. Toplu IQ toplu zekânın ölçümü olmasına rağmen, çoğu zaman toplu zekâ kavramıyla aynı mânâda kullanılır.
Toplu zekâ bakterilere ve hayvanlara da isnat edilir.
Aşağıdakilerin arasındaki sinerjilerden beliren özellik olarak anlaşılabilir:

veri-enformasyon-bilgi
yazılım-donanım
geri bildirimlerden sürekli öğrenerek bu üç unsurun tek başına hareketiyle daha iyi kararlar için tam zamanında bilgi üreten bireyler (yeni içgörüleri olan tanınmış otoriteler)                                                                                                                                                                                                                                            Ya da daha dar şekilde, insanlar ve bilgi değerlendirme yolları arasında beliren özellik olarak anlaşılabilir
Toplu zekâ anlayışı Norman Lee Johnson tarafından "simbiyotik zekâ" olarak adlandırılır. Bu kavram sosyoloji, işletme yönetimi, bilgisayar bilimi ve kitle iletişiminde kullanılır. Ayrıca bilimkurguda da görülür. Pierre Lévy toplu zekayı şöyle tanımlar: "Evrensel olarak dağıtılmış, sürekli geliştirilmiş, gerçek zamanlı koordine edilmiş ve becerilerin etkili şekilde harekete geçirilmesiyle sonuçlanan bir zeka biçimidir. Bu tanıma şu vazgeçilmez özelliği ekleyeceğim: Toplu zekanın temeli ve hedefi, fetişleştirilmiş veya hipostatize edilmiş toplulukların kültü yerine bireylerin karşılıklı tanınması ve zenginleştirilmesidir." Araştırmacılar Pierre Lévy ve Derrick de Kerckhove'a göre bu, ağ bağlantılı BT'lerin (Bilgi iletişim teknolojileri) insan etkileşimlerinin kapsamını aynı anda genişleterek toplumsal bilgi havuzunu geliştirme kapasitesini ifade eder.
Toplu zekâ fikrini etkilemiş yazarlar arasında Douglas Hofstadter (1979), Peter Russell (1983), Tom Atlee (1993), Pierre Lévy (1994), Howard Bloom (1995), Francis Heylighen (1995), Douglas Engelbart, Cliff Joslyn, Ron Dembo ve Gottfried Mayer-Kress (2003) yer alır.

Linus yasası, yazılım geliştirmede "Yeterince göz olduğu sürece, tüm hatalar yüzeyseldir" yönündeki görüştür. Bu yasa Eric S. Raymond tarafından "Katedral ve Pazar" adlı makale ve kitap çalışmasında formüle edilmiş ve Linus Torvalds'ın onuruna isimlendirilmiştir.
Daha resmi bir açıklama şöyledir: "Yeterince büyük bir beta testçi ve ortak geliştirici tabanı göz önüne alındığında, neredeyse her sorun hızlı bir şekilde tanımlanacaktır ve düzeltme birileri için belirgin olacaktır." Kabul edilmesi konusunda fikir birliğine varmak amacıyla kodun birden fazla geliştiriciye sunulması, yazılım incelemesinin basit bir biçimidir. Araştırmacılar ve uygulayıcılar, gözden geçirme süreçlerinin hataları ve güvenlik sorunlarını bulmadaki etkinliğini defalarca göstermiştir.

Robert Glass, 'Facts and Fallacies about Software Engineering' adlı eserinde bu yasadan açık kaynak hareketinin bir 'mantrası' olarak söz etmektedir. Ancak, destekleyici kanıtların eksikliği ve araştırmaların, ek hataların ortaya çıkarılma oranının gözden geçirenlerin sayısıyla doğrusal olarak ölçeklenmediğini göstermesi nedeniyle bunu bir yanılgı olarak nitelendirmektedir. Araştırmalara göre, iki ile dört arasında küçük bir maksimum yararlı gözden geçiren sayısı vardır ve bu sayının üzerindeki ek gözden geçirenler çok daha düşük bir oranda hataları ortaya çıkarmaktadır.  Kapalı kaynak uygulayıcıları da bir yazılım projesinin geliştirilmesi sırasında sıkı, bağımsız kod analizini teşvik ederken, öncelikle " gözlerin " sayısına değil, birkaç kişi tarafından derinlemesine incelemeye odaklanmaktadırlar.
Heartbleed güvenlik hatasının kritik bir kod parçasında iki yıl boyunca varlığını devam ettirmesi, Raymond'un şu sözünün bir yalanlaması olarak değerlendirilmiştir. Larry Seltzer, kaynak kodun erişilebilir olmasının, bazı geliştiricilerin ve araştırmacıların kapalı kaynak kodlu yazılımlara kıyasla daha az kapsamlı testler yapmalarına neden olabileceğinden şüphelenmektedir. 2015 yılında Linux Vakfı'nın yönetici direktörü Jim Zemlin, modern yazılımın karmaşıklığının, güvenliğini artırmak için özel kaynak tahsisi gerektirecek seviyelere yükseldiğini savunmuştur. 2014'ün en büyük küresel açık kaynak yazılım güvenlik açıklarından bazılarıyla ilgili olarak, "Bu durumlarda, başka gözler gerçekten bakmıyordu" demektedir. Bu mantranın pratikte ne kadar işe yaradığını test etmek için büyük ölçekli deneyler veya hakemli anketler henüz yapılmamıştır.
Linus yasasının  geçerliliğine dair ampirik destek, aynı organizasyonun popüler ve popüler olmayan projeleri karşılaştırılarak elde edilmiştir. Popüler projeler, GitHub yıldızlarının en üst %5'ine sahip projeler olarak tanımlanmıştır. Hata tespiti, hataları düzeltmeyle ilgili commit'lerin oranı olan düzeltici commit(değişiklik) olasılığı ile ölçülmüştür. Analiz, popüler projelerin daha yüksek bir hata düzeltme oranına sahip olduğunu göstermiştir. Google'ın popüler projelerde kod kalite standartlarını düşürme olasılığı düşük olduğundan, bu durum popüler projelerde artan hata tespit verimliliğinin bir göstergesidir.

Kitle kaynak
Kalabalığın bilgeliği
Linux
Açık kaynak yazılım hareketi

Jing Wang; J.M. Carroll (27 Mayıs 2011). Behind Linus's law: A preliminary analysis of open source software peer review practices in Mozi. Int. Conf. on Collaboration Technologies and Systems (CTS), Philadelphia, PA. IEEE Xplore Digital Library. ss. 117-124. doi:10.1109/CTS.2011.5928673.

Pilotaj hatası veya pilot hatası; pilot tarafından yapılan bir eylemin veya alınan bir kararın, gerçekleşen kazaya ana veya yardımcı neden olduğunu tanımlayan bir havacılık terimidir. Pilotaj hatası veya pilot hatası terimi, kasten yapılan eylemleri içermez (kasten yapılan olaylar kaza değildir).
Pilotaj hatalarının nedenleri arasında psikolojik ve fizyolojik insan sınırlamaları bulunur. Mürettebat üyelerine bir uçuş sırasında oluşması muhtemel durumlarla nasıl başa çıkacaklarını öğretmek için pilot eğitim programlarına çeşitli tehdit ve hata yönetimi biçimleri uygulanmıştır.
İnsan faktörlerinin pilotların eylemlerini etkileme şeklini hesaba katmak, bir kazaya yol açan olaylar zincirini inceleyen kaza araştırmacıları tarafından standart uygulama olarak kabul edilmektedir.

Kontrollü uçuşta yere çarpma
Jet lag

Plymouth, Birleşik Krallık'ta, İngiltere ülkesinde Güney Batı bölgesinde törensel Devon kontluğuna bağlı ama 1998'den itibaren "tek-seviyeli yerel idare" statülü bir idare merkezi ve 1928'de verilen krallık beratı ile şehir niteliği taşıyan bir yerleşimdir.

En önemli liman kentlerinden birisidir. Nüfusu yaklaşık 250.000 civarındadır. Birleşik Krallık'a ait donanma üssü bulunmaktadır. İngiltere'deki dinsel durumdan hoşlanmayan Puritenleri Amerika'ya taşımak için yola çıkan Mayflower gemisi ilk Plymouth limanından kalkmıştır ve şehrin dört bir yanında Mayflower ismine sıkça rastlanır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya'nın büyük hava saldırıları sonucu yerle bir olan şehir, savaştan sonra tekrar inşa edilmiştir.
İngilizce dil eğitimi için yaz ayları boyunca dünyanın dört bir yanında öğrenci gelir. En büyük göçmen grupları Polonyalılar, Çekler ve Kıbrıslı Rumlar'dır.
Uluslararası bir havalimanı bulunmayan şehirde sadece iç hat uçuşları için kullanılan küçük bir havalimanı vardır. Yapılan uluslararası uçuşlar sadece İrlanda'ya gerçekleşmektedir. Şehrin ülkeyle olan bağlantıları otoyollar ve hızlı tren ağlarıdır. Ayrıca Fransa ve İspanya'ya feribot seferleri düzenlenmektedir.
Bir boğaz içine kurulu olan Plymouth şehri, Tamar Köprüsü ile Cornwall eyaletine bağlanmaktadır.
Genellikle iklimi soğuk ya da ılımandır ve yılın büyük bölümü hava yağışlı ya da bulutludur.
Plymouth Üniversitesi İngiltere'nin 1995'te politekniklerden dönüştürülen üniversitelerinden biridir.
Plymouth şehri İngiltere çapında alım gücünün az fakat gereksinim duyulan çoğu şeyin ülke geneline göre daha pahalı olduğu bir şehirdir. Endüstriyel bir şehirden çok daha fazla turistik bir şehirdir. Tarihi kaleleri ve Barbican kıyısına kurulu Smeaton's Tower'la ünlüdür.

Plymouth'un şu resmî kardeş şehir anlaşmaları vardır: 

 Brest, Fransa, 1963
 Gdynia, Polonya, 1976
  Novorossiysk, Rusya, 1990
 San Sebastián, İspanya, 1990
 Plymouth, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri, 2001

Plymouth haberleri
Curlie'de Plymouth (DMOZ tabanlı) (İngilizce)

 (İngilizce)

Aristoteles'in tarihsel açıdan en önemli eseri olan "Politika", Yunanistan'daki kent devletlerinin anayasalarının açıklandığı bir kaynaktır.
Aristoteles bu amaçla ilk olarak tüm kentlerin anayasalarını bir araya toplamıştır. Ancak bu 146 anayasadan sadece Atinalılar ile ilgili olan kısım günümüze ulaşmıştır. 1800'lü yılların sonunda Londra'daki bir papirüs üzerinde ulaşılan bu metin "Atinalıların Devleti"adıyla bilinmektedir. Atinalıların Devleti MÖ 4. yüzyıla kadar Atina siyasi yaşamına genel bir bakış getirmekle birlikte Aristoteles'in yaşadığı dönemde kentteki siyasi kurumlar hakkında da ayrıntılı bilgiler de vermektedir. Atinalıların Devleti. Çev.: S.Y.Baydur. Ankara 1943 ve Atinalıların Devleti. Çev.: Furkan Akderin. İstanbul 2005(Alfa Yayınları) Bu çevirilerden Furkan Akderin tarafından yapılan çeviri hem Yunancadan yapılmış olması hem dilinin çok daha yeni ve akıcı olması hem de çok daha kolay bulunabilir olması bakımından önemli avantajlar taşımaktadır. Ayrıca çevirideki ayrıntılı dipnotların ve kaynakçanın da metnin anlaşılabirliği açısından örnek gösterilecek bir çalışma olduğunu söylemek gerekir.
Politika ise toplam sekiz kitaptan oluşmaktadır.Birinci kitapta Aristoteles devletin gelişmesi üzerine bilgiler verdikten sonra ikinci kitapta ideal devlet anlayışını eleştirilmekte ve üçüncü kitaptan itibaren de siyaset hakkında görüşlerini aktarmaktadır.
Türkçede Politika ve Atinalıların Devleti:
Politika. I-III. Çev: N.Berkes. İstanbul 1944 ve Politika. IV-VIII. Çev: N.Berkes. İstanbul 1946
Politika. Çev.: Mete Tuncay. İstanbul 1975 (Remzi Kitabevi)
Her iki kitabın da Yunancadan çevrilmemiş olmaları bir dezavantaj olmakla birlikte M. Tunçay çevirisi hem çok daha yeni diliyle hem de ayrıntılı açıklamalarıyla önemli bir kaynak konumundadır.

Aristoteles (Tr.çev:Suat Yakup Baydur) (1943 Cumhuriyet Dünya Klasikleri Dizisi 1999) Atinalilarin Devleti Ankara: Maarif Vekilliği. Çevrimici Cumhuriyet versiyonu: [1]1 Şubat 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Aristoteles (Tr. Çev. Furkan Akderin) (2005), Atinalıların Devleti İstanbul: Alfa Yayınları, ISBN 9752976948.
Aristoteles (Tr.çev. Mete Tuncay) (1975 13.bas. 2014) Politika İstanbul:Remzi Kitabevi ISBN 978-975-14-1596-7 [2]

Reddit (/ˈrɛdɪt/), bir Amerikan sosyal haber, tartışma sitesidir. Siteye kayıtlı kullanıcılar bağlantı, metin, fotoğraf, anket ve video içerebilen gönderiler paylaşabilir, diğer kullanıcılar da bu gönderileri oylayarak gönderinin sayfada üste çıkmasını veya alta inmesini sağlayabilirler. Reddit'te gönderiler kullanıcılar tarafından oluşturulmuş; spor, oyun, müzik, yemek, fotoğrafçılık, haber gibi farklı konuları ele alan, "subreddit" denilen alt gruplarda paylaşılır. Bir subreddit'te paylaşılmış gönderi yeteri kadar oy alırsa bu gönderi Reddit'in ana sayfasına çıkar. Siteye kayıtlı her kullanıcı kendi subreddit'ini oluşturabilir.

Reddit, İngilizcede "Read it" ("Okudum") ifadesinin eşsesidir ve ismi buradan türemiştir. Reddit'teki içerikler kullanıcılar tarafından oluşturulur. Kullanıcıların oluşturduğu gönderiler bağlantı, fotoğraf, video veya sadece metin içerebilir. Siteye kayıtlı olmayan ziyaretçiler siteye girdiklerinde sadece yüksek oy alarak anasayfaya çıkan gönderileri görürler.
Reddit'te gönderiler kullanıcılar tarafından oluşturulmuş; spor, oyun, müzik, yemek, fotoğrafçılık gibi farklı konuları ele alan, "subreddit" denilen alt gruplarda paylaşılır. Kullanıcılar gönderilere yorum yapabilir ve gönderiyi upvote (olumlu oy) veya downvote (olumsuz oy) vererek oylayabilirler. Ayrıca kullanıcılar yorumları da oylayabilir, onlara da cevap verebilirler. Kullanıcılar aldıkları oylara göre "karma" denilen puanı elde ederler. Bu puan profillerinde gözükür ve negatif bir sayıya düşebilir. Karmasının düşük olması kullanıcının bazı subredditlerde paylaşım yapmasını veya gönderi paylaşmasının engellenmesine sebep olabilir.
Kullanıcı isimleri ise "u/" ile başlar. ''u/'' harfinin anlamı ise İngilizce kullanıcı anlamına gelen ''User'' kelimesinin ilk harfinden gelmektedir. Mesela Reddit'in CEO'su Steve Huffman'in ismi "u/spez"dir.

Subredditlerin ismi "r/" ile başlar. Subreddit'lerin internet adresi de bu şekildedir. Mesela "r/Science" subredditinde bilim ile ilgili paylaşımlar yapılır.
Her subredditin kendi moderatörleri ve kuralları vardır. Subredditi oluşturan kişi istediğini moderatör yapabilir. Moderatörler yetkilerine göre bir kullanıcıyı bu subreddit'ten yasaklayabilir, bu subreddit'teki gönderileri ve yorumları silebilirler. Ayrıca subreddit'lerin hepsini kapsayan Reddit'in de kendi kuralları ve adminleri vardır. Bunlar subreddit moderatörlerinin yetkisine sahip olmakla birlikte subredditleri yasaklayabilir, kullanıcıları Reddit'in tamamından yasaklayabilirler.

Reddit 2005 yılında Virginia Üniversitesi öğrencileri Steve Huffman  Alexis Ohanian ve Aaron Swartz tarafından kuruldu. Y Combinator sitesinden maddi destek aldı. Siteyi geliştiren ve yöneten takıma 2005 yılında Christopher Slowe ve Aaron Swartz da katıldı. Wired'ın da sahibi Condé Nast Yayınevi tarafından 2006 yılında satın alındı.
Reddit 2008 yılında açık kaynak koduna geçti.
Ocak 2010'da Reddit kullanıcıları Haiti'deki deprem mağdurları için 134,000 $ bağış yaptı.
Temmuz 2010'da Reddit Gold adlı aylık 3.99 $ olan ücretli sisteme geçti. Buna göre siteye para karşılığı üye olan kullanıcılar için bazı ekstra özellikler getirildi.
2011'de Condé Nast'ın alt şirketi olduğu Advance Publications'un bir alt şirketi oldu. 2014'te Reddit'e Sam Altman tarafından 50 milyon dolar yatırım yapıldı ve şirket 500 milyon dolar değerine ulaştı. 2017'de Reddit'e 200 milyon dolar daha yatırım yapıldı ve değeri 1.8 milyar dolara ulaştı. Advance Publications en büyük hissedar olmaya devam etti. Tencent Şubat 2019'da Reddit'e şu ana kadar yapılmış en büyük yatırım olan 300 milyon dolarlık bir yatırım yaptı ve şirketin değeri 3 milyar dolara ulaştı.

Web sitesi, açık doğası ve içeriğini oluşturan çeşitli kullanıcı topluluğu ile tanınır. Demografisi, geniş kapsamlı konu alanlarının yanı sıra daha küçük alt dizinlerin daha niş amaçlara hizmet etme becerisine izin verir. Alt dizinlerin sağladığı olanaklar, çeşitli alanlarda dikkat çekmek ve tartışmayı teşvik etmek için yeni fırsatlar yaratır. Reddit, günde tekil kullanıcı sayısı açısından popülerlik kazanırken, bir dizi nedenden dolayı tanıtım yapmak için bir platform olmuştur. Ek olarak, Reddit'in kullanıcı tabanı, Reddit topluluğuna bir hediye olarak 2009'da başlayan görüntü paylaşım topluluğu ve görüntü sunucusu Imgur dahil olmak üzere başka web sitelerini doğurdu. İlk beş ayında, günlük bin ziyaretten toplamda bir milyon sayfa görüntülemesine sıçradı.
Google Ad Planner'dan alınan istatistikler, Reddit kullanıcılarının %74'ünün erkek olduğunu gösteriyor. 2016'da Pew Araştırma Merkezi, ABD'li yetişkinlerin %4'ünün Reddit kullandığını ve bunun %67'sinin erkek olduğunu gösteren bir araştırma yayınladı. Kullanıcıların %78'i haberleri Reddit'ten alıyor. Kullanıcılar, ortalamadan önemli ölçüde daha genç olma eğilimindedir ve kullanıcıların %1'inden azı 65 yaş veya üzerindedir. Politik olarak, Reddit topluluğu ağırlıklı olarak sola eğilimlidir ve kullanıcılarının %19'dan azı sağa eğilimlidir.
Reddit kısmen, "sıradışı, ilginç ve düzen karşıtı" olarak tanımlanan tutkulu kullanıcı tabanı ile tanınır. Slashdot etkisine " benzer şekilde Reddit etkisi, daha küçük bir web sitesi Reddit'e bağlandıktan sonra yüksek trafik akışı nedeniyle çöktüğünde meydana gelir; buna Reddit "ölüm kucaklaşması" da denir.

Kullanıcılar hayırsever ve hayırsever çabaları için Reddit'i bir platform olarak kullandılar. Reddit kullanıcıları, komedyen Jon Stewart'ın ve Stephen Colbert'in Rally to Restore Sanity and/or Fear kampanyası için 100.000 dolar; Haiti deprem yardım çalışmaları için 180.000 dolar toplamış; gıda bankalarının Amazon istek listelerindeki ürünleri onlar için satın almıştır. 2010'da Hristiyanlar, Müslümanlar ve Ateistler, grupların 50.000 dolardan fazla topladığı dostça bir bağış toplama yarışması düzenlediler. 2011'de ateizm subreddit'i benzer bir bağış kampanyasıyla 200.000 doları aşan yardım parası topladı. Şubat 2014'te Reddit, yıllık reklam gelirinin %10'unu kullanıcılarının oyladığı kâr amacı gütmeyen kuruluşlara bağışlayacağını duyurdu. Kampanya sonucunda Reddit, Electronic Frontier Foundation, Planned Parenthood Federation of America, Sınır Tanımayan Doktorlar, Erowid Center, Wikimedia Vakfı, Multidisciplinary Association for Psychedelic Studies, NPR, Özgür Yazılım Vakfı, Dinden Bağımsızlık Vakfı ve Tor Projesi'ne her biri için 82.765 $ bağışladı.

Reddit, Barack Obama, Donald Trump, Hillary Clinton, ve Bernie Sanders'ın başkanlık kampanyaları dahil olmak üzere çok çeşitli siyasi katılım için kullanıldı. Protestolar, politikacılar ve aktif topluluklarla iletişim gibi kendi kendini örgütleyen sosyopolitik aktivizm için de kullanılmıştır. Reddit, dünya çapındaki siyasi tartışmalar için popüler bir yer haline geldi.

Bilim Yürüyüşü, Reddit'te Beyaz Saray web sitesinde iklim değişikliğine ilişkin tüm referansların silinmesiyle ilgili bir tartışmadan kaynaklandı ve bu konuda bir kullanıcı "Washington'da bir Bilim İnsanı Yürüyüşü olmalı" yorumunu yaptı. 22 Nisan 2017'de dünya çapında 66 ülkede 600'den fazla etkinliğe 1 milyondan fazla bilim insanı ve destekçi katıldı.

Reddit kullanıcıları, İnternet gizliliğini, ağ tarafsızlığını ve İnternet anonimliğini savunmuşlardır.
Reddit 2012'de Çevrimiçi Korsanlığı Önleme Yasasını ve PROTECT IP Act'in yürürlüğe girmesini protesto etmek için Wikipedia ve diğer sitelerle beraber kendini kapattı. 18 Ocak'ta Reddit, önergeleri kapsayan kongre duruşmasının görüldüğü 12 saatlik bir süre boyunca kendini kapattı. Bu süre zarfında Reddit, önerilen yasalarla ilgili kaynakların yanı sıra mevzuatın Reddit üzerindeki etkileri hakkında bir mesaj görüntüledi. Mayıs 2012'de Reddit, gelecekte yapılacak protestoları organize etmek için oluşturulan İnternet Savunma Ligi'ne katıldı.
Site ve kullanıcıları, ağ tarafsızlığı kurallarını rafa kaldırmaya hazırlanan Federal İletişim Komisyonu'nu protesto etti.  2017'de, kullanıcılar "Battle for the Net" gönderilerini tüm ön sayfayı dolduracak kadar çok oyladılar. Başka bir gün, ön sayfa Kongre üyelerinin telekomünikasyon endüstrisinden aldığı kampanya bağışlarını sergileyen gönderilerle doldu. Reddit CEO'su Steve Huffman da ağ tarafsızlığını savundu. 2017'de Huffman, The New York Times'a ağ tarafsızlığı korumaları olmadığı takdirde "internet servis sağlayıcılarına kazananları ve kaybedenleri seçme olanağı verildiğini" ifade etti. Huffman, Washington DC'deki Reddit kullanıcılarını ağ tarafsızlığına destek olmaları için seçilmiş eyalet temsilcileriyle iletişime geçmeye çağırdı. Huffman, ağ tarafsızlığı kurallarının yürürlükten kaldırılmasının rekabeti boğduğunu söyledi. Kendisinin ve Reddit'in ağ tarafsızlığını savunmaya devam edeceğini söyledi.

Glenn Beck'in 28 Ağustos 2010, Restoring Honor mitingine bir yanıt olarak, Eylül 2010'da Reddit kullanıcıları hicivci Stephen Colbert'i Washington DC'de bir karşı miting düzenlemeye ikna etmek için bir hareket başlattı.  "Restoring Truthiness" olarak adlandırılan hareket, Stephen Colbert'in DC'de hiciv mitingi düzenlediği bir rüyadan uyandığını anlattığı bir gönderide mrsammercer kullanıcısı tarafından başlatıldı. Colbert'in dikkatini çekmek için hayır kurumlarına 100.000 dolardan fazla para toplandı. Kampanyadan birkaç kez canlı yayında bahsedildi ve Akıl Sağlığını ve/veya Korkuyu Yeniden Kurma Mitingi30 Ekim 2010'da Washington DC'de düzenlendi, binlerce redditor yolculuk yaptı.
Miting sonrası bir basın toplantısında Reddit'in kurucu ortağı Ohanian, "İnternet kampanyası sizi bu mitingi düzenlemeye ikna etmede nasıl bir rol oynadı?" diye sordu. Jon Stewart, çok güzel bir jest olmasına rağmen, kendisinin ve Colbert'in bu fikri zaten düşündüklerini ve National Mall'u kullanmak için depozitonun yaz boyunca zaten ödendiğini, bu nedenle bunun çoğunlukla "neyi doğrulamak" gibi davrandığını söyleyerek yanıt verdi. Colbert daha sonra Reddit topluluğuna gönderdiği bir mesajda, "Düzenleme çabalarınızın ve hikayenin size düşen kısmına açıkça getirdiğiniz neşenin, katılıma ve başarıya büyük katkı sağladığından hiç şüphem yok.'' 

Reddit, Mayıs 2014't

Leland Stanford Junior Üniversitesi ya da bilinen adıyla Stanford Üniversitesi, ABD'nin Kaliforniya eyaletinde San Francisco'nun 40 km güneydoğusunda bulunan özel bir üniversitedir. Üniversite, şu anda dünyadaki en büyük bütçeye sahip 3. üniversitedir.
Stanford öğrenci, mezun ve öğretim üyelerinin çok sayıdaki buluş ve atılımları arasında, SUN, Cisco, Google, Yahoo, HP ve IP (Internet Protocol) da bulunmaktadır. Silikon Vadisi'nin öncüsüdür.
ABD ve dünya çapındaki üniversitelerin sıralandığı US News & World Report (AİC) listesinde Stanford Üniversitesi 3. sırada yer almaktadır.
Uluslararası akademik sıralama yapan saygın kuruluşlar tarafından tüm dünyada sürekli olarak ilk 3'e girmeyi başarmaktadır. Stanford Üniversitesi'nin özelliği çok farklı alanlarda açtığı tüm bölümlerinin bölüm bazında yapılan sıralamalarda en üstlerde yer almasıdır.

Stanford Üniversitesi demiryolu şirketi sahibi bir iş insanı ve aynı zamanda Kaliforniya valisi olan Leland Stanford ve eşi Jane Stanford tarafından kuruldu. Üniversitenin adı, çiftin tek oğulları olan ve 16 yaşında tifodan ölen Leland Stanford Jr.'dan gelir.
2026 yılında üniversite Rusya'da istenmeyen kuruluş ilan edildi.

Stanford Üniversitesi 32 kilometrekarelik bir alana kurulmuştur. Kampüste, kurumuş bir göl, alışveriş merkezi, büyük bir stadyum, kapalı ve açık yüzme havuzları, tenis kortları, yiyecek-içecek merkezleri, mimari açıdan son derece ilgi çekici yapılar, çok sayıda Rodin heykeli, golf sahaları, kütüphaneler, 2 adet ilkokul, çocuk bakım merkezleri ve akademik birimler bulunur. Kampüsün geniş olması nedeniyle, öğrenciler için yaya olarak dolaşmak güç olsa da, düzlük bir alana kurulmuş olması ve yerleşkeye ev sahipliği yapan Palo Alto kentinin yaz-kış ılıman iklimi sayesinde, bisikletle kampüsteki tüm birimlere ulaşmak mümkündür.

David Starr Jordan (1891-1913)
John Casper Branner (1913-1915)
Ray Lyman Wilbur (1916-1943)
Donald Bertrand Tresidder (1943-1948)
J. E. Wallace Sterling (1949-1968)
Kenneth Pitzer (1968-1970)
Richard Wall Lyman (1970-1980)
Donald Kennedy (1980-1992)
Gerhard Casper (1992-2000)
John L. Hennessy (2000-2016)
Marc Tessier-Lavigne (2016-2023)
Richard Saller (2023-2024)
Jonathan Levin (2024-)

Stanford Üniversitesi 9 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., resmî site
Stanford Günlük Öğrenci Gazetesi 2 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sürü psikolojisi, bir inanca, fikre veya trende bağlı kişi sayısının çokluğuna bağlı olarak bahsi geçen şeye olan ilginin arttığı fenomendir. Sürü psikolojisinde bir şeye inanan kişi sayısı arttıkça, diğer insanlar da ilginin artma sebebinden bağımsız bir şekilde akıma dahil olur.
Başkalarının eylemlerini veya inançlarını takip etme eğiliminin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili iki görüş vardır. İlk görüş insanların doğrudan başkalarıyla uyumlu olmayı tercih etmelerinin sonucunda sürü psikolojisinin oluştuğudur. Sürü psikolojinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili diğer görüş ise insanların bilgileri başkalarından öğrenmesiyle sürü psikolojisine dahil olduğudur. Her iki açıklama da psikolojik deneylerde uydumculuk eğilimine kanıt olarak kullanılmıştır. Örneğin, Asch'ın uygunluk deneylerini açıklamak için sosyal baskı, Sherif'in otokinetik deneyini açıklamak için ise başkalarından öğrenilen bilgi kullanılmıştır.
Bu konsepte göre, bir ürün ya da fenomenin popülaritesinin artması, daha fazla insanı da sürünün parçası olmaya teşvik etmektedir. Sürü psikolojisi moda trendlerini de açıklamaktadır.
Ekonomistlere göre, bireyler başkalarından öğrendikleri bilgilere dayanarak rasyonel seçimler yaptığında, kendi bildiklerini görmezden gelip diğerlerinin davranışlarını takip etmeye eğilimlidir. Politika, mikroekonomi, spor ve sağlık alanında sürü psikolojisinin örnekleri sıkça görülmektedir.

Goidel (1994). "The Vanishing Marginals, the Bandwagon, and the Mass Media". The Journal of Politics. 56 (3): 802-810. 
McAllister (1991). "Bandwagon, Underdog, or Projection? Opinion Polls and Electoral Choice in Britain, 1979-1987". The Journal of Politics. 53 (3): 720-740. 
Mehrabian (1998). "Effects of Poll Reports on Voter Preferences". Journal of Applied Social Psychology. 28 (23): 2119-2130. 
Morwitz (1996). "Do Polls Reflect Opinions or Do Opinions Reflect Polls?". Journal of Consumer Research. 23 (1): 53-65. 

Investopedia'daki tanımı17 Şubat 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

The New York Times ya da kısaca The Times veya NY Times, New York'ta yayımlanan Amerikan günlük gazetesi. Yerel, ulusal ve uluslararası haberlerin yanı sıra köşe yazıları ve eleştiriler de sunar. Amerika Birleşik Devletleri'nin en uzun süredir yayımlanan gazetelerinden biri olan Times, ülkenin önde gelen basın kuruluşlarından kabul edilmektedir. Ağustos 2025 itibarıyla toplam 11,88 milyon aboneye sahip olan gazetenin 11,3 milyonu çevrimiçi, 580.000'i ise basılı sürüm abonesidir; bu rakamlar, ABD'deki tüm gazeteler arasında açık ara en yüksek tirajı göstermektedir. Gazete, 1896'dan bu yana Ochs-Sulzberger ailesinin yönettiği The New York Times Company tarafından yayımlanmakta olup, şirketin başkanı ve gazetenin mevcut yayıncısı A. G. Sulzberger'dir. Times'ın genel merkezi Midtown Manhattan'daki New York Times Binası'nda bulunmaktadır.
The Times, 1851'de muhafazakâr eğilimli New-York Daily Times adıyla kuruldu ve 1870'lerde yozlaşmış siyasetçi Boss Tweed'i sert biçimde haberleştirerek ulusal çapta tanındı. 1893 Panik'inin ardından Chattanooga Times yayıncısı Adolph Ochs, gazetenin kontrol hissesini satın aldı. 1935'te Ochs'un yerine damadı Arthur Hays Sulzberger geçti ve gazetenin odağını Avrupa haberlerine yönlendirdi. Onun oğlu Arthur Ochs Sulzberger, 1963'te yayıncı oldu, değişen medya sektörüne uyum sağladı ve köklü yenilikler yaptı. New York Times, 1964'te ABD Yüce Mahkemesi'nde görülen New York Times Co. v. Sullivan davasında yer aldı; bu dava, kamu görevlilerinin basına karşı açabileceği iftira davalarını ciddi ölçüde kısıtlayan emsal bir karar oluşturdu.
1971'de The New York Times, dönemin başkanı Richard Nixon'ın karşı çıkmasına rağmen, Vietnam Savaşı'nda ABD'nin rolünü detaylandıran Pentagon Belgeleri'ni yayımladı. Yüce Mahkeme, New York Times Co. v. Amerika Birleşik Devletleri (1971) davasında Birinci Yasa Değişikliği'nin gazeteye bu belgeleri yayımlama hakkını tanıdığına hükmetti. 1980'lerde Times, dijital dönüşüm için yirmi yıllık bir süreç başlattı ve 1996'da nytimes.com'u kurdu. 21. yüzyılda, basılı gazetelerin küresel ölçekte gerilemesiyle yayıncılığını giderek daha fazla çevrimiçi ortama kaydırdı.

Ulusal Portre Galerisi (İngilizce: National Portrait Gallery (NPG)), Birleşik Krallık başkenti Londra'nın merkezsel meydanı olan Trafalgar Meydanı yanındaki "St Martin's Place"'de girişi bulunan sanat müzesi. Tarihsel önemi olan ve tanınmış Britanyalı kişilerini portrelerinin koleksiyonunu yapmak ve bunları halka açık olarak sergilemek amacı ile 1896'da dünyada ilk portre resimleri galerisi olarak açılmıştır. Modern mevkiine 1896'da nakledilmiştir. O zamandan beri iki defa önemli renovasyon yapılıp genişletilmiştir.
Müzedeki koleksiyon ve sergilemelerde portre resimler, gravürler, eskizler, karikatürler, desenler, fotoğraflar ve portre heykeller bulunmaktadır ve dünyada en büyük portre koleksiyonunu ihtiva etmektedir. Sergileme galerileri üç kata bölünmüştür. Portre eserlerinin sergilenmesi Rönesans döneminden günümüz eserlerine kadar, hazırlanma kronolojisine göre  sıralamaya göre yapılmaktadır. "Ulusal Portre Galerisi"'nin İngiltere'de Yorkshire'de  Beningborough Hall malikanesi ve Güneybatı İngiltere'de Somerset'te bulunan "Montacuet House" malikanesinde bölgesel eklsergileme binaları bulunmaktadır. Bunlarla beraber Galerinin koleksiyonuna ait olan portre eserlerinden ancak yaklaşık 1,300 tanesi sergilenmektedir. Koleksiyonun gayet büyük bir oranda kısmı depolanmış olup sergilenememektedir.
Yönetim olarak galeri  İngiltere hükûmetinin "Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı" tarafından sponsor edilen devlet dairesi olmayan bir kamu kurumu statüsü taşımaktadır. Edinburg'da bulunan İskoçya Ulusal Portre Galerisi (Scottish National Portrait Gallery) ile işlevleri benzer olmakla beraber, yönetim itibarıyla hiçbir bağlantı bulunmamaktadır.

Salon 1: İlk Tudor Hanedanı İngiltere Kralları, saray, devlet ve hükûmet efradi
Salon 2  ve 3: "Kraliçe I. Elizabeth ve saray, devlet ve hükûmet efradı 
Önemli portre eserleri: Eser yapımcısı ve portre konusu kişi:

Anonim - Kral VIII. Henry.
R. Lockey - Sir Thomas More ve ailesi
Anonim - I. Elizabeth
Anonim - Anne Boleyn
John Taylor - William Shakespeare

Salon 4: Stuart Hanedanı ve saray halkı.
Salon 5: Kral I. Charles ve İngiliz İç Savaşı.
Salon 6: 17. yüzyıl bilim adamları ve entelektüeller.
Salon 7: Kral II. Charles ve kraliyet rejiminin restore edilmesi.
Salon 8: 17. yüzyıl sonları.
Önemli portre eserleri: Eser yapımcısı ve portre konusu kişi veya kişiler:

Robert Walker - Oliver Cromwell
Thomas Hawker - II. Charles
J. Kerseboom - Robert Boyle
J. M. Wright - Sir Robert Vyner ve ailesi
John Hayls - Samuel Pepys
Anonim - John Wilmot
John Closterman - Kraliçe Anne

Salon 9 ve 10: 18. yüzyıl başlangıcı
Salon 11, 12 ve 13: 18. yüzyılda güzel sanatlar
Salon 14: Büyük Britanya'nin dünya gücü olması.
Salon 17: 1793 ve 1815 arasında İngiltere 'nin katıldığı savaşlar.
Salon 18: Romantikler.
Salon 19: Bilim ve Sanayi Devrimi.
Salon 20: Reformlar Dönemi.
Önemli portre eserleri: Eser yapımcısı ve portre konusu kişi veya kişiler:

Giovanni Battista Pittoni - 'The Nativity with God the Father and the Holy Ghost  (Baba Tanrı ile Kutsal Ruh  Birlikte ve İsa'nın Doğumu)
George Stubbs - Kendi portresi
William Hogarth - Kendi portresi
Thomas Gainsborough -  Kendi portresi
Joshua Reynolds - Kendi portresi
Joshua Reynolds - Edmund Burke
John Hoppner - Genç William Pitt
Thomas Lawrence - William Wilberforce
William Beechey - Lord Nelson
William Salter - Arthur Wellesley, Wellington Dükü
Joseph Wilson - James Wolfe
Gilbert Stuart - George Washington
Joseph Nollekens- İki Büst Birlikte: Yaşlı William Pitt ve Charles James
Benjamin Haydon - William Wordsworth
Joseph Severn - John Keats
Godfrey Kneller]] -Isaac Newton
Godfrey Kneller- Christopher Wren
Godfrey Kneller - Robert Walpole
Carl Frederik von Breda - James Watt
Nicolas de Largillière - James Francis Edward Stuart

Salonlar 21 - 27: Kraliçe Victoria dönemindeki önemli kişi ve kişiler
Salon 28 ve 29: Kraliçe Victoria döneminin son kesimindeki önemli kişi ve kişiler
Önemli portre eserleri: Eser yapımcısı ve portre konusu kişi veya kişiler:

William Theed - Kraliçe Victoria ve kocası Prens Albert antik Saksonlar kıyafetleri ile heykelleri
Franz Xaver Winterhalter - Prens Albert
John Singer Sargent - Octavia Hill
Hubert von Herkömer - Robert Baden-Powell
Patrick Branwell Brontë -  Brontë kız kardeşler
Daniel Maçlise - Charles Dickens
John Everett Millais - William Gladstone
John Everett Millais - Benjamin Disraeli
John Collier - Charles Darwin

Salon 30: Birinci Dünya Savaşı sırasında Büyük Britanya.
Salon 31: İkinci Dünya Savaşı sırasında Büyük Britanya.
Salon 32: (balkon galerisi): 1960-1990 döneminde Büyük Britanya.
Salon 33: Modern Kraliyet ailesi.
Salon 34 - 41: 1990'li yıllarda Büyük Britanya.
Önemli portre eserleri: Eser yapımcısı ve portre konusu kişi veya kişiler:

Edward Burne-Jones - Rudyard Kipling
Sam Walsh - Paul McCartney
Ambrose McEvoy - Sir John Alcock
William Orpen- David Lloyd George
Walter Sickert - Sir Winston Churchill
Frank Salisbury - Viskont Mareşal Montgomery
Glyn Phılpot - Sir Oswald Moseley
Dora Carrington - E. M. Forster
Jan Juta - D. H. Lawrence
Jacob Epstein - George Bernard Shaw
Jacob Epstein - T.S. Eliot
Roger Fry - Bertrand Russell
Peter Lambda - Laurence Olivier
Elisabeth Frink - Alec Guinness
Gertrude Hermes - Michael Tippett
Eduardo Paolozzi - Richard Rogers
Marino Marini - Henry Moore
Andy Warhol - Elizabeth Taylor
Helmut Newton - Margaret Thatcher

En çok ziyaret edilen sanat müzeleri listesi

Saumarez Smith, Charles, (2010) The National Portrait Gallery, 2. rev. ed., Londra: National Portrait Gallery, ISBN 978-1855144330 (İngilizce)
Cannadine, David, (2007) National Portrait Gallery: a Brief History, Londra: National Portrait Gallery, ISBN 978-1855143876  (İngilizce)

Ulusal Portre Galerisi, Londra'nın resmi " npg.org.uk." adlı websitesi. Online:[1]25 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Ulusal Portre Galerisi, Londra'nın resmi arşivlenmiş eserler kataloğu: Online:[2] 23 Nisan 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)

Çoğunluğun tiranlığı ya da çoğunluk diktatörlüğü, demokrasi sistemlerinin tartışılması sırasında kullanılan ve kararların çoğunluğa göre alınmasını öngören çoğunluk kuralı doğrultusunda birey veya azınlık gruplara yönelik uygulanan baskıyı ifade eden bir kavramdır.

Çoğunluk ve tiranlık kelimelerinin sözlük anlamları tek tek ele alınırsa çoğunluk kelimesi sayı üstünlüğü, ekseriyet, azınlık karşıtı anlamlarına tiranlık kelimesi ise Fransızcadan Türkçeye gelmiş olup acımasızlık, despotluk anlamlarına gelmektedir. Çoğunluğun tiranlığı kavramını incelerken kaynak olarak alınacak en önemli isim kuşkusuz ki Alexis de Tocgueville’dir. Tocqueville, iki ciltlik eseri De la Democratie en Amerique’e yani Amerika’da Demokrasi adlı eseriyle ünlü olmuştur. İlk cildi 1835 ve ikinci cildi 1840 tarihlerinde Paris'te yayımlanmıştır. Tocqueville'in yakın arkadaşı Gustave de Beaumont’la birlikte yapmış olduğu Amerika yolculuğu bu eserlerin doğmasına vesile olmuştur. Yazar, ilk ciltte Amerika Birleşik Devletleri’nde o zamanki mevcut olan demokratik sistemin ayrıntılarıyla ele alarak yaptığı tasviri ve analizi sunar. Amerikan demokrasisinin kurumlarını tanımlar, siyasal iktidarın nasıl bir biçimde oluştuğunu anlatır, eşitlik ve özgürlüğün ve demokratik sistemin yaşam koşullarını gözler önüne sermeye çalışır. İkinci cildinde ise demokrasi terimini felsefi ve sosyolojik düzeyde ele almıştır. Her ne kadar kitabın isminde Amerika geçse de bu kitapta Amerika üzerinde çok fazla durulmamış, konu hakimiyeti genel olarak demokrasi üzerinde olmuştur. Tocqueville bu eserinde demokrasiyi derinlemesine incelemiştir. Ama Fransa’da ilk cildi kadar dikkat çekmemiştir. John Stuart Mili, bu eser hakkında “demokrasi üstüne yazılmış ilk büyük siyaset felsefesi eseri” ifadesini kullanmıştır.

Tocqueville Amerika'daki mevcut sistemi anlatırken demokrasi açısından birçok olumlu yönlerinden de bahsetmektedir. O demokrasinin en temel özelliği olarak halk egemenliğini görmektedir. Ve bu ilke Amerika'da yasal olarak ilan edilmiş ve toplum tarafından da benimsenmiş kabul edilmiş bir ilkedir. Amerikan hukuk sistemini inceleyen Tocqueville'e göre, Amerikalılarda ciddi anlamda güçlü yargıçlar olduğunu söyler. Yargıç, siyasal ve toplumsal yaşam alanının her anında hazır biçimde bulunur. Yargının çok belirgin 3 özelliği olduğundan bahseder. Bunlardan ilki, yargıcın ancak bir anlaşmazlık durumunda olaya müdahale etmesidir ki bu yargıcın hakemlik görevinin de olduğunu gösterir. İkincisi, yargıcın genelleme yapmadan kişiye özel tavır sergilemesidir. Son üçüncü olarak da yargıç onun müdahalesi istendiği zaman olaya müdahil olmasıdır. Tocqueville'in yargıç konusunda üzerinde durduğu konu ise halkın yargıçlara anayasayı düzeltme hakkı vermiş olması ve Amerikan yargıçların elde ettiği gücün buna dayandığını söyler. Ve anayasada yargıçların bir üstünlüğü yoktur. Herhangi bir vatandaş anayasaya karşı ne kadar bağlı ise yargıçlarda aynı oranda bağlıdır. Herhangi bir artı veya eksileri yok. Tocqueville'in “ya halk anayasayı değiştirecek, ya da yasama organı kanunu değiştirecektir". Eğer halk yasama organının kanunu değiştirmemesine kendisi anayasayı değiştirerek cevap verebilir. Bu sistemde Amerikan yargı sisteminde mahkemelere büyük oranda bir güç verdiği görülüyor. Ancak bu sistemle yargıç asla bireysel ve özel düşüncelerini yargıya asla taşıyamayacaktır. Mahkeme sürecinde Anayasa'ya bizzat bağlı kalarak yargılama yapmak zorundadır. Bireysel düşüncesinin hiçbir önemi yoktur. Eğer böyle bir duruma kalkışırsa yasayı bizzat karşı çıkmış olur. Tocqueville bu durumu, özgürlük ve kamu düzeni açısından faydalı bir sistem olarak görür; bu yetki siyasal anlamda meclislerin tiranlaşmasını engellemek olarak görür. Demokrasi için olumlu bir sistem olarak öne çıkarır. Bu yargı sisteminde demokrasi açısından olumlu olan bir diğer oluşum da, şikayet üzerine tüm kamu çalışanlarının yargılanmasıdır. Halk kamu çalışanlarını bir sebeple yargıya taşıyabilir. Yani halkın kamuyu yargılatma yetkisi vardır.
Demokraside öne çıkan önemli olgulardan biri olan bireysel özgürlüğün kullanım alanını oluşturan siyasal örgütlenmeler Amerika'da yoğun bir şekilde kullanıldığını söyler Tocqueville. Bireylerin bir araya gelip örgütlenmesi, her bir kişinin bir fikrinin olma zorunluluğunu da ortaya çıkarır aslında. Herhangi bir örgüte katılanlar fikirlerine yakınlık sağlayan örgütlere katılırlar. Ve o örgütün fikrine ortak olmuş olur dolayısıyla da fikrini saklamaya gerek kalmadan belirtmiş olur. Bir örgüte üye olan kişinin fikirlerini saklamaya çalışmak gibi bir ihtimali yoktur. Eğer bir örgüte üyeyseniz o örgütün fikirlerini kabul etmişsiniz ve düşünceniz ortaktır. Tocqueville'nın bu yapıyı demokrasi için olumlu görmesinin sebebi ise çoğunluk tiranlığının oluşmasına karşı bir duvar misali bir yapı olmasıdır. Bu sistem Amerika'da halk tarafından oldukça benimsenmiş ve kökleşmiştir. Özellikle prense ve siyasi partilere karşı bir engelleme aracı olarak görünür. Hem prensin hem de siyasi partinin bir faaliyetini olumsuz buldukları anda bir karşı çıkma söz konusu olmaktadır. Bu da karşı tarafı tedirgin edeceğinden bu işe hiç kalkışmamasına vesile olacaktır. Avrupa'da bu sistem bir mücadele aracı olarak faaliyet sürerken Amerika'da çoğunluğun imparatorluğunu zayıflatmanın aracı olarak göründüğünü söyler Tocqueville.

Amerika demokrasi sisteminde en büyük güce sahip olan kesim çoğunluktur. Tocqueville bu kesim üzerinde açıklamalar yaparken “çoğunluk imparatorluğu” terimini kullanmıştır. Onun için bu konu araştırmasının temeli ne kadar çok kişinin çıkarı gözetilebilirse o kadar iyi mantığındadır. Bu çoğunluk meclis üyelerini her seçimde tekrar tekrar seçer. Çoğunluktan başkası bir karar alamaz. Ve bu meclis üyeleri onları seçen çoğunluğa karşı bağımlı kalır. Yani onu seçmeyen çoğunluk dışı kalan azınlığı görmezden gelebilir. Bu kısımda önemli olanın çoğunluğun elinde bulundurduğu yetkiyi azınlığında çıkarına karşı kullanması gerektiğidir. Eğer çoğunluk azınlığı görmezden gelip yok sayarsa tehlikeli bir alana geçiş olur. 
Alexis de Tocgueville toplumun huzur içinde yaşaması ve refah halinde olması halkın barış içinde yaşaması büyük önem taşır. Ancak tarihte bunun için çabalamanın sonucunun tiranlaşma olduğuna dair çok fazla örnekler sunar ve böyle olunmaması gerekildiğini söyler. Halk huzur içinde olmayı, huzurlu bir ortamda yaşamayı kesinlikle istemeli ama hükûmetten sadece bunu istememelidir. Ve hükûmet bu huzur ortamını sunduktan sonra boyun eğmemeli hükûmete teslim olup köleleşmemelidir. Halk refahın kölesi olmamalıdır. Eğer hükûmet refaha köle olmuş bir halk bulursa tiranlaşır. Tocgueville'nın değinmek istediği asıl konu demokrasi özgür ve eşitlikçi bir sistemdir. Her bireyin içinde bulunmak istediği özgür bir sistemdir ancak bu özgür sistem farklı yönlere çekildiğinde bir baskı sistemine de dönüşebilir. Yanı bu sistem çelişkili bir sistemdir. Ve bu çok farklı iki durumun yani demokrasi adı altında olan özgürlük ve eşitlik yaşanırken bir yandan tam zıttı olan baskı rejimi de uygulanıyor olabilir.
Tocgueville çoğunluğun ahlâki hâkimiyeti şu ilkelere dayandığını söyler: En çok sayıda olanların yani çoğunluğun çıkarlarını, az sayıda olanların yani azınlığın tercih etmek zorundadır. Yani azınlığın çıkarları bir yana dursun çoğunluğun seçtiği hükûmet çoğunluğun çıkarını gözetir ve azınlığın çıkarı ele alınmaz. Çünkü o çoğunluğun çıkarını kabul etmek zorunda kalmaktadır. Ve bu da tiranlaşmanın basamaklarındandır.
“Böylece, her şeyi yapma hakkının ve yetisinin halk veya kral, demokrasi veya aristokrasi olarak adlandırdığımız, bir monarşide veya bir cumhuriyette uyguladığımız herhangi bir kuvvete verildiğini görürsem, şöyle söylerim: Burada bir tiranlık tohumu vardır. Hemen buradan gitmeye ve başka yasalar altında yaşamaya çalışırım.” Tocgueville her şeyi yapma yetkisinin bir kişide veya bir toplulukta veya bir grupta bulunmasına kesinlikle karşı çıkar. Bu yetkiyi halkta seçmiş olsa veya bu yetkisinin verildiği kişi halkın çoğunluğu da olsa bu bir tiranlaşma yoludur. Tocgueville her ne kadar yetki sahibi olursa olsun gücün tamamen tek elde toplanmasına karşı olmuştur. Bu demokrasi olsa bile tiranlaşma olarak görmüştür. 
Tocgueville tiranlığı alt edebilmek için güçlü bir silahın olduğunu söyler. Bu silah düşünmektir der. Bu kuvvetli silah görünmez ve kavranılamaz bir kuvvettedir diye belirtir. O dönemde Avrupa'nın en bağımsız egemenlerini incelediğinde kendi yönetimine karşı düşman olan bazı karşıt fikirlerin devletin içine ve hatta yargılamaların yapıldığı mahkemelere bile gizlice sızılmasını engellenemediğini söylenmiştir. Ama Amerika'da bu durum farklılık göstermektedir. Çoğunluk fikir olarak çelişkide kaldığı zaman konuşulur tartışılır ortaya herkesin fikirleri sunulur; ama geriye dönülemeyecek şekilde karar alındığında herkes susar ve çoğunluk bunu kabul etmiş olur.  Bunun nedenini ise Tocgueville şu şekilde açıklamıştır : “Yasaları yapma ve bunları uygulama hakkıyla donanmış bir çoğunluğun yaptığı gibi, toplumun tüm güçlerini elinde toplayabilecek ve direnenleri alt edebilecek kadar mutlak bir hükümdar yoktur.” Yani halkın çoğunluğu hükümdardan güçlüdür. Her ne kadar o hükümdarı çoğunluk seçmiş olsa da çoğunluk hükümdardan güçlüdür. 
Tocgueville o dönemde Amerika'nın büyük yazarlarının olmama sebebini tinsel özgürlüğün olmamasından kaynaklandığını söylemektedir. Tocgueville bu durumu şu cümlelerle açıklamıştır, “Tinsel özgürlük olmaksızın edebî deha var olmaz ve Amerika’da tinsel özgürlük yoktur.” Tinsel özgürlüğün ne olduğuna bakarsak ruhsal özgürlük olarak ele alabiliriz. Amerika'da yazarların ortaya çıkamamasının sebebi ruhsal özgürlüklerinin olmamasıdır ve bunun sebebi iktidardır. İspanya'da din karşıtı yazılan kitapların yayılmasını mahkemeler tarafından engellenemediğini söyler Tocgueville. Amerika'da çok fazla inançsız insan vardı ancak bunu eden ne bir insan vardı ne de bu fikir için araştırma yapılabilecek bir kitap. Çünkü Amerika'da bu tarz kitapların basılması yasaktı ve insanların inançsız olduğunu dile

Uygulamalı etik, ahlaki değerlendirmelerin pratik yönüdür. Özel ve kamu yaşamında, mesleklerde, sağlıkta, teknolojide, hukukta ve liderlikte gerçek dünyadaki eylemlere ve bunların ahlaki değerlendirmelerine ilişkin etiktir.* Örneğin biyoetik; ötenazi, kıt sağlık kaynaklarının tahsisi veya insan embriyolarının araştırmalarda kullanılması gibi yaşam bilimlerindeki ahlaki sorunlara en iyi yaklaşımı belirlemekle ilgilenir. *** Çevre etiği, hükûmet ve şirketlerin kirliliği temizleme sorumluluğu gibi ekolojik konularla ilgilenir.* İş etiği, ihbarcıların kamuya ve işverenlerine karşı görevlerini içerir.

Uygulamalı etik, etik çalışmalarını akademik felsefi söylem alanlarının ötesine genişletmiştir.* Bugün ortaya çıktığı şekliyle uygulamalı etik alanı, 1970'lerin başında hızlı tıbbi ve teknolojik ilerlemelerle ilgili tartışmalardan ortaya çıkmış ve günümüzde ahlak felsefesinin bir alt disiplini olarak yerleşmiştir. Ancak uygulamalı etik, doğası gereği çok meslekli bir konudur çünkü tıp, iş dünyası veya bilgi teknolojisi gibi alanlardaki potansiyel etik sorunların uzmanlık düzeyinde anlaşılmasını gerektirir. Günümüzde neredeyse her meslekte etik davranış kuralları mevcuttur*.
Ahlaki ikilemlerin incelenmesine yönelik uygulamalı etik yaklaşımı birçok farklı biçimde olabilir, ancak biyoetik ve sağlık hizmetleri etiğinde en etkili ve en yaygın kullanılan yaklaşımlardan biri Tom Beauchamp ve James Childress tarafından geliştirilen dört ilkeli yaklaşımdır.* Genellikle ilkecilik olarak adlandırılan dört ilkeli yaklaşım, dört ilkesel etik ilkenin dikkate alınmasını ve uygulanmasını gerektirir: özerklik, kötülük yapmama, yararlılık ve adalet.

Uygulamalı etik, doğru ve yanlış davranış standartlarıyla ilgilenen normatif etikten ve etik özelliklerin, ifadelerin, tutumların ve yargıların doğasıyla ilgilenen meta-etikten ayrılır.*
Etiğin bu üç alanı birbirinden farklı gibi görünse de birbirleriyle de ilişkilidir. Uygulamalı etik yaklaşımının kullanımı genellikle bu normatif etik teorilerine dayanır:
1. Eylemlerin doğruluğunun yalnızca sonuçlarına bağlı olduğunu savunan sonuçsalcı etik* Paradigmatik sonuçsalcı teori, klasik olarak bir eylemin ahlaki açıdan doğru olup olmadığının net toplam psikolojik refahı maksimize edip etmediğine bağlı olduğunu savunan Faydacılıktır. Bu teorinin ana gelişmeleri, Eylem ve Kural faydacılığı arasında ayrım yapan Jeremy Bentham ve John Stuart Mill'den gelmiştir. Daha sonraki önemli gelişmeler, güdü veya niyetin önemini ortaya koyan Henry Sidgwick ve faydacı karar vermede tercihin önemini ortaya koyan* R. M. Hare tarafından yapılmıştır. Diğer sonuçsalcılık biçimleri arasında Öncelikçilik yer almaktadır.
2. Deontolojik etik, eylemlerin bağlamlarına veya sonuçlarına bakılmaksızın içsel bir doğruluğa veya yanlışlığa sahip olduğunu savunur. Bu yaklaşım, Immanuel Kant'ın ödeve dayalı etik teorisinin merkezi olan kategorik zorunluluk kavramıyla özetlenmiştir. Bir diğer önemli deontolojik teori ise Thomas Aquinas tarafından yoğun bir şekilde geliştirilen ve Katolik Kilisesi'nin ahlak öğretisinin önemli bir parçası olan doğal hukuktur. Eşik deontolojisi, olumsuz sonuçlara rağmen kuralların bir noktaya kadar geçerli olması gerektiğini savunur; ancak sonuçlar öngörülen bir eşiği aşacak kadar vahim hale geldiğinde, sonuçsalcılık devreye girer*.
3. Aristoteles ve Konfüçyüs'ün kavramlarından türetilen erdem etiği, doğru eylemin uygun şekilde 'erdemli' bir fail tarafından seçilen eylem olacağını ileri sürer.
Normatif etik teoriler, gerçek dünyadaki etik ikilemleri çözmeye çalışırken çatışabilir. Sonuçsalcılık ve deontoloji arasındaki ayrımın üstesinden gelmeye çalışan yaklaşımlardan biri, kazuistik olarak da bilinen vaka temelli akıl yürütmedir. Kazuistik teori ile değil, gerçek ve somut bir vakanın anlık gerçekleri ile başlar. Kazuistik etik teoriden yararlanırken, etik teoriyi ahlaki muhakemenin en önemli özelliği olarak görmez. Albert Jonsen ve Stephen Toulmin gibi kazuistler (The Abuse of Casuistry, 1988), uygulamalı etiğin geleneksel paradigmasına meydan okumaktadır. Kazuistler, teoriden yola çıkmak ve teoriyi belirli bir vakaya uygulamak yerine, belirli bir vakanın kendisinden yola çıkar ve daha sonra bu vaka için ahlaki açıdan önemli özelliklerin (hem teori hem de pratik hususlar dahil) neler olması gerektiğini sorarlar. Jonsen ve Toulmin, tıp etiği komitelerine ilişkin gözlemlerinde, özellikle sorunlu ahlaki vakalarda, katılımcıların ideoloji ya da teori yerine vakanın gerçeklerine odaklandıklarında genellikle bir fikir birliğinin ortaya çıktığını belirtmektedir. Dolayısıyla, bir Haham, bir Katolik rahip ve bir agnostik, bu özel durumda en iyi yaklaşımın olağanüstü tıbbi bakımdan kaçınmak olduğu konusunda hemfikir olabilirken, bireysel pozisyonlarını destekleyen nedenler konusunda aynı fikirde olmayabilirler. Ahlaki tartışmaya katılanlar, teoriye değil vakalara odaklanarak anlaşma olasılığını artırırlar.
Uygulamalı etik daha sonra, yine uygulamalı felsefe şemsiyesi altında yer alan ve yeni ortaya çıkan uygulamalı epistemolojiden ayrılmıştır. İlki ahlaki düşüncelerin pratik uygulamasıyla ilgilenirken, ikincisi pratik sorunların çözümünde epistemolojinin uygulanmasına odaklanmaktadır*.

Diğerkâmlık
İhtiyatçılık

^ Bayertz, K. (2002) Self-enlightenment of Applied Ethics, in: Chadwick, R and Schroeder, D. (eds.) Applied Ethics, Vol1. 36–51, London: Routledge
^ Giorgini, V., Mecca, J. T., Gibson, C., Medeiros, K., Mumford, M. D., Connelly, S., & Devenport, L. D. (2015). Researcher perceptions of ethical guidelines and codes of conduct. Accountability in research, 22(3), 123–138.
^ Beauchamp, T. L. and Childress, J. F. (1994) Principles of medical ethics, New York: Oxford University Press.
^ "Applied Ethics" Internet Encyclopedia of Philosophy. Retrieved 25 June 2017.
^ Carvallo, M. E. (2012). Nature, Cognition and System I: Current Systems-Scientific Research on Natural and Cognitive Systems. Dordrecht: Springer Science & Business Media. p. 68. ISBN 978-94-010-7844-3.

Chadwick, R.F. (1997). Encyclopedia of Applied Ethics. London: Academic Press. ISBN 0-12-227065-7.
Singer, Peter (1993). Practical Ethics. Cambridge University Press. ISBN 0-521-43971-X. (monograph)
Cohen, Andrew I. (2005). Contemporary Debates in Applied Ethics. Wiley-Blackwell. ISBN 978-1-4051-1548-3.
LaFollette, Hugh (2002). Ethics in Practice (2nd ed.). Blackwell Publishing. ISBN 0-631-22834-9.
Singer, Peter (1986). Applied Ethics. Oxford University Press. ISBN 0-19-875067-6.
Frey, R.G. (2004). A Companion to Applied Ethics. Blackwell. ISBN 1-4051-3345-7.

Applied ethics at PhilPapers
Internet Encyclopedia of Philosophy"Applied ethics"
Etiğin ana hatları - Etiğe genel bakış ve güncel rehber

Vicdan ya da  duyunç, kişinin kendi niyeti veya davranışları hakkında kendi ahlaki değerlerini temel alarak yaptıklarını veya yapacaklarını ölçüp biçtiği bir kişilik özelliğidir. Vicdan, birçok dinde, birçok felsefi akımda, mistisizmde  önem verilmiş bir kavramdır. Günümüzde kimileri "kamusal vicdan" ifadesini  kullanmaktaysa da, dinsel, mistik vb. alanlarda böyle bir kavram bulunmaz, vicdan kavramı bu alanlarda hep bireysel vicdan anlamında kullanılmıştır. Felsefeye göre, iç huzuru veya iç sıkıntısı vererek kişiyi uyaran vicdan bir kavram değil, kişinin bir yeteneğidir. Felsefede metafizik anlayış, bu yeteneğin doğuştan var olduğunu ileri sürer, seküler anlayış ise insanın içinde bulunduğu toplumsal koşullarla belirlenmiş görgü ve bilgisinin sonucunda oluştuğunu ileri sürer. Friedrich Nietzsche'ye göre vicdan, borçlanma ahlakına bağlı olarak gelişmiş, "söz verebilen bir hayvan yetiştirme" amacıyla icat edilmiş bir kavramdır.

Vicdan sözcüğü Arapça bir ifadedir ve (v-c-d) kökünden türetilmiştir. Sözlükte “bulmak, zenginleşmek, sevmek, üzülmek, öfkelenmek” anlamlarındaki vecd kökünden mastar olan vicdan ve aynı kökten vücdân, cide gibi sözcükler “bolluk, rahatlık, zenginlik”, vecd ise üzüntü ve sevgi manasına gelmektedir.
Vicdan Arapçada sembolik bir ifadedir ve “vecede” fiil kökünden türetilmiştir. “Vecede” fiilinin mastar kalıbı olan “el-vucud” beş duyu organı aracılığı ile “bulma”yı ifade eder. Bir şeyin tadını, sesini, kokusunu, sertliğini bulmak, fark etmek, algılamak manasını ifade etmektedir.

Vicdan kavramı psikanaliz kuramında benlik yapısının açıklanmasında ve ruhsal çözümlemenin anlaşılmasında önemli bir yer tutar. Freud'un oluşturduğu psikanaliz kuramına göre ruhsal yapının oluşumunda üç önemli bölüm yer alır. Bunlar;

İd yani alt benlik
Ego yani benlik ve
Süperego yani üst benlik kavramlarıdır.Bunlar zihnin işlevleri olarak meydana gelirler ve zihnin oluşumunda rol oynarlar.
İnsanın ruhsal varoluşunun oluşumunda bunlar belirli şekillerde meydana gelirler ve birbirleriyle ilişkili olarak yer alırlar. Buna göre id icgüdüsel ögelerin temsilcisidir, sürekli doyum arar, haz ilkesine ve birincil düşünme süreçlerine uyar. Ego ile altbenlikten belirli bir şekilde ayrışarak meydana gelir, böylece insan yavrusunun kendisi ve kendisi olmayanı ayırmaya başlaması söz konusu olur. Dürtüler ve doyum arayan ögeler üzerinde hakim olmaya başlar, gerçeklik ilkesine doğru ilerlemeye başlar. İkincil süreç düşünme biçimleri de bu süreçte meydana gelir. Benlik tüm yaşam boyunca altbenlik ile üstbenlik arasında denge sağlayıcı rolü üstlenir.
Süperego yani üstbenliğin ortaya çıkışıysa, ödipal karmaşanın çözüldüğü döneme denk düşmektedir ve bu dönemden itibaren artık birey insan iyi-kötü, doğru-yanlış gibi ayrımları edinir. Çocuk bu süreçte hem cinsel kimliğini edinmeye başlar hem de toplumsal değer yargılarını edinir. Ruhsal yapının düzenleyici, dizginleyici, yargılayıcı, suçlayıcı ve cezalandırıcı ögesidir süperego. Dolayısıyla da  vicdan denilen kavramla bu anlamda özdeştir. Suçluluk duygusu olarak meydana gelen duygular vicdandan yani süperegonun özelliklerinden gelir ve üst benliğin benliği cezalandırmasını gösterir.

William Klaas Frankena (21 Haziran 1908 – 22 Ekim 1994), Amerikalı bir ahlak felsefecisiydi. Michigan Üniversitesi felsefe bölümünde 41 yıl (1937–1978) öğretim üyeliği yapmış, 14 yıl boyunca (1947–1961) bölüm başkanlığı görevini üstlenmiştir.

Ethics (Etik), 1963, 1973 (2. Baskı). 1976'da Frankena bu kitap hakkında şunları yazmıştır: "Bu kitapta, hem normatif hem de metaetik açıdan bir etik teorisinin ana hatlarını temel bir biçimde ortaya koydum. Bu eser, ahlak felsefemin bir bütün olarak en kapsamlı ve tek sistematik ifadesidir." (K.E. Goodpaster, ed., 1976, Bölüm 17.)
Philosophy of Education (Eğitim Felsefesi), 1965.
Three Historical Philosophies of Education: Aristotle, Kant, Dewey, 1965.
Introductory Readings in Ethics, W.K. Frankena and J.T. Granrose, ed., 1974.
Perspectives on Morality: Essays by William K. Frankena (Ahlak Üzerine Perspektifler: William K. Frankena'nın Denemeleri), K.E. Goodpaster, ed., 1976. Frankena tarafından bu cilt için yazılan 17. bölüm, 1970'lerin ortalarına kadar ahlak felsefesi üzerine düşünce ve yazılarının kronolojik bir incelemesidir. Cilt, 1975'e kadar olan çalışmalarının bir kaynakçasını içerir.
Three Questions about Morality (Ahlak Hakkında Üç Soru), 1974 Carus Konferansları, 1980.
Thinking about Morality (Ahlak Üzerine Düşünmek), 1980, Frankena tarafından verilen Michigan Üniversitesi Seçkin Kıdemli Öğretim Üyesi Ders Serisi'nin genişletilmiş halidir.

Amerikan felsefesi
Analitik felsefe
Etik
Ahlâkçılar listesi

Etik ve Metaetik, Prof. Dr. Harun Tepe, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları (1997).

Xun Kuang (Çince: 荀况; pinyin: Xún Kuàng; MÖ 310 - MÖ 235 dolaylarında ya da alternatif olarak MÖ 314 - MÖ 217), yaygın olarak Xunzi (Çince: 荀子; pinyin: Xúnzǐ; "Üstâd Xun") lakabıyla da bilinir; Savaşan Devletler Çağı'nda yaşamış ve Yüz Düşünce Okulu'na katkıda bulunmuş Çinli Konfüçyüsçü filozof. Xunzi olarak bilinen bir kitap geleneksel olarak kendisine atfedilir. Xunzi'nın öğretileri, Han Hanedanı'nın resmî devlet doktrinlerinin oluşturulması üzerinde etkiliydi, ancak Tang Hanedanı döneminde Xunzi'nın etkisi Mensiyüs'a göreceli olarak azaldı.  Kendi eserlerinde Konfüçyüs, Mensiyüs ile Zhuangzi gibi şahısların yanı sıra mantıkçılar Mozi, Hui Shi ile Gongsun Long ve "Legalistler" Shen Buhai ile Shen Dao'a atıfta bulundu. Erken Çin tarihinde ilk kez Laozi'dan şahıs olarak bahseder ve Taoist öğretilerini reddetmekle beraber Taoist terminoloji kullanır.

Literatür
Knechtges, David R.; Shih, Hsiang-lin (2014). "Xunzi 荀子".  Knechtges, David R.; Chang, Taiping (Ed.). Ancient and Early Medieval Chinese Literature: A Reference Guide, Part Three. Leiden: Brill. ss. 1757-65. ISBN 978-90-04-27216-3. 
Dipno

Yapay zekâ etiği, yapay zeka sistemlerinin tasarım ve kullanım süreçlerinde ortaya çıkan etik sorunları inceleyerek, bu sorunlarla mücadele yöntemleri geliştirmeye odaklanan disiplindir. Yapay zeka etiği  robotlara ve diğer yapay zeka sistemlerine özgü teknoloji etiğinin bir parçasıdır.  Yapay zeka sistemlerini tasarlarken, inşa ederken, kullanırken ve onlara karşı davranırken insanların etik davranışları ile ilgili bir roboetiğe ve yapay ahlaki etkenlerin ahlaki davranışlarıyla ilgilenen makine etiği şeklinde ikiye ayrılabilir. Yapay genel zekâ sistemlerine (YGZ) ilişkin olarak, tam etik aracı olan YGZ'lerin mevcut yasal ve sosyal çerçevelerle bütünleştirilmesine yönelik yaklaşımlar üzerinde ön çalışmalar yapılmıştır. Bu yaklaşımlar yasal konumlarının ve haklarının iki yönlü olarak ele alınmasına odaklanmıştır. YGZ sistemlerinin adil ve tarafsız olması, etik açıdan büyük önem taşır. YGZ algoritmalarının karar alma süreçlerinde hiçbir grubu haksız bir şekilde avantajlı veya dezavantajlı hale düşürmeden tasarlanmış olması gerekir. Ancak, YGZ sistemleri, geliştirildikleri veri setlerinden etkilenir ve bu veri setleri, mevcut toplumsal önyargıları yansıtabilir. Bu nedenle, YGZ'nin adalet ve tarafsızlık prensiplerine uygun olarak geliştirilmesi kritik öneme sahiptir. Yapay zekâ etiği için etik tasarımın temel bileşenleri arasında hesap verebilirlik, açıklanabilirlik ve insan denetimi ilkeleri yer almaktadır.

Avrupa Birliği'nin Yapay Zekâ Yasası 13 Haziran 2024 tarihinde Avrupa Parlamentosu ve Konseyi tarafından kabul edilen Yapay Zekâ Yasası (AI Act), 2 Ağustos 2026 tarihinde tam anlamıyla yürürlüğe girecektir. Bu yasa, yapay zekânın etik ve güvenilir bir şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla risk temelli bir yaklaşım benimsemektedir. Yasaklı sistemler arasında insan davranışını manipüle eden teknikler, kırılgan grupların sömürüsünü içeren sistemler, sosyal puanlama sistemleri ve kamu alanlarında gerçek zamanlı biyometrik tanımlama yapan sistemler bulunmaktadır.

SimSimi
Algoritmik Önyargı
Roko'nun basiliski

Çevre etiği, çevre ile ilgili, doğadaki ortak yaşamla ilgili sorunlarla sadece bilim ve teknolojik bakış açısıyla bakmayıp bu sorunları felsefe ve etik bağlamında sorgulayan ve çözümler üreten uygulama etiği alanlarından biridir. Genel olarak düşünüldüğünde, çevre etiğinin insanın doğayla ya da geniş anlamda kendi dışındaki dünya ile nasıl ilişkide bulunması gerektiğini incelediğini söyleyebiliriz.
Çevre etiği ya da çevreci etik kuramlar, 20. yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkmıştır. Çevre problemleri insan yaşamının bütün alanları ile doğrudan ilişkili olup, yaşam alanımızın ayrılmaz bir parçasını oluşturduklarından kayıtsız kalınamayacak bir problemler yumağı olarak karşımızda durmaktadır. Çevre problemlerinin politik yapıyla, uluslararası ticaretle, ekonomik zenginlikle, yoksullukla, bilimle ve teknoloji ile bağlantısı düşünüldüğünde, bu problemlerin bütününü göz önüne almadan çözülebilmesi olanaksız görünmektedir.
Çevre etiğini felsefenin bir disiplini olarak bilimsel/akademik alana taşımasının resmen 1973 yılında başladığı söylenebilir. 1973'te Peter Singer Animnl Liberation'ı, Ama Naess Inquiry dergisideki ilk makalesini art arda yayınladılar. Richard Sylvan
Routley tartışmalara olan ilgiyi doruk noktasına taşıyacak sorusunu 15. Dünya Felsefe Kongresi'nde, Vama'da sordu: "Yeni bir
etiğe, Çevre(ci) Etiğe ihtiyacımız yok mu?" Bu soru 1979 yılında Eugene G. Hargrove'un "Çevre Etiği" (Environmental Ethics) dergisini yayınlamasıyla yepyeni kapıları açtı.

İyi kavramı, çoğunlukla olası eylemler arasında bir seçim yapılması durumunda tercih edilmesi gereken olumlu davranışı ifade eder. İyilik genellikle kötülüğün (şerrin) karşıtı olarak kabul edilir ve ahlak, etik, din ve felsefe tarafından incelenir ve farklı şekillerde tanımlanır.
Din açısından iyi kavramı çoğu zaman sevap kavramı ile parallelik gösterirken, ahlak felsefesi ya da etik olarak ise belli bir durumdaki olasılıkların en faydalısının uygulanması olarak algılanır.
Karl Marx’a göre iyi, hem çok sade hem de açıktır: İnsanlar sağlıklı beslenmeli, temiz suya ulaşmalı, şairane konaklamalı, tiyatroya gitmeli, kitap okumalı, seyahat etmeli, aşık olmalı, sevmeli, çitleri, duvarları ve sınırları yıkmalı, dayanışmalı, yeni olana doğru açılmalı ve kendini gerçekleştirmelidir.
Richard J. Berstein ise tekil insana, yani daha çok tek tek insanlara bakıyor: İyilik, ötekinden karşılık bulmanın olanak dahilinde olduğu sevinçli bir istemdir. Ayrıca umutlu bir kapıdır, sağlıklı bir süreci, insani bir açılımı ve derinleşmeyi örgütler. Karşısındakini saygı ile olumlu anlamda etkileyen, alkışı ve övgüyü hak eden onurlu bir duruştur.
Kant, istemi belirten iki kavram ile insanın sorumluluğunu açıyor: Willkür ve will. Her iki durumda da insan iradi olarak seçimde bulunur, willkür iyiliğe ve kötülüğe dair bir yönelimi ifade eder, ancak willkür arzulananın, will ise yasanın seçimidir. Will, pratik akla yasasını veren ve iyi eylemin dayanağı olan istemeyi anlatır. Kant’a göre will, eylemin ve amaçların gerçekleşmesi ile ilgiliyken, willkür eylemle çok da ilişkisi olmayan (yahut olmak zorunda olmayan) bir arzulama kapasitesidir. Bu durumda willkür "alternatifler arasından seçme kapasitesi", will ise "pratik aklın yasaları sayesinde gerçekleşen bir tutum alma kapasitesi"dir.

Din, ahlak, felsefe ve psikolojide “iyi ve kötü” çok yaygın bir ikilemdir. Maniheist ve İbrahimi kültürlerde kötülük, düalist kozmolojide iyinin, iyi tarafından yenilmesi gereken zıddı olarak algılanır. Budist manevi etkiye sahip kültürlerde, hem iyi hem de kötü, düşmanca bir ikiliğin parçasıdır; bu, iyilik ve kötülüğün gerçekliği olmayan iki karşıt ilke olduğunu kabul etme anlamında, düaliteyi boşaltıp onlardan boşluk anlamına gelen Śūnyatā' ve birliğe ulaşarak üstesinden gelinmesi gereken düşmanca bir ikiliğin parçası olarak algılanır.
Kötülük genellikle derin ahlaksızlığı belirtmek için kullanılır. Kötülük aynı zamanda doğaüstü bir güç olarak da tanımlanmıştır. Kötülüğün tanımları, güdülerinin analizi gibi değişir. Bununla birlikte, genellikle kötülükle ilişkilendirilen unsurlar, menfaat, bencillik, cehalet veya ihmal içeren dengesiz davranışlardır.
İyilik ve kötülükle ilgili modern felsefi sorular, üç ana çalışma alanına ayrılır: iyi ve kötünün doğasına ilişkin metaetik, nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin normatif etik ve belirli ahlaki konularla ilgili uygulamalı etik.

Her dilde "doğru veya arzu edilen kaliteye sahip olma" (ἀρετή) anlamında iyi ve "istenmeyen" anlamında kötü ifade eden bir kelime vardır. Ahlaki bir yargı duygusu ve "doğru ve yanlış, iyi ve kötü" ayrımı kültürel evrensellerdendir.

Filozof Zerdüşt, erken dönem İran tanrılar panteonunu  çatışan iki karşıt güç olarak basitleştirdi: Ahura Mazda (Aydınlatıcı Bilgelik ) ve Angra Mainyu (Yıkıcı Ruh).
Bu fikir bir dine dönüşerek bazıları maddi dünyadan kaçınılması ve manevi dünyanın kucaklanması gerektiğine dair aşırı düalist bir inancı benimseyen birçok mezhepler doğurdu.
Gnostik fikirler, gnosis'e (çeşitli şekillerde aydınlanma, kurtuluş veya 'Tanrı ile birlik' olarak yorumlanır) kişisel yoksulluk, dinleyiciler olabildiğince, inisiyeler için tam cinsel perhiz ve hayırseverlik uygulayarak ulaşılabileceğini öğreten birçok eski dini etkiledi.
Benzer şekilde, eski Mısır'da, adalet, düzen ve uyum ilkesi olan Ma'at ve kaos, düzensizlik ve çürüme ilkesi olan İsfet kavramları vardı; ilki, toplumun aradığı güç ve ilkeler, ikincisi toplumu baltalayacak olanlar olarak somutlaştırıldı. Bu yazışma, eski Mezopotamya dinine yansıdığı kadarıyla Marduk ve Tiamat arasındaki çatışmada da görülebilir.

Batı uygarlığında mutlak anlamları yalnızca MÖ 400 civarında, Sokratik öncesi felsefeyle, özellikle de Demokritos ile ortaya çıkan κακός ve ἀγαθός'nin temel anlamları "kötü, korkak" ve "iyi, cesur, yetenekli"dir. Bu mutlak ahlak, Platon'un diyaloglarında, tek tanrılı düşüncenin ortaya çıkışıyla birlikte katılaşır (özellikle dindarlık (τὸ ὅσιον) kavramını ahlaki bir mutlak olarak düşünen Euthyphro'da). Bu fikir, Geç Antik Çağ'da Neoplatonistler, Gnostikler ve Kilise Babaları tarafından daha da geliştirildi.
Göreceli veya alışılagelmiş olandan mutlak olana olan bu gelişme, her ikisi de sırasıyla "bölgesel gelenek", Yunanca ήθος ve Latin mores terimlerinden türetilen etik ve ahlak terimlerinde de belirgindir. (ayrıca bkz. siðr ).

Augustine'in klasik tanımına göre günah, "Tanrı'nın ebedi yasasına aykırı bir söz, eylem veya arzu" dur.
Pek çok Orta Çağ Hristiyan ilahiyatçısı, aşağıdakiler gibi birkaç, bazen karmaşık tanımlar elde edene kadar İyilik ve kötülük kavramını genişletmiş veya daraltmıştır:

dini otoritelerden övgü veya herhangi bir konuda ceza gerektirebilecek kişisel tercih veya sübjektif yargı
İlahi yasadan kaynaklanan, azizlik veya lanetlenmeye götüren dini yükümlülük
grubun hayatta kalması veya zenginliğini artırabilecek genel kabul görmüş bir kültürel davranış standardı
güçlü duygusal tepkilere neden olan doğal yasa veya davranış
yasal bir görev yükleyen devletin kanunu

Temel ikilik günümüzde genellikle bozuluyor:

İyilik; genellikle yaşam, hayırseverlik, süreklilik, mutluluk, sevgi veya adaletle ilişkilendirilen geniş bir kavramdır.
Kötülük; genellikle bilinçli ve kasıtlı yanlış yapma, başkalarına zarar vermek için tasarlanmış ayrımcılık, insanların psikolojik ihtiyaç ve itibarlarını azaltmak için tasarlanmış aşağılama, yıkıcılık ve gereksiz veya ayrım gözetmeyen şiddet eylemleriyle ilişkilendirilir.
Modern İngilizce kelime evil (Eski İngilizce yfel) ve bunun Almanca Übel ve Felemenkçe euvel gibi benzerlerinin, Hititçe huwapp- ile karşılaştırılabilen, Proto-Germen yeniden yapılandırılmış bir *ubilaz biçiminden geldiği kabul edilir. Avrupa biçimi *wap- ve ekli sıfır dereceli biçim *up-elo-. Daha sonraki diğer Germen formları arasında Orta İngilizce evel, ifel, ufel, Eski Frizce evel (sıfat ve isim), Eski Sakson ubil, Eski Yüksek Almanca: ubil ve Gotça: ubils formları bulunur.
İyi olmanın doğası için birçok açıklama getirilir; biri, iyiliğin, kişisel gelişimin en erken aşamalarında başlayan doğal sevgi, bağlanma ve şefkate dayanması; bir diğeri ise, iyiliğin gerçeği bilmenin bir ürünü olduğudur. Kötülüğün neden ortaya çıkabileceği konusunda farklı görüşler de mevcuttur. Pek çok dini ve felsefi gelenek, kötü davranışın kusurlu insanlık durumundan kaynaklanan bir sapma olduğunu iddia eder (örn. "İnsanın Düşüşü"). Kötülük bazen, özgür irade ve insan failinin varlığı (insanın kendi eylemlerinin yaratıcısı olması)na atfedilir. Bazıları, kötülüğün kendisinin nihayetinde kutsal olan "hakikat bilgisizliği"ne r,dayandığını iddia eder. Çeşitli düşünürler, kötülüğün zalim sosyal yapıların bir sonucu olarak öğrenilen bir şey öne sürdüler.

Konfüçyüsçülük ve Taoizm'de, Çin halk dininde şeytani etkiye yapılan atıflar yaygın olsa da, iyilik ve kötülüğün karşıtlığına doğrudan vurgu yapılmaz. Konfüçyüsçülüğün birincil kaygısı bilgili veya üstün insana uygun doğru sosyal ilişkiler ve davranıştır. Böylece kötülük, yanlış davranışa tekabül ederdi. Bu sistemdeki düalizmin merkeziliğine rağmen, Taoizm ile daha da az eşleşir., ancak Taoizm'in temel erdemlerinin (şefkat, ılımlılık ve alçakgönüllülük) zıddının, ondaki kötülük analoğu olduğu çıkarılabilir.

Pironizm, iyilik ve kötülüğün doğası gereği var olmadığını, yani iyilik ve kötülüğün eşyanın kendisinde bulunmadığını savunur. Tüm iyi ve kötü yargıları, yargılamayı yapan kişiye bağlıdır.

Benedict de Spinoza şöyle der:

1. İyi derken, kesinlikle bildiğimiz şeyin bizim için yararlı olduğunu anlıyorum.  2. Kötü derken, tam tersine, kesinlikle bildiğimiz şeyin iyi olan herhangi bir şeye sahip olmamızı engellediğini anlıyorum.
Spinoza, yarı-matematiksel bir üslup varsayar ve Etika' nın IV. bölümünde:

Önerme 8 " İyilik ya da kötülük bilgisi, neşe ya da kederin biz onun bilincinde olduğumuz sürece duygulanışından başka bir şey değildir. "
Önerme 30 " Doğamızda ortak olarak sahip olduğu şeyler nedeniyle hiçbir şey kötü olamaz, ama bir şey bize kötü olduğu ölçüde bize aykırıdır."
Önerme 64 " Kötülüğün bilgisi yetersiz bilgidir. "
Sonuç " Bundan şu sonuç çıkar ki, eğer insan zihninde yeterli fikirlerden başka hiçbir şey olmasaydı, kötülük hakkında hiçbir kavram oluşturmazdı. "
Önerme 65 " Aklın rehberliğine göre, iyi olan iki şeyden daha büyük olanın peşinden gideceğiz ve iki kötülükten daha az olanın peşinden gideceğiz. "
Önerme 68 " İnsanlar özgür doğarlarsa, özgür kaldıkları sürece iyi ve kötü hakkında hiçbir fikir edinemezler. "

Friedrich Nietzsche, Yahudi-Hristiyan ahlakını reddedtiği Beyond Good and Evil ve On the Genealogy of Morals adlı iki kitabında bunu ele alıyor. Bu eserlerinde doğal veya işlevsel, "iyi olmayan"ın, "güçlü efendilerine kızan" kitlelerin "köle zihniyeti" tarafından dinsel kötülük kavramına dönüştürüldüğünü belirtir. Ayrıca, kendilerini ahlaki gören pek çok kişinin sadece korkaklıktan - kötülük yapmak isteyip sonuçlarından korktuğu- hareket ettiğini söyleyerek ahlakı eleştiriyor.

Carl Jung, diğer yerler ve Job'a Cevap adlı kitabında kötülüğü Şeytan'ın karanlık yüzü olarak tasvir etti. İnsanlar, gölgelerini başkalarına yansıttıkları için kötülüğün kendilerinin dışında bir şey olduğuna inanma eğilimindedir. Jung, İsa'nın hikâyesini, Tanrı'nın kendi gölgesiyle yüzleşmesinin anlatımı olarak yorumladı.

Philip Zimbardo, 2007'de insanların kolektif bir kimliğin sonucu olarak kötü şekillerde hareket edebileceğini öne sürdü. Stanford hapishane deneyinden önceki deneyimine dayanan bu hipotez, Lucifer Etkisi: İyi İnsanların Kötüye Dönüşmesini Anlamak adlı kitapta yayınlandı.

Bahai Dini, kötülük kavramını iyiliğin yokluğu olarak ifade eder ve kötülüğün gerçek bir varlık olmadığını iddia eder; tıpkı soğuğun ısının olmaması, karanlığın ışığın olmaması, unutkanlığın hafızanın eksikliği, cehaletin bilginin olmaması gibi. Bunların hepsi birer eksiklik hâlidir ve gerçek bir varlıkları yoktur.
Böylece kötülük varlığı olan bir şey değildir ve insan ile ilgilidir. Dinin kurucusunun oğlu Abdülbaha, Mufavezat: Bazı Sorulara Cevaplar 19 Ağustos 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. kitabında şöyle der:
"Burada hatıra bir şüphe gelir; Akrebin ve yılanın zehri var, bu bir şer midir? İyilik midir? Bu, mevcut olan bir şeydir. Evet, akrep şerdir, ama bize göre. Yılan şerdir, ama bize göre. Onlar kendilerine göre şer değildir. İğne onların müdafaa silahıdır, onunla düşman bildiklerini sokarak korunurlar."
Bu nedenle kötülük, reel bir gerçeklikten çok zihinsel bir kavramdır. Tanrı Tanrı her ne yaratmış ise iyi yaratmıştır; şer denilen şey yokluklara aittir.

Hristiyan teolojisi kötülük kavramını Eski ve Yeni Ahit kitabından alır. Mukaddes Kitap “Batı dünyasında Tanrı ve kötülük hakkındaki fikirler üzerinde baskın bir etki” uygular. Eski Ahit'te kötülük, Tanrı'ya karşı bir muhalefet olduğu kadar, düşmüş meleklerin lideri Şeytan gibi uygunsuz veya aşağı bir şey olarak anlaşılır. Yeni Ahit'te Yunanca poneros kelimesi uygunsuzluk, kakos Tanrı'ya muhalefeti ifade etmek için kullanılır. Katolik Kilisesi kötülük anlayışını kanonik antik çağından ve Summa Theologica'da kötülüğü iyinin yokluğu veya yoksunluğu olarak tanımlayan Dominikli teolog Thomas Aquinas'tan alır. Fransız-Amerikalı ilahiyatçı Henri Blocher, teolojik bir kavram olarak bakıldığında kötülüğü "haksız bir gerçeklik" olarak tanımlar. Genel tabirle kötülük, olm

İş etiği (kurumsal etik olarak da bilinir), bir iş ortamında ortaya çıkabilecek etik ilkeleri ve ahlaki veya etik sorunları inceleyen uygulamalı etik veya mesleki etik şeklidir. İş davranışının tüm yönleri için geçerlidir ve bireylerin ve tüm kuruluşların davranışlarıyla ilgilidir. Bu etik, bireylerden, örgütsel ifadelerden veya yasal sistemden meydana gelir. Bu kaideler, normlar, değerler, etik ve etik dışı uygulamalar bir işletmeyi yönlendiren ilkelerdir. İşletmelerin paydaşlarıyla daha iyi bir bağlantı kurmasına yardımcı olur.
İş etiği, bir kuruluştaki bireyin eylemlerini ve davranışlarını yöneten çağdaş organizasyon standartları, ilkeleri, değer kümeleri ve normlarını ifade eder. İş etiği, normatif iş etiği veya tanımlayıcı iş etiği olmak üzere iki boyuta sahiptir. Kurumsal bir uygulama ve kariyer uzmanlığı olarak, alan öncelikle normatiftir. İş davranışını anlamaya çalışan akademisyenler tanımlayıcı yöntemler kullanırlar. İş ahlakı konularının kapsamı ve miktarı, kâr maksimizasyonu sağlayan davranışın ekonomik olmayan kaygılarla etkileşimini yansıtır.
İş etiği konusuna ilgi 1980'lerde ve 1990'larda hem büyük şirketlerde hem de akademik çevrelerde önemli ölçüde artış gösterdi. Günümüzde çoğu büyük şirket, etik kodlar ve sosyal sorumluluk sözleşmeleri gibi başlıklar altında ekonomik olmayan değerlere bağlılıklarını ortaya koymaktadırlar.

Şer ya da kötü, birçok din ve kültürde tanımlanan, kötü davranış, düşünce, bencillik ve fenalıklar. Şer sözcüğü sıklıkla "hayır" (iyilik, karşılık beklenmeden yapılan şey) sözcüğü ile karşılaştırmalı ve zıt anlamlı olarak kullanılır. Bazı dinlerde şer, evrende hüküm süren kötü bir güç olarak tanımlanır ve şeytan, ahriman gibi varlıklarda vücut bulur.

İslam dininde kadere, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak îmânın şartlarından biridir. Îmânın şartları İslam'da Âmentü kavramı ile açıklanır.
Kuran'da şer kelimesinin geçtiği ayetlerden birisi Bakara suresi 216 numaralı ayettir:
"Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz."

Şer problemine göre aşağıdaki üç önermeyi kabul eden herhangi bir dinî veya felsefî bakış açısında teolojik bir problem ortaya çıkar:

Tanrı kadirdir (her şeye gücü yeter),
Tanrı mutlak bir şekilde iyidir,
Şer vardır.
Eğer şer mevcutsa, tanrının ya şerri yok etmeye gücü yetmiyordur ki bu durumda kadir sıfatı inkâr edilmiş olur ya da şerri yok etmek istemiyordur ki bu durumda da iyiliği inkâr edilmiş olur.

Şeytan
Günah
Etik

Kimlik, sosyal psikolojide kendi gözünde ve başkalarının gözünde ne olduğundur. Bu terim psikolojide ve sosyolojide gelişme göstermiş, ayrıca biyoloji ve felsefe ile de ilgilenmiştir.

Eric Ericson kimliği bir çeşit uyum olarak düşünmüştür. İnsanın kimliği bir öznellik hissi ile oluşur ve bir kişisel bütünlüktür. Devamlılığı vardır. Psikanalizde kimlik kesintili bir yapı ve farklılıklar arası çatışmadır. (Ben, sen, o...)
Jean Piaget ise sosyalleşme üzerinde durur. İnsan sosyal olguları içselleştirerek kimliğini oluşturur. Bu olgulardan en önemlisi dildir. Mesela cinsel kimlik oluşurken, çocuğun kız ya da erkek olması ona aynı zamanda bir rol kazandırır. Yani hem bir biyolojik farklılık hem de bir kültürel farklılık vardır.

Sosyolojideki kimlik ortaklaşa olan ile kişisel olan, toplumun oluşturduğu ile kişinin oluşturduğu arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Yani insanın bulunduğu statü gibi toplum tarafından belirlenen kimlikle insanın kendi oluşturduğu seçtiği kimlikler birbirinden farklıdır. Bu durumda bireysel kimlikle sosyal kimliği birbirinden ayırmak gerekir.

Değişken bir kimlik türüdür çünkü kişinin kendisi bu kimliği oluşturur. Çeşitliliklere ve farklılıklara açıktır.

Dışarıdan gelen öznelerle oluşabilir. Bir gruba üye insanlarla paylaşılan bir kimlik türüdür.

Ensest, yakın akrabalar arasında gönüllü ya da gönülsüz cinsel ilişkidir. Çoğu kültürde ensest bir tabudur.

Ensest; çoğunlukla genetik bağı olan, yakın akrabalar arasındaki cinsel ilişkidir. Yakınlık tanımı kültürler arasında farklılık göstermektedir. Örnek olarak anne, baba, kardeş, büyük anne, büyük baba, amca, dayı, hala, teyze, torun verilebilse de; bazı kültürler ensest tabusunu, süt kardeş, üvey kardeş ve evlat edinilen kardeş gibi genetik olmayan akrabalıklara kadar uzatır. Kuzen evliliklerinin sık rastlandığı kültürlerde %12.5 kan bağı olan kuzenler arası cinsel ilişkiyi ensest olarak tanımlamayan kesimler yaygındır. Özellikle taraflardan birinin rızasına rağmen, zorla ve baskıyla ya da ödül ve kandırmayla ortaya çıktığında bir istismar konusu olarak görülmektedir. Aile içi ya da akrabalar arası ilişkilerden yararlanılarak gerçekleştirilen, bir tarafın açık istismarına dayanan cinsel ilişki ensesti kendi bağlamının ötesinde de bir suç durumuna getirmektedir. Çünkü bu durumda ortaya çıkan cinsel istismar durumudur ve ensestin tabusal niteliği bu suçun (istismarın) kolay ortaya çıkarılmasını, suçun cezalandırılmasını ve engellenmesini zorlaştırmaktadır.

Bir yetişkin ile cinsel olgunluk yaşının altındaki bir çocuk arasındaki ensest, çocuk istismarının en aşırı biçimlerinden olarak kabul edilir. Özellikle ebeveyn kaynaklı ensest durumunda ciddi ve uzun süreli psikolojik travmalar oluşur. Yaygınlığı hakkında kesin bilgiler elde edilmesi zor olsa da araştırmalar genel nüfusun %10-15'inin en az bir ensest ilişkide bulunduğunu, %2'den daha azının ensest ilişki veya ensest ilişki teşebbüsünde bulunduğunu tahmin ediyor. Kadınlar arasında bu oran %20'leri bulmaktadır.
Baba kız arasındaki ensest uzun yıllar boyunca en sık bildirilen ve incelenen ensest türüydü. Fakat yakın zamanlarda yapılan araştırmalar kardeşler arasındaki ensestin, özellikle büyük erkek kardeş ile küçük kız kardeş arasındaki ilişkinin en yaygın ensest türü olduğunu; ayrıca buna benzer bir şekilde bazı araştırmalarda da kardeş ensestinin diğer ensest türlerinden daha sık meydana geldiği bulunmuştur.

Akraba evliliklerinin; çocuk ölümlerini, engellilik oranlarını ve bazı otozomal resesif hastalıkların oranını artırdığını kabul edilmektedir. Günümüz tıbbının akraba evliliklerine olumsuz yaklaşmasının temel nedeni aynı kalıtsal hastalığı taşıyanların bu hastalığı çocuklarına geçirme riskinin akraba evliliklerinde 2 kat daha fazla olmasındandır.
Akraba evliliğinin en önemli sonuçlarından biri bu tür evliliklerin yol açtığı sağlık sorunları olmaktadır. Kan bağını esas alan bu tarz evlilikler sonucunda doğan çocuklar içinde azımsanmayacak bir oranda sakat doğumlar gerçekleşmektedir.

Enseste ilişkin yasalar, yargı alanları arasında önemli çeşitlilikler gösterir ve tarafların yaşlarıyla cinsiyetlerinin yanı sıra, cinsel faaliyetin türü ile söz konusu tarafların aile ilişkisinin doğasına göre değişir. Resmi yasaklarla birlikte, ensestin birkaç biçimi ayrıca toplumsal tabudur ya da dünyadaki birçok kültürde hoş karşılanmaz.
Ensest yasaları, yine yargı alanları arasında çeşitlilik gösteren evlilik haklarına kısıtlamaları da içerebilir. Ensestte bir yetişkinle bir çocuk söz konusu olduğunda, bu genellikle çocuk cinsel istismarının bir biçimi olarak görülür. Rüşt yaşı yasalarının da cinsel ilişkinin yasal olup olmadığı ile alakası vardır ve rızai olmayan cinsel ilişki, türü ister ensest ister başka olsun, genellikle yasa dışıdır.

Ensest yasağı, psikanaliz kuramı ve antropoloji de toplumun ve kültürün oluşumunu sağlayan temel yasak ve yasa olarak değerlendirilir. Temel bastırma mekanizmasının kuruluşu, bu ilk yasağın sürecini izler ve bunun sonucunda "ilkel dürtüler"in yerini "kültürel semboller" alır. Sigmund Freud'un psikanaliz kuramı ve onun Jacques Lacan tarafından değerlendiriliş biçiminde söz konusu ensest yasağının bu anlamda ele alınışı söz konusudur.
İlk olarak Totem ve Tabu'da Freud antoropolijik bulgulardan yararlanarak söz konusu ensest yasağını inceler ve bunun toplumsal bağlamını ortaya koymaya çalışır. Lacan'a gelindiğinde ise toplumun ve bilincin kuruluşunun temel süreçleri açısından psikanaliz kuramının temel yasalarından biri olarak değerlendirilir. Baba'nın yasası, kendini Ensest yasağı olarak ortaya koyar. Ödipal evrede çocuk bu yasağı tanıyarak Baba'nın yasasına uyar, İmgesel olan bu süreç boyunca Simgesel olan tarafından bastırılır ve böylece çocuk Kültürel Düzen'e girmiş olur. Ayna Evresi'nde annesiyle bütünleşmek arzusunda olan çocuk, bu yasanın tanınmasıyla toplumsal kültürel yaşama dahil olur, doğal güdülerini bastırarak kendi mevcudiyetinin farkına varır.
Bilinç-bilinçdışı bölünmesi de bu süreçlerin ürünü olduğu için, söz konusu yaklaşıma göre, insanın düşünen bir varlık olması da tamamen bu ensest yasağıyla ilintilidir. Bu yasağın benzer bir tarzda ancak başka bir düzlemde kullanılması da antropoloji alanında görülür.

Claude Lévi-Strauss'un, ensest yasağının kültürel temeller açısından yerini incelediği ve değerlendirdiği söylenebilir. Lévi-Strauss'a göre, kültürler, genelde cinsellik, beslenme gibi doğal güdüsel alanların belirli bir yasa etrafında düzenlenmesiyle ortaya çıkmaktadır. Akrabalık sistemlerinin nasıl ortaya çıktıklarını incelediğinde Strauss, ensest yasağı ile karşılaştığını söyler. Bu anlamda ensest yasağı evrenseldir; yani her kültürde içerimleri değişse de kural olarak karşımıza çıkar. Akrabalık ilişkileri buna göre düzenlenmekte ve şekillenmektedir. Bunun biyolojik temelli bir yasak olmadığını belirtir Strauss, Lacan gibi; çünkü her toplumda farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Yasak kültüre aittir ve kültürel alanın kuruluşuyla ilişkilidir. Ensest yasağının, farklı kültürlerde farklı içerikler almakla, yani neyin yasaklanacağının sınırları değişmekle birlikte, hemen bütün kültürlerde görülmekte olduğu belirtilir. Bunlara göre, ensest yasağı, farklı içeriklerle ortaya çıksa da, temelde, toplumsal yaşamın ve kültürün kuruluşunun yasasını meydana getirmektedir.

Armutlu Hürriyet, İzmir ilinin Kemalpaşa ilçesine bağlı bir kentsel mahalledir.

Mahallenin eski adı 1530 yılı kayıtlarında Armudlu olarak geçmektedir.
1984 yılında Büyükşehir olan İzmir'de, 2012 yılında 6360 Sayılı Yasa ile, tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. Bu mahalle de bağlı olduğu Armutlu Beldesi'nin tüzel kişiliği kaldırılınca, doğrudan Kemalpaşa Belediyesi'nin bir mahallesi olmuştur.

Mahalle, İzmir il merkezine 42 km, Kemalpaşa ilçe merkezine 13 km uzaklıktadır. 
Mahalle, ilçenin doğusundadır. 35.25 numaralı Kemalpaşa-Armutlu-Turgutlu il yolu mahallenin içinden geçer. Kuzey ve batısında Armutlu 85. Yıl Cumhuriyet, doğusunda Ören 75. Yıl Cumhuriyet mahalleri vardır. Güneyinde Dereköy, Bayramlı, Kamberler mahallelerinin toprakları yer alır. Yamanlar Çok Programlı And.Lisesi bu mahallededir.

 OpenStreetMap'te Armutlu Hürriyet ile ilgili coğrafi veriler

Hürriyet , Kâğıthane ilçesinin Şişli sınırında yer alan mahalle. Adını Abide-i Hürriyet'ten alır. Mahalle, Şişli'nin Şişli Merkez, İzzetpaşa ve Kuştepe ile Kağıthane'nin Çağlayan mahallelerine komşudur.
Mahalle 1960'lı yılların başından itibaren ağırlıkla Ordu, Rize, Sivas, Erzincan, Kastamonu, Gümüşhane, Erzurum, Giresun gibi illerden çalışmak için gelenlerin yerleşmesiyle kurulmuş, 1980'lerin ikinci yarısındaki hızlı yapılaşma sırasında çok katlı binaların yaygınlaşmasından sonra hızla kalabalıklaşmıştır.
Kağıthane Caddesine dik bir şekilde mahallenin ortasından geçen Dr. Cemil Bengü Caddesi üzerinde bir sağlık ocağı, bir kadın ve aile sağlığı merkezi, bir park ve Kıbrıs şehitlerinden Şehit Pilot Cengiz Topel'in adını taşıyan bir cami vardır.

Cengiz Topel Camii
Yunus Emre Camii
Taşocağı Camii

Ahmet Çuhadaroğlu İlköğretim Okulu
Önder İlköğretim Okulu
Ziyapaşa İlköğretim Okulu

Hürriyet Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi

46E Hürriyet Mahallesi - Eminönü
HM3 Hürriyet Mahallesi - Şişli

Beşiktaş - Levent - Dere - Çağlayan - Yahya Kemal

 Kabataş - Mahmutbey

 OpenStreetMap'te Hürriyet, Kâğıthane ile ilgili coğrafi veriler

Hürriyet, Bursa ilinin Osmangazi ilçesine bağlı bir mahalledir.
1950 – 1951, 1970 ve 1989 göçleri ile Bulgaristan'ın Pazarcık, Deliorman, Rusçuk, Kırcaali bölgesinden gelen göçmenler nüfusun önemli bir bölümünü oluşturur.

Mahalle, Bulgaristan’daki siyasi iradenin zorlaması sonucu 1950-1951 Göçü ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen göçmenler için Karaman Köyü sınırlarında devlet eliyle kurulmuştur. Başlangıçta Davutkadı, Koğukçınar, Namazgâh, Muradiye, Fomara gibi  farklı semtlerde kiraladıkları konutlarda kalan göçmenler için Ziraat Okulu Fidanlığı'nı ve civar köylerin meralarını içeren arazide konutlar inşa edildi. "İskan evleri" denilen bu evlerin göçmenlere 1953'ten itibaren dağıtılması ile Hürriyet mahallesinde yaşam başladı. Mahalle, inşa edilen 322 evin  31 Ekim 1953 tarihinde göçmenlere teslim edilmesi ile resmen açılmıştır.
1956'da İstiklal adıyla farklı bir mahalle dönüşen yerleşim de başlangıçta  Hürriyet'in bir parçası idi. Kurulan bu yeni mahallelere  göçmenlerin Türkiye'de özgürlüğe kavuşmalarının ifadesi olarak "Hürriyet"  ve "İstiklal" adları verilmiştir.
Hürriyet mahallesine 1960'ların ortalarında atık su için alt yapı döşendi; sokaklar, 1970'lere doğru taşla kaplandı. İlk kez 1968'de mahallede pazar kuruldu. Mahallenin ilk yıllarında  mahalle güzelleştirme dernekleri ile cami dernekleri mahallede yaşamın kurulmasında hizmetler verdi.
Türkiye ile Bulgaristan arasında 1968 yılında imzalanan “Yakın Akraba Göçü Anlaşması” sonucu Bulgaristan'dan ikinci göç dalgası yaşandı. “Serbest göçmen” statüsüyle gelen yeni göçmenler, akrabalarının yer aldığı yerleşimlere kendi imkanları ile yerleşti. Bu dönemde Hürriyet mahallesi etrafındaki meyve bahçelerinde yapılar inşa edildi. 1970'li yıllarda mahalledeki tek katlı iskan evleri yerine iki katlı evler inşa edilmeye başladı. Genellikle kerpiç malzeme ile yapılan ilk göçmen evleri günümüze gelemedi.

Hürriyet, kelime anlamıyla özgürlüktür. Teslimiyetin, kulluğun ve belirlenmenin olmadığını gösterir. Bağımsızlık anlamında, hiçbir baskının bulunmadığını ifade ederek olumsuzlukların bulunmadığını belirtir. Bu çerçevede, kişinin kendisi olduğu anlatılmak istenir. Kişi kendisi olarak hareket ettiğine göre iradeli bir şekilde davranıyor demektir. Buna göre de, hürriyetle irade arasında bir ilişki vardır. İnsanî varlık ve iradenin mevcut olduğu fikri ortaya çıkar. Yani kişinin doğallığını gösterir. Bu bakış açısına göre, hürriyet kavramı, aynı zamanda değerlerin varlığını, bu değerlere uygun davranışı ve gerçekliği içerir.
Hürriyet kavramı, doğada insanın mevkiini ilgilendirdiği ölçüde metafizik bir meseledir. Burada hürriyet kavramı, insanın fiziksel dünya ile ilişkisi açısından ele alınır.
Hürriyet her türlü belirlenmişliğe, yani zorlama düşünceye, kaderci anlayışa ve cüz-î irâdenin söz konusu olmadığı her anlayışa karşıdır. Metafizik görüş, ahlâkî hürriyet olarak ele alınmalıdır. Sosyolojik açıdan da, insan haklarıyla ilgili olarak ele alınmalıdır.
Hürriyet, bazen hiçbir engele rastlamadan istediğini yapmak olarak anlaşılmış ve düzensizliğin kaynağı olmuştur. Hâlbuki bir tanıma göre hürriyet, herkesin istediğini yapabileceği bir alanda kimsenin bütün isteklerini yerine getiremeyeceğini, başkasının hürriyetini engelleyemeyecek ve hakkını kısıtlayamayacağını ifade eder.
Maddî hürriyet ve psikolojik (iç) hürriyet gibi iki yönlü ele alınabilecek olan hürriyet, akılla iradenin beraberce şekil kazanması olarak tanımlanabilir.
Politikada hürriyet, bağımsızlık demektir.

Hürriyet, 1868-1870 arasında Genç Osmanlılar tarafından Avrupa ülkelerinde yayımlanan haftalık, Türkçe siyasi gazete.
Türkiye'nin ilk siyasal gazetelerinden birisidir. İlk sayısı 29 Haziran 1868'de Londra'da yayımlandı. Yayın hayatına 89. sayıdan itibaren Cenevre'de devam etti. Türkiye'de yasak olan gazetenin dağıtımı, özellikle yabancılar tarafından Osmanlı topraklarına gizlice sokularak gerçekleştirilmekte idi.
Osmanlı Devleti'nden kaçan ve “Genç Osmanlılar" olarak adlandırılan hükûmet muhaliflerinin görüşlerini yayımlayan gazete, Kavalalılar Hanedanı'ndan Mustafa Fazıl Paşa'nın maddi desteği ile çıkarıldı. Matbaacılık için "Anesti" adında Nevşehirli bir Rum mürettip, Londra'ya getirildi. Gazetede çıkan yazılarda, yasama ve yürütme yetkilerinin birbirinden ayrılması fikri savunulmuş, parlamenter sistemin yararları ortaya konulmuştur. Gazetenin başlıca yazarları Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi idi.
Başlangıçta Kayazâde Reşat Bey'in yönetiminde görülen gazetenin yazı işlerini, 27 Temmuz 1868 tarihli 5. sayıdan itibaren, Namık Kemal üzerine aldı.  Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düşen Namık Kemal'in 63. sayıdan itibaren gazeteden ayrılması üzerine, 13 Eylül 1869'dan itibaren gazeteyi Ziya Paşa yönetti.
Mustafa Fazıl Paşa, Osmanlı Devleti'nde Maliye ve Adliye Nazırı olmak üzere, Sadrazam Mehmet Emin Âli Paşa ile anlaştıktan sonra gazeteden desteğini çekti. Gazetenin 78. sayısında Ali Suavi imzalı "Âli Paşa Muhakemesi" adlı makalede, Sadrazam Âli Paşa'nın öldürülmesi gerektiği yolundaki yazılar nedeniyle Ziya Paşa hakkında dava açıldı. İngiliz makamlarınca tutuklanan Ziya Paşa, serbest kalınca İngiltere'den kaçtı. 88. sayı, gazetenin Londra'da çıkan son sayısı oldu. Ziya Paşa, 6 Nisan 1870'te 89. sayıyı Cenevre'de yayımlandı. Yeni bir matbaa kurulamadığı için taş basması olarak yayımlanan gazete, 100. sayıda kapandığını açıkladı.

Hürriyet gazetesinin çıkarılmasına 11 Ağustos 1867'de Paris'te Mustafa Fazıl Paşa'nın evinde gerçekleşen toplantıda karar verildi. Ziya Bey, Ali Suavi, Nuri, Reşat, Rıfat Beyler, Namık Kemal ve Agâh Efendi'nin katıldığı toplantıda Suavi Efendi'nin Muhbir, Ziya Bey ile Namık Kemal'in Hürriyet gazetesini çıkarmaları kararlaştırıldı. İlk olarak Londra'da 31 Ağustos 1867'de Muhbir gazetesi çıkarıldı. Muhbir, 7. sayıdan itibaren "Yeni Osmanlılar Cemiyeti" damgasıyla çıkmış olsa da, üyeleri arasında fikir ayrılıkları beliren cemiyet, Muhbir'in derneği temsil eden bir yayın organı olmadığına karar verdi. Prens Mustafa Fazıl, başka bir gazete çıkarması için Namık Kemal'e kesin talimatı 1868 yılı Mart ayında verdi. Böylece Hürriyet'in ilk sayısı 28 Haziran 1868'de çıktı. Muhbir'in geniş halk kitlelerine yönelik anlatım diline karşın Hürriyet, aydınlara yönelik bir gazete idi. Osmanlı aydınlarına özgü düşünce ve kavramları kullanmasından ötürü "Türkiye'nin ilk düşünce gazetesi" olarak nitelendirilmiştir.
Hürriyet'in ilk sayısında yer alan Ziya Paşa imzalı makalede, Osmanlı Kabinesi eleştiriliyordu. Mustafa Fazıl Paşa, eleştirileri aşırı bularak ödeneklerini kesmekle tehdit etmesi üzerine gazetenin çıkarılması için Hidiv İsmail Paşa'nın yardımları kabul edildi.
Gazetenin yönetimini sürdüren Namık Kemal ile Ziya Paşa arasındaki fikir ayrılıkları 1869'da belirdi. Namık Kemal, ülke sorunlarının sistem bozukluğundan kaynaklandığını düşünürken, Ziya Paşa sorunların asıl sebebinin vezirlerin suistimali olduğunu düşünüyordu. Namık Kemal, 1869 yazında Fazıl Paşa'nın emri ile gazeteden ayrıldı.
Hürriyet, İsmail Paşa'dan gelen destekle Ziya Paşa tarafından çıkarılmaya devam etti ve Sadrazam Âli Paşa karşıtı bir polemik gazetesine dönüştü. Hidiv İsmail Paşa'nin himayesi altındaki Hürriyet'in artık Genç Osmanlılar'ın davasına hizmet etmediğini düşünen Namık Kemal, 1870 yılı Ocak ayında gazeteyle bütün bağlarını kestiğini bildiren bir ilan basıp dağıttı.
Hürriyet'in 78. sayısında yayımlanan Ali Suavi imzalı yazıdan sonra İngiliz Hükûmeti tarafından tutuklanan Ziya Paşa, kefaletle serbest kalıp Fransa'ya kaçtıktan sonra matbaaya el konuldu. Ziya Paşa, Nisan 1870'te İsviçre'ye geçerek İsmail Paşa'nın yardımı ile bir matbaa kurmak istediyse de başaramadı. Hürriyet'i Cenevre'de taş basması olarak yayımlamadı. Cenevre sayılarında Sultan'ı savunan gazete, 100. sayıda kapandı.

Hürriyet Gösteri, Aralık 1980'den beri yayında olan kültür, sanat ve edebiyat dergisi.
Kurulduğu günden beri Genel Yayın Müdürlüğünü Doğan Hızlan yürütmektedir. Derginin yayın hayatı boyunca Adalet Ağaoğlu, Füsun Akatlı, Metin And, Melih Cevdet Anday, Özdemir Asaf, Yusuf Atılgan, İlhan Berk, Salâh Birsel, Edip Cansever, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Abidin Dino, Azra Erhat, Mehmet Kaplan, Bilge Karasu, Feyyaz Kayacan, Onat Kutlar, Pınar Kür, Mehmed Kemal, Berna Moran, İlber Ortaylı, Orhan Pamuk, Oktay Rifat, Zeyyat Selimoğlu, Haldun Taner, Server Tanilli, Talât Tekin, Turgut Uyar, Hilmi Yavuz ve Can Yücel gibi isimler dergiye katkılarda bulunmuştur.
"Türk Yazarları Ödül Mekanizmasını Tartışıyor", "Eleştirmenler, Romancılar Türk Romanının Gelişim ve Değişimini Tartışıyorlar", "Romancılarımız Türk Romanının Bugününü Anlatıyor", "Şiirimizde Gençler Olgusu", "Sinemamız Edebiyatımıza Bakıyor", "Nasıl Yaşıyorlar-Yaratıyorlar" gibi konularda hazırladığı dosyalar kültür-sanat kamuoyundan ilgi görmüştür.

Ayrılıkçı feminizm kadın ve erkek arasındaki cinsel farklılıkların giderilemeyeceği inancına bağlı olarak heteroseksüel ilişkileri desteklemeyen bir feminizm türüdür. Ayrılıkçı feministler, genellikle, erkeklerin feminist harekete katkı yapamayacağına ve iyi niyetli erkeklerin dahi ataerkilliğin dinamiklerini birebir kopya ettiklerine inanırlar. Ayrılıkçı feministler, enerjilerini kullanmayı ve diğer kadınlarla olan bağlarını kuvvetlendirmeyi ataerkil çerçevenin dışından dolaşarak gerçekleştirmeye çalışırlar. Bu durum, çok tipik olarak politik ve sosyal hedefleri elde etmek için yalnızca kadınlarla çalışmayı, sadece kadınları içeren yaşam alanları ve aileler oluşturmayı, çalışma yaşamında ise erkekler için/erkeklerle birlikte çalışmamayı ve erkek çalışan tutulmamasını içerir.
Yazar Marilyn Frye ayrılıkçı feminizmi "çeşitli tarz ve yöntemlerin erkeklerden ve erkekler tarafından tanımlanmış veya erkekler tarafından kontrol edilen veya erkeklerin çıkarına hizmet eden veya erkek ayrıcalıklarını koruyan kurum, kuruluş, ilişki, rol ve faaliyetlerden kopartılması" olarak tanımlamış bu ayrılığın kadınların kararlılığı tarafından başlatılarak sürdürülebileceğini savunmuştur.
Feminist hareket içerisindeki ayrılıkçılık popülaritesinin doruğuna 1970'lerde ulaşmıştır. Buna karşın ayrılıkçı feminizm, feminist hareketin hem içinde hem de dışında "tartışmalı" olarak kabul edilmektedir. Feminist hareketin içerisinde yer alan kadınların yalnızca küçük bir bölümü ayrılıkçı feminizmin savunuculuğunu yapmıştır. Bu az sayıda kadın ise genellikle, ataerkil olarak gördükleri toplumun sınırlamalarından kurtulabilmek için, bekar yaşamayı ya da lezbiyen ilişkileri tercih etmişlerdir (bknz. lezbiyen feminizm). Bekarlık ya da lezbiyen ilişkiler kimi zaman kalıcı olmuş kimi zaman ise kişisel gelişimin ilk aşaması olarak kabul edilmiştir.

Lezbiyen ayrılıkçığı ayrılıkçı feminizmin eşcinsel ulusalcılığı ve siyasi lezbiyenlik ile bağdaştırılabilecek bir türüdür.
Lezbiyen ayrılıkçılığı üreme teknolojilerinde ilerlemiş, dolayısıyla insan üremesi için erkeklere ihtiyaç duyulmayan tamamıyla kadınlardan oluşan toplumların ele alındığı lezbiyen bilimkurgusuna esin kaynağı olmuştur. Lezbiyen ayrılıkçılığının yükselişinden önce, on yıllar boyunca, bilimkurguda bu tarz toplumlar genellikle olumsuz şekilde tasvir edilmiştir.
Lezbiyen ayrılıkçığı Dianik paganizm ile de ilişkilendirilir.

Feminist hareket içerisinde dahi ayrılıkçı feminizm oldukça tartışmalıdır ve sıklıkla anlaşmazlık konusu olmaktadır. bell hooks gibi eleştirmenler ayrılıkçı feministlerin inançlarının feminizmin orijinal hedeflerine ters geldiğini ve ayrılıkçı feminizmin eşitlik yaratmayı öngörmek yerine erkeklere boyun eğdirme ve insan düşmanlığı yaratma ana görüşü çerçevesinde kadın merkezli ve kadın hakimiyetinde bir toplum yaratma çabasında olduğunu savunmaktadırlar. "Ayrılıkçı" terimine yönelik eleştiriler Sonia Johnson gibi feminist elştirmenlerden de gelmektedir. Oldukça ayrılıkçı bir politikanın savunuculuğunu yapan Johnson, feminist ayrılıkçılığın kendisini nelerden ayırdığını (örneğin erkekler) tanımlama riski taşıdığına işaret eder.
Julie McCrossin "ölü adamlar tecavüz edemez" ve "onları kümeslerinde öldürün" cümlelerinin aşırı lezbiyen ayrılıkçılığının sloganları olduğunu söyler. Valerie Solanas'ın SCUM Manifesto'su "erkek cinsini yok etme"nin dişilerin görevi olduğunu gündeme getirse de Solanas daha sonra manifestosunun "yalnızca edebi bir araç" olduğunu söylemiştir. Bazı aşırı ayrılıkçı feministler erkeklerin evrim, cinayet veya kürtaj yoluyla zayi edilmesinin savunuculuğunu yaparlar. Bu söylemlerin bir kısmı şiddete yönelik edebi çağrılardan ziyade iktidar fantezileri olsa da bir erkek hakları aktivisti erkeklere yönelik ayrılıkçı tutumları ve nefret konuşmalarını Nazilerin Yahudilere yönelik tavrıyla kıyaslamıştır.
Erkek hakları grupları, yalnızca kadınları içeren etkinlik ve kuruluşları "ayrılıkçı" olarak nitelendirir. Örneğin "UK Men and Father's Rights" isimli web sitesi yalnızca kadınlara ait kütüphane listelerini "erkekleri dışlamaya yönelik apartheid uygulamaları" olarak nitelendirir. Yine de, kadınlarla sınırlı örgütlenmeler herkese açık olmasa da bu örgütlenmelerin mutlaka ayrılıkçı feminizmin teorileri ve politik duruşu ile ilgili olduğu söylenemez.

Anarşizm ve feminizm arasında tarih boyunca çok az keşfedilmiş bulgu vardır. Anarşizm ve feminizmin ortak kökenlerine 19.yy' da Barbet Virginie ve Andre Leo gibi isimlerle rastlanır.
1936 yılında İspanyol İç Savaşı olarak da bilinen anarşist-feminist tabanlı bir kadın örgütü olan Mujeres Libres'in (özgür kadınlar) çıkardığı olaylar anarşist feminizmi en çok iz bırakan olayıdır.

Ayrılıkçı feminizm ile bağlantılı bazı örgütler şunlardır:

Chicago Lesbian Liberation
Collective Lesbian International Terrors
The Killer Dyke
The Furies Collective (Washington)
The Gorgons (Kaliforniya)
The Lesbian Separatist Group (Seattle, Washington)
The Lesbian-Feminist Center (Chicago)
Radicalesbians Revolutionary Lesbians (Ann Arbor, Michigan)
Tribad (New York)
Aristasia
Ayrılıkçı feminizm ile bağlantılı bireyler şu şekilde sıralanabilir:

Rita Mae Brown, yazar ve The Furies Collectivein kurucusu
Charlotte Bunch, uluslararası insan hakları aktivisti
Mary Daly, teolog ve eski Boston College profesörü
Andrea Dworkin, Amerikalı yazar
Charlotte Perkins Gilman, yazar
Karla Jay, ingiliz profesör ve Gay Liberation Front'un eski üyesi
Judy Grahn, Amerikalı şair
Del Martin ve Phyllis Lyon, Amerikalı aktivistler
Kate Millett, yazar
Adrienne Rich, Amerikalı şair
Jane Rule, Kanadalı yazar
Linda Shear, Amerikalı folk şarkıcısı
Barbara Smith, aktivist
Valerie Solanas, Amerikalı yazar
Heidi Wyss, İsviçreli yazar

İngilizce Vikipedi'deki "Ayrılıkçı Feminizm" sayfası 28 Ocak 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Bireyci feminizm, aynı zamanda ifeminizm olarak da bilinir, bireyciliği, kişisel özerkliği, devletin kadınlara karşı uyguladığı ayrımcılıktan özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliğini vurgulayan liberteryen bir feminist harekettir.

Bireyci feministler, cinsiyete ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrıcalıkları ortadan kaldırmak ve bireylerin eşit haklara sahip olmasını sağlamak için hukuk sistemlerini değiştirmeye çalışırlar. Bireyci feminizm, kadınları kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu üstlenmeye teşvik eder ve yetişkinlerin kendi vücutlarıyla ilgili yaptıkları seçimlere devletin müdahalesine karşı çıkar.
Bireyci veya liberteryen feminizm bazen liberal feminizmin birçok kolundan biri olarak gruplandırılır, ancak 21. yüzyılın ana akım liberal feminizminden önemli ölçüde sapma eğilimindedir. Bireyci feministler Wendy McElroy ve Christina Hoff Sommers, bireyci feminizmi "politik" veya "toplumsal cinsiyet feminizmi" olarak adlandırdıkları şeye karşı tanımlarlar.

Liberteryen feministler, kadınların özerkliğini ve seçme özgürlüğünü sınırlayan cinsiyet rollerini reddederler. Ayrıca, özellikle yasal olarak dayatılırlarsa, katı cinsiyet rollerinin hem kadınları hem de erkekleri sınırladığını savunurlar. Liberteryen feministler, olumlu amaçlara ulaşmak için kurumsal gücü kullanmayı eleştirirler. Devletin kadınlar adına karar vermesine izin vermenin, kadınların bireysel seçme özgürlüğünü sınırlayabileceğine inanırlar. Örneğin, kadınları "korumak" için seks işçiliğini yasaklamak, kadınlara tek tip bir grup olarak davranmak, onları bireyler olarak görmezden gelmek ve seks sektöründe çalışmayı seçen kadınların ekonomik fırsatlarını ellerinden almaktır.
ABD'li liberteryen düşünce kuruluşu Cato Enstitüsü, kapitalizmin kadınlara daha yüksek yaşam standardı, kaynaklara daha fazla erişim, daha fazla bireysel özgürlük ve fiziksel iş dışında daha fazla iş fırsatı sağladığını savunuyor.
Bireyci feminizm, erkeklerin ve kadınların haklarını eşit şekilde koruyan yasaları destekleyen doğal hukuk teorisine uygundur. Bireyci feministler, hükûmetin kadınların ihtiyaçlarını erkeklere göre önceliklendirmemesi gerektiğini, kişisel ilişkiler, özel ekonomik düzenlemeler, eğlence ve medya temsili veya genel sosyokültürel alanlarda eşitlik yaratmak için müdahale etmemesi gerektiğini savunurlar.

Bireyci feminist Joan Kennedy Taylor'a göre, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki erken dönem örgütlü feminizm temelde "klasik liberal bir kadın hareketiydi."  Birinci dalga feministler, evrensel oy hakkı, köleliğin kaldırılması, kadınların mülkiyet hakları ve diğer eşit hak biçimlerine odaklanıyordu.
Viktorya döneminde ve 20. yüzyılın başlarında, ABD ve İngiltere'de bireyci feminizm modası geçti. Bu dönemde ilerici, emekçi ve sosyalist hareketler siyaset üzerinde daha fazla etkili olmaya başladı.
20. yüzyılın ortalarında, otorite karşıtı ve bireyci ikinci dalga feministler tarafından bireyci feminizm yeniden canlandırıldı. Taylor'a göre "geniş destek gören siyasi meseleler, doğum kontrolü ve kürtaj hakkı ile Eşit Haklar Kanunu'ydu.
Bireyci feminizm, liberteryen feminizm ve klasik liberal feminizm gibi etiketler, 20. yüzyılın sonlarında Taylor, Sharon Presley, Tonie Nathan ve Wendy McElroy gibi yazarlar ve aktivistler tarafından açıkça benimsenmiştir. Modern liberteryen feminizm, bu kadınlar ve çağdaşları, Nadine Strossen ve Camille Paglia dahil olmak üzere, tarih boyunca klasik liberal ve anarşist yazarların fikirlerinin bir devamı niteliğindedir.

Bireysel feminizmin eleştirileri, feminizm olarak bireycilik değerlerine katılmamaktan, etkili aktivizm olarak bireysel feminizmin sınırlamalarını ifade etmeye kadar uzanır. Eleştirmenler, bireysel feminizmin yapısal eşitsizliği yeterince ele almadığını savunuyorlar. 1995 yılında Amerikalı radikal feminist Catharine MacKinnon, özellikle de renkleri farklı kadınlar olmak üzere "kadınların kullanıldığını, istismar edildiğini, satın alındığını, satıldığını ve susturulduğunu" ifade ederek bireysel seçimin değerini eleştirdi. 1999 yılında Amerikalı feminist Susan Brownmiller, kolektif, "birleşik" feminizme olan tiksintinin, "zayıflayan" ve sağlıksız bir feminist hareketin işareti olduğunu öne sürdü 

William Lloyd Garrison (1805–1879)[citation needed]
Ezra Heywood (1829–1893)
Voltairine de Cleyre (1866–1912)
Dora Marsden (1882–1960)
Suzanne La Follette (1893–1983)
Tonie Nathan (1923–2014)
Joan Kennedy Taylor (1926–2005)
Mimi Reisel Gladstein (b. 1936)
Sharon Presley (d. 1943)
Camille Paglia (d. 1947)
Christina Hoff Sommers (d. 1950)
Wendy McElroy (d. 1951)
Virginia Postrel (d. 1960)
Cathy Young (d. 1963)
Tiffany Million (d. 1966)
Rene Denfeld

Anarko-feminizm
Kültürel liberalizm
Eşitlikçi feminizm
Varoluşçu feminizm
Liberal feminizm

Ekofeminizm, kadın hareketiyle çevre hareketinin eşitlik ve sömürü tartışmaları etrafında kesişimini içeren bir düşünce ve eylemlerdir. 1968 sonrası gelişen yeni toplumsal hareketlerin iki önemli örneği olan bu ekoller, sonraki süreçte çeşitli eksenlerde birbirine yakınlaşmıştır. Teori ve pratik açısından birlikte ilerleyen bu hareket, çevre ve kadın hayatında erkek egemen düzenin yarattığı normallere karşı köklü değişiklikler yaratmak için çabalamaktadır.
Ekofeminist analiz, kültür, ekonomi, din, politika, edebiyat ve ikonografide kadın ve doğa arasındaki bağlantıları araştırır; doğanın ezilmesi ile kadınların ezilmesi arasındaki paralellikleri ele alır.

Ekofeminizm, 1974'te Françoise d'Eaubonne tarafından kadınların dünyayı kurtarmak için önderlik edeceği ekolojik devrimin adı olarak ortaya çıkmıştır. Kadın ve doğa sorunlarının nedeni olarak erkek egemenliğini gören ekofeminizm Ynestra King tarafından 1976'da Toplumsal Ekoloji Enstitüsü'nde (Vermont-ABD) geliştirilmiştir. Rosemary Radford, Susan Griffin ve Carolyn Merchant önde gelen yazarlar olmasına rağmen 1970'lerde tutarlı bir teori oluşturamamıştır, 1980-Amherst, Massachusetts'te “Dünyada Yaşam ve Kadın” adlı konferansta hareket haline gelmiştir, nükleer ve silah karşıtı hareketlerde savunulmuştur. 1980'lerde aktivist gruplar ve konferansların etkisiyle, kültürel feministler kadın ve doğanın birlikte özgürleşeceği düşüncesiyle, ekofeminizme evrilmiştir. 1990'larda Vandana Shiva ve Maria Mies'in çalışmaları bu konudaki temel eserlerden biri olmuştur.
Ekofeminizm zamanla Amerika, Kanada, Kuzeybatı Avrupa, Hindistan ve Avustralya'ya yayılmıştır.

Ekofeminizmin iki temel ilkesi vardır. Birincisi kadın ve doğanın birbirine tarihsel olarak yakın olduğu önermesidir. İkincisi ise ataerkil kapitalist sistemin kadının ve doğanın sorunlarından sorumlu olduğu tespitidir. Bunların dışında ekofeminizm içinde toplumsal eşitsizliklerin nedenlerini değerlendirme ve önerilen çözümler bakımından ekofeminizm başlıca dört ayrı kola ayrılmıştır; liberal, sosyalist ve kültürel ekofeminizm.
1980'li yıllara gelindiğinde kültürel ekofeminizm ve radikal ekofeminizm bu konudaki ayrışmanın iki temel başlığı olarak öne çıkmıştır. Kültürel ekofeminizme göre kadın ve doğa arasındaki bağ, kadınların biyolojik özellikleri ve toplumsal cinsiyet rolleri ile ilişkilendirilmektedir. Radikal ekofeministlere göre ise kadın ve doğa, ataerkilliğin aşağılamak ve hakimiyet altına almak için bir arada tutuğu, benzettiği kavramlardır.

Feminist teoride eril bakış (İngilizce: male gaze), kadınların ve dünyanın, görsel sanatlarda ve edebiyatta heteroseksüel erkek bakış açısıyla betimlenmesi eylemidir. Bu kavram, kadınların heteroseksüel erkek izleyicinin zevki için cinsel nesneler olarak sunulmasını ve temsil edilmesini tanımlar. Kavram ilk olarak Britanyalı feminist film kuramcısı Laura Mulvey tarafından 1975 tarihli Görsel Haz ve Anlatı Sineması (Visual Pleasure and Narrative Cinema) adlı makalesinde ortaya atılmıştır. Mulvey'in kuramı, Rönesans döneminden kalma Avrupa yağlıboya tablolarındaki kadın tasvirleri gibi tarihsel örneklerden beslenir; bu eserlerde kadın bedeni sıklıkla idealize edilmiş ve röntgenci bir erkek bakışıyla sunulmuştur. Sanat tarihçisi John Berger  ise 1972 tarihli Görme Biçimleri (Ways of Seeing) adlı çalışmasında, geleneksel Batı sanatının kadınları erkek izleyicilerin bakışına sunulan nesneler olarak konumlandırdığını ve bunun ataerkil bir görsel anlatıyı pekiştirdiğini vurgulamıştır.
Anlatı sinemasının görsel ve estetik sunumlarında eril bakış, üç farklı bakış açısından oluşur: Kameranın arkasındaki erkeğin bakışı, filmin sinematik temsilleri içindeki erkek karakterlerin bakışı ve görüntüye bakan izleyicinin bakışı.
Bakış kavramı ilk olarak İngiliz sanat eleştirmeni John Berger tarafından Görme Biçimleri (1972) adlı eserinde kullanılmıştır. Bu eser, reklamlarda ve Avrupa sanatında çıplak kadın figürlerinde olduğu gibi, kadınların — görülmesi için pasif nesneler olarak — temsil edilişlerini analiz eder. Feminist entelektüel Laura Mulvey ise, bakış kavramını sinemadaki geleneksel kadın temsillerini eleştirmek için uygulamıştır. Onun bu çalışmasından eril bakış kavramı ve terimi ortaya çıkmıştır.
Eril bakış tarafından sürdürülen güzellik standartları, tarihsel olarak siyah kadınları fiziksel özelliklerine duyulan çekim nedeniyle cinselleştirmiş ve fetişleştirmiştir; ancak aynı zamanda onları cezalandırmış ve bedenlerini arzu edilir olarak kabul edilen normların dışında bırakmıştır.
Laura Mulvey, eril bakış kuramını geliştirirken ve sinemasal deneyimle tatmin edilen “haz verici bakma arzusu” anlamındaki skopofiliyi yorumlayıp açıklarken, Sigmund Freud ve Jacques Lacan’ın psikanalitik kuramlarını temel almıştır. Skopofili ve skoptophilia terimleri, bir kişiye ya da bir nesneye bakmaktan elde edilen hem estetik hazları hem de cinsel zevkleri ifade eder.
Bakışın psikolojik uygulamaları ve işlevleri bağlamında, eril bakış kavramsal olarak kadın bakışı ile karşıtlık içinde ele alınır.

Varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre, bakış kavramını 1943 tarihli Varlık ve Hiçlik adlı kitabında ortaya koymuştur. Bu düşünceye göre, bir insanın bir başkasına bakması eylemi, hem "bakan" hem de "bakılan" kişi tarafından hissedilen öznel bir güç dengesizliği yaratır; çünkü bakılan kişi nesneleştirilmiştir - bir insan olarak değil, bir nesne olarak algılanır.
Laura Mulvey, 1975 tarihli Görsel Haz ve Anlatı Sineması adlı makalesinde, sinemaya özgü eril bakış kavramını ortaya koyar, açıklar ve geliştirir. Mulvey, cinsiyet eşitsizliğinin - yani kadınlar ve erkekler arasındaki toplumsal ve siyasal güç asimetrisinin - sinemadaki kadın ve erkek temsillerini belirleyen baskın bir toplumsal güç olduğunu öne sürer. Eril bakış (erkek izleyicinin estetik hazzı), ataerkinin ideolojilerinden ve söylemlerinden türeyen toplumsal bir yapıdır.

Medya çalışmaları ve feminist film teorisi alanlarında, eril bakış kavramı, röntgencilik (cinsel haz olarak bakma), skopofili (bakmaktan haz alma) ve narsisizm (kendini seyretmekten haz alma) davranışlarıyla kavramsal olarak ilişkilidir. Mulvey, Freud'un erkeklerdeki  kastrasyon kaygısı kavramından haraketle, kadında penis olmaması nedeniyle kadının dişi varlığının erkeğin bilinçaltında cinsel güvensizlik uyandırdığını belirtir; burada kadınlar erkek nesneleştirilmesinin pasif alıcılarıdır. Kadın bedeninin ekrandaki varlığı dikkat çekicidir çünkü "penisinin olmaması, kastrasyon tehdidini ve dolayısıyla hoşnutsuzluğu ima eder". Eril bakış ise bunu, kadınsılığın aşırı cinselleştirmesiyle tersine çevirir. Eril bakışın pasif özne ve nesneleri olarak kadınların aşırı cinselleştirilmesi, erkeğin kastrasyon kaygısını, röntgencilik-sadizm ve kadın bedeninin fetişleştirilmesi yoluyla engeller. Röntgencilik-sadizm pratiği, "suçluluğun (kastrasyonla doğrudan ilişkili) saptamasında, kontrolün kurulmasında ve suçlu kişiye ceza veya bağışlama yoluyla boyun eğdirilmesinde bulunan hazzı" içerir; bu, sinema anlatımının yapısıyla, skopofili içindeki fetişleştirme bileşeninden daha uyumludur. Psikolojik olarak, fetişist skopofili, kadının varlığı  nedeniyle erkeğin yaşadığı kastrasyon kaygısını, kadının kişiliğini parçalayarak ve vücudunun belirli kısımlarını aşırı cinselleştirerek azaltır.
Anlatı filminde, eril bakışın görsel perspektifi, kameranın bakış hattı olarak izleyicinin — yani bakışı bir kadının bedenindeki ayrıntılarda takılı kalan heteroseksüel bir erkeğin — bakış açısını yansıtır. Anlatı sinemasında, eril bakış genellikle kadın karakteri (kadın, kız, çocuk) iki erotizm düzeyinde gösterir: Filmin içindeki karakterler için bir arzu nesnesi olarak erotik sunum ve filmin erkek izleyicisi için bir arzu nesnesi olarak erotik sunum. Bu tür görselleştirmeler, kadını pasif bir nesne olarak sunarak, baskın erkek ile boyun eğdirilen kadın rollerini oluşturur. Pasif nesne (kadın) ile aktif izleyici (erkek) arasındaki bu toplumsal eşleşme, ataerkilliğin işlevsel temelini oluşturur; ticari sinemanın estetiklerinde (metinsel, görsel, sembolik) kültürel olarak oluşmuş toplumsal cinsiyet rolleri pekiştirilir. Bu filmlerde eril bakış, kadın bakışından daha önemli bir estetik tercih olarak öne çıkar; bu tercih, erkekler ile kadınlar arasındaki sosyopolitik güç eşitsizliğine dayanır. 
Ataerkilliğin ideolojik temeli olarak sosyopolitik eşitsizlik, erkekler tarafından oluşturulan kurumların (örneğin sinema sektörü, reklamcılık, moda) toplumda neyin “doğal ve normal” olduğunu tek taraflı olarak belirlediği bir değer sistemi olarak kendini gösterir. Zamanla, bir toplumun insanları ataerkilliğin yapay değerlerinin, bir sosyal sistem olarak, toplumda “doğal ve normal” düzen olduğuna inanır; çünkü erkekler kadınlara bakar ve kadınlar erkekler tarafından bakılır. Batılı “aşağı kadınlar” ve “üstün erkekler” hiyerarşisi, erkekleri ve kadınları cinsel eşitler olarak değil, cinsel rakipler olarak yanlış temsil etmekten kaynaklanır.

Freud'un skopofili kavramı, iki tür eril bakış ortaya çıkarmıştır: İlki, cinsel çekimle bağlantılı haz (uç noktada voyörizm), ikincisi ise narsistik özdeşleşmeyle bağlantılı skopofilik hazdır (benlik ideâlinin içselleştirilmesi). Bu iki tür eril bakış da, kadınların sinemayı eril bakış açısının (cinsel, estetik ve kültürel) perspektiflerinden izlemeye toplumsal olarak nasıl zorlandığını gösterir. Sinemadaki kadın temsillerinde, eril bakış kadının insani öznesini ve kimliğini inkâr eder; onu bir birey olmaktan çıkarıp bir nesneye dönüştürür — yalnızca güzelliği, vücudu ve cinsel cazibesi açısından değerlendirilen birine, yani anlatı sinemasındaki erkek cinsel fantezisinin tanımladığı biçimde.

Bir filmi izlerken iki tür izleyicilik durumu ortaya çıkar; bu süreçte izleyici, toplum tarafından tanımlanmış ve atanmış erkeklik ve kadınlık rollerine bilinçli ya da bilinçdışı olarak dâhil olur. Fallos-merkezcilik (phallocentrism) bağlamında, izleyici filmi üç farklı bakış açısından izler: İlk bakış, olayları kaydeden ve filme alan kameranın bakışıdır; ikinci bakış, izleyicinin filmi izlerken neredeyse röntgenci bir eylem gerçekleştirmesidir; üçüncü bakış ise, filmdeki karakterlerin birbirleriyle etkileşim kurarkenki bakışlarıdır.
Kamera, izleyici ve karakterler olmak üzere üç tür bakışa ortak olan görsel perspektif şudur: Bakma eylemi genellikle hikâye içinde erkeğin aktif rolü olarak algılanırken, bakılan olma durumu ise kadının pasif rolü olarak algılanır. Bu ataerkil yapıya dayanarak, sinemasal anlatı kadın karakterleri, erkek izleyici üzerinde güçlü görsel ve erotik etki yaratacak şekilde “görsel olarak kodlanmış” bir fiziksel görünüme sahip cinsel arzu nesneleri olarak sunar ve temsil eder. Bu nedenle hikâyenin (senaryonun) anlatısında, kadın oyuncu olayların gidişatını doğrudan etkileyen ya da olay örgüsünü ilerleten bir kadın özne olarak yer almaz. Kişisel iradeye sahip bir kadın karakteri temsil etmek yerine, erkek başrol oyuncusunu görsel olarak desteklemek amacıyla filmde bulunur; bunu da “cinsel nesneleştirilmenin yükünü taşıyarak” yapar — ki bu durum hem oyuncu, hem karakter, hem de hikâye açısından psikolojik olarak katlanılmaz bir hal alır.
Kadının eril bakışın pasif nesnesi olarak görülmesi durumu, birine güzellik nesnesi olarak bakmaktan elde edilen estetik haz olan skopofiliyle bağlantılıdır. Ayrıca, insan cinselliğinin bir ifadesi olarak skopofili, cinsel fetişler, fotoğraflar, pornografi ve çıplak bedenler gibi şeylere bakmaktan alınan hazza (duyusal ve cinsel) işaret eder. Cinsel izleyicilik iki kategoriye ayrılır: Röntgencilik, izleyicinin başka bir kişiye uzaktan bakmaktan haz almasıdır; bu durumda izleyici genellikle bakılan kişiye cinsel olanlar da dâhil olmak üzere fanteziler yansıtır. Diğeriyse narsisizmdir; burada izleyici, başka bir kişinin görüntüsünü izlerken kendini tanıyarak haz duyar. Röngencilik ve narsisizmin temelleri ise nesne libidosu ve benlik libidosu kavramlarına dayanır.
Erkek izleyiciliği perspektifinden bakıldığında, Mulvey kadınların sinemadan keyif alabilmeleri için erkek baş karakterle özdeşleşmeyi seçmeleri gerektiğini söylemiştir. “If Her Stunning Beauty Doesn't Bring You to Your Knees, Her Deadly Drop-kick Will: Violent Women in Hong Kong Kung fu Film” (0000) adlı makalesinde dramaturg Wendy Arons, şiddet uygulayan kadınların erkeklik üzerindeki tehdidini, bedenlerinin cinselleştirilmesiyle sembolik olarak etkisizleştirir. Şöyle der: “Kadın bedenine odaklanmak — göğüslerin, bacakların ve kalçaların gösterişli biçimde sergilenmesi şeklinde — kadınların ‘toplumun dokusunun ta kendisine’ te

Christina Hoff Sommers'ın Who Stole Feminism? kitabında ortaya attığı iki terimden biri eşitlikçi feminizm diğeri cinsiyet feminizmidir.

Eşitlik ve farklılık feminizmi arasındaki farklılıklar, değişik feminizm akımlar arasındaki farklılıkların belirgin özelliklerin merkezini oluşturur. Eşitlik feminizmine (radikal feminizm) göre “tipik erkekçe” ya da “tipik kadınca” diye yapılan davranış tanımları doğru değildir. Sosyalleşme ve beraberinde getirdiği görev dağılımında kadın ve erkek arasındaki davranış farklılıkları ortaya çıkar. “İnsan kadın olarak doğmaz, kadın yapılır” (Simone de Beauvoir) İkinci Dünya Savaşı'nın sonun kadar, bu cinsiyetler arsındaki rol dağılımı sorun yaratmaya devam etmiştir.
Bu fikre karşı ilk savaş adımını atan “Simone de Beauvoir: Das andere Geschlecht” adlı kitabında, Almanca olarak bu durumdan bahsetmiştir. Daha sonra da Fransızca olarak kaleme aldığı Nouvelles Questions Feministes (NQF) yazısında feministleri sınıflara ayırmıştır.
Simone de Beauvoir, 9 Ocak 1908'de Paris'te doğdu. Burjuva sınıfından geldiği için varlık içinde büyüdü ve bu onun iyi bir eğitim alıp, yeteneklerini geliştirebilmesi için güzel olanaklar sağladı. Henüz 14 yaşındayken ateist olmaya karar verdi. O zamana dek bir Katolik olarak bu dinin tüm gereklerini yerine getiren bir kız olarak büyümüştü. Ancak bu dünyanın “ölümsüz” olan dünyanın yanında önemsiz olduğunu düşünmüyor, aksine asıl olanın bu dünya olduğuna inanıyordu. Bu yüzden “ölümsüzlük” anlamına gelen Tanrı'ya inanmaktan vazgeçti. Bunu ilk kitabı olan ‘Memories d’une jeun efille rangee’de (yoldan çıkmış genç bir kızın anıları; 1958) anlatmıştır. Bu kitabı La force de lage (1960- en iyi yıllarda), La force des choses (1963- olayların akışı) ve Toute compte fait (topu topuna, 1972) izler. Bu kitaplarında hayatının belli kesitlerini ve bir türlü özdeşleşemediği “kadın” ve “evlilik” simgelerinden nasıl uzaklaştığını anlatır. Bunları anlatırken de felsefi bakış açısından vazgeçmez.
Simone de Beauvoir önce filoloji ve matematik okur. Daha sonra Sorbonne'da felsefe eğitimine başlar. Bir süre felsefe öğretmenliği yaptıktan sonra sadece yazarlık yapmaya karar verir.
Üniversitede öğrenciyken Jean Paul Sartre ile tanıştı ve Sartre ölünceye dek onunla beraber yaşadı. Aralarındaki ilişki özgürlük ve bağlılık arasındaki bir denge esasına dayanmaktaydı. Bu ilişkide önemli olan tek şey dürüstlüktü. Sartre de evlilik karşıtıydı ve hiçbir zaman tek kadınla yetinmezdi. İlişki süresince iki yılda bir yenilenen anlaşmalar yaptılar. Bu şekilde birlikteliklerini korur ve aşklarını da düzenlerler. Çok ileriki yaşlara kadar beraber yaşadıkları bir evleri ya da düzenli bir ev hayatları; dolayısıyla da çocukları olmadı. Çünkü Beauvoir, toplumda onu “kadın” rolüne sokacak her türlü şeyden kaçınırdı. “Kadın” rolüne dair hayatındaki tek olgu Sartre ile yaşamak isteğiydi. La force de l'age romanında sadece Sartre ile beraber olduğu zamanların onun için anlamlı olduğunu yazmıştı. Ancak ardından da bir başka romanında şu cümleler okunur: “Sartre ile karşılaştığım zaman her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum: Kurtuluşu bir başkasında aramak, yıkılmanın en güvenli yoludur”.
Sartre ile olan ilişkisinin yoğunluğu Beauvoir'ın eserlerinin özgünlüğünün her zaman sorgulanmasına neden oldu. Her ikisi de eleştirel ortamda, birbirlerinin yapıtlarını etkilemekteydi fakat Sartre'nin özgünlüğü hiçbir zaman sorgulanmadı. Aslında Beauvoir'da Sartre gibi dahi olmadığını ve ondan beslendiğini söyleyerek bu yargıları destekler. Fakat aslında düşüncelerini özgürce dile getirebilecek yetenektedir. Yapıtlarının sadece felsefi kurgu olmaması ve yaşanmış deneyimlere dayanıyor olması özgünlüğüne temel olan esaslardı ve onun felsefe dünyası daha çok etik ve ahlaki sorunlar düzlemindeydi.
Beauvoir'a göre özgürlük Tanrı'nın verdiği bir şey değildi. Aksine insanın onun uğruna her gün savaşması gerekirdi. Eylemleri daima “özgürlük” amacında olmalıydı. Sartre'nin II. Dünya Savaşı'nda askere alınması, daha sonra Almanlara esir düşmesi “özgürlük” ve “ben” kavramlarının dış olgulara bağlı olduğunun bir kanıtıydı. Beauvoir, bu savaş deneyimleriyle başkasının özgürlüğünü artık kendisi için bir tehdit olarak değil, kendi özgürlüğünün bir gerekliliği olarak görmeye başlamıştı. Bu durumdan çıkan ahlaki olgu da her insanın başka insanların özgürlüğü ile ilgili kaygı taşımak zorunda olduğuydu.
Beauvoir “kendini planlama” düşüncesinin kadında var olmadığını görür. Ona göre kadın özerk değil, ”göreceli” bir varlıktır yani kadınlar erkek olmadan düşünemez ve düşünülemezler. “O, erkeğe göre belirlenecek ve farklı görülecek, erkekse ona göre değil, erkek öznedir, o mutlaktır.” (Beauvoir/1989) Bu durumu kadının biyolojik bir görev olan anneliği yerine getirmesi için yetiştirilmesi, erkeğin de “dışarıya” gönderilmesi ve dünyaya egemen olmasına bağlar. Kadın ”iç”in, erkek ise ”dış”ın yaratıcısıdır. Erkek her zaman yeni şeyler yarattı ancak kadın varolanı yeniledi ve türü korudu. Yani Beauvoir’e göre de erkek egemenliği kabul edilmiş durumdaydı, ancak bu bedensel gücün değil, eylem yapan özne olmasının sonucuydu. Beauvoir, “olayların akışı” adlı yapıtında kendisinin kendi kadınlığından acı çekmekten çok uzak olduğunu; çünkü her iki cinsin da avantajlarından yararlandığını söyler. Ancak kitaplarına ve konuşmalarına bakılırsa onun da kendini “göreceli” bir varlık olarak gördüğü anlaşılır ve Sartre olmazsa olamayacağı izlenimi daha da belirginleşir.
Beauvoir Sarte'nin de benimsemiş olduğu Marksizm'i benimsedikten sonra ikili sosyalist ülkelere birçok gezi yaptı. Kapitalizm ve sosyalizmin etkisiyle 1970'li yıllardaki siyasi çalışmalarının ağırlık noktasını kadın hareketlerine verdi.
Beauvoir'in son yapıtı La cer des adieux'te (1981- vedaın töreni) 15 Nisan 1980'de ölen hayat arkadaşının fiziksel çöküntüsü anlatılır. Ayrıca son yıllarda Sartre ile yaptığı konuşmalar da bu kitapta yer almaktadır. Ancak bir yandan “büyük bir adamın bedensel zayıflıklarının gereksiz yere çok ayrıntılı anlatılması”, bir yandan da “eleştirel mesafenin çok az olması” kusurlarıyla birçok eleştiriye maruz kaldı. Yeni bir şeyler yazmak için gerekli esini bulamadığından yazmayı bıraktı. 14 Nisan 1986'da öldü.

This Is What A Feminist Looks Like?

Feminist bilimkurgu cinsiyet eşitsizliği, cinsellik, ırk, ekonomi ve üreme gibi feminist temaları irdeleyen ama yalnızca bunlarla da sınırlı kalmayan bilimkurgunun bir alt alanıdır. Feminist bilimkurgu baskın kültürü eleştirme eğilimi nedeniyle politiktir. En tanınmış feminist bilimkurgu eserlerinden bazıları bu temaları cinsiyet eşitsizliklerinin ya da cinsiyet güç dengesizliklerinin olmadığı toplumları ütopyalar ya da cinsiyet eşitsizliğinin şiddetlendiği dünyaları anlatan distopyalar ile bu temaları açıklamış ve dolayısıyla feminist çalışmanın devam etmesi gerektiğini vurgulamışlardır.

Bilimkurgu ve fantezi özellikle teori ile pratiği birbirine bağlayarak feminist düşünce için önemli bir araç olarak hizmet etmektedir. Feminizm'in nihai hedefleri en etkin biçimde tasvir eden başka bir tarz daha yoktur: Cinsiyetçilikten bağımsız dünyalar, kadınların (bilime) katkılarının tanındığı ve değer verildiği dünyalar, kadınların arzu ve cinselliklerindeki çeşitliliği irdeleyen dünyalar ve cinsiyetin ötesine geçmiş dünyalar.

Bu liste, feminist filozofları içermektedir.

Carol Adams
Jane Addams
Alicia Gaspar de Alba
Linda Martín Alcoff
Alia Al-Saji
Amy Allen
Elizabeth Anderson
Gloria E. Anzaldúa
Hannah Arendt
Mary Astell

Bat-Ami Bar-On
Margaret Atherton
Sandra Bartky
Nancy Bauer
Simone de Beauvoir
Seyla Benhabib
Debra Bergoffen
Emanuela Bianchi
Peg Birmingham
Susan Bordo
Chiara Bottici
Tina Botts
Rosi Braidotti
Samantha Brennan
Wendy Brown
Susan Brownmiller
Sylvia Burrow
Judith Butler

Ann J. Cahill
Joan Callahan
Adriana Cavarero
Margaret Cavendish
Claudia Card
Ruth Chang
Tina Chanter
Nancy Chodorow
Hélène Cixous
Lorraine Code
Patricia Hill Collins
Anna Finch Conway
Drucilla Cornell
Alice Crary
Sharon Crasnow
Ann Cudd
Chris Cuomo
Jean Curthoys

Mary Daly
Angela Y. Davis
Kathy Davis
Olympe de Gouges
Teresa De Lauretis
Penelope Deutscher
Donna Dickenson
Kristie Dotson
Andrea Dworkin

Bracha Ettinger

Anne Fausto-Sterling
Ellen K. Feder
Carla Fehr
Shulamith Firestone
Nancy Fraser
Miranda Fricker
Betty Friedan
Marilyn Friedman
Marilyn Frye

Ann Garry
Moira Gatens
Ivone Gebara
Carol Gilligan
Kathryn Gines
Emma Goldman
Namita Goswami
Germaine Greer
Lisa Guenther

Donna Haraway
Sandra Harding
Elizabeth Harman
Nancy Hartsock
Sally Haslanger
Carol Hay
Virginia Held
Cressida Heyes
Nancy Holland
Bonnie Honig
Gillian Howie
bell hooks
Hypatia

Luce Irigaray

Alison Jaggar
Robin James
Marianne Janack
Grace Jantzen
Fiona Jenkins

Evelyn Fox Keller
Serene J. Khader
Eva Feder Kittay
Sarah Kofman
Christine Koggel
Julia Kristeva

Marguerite La Caze
Rae Helen Langton
María Pía Lara
Michèle Le Dœuff
Hilde Lindemann
Genevieve Lloyd
Helen Longino
Judith Lorber
Audre Lorde

Catharine Macaulay
Catherine MacKinnon
Mary Mahowald
Donna-Dale Marcano
Ishani Maitra
Noëlle McAfee
Mary Kate McGowan
Peggy McIntosh
Ladelle McWhorter
Diana Tietjens Meyers
Harriet Taylor Mill
Kate Millett
Patricia Mills
Trinh T. Minh-ha
Elizabeth Minnich
Cherríe Moraga
Chantal Mouffe
Judith Sargent Murray

Uma Narayan
Kathryn Norlock
Martha Nussbaum
Andrea Nye
Noëlle McAfee

Peg O'Connor
Susan Moller Okin
Kelly Oliver
Mariana Ortega

Shelley Park
Carole Pateman
L. A. Paul
Elizabeth Potter
Paul B. Preciado

Adrienne Rich
Avital Ronell
Hilary Rose
Sarah Ruddick

Jennifer Saul
Jana Sawicki
Naomi Scheman
Sally Scholz
Robin Schott
Ofelia Schutte
Lisa Schwartzman
Margrit Shildrick
Vandana Shiva
Dorothy Smith
Holly Martin Smith
Nancy Snow
Miriam Solomon
Elizabeth V. Spelman
Gayatri Chakravorty Spivak
Alison Stone
Shannon Sullivan
Anita Superson
Susanne Sreedhar

Lisa Tessman
Lynne Tirrell
Rosemarie Tong
Sojourner Truth
Nancy Tuana

Margaret Urban Walker
Georgia Warnke
Gail Weiss
Susan Wendell
Anna Wheeler
Cynthia Willett
Shannon Winnubst
Charlotte Witt
Mary Wollstonecraft
Frances Wright
Alison Wylie
Monique Wittig

Young, Iris Marion
Yu, Cheng-hsieh

Naomi Zack
Ewa Ziarek

Feminist felsefe
Feministler listesi
Feminist sanatçılar listesi
Feminist şairler listesi

Yıllar boyunca çeşitli feminist ideoloji hareketleri gelişti. Hedefler, stratejiler ve bağlılıklar bakımından farklılık gösterirler. Sıklıkla örtüşürler ve bazı feministler kendilerini feminist düşüncenin çeşitli dallarıyla özdeşleştirirler.

Geleneksel olarak feminizm, bazen feminist düşüncenin "Üç Büyük" okulu olarak bilinen üç ana geleneğe ayrılır: liberal/ana akım feminizm, radikal feminizm ve sosyalist veya Marksist feminizm. 20. yüzyılın sonlarından bu yana, çoğu üç ana geleneğin dalları olarak görülen çeşitli yeni feminizm biçimleri de ortaya çıktı.
Judith Lorber, üç geniş feminist söylem türü arasında ayrım yapar: cinsiyet reformu feminizmleri, cinsiyete dirençli feminizmler ve cinsiyet devrimi feminizmleri. Tipolojisinde, toplumsal cinsiyet reformu feminizmlerinin kökleri, bireysel haklara vurgu yapan liberalizmin politik felsefesine dayanmaktadır. Toplumsal cinsiyete dirençli feminizmler, toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklediğini iddia eden alt kültürlerde bile kadınların ikincil konumda tutulduğu belirli davranışlara ve grup dinamiklerine odaklanır. Toplumsal cinsiyet devrimi feminizmleri, kavramlarını ve kategorilerini yapısökümüne uğratarak ve eşitsizliklerin kültürel yeniden üretimini analiz ederek toplumsal düzeni bozmaya çalışır.

Genel bir terim olarak " ana akım feminizm ", ne sosyalist ne de radikal feminist kamplara girmeyen feminist ideolojileri ve hareketleri tanımlar. Ana akım feminist hareket geleneksel olarak siyasi ve yasal reforma odaklandı ve kökleri 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarındaki birinci dalga liberal feminizmde bulunuyor. Liberal feminizm bu geniş geleneksel anlamda "ana akım feminizm", "reformist feminizm", "eşitlikçi feminizm" veya tarihsel olarak "burjuva feminizmi"  sosyalist ve sosyalist ve radikal feminizm  olarak da adlandırılır
Üçüncü dalga ve dördüncü dalga feminizm bağlamında, bu terim bugün genellikle deneme yazarları  ve kültürel analistler  tarafından genel bir izleyici kitlesine hitap eden bir harekete atıfta bulunmak için kullanılmaktadır. Ana akım feminizmden genellikle alaycı bir şekilde "beyaz feminizm"  olarak bahsedilir; bu terim, ana akım feministlerin ırk, sınıf ve cinsellik ile kesişimsellik için mücadele etmediklerini ima eder.
Üçüncü dalga ve dördüncü dalga ana akım feminizmin bazı bölümleri de ticarileştirilmekle  ve yalnızca (2017 (2017) itibarıyla) batı dünyasında daha az tartışmalı olan konulara odaklanmakla suçlanıyor  kadınların siyasi katılımı veya kadınların eğitime erişimi gibi. Radikal feministler bazen ana akım feministleri "bir ataerki sisteminin" parçası olarak eleştirir.  Bununla birlikte, feminist mücadelenin önemli kilometre taşları -örneğin oy verme hakkı ve eğitim hakkı- temel olarak ana akım feminist hareketin çalışmalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı; hem erkekler hem de kadınlar arasında feminist nedenler.

Anarko-feminizm (anarşist feminizm ve anarko-feminizm olarak da adlandırılır), anarşizm ile feminizmi birleştirir. Genellikle ataerkilliği istemsiz hiyerarşinin bir tezahürü olarak görür. Anarko-feministler, ataerkiye karşı mücadelenin, sınıf mücadelesinin ve devlete karşı anarşist mücadelenin temel bir parçası olduğuna inanırlar. Özünde felsefe, anarşist mücadeleyi feminist mücadelenin gerekli bir bileşeni olarak görür ve bunun tersi de geçerlidir. L. Susan Brown'ın belirttiği gibi, "anarşizm, tüm iktidar ilişkilerine karşı çıkan bir siyaset felsefesi olduğu için, doğası gereği feministtir".
Önemli tarihsel anarko-feministler arasında Emma Goldman, Federica Montseny, Voltairine de Cleyre, Maria Lacerda de Moura ve Lucy Parsons yer alır. İspanya İç Savaşı'nda, hem anarşist hem de feminist fikirleri savunmak için örgütlenen Federación Anarquista Ibérica ile bağlantılı anarka-feminist bir grup olan Mujeres Libres ("Özgür Kadınlar").
Çağdaş anarka-feminist yazarlar/teorisyenler arasında Lucy Friedland, L. Susan Brown ve eko-feminist Starhawk yer alır. Çağdaş anarko-feminist gruplar arasında Bolivya'nın Mujeres Creando'su, Radikal Cheerleaders, İspanyol anarko-feminist squat La Eskalera Karakola ve yıllık La Rivolta! Boston'daki konferans.

Siyah feminizm, cinsiyetçilik, sınıf baskısı ve ırkçılığın ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğunu savunur. Cinsiyetçiliği ve sınıfsal baskıyı aşmaya çalışan ancak ırkı göz ardı eden feminizm biçimleri, ırksal önyargı yoluyla kadınlar da dahil olmak üzere birçok insana karşı ayrımcılık yapabilir. Ulusal Siyahi Feminist Örgüt (NBFO) 1973'te Florynce Kennedy, Margaret Sloan ve Doris Wright tarafından kuruldu ve Wright'a göre "yüzyıldaki diğer tüm örgütlerden daha fazla cinsiyetçilik ve ırkçılığa cepheden saldırı başlattı". NBFO aynı zamanda Boston merkezli Combahee River Collective örgütünün 1974'te kurulmasına yüzyıl sonra ilham kaynağı oldu. Combahee üyesi Barbara Smith'in bugün hala bir model olmaya devam eden feminizm tanımı, "feminizm; ekonomik olarak ayrıcalıklı beyaz heteroseksüel kadınlara olduğu kadar beyaz olmayan, işçi sınıfı, fakir, fiziksel engelli, lezbiyenler, yaşlılar olmak üzere tüm kadınları özgürleştiren politik teori ve pratiktir. Bundan daha azı feminizm değil, yalnızca kadınların kendini büyütmesidir."  Combahee River Collective, 1974'te siyah kadınların özgürleşmesinin; ırkçılığın, cinsiyetçiliğin ve sınıfsal baskının sona ermesini gerektireceği için tüm insanlar için özgürlük gerektirdiğini savundu. Bu hareketten gelişen teorilerden biri de Alice Walker'ın kadıncılığıydı . Özellikle beyaz kadınlar tarafından yönetilen, büyük ölçüde beyaz orta sınıf hareketleri olan ve genellikle ırkçılık ve sınıfçılığa dayalı baskıyı görmezden gelen erken feminist hareketlerden sonra ortaya çıktı. Alice Walker ve diğer kadıncılar, siyah kadınların beyaz kadınlardan farklı ve daha yoğun bir baskı yaşadıklarına dikkat çekti.
Angela Davis, Women, Race and Class (1981) adlı kitabında ırk, cinsiyet ve sınıfın kesişimine odaklanan bir tartışmayı dile getiren ilk insanlardan biriydi .  Tanınmış bir feminist hukuk teorisyeni olan Kimberlé Crenshaw, 1980'lerin sonunda, siyah kadınlara yönelik bileşik ayrımcılığın etkilerini tanımlamanın bir parçası olarak, ayrımcılık karşıtı hukuk alanındaki çalışmalarının bir parçası olarak bu fikre kesişimsellik adını verdi.

Feminist teoloji genellikle Batı dini gelenekleri (çoğunlukla Hristiyanlık ve Yahudilik'te) içinde bu dinlerin uygulamaları, gelenekleri, kutsal metinleri ve teolojilerini feminist bir perspektiften yeniden değerlendiren bir harekettir. Feminist teolojinin hedefleri arasında kadının din adamları ve dini otoriteler arasındaki rolünü genişletmek, Tanrı'nın erkeksi imajını yeniden yorumlamak ve inancın dili ve mitleri arasında dişi (female) tahayallü daha fazla göz önüne almaktır.
Feminizm dinlerin pek çok vechesi üzerine büyük bir etki bırakmıştı. Protestan Hristiyanlığın liberal kollarında kadın hâlen din adamı olabilmektedir. Reform, Konservatif ve Rekonstrüksiyonist Yahudilikte de hâlen kadınlar rabbi ve kantor (hazan) olabilmektedirler. Söz konusu Hristiyan ve Yahudi gruplarında kadınlar iktidar statülerini elde etmekte giderek daha fazla erkekle eşit hale gelmektedir. Bu eğilimlere Yahudiliğin ortodoks akımlarında, Katolik Kilisesinde, Güney Baptistleri ve Missouri Sinod Luteryanları gibi muhafazakâr Protestan gruplarında ve İslamiyette karşı çıkılmaktadır. Tüm bu dinler ve mezheplerde kadının din adamı ve erkeklerde olduğu biçimiyle din bilgini olarak kabulüne karşı çıkılmaktadır.
Yeni Ahit'te Pavlus kadınların kilisede sessizce oturması gerektiğini söylemiştir. İncil'in Korintliler bölümündeki bu tavsiyenin kaynağı Havva'nın kocasını günaha teşvik edişiydi. Hem Eski hem de Yeni Ahit'te kadın, erkeğin mülkü olarak görülmekteydi.
Amerikan Kilisesi içinde bazı kimseler kadına ilişkin bu olumsuz görüşlere karşı çıktılar ve feminizmin ilk öncüleri arasında olan Emma Willard 1821 yılında kadınları eğitmek amacıyla Troy Female Seminary'yi kurdu. Catherine Beecher 19.yüzyılda Hartford Female Seminary'yi kurdu. Bu öncüler ve onları takibeden başkaları kadının misyoner hareket içindeki pozisyonunu geliştirmeye katkıda bulundular. Yoğun itirazlara karşın Charlotte H. White 1815'te ilk kadın misyoner oldu. 1850 yılında ilk feministler arasında belki de en önemli bir yere sahip Antoinette Louise Brown teoloji eğitimi alan ve 1853 yılında papaz (ministry) olarak atanan ilk kadın oldu.

Feminist Theology

God and Gender 17 Aralık 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Feminist sanat, 1960'ların sonu ve 1970'lerin feminist hareketiyle ilişkili bir sanat kategorisidir. Feminist sanat, kadınların yaşamları boyunca deneyimledikleri toplumsal ve politik farklılıkları vurgular. Bu sanat biçiminden umut edilen kazanım, eşitliğe veya özgürlüğe yol açma umuduyla dünyaya olumlu ve anlayışlı bir değişiklik getirmektir.  Kullanılan medya, resim gibi geleneksel sanat biçimlerinden performans sanatı, kavramsal sanat, vücut sanatı, zanaatçılık, video, film ve lif sanatı gibi daha alışılmışın dışında yöntemlere kadar uzanmaktadır. Feminist sanat, yeni medyanın ve yeni bir bakış açısının dahil edilmesi yoluyla sanatın tanımını genişletmeye yönelik yenilikçi bir itici güç olarak hizmet etti.
Tarihsel bağlamda, kadın sanatçılar var olduklarında büyük ölçüde karanlıkta kaldılar: Michelangelo veya Da Vinci eşdeğeri bir kadın yoktur. Neden Büyük Kadın Sanatçılar Yoktur kitabında Linda Nochlin, "Suç yıldızlarımızda, hormonlarımızda, adet döngülerimizde veya boş iç alanlarımızda değil, kurumlarımızda ve eğitimimizdedir" yazmıştı. Kadınların tarihsel olarak "çocuk bakma" rolü nedeniyle, çoğu kadın sanat yaratmaya zaman ayıramadı. Buna ek olarak, kadınların sanat okullarına girmesine nadiren izin verildi ve uygunsuzluk korkusuyla canlı çıplak çizim derslerine neredeyse hiç izin verilmedi. Bu nedenle, sanatçı olan kadınlar, babaları veya amcaları tarafından eğitilmiş ve natürmort, manzara veya portre çalışması yapan, boş zamanları olan büyük ölçüde varlıklı kadınlardı. Örnekler arasında Anna Claypoole Peale ve Mary Cassatt sayılabilir.
Feminist sanat, her bireye göre farklı, farklı kişisel ve politik unsurlar içerdiğinden tanımlanması tartışmalı olabilir. Feminist bir sanatçı tarafından üretilen bütün eserler feminist sanat mıdır? Feminist olmayan bir sanatçı tarafından yapılan sanat feminist sanat olabilir mi? Lucy R. Lippard 1980'de feminist sanatın "ne bir stil ne de bir hareket olduğunu, bunun yerine bir değer sistemi, devrimci bir strateji, bir yaşam tarzı" olduğunu belirtti. 1960'ların sonunda ortaya çıkan feminist sanat hareketi, 1960'ların öğrenci protestolarından, sivil haklar hareketinden ve ikinci dalga feminizmden ilham aldı. Cinsiyetçiliği ve ırkçılığı teşvik eden kurumları eleştiren farklı ırktan öğrenciler ve kadınlar, eşitsizliği tespit edip düzeltmeye çalıştılar. Kadın sanatçılar sanat dünyasındaki eşitsizliklere ışık tutmak için sanat eserlerini, protestolarını, kolektiflerini ve kadın sanat sicillerini kullandılar. Feminist sanatın ilk dalgası 19. yüzyılın ortalarında kuruldu. 1920'lerin başında Amerika'da kadının oy hakkını kazanmasıyla birlikte liberalleşme dalgası tüm dünyaya yayıldı. Feminist sanattaki yavaş ve kademeli değişim 1960'larda hız kazanmaya başladı.

1960'lardan önce, kadın yapımı sanat eserlerinin çoğu, kadınların tarihsel olarak karşı karşıya kaldıkları koşulları ele almadığı veya eleştirmediği için feminist içerik barındırmıyordu. Kadınlar, sanatçılardan ziyade daha çok sanatın öznesiydi. Tarihsel olarak kadın bedeni, erkeklerin zevki için var olan bir arzu nesnesi olarak görülüyordu. 20. yüzyılın başlarında, kadın cinselliğini öne çıkaran - örneğin pin-up kızı türünde - eserler üretilmeye başlandı. 1960'ların sonlarında, kadınları yalnızca cinselleştirilmiş bir tarzda tasvir etme geleneğinden kopan çok sayıda kadınsı sanat eseri vardı.
Tanınma amacındaki birçok kadın sanatçı, erkeklerin baskın olduğu bir sanat dünyasında rekabet edebilme adına eserlerini "cinsiyetten arındırma" için mücadele etti. Bir iş bir kadın tarafından yapılmış gibi "görünmezse", o zaman kadınlarla ilgili damgalama işin kendisine yapışmaz, böylece iş kendi bütünlüğünü kazanır. 1963'te Yayoi Kusama, toplama heykeller olarak adlandırdığı daha geniş bir eser koleksiyonunun parçası olan Oven-Pan'ı yarattı. Bu koleksiyondaki diğer eserlerde olduğu gibi, Oven-Pan kadın işiyle ilişkili bir nesneyi – bu örnekte metal bir tava – alır ve tamamen aynı malzemeden soğanlı topaklarla kaplar. Bu, kadın sanatçıların toplumdaki geleneksel rolünden kurtulmanın yollarını arayan erken feminist bir örnektir. Sadece kadınların mutfakta kullanacağı metal tava olma işlevini ortadan kaldırarak değil, aynı zamanda çirkinleştirerek eşyanın cinsiyetini ortadan kaldırmaktadır.
Yoko Ono'nun 1964 tarihli Cut Piece' çalışmasıyla performans sanatı, toplumsal cinsiyete ilişkin toplumsal değerler üzerine eleştirel bir analiz biçimi olarak feminist sanat eserlerinde popülerlik kazanmaya başladı. Bu çalışmada Yoko Ono, önünde bir makasla yere diz çökmüş olarak görülür. Ono, izleyicileri tek tek, giysilerinin bir parçasını kesmeye davet etti. Özne (Ono) ile izleyici arasında oluşturulan bu yakın ilişki, Ono'nun cinsel nesne haline gelmesi anlamında toplumsal cinsiyet kavramını ele almıştır. Giderek daha fazla giysi parçası kesilirken hareketsiz kalarak, izleyicinin sütyeninin kesildiği noktaya kadar ulaşırken kadının bir nesne olarak görüldüğü toplumsal duruşu ortaya koyar.

Feminist seksoloji, kadınların cinsel yaşamlarıyla ilgili olarak cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin kesişimine odaklanan bir seksoloji çalışma dalıdır. Seksoloji, genel olarak psikanalizde büyük bir rol oynayan Freudcu teori üzerinden bir temele sahiptir. Seksolojinin bu spesifik alanı ise, klasik seksolojiden farklı olarak cinsellik deneyimlerini kapsayıcı olarak ele almaya ve geçmişte seksolojide ifade edilen sorunlu fikirleri yıkmaya çalışır. Feminist seksoloji, kapsayıcı seksoloji alanıyla birçok ilkede ortaktır; özellikle kadın cinselliği için belirli bir metot veya "normallik" önermeye çalışmaz, sadece kadınların cinselliklerini ifade ettikleri farklı, çeşitli yolları inceler ve not eder. Yeni ancak hızla büyüyen bir alandır.

Feminist seksologların incelediği konuların çoğu üreme hakları, seks işçiliği, gey ve transseksüel kimlikler, evlilik, pornografi ve toplumsal cinsiyet rollerini içerir ancak bunlarla sınırlı değildir. Feminist seksoloji alanındaki çalışmaların önemli bir çoğunluğu, son birkaç on yılda, 1960'lar ve 1970'lerdeki cinsel özgürlük hareketlerine, kolayca idare edilen ve etkili bir doğum kontrol yönteminin tanıtılmasına, lezbiyen ve transseksüel görünürlüğüne ve kadınların kendi hayatları üzerinde giderek artan yetkisi üzerine yapılmıştır. Batı toplumu bağlamında seks yanlısı bir tutuma gerçekten ulaşılıp ulaşılamayacağı, cinsel devrimin kadınlara gerçekten yararlı olup olmadığı konusunda çok sayıda tartışma bulunmaktadır.

Lezbiyenlik, feminist seksolojinin ana temalarından biridir. Genel toplum ve kültür tarafından lezbiyenler çoğunlukla göz ardı edilir ve bunun bir sonucu olarak lezbiyen kadınların kamusal ve profesyonel alanlarda yok sayılması durumu ortaya çıkar. Örneğin, işyerinde lezbiyen kadınlar sıklıkla hâlâ cinsel olarak objeleştirilmektedir ve 'heteroseksüel kadın' rolünü oynamaya zorlanırlar. Feminist teorisyen Adrienne Rich, "Zorunlu Heteroseksüellik" başlıklı makalesinde bu tür bir baskıyı şöyle ele almaktadır:Kadınlar iş yaşamındaki varlıklarını sürdürmek için cinsel tacize katlanmak zorunda kalıyor ve kayıtsız, sevecen, istekli görünen bir şekilde heteroseksüel davranmayı öğreniyorlar… işyerinde cinsel tekliflere kararlı bir şekilde direnen kadın, 'kurumuş, cinsiyetsiz veya lezbiyen' olmakla suçlanıyor.Rich, "Zorunlu Heteroseksüellik" kitabının 649. sayfasında ayrıca "Lezbiyen varoluşu hem bir tabuyu yıkmayı hem de zorunlu bir yaşam tarzını reddetmeyi içerir" demektedir.

"Seks Düşünmek" adlı makalesinde Gayle Rubin, fahişeliğin bir zamanlar sosyal açıdan kabul edilebilir bir meslek iken günümüz toplumunda yalnız bırakılmış ve yargılanmış bir mesleğe dönüşümünü ve "Cinsiyetin modernleşmesi" olarak bilinen toplum algısındaki değişimi tartışmıştır. Fuhuş durumunda cinsiyetin modernleşmesi şu şekilde tanımlanmaktadır; seks işçileri, eşcinseller, sadomazoşistler ve benzeri cinsiyet gruplarının yerelleştirilmiş popülasyonlar halinde örgütlenmesi". "Seks Düşünmek" kitabının 156. sayfasında Rubin, fuhuş mesleği ve onun günümüz toplumundaki yeri ile ilgili olarak şöyle demiştir;Seks işçiliği bir meslektir…seks işçileri, cinsel faaliyetleri bazında damgalanan suçlu bir cinsel nüfustur… seks işçileri, polisin  birincil avıdır.Fuhuş karşıtı yasal düzenlemeler de son yıllarda su yüzüne çıkmaya başlamış, yerel yargı bölgelerinde fahişelik ortadan kaldırmış ve çeşitli cinsel ticaret biçimlerini kısıtlamıştır. 163. sayfada Rubin, bu eylemlerin nasıl gerekçelendirildiğini şu şekilde yazmıştır:[Bu eylemler] sağlığa, güvenliğe, kadınlara ve çocuklara… veya bizzat doğrudan medeniyete yönelik tehditler olarak tasvir edilerek rasyonel hale getirilir. Faaliyetin zararsız olarak kabul edildiği bağlamda dahi, görünmeden daha kötü bir şeye 'yol açtığı' iddia edilebildiği için yasaklanabilir.

"Seks Düşünmek: Cinsellik Politikasının Radikal Bir Teorisi İçin Notlar" adlı makalesinde Gayle Rubin; toplumun çocuklara toplumsal cinsiyet ve cinsiyeti öğrettiğini belirtir. Ona göre; Çocuklar doğduklarında bu kavramlar hakkında hiçbir şey bilmezler çünkü toplumsal cinsiyet ve cinsiyet sosyal olarak inşa edilmiş fikirlerdir. Toplum, çocuklarımıza sosyal normları eylemler yoluyla öğretir. Bu davranış yoluyla cinsiyeti modeller ve çocuklar erkek ya da kadın olmalarına bağlı olarak belirli bir şekilde davranmayı öğrenirler.
On dokuzuncu yüzyılda mastürbasyon eylemi bir tabu olarak toplumda yer bulmuştur ve sağlıksız bir fiil olarak görülmüştür. Bir çocuğun erken cinsel ilgisi olarak düşünülen şey, şiddetle caydırılmıştır, çünkü herhangi bir türlü cinsel heyecan duygusunun çocuğun sağlığına zarar verebileceği ve olgunlaşmasını engelleyeceği düşünülmüştür. Geçmişte ebeveynler, çocuklarının  mastürbasyon yapmasını önleyebilmek için, kendilerine dokunmamaları için onları bağlamak ve hatta cinsel organlarında kalıcı cerrahi değişiklikler yapmak gibi aşırı önlemlere başvurmuşlardır. Günümüz toplumunda bu aşırı önlemler büyük ölçüde terk edilmiş olsa da, cinsellik fikrinin çocuklar için zararlı olduğu yönündeki tutum hala devam etmektedir.
Anne Fausto-Stearling'e göre de Bebek Genital Cerrahisi, tanımlanmış bir cinsiyet kategorisine uymayan (bazenleri ebeveynin rızası dahilinde veya olmayarak) bebeklere yapılan kozmetik bir ameliyattır. Ameliyat, cinsel üreme organlarını çocuğun isteklerini veya daha sonraki yaşamında neyi seçmiş olabileceğini dikkate almadan erkek veya kadın cinsiyet ikililerini yeniden şekillendirir. Bu durum, çocuk büyüdükçe cinsiyet karmaşası yaşamasına ve mutsuz olmasına yol açabilir ve hatta çocuğun üreme organlarının nasıl geliştiği üzerinde biyolojik fiziksel bir etkiye sahip olabilir.

Gayle Rubin, modern toplumun cinsel eylemleri teorik değerler üzerinden yargıladığını savunmaktadır. "Evli, üreme  kapasitesine sahip heteroseksüeller erotik piramidin en tepesinde yalnızdır" der. Bu da demektir ki, cinsel ilişkiye giren kişiler evli, heteroseksüel ve üreme olasılığı mevcut olduğundan toplum nezdinde cinsellik faaliyetleri daha yüksek bir öneme sahiptir. Evlenmemiş kişilerin heteroseksüel seksi de değerlidir, ancak "o kadar değildir". Tek eşli, heteronormatif toplumda lezbiyen ve gey ilişkilerine pek saygı duyulmasa da, yine de asgari  ölçüde geçerli bulunabilir. "Şu anda en çok hor görülen cinsel sınıflar arasında transseksüeller, travestiler, fetişistler, sadomazoşistler, fahişeler gibi seks işçileri ve porno modelleri yer alıyor..." Yalnız seks eylemleri veya mastürbasyon ise, bu hiyerarşinin bir parçası olarak bile kabul edilmez. Bu cinsel eylemler, üreme ve çocuk yaratma yeteneklerinden dolayı bu şekilde düzenlenmiştir. "Bu sisteme göre 'iyi', 'normal' ve 'doğal' olan cinsellik ideal olarak heteroseksüel, evli, tek eşli, üreme ve ticari olmayan olmalıdır. Eşcinsellik, fetiş nesneleri, pornografi kullanımı ve rastgele seks gibi toplumsal olarak belirlenmiş bu kuralları çiğneyen seksle ilgili her şey "kötü" ve "doğal olmayan" olarak kabul edilir:Tüm bu cinsel değer hiyerarşileri -dini, psikiyatrik veya popüler- ırkçılık, etnosentrizm ve dini şovenizmin ideolojik sistemleriyle aşağı yukarı aynı şekilde işler. Cinsel açıdan ayrıcalık sahibi olanların esenliğini ve cinsel ayaktakımının sıkıntılarını ussallaştırıyorlar.

Ataerkil cinsel istek kültürü altında, kadınlar cinsel davranışlarla ilgili gerçek duygularını ifade etmemeleri için baskı altına alınır. Kadınların arzu korkusu onları susturur ve toplumun ilişkilerde gücün ve otoritenin erkeklerde olduğuna dair inancını haklı çıkarır. Kadınların cinsel ihtiyaçlarını ifade etmelerine izin verilmez, erkek gücü mastürbasyona da karşı kabul edilir.
Kadınlara cinsel arzu konusunda muhafazakar olmaları öğretilirken, aynı zamanda çelişkili bir şekilde bedenlerinin cinsel bir sese sahip olmadan erkeklerin zevkine hazır olması gerektiği de öğretilir. Seksolojinin psikoloji içinde de bir temeli vardır ve DSM-5'in kadın cinsel işlev bozukluklarını kategorize etme biçimi, kadınların cinselliği üzerindeki erkek gücü isteklerine odaklıdır. Kadınlar arasında cinsel işlev bozukluğu söz konusu olduğunda, çoğu kadın, belirli bir süre içinde "kişisel sıkıntıya" neden olarak kabul edilen "cinsel isteği azaltmış"  kategorisine dahil edilir. Ancak çoğu zaman, kadınların hissettiği kişisel sıkıntı, ilişki sorunlarından ve cinsel istek eksikliğinden rahatsız olan bir partnerden kaynaklanıyor olabilir. "Kadınlar, kişisel olarak cinsel tepkilerine iyi uyum sağlasalar bile, evliliklerinde cinsiyetle ilgili gerginlikler yaşadıkları için cinsel olarak bozuk olarak teşhis ediliyor ve tedavi ediliyor." DSM-5, bir kadının cinsel faaliyette bulunmak istememesinin diğer nedenlerini tanımaz. Bu nedenler; "cinsel iletişim, duygu, tüm vücut deneyimi, tabu ve tehlike, bağlılık, çekim, cinsel bilgi, güvenlik, saygı, bedenler, meme döngüleri, hamilelik, doğum kontrolü veya yaşlanma hakkında duygular." olabilir.
Kadınların kendi cinsellikleri hakkında söz sahibi olamamaları, feminist teorinin çeşitli alanlarında oldukça tanınan bir sorundur. Audre Lorde "Erotik Kullanımı: Güç Olarak Erotik"te, erotik olanın erkek arzusuna dayanmayan cinsellik hakkında bir ses elde etmek için güç olarak kullanılabileceği çözümünü sunmuştur. Lorde, "Baskıya karşı eylemlerimiz, benlikle bütünleşir, motive olur ve içeriden güçlenir" demiştir. Lorde için, "erotik" sadece cinsellik değildir; insanların hayatta yaptıklarını sevme ve tutkulu olma gücüdür. "Erotik olanı" "güç" olarak görmüştür çünkü kadınların erotik "gücü" varsa, ses sahibi olabileceklerine ve hayatlarında kendileri olabileceklerini iddia eder. Ayrıca zorunlu heteroseksüellik kavramı, toplumu lezbiyen cinselliğinin norm dışı olduğuna inandırmaktadır. Cinsel eylemlerin çoğunun üreme amacı olmadan gerçekleştiğine dair genel bir kabul olsa da; Toplumun çoğuna göre cinsiyet, tanımı doğası gereği hala biyolojik kabul edilir, yani cinsiyet "heteroseksüel sekstir ve vajinal ilişkiyi gerektirir." Erkekler, lezbiyenlerin güçlerini yeneceklerine inandıkları için, heteroseksüelliği varsayılan bir cinsel yönelim olarak dayatırlar ve dışarı çıkmalarını

Feminist tarih, tarihin, kadın bakış açısından yeniden okunması anlamına gelir. Feminist hareketin kökenlerini ve evrimini özetleyen feminizmin tarihi ile aynı şey değildir. Ayrıca, kadınların tarihsel olaylardaki rolüne odaklanan kadın tarihinden farklıdır. Feminist tarihin amacı, geçmişte kadın seslerinin ve seçimlerinin önemini iyileştirmek ve göstermek için kadın yazarların, sanatçıların, filozofların vb. yeniden keşfedilmesiyle tarihin kadın bakış açısını araştırmak ve aydınlatmaktır.
Feminist tarih, tarihsel analizin tüm yönlerine toplumsal cinsiyet etkileri kazandırıp, toplumsal cinsiyeti tarihsel analizin tüm yönlerine dahil edecek şekilde değiştirmeye çalışır. Jill Matthews'e göre; "bu değişimin amacı politiktir: kadınları küçülten ve ezen tarihsel disiplinin uygulamalarına meydan okumak ve kadınlara özerklik ve öz tanımlama alanı sağlayan uygulamalar yaratmaktır."

Onun hikayesi
Feminizmin tarihi
Woman in the Nineteenth Century

Bağımsız Sesler: Alternatif gazetelerinin online koleksiyonu 23 Ekim 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kadın Tarihi ve Feminist Teori Bağlantıları (İngilizce)
Feminist tarih dergisi Lilith (İngilizce)
Feminist tarih bibliyografyası 11 Aralık 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)
Kadınların Tarihi Projesi 18 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) ilk defa 1954 yılında 6235 sayılı TMMOB yasası uyarınca kurulmuştur. Daha sonra 1982 Anayasasının 135. maddesinde tanımlanan kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olarak yeniden tanımlanmıştır. TMMOB'un 24 odasından biridir.
Elektrik, Elektronik ve Biomedikal Mühendislerini bünyesinde barındıran EMO'nun bugünkü üye sayısı 42.000'in üzerindedir. Odanın merkezi Ankara'da olup Adana, Antalya, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Gaziantep, Kocaeli, İstanbul, İzmir, Mersin, Samsun, Eskişehir ve Trabzon'da şubeleri vardır. Ayrıca şubelere bağlı il ve ilçelerde temsilcilik ve mesleki denetleme büroları şeklinde yurt düzeyinde geniş bir örgütlenmeye sahiptir.
Elektrik, Elektronik, Elektrik-Elektronik, Kontrol, Haberleşme, Telekomünikasyon, Biyomedikal ve Mikroelektronik Mühendisliği'ni bünyesinde barındırır.

Elektrik Mühendisleri Odası süreli olarak, Elektrik Mühendisliği ve Cumhuriyet Gazetesi ile ortak olarak Cumhuriyet Enerji adlı iki dergi çıkarmaktadır. Ayrıca her şubenin ayrı bültenleri vardır ve birçok kitap da yayınlamıştır.

Günün gereklerine, koşullarına ve olanaklarına uygun olarak üyelerinin sorunlarını çözmek için çalışmak, mesleğin üye toplum ve ülke yararlarına göre uygulanması ve geliştirilmesi için gerekli çabaları göstermek, diğer meslek odaları, üyeleri ve halkla ilişkilerinde dürüstlüğü ve ahlâkı korumak, uzmanlık alanında ülke çıkarlarına uygun politikalar üreterek bunları savunmak, kamuoyu oluşturmak, ilgilileri uyarmak,
Kamunun ve ülkenin çıkarlarının sağlanmasında, yurdun doğal kaynaklarının bulunmasında, korunmasında ve işletilmesinde, tarımsal ve sınai üretimin artırılmasında, ülkenin sanatsal ve teknolojik kalkınmasında, çevrenin korunmasında gerekli gördüğü tüm girişim ve etkinliklerde bulunmak,
Meslek, ülke ve üye çıkarlarını korumak için resmi makamlar ve öteki ilgili kuruluşlarla iş birliği yapmak, önerilerde ve girişimlerde bulunmak, gerektiğinde çalışma alanına ilişkin olarak kanuni yollara başvurmak,
Üyelerin hak ve yetkilerini korumak, üyeler arasında dayanışmayı sağlamak, haksız rekabeti önlemek için gerekli gördüğü tüm girişim ve etkinliklerde bulunmak,
Meslekle ilgili standartları, normları, yönetmelik ve teknik şartnameleri, sözleşme tiplerini ve benzeri tüm bilimsel evrakı incelemek, bunların değiştirilmesi, geliştirilmesi ve yenilerinin oluşturulması yolunda çalışmalar yapmak,
Oda etkinliklerini ilgilendiren kanun, tüzük, ana yönetmelik ve yönetmeliklerin hazırlanması, değiştirilmesi konusunda birliğe ve resmi makamlara önerilerde bulunmak,
Meslek alanı ile ilgili sanat ve bilimlerin kuram ve uygulamaların gelişmesine çalışmak,
Oda uzmanlık alanlarına giren konularda üyelerine, özel ve tüzel kişilere yönelik eğitim hizmetleri sunmak, bu amaçla eğitim kuruluşları oluşturmak ve işletmek, kurslar, ulusal ve uluslararası fuarlar, seminerler, kongreler, sergiler ve benzeri etkinlikler düzenlemek, katılanlara sertifika vermek,
Meslek alanında üretilen ürün ve hizmetlerin kalitesinin geliştirilmesi için her türlü çalışma ve denetimde bulunmak, bu amaçla test ve kalibrasyon laboratuvarları kurmak,
Üyelerine sosyal ve kültürel amaçlı etkinlikler sunmak üzere gerekli çalışmalarda bulunmak, lokal ve benzeri mekanlar oluşturmak,
Uzmanlık alanına giren konularda mahkemelere, kişi ve kuruluşlara hakemlik, eksperlik ve bilirkişilik ve benzeri hizmetleri vermek,
Oda üyelerinin mühendislik dallarında eğitim gören öğrencilere mesleği tanıtmak, eğitim, araştırma, kurs, staj, sosyal faaliyetler ve benzeri konularda odanın olanaklarından yararlandırmak, mühendislik eğitiminin ve öğrencilerinin sorunlarını incelemek, çözüm önerileri sunmak ve girişimlerde bulunmak,
Üniversiteler ile sanayi arasında iş birliği sağlamak ve bu konuda etkinlikler düzenleyerek ortak çalışmalarda bulunmak.

Elektrik Mühendisleri Odası'nın resmi ağ sayfası 1 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Elektrik Mühendisliği Dergisi 6 Ekim 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EMO Enerji Dergisi 13 Aralık 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EMO-Cumhuriyet Enerji Dergisi 27 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
EMO-Bilimsel Dergi

Makina Mühendisleri Odası (MMO), 1954 yılında kurulmuş, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne (TMMOB) bağlı Kamu Kurumu niteliğinde meslek kuruluşudur. Bazı mühendislik dallarının kendi meslek odalarının olmaması ve Makine Mühendisliği'nin alt disiplinleri olması sebebiyle, aşağıdaki mühendislik dallarından eğitim almış kişiler de Makine Mühendisleri Odası'na kayıt olmaktadırlar. Bu yüzden Türkiye'deki en fazla üye sayısına sahip mühendis meslek odası Makine Mühendisleri odasıdır.

Makine Mühendisliği
Endüstri mühendisliği
İşletme Mühendisliği
Sanayi Mühendisliği
Uçak Mühendisliği
Havacılık Mühendisliği
Uzay Mühendisliği
Sistem Mühendisliği
Makina Teknik Metot
İmalat Mühendisliği
Üretim Mühendisliği
Üretim Tekniği Mühendisliği
Üretim Tekniği Sistemleri
Mekatronik Mühendisliği
Otomotiv Mühendisliği
Enerji Sistemleri Mühendisliği

Adana9 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ankara2 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antalya20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Bursa17 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Denizli20 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Diyarbakır23 Eylül 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Edirne16 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. [1]
Eskişehir8 Şubat 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Gaziantep16 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mersin17 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
MMO İstanbul Şubesi8 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İzmir1 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kayseri6 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kocaeli8 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Konya27 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Samsun11 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Trabzon14 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Zonguldak27 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

TMMOB Makina Mühendisleri Odası Resmi Web Sitesi1 Mart 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mimarlar Odası 1954 yılında çıkarılan 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimarlar Birliği yasası ile kurulmuştur. Yasa, Mimarlar Odasına şu görevleri vermektedir:

Mimarların ortak ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki çalışmalarını kolaylaştırmak,
Mesleğin genel çıkarlara uygun olarak gelişimini sağlamak,
Mimarların birbirleriyle ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü hakim kılmak üzere meslek disiplinini korumak.
Meslek ve meslek çıkarlarıyla ilgili konularda resmi makamlarla iş birliği yaparak yardım ve önerilerde bulunmak,
Meslekle ilgili bütün mevzuat, normlar şartnameleri incelemek, bunlar hakkındaki görüş ve düşüncelerini ilgililere bildirmek.
1980'li yıllara kadar çalışmalarını ülkenin üç büyük kenti İstanbul, Ankara ve İzmir'de kurulan şubeler ile yürüten Mimarlar Odası'nın bugün 21 ilde şubesi 79 kentte temsilciliği ve 145 kentte oda temsilcisi bulunmaktadır.

1963'ten beri Mimarlık adlı bir dergi yayımlamaktadır. Ocak 2013'ten beri derginin tüm sayıları, kurum tarafından derginin tüm sayıları kendi web sitesinde yer almaktadır.

Türkiye'de mimarlık
Hassa Mimarlar Ocağı
Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti
Güzel Sanatlar Birliği
Mimarlar Derneği

Resmî site

Orman Mühendisleri Odası (OMO); 1954 yılında 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kanunu uyarınca kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 135. maddesinde tanımlanan "kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu" statüsüne sahip tüzel kişiliktir.
Oda; orman mühendisleri, orman endüstri mühendisleri ve ağaç işleri endüstri mühendislerini tek çatı altında toplayan, mesleğin geliştirilmesini ve üyelerinin haklarını korumayı amaçlayan en üst mesleki otoritedir. Merkezi Ankara'dadır.

Türkiye'de ormancılık mesleğinin örgütlenmesi Cumhuriyet öncesine dayanmakla birlikte, yasal statüye kavuşması 1954 yılında gerçekleşmiştir. O tarihe kadar Ziraat Mühendisleri Odası veya çeşitli dernekler çatısı altında faaliyet gösteren orman mühendisleri, Orman Mühendisleri Odası'nın kurulmasıyla bağımsız ve yetkili bir yapıya kavuşmuştur.

Odanın temel görevleri, üyelerinin müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetleri kolaylaştırmak ve meslek disiplinini korumaktır. Özellikle 2006 yılında yürürlüğe giren 5531 Sayılı Kanun ile odanın yetki alanı genişletilmiş ve özel sektörü denetleme yetkisi verilmiştir.
Buna göre Odanın başlıca yetkileri şunlardır:

Mesleki Denetim: Ormancılık faaliyetlerinin teknik esaslara uygunluğunu denetlemek.
SMM Belgesi Düzenleme: Özel sektörde "Serbest Yeminli Meslek Mensubu" olarak çalışacak mühendis ve bürolara ruhsat vermek ve bunları denetlemek.
Asgari Ücret Tarifesi: Ormancılık hizmetlerinin haksız rekabet olmadan yürütülmesi için her yıl asgari ücret tarifesini belirlemek.
Bilirkişilik: Mahkemelerde ve kamulaştırma davalarında görev alacak orman bilirkişilerini eğitmek ve yetkilendirmek.

Oda, mesleki gelişimi sağlamak amacıyla düzenli olarak süreli yayınlar çıkarmaktadır. Bunların en bilineni, hakemli dergi statüsünde olan ve ormancılık literatürünü takip eden **Yeşil Dünya**'dır.

Resmi site

Otorite veya yetke, herhangi bir konuda bir şeyin yeterliliğine herkesi inandırarak bir kişinin kendine sağladığı itaat ve güven; hâkimiyet ve emretme kudreti; yaptırım koyma ve kullanma gücüdür. Max Weber otorite tiplerini 3'e ayırır: geleneksel otorite, karizmatik otorite ve hukuksal (demokratik) otorite.
Geleneksel otorite, geleneklerin büyük saygı gördüğü, toplumsal düzenin ağır değiştiği toplumlarda ve kurumlarda görülür. Bunun gibi ortamlarda iktidarın kaynağı; gelenekler ya da yerleşik inançlardır.
Karizmatik otorite, önderin olağanüstü gibi görünen niteliklerinden doğar. İktidarın kaynağı, bizzat kişinin doğuştan sahip olduğuna inanılan özelliklerdir. Büyük bir kahraman ya da çok zor koşullar içinde toplumu çıkış yoluna sokabilmiş olan bir önderin iktidarının kökeninde karizmatik otorite bulunur. Çoğu zaman mantıkla araştırılmadan, onun olağanüstü niteliklere sahip olduğuna inanılır.
Hukuksal (demokratik) otorite, ne geleneklerden, ne de olağanüstü kişisel niteliklerden kaynaklanır. Bu tür otorite söz konusu olduğunda, iktidarın kaynağını akıl ve kurallar oluşturur. Kişiler belli kurallara göre iktidara gelir, belirli sınırlar içinde yetkilerini kullanır ve belirli kurallara göre iktidardan uzaklaşırlar.
Bu üç "meşru" otorite kaynağına, genelde meşru sayılmayan; kaba güce ve baskıya dayalı otorite de eklenebilir. Köklü siyasal rejim değişikliklerinin en azından başlangıç dönemlerinde, siyasal iktidarların ana kaynağını bu tür bir otorite oluşturur. Zamanla diğer otorite türleri devreye girer.

Otorite Üzerine
Otoriteryanizm
Totalitarizm

Sosyoteknik sistem, işyerlerinde insanlar ve teknoloji arasındaki etkileşimi tanıyan karmaşık örgütsel çalışma tasarımını inceleyen örgütsel gelişim alanındaki bir yaklaşımdır. Terim aynı zamanda toplumun karmaşık altyapıları ile insan davranışı arasındaki etkileşimi ifade eder. Bu anlamda toplumun kendisi ve alt yapılarının çoğu karmaşık sosyoteknik sistemlerdir. Sosyoteknik sistemler terimi, II. Dünya Savaşı döneminde Londra'daki Tavistock Enstitüsü'ndeki Eric Trist, Ken Bamforth ve Fred Emery tarafından  İngiliz kömür madenlerindeki işçilerle yaptıkları çalışmalara dayanmaktadır. Söz konusu çalışmalarda, kullanılan teknoloji ile örgütün çeşitli yönleri arasındaki ilişkiler incelenmiş  ve teknoloji ile sosyal sistemin etkileşim içinde oldukları ve bunlardan birinin tek başına belirleyici olmadığı gözlenmiştir.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), 7303 sayılı Yasa, 66 ve 85 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle, 6235 sayılı Yasayla 1954 yılında kurulmuştur. TMMOB tüzel kişiliğe sahip, Anayasanın 135. Maddesinde belirtilen kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Kuruluşunda 10 Odası ve yaklaşık olarak 8.000 üyesi bulunan TMMOB'nin, 31.12.2025 itibarıyla Oda sayısı 24, üye sayısı ise 729401'dir.
TMMOB çalışmalarını 24 Oda, bu Odalara bağlı 197 şube ve 45 İl/İlçe Koordinasyon Kurulu ile sürdürmektedir. 31 Aralık 2011 tarihi itibarı ile Oda ve Şubelerine bağlı olarak 157 Bölge Temsilcisi, 613 İl Temsilcisi, 265 İlçe Temsilcisi, 11 İrtibat Bürosu, 12 Mesleki Denetim Görevlisi ve 51 Oda Temsilcisi ile TMMOB toplam 1306 birimi ile görev yapmaktadır. TMMOB‘ye bağlı Odalara 100 kadar mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı disiplininden mezun olan mühendis, mimar ve şehir plancıları üyedir.
TMMOB, Odalarının kendi eşdeğeri kuruluşlarla kurdukları ilişkilerine paralel olarak Dünya Mühendislik Birlikleri Federasyonu‘nun (WFEO) ve FEANI (European Federation of National Engineering Associations) üyesidir.
TMMOB, mesleki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda ülkemizdeki mühendisleri ve mimarları temsil etmek, onların hak ve çıkarlarını halkımızın çıkarları temelinde korumak ve geliştirmek, mesleki, sosyal ve kültürel gelişmelerini sağlamak ve mesleki birikimlerini toplum yararına kullanmalarının zeminini yaratmak; bu amaçla mesleki alanlarıyla ilgili gelişmelerin ve politikaların sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel boyutlarını derinlemesine kavramak, yorumlamak ve toplumu bilgilendirmek; bu politikaların toplum yararına düzenlenmesi için öneriler geliştirmek ve bunların yaşama geçirilmesi için mücadele etmek ve bunların gereği olarak en genel anlamda bağımsız ve demokratik bir Türkiye'nin yaratılması yönündeki çalışmalarını bütünsel bir anlayışla ve etkinleştirerek sürdürmek kararlılığındadır.
Her dönem olduğu gibi bu dönemde de kamu yararını esas alarak iktidar odaklarına karşı demokratik muhalefetin en güçlü bileşenlerinden olmaya devam etmektedir.
Kısa adı TMMOB'dir.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'nin mevcut yayını Birlik çalışmalarının derlendiği Birlik Haberleri Dergisidir. Birlik Haberleri ilk olarak 2004 yılında yayımlanmaya başlamış, bugün ise üç aylık periyotlar ile yayın hayatını sürdürmektedir.

https://www.tmmob.org.tr/icerik/tmmobye-bagli-odalarin-uye-sayisi-729-bin-oldu

http://www.tmmob.org.tr/ 27 Ağustos 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Yaşam boyu öğrenme, bireyin yaşamı boyunca bilgi, beceri ve yetkinliklerini geliştirmeye yönelik öğrenme etkinliklerinin tümünü ifade eden bir yaklaşımdır. Kavram, yalnızca okul çağını değil, erken çocukluktan yetişkinliğe ve ileri yaşlara kadar uzanan öğrenme süreçlerini kapsar.
Yaşam boyu öğrenme kapsamında örgün eğitimin yanı sıra yaygın eğitim ve informal öğrenme (gündelik yaşam deneyimleriyle gerçekleşen öğrenme) de yer alır. Bu çerçevede öğrenme; okul, işyeri, aile ve sivil toplum gibi farklı bağlamlarda gerçekleşebilir.
Yaklaşımın amaçları arasında kişisel gelişim, toplumsal katılım, istihdam edilebilirlik ve becerilerin güncellenmesi yer alır. Yaygın ve informal öğrenme çıktılarının tanınması ve görünür kılınması (ör. belgelendirme/denk sayma süreçleri) yaşam boyu öğrenme politikalarının önemli bir bileşeni olarak değerlendirilir.
Türkiye'de yaşam boyu öğrenme kavramı, ulusal politika belgeleri ve araçları kapsamında; bireylerin ekonomik ve sosyal yaşama etkin katılımını destekleyen, öğrenmenin yaşamın tüm evrelerine yayılmasını hedefleyen bir çerçeve olarak ele alınmaktadır.

İkilem ya da dilemma (Yunanca: δίλημμα), ikisi de kesin olarak kabul veya tercih edilemeyen iki olasılıklı bir çelişki durumunu ifade eder. İnsanı istenmeyen seçeneklerden birini, çoğunlukla iki seçenekten birini izlemeye zorlayan tartışma, sorun veya usa vurma durumu.
Bir ikilem, iki olası çözümü olan bir çatışma, sorun veya durumdur. Bir ikilem meydana geldiğinde, bir kişi istenen iki seçenek veya aksine, iki istenmeyen seçenek arasında zor bir seçim yapmak zorundadır. Kelime Yunanca dilēmmadan gelir (di “iki kere” + lēmma “öncül”); kişinin iki elverişsiz seçenek arasında seçim yapmasına neden olurken mantık ve söylemde kullanılan bir terimdir. Bir ikilem, bir anlatıda öncü bir role sahip olabilir ve anlatıdaki karakterin davranışının arkasındaki neden olabilir - bir çatışma türü olarak, sayısız edebi eserin anahtar parçasıdır. Edebiyatta, sinemada ya da tiyatrodaki birçok kahraman bir kişi mi yoksa bir kalabalığımı kurtarmak gibi ya da iki sevgili arasında seçim yapmak gibi ikilemlere maruz kalırlar.

Kişinin ahlak ya da etik çatışmasıyla karşı karşıya kaldığı “ahlaki ikilem” ya da “etik ikilemdir”. Böyle bir ikilemde, bir durumu seçmek diğerini ihlal edecek; ya da, bir şeyi yapmak olumlu sonuçlar verecek ama ahlaki açıdan yanlış olacaktır. Örnek olarak Robin Hood'un felsefesi “yoksulları beslemek için zenginlerden çalmak” verilebilir.

Kişinin seçim yapmakta zorlanacağı ve her iki seçiminin de neden sonuç ilişkisinin birbirine bağlı oduğu durumlardır. Örnek olarak Yumurtamı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıktı? ikilemi verilebilir. Eğer önce Tavuk oluştuysa, nereden geldi? Tersine, önce yumurta vardıysa, onu ne yumurtladı?

Tutsak ikilemi, oyun teorisinde analiz edilen bir oyunun standart bir örneğidir; bu, tamamen rasyonel iki kişinin kendi menfaatlerine olduğunu bilseler bile neden işbirliği yapmadığını sorgular.

Bu ikilem, hangi seçim yapılırsa yapılsın sonuçlardan birinin ölüm diğerinin ise yok olma anlamına geldiği durumlar için kullanılır. Bu ikilem, William Styron adlı yazarın 1976'da yazdığı aynı isimli kitaptan almaktadır. Kitabın kahramanı olan kadın nazi kampına gönderilir ve orada iki çocuğundan birini ölüme, gaz odasına, göndermesi için seçim yapmaya zorlanır.

Yanlış ikilem

 Wikimedia Commons'ta İkilemler ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) (İngilizce: İstanbul Technical University), kökleri 1773 yılına dayanan ve İstanbul'da yer alan bir devlet üniversitesidir.
1773 yılında, Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn, III. Mustafa döneminde mühendislik eğitimi vermek için askeri bir okul olarak kuruldu. Amacı güverte subayı ve gemi inşa subayı yetiştirmek olan okul, Osmanlı İmparatorluğu'nun batı referanslı ilk eğitim kurumlarından biriydi. 1795 yılında ise topçu ve istihkam subayı yetiştirmek amacıyla Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn kuruldu. Daha sonra okulun sivil kanadı olan Hendese-i Mülkiye oluşturuldu. Mühendishane'nin askeri kanadı günümüzde Kara Harp Okulu ve Deniz Harp Okulu olarak devam ederken, sivil kanadı da İTÜ'yü oluşturmuştur.
İTÜ bugün İstanbul'un iş merkezi Maslak'ta bulunan ve ana kampüsü olan Ayazağa Yerleşkesi de dahil 4'ü İstanbul'un Avrupa, 1'i Anadolu yakasında, 1'i de Kıbrıs'ta olan toplam 6 yerleşkeye yayılmıştır. Maçka, Taşkışla ve Gümüşsuyu yerleşkelerinde Osmanlı döneminden kalan binalarda hâlâ eğitim yapılmaktadır. İTÜ mezunları cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin büyümesinde ve gelişmesinde büyük rol oynamış, ülkedeki pek çok ilke ve pek çok mühendislik eserinin altına imza atmıştır.
Türkiye'de ilk kez televizyon yayınlarının yapılması, ilk üniversite radyosunun kurulması, ilk kez bir üniversitede bilgisayar kullanılması, ilk defa bir Türk üniversitesinin uzaya uydu göndermesi; ilk yerli haberleşme uydusu, ilk yerli helikopter ve ilk yerli insansız otomobilin yapılması gibi mühendislik alanında Türkiye'deki birçok ilk İTÜ tarafından gerçekleştirilmiştir.
İTÜ bugün bünyesindeki 13 fakülte, 39 bölüm ve 6 enstitü ile 25.470 lisans, 11.622 lisansüstü, 3.693 doktora öğrencisi ve 2.277 akademik personel ile eğitim hayatını sürdürmektedir. İTÜ tarafından yayınlanmış verilere göre akademik personel başına 16 öğrenci düşmektedir. Türkiye'deki pek çok üniversiteden farklı olarak kuruluşunda inşaat, mimarlık, makina ve elektrik olarak 4 fakülteye ayrılmıştır. İTÜ paydaşı pek çok hoca ve mezun TÜBİTAK bilim ödülü ve TÜBA ödülü almıştır ve pek çok hoca da ABD, İngiltere, Rusya bilimler akademisi üyesidir.

1773 yılında açılan Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun İstanbul Teknik Üniversitesinin eğitime başladığı tarih olarak kabul edilir. Bu yüzden İTÜ dünyanın en eski teknik üniversitelerinden biri olarak görülür. Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tersane ve donanmanın geliştirilmesi ve askerî personelin eğitilmesi amacıyla III. Mustafa tarafından kurulmuş teknik okuldur. Okulda sınıflara ilk defa tahta ve sıra konulmuştur. Bu dönemde bir okul matbaası kurulmuş ve ders kitapları basılmıştır ve böylece İTÜ Kütüphanesi'nin temelleri de atılmıştır.

Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn, 1795 yılında III. Selim döneminde kurulmuştur. Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn bünyesinde balistik, haritacılık, gemi inşaatı ve inşaat mühendisliği öğretimi verilirdi. Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn 1847'de mühendislik eğitiminin dışında mimarlık eğitimi de vermeye başladı. 1883'te Hendese-i Mülkiye adını alarak eğitimine devam etti.

Hendese-i Mülkiye, 1883 yılında kurulmuştur. Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûndaki kılıçhanelerden birisi boşaltılıp Hendese-i Mülkiye öğrencilerine tahsis edilmiştir. Kuruluşunda Fransa'daki École nationale des ponts et chaussées (Köprü ve Yol Mektebi) örnek alınmıştır. Ancak daha sonra Fransız dizgesi (sistem) terk edilmiş ve Alman dizgesine geçilmiştir.
Hendese-i Mülkiye öğrencileri ve öğretmenleri Osmanlı Devleti ve Türkiye'nin gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur. Örneğin Hicaz Demiryolu pek çok Hendese-i Mülkiye mezunu ve hocaları tarafından yapılmıştır. Ayrıca okulun hocalarından Mimar Kemaleddin Bey Mescid-i Aksa'nın onarımını gerçekleştirmiştir.

Mühendis Mekteb-i Âlîsi, askerî idareden ayrılarak kurulan Hendese-i Mülkiye'nin devamı olan kurumdur. Prof. Dr. Karl von Terzaghi okulun önemli hocalarındandır. Bu dönemde ülkede ilk defa Mühendis Mektebi Mecmuası adıyla akademik bir mühendislik dergisi çıkartılmıştır. Okula ilk kez kız öğrenci bu dönemde kabul edilmiş ve İTÜ'nün arı simgesine bu dönemde karar verilmiştir. Okul daha sonra Yüksek Mühendis Mektebi adını alarak eğitim ve öğretimine devam etmiştir.

Mühendis Mektebi 1928 yılında yeniden yapılandırılmış ve Yüksek Mühendis Mektebi adını almıştır. İlk mezunlarını 1931 yılında veren Yüksek Mühendis Mektebi Cumhuriyet Türkiye'sinin bayındırlık işleri için gerekli teknik elemanları yetiştiriyordu. Önceleri sadece Gümüşsuyu kışlasını kullanan Yüksek Mühendis Okulu daha sonra Maçka ve Taşkışla silâhhanelerine sahip olmasıyla birlikte büyüdü ve eğitim kadrosunu da İsviçre ve Almanya'dan gelen hocalarla geliştirdi. 1944 yılında Yüksek Mühendis Mektebi İstanbul Teknik Üniversitesi olarak yeniden yapılandırıldı. Bu dönemin mezunlarının en büyük eseri Anıtkabir'dir.

1944 yılından alınan bir kararla Yüksek Mühendis Mektebi, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak yeniden yapılandırıldı ve inşaat, mimarlık, makina ve elektrik fakülteleri olarak dört fakülteye ayrıldı. 1974-1975 öğretim yılında iki kademeli eğitime geçilerek, dört yıllık lisans eğitimine eklemlenen iki yıllık lisansüstü programları ile birçok uzmanlık alanında üst düzeyde eğitim verilmeye başlanmıştır. 2000'li yıllarda ise tüm bölümler uluslararası eşdeğerlik almıştır. Türkiye'de ilk kez televizyon yayınlarının yapılması, ilk üniversite radyosunun kurulması, bilgisayarı ilk kez kullanan üniversite olması, ilk defa bir Türk üniversitesinin uzaya uydu göndermesi, pek çok mühendislik dalında ilk kez lisans eğitiminin başlaması, İTÜ basketbol takımının 5 basketbol ligi şampiyonluğu kazanması, IHF (günümüzde EFH) kupasında Türkiye'yi ilk kez İTÜ'nün temsil etmesi Teknik Üniversite'nin bu dönemdeki akademi ve spor alanlarındaki başarılarıdır.

1944 yılındaki bir yasa ile Yüksek Mühendis Mektebi inşaat, mimarlık, makina ve elektrik fakülteleri olmak üzere 4 fakülteye ayrıldı. Şu an ise İstanbul Teknik Üniversitesi içerisinde barındırdığı 13 fakülte ve 6 enstitü ile eğitim öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir.
Hâlen bazı mühendislik programları Türkiye'de yalnızca İTÜ'de okutulmaktadır. İTÜ'de bütün lisans programlarında %30 İngilizce şartı olup bazı lisans programları %100 İngilizcedir. İngilizce hazırlık zorunludur.

Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi, İstanbul Teknik Üniversitesinin 13. fakültesi olarak 2010 yılında kuruldu. Önceden Elektrik Elektronik Fakültesi'ne bağlı olan Bilgisayar Mühendisliği bölümü, Yapay Zeka ve Veri Mühendisliği bölümü ve Siber Güvenlik Mühendisliği bölümü bu fakültededir.

Geçmişi 1884 yılına dayanan Denizcilik Fakültesi, 3 Temmuz 1992 gün ve 2809 sayılı yasa ile yeniden yapılandırılmıştır ve Tuzla yerleşkesinde bulunmakta olup, Gemi Makineleri işletme Mühendisliği ve deniz ulaştırma işletme mühendisliği bölümlerini içerisinde barındırmaktadır. Tuzla kampüsünde denizcilik fakültesine ait gemiler, simülatörler, havuz ve kütüphane yer alır.

Elektrik fakültesi adıyla kurulan Elektrik Elektronik Fakültesi'nin geçmişi 1934 yılına dayanır. Ayazağa kampüsünde yer almaktadır. Fakülte içerisinde Elektrik Mühendisliği, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği ve Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği bölümleri yer alır. Buna ek olarak ABD'deki üniversitelerle ortak yürütülen lisans programlarına da sahiptir.

Fen Edebiyat Fakültesi, Ayazağa kampüsündedir. İçinde fizik mühendisliği, kimya, matematik mühendisliği ve moleküler biyoloji ve genetik bölümleri yer almaktadır. 20 Temmuz 1982'de Temel Bilimler Fakültesi'nin adı değiştirilerek yeniden yapılandırılmıştır. Cahit Arf, Kerim Erim, Ratip Berker, Nihat Berker, Yusuf Yağcı gibi ünlü isimlere ev sahipliği yapmıştır.

Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi, Ayazağa kampüsündedir. İçinde gemi inşaatı ve gemi makineleri mühendisliği ve gemi ve deniz teknolojisi mühendisliği bölümleri yer almaktadır. Fakülte olarak kuruluşu 1971 yılına denk gelir.

İnşaat Fakültesi'nin kuruluşu Osmanlı dönemine, 1795 yılına, kadar uzanmaktadır. Bu tarih aynı zamanda Türkiye'de inşaat mühendisliği eğitiminin başlangıç tarihi olarak da kabul edilir. Ayazağa kampüsünde yer alır. İçerisinde inşaat mühendisliği, çevre mühendisliği ve harita mühendisliği bölümleri yer almaktadır. Karl von Terzaghi, Mustafa İnan, Sedat Ersoy gibi hocalara da ev sahipliği yapan bu fakültenin mezunları Türkiye'nin özellikle ilk yıllarındaki inşasında önemli rol oynamıştır.

İşletme Fakültesi, Maçka kampüsünde yer alır. Fakültede endüstri mühendisliği, işletme mühendisliği, ekonomi ve veri bilimi ve analitiği bölümleri yer almaktadır. Maçka yerleşkesinde fakültenin kendine ait bir kütüphanesi vardır. İTÜ'lülere işletme, iktisat ve hukuk dersleri veren üyelerin kürsüleri birleştirilerek işletme fakültesi kurulmuştur.

Kimya ve Metalurji Fakültesi, Ayazağa kampüsündedir. İçinde kimya mühendisliği, gıda mühendisliği ve metalurji ve malzeme mühendisliği bölümleri vardır. 1963 yılında Kimya Fakültesi adıyla kurulmuştur.

Maden Fakültesi, Ayazağa kampüsünde yer alır. İçinde maden mühendisliği, jeoloji mühendisliği, petrol ve doğalgaz mühendisliği, jeofizik mühendisliği ve cevher hazırlama mühendisliği bölümleri vardır. Türkiye'de maden mühendisliği ile ilgili eğitim İTÜ maden fakültesinin kurulması ile başlamıştır. Aykut Barka, Kazım Ergin, İhsan Ketin, Celâl Şengör gibi ünlü bilim insanlarını bünyesinde barındırmıştır. Fakültenin kuruluş tarihi 1 Mart 1953'tür.

Makina Fakültesi, 1934 yılına kadar uzanmaktadır. Ancak ayrı bir fakülte olarak Yüksek Mühendis Mektebi, İTÜ olarak yeniden yapılandırılırken kurulmuştur. Fakülte Ratip Berker'in kurucu dekanlığı ile kurulmuştur. Makina mühendisliği bölümü burada yer alır. Gümüşsuyu kampüsünde yer alır.

Başlangıcı 1847 yılına kadar uzanan Mimarlık Fakültesi Taşkışla kampüsündedir ve kuruluşunda büyük emeği olan Emin Halid Onat ile özdeşleşmiştir. İçerisinde peyzaj mimarlığı, iç mimarlık, endüstriyel tasarım, şehir ve bölge planlama ve mimarlık bölümleri bulunur. Fakülte; Clemens Holzmeister, Paul Bonatz, Emin Hal

Jean-Paul Charles Aymard Sartre (d. 21 Haziran 1905, Paris - ö. 15 Nisan 1980, Paris), Fransız yazar ve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.

Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis-le-Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure' de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir' la tanıştı.
1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı.[1] 1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının[2] sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943).
1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.
Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. Ardından Fransız Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden daha bağımsız politikalar izleyebilmesine dolaylı katkısı olmuştur.[3] 1960'ların sonlarında Sartre, kurulu komünist partileri reddettiği için Maocuları destekledi.[4] Sartre daha sonra Maocularla ittifak halinde olduğunu reddetmiş ve Mayıs olaylarından sonra "Eğer biri tüm kitaplarımı yeniden okursa, benim hiç değişmediğimi, hep anarşist olarak kaldığımı anlayacaktır." demiştir.[5] Bundan sonra kendisinin anarşist olarak tanıtılmasını uygun karşılamıştır.[6][7]
Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bu sayede Nobel Ödülü'nü ilk reddeden kişi olmuştur. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar vereceğini düşünmüştür.[8] "121'ler Manifestosu" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler' in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation' u kurmuştur.
1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.
Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar olarak belirtilebilir.

Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20. yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar söz konusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir.
Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu elbette belli bir şekilde anlaşılan varoluşçuluk anlamında bir felsefe eğilimidir, bunun yanı sıra varoluşçuluğun argümanlarının bir kısmı, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa çok daha öncelerde, örneğin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb. de bulunmaktadır. Ama felsefe tarihi incelemelerinde bir felsefe eğilimi olarak Varoluşçuluğu Pascal ile birlikte ele alıp değerlendirmek yaygın bir tutumdur.
Daha sonraları, Soren Kierkegaard varoluşçuluğun anlaşılmasına tam olarak belli bir şekil verir. Buna göre dünyadaki insanın varoluşu bir problematiktir ve felsefenin soruşturulması bunun üzerine yürütülmelidir. İsa, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varoluşçuluk öyle ki hem edebiyat alanında hem de felsefe alanında etkili olmuş ve çeşitli şekillerde temsilcilerini bulmuştur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varoluşçuluk dendiğinde akla gelen ve modern varoluşçuluğun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir.
Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkûm edilmiştir der. Sartre'a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır.
Öte yandan varoluşçuluk belirtildiği gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20. yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsal ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, kendi felsefi konumunu ifade etmek için özgül bir şekilde anladığı anlamda hümanizmi vurgular. Sartre Varoluşçuluk Hümanizmdir der ve bu isimde felsefi bir çalışması vardır.

Bulantı, Sartre'ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sartre'ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı ("kendinde şey"), insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, "kendi-için-şey"dir ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak "Varlık ve Hiçlik" kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı romanında edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir.
Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin'dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Bu dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı'dır. Sartre'a göre hissedilen bu bulantı hissi, kişinin varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir.

Sartre'a göre Marksizm esas itibarıyla varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; "Marksizm hümanizmdir", der Sartre.
Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, "çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu" saptamasını yapar. Sartre'a göre; bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve "insanlık tarihinin tek geçerli yorumu"nun Marksizm ya da Diyalektik Materyalizm olduğunu söyler. "Hiç olmazsa zamanımız için" der Sartre, "marksizm aşılamazdır".

Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülmesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre'ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüde ya da çelişkilere düşmeksizin 

Jean Calvin (okunuşu: Jan Kalvin; d. 10 Temmuz 1509 - ö. 27 Mayıs 1564), Fransız din reformcusu veya devrimcisi. 16. yüzyılda Avrupa'da gelişen Reform hareketinin en önemli önderlerinden olan Jean Calvin, Kalvinizm mezhebinin kurucusudur. Ayrıca, Presbiteryenlik üzerinde derin izler bırakmıştır.

Calvin, Fransa'da Noyon Picardie'de doğdu. İş insanı ve aynı zamanda Noyon Piskoposluğu'nda görevli olan babasının etkisiyle küçük yaşta dinsel konularla ilgilenmeye başladı. 1523'te Paris'e giderek, felsefe, mantık ve hukuk öğrenimi gördü. Bu dönemde Luther'in görüşlerini inceleyen Calvin, Protestanlığa yakınlık duymaya başladı. Katolik inançların egemen olduğu Fransa'da yaşamı tehlikeye girince İsviçre'ye kaçtı.
Calvin Cenevre'de bulunduğu sırada, bir yandan kentin yönetim ve eğitim sorunlarıyla ilgilenirken, öte yandan görüşlerine ve öğretisine karşı çıkanlarla da uğraşmak zorunda kaldı.
Calvin'e karşı çıkanlardan biri de İspanyol din bilgini Miguel Servet idi. Servet 1553'te tutuklandı, daha sonra kazığa bağlanarak yakıldı.

1536'da, başyapıtı Christianae Religionis lnstitutio ("Hristiyan Dininin Kurumları") adlı kitabını yayımladı.
Épitre à Sadolet (1539)
Les ordonnances ecclésiastiques (1541)
Petit traité de la Cène ("Son Akşam Yemeği Üzerine Küçük İnceleme") (1541)
Traité des reliques (Relikler Üzerine İnceleme) (1543)
Excuse aux Nicodémites (1544)
Traité des scandales (Skandallar üzerine inceleme) (1550)
Commentaires bibliques (Kutsal Kitap üzerine yorumları) (1540-1555)

'Özgürlük Doktrinleri' veya 'Kalvinizmin Beş Noktası' olarak bilinen temel görüşleri ise 1618-1619 Dordecht Sinodunda reformdan geçmiş Hollanda kilisesi tarafından Calvin'in eserleri ve vaazları baz alınarak oluşturulmuştur. Bu beş nokta şöyle sıralanabilir:

Mutlak yozlaşma ve mutlak yetersizlik:Kurtuluşa ermek için imanlı olmak yetmez, insanlara verilen iman Tanrı tarafından lütfedilmiştir.
Koşulsuz seçim ve çifte kader:Tanrı dünyayı yaratmadan önce bazı kişileri kurtuluş için seçmiştir.
Kişisel kurtuluş veya sınırlı kefaret: İsa bütün insanlığı kurtarmak için değil de sadece seçilmişleri kurtarmak için kendini feda etmiştir.
Kutsal Ruh'un etkin çağrısı veya karşı konulamaz lütuf: Tanrı insanlara iki tür çağrı yapmıştır. Birincisi dış çağrı olup reddedilebilir bir çağrıdır, ikincisi ise iç çağrı olup yalnızca seçilmişlere yapılmıştır ve reddedilemez niteliktedir.
Azizlerin sebatı: İsa'nın uğurlarına kendisini feda ettiği seçilmiş kimseler Kutsal Ruh tarafından imanla donatılmıştır ve ruhları kurtulmuştur.

Calvin'in kader anlayışı ise yukarıda belirttiklerimizi destekler niteliktedir. Calvin'e göre insanlar eşit şartlarda yaratılmamıştır, bazı insanlar için sonsuz yaşam öngörülürken bazıları için sonsuz lanetlenme söz konusudur.

Calvin'in inanışına göre din yöneticilerin ve kurumların elinde bir baskı ya da çıkar aracı olmamalıdır. Din yalnızca insan ile Tanrı arasında bir inanç sorunudur. İnsan dini kilise ya da öğretim kurumları aracılığıyla değil, doğrudan Kutsal Kitap'a başvurarak öğrenmelidir. Tanrı ile insan arasında İsa'dan başka bir aracı söz konusu olamaz. Calvin ulus yönetiminin ve toplum düzeninin Hristiyanlığın özüne uygun olması görüşünü savunuyordu. Cenevre'de bu düşüncelerini yaşama geçirme olanağı buldu. Sınavla seçilen papazların oluşturduğu örnek bir kilise kurdu. Din öğreniminin ilkelerini saptadı, din okullarının sayısını artırdı. Calvin'in öğretilerini yaymak amacıyla, Cenevre hükûmeti 1559'da yeni bir akademi kurarak, bugünkü Cenevre Üniversitesi'nin temelini attı.

Avusturyalı yazar Stefan Zweig tarafından kaleme alınan Calvin'e Karşı Castellio ya da Köleliğe Karşı Özgür Düşünce (Türkçede "Vicdan Zorbalığa Karşı Ya Da Castellio Calvin'e" ismiyle de basılmıştır. Almanca: Castellio gegen Calvin oder ein Gewissen gegen die Gewalt) isimli kitapta Jean Calvin hakkında ayrıntılı bilgi ve yorumlar yer almaktadır. Yazar tarafından Jean Calvin, kendi dogmalarını sert şekilde topluma dayatan, önüne çıkan rakipleri ve çatlak sesleri sertlik ve zorbalıkla susturan bir kişi olarak ele alınmakta, sert şekilde eleştirilmektedir. Buna karşılık Jean Calvin'e karşı çıkan Sebastian Castellio, hoşgörünün, düşünce ve ifade özgürlüğünün önemli bir temsilcisi olarak yüceltilir. Jean Calvin'in Miguel Servet'i sapkınlıkla suçladığı, bu suçlama neticesinde Miguel Servet'in diri diri yakıldığı, Sebastian Castellio'nun ise bu idamı "Bir insanı yakmak, öğretiyi savunmak anlamına gelmez; bir insanı öldürmek anlamına gelir" sözleriyle eleştirdiği anlatılır. Stefan Zweig, eserinin son bölümünde ise Jean Calvin'in kurduğu yönetim düzeninden ve Kalvinizm'in uzun vadede ortaya koyduğu olumlu etkilerden de bahseder. Kendi açıklamasına göre yazar böylece, Jean Calvin'e karşı hakkaniyetli davranmayı ve Kalvinizmin ilk hoşgörüsüz hâli ile çağdaş Kalvinistler arasındaki farkı göstermeyi amaçlar.

Calvin'in görüşleri Almanya, İskoçya, İngiltere, Hollanda ve Fransa'da kabul görmüştür. Hatta 'Hacı Babalar' denilen ilk Püriten göçmenlerle Kalvinizm Amerika'da da yayılma olanağı bulmuştur. 1875 yılında Calvin'in takipçileri Dünya Birliği'ni kurdular. 2003 yılı itibarıyla bu kuruluşa bağlı kişi sayısı 75 milyonu bulmuştur.

Diğer taraftan Kalvinizm ile Avrupa'nın iktisadi gelişimi arasındaki ilişki de tartışılan bir konudur. Bu konuda toplum bilimcileri iki gruba ayrılır. Birinci grup bu düşünceyi ilk defa ortaya atan Max Weber'in takipçileridir. Bu grup Kalvinizm ile birlikte Avrupa'nın Kalvinizmi kabul etmiş veya en azından azınlık dini olarak kabul etmiş bölgelerinde ekonominin hızla geliştiğini savunur. Buna neden olarak da keşiş Protestanlığının iç disipline ve ağır çalışmaya önem verişiyle 'modern kapitalizm ruhu'nun doğuşu gösterilir. Ayrıca Kalvinizm'e göre servet sahibi olmak Orta Çağ'daki gibi utanç verici olmamakla birlikte, para kazanmak, iş ahlakını ve kutsal güveni yerine getirmenin bir yolu olarak kabul edilir ve elde edilen gelirle fakirlere yardım etmek, diğer toplumsal gereklilikleri yerine getirmek tanrı adına bir kardeşlik ve dindarlık ifadesi olarak görülür. Bu her zaman böyledir. İkinci grup toplumsal bilimcilerin yani Avrupa'nın iktisadi gelişimi ile Kalvinizm arasındaki paralelliği reddeden grubun düşüncesi, Kalvinizmin kapitalizmin gelişmesine yardımcı olmak bir yana, ona aykırı bir yapıya sahip olduğu ve Kalvinist kiliselerin kapitalizmi hiç de tasvip etmediği yönündedir.

Hristiyan İlahiyatının Hikâyesi – Gelenek ve Reformun Yirmi Yüzyılı, Roger E. Olson, 1977, tr. 2020 - Haberci Basın Yayın Dağıtım Turizm San. Ve Tic. Ltd. Şti - s. 426-431 - ISBN 978-605-4707-62-1
Reformcuların Teolojileri, Timothy George, 2019 - Haberci Basın Yayın Dağıtım Turizm San. Ve Tic. Ltd. Şti - s. 261-401 - ISBN 978-605-4707-60-7

Johann Gottlieb Fichte (19 Mayıs 1762, Rammenau - 27 Ocak 1814, Berlin), ünlü Alman düşünürü. Felsefedeki en önemli kavrayışı, temel çıkış noktası kendi özgürlük anlayışıdır.
Fichte'ye göre, irade ya da ben, temel gerçeklik olup özgürdür, kendi kendisini belirleyen faaliyettir. Ben ya da irade dışında her şey ölü ve pasif bir varoluşu gösterir; yalnızca böyle bir faaliyet, kendi kendisini belirleyen tinsel bir faaliyet, gerçektir. İradenin kendisi, yaşam ve akıl, bilgi ve eylem ilkesidir, her türlü ilerleme ve uygarlığın harekete geçirici gücüdür; bilginin dayandığı temel, kuramsal düşüncenin birleştirici ilkesidir. Şu halde, felsefede yapılacak ilk iş, böyle bir faaliyetin niteliğine, hem kuramsal ve hem de pratik aklın koşullarına, ilke ve ön kabullerine ilişkin olarak ayrıntılı bir açıklama sunmaktır.
Bir dokumacının oğlu olan Fichte, yeteneği olduğunu fark eden bir zenginin himayesinde yüksek öğrenimini gerçekleştirebilmiştir. Fichte, Kant'a büyük hayranlık duymuş, onu görmeye gitmiş ve "Versuch einer Kritik aller Offenbarung" (Bütün Tanrısal İlhamların bir Eleştirisi) adlı eserini sunmuştur.
Onun felsefe konumu Kant, Friedrich Schelling, Hegel gibi isimlerin yanı sıra Alman felsefesinin temel taşları arasında yer alır. Alman idealizminin hem temellendiricisi hem de temsilcisi durumundadır. Kant sonrası Alman felsefesinin önde gelen isimlerinden biri olmuştur.

Bütün Vahiyleri Eleştirme Denemesi (Versuch einer Kritik aller Offenbarung) 1792
Avrupa Prenslerinin Şimdiye Kadar Yasaklamış Oldukları Düşünce Özgürlüğünün Geri İstenmesi, 1793
Fransız Devrimi Üzerine Kamunun Yargısını Düzeltmeye Dair Katkı ( Beitrag zur Berichtigung der Urteile des Publikums über die französische Revaluion), 1793
Bilgini Belirleyen Nitelikler Üstüne Dersler (Einege Vorlesungen über die Bestimmung des Gelehrten), 1794
Bütün Bilim Öğretisinin Temelleri (Grundlage der gesamten Wissenschaftslehre), 1794-1795
Bilim Öğretisinin İlkeleri Açısından Doğal Hukukun Temelleri (Grundlage des Natturrechts und Prinzipien der Wissenschaftslehre), 1796-1797
Bilim Öğretisinin İlkeleri Açısından Ahlak Öğretisi Sistemi (Das System der Sittenlehre Nach dem Prinzipien der Wissenschaftslehre), 1798
Kapalı Ticaret Devleti (Der Geshlossene Handelstaat), 1800
İnsanı Belirleyen Nitelikler (Die Bestimmung der Menschen), 1800
Çağımızın Temel Karakteristikleri (Die Grundzüge des gegenwaertigen Zeitalters), 1806
Bilginliğin Doğası ve Kendini Açığa Vuruşu Üzerine ( Uber des Wesen des Gelebrten, und seine erscheinungen im Gebiete der Freibeit), 1806
Kutsal Bir Yaşam İçin Kılavuz (Die Anweisung zum seligen Leben, oder auch die Religionslebre), 1806
Alman Ulusuna Sesleniş (Reden an die Deuthschen Nation), 1807-1808
Bilincin Olguları (Das System der Rechtslehre), 1813

Alman felsefesi
İdealizm

John Rogers Searle (31 Temmuz 1932; Denver, Colorado - 17 Eylül 2025) Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de Slusser profesörü olarak görev yapmış Amerikalı felsefecidir.
31 Temmuz 1932 Colorado, Denver doğumlu John Rogers Searle Amerikalı bir filozoftur. İlgilendiği esas alanlar; dil felsefesi, aklın felsefesi ve metafiziğin alanlarıdır. Kaliforniya'daki Berkeley Üniversitesi'nde profesör olarak çalıştı. Üniversitenin cinsel taciz politikasını ihlal ettiği tespit edildiği için 2019 yılında görevine son verildi.

Searle ilk önce Wisconsin Üniversitesi'nde, daha sonra da Oxford Üniversitesi'nde öğrenim görmüştür. Bu esnada, John Langshaw Austin ve Peter Frederick Strawson'un düzenledikleri konferanslara katılmıştır.
Searle, 1957 ve 1959 yılları arasında Oxford’da bulunan Hristiyan Kilisesi Koleji'nde (Christ Church Collage) öğretmenlik yapmıştır. 1959'da başlayarak, Kaliforniya'daki ünlü Berkeley Üniversitesi'nde 30 yıl profesör olarak görev yapmıştır.
Berkeley Üniversitesi'nde görev alırken öğrencilerin yaptığı protestoları desteklemiş ve “Özgürce Konuş Hareketi (Free Speech Movement)”ne üye olan ilk profesör olmuştur. 1969 yılında, Searle dilbilimi farklı bir boyutta incelediği, dil felsefesi alanında temel eseri olan ‘Speech Acts’ı yayımlamıştır. Bu eserini takiben ileriki yıllarda, sadeleştirilmiş eklerle eleştiri üzerine çalışmalar yaptığı, aklın felsefesi altındaki başka alanlara yönelmiştir. Bu alanlarda yaptığı çalışmalar sonucunda Searle, 2000 Jean Nicod Ödülü’ne layık görülmüştür.
19 Haziran 2019 tarihinde, Berkeley Taciz ve Ayrımcılığı Önleme Ofisi (OPHD) tarafından yürütülen kampüs disiplin soruşturmasının ardından, Kaliforniya Üniversitesi Başkanı Janet Napolitano, Temmuz ve Eylül 2016 tarihleri arasında cinsel taciz ve misillemeye karşı üniversite politikalarını ihlal ettiğinin tespit edilmesinin ardından, Searle'ün emeritus statüsünün iptal edilmesine yönelik talebi onayladı.

Söz eylem kuramı ve günlük konuşma
Searle, John L. Austin, William P. Alston, Kent Bach ve Robert M. Harnish’le birlikte söz-eylem kuramının en önemli temsilcileri arasında yer alır. Söz eylem kuramı, dilsel anlamda bir teori olarak şu şekilde anlamlandırılmış ve tanımlanmıştır: Konuşma, bu eylemi gerçekleştirmektir. Örneğin; iddia etmek, emir vermek, soru sormak, söz vermek gibi eylemleri veya ima etmek ya da öncelemek (tahmin yürütmek) gibi soyut düzeydeki eylemleri veya dilsel öğelerin kullanımı için belirlenmiş kurallardan ileri gelen olanağını ve de bu kuralların, bu eylemlerin yerine getirilmesi gibi eylemlerin gerçekleştirilmesi anlamına gelir.

Searle, söz eylem kuramı ve de daha çok dil kuralları üzerine yaptığı icraatlarından bahsetmiştir. Kullanım kurallarıyla birlikte söz eyleminin anlamı olan “Wittgenstein geleneği" ile bağlantı gösterir.
Searle, G.C.J. Midgley tarafından yazılan “Linguistic Rules” ta bahsedilen düzenleyici (regulative) ve (yapı) oluşturucu (constitutive) kurallar arasındaki ayrımı kabul etmiştir. Burada oluşturucu kuralları yeni bir davranış tarzı oluştururken, düzenleyici kuralları da zaten var olan eylem tarzında düzenlemiştir. Bu, sokaktaki trafiğin kurallarla yönetilmesine benzer, ancak bu kuralların hiçbirisi trafik için gerekli bir şey değildir. Buna karşılık, satranç oyununun kuralları oluşturucudur. Yani satranç oynayan birisi eğer oyunun (constitutive) kurallarını bilmiyorsa, satranç oynayamaz, olsa olsa satranç tahtasında başka bir oyun oynar. Midgley'in “Linguistic Rules”tan yola çıkarak, Searle, anlam kuramının temel öğelerine ilişkin oluşturduğu kuralların tanımının ne olduğu ve dilin constitutive kuralları aracılığıyla oluşturmayı iddia etmiştir.
Searle, "Bir dili konuşmak, temel kurallarla bezenmiş sistemlerle irtibatlı olarak dil eylemleri gerçekleştirmek“ olduğunu belirtmektedir. Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde kurallara karşı çıkma eğilimi olmasına rağmen, her iki filozof arasında önemli bir fark vardır. Searle, sistematik bir dil kuralı oluşturmaya çalışırken, Wittgenstein da günlük konuşma dilinin sistematik bir şekle sokulmasına karşı çıkmıştır. Searle'ün söz konusu olan dili sistematikleştirme çabaları, dilbilim çalışmaları açısından yararlı olurken, dil felsefesi kapsamında tartışmalı olarak kalmıştır. Hal böyle iken, bazı dilsel kuralların oluşumu ve geçerliliğinin nasıl ortaya çıktığı sorusu akla gelebilir. Bu kurallar tartışılabilir, zira (oyun ve trafik kurallarının aksine) açıkça belirtilmemiş ve yazılmamıştır. Aksine dil kuralları, uygulamada ima içermelidir.
Dilini iyi kullanan biri kullandığı dilin kurallarını, nedenini bilmeden kullanır. İşte böyle bir problemin oluşması Donald Davidson'un kural kavramını reddetmesini onaylar niteliktedir. Robert Brandon ise, kural kavramında ısrarlı davranmış ve ortak bir uygulama doğrultusunda, dilsel kuralların nasıl var olduğunu ispat etmeye çalışmıştır.

John L. Austin’in açıklamalarından yola çıkarak, Searle ‘edimsöz’ eyleminin, her bir söz eyleminin temel görüşünü oluşturduğunu öne sürmüştür. Bu görüşün oluşmasıyla birlikte, Searle tarafında her şey belirsizdir. Bu görüş, uzun bir süredir dil felsefesinin araştırılmasına sınır koyan, önermesel bir nesne aracılığıyla tamamlanır. Bu şekilde, dünyayla ilişkisi olan bir konuşma eyleminin, söz-eylem kuramındaki önemi anlaşılır. Almancada önermeli bir (yarım) yan cümle (dass) -dığı, olan gibi fiilimsilerle ifade edilir. Şöyle örnekler verilebilir: Napolyon'un vicdansız olduğu..., çimlerin yeşil olması..., gibi.
Söz eyleminin tam tanımı için, önermenin niteliklerinin belirtilmesine, edimsöz eylem tipinin niteliklerinin de eklenmesi gerekmektedir. Birkaç örnek verecek olursak: Şu ümit edilebilir ki ..., şu söz verilebilir ki ..., şu iddia edilebilir ki ... gibi. Örnekteki gibi farklı edimsöz görüşler aracılığıyla, aynı önerme ile birlikte çok farklı söz eylemi oluşturulabilir. Searle aşağıdaki şu örneklerle bunu netleştirmektedir:

Sam sigara içmeye alışıktır.
Sam sigara içmeye alışık mıdır?
Sam sigara içmeye alış.
Sam alışkın olarak sigara içmek ister.
Tüm bu tanımlamalar, aslında hep aynı önerme ile ifade edilir, yani Sam'in sigara içmeye alışık olduğu edimsöz görüşlerinde farklılık oluşturur. İlk cümlede bir iddia söz konusudur, ikinci cümlede soru sorulmuştur, üçüncüsünde emir ve son cümlede de bir dilek anlamı vardır. Searle, farklı eylemlerin kurallarını göstermeye çalışmıştır.
Bu amaçla Searle, varsayımsal bir edimsözü, yani sözünün analizini ortaya koymaya koymuştur. Böylelikle bir sözün söz eylemi olabilmesi için, çok sayıda şartın yerine getirilmesi gerekmektedir. Örneğin; bir kişinin ‘p’ söyleyebilmesi için ‘p’nin olmadığı bir alıcısı olması gerekmektedir. Bunun dışında biz bunu bir tehditle, hiç söz kullanmadan yapabiliriz. Aynı şekilde bir söz, bir eylemin yerine getirilmesi amacına da bağlıdır. Searle’e göre tüm bu şartlar, dilin yapı temellendiren kurallarını ortaya çıkarmak, tanımlamayı içermektedir.

Searle’ün önermesel eyleminin tanımlanması, Austin’in retorik/konuşma eyleminin tanımıyla örtüşmemektedir. Ama en önemli fark ise; Searle’e göre önermesel eylem, söz eyleminin kesin bir parçası değildir, bunun aksine, bağımsız bir eylemin gerçekleştirilmesidir.
Önermesel eylem, edimsöz içerisinde konuşma (bir iddianın içinde ne gibi bir iddia olduğu sorusuna göre) olarak tanımlanabilir. Önermesel eylem, her iki referans ve derecesel eylemlerden ayrı olarak gösterilir.
Kaynak 4 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Söz eylem ya da dil eylem kuramı, dilsel ifadelerle sadece olayları betimleyen ve iddialar ortaya atan felsefi görüşler değil, aynı zamanda dünyanın durumunda değişiklik meydana getiren eylemlerin yerine getirilmesidir. Bu kuramlar şunu iddia eder: Örneğin, bir talimat (emir ya da kanuni hüküm), bir nesne ya da kişiye isim verme (vaftiz ya da adlandırma, ad koyma), kendi hükmüyle bir şey yapmak (söz verme), tehlikeye işaret eden bir ipucu (uyarı) ya da ruhsal anlamda dokunaklı bir ifade (hakaret), aynı şekilde gerçeğin değişimi bir vazonun parçalanmasına benzer. Söz eylem kuramı, dilsel eylemlerin varlığı, sınıflandırılması ve açıklanmasını araştırır. John Langshaw Austin ve John Searle, söz eylem kuramının en önemli temsilcileri kabul edilir.

Söz eylem kuramının ortaya çıkış tarihi, 1955 yılında John Langshaw Austin’in Harvard Üniversitesi’nde “How to Do Things with Words” başlığı altında düzenlediği konferansta bu kuramdan bahsetmiş olması sayılabilir. Aynı başlık altındaki bu eseri, 1961'de ölümünden sonra yayımlanmıştır. Esas olarak, 1969 tarihinde yayımlanmış “Speech Acts” (Söz Eylem) adlı kitabı ile Austin'in düşüncelerinden belirli görüşlerini, ihmal edilen ve not edilen başka düşüncelerini başarılı bir şekilde sistematik hale getirerek, söz eylem kuramı fikrinin yayılmasından Austin'in öğrencilerinden biri olan John Searle sorumludur.
Searle, özellikle tek dil ailelerinin tanımlanmış bir modeli olan “söz verme” söz eylemi örneğini geliştirmiştir. Söz eylem kuramının öncü dil filozofu olarak Ludwig Wittgenstein kabul edilebilir. 1953'te “Felsefi Soruşturmalar” adlı eserinin yayımlanmasıyla kelimelerin genel anlamda sadece şeylerin adlandırılmasıyla görevli oldukları teorisine karşı çıkışının açıklamasını yapmıştır. “Adlandırma eyleminin gerçekleşmesi ile devamında ne yapıp yapmayacağımız bize gösterilmiştir. Gösterilenlerin sadece bir tanesinin olup olmaması, şeylerden konuşmak anlamına gelmektedir. Cümlelerimizle çeşitliliği sağlarız.”
Wittgenstein, adlandırma açısından konuşma ve eyleme geçirme dil tezlerine karşı çıkmıştır. Burada “Dil oyunu” ifadesi, dili konuşmanın meslek ya da hayat tarzının bir parçası olduğunu belirtmelidir. Wittgenstein, bazı “dil oyunları”nı adlandırmıştır. Emir vermek, rica etmek ya da teşekkür etmek gibi söz eylemin kullanılan örnekleri Austin’in geç döneminin örneklerindendir. Bu geleneksel çizgi, büyük bir dikkatle çizilmelidir. Ludwig Wittgenstein, Austin ve özellikle John Searle’nin bilgiye olan yaklaşımları çok farklıdır.
İnsan mantığının bir teorisi olan Searle’nin söz eylem kuramının d

Joseph de Maistre (Türkçe okunuşu: Jozef dö Mestr, 1 Nisan 1753, Chambéry - 26 Şubat 1821, Torino), Fransız Devrimi'nden hemen sonraki dönemde, sosyal hiyerarşi ve monarşiyi savunan Savoylu filozof, yazar, hukukçu ve diplomattır. Fransa ile olan yakın kişisel ve entelektüel bağlarına rağmen Maistre, tüm hayatı boyunca, Savoy Senatosu üyeliği (1787-1792), Rusya büyükelçiliği (1803-1817) ve devlet bakanlığı (1817-1821) yaptığı Sardinya Krallığı'nın tebaası olarak yaşadı.
Karşı aydınlanmanın önemli bir figürü olan Maistre, monarşiyi hem ilahi olarak onaylanmış bir kurum hem de tek istikrarlı hükûmet biçimi olarak görüyordu. Bourbon Hanedanı'nın Fransa tahtına geri getirilmesi ve Papa'nın dünyevi konularda nihai otoritesinin tesisi için çağrıda bulundu. Maistre, 1789 Fransız Devrimi'nin akabinde ortaya çıkan başıbozukluk ve yaşanan kanlı olaylardan, doğrudan doğruya Hristiyanlığın rasyonalist reddinin sorumlu olduğunu ileri sürdü.

Maistre, 1753 yılında, o dönem Savoy Hanedanlığı tarafından yönetilen Sardinya-Piemonte Krallığı'nın bir parçası olan Savoy Dükalığı'na bağlı Chambéry'de dünyaya geldi. Maistre'in ailesi, Fransız ve İtalyan köklerine sahipti. Büyükbabası André (Andrea) Maistre'in annesi Margarita (doğumdaki soyadı Dalmassi) ve babası Francesco Nice'li idi. Büyükbabası (o zamanlar Savoy Hanedanı'nın yönetimindeki) Nice'te manifaturacılık ve meclis üyeliği yapmış; 1740'ta Chambéry'ye taşınan babası François-Xavier ise sulh hâkimliği ve senatörlük görevlerinde bulunduktan sonra, Sardinya-Piemonte Kralı tarafından kont unvanına layık görülmüştü. Anne tarafının soyadı Desmotz'du ve aile Rumilly'liydi. Subay olan küçük kardeşi Xavier ise ünlü bir yazardı.
Maistre, ilk olarak devrimden sonra ateşli bir biçimde savunuculuğunu yapacağı Cizvitlerin tedrisatından geçti. 1774 yılında Torino Üniversitesinde hukuk tahsilini tamamladıktan sonra, babasının izinden giderek 1787'de senatör oldu.
1774-1790 yılları arasında Chambéry'deki ilerici İskoç Riti Mason Locası'nın bir üyesi olan Maistre, esasen Fransa'da siyasi reformdan yanaydı ve bu yüzden Kral XVI. Louis'nin Genel Meclisi (États généraux) toplaması yönündeki baskı çabalarına destek veriyordu. Öte yandan, Genel Meclisin aristokrasiyi, din adamlarını ve halkı, Ulusal Kurucu Meclis olarak tek bir yasama organında birleştirme kararı Maistre'i oldukça telaşlandırdı. 4 Ağustos 1789'da çıkarılan Ağustos Kararnameleri'nin ardından Maistre, Fransa'daki siyasi olayların seyrine kati surette karşı çıktı. İhtilalden sonraki kaotik ortam, yeni fikirlere olan ilgi ve hoşgörüsünü tamamen sarsmıştı.
İhtilalden sonra Chambéry'ye giden Maistre, 1792'de Fransız Devrim Ordusu Chambéry'yi ele geçirince buradan ayrılarak Torino'ya gitti. Fakat kraliyet sarayında kendisine bir mevki temin edememesi sebebiyle ertesi sene geri döndü. Fransız kontrolündeki rejimi desteklememe karar alan Maistre, bu kez İsviçre'nin Lozan kentine yola çıktı. Burada Madame de Staël'in evindeki entelektüel toplantılarda siyaset ve teoloji üzerine tartışmalara katıldı ve bir karşı devrimci olarak yazarlık yolculuğuna başladı.
Maistre, Lozan'dan Venedik'e, oradan da Cagliari'ye geçti; Fransız ordularının Torino'yu ele geçirmesi üzerine, Sardinya Krallığı'nın kraliyet sarayı ve hükûmeti buraya taşınmıştı. Maistre'in Fransa'ya olan bağlılığı, Cagliari sarayında yükselmesine mâni oldu. 1802'de Çar I. Aleksandr tahttayken elçi olarak Sankt-Peterburg'a gönderildi. Diplomatik sorumluluklarının çok fazla olmaması, aristokrat ve varlıklı tüccar çevrelerinde sevilen bir sima hâline gelmesine olanak tanıdı. Öyle ki arkadaşlarından bazılarını Katolikliğe döndürdü ve siyaset felsefesi üzerine oldukça ses getiren eserlerini burada kaleme aldı.
Maistre'in diplomatik hatıratında ve kişisel yazışmalarında yer verdiği Rus yaşamına dair gözlemler, Tolstoy'un Savaş ve Barış romanına kaynaklık etmiştir. Napolyon'un yenilgiye uğraması neticesinde, Viyana Kongresi hükümlerince, Piemonte ve Savoy'un tekrar Savoy Hanedanı'nın hâkimiyetine girmesinin ardından, Maistre 1817'de Torino'ya geri döndü ve ölene kadar burada sulh hâkimliği ve devlet bakanlığı görevlerinde bulundu. 26 Şubat 1821'de öldü ve naaşı Cizvit kilisesine defnedildi.

Maistre, Considérations sur la France (Fransa Üzerine Düşünceler, 1797) adlı eserinde, Fransa'nın yeryüzünde iyilik ve kötülüğün yayılmasında başlıca araç olarak ilahi bir misyona sahip olduğunu iddia etti. 1789 Devrimi'ni; monarşinin, aristokrasinin ve genel olarak eski rejimin (ancien régime), Fransız medeniyetinin etkisini insanlığın yararına yönlendirmek yerine, 18. yüzyıl filozoflarının ateist doktrinlerini desteklemesinin sonucu olarak vuku bulan hikmetli bir hadise olarak yorumladı. Ona göre, Terör Dönemi'nde işlenen cürümler, hem aydınlanma düşüncesinin mantıksal bir sonucuydu hem de tanrısal bir cezaydı. 

Maistre, Du Pape (Papa Üzerine, 1819) adlı kitabında, hükûmeti rasyonel gerekçelerle meşrulaştırmaya yönelik her girişimin yalnızca mevcut hükûmetin meşruiyeti ve liyakati hakkında çözümsüz tartışmalara yol açacağını ve bunun da şiddet ve kaosla sonuçlanacağını belirtir. Ona göre yasalar, insan aklının ürünü değildir; kaynağını Tanrı'da bulur ve zamanla tekâmül eder. Sonuç olarak Maistre, hükûmetin meşruiyetinin tebaa tarafından sorgulanamaz ama aynı zamanda tebaayı da ikna eden temellere dayanması gerektiğini savunur. Savunmasına, siyasi otoritenin kaynağını dinden alması gerektiğini ve bu dinî otoritenin nihayetinde papaya ait olmasının zaruri olduğunu belirterek devam eder.
Maistre'in yazılarındaki yenilik, monarşik ve dinî otoriteyi coşkulu bir şekilde savunması değil, nihai otoritenin belirleyici eylemde bulunabilecek bir kişiye ait olması için gereken pratik ihtiyaçları belirlemesinin yanı sıra, bu otoritenin meşruiyetinin toplumsal temellerinin analizini de sunmasıdır. Maistre'in otorite sorununa ve meşruiyetine ilişkin analizi, Auguste Comte ve Henri de Saint-Simon gibi erken dönem sosyologların bazı kaygılarının habercisidir.
Soirées de St. Pétersbourg (1821), Platonik diyalog formunda yazılmış bir teodisedir. Maistre, kitabında kötülüğün ilahi planda bir yeri olduğu için var olduğunu öne sürer. Buna göre, masumların akan kanı, suçluların günahlarının kefareti olacak ve insanları Tanrı'ya yönlendirecektir. Maistre bunu, insanlık tarihinin gizemli olduğu kadar sorgulanamaz bir yasası olarak görür. Examen de la Philosophie de Bacon (Bacon Felsefesinin Tetkiki, 1836) ise Maistre'in yıkıcı aydınlanma düşüncesinin kaynağı olarak gördüğü Francis Bacon'un felsefesinin bir eleştirisidir. 

Maistre, Anglo-İrlandalı devlet adamı ve filozof Edmund Burke ile birlikte Avrupa muhafazakârlığının kurucularından biri olarak kabul edilir. Ancak onun otoriter muhafazakârlık anlayışı, 19. yüzyıldan başlayarak Burke'ün daha liberal muhafazakârlığına kıyasla etkisini yitirmiştir. Bununla birlikte, Maistre'in bir yazar ve polemikçi olarak sahip olduğu yetenekler, onun her dönem okunmasını sağlamıştır.
1910 tarihli Katolik Ansiklopedisi, Maistre'in üslubunu "güçlü, kıvrak, pitoresk" olarak tanımlar ve üslubundaki canlı mizahın onun dogmatik tavrını yumuşattığını belirtir.
Émile Faguet, Maistre'i "azılı bir mutlakiyetçi, öfkeli bir teokrat, uzlaşmaz bir meşruiyetçi; papa, kral ve cellattan oluşan korkunç bir üçlünün havarisi, her zaman ve her yerde en zor, en dar ve en esnek dogmatizmin bayrak taşıyıcısı, Orta Çağ'dan karanlık bir figür, kısmen bilgili bir doktor, kısmen engizisyoncu, kısmen de cellat" olarak tasvir eder.
Ona hayran olanlar arasında, kendisini Savoylu karşı devrimcinin öğrencisi olarak gören ve düşünmeyi ondan öğrendiğini söyleyen şair Charles Baudelaire de vardır. George Saintsbury, onu "tartışmasız on sekizinci yüzyılın en büyük düşünür ve yazarlarından biri" olarak nitelendirir. Maistre, ayrıca İspanyol siyasi düşünür Juan Donoso Cortés ve daha sonra Fransız monarşist Charles Maurras ve onun karşı devrimci Fransız Eylem Hareketi üzerinde güçlü bir etki yaratmıştır.
Carolina Armenteros'a göre, Maistre'in yazıları sadece muhafazakâr siyasi düşünürleri değil, aynı zamanda ütopik sosyalistleri de etkiledi. Auguste Comte ve Henri de Saint-Simon gibi ilk dönem sosyologlar, Maistre'in sosyal uyumun ve siyasi otoritenin kaynakları hakkındaki düşüncelerinin kendileri üzerindeki etkisini açıkça kabul ettiler.

Éloge de Victor-Amédée III 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Chambéry, 1775)
Lettres d'un royaliste savoisien à ses compatriotes 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1793)
Étude sur la souveraineté 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1794)
De l'État de nature, ou Examen d'un écrit de Jean-Jacques Rousseau 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1795)
Considérations sur la France (Londra, 1796)
Intorno allo stato del Piemonte rispetto alla carta moneta (Venedik, 1797-1799)
Essai sur le Principe Générateur des Constitutions Politiques 20 Aralık 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (1814) [Birinci baskı 1809]
Du Pape, Tome Second (1819)
De l'Église Gallicane (1821)
Les Soirées de Saint-Pétersbourg ou Entretiens sur le Gouvernement Temporel de la Providence, 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tome Second (1821)
Lettres à un Gentilhomme Russe sur l'Inquisition Espagnole (1822)
Examen de la Philosophie de Bacon, ou: l'on Traite Différentes Questions de Philosophie Rationnelle, Tome Second (1836)
Lettres et Opuscules Inédits du Comte Joseph de Maistre 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Tome Second 29 Haziran 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (Paris, 1853)
Mémoires Politiques et Correspondance Diplomatique (Paris, 1859)

Joseph de Maistre'in Siyasi Fikirleri 2 Temmuz 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Judith Butler (d. 24 Şubat 1956), feminist felsefe, kuir (queer) kuram, siyaset felsefesi ve etik dallarına katkı sağlamış Amerikalı postyapısalcı filozof. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde profesör olmanın yanı sıra European Graduate School'da Hannah Arendt Felsefe Profesörü'dür. Butler 1984'te Yale Üniversitesi'nden, akabinde Arzu Özneleri: Yirminci Yüzyıl Fransa'sında Hegelci Yansımalar adıyla basılan felsefe dalında doktora derecesi aldı.
1980'lerin sonuna doğru, farklı öğretim/araştırma merkezleri arasında (en dikkate değer olanı Johns Hopkins University Humanities Center, İnsanbilimleri Merkezi), feminizmin "önkabullenilmiş terimlerini" sorgulamak için Batılı feminist teorinin içinde postyapısalcı çalışmalarda bulundu.
Günümüzde kuir ve feminist kuramın önde gelen düşünürlerinden biri ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nde uzun yıllardır LGBTİ+ mücadelesi içerisinde yer alan bir politik aktivisttir. Türkiye'nin güneydoğu illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin bir an önce son bulmasını talep eden akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir inisiyatif olan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır. Ayrıca, 2021 Boğaziçi Üniversitesi protestoları sürecinde dünyadan 3317 akademisyenin yayımladığı dayanışma bildirisinin ilk imzacısıdır ve 2021 Şubat ayında Boğaziçi Üniversitesi olaylarını öğrencilerle birlikte konuştuğu bir açık ders vermiştir.

Butler, 1990'lı yılların başında yayımladığı Cinsiyet Belası (Gender Trouble) ve Bela Bedenler (Bodies that Matter) çalışmalarında toplumsal cinsiyetin performatif bir biçimde üretildiğine, yani bireyden bağımsız olarak sürekli yeniden üretilen toplumsal bir inşa olduğunu iddia ederek toplumsal cinsiyet çalışmaları alanında çığır açmıştır. Özellikle 2000'li yıllardaki çalışmalarında ise bu yaklaşımını prekaryalık çerçevesinde genişleterek, günümüz baskın kapitalist sistemlerinin yeniden ürettiği tahakküm biçimlerini incelemiştir.

Performative Acts and Gender Constitution (1988)
Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity (Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimlik Bozulması) (1990)
Bodies That Matter: On the Discursive Limits of "Sex"  (Bela Bedenler) (1993)
Feminist Contentions: A Philosophical Exchange (Seyla Benhabib, Nancy Fraser, Drucilla Cornell ile) (1995)
The Psychic Life of Power: Theories in Subjection (İktidarın Psişik Yaşamı: Tabiyet Üzerine Teoriler) (1997)
Excitable Speech: A Politics of the Performative (1997)
Contingency, Hegemony, Universality: Contemporary Dialogues on the Left (Slavoj Žižek ve Ernesto Laclau ile) (2000)
Undoing Gender (2004)
Precarious Life: the Powers of Mourning and Violence (2004)
Giving an Account of Oneself (2005)
Who Sings the Nation-State?: Language, Politics, Belonging (Gayatri Chakravorty Spivak ile) (2007)
Frames of War: When is Life Grievable? (2009)
Notes Toward a Performative Theory of Assembly (Biziz, Halk! Toplanma Özgürlüğü Üzerine Düşünceler) (2015)
The Force of Nonviolence: An Ethico-Political Bind (2020)

1990'da, Butler'ın kitabı Cinsiyet Belası (Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity) farklı dillerde 100,000 kopyadan fazla sattı. John Waters'ın 1974 yapımı benzer isimli, başrolünü drag queen Divine'in oynadığı filmi Kadın Sorunu 'nu ima eden başlıklı kitap; Cinsiyet Belası, eleştirel bir şekilde Simone de Beauvoir, Julia Kristeva, Sigmund Freud, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Monique Wittig, Jacques Derrida ve en çok Michel Foucault'nun çalışmalarını tartışmaktadır. Kitap o kadar ünlendi ki entelektüel bir fanzin olan Judy'ye ilham kaynağı oldu.
Cinsiyet Belası kitabında Butler'ın iddiasının çığır açıcı noktası cins, cinsiyet ve cinselliğin kategorilerinin tutarlığının, -mesela erkek vücutlarda maskülen cins ve heteroseksüel arzunun sözde doğal tutarlılığı- kültürel anlamda zaman içerisinde stilize hareketlerin tekrarı süresince yapılandığıdır. Bu stilize vücut hareketleri, tekrarı esnasında, gerekli ontolojik "çekirdek" cinsiyetin görünüşünü oluşturur. İşte bu Butler'ın, cins ve cinsellik ekseninde cinsiyeti performansa bağlı olarak kuramsallaştırdığı anlayıştır. Cinsiyet, cins ve cinselliğin performansı, Michel Foucault'nun Disiplin ve Cezası'ndan ödünç alarak kendisinin "düzenleyici konuşmalar" olarak adlandırdığı yapının içinde cinsiyet kazandırılan, cinselleştirilen ve arzulanan nesneyi konumlandıran bireyin bilinçli olarak yaptığı bir seçim değildir. Aynı zamanda "anlaşılabilmenin çatıları" veya "disiplin rejimleri" olarak adlandırılan bu olgular hangi cins, cinsiyet ve cinsellik seçeneklerinin toplumsal olarak tutarlı veya "doğal" olarak görülmesine izin verme konusunda karar almaktadır.
Butler, “Asıl derdim, toplumsal cinsiyet sınırları içinde dayatılan bir takım basmakalıp fikirlerle, toplumsal cinsiyetin eril ve dişiliğine dair var olan görüşlere itiraz getirmeye çalışmak” diyerek amacını özetlemiştir.
Kuir kuram ve feminizmin temel metinlerinden sayılan kitapta Butler; cinsiyet kavramını sorgular, cinsiyetin performatif yapısını inceler. Toplumsal cinsiyetin performatif olduğunu düşünür. Buna göre kadın ve erkek olarak sadece iki cinsiyet olmadığını söyler. Basmakalıp yargılara sığmayan bir toplumsal cinsiyet kuramı vardır. Butler, dışavurumlar ve ifadelerin toplumsal cinsiyetin sonuçları değil, tam aksine kurucuları olduğunu ifade eder.

Butler, Cinsiyet Belası kitabının "yeterince iyi anlaşılmadığı" gerekçesiyle 1993 yılında Bela Bedenler (Bodies That Matter: On the Discursive Limits of "Sex") kitabını yayımlayarak savlarını detaylandırmayı amaçlar. Kitapta toplumsal cinsiyet ve performatiflik tartışmalarını derinleştirerek Luce Irigaray, Jacques Lacan, Jacques Derrida, Sigmund Freud gibi isimlerin kuramlarını detaylı bir analize ve eleştiriye tabi tutar. Bu psikanaliz çerçevesinden, bedenin maddeselliğini odağına alarak bedenlerin ve kimliklerin inşasını sorunsallaştırır.

İktidarın Psişik Yaşamı (The Psychic Life of Power: Theories in Subjection) kitabında Butler, psikanaliz yorumlamalarını özne ve iktidar ilişkisine yöneltir. Butler, kitapta Michel Foucault'nun özne ve iktidar anlayışından hareket eder, yani öznenin söylemsel olarak biçimlendiği ve iktidarın, öznenin ve failliğin kurucusu olduğu argümanını temel alır. Bu çerçevede, madun (subordinate) öznenin kuruluşunu ve iktidara direnmesini inceler. Kitap, Louis Althusser, Sigmund Freud, Melanie Klein, Friedrich Nietzsche, Georg Wilhelm Friedrich Hegel gibi düşünürlerin psişeye dair kuramlarındaki melankoli, vicdan, mutsuz bilinç, özdeşleşme gibi kavramları toplumsal düzlemde ele alarak maduniyet ekseninde tartışır.

Butler, nefret söylemi üzerine de çalışmalar yapmıştır. Özellikle yaralayıcı olan, tehdit içeren, saldırgan ifadeleri nefret söylemi olarak adlandırır ve bu söylem üzerinden eleştiri yapar. Butler bu konudaki görüşünden Excitable Speech: A Politics of the Performative (1997) adlı kitabında bahseder. Kitap, genel olarak dilsel yaralanma konusunu ele alır ve nefret ifadelerinin suç sayılmasının eleştirisini de içeren güçlü bir performatif siyaset kavrayışı önerir. Bu kitapta ortaya konulan performatif siyaset anlayışı, “yaratıcı-yenilikçi” ya da “altüst edici” “tekrar” ya da “yeniden anlamlandırma” (resignification) kavramlarıyla örülüdür Ona göre hiçbir ifadenin söylendiği anda bir eylem oluşturmaya dair mutlak bir gücü yoktur. Nefret söylemleri yeniden anlamlandırmayla değiştirilebilir, hedeften şaşırılabilir. Nefret ifadelerine karşıdır. Çünkü Butler için cinsiyetçi ya da ırkçı nefret ifadeleri, söyleme bir egemenlik kazandırır. Bu egemenlik varsayımına karşı Butler, egemenlik atfedilen sözün tepkiyle karşılandığı, egemenin kendi algısını sarsan, konuşmanın yönünü çeviren performansların varlığına dikkat çekmeye çalışır.
Butler nefret söylemi düşüncesiyle 1990'lı yıllardaki Amerikan ilerici siyasetine egemen olanları eleştirmiştir. Onun için, 1990'lı yıllardaki ilerici Amerikan siyaseti nefret ifadelerini suç edimi olarak görüp yasaklamakta ve bu da ifadelerin gücünü artırmaktaydı. Butler, bu gücü kırmanın yolunu o ifadeye karşı bir performatif siyaset yürütmek olarak ifade eder. Butler için dil, özneyi sürekli ve sabit bir şekilde ezilen, kurban olarak kurmaz; aksine kontrol dışına çıkacak ve kendini yaratabilecek bir özne olarak kurar. Böylece belirli bir gruba işaret eden kötü bir adlandırma yenilikçi bir tekrara uğrayıp, tarihsel hareketlilik kazanarak ufuk açıcı yeni perspektifler de açabilir.

1998: Guggenheim Vakfı Ödülü
2008: Mellon Ödülü (beşeri bilimlere katkılarından ötürü)
2010: Utne Reader, "Dünyanızı Değişiren 25 Vizyoner"
2012: Theodor W. Adorno Ödülü
2013: Saint Andrews Üniversitesi, fahri doktora
2013: McGill Üniversitesi, fahri doktora
2014: Fribourg Üniversitesi, fahri doktora
2014: PinkNews, "11 Yahudi Gey ve Lezbiyen İkonu"
2015: British Academy Onur Ödülü
2018: Belgrad Üniversitesi, fahri doktora
2019: Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi (American Academy of Arts and Sciences) Ödülü

(İngilizce) Judith Butler @ European Graduate School30 Eylül 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Judith Butler @ Wikisource

Baron Giulio Cesare Andrea Evola (19 Mayıs 1898 - 11 Haziran 1974), İtalyan siyasi, felsefi, tarihi ve gelenekselci bakış açısından ezoterik konularda yazıları olan bir yazardır. Nazi Almanyasınca düşünceleri ve yazıları tasdik görmemesine rağmen Evola, Nazilerin "Ari (Aryan) kökenlere dönüş" fikirlerini desteklemesiyle ve çağdaş düzene karşın aykırılıkçı fikirleriyle Batı dünyasında tanınmıştır.
Mito del sangue ("Kanın Mitolojisi") yazısı ile beden ırkçılığına karşı ruhsal ırkçılığı önemsedi.

The Hermetic Tradition: Symbols and Teachings of the Royal Art (1931)
Revolt Against the Modern World: Politics, Religion, and Social Order in the Kali Yuga (1934)
The Mystery of the Grail: Initiation and Magic in the Quest for the Spirit (1937)
The Doctrine of Awakening: The Attainment of Self-Mastery According to the Earliest Buddhist Texts (1943)
Men Among the Ruins: Post-War Reflections of a Radical Traditionalist (1953)
Eros and the Mysteries of Love: The Metaphysics of Sex (1958)
Ride the Tiger: A Survival Manual for the Aristocrats of the Soul (1961)
Meditations on the Peaks: Mountain Climbing as Metaphor for the Spiritual Quest (1974)
The Path of Enlightenment According to the Mithraic Mysteries (1977)
Zen: The Religion of the Samurai (1981)
Rene Guenon: A Teacher for Modern Times (1984)
Taoism: The Magic, the Mysticism (1993)
Mito del sangue 1938 (Türkçe Kanın mitolojisi)
Cavalcare la tigre (1961) (Türkçe Kaplana binmek)

Mora Doğru - Julius Evola: İlke

Evola'nın Men Among the Ruins ve The Doctrine of Awakening adlı eserlerinin tam metni
Yazarın bazı makaleleri
Julius Evola Network 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Julius Evola bazı yazıların tam metni Almanca 20 Şubat 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Julius Evola Unofficial Website

Karl Kautsky (16 Ekim 1854, Bohemya - 17 Ekim  1938, Amsterdam), Alman Marksist, sosyal demokrasi kuramcısı ve lider. Felsefe ve tarih öğrenimi gören Kautsky, Avrupa işçi sınıfı hareketinin en önemli liderlerinden birisidir.

Prag'da doğan ve Viyana'da felsefe ve tarih öğrenimi gören Kautsky, Avrupa işçi sınıfı hareketinin en önemli liderlerinden birisidir. Siyasi yaşamına Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nde başlayan Kautsky, zaman içinde Alman sosyal demokratları içinde sivrildi ve 1895'te Engels'in ölümüyle birlikte hareketin önde gelen "otorite"si durumuna geldi.
Bu dönem sosyal demokrat hareketi, burjuva reformizmine kaydırmaya çalışan Bernstein'a karşı duran ve işçi hareketinin bağımsız kimliğini savunan Kautsky, bir dizi başlıkta Rus Bolşevik devrimci hareketinde sivrilmeye başlayan Lenin'i etkiledi. Bu etki, yalnızca Sovyet Rusya'da değil, tarihsel anlamda tüm işçi hareketini derinden etkileyen "Ne Yapmalı" kitabında görüldü. Fakat Kautsky, Lenin'in aksine kapitalizmin emperyalist karakterini bu dönemde görmezden gelmiş, 1914'te Lenin'in büyük ihanet olarak adlandırdığı bir tercih yaparak, Alman burjuvazisinin savaş bütçesinden yana tavır almıştır.
1917 Ekim Devrimi'ni başlangıçta destekleyen Kautsky, daha sonraları tek parti diktasının dünyadaki sosyalist işçi hareketinin önünü tıkayacağını, demokrasinin bütün olanaklarından, onu ortadan kaldırmadan faydalanmak gerektiğini belirtmiştir. 1919 yılında Kaustky, Sovyet rejimini incelediği "Proletarya Diktatörlüğü" kitabını yayınlamıştır. Bu esere cevap olarak Lenin, Proletarya diktatörlüğü ve Dönek Kautsky adlı karşı görüşlerini ifade eden kitabını yayımlamıştır.

Kautsky, bolşevik rejimiyle ilintili olarak şunları söylemiştir:İflas eden bir devletin (Çarlık) mirasçısı olarak demokratik değil bir diktatörlük rejimi iktidara gelirse, daha da kötü bir konuma gelir, çünkü onun zorunlu sonucu iç savaştır. Dolayısıyla maddi kaynaklar, anarşi tarafından boşa harcanır. Sosyalist üretim yalnızca, yeni koşullar altında kapitalist üretimin imkânsız hale geldiği yerlerde, proletarya, sendikalar ve kent konseyleri aracılığıyla öz yönetim konusunda deneyim kazandıysa, yasama ve yürütmenin idare edilmesine katıldıysa ve çok sayıda entelektüel, kendi hizmetleriyle yeni yöntemleri desteklemeye hazırsa mümkündür.Kautsky, Paris Komünü ile Sovyet Rejimini kıyaslamıştır. Marx ve Engels'in desteklediği Paris Komünü'nde genel oy hakkı ve basın özgürlüğü gibi demokratik hakların alınmadığını, fakat SSCB'de işçi ve aydın sınıfın azlığından dolayı sosyalizmi ve en sonunda komünizmi gerçekleştirmenin bu demokratik hakların ortadan kaldırılmasına ve bununla beraber kendileri gibi düşünmedi diye sosyalist fikirlerin partiden ve iktidardan dışlanacağına işaret etmiştir. SSCB'deki işçi-köylü diktatörlüğünün Marx ve Engels'in görüşlerinin aksine tek parti ve tek adam diktasına gideceğine işaret etmiştir.
Kautsky, genel olarak demokratik devrimle yani evrimci bir tarzda aşama aşama sosyalizmin gerçekleşmesinin mümkün olabileceğini, demokrasi dışı yöntemlerin, işçi ve emekçi kitleleri hazır olmadıkları ileri bir aşamaya geçirmesinin bir anda ihtilalle mümkün olamayacağını ifade etmiştir.
Grev, genel oy hakkı, sosyal güvenlik, sendikal mücadele, toplu sözleşme, özgür basın ve Avrupa'da parlamenter rejime işçi ve emekçilerin katılmasının önemli kazanımlar olduğunu ifade etmiştir.

Karl Paul Polanyi, (d. 25 Ekim 1886, Viyana, Avusturya — ö. 23 Nisan 1964, Ontario, Kanada) geleneksel iktisadi düşünceye karşı çıkışı ve önemli kitabı Büyük Dönüşüm ile tanınmış Macar düşünür.

Karl Polanyi, kimyager ve filozof Michael Polanyi'nin kardeşi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti Viyana'da doğdu.
Demiryolu işiyle uğraşan ve burjuvazinin tanınmış üyelerinden birinin oğlu olan Polanyi,
babasının şansında gözüken iniş çıkışlara rağmen iyi bir eğitim aldı ve Budapeşte'nin aktif düşünce ve sanat ortamına dalmakta gecikmedi. Macar entelektüel düşünü üzerinde etkisi büyük olan radikal Club Galilei ile Budapeşte Üniversitesinde iken tanıştı. Bu süre zarfında, György Lukács, Oszkár Jászi ve Karl Mannheim gibi diğer önemli düşünürlerle ilişkiler kurdu. Polanyi Felsefe alanındaki doktorasını 1908'de aldı ve 1912'de Hukuk bölümünden mezun oldu. 1914 yılında Macar Radikal Partisi'nin kurulmasında yardımcı oldu ve partinin sekreterlik görevini yürüttü.
Polanyi I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya- Ordusu'nda süvari subayıydı, fakat Doğu Cephesine varışından sonra işgöremezlik nedeniyle çürüğe alındı. Savaş sonrasında tekrar siyasi olarak aktif hale geldiği Budapeşte'ye döndü. Polanyi Mihály Károlyi'nin Cumhuriyetçi hükûmetini ve onun Sosyal Demokrat Parti (Macaristan) sinin belirlediği rejimi destekledi. Ancak Cumhuriyetin ömrü kısa oldu. Béla Kun Macaristan Sovyet Cumhuriyeti'ni kurmak için Karolyi hükûmetini devirdiğinde Polanyi Viyana'yı terk etmek zorunda kaldı. 1924'ten 1933'e kadar Viyana'da gazeteci olarak çalıştı ve prestijli Der Oesterreichische Volkswirt'de ekonomik ve siyasi yorumlar yazdı. Bu dönemde ilk kez ekonomik süreçlerin maddi gerçeklik yanını yok sayarak, özet modeller oluşturduğunu düşündüğü Avusturya Okulu'na bağlı iktisatçıları eleştirdi. Polanyi Fabianizm'e ve G. D. H. Cole'un çalışmalarına ilgi duyuyordu. Aynı zamanda gazetecilik yaptığı dönemde Hristiyan Sosyalizm'i ile ilgilenmeye başladı.

Avusturya'yı, kısa ömürlü Birinci Avusturya Cumhuriyeti'nin çökmeye, Avustrofaşizm'in yeşermeye başladığı 1933 yılında terk etti. Yaşamını gazetecilik, eğitmenlik ve İşçilerin Eğitim Birliği'nde okutmanlık yaparak kazandığı Londra'ya taşındı. Polanyi bu dönemde ayrıca ileride Büyük Dönüşüm'ü oluşturacak araştırmalarının büyük bir kısmını gerçekleştirdi. 1940 yılında Bennington College'de görev almak için Vermont'a taşındı ve bu tarihe kadar kitabını yazmaya başlamadı. Kitap 1944 yılında basıldı ve büyük bir coşku ile karşılandı. Polanyi kitabında İngiltere'deki kapalı (inclosure) süreci ve 19. yüzyıl başındaki güncel ekonomik sistemin yaratılışını tanımladı.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra (1947-1953) Columbia Üniversitesi'nden hocalık için teklif aldı. Ancak, eşinin (Ilona Duczynska) eski bir komünist olması nedeniyle Birleşik Devletler'e giriş için vize alamadı. Sonuçta Kanada'ya taşındılar ve Polanyi New York City'e gidip gelerek çalışmaya başladı. 1950 li yılların başında, Polanyi antik imparatorlukların ekonomik sistemlerini çalışması karşılığında Ford Foundation'dan burs (bağış) aldı. Modern iktisadi sistemin ortaya çıkışını tanımlamış olan Polanyi, şimdi ise uzak geçmişte ekonominin nasıl ayrı bir dünya olarak ortaya çıktığını anlamaya çalışıyordu. 1957 yılında Trade and Market in the Early Empires (Eski İparatorluklarda Ticaret ve Piyasa) isimli eserle sonuçlanan Columbia'daki çalışmaları birçok düşünürün ilgisini çekmiş ve bir nesil öğretmeni derinden etkilemiştir. Polanyi hayatının daha sonraki dönemlerinde de yazmaya devam etti ve Coexistence (Bir arada varoluş) isimli yeni bir dergi kurdu. 1964 yılında öldü.

Polanyi günümüzde ekonomiye kültürel bir yaklaşım olan ve ekonominin toplum ve kültürün içine yerleşmişliğini (embeddedness) açıklayan özselcilik (substantivism)'ın yaratıcısı olarak tanınmaktadır. Bu görüş geleneksel iktisata aykırıdır fakat antropoloji ve siyaset biliminde popülerdir. Büyük Dönüşüm kitabı aynı zamanda tarihsel sosyoloji için bir model oluşturmuştur. Polanyi'nin teorileri ekonomik demokrasi hareketi için temel olmuştur. Polanyi'nin kızı, Kari Polanyi-Levitt, McGill Üniversitesinden (Montreal) emekli İktisat Profesörüdür.

The Great Transformation (1944) (Büyük Dönüşüm, çev. Ayşe Buğra, İletişim Yay.)
Trade and Markets in the Early Empires (1957) (Eski İmparatorluklarda Ticaret ve Piyasa)
Dahomey and the African slave trade (1966) (Dahomey ve Köle Ticareti)
Primitive, Archaic, and Modern Economics: Essays of Karl Polanyi (1968) (İlkel, Arkaik ve Modern Ekonomiler)
The Livelihood of Man (1977) (İnsanın Geçimi)

Bloom'un Taksonomisi, eğitimde öğrenme hedeflerinin karmaşıklık ve özgüllük seviyelerine göre sınıflandırılması için kullanılan üç hiyerarşik modelden oluşur. Bu üç liste, bilişsel, duyuşsal ve psikomotor alanlardaki öğrenme hedeflerini kapsar. Bilişsel alan listesi, geleneksel eğitimin ana odağı olmuştur ve genellikle müfredat öğrenme hedeflerini, değerlendirmeleri ve etkinlikleri yapılandırmak için kullanılır.
Bu modeller, taksonomiyi geliştiren eğitimciler komitesine başkanlık eden Benjamin Bloom'un adını almıştır. Bloom, aynı zamanda standart metin olan "Eğitim Hedeflerinin Taksonomisi: Eğitim Hedeflerinin Sınıflandırılması" adlı eserin ilk cildini de düzenlemiştir.

"Eğitim Hedeflerinin Taksonomisi"nin yayımlanması, müfredat ve sınav tasarımı konusunda eğitimciler arasındaki iletişimi geliştirmek amacıyla 1949'dan 1953'e kadar süren bir dizi konferansın ardından gerçekleşmiştir.
Taksonominin ilk cildi, "El Kitabı I: Bilişsel" 1956'da ve ikinci cildi olan "El Kitabı II: Duyuşsal" 1964'te yayımlandı. Bilişsel alan için taksonominin gözden geçirilmiş bir versiyonu ise 2001 yılında oluşturuldu.

1956 tarihli orijinal taksonomi versiyonunda, bilişsel alan aşağıda listelenen altı hedef düzeyine ayrılmıştır. 2001'de Bloom'un taksonomisinin gözden geçirilmiş baskısında, düzeylerin isimleri biraz değiştirilmiş ve sıraları yeniden düzenlenmiştir: Hatırlama, Anlama, Uygulama, Analiz, Değerlendirme ve Yaratma (Sentez yerine).

Duygusal alandaki beceriler, insanların olaylara duygusal olarak nasıl tepki verdiklerini ve diğer canlıların acısını veya sevincini hissetme yetilerini tanımlar. Duyuşsal hedefler genellikle tutumlar, duygular ve hislerdeki farkındalık ve gelişimi hedefler.
Duyuşsal alanda, en düşük düzeyden en yüksek düzeye doğru beş seviye bulunmaktadır.

Psikomotor alandaki beceriler, bir araç veya aleti fiziksel olarak kullanma yeteneğini tanımlar; bu bir el veya çekiç gibi bir araç olabilir. Psikomotor hedefler genellikle davranış veya becerilerdeki değişim veya gelişime odaklanır.
Bloom ve meslektaşları psikomotor alandaki beceriler için alt kategoriler oluşturmadı, ancak o zamandan beri diğer eğitimciler kendi psikomotor taksonomilerini geliştirdi. 1972'de araştırmacı Elizabeth Simpson, yedi seviyeden oluşan bir taksonomi önerdi.

El Kitabı I'in ekinde, eğitim hedeflerinin alternatif, özet bir sınıflandırması için zirve noktası olarak hizmet eden bir bilgi tanımı bulunmaktadır. Bu tanım bilgi yönetimi gibi alanlarda da bağlam dışı olarak kullanılmıştır. 'Bilgi, burada tanımlandığı şekliyle, özel ve evrensel bilgilerin hatırlanmasını, yöntemlerin ve süreçlerin hatırlanmasını veya bir desen, yapı veya bağlamın hatırlanmasını içerir.'"
Taksonomi şu şekilde düzenlenmiştir:

1.00 Bilgi
1.10 Spesifik bilgilerin bilgisi
1.11 Terminoloji bilgisi
1.12 Belirli gerçekler hakkında bilgi
1.20 Spesifik konularla başa çıkma yolları ve araçlar hakkında bilgi
1.21 Gelenekler hakkında bilgi
1.22 Eğilimler ve sıralamalar hakkında bilgi
1.23 Sınıflandırmalar ve kategoriler hakkında bilgi
1.24 Kriterler hakkında bilgi
1.25 Metodoloji hakkında bilgi
1.30 Bir alandaki evrensel ve soyut kavramlar hakkında bilgi
1.31 İlkeler ve genellemeler hakkında bilgi
1.32 Teoriler ve yapılar hakkında bilgi

Morshead (1965)'in ikinci cildin yayımlanmasında belirttiği gibi, sınıflandırma doğru şekilde yapılandırılmış bir taksonomi değildi, çünkü sistematik bir yapı gerekçesi eksikti.
Bu, daha sonra 2001'de yapılan orijinal taksonominin revizyonunda kabul edildi  ve taksonomi daha sistematik bir şekilde yeniden düzenlendi.
Taksonominin bilişsel alanına yönelik bazı eleştiriler, bu altı kategorinin varlığını kabul etmekle birlikte, bunlar arasında sıralı, hiyerarşik bir bağlantının varlığını sorgular. Eğitimciler genellikle taksonomiyi bir hiyerarşi olarak görürler ve en alt seviyeleri öğretmeye değer görmemekte hata yapabilirler. Daha düşük seviyelerdeki öğrenme, taksonominin daha yüksek seviyelerindeki becerilerin geliştirilmesini sağlar ve bazı alanlarda en önemli beceriler alt seviyelerde bulunur (örneğin, doğal tarih alanında bitki ve hayvan türlerinin tanımlanması). Daha yüksek seviyedeki becerilerin, daha düşük seviyedeki becerilerden yapılandırılması, Vıgotski'nin yapılandırmacılığının bir uygulamasıdır.
Bazıları en düşük üç seviyeyi hiyerarşik olarak sıralı, ancak üç yüksek seviyeyi paralel olarak değerlendirir. Diğerleri ise bazen kavramları tanıtmadan önce uygulamaya geçmenin daha iyi olduğunu belirtirler. Amaç, gerçek dünya bağlamının önce geldiği ve teorinin ikinci planda olduğu bir problem bazlı öğrenme ortamı oluşturmaktır; böylece öğrencinin olguyu, kavramı veya olayı kavraması teşvik edilir.
Kategoriler arasındaki ayrım yapay olarak görülebilir, çünkü belirli bir bilişsel görev birçok süreci içerebilir. Hatta bilişsel süreçleri temiz ve belirgin sınıflara ayırma çabasının, bilişimin bütünsel, yüksek derecede bağlantılı ve ilişkili doğasını zayıflattığı ileri sürülebilir. Bu, genel olarak zihinsel süreçlerin taksonomilerine yöneltilebilecek bir eleştiridir.
Taksonomi, öğrenme çıktıları yazılırken kullanılmak üzere tasarlanmış bir fiil hiyerarşisi olarak yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Ancak, 2020'de yapılan bir analiz, bu fiil listelerinin eğitim kurumları arasında tutarlılık göstermediğini ortaya koydu ve bu nedenle bir eğitim kurumunda bir seviyeye eşlenen öğrenme çıktılarının, diğer bir kurumda farklı seviyelere eşlenebileceğini gösterdi.

Bloom'un taksonomisi, birçok öğretim felsefesinin temelini oluşturur, özellikle de içeriğe değil de becerilere daha fazla eğilim gösteren felsefelerin. Bu eğitimciler, içeriği becerileri öğretmek için bir araç olarak görürler. Böyle felsefelerde yer alan üst düzey düşünme vurgusu, taksonominin uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme gibi en üst seviyelerine dayanır. Bloom'un taksonomisi, ödevlerde, metinlerde ve ders etkinliklerinde değerlendirme ve sınav sorularını dengelemeye yardımcı olmak için bir öğretim aracı olarak kullanılabilir ve böylece öğrencilerin öğrenimlerinde tüm düşünme seviyelerinin, bilgi arama gibi yönlerinin de etkin bir şekilde kullanılması sağlanabilir.

Bloom'un taksonomisi (ve revize edilmiş taksonomi) eğitim felsefesi ve yeni öğretim stratejileri geliştirme konusunda ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Daha yüksek düzey düşünme becerilerinde gerçekleşen beceri gelişimi, öğrenmede çoklu okuryazarlıklar ve modeller üzerine gelişen küresel odak ile ve entegre disiplinler alanının ortaya çıkan alanıyla iyi bir etkileşim içindedir. Medya ile etkileşim kurma ve medya oluşturma yeteneği, hem yüksek düzey düşünme becerilerini (analiz, yaratım ve değerlendirme) hem de düşük düzey düşünme becerilerini (bilgi, kavrama ve uygulama) gerektirir.

Bloom'un orijinal taksonomisi fiiller veya görsel temsiller içermemiş olabilir, ancak sonradan yapılan katkılar bu fikirleri araştırmacılar, öğretmenler ve öğrenciler için görsel olarak sunmuştur.

Eğitim felsefesi
Eğitim teknolojisi
Eğitim psikolojisi
Öğrenme stilleri
Üstbiliş
Pedagoji
Beden eğitimi
Bilgelik

Dijital okuryazarlık akıllı telefonlar, tabletler, dizüstü bilgisayarlar ve masaüstü bilgisayarlar gibi ağ cihazları aracılığı ile bilgiyi bulma, anlama, analiz etme, üretme ve paylaşabilme becerilerini ifade eder. Dijital okuryazarlık  bilgisayar okur yazarlığı veya dijital becerilerden farklıdır.
Dijital okuryazarlık, bilgisayar okuryazarlığı ve dijital becerilerden farklıdır. Bilgisayar okuryazarlığı, dijital okuryazarlığın ilerisindeydi. Bilgisayar okuryazarlığı, masaüstü bilgisayarlar ve dizüstü bilgisayarlar gibi geleneksel bilgisayarları kullanma bilgi ve becerilerini ifade eder. Bilgisayar okuryazarlık yazılımı, uygulama paketlerini kullanma konusunda pratik becerilere odaklanmaktadır. Dijital beceriler daha çağdaş bir terimdir ve dizüstü bilgisayarlar ve akıllı telefonlar gibi dijital aygıtları kullanmada pratik becerilerle sınırlıdır.
Dijital okuryazarlık iki terimin dijital ve okur-yazarlığın evlenmesi demektir. Ancak, iki terimden oluşan bir kombinasyondan çok daha fazlasıdır. Dijital bilgi, verilerin sembolik bir temsilidir ve okuryazarlık, bilgiyi okumak, tutarlı bir şekilde yazmak ve yazılı kelimeyi eleştirel olarak düşünme becerisini ifade eder.
Dijital okuryazar bir birey çeşitli dijital becerilere sahiptir. Akıllı cihazlar ve sosyal ağların temel prensipleri, topluluklar ve sosyal medya ile etkileşim, bilgiye ulaşma onu analiz etme, eleştirel düşünme gibi beceriler bunlardan bazılarıdır. Bu becerilere sahip olma bireyin dijital deneyimlerini farklı medya platformlarında güçlendirir. Dijital medyanın evrimi ile birlikte bu beceri de evrilecektir.
Dijital okuryazarlık, geleneksel okuma yazma biçimlerinin yerini tutmaz. Geleneksel okuma yazma biçimleri üzerine kuruludur. Dijital okuryazarlık, bireylerin çok fazla yolla iletişim kurmalarını ve öğrenmelerini sağlar. Sosyal düşünceden eleştirel düşünceye kadar değişen çeşitli beceriler, bireylerin dijital cihazların anlamlarını yorumlamasına olanak tanır.
Dijital okuryazarlık, eleştirel düşünme becerilerine ek olarak çevrimiçi ortamlarda etik normları ve davranış standartlarını içerir. Her çevrimiçi topluluk, bilgi yaratma ve dolaşıma ilişkin kendi kural ve kuralları setine sahiptir. Çevrimiçi tüketiciler ve üreticiler arasında artık net bir ayrım yapılmadığı dijital çağda davranış protokolleri gereklidir. Çevrimiçi tüketiciler ve üreticiler arasındaki belirsiz ayrıma "üretim" denir.
Dijital okuryazarlık, dijital vatandaşlığın dokuz temel öğesinden biridir. Dijital bir vatandaş çevrimiçi ortamlarda etkin vatandaş olma özelliğine sahiptir ve etkili bir şekilde web ile etkileşim kurmak için gerekli teknik okuryazarlık becerilerine sahiptir. Evlerinde internet erişimi vardır ve bireyler her gün internet kullanır
'Bilgi ve veri okuryazarlığı' gibi diğer terimler de dijital okuryazarlıkta olduğu gibi aynı yeterlikleri kapsamak için kullanılır. Bu terim, Vatandaşlar için Dijital Yeterlilik Çerçevesinde, iş ve istihdam edilebilirlik, öğrenme, eğlence, tüketim ve topluma katılımda vatandaşların sayısal yetkinliğini artırmak için Avrupa Komisyonu tarafından oluşturulan bir araçta kullanılmaktadır. Çerçevenin 2.0 sürümü, kullanılan tanımlayıcıları ve terimleri güncelleyen 2016'da oluşturuldu (Vuorikari ve diğerleri, 2016).
Dijital okuryazarlık araştırmacıları, dijital teknolojileri kullanırken insanların bilgiyi bulma, kullanma, özetleme, değerlendirme, yaratma ve iletişim kurma gibi çok çeşitli konuları keşfederler. Araştırma, bilgisayar donanımı, cep telefonları, mobil cihazlar ve web araması veya internet uygulamaları da dahil olmak üzere yazılım veya mobil uygulamalar gibi geniş kapsamlı donanım platformlarını da kapsıyor. Dijital okuryazarlığının araştırılması, insanların bilgisayarları nasıl kullanmayı öğrendiklerinden çok daha fazlasıyla ilgilidir.

Duygusal zekâ veya yaygın İngilizce ifade edilişiyle EQ (emotional quotient), bir insanın kendisine veya başkalarına ait duyguları anlama, sezinleme, yönetme ve yönlendirme yetisi, kapasitesi ve becerisinin ölçümünü tanımlamaktadır. Göreceli olarak yeni bir kavram olan duygusal zekânın tanımlanışı sürekli değişmekte ve güncellenmektedir. Bazı psikologlar, duygusal zekâ ve duygusal bilgi olmak üzere iki ayrı terimin kullanılmasını tercih etmektedirler.
Zihinsel yeteneklerin ölçümünde (bkz. IQ), bilgi ve zeka arasındaki fark oldukça açıktır. Psikolojik araştırmaların ışığında zeka seviyesi ölçümü veya IQ testleri, zihinsel biliş kapasitesinin değerlendirilmesinde güvenilir bir ölçüttür ve zaman içinde sabit kalır. Duygusal zekâ veya EQ'nun ölçümünde ise duygusal bilgi veya tecrübe ile zekâ arasındaki fark oldukça belirsizdir. Bu nedenlerle güncel EQ tanımlamaları uzmanların aralarında uzlaşamadıkları bir konudur. Bazı uzmanlar (Bradberry ve Greaves 2005) EQ'nun değişken, zamanla kazanılabilen ve artabilen bir yeti olduğunu iddia ederlerken; diğerleri (örneğin Mayer) EQ'nun sabit olduğunu ve artırılamayacağını öne sürmektedirler.
Duygusal zekâ 5 ana faktör altında değerlendirilebilmektedir. Bunlar;

Öz Yönetim
Öz Farkındalık
Sosyal Farkındalık
İlişki Yönetimi
Motivasyon

Duygusal güç kavramı 1950'lerde Abraham Maslow tarafından ortaya atılmıştır." "Duygusal zeka" terimi ilk olarak Michael Beldock'un 1964 tarihli bir makalesinde ve B. Leuner'in 1966 yılında The Practice of Child Psychology and Child Psychiatry adlı psikoterapi dergisinde yayınlanan "Emotional Intelligence and Emancipation" başlıklı makalesinde yer almıştır."
1983 yılında Howard Gardner'ın Frames of Mind: The Theory of Multiple Intelligences adlı kitabı IQ gibi geleneksel zeka türlerinin bilişsel yeteneği tam olarak açıklayamadığı fikrini ortaya atmıştır. Hem kişilerarası zekayı (başkalarının niyetlerini, motivasyonlarını ve arzularını anlama yeteneği) hem de içsel zekayı (kendini anlama, kişinin duygularını, korkularını ve motivasyonlarını takdir etme yeteneği) içeren çoklu zeka fikrini ortaya atmıştır.
1989 yılında Stanley Greenspan EI'yi tanımlamak için bir model önermiş, bunu ertesi yıl Peter Salovey ve John Mayer tarafından geliştirilen başka bir model izlemiştir. EI terimi Stanley Greenspan tarafından yazılan kitabın yayınlanmasından bu yana yaygın olarak tanınmaktadır.
Ancak terim, Goleman'ın Duygusal Zeka - Neden IQ'dan Daha Önemli Olabilir (1995) adlı kitabının yayınlanmasından sonra yaygın olarak tanınmaya başlamıştır. Terimin popülerliği, bu kitabın en çok satanlar listesine girmesine bağlanabilir. Goleman'ı, terimin kullanımını güçlendiren birkaç benzer yayın takip etmiştir.

IQ
SQ
Psikoloji
Daniel Goleman

Eğitici video oyunları, oyunculara öğrenme veya beceri geliştirme değeri sunmayı amaçlayan dijital oyunlardır. Bu tür oyunlar, bilgi aktarımının yanı sıra bilişsel, duyuşsal ve psikomotor becerilerin gelişimini destekleyici niteliktedir. Eğitici oyunlar genellikle eğitsel yazılım ile video oyunu kavramlarının birleşiminden doğmuş olup, edutainment (eğlence + eğitim = eğitlence) kavramı çerçevesinde tanımlanır. Bu kapsamda, eğitici oyunlar bir yandan eğlenceli bir deneyim sunarken diğer yandan öğrenme sürecine katkıda bulunur.
Bazı eğitici oyunlar doğrudan müfredat temelli ve uzman danışmanların katkısıyla geliştirilirken, bazıları daha çok eğlence odaklı olup dolaylı yoldan eğitsel içerikler barındırır. Özellikle çocuklara yönelik olan bu oyunlar, aynı zamanda gençler ve yetişkinler için de tasarlanabilmektedir.
Eğitici video oyunları, öğretmenlerin ders içeriklerini zenginleştirmek, okuma, matematik, bilim, dil öğrenimi gibi temel becerileri kazandırmak ve yeni yetkinlikler geliştirmek için kullandığı araçlardan biridir. Eğitimde oyunlaştırma, öğrencilerin öğrenme sürecinde daha aktif roller üstlenmesini sağlar ve onların dijital okuryazarlık gibi 21. yüzyıl becerilerini geliştirmelerine katkı sunar.
Son yıllarda yapılan çalışmalar, video oyunlarının –içerikleri şiddet içerse bile– çocukların bilişsel ve duygusal gelişimlerini destekleyebileceğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, dünya genelinde birçok eğitimcinin eğitici video oyunlarının öğrenme sürecine katkısını fark etmesine ve bu oyunları sınıf içi etkinliklere entegre etmesine neden olmuştur.

Eğitici video oyunları, oyunlaştırma unsurlarını kullanarak öğrenme hedeflerine ulaşmayı amaçlayan dijital uygulamalardır. Bu oyunlar okul öncesinden yetişkin eğitimine kadar birçok seviyede kullanılabilir. Genellikle matematik, dil öğrenimi, tarih, fen bilimleri, coğrafya ve problem çözme gibi akademik ya da bilişsel becerileri geliştirmeyi hedeflerler.
Eğitici video oyunları genel olarak iki ana kategoriye ayrılabilir:

Edutainment (eğlendirici öğretim) oyunları: Bu tür oyunlar, genellikle konu tekrarı (drill) esasına dayanır ve öğrenilecek içeriği doğrusal bir biçimde sunarken eğlenceli ögelerle süslenir.
Etkileşim odaklı eğitici oyunlar: Bu oyunlar, yaratıcı düşünmeyi teşvik eder ve kullanıcının karar alma süreçlerine daha aktif biçimde katılmasını sağlar. Genellikle doğrusal olmayan yapıdadırlar ve problemi çözmeye yönelik senaryolar barındırırlar.
Eğitici oyunların çoğu doğrudan sınıf ortamında veya evde kullanılmak üzere geliştirilse de, bazı ticari oyunlar da eğitsel potansiyele sahiptir. Age of Empires, Civilization veya Total War gibi tarih temelli strateji oyunları, içerdiği tarihi bilgiler ve oyun içi ansiklopediler aracılığıyla öğrenmeye katkı sunabilir. Bu tür oyunlar doğrudan eğitsel amaçlarla geliştirilmemiş olsa da kullanıcıya sosyal, tarihsel ve ekonomik süreçleri keşfetme imkânı verir.
Eğitsel Potansiyele Sahip Ticari Oyunlara Örnekler:

SimCity ve Caesar serisi: Şehir yönetimi üzerinden toplumsal, ekonomik ve pratik süreçleri öğretir.
Civilization ve Europa Universalis serisi: Tarih, siyaset, ekonomi ve askeri yapıların evrimini modelleyerek tarihsel düşünme becerilerini geliştirir.
Railroad Tycoon ve Rails Across America: Demiryolu mühendisliği, lojistik ve ticaret tarihine dair içgörüler sunar.
GeoGuessr ve PlaceSpotting: Coğrafi yer belirleme ve harita okuryazarlığı becerileri kazandırır.
Quantum Moves ve A Slower Speed of Light: Kuantum mekaniği ve özel görelilik gibi ileri düzey fizik kavramlarını oyun yoluyla sezdirir.
HyperRogue ve Hyperbolica: Öklid dışı geometriye dair kavramların sezgisel anlaşılmasını hedefler.
The Patrician: Ticaret, kaynak yönetimi ve ekonomik dengeyi öğreten ticaret simülasyonları içerir.
Bot Colony (2013): İngilizce pratik yapmayı amaçlayan, yapay zekâ destekli bir macera oyunu olup, oyuncuların robotlarla doğal dil diyaloğu kurmasını sağlar.
Bu tür oyunlar akademik literatürde de yer almakta ve bazı eğitimciler tarafından ders materyali olarak benimsenmektedir.

Eğitici oyunların tasarımındaki temel amaç, eğlenceli bir deneyimle öğrenme hedeflerini bütünleştirmek ve oyuncuyu hem bilişsel hem de duyuşsal olarak sürece dahil etmektir. Başarılı bir eğitici oyunun tasarımında şu unsurlar dikkate alınır:

Açık ve ölçülebilir öğrenme hedefleri,
Zorluk seviyesinin oyuncuya göre ayarlanabilir olması (uyarlanabilirlik),
Oyuncuya sürekli ve anlamlı geri bildirim sağlanması,
Gerçek yaşamla ilişkili, anlamlı görevler ve senaryolar sunulması,
İçsel motivasyonu teşvik eden oyun mekaniği ve ödüllendirme sistemi,
Görsel, işitsel ve etkileşimsel uyaranların dengeli kullanımı.
1990'lı yılların ortalarından itibaren geliştirilen birçok eğitici oyun, özellikle çocuklara yönelik evde öğrenme deneyimlerine hitap edecek şekilde tasarlanmıştır. Zamanla bu oyunların bazıları okul müfredatlarıyla ilişkilendirilmiş, örneğin İngiltere’nin National Curriculum (Ulusal Müfredat) programına uygun hale getirilmiştir.

Bazı çocuklara yönelik eğitici yazılımlar, okuryazarlık ve sayısal beceriler gibi temel alanlarda yapılandırılmış pedagojik yaklaşımları benimser:

Disney Interactive Learning – Winnie the Pooh, Aladdin, Mickey Mouse gibi karakterler aracılığıyla öğrenmeyi eğlenceyle bütünleştirir.
GCompris – Bilgisayar okuryazarlığından fen bilimlerine kadar çok sayıda etkinlik sunan özgür ve açık kaynaklı bir eğitim yazılımıdır.
JumpStart ve Blaster Learning System – Knowledge Adventure tarafından geliştirilen, yaşa göre yapılandırılmış dijital öğrenme sistemleri.
Reader Rabbit, The ClueFinders ve Zoombinis – The Learning Company tarafından üretilen; eleştirel düşünme, okuma ve matematik becerilerini destekleyen oyun serileri.
Son dönemde çocukların ince motor becerilerini ve yaratıcılığını geliştiren çevrim içi boyama kitapları ve interaktif sanat araçları da eğitici oyun tasarımı kategorisine dahil edilmektedir. Bu tür platformlar çocukların rahatlamasını sağlarken aynı zamanda sanat yoluyla öğrenmelerini teşvik eder.
Araştırmalar, oyun temelli öğrenmenin çocukların düşünme, problem çözme ve yaratıcılık becerilerini geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Çocuk psikolojisi ve eğitim alanında tanınan araştırmacılardan biri olan Kathy Hirsh-Pasek, oyunla öğrenmenin öğretim programlarına entegre edilmesi gerektiğini savunmakta ve çocukların etkileşimli ve eğlenceli etkinlikler sırasında daha derin ve kalıcı öğrendiklerini vurgulamaktadır.

Eğitici video oyunlarının kökeni, 1960’lı yıllara kadar uzanır. İlk örneklerden biri olarak kabul edilen The Sumerian Game (1964), kaynak yönetimi üzerine kurulu olup ilköğretim öğrencileri için tasarlanmış ilk bilgisayar oyunudur. Bu dönemde eğitimde simülasyonlara ve oyunlaştırmaya ilgi duyan akademisyen Clark C. Abt, 1970 yılında yayımladığı Serious Games adlı kitabında, yaşamı simüle eden oyunların eğitsel potansiyelini teorik çerçeveye oturtmuştur.
1980’li yılların başında, eğitici oyunlar farklı sebeplerle daha yaygın hâle gelmeye başladı. 1983 yılında yaşanan büyük video oyunu sektörü krizi (video game crash), Atari 2600 gibi konsolların yazılım pazarında büyük bir çöküşe neden olurken, ev tipi bilgisayarların yükselişiyle birlikte eğitici içerikli yazılımlar öne çıktı. Aynı yıllarda arcade salonlarına yönelik artan toplumsal kaygılar (şiddet, bağımlılık vb.) sonucu, ailelerin eğitsel ve güvenli görülen ev tabanlı oyunlara yönelmesi de bu gelişimi destekledi.
1983 yılında İngiltere'de, Oric 1 ve Spectrum mikro bilgisayarları için geliştirilen ve arcade edutainment olarak tanımlanan yazılım paketleri, "edutainment" teriminin ticari anlamda ilk kullanımlarından biri olarak kayda geçti. Bu paket, İngiliz hükûmeti destekli bir eğitim programı olan Telford ITEC tarafından sunuldu ve isminin yaratıcısı Chris Harvey oldu.
1980'lerin ikinci yarısından itibaren, The Oregon Trail (1971), Reader Rabbit (1983), Math Blaster (1983) ve Seven Cities of Gold (1984) gibi oyunlar büyük başarı elde etti. Bu oyunlar, hem eğitici yazılımların eğlenceli hâle gelmesini sağladı hem de "edutainment" kavramını yaygınlaştırdı.
2000’li yıllarda internetin yaygınlaşmasıyla birlikte çevrim içi eğitim platformları, eğitici oyunlarla bütünleşti. Flash tabanlı oyun siteleri, okul müfredatlarına paralel içeriklerle öğrenciler için yeni öğrenme kanalları sundu. Bu dönemde Kahoot!, BrainPOP, Duolingo gibi platformlar yükselişe geçti. Mobil teknolojilerle birlikte öğrenme, taşıması kolay bir deneyime dönüştü.
Günümüzde eğitici oyunlar; artırılmış gerçeklik (AR), sanal gerçeklik (VR), yapay zekâ (AI) ve bireyselleştirilmiş öğrenme algoritmalarıyla desteklenmektedir. Öte yandan, bu tür oyunların ne derece eğitici olduğu konusu bazı araştırmacılar tarafından eleştiriye tabi tutulmuştur.
Örneğin, oyunların eğitsel etkisi üzerine araştırmalar yapan psikolog Simon Egenfeldt-Nielsen, eğitici bilgisayar oyunlarını bilişsel yöntemlerine göre üç temel kategoriye ayırmakta ve bu alandaki akademik çalışmaların metodolojik açıdan eksiklik taşıdığını savunmaktadır.

Eğitici video oyunları, farklı yaş gruplarına ve eğitim düzeylerine hitap eden çok çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Bu oyunlar, geleneksel öğretim yöntemlerine alternatif sunarak öğrenmeyi daha etkileşimli, kişiselleştirilmiş ve motive edici hâle getirme potansiyeline sahiptir.

Okul öncesi dönemde eğitici oyunlar genellikle temel bilişsel becerileri (renkler, şekiller, sayılar), motor koordinasyon yetilerini ve dil gelişimini desteklemek amacıyla kullanılır. GCompris gibi açık kaynaklı yazılımlar, bu yaş grubuna uygun birçok etkinlik sunar. Ayrıca Disney Interactive ve The Learning Company tarafından geliştirilen çizgi film temelli oyunlar, eğlence yoluyla öğrenmeyi destekler.

İlkokul ve ortaokul düzeyinde, eğitici video oyunları fen bilimleri, matematik, tarih, coğrafya ve okuryazarlık gibi derslerde kullanılabilir. Minecraft: Education Edition gibi platformlar, öğrencilerin problem çözme, iş birliği ve yaratıcılık gibi becerilerini geliştirirken aynı zamanda ders içeriğiyle uyumlu etkinlikl

Howard Earl Gardner (d. 1943, Pensilvanya), hâlen Harvard Üniversitesi'nde çalışmalarına devam eden Amerikan psikolog. Çoklu zekâ kuramını ortaya atan bilim insanıdır. 1981'de MacArthur Ödülü almıştır.
Standart psikometrik araçlarla ölçülebilen tek bir zekâ olduğuna dair geleneksel kuramı şiddetle eleştiren Gardner ilk kez 1983 yılında her bireyin birbirinden farklı pek çok zekâsının olduğu ve bunların her birinin kendine özgü bir biçimde geliştiği ve çalıştığı tezini ortaya atmıştır. Çoklu zeka kuramı herhangi bir psikometrik aracın sonuçlarından yararlanmaz. Zekanın biyopsikolojik bir potansiyel olduğunu ve kültürel değerlerden derinlemesine etkilendiğini savunur.
Zihin Çerçeveleri: Çoklu Zekâ Kuramı adlı kitabında topladığı çalışmaları eğitim, sanat, bilişsel psikoloji ve tıp alanlarındaki görüş ve düşünüşleri yakından etkilemiş, bu alanlarda bir devrim yaratmıştır.
Harvard ve Boston üniversitelerinde psikoloji profesörü olan Howard Gardner tek zekâ tipine karşı çıkarak insanların daha başarılı olduğu değişik alanlar bulunduğunu ve bu alanlarda zekâya dayalı büyük beceriler gösterebildiğini ifade ederek “Çoklu Zekâ” (Multiple Intelligence) teorisini ortaya atmıştır.
Gardner'in ilk araştırmalarında yedi adet zeka tespit edilmiştir. Bunlar sözel-dilsel zeka, mantıksal-matematiksel zeka, bedensel-kinestetik zeka, görsel-uzamsal zeka, müziksel-ritmik zeka, kişilerarası sosyal zeka ve içsel zekadır. Daha sonra sekizinci zeka olan doğacı zeka da bunlara eklenmiştir. Dokuzuncu zeka olduğu düşünülen varoluşsal zeka hâlen araştırılmaktadır. Bu zekaya biyolojik bir alan bulunamadığından Gardner bu zekaya "yarım zeka" adını vermiştir ve bu zekayı listeye sonra ekleyebileceklerini belirtmiştir. Her insanda bu zekâların tümü bulunur, ancak insanların yetenek ve yaratıcılıkları büyük farklılıklar gösterir. Bir öğrencinin her zekâsının ayrı ayrı güçlü yanları ve zayıflıkları işlenerek daha başarılı olması sağlanabilir. Bu zekâ türlerini bir sınıfın içinde entegre etmek, mevcut eğitim sistemini kökten değiştirmeyi gerektirir. Gardner psikometrik teori ve enformasyon işleme süreçleri hakkındaki kalıpları kırarak pek çok alandaki insan yetileri konusunda yeni bir kavram sunmuştur.

James Paul Gee (d. 15 Nisan 1948), Amerikalı dilbilimci, eğitim araştırmacısı ve akademisyendir. Psikodilbilim, söylem çözümlemesi, toplumbilimsel dilbilim, iki dilli eğitim ve okuryazarlık konularında çalışmalar yürütmüştür. En son Arizona State University'de Mary Lou Fulton Presidential Professor of Literacy Studies unvanıyla görev yapmıştır. Ayrıca University of Wisconsin–Madison'daki Games, Learning, and Society grubunun fakülte üyesi olmuş ve National Academy of Education üyesi olarak seçilmiştir.

James Paul Gee, San Jose, Kaliforniya'da doğdu. Lisans derecesini felsefe alanında University of California, Santa Barbara'da, yüksek lisans ve doktora derecelerini ise dilbilim alanında Stanford Üniversitesi'nde tamamladı. Kariyerine sözdizimi ve anlambilim kuramları üzerine kuramsal dilbilim alanında başladı. Stanford Üniversitesi'nde ve ardından Hampshire College'da dil ve iletişim üzerine dersler verdi. Daha sonra Northeastern University ve Max Planck Psikodilbilim Enstitüsü'nde araştırmalar yürüttü.
Araştırma alanını zamanla söylem çözümlemesi, toplumbilimsel dilbilim ve dilbilimin okuryazarlık ve eğitime uygulanması alanlarına kaydırdı. Boston University'de Eğitim Fakültesi'nde çalıştı, burada Gelişimsel Çalışmalar ve Danışmanlık bölüm başkanı olarak görev yaptı. Ayrıca University of Southern California'da Dilbilim Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. Boston Üniversitesi'nde okuma, yazma, iki dilli eğitim, İngilizcenin ikinci dili (ESL) ve uygulamalı dilbilim alanlarını birleştiren bütüncül yüksek lisans programları kurdu.
1993–1997 yılları arasında Clark University'de Jacob Hiatt Eğitim Kürsüsü'nde bulundu. 1997–2007 yılları arasında University of Wisconsin–Madison'da Tashia Morgridge Okuma Profesörlüğü yaptı. 2007 yılında Arizona State University'ye geçerek Mary Lou Fulton Presidential Professor of Literacy Studies unvanıyla görev yaptı.
2019 yılında emekli oldu.

Yeni Okuryazarlıklar Kuramı
Eğitici video oyunu
Oyun yoluyla öğrenme
Öğrenmenin oyunlaştırılması
Söylem çözümlemesi
Sosyodilbilim
Dil edinimi

Marc Prensky (15 Mart 1946 - 15 Mayıs 2025), Amerikalı eğitim teorisyeni, yazar, stratejik düşünür ve uluslararası eğitim danışmanıdır. Eğitimde teknoloji kullanımına yönelik yaklaşımıyla tanınan Prensky, özellikle dijital yerliler (digital natives) ve dijital göçmenler (digital immigrants) kavramlarını literatüre kazandırmasıyla bilinmektedir.
Yale Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldıktan sonra Harvard Business School’da işletme yüksek lisansını tamamlayan Prensky, bir süre finans sektöründe çalışmış, daha sonra video oyunları geliştirme alanına yönelmiştir. Bu süreçte oyunların sadece eğlence değil, aynı zamanda etkili birer eğitim aracı olabileceğini savunmuş; 2001 yılında yayımlanan Digital Game-Based Learning adlı kitabında bu görüşlerini ayrıntılı biçimde açıklamıştır.
Prensky'nin eğitim anlayışı yalnızca bilgi aktarımına değil, yaratıcılık, problem çözme ve etik farkındalık gibi 21. yüzyıl becerilerinin geliştirilmesine odaklanmaktadır. Eğitim sistemlerinin sanayi çağından kalma yapılarla sürdürülemeyeceğini savunan Prensky, gençlerin gerçek dünya problemleriyle anlamlı bağlar kurarak öğrenmeleri gerektiğini belirtmiştir. Bu düşünceler doğrultusunda, The Global Future Education Foundation and Institute adlı kuruluşu kurmuştur.
70'ten fazla ülkede konferanslar veren Prensky, TED dahil birçok uluslararası platformda konuşmalar yapmış, eğitim politikacılarına ve öğretmenlere danışmanlık sağlamıştır. The World Needs a New Curriculum (2014) gibi kitapları, eğitimde paradigma değişimini savunmaktadır. Çalışmaları, günümüz eğitim reformistleri ve dijital eğitim savunucuları üzerinde önemli bir etki yaratmıştır.

Oyun yoluyla öğrenme
Eğitici video oyunu
Öğrenmenin oyunlaştırılması
Eğitim teknolojisi
21. yüzyıl becerileri
Eğitim psikolojisi

Modernleşme teorisi gelişmekte olan ve ya az gelişmiş ülkelerin gelişmeleri için, gelişmiş ülkelerin keşfettiği yöntemleri izleme dışında başka bir yolunun olmadığını savunan uluslararası politik ekonomi görüşüdür. 
Sanayileşmiş Batı toplumlarının ya da G-7 ülkelerinin sahip olduğu yapı, kurum, değer ve sistemlere sahip olmak amacı ile sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel vb. alanlarda gelişmekte olan ülkeler (GÖÜ) ve az gelişmiş ülkeler (AGÜ) tarafından yapılan tüm düzenlemelere modernleşme denir. Bu kavramın zıttına ''modern olmayan'' anlamında ''gelenek'' adı verilmiştir. 
Modern/modernlik; sürekli bir ilerleme ve değişim halinde bulunan, rönesans ve reform hareketleri ile başlayan ve hala devam etmekte olan her türlü faaliyetler bütününe verilen isimdir. Modernleşme Batı Avrupa'da "Rönesans ve Reform Hareketleri" ile ortaya çıkmış ve Fransız İhtilali ile devam etmiştir. Temelinde, ''eski rejim, düşünce yapısı ve inanç sistemine'' zıt olarak geliştirilen bir tepki görülmektedir. Modernleşme, sürekli olan bir değişimi, farklılaşmayı temel alan dinamik bir süreçtir. 

* Aysoy, Mehmet. Geleneksel Sonrası Toplum Üzerine, İstanbul: Açı Kitaplar, 2003.
* Bauman, Zygmunt. In Search of Politics, Polity Press, 2000.
Bauman, Zygmunt. Modernlik ve Müphemlik, (çev.) İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı Yay., 2003.
Bendix, Reinhard. "Tradition and Modernity Reconsidered", Comparative Studies in Society and History, Vol. 9, No. 3, (Apr., 1967), Cambridge Univesity Pres, pp. 292–346. http://www.jstor.org/stable/177869 (ulaşım 17/12/2008).
* Berger, Peter / Brigitte Berger. Sociology: A Biographical Approach, Penguin Books, 1981, s. 27.
* Berger, Peter L "Sekülerizmin Gerilemesi", Sekülerizm Sorgulanıyor, (der. ve çev.) Ali Köse, İstanbul: Ufuk Kitapları,, 2002.
Berger, Peter L. "Dinin Krizinden Sekülerizmin Krizine", Sekülerizm Sorgulanıyor, (der. ve çev.) Ali Köse, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2002.
* Berman, Marshall. Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.
Cevizci, Ahmet. Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yay., 1999.
* Çetin, Halis. "Ezelden Ebede Kadim Bilgeliğin Kutsal Yolculuğu: Gelenek", Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Kadim Bilgeliğin Kutsal Yolculuğu Gelenek, Yıl 1, Sayı 3, Kış 2005.
80 | The Journal of Kırıkkale Islamic Sciences Faculty
* Davie, Grace. Religion in Britain Since 1945: Believing Without Belonging, Oxford: Blackwell, 1999.
* Eisenstadt, S.N "Multiple Modernities", Daedalus, Winter, 2000.

Müfredat ya da öğretim programı, eğitimin bir programa bağlanmasıdır. Öğretim veya eğitim planı için kullanılır. Öğretim programı; hangi konuların öğretileceğini, bunun hangi sırayla verileceğini ve bir konunun üstünde ne kadar durulacağını açıklar. Müfredat dersler ve ders içeriklerinin gösterildiği program türüdür. Müfredat önceden belirlenen hedeflere ulaşmak için tüm eğitim öğretim etkinliklerini, aktivitelerini kapsar.
Günümüzde müfredat yalnızca okul içi dersleri değil, aynı zamanda öğrencilerin bilişsel, duyuşsal ve psikomotor becerilerinin gelişimini destekleyen bütünsel bir yapıyı ifade eder. Modern eğitim sistemlerinde müfredatlar, sadece akademik bilgi aktarmakla kalmayıp bireyin toplumsal, etik ve kültürel gelişimini de hedefler. Bu nedenle müfredat tasarımı; pedagojik ilkeler, sosyal ihtiyaçlar, ekonomik beklentiler ve teknolojik gelişmeler doğrultusunda sürekli güncellenen dinamik bir yapıdır.

Müfredat kavramı yalnızca belirli ders içeriklerini kapsamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda eğitimin hedeflerini, öğretim yöntemlerini, öğrenme çıktılarının nasıl değerlendirileceğini ve öğrencilerin gelişimini izlemeye yönelik stratejileri içerir. Müfredat; eğitimi yapılandıran, yönlendiren ve sistematik hâle getiren temel bir bileşendir.
Eğitim bilimciler müfredatı farklı kategorilere ayırır:

Resmî müfredat: Devletin ya da eğitim otoritesinin yayımladığı programdır.
Örtük müfredat: Öğrencilere okul ortamında doğrudan öğretilmeyen; ancak sosyal kurallar, değerler ve tutumlarla aktarılan bilgi ve davranışlardır.
Dış müfredat: Okul dışında kazanılan, ders dışı etkinliklerde veya informal ortamlarda edinilen öğrenmeler bütünüdür.

"Müfredat" kelimesi Türkçeye Arapça "فِرْد" (f-r-d) kökünden gelen مُفْرَد (mufrad) kelimesinden türetilmiştir ve "tek tek sıralanmış", "ayrıntılı olarak listelenmiş" anlamı taşır. Müfred kelimesi, genellikle "tekil", "bireysel", "parçalanmış" gibi anlamlar içerir. Çoğul hali olan müfredât (مُفْرَدَات), "ayrıntılı unsurlar", "liste öğeleri" gibi anlamlara gelir ve eğitim bağlamında derslerin, konuların ayrı ayrı düzenlenmiş hâli olarak kullanılır. Terim Osmanlı döneminde resmî yazışmalarda ve eğitimle ilgili belgelerde de sıkça geçmiştir.
Batı dillerindeki karşılığı olan curriculum kelimesi ise Latince kökenlidir. Latince curriculum, "koşu", "yarış", "yolculuk", "seyir" gibi anlamlara gelir ve *currere* (koşmak, ilerlemek) fiilinden türetilmiştir. Antik Latincede curriculum aynı zamanda "yarış arabası" ya da "kariyer" gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Bu anlamlar, öğrenim sürecinin bir yolculuk veya aşamalarla ilerleyen bir yarış gibi düzenli bir şekilde yapılandırıldığı düşüncesiyle benzeşir.
Curriculum kelimesinin eğitim bağlamındaki ilk bilinen kullanımı 1576 yılında Petrus Ramus'un ölümünden sonra yayımlanan *Professio Regia* adlı eserine dayanır. Ardından 1582 yılında Leiden Üniversitesi kayıtlarında da bu terime rastlanmıştır. Bu erken kullanımlar özellikle Kalvinist reformasyon sonrası eğitim sistemini daha düzenli ve planlı hâle getirme çabalarıyla bağlantılı görülmektedir.
Kelimenin İngilizce'de belgelenmiş ilk kullanımı ise 1633 yılında Glasgow Üniversitesi'nde görülür. 19. yüzyıla gelindiğinde Avrupa üniversiteleri, curriculum terimini hem genel öğrenim süreci (örneğin tıp veya cerrahlık gibi meslekler için) hem de belirli derslerin içeriğini tanımlamak için düzenli olarak kullanmaya başlamıştır. 1824 tarihli bazı İngiliz sözlüklerinde ise kelime "özellikle okul, üniversite veya kolejdeki sabit bir ders programı" olarak tanımlanmıştır.

Müfredat kavramının kökeni Antik Yunan'a kadar uzanır. Platon’un "Devlet" adlı eserinde ideal yurttaşın eğitimi felsefî temellerle ele alınırken, Aristoteles ise eğitimin pratik yönüne vurgu yaparak retorik, mantık ve etik gibi alanları eğitim içeriği olarak önermiştir. Bu dönemde müfredat, daha çok entelektüel erdemlerin geliştirilmesiyle ilişkilendirilmiştir.
Orta Çağ'da müfredatın yapısı, Hristiyan skolastik geleneği çerçevesinde biçimlenmiştir. Özellikle Yedi Özgür Sanat (Trivium: gramer, mantık, retorik; Quadrivium: aritmetik, geometri, müzik, astronomi) müfredatın temelini oluşturmuştur. Bu dönemde müfredat daha çok ezbere dayalı, dini ve otoriteye bağlı bir yapıdaydı. Eğitim kurumları müfredatı sabit bilgiler bütünü olarak kabul ediyordu.
Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte müfredatta da dönüşümler yaşandı. Erasmus, Comenius ve Petrus Ramus gibi düşünürler, eğitimde insani değerlere ve bireysel gelişime odaklanılmasını savunarak öğretim programlarının içeriğini çeşitlendirdiler. Comenius'un *Didactica Magna* (1632) adlı eseri, her çocuğun eğitime erişimini savunurken sistematik bir öğretim planının gerekliliğini vurgulayan ilk metinlerden biri olmuştur.
Modern müfredat anlayışının temelleri 20. yüzyılın başında atılmıştır. John Dewey, eğitimi yaşamla bağ kuran, deneyime dayalı bir süreç olarak tanımlamış ve öğretim programlarının öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarına göre düzenlenmesini önermiştir. Onu takip eden Ralph W. Tyler, 1949'da yayımlanan *Basic Principles of Curriculum and Instruction* adlı çalışmasında modern müfredat planlamasının dört temel adımını (hedefler, öğrenme deneyimleri, organizasyon ve değerlendirme) tanımlamış ve çağdaş program geliştirme süreçlerini şekillendirmiştir.
21. yüzyılda müfredatlar daha esnek, öğrenci merkezli ve dijital içeriklerle bütünleşmiş bir yapıya kavuşmuştur. Jerome Bruner, Hilda Taba ve Joseph Schwab gibi kuramcılar, öğrenmenin yapısal doğasına, program tasarımında öğretmen rolüne ve disiplinler arası yaklaşımlara odaklanarak müfredat teorisini derinleştirmiştir. Günümüzde STEM, çevrimiçi öğrenme, kapsayıcılık ve sürdürülebilirlik gibi temalar da müfredat tasarımında önemli yer tutmaktadır.

Müfredatlar her ülkenin tarihsel, kültürel ve sosyo-politik yapısına göre şekillenir. Bu bağlamda ülkeler arasında önemli farklılıklar gözlenebilir. Aşağıda çeşitli ülkelerdeki müfredat sistemleri özetlenmiş, ardından karşılaştırmalı bir tabloyla anahtar özellikler karşılaştırılmıştır.

Türkiye'de müfredat, Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından hazırlanır. Tüm devlet okulları ve birçok özel okul bu merkezi müfredata göre eğitim verir. Derslerin içeriği, haftalık saatleri, kazanımları ve ölçme-değerlendirme yöntemleri bakanlık tarafından belirlenir.
2005 yılında yapılandırmacı eğitim yaklaşımının benimsenmesiyle birlikte müfredatlar yeniden düzenlenmiş, öğrenci merkezli öğretim anlayışı güçlendirilmiştir. 2017 ve 2018 reformlarında ise sadeleştirme, dijital uyum ve değerler eğitimi gibi başlıklara odaklanılmıştır.

Finlandiya'da ulusal çekirdek müfredat, Finlandiya Eğitim Kurulu tarafından belirlenir. Ancak yerel yönetimler ve öğretmenler bu çerçeveyi kendi bağlamlarına göre esnek biçimde uyarlayabilirler. Öğretmenlerin yüksek düzeyde özerklik taşıdığı bu modelde, öğrenme süreci proje, grup çalışmaları ve problem çözme temelli ilerler. Öğrenci başarısı ve eğitsel verimlilik, uluslararası değerlendirme sınavlarında yüksek çıkmaktadır.

Japonya'da müfredat, MEXT (Eğitim, Kültür, Spor, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı) tarafından belirlenir. Course of Study adlı resmi belgelerle müfredat ülke çapında standartlaştırılır. Öğretmen özerkliği sınırlı, merkezi denetim güçlüdür. Ancak son yıllarda Japonya da yaratıcı düşünme, iş birliği ve iletişim becerilerini artırmak için reformlar gerçekleştirmiştir.

ABD'de eğitim sistemi büyük ölçüde eyaletlere bağlıdır. Ulusal düzeyde belirli standartlar (örneğin Common Core) önerilse de eyaletler bunları uygulamak zorunda değildir. Öğretmen özerkliği yüksektir. Ancak okullar arası kaynak eşitsizlikleri yaygındır. Eğitsel başarı bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar gösterebilir.

Güney Kore'de müfredat merkezi olarak Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenir. Sınav odaklı yapı, özellikle üniversite giriş sınavları etrafında şekillenmiştir. Öğrenciler okul dışı kurumlar (hagwon) ile yoğun biçimde desteklenir. PISA gibi uluslararası sınavlarda başarı yüksektir, ancak bu başarı yüksek stres düzeyiyle birlikte gelir.

Almanya'da eğitim sistemi federal yapıya sahiptir. Her eyalet kendi eğitim otoritesine sahiptir ve müfredatlarını buna göre geliştirir. Öğretmen özerkliği ve sınav yapısı bölgeden bölgeye değişir. PISA gibi sınavlarda istikrarlı ve dengeli bir başarı gözlenmektedir.

Tabloda yer alan "Uluslararası Başarı/Verimlilik" sütunu, ülkelerin OECD tarafından yürütülen PISA (Programme for International Student Assessment), TIMSS gibi sınavlardaki sıralamaları, öğrenci eşitliği, öğretmen memnuniyeti ve genel sistem çıktıları göz önüne alınarak değerlendirilmiştir. Değerlendirmeler mutlak değil, yıllara yayılan genel eğilimleri yansıtmaktadır:

Türkiye – Düşük: PISA 2018'de tüm alanlarda OECD ortalamasının altındadır. Sosyoekonomik eşitsizlik, öğretmen özerkliği eksikliği ve sınav baskısı yaygındır.
Finlandiya – Çok Yüksek: PISA lideridir, öğrenci refahı ve eşitliği yüksektir. Öğretmen özerkliği maksimum düzeydedir.
Japonya – Yüksek: PISA'da yüksek başarı, ancak öğrenci refahı ve yaratıcılık gelişimi sınırlıdır.
ABD – Değişken: Eyaletler arası ciddi farklar vardır. Bazı eyaletler dünya çapında başarılıyken, bazıları ortalamanın altındadır.
Güney Kore – Çok Yüksek: Başarı yüksek, ancak öğrenci memnuniyeti ve refahı düşüktür. Sınav rekabeti yoğundur.
Almanya – Yüksek: Reformlarla başarıyı yükseltmiş, eşitlik yönünde ilerleme kaydetmiştir.

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Finlandiya Ulusal Müfredat Sayfası
Japonya Course of Study
ABD K–12 Eğitim Reformları
Almanya Eğitim Sistemi

Okul kültürü, okulun aktivite alanlarını belirleyen, yapılan etkinliklerin içeriğini şekillendiren, okulun faaliyetlerini biçimlendiren ve destekleyen bir olgudur. Okul kültürü kavramı, örgüt kültürü teriminin kullanıldığı işletmelerden eğitime aktarılmıştır. Okul kültürü, okulda bütünleşmeyi sağlayan, çalışanların iş kalitesini belirlemeye yarayan, değer, inanç, gelenek, tören, hikâye ve diğer kültürel sembollerin tümü ile ifade edilmiştir. Okulda nelerin önemli, nelerin önemsiz olduğu, kurum çalışanlarının nasıl hareket edeceği, eğitim ve öğretimde öğrenci ve öğretmenden neler beklendiğini okul kültürü belirlemektedir.
Okul kültürünü etkileyen etmenleri dikkate alarak oluşturulan kültür güçlü ve etkili olacaktır. Güçlü ve etkin kültürlere sahip okullar ise öğrencileri öğrenmeye, öğretmenleri de öğretmeye daha çok teşvik etmekte isteklerini ve başarılarını artırmaktadır.

Oyun yoluyla öğrenme, bir çocuğun çevresindeki dünyayı nasıl anlamlandırdığını açıklamak amacıyla eğitim ve psikolojide kullanılan bir terimdir. Oyun aracılığıyla çocuklar sosyal ve bilişsel beceriler geliştirebilir, duygusal açıdan olgunlaşabilir ve yeni deneyimlere ya da çevrelere katılım sağlamak için gerekli olan özgüveni kazanabilirler.
Küçük yaştaki çocukların öğrenme biçimleri arasında; oyun oynamak, diğer insanlarla etkileşimde bulunmak, aktif olmak, yeni deneyimleri keşfetmek, kendi kendine konuşmak, başkalarıyla iletişim kurmak, fiziksel ve zihinsel zorluklarla başa çıkmak, yeni şeylerin nasıl yapılacağının gösterilmesi, becerilerin uygulanması ve tekrar edilmesi ile eğlenmek gibi yöntemler yer alır.

Oyun, çocukların dünyayı anlamlandırmalarını kolaylaştırır; çünkü çocuklar doğuştan gelen bir keşfetme merakına sahiptir ve oyun, bu keşfi gerçekleştirmek için etkili bir araç işlevi görür.

Einstein Hafıza Kartları Kullanmazdı (Einstein Never Used Flashcards: How Our Children Really Learn) adlı kitapta, çocuk oyunlarının beş temel öğesi şu şekilde tanımlanmıştır

Oyun keyifli ve eğlenceli olmalıdır.
Oyun, dışsal (harici) bir hedefe sahip olmamalıdır.
Oyun kendiliğinden ve gönüllü biçimde gerçekleşmelidir.
Oyun aktif katılım gerektirir.
Oyun, hayal gücüne dayalı bir unsur (rol yapma, kurmaca vb.) içerir.
Ayrıca oyun; yaratıcılık ve hayal gücü ile tanımlanır. Yaratıcılık, rol yapma oyunlarında, inşa temelli etkinliklerde ve diğer hayalî oyun türlerinde kendini gösterir. Hayal gücü ise çocukların duygularına, düşüncelerine ve fikirlerine ilişkin zihinsel imgeler oluşturmalarına ve bunları oyunlarına dâhil etmelerine imkân tanır.
Beverlie Dietze ve Diane Kashin, Playing and Learning in Early Childhood Education adlı kitaplarında bir oyunun yedi ortak özelliğini şu şekilde sıralar:

Oyun aktiftir.
Oyun çocuğun kendi başına başlattığı bir süreçtir.
Oyun süreç odaklıdır.
Oyun içseldir (kendi içinde bir amaç taşır).
Oyun epizodiktir (kısa ve bağlantılı bölümlerden oluşur).
Oyun kurallar içerebilir.
Oyun semboliktir (nesneler başka şeyleri temsil edebilir).

Çocukların etkinlikleri bağlamında oyun ve iş arasında önemli farklar bulunmaktadır. Oyun genellikle çocuğun kendi isteğiyle seçtiği, keşfetme ve eğlenceye odaklı bir etkinliktir. Buna karşılık, iş genellikle belirli hedeflere ve çıktılara sahip yapılandırılmış görevlerden oluşur.
Araştırmacı Dietze ve Kashin’e göre oyun; içsel kontrol, yeni gerçeklikler yaratabilme kapasitesi ve içsel motivasyonla tanımlanır. Yetişkinler bir etkinliğe belirli hedefler yükleyip buna “oyun” adını verdiklerinde, bahsedilen oyun ile bir iş arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Örneğin bir çocuğun bilgi ezberlemesini sağlamak amacıyla kullanılan hafıza (flash) kartlar, yapılandırılmış yapısı ve belirli bir hedefe odaklanması nedeniyle oyundan çok bir işe benzeyebilir.
Oyun ve iş arasındaki ayrımı anlamak, çocuk gelişimi açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Yapılandırılmış etkinlikler öğrenme fırsatları sağlayabilse de, oyun yaratıcılığı, problem çözmeyi ve özerkliği destekler. Bu farkındalığa sahip eğitimciler ve ebeveynler, çocukların bütüncül gelişimini destekleyen öğrenme ortamları oluşturabilir.
Oyun, çocuklara önceki deneyimlerinden yola çıkarak yeni bilgiler inşa etme olanağı sunar. Araştırmacılar, oyun ile iş arasında çeşitli açılardan ayrım yapmışlardır:

Birincil Faaliyetler: Bir çocuğun yaptığı bir eylem, kültürel olarak oyun gibi algılansa bile, eğer aile birimine doğrudan bir katkı sağlıyorsa bu etkinlik "iş" olarak kabul edilebilir.
Ebeveyn Bakış Açısı: Farklı kültürlerdeki ebeveynler, çocukların hangi etkinliklerini oyun, hangilerini iş olarak gördükleri konusunda farklılıklar gösterir. Örneğin bir Maya annesi kızının meyve tezgâhı kurmasını bir oyun olarak görebilirken; Batı kültürlerinde bu etkinlik, eğer çocuk meyveleri başarıyla satarsa "iş" olarak değerlendirilebilir.
Çocuk Bakış Açısı: Çocuklar, oyun ve iş kavramlarını yetişkinlerden farklı şekillerde algılayabilir. Bu durum, onların çeşitli etkinliklere nasıl katıldıklarını ve bu etkinlikleri nasıl yorumladıklarını etkileyebilir.

Oyun kuramları genel olarak üç ana gruba ayrılır:

Jean Jacques Rousseau, Fredrich Fröbel ve John Dewey gibi klasik kuramcılar, çocukluk kavramına ilişkin toplumsal bakış açılarını değiştirmede önemli rol oynamıştır. Bu düşünürler, çocukların öğrenme ve gelişim süreçlerinde oyunun önemini vurgulamışlardır. Doğayla ve yaşamla doğrudan etkileşim yoluyla öğrenmeyi teşvik eden bu kuramlar, çocukların deneyim yoluyla gelişimini savunur.
Klasik oyun kuramları ayrıca şu kavramları da içerir: fazla enerjinin boşaltılması, dinlenme ve rahatlama, yoğun bir çalışmadan sonra enerjinin yeniden kazanılması, gelecekteki rollerin prova edilmesi ve tekrar kuramı. Herbert Spencer, oyunun insanların hayatta kalmak için gerekli olmayan fazla enerjiyi harcamasını sağladığı öne sürmüştür.

Modern kuramlar, oyunun bilişsel gelişim üzerindeki rolüne odaklanmaktadır. Jean Piaget, çocukların bilgiyi oyun temelli gelişim aşamaları aracılığıyla nasıl yapılandırıldığını açıklamıştır. Bu yaklaşım, birçok erken çocukluk eğitimi programını etkilemiştir. Friedrich Fröbel'in oyunu "ciddi bir çalışma" olarak tanımlaması da modern yaklaşımlar çerçevesinde oyunun eğitsel değeriyle uyumludur.
Modern yaklaşımlar ayrıca oyunun çocuk gelişimi üzerindeki etkisini de incelemektedir. Örneğin, Dietze ve Kashin, öğreneni anlam inşa eden etkin bir özne olarak görmektedir.

Çağdaş kuramlar, çocukların öğrenme ve gelişim süreçlerinde sosyal ve kültürel bağlamların rolünü vurgulamaktadır. Rousseau'nun çocuk hakları üzerine çalışmaları ve çocukların masumiyetlerinden ötürü korunmaları gerektiği yönündeki düşünceleri, çağdaş yaklaşımlar kapsamında değerlendirilir. Dewey'in çocuğu öğrenme sürecinde etkin bir özne olarak görmesi de oyunun çocukları güçlendirme aracı olarak kullanılmasına odaklanan çağdaş kuramlarla örtüşmektedir.
Çağdaş kuramlar, oyun ile çeşitlilik, adalet ve sosyal eşitlik arasındaki ilişkiye de odaklanır. Çocuklar, gündelik yaşam deneyimleri yoluyla öğrenirler ve bu süreç, aile, topluluk, kültür ve daha geniş toplumsal yapılar gibi çeşitli bağlamlardan etkilenir. Lev Vygotsky'nin Yakınsal Gelişim Alanı (Zone of Proximal Development) kavramı, çocukların önceki öğrenmelerini destekleyen, aynı zamanda yeni zorlukları teşvik eden etkinliklere ihtiyaç duyduğunu öne sürer. Sosyal etkileşim ve diğerleriyle iş birliği, çocukların düşünce biçimlerini dönüştürebilir. Urie Bronfenbrenner ise birey-çevre ilişkilerinin çocuk gelişimi üzerindeki etkisini vurgular.

Psikanalitik Yapılandırmacılık, bireyin öğrenme sürecini yalnızca bilişsel gelişimle değil, aynı zamanda içsel psikodinamik süreçlerle açıklayan bir öğrenme kuramıdır. Bu yaklaşımın öncülerinden biri olan Susan Sutherland Isaacs, çocukların zihinsel gelişiminde psikanaliz ve oyunun merkezi bir rol oynadığını savunmuştur. Isaacs'e göre çocuklar, duygusal çatışmalarını oyun yoluyla ifade eder ve bu ifade süreci, öğrenmenin temel yapıtaşlarından biridir. Böylece öğrenme yalnızca çevresel uyaranlara verilen tepki değil, aynı zamanda bireyin içsel dünyasıyla yüzleşme sürecidir.
Bu yaklaşım, Sigmund Freud ve özellikle Melanie Klein'ın kuramlarından esinlenerek, çocukların oyun yoluyla bilinçdışı çatışmalarını dışa vurduklarını ileri sürer. Isaacs, çocukların öğrenmesini etkileyen temel faktörün onların içsel arzuları, kaygıları ve aile içi deneyimleri olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle psikanalitik yapılandırmacılıkta, eğitimin yalnızca dışsal davranışlara değil, içsel psikolojik gelişime de duyarlı olması gerektiği vurgulanır. Öğrencinin davranışı kadar hayal dünyası, sembolleri kullanma biçimi ve duygusal tepkileri de öğrenme sürecinin bir parçası olarak değerlendirilir.
Psikanalitik yapılandırmacılığa göre, öğrenmenin gerçekleşmesi için çocuğun kendisini güvende hissettiği bir ortam gereklidir. Isaacs'in Malting House School'da uyguladığı modelde, çocuklara özgürlük tanınmış, öğretmenler rehberlik rolünü üstlenmiştir. Bu bağlamda öğretmenin görevi, çocuğun içsel çatışmalarını tanıyarak ona anlamlı öğrenme yaşantıları sunmaktır. Duygusal gelişim, çocuğun bilişsel gelişimi kadar önemlidir ve öğrenme ancak bu iki alanın dengelenmesiyle sağlıklı şekilde gerçekleşebilir.
Bu kuramda oyun, çocuğun içsel dünyasını dışa vurduğu, deneyimlediği çatışmaları yeniden yapılandırdığı bir mecra olarak kabul edilir. Oyun sırasında çocuk, hem sosyal hem bireysel anlamda karmaşık duyguları deneyimler; bu deneyim onun düşünme, ilişki kurma ve anlamlandırma becerilerini geliştirir. Bu nedenle psikanalitik yapılandırmacılık, özellikle erken çocukluk eğitimi alanında hem pedagojik hem terapötik bir araç olarak önem kazanmıştır.

Psikanalitik yapılandırmacılığın sınıf içi uygulamalarında, öğretmenin çocukların oyunlarını gözlemlemesi ve bu oyunlar aracılığıyla onların içsel ihtiyaçlarını tanıması önemlidir. Isaacs'e göre, öğretmenler çocukların oyunlarını sadece eğlence olarak değil, onların içsel dünyalarına açılan bir pencere olarak görmelidir. Oyunlar sırasında sergilenen davranışlar, çocukların öğrenme engelleri, kaygıları ve motivasyon kaynakları hakkında ipuçları sunar.
Bu yaklaşıma dayalı sınıflarda, yapılandırılmış öğretim planlarının yanı sıra, çocukların serbest zaman etkinliklerine de büyük önem verilir. Özellikle serbest oyun alanları, öğrencilerin kendilerini ifade etmeleri ve psiko-sosyal gelişimlerini tamamlamaları için teşvik edilir. Sınıf ortamı, çocukların özgürce keşfedebileceği, duygularını yansıtacağı ve sosyal bağlar kurabileceği şekilde düzenlenmelidir. Bu ortamda öğretmen, geleneksel anlamda bir bilgi aktarıcıdan çok, terapötik gözlemci ve rehber rolünü üstlenir.
Isaacs'in önerdiği gibi, öğretmenler öğrencilerle olan ilişkilerinde güven, kabul ve empati temelinde bir iletişim kurmalıdır. Bu iletişim, öğrencinin kendi iç dünyasını anlamasını ve yapılandırmasını kolaylaştırır. Ayrıca duygusal gelişime paralel olarak gelişen bilişsel süreçler desteklenir ve böylece öğrenme çok boyutlu bir hâl alır. Öğrencilerin yaşadığı duygusal çatışmalar ve kaygılar, oyun ve anlatım yoluyla çalışıldığında öğrenme engelleri önemli ölçüde aşılabilir.
Bu yaklaşım, modern eğitim psikolojisinde nadiren tek başına kullanılsa da, erken çocukluk eğitiminde ve özel eğitim alanlarında hâlâ önemli bir kuramsal dayanak olarak varlığını sürdürmektedir. Özellikle duygusal zorluklar yaşayan ya da travma geçmişi olan çocuklarla yapılan çalışmalarda, psikanalitik yapılandırmacı yaklaşım, öğretmenin duyarlılığını ve çocuğun güvenli bağ kurma kapasitesini artırmak adına etkili bir araç sunar.

Susan Sutherland Isaacs
Melanie Klein
Sigmund Freud

Yapılandırmacılık
Erken çocukluk eğitimi
Oyun yoluyla öğrenme
Oyunlar ve öğrenme
Sosyal duygusal gelişim
Psikanaliz
Serbest oyun

Britannica: Susan Isaacs (İngilizce)
Oxford Dictionary of National Biography: Susan Isaacs (İngilizce)

Reggio Emilia Yaklaşımı, 1970 yılında İtalya'daki okulöncesi eğitim kurumlarında reform yapmak ve yeni yaklaşımları uygulamak amacıyla geliştirilen okul öncesi eğitim programı.
İtalyan hükûmeti tarafından belediyelere verilen okul öncesi eğitimi yaygınlaştırma görevi sırasında ortaya çıkmış ve Loris Malaguzzi tarafından geliştirilmiştir. Malaguzzi; Piaget, Vygotsky, Bruner ve diğerlerinin sosyal yapılandırmacılığa ilişkin görüşlerinden etkilenmiştir. Reggio Emilia Yaklaşımı çocukların nasıl öğrendikleri ile ilgilenir. Bu nedenle Reggio Emilia Yaklaşımının uygulandığı okullarda aktif eğitim yaklaşımı kullanılır. Bu okullar çocukların bağımsız ve hareketli olmasını aynı zamanda yoğun bir etkileşimi desteklediği için Malaguzzi tarafından “sevimli” olarak nitelendirilmişlerdir.

Reggio Emilia yaklaşımı, II. Dünya Savaşı'nın ardından İtalya'da yaşanan toplumsal ve ekonomik dönüşümlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, özellikle eğitim alanında "değişim yaratma ve yeniden kurma arzusu" toplumu öne çıkaran bir tema haline gelmiştir. 1976 yılında Reggio Emilia belediyesinin ilköğretim politikalarına yönelik gelişen muhalefet, okul öncesi kurumların kamuoyunca daha fazla tartışılmasına yol açmış ve toplumsal desteğin artmasıyla Reggio modelinin yayılmasına zemin hazırlamıştır.
1981 yılında İsveç'in Stockholm kentindeki Modern Museet'te açılan "Bir Çocuğun 100 Dili Vardır" başlıklı sergi, yaklaşımın uluslararası tanınırlığını arttırmış ve Malaguzzi'nin felsefesini eğitim dünyasında yaygınlaştırmıştır. Bu gelişmenin ardından, Erken Yaş Grubu Merkezleri Ulusal Çalışma ve Araştırma Grubu kurulmuş ve 1991 yılında Newsweek dergisi, Reggio Emilia'daki okul sistemini dünyanın en iyi modellerinden biri olarak göstermiştir.
24 Mayıs 1994 tarihinde kurulan Reggio Children Dostları Uluslararası Derneği, Malaguzzi'nin çalışmalarını yaymak ve profesyonel gelişim etkinlikleri düzenlemek amacıyla faaliyet göstermeye başlamıştır. 2002 yılında Chicago'da düzenlenen Yüksek Çocukluk Eğitimi Derneği (NAEYC) konferansında ise Kuzey Amerika Reggio Emilia Birliği (NAREA) resmen kuruldu.
2003 yılında Reggio Emilia Belediyesi, okul ve okul öncesi hizmetleri yönetimini bağımsız bir yapıya kavuşturarak "Scuole e Nidi d'Infanzia Kurumu"nu oluşturmuştur. 2006 yılında ise Reggio Emilia kentinde Loris Malaguzzi Uluslararası Merkezi kurulmuş, 2011 yılında bu merkezde Reggio Children-Loris Malaguzzi Centre Foundation adlı vakıf hayata geçirilmiştir.

Genel anlamda Reggio Emilia Yaklaşımı dokuz temel ilke ile açıklanabilir.

Çocuk bir lider olarak algılanır: Çocukların doğuştan yetenekli, kendini yönetebilir, dinlenebilir, üretebilir, güçlü, değerli oldukları ve her çocuğun çevresindekileri araştırarak, inceleyerek merakı ve ilgisi ile kendi öğrenmesini gerçekleştirdiği varsayılır. Çocukların dinlenmesi gereken, bilgiye sahip bireyler olduğu görüşü yaygındır. Reggio Emilia yaklaşımında çocuk; bir ‘kişiliktir’. Çocukların yapamayacaklarına değil, yapabileceklerine yönelim söz konusudur. Çocukların keşifler yapmaları sağlanmaktadır.
Çocuk bir işbirlikçi (ortak) olarak algılanır. Çocukların birbirleri, aileleri, öğretmenleri ve toplumdaki diğer bireylerle etkileşim ve işbirliği içinde olması önemlidir.
Çocuk bir iletişimci olarak algılanır. Çocukların yaptıkları etkinlikler ile(boyama, resim, dramatik oyun, heykel, gölge oyunları, müzik vb.) entelektüel gelişimleri desteklenir. Çocuğun değişik materyaller kullanarak araştırması, sorgulaması, hayal etmesi ve yapması onun kendisini kendi "farklı doğal dilleri" ile ifade etmesini sağlar.
Çevre üçüncü öğretmendir. Çevre çocukların gelişimini desteklemek üzere amaçlı bir biçimde zengin materyallerle düzenlenmeli ve etkileşimi destekler nitelikte olmalıdır. Çünkü çevre kendi başına çocuk için bir öğretmen görevini görür.
Öğretmen bir ortak, bir rehberdir. Öğretmenler problem durumları yaratarak, farklı projeler geliştirerek çocuklarla birlikte öğrenme yaşantıları oluştururlar. Aynı zamanda, çocukları yakından gözleyerek, sorular sorarak onların fikirleri, teorileri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışarak öğrenme yaşantıları düzenlerler.
Öğretmen aynı zamanda bir araştırmacıdır. Öğretmen kendisini çocuklarla ilgili dokümanları oluşturmada, okuldaki diğer öğretmenler, çalışan personel ve ailelerle etkileşimde bir araştırmacı olarak görür.
Belgelendirme bir iletişim aracıdır. Belgelendirme, aileleri çocuklarının gelişimleri hakkında bilgi sahibi yapmak, öğretmenlerin çocuklarını daha iyi tanımalarını sağlamak, çocuklara kendi çalışmalarının değerli olduğunu göstermek gibi pek çok amaçla gerçekleştirilir. Aynı zamanda çocukların öğrenme deneyimleri ile ilgili geniş bir arşivin oluşması da sağlanmış olur.
Aile bir ortak olarak algılanır. Ailenin çocuğun öğrenme deneyimlerine ve okul yaşantısına katılımı önemsenir.
Organizasyon temeldir. Reggio Emilia Yaklaşımı'nın uygulandığı okullarda günlük etkinlikler, belgelendirme ve çocukların değerlendirilmesi çok iyi bir organizasyonu gerektirir.
Reggio Emilia Yaklaşımı'na göre eğitimin amacı; büyüme sürecindeki çocuğun gelişimini engelleyen “duvar”ın ortadan kaldırılmasıdır. Eski ve katı kurallar, güncelliğini yitirmiş kavramlar, yetişkinlerce benimsenmiş anlaşılması güç davranış ve tutumlar, geleneksel eğitim yöntemleri bu "duvar"ı oluşturmaktadır. Reggio Emilia Yaklaşımına göre, çocuğun gelişim sürecinde yaşayan toplumdaki yeni kültürel değerler ve rolleri öğrenmesi desteklenmeli böylece gelişimini engelleyen ve eski değer yargılarından oluşan "duvar" ile karşılaştığında bunu kendi kendine aşması sağlanmalıdır. Bu yaklaşıma göre çocuk, teoriler geliştiren, verileri elde etmede ve hipotezler oluşturmada kendi yolları olan bir bireydir. Bu süreçte öğretmenin görevi çocuklara yapılandırılmamış ortamlar sunmak ve çocukların hazırlanan ortam sayesinde kendi kendilerine öğrenmelerini desteklemektir.

Sanayileşme, mal üretiminde makineleşmeyi, milli gelir içinde sanayinin payının artmasını ifade eder. Geniş anlamda, üretim tekniklerinde yeni tekniklerin uygulanması, üretilen malların kalitesinin yükseltilmesi, üretim maliyetlerinin azaltılması ile ülkede ekonomik, siyasal ve sosyal değişikliklerin oluşmasıdır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra gelişen kalkınma iktisadının temel hedefi sanayileşmedir. 

Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan kavramlardan biridir. Reinhard Bendix'e göre sanayileşme, enerji kaynakları ile sürekli bilimsel araştırmalara bağlı teknolojinin sebep olduğu ekonomik değişimlerdir. Zamanımızda sanayileşme daha çok teknolojik gelişme merkezli tanımlanmakta, teknolojik gelişme ilerleme ve toplumsal gelişmenin göstergesi sayılmaktadır. Sanayini bir dalı olan imalat sanayi önemli ve dinamik bir sektör olup çoğu ülkede istihdam hacmi ve üretim değeri olarak en yüksek orana sahiptir. 1981-1993 arasında Türkiye'de sanayide istihdamın %90'ı ve üretilen hasılanın %83'ü imalat sanayine aittir. Türkiye'de sanayi sözünden çoğunlukla imalat sanayi anlaşılır.

Saygı (ya da itibar), önemli kabul edilen veya yüksek itibar veya saygı duyulan birine veya bir şeye karşı gösterilen olumlu duygu veya eylemdir. İyi veya değerli niteliklere duyulan hayranlık duygusunu iletir. Ayrıca, birinin ihtiyaçlarına veya duygularına özen, ilgi veya dikkat göstererek onu onurlandırma sürecidir.
Saygı, ilişki içinde olan birey veya kurumların (örneğin dinlerin veya ulusların), birbirlerinin ilgi ve tutumlarının farkında oldukları, yapıcı bir davranış tarzını benimsedikleri olumlu bir duygudur. Saygı, ilişkide olunan, iletişim kurulan varlık veya oluşumun hak, değer, inanç ve her türlü özelliğini göz önünde tutmak ve bunlara önyargısız yaklaşmayı içerir. Her ne kadar tersi gibi gözükse de saygı kavramı haklar kavramının varlığından önce gelir ve haklar kavramına dayanmaz.
Birçok kültürde, insanlar aksini kanıtlayana kadar saygıya layık kabul edilir. Bazı insanlar örnek davranışları veya sosyal rolleri aracılığıyla özel saygı kazanabilirler. Sözde "şeref kültürlerinde" saygı, varsayılan olarak verilmektense bu şekilde kazanılır. Saygıyı gösteren nezaketler, Batı'da "teşekkür ederim" veya Hint alt kıtasında "namaste" gibi basit sözcükler ve ifadeler veya hafif bir eğilme, gülümseme, doğrudan göz teması veya el sıkışma gibi basit fiziksel işaretler içerebilir. Bu tür eylemlerin kültürel bağlama bağlı olarak farklı yorumları olabilir.

Saygı, terim olarak genellikle kişiler arası ilişkilerde kullanılır. Buna göre Türk Dil Kurumunun saygı sözcüğüne verdiği tanımlar şöyledir:

Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram.
Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu.
Aslında saygı terimi kişiler arası ilişkilerle sınırlı değildir; hayvanlar, gruplar, müesseseler ve örneğin ülkeler arasında kullanabilen bir terimdir.
Her ne kadar saygı zaman zaman kibarlık veya görgü ile eş anlamlı kullanılsa da, bunlar birer davranışken saygı bir tutumdur. Davranışlarda görülen kültürler arası farklılıklar ve aynı davranışın farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıması sonucu zaman zaman kişiler tamamen kendilerine dair unsurlardan veya dışa dönük çeşitli davranışlarından dolayı, saygısızlık kastı olmasa da saygısız olarak tanımlanabilirler.

Gözlemlenebilen bir davranış biçimidir. Kişinin gerçek fikri olmayabilir. Zorlamayla ortaya çıkar. Bu zorlama bazen toplumsal bazen de hukuk kökenli olabilir. Örneğin Devlet Memurları Kanunu memurun amirine karşı saygılı davranmasını zorunlu kılar. (Türkçedeki “Saygı Göstermek” deyimi bu durumu ifade eder.) Hukuk bu saygı türü ile ilgilenir. Örneğin Devlet Memurları Kanunu, Öğrenci Disiplin Yönetmelikleri saygı ile ilgili düzenlemeler içerir.
Hukuk sistemi insanların gerçek niyeti ve düşüncesi o yönde olmasa bile kamu görevlilerine ve onların da kendi aralarında hiyerarşik olarak birbirlerine karşı saygılı davranmalarını ister. Kimi zaman bu davranışların bir tür aldatmaca olduğu düşünülebilir fakat kamu düzeninin sağlıklı yürüyebilmesi için bu bir zorunluluktur. (Ancak elbette ki saygının doğru anlaşılması, içeriğinin doğru tespit edilmesi gereklidir. Saygı beklentisi adı altında meselenin başka yerlere kaydırılması da başka sorunlar doğuracaktır.) Örneğin 60 kişilik bir sınıfta sadece 2 öğrenci dersi anlatan öğretmene karşı içinde saygı duymuyorsa ve -hukuk sistemi de buna izin verdiği takdirde- gerçek fikirlerine göre davranmaya kalkarlarsa sadece bu 2 öğrencinin yüzünden bir dönem boyunca o ders işlenemez hale gelebilir. Sosyoloji'deki rol kuramının da tespit ettiği üzere insanlardan farklı ortamlara göre farklı roller oynamaları (farklı maskeler takmaları) beklenir ve insanlar da buna göre davranırlar.

Kişinin gerçek fikrinden kaynaklanır. İçseldir. Zorlama ile değiştirilemez. Ancak karşılıklı etkileşim ile zamanla olumlu veya olumsuz yönde kendiliğinden değişebilir. (Türkçedeki “Saygı Duymak” deyimi ile ifade edilir.) Hukuk bu saygı türü ile ilgilenmez. İnformel saygıyı Türk dili içerisinde karşılayacak ayrı bir kavram olmadığı için sıklıkla "Sevgi" kavramı ile birbirine karıştırılır. Örneğin, “ben bu siyasetçiyi çok seviyorum” cümlesinde olduğu gibi.
Normal koşullar altında saygı davranışını sergileyen kişilerin bunu gerçekten yaptığının yoksa hukuk düzeni öyle istediği için mi ya da korkudan, göze girme gibi kişisel beklentilerden mi kaynaklandığını anlamaya çalışmanın gereği de yoktur, pratik bir faydası da bulunmaz. Bunun için çaba sarf etmek gereksizdir. Ancak teorik olarak bunu anlamak mümkün müdür sorusuna verilecek bir yanıt vardır. Kamu hizmetleri yürütülürken taraflar arasında eşitsiz bir ilişki bulunur. Yani taraflardan birine devlet fazladan yetki vermiştir. Örneğin amir ve memur arasında, öğrenci ve öğretmen arasında olduğu gibi. Kişiler ancak aralarındaki bu eşitsiz ilişki sona erip eşit hale geldiklerinde gerçek düşüncelerini ortaya çıkaracaklardır. Örneğin öğrenci mezun olduğunda, amir emekli olduğunda, memurun tayini çıktığında.

Saygının bir tanımı, birinin veya bir şeyin yetenekleri, nitelikleri ve başarıları tarafından ortaya çıkarılan hayranlık duygusudur.
Onur ifadesi, kişiye hitap ederken veya ondan bahsederken kullanıldığında saygıyı ifade eden kelime veya ifadedir ("Doktor" gibi bir ünvan veya bir zamir biçimi gibi).
Genellikle onur ifadeleri ikinci ve üçüncü şahıslar için kullanılır; birinci şahıs için kullanımı daha az yaygındır. Bazı dillerde, ikinci veya üçüncü şahsa verilen göreceli onuru artırma etkisi olan, onur ifadesine karşıt birinci şahıs biçimleri ("en alçakgönüllü hizmetkarınız" veya "bu değersiz kişi" gibi) vardır. Örneğin, sizden daha yüksek sosyal statüye sahip biriyle Japonca konuşurken nazik dil ve saygı ifadeleri kullanmamak saygısızlıktır. İngilizce konuşulurken Japoncadaki "san"  onur eki kullanılabilir.
Çin'de, konuşmacı tarafından uzun süredir tanınmıyorsa, birine adıyla hitap etmek kabalık kabul edilir. İşle ilgili durumlarda, insanlar birbirlerine unvanlarıyla hitap eder. Evde, insanlar birbirlerine genellikle takma adlarla veya akrabalık terimleriyle hitap eder. Çin kültüründe, bireyler arkadaşlarına genellikle birkaç ay genç veya yaşlı olsalar bile genç (yaşça küçük) ve kıdemli (yaşca büyük) olarak hitap eder. Çinliler birinin yaşını sorduğunda, genellikle o kişiye nasıl hitap edeceklerini bilmek için bunu yapar.

İslam kültürlerinde, insanlara saygı göstermenin ör. ebeveynlerin, büyükanne ve büyükbabaların veya öğretmenlerin ellerini öpmek gibi birçok yolu vardır. Muhammed'in sözlerinde "Kardeşinizin yüzüne gülümsemeniz sadakadır" denir. Ayrıca Müslümanların Kuran'a büyük bir özenle davranmaları önemlidir, çünkü Kuran Tanrı'nın sözü olarak kabul edilir. Kuran'ı yere koymak veya kirli ellerle tutmak gibi eylemler yasaktır ve ardından bir bağışlanma duası yapılmalıdır.
Hindistan'da, bir kişinin ayağı yanlışlıkla bir kitaba veya yazılı bir materyale (bilgi tanrıçası Saraswati'nin tezahürü olarak kabul edilir) veya başka bir kişinin vücuduna dokunduğunda, saygıdan dolayı, bunu sağ elle tek bir el hareketi (pranāma) şeklinde bir özür izlemesi, suçlu kişinin önce nesneye parmak uçlarıyla ve sonra alnına ve/veya göğsüne dokunması geleneği vardır. Bu ayrıca, zenginlik tanrıçası Lakşmi'nin bir tezahürü olarak kabul edilen para için de geçerlidir. Pranāma veya Hint kültüründe ayaklara dokunma, bir saygı göstergesidir. Örneğin, çocuk büyükanne ve büyükbabasını selamladığında, genellikle ellerini büyükanne ve büyükbabasının ayaklarına dokundurur. Hint kültüründe, ayakların sevgi ve güç kaynağı olduğuna inanılır.
Birçok Afrika/Batı Hint kökenli toplumda ve bazı Afrika/Batı Hint kökenli olmayan toplumlarda, saygı yumrukların birbirine değmesiyle ifade edilebilir.
Batı'da yaygın olan birçok jest veya fiziksel eylem Japonya'da saygısızlık olarak kabul edilebilir. Örneğin, birisine doğrudan işaret edilmemelidir. Birini selamlarken veya teşekkür ederken, daha aşağı statüdeki kişi daha yüksek statüdeki kişiden daha aşağı eğilmezse bu aşağılayıcı olabilir. Eğilmenin süresi ve seviyesi yaş ve statü gibi birçok faktöre bağlıdır. Bazı fiziksel saygı belirtileri yalnızca kadınlar için geçerlidir. Bir kadın kozmetik veya sutyen kullanmazsa, profesyonel olmadığı düşünülebilir veya diğerleri onun durumunu umursamadığını düşünebilir.

Başkalarına saygı, bir erdem veya karakter gücü çeşididir. Filozof Immanuel Kant saygı erdemini Kategorik buyruk'un özü yapmıştır:

Öyleyse insanlığa her zaman amaç olarak davranın, asla yalnızca araç olarak değil.

Çin kültüründe, eğilmek genellikle yaşlılara ve atalara saygı göstergesi olarak saklanır. Eğilirken, sağ elin yumruğunu sol elin avuç içine, mide hizasına koyarlar. Eğilme ne kadar derin olursa, o kadar fazla saygı gösterirler.
Geleneksel olarak, Çin kültüründe pek fazla el sıkışma olmazdı. Ancak, bu hareket artık insanlar arasında, özellikle Batılıları veya diğer yabancıları selamlarken yaygın olarak uygulanmaktadır. Birçok Batılı, Çin el sıkışmalarını çok uzun veya çok zayıf bulabilir, ancak bunun nedeni Çinlilerin daha zayıf bir el sıkışmayı bir tevazu ve saygı hareketi olarak görmeleridir.
Kowtowing, yani diz çöküp alnının yere değecek kadar derin eğilmek, tapınaklardaki ibadetler sırasında uygulanır. Kowtowing, esas olarak ölüleri onurlandırmak veya bir tapınakta derin saygı göstermek için kullanılan güçlü bir harekettir.
Birçok davranış kuralı, gençlerin yaşlılara saygı göstermesi etrafında döner. Aileye saygı, atalara, aileye ve yaşlılara saygı gösterme erdemidir. Birçok kültürde olduğu gibi, genç Çinli bireylerin yaşlılara saygı duymaları, önce onların konuşmasına izin vermeleri, onların ardından oturmaları ve onlara karşı gelmemeleri beklenir. Bazen yaşlı biri bir odaya girdiğinde herkes ayağa kalkar. İnsanlar genellikle en yaşlıdan en gence doğru tanıtılır. Genellikle, gençler büyükleri için kapıları açmak için ellerinden geleni yapar ve onların önünde bacak bacak üstüne atmazlar. Yaşınız ne kadar büyükse, size o kadar fazla saygı gösterilmesi beklenir.

Birçok ye

Sosyal Yapılandırmacılık, Lev Vygotsky'nin görüşlerine dayanan ve öğrenmenin sosyal bir süreç olduğunu vurgulayan bir öğrenme kuramıdır. Vygotsky'ye göre bilgi, birey ile sosyal çevresi arasında kurulan etkileşim yoluyla yapılandırılır. Öğrenme, daha yetkin bireylerle iş birliği yapma, kültürel araçları kullanma ve dili aktif olarak edinme süreçleriyle gelişir. Vygotsky, dilin öğrenmedeki merkezi rolünü vurgulamış ve öğrenmenin yalnızca bireysel bir faaliyet değil, toplumsal bir süreç olduğunu savunmuştur. Bu nedenle, öğrenme, bireyin toplumuyla etkileşim içinde şekillenir ve bu etkileşimler öğrenmenin gelişiminde temel bir yer tutar.
Vygotsky, öğrenmenin yalnızca bireysel çabalarla değil, sosyal etkileşim yoluyla gerçekleştiğini öne sürer. Bu etkileşimlerin en önemli unsuru, daha yetkin bireylerin (öğretmen, akran, aile vb.) rehberliği ve desteğiyle gerçekleştirilen öğrenmedir. Bu süreç, Vygotsky'nin Yakınsal Gelişim Alanı (ZPD) kavramı ile açıklanır. ZPD, öğrencinin kendi başına başaramayacağı, fakat rehberlik ve destek ile başarabileceği öğrenme alanını tanımlar. Öğretmenler, öğrencilerin ZPD'sine uygun şekilde rehberlik yaparak, onların bilişsel gelişimlerini destekler.
Sosyal yapılandırmacılık sınıf ortamılarında, öğrenciler arası etkileşimi ve grup çalışmasını ön plana çıkarır. Bu yaklaşımda, öğrenciler birbirleriyle etkileşimde bulunarak, ortak bilgi inşa etme sürecine katılırlar. Öğretmenler, öğrenciler arasında etkili bir sosyal etkileşim ortamı yaratmak için grup çalışmaları, tartışmalar ve iş birliği gerektiren projeler tasarlar. Bu etkinlikler, öğrencilerin hem sosyal becerilerinin gelişmesine hem de konuları daha derinlemesine anlamalarına olanak tanır. Vygotsky'nin sosyal etkileşim anlayışı, öğrenmenin daha etkili ve kalıcı olmasını sağlar.
Vygotsky'nin kuramına göre, dil öğrenmenin hem taşıyıcısı hem de dönüştürücüsüdür. Öğrenciler, dil aracılığıyla düşüncelerini ifade eder, başkalarıyla etkileşime geçer ve yeni bilgiler edinir. Dil, yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda öğrenme sürecinin şekillenmesinde temel bir araçtır. Bu anlayış, eğitimde dilin rolünü güçlendirir ve öğrencilerin dil becerilerini geliştirmek için çeşitli stratejiler uygulanmasını gerektirir.

Sosyal yapılandırmacılık, sınıf içi öğrenme süreçlerini toplumsal bağlamda şekillendirir. Bu yaklaşım, öğrencilerin öğrenme sürecini yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sosyal etkileşim yoluyla gerçekleştirmelerini teşvik eder. Öğrenciler, grup çalışmaları ve iş birliği gerektiren projeler aracılığıyla birbirlerinden öğrenirler. Bu tür uygulamalar, öğrencilerin birbirlerinin fikirlerini dinlemelerini, farklı bakış açılarını değerlendirmelerini ve ortak anlayışa ulaşmalarını sağlar.
Sosyal yapılandırmacılık, öğretmenlerin öğrenme ortamlarını tasarlarken öğrencilerin sosyal gelişimini göz önünde bulundurmalarını gerektirir. Bu çerçevede öğretmenler, öğrenciler arasında etkin bir sosyal etkileşim ortamı yaratmalı ve öğrencilerin bilgiyi ortaklaşa inşa etmelerine olanak tanımalıdır. Sosyal etkileşimin güçlendirildiği sınıflarda, öğrenciler daha aktif bir şekilde öğrenmeye katılır ve derslerde daha derinlemesine anlamlar oluştururlar. Grup tartışmaları, akran değerlendirmesi ve ortak projeler, bu anlayışa uygun etkinliklerdir.
Vygotsky'nin Yakınsal Gelişim Alanı (ZPD) kavramı, öğretmenlerin öğrencilerin gelişim düzeyine uygun rehberlik yapmalarına olanak tanır. Öğrenciler, ZPD sınırları içinde rehberlik aldıklarında, kendi başlarına yapamayacakları görevleri gerçekleştirebilirler. Bu öğretim stratejisi, öğrencilerin gelişimlerini en verimli şekilde destekler ve onların öğrenme süreçlerini hızlandırır. Öğretmen, öğrencinin ZPD'sine göre uygun görevler sunarak onların bilişsel gelişimlerini yönlendirir ve bu süreçte öğrencilerin özgüvenlerini artırır.
Bu anlayışa dayalı sınıf uygulamaları, öğrenci merkezli öğrenme süreçlerini güçlendirir ve öğrencilerin hem bilişsel hem sosyal beceriler kazanmalarını sağlar. Sosyal etkileşim, dil gelişimi ve grup içi iş birliği bu yaklaşımın temel öğelerindendir ve bu uygulamalar, öğrencilerin sosyal ve bilişsel becerilerini daha etkili bir şekilde geliştirmelerine katkıda bulunur.

Lev Vygotsky
Jerome Bruner
Mikhail Bakhtin
Alexander Luria

Yapılandırmacılık
Bilişsel yapılandırmacılık
Keşfederek öğrenme
İş birliğine dayalı öğrenme
Söylem çözümlemesi
Yakınsak gelişim bölgesi
Dil edinimi

Learning Theories: Vygotsky’s Social Constructivism (İngilizce)
Simply Psychology: Lev Vygotsky’s Theory of Cognitive Development (İngilizce)

Sınav veya imtihan, kişinin belirli bir konu hakkında edindiği bilgiyi veya deneyimi ölçmek için kullanılan bir yöntemdir. Sınava giren kişinin diğer birçok konudaki bilgisini, becerisini, yeteneğini, istidâtını, kabiliyetini, fiziksel uygunluğunu veya sınıflandırmasını ölçmeyi amaçlar. Çoğunlukla süre kısıtlamalı olarak gerçekleştirilir. Sınav, kişinin edindiği bilgiyi/bilgi birikimini verilen kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde en iyi şekilde ifade etmesidir. Bir test sözlü olarak, kağıt üzerinde veya bilgisayarda yapılabilir. Sorular standart test, açık uçlu soru ve kapalı uçlu soru'lardan oluşur. Sınavda sorulacak olan sorular öğretilen bilgiye bağlı olarak, mantıksal olarak belirli kurallar çerçevesinde oluşturulur. Kişinin veya öğretilen bilginin düzeyine göre sorular (çoktan seçmeli olduğu takdirde) üç, dört veya beş seçenek olabilir. Sınavlar çevrimiçi, görsel, bedensel, ruhsal, yazılı veya işitsel yollarla yapılabilir. Resmi testler genellikle bir notlandırma veya test puanıyla sonuçlanır. Türkiye'de sınav uygulayan kurumların başında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, ÖSYM ve özel dershaneler gelmektedir.

Üniversite ve kolejlere giriş
Eğitim giriş sınavı
Kolej giriş sınavı
Scholastic Aptitude Test
Kamu Personel Seçme Sınavı
Dikey Geçiş Sınavı
Lisans Yerleştirme Sınavı
Orta Öğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı
Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı
Türkçe Yeterlik Sınavı
Seviye Belirleme Sınavı
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı
Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı
Yükseköğretime Geçiş Sınavı
Yükseköğretim Kurumları Sınavı
Yabancı Uyruklu Öğrenci Sınavı
Yeterlilik sınavı
Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı
Yükseköğretim Kurumları Yabancı Dil Sınavı
Öğrenci Yerleştirme Sınavı
Matrikülasyon sınavı

Airasian, P. (1994) "Classroom Assessment," Second Edition, NY" McGraw-Hill.
Cangelosi, J. (1990) "Designing Tests for Evaluating Student Achievement." NY: Addison-Wesley.
Gronlund, N. (1993) "How to make achievement tests and assessments," 5th edition, NY: Allyn and Bacon.
Haladyna, T.M. & Downing, S.M. (1989) Validity of a Taxonomy of Multiple-Choice Item-Writing Rules. "Applied Measurement in Education," 2(1), 51-78.
Monahan, T. (1998) The Rise of Standardized Educational Testing in the U.S. – A Bibliographic Overview28 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi..
Phelps, R.P., Ed. (2008) Correcting Fallacies About Educational and Psychological Testing27 Aralık 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., American Psychological Association.
Ravitch, Diane, "The Uses and Misuses of Tests", in The Schools We Deserve (New York: Basic Books, 1985), pp. 172–181.
Wilson, N. (1997) Educational standards and the problem of error. Education Policy Analysis Archives, Vol 6 No 10

"About the Joint Committee on Testing Practices". http://www.apa.org: American Psychological Association. 15 Eylül 2018 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2011. The Joint Committee on Testing Practices (JCTP) was established in 1985 by the American Educational Research Association (AERA), the American Psychological Association (APA), and the National Council on Measurement in Education (NCME). In 2007 the JCTP disbanded, but JCTP publications are still available and may be obtained by contacting any of the groups listed in the product descriptions shown below. 
How the traditional Chinese system of exams worked 14 Ocak 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sınavsız geçiş
Kopya kâğıdı

Yaratıcılık, yeni ve kullanışlı ürünler ve çözümler geliştirmeye yarayan bir bilişsel yetenektir.
Geçmişte sadece sanat ve edebiyat bağlamında bir yetenek olarak değerlendirilen bu özellik, zamanla bilim insanları veya mucitlere özgü bir yetenek olarak düşünülmüş, yirminci ve yirmi birinci yüzyılda ise eğitimden ekonomiye, sağlıktan teknolojiye kadar birçok alanın gelişmesinde anahtar kavram olarak görülmüştür.

“Yaratıcılık” kelimesi, Latincede yaratmak, doğurmak anlamına gelen “creare” fiilinden türeyerek batı dillerine “créativité” (Fransızca), “creativity” (İngilizce), “creatividad” (İspanyolca) olarak evrilmiştir.

Türk Dil Kurumu (TDK) Sözlüğü'nde  yaratıcılık, “Yaratıcı olma durumu”, "Yaratma yeteneği" ve ruh bilim disiplininde “her bireyde var olduğu kabul edilen, bir şeyi yaratmaya iten farazi yatkınlık” olarak tanımlanıştır. Yaratıcılık çeşitli kaynaklarda "eski fikirlere yeni kimlikler kazandırma ve bilinenlerden yeni sentezler oluşturma faaliyetleri" ya da "yeni, kullanabilir fikirler veya problem çözümleri; hem bir fikrin kendisi hem de bir fikrin üretim veya problem çözme sürecine referans veren bir süreç" olarak tanımlanmıştır.

Farklı disiplinler ve bilimsel ekoller, yaratıcılık kavramına farklı şekillerde yaklaşmaktadır. Yaratıcılık, kamuoyunun genel algısında çoğunlukla sanatçılara ve/veya yaratıcı endüstrilere atfedilen bir beceri iken, aslında  yaratıcılığın herkesin sahip olduğu bir olgu olduğuna inanan ve yaratıcılığın sadece sanatçılara özgü bir yetenek olmadığını düşünen yaklaşımlar vardır. Albert Einstein'a atfedilen bir söz, yaratıcılığın bulaşıcı olduğu ve aktarılabileceğini belirtir: "Yaratıcılık bulaşıcıdır; bulaştırınız".
Yaratıcılığın doğuştan gelmediği, pratik ederek geliştirileceğine ve ilerlemesi için uygun ortam ve çevre koşullarının sağlanması gerektiğine inananlar da bulunmaktadır. Yaratıcı bir bireyin özellikleri arasında merak, buluş yapma yetisi, sabır, serüvenci düşünme, imgelemci (hayal kurucu) olma ve imgelerle düşünebilme, deney ve araştırmalardan kaçmama ve sentezci yargılara varabilme gibi çok sayıda farklı olgu bulunmaktadır.

Günümüz eğitim anlayışında yaratıcı düşünebilme ve bunu eğitim sistemi içinde kullanabilme bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir. Öğretmenlerin ve ebeveynlerin yaratıcılığı özendirecek ortamlar yaratabilecekleri düşünülmektedir; yaratıcılığın nasıl geliştiğini anlatmaktansa onlardaki yaratıcılık bilincini uyarlamaları önemli görülmektedir.
Öğretmenlerden, öğrencilerinin yaratıcılık becerilerine katkı sunmak için onları yeni çözüm üretmeleri için teşvik etmesi ve bu süreçte özgürce deneme yapmalarına fırsat tanımaları beklenmektedir. Yaratıcı düşünmenin gelişmesi için rahat, eğlenceli, keyifli ve zaman baskısı olmayan ortamlar gerektiği; öğretmenlerin bu ortamı sağlamak için öğrencilerine adil-eşit davranması, derse merak duygusu kazandırması, öğrenciyi cesaretlendirmesi, farklı etkinlikler yapması, yeniliğe değer vermesi, derste işlenen konularla gündelik yaşam arasında bağlantı kurması ve öğrenciyi gözlemlemesi gerektiği çeşitli çalışmalarda ifade edilmiştir.

Modern dönemde yaratıcılığın ayrıcalıklı bir zümreye ait bir beceri olmadığı ve bireyin kendi yapabilirliğine olan inancının güçlenmesiyle yaratıcılığının artıracağına ilişkin yeni bir kavram doğmuştur: Yaratıcı Özgüven  Yaratıcı özgüven kavramı için literatürde farklı tanımlar bulunur. Stanford ve Postdam d.school'da çalışan uzmanlarla gerçekleştirilen bir nitel araştırmada yaratıcı özgüven kavramı “kişinin kendi yaratıcı becerilerine olan güveninin artması” olarak açıklanmıştır. Kavramın ana sözcülerinden olan David Kelly ve Tom Kelly ise yaratıcı özgüveni “bireyin etrafındaki dünyayı değişterebileceğine olan inancı” olarak tanımlamaktadır. 2013 yılında kaleme aldıkları “Yaratıcı Özgüven” başlıklı kitapta ve diğer başka kaynaklarda  yazarlar bu inancın güçlendirilebileceğine ve doğru deneyimler ve pratik yaparak desteklendiğinde bireyin yaratıcı özgüveninin artırılabileceğini belirtmektedir.
Bu tanımın beslendiği temel kuramsal çerçeve, Öz-Yeterliktir. Sosyal öğrenme kuramı ve öz yarar alanındaki çalışmalarıyla tanınan Psikolog Albert Bandura, öz-yeterlik kavramını "bireylerin, kendi yaşamlarına etki eden olayları yönlendirebilme kapasitesine sahip olduklarına dair inançları" olarak tanımlar.
Türkiye'de öğretmenlerin yaratıcı özgüvenlerinin eğitimde yarattığı değişime dikkat çekmeyi hedefleyerek, öğretmenlerin ve içindeki yaratıcılığa inanan herkesi bir araya getirmeyi amacıyla  2020 yılından beri düzenlenmekte olan Yaratıcı Özgüven Festivali, yaratıcı özgüven alanında gerçekleştirilen sınırlı çalışmalardan birisidir.

İnovasyon

Öz farkındalık, iç gözlem yapabilme yeteneği ve kendini çevre ile diğer bireylerden ayırıp bir birey olarak görebilme kabiliyetidir.
Öz farkındalık teorisi, bireyin kendi üzerinde odaklandığında davranışlarını kendi iç standartları ve değerleri ile kıyaslayıp değerlendirmesi olduğunu belirtir. Birey kendisini objektif olarak değerlendirebildiğinde kendi durumunu ölçebilir hâle gelir. Ancak öz farkındalık, kendine odaklanma olan öz bilinçlilik ile karıştırılmamalıdır. Çeşitli duygusal durumlar öz farkındalık ile pekiştirilir. Genellikle insanlar öz farkındalıklarını geliştirdiklerinde davranışlarını kendi standartlarına uydurmaya çalışır. Kişi, kendi standartlarına uygun yaşamıyorsa bundan olumsuz olarak etkilenebilir. Aynalar, topluluğun önüne çıkma, bir cihaz ile kaydedilme gibi çeşitli çevresel koşullar ve durumlar farkındalığı tetikler. Bu işaretler aynı zamanda kişisel belleğin doğruluğunu da artırır. Bilişsel gelişimin Yeni Piagetçi teorilerinden biri olan Andreas Demetriou'nun teorisine göre öz farkındalık doğumda başlayarak yaşam süresince gelişir ve genel dolaylı süreçlerin gelişiminde önemli bir rol oynar. Ayrıca son zamanlarda yapılan çalışmalarda işler bellek, bilgi işleme hızı ve muhakeme yeteneği gibi süreçlerde öz farkındalığın genel zekâ kadar etkisi olduğunu da göstermiştir.
Bugüne kadar, insan dışında afalinalar, bazı insansılar ve filler gibi hayvanlarda da öz farkındalığın olduğuna dair kanıtlar bulunmuştur. Frankfurt'ta Goethe Üniversitesinde yapılan araştırmalarda saksağanların da öz farkındalığa sahip olabileceği gösterilmiştir. Diğer hayvanların da öz farkındalığa sahip olduğu yaygın bir spekülasyondur.

Öğrenci merkezli öğrenme (öğrenci odaklı eğitim olarak da bilinir), öğretimin odağını öğretmenden öğrenciye kaydıran öğretim yöntemlerini kapsayan genel bir yaklaşımdır. Öğrenci merkezli öğrenmenin temel amacı öğrenme sürecinde sorumluluğu öğrenciye vererek özerklik ve bağımsızlık kazandırmaktır. Bu yaklaşım, öğrencilere belirli bir konuyu nasıl öğreneceklerini öğretirken, gerekli beceri ve şemaları kazandırmayı amaçlar.
Öğrenci merkezli öğretim, yaşam boyu öğrenme ve bağımsız problem çözme becerilerini destekleyen uygulama ve yetkinliklere odaklanır. Bu anlayış yapılandırmacı öğrenme kuramına dayanır ve bireyin yeni bilgi ile önceki deneyimleri arasında anlam kurma sürecindeki kritik rolünü vurgulamaktadır.
Öğrenci merkezli öğrenme, öğrencinin ilgi alanlarını önceleyen ve öğrenci sesini öğrenme deneyiminin merkezine koyan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda öğrenciler ne öğreneceklerine, öğrenme hızlarına ve öğrenmelerini nasıl değerlendireceklerine kendileri karar verirken, öğretmenler sınıfta kolaylaştırıcı rolünü üstlenir.
Bu yaklaşım, geleneksel eğitim yani "öğretmen merkezli öğrenme" ile zıtlık oluşturur. Geleneksel sınıflarda öğretmen etkin öğrenci ise pasif konumda bulunurken, öğrenci merkezli sınıflarda öğrenciler öğrenme sürecinde etkin ve sorumlu bireyler olarak yer alır.
"Öğrenci merkezli öğrenme" terimi, bazen yalnızca bireysel farklılıkları tanıyan bir eğitim anlayışını da ifade edebilir. Bu anlamda her öğrencinin ilgi, yetenek ve öğrenme stili göz önünde bulundurularak öğretmen, sınıfın tamamından ziyade bireysel öğrenmeye yardımcı olur.

John Dewey, Jean Piaget ve Lev Vygotsky gibi kuramcıların öğrencilerin nasıl öğrendiğine odaklanan çalışmaları öğrenci merkezli öğrenme yaklaşımının gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Dewey, ilerlemeci eğitim anlayışının savunucusuydu ve öğrenmenin toplumsal ve deneyimsel bir süreç olduğuna inanıyordu. Çocukların yaparak-yaşayarak öğrenmesinin öğrenme sürecini daha etkili hale getirdiğini savunuyordu. Ona göre öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerini geliştirebilecekleri ve gerçek dünya problemlerini çözebilecekleri sınıf ortamları onları geleceğe hazırlamanın en iyi yoludur.
Carl Rogers'ın bireyin oluşumu konusundaki fikirleri de öğrenci merkezli öğrenmeye katkı sağlamıştır. Rogers, "davranışı ve eğitimi anlamlı şekilde etkileyen tek öğrenme bireyin kendi keşfettiği öğrenmedir" diyerek bu anlayışı savunmuştur. Maria Montessori de çocukların önceden sunulmuş materyallerle bağımsız ve kendi kendilerine etkileşime girerek öğrenmelerini sağlayan uygulamalarıyla öğrenci merkezli eğitimin öncülerindendir.
Öz belirleme teorisi (self-determination theory) bireyin davranışlarının ne ölçüde öz-motivasyonlu ve öz-belirleyici olduğunu inceler. Öğrencilere öğrenmelerini değerlendirme imkânı verildiğinde öğrenme süreci daha anlamlı ve motive edici hale gelir. Öğrenciyi sınıfın merkezine koymak, bireyin öz-değerini keşfetmesine olanak tanır ve içsel motivasyonu artırır.
Öğrenci merkezli öğrenme, geleneksel öğretmen merkezli anlayışı tersine çevirerek öğrenciyi öğrenme sürecinin merkezine koyar. Öğretmen merkezli sınıflarda bilgi esas olarak öğretmenden gelirken, öğrenci merkezli sınıflarda etkin öğrenme teşvik edilir. Armstrong (2012), "geleneksel eğitim, öğrenenin sorumluluğunu görmezden gelir ya da bastırır" demiştir.
Öğrenci merkezli sınıfın öğretmen merkezli sınıftan bir diğer farkı da öğretmenin kolaylaştırıcı (facilitator) rolünü üstlenmesidir. Bu yaklaşımda öğretmenin amacı, öğrencileri öğrenme materyaline yeni yorumlar getirmeye yönlendirmek ve içeriği deneyimlemelerini sağlamaktır. Bu durum, Rogers'ın "anlamlı öğrenme, yaparak elde edilir" görüşüyle örtüşür.
Akranlar arası etkileşim, öğrencilerin birbirlerinden öğrenmesini kolaylaştırır ve işbirlikçi düşünme yoluyla öğrenme sürecini zenginleştirir. Bu anlayışı destekleyen iki önemli kavram vardır: Yakınsak gelişim alanı ve yapı iskelesi.
Yakınsak gelişim alanı, bir öğrencinin tek başına yapamayacağı fakat bir rehber eşliğinde başarabileceği görevler aralığını tanımlar. Yapı iskelesi ise, öğrencinin bu gelişim sürecinde bağımsızlığa ulaşabilmesi için geçici olarak sunulan destekleri ifade eder.
Lev Vygotsky’ye göre öğrenciler sıklıkla akranlarından dolaylı yollarla öğrenir. Bu nedenle, öğretmenlerin öğrenme sürecini bu gelişim alanına göre yapılandırması ve uygun desteklerle öğrencileri bağımsız düşünmeye teşvik etmesi önemlidir. Vygotsky bu durumu şöyle ifade eder: "Gelişim düzeyine zaten ulaşılmış aşamalara göre yapılan öğrenme, çocuğun genel gelişimi açısından etkisizdir. Bu tür öğrenme, gelişimin yeni bir aşamasını hedeflemez; bunun yerine gelişim sürecinin gerisinde kalır." 

Öğrenci merkezli öğrenme ile öğretmen merkezli öğrenme arasındaki en temel farklardan biri değerlendirme sürecindedir. Öğrenci merkezli öğrenme genellikle biçimlendirici değerlendirmeye daha fazla, sonuç odaklı değerlendirmeye (summatif) ise daha az ağırlık verir.
Bu yaklaşımda öğrenciler, öğrenmelerinin değerlendirilmesi sürecine aktif biçimde katılır. Öğrenciler, ne şekilde değerlendirilmek istediklerine kendileri karar verebilir ya da bu sürece katkı sunabilir. Bu tür katılımcı değerlendirme yöntemleri hem öğrenmeyi hem de öğrencinin motivasyonunu destekler ve öğrenci merkezli yaklaşımların başarısı açısından kritik önem taşır.

Öğrenci merkezli öğretim yöntemleri, dünya genelinde ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde giderek daha fazla benimsenmektedir. Bu yaklaşım, öğrencinin aktif katılımını, bireysel sorumluluk geliştirmesini ve öğrenme sürecine kendi ilgi ve ihtiyaçlarına göre yön vermesini teşvik eder.

Amerika Birleşik Devletleri, öğrenci merkezli öğrenme anlayışının kuramsal temellerinin atıldığı ve ilk sistematik uygulamalarının geliştirildiği ülkelerden biridir. John Dewey’in ilerlemeci eğitim anlayışı ve Carl Rogers’ın birey merkezli öğretim kuramı, ABD kaynaklıdır ve bu düşünürler, öğrencinin ilgi, ihtiyaç ve özerkliğine dayalı bir öğrenme süreci geliştirilmesini savunmuşlardır. Bu bağlamda ABD, sadece uygulama değil, aynı zamanda kavramsal çerçeve açısından da birçok ülkeye örnek oluşturmuştur.
Modern dönemde ise öğrenci merkezli yaklaşımlar, özellikle Ortak Çekirdek Devlet Standartları Girişimi (Common Core) gibi ulusal politika belgeleriyle kurumsallaştırılmıştır. Common Core standartları, öğrencilerin eleştirel düşünme, problem çözme ve kendi öğrenme süreçlerini yönetme becerilerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, öğrenci merkezli öğretimin özellikle matematik derslerinde öğrenci katılımını ve başarıyı artırdığı yönünde çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu yaklaşım, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yapılan eğitim reformları için de ilham kaynağı olmuştur.

Türkiye'de öğrenci merkezli öğrenme yaklaşımı, özellikle Yapılandırmacı eğitim kuramının 2005 yılında ilköğretim müfredatına entegre edilmesiyle birlikte eğitim politikalarının odağına yerleştirilmiştir. Bu reform kapsamında öğretim programları; öğrencinin aktif katılımını, araştırma-sorgulama temelli öğrenmeyi ve bireysel farklılıkları dikkate almayı hedefleyen bir anlayışla yeniden yapılandırılmıştır.
Ancak uygulamada bu dönüşüm büyük ölçüde yüzeysel kalmış; eğitim ortamlarında ve öğretmen uygulamalarında gerçek bir paradigma değişimi yaşanmamıştır. Türkiye’de birçok öğretmen, hala davranışçı kuramlar çerçevesinde şekillenen, ezbere dayalı ve öğretmen merkezli yöntemlerle ders işlemektedir.
Bu durumun birkaç temel nedeni bulunmaktadır:

Öğretmen yetiştirme sistemlerinde öğrenci merkezli yaklaşımı içselleştirecek nitelikte bir öğretim pratiği geliştirilememiştir.
Kalabalık sınıf mevcutları, bireysel öğrenme yollarına uygun planlama yapmayı zorlaştırmaktadır.
Sınav merkezli sistem; hem öğretmenleri hem öğrencileri merkezi sınavlara odaklanan, test çözme becerisine indirgenmiş dar bir öğrenme anlayışına yönlendirmektedir.
Okullarda gereken fiziksel ortamlar, araç-gereçler ve zaman yönetimi koşulları, öğrenci merkezli yaklaşımın gereklerini desteklememektedir.
Dolayısıyla müfredat belgelerinde yer alan yapılandırmacı ve öğrenci merkezli ifadeler, uygulamada çoğu zaman ya geleneksel yöntemlerle harmanlanarak çelişkili hâle gelmiş ya da yalnızca kağıt üzerinde kalmıştır. Eleştirel pedagojik çevreler tarafından bu değişim, "etiketi değişmiş ama özü aynı kalmış bir eğitim anlayışı" olarak da nitelendirilmektedir.

Finlandiya eğitim sistemi, dünyada öğrenci merkezli eğitimin en başarılı uygulamalarından biri olarak gösterilmektedir. Bu ülkede öğretim programları esnektir; öğrencilerin kendi öğrenme yollarını keşfetmelerine izin verilir. Bireyselleştirilmiş destek, öğrenme motivasyonunu artıran güvenli ortamlar ve öğretmen-öğrenci arasında güçlü iletişim bu yaklaşımı destekleyen unsurlar arasındadır.

Avustralya'da öğrenci merkezli öğrenme, özellikle çok kültürlü sınıflarda öğrenci farklılıklarını dikkate alma ve bireyselleştirilmiş öğretim planları geliştirme yoluyla uygulanmaktadır. Avustralya Müfredat, Değerlendirme ve Raporlama Kurumu (ACARA), öğretmenlerin öğrenci ilgi ve yeteneklerine göre esnek öğretim stratejileri belirlemesini teşvik eder.

Geleneksel olarak sınav merkezli ve öğretmen odaklı olan Güney Kore eğitim sisteminde de son yıllarda öğrenci merkezli yaklaşımlara yönelik çeşitli reformlar uygulanmaktadır. Özellikle ilköğretim düzeyinde, problem çözme, grup çalışmaları ve proje tabanlı öğrenme gibi yöntemlerle öğrencilerin daha aktif olmaları teşvik edilmektedir.

Öğrenci merkezli öğrenme ortamlarının yükseköğretim düzeyinde de etkili olduğu çeşitli araştırmalarla ortaya konmuştur. Bu yaklaşım, hem bir zihniyet hem de kurumsal kültür olarak üniversitelere yerleşmektedir. Yapılandırmacı öğrenme kuramı ile yakından ilişkili olan bu öğrenme biçimi, öğrencileri kendi öğrenme süreçlerinde aktif bireyler olarak görürken; eleştirel düşünme, problem çözme ve yansıtıcı düşünme gibi aktarılabilir becerileri de geliştirmeyi hedefler.
2015 yılında Avrupa Yükseköğretim Alanı tarafından onaylanan revize Avrupa Standartları ve Yönergeleri (ESG), öğrenci merkezli öğ

Öğrenmenin oyunlaştırılması (İngilizce: Gamification of learning), oyun tasarımında kullanılan mekaniklerin ve motivasyon stratejilerinin, oyun dışı bağlamlarda — özellikle de eğitim ortamlarında — öğrenme süreçlerini desteklemek amacıyla uygulanmasıdır. Bu yaklaşım, öğrencilerin öğrenmeye karşı ilgisini artırmayı, katılımı teşvik etmeyi ve öğrenme deneyimini daha etkili ve eğlenceli hâle getirmeyi hedefler. Oyunlaştırma, klasik öğretim yöntemlerinin ötesine geçerek öğrenmeyi daha katılımcı, etkileşimli ve bireysel hâle getirme potansiyeline sahiptir.
Oyunlaştırma, eğitim ortamında genellikle oyun temelli olmayan bir bağlamın içine oyun öğelerinin (örneğin: puanlar, seviyeler, rozetler, görevler, liderlik tabloları) yerleştirilmesiyle gerçekleştirilir. Bu uygulamalar, öğrencilerin öğrenme süreci üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını ve kendi öğrenme yollarını belirlemelerini sağlar. Ayrıca, öğrenme sürecini daha görünür, takip edilebilir ve ödüllendirici bir hâle getirir.
Oyunlaştırma, genellikle "oyun tabanlı öğrenme" (game-based learning) ile karıştırılır. Ancak bu iki kavram arasında temel bir fark vardır: Oyun tabanlı öğrenmede öğrenciler doğrudan bir oyun oynayarak bilgi edinirken, oyunlaştırmada mevcut eğitim içeriği üzerine oyun öğeleri entegre edilir. Yani oyunlaştırma, içerik değişmeden, öğrenme sürecinin etrafına bir "oyun katmanı" inşa edilmesidir.
Araştırmalar, oyunlaştırmanın öğrenenlerin motivasyonunu artırabileceğini, dikkatlerini daha uzun süre odakta tutabileceğini ve katılım düzeylerini yükseltebileceğini göstermektedir. Ancak bu etkiler, bağlama, öğrenci profiline ve kullanılan oyunlaştırma stratejilerinin kalitesine bağlı olarak değişkenlik gösterebilir.

Eğitimde oyunlaştırma; puanlar, rozetler, liderlik tabloları (PBL), anlatılar, karakterler, anlık geri bildirimler, işbirliğine dayalı problem çözme fırsatları, kademeli zorluklar, ustalık kazanımı ve sosyal bağlantılar gibi çeşitli oyun unsurlarını içerir. Bu öğeler, öğrencilerin öğrenme sürecine aktif ve istekli katılımını teşvik eder.
Puanlar ve rozetler, öğrenenlerin ilerlemelerini görselleştirmesine olanak tanırken; liderlik tablolarının, rekabet hissi uyandırarak dışsal motivasyonu artırması beklenir. Anlatı (narrative) ve karakterler ise öğrenme sürecine bir bağlam ve anlam kazandırarak içsel motivasyonu destekler. Anlık geri bildirimler, öğrencinin yaptığı hatalardan hızlıca ders çıkarmasını sağlar ve öğrenme sürecini sürekli olarak yönlendirir.
İşbirliğine dayalı görevler ve çok oyunculu yapı, sosyal öğrenme ve takım çalışması becerilerini geliştirir. Aynı zamanda oyunlardaki artan zorluk seviyeleri (scaffolding), öğrencilerin zorlanmadan ustalık kazanmasını ve akış (flow) deneyimi yaşamalarını sağlar. Bu durum, Mihaly Csikszentmihalyi’nin ortaya koyduğu “akış” teorisiyle de örtüşür. Öğrenme süreci, öğrenciye göre ne çok kolay ne de çok zor olduğunda en verimli hâle gelir.
Bu bağlamda, bu oyun öğeleri sadece eğlenceli olmakla kalmaz, aynı zamanda pedagojik olarak yapılandırılmış bir şekilde sunulduğunda, öğrencilerin öz-yeterlik duygusunu ve kalıcı öğrenme düzeylerini artırabilir.

Oyunlaştırılmış sınıflarda öğrenciler "görevleri tamamlayarak" deneyim puanı (XP) kazanabilir, seviye atlayabilir ya da rozetlerle ödüllendirilebilir. Bu sistemler genellikle geleneksel puanlama ve not verme yaklaşımlarının yerine geçerek, öğrencinin ilerlemesini oyun mantığında takip etmeyi sağlar. XP kazanımı, öğrencilerin her öğrenme etkinliğini bir başarı olarak görmesini sağlayabilir ve öğrenme sürecini daha somut ve takip edilebilir hâle getirir.
Öğretmenler, ders içeriklerini oyun terimleriyle yeniden çerçeveleyebilir. Bir ödev "görev", bir grup çalışması "lonca etkinliği", sınıf sunumu "göreve çıkma", yazılı sınav ise "canavarı yenme" gibi tanımlamalarla verilebilir. Bu yaklaşım, öğrencilerin dersi sadece akademik bir yük olarak değil, tamamlanması gereken anlamlı bir macera olarak görmelerini sağlar.
XP'ye dayalı sistemlerde, öğrenciler başlangıçta "seviye 1" gibi bir noktadan başlar ve ilerleme kaydettikçe seviyeleri artar. Bu seviyelendirme sistemi, öğrenciler arasında olumlu rekabeti teşvik ederken aynı zamanda bireysel ilerlemeye dayalı bir öz değerlendirme aracı da sunar.
Bazı öğretmenler bu sistemde "sağlık puanı" (HP) ya da "bilgi puanı" (KP) gibi farklı ölçütler kullanarak davranışları ve öğrenme çıktılarını paralel biçimde değerlendirirler. Bu tür uygulamalar, öğrencilere sadece bilgi edinme değil aynı zamanda öz disiplin, yardımlaşma, işbirliği gibi sosyal beceriler kazandırmak açısından da işlevseldir.
Ek olarak, öğretmenler çevrimdışı ya da dijital ortamlarda sınıf içi panolar veya dijital liderlik tabloları kullanarak öğrencilerin XP ve rozet birikimlerini görselleştirebilir. Böylece öğrenciler yalnızca bireysel değil, topluluk içinde de başarılarının farkına varır ve daha fazla katılım göstermeye motive olurlar.

Başarılı şekilde uygulanan oyunlaştırma, öğrenme sürecini sadece daha eğlenceli kılmakla kalmaz; aynı zamanda öğrencilerin bilişsel, duyuşsal ve sosyal becerilerini geliştirebilecek çok yönlü katkılar sağlar. Aşağıda bu katkılar detaylandırılmıştır:

Öğrencinin öğrenme süreci üzerinde sahiplenme duygusu geliştirmesi: Öğrenci, kendi gelişimini takip edebildiği ve ilerleme kaydettiği bir ortamda daha fazla sorumluluk hisseder. Görevlerin tamamlanması ve kazanılan puanlar, öğrenme sürecinin bireysel olarak sahiplenilmesini sağlar.
Alternatif kimliklerle rol alma imkanı: Avatarlar, görev kartları veya hikâye temelli karakterler aracılığıyla öğrenciler farklı roller üstlenebilir. Bu, öz-yeterlik ve empati gibi sosyal becerilerin gelişmesini destekler.
Başarısızlıktan zarar görmeden tekrar deneme özgürlüğü: Oyunlaştırma, öğrencinin başarısızlığı bir öğrenme aracı olarak görmesini sağlar. Tekrar deneme imkânı sunan sistemler, risk almayı ve yaratıcı düşünmeyi teşvik eder.
Eğlence ve neşeyi öğrenme sürecine dahil etme: Eğlenceli görev tasarımları, mizah içeren anlatılar ve ödül sistemleri, öğrenmeye olumlu duygular katarken sınıf içi atmosferi de iyileştirir.
Farklılaştırılmış öğretim imkanları sunma: Oyunlaştırma, öğrenci düzeyine göre görevleri özelleştirme imkânı sunar. Her öğrenci kendi hızında ilerleyebilir, bu da bireyselleştirilmiş öğrenme sağlar.
Öğrenmeyi görünür kılma: XP, rozet, seviye ve liderlik tablosu gibi araçlar; öğrenmenin görünür ve takip edilebilir olmasını sağlar. Öğrenci hangi noktada olduğunu görebilir.
Görevleri alt basamaklara ayırarak yönetilebilir hâle getirme: Karmaşık görevlerin küçük parçalara bölünmesi (quest chains), öğrencinin hedefe ulaşmasını daha ulaşılabilir kılar ve bilişsel yükü azaltır.
İçsel motivasyonları keşfetme fırsatı sunma: Doğru tasarlanmış oyunlaştırma sistemleri, öğrencinin yalnızca ödül kazanmak için değil, merak, başarı hissi ve anlam arayışı gibi içsel faktörlerle motive olmasını sağlar.

Oyunlaştırılmış sınıf ortamları, öğrenmeyi bir hikâye evrenine dönüştürerek geleneksel öğretimden farklı, daha sürükleyici bir deneyim sunabilir. Bu ortamlarda dersler; tematik hikâyeler, kişiselleştirilebilir avatarlar, görev zincirleri ve oyun içi puanlama sistemleriyle zenginleştirilebilir. Öğrenciler; görevleri tamamladıkça deneyim puanı (XP), bilgi puanı (KP) veya sağlık puanı (HP) gibi simgesel değerler kazanabilirler.
Öğrenciler genellikle oyunlaştırılmış ortamlarda Marczewski'nin oyuncu tipolojisi çerçevesinde sınıflandırılır:

Player (ödül odaklı): Dışsal ödüller için katılım gösterir (ör. rozetler, ödüller)
Socialiser (ilişki odaklı): Sosyal bağlantılar kurmaktan keyif alır
Free spirit (özgürlük odaklı): Kendi kararlarını verme ve keşif yapma eğilimindedir
Achiever (başarı odaklı): Ustalık ve ilerleme motivasyonu taşır
Philanthropist (anlam odaklı): Başkalarına katkı sağlama arzusu taşır
Bu farklı oyuncu profilleri, öğrencilerin hangi tür oyun mekaniklerine daha olumlu yanıt vereceğini belirlemede öğretmenlere önemli ipuçları sunar.
Öğretmenin rolü yalnızca içerik aktarmakla sınırlı kalmaz; aynı zamanda öğrenme ortamının bir oyun sahnesi gibi tasarlanmasından da sorumludur. Bu çerçevede öğretmen;

Öğrenme sürecini yapılandıran bir oyun tasarımcısı,
Öğrencilerin gelişimini takip eden bir rehber,
Geri bildirim ve yönlendirme sağlayan bir koç olarak hareket eder.
Ek olarak, öğretmen sınıf içi oyunlaştırma sisteminin kurallarını açık şekilde tanımlar: Hangi görevlerin hangi puanları getireceği, hangi başarıların hangi rozetlerle ödüllendirileceği, liderlik tablolarının neye göre belirleneceği gibi unsurlar öğrencilere önceden bildirilir. Bu şeffaflık, öğrencilerin oyunun kurallarını anlayarak adil ve motive edici bir ortamda ilerlemelerini sağlar.
Oyunlaştırılmış ortamlarda öğrenci grupları genellikle loncalar (guilds) hâlinde organize edilir. Bu loncalar, işbirliği temelli görevlerde birlikte çalışır, bireysel güçlü yönlerini kolektif başarıya dönüştürmeyi öğrenirler. Bu tür işbirlikçi mekanikler, hem sosyal hem akademik becerilerin aynı anda gelişmesine katkıda bulunur.

Öğrenmenin oyunlaştırılması fikrinin izleri, ilk olarak 1950'li yıllarda sibernetikçi Gordon Pask tarafından geliştirilen SAKI (Self-Adaptive Keyboard Instructor) adlı öğretim makinesine kadar uzanır. Bu cihaz, öğrencinin verdiği tepkilere göre bireysel performansını analiz ediyor, daha yavaş veya hatalı tepki verilen görevleri tekrar ettiriyor ve başarıya göre zorluk seviyesini artırıyordu. SAKI, oyun öğeleri içermese de, temel olarak kişiselleştirilmiş geri bildirim, dinamik zorluk seviyesi ve başarıya dayalı ilerleme gibi oyunlaştırmanın temel ilkelerini taşıyordu.
1970'ler ve 1980'lerde, davranışçı öğrenme kuramları çerçevesinde geliştirilen "ödül sistemleri" ve "puan toplama" gibi uygulamalar, sınıf içi eğitimde erken dönem oyunlaştırma öğeleri olarak kullanılmaya başlandı. Ancak bu yaklaşımlar daha çok dışsal motivasyon üzerine kurulu, basit ödül-ceza sistemleriyle sınırlı kaldı.
2000'li yılların başında "gamification" terimi, oyun dışı bağlamlara oyun unsurlarının uygulanmasını tanımlamak için literatür

İslam dünyası veya Müslüman dünyası, İslamî bir devlet yapısına sahip ülkeler ile birlikte nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin tümünü ifade eden bir kavramdır. Bu, İslam'ın dinî inançlarına ve yasalarına veya İslam'ın uygulandığı toplumlara bağlı olan herkesi kapsamaktadır. Günümüzde İslam ülkelerinin tek çatı altında toplandığı tek uluslararası kurum, İslam İşbirliği Teşkilatıdır. Modern bir jeopolitik anlamda bu terimler, dahil edilmek için üzerinde anlaşmaya varılmış kriterler olmamasına rağmen, İslam'ın yaygın olduğu ülkeleri ifade etmektedir. Müslüman çoğunluklu ülkeler terimi, genellikle ikinci anlamda kullanılan bir alternatif terimdir.İslam dünyasının tarihi yaklaşık 1400 yıla yayılmıştır ve çeşitli sosyopolitik gelişmelerin yanı sıra, özellikle sanat, bilim, tıp, felsefe, hukuk, ekonomi ve teknolojide büyük ilerlemelerin kaydedildiği, 8. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl sonlarına kadar süren İslam'ın Altın Çağı'ndaki gelişmeleri içerir. Modern çağda Müslüman dünyasının çoğunluğu Avrupa dünyasının sömürge egemenliği altına girdi. Sömürge sonrası dönemde ortaya çıkan yeni ulus devletler, çeşitli siyasi ve ekonomik modelleri benimsediler ve seküler ve dinî akımlardan etkilendiler. Dünyadaki tüm Müslümanlar Kur'an'a ve İslam peygamberi Muhammed'in peygamberliğine inanırlar, ancak diğer konulardaki anlaşmazlıklar İslam'da farklı dinî düşünce okullarının ve mezheplerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Modern jeopolitik anlamda "Müslüman dünyası" ve "İslam dünyası" terimleri, dahil edilmek için üzerinde anlaşmaya varılmış kriterler olmamasına rağmen, İslam'ın yaygın olduğu ülkeleri ifade eder. Bazı bilim insanları ve yorumcular, "Müslüman/İslam dünyası" terimini ve onun türevi olan "Müslüman/İslam ülkesi" terimini, hiçbir devletin dinî olarak homojen bir nüfusa sahip olmaması nedeniyle (örneğin nüfusunun çoğu Müslüman olan Mısır'ın vatandaşlarının yaklaşık %10'u Hristiyan'dır) ve mutlak sayılarda, bazen çoğunluğu oluşturdukları ülkelerde azınlık oluşturdukları ülkelere göre daha az sayıda Müslüman yaşaması nedeniyle (örneğin Hindistan'ın nüfusunun çoğu Müslüman olmamasına karşın ülkede yaklaşık 195 milyon Müslüman yaşıyor ve bu da birçok Müslüman ülkenin toplam nüfusundan dahi fazladır) literatürde "Müslüman çoğunluklu ülkeler" terimi sıklıkla tercih edilmektedir.

2022 yılı itibarıyla dünyada toplam 2 milyarı aşkın Müslüman vardır. Müslümanların %87-90'ı Ehl-i Sünnet mezhebine ve %10-13'ü Şîa mezhebine mensuptur. Bunların dışında birçok farklı İslam mezhebi bulunmaktadır. Müslümanların yaklaşık %13'ü, en büyük Müslüman çoğunluklu ülke olan Endonezya'da yaşamaktadır. (Endonezya'da y. 231 milyon Müslüman vardır.) Endonezya'yı yaklaşık 200 milyon ile Pakistan, 195 milyon ile Hindistan ve 153 milyon ile Bangladeş takip etmektedir.
Müslümanların yaklaşık %31'i Güney Asya'da yaşamaktadır. Orta Doğu, Kuzey Afrika, Batı Afrika gibi bölgelerde de Müslüman nüfus çoğunluktadır. Müslümanlar Orta Asya'da ezici çoğunlukta, Kafkasya'da çoğunlukta, Güneydoğu Asya'da ise yaygın bir konumdadırlar.

Hindistan, Müslüman çoğunluklu ülkeler dışında en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir. Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Kosova, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Avrupa ülkeleri iken, Mısır ve Nijerya da Afrika'nın en kalabalık Müslüman ülkeleridir. Genel olarak Müslümanların çoğu Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşar, ama dünyanın neredeyse her ülkesinde Müslüman topluluklar vardır. Büyük Müslüman topluluklar; Amerika, Çin ve Avrupa'da bulunmaktadır.
Yaklaşık 50 ülkenin nüfusunun çoğunluğu Müslümandır. Bunların Suudi Arabistan, Afganistan, Pakistan ve İran'ı kapsayan bir avuç kadarı şeriatı temel alan "İslam devleti" olarak kabul edilir. Diğer ülkelerin çoğu, büyük bölümü Orta Doğu'da olmak üzere, İslam'ı sadece resmî devlet dini olarak kabul eder (Irak, Cezayir, Fas, Mısır vb.). Bazılarının ise ağırlıklı olarak Müslüman bir nüfusu, ama laik bir yönetimleri vardır (Arnavutluk, Türkiye, Senegal, Bosna-Hersek vb.).
İslam, dünyada en hızlı büyüyen dindir. Amerikalı bir araştırma şirketi olan Pew Research Center'ın 2017'de yayımladığı bir araştırmasındaki tahmine göre, İslam dini en geç 2070 yılında yaklaşık 3 milyarlık bir nüfusa ulaşacak ve Hristiyanlığı geçip dünyanın en kalabalık dini hâline gelecek. Diğer bazı araştırmalara göre ise, bu demografik değişimin 2050 yılına kadar gerçekleşmesi beklenmektedir.

"İslam'ın Altın Çağı" terimi, tarihte Orta Çağ'da, Müslümanların çoğunlukta olduğu dünyanın büyük bir kısmında bilimsel ve ekonomik gelişmeler, kültürel çalışmalar ve teknolojik ilerlemelerin yaşandığı döneme atfedilmiştir. Bu dönemin, genel olarak 5. Abbâsîler hâlifesi Harun Reşid'in saltanatı (786-809) sırasında, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen âlimlerin tüm bilimsel metinleri tercüme etmeye ve toplamaya çalıştığı Bağdat'taki Beytülhikme (Bilgelik Evi) kütüphanesinin açılışıyla başladığı kabul edilmektedir. Abbâsîler, bilimin değerini vurgulayan "Bir âlimin mürekkebi bir şehidin kanından daha mukaddestir." gibi sözlerin yanında, Kur'an'daki ilim ile ilgili ifadelerden ve hadislerden etkilenerek bu bilimsel ve kültürel birikimleri gerçekleştirmişlerdir. Başlıca İslam başkentleri olan Bağdat, Kahire ve Kurtuba; bilim, felsefe, tıp ve eğitim için ana entelektüel merkezler hâline geldi. Bu dönemde Müslüman dünyası bir kültürler topluluğu biçimindeydi; başta Bağdat olmak üzere birçok şehir İran, Hindistan, Çin, Afrika ve Avrupa'dan gelen tüccarlar, seyyahlar ve âlimlerle dolup taşmaktaydı. Müslümanlar; Antik Yunan, Roma, Pers, Çin, Hint, Mısır ve Fenike gibi uygarlıklardan edindikleri bilgileri tercüme edip bir araya getirdiler ve geliştirdiler.
Çinlilerle yaptığı savaşlar ve diğer ilişkiler sırasında Müslüman Araplar, kâğıt üretim tekniklerini öğrendiler ve parşömen yerine kâğıt kullanımı sayesinde yazılı eserler daha kolay yayılır oldu. Matematik alanında, Hintlerden alınan sıfır ve onlu sayı sisteminin keşfi sayesinde matematiğe olan ilgi arttı ve aritmetik, sıradan insanların dahi anlayabileceği ve günlük yaşamda kullanabileceği bir duruma geldi. Bunların yanı sıra trigonometri de gelişti. Gözlemevleri inşa edildi; optik bilimi ve kimya gelişti.

Bu çağın, Moğol istilaları ve buna bağlı olarak 1258'de Bağdat'ın kuşatılıp yağmalanması sonucunda Abbâsî Halifeliği'nin yıkılmasıyla sona erdiği şeklinde genel bir kabul olsa da, bazı kaynaklarda bu dönemin 14. yüzyıla kadar, bazı kaynaklarda da 15. yüzyılın sonlarına, hatta 16. yüzyıla kadar sürdüğü ifade edilir.

8. ve 18. yüzyıllar arasında, İslam sanatında seramik kullanımı pek yaygındı ve bu da genellikle çanak çömlek şeklini aldı. Kalayla opak hâline getirilen cam, Müslüman çömlekçiler tarafından geliştirilen en yeni teknolojilerden biriydi. İlk opak yapıtlar, 8. yüzyıla tarihlenen, Basra'da mavi boyalı mallar olarak bulunabilir. Seramiğe yapılan bir başka katkı, 9. yüzyıl Irak'ından gelen "fritware" adlı bir çömlek türünün geliştirilmesiydi. Diğer yenilikçi seramik çömlek merkezleri arasında Fustat (günümüzdeki Kahire şehri; 975'ten 1075'e kadar), Şam (1100'den 1600'e kadar) ve Tebriz (1470'ten 1550'ye kadar) vardı.

Abbâsîler devrinde İslam dünyasının kültürel yapısı oldukça gelişmiş ve Arap kültürü, özellikle diğer Doğu kültürleriyle harmanlanmıştı. İşte, tüm dünyada "Binbir Gece" olarak ünlenen hikâyeler bu dönemde, halk hikâyeleri olarak ortaya çıkmıştır. Sözle aktarılan bu hikâyeler, sonunda tek bir eserde derlenmiştir. Hikâyelerin çekirdeğini, eski bir Fars kitabı olan Hazâr Afsâna (Bin Efsane) oluşturmuştur. Bu hikâyeleri 9. yüzyıl dolaylarında derleyenin ve Arapçaya çevirenin masalcı Muhammed el-Gahşigar olduğu söylenmektedir. Eserdeki hikâyelerin çerçevesini oluşturan Şehrâzâd öyküsünün ise, esere 14. yüzyıl dolaylarında katıldığı düşünülmektedir.

Binbir Gece, Arap edebiyatının en güzel eserlerinden biri olarak görülür. Gerek eskiliği gerekse de fantastik ve anonim oluşu, bu masalların hızla yayılmasına neden olmuştur. Hatta çok sonraları "Binbir Gündüz Masalları" adında alternatif olarak başka bir seri de ortaya çıkmıştır. Masalları arasında "Ali Baba ve Kırk Haramiler", "Denizci Sinbad" ve "Alaaddin'in Sihirli Lambası" çok meşhurdur. Eser temelde, Prenses Şehrâzâd'ın hükümdar kocası Şehriyar'a anlattığı çeşitli hikâyelerden oluşur.

İslam hukukunu ya da başka bir deyişle şeriatı esas hukuk sistemi olarak uygulayan ülkelerdir.

İslam dinini, sadece resmî devlet dini olarak kabul eden ülkelerdir. Bunlar şeriatla yönetilmez ve vatandaşlara din özgürlüğünü garanti ederler. Çoğunluğu Orta Doğu ve Afrika'da bulunur.

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olup laik bir yönetimleri bulunan ülkelerdir.

Din
Dinler tarihi
İslam tarihi

Anti-art, (Türkçe: anti-sanat ya da karşı-sanat), sanatın önceki tanımlarını reddeden ve sanatı genel olarak sorgulayan bir dizi kavram ve tutuma uygulanan, muğlak bir şekilde kullanılan İngilizce bir terimdir. Geleneksel sanat kavramlarına genel bir karşı çıkışı simgeleyen kavram. Dadaizm, gerçeküstücülük ve benzeri sanat akımlarınca benimsenmiş ve temelde içeriği aynı kalmakla birlikte, farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Fakat Anti-art, böu sorgulamayı ve reddi sanatın bakış açısından yürütme eğilimindedir. [2] Bu terim, Dada hareketiyle ilişkilendirilir ve genel olarak, 1914 civarında, I. Dünya Savaşı öncesinde, buluntu nesneleri sanat olarak kullanmaya başlayan Marcel Duchamp'a atfedilir. Devrimci sanat biçimlerini tanımlamak için kullanılırdı.
1920'de Richard Hülsenbeck ile Raoul Hausmann'ın bir dada sergisinde sanatın öldüğünü ilan etmeleri; 1968'de sanatçının yaratıcı kişiliğine, kültürel birikimine ve doğal yeteneğine yöneltilen saldırılar ya da bir sanat yapıtının oluşturulmasında harcanan çabanın yersiz bulunması Anti-art kavramından kaynaklanır. Yaratıcılığın yalnızca sanatçıya özgü olmadığını ve herkeste bir yaratıcılık olduğunu savunan görüşler de, bu bağlam içinde değerlendirilebilir.

"Sanat için sanat" veya "sanat, sanat içindir", sanatın herhangi bir didaktik, ahlaki ya da faydacı işlevinden ayrılarak asıl değerinin yalnızca "gerçek" sanat olduğunu ifade eder. 19. yüzyılda Fransızcadaki "l'art pour l'art" sloganın Türkçeye geçmiş halidir. Terim, bazen ticari olarak kullanılır. Bu cümlenin bir Latince versiyonu ("ARS GRATIA ARTIS"), Metro-Goldwyn-Mayer'ın bir sloganı olarak kullanılmakta ve sinema filmi logosundaki Aslan Leo'nun kükreyen başındaki çemberin içinde bulunmaktadır.

"L'art pour l'art" terimini, Théophile Gautier (1811-1872), 1835 tarihli kitabın Mademoiselle de Maupin'in önsözünde bir slogan olarak kullandı. Ancak Gautier bu terimi ilk yazan kişi değildi, Victor Cousin, Benjamin Constant ve Edgar Allan Poe'nun çalışmalarında da kullanıldı.

Estetizm
Siyasetin estetikleştirilmesi

Berkeley, aşağıdaki anlamlara gelebilir:

İngiliz Berkeley ailesi:
Anne Berkeley, Baroness Berkeley,
Elizabeth Berkeley, Countess of Ormond,
Lord Berkeley
Baron Berkeley
Berkeley Baronets
George Berkeley, İngiliz filozof

Berkeley Breathed,

Berkeley, Kaliforniya (San Francisco Körfez Bölgesi'nde)
Berkeley (Amtrak station),
Berkeley, Illinois,
Berkeley (Metra),
Berkeley, Missouri,
Berkeley Pit, eski bakır madeni, Montana.
Berkeley, Albemarle County, Virjinya
Berkeley, Charles City County, Virjinya
Berkeley County
Berkeley Township, New Jersey

Berkeley, New South Wales

Berkeley, Gloucestershire
Berkeley Castle
Berkeley Square, Londra
Berkeley Square, Bristol

Berkeley, Ontario

Berkeley Cars,
Berkeley Cinemas,
Berkeley Systems,

Berkeley Square (play),
Berkeley Square (film),
Berkeley (film), 2005 drama

Berkeley (ferryboat),
USS Berkeley (DDG-15),
2 HMS Berkeley Castle,

Berkeley db, veritabanı kütüphanesi
Berkeley Software Distribution, UNIX'i için bir eklentiler zinciri

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley, ABD'de bulunan bir üniversite

British Columbia Üniversitesi (UBC), Vancouver ve Kelowna'da kampüsleri olan Kanada'da yer alan devlet araştırma üniversitesi. 1908 yılında kurulan UBC, Britanya Kolumbiyası'nın en eski üniversitesidir. Üniversite, Kanada'nın en iyi üç üniversitesi arasında yer almaktadır. Yıllık 600 milyon dolarlık araştırma bütçesi ile UBC, yılda 8.000'den fazla projeye fon sağlamaktadır.
Üniversitenin Vancouver kampüsü, Vancouver Şehir Merkezi'nin yaklaşık 10 km batısındaki Üniversiteler arası Vakıf Alanlarında bulunmaktadır. 
UBC, dünyanın en büyük siklotronuna sahip olan Kanada'nın ulusal parçacık fiziği ve nükleer fizik laboratuvarı olan TRIUMF'a ev sahipliği yapmaktadır. Peter Wall İleri Araştırmalar Enstitüsü ve Stuart Blusson Kuantum Madde Enstitüsü'ne ek olarak, UBC ve Max Planck Topluluğu, Kuzey Amerika'da kuantum malzemeler konusunda uzmanlaşmış ilk Max Planck Enstitüsü'nü kurmuştur. Kanada'daki en büyük araştırma kütüphanelerinden biri olan UBC Kütüphanesi, 21 şubesi arasında 9.9 milyonun üzerinde kitap kaynağına sahiptir. Üniversitenin bir diğer kampüsü olan Okanagan kampüsü 2005'te kurulmuştur.

Britanya Kolumbiyası eyaletinin Kanada topraklarına katılmasından altı yıl sonra 1877'de Eğitim bakanı John Jessop, burada bir devlet üniversitesinin kurulması için bir teklif sundu. Eyalet yasama organı, 1890'da British Columbia Üniversitesi'ne bir yasayı kabul etti, ancak üniversitenin Vancouver Adası'nda mı yoksa ana karada mı inşa edileceği konusunda anlaşmazlıklar doğdu.
1908 Britanya Kolumbiya Üniversitesi için çıkarılan yasada, konumu belirlenmemiş olmasına rağmen, resmi olarak bir eyalet üniversitesinin kurulacağı yer alıyordu. 
Yönetim için, üniversite politikasından sorumlu, Senato (fakülte), akademik siyasetten sorumlu bir yönetim kurulu (vatandaşlar arasından) ve mali siyaset üzerinde özel kontrol sahibi olan bir yönetim kurulundan (vatandaş) oluşan iki taraflı bir üniversite hükûmet sistemi oluşturan heyet kuruldu. Kurul tarafından atanan başkan, iki taraflı yönetim sistemi arasında bir bağlantı sağlamak ve kurumsal liderlik yapmaktaydı. Yasaya göre üniversite başkanı dahil toplam yirmi üyelik bir senato oluşturuldu.
O dönem yer alan McGill Üniversitesi ile Vancouver ve Victoria liseleri arasında başarılı bir ilişkiler kuran Henry Marshall Tory, Britanya Kolumbiyası'nda McGill Üniversitesi Koleji'nin kurulmasında büyük rol oynadı. 1906'dan 1915'e kadar, McGill Üniversitesi Koleji, McGill Üniversitesi'nde ilk birkaç yılı kapsayan özel bir kurum olarak faaliyet gösterdi. Bu başarılardan sonra Henry Marshall Tory, 1941 yılında Alberta Üniversitesi ve Kanada Ulusal Araştırma Konseyi'nin kurucusu ve Carleton Üniversitesi'nin kurucu ortağı oldu.

Üniversitede, 7,8 milyon cilt, 2,1 milyon e-kitap, 370.000'den fazla e-dergi ve yerel olarak üretilen dijital koleksiyonlarda 700.000'den fazla öğe bulunmaktadır. Bundan ötürü Kanada'nın ikinci büyük akademik kütüphanesidir. 2014'ten 2015'e kadar kampüste 3,8 milyondan fazla ziyaret ve web sitesi 9,5 milyondan fazla ziyaret edildi. Üniversitenin, Vancouver ve Okanagan kampüslerinde on beş kütüphane bölümü yer almaktadır.
Ana Kütüphanenin adı Irving K. Barber Öğrenim Merkezi olarak değiştirilmiştir. Nisan 2008'de açılan Öğrenim Merkezi, eski Ana Kütüphane'nin merkez bloğunu iki yeni genişleme kanadı ile birleştirmektedir ve Kanada'da türünün tek örneği olan depolama ve erişim sistemine (ASRS) sahiptir.

UBC'nin yönetimi, Üniversitenin kurulması sırasındaki yasa tarafından zorunlu kılınan, bir başkan, yönetim kurulu, senato ve üniversitenin fakültelerinden oluşur. Yönetim kurulu geliri yönetirken, senato ise üniversitenin akademik faaliyetlerini yönetir. Her iki idari kadro da fakülteden ve öğrencilerden seçilmektedir.

Üniversitenin akademik faaliyeti "fakülteler" ve "okullar" olmak üzere yönetilmektedir. Vancouver kampüsünde on iki, Okanagan kampüsünde yedi adet fakülte bulunmaktadır. Vancouver kampüsünde Çalışmalar ve Sağlık Disiplinleri, Okanagan kampüsünde ise Lisansüstü Eğitim Koleji olmak üzeri iki akademik kolej vardır.

Birinci sınıf öğrencileri için 2013 yılında ortalama kabul ortalaması yüzde 89,5 idi. Yine 2013 yılında yurt içi başvuru kabul oranı yüzde 50,4 olup kabul edilen öğrencilerin yüzde 57,1'i üniversiteye kayıt yaptırdı. 2014/15 eğitim öğretim yılında üniversitede resmi olarak 3.270 tam zamanlı öğretim üyesi, öğretim üyesi olmayan 10.942 kişi ve 8.031 öğrenci çalışmıştır. 871 kişinin de ücretsiz olarak çalıştığı bildirilmiştir.

2012-13 eğitim öğretim yılında üniversitenin bütçesi 2 milyar doları aştı ve üniversite, stratejik gelir çeşitlendirmesi, varlıkların dikkatli yönetimi ve üniversite genelindeki projeler için kaynak yaratmaya devam etme yoluyla art arda dengeli finansal sonuçlar yayınladı. Devlet hibesinden gelen üniversite bütçesinin payı, toplam gelirlerin % 45'ine indirildi. Öte yandan, yıllık fon toplama 5 yılda neredeyse iki katına çıkarak 213 milyon dolara ulaştı.

Öğrenim ücretleri Kanada vatandaşları (ve daimi ikamet edenler) ile uluslararası öğrenciler arasında önemli ölçüde değişiklik göstermektedir. Ayrıca, hem lisans hem de lisansüstü programlar için öğrenim oranları üniversitenin fakülteleri arasında da değişiklik göstermektedir. Öğrenciler ayrıca barınma, yiyecek ve sağlık gibi çeşitli geçim masraflarını kendileri karşılamak zorundadır. 2012-2013 eğitim-öğretim yılı itibarıyla, bu giderlerin akademik yıl başına yaklaşık 13.000 kanada doları olduğu tahmin edilmektedir.

Resmi internet sitesi 16 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
UBC Fotoğraf Koleksiyonu 4 Temmuz 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. – UBC Kütüphanesi Dijital Koleksiyonları'ndan UBC'nin büyüme ve gelişiminin görsel kaydı

London School of Economics and Political Science ya da kısaca LSE olarak da bilinen London School of Economics, 1895 yılında Fabian Derneği üyeleri olan Beatrice ve Sidney Webb tarafından Londra'da kuruldu.

55'ten fazla devlet ve hükûmet başkanı yetiştiren LSE, bunun yanında siyaset, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dallarında sayısız ünlü isim yetiştirmiştir. Okulun mezunlarından veya okulda görev yapmış profesörlerden bugüne dek 18 kişi Nobel Ödülü'ne layık görülmüştür. LSE, İngiliz The Guardian gazetesi tarafından "siyasete dünyadaki diğer tüm üniversitelerden daha çok etki yapan okul" olarak tanımlanmıştır. Okul, 2014 yılında yapılan küresel milyarderler listesinde, Avrupa kıtasında en fazla milyarder yetiştirmiş olan üniversitedir.
Üniversite sıralamalarında Londra içinde 1'inci, İngiltere içinde en iyi 3 üniversite arasında bulundan LSE, İngiliz The Times gazetesinin eğitim eki olan THES tarafından da dünya genelinde en iyi 11'inci ve sadece sosyal bilimler alanında ise de Harvard Üniversitesinden sonra dünyada en iyi 2'nci üniversite seçilmiştir.

LSE; Antropoloji, İktisat, İşletme, Hukuk, Siyasal Bilimler, Uluslararası ilişkiler, Felsefe, Sosyoloji, Ekonomi tarihi, Uluslararası Tarih gibi alanlarda 30'dan fazla lisans ve 120'den fazla lisansüstü programı sunmaktadır.
Okulun, 2024 yılı itibari ile başkanı, Stanford Hukuk Okulunun eski dekanı, Larry Kramer'dir. LSE, ayrıca dünyanın en büyük sosyal bilimler kütüphanelerinden biri olan İngiliz Siyasal ve İktisadi Bilimler Kütüphanesi'ni (BLPES) bünyesinde barındırmaktadır.

Resmî site 24 Kasım 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LSE Türk Mezunlar Derneği sayfası 3 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LSE hakkında Milliyet'te çıkan haber,18 Haziran 2006 17 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
LSE hakkında Hürriyet'te yayımlanan haber,18 Haziran 2006 17 Temmuz 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Ontario, Kanada'nın 10 eyaletinden birisidir. Eyaletler arasında nüfus olarak en kalabalık eyalettir. 10 eyalet arasında yüzölçümü bakımından 2. sıradadır. 10 eyalate, eyalet statüsünde olmayan 3 bölge eklendiğinde ise yüzölçümü bakımından 4. sırada yer almaktadır. Kanada'nın doğu-orta kısmında Doğu Kanada bölgesinde yer alır. Eyaletin başkenti, aynı zamanda ülkenin en kalabalık kenti olan Toronto'dur. Federal başkent olan Ottawa da, Ontario eyaletinde yer almaktadır. Ontario 13.448.494 nüfusu ile (2016 itibarıyla) Kanada'nın toplam nüfusunun yaklaşık %38,3'ünü temsil eder. Bunun yanında, her yıl Kanada'ya göçmen olarak gelen yaklaşık 300.000 kişinin %53'ü yaşamak için Ontario'yu tercih etmektedir. Eyaletin yüzölçümü ise 1.076.395 km²dir. Resmî dili İngilizcedir.

Kanada vatandaşı olan herkes Ontario'daki tüm kolejlere başvuru yapabilmektedir.

Ontario'daki şehirler listesi
Ontario'daki kasabalar listesi

Ontario Hükümeti Resmi Sitesi
Turizm Ontario Resmi Sitesi25 Nisan 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ontario Bilgi Sitesi17 Aralık 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Profesör (kısaca Prof.), en yüksek düzeydeki akademik rütbe ve akademik ünvana sahip kişilere verilen ünvandır. Bilimler akademisi, üniversite, okul ve diğer yükseköğretim kurumlarında çalışır. Profesörler üniversite dersi ve seminerler, bilimsel araştırmalar yapabilir. Bazı ülke ve kurumlarda "profesör" kelimesi üye profesör, yardımcı doçent ve doktora gibi ünvanlarda da kullanılmaktadır.
Sözcük, "bir sanat ya da bilim dalında en yüksek düzeyde uzman" anlamına gelen Latince professor'ün karşılığı olarak Türkçeye girmiştir. Uzun yazım biçimi "profesör" bir ünvan olarak ilk kez 1706 yılında, kısa yazım biçimi "prof." ise 1838 yılında kullanılmaya başlanmıştır.
Pek çok ülkede aynı adla anılan profesör ünvanı İngiltere'deki "chair" ve "reader" ünvanlarına denk düşmektedir. Kürsüsüz profesör gibi bir ünvan da kullanılmakla birlikte, bunun İngiliz akademik ünvanlar sıralamasındaki "reader"a karşılık geldiği söylenebilir.
Günümüzde bilimsel yetkinliği ifade etmeden ziyade, bir akademik ünvan olarak kullanılmaktadır.

Profesör unvanının kullanımı ve şartları ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir.

ABD'de "profesör" kelimesi aynı zamanda doçent ve yardımcı doçent gibi alt kademede yer alan öğretim üyelerini kapsar şekilde kullanılmaktadır. ABD'de PhD ünvanına sahip olup 4 yıl süreyle kolej veya üniversitelerde ders veren öğretim üyelerine profesör ünvanı verilmekte olduğundan, bu ülkede profesör ünvanına sahip kişi oranı yüksektir. Amerika Birleşik Devletleri'nde profesör ünvanı edinmek görev süresi ve iş güvencesi ile ilgilidir.

Türkiye'de üniversitelerde profesörlüğe yükseltilerek atamada doçentlik ünvanını aldıktan sonra en az beş yıl süreyle, açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak ve doçentlik ünvanını aldıktan sonra, ilgili bilim alanında özgün yayınlar veya çalışmalar yapmış olmak gereklidir.
Profesörlük kadrosuna başvuran adayların durumlarını ve bilimsel niteliklerini tespit etmek için üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunca en az üçü başka üniversitelerden veya yüksek teknoloji enstitülerinden olmak üzere ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili beş profesör seçilir. Bu profesörler her aday için ayrı ayrı olmak üzere birer rapor yazarlar ve kadroya atanacak birden fazla aday varsa tercihlerini bildirirler. Üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü yönetim kurulunun bu raporları göz önünde tutarak alacağı karar üzerine, rektör atamayı yapar.
Türkiye'de 2022 yılı itibarıyla, 32.185 profesör görev yapmaktadır.

Fransa'da profesör ünvanının kullanımı her derecedeki eğitim kurumunda eğitim veren kişi şeklindedir. Bu nedenle Fransa'da Professeur des universités (Türkçe: üniversite profesörü) ayrı bir terim olarak kullanılmaktadır. Üniversitelerde profesör ünvanının alınması, üniversitedeki görev ve kadro ile ilgilidir. Üniversite profesör atamaları cumhurbaşkanı tarafından yapılmaktadır. Bu göreve başvurmak için profesörlüğe takdim tezinin yazılması, savunulması ve bu işlemin Ulusal Üniversiteler Konseyi tarafından onaylanmış olması gereklidir.

Ordinaryüs profesör en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilen kimselere verilen ünvandır.

Emeritus profesör, çeşitli nedenlerle emekli olan, ancak akademik çalışmalarını sürdüren kişilere verilen "onursal profesör" anlamında bir ünvandır.

Etimoloji Sözlüğü1 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Toplumsal cinsiyet, kadınlık ve erkeklik ile ilgili ve bunlar arasında ayrım yapan özellikler dizisidir. Bağlama bağlı olarak bu, cinsiyete dayalı sosyal yapıları (yani cinsiyet rollerini) ve cinsiyet kimliğini içerebilir. Çoğu kültür, cinsiyetin iki kategoriye ayrıldığı ve insanların birinin veya diğerinin parçası olarak kabul edildiği (oğlanlar/erkekler ve kızlar/kadınlar) bir cinsiyet ikiliği kullanır; bu grupların dışında olanlar ikili olmayan şemsiye terim kapsamına girebilir. Güney Asya'daki hicralar gibi bazı toplumların "erkek" ve "kadın" dışında belirli cinsiyetleri vardır; bunlara genellikle üçüncü cinsiyetler (ve dördüncü cinsiyetler vb. denir.). Çoğu akademisyen, cinsiyetin sosyal organizasyon için merkezi bir özellik olduğu konusunda hemfikirdir.
Seksolog John Money, 1955'te biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolü (başlangıçta tanımlandığı gibi, hem cinsiyet rolünü hem de daha sonra cinsiyet kimliği olarak anılacak olanı içerir) arasında terminolojik bir ayrım getiren ilk kişi olarak kabul edilir, ancak Madison Bentley zaten 1945'te cinsiyeti "cinsiyetin toplumsallaştırılmış yüzü" olarak tanımladı ve Simone de Beauvoir'ın 1949 tarihli The Second Sex kitabı, feminist teoride cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın başlangıcı olarak yorumlandı.
Money'nin çalışmasından önce, gramer kategorileri dışında herhangi bir şeye atıfta bulunmak için cinsiyet kelimesini kullanmak alışılmadık bir durumdu. Bununla birlikte, Money'nin kelimenin anlamı, feminist teorinin biyolojik cinsiyet ile cinsiyetin sosyal yapısı arasındaki ayrım kavramını benimsediği 1970'lere kadar yaygınlaşmadı. Çağdaş sosyal bilimcilerin çoğu, davranış bilimcileri ve biyologlar, birçok yasal sistem ve hükûmet organı ve DSÖ gibi hükûmetler arası kurumlar cinsiyet ve cinsiyet arasında bir ayrım yapmaktadır. .
Diğer bağlamlarda, toplumsal cinsiyet terimi, açık bir kavramsal farkı temsil etmeksizin, cinsiyet yerine kullanılır. Örneğin, insan dışı hayvan araştırmalarında, toplumsal cinsiyet genellikle hayvanların biyolojik cinsiyetini ifade etmek için kullanılır. Cinsiyetin anlamındaki bu değişimin izi 1980'lere kadar sürülebilir. 1993'te ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) toplumsal cinsiyet yerine cinsiyeti kullanmaya başladı. Daha sonra, 2011'de FDA pozisyonunu tersine çevirdi ve cinsiyeti biyolojik sınıflandırma olarak ve toplumsal cinsiyeti "bir kişinin erkek veya kadın olarak kendini temsil etmesi veya o kişiye, kişinin cinsiyet sunumuna dayalı olarak sosyal kurumlar tarafından nasıl yanıt verildiği" olarak kullanmaya başladı.
Sosyal bilimlerin toplumsal cinsiyet çalışmalarına ayrılmış bir dalı vardır. Seksoloji ve nörobilim gibi diğer bilimler de konuyla ilgilenir. Sosyal bilimler bazen toplumsal cinsiyete sosyal bir yapı olarak yaklaşır ve özellikle toplumsal cinsiyet çalışmaları buna yaklaşırken, doğa bilimlerindeki araştırmalar kadınlar ve erkeklerdeki biyolojik farklılıkların insanlarda cinsiyet gelişimini etkileyip etkilemediğini araştırır; her ikisi de biyolojik farklılıkların cinsiyet kimliğinin ve cinsiyete dayalı davranışın oluşumunu ne ölçüde etkilediğine dair tartışmayı bilgilendirir. Bazı İngiliz literatüründe biyolojik cinsiyet, psikolojik cinsiyet ve sosyal cinsiyet rolü arasında bir üçlü de vardır. Bu çerçeve ilk olarak 1978'de transseksüalizm üzerine feminist bir makalede yayınlandı.

Toronto, Kanada'nın en kalabalık şehri ve Ontario eyaletinin başkentidir. 2021 yılında 2.794.356 nüfusuyla, Meksiko, New York ve Los Angeles'tan sonra Kuzey Amerika'nın dördüncü en kalabalık şehridir. Toronto, Ontario Gölü'nün batı ucunu çevreleyen ve 2025 yılında tahmini nüfusu 11.198.136 olan kentsel bir kümelenme olan Altın Nal'ın (Golden Horseshoe) merkezidir. 2025 yılı itibarıyla Toronto metropol alanının tahmini nüfusu 7.106.379'dur. Toronto, iş, finans, sanat, spor ve kültür alanlarında uluslararası bir merkezdir ve dünyanın en çok kültürlü ve kozmopolit şehirlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Yerli halklar, nehirler, derin vadiler ve kentsel ormanlarla iç içe geçmiş geniş, eğimli bir platoda yer alan Toronto bölgesinde 10.000 yıldan fazla bir süredir yaşamaktadır. Mississaugas'ın bölgeyi İngiliz Krallığı'na teslim ettiği, geniş çapta tartışmalı Toronto Satın Alımı'ndan sonra, İngilizler 1793'te York kasabasını kurdu ve daha sonra onu Yukarı Kanada'nın başkenti olarak belirledi. 1812 Savaşı sırasında kasaba, ağır hasara ve Amerikan birliklerinin iki haftalık işgaline yol açan York Muharebesi'nin yeri oldu. York, 1834'te Toronto Şehri olarak yeniden adlandırıldı ve kuruldu. Kanada Konfederasyonu sırasında 1867'de Ontario eyaletinin başkenti olarak belirlendi. Toronto'nun şehir merkezi, ilhak ve birleşme yoluyla orijinal sınırlarını aşarak 1998'de 631 kilometrekare (244 mil kare) olan mevcut alanına ulaşmıştır.
Gelişmiş bir ulaşım ağına sahiptir; yeraltında alışveriş merkezleri ve metro istasyonları vardır. Son derece güvenli bir yerdir, suç oranları çok düşüktür. Niagara şelaleleri'ne, Ottawa, Montreal, ABD'ye oldukça yakındır.
En önemli simgesi "CN Tower"'dır. "Rogers Centre" (eski adıyla "Skydome") şehrin merkezindedir. Güneyinde Ontario Gölü vardır. Dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden biri olan "Toronto Zoo" doğusundadır.
Şehrin futbol ve basketbol takımları ABD'de görev yapar.Basketbol takımı NBA'de, futbol takımı ise NFL'de oynar. Aynı zamanda ülkenin de tek beyzbol takımı olan bluejays de oyunlarını burada oynamaktadır.
Şehirde gelişmiş bir kütüphane sistemi vardır. Her mahallede kütüphane bulunmaktadır ve özellikle soğuk havalarda insanlar vaktinin çoğunu kütüphanelerde gecirmektedir.

TTC (Toronto Transit Commission) Toronto'daki şehir içi ulaşım sisteminden sorumlu oluşumdur. Kuzey–Güney ve Doğu-Batı yönlerinde 10 dakikalık aralıklarla aktif çalışan bir ağ yapısına sahip (gece saat 1:30'dan, 6:00'a kadar yarım saatte bire düşer). TTC'ye ilave olarak GoTransit de şehir içi ve şehir civarındaki yerleşim merkezlerine ulaşım hizmeti verir. Tüm araçları Shoppers Drug Mart ve metro istayonlarından temin edebileceğiniz Presto Card ile kullanabilirsiniz.

 Varşova, Polonya (1990)
 Chicago, Amerika Birleşik Devletleri
 Frankfurt, Almanya
 Milano, İtalya
 Sao Paulo, Brezilya
 Ho Chi Minh Kenti, Vietnam
 Kiev, Ukrayna
 Quito, Ekvador
 Sagamihara, Japonya

Toronto resmi web sitesi 27 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Toronto Şehiriçi Ulaşım Komisyonu (TTC) 3 Aralık 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
TTC Türkçe sayfası 9 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Toronto fotoğrafları 9 Mayıs 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Aşamalar kuramı, Walt Whitman Rostow'un ‘‘İktisadi Büyümenin Aşamaları’' adlı kitabında ileri sürdüğü; toplumların ekonomik büyüme temelli gelişmelerinin, birbirini izleyen beş farklı dönemden oluştuğunu ve her toplumun zorunlu olarak bu aynı tarihsel dönemlerden geçtiğini ya da geçeceğini savunan kuramdır.
Rostow'un Marksist yoruma bir alternatif getirme hedefiyle ortaya koyduğu aşamalar kuramı, iktisadi kalkınmanın aşamalarını genelgeçer bir şekilde tanımlamanın ve bu aşamalar doğrultusunda toplumları sınıflandırmanın mümkün olduğunu ileri sürmektedir. Walt W. Rostow, toplumların ekonomik gelişim evrelerini tanımlamada kullanılan aşamaların, aynı zamanda toplumsal ilerlemenin aşamaları olarak da değerlendirilebileceğini savunmaktadır. Aşamalar kuramı, bir kalkınma modeli olarak kabul edilmenin yanı sıra; ABD'nin soğuk savaş döneminde az gelişmiş ülkelere yönelik, antikomünist hedefler doğrultusunda, planladığı ekonomik kalkınma yardımı programlarının gerçekleştirilmesinin önemine ilişkin bir gerekçe sunması hasebiyle siyasal bir teori olarak da anılmaktadır.

Rostow'un aşamalar kuramında açıkladığı ekonomik ve toplumsal gelişmenin tarihsel dönemler çerçevesinde bölümlere ayrılmasında kullanılan beş aşama sırasıyla; geleneksel toplum aşaması, kalkışa hazırlık aşaması, kalkış aşaması, olgunluk aşaması ve son olarak kitle tüketimi aşamasıdır.

Geleneksel toplum aşamasındaki ülkelerde toplumu oluşturan bireylerin büyük çoğunluğu ilkel yöntemler kullanarak tarımsal faaliyetlerle uğraşmaktadırlar dolayısıyla geleneksel toplum aşamasında ekonomi tarıma dayalı, düşük gelir seviyesinde ve durgun bir yapıdadır. Üretim tekniğinin ilkel oluşundan kaynaklı olarak, üretim miktarının mevcut hava şartları, iklim değişikliği, toprağın özellikleri gibi doğal faktörlere bağlı şekilde değişim göstermesi ekonomide dalgalanmalara neden olmaktadır. İş bölümünün ve toplumsal kurumların gelişmemiş olduğu bu toplum biçiminde bireyler fatalist bir anlayışa sahiptir. Geleneksel toplumda ekonomik ve politik gücün elinde toplandığı bireyler büyük toprak sahipleridir. Çin hanedanları, Orta Doğu uygarlıkları gibi Newton öncesi bilim ve tekniğe dayanan dünya toplumları geleneksel toplumlardan oluşmuştur.

İktisadi ve toplumsal gelişmenin ikinci aşaması olan kalkışa hazırlık, ekonomik kalkınma için zaruri görülen değişimlerin yaşandığı dönemdir. Geçiş dönemi olarak da adlandırılan bu aşamanın karakteristiği; sermaye birikiminin hızlanması, eğitime verilen önemin artışı, doğal kaynakların değerlendirilmeye başlanması, teknik gelişmelerin yaşanması ve maddi altyapının (enerji, ulaştırma gibi) yaratılmasıdır. Bu gibi faktörlerin yanı sıra ekonomik, politik ve kültürel gücün pekiştirilmesini sağlayan ulusçuluk bilincinin oluşması, kalkışa hazırlık aşamasında görülen ekonomi dışı gelişmelerden biridir. Bu aşamada geleneksel toplumdan kalma üretim metotlarının varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Kalkışa geçme aşamasının gerçekleştirilebilmesi için bu metotlardan ziyade sanayi, ulaşım, ticaret ve hizmet sektörlerine yönelik yatırımlara yoğunlaşılması gerekmektedir.

Bu aşamada düzgün ve sürdürülebilir gelişme karşısındaki engellerin tamamen ortadan kalktığı, kalkınmanın normal seyrinde ilerleyebileceği bir yola girdiği görülmektedir. Kalkış döneminde ekonomik ve sosyal yapıda meydana gelen ilerlemeler, sonraki dönemlerde ekonomik kalkınmanın otomatik olarak devam etmesini sağlamaktadır (self-sustained growth). Tarım anlayışının değişmesi, yeni teknolojilerin geliştirilerek kullanılmaya başlanması, yeni girişimciler sınıfının ortaya çıkması ve özel sektörün gelişim göstermesi gibi unsurlar kalkış aşamasının karakteristik özelliklerindendir. Rostow kalkış aşamasına ilişkin olarak üç temel gerekliliğin bulunduğunu söylemektedir:

Yatırım oranlarının yükselmesi (En azından milli gelirin %10'nun üzerine çıkarılması)
Gelişme potansiyeli olan temel imalat sektörlerinden birinin veya birkaçının gelişmesinin gerekliliği
Modern sektördeki gelişme eğilimlerini ve kalkışın yaratacağı dışsal faydaları üretken, verimli bir çerçeveye sokabilecek ve gelişmeyi sürekli kılacak ekonomik, sosyal ve kurumsal çerçevenin kurulması.

Aşamalar kuramında dördüncü döneme karşılık gelen olgunluk aşaması, kalkış aşamasından yaklaşık 60 yıl sonra gerçekleşmektedir. Dış ticaret hacminin artması, ihracatta sanayi mallarının ağırlık kazanması, tarım sektöründe çalışan insanların sayısının azalması, ürün bazında üretimin genişlemesi, beyaz yakalı işçilerin sayısında artış yaşanması, endüstriyel liderliğin girişimcilikten yöneticiliğe kayması ve ekonomi hacminin uluslararası düzeyde saygın bir yer edinmesi gibi faktörler olgunluk döneminde karşılaşılması beklenen gelişmelerdendir. Olgunluk aşamasının sonuna doğru gelindiğinde ülkelerde üç türlü değişim görülmektedir:

Emek gücünün sektörler arasındaki dağılımı değişir. Kalkış aşamasından önce insanların %75‘i tarımda istihdam edilirken kalkış aşamasının sonuna doğru oran %40'a ve olgunlaşma aşamasında %20'nin altına iner. Kentleşme ve kent nüfusunda artış yaşanır, emek gücünün niteliği olumlu yönde gelişme gösterir.
Liderlik karakteri değişir. Pamuk, demiryolu, çelik ve petrol baronlarının yerini, yetkinlik sahibi oldukça organize ve rasyonel çalışan profesyonel yöneticiler alır.
Toplumun sanayileşme anlayışı değişir. Sanayileşmenin biricik ve başat amaç olmadığı düşünülmeye başlanır.

Rostow'un aşamalar kuramındaki beşinci ve son dönemi içine alan kitle tüketimi aşamasında; kişi başına düşen millî gelir temel ihtiyaçların karşılanması düzeyinin üstüne çıkmakta, ekonomide ağırlık tüketim mallarına kaymakta ve sosyal refah, sosyal güvenlik gibi mefhumların ön plana çıkmasıyla toplum, refah toplumu olarak nitelendirilebilecek konuma gelmiş bulunmaktadır. Toplumun arzdan ziyade taleple ilgilenmeye başladığı bu aşamada, tüketim malları üreten sektörler ve hizmet sektörleri, refah düzeyinin gelişmesiyle birlikte alım gücü artan bireylerin satın alma isteklerini cevap verebilmek amacıyla süreklilik gösteren bir üretim döngüsü içerisine girmektedirler. Kitle tüketimi aşamasında devlete düşen misyon toplumun sosyal refah ve güvenliğini arttıracak harcamalara yönelmesidir. Bu kapsamda kitle tüketimi aşamasındaki ülkelerin; refah devleti oluşturma, dayanıklı tüketim mallarının üretimi, dış politika ve askeri alanda üstünlük sağlamak amacıyla harcama yapılması olmak üzere üç temel hedef doğrultusunda faaliyet gösterdiği görülmektedir.

Bebek Endüstri Tezi, ilk olarak Alexander Hamilton tarafından ortaya atılmıştır. Rakiplerine karşı dezavantajlı konumda bulunan bir endüstrinin, gelişip karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olmasını sağlayacak düzeye ulaşıncaya kadar dış rekabete karşı korunmasını öngören merkantalist bakış açısını savunan uluslararası politik ekonomi yaklaşımıdır. Friedrich List tarafından geliştirilmiştir.
Gelişmekte olan ülkelerde yeni kurulmuş bir endüstrinin uluslararası arenada, kapitalist piyasa koşullarından korunması gerektiğini vurgulamaktadır. Bebek endüstrilerinin dış rekabete karşı vergi indirimi, teşvik, gümrük tarifesi gibi yöntemlerle korunmasıdır.
Amerikalı Alexsander Hamilton, ülkede güçlü bir sanayi ve üretim için, aktif bir devlet yardımına ve ülkenin yeni gelişmekte olan bebek endüstrileri için bir korumaya ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. 19. yüzyılın meşhur Alman politik ekonomisti Friedrich List daha katı bir ekonomik milliyetçilik taraftarıydı. Üretimi canlandırmak için devletin desteği olmalı görüşündeydi.
Bugün kalkınmış ülkelerde dahi, devletler yeni kurulan endüstrilerini (bebek endüstri) korumak için devletçi ekonomi politikaları uygulamaktadır.
Bebek endüstrisinin korunması politik tavsiye olarak tartışmalıdır. Korumacılık için diğer ekonomik gerekçelerdeki gibi, çıkarlar tarafından kötüye kullanılabilir. Devletlerin hangi bebek endüstrileri koruyacağına karar vermesi de bir hayli zordur. Devletlerin korumacılık politikalarına rağmen gelişemeyen endüstriler çoğunluktadır.

Beşeri sermaye, üretim faktörlerinin daha verimli kullanılmasını sağlayan tecrübe, bilgi, beceri gibi değerlerin toplamı olarak kabul edilebilir.
Beşeri sermaye ile ilgili kimi uzmanlar farklı tanımlamalar yapmışlardır. Örnek olarak Spence modeline göre sermayenin gözlenebilir ögeleri gözlenemeyen ögelerine göre daha keskin bir yetenek ibaresidir. The Becker modeli beşeri sermayenin üretimdeki direkt katkısı üzerinde durur. Yaklaşım tek boyutlu olup sadece üretim düzeni ile ilgilenir. Gardener modeli, sermayeye tek boyutlu yaklaşılmaması gerektiğini savunur. İnsanın birtakım yetenekleri beşeri sermayeyi ortaya çıkarabilir. Bir diğer model olan Schulz modeli ise beşeri sermayenin en önemli özelliğinin uyum olduğunu söylemektedir. Zor koşullarda çalışan bireylerin, bu koşullarla nasıl başa çıkabildiği meselesidir. Bowtes-Gintis modeli beşeri sermayenin kapitalist ve hiyerarşik yapıya uyabilme becerisi olarak bilinir. Bu bakış açısına göre hayata karşı düzgün ve esaslı yaklaşımı öğretmek eğitimin görevlerinden biridir. Bütün modellerin özünde beşeri sermayenin ne kadar kıymetli olduğu yatar. Çünkü beşeri sermaye şirketlerin kar oranını yükseltir.
Beşeri sermayenin temelde 6 tane ögesi vardır. Bir tanesi doğuştan gelen birtakım özelliklerin de içinde bulunduğu değerlendirmedir. Zeka, genom özelliği ve fiziksel yapının belirleyici olduğu kastı vardır. Sağlıklı insanlar, çalıştıkları şirkete daha fazla katkı verirler. Eğitim de aynı oranda bir değişkendir. Bir konu üzerine uzmanlaşmış, çeşitli araştırmalar yaparak konu ile ilgili bilgisini pekiştirmiş insanlar, hiç şüphesiz diğer bireylerden daha verimli olacaklardır. Ayrıca şirket elemanlarının öğrenim gördüğü okullar da önemlidir. Alanının üst düzey okulunda okumuş bir birey kalite ve verim açısından alaylı personelden daha kıdemli ve değerlidir. Okulun öğrenciye sunduğu akademik de sosyal imkânlar da bu yolda belirleyici bir rol oynamaktadır. Ayrıca bireyin yabancı dil imkânı, aldığı sertifikalar, özel bir konudaki teknik beceriler de bireyin verimliliğini artırır. Kişini yetiştiği aile ve sosyal ortamı, ailesinin eğitim durumu, içerisinde olduğu sosyoekonomik sınıf, yetiştiği ülke bile verimlilik konusunda dikkate alınması gereken hususlardır. Beşeri sermaye değerini etkileyen faktörler arasına duygusal zeka, kişilik, yaratıcılık da girebilir. Beşeri sermaye hem şirket hem de çalışan için önemli bir kıstastır. Firmalar eleman alırken veya elemanların ücretlendirilmesi işlemini yaparken beşeri sermayeye riayet ederler. Firmaların bu göstergelere dikkat etmemesi verim açısından olumsuz sonuçlara neden olabilir. Beşeri sermaye konusunda bilinçli olan ve bu konuda atılım yapan insan, sosyal çevresinden bir adım önde olur.
Beşeri sermaye kavramının geçmişi klasik iktisada dayanır ki bu da bize 18. yüzyılın son çeyreğini işaret eder. Meşhur iktisatçı Adam Smith beşeri iktisat konusunda yetenekli insanların ön planda olacağını söylemiş ve bu insanların entelektüel anlamda topluma katabilecekleri daha fazla şeyin olduğunu söylemiştir. Smith, kalifiye eleman ile kalifiye olmayan elemanın farklı kategori ve ücretlerde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu sayede verimin ve üretkenliğin artacağını söylemiştir. Beşeri eğitim farklı şekillerde sınıflandırılmıştır. İlki kişisel tarafları önemli kılmaktadır. Bireyin kişisel kapasitesi ve yetkinliği ayırıcı etkendir. İkinci yaklaşım daha çok bireyin aldığı eğitim ve kendi kendine aldığı zihinsel ve fiziksel becerilerin önemini vurgular. Üçüncü bir diğer sınıflandırma daha çok üretim alanı ile ilgilidir. Üretim odaklı bir sistemi vardır. Romer, ekonomik üretkenliğin temel dayanağı olarak beşeri sermayeden sıklıkla bahsetmiştir. Kimi görüşler beşeri sermayeyi insanın kendisine üretim anlamında yatırımı olarak görürken, kimileri de beşeri sermayeyi, sorumluluk alma, deneyim sosyal beceri gibi faktörlerin ortak sonucu olarak görmektedir. Beşeri sermaye hem üretim alanı ile ilgili bir kavramken hem de öz reformasyon işlevi olan bir kavramdır. Kavramın tanımı yapılırken en çok göze çarpan husus eğitim konusudur. Kavramı en çok şekillendiren konu eğitimdir. Ekonomik büyümeyi açıklarken beşeri sermaye en belirleyici öge konumundadır. Bir ekonomide üretim eğrisinin yükselmesi için beşeri sermaye faktörüne ciddi bir şekilde dikkat edilmelidir.
1957 yılında yapılan bir araştırma bize gösterir ki teknoloji, bilimsel gelişmeler hatta nüfus artış hızı dahi üretimi etkileyen faktörler arasındadır. Neo-klasik iktisatçılar, beşeri sermayeyi hâlâ sadece üretimin bir aracı olarak görürler. 80'li yıllarda hazırlanan içsel büyüme modelleri, beşeri sermaye konusunda iktisada önemli kazanımlar yapmıştır. Robert Lucas ve Paul Romer bu içsel büyüme modelleri için en önemli iktisatçılardır. Bu yeni modellerle birlikte beşeri sermayenin üretimi yavaşlatmayacağı anlaşılmış oldu. Beşeri sermaye bireyin üretkenliğini artırma ve üretimi artırma konusunda ekonomik büyümeye çok önemli katkılar sağlamaktadır.

Modern Dünya Sistemi Teorisi, Immanuel Wallerstein'ın küresel ekonomik yapıyı, merkez (core) ve çevre (periphery) kavramları aracılığıyla analiz ederek bağımlılık ilişkileri çerçevesinde yorumladığı bir teoridir.
Dünyaca tanınmış sosyolog ve dünya sistemleri analisti Wallerstein, Modern Dünya Sistemi adlı eserinde ülkeler arasındaki eşitsizlikleri açıklamaya yönelik Dünya Sistemi Teorisi'ni sunar. Kapitalist dünya sisteminin; siyasi, ekonomik ve kültürel yönlerden dengeli bir yapıya sahip olup olmadığını; sermaye ve zaman parametrelerinin, sistem içerisinde ki sosyal sınıf farklılıklarına olan etkisini inceler.

Modern Dünya Sistemi Teorisi Immanuel Wallerstein tarafından geliştirilen bir yaklaşımdır. Bu teori dünyayı; "merkez", "çevre" ve aralarındaki dinamik ilişkilere göre değişkenlik gösteren "yarı-çevre" bölgeleri olmak üzere üç ana kategoride ele alır. Merkezi bölgeler teknolojik yeniliklere öncülük ederken, çevre bölgeler bu merkezlere kaynak sağlama rolünü üstlenir. Yarı-çevre bölgeler ise kimi zaman merkeze, kimi zaman çevreye yakın özellikler sergiler. 20. yüzyılın sonları itibarıyla Doğu Avrupa, Çin ve Brezilya yarı-çevre bölgeler olarak kabul edilmektedir.
Wallerstein'ın teorisine göre bu sistem, devletlerin oluşturduğu bir yapıyı tasvir eder. Bu yapıyı bir araya getiren temel unsur ekonomidir. Özellikle kapitalist ekonomik yapı, sınırsız sermaye birikimi hedefiyle işler. Bu birikim ulusal sınırları aşarak bölgesel genişlemelere yol açar; bu süreçte iş gücü verimli bir şekilde kullanılır. Ancak genişleyen kapitalist sistem, ulusal kültürlerin farklılaşmasına neden olan süreçlerle çelişerek bazen ulusal farklılıkları aşındırır. Ekonomik, politik ve kültürel entegrasyonun bir sonucu olan bu sürece "küreselleşme" adı verilir. Bu durum, etnik ve ulusal sınırların ötesinde evrensel bir yapı oluşturma eğilimini ifade eder.
Wallerstein'ın teorik yaklaşımında kültürel birliktelik önemli bir yer tutar. Ona göre sistem içerisinde farklı kültürler, çeşitli iş birlikleri ve etkileşimler sonucu zamanla birbirine benzemeye başlar. Wallerstein, halihazırda tek tip bir kültürün var olmadığını savunmakla birlikte, kültürlerin bu etkileşimler sonucunda zamanla türdeşleşebileceğini ve tek tip bir yapıya dönüşeceğini ifade eder.

Modern Dünya Sistemi Teorisi'nin tarihsel süreci 16. yüzyılda Avrupa'da başlamış ve 19. yüzyılda globalleşerek tüm dünyayı kapsamıştır. Immanuel Wallerstein, bu teorik yaklaşımında Kondratyev'in uzun dalgalar modelini benimsemiştir. Bu model, arzdaki istikrarlı değişimin talepteki istikrarsız değişimle birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Sanayileşme süreci, kapitalist dünya ekonomisinin gücünü artırmış, bu da düzenli ticaretin, sanayi ve ham madde arayışının uluslararası yeni pazarlara yönlendirilmesine olanak tanımıştır.
Wallerstein'ın dünya sistemi analizi üç ana yapı üzerine kuruludur: merkez, çevre ve yarı çevre. Bu yapılar arasındaki ilişki, temelde güç dengeleri tarafından belirlenir. Batılı ve Batılı olmayan devletler arasındaki ilişkiler, toplumsal yapıdaki üst, orta ve alt tabakaların merkez, yarı çevre ve çevre şeklindeki temsilinden kaynaklanır. Bu üç kategori, bölgesel değişikliklere göre farklı emek oranlarına sahip olup, bu nedenle eşitsiz bir burjuva-proletarya dağılımı oluşturmaktadır. Merkez, kapitalist dünya ekonomisinden en çok fayda sağlayan yapıdır. Yarı çevre, Wallerstein'ın teorisine özgü bir kavramdır ve merkez ile çevre arasında bir ara konumda bulunur.
Wallerstein'ın analizleri, olumlu yorumların yanı sıra bazı eleştirilere de maruz kalmıştır. Özellikle, Wallerstein'ın kapitalizmi merkeze alış biçimi, onun Karl Marx'tan etkilendiğini gösterir niteliktedir. Ancak bu yaklaşım, dünyayı anlama ve yorumlama konusunda değerli bir araç olarak kabul edilmektedir.

Bir kurumsal yapı olarak devletin modernliğinin; bir anlamda hem devletin birey ve toplum ile kurduğu ilişki biçiminde, hem de birey ve toplumun devlet ile kurduğu ilişki şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. Devlet ile sivil toplumun ayrışması, geleneksel devlet-birey/birey-toplum ilişkilerini değiştirmiş ve devletin kurumsallaşması yolunda önemli bir ilk modern adım olarak ortaya çıkmıştır. Bütün bu tarihsel durumlar, modern devletin düşünsel kökenleri hakkında birtakım çıkarımlarda bulunma imkânı vermektedir. Devletler, işleyişlerinde uymak zorunda oldukları bir dizi kural ve onsuz varlıklarını sürdüremedikleri bir dizi meşrulaştırıcıdan oluşan bir devletler arası sistemin ayrılmaz bir parçası olarak gelişmiş ve biçimlemişlerdir. Devletler arası sistemin kuralları kuşkusuz, rıza ya da fikir birliği yoluyla değil, kuvvetli devletlerin kuralları daha zayıf devletlere, başka bir şekilde ise birbirlerine dayatma isteği ve yetkisiyle uygulanmaktadır. Devletler hiçbir şekilde özerk varlıklar olamazlar, ama daha çok modern sistemin başlıca kurumsal özelliklerini oluştururlar. Bazı devletler diğerlerine göre daha güçlü durumdadırlar. Bu yüzden egemen devletlerin sahip olduğu kapitalist ekonomik üretim tarzının dönemsel olarak geçirdiği krizler ve kendi aralarındaki çekişmeler dünya sisteminin kusursuz işlemesini önler. Dünya sistemi ekonomik temele dayandırılır, fakat bunun haricinde sistemin ideolojisini ve kültürel alt yapısını da vurgulamaktadır. Bu yüzden bir bütün olarak, politik, sosyolojik ve tarihsel bir dünya sistemi kuramı ortaya koyar. Bu olaylar özelinde birbirinden bağımsız gibi görülen ve daha çok yerel etkiler ve sonuçlarmış gibi algılanan ekonomik, siyasal ve kültürel olayları ve ilişkileri büyük bir yapı içinde birbirine bağlayarak, sistematik hale getirmek üzerine kuruludur. Bu bir anlamda, ekonomi, siyaset ve kültür gibi çeşitli alanlarla birbirine bağlanmış, işlevsel parçalarını devletlerin oluşturduğu büyük ve tek bir toplumu tasvir etmeye çalışmaktadır. Dünya sistemi öncelikle kapitalist dünya ekonomisine dayanır. Kapitalist dünya ekonomisi, belli üretim türlerinin yani kapitalist üretim tarzının, tarihsel bir süreç içinde sermaye birikiminin belli sınırlı bölgelerde yoğunlaşmasına dayanan, hiyerarşik bir dağılım eşitsizliğini içeren sistemdir. Bu yoğunlaşma, kapitalist tekellerin ayakta kalmasını güvence altına almaya çalışacak olan devlet yapılarının desteklenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak tekeller doğaları gereği kırılgan olduklarından modern dünya sisteminin bu yoğunlaşma merkezleri, tarih boyunca bazen sabit, bazen süreksiz ve sınırlı olmuştur. Yeniden konumlanmanın değişim mekanizmaları döngüsel ritimler olan Kondratyev döngülerdir. Bu döngüler, 50-60 yıllık dönemlerde kâr kaynaklarının, üretim ve finans alanları arasındaki dönüşümünü ifade eder. Bu döngüler, ekonomik gelişimlerle ve siyasi gelişimlerle paralellik gösterir. Örneğin, Berlin duvarının yıkılışı ve sonrasında SSCB'nin dağılışı komünizmin ve modern dünyada ideolojik bir güç olarak Marksizm-Leninizm'in çöküşü olarak değerlendirilmiştir. Bu olaylar, doğrudur ve bir ideoloji olarak liberalizmin nihai zaferi olarak da kutlanmıştır. Ancak bu zafer algısı gerçekliğin tamamen yanlış algılanmasıdır. Tam tersine aynı olaylar daha da büyük ölçüde liberalizmin çöküşünü ve liberalizm sonrası dünyaya kesin olarak gelişimizi göstermektedir. Wallerstein'in tarihsel sosyolojisine göre liberalizm, Fransız devrimi sonrasında tarih sahnesine çıkmış, başlangıçta sadece birkaç devlette hâkim olmuş, daha sonra dünya sisteminde egemen ideoloji olarak hızla zafere yükselmiştir ve son birkaç yılda aynı derecede ani bir biçimde tahttan iniş sürecine girmiştir. Aslında bu dönemi; 1789-1989 döneminin, yani modern dünya sisteminin küresel ideolojisi, jeokültürü olan liberalizmin zaferi ve çöküşü, yükselişi ve giderek ölüşü döneminin sonu olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu şekilde 1989 yılı çoğu insanın Fransız Devrimi sloganlarının bugün ya da yakın gelecekte gerçekleşecek olan tartışmasız tarihsel gerçekliği yansıttığına inandığı bir siyasal kültürel dönemin sonunu gösterecektir.

Liberalizmin, Fransız devriminin başlattığı siyasi çalkantılara dayanan kökleri enine boyuna tartışılmıştır. Çoğu çözümlemeci, liberalizmin Avrupa'da 1914 itibarıyla zafere ulaştığına hemfikirken bazıları o dönemden itibaren çöküşün başladığını ileri sürmektedir.

Modern dünya sistemi kapitalist bir dünya ekonomisidir ve sonsuz sermaye biriktirme dürtüsünün hükmü altındadır. Bu dünya sistemi yüzyıllar içinde genişleyip dünyanın diğer bölümlerini de sırasıyla kendi yarattığı iş bölümü içine dahil etmiştir. Bu iş bölümü Avrupa, Rusya, Uzak Doğu ve Afrika'yı içermektedir. Wallerstein 1945-1990 dönemi dünya sisteminin temel özelliklerini ve iş bölümü içindeki geniş coğrafyanın ABD ile ilişkilerini dört noktada toplamaktadır. 
Birinci nokta dünya sisteminin çatısının oluşmasıdır, ABD bu dönem (1945-1990) içinde tek kutuplu bir dünya sistemindeki hegemonik güçtür, 1945'ten itibaren ekonomik verimlilikte sağladığı ezici üstünlüğe ve Batı Avrupa-Japonya ile kurduğu ittifak sistemine dayanan gücü 1967-1973 civarında doruğuna ulaşmıştır. ABD askerî ve ekonomik avantajını hızlı bir biçimde kurumsallaştırarak, yaklaşık yirmi beş yıl boyunca dünya siyaset ve ekonomi arenalarında tüm önemli kararları fiilen kontrol etmesini ya da yönlendirmesini mümkün kılan bir hegemonya yaratabilmiştir. İkinci nokta sistemin yapısıyla ilgilidir, bu dönemde (1945-1990) ABD ile SSCB, SSCB'nin ABD'nin bir alt-emperyalist ajanı olarak hareket ettiği, üst düzeyde yapılaşmış, özenle dizginlenen, biçimsel olarak bir çatışmaya girmişlerdi. Benzer biçimde ABD ile SSCB ilişkisinin yüzeydeki görüntüsü başka, altında yatan gerçeklik başkaydı. Bunlar, toplumun iyiliği konusunda, tarihsel gerçekliğin oldukça farklı yorumlarına dayanan alternatif vizyonları temsil etmekteydi. SSCB bölgesinde düzen ve istikrarı garanti etmeye çabalarken, aslında ABD'nin dünya çapındaki hegemonyasını sürdürme becerisini geliştiren koşullara yardımcı olmuştur. Üçüncü nokta sistemin çevresiyle (periferisiyle) ilgilidir, üçüncü dünya, kuzey ülkelerinin öngördüğünden ve dilediğinden daha erken bir dönemde, daha eksiksiz haklar talep 

Immanuel Maurice Wallerstein (28 Eylül 1930, New York - 31 Ağustos 2019), Amerikalı sosyolog, tarihsel sosyoloji alanında bilim insanı ve dünya sistemler analisti.

New York'ta doğan Wallerstein'ın dünya sorunlarına ilgisi henüz küçük yaşlarda başladı. Özellikle Hindistan'da sömürge karşıtı harekete merak duydu. Columbia Üniversitesi’nde eğitimini sürdüren Wallerstein, bu üniversiteden, 1951’de B.A., 1954’te M.A. ve 1959’da Ph.D. derecelerini aldı. 1971 yılında McGill Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü oluncaya dek burada ders verdi. 1976’da Binghamton Üniversitesi’nde (SUNY) sosyoloji alanında önde gelen öğretim üyelerin biri olarak, 1999’daki emekliliğine kadar görev aldı, ayrıca 2005 yılında emekliliğine dek Fernand Braudel Merkezi’nin başkanlığını sürdürdü. Konuk profesör olarak dünya çapında çeşitli üniversitelerde görev alan Wallerstein çeşitli ödüllerle onurlandırıldı. Aralıklarla Directeur d’études associé titri ile Paris’te École des Hautes Études en Sciences Sociales'de görev aldı. 1994 ve 1998 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Birliği’ne başkanlık yaptı. 2000 yılında Yale Üniversitesi sosyoloji bölümüne kıdemli araştırmacı olarak katıldı. Ayrıca Social Evolution & History adlı derginin danışma kurulunda bulundu.
Wallerstein, Türkiye'nin güneydoğu illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin bir an önce son bulmasını talep eden akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir inisiyatif olan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır.

Wallerstein akademik kariyerine post-kolonyal Afrika uzmanı olarak başladı. Bu alanı, 1951'de gerçekleştirilen bir uluslararası gençlik konferansı sonrasında seçti ve 1970’lere kadar çalışmalarını sadece bu alanda gerçekleştirdi. Bu tarihten itibaren kendini bir tarihçi ve makro düzeyde küresel kapitalist ekonomi teorisyeni olarak tanımlamaya başladı. Küresel kapitalizme erken dönem eleştirileri ve "sistem karşıtı” hareketlere desteği son dönemde onun, küreselleşme karşıtı hareket içinde bulunan akademik ve diğer muhalif çevrelerde- Noam Chomsky ve Pierre Bourdieu ile birlikte- önemli bir yer edinmesini sağladı.

Wallerstein, “Üçüncü Dünya” teorilerini reddeder ve ekonomik değişim ilişkilerinin oluşturduğu komplex bir ağ ile birbirine bağlı tek bir dünya olduğunu savunur: içinde, kırılmaları açıklayan “sermaye ve emek dikotomisi” ve birbiri ile rekabet içinde olan (tarihsel olarak ulus devletleri kapsayan ama onunla sınırlı olmayan) ajanlarca gerçekleştirilen sonsuz “sermaye birikimi”nin bulunduğu bir “dünya ekonomi” veya “dünya-sistem”. Bu yaklaşım Dünya Sistemler Teorisi adı ile bilinmektedir.
Wallerstein, "Dünya sistem teorisi"ni 1974 yılında yayınladığı Modern Dünya Sistem kitabında dile getirdi. Kitabında dünyanın, 16. yüzyıldan beri uluslararası işbölümü ile karakterize edilen bir dünya sistemini yaşadığını savundu. “Modern dünya sistem”in kökeni olarak Wallerstein, 16. yüzyıl Batı Avrupası ve Amerikalar'ını gösterir. Sermaye birikiminde başlangıçta Fransa ve İngiltere’de görülen belirli politik olaylar, aşama aşama bir genişleme sürecini başlattı ve sonucunda bugün, sadece bir küresel değişim ağı kaldı. 19. yüzyılla birlikte yeryüzünün her köşesi kapitalist dünya ekonomiye entegre oldu.
Dünyanın her köşesine uzanan kapitalist dünya-sistem kültürel, siyasal ve ekonomik açıdan homojen olmaktan çok uzak bulunmaktadır- Aksine dünya-sistem medeniyetler arasında gelişme farklılıları ve politik gücün ve sermayenin artışındaki temel farklılıklarla karakterize edilir. Modernleşme ve kapitalizm teorilerinin iddiasının aksine, Wallerstein bu farklılıkları sistemin bir bütün olarak gelişmesi ile bertaraf edilebilecek sırf tortular veya düzensizlikler olarak görmez. Bunlar dünyanın merkez, yarı çevre ve çevre olarak bölünmesinde olduğu gibi dünya-sistem’in kalıtsal bir özelliğidir.

Dünya sistem teorisi, dünyanın merkez ve çevre olarak bölündüğünü savunur ayrıca bunlar arasında yarı çevre olarak adlandırılan ve tanımını diğerleri ile ilişkisine göre kazanan bölgelerde bulunmaktadır. Bu ayrışmada, merkez ve çevre arasında yapısal ve kurumsallaşmış bir “işbölümü” bulunmaktadır: Merkez, yüksek düzeyde teknolojik ilerlemeye sahip ve ileri düzeyde ürünler üretirken; çevrenin rolü, merkezin temsilcilerine ham madde, tarımsal ürün ve ucuz işgücü sağlamaktır. Merkez ve çevre arasındaki değişim eşit olmayan şartlarda gerçekleşir: Çevre ürünlerini ucuz fiyatlardan satmak zorundadır fakat buna karşılık merkezin ürünlerini daha pahalı almak zorundadır. Ayrıca, yarı çevre adı ile adlandırılan merkeze göre çevre, çevreye göre merkez eğilimi gösteren bir bölge vardır. 20. yüzyılın sonlarında bu bölge Doğu Avrupa, Çin, Brezilya gibi alanları kapsayacaktır. Bazı durumlarda, çevre ve merkez bölgeler aynı coğrafi alanda çok yakın işbirliği içinde olabilir.
Dünya-sistemin başlangıcından itibaren sürekli genişlemesinin bir etkisi şeylerin sürekli metalaşmasıdır, buna insan emeği de dahildir. Doğal kaynaklar, toprak, emek ve insan ilişkileri aşama aşama kendi özgün değerinden soyutlanır ve ona bir değişim değeri belirleyen pazarda metaya dönüşür.
Wallerstein'a göre tarif ettiği dünya sistemin 1945'ten beri egemen gücü Amerika Birleşik Devletleri bu özelliğini kaybetmektedir. 11 Eylül ve ardından ortaya çıkan gelişmeler bunun en son ve en belirgin kanıtıdır.

İçinde yaşadığımız dünya sisteminin hızla temel bir değişime doğru gittiğini ve tercih ve seçimlerimizle insan iradesine hiç olmadığı kadar açık hale geldiğini savunan Wallerstein ne yapabileceğimiz konusunda şunları söyler: "Hepimizin üçlü bir görevi olduğu yolundaki görüşüme bağlı kalıyorum: Gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev; bugün öncelik vermemiz gereken değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de, gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi olasılığına hemen nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi görev."

16. yüzyılda Avrupa, tepinen ehlileştirilmemiş bir ata benziyordu. Bazı grupların, özel bir işbölümüne dayalı dünya-sistem kurma, sistemin siyasi ve ekonomik garantörleri olarak merkez alanlarda ulus devletler yaratma ve sadece 'kârın değil ayrıca sistemin sürdürülebilmesi için oluşan maliyetin işçiye kesilmesini sağlama çabalarının gerçekleşmesi kolay değildi. Bunu gerçekleştirme başarısını Avrupa gösterdi, 16. yüzyılın itici gücü olmasaydı, modern dünya doğmamış olacaktı ve tüm gaddarlığına karşı doğmuş olması, olmamasından daha iyidir.
Kaynak: "Modern Dünya-Sistem"
Tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin, kendinden önceki tarihsel sistemleri yıkarak ve değiştirerek onların üstünde bir ilerlemeyi temsil ettiği düşüncesi açıkçası doğru değildir. Bunu yazdığım için dahi, tanrılara hakaret gibi bir duyguya eşlik eden bir rahatsızlık hissediyorum. Akranlarım gibi aynı ideolojik atölyede biçimlendirilmiş ve aynı tapınakta ibaded etmiş olmaktan dolayı tanrıların gazabından korkuyorum.
Kaynak: "Tarihsel Kapitalizm"

Türkçeye çevirilen kitapları:

Amerikan Gücünün Gerileyişi (2004) ISBN 975-342-440-X
Bildiğimiz Dünyanın Sonu / Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Sosyal Bilim (2000)
Geçiş Çağı / Dünya Sisteminin Yörüngesi (1945-2025) (2001)
Güncel Yorumlar (2001)
Irk Ulus Sınıf / Belirsiz Kimlikler (Etienne Balibar ile, 1995)
Jeopolitik ve Jeokültür (1993) ISBN 975-355-081-2
Küreselleşme ve Terör / 2 Cilt Takım / Terör Kavramı ve Gerçeği / Terörizm, Saldırganlık, Savaş (2001) ISBN 975-8382-67-5
Küreselleşme ve Terör / Terör Kavramı ve Gerçeği / 1. Kitap ISBN 9758382683
Liberalizmden Sonra (1998) ISBN 975-342-199-0
Modern Dünya-Sistemi / Kapitalist Tarım ve 16. Yüzyıl'da Avrupa Dünya-Ekonomisinin Kökenleri / 1. Cilt (2002) ISBN 9789756920183
Modern Dünya-Sistemi / Modern Dünya-Sistemi Avrupa Dünya-Ekonomisinin Pekiştirilmesi ve Merkantilizm 1600/1750 / 2. Cilt (2005) ISBN 9789756920121
Sistem Karşıtı Hareketler (1995) ISBN 975-342-070-6
Sosyal Bilimleri Düşünmemek / 19. Yüzyıl Paradigmasının Sınırları (1999) ISBN 975-7112-42-9
Tarihsel Kapitalizm (1992) ISBN 975-7650-90-0
Ütopistik ya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçimleri (2001) ISBN 975-7112-86-0
Yeni Bir Sosyal Bilim İçin (2003) ISBN 975-8242-64-4
Sosyal Bilimleri Açın / Sosyal Bilimlerin Yeniden Yapılanması Üzerine Gulbenkian Komisyonu Raporu; Gulbenkian Komisyonu (Editör,1998) ISBN 975-342-099-4
İki Kültürü Aşmak /Modern Dünya Sisteminde Fen Bilimleri İle Beşeri Blimler Ayrılığı (Richard E. Lee ile birlikte, koordinatör, 2007) ISBN 9789753425858
Avrupa Evrenselciliği / Gücün Retoriği ISBN 9789756165416
Güncel makaleleri sendika.org [1]4 Mart 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından düzenli olarak Türkçeye çevrilmekte ve yayınlanmaktadır.
İngilizce Eserleri:

1961: Africa, The Politics of Independence. New York: Vintage.
1964: The Road to Independence: Ghana and the Ivory Coast. Paris & The Hague: Mouton.
1967: Africa: The Politics of Unity. New York: Random House.
1969: University in Turmoil: The Politics of Change. New York:Atheneum.
1972 (with Evelyn Jones Rich): Africa: Tradition & Change. New York:Random House.
1974: The Modern World-System, vol. I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century. New York/London: Academic Press.
1979: The Capitalist World-Economy. Cambridge: Cambridge University Press.
1980: The Modern World-System, vol. II: Mercantilism and the Consolidation of the European World-Economy, 1600-1750. New York: Academic Press.
1982 (with Terence K. Hopkins et al.): World-Systems Analysis: Theory and Methodology. Beverly Hills: Sage.
1982 (with Samir Amin, Giovanni Arrighi and Andre Gunder Frank): Dynamics of Global Crisis. London: Macmillan.
1983: Historical Capitalism. London: Verso.
1984: The Politics of the World-Economy. The States, the Movements and the Civilizations. Cambridge: Cambridge Univer

Ekonomide kemer sıkma politikası, harcama kesintileri, vergi artışları veya her ikisinin bir kombinasyonu yoluyla hükümet harcamalarını azaltmayı amaçlayan bir dizi siyasi ve ekonomik politikadır. Başlıca üç kemer sıkma yöntemi vardır: harcamaları finanse etmek için daha yüksek vergiler, harcamaları kısarken vergileri yükseltmek, daha düşük vergiler ve daha düşük hükûmet harcamaları. Borçlanmakta veya borçlarını geri ödemek için mevcut yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanan hükûmetler genellikle kemer sıkma önlemlerini kullanır. Bu önlemler, hükûmetin gelirlerini harcamalara yaklaştırarak bütçe açığını azaltmayı amaçlar. Bu önlemlerin savunucuları, kemer sıkma politikasının gereken borçlanma miktarını azalttığını ve aynı zamanda bir hükûmetin mali disiplinini alacaklılara ve kredi derecelendirme kuruluşlarına gösterebilmesinin bir yolu olacağını öne sürmektedir.
Hükûmet harcamalarını kısa vadede azaltan kemer sıkma politikaları, çoğu makroekonomik modelde işsizliğin artmasına neden olur. Kamu sektörü genellikle artan işsizlik oranlarından doğrudan etkilenirken, özel sektör de dolaylı olarak etkilenir. Kemer sıkma politikalarının vergi artışları kullanılarak uygulanması, hanehalkının harcanabilir gelirini düşürerek tüketimi düşürebilir. Devlet harcamalarının azaltılması kısa vadede GSYH büyümesini azaltabilir çünkü devlet harcamaları GSYH'nin bir parçasıdır. Örneğin, eğitim harcamalarındaki kesintiler, ülkenin işgücünü yüksek vasıflı işlerde daha az yetenekli hale getirebilir veya altyapı yatırımlarındaki kesintiler, iş dünyasına daha düşük vergiler olduğu halde tasarruf ettiklerinden daha büyük maliyetler çıkartabilir. Her iki durumda da, hükûmet harcamalarının azaltılması GSYH büyümesinin azalmasına yol açarsa, kemer sıkma politikaları daha yüksek bir borç/GSYH oranına yol açabilir. Bu durum, hükûmetin daha yüksek bir bütçe açığı vermesi olasılığını doğurur.
Kemer sıkma politikaları, özellikle düşük çıktı açığı durumlarında, teorik olarak tam tersi bir etkiye sahip olabilir ve ekonomik büyümeyi teşvik edebilir. Ancak, bir ekonominin daha fazla kısa vadeli açık harcama yapması veya teşvik alması, faiz oranlarının yükselmesine yol açabilir, bu da özel yatırımlarda bir azalmaya yol açabilir ve böylece ekonomik büyüme yavaşlayabilir. Kapasiteden fazlasının teşvik edilmesi, istihdamı ve çıktıyı artırabilir. Alberto Alesina, Carlo Favero ve Francesco Giavazzi, kemer sıkma politikalarının genişletici olabileceğinini söylerken, hükûmet harcamalarındaki azalmanın toplam talepteki (özel yatırım, tüketim ve ihracat) daha büyük artışlarla dengelendiği durumlarda bunu önermektedir.

Akademisyenler, modern kemer sıkma önlemlerinin tarihi hakkında çok az bilgiye sahiptir. 1915'te Haiti işgali sırasında, zorla çalıştırma sistemi işgal altındaki Haiti'de bir "şirket cenneti" yarattı; Amerikan şirketleri düşük vergi oranları alırken Haitililer daha yüksek vergiler ödemekteydi. 1922-1925 yılları arasında Faşist İtalya, modern kemer sıkma politikalarının bir başka tarihsel örneği olarak ekonomide liberal bir dönem yaşadı. Luigi Einaudi, Maffeo Pantaleoni, Umberto Ricci ve Alberto de' Stefani, I. Dünya Savaşı'nın ardından İtalya'nın demokratikleşmesini önlemek için kemer sıkma politikalarına öncülük etti. Weimar Cumhuriyeti döneminde uygulanan kemer sıkma önlemleri Almanya'da desteklenmedi ve 1930'larda Nazi Partisi'ne verilen desteği artırdı.

Bir hükûmetin borç yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği ihtimali varsa, genellikle kemer sıkma önlemleri uygulanır. Bu durum, örneğin bir Güney Amerika ülkesi Amerikan Doları cinsinden borçlandığında, yani hükûmetin ihraç etme yetkisine sahip olmadığı para birimleriyle borçlandığında ortaya çıkabilir. Ayrıca, bir ülkenin borçlanması, örneğin Euro Bölgesi'nde olduğu gibi, yasal olarak kısıtlanmış bağımsız bir merkez bankasının para birimi kullanılarak gerçekleşebilir.
Böyle bir durumda, yatırımcılar ve bankalar hükûmetin ödeme kapasitesine veya isteğine olan güvenlerini kaybedebilir ve ya mevcut borçları çevirmeyi reddedebilir ya da yüksek faiz oranları talep edebilirler. Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası finans kurumları, Yapısal Uyum Programları kapsamında kemer sıkma önlemleri talep edebilir.
Kemer sıkma politikaları, düşük enflasyonu ve hükûmetler tarafından devlet tahvillerinin geri ödenme olasılığının daha yüksek olmasını tercih eden yatırımcı sınıfına cazip gelebilir. Genel olarak hükûmetler, bankacılık krizlerini takiben yüksek oranda borç aldıktan sonraki dönemlerde kemer sıkma politikaları uygulamışlardır. (İrlanda, borç krizi sırasında özel bankacılık sektöründen borç aldı ve bu da bu durumun ortaya çıkmasına neden oldu. Özel sektörün bu şekilde kurtarılması, kamu sektörünün harcamalarını azaltması taleplerini ortaya çıkardı).
Mark Blyth'e göre, 20. yüzyılda büyük devletlerin büyük bütçeler elde etmesi kemer sıkma fikrini ortaya çıkardı. Bununla birlikte, Blyth, 17. yüzyılda kemer sıkmanın temelini oluşturan devletin ve kapitalist piyasaların rolüne ilişkin bazı teoriler ve duyguların ortaya çıktığını savunmaktadır. Ona göre, liberal iktisat tarafından devlet ve devlet borçlarının büyük bir sorun olarak görülmesinin bir sonucu olarak, kemer sıkma politikaları gelişmiştir. Blyth, kemer sıkma söyleminin kökenlerini John Locke'un özel mülkiyet ve türev devlet teorisine, David Hume'un tüccarların erdemi ve para hakkındaki düşüncelerine ve Adam Smith'in vergi ve ekonomik büyüme hakkındaki teorilerine bağlar. Bu politikaların birleştiği neoliberalizm, 20. yüzyılda klasik liberal kavramlara dayanarak ortaya çıkmıştır.
David M. Kotz, 2007-2008 finansal krizinin ardından kemer sıkma önlemlerinin uygulanmasının neoliberal kapitalist modelin korunması için bir çaba olduğunu iddia etmiştir.

Kemer sıkma ile ilgili tartışmalar 1930'larda Büyük Buhran sırasında ortaya çıktı. John Maynard Keynes, kemer sıkma karşıtı bir iktisatçıydı ve "Hazine'de kemer sıkma için doğru zamanın çöküş değil patlama dönemi olduğunu" savundu.
Modern Keynesyen ekonomistler, resesyon içindeyken bütçe açıklarının işsizliği azaltmak ve GSYİH'nin büyümesini teşvik etmek için uygun olduğunu savunmaktadır. Paul Krugman'a göre, ekonomik gerileme dönemlerinde devlet harcamalarının azaltılması krizi daha da kötüleştirir çünkü devlet bir hane halkı gibi değildir.
Bir ekonomide, bir kişinin harcamaları diğer bir kişinin gelirini oluşturur. Başka bir deyişle, herkes harcamalarını azaltmaya çalışırsa, ekonomistlerin tasarruf paradoksu olarak adlandırdıkları duruma düşülebilir ve GSYİH düştüğünde resesyon daha da kötüleşebilir. Tüketiciyi borçlanmaya teşvik etmek, geçmişte bu durumu dengeliyordu, ancak 2008 krizinden sonra bu, sürdürülebilir ekonomi için giderek daha az uygun bir yaklaşım gibi görülmeye başlandı.
Krugman, özel sektörün GSYİH ve istihdamı yeterince artıracak düzeyde tüketim yapamaması veya yapmak istememesi durumunda, devletin özel harcamalardaki düşüşün telafi edilmesi için daha fazla harcama yapması gerektiğini savunmaktadır. 1970'lerden önceki, kısmen Marshall Planı tarafından teşvik edilen Avrupa çapında kamu yatırımlarının en yüksek olduğu yıllar, Keynesyen teori tarafından benimsenmektedir.
İş yatırımları ekonomik çıktının önemli bir parçasıdır, ancak bunun ekonominin kaynaklarını tam olarak kullanırken istikrar kazanmasını beklemek için bir neden yoktur. Yüksek işletme karları her zaman ekonomik büyümeyi teşvik etmez. (Bankalar ve işletmeler, offshore vergi cennetlerindeki karlardan alınan nakit geri dönüş vergileri ve bankalara ödenen fazla rezervlerin faizi gibi birikmiş sermayeyi harcama konusunda caydırıcı bir etkiye sahip olduğunda, artan karlar büyümenin azalmasına yol açabilir).
Nisan 2013'te Kenneth Rogoff ve Carmen Reinhart, "Kemer sıkma politikaları nadiren işe yarar ve kötü tasarlandığında yoksulları ve orta sınıfı orantısız bir şekilde vurabilir." Ana akım iktisatçılar, mali teşvikleri çok hızlı bir şekilde geri çekmekten kaçınmak istiyor." şeklinde yazmışlardır.
Rogoff ve Reinhart, Amerika Birleşik Devletleri ekonomisini iyileştirmeye yardımcı olmak için ipotek anaparalarında indirim yapılması gerektiğini savundular çünkü bu durum, durgun bir konut piyasasına yol açabilecek "su altında kalan evler" (varlığın ipotek anaparasından daha az değere sahip olduğu durum) ve özel borçların azaltılmasına neden olabilir.

Ekim 2012'de IMF, kemer sıkma programları uygulayan ülkelere yönelik tahminlerinin aşırı iyimser olduğunu, vergi artışları ve harcama kesintilerinin beklenenden daha fazla zarar verdiğini ve Almanya ve Avusturya gibi mali teşvik uygulayan ülkelerin beklenenden daha iyi performans gösterdiğini açıkladı.
IMF, bu durumun beklenenden çok daha yüksek olan mali çarpanlardan kaynaklandığını belirtti. Örneğin, 28 ülkeden toplanan verilere göre mali çarpanların 0,9 ile 1,7 arasında değiştiğini tahmin etti. Başka bir deyişle, GSYH'nin %1'i oranında bir kemer sıkma, GSYH'yi %0.9 ile %1.7 arasında azaltacaktır. Bu, IMF tahminlerinde önceden tahmin edilen 0,5'ten çok daha fazla ekonomik hasara yol açacaktır.
Verilerin çok sayıda ülkede bulunmaması ampirik araştırmanın kapsamını sınırladığından, çarpanların büyüklüğü hakkında çok az bilgi vardır.
Luc Eyraud, Anke Weber ve Nicoletta Batini, bu ülkeler için makul çarpan tahminlerine ulaşmak için "kova yaklaşımı" olarak adlandırılan basit bir yaklaşım önermektedir. Yaklaşım, ülkeleri özelliklerine ve iş döngüsünün durumu gibi geçici faktörlerin etkisine göre benzer çarpan değerleri olan gruplara (veya "kovalara") ayırır.
Eşit büyüklükteki farklı vergi ve harcama tercihlerinin farklı ekonomik etkileri vardır:
Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri Kongre Bütçe Ofisi, tüm ücretlilerden alınan bordro vergisinin gelir vergisinden (özellikle daha varlıklı çalışanlardan alınan) daha yüksek bir çarpana sahip olduğunu tahmin ediyor. Başka bir deyişle, kemer sıkma stratejisinin bir parçası olarak bir dolarlık bir bordro vergisinin artırılması, gelir vergisinin bir dolar artırılmasına kıyasla ekonomiyi daha fazla yavaşlatacak ve net açığın daha 

Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslararası tek çerçevedir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi içinde imzalanmıştır. Bu protokolü imzalayan ülkeler, karbon dioksit ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa karbon ticareti yoluyla haklarını arttırmaya söz vermişlerdir. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. 1997'de imzalanan protokol, 2005'te yürürlüğe girebilmiştir. Çünkü, protokolün yürürlüğe girebilmesi için, onaylayan ülkelerin 1990'daki emisyonlarının (atmosfere saldıkları karbon miktarının) yeryüzündeki toplam emisyonun %55'ini bulması gerekmekteydi ve bu orana ancak 8 yılın sonunda Rusya'nın katılımıyla ulaşılabilmiştir.
Kyoto Protokolü şu anda yeryüzündeki 160 ülkeyi ve sera gazı salımının %55'inden fazlasını kapsamaktadır. Kyoto Protokolü ile devreye girecek önlemler, pahalı yatırımlar gerektirmektedir. Sözleşmeye göre;

Atmosfere salınan sera gazı miktarı %5'e çekilecek,
Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek,
Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak,
Atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönlenecek,
Fosil yakıtlar yerine örneğin bio dizel yakıt kullanılacak,
Çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek,
Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokulacak,
Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak,
Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacaktır.
Kyoto Protokolü şu prensipleri temel alır:

Kyoto Protokolü devletler tarafından desteklenir ve BM şemsiyesi altında küresel kurallar ile belirlenir
Devletler iki genel sınıfa ayrılmıştır: gelişmiş ülkeler, bu ülkeler Ek 1 ülkeleri olarak anılacaktır; ve gelişmekte olan ülkeler, bu ülkeler Ek 1'de yer almayan ülkeler olarak anılacaklardır. Ek 1 ülkeleri sera gazı salımlarını azaltmayı kabul etmişlerdir. Ek2 ise Ek 1'in alt kümesidir. Ek 2 ülkeler Ek 1'de yer almayan (gelişmekte olan) ülkelerin masraflarını ödemekle yükümlüdürler. Ek 2'de yer almayan Ek 1 ülkeleri 1992'de geçiş ülkesi olarak tanımlanan ülkelerdir. Ek 1'de yer almayan ülkelerin ise sera gazı sorumlulukları yoktur ve her yıl sera gazı envanteri raporu vermelidirler.
Kyoto Protokolündeki hedeflerine uymayan herhangi bir Ek 1 ülkesi bir sonraki dönem azaltma hedeflerinin %30 daha azaltılması ile cezalandırılacaktır.
2008 ile 2012 arasında, Ek 1 ülkeleri sera gazı salımlarını 1990 yılı seviyesinden ortalama %5 aşağıya çekmek zorundadırlar (birçok AB üyesi ülke için bu 2008 için beklenilen sera gazı salımlarının %15 aşağısına denk gelmektedir). Ortalama salım azalmasının %5 olarak belirlenmesine rağmen AB üyesi ülkelerin salım hedefleri %8 azaltma ile İzlanda tarafından hedeflenen %10 artırıma kadar değişmektedir. Bu azaltma hedefleri 2013 yılına kadar belirlenmiştir.
Kyoto Protokolü, Ek 1 ülkelerinin sera gazı salımı hedeflerine ulaşmak için başka ülkelerden salım azalması satın alabilmeleri esnekliğine imkân tanımıştır. Bu, çeşitli borsalardan (AB Salım Ticaret Sistemi gibi) veya Ek 1'de yer almayan ülkelerin salımlarını azaltan Temiz Gelişim Tekniği (TGT) projeleri ile veya diğer Ek 1 ülkelerinden satın alınabilinir.
Sadece TGT Yönetim Kurulu tarafından onaylanmış Onaylı Salım Azaltımları (OSA) alınıp satılabilir. BM çatısı altında, Kyoto Protokolü Bonn merkezli Temiz Gelişme Tekniği Yönetim Kurulunu Ek 1'de yer almayan ülkelerde gerçekleştirilen TGT projelerini değerlendirip onaylaması için kurmuştur. Bu projeler onaylandıktan sonra OSA verilir.
Pratikte bu kurallar Ek 1'de yer almayan ülkelerin sera gazı sınırlamalarına tabi olmadıklarını ama sera gazını azaltan bir projenin bu ülkelerde uygulanması durumunda elde edilen Karbon Kredisinin Ek 1 ülkelerine satılabilineceğini anlatır.
Bu mekanizma şu iki ana nedenden dolayı koyulmuştur:

Kyoto Protokolüne uymak bazı Ek 1 ülkeleri için oldukça sınırlayıcıdır (özellikle Japonya ve Hollanda gibi zaten az salım yapan ve çevre standartlarına saygılı ülkeler için). Protokol böylece bu ülkelerin kendi sera gazı salımlarını azaltmak yerine Karbon Kredisi almalarını sağlar; ve
bu şekilde Ek 1'de yer almayan ülkeler sera gazı salımlarını azaltmak için teşvik edilmiş olurlar çünkü Karbon Kredisi satarak bu projeler için kaynak edinmiş olurlar.
Tüm Ek 1 ülkeleri Kyoto Protokolü içinde sera gazı salım değerlerini gözetim altında tutmak için ulusal daireler kurmuşlardır. Japonya, Kanada, İtalya, Hollanda, Almanya ve daha birçok ülke devletleri karbon kredisi için bütçeden pay ayırmışlardır. Bu ülkeler kendi büyük enerji, petrol, doğalgaz holdingleri ile birlikte çalışarak mümkün olan en fazla sayıda Karbon Kredisini en ucuza almaya çalışmaktadırlar.
Hemen hemen tüm Ek 1'de yer almayan ülkeler de kendi Kyoto Protokolü süreçlerini izlemek amacıyla ve özellikle TGT Yönetim Kuruluna destek için sunacakları projeleri belirlemek amacıyla yönetim birimleri kurmuşlardır.
Bu iki ülke grubunun çıkarları birbirine terstir, Ek 1 ülkeleri mümkün olan en ucuza Karbon Kredisi almak isterlerken Ek 1'de yer almayan ülkeler ise kendi TGT projelerinden elde ettikleri Karbon Kredisinden en fazla değeri elde etmek istemektedirler.

Kyoto Protokolü'ndeki amaç, “atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun, iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamak”tır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, 1990 ile 2010 yılları arasında 1.4 °C ile 5.8 °C arası sıcaklık artışı tahmin etmektedir. Tahminlere göre, başarılı bir şekilde uygulanması durumunda Kyoto Protokolü bu artışı 0.02 ile 0.28 C arasında düşürebilecektir. Kyoto Protokolü savunucuları bu protokolün amaca ulaşmak için ilk adım olduğunu ve amaca ulaşıncaya kadar hedeflerin değiştirileceğini belirtmektedirler.

Anlaşma Aralık 1997'de Japonya'nın Kyoto şehrinde görüşülmüş, 16 Mart 1998'de imzaya açılmış ve 15 Mart 1999'da son halini almıştır. Rusya'nın 18 Kasım 2004'te katılmasıyla 90 gün sonra 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Aralık 2006 tarihinde toplam 169 ülke ve devlete bağlı örgütler anlaşmaya imza atmışlardır (Ek 1 ülkelerinin salımlarının %61,6'sından fazlasına karşılık gelmektedir). İmza atmayan önemli ülkeler arasında ABD ve Avustralya gibi gelişmiş ülkeler haricinde, gelişmekte olan  Türkiye (Şubat 2009 itibari ve meclis kararı ile Türkiye 2013 yılına kadar Ek 2 ülkeleri içinde yer almak ve karbon salım azaltımına bu tarihe kadar gitmemek kaydı ile Kyoto Protokolünü imzalamıştır) gibi ülkeler de yer almaktadır. Çin ve Hindistan gibi bazı ülkeler ise anlaşmaya imza atsalar bile karbon salımlarını azaltmak zorunda değillerdir. Anlaşmanın 25. maddesine göre anlaşma “Ek 1'de yer alan en az 55 ülkenin imzalaması ve bunun Ek 1 ülke salımlarının en az %55'ine karşılık gelmesi durumunda, buna uyulduğu tarihten sonraki doksanıncı gün yürürlüğe girer.” 55 ülke şartı 23 Mayıs 2002'de İzlanda'nın anlaşmayı kabul etmesi ile, %55 şartı da Rusya'nın 18 Kasım 2004'te anlaşmayı imzalaması ile sağlanmış, anlaşma 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı basın bildirisine göre:
“Kyoto Protokolü gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarını 1990 yılına göre %5,2 azaltmalarını öngören bir anlaşmadır (protokolün uygulanmaması durumunda 2010 yılı salım tahminleri dikkate alınırsa bu, %29'luk bir azalmaya karşılık gelmektedir). Amaç altı sera gazının – karbon dioksit, metan, nitröz oksit, kükürt heksaflorür, HFC'ler ve PFC'ler – 2008-2012 arası beş yıllık ortalama salım değerlerini azaltmaktır. Ulusal hedefler AB ve başka bazı ülkeler için %8'lik, ABD için %7'lik, Japonya için %6'lık azaltma, Rusya için %0 değişiklik ve Avustralya için %8 ile İzlanda için %10'luk bir artış şeklinde çeşitlilik göstermektedir.”
Anlaşma 1992'de Rio De Janeiro'da yapılan Dünya Zirvesi'nda kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne (BMİDÇS) ek olarak kabul edilmiştir. BMİDÇS üyesi tüm ülkeler Kyoto Protokolüne imza atabilir, üye olmayanlar atamazlar.
Kyoto Protokolünün birçok maddesi BMİDÇS Ek 1'de belirtilen gelişmiş ülkeler için geçerlidir.

BMİDÇS “ortak fakat farklılaştırılmış” sorumluluklar tanımlamaktadır. Ortak ülkeler

Tarihsel ve güncel küresel sera gazı salımının gelişmiş ülkeler tarafından gerçekleştirildiğini
Gelişmekte olan ülkelerin kişi başı gaz salımlarının halen düşük olduğunu
Gelişmekte olan ülkelerin küresel salımlarının sosyal ve gelişimsel ihtiyaçlarına göre artacağını
kabul ederler. Diğer bir deyişle Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkeler anlaşma gereklerinden muaftırlar çünkü şu andaki iklim değişikliklerine neden olan salımların ana sorumlusu değildirler. Kyoto Protokolünü eleştirenler gelişmekte olan ülkelerin ve özellikle Çin, Hindistan gibi ülkelerin yakın bir zamanda en fazla sera gazı salımı yapan ülkeler olacağını söylemektedirler. Aynı zamanda, protokol sınırlamaları yüzünden gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere çıkış olacağını ve dolayısıyla net sera gazı salımlarının değişmeyeceğini söylemekteler.

Kyoto Protokolüne göre ülkeler 2008 ile 2012 yılları arasında salımlarını 1990 yılına göre %5,2 düşürmekle yükümlüdürler. Buna rağmen, pratikte birçok ülke belirli sanayi kuruluşlarına sınırlamalar koymuştur (kâğıt endüstrisi, enerji santralleri gibi). AB'de bu uygulama vardır ve birçok ülke de buna doğru kaymaktadır. Buna göre, belirlenen seviyeden fazla salım yapacağını anlayan bir şirket bir şekilde başka yerlerden Karbon Kredisi bulmak zorundadır. Bu da Karbon ticaretini ve borsasını ortaya çıkarmıştır.

BMİDÇS

The Economic Commission for Latin America - Latin Amerika Ülkeleri Ekonomik Komisyonu. Latin Amerika örgütlenmelerinden birinin kısa adı.
ECLA Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde 25 Şubat 1948 tarihinde kurulmuştur.
İspanyolca kısaltılmış ismi CEPAL'dir.
Çalışma sahasına daha sonraki yıllarda Karayip ülkeleri de dahil edilmiş, bu nedenle ismi 1984 yılında ECLAC (The Economic Commission for Latin America and Caribbean) olarak değiştirilmiştir. BM'in 5 bölgesel komisyonundan biri olan ECLAC'ın idari merkezi Şili'nin Santiago şehrindedir.
ECLAC'ın temel amacı resmi belgelerde Latin Amerika ülkelerinin ekonomik gelişmelerine katkıda bulunmak, ekonomik politikaları arasında uyum sağlamak olarak belirtilmiştir.
Komisyon 1951'de Meksiko'da Orta Amerika ülkeleri için 1966'da da Port-of-Spain'de (Trinidad ve Tobago) Karayip ülkeleri için alt bölgesel merkezlerini oluşturmuştur. Ayrıca Buenes Aires'de, Brasil'de, Montevideo'da ve Bogoto'da ofisleri bulunmaktadır. ECLAC her ne kadar önemli hedefler ortaya koymuş ve ülkeler arasında iş birliğini arttırmaya çalışmışsa da etkisi sınırlı kalmıştır. Bu noktada ECLA'nın daha çok ülkeler arası iş birliği için platform oluşturduğunu söylemek mümkündür. Daha sonraları ortaya çıkacak olan entegrasyon kuruluşlarının ECLA toplantılarında şekillenmiş olması da bu savı doğrular niteliktedir.
1984 yılında adı Karayiplerin de eklenmesiyle ECLAC olarak değiştirilmiştir.

ECLA Resmi Sitesi
ECLAC İspanyolca Ana Sayfa 13 Mayıs 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Açık Kader (İngilizce Manifest Destiny), 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nde Amerikalı yerleşimcilerce kıtanın doğu kıyısından batı kıyısına kadar genişlemenin mukadder olduğunu ifade eden ideolojidir. Eski Dünya'yı kurtarmak için yeni bir cennet inşa etmek üzere yeni toprak potansiyelleri tarafından oluşturulan misyon duygusudur. Deyimin kendisi birçoğuna göre farklı şeyler ifade eder ve birçok kişi bunu reddeder. Howe'a göre Amerikalıların fikirbirliğiyle Amerikan emperyalizmini temsil etmez ve bunu millî politika dahilinde acı muhalefet kışkırtmıştır. Manifest Destiny Demokratların çoğunun güçlü desteğini almıştır ve Whig Partisi ise şiddetle karşı çıkmıştır.
ABD'nin Vahşi Batı olarak bilinen batısına doğru hızla genişleyen Beyaz yerleşimciler ve kaybedilen Kızılderili toprakları yüzünden Kızılderili savaşları ile Kızılderili soykırımlarının tetikleyici sebeplerinden biridir.

Adams, Sean Patrick (2008). The Early American Republic: A Documentary Reader. Wiley–Blackwell. ISBN 9781405160988. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Bryan, William Jennings (1899). Republic or Empire?. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Beveridge, Albert J. (1908). The Meaning of the Times and Other Speeches. Indianapolis: The Bobbs–Merrill Company. 
Crenshaw, Ollinger (1941). "The Knights of the Golden Circle: The Career of George Bickley". The American Historical Review. 1 (42). ss. 23-50. 
Crocker, H. W. (2006). Don't tread on me: a 400-year history of America at war, from Indian fighting to terrorist hunting. Crown Forum. ISBN 9781400053636. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Cheery, Conrad (1998). God's New Israel. The University of North Carolina Press. s. 424. ISBN 978-0807847541. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2012. 
Greene, Laurence (2008). The Filibuster. New York: Kessinger Publishing, LLC. s. 384. ISBN 978-1436695312. 8 Mart 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2012. 
Fisher, Philip (1985). Hard facts: setting and form in the American novel. Oxford University Press. ISBN 9780195035285. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Fuller, John Douglas Pitts (1936). The movement for the acquisition of all Mexico, 1846–1848. Johns Hopkins Press. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Greenberg, Amy S. (2005). Manifest manhood and the antebellum American empire. Cambridge University Press. ISBN 9780521840965. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Hietala, Thomas R. (Şubat 2003). Manifest Design: American Exceptionalism and Empire. Cornell University Press. ISBN 9780801488467. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013.  Previously published as Hietala, Thomas R. (1985). Manifest design: anxious aggrandizement in late Jacksonian America. Cornell University Press. ISBN 9780801417351. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Hudson, Linda S. (2001). Mistress of Manifest Destiny: a biography of Jane McManus Storm Cazneau, 1807–1878. Texas State Historical Association. ISBN 9780876111796. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Johannsen, Robert Walter (1997). Manifest destiny and empire: American antebellum expansionism. Texas A&M University Press. ISBN 9780890967560. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Klinghoffer, Arthur Jay (2006). The power of projections: how maps reflect global politics and history. Greenwood Publishing Group. ISBN 9780275991357. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Ford, Paul L., (Ed.) (2010). Works of Thomas Jefferson, IX. Cosmo Press Inc. ISBN 9781616402105. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
May, Robert E. (2004). Manifest Destiny's Underworld. The University of North Carolina Press. s. 448. ISBN 978-0807855812. 8 Mart 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 2 Ağustos 2012. 
Mattelart, Armand (1996). The Invention of Communication. U of Minnesota Press. ISBN 9780816626977. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
McDougall, Walter A. (1997). Promised land, crusader state: the American encounter with the world since 1776. Houghton Mifflin. ISBN 9780395830857. 24 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Merk, Frederick; Bannister, Lois (1963). Manifest destiny and Mission in American History. Harvard University Press. ISBN 9780674548053. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Prucha, Francis Paul (1995). The great father: the United States government and the American Indians. U of Nebraska Press. ISBN 978-0-8032-8734-1. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Ripley, Peter C. (1985). The Black Abolitionist Papers. Chapel Hill, NC: University of North Carolina Press. s. 646. 3 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Rossiter, Clinton (1950). "The American Mission". The American Scholar, 20. The American Scholar. ss. 19-20. 
Sampson, Robert (2003). John L. O'Sullivan and his times. Kent State University Press. ISBN 9780873387453. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Stephanson, Anders (1996). Manifest destiny: American expansionism and the empire of right. Hill and Wang. ISBN 9780809015849. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Stuart, Reginald C. (1988). United States expansionism and British North America, 1775–1871. University of North Carolina Press. ISBN 9780807817674. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Somkin, Fred (1967). Unquiet Eagle: Memory and Desire in the Idea of American Freedom, 1815–1860. Ithaca, N.Y. 
Strong, Josiah (1885). Our Country. Baker and Taylor Company. 17 Mayıs 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Tuveson, Ernest Lee (1980). Redeemer nation: the idea of America's millennial role. University of Chicago Press. ISBN 9780226819211. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Weeks, William Earl (1996). Building the continental empire: American expansion from the Revolution to the Civil War. Ivan R. Dee. ISBN 9781566631358. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Ward, John William (1962). Andrew Jackson : Symbol for an Age: Symbol for an Age. Oxford University Press. ISBN 978-0-19-992320-5. 19 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Weinberg, Albert Katz; Walter Hines Page School of International Relations (1935). Manifest destiny: a study of nationalist expansionism in American history. The Johns Hopkins Press. ISBN 0404147062. 24 Haziran 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 1 Mart 2013. 
Wanklyn, Harriet (1961). Friedrich Ratzel: A Biographical Memoir and Bibliography.

Margaret Hilda Thatcher veya Barones Thatcher (evlilik öncesi soyadı: Roberts; 13 Ekim 1925 - 8 Nisan 2013), 1979'dan 1990'a kadar Birleşik Krallık başbakanı ve 1975'ten 1990'a kadar Muhafazakâr Parti lideri olarak görev yapan Britanyalı siyasetçi ve devlet görevlisidir. Kendisi 20. yüzyılın en uzun süre görev yapan Birleşik Krallık başbakanı ve bu pozisyonda bulunan ilk kadındır. Başbakan olarak Thatcherizm olarak bilinen politikaları uyguladı. Bir Sovyet gazeteci, ona "Demir Leydi" lakabını taktı ve bu lakap, onun tavizsiz siyaseti ve liderlik tarzıyla özdeşleşti.
Grantham, Lincolnshire'de doğan Thatcher, Oxford'daki Somerville College'da kimya eğitimi aldı ve avukat olmadan önce kısa bir süre araştırmacı kimyager olarak çalıştı. 1959'da Finchley'den Parlamento Üyesi seçildi. 1970'ten 1974'e kadar Edward Heath hükûmetinde Eğitim ve Bilim Bakanı olarak görev yaptı. 1975 yılında Muhafazakâr Parti liderlik seçimini kazanarak, muhalefet lideri oldu ve Birleşik Krallık'ta büyük bir siyasi partiyi yöneten ilk kadın oldu. Thatcher, 1979 genel seçimlerini kazanarak başbakan olduktan sonra, yüksek enflasyonu tersine çevirmeyi ve Britanya'nın yaşadığı zorlukları aşmayı amaçlayan bir dizi ekonomik politika başlattı. Thatcher'ın siyasi felsefesi ve ekonomi politikaları, daha fazla bireysel özgürlük, devlete ait şirketlerin özelleştirilmesi ve sendikaların gücünün ve etkisinin azaltılması üzerinde duruyordu. Görevdeki ilk yıllarında, resesyon ve artan işsizlik nedeniyle popülaritesi azaldı. 1982 Falkland Savaşı'ndaki zaferi ve iyileşen ekonomi, desteğin yeniden canlanmasını sağladı ve 1983'te ezici bir çoğunlukla yeniden seçildi. 1984'teki Geçici İrlanda Cumhuriyet Ordusu tarafından düzenlenen Brighton otel bombalamasındaki suikast girişiminden kurtuldu ve 1984-85 Madenciler Grevi'nde Ulusal Madenciler Sendikası'na karşı siyasi bir zafer kazandı. Thatcher, 1986'da Birleşik Krallık finans piyasalarının serbestleştirilmesini denetleyerek Büyük Patlama olarak bilinen ekonomik patlamaya yol açtı.
Thatcher, 1987'de bir kez daha büyük bir zaferle üçüncü dönem için yeniden seçildi, ancak Toplum Vergisi olarak bilinen uygulamayı desteklemesi, halk arasında geniş çapta tepki çekti. Ayrıca, Avrupa Topluluğu'na karşı giderek daha şüpheci bir tavır sergilemesi, kabinesindeki birçok kişiyle uyumsuzdu. 1990'da liderliğine karşı bir meydan okuma geldiğinde, başbakanlık ve parti liderliğinden istifa etti. Onun yerine, maliye bakanı John Major geçti. 1992 yılında Avam Kamarası'ndan emekli olduktan sonra, hayat boyu Lord unvanı alarak, Lordlar Kamarası'nda görev yapmaya hak kazandı. 2013 yılında, 87 yaşındayken Londra'daki Ritz Otel'de felç geçirerek öldü.

Margaret Hilda Roberts, Doğu İngiltere Lincolnshire'daki Grantham kasabasında doğdu. Annesi Lincolnshirelı Beatrice Ethel'di. Babası Alfred Roberts bakkaldı, aynı zamanda yerel siyasette aktifti ve Metodist kiliselerinde vaaz veriyordu. Margaret da inançlı bir Metodist Hristiyan olarak yetişti. Çocukluğu babasının bakkal dükkânının üzerindeki evlerinde geçti. Huntingtower Road İlkokulu'na gitti, ilerleyen yıllarda Kesteven and Grantham Kız Okulu'na burs kazandı. Okul kayıtlarına göre çalışkan ve sürekli kendisini geliştiren bir öğrenci idi. Dersler dışında piyano, hokey, şiir okuma, yüzme ve yürüyüşle ilgilendi. 1942-1943 arasında öğrenci başı oldu.

Altıncı sınıfta Oxford Üniversitesi'ne bağlı Somerville Koleji'nde kimya okumak için burs başvurusu yaptı. Önce reddedildi; ancak başka bir adayın çekilmesi üzerine kabul edildi. Oxford'a 1943'te geldi, 1947'de ikinci sınıf onur derecesiyle kimya bölümünden mezun oldu. 1946'da Oxford Üniversitesi Muhafazakârlar Derneği Başkanı seçildi. Üniversitede Friedrich von Hayek'i okudu, onun devletin iktisada karışmasının otoriter rejimlere yol açtığı görüşünden etkilendi.
Mezun olduktan sonra kimya sektöründe çalışmak üzere Essex'te Colchester'e yerleşti. Burada yerel Muhafazakârlar Derneği'ne katıldı, Llundadno'daki Muhafazakâr Parti kongresinde derneği temsil etti. Oxford'daki arkadaşlarından biri onu Kent'teki Dartford Muhafazakârlar Derneği başkanıyla tanıştırdı. Dernek yöneticileri o sırada milletvekili aday adayları arıyorlardı, ondan o kadar etkilendiler ki, Muhafazakâr Parti'nin onayladığı listede bulunmamasına rağmen Ocak 1951'de onu aday seçtiler. Resmen Muhafazakâr Parti Dartford adayı ilan edilmesinin ardından verilen bir akşam yemeğinde eşinden boşanmış varlıklı bir iş insanı olan müstakbel eşi Denis Thatcher ile tanıştı. Seçimlere daha iyi hazırlanmak için evini Dartford'a taşıdı. Burada kimya sektöründe çalışmayı sürdürdü, dondurmanın erimeden saklanmasını sağlayan teknolojiyi geliştiren ekibin üyesiydi.

1950 ve 1951 genel seçimlerine Muhafazakâr Parti'nin en genç adayı olarak katıldı, İşçi Partisi'nin en güçlü olduğu bölgelerden biri olan Dartford'da Avam Kamarası'na Milletvekili seçilmek için mücadele etti. 1950 seçimlerinde Muhafazakar Parti'nin bölgedeki oy oranını %4.6 puan yükselterek %36.21 oy oranına ulaştı, 1951 seçimlerinde ise partisinin oy oranını %4.7 puan daha yükselterek %40.91 oy oranına ulaştı. Thatcher Partisinin oy oranını arttırmış olmasına karşın, iki seçimde de İşçi Parti'li rakibi Norman Dodds'a yenildi. Siyasi çalışmaları sırasında tanıştığı Denis Thatcher ile 1951'de evlendi. Zengin bir iş insanı olan Denis Thatcher, eşinin çalışmalarını mali olarak destekledi. 1953 yılında ikiz çocukları oldu, aynı yıl Thatcher vergi hukuku uzmanı olarak baroya girdi.
Thatcher, uzun yıllar Muhafazakâr Parti'nin güçlü olduğu bölgelerden birinde Milletvekili adayı olmaya çalıştı. İlk birkaç denemesinde reddedilmesinin ve 1955 seçimlerinde hiçbir bölgede aday olamamasının ardından, 1959 seçimlerinde amacına ulaşarak Finchley'den aday oldu. Muhafazakar Parti'nin bölgedeki %1.3 puanlık oy oranı düşüşüne karşın %53.2'lik oy oranı ile çoğunluk oylarını toplamayı başardı ve Avam Kamarası'na milletvekili seçildi. Parlamentodaki ilk konuşmasında sıra dışı bir görüş olan "yerel meclislerin toplantılarını halka açık yapması" önerisinde bulundu, bu teklif daha sonra kanunlaştı. 1961'de Partisine karşı çıkarak sopanın bir ceza aracı olarak kullanılmasının kaldırılması için oy verdi. Erkek eşcinselliğinin suç olmaktan çıkarılmasını savunan az sayıdaki Muhafazakâr Parti milletvekilinden biriydi. Kürtaja izin verilmesi yönünde oy kullandı. Öte yandan, idam cezasının kaldırılmasına karşıydı ve boşanmanın kolaylaştırılması için getirilen teklife karşı oy verdi. 1966'da İşçi Partisi'nin vergi siyasetine karşı yaptığı başarılı konuşmada, bu siyasetin "sadece sosyalizme değil, komünizme doğru atılan adımlar" olduğunu öne sürdü. 1967'deki gölge hükûmette yakıttan, ulaştırmadan ve nihayet eğitimden sorumlu bakan oldu.

Muhafazakâr Parti 1970 seçimlerini kazanınca, Thatcher, Heath kabinesinde Eğitim ve Bilim Bakanı oldu. Bakanlığının ilk aylarında, bütçe kısıntısı yapmak zorunda kaldı ve yedi ila on bir yaşındaki çocuklara verilen bedava süt dağıtımını kaldırdı. Bu nedenle halk arasında "süt hırsızı" (Thatcher Thatcher, Milk Snatcher) olarak anılmaya başlandı ve protestolarla karşılaştı. 2001'de açıklanan Bakanlar Kurulu tutanaklarına göre, Thatcher kamuoyu tepkisinden korktuğu için anaokullarını süt kesintisi dışında bırakmış, okul yemeği fiyatlarındaki zamları da muhtemel tepkilere göre ayarlamayı önermişti. Thatcher, okul ve kütüphane ücretlerine de zam yapmayı, böylece Hazine'nin kendisinden beklediğinden fazla bir tasarruf sağlamayı önermişti. Kütüphane ücretleri hariç bu öneriler kabinede kabul edilecekti.
Thatcher, bakanlığı döneminde "solcu" olarak nitelenebilecek bir kararla sınavlı ortaokulların kaldırılması, eşit eğitim veren liselerin yaygınlaşması için çalıştı. Ayrıca Birleşik Krallık'ta açık öğretim yapan ve tasarruf amacıyla kapatılması düşünülen Open University'i (Açık Üniversite) kapanmaktan kurtardı. Thatcher, bunun genç yaşta üniversite eğitimi fırsatını kaçırmış fakat kendisini geliştirmek isteyen yetişkinler için ucuz bir imkân olduğunu düşünüyordu.
Muhafazakâr Parti'nin 1974 Şubat'ı seçimlerindeki yenilgisinden sonra yine gölge kabineye atandı, bu kez Çevre ve İskân Bakanı oldu. Bu konumdayken, yerel yönetimlere gelir sağlayan oransal vergi sistemini kaldırıp kelle vergisine geçişi savunan siyasetini oluşturmaya başladı. Bu siyaset, üst düzey Muhafazakâr Partililer arasında yandaş toplayacaktı.
Heath hükûmetinin mali politikalarda ipin ucunu kaçırdığını savunan Keith Joseph'i destekledi. Heath'in 1974'te ikinci kez seçim kaybetmesi üzerine, Joseph ona karşı aday olmaya karar verdi, fakat sonra vazgeçti. Bunun üzerine Thatcher, Heath'a rakip olmaya karar verdi ve Muhafazakâr Parti Başkanlığına adaylığını koydu. İlk turda beklenmedik şekilde Heath'tan fazla oy alan Thatcher, 11 Şubat 1975'te yapılan ikinci turda gerekli oy çoğunluğunu sağlayarak başkan oldu. Heath'ın kendisine selef olarak seçtiği William Whitelaw'ı başkan yardımcılığına getirdi.

19 Ocak 1976'daki bir konuşmasında Sovyetler Birliği'ne ağır eleştiriler getirdi: 

Ruslar dünya hâkimiyeti peşinde ve tarihin tanıdığı en yayılmacı devlet olabilmek için gerekli tüm imkânları hızla topluyor. Sovyet politbürosundaki adamlar kamuoyunun ne düşündüğüyle ilgilenmek zorunda değil. Silahları tereyağının önüne koyuyorlar, bizse hemen her şeyi silahların önüne koyuyoruz.

Buna yanıt olarak Sovyet Savunma Bakanlığı gazetesi Krasnaya Zvezda (Kızıl Yıldız), Thatcher'a "Demir Leydi" lakabını taktı. Lakap, kısa zamanda Moskova Radyosu tarafından tüm dünyaya yayıldı. Thatcher bu lakabı sevdi ve boyun eğmez - kararından dönmez kişiliğinin simgesi olarak benimsedi.
Kurduğu gölge kabinede Heath taraftarlarına da yer verdi ve Muhafazakâr Parti içindeki farklı görüşlerin temsil edilmesine gayret etti. Monetarist maliye görüşlerini Parti'ye kabul ettirmek için dikkatli davranmak zorundaydı. Heath hükûmetinin adem-i merkeziyetçi İskoçya siyasetine son verdi. Ocak 1978'de Granada Televizyonu'na verdiği bir mülakatta "İnsanlar bu ülkenin başka bir kültürün insanları tarafından işgal edilece

Marshall Planı, II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konmuş ABD kaynaklı, antikomünist hedefleri olan bir ekonomik yardım paketidir. 16 ülke, bu plan uyarınca ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.
Marshall Planı'na karşılık SSCB, Doğu Bloku ülkelerinden gelen büyük miktarda kaynağın SSCB'ye savaş sırasında Mihver Güçlerine katılma tazminatı olarak ödenmesine rağmen, Molotof Planı olarak bilinen kendi ekonomik planını geliştirecekti.

II. Dünya Savaşı sonrasında Truman Doktrini, esas itibarıyla Sovyetler Birliği'nin doğrudan doğruya baskısı ve tehdidi altında olduğu vurgulanmış ve buna istinaden sadece Yunanistan ve Türkiye'ye askeri yardım öngörmüştür. Fakat bu sırada Avrupa'nın durumu iktisaden son derece kötüdür. Altı yıllık savaş, bütün ülkelerin ekonomik kaynaklarını tüketmiştir. Savaş, bütün ülkelerde ağır tahribat yapmıştır. Sovyetler Birliğinin, bu durumu fırsat bilerek komünizm propagandasını şiddetlendirmiştir. Bunun üzerine ABD, 1945 Haziranı ile 1946 sonu arasında Batı Avrupa ve beraberindeki 16 ülkeye toplamda 15 milyar dolar ekonomik yardımda bulunmuştur. Fakat bu yardım, bütçe açıklarının kapanması, ithalat için kullanılması yüzünden sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine ABD yeni planlar aramış ve Dışişleri Bakanı George Marshall'ın "Marshall Planı" 5 Haziran 1947 günü Harvard Üniversitesi'nde verdiği bir nutukta açıklanmıştır. Buna göre, "Avrupa ülkeleri her şeyden önce kendi aralarında bir ekonomik iş birliğine girişmeliler ve birbirlerinin eksikliklerini kendileri tamamlamalılar, bu genel iş birliği sonunda bir açık ortaya çıktığında Amerika, bu açığın kapatılması için yardım etmeli. Bunun için de önce bir iş birliği programı yapmalılar." ilkesi benimsenmiştir.

Marshall Planı adını alan bu teklifi görüşmek üzere 27 Haziran 1947'de Paris'te bir toplantı yapıldı. George Marshall, bu planına Sovyetler ile uydularını da dahil ettiği için, Paris Toplantısı'nı sabote etmek için SSCB katıldı. SSCB 2 Temmuz'dan sonraki toplantılara katılmadı.
11-13 Temmuz 1947 Paris KonferansıSovyetler Birliği, Çekoslovakya, Polonya ve Finlandiya dışındaki Avrupa ülkelerinin dışişleri bakanlarının katılımıyla düzenlenen Paris Konferansı'nda, bakanlar ABD'ye sunulacak Avrupa Telafi Programı üzerinde anlaştılar. ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall'ın daveti üzerine hazırlanan Avrupa Telafi Programı "Marshall Planı" olarak adlandırılmaktadır.
ABD Kongresi Marshall Planını 11 Eylül 1947'de onaylamış, Harry S. Truman planı 3 Nisan 1948 tarihinde imzalamıştır.

17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihinde Birleşik Krallık, SSCB ve Amerika Birleşik Devletleri arasında düzenlenen Potsdam Konferansı’nda görüşülen önemli konulardan birisi de Türk Boğazları konusu olmuştur.

18 Temmuz gecesi yemekte Sovyetler Birliği lideri Stalin, Birleşik Krallık lideri Churchill’e, Türkiye-SSCB arasındaki bir ittifakın ancak aralarındaki anlaşmazlıkların çözülmesiyle mümkün olacağını, fakat Türkiye’nin Kars ve Ardahan’ı SSCB’ye geri vermeyi, Montreux Antlaşması’nı tartışmayı reddettiğini söyledi. Daha sonra 23 Temmuz gecesi başka bir yemekte Stalin, Churchill’e “Eğer Marmara’da bize tahkim edilmiş bir pozisyon vermeniz mümkün değilse o zaman Dedeağaç’ta bir üs alamaz mıyız?”
diye sorarak Boğazların denetimi ile ilgili niyetini açıkça dile getirdi. Churchill, Boğazlarda SSCB’nin istediği yönde bir düzenlemeyi desteklediğini ama bunun Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanıma  koşuluna bağlı bulunduğunu söylemiştir.

SSCB'nin tavrı ve ABD çıkarlarına ters istekleri üzerine Potsdam Konferansı’ndan kısa bir süre sonra, ABD’nin Boğazlarla ilgili politikası görüşmelerin sonunda değişmiştir ve ABD Türkiye'yi destekleme kararı almıştır. ABD'nin destek kararına dönemin Türkiye hükûmeti ABD lehine taraf olmuş ve böylece ikili ilişkilerde büyük gelişmeler olmuştur. Bu durum Marshall Planı doğrultusunda ABD'nin Avrupa ülkelerine yaptığı Marshall yardımlarını da kapsayan günümüz ABD-Türkiye ilişkilerine dek sürmüştür.

Medenileştirme misyonu veya uygarlaştırma görevi (Fransızca: Mission civilisatrice; İngilizce: Civilizing mission; İspanyolca: Misión civilizadora; Portekizce: Missão civilizadora), özellikle 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönemde Batı Avrupalı sömürgeci güçlerin, Doğu dünyasının putperest ve ilkel kültürleri olarak algıladıkları ülkelere Batı medeniyetini yaymakla yükümlü olduklarını iddia etmeleriyle ortaya çıkan, yerli halkların modernleşmesini ve Batılılaşmasını kolaylaştırma iddiasıyla askeri müdahale ve sömürgeleştirme faaliyetleri için kullanılan siyasi bir gerekçedir.
Terim en belirgin şekilde Fransız sömürgeciliğini meşrulaştırmak için Avrupa kültürünün bir ilkesi olarak kullanıldı. Medenileştirme misyonu aynı zamanda İngiliz, Alman ve ABD sömürgeciliği için popüler bir gerekçeydi. Emperyalist devletlerin ekonomik sömürüsü ve dayatmasına ek olarak, medenileştirme misyonunun ideolojisi, beyaz olmayan Öteki olarak "ilkel halkların" Doğu Avrupa'nın sömürgelerinin kültürel olarak asimilasyonunu gerektiriyordu.

Neo-Marksizm, Marksizmi ve Marksist teoriyi tipik olarak eleştirel teori, psikanaliz veya varoluşçuluk (Jean-Paul Sartre örneğinde oluğu gibi) gibi diğer entelektüel geleneklerden unsurları birleştirerek değiştiren veya genişleten 20. yüzyıl yaklaşımlarını kapsar.
Neo-Marksist teorideki senkretizme bir örnek Erik Olin Wright'ın Weberian sosyolojisi, eleştirel kriminoloji ve anarşizmi içeren çelişkili sınıf konumları teorisidir. Neo-Marksist olarak belirlenen bazı teorisyenler ve gruplar, ortodoks Marksizminin veya diyalektik materyalizmin algılanan eksikliklerini desteklemeye çalıştı. Herbert Marcuse ve Frankfurt Okulu'nun diğer üyeleri gibi birçok tanınmış neo-Marksist, tarihsel olarak sosyolog ve psikologtu.
Neo-Marksizm, Yeni Sol'un geniş çerçevesine girer. Sosyolojik anlamda neo-Marksizm, Max Weber'in statü ve güç gibi sosyal eşitsizlik konularındaki geniş anlayışını Marksist felsefeye ekler. Neo-Marksizm örnekleri arasında eleştirel teori, analitik Marksizm ve Fransız yapısalcı Marksizmi bulunur.

Neo-Marksizm, geleneksel Marksist teorinin yeterince ele alamadığı sosyal ve politik sorunların bir sonucu olarak gelişti. Bu düşünce tekrarı, geçmişin devrimci ve çoğu zaman şiddet içeren yöntemlerinden ziyade barışçıl ideolojik yayılmaya yöneldi. Ekonomik olarak, neo-Marksist düşünce liderleri sınıf savaşı üzerine halk feryadı döneminin ötesine geçti. Bu liderler sınıf savaşını çözmek için uygulanabilir modeller tasarlamaya çalıştı. Neo-Marksizmin genellikle birbirleriyle ve teorileriyle uyum içinde olmayan birçok farklı dalı vardır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, bazı neo-Marksistler muhalefet ederek Frankfurt Okulu'nu kurdu. 20. yüzyılın sonlarına doğru neo-Marksizm ve diğer Marksist teoriler demokratik ve kapitalist Batı kültürlerinde lanetli hale geldi ve bu terim Kızıl Korku sırasında olumsuz çağrışımlar kazandı. Bu nedenle, o zamandan beri aynı ideolojinin sosyal teorisyenleri kendilerini neo-Marksizm teriminden koparmaya eğilimlidirler. Bu düşünürlerin örnekleri arasında David Harvey ve Jacques Fresco vardır. Bazıları liberter sosyalizmi neo-Marksizmin yeniden markalanmış bir örneği olarak görüyor.Neo-Marksizm, geleneksel Marksizmin cevaplayamadığı bir takım problemlerin teorik olarak gelişmesinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. gelişmiş emek hareketine rağmen sosyalist devrimlerin neden Batı Avrupa'da gerçekleşmediği sorusu; neden Avrupa'da aynı zamanda Nazi hareketinde bir artış oldu. Bu tür sorular Marksizm çerçevesinde ciddi bir teorik araştırmaya ve neo-Marksizmin ortaya çıkmasına yol açtı.
Neo-Marksizm, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ilk önemli başarılarına György Lukács, Karl Korsch ve Antonio Gramsci'nin araştırmasıyla geldi. 1923 yılında Frankfurt am Main Üniversitesi'nin bir birimi olarak kurulan Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nden, neo-Marksizmin en önemli alanlarından biri büyüdü - sözde disiplinlerarası sosyal teori. Frankfurt Okulu. Kurucuları, görüşleri Marksist teoriyi bir bütün olarak önemli ölçüde etkileyen Max Horkheimer ve Theodore Adorno'ydu, özellikle Naziler Almanya'da iktidara geldikten sonra New York'a göç ettiler.
20. yüzyılın ikinci yarısının neo-Marksizminde. iki ana alan vardır - “insancıl” ve “bilimsel” [1]. "Hümanist" neo-Marksizm, tarihsel felsefenin öznesi olan insan felsefesinin merkezine koyar. Öncelikle Marx'ın ilk çalışmalarına, öncelikle "1844'ün Ekonomik ve Felsefi El Yazmalarına" ve ayrıca Marksist olmayan felsefenin fikirlerine güvenir. [2] “İnsancıl” neo-Marksizm'in temel sorunu bilinç ve bilinç kontrolü sorunudur. Bu nedenle, kültürel hegemonya sorununun ortaya çıktığı Antonio Gramsci tarafından Hapishane Defterlerinin yayınlanması, oluşumuna önemli bir itici güç olarak kabul edilmektedir. Klasik Marksizm'de yoktu.
Neo-Marksizmin bilim adamı eğilimi, 1960'ların ortalarında yapısalcılığın etkisi altında ortaya çıktı. Buradaki kilit figür L. Althusser'di (bkz. Yapısalcı Marksizm). D. Lukacs ve J.P. Sartre kavramlarını eleştiren Althusser, 1845 yılına kadar antropolojik yönelimli görüşleri ile olgun Marx'ın epistemolojik boşluğunu vurguladı ve Marksizmi “teorik anti-hümanizm” olarak yorumladı [1].
Resmi neo-Marksist örgütler yoktur. Ayrıca, neo-Marksizm için, 1960'ların sonlarında öğrenci devrimleri ve sosyal reformlardan sonra oluşturulan hem modern "ortodoks" Marksizmden ve post-Marksizmden açıkça ayırt edilmesini mümkün kılacak net bir disiplin çerçevesi yoktur.
Neo-Marksizmin birçok alanının silahlı devrimler fikrini, olayların daha barışçıl bir şekilde gelişmesi lehine terk ettiği düşünülmektedir - devrim fikrini korurken şiddet fikrinden vazgeçmek. Neo-Marksistler ayrıca sınıf mücadelesinin temel kavramlarını (örneğin Hans-Jürgen Krall'ın yaptığı gibi) dönüştürerek yeni ekonomik modeller yaratmaya çalışırlar. Modern dünyada neo-Marksizmin gelişimi, genellikle kolektif olarak “eleştirel teori” olarak adlandırılan daha geniş bir entelektüel hareket çerçevesinde gerçekleşir.

Eleştirel teori, 20. yüzyılın ilk yarısında, özellikle ekonomik determinizme eğilimi olan Marksist düşünceden memnun olmayan bir grup Alman neo-Marksistinin ürünüdür. Eleştirel teorinin yazarları, 20'li yılların başında Frankfurt'taki Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nde (Almanya) çalışan bir grup araştırmacıydı. Daha sonra onlara Frankfurt Okulu adı verildi. Naziler 1933'te iktidara geldikten sonra enstitü kapatıldı ve çalışanlarının çoğu Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmek ve Columbia Üniversitesi (New York) enstitüsünde çalışmaya devam etmek zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, bazı gruplar Almanya'ya döndü.
(M. Horkheimer, T. Adorno), diğerleri, örneğin Marcuse, ABD'de kaldı. Eleştirel teorinin Frankfurt Okulu'nun ötesine geçtiğini ve Amerikan politik teorisinde büyük bir etkiye sahip olduğu söylenmelidir. Bununla birlikte, yönelimlerinde, öncelikle bir Avrupa karakterindedir. Frankfurt Okulu'ndaki en ünlü katılımcılar arasında, okulun kurucusu Theodor Adorno ve önde gelen temsilcileri - M. Horkheimer, G. Markuse, E. Fromm, J. Habermas, F. Pollock ve diğerleri belirtilmelidir.
Eleştirel teori temel olarak sosyal ve entelektüel yaşamın çeşitli yönlerine odaklanır. Eleştirel teoriyi spiritüelleştiren Marksizmin her şeyden önce felsefi fikirlerin eleştirel bir analizi ve daha sonra kapitalist sistemin doğası olarak oluştuğu bilinmektedir. Bu nedenle, en başından beri eleştirel “okul” hem toplumun sorunlarına hem de çeşitli biliş sistemlerine girmiştir. Kritik forma rağmen, bu grup araştırmacıların temel amacı toplumun doğasının kapsamlı bir analiziydi. Durum böyle olunca da, trendin tüm taraftarları her zaman mevcut fikir ve fikirlere karşı olduklarını beyan etmişlerdir.
Marksist teorinin varyasyonlarından biri olan eleştirel teori, Marksizmin eleştirisi ile başladı. Pathos büyük ölçüde ekonomik determinizme veya başka türlü mekanik Marksizme yönelmişti. Bazı eleştirmenler (örneğin, Jürgen Habermas) Marx'ın orijinal eserlerinde ekonomik determinizmi keşfetmeye çalıştı, ancak çoğu Marksist pozisyonların çoğunu mekanik bir şekilde alan neo-Marksizmi eleştirdi. Eleştirmenler, ekonomik alana öncelik verdikleri için ekonomik determinizmin yanlış olduğunu düşünmediler, ancak sosyal yaşamın diğer alanlarına daha az dikkat edilmemesi gerektiğinden, tek taraflı olarak düşündüler. Dengeyi yeniden sağlamak için, eleştirel “okul” odağını kültürel alana kaydırdı. Eleştiri sadece Marksist teorilere değil, aynı zamanda, örneğin, Marksizm (örneğin Marcuse) temelinde inşa edildiğine inandıkları Sovyetler Birliği'nin uygulamasına da yönelikti.Bazı felsefi araştırma yöntemleri, özellikle pozitivizm de eleştirinin konusu oldu. Kısmen, bu eleştiri bir dereceye kadar pozitivist bilgi teorisini tanıyan ekonomik determinizm eleştirisiyle ilişkilidir. Bildiğiniz gibi pozitivizmin önemli önermelerinden biri, aynı bilimsel yöntemin tüm bilgi alanlarında uygulanabileceği iddiasıdır. Pozitivistler doğa bilimlerini bir doğruluk ve kesinlik standardı olarak kabul ettiler ve diğer tüm bilimlere genişlettiler. Pozitivistler inandılar bu bilgi doğada tarafsızdır. İnsan değerlerini araştırma sürecinden çıkarmanın gerekli olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç, onları bilimin bu ya da bu toplumsal eylem hakkında herhangi bir öneri veremeyeceği sonucuna götürdü. Eleştirel “okul” pozitivizme çeşitli nedenlerle karşı çıktı. İlk olarak, pozitivizm sadeleştirme eğilimi gösterdi.İkincisi, doğal dünyaya benzeterek sosyal dünyayı dikkate almaları. Eleştirel teorinin temsilcileri, pozitivistlerin aksine, insan faaliyetleri ve bunun sosyal yapılar üzerindeki etkisi üzerinde durdular. Başka bir deyişle Haber-mas'a göre pozitivizm, aktörleri (aktörleri) gözden kaçırdı, onları esasen "doğal güçler" tarafından harekete geçirilen pasif unsurlara indirgedi. Bu nedenle Habermas, genel bilim yasalarının insan eylemlerini açıklamak için doğrudan uygulanabileceğini kabul edemeyeceğine inanıyordu.Üçüncüsü, pozitivizm belirli hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlara özellikle dikkat etti, ancak hedefleri kendileri anlayamadı. Sonuç olarak, eleştirmenler pozitivizmin doğası gereği son derece muhafazakâr olduğu ve mevcut sisteme meydan okuyamayacağı sonucuna vardılar. Pozitivizm, aktör ve araştırmacıyı pasifliğe mahkûm eder. Marksistler, en yeni türden bile, teori ve pratiği bağlamayan bir teoriyle anlaşamazlardı.Birçok neo-Marksist genellikle pozitivizmi (örneğin, yapısalcılığın, analitik Marksizmin yandaşları) reddetti ve hatta Marx'ın kendisinin pozitivizm tarafından günah işlediğine inanıyordu.Bununla birlikte, eleştirel literatürün çoğu modern toplumun ve çeşitli bileşenlerinin analizine ayrılmıştır. Marx'ın ilk eserleri esas olarak ekonomi çalışmalarına adanmıştır. Eleştirel teori, bugün kapitalist sistemin gerçekliği olarak kabul edilenler ışığında, ekonomiden vurgulayarak kültür düzeyine kaymıştır. Başka bir deyişle, egemenlik merkezi ekonomiden kültür alanına doğru kaymıştır. Bu nedenle, eleştirel “okul” tahakküm sorununa olan ilgisini korumuştur, ancak modern dünyada bunun büyük olasılıkla ekonomik değil kültürel u

Roma Kulübü, kendilerini İnsanlığın geleceği için ortak bilgi paylaşımı yapan dünya vatandaşları grubu olarak tanımlayan bir düşünce kuruluşu. 1603 yılında kurulan Accademia dei Lincei'nin farklı bir yüzü olan Roma Kulübü, 1968 yılında İtalyan sanayici Aurelio Peccei ve İskoç bilim insanı Alexander King tarafından kurulmuştur. Akademi dünyası, sivil toplum, diplomasi ve sanayi alanlarındaki bazı isimler Kulübün çalışmalarına iştirak etmektedir. Hasan Özbekhan, Erich Jantsch ve Alexander Christakis diğer kurucu üyelerdir.

Finansal, toplumsal, siyasal ve diğer konularda küresel bazda kapsamlı analizler ve tavsiyeler yayımlanmaktadır.
Popüler olan çalışmalarından biri 1972'de Büyümenin Sınırları adıyla yayınladıkları kitaptır. Kitap 5 yılda bir yeni değerlendirmelerle eklemlenmektedir.
Popüler olan çalışmalarından biri de 1991 yılında Birinci Global Devrim adıyla yayınladıkları kitaptır. Kitaptaki siyasi analizlerden biri, Komünizm'in yok olduğu ve artık yeni bir rakibin ortaya çıkacağıydı. Kastedilen yeni rakibi İslam olarak yorumlayan çevreler vardır.

Roma Kulübü'nün dünyayı yönettiği iddia edilen bir kısım Küresel Elit topluluğun akıl merkezi olduğu iddiaları vardır. 300'ler Komitesi kitabının yazarı John Coleman, bu iddiada bulunanlardan biridir.

Ronald Wilson Reagan (/ˈreɪɡən/ RAY-gən; 6 Şubat 1911 – 5 Haziran 2004), 1981-1989 yılları arasında 40. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak görev yapan Amerikalı siyasetçi ve aktör. Cumhuriyetçi Parti üyesi olan Reagan, Amerikan tarihinin en önde gelen muhafazakâr figürlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Kuzey Illinois'in küçük kasabalarında büyüyen Reagan, 1932'de Eureka Koleji'nden mezun oldu ve çeşitli bölgesel radyo istasyonlarında spor yorumcusu olarak çalıştı. 1937'de Kaliforniya'ya taşındı ve orada tanınan bir sinema oyuncusu oldu. Reagan, 1947'den 1952'ye ve 1959'dan 1960'a kadar iki kez Sinema Oyuncuları Derneği'nin başkanlığını yaptı. 1950'lerde televizyonda çalıştı ve General Electric için muhabirlik yaptı. Reagan'ın 1964 başkanlık kampanyası sırasında yaptığı "Seçim Zamanı" konuşması onu yeni bir muhafazakâr figür olarak yükseltti. 1966'da Kaliforniya valisi seçildi. Valiliği sırasında vergileri artırdı, eyaletin bütçe açığını fazlaya çevirdi ve İfade Özgürlüğü Hareketi'ne sert baskılar uyguladı. Reagan, 1976 Cumhuriyetçi başkanlık ön seçimlerinde görevdeki başkan Gerald Ford'a meydan okuyup kaybettikten sonra Cumhuriyetçi adaylığı kazandı ve ardından 1980 başkanlık seçimlerinde görevdeki Demokrat başkan Jimmy Carter'a karşı ezici bir zafer kazandı.
Reagan ilk döneminde, stagflasyon döneminde ekonomik deregülasyon ve hem vergilerde hem de devlet harcamalarında kesintileri içeren "Reaganomics"i uyguladı. Silahlanma yarışını kızıştırdı ve Soğuk Savaş politikasını, Richard Nixon tarafından Sovyetler Birliği ile kurulan yumuşama politikalarından uzaklaştırdı. Reagan ayrıca 1983 yılında ABD'nin Grenada'yı işgal etmesini emretti. Ayrıca, bir suikast girişiminden kurtuldu, kamu sektörü işçi sendikalarıyla mücadele etti, uyuşturucuya karşı savaşı genişletti ve başkanlığının başlarında ABD'de başlayan AIDS salgınına yanıt vermekte yavaş davrandı. 1984 başkanlık seçimlerinde Carter'ın başkan yardımcısı Walter Mondale'i bir başka ezici zaferle yendi. Reagan'ın ikinci dönemine 1986 Libya bombardımanı, İran-Irak Savaşı, Kontraları finanse etmek için İran'a gizli ve yasadışı silah satışı ve Sovyet lideri Mihail Gorbaçov ile Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması ile sonuçlanan görüşmelerde daha uzlaşmacı bir yaklaşım da dâhil olmak üzere dış ilişkiler damgasını vurdu.
1989'da Reagan, Amerikan ekonomisinde enflasyonun önemli ölçüde düşmesi, işsizlik oranının azalması ve ABD'nin barış dönemindeki en uzun genişleme dönemine girmesiyle başkanlığı bıraktı. Aynı zamanda, vergilerdeki kesintiler ve askeri harcamalardaki artış nedeniyle ulusal borç, 1981'den bu yana neredeyse üç katına çıktı. Reagan'ın politikaları aynı zamanda Soğuk Savaş'ın sona ermesine ve Sovyet komünizminin sona ermesine de katkıda bulundu. Alzheimer hastalığı, Reagan'ın başkanlığı sonrasında fiziksel ve zihinsel kapasitesinin hızla kötüleşmesine ve nihayetinde 2004 yılında ölümüne neden oldu. Tarihçiler ve akademisyenler onu tipik olarak Amerikan başkanları arasında orta ve üst sıralarda göstermişlerdir ve başkanlık sonrası halk tarafından onaylanma oranları genellikle yüksektir.

Ronald Wilson Reagan 6 Şubat 1911'de, Illinois eyaletinin Tampico köyünde bulunan ticari bir binanın 2. katındaki apartman dairesinde dünyaya geldi. Nelle Clyde'nin (evlenmeden önceki soyadı:Wilson; 1883–1962) ve Jack Reagan'ın (1883–1941) küçük oğluydu. Jack, ataları Tipperary Kontluğu göçmeni İrlandalı Katolik olan, bir kundura satıcısı ve hikâye anlatıcısıydı. Nelle ise İngiliz, İrlandalı ve İskoç kökenliydi. Reagan'ın ağabeyi, Neil Reagan (1908–1996), reklam yöneticisi oldu
Babası görüntüsünün "şişman küçük Hollandalı"ya benzemesi ve "Hollandalı çocuk" saç kesiminin olmasından dolayı Reagan'a "Hollandalı" lakabını taktı. Lakabı gençliği boyunca ona yapıştı. Reagan'ın ailesi kısa süreliğine Monmouth, Galesburg ve Chicago gibi Illinois'deki birçok kasaba ve şehirde yaşadı. 1919'da Tampico'ya geri döndüler. Dixon'a temelli yerleşmelerine kadar H. C. Pitney Variety Mağazası'nın üst katında yaşadılar. Reagan başkan seçildikten sonra, Beyaz Saray'ın özel bölgelerinin üst katında oturuyordu ve "yine bir mağazanın üzerinde yaşadığını" söylüyordu.

Ronald Reagan annesine "her zaman insanın en iyisini bulmayı bekledim ve genellikle de buldum." yazdı. Annesi Mesih'in Havarileri kilisesine düzenli olarak giderdi. Orada aktif ve çok etkiliydi. Sık sık Pazar okulu hizmetlerine liderlik yapar ve bu hizmetler sırasında cemaate İncil okumaları verirdi. Duanın gücüne inanan sağlam bir inanç sahibi olarak, kilisede ibadet toplantıları yürütür ve papaz şehir dışındayken hafta ortasında dualardan sorumlu olurdu. Annesi ayrıca Sosyal İncil hareketine de bağlıydı. Annesinin kiliseye olan güçlü bağlılığı oğlu Ronald'ın babası gibi Katolik olmak yerine Protestan Hristiyan olmasına tesir etti. Ronald ayrıca annesinin kendi inançlarını güçlü bir şekilde etkilediğini de belirtti: "Annemin o inancı bana çok derinden aşıladığını biliyorum." Reagan kendini yeniden doğmuş bir Hristiyan olarak tanımlardı.
Reagan'ın özellikle insanların iyiliğine karşı güçlü bir inancı vardı. Bu inancın kaynağı, annesinin iyimserlik inancı ve Mesih'in Havarileri inancı ile 1922'de vaftiz edilmesiydi. Afroamerikan sivil haklar hareketinin çok öncesinde, o dönem için Reagan'ın ırkçılığa karşı çıkması olağandışıydı. Kolej futbol takımı ile yerel bir otelde kalırken iki siyahi takım arkadaşının orada kalmasına izin verilmedi. Bunun üzerine Reagan onları Dixon'dan 24 km uzaktaki ailesinin evine davet etti. Annesi de arkadaşlarını bir gece kalmaya ve ertesi sabah kahvaltı etmeye davet etti.
 Babası Katolik mirası gereği anti-semitizm ve siyah karşıtı olmasından dolayı Ku Klux Klan'a şiddetli bir şekilde karşıydı. Reagan tanınmış bir oyuncu olduktan sonra, II. Dünya Savaşı sırasında ırksal eşitlik lehine konuşmalar yapardı.

1911 yılında, Nelle Wilson Reagan ve bir kundura satıcısı olan John Reagan'ın ikinci oğlu olarak Tampico'da (Illinois) dünyaya geldi. Eureka College'den 1932 yılında mezun olan Reagan, Iowa'da radyo spor spikeri olarak çalışmaya başladı. 5 yıl boyunca radyoda spiker olarak çalıştıktan sonra, 1937 yılında ilk filmi Love Is on the Air de rol aldı. İzleyen yıllarda aralarında Dark Victory (1939; Ölüme Kadar), Kings Row (1942), The Hasty Heart (1950; Aceleci Kalp) ve Hellcat of the Navy (1957; Kahraman Denizciler) bulunduğu yaklaşık 50 filmde rol aldı. Casablanca (1942) filmi çekilirken, Humphrey Bogart'ın rolü için ilk önce Reagan düşünülmüştür.
Amerikan Hava Kuvvetleri için 1942-1945 yılları arasında eğitim filmleri yapan Reagan, 1947-52 ve 1959-60 arasında Sinema Oyuncuları Loncası'nın başkanlığını yaptı. Bu sırada komünist görüşlü olduğu ileri sürülen sanatçılara karşı yürütülen kampanyada etkin rol oynadı. 1940'lı yıllarda eşi Jane Wyman'yle birlikte Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) gizlice muhbirlik yaparak sinema endüstrisinde komünist olduğuna inandığı pek çok kişiyi ihbar etti.

Hollywood'da siyasete gireceğinin işaretlerini veren Reagan, hep Demokrat Parti'ye yakınlığıyla bilindi. Ancak 1962'de Cumhuriyetçi Parti'ye geçti ve ünlü Hollywood yıldızlarının aleyhteki propagandasına rağmen 1966'da Kaliforniya valisi seçildi. 1970'te aynı göreve ikinci kez seçildi.
1968 ve 1976'daki iki başarısız girişimin ardından 1980'de Cumhuriyetçilerin rakipsiz başkan adayı olmayı başardı. Tutucu görüşlerle geleneksel Amerikan değerlerini iyimser bir bakış açısıyla savunduğu başarılı bir seçim kampanyasının sonunda, rakibi Jimmy Carter karşısında oyların yüzde 51'ini alarak başkanlığa seçildi. 69 yaşında başkan olarak ABD tarihinde seçilen en yaşlı başkan olarak bir ilki de gerçekleştirdi.

Yemin ettiği gün, İran rehine krizinin çözülmesi, iki ay sonra ise John Hinckley, Jr. tarafından düzenlenen suikast girişiminden ağır yaralı olarak kurtulması, Hollywood'dan kalma "kahraman" imajını pekiştirmesine neden oldu.

Ekonominin arz yanına öncelik veren iktisat politikalarını benimseyen Reagan, vergileri düşürürken aynı anda askeri harcamaların artırılmasını ve savunma dışı harcamaların büyük ölçüde kısılmasını önerdi. Bu doğrultudaki politikalar sonucunda enflasyon yüzde 3,5 oranında düşerken, 1982'de yaşanan durgunluktan sonra büyüme hızı oldukça düşük kaldı ve vergi indirimleri büyük bütçe açıklarına yol açtı. 1981-86 döneminde iç borçlar iki katına çıktı. Askeri harcamalarla delinen bütçeyi, sosyal güvenlik sistemi yükünü devletin omuzlarından kaldırarak dengeleyen Reagan, Ulusal Havacılık İdaresi'ne karşı Ağustos 1981'de greve giden 11 binden fazla hava trafik kontrolörünü işten çıkardı.
Sandra Day O'Connor'ı, Yüksek Mahkeme'nin ilk kadın yargıcı olarak atadı.
1984'te Demokrat Parti'nin başkan adayı Walter Mondale karşısında yeniden başkanlığa adaylığını koyan Reagan, halkla iletişim kurmadaki yeteneğinin de yardımıyla Mondale karşısında oyların yüzde 59'unu alarak ezici bir zafer kazandı ve ikinci kez başkan oldu. Aktörlük deneyimi olan Reagan, karizması, espri anlayışı, zarif, iyimser ve neşeli görünümüyle TV'den halka hitap ederken doğrudan gözlerin içine bakarak kitleyi çok iyi yakalıyordu.

Vietnam Savaşı'nda uğranılan yenilgiden sonra liderliğinden büyük kuşku duyulmaya başlanan ABD, Üçüncü Dünya'da çok toprak ve güç kaybetmişti. Reagan'ın seçilmesi seçkin sağcılar için bunları geri alma fırsatı olmuştu. Reagan başkanlığı sırasında ABD tarihinin savaş dönemleri dışındaki en büyük askeri girişimini başlattı. 1983'te ortaya attığı, pek çok kimse tarafından ütopya veya fantezi olarak nitelenen ve ana akım medya tarafından "Yıldız Savaşları" olarak adlandırılan Stratejik Savunma Girişimi (SDI) adıyla bilinen tartışmalı program çerçevesinde, ABD'de stratejik bir savunma sisteminin kurulmasını önerdi.
Dış ilişkilerde komünizm karşıtı katı bir tutum benimseyerek "Kötülük İmparatorluğu" adını taktığı Sovyetler Birliği'yle yürütülen silah indirimi görüşmelerine büyük bir ihtiyat ve isteksizlikle yaklaştı. Buna rağmen, 1985'te iktidara gelen SSCB lideri Mihail Gorbaçov'la beklenmedik bir yakınlık kurd

Sosyo-kapital ya da sosyal sermaye, daha önce akademisyen olmayan geleceği öngören birçok yazarın öngördüğü bir gelecek öngörüsü olsa da akademisyenler tarafından bilimsel bir dayanağı bulunmadığı gerekçesiyle tam olarak takdir görmemiş olsa da 2008 ortalarında başlayan ekonomik küresel kriz sonrası bu öngörüler üzerine yazılan birçok eser ciddi bir şekilde farklı akademisyenler tarafından incelenmeye ve kabul görme sürecine girmiştir.
Sosyal sermaye terimi uzun yıllar boyunca sosyolojik bir tartışma olarak devam etmiştir.Bu tartışma içerisinde Émile Durkheim,Max Weber,Adam Smith gibi bilim insanları konudan bahsetmişlerdir.Klasik iktisatçılar bu noktada bireyi göz ardı etmişlerdir.Sosyal bilimlerin bireyselliği aşırı ön planda tutması, sosyal sermayeyi doğurmuştur.1980'li yılların liberal liderlerinin aşırı bireyselciliği ön planda tutması sosyal sermayeyi doğurmuştur.
Sosyal sermayenin asıl hareket ettiği nokta, kavramın mottosu ilişkilerin önemli olduğudur.Kelime manasından da sosyal sermayenin bireye değil topluma yönelik oluşturulan bir kavram olduğu anlaşılıyor.Geçmişte Karl Marx ile anılan sermaye kavramı, bugün sadece ekonomik seberlerle anılmamaktadır.Sosyal sermaye kavramı farklı disiplin ve anlayışlardan benimsenmiş ve esinlenmiş bir kavramdır.Kapsamı genişleyen sosyal sermaye, farklı dalların gelişmesine de katkıda bulunmuştur.Kavramın temelinde sevgi, saygı, ahlaki temeller yatar.Litaretürde ilk defa Robert Putman ile birlikte görebiliyoruz.;Toplum için ortak normlar oluşturulmasına ve bunların savunulmasına katkıda bulunmuş bir bilim insanıdır.Bourdieu ve Fukuyama gibi insanlar da sosyal sermaye kavramına katkıda bulunmuşlardır.Coleman gibi insanlar tarafından sosyal sermaye, bütün sosyal kimliklerin yararlanabileceği bir kavram olarak kullanılmıştır.Normlar ve güven kelimeleri, sosyal sermaye kavramının anahtar kelimeleridir.Bireylerin iletişim kurma düzeyi ve ağı yapısı ve bireylerin kendi içlerindeki bağlar, sosyal sermayeyi Putnam'a göre belirleyen temel unsurlardır.Sosyal sermayenin var olduğu durumlarda bu iki unsur da yüksek seviyesindedir.İki unsurun da yüksek olması gerekir.
Toplumların sosyal sermaye ağlarına bağlı bulunanlar arasında iktisadi, siyasal, sosyal ve psikolojik anlamda kaydedilen ilerlemeler sayılabilir. Paranın tek başına insanoğlunu mutlu etmediği gibi, insanların uygarlık seviyesine ulaşmasındaki ahlak, erdem, inanç, değerler ve komşuluk ilişkileri gibi kavramlara da ihtiyaç vardır.Sosyal sermaye yönünden güçlü ancak beceri ve yetenekler bağlamında zayıf olarak nitelendirilen bir toplumda ekonomik refahın olması beklense bile güven ve değerler gibi konular bakımından eksik kalması gözlenir ve barış ve huzur açısından olumsuz sonuçlar doğurur.Bu noktada sosyal sermayenin, kültüre ve değerlere sahip çıkan bir toplum oluşması yönünde işlevi vardır.
Eğitim, bilgi ve beceriler ile insanın ya da firmanın mal üretim eğrisi yükselebilir.Üretilen mal ve hizmetlerin artması ve çeşitlenmesi konusunda beşeri ya da sosyal sermayenin rolü büyüktür.Bu sonuçlar doğrultusunda ekonomik refahın arttığı gözlemlenebilir.Sosyal sermaye, sosyal refahın önce sağlanması sonrasında da artması konusunda topluma fayda sağlar.
Sosyal sermaye kavramına Dünya Bankası(WB) ve IMF gibi uluslararası kurumlar da önem vermiş ve bu konuda birtakım çalışmalar yapılmıştır.1990'lı yıllarda kavramın özellikle ekonomik özelliği üzerinde durulmuştur.Özellikle sosyolog ve siyaset bilimcilerin son yıllarda konuya ilgi gösterdikleri görüşmüştür.Böylece ekonomik sorunların yanı sıra sosyal sorunların çözümü için de çabalar sarf edilmektedir.Sosyal sermaye bu diğer dalların da birbirlerine yaklaşmalarını ve birbirlerinden beslenmelerini sağlamıştır.İnsanların toplu gruplar halinde birlikte çalışıp, beraber vakit geçirebilmeleri ve değerlere sahip çıkması sosyal sermaye sayesinde mümkün olabilmiştir.Aktif hayatın verimliliğine ilişkin bildiklerimiz sosyal ilişkiler kavramının üretim ve ekonomik istikrar için de önemli olduğunu varsayıyor ve biliyoruz.Savaşlar, hastalıklar ve doğal afetlerin çözümlenmesinde sosyal ilişkilerin önemi görülmüştür.
Toplumların daha verimli, güvenli ve temiz olabilmeleri için sosyal sermayenin önemi azımsanamayacak derecede yüksektir.Bu toplumlar, kıt kaynakları daha verimli kullanarak daha konforlu ve kalkınma seviyesi yüksek bir toplum yaratırlar.Entelektüel sermayenin de etkin kullanımı ve yayılması kapsamında sosyal sermaye önemli bir yerdedir.
Sosyal sermaye, her ne kadar birey ve toplum için çok önemli olsa da ölçümünün yapılması konusunda bazı sıkıntılar yaşanmaktadır. Toplum yapılarının ve dinamiklerinin coğrafyalara göre farklılık göstermesi nedeniyle işlem zorlaşır.Sadece anket yapılarak analiz edilebilmektedir.

Simgesel sermaye

Sosyal teoriler, sosyal fenomenleri incelemek ve yorumlamak için kullanılan analitik çerçeveler veya paradigmalardır. Sosyal bilimciler tarafından kullanılan bir araç olan sosyal teoriler, farklı metodolojilerin (pozitivizm ve antipozitivizm) geçerliliği ve güvenilirliği, yapının veya kurumun önceliği ve olasılık ile zorunluluk arasındaki ilişki hakkındaki tarihsel tartışmalarla ilgilidir. Kayıt dışı nitelikteki sosyal teori, akademik sosyal ve siyaset bilimi dışında kurulan yazarlık, "sosyal eleştiri", "sosyal yorum" veya "kültürel eleştiri" olarak adlandırılabilir ve hem resmi kültürel hem de edebi bilimle ve diğer akademik olmayan veya gazetecilik dışı yazı biçimleriyle ilişkilendirilebilir.

Social Theory in the Twentieth Century and Beyond. Cambridge, UK: Polity Press. 2010. ISBN 978-0-7456-3981-9. 
Constructing Social Theory. Lanham, MD: Rowman & Littlefield. 2008. ISBN 978-0-7425-6428-2. 
An Introduction to Classical and Contemporary Social Theory: A Critical Perspective, Third Edition. Lanham, MD: Rowman & Littlefield. 2005. ISBN 978-0-7425-2493-4. 
The Social Construction of Reality: A Treatise in the Sociology of Knowledge. Garden City NY: Anchor Books. 1966. ISBN 0-385-05898-5. 
Modern Social Theory: An Introduction. Oxford, UK: Oxford University Press. 2005. ISBN 978-0-19-925570-2. 
Sociological Theories in Progress: New Formulations. Sage Publications. 1989. 
Social Theory: A Historical Introduction. 1999. 
Developing Sociological Knowledge: Theory and Method. Nelson Hall. 1989. 
Modern Social Theory. Palgrave Macmillan. 1992. ISBN 0-312-08674-1. 
Social Theory and Modern Sociology. Broadview. 1987. 
The Philosophical Discourse of Modernity. MIT Press. 1987. 
The Formations of Modernity. 1992. 
Understanding Classical Sociology. Sage. 1995. 
Globalism, Nationalism, Tribalism: Bringing Theory Back In—Volume 2 of Towards a Theory of Abstract Community. Londra: Sage Publications. 2006. 29 Nisan 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 19 Eylül 2021. 
Philosophical Foundations of the Social Sciences: Analyzing Controversies in Social Research. Cambridge University Press. 1996. 
Pure and Applied Sociological Theory: Problems and Issues. Harcourt. 1993. 
Marx, Durkheim, Weber: formations of modern social thought. Sage. 1995. ISBN 0-8039-7562-7. 
Classical & Contemporary Sociology. Hodder & Stoughton. 2000. 
The Structure of Social Action. 1937. 
The Social Scientist's Bestiary. Pergamon Press. 1992. 
Theorizing Classical Sociology. Open University Press. 1999. 
Handbook of Social Theory. Sage Publications. 2003. ISBN 0-7619-4187-8. 
Modern Sociological Theory. McGraw-Hill. 2003. ISBN 0-07-282578-2. 
A Short History of Sociological Thought. Macmillan. 2000. 
American Utopia and Social Engineering in Literature, Social Thought, and Political History. New York, Routledge. 2011. 
Social Theory: Its Situation and its Task. Cambridge: Cambridge University Press. 1987.

Soylulaştırma, İngilizce "gentrification" kelimesinin karşılığı olan ve Türkçede mutenalaştırma, seçkinleştirme, burjuvalaştırma, nezihleştirme, kibarlaştırma, centrifikasyon, jantileşme gibi kullanımları da olan "soylulaştırma", dar gelirlilerin yaşadığı, kentteki köhneleşmekte olan konut alanlarına, daha üst sınıfların yerleşmeye başlaması sürecidir.
Değişimin gerçekleştiği mahallelerde, eski ve bakımsız konutların yenilenmesiyle fiziksel iyileşmeler yaşanırken eski sakinlerin, yerlerini gönülsüz olarak sonradan gelenlere bıraktığı yerinden edilme (displacement) süreci yaşanır. Bu durumda kentsel fiziki alt yapı sabit kalsa da el, işlev ve tip değiştirilmiş olur ve var olan mahalle kültürü farklı grupların varlığıyla giderek değişime uğrar.
Başlangıç aşamasında eski sakinlerin, güvendikleri "güçlü" komşularının varlığıyla yaşam alanlarına olan aidiyet duyguları güçlenir Ancak zamanla bu semtler üst gelir gruplarının tercih ettiği yerler haline gelir, yatırımcıların ilgisini çeker ve spekülatif bir biçimde emlak fiyatları artar. Giderek mahalle dokusunda ciddi değişimler yaşanır ve genellikle kiracılardan oluşan eski sakinler gönülsüz de olsa yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalırlar.

Soylulaştırma kavramı ilk kez 1964 yılında sosyolog Ruth Glass tarafından kullanıldı. Londra'nın işçi mahallelerindeki konutların üst ve orta sınıf tarafından satın alınarak yıkılması ve yerlerine lüks konutların yapılması sonucunda mahallelerin sosyal yapısının değiştirilmesi üzerine kavramlaştırılmıştır.
1950'li ve 1960'lı yıllarda Londra ve New York gibi şehirlerde ortaya çıktı ve içerdiği yerinden edilme boyutu nedeniyle 1980'li ve 1990'lı yıllar boyunca akademik çevrelerde yoğun tartışmalara konu oldu.

Kent toplum bilimi
Kent suçu

Talcott Parsons (13 Aralık 1902 - 8 Mayıs 1979), Amerikalı sosyolog.
1902 yılında Colorado’da dünyaya gelen Talcott Parsons, 1924 yılında mezun olacağı Amherst Koleji’nde felsefe ve biyoloji okudu. 1925 yılında London School of Economics’e girdi ve burada Bronislaw Malinowski ile çalıştı. Bir yıl sonra Heidelberg Üniversitesi’nden kabul aldı ve bu dönemde, düşünsel seyrini önemli oranda etkileyecek olan Max Weber’in fikirleri ile tanıştı. Son dönem Alman düşüncesindeki kapitalizm analizleri üzerine yazdığı doktora tezi, 1927 yılında kabul edildi. Aynı yıl Harvard Üniversitesi’nde ekonomi dersi vermeye, 1931 yılından itibaren de sosyoloji dersleri okutmaya başladı. 1944’te sosyoloji profesörü oldu. 1946-56 yılları arasında Sosyal İlişkiler Bölümü başkanlığını yürüttü. 1949 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği başkanlığı yaptı.
Emekli olduğu 1974 yılına kadar Harvard Üniversitesi’nde kaldı. Parsons, en temelde klinik psikoloji ve sosyal antropolojiyi sosyoloji ile birleştiren bir akademik yönelim ortaya koymuştur. Parsons, “eylem” konusuna duyduğu ilginin yanında esasında, geniş boyutlu sistemler ve toplumsal düzen, bütünleşme ve denge sorunları üzerinde durmuştur. "The Social System" en klasik olmuş eseridir.
Öğrencileri arasında ünlü din sosyolojisi uzmanı Robert N. Bellah da vardır.

Modernleşme Kuramı: Eleştirel Bir Giriş, Fahrettin Altun, (İstanbul: Küre Yayınları, 2. bsk. 2005)
Talcott Parsons, “On Building Social Systems Theory: A Personal History”, Deadalus. Cilt: 99, 1970, s. 826-881

Toplumdilbilim veya sosyodilbilim, kültürel normlar, beklentiler ve bağlam, dilin nasıl kullanıldığı ve toplumun dil üzerindeki etkisi gibi konuları inceleyen, dilbilimin sosyoloji ile kesiştiği disiplinler arası alan. İnsan topluluklarının sosyal sınıf, etnik köken, yaş ve cinsiyet gibi kendine ait faktörlerle girdiği etkileşimi ve bu etkileşimin sonucu olan değişimleri karma biçimde inceler.

Dil ve toplum arasındaki ilişkinin içeriği ve çeşitliliği yönüyle etki alanı oldukça değişken olan bu dalın asıl etki alanları makro düzeydeki etki alanı ve mikro düzeydeki etki alanı olmak üzere iki tanedir.

Toplumsal bağlamda sosyal olarak değerlendirilen durumları ve buna bağlı işlevleri inceler. İnsan topluluklarının sahip oldukları dillerin hangi koşullarda, nasıl ve ne zaman kullandıklarına dair incelemeler yapar.

Toplumlara ve bölgelere bağlı olarak değişen dil kullanımını inceleyerek dilin toplumsal ve bölgesel değerini açıklar. Toplum içerisinde kullanılan konuşmanın üretimi ve anlamı üzerinde durur. Bununla birlikte, bir kültürdeki konuşmanın analizini ve kültürler arası iletişimdeki rolünü irdeler.

Dilbilimci Wilhelm von Humboldt tarafından belirtilen her dilin bir iç biçiminin bulunduğu ve bunun da konuşucuların dünya görüşlerini yansıttığı fikri, toplum ve dil ilişkisinin incelenmesi yönünde bir talep olarak değerlendirilebilir.

Dil yetisini "toplumsal nitelikli dil" (langue) ve "bireysel nitelikli söz" (parole) olarak değerlendiren Ferdinand de Saussure, dil ile söz oluşumda birey ve topluma dikkat çeker. Bu bağlamda, dilin toplum üyeleri arasındaki sözleşmeye bağlı bir varlığı olduğunu belirtir. Bu durum, dil ile toplum ilişkisinin incelenmesi için bir neden olabilir.
Toplumsal dilin katmanlarından ve bu katmanların işlevlerinden bahseden Basil Bernstein, belirttiği eksiklik kuramı ile toplumsal sınıfların dil üzerindeki etkisini açıkça belirtir. Bahsedilen kurama göre toplumun sahip olduğu alt ve orta sınıf arasında dilin işlevi yönünden bir bakıma eksiklik vardır. Toplumun alt sınıfı, orta sınıfına göre dili daha eksik ve daha yetersiz kullanmaktadır. Ayrıca bahsedilen alt sınıfın dili (basilect) daralmış kod ve orta sınıfın dili (mesolect) genişlemiş kod olarak belirtilir. Bu fikirler doğrultusunda dil üzerine yapılan çalışmalarda toplumun incelenmesi bir gereksinim haline gelir.
Bernstein'in bahsettiği eksiklik kuramına bir eleştiri olarak değerlendirilen ayrılık kuramı, William Labov'un araştırmaları doğrultusunda değerlendirilir. Ayrılık kuramı, Labov ve konunun diğer araştırmacıları referans alınarak değerlendirildiğinde, ölçünlü İngilizce ve ölçünlü olmayan İngilizce için her ikisinin de kendi içinde toplumsal anlam ve işlevler barındırdığı, dolayısıyla bu özgünlük durumu sebebiyle birinin diğerinden daha üstün olup olmama durumunun değerlendirilemeyeceği anlaşılır. Değerlendirmede toplumsal davranışın bir bakıma dil davranışı olarak adlandırılabileceği ortaya çıkmıştır.

Curlie'de Applied Linguistics (DMOZ tabanlı)
"About sociolinguistic fieldwork". The North Carolina Language and Life Project. 24 Haziran 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Şubat 2018. 
Sociolinguistics: an interview with William Labov ReVEL, vol. 5, n. 9, 2007.

Alfred Nobel'in Anısına Ekonomi Bilimlerinde The Sveriges Riksbank Ödülü (İsveççe: Sveriges Riksbanks pris i ekonomisk vetenskap till Alfred Nobels minne) veya sıklıkla söylendiği şekilde Nobel Ekonomi Ödülü, ekonomi alanında yapılan önemli katkılara verilen bir ödül. Genel olarak, dünyanın en prestijli bilim ödüllerinden biri olarak kabul edilir. 1895'te Alfred Nobel'in vasiyetiyle kurulan Nobel Ödülleri'nden biri değildir ama sıklıkla onlarla özdeşleşmiştir. Ekonomi Ödülü, Nobel Vakfı'nca refere edilip İsveç'in merkez bankası Sveriges Riksbank tarafından bankanın 300. yıl dönümü olan 1968 yılında, Alfred Nobel'in 1895'teki vasiyetinin anısına, kurulmuş ve finanse edilmiştir. 
Nobel Kimya ve Fizik Ödülü sahipleri gibi, Ekonomi Ödülü sahipleri de İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından seçilir ve Nobel Komitelerine benzer olarak bir Ödül Komitesi vardır. Ödül ilk kez, 1969'da Hollandalı ve Norveçli ekonomistler Jan Tinbergen ve Ragnar Frisch'e "ekonomik süreçlerin analizi için, dinamik modeller geliştirip uyguladıkları" gerekçesiyle verildi.

Sveriges Riksbank tarafından "daimi olarak" bağış ile Nobel Vakfı'nın ödül ile ilişkili idari masrafları ve ödülün parasal kısmı finanse edilir.  
2001'den beri, Ekonomi Ödülü'nün para ödülü toplamda 10 milyon İsveç kronudur (Ocak 2008 sırasında yaklaşık 960 bin Amerikan doları; 880 bin Euro). Bu miktar, Nobel Ödülleri'nin kendilerinde verilen miktara eşittir. 2006'dan beri Sveriges Riksbank'ın, Nobel Vakfı'na bu ödül ile ilişkili idari masrafları ve bunun yanı sıra Nobel Vakfı'nın internet sayfasında bu ödül hakkında bilgi içermesi için 1 milyon İsveç kronu (2008'in sonuna kadar) ödemesiyle, toplamda yıllık hibesi 6,5 milyon İsveç kronudur (Ocak 2008'de yaklaşık 1 milyon Amerikan doları; 0,7 milyon Euro).

Bu liste Alfred Nobel'in Anısına Ekonomi Bilimlerinde The Sveriges Riksbank Ödülü kazananların kronolojik bir listesini vermektedir.

Nobel Ekonomi Ödülü sahipleri listesi
Nobel Ödülü
Nobel Ödülü sahipleri listesi

Robert Cox Merton (d. 31 Temmuz 1944) Amerikalı ekonomist. 1997 yılında Myron Scholes ile birlikte Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanmıştır.
Merton, New York'ta sosyolog Robert K. Merton ve Suzanne Carhart çiftinin oğulları olarak doğdu. Columbia Üniversitesi'nde matematik mühendisliği bölümünü bitirdi, masterını California Teknoloji Enstitüsü'nde doktorasını ise Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde yaptı. Ardından MIT Sloan School of Management fakültesinde çalışmaya başladı.

Harvard Business School'daki sayfası15 Nisan 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
PBS, Nova - Trillion Dollar Bet (2000)1 Mayıs 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1997 Nobel Ekonomi Ödülü21 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1997 Nobel Ekonomi Ödülü Basın Açıklaması26 Kasım 2005 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Doktora Tezi16 Nisan 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Trinsum Group profile
IDEAS/RePEc8 Mart 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Temple Üniversitesi (Temple veya TU), Philadelphia, Pensilvanya'da devletle ilgili bir kamu araştırma üniversitesidir . 1884 yılında Baptist Russell Conwell ve onun cemaati Philadelphia'daki Grace Baptist Kilisesi tarafından kuruldu, o zamanlar Baptist Tapınağı (İngilizce: Temple) olarak adlandırıldı. 12 Mayıs 1888'de Philadelphia Temple Kolej olarak yeniden adlandırıldı. 1907'de kurum, kurumsal statüsünü revize etti ve bir araştırma üniversitesi olarak kuruldu.
2020 yılı itibarıyla üniversiteye yaklaşık 37.289 lisans, yüksek lisans ve meslek öğrencisi kayıtlıdır. Temple, dünyanın en büyük profesyonel eğitim sağlayıcıları (hukuk, tıp, podiatri, eczacılık, dişçilik, mühendislik ve mimarlık) arasındadır ve Pennsylvania'daki en büyük profesyonel hekimler grubunu hazırlamaktadır.

Resmî site
Temple Athletics website 29 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Barrington Moore Jr. (12 Mayıs 1913 - 16 Ekim 2005), Amerikalı akademisyen, araştırmacı ve siyaset sosyolojisi uzmanıdır.
Britanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Japonya, Rusya, Almanya ve Hindistan toplumlarının modernizasyon süreçleri üzerine karşılaştırmalı siyaset çalışması olan Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri (Origins of Dictatorship and Democracy: Lord and Peasant in the Making of the Modern World) kitabı ile tanınır. Kitap, sınıf yapıları ve ittifakları üzerinden, bu ülkelerde gerçekleşen veya gerçekleşmeyen toplumsal devrim türlerini açıklar. Bazı ülkeleri demokrasiye, bazılarını da otoriterlik ya da komünizme giden bir yola sokan bu ittifaklar ya da çatışmalar neo-Marksist bir argümanla ortaya konmaktadır. Moore bu kitapta, demokratikleşmeyi gerçekleştirme ve demokratik istikrarın sağlanmasında büyük bir orta sınıfın oynadığı önemli rolü vurgulayan "burjuva yoksa, demokrasi de yok" iddiasını öne sürdü.

Latince, Yunanca ve tarih alanında kapsamlı bir eğitim alarak Massachusetts, Williams College'tan mezun olan Moore, siyaset bilimi ile de ilgilenmeye başladı ve Phi Beta Kappa'ya seçildi. 1941'de Moore, Albert Galloway Keller ile çalıştığı Yale Üniversitesi'nden sosyoloji alanında doktora derecesini aldı. Stratejik Hizmetler Ofisi (OSS) ve Adalet Bakanlığı'nda politika analisti olarak çalıştı. ÖSS'de, hayat boyu arkadaş kaldığı Herbert Marcuse ve gelecekteki eşi Elizabeth Ito ile tanıştı. Karısı 1992'de öldü. Çocukları yoktu.

Akademik kariyeri 1945'te Chicago Üniversitesi'nde başladı, 1948'de Harvard Üniversitesi'ne gitti ve 1951'de Rus Araştırma Merkezi'ne katıldı. 1979'da emekli oldu. Moore ilk kitabı olan Sovyet Politikası'nı 1950'de ve Terör ve İlerleme,  SSCB'yi 1954'te yayınladı. 1958'de metodoloji ve teori üzerine altı makaleden oluşan kitabı Politik Güç ve Sosyal Teori'de, 1950'lerin sosyal bilimler alanındaki metodolojik bakış açısına karşı çıktı. Harvard'daki öğrencileri arasında karşılaştırmalı sosyal bilimciler Theda Skocpol ve Charles Tilly vardı.

Moore'un çığır açan çalışması Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri (1966), sosyal bilimlerde karşılaştırmalı tarihsel analiz olarak adlandırılan alanın temel taşıdır. Bu çalışmada demokratik, faşist ve komünist rejimlerin toplumsal olarak ortaya çıkışındaki koşulları inceledi, özellikle sanayileşme ile öncesindeki tarım rejimlerinin farklı siyasi sonuçları üreten etkileşimlerini analiz etti. Demokratik kurumların gelişmesini önceleyen şiddet olgusuna özellikle dikkat çekti.
Moore, Batı tarzı demokrasinin (bir "burjuva devrimi " yoluyla) gelişmesi için beş koşulu şu şekilde listeler:

"çok güçlü bir tahttan veya çok bağımsız bir toprak aristokrasisinden kaçınmak için bir dengenin geliştirilmesi"
"uygun bir ticarileşmiş tarım biçimine" geçiş
"toprak aristokrasisinin zayıflaması"
"köylülere ve işçilere karşı bir aristokratik-burjuva koalisyonunun önlenmesi" [faşizme yol açacaktır]
"geçmişten devrimci bir kopuş".
Moore'un inceleme alanı, endüstri öncesi tarım toplumu ilişkilerinin "modern" olanlara dönüşümüydü. "Modern dünyaya giden üç yol" olarak adlandırdığı  - liberal demokratik, faşist ve komünist - rejimlerin, sanayileşmenin oluşum aşamasındaki ve geçiş dönemindeki toplumsal yapıdan kaynaklandığını vurguladı.
En basit anlamda bu kitap, ünlü "Burjuva yoksa demokrasi de yok" ifadesiyle özetlenebilir; ancak bu fikri olduğu gibi kabul etmek, argümanının nüanslarını görmezden gelip yanlış yorumlamaya neden olabilir.

İngiltere'de "burjuva dürtüsü" etkisi, toprak sahibi seçkinlerin bir kısmının ticari tarıma yönelik tutumlarını değiştirerek, çitleme sistemi aracılığıyla köylülüğün yok edilmesine ve aristokratik ancak ılımlı demokrasiye yol açan İngiliz İç Savaşı'na yol açtı.
Fransa'da Fransız Devrimi doğrudan burjuvaziyi içeriyordu, ancak "ne kadar ileri gidebileceğini" belirleyen köylülüğün ezici etkisiydi. Köylülük bundan sonra gerici tavırlar deposu olarak kaldı.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, endüstriyel kuzeyin İç Savaş'ta Güneyli toprak seçkinlerine karşı kazandığı zafer, ABD'nin modernliğe giden yolunu liberal demokrasi olarak pekiştirdi, ancak ancak güneyli toprak sahipleri kentsel ticaretin doyumuna eriştikten hemen sonra kapitalist birikime karşı tutumlarını kökten değiştirdiler. Ancak sonuç, bu dönüşüm gerçekleştiğinde, Kuzey kapitalistlerinin Yeniden Yapılanma 'yı sona erdirmesi ve Güney'in Jim Crow Yasaları'nı uygulamasına yol açmasıydı.
Moore ayrıca, dolaylı olarak Almanya ve Rusya'yı yorumlarken, Japonların faşizm ve Çin'in komünizm üzerinden moderniteye geçişine doğrudan değinmiştir.

Moore'a göre, Japonya'daki burjuvazinin etkisi İngiltere, Fransa ve ABD'dekinden önemli ölçüde sınırlıydı. Bu üç örnekteki "burjuva dürtüsüyle" kapitalist birikim yerine Japonya'da endüstriyel moderniteye geç geçiş, - modernleşmeye gerekli sermayeyi yaratmak için köylülüğü sıkıştıran-  "emek baskıcı" tarım yoluyla gerçekleşti. Bu "yukarıdan devrim", zayıf bir burjuvazi ile güçlü toprak sahiplerinin gerici ittifakını güçlendiren faşizme hizmet etti.
Çin'de köylülüğün burjuvazi ve toprak sahibi seçkinler karşısındaki ezici gücü, Çin Devrimi'yle sonuçlandı, ancak onlar bu devrimin ilk kurbanlarıydı. Burada burjuvazi köylülerle ittifak kurdu ve "aşağıdan bir devrim" yarattı. Moore, diğer sosyologların Çin emperyal yönetim sisteminin yarattığı bir tür yararlı "işlevi" geriye dönük olarak tanımlama girişimlerini eleştirdi ve sistemin uzun süreli hayatta kalmasının nedeninin, çoğu insanın, özellikle de köylülerin, "günlük rutinlerini tehdit edecek ve yok edecek bir şey olmadıkça" sosyal sistemlerini kabul etmesi olduğunu savundu.
Moore'un burjuvazi temasını burada tekrar görebiliriz: demokratikleşen devletlerde güçlü bir burjuvazi vardır. Japonya ve Çin'de ise burjuvazi zayıftı ve sırasıyla faşizm ve komünizm yaratmak için elitler veya köylülerle ittifak kurdu.
Moore, vaka seçimi söz konusu olduğunda öncelikle JS Mill'in anlaşma yöntemini kullanır. Kitabın genel kullanımı amaçlanmamıştır: sadece o kitapta incelenen belirli durumları uygular.
Toplumsal Kökenler'e yönelik geniş kapsamlı eleştirel yanıt, Jon Wiener tarafından History and Theory dergisinde yapıldı. Theda Skocpol ve Margaret Somers, Moore'un kitabını, araştırma tasarımının kapsamı ve karmaşıklığı açısından "neredeyse eşi benzeri olmayan tutkulu bir eser" olarak tanımladılar.

1965'te Moore, Herbert Marcuse ve Robert Paul Wolff, hoşgörü kavramı üzerine birer makale yazdılar ve bu üç makale, A Critique of Pure Tolerance adıyla bir kitapta toplandı. Başlık, Immanuel Kant 'ın Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabının başlığı üzerine bir oyundu. Moore kitapta, akademik araştırmanın ve genel olarak toplumun katı bir bilimsel ve seküler bakış açısı benimsemesi ve kuramlara ve varsayımlara ampirik doğrulamayla yaklaşması gerektiğini savundu 

Soviet Politics – The Dilemma of Power: The Role of Ideas in Social Change, Harvard University Press, Cambridge, 1950.
Terror and Progress, USSR: Some Sources of Change and Stability in the Soviet Dictatorship, Harvard University Press, Cambridge, 1954.
Political Power and Social Theory: Six Studies, Harvard University Press, Cambridge, 1958. Erweiterte Ausgabe: Political Power and Social Theory: Seven Studies, Harper & Row, New York, 1965.
Barrington Moore, Jr., Robert Paul Wolff, Herbert Marcuse: A Critique of Pure Tolerance, Beacon Press, Boston, 1965. - Türkçe Baskı: Saf Hoşgörünün Bir Eleştirisi, Heretik Yayıncılık.
Social Origins of Dictatorship and Democracy: Lord and Peasant in the Making of the Modern World, Beacon Press, Boston, 1966. 0-8070-5073-3  - Türkçe Baskı: Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri: Modern Dünyanın Yapımında Soylunun ve Köylünün Rolü, Çev. Şirin Tekeli, Alaeddin Şenel, İmge Kitabevi Yayınları.
Reflection of the Causes of Human Misery and on Certain Proposals to Eliminate Them, Beacon Press, Boston, 1972.
Injustice: The Social Bases of Obedience and Revolt, ME Sharpe, White Plains, NY, 1978.0-333-24783-3ISBN 0-333-24783-3 .
Privacy: Studies in Social and Cultural History, ME Sharpe, Armonk, NY, 1983.
Authority and Inequality under Capitalism and Socialism (Tanner Lectures on Human Values), Clarendon Press, Oxford, 1987.
Moral Aspects of Economic Growth, and Other Essays (The Wilder House Series in Politics, History, and Culture), Cornell University Press, Ithaca, NY, 1993.0-8014-3376-2ISBN 0-8014-3376-2
Moral Purity and Persecution in History, Princeton University Press, Princeton, NJ, 2000.0-691-04920-3ISBN 0-691-04920-3 .

Yeni kurumsallık
Tarihsel kurumsallık
Tarihsel sosyoloji

Devrimci durum, Marksist-Leninist terminolojide devrim ihtimali belirten bir siyasi kavram.

Kavram ilk kez 1913 yılında Vladimir Lenin tarafından "Mayovka Devrimci Proletaryası" adlı makalede kullanıldı. Lenin devrimci bir durumun oluşabilmesi için iki koşul öne sürmüştür, birincisi "ezilen sınıfların, egemen sınıfları istememesi", ikincisi ise "egemenlerin eski ilişkiler ile yaşayamaması" durumlarıdır. Ardından Lenin, daha sonraki eserlerinde üçüncü bir koşul daha olduğunu belirtmiş ve bu koşulun "emekçi kitlelerin yüksek siyasi faaliyetleri ve devrimci eylemlere hazır oluşu" olduğunu söylemiştir.
Lenin tarihsel olarak gerçekleşen bu durumlara örnek olan üç olay gösterir:

Paris Komünü
1918-1919 Alman Devrimi
Ekim Devrimi
Lenin Ne Yapmalı? ve "Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserlerinde bu durumu geniş olarak değerlendirmiş, bir proletaryayı temsil eden öncü partinin bu durumları iyi tahlil etmesi gerektiğinden bahsetmiştir.

Marksizm-Leninizm

Metodizm, John Wesley'in yaşamından ve öğretilerinden inançlarını alan, Hristiyanlığın Protestanlık mezhebine bağlı bir manevi düşünce sistemidir. 18. yüzyıl İngiltere Kilisesi içinde bir canlanma akımı olarak ortaya çıktı ve Wesley'in ölümünden sonra ayrı bir mezhep haline geldi. George Whitefield ve John'un kardeşi Charles Wesley de akımın önemli liderleriydi. Akım, bugün dünya çapında yaklaşık 80 milyon yandaş olduğunu iddia eden güçlü misyoner çalışmaları nedeniyle İngiliz İmparatorluğu, Amerika Birleşik Devletleri ve ötesine yayıldı.
Metodist Kiliseleri tarafından desteklenen Wesleyan teolojisi, kutsallığın ve inancın bir Hristiyan'ın karakteri üzerindeki etkisine odaklanır. Metodist doktrinlerde yeni doğum, güvence, dürüstlük doğruluğu, kutsallaştırma, dindarlık eserleri ve İncil'in önceliği yer alır. Çoğu Metodist Tanrı'nın Oğlu İsa Mesih'in tüm insanlık için öldüğünü ve kurtuluşun herkes için geçerli olduğunu öğretir; teolojide bu görüş Arminizm olarak bilinir. Bu öğreti, Tanrı'nın seçkin bir grup insanın kurtuluşu için önceden hazırladığı Kalvinist konumunu reddeder. Bununla birlikte, Whitefield ve akımın diğer bazı ilk önde gelenleri, Kalvinist Metodistler olarak kabul edildi ve Kalvinist pozisyonunda tutuldu. Evanjelizme ek olarak Metodizm, hastalara, fakirlere ve mağdur olanlara hayır işleri aracılığıyla yardım ve desteği vurguluyor. Toplumcu İncil olarak bilinen bu amaçlar, Mesih'in iyi haberi yayma ve tüm insanlara hizmet etme emrini yerine getirmek için hastaneler, yetimhaneler, çorba mutfakları ve okulların kurulmasıyla uygulamaya konulur.
Akımın, ayin için kullanımda yüksek kiliseden alçak kiliseye kadar çok çeşitli ibadet biçimleri vardır. İngiliz Metodist geleneğinden gelen mezhepler genellikle daha az ritüelistiktir, Amerikan Metodizminde ise özellikle Birleşik Metodist Kilisesi'nde daha fazladır. Metodizm zengin müzik geleneği ile bilinir ve Charles Wesley, Metodist Kilisesi'nin ilahisinin çoğunu yazarken etkili oldu.
İlk Metodistler aristokrasi de dahil olmak üzere toplumun her seviyesinden seçildi ancak Metodist vaizler, mesajı o zaman dinin dışında bırakılma eğiliminde olan emekçilere ve suçlulara götürdüler. İngiltere'de Metodist Kilisesi, gelişmekte olan işçi sınıfının (1760-1820) ilk on yıllarında büyük bir etkiye sahipti.

Evanjelizm

Rus Devrimi, 1917 yılında Rusya'da yaşanan ve Çarlık yönetiminin yıkılıp yerine Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla sonuçlanan devrimlerin genel adı. Şubat 1917'de (Gregoryen takviminde Mart) yaşanan ilk devrimde Çarlık yönetimine son verilmiş ve siyasi egemenlik Geçici Hükûmet'e bırakılmıştır. Aynı yılın Ekim ayında gerçekleşen ikinci devrim ise Geçici Hükûmet'i ortadan kaldırmış, demokratik seçimleri iptal etmiş ve bir Bolşevik (komünist) hükûmeti kurmuştur.
Şubat devrimi gerçekleştiğinde 1. Dünya Savaşı devam etmekteydi. Geçici Hükûmet'in Almanya ile savaşa devam etmek istemesi üzerine Bolşevikler ve diğer sosyalist gruplar bu kararın geri çekilmesi için harekete geçtiler. Bolşevikler kendilerine bağlı işçi gruplarından önce Kızıl Muhafızlar'ı, daha sonra ise Kızıl Ordu'yu yaratmışlardır.
Ekim Devrimi'nde (Gregoryen takviminde Kasım) Vladimir Lenin önderliğindeki Bolşevik parti ve işçi Sovyetler, Sankt-Peterburg'daki Geçici Hükûmet'i ortadan kaldırmışlardır. Bolşevikler birçok hükûmet biriminde yönetimi ele almış ve olası sorunları aceleyle bastırabilmek amacıyla Çeka'yı kurmuşlardır. Bolşevik önderlik, savaşı bitirmek üzere Almanya'yla Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzalamış (Mart 1918), ancak "Kızıl" (Bolşevik) ve "Beyaz" (Bolşevik karşıtı) gruplar arasında patlak veren iç savaş ülkeyi yeniden karışıklığa sürüklemiştir.

Şubat Devrimi
Ekim Devrimi
John Reed
Dünyayı Sarsan On Gün

Savaş karşıtı hareket, genellikle bir ulusun silahlı bir çatışmayı başlatma veya sürdürme kararına karşı, belki de var olan haklı bir nedenden bağımsız olarak, toplumsal bir harekettir. Savaş karşıtlığı terimi, çatışmalar sırasında tüm askerî güç kullanımına veya savaş karşıtı kitaplara, tablolara ve diğer sanat eserlerine karşı çıkan pasifizme de atıfta bulunabilir. Bazı eylemciler savaş karşıtı hareketlerle barış hareketlerini birbirinden ayırır. Savaş karşıtı eylemciler, hükûmetlere belirli bir savaşa veya çatışmaya son vermesi veya önceden önlemesi amacıyla baskı yapmak için protesto ve diğer taban hareketleri ile birlikte çalışır.

İngiliz şair Robert Southey'nin 1796 tarihli ''After Blenheim'' adlı şiiri Blenheim savaşı'ndan nesiller sonra ancak İngiltere yeniden Fransa'ya karşı savaş halindeyken yazılan savaş karşıtı edebiyatın ilk modern örneğidir.
I. Dünya Savaşı, savaştaki deneyimlerden etkilenmiş bir şair ve yazar nesli yarattı. Wilfred Owen ve Siegfried Sassoon da dahil olmak üzere şairlerin çalışmaları, siperlerdeki yaşamın gerçekleri ile o sırada İngiliz halkı tarafından savaşın nasıl görüldüğü ile Rupert Brooke tarafından kaleme alınan daha önceki vatansever dizeler arasındaki karşıtlığı ortaya çıkardı. Alman yazar Erich Maria Remarque, çeşitli ortamlara uyarlanan ve savaş karşıtı medyanın en sık alıntılanan parçalarından  Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'i kaleme aldı.
Pablo Picasso'nun İspanya İç Savaşı'nda faşist'lerin Guernica'yı bombalaması sonucu can kaybına duygusal tepki oluşturmak için yaptığı 1937 tarihli tablosu Guernica'da ise gerçekçilikten çok soyutlama kullanıldı. Amerikalı yazar Kurt Vonnegut, Vonnegut'un tanık olduğu II. Dünya savaşında Dresden'in bombalanması'nı tasvir eden 1969 tarihli Mezbaha No 5 romanında bilimkurgu temalarını kullandı.
20. yüzyılın ikinci yarısı, "Eve of Destruction" ve One Tin Soldier gibi savaş karşıtı müzikler ve M*A*S*H ve Die Brücke gibi filmler de dahil olmak üzere genelde Soğuk Savaş'a veya Vietnam Savaşı gibi belirli çatışmalara karşı çıkan diğer sanat formlarında güçlü savaş karşıtlığına tanıklık etti. Irak savaşı, belgesel film gişe rekorları kıran Amerikalı film yapımcısı Michael Moore'un Fahrenheit 9/11 'i ve Kanadalı müzisyen Neil Young'ın 2006 albümü Living with War 'da dahil olmak üzere savaş karşıtı önemli sanat eserlerine yol açtı.

Guide to anti-war websites 2 Mayıs 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. by The Guardian
Essays and speeches from the Antebellum Era peace movement 21 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1969 anti-war march in Berlin 26 Nisan 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Scates, Bob (2022). "The draftmen go free : a history of the anti-conscription movement in Australia 2 Kasım 2022 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.". Book review and whole book. The Commons Social Change Library.

Savaş karşıtı örgütlerin listesi
Pasifisizm
Dünya Barış Günü
Barış sembolü

Tarihsel kurumsalcılık ya da tarihsel kurumsallık, kurumsalcılık içinde gelişen yeni bir sosyal bilim yaklaşımıdır. Tarihsel süreçlerin ve patika bağımlılığının kurumları nasıl etkilediğini ve sosyal, politik, ekonomik davranışları ve değişimi nasıl şekillendirdiğini inceler. İşlevselci teoriler ve bazı rasyonel seçim yaklaşımlarından farklı olarak, tarihsel kurumsalcılık birçok sonucun mümkün olduğunu, küçük olayların ve tesadüflerin büyük sonuçlar doğurabileceğini, eylemlerin bir kez gerçekleştiğinde geri alınmasının zor olduğunu ve sonuçların verimsiz olabileceğini vurgular. Kritik bir dönüm noktası, patika bağımlılığı ile ilgili sorunlar nedeniyle geri döndürülmesi zor olayları harekete geçirebilir. Tarihsel kurumsalcılar, belirli olayların neden meydana geldiğini anlamak için daha uzun zaman dilimlerine odaklanma eğilimindedir. Özellikle uluslararası ilişkilerin gelişim sürecini anlamak ve açıklamak için 1990'lardan bu yana öne çıkan bir yaklaşım haline gelmiştir.
Bu yaklaşımın öne çıkan akademisyenleri arasında Peter Hall, Paul Pierson, Theda Skocpol, Douglass North, Kathleen Thelen gibi isimler bulunmaktadır.

Sosyal bilimlerdeki klasik yaklaşımlar, zamanla yeni bakış açılarıyla eleştirilir ve bunlar üzerinde çeşitli düzeltmeler ve yenilemeler yapılır. Kurumsalcılık yaklaşımı da benzer şekilde, karşılaştırmalı analizere çok imkan vermediği ve yeni kurumların oluşum sürecindeki dinamizmi açıklayamadığı için eleştirilmiş, ancak kurumsalcı yaklaşımın önemiine istinaden tamamn terk edilmmiştir. ÖZellikle Kathleen Thelen ve Sven Steinmo, Yeni Kurumsallaşmayı öne çıkaran bir eğilimde olmuştur. Kurumların resmi kurallarının ve idari yapılardaki aktör davranışlarını ve politika sonuçlarını doğru bir şekilde tanımlamak adına Yeni Kurumsalcılık gelişmiştir.
Karl Polanyi'nin Büyük Dönüşüm, Theda Skocpol'un Devletler ve Sosyal Devrimler, Barrington Moore'un Diktatörlük ve Demokrasinin Sosyal Kökenleri gibi kitaplar, tarihsel kurumsal yaklaşımın rehberi olan çalışmalar olmuştur. Bu çalışmalar klasik liberal ya da Marksist analizlerin dışında, tarihsel dönüşüm süreçlerini çok boyutlu biçimde ele alma eğilimini güçlendirmiştir. Bu doğrultuda tarihsel kurumsalcılık, 20. yüzyıldaki refah devleti kurumlarının gelişimini açıklayan araştırmalarda baskın bir yaklaşım haline gelmiştir.

Bu yaklaşımın temsilcileri, klasik liberaller, Marksistler, deneyimciler ve pozitivistler gibi önceki yaklaşımları takip eden akademisyenlerden farklı olarak, tarihin düz ve doğrusal bir şekilde ilerlediği varsayımını kabul etmezler. Bunun yerine, neden belirli bir gidişatın izlendiği ve diğerlerinin izlenmediği koşullarını sorgularlar. Gabriel Almond'un “tarihsel tedavi” olarak adlandırdığı bu yaklaşım, tarihin gerçek gidişatını belirtmek kadar, hangi yolların neden izlenmediğini belirtmeyi de önemli kılar.
Eski kurumsalcılardan farklı olarak, tarihin zorunlu olarak faşizm veya demokrasi olarak tarihin sonu gibi zorunlu ve belirgin bir sona ulaşmayacağını varsayarlar. Tarihsel kurumsalcı çalışmalar genellikle kurumların mevcut işlevlerinden kökenlerine doğru geriye dönük açıklamalar getiren işlevselci yaklaşımlara şüpheyle bakarlar. Kurumların oluşumunu, çatışma ve çekişmenin bir sonucu olarak görme eğilimindedirler. Bu çatışma, sınıf çatışması gibi değil, kurumu ortaya çıkaran koşullar değişse bile devam eder niteliktedir. Buna patika bağımlılık denir.
Patika bağımlılığı, tarihsel kurumsalcılığın önemli eksenlerindendir. Bu bakış açısında kurumlar, düzenlemelerin optimal olmayan sonuçlara yol açtığı durumlarda bile, önemli ölçüde istikrar ve “yapışkanlık” gösterebilirler; diğer tabirle kolaylıkla değişmezler çünkü tarihsel olarak şekillendirilmişlerdir. Var olan kurumlarda değişiklik yapmanın maliyeti ve etkisi çok fazla olabilir. Çeşitli devrimsel geçişlerden sonra bile bazı eski kurumların işlemeye devam etmesi buna örnek gösterilebilir.

Vietnam Savaşı ya da İkinci Çinhindi Savaşı, 1 Kasım 1955 ile 30 Nisan 1975 tarihleri arasında Vietnam, Laos ve Kamboçya'da gerçekleşen, Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam ve onların müttefikleri arasında yaşanan bir silahlı çatışmaydı. Kuzey Vietnam, Sovyetler Birliği ve Çin tarafından desteklenirken; Güney Vietnam, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer antikomünist ülkeler tarafından desteklendi. Bu çatışma, Çinhindi Savaşları'nın ikincisiydi ve Soğuk Savaş bağlamında ABD ile Sovyetler Birliği arasında yürütülen bir vekâlet savaşı niteliği taşıdı. Aynı zamanda sömürge sonrası ulusal kurtuluş savaşlarından biri olarak değerlendirilir ve başından itibaren iç savaş unsurları da barındırır. ABD'nin doğrudan askerî müdahalesi 1965'te yoğunlaştı ve 1973'te Amerikan kuvvetlerinin çekilmesiyle sona erdi. Savaş, Laos ve Kamboçya'daki iç savaşlara da yayılmış; 1975 yılında üç ülkenin de komünist yönetimler altına girmesiyle bölgedeki çatışmalar sona erdi.
1946'da başlayan Birinci Çinhindi Savaşı'nda Fransız Birliği'nin yenilmesinin ardından Vietnam, 1954'teki Cenevre Konferansı ile bağımsızlığını kazandı; ancak 17. paralel boyunca ikiye bölündü. Ho Chi Minh liderliğindeki Viet Minh, Kuzey Vietnam'ın kontrolünü ele alırken; Güney Vietnam'da Ngo Dinh Diem yönetimi kuruldu ve ABD bu devlete mali ve askerî destek sağlamaya başladı. Kuzey Vietnam, güneydeki muhalif grupların oluşturduğu Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi'ni (Viet Cong) destekledi ve 1957'den itibaren gerilla savaşı yoğunlaştı. 1958'de Kuzey Vietnam, Laos'a girerek Viet Cong'a lojistik sağlamak amacıyla Ho Chi Minh Yolu'nu kurdu. 1961'e gelindiğinde, Kuzey Vietnam gizlice Vietnam Halk Ordusu askerlerini güneydeki isyancılara destek için göndermeye başladı. ABD Başkanı John F. Kennedy, 1960'ların başında askerî danışmanlar ve Güney Vietnam Ordusu'na yardımlar göndererek ABD'nin müdahalesini artırdı. 1963'te ise Diem, ABD destekli bir askerî darbeyle öldürüldü ve bu durum Güney Vietnam'daki siyasi istikrarsızlığı daha da derinleştirdi.
1964'teki Tonkin Körfezi Olayı'nın ardından ABD Kongresi, Lyndon B. Johnson'a savaş ilanı olmaksızın askerî varlığı artırma yetkisi veren bir karar kabul etti. Johnson, Kuzey Vietnam'a yönelik geniş çaplı bir bombardıman harekâtı başlattı ve muharip birlikleri bölgeye sevk etti; ABD asker sayısı 1966'da 184.000'e, 1969'da ise 536.000'e ulaştı. ABD kuvvetleri, kırsal alanlarda yürüttükleri "ara ve yok et" operasyonlarında hava üstünlüğüne ve yoğun ateş gücüne dayandı. Buna karşılık komünist güçler, kırsal bölgeleri ve ormanlık alanları gizli üsler olarak kullanarak gerilla taktiklerine başvurdu. 1968'de Lê Duẩn liderliğindeki komünist güçler, Tet Taarruzu'nu başlattı; saldırı, askerî açıdan başarısız olsa da ABD kamuoyunda savaşın kazanılamayacağı düşüncesini güçlendirdi. Lyndon B. Johnson'ın ardından göreve gelen Richard Nixon, 1969'dan itibaren "Vietnamlaştırma" politikasını uygulamaya koydu; bu süreçte ABD kuvvetleri kademeli olarak çekilirken savaşın yükü genişletilen Güney Vietnam Ordusu'na devredildi. 1970'teki Kamboçya darbesi ise Kamboçya'daki iç savaşı daha da şiddetlendirdi.
Yaygın uyuşturucu kullanımı ve düşen moral nedeniyle zayıflayan ABD birlikleri, 1972'ye gelindiğinde büyük ölçüde Vietnam'dan çekilmişti. Buna rağmen ABD, Kuzey Vietnam'ın geniş çaplı operasyonlarına karşı Güney Vietnam Ordusu'na kritik hava desteği sağladı. 1973 Paris Barış Anlaşmaları'nın imzalanmasının ardından son Amerikan kuvvetleri de ülkeden ayrıldı; ancak bu anlaşmalar kısa sürede Kuzey Vietnam tarafından ihlal edildi ve çatışmalar devam etti. 1975 İlkbahar Taarruzu sırasında, yılların getirdiği yolsuzluk ve ekonomik sorunlarla zayıflayan Güney Vietnam yönetimi çöktü; Vietnam Halk Ordusu'nun Saygon'u ele geçirmesiyle birlikte savaş kesin Kuzey Vietnam zaferiyle sona erdi. Kuzey ve Güney Vietnam, 1976 yılında resmen birleşti.
Savaşta ölen Vietnamlı asker ve sivillerin sayısının 970.000 ile 3 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca yaklaşık 275.000-310.000 Kamboçyalı, 20.000-62.000 Laoslu ve 58.220 ABD askeri hayatını kaybetti. Çatışma, her iki tarafın da gerçekleştirdiği büyük katliamlar, terör eylemleri, ayrım gözetmeyen bombardımanlar, tecavüz, işkence ve etnik azınlıklara yönelik zulüm gibi ağır insan hakları ihlalleriyle de anıldı. Ayrıca savaşta ABD tarafından işlenen savaş suçları, dünya genelinde Amerikan karşıtlığının artmasına neden oldu. Savaşın sona ermesi, Vietnamlı tekne mültecilerinin ortaya çıkmasına ve daha geniş çaplı Hindiçin mülteci krizine yol açtı; bu süreçte milyonlarca insan bölgeden ayrıldı ve yaklaşık 250.000'i denizde hayatını kaybetti. Güney Vietnam ormanlarının yaklaşık %20'si toksik herbisitlerle kaplandı; bu durum ciddi sağlık sorunlarına neden oldu.
Kamboçya'da Kızıl Kmerler tarafından gerçekleştirilen soykırımın ardından 1978'de Kamboçya-Vietnam Savaşı başladı. Buna karşılık Çin, Vietnam'ı işgal etti ve iki ülke arasındaki sınır çatışmaları 1991'e kadar sürdü. ABD'de ise savaş, "Vietnam sendromu" olarak adlandırılan dış askerî müdahalelere karşı isteksizliğin ortaya çıkmasına yol açtı; bu durum, Watergate skandalıyla birlikte 1970'ler boyunca ülkede yaşanan güven krizine katkıda bulundu.

Çinhindi; İngiliz ve Fransız sömürgesiydi. III. Napolyon döneminde Fransızlar Annam, Kamboç, Koşen ve öteki bazı bölgeleri ellerine geçirmişler ve bu arada Hindistan ve Birmanya yoluyla Çinhindi'ne giren İngilizlerle Mekong'da çatışmışlar ve sonunda bu akarsuyu sınır yapmışlardır.
II. Dünya Savaşı'nda Çinhindi, Japonya'nın eline geçti. Bu devlet, 1945 yılında yenileceğini anlayınca buradaki milliyetçi duyguları körüklemiş ve bölge halkını silahlandırmıştır. Çinhindi'nde üç bağımsız devletin (Vietnam, Laos ve Kamboçya) kurulduğunu ilan ederek Vietnam'ı İmparator Bao Dai'nin yönetimine bırakmıştır.
1945 yılında Fransız Çinhindi'ne gelen ilk birlikler İngiltere birlikleriydi. Bunlar Saygon'a geldiklerinde durumu karışık buldular. Çünkü, milliyetçi gruplar savaş sonu düzensizliğinden yararlanarak denetim kurmak için çaba gösterirken, 1946 yılının sonuna gelindiğinde "Hür Fransa"ya bağlı birlikler de bölgedeki Fransızların hayatını korumak için mücadeleye başlamışlardı.

Truman'ın domino teorisi uyarınca Vietnam'da komünist bir iktidarın çevre bölgelere sıçrayacağını düşünerek bunu engellemek istemiştir. Truman'ın başkan olduğu dönemde, Fransızlar Vietnam'da hâkim durumdaydı ve Ho Chi Minh liderliğindeki komünistlere karşı savaş vermekteydiler. ABD ise Fransa'ya cephane yardımında bulunuyordu.

Dwight Eisenhower döneminde Fransızlar Vietnam'dan çekilmişti ve Vietnam'da Komünistler ve milliyetçiler arasında iç savaş vardı. Fransa Vietnam’dan çekilince ABD, Birleşmiş Milletler ile birlikte 17. paraleli sınır belirleyerek ülkenin Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmasına öncülük etti. O dönemde Eisenhower'ın politikası barışçıl yollarla çözümü hedefliyordu. Eisenhower, başkanlığı döneminde her zaman barışçıl bir politika yürütmüştür; öte yandan Vietkong (komünist gerillalar) Güneye saldırınca bölgeye asker göndermiş ancak bu askerler sadece Güney askerlerini eğitmek amacıyla orada bulunmuş ve doğrudan çatışmaya girmemiştir. John F. Kennedy döneminde asker sayısı 16 bini aşmış ancak yine mücadeleye girmemişlerdir. Başkan Lyndon Baines Johnson ve Richard Milhous Nixon döneminde Vietkong gerillaları ile mücadeleye girilmiştir.

Dünyadaki birçok yerde, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan alt-bölgesel örgütlerin büyük çoğunluğu ise, sıkı iki kutuplu sistemde batı blok lideri ABD'nin, doğu blok lideri SSCB'yi çevreleme politikası doğrultusunda oluşturulmuşlardır. 1949 NATO, 1953 Balkan Paktı, 1955 Bağdat Paktı örgütleri ile müttefiklerden bir hat oluşturma yolundaki stratejinin Uzak Doğu ayağını da, 1954 yılında kurulan Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) oluşturmuştur.

Vietnam'ın 20. yüzyıl tarihinin otuz senesinde savaş hüküm sürdü. Komünistlerin Fransız koloni kuvvetlerine karşı 1945'te başlattıkları mücadele, Saygon ve ülkenin tamamının kontrolünün 1975'te ellerine geçmesine dek sona ermedi. Kuzeyde mevzilenmiş komünist güçler, komünist lider Ho Şi Minh liderliğinde 1954 yılında Fransızları bozguna uğrattılar. Ülke, yapılan anlaşmalarla komünist kuzey ve Amerikan yanlısı güney olmak üzere ikiye bölündü, arada askerden arındırılmış bir bölge vardı. Kalıcı bir çözüm için ülke çapında seçim sözü verildi ama bu asla gerçekleşmedi. Beş yıl içinde komünistler, güneyde gerilla savaşı başlattılar.
1964 Brinks Hotel bombalı saldırısı sonrası ABD başkanına bombalama seçeneği sunulsa da başkan bunu reddetti, fakat 1965 yılında Kuzey Vietnam devriye botlarının Tonkin Körfezi'nde seyretmekte olan Amerikan savaş gemisi 'Maddox'a ateş açmış olmaları gerekçe gösterilerek Amerika da Kuzey'i bombalamaya başladı. Bu saldırı sadece Kuzey'i bombalamak gibi bir avantaj sağlamakla kalmadı, ABD Kongresi'nin, Başkan'a yeni yetkiler veren Tonkin Körfezi Kararnamesi'ni onaylamasını da sağladı. Buna göre, Amerikan başkanı saldırganları püskürtecek ve yayılmasını engelleyecek her türlü yetkiyle donatılıyordu. Amerika'nın Vietnam Savaşı'ndaki siyaseti ve yürüttüğü komplolar bundan ibaret değildi. Kasım 1963'te Güney Vietnam devlet başkanı Diem askeri bir darbe sırasında öldürüldü. Bu cinayetin ABD istihbarat örgütü CIA tarafından işlendiği iddia edildi.
Komünistlerle savaşmak üzere bölgeye yüz binlerce Amerikan askeri gönderildi. Bu, nihayetinde pahalı ve başarısız olacak, sivil huzursuzluğa ve uluslararası şaşkınlığa yol açacak bir süreçti. Amerika Birleşik Devletleri bilhassa domino teorisine dayanarak komünizmin yayılacağı yönündeki Soğuk Savaş kaygısıyla hareket etmişti.

Vietnam savaşı çok çetin geçtiği kadar iki tarafın da birbirine acımadığı bir savaş olarak akıllara kazınmıştır. Vietkonglar akla gelebilecek her türlü işkenceyi ele geçirdikleri Amerikan askerlerine yapmaktan geri kalmamış, keza Amerikan askerleri de yakaladıkları Vietkonglar'ı diri diri helikopterle alçaktan (ölümleri geç ve can çekişerek olsun diye) atmışlardır. Aynı şekild

Munzur Dağları yahut Mercan sıradağları, Yukarı Fırat bölgesinde, Doğu Anadolu Bölgesi'nin batısındadır. Torosların uzantısı olup kalkerli, dişli kütledir. Yerleşim olarak Tunceli ile Erzincan arasındaki platoda 130 km uzunlukta batıdan doğuya Avcı Dağları'na uzanır. Yüksekliği 3.300 m'yi geçer. Yaşı 5 milyon yıldır. Üzerinde buzul gölleri, meşe ormanları, yabani türde çeşitli hayvanlar, sayısız bitki ve çiçek türleri, akarsular, dereler, yaylalar, alabalık gölleri bulunmaktadır.
En yüksek yeri 3463 m. ile Akbaba Tepesi'dir. Dorukları Biçare dağı, Ziyarettepe, Kutlular, Gültepe, Haramitepe, Kuştepe, Gediktepe'dir. Munzur vadileri güneye Ovacık'a iner ve Pülümür vadisiyle birleşir. 
Munzur nehri Murad ırmağıyla şelaleler oluşturarak birleşir. 
Munzur Vadisi Millî Parkı 1971'de kurulmuş 42.000 hektarlık yeryüzü doğal parkıdır. 
Dağları çevreleyen ilçeler güneyde Çemişgezek, Ovacık, batıda Kemaliye, doğuda Pülümür, kuzeyde Kemah'tır. Tırmanış geçitleri arasında Munzur ve Kemah geçitleri önemlidir. 
Köy yolları Sabırlı, Subaşı, Yeşilyayla, Cevizlik, Yeşilyazı, Paşadüzü, Kurutepe köyleriyle güneyden Kılıçkaya, Yaylabaşı, Çubuklu, Çakırlar, Dereköy, Kapıkaya, Doğanköy ile kuzeyden Munzur sıradağlarını çevirir.

Türkiye'deki dağlar listesi
Türkiye'deki yanardağlar
Munzur Baba Efsanesi

Türkiye Coğrafya Atlası, DBR, İstanbul 2004, s. 51-52.

Vänern Gölü İsveç'in Västra Götaland ve Värmland illeri arasında yer alan İsveç'in en, Avrupa'nın ise Ladoga ve Onega göllerinden sonra üçüncü büyük gölüdür.

Jeolojik olarak Vänern 10,000 yıl öncesinde, dünyanın yaşadığı son buzul çağından sonra oluşmuştur. Buzların erimesiyle İsveç topraklarının büyük bölümünün sular altında kalmıştı ve gölün bugün olduğu yer Botni Körfezi ile Kattegat arasında bir boğaz görevi görüyordu. Daha sonraki çağlarda suların çekilmeye başlaması ile birlikte Vänern ve Vättern gibi göller oldukça küçüldü. Bunun sonucunda bugün bile, tatlı su bölgelerinde görülmeyen buzul çağından kalma türlere rastlanabilmektedir.

Vänern Gölü 5,655 kilometrekarelik bir alan kaplar. Deniz seviyesinden 44 metre yüksekte yer alır ve ortalama derinliği 27 metredir. Ölçülen en derin yeri 106 metredir. Gölün orta kesimlerinde yer alan Djorö takımadaları son yıllarda millî park statüsüne çıkarılmıştır. Gölün güneydoğusunda yer alan Kinnekulle Dağı popüler bir turizm alanıdır. Yüksekliği 270 metre olan dağdan göl tamamı ile görülebilir.

Gölde en çok yetişen balık türü Osmerus'tur. 1 Hektara 2,600 balık düşer. Bir başka yaygın balık türü somon olup, bu gölde yetişen somonların ağırlığı 15 kilogramı aşabilmektedir. Dünyanın bilinen, yakalanmış en büyük somonu 20 kilogramlık ağırlığı ile Vänern Gölü'nden çıkarılmıştır. Çevrede en yaygın kuş türleri ise deniz kırlangıcı ve martılardır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

(İngilizce)Gölün resmî sitesi 11 Mart 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
(İngilizce)Vänern Gölü rehberi

Vättern Gölü yüzölçümü bakımından Vänern Gölü'nden sonra İsveç'in en büyük ikinci gölüdür. İnce uzun bir biçimde uzanan gölün suyu tatlıdır. İsveç'in iç kesimlerinden başlayarak İskandinavya yarımadası'nın ucuna doğru iner.

Vättern Gölü'nün adının kökenini ne ya da neresi olduğu konusunda birçok tartışma vardır. Bunlar içinde en çok kabul göreni gölün adının, İsveç dilinde su anlamına gelen vatten sözcüğünden türediği yönündede olanıdır. Bunun yanında vätter sözcüğünün eski dilde orman ya da göl ruhları gibi anlamlarda taşıdığı da öne sürülmektedir.

Gölün toplam yüzölçümü 1,912 kilometrekaredir. Bilinen en derin yeri, Visingsö Adası'nın hemen güneyindeki 128 metrelik kısımdır. Ortalama derinliği 40 metre dolaylarındadır.
Gölün çevresinin %62'si lâdin ve çam ormanları ile çevrilidir. Gölün çevresindeki diğer kısımlar tarım için kullanılır. Motala ström adındaki kanal ile sularını Baltık Denizi'ne boşaltır. Çevresindeki en önemli yerleşim birimleri Vadstena, Jönköping, Hjo, Askersund, Åmmeberg ve Karlsborg'dur. İl bazında Västergötland, Närke, Östergötland ve Småland'ın göle kıyısı vardır.

Vättern Gölü, çok temiz ve berrak bir suya sahip olması ile tanınır. Gölün çevresindeki yerleşim birimlerinin içme suyu ihtiyacı doğrudan gölden sağlanır. Evlere pompalama işleminden önce sadece çok küçük bir arıtma işleminden geçen suyun, gölün herhangi bir noktasında doğrudan içilmesinde bir sakınca yoktur. Kanalizasyon %100 arıtılarak göle verilir.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Lake Vattern

Zürih Gölü (İsviçre Almancası: Zürisee; Almanca: Zürichsee; Fransızca: Lac de Zurich), İsviçre'de Zürih şehrinin güney-doğusunda bulunan bir göl. Zürih Gölü, İsviçre'nin Zürih, Schwyz ve St. Gallen kantonlarıyla ile çevrilidir. 88.7 km2lik gölün üzerinde Ufenau ve Lützelau adında iki ada bulunur.

Zürih Gölü İsviçre'nin Zürih Kanton'nun güney-batı kısmını kapsar. Gölün doğusunda Zürichberg-Adlisberg, Forch ve Pfannenstiel tepeleri ile ayrılan iki küçük göl - Greifensee (Greifen Gölü) ve Pfäffikersee (Pfäffikon Gölü) -  ve gölün batısında  Zimmerberg ve Etzel bölgeleri bulunur.
Zürih Gölü Glarus'da Todi silsilesinde bulunan buzullardan doğan "Linth Nehri" üzerinde ortaya çıkmıştır. 42 km uzunluğunda bir muz şeklinde olan Zürih Gölü son buzul çağında Linth Nehrinin önünün bir baraj gibi buzul moren taş ve kayalar yığını ile kapatılması sayesinde doğmuştur.
Zürih Gölü iki kısımdan oluşmaktadır. Bu iki kısım Rapperswill mevkiinde göl içine uzanan ve doğal iken gölü çok daraltan Hürden yarımadasından ortaya çıkmıştır. Doğal gölün bu dar kısımda Rapperswil'den yarımadaya doğru "Seedamm" adı verilen taştan büyük bir baraj yapılmıştır ve bu yapay baraj üzerinden bir demiryolu hattı ve Rapperswil'i Pfäffikon'a bağlayan karayolu geçmektedir. Böylece yapay baraj Zürih Gölü'nü ikiye ayırır:

Birinci kısıma genellikle "Zürih Gölü" adı verilir. Rapperswil'i Hurden yarımadasına bağlayan barajın suyunun akışının altında kuzey-batısındadır. Bu kısım 28 km uzunluktadır. Bu kısmı tümüyle "Zürih Kantonu" içindedir.
İkinci kısıma "Obersee (Yukarı Göl)" adı verilir. Rapperswil'i Hurden yarımadasına bağlayan barajın suyunun toplandığı kısım olur ve Rapperswil'den Schmerikon'a 14 km uzunlukta uzanır. Bu kısım "St.Gallen Kantonu" ve "Schwyz Kantonu" içinde bulunmaktadır.
Orta Çağlara kadar Zürih Gölü'nün güney-doğuda bir üçüncü kısmı bulunmakta ve yakında bulunan köye atıfla "Tuggen Gölü" adı ile anılmaktaydı. Günümüzde bu eski göl kısmı toprakla doldurulup kurutulmuştur.

Gölün adının geçtiği ilk kaynak 8. yüzyıldan kalma "Vita Sancti Galli"dir ve "lacus de Turegum" olarak anılır. 12. yüzyılda lacus Turicinus adıyla anılan göl 1286'dan beri "Zürichersee" olarak anılmaktadır. Gölü ve çevresini içeren en eski harita 1495-97 yıllarında Conrad Türsts tarafından yapılmış haritadır.

Zürih Gölü tarih öncesi kazık temelli evler açısından oldukça zengindir. İlk kazık temelli ev kalıntısı 1854 yılında Obermeilen'de bulundu. 1854'te göldeki su seviyesi çok düşmüştü, Obermeilen'de oynayan çocuklar kemik, taş, boynuz ve tahta parçaları buldular ve ortaya tarih öncesine ait bir yerleşime ait kalıntılar çıktı. 1867'de Bundesrat kazık temelli evlerden oluşan bu köyün bir animasyonunu yapması için sanatçı Auguste Bachelin'e görev verdi. Bachelin'İn İsviçre göllerinde tarih öncesi yerleşimleri anlatan romantik tablolar bir çığır açtı. Çok sayıda sanatçı kazıklar üstüne yapılmış evleri anlatan tablolar yapmaya başladılar. "Pfahlbauromantik" adı verilen bir sanatsal akım gelişti. İsviçre'ye özgü, başka bir yerde olmayan çok özel bir kültürün geliştiğine inanılıyordu. Ancak sonraki yıllarda başka yerlerde de çok sayıda benzer kalıntılar ortaya çıktı ve bu kültürün Cilalı Taş Devri (yaklaşık M.Ö. 4300) ile Tunç Çağı arasında hatta M.Ö. 800'lere kadar dönemde Doğu Fransa ve Güney Almanya'dan İtalya ve Slovenya'ya kadar tüm Alplerde görüldüğü anlaşıldı.
Horgen kültürüne ait çok sayıda kazık temelli evin dışında şu anda sular altında kalmış olan Hafner adalarından büyük olanının üzerinde bir zamanlar bir Roma tapınağı bile bulunuyordu. UNESCO Dünya Kültür mirası olan tarih öncesi kazık temelli evlerden oluşan kalıntılar şunlardır:

Zürich-Enge-Alpenquai
Grosser Hafner
Kleiner Hafner
Meilen-Rorenhaab
Erlenbach-Winkel
Freienbach-Hurden-Rosshorn
Freienbach-Hurden-Seefeld
Rapperswil-Jona-Technikum
Seegubel
Wädenswil Vorder Au
Kutsal Roma Germen imparatoru IV. Karl, Lüxemburg ve Habsburg hanedanlarını birleştiren bir sözleşme dolayısıyla Zürih Gölü'nün Zürih şehrinden Hurden'e kadar olan kıyılarını üvey oğlu IV. Rudolf'a verdi. Böylece Zürih şehri imparatorluğun ticaret yolları için önemli bir sorumluluk almış oldu. Göl üzerinde gemi taşımacılığının artması, birçok önemli işletme kurulmasını sağladı. Göl, Ren-Basel-Graubünden-İtalya ticaret rotasının bir bölümü haline geldi. Bu ticaret yolunda tuz ve şarap, Gonzen'den demir, taş, kumaş, sığır ve peynir taşımacılığı yapıldı. Gemiler haftada ikişer defa ürün taşırlardı. Yolcu taşımacılığında ise 1850'ye kadar Einsiedeln hacıları tarafından en çok tercih edilen yoldu. Zürih üzerinden gelen hacılar göl yoluyla Ricterswil ve sonra Pfaffıkon'a gelir, buradan da Etzel ya da Schindellegi üzerinden Einsiedeln'e ulaşırlardı. 1358-60'ta Rudolf IV. Rapperswil ile Hurden arasında bir tahta köprü inşa ettirdi. 1878'de aynı yerde bir baraj ve baraj için yapılan bağlantı yolunun üzerine de demiryolu yapıldı.

İlk olarak 1336'da Zürih denizcileri bir araya gelerek deniz kazalarını önlemek için bazı düzenlemeler yaptılar ve yaptırımlar belirlediler. Önlem ve kurallara rağmen deniz kazaları yaşandı. 1308'de Ufenau adasında bir geminin batması ile 50 kişi öldü. 1345'te Rapperswil'deki bir kazada da 40 kişi hayatını kaybetti. 176'te Stäfa'da bir ticaret gemisi 18 yolcusuyla birlikte battı.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

İsviçre'deki göller listesi

Büyük Kanal (İtalyanca: Canal Grande, Venedikçe: Canal Grando), Venedik, İtalya'da bir kanaldır. Şehirde büyük su trafiği koridorunu şekillendir. Genel taşıma deniz otobüsleri ve deniz taksileri tarafından sağlanır. Fakat pek çok turist burayı gondollar ile gezip görür. Kanalın bir ucu Santa Lucia demiryolu istasyonu yakınındaki Venedik denizkulağında, diğeri San Marco Bazilikası içindedir. Kanal iki ucu ortasında geniş bir S şeklini alır. Kanal 3.800 metre uzunluğunda ve ortalama dip derinliği ise 5 metredir.

Büyük Kanal kıyısında 170'ten fazla güzel yapı sıralanır. Bunların çoğu 13'üncü/18'inci yüzyıla tarihlenir ve Venedik Cumhuriyeti tarafından yaratılan refahı ve sanatı gösterir. Venedik asilzade aileleri zenginliklerini göstermek için uygun saraylarında büyük masraflara yönelirler. Bu yarışma vatandaşların gururunu açığa çıkarır ve denizkulağı ile derin bağlantısını. Bunların içindeki çoğu Barbaro Sarayları, Ca' Rezzonico, Ca' d'Oro, Palazzo Dario, Ca' Foscari, Barbarigo Sarayı ve Venier dei Leoni Sarayı'dır. Kanal boyunca kiliseler uzanır ve bunlar içinde Santa Maria della Salute basilikası da vardır. Yüzyılların eski geleneği olan tarihsel kürek veya yelken yarışı her yıl Kanalda ölümsüzleştirilir.
Şehir trafiğinin kanal boyunca ilerlemesi nedeniyle 19'uncu yüzyıla kadar sadece bir köprü o da Rialto Köprüsü Kanalı karşıdan karşıya geçiyordu. Günümüzde buna ilave iki köprü ile kanal üzerindeki köprü sayısı üçe ulaşmıştır. Bu iki köprü Yalınayak Köprüsü, Accademia Köprüsü olup Santiago Calatrava tarafından dizayn edilen dördüncü köprü yapım aşaması altında olup tren istasyonunu araçlara açık alan olan Roma Meydanı alanına bağlayacaktır. 

Kasım'ın 21nci günü Venedikliler Meryem Ana'ya 1630-38 veba salgınından koruduğu için Santa Maria della Salute'ye hacılık ziyareti ile teşekkür ederler. Hacılar Campo Santa Maria Zobenigo'dan Büyük Kanalı geçici pontoon köprüsü üzerinden geçerler ve sergiler ve geleneksel yemeğe katılırlar.

A. Zorzi, P. Marton I Palazzi Veneziani – Magnus Ed., Udine 1989; ISBN 88-7057-083-5
M. Brusegan La grande guida dei monumenti di Venezia - Newton & Compton Ed., Roma 2005; ISBN 88-541-0475-2.
E. e W. Eleodori Il Canal Grande. Palazzi e Famiglie – Corbo e Fiore Editori, II ed., Venezia 2007; ISBN 88-7086-057-4.
Guida d'Italia – Venezia. 3a ed. Milano, Touring Editore, 2007. ISBN 978-88-365-4347-2.
Alvise Zorzi, P. Marton. I Palazzi Veneziani. Udine, Magnus, 1989. ISBN 88-7057-083-5.
Venezia e provincia. Milano, Touring Editore, 2004. ISBN 88-365-2918-6.
Raffaella Russo. Palazzi di Venezia. Venezia, Arsenale Ed., 1998. ISBN 88-7743-185-7.
Umberto Franzoi, Mark Smith. Canal Grande. Venezia, Arsenale Ed., 1993. ISBN 88-7743-131-8.
Giuseppe Mazzariol (a cura di). I Palazzi del Canal Grande. Novara, Istituto Geografico De Agostini, 1989.
Gianjacopo Fontana. Venezia monumentale - I Palazzi. Venezia, Filippi Ed., 1967.
Andrea Fasolo, Mark Smith. Palazzi di Venezia. Venezia, Arsenale Ed., 2003. ISBN 88-7743-295-0.
[1] 29 Ekim 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Terisio Pignatti (a cura di). Le scuole di Venezia. Milano, Electa, 1981.
Silvia Gramigna, Annalisa Perissa. Scuole di Arti, Mestieri e Devozione a Venezia. Venezia, Arsenale Coop
Giuseppe Tassini. Curiosità Veneziane. Venezia, Filippi Ed., 2001.

Venedik Cumhuriyeti

Loire Nehri, (Okunuşu:Luar) Fransa'nın güneydoğusunda bulunan akarsu. Toplam uzunluğu 1.020 km olup Fransa'nın en uzun ırmağıdır ve dünya akarsuuları içinde, uzunluk itibarıyla, 170. sırayı alır. Havzası büyüklüğü 117 000 km² olup Fransa'nın kara yüzölçümünün yaklaşık %20'sini kapsamaktadır.
Kaynağı Ardeche ilinde Çevennes tepelerinde 1.250m rakımlı "Mont Gerbier de Jonc Dağı" yakınındadır. Nehir buradan Nevers ve Orleans kentleri yanından 1000 km'den biraz fazla olarak kuzey yönüne akar. Sonra batı yönüne dönüp Tours ve Nantes kentleri kenarından geçer. St Nazaire kentinde Biskay Körfezi'nde Atlas Okyanusu'na katılır. Loire Nehri'nin ana kolları nehrin sağ sahilinden katılan Maine, Nièvre ve Erdre ve nehrin sol sahilinden katılan Allıer, Cher, İndre, Vienne ve Sèvre Nantaise'dir.
Irmak adını Latince Liger'den alır. Loire Nehri Fransa'nın 6 iline ismini vermiştir: Loire, Haute-Loire, Loire-Atlantique, İndre-et-Loire, Maine-et-Loire ve Saône-et-Loire.
Nehir 12. yy.'dan bu yana taşımacılıkta kullanılır. Kanal sistemi 17. yüzyılda yapılmıştır.
Loire Nehri Vadisi Fransa'nın Bahçesi olarak tanınmaktadır ve bu bölgede irili ufaklı binlerce şato bulunmaktadır. Bu şatoların yapılış mimarı stilleri  Orta Çağ başları stillerinden Rönesans çağı sonlari mimarı stillerine kadar çok geniş bir çeşitlik gösterir. Bu şatolar Fransa Krallık çağlarında "derebeylik (feodalizm)" imtiyazlarını korumak için Fransa'nın güneyini kuzeyinden ayıran bir stratejik hat üzerinde kurulmuşlardır. Günümüzde bile özel sahipleri çoğu servetli ve asıl Fransızlardır. Bu nedenle Loire Nehri Vadisi'nin Sully-sür-Loire ile Chalonnes arasında bulunan orta kısımları 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası listesi Fransa listesine alınmıştır.

Dünyanın en uzun nehirleri
Loire Vadisi

Loire Vadisi resmi turist ofis portali 27 Aralık 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (Fransızca)

Su sporları, su üstünde, altında veya içinde gerçekleştirilen sporların genel adı. Takım hâlinde veya bireysel olarak icra edilebilen türleri vardır.

Atlama
Kurtarma yüzücülüğü
Modern pentatlon (farklı sporların birleşiminden oluşan bir spor olup, kendisini oluşturan sporlardan biri yüzmedir)
Senkronize atlama
Senkronize yüzme
Su aerobiği
Sutopu
Şnorkelle dalış
Triatlon (üç farklı sporun birleşiminden oluşan bir spor olup, kendisini oluşturan sporlardan biri yüzmedir)
Waboba
Yüzme

Ayakta kürek sörfü
Balıkçılık
Beyaz su raftingi
Bodyboard
Çıplak ayakla kayak
Dragon bot
Flowrid
Flyboard
Jet ski
Kablolu kayak
Kano
Kano polo
Kayak
Kiteboat
Kürek
Kürek sörfü
Parasail
Picigin
Rafting
Rüzgâr sörfü
Sit-down hydrofoil
Skimboard
Skurfing
Sörf
Su kayağı
Teknecilik
Tekne yarışı
Wakeboarding
Wakeskating
Wakesurfing
Uçurtma sörfü
Yatçılık
Yelken

Buz dalışı
Derin dalış
Mağara dalışı
Mızraklı balıkçılık
Serbest dalış
Sualtı arkeolojisi
Sualtı fotoğrafçılığı
Sualtı videoculuğu

Akuatlon
Finswimming
Mızraklı balıkçılık
Serbest dalış
Sportif dalış
Sualtı atıcılığı
Sualtı buz hokeyi
Sualtı fotoğrafçılığı
Sualtı futbolu
Sualtı hokeyi
Sualtı oryantiringi
Sualtı ragbisi

Uluslararası Yüzme Federasyonu (kısaca FINA) resmî sitesi11 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. (İngilizce)

Tarih öncesi veya Prehistorya (Latince, præ = önce + Yunanca, ιστορία = tarih), insanlığın yazının bulunmasından önceki dönemidir.
Yazılı tarih öncesi olarak da bilinen prehistorya, yaklaşık 3,3 milyon sene önce insansı ara türlerin taş aletleri ilk kez kullanması ile yazılı dilin icadı arasındaki zaman dilimini ifade eder. İnsanlar erken dönemlerde semboller, işaretler ve resimler kullanmış olsa da, bilinen en eski yazı dili yaklaşık 5000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Yazı dilinin yaygın olarak benimsenmesi binlerce sene sürmüş ve 19. yüzyıla gelindiğinde neredeyse tüm kültürlerde kullanılmaya başlanmıştır. Tarih öncesinin sonu farklı yerlerde değişiklik gösterir ve bu terim tarih öncesinin nispeten yakın zamanda sona erdiği toplumlarda daha az kullanılır.
Erken Tunç Çağı'nda, Sümer (Mezopotamya), İndus Vadisi ve eski Mısır'daki uygarlıklar kendi yazılarını geliştiren ve tarihsel kayıtlar tutan ilk uygarlıklar arasındaydı. Daha sonra diğer uygarlıklar da aynı yolu izlemiş ve çoğunluğu Demir Çağı'nda tarih öncesinin sonuna ulaşmıştır. Tarih öncesinin üç çağa ayrılması (Taş Devri, Tunç Devri ve Demir Devri) Avrasya ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünde hala kullanılmaktadır, ancak Okyanusya, Avustralasya, Sahra Altı Afrika ve Amerika'nın bazı bölgeleri gibi sert metal işçiliğinin Avrasya kültürleriyle temas yoluyla aniden ortaya çıktığı bölgelerde geçerli değildir. Bu bölgeler Avrupalıların gelişinden önce karmaşık yazı sistemleri geliştirmemişlerdir, bu nedenle tarih öncesi dönemleri daha yakın zamanlara kadar uzanmaktadır, örneğin 1788 yılı Avustralya'da tarih öncesinin bitimi olarak kabul edilmektedir.
Bir kültürün başkaları tarafından yazıldığı ancak kendi yazı sistemini geliştirmediği dönem, o kültürün prototarihi olarak adlandırılır. Tanım gereği, insan tarih öncesine ait yazılı kayıtlar bulunmamaktadır ve bu durum ancak tarih öncesi malzemeler ve insan kalıntıları gibi maddi arkeolojik ve antropolojik kanıtlarla anlaşılabilir. Bunlar başlangıçta folklorun toplanmasıyla ve modern zamanlarda gözlemlenen okuma yazma öncesi toplumlarla karşılaştırılarak anlaşılmıştır. Tarih öncesi kanıtları anlamanın anahtarı tarihlendirmedir ve 19. yüzyıldan bu yana güvenilir tarihlendirme teknikleri geliştirilmiştir. Diğer teknikler arasında malzemelerin kullanımını ve kökenini belirlemek için adli kimyasal analiz ve tarih öncesi halkların akrabalık ve fiziksel özelliklerini belirlemek için kemiklerin genetik analizi yer almaktadır.

"Tarih öncesi" terimi, yazılı kayıtların tutulmasından önceki zaman dilimini ifade eder. Bu, evrenin veya dünyanın başlangıcından bu yana geçen süreyi içerebilir, ancak daha yaygın olarak yeryüzünde yaşamın ortaya çıkmasından veya insan benzeri varlıkların ortaya çıkmasından bu yana geçen süre olarak tanımlanır. Tarih öncesinin sonu tipik olarak yazılı tarihi kayıtların ortaya çıkışıyla işaretlenir ve bu da bölgeye göre değişebilir. Örneğin, Mısır'da tarih öncesinin MÖ 3100 civarında sona erdiği kabul edilirken, Yeni Gine'de daha yakın bir tarihte 1870'lerde sona erdiği kabul edilmektedir. Tarihçiler, insanlığın tarih öncesini bölmek için Taş Devri, Bronz Devri ve Demir Devri'ni içeren üç çağ sistemi gibi farklı sistemler kullanmaktadır. "Tarih öncesi" terimi Aydınlanma döneminde ortaya çıkmış ve ilk kez 1836 yılında İngilizce olarak kullanılmıştır. İnsanlık öncesi zaman dilimlerinin sistematik hale getirilmesi ve insan tarih öncesi için üç çağ sistemi 19. yüzyılın sonlarında İngiliz, Alman ve İskandinav antropologlar, arkeologlar ve antikacılar tarafından geliştirilmiştir.

"Taş Devri" terimi, dünyanın birçok bölgesinin arkeolojisinde insanlık tarihinin belirli bir dönemini ifade etmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, Amerika kıtası arkeolojisinde bu dönem Litik evre veya Paleo-Indian olarak adlandırılır. Ayrıca, Avrasya'da bu dönemi tanımlamak için kullanılan alt bölümler tüm bölgeye tutarlı bir şekilde uygulanamayabilir.

Eski Taş Devri olarak da bilinen Paleolitik dönem, Taş Devri'nin en erken dönemidir ve yaklaşık 3,3 milyon yıl önce homininler tarafından taş aletlerin ilk kez kullanılmasından MÖ 11.650 civarında Pleistosen'in sonuna kadar olan zaman dilimini kapsar. Paleolitik dönemin ilk kısmı, Kenya'daki Lomekwi bölgesinde bulunan ve muhtemelen Kenyanthropus tarafından kullanılan en eski taş aletlerle başlayan Alt Paleolitik olarak adlandırılır. Alt Paleolitik dönemde erken homininlerin ateşi kontrol ettiğine dair sınırlı kanıt vardır, ancak H. erectus veya H. ergaster'in İsrail'de MÖ 790.000 ila 690.000 yılları arasında ateş yakmış olabileceğine inanılmaktadır. Ateşin kullanımı ilk insanların yemek pişirmesine, ısınmasına ve geceleri bir ışık kaynağına sahip olmasına olanak sağlamıştır.
Orta Paleolitik dönem yaklaşık 200.000 yıl önce erken Homo sapiens'in ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Bu dönem, modern dil kapasitesini gösteren anatomik değişikliklere ve insanların ateşi kullandığına dair ilk kesin kanıtlara tanıklık etmiştir. Orta Paleolitik dönemde ayrıca sistematik gömü, müzik, erken sanat ve giderek daha sofistike hale gelen çok parçalı aletlerin kullanımı da gelişmiştir.
Paleolitik Çağ boyunca insanlar genellikle göçebe avcı-toplayıcılar olarak, küçük ve eşitlikçi toplumlar halinde yaşamışlardır. Ancak, bol kaynaklara veya gelişmiş gıda depolama tekniklerine sahip bazı toplumlar, şeflikler ve sosyal tabakalaşma gibi karmaşık sosyal yapılara sahip yerleşik yaşam tarzları geliştirmiştir.

Orta Taş Devri olarak da bilinen Mezolitik Çağ, Paleolitik ve Neolitik dönemler arasında insanoğlunun teknolojik gelişiminin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem yaklaşık 10.000 yıl önce, Pleistosen çağının buzullarının geri çekilmeye başlamasıyla başlamıştır. Mezolitik dönemin sonu, bu tarih bölgeye göre değişmekle birlikte, tarımın başlamasıyla işaretlenmiştir.
Son buzul çağının etkilerinin asgari düzeyde olduğu bölgelerde, bunun yerine bazen "Epipaleolitik" terimi kullanılmaktadır. Kuzey Avrupa gibi iklimin ısındığı ve bataklıklardan gelen besin kaynaklarının bol olduğu bölgelerde Mezolitik dönem birkaç bin yıl sürmüş ve Maglemosian ve Azilian gibi benzersiz kültürler üretmiştir. Buna karşılık, tarımın Pleistosen'de zaten mevcut olduğu bölgelerde Mezolitik dönem daha kısa ve daha az tanımlıdır.
Mezolitik döneme ait kalıntılar çok azdır ve genellikle çöp çukurları ya da antik çöplüklerle sınırlıdır. Ormanlık alanlarda, tarım için daha fazla araziye ihtiyaç duyulan Neolitik döneme kadar yaygın olmasa da, erken ormansızlaşmaya dair kanıtlar bulunmuştur. Mezolitik dönem, mikrolit ve mikroburin gibi küçük çakmaktaşı aletlerin yanı sıra kano ve yay gibi ahşap nesnelerle karakterize edilir. Bu teknolojiler ilk olarak Azilya kültürleriyle Afrika'da ortaya çıkmış, daha sonra İbero-Maurus ve Kebaran kültürleri aracılığıyla Avrupa'ya yayılmıştır. Ancak, bağımsız olarak geliştirilmiş olmaları da mümkündür.

"Yeni Taş Devri" olarak da bilinen Neolitik dönem, Orta Doğu'nun bazı bölgelerinde ve daha sonra dünyanın diğer bölgelerinde MÖ 10.200 civarında başlamıştır. MÖ 4.500 ile 2.000 yılları arasında sona ermiştir. Bu süre zarfında, baskın insan türü olarak sadece Homo sapiens sapiens kalmıştır. Bu döneme, ekinlerin ve hayvanların evcilleştirilmesi, kalıcı yerleşimlerin ve erken şefliklerin kurulması gibi teknolojik ve sosyal gelişmeler damgasını vurmuştur. Dönem, "Neolitik Devrim" olarak bilinen çiftçiliğin başlamasıyla başlamış ve metal aletlerin yaygınlaşmasıyla sona ermiştir. Neolitik terimi Eski Dünya'da yaygın olarak kullanılmaktadır, ancak Amerika ve Okyanusya'da metal işleme teknolojisini tam olarak geliştirmemiş kültürlere uygulanması sorunlara yol açmaktadır.
Erken Neolitik dönemde tarım, siyez buğdayı, darı, kavuzlu buğday, köpek, koyun ve keçi gibi dar bir bitki ve hayvan yelpazesiyle sınırlıydı. MÖ 6.900-6.400'lere gelindiğinde, evcilleştirilmiş sığır ve domuzların yanı sıra çanak çömlek kullanımı ve kalıcı ya da mevsimlik yerleşimlerin kurulması da söz konusu olmuştur. Neolitik dönem aynı zamanda erken köylerin, tarımın, hayvan evcilleştirmenin, aletlerin ve savaşın başlangıcının gelişimine tanıklık etmiştir.
Yerleşimler daha kalıcı hale gelmiş, bazılarında kerpiçten yapılmış dairesel evler, bazılarında ise ailelerin tek ya da birden fazla odada yaşadığı dikdörtgen kerpiç evler görülmüştür. Mezar bulguları bir atalar kültünün varlığına işaret etmektedir ve Vinča kültürü en eski yazı sistemini yaratmış olabilir. Ġgantija'nın megalitik tapınak kompleksleri büyük yapılarıyla bilinmektedir. Bazı geç Avrasya Neolitik toplumları karmaşık tabakalı şeflikler ve hatta devletler oluşturmuş olsa da, çoğu nispeten basit ve eşitlikçiydi. Bu dönemde giysiler, deriyi tutturmak için kullanılan çok sayıda kemik ve boynuz iğnenin keşfedilmesinden de anlaşılacağı üzere, öncelikle hayvan derilerinden yapılmıştır. Yün kumaş ve keten, Neolitik Çağ'ın sonlarında kullanılabilir hale gelmiş olabilir.

Eneolitik veya Bakır Çağı olarak da bilinen Kalkolitik, Eski Dünya arkeolojisinde taş aletlerin yaygın kullanımının yanı sıra erken bakır metalürjisinin de mevcut olduğu bir dönemdir. Bu dönemde bazı silah ve aletler bakırdan yapılmıştır. Metallerin kullanılmasına rağmen, bu dönem hala büyük ölçüde Neolitik karakterdeydi ve Neolitik ile Bronz Çağı arasında bir geçiş olarak kabul ediliyordu. Ancak günümüzde Bronz Çağı'nın bir parçası olarak kabul edilmektedir.
Sırbistan'daki bir arkeolojik alan, 7.500 yıl öncesine kadar uzanan, yüksek sıcaklıkta bakır eritme işlemine dair en eski kanıtları içermektedir. Bu da bakır eritme işleminin o dönemde Asya ve Avrupa'nın farklı bölgelerinde bağımsız olarak icat edilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Metalürjinin ortaya çıkışı ilk olarak Bereketli Hilal'de gerçekleşmiş ve MÖ 4. binyılda Bronz Çağı'na yol açmış olabilir. Ancak Avrupa'daki Vinča kültürüne ait buluntular Bereketli Hilal'dekilerden biraz daha önceye tarihlendirilmiştir. Timna Vadisi'nde ayrıca 9.000 ila 7.000 yıl öncesine kadar uzanan bakır madenciliğine dair kanıtlar bulunmaktadır.
Orta Doğu'da Neolitik Çağ'dan Kalkol

Yolcu gemisi, birincil işlevi denizde yolcu taşımak olan bir ticaret gemisidir. Bununla birlikte yolcu ve yük taşımak için tasarlanmış birçok gemi sınıfını içerir. Aslında yakın zamana kadar neredeyse tüm okyanus gemileri, yolculara ek olarak posta, paket yük ve ekspres kargo ve diğer kargoları taşıyabiliyordu ve bu amaçla kargo ambarları ve bumbalar, direkler veya diğer kargo elleçleme teçhizatı ile donatılmıştı. Sadece daha yeni okyanus gemilerinde ve neredeyse tüm Kruvaziyer gemilerinde bu kargo kapasitesi ortadan kaldırılmıştır.
Tipik olarak yolcu gemileri deniz ticaretinin bir parçası olsa da, yolcu gemileri aynı zamanda asker gemisi olarak da kullanılmış ve bu amaçla kullanıldıklarında genellikle donanma gemileri olarak görevlendirilmişlerdir.

Yolcu Gemisi Türleri: Yolcu gemileri, yolcuları ve araçları (kara veya demiryolu) hareket ettiren günlük veya gecelik kısa deniz yolculukları için gemiler olan feribotları; tipik olarak uzun hat seferlerinde yolcu ve genellikle kargo taşıyan yolcu veya yolcu-kargo gemileri olan okyanus gemileri ve gezinin kendisinin ve geminin cazibe merkezlerinin ve ziyaret edilen limanların başlıca çekici olduğu gidiş-dönüşlerde genellikle yolcu taşıyan kruvaziyer gemilerini içerir.
Birkaç ana tip vardır:

Kruvaziyer
Feribotlar
Okyanus gemileri

Curlie'de Ships (DMOZ tabanlı)

Cho Oyu Dağı (veya Cho Oyo veya Zhuoaoyou) dünyanın en yüksek altıncı dağıdır. Cho Oyu Himalayalar'da yer alır ve Everest'in 20 kilometre batısındadır. Cho Oyu Tibetçede "Turkuaz Tanrıça" anlamına gelir.
Cho Oyu'ya ilk kez Herbert Tichy, Joseph Joechler ve Şerpa Pasang Dawa Lama'dan oluşan Avusturyalı bir ekip tarafından 19 Ekim 1954'te dağın kuzeybatı sırtından çıkılmıştır. Cho Oyu'ya ilk çıkış denemesi, Eric Shipton liderliğindeki bir ekspedisyon tarafından gerçekleştirilmiştir fakat 6.650m'nin üzerinde bulununan bir buzul duvarının teknik zorluğu grubun yeteneklerini aşmıştır. Bugün bu buzul duvarları sabit hatlar sayesinde aşılmaktadır.

Cho Oyu'nun birkaç kilometre batısındaki Nangpa La (5.716m), Tibetlilerle Khumbu'nun Şerpaları arasındaki ana ticaret rotası olan bir buzullaşmış geçittir. Bu geçide olan yakınlığından dolayı, Cho Oyu tırmanışçılar tarafından tırmanılması en kolay sekizbinlik olarak görülür. Cho Oyu Annapurna'nın Haziran 1950'de, Everest'in Mayıs 1953'te, Nanga Parbat'ın Temmuz 1953'te ve K2'nin Temmuz 1954'te tırmanılmasının ardından tırmanılan beşinci sekizbinlik zirvedir.

1952 Edmund Hillary ve ekibi tarafından dağın ilk keşfi.
1954 Dağa ilk çıkış.
1958 Hint bir ekip tarafından dağa ikinci çıkışı. Şerpa Pasang Dawa Lama zirveye ikinci defa ulaştı. Cho Oyu'da ilk ölüm.
1959 Kadınlardan oluşan uluslararası bir ekip başarısız olur ve bu ekibin dört üyesi çığ yüzünden ölürler.
1964 Zirveye ulaştıklarına dair hiçbir kanıt olmayan bir Alman ekip dağın tartışmalı üçüncü tırmanışını yaparlar. İki dağcı bitkinlik nedeniyle 7.600m'deki dördüncü kampta ölürler.
1978 Avusturyalı Koblmuller ve Furtner, zirveye çok zor olan güneydoğu yüzünden tırmanırlar.
1983 Reinhold Messner dördüncü denemesinde zirveye ulaşmayı başarır.
1985 12 Şubat'ta, Maciej Baebeka ve Maciei Pawlikowski ilk kış çıkışını yaparlar.
1997 Nasuh Mahruki dağ tırmanan ilk Türk dağcı olur.
1999 Uğur Uluocak dağın ikinci Türk tırmanışını yapar.
2005 Tunç Fındık dağın üçüncü Türk tırmanışını yapar.

Himalayalar

Cho Oyu on Peakware17 Mart 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Józef Jerzy Kukuczka (d. 24 Mart 1948, Skoczow-ö.24 Ekim 1989, Lhotse, Nepal), Polonyalı dağcı. Bir kömür madeninde elektrik mühendisi olarak çalıştı.

Gençliğinde bir dağcılık kulübünde izcilik yaparken dağlara ilgi duymaya başladı. Daha öncelerinde ise atletizm ve ağırlık kaldırma ile ilgilenmiş olmasına rağmen, dağlar onun ilgisini daha çok çekmişti. "Belki biraz saçma gelebilir ama kayaya ilk dokunduğumda aradığım şeyin bu olduğunu anladım" sözü dağcılığa ne denli ilgi duyduğunun bir göstergesiydi.

İlk tırmanışını Morskie Oko Mnich'de yaptı. 1970 yılında ise askerlik görevini yapmaya gittiği için dağcılığa 2 yıl ara vermek zorunda kaldı. Askerlikten döndükten sonra Polonya'nın en zor tırmanış yerlerinden biri olan Tatra'larda tırmanış yapmayı planladı. Ancak bu dağ en zor ve en çok dayanıklılık isteyen dağlardan birisiydi. Buna rağmen Jerzy Kukuczka tırmanmayı başardı.

Yurt dışındaki ilk tırmanışını Bulgaristan'da yaptı.
1972-1973 yıllarında ise Mormalada'da Via dell'ideale'nin ilk kış çıkışını yaptı. Kukuczka bir sonraki tırmanışlarını Fransız Alplerinde M. Lukaszewski ve Voytek Kurtyka ile birlikte yaptı. Petit Dru ve Büyük Jaroslar' ın kuzey yüzlerinde yeni rotalar açtılar. Bu aynı zamanda Voytek Kurtyka ile çok iyi bir partnerliğin ve dostluğun da başlangıcı oldu.

Hindu Kuş dağlarındaki Kohe-Tez dağı ilk 7000 metre tırmanışı oldu. 1978 yılında ise Tirich Mir dağı bu tırmanışı izledi.

Jerzy Kukuczka yüksek irtifa dağcılarının gelmiş geçmin en iyi dağcılarından biri olarak kabul edilir. 8 yıl içinde dünyanın en yüksek 14 sekiz binlik dağının tamamına en kısa zamanda tırmandı. On yeni rota ve 4 kış tırmanışı yaptı. Kış tırmanışında uzmandı ve polonyada elit dağcılardandır.

Everest hariç tüm zirvelere oksijen kullanmadan tırmandı.

Katmanduda bir pazardan almış olduğu 2. El 6mm'lik iple 24 Ekim 1989'da o devirde Himalaya'nın son büyük problemi diye adlandırılan ve henüz çıkılmamış olan Lhotse güney yüzünün ilk tırmanışını yapmayı denerken yaklaşık 8000 metre irtifada düşerek hayatını kaybetti.

Kukuczka Detay Bilgisi

Maurice Herzog (d. 15 Ocak 1919, Lyon 3. arrondissement - ö. 13 Aralık 2012, Neuilly-sur-Seine), Fransız dağcı ve siyasetçi.

İki kez evlenmiş olup iki evliliğinden ikişer çocuğu olmuştur. HEC Paris mezunudur. Uçak pilotudur. 1952-1955 yıllarında Fransız Alp Kulübü (CAF) başkanlığı, Fransız-Alman Gençlik Ofisi'nin 1964'te kurucusu olmuş ve başkanlığını üstlenmiş, ayrıca 1970-1994 yıllarında Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyeliği yapmıştır. Fransız direnişinde yer almıştır. 1958-1963 yıllarında Gençlik ve Spor Yüksek Komiseri, 1963-1966 yıllarında ise Gençlik ve Spor Devlet Sekreteri olarak görev yapmıştır. 1968-1977 yıllarında Chamonix belediye başkanı, 1981-1984 yıllarında Mont Blanc Tüneli Şirketi başkanı, 1962-1963 ve 1967-1978 yıllarında ise milletvekili olmuştur. 1950'de Sekizbinliklerden Annapurna'ya çıkmıştır.

Hükûmet

11 Haziran 1963 - 8 Ocak 1966: Gençlik ve Spordan sorumlu Devlet Sekreteri
Yerel Yönetimler

1968 - 20 Mart 1977: Chamonix belediye başkanı
Meclis

6 Aralık 1962 - 11 Temmuz 1963 : Rhône 4. seçim çevresi milletvekili
3 Nisan 1967 - 2 Nisan 1978 : Haute-Savoie 3. seçim çevresi milletvekili
Diğer

27 Eylül 1958 - 11 Haziran 1963: Gençlik ve Spor Yüksek Komiseri
1970-1994: Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesi

Sekizbinlikler, deniz seviyesinden ölçüldüğünde yüksekliği 8.000 m'yi geçen 14 dağa verilen isimdir. Bu dağların hepsi Asya'daki Himalaya ve Karakurum silsileleri içerisinde yer alırlar.
Bütün on dört sekizbinliğe çıkan ilk kişi Reinhold Messner'dir. Bunu 16 Ekim 1986'da başarmıştır. Bir sene sonra, 1987'de Jerzy Kukuczka bütün sekizbinliklere tırmanan ikinci dağcı olmuştur ve günümüzde toplam 75 kişi bunu başarabilmiştir. Bütün sekizbinliklere tırmanmak çok riskli bir iştir ve bunu yapmaya çalışan en az dört kişi ölmüştür.

^Not: Bahsedilen dağlar tartışmalı Keşmir alanında bulunmaktadır. Bu alanda aynı zamanda Hindistan da hak iddia etmektedir.

everestnews.com sitesinden tırmanışçıların listesi
Sekizbinlik dağlara ve dağcılara adanmış bir site
Avusturyalı ilk çıkış20 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Erdene Zuu Manastırı (Moğol karakterleriyle: Эрдэнэ Зуу) Moğolistan'da bulunan, Eski Moğol hükümranlıkları dönemine ait Budist manastırı. Övörhangay eyaletindeki, bugünkü Harhorin yakınlarında bulunan eski Moğol başkenti Karakurum'da bulunur. Orhun Kültürel Doğa Vadisi'nin Dünya Mirası listesi'ne dahil olan bölümündedir. Manastır, Tibet Budizmi'nin Gelug mezhebine bağlıdır.

Erdene Zuu Manastırı 1585'te Abtay Han tarafından yapılmıştır, Moğolistan'a Tibet Budizmi'nin yayılım noktasıdır. Karakurum'da kullanılmak üzere taştan inşa edilmiştir.  102 tapınak heykelciğiyle çevrilidir. 108 sayısı, Budizm'de kutsaldır. Çünkü bir Budist tespihinde 108 boncuk vardır. Muhtemelen bu tapınakta da 108 heykelcik bulunmaktadır, ancak altı tanesine hiçbir zaman ulaşılamamıştır.  Bu tapınak manastırının duvarlarında çeşitli desenler vardır, çatısı Çin tarzı yeşil kiremitlerle kaplanmıştır. Tapınak 1680'deki savaş durumunda zarar görmüştür, 18. yüzyılda yeniden yapılmış, 1872'de de içindeki 62 tapınağa onarım yapılmıştır.
1939'da komünist önder Horlogiyn Çoybalsan manastıra büyük zarar verdi, birçok bölümünü tasfiye etti. Moğolistan'da yüzlerce manastır yıkıldı ve binlerce rahip katledildi.  Bu yıkımdan geri üç küçük tapınak ve dış duvarlardaki heykelcikler kaldı; 1947'de tapınaklar müze ilan edildi. Manastırın yıkılmayan bazı bölümlerinin Josef Stalin'in isteği üzerine yıkılmadığı söylenir. Bazı araştırmacıların iddialarına göre Stalin'in baskısı ve Amerikan devlet başkanı yardımcısı Henry A. Wallace'nin 1944'teki Moğolistan'daki kısa girişimleri sonucu manastırın bazı bölümleri yıkılmamıştır.
Erdene Zuu'nun yalnızca müze olarak kullanılmasına izin verildi; Moğolistan'da işleyen tek manastır olarak başkent Ulanbatur'daki Gandantegçinlen Hiyd Manastırı bırakıldı. Bununla birlikte, 1990'da Moğolistan'da komünizmin çöküşüyle birlikte; yeniden Budist rahipler yetişmeye başladı, Erdene Zuu Manastırı ibadete açıldı. Bugün Erdene Zuu etkin bir Budist manastırı olmakla birlikte turistler için açık bir müzedir.

Resmi site
Madde 26 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.'yle ilgili görüntüler
Ensislopedya Britanika maddesi'nde Karakurum ve Erdene Zuu.
Fotoğraf koleksiyonu, Moğol Kültürü
Birkaç görsel15 Haziran 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Alıntı "The Life of Zanabazar" adlı makale; Erdene Zuu'nun inşası hakkındaki tartışma

Felemenk (Osmanlıca: فلمنك, Orta Felemenkçe ve Yüksek Almanca: Vlaming, Fransızca: Pays Bas) veya Flandre, Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki Alçak Ülkeler veya Aşağı Ülkeler (Low Countries) denilen alanda günümüzde Hollanda ile Belçika'nın yer aldığı bölgeye verilmiş olan addır. 1830 yılına kadar bu coğrafyada siyasi olarak çeşitli kontluk ve dukalıklar varlık sürdürmüştür.
Gerek Avrupa, gerek Osmanlı tarihinde Felemenk terimi, 16. yüzyılın ortasından beri Burgonya Krallığı çevresini meydana getiren 17 eyaleti içeren geniş bir bölgeyi tanımlar.
Günümüzde Benelüks adıyla da bilinen söz konusu topraklar başta Hollanda olmak üzere Belçika, Lüksemburg, Fransa ve Almanya'nın bir bölümünü kapsar. O zamanki Birleşmiş Hollanda Krallığı'nın yerini de, sonradan daha dar sınırlar içinde bugünkü Hollanda Krallığı almıştır.

Bölge Felemenkçede Nederlanden olarak adlandırılmaktadır. Neder, 'aşağıda, altta," anlamına gelmektedir. Landen ise land (ülke, yer, toprak) kelimesinin çoğuludur.
Aynı mantıkla bölgeye İngilizcede Low Lands (Alçak Ülkeler), Fransızcada Pays Bas (Alttaki Topraklar), Almancada Niederlande (Alçak Ülke) denmektedir.
Zamanla tüm bu terimler bugünkü Hollanda Krallığını tarif etmek için kullanılmakla birlikte tarihsel olarak bugünkü kabaca Benelüks bölgesini tarif etmekte kullanılmıştır. Ülkenin bölünmesi ise Napolyon işgali'ne dayanmaktadır.
Türkçeye Vlaming kelimesinin Fransızca söylenişinin derivasyonuyla geçmiştir. Vlaming kelimesi Vlaam kelimesinin sıfat halidir (İngilizcedeki -ish, Türkçedeki -ce/çe/ca/ça eki gibi).

Stadhouder
Birleşik Hollanda Cumhuriyeti
Flandre
Flaman Bölgesi
Belçika atı

Hangay Dağları, (Moğolca: Хангайн нуруу, romanlaştırılmış: Hangain nuruu, [χaɴˈɢæːɴ noˈɾʊː] olarak telaffuz edilir); Moğolistan'ın merkezinde, Ulanbatur'ın yaklaşık 400 km (250 mil) batısında bir sıradağdır.

Moğolistan'ın iki eyaleti adını Hangay dağlarından almıştır: Arhangay (Kuzey Hangay) ve Övörhangay (Güney Hangay). İki ilin buluştuğu ılıman iklim bölgesi (doğu Hangay'da), Moğol ve göçebe uygarlığın beşiği olarak biliniyor. Doğu Hangay'ın eteklerindeki ovalar Orhun Vadisi Dünya Mirası Alanı'na ev sahipliği yapıyor. Hiung-nu başkenti Luut Khot (Lungcheng), Xianbei başkenti Ordo ve Rouran başkenti Moomt'un (Mume) burada bulunduğu söyleniyor. Daha sonraki imparatorluklar da başkentlerini burada kurdular: Örneğin Uygur Kağanlığı (745-840) başkentlerini Ordu-Balık'ı bölgede kurdu.

En yüksek dağ, yaklaşık 4.000 metre yüksekliğindeki Ötüken Dağı'dır ("En genç gökyüzü"). Moğollar tarafından saygıyla karşılanır ve burada devlet törenleri yapılır. Ötüken Dağı, eski Türkler tarafından kutsal kabul edilir.

Harhorin (Moğolca: Хархорин), Moğolistan'ın Uvurhangay ilinde bulunan bir şehirdir. Yüzölçümü 20.5 km² olan şehrin nüfusu 2003 yılı itibarı ile 13,496'dır.
Harhorin, Orhun Nehri'nin üst vadinin alt ucundadır, Dünya Kültür Mirası'na dahil olan Orhun Vadisi Kültürel Parkı'nın bulunduğu yerdedir. Hangay Dağları'nın doğu eteklerinde konumlanmış olup alan merkez Moğolistan'a ulaşır.
Eski kent Karakurum'un yakınlarındadır, Karakurum Ögeday Han döneminde kısa bir süre Moğol İmparatorluğu'na başkentlik yapmıştır. Erdene Zuu Manastırı'da kent sınırları içerisindedir. Yıllara göre nüfusu 13,828 (1994), 13,964 (2000), 13,496 (2003)'dır.
Harhorin'in ana gelir kalemleri turizm ve tarımdır. Orhun Nehri, boylu boyunca kentin doğusundaki düzlükleri sular. Karkorin Havalimanı (KHR/ZMHH) asfaltsız bir piste sahiptir. Bu pistten başkent Ulan Batur'a düzenli olarak uçak kalkışları gerçekleşmektedir.

PADCO: Mongolia Urban Development and Housing Sector Strategy (Moğolistan Kentsel Gelişim ve Konut Sektörü Stratejisi), Sonuç bildirisi, 2005 [1]

Hıtay (Osmanlıca: خطای; Uygurca: خىتاي, Xitay; Çince: 契丹, Qìdān) Orta Çağ Avrupa'sında kuzey Çin'e verilen addır. 10. yüzyılda Moğolistan'ın güneydoğu kesiminden göç eden ve Mançurya'nın bir bölümüyle Çin'in kuzeyini ele geçirerek bu toprakları 200 yıl elinde tutan yarı göçebe Hıtaylardan gelir.
Cathai ismi ortalama 1000 yılında yazılan Uygur Mani dini belgelerde kanıtlanmıştır.
Divânu Lügati't-Türk'te Tawgaç: Maçin'in adıdır. Burası Çin'den dört ay uzaktadır. Çin, aslında üç bölüktür: Birincisi, Yukarı Çin'dir ki, doğudadır; buna "Tawgaç" derler. İkincisi, Orta Çin'dir; burası, "Xıtay" adını alır. Üçüncüsü, Aşağı Çin'dir, "Barxan" adı verilir; bu, Kaşgar'dadır. Lâkin şimdi "Maçin", "Tawgaç" diye tanınmıştır. "Xıtay" ülkesine de "Çin" denilmiştir.

Moğolca: Khyatad (Хятад) / Kitad
Uygurca (Batı Çin): خىتاي, Xitay
Kazakca: قىتاي, Қытай, Qıtay
Tatarca: Qıtay
Rusca: Kitay (Китай)
Bulgarca: Kitay (Китай)
Latince: Cataya, Kitai
İspanyolca: Catay
İtalyanca: Catai
Portekizce: Cataio
İngilizce ve Almanca: Cathay

Ordu-Balık, (Mubalık, Karabalsagun, Karabalasagun, Karabalgasun veya Karabalagasun olarak da bilinir) ("saray şehri", "ordu şehri" anlamına gelir, Moğolca: Хар Балгас, Çince: 窩魯朵八里) ilk Uygur Kağanlığı'nın başkentiydi. Kalıntıları Moğolcada "kara şehir" anlamına gelen Kharbalgas olarak bilinir. Kale ordu denen bir sur ile kaplıydı. Bu suru ise balık denen ikinci bir sur çevreliyordu.

Ordu-Balık, Moğolistan'ın Arhangay Eyaletindeki Orhun Nehri'nin batı kıyısında, Hotont köyünün 16 km kuzeydoğusunda veya Harhorin'in 30 km kuzey-kuzeybatısında, Talal-khain-dala bozkırı adı verilen çimenli bir ovada yer almaktadır.
Elverişli bir mikro iklim, burayı otlatma için ideal kılar ve Moğolistan'ın en önemli doğu-batı rotası boyunca uzanır. Sonuç olarak, Orhun Vadisi, onu daha geniş dünyaya tanıtan Cengiz Han'ın doğumundan çok önce bir yerleşim merkezi ve önemli bir siyasi ve ekonomik faaliyet merkeziydi.

Kaydu (Moğol harfleri:ᠬᠠᠢ᠌ᠳᠤ Qaidu, Çince: 海都; pinyin: Hǎidū) de facto Çağatay Hanı.
Ögeday'ın torunu, Kaşi'nin oğlu olup 1235/36 yılında doğmuştur. Bazı kaynaklarda amcası Kadan ile karıştırılması nedeniyle 1240/41 yılındaki Avrupa seferinde yer alan Moğol komutanlar arasında gösterilmiştir.
Möngke 1251 yılında Moğol Hanı olduktan sonra Ögeday Han soyundan birçok kişiyi cezalandırırken kendisi Möngke'ye itaat ederek bu cezalandırmadan kurtulabilmiştir. Amcası Kadan ile birlikte cezalandırılmaktan kurtulan Kaydu, günümüz Sincan Uygur Özerk Bölgesinin kuzeybatısı ve Kazakistan'ın doğusunu içeren Imıl Irmağı ve Tarbagatay Dağları arasındaki bölgede bulunan aile topraklarına çekildi. Burada Ögeday hanesinin prensi konumuna gelen Kaydu, 1260-1264 yılları arasında Arık Böke ile Kubilay Han arasında yaşanan mücadelede Arık Böke yanında yer aldı.
Arık Böke'nin tesliminden sonra iç savaş son bulmuştu. Kubilay Han tarafından sarayına çağrılsa da kendisi buna uymayarak Kubilay'a düşmanca davranmaya devam etti. Böylece 1268 ile 1301 yılları arası sürecek Moğol İmparatorluğu'nun kalıcı olarak bölünmesiyle sonuçlan Kaydu ile Kubilay savaşı başlamış oldu. 1266 yılında Çağatay Han soyundan Barak, büyük han Kubilay tarafından Çağatay Hanlığı'nın başına getirildi. Ancak Barak, hanlığın idaresine geçtikten sonra Kubilay'ın büyük han olarak otoritesini tanımadı. Kubilay bu esnada Çin toprakları üzerinde hakimiyetini geliştirmekle meşgul olduğundan Kaydu da yavaş yavaş hakimiyet alanını güçlendirmeye başladı. 1267 yılında Çağatay Han'ı Barak'la güç mücadelesine başladı. Barak bu yenilgiden sonra Maveraünnehir'deki Semerkant'a çekilerek Kaydu'ya karşı savunma hazırlıklarına girişti. Ancak herhangi bir çatışma yaşanmadan 1269 yılında Talas vadisinde düzenlenen kurultayda Kaydu kağan ilan edildi.
Böylece Kaydu, Maveraünnehir'in büyük bölümü haricindeki hemen hemen tüm Çağatay Hanlığı topraklarına hakim oldu. İlk önce Barak Han'a destek vererek onun İlhanlı seferine yardımcı oldu. Ancak bir süre sonra Barak ile aralarının bozulmasıyla askerleri Barak'ın ordugahını kuşattı. 1271 yılında Barak'ın ölmesiyle de Çağatay Hanlığını kendi istediği hanları atayarak yönetmeye başladı. Kaydu; Altın Orda Hanlığı, Çağatay Hanlığı, Cengiz soyundan bazı asiller ile Oyrat, Kanglı, Kıpçak ve Kırgız gibi önemli boyların desteğini alarak 1273 yılında Kubilay Han'a karşı isyan başlattı.
1276 yılında Kaydu'nun ordusu Moğolistan'a büyük bir sefer düzenlemiştir. Urumçi'yi ele geçirmesi üzerine Kubilay Han da oğlu Nomokhan'ı Almalık'a gönderdi. Ancak Nomokhan'ın yanında bulunan Möngke'in oğlu Şireki ile Toktemur ihanet ederek Kaydu'nun tarafına geçmiş ve Nomakhan'ı esir almışlardır. 1277 yılında gelindiğinde Kaydu; Almalık, Kaşgar, Yarkend, Hotan ve Karakurum'u ele geçirmişti. Durumun vahametini anlayan Kubilay Han önemli bir gücü Kaydu ve destekçilerinin üzerine gönderdi. Kubilay'ın güçleri Şireki ve Toktemur'u yenilgiye uğratarak Kaydu destekçilerinin ilerleyişini durdurarak kaybedilen yerlerin önemli kısmını geri aldı. Şireki ve Toktemur'un saf dışı kalmasının akabinde 1284 yılında Altın Orda Hanlığı'nın da Kubilay ile barış yapmasıyla Kaydu'nun gücü büyük ölçüde azaldı.
Ancak buna rağmen Kaydu mücadeleden vazgeçmedi. 1287 yılında Cengiz Han'ın kardeşleri soyundan Mançurya ve Doğu Moğolistan'da etkinlikleri olan ileri gelenlerle ittifak yaparak Kubilay ile yeniden mücadeleye başladı. Kubilay 1288 yılında Mançurya ve Doğu Moğolistan'daki isyancıları yendikten sonra 1289 yılında Kaydu'nun üzerine yürüdü. Kaydu üzerine gönderilen ordu karşısında tutunamayarak geri çekildi. Kubilay Han'ın 1294 yılında ölümünden sonra yeni han Temür Olcaytu Han ile büyük hanlık mücadelesini sürdürdü. 1301 yılına geldiğinde ilerlemiş yaşına rağmen Karakurum üzerine sefere çıktı. Ancak Ağustos ayında Karakurum yakınlarında yapılan savaşı kaybedip geri çekildiği esnada hayatını kaybetti.
Kaydu'nun ölümünden sonra Ögeday ulusunun başına oğlu Çapar gelmiş ancak onun, önce 1304 yılında Çağatay Han'ı Duva, sonrasında da 1306 Temür Olcaytu Han tarafından yenilgiye uğratılmasıyla toprakları ele geçirilmiş ve Ögeday ulusu da çeşitli yerlere dağılmıştır.

Kerpiç, duvar örmek için kullanılmak üzere tahta kalıplara dökülerek güneşte kurutulmuş balçıktır. Daha çok köy evlerinin yapımında kullanılır. Hem iktisadi bakımdan ucuz, hem de kışın sıcak tuttuğu için tercih edilir. Bir çeşit pişirilmemiş tuğla gibidir.
Kerpiç yapılacak toprak, su ile karıştırılarak içine saman serpilir ve karışım ayakla çiğnenip ezilmek suretiyle çamur haline getirilir. Bu işe çamurun özlendirilmesi denir. Özlendirilmiş çamur, kerpiç biçimine sokulmuş, tahta bölmelerden yapılı kalıplara dökülür. Çamur, kalıplara döküldükten sonra iyice sıkıştırılır. Bu sıkıştırma yapılmazsa kerpiç zayıf olur. Sıkıştırılan çamurun üstü düzgünce bir tahta ile düzeltilir ve fazla çamur da atılmış olur. Sonra kalıp çekilerek, çamur düz bir yerde kalır. İmkân varsa önce gölgede kurutulduktan sonra güneşte bırakılır. Kerpiçin her tarafının kuruması için güneşe bakan yüzleri zamanla değiştirilerek çabuk kuruması sağlanır.
Kerpiç çok eski çağlardan beri yapı malzemesi olarak kullanılagelmiştir. Kaldeliler ve Sümerler yapılarında kerpiç kullanmışlardır. Bunlar kerpiçleri birbirine ziftle yapıştırırlardı. Bu bakımdan yaptıkları evler sağlam olurdu. Bu evlerin üzerini de çamur, kireç veya zift tabakasıyla örterlerdi.
Anadolu'da yapılan çeşitli kazılar, Hititlerin bile evlerini kerpiçten yaptıklarını göstermiştir. Günümüzde de Anadolu köylüsü evini ekonomik bakımdan ve sıcağı muhafaza etmesi bakımından kerpiçten yapmaktadırlar. Kerpiç aynı zamanda rutubetlenmeyi önlediğinden bununla yapılan evler daha sıhhi olur, oturanlarda romatizma pek görülmez ve tedavi için uygundur. Kerpiç ev ve toprak ev arasındaki fark kerpiç evin kalıplara dökülerek yapılmasıdır, toprak ev ise kalıplara dökülmeden yapılır.

''Kerpiç Kerpiç Üstüne Kurdum Binayı''

Misyonerlik, dar anlamıyla herhangi bir dini öğretiyi yabancı ülkelerde yaymakla yükümlü din görevlilerini tanımlamada kullanılır. Daha geniş anlamıyla ise başkalarını belirli bir öğretiye, özellikle dini bir öğretiye ikna etmeye çalışan, onları bu öğretiye çekme amacını üstlenen kişileri tanımlamada kullanılır.
"Misyoner" terimi yaygın olarak Hristiyanlığı yaymayı amaç edinen görevliler için kullanılır, ancak herhangi dini öğretiyi yaymaya çalışanlar için de kullanılabilir. İslam misyonerliğine dâvah denilir.

Misyoner, Latince kökenli bir sözcüktür. 16. yüzyılda, Kutsal Ruh'un dünyaya gönderilmesini ifade etmek için üretilmiş bir sözcüktür ve kökeni Latince Missio- (önemli görev) sözcüğüdür. Missio sözcüğünün kökeni yine Latince mittere (göndermek) sözcüğüdür.

Hristiyanlık tarihinin ilk misyoneri olan Pavlus gibi, pek çok din adamı misyonerlik faaliyetinde bulunmuştur. Misyoner deyimi özellikle 1660'lardan itibaren özel bir görev alan Hristiyan din adamı anlamında kullanılmıştır. Yine kilise tarafından "Kitab-ı Mukaddes'i vaaz eden kişi" anlamında kullanılmıştır. Hristiyan misyonerler Hristiyanlığın ilerleyen süreçlerinde sadece yabancı bir dilden olanı değil, kendi mezheplerinden olmayan insanları dahi kendi mezheplerine çekmek amacını gütmüşlerdir.
Kiliseye göre misyonerlik görevinin İsa tarafından ilk olarak havarilere verildiği ileri sürülmektedir. Buna dayanak olarak da Yeni Ahit'in Matta bölümü gösterilmektedir: 

İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: "Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi.
Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla vaftiz edin.
Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim." (Matta 28:18-20)
Anadolu kökenli olan Pavlus'un Hristiyanlıktaki önemi onun daha ilk yıllarında yaptığı önemli uğraşlardan kaynaklanmaktadır. Bunların en önemlisi Hristiyanlık adına yaptığı Batı Anadolu, Makedonya ve Yunanistan'a yaptığı yolculuklardır. Onun yaptığı yolculukları önemli kılan faktörler ise özellikle sünnet olmayı reddeden ve Tevrat'ın kurallarına boyun eğmek istemeyen Romalı dini toplulukları sünnetsiz ve kuralsız olarak Hristiyanlığa alması olmuştur. Bu nedenle çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Diğer bir önemli faktör ise Pavlus'un gittiği yerlerde kiliseler kurması ve bunlar örgütlemiş olmasıdır. Yani bir bakıma organize yapılan ilk misyonerlik hareketidir.
Roma başlangıçta Pavlus'un bu hareketlenmelerini Yahudiliğin yeni bir yorumu veya mezhebi olarak kabul ediyor ve bir sakınca görmüyordu. Ama zamanla Hristiyanlar Roma ve imparatorun hakimiyetini reddedip İsa'nın hakimiyetini kabul etmeye başlayınca kiliseler ile Roma karşı karşıya gelmeye başladı. Tüm bunların sonucu olarak Pavlus esaret altında Roma'ya götürüldü ve orada öldü.
İsa'dan sonra 257 yılında doğan Gregorius, Kayseri'de bir Hristiyan kadın tarafından yetiştirilmiş ve Roma'da prens olan Tridites'in hizmetine girmiştir. Tridites'le birlikte Ermenistan'a gelen Gregory, Ermeni dini inanışlarına karşı gelmiş ve 50 sene zindan cezası almıştır. Ama prensi Hristiyanlığa ikna edip Hristiyan yapınca değeri arttı. Bununla birlikte Anadolu'nun Hristiyanlaşma süreci hızlandı. 302 yılında Yuhanna ismini alarak Fırat nehrinde vaftiz olan Tridites, ilk Hristiyan Ermeni kralıdır.

İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi (Mormon Kilisesi) aktif bir misyonerlik programına sahiptir. On sekiz ile yirmi beş yaş arasındaki genç erkekler, iki yıl süren, kendi masraflarını karşıladıkları ve tam zamanlı bir misyona hizmet için teşvik edilir. Misyoner olarak hizmet etmek isteyen genç kadınlar ise on sekiz yaşından itibaren bir buçuk yıl süreyle görev yapabilirler. Emekli çiftler de misyoner olabilir.

İslam'da bu dini yayma misyonu taşıyan tebliğ vardır.
İslam'da misyonerlik faaliyetlerinin özellikle Endonezya, Afrika, Arap Yarımadası, Balkanlar ve Orta Asya'da önemli etkileri olmuştur. 

De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah'a inanırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Yusuf Suresi 108)

İdris YÜCEL, Kendi Belgeleri Işığında Amerikan Board'ın Osmanlı Ülkesindeki Teşkilâtlanması 19 Ocak 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Erciyes Üniv. Sosyal Bil. Ens., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri 2005
İdris YÜCEL, Anadolu'da Amerikan Misyonerliği ve Misyon Hastaneleri (1880-1934), TTK Yayınevi, Ankara 2017.
İdris YÜCEL, “A Missionary Society at the Crossroad: American Missionaries on the Eve of the Turkish Republic”, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi CTAD, Sayı 15, Bahar 2012.
İdris YÜCEL "An Overview of Religious Medicine in the Near East: Mission Hospitals of the American Board in Asia Minor (1880-1923)", Journal for the Study of Religions and Ideologies, Vol 14, Issue 40, Spring 2015.
İdris YÜCEL, “Bir Misyonerlik Uygulamasının Teorisi ve Pratiği: Urfa Amerikan Körler Okulu (1902-1914)” Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi CTAD, Sayı 14, Güz 2011.

Moğolca (Moğol alfabesi ile: , {Mongγol kele}; Kiril alfabesi ile: Монгол хэл, {Mongol Hel}), Moğolistan ve civardaki bazı özerk bölgelerde resmî dil olan Asya dilidir.
Türkçe ve Moğolca eskiden Altay dil ailesinde sınıflandırılmış olmakla birlikte, sondan eklemelilik, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması ve dillerin dilbilgisel olarak cinsiyetsiz olması gibi tipolojik benzerliklerin bu iki dilin aynı atadan gelmelerinden değil, yoğun ödünçlemeler ve uzun temaslar sonucu oluştuğu dilbilimciler tarafından günümüzde kabul edilen genel görüş olmuştur.

Moğolca Moğolistan'ın resmî ulusal dilidir ve bu ülkede neredeyse 3,6 milyon kişi tarafından konuşulur (2014 yılı tahmini). Moğolcanın hem sözlü hem de yazılı formları aynı zamanda Çin'e bağlı ve en az 4,1 milyon etnik Moğolun yaşadığı İç Moğolistan bölgesinin resmî bölgesel dilidir. Tüm Çin çapındaki 5,8 milyon kişilik etnik Moğol nüfusunun yaklaşık yarısı tarafından konuşulur (2005 yılı tahmini), ancak bu ülke vatandaşlarının dil yeterliliklerine ilişkin herhangi bir veri yoktur, dolayısıyla Çin'deki Moğolca konuşanların tam sayısı bilinmemektedir. Son birkaç yüzyıl boyunca Moğolcanın İç Moğolistan'daki kullanımı düşüş ve canlanma dönemleri geçirmiştir. Çing döneminin sonlarına doğru düşüşe uğradı, 1947 ile 1965 yılları arasında canlandırma geçirdi, 1966 ile 1976 yılları arasında ikinci kez düşüşe uğradı, 1977 ile 1992 yılları arasında ikinci kez canlandırma geçirdi ve 1995 ile 2012 yılları arasında üçüncü kez düşüşe uğradı. Bununla birlikte, İç Moğolistan'ın bazı kentsel bölgelerinde ve eğitim alanlarında Moğol dilinin kullanımının azalmasına rağmen, Çince konuşan kentleşmiş Moğolların etnik kimliği, kentsel etnik toplulukların var olması nedeniyle büyük olasılıkla hayatta kalacaktır. İç Moğolistan'daki çok dilli durum, etnik Moğolların kendi dillerini koruma çabalarını engellemediği düşünülmektedir. Çin'de Tümedler gibi etnik Moğollar bilinmeyen sayıda kendi dillerini tamamen ya da kısmen kaybetmiş olsalar da bu insanlar hâlen etnik Moğol olarak kaydedilir ve etnik Moğol kimlik benimsemeye devam etmektedirler. Moğollar ile Çinliler arasında gerçekleşen etnik grup arası evliliklerden gelen çocuklar da etnik Moğol kimliği benimser ve etnik Moğol olarak kaydedilirler. 2020 yılında Çin Hükûmeti, Eylül ayı itibarıyla İç Moğolistan'daki ana öğretim dilinin Moğolca olduğu ilk ve orta okullarda üç dersin (dil ve edebiyat, siyaset ve tarih) Mandarin dilinde öğretilmesi gerektiğini hükmetti, fakat bu, etnik Moğol topluluklarının yaygın protestolarına yol verdi. Bu protestolar Çin Hükûmeti tarafından hızlı bir şekilde bastırıldı.

Moğolca Moğol dil ailesine aittir. Moğolcanın bu dil ailesi içindeki tam sınıflandırması dilbilimsel çevrelerde çok tartışmaya sebep olmuş kuramsal bir sorundur ve dilbilimsel kriterlerin ortak bir dizisine dayalı olarak Moğolcanın ana değişkeleri için henüz mevcut bulunan verilerini kolay bir şekilde düzenlemenin mümkün olmaması bu soruna dair bir çözüme varılmasını engellemektedir. Söz konusu veriler, Moğol lehçe sürekliliğinin tarihsel gelişimi veya toplumdilbilimsel özelliklerini tekabül edebilir. Sesbilimsel veya sözcükbilimsel çalışmalar göreceli olarak gelişmiş olsalar da, karşılaştırmalı biçim-sözdizimsel bir çalışmanın (ör. Halha ile Horçin gibi birbirinden büyük farklılıkar gösteren lehçelere ilişkin) temeli bile henüz atılmamıştır.
Moğol grubu kapsamındaki bazı değişkelerin statüsleri, özellikle de bu değişkelerin Moğolcadan ayrı diller veya Moğolcanın lehçeleri olmaları konusu, tartışmalıdır. Bu değişkelerin en az üç tanesi var: Rusya, Moğolistan ve Çin'de konuşulan Oyratça (Kalmuk değişkesi dahil) ile Buryatça ve İç Moğolistan'ın Ordos Şehri civarında konuşulan Ordosça.
Moğol devletinin kullandığı Halha lehçesinin Moğolca olması konusunda hiç anlaşmazlık yoktur, ancak bu noktanın ötesinde anlaşma bulunmamaktadır. Örneğin, Sanžeev (1953)'in ileri sürdüğü ve Moğolca dilbiliminde önemli bir etkisi olmuş sınıflandırması sadece üç tane lehçeden (Halha, Çahar ve Ordos) oluşan bir "Moğol dili"nin var olduğunu ve Buryatça ile Oyratçanın bu dilden ayrı olduklarını savunur. Bundan farklı olarak Luvsanvandan (1959), "Merkez (Halha, Çahar, Ordos), "Doğu" (Harçin, Horçin), "Batı" (Oyrat, Kalmuk) ve "Kuzey" (iki Buryat lehçesi) lehçelerinden oluşan daha kapsamlı bir "Moğol dili"ni ileri sürdü. Buna ek olarak, Zhou Mingliang ile Sun Hongkai (2006), Moğolcanın dört farklı lehçeden oluştuğunu savunurlar: merkezde Halha, doğuda Horçin-Harçin, batıda Oyrat-Hilimag ve kuzeyde Bargu-Buryat.
Bazı Batılı dilbilimciler, üzerinde göreceli olarak çok çalışılmış Ordos değişkesinin muhafazakâr hece yapısı ve sesbirim envanterinden dolayı ayrı bir dil olduğunu savunurlar. İç Moğolistan'ın kültürel etkisi altında olan fakat tarihsel açıdan Oyratçaya bağlı olan Alaşa lehçesi ya da Darhad diğer sınır lehçelerinin herhangi bir sınıflandırma şemasının içindeki konumlandırmasının büyük bir olasılıkla hep sorunlu olarak karşılanacaktır, fakat esas sorun Çahar, Halha ve Horçin lehçelerini hem birbiriyle ilişkili olarak hem de Buryatça ile Oyratçayla ilişkili olarak sınıflandırmaktır. [tʃ] sesinin *i ünlüsü öncesinde [tʃ] şeklinde ve tüm diğer ünlülerin öncesinde [ts] şeklinde gerçekleşmesi Moğolistan'da bulunan fakat İç Moğolistan'da bulunmayan bir fenomendir ve bu ayrım, lehçeler arasındaki temel bir farklılık olarak sıkça zikredilir; ör. "yıl" anlamına gelen Ana Moğolca *tʃil, Halha /tʃiɮ/, Çahar /tʃil/ ile "az" anlamına gelen Ana Moğolca *tʃøhelen, Halha /tso:ɮəŋ/, Çahar /tʃo:ləŋ/. Buna karşın, geçmiş zaman fiil ekinin Merkez değişkelerinde -sŋ şeklinde ve Doğu değişkelerinde -dʒɛː şeklinde gerçekleşmesi genel olarak sırf stokastik bir farklılık olarak algılanır.
İç Moğolistan'daki resmî dil politikası Moğolcayı üç farklı lehçeye ayırmaktadır: Güney Moğolcası, Oyratça ve Bargu-Buryatça. Güney Moğolcasının Çahar, Ordos, Baarin, Horçin, Harçin ve Alaşa lehçelerinden oluştuğunu ileri sürmektedir. İç Moğolistan yetkilileri, grameri Güney Moğolcasına ve telaffuzu Çahar lehçesinin Düz Gök Sancağı'nda konuşulan değişkesine dayanan edebî bir standart oluşturmuşlardır. Buna rağmen, diyalektolojik açıdan, Güney Moğolcasının batı lehçeleri Güney Moğolcasının doğu lehçelerinden çok Halha lehçesine daha yakındır; örneğin, Çahar lehçesi, Horçin lehçesinden çok Halha lehçesine daha yakındır.
Moğolca ya da "Merkez Moğol" kolu haricinde, Moğol dil ailesinin diğer kolları şunlardır: Doğu İç Moğolistan, Heilongjiang ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ne bağlı Çöçek şehri civarında konuşulan Daur dili; Çinghay ile Kansu eyaletlerinde konuşulan ve Doğu Yugurca, Bonanca, Donşianca, Monguorca ile Kangjiaca dillerinden oluşan Şirongol grubu; ve Afganistan'da konuşulan ve nesli tükenmiş olma ihtimali olan Moğulca.
Moğol dil ailesinin diğer dillerle ilişkisi konusuna gelince, Altay teorisi, Moğol dil ailesinin Türk, Tunguz ve bazı dilbilimcilere göre Kore ve Japon dillerini de kapsayan daha büyük bir Altay dil ailesine ait olduğunu savunur, ancak bu teorinin dilbilim çevrelerindeki geçerliliği gitgide kaybolmaktadır.

Dilbilimci Juha Janhunen, Moğolca lehçelerini bu şekilde sınıflandırmış ve listelemiştir. Bu lehçelerin çoğu İç Moğolistan'da konuşulur.

Juha Janhunen, "Mongolian" adlı kitabında Moğol dil ailesini 4 ayrı dilbilimsel dala ayırır:

Daur dalı; Çin'in Hulunbuir İli'ne bağlı Morin Dawa Daur Özerk Sancağı'nda ve Heilongjiang Eyaleti'nin Qiqihar İli'ne bağlı Meilisi Daur Semti'nde konuşulan Daur dili, bu dalın kapsadığı tek dildir.
Moğul dalı; Afganistan'da konuşulan Moğul dili, bu dalın kapsadığı tek dildir ve bu dilin nesli tükenmiş olma ihtimali vardır.
Şirongol (veya Güney Moğol) dalı, yaklaşık 7 dilden oluşur; bu diller, tarihî Tibet'in Amdo bölgesinde konuşulur.
Ortak Moğol (ya da Merkez Moğol; bkz: Moğol dilleri) dalı, yaklaşık 6 dilden oluşur; bunlar Moğolistan devletinin yanı sıra Mançurya, İç Moğolistan, Ordos, Çungarya ve Sibirya'da da konuşulur.

Moğol dil ailesinin Şirongol dalı yaklaşık 7 dilden oluşur; bu diller, aşağıdaki şekilde gruplandırılır:

Şira Yugur
Monguor grubu
Mongghul
Monghhuor
Mangghuer
Bonan grubu
Bonan
Kangjia
Santa

Moğol dil ailesinin Ortak Moğolca (ya da Merkez Moğolca; bkz: Moğol dilleri) dalı, yaklaşık 6 dilden oluşur; bunlar şu şekilde gruplandırılır:

Halha (Xalx) ya da Halha lehçeleri grubu, Moğolistan ülkesinin merkezinde konuşulur, fakat bazı lehçeleri (ör. Çahar) Çin'e bağlı İç Moğolistan bölgesinde de konuşulur.
Horçin (Xorcen) ya da Horçin lehçeleri grubu, İç Moğolistan'ın doğusunda ve Mançurya'da konuşulur.
Ordos (Ordes), güneyde, İç Moğolistan'ın Ordos şehrinde konuşulur.
Oyratça (Oired), batıda, Çungarya'da konuşulur.
Hamnigan (Xamyen'gen), Moğolistan ülkesinin kuzeydoğusunda ve Mançurya'nın kuzeybatısında konuşulur.
Buryatça (Bouryaad), Rusya Federasyonu'na bağlı Buryatya Cumhuriyeti'nde ve Çin'in İç Moğolistan bölgesine bağlı Hulunbuir İli'nde yaşayan Barga Moğolları tarafından konuşulur.

Bu bölümdeki bilgiler ağırlıklı olarak Moğolistan başkenti Ulan Batur'da konuşulan Halha lehçesine dayanmaktadır. Ordos, Horçin ve Çahar gibi diğer Moğolca değişkelerinin sesbilimsel özellikleri büyük farklılıklar gösterir. Bu bölüm, Halha Moğolcasının fonolojisini açıklar ve bu değişkenin ünlü, ünsüz, fonotaktik ve vurgu özellikleri hakkında alt bölümler içerir.

Standart dilin yedi adet tek ünlü sesbirimi var. Bunlar, "öne çekilmiş dil kökü" (kısaca "ÖÇDK"; İngilizce: Advanced tongue root veya kısa olarak "ATR") olarak bilinen bir parametreye göre üç farklı ünlü uyumu grubuna ayarlanır; bunlar −ÖÇDK, +ÖÇDK ve nötr. Bu ayar fonologlar arasında en fazla kabul görür, fakat bazı dilbilimciler Moğolcanın ön ile arka ünlüler arasında bir ayrım ile nitelendiğini hâlen savunmaktadır; ayrıca Batı'da, tarihî olarak ön ünlüler olan ünlüleri izah etmek için 'ö' ile 'ü' harfleri hâlen kullanılmaktadır. Moğolcanın ünlü sisteminde üstelik yuvarlaklık uyumu da mevcuttur.
Moğolcada ünlü uzunluğu fonemiktir ve yedi sesbirimin her biri hem kısa hem de uzun şekilleriyle 

Möngke ya da Mengü (10 Ocak 1209 - 11 Ağustos 1259), 1251-1259 yılları arasındaki Moğol hükümdarıdır.
Cengiz Han'ın torunuydu. Karakurum'da hüküm süren son büyük han oldu. Yönetimi sırasında kent büyük bir gelişme gösterdi ve imparatorluk hızla yayılmayı sürdürdü.

Batıda, Möngke'nin kardeşi Hülagû Han komutasında İran'a saldıran Moğol orduları, 1256'nın sonlarına doğru buradaki son direnişi de kırdı. Ardından Irak içlerine ilerleyerek 1258'de Bağdat'ı, 1259'da Şam ve Halep'i istila edip Akdeniz kıyılarına ulaştılar.
Doğudaki orduların başındaysa Möngke'nin öteki kardeşi Kubilay Han vardı.Bu ordu Çinlileri güneyden çevirip bugün Çin'in Yunnan yönetim bölgesine bağlı olan Nanzhao'daki Tay Krallığı'nı ele geçirdi; ardından bugünkü Vietnam'ın büyük bölümüne egemen oldu. Bu arada ana Moğol kuvvetleri Çin topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Möngke 1257'de Çin içlerindeki ordusunun başına kendisi geçti. Ama baş gösteren salgın hastalık orduyu yıkıma uğrattı; Möngke de savaş alanında öldü ve yerine, Çin'in fethini tamamlayan kardeşi Kubilay Han geçti. Katı ama cömert bir hükümdar olan Möngke, geleneksel Moğol yaşam tarzının ve değerlerinin korunması için çaba gösterdi. Annesi Nasturi olduğu için bu inanca bağlı kalmakla birlikte Budacılığı ve Taoculuğa da ilgi duymuştur.

Münih (Almanca: München), Almanya'nın Bavyera eyaletinin başkenti ve en kalabalık şehridir. 30 Kasım 2024 itibarıyla nüfusu 1.604.384'tür ve Berlin ve Hamburg'dan sonra Almanya'nın üçüncü büyük şehridir. Münih, kendi başına bir eyalet olmayan Almanya'nın en büyük şehridir ve Avrupa Birliği'nin (AB) 11. büyük şehridir. Metropol alanı yaklaşık 3 milyon nüfusa sahipken, daha geniş Münih Metropol Bölgesi yaklaşık 6,2 milyon kişiye ev sahipliği yapmaktadır. AB'de GSYİH'ye göre üçüncü büyük metropol bölgesidir. Münih, Alpler'in kuzeyinde, Isar Nehri üzerinde yer almaktadır. Yukarı Bavyera idari bölgesinin merkezidir. Km² başına 4.500 kişi ile Münih, Almanya'nın en yoğun nüfuslu belediyesidir. Ayrıca Viyana'dan sonra Bavyera lehçesi bölgesinin ikinci büyük şehridir.
Münih'in ilk kaydı 1158 yılına dayanmaktadır. Şehir, Bavyera ve Alman tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Reformasyon döneminde Katoliklerin kalesi olarak kaldı. Münih, 1806'da Bavyera Krallığı'nın başkenti oldu ve sanat, mimari, kültür ve bilim merkezi olarak gelişti. Wittelsbach Hanedanı, 1918-1919 Alman devrimiyle sona eren ve kısa ömürlü Bavyera Sovyet Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1918 yılına kadar hüküm sürdü. 1920'lerde Münih, Nazi Partisi'nin yükselişi de dahil olmak üzere siyasi hareketlerin merkezi haline geldi. Şehir "Hareketin Başkenti" olarak biliniyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Münih ağır bombardımana maruz kaldı, ancak tarihi mimarisinin büyük bir kısmı o zamandan beri restore edildi. Savaştan sonra şehrin nüfusu ve ekonomisi hızla büyüdü. Münih, 1972 Yaz Olimpiyatları'na ve 1974 FIFA Dünya Kupası finaline ev sahipliği yaptı.
Münih, bilim, teknoloji, finans, inovasyon, iş ve turizm alanlarında önemli bir merkezdir. Yüksek bir yaşam standardına sahip olup, 2018 Mercer anketinde Almanya'da birinci, dünyada ise üçüncü sırada yer almaktadır. Monocle'ın 2018 Yaşam Kalitesi Anketi'nde dünyanın en yaşanabilir şehri seçildi. Münih, bir milyondan fazla nüfusa sahip şehirler arasında kişi başına düşen GSYİH açısından AB'nin en zengin şehridir ve gayrimenkul ve kiralar açısından en pahalı Alman şehirleri arasındadır. 2023 yılında, sakinlerin %30,1'i yabancı uyruklu, %19,4'ü ise yurtdışından göç etmiş Alman vatandaşıydı. Münih ekonomisi yüksek teknoloji, otomobil, hizmet sektörü, bilgi teknolojisi, biyoteknoloji, mühendislik ve elektronik sektörlerine dayanmaktadır. BMW, Siemens, Allianz SE ve Munich Re gibi çok uluslu şirketlerin genel merkezleri burada bulunmaktadır. Şehirde iki araştırma üniversitesi ve birçok bilimsel kurum bulunmaktadır. Münih, mimarisi, kültürel mekanları, spor etkinlikleri, sergileri ve dünyanın en büyük halk festivali olan yıllık Oktoberfest ile tanınmaktadır.

Şehrin kuruluş tarihi MS 1158 olarak kabul edilmiştir çünkü bulunan en eski belgelerde bu tarih vardır. Bu tarihten yaklaşık 20 yıl sonra Münih resmi olarak şehir haline gelmiştir.
1328 yılında Loius IV Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'nun başına geçmiş ve şehrin gelirini arttırarak Münih'i daha güçlü bir duruma taşımıştır. 15. yüzyılda Gotik Sanat etkisi altına giren şehrin merkezi büyütülüp birçok gotik yapı inşa edilmeye başlanmıştır. Şehrin en büyük katedrali olan ve 1468 yılında başlanarak 20 yılda tamamlanan Frauenkirche bu gotik yapılara bir örnektir.
Şehir II. Dünya Savaşı sırasında Müttefikler tarafından yoğun bombardıman tahrip edilmiştir. Şehir altı yıllık bir süre içinde 71 hava saldırısına uğradı.

Münih, yukarı Bavyera'nın üst düzlüklerinde yaklaşık 50 kilometreye yayılır. Kuzey Alp Dağları'nın kuzeyinde ve deniz düzeyinin 520 metre üzerindedir. Burada bulunan kumlu platonun kuzey bölümünde toprak çok bereketlidir. Güneyi ise buzul çağından kalma taşlardan oluşmuştur.

Münih'in nüfusu 1 Aralık 2006'da 1.326.000 olarak belirlenmiştir. Bunun 300.129'u yabancılardan oluşur. Şehir nüfusunun önemli bir azınlık bölümünü Türk ve Balkan ülkeleri vatandaşları oluşturur. Yabancılar arasında gruplar, büyükten küçüğe doğru sırasıyla Türkler (43.049), Hırvatlar (24.866), Yunanlar (22.486), Avusturyalılar (21.411), İtalyanlar (20.847) ve Sırplardır (10860). Burada oturan yabancıların %37'sini Avrupa Birliği'nden gelenler oluşturur.

Almanya'nın teknoloji başkenti kabul edilen Münih, Münih Teknik Üniversitesinin de payıyla BMW, MAN, Siemens gibi firmaların genel merkezlerine ev sahipliği yapmakla beraber, Google, Microsoft, IBM, Intel gibi uluslararası firmaların da Almanya ofislerini bulundurmaktadır. 2008 yılı OECD istatistiklerine göre 1,38 milyonluk nüfusu ve gayrısafî yurtiçi hasılaya (GSYİH) kazandırdığı 64 milyar USD ile Almanya'da finans başkenti Frankfurt'tan sonra en yüksek kişi başına düşen GSYİH'ya sahiptir.

Eski rahip geleneklerinden gelen Weißbier [vaysbîa, "beyaz bira"] üreticilerinin olduğu şehirdir. Schneider, Franziskaner, HB gibi ünlü üreticilerin birahaneleri buradadır. Bunlardan tarihî açıdan en önemlisi Hofbräuhaus'dur [hofbroyhaus, HB]. Hitler, alt ve orta sınıftan insanlara ulaşmaya çalışırken yaptığı konuşmaların birçoğunu burada yapmış, ilkinde burada yüz kişinin üzerinde bir katılım sağlamıştır.

Münih'in görevdeki belediye başkanı Dieter Reiter Almanya Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesidir. Münih, hemen hemen II. Dünya Savaşı'ndan beri SPD hükûmetlerine rekor seviyede oy veren yerdir. Bu, Bavyera'nın geri kalan seçmenleri tutucu olduğundan özellikle dikkate değerdir. Hristiyan Sosyal Birliği (CSU), salt çoğunluğu kazanan seçmenler içinde hemen hemen bütün belediye, devlet ve federal seçimlerde kazanır.
Bavyera'nın başkenti olan Münih, Almanya'nın önemli politik merkezlerindendir. pek çok ulusal ve uluslararası yazar Münih'te yaşar. Alman Vergi Yüksek Mahkemesi ve Avrupa Patent Dairesi'nin merkezleri buradadır.
22 Mart 2026 tarihinde gerçekleşen ikinci tur seçimlerinin ardından Münih'in yeni belediye başkanı Birlik 90/Yeşiller partisi üyesi Dominik Krause olmuştur. Bu seçim sonucuyla birlikte, 1948-1978 ve 1984-2026 yılları arasında SPD, 1978-1984 yılları arasında ise CSU tarafından yönetilen Münih'te 78 yılın ardından SPD ve CSU dışında bir siyasi parti belediye seçimlerini kazanmış oldu.

 Edinburgh, Birleşik Krallık, 1954'ten beri.
 Verona, İtalya, 1960'tan beri.
 Bordeaux, Fransa, 30 Mayıs 1964'ten beri.
 Sapporo, Japonya, 28 Ağustos 1972'den beri.
 Cincinnati, Amerika Birleşik Devletleri, 18 Eylül 1989'dan beri.
 Kiev, Ukrayna, 6 Ocak 1989'dan beri.
 Bakü  , Azerbaycan

2005 yılında:

Romen Katolik %39,5
Protestanlık %14,2
Diğer %46

48°08′K 11°34′D

Orhun Yazıtları, Göktürk Yazıtları ya da Köktürk Yazıtları, Eski Türkçe (𐰆𐰺𐰴𐰣∶𐰖𐰔𐱃𐰞𐰺𐰃) olan, Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun alfabesi ile II. Köktürk Kağanlığı döneminde Göktürkler tarafından yazılmış yapıtlardır. Birçok kişi ilk Türkçe yapıt olarak bilse de ilk Türkçe yapıt Çoyr Yazıtıdır. Orhun Yazıtları Türkçenin tarihsel süreçteki gramer yapısı ve bu yapının değişimiyle ilgili bilgiler verdiği gibi Türklerin devlet anlayışı ile yönetimi, kültürel ögeleri, komşuları ile soydaşlarıyla olan ilişkileri ve sosyal yaşantısıyla ilgili önemli bilgiler içermektedir.
Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarını Yollıg Tigin yazmıştır. Yollıg Tigin aynı zamanda Bilge Kağan'ın oğludur. Yazıtlarda bu abidelerin sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile "Bengü Taşlar" denmiştir.
Yazıtlar, 1889 yılında Moğolistan'da Orhun Vadisi'nde bulunmuşlardır. Bu yazıtlar II. Göktürk Kağanlığı'na aittir. Yazılış tarihleri MS. 8. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Yazıtlardan Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı 735 yılında yazılmışlardır.
1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof'un da yardımıyla çözülmüş ve aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi'nde bilim dünyasına açıklanmıştır.

Orhun harfleriyle yazılan yazıtlardan 13. yüzyıl Moğol tarihçisi Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihan-güşa adlı yapıtında söz etmiştir. Çin kaynakları da yazıtların dikilişini bildirmekteydi. Yine de bu durum 18. ve 19. yüzyıllara kadar bilim dünyasının bilinmeyeni olarak kalmalarına engel olamadı. İlk olarak Rus çarı I. Petro'nun emriyle Sibirya'nın bitki örtüsünü incelemek için görevlendirilen bitki bilimci Daniel Gottlieb Messerschmidt ve kendisine rehber olarak verilen İsveçli tutsak subay Johan von Strahlenberg, 1721 yılında Güney Sibirya'da, Yenisey Nehri'nin yukarı mecrasında bu yazı ile yazılmış ve Kırgızlara ait oldukları düşünülen mezar taşlarını içeren Yenisey Yazıtları'ndan bir tanesini keşfetti. Bir yıl sonra tutsaklığı son bulan Strahlenberg, İsveç'e dönünce bu inceleme ile ilgili izlenimlerini kitap hâline getirip 1730 yılında Stockholm'de yayınladı. Böylece Orhun Yazıtları bilim dünyasının dikkatini çekmiş oldu.
Bu gelişmeye rağmen Sibirya'ya araştırma amacı ile ilk bilimsel heyetler ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru gönderilebilmiştir. Bu ilk heyetler 1887 ile 1888'de Finlandiya'dan Sibirya'ya gönderilen Fin araştırma heyetleri idi. Fin heyetlerinin bu bilimsel gezileri sonucu Yenisey mezar yazıtlarının kopyaları ilk kez olarak yayımlanmıştır. Aynı yıl Rus arkeologlarından Nikolay Mihailoviç Yadrintsev Moğolistan'da, Orhun Irmağı kıyılarında aynı yazı ile yazılmış çok daha büyük iki yazıt buldu. Yadrintsev'in Orhun Yazıtları adı verilen bu iki büyük yazıt ile ilgili eseri 1890 yılında yayımlandı. Moğolistan'daki bu yeni keşif üzerine Axel Olai Heikel başkanlığında bir Fin araştırma heyeti Orhun Irmağı kıyılarına gitti. Fin heyetinin yaptığı bu bilimsel gezi sonunda Orhun Yazıtları'nın mükemmel kopyaları yayımlandı.
Orhun Yazıtları aynı yıl Rusya'da da yayınlandı. Bu ikinci yayın Vasili Radlof'un başkanlığında yapılan Rus bilim heyetinin gezisi sonucu ortaya çıkmıştı.
Orhun Yazıtları'nın Finlandiya'da yayınlanan atlası bu taşlardan birinin üzerinde bulunan Çince yazıtın okunabilen kısımlarının bir çevirisini de içeriyordu. Bu kısa Çince metin hiç şüphesiz bilinmeyen bir yazı ve dille yazılmış olan asıl metnin çeviri olamazdı; fakat bu Çince metin bu iki yazıttan birinin 732 yılında ölen bir Türk prensinin anısına dikilmiş olduğunu haber veriyordu. Böylece, bu yazıtların kimlere ait olduğu ve hangi dilde yazıldığı sorusunu cevaplamış oluyordu. Bu iki yazıt Türklerin atalarından kalma idi; bunlarda kullanılan dil de eski bir Türk lehçesinden başka bir şey olamazdı.
Bu husus, ünlü Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'in 15 Aralık 1893'te Kopenhag Bilimler Akademisi'nin bir toplantısında Orhun ve Yenisey yazıtlarında kullanılan "runik" yazıyı çözümlediğini bilim dünyasına duyurduğu zaman hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde aydınlanmıştı. Thomsen'in eski Türk "runik" yazısının çözümü ile ilgili raporu çok geçmeden Danimarka Bilim ve Edebiyat Akademisi bülteninde yayımlandı.
Thomsen'in eski Türk "runik" yazısını çözümü bilim dünyasında, özellikle Türkologlar arasında büyük bir heyecan yaratmıştı. Vasili Radlof, daha 1894 Mart'ında Orhun Yazıtları üzerine hazırlayacağı yapıtının ilk kısmı olan Erste Lieferung'u yayımladı. Bu yapıtın ikinci kısmı aynı yılın Mayıs ayında, üçüncü kısmı da 1895'te yayımlanmıştır. Orhun ve Yenisey yazıtlarının bu yayını acele ile hazırlanmış bir yapıt olduğundan okuma ve açıklama yanlışları ile doludur.

Radlof gibi aceleci davranmayan Thomsen ise iki büyük yapıtının yayınını 1896'da gerçekleştirmiştir. Birinci kısımda eski Türk "runik" yazısı ile yazının sistemi "runik" harfli örneklerle ayrıntılı şekilde incelenmektedir. Bu kısımda ayrıca eski Türk yazısının kökeni sorunu da ele alınmıştır. Eserin ikinci kısmı eski Türk tarihi ile ilgili bir inceleme yazısı ile başlamakta, bundan sonra da iki yazıtın yazı çevrimli metinleri ve Fransızca çevirileri verilmektedir. Metin ve çevirileri, açıklama ve yazıtlarda geçen kelimelerin alfabetik dizini izler. Thomsen'in yayını ayrıca Kül Tigin yazıtındaki Çince yazıtın Edward Harper Parker tarafından yapılmış İngilizce bir çevirisini de içermektedir. Thomsen'in bu başarılı yayını kendisinden sonra Orhun Yazıtları üzerine çalışan bilginler tarafından da örnek alınmıştır.
Radlof, 1897'de yazıtları incelediği eserinin ikinci basımını yayımlamıştır Kül Tigin yazıtının Rusça bir yayını da 1899'da Platon Mihayloviç Melioranski tarafından yapılmıştır. Aynı yıl, Radlof yazıtların yeni basımının ikinci cildini yayımlamıştır. Radlof'un bu eseri F. Klementz tarafından Bain-Tsokto mevkiinde bulunan Tonyukuk yazıtının "runik" harfli metni ile yazı çevrimi ve Almanca çevirisini içerir. Bunları açıklamalar ve sözlük bölümleri izler. Bu eserin devamına ayrıca çok önemli iki inceleme yazısı da eklenmiştir. Bunlar Friedrich Hirth'in ve Wilhelm Barthold'un deneyimlerinde oluşan incelemeleridir.
Türkiye'de Orhun Yazıtları ile ilgili ilk kitap 1924 yılında Türkolog Necib Asım tarafından Osmanlı Türkçesi ile yazılmış ve Orhun Abideleri adıyla yayımlanmıştır. Necib Asım bu kitabını Radlof ile Thomsen'in eserlerinden yararlanarak hazırlamıştır. Harf devriminden önce Osmanlı alfabesi ile yayımlanmış olan bu yapıtın bugün ise ancak tarihî değeri vardır.
Orhun Yazıtları ile ilgili bir kitap Türkiye'de ikinci kez Hüseyin Namık Orkun tarafından yayımlanmıştır. Dört cilt olarak yayımlanan bu eserin birinci cildi Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarına ayrılmıştır. Orkun, Thomsen'in yayınını örnek almış, onun daha sonradan yaptığı düzeltmeler ve Kâşgarlı Mahmud'un sözlüğünden yararlanmıştır. Orkun, Thomsen'in bazı okuyuşlarını düzeltmek istemiş ise de bu pek başarılı olamamış, Thomsen'in doğru okuduğu bazı kelimeleri de düzeltmek isterken yeni yanlışlar yapmıştır.

Orhun Yazıtları üzerinde Annemarie von Gabain de incelemelerde bulunmuş, 1941'de yayımlanan ünlü eski Türkçe dilbilgisi antolojisi kısmında Kül Tigin yazıtının metnini yayımlamıştır. Gabain, Kül Tigin yazıtının metnini hazırlarken Thomsen'in 1896'da yayımlanan ilk eserini esas almakla birlikte onun daha sonra yapmış olduğu düzeltmeleri de göz önünde bulundurmuştur.
Orhun Yazıtları Gabain'den sonra Rus Türkolog Sergey Yefimoviç Malov tarafından yayımlanmıştır. Malov, 1951'de yayımlanan eserinde Kül Tigin ve Tonyukuk yazıtlarının "runik" harfli orijinal metinleri ile Kiril harfli yazı çevrimlerini ve Rusça çevirileri vermiştir. Malov, 1959 yılında yayımlanan ikinci eserinde de Küli Çor ve Ongin yazıtları ile birlikte Bilge Kağan yazıtının Kül Tigin yazıtı ile ortak olmayan kısımlarının "runik" harfli metnini, yazı çevrimini ve Rusça çevirisini vermiştir. Malov, Orhun Yazıtları'nın yayınında Thomsen'in ve Radlof'un yayınlarından yararlanmış ve bazı düzeltmeler yapmıştır.
Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının ilk yayınlarından sonra yazıtların türlü yerlerinde farklı okunan ve anlaşılan veya anlaşılmayıp bırakılan kelime ve ibareler üzerine türlü araştırmacılar tarafından incelemeler yayımlanmıştır. Orhun Yazıtları'nın dili üzerine bir gramer denemesi daha Radlof tarafından yapılmıştı. Thomsen'in yayını da gramerle ilgili notlarla gramer ve kelime dizinleri içermektedir. Ancak Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının ilk grameri yine Radlof tarafından hazırlanmıştır.
Orhun Yazıtları'nın belirli bazı kısımları ile ilgili düzeltme denemeleri de Wilhelm Bang tarafından yapılmıştır.
20. yüzyıl başında Karl Foy, Orhun Türkçesinde kelimenin kök hecesindeki ä,e ve ı ünlüleri ve bunların ayırımı ile ilgili önemli bir araştırma yayımlamıştır. 1913'te Thomsen, Yenisey Yazıtları'nda geçen ve ses değeri daha önce bilinmeyen bir "runik" harf (kapali ė ünlüsünü gösteren işaret) üzerine olan makalesini yayımladı. Thomsen'in bu makalesini yazıtların türlü yerlerinde düzeltmeler yaptığı eseri izledi.
1932'de Martti Räsänen Türkçede ünlü uyumunun tarihsel gelişimi ile ilgili bir makale yayımlamıştır. Räsänen bu makalesinde Orhun Türçesi'nde 3. kişi iyelik ekinin sadece -i/-si olduğu görüşünü destekleyen kanıtlar göstermiştir. Ancak bu görüş yeni değildi ve otuz yıl önce Radlof tarafından ileri sürülmüştü. Radlof, 3. kişi iyelik ekinden sonra gelen belirli nesne ekinin yazıtlarda daima N2 (ince n) harfi ile yazılmış olduğuna bakarak bu görüşü savunmuştu.
1936'da Türk dilinin gramer yapısı üzerine son derece önemli bir araştırma, Kaare Grønbech'in doktora tezi yayımlandı. Bu eserde Orhun Türkçesi ile ilgili pek çok sorun tartışılmış ve açıklığa kavuşturulmuştur.
1939'da Macar Türkolog Julius Nèmeth, Türk dilinde kapalı e (ė) sorunu üzerine önemli bir araştırma yayımladı. İki yıl sonra Eski Türkçenin ilk grameri Annamarie von Gabain tarafından yayımlandı.
1941'de Hüseyin Namık Orkun, Orhun ve Yenisey yazıtlarının sözlüğünü yayımlamıştır. Aynı yıl Nèmeth, Orhun Yazıtları'nda geçen 

Oyratlar, Moğolistan'ın batısından Çin'in kuzeybatısına kadar olan bölgede yaşayan Moğol kavmidir.
15. ile 18. yüzyıllar arasında Moğol ovasında hakimiyetini kurdu. Çin ve Moğolistan'ın bir parçası olduktan sonra Moğolların bir kolu olduğu kabul edilip "Batı Moğollar" olarak adlandırılmaktadır. Fakat bugünkü Moğol milleti ile farklı olarak Rusya'da yaşayan Kalmıklar ile aynı kökten gelen bir kavimdir. Günümüzde Oyratların nüfusu 200.000 - 300.000 arasında olduğu söylenmektedir.

Çungarya

Oyirad-mongols (shot notes, photo, historical review, maps) 26 Ocak 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Mongolistic forum 10 Şubat 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Khoyt S.K. White spots in dorwod (derbet) ethnogenesis - in russian 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Khoyt S.K. Last data by localisation and number of oyirad (oirat) (rar) - in russian 6 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Khoyt S.K. Last data by localisation and number of oyirad (oirat) (htm republication) - in russian 5 Temmuz 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Khoyt S.K. Other ethnic inclusion in european oyirad (oirat) groups by family trees (genealogys) datas. doc, 114 kb (rar, 14 kb) - in russian 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Khoyt S.K. The miscegenation problem in kalmyk society. - in russian 2 Mart 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Oirad Mongols auf mandal.ca 18 Şubat 2008 tarihinde Archive.is sitesinde arşivlendi

Rubrucklu William (Flemenkçe: Willem van Rubroeck, Latince: Gulielmus de Rubruquis fl. 1248–1255), Flaman bir Fransisken misyoner ve kaşifti.
En çok 13. yüzyılda Moğol İmparatorluğu da dahil olmak üzere Orta Doğu ve Orta Asya'nın çeşitli bölgelerine yaptığı yolculuklarla tanınır. Onun yolculuklarının anlatısı, Marco Polo ve İbn Battuta'nınkilerle karşılaştırılabilecek kadar, Orta Çağ gezi edebiyatının başyapıtlarından biridir.

William, Flanders, Rubrouck'ta doğdu. 1248'de, Yedinci Haçlı Seferi'nde Fransa Kralı IX. Louis'e eşlik etti. 7 Mayıs 1253'te Louis'in emriyle Tatarları Hristiyanlığa dönüştürmek için bir misyonerlik yolculuğuna çıktı. William, önce Konstantinopolis'te durarak Latin İmparatoru II. Baudouin adına Moğol İmparatorluğu'nun başkenti Karakurum'dan yakın zamanda dönen Hainautlu Baldwin ile görüştü, orada imparatordan bazı Tatar atamanlarına gitmesi için mektuplar aldı.
William daha sonra Macar Keşiş Julian'ın ilk yolculuğunun ve İtalyan Keşiş Giovanni da Pian del Carpine'nin Asya'daki yolculuğunun rotasını izledi. William'ın ekibinde Gosset adında bir görevli olan Bartolomeo da Cremona ve William'ın raporunda "Tanrı'nın adamı" anlamına gelen Homo Dei olarak adlandırılan ve belki de "Tanrı'nın hizmetkarı" olan Arapça Abdullah'ı temsil eden bir tercüman vardı. William'ınki Moğollara yönelik dördüncü Avrupa misyonuydu: öncekiler 1245'te Giovanni da Pian del Carpine ve Lombardialı Ascelin ve 1249'da André de Longjumeau tarafından yönetilmişti. Kral, Moğol sarayında Nasturi Hristiyanların varlığına dair raporlarla başka bir misyon göndermeye teşvik edilmişti, ancak daha önceki bir ters tepki nedeniyle resmi bir misyon göndermeyi reddetti.

William, Kırım'ın Sudak kasabasına vardıktan sonra öküzler ve arabalarla yolculuğuna devam etti. Don'u geçtikten dokuz gün sonra Kıpçak Hanlığı hükümdarı Sartak Han ile karşılaştı. Han, William'ı Volga Nehri yakınlarındaki Saray'da babası Batu Han'a gönderdi. Beş hafta sonra, Sudak'tan ayrıldıktan sonra, Volga Nehri bölgesinin Moğol hükümdarı Batu Han'ın karargahına ulaştı. Batu din değiştirmeyi reddetti, ancak büyükelçileri Moğolların Büyük Hanı Möngke Han'a gönderdi.
William ve yol arkadaşları, at sırtında 16 Eylül 1253'te Büyük Han'ın Karakurum'daki sarayına 9000 km'lik yolculuğa başladılar. Aralık ayı sonlarında geldiklerinde kibarca karşılandılar ve 4 Ocak 1254'te o huzura kabul edildi. William'ın anlatımı, kentin surları, pazarları ve tapınakları ile şaşırtıcı şekilde kozmopolit nüfus içindeki müslüman ve Çinli zanaatkarlar için ayrı mahalleler hakkında kapsamlı bir açıklama sağladı. Ayrıca Felicitas'ın bayram gününde Vastacius (İznik İmparatorluğu) sarayını ziyaret etmiş ve seyahatleri sırasında İznik elçileriyle görüşmüştür. Karşılaştığı Avrupalılar arasında bir İngiliz piskoposunun yeğeni, William'ın Paskalya yemeğini pişiren Lorraineli bir kadın ve Han'ın kadınları için süs eşyaları ve Nasturi Hristiyanlar için sunaklar yapan bir Fransız gümüşçü vardı. Guillaume Boucher Fransız'dı.
William'ın grubu, eve dönüş uzun yolculuklarına başladıkları 10 Temmuz 1254'e kadar Han'ın kampında kaldı. Eylül sonunda Batu Han ile iki hafta geçirdikten sonra ve Noel'de günümüz Azerbaycan'ında Nahçıvan'daydılar, o ve arkadaşları 15 Ağustos 1255'te Trablus'a ulaştılar.

William dönüşünde Kral IX. Louis'ye Latince: Itinerarium fratris Willielmi de Rubruquis de ordine fratrum Minorum, Galli, Anno gratiae 1253 ad partes Orientales başlıklı çok açık ve kesin bir rapor sundu. William'ın raporu 40 bölüme ayrılmıştır. 1-10. Bölümler Moğollar ve gelenekleri hakkında genel gözlemleri anlatırken, 11-40. Bölümler William'ın yolculuğunun gidişatını ve olaylarını anlatıyor.
Raporda Moğol İmparatorluğu'nun özelliklerini ve birçok coğrafi gözlemi betimledi. İç Asya'da İslam'ın varlığına şaşırması gibi antropolojik gözlemler de vardı. William, eski Bizans İmparatorluğu'nun Hristiyanları arasında karşılaştığı Helen geleneklerini eleştiriyordu; buna,
John III Doukas Vatatzes tarafından Ovidius'in tamamlanmamış Günler Kitabı'nın ikinci yarısına sahip olduğu iddiasıyla bilindiğini bildirdiği Felicitas için bir bayram gününün İznik kutlaması dahildir.
William ayrıca Hazar Denizi'nin kuzeyinden geçip bunun bir iç deniz olduğunu ve Arktik Okyanusu'na akmadığını göstererek uzun süredir devam eden bir soruyu yanıtladı; Gezgin İngvar gibi daha önceki İskandinav kaşifler bölge hakkında kapsamlı bilgiye sahip olsalar da, soruyu yazılı olarak ilk yanıtlayan William oldu.
William'ın raporu, çok farklı olmalarına rağmen, Marco Polo'nunkiyle karşılaştırılabilecek kadar, Orta Çağ coğrafya yazınının en büyük başyapıtlarından biridir. William iyi bir gözlemci ve dört dörtlük bir yazardı. Yol boyunca pek çok soru sordu ve halk hikâyelerini ve masalları gerçek gerçek olarak kabul etmedi. Karşılaştığı dillerle zaten bildiği Avrupa dilleri arasındaki benzerliklere dikkat çekerek dil konusunda büyük bir beceri gösterdi.
Mayıs 1254'te, Moğollar arasında kaldığı sırada, Han, her inançtan birer tane olmak üzere üç yargıç tarafından belirlenen hangi inancın doğru olduğunu saptamak için Hristiyanlar, Budistler ve Müslümanlar arasında resmi bir teolojik tartışmayı teşvik ettiğinden, Moğol sarayında ünlü bir yarışmaya girdi. Çinli bir kişi yarışmaya William ile birlikte katıldı.
William'ın çağdaşı ve aynı zamanda Fransisken olan Roger Bacon, Opus Majus'unda gezginden bolca alıntı yaptı ve onu "Fransa Kralı'nın MS 1253'te Tatarlara bir mesaj gönderdiği Kardeş William" olarak tanımladı. ... doğu ve kuzeydeki bölgelere seyahat eden ve bu yerlerin ortasına bağlanan ve şanlı krala yukarıdakileri yazan; hangi kitabı dikkatlice okudum ve onun izniyle açıkladım".  Ancak Bacon'dan sonra William'ın anlatısı, Richard Hakluyt'un 1599 yayınına kadar gözden kaybolmuş görünüyor.
Rus şair Nikolay Zabolotskiy 1958'de "Rubruck Moğolistan'da" ("Рубрук в Монголии") adlı uzun bir şiir yazdı.

Richard Hakluyt'un İngilizce çevirisiyle birlikte yalnızca ilk 26 bölümü içeren tamamlanmamış bir el yazmasının Latince metni 1599'da yayımlandı. Tam Latince metnin Fransız tarihçi Francisque Michel ve İngiliz antikacı Thomas Wright tarafından hazırlanan eleştirel bir baskısı 1839'da yayımlandı.  William Woodville Rockhill'in İngilizce çevirisi, The Journey of William of Rubruk to the Eastern Parts, Hakluyt Society tarafından 1900'de yayımlandı, ve Peter Jackson tarafından güncellenmiş bir çeviri 1990'da yayımlandı.

Avrupa'nın Asya keşfinin kronolojisi
Michał Boym
Polonyalı Benedict

Rubrouck Müzesi 17 Ağustos 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. .
Rubruck Rotası Haritası 18 Ocak 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Silk Road Seattle, Washington Üniversitesi.
Rubrucklu William'ın Moğolların Hesabı 5 Ağustos 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Silk Road Seattle, Washington Üniversitesi . 1900 Rockhill çevirisinden.

Sovyet halkı (Rusça: советский народ, Sovetskiy narod) veya SSCB vatandaşları (Rusça: Граждане СССР; Grazhdane SSSR) Sovyetler Birliği nüfusunu bir arada tanımlamak için üretilmiş şemsiye bir demonim terimdir. Başlangıçta Sovyet nüfusuna özgün olmayan bir referans olarak kullanılmış, sonra "insanların yeni bir tarihsel, sosyal ve uluslararası halk birliği" olarak değerlendirilmiş ve farklılıkların yok edilmesi amacı güdülmüştür.

Sovyetler Birliği tarihi boyunca, Sovyet nüfusundaki etnik farklılıklara İlişkin hem doktrin ve hem pratik, zaman içinde değişik tesirde bulundu. Azınlıktaki millî Kültürler Sovyetler Birliği'nde tamamen ortadan kaldırılmamıştır. Sovyet tanımıyla, ulusal kültürler devletin resmî amaçlarını ve değerlerini desteklemek için kullanılmalıydı. 1920'lerde ve 1930'ların başlarında pragmatik bir adım olarak, Rus olmayan kültür ve dilleri destekleyen korenizatsiya (yerelleşme) politikası altında, milletlerin hep ortak bir devletin çimentosu olmaları amaçlanıyordu. 1930'ların sonlarında bu durum değişti, Rusça ve Rus kültürü ağırlık kazandı. 1950'lere gelindiğinde Sovyet kamu eğitimi bu tercihi daha da artırdı. Devletin tüm çabalarına rağmen asimilasyon belli bir ölçüde kaldı. Çoğu millî kültür varlığını sürdürebilmiş, 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından da bağımsız kültürlerini ortaya koyabilmişlerdir.

Nikita Kruşçev 1961 yılındaki SBKP 22. Kongresi Sovyet halkı terimini, SSCB'nde yaşayıp ortak özelliklere sahip çeşitli ulusların insanlarından oluşan tarihi bir halk topluluğu olarak tanımladı.
1953-1956 arasındaki Stalinsizleştirme olarak da adlandırılan dönemde, Stalinin diktatörce uygulamalarının reddi ve mağdurların bazı mağduriyetlerinin telafi edilmişti. Fakat ırklara, şartlara ve bölgelere göre yine çelişkili politikalar izlenmiştir. 22. Kongrede okunan programın "Millî münasebetler alanında partinin hedefleri" başlığının girişi şöyle başlıyordu:

Açılıp genişlemiş komünizm kuruculuğu, Sovyetler Birliği'nde milletlerin ileride birbirlerine daha yakın olmak ve tam bir birliğe ulaşmak özelliğini taşıyan millî münasebetlere gelişiminde yeni bir aşamayı ifade eder.
Burada sözü edilen "milletlerin birbirlerine daha yakın olması" ifadesinden yalnız siyasi ve kültürel bağları sıkılaştırmanın değil milletler arasındaki farkların ortadan kaldırılmasının vurgulandığı, Kruşçev'in devam eden sözlerinden anlaşılmaktadır:

Komünistler millî ayrılıkları muhafaza etmeyeceklerdir. Hatta millî kalıntıların en ufak belirtisinin bile kökü, tam bir Bolşevik uzlaşması ile kurutulmalıdır.
1971 yılındaki SBKP 24. Kongresi'nde Sovyet halkı teriminin tanımı tamamlandı:

Yeni tarihsel, sosyal ve uluslararası halk birliği, ortak bir toprak, ekonomi ve sosyalist içerik; farklı ulusların yansımalarından gelen bir kültür, federal bir devlet ve ortak bir nihai hedef: Komünizmin inşası.
2010 Rusya Nüfus Sayımında kendini "Sovyet halkı" olarak tanımlayanların sayısı 27 bine kadar düşmüştür.

Homo Sovieticus
Eritme kazanı
Panslavizm
Yugoslavizm

"Avstriyada yaşayan soydaşlarımızla görüşdə Azərbaycan Respublikasi Prezidenti Heydər Əliyevin çıxışı". Viyana: aliyevheritage.org. 5 Eylül 2000. 10 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. (Azerice)
İbrahim Əliyev (30 Ocak 2014). "Sovet xalqının insanların yeni tarixi birliyi olması haqqında tezis və onun 1970-80-ci illərində sovet dövlətinin millî siyasətində yeri". strategiya.az. 29 Nisan 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. (Azerice)
"Azərbaycan Respublikasının Prezidenti Heydər Əliyevin Bakıda keçirilən Beynəlxalq Konfransda və Qafqaz Müsəlmanları Qurultayında nitqi". aliyevheritage.org. 30 Eylül 1998. 11 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. (Azerice)
""İslam sivilizasiyası Qafqazda" mövzusunda beynəlxalq simpoziumda Azərbaycan Prezidenti Heydər Əliyevin nitqi". aliyevheritage.org. 9 Aralık 1998. 11 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. Keçmişdə, sovet hakimiyyəti dövründə din qadağan edildiyinə görə kim müsəlmandır, kim xristiandır - hamısı bir idi, hamısı da sovet xalqı hesab olunurdu. Hətta xalqların adını da xırda-xırda aradan götürmək meylləri inkişaf edirdi. "Vahid sovet xalqı", "insanların yeni tarixi birliyi" kimi terminlər var idi. (Azerice)
"TÜRKSOY Təşkilatının üzvü olan ölkələrin mədəniyyət nazirləri daimi şurasının XIX toplantısında Azərbaycan Prezidenti Heydər Əliyevin çıxışı". aliyevheritage.org. 6 Şubat 2003. 11 Eylül 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. ...çünki onda sovet ideologiyası, bir də ümumi sovet xalqı vardı. Get-gedə millətlər əriyib gedirdi, olacaqdı ümumi sovet xalqı. (Azerice)
Aleksandr Zinovyev (1986). Homo sovieticus. Grove/Atlantic. ISBN 0-87113-080-7. KB1 bakım: Birden fazla ad: yazar listesi (link) (İngilizce)
Ragozin, Leonid (9 Mayıs 2005). "Thorny legacy of 'Soviet Man'". BBCRussian.com. 9 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. (İngilizce)
"The long life of Homo sovieticus". The Economist. 10 Aralık 2011. 20 Mart 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Nisan 2017. (İngilizce)

Toy ya da kengeş, İslamiyet öncesinde Türk devletlerinde devlet işlerinin görüşülüp ve tartışıldığı aynı zamanda yasama, yürütme ve yargı yetkisini kullanan meclistir. XIII. yüzyılın ortalarından itibaren Türkçe kaynaklarda geçmeye başlayan kurultay kelimesi, toy yerine kullanılmaya başlanmış ve toy sadece yemekli eğlenceler için kullanılan bir kelime hâline gelmiştir.

Kül Tigin'in ölümü üzerine Çin'den getirilen tezyinatçıları, toy temsilcisi ilteberin getirttiği 732'de dikilen Kül Tigin Yazıtı'nda anlatılırken toy temsilcilerine verilen toygun adının artık meclis için de kullanılmış olabileceği olasılığı görülmektedir:Bunça bedizçig toygun ilteber kelürti. (Bunca süslemeciyi Toygun'un ilteberi getirdi.)
Toy sıkça Moğol boylarının meclisi olan kurultay ile karıştırılsa da, Eski Türkler kendi meclislerine "toy" adını vermiştir. Bununla birlikte, kurultay kelimesinin kökü olan "kur-", Ana Altaycadan beri Moğolca ve Türkçede ortak olarak kullanılan kelimelerdendir. Toy bazen de tay olarak kullanılan bu kelime ise, Eski Türkçede "şehir" anlamına gelmektedir. Yani toy kelimesinin çıkış noktası devletin merkezine çağrıdır. Kelime zamanla, eğlenceli şölen vb. anlamlarda da kullanılmıştır. Toy, yalnızca Türklerin kullandığı bir kelime olmayıp kurultay gibi Moğolca ile ortak kelimelerdendir. Nitekim, Moğolların Gizli Tarihi'nde "toy" kelimesine yer verilmektedir.
Toy düzenleme geleneğinin Türk toplulukları arasında Hunlardan beri süregeldiği düşünülmektedir.

Toya katılma yetkisi bulunan kişilere, toygun adı verilir. Ancak zamanla, toygun kelimesi toy kelimesinin yerine de kullanılmıştır. Toygunların büyük çoğunluğu, hükümdar soyundan değildir. Türklerdeki her boyun beyi, toyun bir parçasıdır. Kağan, kağatun ve tiginler toyun tabii üyeleridir. Bunun yanında toyda 9 adet buyruk bulunmaktadır. Bu 9 buyruk, ülkenin önde gelen boylarının beyleridir. Muhtemelen bu beylerin sayılarında dönem dönem değişiklikler meydana gelmiştir. Toydaki en etkili uruklar; Türk Kağanlığı döneminde Aşina (Börüler) ve Aşite (Arslanlar) soylu ailelerinin yanında On-ok, Tuğluk urukları; Uygur Kağanlığı döneminde ise Yaglakar ve Ediz uruğu olmuştur.
Toy'nun yürütme ile yetkili bakanlar kurulu olan ayukının üyeleri yani tudun (bakan) makamları ise şunlardır: 

Aygucı veya il ögesi: Kağandan sonra devletin en yetkili devlet adamı olup, toyun genel sekreterliğini yapan kişidir. Bir nevi başbakanlık görevindedir.
İlteber: Devletin mali ve dış devletlerle olan ilişkileriyle ilgilenen devlet adamıdır.
Bitigci: Toyda konuşulanları yazıya aktaran kişidir. Yollug Tigin, devlet işleriyle ilgili kağanın ağzından yazılan ilk Türk söylevi olan Kül Tigin Yazıtı'nı kaleme alan bitigcidir. Bitigcilere eski Türk devletleri ve Moğollarda büyük önem verilmiştir. Cengiz Han döneminde, Moğol ulug bitigcilerinden olan Çınkay ve Tunga, Türk asıllı önemli kağanlık kâtipleridir.
Tamgacı: İlteber ile birlikte diğer devletlerle olan ilişkileri düzenler. Özellikle elçilerin gönderilmesinde ve devlet içi yazışmalarda görev üstlenir.
Ilımgacı: Tamgacı ve bitigci ile birlikte devletin dış politikasına yön verir. Uygur Kağanlığı'nda var olan bir makamdır.
Agıcı Ulugı: Başhazinedar.
Tudunluk (bakanlık görevi) bulunmasa da, kağan, kağatun ve tiginler dışında toya sürekli olarak katılan makamlar şunlardır:

Yabgu: Devletin Batı kanadını yöneten hükümdar soyundan üst düzey yöneticidir.
Şad: Her okun beyine şad denilirdi. Göktürklerin önemli boyu On-okların diğer adı olan Nuşibi (On Şadapıt) bu kelimeden gelmektedir.
Çor: Göktürklerin Tuğluk uruğunu temsilen toya katılan genarallere verilen addır. Uygur Kağanlığı döneminde bu unvanı Yaglakar uruğu yöneticileri de kullanmıştır.
Erkin: On-okların sağ kolu ve toya katılan Uygurların Ediz soyundan olan beylere verilen unvandır.
Apa: Ülkenin çeşitli yerlerinde görev yapan sivil yöneticilerdir.

Toy; yalnızca devletin yasama organı değil, döneminin Türk boylarına hâkim olan siyasi iradenin davetiyle yılda üç kez tüm Türk boylarının temsilci gönderdiği bir meclistir. 

Kağan, kendisi töreyi değiştiremez. Töre koyma yani yasama yetkisi toya aittir. Nitekim Türk töresini değiştirerek, yağma yapıp Manicilik inanışını resmî din hâline getiren Uygur kağanı Bögü Kağan, Tun Baga Tarkan'ın toydaki itirazları sonucunda kınanmış ve devamında yapılan darbe ile görevden el çektirilmiştir. Göktürk Dönemi'nde ise, Taspar Kağan ölmeden önce, kendi oğlu Amrak yerine hükümdarlık görevini Töremen Apa Kağan'a devretmek istediğini vasiyet etmiştir. Taspar'ın ölümünden sonra bu durum, Göktürk Toyu tarafından kabul edilmemiştir. Töre gereği, "Türk Kağanlığı" hakkının İşbara veya Amrak tarafından yürütülebileceği kararı verilmiştir.
Türk töresine göre, Tanrı adına kullanılan kutun yeryüzündeki gerçek sahibi halktır. Kağan, kuta Türk halkı yerine vekalet eder. Bunun için yeni kurulan bir devletteki ilk kağanı tayin etme hakkının halkta olduğu görüşü hâkimdir. Türk Kağanlığı'nın yıkılıp Uygur Kağanlığı'nın kurulmasının anlatıldığı Taryat Yazıtları'nda bu durum şu şekilde anlatılır:
Ondan sonra sıçan yılında (748), Atalar Mezarlığında "güç halktır" denmiş. Halk da "Atalar mezarı sizde, gücün kaynağı sudur." diyerek, ayağa kalmışlar ve kağan tayin etmişler.
Toy, Gök Tanrı adına kut vekilini belirler. Kağanlar toyda yapılan istişareler sonucu tüm boyların görüşü alınarak başa getirilir. Toy toplanarak kağanı görevden alabilir. Bu da, toyun kağanın üzerinde olduğunu göstermektedir. Örneğin toy, İrteriş Kağan'ı tahttan indirmiş ve yerine Ozmış Kağan'ı yeni kağan olarak ilan etmiştir. Yine İli Nehri Antlaşması nedeniyle olağanüstü olarak toplanan toy İşbara Teriş Tunga Kağan'ı tahttan indirerek yerine Yukuk Kağan'ı geçirmiştir.
Vatan hainliği gibi devlet büyüklerinin işlediği büyük suçlar, Divanıharp geleneği gereği toyda tartışılarak karara bağlanırdı. Toy bu yönüyle kısıtlı da olsa yargı yetkisini kullanmıştır.
Savaş ve barış kararları toyda verilir. Dış ülkelerle yapılan antlaşmalar toyda onaylandıktan sonra yürürlüğe girer. Örneğin Hunlar döneminde bu antlaşmalar, Hun Dağı'nda yapılan toylar sonucunda karara bağlanmıştır.

Türklerde toylar devlet merkezleri olan Ötüken, Ordu-Balık gibi merkezî yerlerde toplanmakla birlikte; kutsal sayılan yerlerde de toylar düzenlenmiştir. Türkler her yılın beşinci ayının ikinci yarısında "Atalar Mezarlığı"nda toplanıp, Gök Tanrı'ya ıduklar (kurbanlar) verip, burada toy düzenlemişlerdir. Nitekim, Türk Kağanlığı'nın bakiyesi Türk halkının, Uygur Kağanlığı'na tabi oluşu ve Uygur Kağanlığı'nın Türk Kağanlığı'nın halefliğini üstlenmesi de 748'de Atalar Mezarlığı'nda yapılan toyda gerçekleşmiş, bu toya halk da katılmıştır. Türk geleneğinde ulu dağ tepelerinde de bu tür toplantıların yapıldığı bilinmektedir. Hunların yabancı devletlerle yaptıkları antlaşmaları, "Hun Dağı" denilen yerde toplanan toyda tartışarak onayladıkları bilinmektedir.

Tsahiagiyn Elbegdorc (Moğolca: Цахиагийн Элбэгдорж; d. 30 Mart 1963), Moğol siyasetçi. Moğolistan'nın 2009-2017 yılları arası Cumhurbaşkanı. 24 Mayıs 2009'da seçimleri kazandı. Demokrat Parti adayı olarak Moğolistan Halkın Devrimci Partisi üyesi ve Batılı eğitimi alan ilk cumhurbaşkanı oldu. Tsahiagiyn Elbegdorc, Moğolistan Parlamentosu başkan yardımcısı ve sözcüsü olmak üzere, bir kez parlamento çoğunluk lideri ve dört kez parlamentonun bir üyesi ve de iki kez Moğolistan Başbakanı olmuştur. Elbegdorc demokrasi yanlısı, özgürlükçü bir politikacı olarak biliniyor. Elbegdorc Ardçilal kurucusudur.

1979 yılında toplamı sekiz yıllık bir okulu bitirdi. Daha sonra, ailesi Erdenet'e taşındı ve Erdenet okulu'ndan 1981 yılında mezun oldu. 1982 yılında askerlik hizmetine hazırlandı. Ordu içinde Devrimci Gençlik Birliği grubunun başıydı. 1988 yılında mezun oldu ve ardından Moğol ordusu gazetesi Ulan Od'da (Kızıl Yıldız) çalıştı.
Başbakan olarak görev yaptığı ilk dönem sonra 2001 yılında Colorado Boulder Ekonomik Enstitüsü Üniversitesi'nde bir yıl geçirdi ve diploma aldı. Sonra Elbegdorc Harvard Üniversitesi'nde tam burslu öğrenci olarak okudu ve 2002 yılında Kamu Yönetimi'nde (MPA) Master yaparak Harvard Üniversitesi John F. Kennedy School'dan mezun oldu.

Elbegdorc, 1990 yılında, 1992, 1996 ve 2008 yılında olmak üzere Parlamento'ya dört kez seçildi. Ülkeye insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisini tanıtarak Moğolistan yeni Anayasa hazırlanması kabul edildi. 1996 yılından 2000 yılına kadar Parlamentosu Çoğunluk Lideri olarak görev yaptı ve 1996 yılından itibaren Parlamento Başkan Yardımcısı Sözcüsü olarak 1998 yılına kadar çalıştı.
1998 ve 2004-2006 yıllarında iki kez Moğolistan Başbakanı olarak görev yaptı.

Tuğla, harç gibi karışımlar ile birbirine tutturulan, pişmiş veya kurutulmuş kil bazlı topraktan elde edilen, ses ve ısı yalıtımı sağlayan ana yapı malzemesidir. Çoğunlukla dikdörtgenler prizması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ev ve iş yeri yapımı gibi birçok alanda kullanılabilmektedir. Duvar oluşturma, havalandırma, soba, ocak bacaları ve ev bacaları bunlara örnektir.

Tuğla ve kiremit kullanımı insanlık tarihi kadar eskidir.
Tuğla veya kiremidin kullanıldığı ilk yer evlerdir. Bu evler, özellikle nehir kıyılarında ve deltalarda yer alan yerleşim bölgelerinde, kurutulmuş kil tabletlerle yapılacak evlerin yanında oluşturulan basit bir üretim düzeneği ile gerçekleştirilmiştir. Bu konuda başlangıç tarihi vermek mümkün değildir. Mezopotamya bölgesinde Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında yapılan kazılarda bulunan pişmemiş kil tabletler, MÖ 13. yüzyılı işaret etmektedir.
Pişmiş tuğlanın endüstriyel anlamda ilk üretimi MÖ 4. yüzyıla, Babil Kulesi'nin yapımıyla aynı tarihtedir. Tarihçiler, bu kulede 85 milyon adet tuğla kullanıldığını hesaplamışlardır. Burada yapılan üretim teknolojik açıdan büyük değer taşır. Babil Kulesi, işte bu nedenle tuğla üretimi ve endüstrisi açısından önemli bir semboldür.
Kiremidi ilk üretip kullananların Korintliler olduğu kabul edilmektedir. Korintliler, bugün de kullanılan içbükey kiremitlerini, hazırlanan tuğla hamurunu tokmakla dövüp yayvan hale getirerek ilk olarak MÖ 4. yüzyılda üretmişlerdir.
Anadolu'da ve Avrupa'da bu tarihsel gelişime paralel olarak ilerleyen üretim şekilleri, Romalılar ilk standartları getirince ve bu işin ticaretini yapmaya başlayınca farklı bir boyut kazanmıştır.
Daha ileri dönemlerde Anadolu'da Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin bir parçası olan tuğla ve kiremit, Osmanlıların standartları ile Anadolu'ya has bir mimari tarz oluşturmuştur. Kiremitlerin daha küçük, tuğla boyutlarının ise daha büyük tutulduğu Osmanlılar döneminde ilk standartlar uygulanmaya başlanmıştır. O dönemde standart dışı üretim ve bunun gibi durumlar için inşaatlarda kullanımı yasaklanmış, bu konuda cezalar öngörülmüştür. Hatta inşaatlarda bina katları ve modelleri konusunda bile standart uygulamalar bu dönemde getirilmiştir. Anadolu'da sektörel gelişme dikkate alındığında ise atölye ve açık ocak imalathaneleri dışında fabrika ve endüstriyel üretim yapan tesis Osmanlıların son dönemine kadar yapılamamıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra yabancı girişimcilerle beraber Marmara ve Ege bölgelerinde tuğla ve kiremit üretim tesisleri yapılmaya başlanmış, ilerleyen dönemde yerli girişimcilerle sektörde gelişim süreci yakalanmış ve öncesinde ithal makinelerle yapılan tesisler yerini yerli makinelere bırakmıştır. İlk tuğla-kiremit fabrikasının Manisa'nın Turgutlu ilçesinin Kısmalı mevkiinde Almanlar ile ortak olarak yapıldığı bilinmektedir.
Avrupa'da sektörel gelişme çok daha hızlı ilerlemiş, özellikle buharlı makinelerin bulunmasının ardından öncelikle hammadde hazırlama makinelerinde kullanılan hayvan gücü, yerini buharlı motorlara bırakmıştır. 1700'lü yıllarda sektörde ilk devrim sayılan bu makineleşmenin ardından 1800'lü yıllarda helezonlu şekillendirme preslerinin gelişimi ile delikli ve daha hafif tuğla üretimi gündeme gelmiş, daha az hammadde ve daha az enerji ile daha fazla üretimin yapılmasını sağlamıştır. Daha sonraları Hoffman ve tünel tip fırınların devreye girmesi ile de atılım yaşanmış, üretimler artmış, tuğla ve kiremit çok daha kolay üretilen ve ucuz bir yapı malzemesi haline gelerek kullanımı yaygınlaşmıştır.

Tuğla ve kiremit tesislerinde teknolojinin adlandırılması kurutma sistemine göre (doğal kurutma/suni kurutma), üretim yöntemine göre (emek yoğun/teknoloji yoğun), otomasyon tipine göre (otomatik/yarı otomatik), hammadde işleme ve şekillendirmeye göre(vakumlu/vakumsuz), pişirme sistemine (hoffman/tünel) göre yapılmaktadır.
Türkiye'de teknolojinin adlandırılması, daha çok pişirme sistemine göre yapılmaktadır. Bu açıdan baktığımızda Türkiye'de kullanılan en yaygın sistem, Hoffman sistemidir. Tünel fırın sistemi ile çalışan fabrika sayısı ise sınırlıdır.
Zaman içinde bu sistemler kendi içlerinde geçişler yaşamış, karma birtakım teknolojiler ortaya çıkmıştır. Hoffman pişirme teknolojisinin yanında suni kurutma yapılmış, tünel fırın teknolojisi doğal kurutma ile beslenmiş, tünel pişirme sistemi hoffman ile karma yapılarak kemertünel fırın sistemi geliştirilmiştir.
Tuğla ve kiremit üretim kademeleri incelenerek üretim yöntemi daha iyi irdelenebilmektedir:

Hammadde hazırlanması
Şekillendirme
Kurutma
Pişirme
Ambalajlama ve sevk

Tuğla ve kiremit üretiminde kullanılan killer, doğada genellikle rutubetli ve plastik bir kıvamda, bazen kuru ve toz haline getirilebilir bir şekilde, bazen de kaya menşeli olarak bulunur ve çıkarılır. Dolayısıyla doğadan elde edilerek üretim tesislerine getirilen kilin, gerek boyut olarak gerekse bileşim olarak uygun özelliklere sahip olması için bir dizi ön hazırlıktan geçmesi gerekmektedir.
Hammaddenin işlenebilir olması için önce öğütme işlemi yapılmaktadır. Hammaddenin homojen bir malzeme olması, plastiklik ve kohezyon özelliklerinin gerçekleşebilmesi için ise iyice ufalanması ve ince partiküller haline gelmesi gerekmektedir. Bu amaçla çeşitli makinelerle içindeki iri taşlar, çöpler ayıklanmakta (taş ayırıcı, vals  vb. makineler ile) ve istenilen tane çapına kadar öğütülmektedir.
Ayrıca homojen bir kil hamuru elde etmek için, kilin yeterli miktarda su ile birlikte ezilmesi ve karıştırılması gerekmektedir. Kile azar azar su ilave edildiğinde plastikliği bir miktar artmaktadır. Su ilavesi öğütme öncesinde yapılabildiği gibi öğütme sonrasında da yapılabilmektedir.
Dinlendirme, hammadde hazırlama aşamalarının en önemlisidir. Üretilen malzemenin kalitesini etkileyen önemli bir unsurdur. Killer dinlenme esnasında direnç kazanmaktadır. Dinlendirme işlemi öğütme işlemlerinden önce veya sonra yapılmaktadır.

Hammadde hazırlama aşaması sonunda şekillendirilmeye uygun bir nitelik kazanan hamur, değişik yöntemler kullanılarak şekillendirilir ve değişik biçim ve boyutlarda yarı mamul tuğla-kiremit elde edilir.
Şekillendirmede genellikle kalıplama, presleme ve extrude yöntemleri kullanılmaktadır. Kalıplama, genellikle harman tuğlası üretiminde kullanılan bir yöntemdir.
Presleme, daha çok kiremit üretiminde kullanılmaktadır. Extruder'den galeta olarak hazırlanan hammaddeler çeşitli tip ve büyüklükteki presler ile kiremit şeklini almaktadır.
Extrude yönteminde, hazırlanan kil sonsuz vida yardımı ve belli bir basınçla kalıptan çıkartılmaktadır. Bu yöntemde extruder (vakum pres makinesi) makinesine gönderilen hazırlanmış hammaddenin vakum yöntemi ile yaklaşık 740 mm Hg değerinde havası emilmekte ve plastik hale gelmektedir. Helezonlar vasıtası ile itilen hammadde vakum presin ağız kısmındaki ağızlık vasıtası ile iki boyutunun şeklini almakta ve sonsuz bant olarak bırakılmaktadır. Sonra kesici makinesindeki ince tellerle kesilen malzeme üçüncü boyutu da alarak kurumaya bırakılmaktadır.

Kurutma, kil içinde mevcut ve şekillendirmeye uygun bir kıvama getirmek için ilave edilen suyun değişik yöntemlerle geri çıkarılma işlemidir. Kurutma işleminde doğal kurutma ve suni kurutma olarak iki yöntem kullanılmaktadır;
Doğal kurutma; Türkiye'de çok yoğun olarak kullanılan ve atmosferdeki ısı enerjisinden faydalanma prensibine dayanan bir sistemdir. Extruder'den yaş olarak çıkan mamuller genellikle kurutma sehpalarına belli bir düzenle dizilmekte, bu sehpalar geniş kapalı alanlara ya da açık alanlara konarak kurumaya terk edilmektedirler. Bu kurutma yöntemi kurutma işleminde ek bir enerji gerektirmediği için ekonomik bir yöntem olarak görülmektedir. Fakat kurutma işlemi için geniş alanlara ihtiyaç duyulması, kurutmanın çok ağır ve uzun sürede yapılabilmesi, kurutma kontrolünün yeterli olamaması, kurutmanın doğal hava şartlarına (ısı, rutubet, rüzgâr vs.) bağlı olması, işçiliğin fazla oluşu gibi unsurlar da barındırmaktadır.
Suni kurutma; kurutma doğal koşullara bırakılmadan ek bir enerji sağlanarak ısının ve hava hareketinin fazlalaştırılmasıyla yapılmaktır. Killi maddenin içindeki serbest suyun, önce yüksek buhar basıncı ve az sıcaklık, kurutmanın sonuna doğru alçak buhar basıncı ve yüksek sıcaklık sağlanarak dışarı atılması prensibine dayanmaktadır. Bu uygulama hızlı kurutma, oda kurutma veya tünel kurutma sistemleri kullanılarak yapılmaktadır.

Pişirme, tuğla ve kiremit üretimindeki en son aşamadır. Kilin kuruma aşamasında, serbest haldeki suyunu ve sonradan emdiği suyu kaybetmesinden dolayı boyutlarında küçülme olur.
Pişirme sırasında kil kimyasal reaksiyonlara maruz kalır. 300 °C civarında organik maddeler tamamen yanar, 450-650 °C arasında molekül suyunu kaybeder. 850-950 °C arasında kil hamurunun pişmesiyle oluşan bu yeni malzeme artık sert, şeklini değiştirmeyen, belirli mukavemet ve renge sahip bir üründür.
Genel olarak pişme şu aşamalardan oluşur:

Doldurma
Isınma
Pişme
Soğuma
Boşaltma
Türkiye'de en yoğun kullanılan fırın tipi Hoffman fırınlardır. Daha sonraki yoğunluğu tünel fırınlar oluşturmaktadır. Tünel fırınların bazıları Hoffman-Tünel fırın karışımı olan kemer tünel fırınlardır.
Hoffman fırını: Fırın kesiti dairesel tonoz biçimindedir. Ateş hareketli, ürünler sabittir. Bu fırın yakıttan elde edilen ısıyı çok yüksek verimle kullanan üretim kapasitesi ve hızı yüksek olan bir fırın türüdür. Yanmanın tam pişme durumundaki malzemenin üzerinde olması, fırın içinde hareket eden havanın bir yandan pişmiş malzeme ile temas ederek ısınması, ısınmış havadan çiğ malzemenin ısınması için yararlanılması bu fırının özellikleri arasındadır.
Fırının üstündeki deliklerden yakıt püskürtülmekte, pişme safhası ilerledikçe püskürtme işlemi delikler boyunca ilerlemektedir. Yakıt olarak genelde kömür vb. katı yakıtlar, nadiren sıvı yakıtlar kullanılmaktadır.
Hoffman fırınlarda, enerji kullanımı tünel fırınlara göre daha fazladır, emek-yoğun bir yapılanma gerektirdiği için işletme maliyeti yüksektir.
Tünel fırın: Ana prensip olarak ürünler hareketli, ateş sabittir. Uzun bir tünel ve içinde hareket

Vasili Vasilyeviç Radlof veya Wilhelm Radloff (Rusça: Василий Васильевич Радлов; Almanca: Wilhelm Radloff; 17 Ocak 1837 - 12 Mayıs 1918), Alman asıllı Rus doğu bilimci ve Türkolojinin kurucusu.
Radloff, Türk dünyasını değişik yönleriyle araştıran, onları gün ışığına çıkararak Türkoloji tarihinde yeni bir devir açan ve 81 yıllık uzun ömrünün 60 yılını bu çalışmalara adamış Alman asıllı bir Rus Türkologudur. Türkolog Johan Vandewalle'nin aktardığına göre başta tüm Türk dilleri olmak üzere Almanca, Rusça, Fransızca, Latince, Yunanca, İbranice, Farsça, Arapça, Mançuca, Çince ve Moğolca bilmekteydi.

Orta Asya ve Sibirya'nın az tanınmış dillerini kendisine çalışma sahası olarak seçmiş, Türkçe ile birlikte Moğolca, Mançuca ve Çinceyi de araştırmıştır. Araştırma yapmak amacıyla Rusya'ya gitmeyi düşünen Radlof, Rusçayı da öğrenmiştir. 1859'da Sibirya'ya gitmiş ve orada 12 yıl kalmıştır.
Radlof, Türkoloji biliminin öncüsü sayılır. 81 yıllık ömrünün 60 yılını adadığı Türkoloji bilimi ile ilgili olarak, "Ben, hayatım boyunca yeni bir ilmin, Türkolojinin kuruluş ve gelişmesini yaşadım ve gücümün yettiği kadar bu ilmin ilerlemesine hizmet ettim. Bu yüzden benim çalışmalarım, başkalarının da yardımını gerektiren bu ilim dalının tamamlanması ve Türkolojinin devam etmesi için birer yapı taşı olmaktan başka bir şey ifade etmez." demiştir.
1866 yılında yayımladığı ilk eserinin önsözünde Türkçe için, "Yeryüzündeki hiçbir dil ailesi Türkçe kadar geniş sahalara yayılmış değildir. Afrika'nın kuzeydoğu bölgesinden Türkiye'ye ve Rusya'nın güneydoğusundan Sibirya'nın güneyine ve Gobi Çölü'nün içlerine kadar Türkçe konuşan kavimler yaşamaktadır. Onların büyük bir kısmı, İslamiyet’i kabul ettikten sonra diğer milletlerin ve özellikle din kardeşi olan Arap ve Farsların etkisi altında kalmışlardır. Bu etkiyi özellikle edebî eserlerde görmek mümkündür. Onlar, yalnız dillerine uymayan Arap yazısını almakla kalmamış, yazı dillerinden binlerce kelimeyi de alarak öyle bir yazı dili meydana getirmişlerdir ki, bu üzerinde rengârenk her türlü yamalar bulunan bir elbiseye benzetilebilir. Bu yazı dili, doğal olarak Türk halkı için anlaşılamayan bir halkadan ibaret olup, halkın kültür seviyesini yükseltmek yerine, halk kültürünün taze yeşilliği ile beslenemediği için kendi kendini köreltmekteydi." şeklinde değerlendirmesi vardır.

Gerçek adı ile Friedrich Wilhelm Radloff, asker bir babanın oğlu olarak 1837 yılında Berlin şehrinde doğdu. Avrupa'nın devrimlerle çalkalandığı 1848 yıllarında lise eğitimi aldığı dönemde klasik diller, Roma ve eski Yunan edebiyatları, klasik ve modern Alman edebiyatı konularında aldığı iyi eğitim filolojiye ilgisini artırdı.
Radlof, lise eğitiminin ardından 1854 yılında Berlin Üniversitesi'ne girdi. Önceleri dinbilim eğitimi aldı. Daha sonraları filozof Johann Friedrich Herbart'ın felsefe öğretisinden etkilenerek bu alana kaydı.
Berlin Üniversitesi'nde öğrenim aldığı yıllarda, karşılaştırmalı dilbilimin kurucularından Franz Bopp, dönemin önemli dilbilimcileri; Michel Jules Alfred Breal, Friedrich Adolf Trendelenburg ve Heyman Steinthal bu üniversitede çalışmaktaydılar. Üniversitedeki dilbilim konusundaki yoğun çalışmalar ve nitelikli hocaları, Radlof'un bu alana yönelmesinde büyük rol oynamıştır. Radlof, Berlin Üniversitesi'ndeki eğitimi dışında Halle Üniversitesi'nde iki dönem, ses bilimci August Pott'un karşılaştırmalı dilbilim derslerine de katıldı.
"Moğol ve Tatarların Kökenleri" (1845), "Kırgız Gerçeği Üzerine" (1865), "Uygur Sorunsalı Üzerine" (1874-1875) gibi çalışmaları ile dönemin bilim dünyasında kendine önemli bir yer edinmiş olan hocası, doğu bilimci Wilhelm Schott'un etkisi ile doğu bilimi kendine çalışma alanı olarak seçti. Radlof, Türkçe ile birlikte Moğol, Mançu ve Çin dillerini öğrendiği gibi, İbrani, Arap ve Fars dili derslerine de devam etti. Özellikle Mançu Tunguz dilleri üzerinde durarak ilerideki araştırmalarını da bu konu üzerine yöneltmeyi düşünüyordu.
Jena Üniversitesi'ne sunduğu "Über den Einfluss der Religion auf die Nationalitäten und Sprachen Hochasiens" adlı teziyle 20 Mayıs 1858 tarihinde felsefe doktoru oldu. Aynı yıl Pauline-Auguste Fromm ile nişanlandı.
Ural-Altay dilleri konusundaki çalışmaları ve Berlin'de oluşturulan "Rusya'nın Bilimsel Araştırmaları Arşivi"ne yaptığı büyük katkılar sayesinde Rusya ile iyi ilişkileri olan hocası Schott'un tavsiye mektubu ile doğu bilim konusundaki çalışmalarını sürdürmek üzere 1858 yılında o zamanki Rusya'nın başkenti olan Sankt-Peterburg'a gitti.
1854 yılında Petersburg'da açılmış bulunan "Vostoçnıy Fakültet"de (Şark Fakültesi) Kazem-beg, Tantavi, İ.N. Berezin, D.A. Chwolson, V.P Vasilyev ve Popov gibi tanınmış kişiliklerin çalışıyor olması, Radlof'un Rusya Çarlığı'na giderek doğu dillerini yerinde öğrenmek isteğini arttırmıştı.
Yakut dili gramerini yazan O. Böhtligk de o zaman Petersburg'da yaşıyordu. Bu sıralarda L. von Schrenk idaresindeki bir sefer heyeti (1858) Amur civarında bulunuyor, fakat Radlof'un da katılmak istediği F. B. Schmidt'in doğu seferi heyeti ise bir türlü yola çıkamıyordu. Bunun üzerine Baron P. Meyendorff ve F. A. Schiefner gibi destekçileri 14 Mayıs 1859'da Radlof'u Batı Sibirya'da bulunan Barnaul şehrindeki yüksek madencilik okuluna Almanca ve Latince öğretmeni olarak tayin ettirdiler.
Radlof o zamanlar altın arayıcılarının merkezi olan Barnaul şehrine beş günde vardı. Orada kendisi gibi Alman olan, o günlerde bölgede bir denetleme - araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan Kuznetsk bölgesi madencilik müfettişi Aleksandr Yermolaeviç Freze ile tanıştı. Freze'den aldığı geziye katılma daveti ile çıktığı kısa gezi Radlof'un bölgedeki ilk gezisi oldu. Radlof, Vasili Vasilyeviç adı ve Rus vatandaşlığını muhtemelen bu dönemde (1859) almıştır.
Radlof bu kısa gezi sonrasında kendi yönetiminde ilk büyük keşif gezisini, 1860 yılında Altay bölgesinde, Rus - Çin sınırındaki Çuy Nehri'ne yapmıştır. Bu gezi sırasında yerel halk kültürü ile ilgili bol miktarda örnek toplamış, Rusya ve Uzakdoğu insanları arasındaki ilişkileri araştırmıştır. Daha önceden bildiği Kalmuk ve başka Altay dillerine, bu gezi ve sonrası kış aylarında Çevalkov adlı bir Teleut'tan öğrendiği Teleut (Telenget - Telengut) dilini de eklemiştir.
Radlof Sibirya'da 1859-1871 yılları arasında 12 yıl kalmış, kışın öğretmenlik yapmış, yazları da dil, etnografya ve tarih malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Türkistan'da yaşayan türlü Türk boyları arasında seyahat etmiştir.
Radlof, 1872'den 1884'e kadar 12 yıl boyunca Kazan'da kaldı ve bu zaman zarfında özellikle pedagoji, felsefe ve genel dil sorunlarıyla uğraştı. Çalışmalar ile ilgili 11 kadar eser yayımladı.
1884'te Kazan'dan ayrılan Radlof, Petersburg Bilimler Akademisi'nin Tarih ve Eski Eserler Bölümüne üye seçildi ve oraya gidip yerleşti. Daha sonraki dönemlerde Uygurca el yazma metinler üzerinde çalışan Radlof, 12 Mayıs 1918 tarihinde Petersburg'da vefat etti ve oradaki Protestan mezarlığına defnedildi.

Güney Sibirya Türk Boylarının Halk Edebiyatı ile İlgili Örnekler - Proben der Volksliteratur der Türkischen Staemme Süd-Sibiriens – St. Petersburg 1866-1867, 7 Cilt
Kuzey Türk Boylarının Halk Edebiyatı ile İlgili Örnekler - Proben der Volksliteratur der nördlichen Türkischen Staemme
Türk Boylarının Halk Edebiyatı ile İlgili Derlemeler - Proben der Volksliteratur der türkischen Staemme
Ünlü Sesler ve Dilin Gelişimini Üzerine Etkileri - Die Lautalternation und ihre Bedeutung für die Sprachentwicklung, 5. Uluslararası Doğu Bilimciler Kongresi – Berlin 1882
Zur Geschichte des Türkischen Vokalsystems
Türk Ağızları İçin Sözlük Denemesi - Versuch Wörterbuches der Türk Dialecte
Kodeks Kumanikus'un Türkçe İçeriğinin Sınıflandırılması - Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus
Kuzey Türk Ağızlarının Karşılaştırmalı Dilbilgisi - Vergleichende Grammatik der nördlichen Türksprachen – Leipzig 1882-1883
Kıpçak Dili Üzerine – Zur Sprache der Komanen - Leipzig 1884-1885
Alttürkische Studien I, II, III, IV, V, VI
Koşo Saydam ve Tonyukuk yazıtları, Kutadgu Bilig Metin ve çevirileri
Kırgız Gözlemleri - Observations sur les Kirghis - Paris, 1864;

Ögeday (Moğolca: Өгэдэй, romanize: Ögedei, Çince: 窩闊台, romanize: Wōkuòtái; 7 Kasım 1186 - 11 Aralık 1241), Moğol İmparatorluğu'nun ikinci hanı ve Cengiz Han'ın üçüncü oğluydu. Babasının başlattığı imparatorluğun genişlemesini sürdürdü. 1186 yılında doğan Ögeday, babasının iktidara gelmesi sırasında birçok savaşta savaştı ve Moğolların Harzemşah İmparatorluğu'nu işgalinde önemli roller üstlendi.

Ögeday 7 Kasım 1186'da Cengiz Han'ın üçüncü oğlu olarak dünyaya gelmiştir, annesi Börte'dir. 17 yaşına geldiği zaman babasının Jamuka ile olan savaşlarından bir tanesinden ağır şekilde yaralandı ve savaş alanında kayboldu. Babası ve amcası olan Borokhul onu kurtarmaya muvaffak olmuştu. 1204'te Merkit kabilesinden olan Töregene ile evlendi.

Cengiz Han, Harzemşah istilalarından önce başına bir şey gelirse önlem amaçlı tahtın varisini belirlemek istemişti. Cuci ve Çağatay'ın kavgaları sonunda ikisi anlaşarak Ögeday'ı varis gösterdiler, Cengiz Han bunu onayladı. 1227 yılında Cengiz Han öldü ve büyük oğlu Cuci'de babasından bir yıl önce ölmüştü. Tuluy, Moğol tahtında naip olarak göreve başlamıştı. 1229 Kurultayı kararlarında Ögeday, Ulu Han seçildi. Çağatay ve Tuluy abilerini desteklemeye devam etti.

Ana madde: Gürcistan ve Kafkasya'nın Moğollar tarafından istilası
Cormagon Noyan'ın komutasındaki ordu 1232'de Kafkasya'ya geri gelmişti. 1235 yılında Moğollar, Gence'yi istila ettiler. Daha sonrasında Erbil'i kuşattılar. Erbil halkı Moğollara haraç vermeyi kabul edince Cormagon 1238 yılına kadar buraya dokunmadı. Günümüz Ermenistan topraklarının büyük bir bölümünü imha eden ordu, Tiflis'e yöneldi ve aynı yıl burayı da aldı. Daha sonraları Lorhe'ye ilerlediler. Şehrin şahı Moğolların geldiğini haber alınca kaçmıştı ve bu zengin şehri Moğolların insafına bırakmıştı. Her ne kadar müdafaa da bulunduysalar da şehrin garnizonu, Hasan Celalyan, Moğol vassallığını kabul etmişti. 1240 yılında Cormagon güney Kafkasya'nın işgalini tamamlamıştı. Birçok Gürcü soylusu teslimiyetlerini bildirmişti.

Ana madde: Harzemşahların Moğollar tarafından istilası & Celaleddin Harzemşah

Harzemşahlar Devletinin Cengiz Han tarafından imha edilmesinden ve İndus Muharebesinden sonra Celaleddin Harzemşah büyük uğraşlar sonucu etrafında bir ordu toplamış ve bu orduyla kaybedilen toprakların yarısı kadarı tekrar elde edilmişti. Moğollar bunun haberini almışlardı fakat kendi içlerinde oluşan gelişmeler sonucu bunlarla uğraşırken buraya vakit ayıramadı. Ögeday'ın Ulu Han seçilmesinden sonra onun başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda Harzemşahların ortadan kaldırılması kararlaştırıldı. 1228 yılında Cormagon Noyan'ın başını çektiği Moğol ordusu ile Harzemşah ordusu İsfahan'da karşı karşıya gelmişti. Yapılan savaşta Moğollar zafer elde etmiş ve İran topraklarının tamamını Celaleddin'in elinden almıştı. Daha sonralarında Harzemşahlar devleti de Moğollar tarafından tamamen talan edilmişti.

Ana madde: Moğolların Çin istilaları & Moğol istilaları
1230 yılının sonlarına doğru, Jin ordularının Moğollara karşı mağlubiyetleri sonun başlangıcıydı. Ögeday'ın bizzat başında bulunduğu ordu Şanşi'ye ulaştı. Tuluy Han'da bu sefere katılmıştı. Fengxian şehri de bir müddet sonra Moğollar tarafından düşürüldü. Yaz ayının sonrasında Moğollar kuzeyden Henan şehrine saldırdılar ve Jin'in güney ile olan bağlantısını kopardılar. 1232'de Moğollar Jin İmparatorluğunun başkenti Kaifeng'i kuşatma altına aldılar. Ögeday kuşatmayı Noyanlarına bırakarak Karakurum'a döndü. Kısa süre sonra neredeyse Çin'in tamamı Moğolların eline geçti.

1224 yılında bir Moğol kervanı Kore'de öldürülmüş ve Kore bir anda vergi ödemeyi bıraktı. Ögeday güvendiği komutanlarından biri olan Saritai'yi bölgeye yolladı. Ordunun görevi Kore'yi imparatorluğa bağlamaktı. 1231'de Moğolların Kore'ye gelmesi ile istila başlamıştı. Goryeo Krallığı, Moğollara itaat etti ve vergi ödemeyi kabul etti. Fakat krallığın diktatörlerinden olan Choe U başkenti taşıyarak Moğollara karşı savaşmaya karar verdi ve Moğol işgal birliği komutanı Saritai'yi öldürmüştü. Daha sonralarında Danqu komutan olarak seçildi ve işgalin başına kondu. Moğol ordusunun acımasız ilerleyişi karşısında 1241 yılında bütün Kore işgale uğradı.

Batu Han'ın emrindeki Moğol ordusu Doğu Avrupa'yı işgal etmek için harekete geçmişti. Rusya, Macaristan, Bulgaristan ve Polonya gibi devletler feci bir şekilde istilaya uğradı. Sırbistan, Latin İmparatorluğu ve Avusturya'da bu istiladan nasibini almıştı. Güyük'ün oğullarından birisi Batu ile alay etmişti ve Moğol kampında anlaşmazlıklar baş gösterdi. Batu sonrasında Güyük'ü sert bir şekilde eleştirdi: "Ordundaki bütün askerlerinin gururunu kırdın...Sen Rusların orduna bu kadar sert olduğun için sana teslim olacağını mı düşündün?" Daha sonra Güyük Avrupa istilalarına dönerek görevine devam etti. Ögeday'ın oğlu Kadan ise Transilvanya'ya ve Polonya'ya saldırıda bulundu. Her ne kadar Ögeday, Avrupa'nın Atlantik Okyanusuna kadarki kısmının işgali için izin verse de bu hiçbir zaman olmadı çünkü Ögeday'ın 1241'deki ölümü sonucu ordular Karakurum'a dönmek zorunda kaldı.

Ana madde: Hindistan'ın Moğollar tarafından istilası
Ögeday ilk olarak Kunduz bölgesinin ele geçirilmesini emretmişti. 1241 kışında Moğollar İndus Vadisini tamamen aldı ve yönlerini Delhi Sultanlığı'ndaki Lahor'a yönelttiler. Ancak seferin başındaki Moğol kumandanı şehre yapılan saldırıda ölmüştü. 30 Aralık 1241'de Moğollar şehirdeki bütün insanları öldürdüler. 1235 yılında bir Moğol kuvvetlerinin Keşmir'e yönelik saldırıları olduğu düşünülüyor.

Ögeday Han'ın 1241 yılında zehirlenerek öldüğü rivayet edilir.

TRT 1'de yayınlanmış olan Diriliş "Ertuğrul" dizisinde Ögeday Han, Kaan Çakır tarafından canlandırılmıştır.

Borakçin Hatun
Töregene Hatun (Moğol İmparatorluğu naipliği yapmıştır.)
Ergene Hatun  (Melig ve Kadanın annesi Ögedayın cariyesidir)
Huteni Hatun (Kırgız kökenlidir)
Moge Hatun

Güyük (Moğol Kağanı ve Avrupa seferine katılan 3 ögeday soylu prensten biridir)
Kadan (Avrupa seferine katılan 3 ögeday soylu prensten biridir)
Horaçar
Hashi
Melig (Avrupa seferine katılan 3 ögeday soylu prensten biridir)
Kuchu

Ötüken, Ötügen veya Ötüken Ormanı, (Eski Türkçe: 𐰇𐱅𐰜𐰤:𐰖𐰃𐱁, Ötüken yış); Türklerin Orta Asya'daki kutsal başkentidir ve Moğollar tarafından da kutsal kabul edilir. Ormanlarla kaplı bir dağ olan "Ötüken Dağı" da eski Türkler tarafından kutsal kabul edilir. Çince kaynaklarda U-te-kien şeklinde geçtiği ve Çin kaynaklarında dağ ismi olarak geçen Tu-kin, Yü-tü-kiün ile ilişkili olabileceği belirtilmektedir. Ötügen (Ötüken) Türklerin yeryüzünde ilk var olduğu ve oradan Dünya'ya dağıldığı yerin adı olarak da kabul edilmektedir. Teoman tarafından kurulan Büyük Hun Devleti'nin başkenti de Ötüken idi. Ayrıca Orhun Nehri kaynaklarını bu bölgeden alır ve Göktürk Kağanlığı'nın da başkenti yine bu yörede kurulmuştur. İnanca göre bütün büyük devletlerin başkenti burada kurulmalı idi. Gerçekten de pek çok Türk Devleti biraz genişledikten sonra başkentlerini bu bölgeye taşımışlardır. Ötüken dağının Nama (Namı veya Namu) adında bir koruyucu ruhu vardı.
Ötüken eski Türklerin (Göktürk vb.) geleneksel inancı Tengricilikte Toprak Ana'ya verilen isimlerden biridir. Moğollarda Etugen, Itügen ya da Odigan gibi şekillerine de rastlanır. Ötüken-Kültü, Tengri-Kültü ile birlikte özellikle Göktürk Kağanlığı sırasında büyük önem kazanmıştır.
Köktürkler, Uygurlar ve Kırgızların merkezleri, uzun süre, kutsal kabul edilen, Ötüken ormanı olmuştur. Ötüken Ormanı'nın merkez olmasını ve buraya adeta kutsallığın verilmesi, Orhun Yazıtlarında da göze çarpmaktadır. Ötüken ormanı, adeta; dışarıdaki kötülüklere karşı, sığınılacak güvenli bir ev olarak tasvir edilir.
Eski inanca göre, Toprak Ana'nın keyfi ağaçların durumundan belli olur. Eğer ağaçlar sağlıklı ve güçlü yetişiyor ve bol meyve veriyorlarsa, Toprak Ana'nın insanlardan memnun olduğuna inanılır. Toprak Ana'ya edilen bir dua, güçlü ve büyük bir ağaca doğru yöneltilir.
Ötüken, günümüz Moğolistan'ın Arhangay Eyaleti ve Övörhangay Eyaleti sınırları içerisinde yer almaktadır.

Natıkay veya Natıgay - Türk ve Moğol mitolojisinde Toprak Tanrısı. Ötüken'in eşi olarak görülür. Çocukları, hayvanları ve bitkileri korur. Marko Polo'nun Seyahatnamesinde adı geçer. Moğollar tarafından saygı gösterilen bir Tanrı olduğundan bahsedilir. Onun için keçeden ve kumaştan bir saygı alanı yapılırdı. Erkekler sağ, kadınlar sol ve çocuklar önüne dizilirdi.

Bilge Kağan, Orhun Yazıtları'nda Ötüken Dağı'nın 'Türk memleketinin yüreği' olarak önemini dile getirmiştir. Hatta yazıtlarda, Çinlilerin oyunlarına karşı koyup direnebilmek için "Ötüken Ormanı'ndan ayrılmayın." öğüdünü vermiştir. Ötüken şu an Rusya ve Moğolistan arasında bir yerde, yani Orhun Nehri'nin kaynaklarına yakındır.

Kaşgarlı Mahmud, Divânu Lügati't-Türk'te; "اتوكان Ötüken" "Tataristan çöllerinde bir yer adı. Uygur iline yakındır." şeklinde tanımlanmıştır. Ayrıca Kaşgarlı, çizdiği haritada, Basmıl bozkırlarının altında, "Feyafi-yi Tatar" (فإيافي تتار) Tatar bozkırlarını İli Nehri'nin sol tarafında (batısında) göstermiştir.

Ötüken (Eski Türkçe:  , Ötüken yış, Çince: 於都斤山, 都尉揵山, 烏德鞬山/乌德鞬山, 都斤山, 大斤山, 郁督軍山/郁督军山; "Ötüken Ormanı",  , Ötüken yer; "Ötüken Yeri") adı verilen, ormanlarla kaplı bir dağ, eski Türkler için çok kutsal sayılır.

Günümüzde Ötüken toponomisi ile ilgili Tıva Cumhuriyeti'nde Ödügen Tayga (orman) bulunmaktadır. Eskiden Türklerin yaşadığı yörelerden Buryatya'nın başkenti ise Ulan Ude olup Ude sözü aslında Öde olup anlamı da vakit, zaman anlamındadır. Köktürk Yazıtları'nda Ötüken ile birlikte orman ve orman halkı zikredilir. Ormanlık bölgedeki Türk halkını anlatmaktadır. Selenge ve Yenisey bölgesini ele geçiren Moğollar daha sonra ormanlık bölgedeki Türkleri tanımlamak için ormanlık bölge halkı anlamında Uranhay tabirini kullanmaya başlamışlardır. Ötüken ormanları Sayan Dağları ile Baykal gölü arası yani günümüzde Tıvalar, Tofalar, Duhalar, Dolganlar, Duhalar, Hoton Türkleri ve Soyotların yaşadığı yerlerdir.

Etügen

Türk Mitolojisi Sözlüğü, Pınar Karaca 18 Ocak 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tatar Türkçesinde өтүген/Ötügen sözünün anlamı 24 Temmuz 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Tuva Türkçesinde Ötüken ormanı şarkısı
Kırgız Türkçesinde Ötüken'in tanımı
Kazak Türkçesinde Ötüken'in tanımı ve Orhun-Yenisey Yazıtlarında geçtiği yerler 22 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kırgız Türkçesinde Tarih Boyunca Türk merkez şehirleri 5 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kazak Türkçesinde Ötüken ile ilgili bilgiler 4 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Batı Moğolistan Bayölke şehrindeki Türklerin portali-Kazak Türkçesinde
Kazak Türkçesi Vikipedisinde Ötüken etimolojisi 26 Kasım 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ötüken-Kazak Türkçesinde 5 Mart 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Ötüken ve dolayı-Kazak Türkçesinde
Rus tariçi Gumilev'in Tarih kitabı -Kırgız Türkçesinde 26 Ocak 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

İnşaat ya da yapım, bina, altyapı, endüstriyel sanayi yapıları gibi insan ihtiyaçlarına karşılık gelen, üretime dayalı her çeşit yapının amacına uygun inşa edilme sürecidir. İnşaat tipik olarak bilinen bir müşteri için yerinde gerçekleşirken, imalattan imalata farklı olarak, belirlenmiş bir alıcı olmadan benzer ürünlerin seri üretimini de gerektirir. 

İnşaat planlama, tasarım ve finansman ile başlar; proje inşa edilinceye ve yapı kullanıma hazır oluncaya kadar devam eder.
Büyük ölçekli inşaatlar birden fazla bölüm arasında iş birliği gerektirir. Bir mimar veya inşaat mühendisi işi yönetir. Bir tasarım mühendisi veya proje yöneticisi onu denetler. Bir projenin başarılı bir şekilde yürütülmesi için etkili bir planlama şarttır. Söz konusu altyapıyı tasarlama ve yürütmeyle uğraşanlar, imar gereksinimlerini, işin çevresel etkilerini, başarılı çizelgeleme, bütçeleme, şantiye güvenliği, yapı malzemelerinin ulaşılabilirliği ve nakliyesi, lojistik ve inşaatın halka verdiği rahatsızlıklara kadar tüm detayları düşünmelidirler. İnşaat, belli bir bölgedeki bina, altyapı, havaalanı, baraj gibi geniş anlamda yapı veya yapı çevresinin oluşturulma aşamasıdır. İnşaat aslında pek çok işin aynı anda yürütüldüğü bir süreçtir. Normalde iş, tasarım mühendisi, proje mimarı, inşaat mühendisi, mimar, peyzaj mimarı ve iç mimar tarafından denetlenir ve bütün işler proje yöneticisi tarafından yönetilir.

İnşaat, Arapça (ﺍﻧﺸﺎﺁﺕ) "inşâ" fiili ile Arapça çoğul eki "-ât"tan türetilmiştir. Duvarlar ya da sütunlar üstüne oturtulmuş bir çatısı bulunan, insanların, hayvanların ve malların barınması ya da başka gereksinmeleri karşılaması amacıyla yapı ve yapım işlerini tabir eden bir terimdir.

Tarihte ilk olarak kulübe ve sığınma evleri elle veya basit aletlerle inşa edildi. Bronz çağında şehirler büyüdükçe tuğla kullanılmaya başlandı ve marangozlar gibi profesyonel ustaların oluşturduğu bir sınıf ortaya çıktı. Bazen inşaat faaliyetleri için köleler kullanılıyordu. Orta Çağ'da, bunlar inşaatçılar loncalar halinde örgütlendi. 19. yüzyılda, buharla çalışan makineler ortaya çıktı ve daha sonra vinçler, ekskavatörler ve buldozerler gibi dizel ve elektrikli araçlar inşaat işlerinde kullanılır oldu.
Hızlı raylı imalat 21. yüzyılda gittikçe daha popüler hale geldi. Bazı tahminler, inşaat projelerinin %40'ının hızlı yol yapımı olduğuna işaret ediyor.

İnşaat, hem Amerika Birleşik Devletleri'nde, hem de Avrupa Birliği'nde iş kazaları bakımından diğer sektörlere kıyasla daha tehlikeli bir sektördür. 2009'da ABD'deki inşaat işçileri arasındaki ölümcül mesleki yaralanma oranı, toplam çalışanlar arasındakine oranla yaklaşık üç kat fazladır. Düşmeler, inşaat işçileri arasında ölümcül ve ölümcül olmayan yaralanmaların en yaygın nedenlerinden biridir. Koşum takımları ve korkuluk gibi uygun emniyet ekipmanları ve merdivenleri sağlamlaştırma ve iskele teftişi yapma gibi prosedürler inşaat sektöründe meslekî yaralanma riskini azaltabilir. İnşaat sektöründe ölümlerin diğer önemli nedenleri arasında elektrik çarpması, ulaşım kazaları ve hendek mağaralarına düşmek bulunmaktadır. İnşaat sektöründeki işçiler için diğer güvenlik riskleri, yüksek gürültüye maruz kalma, kas-iskelet sistemi hasarları, kimyasal zehirlenmelere maruz kalma ve yüksek düzeyde stres yüzünden işitme kaybını içerir.

İnşaat sektörü, genel olarak üç ana kola ayrılır.

Bina
Altyapı
Endüstriyel yapı
Bina inşaatı genellikle konut ve konut dışı olarak sınıflandırılır (ticari/kurumsal).
Altyapı genellikle büyük kamu işleri, barajlar, köprüler, otoyollar su/atıksu ve şebeke suyu dağıtımını içerir.
Endüstriyel sanayi yapıları, rafinerileri, süreç  kimyasını, elektrik üretimini, değirmenleri ve üretim tesislerini kapsar. İnşaat sektörünü sektörlere ya da pazarlara ayırmanın başka yöntemleri de vardır.
Engineering News-Record (ENR) inşaat endüstrisi için bir ticaret dergisidir. ENR her yıl tasarım ve inşaat şirketlerinin büyüklüğü hakkındaki verileri derlemekte ve raporlamaktadır. Birleşik Devletlerdeki en büyük şirketlerin bir listesini (Top-40) ve aynı zamanda en büyük küresel firmaların listesini yayınlar (kendi ülkelerinin dışında yaptıkları iş miktarlarına göre En iyi-250). 2014'te ENR verileri dokuz pazar bölümünde derledi. Bunlar; Nakliye, Petrol, Bina, Enerji, Sanayi, Su, İmalat, Kanalizasyon/atık, Telekom, tehlikeli atık ve diğer projeler için on kategoriye ayrılmıştır. İlk 400'e ilişkin raporlarında dergi, nakliye, kanalizasyon, tehlikeli atık ve su bakımından firmaları ağır yükleniciler olarak sınıflandırmak için not etti.
Standart Endüstriyel Sınıflandırma ve daha yeni olan Kuzey Amerika Endüstri Sınıflandırma Sistemi, yapımı gerçekleştiren veya yapımda bulunan diğer şirketler için bir sınıflandırma sistemine sahiptir. Bu sektördeki şirketlerin farklarını anlamak için üç alt sektöre bakmak gerekir; bina inşaatı, ağır inşaat, inşaat mühendisliği inşaatı ve özel ticaret müteahhitleri. İnşaat hizmeti firmaları (örneğin; mühendislik, mimarlık) ve inşaat yöneticileri (inşaat projesinin tamamlanması için doğrudan mali sorumluluk almadan inşaat projelerini yönetmekle yükümlü olan şirketler) için başka kategoriler de vardır.
Sanayi yapıları gelişmiş ülkelerdeki gayrisafi yurtiçi hasılanın % 6 ila % 9'unu oluşturur.

Bina inşaatı iktisadi olarak bir mülkiyet edinme sürecidir: Binaların gerçek kişiler adına inşa edilmesi ve inşa edilmiş yapılara yeni yapılar ekleme ya da onları yeniden düzenleme sürecidir. İnşaat inşası işlerinin çoğunluğu, bir oda eklenmesi veya bir banyo yenilemesi gibi küçük yeniliklerdir. Çoğu zaman, mülkün sahibi, tüm proje için emekçi, ödeme memuru ve tasarım ekibi gibi davranır. Bina inşaat projeleri tipik olarak tasarım, finans ve yasal hususlar gibi çeşitli ortak öğeleri içermesine rağmen, çeşitli büyüklüklerdeki birçok proje, yapısal çöküş, maliyet aşımı veya adli davalar gibi istenmeyen olumsuz sonuçlara ulaşmaktadır. Bu nedenle, arazide tecrübeli olan mimar ve mühendisler, proje boyunca detaylı planlar yapar ve inşaatı dikkatli bir şekilde gözetim altında tutarak olumlu sonuç elde etmenizi sağlar.
Ticari bina inşaatı maliyet tahmini, sabit teklif, müzakere fiyatı, geleneksel yönetim sözleşmesi, risk altındaki inşaat yönetimi, tasarım ve inşa etme gibi çeşitli dağıtım metodolojileri kullanılarak özel kişilere ya da kamuya tedarik edilmiştir.
Konut inşaatı uygulamaları, teknolojileri ve kaynakları, yerel inşaat otoritesi yönetmeliklerine ve uygulama kurallarına uygun olmalıdır. Bölgede kolaylıkla temin edilebilen malzemeler, genellikle yapılarda kullanılan malzemeleri belirler (örneğin taşa karşı taş ve kereste). Konutlar için metrekare başına inşaat maliyeti, alan koşullarına, yerel yönetmeliklere, ölçek ekonomilerine göre değişmektedir. Genellikle özel konut olarak tasarlanan evlerin maliyeti daha yüksek ve nitelikli müşterinin kullanımına bağlı olarak çarpıcı şekilde değişebilmektedir. Konut konstrüksiyonunda ya da konutların diğer elemanlarının inşasında plansız-programsız hareket etmek fazla israfa sebebiyet verir; bu da dikkatli planlama yapılması gerektiğini göstermektedir.

Bir aile evi için tipik inşaat adımları şunlardır:

Tasarım ve Proje: Yapı tasarlanır, kat planları geliştirilir ve öngörüler için bir malzeme listesi çıkarılır. İdareden binanın proje onayı alınır. Şantiye temizlenir (varsa mevcut yapılar kaldırılır). Zemin kazısı; zemin etüd raporlarına, zemin altı bilgilerine göre hafriyat yapılır. Onaylı statik projeye göre temel betonu ve yalıtımı yapılır. Kaba yapı taşıyıcı sistem çatıya kadar devam ederken diğer taraftan bazı katlarda ince inşaat başlar. Dış duvarlar ve çatı OSB veya kontrplak ve suya dayanıklı bir bariyerle örtülür. Düz çatılar için çatı parkalıkları veya diğer kaplamaları takılır. Duvarlar taraflıca genellikle vinil, ahşap veya tuğla kaplama, ama muhtemelen taş veya diğer malzemelerle örülür. Pencereler takılır, dahili sıhhi tesisat, klima, elektrik ve doğalgaz tesisatları eklenir. Yapı denetimi tarafından her aşama denetlenir. Yalıtım ve iç mekan alçıpan panelleri (ıslak alanlar için çimento levha) ve duvarlar ve tavanları tamamlamak için montajlar yapılır. Banyo armatürleri takılır. İç duvarlar ve tavanların sırt üstü asal ve boya yapılır. Banyo ve mutfak gibi ıslak alanlar için çimento levha üzerine ilave fayans yapılır. Yer döşemesi, halı veya ahşap döşeme gibi nihai zemin kaplamaları takılır ve serilir. Büyük cihazlar kurulur. Asıl sahipleri ev inşa etmedikçe, arsalar genellikle satılır veya kiralanır.
İnşaat yapı ya da yapı çevresinin, altyapının, kısacası inşa projesinin oluşturulma ve montaj işlemidir. Büyük ölçekli inşaatlar kapsamlı birçok görevler içerirler.
İnşaat, belli bir bölgedeki bina, altyapı, havaalanı, baraj gibi geniş anlamda yapı veya yapı çevresinin oluşturulma aşamasıdır. İnşaat aslında pek çok işin aynı anda yürütüldüğü bir süreçtir. Normalde iş, tasarım mühendisi, proje mimarı, inşaat mühendisi, mimar, peyzaj mimarı, iç mimar tarafından denetlenir ve bütün işler proje yöneticisi tarafından yönetilir.
İnşaat, her zaman bilinen anlamda bina yapımı anlamına gelmemektedir. Bina, yapı inşaatının yalnızca bir alt sınıfını teşkil etmektedir. Toplumların bireysel gündelik ihtiyaçlarının yanında yine toplumsal refahı arttıracak birçok tesis ve tesislendirme inşaatın kapsamında yer alır. Barajlar, su depoları, kanallar, açık ve kapalı su hatları, kaldırım taşları, altyapı, çevre düzenlemeleri (peyzaj mimarlığı), karayolları, demiryolları, havaalanları, meydanlar, parklar, sosyal donatılar gibi insanlığa hizmet etmek için kullanılan tesisler belli hizmet dönemleri için inşa edilirler. Mimarlık, inşaat mühendisliği, peyzaj mimarlığı, iç mimarlık proje ve çalışmaları içinde inşaat önemli bir yer almaktadır.

Yüksek katlı inşaatlar
Endüstriyel inşaatlar
Fabrikalar,
Rafineri... vb.
Otoyol inşaatı diğer örneklerdir.

Aynı zamanda diğer meslekler için de inşaat kavramı zaman zaman kullanılmaktadır. Örneğin makine mühendisliği çalışmalarında bir makinenin üretiminden sonra sanayi tesisine monte edilmesi gerekir. İşte bu şekilde, bir 

Baker City, Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletine bağlı Baker ilçesinin merkezi olan şehirdir. Şehir adını Amerikan iç savaşı sırasında hayatını kaybeden tek ABD senatörü Edward D.Baker'dan alır.2010 nüfus sayımına göre şehrin nüfusu 9.828'dir.

Buraya yerleşim 1865'te başladı.Baker City başlangıçta çok yavaş gelişiyordu.27 Mart 1866'da ilkin bir postane kuruldu.Fakat yerleşim, 1874'e kadar şehir olarak tanınmadı.Buna rağmen burası Auburn olarak adlandırılıyordu.Şehir ve çevresine, 1861 Amerikan iç savaşı sırasında Ball's Bluff,Virjinya'da Kuzey ordusunda 1700 kişiye komuta ederken öldürülen, senatör Edward D.Baker onuruna "Baker" adı verildi.
Oregon Short Line Demiryolları 1884'te Baker City'e ulaşınca şehrin büyümesi çok hızlandı.1900'lü yıllar ile birlikte Salt Lake City ve Portland arasındaki geniş topraklarda yer alan en büyük şehir ve ticaret merkezi idi.
1911'de Baker'dan "City"(Şehir) sözcüğü çıkarılsa da, 1989'da tekrar verildi.

Amerika Birleşik Devletleri Nüfus Bürosuna göre;şehir toplamda 18.54 km2 araziye sahiptir.Şehir doğuda Wallowa Dağları'na, batıda Blue Dağları'nın bir parçası olan Elkham Dağlarına ulaşır.Şehrin ortasından akan Powder Nehri,Snake Nehri ile birleşir.

Baker City, soğuk ve yarı kurak bir iklime sahiptir.Temmuz ve Ağustos ayları, 29,2 ile en yüksek sıcaklık ortalamasına sahip aylardır.Kaydedilmiş en yüksek sıcaklık 41 °C ile 4 Ağustos 1961'de görülmüştür.
Aralık ve Ocak ayları ortalama -8 °C ile genellikle en soğuk aylardır.-39 °C ile Aralık 1978 kaydedilmiş en soğuk ay olmuştur.Mayıs ayı 38 mm ortalama ile en fazla yağış alan aydır.Kar yağışı ortalaması bir yılda 64 cm'dir.

 Zeya, Rusya

Şehrin resmî web sitesi28 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Coos Bay, Amerika Birleşik Devletleri'nin New York eyaletinde yer alan ve Coos ilçesinde yer alan bir şehirdir. Şehrin nüfusu 26 Kasım 2009 tarihinde 15.967'dir.

15 Mart 2010 tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 17.353 kişiden, 7.405 evden ve 4.415 aileden oluştuğu tespit edilmiştir. Şehirdeki nüfus dağılımı ise %97,7 Beyaz, %0,3 Yerli Amerikan ve %1,4'ünün ise diğer halklardan oluştuğu tespit edilmiştir.

1 Nisan 2000 tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 16.331 kişiden, 6.951 evden ve 4.233 aileden oluştuğu tespit edilmiştir. Şehirdeki nüfus dağılımı ise %97,7 Beyaz, %0,3 Yerli Amerikan ve %1,4'ünün ise diğer halklardan oluştuğu tespit edilmiştir.

2021 yılında nüfusun 16,445 olduğu gözlemlenmiştir. Nüfus dağılımı %86,92 beyaz, %1.16 Amerikan yerlisi, %1.03 Siyahi, %1.02 Asyalı şeklindedir.

Özel

Genel
"Coos Bay, Oregon Population 2022 (Demographics, Maps, Graphs)". worldpopulationreview.com. 26 Şubat 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Mayıs 2022. 

Şehrin resmî web sitesi 6 Ağustos 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Hood River, Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletine bağlı Hood River ilçesinin merkezi olan bir şehirdir. Şehrin nüfusu 2010 sayımına göre 7.167'dir.

Hood River (aslen Dog River) arazisinde, 30 Eylül 1858'de bir postane kuruldu. Bölgede kurulan ilk bina budur. Şehir ise 1895'te kurulmuştur. Aslında şehir başlangıçta Wasco ilçesine bağlıydı. Sonradan, 1908'de Hood River İlçesi oluşturulunca, burası da ilçe merkezi oldu.

Kent, Kolumbiya Nehir Vadisi'nin ortasından akan Hood Nehri ile Kolumbiya Nehri'nin birleştiği yerdedir. Şehrin 48 km (30 mil) güneyinde, Oregon Eyaleti'nin en yüksek zirvesi olan Hood Dağı (Mount Hood) bulunmaktadır. Kolumbiya Nehri'nin tam karşı kıyısında ise Washington'a bağlı olan White Salmon şehri yer alır. Yine, Hood River şehrinin güneyinde elma, armut, kiraz üretimi ile meşhur Hood Nehri Vadisi vardır.
Amerika Birleşik Devletleri Sayım Bürosu'na göre, kent; 6.60 km² kara, 2,07 km² su olan, toplamda 8,68 km² araziye sahiptir.

Batıdaki nemli ılıman yağmur ormanı ile doğudaki kuru çöl step iklimleri arasındaki Hood River kenti'nde kışlar yağışlı, yazlar ise ılıman bir iklim şeklindedir. Ancak yağışlar Portland ve Willamette Vadisi'ndeki bölgelere kıyasla daha azdır. Hood River, yılda 760 mm bir yağış ortalamasına sahiptir. Kolumbiya Nehir vadisindeki bölgeler, sert rüzgârlarıyla bilinir. Kısacası Hood River ikliminin yazları Portland'e, kışları ise The Dalles'e benzer diyebiliriz.

Hood River ekonomisi, geleneksel olarak üç çeşit endüstriye dayanmaktadır: Tarım, turizm ve spor aktiviteleri. Ancak havacılık mühendisliği (Insitu ve Hood Technologies) gibi yüksek teknoloji endüstrileri, 1990'ların sonundan bu yana en büyük iş kolları haline geldiler.
Kuzeybatı Pasifik'in uzun zamandır tarım merkezi olan River Hood kenti, çok sayıda şarap imalathanesinin yanı sıra, pek çok elma ve armut bahçesine de ev sahipliği yapmaktadır. Merkezi Hood River olan "The Fruit Company" de dahil olmak üzere, bu yerel meyve bahçeleri ile şarap imalathanelerinden pek çoğu Hood River'ın meşhur "Fruit Loop" markasına çalışırlar.
Hood River İlçesi" Fruit Loop", Oregon'un en büyük şehri Portland'dan sadece bir saat uzaklıktadır. Columbia Nehri Gorge adı verilen ulusal doğal alanda bulunan ve ülkenin en büyük armut yetiştirilen bölgesi olan, meyveleri ve şaraplarının lezzeti ile kusursuz bir deneyim sunan, az sayıdaki yerlerden biridir.
Hood Nehri, birinci sınıf bir rüzgâr sörfü ve daha yakın zamanda uçurtma sörfü için bir alan olarak keşfedildikten sonra turizmde bir patlama yaşadı. Hood River County'de ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nde en iyi kayak, dağ bisikleti, kayak ve yürüyüş alanlarının bazıları bulunur.

 Tsuruta, Japonya

Resmi web sitesi 17 Haziran 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Jarvis Adası (İngilizce: Jarvis Island) (eskiden Bunker Adası olarak biliniyordu), Büyük Okyanus'un güney kesiminde, coğrafî olarak Line Adaları'nın bir parçası ve siyasi olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin dış bölgelerinden biridir. Ada, Hawaii ve Cook Adaları arasında kabaca orta noktada yer alan küçük, ıssız bir ada olup, 19. yüzyılda guano madenciliği için kullanılan bir ada olmuştur. İstatistiksel amaçlar için Küçük Amerikan Denizaşırı Adaları'ndan biri olarak sınıflandırılan ada, Amerika Birleşik Devletleri'nin "birleşmemiş bölgesi" olarak adlandırılmaktadır.

Tamamen mercan resifiyle çevrili kumlu adanın kara alanı yaklaşık 5,2 km²'dir  ve deniz seviyesinden 7 m kadar yükseklikte yer almaktadır. Seyrek yağışlı, sürekli rüzgârlı ve güçlü güneş ışığı alan tropikal bir iklime sahiptir. Adada doğal tatlı su kaynakları bulunmamaktadır.

Jarvis Adası'nın guano madenciliği için kullanılmadan önce kalıcı bir insan yerleşimine ev sahipliği yapmış olması pek olası değildir. Ancak, Polinezyalı gezginler tarafından bir geçiş noktası veya mola yeri olarak kullanılmış olabilir. Adanın uzaklığı ve tatlı su kaynaklarının yetersizliği, büyük ölçekli arkeolojik araştırmaların yapılmasını engellemiştir.

Adanın, İngilizler tarafından ilk görüldüğü bilinen tarih, 21 Ağustos 1821'de Edward, Thomas ve William Jarvis'e ait, Kaptan Brown komutasındaki İngiliz gemisi Eliza Francis (veya Eliza Frances) tarafından olmuştur. Ada 1870'lere kadar balina avcılığı yapan gemiler tarafından ziyaret ediliyordu.

1857 yılında kurulan Amerikan Guano Şirketi, 1856 tarihli ABD Guano Adaları Yasası kapsamında tanınan Baker Adası ve Jarvis Adası üzerinde hak iddia etti. 1858'den başlayarak, Jarvis Adası'na birkaç destek yapısı ve bir gözlem kubbesi ve geniş verandalara sahip iki katlı, sekiz odalı bir "müdür evi" inşa edildi. Madenden çıkarılan guanoyu batı kıyısına getirmek için tramvay rayları döşendi. İlk yüklerden biri Samuel Gardner Wilder tarafından taşındı. Madencilik faaliyetleri için işçiler, 'Hawaii de dahil olmak üzere Pasifik'in dört bir yanından geldi; Hawaiili işçiler, Baker Adası'na "nefes nefese" veya "bitkin" anlamına gelen "Paukeaho" adını verdiler; bu, gereken sıkı çalışmanın göstergesidir.
Sonraki 21 yıl boyunca Jarvis Adası, Amerika Birleşik Devletleri'ne gübre olarak gönderilen guano için ticari olarak madencilik faaliyetlerine tabi tutuldu. Ancak ada, 1879'da aniden terk edildi ve geride yaklaşık bir düzine bina ve 8.000 ton maden guano bırakıldı.
Fotoğrafçı Henry Winkelmann da dahil olmak üzere Yeni Zelandalı girişimciler, Jarvis Adası'nda guano çıkarımını sürdürmek için başarısız girişimlerde bulundular. İki katlı ev, 1880'lerin başlarında ara sıra ikamet edilen bir yerdi. Squire Flockton, birkaç ay boyunca adada bekçi olarak yalnız kaldı ve görünüşe göre cin kaynaklı umutsuzluktan 1883'te intihar etti. Ahşap mezar taşı, adanın dört mezarlıklı küçük mezarlığında onlarca yıldır görülebilen oyma bir tahtaydı.
John T. Arundel & İş Birliği, 1886'dan 1899'a kadar guano madenciliğine devam etti. Birleşik Krallık, adayı 3 Haziran 1889'da ilhak etti. Fosfat ve kopra girişimcisi John T. Arundel, 1909'da S.S. Ocean Queen'in ilk seferinde adayı ziyaret etti. Batı kıyısındaki sahil iskelesinin yakınında, mürettebat üyeleri beyaza boyanmış ahşap çıtalardan yapılmış piramit şeklinde bir gündüz işaret fişeği inşa etti. İşaret fişeği 1935'te ayaktaydı ve en az 1942'ye kadar varlığını sürdürdü.

30 Ağustos 1913'te, Newcastle, Yeni Güney Galler'den San Francisco'ya kömür taşıyan Amaranth gemisi, Jarvis Adası'nın güney kıyısında battı. Aralarında iki katlı bir evin de bulunduğu 10 ahşap guano maden binasının kalıntıları, Jarvis Adası'nı 2 filikayla bırakan Amaranth mürettebatı tarafından hâlâ görülebiliyordu. Filikalardan biri Amerikan Samoası'ndaki Pago Pago'ya, diğeri ise Samoa'daki Apia'ya ulaştı. Geminin dağınık kalıntıları yıllarca fark edilip toplandı ve Amaranth'ın ambarından çıkan yuvarlak kömür parçaları 1930'ların sonlarında bile güney sahilinde bulunuyordu.

Jarvis Adası, Amerika Birleşik Devletleri hükûmeti tarafından geri alındı ve 26 Mart 1935'ten itibaren Amerikan Ekvator Adaları Sömürgeleştirme Projesi kapsamında sömürgeleştirildi. Başkan Franklin D. Roosevelt, adanın yönetimini 13 Mayıs 1936'da ABD İçişleri Bakanlığı'na devretti. Adanın batı kıyısındaki Millersville yerleşimi, hâlâ ayakta duran beyaz ahşap gündüz fenerinin yanına kurulmuş büyük, açık çadırlardan oluşan bir küme olarak başladı ve adını Amerika Birleşik Devletleri Hava Ticaret Bakanlığı'nda görevli bir bürokrattan aldı. Yerleşim, çoğunlukla Amaranth'ın (genç Hawaiili sömürgeciler tarafından yelken kayağı tahtası yapmak için de kullanılan kereste) enkazından inşa edilen bir grup kulübeye dönüştü, ancak daha sonra taş ve ahşap konutlar inşa edildi ve soğutma, radyo ekipmanı ve bir hava durumu istasyonu ile donatıldı. Adanın kuzeydoğu tarafında kaba bir uçak iniş alanı temizlenmiş ve havadan görülebilmesi için toplanmış taşlardan T şeklinde bir işaret yapılmıştı, ancak buraya daha önce hiçbir uçağın indiği bilinmiyor. 1940 ABD nüfus sayımına göre Jarvis Adası'nın nüfusu 3 kişiydi.
II. Dünya Savaşı'nın başında, Japon İmparatorluk Donanması'na ait bir denizaltı, adanın batı kıyılarında yüzeye çıktı. Bir ABD Donanması denizaltısının kendilerini almaya geldiğine inanan 4 genç sömürge sakini, Millersville'in önündeki dik batı sahilinden kıyıya doğru koştu. Denizaltı, güverte topundan ateş açarak dalgalarına karşılık verdi, ancak saldırıda kimse yaralanmadı. 7 Şubat 1942'de, USCGC Taney, sömürge sakinlerini tahliye etti, ardından evleri top ateşine tuttu ve yaktı. Adanın kuzeydoğu ucundaki kabaca temizlenmiş iniş alanı daha sonra Japonlar tarafından top ateşine tutuldu ve krater çukurları bıraktı.

Jarvis Adası, Temmuz 1957'den Kasım 1958'e kadar Uluslararası Jeofizik Yılı kapsamında bilim insanları tarafından ziyaret edildi. Ocak 1958'de, 19. yüzyıldan kalma guano kazılarından ve 1935-1942 sömürgeleştirme girişiminden kalan tüm dağınık yapı kalıntıları, birkaç gün süren ve bilim insanlarının da tanık olduğu şiddetli bir fırtına tarafından iz bırakmadan süpürüldü. IGY araştırma projesi sona erdiğinde, ada tekrar terk edildi. 1960'ların başlarında, birkaç baraka, bir asırdır birikmiş çöp, bilim insanlarının 1950'lerin sonlarından kalma evi ve 20 yıl önce inşa edilmiş sağlam, kısa, deniz feneri benzeri bir gündüz feneri, Jarvis Adası'nda insan yerleşiminin tek izleriydi.

Jarvis Adası'nın florası, yalnızca ısıya ve kuraklığa dayanıklı türlerin burada hayatta kalabilmesi nedeniyle tür bakımından yetersizdir. Bitki örtüsü otlar, otsu bitkiler ve çalılardan oluşmaktadır. 
Evcil kediler, sıçanlar, fareler ve keçiler gibi tanıtılan hayvan türlerinin Jarvis Adası ekosistemine ciddi zararlar vermesinin ardından, üreyen kuş sayısı keskin bir şekilde azalmıştır. 1966'da adada sadece üç üreyen kuş türü kaydedilmiştir. Bu istilacı türleri ortadan kaldırmaya yönelik önlemler, yerli faunanın Jarvis Adası'nda yeniden yerleşmesine olanak sağlamıştır. Şu anda adada 14 farklı kuş türü üremektedir. Kara sumru özellikle büyük bir popülasyona sahip olup yaklaşık bir milyon bireyden oluşmaktadır. 
Adanın etrafını saran mercan resifi çok sayıda balık türüne ev sahipliği yapmaktadır. ABD Balık ve Yaban Hayatı Servisi, Jarvis Adası'na özgü 252 tür olduğunu tahmin edilmektedir. Daha büyük balık türlerinin popülasyon yoğunluğu, yalnızca Büyük Okyanus'un orta kesiminde bulunan Palmyra Atolü tarafından aşılmaktadır. 
Jarvis Adası'nı çevreleyen resif, 2000 yılına kadar büyük ölçüde keşfedilmemişti. O zamandan beri 62 mercan türü (59 taş mercan türü dahil)  ve yaklaşık 90 yumuşakça türü tespit edilmiştir. Jarvis Adası'nın batı tarafında 200 ila 1000 metre derinliklerde yapılan dalış seferleri, çok sayıda mercan içeren son derece çeşitli bir faunayı ortaya çıkarmıştır. 

Adada havaalanı yoktur ve adada büyük bir terminal veya liman da bulunmamaktadır. Batı kıyısının ortasına yakın bir yerde bulunan bir gündüz işaret fişeği kötü durumda olup artık boyanmıyor.

Jarvis Adası'nın savunması ABD toprağı olduğundan, ABD'nin sorumluluğundadır. Uygulanabilir olduğu durumlarda ABD yasaları geçerlidir.

Jarvis Island Home Page 8 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Website with photos, weather, and more.
Jarvis Island information website Has several photos of the old Millersville settlement, together with more modern photos of the island.
WorldStatesmen 25 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Offers brief data on Jarvis island.

Jeffrey Alan Merkley (d. 24 Ekim 1956), Amerikalı siyasetçi ve 2009'dan beri Oregon'dan Amerika Birleşik Devletleri Senatosu üyesidir. Demokrat Parti üyesi olan Merkley, 1999'dan 2009'a kadar Oregon Temsilciler Meclisinde Portland'in doğu tarafındaki merkezi Multnomah County bölgesini kapsayan 47. bölgenin temsilcisi olarak görev yaptı. Görev süresinin son iki yılında Oregon Temsilciler Meclisinin başkanıydı.
Merkley, 2008 yılında Cumhuriyetçi Parti'den iki dönem görev yapan ABD Senatörü Gordon Smith'i yenerek senatör seçildi. 2014 ve 2020 yıllarında da Cumhuriyetçi adaylar Monica Wehby ve Jo Rae Perkins'i mağlup ederek tekrar senatör seçildi. Görev süresi boyunca ilerlemeciliğin savunucusu olarak 2016 Demokrat Parti başkanlık ön seçimlerinde Bernie Sanders'ı destekleyen tek ABD senatörüydü. 2020'de potansiyel bir başkan adayı olarak değerlendirilse de bunun yerine Senatodaki görevine yeniden aday olmayı tercih etti.

Merkley, 24 Ekim 1956'da Darrell Philip Merkley ve Betty Lou (Collins) çiftinin oğlu olarak dünyaya geldi. İlkokul birinci sınıfa Oregon'un Roseburg kentinde başladı, daha sonra ailesiyle birlikte Portland'a taşındı.
David Douglas Lisesinden mezun olduktan sonra 1979 yılında Stanford Üniversitesinden uluslararası ilişkiler alanında lisans derecesi, 1982'de ise Princeton Üniversitesine bağlı Woodrow Wilson Okulundan kamu yönetimi yüksek lisans derecesi aldı. Yüksek lisans derecesini tamamladıktan sonra Merkley, Başkanlık Yönetimi Bursu programına kabul edilerek Savunma Bakanlığı Sekreterliği Ofisinde, Amerikan askeri teknolojisinin güvenliği üzerine çalıştı. Daha sonrasında Kongre Bütçe Ofisinde görev yaparak nükleer silah politikaları ve programlarını analiz etti.
1991'de Portland'a dönen Merkley, 1994 yılına kadar Portland Habitat for Humanity isimli bir kâr amacı gütmeyen kuruluşta icra direktörü olarak görev yaptı. Bu süre zarfında İnsanlık Yürüyüşü ve İnsanlık Yolculuğu adlı projeleri başlattı. Habitat Ev Yapı Merkezi adlı konut inşaat merkezinin kurulmasını sağladı ve çetelerden etkilenen gençlerin kendi mahallelerinde ev inşa ettikleri "YouthBuild" isimli pilot projeyi başlattı. Ayrıca Human Solutions adlı bir kuruluşta konut geliştirme direktörü olarak çalıştı ve uygun fiyatlı konut projelerinin geliştirilmesine öncülük etti. Oregon'un ilk Bireysel Gelişim Hesabı programını başlattı. Bu program, düşük gelirli ailelerin ev almak, üniversiteye gitmek veya iş kurmak için para biriktirmelerine yardımcı oluyordu. 
Merkley, Oregon Dünya İlişkileri Konseyinin yedi yıl boyunca başkanlığını yaptı ve yönetim kurulunda görevine devam etti.

Senatör Jeff Merkley resmî web sitesi
Jeff Merkley kampanya web sitesi
C-SPAN'daki görünümü  
PolitiFact'te Jeff Merkley

Johnston Atolü, Büyük Okyanus'un kuzey kesiminde yer alan Amerika Birleşik Devletleri'ne ait bir mercan adadır. Ada, Hawaii'nin başkenti Honolulu'nun güneybatısında yer alır. ABD adayı Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları olarak konumlandırmaktadır.

2.67 km²'lik bir alanı kapsayan ada grubu, insanlar tarafından büyük ölçüde değiştirilmiş Johnston Adası ve Sand Adası'nın yanı sıra kuzeydeki Akau ve doğudaki Hikina olmak üzere iki yapay adadan oluşmaktadır. Adaların kuzeybatısında bir mercan resifi bulunmaktadır. Lagün 130 km²'lik bir alanı kaplamaktadır. 
Atolde doğal tatlı su kaynakları bulunmamaktadır. Ana ada olan Johnston Adası'nda 2004 yılına kadar çoğunlukla ABD askerî personeli olmak üzere yaklaşık 317 kişi yaşıyordu, ancak günümüzde ada ıssızdır.

Mercan adası deniz seviyesinden sadece birkaç metre yükseklikte yer alıyor. Adanın en yüksek noktası suyun sadece beş metre üzerindedir.
İklim yıl boyunca sıcak, kuru ve rüzgârlıdır ve adada kuzeydoğu alize rüzgarları hâkimdir.
19. yüzyılda, geniş guano alanlarından faydalanılarak gübre olarak kullanıldı. 

Johnston Atolü, 2 Eylül 1796'da Amerikan brik gemisi Sally'nin kaptanı Joseph Pierpoint tarafından keşfedildi ve 1807'de HMS Cornwallis'in Britanyalı kaptanı Charles James Johnston tarafından tekrar görüldü ve Cornwallis Adası olarak adlandırıldı. 19 Mart 1858'de adalar, Guano Adaları Yasası uyarınca Amerika Birleşik Devletleri tarafından sahiplenildi, ancak 27 Temmuz 1858'de Hawaii Kralı IV. Kamehameha tarafından ilhak edildi. 1898'de adalar tekrar Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçası oldu ve 1958'den 1975'e kadar roket fırlatma alanı olarak kullanıldı. 

Johnston Adası'ndan yüksek atmosferde hidrojen bombası denemeleri için roketler de fırlatıldı. Örneğin, 1 Ağustos 1958'de, Hardtack Operasyonu kapsamında, 77,8 metre yükseklikte nükleer silah denemesi için 3,8 megatonluk bir savaş başlığı taşıyan bir Redstone roketi fırlatıldı.12 Ağustos 1958'de Johnston Adası'ndan 43 km yüksekliğe ve 9 Temmuz 1962'de Starfish Prime Operasyonu'nun (Dominic Operasyonu'nun bir parçası) bir parçası olarak yüksek atmosfer nükleer bomba testleri için daha fazla roket fırlatıldı ve ortaya çıkan EMP, Oʻahu'daki (Hawaii) çok sayıda elektrikli ve elektronik cihazı bozdu. 
Bu fırlatma başlangıçta 20 Haziran 1962'de yapılacaktı, ancak roket 10 kilometre yükseklikte patladı. Bu patlama sonucu komşu Kum Adası plütonyumla kirlenmiştir. 26 Temmuz 1962'deki fırlatma girişiminde, nükleer savaş başlığı taşıyan roket fırlatma rampasında patlayarak rampayı yok etti ve çevreyi plütonyumla kirletti. Bu durum, deneylerde yaklaşık üç aylık bir kesintiye yol açtı. Deneylere 16 Ekim 1962'de yeniden başlandı, ancak başka bir başarısızlık yaşandı. Thor DSV-2E roketi 10 km yükseklikte patlamış ve Johnston Adası'nda da bir miktar radyoaktif serpinti meydana gelmiştir. 
Yüksek atmosferde nükleer bomba denemeleri amacıyla daha fazla roket fırlatıldı:

Yerüstü nükleer silah testleri artık mümkün olmamasından sonra 1975 yılına kadar Johnston Adası'ndan 1148 km'ye kadar yüksekliklere çok sayıda araştırma roketi (sivil araştırmalar için de) fırlatıldı.
1971'den itibaren ada, sarin ve Agent Orange gibi kimyasal savaş ajanları için bir depolama alanı olarak hizmet verdi. 1980'lerin sonlarında, adada kimyasal savaş ajanlarının yakılması için bir tesis olan Johnston Atoll Kimyasal Ajan İmha Sistemi (JACADS) inşa edildi ve önlemlerin tamamlanmasının ardından 2003 yılında söküldü.  1990'ların başlarında, daha önce Palatinate bölgesinde depolanan kimyasal silahlar da Lindwurm Operasyonu kapsamında atolde imha edildi.

2003 yılının sonunda adalar ordu tarafından boşaltıldı ve yönetimi 1 Ocak 2004'te ABD Balık ve Yaban Hayatı Servisi'ne devredildi. Servis, Johnston Atolü Ulusal Yaban Hayatı Koruma Alanı'nı kurdu ve onu Pasifik Uzak Adaları Ulusal Yaban Hayatı Koruma Alanı Kompleksi'ne dâhil etti.
2005 yılında atol, Genel Hizmetler İdaresi (GSA) tarafından satışa sunulmuş olsa da Çevresel Etki Beyanı nedeniyle teklif geri çekildi  .
2005 yılından bu yana Johnston Atolü Havalimanı (ICAO kodu PJON ) hizmet dışıdır ve yalnızca planlanmamış acil inişler için kullanılabilmektedir.
6 Ocak 2009'dan bu yana Johnston Atolü Deniz Koruma Alanı, Pasifik Okyanusu'ndaki diğer altı ABD adasıyla birlikte Pasifik Uzak Adaları Deniz Milli Anıtı'nı oluşturmuştur.

Juan de Fuca (10 Haziran 1536, Kefalonya  – 23 Temmuz 1602, Kefalonya), İspanya kralı II. Philip'e hizmet eden Yunan bir denizci. Kendisi en çok Vancouver Adası (şu anda Britanya Kolumbiyası, Kanada'nın bir parçası) ile Olimpiyat Yarımadası (Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeybatı Washington eyaleti) arasındaki Anián Boğazı'nı — günümüzde Juan de Fuca Boğazı olarak biliniyor — keşfettiği iddiasıyla tanınır.

"Juan de Fuca", Yunanca Ioannis Fokas veya Phokas (Yunanca: Ἰωάννης Φωκᾶς) adının İspanyollaştırılmış halidir, Johannes Phocas olarak Latinceleştirilmiştir. Ancak tam adı biraz belirsizdir. Bazı kaynaklarda asıl adının Apostolos Valerianos (Yunanca: Ἀπόστολος Βαλεριάνος) olduğu belirtilmektedir. Apostolos olarak vaftiz edilmiş ve daha sonra Ioannis veya Juan adını almış olması mümkündür çünkü Apóstol yaygın bir İspanyol adı değildir. Babası ve dedesinin Focas adını taşıdığı biliniyor, dolayısıyla Valerianos'un Kefalonya'da büyüdüğü köyden alınmış bir takma ad veya lakap olduğu muhtemel görünüyor.

De Fuca'nın büyükbabası Emmanouil Fokas (Yunanca: Ἐμμανουὴλ Φωκᾶς) 1453'teki düşüşü sırasında Konstantinopolis'ten kardeşi Andronikos (Yunanca: Ἀνδρόνικος) ile birlikte kaçtı. İkili ilk olarak Mora Yarımadası'na yerleşti, Andronikos orada kaldı; ama 1470'te Emmanouil Kefalonya adasına taşındı. Ioannis'in babası Iakovos (Yunanca: Ἰάκωβος) adanın Valerianos köyüne yerleşti ve kardeşlerinden ayrışmak için "Valeriano Fokas" (Yunanca: Φωκᾶς ὁ Βαλεριάνος, Fokas ho Valerianos) olarak bilinmeye başlandı. De Fuca, 10 Haziran 1536'da Valerianos'ta doğdu. 1555 dolaylarında İspanya'nın hizmetine girmesinden önceki yaşamına ilişkin çok az şey biliniyor.

De Fuca'nın ilk yolculukları Uzak Doğu'ya yönelikti ve 1587'de Baja California'daki Cabo San Lucas açıklarında İngiliz korsan Thomas Cavendish, kalyonu Santa Ana'yı ele geçirip onu karaya bıraktığında Yeni İspanya'ya vardığını iddia etti. Kendisi çok seyahat eden bir denizciydi ve İspanyol filosunda dümenci olarak becerilerini kusursuzlaştırıyordu. Ayrıca İspanya Kralı'nın onu mükemmelliğinden dolayı tanıdığını ve Batı Hint Adaları'ndaki İspanyol donanmasının dümencisi yaptığını (kırk yıl boyunca elinde tuttuğu bir ünvan) iddia etti, ancak İspanyol arşivlerinde onun adı, görevi veya Kraliyet sarayına yaptığı ziyaret hakkında hiçbir kayıt yok. Kuzey Amerika kıtasının kuzeybatı kıyısına yaptığı ünlü geziyi yapmadan önce Çin, Filipinler ve Meksika'ya yelken açtı. Amerika Birleşik Devletleri ile Kanada arasındaki Juan de Fuca Boğazı'na, Juan de Fuca'nın Anián Boğazı olarak tanımladığı yerle aynı enlemde olduğu için İngiliz Kaptan Charles Barkley tarafından onun adı verilmiştir.

De Fuca'nın anlatımına göre Fuca, Yeni İspanya Genel Valisi Luis de Velasco, marqués de Salinas'ın emriyle iki keşif gezisi gerçekleştirdi; her ikisi de Atlantik ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan bir deniz yolu olan Kuzeybatı Geçidi olduğuna inanılan efsanevi Anián Boğazı'nı bulmayı amaçlıyordu. İlk yolculukta, İspanyol bir kaptanın (de Fuca'nın dümenci ve kaptan olduğu) genel komutası altındaki 200 asker ve üç küçük gemiye, Anián Boğazı'nı bulma ve onu İngilizlere karşı güçlendirme görevi verildiği görüldü. Bu sefer, iddiaya göre kaptanın görevi kötüye kullanması nedeniyle askerlerin isyan etmesi ve Kaliforniya'ya dönmesiyle başarısız oldu. (Bu dönemde İspanyol doktrininin, gemilerin ve donanmanın kontrolünü, bir subay olan askeri komutan ile denizci olan yelken ve seyrüsefer komutanı arasında bölüştürdüğünü unutmayın.)
1592'de De Fuca ikinci yolculuğunda başarıya ulaştı. Bir karavel, bir tekne ve birkaç silahlı denizciyle kuzeye doğru yelken açtıktan sonra Acapulco'ya döndü ve yaklaşık 47° kuzey enleminde, ağzında büyük bir ada bulunan boğazı bulduğunu iddia etti. Juan de Fuca Boğazı aslında 48° Kuzey civarındadır, ancak Fuca'nın bu boğaza doğru yelken açtığına dair anlatımı gerçeklikten uzaklaşmakta ve orada gerçekte var olandan çok farklı bir bölgeyi tanımlamaktadır. Yolculuk sırasında De Fuca, Juan de Fuca Boğazı'nın yanında, De Fuca boğazın diğer tarafında olduğunu belirtmesine rağmen, Washington'un kuzeybatı ucunda, Flattery Burnu'nun batı kıyısında uzun, neredeyse dikdörtgen bir kaya olan Fuca Sütunu olabilecek "yüksek tepeli veya sivri uçlu bir kaya" da fark etti.
Velasco'nun defalarca verdiği sözlere rağmen De Fuca, hak ettiğini iddia ettiği büyük ödülleri hiçbir zaman alamadı. İki yıl sonra, genel valinin ısrarı üzerine De Fuca, davasını mahkemeye bizzat sunmak için İspanya'ya gitti. Yine hayal kırıklığına uğrayan ve İspanyollardan tiksinen yaşlı Yunan, Kefalonya'daki evine çekilmeye karar verdi, ancak 1596'da bir İngiliz olan Michael Lok (o döneme ait İngilizce ve Fransızca belgelerde Locke olarak da yazılır) tarafından İspanya'nın baş düşmanı Kraliçe Elizabeth'in hizmetine girmeye ikna edildi. Lok ve De Fuca'nın tekliflerinden hiçbir şey çıkmadı, ancak Juan de Fuca'nın hikâyesi İngilizceye Lok'un anlatımı aracılığıyla girdi.

De Fuca'nın yolculuklarına dair tek yazılı kanıt Lok'un anlatımına dayandığından — araştırmacıların İspanyol sömürge arşivlerinde keşif gezisinin kayıtlarını bulamamaları — onun keşfi ve doğrusu onun gerçek bir kişi olarak var olup olmadığı konusunda uzun süredir pek çok tartışma vardı; birçok bilim insanı Juan de Fuca'yı tamamen hayal ürünü olduğu gerekçesiyle reddetmiştir ve 18. yüzyıl İngiliz kaşifi Kaptan Cook, De Fuca'nın keşfettiğini ileri sürdüğü boğazın var olmasından bile şiddetle kuşku duymuştur (her ne kadar Cook aslında Juan de Fuca Boğazı'ndan içeri girmeden geçmiş ve Vancouver Adası'nın batı kıyısındaki Nootka Sound'da durmuş olsa da). Ancak daha sonra İngilizlerin bölgeyi keşfetmesi ve yerleşmesiyle De Fuca'nın iddiaları çok daha inandırıcı göründü.
Sonunda, 1859'da Amerikalı bir araştırmacı, İyonya Adaları'ndaki ABD Konsolosunun yardımıyla, yalnızca De Fuca'nın yaşadığını değil, aynı zamanda ailesinin ve tarihinin adalarda iyi bilindiğini de göstermeyi başardı. Lok'un yayınladığı açıklamanın arkasında yatan gerçekleri hiçbir zaman bilemeyecek olsak da, adamın kendisinin kurgusal olma ihtimalinin düşük olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

1787'de Imperial Eagle ile yelken açan İngiliz kaptan Charles William Barkley, De Fuca'nın tanımladığı boğazı (yeniden) keşfettiğinde, onu Juan de Fuca Boğazı olarak yeniden adlandırdı.
Juan de Fuca Sırtı ve keşfettiği kıyı şeridinin çoğunun altındaki tektonik bir plaka olan Juan de Fuca Plakası, adını Juan de Fuca Boğazı'ndan almıştır.
Vancouver Adası'nın Batı Kıyısı'ndaki Juan de Fuca Eyalet Parkı, aynı adı taşıyan yürüyüş parkuru gibi adını boğazdan almıştır.

A note made by me, Michael Lok the Elder, touching the strait of sea commonly called Fretum Anian, in the South Sea, through the northwest passage of Meta Incognita, in Samuel Purchas, Pilgrims, Londra, 1625, 3 cilt, 849 sayfa
Memoir, Historical and Political, on the Northwest Coast of North America, Robert Greenhow, 1840, S. 174
Memorials of Juan de Fuca, AS Taylor, Hutchings' California Magazine, Eylül-Ekim. 1859, s.116-122, 161-167
British Columbia: From the Earliest Times to the Present, Chapter II, The Apocryphal Voyages, pp. 19-31, Ethelbert Olaf Stuart Scholefield, publ. S.J. Clarke, Vancouver, 1914
"Ioannis Apostolos Focas Valerianos (Juan de Fuca). The Kefallonian adventurer of the 16th c.", by Evridiki Livada Duca, Kefalonya 2001, Elios - Pronnoi Belediyesi tarafından yayınlandı.
"The Straits of Chimera", by Evridiki Livada Duca, New York 2014, the FEDERATION OF CEPHALONIAN AND ITHACIAN SOCIETIES yayınlandı ve Ekim-Kasım 2014'te Queens College (CUNY) ve Rutgers University'e sunuldu. (İngilizce ve Yunanca olarak: "Στα Στενά της Χίμαιρας", Ευρυδίκη Λειβαδά Ντούκα, Αθήνα 2007, Έκδοση: ΚΕΔΡΟΣ. Ouranis Vakfı için Pedro Olalla tarafından yapılan İspanyolca çeviri ("El Paso de la Quimera", 2017), yayınlanmadı)

Kingman Resifi, Büyük Okyanus'un kuzey kesiminde yer alan ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı olan bir resiftir. ABD adayı Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları olarak konumlandırmaktadır.

Kuzey Line Adaları'nın en kuzeyinde yer alan resif, bir sonraki en yakın adanın (Palmyra Atolü) 36 deniz mili (67 km) kuzeybatısında yer almaktadır. Resif, Honolulu'nun ise 930 deniz mili (1.720 km) güneyinde bulunmaktadır. 
Resif, doğu kısmında, kuzeydoğudaki kara parçasına yakın derinlikte 53 fathom (318 ft; 97 m) kadar bir lagünü çevrelemektedir.  Resifin dış kenarı içindeki toplam 20 sq nmi (70 km2) alanlara sahip. Doğu kenarında 2 ve 1 akre (0,8 ve 0,4 ha), mercan molozlarından ve dev istiridye kabuklarından oluşan 2 mil (3 km) uzunluğunda iki küçük kuru kara şeridi (kum burnu) vardır.   Ayrıca lagünün kuzeydoğu tarafında kısa bir kum çıkıntısı ve güney tarafında bunun iki katı uzunluğunda ama daha ince bir kum çıkıntısı bulunmaktadır. 
Resifin en yüksek noktası deniz seviyesinden 5 fit (1,5 m) daha az olup,  çoğu zaman ıslak veya su altında kalmaktadır. Bu durumda denizcilik açısından tehlike arz etmektedir. Doğal kaynakları yoktur ve ekonomik faaliyetler bulunmamaktadır.

Kingman Resifi, 14 Haziran 1798'de Betsey gemisinin Amerikalı kaptanı Edmund Fanning tarafından keşfedildi. İlk olarak 29 Kasım 1853'te Shooting Star gemisinin kaptanı WE Kingman (adaya adını veren kişi) tarafından tanımlandı. 1859'da Amerika Birleşik Devletleri Guano Şirketi tarafından "Dangers Rock" adı altında, diğer birkaç ada ile birlikte sahiplenildi.  Bu sahiplenme, 1856 tarihli ABD Guano Adaları Yasası kapsamında yapılsa da Kingman Resifi'nde guano bulunduğuna veya hiç çıkarıldığına dair hiçbir kanıt yok.   Britanya buharlı gemisi Tarta, Haziran 1874'te resife çarptı ve daha sonra resif HMS Penguin (1876) tarafından 1897'de incelendi. Bu incelemede Kingman Resifi'nin, diğer isimlerin yanı sıra Caldew Resifi ve Maria Sığlığı olarak daha önce haritalandırılmış olan aynı yer olduğunu tespit etti. 

10 Mayıs 1922'de Lorrin A. Thurston, atole Amerikan bayrağını diken ve ilhak bildirisini okuyan ilk kişi oldu. Palmyra Kopra Şirketi, I. Dünya Savaşı'ndan sonra kopra talebinin azalması ve Palmyra Atolü'nde uygun bir demirleme yerinin bulunmaması nedeniyle Kingman'ı bir balıkçılık üssü olarak kullanmayı amaçlıyordu.  Thurston, adanın kıyısında dururken aşağıdaki bildiriyi okuyarak Kingman'ı resmen Amerika Birleşik Devletleri adına sahiplendi:Herkese duyurulur ki: 10 Mayıs 1922 tarihinde, Palmyra Adası Kopra Şirketi Ltd.'nin aşağıda imzası bulunan temsilcisi, Palmyra Doth adlı motorlu gemiden karaya çıkarak, 162 derece 18' batı boylamı ve 6 derece 23' kuzey boylamında bulunan Kingman Resifi adlı bu adanın resmî mülkiyetini Amerika Birleşik Devletleri adına devralmış ve söz konusu şirket adına bu adanın sahipliğini talep etmiştir.Bu iddiayı belgelemek için Kingman'ın üzerine bildirinin bir kopyası, bir ABD bayrağı ve Honolulu Advertiser gazetesinden kupürler bırakıldı. 
29 Aralık 1934'te ABD Donanması, Kingman Resifi'nin yetki alanını devraldı.  1935 yılında resif, ABD Hava Ticaret Bürosu'nu temsil eden William T. Miller tarafından ziyaret edildi. 
1935 yılında Pan American Airways, Pasifik'e olan rotalarını genişletmek ve "Clipper" hava rotalarına Avustralya ve Yeni Zelanda'yı da dâhil etmek istedi. Söz konusu rotalarda Amerikan Samoası'ndaki Pago Pago'da bir aktarma noktası bulunacaktı. Ancak ek bir aktarma noktası daha aranıyordu. 1.600 mil (2.600 km) uzaklıkta bulunan Kingman Resifi lagününün bu amaç için uygun bir yer olduğuna karar verilmişti. Samoa'nın kuzeyindeki bölge, ABD'den Yeni Zelanda'ya giden uçaklar için geceleme durakları için uygun olurdu. Yakıt, konaklama ve yemek sağlamak üzere Kingman Resifi'nde North Wind adlı bir ikmal gemisi konuşlandırılmıştı. 23 Mart 1937'de, Hawaii'den Amerikan Samoa'ya giden ve Kaptan Ed Musick tarafından pilotluğu yapılan S42B Pan American Clipper II, Samoan Clipper adıyla, Kingman Resifi lagününe inen ilk uçak oldu. 
Sonraki birkaç ay boyunca Pan Am, bu iki nokta arasında seyahat ederken uçan botları (Sikorsky S-42 B) için lagünü birkaç kez ara istasyon olarak başarıyla kullandı.  Ancak, 11 Ocak 1938 tarihinde gerçekleştirilen bir Clipper uçuşu trajik bir şekilde sona erdi. Pago Pago'dan Yeni Zelanda'ya doğru erken saatlerde kalkıştan kısa bir süre sonra uçak patladı. Sağ dış motorda yağ kaçağı oluşmuştu ve uçak yakıt boşaltırken alev aldı; kurtulan olmadı.  Bu trajedinin sonucu olarak Pan Am, Kingman Resifi ve Pago Pago üzerinden Yeni Zelanda'ya olan uçuşlarını sonlandırdı. Temmuz 1940'ta bunun yerine Kanton Adası ve Yeni Kaledonya'yı ara durak olarak kullanan yeni bir rota oluşturdu.
14 Şubat 1941'de Başkan Franklin D. Roosevelt, Orta Pasifik topraklarında deniz savunma alanları oluşturmak için 8682 sayılı Başkanlık Kararnamesini yayınladı. Bu kararname, atolü çevreleyen üç mil genişliğindeki deniz sınırları ile en yüksek su seviyesi çizgileri arasındaki karasularını kapsayan "Kingman Resifi Deniz Savunma Alanı"nı oluşturdu. Ayrıca, deniz savunma alanı üzerindeki hava sahasına erişimi kısıtlamak için "Kingman Deniz Hava Sahası Rezervi" de kuruldu. Deniz Kuvvetleri Bakanı tarafından yetkil verilmedikçe, Kingman Resifi'ndeki deniz savunma alanlarına yalnızca ABD hükûmetine ait gemi ve uçakların girmesine izin veriliyordu.
2012 yılında, Palmyra Copra Co., Ltd.'nin sahiplerinin torunlarına ait olan Kingman Reef Atoll Development LLC, ulusal yaban hayatı sığınağı olarak belirlenmesi nedeniyle ABD hükûmetine dava açtı. Davacı, balıkçılık haklarının, ekoturizmin ve diğer ekonomik faaliyetlerin kaybı nedeniyle $54,5 milyon tazminat talep etti. Ancak bu talep 2014 yılında federal mahkeme tarafından bu tür bir talebin en geç 1950'de zaman aşımına uğradı gerekçesiyle reddedildi. 
2016 yılında, Amerikan Radyo Röle Birliği'nin ARRL Ödül Komitesi, Kingman Resifi'ni DXCC listesinden çıkardı ve resif artık Palmyra Adası / Jarvis Adası DXCC Varlığı'nın bir parçası olarak kabul ediliyor. 

Kingman Resifi, ABD İçişleri Bakanlığı tarafından Washington, DC'den yönetilen, ABD'nin tüzel kişiliği olmayan bir bölgesi statüsündedir. Atol halka açık olmayıp, kapalı konumdadır. İstatistiksel amaçlar için Kingman Resifi, ABD Küçük Dış Adaları'nın bir parçası olarak gruplandırılmıştır. Ocak 2009'da Kingman Resifi, deniz milli anıtı olarak belirlenmiştir.

20. yüzyıldan önceki Danger Rock, Caldew Resifi, Maria Shoal ve Crane Shoal gibi isimler, yüksek gelgit sırasında tamamen sular altında kalan bu mercan adasına atıfta bulunmaktadır. Thomas Hale Streets, 1870'lerdeki durumunu şu şekilde tanımlamıştır:... henüz bir adanın belirgin özelliklerini pek de kazanmamıştır. Yüksek gelgitte tamamen su altındadır ve alçak gelgitte yüzeyin üzerinde yalnızca birkaç mercan başı görünmektedir. Bununla birlikte, zaman içinde şüphesiz [kuzey Line Adaları]'na eklenecektir. Kingman Resifi, ABD Nüfus Sayım Bürosu tarafından ilçe eşdeğeri olarak kabul edilmektedir. Sadece 0,01 mil kare (0,03 kilometrekare) alanıyla  Kingman Resifi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kara alanı bakımından en küçük ilçe veya ilçe eşdeğeri konumundadır.

Kingman Resifi, çok çeşitli deniz yaşamını desteklemektedir. Sığ sularda bol miktarda dev midyeler bulunur ve resifte yaklaşık 38 cins ve 130 tür taş mercan vardır. Bu durum ana Hawaii Adaları'ndaki mercanların tür çeşitliliğinin üç katından fazladır. Resifin ekosistemi ve ardından gelen besin zinciri, öncelikle yırtıcı hayvanlara dayalı olma özelliğiyle bilinir. Kingman Resifi'nde en üst yırtıcı biyokütlesinin %74'ünü (329 g·m −2) ve Palmyra Atolü'nde %57'sini (97 g·m −2) köpekbalıkları oluşturmaktadır. Tabuaeran ve Kiritimati'de düşük köpekbalığı sayıları gözlemlenmiştir. 
Resifteki toplam balık biyokütlesinin %85'i tepe yırtıcılardan oluşmaktadır ve bu durum yerel organizmalar arasında, özellikle köpekbalıkları, levrekler ve diğer etçiller arasında, yiyecek ve besin maddeleri için yüksek düzeyde rekabet yaratmaktadır.  Resife yakın konumdaki Palmyra Atolü'nü sık sık ziyaret eden tehdit altındaki yeşil deniz kaplumbağaları, düşük gelgitte beslenmek ve mercan moloz çıkıntılarında güneşlenmek için Kingman Resifi'ne giderler.
Ancak deniz seviyesinin üzerinde, resif genellikle makroorganizmalardan yoksundur. Çoğunlukla ölü ve kurumuş mercan iskeletlerinden oluşan ve besin kaynağı olarak yalnızca kalsit sağlayan bu küçük ve dar kuru kara parçaları, sadece birkaç tür için kısa süreler boyunca yaşanabilir durumdadır. Su üzerinde büyümeye başlayan çoğu bitki örtüsü -özellikle hindistan cevizi ağaçları- şiddetli gelgitler ve bitki yaşamını sürdürmek için gerekli kaynakların eksikliği nedeniyle hızla yok olmaktadır.

Klamath Falls, Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletinde yer alan ve Klamath ilçesinde yer alan bir şehirdir. 26 Kasım 2009 tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 20.840 olduğu tespit edilmiştir.

15 Mart 2010  tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehirde 20.840 kişi, 8.542 ev ve 4.876 aile bulunmaktadır. Şehrin nüfus dağılımı ise %79,0 Beyaz, %11,3 Afrikan Amerikan, %0,3 Yerli Amerikan, %5,2 Asyalı, %0,1 Pasifik Adalı, %1,1'i ise diğer gruplardandır.

1 Nisan 2000  tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehirde 19.462 kişi, 7.916 ev ve 4.670 aile bulunmaktadır. Şehrin nüfus dağılımı ise %79,0 Beyaz, %11,3 Afrikan Amerikan, %0,3 Yerli Amerikan, %5,2 Asyalı, %0,1 Pasifik Adalı, %1,1'i ise diğer gruplardandır.

Şehrin resmi web sitesi22 Mayıs 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Kolumbiya Nehri ya da Columbia Nehri (İngilizce Columbia River), Kuzey Amerika'da Pasifik Kuzeybatısı'nın en büyük nehridir ve uzunluğu 2,000 km'dir. ABD'nin dördüncü en büyük nehridir. Kanada'nın Britanya Kolumbiyası eyaletindeki Rocky Dağlarında doğan nehir, Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington eyaletine geçer ve Oregon eyaletiyle sınır oluşturduktan sonra Büyük Okyanus'a dökülür. Drenaj havzası kabaca Fransa büyüklüğündedir ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yedi eyaletine ve bir Kanada eyaletine kadar uzanır. Hacim bakımından Amerika Birleşik Devletleri'nin dördüncü büyük nehri olan Kolumbiya, Pasifik'e dökülen Kuzey Amerika nehirleri arasında en büyük debiye sahip olanıdır. Kolumbiya, dünyadaki nehirler arasında 36. en büyük debiye sahiptir.
Kolumbiya Nehri ve kolları binlerce yıldır bölgenin kültür ve ekonomisinin merkezinde yer almaktadır. Antik çağlardan beri ulaşım için kullanılmış ve bölgenin birçok kültürel grubunu birbirine bağlamıştır. Nehir sistemi, tatlı su habitatları ile Büyük Okyanus'un tuzlu suları arasında göç eden birçok anadrom balık türüne ev sahipliği yapmaktadır. Bu balıklar -özellikle de somon türleri- yerli halkların temel geçim kaynağını oluşturmuştur.
Kolumbiya Nehri'nin Avrupalılar tarafından belgelenen ilk keşfi, Bruno de Heceta'nın 1775 yılında nehrin ağzını görmesiyle gerçekleşmiştir. 11 Mayıs 1792'de Boston'dan Kaptan Robert Gray yönetimindeki "Kolumbiya Rediviva" adlı özel bir Amerikan gemisi nehre giren ilk yerli olmayan gemi oldu. Daha sonra 1792'de İngiliz Kraliyet Donanması'ndan William Robert Broughton, Vancouver Keşif Gezisi'nin bir parçası olarak HMS Chatham'a komuta etti ve Oregon Sahil Sıradağları'nı geçerek nehrin 100 mil yukarısına, şimdiki Vancouver, Washington'a ulaştı. Sonraki yıllarda kürk ticareti yapan şirketler, Kolumbiya'yı önemli bir ulaşım yolu olarak kullandılar. 19. yüzyılın sonlarında nehir boyunca uzanan demiryolları sayesinde bağlantı sağlandı ve ulaşım kolaylaştı.
19. yüzyılın sonlarından bu yana, kamu ve özel sektör nehri kapsamlı bir şekilde geliştirmiştir. Gemi ve mavna seyrüseferine yardımcı olmak için aşağı Kolumbiya ve kolları boyunca kilitler inşa edilmiş ve tarama çalışmaları nakliye kanallarını açmış, bakımını yapmış ve genişletmiştir. 20. yüzyılın başlarından bu yana nehir boyunca enerji üretimi, navigasyon, sulama ve taşkın kontrolü için barajlar inşa edilmiştir.

Güney Amerika'daki Kolombiya (Colombia) adı doğrudan Kristof Kolomb'un adına dayanırken, Kuzey Amerika'daki Kolumbiya (Columbia) adı gemi kaptanı Robert Gray'in (1755 – 1806) deniz kürk ticaretinde kullanılan gemisinin (Columbia Rediviva) adından gelir. North West Company ile Hudson's Bay Company dönemlerinde kürk ticareti ilçesi olan Kolumbiya İlçesi (Columbia District) adını bu nehirden alır. Bu ilçe daha sonra ikiye bölünmüş, kuzey kısmı Britanya Kolumbiyası (British Columbia) adıyla Büyük Britanya'ya (sonra da Kanada'ya), güney kısmı ise Oregon Toprakları  ya da Amerikan Kolumbiyası (American Columbia) veya Güney Kolumbiyası (Southern Columbia) adlarıyla Amerika'ya bırakılmış  ve sonradan burası Oregon, Montana, Washington, Idaho, Wyoming eyaletlerine bölünmüştür.
Bölgenin yerlisi olan Kızılderililerin verdiği adlar: Çinukça Wimahl, Sahaptince Nch’i-Wàna («büyük nehir»)

Kolumbiya Nehri havzası 15.000 yıldır insan yerleşiminde olup 3.500 yıl önce Pasifik sombalığı (Oncorhynchus) türlerine dayanan yerleşik avcılık düzenine geçildiği hesap ediliyor.
Dillerine göre bölgenin yerlisi olan Kızılderililer:

Atabask dillerini konuşanlar: Kwalhioqua–Tlatskanai dili, Tsutinaca
Saliş dillerini konuşanlar: Sinixt, Okanaganlar, Secwepemc, Colville halkı, Spokanlar, Coeur d'Alene halkı,
Kutenayca konuşan Kutenaylar
Penuti dillerinden Sahaptin dillerini konuşanlar: Nimipular, Yakamalar, Paluslar, Umatilalar, Cowlitz halkı (Saliş kökenli), Teninolar
Penuti dillerinden Çinuk dillerini konuşanlar: Vaskolar
Kayusça konuşan Kayuslar
Uto-Aztek dillerini konuşanlar: Kuzey Payutları

Dünyanın en uzun nehirleri

Krater Gölü (İngilizce: Crater Lake) kuzeybatı Amerika Birleşik Devletleri Oregon eyaletinde yer alan bir kaldera gölüdür. Krater Gölü Ulusal Parkı'nın ana özelliği olan göl, tertemiz ve koyu mavi sularıyla da meşhurdur. Göl yer yer 594 metre krater derinliğine sahiptir. Kaldera'nın ve gölün oluşumu ise 7.700 (± 150) yıl önce Mazama Dağı volkanının çökmesiyle oluşmuştur. Krater Gölü 594 metreye kadar ulaşan derinliğiyle, ABD'nin en derin dünyanın ise yedinci en derin krater gölüdür. Gölden sızan akarsu ya da göle su taşıyan herhangi bir su kaynağı bulunmamaktadır.

Krater Gölü, Klamath County'nin topraklarındadır. Klamath Şelalesi'nin 97 km kuzaybatısında, Medford şehrinin 130 km kezeydoğusunda yer alır.
1853 haziran ayında, John Wesley Hillman gölü keşfeden ilk Amerikalı oldu ve gördüğü yere "Koyu Mavi Göl" adını verdi. Gölün ismi bu süreçten sonra üç kez daha Mavi Göl, Majesty Gölü ve sonunda da Krater Gölü olarak değiştirildi.

Plato Kızılderilileri'nden Klamath halkı, büyük olasılıkla Mazama Dağı'ndaki çökme ve Krater Gölü'nün tarihi hakkında bilgi sahibidir çünkü uzun süre bu bölgeye kutsal toprak saydılar. Klamath efsanesine göre bu bölgede gökyüzü tanrısı olan Skell ile yeraltı tanrısı olan Llao arasında bir savaş anlatılır. Klamath halkının inançları gereği bu bölgede kalderaya tırmanma yarışması düzenlenirdi. Bu yarışmanın amacı dini olarak kimin daha üstün olduğunu kanıtlamaktı. Zorlu yarışta kazanan kişiler daha kutsal görülürdü. Bölge hala inananlar için kutsaldır.

Krater gölü
Kaldera
Krater Gölü Ulusal Parkı

Lake Oswego, Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletinde yer alan ve Clackamas ilçesinde yer alan bir şehirdir. 26 Kasım 2009 tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 23.770 olduğu tespit edilmiştir.

15 Mart 2010  tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehirde 36.619 kişi, 15.893 ev ve 10.079 aile bulunmaktadır. Şehrin nüfus dağılımı ise %79,0 Beyaz, %11,3 Afrikan Amerikan, %0,3 Yerli Amerikan, %5,2 Asyalı, %0,1 Pasifik Adalı, %1,1'i ise diğer gruplardandır.

1 Nisan 2000  tarihinde yapılan nüfus sayımına göre şehirde 32.578 kişi, 14.769 ev ve 9.665 aile bulunmaktadır. Şehrin nüfus dağılımı ise %79,0 Beyaz, %11,3 Afrikan Amerikan, %0,3 Yerli Amerikan, %5,2 Asyalı, %0,1 Pasifik Adalı, %1,1'i ise diğer gruplardandır.

Şehrin resmi web sitesi2 Ekim 2002 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Midway Atolü ya da Midway Adaları, Kuzey Pasifik Okyanusunda, Hawaii takımadalarının kuzey-batısında bulunan ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı olan bir atoldür. ABD adayı Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları olarak konumlandırmaktadır.
Midway Adası, Kuzey Amerika ve Asya'nın yaklaşık olarak tam ortasında ve 180 derecedeki gün değiştirme çizgisininin de 220 kilometre kadar yakınında bulunmaktadır. Atolün toplam yüzölçümü 6,2 kilometrekaredir. Adanın yerli halkı yoktur. Ada, Amerika Birleşik Devletleri toprağı sayılmaktadır. Midway Atolü'ne düzenli gidiş-geliş imkânı yoktur. Amerika Birleşik Devletleri Vahşi Hayatı Koruma Programı, adaya kendi olanaklarıyla ulaşabilecek kişilerin ziyaretine müsaade etmektedir. Adada turist ağırlayacak imkânlar olmadığı gibi herhangi bir üretim de yapılmamakta, yaşam için gerekli bütün malzemeler anakaradan devlet olanaklarıyla getirilmektedir. Atolde iki havaalanı ve bir liman bulunmaktadır.
Midway Atolü şu anda vahşi hayatı koruma bölgesi ilan edilmiştir.

Midway Adaları, 5 Temmuz 1859'da Gambiya gemisi kaptanı N.C. Brooks tarafından keşfedildi  ve diğer Hawaii Adaları'ndan 30 yıl önce, 28 Ağustos 1867'de Guano Adaları Yasası uyarınca Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilhak edildi.  Ada başlangıçta esas olarak Kaliforniya'dan Japonya'ya giden gemilere bir mola yeri olarak hizmet verdi. 1903'te Midway, Commercial Pacific Cable Company'nin transpasifik kablosunda bir mola yeri oldu. Japon balıkçılarla ilgili şikayetlerin ardından, adalar 1903'te ABD Donanma Bakanlığı'nın yetki alanına girdi. 1935'ten itibaren Pan American Airways, Martin M-130 uçan botları için Midway'i bir mola yeri olarak kullandı.  1940'ta adada bir ABD Donanma hava üssü kuruldu.
Adalar, II. Dünya Savaşı'nda Pasifik Savaşı'nın belirleyici muharebelerinden biri olan Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri arasında 4-7 Haziran 1942 tarihleri arasında gerçekleşen Midway Muharebesi ile ünlendi. Japonya bu süreçte dört uçak gemisini kaybetti ve Midway'i işgal etme girişiminden vazgeçmek zorunda kaldı. 1943'ten 1945'e kadar Midway önemli bir denizaltı üssüydü. Kore ve Vietnam Savaşları sırasın Midway, nakliye uçakları için bir mola yeri olarak kullanıldı.
Vietnam Savaşı'nın sona ermesi ve keşif uydularının ve nükleer enerjili denizaltıların devreye girmesiyle adaların Amerika Birleşik Devletleri için askerî önemi azaldı. Sonuç olarak, hava üssü Eylül 1993'te hizmet dışı bırakıldı. Adadaki son ABD Donanması personeli, temizlik operasyonlarının ardından Haziran 1997'de atolden ayrıldı. 
1988 gibi erken bir tarihte, henüz ABD Donanması'nın yönetimi altındayken, bölge Ulusal Yaban Hayatı Koruma Alanı ilan edildi. 31 Ekim 1996'da, bir başkanlık kararnamesiyle atolün kontrolü, o zamandan beri Midway Adası Ulusal Yaban Hayatı Koruma Alanı olarak yönetilen ABD İçişleri Bakanlığı'na bağlı ABD Balık ve Yaban Hayatı Servisi'ne devredildi. 2006'dan bu yana adalar, Papahānaumokuākea Deniz Millî Anıtı'nın bir parçasıdır. Bazı turizm faaliyetlerine de izin verilmektedir. Doğu Adası'ndaki pistler bakımsız durumdayken, Kum Adası'ndaki havaalanı – Henderson Field (IATA: MDY, ICAO: PMDY) – ETOPS düzenlemeleri kapsamında Pasifik Okyanusu'nu geçen büyük ticarî uçaklar da dâhil olmak üzere acil iniş alanı olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Son olarak 12 Temmuz 2014'te, Honolulu'dan Guam'a gerçekleştirilen bir uçuş sırasında kokpitte duman kokusu tespit edilmesinin ardından, içinde 348 kişi bulunan bir United Airlines Boeing 777 uçağı Midway'e acil iniş yaptı. 

AirNav - Henderson Field Airport13 Ağustos 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Midway Atoll National Wildlife Refuge
Where the Gooney Birds Are17 Ocak 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
WorldStatesmen25 Ekim 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Milwaukie, Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletinde yer alan ve Clackamas ilçesinde yer alan bir şehirdir. 26 Kasım 2009 tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 20.291 olduğu tespit edilmiştir.

15 Mart 2010  tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehirde 36.619 kişi, 89.803 ev ve 21.915 aile bulunmaktadır. Şehrin nüfus dağılımı ise %79,0 Beyaz, %11,3 Afrikan Amerikan, %0,3 Yerli Amerikan, %5,2 Asyalı, %0,1 Pasifik Adalı, %1,1'i ise diğer gruplardandır.

1 Nisan 2000  tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehirde 36.619 kişi, 89.803 ev ve 21.915 aile bulunmaktadır. Şehrin nüfus dağılımı ise %79,0 Beyaz, %11,3 Afrikan Amerikan, %0,3 Yerli Amerikan, %5,2 Asyalı, %0,1 Pasifik Adalı, %1,1'i ise diğer gruplardandır.

Şehrin resmî web sitesi 1 Temmuz 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Minnesota, Amerika Birleşik Devletleri'nin Yukarı Orta Batı bölgesinde yer alan bir eyalettir. Kuzey ve doğuda Kanada'nın Manitoba ve Ontario eyaletleri, doğuda ABD'nin Wisconsin, güneyde Iowa ve batıda Kuzey Dakota ve Güney Dakota eyaletleri ile sınırlıdır. Kuzeydoğu köşesinde Michigan ile su sınırı bulunmaktadır. Alan bakımından ABD'nin 12. büyük eyaleti ve yaklaşık 5,8 milyon sakiniyle 22. en kalabalık eyaletidir. Minnesota, "10.000 Göl Ülkesi" olarak bilinir; her biri en az on dönümlük alanı kaplayan 14.420 tatlı su gölüne sahiptir. Eyaletin yaklaşık üçte biri ormanlık alandır. Geri kalanının büyük kısmı ise çayır ve tarım arazisidir. Minnesota sakinlerinin %60'ından fazlası (yaklaşık 3,71 milyon) "İkiz Şehirler" olarak bilinen Minneapolis-Saint Paul metropol bölgesinde yaşamaktadır; bu bölge Minnesota'nın ana siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi ve ABD'nin 16. en büyük metropol bölgesidir. Diğer küçük metropol ve mikropolitan istatistiksel bölgeler arasında Duluth, Mankato, Moorhead, Rochester ve St. Cloud bulunmaktadır.
Adını Dakota dilinden alan Minnesota, MÖ 11. yüzyıldaki Ormanlık Dönem'den beri çeşitli Yerli Amerikalılar tarafından iskan edilmiştir. Yaklaşık olarak MS 200 ile 500 yılları arasında, yerli Hopewell geleneğinin iki bölgesi ortaya çıkmıştır: kuzeyde Laurel kompleksi ve güneyde Mississippi Nehri Vadisi'nde Trempealeau Hopewell. Yukarı Mississippian kültürü, Oneota halkı ve diğer Siouan dillerini konuşanlardan oluşmakta olup, yaklaşık 1000 yılında ortaya çıkmış ve 17. yüzyılda Avrupalıların gelişine kadar varlığını sürdürmüştür. Fransız kaşifler ve misyonerler, bölgeye giren ilk Avrupalılar olmuş ve Dakota, Ojibwe ve çeşitli Anishinaabe kabileleriyle karşılaşmışlardır. Günümüzdeki Minnesota'nın büyük bir kısmı, Amerika Birleşik Devletleri'nin 1803 yılında satın aldığı geniş Fransız Louisiana topraklarının bir parçasıydı. Birkaç bölgesel yeniden yapılanmanın ardından, Minnesota Bölgesi 1858 yılında 32. eyalet olarak Birliğe kabul edildi. Minnesota'nın resmi sloganı olan L'Étoile du Nord ("Kuzeyin Yıldızı"), Fransızca olan tek eyalet sloganıdır. Bu ifade, eyalet olduktan kısa bir süre sonra benimsenmiş olup, hem eyaletin ilk Fransız kaşiflerini hem de bitişik ABD'nin en kuzeydeki eyaleti olma konumunu yansıtmaktadır. 
Amerikan sınırının bir parçası olarak Minnesota, ülkenin dört bir yanından yerleşimcileri ve çiftçileri kendine çekti. Büyümesi başlangıçta kereste, tarım ve demiryolu inşaatına dayanıyordu. 20. yüzyılın başlarında, özellikle İskandinavya, Almanya ve Orta Avrupa'dan önemli sayıda Avrupalı ​​göçmen geldi. Birçoğu, eyaletin işçi ve sosyal aktivizmin merkezi olarak gelişimini kısmen etkileyen 1848'deki başarısız devrimlerle bağlantılıydı. Minnesota'nın hızlı sanayileşmesi ve kentleşmesi, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında büyük sosyal, ekonomik ve siyasi değişikliklere yol açtı; eyalet, işçi hakları, kadınların oy hakkı ve siyasi reformda öncüydü. Sonuç olarak, Minnesota, 1976'dan beri her Demokrat başkan adayına oy vererek, diğer tüm ABD eyaletlerinden daha uzun süre Demokrat Parti için güvenilir bir üs olması bakımından Orta Batı eyaletleri arasında nispeten benzersizdir.
20. yüzyılın sonlarından bu yana, Minnesota ekonomisi, tarım ve kaynak çıkarımı gibi geleneksel endüstrilerden hizmetler, finans ve sağlık hizmetlerine doğru çeşitlendi. Minnesota, yaşam beklentisi, sağlık standartları ve eğitim açısından ulusal ortalamaların üzerinde yer alırken, kişi başına düşen gelirde de ortalamanın üzerindedir. Minnesota, federal olarak tanınan 11 Kızılderili rezervasyonuna (yedi Ojibwe, dört Dakota) ev sahipliği yapmaktadır ve kültürü, demografisi ve dini yapısı İskandinav ve Alman etkisini yansıtmaktadır. Bu miras, eyaletin ırksal demografisini etkilemeye devam ederek onu ülkenin en az çeşitli eyaletlerinden biri yapmaktadır. Ancak son on yıllarda, hem daha büyük iç göç hem de Latin Amerika, Asya, Afrika Boynuzu ve Orta Doğu'dan gelen göç nedeniyle Minnesota daha çok kültürlü hale gelmiştir. Eyalet, ülkenin en büyük Somali Amerikalı nüfusuna ve ikinci en büyük Hmong topluluğuna sahiptir.

Minnesota sözcüğü Kuzey Dakota dilinde Mnisota denilen bir nehirden gelmektedir. "Mni" takısı ("Mini" ve "Minne" olarak da yazılabilir) "su" anlamına gelir. Mnisota, "Gök rengi su" ya da "Bulutlu su" anlamına gelmektedir.

Mississippi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Güneydoğu ve Derin Güney bölgelerinde yer alan bir eyalettir. Kuzeyde Tennessee, doğuda Alabama, güneyde Meksika Körfezi, güneybatıda Louisiana ve kuzeybatıda Arkansas ile sınır komşusudur. Mississippi'nin batı sınırı büyük ölçüde Mississippi Nehri veya tarihi akışı tarafından belirlenir. Mississippi, 50 ABD eyaleti arasında yüzölçümü bakımından 32., nüfus bakımından ise 35. sıradadır ve kişi başına düşen gelir en düşüktür. Jackson hem eyaletin başkenti hem de en büyük şehridir. Büyük Jackson, 2020 yılında 591.978 nüfusuyla eyaletin en kalabalık metropol alanıdır. Diğer büyük şehirler arasında Gulfport, Southaven, Hattiesburg, Biloxi, Olive Branch, Tupelo, Meridian ve Greenville bulunmaktadır.
10 Aralık 1817'de Mississippi, Birliğe kabul edilen 20. eyalet oldu. 1860 yılına gelindiğinde, Mississippi ülkenin en büyük pamuk üreten eyaletiydi ve köleler eyalet nüfusunun %55'ini oluşturuyordu. Mississippi, 9 Ocak 1861'de Birlik'ten ayrıldığını ilan etti ve ülkenin en büyük köle sahibi eyaletlerini oluşturan yedi orijinal Konfederasyon Devleti'nden biriydi. İç Savaş'ın ardından, 23 Şubat 1870'te Birlik'e geri döndü. Yeniden Yapılanma döneminden 1960'lara kadar Mississippi, beyaz üstünlüğünü savunmaya adanmış sosyal olarak muhafazakar ve ayrımcı Güney Demokratları tarafından yönetildi. 
Mississippi, ABD eyaletleri arasında dindarlık açısından en yüksek sıralarda yer alırken, sağlık, eğitim, kalkınma ve gelir ölçümlerinde en düşük sıralarda yer almaktadır. Mississippi'nin başlıca endüstrileri arasında tarım ve ormancılık yer almaktadır. Eyalet, ülkenin çiftlikte yetiştirilen yayın balığının yarısından fazlasını üretiyor; tatlı patates, pamuk ve odun hamuru üretiminde önde gelen bir üretici konumunda. Diğer sektörler arasında ileri imalat, kamu hizmetleri, ulaşım ve sağlık hizmetleri yer alıyor. Mississippi neredeyse tamamen doğu Körfez Kıyı Ovası içinde yer alıyor ve genellikle alçak ovalardan ve alçak tepelerden oluşuyor. Eyaletin kuzeybatı kısmı Mississippi Deltası'ndan oluşuyor. Mississippi'nin en yüksek noktası, Cumberland Platosu'na bitişik, deniz seviyesinden 807 fit (246 m) yükseklikteki Woodall Dağı; en alçak noktası ise Meksika Körfezi'dir. Mississippi nemli subtropikal iklim sınıflandırmasına sahiptir.

Jackson, Mississippi (177,977)
Gulfport, Mississippi (72,464)
Biloxi, Mississippi (50,209)
Hattiesburg, Mississippi (47,176)
Southaven, Mississippi (38,840)
Greenville, Mississippi (38,724)
Meridian, Mississippi (38,605)
Tupelo, Mississippi (35,673)
Olive Branch, Mississippi (27,964)
Clinton, Mississippi (26,017)

Missouri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Batı bölgesinde, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Yüzölçümü bakımından 21. sırada yer alan eyalet, kuzeyde Iowa, doğuda Illinois, Kentucky ve Tennessee, güneyde Arkansas ve batıda Oklahoma, Kansas ve Nebraska ile sınır komşusudur. Altı milyondan fazla sakiniyle ülkenin en kalabalık 19. eyaletidir. En büyük kentsel alanlar St. Louis, Kansas City, Springfield ve Columbia'dır. Başkenti Jefferson City'dir.
İnsanlar günümüz Missouri'sinde en az 12.000 yıldır yaşamaktadır. Dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan Mississippian kültürü, 14. yüzyılda gerilemeden önce piramidal ve diğer törensel höyüklerle şehirler inşa etti. 17. yüzyılda Avrupalıların gelmesiyle birlikte bölgede yerli Osage ve Missouria ulusları yaşıyordu. Fransızlar bölgeyi Louisiana'ya dahil ederek Ste. Louis'i kurdular. 1735'te Genevieve ve 1764'te St. Louis kuruldu. Kısa bir İspanyol yönetimi döneminden sonra, Amerika Birleşik Devletleri 1803'te Louisiana Satın Alımı'nın bir parçası olarak Missouri'yi ele geçirdi. Güneydeki dağlık bölgelerden gelen Amerikalılar, verimli tarım ovalarından yararlanarak yeni Missouri Bölgesi'ne akın etti; Missouri, Amerika Birleşik Devletleri'nin batıya doğru genişlemesinde merkezi bir rol oynadı. Missouri, 1820 Missouri Uzlaşması'nın bir parçası olarak köleci bir eyalet olarak kabul edildi. Sınır eyaleti olarak Missouri'nin Amerikan İç Savaşı'ndaki rolü karmaşıktı ve rakip hükümetlere, baskınlara ve gerilla savaşlarına maruz kaldı. Savaştan sonra, hem Büyük St. Louis hem de Kansas City metropol alanı büyük sanayileşme ve iş merkezleri haline geldi. 
Bugün eyalet 114 ilçeye ve bağımsız St. Louis şehrine bölünmüştür. Missouri, "Batı'ya Açılan Kapı", "Batı'nın Anası", "Mağara Eyaleti" ve "Bana Göster Eyaleti" olarak adlandırılmıştır. Kültürü, Orta Batı ve Güney Amerika Birleşik Devletleri'nin unsurlarını harmanlamaktadır. Ragtime, Kansas City cazı ve St. Louis blues müzik türlerinin doğum yeridir. Ünlü Kansas City tarzı barbekü ve daha az bilinen St. Louis tarzı barbekü, eyalet genelinde ve ötesinde bulunabilir. 
Missouri, bira üretiminin önemli bir merkezidir ve ABD'deki en esnek alkol yasalarından bazılarına sahiptir. Dünyanın en büyük bira üreticisi Anheuser-Busch'a ev sahipliği yapar ve özellikle Missouri Ren bölgesinde Missouri şarabı üretir. Eyaletin büyük şehirlerinin dışında, popüler turistik yerler arasında Ozarks Gölü, Table Rock Gölü ve Branson bulunmaktadır. Eyalette yerleşik en büyük şirketlerden bazıları Cerner, Express Scripts, Monsanto, Emerson Electric, Edward Jones, H&R Block, Wells Fargo Advisors, Centene Corporation ve O'Reilly Auto Parts'tır. Missouri'deki tanınmış üniversiteler arasında Missouri Üniversitesi, Saint Louis Üniversitesi ve St. Louis'deki Washington Üniversitesi bulunmaktadır.

Missouri, yalnızca komşusu Tennessee'ye eşit sekiz farklı eyaletle sınır komşusudur. Missouri, kuzeyde Iowa, doğuda Mississippi Nehri boyunca Illinois, Kentucky ve Tennessee, güneyde Arkansas, batıda Oklahoma, Kansas ve Nebraska ile sınırlıdır. Kuzey ve güney sınırları düz hatlı iken Missouri Bootheel, St. Francis ve Mississippi nehirleri arasında güneye uzanır. En büyük iki nehir, Mississippi (eyaletin doğu sınırını tanımlar) ve Missouri Nehri (eyalet boyunca batıdan doğuya akar), esasen Kansas City ve St. Louis'in en büyük iki metropolünü birbirine bağlar.
2005 yılında Missouri, milli parklarına ve diğer eğlence alanlarına toplam 101.000 akre (410 km2) 16.695.000 ziyaretçi ağırladı ve işletme giderlerinin %26,6'sı olan yıllık 7,41 milyon $ gelir sağladı.

Missouri Nehri'nin kuzeyinde ve bazı durumlarda hemen güneyinde, Iowa, Nebraska ve Kansas'a kadar uzanan Kuzey ovaları vardır. Burada, bir zamanlar Kanada Kalkanı'ndan Missouri nehri'ne kadar uzanan buzullaşma'dan geriye engebeli tepeler kaldı. Missouri, Mississippi, Missouri ve Meramec nehri boyunca birçok büyük nehir kayalığı vardır. Güney Missouri, Prekambriyen magmatik St. François dağlarını çevreleyen parçalanmış bir plato olan Ozark dağları'na yükselir. Bu bölge aynı zamanda düdenler ve mağaraların oluşumu ile yüksek kireçtaşı içeriği ile tanımlanan karst topoğrafyasına da ev sahipliği yapar.

Montana, Amerika Birleşik Devletleri'nin batısındaki Dağlık Batı alt bölgesinde yer alan, denize kıyısı olmayan bir eyalettir. Batıda Idaho, doğuda Kuzey Dakota, güneydoğuda Güney Dakota, güneyde Wyoming ve kuzeyde Kanada'nın Alberta, Britanya Kolombiyası ve Saskatchewan eyaletleriyle sınırlıdır. Alan bakımından dördüncü büyük eyalet olmasına rağmen, nüfus bakımından sekizinci, nüfus yoğunluğu bakımından ise üçüncü en düşük eyalettir. Başkenti Helena, en kalabalık şehri ise Billings'tir. Eyaletin batı yarısı, özellikle Rocky Dağları olmak üzere çok sayıda sıradağ içerirken, doğu yarısı batı bozkır arazisi ve çorak arazilerle karakterize edilir ve eyalet genelinde daha küçük sıradağlar bulunur.
Montana'nın büyük bir kısmı, 1803'te Fransa'dan Louisiana Satın Alımı ile Amerikan egemenliğine girdi ve kısa süre sonra Lewis ve Clark Keşif Gezisi tarafından keşfedildi. Kürk avcıları daha sonra geldi ve 1858'de altın keşfedilene kadar bölgedeki ana ekonomik faaliyeti oluşturdu. Ardından gelen altın hücumu ve 1862'de Homestead Yasaları'nın kabulü, çok sayıda Amerikalı yerleşimciyi Montana'ya getirdi. Hızlı nüfus artışı ve gelişme, 8 Kasım 1889'da eyalet statüsüne kavuşmasıyla sonuçlandı. Özellikle Butte ve Helena çevresindeki madencilik, 20. yüzyılın ortalarına kadar eyaletin ana ekonomik motoru olmaya devam etti. 

Montana'nın resmi bir takma adı yok, ancak "Büyük Gökyüzü Ülkesi", "Hazine Eyaleti", "Parlayan Dağlar Ülkesi" ve "Son En İyi Yer" gibi birçok gayri resmi takma adı var. Ekonomisi öncelikle hayvancılık ve tahıl tarımı da dahil olmak üzere tarıma dayanmaktadır. Diğer önemli ekonomik kaynaklar arasında petrol, gaz, kömür, madencilik ve kereste yer almaktadır. Sağlık, hizmet, savunma ve hükümet sektörleri de eyalet ekonomisi için önemlidir. Montana'nın en hızlı büyüyen sektörü turizmdir ve 2019 itibariyle her yıl 12,6 milyon turist eyaleti ziyaret etmektedir. 2024 yılında bu sayı 13,7 milyona ulaşarak şimdiye kadarki en yüksek seviyeye çıktı.

Navassa Adası; Karayip Denizi'nde yer alan, Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı olarak bu ülkenin Amerika Birleşik Devletleri'nin küçük dış adaları bölgesinin bir parçası olarak kabul edilen bir adadır. 1850'lerde Amerika Birleşik Devletleri'nden bir gübre şirketi adayı sahiplendi ve fosfat çıkarmaya başladı. 1898'de ada tamamen terk edildi. Günümüzde adada insan yaşamamaktadır.
Küba'nın Guantanamo Körfezi'nin güneyinde, Jamaika ve Haiti arasında yer alan, sadece stratejik bir yere sahip olabilecek bir toprak parçasıdır. 
Haiti adanın kendisine ait olduğunu iddia eder, ancak ABD tarafından bu istek kabul görmez.

Navassa, Haiti'nin Tiburon Yarımadası'nın 5,4 km batısında, Jamaika'nın yaklaşık 135 km kuzeydoğusunda ve Küba'daki Guantánamo Körfezi'nin de yaklaşık 160 km güneyinde yer almaktadır. Navassa, Büyük Okyanus'daki Henderson Adası'na benzer şekilde, " yükseltilmiş atol " olarak adlandırılan ve deniz seviyesinden 77 metreye kadar yüksekliğe ulaşan bir adadır. Mercan resifiyle çevrili adanın alanı 5,4 km²'dir  ve 9 km²'lik bir kıyı şeridine sahiptir.
Ada, doğal tatlı su kaynaklarının bulunmaması nedeniyle kalıcı olarak yaşanabilir bir yer değildir. Ayrıca, adada bulunan çok sayıda yerli bitki zehirlidir ve arazi bazı yerlerde o kadar keskindir ki ayakkabıları bile kesebilmektedir. Tek bitki örtüsü, ağaç kümeleri, dağınık kaktüsler ve keçilerin otladığı otlardan oluşmaktadır. Ada, 1999'dan beri doğa rezervi olup, giriş kesinlikle yasaktır.
Ada konumu itibarıyla,Guantanamo Körfezi askerî üssünün yaklaşık 160  km güneyinde bulunduğu için ABD adına stratejik bir öneme sahiptir.

1504 yılında, dördüncü yolculuğu sırasında Jamaika'da mahsur kalan Kristof Kolomb, yardım istemek için bazı mürettebat üyelerini kano ile Hispaniola'ya gönderdi. Yolculuk sırasında, su bulunmayan bir adaya inerek bu adaya Navaza (nava-, İspanyolcada ''düz / alan'' anlamına gelen) ismini vermişlerdir. Bu ada denizciler tarafından sonraki 350 yıl boyunca büyük ölçüde tercih edilmedi. 1798'de, Saint-Domingue hakkındaki yayınlarıyla tanınan Fransız Parlamentosu üyesi Médéric Louis Élie Moreau de Saint-Méry, "la Navasse"yi "Saint-Domingue ve Jamaika arasında küçük bir ada" olarak tanımladı.
1801'den 1867'ye kadar Haiti'nin ardışık anayasaları, Navassa'nın 1874'e kadar özel olarak sayılmamasına rağmen, hem adı geçen hem de adı geçmeyen bitişik adalar üzerinde egemenlik iddiasında bulundu. Navassa Adası, 19 Eylül 1857'de Amerikalı deniz kaptanı Peter Duncan tarafından, adada bulunan zengin guano yatakları ve başka bir hükûmetin yasal yetki alanında olmaması veya başka bir hükûmetin vatandaşları tarafından işgâl edilmemesi gerekçesiyle 1856 tarihli Guano Adaları Yasası uyarınca Amerika Birleşik Devletleri adına sahiplenildi.
Haiti bu ilhakı protesto etse de 7 Temmuz 1858'de ABD Başkanı James Buchanan, Amerikan iddiasını destekleyen ve bunu uygulamak için askerî harekât çağrısında bulunan bir Başkanlık Kararnamesi yayınladı. Navassa Adası o zamandan beri Amerika Birleşik Devletleri tarafından birleşmemiş bir bölge olarak korunmaktadır (Ada Davaları'na göre). Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi 24 Kasım 1890'da Jones v. United States davasında 137 U.S. 202 (1890), aynı yerde 224. sayfada, Navassa Adası'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne ait olarak kabul edilmesi gerektiği ve Guano Adaları Yasası kapsamında ilk olarak talep edilen diğer birçok adanın aksine, ada için ABD yasaları uyarınca yasal bir geçmiş oluşturulduğu tespit edilmiştir. Haiti'nin 1987 anayasası, Grand'Anse departmanının bir parçası olarak kabul edilen adaya ilişkin iddiasını sürdürmektedir.

Guano fosfat, 19. yüzyılın ortalarında Amerikan tarımının temel taşlarından biri hâline gelen üstün bir organik gübredir. Kasım 1857'de Duncan, keşif haklarını işverenine, Jamaika'daki bir Amerikan guano tüccarına devretti ve o da bu hakları Baltimore'daki yeni kurulan Navassa Fosfat Şirketi'ne sattı. Amerikan İç Savaşı nedeniyle yaşanan bir kesintinin ardından şirket, Navassa'da Maryland'den gelen 140 siyahi sözleşmeli işçi için kışla konutları, beyaz denetçiler için evler, bir demirci dükkânı, depolar ve bir kilise içeren daha büyük maden tesisleri inşa etti.
Adada madencilik 1865'te başladı. İşçiler guanoyu dinamit ve kazma kullanarak çıkarıp, Lulu Körfezi'ndeki iniş noktasına demiryolu vagonlarıyla taşıdılar. Burada çuvallara doldurulup, şirketin yelkenli gemisi SS Romance'a aktarılmak üzere teknelere indirildi. Lulu Körfezi'ndeki yaşam alanları, eski haritalarda da görüldüğü gibi 'Lulu Kasabası' olarak adlandırılıyordu. Demiryolu hatları sonunda iç kesimlere kadar uzandı. Eylül 1875'te yaşanan şiddetli 1875 Indianola kasırgası adayı kasıp kavurdu ve demiryolu hattı ve işçilerin evleri de dâhil olmak üzere şirketin altyapısının büyük bir bölümünü yok etti. Fırtına toplamda tahmini $25.000 (2025 yılında $730.000 eşit) bir hasara neden oldu.
Şiddetli tropikal sıcakta kas gücüyle guano taşımacılığı ve adadaki koşullardan duyulan genel hoşnutsuzluk, sonunda 1889'da beş denetçinin öldüğü bir isyana yol açtı. Bir ABD savaş gemisi, işçilerden 18'ini cinayet suçlamalarıyla üç ayrı yargılama için Baltimore'a geri gönderdi. Galilean Balıkçılar Birliği adlı siyahi bir kardeşlik derneği, madencileri federal mahkemede savunmak için para topladı. Savunma, adamların nefsi müdafaa veya öfke anında hareket ettikleri iddiasına dayanarak bir dava oluşturmaya çalıştı ve hatta Amerika Birleşik Devletleri'nin ada üzerinde yargı yetkisine sahip olmadığını iddia etti. Maryland barosuna kabul edilen ilk siyahi avukat olan EJ Waring, savunmanın hukuk ekibinin bir parçasıydı. Jones v. United States davası da dâhil olmak üzere davalar, Ekim 1890'da Guano Yasası'nın anayasal olduğuna karar veren ABD Yüksek Mahkemesi'ne gitti. Madencilerden üçünün 1891 baharında idam edilmesi planlanmıştı. Ülke genelindeki siyah kiliseler tarafından başlatılan ve üç davadaki beyaz jüri üyelerinin de imzaladığı bir dilekçe, Başkan Benjamin Harrison'a ulaştı ve Harrison, 1891 Birleşik Devletler Birliği Konuşması'nda bu davadan bahsetti.
Navassa'da guano madenciliği çok daha düşük bir seviyede yeniden başlatıldı.
1898'de, İspanyol-Amerikan Savaşı sırasında, Fosfat Şirketi, İspanyol Küba ve Porto Riko'ya yakınlığı nedeniyle Navassa'daki faaliyetlerini bırakmak durumunda kaldı. Şirket başkanı John H. Fowler, savaşın adaya malzeme teslim edecek gemi bulmayı imkânsız hâle getirdiğini ve işçilerinin haziran ayına kadar tahliye edilmesini beklediğini belirtti. Maryland senatörü Arthur Pue Gorman, işçilerin tahliyesine yardımcı olmak için adaya malzeme gemilerine eşlik edecek bir savaş gemisi talep etti. Temmuz 1898'de, Fosfat Şirketi'nin Navassa'da kalan ekipman ve malzemeleri geri çekmesine izin verecek olan Haiti Donanma Amirali Hammerton Killick ile yapılan bir anlaşmayı fesheden bir grup Haitili, adayı işgâl etti ve şirketin varlıklarına el koydu. Makineleri çalıştıramadılar ve madencilik durdu. Navassa Fosfat Şirketi iflas etti ve ada Eylül 1900'de Amerika Birleşik Devletleri'nde açık artırmayla satıldı. Satışla ilgili bir anlaşmazlık, adada madenciliğe yeniden başlama çabalarını engelledi ve dört sözleşmeli işçiyi Aralık 1900'den Mayıs 1901'e kadar Navassa'da neredeyse terk edilmiş hâlde bıraktı. 1857 ile 1898 yılları arasında adadan yaklaşık 450.000 kiloluk fosfat yatakları çıkarıldı.

1905 yılında ABD Deniz Feneri Servisi, Navassa Adası'nı kurulacak yeni bir deniz feneri için uygun bir yer olarak belirledi. Ancak, fenerin planları yavaş ilerledi. 1914'te Panama Kanalı'nın açılmasıyla, Amerikan doğu kıyısı ile Küba ve Haiti arasındaki Rüzgâraltı Geçidi üzerinden Kanal arasında Navassa bölgesinde artan gemi trafiği, navigasyon için bir tehlike oluşturdu. Kongre, 1913'te Navassa'ya bir deniz feneri inşa etmek için 125.000 dolar ödenek ayırdı  ve 1917'de Deniz Feneri Servisi, adada deniz seviyesinden 120 metre yükseklikte olan 49 metre yüksekliğinde Navassa Adası Feneri'ni inşa etti. Aynı zamanda, adada bir telsiz telgraf istasyonu kuruldu. Deniz Feneri Servisi 1929'da otomatik bir işaret feneri kurana kadar orada bir bekçi ve iki yardımcı görevlendirildi 
ABD Sahil Güvenliği, 1939'da Deniz Feneri Servisi'ni bünyesine kattıktan sonra fenerin bakımını yılda iki kez üstlendi. ABD Donanması, II. Dünya Savaşı süresince burada bir gözlem noktası kurdu. O zamandan beri ada ıssız kaldı. Çoğunlukla Haiti'den gelen balıkçılar, Navassa çevresindeki sularda balık avlıyor.
1930'da Haiti'ye düzenlenen Parish-Smithsonian Seferi'nin bir parçası olarak Smithsonian doğa bilimcileri Alexander Wetmore ve Waston Perrygo, adanın kuşlarını ve diğer karasal ve denizel yaban hayatını belgelemek ve örneklerini toplamak için Navassa Adası'nda durdular.
1917'den 1996'ya kadar Navassa, Amerika Birleşik Devletleri Sahil Güvenliği'nin yönetimi altındaydı. 1996'da Sahil Güvenliği, Navassa'daki feneri söktü ve bu da adaya olan ilgisinin sona ermesine neden oldu. Sonuç olarak, İçişleri Bakanlığı bölgenin sivil yönetiminden sorumlu oldu ve adayı Ada İşleri Ofisi'nin yönetimine verdi. İstatistiksel amaçlarla Navassa, artık geçerliliğini yitirmiş olan Birleşik Devletler Çeşitli Karayip Adaları terimiyle gruplandırıldı ve şimdi Guano Adaları Yasası kapsamında ABD tarafından hak iddia edilen diğer adalarla birlikte Birleşik Devletler Küçük Dış Adaları olarak gruplandırılıyor.
1997 yılında Amerikalı bir kurtarma uzmanı olan Bill Warren, Guano Adaları Yasası'na dayanarak Navassa'yı Dışişleri Bakanlığı olarak sahiplendiğini iddia etti. 27 Mart 1997'de İçişleri Bakanlığı, Guano Adaları Yasası'nın yalnızca, iddianın yapıldığı sırada Amerika Birleşik Devletleri'ne "ait olmayan" adalara uygulandığı gerekçesiyle bu iddiayı reddetti. Bakanlığın görüşüne göre Navassa, Amerika Birleşik Devletleri'ne ait bir ABD mülkiyeti olup, Guano Adaları Yasası uyarınca "sahip olunamaz" bir durumdaydı.
Washington DC'deki Deniz Koruma Merkezi'nin önderliğinde 1998'de yapılan bir bilimsel keşif gezisi, Navassa'yı "Karayip biyolojik çeşitliliğinin eşsiz bir koruma alanı" olarak tanımladı. Bir

Nebraska, Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Batı bölgesinde, üç tarafı karayla çevrili bir eyalettir. Kuzeyde Güney Dakota, batıda Wyoming, güneybatıda Colorado, güneyde Kansas ve güneydoğuda Missouri ile doğuda, her ikisi de Missouri Nehri'nin karşısında Iowa ile sınır komşusudur. Nebraska, 77.347 mil kareden (200.330 km2) biraz fazla yüzölçümüyle, kara alanı bakımından 16. en büyük eyalettir. 2020 nüfus sayımına göre nüfusu 1.961.504'tür ve 2025 yılında 2.018.006 olacağı tahmin edilmektedir. Nüfus bakımından 38. en kalabalık eyalet ve nüfus yoğunluğu bakımından 8. en düşük eyalettir. Nebraska'nın başkenti Lincoln, en kalabalık şehri ise Missouri Nehri üzerinde bulunan Omaha'dır.
Nebraska, Amerikan İç Savaşı'nın sona ermesinden iki yıl sonra, 1867'de Amerika Birleşik Devletleri'ne kabul edilmiştir. Nebraska Yasama Meclisi, tek meclisli olması ve üyelerinin siyasi parti bağlantısına resmi bir atıfta bulunulmaksızın seçilmesi bakımından diğer Amerikan yasama meclislerinden farklıdır. Nebraska, seçim kurulu oylarını bölgeye göre bölen ve eyalet genelinde kazananın hepsini aldığı bir sistem uygulamayan sadece iki eyaletten biridir (diğeri Maine'dir).
Nebraska iki ana kara bölgesinden oluşmaktadır: Parçalanmış Buzul Ovaları ve Büyük Ovalar. Parçalanmış Buzul Ovaları bölgesi, hafifçe dalgalanan tepelerden oluşur ve eyaletin en büyük şehirleri olan Omaha ve Lincoln'ü içerir. Nebraska'nın batısının büyük bir bölümünü kaplayan Büyük Ovalar bölgesi, ağaçsız çayırlarla karakterize edilir. Doğu Nebraska nemli karasal iklime sahipken, batı Nebraska esas olarak yarı kuraktır. Eyalette kış ve yaz sıcaklıkları arasında geniş farklılıklar vardır; bu farklılıklar güney Nebraska'da azalır. Şiddetli fırtınalar ve kasırgalar esas olarak ilkbahar ve yaz aylarında, bazen de sonbaharda meydana gelir. Chinook rüzgarı, kış ve ilkbahar başlarında eyaleti önemli ölçüde ısıtma eğilimindedir. 
Omaha, Missouria, Ponca, Pawnee, Otoe ve Lakota (Sioux) kabilelerinin çeşitli kolları da dahil olmak üzere yerli halklar, Avrupa keşif ve araştırmalarından binlerce yıl önce bu bölgede yaşamıştır. Eyalet, Lewis ve Clark Seferi de dahil olmak üzere birçok tarihi yoldan geçmektedir. Nebraska'dan geçen Transkontinental Demiryolu'nun tamamlanması ve Çiftlik Yasaları'nın kabulü, 1870'ler ve 1880'lerde Amerikan yerleşimcilerinin nüfusunda hızlı bir artışa ve eyaletin bugün bile bilinen büyük bir tarım sektörünün gelişmesine yol açmıştır.

New Hampshire, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğusundaki New England bölgesinde yer alan bir eyalettir. Güneyde Massachusetts, batıda Vermont, doğuda Maine ve Maine Körfezi, kuzeyde ise Kanada'nın Quebec eyaleti ile sınır komşusudur. 50 ABD eyaleti arasında New Hampshire, yüzölçümü bakımından yedinci en küçük ve 2020 nüfus sayımına göre 1.377.529 sakiniyle onuncu en az nüfuslu eyalettir. Concord eyalet başkenti, Manchester ise en kalabalık şehridir. New Hampshire'ın sloganı "Özgür Yaşa ya da Öl", Amerikan Bağımsızlık Savaşı'ndaki rolünü yansıtır; takma adı "Granit Eyaleti" ise geniş granit oluşumlarına ve taş ocaklarına atıfta bulunur. ABD başkanlık seçim döngüsünde ilk ön seçimin yapılması ve bunun Amerikan seçim politikası üzerindeki etkisiyle iyi bilinmektedir.
New Hampshire, binlerce yıl boyunca Abenaki gibi Algonkin dili konuşan halklar tarafından iskan edildi. Avrupalılar 17. yüzyılda geldi ve İngilizler en eski yerli olmayan yerleşim yerlerinden bazılarını kurdu. New Hampshire Eyaleti, 1629'da İngiliz Hampshire ilçesinin adını alarak kuruldu. Fransız-Kızıldereli Savaşı'na kadar New Hampshire, İngiliz topraklarının sınırındaydı ve Fransızlara ve Kızılderili müttefiklerine karşı çatışmalara tanık oldu. 1760'larda İngiliz kolonileri ile taç arasındaki gerilimlerin ardından, New Hampshire, 1774'te Fort William ve Mary'nin İngilizlerden alınmasıyla en erken isyan eylemlerinden birine tanık oldu. 1776'da, bağımsız bir hükümet ve eyalet anayasası kuran ilk İngiliz Kuzey Amerika kolonisi oldu. Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi'ni imzaladı ve İngiltere'ye karşı savaşta asker, gemi ve malzeme katkısında bulundu. 1788'de, ABD Anayasasını onaylayan 9. eyalet oldu ve böylece anayasa yürürlüğe girdi. 19. yüzyılın ortalarına kadar New Hampshire, köleliğin kaldırılması hareketinin aktif bir merkeziydi ve ABD İç Savaşı sırasında yaklaşık 32.000 Birlik askerini sahaya sürdü. Daha sonra eyalet, hızlı bir sanayileşme ve nüfus artışı yaşadı ve tekstil üretimi, ayakkabı yapımı ve kağıt üretimi merkezi haline geldi; Manchester'daki Amoskeag Manufacturing Company, dünyanın en büyük pamuklu tekstil fabrikasıydı. Fransız Kanadalılar en önemli göçmen akınını oluşturdu ve New Hampshire sakinlerinin dörtte biri Fransız-Amerikan kökenlidir.
Ülke genelindeki bir eğilimi yansıtarak, New Hampshire'ın sanayi sektörü II. Dünya Savaşı'ndan sonra geriledi. 1950'den beri ekonomisi, finansal hizmetler, gayrimenkul, eğitim, ulaşım ve yüksek teknoloji sektörlerini içerecek şekilde çeşitlendi ve imalat sektörü hala ABD ortalamasının üzerinde. Otoyolların Büyük Boston'a bağlanması ve daha fazla banliyö kasabasının oluşmasıyla nüfusu arttı. New Hampshire, en zengin ve en eğitimli eyaletler arasında yer alıyor ve Massachusetts ile birlikte ülkenin en yüksek İnsani Gelişme Endeksi'ne sahip. Gelir vergisi olmayan dokuz eyaletten biri olup, satış, sermaye kazancı veya miras vergisi bulunmamaktadır ve eğitimi finanse etmek için büyük ölçüde yerel emlak vergilerine güvenmektedir; sonuç olarak, eyalet vergi yükü ülkedeki en düşükler arasındadır. Bu geniş tabanlı vergi eksikliği, eski vali Stephen Merrill tarafından eyaletin düşük vergiler ve yerel kontrol felsefesini tanımlamak için kullanılan "New Hampshire Avantajı" olarak tanıtılmıştır. New Hampshire, en az dindar eyaletlerden biridir ve özgürlükçü eğilimli siyasi kültürüyle bilinir; New England'daki en az solcu eyaletlerden biridir. New Hampshire'de Cumhuriyetçi Parti, 2017'den beri (2019 ve 2020 hariç) eyalet düzeyindeki hükümette üçlü çoğunluğa sahipken, Demokrat Parti Kongre'de federal düzeyde temsilde çoğunluğa sahiptir.
Dağlık ve yoğun ormanlık arazisiyle New Hampshire, rekreasyon odaklı, büyüyen bir turizm sektörüne sahiptir. Doğu Kıyısı'ndaki en yüksek kayak dağlarından bazılarına ev sahipliği yapar ve kış sporları için önemli bir destinasyondur; Monadnock Dağı, dünyada en çok tırmanılan dağlar arasındadır. Diğer aktiviteler arasında sonbahar yapraklarının izlenmesi, göller ve sahil boyunca yazlık evler, Loudon'daki New Hampshire Motor Speedway'de motor sporları ve Laconia'daki Weirs Beach'te düzenlenen bir motosiklet rallisi olan Motosiklet Haftası yer almaktadır. Beyaz Dağ Milli Ormanı, Vermont ve Maine arasındaki Apalaş Yürüyüş Palitikası'nın büyük bir bölümünü içerir ve ziyaretçilerin 1917 metre yüksekliğindeki Washington Dağı'nın zirvesine kadar araçla çıkabileceği Washington Dağı Otomobil Yolu'na sahiptir.

New Hampshire'in kuzeyinde Amerika Birleşik Devletleri'nin Kanada sınırı, güneyinde Massachusetts eyaleti, batısında Vermont eyaleti ve doğusunda Maine eyaleti yer alır. Eyalet güneydoğu köşesinde Atlas Okyanusu kenarında bulunan 29 kilometrelik bir kıyı şeridine sahiptir. Bu kıyı şeridinde Portsmouth ve Hampton Beach gibi turistik kasabalar yer alırlar. Eyaletin en büyük nehirleri Merrimack Nehri ve Connecticut Nehri'dir. New Hampshire'da bulunan Beyaz Dağlar denilen dağ sırası Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğusundaki en yüksek dağ olan 2000 metreye yakın yükseklikteki Washington Dağı'nı barındırır.

New Hampshire eyaleti Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin ilk aşaması olan ön seçimleri ilk yapan eyalettir. Her 4 yılda bir yapılan bu ön seçimler sırasında bütün ABD'nin gözleri New Hampshire'a çevrilir. Bütün büyük partilerin başkan adayları bu dönemde seçim kampanyalarını New Hampshire eyaletinde odaklaştırırlar. Küçük bir eyalet olduğu için bütün seçmenler, başkan adaylarıyla yüz yüze tanışma olanağına sahiptirler. Bu sürece bazen perakende siyaset adı verilir. Bu süreç sonunda başarılı olan adayların prestiji o kadar yükselir ki, o adayların ülke çapında başarılı olmaları şansına çok yüksek gözüyle bakılır.

Eyaletin resmi web sitesi 11 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
NH Resmi Tanıtım Sitesi 17 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

New York, ayrıca New York Eyaleti olarak da anılır, ABD'nin Orta Atlantik ve Kuzeydoğu bölgesinde bulunan eyaletlerinden birisidir. Başkenti Albany, en büyük şehri New York'tur. 62 vilayete sahiptir. 20 milyon kişilik nüfusu ile ülkenin nüfusu en yüksek dördüncü eyaletidir. Nüfusun üçte ikisi New York metropoliten alanında yaşamaktadır. Vermont, Massachusetts, Connecticut, New Jersey ve Pensilvanya ile karadan, Rhode Island ile de sudan komşudur. Ayrıca Kanada'nın Québec ve Ontario bölgelerine uluslararası sınırı vardır.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük şehir olan, ülkenin finans, kültür, ulaşım ve üretim merkezi New York burada bulunmaktadır.

New York genellikle coğrafi açıdan Downstate ve Upstate New York olmak üzere ikiye ayrılır. Downstate, New York şehrini, güney Hudson Vadisi'ni ve Long Island adasını kapsar ve eyaletin nüfus merkezini oluşturur. Çok daha büyük olan Upstate ise eyaletin New York metropoliten alanı dışında kalan kısımlarını belirtir. Kuzeydoğuda Apalaş Dağları devamı olan Adirondack Dağları, güneyde ise Catskill Dağları ile bilinmektedir. Hudson Nehri ve en büyük kolu olan Mohawk Nehri eyaletin en önemli nehirleridir. Bu nehirler dağlık araziyi keserek oluşturdukları vadiler ile eyaletin güney ve kuzeyini birbirine bağlamakta ve New York şehrinde okyanusa dökülmektedir.
New York'un batısı Büyük Göller bölgesine dahil edilmektedir. Ontario ve Erie Gölü'nün bir kısmı New York'a aittir. Niagara Şelaleleri de eyalette bulunmaktadır. Champlain Gölü eyaletteki diğer önemli göldür.

Eyaletin nüfusunun çoğunun yaşadığı Downstate kısmı Köppen iklim sınıflandırmasına göre ılıman dönencealtı iklim (Cfa) etkisi altındadır. Buna karşın eyaletin yüzölçümü açısından büyük çoğunluğunu oluşturan Upstate New York'da karasal iklim (Dfa ve Dfb) hakimdir. Eyaletin Upstate'de yer alan en büyük şehri Buffalo bölgenin ger kalanına göre daha ılımandır. Eyaletin kuzeyinde ve batısında Büyük Göller nedeniyle yoğun göl etkenli kar yağışı gözlemlenir. Bu özellikle Tug Hill adlı bölgede belirgindir.

2020 verilerine göre New York toplamda yaklaşık 20,2 milyon kişilik bir nüfusa sahiptir. Eyaletin nüfusunun büyük çoğunluğu Downstate bölgesinde yoğunlaşmıştır. New York'un en büyük şehri New York City'dir. Şehrin şehir sınırları içerisindeki nüfusu 8,8 milyon olmakla birlikte komşu bölgelere dağılmış metropoliten nüfusu incelendiğinde 20,2 milyona çıkmaktadır. New York metropolitan alanı, Hudson Vadisi ve Long Island başta olmak üzere New York'taki diğer bölgelerin yanı sıra New Jersey, Connecticut ve Pensilvanya'nın bazı kısımlarını da kapsamaktadır. Eyalet içerisindeki metropolitan nüfus 12 milyon civarıdır.
Buffalo şehri çevresinde gelişmiş ve Eire ile Niagara Falls kontluklarını kapsayan 1,1 milyon kişilik nüfuslu Buffalo-Niagara Falls metropolitan alanı, Rochester ver çevresindeki kontlukları kapsayan 1 milyonu aşkın nüfuslu bölge, Albany ve çevresini kapsayan 900 bin nüfusa sahip Capital District ve 600 bin kişinin yaşadığı Syracuse metropolitan alanı eyaletteki diğer önemli şehirleşmelerdir.

Pew Research Center'ın 2014 araştırmasına göre dini açıdan eyaletin %60'ı Hristiyan, %27'si dinsiz, %7'si Yahudi, %2'si Müslüman, %1'i Budist, %1'i Hindu ve %0,5'i diğer dinlere mensuptur. Katolikler ve Protestanlar hemen hemen aynı oranda olup Hristiyanların neredeyse tamamını oluşturmaktadır. İsrail'den sonra dünyanın en büyük Yahudi nüfusu New York şehri ve komşu bölgelere dağılmış bi şekilde New York eyaletinde bulunmaktadır. Protestan nüfusunun hemen hemen yarısı Amerikan Methodist Kilisesi'ne bağlıdır. Amerikan Baptist Kilisesi'ne resmen bağlı Protestan sayısı 203.495 kişi olarak açıklanmıştır. Ayrıca Amerikan Müslümanlar Derneği'ne ait Fatih Camii bulunur. Bunun yanında her dinden ibadethaneler önceden izin alınmaksızın inşa edilebilir.

New York Anayasası'na göre eyalet birbirlerinden bağımsız yargı, yasama ve yürütme organlarınca yönetilmektedir. Valilik ana yürütme organıdır ve vali ile yardımcısı halk tarafından seçilmektedir. 2021'den beri eyaletin valisi Demokrat Kathy Hochul'dur. Eyaletin yasama organı çift meclisli New York Genel Kurulu'dur ve New York Senatosu ile New York Temsilciler Meclisi'nden oluşmaktadır. Meclis 150, senato ise 63 koltuğa sahiptir. Yargı organın başında başsavcı bulunur ve 2019'dan beri Demokrat Letitia James'dir. Ayrıca eyaletin mali işlemleri ve hazinesinden sorumlu saymanı da seçimle gelmektedir. Demokrat Thomas DiNapoli 2007'den beri eyaletin saymanıdır.
Tarihi açıdan New York eyaleti genellikle sosyal konularda ilerici bir tutum izlemiştir. Göçmen hakları, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi gibi konularda dünya ve ABD'de öncü bir konumda yer almıştır. Buna ek olarak New York metropolitan alanı ve Albany'nin çevresinde gelişen Capital District bölgesi eyaletin geri kalanına göre çok daha liberaldir. 2011'de eyalet eşcinsel evliliği yasallaştırmıştır.
20. yüzyılın ortasından itibaren New York ulusal seçimlerde genellikle Demokrat Parti adaylarına oy vermiştir. Barack Obama girdiği iki seçimde de rakiplerine karşı New York'da %25 oydan fazla farkla kazanmıştır. Özellikle eyaletin şehirleşmiş bölgeleri Demokrat Parti'nin kaleleri olarak nitelendirilmektedir. Upstate bölgesindeki kırsal alanlar daha çok Cumhuriyetçi Parti'yi tercih etmektedir. Eskiden şehirlerin hemen dışında yer alan banliyö bölgelerindeki halkın da Cumhuriyetçi ağırlıklı olmasına  rağmen 1990'lardan beri bu bölgelerde de Demokratlar çoğunluk kazanmıştır.
Senato'da DP üyeleri Chuck Schumer ve Kirsten Gillibrand tarafından temsil edilmektedir. Temsilciler Meclisi'nde 27 koltuk hakkı bulunan eyalette 2021 itibarıyla 19 Demokrat ve 8 Cumhuriyetçi milletvekili bulunmaktadır.

New York 62 kontluğa (county) bölünmüştür. New York şehrini oluşturan 5 kontluk dışında diğer kontluklar daha küçük "kasaba" (town) ve "şehirlere" (city) bölünmüştür. Kasabalar ayrıca kendilerini yöneten "köyler" (village) ile yönetimi kasabadan yapılan "mezralar" (hamlet) olmak üzere daha küçük idari yapılanmalar içerebilmektedir. New York şehri kontlukları ise genellikle İngilizce borough olarak adlandırılır. 2009 itibarıyla eyalette 933 kasaba ve 61 şehir vardır. Eyaletteki toplam yerel belediye sayısı 3.400'ü aşkındır.

New York, Lake Placid'de 1932 ve 1980 Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapmıştır. National Football League'de mücadele eden New York Giants, New York Jets ve Buffalo Bills New York kökenlidir. Ayrıca Major League Baseball liginde yer alan New York Yankees ve New York Mets de eyalete özgüdür. National Hockey League'de New York Rangers, New York Islanders ve Buffalo Sabres yer almaktadır. New York Knicks ve Brooklyn Nets NBA'de mücadele etmektedir.

Nike, Inc. (/ˈnaɪki/); Amerika Birleşik Devletleri merkezli, önde gelen spor ayakkabı, spor giysi ve spor aksesuarları tasarımcısı ve pazarlayıcısı şirket ve bu ürünlerde kullanılan markadır. Phil Knight ve Bill Bowerman ortaklığıyla ilk kurulduğu zamanda adı Blue Ribbon Sports idi. Daha sonra firmada çalışan ve kendi de bir koşucu olan Jeff Johnson tarafından, bir gece rüyasında Yunan mitolojisinin Zafer Tanrıçası Nike'ı görmesiyle firma adı değişir ve Nike olur. Air Jordan ve Nike Golf gibi alt markalarının yanı sıra, Converse gibi bağımsız markaların da sahibidir.

Şirket, üretiminin tamamına yakınını Uzak Doğu Asya'daki üretim evlerinde yaptırtmaktadır ve kendine ait tek üretim evinde de spor ayakkabıların hava tabanlarını üretmektedir. Şirket dünya çapında 73.100 (2018) çalışana sahiptir ve (2007) yılında 10,9 Milyar € net cirosunun olduğunu açıklamıştır. Nike, pek çok futbol takımına ve ulusal takıma sponsor olarak, futbol dünyasına ağırlığını koymaya çalışmaktadır. Paris Saint-Germain FC ve Barcelona öne çıkan sponsorluklarıdır. Dünyanın en bilinen markalarından olan Stanford Üniversitesi'nde MBA yapan Phil Knight tarafından 1971 yılında kurulan Nike'ın Swoosh denen ünlü simgesi, Carolyn Davidson adlı bir üniversite öğrencisi tarafından 35 dolara çizilmiştir. Simgenin getirdiği olağanüstü başarı üzerine, 1983 yılında Carolyn Davidson'a, kamuoyuna açıklanmayan bir miktarda şirket hissesi verildiği açıklaması yapılmıştır. Ayrıca Swoosh simgesi, orijinal olan Siyah renginden başka birçok renkte de yaptırılmaktadır.
Nike, Brezilya, Fransa, Hırvatistan, İngiltere, Hollanda, Polonya, Portekiz, Türkiye ve diğer bazı millî takımların; kulüplerden de Atlético Madrid, Paris Saint-Germain, Chelsea, Roma, Internazionale, Barcelona, Liverpool ve Tottenham Hotspur gibi kulüplerin formalarını üretmektedir.

Tommy Hilfiger

Ontario, Amerika Birleşik Devletleri'nin Oregon eyaletinde yer alan ve Malheur ilçesinde yer alan bir şehirdir. Şehrin nüfusu 26 Kasım 2009 tarihinde toplam nüfusu 11.366'dır.

15 Mart 2010 tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 11.366 kişi, 4.275 ev ve 2.678 aileden oluştuğu tespit edilmiştir. Şehirdeki nüfus dağılımının ise de  %64,0 Beyaz, %33,0 Afrikan Amerikan, %0,1 Yerli Amerikan, %1,2 Asyalı, %0,6'sının ise de diğer halklardan oluştuğu tespit edilmiştir.

1 Nisan 2000 tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre şehrin nüfusunun 10.985 kişi, 4.084 ev ve 2.634 aileden oluştuğu tespit edilmiştir. Şehirdeki nüfus dağılımının ise de  %64,0 Beyaz, %33,0 Afrikan Amerikan, %0,1 Yerli Amerikan, %1,2 Asyalı, %0,6'sının ise de diğer halklardan oluştuğu tespit edilmiştir.

Şehrin resmi web sitesi22 Nisan 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Altun Dağları, (Altun Şan, Altun kan, Altun xan, Altyntag, Altin tağ veya Altın dağ) (Çince: 阿尔金山; Aerjinshan) batı tarafının büyük bir kısmı olan Nanşan sıradağlarının bir parçası olup, tahminen 700 km uzunluğunda ve 200 km eninde, güneydoğu ve doğu Sincan Uygur Özerk Bölgesinden Qinghai ve Gansu Eyaletlerine kadar uzanır. Güney'den Altun dağları Kunlun dağlarının orta parçası, ayrıca batı ve kuzey'den Tarım Havzası ve Taklamakan Çölüne kadar uzanır. Güneybatı'da karlarla kaplı tepeleri 6100 metre, buna karşın ortalarda incelip ortalama 4000 metre ve Nanşan'a yaklaştıkça ortalama 5000 metreye kadar yükselir.
Kâşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk'te;
Çurçan'ın güneydoğusunda "التون قان Altun kan" "Uygur iline yakın bir dağ adı." şeklinde tanımlamış, ayrıca bu dağın ismi ile ilgili bir de hikâyesi yazılıdır.

Altun Dağları için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft

Bosten Gölü veya Bağraş Gölü (Çince: 博斯滕湖, Pinyin: Bósīténg Hú; Uygurca: باغراش كۆلى, Baƣrax Kɵli, Bağraş köl), Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde, Bayangolin Moğol Özerk İlinde Korla şehrinin 57 km kuzey doğusunda, Bağraş İlçesi toprakları içinde ve Orta Asya'nın en büyük gölüdür. Deniz'den yüksekliği ortalama 1,048 metredir.
Bosten Gölü'nün en önemli yüzde 83'ü varan su kaynağı Kaydu Nehri'dir.
Kaşgarlı Mahmud, Türk Dili'nin en eski ve değerli sözlüklerinden Divân-ı Lügati't-Türk'te;
"يلدزكول Yolduz köl" "Küçe, Kinğüt ve Uygurlar sınırında bulunan bir göl." olarak tanımladığı bu göldür.

1957 yılında Rus mühendis Jida, gölün dibine deneme burgu yapmış ve gölün 4000 yıl önce oluştuğunu tahmin etmiştir. Çinli Li Daovuan unvanı Shui Jin Zhu ölümünden önce Milattan sonra 527 yılında şimdiki gölün yerinde sadece bataklık bir bölge olduğunu yazmıştır. Qing Hanedanı Jiaqing (Çince: 嘉慶, Mançu: Saicungga fengšen) zamanında (1798–1820) Xu Song gölün etrafını gezer ölçüm yapar. O zamanlar göl, 138 km uzunlukta, 23 km genişlikte ve 16 metre derinlikte, çevresi bataklıkla kaplıymış.

Bosten Gölünde, (Abbottina rivularis), (Abbottina rivularis), Sazangiller Cyprininae alt-familyasından (Ctenopharyngodon idella), (Cyprinus carpio haematopterus), Mersin balığıgiller'den Sibirya mersin balığı (Acipenser baerii baerii), (Diptychus maculatus) ve Aspiorhynchus laticeps gibi tatlı su balık türleri yaşar.

Bosten Gölü, bol balık bulunması, etrafının bataklık ve sulak oluşu nedeniyle bu bölgede önemi büyüktür. Bosten Gölü ve Kaydu Nehri ile birlikte Yenci Havzasındaki ortalama 100.000 hektar alan tarla ve bahçeler sulanır. Yıllık buharlaşma ortalama 2,902 milimetredir. Verilen demeçlere göre 1964 yılında 1. Aralık ile 28. Şubat arasında 5 milimetre ve 1. Haziran ile 31. Ağustos arasında 10 mm yağmur yağmıştır, ortalama sıcaklık Ocak ayında −10 °C ve Haziran'da + 28 °C; yıllık ortalama sıcaklık 9,5 °C'dir.

Bosten Gölünün isim kökeni bir neden bilimi (Etiyoloji) söylentisine bağlanır ve şöyle açıklanır; önceleri Yenci Havzasında böyle bir göl yokmuş sadece büyük bir bozkır'da  bir birbirlerini çok seven genç bir çift yaşarmış, oğlanın ismi Bosten kızın ismi de Gaya, fakat bir gün Gökteki Yağmurtanrısı kızı kaçırıp kendi karısı yapmak ister, bunu gören Bosten onunla savaşır ve yener, fakat o çok bitkinlikten ölür. Bunu gören Gaya çok üzülür ve ağlar ve hep ağlar. Gaya'nın göz yaşlarından o bozkır bir göle dönüşür. Bu çifti anmak için gölün ismine Bosten Gölü denilmiştir.

Çin 1. Nisan 1960 yılında Lop Nur Nükleer test bölgesini, 100 km Bosten Gölünün güneydoğusundaki Qinggir'de Kuruk Dağlarında, dünyanın en büyük nükleer test alanını (100.000 km²) yapmıştır. Burada 1964 ve 1996 yılları arasında toplam 45 yerüstünde (en son 16. Ekim 1980) ve yeraltında atom bombasının denemesi yapılmıştır. Üs, bir Havaalanı ve yeni yerleşim birimi (马兰公安管区) denilen Uxxaktal beldesinin batısında Hoşut İlçesinde bulunur. Yerüstünde yapılan Atom bombası denemeleri sonucunda güneybatı Sincan'da yaşayan yerel halkta anlaşılmaz hastalıklar göze çarpmıştır, Çin yöneticileri verdikleri demeçlerde, o insanların atomik radyasyon sonucunda hastalanmadıklarını açıklamışlardır. Şimdi Lop Nur Nükleer test alanı, çok sıcak ve yüksek atomik radyasyonlu artıklar için geçici depo veya son depo olarak kullanılmaktadır.

Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Hedin, Sven: Die geographisch-wissenschaftlichen Ergebnisse meiner Reisen in Zentralasien 1894–97 (Ergänzungsband 28 zu Petermanns Mitteilungen), Gotha 1900. (Almanca)
Yuri Bregel: An Historical Atlas of Central Asia. Brill, Leiden 2003, ISBN 90-04-12321-0. (İngilizce)

Bosten Gölü için uzaydan görüntü siteleri: Google, Yahoo, Microsoft
Seespiegelschwankungen des Bosten-Sees (Almanca)
Climatic variability in arid central Asia over the last 2000 years documented by Bosten Lake, China. pdf (İngilizce)

Lop Nur (Çince: 罗布泊; pinyin: Luóbù Pō; Uygurca: لوپنۇر), Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bulunan bir eski bir tuz gölüdür. Göl, bölgenin güneydoğu kesiminde Taklamakan ve Kumdağ çölleri arasında yer almaktadır.
Tarım Nehri ve Shule Nehri'nin boşaldığı göl, bir zamanlar Tarım Havzası'nda 10.000 km²'yi aşan tarihî buzul sonrası Tarım Gölü'nün son kalıntısıdır. Hidrolojik olarak kapalı havzadır. Göl, 1928'de yüzölçümü 3.100 km² olarak ölçülmüş olup gölü beslenen akarsu akışını engelleyen baraj inşaatları nedeniyle neredeyse kurumuştur ve yalnızca küçük mevsimlik göller ve bataklıklar oluşabilmektedir.

Lop Nur, nükleer deneme bölgesi olarak kullanılmış olup 1990'ların ortalarında bu bölgede potaş keşfedilmesinden bu yana, aynı zamanda büyük çaplı bir maden işletmesine de ev sahipliği yapmaktadır.

Lop Nur Çölü
Oluşumlarına göre Türkiye'nin gölleri listesi
Türkiye'deki göller

Map of the Lop Nur nuclear test facility 13 Mart 2016 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lop Nor Nuclear Weapons Test Base 27 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Lop Desert
Surveying the Lop Nor 14 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Salt Fields in Former “Wandering” Lake Lop Nur, China - May 13th, 2009 - Earth Snapshot 7 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Downloadable article: "Evidence that a West-East admixed population lived in the Tarim Basin as early as the early Bronze Age" Li et al. BMC Biology 2010, 8:15. [1] 27 Nisan 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Mançurya (Mançuca:  Manju; Çince (basitleştirilmiş): 满洲; Çince (geleneksel): 滿洲; pinyin: Mǎnzhōu; Rusça: Маньчжурия; Moğolca: Манж), Doğu Asya'da bugünkü Çin'in kuzeydoğu bölgesi ve Rusya'nın Primorski bölgesini kapsayan tarihî bir bölge.
Batısında İç Moğolistan, güneyinde Çin, kuzeyinde Doğu Sibirya, güneydoğusunda Kore bulunur. Amur Nehri kuzeyinde, Sarıdeniz güneyinde bulunmaktadır. En önemli bölümü Güney Mançurya'dır. Güney Mançurya büyük bozkırlar ile kaplıdır. Mançurya adını bölgenin yerli halkı olan Mançulardan almıştır.

19. yüzyılın sonuna değin Mançurya, Avrasya düzlüklerini geçerek Volga'dan Kore Yarımadası'na giden göçebe halklarının izlediği yolun doğudaki son durağıydı. MÖ 1000'den kalma Çin kaynaklarında bazı Mançuryalı kabilelerden söz edilir. Mançurya'nın bir bölümü, Han hanedanı döneminde (MÖ 206-MS 220), fethettikleri toprakları askeri komutanlık bölgelerine ayıran Hanların egemenliği altına girdi. Hanedanın çöküşünü izleyen karışıklık döneminde, Çinlilerin Mançurya üzerinde egemenlikleri zayıfladı.
Sui (581 - 618) ve Tang (618 - 907) hanedanları döneminde Çin, Mançuryanın güney kesiminde ancak sınırlı bir denetim kurabildi. Mançurya'nın kırsal kesiminde yaşayan Tungular 7. yüzyıl sonlarında, bağımsızlıklarını ilan ederek 712'de Pohai Krallığı'na dönüşecek olan Zhen Krallığı'nı kurdular(698). Bugünkü Jilin yönetim bölgesinin bulunduğu toprakları merkez alan Pohai Krallığı, bugünkü Mançurya'nın hemen tümünü ve Kuzey kore'yi kapsayan bir bölgeyi denetim altına aldı. 907'de Tang hanedanının çöküşünden sonra Mançurya yavaş yavaş Kitan adıyla bilinen Moğol kökenli  bir halkın denetimine girmeye başladı. Güneyde Çinlileri, batıdaysa Türkleri geriletmeyi başaran Kitanlar, 926'da Pohai Krallığı'nı devirdiler. Liao hanedanı döneminde güçlerinin doruğuna ulaşarak Mançurya'nın hemen tümünü, Kuzey Kore'yle Kuzey Çin'in bir bölümünü ve Moğol Platosunun büyük bölümünü kapsayan bir bölgeyi denetimleri altına aldılar.
11. yüzyılın sonlarında Kitan İmparatorluğu bir gerileme dönemine girdi ve imparatorluğa bağlı halklar sık sık ayaklanmaya başladı. Bu ayaklanmaların en önemlilerinden birini Liao topraklarının dışında yaşamakla birlikte Liao sarayına vergi veren Ruzhenler başlattı.
1115'te Ruzhenlerin önderi Aguda'nın Jin Krallığı'nın kurulduğunu ilan etmesi, Kitanların bölgedeki tüm güçlerini yitirdiğini ortaya koyuyordu. 1125'te Çindeki Song hanedanının yardımıyla Liao İmparatorluğu'na son veren Jinler daha sonra Songlara karşı mücadeleye giriştiler ve 1127'de Song başkentini yağmaladılar. Songlar bunun üzerine güneye çekilerek Güney Song Hanedanı adıyla varlıklarını sürdürdüler. Jinler ise işgal ettikleri Song topraklarını ihlak etmeye karar verdiler ve başkentlerini Mançurya'dan Yanging'e (bugün Pekin) taşıdılar. Ama bu tarihten sonra askerî güçlerini yitirmeye başladılar.
1211'de, Cengiz Han'ın önderliğindeki Moğol kuvvetleri Jin topraklarını istila etti. 1234'e doğru Moğolların güneydeki Song Hanedanı'yla kurduğu ittifak sonucu Jin Hanedanı yıkıldı. Moğollar daha sonra bütün Mançurya'yı işgal ederek yöreyi Liaoyang adını taşıyan tek bir yönetim bölgesi haline getirdiler. 1280'de de Çin'in fethini tamamlayarak Yuan hanedanını kurdular. Ama zamanlar Moğolların set yönetimi Çinliler arasında bir dizi ayaklanmaya yol açtı ve 1368'de Yuan hanedanı devrildi. Ardından Ming adını taşıyan yeni bir Çin hanedanı kuruldu ve Moğolların bölgeden sürülmesiyle Liaodong yeniden Çinlilerin denetimi altına girdi.
Moğollar 15. ve 16. yüzyıllarda yeniden toparlanarak Çin sınırına saldırılar düzenlemeye başladılar. Bu saldırılar sonucunda Ming hanedanının Mançurya'daki konumu giderek zayıfladı ve Ruzhenler 17. yüzyılda Ming egemenliğini tehdit eder duruma geldiler. Sonunda Jianzhou imparatorluğu kurmayı başardılar. 1583'ten başlayarak bölgeye bir dizi sefer düzenleyen Nurhaçi, sonunda bütün Ruzhen kabilelerini denetimi altına aldı ve 1616'da han ilan edildi. Nurhaçi, Ruzhen halkında imparatorluğun büyüklüğü duygusunu yeniden canlandırmak amacıyla Qin adını verdi. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Abahay, ülke sınırlarını genişletmeyi sürdürdü. Abahay 1643'te öldüğünde Mançu orduları doğuda Kore'ye, kuzeyde Amur ve Ussuri vadilerine, batıda İç Moğolistan'a, güneyde de Çin Seddi'ne dayanmıştı. Abahay, halkına Mançu adını verdi ve hanedanı Qing olarak değiştirdi. Mançular 1644'te Pekin'e girerek kendi hükümdarlarını Çin imparatoru ilan ettiler. Qing (Mançu) hanedanının Çin'deki egemenliği 1911/12'ye değin sürdü. Liao Ovası'nı yaklaşık bin yıl önce sömürgeleştirmeye başlamalarına ve bölgeyi kültürel bakımdan etkileri altına almak için büyük çaba göstermelerine karşın Çinliler Kuzey Mançurya'da tutunamamışlar ve bu yöre, daha çok çeşitli kabilelerin yaşadığı bir bölge olarak kalmıştı. Qing hanedanı bölge ekonomisini canlandırabilmek amacıyla Çinlilerin Liaodong'a göçünü destekledi. 1688'den sonra Çinlilerin bölgeye göçüne bazı sınırlamalar getirildiysede Mançurya'yı tecrit politikasına çok geçmeden son verildi ve Rus birliklerinin doğuya doğru ilerlemesi üzerine, Amur Vadisi'ndeki dağınık Mançu garnizonları Çin askerleriyle desteklendi. Öte yandan, bütün kısıtlamalara karşın, Mançurya'nın doğal kaynakları topraksız köylüleri sürekli kendine çekti. Qing hükûmetinin Jilin'le Heilongjiang'da ki işlenmemiş toprakları planlı olarak yerleşime açtığı 19. ve 20. yüzyıllarda Çinlilerin bölgeye göçü doruk noktasına ulaştı. Bölgedeki Çinli nüfusun artması, önceleri yalnızca kendi gereksinimlerini karşılayabilen Mançurya'nın uluslararası bir ticaret merkezi durumuna gelmesinde önemli rol oynadı. Bu uygulamaların sonucunda Mançular zamanla Çinli nüfus içinde eridiler.

19. yüzyılın sonlarına doğru, başta Rusya ve Japonya olmak üzere çeşitli güçler Mançurya'yı ele geçirmek için birbirleriyle mücadeleye giriştiler. Rusya ve Japonya arasında Mançurya konusundaki ilk anlaşmazlık Liaodong Yarımadası'nın denetimi konusunda çıktı. Birinci Çin-Japon Savaşı'ndan (1894-95) zaferle çıkan Japonya, Çin'den Liaodong Yarımadası'nın kendisine verilmesini istedi. Ama Fransa'yla Almanya'dan destek alan Rusya'nın müdahalesiyle Japonya bu talebinden vazgeçmek zorunda kaldı. Öte yandan Rusya yıldırma ve entrika yoluyla Çin'den Dairen (Lüda) limanı ve Port Arthur (Lüshun) Doğu Çin Demiryolu'nu birleştirecek bir demiryolu inşa etme hakkını elde etti ve Liaodong Yarımadası'nı 25 yıllığına kiraladı. Rusya ve Japonya'nın Mançurya ve Kore üzerindeki çıkarlarının çatışması 1904-05 Rus-Japon Savaşı'nın patlak vermesine yol açtı. Bu savaşın sonunda yenilgiye uğrayan Rusya, Güney Mançurya'daki tüm haklarını Japonya'ya devretmek zorunda kaldı.
Mançurya 1911 Çin Devrimi'nden sonra askeri yardım karşılığında Japonlara geniş ayrıcalıklar tanıyan Zhang Zuolin adlı bir savaş ağasının denetimi altına girdi. 1915'te Japonya'nın Çin'e sunduğu Yirmi Bir Talep adlı ünlü belgeyle, Çin, Japonya'nın Guangdong bölgesindeki (Liaodong Yarımadası'nın ucunda) kira süresini 99 yıl uzatmak ve Japonlara Mançurya'da uzun süreli hukuksal ve ticari ayrıcalıklar tanımak zorunda kaldı. Çin iç savaşı sırasında Japonlar Guandong, ordusunun desteğiyle Güney Mançurya'yı denetimleri altına aldılar.
Zhang Zuolin'in 1928'de öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Zhang Xuehiang, Japonların uyarılarına aldırış etmeyerek Nanjing'deki milliyetçi hükûmetle ittifak kurdu. Bunun üzerine Japon birlikleri 18 Eylül 1931'de Shenyang kentindeki Çin kışlasına saldırdılar ve ertesi gün kenti ele geçirdiler. Sonraki beş ay içinde bütün Mançurya'yı işgal eden Japonlar 9 Mart 1932'de Mançurya'daki üç tarihsel yönetim bölgesini bir araya getirerek Mançukuo adlı bir kukla devlet kurdular. Eski Çin İmparatoru Puyi, Tianjin'den Mançurya'ya getirilerek önce "baş yönetici", ardından da imparator yapıldı. Kâğıt üzerinde Çin'in denetiminde bulunan Mançukuo hükûmeti, gerçekte Mançurya'yı Asya'da izleyecekleri yayılmacı politika için bir üs haline getirmek isteyen Japonya'nın sıkı denetim ve gözetimi altındaydı. Japonlar bölgedeki bütün önemli sanayi kollarının yönetimini üstlenerek II. Dünya Savaşı sonuna doğru Mançurya'yı Çin'in en sanayileşmiş bölgesi durumuna getirdiler. Mançurya, 1932'den 1945'e değin Japonya'nın yönetimi altında kaldı. Mançurya'nın düşmesinden sonra çok sayıda Mançuryalı asker ve silahlı sivil yeraltındaki Çinli komünistlerle işbirliği yaparak Japonya'ya karşı bir gerilla hareketi örgütledi.
Şubat 1945'teki Yalta Konferansı'nda Sovyet lideri Stalin, Sovyetlerin Pasifik Savaş'ına girmesi karşılığında Rusya'nın Mançurya üzerindeki bütün eski hak ve ayrıcalıklarının yeniden tanınmasını talep etti. Bu isteği Müttefik devlet başkanları tarafından derhal kabul edildi. Sovyet birlikleri Mayıs 1945'te Avrupa'dan Asya'ya doğru ilerlemeye başladı. 8 Ağustos'ta Japonya'ya savaş ilan eden Sovyetler Birliği, 9 Ağustos'ta Mançurya'ya saldırdı. Savaş 14 Ağustos'ta sona erdi. 16 Ağustos'ta Mançukuo imparatoru Puyi Ruslar tarafından tutsak alındı. Sovyet birlikleri, Mançurya'yı fethedilmiş bir toprak gibi görerek, bölgedeki gıda maddelerine, altın külçelerine, sanayi makinelerine ve başka mallara el koymaya başladılar. Sovyet ordusunun koruması altındaki Çinli komünist gerillalar Kuzey Çin'deki komünist birlikleriyle birleşerek Birleşik Demokratik Ordu'yu kurdular ve Mançurya'nın büyük bölümünü ele geçirdiler. Kuomintang birliklerinin Mançurya'daki yenilgisi kesinleşti.
Komünist yönetimin Mançurya ekonomisini yeniden canlandırma çalışmaları 1946'da toprak reformuyla başladı. 1949 sonuna gelindiğinde Mançurya topraklarının tamamı köylüler arasında yeniden paylaştırılmış ve böylece toprak ağalarının gücü kırılmıştı. Komünistlerin sanayi alanındaki ilk işi ise yöreyi önemli bir sanayi merkezi haline getirmek için bölgedeki  fabrikaları yeniden kurmak oldu. 1953-57 arasındaki I. Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde, sanayi yatırımlarının büyük bölümü Mançurya'ya ayrıldı. Ağustos 1949'da, Mançurya'da bazı yönetsel düzenlemelere gidilerek Kuzeydoğu Halkı Hükûmeti kuruldu ve Kuzeydoğu bölgesinin yöneticiliğine Gao Gang getirildi. Ma

Palearktik biyocoğrafik bölgesi ya da Palearktik ekozon, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika'yı içine alan bölge. Güney çöl kuşağına kadar uzanır. Büyük Sahra, Arabistan ve İran çölleriyle Çin bu bölgenin içindedir. Wallace'ye göre dört alt bölgeye ayrılır:
1 - Avrupa Bölgesi: İspanya, İtalya, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan hariç geriye kalan Avrupa'yı Ural dağlarına kadar içine alan bölgedir.
2 - Akdeniz Bölgesi: Afrika kıtasının ve Arap yarımadasının yengeç dönencesi üzerinde kalan kısmını, Fransa hariç Akdeniz ülkelerini, İran'ı, Azerbaycan'ı, Kafkasları, Karadenizin Romanya ve Ukrayna kıyıları dışında kalan kısımlarını içine alan bölgedir.
3 - Sibirya Bölgesi: Asya kıtasının Himalayalar, Çin Seddi, Japonya, İran ve Azerbaycan'ın dışında kalan kısmıdır. Hazar Denizi tamamı ile bu bölgededir.
4 - Mançurya Bölgesi: Çin'i ve Kore'yi içine alan kısım.
Avrupa ve Akdeniz Bölgesi ise birlikte Batı Palearktik (E. Mayr) bölgeyi oluşturur. Batı Palearktik bölge özellikle ornitoloji (kuş bilimi) bilimi için çok önemli bir yere sahiptir.

Sayan Dağları (Tuvaca: Саян даглар; Rusça: Саяны; Moğolca: Соёоны нуруу - Sayanı/Soyony nuruu), Göktürk Kağanlığı devrindeki adı : 𐰚𐰇𐰏𐰢𐰤 Kögmen Dağları) Moğolistan'ın kuzeybatısında, Sibirya'nın güneyindeki sıra dağlardır.

Rusya-Moğolistan sınır hattında yer alan sıra dağlardır. Tuva'nın kuzeyi, Buryatiya'nın batısı ve Krasnoyarsk ile İrkutsk'un ise güneyini oluşturur. Sayan dağları kabaca bir yay oluşturur kuzeye konveks olarak ve batıda Altay dağlarından doğuda Baykal Gölü'ne uzanır. Güneyde Khamar-Daban adlı Transbaykalya dağ sırasıyla buluşur. Sayan dağları kabaca iki parçadan oluşur: Doğu sayanlar, Batı sayanlar olarak tanımlanan bu parçalar farklı jeolojik tarihe sahip olup merkezde bir araya gelirler. Doğu dağ sırası daha yüksektir ve Mönk Sarıdağ zirvesi 3492 metreye ulaşır. Altay-Sayan dağ sistemi coğrafi anlamda çok önemli bir bölgeyi oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda ekolojik ve biyolojik anlamda da bir dünya hazinesidir. İklim ve yer şekillerinin çeşitliliğini gösteren bu bölge orman, dağ ormanı, orman-bozkır, bozkır, çöl-bozkır, tatlı su-nemli topraklar gibi pek bitkisel ortamdan oluşur ve coğrafi olarak Sibirya taygası ve Orta Asya steplerini ayırır. Dünyanın el değmemiş sayılı ekolojik bölgelerinden biri olan sayan dağları çam, karaçam ve köknar ağaçlarından oluşan balta girmemiş orman varlığına sahiptir, bölgenin yüzde 39'u vejetatif olarak zengin bir kısım oluşturur. Dünyanın en büyük 10 nehri'nden ikisine hayat veren de Altay-Sayan dağ sırasıdır: Bb ve Yenisey nehirleri. Kabaca 5.5 milyon km'lik su boşaltma havzasına sahip iki büyük nehirler örtüşen bir bölgededir. Bu nehirlerin asıl kaynağı 49 km^3 hacmindeki kalıcı buzullarıdır. Bölge sadece nehirlerce değil göllerce de zengindir, zira 27 bin üzerinde irili ufaklı göle sahiptir. başlıca göller; Khuvsgul, Uvs ve Teletskoe'dir. Liken, yosun ve 3500'ü bulan damarlı bitki varlığı bölgenin iklimsel toleransı hakkında fikir verebilmektedir. Flora olarak zengin bölge aynı zamanda 680 omurgalı canlıya ev sahipliği yapmaktadır. 77 balık, 143 memeli, 425 kuş ve 25 sürüngen türü bu eko bölgede yaşamaktadır ve bunların 39'u endemiktir.

Altay-Sayan dağ sistemi ilk olarak prekambriyen dönemin sonuyla paleozoik dönem içinde kıvrım mekanizmasıyla oluştu ve yaklaşık 300 milyon yıl önce deformasyona uğrayarak yok oldu. 250 milyon sene evvel Mezozoyik başında yeniden kıvrım etkisiyle oluşan dağ sistemi, yaklaşık 80 milyon yıl önce yok oldu. son oluşum senozoyik dönem içinde etkin konverjan (yaklaşan) levha hareketleri sayesinde başlamış ve dağ sistemi son kez oluşmuştur. Günümüzdeki şeklini almasıysa erozyon, buzul aşındırması ve çeşitli deformasyonlarla oluşmuştur. Özellikle buzullar jeomorfolojik pek çok etki bırakmıştır. Geç Pleyistosen dönemi içinde buzul etkisi, vadiler aşındırmış ve morenler, kaba taneli çökeller ve buzul gölleri bırakmıştır.

Abakan akarsuyu
Ergaki
Sibirya coğrafyası
Mana akarsuyu
Minusinsk Çöküntüsü
Tuva havzası
Altay-Sayan bölgesi

Tuva -Sayan dağları
Sayan dağları fotoğraflar1 Ekim 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Sven Anders Hedin (19 Şubat 1865 Stockholm - 26 Kasım 1952, Stockholm), İsveçli kâşif, coğrafyacı, topoğraf, jeopolitikçi, fotoğrafçı, gezi yazarı ve illüstratördür.

Asya'ya dört gezi yapan, bir ara İstanbul'da da bulunan İsveçli gezgin, seyyah, kâşif ve coğrafyacıdır. Son büyük gezginlerden olan Hedin'in Asya Seyahatnameleri, bu alanın klasiklerinden kabul edilir.
Son büyük kâşiflerdendir. Kitabında, 1880'ler ve 1900'lerin arasında Asya ve Avrupa üzerinden yaptığı yolculuğunu anlatır. Hedin seyahatlerinde, İstanbul, Kafkasya, Tahran, Mezopotamya (Irak), Kırgız halkının topraklarını, Hindistan, Çin, Rusya'nın Asya topraklarını ve Japonya'yı ziyaret etti.
1931 yılından itibaren 1952 yılında ölümüne kadar, Stockholm'de yaşadı. 26 Kasım 1952'de hayatını kaybetti. Hedin, İsveç kraliyet üyeleri, İsveç hükûmeti, İsveç Akademisi ve diplomatik hizmet temsilcilerinin katılımı ile 1 Aralık 1952'de düzenlenen törende Stockholm'de ki Adolf Fredrik kilisesinin mezarlığına defnedilmiştir.

Yardang

Ayrışma, çözünme veya günlenme, yerkabuğunu oluşturan kayaçların yüzey kısımlarında fiziksel ve kimyasal etkenlerle meydana gelen değişimlerdir. Bu etkenlerin yanında atmosferdeki gazlar, sıcaklık, su, organizmalar da ayrışmada etkilidir.

Ayrışma ile ilgili iki önemli sınıflandırma vardır. Bunlar; fiziksel ve kimyasal ayrışmadır. İkisi de bazen biyolojik bileşenleri içerir. Mekanik veya fiziksel ayrışma, su, buz, sıcaklık ve basınç gibi atmosferik durumlarla direkt olarak etkileşimle toprak ve kayalarda bozulmaları kapsar. İkinci sınıflandırma, kimyasal ayrışma ise, atmosferik kimyasalların direkt olarak etkisiyle ya da kayalar, topraklar ve minerallerin parçalanmasında biyolojik ayrışma olarak bilinen biyolojik olarak üretilen kimyasalları içerir. Fiziksel ayrışma, çok kuru ve çok soğuk ortamlarda oluşurken, kimyasal reaksiyonlar çok sıcak ve ıslak iklimlerde daha yoğundur. Ancak, her iki ayrışma aynı anda meydana gelirse, birbirini hızlandırır. Örneğin, fiziksel sürtünme parçacıkların boyutunu azaltır ve bu nedenle yüzeylerini hızlandırır ve böylece onları hızlı kimyasal reaksiyonlara daha duyarlı hale getirir. Çeşitli maddeler, birincil mineralleri (feldspatlar ve mikalar) ikincil minerallere (killer ve karbonatlar) dönüştürmek ve bitki besin elementlerini çözülebilen formlarda serbest bırakmak için uyum halinde hareket ederler. Kaya parçalandıktan sonra kalanlar organik materyaller ile birleşince toprağa dönüşür. Toprağın mineral içeriği ana materyal tarafından belirlenir. Bu nedenle, tek bir kaya türünden türetilen bir toprak, verimlilik için gerekli olan bir veya daha fazla mineral eksikliği gösterebilirken (kristalin, buzul veya alüvyon çökeltilerinde olduğu gibi) kaya türlerinin karışımından çıkan bir toprak genellikle daha verimli toprağa neden olur. Buna ek olarak, Dünya'nın birçok yeryüzü şekilleri ve manzarası, erozyon ve yeniden birikme ile birleşen hava olaylarının sonucudur.

Yaşlandırma süreçleri söz konusu olduğunda, genellikle aşağıdakiler arasında kabaca bir ayrım yapılır:

Fiziksel süreçler - çoğunlukla, çeşitli nedenlere sahip olabilen, aynı parçanın münferit bileşenlerinin hacmindeki artışın bir sonucu olarak kaya yapısının mekanik olarak zayıflaması veya tahrip olması.
Kimyasal süreçler - kaya yapısının tek tek veya tüm bileşenlerinin ayrışması.
Biyolojik süreçler - canlıların faaliyetlerinin kaya zayıflatıcı etkileri.

Kimyasal ayrışma, kayaların bileşimini değiştirir ve genellikle su, çeşitli kimyasal reaksiyonlar oluşturmak için minerallerle etkileşime girdiğinde onları dönüştürür. Kimyasal ayrışma, kayanın mineralojisi yakın yüzey ortamına uyum sağladığı için kademeli ve devam eden bir süreçtir. Kayanın orijinal minerallerinden yeni veya ikincil mineraller gelişir.
Kimyasal ayrışma: oksidasyon; hidroliz, hidratasyon, karbonasyon gibi yollarla gerçekleşir.
Kimyasal ayrışma, su ve oksijenin varlığı gibi jeolojik ajanların yanı sıra mikrobiyal ve bitki kökü metabolizması tarafından üretilen asitler gibi biyolojik ajanlar tarafından arttırılır.
Dağ bloğunun yükselmesi süreci, yeni kaya katmanlarının atmosfere ve neme maruz bırakılmasında önemlidir ve önemli kimyasal aşınmanın meydana gelmesini sağlar; Ca2 + ve diğer iyonların yüzey sularına önemli ölçüde salınması meydana gelir.

Yağış asidiktir çünkü atmosferdeki karbondioksit yağmur suyunda çözünerek zayıf karbonik asit üretir. Kirlenmemiş ortamlarda yağış pH'ı 5,6 civarındadır. Asit yağmuru, atmosferde kükürt dioksit ve nitrojen oksitler gibi gazlar bulunduğunda meydana gelir. Bu oksitler, daha güçlü asitler üretmek için yağmur suyunda reaksiyona girer ve pH'ı 4,5 veya hatta 3,0'a düşürebilir. Sülfür dioksit, SO 2, volkanik püskürmelerden veya fosil yakıtlardan gelir, yağmur suyunda sülfürik asit haline gelebilir ve bu da üzerine düştüğü kayalarda çözelti ayrışmasına neden olabilir.
Bazı mineraller, doğal çözünürlükleri, oksidasyon potansiyeli (pirit gibi demir açısından zengin mineraller) veya yüzeysel koşullara göre kararsızlık nedeniyle, asidik su olmadan bile doğal olarak çözünme yoluyla ayrışacaktır.
İyi bilinen çözelti ayrışma süreçlerinden biri, atmosferik karbon dioksitin çözelti ile hava etkisine yol açtığı süreç olan karbonat çözünmesidir. Karbonat çözünmesi, kireçtaşı ve tebeşir gibi kalsiyum karbonat içeren kayaları etkiler. Yağmur birleştirir, bu gerçekleşir karbondioksit oluşturmak üzere karbonik asit, bir zayıf bir asit, kalsiyum karbonat (kireçtaşı) ve formları çözünür çözer kalsiyum bikarbonat. Daha yavaş reaksiyon kinetiğine rağmen, bu işlem termodinamik olarak düşük sıcaklıkta tercih edilir, çünkü daha soğuk su daha fazla çözünmüş karbondioksit gazı tutar (retrogradgazların çözünürlüğü). Karbonat çözünmesi bu nedenle buzul ayrışmasının önemli bir özelliğidir.
Karbonat çözünme reaksiyonu aşağıdaki adımları içerir:
CO 2 + H 2 O → H 2 CO 3
karbondioksit + su → karbonik asit
H 2 CO 3 + CaCO 3 → Ca (HCO 3) 2
karbonik asit + kalsiyum karbonat → kalsiyum bikarbonat
İyi eklemlenmiş kireçtaşının yüzeyindeki karbonat çözünmesi, kesilmiş bir kireçtaşı kaplama üretir. Bu işlem en çok eklemler boyunca etkilidir, onları genişletir ve derinleştirir.

Mineral hidrasyonu, H + ve OH- iyonlarının bir mineralin atomlarına ve moleküllerine sert bir şekilde bağlanmasını içeren bir kimyasal ayrışma biçimidir.
Kaya mineralleri su aldığında, artan hacim kayanın içinde fiziksel gerilimler yaratır. Örneğin, demir oksitler dönüştürülür demir hidroksitler ve hidrasyonu anhidrit formları, alçı.

Hidroliz, silikat ve karbonat minerallerini etkileyebilen kimyasal bir ayrışma sürecidir. Suyun bir silikat minerali ile reaksiyona girdiği böyle bir reaksiyona örnek şudur:
Mg 2 SiO 4 + 4 H 2 O ⇌ 2 Mg (OH) 2 + H 4 SiO 4
olivin (forsterit) + su ⇌ brusit + silisik asit
Bu reaksiyon, eğer sistemde yeterli su mevcutsa ve reaksiyon termodinamik olarak uygunsa, orijinal mineralin tamamen çözünmesine neden olabilir. Ortam sıcaklığında su, H + ve OH'de zayıf bir şekilde ayrışır - ancak karbondioksit suda kolayca çözünür ve önemli bir hava koşullandırma ajanı olan karbonik asit oluşturur.
Mg 2 SiO 4 + 4 CO 2 + 4 H 2 O ⇌ 2 Mg 2+ + 4 HCO 3 - + H 4 SiO 4
olivin (forsterit) + karbondioksit + su ⇌ solüsyonda magnezyum ve bikarbonat iyonları + solüsyonda silisik asit
Bu hidroliz reaksiyonu çok daha yaygındır. Karbonik asit, bikarbonat nedeniyle daha alkali çözeltilerle sonuçlanan silikat ayrışmasıyla tüketilir. Bu, atmosferdeki CO 2 miktarını kontrol etmede önemli bir tepkidir ve iklimi etkileyebilir.
Alüminosilikatlar, hidroliz reaksiyonuna tabi tutulduğunda, basitçe katyonları serbest bırakmak yerine ikincil bir mineral üretirler.
2 KAlSi 3 O 8 + 2 H 2 CO 3 + 9 H 2 O ⇌ Al 2 Si 2 O 5 (OH) 4 + 4 H 4 SiO 4 + 2 K + + 2 HCO 3 -
ortoklaz (alüminosilikat feldispat) + karbonik asit + su ⇌ kaolinit (bir kil minerali) + çözelti içinde silisik asit + çözelti içinde potasyum ve bikarbonat iyonlar.

Kayaçların bünyesindeki minerallerin oksijenle tepkimeye girmesiyle oluşur.
Yaygın olarak gözlenen en Fe oksitlenmesidir 2 + (demir) ile kombine oksijen Fe oluşturmak üzere su ve 3+ gibi hidroksitleri ve oksitler, goetit, limonit ve hematit. Bu, etkilenen kayalara yüzeyde kolayca parçalanan ve kayayı zayıflatan kırmızımsı kahverengi bir renk verir. Bu işlem, metalik demirin paslanmasından farklı olsa da daha çok " paslanma " olarak bilinir. Diğer birçok metalik cevher ve mineral, kalkopiritler gibi renkli tortular üretmek için oksitlenir ve hidratlanır.veya CuFeS 2 oksitleyici bakır hidroksit ve demir oksitler.

Kayacın yapısına suyun katılmasıyla oluşur.

Karbondioksitin kayaçların yapısında değişime neden olmasıdır. Karstik şekillerin oluşumu bu yolla gerçekleşir. Kimyasal ayrışma sonunda kayacın kimyasal yapısı değişir. Kayaçların yapılarına göre kimyasal ayrışma süreçlerinden birisi daha etkin olur.

Hidroliz sırasında (hidrolitik ayrışma), belirli minerallerin kristal kafesindeki iyonlar, otoprotoliz yoluyla suda kalıcı olarak oluşturulan H + ve OH - iyonlarına bağlanır ve bu sayede iyon kafesi parçalanır. Hidroliz, yaygın silikat minerallerinin (örn. Feldispatlar ve mika) kil minerallerine (örn. İllit, kaolinit, montmorillonit, smektit) dönüştürülmesinin ilk reaksiyonunu oluşturduğu için önemli bir toprak oluşum sürecidir.
Genel olarak, iklim ne kadar nemli olursa, sıcaklık ne kadar yüksek ve pH değeri ne kadar düşükse hidroliz o kadar yoğun olur. Tropikal ve subtropikal bölgelerin ılık ve nemli iklimlerinde, magmatik kayaçlar ve metamorfik kayaçlar genellikle hidroliz ve oksidasyon yoluyla 100 metre derinliklere kadar ayrışır. Güney Appalachians'ta kayanın bu kadar derin ayrışmasını ilk kez araştıran jeologlar, bu ayrışma tabakası saproliti(kelimenin tam anlamıyla "çürümüş kaya"). İnşaat mühendisi için derinden aşınmış kaya, otoyollar, barajlar veya diğer ağır hizmet yapıları inşa edilirken risk anlamına gelir. Saprolith yumuşaktır ve çok fazla patlatma işlemi yapmadan ekskavatörlerle hareket ettirilebilir, ancak yüksek şişebilen kil mineralleri içeriği nedeniyle istenmeyen plastik özelliklere sahip olduğu için malzemenin ağır yükler altında akma riski vardır.

Fiziksel ayrışma (ayrıca fiziksel veya mekanik ayrışma), oldukça farklı birkaç fiziksel süreci içeren geniş bir terimdir. Ortak noktaları, çevredeki sert, masif kayayı, büyüklükleri büyük bloklardan ince kum ve alüvyona kadar değişebilen parçalara ayırmalarıdır. Bu aynı zamanda nehirlerin, dalgaların ve akıntıların, rüzgâr ve buzul buzunun çalışmasının sürtünme ve ezme etkisiyle gerçekleştiğinden, bu süreçler bazen fiziksel ayrışmaya da atanır.

Donla ayrışma (ayrıca donma çatlaması), gözeneklerde ve yarıklarda donma suyunun hacim genişlemesinden kaynaklanır ve fiziksel ayrışmanın en önemli süreçlerinden biridir. Buna göre oluşumları kışları soğuk olan bölgelerle sınırlıdır. Don patlaması sırasında 200 MPa'nın üzerinde bir basınç oluşabilir. -5 °C'de basınç 50 MPa'dır. -22 °C'de, 211,5 MPa'da maksimum basınca ulaşılır. Bu, hacimde %9'a varan bir artışa yol açar. Daha yüksek basınçta, buz farklı, daha az yer kaplayan b

Boşluk suyu basıncı (bazen Pore water pressure, pwp olarak kısaltılır), bir toprak veya kaya içinde, boşluklar arasındaki boşluklarda tutulan yeraltı suyunun basıncını ifade eder. Yeraltı suyunun serbest su seviyesinin altındaki boşluk suyu basınçları piezometreler ile ölçülür. Akiferlerdeki dikey boşluk suyu basınç dağılımının genellikle hidrostatiğe yakın olduğu varsayılabilir.
Doymamış ("vadoz", İngilizce unsaturated) bölgede, gözenek basıncı kılcallıkla belirlenir ve aynı zamanda gerilim, emme veya matrik basınç olarak da adlandırılır. Doymamış koşullar altında gözenek suyu basınçları, toprakla temas edecek şekilde yerleştirilen geçirgen bir seramik kap aracılığıyla gözenekli suyun bir referans basınç göstergesi ile dengeye gelmesini sağlayarak çalışan tansiyometreler ile ölçülür.
Gözenek suyu basıncı, Terzaghi'nin bir toprağın etkili gerilimi için yaptığı ifadeden yola çıkarak , zemin toprağı mekaniğindeki gerilme durumunun hesaplanmasında hayati öneme sahiptir.

Basınç şuna bağlı olarak gelişir:

Su yüksekliği farkı : Bernoulli'nin enerji denklemlerinde örneklendiği gibi, yüksek rakımdan alçak rakıma akan ve bir hız yüksekliğine neden olan su veya su akışı.
Hidrostatik su basıncı : ölçülen noktanın üzerindeki malzeme ağırlığından kaynaklanır.
Ozmotik basınç : Moleküler çekim yasaları tarafından çektikleri için su parçacıklarında bir kuvvete neden olan, iyon konsantrasyonlarının homojen olmayan toplanması.
Soğurma basıncı : emilen su filmleri tarafından çevreleyen toprak parçacıklarının birbirine çekilmesi.
Matrik emme : Doymamış toprağın tanımlayıcı özelliği, bu terim, toprağın genel bloğundaki nem içeriğini eşitlemek için çevreleyen malzemeye uyguladığı basınçlı kuru toprağa karşılık gelir ve boşluk hava basıncı arasındaki fark olarak tanımlanır, 
  
    
      
        (
        
          u
          
            a
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (u_{a})}
  
 ve gözenek suyu basıncı, 
  
    
      
        (
        
          u
          
            w
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle (u_{w})}
  
 .

Suyun kaldırma kuvvetinin etkileri, bir toprak ortamında herhangi bir noktada mevcut olan etkili stres gibi belirli toprak özellikleri üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Yer yüzeyinden beş metre aşağıda keyfi bir nokta düşünün. Kuru toprakta, bu noktadaki parçacıklar, toprağın özgül ağırlığı ile çarpılan yer altı derinliğine (5 metre) eşit bir toplam tepe gerilimi yaşarlar. Ancak, yerel su tablası yüksekliği söz konusu beş metre içinde olduğunda, su tablası yüksekliği beş metreye, suyun özgül ağırlığı ise 9.81'e kadar yüzeyin beş metre altında hissedilen toplam gerilme azalır. kN / m ^ 3. Bu parametreye, temelde bir toprağın toplam gerilimi ve gözenek suyu basıncındaki farka eşit olan, toprağın etkin gerilimi denir. Gözenek suyu basıncı, bir toprağın toplam stresini etkin stresinden ayırt etmek için gereklidir. Çeşitli mühendislik işlemlerinde doğru saha hesaplamaları için topraktaki gerilmenin doğru bir temsili gereklidir.

Akış olmadığında, su yüzeyinin altındaki derinlikteki gözenek basıncı, h w: 
  
    
      
        
          p
          
            s
          
        
        =
        
          g
          
            w
          
        
        
          h
          
            w
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{s}=g_{w}h_{w}}
  
,
nerede:

p s doymuş gözenek suyu basıncıdır (kPa),
g w suyun birim ağırlığıdır (kN / m 3 ),

  
    
      
        
          g
          
            w
          
        
        =
        9.81
        k
        N
        
          /
        
        
          m
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle g_{w}=9.81kN/m^{3}}
  
 (İngiliz Birimleri 62.43 lb/ft^3)
h w, su tablasının altındaki derinliktir (m),

Su tablasının altındaki boşluk suyu basıncını ölçmek için standart yöntem, bir sıvı sütununun yerçekimine karşı yükseldiği yüksekliği ölçen bir piyezometre kullanır; yani, belirli bir derinlikteki yeraltı suyunun statik basıncı (veya piezometrik yük). Piezometreler genellikle veri sağlamak için elektronik basınç transdüserleri kullanır. Amerika Birleşik Devletleri Islah Bürosu, piyezometrelerle bir kaya kütlesindeki su basıncını izlemek için bir standarda sahiptir. ASTM D4750, "Bir Sondaj Kuyusunda veya İzleme Kuyusunda (Gözlem Kuyusu) Yeraltı Sıvı Seviyelerinin Belirlenmesi için Standart Test Yöntemi".

Su tablasının üzerindeki herhangi bir noktada, vadoz bölgesinde, Terzaghi ilkesinin kanıtladığı gibi, efektif stres toplam strese yaklaşık olarak eşittir. Gerçekçi olarak, bu kısmen doygun zeminlerdeki boşluk suyu basıncı aslında negatif olduğundan, efektif gerilme toplam gerilmeden daha büyüktür. Bu öncelikle, vadoz bölgesi boyunca boşluklardaki gözenek suyunun yüzey geriliminin, çevreleyen partiküller üzerinde bir emme etkisine, yani matris emmesine neden olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kılcal hareket "suyun vadoz bölgesinden yukarı doğru hareketidir" (Coduto, 266). Şiddetli yağışın neden olduğu gibi artan su sızması, toprak su karakteristik eğrisi (SWCC) tarafından tanımlanan ilişkiyi takip ederek, zeminin kayma mukavemetinde bir azalmaya ve şev stabilitesinin azalmasına neden olan matris emmede bir azalmaya neden olur. Rastgele bağlı boşluk alanı ve içinden akacak parçacık girişimi nedeniyle topraktaki kılcal etkiler serbest sudakinden daha karmaşıktır; Bununla birlikte, negatif boşluk suyu basıncının genellikle zirve yaptığı bu kılcal yükselme bölgesinin yüksekliği, basit bir denklemle yakından tahmin edilebilir. Kılcal yükselmenin yüksekliği, su ile temas halindeki boşluğun çapı ile ters orantılıdır. Bu nedenle, boşluk ne kadar küçük olursa, gerilim kuvvetleri nedeniyle su o kadar yüksek olacaktır. Kumlu topraklar, boşluklar için daha fazla alana sahip daha kaba malzemeden oluşur ve bu nedenle, kil ve siltler gibi daha yapışkan topraklardan çok daha sığ bir kılcal bölgeye sahip olma eğilimindedir.

İnce daneli zeminlerde su tablası d w derinliğinde ise, zemin yüzeyindeki boşluk basıncı: 
  
    
      
        
          p
          
            g
          
        
        =
        −
        
          g
          
            w
          
        
        
          d
          
            w
          
        
      
    
    {\displaystyle p_{g}=-g_{w}d_{w}}
  
,
nerede:

p g, zemin seviyesinde doymamış boşluk suyu basıncıdır (Pa),
g w suyun birim ağırlığıdır (kN/m 3 ),

  
    
      
        
          g
          
            w
          
        
        =
        9.81
        k
        N
        
          /
        
        
          m
          
            3
          
        
      
    
    {\displaystyle g_{w}=9.81kN/m^{3}}
  

d w, su tablasının derinliğidir (m),
ve yüzeyin altındaki derinlikteki boşluk basıncı, z:

  
    
      
        
          p
          
            u
          
        
        =
        
          g
          
            w
          
        
        (
        z
        −
        
          d
          
            w
          
        
        )
      
    
    {\displaystyle p_{u}=g_{w}(z-d_{w})}
  
 ,
nerede:

p u, yer seviyesinin altında , z noktasında doymamış boşluk suyu basıncıdır (Pa),
z u, yer seviyesinin altındaki derinliktir.

Tansiyometre, matris su potansiyelini belirlemek için kullanılan bir araçtır (
  
    
      
        
          Ψ
          
            m
          
        
      
    
    {\displaystyle \Psi _{m}}
  
 ) (toprak nem gerilimi) vadoz bölgesinde. Bir ISO standardı, "Toprak kalitesi - Boşluk suyu basıncının belirlenmesi - Tansiyometre yöntemi", ISO 11276:1995, "tansiyometreler kullanılarak doymamış ve doymuş zeminde boşluk suyu basıncının (nokta ölçümleri) belirlenmesi için yöntemleri açıklar. Sahadaki yerinde ölçümler ve örneğin deneysel incelemelerde kullanılan toprak çekirdekleri için geçerlidir." Boşluk suyu basıncını "matrik ve pnömatik basınçların toplamı" olarak tanımlar.

Söz konusu noktanın kotu ve dış gaz basıncındaki bir havuzdan, bileşim olarak toprak suyuyla aynı olan sonsuz küçük miktardaki suyu tersinir ve izotermik olarak toprak suyuna taşımak için yapılması gereken iş miktarı. söz konusu noktada, taşınan su hacmine bölünür.

Atmosferik basınçta ve söz konusu noktanın kotunda bulunan bir havuzdan, toprak suyuyla aynı bileşimdeki sonsuz miktardaki suyu tersinir ve izotermik olarak benzer bir havuza taşımak için yapılması gereken iş miktarı. taşınan su hacmine bölünen, söz konusu noktanın harici gaz basıncı.

Boşluk basınçlarını tahmin etmek veya ölçmek kolay değil. Efektif gerilme analizinde efektif gerilmeler açısından kesme mukavemetini ya da drenajlı kesme mukavemetini kullanır. Boşaltılmış kesme mukavemeti normalde sadece laboratuvar testleri ile belirlenir.
Konsolide drenajlı (CD), konsolide drenajsız (CU) veya konsolide olmayan drenajsız (UU) koşullarımız var. Sınırlayıcı drenaj koşullarında kohezyonlu zeminlerin davranışını tanımlamak da uygundur. Bu test koşullarını benzer drenaj koşullarına sahip belirli arazi durumlarına dönüştürmek zor değil.
Konsolide olmayan drenajlı test (UD) anlamlı bir test değildir. İlk olarak, gerçek bir mühendislik tasarım durumunu modellemez. İkincisi, test yorumlanamaz çünkü kesme sırasında drenaj meydana gelir ve sınırlayıcı basınç ile kesme geriliminin etkilerini birbirinden ayıramaz.

Erozyon kontrolü, tarım, arazi geliştirme, kıyı alanları, nehir kıyıları ve inşaatta rüzgar veya su erozyonunu önleme veya kontrol etme uygulamasıdır. Etkili erozyon kontrolleri yüzey akışını ele alır ve su kirliliğini, toprak kaybını, yaban hayatı habitat kaybını ve insan mülk kaybını önlemede önemli tekniklerdir.

Erozyon kontrolleri doğal alanlarda, tarımsal ortamlarda veya kentsel ortamlarda kullanılmaktadır. Kentsel alanlarda erozyon kontrolleri genellikle yerel yönetimlerin gerektirdiği yağmur suyu akış yönetimi programlarının bir parçasıdır. Kontroller genellikle erozyona neden olan rüzgar veya suyun enerjisinin bir kısmını absorbe etmek için bitki örtüsü veya kaya gibi fiziksel bir bariyerin oluşturulmasını içerir. Ayrıca, yağmur kanallarının inşasını ve bakımını da içerir. Şantiyelerde genellikle sediman havzaları ve silt çitler gibi tortu kontrolleriyle birlikte uygulanırlar.
Kıyı erozyonu doğal bir süreçtir: Onsuz nehirler dolanmaz ve yön değiştirmez. Bununla birlikte, hidrografı ve/veya bitki örtüsünü değiştiren arazi yönetimi modelleri, kanal göç oranlarını artırabilir veya azaltabilir. Bankalar insan faaliyetlerinden dolayı istikrarsız olsun ya da olmasın birçok yerde insanlar nehri tek bir yerde tutmaya çalışıyor. Bu, çevresel ıslah için veya bir nehrin rotasını insanlar tarafından kullanılan araziye çevirmesini önlemek için yapılabilir. Bunu yapmanın bir yolu, kıyı boyunca yırtıcı veya gabyonlar yerleştirmektir.

1920'lerden ve 1930'lardan  beri bilim adamları, Albert Einstein'ın Baer'in yasasını uygulayan ilk makalesi de dahil olmak üzere, toprak erozyonu ve bunun sonucunda tortu yüzey akışının mekanizmalarını anlamak için matematiksel modeller yaratıyorlar. Bu modeller hem oluk hem de tabaka erozyonunu ele almıştır. En eski modeller, manuel hesaplama ile kullanılabilecek basit bir bağlantılı denklemler setiydi. 1970'lere gelindiğinde modeller, binlerce satır bilgisayar kodu ile nokta olmayan kaynak kirliliğini ele alan karmaşık bilgisayar modellerine genişlemişti. Daha karmaşık modeller, mikrometeoroloji, toprak parçacık boyutu dağılımları ve mikro arazi varyasyonundaki nüansları ele almayı başardı.

Svalbard, Arktik Okyanusu'nda Norveç'e bağlı takımadadır. İdarî merkezi olan Longyearbyen, Dünya üzerinde bulunan en kuzeydeki idarî merkez olma özelliğini taşır. 1900'lü yılların başlarında yapılan bir antlaşma ile 40 kadar ülkenin adada yerleşim kurmasına hak tanınmıştır. Günümüzde bu hakkı sadece Norveç ve Rusya kullanmaktadır. İnsan cesedinin Dünya üzerinde hemen hemen hiç bozulmadan kaldığı nadir yerlerdendir. Bundan dolayı Svalbard'da ölmek ilginç bir şekilde yasa dışıdır.
Adaların %60'ı buzullardan oluşmakta ve adalarda pek çok dağ ile fiyort bulunmaktadır. En büyük adanın adı Spitsbergen'dir. Svalbard'ın en yüksek noktası 1713 metre yüksekliği ile Newtontoppen'dir.

Svalbard'da iklim, son onyıllarda bütün kutupsal bölgelerde olduğu gibi eskiye nazaran ısınmıştır. Bugün artık Svalbard adalarının etrafını gemiyle dolaşmak mümkündür. Hızlı eriyen buzullardan dolayı artık avlanacak yerleri yeterince bulunmayan kutup ayılarının açlıktan ölmeleri tehlikesi mevcuttur. Bu yüzden kutup ayıları yiyecek bulmak için şehirlere daha sık inmektedir ve ayı saldırısı vakaları artmaktadır. İnsanların herhangi bir ayı saldırısı sırasında kolayca güvenli bir yere sığınabilmeleri için Svalbard'da arabaları kilitlemek yasaktır.

Svalbard resmî turizm sitesi.

Doğu Anadolu Fay Hattı, Türkiye'nin doğusunda olan doğrultu atımlı bir fay hattıdır. Anadolu Levhası ile kuzeye doğru hareket eden Arap Levhası arasındaki dönüşüm tipi tektonik sınırı oluşturur. İki levhanın göreli hareketlerindeki fark, fay boyunca sol yanal harekette kendini gösterir. Doğu ve Kuzey Anadolu fayları, Avrasya Levhası ile devam eden çarpışma nedeniyle sıkıştırılan Anadolu Levhasının batıya doğru hareketini birlikte barındırır.
Doğu Anadolu Fayı, Ölü Deniz Transform Fayı'nın kuzey ucundaki Maraş üçlü eklemi ile başlayıp Kuzey Anadolu Fayı ile birleştiği Karlıova üçlü ekleminde kuzeydoğu yönünde son bulur.

1939'dan 1999'a kadar bir dizi deprem Kuzey Anadolu Fayı boyunca batıya doğru ilerledi. Ama 1998'den beri Doğu Anadolu Fayı ile ilgili bir seriler de bulunmaktadır. Bunlar 1998 Adana-Ceyhan depremi ile başlamış ve 2003 Bingöl depremi, 2010 Elâzığ depremi, 2020 Elazığ depremi ve 2023 Kahramanmaraş depremlerini içermektedir.

Yenilenmiş diri fay hatları 13 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Chorowicz, Jean; Luxey, Pascal; Lyberis, Nikos; Carvalho, José; Parrot, Jean-François; Yürür, Tekin; Gündogdu, Niyazi (1994). "The Maras Triple Junction (southern Turkey) based on digital elevation model and satellite imagery interpretation". Journal of Geophysical Research: Solid Earth. 99 (B10): 20225-20242. doi:10.1029/94jb00321. ISSN 0148-0227. 
Duman, Tamer Y.; Emre, Ömer (2013). "The East Anatolian Fault: geometry, segmentation and jog characteristics". Geological Society, London, Special Publications. 372 (1): 495-529. doi:10.1144/sp372.14. ISSN 0305-8719. 
Güvercin, Sezim Ezgi; Karabulut, Hayrullah; Konca, A Özgün; Doğan, Uğur; Ergintav, Semih (2022). "Active seismotectonics of the East Anatolian Fault". Geophysical Journal International. 230 (1): 50-69. doi:10.1093/gji/ggac045. ISSN 0956-540X. 
1 MAYIS 2003 BİNGÖL (TÜRKİYE) DEPREM Ön Raporu (13 Mayıs 2003 tarihinde güncellenmiştir)

Kasım 2011 Van depremi; 9 Kasım 2011 tarihinde, TSİ 21:23'te meydana gelen ve 5,6 Mw büyüklüğündeki depremdir. Depremin merkez üssü, Van'a 16 km uzaklıktaki Edremit ilçesidir.
Depremin etkisiyle 2'si otel olmak üzere 25 bina yıkıldı. 23 Ekim'de meydana gelen deprem nedeniyle Van'da olan arama kurtarma ekiplerinin bir kısmı, binaların yıkıldığı bölgeye sevk edilirken; daha önce kendi bölgelerine dönmüş arama kurtarma ekipleri de tekrar bölgeye gelerek arama kurtarma çalışmalarında bulunmuşlardır.
12 Kasım günü Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada; 25 binanın yıkıldığı, 40 kişinin öldüğü ve 30 kişinin enkazlardan sağ kurtarıldığı bilgisi verilmiştir. Depremde ölenlerden biri de Japon yardım görevlisi Prof. Dr. Atsushi Miyazaki'dir.
Van'da yaşayan binlerce insan bu depremden sonra bölgeyi terk etmiştir, kalanlar ise soğuk kış aylarını yazlık çadırlarda geçirmiştir. Van valiliğinin gönüllülerle beraber yürüttüğü çalışmalar sayesinde ağır hasarlı birçok bina kayıt altına alınıp acil tedbir alınması için ilgili makamlara resmi olarak raporlanmıştır. Bu çalışmalar sonucunda tehlike oluşturan ağır hasarlı binaların yıkım çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
Depremde yıkılan ve 24 kişinin öldüğü Bayram Oteli'ne ilişkin davada, otelin sahibi Tevfik Bayram'a "bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek" suçundan 15 yıl 6 ay 20 gün hapis cezası verildi.

Van depremi
Türkiye'deki depremler listesi

Kozan, Adana ilinin bir ilçesidir. Adana ovasının Yukarı Ova denilen kısmında düz arazinin tepelik bölgeye geçtiği kesimde kurulmuş olup, il merkezine uzaklığı 73 km'dir. İlçe kuzeyde Kayseri, Yahyalı, Feke, Saimbeyli; doğuda Osmaniye, Kadirli; güneyde Ceyhan, İmamoğlu; batıda Aladağ ilçeleriyle çevrilmiştir. Kozan ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 137 metredir. Adana'nın, metropoller, hariç iki büyük ilçesinden birisidir. Ayrıca Adana İl Sınırları içindeki en geniş ilçe durumundadır. Tarih boyunca önemli bir yerleşim olan Kozan Kilikya Ermeni Krallığı'nın başkentliğini yapmış olup Osmanlı ile Cumhuriyet döneminde 1926'ya kadar vilayetlik yapmıştır. Ancak 1926'da bazı milletvekilleri yüzünden vilayetliği lağvedilmiştir. Ayrıca vilayetken Fevzi Çakmak'ı TBMM'ye milletvekili olarak göndermiştir.
Profesyonel liglerde oynayan tek takımı Kozanspor'dur. Bölgesel Amatör Ligde mücadele etmektedir. Kulüp tarihi boyunca bir 3. Lig bir Bölgesel Amatör Lig arası gidip gelse de 2015 yılında 3. Lige yükselmiş ve bir daha hiç düşmemiştir. İç saha maçlarını İsmet Atlı Stadında oynar.
İlçenin yüzölçümü 1.903 km²dir.
İlçenin Kozan Dağı, Dengin Yoktur Kozan ve Kozan gibi çok sayıda tanıdık türküleri bulunmaktadır. Otağ TV adında bir televizyon kanalı, Kozan FM ve Sis FM adında da iki radyosu bulunmaktadır. 7 adet yerel gazetesi bulunan Kozan, İnternet haberciliğinde birçok ilden ileri durumdadır. Eğitimde de oldukça iyi olan Kozan'ın okuryazarlık oranı birçok ilçeden yüksektir. İlçede Çukurova Üniversitesi'ne bağlı yüksekokul mevcuttur. İlçeye 4 yıllık fakülte kurulmuştur. Ekonomide de yükselen güç olan Kozan'da Kozan Organize Sanayi Bölgesi bulunmaktadır. Türkiye'nin birçok yerinde Kozan'dan göç etmiş olanların kurmuş olduğu, Kozan adını taşıyan yerleşim yerleri de mevcuttur (Kozanlı, Kulu, Kozanlı, Soma, Kozan, Çandır, Kozan, Serik, Hacılar vb).

Şehrin bilinen en eski ismi Sis veya Siski'dir. Roma kontrolü altında şehre Flavias veya Flaviopolis denilmiştir. Bizans döneminde ise şehrin eski Yunanca ismi olan Sision (Σίσιον) yaygınlık kazanmıştır. Ermenicede şehre Sis (Սիս) veya Sissu denilmiştir. Şehre Kozan (Osmanlıca: قوزان) isminin verilmesi, aslen Gaziantep'in Kozan köyü kökenli Kozanoğlu Hanedanı'na (1689-1865) dayanmaktadır.
Kozan adı eski Türkçede aynı zamanda bazı boyların totemi olan “Yaban Tavşanı” (İng. jack Rabbit, Hare) anlamına gelir. Genellikle Ogur Türkçesinde çok eskiden kullanılan “Ksoran” biçiminin, Ogur-Oğuz değişimiyle yani –r ve –s/z değişimiyle “Kozan” şeklini almasıyla oluşmuştur. Diğer Kuzey Türkçelerinde çoğunlukla “Kıyan-Kuyan-Koyon-Köyön-Kodan-koygun” biçiminde görülen bu kelime Türkiye'de Orta Anadolu'da “Göcen-Gocen-Gozan” biçiminde fakat “Yaban Tavşanı Yavrusu” anlamında kullanılır. Orta Çağ'dan önce kaydı yoktur fakat kesinlikle iki nedenden dolayı daha eskidir. 1- bazı kuzey-doğu formları çok eski bir biçimi olan *Koḏan (Kozan) şeklindedir. 2- *Kuyan kelimesi Çuvaşca'daki (Ogur) eski *X/Ksoran biçiminin daha yeni bir formunun oldukça eski bir kanıtıdır ki burada –r ve -ḏ yani –s/z değişiminden dolayı *Koḏan (Kozan) biçimini alır. Diğer formları ise; Teleüt: Koyon/Köyön, Khakas: Kozan/Xozan, Tuva: Kodan/Koygun, Türkmen: Tawşan/ Dawuşğan, Bulgar: Tawşan ve Kıyan/Kuyan, biçimindedir. Ayrıca; Eski Uygurcada (8. yüzyıl): Koyan/koyun, Çağataycada PdC: Koyan, Harezm'de: koyan, Codex Cumanicus'ta: Koyan, Biruni'de: Tuşkan, Kaşgarlı'da: Tavyişgan, «Imennik» Yıl 866 (Bul): Dvansh, Dovshon, Tatar: Kuyan, Taushan ve Karaçay-Balkar: K'on, olarak kayıtlıdır. Modern lehçelerde ise; Başkurd: kuyan, Nogay: Koyan, Kazak: Koyan, Kırgız: Koyon, Karakalpak: koyan, Altay: koyon / köyön, Leb (Lop/Karluk): koyon / köyön, Koyb: kozan, Sakha: Kozan, Şor: Kozan, Hakas: Hozan ve bazı orta kuzey, orta güney ve kuzey batı lehçelerinde koyan vb. biçimlerdedir.

1893 yılında Osmanlı Devleti tarafından yapılan nüfus sayımına göre Sis (Kozan) kazasının nüfusu 32.507 kişidir. Bunun %56'sı Müslümanlardan (çoğunluğu Türk), %43'ü Gayrimüslimlerden (çoğunluğu Ermeni) oluşmaktaydı. Kazada 18.338 Türk (Müslüman), 14.026 Ermeni, 56 Katolik ve 87 Protestan yaşamaktaydı. Aynı yılda Kozan sancağının toplam nüfusu 84.312 idi. Bunlardan 55.269 (%66) Müslüman ve 29.043 (%34) gayrimüslim idi.
İlçenin nüfusu 31 Aralık 2020 tarihinde açıklanan ADNKS kesin sonuçlarına göre 132.974'tür.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.
Kozan ilçe merkezi ve köylerin tamamı Müslüman Türklerden oluşmaktadır, etnik yapıda farklılık yoktur. Ancak az sayıda Balkan Göçmeni bulunur. İlçenin bugünkü görünümde dış savaşlar sırasındaki dış göçler etkilidir. Özellikle Aydın-Söke, Musul-Kerkük ve Bulgaristan ve Makedonya göçmenleriyle yerli Halk olan Varsak, Sırkıntılı Karakeçili, Sarıkeçili Türkleriyle beraber bölgedeki Türk nüfusunu oluşturur. Türklerden ayrı olarak Toros Arapı denen Arap ırkı Torosların eteklerinde yaşarlar.

Kozan'ın 103 mahallesinin 18'i merkezde bulunmaktadır. Merkez mahallelerinde 90.908 kişi (%69,7) yaşamaktadır. En uzak mahallesi ise 79 km uzaklıktaki Y.Keçili'dir. Merkez mahalleleri dışında nüfusu en fazla olan mahalle, 1.540 kişi ile Hamam'dır. Kozan'nın nüfusu 2017 yılında %0,36 kişi artmıştır.
Kozan ilçesinin mahallelerinin ilçeye uzaklığı, rakımı ve nüfusu

* Km, Cumhuriyet Mahallesi'nde bulunan kaymakamlığa olan uzaklıktır.

Mustafa Atlı (2024-günümüz) Milliyetçi Hareket Partisi
Kazım Özgan (2019-2024) Saadet Partisi
Musa Öztürk (2014-2019) Milliyetçi Hareket Partisi
Kazım Özgan (2004-2014; 2 dönem) AK Parti
Mehmet Açıkgöz (1994-2004; 2 Dönem) Milliyetçi Hareket Partisi
Mustafa Azgın (1977-1980 / 1989-1994; 2 Dönem)
Ersan Arıkan (1984-1989) Anavatan Partisi
A. Kuddusi Çalatlı (1980-1984)
Mustafa Azgın (1977-1980) Cumhuriyet Halk Partisi
Hasan Basri Demirci (1963-1977) Adalet Partisi

 Kadirli, Türkiye
 Kozanlı, Kulu, Türkiye
 Beyoğlu, Türkiye
 Beypazarı, Türkiye
 Yumurtalık, Adana, Türkiye
 Frankfurt, Almanya

Kozan Barajı
Kozanspor
Anavarza
Anavarza Kalesi
Hoşkadem Camii
Kozan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti
Kozan Katliamı
Kozan Sancağı
İsmet Atlı Stadı
Kozan Spor Salonu
Kozan Organize Sanayi Bölgesi
Kilikya Ermeni Krallığı
1268 Kilikya depremi
Kozanoğlu
Karabucak Savunması
Horzum Yaylası

YerelNET
Kozan Kaymakamlığı17 Mart 2004 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Kozan Belediyesi 22 Ağustos 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

MS 17 Lidya depremi, Anadolu'da Roma'nın Asya eyaletindeki Lidya bölgesinde en az on iki şehrin yıkılmasına neden oldu. Deprem, Romalı tarihçiler Tacitus ve Yaşlı Plinius ile Yunan tarihçiler Strabon ve Eusebios tarafından kaydedildi. Plinius bunu "insan hafızasındaki en büyük deprem" olarak adlandırdı. Lidya İmparatorluğu'nun eski başkenti olan Sardes şehri en çok etkilenen ve yıkımdan asla tam olarak kurtulamayan şehirdi.

Tarihsel kayıtlar, depremde hasar gören on beş kasaba ve şehri listeler: Sardis, Magnesia, Temnos, Philadelphia, Aegae, Apollonis, Mostene, Hyrkanis, Hierapolis, Myrina, Kyme, Tmolus, Pergamon, Efes ve Kibira. Bunlardan Pergamon, Efes ve Kibira'dan Tacitus bahsetmez. Hem Efes hem de Kibira'daki hasar bunun yerine MS 23'teki bir depreme atıfta bulunabilir. Bergama'da Diodoros Pasparos'un Heroonu depremden sonra yeniden modellendi.

Bu deprem için çok az yok olmamış detay vardır. MS 17 yılında depremin gece olduğu ve birçok şehri etkilediği bilinmektedir. Kataloglarda, NGDC veri tabanında Efes yakınlarında, CFTI4MED veri tabanında Sardis'te ve IISEE kataloğunda Magnesia yakınlarında gibi birçok merkez üssü bu deprem için kullanılmıştır.

Roma İmparatoru Tiberius, depremden sonra beş yıl Sardis ve diğer şehirleri tüm vergilerden muaf tuttu. Ayrıca Tiberius Sardis'e on milyon sestertius gönderdi. Alınan yardımın ve feragat edilen haraçların takdiri olarak, şehirlerden 12 tanesi, Roma'daki Jül Sezar'ın Forumunda Tiberius'un onuruna devasa bir heykel dikti ve şehirlerin her biri tanınabilir bir figürle temsil edildi. Daha sonra Tiberius'tan da yardım aldıkları için Kibyra ve Efes'i temsil eden iki figür daha eklendi. Kaidenin etrafındaki bir frize aktarılan figürlerle bu heykelin bir kopyası, hala görülebildiği Puteoli'de dikildi.
Tiberius'un onuruna MS 43'te Sardeis'te ona "şehrin kurucusu" diyen bir yazıtla bir heykel dikildi. Sardis'te bulunan bir diğer eksik yazıtın, 12 şehirden imparatora gönül borcunu ifade eden resmi bir belgenin kopyası olduğu tahmin edilmektedir. Kalan kısım, 8 şehrin temsilcilerinden imzacıları içeriyor.
MS 22-23'te Roma'da Tiberius'u "CIVITATIBVS ASIAE RESTITVTIS" (RPC I.2.48) yazısıyla gösteren hatıra paraları basıldı. Magnesia şehrinden "ΤΙΒΕΡΙΟΝ ΣΕΒΑΣΤΟΝ ΚΤΙΣΤΗΝ" yazıtını taşıyan eyalet paraları da basıldı.
Bazı şehirler, imparatorun onuruna isimlerini değiştirdi. Hieracome, Hierocaesarea oldu, Kibyra, adından sonra Caesarea'yı ekledi, Philadelphia, Neocaesarea olarak yeniden adlandırıldı, Sardeis, adına kısaca "Caesarea" ekledi.

Türkiye'deki depremler listesi

Mercalli şiddet ölçeği, bir depremin şiddetini ölçmek için kullanılan ölçektir. Depremin yeryüzüne, insanlara, cisimlere ve yapılara olan etkisini I ile XII arasında bir ölçek ile nicelendirir; I hissedilmez, XII ise tam yıkım demektir. Değerler depreme olan uzaklığa ve yerin fiziksel özelliklerine bağlı olarak değişir, en yüksek şiddet depremin merkezi civarında olur. Depremi yaşamış olan kişilerden veriler toplanır ve onların bulunduğu yer hakkında bir şiddet değeri elde edilir.

Mercalli (Şiddet) ölçeği, yaygın kullanılan ve daha basit, on basamaklı olan Rossi-Forel ölçeğinden kaynaklanır. 1884 ve 1906 yıllarında İtalyan volkan bilimcisi Giuseppe Mercalli bu ölçeği değiştirmiştir. 1902'de on basamaklı Mercalli ölçeği İtalyan fizikçisi Adolfo Cancani tarafından 12 basamaklı olarak genişletilmiştir. Alman jeofizikçisi Heinrich Sieberg tarafından tamamen yeniden yazılmış ve Mercalli-Cancani-Sieberg (MCS) ölçeği olarak adlandırılmıştır. MCS ölçeği daha sonra 1931'de Harry O. Wood ve Frank Neumann tarafından değiştirilmiş ve İngilizce Mercalli-Wood-Neumann (MWN) ölçeği olarak yayımlanmıştır. Charles Richter (Richter ölçeğinin kurucusu) tarafından  geliştirilen bu ölçek günümüzde "Değiştirilmiş Mercalli Şiddet Ölçeği" (İngilizce Modified Mercalli Intensity Scale (MMI) veya kısaca Modified Mercalli Scale (MM)) olarak adlandırılır.

Değiştirilmiş (Modifiye) Mercalli Şiddet ölçeğinin alt basamakları genelde kişilerin bir depremi nasıl algıladığıyle ilişkilidir. Ölçekteki daha yüksek sayılar gözlemlenen yapısal hasara dayalıdır. Sağdaki tablo Değiştirilmiş Mercalli Şiddet ölçeğindeki basamaklar için yaklaşık bir fikir verir. Soldaki tablo, bir depremin merkezinde hissedilen Değiştirilmiş Mercall Şiddet değerlerini göstermektedir.

Mercalli ölçeği, nesnel ölçümlere göre tanımlı değildir (sarsıntı genliği, sarsıntı sıklığı, azami hız, azami ivme gibi). İnsanlar tarafından algılanabilen sarsıntılar ve yapı hasarları, düşük şiddetli olaylarda azami ivme ile, yüksek şiddetli olaylarda ise azami hız ile bağıntı gösterir.

ABD Millî Deprem Bilgi Merkezi (İngilizce)

Misis (Mopsuestia), Ovalık Kilikya'da (Cilicia Campestris), tarihi İpek Yolu üzerinde, Pyramus Nehri (Ceyhan Nehri) kenarında kurulmuş antik bir kenttir.

1879 tarihli A Latin Dictionary, 1898 tarihli Dictionary of Classical Antiquities, 1913 tarihli Catholic Encyclopedia ve 1920 tarihli La Cilicie adlı yayınlar, kentin o dönemde Missis veya Messis olarak adlandırıldığını kaydetmektedir. Ancak, kentin adı 1960 yılında Yakapınar olarak değiştirilmiştir.
Adana'ya 27 km uzaklıktaki şehir, Yüreğir ilçesi Yakapınar beldesi sınırları içindedir. Tarih boyunca Kilikya yöresinin önemli bir yerleşimi olmuştur. Kentin ortasından geçen Ceyhan Nehri üzerindeki Misis Köprüsü'nün Lokman Hekim’in ölümsüzlük iksiri reçetesini rüzgâra kaptırdığı yer olduğuna inanılır. "Ölümsüzlük kenti" olarak anılır.

Yerleşimin adı Eskiçağ kaynaklarında Mopsuestia (Grekçe: Μοψουεστία ve Μόψου ἑστία, romanize: Mopsou(h)estia ve Mopsou estia), Bizans kaynaklarında Mopsuesta Mamistra (Orta Çağ Yunancası: Mamista, Manistra, Mampsista), Arapça Massisa (el-Mısısa, Maslsa), Süryanice'de Masista ve Türkçe Misis olarak anılır.

Misis Antik Kenti, Neolitik Çağ'a tarihlenen bir höyük üzerinde bulunur. Misis Höyüğü kazılarında ortaya çıkarılan yerleşim katmanları ile obsidyen aletler, Misis'te M.Ö. 7000-4000 yılları arasında yerleşimin varlığını göstermektedir. Neolitik ve Kalkolitik çağda bu yerleşimin, bölgenin merkezi konumunda olduğu bilinmektedir.
Her ne kadar yerleşimin çok daha önce başladığını gösterse de geleneksel Eski Yunan inanışına göre kentin kurucusu M.Ö 1200'lü yıllarda Truva Savaşı'na katıldıktan sonra Çukurova'ya gelen ve Külek Boğazı'ndaki Mopsukhrene kentinin de kurucusu olan Mopsos isimli efsanevi kahramadır ve "Mopsos’un Evi" anlamına gelen Mopsuhestia adını bu nedenle almıştır.
Misis, tarih boyunca Hitit, Asur, Makedonya ve Selevkosların eline geçmiş, Roma ve Bizans devirlerinde de Kilikya bölgesinin önemli bir merkezi olmuştur. Özellikle Roma ve Bizans dönemlerin İpek Yolu üzerinde önemli bir ulaşım ve ticaret merkezi haline gelmiş ve mekansal olarak gelişmiştir.
M.S. 8. yüzyıldan itibaren Abbasiler döneminde yeniden imar edilmiş, 965'te tekrar Bizans'a geçen kent, 1082'de Anadolu Selçukluları'nın eline geçmiştir. Kent, Selçuklu egemenliği boyunca Ayas Limanı'ndan tüm Anadolu'ya ticari mal akışının sağlandığı bir merkez olarak önemini korudu.
Misis 1151-1375 yılları arasında kesintisiz olarak Kilikya Ermeni Krallığı'na bağlı idi. 1375 yılında Memluk Devleti'nin egemenliğine girdi. Bu dönemde yörük aşiretlerinin yerleştiği Misis kenti, Memlüklere bağlı Ramazanoğlu Beyliği'nce yönetildi.  I. Selim'in 1516-1517 yıllarındaki Mısır Seferi sırasında ise Osmanlı Devleti'nin egemenliğine girmiştir. Ramazanoğulları, 1602'ye kadar kenti Osmanlı Devleti'ne bağlı olarak yönetti.
Misis'te bugün ayakta kalmış olan eserler M.S. 4. yüzyıla ait bir bazilikanın mozaik taban döşemeleri, dokuz gözlü bir taş köprü, akropol deki surlar, su kemerleri ve hamam kalıntıları ile Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan Havraniye Kervansarayı ve tek kubbeli mescittir.
Ayrıca Misis'te Lokman Hekim'in Misis Köprüsü'nden geçerken ölümsüzlük ilacını kaybettiği, Yedi uyurlardan Karataş Dede'nin Mezarının da burada bulunduğu rivayet edilmektedir.

Misis'te ilk araştırma kazıları 'Misis Höyüğü üzerinde Helmunt Bossert tarafından 1956-1959 yıllarında yapılmıştır. Bu kazılarda İslam dönemine ait kubbeli, tuğladan büyük bir sarnıç çıkarılmış; figürlü tasvirler içren Bizans çanak çömleği bulunmuş höyüğün doğu yamacında Osmanlı, Bizans, Arap ve Roma dönemlerine ait kültür katları, şehir duvarları, kule ve kule kapıları sondaj işlemi yapılarak bulunmuştur. Kazılar sırasında 1959 yılında, höyüğün batısındaki kilisede 4.yüzyıla ait mozaikler gün yüzüne çıkarılmıştır. Kilisenin altında bir de Roma tapınağı olduğu düşünülmektedir.
Höyüğün merkezinde ve batı yamacındaki kazı çalışmalarında ise Bizans ve daha sonraki dönemlere ait duvarlar ve yaklaşık 6 metre yüksekliğinde tuğladan kubbeye ait su sarnıcı tespit edilmiş ve sarnıcın çok daha eski dönemlere ait olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, kilise içerisinde bazı Arapça mezar taşları ve çok sayıda Bizans dönemine ait pişirilmiş çanak, çömlek ve parçaları çıkarılmıştır.
Höyükte, 1988-2002 yılları arasında Mustafa Sayar, 2006 yılında Giovanni Salmeri yüzey araştırmaları yapmıştır. Bu araştırmalarsın sonuçları Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından Araştırma Sonuçları Toplantıları adıyla yayınlanmıştır.
Misis antik şehrinde kazılar 2012 yılından itibaren  devam etmektedir. İtalya Roma Ulusal Araştırma Konseyinden Anna Lucia D'Agata ile Pisa Üniversitesinden Giovanni Salmeri tarafından yürütülen bu kazılarda ortaya çıkan eserler Adana Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.

Moment magnitüd ölçeği (İngilizce: Moment magnitude scale), depremler esnasında ortaya çıkan enerjiyi ölçmeye yarayan bir sistem. Bu ölçek 1979 yılında Thomas C. Hanks ve Hiroo Kanamori tarafından yaratılmış ve Richter ölçeğinin yerini almıştır.
Moment magnitüd ölçeğinin önemli bir avantajı, diğer ölçeklerde olduğu gibi üst limitte satürasyona (doyuma) uğramamasıdır. Bu durum, belirli bir değeri geçen büyük ölçekli depremlerin, aşağı yukarı aynı magnitüde sahip olamayacağı anlamına gelir. Bu nedenle moment magnitüd ölçeği, özellikle büyük depremleri ölçmekte kullanılan en yaygın sistemdir. USGS (United States Geological Survey) bu sistemi 3,5 değerinden düşük depremleri ölçmekte kullanmaz.
Moment magnitüdü (
  
    
      
        
          M
          
            
              w
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {w} }}
  
), boyutsuz bir rakam olup şöyle izah edilir:

  
    
      
        
          M
          
            
              w
            
          
        
        =
        
          
            2
            3
          
        
        
          (
          
            
              log
              
                10
              
            
            ⁡
            
              
                
                  M
                  
                    0
                  
                
                
                  
                    N
                  
                  ⋅
                  
                    m
                  
                
              
            
            −
            9
            ,
            1
          
          )
        
        =
        
          
            2
            3
          
        
        
          (
          
            
              log
              
                10
              
            
            ⁡
            
              
                
                  M
                  
                    0
                  
                
                
                  
                    d
                    y
                    n
                  
                  ⋅
                  
                    c
                    m
                  
                
              
            
            −
            16
            ,
            1
          
          )
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {w} }={2 \over 3}\left(\log _{10}{\frac {M_{0}}{\mathrm {N} \cdot \mathrm {m} }}-9,1\right)={2 \over 3}\left(\log _{10}{\frac {M_{0}}{\mathrm {dyn} \cdot \mathrm {cm} }}-16,1\right)}
  

Yukarıdaki formüldeki sabitler, moment magnitüdünün, yerel magnitüd ölçeği (Richter), ML gibi diğer ölçeklerle kabaca yakın değerler vermesi için seçilmiştir.
Moment magnitüd sembolündeki (
  
    
      
        
          M
          
            
              w
            
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{\mathrm {w} }}
  
) "w" harfi yapılan iş (work) anlamına gelir. Formüldeki 
  
    
      
        
          M
          
            0
          
        
      
    
    {\displaystyle M_{0}}
  
 sismik momenttir ve referans moment olarak Newton metre ([N·m]) kullanılır.
Logaritmik bir ölçek olan moment magnitüd ölçeğindeki 1 birim artışı, ortaya çıkan enerjinin 101,5 = 31,6 kat artışına eşittir. Aynı şekilde 2 birim artışı, ortaya çıkan enerjinin 103 = 1000 kat artması demektir.

Magnitüd
Richter ölçeği

Samsat, Adıyaman ilinin bir ilçesidir. Antik ismi Samosata'dır. Etrafı Atatürk Barajı ve Kahta ile çevrilidir. İlçenin yüz ölçümü 319 km²’dir. İl genelindeki nüfusu en az ilçedir.

Kuruluş tarihi çok eskilere dayanan Samsat'a Sümerler zamanında “Semizata” dendiği rivayet edilmektedir. Mısırlıların ise yine Samsat'a “Şamşuata”(?) veya “Şemşiata”(?) dediği rivayet edilmektedir. Ancak kentin adını Kommagene krallarından I. Antiochos Epiphanes'in dedesi olan Kral Samos'tan almış olduğu düşünülmektedir. Bu ismin manasının ne olduğu bilinmemekle birlikte antik çağlardan itibaren Samsat ismi muhtemelen Kral Samos'tan dolayı “Samasota”, “Samusat”, “Şimsat” “Simisat” adıyla adlandırılmıştır. Samsat adının Süryanice ve İbranice isminin “Simsat” (Şimsat) olduğu ve bu ismin “Güneş” “Güneş Diyarı” manalarına geldiği söylenmekle birlikte bunun yanlış olduğu kanaati vardır. Çünkü Orta Çağın ilk dönemlerinde 4. yüzyılın başlarında Ermeniler, Hristiyanlığı kabul etmeden önce ateşperest idiler. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde bu eski dinlerini muhafaza etmiş olan Ermenilere “Arevebaşt” (yani güneşe tapınan) veya “Arevorti” (güneşin oğlu) deniliyordu. Bunların 14. yüzyıla kadar yoğun olarak yaşadıkları en önemli merkez Samsat'tı. Bu yüzden "Güneş Diyarı" değil de güneşe tapanların memleketi olarak bilinmelidir. İslam fetihleriyle birlikte “Samosata” ismi Arap şivesine uydurularak artık “Sümeysat” olarak adlandırılacaktır. Osmanlıların son dönemlerinden itibaren günümüze kadar olan dönemde ise “Sümeysat” adı değişerek günümüzdeki kullanılan “Samsat” halini almıştır.
Sümerler zamanında Semiata adı verilen Samsat'ın Demir çağında Hititlerin merkezi olduğu tahmin edilmektedir. Bölge MÖ 708'de 11. Sargon tarafından zapt edilerek Asur'a bağlı bir eyalet durumuna gelir. MÖ 605 yılında Babillilerin eline geçer. Daha sonra sırasıyla Medlerin, Perslerin (MÖ 533), Makedonya Krallığı'nın MÖ 333'te Selevkosların hakimiyeti altına girer.
Samsat MÖ 69'da Kommagene Krallığı'nın merkezi olur. Kommagene kralları Antiochos sanıyla anılır. 150 yıllık bu süre içinde 4 kral tahta geçmiştir. Bunlardan Kral Antichos III'ün Romalılara yenilgisi üzerine Kommagene Devletinin egemenliği sona erdi. MS 72 yılında bir Roma eyaleti haline getirilen Samsat, bir ilim merkezi haline geldi. Ünlü bilgin Lukianus (diğer yazılışları: Loukianos, Lukianos, Lucian) bu dönemde Samsat'ta doğar. Bu arada Samsat birkaç kez Perslerle Romalılar arasında el değiştirir. 271'de tekrar Romalıların eline geçer. Bu dönemde nüfusu 50.000'i geçer.
Daha sonra Bizans'ın ve sonra da Arapların eline geçer. Safvan bin Muattal burada vefat eder, kabri de Samsat'tadır. Samsat'a, Ömer zamanında Şimşat, Şümişat denir. 1085'te Melikşah, 1114'te Zengiler, 1180'de Selahattin Eyyubi, 1203'te Anadolu Selçukluları'nda Rüknettin Süleyman II, Samsat'a hakim olur. 1237'de Harzemşahlar tarafından yağma edilen Samsat, 1240'ta Moğol İmparatoru Hülagü Han tarafından, sonra da Dulkadiroğulları tarafından istila edilir.
1392'de Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı Devleti'ne bağlanır. 1401'de Timur tarafından tahrip edilir. 1516'da Yavuz Sultan Selim tarafından tekrar Osmanlılara katılır. Osmanlı yönetiminde sancak merkezi olur. Cumhuriyet döneminde daha da küçülerek bucak merkezi durumuna girer. Samsat, 1960'ta ilçe merkezi haline getirilir ve Adıyaman iline bağlanır.
Samsat ilçesi, Atatürk Baraj Gölü sularının altında kalmasından dolayı 05.03.1988 tarihinde eski yerleşim yerinden tahliye edilmiş, 21.04.1988 tarihli ve 3433 sayılı kanunla merkezi değiştirilerek bugünkü yerine taşınmıştır. Eski Samsat'tan kalan son yapı Samsat Eşrafından Halit Çetinkaya'nın Balık Restorantıydı. İbrahim Tatlıses gibi ünlüler ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi siyasilerin ağırlandığı bu yerde zaman içinde terk edilip yerine mesire alanı yapıldı. İlerleyen zaman içinde han projesi ile turizmin canlandırılması hedeflenmektedir.   
Atatürk Barajının altında kaldığı için yeni yerinde inşa edilen Samsat'ta 2 Mart 2017'de 5.1 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Birçok yapı yıkıldı. Bu yüzden şehir tekrar inşa edildi.
Günümüzde yapılan arkeolojik araştırma ve kazılarla Eski Samsat ve civarında o dönemlere ait saraylar, su kemerleri, kaleler vb. yapılar, kıymetli eşyalar bulunmuştur. Bu eserlerden bir kısmı Adıyaman müzesinde sergilenmektedir.

İlçe, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, Adıyaman ilinin güneydoğu kesiminde yer almakta olup km2ye 35 kişi düşmektedir.
Batısında Atatürk Baraj Gölü, kuzeyinde Kâhta ilçesi, doğusunda Atatürk Baraj Gölü, güneyinde Atatürk Baraj Gölü (karşı kıyıda) Şanlıurfa ili Bozova ilçesi bulunmaktadır.
Yeni Samsat ilçesi, Atatürk Baraj Gölü'nün kıyısında üç yandan baraj gölü ile çevrili bir yarımada görüntüsü almıştır. Samsat ilçesinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 600 metredir. İlçenin il merkezine uzaklığı 47 km'dir.
Samsat, Adıyaman ilinin Tut ilçesinden sonra ikinci en küçük yüzölçümüne sahip ilçesidir. İlçenin yüzölçümü 319 km²’dir.

Yazları oldukça sıcak ve kurak kışları ise ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi göze çarpsa da nispi nemin düşük olması nedeniyle Güneydoğu Anadolu iklimine benzemektedir. Ancak son yıllarda Atatürk Baraj Gölü nedeniyle nem oranı nispeten artmıştır.

Samsat, Adıyaman ilinin en düşük nüfuslu ilçesidir.

Samsat Höyük

YerelNet2 Şubat 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Surlu William (Latince: Willelmus Tyrensis) (1130 - 1185) Lübnan'da Sur Piskoposu; Haçlı ve Orta Çağ tarihçisi.
III. Baudouin'nin Antakya'da Süryani bir doktorun verdiği ilaçlar ile zehirlenerek öldüğünü yazmıştır.

William of Tyre, (İng. çev.: E.A. Babcock ve A.C. Krey) (1943), A History of Deeds Done Beyond the Sea, Columbia University Press. (İngilizce)
R. B. C. Huygens. Turnholt (ed), (1986) Willemi Tyrensis Archiepiscopi Chronicon,
R. B. C. Huygens, "Guillaume de Tyr étudiant." Latomus 21 (1962): 811-829. (İngilizce)
Bernard Hamilton, (2000) The Leper King and his Heirs, Cambridge University Press. (İngilizce)
Peter W. Edbury ve John G. Rowe, (1988) William of Tyre: Historian of the Latin East. Cambridge University Press. (İngilizce)
Hans Mayer, "Guillaume de Tyr à l’école." Mémoires de l'Académie des sciences, arts et belles-lettres de Dijon 117 (1985-86), repr. in Kings and Lords in the Latin Kingdom of Jerusalem (Aldershot: Ashgate, Variorum Collected Studies Series, 1994), s.257-265. (İngilizce)
Smalley, Beryl (1974). Historians in the Middle Ages. Scribners. ISBN 0-684-14121-3.   (İngilizce)

Historia'dam parcalar 13 Eylül 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
1148'de Sam fiyaskosu 8 Ekim 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.  (İngilizce)
Latince Kaynak:Patrologia Latina websitesi
Latince Kaynak: The Latin Library websitesi
Latince Kaynak:"Crusades-Encyclopedia.com" websitesi
Latince versiyonu endeksli  Kaynak: Intertext.com 24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Antk Fransizca cevirisi ve  uzatilmasi Kaynak: Internet Medieval Sourcebook websitesi 1 Ocak 2009 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Süryani Mihail (Arapça: ميخائيل السرياني, romanize: Mīkhaʾēl el Sūryani, Süryanice: ܡܺܝܟ݂ܳܐܝܶܠ ܣܽܘܪܝܳܝܳܐ, romanize: Mīkhoʾēl Sūryoyo; 1126 - 1199) ya da bilinen adlarıyla Büyük Mihail, Suriyeli Mihail ya da Yaşlı Mihail, 1166'dan 1199'a kadar Antakya Süryani Ortodoks Kilisesi'nin patriği olarak görev yapan Suriyeli din adamı ve tarihçidir. Süryani Ortodoks Kilisesi tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri kabul edilmektedir.
Mihail, Malatya kökenli seçkin Qindisi Ailesi'ne mensup olup kilise hiyerarşisinde hızla yükselerek Antakya Süryani Ortodoks Patrikliği makamına ulaştı. Patriklik döneminde Mor Hananyo Manastırı merkezli olarak görev yapan Mihail, Haçlı Seferleri bağlamında Haçlılarla iyi siyasi ve ekümenik ilişkiler sürdürdü, Bizans İmparatorluğu'na karşı mesafeli bir tutum benimsedi ve cemaatini Arap akınları ve Türk göçlerine karşı korumaya çalıştı. Aynı zamanda, Theodoros bar Wahbun'un yol açtığı patriklik bölünmesi gibi çeşitli kilise içi çekişmeleri yönetmek zorunda kaldı. "En büyük ruhani liderlerden biri, patriklerin en seçkinlerinden, adı ebedî olarak anılacak, zarif ve üstün niteliklere sahip bir şahsiyet" olarak tanımlanan Mihail, Doğu Ortodoks Kiliseleri içinde büyük saygı görmektedir.
Süryani Mihail'in en önemli eseri olan Kronik, yaratılıştan kendi dönemine kadar uzanan dünya tarihini kapsayan ve günümüze ulaşan en kapsamlı Süryanice tarih çalışmasıdır. Büyük ölçüde Edessa kökenli bir yazma üzerinden, bir kopyanın kopyası olarak korunmuş olan eser; kilise olayları, doğal hadiseler, siyasi gelişmeler ve diğer önemli konuları ayrıntılı biçimde kaydetmektedir. Modern araştırmacılar tarafından "Süryanice kroniklerin tartışmasız en büyüğü" olarak nitelendirilen bu eser, Orta Çağ tarih yazımının temel kaynaklarından biri kabul edilmekte; Mihail'in diğer çok sayıdaki çalışmasıyla birlikte "Süryani Rönesansı" olarak adlandırılan dönemin şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır.

Mihail'in hayatı Bar Hebraeus tarafından kaydedilmiştir. Yaklaşık 1126 yılında Melitene'de (bugün Malatya), Kindasi ailesinden Rahip Eliya'nın (Elias) oğlu olarak doğdu. Amcası keşiş Athanasius, 1136'da Kilikya'da Anavarza piskoposu oldu.
O dönemde Melitene, Türkmen Dânişmendliler Beyliği bir parçasıydı ve bu beylik 1142'de ikiye bölündüğünde, beyliklerden birinin başkenti oldu. 1178'de Anadolu Selçuklu Devleti'nin bir parçası oldu. Yakubi Mar Bar Sauma Manastırı şehre yakındı ve 11. yüzyıldan beri patriklik makamıydı.
Mihail, çocukken manastırın hizmetine girdi ve otuz yaşından önce manastırın baş rahibi oldu. Manastır bünyesinde su tedarikini iyileştirmek ve akıncılara karşı savunma dahil olmak üzere çeşitli iyileştirmeler yaptı. 18 Ekim 1166'da Yakubi kilisesinin Patrikliğine seçildi ve yirmi sekiz piskoposun huzurunda kutsandı.
1168'de Kudüs'e hac ziyareti yaptı ve ardından Antakya'da bir yıl kaldı. Her iki şehirde o zamanlar Haçlı devletlerinin bir parçasıydı ve Mihail, haçlı lordları ile, özellikle Kudüs'ün Latin patriği Amaury de Nesle ile mükemmel ilişkiler kurdu. 1169 yazında Mar Bar Sauma manastırına geri döndüğünde, bir sinod düzenledi ve kiliseyi yeniden düzenlemeye çalıştı.
Bizans İmparatoru I. Manuil, Kiliselerin bir araya gelmesini müzakere etmek için ona yaklaştı. Ancak Mihail, Bizanslılara güvenmedi. İmparator tarafından davet edildiğinde Konstantinopolis'e gitmeyi reddetti ve hatta 1170 ve 1172'de elçisi Theorianus'la görüşmeyi iki kez reddetti, bunun yerine kendi temsilcisi Kaishoum piskoposu John'u ve ardından öğrencisi Theodore bar Wahbun'u gönderdi. İmparatora giden art arda gelen üç mektupta, miafizit Yakubi inancının basit bir ifadesiyle cevap verdi.
1174 civarında Mihail, bir piskopos hizbinin isyanıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Muhalif piskoposların kışkırtmasıyla kendisinin iki kez tutuklandığını kaydetmiştir, kendi söylediğine göre bir kez Mardin valisinin hizmetkarları tarafından, ikinci kez Musul emirinin hizmetkarları tarafından. Ayrıca 1171 ve 1176'da Bar Sauma keşişleri ona isyan ettiler.
1178 ile 1180 arasında Antakya ve Kudüs'te yeniden haçlı devletlerinde ikamet etti. Papa III. Alexander tarafından Üçüncü Laterano Konsili'ne katılmaya davet edildi, ancak reddetti. Ancak kendisine verilen bilgilere dayanarak Katharlar üzerine uzun bir inceleme yazarak mektupla katıldı.
1180'de eski öğrencisi Theodore bar Wahbun bazı hoşnutsuz piskoposlar tarafından John adıyla Amida'da patrik seçilmesi, on üç yıl süren bir bölünmeye başlattı.
Mihail etkili bir şekilde harekete geçti, Theodore'u ele geçirdi ve onu Bar Sauma'ya hapsetti ve resmî olarak görevden aldı. Bazı keşişlerin kaçmasına yardım etmesi ile Şam'a giden Theodore Selahaddin Eyyubi'den yardım istedi ama çabaları boş çıktı. Daha sonra Kudüs'e gitti ve 1187'de kentin düşmesinden sonra, Ermeni Katolikosu IV. Grigor ile Rumkale'ye gitti ve bu ona Kilikya Ermeni prensi II. Levon'un resmen tanınmasını sağladı. Theodore'un birçok destekçisi vardı ve ayrılık 1193 yazında Theodore'un ölümüne kadar bitmedi. Bar Hebraeus'a göre Theodore Süryanice, Yunanca, Ermenice ve Arapça yazıp konuşabiliyordu ve Mihail aleyhindeki davasının Arapça yazdı.
Mihail, 1182'de Melitene'de sultan II. Kılıç Arslan ile buluştu ve onunla samimi konuşmalar yaptı.
Mihail, Günah çıkarma doktrini konusundaki Mısır ihtilafına da dahil oldu ve Mark Ibn Kunbar'ın aforoz edilmesi konusunda İskenderiye Patriği III. Mark'ı destekledi.
7 Kasım 1199 günü Bar Sauma Manasırı'nda 33 yıllık patriklik görevinin ardından 72 yaşında öldü. Yeshti' Sephethana [Suryanice ܝܸܫܬ݂' ܣܸܦܗܸܬܗܲܢܲ] ya da "Büyük-dudaklar" olarak bilinen yeğeni Genç Mihail, Melitene'de 1199–1215 yılları arasında IX. Athanasius ve sonra XIV. John karşısında anti-patrik oldu.

Mihail üretken bir yazardı. Ayin, Yakubî kilisesi doktrini ve kilise hukuku üzerine eserler yazdı. Çoğunluğu yayınlanmamış olan çok sayıda vaazı da hayatta kaldı. Ancak en çok kendi derlediği, hayatta kalan en uzun ve en zengin vakainame olan Süryanice Dünya Vakainamesi ile tanınır.

Bu Vakainame, Yaratılıştan Mihail'in kendi zamanına kadar uzanıyor. Daha önceki ve günümüzde kaybolmuş, Kilise Tarihi çalışmalarını kullanır; örneğin, Geç Antik dönemle ilgili içeriği esas olarak Süryani Ortodoks Kilisesi'nin başı Dionysius'a dayanmaktadır. Testimonium Flavianum'un bir sürümünü içerir.
Eser, 1598'de Batı Süryani lehçesi ile yazılmış tek bir el yazmasıdır. Bu, Mihail'in kendi el yazısından kopyalanmış daha önceki bir el yazmasından kopyalanmıştır. El yazması bugün Halep'teki bir kilisede kilitli bir kutuda tutuluyor ve akademisyenlerin erişimine açık değildir. Ancak Fransız bilim adamı Jean-Baptiste Chabot, 1888'de bir nüshanın elle yapılmasını ayarladı ve dört ciltlik (1899-1910) bir fotoğraf kopyasını Fransızca çeviriyle yayınladı.
2009 yılında, Edessa-Halep kodeksinin tıpkı basımı, Gorgias Press tarafından, Büyük Mihail'in Vakainame'si üzerine bir dizinin ilk cildinde (Mor Gregorios Yuhanna İbrahim tarafından düzenlenmiştir) yayınlandı. VHMML Okuma Odası'nda dijital bir tıpkı kopyası da mevcuttur.
Victor Langlois'in 1868'de Fransızca bir çevirisini yayınladığı kısaltılmış bir Ermenice çevirisi de mevcuttur. Bu bile tek başına işin önsözünü koruyor. Yayınlanmamış daha kısa bir Ermenice versiyonu da var.
Süryani alfabesi ile Arapça yazılmış (Garshuni) versiyonu da Britanya Kütüphanesi ms. Orient. 4402'de mevcuttur, 5. kitapla başlayan Arapça bir versiyon Vatikan el yazmasında mevcuttur.
İkincil tanıklar olarak: Bar Hebraeus, yalancı-Yakup ve Keldani Maribas hepsi Mihail'in çalışmalarına dayanır.

Çalışmaları, günümüzde volkanik patlamalarla bağlantılı olduğu bilinen iklim değişiklikleri kaydı nedeniyle NASA bilim adamları tarafından kullanıldı. Bunu MS 536'da kaydeder:

Güneş karardı ve karanlığı 18 ay sürdü. Her gün yaklaşık 4 saat parlıyordu ve bu ışık hala zayıf bir gölgeydi. Herkes güneşin tam ışığını asla geri kazanamayacağını ilan etti. Meyveler olgunlaşmadı ve şarabın tadı ekşi üzüm gibi oldu.
Ve M.S.626:

M.S.626 yılında, güneş küresinin yarısının ışığı kayboldu ve Ekim'den Haziran'a kadar karanlık vardı. Sonuç olarak insanlar güneşin küresinin asla orijinal durumuna geri dönmeyeceğini söylediler.
Latin Haçlı devletleri için dönemin bir kaynağıdır ve Katolik Frankların miafizitlere karşı hoşgörüsünü ve liberalizmini kaydeder:

Yakubî kilisemizin papazları, onların arasında zulüm görmeden veya taciz edilmeden yaşadılar. Suriye'de olduğu gibi Filistin'de de inançlarından dolayı zorluk çıkarmadılar, tüm halklar ve Hristiyanların tüm dilleri için tek bir formülde ısrar etmediler. Ancak onlar, soruşturmadan veya çapraz sorgulamadan haça saygı duyan herkesi Hristiyan olarak görüyorlardı.
Ayrıca Tapınakçıları ve Hospitalierleri kendi halkına över:

Tapınakçılar veya Hospitalierler askeri bir yeri işgal etmek ve onu ölümüne tutmak zorunda kaldıklarında, bunu yaparken ölürler. Bir kardeş öldüğünde kırk gün onun adına fakirleri doyururlar, kırk kişiye kalacak yer verirler. Çatışmada ölenleri şehit olarak görüyorlar. Yoksullara yiyecek ve içeceklerinin onda birini dağıtırlar. Evlerinden birinde ne zaman ekmek pişirseler, onda birini fakirlere ayırıyorlar. Büyük zenginliklerine rağmen, çarmıha saygı duyan herkese hayırseverdirler. Her yerde hastaneler kurdular, hastalanan yabancılara hizmet ve yardım ettiler.

Özel

Genel

Jullien, Florence (2006). "MICHAEL THE SYRIAN". Encyclopaedia Iranica. 2 Ocak 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 12 Kasım 2020. 
Michel le Syrien - First volume of French translation of Chronicle.
Second volume in French
Third and last volume in French
French translation of Armenian version of the Chronicle
English translation of preface to the Chronicle 3 Ocak 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Robert Bedrosian, Michael the Syrian - English translation of Armenian version of the Chronicle of Michael the Syrian.
Jürgen Tubach (1993). "Mihail (Süryani Ortodoks Kilisesi Patriği)".  Bautz, Traugott (Ed.). Biographisch-Bibliographisches Kirchenlexikon (BBKL) (Almanca). 5. Herzberg: Bautz. cols. 1467–147

Bu liste, Türkiye'de ve etkisini gördüğü yakın çevrelerde şu ana kadar yaşanmış en şiddetli depremleri barındırmaktadır.

Türkiye, sismik olarak oldukça aktif bir ülkedir ve hem Avrasya levhası, hem de Arap levhası ile Afrika levhası arasında yer almaktadır. Ayrıca; kendi sınırları içerisinde Kuzey Anadolu Fay Hattı, Doğu Anadolu Fay Hattı ve Batı Anadolu Fay Hattı ile deprem kuşağındadır. Doğu Anadolu ile Kuzey Anadolu Fay Hatları yanal atılımlarla gerçekleşirken, Batı Anadolu Fay Hattı ise normal faylarla gerçekleşerek Ege'nin genişlemesine sebep olmaktadır. İran-Irak sınırında yer alan ve Afrika levhasının ana parçalarından biri olan Bitlis-Zagros Fay Hattı ise, Türkiye'nin doğusuna itme kuvveti uygulamaktadır ve bu yüzden dalma-batma zonu gerçekleşmekte, bu sebepten dolayı Doğu Anadolu Bölgesi her yıl birkaç milimetre yükselmektedir.

Türkiye coğrafyası
Kuzey Anadolu Fay Hattı
Doğu Anadolu Fay Hattı
21. yüzyıl depremlerinin listeleri

Pampal, Süleyman; Özmen, Bülent (2007). Türkiye'nin Deprem Gerçeği. Ankara: Gazi Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları. ISBN 9789759235864. 

YENİLENMİŞ DİRİ FAY HARİTALARI 13 Şubat 2023 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Türkiye Deprem Tehlike Haritaları İnteraktif Web Uygulaması 31 Mart 2019 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, 11 Temmuz 1992 tarihinde Türkiye'nin Zonguldak ilinde kurulan bir devlet üniversitesidir. 14 fakülte, 3 enstitü, 4 yüksekokul, 9 meslek yüksekokulu, 1 devlet konservatuvarı ve 34 araştırma merkezinden oluşmaktadır.
Üniversitenin temelini oluşturan Mühendislik Fakültesinin kökeni 1924 yılında kurulan Maden Mühendislik Mektebine dayanmaktadır. Bu birim, sırasıyla Maden Meslek ve Başçavuşları Okulu, Maden Teknik Okulu ve Mühendislik-Mimarlık Akademisi aşamalarından geçerek 2809 sayılı Kanun ile Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanmış ve Zonguldak Mühendislik Fakültesi adını almıştır.
11 Temmuz 1992 tarih ve 21281 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 3837 sayılı Kanunun 9. ek maddesiyle Zonguldak Karaelmas Üniversitesi kurulmuş, bu kanunla Hacettepe Üniversitesine bağlı olan Zonguldak İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Çaycuma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi adını alarak üniversite bünyesine katılmıştır.
Bülent Ecevit Üniversitesi kurulduğu dönemden Nisan 2012'ye dek Zonguldak Karaelmas Üniversitesi adını taşımıştır. Ancak 11 Nisan 2012 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlan "İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile "Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu'nda yapılan değişiklikle", "Zonguldak Karaelmas Üniversitesi"nin adı "Bülent Ecevit Üniversitesi" olarak değiştirilmiştir.

Bülent Ecevit Üniversitesi, “IU GreenMetric World University Ranking 2015″ değerlendirmesi sonucunda, Türkiye'de birinci üniversitedir. 35.360 aktif öğrencisi ve 67.466 mezunu bulunmaktadır. 134 ön lisans, 159 lisans, 92 lisansüstü programı bulunmaktadır. 1271 öğretim elemanı görev yapmaktadır. Akademik personel başına 25 öğrenci düşmektedir.
Türkiye'nin ilk cep uydusunu üretip alçak dünya yörüngesine yerleştirecek Grizu-263 Uzay Takımı'nın kurulduğu üniversitedir.
2022 yılı Nisan ayında 2018 yılından beri rektörlük görevini sürdüren Mustafa Çufalı'nın yerine, İsmail Hakkı Özölçer atandı.

Fen-Edebiyat Fakültesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Mühendislik Fakültesi
Tıp Fakültesi
Diş Hekimliği Fakültesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
İletişim Fakültesi
Eczacılık Fakültesi
İlahiyat Fakültesi
Denizcilik Fakültesi
Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Ereğli Eğitim Fakültesi
Ereğli Turizm Fakültesi
Sağlık Bilimleri Fakültesi

Fakültede 4 bölüm içerisinde 8 farklı anabilim dalı bulunmaktadır.

İlköğretim Bölümü
Okulöncesi Eğitimi Anabilim Dalı
Sınıf Öğretmenliği Anabilim Dalı
Fen Bilgisi Eğitimi Anabilim Dalı
İlköğretim Matematik Anabilim Dalı
Sosyal Bilgiler Eğitimi Anabilim Dalı
Özel Eğitim Bölümü
Zihinsel Engelliler Eğit. Anabilim Dalı
Türkçe Eğitimi Bölümü
Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Bölümü
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Anabilim Dalı

Genç Kalemler Dergisi (GKD) yılda üç kez yayımlanan bir dergidir. Türkçe - Edebiyat ile ilgili yazılar, şiirler ile bu alanların eğitimi ve öğretimine ilişkin her türlü yazı yayımlanır. Öğretmen adayları ve hocalar tarafından yayınlanmaktadır.

Eğitim Fakültesi Kütüphanesi
Ereğli Eğitim Fakültesinde Doruk binasında ve Kepez binasında olmak üzere 2 adet kütüphane mevcuttur.

Fen Bilimleri Enstitüsü
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Sosyal Bilimleri Enstitüsü

Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu
Yabancı Diller Yüksekokulu
Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu
Çaycuma Sivil Havacılık Yüksekokulu

Devlet Konservatuvarı

Ahmet Erdoğan Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu
Alaplı Meslek Yüksekokulu
Zonguldak Meslek Yüksekokulu
Çaycuma Meslek Yüksekokulu
Devrek Meslek Yüksekokulu
Gökçebey Mithat-Mehmet Çanakcı Meslek Yüksekokulu
Kdz. Ereğli Meslek Yüksekokulu
Çaycuma Gıda Ve Tarım Meslek Yüksekokulu
Devrek Adalet Meslek Yüksekokulu

Abdulkadir Geylani Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Karaelmas Siber Güvenlik Uygulama ve Araştırma Merkezi
Aerobiyoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi
Medeniyet Araştırmaları ve Değerler Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Afet Uygulama ve Araştırma Merkezi
Mücevher ve Geleneksel El Sanatları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Ahşap Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi
Obezite ve Diyabet Uygulama ve Araştırma Merkezi
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi
Okul Öncesi Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Bilim ve Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi
Özel Eğitim Hizmetleri Uygulama ve Araştırma Merkezi
Biyomedikal Kalibrasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uygulama ve Araştırma Merkezi
Çevre Sorunları Araştırma Merkezi
Roman Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi
Devrek Bastonu Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sakine-Şevki Yurtbay Gıda Uygulama ve Araştırma Merkezi
Diş Hekimliği Uygulama ve Araştırma Merkezi
Sürekli Eğitim Merkezi
Eğitim Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Türkçe Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi
Enerji Uygulama ve Araştırma Merkezi
Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi
Göç Araştırma ve Uygulama Merkezi
Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Araştırma Merkezi
Yer Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Yükseköğretim Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi
Karadeniz Stratejik Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi
Maden Makinaları Uygulama ve Araştırma Merkezi

Bülent Ecevit Üniversitesi, Avrupa Üniversiteler Birliği ve Akdeniz Üniversiteler Birliği üyesidir. Avrupa Diploma Eki etiketi ile çift diploma vermektedir. Kafkasya Üniversiteler Birliğinin kurucu üyesidir. 62 farklı ülkeden 522 uluslararası öğrencisi bulunmaktadır. 105 üniversite ile ERASMUS, 94 üniversite ile FARABİ ve 20 üniversite ile MEVLANA anlaşması bulunmaktadır.
Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ), “IU GreenMetric World University Ranking 2015″ değerlendirmesi sonucunda, Türkiye'de birinci, dünya üniversiteleri arasında ise 217. oldu. Bülent Ecevit Üniversitesi, GreenMetric World University Ranking 2014 yılında da Türkiye birincisi olmuş, dünya sıralamasında ise 239'uncu olmuştu.

2016 yılı itibariye Koleksiyon sayısı;

5.612.518 Elektronik yayın,
80.618 Kitap Sayısı,
11.942 Basılı Dergi Sayısı,

http://www.beun.edu.tr 26 Aralık 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.

Isauria (Antik Yunanca: Ἰσαυρία), Antik dönemde, Anadolu'nun orta güneyinde ve orta Toroslarda yer alan coğrafi bir bölgeydi. Sınırları bir dönem Mersin Mezitli ve Alanya(Coracesium)'yı da içine alacak biçimde genişlese de Bozkır merkez olmak üzere Akseki, Gündoğmuş, Ahırlı, Hadim, Taşkent, Ermenek, Mut (İzorya), Gülnar ilçelerinden oluşan Dağlık Kilikya (Kilikya Tracheia) bölgesinin antik çağ devletidir. , Genel olarak bu ilçeler, Toros Dağları'nın kuzey yüzündeki engebeli arazide yer alan, Türkiye'nin Konya iline bağlı Bozkır ilçesi ve çevresini kapsayan ilçelerdir.
Bölgedeki Zengibar Kalesi ile özdeşleşen Isauria Palaea (Yunanca: Ισαυρία / İsauria) / Isauria Nova (Yeni İsauria) yeni başkent olup; Leontopolis (Leo/Leon'un Kenti)  ve diğer adıyla Isauria Vetus/Isauria Palaia (Eski İsauria) ise eski başkenttir. Eski başkent bugünkü Bozkır/Sırıstat (Isauria Vetus'tan bozmadır.) iken yeni başkent Işıklar, Hacılar, Ulupınar üçgenindeki Yeni Isauria'dır (Isauria Nova).
Isaurialılar, yer adlarından anladığımız kadarıyla Luvi'dir.
Kaynaklar, Selçuklu döneminde Kılıçarslan'ın ordu toplamak için Isauria bölgesine geldiğini yazar ki 11.-12. yylara kadar bölgeye Isauria dendiğinin ve bu bölgede Isaurialıların bu kadar geç döneme kadar var olduğunun kanıtıdır.
Isauria Nova, Efes'ten 14 kat büyüklüğünde çok gösterişli bir arkeolojik alandır. Kapı kabarmaları, Hadrianus Kapısı, surlar, stoa, taş tümülüsler kentte görülecekler arasındadır.
İskender'in ordularına teslim olmaktansa tüm kenti ateşe vererek yanarak ölmüşlerdir.
Isauria, pek bilinmese de iki büyük Bizans imparatoru Isaurialıdır. İmparator Zeno/Zenon (Ermenek Zenopolislidir.) Ve III. Leo/III.Leon büyük Bizans imparatorlarındandır. III. Leo Isauricus, ikona kırıcılığı ile tarihe geçmiştir.

Konya ili Bozkır ilçesi Hacılar, Işıklar ve Ulupınar mahalleleri arasında yer almaktadır.

Günümüzde Zengibar Kalesi olarak anılan İsaura Nova antik  ören yeri, 1.800 metre yüksekliğinde, üç tarafı uçurumlarla çevrili bir tepenin üzerinde kurulmuştur.

Yöre MÖ 78'de Roma İmparatorluğu'nun, MÖ 37 dolaylarında da Galatya Kralı Amyntas'ın yönetimi altına girdi. Halkın direnişini kırmak isteyen Amyntas, gene Bozkır ilçesi yakınındaki bir tepede bulunan İsaurya kentini yerle bir etti ve yakınında, aynı adla anılan yeni bir kent inşa ettirdi. Amyntas'ın MÖ 25'te ölümünden sonra yöre yeniden Roma yönetimine geçti. Roma döneminde 10.000 kişinin yaşadığı kent, burçlarla desteklenmiş dört kilometre uzunluğunda surlarla çevrilidir.
İsaura'lı halk enerjik ve yağmacı bir halk olarak bilinir. İsaura'nın Kralı Philiph düşmemek için birçok savunma yapmış olsa da İskender'in ordusuna karşı koyamamıştır.
Daha sonra tekrar inşa edilen İsaura, Galatia İmparatorluğu'nun son kralı P. Servilius tarafından geliştirildi ve bölgenin ticaret merkezi haline getirildi. Isauria Palea ve Isauria Nova olarak iki ayrı şehir haline geldi. Fakat her ikisi de aynı dili konuşuyordu. Sonraki dönemde (Ammianus Marcellinus Dönemi) Dorla Koniah 'ın sancak ve başkenti olmuştur. Ve ilk Hristiyanlar olarak ve Hristiyanlığın gelişmesinden bu ülke öncü olmuştur. Burada birçok piskopos  yaşamaktaydı. Theophilus, Sisamoas da Isaura'da yaşadığı bilinmektedir. Isaura Palæa adlı görkemli tarihi yer günümüzde de Konya ilinin Bozkır İlçesi sınırları içerisinde bulunmaktadır.

Bu madde artık kamu malı olan bir yayından alınan metni içeriyor: Chisholm, Hugh, (Ed.) (1911). "Isauria". Encyclopædia Britannica (11. bas.). Cambridge University Press. 
 Bu madde şu anda kamu malı olan yayından metin içerir:  Herbermann, Charles, (Ed.) (1913). "Isauria". Katolik Ansiklopedi (İngilizce). New York: Robert Appleton Company.

Gülbahçe, İzmir ilinin Urla içesinde bulunan mahalledir. 2014'ten önce köy statüsüne sahipti.

Gülbahçe'nin tarihteki ilk ismi Rodónes'tir. Hypokremnos adlı antik roma şehrine ait kalıntılarda burada bulunmaktadır. 1928 tarihli Osmanlıca köy listesinde ise, Gül Bağçe (كل باغچە) olarak geçer. Bu tarihte Gül Bağçe, Urla kazasının Gül Bağçe nahiyesine bağlı üç köyden biriydi. 1935 genel nüfus sayımında Gülbahçe olarak kaydedilmiş olan köy, Urla kazasının merkez nahiyesine bağlıydı ve köyün nüfusu 640 kişiden oluşuyordu.

Gülbahçe, İzmir il merkezine 45, Urla ilçe merkezine 11 km mesafededir.

YerelNET 5 Haziran 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
 Wikimedia Commons'ta Gülbahçe ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur
 OpenStreetMap'te Gülbahçe, Urla ile ilgili coğrafi veriler

Sakız Adası (Yunanca: Χίος, romanize: Hios), Yunanistan'ın Ege Denizi'nde yer alan bir adasıdır. Ülkenin Kuzey Ege bölgesine bağlı olan ada, Türkiye'den Sakız Boğazı ile ayrılır. Sakız ağaçları ve bu ağaçlardan elde edilen damla sakızı ile ünlüdür. Turistik yerleri arasında Orta Çağ köyleri ve 11. yüzyıldan kalma Nea Moni Manastırı bulunmaktadır.
Bu adayı ve yakınındaki birkaç küçük adayı içeren bölgesel birimin ve adanın en büyük yerleşimi ve idari bölgenin merkezi olan şehrin ismi de Sakız'dır. Şehir için Hora adı da kullanılır. 1822'den önce ada nüfusu 43.000 ila 110.000 arasında tahmin ediliyordu.

1346'da Sakız Adası ve hemen yakınındaki Foça limanı, Cenevizlilere ait bir maona tarafından yönetilmekteydi. Maona, kısa sürede Sakız'da yerleşimci olan Giustiniani ailesine satılmış, onlar da adayı Osmanlı'nın fethine dek yönetmişti.

Sakız Adası, Osmanlı egemenliğine girdiği 1566 yılından, Yunanistan'ın eline geçtiği 1913 yılına dek yaklaşık 347 yıl Osmanlı Devleti egemenliğinde kalmıştır.
Fatih Sultan Mehmed döneminden başlayarak Osmanılara vergi vermeleri nedeniyle Cenovalıların yönetimde bağımsızlığını korumuştur. Kanuni Sultan Süleyman'ın vefatından çok kısa bir süre önce, 15 Nisan 1566'da Kaptan-ı derya Piyale Paşa tarafından fethedilmiştir.
Evliya Çelebi, Sakız adasının fethedilme sebebini şöyle anlatmıştır: “Ceneviz kâfirleri Osmanlı ile görünürde dost idi. Ama gizlice gelen geçen tüccar, hacı ve yolcu gemilerini alıp insanları zincire bağlı esir ettikleri Cem haşmetli padişahın kulağına gidince Sakız Adası’nın fethini Piyale Paşa’ya emreder. O da 300 parça kadırga ile her sene deniz üstünde avlanmak için gezdiği gibi gezerek, düşmanlara tavşan uykusu vererek bir gün alışkanlığı üzere Sakız Adası’nın 18 mil doğusu karşısında, daha önce özellikleri yazılan Hoşâbâd, yani Çeşme Kalesi limanında 300 parça yelkenle demir atıp yattı.
Beri Sakız’dan kâfirler donanma-yı hümâyûnun alışkanlıkları üzere gelip yattıklarını görünce Sakız’dan tüm kâfir ileri gelenleri ve balyoz prenslerinin seçkinleri firkate firkate hediyelerini alıp tüm kâfirin söz sahipleri töreleri üzere Piyale Paşa’ya gelip baştardada buluştular. Tüm hediyelerini arz edip bağlılıklarını sunup yere kapanıp baş eğerek serdarın ayaklarını öpüp nice konuşmalardan sonra hemen Piyale Paşa, “Bak-a, kefereler! Niçin barışta görünüp perde arkasından bu kadar kalleşlik edip hacılarımızın ve tüccarımız gemilerini alıp bu kadar insanı esir edip yol kesicilik edersiz? İmdi padişahımızın muradı sizden bu kaleyi cebren ve kahren pazu kuvvetiyle ele geçirmek murat edinmişlerdir. İmdi size canınız gerek ise bu an bu kaleyi bize teslim edesiz. Yohsa bu saat cümlenizi kılıçtan geçiririm” dediğinde onlar da, “Her bir parçamızı kulağımız kadar etsen bu adanın bir taşma bin baş verip bu kaleyi vermeziz. No no” diye inat edip saçlarını yoldular.
Derhâl tüm kâfirleri baştardada bağlayıp orsa flandra dikip bir haber topu atıp salpa demir deyip Osmanlı davullarına darbeler vurulup çeng-i harbîler çalınıp avanti Sakız deyip limandan uzak yerde demir atıldı. Derhâl derya gibi askeri silâhlarıyla birlikte diğer mühimmatları taşra dökmeye başladılar. Kalede olan kâfirlere ağalarından bir elçi gönderip, “Hepinizi kılıç yemi ederim. Ve bizde esir olan önderlerinizi de bu an katlederim. Elbette kaleyi padişahıma teslim edip yine bu adada sakin olasız” diye haber varınca içinde olan kötü renkli Frenk’in cenge iktidarları olmayıp bildiler ki bu gelişten kurtuluş yoktur ve akıllı, iş görmüş önderleri Kaptan Paşa’da mahpustur.
Sonunda kalede olan kâfirler aman isteyip bir yere toplanıp danıştılar ki, “Sulh ile kaleyi verelim ve çoluk çocuğumuzu malımızı manalımızı kurtaralım. Yine bu adada kalalım ve kale içindeki kiliselerimiz kadar taşra varoşta kilise yapalım, bağ, bahçe ve haneler yapalım. Adam başına her sene birer altın haraç verelim ve ruhbanlarımızı Muhammed şeriatı üzere haraçtan muaf edelim” diye 120 madde üzere danışmalarını bir yere koyup Piyale Paşa'ya rica mektupları ile arzların arz eylediler. Ricaları kabul olunup şartlar imzalanıp hamd olsun savaş edilmeden İslâm askerinin heybeti korkusundan kale fethedildi. Bütün yere gelesi kâfirler götürebilecekleri kadar eşyaları yüklenip kaleden küçük büyük 73 bin kâfir değerli metaları ile kaleden çıkıp taşra varoşta yeni bir sığınak kurdular.
Diğer eşyalarını devlet tarafından kale içinde zapt edip İslâm ordusu ile kale içi dolup ganimet mallarına boğuldu. Kalenin burçlarında fetih ezanları okundu. Hamd olsun cenksiz cidalsiz kale fethedilip diğer İslâm beldelerine eklendiğinin tarihidir kim yazıldı:
Ehl-i küfrün Sakız’ın çekdi Piyale Paşa.
Sene 973

1681'de bir Fransız filonun saldırısına uğrayan kent büyük hasar gördü. Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları'nın bir parçası olan Mora Savaşı'nda (1684-1699) Venediklilerin eline geçti (1694). Sonrasında Mezomorta Hüseyin Paşa, Koyun Adaları Muharbesi'nde Venediklileri yenilgiye uğratınca ada, yeniden Osmanlı topraklarına katıldı (1695).
Namık Kemal ve Mehmed Memduh Paşa Sakız'a sürgüne gönderilen isimlerdendir.
Ada, Yunan İsyanı sırasında da zarar gördü. 1822'de adaya çıkan Sisamlı milisler, kaleye sığınan Türkleri kuşattılar. Kaptan-ı derya Nasuhzade Ali Paşa komutasındaki donanmanın müdahalesi sonucu katliam yaşandı ve Sisamlı milisler adadan çıkarıldı. Balkan Savaşları sırasında Yunan deniz kuvvetleri tarafından işgal edildi ve 1913'te Londra Konferansı ve Antlaşması ile Yunanistan'a bırakıldı.

Sakız Adası, Birinci Balkan Savaşı'ndan (1912) sonra bağımsız Yunanistan'ın geri kalanına katıldı. Yunan Donanması Kasım 1912'de Sakız Adası'na çıktı ve bir aydan fazla süren çatışmaların ardından adanın kontrolünü ele geçirdi. Osmanlı İmparatorluğu, Londra Antlaşması'nı (1913) imzalayarak Yunanistan'ın Sakız Adası ve diğer Ege adalarını ilhakını tanıdı.
Yunanistan resmi olarak tarafsız olmasına rağmen ada, 17 Şubat 1916'da I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Bunun nedeni adanın Osmanlı Devleti'ne ve özellikle İzmir şehrine yakınlığı olabilir.
Aynı zamanda, 1919-1922 Yunan-Türk Savaşı'ndan sonra gelen Yunan mültecilerin Kastro'ya (daha önce bir Türk mahallesi) ve Sakız Adası kasabasının güneyinde aceleyle inşa edilen yeni yerleşim yerlerine yerleşmesiyle meydana gelen nüfus mübadelesinden de etkilendi.

Ada, Yunan İç Savaşı sırasında komşuyu komşuya karşı kışkırtan bazı yerel şiddet olaylarına tanık oldu. Bu durum, son komünist savaşçı grubunun Kampos'un meyve bahçelerinde mahsur kalması ve öldürülmesi ve cesetlerinin bir kamyonun arkasında ana kasabaya götürülmesiyle sona erdi. Mart 1948'de ada, Sakız Adası kenti yakınlarındaki askeri kışlalarda barındırılan kadın siyasi tutuklular (komünistler veya gerilla akrabaları) ve çocukları için bir toplama kampı olarak kullanıldı. Kampın kapatıldığı ve kamp sakinlerinin Trikeri'ye taşındığı Mart 1949'a kadar 1.300 kadar kadın ve 50 çocuk sıkışık ve aşağılayıcı koşullarda barındırıldı.
Sakız üretimi, Ağustos 2012'de adanın güney yarısını kasıp kavuran ve bazı sakız bahçelerini yok eden Sakız Adası orman yangını nedeniyle tehdit altındaydı.
Sakız Adası, 2015 yılı itibarıyla Türkiye'den AB'ye giren mülteci ve sığınmacıların geçiş noktası haline gelmişti. Chalkeio köyü yakınındaki VIAL'de bir kabul ve kimlik tespit merkezi oluşturuldu, ancak 2021'de Yunan hükûmeti Pantoukios köyü yakınlarındaki Akra Pachy'de daha izole bir yerde yeni bir kapalı kabul merkezinin inşa edileceğini duyurdu.

Sakız belediyesi 2011 yerel yönetim reformu ile sekiz eski belediyenin birleştirilmesiyle kurulmuştur. Birleştirilen belediyeler belediye birimlerine dönüştürülmüştür.

Ayos Minas
Amani
İonya
Kampohora
Kardamila
Mastihohorya
Omirupoli
Sakız

Yunanistan'ın diğer yerlerinden adaya ulaşım deniz ve havayoluyla sağlanmaktadır. Adanın karşısında yer alan Çeşme'ye feribot seferleri mevcuttur.

Akdeniz'deki adalar listesi
Ege Adaları
APS Lailapas Futbol Kulübü

Çeşme, borularla gelen suyun bir oluk ya da musluktan aktığı düzenek. Evin mutfak, banyo, tuvalet gibi kısımlarında bulunduğu gibi umumi çeşmeler de vardır. Genellikle yol kenarlarında herkesin yararlanması için yapılan çeşmelerin yanı sıra bazen mahalle, köy meydanı, yayla gibi ortak yaşam alanlarında da bulunur.
"Göz suyu, göze, pınar" anlamındaki Farsça چِشمِه (çaşme) kelimesinden Türkçeye gelmiştir.

Osmanlı kentinin fiziki yapısında çeşmeler önemli bir yere sahiptir. Kentte hemen her mahallede en az bir çeşmenin bulunması gerekiyordu. Mahalle dokusunun oluşumunda ve gelişiminde çeşmeler belirleyici unsurlardan birisidir. Çoğunlukla düz kenar ve saçak silmeleriyle kuşatılan çeşme cepheleri, sâde görünümlü, düz-masif tasarımlara sahiptir. Sokak çeşmeleri tek, iki ve üç cepheli tasarımlar sergilerler. Mevcut çeşmeler arasında; bağımsız, bir duvarın yüzeyine ya da
iki sokağın kesiştiği köşeye yerleştirilmiş örnekler bulunmaktadır. Çeşmelerin büyük bir bölümünde su haznesi bulunmaktadır.

Selçuklu ve Osmanlı devri yapılarında; taş, mermer, tuğla, kiremit, kerpiç, alçı, harç, ahşap, demir ve kurşun türündeki yapı malzemeleri kullanılmıştır. Günümüzde ise daha çok demir, paslanmaz çelik, pirinç ve daha değişik metaller kullanılmaktadır. Kulplu, kulpsuz gibi farklı tasarımları mevcuttur.

Çeşme lülesinden akan suyun sıçramasını engelleyen ve hayvanların su içmesine yarayan, çeşme önünde veya yanında bulunan delikli tekne.

Su yalağı etrafında konumlanan oturulacak veya su doldurmak için testi koyacak taş veya ahşap set.

Çeşme cephesine süsleme kompozisyonunun önemli elemanlarındandır.

Çeşmelerde su içmek için içine tas konulan ve çeşmenin ayna taşına açılmış küçük bir niştir.

Genellikle çeşme lülesinin takıldığı çeşme cephesindeki dikey taştır.

Türk su mimarisinde 16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlandığı ifade edilen suluklar işlev bakımından küçük bir çeşme gibi çalışmaktadır. Genel anlamda şadırvan sulukları, maksem sulukları, çeşme sulukları, müstakil suluklar ve münferit suluklar olarak beş farklı başlığa ayrılabilir.

Çeşmeyi varsa su deposu/haznesi ile birlikte örten düz dam veya piramidal şekilli gibi çeşitli örnekleri bulunabilen çatı kısmıdır.

Diğer tarihi yapılarda olduğu gibi çeşmelerde de inşa veya tamir bilgilerini içeren metnin bulunduğu kısımdır.

Silme
Rozet
Kartuş
Pilaster
Alem
Mukarnas

Çoban çeşmeleri yerleşim alanlarından uzakta bulunan ve gelen geçen yolcuların, çobanların ve hayvanların su içmeleri için yapılmış basit yapılardır. Anadolu'nun köylerinde bir simge haline gelmiş çeşmeler birçok olaya da özellikle de efsaneleşmiş sevda hikâyelerinde ve şiirlerde geçmektedir. Genellikle su akan ve suyu biriktiren iki kısımdan oluşan bu yapılarda: su akan kısmı genelde taş yapı, suyu biriktiren ve hayvanların sulanmasına yarayan yalak kısmı ise beton veya gövdesi oyulmuş tomruk'tan yapılmıştır.
Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Çoban çeşmesi" adlı bir şiiri de vardır. Bu şiir bestelenmiş ve şarkı yapılmıştır.

Genellikle köşelere inşa edilen hazneli veya haznesiz iki veya üç cepheli olan ve her cephesinde birer lüle veya cephe önünde birer yalak bulunan çeşmelerdir.

Zehri Çeşmesi
Derecik (coğrafya)
Kaynak (coğrafya)
Nymphaeum
Su deposu
Kuyu
Sebil
Sarnıç
Artezyen

Richter ölçeği ya da yerel magnitüd ölçeği, sismolojide kullanılan, dünya genelinde meydana gelen depremlerin aletsel büyüklüklerini ve sarsıntı oranını (magnitüd, İngilizce: magnitude) belirleyen ve sınıflara ayıran uluslararası ölçüm birimidir. Günümüzde, özellikle büyük ölçekli depremlerde, moment magnitüd ölçeği, Richter'in (Rihter) yerini almıştır.

Bu ölçek, 1935 senesinde Charles Francis Richter ve Beno Gutenberg tarafından Kaliforniya Teknik Enstitüsünde (California Institute of Technology) tasarlanıp ilk olarak ML-ölçeği (yerel magnitüd İngilizce: Magnitude Local) olarak isimlendirilmiştir.
Amerikan Sismoloji Derneği Bülteninde (Bulletin of the Seismological Society of America) "Bir aletsel deprem büyüklük ve sarsıntı oranı ölçeği" isimli (An instrumental Earthquake Magnitude Scale) bilimsel yayında, Charles Francis Richter'in ilk defa K. Wadati'nin 1931'de yayımladığı, "bir aletsel deprem ölçeği" fikrini Kaliforniya'da meydana gelen depremlerde uyguladığı belirtilmiştir.

Deprem büyüklük ölçeği teorik olarak yukarıya doğru sınırsız olsa da, bilim insanlarına göre, bir jeolojik levhanın jeolojik enerji potansiyelinin 9,5 büyüklüğünü geçemeyeceği düşünülür. Açıklama olarak şu nokta öne sürülür: Her jeolojik levhada, zaman geçtikçe farklı derecelerde ve zamanlarda tektonik hareket ile jeolojik enerji potansiyeli artmaktadır. Bu artış, levhalar rahat ve serbest şekilde hareket edemediklerinden, itici, çekici vb. kuvvetlerin levhalarda jeolojik enerji olarak saklanmasından, bir başka deyişle, potansiyel enerji birikmesinden doğar. Deprem, jeolojik potansiyel enerjinin levhalarda daha fazla saklanamaması sonucu oluşur; böylece, levhanın en zayıf noktasından ani hareketle jeolojik enerji potansiyeli doğal yoldan azalır. Buna göre, dünyadaki mevcut jeolojik levhaların hiçbiri 9,5 üzeri büyüklükte deprem oluşturacak jeolojik enerji potansiyeline sahip değildir.

Enerji ve magnitüd arasındaki logaritmik bağlantı, aşağıdaki formül gereğince tahminen elde edilebilir:

  
    
      
        M
        =
        2
        +
        
          
            2
            3
          
        
        
          log
          
            10
          
        
        ⁡
        W
        
          
            \quad veya\quad 
          
        
        W
        =
        
          10
          
            
              
                3
                2
              
            
            (
            M
            −
            2
            )
          
        
        
      
    
    {\displaystyle M=2+{\frac {2}{3}}\log _{10}W{\textrm {\quad veya\quad }}W=10^{{\frac {3}{2}}(M-2)}\,}
  

M = magnitüd ve W = eşdeğer TNT ton bazında enerji

1960 Şili depreminin büyüklüğü ilk dönemde sadece 8,6 ML daha sonra ise (US Geological Surveys dahil) çeşitli araştırmalar sonucu 9,5 Mw olarak tespit edilmiştir.
27 Mart 1964 Prince William Sound, Alaska depremi 9,2 ML büyüklüğündedir.
24 Aralık 2004 Sumatra depreminin büyüklüğü 9,5 ML büyüklüğündedir.
11 Mart 2011 Japonya depremi 9,0 ML büyüklüğündedir.

Moment magnitüd ölçeği

Uşak, Ege Bölgesi üzerinde yer alan Uşak ilinin merkezi olan şehirdir. Uşak ilinin deniz seviyesinden yüksekliği 920 metredir. Uşak merkez ilçesinin yüzölçümü 1.655 km²dir.

Antik dönemdeki adı "Temenothyrea" olan Uşak, İç Ege Bölgesinde Batı ve Orta Anadolu'yu birbirine bağlayan bölgede yer almaktadır.
Uşak ve çevresinin MÖ 4000 yılından itibaren yerleşime açıldığı anlaşılmaktadır. Özellikle Bronz çağında yerleşimin daha yaygınlaştığı görülmektedir. MÖ 2000'de Anadolu'da ilk siyasi birliği kuran Hititlerin, MÖ 1000'de ise Friglerin batı sınırını oluşturan Uşak ve çevresi bu kültürlerden ziyade İon kültürünün etkisi altında kalmıştır. MÖ 7. yüzyılda Kral Gyges'in Lidya İmparatorluğunu ele geçirmesi ile topraklarının büyük kısmı Lidya'da kalan Uşak, MÖ 620'de tamamen Lidya'nın egemenliğine girmiştir. MÖ 546'da Lidya'nın tarihten silinmesi sonucu bölge Perslerin hakimiyetine girmiştir.
Pers egemenliği MÖ 334 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihte Makedonyalı Büyük İskender'in Anadolu seferi sonucu bölge tüm Anadolu gibi Büyük İskender'in hakimiyetine girmiş, İskender'in ölümünden sonra ise bölge, Büyük İskender'in generallerinden Antigonos'un payına verilmiştir. Daha sonra bir süre Bergama krallığına bağlanan Uşak ve çevresi MÖ 189 yılında Roma hakimiyetine geçmiş, Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılması neticesinde Doğu Roma sınırları içinde kalan Uşak, 12. yüzyıla kadar Bizans hakimiyetinde kalmıştır.
1071'den sonra yöre, zaman zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasında el değiştirmiş, 1176 yılında Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile Bizans İmparatoru Manuel Komnenos arasında yapılan Miryakefalon (Kumdanlı) Savaşı sonucunda Selçuklulara geçmiştir. Beylikler döneminde Germiyanoğulları’na tabi olan Uşak ve çevresi, 1391 de Yıldırım Bayezid’in Germiyanoğulları hakimiyetine son vermesi ile Osmanlılara dahil olmuş, Fetret Devrinde beylikler tekrar canlanmış, 1429 yılında Germiyanoğulları’nın son hükümdarı II. Yakup Bey’in vasiyeti ile Osmanlı Devletine kalmıştır. Uşak, Osmanlı hakimiyetine girdikten bir süre sonra yapılan idari taksimata göre Anadolu Eyaletine bağlı Kütahya Sancağının bir kazasıdır. 29 Ağustos 1920'de Yunan kuvvetlerince işgal edilen Uşak, işgalden 1 Eylül 1922 günü kurtuldu. Osmanlı devrinde Hüdavendigar Vilayetinin Kütahya Sancağına bağlı bir kaza olan Uşak, 20 Nisan 1924 tarihli 491 Sayılı Teşkilat-i Esasiye Kanunu ile yapılan idari düzenlemede yine Kütahya Vilayetinin bir kazası olarak kaldı. 9 Temmuz 1953 tarih ve 6129 Sayılı kanunla vilayet haline getirilen Uşak ilinin merkez ilçesi oldu.

Şehrin kuzeydoğusundaki Aybey mahallesi en eski yerleşim yeridir. Bu mahallenin güneyine doğru şehir gelişmiştir. Cihannüma adlı eserinde Kâtip Çelebi Uşak'tan, dere içinde (Dokuzsele çayı) kaleli bir kasaba olarak bahsetmiştir. Evliya Çelebi de seyahatnamesinde Celali eşkıyalarına karşı şehir halkınca kale surlarının yeniden inşa edildiği belirtilmiştir. Uşak ilinin adı "uşşak/aşıklar" sözcüğünden kaynaklanır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Uşak ile ilgili; "Şehr-i Uşşak'ın (Aşıklar Şehri'nin) bağ ve bahçelerinin, havası ve suyunun güzelliğinden dolayı ''Âşık ve Mâşuk'u (seven ve sevileni)'' çoktur. denmiştir. Seyahatname'de yazılanlara göre ticaretin oldukça geliştiği şehirde; 2 hamam, 370 dükkân, 7 han, 1 lonca hanı, 4 cami, 10 mescit ve 7 kahvehane bulunmaktaydı.
1520 yılında 10 mahalle bulunan Uşak'ta 1570 tahririne göre 12 mahalle bulunmaktaydı. Bu mahalleler; "Aybeğ" ya da diğer adıyla Karaoğlu Ahmed, "Cami" sonrasında Cuma(günümüzde Küme), "Hacı Hasan" (günümüzde Ünalan), "Kassab Hasan", "Meşhed", "Süleyman Fakih" ya da diğer adıyla Derviş Mehmed, "Burhan Fakih" (günümüzde Özdemir), "Cedid", "Hacı Yayarlu", "Hacı Sıddık", "Memi Çelebi" ve "Hacı Hızır"dır. 1570 kayıtlarına göre bu mahallelerde toplam 493 hane yaşamaktaydı.
1676 tarihindeki avârız kayıtlarına göre kazadaki 9 mahallede, 383 nefer ve 72 askeri nüfus olmak üzere 455 hane bulunmaktadır. 16. yüzyılda gayrimüslim nüfusun yaşamadığı Uşak kasabasında, 1676 avarızına göre Rum ve Ermenilerden oluşan 10 gayrimüslim hane bulunmaktaydı. 1792-93 yıllarında yerleşim, Uşak Voyvodası Acemoğlu Seyyid Ahmed'in isyanına sahne oldu. 1795 yılında Acemoğlu'nun öldürülmesiyle Uşak'ta denetim sağlanabildi.
1844 temettuat tahririne göre yerleşimde; Aybeğ, Kamer, Cuma (Cami), Eslice, Sabah, Hacı Hızır, Karaağaç, Burhan Fakih, Müslüman ve gayrimüslim nüfusun yaşadığı Hacı Hasan mahalleleri olmak üzere 9 mahalle bulunmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarına doğru Hacı Muradoğlu adındaki bey isyan ederek Şah İshak kalesine çekilmiş ancak öldürülmesiyle isyan bastırılmıştır. 1894 yılında meydana gelen ve "Koca Yangın" olarak adlandırılan felakette Aybeğ mahallesi haricinde yerleşim tamamıyla yanmıştır. 1898 yılında Uşak'ı İzmir'e bağlayan demiryolu inşa edilmiştir.
29 Ağustos 1920 tarihinde Yunan kuvvetleri Uşak'ı ele geçirdi. Şehir, Kurtuluş Savaşı sonucunda 1 Eylül 1922'de Türk kuvvetlerince geri alındı. Cumhuriyet döneminde Kütahya'nın ilçesi olan şehir, 15 Temmuz 1953 tarihinde yeni kurulan Uşak ilinin merkez ilçesi olmuştur.
Uşak kentinin gelişimi nedeniyle artık şehirle iç içe gelen Çevre, İkisaray, Hacıkadem, Kalfa, Karaağaç, Kuyucak, Muharremşah ve Ovademirler köyleri ile Bölme beldesinin tüzel kişilikleri Aralık 2015'te sonlandırılarak adı geçen yerleşim birimleri mahalle olarak Uşak merkez ilçeye bağlandı.

Çevreköy mahallesi; Osmanlı dönemi II. Bayezid ve 1520 yılı tahrir defterlerinde, "Akkilise" adıyla Banaz nahiyesine bağlı, 1570 yılı kayıtlarında itibaren ise o dönemki Uşak kazasına bağlı olarak kaydedilmiştir. 1910 yılında Uşak kazası idare meclisi tarafından "Akkilise" isminin köylülerce kullanılan şekliyle "Akse" olması kararlaştırmış ve aynı yıl alınan bu karar Osmanlı Dahiliye Nezareti tarafından onaylanmıştır. Son olarak Cumhuriyet döneminde köyün ismi Çevreköy olarak değiştirilmiştir. 2015 yılında, Uşak Belediye Meclisince alınan karar uyarınca köy statüsünü kaybetmiş ve Uşak Belediyesinin bir mahallesi olmuştur.
Günümüz Kurşunluk ve Karakuyu mahalleleri eskiden Bölme yerleşimini oluşturmaktaydı. Uşak Belediye Meclisinin 08.12.2015 tarihli kararıyla Bölme belediyesi ilçe merkezine bağlanmış ve belediye statüsünü kaybetmiştir.
II. Mehmed dönemi Osmanlı kaynaklarında Hacıkadem mahallesinde varlığından bahsedilen Hacı Kadem zaviyesinin kuruluşunun çok eskilere dayandığı şeklinde belirtilmiş olup muhtemelen Germiyanoğulları ya da Selçuklular döneminde kurulmuş olmalıdır. Zaviyenin kurulmasının akabinde de etrafında yerleşim başlamıştır. Zaviyenin bulunduğu yerde Osmanlı döneminde Hacı Ali adlı bir şeyh tarafından yaptırılan türbe olup söz konusu türbe günümüze ulaşabilmiştir. 2015 yılında, Uşak Belediye Meclisince alınan karar uyarınca köy statüsünü kaybetmiş ve Uşak Belediyesinin bir mahallesi olmuştur.
İkisaray mahallesinden ilk olarak 1520 yılı tahrir defterlerinde "İki Seray" adıyla Uşak nahiyesine bağlı 12 haneli bir köy olarak bahsedilmektedir. 1570 tahririnde ise köyde 27 hane bulunmaktaydı. Yerleşim, 1676 tarihli avârız defterinde İkisaray adıyla görülmektedir. 2015 yılında, Uşak Belediye Meclisince alınan karar uyarınca köy statüsünü kaybetmiş ve Uşak Belediyesinin bir mahallesi olmuştur.
Karaağaç mahallesiyle ilgili ilk yazılı bilgiler II. Bayezid dönemi tahrir defterinde geçmektedir. Bu tarihte köyden "Karaağaç" adıyla Uşak kazasına bağlı bir köy olarak bahsedilmiştir. Köyün adının Karaağaç Türkmen cemaatinden geldiği düşünülmektedir.
Kuyucak mahallesiyle ilgili bilgiler II. Bayezid dönemi, 1520 ve 1570 yılı tahrir defterlerinde geçmektedir. "Kuyucak" adıyla Uşak kazasına bağlı bir köy olarak bahsedilen yerleşime bağlı aynı adla cemaat de bulunmaktaydı.
19. yüzyıl sonlarına ait Osmanlı kayıtlarında yerleşimden Uşak kazasına bağlı bir köy olarak bahsedilen Muharremşah mahallesinin adı Cumhuriyetin ilk yıllarında bir süreliğine "Doğancık" olmuştur.
İlk sanayi kuruluşlarının ortaya çıktığı il olma özelliğine sahip olan Uşak ilinde, ilk şeker fabrikası 1926'da Nuri (Şeker) Beyin girişimiyle kurulmuştur. Bu fabrika aynı zamanda ilk çok ortaklı şirket olma özelliğini de taşımaktadır.

1890 tarihli Hüdavendigar vilayeti salnamesinde Uşak kasabasının toplam nüfusu 12.684, 1898 yılı salnamesinde 12.841 olarak belirtilmiştir. 1898 salnamesine göre nüfusun; 10.637'si Müslüman, 1.548'i Rum ve 656'sı Ermenilerden oluşmaktaydı. 
1924 Türk Ticaret Salnamesinde Uşak merkezinin nüfusu 15.000 olarak belirtilmiştir. Cumhuriyet Devri'nin ilk nüfus sayımı 28 Ekim 1927'de yapılmış olup, bu sayıma göre Uşak merkezinin nüfusu 16.887 olarak belirlenmiştir. Merkez ilçenin 83 köyü ve 29 mahallesi bulunmaktadır. 2020 yılı verilerine göre merkez nüfusu 256.050 kişidir. 2023 Aralık ayı verilerine göre 377.001'e ulaştı.

Yöreye ait geleneksel yemekler arasında, Tarhana Çorbası, Yumurta Sızdırması, Ciğerli Bulgur, Döndürme, Arabaşı, Keşkek, Alacatene, Demir Tatlısı, Köpük Helva, Höşmerim ve Tahin Helva yer almaktadır. Uşak'ta her yıl Nisan ayında Türkiye genelinde cirit müsabakaları düzenlenmektedir. Uşak'ın konumu İç Batı Anadolu eşiğinde olduğundan zeybek oyunlarından ve Teke yöresinden etkilenmiştir. Zeybek oyunlarından daha çok Yörük zeybeği oynanmaktadır. Uşak'ta el sanatları olarak halıcılık ve kilimcilik ön plana çıkmaktadır.
Uşak ilinin köylerinde 1970'li yıllarda kullanılan yöresel sözler, deyişler ve sık kullanılan atasözlerinin yer aldığı "Uşak İli Köyler Sözlüğü" isimli bir kitap da mevcuttur.

Uşak ilinde ilk ve ortaöğretim ile mesleki ve teknik eğitim olmak üzere 127 adet okul-kurum bulunmaktadır. 17 Aralık 2006 tarihinde Uşak Üniversitesi kurulmuştur. Ayrıca 1999'da açılan Uşak Fen Lisesi, şehir içinden ve şehir dışından öğrenci çekmektedir.

İl merkezinde, Uşak (Tekstil) Organize Sanayi Bölgesi ve Karma (Deri) Organize Sanayi Bölgesi bulunmaktadır. Uşak Organize Sanayi Bölgeleri ve Küçük Sanayi Siteleri ile bir sanayi şehridir. İlde üretim yapan başlıca sanayi tesislerinin üretim konularına bakıldığında, iplik, ham ve baskılı bez, elyaf, battaniye, deri,

1303 Girit depremi 8 Ağustos'ta şafak vakti meydana geldi. Mercalli yoğunluk ölçeğine göre tahmini büyüklüğü yaklaşık 8 ve şiddeti 9'du.Girit ve İskenderiye'de ciddi hasara ve can kaybına neden olan büyük bir tsunamiyi tetikledi.

Bu depremin en muhtemel yeri olan Helen yayı, Afrika Levhasının Ege Denizi Levhasının altına batmasıyla ilgili kavisli bir tektonik özelliktedir. Batı Avrasya'nın en aktif sismik bölgelerinden biridir ve Mısır'ı da etkileyen büyük depremler geçmişine sahiptir.

Deprem ve tsunaminin Girit'in Kandiye kentinde yıkıcı etkileri olduğu kaydedildi. Ayrıntılı bilgi, Deprem günü ve yirmi gün sonra, Kandiye'den (sonra Kandiye'den) sorumlu Venedik idaresine yapılan raporlardan elde edilebilir. Candia'nın ana kamu binalarına ve tüm adadaki kalelere verilen hasarın boyutu anlatılmaktadır. Raporlarda ayrıca, mağdurların çoğunun numara verilmeksizin kadın ve çocuk olduğu belirtiliyor. İskenderiye'de de büyük bir sel baskını yaşandı. Pek çok gemi tahrip oldu, bazı gemiler adanın 3 kilometre kadar içerisine sürüklendiler. Levanten kıyısındaki liman kenti Acre de etkilendi; binalar yıkıldı ve insanlar ölüme sürüklendi.
Mısır'da deprem, Büyük Piramit'in beyaz kireçtaşı muhafazasının büyük bir kısmını yerinden ederek Kahire'de ciddi hasara neden oldu. ve birçok camide minarelerin devrilmesi. İskenderiye'de şehir surları büyük ölçüde yıkıldı ve deniz feneri ağır hasar gördü.

Merkez üssünün kesin konumu belirsiz olsa da, depremin Hellen yayının doğu kesimini Girit ile Rodos arasında bir yerde kırdığı genel olarak kabul edilmektedir.  Deprem, Girit, Mora, Rodos, Kahire, Akka, Şam, Antakya ve Kıbrıs gibi geniş bir alanda hasara yol açmış ve İstanbul kadar uzakta hissedilmiştir (1.000 kilometre (620 mi)) ve muhtemelen Tunus (1.500 kilometre (930 mi)). Kesin büyüklüğü bilinmemekle birlikte yaklaşık 8.0 olduğu tahmin edilmektedir.

Tsunaminin modellenmesi, İskenderiye'de deprem zamanından Mısır'daki ilk dalganın gelişine kadar yaklaşık 40 dakikalık bir gecikme ile maksimum 9 metrelik dalga öngörüyor.

1481 Rodos depremi

1481 Rodos depremi, 3 Mayıs sabah saat 03.00'te meydana gelmiştir. Yerel sellere neden olan küçük bir tsunamiyi tetikledi. Yaklaşık 30.000 can kaybı oldu. Bu deprem, 15 Mart 1481'de başlayıp Ocak 1482'ye kadar devam eden Rodos'u etkileyen deprem serisindeki en büyük deprem olarak kayıtlara geçti.

Rodos adası, Ege Denizi ile Afrika levhaları arasındaki sınırın bir bölümünde yer almaktadır. Tektonik ortam karmaşıktır ve itme, genişleme ve doğrultu atımı dönemlerini içeren Neojen bir tarihe sahiptir. Sismik aktiviteye karşı oldukça savunmasız olan ve tarihi MÖ 226 Rodos depremine dayanan depremleri yaşamış olan, Helenik yayı olarak bilinen yerde oturmaktadır. Şu anda Rodos adası, güney Ege sinistral doğrultu atımlı fay sistemi ile ilişkili olarak saat yönünün tersine (son 800.000 yılda 17 ° ± 5 °) dönüş yapmaktadır. Ada aynı zamanda Pleistosen sırasında kuzeybatıya doğru eğilmişti, bu yükselme Rodos'un hemen doğusunda uzanan bir ters faya atfedildi.

Kaynaklar Rodos Şehrindeki yıkıma atıfta bulunur; Rodos Şövalyelerinin Büyük Üstadının Sarayı, derhal yeniden inşa edilmesini gerektirecek kadar hasar görmüştü (Rodos o sırada Osmanlı kuşatması altındaydı). Depremlerin yol açtığı hasar 1481'den sonra bir yeniden inşa dalgasına yol açtı. Tsunamiden kaynaklanan hasarın depremden daha büyük olduğu söylendi. Tsunami, büyük bir geminin demirlemelerinden kopmasına neden oldu. O (veya başka bir gemi) daha sonra bir resife sürüklendikten sonra tüm mürettebatını kaybederek battı. Yaklaşık 30.000 can kaybı oldu.

Maksimum 1,8 m olarak tahmin edilen tsunaminin nispeten küçük olduğu görülmektedir. Ancak Levanten kıyılarında ve Türkiye'nin güneybatı kıyısındaki Dalaman'da bir tsunami tortusu tabakası gözlenmiştir. Tsunamilerden sediman taşınması ile ilgili çalışmalar sınırlı olmakla birlikte, tsunaminin 1473 ± 46 tarihli olması muhtemeldir. Bulunan ve üzerinde çalışılan tortu, yukarıda bahsedilen tsunami ile tutarlı görünmektedir.

Aynı yılın 15 Mart'ında büyük bir ön sarsıntı yaşandı. 3 Mayıs'taki ana şoku takiben, depremler (muhtemelen artçı sarsıntılar) Ocak 1482'ye kadar devam etti ve 5 Mayıs, 12 Mayıs, 3 Ekim ve 18 Aralık'ta büyük artçı sarsıntılar yaşandı. Ana şok için tahmini büyüklük, yüzey dalga büyüklüğü ölçeğinde 7,1'dir.

1810 Girit depremi 16 Şubat saat 22:15'te meydana geldi. Kandiye'de büyük yıkıma neden oldu, Malta'dan kuzey Mısır'a bir miktar zarar verdi ve orta İtalya'dan Suriye'ye kadar hissedildi. Candia'dan (Kandiye) 2.000 ölüm bildirildi.

Helenik yayı, Afrika Levhasının Ege Denizi Levhasının altına batmasıyla ilgili kavisli bir tektonik özelliktedir. Batı Avrasya'nın en aktif sismik bölgelerinden biridir ve Mısır'ı da etkileyen büyük depremler geçmişine sahiptir. Girit yakınlarında ve adanın kuzeyinde episentresli büyük depremler, tipik olarak yitim levhası arayüzünde yer alan orta derinlikte olaylardır. Bu tür olaylar genellikle 7+ büyüklüktedir, ancak derinlikleri nedeniyle boyutlarına göre nispeten az hasara neden olurken, çok yaygın olarak hissedilir.

Deprem, Kandiye ve kuzeydoğu Girit'te ağır hasara neden oldu. Güney Ege'deki adalardan, kuzey Mısır'daki Kahire, Rosetta, İskenderiye ve Malta'daki adalardan da hasar bildirildi. 1811'de Siwa Vahası'ndaki Amon Tapınağı'nın bir kısmının çöküşüne dair raporlar da, şimdi 'sahte tarihi olay' olarak kabul edilen ayrı bir depremden ziyade 1810 olayına atfedildi.

Deprem, Kıbrıs, Türkiye, Suriye, Orta İtalya ve Kuzey Afrika'nın çeşitli bölgelerine kadar çok uzakta hissedildi ve kaydedildi. Ana şokun Malta'da iki dakika sürdüğü bildirildi.
Malta ve İskenderiye limanlarında ve yakındaki kanallarda dalgaların kaydedildiği bir tsunaminin raporları var, ancak bunlar daha çok seş karakterine sahip.

1481 Rodos depremi
1303 Girit depremi

1856 Kandiye depremi veya Rodos depremi olarak da bilinen 1856 Girit depremi, 12 Ekim sabahında yerel saatle 02.45'te meydana gelen bir depremdir. Mercalli şiddet ölçeğinde merkez üssünde XI (Aşırı) veya XII (afetsel) seviyesine ulaşan bu son derece yıkıcı deprem, Helen yayı adı verilen aktif deprem ve volkan üreten alan üzerinde meydana gelmiştir. Deprem, yaklaşık 61 ile 100 kilometre derinliğinde ve sarsıntı oranı Richter ölçeğinde tahmini olarak 7,7 Mw  ile 8,3 Mw  büyüklüğündeydi.
Deprem, Sicilya, İtalya, Levant ve Kuzey Afrika'ya kadar uzanan çok geniş bir alanda hissedilmiştir. Depremin yarattığı en büyük zarar Yunanistan'ın Girit adasının Kandiye şehrinde görülmüştür. Şehirde 500'den fazla ceset bulunmuş, depremin şok dalgaları tüm Osmanlı İmparatorluğu'nda yoğun bir şekilde hissedilmiş ve günümüz Türkiye, Kıbrıs, Orta Doğu ve Malta'da hasar ve insan kayıpları bildirilmiştir. Deprem sonucunda, 1658 yılı civarında inşa edilmiş bir kıyı gözetleme kulesi olan Għajn Ħadid Kulesi yıkılmıştır. Deprem ayrıca Kahire, Mısır'da binaları yıkmış, kanallarda seşler yaratmış ve birçok kişiyi öldürmüştür. Mısır ve İtalya kıyılarında denizciler bir denizaltı depremi hissettiklerini bildirmişlerdir.

Oniki Adalar, Rodos, Girit ve İyon Adaları'nın güney kıyıları boyunca, okyanus kabuğundan oluşan Afrika Levhası'nın kuzey kısmı, yakınsayan bir levha olarak Avrasya levhasının bir parçası olan Ege Denizi levhasına doğru kuzey-kuzeydoğu yönünde ve levhanın altına doğru yılda 5 mm ile 10 mm oranında batmaktadır. Aynı şekilde Ege Denizi levhası, güney-güneybatı yönünde, yani Afrika levhasına doğru yılda yaklaşık 35 mm oranında genişlemekte olup bir Wadati-Benioff depremsellik bölgesi oluşturmaktadır. Helenik yitim zonu adı verilen bu yitim zonunun arayüzleri, 365 Girit depremi ve 1303 Girit depreminde olduğu gibi büyük mega bindirmeli depremlerle zaman zaman kırılmaktadır. Tsunamiler ise büyük bir deprem sırasında fayın bir tarafının aniden yukarı doğru itilmesi dolayısıyla trilyonlarca litre deniz suyunun yerini alması nedeniyle Helen yayı boyunca üretilmektedir.

1856 Girit depremi, odak merkezi derinliği 60 ile 100 km arasında değişkenlik gösteren orta derinlikte olan bir depremdi, Deprem, Ege Denizi levhası altına dalan Afrika levhası içindeki bir fay olan Helen yayı üzerinde meydana gelmiştir. Depremin merkez üssü, en güçlü izosismik konturların nerede olduğu değerlendirildiğinde, büyük olasılıkla Girit'in kuzey kıyılarında bulunduğu anlaşılmaktadır. İki farklı senaryodan birinci senaryoda büyüklüğü 7.7 Mw  olan bir deprem olayında, kırılan fayın tahmini boyutları Ege Denizi'nin 90 km derinliğinde 64 km × 64 km olarak; 8,1-8,3 Mw  büyüklüğündeki ikinci senaryo deprem olayında ise 130 km derinliğinde 120 km x 120 km boyutunda daha derin bir yırtılma içermektedir.

Deprem sonrası sadece Yunanistan'da değil, ilave ölüm ve hasarın bildirildiği Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da da büyük hasara neden olmuştur. Depremin meydana geliş zamanı, 02.38 veya 02.45 arasında sismologlarca tartışılmaktadır. Deprem sebebiyle toplam 11300+ bina hasar görmüş veya yıkılmıştır.

Deprem, Girit'in orta kesiminde Mercalli şiddet ölçeğinde XI(Aşırı) seviyesine ulaşmıştır. 3620 ev bulunduran Kandiye şehrinde, sadece 18 ila 40 hane ayakta kalarak şehir neredeyse tamamen yıkılmıştır. Sitya ve Hanya sahil şehirleri de ciddi şekilde hasar görmüş ve Girit'te toplam 538 kişi ölmüş ve 637 kişi yaralanmıştır. Rodos adasında 2000 bina hasar görmüş veya yıkılmış, ayrıca 8 köy ağır hasar görmüş ve sahil şeridinde yükselmeler meydana gelmiştir. Yıkım esnasında zemin çökmeleri yaygın olarak gözlemlenmiş ve Rodos adasında altmış kişi ölmüştür. Santorini adası da bir miktar hasar bildirmiştir. Çoban Adası ve Kerpe'de 8.000 ev yerle bir olmuş ve 20 kişi ölmüştür.
Yunanistan anakarasında deprem Yanya ve Kiparissia şehirlerinde hissedilmiştir.

Yaşanan depremin dalgaları Malta Adaları'na ulaştığında Yunanistan'da meydana gelen depreme kıyasla çok daha güçlü hissedilmiştir. Depremin Malta'da daha fazla hissedilmesi birçok sismolog için oldukça sıra dışı ve ilgi çekici olmuştur. Deprem gecenin sessizliğini bozmuş ve adadaki herkesi uyandırmıştır. 22 ile 60 saniye arasında süren sarsıntı, çok sayıda ada sakinin dengesini kaybetmesine ve evlerdeki birçok eşyanın yere fırlamasına neden olmuştur. Valletta ve Gozo Bölgesi gibi bazı yerlerde evlerde büyük çatlaklar oluşmuştur. Birçok kilisenin duvarlarında ve kubbelerinde çatlaklar oluşmuş ve asılı duran haçlar düşmüştür. Bazı binalarda ise hasar daha ciddi olup bazı kiliseler tamamen yıkım yaşamıştır. Mdina'daki Aziz Paul Katedrali'nin kubbesinin içeriden çökmesi yaklaşık 1.000 £ hasara yol açmıştır. Başka bir kilise olan Karmelit Kilisesi'nin çan kulesi, depremden sonra çok ağır hasar görmesinden ötürü yeniden inşa edilmiştir.
Yapılardaki hasar, Yunanistan'daki depremden 1.000 km uzaklıkta olmasına rağmen beklenenden daha yüksek olarak Mercalli şiddet ölçeğinde VII'ye karşılık gelmiştir. Tipik bir deprem bu uzaklıkta yalnızca IV-V şiddetlerinde hissedilmiş olmalıdır. Çok güçlü sarsıntının meydana gelmesi muhtemelen uzun süreli yer hareketine bağlanmıştır.
Malta'daki gözetleme kulesi amacıyla kullanılan Għajn Ħadid Kulesi'ni yıkan deprem ise bu depremdi. Depremden bir ay önce kulede bulunan bir görgü tanığı, kulenin etrafındaki zeminde büyük çatlakların açıldığını söylemiştir.

Kahire'de yaşanan sarsıntılar merkez üssünden nispeten olmasına rağmen hâlâ hissedilebilir ve hasara yol açacak kadar güçlüydü. Mısır'ın başkentindeki sarsıntı yoğunluğu ise VII-VIII'e ulaşmıştır. Süreleri bir ile iki dakika arasında olan üç farklı şok hissedilmiştir. 20 kadar cami yıkılırken, 200 ev de etkilenmiştir. Yer hareketleri sebebiyle saatler çalışmaz hale gelmiş; Kanallarda meydana gelen kaymalar, suların her yere sıçramasına neden olmuştur. Şehirde en az on kişi ölmüştür. Deprem sonrasında hayatta kalanların çoğu, gece boyunca birkaç gün boyunca evlerinin çökmesi korkusuyla evlerinin dışında uyumuştur.
İskenderiye'de sadece bazı eski inşaatlar yıkılmış, ancak şehre önemli bir etkisi olmamıştır. İki kişi ölmüş ve bazı insanlar yaralanmıştır. Nil Deltası çevresinde, Tanta ve Demenhur kasabalarında evlerin çökmesi ve minarelerin düşmesi daha da fazla insanı öldürmüştür. Deltanın diğer kısımlarında pek çok sakin ayakta durmakta zorlanmış ve dolayısıyla birçok kişiyi korkutmuştur. Yer hareketleri, mobilyaları kaydıracak ve tanklarda depolanan suyun etrafa sıçramasına neden olacak kadar güçlüydü. Kıyı açıklarındaki denizciler de şiddetli depremi hissettiklerini bildirmiştir.

Yaşanan depremden sonra Rodos'ta bulunan Mehmet Ağa Camii ağır hasar görmüş ve 1875 yılında tadilata girerek kullanıma açılmıştır.

Sarsıntı, ayrıca bazı küçük hasarların meydana geldiği Siraküza ve Pozzallo, Sicilya, İtalya'da da hissedilmiştir. Şok, Suriye ve Filistin gibi yerlerde de hasara yol açmış, Hayfa ve Lübnan kıyılarındaki görgü tanıkları küçük bir "tsunami" dalgası bildirmiştir. Depremin etkileri tüm Adriyatik Denizi bölgesi ve Kıbrıs'ta Mercalli şiddet ölçeğinde VI-VII şiddetinde hissedilmiştir.

Yazar Mary Eliza Rogers, Filistin'de Yurtiçi Yaşam adlı kitabında İsrail'in Hayfa kentindeki güçlü sarsıntılarla ilgili deneyimini anlatmıştır, ancak olayı yanlış bir şekilde 10 ve 11 Ekim gecesi arasında tarihlendirmiştir.

Yunanistan'daki depremlerin listesi
Türkiye'deki depremlerin listesi

1865 Midilli Depremi, 23 Temmuz 1865 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu egemenliğindeki Midilli adasının kuzeyinde meydana gelen, önemli hasara ve can kaybına yol açan bir depremdir.

Deprem, 23 Temmuz 1865'te, yerel saatle 21:30 sularında meydana gelmiştir. Büyüklüğü çeşitli kaynaklarda 6.7 ile 7.0 M arasında bildirilmektedir. Depremin şiddeti ise Mercalli şiddet ölçeği'ne göre IX (Yıkıcı) olarak kaydedilmiştir. Ana şokun ardından artçı sarsıntılar devam etmiştir. Deprem, adanın kuzey kesiminde, özellikle Molivos ve çevresinde büyük yıkıma yol açmıştır. Sarsıntı, Ayvalık gibi komşu bölgelerde de hissedilmiş, ancak bu bölgelerde hafif hasara neden olmuştur.

Deprem, özellikle adanın kuzeyindeki yerleşim birimlerinde büyük hasara yol açmıştır. Mamas Burnu'ndan Ahyronas'a kadar olan bölge, depremden en çok etkilenen yer olmuştur.
Dönemin kayıtlarına göre, Molivos (o zamanki adıyla Mithymna) kasabası neredeyse tamamen yıkılmıştır. Yaklaşık 100 evin yıkıldığı ve yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bildirilmiştir. Bazı kaynaklar, kasabanın 6.000-7.000 olan nüfusundan yüzlerce kişinin enkaz altında kalarak can verdiğini belirtmektedir.
Osmanlı arşiv belgelerine göre, depremde Molova Kalesi'nin bazı duvarları da hasar görmüştür. 22 Ağustos 1865 tarihli bir belgede, Cezayir-i Bahr-i Sefid Valiliği'ne gönderilen yazıda, deprem nedeniyle kalede meydana gelen hasardan bahsedilmektedir.

Türkiye'deki depremler listesi

2021 Girit depremi, 27 Eylül 2021 tarihinde  merkez üssü Yunanistan'ın Girit adası açıkları olan, 6.0 Mw büyüklüğünde meydana gelen deprem.

Bu deprem, 27 Eylül 2021 tarihinde sabah 09.17'de Girit yakınlarında sığ bir normal faylanmanın sonucu olarak gerçekleşmiştir. Bu deprem için yapılan odak mekanizması çözümleri, kuzeydoğu veya güneybatı doğrultulu ortalama eğimli normal fay üzerindeki bir kırığı işaret etmektedir. Depremin gerçekleştiği yer Helen Yayı'na yakındır ve depremin derinliği onun, dalan Afrika levhası üzerinde kalan Ege denizi levhası üzerinde oluştuğunu belirtir. Girit, sismik anlamda etkin bir bölgedir ve bu büyüklükte depremler beklenmektedir. Son yüz yılda, bu depremin merkez üssünün 250 km çevresinde 6 ve üzeri büyüklükte 33 deprem gerçekleşmiştir. Girit'in kıyılarında veya kıyıya yakın sularında 6 ve üzerinde büyüklüğe sahip 4 deprem deneyimlenmiştir. 27 Eylül Girit depremi, Girit'in idari merkezi olan Kandiye'yi son yüz yıl içinde vuran en büyük depremdir.

27 Eylül 2021 tarihinde sabah 09.17'de adanın güneydoğusundaki merkez üssü Heraklion kenti yakını olmak üzere gerçekleşen deprem sonucu 1 kişi ölmüştür. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'ne göre 6, Atina Jeodinamik Enstitüsü'ne göre 5.8, Avrupa Sismoloji Merkezi'ne göre 6.5, AFAD'a göre 5.7 büyüklüğünde olduğu belirlenmiştir. 
Genellikle eski ve metruk binaların hasar aldığı, ölen kişinin de çatısı onarılan tarihi bir kilisenin göçmesiyle öldüğü rapor edilmiştir.  Heraklion halkı da deprem nedeniyle kendini sokağa atmıştır, sarsıntıyla marketlerde raflar devrilmiştir. Yunan itfaiye kurumu da yaptığı açıklamada görevlilerin hızla harekete geçtiği ve devriyelerin de geniş alanda yerine getirildiğini belirtmiştir.
Habertürk TV Atina Muhabiri Taki Berberakis, depremin denizde değil karada meydana geldiğini belirtmiştir. Büyük bir hasar bilgisinin henüz gelmediğini söyleyen Berberakis, "Tüm okulların denetlendiğini ve bir sıkıntı bulunmadığı söylendi. Depremin meydana geldiği bölgeye yakın köylerde bazı evlerin yıkıldığı ve 2 kişinin mahsur kaldığı söyleniyor. Deprem uzmanları arka arkaya çok artçı olacak uyarısında bulundu. Yunan Sismoloji Merkezi depremin 5.7 büyüklüğünde olduğunu duyurdu." demiştir.

Depremle ilgili bir yorumda bulunan yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, "Girit Adasında 5,8 ile 6,5 olduğu söylenen bir deprem meydana geldi. Deprem çok sığ, Adanın üzerinde ve Heraklion Havzası içinde. Bu havza KKB- GGD normal faylarla kesilmiş ve sınırlanmış. Girit Adası'nda depreme en fazla güneyinden geçen Helenik zonu neden oluyor ama bu depreme karadaki normal faylar neden olmuş olabilir. Kuşkusuz bu fay sistemlerinin hepsi etkileşim içinde." şeklinde konuştu.

365 Girit depremi, 21 Temmuz 365'te Doğu Akdeniz'de  gün doğumu civarında meydana geldi ve merkez üssünün Girit yakınlarında olduğu varsayılmaktadır. Jeologlar bu denizaltı depreminin büyüklüğünün 8,5 veya daha yüksek olduğunu tahmin etmektedir. Makedonya'nın (modern Yunanistan), Africa Proconsularis'in (günümüzde kuzey Libya), Mısır'ın, Kıbrıs'ın, Sicilya'nın ve Hispania'nın (İspanya) orta ve güney piskoposluk bölgelerinde yaygın bir yıkıma neden oldu. Girit'te neredeyse tüm kasabalar yıkıldı.
Depremin ardından bir tsunami meydana geldi ve Akdeniz, özellikle Libya, güney ve doğu kıyılarını harap etti. İskenderiye ve Nil Deltasında binlerce ölüme yol açtı ve gemileri kıyıdan 3 kilometre kadar içeri sürüklemiştir. Deprem, geç antik çağın yazıtlarında derin izler bırakmış ve dönemin birçok yazarı, eserlerinde olaya değinmiştir.

Antik kalıntılarda görülen depremin etkileri:

Yunanistan'daki depremler listesi
1810 Girit Depremi

"Ammianus and the Great Tsunami" (PDF), The Journal of Roman Studies, 94, 2004, ss. 141-167, doi:10.2307/4135013, 12 Ocak 2022 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF)12 Ocak 2022 
"The AD 365 Crete Earthquake and Possible Seismic Clustering During the Fourth to Sixth Centuries AD in the Eastern Mediterranean: A Review of Historical and Archaeological Data", Journal of Structural Geology, 23 (2–3), 2001, ss. 545-562, doi:10.1016/S0191-8141(00)00118-8

Datça, Türkiye'nin Muğla ilinde bir ilçedir.

Datça Yarımadası'ndaki buluntuların geçmişi MÖ 2000'lere kadar uzanır. Bilinen ilk yerli halk Karyalılar'dır ve burada en parlak dönem Dorlar döneminde yaşanır. Dorlar MÖ 1000 yıllarında Trakya üzerinden güneye inerek Yunanistan üzerinden bölgeye gelirler ve bugünkü Datça ilçe merkezinin 1,5 km kuzeydoğusundaki Burgaz mevkiinde Knidos'u kurarlar. Daha sonra Lidya egemenliğine giren Knidos, MÖ 546'da Lidya Devleti'nin Persler'in eline geçmesinin ardından da Persler egemenliğine girmiştir.

Knidos, ticari nedenlerle MÖ 4. yüzyılda yarımadanın uç noktasına, bugünkü görkemli kalıntıların olduğu yere taşınmıştır. Strabon, Knidos'un kıyı boyu ile önündeki adada kurulduğunu belirtir. Ada ile kara arasındaki deniz doldurularak, iki ayrı liman elde edilmiştir. Kuzeydeki küçük limana "Kuzey Liman" denilmiş ve askeri amaçla kullanılmıştır. Güneydeki liman ise ticaret amaçlı kullanılmıştır. Halen, liman ağzındaki mendirek ile Kuzey Liman'daki kulenin kalıntıları görülmektedir. Dorlar ve Romalılar yeni Knidos'a çok sayıda tapınak yapmışlardır. Şehir Afrodit heykeli ile ünlenmiş, geç Roma ve erken Bizans döneminde tapınaklar yerlerini kiliselere bırakmış ve şehir nüfusu 70.000'lere ulaşmıştır.
Knidos çok önemli bir ticaret merkezi olduğu kadar bir kültür ve sanat merkeziydi. Dönemin en ünlü heykeltıraşları arasında yer alan Praxiteles'in yaptığı Knidos Aphrodite Tapınağı'nda bulunan Knidos Afroditi çok önemli bir sanat yapıtıdır. İon kentlerinin de katılımıyla düzenlenen dinî festivallerde sanatçılar hep Aphrodite'i ön planda tutmuşlardır. Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu bulan ünlü astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli'ni yapan heykeltıraş Praxiteles, Skopas, Bryaxis ve dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır'daki İskenderiye Feneri'nin mimarı Sastratos, Knidos'da yaşamışlardır. Afrodit heykelinin kaidesi, 8000 kişilik tiyatro, güneş saati ve Demeter Mabedi gibi bası eserler, Knidos antik kentinin önemli kalıntılarındandır. Antik çağda çok ünlü olan, insanların onu görmek için çok uzaklardan geldiği Afrodit heykeli bugüne kadar bulunamamıştır.
Knidos Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre yapılanmıştır. Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmiştir. Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdir. Kuzey-güney doğrultusundaki ilk caddenin batısında agorası yer alır. Sonraki devirlerde askeri limanın kuzeyindeki agoranın her iki tarafına, antik taşlardan yararlanılarak büyük bir kilise yapılmıştır. Kuzeye doğru, Dor Hexaopisi'ne bağlı kentlerin her dört yılda bir festival düzenledikleri Apollon Karneisos Tapınağı'na ulaşılır. Dor üslubundaki tapınağın kuzeyinde yapılan kazılarda dikdörtgen planlı bir sunak bulunmuştur. Sunağın yer aldığı terasın arkasında ise Helenistik duvar işçiliğinin örneği olan başka bir teras daha bulunmaktadır. Oturma kademelerini anımsatan basamakların da bulunduğu alanda 1972 yılında bir tapınak kalıntısı bulunmuştur.
Bu dönemde Knidos, şarap ihraç eden önemli merkezlerden biriydi.
MÖ 450 yılında Polynotos'un yaptığı duvar resimleri çok önemlidir.
Herodot'a göre Spartalılar, Knidos'u bir koloni kenti olarak kabul etmişlerdir. Fakat zamanla güçlenmişler, Fenikeliler sayesinde denizcilikte çok ilerlemişler, tersaneler kurmuşlardır.
Knidoslular, Lidyalıların saldırılarına karşı korunmak için Reşadiye Yarımadası'nı karadan ayırmaya çalışmışlardır. Daha sonradan kazdıkça kaya çıkmıştır ve bu kayaların sertliğinden dolayı kazıları yavaşlamıştır. Bu olayın üstüne Pers saldırıları başlayınca tamamlayamamışlardır. Bu saldırılar sırasında Persler kente zarar vermemiştir.
Knidoslular daha sonra Büyük İskender'e boyun eğmişlerdir. Fakat bu dönemle ilgili pek ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Roma İmparatorluğu ile Seleukos Krallığı arasındaki savaşta Roma'nın tarafını tutmuş, Bergama Krallığı'na katılmışlardır.

Kent, Bizans İmparatorluğu döneminde silik bir yerleşim haline gelse de, bu dönemde bir süre için piskoposluk merkezi olarak kullanılmıştır. Bizans'ın ilerleyen dönemlerinde ise bir yandan depremler, diğer yanda korsan saldırıları ile güçsüz kalan kent MS 7. yüzyılda tümüyle terk edilmiş; yarımada nüfusu ise binlere inmiştir.

Yarımada, 13. yüzyılda Menteşe Beyliği'ne bağlanmış; 15. yüzyılda ise Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmış ve adı Datça olmuştur.
Son Osmanlı padişahlarından Sultan Reşat döneminde Datça adı Reşadiye olmuş, Cumhuriyet'le beraber ise tekrar Datça'ya dönüştürülmüştür. 1928 yılında ilçe olan Datça'nın ilk merkezi Reşadiye Mahallesi olmuş, 1947'de ise bugünkü yeri olan İskele Mahallesi'ne taşınmıştır. Datça Yarımadası bazı haritalarda hala "Reşadiye Yarımadası" olarak geçer.
Knidos tarihini aydınlatmak amacıyla ilk kazılar, İngiliz Charles Newton tarafından 1856-1858 yılları arasında yapılmıştır.

Datça, coğrafi bölge olarak Ege Bölgesi'ndedir. Dağlık ve engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Datça Yarımadası'nın en yüksek noktalarını Bozdağ (1174), Kalecik Dağı (881), Karadağ (786), Emecik Dağı (704), Yarık Dağı (615) oluşturur. Arazinin %66'sı orman alanı, %18'i seyrek çalılık ve kayalık olup sadece %16'sı tarım alanıdır. Kızlan Ovası, Burgaz Düzlüğü, Reşadiye Ovası ile kıyı düzlüklerinin en önemlilerinden olan Karaköy, Palamutbükü ve Mesudiye, ilçenin ovalarıdır. Yarımadanın Datça'nın batısındaki kısmı Betçe olarak adlandırılır.
İlçenin yüzölçümü 436 km²dir. Yarımadanın 235 km'lik sahil şeridi, büyüklü küçüklü 52 koyla dantel gibi bezenmiştir. Marmaris ile Datça sınırını oluşturan Balıkaşıran'da (Datça'ya 64 km) kuzey ve güney kıyıları arasındaki kara genişliği, 900 metreye kadar inerken yarımadanın en geniş yeri 17 km'dir. Datça ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 10 metredir.
Datça, tipik bir Akdeniz iklimi'ne sahiptir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. Üç tarafı denizle çevrili yarımadada yazın esen serin kuzey rüzgarları, kavurucu sıcakları yok eder. Nem oranı ortalama %58 olan Datça'da yılın 300 günü güneşli geçer.

Datça'nın engebeli arazi yapısı nedeniyle tarıma elverişli arazi sınırlıdır, bununla beraber özellikle kırsal bölgelerde tarımsal etkinlikler ekonominin temelini oluşturur. Eğimli arazilerde yapılan badem üretimi, ilçe ekonomisinde özellikle önemli bir yer kapsar, ilçe Türkiye'nin başlıca badem üreticileri arasındadır. Üretilen bademler çoğunlukla çağla olarak satışa sunulur. Kayısı ve erik başta olmak üzere diğer meyveler, özellikle Kızlan ve Karaköy'de domates, belli bölgelerde narenciye, tahıllar ve baklagiller ekonomide yer tutan diğer tarımsal ürünlerdir. Mesudiye köyünden başlayarak yayılan seracılık kapsamında çeşitli sebzeler de yetiştirilir. Bağcılık tarihsel olarak ilçe ekonomisinde önemli yer tutmuştur, bu önem Knidos mühürlü amforaların Atina, Delos, İskenderiye gibi şehirlerde bulunmasından anlaşılır. Bununla beraber, günümüzde bağcılık çok sınırlı olarak sürdürülür. Datça'nın bir diğer önemli ekonomik kaynağı da arıcılıktır. Üretimi yapılan iç/çağla badem, domates ve balın önemli bir bölümü dışarıya satılırken, üretilen zeytin ve zeytinyağının büyük bir bölümü çiftçinin kendi ihtiyacını karşılamakta, çok az bir bölümü satılmaktadır. Bu nedenle ilçede yaygın olarak zeytin ağacına rastlansa da bu zeytinler ticarete konu olmaz. Meralar sınırlı olduğu için hayvancılık ilçenin ekonomik hayatında rol oynamaz.
Datça yöresinde yetişen badem türleri;

Acı badem (Acıpayam, Prunus dulcis),
Nurlu badem
Tatlı badem (Dulcis, veya iki adla Prunus dulcis (Miller) D.A.Webb)
Zeytinyağı üretilen imalathaneler dışında ilçede sanayi tesisi bulunmamaktadır.

1970'lere dek bölgeye ulaşım yalnızca deniz yoluyla mümkündü. Bu tarihten itibaren artan ulaşım olanaklarına paralel olarak ilçenin bunun öncesinde tamamen tarıma dayalı ekonomisi değişerek gelişmiş, tarımın yanında turizm de geçim kaynakları arasına girmiştir. Turizmdeki gelişim Bodrum, Marmaris, Fethiye ilçeleri kadar olmadığından Datça nispeten bakir kalmıştır. Kalkınma ajansları tarafından ilçede kitle turizmi imkânı bulunmadığı belirtilse de, eko turizm için Datça merkez olarak belirlenmiştir.
Datça Yarımadası, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmiş olması dolayısıyla bozulmamış doğası, 235 kilometrelik sahil şeridi ve 52 koyu, zengin flora ve faunası, Knidos antik kenti ile gelecekte bölgenin en önemli turizm merkezlerinden birisi olmaya adaydır. Datça'nın birçok mavi bayraklı plajı bulunmaktadır, bunlar Aktur Tatil Sitesi Plajı, Aktur Kamping Plajı, Karaincir Plajı, Hastanealtı Plajı, Periliköşk Plajı, Billurkent Plajı olarak sıralanabilir. Çevre turizmi açısından olanaklar mevcut olup, Bodrum ve Fethiye arasında yoğunlaşan Türkiye yat turizminin odaklandığı bir yer olarak önem taşır. Turistler için trekking, sörf, yelken gibi doğa ve su sporlarının yapılabileceği ortamlara sahiptir.
Turizm, ilçenin ekonomik hayatında, ilçenin 1970 yılında öncelikli turizm bölgesi ilan edilmesiyle hızla önem kazanmış ve halkın önemli bir gelir kaynağı olmaya başlamıştır. Bu olguya paralel olarak, ilçede konaklama imkânını arttıran tesislerin sayısının yıldan yıla hızla arttığı gözlenmektedir. Datça Yarımadası, Bodrum ve Marmaris'ten "Mavi Yolculuk" düzenleyen tekneler için oldukça önemli bir güzergâh olmaktadır. Datça Limanı'na giriş-çıkış yapan tekneler arasında, Ege Adaları'ndan gelen tekne ve yatlar önemli bir yer tutar. Yunan adalarından, özellikle Rodos ve Sömbeki adalarından, ilçeye Cumartesi günleri teknelerle alışverişe gelen Yunanlar, ilçeye döviz girdisi sağlamaktadırlar. Turizm sezonu dışında sürdürülen inşaat çalışmaları, kış aylarında tarımın yanında ekonomik hayatı canlı tutmaktadır.

Datça'nın bağlı 11 mahallesi bulunmaktadır. Yaz aylarında yazlıkçı ve yerli turistlerin gelmesiyle birlikte nüfusun mevsimsel olarak 50 bin civarına yükseldiği tahmin edilmektedir.

Not: Büyükşehir yasası n

Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, Boğaziçi Üniversitesine bağlı olarak faaliyet gösteren eğitim kurumudur.
Türk bilim tarihinin önemli kurumlarından biri olan Kandilli Rasathanesi, İstanbul'un Anadolu yakasında Üsküdar ilçesinin Kandilli Mahallesi'nde, Boğaz'a bakan bir tepenin üzerinde yer almaktadır.

Kandilli Rasathanesi, 1868 yılında Rasathane-i Amire adıyla kuruldu. Fransız hükûmeti, rasathanenin kuruluşunu hava tahminlerinin telgrafla diğer merkezlere iletilmesi amacıyla desteklemiştir. Avrupa'dan satın alınan gözlem aletleri ile Pera'da 74 metre yüksekliğindeki bir tepede kurulan rasathanenin ilk müdürü Aristide Coumbary'dir.
31 Mart Vakası (12 Nisan 1909) sırasında tahrip edildi ve Maçka'ya taşındı. Matematikçi Fatin Gökmen tarafından 1911 yılında hâlen bulunduğu yer olan Kandilli'ye taşındı.
1982'ye kadar Millî Eğitim Bakanlığına bağlı kalan Rasathane, 1982'de Boğaziçi Üniversitesine devredildi. Daha sonra 28 Mart 1983 tarih ve 2809 sayılı yasayla kanunlaşan 41 sayılı kararnameyle; üniversite bünyesinde; Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü (KRDAE) adını aldı. Enstitü kapsamında; deprem mühendisliği, jeodezi, jeofizik ana bilim dalları ile astronomi, jeomanyetizma, meteoroloji laboratuvarları bulunmaktadır.

Kandilli Rasathanesi, kampüsünde yer alan aşağıdaki bölümler, laboratuvarlar ve diğer tesislerden oluşmaktadır:
Bölümler

Deprem mühendisliği
Jeodezi
Jeofizik
Laboratuvarlar

Astronomi
Jeomanyetizma
Meteoroloji
Optik
Diğer tesisler

Kandilli Deprem Müzesi
Ulusal Deprem İzleme Merkezi
Manyetik İzleme İstasyonu
Jeodezi ve Manyetik İzleme İstasyonu
Afete Hazırlık Eğitim Birimi
Güneş Kulesi
Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü
Telekomünikasyon ve Bilişim Araştırma Merkezi
Ayrıca aşağıdaki merkezler kampüs dışındaki gözlemevi tarafından işletilmektedir:

Belbaşı Nükleer Test İzleme Merkezi (eski adıyla Belbaşı Sismik Araştırma İstasyonu), (Belbaşı, Ankara)
İznik Deprem Zararlarını Azaltma Merkezi, (İznik, Bursa)

Özel

Genel
Aktar, Mustafa (2022). Rasathane ile Bilimde Yüz Elli Yıl. Yapı Kredi Yayınları. ISBN 978-975-08-5204-6. 
Ünver, Ahmet Süheyl (1962). "Tarihimizde İcadiye Tepesi ve Rasadhane". Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, 240. İstanbul. ss. 7-8. 

Resmî site

İstanköy veya Kos Adası(Yunanca: Κως, Kos) Bodrum Yarımadası'nın karşısında, Anadolu'dan 8 mil uzakta yer alan bir Ege adasıdır. Yunanistan'ın 12 Adalar Vilayeti'ne bağlıdır. 2019 verilerine göre nüfusu 60.500'dür. Adada turizm oldukça gelişmiştir. Antik kalıntılar bulunmaktadır. İstanköy şehrinde yer alan ve hekim Hipokrat ile ilişkilendirilen bir ağaç (Hipokrat Ağacı) meşhurdur. Adada yaşayan halkın bir bölümü Yunanistan vatandaşı Türk ve Müslümanlardan oluşur. Sayıları 3.000 ila 4.000 arası olduğu tahmin edilen Türk kökenli nüfus ağırlıklı olarak Platani köyünde ve Kos şehir merkezinde yaşar.
Oniki Ada grubuna bağlı olarak Ege Denizi'nde Karya sahiline yakın bir durumdadır. İstanköy adası ayrıca, Meropis ve Nymphsea olarak da bilinir.
Diodrus Siculus (xv, 76) ve Strabo (xiv, 657) onu iyi takviye edilmiş liman olarak tanımlarlar.
Büyük İskender ve Mısırlı Ptolemies'in idaresi altında iken (MS 336'dan beri) kasaba Ege'deki büyük merkezlerin birinde gelişti. Josepheus ("Ant."xiv, 7,2) Strabo'dan aktarım yoluyla sonucu şöyle der, Mithridates, Kraliçe Cleopatra tarafından oraya depo edilmiş altınları gidip-getirmesi için yollanır. Herod'un bir yıllık maaşı atletik oyunlarda ödül kazananın kari için sağlamak zorunda olduğu söylenir. (Josephus,"B.J",i, 21,11) ve oraya oğlu Herod için bir heykel dikildi ("C.I.G", 2502).

Adaya ilk olarak Karyalılar yerleşir. Dorlar MÖ 11 yüzyılda istila ederler ve adayı Delian League (Yunan Şehir Devletleri) ye bağlarlar.
Adayı Persler iki defa istila ederlerse de başarışı olamazlar ve kovulurlar. Pers savaşları nın Yunan kültürüne ve dolaylı olarak dünya siyasi yaşamına yegane katkısı, oligarşik siyasi yapılanmanın yıkılması ve demokrasinin tartışılmaya başlaması şeklinde olur. Nitekim Ada'daki dneminde var olan zorba hükümdarlar yıkılır ve demokrasi tartışılmaya başlanır. Ada, Rodos ayaklanmasından sonra güney doğu Ege'de önemli bir Atinalı istasyonu olarak hizmet vermiştir (411-407).
MÖ 336'da Demokrasi tesis edilir. Sosyal savaş (358-355) süresince yardımları nedeni ile zayıflayan Atina kuvvetleri onu birkaç yıllığına Karya satrapı Mausolus'a bırakırlar. MÖ 366'da Kos kasabası inşa edilir. Kısa bir zaman sonra Roma ve Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası olur. Hellenistik çağda Kos Zenith in refahını elde eder. Onun başarısı Mısır kralları tarafından takdir edilir ve ada Mısırlılar tarafından bir dış askeri merkez olarak deniz kuvvetlerinin Ege'yi gözlemesi için kullanırlar. Ada ilerleyen dönemde Ptolemaios Hanedanlığı'nda prenslerin eğitimi için gözde dinlenme yeri haline gelir. Adanın en bilinen sakinleri, hekim Hipokrat, ressam Apelles, şair Philates ve Theocritus'dur.
Korsanların fırsatçı akınları ve şiddetli depremler hariç, ada barışın bozulmasına nadiren tanık olur. Büyük komşusunun öncülüğünü takiben Rodos ve Kos genellikle Romalılara karşı dostça davranış gösterir. MS 53'te özgür şehir yapılır. Ada daha sonra Venedik Cumhuriyeti'nce zapt edilir ve onlar adayı Aziz John Şövalyeleri'ne satarlar (1315). İki yüzyıl sonra şövalyeler Türk istilası ile yüzleşirler ve adayı Osmanlılara bırakırlar (1525). Ada barış yoluyla alındığı için Ortodoks halk yerinde bırakılmış, fethin ardından bir miktar Türk nüfus adaya yerleştirilmiştir. Osmanlı Dönemi'nde günümüzde 2'si ibadete açık 1'i ticari amaçlı kullanımda olan 9'dan fazla cami ve mescit ile hamam, su yolları ve çeşmeler inşa edilmiştir. Antik Agora (Ancient Agora), Roma döneminden kalma bir açık hava arkeoloji müzesi gibidir. 
Osmanlı İmparatorluğu adayı 1912'de İtalyanlara transfer edilene kadar 400 yıl yönetir. İtalyanlar, eski şehrin büyük bir bölümünü yok eden ve birçok yeni yapıya zarar veren 23 Nisan 1933'teki yıkıcı depremden sonra adanın altyapısını geliştirdiler. Mimar Rodolfo Petracco, eski mahalleleri arkeolojik parka dönüştüren ve yeni şehri konut, idari ve ticari alana bölen yeni şehir planını çizdi. II. Dünya Savaşı'nda ada, İtalyan olarak bulundurma, Mihver'in bir parçasıydı. 1943'te İtalyanlar teslim olana kadar İtalyan birlikleri tarafından kontrol ediliyordu. Bu olayda, Kos Katliamı olarak bilinen olayda Almanlara katılmayı reddeden 100 İtalyan subayı idam edildi. Daha sonra İngiliz ve Alman kuvvetleri, Almanların galip geldiği Oniki Adalar Seferi kapsamında Kos Muharebesi'nde adanın kontrolü için çatıştı. Alman birlikleri, adayı 1945 yılına kadar işgal etti; daha sonra ada, Birleşik Krallık'ın himayesi altına girdi ve 1947'de Paris barış anlaşmasının ardından adayı Yunanistan'a devretti.

Ada, Antik Çağ zamanında deprem ve çökme sonrası ayrılmış bulunan dağ zincirinin bir parçasıdır. Bu dağlar Kalymnos ve Kappari'yi içine alır ki onlar 70 metre su altı yarığıyla ayrılır. Kos'da coğrafi şekillenmeyle ilgili olan geniş farklı kayalar vardır. Bunlar içinde önemlisi Kuaterner tabakasıdır. At, suaygırı ve fil gibi memeli fosil kalıntıları bulunmuştur. Adada bulunmuş bir fosil fil dişi Atina Üniversitesi Paleontoloji müzesinde sergilenmektedir.
İstanköy adasının sahilleri Karpat Denizi suları ile yıkanır. Sahili 112 km uzunluğundadır.

Ada bir turist ve kültür merkezidir. Beyaz badanalı binalar pek çok hotel, restaurant ve az sayıda gece kulüplerini içerir. Bar Sokakları meşhurdur. Kasaba liman girişinde 1315 yılında Rodos'un Hospitalier şövalyeleri tarafından yapılan 14. yüzyıl hisarına sahiptir.
Antik Çağ hekimi Hippocrates'in İstanköy'de doğduğu düşünülür. Hippocrates'in ağacı kasabanın merkezindedir. Bir düşünce tapınağı, şimdi yaşlı ağacın dalları, yapı iskelesi kerestesi ile desteklenir. Küçük şehir ayrıca Uluslararası Enstitüsü ne yuvadır. Hipokrat müzesi ona adanır. Enstitünün yanı Asklepieion  harabeleridir. Orada Herodicus (MÖ 5 yüzyıl Trakyalı hekimdir, doğum yeri Slymbria Silivri Hippocrates'in öğrencisi olduğu düşünülmektedir.) Hippocrates hekimliğini düşünüyordu.
İstanköy'ün ana köyleri: Kardemena, Kefalos, Tigaki, Antimachia, Mastihar, Marmari ve Pyli dir.
Daha küçükleri: Zia, Zipari, Lagoudi ve Asfendiou dur.
Kardemena genç İngiliz tatilcileri için şimdi popüler bir dinlenme yeridir ve çok sayıda gece kulübüne sahiptir.
İstanköy'e deniz yoluyla ulaşım oldukça gelişmiştir, Özellikle Türkiye'den Bodrum ve Turgutreis limanlarından adaya düzenli feribot seferleri düzenlenmektedir. Adaya seyahat etmek isteyenler, sefer saatlerini kontrol etmek ve bilet işlemlerini gerçekleştirmek için ferrybook ve ferryscanner gibi adresleri tercih ederek kolayca adaya geçiş yapabilmektedir. Adada ayrıca gelişmiş bir karayolu ağı bulunmakta olup, yerel otobüsler ve araç kiralama seçenekleriyle diğer köylere ulaşım sağlanabilmektedir. 

En yaygın din Rum Ortodoksluğu'dur. Adadaki en büyük dini azınlık ise Türk kökenli olan Müslümanlardır. İstanköy'de ayrıca çok sayıda cami ve bir Latin Katolik Kilisesi de vardır. Kos merkezindeki Defterdar Cami ve Platani köyündeki her zaman açılmaktadır
II. Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından ortadan kaldırılan sinagog, İstanköy'deki Yahudi Cemaati tarafından uzun süredir kullanılamamaktadır. Ancak yakın zamanda restore edilmiş ve İbrahimî dinin sembolü olarak dokunulmamış bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Sinagog İstanköy Belediyesi tarafından çeşitli kültürel faaliyetlerde kullanılmaktadır.

Kos'taki ana endüstri turizmdir. Tarım ada halkının pek çoğunun birincil işidir. Buğday ve mısırın yanı sıra ana ekin üzüm, incir, zeytin, badem, domates dir.

Orijinal olarak an article  Kos adasına dayanır. Bilgi, GNU Free Documentation License lisansı altındadır. Onun izni ile kullanılır.

İstanköy'ün Tarihçesi, Belgeler ve Eski/Yeni Resimleri 10 Şubat 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
İstanköy Resimleri
Island Guide

Yer ivmesi ya da maksimum yer ivmesi, deprem sırasında meydana gelen, deprem dalgalarının neden olduğu zemin hareketleridir. Yer ivmesi genellikle metre/saniye² cinsinden ölçülür ve depremin büyüklüğü, süresi, frekansı, depremin derinliği, depremin odak derinliğine olan uzaklık, fay genişliği, fay derinliği, depreme olan en uzak ve en yakın mesafe, fayın eğimi, 30 metre derinliğe kadar olan ortalama kayma dalgası hızı(Vs30), Vs30=1000m/s 'ye ye olan derinlik ve Vs30=1180m/s için oluşacak ortalama spektral ivme gibi faktörlere bağlı olarak değişir.

Yatay yer ivmesi: Deprem dalgalarının yatay hareketi, zeminin yatay yönde hareket etmesine neden olur. Bu yatay hareket, yapıların yan yana kaymasına ya da düşmesine neden olabilir.
Dikey yer ivmesi: Deprem dalgaları, zemini aşağı yukarı hareket ettirir. Bu dikey hareket yapıların aşağı yukarı hareket etmesine sebep olabilir.

Marmaris, Muğla'nın 13 ilçesinden birisidir.

Marmaris, batısında Datça Yarımadası ve Kerme Körfezi, kuzeyinde Ula, doğusunda Balan Dağı, Karadağ ve Günlük Tepeleri ile güneyinde Akdeniz ile çevrilidir. Körfezin önünde kıyıya ince bir dille bağlı olan Adaköy, onun önünde Sedir Adası, Keçi Adası ve Güvercin Adası bulunur. Kentin en eski kısmı denize doğru uzanmış bir tepe üzerine kurulu olan Kale Mahallesidir. Marmaris daha sonra eteklere doğru ve kıyı boyunda gelişmiştir. Hava ulaşımının yapıldığı Dalaman Havaalanı sadece bir saat uzaklıktadır. Rodos ise sadece 45 dakika uzaklıktadır.
İlçenin yüzölçümü 906 km²dir. Marmaris ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 6 metredir.

Akdeniz ikliminin hakim olduğu ilçede yazlar sıcak ve kurak, kış ayları ise nispeten ılık ve bol yağışlı geçer. Dağların orografik konumu itibarıyla Marmaris, Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nden sonra en bol yağış alan bölgelerindendir ve yıllık yağış miktarı 1200 mm'nin üzerindedir. Kış aylarında şiddetli yağışlar yüzünden ilçede zaman zaman su baskınları ve sel görülebilir. Kışın cephe sistemlerinin geçişleri esnasında oldukça sık oraj (şimşek-gökgürültüsü) görülür. Mayıs-eylül arası dönem pek yağış görülmez ve oldukça kurak geçer. Denizin ılıman etkisinden ötürü kış aylarında çok nadiren don görülür. Kar yağışı ise yüksek dağ yamaçlarında görülmekle beraber, kıyı kesimlere çok nadiren düşer.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Marmaris'in tarihi MÖ 12000'lere kadar gider. 2007 yılında Bedir Adası'ndaki Nimara Mağarası'nda yapılan kazı çalışmaları sonucu bulunan materyaller bunu teyit etmektedir. 17 Eylül 2007'de Marmaris Müzesi'ndeki basın toplantısı}... Bölgeye Karia adı Kar'ın ülkesi anlamı da sonradan verilmiştir. Ege ve Akdeniz'in kıyılarının bereketi, bölgeyi devamlı çekici kılmıştır. Şehir Rodos ve Ege adalarına açılan en önemli köprüdür. Böylece Marmaris zaman içinde pek çok medeniyetin hüküm sürdüğü bir yer haline gelmiştir.
Bölgede yapılacak gezilerde Karia, Rodos ve ada uygarlıkları, Mısır, Asur, İon, Pers, Makedon, Suriye, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin izlerini görmek mümkündür.
Fiskos kentin ilk adıdır. Bugün Asartepe denilen mevkide kalıntıları görülebilir.

MÖ 3500 Karya kenti Fiskos'un ilk kent surları yapılıyor. Fiskos kalıntıları Beldibi'nin kuzeydoğu yamaçlarında Asartepe'de izlenebilir. MÖ 7. yüzyıl Loryma antik kenti (bugün Sömbeki körfezi, Bozukkale, Taşlıca bölgesinde) kuruluyor.
MÖ 546 Bölgede Pers egemenliği başlıyor.
MÖ 334 Büyük İskender bölgeyi işgal ediyor.
MÖ 323 İskender ölüyor. Karya bölgesi Bergama krallığının egemenliğine girse de, Fiskos Mısır/Rodos İmparatorluğu'nun Güneybatı Anadolu'daki en önemli liman kenti oluyor.
MÖ 226 Şiddetli bir deprem oluyor.
MÖ 133 Bölgede Roma egemenliği başlıyor.
395 Bizans döneminin başlangıcı.
670 Arap akınları. Çoğu kent bu akınlar sonucunda yakılıp yıkıldı.
1010-1286 Türkmen boyları ve Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi. Bu dönemde Tepe Mahallesinde ilk yerleşim birimleri Mermeris ismi verilerek kurulmuştur.
1286 Menteşe Beyliği dönemi. 1300'lü yıllarda Marmaris hem ticari hem de askeri açıdan, antik çağlarda Fiskos'un olduğu gibi, önemli bir liman oluyor.
1300 Yılında Rodos adasının, Menteşe Beyliği tarafından fethinde önemli bir rolü donanma üssü olarak oynuyor. Doğu Akdenizde mermer ve kereste ticaretinin önemli bir yükleme limanı oluyor.
1391 Temmuz ayında Ahmed Gazi'nin ölümden sonra bölgede Osmanlı Egemenliği başlıyor.
1402 Ankara savaşı sonrası Timurlenk'in emriyle Menteşe Beyliği egemenliği tekrar başlıyor.
1451 Bölgede yeniden Osmanlı egemenliği başlıyor.
1480 Fatih Sultan Mehmet 100.000 askeriyle, Marmaris'e Rodos'un fethi için geliyor. 150 gemilik kuvvetli Osmanlı Donanması'nın 89 gün süren fetih uğraşı boşa çıkıyor.
1517 Marmaris'te nüfus 24 kişi.
1520-1522 Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Rodos seferine çıkıyor ve 150.000 kişilik ordusuyla Marmaris'e geliyor ve Rodos'u fethediyor. Bir kale, bir kervansaray ve bir de şimdiki Kısayalı'yı tümüyle kapsayan bir köprü yapımını emrediyor.
1525 Marmaris Muğla Sancağı'na bağlı "kaza" oluyor.
1545 Rodos seferi dönüşünde Sultan Süleyman tarafından buyurulan Marmaris kalesinin, Hafza Sultan Kervansarayının yapımı tamamlanıyor.
1565 Marmaris'ten, Dünya'da yalnız burada çıkarılan ve Avrupa'da büyük sükse yapan Sığla Yağı'nın (Storax orientale) yıllık 100.000 kiloya kadar varan ihracatına başlanıyor.
1789 İbrahim Ağa Camii yapılmıştır.
1801 Tarihte ilk kez, bir donanma tarafından "Çıkartma Tatbikatı" 200 İngiliz savaş gemisi tarafından yaklaşık üç ay süreyle Marmaris'te yapılıyor.
1800-1850 Yıllarında Mısır ve Suriye savaşlarında alınan esirler Marmaris'e getiriliyor.
1890 Marmaris'te maden ihracatı başlıyor. İthal eden ülkeler Almanya, Fransa ve İtalya oluyor. Yıllık hacmi 50.000 tonu aşıyor.
1913 - I. Dünya Savaşı'nda bir Alman zırhlısı Marmaris limanına sığınıyor.
1914 - Fransız donanması Marmaris Kalesi'ni topa tutuyor ve büyük tahribat meydana geliyor.
1919 - Sevr Antlaşmasına dayanarak İtalya ve Yunanistan aralarında anlaşıyor ve İtalyanlar bölgeyi işgal ediyorlar.
1922 - 22 Temmuz'da İtalyan askerleri Marmaris'ten ayrılıyor ve Marmaris kurtuluyor.
1957 - Marmaris 7,1 ve 7,3 şiddetindeki depremde neredeyse tamamen yerle bir oluyor. Sadece Marmaris Kalesi ile çevresindeki tarihi binalar ayakta kalıyor.
Temmuz 2026 itibarıyla, Ula komününe (belediyesine) dahil edilmemiştir.

Marmaris ilçe sınırları içinde yer alan antik kentler ise şöyle sıralanabilir: 
Physkos (Beldibi, Asartepe), Amos (Hisarönü, Turunç), Bybassios (Hisarönü), Kastabos (Hisarönü), Syrna (Bayırköy), Larymna (Bozburun), Thyssanos (Söğütköy), Phoenix (Taşlıca), Loryma (Bozukkale) Kasara (Serçe Limanı), Kedrai (Sedir Adası), Euthena ve Amnistos (Karacasöğüt). Physkos dahil tüm kentler, küçük Karya kentleri. Ama diğerlerinin neredeyse tamamından bugüne ulaşan kalıntılar kale ve sur parçalarından öteye geçmiyor.

Physkos yörede ilk Karya liman kenti ve diğer yerleşim birimlerinin merkezidir.
Physkos Karya dilinde "Doğakenti" demektir. Bu isme neden de doğanın bütün unsurlarını ve güzelliklerini bünyesinde bulundurmasıdır.
MÖ 3400 yıllarına kadar uzandığına dair izler biliniyor. Antik Karya bölgesinin bu önemli liman kentinin, kalıntıları Marmaris şehir merkezinin kuzeyindeki Asartepe'de görülüyor. Ancak akropol üzerinde sur duvarları günümüze ulaşabildi. Tüm Karya yerleşimleri gibi sarp dağ tepelerinde ve yamaçlarında kurulmuştur. Yerleştiği alan Beldibi ile Camiavlu arasındaki tepeler ile vadi ve yamaçlardır.
Tarihçilerin babası Bodrumlu Herodot ve ünlü coğrafyacı Amasyalı Strabo, Physkos'tan antik dönemde, Efes ve Mylasa'nın Doğu Akdeniz'e açılan limanı olarak bahsederler.
Tarih boyunca Güneybatı Anadolu da var olan egemenliklerin, Akdeniz'e özellikle Doğu Akdeniz'e açılan tek ve önemli limanı olmuştur. Mylasa, Alabanda, Truva, Bergama, Efes ve Miletus gibi önemli antik başkentlerini Physkos'a bağlayan karayolu ağının eskiden beri var olması, limanın denizler aşırı ilişkilerde, özellikle "ülkelerin anası" Mısır'la, önemini yineleyerek vurgular. Önceleri her türlü ticaretle (Köle, mermer, kereste ve şarap) başlayan Mısır ilişkileri sonraları askeri ve uygarlık olarak genişler. Ünlü Kadeş savaşına Hititlerin safında katılan Karyalı paralı askerlerin nakli gemilerle Fiskos limanından olmuştur. Daha sonraki savaşlara Mısırlıların safında katılmışlardır. Bu paralı askerlerin bir kısmı Nil Deltasına kendi şehirlerini (4 adet) kurarak yerleşmişlerdir. Nitekim ilk Karyaca yazıtlar burada bulunmuştur. Mısır'dan Güneybatı Anadolu'ya ve Adalara ilk defa normal insan boyunda heykel yapabilme sanatı Fiskos'tan girmiştir.
Physkos'un kendi adına parası olması da önemli bir merkez olduğunun başka bir kanıtıdır. Physkos'un çok değerli madeni bir parası, İngiltere'de koleksiyoncu Mr. Borell'in elinde bulunduğu 1828 yılında tespit edilmiştir. Bu para oldukça geniş, kalın ve olağanüstü uzunluktadır ki yüzeyinde dallanmış boynuzları canlandıran bir kabartma ile 18Karya harfleriyle tek satırda "Phi Upsilon sigma $ Y 2" yazısı vardır.
Büyük İskender'in ölümü sonrasında oluşan Mısır-Rodos İmparatorluğuna bağlanan Physkos, bu dönemde önemini bir ticari liman olarak daha da arttırmıştır. Ve bu konumunu daha sonraki Roma ve Bizans dönemlerine de taşıyabilmiştir.
İngiliz Kralı VIII. Henry, bir belgede 1513 yılında Physkos'tan bahsetmesi de enteresan.

Ayrıca Boston Müzesinde Marmaris'te (Eski Physkos) bulunduğu belirtilerek sergilenen, sonra Roma İmparatoru olan, genç Tiberius'un (Bust of Tiberius) mermerden bir büstü vardır. Aşağıda büstün müzedeki İngilizce tanıtımı ve müzeye kadar olan yol haritası."Provenance/Ownership HisBoston 1971.393, history: Said to have been found at Marmaris (ancient Physkos) on the southern coast of Caria; by date unknown: with K. J. Hewett, Esq., London (purchased from an English estate); by 1971: purchased by Robert E. Hecht, Jr. from K. J. Hewett; purchased by MFA from Robert E. Hecht, Jr., November 10, 1971"Milattan önce 4. yüzyıldan kalma sayısız heykelcikler, heykel blokları ve tabletler özellikle Eyiliktaşı civarında bulunmuştur.
Arkeolog George Bean'e göre ezelinden beri çeşitli uygarlıklar boyunca hep önemli bir liman kenti olan Physkos'tan günümüze kalan şehir kalıntıların azlığının izahı, bunların toprak altında gömülü oldukları değildir. Aksine kentin parça parça gemilere yüklenip başka kent projelerinde kullanılmak üzere nakledildiği olasılığıdır. Çünkü kentin kurulduğu tepe ve yamaçlar günümüzde hâlâ ortadadır ve toprak altında olan Physkos'un ünlü limanı ve denizidir.

Bozburun Yarımadasının güneybatı ucundaki Bozuk Koyu'nda kurulmuştu. Koya hakim oldukça geniş alana dağılmış kalıntılardan günümüze ulaşan en etkileyici yapı Burunbaşı üzerinde bulunan iyi korunmuş kaledir. Dokuz dikdörtgen kulesi vardı. Bugün kuzeydeki çıkma kule görülebilmektedir. Bozukkale limanı Mavi Yolculuk tekneleri ve yatların önemli bi

Milas, Muğla'nın 13 ilçesinden birisidir.
2014 senesine kadar 13 mahallesi, 114 köyü ve 5 beldesi olan kent yeni çıkan büyük şehir yasası ile ilçe sınırları içerisindeki bütün yerleşim birimlerinin mahalle olmasıyla ilçe sınırları içerisinde toplam 132 mahalle sayısıyla ayrı bir konuma gelmiştir. 2012 yılında 55.348 ilçe merkezi 72.658	kırsal olmak üzere toplam 128.006 nüfusa sahipken 2014 yılında bütün belde ve köylerin mahalle olmasıyla ilçe nüfusu 129.128 oldu. İlçenin yüzölçümü 2.067 km²dir. Milas ilçe merkezinin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 60 metredir.
Karya Uygarlığı'na ve Menteşe Beyliği'ne başkentlik yapmış ilçe merkezi ve yanı başında yer alan, tarihin pek çok döneminde Milas'ın müstahkem kalesi işlevi görmüş Beçin başta olmak üzere ilçede tarihleri derin, köklü bir geçmişe uzanan pek çok yerleşim bulunmaktadır. Düzenli kent merkezi, antik kalıntıları, tarihî değeri bulunan eserleri ve evleri, canlı çarşısı, dünyaca ünlü Milas halıları ile turistik açıdan pek çok ilginç özelliği bulunan, ancak Bodrum'a giden yolcuların bazen kenarından geçerek gözden kaçırdığı bir yerdir. Günümüz Milas'ının yerleşiminin belkemiğini Yörük-Türkmenler oluşturmaktadır. Şu anda ilçenin belediye başkanı CHP'li Fevzi Topuz'dur. İlçe, Bodrum güzergâhının üzerinde olduğu için hızla gelişip göç almaktadır.

Anadolu dillerinde yerleşim yerlerinin tipik bir soneki olan -asa, Milas'ın tarihî ismi Mylasa (Grekçe: Μύλασα)'da kendini gösterdiği için, kentin çok erken tarihlerde kurulmuş olduğuna işaret etmektedir. Bazı dilbilim araştırmacıları, Milas isminin ilk hecesi olan Mil- 'in Likyalıların kendileri için kullandığı isim olan Trmili 'de de zuhur ettiğine dikkat çekerek bu halkın Milet (Millawanda) yöresinden güneye sonradan Likya olarak bilinecek Teke Yarımadası'na göçleri döneminde kurulmuş olabileceğini ileri sürmektedirler. İsmin Sisifos'un ve Aeolus'un neslinden geldiği iddia edilen bir Mylasa'dan kaynaklanmış olabileceğine dair savlar ise mesnetsiz bulunmaktadır.

Milas şehri, hükmettiği geniş ve verimli ova ve sırtını dayadığı dağlardaki, günümüzde de işletilmeye devam eden, zengin mermer yatakları ile tarih boyunca avantajlı bir konumda olmuş, bulunduğu mevkiden sahil şeridine kolaylıkla erişilebilmesi de ilave bir şansını oluşturmuştur.

Milas kent merkezi içindeki en eski eser Hisarbaşı mahallesinde, Hisarbaşı tepesinin doğusunda bir podyum üzerine inşa edilmiş olan Augustus (Uzunyuva) Tapınağıdır. Tapınağın Korent başlıklı tek sütunu hala ayaktadır.
Kentin eski surlarından bugüne ulaşan tek kalıntı ise, yörede Baltalıkapı olarak bilinen kapı kemeridir. Kapı M.Ö. 1. yüzyıla tarihlenmektedir. Kemerinin kilit taşı üzerindeki çift yüzlü balta motifinden dolayı yörede Baltalıkapı olarak anılmaktadır.
Kentteki bir başka antik çağ kalıntısı ise M.S. 2. yüzyılda inşa edilmiş ve çok iyi korunmuş bir mezar anıtı olan Gümüşkesen Anıtı'dır. Dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Halikarnas Mozolesi'nin daha küçük bir modelidir. Sodra Dağı eteklerinde Gümüşlük mahallesindeki mezar anıtı yüksek bir kaide ve basamaklı bir çatıdan oluşmaktadır.
Milas'ın doğusunda Milas ovasında uzanan iki katlı su kemerleri erken Bizans dönemine aittir. Kemerlerin inşaatında antik dönem mimari parçalar da kullanılmıştır.
Kent merkezindeki önemli mimari yapılar arasında aşağıdakiler sayılabilir:

Çöllüoğlu Hanı: 1719-1720 yıllarında yapılmıştır. Hisarbaşı mahallesindedir.
Milas Ulu Camii: Milas'ın en büyük camisidir. 1378'de Menteşe Beyliği döneminde yapılmıştır. Hoca Bedrettin mahallesindedir.
Belen Camii: Duvar örgüsü tuğla-taş karışımı olup, antik dönem eserlerinden yararlanılmıştır. 14. yüzyıla tarihlenen cami, Hisarbaşı mahallesinde, aynı adı taşıyan tepenin üstündedir.
Milas Ağa Camii: Hacı Abdi mahallesindedir.
Firuzbey Camii (Kurşunlu Cami olarak da anılır): Bölgenin yönetiminin Menteşe Beyliği'nden Osmanlı İmparatorluğu'na geçtiği dönemde inşa edilmiş mimari açıdan çok önemli bir eserdir. Osmanlı dönemine ait yapılar ise şunlardır. Firuzpaşa mahallesindedir.
Milas'ta ayrıca Osmanlı dönemi eseri olan iki köprü bulunmaktadır. Bunlardan biri kent merkezinden geçen Balavca deresi üzerindedir. İzmir yolundaki Sarıçay üzerindeki tarihi köprü ise acilen restorasyona ihtiyaç duymaktadır. Milas'a bağlı Selimiye beldesindeki Osmanlı dönemine ait iki eserden biri olan Abdülfettah Camii ise, hanı ve hamamı ile bir külliye görünümündedir.

Milas kent gezilerinin ana eksenini 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yıllarında yapılan ve büyük bölümü restore edilerek kullanılmaya devam eden Milas evleridir. İki katlı avlulu evlere giriş avludan yapılır. Evlerin ahşap destekli çıkmaları sokağa taşar. Zemin katlar genellikle depo ve kiler olarak kullanılır. Mutfak, tuvalet, ahır avlunun bir köşesindedir. Avludan üst kata ahşap ya da mermer merdivenle çıkılır.
İlçe merkezinde Nedime Beler, Murat Menteşe, Selahattin Oğuz, Servet Akgün evleri olarak tanınan evler ise Cumhuriyet'in ilk döneminde Avrupa'dan gelen Macar ve İtalyan mimarların katkılarıyla yapılmıştır. Bu evler Milas evlerinden farklı olarak dışa açık olarak yapılmıştır. Mutfak ve tuvalet Avrupai tarzda yapı içindedir.
Milas'ta 1950'li yıllara kalan varlığını sürdürmüş bir Yahudi cemaati bulunduğunu da belirtmek gerekir. Sonradan İsrail'e göçen bu Milaslılar, anavatanlarına ziyaretlerini bugün de sürdürmektedirler.

Beçin Kalesi: Menteşeoğulları Beyliği'nin idari başkentidir. Milas'a 5 km uzaklıktadır. Milas ovasına hâkim bir plato üzerindeki Mutluca Beçin mahallesindeki Beçin kalesi Bizans yapısıdır. Kale Menteşe oğulları döneminde onarım görmüştür. Milas'ı merkez yapan Menteşe oğulları Beyliği, hükûmet merkezini savunması kolay olduğu için Beçin'e taşımıştır. Kaledeki asıl yerleşim 200 metre yukarıdaki iç kale bölümündedir. Bu bölümde bir Bizans şapeli, Menteşe oğulları döneminden Karapaşa Medresesi, türbe, Ahmet Gazi Medresesi, Orhan Bey Camii, hamam, Bey Hamamı, Kızılhan, Yelli Camii ve medresesi günümüze ulaşan yapılar arasındadır.
Çomakdağ: Tarihî evleri ve başta halıcılık olmak üzere geleneksel sanatları bütün canlılığıyla yaşatan bir köydür. Milas'a yakın bir mesafededir. Çomakdağ köyü Beşparmak dağlarına sırtını dayamıştır. Çomakdağ evleri, dünle bugünü ustaca kaynaştıran mimari üslup taşımaktadır. Taştan yapılmış evlerde bacalar estetik görünüşüyle ilgi çeker. Baca tepelerinde yer alan yarım ay ya da kartal başı şeklindeki figürlere rastlanır. Antik yapılardaki akroterlerden esinlenmiş bacalara başka yerde rastlamak mümkün değil. Kendi içine kapalı köy, gelenekleriyle yaşamaktadır. Düğünler 4 gün sürer. Dibekte buğday dövülür, ovalarda atış yapılır, en iyi atışı yapana oğlak hediye edilir, kadınlar kendi aralarında eğlenir, gelin alma ve duvak günü yapılır.
Labranda: Milas'ın kuzeyindeki Koca Yayla'da (14 km) bulunan Labranda, Türkiye'nin en iyi korunmuş antik kentlerinden biridir. Çam ve çınar ağaçları arasında, hemen her zaman esintiyle serinleyen bir antik kenttir. Labranda antik çağda 8 metre genişliğindeki bir kutsal yolla Mylasa'ya bağlıydı. Yolun izlerini bugün de görmek mümkün. M.Ö. 5. yüzyılda kentte bir kutsal olduğu biliniyor. Güney ve güneydoğuda bulunan iki giriş kapısı ayaktadır. Zeus Tapınağı, stoa, tapınağın güneyindeki büyük teras duvarı, kült yemeklerinin yendiği andron, saray olduğu sanılan büyük yapılar, teras evleri kalıntıları görülmektedir. Kazılarda ortaya çıkarılan Andron pencereli bir yapıdır ve Helen döneminde pencere kullanıldığı kanıtlanmaktadır. Kentte Roma Çağı kalıntıları da görülmektedir. Kutsal alanın 200 metre batısında arkası istinat duvarıyla sağlamlaştırılmış stadyum vardır. Kutsal alanda her yıl yapılan ve 5 gün süren şölenler sırasında stadyumun yarışlara sahne olduğu sanılıyor. Yarışların başlama ve bitiş taşları bugün de yerli yerinde. Labranda'ya çıkarken Kargıcak mahallesindeki kır lokantasında karnınızı doyurabilirsiniz. Saçta yapılan oğlak kavurması ile menemeni tavsiye ederiz.
Bafa Gölü: Söke ovası 2000 yıl kadar önce denizdi, burada büyük bir körfez vardı. Büyük Menderes ırmağının getirdiği alüvyonlar körfezi doldurdu ve ova haline getirdi. Bugünkü Bafa Gölü denizden bir parça olarak arada kaldı. Gölün üzerinde iki ada bulunuyor. İkiz adalardan biri aslında tam ada değil, bir kumulla karaya bağlı. Bafa Gölü'nde kefal, levrek, yılan balığı tutuluyor. Eskiden çok sazan tutulurmuş, fakat gölün suyu tuzlandığı için artık sazan kalmamış. Gölde gezmek isterseniz dolmuş usulü motorlara binebilirsiniz. Adalar, Kapıkırı mahallesindeki Herakleia antik kenti geziliyor. Göldeki adalarda manastırlar, kiliseler kurulmuş. Bunlardan "Yediler Manastırı" en eskisi. Gölün çevresi zeytinliklerle çevrili. Kıyıdaki lokantalarda da bütün yemekler zeytinyağı ile yapılıyor.
Euromos antik kenti: Selimiye mahallesinde bulunmaktadır.
Iasos antik kenti: Güllük Körfezi kuzeyindeki Kıyıkışlacık mahallesi ile iç içe bulunan Iasos antik kenti Milas sınırları içindeki diğer bir tarihi mekandır.
Tuzla Kuş Cenneti: Bodrum yolundan sapılarak varılan Boğaziçi (eski adıyla Bargylia) mahallesindedir.
Uyku Vadisi: Bodrum yolu üzerindeki Gökçeler mahallesindedir. Mağaralar bulunur.
Gökova Körfezi: Ören mahallesi ve buradaki Keramos harabeleri, Ören'in ötesindeki Çökertme zeybeğine adını vermiş olan Çökertme, Milas ilçesi içindeki ve ayrı maddelere konu olacak diğer turistik yerlerdir.

Milas Kanlı Kavurması 6 Eylül 2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır. “Milas Yağlı Zeytini” Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanarak Avrupa Birliği nezdinde tescilli 14. coğrafi işaretini aldı.

İlçe merkezi D 525, D 550 ve E87 karayolları ile İzmir'e bağlanır. İlçe sınırları içerisinde bulunan ve adını Milas'tan alan Milas-Bodrum Havalimanı ilçe merkezine 12 km uzaklıktadır.

Not: Büyükşehir yasası nedeniyle köyler mahalle statüsüne geçtiğinden 2013'ten itibaren kır nüfusu tabloda yer almamıştır.

Milas Belediyesi21 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
Milas Kaymakamlığı27 Şubat 2011 tarihinde Wayback Machine site

10 Aralık, Miladi takvime göre yılın 344. (artık yıllarda 345.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 21 gün vardır. 

1817 - Mississippi, Amerika Birleşik Devletleri'nin 20. Eyaleti olarak birliğe katıldı.
1863 - Londra metrosu açıldı.
1877 - Osmanlı Rus Savaşı: Rus ordusu 5 aydır süren kuşatma sonrası Plevne'yi aldı.
1898 - İspanyol-Amerikan Savaşı sonrası Küba, İspanya’dan bağımsızlığını kazandı.
1901 - İlk Nobel ödülleri verildi.
1902 - Mısır'da Nil nehri üzerinde inşa edilen Aswan Barajı hizmete girdi.
1906 - Theodore Roosevelt, Rus-Japon Savaşının sona ermesinde oynadığı ara buluculuk rolünden dolayı, Nobel Barış Ödülü'nü alan ilk Amerikalı oldu.
1923 - İrlandalı şair William Butler Yeats, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1925 - İrlandalı yazar George Bernard Shaw, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1927 - Fransız filozof Henri Bergson, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1929 - Alman yazar Thomas Mann, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1937 - "Abdülaziz'in bayındır kıldığı kent" anlamına gelen Ma'muretülaziz ya da kısaca Elaziz şehrinin adı, Elazığ olarak değiştirildi.
1941 - Malaya açıklarında Prince of Wales ve Repulse olmak üzere Kraliyet Donanmasına ait iki zırhlı, Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri'ne bağlı torpido bombardıman uçakları tarafından batırıldı.
1948 - Birleşmiş Milletler Meclisi, İnsan Hakları Bildirgesini kabul etti. Türkiye, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne kabul oyu verdi. Bugün hâlen İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.
1956 - Macaristan'da çatışmalar başladı ve sıkıyönetim ilan edildi.
1963 - Zanzibar Sultanlığı, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı. 26 Nisan 1964'te Tanzanya ile birleşmiştir.
1964 - Martin Luther King, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1970 - Rus yazar Aleksandr Soljenitsin, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1971 - Aralarında Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreteri Tarık Ziya Ekinci'nin de bulunduğu, 26 sanıklı Devrimci Doğu Kültür Ocakları davasına Diyarbakır'da başlandı.
1975 - Rus bilim insanı Andrey Saharov, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
1977 - Uluslararası Af Örgütü, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
1977 - İstanbul Toptaşı Cezaevi'nden 9 siyasi tutuklu kaçtı.
1978 - Enver Sedat ve Menahem Begin, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
1979 - Rahibe Teresa, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
1979 - Daha önce görevden alınan Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Gürer Aykal'ın yerine, İsmet Kurt'un atanması üzerine, Devlet Opera ve Balesi çalışanları Carmina Burana'nın sahnelenmesine katılmama kararı aldı. Kurt, iki gün sonra istifa etti.
1983 - Arjantin'de askeri rejim sona erdi; Arjantin'in 8 yıldan sonra ilk sivil Başkanı, Raul Alfonsin oldu.
1983 - Polonyalı Dayanışma Sendikası lideri Lech Walesa, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
1984 - Güney Afrikalı Piskopos Desmond Tutu, Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
1987 - İnsan Hakları Derneği, "Genel Af ve Ölüm Cezalarının Kaldırılması" talepli 130 bin imzalı dilekçeyi, Meclis Genel Sekreterliği'ne sundu.
1987 - Sedat Simavi Basın Ödülü, Uğur Mumcu'ya verildi.
1988 - Türkiye'de ilk karaciğer nakli ameliyatı yapıldı. Ameliyatı, Ankara Hacettepe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mehmet Haberal gerçekleştirdi.
1988 - Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in veto ettiği öğrenci affı yasası, Mecliste tekrar kabul edildi. Yasa, üniversitelerde baş örtüsüne izin veriyordu.
1988 - Mısırlı Necip Mahfuz, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1993 - Güvenlik kuvvetleri Özgür Gündem gazetesinin İstanbul Kadırga'daki merkezini bastı ve tüm çalışanları gözaltına aldı.
1994 - Yaser Arafat, Şimon Perez ve Yitzhak Rabin, Nobel Barış Ödülü'nü aldılar.
2002 - Stanford Üniversitesi, insan embriyosu klonlayacağını açıkladı.
2002 - Eski Amerikan Başkanı Jimmy Carter, 1970'lerde Orta Doğu'da sürdürdüğü diplomatik arabuluculuklarından dolayı, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
2002 - Kuzey Kore'den gelen Scud füzeleri taşıyan bir gemi, Umman denizinde İspanyol Donanması tarafından durduruldu.
2002 - Bangladeş, gözaltına aldığı iki Avrupalı gazeteciyi serbest bıraktı.
2003 - İranlı Shirin Ebadi, Nobel Barış Ödülü'nü alan ilk müslüman kadın oldu.
2005 - 10 Aralık Hareketi, ilk toplantısını İstanbul Dedeman Oteli'nde gerçekleştirdi.
2016 - İstanbul Vodafone Arena yakınlarında saldırılar gerçekleşti. İki patlamada 43 kişi öldü, 155 kişi de yaralandı.

1783 - María Bibiana Benítez, Porto Rikolu yazar (ö. 1873)
1804 - Carl Gustav Jacob Jacobi, Alman matematikçi (ö. 1851)
1815 - Ada Lovelace, İngiliz matematikçi ve yazar (d. 1852)
1821 - Nikolay Nekrasov, Rus şair ve gazeteci (ö. 1878)
1822 - César Franck, Fransız besteci (ö. 1890)
1824 - George MacDonald, İskoç yazar, şair ve Hristiyan üniversalist vaiz (ö. 1905)
1830 - Emily Dickinson, Amerikalı şair (ö. 1886)
1851 - Melvil Dewey, Amerikalı kütüphaneci (ö. 1931)
1882 - Otto Neurath, Avusturyalı bilim filozofu, sosyolog ve siyasi ekonomist (ö. 1945)
1883 - Giovanni Messe, İtalyan asker ve siyasetçi (ö. 1968)
1883 - Andrey Vişinski, Sovyet devlet adamı, diplomat ve hukukçu (ö. 1954)
1890 - László Bárdossy, Macar diplomat ve siyasetçi (d. 1941)
1891 - Nelly Sachs, Alman yazar, şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1970)
1903 - Una Merkel, Amerikalı tiyatro, film, radyo ve televizyon oyuncusu (ö. 1986)
1923 - Jorge Semprun, İspanyol yazar (ö. 2011)
1923 - Simone Chrisostome, Fransız asker ve Fransız Direnişi üyesi (ö. 2021)
1927 - Antoni Gausí, İspanyol eski profesyonel futbolcu (ö. 2021)
1938 - Faruk el Şara, Suriyeli diplomat ve siyasetçi
1941 - Burçin Oraloğlu, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1941 - Günter Willumeit, Alman komedyen (ö. 2013)
1941 - Peter Sarstedt, İngiliz pop-folk şarkıcısı (ö. 2017)
1944 - Oya İnci, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1948 - Dušan Bajević, Bosnalı futbolcu ve teknik direktör
1948 - Ebu Abbas, Filistin Kurtuluş Cephesi lideri (ö. 2004)
1953 - Atilla Atasoy, Türk pop müzik sanatçısı
1957 - Hasan Kaçan, Türk karikatürist, oyuncu ve film yapımcısı
1957 - Michael Clarke Duncan, Amerikalı oyuncu ve yapımcı (ö. 2012)
1960 - Kenneth Branagh, İngiliz yönetmen, oyuncu, senarist ve En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü sahibi
1961 - Nia Peeples, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
1961 - İsmet Yılmaz, Türk siyasetçi ve hukukçu
1964 - Edith González, Meksikalı telenovela ve film aktris (ö. 2019)
1964 - Abdurrahim Karslı, Türk akademisyen ve siyasetçi
1964 - José Antonio Pujante, İspanyol siyasetçi ve felsefe profesörü (ö. 2019)
1965 - J Mascis, Amerikalı müzisyen
1969 - Ergün Demir, Türk oyuncu, yönetmen ve senarist
1970 - Kevin Sharp, Amerikalı country müzisyeni ve şarkıcısı (ö. 2014)
1972 - Brian Molko, Lüksemburglu müzisyen
1974 - Meg White, Amerikalı baterist
1977 - Joaquín Botero, Bolivyalı futbolcu
1978 - Anna Jesień, Polonyalı atlet
1978 - Željko Vasić, Hırvat şarkıcı
1980 - Sarah Chang, Amerikalı keman virtüözü
1982 - Sultan Kösen, Türk çiftçi ve Guinness Rekorlar Kitabı'na göre yeryüzünün yaşayan en uzun insanı
1983 - Xavier Samuel, Avustralyalı oyuncu
1985 - Raven-Symoné, Amerikalı sinema oyuncusu ve R&B/pop şarkıcısı ve söz yazarı
1985 - Vincent Bueno, Filipin asıllı Avusturyalı şarkıcı
1987 - Gonzalo Higuaín, Arjantinli millî futbolcu
1988 - Wilfried Bony, Fildişi Sahilili millî futbolcu
1988 - Neven Subotić, Sırp milli futbolcu
1995 - Satnam Singh Bhamara, Hint profesyonel güreşçi ve eski profesyonel basketbolcu
1996 - Kang Daniel, Güney Koreli şarkıcı, söz yazarı ve girişimci
2000 - Jeremie Frimpong, Hollandalı millî futbolcu

925 - I. Sanço, Orta Çağ Pamplona kralı (905-925) (d. 860)
1041 - IV. Mihail, 11 Nisan 1034 ile 10 Aralık 1041 döneminde Bizans İmparatorluğu İmparatoru olmuştur (d. 1010)
1081 - III. Nikiforos, 1078 ile 1081 arasında Bizans İmparatoru (d. 1002)
1113 - Rıdvan, Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Alp Arslan'ın torunu ve Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı Tutuş'un oğlu (d. ?)
1198 - İbn Rüşt, Endülüslü Arap felsefeci ve hekim (d. 1126)
1475 - Paolo Uccello, İtalyan Rönesansı başlangıcında Floransa ekolünde bulunan ressam (d. 1397)
1851 - Karl Drais, Alman mucit (d. 1785)
1865 - I. Léopold, Saksonya Dükü ve Belçika'nın ilk kralı (d. 1790)
1867 - Sakamoto Ryōma, Japon samuray (d. 1836)
1896 - Alfred Nobel, İsveçli kimyager ve mühendis (d. 1833)
1911 - Joseph Dalton Hooker, İngiliz botanikçi ve kâşiflerinden biri (d. 1817)
1926 - Nikola Pašić, Sırp siyasetçi (d. 1845)
1936 - Luigi Pirandello, İtalyan yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1867)
1966 - Vladimir Bodiansky, Rus inşaat mühendisi (d. 1894)
1967 - Otis Redding, Amerikalı müzisyen (d. 1941)
1968 - Karl Barth, Çağdaş İsviçreli protestan teolog (d. 1886)
1972 - Gyula Moravcsik, Macar bizantolog (d. 1892)
1974 - Edward William Charles Noel, İngiliz istihbarat subayı (d. 1886)
1978 - Ed Wood, Amerikalı senarist, yönetmen, yapımcı ve oyuncu (d. 1924)
1988 - Richard S. Castellano, Amerikalı oyuncu (d. 1933)
1993 - Ertuğrul Bilda, Türk oyuncu (d. 1915)
1994 - Sâdi Yâver Ataman, Türk folklor ve halk müziği uzmanı ve derlemeci (d. 1906)
1994 - Keith Joseph, İngiliz avukat ve siyasetçi (d. 1918)
1999 - Franjo Tuđman, Hırvatistan'ın ilk Devlet Başkanı (d. 1922)
2004 - Eren Uluergüven, Türk tiyatro sanatçısı ve reji asistanı (d. 1983)
2005 - Eugene McCarthy, Amerikalı politikacı (d. 1916)
2005 - Richard Pryor, Amerikalı komedyen ve oyuncu (d. 1940)
2006 - Augusto Pinochet, Şili diktatörü (d. 1915)
2007 - Sabahattin Zaim, Türk iktisatçı ve akademisyen (d. 1926)
2007 - Vitali Hakko, Türk iş insanı (d. 1913)
2010 - John Fenn, Amerikalı analitik kimya profesörü (d. 1917)
2012 - Antonio Cubillo, İspanyol avukat, politikacı, aktivist ve militan (d. 1930)
2015 - Arnold Peralta, Honduraslı eski millî futbolcu (d. 1989)
2015 - Dolph Schayes, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu (d. 1928)
2016 - Eric Hilton, Amerikalı otel zinciri sahibi iş insanı ve hayırsever (d. 1933)
2016 - Alberto Seixas Santos, Portekizli film yönetmeni (d. 1936)
2017 - Viktor Potapov, Ruz denizci ve yelken sporcusu (d. 1947)
2017 - Eva Todor, Brezilyalı oyuncu (d. 1919)
2018 - Xavier Tilliette, Fransız cizvit filozof, tarihçi ve ilahiyatçı (d. 1921)
2019 - Albert Bertelsen, Danimarkalı ressam ve grafik sanatçısı (d. 1921)

10 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 222. (artık yıllarda 223.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 143 gün vardır. 

MÖ 612 - Asur Kralı Sîn-şar-işkun öldürüldü. Ninova kenti yerle bir oldu.
1519 - Ferdinand Magellan, beş gemisiyle dünya çevresindeki turu için Sevilla'dan yelken açtı.
1543 - Osmanlı Orduları Estergon Kalesi'ni fethetti.
1675 - Greenwich Gözlemevi Londra'da kuruldu.
1680 - New Mexico'da Pueblo İsyanı başladı.
1792 - Fransız Devrimi: Tuileries Sarayı yağmalandı, XVI. Louis tutuklandı.
1809 - Ekvador'un başkenti Quito, İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti.
1821 - Missouri, ABD'nin 24. eyaleti oldu.
1856 - Louisiana'da kasırgadan yaklaşık 300 kişi öldü.
1876 - Padişah V. Murat akli dengesini yitirdiği gerekçesiyle tahttan indirildi.
1893 - Rudolf Diesel'in ilk dizel aracı kullanıma girdi.
1904 - Rus İmparatorluğu ve Japon savaş gemileri arasında Sarı Deniz Savaşı başladı.
1913 - II. Balkan Savaşı sona erdi: Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan arasında Bükreş Antlaşması imzalandı.
1915 - Anafartalar Zaferi ve Conk Bayırı Muharebesi: Albay Mustafa Kemal'in komutasındaki Türk askerlerinin taarruzuyla İngiliz ve Anzak kuvvetlerinin geri çekilmesi sağlandı.
1920 - I. Dünya Savaşı: Osmanlı Padişahı VI. Mehmed'in temsilcileri, Osmanlı Devleti'nin İtilaf Devletleri arasında paylaşımını öngören Sevr Antlaşmasını imzaladılar.
1920 - Sevr Anlaşması hükümleri uyarınca, Anadolu ve Rumeli toprakları İtilaf Devletleri'nce paylaşılmaya başlandı.
1945 - Japonya teslim oldu ve II. Dünya Savaşı, Pasifik'te sona erdi.
1951 - Denizcilik Bankası Kuruluş Kanunu kabul edildi. 500 milyon sermayeli kuruluşun 1 Mart 1952 günü faaliyete geçeceği açıklandı.
1954 - Murat Güler, Manş Denizi'ni yüzerek geçen ilk Türk yüzücüsü oldu.
1960 - Ege Telgraf gazetesi çıkmaya başladı.
1978 - Mustafa Pehlivanoğlu ve diğer sağ görüşlü militanların Ankara Balgat'ta kahvehaneyi taraması sonucu 5 solcu öldü.
1982 - Artin Penik, ASALA terörünü protesto etmek için kendisini Taksim Meydanı'nda yaktı.
1990 - Kuzey doğu Sri Lanka'da katliam: 127 müslüman, yarı askerî birliklerce öldürüldü.
1990 - Magellan uzay sondası, Venüs'e ulaştı.
1993 - Yeni Zelanda'nın Güney Adası'nda Richter ölçeğine göre 7.0 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
1994 - Türkiye'nin ilk uydusu Türksat 1B, Fransız Guyanası'ndaki Kourou Üssü'nden fırlatıldı. Böylece Türkiye, uzayda uydusu olan 18 ülke arasına girdi.
1997 - Güney Afrika Cumhuriyeti, insan hakları ihlalleri ve Kıbrıs sorununu gerekçe göstererek Türkiye'ye askeri helikopter satışını durdurdu.
2000 - Dünya nüfusu 6 milyara ulaştı.
2001 - Enerji, Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası kuruldu.
2003 - Birleşik Krallık'ın Kent şehrinde rekor sıcaklık: 38.5°C.
2003 - Yuri İvanoviç Malençenko uzayda evlenen ilk insan oldu.
2014 - 12. Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimi sonucunda Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi.
2025 -  2025 Balıkesir depremleri meydana geldi.

1296 - Johann von Böhmen, 1313'ten Lüksemburg ve 1310'dan itibaren Bohemya kralı ve Polonya'nın itibari kralıydı (ö. 1346)
1397 - II. Albert, Kutsal Roma İmparatoru (ö. 1439)
1810 - Camillo Benso, İtalyan siyasetçi ve Başbakan (ö. 1861)
1814 - Henri Nestlé, Alman şekerlemeci ve Nestlé fabrikalarının kurucusu (ö. 1890)
1845 - Abay Kunanbayoğlu, Kazak şair (ö. 1904)
1864 - Max Beer, Avusturya doğumlu Marksist gazeteci, ekonomist ve tarihçi (ö. 1943)
1865 - Alexander Glazunov, Rus besteci (ö. 1936)
1874 - Herbert Clark Hoover, Amerikalı siyasetçi ve ABD'nin 31. Başkanı (ö. 1964)
1877 - Rudolf Hilferding, Avusturya doğumlu Alman politikacı (ö. 1941)
1878 - Alfred Döblin, Alman yazar (ö. 1957)
1884 - Panait Istrati, Rumen yazar (ö. 1935)
1894 - Mihail Zoşçenko, Rus yazar (ö. 1958)
1896 - Milena Jesenska, Çek gazeteci ve yazar (ö. 1944)
1897 - Reuben Nakian, Amerikalı heykeltıraş ve öğretmen (ö. 1986)
1898 - Elif Naci, Türk ressam, yazar ve müzeci (D Grubu'nun kurucularından) (ö. 1987)
1898 - Leyla Açba, Abhaz Prensi (Mehmed Refik Açba-Ançabadze ile Abhaz-Gürcü Prensesi Mahşeref Emuhvari'nin kızı) (ö. 1931)
1902 - Arne Tiselius, İsveçli kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1971)
1902 - Norma Shearer, Kanadalı aktris (ö. 1983)
1912 - Jorge Amado, Brezilyalı roman yazarı (ö. 2001)
1913 - Wolfgang Paul, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1993)
1924 - Jean-François Lyotard, Fransız postmodernist düşünür (ö. 1998)
1927 - Nejat Uygur, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2013)
1928 - Eddie Fisher, Amerikalı şarkıcı (ö. 2010)
1929 - Oleg Strizhenov, Sovyet-Rus aktör (ö. 2025)
1934 - Tevfik Kış, Türk güreşçi ve antrenör (Avrupa, Dünya ve Olimpiyat şampiyonu) (ö. 2019)
1937 - Anatoly Sobchak, Rus politikacı (ö. 2000)
1938 - Antje Hagen, Alman oyuncu
1939 - Kate O'Mara, İngiliz oyuncu ve şarkıcı (ö. 2014)
1943 - Louis Brus, Amerikalı Nobel Kimya Ödülü sahibi kimyager (ö. 2026)
1947 - Ian Anderson, İskoç şarkıcı ve flütçü (Jethro Tull)
1947 - Enver İbrahim, Malezyalı siyasetçi
1948 - Carlos Escudé, Arjantinli siyaset bilimci ve yazar (ö. 2021)
1949 - Aytekin Çakmakçı, Türk görüntü yönetmeni (ö. 2021)
1951 - Juan Manuel Santos, Kolombiyalı siyasetçi
1952 - Diane Venora, Amerikalı oyuncu
1957 - Zuhal Olcay, Türk oyuncu ve şarkıcı
1959 - Rosanna Arquette, Amerikalı aktris, film yapımcısı ve yönetmeni
1960 - Antonio Banderas, İspanyol oyuncu
1960 - Kibariye, Türk arabesk-pop müzik şarkıcısı
1960 - Mahir Günşiray, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu
1960 - Kenneth Perry, Amerikalı golfçü
1962 - Suzanne Collins, Amerikalı televizyon senaristi ve roman yazarı
1965 - Claudia Christian, Amerikalı oyuncu
1966 - Hansi Kürsch, Alman şarkıcı
1968 - Melih Gümüşbıçak, Türk sunucu
1971 - Roy Keane, Eski İrlandalı millî futbolcu ve teknik direktör
1971 - Kevin Randleman, Amerikalı dövüş sporcusu ve güreşçi (ö. 2016)
1971 - Justin Theroux, Amerikalı oyuncu, senarist ve film yönetmeni
1971 - Özlem Türkad, Türk tiyatrocu, sinema ve dizi oyuncusu
1972
Inday Ba, İsveçli oyuncu (ö. 2005)
Angie Harmon, Amerikalı oyuncu ve model
Turgut Kabaca, Türk su topu oyuncusu ve yüzücü
1973 - Javier Zanetti, Arjantinli futbolcu
1974 - Hayfa el-Mansur, Suudi Arabistanlı film yönetmeni
1974 - Luis Marín, Kosta Rikalı emekli millî futbolcu ve teknik direktör
1975 - İlhan Mansız, Türk futbolcu,
1975 - Tessie Santiago, Amerikalı oyuncu
1978 - Eyüp Saka, Türk futbolcu ve teknik direktör
1980 - Wade Bennett, İngiliz profesyonel güreşçi, güreş yorumcusu aktör ve eski boksör
1984 - Ryan Eggold, Amerikalı oyuncu
1985 - Kakuryū Rikisaburō, Moğolistan asıllı profesyonel sumo güreşçisi
1989 - Ben Sahar, İsrailli millî futbolcu
1992 - Go Ah-sung, Güney Koreli aktris
1993 - Andre Drummond, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1993 - Shin Hyejeong, Güney Koreli şarkıcı ve oyuncu
1994 - Søren Kragh Andersen, Danimarkalı bisikletçi
1994 - Bernardo Silva, Portekizli millî futbolcu
1995 - Muhammed Ali Doğan, Türk futbolcu
1997 - Kylie Jenner, Amerikalı model ve televizyon kişiliği
1998 - Mehmet Özcan, Türk futbolcu
1998 - Emre Fel, Türk şarkıcı

MÖ 30 - VII. Kleopatra, Antik Mısır'ın son Hellenistik Kraliçesi (d. MÖ 69)
847 - Vasık, dokuzuncu Abbasi halifesi olarak 842 (hicri 227) ile 847 (hicri 232) döneminde hüküm sürmüştür (d. 812)
1284 - Ahmed Teküder, İlhanlı hükümdarı, Hülagü'nün oğlu ve Abaka Han'ın kardeşi (d. 1246)
1659 - III. Frederick, 1616-1659 yılları arasında hüküm süren Holstein-Gottorp dükü (d. 1597)
1759 - VI. Fernando, İspanya Kralı (d. 1713)
1802 - Franz Maria Aepinus, Alman bilim insanı (d. 1724)
1843 - Robert Adrain, İrlanda kökenli Amerikalı matematikçi (d. 1775)
1862 - Honinbo Shusaku, Profesyonel go oyuncusu (d. 1829)
1896 - Otto Lilienthal, Alman havacılık öncüsü (d. 1848)
1904 - René Waldeck-Rousseau, Fransız politikacı (d. 1846)
1912 - Paul Wallot, Alman mimar (d. 1841)
1915 - Henry Moseley, İngiliz fizikçi (d. 1887)
1923 - Joaquin Sorolla, İspanyol ressam (d. 1863)
1945 - Robert H. Goddard, Amerikalı fizikçi ve sıvı yakıtlı roketlerin üretilmesinin öncülerinden (d. 1882)
1960 - Ayşe Sultan, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit'in kızı (d. 1887)
1960 - Frank Lloyd, Britanyalı film yönetmeni, yapımcısı ve senarist (d. 1886)
1961 - Julia Peterkin, Amerikan roman yazarı (d. 1880)
1963 - Hüseyin Hüsnü Çakır, Türk siyasetçi (d. 1892)
1964 - Affonso Eduardo Reidy, Brezilyalı mimar (d. 1909)
1979 - Walter Gerlach, Alman fizikçi (d. 1889)
1980 - Yahya Han, Pakistan Başbakanı (d. 1917)
1987 - Yeoryos Atanasiadis-Novas, Yunan şairi ve Başbakanı (d. 1893)
1993 - Euronymous (Øystein Aarseth), Norveçli gitarist ve Black Metal grubu Mayhem'in kurucularından (d. 1968)
1999 - Dündar Kılıç, Türk ünlü kabadayı (d. 1935)
2002 - Kristen Nygaard, Norveçli bilgisayar bilimcisi, programlama dili öncüsü ve politikacı (d. 1926)
2006 - Kemal Nebioğlu, Türk sosyalist, sendikacı ve siyasetçi (d. 1926)
2008 - Isaac Hayes, Amerikalı müzisyen ve aktör (d. 1942)
2010 - Erwin Frühbauer, Avusturyalı siyasetçi (d. 1926)
2010 - Antonio Pettigrew, Amerikalı kısa mesafe koşucusu (d. 1967)
2012 - Altay Sersenulı Amanjolov, Kazak Türkolog (d. 1934)
2012 - Madeleine Leininger, Amerikalı bilim insanı (d. 1925)
2013 - László Csatáry, Macar vatandaşı ve Nazi savaş suçlusu (d. 1915)
2013 - Eydie Gormé, Amerikalı kadın şarkıcı ve müzisyen (d. 1928)
2015 - Hubert Haenel, Fransız siyasetçi (d. 1942)
2018 - László Fábián, Macar kano sporcusu (d. 1936)
2018 - Mahmut Makal, Türk yazar, şair ve öğretmen (d. 1930)
2019 - Freda Dowie, İngiliz oyuncu (d. 1928)
2019 - Jeffrey Epstein, Amerikalı finansçı, iş insanı ve seks suçlusu (d. 1953)
2019 - Piero Tosi, İtalyan moda ve kostüm tasarımcısı (d. 1927)
2020 - Nadjmi Adhani, Endonezyalı politikacı (d. 1969)
2020 - Raymond Allen, Amerikalı televizyon oyuncusu (d. 1929)
2020 - Dariusz Baliszewski, Polonyalı tarihçi, gazeteci ve yazar (d. 1946)
2020 - Lorna Beal, Avustralyalı kriketçi (d. 1923)
2020 - Silvana Bosi, İtalyan aktris (d. 1934)
2020 - Yisrael Moşe Friedman, Amerikalı-İsrailli haham (d. 1955)
2020 - Dieter Krause, Alman sürat kanocusu (d. 1936)
2020 - Jaco

10 Ekim, Miladi takvime göre yılın 283. (artık yıllarda 284.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 82 gün vardır. 

415 - 404 yılında çıkan isyanda yakılan Ayasofya kilisesi, Bizans İmparatoru II. Theodosius tarafından yeniden yaptırılarak açıldı.
680 - Kerbelâ Olayı: Muhammed'in torunu Hüseyin, Kerbela'da başı kesilerek öldürüldü.
1780 - Karayipler'de meydana gelen "Büyük Kasırga"da yaklaşık 20000 kişi öldü.
1813 - Dresden Kuşatması başladı.
1847 - İstanbul'da güneş tutulması izlendi.
1858 - Küba'da İspanyol İmparatorluğu'na karşı bağımsızlık hareketi başladı.
1896 - The Times gazetesinin kitap eki The Times Literary Supplement'ın ilk sayısı çıktı.
1903 - Emmeline Pankhurst, İngiltere'de kadınların kurtuluşu mücadelesini yürütmek üzere "Kadının Sosyal ve Politik Birliği"ni kurdu.
1911 - Sun Yat-sen liderliğindeki devrimciler Çin'de Mançu Hanedanını devirdi.
1920 - Kuveyt şehrinin batısındaki El Cehre'de Cehre Muharebesi gerçekleşti.
1930 - Türkiye, Barzani Aşireti'nin yaklaşık dört ay süren Oramar Ayaklanması'nı bastırdı.
1933 - United Airlines Havayolu Şirketi'ne ait bir uçağa sabotaj yapıldı. Düşürülen ilk sivil uçak oldu.
1938 - Çekoslovakya Hükûmeti, Münih Antlaşması gereğince Südetler bölgesini Almanya'ya devretti.
1944 - Nazi katliamı: 800 Çingene çocuk sistematik bir şekilde Auschwitz kampında öldürüldü.
1945 - Kim İl-sung önderliğinde Kore İşçi Partisi kuruldu.
1964 - 18. Yaz Olimpiyatları Tokyo'da başladı.
1965 - Genel Seçim sonuçları: AP 240 Milletvekili ile çoğunluğu elde etti. CHP 134, MP 31, YTP 19, TİP 15, CKMP 11 Milletvekili çıkardı. TBMM tarihinde ilk kez bir sosyalist parti (TİP-Türkiye İşçi Partisi) 15 Milletvekili ile grup kurmaya hak kazandı.
1969 - Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) adını aldı.
1970 - İngiliz sömürgesi Fiji bağımsızlığını ilan etti.
1975 - Bandırma'da Etibank Boraks ve Asit Fabrikaları'nda direniş başladı.
1975 - Papua Yeni Gine, Birleşmiş Milletler'e üye oldu.
1976 - Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldı (1982-2004 arası tekrar kuruldu).
1980 - Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, "Türk Silahlı Kuvvetlerinin Dikkate Alacağı ve Uyacağı Hususlar" başlıklı emrini yayımladı: "Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının sahip olduğu ideoloji ATATÜRKçülüktür."
1980 - El Salvador'da Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi kuruldu.
1982 - Auschwitz toplama kampında tanımadığı bir siyasi tutuklu yerine ceza almaya gönüllü olarak hayatını yitiren rahip Maximilian Kolbe, aziz ilan edildi.
1985 - Amerikan F-14 savaş uçakları, Achille Lauro yolcu gemisini kaçıran korsanları taşıyan bir Mısır uçağını, Sicilya'daki bir NATO üssüne inmeye zorladı. Korsanlar tutuklandı.
1986 - San Salvador'daki 7,5 şiddetinde depremde yaklaşık 1500 kişi öldü.
1991 - Klasik Türk müziği sanatçısı Alâeddin Yavaşça'ya Devlet Sanatçısı unvanı verildi.
1991 - Pink Floyd, The Wall albümleri ile yaptıkları katkı nedeniyle, İngiliz Millî Tuğla Dağıtıcıları Birliği tarafından şeref listesine alındı.
1993 - Andreas Papandreou liderliğindeki PASOK, Yunanistan'daki seçimleri kazandı.
1997 - Meksika'da 5 gün süren ve 200 kişinin ölmesine neden olan Pauline kasırgası dindi.
1997 - Posadas-Buenos Aires seferini yapmakta olan Arjantin Havayolları'na ait DC-9 tipi bir uçak, Uruguay'da düştü; 74 kişi öldü.
2002 - Macar yazar Imre Kertész, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
2007 - İnternet üzerinden indirilebilen ilk albüm In Rainbows, Radiohead grubunun internet sitesinde piyasaya sürüldü.
2009 - İsviçre'nin Zürih kentinde Türkiye ile Ermenistan arasında Akyaka Sınır Kapısı'nın açılması için protokol imzalandı.
2010 - Hollanda Krallığı'na bağlı özerk Hollanda Antilleri dağıldı ve Hollanda Krallığı'na bağlı 3 yeni özerk ülke (Aruba, Curaçao ve Sint Maarten) oluştu.
2015 - Ankara saldırısı: Ankara'da düzenlenen "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi"nde, Ankara Garı önündeki 2 ayrı patlamada, 109 kişi öldü, 500'den fazla kişi yaralandı.

1470 - I. Selim, Osmanlı'nın 9. padişahı (ö. 1520)
1486 - III. Charles, 1504 ile 1553 yılları arasında Savoie Dükü olan Fransız soylu (ö. 1553)
1684 - Antoine Watteau, Fransız ressam (ö. 1721)
1731 - Henry Cavendish, İngiliz fizikçi ve kimyacı (ö. 1810)
1788 - Johann Jakob Nöggerath, Alman mineralog ve jeolog (ö. 1877)
1813 - Giuseppe Verdi, İtalyan besteci (ö. 1901)
1825 - Paul Kruger, Transvaal Cumhuriyeti Devlet Başkanı ve Boer direniş lideri (ö. 1904)
1830 - II. Isabel, İspanya Kraliçesi (ö. 1904)
1834 - Aleksis Kivi, Fin yazar (ö. 1872)
1857 - Yusuf İzzeddin Efendi, Türk asker ve Osmanlı Hanedanı mensubu şehzade (ö. 1916)
1859 - Ogata Gekkō, Japon ukiyo-e ustası ve Nihonga ressamı (ö. 1920)
1861 - Fridtjof Nansen, Norveçli gezgin, bilim insanı, diplomat ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1930)
1872 - Dionisios Kasdaglis, Mısırlı-Yunan tenisçi (d. 1931)

1883 - Adolf Joffe, Rus komünist devrimci, Bolşevik siyasetçi ve Karaylar diplomatı (ö. 1927)
1895 - Alfred Neuland, Eston halterci (ö. 1966)
1895 - Wolfram von Richthofen, Alman savaş pilotu (Nazi Almanyası'nda Luftwaffe'nin Generalfeldmarschalli ve "Kızıl Baron"un kuzeni (ö. 1945)
1900 - Helen Hayes, Amerikalı aktris ve En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1993)
1901 - Alberto Giacometti, İsviçreli heykeltıraş ve ressam (ö. 1966)
1908 - Mercè Rodoreda, Katalan romancı (ö. 1983)
1913 - Claude Simon, Fransız yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2005)
1919 - Nazik Erik, Türk öğretmen ve Türkolog (ö. 2012)
1923 - Nicholas Parsons, İngiliz oyuncu, radyo ve televizyon sunucusu (ö. 2020)
1923 - Murray Walker, Formula 1 motor sporları yorumcusu (ö. 2021)
1924 - James Clavell, Amerikalı romancı, senarist ve film yönetmeni (ö. 1994)
1924 - Ed Wood, Amerikalı senarist, yönetmen, yapımcı ve oyuncu (ö. 1978)
1928 - Leyla Gencer, Türk opera sanatçısı (ö. 2008)
1929 - Ayten Alpman, Türk ses sanatçısı (ö. 2012)
1930 - Harold Pinter, İngiliz oyun yazarı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2008)
1930 - Yves Chauvin, Fransız kimyacı (ö. 2015)
1932 - Tomris Oğuzalp, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2013)
1932 - Üner Teoman, Türk atlet (ö. 2024)
1932 - Pierre Bézard, Fransız hukukçu (ö. 2021)
1936 - Gerhard Ertl, Alman fizikçi ve Nobel Kimya Ödülü sahibi
1938 - Daidō Moriyama, Japon fotoğrafçı
1941 - Peter Coyote, Amerikalı oyuncu, yönetmen ve yazar
1941 - Ken Saro-Wiwa, Nijeryalı yazar, televizyon yapımcısı ve çevreci (ö. 1995)
1942 - Radu Vasile, Rumen politikacı, tarihçi ve şair (ö. 2013)
1945 - Sacit Onan, Türk yönetmen, şair ve seslendirme sanatçısı (ö. 2010)
1945 - Burgl Färbinger, Alman alp disiplini kayakçısı (ö. 2025)
1946 - Taha Akyol, Türk gazeteci ve yazar
1946 - Charles Dance, İngiliz oyuncu, senarist ve yönetmen
1946 - Naoto Kan, Japon siyasetçi
1946 - John Prine, Amerikalı country folk şarkıcısı, gitarist, söz yazarı ve besteci (ö. 2020)
1948 - Séverine, Fransız şarkıcı
1950 - Nora Roberts, Amerikalı aşk ve macera romanları yazarı
1951 - Lam Po-chuen, Hong Konglu aktör (ö. 2015)
1953 - Midge Ure, İskoçyalı rock'n roll gitaristi, şarkıcısı ve şarkı sözü yazarı
1954 - Fernando Santos, Portekizli teknik direktör
1956 - Taur Matan Ruak, Doğu Timorlu siyasetçi
1959 - Arif Peçenek, Türk futbolcu ve teknik direktör (d. 2013)
1961 - Henrik Jørgensen, Danimarkalı atlet (ö. 2019)
1963 - Hülya Avşar, Türk sinema oyuncusu ve şarkıcı
1963 - Anita Mui, Şarkıcı ve oyuncu (ö. 2003)
1963 - Daniel Pearl, Amerikalı gazeteci (ö. 2002)
1964 - Sarah Lancashire, İngiliz oyuncu
1964 - Crystal Waters, Amerikalı dans-pop şarkıcısı ve söz yazarı
1965 - Chris Penn, Amerikalı aktör (ö. 2006)
1966 - Tony Adams, İngiliz teknik direktör ve eski defans oyuncusu
1966 - İbrahim Erkal, Türk ses sanatçısı, besteci, söz yazarı ve oyuncu (ö. 2017)
1966 - Carolyn R. Bertozzi, Amerikalı kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi
1966 - Bai Ling, Çin asıllı Amerikalı film sanatçısı

1967 - Gavin Newsom, Amerikalı politikacı ve iş insanı
1967 - Michael Giacchino, Amerikalı besteci ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi
1967 - Jacek Zieliński, Polonyalı millî futbolcu ve teknik direktör
1968 - Feridun Düzağaç, Türk müzisyen
1969 - Manu Bennett, Yeni Zelandalı oyuncu
1969 - Dilşa Demirbağ-Sten, Türk-İsveçli gazeteci, yazar ve senarist
1970 - Dean Kiely, İrlandalı millî futbolcu
1970 - Şefak Sezer, Türk oyuncu, senarist ve yönetmen
1971 - Chad Willett, Kanadalı oyuncu
1971 - Graham Alexander, İskoç millî futbolcu ve teknik direktör
1971 - Elvir Bolić, Boşnak futbolcu
1974 - Julio Cruz, Arjantinli futbolcu
1975 - Ramón Morales, Meksikalı millî futbolcu
1978 - Jodi Lyn O'Keefe, Amerikalı oyuncu ve model
1979 - Mýa, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
1982 - Yasir el-Kahtani, Suudi millî futbolcu
1982 - Dan Stevens, İngiliz oyuncu ve film yapımcısı
1983 - Lzzy Hale, Amerikalı şarkıcı ve müzisyen
1983 - Nikos Spiropulos, Yunan millî futbolcu
1983 - Tolga Zengin, Türk futbolcu
1984 - Chiaki Kuriyama, Japon oyuncu, şarkıcı ve model
1984 - Pavel Durov, Rus girişimci
1985 - Marina and the Diamonds, Yunan asıllı Galli şarkıcı
1986 - Ezequiel Garay, Arjantinli millî futbolcu
1986 - Nathan Jawai, Aborjin kökenli Avustralyalı profesyonel basketbolcu
1987 - Ümit Kantarcılar, Türk oyuncu
1988 - Brown Ideye, Nijeryalı futbolcu
1991 - Michael Carter-Williams, NBA takımlarından Orlando Magic'de forma giyen Amerikalı profesyonel basketbolcu
1991 - Gabriella Cilmi, Avustralyalı şarkıcı ve söz yazarı
1991 - Lali Espósito, Arjantinli şarkıcı, söz yazarı, aktris, dansçı, model ve yönetmen
1991 - Xherdan Shaqiri, Kosova asıllı İsviçreli millî futbolcu
2002 - Josh Giddey, Amerikalı basketbolcu
2004 - Zain Al Rafeea, Suriyeli oyuncu

19 - Germanicus, Romalı general (d. MÖ 15)
680 - Abbas bin Ali, Ali'nin beşinci ve Ümmü'l-Benîn'in ilk oğlu (d. 647)
680 - Ali el-Ekber, Hüseyin'in Kerbela'da öldürülen büyük oğlu (d. 662)
680 - Hüseyin, Muhammed'in torunu (d. 626)
680 - Habib bin Mezahir, Kerbelâ Olayı'nda Hüseyin'in yârenlerinden
1659 - Abel Tasman, Hollandalı denizci, kaşif ve tüccar (d. 1603)
1800 - Gabriel Prosser, Afrikalı-Amerikalı köle (d. 1776)
1837 - Charles Fourie

10 Eylül, Miladi takvime göre yılın 253. (artık yıllarda 254.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 112 gün vardır. 

1509 - Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da "Küçük Kıyamet" olarak adlandırılan 7.2 Ms (± 0.8) büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
1515 - Diyarbakır Kuşatması: Diyarbakır, Osmanlı egemenliğine girdi.
1623 - IV. Murat tahta çıktı.
1756 - Rusya'da ilk tiyatro kuruldu.
1855 - Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk telgraf haberleşmesi başladı.
1875 - Ruslar, Hokand'ı işgal etti.
1882 - Almanya'da ilk Antisemitizm konferansı açıldı.
1905 - İngiltere futbol kulübü olan Crystal Palace FC kuruldu.
1918 - İngiliz savaş muhabiri Charles Repington, o sırada sürmekte olan savaşı ilk kez "I. Dünya Savaşı" olarak nitelendirdi.

1919 - St. Germain Antlaşması'yla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanarak, toprakları üzerinde Çekoslovakya, Yugoslavya ve Macaristan Devletleri kuruldu.
1920 - Türkiye Komünist Partisi (TKP), Bakü'de kuruldu.
1934 - Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti'ne kabul edildi.
1939 - Kanada, Almanya'ya savaş ilan etti.
1942 - II. Dünya Savaşı: Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri, Almanya'nın Düsseldorf şehrine 100 bin bomba attı.
1943 - Alman askerleri, Roma'yı işgal etti.
1960 - Ham petrol fiyatlarındaki düşüşü durdurmak gayesiyle Venezuela'nın teklifiyle, Bağdat'ta Venezuela, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Kuveyt'in katılımıyla başlayan kongre sonucunda, 14 Eylül 1960'ta OPEC kuruldu.
1971 - Boğaziçi Üniversitesi kuruldu.
1981 - Picasso'nun Guernica tablosu, 40 yıl sonra ABD'den İspanya'ya döndü.
2008 - İsviçre'deki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN'de yüzyılın deneyi olarak bilinen ATLAS deneyi başladı.
2017 - Irma Kasırgası, Karayipler'de yıkıcı hasara yol açtıktan sonra Kategori 4 olarak Florida'nın Cudjoe Key kentine ulaştı. Irma 134 kişinin ölümüyle ve 64,76 milyar dolar (2017 ABD doları) hasarla sonuçlandı.
2025 - University of Utah'da konuşma yapan Amerikan aktivist Charlie Kirk Tyler Robinson Tarafından ilk başta kalbine gelen sonradan sekip boynundaki şah damarını parçalayan mermi sayesinde suikaste uğradı.

1169 - II. Aleksios, Bizans İmparatoru (ö. 1183)
1487 - III. Julius, 1550-1555 arasında papa (ö. 1555)
1638 - Maria Theresa, Habsburg Hanedanı'nın İspanya koluna mensubiyet yoluyla Avusturya Arşdüşesi ve evlilik yoluyla Fransa Kraliçesi (ö. 1683)
1659 - Henry Purcell, İngiliz besteci (ö. 1695)
1714 - Niccolò Jommelli, İtalyan besteci (ö. 1774)
1786 - Nicolás Bravo, Meksikalı asker ve siyasetçi (ö. 1854)
1860 - Marianne von Werefkin, Rus asıllı İsviçreli dışavurumcu ressam (ö. 1938)
1866 - Jeppe Aakjær, Danimarkalı yazar (ö. 1930)
1887 - Giovanni Gronchi, İtalyan politikacı (ö. 1978)
1890 - Franz Werfel, Avusturyalı romancı, oyun yazarı ve şair (d. 1945)
1892 - Arthur Compton, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1962)
1894 - Aleksandr Dovjenko, Ukrayna kökenli Sovyet senarist, film yapımcısı ve yönetmen (ö. 1956)
1897 - Georges Bataille, Fransız sosyolog ve yazar (ö. 1962)
1899 - Wolf Messing, Sovyet telepat (ö. 1974)
1901 - Kasım Tınıstanov, Kırgız dilbilimci, şair, oyun yazarı, eğitimci, gazeteci (ö. 1938)
1908 - Carel Weight, İngiliz ressam (ö. 1997)
1910 - Gaston Defferre, Fransız siyasetçi (ö. 1986)
1914 - Robert Wise, Amerikalı film yönetmeni ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi (ö. 2005)
1918 - Franz Immig, Alman futbolcu (ö. 1955)
1922 - Barbara Chilcott, Kanadalı aktris (ö. 2022)
1928 - Ioannes Vanier, Kanadalı filozof ve düşünür (ö. 2019)
1929 - Arnold Palmer, Amerikalı profesyonel golfçü (ö. 2016)
1931 - Ece Ayhan, Türk şair (ö. 2002)
1932 - Bo Goldman, Amerikalı senarist ve En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü sahibi (ö. 2023)
1933
Yevgeni Hrunov, Soyuz 5 ve Soyuz 4 görevlerinde uçan Sovyet kozmonot (ö. 2000)
Karl Lagerfeld, Alman moda tasarımcısı (ö. 2019)
1934 - Mr. Wrestling II, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2020)
1935 - Erdoğan Şahinoğlu, Türk bürokrat (ö. 2003)
1937 - Jared Diamond, Amerikalı biyolog ve yazar
1938 - Vasilije Radović, Yugoslav futbol kalecisi ve yöneticisi (ö. 2019)
1939 - Ülkü Uluırmak, Türk şair ve yazar
1941 - Stephen Jay Gould, Amerikalı paleontolog (ö. 2002)
1943
Tezer Özlü, Türk yazar (ö. 1986)
Horst-Dieter Höttges, Alman milli futbolcu (ö. 2023)
1944 - Şerefettin Canda, Türk akademisyen ve Mustafa Kemal Üniversitesi'nin Rektörü
1945
Dennis Burkley, Amerikalı oyuncu (ö. 2013)
Jose Feliciano, Porto Rikolu şarkıcı ve gitaristtir
1946 - Michèle Alliot-Marie, Fransız siyasetçi
1947 - Larry Nelson, Amerikalı golfçü
1948
Tony Gatlif, Cezayirli yönetmen
Bob Lanier, Emekli Amerikalı profesyonel basketbolcu (ö. 2022)
1949 - Bill O'Reilly, Amerikalı televizyon programcısı, yazar, köşe yazarı ve siyaset yorumcusu
1950
Babette Cole, İngiliz çocuk kitabı yazarı ve çevirmen (ö. 2017)
Joe Perry, Amerikalı müzisyen
1951 - Celal Adan, Türk siyasetçi
1952 - Patrick McGorry, İrlanda doğumlu Avustralyalı psikiyatris
1953 - Amy Irving, Amerikalı oyuncu
1954
Nurdan Şanlı, Türk siyasetçi
Don "The Dragon" Wilson, Amerikalı Kick Boks şampiyonu ve oyuncu
1956
Erick Zonca, Fransız film yönetmeni
Ufuk Güldemir, Türk gazeteci (ö. 2007)
1957 - Sermet Erkin, Türk illüzyonist ve tiyatro oyuncusu
1958 - Chris Columbus, Amerikalı film yönetmeni, yapımcı ve senarist
1959 - Michael Earl, Amerikalı kuklacı, seslendirme sanatçısı ve senarist (ö. 2015)
1960
Alison Bechdel, Amerikalı karikatürist
Colin Firth, İngiliz oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1961
Ali Sivri, Türk asker (Eski 1. Ordu Komutanı)
Abdulkadir Yazıcı, Türk bürokrat
Yossi Kohen, İsrailli istihbaratçı
1963
Ercüment Coşkundere, Türk eski futbolcu ve teknik direktör
İsmail Gökçek, Türk eski futbolcu
1964
Jack Ma, Çinli iş insanı ve Alibaba Group'un kurucusu
Musashi Mizushima, Japon eski futbolcu
1965 - Fehed el-Bişi, Suudi milli futbolcu
1966
Stoyan Yankulov, Bulgar perküsyonist
Ahrik Tsveyba, Rus eski milli futbolcu
1967
Takafumi Hori, Japon eski futbolcu
Mehmet Güzelmansur, Türk siyasetçi (Hatay milletvekili)
1968
Andreas Herzog, Avusturyalı millî futbolcu ve teknik direktör
Big Daddy Kane, Amerikalı hip hop sanatçısı ve oyuncu
Guy Ritchie, İngiliz yönetmen
1969
Hakan Çelik, Türk gazeteci ve radyo-TV programı yapımcısı
Johnathon Schaech, Amerikalı oyuncu
1970 - Anna Book, İsveçli şarkıcı
1971 - Piotr Sowisz, Polonyalı futbolcu
1972
Takeshi Watanabe, Japon eski millî futbolcu
Katarína Hasprová, Slovak aktris ve şarkıcı
João Carlos dos Santos, Brezilyalı millî futbolcu ve teknik direktör
1973
Ferdinand Coly, Senegalli millî futbolcu
Deniz Yücel, Türk asılı Alman gazeteci ve yazar
1974
Ebru Cündübeyoğlu, Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu, şarkıcı ve yazar
Hande Fırat, Türk muhabir ve haber sunucusu
Ryan Phillippe, Amerikalı oyuncu
Ben Wallace, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1975
Viktor Kassai, Macar futbol hakemi
Nobuhisa Yamada, Japon eski millî futbolcu
Devrim Özder Akın, Türk sinema, dizi ve tiyatro oyuncu
1976 - Alexander Zach, Avusturyalı politikacı
1977
Rodrigo Batata, Brezilyalı eski futbolcu
Mitsuhiro Toda, Japon eski futbolcu
1978 - Ramūnas Šiškauskas, Litvan eski basketbolcu
1979 - Fethi Kantarcı, Türk oyuncu
1980
Şahin Necefi, İranlı şarkıcı ve söz yazarı
Doğan Seyfi Atlı, Türk futbolcu
Şahin Necefi, İranlı şarkıcı ve söz yazarı
1981 - Germán Denis, Arjantinli eski profesyonel futbolcu
1982
Stephen McManus, İskoçyalı eski milli futbolcu
Naldo, Brezilyalı eski futbolcu
Jean-Charles Cirilli, Fransız futbolcu
1983
Fernando Belluschi, Arjantinli millî futbolcu
Shawn James, Guyanalı-Amerikalı basketbolcu
Jérémy Toulalan, Fransız eski millî futbolcu
1984
Metin Tuğlu, Türk oyuncu
Gökhan Emreciksin, Türk futbolcu
Yasumichi Uchima, Japon eski futbolcu
Xiomara Blandino, Nikaragualı model
1985
Laurent Koscielny, Fransız millî futbolcu
Elyse Levesque, Kanadalı film ve televizyon oyuncusu
Kenya Matsui, Japon futbolcu
1987 - Elif Güneri, Türk boksör
1989 - Tolga Ünlü, Almanya doğumlu Türk futbolcu
1990
Abdülaziz Hüseyin, BAEli futbolcu
Ørjan Nyland, Norveçli futbolcu
1991
Erkan Kaş, Kosova asıllı Türk futbolcu
Sem Mursi, Mısırlı profesyonel milli futbolcu
Auremir, Brezilyalı futbolcu
1992 - Ricky Ledo, Amerikan profesyonel basketbolcu
1992 - İlhan Depe, Türk futbolcu
1993 - Yuki Nishino, Japon buz patenci
1994
Mehdi Turabi, İranlı milli futbolcu
Tsubasa Nihei, Japon futbolcu
1995
Samed Kaya, Türk oyuncu
Jack Grealish, İngiliz milli futbolcu
1996 - Osvaldo Rodríguez, Meksikalı futbolcu
1997 - Liam Cacatian Thomassen, İsveçli şarkıcı
1998
Daiki Suga, Japon futbolcu
Ao Tanaka, Japon futbolcu
1999 - Tuğba Danışmaz, Türk atlet
2000 - Batuhan Kırdaroğlu, Türk futbolcu

1167 - Matilda, İngiltere Krallığı kraliçesi (d. 1102)
1308 - Go-Nijō, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 94. İmparatoru (d. 1285)
1382 - I. Lajos, 1342'den 1370'e kadar Macaristan ve Hırvatistan ve Polonya Kralı (d. 1326)
1419 - Jean de Bourgogne, Burgonya Dükü (d. 1371)
1669 - Henrietta Maria, Fransa Prensesi (d. 1609)
1676 - Gerard Winstanley, İngiliz Protestan dini reformist, siyaset filozofu ve aktivist (d. 1609)
1749 - Émilie du Châtelet, Fransız matematikçi, fizikçi ve yazar (d. 1706)
1797 - Mary Wollstonecraft, İngiliz yazar (d. 1759)
1842 - William Hobson, ilk Yeni Zelanda Valisi ve Waitangi Antlaşması'nın yazarlarından (d. 1792)
1854 - Erzurumlu Emrah, Türk halk şairi (d. 1775)
1876 - Abdülhalim Galip Paşa, Osmanlı devlet adamı ve şair
1889 - III. Charles, 28. Monako prensi ve Valentinois Dükü (d. 1818)
1898 - Elisabeth, Avusturya İmparatoriçesi (suikast) (d. 1837)
1913 - William Jay Gaynor, Amerikalı siyasetçi (d. 1849)
1922 - Wilfrid Scawen Blunt, İngiliz şair ve yazar (d. 1840)
1928 - Moris Şinasi, Osmanlı kökenli Amerikalı iş insanı ve hayırsever (d. 1855)
1931 - Dimitri Egorov, Rus matematikçi (d. 1869)
1939 - Wilhelm Fritz von Roettig, Polonya işgaline katılan Waffen-SS'de general (d. 1888)
1940 - Nikola Ivanov, Bulgar general (d. 1861)
1948 - I. Ferdinand, Bulgaristan'ın ilk Çarı (d. 1861)
1956 - Robert Julius Trumpler, İsviçreli-Amerikan gök bilimci (d. 1886)
1961 - 

10 Haziran, Miladi takvime göre yılın 161. (artık yıllarda 162.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 204 gün vardır. 

1190 - Friedrich Barbarossa, Üçüncü Haçlı Seferi sırasında Saleph Nehri'nde (şu anki Göksu Nehri) boğularak öldü.
1692 - İngiltere'nin Amerikan kolonilerindeki Salem Cadı Mahkemeleri'nde suçlu bulunan Bridget Bishop asıldı.
1909 - Telsizle ilk "S.O.S." sinyali, Slavonia adlı İngiliz gemisinden verildi.
1916 - Osmanlı yönetimindeki Mekke, Arap isyanı sırasında Arapların eline geçti.
1927 - Gazi Koşusu At Yarışı ilk kez yapıldı. Ankara Hipodromu'ndaki yarışı Mustafa Kemal Paşa da izledi.
1931 - Faşistlerle işbirliğini red eden orkestra şefi Arturo Toscanini, eşiyle birlikte İtalya'yı terk etti.
1934 - İran Şahı Rıza Şah Pehlevi, Türkiye'yi ziyaret amacıyla Gürbulak'ta Türk sınırına geldi ve törenle karşılandı.
1935 - Mülkiye Mektebi'nin adının Siyasal Bilgiler Okulu olarak değiştirilmesine karar verildi.
1940 - II. Dünya Savaşı: İtalya, Fransa ve Birleşik Krallık'a savaş ilan etti.
1940 - II. Dünya Savaşı: General Erwin Rommel'in komutasındaki Alman Birlikleri Manş Denizi'ne ulaştı.
1940 - II. Dünya Savaşı: Kanada, İtalya'ya savaş ilan etti.
1940 - II. Dünya Savaşı: Norveç, Alman kuvvetlerine teslim oldu.
1942 - Naziler Çekoslovakya'da Lidice kasabasını yerle bir ederek, Reinhard Heydrich'in öldürülmesine misilleme olarak 1300 kişiyi katletti.
1946 - İtalya Krallığı sona erdi ve İtalyan Cumhuriyeti ilan edildi.
1946 - Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.
1947 - Saab, ilk otomobilini üretti.
1949 - Devlet Tiyatro ve Operası, TBMM'de kabul edilen yasayla Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kuruldu. İlk Genel Müdür Muhsin Ertuğrul oldu.
1955 - Yapımı 2,5 yılda tamamlanan 300 odalı, 500 yataklı İstanbul Hilton Oteli açıldı.
1960 - Turan Emeksiz, Nedim Özpolat, Ersan Özey, Ali İhsan Kalmaz ve Sökmen Gültekin, Ankara'da Anıtkabir yamacında toprağa verildi.
1960 - Celâl Bayar ve Adnan Menderes, yargılanmak üzere Yassıada'ya götürüldü.
1967 - Altı Gün Savaşı sona erdi: İsrail ve Suriye ateşkes imzaladı. İsrail; Gazze Şeridi, Golan Tepeleri, Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Sina Yarımadası'nı işgal etti.
1981 - 12 Eylül Darbesi'nin 6. idamı: 28 Aralık 1980'de Üsteğmen Şahin Akkaya'yı başından vurarak öldüren sol görüşlü militan Veysel Güney, idam edildi.
1987 - Eskişehir F-16 uçak motor fabrikası, Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından açıldı.
1990 - Şırnak'ın Çevrimli köyüne saldıran PKK militanları, 26 sivili öldürdü.
1993 - Dünya Sinemalar Günü, Türkiye'de ilk kez kutlandı.
2000 - Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad öldü. Yerine 17 Temmuz'da oğlu Beşar Esad getirildi.
2001 - Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'ta düzenlenen 11. Dünya Büyükler Boks Şampiyonası'nda, 57 kiloda Ramazan Paliani, Dünya Şampiyonu olarak altın madalya kazandı.
2002 - Ontario'da (Kanada) eşcinsel (eşdeğer) evlilik yasalaştı.
2005 - Orhan Boran'ın 60. sanat yılı ve profesyonel hayatını sona erdirdiği jübile gecesi, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda yapıldı.
2006 - Hatay'da yabancılara gayrimenkul satışı durduruldu. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, ilin yüz ölçümünün binde 5'inden fazlasının yabancılara satılmış olması nedeniyle ikinci emre kadar satışları yasakladı.
2021 - Yeni Atlantik Bildirisi imzalandı.
2023 - Ankara'ya bağlı Elmadağ ilçesinde bulunan Makine ve Kimya Endüstrisi'ne ait roket ve patlayıcı madde fabrikasında meydana gelen patlamada 5 işçi öldü.
2023 - İstanbul, Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda oynanan 2023 UEFA Şampiyonlar Ligi finalini, Inter'i 1-0'lık skor ile mağlup eden Manchester City kazandı.

867 - Uda, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 59. imparatorudur (ö. 931)
940 - Ebu'l-Vefâ el-Bûzcânî, İranlı matematikçi ve astronom (ö. 998)
1713 - Caroline, Büyük Britanya Kralı II. George ile eşi Ansbachlı Caroline'in dördüncü çocuğu ve üçüncü kızıydı (ö. 1757)
1804 - Hermann Schlegel, Alman ornitolog ve herpetolojist (ö. 1884)
1819 - Gustave Courbet, Fransız ressam (ö. 1877)
1832 - Edwin Arnold, İngiliz şair ve gazetecidir (ö. 1904)
1832 - Nikolaus Otto, Alman makine mühendisidir (ö. 1891)
1839 - Ludvig Holstein-Ledreborg, Danimarkalı siyasetçi (ö. 1912)
1840 - Theodor Philipsen, Danimarkalı ressamdı (ö. 1920)
1866 - Arthur Castrén, Fin siyasetçi (ö. 1946)
1880 - André Derain, Fransız ressam ve heykeltıraş (ö. 1954)
1889 - Sessue Hayakawa, Japon oyuncu (ö. 1973)
1895 - Cemal Gürsel, Türk asker ve Türkiye'nin 4. Cumhurbaşkanı (ö. 1966)
1895 - Hattie McDaniel, Amerikalı Akademi Ödülü kazanan ilk siyahi oyuncu (ö. 1952)
1897 - Tatyana Nikolayevna Romanova, Çar II. Nikolay'ın ve onun eşi Aleksandra Fyodorovna'nın ikinci kızıdır (ö. 1918)
1901 - Frederick Loewe, Avusturya asıllı Amerikan besteci (ö. 1988)
1913 - Elisabeth Gordon Chandler, Amerikalı heykeltıraş ve eğitimci (ö. 2006)
1914 - Oktay Rifat, Türk şair (ö. 1988)
1915 - Saul Bellow, Amerikalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2005)
1916 - Peride Celal, Türk yazar (ö. 2013)
1918 - Patachou, Fransız şarkıcı ve oyuncu (ö. 2015)
1921 - Philip Mountbatten, Edinburgh Dükü ve Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth'in eşi (ö. 2021)
1922 - Judy Garland, Amerikalı aktris (ö. 1969)
1922 - Bill Kerr, Avustralyalı sinema ve dizi oyuncusudur (ö. 2014)
1925 - Don Costa, Amerikalı orkestra şefi ve plak yapımcısıydı (ö. 1983)
1925 - Nat Hentoff, Amerikalı romancı, tarihçi ve müzik eleştirmeni (ö. 2017)
1927 - László Kubala, Macar eski futbolcudur (ö. 2002)
1928 - Maurice Sendak, Amerikalı çocuk edebiyatı yazarı ve desinatör (ö. 2012)
1929 - James McDivitt, Amerikalı eski bir test pilotu, havacılık mühendisi ve Gemini ve Apollo programlarında uçan NASA Astronotuydu (ö. 2022)
1929 - E. O. Wilson, Amerikalı bir biyolog, doğa bilimci ve yazardı (ö. 2021)
1931 - João Gilberto, Brezilyalı şarkıcı, gitarist ve besteci (ö. 2019)
1931 - Lee Yong-hui, Güney Koreli asker ve siyasetçi (ö. 2022)
1932 - Haluk Kurdoğlu, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (ö. 2004)
1935 - Vic Elford, İngiliz spor otomobil, ralli ve Formula Bir pilotu (ö. 2022)
1936 - Eugenio Bersellini, İtalyan futbolcu ve teknik direktör (ö. 2017)
1939 - Alexandra Stewart, Kanadalı oyuncu
1941 - Mickey Jones, Amerikalı baterist ve aktör (ö. 2018)
1941 - Jürgen Prochnow, Alman oyuncu
1949 - Ozan Ârif, Türk öğretmen, halk ozanı ve şair (ö. 2019)
1950 - Rasim Kara, Türk futbolcu ve teknik direktör
1953
Eszter Csákányi, Macar oyuncu
John Edwards, Kuzey Karolina eski senatörü
1956 - Annamária Kinde, Macar asıllı Romanyalı gazeteci, yazar ve editör (ö. 2014)
1956 - Mickey Curry, Amerikalı müzisyen
1958 - Yū Suzuki, Japon video oyunu tasarımcısı, yapımcısı ve programcısı
1959 - Carlo Ancelotti, İtalyan futbolcu ve teknik direktör
1960 - Maxi Priest, Jamaika asıllı İngiliz reggae sanatçısı
1961 -  Kim Deal, Amerikalı müzisyen
1962 - Gina Gershon, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1962 - Kemal Kuruçay, Türk oyuncu (ö. 2021)
1963 - Nadia Hasnaoui, Norveçli sunucu
1963 - Jeanne Tripplehorn, Amerikalı oyuncu
1964 - İsmet Berkan, Türk gazeteci
1965 - Veronica Ferres, Alman oyuncu
1965 - Elizabeth Hurley, İngiliz aktris ve model
1965 - Andrea Kiewel, Alman kadın televizyon sunucusu ve eski yüzme sporcusu
1966 - David Platt, İngiliz futbolcu ve teknik direktör
1967 - Katja Weitzenböck, Avusturyalı-Alman oyuncu
1968 - Ömer Danış, Türk şarkıcı
1969 - Jane Hill, İngiliz gazeteci ve haber sunucusu
1971 - Janset Paçal, Türk oyuncu ve sunucu
1973 - Faith Evans, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı, yapımcı, oyuncu ve yazar
1974 - Muhammed İmare, Mısırlı millî futbolcu
1976 - Friedrich, Alman İmparatorluğu ve Prusya Krallığı'nı yöneten hanedan olan Hohenzollern Hanedanı'nın Prusya kolunun mevcut başkanı olan Alman iş adamı
1976 - Zekiye Keskin Şatır, Türk okçu
1978 - DJ Qualls, Amerikalı oyuncu, yapımcı ve model
1981 - Alejandro Domínguez, Arjantinli millî futbolcu
1982 - Artur Tlisov, Rus futbolcu
1982 - Tara Lipinski, Amerikalı buz patenci
1982 - Madeleine, Kral XVI. Carl Gustaf ve Kraliçe Silvia'nın ikinci kızı ve en küçük çocuğu
1983 - Leelee Sobieski, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1985 - Andy Schleck, Lüksemburglu yol bisikleti yarışçısı
1985 - Vasilis Torosidis, Yunan futbolcu
1986 - Marco Andreolli, İtalyan futbolcu
1987 - Martin Harnik, Almanya doğumlu Avusturyalı futbolcu
1988 - Jagoš Vuković, Sırp millî futbolcu
1989 - Alexandra Stan, Rumen şarkıcı
1991 - Juan Jesus, Brezilyalı futbolcu
1992 - Kate Upton, Amerikalı model
1994 - Cantuğ Temel, Türk futbolcu
1996 - Wen Junhui, Çinli şarkıcı
1999 - Rafael Leão, Portekizli millî futbolcu

MÖ 323 - Büyük İskender, Makedonya Kralı (d. MÖ 356)
223 - Liu Bei, Çin'in Üç İmparatorluk döneminde Shu Han'ın kurucusu ve ilk imparatorudur (d. 161)
754 - Seffah, 750-754 döneminde ilk Abbâsî hâlifesi olarak hüküm sürmüştür (d. 721)
779 - Daizong, Çin'de Tang Hanedanı'nın dokuzuncu imparatorudur (d. 711)
1190 - Friedrich Barbarossa, Alman Kralı ve Kutsal Roma Cermen İmparatoru (d. 1122)
1437 - Joanna, Dük IV. John ile evlenerek Brittany Düşesi ve daha sonra Kral IV. Henry ile evlenerek İngiltere Kraliçesi olmuştur (d. 1368)
1580 - Luís de Camões, Portekizli şair (d. 1524)
1654 - Alessandro Algardi, İtalyan heykeltıraş (d. 1598)
1836 - André-Marie Ampère, Fransız fizikçi (d. 1775)
1849 - Thomas Robert Bugeaud, Fransa Mareşali ve Cezayir Genel Valisi idi (d. 1784)
1858 - Robert Brown, İskoç botanist (d. 1773)
1882 - Vasili Perov, Rus ressam (d. 1834)
1918 - Arrigo Boito, İtalyan şair, roman yazarı, gazeteci, opera bestecisi ve libretto yazarı (d. 1842)
1923 - Pierre Loti, Fransız romancı (d. 1850)
1924 - Giacomo Matteotti, İtalyan sosyalist lider (Roma'da faşistlerce kaçırılarak öldürüldü) (d. 1885)
1925 - Leonid Bolhovitinov, Rus asker ve doğubilimci (d. 1871)
1926 - Antoni Gaudí, Katalan mimar (İspanya'da Art Nouveau akımının öncüsü) (d. 1852)
1930 - Adolf von Harnack, Alman protestan teolog ve kilise tarihçisi (d. 1851)
1934 - Frederick Delius, İngiliz post-romantik besteci (d. 1862)
1940 - Marcus Garvey, ABD'de ilk önemli Siyah hareketini (1919-1926) örgütleyen Jamaikalı Siyah önder 

10 Kasım, Miladi takvime göre yılın 314. (artık yıllarda 315.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 51 gün vardır. 

1444 - Varna Muharebesi: Kral I. Ulászló komutasındaki Haçlı Ordusu ile II. Murat önderliğindeki Osmanlı Ordusu arasında, bugünkü Bulgaristan'ın Varna şehri yakınında yapılan savaş, Osmanlı'nın galibiyetiyle sonuçlanmıştır.
1775 - ABD Deniz Piyadeleri adı verilen askeri hizmet birimi, ABD Deniz Kuvvetleri bünyesinde kuruldu.
1908 - Kız çocuklarının eğitimi için çalışacak olan Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye, Selanik'te Zekiye Hanım tarafından kuruldu.
1914 - I. Dünya Savaşı: Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasında Hicaz-Yemen Savaşı başladı.
1918 - Darülbedayi'ye ilk kız öğrenciler alındı. Öğrencilerin adları: Bedire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife (Jale).
1922 - Osmanlı padişahı VI. Mehmet Vahdettin, son Selamlık törenine katıldı.
1922 - Kırklareli'nin kurtuluşu.
1924 - Halk Fırkası'ndan istifa eden milletvekillerinin kuracağı partinin adının "Cumhuriyet Fırkası" olacağı haberi üzerine Halk Fırkası'nın adı Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirildi.
1928 - Michinomiya Hirohito, Japonya'nın 124. İmparatoru olarak taç giydi.
1938 - Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye saati ile 9.05'te Dolmabahçe Sarayı'nda 57 yaşındayken öldü. Türkiye'de ulusal yas ilan edildi.
1940 - Walt Disney, FBI'ın Los Angeles ofisi için muhbirlik yapmaya başladı. Görevi Hollywood'daki Amerikan aleyhtarı olduğunu düşündüğü kişileri ihbar etmekti.
1944 - Müttefikler, Arnavutluk'ta Enver Hoca liderliğindeki Hükûmeti tanıdı.
1951 - ABD'de, ilk kez Atlantik ve Pasifik sahilleri arasında doğrudan telefon bağlantısı hizmeti başladı.
1953 - Atatürk'ün naaşı, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın ve halkın katıldığı görkemli törenle Anıtkabir'e nakledildi.
1961 - Stalingrad'ın ismi Volgagrad olarak değiştirildi.
1965 - Çin'de "Kültür Devrimi" başladı.

1969 - Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün 31'inci yılı münasebetiyle, Türkiye'nin Kalbi Ankara adlı Sovyetler Birliği yapımı belgeselin TRT'deki gösterimi sırasında yayın, "Komünizm propagandası yapılıyor" gerekçesiyle apar topar kesildi.
1970 - Sovyetler Birliği'ne ait Ay aracı Lunokhod 1 fırlatıldı. Araç Dünya dışında bir zeminde uzaktan kumanda ile hareket ettirilen ilk robottu.
1975 - Portekiz, 16. yüzyıldan beri sömürgesi olan Angola'ya özgürlüğünü verdiğini açıkladı.
1980 - Polonya'da, Lech Walesa liderliğinde 31 Ağustos 1980'de kurulan Dayanışma Sendikası, tescil edilerek yasallık kazandı.
1981 - "Devlet Mezarlığı Hakkında Kanun" yürürlüğe girdi. Anıtkabir'de Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü dışında kimsenin kabrinin muhafaza edilemeyeceği ilan edildi.
1988 - Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk'ü Anma Töreni'nde konuştu: "Sen Türk olmakla mutluydun. Türklük seninle daha da mutludur."
1989 - Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov, Doğu Avrupa'yı saran demokratikleşme hareketi sonucunda istifa etmek zorunda kaldı.
2020 - 2020 Dağlık Karabağ Savaşı sonuçlandı Ermenistan kaybetti, Ermenistan işgalindeki Karabağ tekrar Azerbaycan'a bağlandı.

1433 - I. Charles, Burgonya'nin Valois Hanedanından son dükü (1467-1477) (ö. 1477)
1483 - Martin Luther, Protestan Reformu'nun lideri (ö. 1546)
1620 - Ninon de Lenclos, kozmetikçi (ö. 1705)
1697 - William Hogarth, İngiliz ressam (ö. 1764)
1730 - Oliver Goldsmith, İrlandalı yazar ve şair (ö. 1774)
1759 - Friedrich von Schiller, Alman yazar (ö. 1805)
1801 - Vladimir Dal, Rus bilim adam (ö. 1872)
1835 - Teodor Kasap, Rum kökenli Osmanlı gazeteci, yazar ve çevirmen (ö. 1897)
1868 - Gichin Funakoshi, Japan karate ustası (ö. 1957)
1880 - Jacob Epstein, Britanyalı ve Amerikalı heykeltıraş (ö. 1959)
1887 - Arnold Zweig, Alman yazar (ö. 1968)
1888 - Andrei Tupolev, Rus uçak tasarımcısı (ö. 1972)
1893 - John P. Marquand, Amerikalı yazar (ö. 1960)
1906 - Josef Kramer, Nazi Almanyasında SS Subayı ve Bergen-Belsen Toplama Kampı'nın komutanı (ö. 1945)
1909 - Paweł Jasienica, Polonyalı tarihçi, gazeteci, denemeci ve asker (ö. 1970)
1914 - Edmund Conen, Alman futbolcu (ö. 1990)
1916 - Louis le Brocquy, İrlandalı ressam (ö. 2012)
1916 - Billy May, Amerikalı besteci, aranjör ve trompetçi (ö. 2004)
1918 - Ernst Otto Fischer, Alman kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2007)
1919 - Mikhail Timofeevich Kalashnikov, Rus silah tasarımcısı ve mucit (ö. 2013)
1919 - Andrija Konc, Hırvat şarkıcı (ö. 1945)
1919 - Moise Tshombe, Kongolu politikacı (ö. 1969)
1920 - Maurice Clavel, Fransız yazar, filozof ve gazeteci (ö. 1979)
1921 - Ninón Sevilla, Kübalı oyuncu (ö. 2015)
1925 - Richard Burton, İngiliz aktör (ö. 1984)
1927 - Vedat Ali Dalokay, Türk politikacı ve eski Ankara Belediye Başkanı (ö. 1991)
1927 - Sabah, Lübnanlı şarkıcı ve aktris (ö. 2014)
1928 - Ennio Morricone, İtalyan besteci (ö. 2020)
1932 - Paul Bley, Kanadalı caz piyanisti (ö. 2016)
1932 - Roy Scheider, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2008)
1932 - Necmettin Hacıeminoğlu, Türk dil bilimci ve yazar (ö.1996)
1933 - James Haynes, Britanyalı sosyolog ve yazar (ö. 2021)
1938 - Ogün Altıparmak, Türk eski millî futbolcu, spor yazarı ve menajer (ö. 2025)
1939 - Ali Sirmen, Türk hukukçu, gazeteci, yazar, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2024)
1939 - Russell Means, Amerikalı aktivist, oyuncu ve yazar (ö. 2012)
1941 - Rudolf Raff, Kanadalı-Amerikalı biyolog ve akademisyen (ö. 2019)
1942 - Hans-Rudolf Merz, İsviçreli politikacı
1942 - Robert F. Engle, Amerikalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi
1944 - Askar Akayev, Kırgız siyasetçi
1944 - Tim Rice, İngiliz söz yazarı ve yazar
1946 - Fikret Kızılok, Türk besteci ve müzik yorumcusu (ö. 2001)
1947 - Beşir Cemayel, Lübnan Devlet Başkanı (ö. 1982)
1947 - Allee Willis, Amerikalı söz yazarı, set tasarımcısı, yazar, koleksiyoncu ve yönetmen (ö. 2019)
1948 - Aaron Brown, Amerikalı gazeteci (ö. 2024)
1948 - Nur Serter, Türk akademisyen ve siyasetçi
1949 - Mustafa Denizli, Türk eski milli futbolcu ve teknik direktör
1949 - Ann Reinking, Amerikalı aktris, dansçı ve koreograf (ö. 2020)
1950 - Debra Hill, Amerikalı senarist ve film yapımcısı (ö. 2005)
1955 - Roland Emmerich, Alman asıllı yönetmen, senarist ve yapımcı
1956 - Memduh Abdülalim, Mısırlı oyuncu (ö. 2016)
1956 - David Adkins, Amerikalı komedyen
1957 - Zafer Çağlayan, Türk iş insanı ve siyasetçi
1959 - Sahrap Soysal, Türk yemek uzmanı ve yazar
1960 - Neil Gaiman, İngiliz yazar
1962 - Daniel Waters, Amerikalı film senaristi ve yönetmeni
1963 - Hugh Bonneville, İngiliz oyuncu
1963 - Tanju Çolak, Türk eski millî futbolcu ve menajer
1963 - Mike Powell, Amerikalı eski atlet
1965 - Eddie Irvine, Kuzey İrlandalı eski yarışçı
1966 - Vanessa Angel, İngiliz sinema ve dizi oyuncusu
1968 - Tracy Morgan, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1969 - Faustino Asprilla, Kolombiyalı eski futbolcu
1969 - Jens Lehmann, Alman kaleci
1969 - Ellen Pompeo, Amerikalı aktris
1970 - Sergey Ovçinnikov, Rus millî futbolcu ve teknik direktör
1970 - Warren G, rap müzik sanatçısı ve yapımcı
1971 - Walton Goggins, Amerikalı oyuncu
1971 - Big Pun, Amerikalı rapçi (ö. 2000)
1973 - Patrik Berger, Çek eski millî futbolcu
1973 - Marco Rodríguez, Meksikalı futbol hakemi
1974 - Dilek İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun eşi
1975 - Markko Märtin, Estonyalı ralli sürücüsü
1976 - Sergio González, İspanyol millî futbolcu ve teknik direktör
1976 - Steffen Iversen, Norveçli eski futbolcu
1977 - Brittany Murphy, Amerikalı aktris ve seslendirme sanatçısı (ö. 2009)
1978 - Eve, Grammy ödüllü rapçi, müzisyen ve oyuncu
1979 - Anthony Réveillère, Fransız eski millî futbolcu
1981 - Ryback, Amerikalı profesyonel güreşçi
1982 - Ahmet Kural, Türk oyuncu
1983 - Dinko Felić, Bosnalı asıllı Norveçli futbolcu
1983 - Miranda Lambert, Amerikalı country müzik sanatçısı
1983 - Marius Žaliūkas, Litvan millî futbolcu (ö. 2020)
1984 - Ludovic Obraniak, Fransız asıllı Polonyalı futbolcu
1984 - Kendrick Perkins, Amerikalı eski basketbol oyuncusu
1985 - Aleksandar Kolarov, Sırp millî futbolcu
1985 - İnanç Konukçu, Türk oyuncu
1986 - Josh Peck, Amerikalı aktör
1986 - Samuel Wanjiru, Kenyalı atlet (ö. 2011)
1988 - Massimo Coda, İtalyan futbolcu
1989 - Daniel Agyei, Ganalı millî futbolcu
1989 - Brendon Hartley, Yeni Zelandalı eski Formula 1 pilotu
1990 - Mireia Belmonte Garcia, İspanyol yüzücü
1992 - Anne Dsane Andersen, Danimarkalı kürekçi
1992 - Dimitri Petratos, Avustralyalı millî futbolcu
1992 - Micha Hancock, Amerikalı Voleybolcu
1992 - Rafał Wolski, Polonyalı millî futbolcu
1992 - Wilfried Zaha, Fildişi Sahili asıllı İngiliz futbolcu
1992 - Borna Barišić, Hırvat millî futbolcu
1994 - Zoey Deutch, Amerikalı oyuncu
1997 - Federico Dimarco, İtalyan millî futbolcudur
1997 - Daniel James, Galli millî futbolcu
1997 - Joost Klein, Hollandalı şarkıcı
1998 - Aleks Samizade, İranlı forvet oyuncusu
2002 - Eduardo Camavinga, Fransız millî futbolcu

461 - Papa I. Leo, Papa olan ilk İtalyan aristokrat - Kilise Doktoru (d. 400)
893 - Theofano, Bizans İmparatoru VI. Leon'un ilk karısı
901 - Parisli Adélaïde, Batı Fransa Krallığı'nın kralı Kekeme Louis'in ikinci eşi (d. 850/853)
1241 - IV. Caelestinus, 25 Ekim 1241'den aynı yılın 10 Kasım'ında öldüğü tarihe kadar papa
1284 - Brabantlı Siger, felsefeci (d. 1240)
1290 - Kalâvûn, 1279 ile 1290 döneminde Mısır'da hüküm sürmüş Türk asıllı Bahrî Hanedanı'ndan Memlûk Devleti'nin yedinci hükümdarı (d. 1222)
1444 - III. Władysław, 1434 yılından 1444 yılındaki ölümüne dek 10 yıl boyunca hüküm sürmüş olan Polonya, Macaristan ve Hırvatistan kralı (d. 1424)
1549 - III. Paulus, Papa (d. 1468)
1605 - Safiye Sultan, Osmanlı padişahı III. Murad'ın eşi (d. 1550)
1673 - Michał Korybut Wiśniowiecki, 29 Eylül 1669'dan 1673'e kadar hüküm süren Polonya kralı ve Litvanya Büyük Dükü (d. 1640)
1848 - Kavalalı İbrahim Paşa, Mısır ve Sudan Valisi (d. 1789)
1887 - Louis Lingg, Alman anarşist (d. 1864)
1891 - Arthur Rimbaud, Fransız şair (d. 1854)
1911 - Félix Ziem, Fransız ressam ve gezgin (d. 1821)
1916 - Glenn Scobey Warner, Amerikalı genetik bilimci ve tıp doktoru (d. 1877)
1938 - Mustafa Ke

10 Mart, Miladi takvime göre yılın 69. (artık yıllarda 70.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 296 gün vardır. 

1864 - Ulysses S. Grant, Amerikan İç Savaşı sırasında, Abraham Lincoln tarafından Kuzeyli Birlik (Union) Genel Komutanlığı'na tayin edildi.
1876 - Graham Bell ile yardımcısı Thomas Watson, ilk telefon görüşmesini yaptılar.
1905 - İngiltere futbol kulübü olan Chelsea FC kuruldu.
1910 - Hollywood'da çekilen ilk film olan In Old California gösterime girdi.
1919 - Çin'de kölelik kaldırıldı.
1919 - Ali Fethi Okyar İngilizler tarafından tutuklandı.
1919 - Osmanlı İmparatorluğu'nda Ahmed Tevfik Paşa hükûmeti düştü yerine Damat Ferit Paşa hükûmeti kuruldu.
1920 - Yunanistan başbakanı Venizelos'un da katıldığı toplantıda, İstanbul'un resmi işgaline ve Kuvâ-yi Milliye öncülerinin tutuklanmasına karar verildi.
1939 - Büyük Temizlik toplanan Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevik) 18. Kongresi başladı. Kongrede Bolşevik Parti Marşı partinin yeni marşı olarak belirlendi.
1944 - Yunan İç Savaşı: Ulusal Kurtuluş Siyasi Komitesi, Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından kuruldu.
1945 - II. Dünya Savaşı: ABD tarafından Tokyo Bombardımanı başladı.
1952 - Küba'da Fulgencio Batista önderliğinde askerî darbe.
1956 - Kıbrıs Başpiskoposu III. Makarios'un, 9 Mart günü sınır dışı edilmesinden sonra Kıbrıs'ta ayaklanmalar başladı.
1956 - ABD'nin Florida eyaletinden Fas'a giden ve iki adet nükleer başlık kapsülü taşıyan uçak Akdeniz üzerinde kayboldu, uçağın enkazı ise bulunamadı.
1969 - Amerikalı lider Martin Luther King'in katili James Earl Ray, 99 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.
1971 - Bir gün önceki başarısız askeri darbe teşebbüsünün ardından, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın Başkanlığında toplanan "Genişletilmiş Komuta Konseyi" toplantısında, "Olayları önlemede Hükûmetin yetersiz kaldığı" ifade edildi ve 12 Mart günü Hükûmete muhtıra verilmesi kararı alındı.
1972 - Türkiye Büyük Millet Meclisi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarını, 53 red, altı çekimser, 238 kabul oyuyla onayladı.
1978 - 1978 tarihli Nükleer Yayılmanın Önlenmesi Yasası yürürlüğe girdi.
2000 - Diyarbakır 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi, kapatılan Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ı, halkı ırk ve din farklılığı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği gerekçesiyle bir yıl hapisle cezalandırdı.
2004 - Yargıtay Birinci Ceza Dairesi, yedi TİP'li öğrenciyi öldürdüğü için yedi kez idam cezasına çarptırılan Haluk Kırcı'nın cezasının, 48 ayı hücrede olmak üzere müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesine ilişkin kararı onadı.
2004 - Kostas Karamanlis Yunanistan başbakanı oldu.
2005 - Garri Kasparov satranç turnuvalarına katılmayacağını açıkladı.

1503 - I. Ferdinand, Kutsal Roma imparatoru (ö. 1564)
1515 - Injong, Joseon Krallığı'nın 12. Kralı (ö. 1545)
1628 - Marcello Malpighi, İtalyan biyolog (ö. 1694)
1654 - Giuseppe Bartolomeo Chiari, İtalyan ressam (ö. 1727)
1695 - Adrian Manglard, Fransız ressam (ö. 1760)
1748 - John Playfair, İskoç bilim insanı ve matematikçi (ö. 1819)
1749 - Lorenzo Da Ponte, Venedikli opera yazarı ve şair (ö. 1838)
1760 - Leandro Fernández de Moratín, İspanyol tiyatro yazarı ve şair (ö. 1828)
1775 - Marc-Antoine Jullien de Paris, Fransız eğitmen (ö. 1848)
1786 - José María Vargas, Venezuela devlet başkanı (ö. 1854)
1787 - William Etty, İngiliz ressam (ö. 1849)
1788 - Joseph Freiherr von Eichendorff, Alman yazar (ö. 1857)
1794 - Henriette d'Angeville, İsveçli tırmanıcı (ö. 1871)
1822 - Willem Roelofs, Felemenk ressam, hakkak, litografisit ve tasarımcı (ö. 1897)
1833 - Pedro Antonio de Alarcón, İspanyol romancı (ö. 1891)
1844 - Pablo de Sarasate, İspanyol kemancı ve besteci (ö. 1908)
1845 - III. Aleksandr, Rus Çarı (ö. 1894)
1850 - Mary Mills Patrick, Amerikalı öğretmen ve yazar (ö. 1940)
1858 - Henry Watson Fowler, İngiliz öğretmen, sözlükbilimci ve yorumcu (ö. 1933)
1866 - Bedros Baltazar, Osmanlı Ermenisi tiyatro oyuncusu ve operet sanatçısı (ö. 1953)
1867 - Hector Guimard, Fransız mimar (ö. 1942)
1870 - David Ryazanov, Rus Marksist ve Marksist kuramcı (ö. 1938)
1873 - Jakob Wassermann, Alman yazar (ö. 1934)
1873 - Maria Perini, İtalyan bale öğretmeni (ö. 1939)
1876 - Ali Faik Ozansoy, Türk şair (ö. 1950)
1879 - Hans Luther, Alman siyasetçi (ö. 1962)
1888 - Barry Fitzgerald, İrlandalı bir sahne, film ve televizyon oyuncusu (ö. 1961)
1889 - Toshitsugu Takamatsu, Japon dövüş sanatları ustası (ö. 1972)
1891 - Sam Jaffe, Amerikalı aktör (ö. 1984)
1892 - Arthur Honegger, İsviçreli besteci (ö. 1955)
1892 - Gregory La Cava, İtalyan asıllı Amerikalı film yönetmeni (ö. 1952)
1898 - Zati Sungur, Türk illüzyonist (ö. 1984)
1903 - Bix Beiderbecke, Amerikalı müzisyen, caz tarihinin en özgün beyaz trompetçilerinden (ö. 1931)
1904 - Ralph Kronig, Alman fizikçi (ö. 1995)
1919 - Leonor Oyarzún, eski Şili First Ladysi (ö. 2022)
1920 - Boris Vian, Fransız yazar ve müzisyen (ö. 1959)
1920 - Kenan Pars, Türk oyuncu (ö. 2008)
1923 - Val Fitch, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2015)
1927 - Jupp Derwall, Alman futbolcu ve teknik direktör (ö. 2007)
1928 - Sara Montiel, İspanyol oyuncu ve şarkıcı (ö. 2013)
1929 - Alice Hirson, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2025)
1930 - Galip Erdem, Türk gazeteci (ö. 1997)
1931 - Edip Günay, Türk müzikolog (ö. 2010)
1934 - Gergely Kulcsár, Macar cirit atıcı (ö. 2020)
1936 - Sepp Blatter, İsviçreli futbol adamı
1937 - Joe Viterelli, Amerikalı aktör (ö. 2004)
1940 - Chuck Norris, Amerikalı yapımcı ve oyuncu (ö. 2026)
1940 - Defne Yalnız, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı
1943 - Fikret Ünlü, Türk siyasetçi (ö. 2019)
1946 - Gérard Garouste, Fransız ressam ve heykaltıraş
1947 - Kim Campbell, Kanadalı siyasetçi, diplomat ve avukat
1947 - Tom Scholz, Amerikan rock müzisyeni, söz yazarı, mucit, mühendis ve hayırsever
1950 - Abdurrahman Yalçınkaya, Türk hukukçu ve eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
1951 - Gloria Diaz, Filipinli oyuncu
1952 - Morgan Tsvangirai, Zimbabve'nin eski başbakanı (ö. 2018)
1953 - Paul Haggis, Oscar ödüllü Kanadalı senarist, yapımcı ve yönetmen
1955 - Mehmet Necmettin Ahrazoğlu, Türk siyasetçi (ö. 2021)
1958 - Garth Crooks, Jamaika asıllı emekli bir İngiliz futbolcu
1958 - Sharon Stone, Amerikalı sinema oyuncusu
1959 - Sinan Aygün, Türk iş insanı ve siyasetçi
1961 - Laurel Clark, ABD'li astronotu (ö. 2003)
1962 - Yaşar Alptekin, Türk manken, dansçı ve oyuncu
1962 - Valérie Dréville, Fransız oyuncu ve komedyen
1963 - Jeff Ament, ABD'li bir müzisyen
1963 - Rick Rubin, Amerikalı müzik yapımcısıdır
1964 - Neneh Cherry, İsveçli şarkıcı
1964 - Edward, Birleşik Krallık Kralı III. Charles'ın kardeşi
1965 - Deezer D, Amerikalı oyuncu ve rap şarkıcısı (ö. 2021)
1967 - Kubilay Penbeklioğlu, Türk oyuncu ve tiyatro ve seslendirme sanatçısı
1968 - Pavel Srníček, Çek futbolcu (ö. 2015)
1968 - Alma Čardžić, Bosnalı sunucu ve şarkıcı
1971 - Jon Hamm, Amerikalı oyuncudur
1972 - Timbaland, Amerikalı yapımcı, söz yazarı ve rap şarkıcısıdır
1973 - John LeCompt, Amerikalı müzisyen
1973 - Chris Sutton, İngiliz eski futbolcu ve teknik direktör
1975 - DJ Aligator, İran asıllı Danimarkalı DJ ve prodüktör
1976 - Frantz Granvorka, Fransız voleybolcu
1976 - Barbara Schett, Avusturyalı tenisçi
1977 - Robin Thicke, Amerikalı R&B şarkıcısı, söz yazarı, müzisyen, besteci, oyuncu
1979 - Alexander Khuon, Alman oyuncu
1981 - Samuel Eto'o, Kamerunlu futbolcu
1981 - Monika Bejnar, Leh atlet
1981 - Daniel Carvalho da Silva, Brezilyalı futbolcu
1981 - Ángel López, İspanyol millî futbolcu
1981 - Steven Reid, İrlandalı futbolcu ve teknik direktör
1982 - Kwame Brown, Amerikalı eski basketbolcu
1983 - Carrie Underwood, Amerikalı şarkıcı
1983 - Matteo Bugli, San Marinolu futbolcu
1984 - Olivia Wilde, Amerikalı oyuncu
1986 - Grete Havnesköld, İsveçli oyuncu
1986 - Samet Gül, Türk futbolcu
1986 - Gizem Yavuz, Türk basketbolcu
1988 - Ivan Rakitić, Hırvat futbolcu
1990 - Marasy, Japon piyanist ve besteci
1992 - Neeskens Kebano, Demokratik Kongolu futbolcu
1993 - Jack Butland, İngiliz futbolcu
1994 - Bad Bunny, Porto Rikolu şarkıcı
1995 - Zach LaVine, Amerikalı basketbolcu
1997 - Belinda Bencic, İsviçreli tenisçi
2001 - Alyssa Carson, Amerikalı astronot
2002 - Noni Madueke, İngiliz futbolcu
2006 - Kyle Alessandro, Norveçli şarkıcı

1291 - Argon, Moğol İmparatorluğu İlhanlılar'ın 1284 ile 1291 yılları arasındaki hükümdarı (d. 1258)
1615 - John Ogilvie, İskoç Cizvit şehidi (d. 1580)
1832 - Muzio Clementi, İtalyan besteci (d. 1752)
1861 - Taras Grigoroviç Şevçenko, Ukraynalı şair ve ressam (d. 1914)
1872 - Giuseppe Mazzini, İtalyan milliyetçisi, siyasetçi, avukat, aktivist, gazeteci, yazar ve mason (d. 1805)
1873 - Mirza Fetali Ahundov, Azerbaycan'ın ilk ateist aydını yazar ve filozof (d. 1812)
1889 - Antonio de Trueba, İspanyol şair, roman yazarı ve halkbilimci (d. 1821)
1913 - Harriet Tubman, Amerikalı kölelik karşıtı eylemci, Süfrajet, Sivil haklar eylemcisi ve Amerikan İç Savaşı sırasında Konfederasyon aleyhine çalışıp Birlik lehine casusluk yapmış hemşire (d. 1822)
1937 - Yevgeni İvanoviç Zamyatin, Rus yazar (d. 1884)
1938 - Mehmet Şükrü Koç, Türk hukukçu ve milletvekili (d. 1887)
1940 - Mikhail Bulgakov, Rus romancı (d. 1891)
1945 - Aleksandr Hatisyan, Ermeni siyasetçi ve gazeteci (d. 1874)
1952 - Richard Hildebrandt, Nazi Almanyasında Reichstag üyesi ve siyasetçi (d. 1897)
1965 - Jean Boyer, Fransız film yönetmeni ve şarkı sözü yazarı (d. 1901)
1966 - Frits Zernike, Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Hollandalı fizikçi (d. 1888)
1980 - José Américo de Almeida, Brezilyalı yazar (d. 1887)
1982 - Tacülmüluk, İran Kraliçesi (d. 1896)
1985 - Konstantin Çernenko, Sovyet politikacı (d. 1911)
1986 - Ray Milland, İngiliz oyuncu (d. 1907)
1988 - Andy Gibb, Birleşik Krallık doğumlu Avustralyalı şarkıcı (Bee Gees topluluğu) (d. 1958)
1993 - Emil Galip Sandalcı, Türk gazeteci (d. 1922)
1996 - Marc de Jonge, Fransız aktör (d. 1949)
1998 - II. Karekin Kazancıyan, İstanbul Ermeni Patriği ve Türkiye Ermenileri Ruhani Başkanı (d. 1927)
1998 - Lloyd Bridges, Amerikalı oyuncu (d. 1913)
1999 - Salah Birsel, Tü

10 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 130. (artık yıllarda 131.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 235 gün vardır. 

1497 - Amerigo Vespucci, Yeni Dünya'ya doğru yapacağı ilk yolculuk için İspanya'nın Cádiz kentinden ayrıldı.
1503 - Kristof Kolomb, Cayman Adaları'na geldi ve burada gördüğü sayısız deniz kaplumbağasından dolayı buraya "Las Tortugas" adını verdi.
1556 - Marmara denizi depremi meydana geldi.
1799 - Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Akka'da Napolyon Bonapart'ın komutasındaki Fransız ordusunu yenilgiye uğrattı.
1824 - Londra'nın Trafalgar Meydanı'nda bulunan ünlü müzesi The National Gallery, halkın ziyaretine açıldı.
1868 - Bugünkü adı Danıştay olan Şura-yı Devlet kuruldu.
1872 - Victoria Woodhull, ABD Başkanlığı'na aday olan ilk kadın oldu.
1876 - Osmanlı Devleti'nde, basına sansür uygulaması başlatıldı.
1908 - Anneler Günü, ABD'de ilk kez Batı Virginia Eyaleti'nin Grafton kentinde kutlandı.
1919 - İtilaf Devletleri temsilcileri, Paris'te, Yunanların İzmir'i işgali konusunda karar aldı.
1920 - ABD Komünist Partisi kuruldu.
1920 - New York'ta mültimilyarder iş insanı Nelson Rockefeller, sahibi olduğu binanın ön cephesine, Meksikalı ressam Diego Rivera'nın yaptığı duvar panosunda Lenin resmi olduğu için ressamı kovdu ve panoyu parçaladı.
1921 - Mustafa Kemal Paşa, TBMM'de Müdafaayı Hukuk Grubu'nu kurdu.
1933 - Almanya'da Naziler; Heinrich Mann, Upton Sinclair, Erich Maria Remarque gibi yazarların kitaplarını yakmaya başladı.
1939 - Radyo dalgalarına dair antlaşmayı Türkiye de imzaladı.
1940 - II. Dünya Savaşı: Winston Churchill, Birleşik Krallık Başbakanı olarak görevlendirildi.
1940 - II. Dünya Savaşı: Alman birlikleri Hollanda'ya saldırdı ardından Almanya'nın Fransa Muharebesi başladı.
1941 - II. Dünya Savaşı: Rudolf Hess, Birleşik Krallık ve Almanya arasında gerçekleşebilecek bir barış antlaşmasını başlatabilmek umuduyla, İskoçya topraklarına gizlice paraşütle indi.
1941 - 550 Alman uçağı Londra'yı bombaladı, yaklaşık 1400 sivil öldü.
1960 - ABD'ye ait USS Triton adlı nükleer denizaltı, Dünya çevresini su altından dolaştığı ilk seferini tamamladı.
1961 - TBMM, nispi temsil seçim sistemini kabul etti.
1971 - Sıkıyönetim yasasında değişiklik yapıldı. Gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı.
1978 - İstanbul, Beyoğlu'ndaki tarihi Çiçek Pasajı çöktü. Enkaz altında kalan 12 kişi öldü, 16 kişi yaralandı.
1981 - François Mitterrand, üçüncü kez katıldığı seçimlerde Fransa Cumhurbaşkanı oldu.
1993 - Tayland'da "Kader Oyuncak Fabrikası"nda çıkan bir yangın, çoğu çocuk denecek yaşta genç kadınlardan oluşan 188 işçinin ölümüne yol açtı.
1994 - Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ilk siyah Devlet Başkanı Nelson Mandela göreve başladı.
1996 - DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in Başbakanlık'tan ayrılmadan 22 gün önce, örtülü ödenekten 500 milyar lira çektiği açıklandı.
2002 - Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Paris'te bir tren garının zemininde gerçekleştirdiği fotoğraf eylemini sona erdirdi.
2010 - Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığından istifa ettiğini açıkladı.

1746 - Gaspard Monge, Fransız matematikçi ve Tasarı Geometri'nin kurucusu (ö. 1818)
1788 - Augustin-Jean Fresnel, Fransız fizikçi (ö. 1827)
1838 - John Wilkes Booth, Amerikalı tiyatro oyuncusu (ABD Başkanı Abraham Lincoln'e suikast düzenleyen) (ö. 1865)
1872 - Marcel Mauss, Fransız sosyolog (d. 1950)
1878 - Gustav Stresemann, Alman Weimar Cumhuriyeti Şansölyesi ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1929)
1890 - Clarence Brown, Amerikalı sinema yönetmeni (ö. 1987)
1894 - Dimitri Tiomkin, Ukrayna asıllı Amerikalı besteci ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (ö. 1979)
1895 - Christina Montt, Şilili oyuncu (ö. 1969)
1899 - Fred Astaire, Amerikalı sinema oyuncusu, dansçı ve şarkıcı (ö. 1987)
1900 - Cecilia Payne-Gaposchki, Britanya asıllı Amerikan gök bilimci ve astrofizikçi (ö. 1979)
1901 - John Desmond Bernal, Britanyalı fizikçi (ö. 1971)
1902 - Anatole Litvak, Yahudi asıllı Ukraynalı film yönetmeni ve yapımcı (ö. 1974)
1902 - David O. Selznick, Amerikalı film yapımcısı (ö. 1965)
1911 - Feridun Çölgeçen, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1978)
1915 - Denis Thatcher, İngiliz iş insanı ve eski başbakan Margaret Thatcher'ın eşi (ö. 2003)
1922 - Vüs'at O. Bener, Türk yazar ve şair (ö. 2005)
1922 - Nancy Walker, Amerikalı aktris ve komedyen (ö. 1992)
1923 - Haydar Aliyev, Azeri devlet adamı ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı (ö. 2003)
1925 - Nasuh Akar, Türk güreşçi ve Olimpiyat şampiyonu (ö. 1984)
1926 - Hugo Banzer, Bolivyalı asker ve siyasetçi (ö. 2002)
1928 - Arnold Rüütel, Estonyalı bir siyasetçi (ö. 2024)
1930 - Fernand Picot, Fransız bisiklet sporcusu (ö. 2017)
1930 - George Smith, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2025)
1931 - Ettore Scola, İtalyan sinema yönetmeni ve senarist (d. 2016)
1933 - Eurico da Silva, Hint hukukçu (ö. 2025)
1933 - Françoise Fabian, Fransız film oyuncusu
1938 - Marina Vlady, Fransız oyuncu
1940 - André Berland, Fransız tarihçi, yazar ve eğitimci (ö. 2025)
1941 - Aydın Güven Gürkan, Türk akademisyen ve siyasetçi (ö. 2006)
1944 - Marie-France Pisier, Fransız oyuncu, senarist ve yönetmen (d. 2011)
1947 - Marion Ramsey, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2021)
1948 - Meg Foster, Amerikalı oyuncu
1948 - Mustafa Akgül, Türk akademisyen ve aktivist (ö. 2017)
1949 - Yusuf Halaçoğlu, Türk tarihçi ve siyasetçi
1950 - Andrzej Szarmach, Polonyalı futbolcu
1950 - Salih Mirzabeyoğlu, Kürt asıllı Türk şair ve yazar (İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi (İBDA/C) örgütü lideri) (ö. 2018)
1953 - Aydın Babaoğlu, Türk sinema oyuncusu (ö. 2009)
1956 - Vladislav Listyev, Rus televizyon habercisi (ö. 1995)
1957 - Sid Vicious, Britanyalı müzisyen ve Sex Pistols basçısı (ö. 1979)
1960 - Merlene Ottey, Jamaikalı atlet
1960 - Bono, İrlandalı müzisyen ve U2 solisti
1961 - Bruno Wolkowitch, Fransız oyuncu
1966 - Mustafa Yıldızdoğan, Türk şarkıcı, besteci ve şair
1967 - Bob Sinclar, Fransız prodüktör ve DJ
1969 - Dennis Bergkamp, Hollandalı futbolcu
1969 - Judson Mills, Amerikalı oyuncu
1971 - Kim Jong-nam, Kuzey Koreli asker, siyasetçi ve Kuzey Kore eski lideri Kim Jong-il'in en büyük oğlu (ö. 2017)
1972 - Christian Wörns, Alman futbolcu
1973 - Mahmud Qurbanov, Azeri futbolcu
1973 - Rüştü Reçber, Türk futbolcu
1974 - Séverine Caneele, Belçikalı film oyuncusu
1974 - Sylvain Wiltord, Fransız futbolcu
1975 - Merih Ermakastar, Türk şarkıcı ve sinema oyuncusu
1977 - Nick Heidfeld, Alman Formula 1 pilotu
1978 - Lâlle Selma, Fas Kralı VI. Muhammed'in eşi
1978 - Mithat Demirel, Türk asıllı Alman basketbolcu
1978 - Kenan Thompson, Amerikalı oyuncu ve komedyen
1979 - Marieke Vervoot, Belçikalı Paralimpik atlet (ö. 2019)
1980 - Zaho, Cezayir asıllı Fransız şarkıcı
1981 - Humberto Suazo, Şilili futbolcu
1982 - Farid Mansurov, Azeri güreşçi
1984 - Aslı Enver, Türk oyuncu
1988 - Adam Lallana, İngiliz futbolcu
1990 - Ivana Španović, Sırp uzun atlayıcı
1991 - Tim Wellens, Belçikalı yol bisiklet yarışçısı
1992 - Rachid Ghezzal, Cezayirli millî futbolcu
1993 - Mert Yazıcıoğlu, Türk oyuncu
1995 - Missy Franklin, Amerikalı yüzücü
1995 - Aya Nakamura, Mali asıllı Fransız pop şarkıcısı
1995 - Gabriella Papadakis, Fransız buz dansçısı
1995 - Hidemasa Morita, Japon futbolcu
1997 - Richarlison, Brezilyalı millî futbolcu
1997 - Enes Ünal, Türk futbolcu
1999 - Sebastian Szymański, Polonyalı profesyonel futbolcu
2001 - Mustafa Kurtuldum, Türk basketbolcu
2020 - Charles, Lüksemburg prensi

1424 - Go-Kameyama, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 99. İmparatoru (d. 1347)
1482 - Paolo dal Pozzo Toscanelli, İtalyan matematikçi, gök bilimci ve haritacı (d. 1397)
1566 - Leonhart Fuchs, Alman tıp doktoru ve botanikçi (d. 1501)
1569 - Ávilalı Yuhanna, İspanyol vaiz ve mistik (d. 1499)
1657 - Gustav Horn, İsveçli asker ve Genel Vali (d. 1592)
1696 - Jean de La Bruyere, Fransız yazar (d. 1645)
1712 - Yevdokiya Alekseyevna, Rus Çarı (d. 1650)
1737 - Nakamikado, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 114. İmparatoru (d. 1702)
1774 - XV. Louis, Fransa Kralı (d. 1710)
1798 - George Vancouver, İngiliz denizci (d. 1757)
1807 - Jean-Baptiste Donatien de Vimeur, Fransız asker (d. 1725)
1813 - Johann Karl Wilhelm Illiger, bir Alman entomolog ve zoolog (d. 1775)
1829 - Thomas Young, İngiliz bilim insanı ve dilbilimci (d. 1773)
1850 - Joseph Louis Gay-Lussac, Fransız kimyager ve fizikçi (d. 1778)
1863 - Stonewall Jackson, Amerikalı asker ve Amerika Konfedere Devletleri ordu komutanı (d. 1824)
1904 - Henry Morton Stanley, Amerikalı gazeteci (d. 1841)
1938 - William Eagle Clarke, Britanyalı ornitolog (d. 1853)
1959 - Leslie Knighton, İngiliz teknik direktör (d. 1887)
1975 - Necdet Tosun, Türk sinema sanatçısı (d. 1926)
1977 - Joan Crawford, Amerikalı aktris (d. 1904)
1982 - Peter Weiss, Alman yazar (d. 1916)
1994 - John Wayne Gacy, ABD'li Katil (d.1942)
2008 - Leyla Gencer, Türk opera sanatçısı (d. 1928)
2011 - Norma Zimmer, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu (d. 1923)
2012 - Günther Kaufmann, Alman oyuncu (d. 1947)
2015 - Chris Burden, Amerikalı performans sanatçısı (d. 1946)
2016 - Mustafa Bedreddin, Lübnanlı siyasetçi ve Hizbullah'ın Askeri Kuvvetler Komutanı (d. 1961)
2016 - Riki Sorsa, Fin şarkıcı (d. 1952)
2016 - Steve Smith, Kanadalı profesyonel dağ motosiklet yarışçısı (d. 1989)
2017 - Emmanuèle Bernheim, Fransız yazar ve senarist (d. 1955)
2017 - Geoffrey Bayldon, Britanyalı oyuncu (d. 1924)
2017 - Nelson Xavier, Brezilyalı oyuncu ve film yönetmeni (d. 1941)
2017 - Silvano Basagni, İtalyan atıcılık sporcusu (d. 1938)
2018 - David Goodall, İngiliz asıllı Avustralyalı çevre bilimci, botanikçi ve aktivist (d. 1914)
2018 - Scott Hutchison, İskoç şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen (d. 1981)
2018 - Yevgeni Vasyukov, Rus-Sovyet satranç oyuncusu (Satranç Büyükustaları arasında yer alan) (d. 1933)
2019 - Frederick Brownell, Güney Afrikalı bayrak, silah tasarımcısı, iş insanı ve soybilimci (d. 1940)
2019 - Bert Cooper, Amerikalı profesyonel boksör (d. 1966)
2019 - Janet Kitz, İskoç asıllı Britanyalı-Kanadalı eğitimci, yazar ve tarihçi (d. 1930)
2019 - Alfredo Pérez Rubalcaba, İspanyol s

10 Nisan, Miladi takvime göre yılın 100. (artık yıllarda 101.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 265 gün vardır. 

837 - Halley kuyruklu yıldızı, Dünya'nın yakınından geçti.
1809 - Beşinci Koalisyon Savaşı başladı.
1815 - Endonezya'da Sumbawa adasında Tambora volkanik dağı püskürdü. Dağdan çıkan lavlar, küller ve dumanların doğrudan etkilerinin yanı sıra, açlık ve salgın yaratarak 100 bin kişinin ölümüne sebep oldu.
1845 - Türk Polis Teşkilatı kuruldu.
1912 - RMS Titanic ilk seferine çıktı.
1919 - Meksikalı devrimci lider Emiliano Zapata, Hükûmet güçlerince öldürüldü.
1928 - TBMM, Anayasa'nın ikinci maddesini değiştirdi. Söz konusu maddeden, "Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır" bölümü çıkarıldı. Milletvekilleri ve Cumhurbaşkanı, yemin ederken "Vallahi" yerine "Namusum üzerine söz veririm" diyecek.
1941 - Zagreb'de Hırvatistan Bağımsız Devleti'nin kuruluşu ilân edildi. Ante Paveliç önderliğindeki Ustaşa rejimi, Ortodoks Sırplara karşı soykırım kampanyası başlattı.
1950 - Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlayan Nâzım Hikmet, sağlık durumu bozulunca gizlice İstanbul'a getirildi. Şair, açlık grevini erteledi.
1956 - Arjantin'de -38.4 dereceyle dünyanın en düşük 5. sıcaklığı seçildi.
1972 - İran'da, 7 şiddetinde deprem meydana geldi. Yaklaşık 5000 kişinin öldüğü depremde, Firuzabad ve Cehrom kentlerinde binalar yerle bir oldu.
1998 - Kuzey İrlanda'da 29 yıllık savaşı bitiren antlaşma Belfast'ta imzalandı. Antlaşma, 22 Mayıs'ta referandumla kabul edildi.
2010 - Polonya'nın başkenti Varşova'dan Rusya'nın Smolensk kentine giden Rus yapımı Tupolev Tu-154 tipi uçak, havaalanına 1.5 kilometre kala düştü. Uçaktaki 94 kişiden kurtulan olmadı. Uçakta, Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski ve eşi de bulunuyordu.
2016 - Puttingal Tapınağı yangını meydana geldi.
2019 - Event Horizon Telescope projesi araştırmacıları, M87 galaksisinin ortasındaki kara deliğin fotoğrafını çekerek dünyada ilk defa bir kara delik görüntüsünü elde etmeyi başardıklarını duyurdu.

401 - II. Theodosius, Doğu Roma İmparatoru (ö. 450)
1018 - Nizam-ül Mülk, Büyük Selçuklu Devleti'nin Farsi veziri (ö. 1092)
1583 - Hugo Grotius, Hollandalı filozof ve yazar (ö. 1645)
1739 - Domenico Cirillo, İtalyan doktor, böcek bilimci ve botanikçi (ö. 1799)
1740 - José Basilio da Gama, Brezilyalı yazar (ö. 1795)
1755 - Samuel Hahnemann, Alman hekim (ö. 1843)
1762 - Giovanni Aldini, İtalyan fizikçi (ö. 1834)
1769 - Jean Lannes, Fransız mareşal (ö. 1809)
1794 - Matthew C. Perry, Amerikalı deniz subayı (ö. 1858)
1826 - Mustafa Celâleddin Paşa, Leh asıllı Osmanlı Paşası (ö. 1876)
1827 - Lewis Wallace, Amerikalı asker, devlet adamı ve yazar (Amerikan İç Savaşı'nda Birlik Kuvvetleri generali) (ö. 1905)
1844 - Jules de Burlet, Belçikalı siyasetçi (ö. 1897)
1847 - Joseph Pulitzer, Amerikalı gazeteci ve yayıncı (ö. 1911)
1856 - Abdullah Quilliam, İngiltere'deki ilk İslam merkezinin ve caminin kurucusu (ö. 1932)
1859 - Jules Payot, Fransız eğitimci ve pedagog (ö. 1940)
1863 - Paul Héroult, Fransız bilim insanı (ö. 1914)
1864 - Eugen d'Albert, Alman besteci (ö. 1932)
1864 - Michael Mayr, Avusturyalı tarihçi (ö. 1922)
1868 - George Arliss, İngiliz aktör (ö. 1946)
1873 - Kyösti Kallio, Finlandiya Cumhurbaşkanı (ö. 1940)
1876 - Şabtay Levi, Hayfa'nın ilk Yahudi belediye başkanı (ö. 1956)
1883 - Bogdan Filov, Bulgar arkeolog, sanat tarihçisi ve politikacı (ö. 1945)
1887 - Bernardo Houssay, Arjantinli fizyolog (ö. 1971)
1894 - Ben Nicholson, İngiliz soyut ressam (ö. 1982)
1908 - Miguel de Molina, İspanyol flamenko şarkıcısı ve aktör (ö. 1993)
1910 - Helenio Herrera, Arjantin kökenli Fransız futbolcu ve teknik direktör (ö. 1997)
1910 - Hüsamettin Böke, Türk millî futbolcu ve futbol hakemi (ö. 1994)
1912 - Boris Kidrič, Sloven partizan, Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı (ö. 1953)
1917 - Robert Burns Woodward, Amerikalı kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1979)
1929 - Max von Sydow, İsveçli sinema oyuncusu (ö. 2020)
1929 - Sermet Çağan, Türk tiyatro sanatçısı ve gazeteci (ö. 1970)
1930 - Semih Sezerli, Türk sinema oyuncusu (ö. 1980)
1930 - Spede Pasanen, Fin yazar (ö. 2001)
1932 - Ömer Şerif, Lübnan asıllı Mısırlı aktör (ö. 2015)
1937 - Bella Ahmadulina, Tatar ve İtalyan kökenli Rus şair (ö. 2010)
1940 - Algan Hacaloğlu, Türk siyasetçi
1941 - II. Hrisostomos, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu (ö. 2022)
1942 - Hayede, İranlı şarkıcı (ö. 1990)
1942 - Ian Callaghan, İngiliz eski millî futbolcu
1942 - Erden Kıral, Türk yönetmen ve senarist (ö. 2022)
1944 - Tuncer Cücenoğlu, Türk oyun yazarı ve çevirmen (ö. 2019)
1947 - Bunny Wailer, Jamaikalı şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2021)
1951 - Cemil Usta, Türk milli futbolcu (ö. 2003)
1952 - Steven Seagal, Amerikalı aktör
1953 - Mehmet Gedik, Türk inşaat mühendisi ve siyasetçi (ö. 2011)
1954 - Paul Bearer, Amerikalı profesyonel güreş menajeri (ö. 2013)
1954 - Atilla Kart, Türk hukukçu ve siyasetçi
1954 - Peter MacNicol, Emmy Ödüllü Amerikalı oyuncu
1956 - Carol V. Robinson, İngiliz kimyager ve Kraliyet Kimya Derneği Başkanı
1957 - Türker Ertürk, Türk asker, eski Deniz Harp Okulu Komutanı, yazar ve siyasetçi
1958 - Bob Bell, Renault Formula 1 takımının eski takım direktörü
1958 - Babyface, Amerikalı yapımcı, söz yazarı ve şarkıcı
1959 - Mona Juul, Birleşmiş Milletler ESCOSOC Başkanı
1960 - Steve Bisciotti, Amerikalı iş insanı ve spor yöneticisi
1963 - Doris Leuthard, İsviçreli siyasetçi ve avukat
1967 - Mete Yarar, Türk asker, güvenlik danışmanı ve yazar
1968 - Metin Göktepe, Türk gazeteci ve Evrensel gazetesi yazarı (ö. 1996)
1968 - Orlando Jones, Amerikalı oyuncu
1970 - Q-Tip, Amerikalı rapçi, yapımcı ve oyuncu
1973 - Guillaume Canet, Fransız oyuncu ve yönetmen
1973 - Roberto Carlos, Brezilyalı futbolcu
1973 - Selahattin Demirtaş, Türk siyasetçi
1974 - Helen Jane Long, İngiliz besteci, müzisyen ve piyanist
1975 - David Harbour, Amerikalı oyuncu
1976 - Yasuaki Kato, Japon eski futbolcu
1979 - Rachel Corrie, Amerikalı barış gönüllüsü (ö. 2003)
1979 - Sophie Ellis-Bextor, İngiliz şarkıcı, besteci ve model
1980 - John Baker, Amerikalı sinema oyuncusu
1980 - Charlie Hunnam, İngiliz oyuncu
1981 - Başak Daşman, Türk oyuncu
1981 - Michael Pitt, Amerikalı oyuncu, model ve müzisyen
1981 - Fábio Luís Ramim, Brezilya asıllı Azerbaycan Türkü futbolcu
1982 - Ceyhun Fersoy, Türk oyuncu
1983 - Jamie Chung, Kore kökenli Amerikalı oyuncu
1983 - Bobby Dixon, Amerikalı basketbolcu
1984 - Jeremy Barrett, Amerikalı buz patencisi
1984 - Mandy Moore, Amerikalı şarkıcı ve sinema oyuncusu
1984 - Damien Perquis, Fransa doğumlu Polonyalı eski futbolcu
1984 - Gonzalo Javier Rodríguez, Arjantinli millî futbolcu
1985 - Barkhad Abdi, 86. Akademi Ödülleri'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü'ne aday gösterilen Somalili oyuncu
1985 - Jesús Gámez, İspanyol eski futbolcu
1986 - Fernando Gago, Arjantinli eski millî futbolcu
1986 - Vincent Kompany, Belçikalı eski millî futbolcu
1987 - Shay Mitchell, Kanadalı oyuncu
1987 - Hayley Westenra, Yeni Zelandalı soprano ve söz yazarı
1988 - Haley Joel Osment, Amerikalı oyuncu
1988 - Metin Akdülger, Türk oyuncu
1989 - Thomas Heurtel, Fransız profesyonel basketbolcu
1990 - Andile Jali, Güney Afrikalı futbolcu
1990 - Alex Pettyfer, İngiliz oyuncu
1991 - Amanda Michalka, Amerikalı oyuncu, bestekâr, müzisyen, piyanist ve şarkıcı
1992 - Sadio Mané, Senegalli futbolcu
1992 - Daisy Jazz Isobel Ridley, İngiliz aktris
1993 - Rune Dahmke, Alman hentbolcu
1994 - Emre Uğur Uruç, Türk futbolcu
1995 - Sory Kaba, Gineli futbolcu
1995 - Shunya Mori, Japon futbolcu
1996 - Leonardo Kalil Abdala, Brezilyalı futbolcu
1996 - Andreas Christensen, Danimarkalı futbolcu
1997 - Claire Wineland, Amerikalı aktivist, hayırsever ve yazar (ö. 2018)
2007 - Hollanda Prensesi Ariane, Orange-Nassau Prensesi, Hollanda kralı Willem-Alexander ve Kraliçe Máxima'nın üçüncü ve en küçük kızı

1553 - I. Friedrich, Danimarka ve Norveç Kralı (d. 1471)
1585 - XIII. Gregorius, Katolik Kilisesi'nin 226. Papası (d. 1502)
1813 - Joseph-Louis Lagrange, İtalyan Aydınlanma Dönemi matematikçisi ve astronomu (d. 1736)
1861 - Édouard Ménétries, Fransız böcekbilimci (d. 1802)
1911 - Mikalojus Konstantinas Čiurlionis, Litvan ressam, besteci ve yazar (d. 1875)
1919 - Mehmed Kemal, Osmanlı bürokratı (d. 1884)
1919 - Emiliano Zapata, Meksikalı devrimci (d. 1879)
1920 - Moritz Benedikt Cantor, Alman matematik tarihçisi (d. 1829)
1931 - Halil Cibran, Lübnan asıllı Amerikalı ressam, şair ve filozof (d. 1883)
1938 - King Oliver, Amerikalı caz kornet çalıcısı ve grup lideri (d. 1881)
1950 - Fevzi Çakmak, Türk asker ve Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından (d. 1876)
1954 - Auguste Lumière, Fransız sinema öncüsü (d. 1862)
1959 - Jan Černý, Çekoslovakya başbakanı (d. 1874)
1962 - Michael Curtiz, Macar asıllı Amerikalı film yönetmeni (d. 1886)
1962 - Stuart Sutcliffe, İskoç müzisyen ve sanatçı (d. 1940)
1966 - Evelyn Waugh, İngiliz yazar (d. 1903)
1979 - Nino Rota, İtalyan film müziği bestecisi ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (d. 1911)
1983 - Şevket Aziz Kansu, Türk akademisyen ve Türk Tarih Kurumu Başkanı (d. 1903)
1992 - Peter Dennis Mitchell, İngiliz biyokimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1920)
1995 - Morarji Desai, Hindistan'ın 6. Başbakanı (d. 1896)
2004 - Sakıp Sabancı, Türk iş insanı (d. 1933)
2010 - Dixie Carter, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1939)
2010 - Lech Kaczyński, eski Polonya Cumhurbaşkanı (d. 1949)
2010 - Maria Kaczyńska, eski Polonya Devlet başkanlarından Lech Kaczyński'nin eşi ve eski Polonya First ladysi (d. 1942)
2012 - Erdoğan Arıca, Türk futbolcu ve teknik direktör (d. 1954)
2013 - Raymond Boudon, Fransız sosyoloji uzmanı (d. 1934)
2013 - Robert G. Edwards, İngiliz fizyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1925)
2014 - Dominique Baudis, Fransız siyasetçi (d. 1947)
2014 - Gül Gülgün, Türk sinema dizi ve tiyatro oyuncusu (d. 1933)
2014 - Phyllis Frelich, Amerikalı aktris (d. 1944)
2015 - Rose Francine Rogombé, Gabonlu siyasetçi (d. 1942)
2017 - Givi Berikaşvili, Gürcü kökenli Sovyet sinema ve tiyatro oyuncusu (d. 1933)
2017 -

10 Ocak, Miladi takvime göre yılın 10. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 355 gün vardır (artık yıllarda 356). 

1810 - Napolyon ile Josephine'in evlilikleri sona erdi.
1861 - Amerikan İç Savaşı: Florida, Birleşik Devletler'den ayrıldı.
1863 - Dünyanın ilk metrosu olan Londra metrosunun Metropolitan adı verilen ilk hattı açıldı.
1900 - Dünya Şampiyonu Pehlivan Kara Ahmet, Paris'te "Şampiyonlar Şampiyonu" unvanını aldı.
1919 - Medine müdafaası sona erdi. Medine'deki Osmanlı Garnizonu silah bırakan son muharip kuvvet oldu. I. Dünya Savaşı fiilen sona erdi.
1919 - Britanyalılar, Bağdat'ı işgal etti.
1920 - Ankara'da, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi'nin yayın organı olarak, "Hâkimiyet-i Milliye" gazetesinin yayımlanmaya başlaması.
1920 - Milletler Cemiyeti kuruldu. ABD, Cemiyete katılmadı.
1921 - I. İnönü Muharebesi; Albay İsmet Bey komutasındaki Türk Ordusu, Yunan Ordusu ile İnönü'de karşı karşıya geldi. Yunan Ordusu yenildi. Zaferin ardından, Albay İsmet Bey, 1 Mart 1921'de generalliğe terfi ettirildi; TBMM Hükûmetinin uluslararası itibarı da hızla yükseldi.
1926 - Heyet-i Fesadiye davası sonuçlandı. Aslında üç ayrı dava söz konusuydu. Çerkes Ethem'in Kuvâ-yi Seyyâresi'nin Bolşevik Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey; boşandığı eşini öldürten Miralay Osman; Kürt isyanıyla birlikte Ankara muhitinde bir isyan hareketine giriştiği gerekçesiyle Kırşehir Milletvekili Rıza Bey, idama mahkûm oldu.
1927 - Alman sinema yönetmeni Fritz Lang'ın Metropolis adlı filmi gösterime girdi.
1929 - Tenten'in maceraları adlı karikatür kitabı ilk kez yayımlandı. İleride 40 ayrı dilde yayımlanıyor olacak.
1933 - İspanya'da ayaklanmalar yaygınlaştı; sıkıyönetim ilan edildi.
1940 - Pierre Louÿs'in Afrodit adlı kitabıyla ilgili davaya başlandı. Kitap müstehcenlikle suçlanıyordu.
1944 - Nuri Demirağ'ın fabrikasında üretilen Türk yolcu uçağının ilk uçuş denemesi, Yeşilköy'de yapıldı.
1945 - Anayasa dilinde yeni Türkçe kelimelerin kullanılması kabul edildi.
1945 - Teşrinevvel, Teşrinisani, Kânunuevvel ve Kânunusani aylarının adları, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.
1946 - Ankara Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.
1946 - Birleşmiş Milletler'in ilk genel kurulu Londra'da toplandı. Bu kurulda 51 ülke temsil edildi.
1947 - Demokrat Parti 1. Kongresi'nde, "Hürriyet Misakı" kabul edildi. Raporda Anayasa'ya aykırı yasaların kaldırılması, Anayasa'nın tam olarak uygulanması, yeni seçim yasası hazırlanması ve Cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması isteniyordu.
1951 - Hasankale-Horasan demiryolu ulaşıma açıldı.
1957 - Harold Macmillan, Anthony Eden'in istifasının ardından Birleşik Krallık Başbakanı oldu.
1961 - Basın çalışanlarıyla ilgili 212 sayılı kanun yürürlüğe girdi. Bu yasayı protesto eden gazete sahipleri 3 gün süreyle gazete çıkarmama kararı aldılar.
1961 - Çalışan Gazeteciler Bayramı kutlanmaya başladı.
1964 - Beatles grubunun, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ilk albümleri satışa sunuldu.
1967 - Cumhuriyetçi Edward W. Brooke, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nun ilk siyahi üyesi olarak görevine başladı.
1968 - Ankara'da Dördüncü Sanayi Kongresi toplandı. Kongre'de "yabancı sermaye" konusu tartışıldı.
1969 - Singer'in Kartal Cevizli'deki Dikiş Makineleri Fabrikası, burada çalışmakta olan 450 işçi tarafından işgal edildi.
1972 - 15 idam kararını bozan Askerî Yargıtay İkinci Dairesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarını onayladı.
1978 - Sovyetler, Soyuz kapsülü içinde iki kozmonotu, Salyut VI laboratuvarıyla buluşmak üzere uzaya yolladı.
1979 - İran Şahı Rıza Pehlevi, ülkesini terk ederek ailesiyle Mısır'ın Assuan kentine gitti.
1982 - Birleşik Krallık'ta tarihin en düşük sıcaklığı: -27.2 °C. Bundan önce aynı sıcaklığa 11 Şubat 1895'te ulaşılmıştı.
1983 - Türk Hava Yolları'nın Afyon uçağı Ankara'da düştü: 47 yolcu öldü.
1984 - Alparslan Türkeş'in tahliye istemi 21. kez reddedildi.
1984 - Amerika Birleşik Devletleri ve Vatikan arasında 100 yılı aşkın bir aradan sonra diplomatik ilişkiler yeniden başladı.
1985 - TRT "anı, devrim, özgürlük" gibi bazı kelimelerin kullanımına yasak getirdi.
1989 - Küba askerleri, Angola'dan çekilmeye başladı.
1990 - Basın alanında faaliyet gösteren "Time" ve sinema alanında faaliyet gösteren "Warner" şirketleri birleşerek Time Warner adını aldı.
1991 - Amerika Birleşik Devletleri, Irak'a hava akınları ve füze saldırısı başlattı.
1992 - "32. Gün" programı, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Yönetim Kurulu tarafından yayından kaldırıldı. Yapımcı Mehmet Ali Birand'la anlaşma feshedildi.
1995 - TBMM televizyonu kuruldu ve oturumlar canlı olarak TRT-3'ten yayımlanmaya başladı.
1996 - Avrasya feribotu, 4 silahlı kişi tarafından Trabzon Limanı'nda kaçırıldı.
1998 - Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi'nin kapatılmasına karar verdi.
1999 - Susurluk davası kapsamında da aranan Haluk Kırcı yakalandı. Haluk Kırcı Ankara Bahçelievler'de 7 TİP üyesi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 7 kez idam cezası almıştı.
2001 - Wikipedia, Nupedia'nın bir parçası olarak hayata atıldı. Beş gün sonra farklı bir site oldu.
2001 - Türksat 2A fırlatıldı.
2002 - İstanbul Milletvekili Rıdvan Budak hakkında, DSP Merkez Disiplin Kurulu tarafından partiden kesin ihraç kararı verildi.
2002 - Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel hakkında, dalgalı kura geçilmeden önce bazı kurumlara toplam 5 milyar 188 milyon 900 bin ABD doları satarak, 'görevini kötüye kullandığı' gerekçesiyle dava açıldı.
2003 - Maxis tarafından SimCity'in 4. oyunu yapıldı.
2006 - İran'ın nükleer programı uluslararası krize yol açtı. Tahran atom bombası sahibi olmak istediği iddialarını reddederken, nükleer programının sivil olduğunu ve programını geliştirmeye devam edeceğini açıkladı. 25 Ocak'ta Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya ile ABD, İran'a ekonomik ve ticari yaptırımları kabul ettirmeye çalıştı, ama tasarı başlangıç aşamasında Rusya tarafından reddedildi.
2008 - Çin'in merkezi kısımlarının büyük bölümünü ve güneyini etkileyen kar fırtınası başladı.
2012 - Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askerî darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın "şüpheli" olarak yer aldığı iddianameyi kabul etti. İddianamede, Evren ve Şahinkaya için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
2012 - Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, tutuksuz yargılandığı İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklandı.

626 - Hüseyin, Muhammed Peygamber'in torunu (ö. 680)
1209 - Möngke, Moğol Hükümdarı (ö. 1259)
1729 - Lazzaro Spallanzani, İtalyan biyolog ve Katolik rahip (ö. 1799)
1769 - Michel Ney, Fransız mareşal ve askeri komutan (ö. 1815)
1797 - Annette von Droste-Hülshoff, Alman yazar (ö. 1848)
1809 - Meriwether Lewis Clark Sr., Amerikalı mimar, inşaat mühendisi ve politikacı (ö. 1881)
1850 - Richard Brewer, Amerikalı kovboy ve kanun kaçağı (ö. 1878)
1859 - Nahum Sokolow, Siyonist lider, yazar, çevirmen ve gazeteci (ö. 1936)
1874 - Albert Mathiez, Fransız tarihçi (ö. 1932)
1880 - Manuel Azaña, İspanyol siyaset ve devlet adamı (ö. 1940)
1881 - Boris Konstantinovich Zaytsev, Rus yazar (ö. 1972)
1883 - Aleksey Nikolayeviç Tolstoy, Rus yazar (ö. 1945)
1883 - Francis X. Bushman, Amerikalı sinema oyuncusu, yönetmen ve senarist (ö. 1966)
1883 - Alfred Saalwächter, Alman U-Boot komutanı (ö. 1945)
1887 - José Américo de Almeida, Brezilyalı yazar (ö. 1980)
1888 - Prenses Kadriye, Mısır Hıdivi Hüseyin Kamil Paşa'nın kızı (ö. 1955)
1903 - Barbara Hepworth, İngiliz heykeltıraş ve sanatçı (ö. 1975)
1905 - Akil Öztuna, Türk oyuncu (ö. 1985)
1910 - Galina Ulanova, Rus balerin (ö. 1998)
1913 - Mehmet Şehu, 1954 yılından 1981 yılına kadar Arnavutluk'ta Başbakanlık yapan Arnavut komünist (ö. 1981)
1916 - Sune Bergström, İsveçli biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 2004)
1918 - Arthur Chung, Guyanalı siyasetçi (ö. 2008)
1924 - Eduardo Chillida, İspanyol-Bask heykeltıraş ve ressam (ö. 2002)
1924 - Eduard Admetlla i Lázaro, İspanyol fotoğrafçı (ö. 2019)
1929 - Ray Kuzeyev, Sovyet Rus/Başkurt bilim insanı, tarihçi bilimleri doktoru (ö. 2005)
1930 - Orhan Aksoy, Türk yönetmen, senarist ve yapımcı (ö. 2008)
1931 - Will McBride, Amerikalı fotoğrafçı, ressam, yazar ve muhabir (ö. 2015)
1934 - Leonid Kravçuk, Ukraynalı politikacı (ö. 2022)
1936 - Robert Woodrow Wilson, Amerikalı fizikçi, astronom ve Nobel Fizik Ödülü sahibi
1938 - Elza İbrahimova, Azeri bestecidir (ö. 2012)
1938 - Donald Knuth, Amerikalı yazar
1940 - Suphi Tekniker, Türk oyuncu ve senaryo yazarı (ö. 2024)
1944 - Frank Sinatra Jr., Amerikalı şarkıcı ve müzisyen (ö. 2016)
1945 - Gunther von Hagens, Alman anatomist
1945 - Rod Stewart, İngiliz şarkıcı ve besteci
1947 - Afeni Shakur, Amerikalı iş insanı, eski siyasi eylemci ve Kara Panter Partisi üyesi (ö. 2016)
1947 - Peer Steinbrück, Alman siyasetçi
1947 - Tiit Vähi, bir Estonya politikacısı
1948 - Emin Gümüşkaya, Türk sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu (ö. 2025)
1948 - Donald Fagen, Amerikalı müzisyen ve şarkı yazarı
1948 - Bernard Thévenet, emekli bir Fransız bisiklet yarışçısı
1949 - Kemal Derviş, Türk iktisatçı ve siyasetçi (ö. 2023)
1949 - George Foreman, Amerikalı boksör (ö. 2025)
1949 - Linda Lovelace, Amerikalı pornografik film oyuncusu (ö. 2002)
1953 - Pat Benatar, Amerikalı şarkıcı
1956 - Antonio Muñoz Molina, İspanyol yazar
1959 - Fran Walsh, Akademi Ödülü kazanmış Yeni Zelandalı film yapımcısı, yönetmeni, senarist
1959 - Gurinder Chadha, Hint asıllı İngiliz yönetmen, senarist ve yapımcı
1960 - Brian Cowen, İrlandalı politikacı
1961 - Janet Jones, Amerikalı oyuncu
1964 - Hakan Boyav, Türk dizi, tiyatro ve sinema oyuncusu
1967 - Giusva Branca, İtalyan gazeteci, blog yazarı ve spor menajeri
1967 - Zoran Džorlev, Kuzey Makedonyalı keman sanatçısı (ö. 2021)
1968 - Hakan Aysev, Türk opera sanatçısı ve tenor
1972 - Devrim Nas, Türk tiyatro sanatçısı
1974 - Jemaine Clement, Yeni Zelandalı komedyen, aktör ve müzisyen
1974 - Steve Marlet, Fransız eski millî futbolcudur
1974 - Hrithik Roshan, Hint aktör
1976 - Nilüfer Kurt, Tü

10 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 191. (artık yıllarda 192.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 174 gün vardır. 

MÖ 48 - Dyrrhachium Muharebesi'nde; Gnaeus Pompeius Magnus, Jül Sezar'ı yenilgiye uğrattı.
1778 - Amerikan Devrimi: Fransa Kralı XVI. Louis, Büyük Britanya Krallığı'na savaş ilan etti.
1890 - Wyoming, Amerika Birleşik Devletleri'nin 44. eyaleti oldu.
1894 - İstanbul'da 474 kişinin ölümüne sebep olan bir deprem meydana geldi.
1900 - Paris metrosu açıldı.
1910 - Cerrahpaşa Hastanesi kuruldu.
1913 - Kaliforniya'daki "Ölüm Vadisi"nde sıcaklık, 56.7 °C olarak ölçüldü. Bu, ABD'de ölçülmüş en yüksek sıcaklık derecesidir.
1921 - Yunan Ordusu'nun taarruzuyla, Kütahya-Eskişehir muharebeleri başladı.
1923 - İstanbul'da Harp Akademisi kuruldu.
1939 -  İstanbul Beyazıt'daki İnkılâp Müzesi Vali Lütfi Kırdar tarafından açıldı.
1947 - Hindistan'ın ikiye ayrılmasıyla oluşan Pakistan'da Genel Valiliğe Muhammed Ali Cinnah getirildi.
1951 - Randy Turpin, Sugar Ray Robinson'ı yenerek orta sıklet boks şampiyonu oldu.
1952 - Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) kuruldu.
1961 - Galatasaray'lı millî futbolcu Metin Oktay, İtalya'nın Palermo futbol takımına 675.000 liraya transfer oldu.
1962 - Amerika Birleşik Devletleri, kıtalararası haberleşmeyi sağlayacak olan Telstar uydusunu uzaya gönderdi.
1971 - Fas Ordusu'nun bazı birlikleri, "Krallık Rejimi"ne karşı ihtilal girişiminde bulundu. Ülkede, cumhuriyet ilan edildi.
1977 - Ankara İsmetpaşa'da Necdet Adalı ve diğer sol görüşlü militanların gerçekleştirdikleri kahvehane baskınında 2 sağcı öldürüldü.
1973 - Bahama Adaları, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
1985 - Greenpeace gemisi "Rainbow Warrior", Fransız istihbarat teşkilatı DGSE tarafından Auckland Limanı'nda bombalanarak batırıldı.
1991 - Boris Yeltsin, Rusya Devlet Başkanı olarak göreve başladı.
1992 - Sosyalist Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
1992 - Panamalı general Manuel Noriega, Miami, Florida'da yargılandı; uyuşturucu ticareti yapmak ve haraç toplamak suçlarından 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1996 - Türksat uydusu, Fransız Guyanası'ndan uzaya fırlatılarak geçici yörüngesine yerleşti.
2002 - Peter Paul Rubens'in Masumların Katli isimli tablosu, bir açık arttırmada 76,2 milyon dolara satıldı.
2020 - Ayasofya Camii, Danıştay tarafından cami statüsünde tekrar ibadete açıldı.
2021 - Arjantin, 28 yıl sonra Copa América'yı kazandı.

1418 - Go-Hanazono, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 102. imparatorudur (ö. 1471)
1451 - III. James, İskoçya kralıdır (ö. 1488)
1509 - Jean Calvin, Fransız din reformcusu (ö. 1564)
1792 - George M. Dallas, Amerikalı siyasetçi ve diplomat (ö. 1864)
1830 - Camille Pissarro, Fransız ressam (ö. 1903)
1835 - Henryk Wieniawski, Polonyalı bir virtüöz kemancı, besteci ve pedagogdu (ö. 1880)
1856 - Nikola Tesla, Sırp asıllı Amerikalı fizikçi (ö. 1943)
1862 - Helene Schjerfbeck, Fin ressam (ö. 1946)
1867 - Maximilian von Baden, Alman şansölyesi (ö. 1929)
1871 - Marcel Proust, Fransız yazar (ö. 1922)
1875 - Dezső Pattantyús-Ábrahám, Macar politikacı (ö. 1973)
1883 - Johannes Albrecht Blaskowitz, Nazi Almanyası Generalobersti (ö. 1948)
1888 - Giorgio de Chirico, Yunan-İtalyan ressam (ö. 1978)
1895 - Carl Orff, Alman besteci (ö. 1982)
1902 - Kurt Alder, Alman kimyacı (ö. 1958)
1902 - Nicolás Guillén, Kübalı sosyalist, şair (ö. 1989)
1903 - Werner Best, Alman Nazi, hukukçu, polis şef (ö. 1989)
1905 - Wolfram Sievers, Alman Nazi Bereichsgeschäftsführer müdürü (ö. 1948)
1907 - Blind Boy Fuller, Amerikalı blues gitaristi ve şarkıcısıydı (ö. 1941)
1911 - Cootie Williams, Amerikalı caz, jump blues ve rhythm and blues trompetçisi (ö. 1985)
1918 - James Aldridge, Avustralya-Britanyalı yazardır (ö. 2015)
1920 - Owen Chamberlain, Amerikalı fizikçi (ö. 2006)
1920 - Remo Gaspari, İtalyan siyasetçi (ö. 2011)
1921 - Jeff Donnell, Amerikalı film ve dizi oyuncusudur (ö. 1988)
1921 - Jake LaMotta, Amerikalı emekli profesyonel boksör, komedyen ve oyuncu (ö. 2017)
1922 - Stella Kübler, Yahudi asıllı Gestapo personeli (ö. 1994)
1923 - Şemsi Yastıman, Türk Halk Müziği sanatçısı (ö. 1994)
1925 - Mahathir Muhammed, Malezyalı doktor ve siyasetçi
1926 - Carleton Carpenter, Amerikalı aktör, sihirbaz, dansçı, söz yazarı ve romancı (ö. 2022)
1927 - Grigori Barenblatt, Rus matematikçi, akademisyen ve yazardır (ö. 2018)
1927 - David Dinkins, ABD'li siyasetçi (ö. 2020)
1928 - Bernard Buffet, Fransız ressam (ö. 2000)
1931 - Jerry Herman, Amerikalı besteci, söz yazarı ve müzisyen (ö. 2019)
1931 - Alice Munro, Kanadalı öykü yazarı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2024)
1932 - Carlo Abate, İtalyan otomobil yarışçısı (ö. 2019)
1934 - Jerry Nelson, Amerikalı komedyen, oyuncu ve kukla sanatçısı (ö. 2012)
1936 - Branislava Peruničić, Bosnalı akademisyen ve mühendis (ö. 2025)
1938 - Paul Andreu, Fransız mimar (ö. 2018)
1939 - Ahmet Taner Kışlalı, Türk siyaset bilimci (ö. 1999)
1940 - Raffaele Calabro, İtalyan din adamı (ö. 2017)
1941 - David G. Hartwell, Amerikalı eğitimci, yayıncı, eleştirmen ve bilimkurgu yazarı (ö. 2016)
1942 - Ronnie James Dio, Amerikalı müzisyen (ö. 2010)
1942 - Sixto Rodríguez, Amerikalı bir folk müzisyenidir (ö. 2023)
1943 - Arthur Ashe, Amerikalı tenisçi (ö. 1993)
1943 - Sema Özcan, Türk oyuncu
1945 - Ron Glas, Amerikan oyuncu (ö. 2016)
1948 - Ali Haydar Öner, Türk bürokrat ve siyasetçi (ö. 2018)
1950 - Prokopis Pavlopulos, Yunan hukukçu, akademisyen ve Yunanistan'ın 7. Cumhurbaşkanı
1954 - Neil Tennant, İngiliz müzisyen
1956 - Mehmet Serhat Karadağ, Türk güreşçi ve antrenör
1957 - Barbaros Şansal, Türk moda tasarımcısı
1959 - Sandy West, Amerikalı müzisyen, şarkıcı, söz yazarı ve baterist (ö. 2006)
1960 - Seth Godin, Amerikalı yazar
1961 - Jacky Cheung, Hong Konglu şarkıcı ve aktör
1967 - Rebekah Del Rio, Amerikalı şarkıcı-şarkı yazarı (ö. 2025)
1969 - Gale Harold, Amerikalı aktör
1970 - Jason Orange, İngiliz şarkıcı-söz yazarı, dansçı ve bazen aktör
1970 - John Simm, İngiliz oyuncu
1970 - Helen Sjöholm, İsveçli şarkıcı, aktris ve müzikal tiyatro performansçısı
1972 - Peter Serafinowicz, İngiliz oyuncu, komedyen, yönetmen ve senarist
1972 - Sofia Vergara, Kolombiyalı aktris
1973 - Hiromasa Yonebayashi, Japon animatör ve yönetmen
1974 - Zeynep Gülmez, Türk tiyatrocu ve sinema oyuncusu
1975 - Stefán Karl Stefánsson, İzlandalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2018)
1976 - Edmílson Gomes, İtalyan asıllı Brezilyalı futbolcu
1976 - Ludovic Giuly, Fransız futbolcu
1976 - Adrian Grenier, Amerikalı oyuncu, yönetmen ve müzisyen
1976 - Şafak Pavey, Türk diplomat ve siyasetçi
1977 - Chiwetel Ejiofor, İngiliz oyuncu
1977 - Sinan Tuzcu, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1979 - Gong Yoo, Güney Koreli oyuncu
1980 - Han Eun-jung, Güney Koreli aktris
1980 - Claudia Leitte, Brezilyalı şarkıcı
1980 - Jessica Simpson, Amerikalı şarkıcı
1981 - Ramazan Döne, Türk hentbol oyuncusu
1981 - Aleksandar Tunchev, Bulgar futbolcu
1982 - Leila Alaoui, Faslı-Fransız fotoğrafçı ve video sanatçısı (ö. 2016)
1983 - Kim Hee-chul, Güney Koreli şarkıcı, oyuncu, besteci ve sunucu
1983 - Gülşifte Ferahani, İranlı sinema oyuncusu, aktivist ve şarkıcı
1983 - Barış Pehlivan, Türk gazeteci ve yazar
1983 - MakSim, Rus şarkıcı ve şarkı sözü yazarı
1984 - Saori Arita, Japon voleybolcu
1984 - Michaël Chrétien Basser, Fransız asıllı Faslı millî futbolcu
1984 - Mark González, Şilili futbolcu
1984 - Lawrence Olum, Kenyalı futbolcu
1985 - Mario Gómez, Alman futbolcu
1986 - Wyatt Russell, Amerikalı oyuncu
1989 - Alan Carvalho, Brezilyalı futbolcu
1989 - İsmail Köybaşı, Türk futbolcu
1989 - Carlos Zambrano, Perulu millî futbolcu
1990 - Ciara Everard, İrlandalı atlet
1990 - Emily Skeggs, Amerikalı aktris ve şarkıcı
1990 - Ali Şaşal Vural, Türk kaleci
1990 - Emilijus Zubas, Litvanyalı millî futbolcu
1991 - Kim Cesarion, İsveçli şarkıcı
1993 - Perrie Edwards, İngiliz müzisyen ve Little Mix'in üyesi
1994 - Iuri Medeiros, Portekizli futbolcu
1995 - Ada Hegerberg, Norveçli futbolcu
1998 - Angus Cloud, Amerikalı oyuncu (ö. 2023)
2001 - Isabela Merced, Amerikalı aktris ve şarkıcı

138 - Hadrianus, Roma İmparatoru (d. 76)
649 - Li Shimin, 626-649 yılları arasında Çin imparatoru (d. 599)
831 - Zübeyde bint Cafer, Abbasi halifelerinden Hârûnürreşîd'in hanımı, Emîn'in annesi
983 - VII. Benedictus, Katolik Kilisesi'nin Ekim 974 tarihinden ölümüne kadar Papa'sı
1099 - El Cid (Rodrigo Díaz de Vivar), Kastilyalı asil, komutan ve diplomat (d. 1040)
1103 - I. Erik, kardeşi I. Olaf'ı takiben 1095 yılında Danimarka Kralı olmuştur (d. 1060)
1226 - Zahir, Abbasi halifelerinin otuzbeşincisi (d. 1176)
1290 - IV. Ladislaus, Macaristan ve Hırvatistan kralı (d. 1262)
1453 - Çandarlı Halil Paşa, Osmanlı devlet adamı ve Sadrazam (d. ?)
1559 - II. Henri, 31 Mart 1547'den ölümüne kadar Fransa Kralı. I. François'un ikinci oğlu (d. 1519)
1561 - Rüstem Paşa, Osmanlı devlet adamı ve Sadrazam (d. 1500)
1601 - Damat İbrahim Paşa, Osmanlı devlet adamı
1621 - Charles Bonaventure de Longueval, Kutsal Roma İmparatorluğu için savaşan bir askeri komutandı (d. 1571)
1851 - Louis-Jacques-Mandé Daguerre, Fransız sanatçı ve kimyager (d. 1787)
1884 - Paul Morphy, Amerikalı satranç oyuncusu (d. 1837)
1910 - Johann Gottfried Galle, Alman astronom (d. 1812)
1915 - Vaja Pşavela, Gürcü yazar ve şair (d. 1861)
1936 - Rafael de Nogales Méndez, Venezuelalı asker ve yazar (d. 1879)
1941 - Jelly Roll Morton, Amerikan besteci, grup lideri, arjantör, caz ve Ragtime piyanisti (d. 1890)
1944 - Lucien Pissarro, İngiliz manzara ressamı, grafiker, ahşap oymacısı, sanatsal kitap tasarımcısı ve baskıcısı (d. 1863)
1970 - Bjarni Benediktsson, İzlandalı siyasetçi (d. 1908)
1975 - Nurettin Topçu, Türk yazar, akademisyen ve fikir adamı (d. 1909)
1977 - Şükrü Gülesin, Türk futbolcu ve spor yazarı (d. 1922)
1982 - Ziya Keskiner, Türk tiyatro oyuncusu ve yönetmen (d. 1910)
1985 - Fernando Pereira, Portekiz kökenli serbest Hollandalı fotoğrafçı (d. 1950)
1989 - Mel Blanc, Amerikalı animatör, komedyen, oyuncu ve yapımcı (d. 1908)
1992 - Cevdet Kudret, Türk yazar ve edebiyat tarihçisi (d. 1907)
1994 - Şemsi Yastıman, T

10 Şubat, Miladi takvime göre yılın 41. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 324 gün vardır (artık yıllarda 325). 

1074 - Divânu Lügati't-Türk; Türk kültürünün ilk Türkçe dilinde yazılan sözlük eseri, Kaşgârlı Mahmut tarafından yazımı sona erdi. (25 Ocak 1072'de başladı.)
1763 - Büyük Britanya Krallığı, Fransa ve İspanya arasında Paris Antlaşması imzalandı: Yedi Yıl Savaşları sona erdi.
1828 - Rus İmparatorluğu ile Kaçar Hanedanı arasında Türkmençay Antlaşması imzalandı.
1840 - I. Victoria ile Prens Albert, Saint James Sarayı şapelinde evlendiler.
1863 - Alanson Crane, yangın söndürücüsünün patentini aldı.
1916 - Alman İmparatorluğu ile Birleşik Krallık arasında Dogger Bank Muharebesi gerçekleşti.
1931 - Yeni Delhi, Hindistan'ın başkenti oldu.
1933 - Madison Square Garden'daki (New York) boks maçında Primo Carnera, Ernie Schaaf'ı 13. roundda nakavt etti, Schaaf öldü.
1937 - Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuruldu.
1946 - Güney Amerika Şampiyonası, Arjantin'in şampiyonluğu ile sona erdi.
1947 - İtalya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Finlandiya, Paris Barış Antlaşması'nı imzaladılar.
1947 - Amerika Birleşik Devletleri özel bankaları, Türkiye'ye kredi vermeyi reddetti.
1950 - Komünistlik suçlamasıyla yargılanan üniversite öğretim üyelerinin dâvâsı sona erdi: Behice Boran ve Niyâzi Berkes, üçer ay hapis cezası aldı. Pertev Naili Boratav beraat etti.
1953 - Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde, Adnan Çoker ve Lütfü Günay'ın Sevgi Öncesi adını taşıyan ilk soyut resim sergisi açıldı.
1954 - Kapatılan Millet Partisi'nin yöneticileri Cumhuriyetçi Millet Partisi'ni kurdu, Genel Başkanlığa Ahmet Tahtakılıç seçildi.
1956 - Ceyhan Nehri taştı. Çukurova'da 50 bin hektar arazi sular altında kaldı.
1958 - İstanbul Valisi Mümtaz Tarhan, gece kulüplerinde striptiz yapılmasını yasakladı.
1962 - Doğu - Batı arasında casus değiş tokuşu yapıldı; SSCB semalarında düşürülen ABD casus uçağı U-2'nin pilotu Francis Gary Powers, Rus casus Rudolf Abel ile takas edildi.
1969 - ABD 6. Filosuna bağlı gemiler, İstanbul'a geldi. Üniversite öğrencileri protesto düzenledi.
1971 - Mehmet Ali Aybar, ihraç talebiyle TİP Haysiyet Divanı'na sevk edildi.
1979 - Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi'nde, Türkiye'de ilk kez bir buçuk aylık bir bebeğe açık kalp ameliyatı yapıldı.
1979 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): CHP ve AP milletvekilleri TBMM'de yumruk yumruğa kavga etti.
1980 - Tariş olayları:8 Şubat günü Çiğli İplik Fabrikası'nda 1500 işçi kapıları kapatarak barikat kurmuştu. 10 Şubat'ta polis işçilere müdahale etti; 15 kişi yaralandı, 500 kişi gözaltına alındı.
1981 - Genelkurmay Sıkıyönetim Askeri Hizmetler Koordinasyon Başkanlığı, 5 sanatçıya "teslim ol" çağrısı yaptı. "Teslim ol" çağrısı yapılan sanatçılar Cem Karaca, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan, Sema Poyraz ve Selda Bağcan'dı.
1981 - Kapatılan Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, savcılıkta ifade verdi. Adam öldürmeyi azmettirdiği iddia edilen Alparslan Türkeş, kapatılan Milliyetçi Hareket Partisi teşkilatının her türlü şiddet hareketine ve adam öldürmeye karşı olduğunu söyledi.
1987 - Yazar Aziz Nesin, Cumhurbaşkanı Kenan Evren aleyhine açtığı tazminat davası mahkemece reddedildi. Red gerekçesi olarak, Cumhurbaşkanlarının "vatan hainliği" dışındaki suçlardan yargılanamayacağı gösterildi.
1992 - Boksör Mike Tyson, Amerika zenci güzeli Desiree Washington'a tecavüz suçundan mahkûm oldu.
1993 - "Yorgun Savaşçı" filmi, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda (TRT) yayına girdi. Film, devlet televizyonu tarafından çekilmiş ancak siyasi ve askeri otorite tarafından imhasına karar verilmiş ve 1983 yılında yakılmıştı. Kültür Bakanı Fikri Sağlar, filmin yakılmaktan kurtulan tek nüshasını buldurttu ve yayına soktu.
1996 - IBM'in süper bilgisayarı Deep Blue, Garry Kasparov'u yenmeyi başardı.
1998 - Fransa'da sinema dalında düzenlenen Sadoul Ödülü'nü, yönetmenliğini Zeki Demirkubuz'un yaptığı "Masumiyet" adlı film kazandı.
2006 - 2006 Kış Olimpiyatları, Torino'da (İtalya) başladı.
2006 - Milliyet gazetesi yazarı Abdi İpekçi'yi öldürmek ve iki ayrı gasp olayı nedeniyle daha önce 36 yıl hapis cezasına çarptırılan Mehmet Ali Ağca, aynı davadan dolayı yeni Türk Ceza Kanununa göre yeniden yargılandı. Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi, lehte hükümleri göz önüne alarak, Ağca'yı 21 yıl 8 ay hapse mahkûm etti.
2015 - 3 kişinin katledildiği Chapel Hill saldırısı vuku buldu.

1775 - Ádám Récsey, Macar politikacı ve general (ö. 1852)
1775 - Charles Lamb, İngiliz deneme yazarı (ö. 1834)
1785 - Claude-Louis Navier, Fransız fizikçi (ö. 1836)
1791 - Francesco Hayez, İtalyan ressam (ö. 1882)
1807 - Lajos Batthyány, Macar devlet adamı (ö. 1849)
1842 - Agnes Mary Clerke, İrlandalı gökbilimci ve yazar (ö. 1907)
1859 - Alexandre Millerand, Fransız Cumhurbaşkanı (ö. 1943)
1861 - James Mooney, Amerikalı etnograf, halkbilimci ve antropolog (ö. 1921)
1890 - Boris Pasternak, Rus şair, yazar ve 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1960)
1890 - Fanya Kaplan, Lenin'i öldürmeye çalışan suikastçı (ö. 1918)
1892 - Günther Blumentritt, Nazi Almanyası Generali (ö. 1967)
1893 - Jimmy Durante, Amerikalı oyuncu, komedyen, şarkıcı ve piyanist (ö. 1980)
1893 - Ahmet Özenbaşlı, Kırım Tatar Milli Fırka hareketi önderlerinden, siyaset ve fikir adamı (ö. 1958)
1894 - Harold Macmillan, İngiliz siyasetçi ve 1957-1963 arası Birleşik Krallık Başbakanı (ö. 1986)
1895 - Tsvyatko Radoynov, Bulgaristan komünist direniş hareketinin lideri (ö. 1942)
1896 - Alister Hardy, İngiliz deniz biyoloğu; zooplankton ve deniz ekosistemi uzmanı (ö. 1985)
1897 - John Franklin Enders, Amerikalı tıp bilimcisi ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1985)
1897 - Judith Anderson, Avustralyalı aktris (ö. 1992)
1898 - Bertolt Brecht, Alman şair, tiyatro yazarı ve yönetmeni (ö. 1956)
1899 - Cevdet Sunay, Türk asker ve devlet adamı (ö. 1982)
1901 - Stella Adler, Amerikalı oyuncu (ö. 1992)
1902 - Walter Houser Brattain, Amerikalı fizikçi (ö. 1987)
1903 - Matthias Sindelar, Avusturyalı futbolcu (ö. 1939)
1903 - Abel Meeropol, Amerikalı öğretmen (ö. 1986)
1903 - Matvey Blanter, Rus besteci (ö. 1990)
1909 - Henri Alekan, Fransız görüntü yönetmeni (ö. 2001)
1910 - Badra İrgit, İlk Tıva çocuk yazarı (ö. 1984)
1910 - Dominique Pire, Belçikalı Dominikan rahibi (ö. 1969)
1911 - Rebii Erkal, Türk futbolcu ve antrenör (ö. 1985)
1913 - Douglas Slocombe, İngiliz görüntü yönetmeni (ö. 2016)
1915 - Vladimir Zeldin, Rus tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2016)
1916 - Aleksey Botyan, Sovyetler Birliği casusu (ö. 2020)
1917 - Musine Kokalari, Arnavut yazar (ö. 1983)
1922 - Árpád Göncz, Macar profesör ve siyasetçi (ö. 2015)
1928 - Nelson Pinedo, Kolombiyalı şarkıcı (ö. 2016)
1924 - Leman Şenalp, Türk kütüphaneci (ö. 2018)
1926 - Randy Jackson, Amerikalı beyzbol oyuncusu (ö. 2019)
1928 - Nelson Pinedo, Kolombiyalı şarkıcı (ö. 2016)
1929 - Jerry Goldsmith, Amerikalı besteci ve orkestra şefi (ö. 2004)
1930 - Robert Wagner, Amerikalı film yapımcısı ve aktör
1935 - Miroslav Blažević, Hırvat teknik direktör (ö. 2023)
1935 - Zori Balayan, Ermeni yazar, gazeteci, gezgin ve hekim (ö. 2026)
1936 - Ayşe Nana, Ermeni asıllı Türk-İtalyan oyuncu ve dansçı (ö. 2014)
1937 - Roberta Flack, Amerikalı şarkıcı ve Grammy Ödülü sahibi (ö. 2025)
1938 - Muharrem Dalkılıç, Türk atlet ve spor yöneticisi
1939 - Enver Ören, Türk iş insanı, akademisyen ve İhlas Holding'in kurucusu (ö. 2013)
1939 - Peter Purves, İngiliz oyuncu ve sunucu
1940 - Güven Önüt, Türk futbolcu ve teknik direktör (ö. 2003)
1941
Michael Apted, İngiliz aktör, senarist, film yapımcısı ve yönetmen (ö. 2021)
Bruno Reichlin, İsviçreli mimar
1943 - Atilla Pakdemir, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2021)
1944 - Refik Durbaş, Türk şair (ö. 2018)
1945 - Ömer Naci Soykan, Türk felsefeci ve akademisyen (ö. 2017)
1950 - Mark Spitz, Amerikalı yüzücü
1952 - Marco Aurélio Moreira, Brezilyalı futbolcu
1955 - Greg Norman, Avustralyalı golfçü
1957 - Briony McRoberts, İngiliz oyuncu (ö. 2013)
1957 - Oya Aydoğan, Türk oyuncu (ö. 2016)
1958 - Sinan Turhan, Türk futbolcu ve antrenör
1961 - Alexander Payne, Amerikalı yönetmen ve senarist
1962 - Cliff Burton, Amerikalı müzisyen ve Metallica'nın bass gitaristi (ö. 1986)
1963 - Candan Erçetin, Türk pop şarkıcısı, yorumcu, söz yazarı, besteci ve müzik öğretmeni
1963 - Halil İbrahim Akpınar, Türk bürokrat
1967 - Kazuaki Koezuka, Japon futbolcu
1967 - Vince Gilligan, Amerikalı yapımcı, yönetmen ve senarist
1969 - Şekip Taşpınar, Türk oyuncu (ö. 2025)
1970 - Noureddine Naybet, Faslı futbolcu
1970 - Pelin Körmükçü, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1971 - Johan Mjällby, İsveçli eski millî futbolcu ve teknik direktör
1973 - Ajdar Anık, Türk şarkıcı
1973 - Kazım Çarman, Türk oyuncu
1974 - Elizabeth Banks, Amerikalı aktris
1975 - Kool Savaş, Alman müzisyen
1975 - Köksal Bektaşoğlu, Türk internet fenomeni
1976
Carlos Jiménez, İspanyol basketbolcu
Vedran Runje, Hırvat kaleci
Delio Toledo, Paraguaylı futbolcu
Aleksandra Čvorović, Bosna-Hersekli yazar, gazeteci ve şair
1977 - Bakary Gassama, Gambiyalı futbol hakemi
1977 - Salif Diao, Senegalli futbolcu
1978 - Don Omar, Porto Rikolu şarkıcı
1978 - Erkan Özbey, Türk futbolcu
1978 - Tuğba Özay, Türk şarkıcı, söz yazarı, manken ve oyuncu
1979 - Gabri García, İspanyol futbolcu ve teknik direktör
1980 - Enzo Maresca, İtalyan futbolcu
1980 - Sylvain Marchal, Fransız futbolcu
1981 - Andrew Johnson, İngiliz futbolcu
1981 - Gakuto Kondo, Japon futbolcu
1981 - Natasha St-Pier, Kanadalı şarkıcı
1982 - Şadi Çolak, Türk futbolcu
1982 - Tarmo Neemelo, Eston futbolcu
1983 - Kenny Adeleke, Amerikalı basketbolcu
1983 - Ricardo Clark, Amerikan millî futbolcu
1983 - Tanıl Özer, Türk futbolcu
1983 - Vagnur Mohr Mortensen, Faroeli futbolcu
1984 - Marcelo Mattos, Brezilyalı futbolcu
1984 - Marcos Aurélio, Brezilyalı futbolcu
1985 - Jonas Mačiulis, Litvan basketbolcu
1985 - Selçuk İnan, Türk futbolcu
1986 - Erik Friberg, İsveçli futbolcu
1986 - Nahuel Guzmán, Arjantinli futbolcu
1986 - Yuya Sato, Japon futbolcu
1987 - 

11 Aralık, Miladi takvime göre yılın 345. (artık yıllarda 346.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 20 gün vardır. 

1816 - Indiana, 19. eyalet olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne katıldı.
1901 - İlk masa tenisi turnuvası, Birleşik Krallık'ta düzenlendi.
1917 - I. Dünya Savaşı: Britanya İmparatorluğu Kudüs'ü ele geçirdi.
1927 - Doğu illerinde Birinci Genel Müfettişlik kurulmasına karar verildi; Müfettişliğe İbrahim Tali Bey (Öngören) atandı.
1931 - Güney Afrika Cumhuriyeti, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı.
1931 - Westminster Tüzüğü 1931 ile Birleşik Krallık, dominyonlarına kendini yönetme hakkı verildi.
1936 - VIII. Edward, Wallis Simpson ile evlenebilmek için Birleşik Krallık tahtından çekildiğini açıkladı.
1937 - II. İtalya-Habeşistan Savaşı: İtalya Krallığı, Milletler Cemiyeti'nden çekildi.
1940 - II. Dünya Savaşı: Kuzey Afrika'da İngiliz birlikleri Sidi Barrani'yi ele geçirdi. İtalyan birlikleri teslim oldu.
1941 - Adolf Hitler ve Benito Mussolini’nin açıklamasıyla, Nazi Almanyası ve İtalya Krallığı, Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti.
1946 - Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) kuruldu.
1949 - Birleşmiş Milletler, Filistinli mültecilerin kendi topraklarına dönme hakkını kabul etti.
1952 - Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda ilk uygulama: Telif hakkı Yelpaze mecmuasına ait olan bir resimli romanı yayınlayan, Hürriyet gazetesi aleyhine dava açıldı.
1962 - Türkiye'de Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği kuruldu.
1962 - Kanada'da son kez bir mahkûma idam cezası uygulandı.
1964 - Che Guevara, New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında binaya dışarıdan havanla ateş edildi, faili bulunamadı.
1976 - Ankara Üniversitesi süresiz kapatıldı.
1976 - İstanbul'da Bebek Maksim Gazinosu yandı.
1977 - Türkiye'de yerel seçimler yapıldı. Cumhuriyet Halk Partisi seçimlerden birinci parti olarak çıktı.
1987 - Necatigil Şiir Ödülü Ahmet Oktay'a verildi. Şair ödülü, “Yol Üstünde Semender” adlı yapıtıyla aldı.
1991 - Avrupa Birliği ülkeleri, 1999'un para birliği için son tarih olacağını açıkladı.
1993 - Türkiye'nin Bağdat Büyükelçiliği İdare Ataşesi Çağlar Yücel, Bağdat'ta aracının içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
1994 - Tek yanlı olarak bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan'a, Rusya yüzlerce tank ve askerle girdi.
1997 - Kyoto Protokolü imzaya açıldı.
1999 - Avrupa Birliği Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi sona erdi. Sonuç belgesinde Türkiye'nin adaylığı kesinleşti.
2001 - Çin, Dünya Ticaret Örgütü'ne katıldı.
2002 - Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senatosu, istihbarat faaliyetlerinin eşgüdümünün daha iyi sağlanabilmesi için iç istihbarat örgütü kurulmasını tavsiye etti.
2004 - İstanbul Modern Sanat Müzesi açıldı.
2009 - Demokratik Toplum Partisi, Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı.
2010 - İsveç'in başkenti Stockholm'da bombalı saldırı gerçekleşti. Patlamada saldırgan hayatını kaybetti ve iki kişi yaralandı.

1465 - Ashikaga Yoshihisa, Ashikaga şogunluğunun dokuzuncu şogunu (ö. 1489)
1475 - X. Leo, 9 Mart 1513 - 1 Aralık 1521 döneminde papalık yapmıştır (ö. 1521)
1746 - Jacques Charles, Fransız mucit ve bilim insanı (ö. 1823)
1781 - David Brewster, İskoç bilim insanı, mucit ve yazar (ö. 1868)
1803 - Hector Berlioz, Fransız besteci (ö. 1869)
1810 - Alfred de Musset, Fransız yazar (ö. 1857)
1826 - William Henry Waddington, Fransız arkeolog ve siyasetçi (ö. 1894)
1843 - Robert Koch, Alman kimyager ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1877)
1856 - Georgi Plehanov, Rus devrimci ve Marksist teorisyen (ö. 1918)
1863 - Annie Jump Cannon, Amerikalı astronom (ö. 1941)
1866 - Jack Southworth, İngiliz futbolcu (ö. 1956)
1882 - Fiorello Henry La Guardia, Amerikalı politikacı (ö. 1947)
1882 - Max Born, Alman fizikçi (ö. 1970)
1890 - Carlos Gardel, Arjantinli müzisyen, besteci ve şarkıcı (ö. 1935)
1890 - Mark Tobey, Amerikalı ressam (ö. 1976)
1908 - Amon Leopold Göth, Alman Schutzstaffel subayı (II. Dünya Savaşı sırasında Polonya'daki Kraków-Płaszów toplama kampı'nın kumandanı) (ö. 1946)
1908 - Manoel de Oliveira, Portekizli film yönetmeni (ö. 2015)
1911 - Necip Mahfuz, Mısırlı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2006)
1912 - Carlo Ponti, İtalyan film yapımcısı (ö. 2007)
1913 - Jean Marais, Fransız oyuncu ve yönetmen (ö. 1998)
1916 - Elena Garro, Meksikalı yazar (ö. 1998)
1918 - Alexandr Soljenitsin, Rus romancı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2008)
1922 - Dilip Kumar, Hint aktör ve film yapımcısı (ö. 2021)
1922 - Maila Nurmi, Fin asıllı Amerikalı oyuncu ve manken (ö. 2008)
1923 - Betsy Blair, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 2009)
1925 - Paul Greengard, Amerikalı nörolog (ö. 2019)
1926 - Big Mama Thornton, Amerikalı ritim ve blues şarkıcısı ve söz yazarı (ö. 1984)
1930 - Chus Lampreave, İspanyol oyuncu (ö. 2016)
1930 - Jean-Louis Trintignant, Fransız sinema oyuncusu (ö. 2022)
1931 - Ronald Myles Dworkin, Amerikalı filozof ve anayasa hukukçusu (ö. 2013)
1931 - Chandra Mohan Jain, Hint mistik guru ve spiritüel (ö. 1990)
1931 - Rita Moreno, Porto Rikolu aktris, dansçı ve şarkıcı
1935 - Pranab Mukherjee, Hint siyasetçi (ö. 2020)
1936 - Hans van den Broek, Hollandalı politikacı (ö. 2025)
1938 - Enrico Macias, Fransız şarkıcı
1940 - Donna Mills, Amerikalı oyuncu
1941 - Elizabeth Brackett, Amerikalı gazeteci, televizyon sunucusu ve yazar (ö. 2018)
1941 - Jean Paul Parise, Kanadalı buz hokeyi oyuncusu (ö. 2015)
1943 - John Ayldon, İngiliz opera şarkıcısı (ö. 2013)
1943 - John Denver, Amerikalı şarkıcı (ö. 1997)
1943 - John Forbes Kerry, Amerikalı siyasetçi
1945 - Claude Dubar, Fransız sosyolog ve akademisyen (ö. 2015)
1948 - Stamatis Spanudakis, Yunan klasik müzik bestecisi
1950 - Christina Onassis, Amerikalı iş insanı (ö. 1988)
1953 - Bess Armstrong, Amerikalı oyuncu
1954 - Jermaine Jackson, Amerikalı şarkıcı
1958 - Chris Hughton, İrlandalı millî futbolcu
1958 - Nikki Sixx, Amerikalı müzisyen, söz yazarı, radyo sunucusu ve fotoğrafçı
1961 - Fatih Aksoy, Türk yapımcı ve yönetmen
1961 - Steve Nicol, İskoç emekli futbolcu
1961 - Macky Sall, Senegalli politikacı
1963 - Nigel Winterburn, emekli İngiliz futbolcu
1964 - Carolyn Waldo, Kanadalı senkronize yüzücü
1966 - Leon Lai, Hong Konglu oyuncu
1967 - Mo'Nique, Amerikalı oyuncu ve komedyen
1968 - Emmanuelle Charpentier, Fransız kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi
1968 - Fabrizio Ravanelli, İtalyan eski millî futbolcu
1969 - Viswanathan Anand, Hint satranç büyük ustası
1970 - Erkan Petekkaya, Türk oyuncu
1972 - Sami el-Cabir, Suudi millî futbolcu ve teknik direktör
1972 - Darío Barrio, İspanyol yemek uzmanı TV programcısı (ö. 2014)
1973 - Mos Def, Amerikalı rapçi, şarkıcı, oyuncu ve aktivist
1973 - Anita Caprioli, İtalyan tiyatro ve sinema oyuncusu
1974 - Rey Mysterio, Amerikalı güreşçi
1976 - Shareef Abdur-Rahim, Amerikalı basketbolcu
1981 - Javier Saviola, Arjantinli futbolcu
1981 - Zacky Vengeance, Amerikalı rock müzisyeni
1982 - Ece Gürsel, Türk manken ve şarkıcı
1983 - Giray Altınok, Türk oyuncu ve senarist
1984 - Leighton Baines, İngiliz eski millî futbolcu
1984 - James Morris, Amerikalı profesyonel güreşçi
1985 - Yekta Kurtuluş, Türk millî futbolcu
1986 - Zeynep Çamcı, Türk oyuncu
1986 - Roy Hibbert, Jamaika asıllı Amerikalı profesyonel basketbolcu
1987 - Alex Russell, Avustralyalı oyuncu
1990 - Hasan el-Heydus, Katarlı futbolcu
1992 - Tiffany Alvord, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1992 - Rodrigo Maranhão, Brezilyalı futbolcu
1993 - Yalitza Aparicio, Meksikalı oyuncu ve öğretmen
1994 - Gevorg Garibyan, Ermeni grekoromen stil güreşçisi
1996 - Hailee Steinfeld, Amerikalı oyuncu
1997 - Konstantinos Mavropanos, Yunan futbolcu
2000 - Josha Vagnoman, Alman futbolcu
2003 - Giorgio Scalvini, İtalyan futbolcu

384 - I. Damasus, Papa (d. 305)
969 - II. Nikiforos, 963-969 arasında Bizans imparatoru (d. 912)
1121 - El-Efdâl Şehinşâh, 1094-1121 döneminde Fâtımîler Hâlifeliği'nin veziri (d. 1066)
1241 - Ögeday Han, Moğol İmparatoru (Cengiz Han'ın oğlu) (d. 1186)
1282 - VIII. Mihail, 1259-1282 arasında Bizans İmparatorluğunu yönetmiştir (d. 1223)
1757 - Colley Cibber, İngiliz tiyatro oyuncusu ve yazarı (d. 1671)
1840 - Kōkaku, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 119. imparatoru (d. 1771)
1909 - Innokentiy Annensky, Rus şair (d. 1855)
1918 - Ivan Cankar, Sloven yazar, oyun yazarı, denemeci, şair ve politik aktivist (d. 1876)
1938 - Christian Lange, Norveçli tarihçi, öğretmen, siyaset bilimci ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1869)
1941 - Émile Picard, Fransız matematikçi (d. 1856)
1942 - Séraphine Louis, Fransız ressam (d. 1864)
1945 - Charles Fabry, Fransız fizikçi (d. 1867)
1951 - Mustafa Muğlalı, Türk asker ve Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından (d. 1882)
1951 - Nahit Hilmi Özeren, Türk edebiyatçı ve güfte yazarı (d. 1897)
1953 - Sedat Simavi, Türk gazeteci (d. 1896)
1964 - Sam Cooke, Amerikalı şarkıcı (d. 1931)
1967 - Asım Us, Türk gazeteci ve siyaset adamı (d. 1884)
1975 - Nihal Atsız, Türk tarihçi, yazar, şair ve Türkolog (d. 1905)
1978 - Vincent du Vigneaud, Amerikalı biyokimyager (d. 1901)
1987 - Adile Naşit, Türk sinema sanatçısı (d. 1930)
2004 - José Luis Cuciuffo, Arjantinli millî futbolcu (d. 1961)
2005 - Nihat Aybars, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1916)
2008 - Bettie Page, Amerikalı model (d. 1923)
2008 - Ali Alatas, Endonezyalı siyasetçi (d. 1932)
2012 - Mücap Ofluoğlu, Türk tiyatro oyuncusu, seslendirme sanatçısı, yönetmen ve yazar (d. 1923)
2012 - Galina Vişnevskaya, Rus soprano (d. 1926)
2012 - Ravi Shankar, Hint müzisyen, sitar ustası ve besteci (d. 1920)
2013 - Nadir Afonso, Portekizli mimar ve ressam (d. 1920)
2015 - Hema Upadhyay, Hint görsel sanatçı (d. 1972)
2017 - Mustafa Kemal Uzun, Türk oyuncu ve film yönetmeni (d. 1959)
2018 - Bill Siegel, Amerikalı belgesel film yapımcısı ve yönetmeni (d. 1962)
2019 - David Bellamy, İngiliz botanikçi, yazar, sunucu, çevre aktivisti ve yazar (d. 1933)
2019 - Guy Laporte, Fransız oyuncu ve komedyen (d. 1948)
2020 - Đurđa Ivezić, Hırvat tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1936)
2020 - Kim Ki-duk, Güney Koreli yönetmen, se

11 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 223. (artık yıllarda 224.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 142 gün vardır. 

1473 - Fatih Sultan Mehmet'in komuta ettiği Osmanlı ordusu, Otlukbeli Muharebesi'nde Uzun Hasan komutasındaki Akkoyunlu Devleti'nin ordusunu yendi.
1480 - Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması, İtalya'nın Otranto limanını zaptetti.
1914 - I. Dünya Savaşı'nda Birleşik Krallık Kraliyet Donanması'ndan kaçarken Çanakkale Boğazı'ndan geçerek Osmanlı Devleti'ne sığınan Alman zırhlıları, Goeben ve Breslau'nun satın alındığı açıklandı.
1914 - I. Dünya Savaşı: Fransa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na savaş ilan etti.
1923 - İsmet İnönü, Lozan Anlaşması'nı imzaladığı kalemi İstanbul Üniversitesi'ne armağan etti.
1929 - Türk Yerli Mallar Sergisi, İstanbul'da Galatasaray Lisesi'nde açıldı.
1934 - Alkatraz Kuşçusu filmine konu olan, San Francisco'daki Alkatraz adası hapishanesi hizmete girdi.
1951 - Halkevleri kapatıldı ve malları Hazine'ye devredildi.
1952 - Ürdün Meclisi, şizofreni hastalığı nedeniyle tahtta kalması sakıncalı görülen Kral Talal'ın yerine, oğlu Veliaht Prens Hüseyin'i Kral seçti.
1960 - Çad, Fransa'dan bağımsızlığını ilan etti.
1963 - Çatalhöyük'te, MÖ 8000'de yapılmış buluntulara rastlandığı açıklandı.
1965 - Hendek Tatarköy (Nüzhetiye)'de meydana gelen trafik kazasında, yolcu otobüsünün asit yüklü tanker ile çarpışması sonucu 25 yolcu asitle yanarak öldü.
1972 - Hollanda'da, Türklerle Hollandalılar çatıştı, Türklerin evleri taşlandı. Çıkan olaylarda 100'e yakın kişi de yaralandı.
1973 - New York şehrinin Bronx ilçesindeki 1520 Sedgwick Avenue'de, DJ Kool Herc tarafından Hip Hop keşfedildi.
1976 - Filistinli iki gerilla, Yeşilköy Havaalanı'nda İsrail uçağına binenlere ateş açtı: 4 kişi öldü, 20 kişi de yaralandı.
1980 - Çin'de Mao dönemi resmen tarihe karıştı. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi, Mao ile ilgili tüm resim, demeç ve afişleri yasakladı.
1980 - Kilis'te Fayık Güngörmez adlı bir kişi, kardeşiyle evlenmeyip başka biriyle evlenen kadını öldürdü. 12 Eylül döneminde idam edildi.
1995 - Suudi Arabistan'da 4 Türk vatandaşı kılıçla başı kesilerek idam edildi. 14 Ağustos'ta da, 2 Türk vatandaşı daha aynı yöntemle idam edildi. 17 Ağustos'ta Başbakan Tansu Çiller, idamların durdurulması için Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'ı Suudi Arabistan'a özel elçi olarak gönderdi. 20 Ağustos'ta Suudi Hükûmeti idamları durdurduğunu açıkladı.
1999 - Yüzyılın son tam güneş tutulması Türkiye’den de çeşitli illerden izlendi.
2002 - Almanya'nın Münih kentindeki 18. Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda kadınlar 1500 metrede Süreyya Ayhan, altın madalya kazandı.
2004 - Kocaeli'nin Tavşancıl kasabasında, saat 16:51'de Başkent ve Adapazarı Ekspresleri kafa kafaya çarpışarak kaza yaptı. Kazada ikisi anne ile kızı olmak üzere 8 kişi öldü, 88 kişi yaralandı.
2017 - Trabzon'nun Maçka ilçesinde PKK militanları ile çıkan çatışmada, Eren Bülbül ve Başçavuş Ferhat Gedik hayatını kaybetti.

1086 - V. Heinrich, Almanya Kralı ve Kutsal Roma İmparatoru (ö. 1125)
1833 - Robert G. Ingersoll, "The Great Agnostic" lakaplı Amerikalı hatip, aktivist ve politik lider (ö. 1899)
1833 - Kido Takayoshi, Japon samuray ve siyasetçi (d. 1877)
1837 - Sadi Carnot, Fransız siyasetçi, Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet döneminin beşinci cumhurbaşkanı (d. 1894)
1858 - Christiaan Eijkman, Hollandalı tıp adamı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1930)
1892 - Eiji Yoshikawa, Japon tarih romancısı (ö. 1962)
1897 - Enid Blyton, İngiliz yazar (ö. 1968)
1902 - Alfredo Binda, İtalyan eski profesyonel yol bisikleti yarışçısı (ö. 1986)
1905 - Erwin Chargaff, Alman biyokimyacı (ö. 2002)
1912 - Eva Ahnert-Rohlfs, Alman gök bilimci (ö. 1954)
1913 - Étienne Burin des Roziers, Fransız diplomat (ö. 2012)
1925 - Arlene Dahl, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2021)
1926 - Aaron Klug, Litvanya doğumlu Britanyalı kimyager, biyofizikçi ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2018)
1932 - Fernando Arrabal, İspanyol oyun yazarı, senarist, film yönetmeni, romancı ve şair
1932 - Peter Eisenman, Amerikalı mimar ve mimarlık teorisyeni
1933 - Jerzy Grotowski, tiyatro kuramcısı, yönetmen, eleştirmen, oyuncu ve eğitimci (ö. 1999)
1935 - Erdoğan Karabelen, Türk millî basketbolcu ve atlet (ö. 2018)
1939 - James Mancham, Seyşelli gazeteci, avukat, yazar, iş insanı ve siyasetçi (ö. 2017)
1943 - Pervez Müşerref, Pakistanlı asker, siyasetçi ve Devlet Başkanı (ö. 2023)
1944 - Ian McDiarmid, İskoç tiyatro ve sinema oyuncusu
1946 - Marilyn vos Savant, Amerikalı dergi köşe yazarı, yazar, okutman ve oyun yazarı
1947 - Theo de Jong, Hollandalı eski millî futbolcu ve teknik direktör
1949 - Ian Charleson, İskoç aktör ve sahne sanatçısı (ö. 1990)
1950 - Steve Wozniak, ABD doğumlu bilgisayar mühendisi
1951 - Roza Domascyna, Alman şair ve çevirmen
1953 - Hulk Hogan, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2025)
1955 - Nur Yerlitaş, Türk moda tasarımcısı (ö. 2020)
1957 - Masayoshi Son, Japon iş insanı
1958 - Pascale Trinquet, Fransız eskrimci
1959 - Gustavo Cerati, şarkıcı, söz yazarı, besteci ve rock müzik yapımcısı (ö. 2014)
1960 - Nathalie Coupal, Kanadalı oyuncu
1962 - Bahar Öztan, Türk oyuncu (ö. 2024)
1965 - Embeth Davidtz, Amerikalı oyuncu
1965 - Viola Davis, Amerikalı aktris ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1966 - Nigel Martyn, İngiliz eski millî kaleci
1966 - Donny McCaslin, Amerikalı jazz saksafoncusu
1966 - Juan María Solare, Arjantinli besteci ve piyanist
1967 - Massimiliano Allegri, İtalyan futbolcu ve teknik direktör
1967 - Ahmet Hakan, Türk gazeteci ve televizyoncu
1967 - Enrique Bunbury, İspanyol şarkıcı
1967 - Joe Rogan, Amerikalı komedyen ve oyuncu
1968 - Özlem Çerçioğlu, Türk siyasetçi
1970 - Gianluca Pessotto, İtalyan futbolcu
1971
Ferhat Atik, Kıbrıslı senarist, yönetmen, yazar ve araştırmacı
Alejandra Barros, Meksikalı oyuncu
1974 - Audrey Mestre, Fransız dünya rekortmeni serbest dalgıç (ö. 2002)
1976 - Iván Córdoba, Kolombiyalı futbolcu
1977 - Ventsislav Aldev, Bulgar futbolcu
1979 - Walter Ayoví, Ekvadorlu millî futbolcu
1980 - Okan Çabalar, Türk oyun yazarı ve tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1983 - Chris Hemsworth, Avustralyalı aktör
1984 - Nicolás Larcamón, Arjantinli futbolcu ve teknik direktör
1985 - Jacqueline Fernandez, Sri Lankalı manken ve oyuncu
1986 - Luiz Rhodolfo, Brezilyalı futbolcu
1988 - Mustafa Pektemek, Türk futbolcu
1988 - Patty Mills, Avustralyalı basketbolcu
1988 - Volkan Babacan, Türk kaleci
1988 - Daniel Fanger, İsviçreli futbolcu
1991 - Cristian Tello, İspanyol futbolcu
1992 - Kim Jong-min, Güney Koreli futbolcu
1994 - Joseph Barbato, Fransız futbolcu
1998 - Enrica Rinaldi, İtalyan güreşçi
1999 - Changbin, Güney Koreli şarkıcı
2001 - Gökşen Fitik, Türk basketbolcu

MÖ 480 - I. Leonidas, Sparta Kralı (d. yaklaşık MÖ 540)
353 - Magnentius, Romalı isyancı (d. 303)
1259 - Möngke, Moğol Hükümdarı (d. 1209)
1456 - János Hunyadi (Hunyadi Yanoş), Macar ordu komutanı (d. 1387)
1494 - Hans Memling, Flaman ressam (d. 1430)
1578 - Pedro Nunes, Portekizli matematikçi (d. 1502)
1850 - Atiye Sultan, II. Mahmud'un kızı (d. 1824)
1851 - Lorenz Oken, Alman doğa tarihçisi, botanist, biyolog ve ornitolog (d. 1779)
1919 - Andrew Carnegie, İskoçya doğumlu Amerikalı iş insanı ve sanayici (d. 1835)
1921 - Henry Carter Adams, Amerikalı ekonomist (d. 1851)
1937 - Edith Wharton, Amerikalı yazar ve moda tasarımcısı (d. 1862)
1956 - Jackson Pollock, Amerikalı ressam (d. 1912)
1972 - Max Theiler, Güney Afrikalı biyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1899)
1979 - James Gordon Farrell, Britanyalı yazar (d. 1935)
1988 - Anne Ramsey, Amerikalı aktris (d. 1929)
1994 - Peter Cushing, İngiliz aktör (d. 1913)
1996 - Baba Vanga, Bulgar kadın kâhin (d. 1911)
2000 - Alim Şerif Onaran, Türk sinema kuramcısı, yazar, akademisyen ve hukukçu (d. 1924)
2005 - Manfred Korfmann, Alman arkeolog (d. 1942)
2008 - Dursun Karataş, Türk devrimci (d. 1952)
2009 - Aykut Oray, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1942)
2011 - Jani Lane, Amerikalı müzisyen ve şarkıcı (d. 1964)
2014 - Vladimir Beara, Yugoslav eski millî futbolcu ve teknik direktör (d. 1928)
2014 - Julia Polak, Arjantin doğumlu İngiliz patolog (d. 1939)
2014 - Robin Williams, Amerikalı komedyen, oyuncu, yapımcı ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1951)
2015 - Suat Geyik, Türk sinema oyuncusu (d. 1949)
2015 - Tarık Dursun K., Türk yazar ve yayıncı (d. 1931)
2017 - Abdülhüseyin Abdülrıza, Kuveytli oyuncu, komedyen ve yazar (d. 1939)
2017 - Eren Bülbül, Türk çocuk (Türk Emniyet Güçleri ile PKK üyeleri arasındaki çatışmada ölen) (d. 2002)
2017 - Yisrael Kristal, 2014'te Holokost'tan sağ kurtulan en yaşlı kişi olmuş süper asırlı İsrailli işletmeci (d. 1903)
2017 - Terele Pávez, İspanyol oyuncu (d 1939)
2018 - V. S. Naipaul, Trinidad ve Tobago asıllı Britanyalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1932)
2018 - Fabio Mamerto Rivas Santos, Dominikan Roma-Katolik piskopos (d. 1932)
2019 - Bluey Adams, Avustralya futbolu oyuncusu (d. 1935)
2019 - Michael E. Krauss, Amerikalı dilbilimci (d. 1934)
2019 - Walter Martínez, Honduraslı millî futbolcu (d. 1982)
2020 - Sixto Brillantes, Filipinli avukat (d. 1939)
2020 - Belle du Berry, Fransız şarkıcı, söz yazarı ve aktris (d. 1966)
2020 - Rahat Indori, Hint Bollywood söz yazarı ve Urdu dili şairi (d. 1950)
2020 - Trini López, Amerikalı şarkıcı, gitarist ve aktör (d. 1937)
2020 - Cahit Tanyol, Türk şair, yazar, sosyolog, akademisyen (d. 1914)
2021 - Adela Forestello, Arjantinli bir insan hakları aktivisti (d. 1923)
2021 - Lorna Toolis, Kanadalı bir kütüphaneci ve editör (d. 1952)
2021 - Göran Zachrisson, İsveçli spor gazetecisi ve televizyon yorumcusudur (d. 1938)
2022 - Michael Badnarik, Amerikalı bilgisayar mühendisi, politik aktivist, siyasetçi ve radyocu (d. 1954)
2022 - Marco Brown, Jamaikalı siyasetçi (d. 1927)
2022 - Anne Heche, Amerikalı oyuncu, yönetmen ve senarist (d. 1969)
2022 - Hana Mazi Jamnik, Sloven kayaklı koşucu (d. 2002)
2022 - Hanae Mori, Japon moda tasarımcısı (d. 1926)
2022 - Manuel Ojeda, Meksikalı aktör (d. 1940)
2022 - Jea

11 Ekim, Miladi takvime göre yılın 284. (artık yıllarda 285.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 81 gün vardır. 

368 - İznik'te büyük bir deprem oldu.
1138 - Halep'te yaşanan büyük depremde 230.000 kişi öldü.
1142 - Kin Hanedanı ile Song Hanedanı arasındaki savaş, Shaoxing Bariş Antlaşması ile sona erdi.
1311 - Soylular ve din adamları, 1311 Kararnameleri ile İngiliz Krallarının yetkilerini sınırlandırdı.
1469 - Aragon Kralı II. Fernando ile Kastilya Prensesi I. Isabel evlendi.
1531 - Huldrych Zwingli, İsviçre Katolik Kantonları ile yapılan muharebede öldürüldü.
1783 - Rusya Bilimler Akademisi kuruldu.
1811 - İlk buharlı feribot Juliana, New York-New Jersey arasındaki seferlerine başladı.
1852 - Avustralya'da Sidney Üniversitesi 3 profesör ve 24 öğrenciyle kuruldu.
1881 - David Houston, kameralar için rulo filmin patentini aldı.
1899 - Güney Afrika'da, Britanya İmparatorluğu ile Transvaal Cumhuriyeti ve Özgür Orange Devleti adlı iki Boer (Afrikaner) cumhuriyeti arasında, II. Boer Savaşı olarak adlandırılan savaş başladı.
1907 - Lusitania yolcu gemisi, Atlas Okyanusu'nu 4 gün 18 saatte geçerek bir rekor kırdı ve "Mavi Kurdele"yi kazandı.
1910 - Wright Kardeşler'in yaptığı uçakla Missouri'de dört dakika uçan Theodore Roosevelt bir uçakla uçan ilk ABD Başkanı oldu.
1912 - I. Balkan Savaşı: Yunan Ordusu, Osmanlı şehri Kozana'yı ele geçirdi.
1922 - İrlanda'da Anayasa kabul edildi.
1922 - TBMM Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında Mudanya Mütarekesi imzalandı.
1928 - LZ-127 Graf Zeppelin adlı bir zeplin, ilk kıtalararası uçuşunu yapmak üzere Almanya'dan New Jersey'e doğru yola çıktı.
1929 - Yavuz savaş gemisinin onarımı bitti; gemi Türk Deniz Kuvvetleri'ne teslim edildi.
1931 - SSCB'de serbest ticaret hakkı kaldırıldı.
1939 - Albert Einstein, ABD Başkanı Roosevelt'e, atom bombası konusuna dikkatini çekmek için yazdığı ünlü mektubunu kaleme aldı.
1944 - SSCB, Tuva Halk Cumhuriyeti'ni ilhak etti.
1954 - Vietnam'da komünistler ülkenin kuzeyinde egemenlik kurarak Vietnam Demokratik Cumhuriyeti'ni kurdu.
1963 - Batman'da bir petrol damarı daha bulundu.
1967 - Afganistan Başbakanı Mohammad Hashim Maiwandwal, sağlık nedenleriyle istifa etti.
1968 - NASA, ilk insanlı uzay uçuşunda Apollo 7'yi uzaya fırlattı; astronotlar Wally Schirra, Donn Fulton Eisele ve R. Walter Cunningham.
1971 - John Lennon'ın ünlü şarkısı Imagine yayımlandı.
1972 - Millî Selamet Partisi (MSP), Necmettin Erbakan liderliğinde kuruldu.
1973 - Elvis Presley ile Priscilla Presley boşandı.
1977 - Deniz bilimcisi Kaptan Cousteau, ünlü teknesi Calypso ile İstanbul'a geldi.
1979 - Gazeteci Abdi İpekçi cinayeti zanlısı Mehmet Ali Ağca'nın yargılanmasına başlandı.
1980 - Uzay istasyonu Salyut 6'da 185 gün kalarak rekor kıran Sovyet kozmonotları (Valery V. Ryumin ve Leonid I. Popov) dünyaya döndü.
1980 - Yönetmen Ali Özgentürk'ün Hazal filmi, 29. Uluslararası Mannheim Film Festivali'nde 3 ödül aldı.
1981 - Erden Kıral'ın yönettiği Bereketli Topraklar Üzerinde filmi, Strazburg Film Festivali'nde birinci oldu.
1984 - Avrupa Parlamentosu, Türkiye-Avrupa Ekonomik Topluluğu Karma Parlamento Komisyonu'nun yeniden kurulmasına karar verdi, fiili çalışmayı askıya aldı.
1984 - Challenger ile uzaya çıkan astronot Kathryn D. Sullivan, uzayda yürüyen ilk Amerikalı kadın oldu.
1986 - ABD Başkanı Ronald Reagan ile Sovyetler Birliği lideri Mikhail Gorbachev, Reykjavik'te (İzlanda) bir araya gelip Avrupa'daki orta menzilli füzelerin karşılıklı azaltılması konusunu görüştüler.
1988 - Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Alman Die Welt gazetesi muhabirinin, "Bir emirle İslamcıların kabineye girmesini engellediniz. Bunu niçin yaptınız?" sorusuna, "irtica ve komünizmin aynı derecede tehlikeli olduğu" cevabını verdi.
1990 - Octavio Paz, Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Meksikalı yazar oldu.
1992 - Eduard Şevardnadze, Gürcistan Parlamentosu Başkanı seçildi.
1995 - Bosna-Hersek'te ateşkes ilan edildi.
1998 - Kongo'da ulusal havayollarına ait bir Boeing 727 isyancılar tarafından düşürüldü; 40 kişi öldü.
1999 - CNN Türk yayın hayatına başladı.
2002 - Eski ABD başkanlarından Jimmy Carter 2002 Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
2012 - Dünya Kız Çocukları Günü Birleşmiş Milletler tarafından alınan bir kararla, kız çocukları konusundaki farkındalığın artırılması amacıyla kutlanmaya başlamıştır.
2012 - Suriye-Türkiye Krizi Rusya'dan Suriye'ye giden yolcu uçağı, ABD'nin askeri kargo istihbaratıyla Ankara'nın Esenboğa Havalimanı'na indirildi. ABD ve Avrupa ülkeleri ise olay konusunda Türkiye'nin yanında oldukları mesajını verdi.

1671 - IV. Frederik, 1699'dan ölümüne kadar Danimarka ve Norveç kralı (ö. 1730)
1675 - Samuel Clarke, İngiliz filozof (ö. 1729)
1758 - Heinrich Wilhelm Matthäus Olbers, Alman gök bilimci (ö. 1840)
1804 - Napoleon Louis Bonaparte, Hollanda Krallığı'nın Bonapart Hanedanı'ndan gelen son Kralı (ö. 1831)
1872 - Emily Davison, 20. yüzyılın ilk yıllarında Birleşik Krallık'ta kadınların oy hakkına sahip olabilmesi için mücadele etmiş süfrajet (ö. 1913)
1881 - Hans Kelsen, Avusturyalı-Amerikalı hukukçu (ö. 1973)
1884 - Eleanor Roosevelt, ABD'nin 32. Başkanı Franklin D. Roosevelt'in eşi ve kuzeni (ö. 1962)
1884 - Friedrich Bergius, Alman kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1949)
1885 - François Mauriac, Fransız yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1970)
1896 - Roman Jakobson, Rus düşünür (ö. 1982)
1905 - Fred Trump, Amerikalı iş insanı ve girişimci (ö. 1999)
1907 - Günter Fronius, Avusturyalı iş insanı (ö. 2015)
1918 - Jerome Robbins, Amerikalı tiyatro yapımcısı, yönetmen ve koreograf (ö. 1998)
1925 - Elmore Leonard, Amerikalı romancı ve senaryo yazarı (ö. 2013)
1926 - Jean Alexander, İngiliz oyuncu (ö. 2016)
1926 - Thích Nhất Hạnh, Vietnamlı Zen Budist rahip, öğretmen, yazar, şair ve barış aktivisti (ö. 2022)
1926 - Earle Hyman, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1928 - Yıldız Kenter, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 2019)
1931 - Yıldırım Önal, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 1982)
1935 - Daniel Quinn, Amerikalı yazar (ö. 2018)
1937 - Bobby Charlton, İngiliz futbolcu (ö. 2023)
1939 - Bernd Cullmann, Alman atlet (ö. 2025)
1939 - Maria Bueno, Brezilyalı tenis oyuncusu (ö. 2018)
1942 - Amitabh Bachchan, Big B lakaplı Hint sinema sanatçısı
1943 - John Nettles, İngiliz oyuncu
1946 - Arsen Gürzap, Türk oyuncu ve tiyatro yönetmeni
1946 - Daryl Hall, Amerikalı rock, R&B ve soul şarkıcısı
1947 - Lukas Papadimos, Eski Yunanistan başbakanı ve yunan ekonomist
1948 - Yasin Özdenak, Türk futbolcu ve antrenör
1952 - Turan Özdemir, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2018)
1953 - David Morse, Amerikalı aktör
1954 - Vojislav Šešelj, Sırp siyasetçi
1955 - Hans Peter Briegel, Alman futbolcu ve teknik direktör
1956 - Nicanor Duarte, Paraguaylı siyasetçi
1957 - Cahit Kaşıkçılar, Türk oyuncu
1960 - Nicola Bryant, İngiliz oyuncu
1961 - Volker Bertelmann, Alman besteci, piyanist ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi
1961 - Steve Young, Amerikalı futbolcu
1962 - Anne Enright, İrlandalı yazar
1962 - Joan Cusack, Amerikalı oyuncu
1966 - Osman Aşkın Bak, Türk makine mühendisi ve siyasetçi
1966 - Luke Perry, Amerikalı oyuncu ve dublaj sanatçısı (ö. 2019)
1966 - Sergey Surovikin, Rus general
1967 - Artie Lange, Amerikalı stand-up komedyeni ve sinema oyuncusu
1968 - Ali Yerlikaya, Türkiye Cumhuriyeti İçişleri bakanı
1968 - Kıvırcık Ali, Türk besteci, müzisyen ve şarkıcı (ö. 2011)
1968 - Jane Krakowski, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1969 - Merieme Chadid, Faslı-Fransız astronom, kaşif ve astrofizikçi
1969 - Constantijn, Hollanda Kraliyet Hanedanı'nın üyesi ve Hollanda tahtına çıkma sırasında dördüncü
1969 - Stephen Moyer, İngiliz aktör
1970 - MC Lyte, Amerikalı rapçi
1971 - Justin Lin, Amerikalı film yapımcısı ve yönetmen
1972 - Cléber Eduardo Arado, Brezilyalı futbolcu (ö. 2021)
1975 - Mete Horozoğlu, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1976 - Emily Deschanel, Amerikalı oyuncu
1976 - Gökhan Özoğuz, Türk solist
1976 - Hakan Özoğuz, Türk gitarist ve solist
1977 - Matt Bomer, Amerikalı oyuncu
1977 - Jérémie Janot, Fransız futbolcu
1977 - Desmond Mason, Amerikalı basketbolcu
1980 - Menduh Kızılkula, Türk profesyonel güreşçi
1982 - Mauricio Victorino, Uruguaylı futbolcu
1983 - Bradley James, İngiliz oyuncu
1983 - Ruslan Ponomariov, Ukraynalı satranç oyuncusu
1985 - Nesta Carter, Jamaikalı atlet
1985 - Álvaro Fernández, Uruguaylı futbolcu
1985 - Michelle Trachtenberg, Amerikalı oyuncu (ö. 2025)
1987 - Mike Conley, Jr, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1988 - Ricochet, Amerikalı profesyonel güreşçi
1989 - Michelle Wie, Amerikalı golfçu
1990 - Joo, Güney Koreli solo şarkıcı
1990 - Sebastian Rode, Alman futbolcu
1991 - Toby Fox, Amerikalı video oyun geliştiricisi
1992 - Cardi B, Amerikalı rapçi
1998 - Leandro Henrique do Nascimento, Brezilyalı futbolcu
2000 - Emirhan Topçu, Türk futbolcu

1086 - Sima Guang, Çin'de anıtsal tarih kitabı olan Zizhi Tongjian'ı yazan yüksek rütbeli Song Hanedanı bilim insanı ve tarihçi (d. 1019)
1303 - VIII. Bonifacius, 24 Aralık 1294 - 17 Ekim 1303 döneminde papalık yapan din adamı (d. 1235)
1347 - IV. Ludwig (Bavyeralı), Kutsal Roma İmparatoru (d. 1282)
1531 - Huldrych Zwingli, İsviçreli din adamı ve İsviçre Protestan Reformunun lideri (d. 1484)
1542 - Thomas Wyatt, İngiliz diplomat ve lirik şair (d. 1503)
1579 - Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı Sadrazamı (d. 1505)
1705 - Guillaume Amontons, Fransız fizikçi (d. 1663)
1889 - James Prescott Joule, İngiliz fizikçi (d. 1818)
1896 - Anton Bruckner, Avusturyalı besteci (d. 1824)
1897 - Léon Boëllmann, Fransız besteci (d. 1862)
1921 - Đorđe Simić, Sırp siyasetçi ve diplomat (d. 1843)
1937 - Grigori Gurkin, Rus Türkolog, etnograf ve ressam (d. 1870)
1940 - John Devey, İngiliz futbolcu (d. 1866)
1940 - Vita Volterra, İtalyan fizikçi ve matematikçi (d. 1860)
1944 - Józef Kałuża, Polonyalı millî futbolcu ve teknik direktör (d. 1896)
1958 - Maurice de Vlaminck, Fransız ressam (d. 1876)
1961 - Chico Marx, Amerikalı komedyen ve sinema oyuncusu (d. 1887)
1963 - Jean Cocteau, Fransız yazar ve ozan (d. 1889)
1965 - Dorothea Lange, Amerikalı 

11 Eylül, Miladi takvime göre yılın 254. (artık yıllarda 255.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 111 gün vardır. 

1526 - Osmanlı Ordusu'na bağlı birlikler, Macaristan Krallığı'nın başkenti Budin'e girdi.
1853 - Elektrikli telgraf ilk kez kullanıldı.
1855 - Osmanlı Ordusu, müttefikleriyle beraber Sivastopol'a girdi.
1919
Amerikan Deniz Piyadeleri Honduras'ı işgal etti.
Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, Sivas Kongresi'nin son günü kuruldu.
Sivas Kongresi'nin 8. Umumi toplantısında İrâde-i Milliye adıyla bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi.
1922 - Türk Kurtuluş Savaşı: Türk Ordusu, Yunan İşgali altındaki Bursa'ya girdi.
1923 - Mustafa Kemal, Halk Fırkası Başkanlığı'na seçildi.
1926 - Ankara otomatik telefon santrali işletmeye açıldı.
1941 - Van Gölü ve çevresinde deprem: 194 kişi öldü, 36 köy tamamen yıkıldı.
1944 - Türkiye, Mihver devletlerinden gelebilecek sığınmacılara karşı sınırlarını kapattı.
1947 - ABD Kongresi, Marshall planını onayladı.
1954 - Ankara'da, "Kıbrıs Türktür Komitesi" kuruldu.
1957 - Ankara'da sağanak yağış sele yol açtı; Bent Deresi taştı, 133 kişi sele kapılarak öldü.
1973 - Şili'de Darbe: Şili'nin ilk sosyalist Başkanı Salvador Allende, Pinochet önderliğindeki ordu tarafından devrildi. Darbe sırasında Allende öldürüldü.
1980 - Şili'de yapılan referandumda, General Augusto Pinochet'nin görev süresi 8 yıl uzatıldı.
1992 - TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit tarafından kuruldu.
1994
Devrimci-Sol örgütünün firari lideri Dursun Karataş, Fransa'da yakalandı.
İstanbul DGM, Cumhuriyet gazetesini kapattı. Gazetenin terörle mücadele yasasına aykırı yayın yaptığı ileri sürüldü.
1996 - Eski Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir'in üç kadın Avrupalı parlamentere "fahişe" demesiyle ilgili yargılama sonuçlandı. Gökdemir, 500 milyon lira tazminat ödemeye mahkûm oldu.
2001 - 11 Eylül saldırılarında; 2976 kişi öldü, 6291 kişi de yaralandı.
2010 - 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası yarı final maçında Türkiye, Sırbistan'ı 83-82 yenerek finale yükseldi.
2012
İstanbul Gazi Polis Merkezi'nde patlama meydana geldi, bir polis öldü, dört polis ve dört vatandaş yaralandı. Patlamayı DHKP-C üstlendi.
Kuzey Kore'de yer alan ve ülkedeki birçok yapının minyatür şeklinde kopyalarını barındıran Pyongyang Folklor Parkı'nın açılışı yapıldı.
ABD'nin Libya'daki Bingazi Konsolosluğu'na İslamcı militanlar tarafından saldırı düzenlendi. Saldırıda ABD'nin Libya büyükelçisi Christopher Stevens ve 3 Amerikalı yetkili öldürüldü.
2023 - Libya'nın Derna şehri, Daniel Fırtınası'nın iki barajın çökmesine ve 11.300'den fazla kişinin ölmesine neden olmasının ardından yıkıcı sel felaketiyle karşı karşıya kaldı

1182 - Minamoto no Yoriie, Japon Kamakura şogunluğu'nun 2. Şogunu (ö. 1203)
1476 - Louise de Savoie, Fransız soylu, Auvergne ve Bourbonnais naibesi, Nemours düşesi ve Fransa Kralı I. François'nın annesi (ö. 1531)
1524 - Pierre de Ronsard, Fransız şairi (ö. 1585)
1743 - Nikolaj Abraham Abildgaard, Danimarkalı ressam (ö. 1809)
1764 - Valentino Fioravanti, İtalyan müzisyen ve opera bestecisi (ö. 1837)
1771 - Mungo Park, İskoç hekim ve kaşif (ö. 1806)
1786 - Frederich Kuhlau, Alman piyanist (ö. 1832)
1816 - Carl Zeiss, Alman iş insanı (ö. 1888)
1862 - O. Henry, Amerikalı öykü yazarı (ö. 1910)
1877
Feliks Dzerjinski, SSCB'li Bolşevik önder ve ilk istihbarat servisi Çeka'nın kurucusu (ö. 1926)
James Hopwood Jeans, İngiliz fizikçi, gök bilimci ve matematikçi (ö. 1946)
1885 - D. H. Lawrence, İngiliz yazar (ö. 1930)
1889 - Helmuth Theodor Bossert, Alman asıllı Türk dil bilimci ve arkeolog (ö. 1961)
1895 - Vinoba Bhave, Hint aktivist ve toplumsal reformcu (ö. 1982)
1899 - Philipp Bouhler, Alman asker (ö. 1945)
1903 - Theodor W. Adorno, Alman filozof, sosyolog, müzikolog ve kompozitör (ö. 1969)
1916 - Ed Sabol, Amerikalı oyuncu ve görüntü yönetmeni (ö. 2015)
1917
Ferdinand Marcos, Filipinler Devlet Başkanı (ö. 1989)
Herbert Lom, Çek sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 2012)
1924 - Daniel Akaka, Amerikalı siyasetçi (ö. 2018)
1929 - Burhan Doğançay, Türk ressam ve fotoğrafçı (ö. 2013)
1930 - Salih Selim, Mısırlı millî futbolcu (ö. 2002)
1931
Ece Ayhan, Türk şair ve etikçi (ö. 2002)
Ian Holm, İngiliz oyuncu (ö. 2020)
1932 - Gavril Dejeu, Rumen politikacı
1933
Misbach Yusa Biran, Endonezyalı yazar, yönetmen ve eleştirmen (ö. 2012)
Raşid Sefer, Tunus eski başbakanı (ö. 2023)
Mátyás Szűrös, Macar politikacı
1934 - Claude Dhinnin, Fransız siyasetçi (ö. 2025)
1935
Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Türk mimar, müzisyen, tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2025)
Arvo Part, Estonyalı klasik ve dini müzik bestecisi
German Titov, Sovyet kozmonot (ö. 2000)
1936 - Ersun Kazançel, Türk oyuncu (ö. 1993)
1937 - Paola, Belçika kraliçesi
1938 - Ciel Bergman, Amerikalı ressam (ö. 2017)
1940
Brian De Palma, Amerikalı film yönetmeni
Nông Đức Mạnh, Vietnamlı politikacı
1944 - Everaldo, Brezilyalı millî futbolcu (ö. 1974)
1945
Franz Beckenbauer, Alman eski futbolcu ve teknik direktör (ö. 2024)
Leo Kottke, Amerikalı akustik gitarist
1946
Zülfü Livaneli, Türk müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve film yönetmeni
Yusuf ez-Zevavi, Tunuslu eski futbolcu ve teknik direktör
1947 - Jean Germain, Fransız siyasetçi (ö. 2015)
1950 - Khosro Harandi, İranlı satranç oyuncusu (ö. 2019)
1956 - Tony Gilroy, Amerikalı senaryo yazarı ve yönetmen
1958
Altan Tan, Türk yazar ve siyasetçi
Keosaychay Sayasone, Laos eski first laydsi (ö. 2021)
Julia Nickson-Soul, Amerikalı oyuncu
1959 - John Hawkes, Amerikalı oyuncu
1960 - Hiroshi Amano, Japon fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi
1961
Virginia Madsen, Amerikalı oyuncu
Haluk Pekşen, Türk siyasetçi ve avukat (ö.2022)
1962 - Julio Salinas, İspanyol eski millî futbolcu
1962 - Andreas Haefliger, Almanya doğumlu İsviçreli piyanist
1963
Andrew Jackson, Kanadalı oyuncu
Turgut Karataş, Türk müzisyen, söz yazarı ve oyuncu (d. 2024)
1964 - Victor Wooten, Amerikalı bas gitar virtüözü
1965
Beşşar Esad, Suriye Devlet Başkanı
Moby, Amerikalı müzisyen, şarkı yazarı ve DJ
Paul Heyman, Amerikalı profesyonel güreş menajeri, girişimci, spiker ve yönetici
1966 - Kiko Kawashima, Japonya'nın veliaht prensesi
1967 - Harry Connick, Jr., Amerikalı şarkıcı, piyanist, bestekâr ve oyuncu
1968 - Slaven Bilić, Hırvat eski futbolcu ve teknik direktör
1969 - Gidget Gein, Amerikalı müzisyen (ö. 2008)
1970
Fanny Cadeo, İtalyan model (manken), televizyon gösteri sanatçısı ve şarkıcı
Taraji P. Henson, Amerikalı aktris ve şarkıcı
Tufan Erhürman, Kıbrıs Türkü siyasetçi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti cumhurbaşkanı
1972
Ricky Koole, Hollandalı şarkıcı
Perviz Brumend, İranlı milli futbolcu
1973 - In-Grid, İtalyan şarkıcı, söz yazarı, besteci ve dansçı
1974 - Mehmet Emin Toprak, Türk aktör (ö. 2002)
1977
Ludacris, Amerikalı oyuncu ve rap müzik sanatçısı
Matthew Stevens, Galli snooker oyuncusu
1978 - Dejan Stanković, Sırp millî futbolcu ve teknik direktör
1979
Hana Horáková, Çek basketbolcu
David Pizarro, Şilili eski milli futbolcu
Éric Abidal, Fransız futbolcu
1980 - Julien Sablé, Fransız eski futbolcu
1981
Andrea Dossena, İtalyan futbolcu
Özlem Türay, Türk tiyatro oyuncusu
1982
Elvan Abeylegesse, Etiyopya asıllı Türk atlet
Ricky Minard, Amerikalı basketbolcu
Elvan Abeylegesse, Etiyopya kökenli Türk atlet
1983
Laura Ferrara, İtalyan siyasetçi
Vivian Cheruiyot, Kenyalı atlet
1984
Cardoso, Brezilyalı futbolcu
Mbenza Bedi, Kongolu millî futbolcu
Yusuf Akgün, Türk aktör
1985 - Shaun Livingston, Amerikalı eski basketbolcu
1986
İsmail Abdüllatif, Bahreynli millî futbolcu
Matteo Valli, San Marinolu futbolcu
Shun Nogaito, Japon futbolcu
1987
Robert Acquafresca, İtalyan eski futbolcu
Tyler Hoechlin, Amerikalı aktör
1988
Samet Kumbaşı, Türk futbolcu

Mustafa Aşan, Türk futbolcu
1989
Anna Polina, Rus-Fransız ponrografik film oyuncusu
Tomoyasu Hirose, Japon futbolcu
1990
Jo Inge Berget, Norveçli futbolcu
Yasin Pilavcılar, Türk jokey
1991
Jordan Ayew, Ganalı futbolcu
Kygo, Norveçli Dj, şarkı sözü yazarı ve müzisyen
1993
Tatsuki Kohatsu, Japon futbolcu
Elşen Rızazade, Azerbaycanlı futbolcu
1994
Nataliya Prışçepa, Ukraynalı atlet
Jordi El Niño Polla, İspanyol pornografik film oyuncusu
Mateus dos Santos Castro, Brezilyalı futbolcu
Cameron Burrell, Amerikalı kısa mesafe koşucusu
Ahmet Eyüp Türkaslan, Türk futbolcu (ö. 2023)
Hüseyin Altıntaş, Türk futbolcu
1995 - Cecilia Rossell, Honduraslı manken
1996
Zymer Bytyqi, Kosovalı millî futbolcu
Miguel Crespo da Silva, Portekizli futbolcu
1997 - Michelle Randolph, Amerikalı oyuncu

1063 - I. Béla, Macaristan Kralı (d. 1015 - 1020 arası)
1161 - Melisende, Kudüs Krallığı Kraliçesi (d. 1105)
1680 - Go-Mizunoo, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 108. İmparatoru (d. 1596)
1793 - Nicolaas Laurens Burman, Hollandalı botanikçi (d. 1734)
1823 - David Ricardo, Britanyalı politik ekonomist ve klasik iktisatçı (d. 1772)
1870 - Eugenio Lucas Velázquez, İspanyol ressam (d. 1817)
1888 - Domingo Faustino Sarmiento, Arjantinli aktivist, entelektüel, yazar ve Arjantin'in 6. Devlet Başkanı (d. 1811)
1937 - Nazmi Ziya Güran, Türk ressam ve sanat eğitimcisi (d. 1881)
1939 - Konstantin Korovin, Rus empresyonist ressam (d. 1861)
1941 - Hristian Rakovski, Bulgar devrimci (d. 1873)
1948 - Muhammed Ali Cinnah, Pakistanlı hukukçu, siyasetçi ve Pakistan'ın kurucusu (d. 1876)
1953 - Andreas Bertalan Schwarz, Alman hukukçu ve akademisyen (d. 1886)
1957 - Mary Proctor, Amerikalı astronomi yaygınlaştırıcı (d. 1862)
1970 - Giuseppe Vaccaro, İtalyan mimar (d. 1896)
1971 - Joe Jordan, Afroamerikan müzisyen ve besteci (d. 1882)
1971 - Nikita Kruşçev, Sovyet devlet adamı (d. 1894)
1973 - Salvador Allende, Şili Devlet Başkanı (darbe sonucu parlamentoda öldürüldü) (d. 1908)
1978 - Georgi Markov, Bulgar yazar ve rejim muhalifi (d. 1929)
1986 - Panayotis Kanellopulos, Yunan yazar ve siyasetçi (d. 1902)
1987 - Peter Tosh, Jamaikalı reggae müzisyeni (d. 1944)
1988 - Roger Hargreaves, Britanyalı desinatör, karikatürist ve çocuk edebiyatı yazarı (d. 1935)
1994 - Jessica Tandy, Amerikalı aktris ve En İyi Kadın Oyuncu Akadem

11 Haziran, Miladi takvime göre yılın 162. (artık yıllarda 163.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 203 gün vardır. 

MÖ 1184 - Truva Savaşı: Truva'nın yağmalanıp yakılması.
1509 - İngiltere Kralı VIII. Henry ile Aragonlu Catherine evlendi.
1868 - Kızılay, "Mecruhin ve Marda-yı Askeriyye İmdat ve Muavenet Cemiyeti" adı altında kuruldu.
1898 - Çin'de liberaller, İmparator Guangxu'nun davetiyle iş başına geldi ve "Yüz Gün Reformu" olarak bilinen dönemi başlattılar.
1901 - Yeni Zelanda, Cook Adaları'nı topraklarına katmıştır.
1913 - 31 Mart isyanını bastıran Hareket Ordusu'nun Komutanı, Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa düzenlenen bir suikast ile öldürüldü.
1919 - Mustafa Kemal, kendisini İstanbul'a geri çağıran Vahdettin'e geri dönmeyeceğini bildirdi. Damat Ferid Paşa, Paris Barış Konferansı'na katılmak üzere, İstanbul'dan Paris'e gitti.
1929 - Türkiye-Romanya Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması imzalandı.
1930 - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın kurulmasına ilişkin kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi.
1933 - Cumhuriyet'in ilanının 10. Yıl Dönümünü Kutlama Kanunu çıkarıldı.
1933 - İller Bankası kuruldu.
1937 - Atatürk, Trabzon'da yaptığı açıklamada bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını bildirdi.
1940 - II. Dünya Savaşı: Britanya Kuvvetleri, İtalya'daki Cenova ve Torino kentlerini bombaladı. İtalya Hava Kuvvetleri, Malta adasına ilk saldırılarını gerçekleştirdi. Norveç, iki ay süren direnişin ardından Alman Orduları'na teslim oldu.
1945 - Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışmalara neden olan, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kabul edildi.
1954 - Zonguldak'ta meydana gelen grizu patlamasında 6 işçi öldü, 16 işçi yaralandı.
1960 - 27 Mayıs öncesi bozulan ekonomik durumu düzeltmek için, hazineye yardım kampanyası düzenlendi.
1963 - Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Zafer gazetesini kapattı. İstanbul Üniversitesi askeri kordon altına alındı.
1970 - Güreşçi Ahmet Ayık, Dünya Şampiyonu oldu.
1970 - Türkiye Büyük Millet Meclisinde Sendikalar Kanunu'nda değişiklik yapılması, Türkiye İşçi Partisi'nin 4 Milletvekili dışında 230 oyla kabul edildi. Yasada yapılan değişiklikler, kısa adı DİSK olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun faaliyetlerini kısıtlamayı amaçlıyordu. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 15 Haziran'da eylem kararı aldı.
1973 - Mardin'in Kızıltepe ilçesinde aşiretler arasında çatışma çıktı. Aralarında Adalet Partisi İlçe Başkanı'nın da bulunduğu 12 kişi öldürüldü.
1973 - Güney Afrika'da siyahi rektör atanmasını isteyen 1500 öğrenci, üniversiteden uzaklaştırıldı.
1978 - 3 bin hükümlünün yararlanacağı yeni infaz yasasının yürürlüğe girmesiyle tahliyeler başladı.
1979 - Cumhuriyet tarihinin 5. devalüasyonu yapıldı; Türk lirası'nın 1 Dolar karşılığı değeri 47 lira 10 kuruş oldu.
1981 - Bülent Ersoy'un sahneye çıkması yasaklandı.
1982 - E.T. filmi ABD'de gösterime girdi. Melissa Mathison'ın öyküsünü Steven Spielberg sinemaya uyarlamış ve film 4 Oscar kazanmıştır. Ayrıca, filmdeki kahraman kısa bir süreliğine ikon olmuştur.
1982 - Türkiye Güzeli Nazlı Deniz Kuruoğlu, Avrupa Güzeli seçildi.
1987 - Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Türkiye'yi yeniden "İşçi haklarını çiğneyen ülkeler" listesine aldı. Gerekçe; iş yasalarıyla anayasa maddelerinin Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere aykırı olmasıydı.
1997 - Adalet Bakanı Şevket Kazan, Genelkurmay'ın brifingine katılan Ankara Adliyesi ve DGM'de görevli hakim ve savcılar hakkında soruşturma açtırdı.
1997 - Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde irticaya karşı Batı Çalışma Grubu oluşturulduğu bildirildi.
1998 - Hükûmetin verdiği yüzde 20 zamma tepki gösteren memurlar, iş bırakma eylemi yaptılar.
1999 - Bakanlar Kurulu, 13 Mayıs 1999 tarihinde Fazilet Partisi'nden Milletvekili seçilen Merve Kavakçı'yı vatandaşlıktan çıkarma kararı aldı. Merve Kavakçı, kararın iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açtı.
2001 - 5 Aralık 1791 tarihinde 35 yaşındayken ölen dahi besteci Mozart'ın ölüm nedeni olarak Trişinoz hastalığı gösterildi.
2001 - İlaria Alpi Uluslararası Özel Ödülü'nün 7.si Türkiye'den Nadire Mater ile İspanya'dan Carmen Gurruchaga'ya verildi.
2004 - Elvan Abeylegesse, Golden League yarışmasında Norveç'in Bergen kentinde koştuğu 5000 metre yarışındaki 14:24.68'lik derecesiyle 7 yıldır kırılamayan 5000 metre Dünya rekorunu kırdı ve Dünya rekoru kıran ilk Türk atlet oldu.
2010 - 2010 FIFA Dünya Kupası, Güney Afrika - Meksika maçı ile başladı.
2017 - Porto Riko Eyalet Referandumu yapıldı.

1456 - Anne Neville, Galler Prensesi, (ö. 1485)
1572 - Ben Jonson, İngiliz yazar (ö. 1637)
1659 - Yamamoto Tsunetomo, Japon samuray (ö. 1719)
1662 - Tokugawa Ienobu, Tokugawa Şogunluğu'nun 6. şogun (ö. 1712)
1776 - John Constable, İngiliz ressam (ö. 1837)
1811 - Vissarion Belinski, Rus eleştirmen ve gazeteci (ö. 1848)
1815 - Julia Margaret Cameron, İngiliz fotoğrafçı (ö. 1879)
1842 - Karl von Linde, Alman mucit (ö. 1934)
1847 - Millicent Fawcett, İngiliz feminist (ö. 1929)
1864 - Richard Strauss, Alman besteci (ö. 1949)
1870 - Tokála Lúta, Oglala Lakotalarından Siyu yorumcu, oyuncu ve Siyu Kızılderili hakları savunucusu (ö. 1976)
1874 - Helen Bradford Thompson Woolley, Amerikalı psikolog (ö. 1947)
1876 - Alfred Louis Kroeber, Amerikalı antropolog (ö. 1960)
1880 - Jeannette Rankin, Amerikalı feminist siyasetçi (ö. 1973)
1881 - Mordecai Kaplan, Amerikalı haham, eğitimci ve ilahiyatçı (ö. 1983)
1884 - Werner Issel, Alman mimar (ö. 1974)
1888 - Bartolomeo Vanzetti, İtalyan göçmeni Amerikalı anarşist (ö. 1927)
1899 - Yasunari Kavabata, Japon romancı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1972)
1910 - Jacques-Yves Cousteau, Fransız kaşif, bilim insanı ve film yapımcısı (ö. 1997)
1923 - Özdemir Asaf, Türk şair (ö. 1981)
1928 - Fabiola, Belçika'nın eski kraliçesi (ö. 2014)
1929 - Ayhan Şahenk, Türk iş insanı (ö. 2001)
1931 - Enzo Benedetti, İtalyan futbolcu ve teknik direktör (ö. 2017)
1932 - Athol Fugard, Güney Afrikalı oyun yazarı, romancı, oyuncu, yönetmen ve eğitimci (ö. 2025)
1933 - Erol Pekcan, Türk cazcı ve baterist (ö. 1994)
1937 - Robin Warren, Avusturalyalı patolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 2024)
1939 - Jackie Stewart, İskoç Formula 1 pilotu
1942 - Feridun Şahbazyan, İranlı besteci, orkestra şefi ve performans müzisyeni (ö. 2025)
1948 - Lynsey de Paul, İngiliz rock şarkıcısı, besteci, piyanist ve söz yazarı (ö. 2014)
1954 - Fabel Sempi, İtalyan kırtasiye materyali üreticisi (ö. 2008)
1957 - Müfit Erkasap, Türk teknik direktör
1959 - Hugh Laurie, İngiliz oyuncu
1960 - Mehmet Öz, Türk kalp damar cerrahı
1964 - Jean Alesi, İtalyan asıllı Fransız Formula 1 yarışçısı
1966 - Greg Grunberg, Amerikalı oyuncu
1969 - Peter Dinklage, Amerikalı film, televizyon ve tiyatro oyuncusu
1977 - Mehnaz Afşar, İranlı oyuncu
1978 - Joshua Jackson, Kanadalı-Amerikalı oyuncu
1979 - Danilo Gabriel de Andrade, Brezilyalı profesyonel futbolcu
1981 - Emiliano Moretti, İtalyan futbolcu
1982 - Marco Arment, Amerikalı web geliştiricisi
1983 - Yekaterina Yuryeva, Rus biatlet
1984 - Vágner Love, Brezilyalı futbolcu
1985 - Dzmitrıy Koldun, Beyaz Rus şarkıcı
1985 - Oswal Álvarez, Kolombiyalı futbolcu
1986 - Shia LaBeouf, Amerikalı oyuncu
1987 - Gonzalo Castro, Alman futbolcu
1987 - Marsel İlhan, Özbek asıllı Türk millî tenisçi
1987 - Robertlandy Simón, Kübalı voleybolcu
1988 - Claire Holt, Avustralyalı oyuncu ve model
1988 - Marcos Antônio Nascimento Santos, Brezilyalı eski futbolcu
1989 - Lorenzo Ariaudo, İtalyan futbolcu
1991 - Dan Howell, İngiliz YouTuber
1992 - Julian Alaphilippe, Fransız yol bisikleti ve cyclocross yarışçısı
1992 - Eugene Simon, İngiliz oyuncu
1998 - Charlie Tahan, Amerikalı oyuncu
1999 - Kai Havertz, Alman futbolcu

840 - Junna, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 53. imparatorudur (d. 785)
1183 - Genç Kral Henry, II. Henry ile Akitanya Düşesi Eleanor'un hayatta kalan en büyük çocukları (d. 1155)
1216 - I. Henri, Konstantinopolis'te kurulan Latin İmparatorluğu'nun 1206 ile 1216 tarihleri arasında ikinci imparatoru (d. 1174)
1345 - Aleksios Apokaukos, Bizanslı devlet adamı ve asker (d. ?)
1488 - III. James, 1460'tan 1488'e kadar İskoçya kralı (d. 1451)
1683 - Nikita Pustosvyat, Rusya'da Rus ortodoks kilisesi tarafından yapılan reformlara karşı çıkan Lipovanlar'ın lideri (d. ?)
1727 - I. George, İngiltere Kralı ve Hannover Elektörü (d. 1660)
1847 - Afonso, Brezilya İmparatorluğu tahtının veliahtı (d. 1845)
1847 - John Franklin, Britanyalı gezgin, kâşif (d. 1786)
1852 - Karl Briullov, Rus ressam (d. 1799)
1859 - Klemens von Metternich, Avusturyalı diplomat (d. 1773)
1903 - Nikolai Vasilieviç Bugaev, Rus matematikçi (d. 1837)
1903 - Aleksandar Obrenoviç, Sırbistan kralı (d. 1876)
1909 - Simon Newcomb, Kanadalı-Amerikalı astronom ve matematikçi (d. 1835)
1913 - Mahmud Şevket Paşa, Osmanlı asker ve devlet adamı (ö. 1856)
1928 - Pekka Aakula, Fin siyasetçi (d. 1866)
1934 - Lev Vıgotski, Sovyet psikolog (d. 1896)
1936 - Robert E. Howard, Amerikalı yazar (d. 1906)
1955 - Pierre Levegh, Fransız yarış pilotuydu (d. 1905)
1956 - Corrado Alvaro, İtalyan romancı ve şair (d. 1895)
1963 - Thich Quang Duc, Vietnamlı Budist rahip (d. 1897)
1964 - Plaek Phibunsongkhram, 1938'den 1944'e ve 1948'den 1957'ye kadar Tayland Başbakanı olarak görev yapan Taylandlı askeri subay ve politikacı (d. 1897)
1970 - Aleksandr Kerenski, Rus siyasetçi (d. 1881)
1971 - Roland Rohn, Alman mimar (d. 1905)
1974 - Julius Evola, İtalyan politika, felsefe, tarih ve tradisyonalist bakış açısından dini konularda yazıları olan yazar (d. 1898)
1979 - John Wayne, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1907)
1988 - Giuseppe Saragat, İtalyan sosyalist politikacı (d. 1898)
1990 - Oldřich Nejedlý, Çek eski millî futbolcu (d. 1909)
1993 - Friedrich Thielen, Alman siyasetçi (d. 1916)
1999 - DeForest Kelley, Amerikalı oyuncu (d. 1920)
2004 - Jorge Martínez Boero, Arjantinli otomobil yarışçısı (d. 1937)
2005 - Vasco Gonçalves, Portekizli general ve siyasetçi (d. 1922)
2011 - Eliyahu M. Goldratt, İsrailli iş insanı (d. 1

11 Kasım, Miladi takvime göre yılın 315. (artık yıllarda 316.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 50 gün vardır. 

1539 - I. Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan, Kubbe Veziri Rüstem Paşa ile evlendi. Düğün 26 Kasım 1539 gününe dek sürdü.
1889 - Washington, 42. eyalet olarak ABD'ye katıldı.
1914 - Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'nda İtilaf Devletleri'ne savaş ilan etti.
1918 - Alman İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri'nin ateşkes imzalamasıyla, I. Dünya Savaşı sona erdi.
1918 - Polonya'nın Bağımsızlık Günü; Polonya toprakları 123 yıl sonra tekrar bir araya geldi.
1923 - Münih'te, "Birahane Darbesi" başarısızlığa uğrayan Adolf Hitler tutuklandı.
1926 - ABD'de ülkeyi boydan boya kateden, şarkılara bile konu olmuş ünlü karayolu U.S. Route 66 açıldı.
1938 - TBMM, İsmet İnönü'yü oy birliğiyle Cumhurbaşkanı seçti.
1940 - İngiliz Donanması'na bağlı uçaklar, Taranto limanındaki İtalyan Donanması'na saldırdı.
1947 - Türkiye, Uluslararası Para Fonu'na (IMF) üye oldu.
1951 - Juan Peron yeniden Arjantin Devlet Başkanı seçildi.
1959 - Akis Dergisi yazarları Kurtul Altuğ ve Doğan Avcıoğlu, İran Şahı Rıza Pehlevi'ye yayın yoluyla hakaret etmekten 3 ay on beşer gün hapse mahkûm oldular.
1965 - Afrika'daki son Birleşik Krallık sömürgesi Rodezya, bağımsızlığını ilan etti.
1966 - NASA, Gemini 12 uzay aracını fırlattı.
1970 - İnsanlığa Karşı Savaş Suçlarının Zamanaşımına Uğramazlığı Avrupa Sözleşmesi yürürlüğe girdi. Türkiye bu sözleşmeyi onaylamadı.
1973 - İsrail ile Mısır ateşkes imzaladı.
1975 - Angola Halk Cumhuriyeti kuruldu. Angola, Portekiz'in sömürgesiydi.
1976 - Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında 10 yıl süreyle elektrik alışverişini düzenleyen anlaşma imzalandı.
1987 - Van Gogh'un "İrisler" tablosu, New York'ta 53,9 milyon dolara satıldı.
1996 - Millî Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, şans oyunu Sayısal Lotoyu başlattı.
2001 - Türkiye Komünist Partisi, Yalçın Küçük ve Metin Çulhaoğlu tarafından kuruldu.
2025 - Türk Hava Kuvvetleri C-130 uçağının düşmesi

1050 - IV. Heinrich, Almanya Kralı 1056 yılından sonra ve Kutsal Roma İmparatoru 1084 yılından 1105 yılına kadar (ö. 1106)
1154 - I. Sancho, 6 Aralık 1185 ile 26 Mart 1211 tarihleri arasında hüküm süren Portekiz kralı (ö. 1211)
1220 - Alphonse de Poitiers, Poitiers ve Toulouse kontu (ö. 1271)
1474 - Bartolomé de las Casas, Dominikan rahibi, piskopos ve uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının ilk savunucularından biri (ö. 1556)
1493 - Paracelsus, İsviçreli hekim, simyager, botanikçi ve astrolog (ö. 1541)
1512 - Marcin Krome, Polonyalı haritacı, diplomat ve tarihçi (ö. 1589)
1599 - Maria Eleonora, İsveç kraliçesi (ö. 1655)
1653 - Carlo Ruzzini, Venedikli devlet adamı ve diplomat (ö. 1735)
1743 - Carl Peter Thunberg, İsveçli doğa bilimci (ö. 1828)
1748 - IV. Carlos, İspanya Kralı (ö. 1819)
1815 - Anne Lynch Botta, Amerikalı şair, yazar ve öğretmen (ö. 1891)
1818 - Abdüllatif Suphi Paşa, Osmanlı devlet adamı, yazar (ö. 1886)
1821 - Dostoyevski, Rus yazar (ö. 1881)
1855 - Stevan Sremac, Sırp realist ve komedi yazarı (ö. 1906)
1863 - Paul Signac, Fransız neo-empresyonist ressam (ö. 1935)
1864 - Alfred Hermann Fried, Avusturyalı Yahudi pasifist, yayıncı, gazeteci Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1921)
1869 - III. Vittorio Emanuele, 1900-1946 arasında İtalya kralı (ö. 1947)
1875 - Vesto Slipher, Amerikalı astronom (ö. 1969)
1882 - VI. Gustaf Adolf, İsveç Kralı (ö. 1973)
1885 - George S. Patton, Amerikalı asker (ö. 1945)
1888 - Ebü'l-Kelâm Âzâd, Hint Müslüman bilgin ve Hint bağımsızlık hareketinin üst düzey siyasi lideri (ö. 1958)
1897 - Sıddık Sami Onar, Türk hukukçu (ö. 1972)
1898 - René Clair, Fransız yönetmen ve senarist (ö. 1981)
1899 - Bice Mizzi, Maltalı piyanist (ö. 1985)
1901 - Magda Goebbels, Joseph Goebbels'in eşi (ö. 1945)
1911 - Roberto Matta, Şilili ressam (ö. 2002)
1914 - Howard Fast, Amerikalı yazar (ö. 2003)
1918 - Stubby Kaye, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 1997)
1922 - Kurt Vonnegut Jr., Amerikalı humanist yazar (ö. 2007)
1925 - John Guillermin, İngiliz film yönetmeni (ö. 2015)
1925 - June Whitfield, İngiliz tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2018)
1925 - Jonathan Winters, Amerikalı yazar (ö. 2013)
1926 - Noah Gordon, Amerikalı yazar (ö. 2021)
1926 - Maria Teresa de Filippis, İtalyan otomobil yarışçısı (ö. 2016)
1928 - Ernestine Anderson, Amerikalı jazz ve blues şarkıcısı (ö. 2016)
1928 - Carlos Fuentes Macías, Meksikalı yazar (ö. 2012)
1929 - Altan Erbulak Türk karikatürist, oyuncu ve gazeteci (ö. 1988)
1929 - Hans Magnus Enzensberger, Alman yazar, şair, çevirmen ve editör (ö.2022)
1930 - Mildred Dresselhaus, Amerikalı fizik ve elektrik elektronik mühendisliği alanlarında profesör (ö. 2017)
1935 - Oliver Batali Albino, Güney Sudanlı politikacı (ö. 2020)
1935 - Bibi Andersson, İsveçli aktris (ö. 2019)
1937 - Alicia Ostriker, Amerikalı feminist şair
1938 - Nancy Coover Andreasen, Amerikalı nörobilimci
1944 - Kemal Sunal, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 2000)
1945 - Daniel Ortega, Nikaragua Devlet Başkanı ve Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi lideri
1948 - Vincent Schiavelli, Amerikalı oyuncu (ö. 2005)
1951 - Kim Peek, Amerikalı savant (ö. 2009)
1951 - Fuzzy Zoeller, Amerikalı golfçü (ö. 2025)
1955 - Jigme Singye Wangchuck, Bhutanlı hükûmdar
1955 - Friedrich Merz, Alman siyasetçi
1957 - Hasan Küçükakyüz, Türk asker ve Türk Hava Kuvvetleri Komutanı
1960 - Stanley Tucci, Amerikalı oyuncu, senarist, yapımcı ve yönetmen
1962 - Demi Moore, Amerikalı sinema oyuncusu
1963 - Billy Gunn, Amerikalı profesyonel güreşçi
1964 - Margarete Bagshaw, Amerikalı sanatçı (ö. 2015)
1964 - Calista Flockhart, ABD asıllı oyuncu ve tiyatro sanatçısı
1966 - Benedicta Boccoli, İtalyan oyuncu ve yönetmen
1966 - Vince Colosimo, İtalyan asıllı Avustralyalı oyuncu
1967 - Frank John Hughes, Amerikalı film ve televizyon oyuncusu
1971 - İpek Tuzcuoğlu, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1972 - Adam Beach, Kanadalı oyuncu
1973 - Şevval Sam, Türk şarkıcı ve oyuncu
1973 - Jason White, Amerikalı müzisyen
1974 - Leonardo DiCaprio, Amerikalı sinema oyuncusu ve Oscar ödülü sahibi
1974 - Static Major, Amerikalı rapçi, şarkıcı ve şarkı sözü yazarı (ö. 2008)
1977 - Maniche, Portekizli millî futbolcu ve teknik direktör
1977 - Andrea Roche, İrlandalı manken
1978 - Lüdmila Radçenko, Rus aktris ve ressam
1981 - Didem Özkavukçu, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu
1981 - Sarp Apak, Türk oyuncu
1983 - Philipp Lahm, Alman futbolcu
1983 - Derya Erke, Türk olimpiyat yüzücüsü (ö. 2025)
1983 - Arouna Koné, Fildişi Sahilli futbolcu
1984 - Kennedy Mweene, Zambiyalı futbolcu
1984 - Birkir Már Sævarsson, İzlandalı millî futbolcu
1988 - David Depetris, Slovak futbolcu
1988 - Mikako Komatsu, Japon seslendirme sanatçısı ve şarkıcı
1988 - Kyle Naughton, İngiliz futbolcu
1988 - Jordan Yéyé, Fransız futbolcu
1990 - Tom Dumoulin, Hollandalı yol bisikleti yarışçısı
1990 - Georginio Wijnaldum, Hollandalı futbolcu
1993 - Jamaal Lascelles, İngiliz futbolcu
1994 - Eleanor Simmonds, Britanyalı paralimpik yüzücü
1996 - Tye Sheridan, Amerikalı oyuncu ve yapımcı
2004 - Oakes Fegley, Amerikalı aktör
2005 - Can Uzun, Türk millî futbolcu

683 - I. Yezîd, Emevîlerin ikinci halifesi (d. 646)
865 - Petronas, Bizans generali ve önde gelen aristokratı
1028 - VIII. Konstantinos, 1025-1028 yılları arasında ise tek başına tahtta kalan Bizans imparatoru (d. 960)
1189 - II. Guglielmo, 1166 ile 1189 yılları arası Sicilya Kralı (d. 1153)
1855 - Søren Kierkegaard, Danimarkalı filozof ve teolog (d. 1813)
1887 - Adolph Fischer, Alman anarşist ve işçi birliği aktivisti (d. 1858)
1908 - Paul Horn, Alman filolog (d. 1863)
1918 - Victor Adler, Avusturyalı sosyalist (d. 1852)
1919 - Pavel Çistyakov, Rus ressam ve sanat öğretmeni (d. 1832)
1938 - Mary Mallon, Amerikalı ilk sağlıklı tifo mikrobu konakçısı (d. 1869)
1940 - Muhittin Akyüz, Türk asker, diplomat ve siyasetçi (d. 1870)
1944 - Münir Ertegün, Türk diplomat ve Türkiye'nin Washington, DC Büyükelçisi (d. 1883)
1945 - Jerome Kern, Amerikalı müzikal tiyatro ve popüler müzik bestecisi (d. 1885)
1950 - Alexandros Diomedes, Yunanistan başbakanı (d. 1875)
1961 - Behiç Erkin, Türk asker, siyasetçi ve diplomat (d. 1876)
1972 - Berry Oakley, Amerikalı bas gitarist (d. 1948)
1973 - Artturi Ilmari Virtanen, Finlandiyalı kimyager (d. 1895)
1975 - Mina Witkojc, Alman yazar (d. 1893)
1976 - Alexander Calder, Amerikalı heykeltıraş ve ressam (d. 1898)
1979 - Dimitri Tiomkin, Ukrayna asıllı besteci ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (d. 1894)
1984 - Mario Ridolfi, İtalyan mimar (d. 1904)
1986 - Fahri Erdinç, Türk edebiyatçı ve şair (d. 1917)
1987 - Mustafa Adil Özder, Türk folklor araştırmacısı, yazar ve şair (d. 1907)
1990 - Sadi Irmak, Türk tıp doktoru, siyasetçi ve Başbakan (d. 1904)
1990 - Yannis Ritsos, Yunan şair (d. 1909)
1997 - Özcan Başkan, Türk akademisyen, dil bilimci ve yazar (d. 1929)
2004 - Yaser Arafat, Filistin lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1929)
2005 - Mustafa Akkad, Suriye asıllı Amerikalı yönetmen (d. 1930)
2005 - Peter F. Drucker, Avusturyalı yönetim bilimci, yazar ve sanatçı (d. 1909)
2006 - Anicée Alvina, Fransız oyuncu (d. 1953)
2007 - Delbert Mann, Amerikalı yönetmen (d. 1920)
2007 - Ziya Ramoğlu, Türk karikatürist, ressam ve fotoğrafçı (d. 1932)
2008 - Mustafa Şekip Birgöl, Türk asker ve İstiklal Savaşı'nın yaşayan son gazisi (d. 1903)
2009 - Hikmet Şahin, Türk İş insanı, siyasetçi ve eski Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı (d. 1950)
2010 - Mehmet Gülcegün, Türk siyasetçi (d. 1947)
2011 - İstemi Betil, Türk sinema, tiyatro, TV dizileri oyuncusu ve seslendirme sanatçısı (d. 1943)
2012 - Kemal Ermetin, Türk yayımcı ve yazar (d. 1956)
2013 - Atilla Karaosmanoğlu, Türk siyasetçi (d. 1932)
2014 - Carol Ann Susi, Amerikalı aktris (d. 1952)
2014 - Vügar Haşimov, Azeri satranç oyuncusu (d. 1986)
2016 - Ilse Aichinger, Avusturyalı yazar (d. 1921)
2016 - Victor Bailey, Amerikalı bas gitarist ve müzisyen (d. 1960)
2016 - Türkî bin Abdülaziz el-Suud, Suudi Arabistanlı Kraliyet ailesi üyesi prens ve iş insanı (d. 1932)
2016 - Robert Vaughn, Amerikalı oyuncu (d. 193

11 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 131. (artık yıllarda 132.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 234 gün vardır. 

330 - Konstantinopolis (İstanbul), Roma İmparatorluğunun resmi başkenti oldu. Daha önce Byzantion denen bu kente, törenle "Yeni Roma" adı verildi ama daha çok Konstantinopolis adı kullanılacaktır.
868 - Bilinen en eski kalıp baskı kitap Elmas Sutra Çin'de basıldı.
1811 - "Siyam ikizleri" diye anılacak olan Chang Bunker ve Eng Bunker kardeşler doğdu. Karınlarından yapışık olan ikizler, yüz binde bir görülen bu doğumun isim babası oldular. 63 yaşında öldüler ve 18 çocukları oldu.
1812 - Birleşik Krallık Başbakanı Spencer Perceval, Avam Kamarası'nda cinnet geçiren iş insanı John Bellingham tarafından vurularak öldürüldü.
1858 - Minnesota, Amerika Birleşik Devletleri'ne katıldı.
1867 - Lüksemburg, Fransa'dan bağımsızlığını kazandı.
1920 - Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'daki Divan-ı Harp tarafından idama mahkûm edildi.
1924 - Gottlieb Daimler ve Karl Benz şirketleri birleşerek, Mercedes-Benz şirketini oluşturdular.
1927 - Akademi Ödülleri'ni dağıtan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi kuruldu.
1938 - Atatürk, çiftliklerini ve taşınmazlarını ulusa bağışladı.
1939 - II. Dünya Savaşı sırasında Moğolistan - Mançurya sınırında Halhin Gol Muharebesi başladı.
1946 - Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün CHP Tüzüğü'nde yer alan "Millî Şef" ve "Değişmez Genel Başkan" unvanları kaldırıldı.
1949 - Siyam, adını resmen Tayland olarak değiştirdi.
1949 - İsrail, Birleşmiş Milletler örgütüne katıldı.
1960 - Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann, Buenos Aires'te bir Mossad ekibi tarafından kaçırıldı.
1960 - İlk kez doğum kontrol hapı piyasaya verildi.
1961 - Yassıada'da Anayasa'yı ihlal davası başladı.
1963 - Başbakan İsmet İnönü, 'Kürt sorunu'nun tehlike oluşturmadığını söyledi.
1967 - Yunan iktisatçı ve sosyalist siyasetçi Andreas Papandreu, Yunan askeri cuntası tarafından Atina'da hapsedildi.
1981 - 20 Şubat 1980'de Malatya Doğanşehir Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kolları Başkanı Hasan Doğan'ı öldüren sağ görüşlü militan Cengiz Baktemur, ölüm cezasına çarptırıldı.
1985 - Birmingham City FC ile Leeds United arasında Birmingham'da yapılan futbol maçı sırasında yangın çıktı: 40 kişi öldü, 150 kişi yaralandı.
1987 - Eski Alman Schutzstaffel subayı ve Gestapo üyesi "Lyon Kasabı" olarak da bilinen Klaus Barbie, II. Dünya Savaşı sırasında işlediği suçlardan dolayı Fransa'nın Lyon kentinde yargılanmaya başladı.
1987 - Baltimore Maryland'de, ilk kalp-akciğer nakli gerçekleştirildi.
1988 - Britanya Gizli İstihbarat Servisi görevlisiyken Sovyetler Birliği hesabına casusluk yaptığı ortaya çıkınca bu ülkeye iltica eden Kim Philby, 76 yaşında Moskova'da öldü.
1997 - IBM'in süper bilgisayarı Deep Blue, gelmiş geçmiş en büyük satranç ustası olarak kabul edilen Gary Kasparov'u yendi.
2008 - 4. Türkiye Grand Prix'ini, üst üste 3.kez Felipe Massa kazandı.
2013 - Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde arka arkaya iki patlama oldu. Patlamada 52 kişi hayatını kaybederken, 150'nin üzerinde kişi de yaralandı.

1680 - Ignaz Kögler, Alman Cizvit ve misyoner (ö. 1746)
1720 - Baron Münchausen, Alman yazar (ö. 1797)
1752 - Johann Friedrich Blumenbach, Alman hekim, doğa bilimci, fizyolog ve antropolog (ö. 1840)
1810 - Grigori Gagarin, Rus ressam, Tümgeneral ve yönetici (ö. 1893)
1824 - Jean-Léon Gérôme, Fransız ressam ve heykeltıraş (ö. 1904)
1835 - Kārlis Baumanis, Letonyalı söz yazarı (ö. 1905)
1852 - Charles Warren Fairbanks, Amerika Birleşik Devletleri'nin yirmi altıncı başkan yardımcısıdır (ö. 1918)
1881 - Theodore von Kármán, Macar fizikçi (ö. 1963)
1888 - Irving Berlin, Amerikalı besteci ve şarkı sözü yazarı (ö. 1989)
1889 - Burhan Felek, Türk gazeteci ve yazar (ö. 1982)
1889 - Paul Nash, bir İngiliz manzara ressamı, sürrealist ve savaş sanatçısı (ö. 1946)
1890 - Helge Løvland, Norveçli dekatloncu (ö. 1984)
1894 - Martha Graham, Amerikalı modern dansçı ve koreograf (ö. 1991)
1895 - Jiddu Krishnamurti, Hindistan asıllı düşünür, konuşmacı ve yazar (ö. 1986)
1904 - Salvador Dali, İspanyol sürrealist ressam (ö. 1989)
1911 - Hermann Behrends, Alman avukat, SS-Gruppenführer ve Polis Korgenerali Yükses SS ve Sırbistan, Karadağ ve Sancak (bölge) Polis lideri (ö. 1948)
1916 - Camilo José Cela, İspanyol yazar (ö. 2002)
1918 - Richard Feynman, Amerikalı fizikçi (ö. 1988)
1918 - Mrinalini Sarabhai, Hint dansçı (ö. 2016)
1920 - İzzet Özilhan, Türk sanayici ve iş insanı (ö. 2014)
1920 - Nezihe Araz, Türk yazar ve gazeteci (ö. 2009)
1924 - Antony Hewish, İngiliz fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2021)
1925 - Max Morlock, Alman futbolcu (ö. 1994)
1928 - Yaacov Agam, İsrailli heykeltıraş (op sanatı ve kinetik sanat eserleri veren) (ö. 2026)
1930 - Edsger Dijkstra, Hollandalı bilgisayar mühendisi (ö. 2002)
1933 - Louis Farrakhan, Amerikalı müslüman bir vaiz ve siyasi aktivist
1940 - Frans Molenaar, Hollandalı moda tasarımcısı (ö. 2015)
1941 - Eric Burdon, İngiliz vokalist
1941 - François Labande, Fransız dağcı, çevreci ve yazar (ö. 2025)
1943 - Nancy Greene Raine, Kanadalı kayakçı
1945 - Şirin Cemgil, Türk hukukçu ve 1968 kuşağının gençlik hareketinin öncülerinden (ö. 2009)
1946 - Jürgen Rieger, Alman avukat ve Neo-Nazi siyasetçi (ö. 2009)
1950 - Gary Alan Fine, Amerikalı sosyolog
1950 - Jeremy Paxman, İngiliz gazeteci, yazar ve TV sunucusu
1954 - John Gregory, İngiliz futbol teknik direktörü, eski futbolcudur
1954 - Hasan Mezarcı, Türk siyasetçi ve din adamı
1955 - Nihat Hatipoğlu, Türk akademisyen ve ilâhiyatçı
1959 - Didier Guillaume, Fransız siyasetçi (ö. 2025)
1963 - Natasha Richardson, Britanyalı oyuncu (ö. 2009)
1966 - Christoph Schneider, Alman baterist
1966 - Ümit Kocasakal, Türk hukukçu
1967 - Alberto García Aspe, Meksikalı millî futbolcudur
1968 - Ana Jara Velásquez, Perulu avukat ve politikacı
1970 - Ferhat Göçer, Türk şarkıcı ve tıp doktoru
1973 - Charlotta Jonsson, İsveçli oyuncu
1976 - Kardinal Offishall, Kanadalı hip hop şarkıcısı ve yapımcı
1976 - İzzet Ulvi Yönter, Türk siyasetçi, iktisatçı ve tarihçi
1977 - Pablo Gabriel García, Uruguaylı millî futbolcu ve teknik direktördür
1977 - Bobby Roode, Kanadalı profesyonel güreşçi
1978 - Laetitia Casta, Fransız model ve oyuncu
1978 - Ece Erken, Türk sunucu ve oyuncu
1978 - Perttu Kivilaakso, Finlandiyalı çellist
1981 - Lauren Jackson, Avustralyalı profesyonel basketbolcudur
1981 - Nadiya Savçenko, Ukraynalı siyasetçi
1982 - Cory Monteith, Kanadalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2013)
1982 - Gilles Guillain, Kolombiya asıllı Fransız oyuncu
1983 - Steven Sotloff, İsrail asıllı Amerikalı gazeteci (ö. 2014)
1983 - Holly Valance, Avustralyalı model ve oyuncu
1984 - Andrés Iniesta, İspanyol futbolcu
1984 - İlker Kaleli, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1986 - Abou Diaby, Fransız eski futbolcudur
1986 - Miguel Veloso, Portekizli futbolcudur
1988 - Blac Chyna, Amerikalı model ve girişimci
1989 - Giovani dos Santos, Meksikalı futbolcu
1992 - Thibaut Courtois, Belçikalı millî kaleci
1992 - Pablo Sarabia, İspanyol futbolcudur
1993 - Tara İmad, Mısırlı manken
1993 - Maurice José Harkless, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1994 - Courtney Williams, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1995 - Shira Haas, İsrailli aktris
1995 - Nilüfer Yanya, İngiliz şarkıcı
1997 - Lana Condor, Amerikalı aktris ve YouTuber
1998 - Görkem Doğan, Türk basketbolcu
1999 - Sabrina Carpenter, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve oyuncu
2000 - Yuki Tsunoda, Japon yarış pilotu
2003 - Fermín López, İspanyol futbolcu

912 - VI. Leon, Bizans imparatoru (d. 866)
1610 - Matteo Ricci, İtalyan Cizvit misyoneri ve bilim insanı. Dinlerarası diyalogun öncilerindendir (d. 1552)
1655 - İbşir Mustafa Paşa, Osmanlı devlet adamı (d. 1607)
1812 - Spencer Perceval, İngiliz hukukçu ve devlet adamı (d. 1762)
1837 - Pierre Darcourt, 1955'ten önce Belçikalı ilk uzun yaşayan insan (d. 1729)
1849 - Otto Nicolai, Alman opera bestecisi ve orkestra şefi (d. 1810)
1871 - John Herschel, İngiliz matematikçi, gök bilimci ve kimyager (d. 1792)
1916 - Karl Schwarzschild, Alman fizikçi (d. 1873)
1916 - Max Reger, Alman besteci, piyanist, orgcu, orkestra şefi ve öğretmen (d. 1873)
1927 - Juan Gris, İspanyol ressam ve heykeltıraş (d. 1887)
1947 - Frederic Goudy, Amerikalı grafik tasarımcısı ve eğitmen (d. 1865)
1948 - Hamâmîzâde İhsan Bey, Türk şair ve fıkra yazarı (d. 1885)
1954 - Sait Faik Abasıyanık, Türk öykü yazarı (d. 1906)
1960 - John D. Rockefeller Jr., Amerikalı iş insanı (d. 1874)
1962 - Hans Luther, Alman siyasetçi (d. 1879)
1963 - Herbert Spencer Gasser, Amerikalı fizyolog (d. 1888)
1973 - Grigori Kozintsev, Sovyet sinema yönetmeni (d. 1905)
1976 - Alvar Aalto, Fin mimar (d. 1898)
1981 - Bob Marley, Jamaikalı gitarist ve şarkıcı (d. 1945)
1981 - Odd Hassel, Norveçli kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1897)
1985 - Chester Gould, Amerikalı bir karikatürist (d. 1900)
1988 - Kim Philby, İngiliz casus (d. 1912)
1991 - Jusuf Hatunić, Bosna-Hersekli futbolcu (d. 1950)
1996 - Ademir, Brezilyalı futbolcu (d. 1922)
1997 - Yusaku Kamekura, Japon grafik tasarımcı (d. 1915)
2000 - Faruk Kenç, Türk film yönetmeni (d. 1910)
2001 - Douglas Adams, İngiliz bilimkurgu yazarı (d. 1952)
2001 - Klaus Schlesinger, Alman yazar ve gazeteci (d. 1937)
2015 - Sami Hoştan, Türk Susurluk davası hükümlüsü ve Ergenekon davası sanığı (d. 1947)
2015 - Isobel Varley, Guinnes Rekorlar Kitabı'nda dünya dövme rekortmeni olarak yer alan İngiliz kadın (d. 1937)
2017 - Alexander Bodunov, Sovyet-Rus buz hokeyi oyuncusu ve çalıştırıcı (d. 1952)
2017 - Mark Colvin, İngiltere doğumlu Avustralyalı gazeteci ve radyocu (d. 1952)
2017 - Clelio Darida İtalyan hristiyan demokrat siyasetçi (d. 1927)
2017 - İbrahim Erkal, Türk şarkıcı, söz yazarı, besteci ve oyuncu (d. 1966)
2017 - Elisabet Hermodsson, İsveçli yazar, şair, besteci ve sanatçı (d. 1927)
2018 - Gérard Genette, Fransız yazın kuramcısı (d. 1930)
2018 - Mehmed Niyazi Özdemir, Türk tarihçi ve yazar (d. 1942)
2018 - Ulla Sallert, İsveçli aktris ve şarkıcı (d. 1923)
2019 - Hector Busby, Yeni Zelandalı girişimci, mühendis ve gezgin (d. 1932)
2019 - Gianni De Michelis, İtalyan siyas

11 Nisan, Miladi takvime göre yılın 101. (artık yıllarda 102.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 264 gün vardır. 

491 - Flavius Anastasius, Bizans İmparatoru oldu.
1899 - İspanya, Puerto Rico'yu ABD'ye bıraktı.
1905 - Einstein, görelilik kuramını açıkladı.
1919 - Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kuruldu.
1919 - Singapur, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'ndan bağımsızlığını ilân etti.
1919 - 15. Kolordu Komutanlığına atanan Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa'yı Şişli'deki evinde ziyaret etti.
1920 - Damat Ferid, Kuvâ-yi Milliye aleyhinde bildiri yayınladı.
1920 - Meclis-i Mebûsan kapatıldı.
1930 - Sultanahmet'te büyük kadın mitingi yapıldı. Türk Kadınlar Birliği'nin düzenlediği mitingde, "kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması" kutlandı.
1939 - İngiltere'den alınacak 58 lokomotifin teslimine ilişkin sözleşme imzalandı.
1951 - İskoç hükümdarlarının geleneksel olarak taç giydiği taş olan Kader Taşı, Arbroath Manastırı'nın sunağının bulunduğu yerde bulundu. Taş, İskoç milliyetçisi öğrenciler tarafından Westminster Manastırı'ndaki yerinden alınmıştı.
1957 - Halk gazetesi sahibi Ratip Tahir Burak, bir karikatürü nedeniyle tutuklandı.
1963 - Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK) Adapazarı Traktör Fabrikası kuruldu.
1965 - ABD'nin orta-batı eyaletlerinde çıkan kasırgalarda 256 kişi öldü.
1967 - "Kadınlar I-ıh Derse" adlı oyun İstanbul'da yasaklandı. Başrol oyuncusu Lale Oraloğlu açlık grevine başladı.
1970 - Apollo 13 uzaya fırlatıldı.
1972 - Kasım 1967'den sonra Amerikan B-52'ler, Vietnam'ı ilk kez yeniden bombalamaya başladılar.
1975 - Türk-Irak petrol boru hattının Irak ayağının yapımına başlandı.
1975 - Bursa'da Uludağ, Elazığ'da Fırat, Samsun'da Ondokuz Mayıs ve Konya'da Selçuk Üniversitelerinin kurulmasına ilişkin kanun yürürlüğe girdi.
1980 - Yazar Ümit Kaftancıoğlu İstanbul'da öldürüldü. Kaftancıoğlu, İstanbul Radyosu Eğitim-Kültür Yayınları'nda programcıydı. Romanlarında, Doğu Anadolu Bölgesi'ni anlatan yazar, insanın insanla ve doğayla mücadelesine önem verdi. Alevilikteki dedelik kurumunu sorguladığı "Hakullah" röportajıyla Milliyet - Karacan Armağanı'nı kazandı.
1983 - Zonguldak Kozlu Kömür Üretim bölgesinin İhsaniye ocağında onarım çalışmaları sırasındaki patlamada, biri mühendis 10 madenci öldü, dokuz kişi de yaralandı.
1991 - Terörle Mücadele Yasası kabul edildi.
1995 - Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında Harran Ovası'na ilk su verildi.
1997 - Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'nün, Bosna'da görev yapan Türk Barış Gücü'ne verilmesi kararlaştırıldı.
2001 - Güney Afrika'da bir maçta taraftarlar arasında çıkan arbedede 43 kişi öldü, 100 kişi yaralandı.
2001 - Avustralya ve Amerikan Samoası arasında oynanan maçı, Avustralya 31-0 kazandı.
2002 - Tunus'ta bir Sinagog bombalandı; 21 kişi öldü.
2006 - İran Devlet Başkanı Mahmut Ahmedinejad, uranyum zenginleştirdiklerini açıkladı.
2006 - İtalya'da 43 yıldır kayıp olan ünlü mafya babası Bernardo Provenzano, Corleone köyünde bir koruma ile sebze çorbası içerken yakalandı.
2009 - Dev-Genç Birliği kuruldu.
2010 - YGS Yükseköğretime Geçiş Sınavı'nın ilki yapıldı.
2011 - Stray Kids üyesi Bang Chan, JYP'ye stajyer  olarak kabul edildi.

145 - Septimius Severus, Roma İmparatoru (ö. 211)
1611 - Karl Eusebius, Lihtenştayn Prensi (ö. 1684)
1755 - James Parkinson İngiliz doktor (ö. 1824)
1806 - Pierre Guillaume Frédéric le Play, Fransız maden mühendisi ve sosyolog (ö. 1882)
1830 - John Douglas, İngiliz mimar (ö. 1911)
1847 - Ebbe Hertzberg, Norveçli tarihçi. (ö. 1912)
1869 - Gustav Vigeland, Norveçli heykeltıraş (ö. 1943)
1905 - Attila József, Macar şair (ö. 1937)
1926 - Erwin Frühbauer, Avusturyalı siyasetçi (ö. 2010)
1927 - İsmail Hakkı Birler, Türk siyasetçi ve hukukçu (ö. 2009)
1928 - Ethel Kennedy, Amerikalı insan hakları savunucusu (Robert F. Kennedy'nin eşi) (ö.2024)
1929 - Kenneth Z. Altshuler, Amerikalı psikolog, psikanalizci ve akademisyen (ö. 2021)
1930 - Anton Szandor LaVey, Amerikalı okültist yazar ve Şeytan Kilisesi'nin kurucusu (ö. 1997)
1931 - Maria Dolores Malumbres, İspanyol piyanist, müzik eğitimcisi ve besteci (ö. 2019)
1931 - Mustafa Dağıstanlı, Türk güreşçi ve 1956, 1960 Yaz Olimpiyatları şampiyonu (ö. 2022)
1935 - Richard Kuklinski, Amerikalı seri katil (ö. 2006)
1936 - Pekcan Koşar, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 2005)
1938 - Muhammed İbrahim Kadri, Afgan güreşçi
1945 - Atay Altuğ, Türk sporcu, siyasetçi ve eski Trabzonspor başkanı
1946 - Chris Burden, Amerikalı performans sanatçısı (ö. 2015)
1947 - Peter Riegert, Amerikalı aktör
1953 - Andrew Wiles, İngiliz matematikçi
1954 - Abdullah Atalar, Türk bilim insanı ve Bilkent Üniversitesi Rektörü
1959 - Peyami Gürel, Türk ressam
1960 - Jeremy Clarkson, İngiliz yazar
1961 - Vincent Gallo, Amerikalı senarist, yönetmen ve oyuncu
1962 - Karen Friesicke, Alman oyuncu ve komedyen (ö. 2015)
1964 - Johann Sebastian Paetsch, Amerikalı müzisyen
1968 - Sergey Lukyanenko, Rus roman yazarı
1971 - Oliver Riedel, Alman metal müzik grubunun bas gitaristi
1972 - Jon Rechart, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2016)
1973 - Jennifer Esposito, Amerikalı oyuncu
1974 - Tricia Helfer, Kanadalı oyuncu
1975 - Ufuk Özkan, Türk oyuncu
1977 - Demet Şener, Türk manken ve oyuncu
1977 - Ivonne Teichmann, Alman atlet
1980 - Keiji Tamada, Japon millî futbolcu
1981 - Alessandra Ambrosio, Brezilyalı manken
1981 - Sera Tokdemir, Türk oyuncu
1984 - Nikola Karabatić, Fransız hentbolcu
1985 - Pablo Hernández Domínguez, İspanyol futbolcu
1987 - Lights, Kanadalı elektropop müzisyeni, şarkıcısı ve söz yazarı
1987 - Michelle Phan, Amerikalı girişimci ve YouTube ünlüsü
1987 - Joss Stone, İngiliz soul ve R&B şarkıcısı, söz yazarı ve oyuncu
1990 - Thulani Serero, Güney Afrikalı millî futbolcu
1991 - Thiago Alcântara, İspanyol futbolcu
1994 - Dakota Blue Richards, İngiliz oyuncu
1994 - Duncan Laurence, Hollandalı şarkıcı ve söz yazarı
1995 - Marvin Sinan Büyüksakarya, Türk asıllı Alman futbolcu
1996 - Dele Alli, İngiliz futbolcu
1997 - Suat Serdar, Türk futbolcu
1997 - Masashi Wada, Japon futbolcu
1997 - Mélovin, Ukraynalı şarkıcı ve şarkı yazarı
2001 - Manuel Ugarte, Uruguaylı millî futbolcu

618 - İmparator Yang, Çin'in Sui Hanedanı'nın ikinci imparatoru (d. 569)
678 - Donus, 2 Kasım 676 tarihinden 678 yılındaki ölümüne kadar görev yapmış olan papa
1034 - III. Romanos, Bizans İmparatoru (d. 968)
1514 - Donato Bramante, İtalyan mimarı (d. 1444)
1607 - Bento de Góis, Portekizli Cizvit misyoner ve kâşif (d. 1562)
1626 - Marino Ghetaldi, Ragusalı bilim insanı (d. 1568)
1712 - Richard Simon, Fransız katolik tefsirci, teolog, filozof ve tarihçi (d. 1638)
1716 - Christian Knaut, Alman hekim, botanikçi ve kütüphaneci (d. 1656)
1856 - Juan Santamaría, Kosta Rika Cumhuriyeti ulusal kahramanı (d. 1831)
1873 - Christopher Hansteen, Norveçli jeofizikçi ve gök bilimci (d. 1784)
1890 - Joseph Merrick, 'Fil Adam' namıyla şöhret bulmuş İngiliz (d. 1862)
1895 - Julius Lothar Meyer, Alman kimyager (d. 1830)
1918 - Otto Wagner, Avusturyalı mimar (d. 1841)
1939 - Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Türk güreşçi (d. 1864)
1953 - Boris Kidrič, Sloven partizan, Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı (d. 1912)
1967 - Donald Sangster, Jamaikalı siyasetçi (d. 1911)
1970 - Cathy O'Donnell, Amerikalı oyuncudur (d. 1923)
1970 - John O'Hara, Amerikalı yazar (d. 1907)
1977 - Jacques Prévert, Fransız şair ve senarist (d. 1900)
1980 - Ümit Kaftancıoğlu, Türk yazar, derlemeci ve radyo programcısı (d. 1935)
1983 - Dolores del Río, Meksikalı aktris (d. 1905)
1985 - Enver Hoca, Arnavutluk Devlet Başkanı (d. 1908)
1987 - Primo Levi, Yahudi asıllı İtalyan kimyager ve yazar (d. 1919)
1989 - Orhon Murat Arıburnu, Türk şair (d. 1916)
2002 - Giray Alpan, Türk sinema oyuncusu (d. 1935)
2005 - Lucien Laurent, Fransız eski millî futbolcu (d. 1907)
2006 - DeShaun Dupree Holton sahne adıyla Proof, Amerikalı rapçi (d. 1973)
2007 - Kurt Vonnegut, Amerikalı yazar (d. 1922)
2009 - René Monory, Fransız siyasetçi ve devlet adamı (d. 1923)
2011 - Lewis Roberts Binford, Amerikalı kazıbilimci (d. 1931)
2011 - Ruşen Hakkı, Türk gazeteci, şair ve yazar (d. 1936)
2012 - Ahmed Bin Bella, Cezayir'in ilk Başkanı (d. 1916)
2012 - Misbach Yusa Biran, Endonezyalı yazar, yönetmen ve eleştirmen (d. 1933)
2013 - Hilary Koprowski, Polonyalı hekim, araştırmacı ve bilim insanı (d. 1916)
2013 - Maria Tallchief, Amerikalı bale sanatçısı (d. 1925)
2013 - Jonathan Winters, Amerikalı yazar (d. 1925)
2014 - Edna Doré, İngiliz oyuncu (d. 1921)
2017 - José Ramón Gurruchaga Ezama, Perulu Katolik piskopos (d. 1931)
2017 - Edward Francis, Hint Katolik piskopos (d. 1930)
2017 - J. Geils, Amerikalı şarkıcı, şarkı yazarı ve gitarist (d. 1946)
2017 - Margit Schumann, Olimpiyat birincisi eski Alman kızak sporcusu (d. 1952)
2017 - Toby Grafftey-Smith, İngiliz müzisyen ve söz yazarı (d. 1970)
2018 - Zola Skweyiya, Güney Afrikalı politikacı (d. 1942)
2019 - Alexander V. Acebo, Amerikalı siyasetçi (d. 1927)
2019 - Can Bartu, Türk futbolcu (d. 1936)
2019 - Geoffrey Foucar Chew, Amerikalı kuramsal fizikçi, eğitimci ve bilim insanı (d. 1924)
2019 - Ian Cognito, İngiliz stand-up komedyen ve oyuncu (d. 1958)
2019 - Dina, Portekizli şarkıcı ve söz yazarı (d. 1956)
2020 - Colby Alexander Cave, Kanadalı profesyonel buz hokeyi oyuncusu (d. 1994)
2020 - Hélène Châtelain, Fransız aktris, yapımcı, yönetmen, çevirmen ve senarist (d. 1935)
2020 - Stanley Chera, Amerikalı emlak geliştiricisi (d. 1942)
2020 - John Horton Conway, İngiliz matematikçi (d. 1937)
2020 - Gerald O. Glenn, Amerikalı protestan evanjelik papaz (d. 1953)
2020 - Wynn Handman, Amerikalı sanat yönetmeni (d. 1922)
2020 - Simon Barrington-Ward, Anglikan piskoposu (d. 1930)
2020 - Gillian Wise, İngiliz sanatçı (d. 1936)
2021 - Leokadiya Mihaylovna Drobijeva, Sovyet Rus'u sosyolog (d. 1933)
2021 - Mita Haque, Bangladeşli kadın şarkıcı, besteci ve eğitimci (d. 1962)
2021 - Füzuli Cevadov, Azerbaycanlı eski profesyonel futbolcu (d. 1950)
2021 - Joseph Siravo, Amerikalı aktör, yapımcı ve eğitimci (d. 1957)
2021 - Mauricio Goldfarb ya da Mauro Viale, Arjantinli 

11 Ocak, Miladi takvime göre yılın 11. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 354 gün vardır (artık yıllarda 355). 

630 - Müslümanların, Mekke'yi Muhammed bin Abdullah önderliğinde fethi.
1055 - Theodora, Bizans İmparatorluğu tahtına oturdu. Makedonyalılar Hanedanı'nın son Hükümdarı olacaktı.
1454 - Büyük İstanbul yangını
1569 - İlk piyango çekilişi, Birleşik Krallık'ta yapıldı.
1575 - Kapıkulu Gulgulesi başladı.
1693 - Etna yanardağı (Sicilya) faaliyete geçti.
1861 - Alabama, Birleşik Devletlerden ayrıldı.
1878 - Süt ilk defa şişelenerek satıldı.
1905 - Mustafa Kemal Harp Akademisi'nden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun oldu.
1921 - Birinci İnönü Muharebesi'nin sonu, Yunan kuvvetleri geri çekildi.
1922 - Kanada'nın Toronto şehrinde bir hastanede yatan 14 yaşındaki diyabet hastası Leonard Thompson, İnsülin zerkedilerek bu hastalığı tedavi edilen ilk hasta olma unvanını kazandı. Zaten ertesi yıl insülinin eldesine yönelik kullanışlı bir yöntem buldukları için Toronto Üniversitesi'nden bir ekip Nobel ödülü aldı.
1927 - Türkiye ile Almanya arasında Ticaret ve İkamet antlaşmaları imzalandı.
1929 - Türkiye'de eski yazılı kitapları yeni harflere çevirmek için Dil Encümeni bünyesinde bir komisyon kuruldu.
1929 - Sovyetler Birliği'nde çalışma süresi 7 saate indirildi.
1935 - Amelia Earhart, Hawaii'den Kaliforniya'ya tek kişilik uçuş gerçekleştiren ilk insan oldu.
1939 - Aydın'da köylüye toprak dağıtıldı.
1940 - Ankara Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi oyuncuları, ilk oyunlarını sergiledi.
1943 - Kızıl Ordu, Stalingrad kuşatmasını kırdı.
1944 - İtalya'da 5 kişi vatana ihanetten asıldı. Benito Mussolini'nin damadı Kont Galeazzo Ciano da asılanlar arasındaydı.
1946 - Enver Hoca, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti'ni ilan etti. Kral Zogo tahttan indirildi.
1948 - Ankara Üniversitesi Senatosu bazı öğretim üyelerini sol eğilimli oldukları için, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ndeki görevlerinden uzaklaştırdı. Görevden alınanlar arasında Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes, Behice Boran, Adnan Cemgil ve Azra Erhat vardı.
1954 - Türkiye Vakıflar Bankası kuruluş kanunu kabul edildi.
1962 - Peru'daki Nevado Huascaran volkanının faaliyete geçmesiyle oluşan çığda 4000 kişi öldü.
1963 - TBMM'de komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
1964 - Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Bakanı Luther Terry, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğine dair ilk raporu yayınladı.
1969 - Danıştay, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin bir ay süreyle tatil edilmesi kararını durdurdu.
1969 - Cevizli'de (Kartal) Singer fabrikasında işgalcilere polis müdahale etti. 120 işçi gözaltına alındı, 14 işçi ve 8 polis yaralandı. Fabrika bir gün önce (10 Ocak'ta) işçiler tarafından işgal edilmişti.
1969 - Türkiye'de ilk sinema grevi, İstanbul Şehzadebaşı'ndaki Yeni Sinema'da başladı.
1971 - Türkiye İş Bankası Ankara Emek Şubesi, silahlı 4 kişi tarafından soyuldu. Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı bankayı soyanların Deniz Gezmiş ile Yusuf Arslan olduğunu bildirdi.
1972 - Doğu Pakistan, Bangladeş oldu.
1973 - İstanbul Türk Demir Döküm fabrikalarında 99 gün süren grev sona erdi.
1974 - İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliğine Muhsin Ertuğrul getirildi. Bir gün önce Vasfi Rıza Zobu bu görevden istifa etmişti.
1974 - Ölmeden bebeklik çağını atlattıkları kayda geçen ilk altızlar (anne: Susan Rosenkowitz) Cape Town, Güney Afrika'da doğdu.
1975 - Kıbrıs Harekâtı'nda 484 kişinin çatışmada kaybedildiği açıklandı.
1977 - Lockheed Martin uçak şirketi'nin Türkiye temsilcisi Nezih Dural tutuklandı.
1980 - 14 yaşındaki Nigel Short, "Uluslararası Usta" unvanını alan o güne kadarki en genç satranç oyuncusu oldu.
1984 - Michael Jackson, Thriller adlı albümüyle 8 Grammy ödülü aldı.
1993 - Berlin, Ulumulhikme okulu'nun kuruluşu.
1999 - Türkiye'nin 56. Hükümeti kuruldu; Demokratik Sol Parti (DSP) azınlık Hükûmeti. Bülent Ecevit 4. kez Başbakan oldu.
2012 - Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının Başkent dışında stadyumlarda değil, sadece okullarda kutlanmasını öngören genelge yayımladı.
2016 - Ocak 2016 Irak saldırılarında; 132 kişi öldü, 367 kişi de yaralandı.

347 - I. Theodosius, Roma İmparatoru (ö. 395)
1209 - Möngke, 1251-1259 yılları arasında Moğol hükümdarı (ö. 1259)
1322 - Kōmyō, Japonya'da Nanboku-chō dönemi sırasında ikinci Kuzey Talibi (ö. 1380)
1359 - Go-En'yū, Japonya'da Kuzey Talibi (ö. 1393)
1638 - Nicolas Steno, Danimarkalı bilimci ve Katolik piskospos (ö. 1686)
1732 - Peter Forsskål, İsveçli kâşif, oryantalist ve doğa bilimci (ö.1763)
1757 - Alexander Hamilton, Amerika'nın ilk partisi olan Federalist Parti'nin kurucusu ve teorisyen (ö.1804)
1805 - Peter Johann Nepomuk Geiger, Viyanalı sanatçı (ö.1880)
1815 - John A. Macdonald, Kanada'nın ilk başbakanı (ö. 1891)
1842 - William James, Amerikalı yazar ve ruh bilimci (ö. 1910)
1852 - Konstantin Fehrenbach, Alman devlet adamı (ö. 1926)
1859 - Lord Curzon, İngiliz politikacı (1898-1905 arasında Hindistan Genel Valisi ve 1919-1924 arasında Birleşik Krallık Dış İşleri Bakanı) (ö. 1925)
1867 - Edward Bradford Titchener, İngiliz psikolog (ö. 1927)
1870 - Alexander Stirling Calder, Amerikalı heykeltıraş (ö. 1945)
1870 - Mehmed Selim Efendi, II. Abdülhamid'in en büyük oğlu (ö. 1937)
1878 - Theodoros Pangalos, Yunan asker ve siyasetçi (ö. 1952)
1882 - Walter T. Bailey, Afroamerikan mimar (ö. 1941)
1894 - Paul Wittek, Avusturyalı tarihçi, doğubilimci ve yazar (ö. 1978)
1897 - Kazimierz Nowak, Polonyalı seyyah, muhabir ve fotoğrafçı (ö. 1937)
1897 - August Heissmeyer, Schutzstaffel'in önde gelen üyesi (ö. 1979)
1906 - Albert Hofmann, İsviçreli bilim insanı ve LSD'yi sentezleyen ilk kişi (ö. 2008)
1907 - Pierre Mendès France, Fransız siyasetçi (Başbakanlığı sırasında Fransa'nın Çinhindi'nden çekilmesini sağlayan sosyalist politikacı) (ö. 1982)
1911 - Brunhilde Pomsel, Alman radyocu ve haber muhabiri (ö. 2017)
1911 - Zenko Suzuki, Japonya Başbakanı (ö. 2004)
1924 - Roger Guillemin, Amerikalı bilim insanı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 2024)
1930 - Rod Taylor, Avustralyalı oyuncu (ö. 2015)
1934 - Jean Chrétien, Kanadalı siyasetçi
1936 - Eva Hesse, Almanya doğumlu Amerikan heykeltıraş (ö. 1970)
1938 - Fischer Black, Amerikalı ekonomist (ö. 1995)
1939 - Anne Heggtveit, Kanadalı kayakçı
1940 - Andres Tarand, 1994-1995 yılları arasında Estonya Başbakanı olarak görev yapan politikacı
1941 - Gérson, Brezilyalı futbolcu
1942 - Clarence Clemons, Amerikalı müzisyen ve oyuncu (ö. 2011)
1945 - Christine Kaufmann, Alman-Avusturyalı oyuncu, yazar ve iş insanı (ö. 2017)
1945 - Ruslan Gostev, Rus siyasetçi (ö. 2025)
1949 - Muhammed Rıza Rahimi, İranlı siyasetçi
1952 - Ben Crenshaw, Amerikalı golfçü
1952 - Lee Ritenour, Amerikalı caz müzisyeni
1953 - Mehmet Altan, Türk gazeteci, yazar ve akademisyen
1954 - Tahar Djaout, Cezayirli gazeteci ve yazar (ö. 1993)
1954 - Kailash Satyarthi, Hindu aktivist, Nobel ödülü sahibi
1957
Hasan Moralı, Türk futbolcu ve teknik direktör
Bryan Robson, İngiliz futbolcu ve teknik direktör
1964 - Albert Dupontel, Fransız oyuncu ve yönetmen
1968 - Tom Dumont, Amerikalı yapımcı ve gitarist
1970 - Yaron Ben-Dov, İsrailli eski milli futbolcu (ö. 2017)
1970 - Manfredi Beninati, İtalyan sanatçı
1970 - Mustafa Sandal, Türk pop şarkıcısı ve besteci
1971 - Mary J. Blige, Amerikalı hip hop ve R&B şarkıcısı
1972 - Marc Blucas, Amerikalı aktör
1972 - Amanda Peet, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1973 - Rockmond Dunbar, Amerikalı oyuncu
1974 - Jens Nowotny, Alman eski futbolcu
1975 - Matteo Renzi, İtalyan politikacı ve başbakan
1978 - Michael Duff, Kuzey İrlandalı millî futbolcu
1978 - Emile Heskey, İngiliz futbolcu
1979 - Siti Nurhaliza, Malezyalı pop şarkıcısı ve besteci
1980 - Gökdeniz Karadeniz, Türk futbolcu
1981 - Ali Bilgin, Türk oyuncu ve yönetmen
1982 - Tony Allen, Amerikalı basketbolcu
1982 - Ye-jin Son, Güney Koreli oyuncu
1983 - Adrian Sutil, Alman F1 pilotu
1984 - Dario Krešić, Hırvat futbolcu
1984 - Stijn Schaars, Hollandalı futbolcu
1985 - Fırat Albayram, Türk oyuncu
1987 - Danuta Kozák, sprint dalında yarışan Macar kanocu
1987 - Jamie Vardy, İngiliz millî futbolcu
1988 - Volkan Tokcan, Türk basketbolcu
1991 - Andrea Bertolacci, İtalyan millî futbolcu
1992 - Daniel Carvajal, İspanyol millî futbolcu
1993 - Michael Keane, İngiliz futbolcu
1993 - Will Keane, İngiliz futbolcu
1993 - Mahmut Orhan, Türk DJ ve prodüktör
1996 - Leroy Sané, Alman futbolcu
1997 - Cody Simpson, Avustralyalı şarkıcı
1998 - Laura Roge, Alman oyuncu
1998 - Salih Özcan, Türk millî futbolcu
2000 - Jamie Bick, Alman oyuncu
2004 - Marko Bošnjak, Bosnalı şarkıcı

142 - Hyginus, Roma İmparatorluğu (günümüzde İtalya) 138-142 tarihlerinde papalık görevinde bulunmuştur
782 - Kōnin, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 49. imparatorudur (d. 709)
812 - Stavrakios, Bizans İmparatoru
844 - I. Mihail, Bizans İmparatoru
1055 - IX. Konstantinos, Bizans İmparatoru (d. 1000)
1494 - Domenico Ghirlandaio, İtalyan Rönesans akimi Floransa ekolünde bulunan ressam (d. 1449)
1556 - Fuzûlî, Türk divan şâiri ve mutasavvıf (d. 1483)
1771 - Jean-Baptiste de Boyer, Marquis d'Argens, bir Fransız rasyonalist, epikürcü ve pelagyanist yazar (d. 1704)
1798 - II. Erekle, Gürcistan devlet adamı (d. 1720)
1801 - Domenico Cimerosa, İtalyan asıllı besteci (d. 1749)
1843 - Francis Scott Key, Amerikalı hukukçu (d. 1779)
1866 - Vasili Kalinnikov, Rus besteci (d. 1901)
1891 - Georges Eugène Haussmann, Baron Haussmann adıyla da bilinen politikacı ve şehir plancısı (d. 1809)
1923 - I. Konstantin, Yunanistan Kralı (d. 1868)
1928 - Thomas Hardy, İngiliz yazar (d. 1840)
1937 - Nuri Conker, Türk asker ve siyasetçi (Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarından ve Gaziantep Milletvekili) (d. 1882)
1941 - Emanuel Lasker, Alman Dünya satranç şampiyonu ve matematikçi (d. 1868)
1943 - Agustín Pedro Justo, Arjantin Devlet Başkanı (d. 1876)
1944 - Galeazzo Ciano, İtalya Krallığı'nın Dışişleri Bakanı (d. 1903)
1944 - Emilio De Bono, İtalyan Mareşal (d. 1866)
1945 - Velid Ebüzziya, Türk g

11 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 192. (artık yıllarda 193.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 173 gün vardır. 

1302 - Altın Mahmuzlar Savaşı'nda Flandre şehirleri etrafındaki "Koalisyon Ordusu", Fransa Krallığı Ordusu'nu yenilgiye uğrattı.
1346 - IV. Karl, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na Kral olarak seçildi.
1740 - Pogrom: Yahudiler, "Küçük Rusya"dan (bugünkü Ukrayna) sürüldüler.
1789 - Fransız devrimci Lafayette, "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi"ni Devrimci Millî Meclis'e sundu.
1859 - Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi adlı romanı yayımlandı.
1895 - Auguste ve Louis Lumière kardeşler, film teknolojilerini bilim adamlarına tanıttılar.
1921 - İrlanda Bağımsızlık Savaşı sonucunda Kuzey İrlanda, İrlanda'dan bağımsızlığını kazandı.
1933 - Sümerbank, resmen faaliyete geçti.
1939 - Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Hatay Valiliğine atandı.
1960 - Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek adlı romanı ilk baskısını yaptı.
1960 - İdam cezasında yaş haddi kaldırıldı.
1962 - Atlantik ötesine ilk kez uydu aracılığıyla televizyon yayını gerçekleştirildi.
1967 - Tuborg, Türkiye'de bira üretimine başladı.
1971 - Sabahattin Eyüboğlu, İsviçre asıllı piyanist Magdi Rufer, edebiyatçı Azra Erhat ile Vedat Günyol ve Yaşar Kemal’in eşi Tilda Gökçeli gözaltına alındılar.
1971 - Şili, bakır madenlerini millileştirdi.
1975 - Eski Çin’in başkenti Şian’da, 2000 yıl öncesine ait, kilden yapılmış, gerçek boyutlarda ve savaş donanımlı 6000 kişilik bir ordu bulundu. Toprak Askerler'in hiçbirinin diğerine benzememesi şaşkınlık yarattı.
1979 - Abdi İpekçi cinayetinin katil zanlısı, Mehmet Ali Ağca ve Yavuz Çaylan yakalandı.
1980 - Ordu’nun Fatsa ilçesine yüzlerce asker ve polis “nokta operasyonu” düzenledi, sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve bütün evler arandı. Sol görüşlü bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez de dahil olmak üzere 300 kişi gözaltına alındı. İçişleri Bakanı, Başkan Sönmez'i görevden aldı.
1982 - İtalya, İspanya'da düzenlenen Dünya Kupası'nda, Batı Almanya'yı 3-1 yenerek FIFA Dünya Kupası'nı üçüncü kez kazandı.
1984 - Özel dershanelerin yeniden kurulması yasalaştı.
1991 - Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın cenazesinde, halkın üzerine ateş açılmasını protesto eden Nusaybin, Lice ve Bismil esnafı, kepenk kapattı.
1992 - İzmir'in 3. devlet üniversitesi olan, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) kuruldu.
1992 - Kapatılan Sosyalist Parti yerine, İşçi Partisi kuruldu.
1994 - Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı, PKK eylemlerini gerekçe göstererek er ve erbaşların terhislerini 4 ay erteledi.
1995 - Bosna Soykırımı: Ratko Mladiç komutasındaki Sırp ordusu, Bosna-Hersek'teki Srebrenitza Bölgesi'nde, toplamda yaklaşık 8000 Boşnak'ın öldürüldüğü Srebrenitza Katliamı'na başladı.
2010 - İspanya, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenen Dünya Kupası'nda, Hollanda'yı 1-0 yenerek ilk kez FIFA Dünya Kupası sahibi oldu.

154 - Bardesanes, Geç Antik Çağ'da yaşamış Süryani filozof ve gnostik (ö. 222)
1274 - I. Roibert, İskoçya kralı (ö. 1329)
1655 - Sarah Solart, Salem cadı mahkemeleri sırasında suçlanan ilk kadınlardan biri (ö. 1692)
1657 - I. Friedrich, Prusya Kralı (ö. 1713)
1767 - John Quincy Adams, Amerikalı politikacı ve ABD'nin 6. Başkanı (ö. 1848)
1770 - Ludwig von Westphalen, Prusyalı aristokrat (ö. 1842)
1818 - William Edward Forster, İngiliz siyaset adamı (ö. 1886)
1819 - Susan Bogert Warner, Amerikalı yazar (ö. 1885)
1832 - Harilaos Trikupis, Yunan devlet adamı ve Yunanistan'ın yedi defa Başbakanı (ö. 1896)
1834 - James Abbott McNeill Whistler, ABD doğumlu, Büyük Britanya kökenli ressam (ö. 1903)
1836 - Antônio Carlos Gomes, Brezilyalı romantik edebiyatın en meşhur klasik batı müziği bestecisi (ö. 1896)
1888 - Carl Schmitt, Alman anayasa hukukçusuydu (ö. 1985)
1892 - Thomas Mitchell, Amerikalı aktör ve yazardı (ö. 1962)
1899 - E. B. White, Amerikalı yazar (ö. 1985)
1903 - Rudolf Abel, Sovyet istihbarat subayıdır (ö. 1971)
1911 - Erna Flegel, II. Dünya Savaşı sırasında Alman hemşire (ö. 2006)
1913 - Cordwainer Smith, ABD'li yazar (ö. 1966)
1916 - Aleksandr Prohorov, Sovyet fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2002)
1916 - Gough Whitlam, Avustralyalı politikacı ve avukattır (ö. 2014)
1918 - Venetia Burney, Plüton adını öneren kişidir (ö. 2009)
1920 - Yul Brynner, Amerikalı sinema oyuncusu ve Oscar ödülü sahibi (ö. 1985)
1920 - Zecharia Sitchin, Azeri asıllı ABD'li gazeteci ve yazardır (ö. 2010)
1927 - Theodore Maiman, Amerikalı fizikçi (ö. 2007)
1929 - David Kelly, İrlandalı aktör (ö. 2012)
1930 - Harold Bloom, Amerikalı eleştirmen (ö. 2019)
1931 - Tab Hunter, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve yazardır (ö. 2018)
1931 - Dave Toschi, Amerikalı dedektif (ö. 2018)
1932 - Hans van Manen, Hollandalı balet, koreograf ve fotoğrafçı (ö. 2025)
1934 - Giorgio Armani, İtalyan moda tasarımcısı (ö. 2025)
1941 - Anne-Marie Nielsen, Danimarkalı hentbolcu ve hentbol antrenörü
1943 - Howard Gardner, Amerikan psikolog
1943 - Tomasz Stańko, Polonyalı trompetçi ve besteci (ö. 2018)
1945 - İbrahim Ömer Madra, Türk yazar ve radyo programcısı
1950 - Bonnie Pointer, Amerikalı şarkıcı (ö. 2020)
1951 - Walter Meeuws, Belçikalı teknik direktör ve eski futbolcu
1952 - Bill Barber, Kanadalı buz hokeyi oyuncusu ve koç
1952 - Stephen Lang, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1953 - Leon Spinks, Amerikalı profesyonel bir boksördür (ö. 2021)
1955 - Yuriy Sedıh, Ukrayna asıllı SSCB'li eski çekiç atmacı (ö. 2021)
1956 - Sela Ward, Amerikalı oyuncudur
1957 - Peter Murphy, İngiliz rock şarkıcısı
1958 - Hugo Sanchez, Meksikalı eski futbolcu ve teknik direktör
1959 - Tevfik Lav, Türk teknik direktör (ö. 2004)
1959 - Richie Sambora, Amerikalı şarkı sözü yazarı ve Bon Jovi grubunun gitaristi
1959 - Suzanne Vega, Amerikalı müzisyen
1960 - Meral Onat, Türk karikatür sanatçısı
1963 - Lisa Rinna, Amerikalı televizyon sunucusu ve oyuncudur
1964 - Menderes Türel, Türk siyasetçi
1965 - Ernesto Hoost, Surinam asıllı Hollandalı K-1 Dünya Grand Prix Kick boks şampiyonu
1966 - Kentaro Miura, Japan manga yazarı (ö. 2021)
1967 - Jhumpa Lahiri, Hint-Amerikalı roman ve öykü yazarı
1968 - Erdinç Sözer, Türk teknik direktör ve eski futbolcu
1971 - Leisha Hailey, Amerikalı sinema oyuncusu
1972 - Michael Rosenbaum, Amerikalı oyuncu
1974 - Andre Ooijer, Hollandalı millî futbolcu
1975 - Rubén Baraja, İspanyol eski futbolcu
1975 - Michelle Demishevich, aktivist, gazeteci
1976 - Lil' Kim, Amerikalı rap müzik sanatçısı ve oyuncu
1978 - Ahu Yağtu, Türk oyuncu ve model
1979 - Ahmed Salah Hüsnü, Mısırlı millî futbolcu
1979 - Raio Piiroja, Estonya millî futbol takımı futbolcusu
1980 - Tyson Kidd, Kanadalı profesyonel güreşçi
1980 - İsmail Saymaz, Türk gazeteci ve yazar
1983 - Mehmet Al, Türk futbolcu
1983 - Engin Baytar, Türk futbolcu
1983 - Peter Cincotti, Amerikan şarkıcı, şarkıyazarı ve piyanist
1983 - Elrio van Heerden, Güney Afrikalı millî futbolcu
1984 - Tanith Belbin, Amerikalı buz patenci
1984 - Martin Lanig, Alman emekli futbolcu
1985 - Orestis Karnezis, Yunan futbolcu
1986 - Raúl García, İspanyol millî futbolcu
1986 - Yoann Gourcuff, Fransız millî futbolcu
1986 - Ethem Sarısülük, Türk kaynak işçisi (ö. 2013)
1987 - Alma Terzic, Boşnak dizi ve sinema oyuncusu
1988 - Étienne Capoue, Fransız futbolcu
1989 - David Henrie, Amerikalı oyuncu
1989 - Tobias Sana, İsveçli futbolcu
1990 - Caroline Wozniacki, Danimarkalı profesyonel tenis oyuncusu
1992 - Muhammed Elneni, Mısırlı millî futbolcu
1994
Nina Nesbitt, İskoç şarkıcı
Caleb Ewan, Avustralyalı bisiklet yarışçısı
Lucas Ocampos, Arjantinli millî futbolcu
2002 - Amad Diallo, Fildişili milli profesyonel futbolcu

155 - I. Pius, Papa (d. ?)
472 - Anthemius, Batı Roma İmparatorluğu tahtına çıkmış Romalı general (d. 420)
969 - Olga, Kiev Knezliği'nden oğlu Sviatoslav için (945-960) bir naipti (d. 890)
1174 - I. Amalrik, Kudüs Kralı 1162-1174 arasında ve daha önce Yafa ve Aşkelon kontu (d. 1136)
1382 - Nicole Oresme, Piskopos ve filozof (d. 1323)
1581 - Peder Skram, Danimarkalı senatör ve denizci (d. 1503)
1593 - Giuseppe Arcimboldo, İtalyan ressam, mimar, sahne tasarımcısı, mühendis ve sanat danışmanı (d. 1527)
1599 - Chosokabe Motochika, Japonya'da, Sengoku döneminde yaşamış bir daimyo (d. 1538)
1763 - Peter Forsskål, İsveçli kâşif, oryantalist ve doğa bilimci (d. 1732)
1793 - Jacques Cathelineau, Devrim sırasında Vendée isyanı lideri (d. 1759)
1844 - Yevgeni Baratınski, Rus şair (d. 1800)
1845 - Johann Wilhelm Meigen, bir Alman entomologdur (d. 1764)
1892 - Ravachol, Fransız anarşist (d. 1859)
1905 - Muhammed Abduh, Mısırlı Türk eğitimci, yargıç ve reformcu (d. 1849)
1906 - Heinrich Gelzer, Alman klasik filolog, eski çağ tarihçisi ve Bizantolog (d. 1847)
1937 - George Gershwin, Amerikalı besteci (d. 1898)
1939 - Stiliyan Kovaçev, Bulgar asker (d. 1860)
1941 - Arthur Evans, İngiliz arkeolog (d. 1851)
1957 - III. Ağa Han, Şiiliğin Nizari İsmaili tarikatının imamı (d. 1877)
1963 - Tevfik Sağlam, Türk bilim adamı ve askeri hekim (İstanbul Üniversitesi Rektörlerinden ve Verem Savaş Derneği Başkanlarından) (d. 1882)
1973 - Walter Krüger, Saksonya Krallığı'nın subayı ve Nazi Almanyası'nın generali (d. 1892)
1974 - Par Lagerkvist, İsveçli romancı ve 1951 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1891)
1978 - Bedrettin Cömert, Türk eleştirmen ve çevirmen (d. 1940)
1989 - Laurence Olivier, İngiliz oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1907)
2005 - Kenan Onuk, Türk spor yazarı ve NTV Spor Yayınları Koordinatörü (d. 1954)
2008 - Michael DeBakey, Amerikalı kalp cerrahı (d. 1908)
2015 - Patricia Crone, Danimarkalı-Amerikalı yazar, tarihçi ve oryantalist (d. 1945)
2015 - Satoru Iwata, Japon oyun programcısı ve Nintendo'nun dördüncü başkanı ve CEO'su olan iş adamı (d. 1959)
2017 - Jean-Claude Fignolé, Haitili yazar (d. 1941)
2017 - Fikret Hakan, Türk oyuncu (d. 1934)
2017 - Éva Schubert, Macar oyuncu (d. 1931)
2018 - Ji Chunhua, Çinli aksiyon-dövüş filmleri oyuncusu, dövüş sanatçısı ve koreograf (d. 1961)
2018 - Doğan Hakyemez, Türk basketbolcu ve basketbol menajeri (ö. 1950)
2018 - Mai Tai Sing, Çin asıllı Amerikalı oyu

11 Şubat, Miladi takvime göre yılın 42. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 323 gün vardır (artık yıllarda 324). 

1250 - Eyyubiler ile Fransa Kralı IX. Louis önderliğindeki Haçlılar arasındaki Mansure Muharebesi sona erdi.
1752 - Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk hastanesi, Pensilvanya'da açıldı.
1808 - Antrasit, ilk defa bir yakıt olarak kullanıldı.
1809 - Robert Fulton, buharlı geminin patentini aldı.
1826 - University College London kuruldu.
1843 - Giuseppe Verdi'nin "I Lombardi alla prima crociata" adlı operasının ilk gösterimi Milano'da yapıldı.
1867 - Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa, beşinci ve son kez sadrazam oldu.
1888 - İstanbul'un Avrupa'ya açılan kapısı Sirkeci Garı'nın inşası büyük bir devlet töreniyle başladı.
1895 - Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı'nda Büyük Britanya adası tarihinin en soğuk gününü yaşadı: -27.2 °C. Bu rekor daha sonra 10 Ocak 1982'de tekrarlandı.
1926 - Siirt Milletvekili Mahmut Soydan'ın kurduğu Milliyet gazetesi, yayımlanmaya başladı.
1928 - Kış Olimpiyat Oyunları, St. Moritz'de (İsviçre) başladı.
1936 - İstanbul'da kar fırtınası; binalar yıkıldı, 120 kadar tekne battı ve Unkapanı Köprüsü parçalandı.
1939 - Lockheed şirketine ait P-38 tipi bir uçak, Kaliforniya'dan New York'a 7 saat 2 dakikada uçtu.
1940 - Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında ekonomik işbirliği antlaşması imzalandı.
1941 - Ecnebi Musevilerin Türkiye'den transit geçmeleri hakkında kararname yayımlandı; tabiyetlerinde bulundukları devletler tarafından kısıtlama getirilmiş ecnebi Museviler, ancak konsolosluklardan transit vizesi alarak Türkiye topraklarından geçebilecekler.
1945 - Birleşik Krallık Başbakanı Sir Winston Churchill, ABD Cumhurbaşkanı Franklin Roosevelt ve Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Josef Stalin'in bir araya geldiği, 4 Şubat'ta başlayan Yalta Konferansı sona erdi. II. Dünya Savaşı sonrasında dünya düzeninin esasları belirlendi.
1953 - SSCB, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesti.
1957 - Muhalefet milletvekilleri, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nda değişiklik istedi.
1957 - Gazeteci Metin Toker tutuklanarak ceza evine girdi. Metin Toker, Demokrat Parti (DP) İstanbul Milletvekili ve eski Devlet Bakanı Mükerrem Sarol ile Akis dergisi arasındaki davadan hapis cezasına çarptırılmıştı. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü, "Damadımın tutuklanması haberine üzülmedim, bu şerefli bir mahkümiyettir" dedi.
1959 - Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ilgili Zürih Antlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında imzalandı.
1961 - 5 parti kuruldu. Adalet Partisi, Memleketçi Serbest Parti, Çalışma Partisi, Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi ve Cumhuriyetçi Mesleki Islahat Partisi.
1961 - Adalet Partisi, Ragıp Gümüşpala'nın başkanlığında kuruldu.
1964 - Tayvan, Fransa ile diplomatik ilişkilerini kesti.
1964 - Limasol'da (Kıbrıs) Rumlarla Türkler arasında çarpışmalar başladı.
1965 - ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, hava ve deniz kuvvetlerine, Kuzey Vietnam'daki askeri hedeflerin bombalanması emrini verdi.
1965 - Yeni Adana gazetesi, Dünya Basın Başarı Ödülü'nü kazandı.
1969 - Amerikan 6. Filosu'nu protesto gösterileri sürüyor; 1969'da üniversite öğrencileri Beyazıt Kulesi'ne üzerinde Vedat Demircioğlu'nun resmi bulunan bir bayrak çekti. Vedat Demircioğlu, 6. Filo'nun 1968'deki gelişinde öldürülmüştü.
1971 - ABD, Birleşik Krallık, SSCB ve diğer ülkeler arasında, uluslararası sularda nükleer silahların kullanılmaması konusunda antlaşma imzalandı.
1973 - Vietnam Savaşı: ilk Amerikalı esirleri serbest bırakıldı.
1978 - Çin, Aristoteles, Shakespeare ve Charles Dickens'in eserlerine uyguladığı sansürü kaldırdı.
1979 - 15 yıllık sürgün hayatından sonra ülkesine 9 gün önce dönen Humeyni yanlıları İran'da yönetimi ele geçirdi. Şah'ın Başbakanı Şahpur Bahtiyar istifa etti.
1981 - Polonya'da Komünist Parti, Józef Pińkowski'yi Başbakanlıktan aldı; yerine General Wojciech Witold Jaruzelski'yi getirdi.
1988 - Avusturya halkının yüzde 70'i Cumhurbaşkanı Kurt Waldheim'ın istifa etmesini istemedi. Kurt Waldheim Nazi geçmişine ilişkin sorgulanmıştı.
1990 - Mike Tyson ağır sıklet boks şampiyonu unvanını, Buster Douglas'a nakavt olarak kaybetti.
1990 - Güney Afrika'da ırkçı rejime karşı savaşan Afrika Ulusal Kongresi'nin lideri Nelson Mandela, 27 yıllık hapis hayatının ardından bugün özgürlüğüne kavuştu.
1992 - Azerbaycan Merkez Bankası kuruldu.
2000 - Romanya'da bir altın madeninden sızan siyanür, Macaristan sınırından geçen Tisa nehrinde binlerce canlının ölmesine neden oldu.
2006 - Alman arkeologlar, Şanlıurfa'daki Göbekli Tepe Mabedinde, insanlığın en eski haber sistemi olarak tanımladıkları ve günümüzde kullanılan yazının ilkel biçimi olan işaretler buldular.
2007 - ÖDP'nin 5. olağan kongresinde, Genel Başkanlığa Ufuk Uras seçildi.
2008 - Almanya'nın Ludwigshafen kentindeki bir apartmanda çıkan yangında ölen dokuz Türk'ün cenazesi Gaziantep'te toprağa verildi.
2011 - Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, uzun bir direnmenin ardından istifa ettiğini açıkladı.
2015 - Üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, tecavüze uğrayarak öldürüldü. Olay Türkiye'de kadın hakları eylemlerine dönüştü.

1466 - Yorklu Elizabeth, İngiltere Kraliçesi (ö. 1503)
1535 - XIV. Gregorius, 5 Aralık 1590 - 16 Ekim 1591 döneminde Katolik kilisesi Papası (ö. 1591)
1776 - Yannis Kapodistrias, Yunan devlet adamı, diplomat ve siyasetçi (Birinci Yunanistan Cumhuriyeti'nin ilk Valisi (ö. 1831)
1791 - Aleksandros Mavrokordatos, Yunan siyaset adamı (ö. 1865)
1839 - J. Willard Gibbs, Amerikalı bilim insanı (ö. 1903)
1845 - Ahmet Tevfik Okday, Osmanlı'nın son Sadrazamı (ö. 1936)
1847 - Thomas Edison, Amerikalı bilim insanı, mucit ve 1093 patent sahibi (ö. 1931)
1881 - Carlo Carrà, İtalyan ressam (ö. 1966)
1882 - Joe Jordan, Afroamerikan müzisyen ve besteci (ö. 1971)
1883 - Tevfik Rüştü Aras, Türk siyasetçi ve diplomat (ö. 1972)
1887 - John van Melle, Güney Afrikalı yazar (ö. 1953)
1890 - Takazumi Oka, Japon asker (ö. 1973)
1896 - Józef Kałuża, Polonyalı millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 1944)
1898 - Leo Szilard, Macar-Amerikalı fizikçi ve mucit (ö. 1964)
1902 - Arne Jacobsen, Danimarkalı mimar ve tasarımcı (ö. 1971)
1903 - Kazimierz Fabisiak, Polonyalı oyuncu ve yönetmen (ö. 1971)
1909 - Joseph L. Mankiewicz, Amerikalı yapımcı, yönetmen, senarist ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü, En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü sahibi (ö. 1993)
1909 - Max Baer, Amerikalı boksör (ö. 1959)
1915 - Richard Hamming, Amerikalı matematikçi (ö. 1998)
1917 - Sidney Sheldon, Amerikalı yazar, oyun yazarı ve senarist (ö. 2007)
1920 - I. Faruk, Mısır Kralı (ö. 1965)
1926 - Leslie Nielsen, Kanadalı oyuncu ve komedyen (ö. 2010)
1929 - Burhan Sargın, Türk millî futbolcu (ö. 2023)
1933 - Chad Morgan, Avustralyalı müzisyen (ö. 2025)
1936 - Burt Reynolds, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2018)
1937 - Ayşe Seyitmuratova, Kırım Tatar sivil haklar aktivisti (ö. 2025)
1937 - Mauro Staccioli, İtalyan heykeltıraş (ö. 2018)
1939 - Okay Temiz, Türk caz müzisyeni
1942 - Mike Markkula, Amerikalı yatırımcı ve girişimci
1942 - Otis Clay, Amerikalı blues, gospel ve soul müzisyeni ve şarkıcı (ö. 2016)
1943 - Serge Lama, Fransız şarkıcı
1944
Bernie Bickerstaff, Amerikalı basketbol antrenörü
Mike Oxley, Amerikalı siyasetçi (ö. 2016)
1945 - Burhan Galyun, Suriyeli siyaset bilimci ve sosyolog
1947 - Yukio Hatoyama, Japon siyasetçi
1950 - İdris Güllüce, Türk siyasetçi (Türkiye eski Çevre ve Şehircilik Bakanı)
1956 - Oya Başar, Türk komedyen, sinema ve tiyatro oyuncusu
1962 - Sheryl Crow, Amerikalı müzisyen
1963 - José Mari Bakero, İspanyol millî futbolcu ve teknik direktör
1964 - Sarah Palin, Amerikalı siyasetçi
1969 - Jennifer Aniston, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1969 - Yoshiyuki Hasegawa, Japon futbolcu
1971 - Damian Lewis, İngiliz aktör ve film yapımcısı
1972 - Amanda Peet, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1973 - Shawn Hernandez, Amerikalı güreşçi
1973 - Varg Vikernes, Norveçli müzisyen
1974 - Ayça Mutlugil, Türk oyuncu ve senarist
1974 - Alex Jones, Amerikalı radyo şovu sunucusu ve komplo teorisyeni
1974 - Saša Gajser, Sloven futbolcu
1974 - D'Angelo, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen (ö. 2025)
1977 - Mike Shinoda, Japon-Amerikalı müzisyen, yapımcı, şarkıcı ve Linkin Park grubunun kurucularından
1977 - Mustafa Üstündağ, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1979 - Mabrouk Zaid, Suudi milli futbolcu
1980 - Mark Bresciano, Avustralyalı futbolcu
1981 - Kelly Rowland, Amerikalı R&B şarkıcısı, söz yazarı, dansçı, oyuncu ve Destiny's Child grubunun üyesi
1982 - Christian Maggio, İtalyan millî futbolcu
1982 - Neil Robertson, Avustralyalı snooker oyuncusu
1983 - Benhamadi Ybnou Charaf, Mayotteli futbolcu
1983 - Hocine Ragued, Tunuslu futbolcu
1983 - Rafael van der Vaart, Hollandalı futbolcu
1984 - Doka Madureira, Bulgar futbolcu
1986 - Francisco Silva, Şilili futbolcu
1986 - Gabriel Boric, Şilili siyasetçi ve Şili cumhurbaşkanı
1987 - José Callejón, İspanyol futbolcu
1987 - Ervin Zukanović, Bosna-Hersekli futbolcu
1987 - Luca Antonelli, İtalyan millî futbolcu
1987 - Wu Yiming, Çinli buz patenci
1988 - Wellington Luís de Sousa, Brezilyalı futbolcu
1989 - Josef de Souza, Brezilyalı futbolcu
1990 - Javier Aquino, Meksikalı futbolcu
1990 - Jonas Hector, Alman futbolcu
1991 - Darwin Andrade, Kolombiyalı futbolcu
1991 - Nikola Mirotić, İspanyol millî basketbolcu
1992 - Louis Labeyrie, Fransız basketbolcu
1992 - Rubén Belima, Ekvator Gineli futbolcu
1992 - Taylor Lautner, Amerikalı oyuncu
1993 - Ben McLemore, Amerikalı basketbolcu
1993 - Hörður Björgvin Magnússon, İzlandalı futbolcu
1994 - Hamza Dursun, Türk milli kayakçı
1994 - Musashi Suzuki, Japon futbolcu
1995 - Milan Škriniar, Slovak futbolcu
1996 - Jonathan Tah, Alman futbolcu
1996- Lucas Torreira, Uruguaylı futbolcu
1996 - Miladin Stevanovic, Sırp futbolcu
1997 - Rosé, Yeni Zelandalı şarkıcı ve dansçı
1998 - Khalid, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1999 - Andriy Lunin, Ukraynalı futbolcu
2002 - Liam Lawson, Yeni Zelandalı Formula 1 pilotu

55 - Britannicus, Roma İmparatoru Claudius ve üçüncü karısı Roma İmparatoriçesi Messalina'nın oğlu (

12 Aralık, Miladi takvime göre yılın 346. (artık yıllarda 347.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 19 gün vardır. 

627 - Ninova Muharebesi: Bizans İmparatoru Herakleios'un ordusu, Sasani İmparatoru II. Hüsrev'in güçlerini yendi.
1870 - Güney Karolinalı Joseph H. Rainey, Amerika Birleşik Devletleri kongresine seçilen ilk siyahi oldu.
1900 - Norveçli Johann Waaler, "Kağıt tutacağı"nın (ataş) patentini aldı.
1901 - İtalyan mucit Guglielmo Marconi, telsiz-telgraf sistemini geliştirdi ve Birleşik Krallık'tan Atlantik aşırı ilk mesajını gönderdi.
1911 - Hindistan'ın Başkenti, Kalküta yerine Delhi oldu.
1913 - 1911 yılında Louvre Müzesi'nden çalınıp kaybolan Mona Lisa tablosu, Floransa'da bulundu.
1923 - TBMM, 15 Mayıs 1919 ile 1 Kasım 1923 arasında üstün hizmet gösterenlere İstiklal Madalyası verilmesini kararlaştırdı.
1925 - İran'da Rıza Han Pehlevi, Kaçar Hanedanı’na son verdi.
1929 - Başbakan İsmet Paşa, "Başlıca hedefimiz millî paramızı kıymetlendirerek altına bağlamaktır" dedi.
1940 - Salvador gemisi Silivri önlerinde battı. Bulgaristan'dan Filistin'e gittiği açıklanan gemideki 352 musevi yolcunun 230'u boğularak öldü.
1941 - II. Dünya Savaşı: Birleşik Krallık Bulgaristan'a; Macaristan ve Romanya ABD'ye; Hindistan da Japonya'ya savaş ilan etti.
1948 - Süleyman Demirel, Nazmiye Şener ile evlendi.
1949 - TBMM, Türkiye'nin Avrupa Konseyine katılmasını onayladı.
1956 - Japonya, Birleşmiş Milletler'e üye oldu.
1957 - Türkiye, BM’yi uyardı: "Yunanistan tezi kabul edilirse Kıbrıs'ta iç savaş çıkabilir."
1962 - Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar beraat etti. Aybar millî menfaatlere aykırı hareket ettiği iddiasıyla yargılanıyordu.
1963 - Kenya, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
1968 - Silahlı Kuvvetler içinde oluşturulduğu ileri sürülen Millî Devrim Ordusu adlı gizli bir örgütle ilişkileri olduğu iddiasıyla, 5 Tabii Senatörün (Sezai Okan, Şükran Özkaya, Mucip Ataklı, Ekrem Acuner ve Suphi Karaman) dokunulmazlıkları kaldırıldı.
1978 - İstanbul'da işçi Abdülaziz Kılıç, paralarını gasbetmek amacıyla işçi Nusret Ateş'i başına keserle vurarak öldürdü, üç işçiyi yaraladı. 12 Eylül döneminde idam edildi.
1979 - Rodezya'nın adı Zimbabve olarak değişti.
1979 - Güney Kore'de askeri darbe meydana geldi.
1980 - Millî Güvenlik Konseyi, Piyade Er Zekeriya Önge'yi öldürme suçundan yargılanarak idam cezasına çarptırılan 19 yaşındaki Erdal Eren'in idamını onayladı.
1988 - Sovyet Hava Kuvvetleri İlyuşin İl-76 kazası
1990 - Arnavutluk'ta yeni partilerin kurulmasına izin verildi.
1990 - Erdal İnönü ile Süleyman Demirel buluştu, ortak bildiri imzalayarak erken seçim istediler.
1991 - Endonezya'daki depremde 1500 kişi öldü.
1994 - Fikri Sağlar, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Sekreterliğinden istifa etti. Sağlar, terörle mücadele yasa tasarısının yasalaşmaması nedeniyle istifa ettiğini açıkladı.
1995 - Türkmenistan, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından daimi tarafsız devlet olarak tanındı.
1996 - Saddam Hüseyin'in oğlu Uday Hüseyin, bir suikast girişiminde ciddi şekilde yaralandı.
1997 - Recep Tayyip Erdoğan davet üzerine gittiği Siirt'te, miting sırasında Ziya Gökalp'in 1912 yılında Balkan Savaşı için yazdığı Asker Duası şiirinin değiştirilmiş bir versiyonu ile; orduyu öven dizeyi söylemeden yerine "Minareler süngü/ Kubbeler miğfer/ Camiler kışlamız/ Müminler asker," mısralarını eklediği için Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanmaya başlandı. Yargılama sonucu Türk Ceza Kanunu'nun 312/2 maddesinden “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçunu işlediği gerekçesiyle dört ay hapis cezasına çarptırıldı bu cezasını 24 Temmuz 1999 günü tamamladı.
2000 - ABD Anayasa Mahkemesi, Florida'da oyların yeniden sayımı işlemini durdurdu ve seçimleri Cumhuriyetçi aday George W. Bush'un kazandığını açıkladı.
2000 - Etiyopya ile Eritre arasında 2 yıl süren savaşa son veren barış anlaşması Cezayir'de imzalandı.
2002 - AB'nin genişlemeyi ele aldığı Kopenhag zirvesinde, AB Dönem Başkanı Danimarka Başbakanı Anders Rasmussen, Kopenhag kriterlerini yerine getirdiğine karar verilirse 2004 Aralık ayında Türkiye ile müzakerelere başlama kararının değerlendirileceğini bildirdi.
2004 - Fatih Akın'ın filmi Duvara Karşı, Avrupa Film Akademisi'nce verilen 2004 Avrupa En İyi Film Ödülünü kazandı.
2019 - Gelecek Partisi, Ahmet Davutoğlu tarafından kuruldu.

1526 - Álvaro de Bazán, İspanyol donanma komutanı (ö. 1588)
1799 - Karl Briullov, Rus ressam (ö. 1852)
1803 - Gerald Griffin, İrlandalı yazar (ö. 1840)
1805 - William Lloyd Garrison, Amerikalı sosyal reformcu (ö. 1879)
1821 - Gustave Flaubert, Fransız romancı (ö. 1880)
1863 - Edvard Munch, Norveçli ekspresyonist ressam (Çığlık isimli tablosuyla tanınan) (ö. 1944)
1866 - Alfred Werner, İsviçreli kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1919)
1893 - Edward G. Robinson, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1973)
1903 - Yasujirō Ozu, Japon film yönetmeni (ö. 1963)

1915 - Frank Sinatra, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1998)
1916 - Cemil Meriç Türk yazar ve düşünür (ö. 1987)
1918 - Orhon Murat Arıburnu, Türk şair, yönetmen, oyuncu, senarist ve yapımcı (ö. 1989)
1923 - Bob Dorough, Amerikalı bebop havalı caz piyanisti, şarkıcı-söz yazarı, besteci, aranjör ve albüm yapımcısı (ö. 2018)
1924 - Ed Koch, Amerikalı siyasetçi (ö. 2013)
1927 - Robert Noyce, Intel'in kurucularından biri (ö. 1990)
1928 - Cengiz Aytmatov, Kırgız yazar (ö. 2008)
1929 - John Osborne, İngiliz oyun yazarı, senarist ve politik aktivist (ö. 1994)
1932 - Bob Pettit, Amerikalı eski profesyonel basketbolcu
1934 - Miguel de la Madrid, 1982-1988 yılları arasında Meksika devlet başkanı (ö. 2012)
1935 - Denise Boucher, Kanadalı yazar, eğitimci, şair ve gazeteci (ö. 2025)
1936 - Iolanda Balaș, Rumen atlet, yüksek atlamacı (ö. 2016)
1936 - Vladimir Tretyakov, Rus matematikçi ve akademisyen (ö. 2021)
1938 - Hüseyin Hatemi, Türk akademisyen, yazar ve hukukçu
1938 - Hüsrev Hatemi, Türk tıp profesörü, yazar ve şair (ö. 2026)
1939 - Veysel Donbaz, Türk asurolog ve sümerolog, ayrıca karikatürist
1940 - Maire Dionne Warwick, Amerikalı 5 Grammy ödülü sahibi şarkıcı ve oyuncu
1942 - Fatma Girik, Türk oyuncu, senarist, yapımcı ve siyasetçi (ö. 2022)
1946 - Stanislas Lefebvre de Laboulaye, Fransız diplomat
1947 - Hülya Koçyiğit, Türk oyuncu
1948 - Colin Todd, İngiliz futbolcu ve teknik direktör
1949 - Bill Nighy, İngiliz oyuncu ve BAFTA Ödülü sahibi
1949 - Marc Ravalomanana, Madagaskarlı siyasetçi
1950 - Rajinikanth, Hint oyuncu, yapımcı, senarist, medya kişiliği ve kültürel ikon
1952 - Neslihan Yargıcı, Türk moda tasarımcısı
1957 - Yeliz Eker, Türk ses sanatçısı
1960 - Luis Amuchástegui, Arjantinli milli futbolcu
1960 - Vitaliano Trevisan; İtalyan yazar, senarist ve aktör (ö. 2022)
1962
Ezhar Cezairli, Türk-Alman diş hekimi ve siyasetçi (ö. 2021)
Spiros Kastanas, Kıbrıs Rumu futbolcu ve teknik direktör
Tracy Austin, Amerikalı tenisçi
1963 - Antonio Marcegaglia, İtalyan iş insanı
1965 - Milonja Đukić, Sırp futbolcu
1966 - Maurizio Gaudino, Alman futbolcu
1968 - Rory Kennedy, Amerikalı belgesel yönetmeni ve yapımcısı
1974 - Bernard Lagat, Kenya asıllı Amerikalı orta ve uzun mesafe koşucusu
1975 - Mayim Bialik, Amerikalı oyuncu
1975 - Craig Moore, Avustralyalı eski futbolcu
1978 - Yelena Pavlova, Kazak voleybolcu
1979 - Engin Bayrak, Yugoslav kökenli Türk besteci, yazar ve müzisyen
1980 - Dorin Goian, Rumen eski futbolcu
1980 - Berkant Göktan, Türk futbolcu
1981 - Stephen Warnock, İngiliz eski futbolcu
1984 - Daniel Agger, Danimarkalı futbolcu
1986 - Përparim Hetemaj, Finlandiyalı millî futbolcu
1988 - Ham Eun-jeong, Güney Koreli şarkıcı, dansçı, aktris, rapçi, model ve T-ara grubunun üyesi
1988 - Destiny, Amerikalı internet kişiliği
1990 - Polat Kemboi Arıkan, Kenya asıllı Türk uzun mesafe koşucusu
1991 - Jaime Lorente López, İspanyol aktör
1993 - Max Rendschmidt, Alman kanocu
1994 - Otto Warmbier, Turist olarak gittiği Kuzey Kore'de tutuklanan ve salıverildikten hemen sonra ölen Amerikan vatandaşı (ö. 2017)
1995 - Nick Weiler-Babb, Alman millî basketbolcu
1996 - Miguel Bernardeau, İspanyol oyuncu
1996 - Lucas Hedges, Amerikalı oyuncu
1997 - Ravi Kumar Dahiya, Hindistan adına güreşen serbest güreşçi
2001 - Michael Olise, Fransız futbolcu
2002 - Freitas, Uruguaylı şarkıcı

627 - Rhahzadh, Ermeni asıllı Pers generali (d. ?)
1112 - Tancred, Birinci Haçlı Seferi'nin Norman lideri, sonra Celile Prensi ve Antakya Prensliği naipliği yapmıştır (d. 1075)
1447 - II. Mircea, 1442 yılında Eflak prensliğinin voyvodası (d. 1428)
1586 - Stephen Báthory, Erdel (Transilvanya) prensi (1571-76) ve Polonya kralı (1575-86) (d. 1533)
1681 - Hermann Conring, Alman entelektüeli (d. 1606)
1685 - John Pell, İngiliz matematikçi (d. 1611)
1843 - I. Willem, Hollanda Kralı (d. 1772)
1851 - Joel Roberts Poinsett, Amerikalı siyasetçi, psikiyatr ve bitki bilimci (d. 1779)
1913 - II. Menelik, Etiyopya imparatoru (d. 1844)
1921 - Henrietta Swan Leavitt, Amerikalı astronom (d. 1868)
1933 - Camille Jullian, Fransız tarihçi (d. 1859)
1935 - Necip Asım Yazıksız, Türk siyasetçi (d. 1861)
1939 - Douglas Fairbanks, Amerikalı oyuncu, senarist ve yönetmen (d. 1883)
1942 - Haydar Rifat Yorulmaz, Türk avukat, yazar ve çevirmen (d. 1877)
1944 - Kemani Serkis Efendi, Ermeni asıllı Türk bestekâr (d. 1885)
1945 - Selim Nüzhet Gerçek, Türk gazeteci (d. 1891)
1963 - Yasujirō Ozu, Japon film yönetmeni (d. 1903)
1963 - Theodor Heuss, Batı Almanya'nın ilk Cumhurbaşkanı (d. 1884)
1968 - Tallulah Bankhead, Amerikalı oyuncu (d. 1902)
1985 - Anne Baxter, Amerikalı oyuncu (d. 1923)
1988 - Zeki Faik İzer, Türk ressam (d. 1905)
1993 - József Antall, Macar siyasetçi (d. 1932)
1995 - Çetin Karamanbey, Türk sinemacı ve gazeteci (d. 1922)
1999 - Joseph Heller, Amerikalı hiciv ve kısa hikâye yazarı (d. 1923)
2002 - Dee Brown, Amerikalı yazar, tarihçi ve kütüphaneci (d. 1908)
2003 - Haydar Aliyev, Azeri devlet adamı ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı (d. 1923)
2006 - Paul Arizin, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu (d. 1928)

12 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 224. (artık yıllarda 225.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 141 gün vardır. 

1281 - Moğolların Japonya seferleri: Kubilay Han'ın Donanması, Japonya'ya yaklaştığı sırada çıkan bir tayfun neticesinde battı.
1499 - Küçük Davut Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması komutanlarından Burak Reis, Sapienza adası yakınlarında karşılaşılan Venedik Donanması ile yapılan Sapienza Deniz Muharebesi'ndeki çarpışmada öldü.
1687 - İkinci Mohaç Savaşı: Osmanlı Ordusu ile Habsburg Hanedanı'nın yönettiği Avusturya Arşidüklüğü Ordusu arasında, Mohaç'ın 24 km güneybatısındaki bölgede yapıldı. Savaş, Avusturya Arşidüklüğü'nün zaferiyle sonuçlandı.
1851 - Isaac Singer, dikiş makinesinin patentini aldı.
1877 - Asaph Hall, Mars'ın uydusu Deimos'u keşfetti.
1908 - Ford, T modelinin seri üretimine başladı.
1910 - İstanbul Moda'da ilk tenis kortu açıldı.
1914 - I. Dünya Savaşı: Birleşik Krallık, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na savaş ilan etti.
1921 - Atatürk, Polatlı'da başkomutan sıfatıyla ordunun başına geçti.
1927 - Bolivya'da 80 bin kızılderili, hükûmete başkaldırdı.
1930 - Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu, genel başkanlığına Fethi Okyar getirildi.
1943 - Philadelphia Deneyi: ABD Donanması'na ait USS Eldridge gemisinde yapıldığı iddia edilen deney.
1953 - Sovyetler Birliği, Kazakistan'da atom bombası denedi.
1954 - BM askerleri Kore'den çekilmeye başladı.
1960 - İlk Amerikan haberleşme uydusu Echo 1A fırlatıldı.
1961 - İstanbul'un 92 yıllık tramvayları son seferlerini yaptılar.
1964 - Güney Afrika Cumhuriyeti, ırksal ayrımcılığı savunan "Apartheid" politikaları nedeniyle Olimpiyat Oyunları'ndan men edildi.
1964 - Türkiye, BM Güvenlik Konseyi'nin çağrısı üzerine Kıbrıs üzerindeki askerî uçuşlara son verdi. Konsey, adada iki toplum arasında, Barış Gücü'nün tampon bölge oluşturmasını kararlaştırdı.
1970 - Fransız futbol takımı Paris Saint-Germain FC kuruldu.
1981 - IBM ilk kişisel bilgisayarını piyasaya sürdü.
1985 - Japon Hava Yolları'na ait JAL123 uçuş numaralı Boeing 747 jumbo jet, Japonya'nın Takamagahara Dağı'na düştü: 520 kişi öldü, 4 kişi kurtuldu.
1990 - TBMM yaptığı gizli oturumda, olası bir savaş durumunda Hükûmet'e müdahale izni verildi.
1992 - Kanada, Meksika ve ABD, NAFTA antlaşmasının ön görüşmelerini tamamladıklarını açıkladılar.
1996 - Türkiye ile İran arasında doğalgaz anlaşması imzalandı.
2000 - Rus Kursk denizaltısı, Barents Denizi'nde 112 mürettebatıyla battı.
2002 - CHP, 1999'dan beri ilk kez 3 yıl uzak kaldığı TBMM'ye, DSP'den istifa eden Gaziantep Bağımsız Milletvekili Mustafa Yılmaz'ın CHP'ye katılmasıyla geri döndü.
2005 - Sri Lanka Dışişleri Bakanı Lakshman Kadirgamar, bir keskin nişancı tarafından öldürüldü.

1844 - Muhammed Ahmed, Sudan'da Mehdilik hareketinin kurucusu (ö. 1885)
1856 - Eduardo Dato, İspanyol politikacı ve hukukçu (ö. 1921)
1875 - Mehmet Rauf, Türk edebiyatçı (ö. 1931)
1880 - Christy Mathewson, Amerikalı beyzbolcu (ö. 1925)
1881 - Cecil B. DeMille, Amerikalı yönetmen (ö. 1959)
1887 - Erwin Schrödinger, Avusturyalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1961)
1902 - Freda Ellen Barnes, Yeni Zelandalı hukukçu ve siyasi aktivist (ö. 1991)
1905 - Hans Urs van Balthasar, Roma Katolik düşünür ve ilahiyatçı (ö. 1988)
1912 - Samuel Fuller, Amerikalı sinema yönetmeni (ö. 1997)
1916 - Bruno de Leusse, Fransız diplomat (ö. 2009)
1921 - Matt Gillies, İskoç futbolcu ve teknik direktör (ö. 1998)
1924 - Ziya-ül Hak, Pakistanlı asker ve Cumhurbaşkanı (ö. 1988)
1930 - George Soros, Macar ve Yahudi asıllı Amerikalı finans spekülatörü
1931 - William Goldman, Amerikalı senaryo yazarı, romancı ve En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü sahibi (ö. 2018)
1932 - Sirikit, Eski Tayland kraliçesi (ö. 2025)
1932 - Gönül Yazar, Türk ses ve sinema sanatçısı
1935 - John Cazale, Amerikalı aktör (ö. 1978)
1936 - Kjell Grede, İsveçli film yönetmeni ve senarist (ö. 2017)
1938 - Jean-Paul L'Allier, Kanadalı liberal siyasetçi ve gazeteci (ö. 2016)
1939 - George Hamilton, Amerikalı tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı
1939 - Sushil Koirala, Nepalli siyasetçi ve Nepal'in 37. Başbakanı (ö. 2016)
1939 - Helene Partik-Pablé, Avusturyalı siyasetçi ve emekli hakim
1941 - L.M. Kit Carson, Amerikalı oyuncu ve senarist (ö. 2014)
1941 - Réjean Ducharme, Quebecli romancı ve oyun yazarı (ö. 2017)
1947 - Kâmuran Akkor, Türk arabesk fantezi müzik sanatçısı
1947 - Stefano Benni, İtalyan yazar, şair ve gazeteci (ö. 2025)
1949 - Mark Knopfler, İngiliz müzisyen
1950 - Jim Beaver, Amerikalı tiyatro, film ve televizyon oyuncu
1951 - Klaus Toppmöller, Eski futbolcu ve teknik direktör
1954 - François Hollande, Fransız siyasetçi ve Cumhurbaşkanı
1954 - Sam J. Jones, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1954 - Pat Metheny, Amerikalı caz gitarist ve besteci
1954 - Leung Chun-ying, Hong Kong Özel Yönetim Bölgesindeki üçüncü ve görevdeki başkanı
1955 - Ardan Zentürk, Türk gazeteci ve yazar
1956 - Bruce Greenwood, Kanadalı aktör
1957 - Amanda Redman, İngiliz aktris
1960 - Laurent Fignon, Fransız profesyonel yol bisikleti yarışçısı (ö. 2010)
1963 - Cihan Demirci, Türk karikatürist, gazeteci, şair ve senarist
1963 - Anthony Ray, Amerikalı Grammy ödülü sahibi hip hop müzik sanatçısı
1964 - Txiki Begiristain, İspanyol eski millî futbolcu
1965 - Peter Krause, Amerikalı aktör ve yapımcı
1966 - Sibel Gönül, Türk mimar ve siyasetçi
1969 - Tanita Tikaram, İngiliz pop-folk şarkıcısı ve şarkı sözü yazarı
1971 - Pete Sampras, Amerikalı eski tenis oyuncusu
1972 - Demir Demirkan, Türk şarkıcı
1972 - Werner Becher, Avusturyalı yazılımcı ve siyasetçi
1972 - Mark Kinsella, İrlandalı millî futbolcu ve teknik direktör
1973 - Mark Iuliano, İtalyan eski millî futbolcu
1975 - Burcu Güneş, Türk pop müzik şarkıcısı
1975 - Casey Affleck, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1976 - Linde Lindström, Fin müzisyen
1977 - Jesper Grønkjær, Danimarkalı eski millî futbolcu
1977 - Günce Koral, Türk şarkıcı
1979 - Cindy Klassen, Kanadalı sürat patencisi
1980 - Javier Chevantón, Uruguaylı futbolcu
1980 - Rojda Demirer, Türk oyuncu
1980 - Dominique Swain, Amerikalı oyuncu
1980 - Matt Thiessen, Kanadalı-Amerikalı müzisyen
1981 - Djibril Cissé, Fransız eski futbolcu
1982 - Aleksandros Corvas, Yunan eski kaleci
1983 - Klaas-Jan Huntelaar, Hollandalı millî futbolcu
1983 - Meryem Uzerli, Türk oyuncu
1984 - Filipe Gonçalves, Portekizli futbolcu
1984 - Sherone Simpson, Jamaikalı atlet
1985 - Danny Graham, İngiliz futbolcu
1988 - Tyson Fury, Britanyalı profesyonel boksör
1989 - Tom Cleverley, İngiliz futbolcu
1989 - Hong Jeong-ho, Güney Koreli millî futbolcu
1990 - Mario Balotelli, Gana asıllı İtalyan futbolcu
1990 - Marvin Zeegelaar, Hollandalı futbolcu
1991 - Lakeith Stanfield, Amerikalı aktör ve müzisyen
1992 - Cara Delevingne, İngiliz model
1993 - Ewa Farna, Polonyalı-Çek şarkıcı
1993 - Luna, Güney Koreli şarkıcı, aktris ve sunucu
1994
Diandra Danielle Flores, Fin şarkıcı
Ryan Aloali'i Mitchell, Amerikalı milli futbolcu
1996 - Choi Yujin, Güney Koreli şarkıcı ve oyuncu
1997
Serhat Kot, Türk futbolcu
Yota Maejima, Japon futbolcu
1998 - Stefanos Çiçipas, Yunan profesyonel tenisçi
1999 - Dream, Amerikalı YouTuber
1999 - Matthijs de Ligt, Hollandalı millî futbolcu
2000 - Ahilleas-Andreas, Yunan oyuncu

MÖ 30 - VII. Kleopatra, Antik Mısır'ın son Hellenistik Kraliçesi (d. MÖ 69)
875 - II. Ludwig, İtalya Kralı (d. 825)
1424 - Yonglo, Çin İmparatoru (d. 1360)
1484 - IV. Sixtus, 9 Ağustos 1471 - 12 Ağustos 1484 arasında papa (d. 1414)
1499 - Burak Reis, Osmanlı denizci (d. ?)
1546 - Francisco de Vitoria, Dominikan Rahibi, İspanyol Katolik ilahiyatçı (d. 1486)
1633 - Jacopo Peri, İtalyan besteci ve şarkıcı (d. 1561)
1689 - XI. Innocentius, Katolik Kilisesi'nin 240. Papası (d. 1611)
1827 - William Blake, İngiliz şair ve ressam (d. 1757)
1848 - George Stephenson, İngiliz makine mühendisi (ilk buharlı lokomotif olan "Rocket"i tasarlayan) (d. 1781)
1864 - Sakuma Shōzan, Japonya'da Batılılaşma politikasını savunan öncülerden (d. 1811)
1900 - Wilhelm Steinitz, Avusturyalı satranç oyuncusu ve ilk Dünya Satranç Şampiyonu (d. 1836)
1904 - William Renshaw, İngiliz tenisçi (d. 1861)
1901 - Francesco Crispi, İtalyan devlet adamı (d. 1819)
1922 - Arthur Griffith, İrlandalı milliyetçi siyasetçi ve gazeteci (İrlanda kurtuluş hareketi Sinn Féin'in ("Biz Kendimiz") kurucusu, İrlanda Cumhuriyeti'nin ilk Başkan Yardımcısı ve daha sonra Cumhurbaşkanı) (d. 1872)
1926 - Petras Vileišis, Litvanyalı mühendis, siyasi aktivist ve hayırsever (d. 1852)
1928 - Leoš Janáček, Çek besteci (d. 1854)
1948 - Kajimukan Munaytpasov, Kazak güreşçi (d. 1871)
1955 - Thomas Mann, Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1875)
1955 - James B. Sumner, Amerikalı kimyager ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1887)
1964 - Ian Fleming, İngiliz yazar (d. 1908)
1973 - Karl Ziegler, Alman kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1898)
1977 - Kerim Sadi, Türk araştırmacı yazar (d. 1900)
1978 - Gregor Wentzel, Alman fizikçi (d. 1898)
1979 - Ernst Boris Chain, Britanyalı biyokimyacı (d. 1906)

1981 - Aleš Bebler, Sloven asıllı Yugoslav hukukçu ve diplomat (d. 1907)
1982 - Henry Fonda, Amerikalı aktör (d. 1905)
1983 - Artemio Franchi, İtalyan futbol adamı (d. 1922)
1985 - Kyu Sakamoto, Japon şarkıcı ve oyuncu (d. 1941)
1988 - Jean-Michel Basquiat, Amerikalı graffiti sanatçısı ve yeni dışavurumcu ressam (d. 1960)
1989 - William B. Shockley, Amerikalı fizikçi, mucit ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1910)
1992 - John Cage, Amerikalı besteci (d. 1912)
1995 - Rıdvan Özden, Türk asker (d. 1949)
1996 - Victor Ambartsumian, Sovyet-Ermeni bilim insanı ve teorik astrofiziğin kurucularından biri (d. 1908)
1999 - Abbas Sayar, Türk yazar, şair ve ressam (d. 1923)
1999 - Can Yücel, Türk şair ve çevirmen (d. 1926)
2000 - Güzin Özipek, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (d. 1925)
2000 - Loretta Young, Amerikalı aktris (d. 1913)
2004 - Godfrey Hounsfield, İngiliz elektrik mühendisi ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1919)
2007 - Ralph Asher Alpher, Amerikalı kozmolojist 

12 Ekim, Miladi takvime göre yılın 285. (artık yıllarda 286.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 80 gün vardır. 

MÖ 539 - Ahameniş Hükümdarı Büyük Kiros, Babil'i ele geçirdi.
1492 - Amerika'nın keşfi: Kristof Kolomb, Karayipler'e ulaştı. Fakat Doğu Hint Adaları'na geldiğini düşünüyordu.
1596 - Macaristan'daki Eğri Kalesi Osmanlıların eline geçti.
1654 - Hollanda'nın Delft kentinde bir barut deposu infilak etti; 100'den fazla kişi öldü, 1000'in üzerinde kişi yaralandı.
1692 - Salem Cadı Mahkemeleri, Massachusetts Valisi William Phips'in emriyle sona erdi.
1822 - I. Pedro, kendini Brezilya İmparatoru olarak ilan etti.
1847 - Alman sanayici Werner von Siemens, Siemens AG şirketini kurdu.
1856 - Girit'te 7,7 Mw ile 8,3 Mw arasında bir deprem meydana geldi.
1917 - I. Dünya Savaşı: Belçika'nın Ypres şehri yakınında I. Passchendaele Muharebesi'nde hardal gazı ilk kez kullanıldı ve bir günde yaklaşık 20000 asker öldü.
1925 - Mustafa Kemal, İzmir'de manevraları izledikten sonra ordunun Türk topraklarını savunmaya hazır olduğunu söyledi.
1928 - Suni solunum cihazı, ilk kez Boston'daki bir çocuk hastanesinde kullanıldı.
1937 - Seyit Rıza'nın yargılanmasına başlandı.
1944 - II. Dünya Savaşı: Atina'daki Alman işgali sona erdi.
1953 - Pancar Kooperatifleri Bankası (Şekerbank), Eskişehir'de kuruldu.
1958 - Başbakan Adnan Menderes yurttaşlardan "Vatan Cephesi" kurmalarını istedi.
1960 - Japonya Sosyal Demokrat Partisi lideri Inejiro Asanuma, bir televizyon programı sırasında bıçaklanarak öldürüldü.
1962 - ABD'nin kuzey batısında kasırga: 46 kişi öldü.
1968 - 19. Yaz Olimpiyat Oyunları, Meksiko'da başladı.
1968 - Ekvator Ginesi, İspanya'dan bağımsızlığını kazandı.
1969 - Genel seçimler yapıldı. Adalet Partisi 256 milletvekiliyle iktidarını korudu. CHP 143, Güven Partisi 15, Millet Partisi 6, MHP 1, Türkiye Birlik Partisi 8, Yeni Türkiye Partisi 6, Türkiye İşçi Partisi 2 Milletvekili çıkardı.
1974 - İzmir'de Belediye'ye bağlı iş yerlerinde başlatılan grevin beşinci günü. İzmir sokak ve caddeleri çöp yığınlarıyla doldu.
1975 - 54 Senatör ve 6 Milletvekilliği için yapılan ara seçimlerde; Adalet Partisi 27 Senatör, 5 Milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi 25 Senatör, 1 Milletvekili, Millî Selamet Partisi 2 Senatör çıkardı.
1975 - Bursa'daki TOFAŞ Otomobil Fabrikası'nda 100.000 Murat 124 otomobil üretildiği açıklandı.
1980 - Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Vehbi Koç'u kabul etti.
1980 - 11. Genel nüfus sayımı yapıldı. Sokağa çıkma yasağı sırasında güvenlik güçleri operasyonlar yaptı, çok sayıda kişi gözaltına alındı. Türkiye'nin nüfusu: 44.736.957 olarak belirlendi.
1983 - Japonya'nın eski Başbakanlarından Kakuei Tanaka, Lockheed şirketinden 2 milyon dolar rüşvet almak suçundan 4 yıl hapse mahkûm oldu.
1984 - IRA, Margaret Thatcher'in kaldığı otele bomba attı. Thatcher kurtuldu, fakat 5 kişi öldü.
1991 - Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Gorbaçov ile diğer Cumhuriyet liderlerinin bir araya geldiği Devlet Konseyi toplantısında 'KGB'nin lağvedilmesi' kararı alındı.
1999 - Pervez Müşerref, Pakistan'da kansız bir darbe ile yönetime geldi.
2000 - Yemen'in Aden limanında bir ABD destroyerinde meydana gelen patlamada, 17 Amerikan askeri öldü.
2002 - Birleşmiş Milletler tarafından 12 Ekim günü, Uluslararası Doğal Afetleri Azaltma Günü ilan edildi.
2002 - Endonezya'nın turistik adası Bali'de kalabalık bir gece kulübüne düzenlenen bombalı saldırıda, çoğunluğu yabancı 202 kişi öldü, 300'den fazla kişi yaralandı.
2003 - Belarus'taki bir akıl hastanesi yangınında 30 hasta öldü.
2004 - Anadolu Federe İslam Devleti isimli yasa dışı örgütün lideri Metin Kaplan, gözaltına alındığı Almanya'dan özel uçakla Türkiye'ye getirildi. 13 Ekim'de tutuklanan Kaplan, Bayrampaşa Cezaevi'ne konuldu.
2005 - Çin'in ikinci insanlı uzay aracı olan Shenzhou 6 fırlatıldı ve 5 gün boyunca yörüngede kaldı.
2006 - Fransa'da Sosyalist Parti'nin sunduğu ve "Ermeni Soykırımının İnkârının Suç Sayılması"nı öngören yasa teklifi, Fransa Parlamentosu'nda 19'a karşı 106 oyla kabul edildi.
2006 - İsrail-Lübnan savaşında, BM Barış Gücü kapsamında görev yapacak 261 kişilik TSK Kara Birliği Lübnan'a hareket etti.
2006 - Nobel Edebiyat Ödülü, yazar Orhan Pamuk'a verildi.

1008 - Go-Ichijō, Japonya İmparatoru (ö. 1036)
1240 - Trần Thánh Tông, Vietnam İmparatoru (ö. 1290)
1350 - Dmitri Donskoy, Moskova Büyük Dükü ve Vladimir Büyük Prensi (ö. 1389)
1533 - Asakura Yoshikage, Japon Daimyo (ö. 1573)
1537 - VI. Edward, İngiltere ve İrlanda Kralı (ö. 1553)
1558 - III. Maximilian, Avusturya arşidükü (ö. 1618)
1798 - I. Pedro, Brezilya İmparatoru (ö. 1834)
1840 - Helena Modjeska, Polonyalı-Amerikalı oyuncu (ö. 1909)
1859 - Diana Abgar, Ermeni diplomat ve yazar (ö. 1937)
1865 - Arthur Harden, İngiliz kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1940)
1866 - Ramsay MacDonald, Britanyalı siyasetçi ve Birleşik Krallık Başbakanı (ö. 1937)
1872 - Ralph Vaughan Williams, İngiliz besteci (ö. 1958)
1875 - Aleister Crowley, İngiliz yazar (ö. 1947)
1889 - Christopher Dawson, İngiliz tarihçi (ö. 1970)
1891 - Edith Stein, Alman filozof ve rahibe (ö. 1942)
1896 - Eugenio Montale, İtalyan şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1981)
1917 - Roque Máspoli, Uruguaylı futbolcu ve teknik direktör (ö. 2004)
1920 - Reha Oğuz Türkkan, Türk hukukçu, tarihçi, yazar ve Türkolog (ö. 2010)
1921 - Art Clokey, ABD'de animatör ve yönetmen (ö. 2010)
1926 - Nikita Simonyan, Ermeni asıllı eski Sovyet futbolcu (ö. 2025)
1927 - Antonia Rey, Küba doğumlu Amerikalı oyuncu (ö. 2019)
1928 - Türkân Akyol, Türk akademisyen ve siyasetçi (ö. 2017)
1928 - Domna Samiu, Yunan araştırmacı ve sanatçı (ö. 2012)
1931 - Ole-Johan Dahl, Norveçli bilgisayar bilimcisi (d. 2002)
1932 - Dick Gregory, Amerikalı komedyen, insan hakları aktivisti, sosyal eleştirmen, yazar ve girişimci (ö. 2017)
1934 - Oğuz Atay, Türk yazar (ö. 1977)
1934 - Richard Meier, Amerikalı mimar
1935 - Don Howe, İngiliz eski millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2015)
1935 - Luciano Pavarotti, İtalyan tenor (ö. 2007)
1945 - Aurore Clément, Fransız oyuncu
1946 - Rosanna Marani, İtalyan gazeteci ve televizyon sunucusu
1948 - Rick Parfitt, İngiliz rock müzisyeni ve gitaristi (ö. 2016)
1949 - Ilich Ramirez Sanchez (Çakal Carlos), Venezuelalı eylemci
1955 - Einar Aas, Norveçli eski futbolcu
1955 - Ashley Adams, Avustralyalı atıcı (ö. 2015)
1955 - Pat DiNizio, Amerikalı rock müzisyeni, şarkıcı ve oyuncu (ö. 2017)
1956 - Allan Evans, İskoç eski futbolcu, teknik direktör
1957 - Clémentine Célarié, Fransız oyuncu ve şarkıcı
1961 - Chendo, İspanyol millî futbolcu
1962 - Carlos Bernard, Amerikalı oyuncu
1962 - Branko Srvenkovski, Makedon siyasetçi
1963 - Raimond Aumann, Alman futbolcu
1963 - Satoshi Kon, Japon film direktörü, animatör, senarist ve manga sanatçısı (ö. 2010)
1963 - Dave Legeno, İngiliz oyuncu ve dövüş sporcusu (ö. 2014)
1965 - Scott O'Grady, Emekli uçak pilotu
1966 - Wim Jonk, Hollandalı millî futbolcu ve teknik direktör
1968 - Anne Richard, İsviçreli aktris ve senarist
1968 - Hugh Jackman, Avustralyalı sinema oyuncusu
1969 - Željko Milinovič, Sloven millî futbolcu
1971 - Güntekin Onay, Türk spor spikeri ve yazarı
1972 - Kâmil Güler, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu
1974 - Ebru Gündeş, Türk şarkıcı, sunucu ve oyuncu
1975 - Fettah Can, Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı ve aranjör
1975 - Marion Jones, Amerikalı eski atlet
1976 - Viktoriya İsakova, Rus oyuncu
1976 - Kajsa Bergqvist, İsveçli eski yüksek atlamacı
1977 - Young Jeezy, Amerikalı rapçi ve söz yazarı
1978 - Tolga Karel, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1979 - Derya Can, Türk serbest dalışçı
1980 - Andreas Constantinou, Kıbrıslı futbolcu
1980 - Ledley King, İngiliz eski futbolcu
1981 - Engin Akyürek, Türk dizi ve sinema filmi oyuncusu
1981 - Sun Tiantian, Çinli tenis oyuncusu
1983 - Alex Brosque, Avustralyalı millî futbolcu
1983 - Carlton Cole, Nijerya asıllı İngiliz futbolcu
1984 - Deniz Gönenç Sümer, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2010)
1986 - Tyler Blackburn, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1986 - Yannis Maniatis, Yunan millî futbolcu
1986 - Li Wenliang, Çinli göz hekimi (Pandemi haline gelen yeni nesil koronavirüsü dünyaya duyuran) (ö. 2020)
1988 - Calum Scott, İngiliz şarkıcı ve söz yazarı
1990 - Bora Akkaş, Türk dizi, sinema oyuncusu ve rap şarkıcısı
1990 - Henri Lansbury, İngiliz futbolcu
1992 - Josh Hutcherson, Amerikalı oyuncu
2004 - Darci Lynne, Amerikalı vantrilok

MÖ 322 - Demosthenes, Atinalı politikacı (d. MÖ 384)
638 - I. Honorius, 27 Ekim 625 - 12 Ekim 638 döneminde papalık yapmıştır
1320 - IX. Mihail, 1294/1295-1320 yılları arasında babası ile birlikte büyük yetkiler kullanarak ortak Macaristan imparatorluk yapmıştır (d. 1277)
1492 - Piero della Francesca, İtalyan ressam (d.~ 1420)
1576 - II. Maximilian, Kutsal Roma İmparatoru (d. 1527)
1590 - Kanō Eitoku, Azuchi-Momoyama döneminde yaşamış Japon ressam (d. 1543)
1654 - Carel Fabritius, Hollandalı bir ressamdı (d. 1622)
1730 - IV. Frederik, 1699'dan ölümüne kadar Danimarka ve Norveç kralı (d. 1671)
1858 - Utagava Hiroşige, Japon itfaiyeci ve ukiyo-e ustası (d. 1797)
1870 - Robert Edward Lee, Amerikalı general ve Konfederasyon Devletleri Ordusu'nun Komutanı (d. 1807)
1875 - Jean-Baptiste Carpeaux, Fransız heykeltıraş ve ressam (d. 1827)
1896 - Christian Emil Krag-Juel-Vind-Frijs, Danimarkalı asil ve politikacı (d. 1817)
1898 - Calvin Fairbank, Amerikalı kölelik karşıtı ve Metodist din adamı (d. 1816)
1915 - Edith Cavell, İngiliz hemşire (d. 1865)
1924 - Anatole France, Fransız yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1844)
1940 - Tom Mix, Amerikalı sinema oyuncusu (d. 1880)
1943 - Tayyar Yalaz, Türk güreşçi ve Türkiye Güreş Federasyonu Başkanı (d. 1901)
1946 - Joseph Stilwell, Amerikalı general (d. 1883)
1947 - Ian Hamilton, Britanyalı asker (d. 1853)
1953 - Hjalmar Hammarskjöld, İsveçli siyasetçi ve akademisyen (d. 1862)
1956 - Cahit Sıtkı Tarancı, Türk şair (d. 1910)
1960 - Inejiro Asanuma, Japon politikacı (d. 1898)
1965 - Paul Hermann Müller, İsviçreli kimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1899)
1967 - Günther Blumentritt, Alman asker (d. 1892

→ Bu madde 12 Eylül tarihiyle ilgilidir. Aynı gün yapılan darbe için 12 Eylül Darbesi'ne bakınız.

12 Eylül, Miladi takvime göre yılın 255. (artık yıllarda 256.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 110 gün vardır. 

MÖ 490 - Atina ile Ahameniş ordusu arasında Maraton Muharebesi gerçekleşti.
1331 - Fransa Kralı VI. Filip, Monako'yu Grimaldi ailesine iade etti. Aile bu tarihten beri aralıksız olarak (II. Dünya Savaşı'ndaki İtalyan ve Alman işgalleri hariç) Monako'da hüküm sürmüştür.
1847 - Meksika-Amerika Savaşı'nın bir parçası olan Chapultepec Muharebesi başladı.
1937 - Dersim İsyanı'nın lideri Seyit Rıza teslim oldu. Seyit Rıza, yargılama sonucu 15 Kasım'da idam edildi.
1940 - Fransa'da 4 genç, 17 bin yıllık resimlerin bulunduğu Lascaux mağarasını keşfetti.
1943 - Benito Mussolini, Alman komandoları tarafından Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya getirildi.
1953 - Nikita Kruşçev, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreterliği'ne seçildi.
1956 - 6-7 Eylül Olayları davası başladı.
1959 - Sovyetler Birliği, Luna 2 roketini aya fırlattı.
1963 - Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında ortaklık antlaşması imzalandı.
1970 - Filistinli gerillalar; ABD, İsviçre, Birleşik Krallık ve Almanya'ya ait dört uçağı kaçırdılar. Gerillalar, uçaklardan üçünü Ürdün çölünde havaya uçurdular ve yolcuları rehin aldılar.
1975 - Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhine karar verdi.
1977 - 32. Uluslararası Halk Oyunları Yarışması, Fransa'nın Dijon kentinde yapıldı.
1980 - 12 Eylül Darbesi: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı'ndan oluşan Millî Güvenlik Konseyinin liderliğinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından emir komuta zincirine uyularak yönetime el koyuldu.
1993 - Akit gazetesi yayımlanmaya başladı.
1996 - Ankara'ın Batıkent semtinde meydana gelen bombalı saldırıda, Ankara'nın Beypazarı kütüğüne kayıtlı Serkan Geniş olay sırasında öldü.
2006 - Diyarbakır'ın Bağlar beldesinde meydana gelen bombalı saldırıda, 8'i çocuk olmak üzere 10 kişi öldü ve 15 kişi de yaralandı.
2008 - Metallica'nın 9. stüdyo albümü Death Magnetic piyasaya sürüldü.
2010 - Anayasa değişikliği ile ilgili olarak anayasa değişikliği referandumu yapıldı. Sandıktan sonuç olarak "EVET" kararı çıktı.
2013 - Duman müzik grubu, Darmaduman albümünü çıkardı.
2021 - Sibirya Hafif Havacılık Uçuşu 51, Kazachinskoye Havaalanı'ndaki pistin yakınında düştü, dört kişi öldü

1492 - Lorenzo di Piero de' Medici, Floransa yöneticisi ve Urbino Dükü (ö. 1519)
1494 - I. François, 1515 ile 1547 yılları arasında hüküm süren Fransa Kralı (ö. 1547)
1777 - Henri Marie Ducrotay de Blainville, Fransız bilim insanı (ö. 1850)
1852 - Herbert Henry Asquith, İngiliz siyasetçi (Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı yapmış) (ö. 1928)
1880 - H. L. Mencken, Alman asıllı Amerikalı gazeteci, denemeci, dergi editörü, yazar ve Amerikan kültürü eleştirmeni (ö. 1956)
1882 - Ion Agârbiceanu, Rumen yazar (ö. 1963)
1885 - Heinrich Hoffmann, Adolf Hitler'in resmi fotoğrafçısı ve yayıncısı (ö. 1957)
1888 - Maurice Chevalier, Fransız şarkıcı ve sinema oyuncusu (ö. 1972)
1894 - Kyūichi Tokuda, Japon komünist devrimci, siyasetçi ve hukukçu (ö. 1953)
1897 - Irène Joliot-Curie, Fransız bilim insanı (ö. 1956)
1902 - Juscelino Kubitschek, Brezilyalı siyasetçi (ö. 1976)
1913 - Jesse Owens, Amerikalı atlet (ö. 1980)
1914 - Desmond Llewelyn, Galli oyuncu (ö. 1999)
1921
Stanislaw Lem, Polonyalı yazar (ö. 2006)
Turgut Cansever, Türk mimar, şehir plancısı ve düşünür (ö. 2009)
1924 - Amilcar Cabral, Afrikalı ziraat mühendisi, yazar, marksist ve vatansever siyasetçi (ö. 1973)
1927 - Mathé Altéry, Fransız şarkıcı
1928
Türkan Akyol, Türk akademisyen ve politikacı
Tommy Cummings, İngiliz futbolcu ve teknik direktör
1931
Ian Holm, İngiliz oyuncu (ö. 2020)
Silvia Pinal, Meksikalı sinema ve tiyatro oyuncusu ve yapımcı (ö. 2024)
1936 - Miranda Cicognani, İtalyan artistik jimnastikçi (ö. 2025)
1939 - Pablo McNeil, Jamaikalı eski kısa mesafe koşucusu ve şimdilerde kısa mesafe koşu antrenörü (ö. 2011)
1940 - Linda Gray, Amerikalı aktris, model ve yapımcı
K. V. Tirumalesh, Hint yazar, şair, eleştirmen ve akademisyen (ö. 2023)
1941 - Çetin İnanç, Türk rejisör
1943 - Michael Ondaatje, Sri Lanka asıllı Kanadalı şair ve romancı
1944 - Barry White, Amerikalı şarkıcı (ö. 2003)
1945 - Milo Manara, İtalyan çizgi roman sanatçısı
1948 - Aziz Kocaoğlu, Türk siyasetçi (2004-2019 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı)
1949 - İrina Rodnina, Rus eski artistik patenci
1951
Bertie Ahern, İrlandalı siyasetçi
Joe Pantoliano, Amerikalı film ve televizyon oyuncusu
1952 - Neil Peart, Kanadalı müzisyen, söz yazarı ve yazar (ö. 2020)
1954
Gülsin Onay, Türk piyanist
Zeynep Değirmencioğlu, Türk sinema oyuncusu
1956 - Leslie Cheung, Hong Konglu şarkıcı ve oyuncu (ö. 2003)
1957
Hans Zimmer, Alman, film müziği bestecisi ve albüm yapımcısı
Rachel Ward, İngiliz sinema ve dizi oyuncusu
Vojtěch Lindaur, Çek gazeteci, eğitimci ve müzik yapımcısı (ö. 2018)
Paolo Bartolozzi, İtalyan siyasetçi (ö. 2021)
1958 - Rıfat Benli, Türk eski futbolcu
1959 - Sigmar Gabriel, Alman siyasetçi
1960
Hüsnü Çöllü, Türk siyasetçi
Road Warrior Animal, Amerikalı profesyonel güreşçi
1961 - Mylène Jeanne Gautier, Fransız müzisyen
1962 - Sunay Akın, Türk şair, yazar, gazeteci, tiyatrocu ve araştırmacı
1963 - Michael McElhatton, İrlandalı oyuncu ve yazar
1964 - Tomás Bulat, Arjantinli ekonomist, gazeteci ve yazar (ö. 2015)
1965
Ahmet Mümtaz Taylan, Türk oyuncu, tiyatrocu ve yönetmen
Seden Gürel, Türk şarkıcı
1966 - Ben Folds, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1967 - Louis C.K., Amerikalı komedyen, oyuncu, yapımcı, yönetmen ve metin yazarı
1968 - Paul F. Tompkins, Amerikalı komedyen, oyuncu ve yazar
1969 - Ángel Cabrera, Arjantinli golfçü
1971 - Chandra Sturrup, Bahamalı kısa mesafe koşucusu
1973 - Paul Walker, Amerikalı oyuncu (ö. 2013)
1974 - Nuno Valente, Portekizli eski millî futbolcu
1976 - Maciej Żurawski, Polonyalı eski futbolcu
1978 - Ben McKenzie, Amerikalı oyuncu
1979 - Abbas Ahmed Atvi, Lübnanlı eski milli futbolcu
1980 - Yao Ming, Çinli basketbolcu
1981 - Jennifer Hudson, Oscar ödüllü, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1982 - Zoran Planinić, Hırvat kökenli profesyonel basketbolcu
1982 - Şermin Yaşar, Türk yazar
1983
Frank Dukes, Kanadalı plak yapımcısı, söz yazarı ve DJ
Júnior Díaz, Kosta Rikalı milli futbolcu
1984
Akiko Niwata, Japon milli futbolcu
Sevtap Özaltun, Türk aktris
1985
Burak Aksak, Türk yönetmen, senarist ve dizi oyuncusu
İsa Demir, İsveçli-Türk futbolcu
1986
Alfie Allen, İngiliz oyuncu
Yuto Nagatomo, Japon millî futbolcu
Dimítrios Régas, Yunan kısa mesafe koşucusu
Emmy Rossum, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1987 - Yaroslava Shvedova, Rus asıllı Kazak profesyonel tenisçi
1988 - Murat Yılmaz, Türk futbolcu
1989
Kim Min-je, Güney Koreli futbolcu
Rafał Majka, Polonyalı profesyonel yol bisikleti yarışçısı
1991
Thomas Meunier, Belçikalı millî futbolcu
Ece Seçkin, Türk şarkıcı
Mike Towell, İskoç boksör (ö. 2016)
1992
Shuma Kusumoto, Japon futbolcu
Mahmood, İtalyan şarkıcı
1993
Elvan Abeylegesse, Etiyopya kökenli Türk atlet
Resul Özgen, Türk futbolcu
1994
Elina Svitolina, Ukraynalı profesyonel tenisçi
RM, Güney Koreli rapçi
Thessaly Zimmerman, Arubalı manken
Go Won-hee, Güney Koreli aktris
Yunus Emre Yalçın, Türk futbolcu
Nicolás Orsini, Arjantinli futbolcu
1997 - Derin Yaya, Türk basketbolcu
1998 - Liam Walsh, İngiliz profesyonel ragbi birliği oyuncusu
1999
Katarina Lazović, Sırp voleybolcu
Choi Yoo-jung, Güney Koreli şarkıcı ve rapçi

1185 - I. Andronikos, Bizans İmparatoru (d. 1118)
1362 - VI. İnnocentius; gerçek adı ile Étienne Aubert, Papa (d. 1282 ya da 1295)
1612 - IV. Vasili, Rus Çarı (d. 1552)
1764 - Jean-Philippe Rameau, Fransız barok besteci (d. 1683)
1819 - Gebhard Leberecht von Blücher, Prusyalı Generalfeldmarschall (d. 1742)
1869 - Peter Roget, İngiliz hekim ve dilbilimci (d. 1779)
1889 - Fustel de Coulanges, Fransız tarihçisi (d. 1830)
1906 - Ernesto Cesàro, İtalyan matematikçi (d. 1859)
1907 - İlia Çavçavadze, Gürcü edebiyatı ve siyasal yaşamının 19. yüzyılda en önde gelen adı (d. 1837)
1919 - Leonid Andreyev, Rus dışavurumcu yazar (d. 1871)
1941 - Eugen von Schobert, Alman general (d. 1883)
1961 - Carl Hermann, Alman Kristalografi profesorü (d. 1898)
1967 - Vladimir Bartol, Sloven yazar (d. 1903)
1968 - Tommy Armour, İskoç-Amerikalı golfçü (d. 1894)
1974 - Bedri Böke, Türk asker ve binici (d. 1920)
1977 - Steve Biko, Güney Afrikalı halk önderi (ırk ayrımına karşı mücadele eden) (d. 1946)
1981 - Eugenio Montale, İtalyan şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1896)
1990 - Mustafa Düzgünman, Türk ebru sanatçısı (d. 1920)
1992 - Anthony Perkins, Amerikalı oyuncu (d. 1932)
1993 - Raymond William Stacy Burr, Kanadalı oyuncu (d. 1917)
1994 - Tom Ewell, Amerikalı oyuncu (d. 1909)
1994 - Boris Borisovich Yegorov, Rus kozmonot (d. 1937)
1995 - Jeremy Brett, İngiliz aktör (d. 1933)
1996 - Ernesto Beckmann Geisel, Brezilyalı asker ve siyasetçi (d. 1907)
2003 - Johnny Cash, Amerikalı müzisyen (d. 1932)
2004 - Max Abramovitz, Amerikalı mimar (d. 1908)
2008 - David Foster Wallace, Amerikalı roman, deneme ve kısa öykü yazarı (d. 1962)
2009 - John Albert Kramer, Amerikalı tenisçi (d. 1921)
2009 - Norman Ernest Borlaug, Amerikalı tarım bilimci (d. 1914)
2010 - Claude Chabrol, Fransız film yönetmeni (d. 1930)
2012 - Tom Sims, Snowboard dünya şampiyonu ve aynı zamanda snowboard'un mucidi (d. 1963)
2012 - Christopher Stevens, Amerikalı diplomat ve avukat (d. 1960)
2012 - Sidney Watkins, İngiliz nörocerrah (d. 1928)
2013 - Ray Milton Dolby, Amerikalı Ses kayıt teknolojisi mucidi mühendis ve iş insanı (d. 1933)
2013 - Otto Sander, Alman oyuncu (d. 1941)
2014 - Atıf Muhammed Ebeyd, Mısırlı politikacı (d. 1932)
2014 - Salah El Mahdi, Tunuslu müzikolog, orkestra şefi, besteci, flütçü, müzik eleştirmeni ve hâkim (d. 1925)
2016 - Ali Cevan, İranlı fizikçi (d. 1926)
2017 - Siegfried Köhler, Alman orkestra şefi ve klasik müzik bestecisi (d. 1923)
2017 - Edith 

12 Haziran, Miladi takvime göre yılın 163. (artık yıllarda 164.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 202 gün vardır. 

1550 - Finlandiya'nın başkenti Helsinki kuruldu.
1826 - Yeniçeri Ocağı'nın yerine Eşkinci Ocağı'nın kurulmasına başlandı.
1898 - Filipinler, İspanya'dan bağımsızlığını ilan etti.
1908 - Tokat'ta sel felaketi yaşandı. 459 bina zarar gördü, 223 kişi öldü.
1919 - Mustafa Kemal Paşa, Havza'dan Amasya'ya geçti.
1921 - Yunan taarruzu öncesinde, Yunan Kralı Aleksandros, Başbakanı Venizelos ve Genelkurmay Başkanı İzmir'e geldi.
1924 - Türkiye'nin ilk sanatoryumu olan Heybeliada Sanatoryumu açıldı.
1925 - İstanbul Muallimler Cemiyeti kongresi yapıldı.
1932 - Hicaz Naibi Emir Faysal, Türkiye'yi ziyaret etti.
1935 - Bolivya ve Paraguay, Gran Chaco bölgesinde üç yıldır sürdürdükleri Chaco Savaşı'na bir antlaşmayla son verdi.
1940 - Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Başkanlığında toplanan Hükûmet, savaş dışı kalınmasını kararlaştırdı.
1940 - II. Dünya Savaşı: 54 bin kişiden oluşan İngiliz ve Fransız Birlikleri, Manş Denizi sınırında Saint-Valery-en-Caux'da, Alman Generalfeldmarschall Erwin Rommel'in ordularına teslim oldu. Alman Birlikleri, Paris'e doğru ilerlemeye devam etti.
1941 - Çanakkale açıklarında bir Fransız ticaret gemisi torpillenerek batırıldı. Geminin mürettebatı kurtarılarak İstanbul'a getirildi.
1947 - Büyük Doğu dergisi, Mahkeme kararıyla 4 ay kapatıldı.
1948 - 1956 yılına kadar Macaristan Halk Cumhuriyeti'nde iktidar olan Macar İşçi Partisi kuruldu.
1957 - Kırşehir yeniden il yapıldı.
1958 - Ankara'da Kıbrıs için yapılan mitinge, 150 binden fazla kişi katıldı.
1960 - Geçici Anayasa açıklandı. TBMM'nin bütün hak ve yetkileri, Geçici Anayasa gereğince Millî Birlik Komitesi'ne verildi.
1966 - Keban Barajı'nın temeli atıldı.
1967 - Sovyetler Birliği, uzay aracı "Venera 4" Venüs gezegenine yolladı.
1967 - ABD'de ırklar arası evliliği yasaklayan yasalar tamamen lağvedildi.
1968 - İstanbul Üniversitesi, Deniz Gezmiş önderliğinde öğrenciler tarafından işgal edildi.
1971 - Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye İşçi Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.
1974 - Hükûmet, Ataş Rafinerisi'ni devletleştireceğini açıkladı.
1975 - Yunanistan, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyeliği için resmen başvurdu.
1982 - 12 Eylül Darbesi'nin 17. idamı: 3 Şubat 1976'da kan davası sebebiyle kahve basıp bir kişiyi 5 kurşunla öldüren Şahabettin Ovalı idam edildi.
1984 - Urfa'nın adı, "Şanlıurfa" olarak değiştirildi.
1984 - Foto Muhabirleri Derneği kuruldu.
1986 - Ahmet Altan'ın "Sudaki İz" adlı romanı "muzır" bulundu. Altan ve yayımcısı Erdal Öz hakkında dava açıldı.
1986 - Haydar Dümen'in "Cinsel Yaşam 2" adlı kitabı toplatıldı.
1987 - Birleşik Krallık'ta genel seçim yapıldı. Margaret Thatcher önderliğinde Muhafazakârlar 3. kez seçimi kazandı.
1988 - Ankara'da 15 dakika esen 80 kilometre hızındaki rüzgâr ve şiddetli yağmur, arkasında 14 ölü bıraktı.
1989 - Bulgaristan'dan göç eden Türklerin sayısı 90 bin kişiyi buldu.
1990 - Rusya resmen bağımsızlığını ilan etti.
1994 - Boeing 777, Paine Field'den kalkarak ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
2000 - Türkiye'nin ilk uzay kampı, "Uzay Kampı Türkiye" açıldı.
2002 - TOFAŞ Kuş Serisi'nin üretimini sonlandırdı.
2004 - Yeni Zelanda'da bir evin tepesine düşen 1,3 kg ağırlığında kondrit tipinden bir gök taşı evde büyük hasara yol açtı, ama can kaybına neden olmadı.
2005 - Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı'na ilk petrol verildi.
2007 - Anayasa Mahkemesi'nin ilk kadın Başkanı Tülay Tuğcu emekliye ayrıldı.
2009 - İran'da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
2011 - Türkiye'de 2011 TBMM Milletvekilliği genel seçimleri yapıldı.
2014 - Irak'taki Speicher katliamında IŞİD, 1.566 Şii Irak Hava Kuvvetleri askeri öğrencisini öldürdü. Bu, tarihin en kanlı ikinci terör saldırısı ve IŞİD tarafından gerçekleştirilen en kanlı saldırı olarak kayıtlara geçti.
2016 - Orlando, Florida'daki bir gey bara düzenlenen saldırıda 49 kişi öldü, 53 kişi yaralandı. Saldırgan Omar Mateen, polisle girdiği silahlı çatışmada öldürüldü.

950 - Reizei, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 63. imparatorudur (ö. 1011)
1107 - Gaozong, Çin'in Song Hanedanı'nın 10. imparatorudur (ö. 1187)
1519 - I. Cosimo, Floransa Dükalığıın II. Dükü ve Toskana Büyük Dükalığının ise I. Büyük Düküdür (ö. 1584)
1819 - Charles Kingsley, İngiliz yazar (ö. 1875)
1827 - Johanna Spyri, İşviçreli yazar (ö. 1901)
1859 - Prens Leopold, Brabant Dükü, Belçika kralı II. Leopold'un oğlu ve Belçika tahtının vârisi (ö. 1869)
1890 - Egon Schiele, Avusturyalı ressam (ö. 1918)
1892 - Djuna Barnes, Amerikalı modernist yazar (ö. 1982)
1897 - Anthony Eden, Britanyalı siyasetçi (ö. 1977)
1899 - Fritz Albert Lipmann, Alman asıllı Amerikalı biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1986)
1908 - Otto Skorzeny, Alman SS askeri (ö. 1975)
1909 - Ali Tantâvi, Suriyeli bilim adamı (ö. 1999)
1910 - Füreyya Koral, Türk seramik sanatçısı (ö. 1997)
1915 - David Rockefeller, Amerikalı bankacı ve iş adamı (ö. 2017)
1924 - George H. W. Bush, ABD'nin 41. Başkanı (ö. 2018)
1926 - Norval White, Amerikalı mimar, tarihçi ve profesör (ö. 2009)
1929 - Anne Frank, Yahudi kızı (günlüğüyle Nazi zulmünü açığa çıkartan) (ö. 1945)
1930 - Adolf Born, Çek ressam, karikatürist ve çizgi film yapımcısı (ö. 2016)
1930 - Otto Schenk, Avusturyalı oyuncu ve tiyatro yönetmeni (ö. 2025)
1930 - Stole Aranđelović, Sırp sinema oyuncusu (ö. 1993)
1931 - Rodney William Whitaker, Amerikalı yazar (ö. 2005)
1934 - Rika Bruins, Hollandalı Olimpiyat yüzücüsü (ö. 2025)
1941 - Chick Corea, İspanyol kökenli Amerikalı caz piyanisti (ö. 2021)
1941 - Roy Harper, İngiliz müzisyen
1943 - Sennur Sezer, Türk şair ve yazar (ö. 2015)
1950 - Oğuz Abadan, Türk müzisyen
1951 - Andranik Markaryan, Ermeni politikacı (ö. 2007)
1953 - Muhammed Rıza Serşar; araştırmacı, edebiyat eleştirmeni, romancı ve yazar
1958 - Barry Michael Cooper, Amerikalı gazeteci, senarist, yazar, yapımcı ve yönetmen (ö. 2025)
1960 - Angela Ahrendts, Amerikalı iş insanı
1965
Gela Dumbadze, Gürcü bürokrat ve siyasetçi
Gwen Torrence, Amerikalı atlet
1969 - Heinz-Christian Strache, Avusturyalı politikacı
1973 - Victor Ikpeba, Nijeryalı futbolcu
1974 - Jason Mewes, Amerikalı aktör
1976 - Antawn Jamison, Amerikalı basketbolcu
1976 - Thomas Sørensen, Danimarkalı eski millî kaleci
1979 - Burcu Kaya Koç, Türk voleybol hakemi ve haber spikeri
1979 - Evrim Akın, Türk sinema, televizyon ve tiyatro oyuncusu ve sunucu
1979 - Diego Milito, Arjantinli eski millî futbolcu
1979 - Robyn, İsveçli müzisyen
1979 - Earl Watson, Amerikalı Basketbolcu
1980 - Denis Monastırski, Ukraynalı avukat, siyasetçi ve Ukrayna İçişleri Bakanı (ö. 2023)
1981 - Adriana Lima, Brezilyalı model
1982 - Diem Brown, Amerikalı sunucu ve gazeteci (ö. 2014)
1983 - Anja Rubik, Polonyalı model
1983 - Christine Sinclair, Kanadalı futbolcu
1984 - Bruno Soriano, eski İspanyol futbolcu
1985 - Dave Franco, Amerikalı oyuncu
1986 - Mario Casas, İspanyol oyuncu
1986 - Sergio Rodríguez, İspanyol millî profesyonel basketbolcu
1988 - Eren Derdiyok, İsviçreli millî futbolcudur
1988 - Mauricio Isla, Şilili millî futbolcu
1990 - Umut Gündoğan, Türk futbolcu
1990 - Jrue Holiday, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1990 - Cemal Kütahya, Türk hentbolcu (ö. 2023)
1992 - Philippe Coutinho, Brezilyalı millî futbolcu
1994 - Don Toliver, Amerikalı rapçi
1995 - Furkan Soyalp, Türk futbolcu
1995 - Ezgi Dilik, Türk voleybolcu
1995 - Sun Qiaolu, Çinli aktris ve model (ö. 2021)

816 - III. Leo, Katolik Kilisesi'nin 27 Aralık 795 - 12 Haziran 816 arasında Papa (d. 750)
1124 - Hasan Sabbah, Haşhaşiler tarikatının kurucusu (d. 1050'ler)
1144 - Zemahşerî, İranlı İslam bilgini (d. 1075)
1772 - Marc-Joseph Marion du Fresne, Fransız kâşif (d. 1724)
1816 - Pierre Augereau, Fransız mareşal ve Yüksek meclis üyesi (d. 1757)
1840 - Gerald Griffin, İrlandalı yazar (d. 1803)
1841 - Konstantinos Nikolopoulos, Yunan besteci, arkeolojist ve filolojistdir (d. 1768)
1912 - Frédéric Passy, Fransız ekonomist ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1822)
1932 - Theo Heemskerk, Hollandalı Devrimci-karşıtı politikacı (d. 1852)
1937 - Mikhail Tukhachevsky, Sovyet mareşal ve Kızıl Ordu'nun Genelkurmay Başkanı (d. 1893)
1937 - Mariya Ulyanova, Rus kadın devrimci (d. 1878)
1946 - Hisaichi Terauchi, II. Dünya Savaşı sırasında Japon İmparatorluk Kara Kuvvetleri mareşali (d. 1879)
1968 - Helbert Read, İngiliz şair ve eleştirmen (d. 1893)
1969 - Aleksandr Deyneka, Sovyet-Rus ressam, grafik sanatçısı ve heykeltıraş (d. 1899)
1972 - Edmund Wilson, Amerikalı yazar, eleştirmen ve deneme yazarı (d. 1895)
1978 - Guo Moruo, Çinli yazar, şair, siyasetçi, senaryo yazarı, tarihçi, arkeolog ve antik yazı uzmanı (d. 1892)
1980 - Masayoshi Ōhira, Japon siyasetçi (d. 1910)
1982 - Karl von Frisch, Avusturyalı etolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1886)
1983 - Clemens Holzmeister, Avusturyalı mimar ve tasarımcı (d. 1886)
1983 - Norma Shearer, Kanadalı oyuncu (d. 1902)
1987 - Suavi Koçer, Türk şair ve yazar (d. 1909)
1994 - Menahem Mendel Schneerson, Rusya İmparatorluğu doğumlu Amerikalı Ortodoks Yahudi hahamı (d. 1902)
1996 - Tolga Aşkıner, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1942)
1997 - Bulat Okucava, Gürcü-Ermeni asıllı Sovyet müzisyen, şair ve yazar (d. 1924)
1998 - John Gutmann, Alman asıllı Amerikalı fotoğraf ve resim sanatçısı (d. 1905)
2003 - Gregory Peck, Amerikalı aktör (d. 1916)
2005 - Álvaro Cunhal, Portekizli komünist siyasetçi (d. 1912)
2006 - György Ligeti, Macar-Avusturyalı müzik bestecisi ve müzik öğretmeni (d. 1923)
2008 - Şener Koltuk, Türk deneme pilotu (d. 1951)
2009 - Félix Malloum, Çadlı asker ve siyasetçi (d. 1932)
2011 - Laura Ziskin, Amerikalı film yapımcısı (d. 1950)
2012 - Henry Hill, Amerikalı gangster (d. 1943)
2012 - Elinor Ostrom, Amerikalı siyaset bilimci ve ekonomist (d. 1933)
2012 - Pahiño, İspanyol eski millî futbolcu (d. 1923)
2012 - Sabri Ülker, Türk sanayici ve iş adamı (Ülker Grubu'nun kurucusu) (d. 1920)
2015 - Rick Ducommun, Kanadalı oyuncu ve senarist (d. 1952)
2015 - Sümer Tilmaç, Türk oyuncu (d. 1948)
2015 - A

12 Kasım, Miladi takvime göre yılın 316. (artık yıllarda 317.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 49 gün vardır. 

1799 - İlk kez meteor yağmuru kaydedildi.
1833 - Temple-Trupple Kuyrukluyıldızı'nın sebep olduğu Leonid Meteor Yağmuru Kuzey Amerika'da gerçekleşti.
1877 - Gazi Osman Paşa, Plevne'de teslim olmayacağını bildirdi.
1905 - Norveç'te yapılan halk oylamasında monarşi yandaşları galip çıktı.
1912 - İspanya Başbakanı José Canalejas, suikaste kurban gitti.
1918 - Avusturya'da cumhuriyet ilan edildi.
1927 - Sovyetler Birliği'nde Troçki, Komünist Parti'den çıkarıldı; Stalin başa geçti.
1927 - Holland tüneli trafiğe açıldı. Böylece New Jersey ve New York, Hudson nehri'nin altından birbirine bağlanmış oldu.
1929 - Yeni harflerle basılan ilk Türk posta pulları kullanıma girdi.
1933 - Almanya'da yapılan seçimlerde Nazilerin partisi oyların yüzde 92'sini aldı.
1938 - Almanya'da Hermann Göring, Nazilerin Madagaskar'ı Yahudilerin anavatanı yapmayı planladıklarını açıkladı. Bu fikir ilk kez 19. yüzyılda gazeteci Theodor Herzl tarafından ortaya atılmıştı.
1945 - Yugoslavya'da genel seçimleri, Mareşal Josip Broz Tito'nun önderliğindeki Ulusal Cephe kazandı.
1948 - Tokyo'da kurulan uluslararası savaş suçları mahkemesi, aralarında general Hideki Tōjō'nun da bulunduğu bazı Japon askeri ve sivil yetkilileri II. Dünya Savaşı'ndaki savaş suçları nedeniyle ölüm cezasına çarptırdı.
1967 - Türk Hükûmeti'nin, 31 Ekim'de gizlice girdiği Kıbrıs'ta Rumların tutukladığı Türk toplumu lideri Rauf Denktaş'ın serbest bırakılmasını Kıbrıs Hükûmeti'nden istemesi sonrasında, Denktaş serbest bırakıldı.
1969 - Moskova'ya giden Cevdet Sunay, Sovyetler Birliği'ni ziyaret eden ilk Türk Cumhurbaşkanı oldu.
1969 - Amerikalı Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh, My Lai Katliamı'nı ortaya çıkardı. Mart ayında ABD askerleri aralarında çocuk ve kadınların da olduğu 500'e yakın silahsız sivili katletmişti.
1970 - Doğu Pakistan (bugünkü Bangladeş) ve Hindistan'nın Batı Bengal civarında Bhola Kasırgası gerçekleşti. 500.000'den fazla insan öldü.
1980 - NASA uzay aracı Voyager I, Satürn gezegenine en yakın konumuna geldi ve gezegenin halkalarının fotoğraflarını çekerek Dünya'ya gönderdi.
1981 - Columbia Uzay Mekiği fırlatıldı, böylece Dünya'dan iki kez fırlatılan ilk uzay aracı olma unvanını kazandı.
1982 - Lech Walesa, 11 ay bir Polonya hapishanesinde kaldıktan sonra tekrar serbest kaldı.
1990 - Japon İmparatoru Akihito taç giydi.
1995 - Sait Halim Paşa Yalısı tamamen yandı.
1996 - Suudi Arabistan Hava Yollarına ait bir Boeing 747 tipi yolcu uçağı ile Kazak İlyuşin İl-76 tipi kargo uçağı, Yeni Delhi yakınlarında havada çarpıştı: 349 kişi öldü.
1997 - AB-212 tipi Türk helikopteri, NATO Akdeniz Daimi Deniz Kuvveti'ne bağlı gemilerin müşterek eğitimleri sırasında Rodos Adası açıklarında düştü: 3 asker öldü.
1998 - PKK lideri Abdullah Öcalan, Roma hava alanında yakalandı.
1999 - Bolu, Düzce ve Kaynaşlı'da, 7,2 büyüklüğünde deprem meydana geldi; 894 kişi öldü, 4.948 kişi yaralandı.
2001 - New York JFK havaalanından kalkan Airbus A300 tipi bir yolcu uçağı, birkaç dakika içinde düştü: 260 kişi öldü.
2003 - TÜBİTAK Bilgi Teknolojileri ve Elektronik Araştırma Enstitüsü (BİLTEN) tarafından teknoloji transferi yöntemiyle üretilerek uzaya gönderilen BİLSAT uydusu görüntü göndermeye başladı.
2004 - Yaser Arafat'ın ölümünün ardından Mahmud Abbas Filistin Kurtuluş Örgütü lideri oldu.
2011 - İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ve Hükûmeti istifa etti.
2014 - Rosetta uzay aracından ayrılan Philae keşif aracı, 67P adlı kuyruklu yıldıza indi.

1528 - Qi Jiguang, Ming Hanedanı zamanından general ve ulusal kahraman (ö. 1588)
1651 - Juana Inés de la Cruz, Meksikalı rahibe ve şair (ö. 1695)
1729 - Louis Antoine de Bougainville, Fransız amiral ve kâşif (ö. 1811)
1755 - Gerhard von Scharnhorst, Hanoverli general ve ilk Prusya Genelkurmay Başkanı (ö. 1813)
1815 - Elizabeth Cady Stanton, Amerikalı yazar ve aktivist (ö. 1902)
1817 - Bahaullah, Bahailik dininin kurucusu (ö. 1892)
1833 - Aleksandr Borodin, Rus besteci ve kimyacı (ö. 1887)
1840 - Auguste Rodin, Fransız heykeltıraş (ö. 1917)
1842 - John Strutt Rayleigh, İngiliz fizikçi (ö. 1919)
1866 - Sun Yat-sen, modern Çin'in kurucusu devrimci lider (ö. 1925)
1881 - Maximilian von Weichs, Almanya'nın süvari subayı ve Nazi Almanyası'nın mareşali (ö. 1954)
1889 - Alma Karlin, Sloven yazar (ö. 1950)
1903 - Jack Oakie, Amerikalı oyuncu (ö. 1978)
1904 - Edmund Veesenmayer, Alman politikacı, subay (SS-Brigadeführer) ve savaş suçlusu (ö. 1977)
1905 - Roland Rohn, Alman mimar (ö. 1971)
1915 - Roland Barthes, Fransız felsefeci (ö. 1980)
1922 - Tadeusz Borowski, Polonyalı yazar (ö. 1951)
1922 - Kim Hunter, Amerikalı oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2002)
1927 - Zhang Sizhi, Çinli hukukçu, akademisyen ve insan hakları aktivisti (ö. 2022)
1929 - Michael Ende, Alman fantastik çocuk kitapları yazarı (ö. 1995)
1929 - Grace Kelly, Amerikalı sinema oyuncusu, Monako prensesi ve En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1982)
1930 - Bob Crewe, Amerikalı söz yazarı, dansçı, şarkıcı ve plak yapımcısı (ö. 2014)
1931 - Tatyana Konyuhova, Sovyet-Rus oyuncu (ö. 2024)
1933 - Celal Talabani, Iraklı Kürt siyasetçi ve Irak'ın eski Cumhurbaşkanı (ö. 2017)
1934 - Charles Manson, Amerikalı seri katil (ö. 2017)
1934 - Vavá, Brezilyalı millî futbolcu (ö. 2002)
1936 - Mort Shuman, Amerikalı şarkı sözü yazarı ve şarkıcı (ö. 1991)
1938 - Benjamin Mkapa, Tanzanyalı gazeteci, diplomat ve siyasetçi (ö. 2020)
1939 - Lucia Popp, Slovak opera sanatçısı (ö. 1993)
1942 - Dobromir Jeçev, Bulgar futbolcu (ö. 2025)
1943 - Errol Brown, Britanya asıllı Jamaikalı müzisyen ve şarkıcı (ö. 2015)
1943 - Wally Shawn, Amerikalı seslendirme sanatçısı, oyuncu, komedyen ve yazar
1943 - Björn Waldegård, İsveçli ralli sürücüsü (ö. 2014)
1945 - Neil Young, Kanadalı rock sanatçısı ve gitarist
1947 - Muazzez Abacı, Türk Klasik Türk müziği şarkıcısı (ö. 2025)
1947 - Patrice Leconte, Fransız film yönetmeni, oyuncu, çizgi roman yazarı ve senarist
1948 - Hasan Ruhani, İranlı siyasetçi, akademisyen ve İran'ın 7. Cumhurbaşkanı
1955 - Louan Gideon, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2014)
1955 - Les McKeown, İskoç pop şarkıcısı (ö. 2021)
1958 - Megan Mullally, Amerikalı oyuncu
1960 - Maurane, Frankofon Belçikalı şarkıcı ve oyuncu (ö. 2018)
1961 - Nadia Comăneci, Rumen jimnastikçi
1961 - Enzo Francescoli, Uruguaylı futbolcu
1963 - Nil Ünal, Türk oyuncu ve şarkıcı
1964 - David Ellefson, Amerikalı müzisyen ve bas gitarist
1964 - Wang Kuang-hui, Tayvanlı profesyonel beyzbolcu ve antrenör (ö. 2021)
1964 - Semih Saygıner, Türk bilardocu
1968 - Glenn Gilberti, Amerikalı güreşçi
1968 - Kathleen Hanna, Amerikalı müzisyen, feminist eylemci ve yazar
1970 - Tonya Harding, eski Amerikalı figür patencisi
1973 - Ibrahim Ba, Senegal asıllı Fransız futbolcu
1973 - Radha Mitchell, Avustralyalı dizi ve sinema oyuncusu
1974 - Alessandro Birindelli, İtalyan futbolcu
1976 - Judith Holofernes, Alman müzisyen ve söz yazarı
1976 - Mirosław Szymkowiak, Polonyalı futbolcu
1977 - Benni McCarthy, Güney Afrikalı eski futbolcu
1978 - Devrim Evin, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu
1978 - Alexandra Maria Lara, Rumen asıllı Alman sinema oyuncusu
1979 - Matt Cappotelli, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2018)
1979 - Lucas Glover, Amerikalı golfçü
1980 - Ryan Gosling, Amerikalı oyuncu
1980 - Nur Fettahoğlu, Türk sanatçı
1980 - Benoît Pedretti, Fransız futbolcu
1981 - Sergio Floccari, İtalyan futbolcu
1981 - Anne Hathaway, Amerikalı oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1984 - Omarion, Amerikalı şarkıcı, oyuncu ve dansçı
1984 - Sandara Park, Güney Koreli şarkıcı, oyuncu ve televizyon sunucusu
1984 - Zi Yan, Çinli profesyonel tenisçi
1985 - Adlène Guedioura, Cezayir asıllı, Fransız futbolcu
1986 - Ignazio Abate, İtalyan futbolcu
1986 - Nedum Onuoha, Nijerya asıllı eski İngiliz futbolcu
1987 - Jason Day, Avustralyalı golfçü
1988 - Russell Westbrook, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1989 - Hiroshi Kiyotake, Japon millî futbolcu
1992 - Trey Burke, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1994 - Guillaume Cizeron, Fransız buz dansçısı
1998 - Jules Koundé, Fransız futbolcu

430 - Ankyralı Nilus, bir manastır başkeşişi ve yazar (d. ?)
607 - III. Bonifacius, papa
1035 - Knud, İngiltere, Norveç ve Danimarka Kralı (d. 995)
1595 - John Hawkins, İngiliz gemi yapımcısı, deniz amiri, gezgin, kumandan, seyir subayı ve köle tüccarı (d. 1532)
1605 - Handan Sultan, Valide sultan ve I. Ahmed'in annesi (d. 1574)
1671 - Thomas Fairfax, İngiliz İç Savaşında parlamento ordusunda komutan ve Oliver Cromwell'in silah arkadaşı (d. 1612)
1865 - Elizabeth Gaskell, İngiliz romancı (d. 1810)
1880 - Karl Heinzen, Alman devrimci yazar (d. 1809)
1916 - Percival Lowell, Amerikalı iş insanı, yazar ve matematikçi (d. 1855)
1928 - Francis Leavenworth, Amerikalı astronom (d. 1858)
1939 - Norman Bethune, Kanadalı doktor ve hayırsever (d. 1890)
1944 - George David Birkhoff, Amerikalı matematikçi (d. 1884)
1948 - Umberto Giordano, İtalyan besteci (d. 1867)
1955 - Alfréd Hajós, Macar yüzücü ve mimar (d. 1878)
1964 - Rickard Sandler, İsveç Başbakanı (d. 1884)
1969 - Liu Shaoqi, Çinli devrimci, siyasetçi ve kuramcı (d. 1898)
1970 - Vecihe Daryal, Kanun virtüözü (d. 1908)
1981 - William Holden, Amerikalı sinema oyuncusu ve Oscar ödülü sahibi (d. 1918)
1989 - Dolores Ibarruri, BASK kökenli komünist politikacı (d. 1895)
1990 - Eve Arden, Amerikalı oyuncu (d. 1908)
1994 - Wilma Rudolph, Amerikalı eski olimpiyat şampiyonu atlet (d. 1940)
1996 - Macit Flordun, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1939)
2003 - Jonathan Brandis, Amerikalı aktör (d. 1976)
2004 - Serol Teber, Türk psikiyatr (d. 1938)
2006 - Güzin Tural, Türk dili araştırmacısı ve öğretim üyesi (d. 1957)
2008 - Mitch Mitchell, İngiliz davulcu (d. 1947)
2010 - Henryk Górecki, Polonyalı klasik müzik bestecisi (d. 1933)
2010 - Sacit Onan, Türk yönetmen, şair ve seslendirme sanatçısı (d. 1945)
2015 - Márton Fülöp, Macar eski millî futbolcu (d. 1983)
2015 - Cihatçı John, IŞİD'li

12 Mart, Miladi takvime göre yılın 71. (artık yıllarda 72.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 294 gün vardır. 

1664 - New Jersey, İngiltere Krallığının bir kolonisi oldu.
1881 - Tunus, Fransa tarafından işgal edildi.
1894 - Coca-Cola, ilk kez şişede satılmaya başlandı.
1913 - Avustralya'nın gelecekteki başkenti resmen Canberra oldu. Melbourne, geçici olarak 1927'ye kadar başkent olarak kaldı.
1918 - Moskova, Rusya'nın başkenti oldu. Sankt-Peterburg başkent statüsünü son 215 yıldır sürdürüyordu.
1921 - Londra Konferansı sona erdi. İtilaf Devletleri barış önerdi.
1921 - Türk Milleti'nin İstiklâl Marşı, TBMM'de kabul edildi.
1925 - Çinli lider Sun Yat-sen öldü, yerine General Çan Kay Şek getirildi.
1928 - Kaliforniya'da St. Francis Barajı yıkıldı; 400 kişi öldü.
1930 - Hindistan'da Mahatma Gandi, tuz üretimindeki Hükûmet tekeline karşı çıkmak amacıyla, Ahmetabat'tan denize 300 millik "Tuz Yürüyüşüne" (Salt Satyagraha) başladı.
1938 - Almanya askerî birlikleri Avusturya topraklarına girdi ve ertesi gün Avusturya'yı resmen ilhak etti.
1947 - Harry Truman, ABD Kongresi'nden, Türkiye ve Yunanistan'a Sovyetler Birliği baskısından kurtarılmaları için toplam 400 milyon dolarlık bir yardımda bulunulması ve bu Devletlerin sivil ve askerî personeline, ABD'de eğitim verilmesi için yetki istedi.
1958 - 3. Eurovision Şarkı Yarışması gerçekleştirildi. Fransa, André Claveau'nun "Dors Mon Amour" şarkısıyla 1. oldu. 1956 yılındaki gibi bu yıl da İngilizce şarkı yoktu.
1967 - Suharto, Endonezya Devlet Başkanlığı görevini Sukarno'dan devraldı.
1971 - Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Mart Muhtırası'nı verdi. Başbakan Süleyman Demirel, bu gelişme üzerine istifa etti. Muhtıra; Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu'nun imzasını taşıyordu.
1979 - Pakistan, CENTO'dan ayrıldığını açıkladı. Bir gün sonra da İran'ın ayrılmasıyla, CENTO'nun varlığı sona erdi.
1985 - Sovyetler Birliği ile ABD arasında, Cenevre'de Stratejik Nükleer Kuvvetler, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler, Uzay ve Savunma Sistemleri ile ilgili "Yeni Silahların Kontrolü Görüşmeleri" başladı.
1987 - Les Misérables müzikali, Broadway'de gösterime girdi.
1989 - Sir Tim Berners-Lee bir bilgi yönetim sistemi hakkındaki teklifini CERN'e sundu, bu sonradan World Wide Web'e dönüştü.
1993 - Mumbai'de Bombay saldırıları gerçekleşti.
1995 - Gazi Mahallesi olayları başladı. 15 Mart 1995'e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.
1999 - Varşova Paktı'nın eski üyeleri; Çekya, Macaristan ve Polonya, NATO'ya katıldı.
2000 - Papa II. John Paul, Kilise'nin geçmişte Yahudilere, muhaliflere, kadınlara ve yerlilere karşı işlediği günahlardan ötürü af diledi.
2003 - Sırbistan Başbakanı Zoran Đinđić, Belgrad'da öldürüldü.
2004 - Suriye'de, Kamışlı Olayları patlak verdi.
2011 - Fukuşima I. Nükleer Santrali'nde patlama meydana geldi. Sonucunda 2011 Tōhoku depremi ve tsunamisi'nden bir gün sonra atmosfere radyasyon yaydı.
2020 - Türkiye'de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından koronavirüs nedeniyle eğitim öğretime ara verildi.

1613 - André Le Nôtre, Kral Louis XIV'in peyzaj ve bahçe mimarı (ö. 1700)
1637 - Anne Hyde, York Dükü James'in (daha sonra Kral II. James) ilk karısı olarak York ve Albany Düşesi idi. (ö. 1671)
1685 - George Berkeley, İngiliz düşünür (ö. 1753)
1710 - Thomas Arne, İngiliz besteci (ö. 1778)
1784 - William Buckland, İngiliz yer bilimci (ö. 1856)
1790 - John Frederic Daniell, İngiliz kimyacı ve fizikçi (ö. 1845)
1815 - Louis-Jules Trochu, Fransız askeri lider ve politikacı (ö. 1896)
1821 - John Joseph Caldwell Abbott, Kanada Başbakanı (ö. 1893)
1824 - Gustav Kirchhoff, Alman fizikçi (ö. 1887)
1835 - Simon Newcomb, Kanadalı-Amerikalı astronom ve matematikçi (ö. 1909)
1838 - William Henry Perkin, İngiliz kimyager ve mucit (ö. 1907)
1843 - Gabriel Tarde, Fransız yazar, sosyolog, kriminolojist ve sosyal psikolog (ö. 1904)
1859 - Ernesto Cesàro, İtalyan matematikçi (ö. 1906)
1860 - Bernát Munkácsi, Macar Türkolog (ö. 1937)
1863 - Vladimir Vernadski, Ukraynalı mineralojist ve jeokimyacı (ö. 1945)
1869 - George Forbes, Yeni Zelanda Başbakanı (ö. 1947)
1877 - Wilhelm Frick, Nazi Almanyası İçişleri Bakanı (ö. 1946)
1878 - Musa Ćazim Ćatić, Bosnalı şair (ö. 1915)
1881 - Väinö Tanner, Finlandiya Başbakanı (ö. 1966)
1889 - Vaclav Nijinski, Polonyalı balet (ö. 1950)
1890 - I. İdris, Libya Kralı (ö. 1983)
1891 - Yevgeniy Polivanov, Sovyet dilbilimci (ö. 1938)
1905 - Takashi Shimura, Japon oyuncu (Yedi Samuray) (ö. 1982)
1910 - Masayoshi Ōhira, Japon siyasetçi (ö. 1980)
1911 - Gustavo Díaz Ordaz, Meksikalı siyasetçi (ö. 1979)
1912 - Fethi Çelikbaş, Türk siyasetçi (ö. 2009)
1922 - Jack Kerouac, Amerikalı yazar (ö. 1969)
1923 - Walter Schirra, Amerikalı bir deniz havacısı, test pilotu ve NASA astronotu (ö. 2007)
1923 - Mae Young, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2014)
1925 - Leo Esaki, Japon fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi
1925 - Harry Harrison, Amerikalı bilimkurgu yazarı (ö. 2012)
1926 - Arthur Hartman, Amerika Birleşik Devletleri diplomatı (ö. 2015)
1927 - Raúl Alfonsín, Arjantinli avukat ve siyasetçi (ö. 2009)
1928 - Edward Albee, Amerikalı tiyatro yazarı (ö. 2016)
1930 - Antony Acland, Britanyalı siyasetçi (ö. 2021)
1930 - Ann Emery, İngiliz oyuncu (ö. 2016)
1931 - Herb Kelleher, Amerikalı girişimci, iş insanı ve yönetici (ö. 2019)
1933 - Barbara Feldon, Amerikalı film oyuncusu, manken
1936 - Michał Heller, Polonyalı bilim adamı
1937 - Zoltán Horváth, Macar eski eskrimci (ö. 2025)
1938 - Patricia Carli, İtalyan asıllı Fransız pop şarkıcısı, besteci ve şarkı sözü yazarı
1940 - Al Jarreau, Amerikalı caz müziği şarkıcısı (ö. 2017)
1941 - Josip Skoblar, Yugoslav millî futbolcu ve teknik direktör
1943 - Ratko Mladiç, Yugoslav asker
1946 - Dean Cundey, Amerikalı görüntü yönetmeni
1946 - Liza Minnelli, Amerikalı şarkıcı
1946 - Frank Welker, Amerikalı oyuncu
1947 - Jan-Erik Enestam, Finlandiyalı siyasetçi, eski bakan
1947 - Mitt Romney, Amerikalı politikacı
1948 - James Taylor, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve gitarist
1950 - Javier Clemente, İspanyol futbolcu ve teknik direktör
1952 - Hulusi Akar, Türk asker, Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanı
1952 - Yasuhiko Okudera, eski Japon millî futbolcusu
1953 - Ron Jeremy, Amerikalı pornografik film oyuncusu
1954 - Anish Kapoor, İngiliz-Hint heykeltıraş
1956 - Steve Harris, İngiliz rock müzisyeni
1956 - Lesley Manville, İngiliz oyuncu
1956 - Tim Verbeek, Hollandalı futbolcu ve teknik direktör (ö. 2019)
1957 - Patrick Battiston, Fransız eski futbolcusu
1957 - Marlon Jackson, Michael Jackson'ın kardeşi ve Jacksons 5 üyesi Amerikalı şarkıcı
1958 - Dileita Mohamed Dileita, Cibutili siyasetçi
1959 - Milorad Dodik, Sırp siyasetçi
1960 - Naşide Göktürk, Türk şair, söz yazarı, besteci ve yorumcu (ö. 2016)
1960 - Şenol Korkmaz, Türk yönetmen ve prodüktör
1960 - Courtney B. Vance, bir Amerikalı oyuncu
1962 - Julia Campbell, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1962 - Andreas Köpke, Alman futbolcu
1962 - Lütfi Elvan, Türk siyasetçi
1963 - Kemal Yeni, Türk asker, Ege Ordusu Komutanı
1963 - John Andretti, Amerikalı otomobil yarışçısı (ö. 2020)
1963 - Ferdi Eğilmez, Türk sinema yönetmeni ve yapımcısı
1965 - Liza Umarova, Çeçen şarkıcı ve oyuncu
1967 - Uğur Çavuşoğlu, Türk oyuncu
1968 - Aaron Eckhart, Amerikalı oyuncu
1969 - Graham Coxon, İngiliz müzisyen
1969 - Beyazıt Öztürk, Türk komedyen
1971 - Ogün Sanlısoy, Türk müzisyen
1972 - Lisa Werlinder, İsveçli caz müzisyeni ve aktris
1975 - Edgaras Jankauskas, Litvanyalı millî futbolcu ve teknik direktör
1975 - Srđan Pecelj, Bosnalı millî futbolcu
1976 - Gökhan Üçoklar, Türk basketbolcu
1976 - Zhao Wei, Çinli dizi ve sinema oyuncusu ve pop müzik şarkıcısı
1977 - Amdy Faye, Senegalli millî futbolcu
1977 - Abdulhamit Gül, Türk hukukçu ve siyasetçi
1978 - Arina Tanemura, shōjo manga sanatçısı
1979 - Gerard López, İspanyol eski futbolcu
1979 - Armand Deumi Tchani, Kamerunlu futbolcu
1981 - Hideo Itami, Japon profesyonel güreşçi
1982 - Hisato Sato, Japon millî futbolcu
1983 - Atif Aslam, Pakistanlı pop ve rock şarkıcısı, gitarist ve oyuncu
1984 - Jaimie Alexander, Amerikalı oyuncu
1984 - Shreya Ghoshal, Hint bir playback sanatçısı
1985 - Edward Clancy, İngiliz profesyonel pist ve yol bisikleti yarışçısı
1985 - Binnaz Uslu, Türk sporcu
1985 - Stromae, Belçikalı şarkıcı
1986 - František Rajtoral, Çek millî futbolcu (ö. 2017)
1987 - Teymur Recebov, Azerbaycanlı satranç büyükustası
1988 - Sebastian Brendel, Alman kanocu
1988 - Kostas Mitroğlu, Aris ve Yunanistan futbolcu
1988 - Titi, Brezilyalı futbolcu
1989 - Jordan Adéoti, Beninli millî futbolcu
1991 - Felix Kroos, Alman futbolcu
1992 - Daniele Baselli, İtalyan futbolcu
1992 - Jiří Skalák, Çek futbolcu
1993 - Shehu Abdullahi, Nijeryalı millî futbolcu
1994 - Katie Archibald, bir İskoç ve İngiliz yarış bisikletçisi
1994 - Jerami Grant, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1994 - Christina Grimmie, Amerikalı müzisyen ve söz yazarı (ö. 2016)
1995 - Sander Coopman, Belçikalı futbolcu
1996 - Kerim Hafız, Mısırlı millî futbolcu
1996 - Robert Murić, Hırvat futbolcu
1997 - Dean Henderson, İngiliz millî futbolcu
1997 - Allan Irénée Saint-Maximin, Fransız futbolcu

417 - I. İnnocentius, 401'den 417'deki ölümüne kadar Katolik Kilisesi için papalık yapmıştır
604 - I. Gregorius, Papa (d. yaklaşık 540)
1289 - II. Demetre, Gürcü kralı (d. 1259)
1507 - Cesare Borgia, Rönesans İtalya'sının asker ve siyasetçisi (d. 1475)
1832 - Frederich Kuhlau, Alman piyanist (d. 1786)
1845 - Akif Paşa, Osmanlı devlet adamı, şair ve yazar (d. 1787)
1853 - Mathieu Orfila, İspanyol asıllı Fransız tıp eğitimcisi (d. 1787)
1872 - Zeng Guofan, Çinli devlet adamı ve askeri önder (d. 1811)
1898 - Zachris Topelius, Fin yazar (d. 1818)
1898 - Johann Jakob Balmer, İsviçreli matematikçi ve matematiksel fizikçi (d. 1825)
1914 - George Westinghouse, Amerikalı girişimci ve mühendis (d. 1846)
1925 - Arkadiy Timofeyeviç Averçenko, Rus mizah yazarı (d. 1881)
19

12 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 132. (artık yıllarda 133.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 233 gün vardır. 

1621 - Piteå, İsveç'te şehir konumuna alındı.
1820 - Modern hemşireliğin kurucusu, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'nda da görev yapan İngiliz hemşire Florence Nightingale, İtalya'nın Floransa kentinde doğdu. Kendisine "Lambalı Kadın" adı takılmıştı.
1871 - Paris Komünü, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıdı.
1881 - Fransızlar tarafından işgal edilen Tunus'ta, Bardo Antlaşmasıyla Tunus Fransız Protektorası kuruldu.
1916 - İrlanda'nın Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması'nın öncüsü ve İrlanda'nın ilk marksist işçi önderlerinden James Connolly kurşuna dizildi.

1925 - Japon İmparatorluğu'nda siyasi muhalefeti topluca bastırmak için, Barış Koruma Kanunu adlı antikomünist yasa yürürlüğe girdi.
1929 - İlk Tıp Bayramı, Haydarpaşa Tıp Fakültesi'nde kutlandı.
1939 - Türk- İngiliz ortak bildirisi imzalandı.
1939 - İzmit Gölcük'te liman ve tersane inşa edilmesi ile ilgili olarak bir Alman grubuyla sözleşme imzalandı.
1940 - Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde, Tekirdağlı Hüseyin, altıncı kez başpehlivan oldu.
1947 - İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'nde yetişen 10 sanatçının oluşturduğu, "Onlar Grubu" kuruldu.
1949 - Sovyetler Birliği'nin 11 ay süren Berlin ablukası kalktı.
1951 - Yıkıcı gücü, Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bombaların 100 katı büyüklüğünde olan ilk hidrojen bombası denemesi, Büyük Okyanus'taki Eniwetok Atolü'nde yapıldı.
1965 - Doğu Pakistan'da (bugünkü Bangladeş) kasırga çıktı: 10 binin üzerinde insan öldü.
1965 - Sovyet uzay aracı "Luna 5", Ay yüzeyine çarptı.
1965 - Batı Almanya ile İsrail arasında diplomatik ilişki kuruldu.
1967 - CHP'den ayrılan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, Güven Partisi’ni kurdu.
1967 - Pink Floyd grubu, Birleşik Krallık'ta "Queen Elizabeth Hall"da, Dünyada ilk "quadrofonik" rock konserini düzenledi. Quadraphonic sistemde ses, dört ayrı hoparlör grubuna, dört ayrı kanaldan gönderiliyordu.
1976 - Filistin Kurtuluş Örgütü'nün Türkiye'de büro açma isteği kabul edildi.
1978 - Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı'nca, liselerde okutulan ahlak dersi ve müfredat programları ile ders kitapları uygulamadan kaldırıldı.
1978 - Ankara'nın Dışkapı semtindeki YIBA Çarşısı, tüp patlaması nedeniyle yandı: 49 kişi öldü, 100 kişi yaralandı.
1979 - TÜSİAD, gazetelere "Gerçekçi Çıkış Yolu" başlıklı, Ecevit Hükûmeti'ni eleştiren tam sayfa ilan verdi.
1992 - Nelson Mandela, Uluslararası Atatürk Barış Ödülü'nü insan hakları aksatımları nedeniyle geri çevirdi.
1994 - Kayıp olan Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Namık Erdoğan, başına iki kurşun sıkılmış halde ölü bulundu.
1998 - İstanbul'da, Hollanda ve Türk polisinin ortak çalışması sonucu, deniz yoluyla İtalya ve Hollanda'ya gönderilmek istenen, uluslararası uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Baybaşin'in amcasının oğlu Nizamettin Baybaşin'e ait 10 trilyon lira değerinde eroin ve afyon sakızı ele geçirildi.
1998 - Silahlı saldırıya uğrayan İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal, ağır yaralandı.
2001 - TBMM'de Türk Telekom'un özelleştirilmesine olanak sağlayan Telekom Yasası, 209 oyla kabul edildi.
2002 - Eski ABD Başkanlarından Jimmy Carter, Küba'ya gitti. Carter, 1959 devriminden beri Küba'yı ziyaret eden ABD Başkanlığı yapmış ilk siyasi şahsiyet oldu.
2005 - AİHM, Abdullah Öcalan'ın yargılanmasında, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin adil yargılama, uzun süre gözaltında tutma, idam cezası ile yargılamayı düzenleyen üç maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme, Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanmasını tavsiye etti.
2006 - Almanya'da Stern dergisinin her yıl verdiği "Basın ve Düşünce Özgürlüğü Ödülü", Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'e verildi.
2006 - Batı'nın, Hamas Hükûmetine verdiği ambargo cezası, Filistin halkını açlıkla vurdu.
2005 - Taşucu'nda, Taşucu Atatürk Evi açıldı.
2008 - Çin'de Siçuan depremi: Yaklaşık 70.000 kişi öldü.
2010 - Rusya ile Türkiye arasında vize anlaşması imzalandı.
2025 - PKK, kendini feshettiğini duyurdu.

1670 - II. August, Lehistan kralı (ö. 1733)
1806 - Johan Vilhelm Snellman, Fin yazar ve devlet adamı (ö. 1881)
1812 - Edward Lear, İngiliz sanatçı, illüstratör, müzisyen, yazar ve şair (ö. 1888)
1820 - Florence Nightingale, İngiliz hemşire ve hastane reformcusu (ö. 1910)
1820 - John Casey, İrlandalı geometrici (ö. 1891)
1842 - Jules Massenet, Fransız besteci (ö. 1912)
1855 - Anatoli Lyadov, Rus besteci (ö. 1914)
1879 - Muhamedjan Tınışpayev, Kazak mühendis ve aktivist (ö. 1937)
1906 - Samed Vurgun, Azeri şair (ö. 1956)
1907 - Katherine Hepburn, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2003)
1910 - Dorothy Crowfoot Hodgkin, İngiliz kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1994)
1914 - Bertus Aafjes, Hollandalı şair (ö. 1993)
1918 - Julius Rosenberg, Amerikalı casus (ö. 1953)
1921 - Cor van der Hoeven, Eski Hollandalı millî futbolcu (ö. 2017)
1926 - Viren J. Shah, Hint siyasetçi ve iş insanı (ö. 2013)
1928 - Burt Bacharach, Amerikalı piyanist, besteci, yapımcı ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (ö. 2023)
1929 - Sam Nujoma, Namibyalı siyasetçi (1. Namibya Devlet Başkanı) (ö. 2025)
1932 - Fernando Madeira, Portekizli serbest stil yüzücü ve su topu oyuncusu (ö. 2025)
1935 - Hüseyin Alp, Türk basketbolcu (ö. 1983)
1937 - George Carlin, Amerikalı komedyen (ö. 2008)
1940 - Abbas Abdulla, Azeri şair (ö. 2019)
1942 - Ian Dury, İngiliz rock and roll şarkıcısı, söz yazarı ve grup lideri ve aktör (ö. 2000)
1942 - Michel Fugain, Fransız şarkıcı ve besteci
1943 - Hugo Camps, Belçikalı gazeteci ve yazar (ö. 2022)
1945 - Alan Ball, Jr., İngiliz eski millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2007)
1945 - Pascal Clément, Fransız siyasetçi (ö. 2020)
1946 - Daniel Libeskind, Polonya kökenli Amerikalı mimar, sanatçı ve sahne tasarımcısı
1948 - Lindsay Crouse, Amerikalı oyuncu
1950 - Gabriel Byrne, İrlandalı oyuncu
1950 - Renate Stecher, Doğu Alman eski kısa mesafe koşucusu
1955 - Piotr Bikont, Polonyalı politika yazarı, gazeteci, yemek uzmanı ve tiyatro yönetmeni (ö. 2017)
1958 - Massimo Briaschi, İtalyan eski futbolcu
1959 - Ving Rhames, Amerikalı sahne ve sinema oyuncusu
1961 - Rafael Aranda, Katalan kökenli mimar
1962 - Emilio Estévez, Amerikalı oyuncu, film yönetmeni ve senarist
1966 - Çelik Erişçi, Türk müzisyen, şarkıcı ve besteci
1966 - Stephen Baldwin, Amerikalı oyuncu, yönetmen, yapımcı ve yazar
1966 - Bebel Gilberto, Brezilyalı şarkıcı
1966 - Deborah Kara Unger, Kanadalı oyuncu
1967 - Paul D'Amour, Amerikan müzisyen
1968 - Emin Gürsoy, Türk oyuncu
1968 - Tony Hawk, Amerikalı kaykaycı
1970 - Samantha Mathis, Amerikalı oyuncu
1970 - David A. R. White; Amerikalı oyuncu, film yönetmeni ve senarist
1972 - Pınar Aylin, Türk şarkıcı
1974
Terane Cevanbaht - İranlı bilim insanı, filozof, sanatçı, yazar, şair, çevirmen, edebiyat eleştirmeni, hakem, editör ve insan hakları savunucusu
Tolga Çevik, Türk komedyen ve oyuncu
1976 - Turgut Tunçalp, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1977 - Graeme Dott, İskoç profesyonel snooker oyuncusu
1977 - Onur Saylak, Türk oyuncu ve yönetmen
1978 - Malin Akerman, Kanadalı model ve oyuncu
1978 - Jason Biggs, Amerikalı oyuncu
1978 - Hüseyin Rızazade, İranlı siyasetçi, eski halterci
1978 - Amy Sloan, Kanadalı oyuncu
1980 - Rishi Sunak, İngiliz siyasetçi ve eski Birleşik Krallık başbakanı
1981 - Asmik Grigorian, Ermeni - Litvanyalı opera sopranosu
1981 - Rami Malek, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1982 - Esra Erol, Türk sunucu ve TV programcısı
1983 - Igor De Camargo, Brezilyalı asıllı Belçikalı futbolcu
1983 - Domhnall Gleeson, İrlandalı oyuncu, yönetmen ve senarist
1983 - Baykal Kulaksızoğlu, Türk asıllı İsviçreli futbolcu
1983 - Alicja Bachleda-Curuś, Polonyalı aktris ve şarkıcı
1984 - Ceyda Sinan, Türk basketbolcu
1985 - Dániel Tőzsér, Macar eski millî futbolcu
1986 - Emily VanCamp, Kanadalı oyuncu
1988 - Marcelo, Brezilyalı futbolcu
1990 - Florent Amodio, Fransız buz patenci
1990 - Melih Mahmutoğlu, Türk basketbolcu
1992 - Erik Durm, Alman futbolcu
1992 - Malcolm David Kelley, Amerikalı oyuncu
1994 - Tomáš Břečka, Çek futbolcu
1996 - Kostas Çimikas, Yunan millî futbolcu
1997 - Frenkie de Jong, Hollandalı futbolcu

705 - Abdülaziz bin Mervan, Mısır valisi (d. 649)
1003 - II. Silvester, 2 Nisan 999'dan 1003'teki ölümüne kadar Papa olarak görev yapmıştır (d. 946)
1465 - Thomas Paleologos, Bizans İmparatoru (d. 1409)
1641 - Thomas Wentworth, İngiliz devlet adamı (d. 1593)
1684 - Edme Mariotte, Fransız fizikçi ve Katolik papazdır (d. 1620)
1700 - John Dryden, İngiliz şair, eleştirmen, çevirmen ve oyun yazarı (d. 1631)
1859 - Sergey Aksakov, Rus yazar (d. 1791)
1884 - Bedřich Smetana, Çek besteci (d. 1824)
1897 - Willem Roelofs, Felemenk ressam, hakkak, litografisit ve tasarımcı (d. 1822)
1907 - Joris-Karl Huysmans, Fransız yazar (d. 1848)
1918 - Vasili Radlof, Rus doğu bilimci (d. 1837)
1919 - Tahsin Nahit, Türk şair ve oyun yazarı (Mîna Urgan'ın babası) (d. 1887)
1927 - Vilhelm Thomsen, Danimarkalı dil bilimci ve Türkolog (d. 1842)
1935 - Józef Piłsudski, İkinci Polonya Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı (1918-1922) (d. 1867)
1966 - Felix Steiner, I. Dünya Savaşı piyade subayı ve II. Dünya Savaşı'nda Waffen-SS Generali (d. 1896)
1970 - Nelly Sachs, Alman şair, yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1891)
1972 - Arkadiy Plastov, Rus Sovyet ressam (d. 1893)
1973 - Monika Ertl, Alman belgesel yapımcısı ve yönetmeni, eylemci ve silahlı örgüt üyesi (d. 1937)
1973 - Frances Marion, Amerikalı gazeteci, yazar ve oyun yazarı (d. 1888)
1985 - Jean Debuffet, Fransız ressam (d. 1901)
1992 - Robert Reed, Amerikalı film ve dizi oyuncusudur (d. 1932)
1994 - Erik Erikson, Danimarka ve Alman kökenli Amerikalı psikolog (d. 1902)
1995 - Giorgio Belladonna, İtalyan briç oyuncusu (d. 1923)
1995 - Ştefan Kovács, Macar asıllı Rumen futbolcu ve teknik direktör (d. 1920)
1999 - Saul Steinberg, Amerikalı karikatürist (d. 1914)
2001 - Didi, Brezilyalı futbolcu (d. 1928)


12 Nisan, Miladi takvime göre yılın 102. (artık yıllarda 103.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 263 gün vardır. 

1861 - Amerikan İç Savaşı, Güney Carolina'da patlak verdi. Savaş sonunda toplam 620 bin kişi öldü.
1903 - 12 Nisan 1903 Ay tutulması gerçekleşti.
1931 - Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu.
1939 - Nazi Almanyası Propaganda Bakanı Goebbels İstanbul'a ziyarette bulundu.
1941 - II. Dünya Savaşı: Alman 2. Ordusu, Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'a girdi.
1955 - Dr. Jonas Salk tarafından geliştirilen çocuk felci aşısının, güvenli ve etkili olduğu açıklandı.
1961 - Sovyetler Birliği, uzaya ilk insanı gönderdi. Vostok 1 ile uzaya giden Yuri Gagarin, uzayda 108 dakika kaldı.
1963 - Martin Luther King, Alabama'da sivil haklar yürüyüşüne öncülük ettiği gerekçesiyle tutuklandı.
1963 - Sovyet nükleer denizaltısı K-33, Danimarka yakınlarında Finlandiya bandıralı yük gemisi M/S Finnclipper'la çarpıştı.
1969 - Sonradan Atatürk Kültür Merkezi adını alacak olan İstanbul Kültür Sarayı, Aida Operası ve Çeşmebaşı Balesi ile açıldı.
1981 - İlk uzay mekiği Columbia fırlatıldı.
1991 - Ateşkes antlaşmasının yürürlüğe girmesiyle Körfez Savaşı resmen sona erdi.
1991 - İstanbul genelevi işletmecilerinden Matild Manukyan, İstanbul'da vergi rekortmeni oldu.
1993 - Türkiye, internete bağlandı.
2007 - Irak Meclisinde patlama meydana geldi; üçü Milletvekili sekiz kişi öldü.
2008
Tandoğan'da yaklaşık 300.000 kişinin katılımıyla, "Ulusal Egemenlik Mitingi" yapıldı.
Kişinev Antonov An-32 kazası
2011 - Mısır'ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, bir soruşturma çerçevesinde sorgulanırken kalp krizi geçirmesi üzerine hastaneye kaldırıldı ve yoğun bakıma alındı.

959 - En'yū, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 64. imparatoru (ö. 991)
1577 - IV. Christian, Danimarka ve Norveç Kralı (ö. 1648)
1803 - Johann Wilhelm Zinkeisen, Alman tarihçi (ö. 1863)
1823 - Aleksandr Ostrovski, Rus gerçekçiliğinin en büyük temsilcilerinden oyun yazarı (ö. 1868)
1871 - Yannis Metaksas, Yunan general ve devlet adamı (ö. 1941)
1903 - Jan Tinbergen, Hollandalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 1994)
1923 - Ann Miller, Amerikalı dansçı, şarkıcı ve oyuncu (ö. 2004)
1924 - Raymond Barre, Fransız siyasetçi (ö. 2007)
1925 - Evelyn Berezin, Amerikalı bilgisayar mühendisi (ö. 2018)
1926 - Jane Withers, Amerikalı çocuk oyuncu (ö. 2021)
1928 - Hardy Krüger, Alman oyuncu (ö. 2022)
1928 - Nisa Serezli, Türk sinema, tiyatro ve seslendirme sanatçısı (ö. 1992)
1929 - Elspet Gray, İskoç aktivist ve oyuncu (ö. 2013)
1932 - Jean-Pierre Marielle, Fransız oyuncu (ö. 2019)
1933 - Montserrat Caballé, Katalan kadın soprano ve opera sanatçısı (ö. 2018)
1936 - Charles Napier, Amerikalı oyuncu (ö. 2011)
1936 - Kennedy Simmonds, St. Kitts ve Nevisli siyasetçi
1937 - Dennis Banks Anişinabe olarak doğan Kızılderili lider, öğretmen, konuşmacı, aktivist ve yazar (ö. 2017)
1937 - İgor Volk, Sovyet Rus'u kozmonot ve test pilotu (ö. 2017)
1940 - Herbie Hancock, Amerikalı caz piyanisti ve besteci
1941 - Bobby Moore, İngiliz eski futbolcu ve teknik direktör (ö. 1993)
1942 - Carlos Reutemann, Arjantinli eski Formula 1 pilotu (ö. 2021)
1942 - Jacob Zuma, Güney Afrikalı siyasetçi
1944 - Lisa Jardine İngiliz tarihçi, yazar ve akademisyen (ö. 2015)
1946 - Ed O'Neill, Amerikalı sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu, seslendirme sanatçısı
1946 - George Robertson, İngiliz siyasetçi
1947 - Tom Clancy, Amerikalı yazar (ö. 2013)
1947 - David Letterman Amerikalı komedyen ve yapımcı
1948 - Jeremy Beadle, İngiliz yapımcı, oyun yazarı, radyo ve televizyon sunucusu (ö. 2008)
1948 - Joschka Fischer, Alman siyasetçi
1948 - Marcello Lippi, İtalyan eski futbolcu ve teknik direktör
1950 - David Cassidy, Amerikalı şarkıcı, aktör, söz yazarı ve müzisyen (ö. 2017)
1950 - Flavio Briatore İtalyan iş insanı ve takım patronu
1950 - Joyce Banda Malavili eğitimci ve siyasetçi
1953 - Bernard Tchoullouyan, Fransız judocu (ö. 2019)
1954 - Steve Stevaert, Belçikalı siyasetçi (ö. 2015)
1955 - Jean-Louis Aubert, Fransız müzisyen
1956 - Andy García, Amerikalı oyuncu
1956 - Herbert Grönemeyer, Alman şarkıcı
1959 - Andy Bausch, Lüksemburglu yönetmen
1962 - Hüseyin Avni Danyal, Türk oyuncu
1963 - Lydia Cacho, Meksikalı gazeteci ve yazar
1968 - Yeşim Salkım, Türk şarkıcı
1969 - Lucas Radebe, Güney Afrikalı eski millî futbolcu
1971 - Nicholas Brendon, Amerikalı aktör (ö. 2026)
1971 - Shannen Doherty, Amerikalı aktris (ö. 2024)
1972 - Şebnem Ferah, Türk rock müzik sanatçısı
1973 - Christian Panucci, İtalyan millî futbolcu ve teknik direktör
1973 - Sylvinho, Brezilyalı futbolcu
1978 - Svetlana Lapina, Rus yüksek atlamacı
1979 - Jennifer Morrison, Amerikalı oyuncu
1979 - Mateja Kežman, Sırp futbolcu
1980 - Arda Kural, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1980 - Jehan Barbur, Türk şarkıcı ve şarkı sözü yazarı
1981 - Nicolás Burdisso, Arjantinli futbolcu
1983 - Sine Büyüka, Türk sunucu
1986 - Blerim Džemaili, Makedonya doğumlu Arnavut asıllı, İsviçreli millî futbolcu
1986 - Jonathan Pitroipa, Burkina Fasolu millî futbolcu
1987 - Luiz Adriano, Brezilyalı futbolcu
1987 - Brooklyn Decker, Amerikalı model
1987 - Brendon Urie, Amerikalı şarkıcı
1988 - Ricardo Álvarez, İngiliz futbolcu
1988 - Jessie James Decker, Amerikalı country pop şarkıcısı ve söz yazarı
1989 - Ádám Hanga, Macar basketbolcu
1989 - Valentin Stocker, İsviçreli millî futbolcu
1989 - Kaitlyn Weaver, Amerikalı buz patencisi
1990 - Hiroki Sakai, Japon millî futbolcu
1991 - Lionel Carole, Fransız futbolcu
1993 - Andreas Haukeland, Tix, Norveçli, şarkıcı şarkı yazarı ve yönetmen
1994 - Eric Bailly, Fildişi Sahilli millî futbolcu
1994 - Oh Sehun, Güney Koreli şarkıcı ve oyuncu
1994 - Guido Rodríguez, Arjantinli futbolcu
1994 - Saoirse Ronan, İrlandalı oyuncu
1995 - Kubilay Aka, Türk oyuncu
1995 - Melissa Venema, Hollandalı trompetçi
1996 - Polina Korobeynikova, Rus buz patencisi
1996 - Jan Bednarek, Leh futbolcu

MÖ 45 - Gnaeus Pompeius, (Genç Pompey), Romalı general (d. MÖ 75 civarı)
238 - I. Gordianus, Roma İmparatoru (intihar) (d. 159)
352 - I. Julius, 6 Şubat 337 ile 12 Nisan 352 arası papalık yapmıştır
901 - Eudokia Baïana, Bizans İmparatoru VI. Leon'un üçüncü karısı
1704 - Jacques-Bénigne Bossuet, Fransız piskopos (d. 1627)
1743 - Augustine Washington, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk başkanı George Washington'un babası (d. 1694)
1782 - Pietro Metastasio, İtalyan şair ve libretto yazarı (d. 1698)
1817 - Charles Messier, Fransız gök bilimci (d. 1730)
1871 - Pierre Leroux, Fransız filozof ve politik iktisatçı (d. 1798)
1893 - Muallim Naci, Türk yazar ve şair (d. 1849)
1909 - Çaycı İzzet Paşa, Türk siyasetçi ve araştırmacı (d. 1819)
1936 - Rızaeddin Fahreddin, Tatar müftü ve tarihçi (d. 1859)
1937 - Abdülhak Hâmit Tarhan, Türk şair ve diplomat (Makber ve Eşber gibi yapıtlarıyla tanınan) (d. 1852)
1938 - Fyodor Şalyapin, Rus opera şarkıcısı (d. 1873)
1944 - Alois Musil, Çek   Katolik papaz, ilahiyatçı ve oryantalist, kâşif (d. 1868)
1945 - Franklin Delano Roosevelt, ABD'nin 32. Başkanı (d. 1882)
1953 - Lionel Logue, Avustralyalı konuşma-dil terapisti ve amatör sahne oyuncusu (d. 1880)
1967 - İsmail Hami Danişmend, Türk tarihçi (d. 1899)
1968 - Franz Pfeffer von Salomon, Alman Sturmabteilung'un (SA) ilk komutanı (d. 1888)
1975 - Josephine Baker, Amerikalı dansçı ve şarkıcı (d. 1906)
1980 - William R. Tolbert Jr., Liberyalı devlet adamı (d. 1913)
1981 - Prens Yasuhiko Asaka, Japonya prensi ve Japon İmparatorluk Ordusu generali (d. 1887)
1981 - Joe Louis, Amerikalı boksör (d. 1914)
1989 - Sugar Ray Robinson, Amerikalı boksör (d. 1921)
1998 - İsmail Baha Sürelsan, Türk besteci ve Klasik Türk Müziği sanatçısı (d. 1912)
2008 - Cecilia Colledge, İngiliz buz patencisi (d. 1920)
2008 - Patrick Hillery, İrlanda'nın 6. Cumhurbaşkanı (d. 1923)
2009 - Marilyn Chambers, Amerikalı porno yıldızı (d. 1952)
2009 - John Maddox, Galli bilim insanı ve gazeteci (d. 1925)
2010 - Evrim Alataş, Türk yazar, gazeteci ve eleştirmen (d. 1976)
2010 - Alper Balaban, Türk futbolcu (d. 1987)
2010 - Werner Schroeter, Alman film yönetmeni ve senarist (d. 1945)
2013 - Murat Gök, Türk hukukçu ve savcı (d. 1972)
2016 - Anne Jackson, Amerikalı oyuncu (d. 1925)
2016 - Balls Mahoney, Amerikalı profesyonel güreşçi (d. 1972)
2016 - Arnold Wesker, İngiliz oyun ve film senaryo yazarı (d. 1932)
2017 - Tom Coyne, Amerikalı mastering mühendisi (d. 1954)
2017 - Wayne Hardin, Amerikalı ragbi oyuncusu ve çalıştırıcısı (d. 1926)
2017 - Peggy Hayama, Japon kadın şarkıcı (d. 1933)
2017 - Toshio Matsumoto, Japon film yönetmeni, senarist ve video sanatçısı (d. 1932)
2017 - Charles Q. Murphy, Amerikalı oyuncu, komedyen ve senarist (d. 1959)
2017 - Sheila Abdus-Salaam, Amerikalı yargıç ve hukukçu (d. 1952)
2018 - Brij Bhushan Kabra, Hint müzisyen (d. 1937)
2019 - Can Bartu, Türk futbolcu (d. 1936)
2019 - Georgia Engel, Amerikalı oyuncu, komedyen, yazar ve dublaj sanatçısı (d. 1948)
2019 - John McEnery, İngiliz oyuncu ve yazar (d. 1943)
2019 - Thomas Smith, İngiliz eski millî futbolcu ve teknik direktör (d. 1945)
2020 - Francisco Aritmendi, İspanyol uzun mesafe koşucusu (d. 1938)
2020 - Eliyahu Bakshi-Doron, İsrailli haham (d. 1941)
2020 - Maurice Barrier, Fransız oyuncu ve şarkıcı (d. 1932)
2020 - Glenn Beckert, Amerikalı eski profesyonel beyzbol oyuncusu (d. 1940)
2020 - Kishen Bholasing, Surinamlı-Hollandalı şarkıcı ve vurmalı çalgı sanatçısı (d. 1984)
2020 - Peter Bonetti, İngiliz millî futbolcu (d. 1941)
2020 - Tim Brooke-Taylor, İngiliz komedyen ve oyuncu (d 1940)
2020 - Victor Batista Falla, Kübalı editör ve yayıncı (d. 1933)
2020 - Keiji Fujiwara, Japon seslendirme sanatçısı ve oyuncu (d. 1964)
2020 - André Manaranche, Fransız rahip, ilahiyatçı ve yazar (d. 1927)
2020 - Stirling Moss, İngiliz Formula 1 yarış pilotu (d. 1929)
2020 - Jaime Ruiz Sacristán, Meksikalı iş insanı ve bankacı (d. 1949)
2020 - Carlos Seco Serrano, İspanyol tarihçi (d. 1923)
2020 - Khalif Mumin Tohow, Somalili politikacı (d. ?)
2020 - Samuel Wembé, Kamerunlu iş insanı (d. 1947)
2020 - Chung Won-shik, Güney Koreli politikacı, eğitimci, asker ve yazar (

12 Ocak, Miladi takvime göre yılın 12. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 353 gün vardır (artık yıllarda 354). 

1915 - ABD Temsilciler Meclisi, kadınların da oy kullanması yönündeki kanun teklifini reddetti.
1920 - Son Osmanlı Mebusan Meclisi, İstanbul'da görüşmelere başladı.
1923 - Paris'teki Pasteur Enstitüsü'nde, tetanoza karşı antiserum geliştirildi.
1932 - Hattie Wyatt Caraway, Amerika Birleşik Devletleri senatosuna seçilen ilk kadın politikacı oldu.
1934 - Yunanistan'ın eski Başbakanı Elefterios Venizelos, Atatürk'ü Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi.
1940 - II. Dünya Savaşı: Rusya, Finlandiya'yı bombalıyor.
1944 - Genelkurmay'da ilk devir teslim: Mareşal Fevzi Çakmak yaş haddinden emekliye ayrıldı, yerine Kâzım Orbay atandı.
1945 - II. Dünya Savaşı: Sovyet birlikleri Doğu Avrupa'da Nazi güçlerine karşı atağa geçti.
1951 - Uluslararası Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi yürürlüğe girdi.
1952 - ABD yönetimi, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye'ye 58 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasına onay verdi.
1959 - Sovyet uzay aracı Luna 1, güneş çevresindeki yörüngesine yerleşti. Luna yer çekiminden kurtulan ilk uzay aracı oldu.
1966 - Lyndon B. Johnson, Amerika Birleşik Devletleri'nin, komünist saldırganlık sona erene kadar Güney Vietnam'da kalacağını açıkladı.
1967 - Dr. James Bedford, gelecekte tekrar canlandırılmak üzere, kriyojenik olarak dondurulan ilk insan oldu.
1969 - Led Zeppelin ilk albümlerini (Led Zeppelin) çıkardı.
1972 - Mucibur Rahman Bangladeş'in Başbakanı oldu.
1976 - BM Güvenlik Konseyi, 1'e karşı 11 oyla, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün, oy verme hakkı olmaksızın Güvenlik Konseyi tartışmalarına katılmasına karar verdi.
1991 - Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, Irak birliklerinin Kuveyt'ten çıkarılması için kendi hükûmetlerine güç kullanımı yetkisi verdi.
1998 - 19 Avrupa ülkesi, insan klonlanmasının yasaklanması konusunda anlaştılar.
2000 - Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti'ni oluşturan partilerin Genel Başkanları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, idama mahkûm edilen Abdullah Öcalan hakkında verdiği ihtiyati tedbir kararına uyulmasını kararlaştırdılar.
2001 - 36 yıldır süren iç savaşta 130 binden fazla insanın öldüğü ve 2 milyon insanın evini terk ettiği Kolombiya'da yönetim, ülkedeki komünist bir örgüt olan Ulusal Kurtuluş Ordusu'na kuzeyde silahtan arındırılmış bir bölge tahsis etti.
2006 - Mina'da, (Suudi Arabistan) şeytan taşlama sırasında çıkan kargaşada 362 hacı adayı öldü.
2010 - Haiti'de 7,0 şiddetinde deprem meydana geldi.

2012 - 17 Aralık 2011 tarihinde ölen Kuzey Kore Lideri Kim Cong-il'in mumyalanmış naaşı, Kumsusan Güneş Sarayı'na törenle nakledildi.
2016 - İstanbul'daki Sultanahmet Camii yakınlarında, bombalı bir saldırıda 10 kişi öldü, 15 kişi yaralandı.

1628 - Charles Perrault, Fransız yazar (ö. 1703)
1729 - Edmund Burke, İngiliz filozof ve devlet adamı (ö. 1797)
1746 - Johann Heinrich Pestalozzi, İsviçreli pedagog, hayırsever, filozof ve politikacı (ö. 1827)
1751 - I. Ferdinando, Sicilyateyn Kraliyeti'nin Kralı (ö. 1825)
1772 - Mihail Speranski, Rus reformist devlet adamı (ö. 1839)
1778 - William Herbert, İngiliz bitki bilimci, bitki ressamı, şair ve din adamı (ö. 1847)
1810 - II. Ferdinando, İki Sicilya'nın kralı (ö. 1859)
1822 - Étienne Lenoir, Belçikalı mühendis (ö. 1900)
1833 - Karl Eugen Dühring, Alman filozof ve iktisatçısı (ö. 1921)
1856 - John Singer Sargent, Amerikalı ressam (ö. 1925)
1859 - Rızaeddin Fahreddin, Tatar müftü ve tarihçi (ö. 1936)
1861 - Süleyman Selim Efendi, Sultan Abdülmecid'in oğlu (ö. 1909)
1870 - Grigori Gurkin, Rus Türkolog, etnograf ve ressam (ö. 1937)
1871 - Zekiye Sultan, II. Abdülhamid'in kızı (ö. 1950)
1876 - Fevzi Çakmak, Türk mareşal ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularından (ö. 1950)
1876 - Jack London, Amerikalı yazar (ö. 1916)
1878 - Ferenc Molnár, Macar yazar (Pal Sokağı Çocukları'nın yazarı) (ö. 1952)
1880 - Fahrettin Altay, Türk asker ve siyasetçi (Kurtuluş Savaşı komutanlarından) (ö. 1974)
1886 - Reşide Bayar, Türkiye Cumhuriyeti'nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın eşi (ö. 1962)
1892 - Mihail Kirponos, Sovyet Kızıl Ordu generali (ö. 1941)
1893 - Alfred Rosenberg, Alman siyasetçi (ö. 1946)
1893 - Hermann Göring, Nazi subayı (ö. 1946)
1894 - Georges Carpentier, Fransız boksör (ö. 1975)
1894 - Dorothy Wall, Yeni Zelandalı-Avustralyalı yazar ve çizer (ö. 1942)
1895 - Jean Berthoin, Fransız siyasetçi (ö. 1979)
1896 - David Wechsler, Rumen-Amerikalı ruhbilimci (ö. 1981)
1897 - Nahit Hilmi Özeren, Türk edebiyatçı ve güfte yazarı (ö. 1951)
1898 - Gustav Haloun, Çek sinolog (ö. 1951)
1899 - Paul Hermann Müller, İsviçreli kimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1965)
1900 - Abdülbaki Gölpınarlı, Türk edebiyat tarihçisi ve çevirmen (ö. 1982)
1901 - Avrora Mardiganyan, Ermeni yazar ve oyuncu (ö. 1994)
1902 - Suud bin Abdül Aziz, Suudi Arabistan Kralı (ö. 1969)
1903 - İgor Kurçatov, Sovyet nükleer fizikçi (Sovyetler Birliği'nin ilk atom bombası ve ilk nükleer elektrik santralini ve dünyanın ilk termonükleer bombasını yapan) (ö. 1960)
1905 - Hüseyin Nihal Atsız, Türk yazar, şair, tarihçi ve ideolog (ö. 1975)
1906 - Emmanuel Levinas, Fransız filozof (ö. 1995)
1907 - Sergey Korolyov, Sovyet roket mühendisi (ö. 1966)
1910 - Luise Rainer, Alman oyuncu (ö. 2014)
1916 - Pieter Willem Botha, Güney Afrika'nın ilk Devlet Başkanı (ö. 2006)
1916 - Mary Wilson, İngiliz şair (ö. 2018)
1918 - Maharişi Maheş Yogi, Hint guru (Transandantal Meditasyon tekniğini geliştiren) (ö. 2008)
1925 - Nevit Kodallı, Türk besteci, kompozitör ve müzik eğitmeni (ö. 2009)
1926 - Morton Feldman, Amerikalı besteci (ö. 1987)
1926 - Ray Price, Amerikalı country müzik şatkıcısı, besteci ve gitarist (ö. 2013)
1928 - Ruth Brown, Amerikalı Rhythm and Blues şarkıcı (ö. 2005)
1929 - Alasdair MacIntyre, İskoç filozof (ö. 2025)
1930 - Jennifer Johnston, İrlandalı yazar (ö. 2025)
1931 - Leyla Erbil, Türk yazar (ö. 2013)
1931 - Özdemir Nutku, Türk tiyatro bilimci, oyuncu, yazar, eleştirmen ve yönetmen (ö. 2019)
1932 - Engin Geçtan, Türk psikiyatri mütehassısı hekim, akademisyen ve yazar (ö. 2018)
1934 - Metin Serezli, Türk oyuncu (ö. 2013)
1934 - İbrahim Nafei, Mısırlı gazeteci (ö. 2018)
1934 - Raj Pannu, Hint asıllı Kanadalı eğitimci, akademisyen ve siyasetçi (ö. 2025)
1935 - Barbara McIntire, Amerikalı golfçü (ö. 2025)
1935 - Kreskin, Amerikalı mentalist (ö. 2024)
1936 - Emil Lahud, Lübnanlı asker ve siyasetçi
1936 - Mufti Mohammad Sayeed, Hint politikacı (ö. 2016)
1937 - Jan van der Graaf, Hollandalı kilise yöneticisi, mühendis ve yazar (ö. 2022)
1940 - Leila Hayes, Avustralyalı aktris, eğitimci, oyun yazarı, radyocu, tiyatro yapımcısı, şarkıcı, menajer ve yönetici (ö. 2025)
1941 - Long John Baldry, İngiliz şarkıcı ve müzisyen (ö. 2005)
1941 - Fiona Caldicott, Britanyalı akademisyen, psikiyatrist, psikoterapist ve yönetici (ö. 2021)
1944 - Joe Frazier, Amerikalı boksör ve Dünya ağır sıklet profesyonel boks şampiyonlarından (ö. 2011)
1945 - Aytunç Altındal, Türk gazeteci ve yazar (ö. 2013)
1947 - Tom Dempsey, Amerikan Futbolu oyuncusu (ö. 2020)
1948 - Anta Toros, Ermeni asıllı Türk oyuncu (ö. 2025)
1949 - Ottmar Hitzfeld, Alman futbolcu ve teknik direktör
1949 - Hammadi Cibali, Tunuslu mühendis, İslamcı politikacı, gazeteci ve Tunus eski başbakanı
1949 - Haruki Murakami, Japon romancı, kısa öykü yazarı, çevirmen ve gazeteci
1951 - Kirstie Alley, Amerikalı oyuncu ve Emmy Ödülü sahibi (ö. 2022)
1951 - Rush Limbaugh, Amerikalı radyo kişiliği, muhafazakâr siyasi yorumcu, yazar ve televizyon şovu sahibi (ö. 2021)
1953
Lise Castonguay, Kanadalı oyuncu
Mary Harron, Kanadalı film yapımcısı ve senarist
1956 - Nikolay Noskov, Rus rock şarkıcısı
1958 - Christiane Amanpour, İran asıllı İngiliz gazeteci ve haberci
1960 - Dominique Wilkins, eski profesyonel basketbolcu
1962 - Luna Vachon, Amerikalı-Kanadalı profesyonel güreşçi (ö. 2010)
1964 - Jeff Bezos, Amerikan girişimci ve iş insanı (Amazon.com'un kurucusu)
1965 - Rob Zombie, Amerikalı heavy metal şarkıcısı, yönetmen, yapımcı, prodüktor, senarist, kıyafet ve dövme tasarımcı
1966 - Olivier Martinez, Fransız oyuncu
1967 - Selahattin Dervent, Türk teknik direktör
1967 - Vendela Kirsebom, Norveçli-İsveçli-Türk model ve oyuncu
1968 - Mauro Silva, Brezilyalı futbolcu
1969 - David Mitchell, İngiliz romancı ve senarist
1969 - Gökhan Semiz, Türk söz yazarı, besteci ve Grup Vitamin'in solisti (ö. 1998)
1970 - Raekwon, Amerikalı rapçi
1970 - Zack de la Rocha, Amerikalı vokalist, söz yazarı ve aktivist
1972 - Toto Wolff, Avusturyalı yatırımcı ve eski yarış pilotu
1973 - Hande Yener, Türk şarkıcı
1974 - Melanie Chisholm, İngiliz sanatçı
1975 - Jason Jeremy Freese, Amerikalı müzisyen
1979 - Marián Hossa, Amerikalı buz hokeyi oyuncusu
1979 - Grzegorz Rasiak, Polonyalı millî futbolcu
1980 - Akiko Morigami, Japon tenis oyuncusu
1980 - Amerie, Amerikalı R&B şarkıcısı, söz yazarı, dansçı, aktris ve model
1981 - Luis Pérez, Meksikalı futbolcu
1985 - Artem Milevski, Belaruslu-Ukraynalı futbolcu
1985 - Issa Rae, Amerikalı oyuncu, yazar ve yapımcı
1985 - Borja Valero, eski İspanyol millî futbolcu
1986 - Oya Okar, Türk oyuncu
1986 - Pablo Daniel Osvaldo, İtalyan futbolcu
1987 - Naya Rivera, Amerikalı şarkıcı ve aktris (ö. 2020)
1987 - Salvatore Sirigu, İtalyan futbolcu
1989 - Axel Thomas Witsel, Belçikalı millî futbolcu
1991 - Pixie Lott, İngiliz şarkıcı, söz yazarı, dansçı ve oyuncu
1992 - Ishak Belfodil, Cezayirli futbolcu
1992 - Samuele Longo, İtalyan futbolcu
1993 - D.O., Koreli şarkıcı ve oyuncu ve söz yazarı
1993 - Zayn Malik, Pakistan asıllı İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve One Direction üyesi
1995 - Alessio Romagnoli, İtalyan millî futbolcu
2000 - Batista Mendy, Fransız futbolcu

1519 - I. Maximilian, Kutsal Roma İmparatoru (d. 1459)
1621 - Şehzade Mehmed, Osmanlı İmparatorluğu şehzadesi (d. 1605)
1665 - Pierre de Fermat, Fransız matematikçi ve hukukçu (d. 1601)
1759 - Anne, Kral II. George ve eşi Caroline (Ansbach)'in ikinci çocuğu ve en büyük kızı (d. 1709)
1833 - Marie-Antonin Carême, Fransa'nın ilk pastacılardan (d. 1784)
1875 

12 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 193. (artık yıllarda 194.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 172 gün vardır. 

1191 - Üçüncü Haçlı Seferi: Selahaddin Eyyubi'ye bağlı birlikler, Akka Kalesi'ni kuşatan II. Filip'in Ordusu'na, ikinci sene sonunda teslim oldular.
1521 - Türk Ordusu Zemun'a girdi (Zemun Kuşatması).
1806 - 16 Alman Prenslik Devleti, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'ndan ayrılarak Ren Konfederasyonu'nu kurdu. Konfederasyon, Ren Birliği'nin yeniden canlandırılmış versiyonu idi.
1878 - Osmanlı İmparatorluğu, Kıbrıs adasının yönetimini 4 Haziran 1878'de imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile Birleşik Krallık'a devretmesinin ardından, Ada'ya ilk Birleşik Krallık bayrağı, bugün Lefkoşa burçlarına çekildi.
1918 - I. Dünya Savaşı sırasında Salyan Muharebesi gerçekleşti. Kura nehri Osmanlı ordusu tarafından kontrol altına alındı.
1923 - İstiklâl Marşı için Ali Rifat Bey'in bestelediği eser seçildi. Bu marş, 7 yıl okunduktan sonra, 1930'da Zeki Bey'in bestesiyle değiştirildi.
1932 - Türk Dil Kurumu kuruldu.
1933 - ABD Kongresi, asgari ücreti belirledi: Saat başına 33 cent.
1935 - Romanya Krallığı'nda, antikomünist faaliyetler çerçevesinde Romanya Komünist Partisi liderleri tutuklandı. Bu kişiler daha sonra 1936 Craiova Duruşması olarak bilinen siyasi duruşmada yargılandılar.
1936 - Berlin Olimpiyatları'nda Türkiye'ye ilk olimpiyat madalyasını, güreşte 71 kiloda üçüncü olan Ahmet Kireççi (Mersinli Ahmet) getirdi.
1944 - İstanbul Yüksek Mühendis Okulu, yeniden düzenlenerek İstanbul Teknik Üniversitesi haline getirildi. Teknik Üniversite; İnşaat, Mimarlık, Makina ve Elektrik Fakülteleri olmak üzere dört fakülteye ayrıldı.
1946 - Irak'ın Kerkük Şehrinde Türklere karşı yapılan Gavurbağı Katliamı
1947 - Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasında askeri ve ekonomik yardımı öngören ilk ikili anlaşma imzalandı.
1948 - Ruhi Sarıalp, Londra Olimpiyatları’nda üç adım atlamada üçüncü oldu.
1950 - René Pleven, Fransa Başbakanı oldu.
1951 - İstanbul Sultanahmet Adliye Sarayı’nın temeli atıldı.
1958 - Kıbrıs'ta olaylar tırmanıyor. Beş Kıbrıslı Türk, pusuya düşürülerek öldürüldü.
1960 - Celâl Bayar, vatana ihanet suçuyla Yüce Divan'a sevk edildi.
1962 - The Rolling Stones topluluğu, ilk konserlerini Londra'da "Marquee Club"de verdiler.
1967 - Newark'ta (New Jersey) altı gün sürecek olan ırkçı ayaklanmalar başladı. Olaylar sırasında 27 kişi hayatını kaybetti.
1973 - Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Orman Suçları Affı Kanunu’nu veto etti.
1977 - Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Halil Tunç: “Milliyetçi Cephe (MC) Hükûmeti kurulur ve güvenoyu alırsa genel greve gideriz” dedi.
1987 - Türkiye'de anayasa değişikliği için yapılacak halk oylamasında kullanılacak seçmen kütüklerinin belirlenmesi amacıyla tüm yurtta sokağa çıkma yasağı uygulandı.
1991 - İstanbul'un üç ayrı yerinde yapılan Polis baskınlarında Dev-Sol üyesi 10 kişi öldürüldü. Örgütün eski yöneticilerinden Paşa Güven de aynı gün Paris'te öldürüldü.
1993 - Hülya Avşar, "Berlin in Berlin" filmindeki rolüyle Moskova Film Festivali'nde, “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nü aldı.
1993 - Japonya'nın Hokkaido adası açıklarında meydana gelen ve Richter ölçeğine göre 7,7 şiddetindeki deprem, 230 kişinin ölümüne neden oldu.
1993 - Türkiye güzeli Arzum Onan, Avrupa güzeli seçildi.
1994 - Kapatılan Demokrasi Partisi'nin eski Milletvekilleri, Selim Sadak ile Sedat Yurtdaş tutuklandı.
1997 - Mesut Yılmaz Başbakanlığındaki 55. Hükümet güvenoyu aldı. Anasol-D olarak anılan Koalisyon Hükûmeti; ANAP, DSP, Demokrat Türkiye Partisi (DTP) ve 1 bağımsız üyeden oluşuyordu.
2000 - ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Avrupa Birliği'nden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak Kabine'ye girdi.
2002 - Faslı askerlerin, Akdeniz'de yerleşimin olmadığı İspanya'ya ait küçük bir adacığa çıkarak Fas bayrağı dikmesi, İspanya ve AB tarafından protesto edildi.
2004 - Pedro Santana Lopes, Portekiz Başbakanı oldu.
2006 - Hizbullah'ın kuzey İsrail topraklarına füze saldırılarında bulunması ve 8 İsrail askerini öldürüp 2 tanesini de esir alması, 2006 İsrail-Lübnan Krizi'ni başlattı.
2010 - İstanbul Voleybol Kulübü kuruldu.
2016 - Hürkuş, Avrupa'dan sertifika alan ilk Türk uçağı oldu.
2016 - Güney İtalya'daki Puglia bölgesinde Bari kentine bağlı Corato ile Andria kasabaları arasında Andria tren kazası meydana geldi.

MÖ 100 - Julius Caesar, Roma İmparatoru (ö. MÖ 44)
1394 - Ashikaga Yoshinori, Ashikaga şogunluğunun altıncı şogunudur (ö. 1441)
1675 - Evaristo Abaco, İtalyan besteci (ö. 1742)
1730 - Anna Barbara Reinhart, İsviçreli matematikçi (ö. 1796)
1813 - Francisque Bouillier, Fransız filozof (ö. 1899)
1817 - Henry David Thoreau, Amerikalı yazar (ö. 1862)
1824 - Eugène Boudin, Fransız ressam (ö. 1898)
1828 - Nikolay Çernişevski, Rus düşünür (ö. 1889)
1849 - William Osler, Kanadalı hekim (ö. 1919)
1852 - Hipólito Yrigoyen, Arjantinli devlet adamı (ö. 1933)
1854 - George Eastman, Amerikalı mucit, sanayici ve Eastman Kodak firmasının kurucusu (ö. 1932)
1863 - Albert Calmette, Fransız doktor, bakteriyolog ve immünolog (ö. 1933)
1863 - Paul Drude, Alman fizikçi (ö. 1906)
1870 - II. Louis, 30. Monako prensi ve Valentinois Dükü (ö. 1949)
1872 - Emil Hácha, Çek avukat (ö. 1945)
1884 - Amedeo Modigliani, İtalyan ressam ve heykeltıraş (ö. 1920)
1884 - Louis B. Mayer, Amerikalı film yapımcısı (ö. 1957)
1888 - Alfred Isaac, Yahudi asıllı Alman Profesör (ö. 1956)
1891 - Halit Fahri Ozansoy, Türk şair, gazeteci, oyun yazarı ve öğretmen (ö. 1971)
1895 - Buckminster Fuller, Amerikalı felsefeci, mühendis, mimar, şair, yazar ve mucit (ö. 1983)
1895 - Oscar Hammerstein II, Amerikalı bir söz yazarı, libretto yazarı, tiyatro yapımcısı (ö. 1960)
1902 - Günther Anders, Alman filozof, gazeteci ve şair (ö. 1992)
1904 - Pablo Neruda, Şilili şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1973)
1908 - Milton Berle, Amerikalı komedyen ve oyuncu (ö. 2002)
1908 - Alain Cuny, Fransız oyuncu (ö. 1994)
1909 - Fritz Leonhardt, Alman inşaat mühendisi (ö. 1999)
1913 - Willis Eugene Lamb, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2008)
1916 - Lyudmila Pavliçenko, Sovyet keskin nişancı (ö. 1974)
1917 - Andrew Wyeth, Amerikalı görsel sanatçı (ö. 2009)
1920 - Beah Richards, Amerikalı bir sahne, sinema ve televizyon oyuncusuydu (ö. 2000)
1923 - James E. Gunn, Amerikalı bilimkurgu yazarı, eleştirmen ve İngilizce profesörü (ö. 2020)
1924 - Eve Branson, İngiliz dansçı, hayırsever ve çocuk hakları aktivisti (ö. 2021)
1925 - Yasushi Akutagawa, Japon besteci ve aynı zamanda bir orkestra şefiydi (ö. 1989)
1928 - Elias James Corey, Amerikalı organik kimyacı
1930 - Ruth Drexel, Alman oyuncu, tiyatro sanatçısı ve yönetmen (ö. 2009)
1934 - Van Cliburn, Amerikalı piyanist (ö. 2013)
1935 - Satoshi Omura, Japon biyokimyacı
1936 - Jan Němec, Çek film yönetmeni ve senarist (ö. 2016)
1937 - Bill Cosby, Amerikalı komedyen
1937 - Lionel Jospin, Fransız siyasetçi (ö. 2026)
1938 - Ronny Greetje Bierman, Hollanda asıllı Alman film ve televizyon oyuncusu (ö. 1984)
1940 - Mehmet Akif İnan, Türk şair, yazar, araştırmacı ve öğretmen (ö. 2000)
1942 - Leif "Loket" Olsson, İsveçli televizyon sunucusu, spor gazetecisi, radyocu ve dans müziği şarkıcısı (ö. 2025)
1946 - Jens Beutel, Alman siyasetçi ve satranç oyuncusu (ö. 2019)
1947 - Aslan Tkhakushinov, Adigey Cumhuriyeti'nin 3. Devlet Başkanı
1948 - Benjamin Burtt, dört kez Akademi Ödülü kazanmış ses tasarımcısı
1948 - Richard Simmons, Amerikalı fitness ünlüsü (ö. 2024)
1951 - Brian Grazer, Oscar ve Emmy ödüllü Amerikalı film ve televizyon yapımcısıdır
1951 - Cheryl Ladd, Amerikalı sinema oyuncusu
1951 - Jamey Sheridan, Amerikalı oyuncu
1952 - Irina Bokova, Bulgar politikacı ve UNESCO'nun eski Genel Direktörü
1954 - Eric Adams, Manowar isimli heavy metal grubunun vokalisti
1954 - Wolfgang Dremmler, Alman millî futbolcudur
1955 - Timothy Garton Ash, İngiliz tarihçi, yazar ve yorumcudur
1955 - Jimmy LaFave, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve folk müzisyeni (ö. 2017)
1956 - Pierre Deny, Fransız oyuncu (ö. 2026)
1957 - Rick Husband, Amerikalı astronot (ö. 2003)
1957 - Takuro Morinaga, Japon ekonomist (ö. 2025)
1958 - Dilber Ay (Gülşen Demirci), Türk sinema sanatçısı (ö. 1995)
1959 - Charles Q. Murphy, Amerikalı aktör, komedyen ve senarist (ö. 2017)
1959 - VI. Tupou, Tonga Kralı
1960 - Ahmet Ümit, Türk şair ve yazar
1963 - Frédéric Salat-Baroux, Fransız bürokrat
1964 - Osman Tural, Türk bürokrat
1966 - Fevai Arslan, Türk siyasetçi
1967 - John Petrucci, Amerikalı gitarist ve Dream Theater'ın üyesi
1967 - Bruny Surin, Kanadalı atlet
1969 - Chantal Jouanno, Fransız siyasetçi eski Spor Bakanı
1970 - Aure Atika, Fas-Portekiz asıllı Fransız oyuncu
1970 - Lee Byung-hun, Güney Koreli aktör, şarkıcı ve model
1970 - Dana Golombek, Alman şarkıcı ve oyuncu
1970 - İpek Tenolcay, Türk manken ve aktris
1971 - Nathaniel Philip Rothschild, Yahudi asıllı Britanyalı finansçı (Rothschild ailesi'nin üyesi)
1971 - Kristi Yamaguchi, Amerikalı buz patenci
1972 - Lady Saw, Jamaikalı reggae şarkıcı
1972 - Sundar Pichai, Hint yönetici ve Google'ın CEO'su
1973 - Umut Akyürek, Türk sanat müziği sanatçısı
1973 - Magoo, Amerikalı rap şarkıcısı (ö. 2023)
1973 - Christian Vieri, İtalyan eski futbolcu
1974 - Sharon den Adel, Hollandalı müzisyen
1976 - Anna Friel, İngiliz oyuncu
1976 - Hüsnü Şenlendirici, Türk klarnet sanatçısı
1977 - Clayton Zane, Avustralyalı millî futbolcu ve teknik direktör
1977 - Brock Lesnar, Amerikalı güreşçi
1978 - Michelle Rodriguez, Amerikalı aktris
1978 - Topher Grace, Amerikalı sinema oyuncusu
1982 - Antonio Cassano, İtalyan eski millî futbolcu
1983 - Libania Grenot, Küba asıllı İtalyan atlet
1984 - Sami Zayn, Kanadalı profesyonel güreşçi
1987 - Cansın Hacıbekiroğlu, Türk voleybolcu
1988 - Patrick Beverley, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1989 - Phoebe Tonkin, Avustralyalı aktris ve model
1991 - Salih Dursun, Türk futbolcu
1991 - James Rodríguez, Kolombiyalı millî futbolcu
1994 - Josephine Japy, Fransız yakın dönem oyuncusu
1995 - Luke Shaw, İngiliz millî futbolcu
1995 - Yohio, İsveçli şarkıcı ve söz yazarı
1996 - Moussa Dembélé, Frans

12 Şubat, Miladi takvime göre yılın 43. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 322 gün vardır (artık yıllarda 323). 

1502 - Vasco da Gama, Lizbon'dan Hindistan'a doğru ikinci yolculuğuna çıktı.
1541 - Santiago, (Şili) Pedro de Valdivia tarafından kuruldu.
1818 - Şili, İspanya'dan bağımsızlığını ilan etti.
1859 - Mülkiye Mektebi, Sadrazam Âli Paşa ve Hükûmet üyelerinin katılımıyla açıldı.
1870 - Utah'ta kadınlar, oy kullanma haklarını elde ettiler.
1879 - New York'un Madison Square Garden kapalı spor salonunda, Kuzey Amerika Kıtasındaki ilk yapay buz pateni pisti açıldı.
1912 - 6 yaşındaki Çin İmparatoru Puyi, tahttan indirildi. Böylelikle iki bin senelik Çin İmparatorluğu ve 267 yıllık Mançu Hanedanı son bulmuş oldu.
1912 - Çin'de Gregoryen Takvimi kullanımı başladı.
1919 - Trabzon Muhâfaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kuruldu.
1920 - Türk Kurtuluş Savaşı: Türk Silahlı Kuvvetleri, Fransa hakimiyeti altındaki Kahramanmaraş'ı aldı.
1929 - Stalin tarafından sürgün edilen eski savaş komiseri Troçki, "İlyiç" adlı bir şileple İstanbul'a geldi.
1934 - Avusturya'da iç savaş başladı.
1937 - Atatürk'ün Selanik'te doğduğu ev, Selanik Belediyesince sahibinden satın alınarak, Atatürk'ün emrine tahsis edildi.
1951 - 17 yaşındaki Süreyya İsfendiyari Bahtiyari, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ile Tahran'daki Gülistan Sarayı'nda evlendi.
1956 - Karikatürist Turhan Selçuk, Uluslararası "Bordighera Mizah Şenliği"'nde Platin Palmiye Ödülü'nü aldı.
1961 - SSCB, Venüs gezegenine Venera 1 uzay aracını gönderdi.
1971 - Türk Otomobil Fabrikası A.Ş.'nin (TOFAŞ) Bursa'daki otomobil fabrikası, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel'in de katıldığı bir törenle açıldı. Fabrika, Fiat lisansıyla "Murat 124" tipi otomobillerin üretimine başladı.
1975 - Türkiye Emekçi Partisi, Mihri Belli tarafından kuruldu.
1988 - Dr. Ziya Özel'in "zakkumla" kanser tedavisi iddiasının, TRT tarafından "haber" olarak verilmesi yankı uyandırdı.
1990 - Hükûmetin açıkladığı tütün fiyatlarını protesto eden üreticiler, Akhisar'da sokağa döküldü, 200 kişi gözaltına alındı.
1990 - Super Mario Bros. 3 adlı video oyunu ABD'de piyasaya sürüldü.
1993 - Birleşik Krallık'ta 10 yaşındaki iki çocuk, 2 yaşındaki James Bulger'i kaçırarak öldürdü.
1994 - Kış Olimpiyat Oyunları, Lillehammer'da (Norveç) başladı.
1994 - Tuzla tren istasyonunda çöp kutusuna yerleştirilen saatli bomba patladı: 5'i yedek subay, biri sivil 6 kişi öldü; aralarında sivillerin de bulunduğu 29 kişi yaralandı.
2001 - NEAR Shoemaker adlı uzay aracı, 433 Eros adı verilen asteroidin yüzeyine indi.
2002 - İran Havayollarına ait Tupolev Tu-154 tipi bir yolcu uçağı, inişe geçtiği sırada Hürremabad'da (İran) düştü: 119 kişi öldü.
2002 - Yugoslavya'nın eski Devlet Başkanı Slobodan Milošević'in yargılanmasına, BM savaş suçları mahkemesinde başlandı. Milošević, bu süreç sona ermeden öldü.
2010 - Kış Olimpiyatları, Vancouver'da (Kanada) başladı.

41 - Britannicus, Roma İmparatoru Claudius ve üçüncü karısı Roma İmparatoriçesi Messalina'nın oğlu (ö. 55)
1218 - Kujō Yoritsune, Kamakura şogunluğunun dördüncü şogunu (ö. 1256)
1536 - Leonardo Donato, Venedik Cumhuriyeti'nin 90'ıncı dükası (ö. 1612)
1644 - Jakob Ammann, Anabaptist önder ve Amişliğin kurucusu (ö. ?)
1756 - Joseph Chinard, Fransız heykeltıraş (ö. 1813)
1768 - II. Franz, Roma-Cermen İmparatoru (ö. 1835)
1800 - John Edward Gray, Britanyalı zoolog (ö. 1875)
1809 - Abraham Lincoln, Amerikalı hukukçu, siyasetçi ve ABD'nin 16. Başkanı (ö. 1865)
1809 - Charles Robert Darwin, İngiliz doğa bilimci (ö. 1882)
1814 - Jenny von Westphalen, Karl Marx'ın eşi (ö. 1881)
1841 - Gijsbert van Tienhoven, Hollandalı politikacı (ö. 1914)
1847 - Albert Gould, Avustralyalı politikacı ve avukat (ö. 1936)
1856 - Eduard von Böhm-Ermolli, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu mareşali (ö. 1941)
1861 - Lou Andreas-Salomé, Rus asıllı psikanalist ve yazar (ö. 1937)
1870 - Jonas Smilgevičius, Litvanyalı ekonomist, yatırımcı ve politikacı (ö. 1942)
1877 - Louis Renault, Renault şirketini kuran Fransız iş insanı (ö. 1944)
1881 - Anna Pavlova, Rus balerin (ö. 1931)
1885 - James Scott, Afroamerikan besteci (ö. 1938)
1888 - Hans von Sponeck, Alman general, jimnastikçi ve futbol oyuncusu (ö. 1944)
1891 - Robert Patterson, Amerika Birleşik Devletleri 55. Savaş Bakanı (ö. 1952)
1893 - Omar Bradley, Amerikalı asker (ö. 1981)
1893 - Steingrímur Steinþórsson, İzlanda Başbakanı (ö. 1966)
1893 - Giovanni Muzio, İtalyan mimar ve akademisyen (ö. 1982)
1895 - Onn Cafer, Malay siyaset adamı (ö. 1962)
1900 - Vasili Çuykov, Sovyetler Birliği Mareşali (ö. 1982)
1904 - Rudolf Platte, Alman tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu ve rejisör (ö. 1984)
1926 - Irene Camber, İtalyan eskrimci (ö. 2024)
1927 - Aristeo Benavídez, Arjantinli kayak sporcusu (ö. 2019)
1927 - Niyazi Sayın, Türk neyzen, ebru sanatçısı ve fotoğrafçı (ö. 2025)
1931 - Francisco Mañosa, Filipinli mimar (ö. 2019)
1932 - Rami Garipov, Başkurt ulusal şair, yazar ve oyun yazar (ö. 1977)
1933 - Constantin Costa-Gavras, Yunan sinema yönetmeni
1933 - Elmira Hüseynova, Sovyet Azerbaycanlı heykeltıraş ve ressam (ö. 1995)
1934 - Bill Russell, Amerikalı basketbolcu (ö. 2022)
1936 - Oktay Arayıcı, Türk oyun ve senaryo yazarı (ö. 1985)
1939 - Ray Manzarek, Amerikalı klavyeci (The Doors) (ö. 2013)
1940 - Pablo Hernández, Kolombiyalı bisiklet sporcusu (ö. 2021)
1941 - Aydın Engin, Türk gazeteci, oyun yazarı, senarist ve politikacı (ö. 2022)
1941 - Selçuk Uluergüven, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu (ö. 2014)
1942 - Ehud Barak, İsrail Başbakanı
1946 - Ajda Pekkan, Türk şarkıcı ve sinema oyuncusu
1953 - Nabil Shaban, İngiliz oyuncu (ö. 2025)
1955 - Arsenio Hall, Amerikalı TV program yapımcısı
1964 - Adnan Aybaba, Türk millî yelkenci ve futbol yorumcusu
1968 - Christopher McCandless, Amerikalı gezgin (ö. 1992)
1968 - Josh Brolin, Amerikalı film ve televizyon oyuncusu
1969 - Darren Aronofsky, Amerikalı film yönetmeni ve senarist
1969 - Alemayehu Atomsa, Etiyopyalı politikacı (ö. 2014)
1975 - Regla Torres, Kübalı voleybolcu
1976 - Silvia Saint, Çek pornografik film oyuncusu
1977 - Lerzan Mutlu, Türk şarkıcı ve sunucu
1979 - Jesse Spencer, Avustralyalı oyuncu
1980 - Christina Ricci, Amerikalı oyuncu
1980 - Gucci Mane, Amerikalı rapçi
1982 - Bobi Wine sahne adıyla tanınan Robert Kyagulanyi Ssentamu, Ugandalı politikacı, şarkıcı, aktör ve iş insanı
1984 - Tony Ferguson, Amerikalı profesyonel karma dövüş porcusu
1988 - Claudio Acosta, Arjantinli futbolcu
1990 - Michelle Bartsch-Hackley, Amerikalı voleybolcu
1991 - Earvin Ngapeth, Fransız voleybolcu
1993 - Jennifer Stone, Amerikalı aktris
2001 - Hviça Kvaratshelia, Gürcü millî futbolcu

901 - II. Antonios, 893 ile 12 Şubat 901 tarihleri arası Rum Ortodoks patriği (d.?)
1554 - Jane Grey, İngiltere Kraliçesi (d. 1536)
1554 - Guilford Dudley, Northumberland Dükü John Dudley'in oğlu (d. 1535)
1627 - I. Karl, Lihtenştayn prensi (d. 1569)
1673 - Johann Philipp von Schönborn, Alman din adamı (d. 1605)
1713 - Cihandar Şah, Babür İmparatorluğu'nun sekizinci şahı (d. 1661)
1730 - Luca Carlevarijs, İtalyan ressam ve gravür sanatçısı (d. 1663)
1759 - I. Muhammed, Hüseyni Hanedanının ve Tunus Beyliğinin üçüncü beyi (d. 1710)
1771 - Adolf Frederick, İsveç kralı (d. 1710)
1798 - II. Stanisław August Poniatowski, Polonya'nın son kralı (d. 1732)
1799 - Lazzaro Spallanzani, İtalyan biyolog ve Katolik rahip (d. 1729)
1804 - Immanuel Kant, Alman düşünür (d. 1724)
1856 - Giuseppe Donizetti, İtalyan müzisyen ve ilk Türk bandosu Mızıka-yı Hümâyun'u kuran (d. 1788)
1860 - Johann Georg Christian Lehmann, Alman botanikçi (d. 1792)
1870 - Jacob de Kempenaer, Hollanda'nın ikinci Başbakanı (d. 1793)
1885 - Anthony W. Gardiner, Liberyalı hukukçu ve siyasetçi (d. 1820)
1896 - Ambroise Thomas, Fransız opera bestecisi (d. 1811)
1899 - Âdile Sultan, Türk Divan edebiyatı şairi (d. 1826)
1912 - Gerhard Armauer Hansen, Norveçli doktor (d. 1841)
1916 - Richard Dedekind, Alman matematikçi (d. 1831)
1933 - Henri Duparc, Fransız besteci (d. 1848)
1934 - Cenap Şahabettin, Türk şair, yazar ve doktor (d. 1870)
1935 - Kai Donner, Fin dilbilimci, etnograf ve siyasetçi (d. 1888)
1939 - Søren Sørensen, Danimarkalı biyokimyacı (d. 1868)
1942 - Grant Wood, Amerikalı ressam (d. 1891)
1949 - Hasan el-Benna, Mısırlı siyasi ve dini lider (Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu) (d. 1906)
1954 - Dziga Vertov, Rus film yönetmeni ve sinema kuramcısı (d. 1896)
1969 - Vahi Öz, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (Türk sinemasının "Horoz Nuri"si) (d. 1911)
1974 - Willy Meller, Alman heykeltıraş (d. 1887)
1976 - John Lewis, İngiliz Marksist düşünür (d. 1889)
1979 - Jean Renoir, Fransız sinema yönetmeni (d. 1894)
1983 - Eubie Blake, Amerikalı piyanist ve besteci (d. 1887)
1984 - Julio Cortázar, Arjantinli yazar (d. 1914)
1984 - Mahmut Sami Ramazanoğlu, Erenköy Cemaati Lideri (d. 1892)
1996 - Bob Shaw, Kuzey İrlandalı bilimkurgu yazarı (d. 1931)
1989 - Thomas Bernhard, Avusturyalı yazar (d. 1931)
2000 - Charles Schulz, Amerikalı karikatürist ve çizgi roman çizeri (Snoopy) (d. 1922)
2001 - Nezih Demirkent, Türk gazeteci ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı (d. 1930)
2007 - Yavuz Sabuncu, Türk akademisyen ve anayasa hukukçusu (d. 1948)
2010 - Nodar Kumaritaşvili, Gürcü kızakçı (d. 1988)
2011 - Betty Garrett, Amerikalı şarkıcı, komedyen ve sinema oyuncusu (d. 1919)
2011 - Kenneth Mars, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1935)
2012 - Zina Bethune, Amerikalı oyuncu, dansçı ve koreograf (d. 1945)
2012 - David Kelly, İrlandalı aktör (d. 1929)
2013 - Tekin Akmansoy, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (d. 1924)
2014 - Sid Caesar, Amerikalı oyuncu ve komedyen (d. 1922)
2014 - Maggie Estep, Amerikalı şair ve şarkıcı (d. 1963)
2015 - David Carr, Amerikalı köşe yazarı ve gazeteci (d. 1956)
2015 - Movita Castaneda, Amerikalı oyuncu (d. 1916)
2015 - Gary Owens, Amerikalı radyocu ve seslendirme sanatçısı (d. 1934)
2015 - Steve Strange, Galli pop şarkıcısı (d. 1956)
2016 - Dominique D'Onofrio, İtalya doğumlu Belçikalı teknik direktör ve eski futbolcu (d. 1953)
2017 - Herminio Bautista

13 Aralık, Miladi takvime göre yılın 347. (artık yıllarda 348.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 18 gün vardır. 

1522 - Osmanlı padişahı I. Süleyman, Rodos'un teslimini istedi.
1642 - Hollandalı denizci Abel Tasman, Yeni Zelanda'yı keşfetti.
1754 - Osmanlı Padişahı, III. Osman'ın saltanatı başladı.
1789 - Fransa'da, Ulusal Muhafız Birliği (National Guard) kuruldu.
1805 - Sırp İsyanları ve Kara Yorgi'nin önderliği altında Sırpların, Belgrad'ı ele geçirmesi.
1877 - 2. Meclis-i Mebusan, çalışmalarına başladı.
1903 - İtalyan asıllı Amerikalı dondurma satıcısı Italo Marcioni, ilk dondurma külahının patentini aldı.
1914 - Mesudiye Zırhlısı, Çanakkale'de İngiliz denizaltısı HMS B11 tarafından batırıldı.
1937 - Japon İmparatorluk Kara Kuvvetleri, Çin Cumhuriyeti'nin Başkenti Nankin'i ele geçirdi.
1937 - İlk seloteyp satışa sunuldu.
1939 - Kriegsmarine cep zırhlısı Admiral Graf Spee ile Kraliyet Donanması kruvazörleri HMS Exeter, HMS Ajax ve HMS Achilles arasında Río de la Plata Muharebesi başladı.
1941 - II. Dünya Savaşı: Macaristan Krallığı ve Romanya Krallığı, Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti.
1942 - Çorum'da deprem: 25 kişi öldü, 589 ev yıkıldı.
1949 - İsrail, Kudüs'ü başkent ilan etti. Arap İsrail Savaşı'ndan sonra, Eski Kent ve Doğu Kudüs Ürdün'de, Batı Kudüs de İsrail'de kaldı. Kent, BM kararlarına göre uluslararası kent ilan edilmişti.
1957 - İran'da deprem: 2 bin kişi öldü.
1959 - Başpiskopos Makarios bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanlığına seçildi.
1960 - Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün Cezayir ziyareti olaylı geçti. Fransız milliyetçilerinin çıkardığı olaylarda 123 kişi öldü.
1967 - Yunanistan Kralı II. Konstantin'in, Cuntaya karşı darbe girişimi başarısız oldu. Albaylar Cuntası iktidarı devam etti. Kral ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
1969 - Sovyetler Birliği'nde, Kamaz otomobil fabrikasının temeli atıldı.
1974 - Malta'da Cumhuriyet ilan edildi.
1978 - Hollanda'da bir mahalle, kendisini "Bağımsız Devlet" ilan etti.
1980 - Piyade Er Zekeriya Önge'yi öldürme suçundan yargılanıp ölüm cezasına çarptırılan 19 yaşındaki Erdal Eren'in infazı yapıldı.
1981 - Polonya'da General Wojciech Witold Jaruzelski, sıkıyönetim ilan etti. 14 bin sendikalı işçi tutuklandı.
1983 - 45. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti (13 Aralık 1983 - 21 Aralık 1987), göreve başladı.
1986 - Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu Halterci Naim Süleymanoğlu, Türkiye'ye iltica etti.
1995 - Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını onayladı.
1996 - Kofi Annan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri seçildi.
1998 - İtalya'da düzenlenen 5. Avrupa Kros Şampiyonası'nda Türk Genç Kadın millî takımı şampiyon oldu.
2002 - Avrupa Birliği Genişlemesi: AB, 10 yeni devletin (Güney Kıbrıs, Çekya, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya) 1 Mayıs 2004'ten itibaren üye olacağını açıkladı.
2003 - ABD askerî güçleri devrik Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i, Irak'ta saklandığı yerde yakaladı.
2004 - Şili'nin eski diktatörü Augusto Pinochet'nin, 1970 ve 1980'li yıllardaki Akbaba Operasyonu sırasında suç işlediği gerekçesiyle evinde gözetim altında tutulmasına ve hakkında yeni dava açılmasına karar verildi.
2005 - TMSF'nin satışa çıkardığı Telsim, 4 milyar 550 milyon dolarla dünyanın en büyük mobil telekomünikasyon operatörlerinden olan Birleşik Krallık'tan Vodafone'un şirketi, Vodafone Telekomünikasyon A.Ş'ye ihale edildi.
2011 - Belçika Liège'de düzenlenen intihar saldırısında 6 kişi öldü, 125 kişi yaralandı.

1521 - V. Sixtus, Papa (ö. 1590)
1533 - XIV. Eric, İsveç Kralı (ö. 1577)
1553 - Henry IV, Fransa Kralı (ö. 1610)
1678 - Yongzheng, Çin İmparatoru (ö. 1735)
1724 - Franz Maria Aepinus, Alman bilim insanı (ö. 1802)
1780 - Johann Wolfgang Döbereiner, Alman kimyacı (ö. 1849)
1784 - Louis, Avusturya Arşidükü (ö. 1864)
1797 - Heinrich Heine, Alman romantik şair ve yazar (ö. 1856)
1816 - Ernst Werner von Siemens, Alman mühendis, mucit ve sanayici (ö. 1892)
1818 - Mary Todd Lincoln, Amerika Birleşik Devletleri'nin 16. başkanı olan Abraham Lincoln'ün karısı (ö. 1882)
1836 - Franz von Lenbach, Alman ressam (ö. 1904)
1873 - İvan Kliun, Rus ressam (ö. 1943)
1887 - Ramón Grau, Kübalı tıp doktoru ve Küba Devlet Başkanı (ö. 1969)
1887 - George Pólya, Macar matematikçi (ö. 1985)
1902 - Panayotis Kanellopoulos, Yunan yazar ve siyasetçi (ö. 1986)
1902 - Talcott Parsons, Amerikalı sosyolog (ö. 1979)
1908 - Elizabeth Alexander, İngiliz jeolog, akademisyen ve fizikçi (ö. 1958)
1911 - Trygve Haavelmo, Norveçli istatistikçi, iktisatçı, ekonometrici ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 1999)
1915 - Curd Jürgens, Alman-Avusturyalı oyuncu (ö. 1982)
1915 - Balthazar Johannes Vorster, Güney Afrikalı siyasetçi (ö. 1983)
1917 - Antonino Fernández Rodríguez, İspanyol iş insanı (ö. 2016)
1919 - Hans-Joachim Marseille, Alman Luftwaffe pilotu (ö. 1942)
1920 - George P. Shultz, Amerikalı iktisatçı, iş insanı ve devlet adamı (ö. 2021)
1921 - Turgut Demirağ, Türk yapımcı ve film yönetmeni (ö. 1987)
1923 - Philip Anderson, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2020)
1924- Maria Riva, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2025)
1925 - Dick Van Dyke, Amerikalı aktör, şarkıcı, dansçı ve komedyen
1927 - Geneviève Page, Fransız aktris (ö. 2025)
1929 - Christopher Plummer, Kanadalı film, tiyatro, dizi oyuncusu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2021)
1932 - Tatsuya Nakadai, Japon oyuncu (ö. 2025)
1934 - Richard D. Zanuck, Akademi ödüllü Amerikalı film yapımcısı (ö. 2012)
1935 - Türkan Saylan, Türk tıp doktoru, akademisyen ve yazar (ö. 2009)
1936 - IV. Ağa Han, Şiîliğin Nizârî İsmâil'îyye mezhebinin 49. İmamı (ö. 2025)
1953 - Ben Bernanke, Amerikalı ekonomist, finansçı, politikacı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi
1957 - Steve Buscemi, Amerikalı oyuncu ve yönetmen
1958 - Mary Abrams, Amerikalı okul yöneticisi, eğitimci ve siyasetçi (ö. 2025)
1967 - Jamie Foxx, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1969 - Tony Curran, İskoç oyuncu
1972 - Damien Comolli, Fransız futbol antrenörü
1973 - Emre Aşık, Türk futbolcu
1975 - Bahar Mert, Türk voleybolcu
1975 - Erdem Akakçe, Türk oyuncu
1976 - Maloy, Filipinli şarkıcı
1978 - Okan Yalabık, oyuncu
1980 - Tülin Şahin, Türk asıllı model, moda tasarımcısı, televizyoncu ve yazar
1980 - Oljas Bektenov, Kazak siyasetçi ve Kazakistan başbakanı
1981 - Amy Lee, Amerikalı vokalist, besteci ve rock grubu Evanescence'ın kurucusu
1982 - Elisa Di Francisca, İtalyan eskrimci
1984 - Santi Gonzalez, İspanyol eski millî futbolcu
1984 - Hanna-Maria Seppälä, Fin yüzücü
1989 - Taylor Swift, Amerikalı country ve pop şarkıcısı
1996 - Marek Rodák, Slovak futbolcu
1997 - Dávid Hancko, Slovak futbolcu
2001 - Eren Dinkçi, Türk futbolcu
2003 - Jhon Durán, Kolombiya  futbolcu

1051 - El-Birûni, Türk kökenli olduğu da ileri sürülen Farslı matematikçi (d. 973)
1124 - II. Callistus, 1 Şubat 1119'dan öldüğü 1124 yılına kadar Katolik Kilisesi'nin başı ve Papalık Devleti'nin hükümdarı (d. 1065)
1204 - Musa bin Meymūn, Sefaradi Yahudisi filozof, hahambaşı, Talmud bilgini ve çoğaltıcısı (d. 1135)
1250 - II. Friedrich, Kutsal Roma İmparatoru (d. 1194)
1466 - Donatello, Floransalı heykeltıraş (d. 1386)
1557 - Niccolò Tartaglia, İtalyan matematikçi (d. 1500)
1565 - Conrad Gesner, İsviçreli doğa bilimci (d. 1516)
1721 - Alexander Selkirk, İskoç denizci (ıssız bir adada 4 yıl geçiren ve Robinson Crusoe romanına ilham kaynağı olan) (d. 1676)
1754 - I. Mahmut, Osmanlı'nın 24. Padişahı (d. 1696)
1784 - Samuel Johnson, İngiliz yazar ve leksikograf (d. 1709)
1863 - Friedrich Hebbel, Alman oyun yazarı (d. 1813)
1881 - August Šenoa, Hırvat romancı, eleştirmen, editör, şair ve oyun yazarı (d. 1838)
1889 - Abraham Behor Kamondo, Fransız bankacı, koleksiyoncu ve hayırsever (d. 1829)
1908 - Augustus Le Plongeon, Britanyalı amatör arkeolog, eski eserler uzmanı ve fotoğrafçı (d. 1825)
1926 - Rudolf Eisler, Alman felsefeci (d. 1873)
1927 - Riyaziyeci Mehmet Nadir Bey, Türk matematikçi (d. 1856)
1930 - Fritz Pregl, Slovenyalı kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1869)
1931 - Gustave Le Bon, Fransız sosyolog ve antropolog (d. 1841)
1935 - Victor Grignard, Fransız kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1871)
1943 - İvan Kliun, Rus ressam, heykeltıraş ve sanat teorisyeni (d. 1873)
1944 - Vasiliy Kandinskiy, Rus ressam (d. 1866)
1945 - Irma Grese, II. Dünya Savaşı sırasında Ravensbrück toplama kampı, Auschwitz Toplama Kampı ve Bergen-Belsen toplama kamplarında yaklaşık 30.000 kadın çalışanın sorumlusu (d. 1923)
1945 - Josef Kramer, Nazi Almanyasında SS Subayı ve Bergen-Belsen Toplama Kampı'nın komutanı (d. 1906)
1945 - Cezmi Or, Türk atlet (d. 1921)
1955 - Egas Moniz, Portekizli nörolog, siyasetçi ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1874)
1959 - Ali Rıza Artunkal, Türk asker ve politikacı (d. 1881)
1966 - Ahilya Moshos, Rum asıllı Türk avukat ve siyasetçi
1974 - Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Türk romancı, gazeteci ve siyasetçi (d. 1889)
1974 - John Godolphin Bennett, İngiliz asker (d. 1897)
1976 - Eduard Claudius, Alman gazeteci, roman ve hikâye yazarı (d. 1911)
1977 - Oğuz Atay, Türk öykücü ve romancı (d. 1934)
1979 - Behçet Necatigil, Türk şair ve yazar (d. 1916)
1980 - Erdal Eren, Türk TDKP üyesi (d. 1961)
1994 - Antoine Pinay, Fransa başbakanı (d. 1891)
2001 - Chuck Schuldiner, Amerikalı gitarist ve solist (d. 1967)
2009 - Paul A. Samuelson, Amerikalı iktisatçı ve Nobel İktisat ödülü sahibi (d. 1915)
2010 - Richard Holbrooke, Amerikalı diplomat, dergi yayımcısı ve yazar (d. 1941)
2013 - Zafer Önen, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1921)
2015 - Benedict Anderson, İngiliz-İrlanda kökenli Amerikalı politikbilimci (d. 1936)
2016 - Thomas C. Schelling, Amerikalı ekonomist (d. 1921)
2016 - Zübeyde Servet, Mısırlı oyuncu (d. 1940)
2016 - Alan Thicke, Kanadalı oyuncu, şarkı sözü yazarı ve televizyon sunucusu (d. 1947)
2017 - Mustafa Akgül, Türk akademisyen, mühendis, matematikçi, bilgisayar bilimci ve aktivist (d. 1948)
2017 - Yurizan Beltran, Amerikalı porno yıldızı (d. 198

13 Ekim, Miladi takvime göre yılın 286. (artık yıllarda 287.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 79 gün vardır. 

54 - Neron, Roma tahtına oturdu.
1492 - Kristof Kolomb, Bahamalar'da Yerlilerce Guanahani olarak adlandırılan, San Salvador ismini verdiği adaya ayak bastı.
1773 - Fransız astronom Charles Messier, Girdap gökadası'nı keşfetti.
1775 - ABD Deniz Kuvvetleri kuruldu.
1792 - Amerika Birleşik Devletleri'nde Beyaz Saray olarak bilinen binanın temeli atıldı.
1827 - 658 yılından beri Müslüman egemenliğinde olan Erivan, Ruslar tarafından ele geçirildi.
1843 - Bilinen en eski Yahudi yardımlaşma örgütü B'nai B'rith (İttifak Evlatları) New York'ta kuruldu.
1845 - Teksas'ta yapılan referandumda ABD'ye katılma kararı alındı.
1884 - Greenwich Gözlemevi'nden geçen meridyen, 0 derece ve uluslararası zaman kuşakları için başlangıç noktası olarak kabul edildi.
1886 - Amerikalı eczacı Pemberton, Coca Cola'nın formülünü buldu.
1900 - Avusturyalı nörolog Sigmund Freud, ünlü kitabı Düşlerin Yorumu'nu yayınladı.
1911 - İtalya Krallığı, Derne'yi işgal etti.
1914 - Garrett Morgan, gaz maskesini icat etti ve patentini aldı.
1918 - Talat Paşa liderliğindeki İttihat ve Terakki Hükûmeti istifa etti.
1921 - TBMM Hükûmeti, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile Kars Antlaşması'nı imzaladı ve Doğu Cephesi'nde Türk Kurtuluş Savaşı sona erdi.
1923 - TBMM'de, Ankara'nın Hükûmet merkezi ve başkent olması kararlaştırıldı.
1935 - Türkiye'de faaliyet gösteren Mason Locaları Atatürk tarafından kapatıldı.
1943 - II. Dünya Savaşı: İtalya'da Mussolini'yi devirip başa geçen yeni Hükûmet taraf değiştirdi ve Müttefik Devletler'le ittifak oluşturarak Almanya'ya savaş ilan etti.
1944 - Letonya'nın günümüzdeki başkenti Riga, Sovyetler Birliği kontrolüne geçti.
1946 - Fransa'da Dördüncü Cumhuriyet'in Anayasası kabul edildi.
1951 - Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği güzellik yarışmasında, Günseli Başar Türkiye Güzellik Kraliçesi seçildi.
1955 - Suna Kan, "Viotti Keman Yarışması"nda birinci oldu. Yarışma, ünlü İtalyan kemancı Giovanni Battista Viotti adına düzenlenmişti.
1968 - Avustralya'ya ilk Türk işçi kafilesi hareket etti.
1970 - Fiji Birleşmiş Milletler'e üye oldu.
1972 - Bir Uruguay askeri uçağı And dağlarında (Arjantin ve Şili sınırında) düştü. Sağ kalan 16 kişiye 23 Aralık'ta ulaşılarak kurtarıldı. Bkn: Uruguay Hava Kuvvetleri Uçuş 571
1972 - Sovyetler Birliği Hava Yolları Aeroflot'a ait İlyuşin Il-62 tipi bir yolcu uçağı, Moskova yakınlarında Şeremetyevo Uluslararası Havalimanı'na yaklaşırken düştü; 164 yolcu ve 10 kişilik mürettebatın tümü öldü.
1976 - Bolivya Hava Yolları'na ait bir kargo uçağı, Santa Cruz'da (Bolivya) düştü; 97'si yerde ve çoğunluğu çocuk olmak üzere 100 kişi öldü.
1977 - Dört Filistinli, bir yolcu uçağını Somali'ye kaçırdı ve Kızıl Ordu Fraksiyonu mensubu 11 tutuklunun salıverilmesini istedi.
1980 - 16 Nisan 1980'de İstanbul'da Amerikalı bir astsubay ile bir Türk arkadaşını öldüren sol görüşlü militanlar Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan, ölüm cezasına çarptırıldı.
1986 - Büyük Vatan Partisi kendini feshetti.
1990 - 1975'ten beri devam etmekte olan Lübnan İç Savaşı sona erdi.
1991 - Bulgaristan'da reel sosyalizm sonrası ilk parlamento seçimleri yapıldı.
1991 - Eski Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emekli Orgeneral Adnan Ersöz öldürüldü. Ersöz'ü Dev-Sol örgütü militanlarının öldürdüğü açıklandı.
1994 - Mali polis, Halil Bezmen'e ait trilyonlarca lira değerindeki antika, tarihî eser ve tabloyu, Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçırılmak üzereyken ele geçirdi.
1995 - İngiliz fizikçi Joseph Rotblat ve içinde bulunduğu antinükleer grup, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1995 - Prag'daki Dünya Güreş Şampiyonası'nda, 82 kiloda Hamza Yerlikaya Dünya şampiyonu oldu.
1996 - Radikal gazetesi yayın hayatına başladı.
1997 - Altın Koza Film Festivali sonuçlandı. Zeki Demirkubuz'un yönettiği Masumiyet filmi birinciliği aldı.
2002 - Sırbistan'da, Slobodan Milošević'in devrilmesinden sonra düzenlenen ilk Devlet Başkanlığı seçimi katılımın düşük olması nedeniyle geçersiz sayıldı.
2002 - Yeniçağ gazetesi yayın hayatına başladı.
2006 - Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Güney Kore Dış İşleri Bakanı Ban Ki-moon'u yeni BM Genel Sekreteri olarak resmen atadı. Moon görevi Kofi Annan'dan 1 Ocak 2007'de devraldı.
2006 - Nobel Barış Ödülü, Bangladeşli Muhammed Yunus ve Grameen Bank arasında paylaştırıldı.
2010 - Şili'deki maden kazasında yer altında mahsur kalan 33 madenci 69 gün sonra sağ olarak kurtarıldı.
2020 - Microsoft Office 2010 için genişletilmiş desteğe son verildi.
2022 - Pekin Sitong Köprüsü protestosu

467 - Xiaowen, Çin'de Kuzey Vey Hanedanı'nın altıncı imparatorudur (ö. 499)
1474 - Mariotto Albertinelli, İtalyan ressam (ö. 1515)
1820 - John William Dawson, Kanadalı jeolog ve üniversite yöneticisi (ö. 1899)
1853 - Lillie Langtry, Amerikalı (İngiliz) sosyetik, oyuncu ve yapımcı (ö. 1929)
1887 - Jozef Tiso, Slovak Katolik rahip ve Slovakya Halk Partisi'nin önde gelen siyasetçilerinden biri (ö. 1947)
1890 - Conrad Richter, Amerikalı romancı (ö. 1968)
1903 - Takiji Kobayashi, Japon proleter edebiyatı yazarı (ö. 1933)
1909 - Art Tatum, Amerikalı caz piyanisti (ö. 1956)
1920 - Laraine Day, Amerikalı oyuncu (ö. 2007)
1921 - Yves Montand, Fransız şarkıcı ve sinema oyuncusu (ö. 1991)
1923 - Süha Özgermi, Türk iş insanı ve organizatör (ö. 2013)
1925 - Lenny Bruce, Amerikalı komedyen (ö. 1966)
1925 - Margaret Hilda Thatcher, Britanyalı kimyager, siyasetçi ve Birleşik Krallık Başbakanı (ö. 2013)
1925 - Gustav Winckler, Danimarkalı şarkıcı (ö. 1979)
1927 - Lee Konitz, Amerikalı caz müziği sanatçısı, besteci ve alto saksofoncu (ö. 2020)
1927 - Nur Ali Tabende, İranlı insan hakları aktivisti (ö. 2019)
1927 - Turgut Özal, Türk elektrik mühendisi, siyasetçi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı (ö. 1993)
1931 - Raymond Kopa, Fransız eski futbolcu (ö. 2017)
1932 - Liliane Montevecchi, Fransız-İtalyan şarkıcı, dansçı ve oyuncu (ö. 2018)
1934 - Nana Mouskouri, Yunan şarkıcı
1936 - Christine Nöstlinger, Avusturyalı yazar (ö. 2018)
1936 - Shirley Bunnie Foy, Amerikalı şarkıcı (ö. 2016)
1937 - Aytaç Yürükaslan, Türk Tiyatro ve sinema oyuncusu, mimar (ö. 2015)
1939 - Melinda Dillon, Amerikalı aktris (ö. 2023)
1941 - Neil Aspinall, İngiliz müzik şirketi yöneticisi (ö. 2008)
1941 - Emre Kongar, Türk toplum bilimci ve akademisyen
1941 - Paul Simon, Amerikalı müzisyen
1942 - Rutanya Alda, Leton asıllı Amerikalı oyuncudur
1942 - Aykut Oray, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2009)
1945 - Dési Bouterse, Surinamlı siyasetçi ve asker (ö. 2024)
1948 - Nusrat Fateh Ali Khan, Pakistanlı müzisyen (ö. 1997)
1949 - Tarık Akan, Türk sinema sanatçısı (ö. 2016)
1950 - Tamer Levent, Türk oyuncu, yönetmen ve yazar
1956 - Sinan Sakić, Sırp pop-halk müziği şarkıcısı (ö. 2018)
1958 - Cemal Kaşıkçı, Suudi gazeteci ve yazar (ö. 2018)
1959 - Melek Gençoğlu, Türk senarist
1961 - Doc Rivers, Eski NBA oyuncusu
1961 - Abderrahmane Sissako, Moritanyalı yönetmen ve yapımcı
1962 - Kelly Preston, Amerikalı oyuncu, manken ve şarkıcı (ö. 2020)
1964 - Allen Covert, Amerikalı sinema oyuncusu ve komedyen
1966 - Baja Mali Knindža, Sırp halk şarkıcısı ve söz yazarı
1967 - Aleksander Čeferin, Sloven futbol yöneticisi
1967 - Javier Sotomayor, Kübalı eski yüksek atlayıcı
1967 - Kate Walsh, Amerikalı aktris ve iş insanı
1969 - Lev Mayorov, Azeri futbolcu ve teknik direktör (ö. 2020)
1970 - Paul Potts, İngiliz tenor
1971 - Sacha Baron Cohen, İngiliz oyuncu
1977 - Antonio Di Natale, Eski İtalya millî futbol takımı futbolcusu
1977 - Paul Pierce, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1978 - Jermaine O'Neal, Amerikalı profesyonel eski basketbolcu
1979 - Wes Brown, İngiliz futbolcu
1979 - Mamadou Niang, Eski Senegalli futbolcu
1980 - Ashanti, Amerikalı albüm yapımcısı, oyuncu, dansçı ve manken
1980 - David Haye, İngiliz boksör
1980 - Scott Parker, İngiliz eski millî futbolcu
1982 - Hans Cornelis, Belçikalı futbolcu
1982 - Ian Thorpe, Avustralyalı yüzücü
1984 - Leonel Núñez, Arjantinli futbolcu
1984 - Crystal-Donna Roberts, Güney Afrikalı aktris, yayıncı ve yazar (ö. 2025)
1986 - Gabby Agbonlahor, İngiliz eski futbolcu
1986 - Sergio Pérez, Meksikalı futbolcu
1987 - Tochinoshin Tsuyoshi, Gürcistan asıllı profesyonel sumo güreşçisi
1989 - Enrique Pérez, Meksikalı futbolcu
1989 - Breno Borges, Brezilyalı futbolcu
1989 - Alexandria Ocasio-Cortez, Amerikalı politikacı, aktivist ve eğitimci
1989 - Slimane, Fransız şarkıcı
1992 - Arthur Maia, Brezilyalı eski futbolcu (ö. 2016)
1993 - Roh Jae-won, Güney Koreli aktör
1994 - Kübra Akman, Türk voleybolcu
1995 - Park Jimin, Güney Koreli şarkıcı, söz yazarı ve dansçı
2001 - Caleb McLaughlin, Amerikalı televizyon ve sinema oyuncusu

54 - Claudius, Roma İmparatoru (d. MÖ 10)
1282 - Niçiren, Japon Budist keşiş ve Niçiren Budizmi'nin kurucusu (d. 1222)
1605 - Théodore de Bèze, Fransız Kalvinist Protestan ilahiyatçı, reformcu ve bilgin (d. 1519)
1687 - Geminiano Montanari, İtalyan gök bilimci (d. 1633)
1715 - Nicholas Malebranche, Fransız filozof ve Katolik teolog (d. 1638)
1815 - Joachim Murat, Fransız mareşal, Grandük ve Napoli Kralı (kurşuna dizilerek idam) (d. 1767)
1822 - Antonio Canova, İtalyan heykeltıraş (d. 1757)
1825 - I. Maximilian Joseph, Bavyera Krallığı'nın ilk Hükümdarı (d. 1756)
1863 - Philippe Antoine d'Ornano, Fransız asker ve politikacı (d. 1784)
1882 - Arthur de Gobineau, Fransız diplomat, yazar ve filozof (d. 1816)
1890 - Samuel Freeman Miller, Amerikalı tıp doktoru ve avukat (d. 1816)
1905 - Henry Irving, İngiliz oyuncu (d. 1838)
1919 - Karl Adolph Gjellerup, Danimarkalı şair ve yazar (d. 1857)
1928 - Maria Fyodorovna, Rusya İmparatoriçesi (d. 1847)
1937 - Kazimierz Nowak, Polonyalı seyyah, muhabir ve fotoğrafçı (d. 1897)
1938 - E. C. Segar, Amerikalı karikatürist ve Temel Reis'in (Popeye) yaratıcısı (d. 1894)
1945 - Milton S. Hershey, Amerikalı çikolata imalatçısı (d. 1857)
1946 - Helen Bannerman, İskoç yazar (d. 1862)
1955 - Manuel Ávila Camacho, Meksika Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış siyasetçi ve askeri lider (d. 1897)
1961 - Augustus John, İngiliz

13 Eylül, Miladi takvime göre yılın 256. (artık yıllarda 257.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 109 gün vardır. 

MÖ 490 - Maraton Savaşı gerçekleşti.
1229 - Ögeday, Moğol İmparatorluğu Hanı oldu.
1521 - Aztek başkenti Tenochtitlan'ın, Cortes komutasındaki İspanyollar'ca işgali.
1647 - İtalyan matematikçi ve fizikçi Evangelista Torricelli, barometreyi icat etti.
1788 - Danimarka, İsveç'i işgal etti.
1921 - Sakarya Meydan Muharebesi, Türk zaferi ile sona erdi.
1922 - Soma'nın Yunan işgalinden kurtuluşu. Aynı gün Yunanlarca 17 Eylül'e kadar sürecek olan İzmir Yangını başlatıldı.
1923 - İspanya'da General Miguel Primo de Rivera, darbeyle yönetime el koydu.
1937 - Dersim Harekâtı tamamlandı.
1940 - Libya'daki İtalyan birlikleri, Mareşal Graziani komutasında Mısır'daki İngilizlere saldırdı.
1943 - Çan Kay Şek, Çin Cumhuriyeti'nin ilk Başkanı oldu.
1959 - Sovyetlerin insansız uzay roketi Luna 2, Ay'a ulaşan ilk insan yapımı cisim oldu ancak Ay'ın zeminine çakıldı.
1968 - Arnavutluk, Varşova Paktı'ndan ayrıldı.
2013 - Taliban isyancıları Afganistan'ın Herat kentindeki ABD konsolosluğuna saldırdı; Afgan Ulusal Polisi'nin iki üyesinin öldüğü ve yaklaşık 20 sivilin yaralandığı bildirildi.

1087 - II. İoannis, 1118 ile 1143 yılları arasında Bizans imparatoru (ö. 1143)
1475 - Cesare Borgia, Papa VI. Alexander'ın gayrimeşru oğlu ve Borgia Hanedanı mensubu (ö. 1507)
1583 - Girolamo Frescobaldi, İtalyan müzisyen ve besteci (ö. 1643)
1739 - Grigoriy Potyomkin, Rus general ve devlet adamı (ö. 1791)
1755 - Oliver Evans, Amerikalı mucit (ö. 1819)
1802 - Arnold Ruge, Alman filozof ve politik yazar (ö. 1880)
1818 - Gustave Aimard, Fransız yazar (ö. 1883)
1819 - Clara Schumann, Alman piyanist ve besteci (ö. 1896)
1842 - John Hollis Bankhead, Amerikalı politikacı ve Senatör (ö. 1920)
1851 - Walter Reed, Amerikalı bakteriyolog (ö. 1902)
1857 - Milton S. Hershey, Amerikalı çikolata imalatçısı, iş insanı ve filantropistti (ö. 1945)
1860 - John J. Pershing, Amerikalı asker (ö. 1948)
1873 - Konstantin Karatodori, Rum asıllı Alman matematikçi (ö. 1950)
1874 - Arnold Schoenberg, Avusturyalı besteci (müzikteki 12 ton yöntemini geliştiren) (ö. 1951)
1876 - Sherwood Anderson, Amerikalı yazar (ö. 1941)
1886 - Robert Robinson, İngiliz kimyager (ö. 1975)
1887
Ramón Grau, Kübalı doktor ve siyasetçi (ö. 1969)
Lavoslav Ružička, Hırvat bilim insanı (ö. 1976)
1902 - Anita Palmero, İspanyol kökenli Arjantinli tango şarkıcısı (ö. 1987)
1903
Suut Kemal Yetkin, Türk akademisyen, edebiyatçı, denemeci, üniversite idarecisi (ö. 1980)
Claudette Colbert, Amerikalı aktris (ö. 1996)
1908 - Karolos Koun, Osmanlı İmparatorluğu'nda doğmuş Yunan tiyatro yönetmeni (ö. 1987)
1911 - Bill Monroe, Amerikalı mandolist, şarkıcı ve şarkı sözü yazarı (ö. 1996)
1912 - Reta Shaw, Amerikalı aktris (ö. 1982)
1916 - Roald Dahl, Galli roman ve kısa öykü yazarı (ö. 1990)
1922 - Yma Sumac, Peru asıllı Amerikalı soprano (ö. 2008)
1924 - Maurice Jarre, Fransız besteci (ö. 2009)
1925 - Sergey Salnikov, Sovyet Rus futbolcu ve teknik direktörü (ö. 1984)
1927 - Laura Cardoso, Brezilyalı oyuncu
1928 - Diane Foster, Kanadalı atlet
1931 - Barbara Bain, Amerikalı oyuncu, dansçı ve manken
1932 - Anton Nanut, Sloven orkestra şefi ve klasik müzik eğitimcisi profesör (ö. 2017)
1933 - Arif Melikov, Azeri-Sovyet besteci (ö. 2019)
1936
Joseph Evan Tata, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2022)
Stefano Delle Chiaie, İtalyan neo-faşist (ö. 2019)
Coral Atkins, İngiliz aktris (ö. 2016)
1937 - Metin Türel, Türk futbolcu ve teknik direktör (ö. 2018)
1938 - Gaia Servadio, İtalyan yazar (ö. 2021)
1939 - Richard Kiel, Amerikalı oyuncu, komedyen, yazar, yapımcı ve sunucu (ö. 2014)
1940 - Óscar Arias, Kosta Rikalı siyaset adamı
1941
Tadao Andō, Japon mimar
Ahmet Necdet Sezer, Türk hukukçu ve devlet görevlisi (Türkiye'nin 10. Cumhurbaşkanı ve 14. Anayasa Mahkemesi başkanı)
1942 - Sait Sökmen, Gine asıllı Türk balet (Türkiye'nin ilk bale koreografı)
1943
Christiane Nord, Alman çeviribilim araştırmacısı
Luis Eduardo Aute, İspanyol şarkıcı, söz yazarı, film yönetmeni, aktör, heykeltıraş, yazar ve ressam (ö. 2020)
Adolfo Zaldívar, Şilili politikacı (ö. 2013)
1944 - Jacqueline Bisset, İngiliz aktris
1946 - Henri Kupraşvili, Gürcü yüzücü
1947 - Juan Sol, İspanyol millî futbolcu (ö. 2020)
1949 - Craig MacGregor, Amerikalı rock-blues müzisyeni (ö. 2018)
1949 - Avigdor Yitzhaki, İsrailli siyasetçi ve yönetici (ö. 2025)
1950 - Klaus Wunder, Alman eski milli futbolcu (ö. 2024)
1951
Salva Kiir Mayardit, Güney Sudanlı asker, gerilla lideri ve siyasetçi
Jean Smart, Amerikalı aktris
1954
Isiah Whitlock Jr., Amerikalı oyuncu (ö. 2025)
Serra Yılmaz, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, çevirmen ve yönetmen
1956 - Joni Sledge, Amerikalı pop-dans müziği şarkıcısı, yapımcı ve söz yazarı (ö. 2017)
1958 - Ayşenur Yazıcı, Türk sunucu ve yazar
1959 - Alfonso Freeman, Amerikalı oyuncu
1960
Abdülkerim Durmaz, Türk eski millî futbolcu, futbol yorumcusu ve teknik direktör
Kevin Carter, Güney Afrikalı fotoğrafçı ve Pulitzer Ödülü sahibi (intihar) (ö. 1994)
1961 - Dave Mustaine, Amerikalı müzisyen, Megadeth grubunun kurucusu, vokalisti ve gitaristi
1963 - Yuri Aleksandrov, Rus hafif sıklet boksör (ö. 2013)
1965
Fikri Işık, Türk siyasetçi ve hukukçu
Katharina Müller-Elmau, Alman oyuncu
1966 - Maria Furtwängler, Alman oyuncu
1967
Michael Johnson, Amerikalı atlet
Tim S. Owens, Amerikalı heavy metal vokalisti
1968
Santi Millán, İspanyol oyuncu ve televizyon sunucusu
Yutaka Matsushita, Japon eski futbolcu
1969 - Tyler Perry, Amerikalı oyuncu ve yapımcı
1970
Martín Herrera, Arjantinli eski kaleci
Louise Lombard, İngiliz oyuncu
1971 - Stella McCartney, İngiliz moda tasarımcısı
1973
Christine Arron, Fransız eski atlet
Fabio Cannavaro, İtalyan eski futbolcu
1974 - Edi Andradina, Brezilyalı eski futbolcu
1975 - Serkan Ercan, Türk sinema, tiyatro oyuncusu ve TV programcısı
1976 - Puma Swede, İsveçli pornografik film oyuncusu ve striptizci
1977 - Fiona Apple, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen
1978 - Swizz Beatz, Amerikalı hip hop müzik yapımcısı ve rapçi
1979
Manuel Friedrich, Alman eski futbolcu
Mesut Kumcuoğlu, Türk futbolcu
1980
Han Chae-young, Güney Koreli aktris
Nicky Salapu, Amerikan Samoalı futbolcu
Tomáš Zápotočný, Çek eski futbolcu
1981 - Lauren Williams, Kanadalı profesyonel güreşçi
1982 - Nenê, Brezilyalı profesyonel basketbolcu
1984 - Baron Corbin, Amerikalı profesyonel güreşçi
1985 - Nikola Mikić, Sırp eski futbolcu
1986
Kamui Kobayashi, Japon yarış pilotu
Sean Williams, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1987
Jonathan de Guzmán, Kanada doğumlu Hollandalı futbolcu
Tsvetana Pironkova, Bulgar profesyonel tenisçi
1988 - Eva-Maria Brem, Avusturyalı Alp disiplini kayakçısı
1989 - Thomas Müller, Alman milli futbolcu
1990
Luciano Narsingh, Hollandalı millî futbolcu
Atsutaka Nakamura, Japon futbolcu
1991 - Kseniya Afanasyeva, Rus artistik jimnastikçi
1992 - Alexander David González, Venezuelalı futbolcu
1993
Niall Horan, İrlandalı şarkıcı ve söz yazarı
Alice Merton, Alman kökenli Kanada-İngiltere vatandaşlığı bulunan pop şarkıcısı
1994
Samantha Siqueiros, Meksikalı aktris ve model
Sepp Kuss, Amerikalı bisikletçi
Joel Pohjanpalo, Fin futbolcu
Layton Williams, İngiliz aktör, şarkıcı ve dansçı
1995
Robbie Kay, İngiliz oyuncu
Jerry Tollbring, İsveçli hentbolcu
1996
Alara Turan, Türk oyuncu
Lili Reinhart, Amerikalı oyuncu
Deniz Hümmet, Türk milli futbolcu
1997 - Abdinur Mohamud, Somalili milli futbolcu
1999 - Pedro Porro, İspanyol millî futbolcu
2000 - Sacha Boey, Kamerun asıllı Fransız futbolcu

81 - Titus Flavius Vespasianus, Roma İmparatoru (d. 39)
531 - I. Kubâd, I. Fîrûz'un oğlu, 488-531 yılları arasında Sasani İmparatorluğu'nun hükümdarı (d. 473)
1506 - Andrea Mantegna, İtalyan ressam (d. yaklaşık 1431)
1592 - Michel de Montaigne, Fransız yazar ve düşünür (d. 1533)
1598 - II. Felipe, İspanya Kralı (d. 1527)
1705 - Tökeli İmre, Macar Kralı (Osmanlı Devleti'ne sığınan) (d. 1657)
1759 - James Wolfe, Britanya Ordusu'na bağlı subay (d. 1727)
1848 - Nicolas Charles Oudinot, Fransız asker ve Napolyon Savaşları'nda yer alan I. Napolyon'un 26 mareşal'inden biri (d. 1767)
1871 - Şinasi, Osmanlı gazeteci, yayımcı, şair ve oyun yazarı (d. 1826)
1872 - Ludwig Andreas Feuerbach, Alman filozof (d. 1804)
1877 - Johann Jakob Nöggerath, Alman mineralog ve jeolog (d. 1788)
1894 - Emmanuel Chabrier, Fransız besteci ve piyanist (d. 1841)
1905 - René Goblet, Fransız siyasetçi (d. 1828)
1912 - Nogi Maresuke, Japon İmparatorluk Ordusunda general (d. 1849)
1928 - Italo Svevo, İtalyan yazar (d. 1861)
1931 - Lili Elbe, Danimarkalı transseksüel kadın. Cinsiyet değiştirme ameliyatı olduğu bilinen ilk kişilerden biri (d. 1882)
1946 - Amon Leopold Göth, Alman SS subayı ve II. Dünya Savaşı sırasında Polonya'daki Kraków-Płaszów toplama kampı'nın kumandanı (idam) (d. 1908)
1949 - August Krogh, Danimarkalı zoolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1874)
1959 - Israel Rokah, Tel Aviv Belediye başkanı (d. 1896)
1967 - Muhammed bin Ladin, Suudi Arabistanlı iş insanı (d. 1906)
1967 - Şerif Muhittin Targan, Türk besteci, ud ve çello virtüözü ve portre ressamı (d. 1892)
1968 - Joseph Pholien, Belçikalı Katolik siyasetçi (d. 1884)
1971 - Lin Biao, Çinli asker ve siyaset adamı (uçak kazasında) (d. 1907)
1987 - Mervyn LeRoy, Amerikalı film yönetmeni, film yapımcısı, yazar ve oyuncu (d. 1900)
1989 - İsmail Rüştü Aksal, Türk siyasetçi (d. 1911)
1991 - Metin Oktay, Türk futbolcu (d. 1936)
1996 - Tupac Amaru Shakur, Amerikalı rap müzik ve Hip-Hop sanatçısı (d. 1971)
1998 - Necdet Calp, Türk bürokrat ve siyasetçi (Halkçı Parti'nin kurucu Genel Başkanı (d. 1922)
2001 - Dorothy McGuire, Amerikalı aktris (d. 1916)
2008 - Kemal Kafalı, Türk mühendis, bilim insanı ve eğitimci (d. 1921)
2011 - Walter Bonatti, İtalyan dağcı, gezgin ve gazeteci (d. 1930)
2011 - Richard Hamilton, İngiliz ressam ve kolaj sanatçısı (d. 1922)
2011 - DJ Mehdi, Fransız hip hop müzisyeni ve DJ (d. 1977)
2012 - Dilhan Eryurt, Türk astrofizikçi (d. 1926)
2014 - Milan Galic, Yugoslav futbolcu (d. 1938)
2015 - Mose

13 Haziran, Miladi takvime göre yılın 164. (artık yıllarda 165.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 201 gün vardır. 

1381 - Wat Tyler öncülüğündeki köylü isyancılar, Londra'yı basarak Hükûmet binalarını ateşe verdi, hapishaneleri boşalttı ve zenginlerle yargıçların kafalarını uçurdu.
1550 - Mimar Sinan'ın eseri Süleymaniye Camii'nin temeli atıldı.
1859 - Erzurum'daki şiddetli depremde, kentin yarısından fazlası hasar gördü ve 3 bin kişi öldü.
1872 - Namık Kemal, İbret gazetesi'ni yayımladı. Bu fikir gazetesi, 27 gün sonra kapatıldı.
1878 - Berlin'de, Osmanlı İmparatorluğu, Çarlık Rusyası, Büyük Britanya, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Fransa arasında, Berlin Antlaşması olarak adlandırılan barış antlaşmasını imzalamak üzere kongre toplandı.
1891 - İstanbul Arkeoloji Müzesi ziyarete açıldı.
1921 - Mustafa Kemal, Ankara'ya gelen Fransa Temsilcisi Henry Franklin-Bouillon ile görüştü.
1924 - Fransa'da Gaston Doumergue, Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
1928 - Türkiye ile Düyunu Umumiye (Osmanlı borçları) alacaklıları arasında sözleşme imzalandı.
1934 - Adolf Hitler ile Mussolini, İtalya'nın Venedik kentinde bir araya geldiler. Daha sonra bu buluşmadaki izlenimlerini anlatırken Mussolini, Hitler'den "aptal küçük maymun" diye bahsedecektir.
1939 - Başbakan Refik Saydam CHP parti grubuna Hatay Antlaşması'nın parafe edildiğini haber verdi.
1946 - Üniversitelere özerklik veren 4936 sayılı kanun kabul edildi.
1951 - Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Dean Acheson, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün (NATO) Avrupalı üyelerinden Türkiye'nin Pakt'a kabul edilmesini istedi.
1952 - Fikir İşçileri Kanunu kabul edildi.
1957 - Siyahi lider Martin Luther King ile ABD Başkan Yardımcısı Nixon görüştüler.
1961 - Batı Almanya'ya işçi gönderilmesinin esaslarını düzenleyen protokol imzalandı. İlk işçi kafilesi, 24 Haziran'da trenle yola çıktı.
1962 - Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nden ayrılan Osman Bölükbaşı ve arkadaşları Millet Partisi'ni kurdu.
1963 - 1459 Harp Okulu öğrencisinin yargılanmasına başlandı.
1966 - Ankara'da ilk kapalı devre televizyon yayını için hazırlıklara başlandı.
1968 - Üniversitelerde başlayan boykot ve işgal eylemleri hızla yayılmaya başladı. İstanbul'dan sonra Ankara'da da 10 fakültede öğrenciler dersleri boykot ettiler. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi işgal edildi.
1969 - Irak Hava Kuvvetleri'ne ait iki jet uçağı, yanlışlıkla Hakkâri'yi bombaladı.
1971 - Kültür Bakanlığı kuruldu. Bakanlığa Talat Halman atandı.
1972 - Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Banu Ergüder, içinde ceset bulunan bavulla yakalandı. Ergüder'in tecavüze karşı öldürdüğü ifadesine karşın, cinayeti örgütsel anlaşmazlık nedeniyle aynı üniversite öğrencilerinden Zeynel Altındağ'ın işlediği ortaya çıktı. Sıkıyönetimce aranan Adil Ovalıoğlu'nun öldürülmesine adı karışan Garbis Altınoğlu da yakalandı.
1972 - THKP-C davasında hüküm giyen Necmi Demir, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz'ın idam kararları Yargıtay'da bozuldu.
1973 - Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanunu kabul edildi.
1977 - Başbakan Süleyman Demirel istifa etti. Hükûmeti kurma görevi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit'e verildi.
1983 - Pioneer 10 uzay sondası, güneş sistemi dışına çıkan ilk insan yapımı nesne oldu.
1991 - Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında pasaport uygulaması kaldırıldı.
1993 - Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle boşalan DYP Genel Başkanlığına Tansu Çiller seçildi.
1993 - Kim Campbell, Kanada'nın ilk kadın Başbakanı seçildi.
2000 - Papa II. Jean Paul'e suikast girişiminden İtalya'da cezaevinde yatan Mehmet Ali Ağca, Türkiye'ye iade edildi.
2002 - Afganistan'da geleneksel Meclis "Loya Jirga" toplanarak, Geçici Hükûmet Başkanı olarak Hamid Karzai'yi seçti.
2006 - MacGyver adlı Amerikan dizisinin 6. sezon DVD'si çıktı.
2009 - İran Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları açıklandı. Seçimi Mahmud Ahmedinejad kazandı. Sonuçlar açıklanır açıklanmaz ülkede protesto gösterileri başladı. Kısa süre sonra da isyana dönüştü.
2013 - Sibel Siber, KKTC'nin ilk kadın başbakanı oldu.
2025 - İsrail'in İran'a yönelik saldırıları: İsrail, İran'a yönelik hava saldırıları başlattı.

823 - II. Charles, Kutsal Roma İmparatoru (ö. 877)
839 - III. Charles, Kutsal Roma imparatoru (ö. 888)
1367 - Taejong, Joseon Krallığı'nın üçüncü kralıdır (ö. 1422)
1773 - Thomas Young, İngiliz bilim insanı ve dilbilimci (ö. 1829)
1790 - José Antonio Páez, Venezuelalı lider (ö. 1873)
1831 - James Clerk Maxwell, İskoç teorik fizikçi, matematikçi ve elektromanyetik teorinin kurucusu (ö. 1879)
1865 - William Butler Yeats, İrlandalı şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1939)
1888 - Fernando Pessoa, Portekizli şair (ö. 1935)
1897 - Paavo Nurmi, Fin atlet (ö. 1973)
1911 - Luis Alvarez, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1988)
1918 - Helmut Lent, Nazi Almanyası pilotu (gece avcısı olarak bilinen) (ö. 1944)
1925 - Jak Kamhi, Türk iş adamı (ö. 2020)
1926 - Satoru Abe, Japon asıllı Amerikalı ressam ve heykeltıraş (ö. 2025)
1928 - John Forbes Nash, Amerikalı matematikçi ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 2015)
1931 - Irvin D. Yalom, Rus asıllı Amerikalı psikiyatrist, varoluşçu, psikoterapist, yazar ve eğitimci
1935 - Mehmet Üstünkaya, Türk iş adamı ve Beşiktaş JK yöneticisi (ö. 2000)
1937 - Alla Yoshpe, Rus pop şarkıcısı (ö. 2021)
1941 - Tony Hateley, İngiliz futbolcu (ö. 2014)
1942 - Yannis Butaris, Yunan politikacı (ö. 2024)
1943
Gepy & Gepy, İtalyan şarkıcı, söz yazarı, yapımcı ve aranjör (ö. 2010)
Malcolm McDowell, İngiliz oyuncu
1944 - Ban Ki-moon, Güney Koreli politikacı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
1951 - Stellan Skarsgård, İsveçli oyuncu
1952 - Hikmet Körmükçü, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı
1953 - Tim Allen, Amerikalı komedyen ve aktör
1955 - Alan Hansen, İskoç futbolcu
1958 - Füsun Demirel, Türk tiyatro, film ve dizi oyuncusu ve çevirmen
1962 - Ally Sheedy, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1964 - Kathy Burke, İngiliz oyuncu, komedyen ve tiyatro yönetmeni
1965 - Vahide Perçin, Türk tiyatro, film ve dizi oyuncusu
1966 - Grigori Perelman, Rus matematikçi
1967 - Peter Buchman, Amerikalı senarist
1970 - Julián Gil, Arjantinli oyuncu ve eski model
1970 - Rivers Cuomo, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1971 - Jeffrey Pierce, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1971 - Tarık, Türk şarkıcı
1972 - Ufuk Sarıca, Türk eski basketbolcu
1973 - Kasia Kowalska, Polonyalı şarkıcı, söz yazarı prodüktör ve oyuncu
1973 - Ville Laihiala, Fin müzisyen ve Sentenced grubu vokalisti
1974 - Selma Björnsdóttir, İzlandalı şarkıcı ve oyuncu
1974 - Takahiro Sakurai, Japon seslendirme sanatçısı
1975 - Jeff Davis, Amerikalı yazar ve yapımcı
1975 - Toni Ribas, İspanyol porno aktörü
1978 - Richard Kingson, Ganalı futbolcu
1980 - Florent Malouda, Fransız millî futbolcu
1980 - Sarah Connor, Alman şarkıcı
1981 - Chris Evans, Amerikalı oyuncu
1983 - Rebeca Linares, İspanyol porno oyuncusu
1986 - Kat Dennings, Amerikalı oyuncu
1986 - Måns Zelmerlöw, İsveçli şarkıcı, sunucu ve dansçı
1988 - Satoru Hayashi, Japon eski futbolcu
1989 - Diana Hacıyeva, Azerbaycanlı şarkıcı
1989 - Andreas Samaris, Yunan futbolcu
1989 - Hassan Whiteside, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1990 - Aaron Johnson, İngiliz oyuncu
1991 - Ryan Mason, İngiliz antrenör ve eski futbolcu
1991 - Lorenzo Reyes, Şilili millî futbolcu
1991 - Onur Durmaz, Türk oyuncu
1992 - Kim Jin-su, Güney Koreli millî futbolcu
1993 - Milan Jevtović, Sırp futbolcu
1993 - Thomas Partey, Ganalı millî futbolcu
1993 - Denis Ten, Kazak buz patenci (ö. 2018)
1995 - Petra Vlhová, Slovak Dünya Kupası alp disiplini kayakçısı
1995 - Abbas Hüseyinov, Azeri futbolcu
1996 - Kingsley Coman, Fransız futbolcu
1996 - Kodi Smit-McPhee, Avustralyalı oyuncu
1997 - Arca Tülüoğlu, Türk basketbolcu
2000 - Penny Oleksiak, Kanadalı serbest stil ve kelebek yüzücü

976 - I. Mansûr, 961-976 yılları arasında hüküm süren Samani hükümdarı
1036 - Zahir, 1021-1036 döneminde Fatimiler Halifeliği yedinci halifesi (d. 1005)
1231 - Padovalı Antonio, Fransisken rahibi, manevi doktrin uzmanı, tanınmış vaiz ve mucize gösterici (d. 1195)
1645 - Miyamoto Musaşi, Japon kılıç üstadı (d. 1584)
1933 - Şeref Bey, Türk futbolcu, teknik direktör ve futbol hakemi (Beşiktaş futbol şubesinin kurucusu ve ilk kaptanı) (d. 1894)
1946 - Joseph Kastein, Almanya doğumlu yazar ve hukukçu (d. 1890)
1948 - Osamu Dazai, Japon yazar (d. 1909)
1965 - Refik Fersan, Türk besteci ve müzik bilimci (d. 1893)
1965 - Martin Buber, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu doğumlu filozof (d. 1878)
1974 - Turgut Zaim, Türk ressam ve dekoratör (d. 1906)
1977 - Matthew Garber, İngiliz oyuncu (d. 1956)
1978 - Paul Wittek, Avusturyalı tarihçi, doğubilimci ve yazar (d. 1894)
1982 - Halid bin Abdül Aziz, Suudi Arabistan Kralı (d. 1912)
1986 - Benny Goodman, Amerikalı müzisyen (d. 1909)
1987 - Cemil Meriç, Türk yazar ve çevirmen (d. 1916)
1987 - Geraldine Page, Amerikalı aktris ve En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1924)
1992 - Pumpuang Duangjan, Taylandlı şarkıcı (d. 1961)
1998 - Lucio Costa, Brezilyalı mimar ve şehir planlamacısı (d. 1902)
2000 - Ágnes Ságvári, Macar tarihçi ve akademisyen (d. 1928)
2005 - Álvaro Cunhal, Portekizli komünist siyasetçi (d. 1912)
2005 - Jesús Moncada, Katalan dilinde İspanyol yazar (d. 1941)
2006 - Charles Haughey, İrlanda Başbakanı (d. 1925)
2009
Micuharu Misawa, Japon profesyonel güreşçi (d. 1962)
Fethî Yeken, Lübnanlı İslam âlimi, yazar ve siyasetçi (d. 1933)
2010 - Combo Ayouba, Komorlu asker ve siyasetçi (d. 1953)
2012 - Roger Garaudy, Fransız düşünür ve yazar (d. 1913)
2012 - William Knowles, Amerikalı kimyager (d. 1917)
2013 - Muhammed el-Hilayvi, Suudi eski millî futbolcu (d. 1971)
2014 - Gyula Grosics, Eski Macar kaleci (d. 1926)
2014 - Sara Widén, İsveçli soprano ve opera sanatçısı (d. 1981)
2016 - Ofelya Hambardzumyan, Ermeni halk müziği şarkıcısı (d. 1925)
2017 - Yōko Nogiwa, Japon oyuncu (d. 1936)
2017 - Ulf Stark, İsveçli yazar ve senarist (d. 1944)
2018 - Alfredo

13 Kasım, Miladi takvime göre yılın 317. (artık yıllarda 318.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 48 gün vardır. 

1805 - Napolyon Bonapart komutasındaki Fransız Ordusu, Viyana'ya girdi.
1885 - Sırp-Bulgar Savaşı başladı.
1907 - Paul Cornu, ilk helikopter uçuşunu başardı.
1918 - İstanbul Limanı'nın İtilaf Devletleri'nce işgâli. I. Dünya Savaşı sonunda; Atatürk'ün "Geldikleri gibi giderler" dediği İtilaf Devletleri Donanması, İstanbul Boğazı'na demirledi.
1920 - Milletler Cemiyeti'nin Cenevre'deki açılışına 41 ülkeden 5 bin temsilci katıldı.
1922 - Tekirdağ'ın kurtuluşu.
1925 - Sürrealistlerin ilk sergisi, Paris Galerie Pierre'de gece yarısı saatlerinde ziyarete açıldı.
1942 - Devlet memurlarına, parasız elbise ve ayakkabı verilmesine ilişkin kanun kabul edildi.
1945 - De Gaulle, Fransa Cumhurbaşkanı seçildi.
1956 - ABD Yüksek Mahkemesi, Alabama eyaletinde otobüslerde siyah-beyaz ayrımcılığına yol açan yasanın geçersizliğini ilan etti.
1960 - Sammy Davis, Jr., İsveçli oyuncu May Britt ile evlendi. Irklar arası evlilik ABD'nin 50 eyaletinin 31'inde hala yasaktı.
1960 - Millî Birlik Komitesi'nin 14 üyesi, komiteden atıldı. Bu kişiler yurt dışına gönderildi.
1966 - Adana'da Amerikalı erlerin kadınlara sarkıntılık ettikleri iddiasıyla Amerikalılara ait bina ve otomobiller tahrip edildi.
1966 - Tank ve zırhlı araçlardan kurulu bir İsrail birliği, Ürdün hududunu geçerek 4.000 nüfuslu Samu Köyüne hücum etti ve köy halkını yok etti.
1968 - Din Görevlileri Federasyonu kapatıldı.
1968 - Türkiye İşçi Partisi Kongresi'nde, Mehmet Ali Aybar yeniden Genel Başkan seçildi.
1970 - Saatte 150 mil süratle esen Bhola kasırgası Doğu Pakistan'ın Ganj deltasını (şimdiki Bangladeş) vurdu. Bir gecede yaklaşık 500.000 kişi öldü. 20. yüzyılın en büyük doğa felaketi olarak kabul edilir.
1970 - Suriye'de, Hafız Esad darbe ile başa geçti.
1976 - BM Genel Kurulu, Kıbrıs'taki bütün yabancı askerlerin çekilmesini ve mültecilerin yerlerine dönmesini öngören tasarıyı kabul etti.
1977 - Ajda Pekkan, 7. Dünya Popüler Şarkı Yarışması'nda 2 Altın Madalya kazandı.
1983 - Yüksek Seçim Kurulu, 12 Eylül Darbesi'nden sonra yapılan ilk seçimin kesin sonuçlarını açıkladı: ANAP 211, HP 117, MDP 71 milletvekili çıkardı.
1985 - Kolombiya'daki Nevado del Ruiz yanardağı patladı. 23 bin kişinin ölümüne neden olan afet, 20. yüzyılın en ölümcül ikinci yanardağ felaketi oldu.
1995 - Açık Radyo yayın hayatına başladı.
1995 - Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da bomba yüklü araçlarla gerçekleştirilen saldırıda 7 kişi öldü.
2002 - Irak, silah denetçilerinin ülkeye dört yıl aradan sonra dönmesini öngören BM kararını kabul etti.
2007 - İlk kez bir İsrail Cumhurbaşkanı (Şimon Peres), TBMM'de konuştu.
2009 - Su bulma umuduyla Ay'ın güney kutbunu bombalayan NASA, çarpma sonuçlarını açıkladığı basın toplantısında, Ay'da önemli miktarda su bulunduğunu duyurdu.
2015 - Paris'te akşam saatlerinde konser salonu, stadyum, restoran ve barlara yönelik koordineli şekilde düzenlenen terör saldırılarında 132 kişi öldü.
2022 - 13 Kasım'da İstanbul'a bağlı Beyoğlu ilçesindeki İstiklal Caddesi'nde bir patlama meydana geldi. 6 kişi öldü, 81 kişi yaralandı.

354 - Augustinus, Kuzey Afrikalı teolog (ö. 430)
1312 - III. Edward, İngiltere Kralı (ö. 1377)
1486 - Johann Eck, Alman hristiyan Teologu (ö. 1543)
1559 - VII. Albert, 1619'da birkaç ay boyunca Avusturya dükü (ö. 1621)
1572 - I. Kirillos, Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesi'nin 190. Ekümenik Patriği (ö. 1638)
1760 - Jiaqing, Çin'in Qing Hanedanı'nın yedinci imparatoru (ö. 1820)
1785 - Caroline Lamb, İngiliz kadın soylu ve yazar (ö. 1828)
1813 - II. Petar Petrović Njegoš, Bir Karadağ devlet şefi, Karadağ Ortodoks Kilisesi piskoposu, yazar, şair ve filozof (ö. 1851)
1814 - Joseph Hooker, Amerikalı general (ö. 1879)
1833 - Edwin Booth, Amerikalı oyuncu (ö. 1893)
1838 - Joseph F. Smith, İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi'nin 6. başkanı (ö. 1918)
1848 - I. Albert, 29. Monako prensi (ö. 1922)
1850 - Robert Louis Stevenson, İskoç yazar (ö. 1894)
1856 - Louis Brandeis, Amerikalı avukat (ö. 1941)
1878 - Max Dehn, Alman matematikçi (ö. 1952)
1893 - Edward Adelbert Doisy, Amerikalı biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1986)
1894 - Arthur Nebe, Nazi Almanyası'nın SS Generali (ö. 1945)
1896 - Nobusuke Kishi, Japon politikacı ve Japonya'nın 56 ve 57. Başbakanı (II. Dünya Savaşı sonrası savaş suçu hükümlüsü) (ö. 1987)
1899 - İskender Mirza, Pakistan'ın ilk cumhurbaşkanı (ö. 1969)
1906 - Hermoine Baddeley, İngiliz karakter oyuncusu (ö. 1986)
1912 - Sıtkı Koçman, Türk iş insanı, sanayici ve hayırsever (ö. 2005)
1913 - Lon Nol, Kamboçyalı politikacı ve general (ö. 1985)
1914 - Amelia Bence, Arjantinli aktris (ö. 2016)
1923 - Linda Christian, Amerikalı oyuncu (ö. 2011)
1929 - Nazmi Bari, Türk eski millî tenisçi (ö. 2008)
1930 - Adrienne Corri, Britanyalı oyuncu (ö. 2016)
1932 - Fahrettin Aslan, Türk gazino işletmecisi ve Maksim Gazinosu sahibi (ö. 2005)
1934 - Garry Marshall, Amerikalı oyuncu ve yapımcı (ö. 2016)
1935 - Tom Atkins, Amerikalı oyuncu
1936 - Dacia Maraini, İtalyan yazar
1938 - Jean Seberg, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1979)
1939 - Karel Brückner, Çek eski futbolcu ve teknik direktör
1940 - Saul Kripke, Amerikalı filozof ve mantıkçı (ö. 2022)
1941 - Mel Stottlemyre, Amerikalı eski profesyonel beyzbol oyuncusu ve antrenörü (ö. 2019)
1943 - Roberto Boninsegna, İtalyan millî futbolcu
1943 - Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı
1943 - Howard Wilkinson, İngiliz futbolcu ve teknik direktör
1947 - Joe Mantegna, Amerikalı Tony sahibi oyuncu, film yapımcısı, yazar ve yönetmen
1953 - Frances Conroy, Amerikalı oyuncu
1953 - Andrés Manuel López Obrador, Meksikalı siyasetçi
1954 - Chris Noth, Amerikalı oyuncu
1955 - Whoopi Goldberg, Amerikalı sinema oyuncusu, komedyen ve Oscar ödülü sahibi
1958 - Michael Fitz, Alman aktör ve müzisyen
1959 - Caroline Goodall, İngiliz oyuncu
1961 - Metin Uca, Türk sunucu, yazar ve seslendirme sanatçısı (ö. 2023)
1967 - Juhi Chawla, Hint oyuncu
1967 - Jimmy Kimmel, Amerikalı oyuncu, komedyen ve seslendirme sanatçısı
1967 - Steve Zahn, Amerikalı oyuncu ve komedyen
1969 - Ayaan Hirsi Ali, Hollandalı-Amerikalı aktivist, yazar ve eski Hollanda milletvekili
1969 - Gerard Butler, İskoçyalı sinema oyuncusu
1970 - Ajlan Büyükburç, Türk müzisyen (ö. 1999)
1970 - Yuliya Graudyn, Rus eski emekli engelli koşucu
1972 - Takuya Kimura, Japon şarkıcı ve oyuncu
1975 - Ivica Dragutinović, Sırp eski defans oyuncusu
1975 - James Kyson Lee, Amerikalı oyuncu
1975 - Quim, Portekizli kaleci
1976 - Albina Akhatova, Rus biatlet
1977 - Kiele Sanchez, Amerikalı oyuncu
1977 - Huang Xiaoming, Çinli oyuncu, şarkıcı ve model
1979 - Metta World Peace, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1980 - Monique Coleman, Amerikalı oyuncu
1982 - Kumi Kōda, Japon şarkıcı ve aktris
1984 - Lucas Barrios, Arjantin asıllı Paraguaylı millî futbolcu
1984 - İsmail Demirci, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1993 - Julia Michaels, Amerikalı şarkıcı-şarkı yazarı
1994 - Ryo Takano, Japon futbolcu
1999 - Lando Norris, İngiliz Formula 1 pilotu
2001 - Benjamin Bouchouari, Faslı futbolcu
2002 - Emma Raducanu, Britanyalı profesyonel tenis oyuncusu

867 - I. Nicolaus, 24 Nisan 858 tarihinden ölümüne kadar Papa
1093 - III. Malcolm, 1058'den 1093'e kadar İskoç kralı (d. 1031)
1143 - Fulk, 1131 ile ölümüne kadar Kudüs Kralı
1359 - II. İvan, Moskova ve Vladimir büyük prensi (d. 1326)
1460 - Gemici Henrique, Portekiz Prensi (d. 1394)
1727 - Celleli Sophia Dorothea, İngiltere kralı ve Hannover elektörü I. George'un (1660-1727) kuzeni ve eşi (d. 1660)
1770 - George Grenville, İngiliz politikacı ve Başbakan (d. 1712)
1828 - Andre Joseph Abrial, Fransız siyasetçi (d. 1750)
1849 - William Etty, İngiliz ressam (d. 1787)
1868 - Gioacchino Rossini, İtalyan besteci (d. 1792)
1899 - Ulrike von Levetzow, Alman yazar (d. 1804)
1903 - Camille Pissarro, Fransız ressam (d. 1830)
1943 - Sadri Ertem, Türk hikâye ve roman yazarı ve Kütahya milletvekili (d. 1898)
1949 - Hıfzı Tevfik Gönensay, Türk eğitimci ve edebiyat tarihçisi (d. 1892)
1954 - Paul Ludwig Ewald von Kleist, Almanya'nın süvari subayı ve Nazi Almanyası'nın Generalfeldmarschall'i (d. 1881)
1957 - Nuri Demirağ, Türk iş insanı ve siyasetçi (d. 1886)
1958 - İskender Mirza, Pakistan'ın ilk cumhurbaşkanı (d. 1899)
1963 - Margaret Murray, İngiliz Egyptologist, arkeolog, antropolog, tarihçi ve halkbilimci (d. 1863)
1970 - Ali Ekber Tufan, Türk siyasetçi (d. 1870)
1971 - Celal Esat Arseven, Türk sanat tarihçisi (d. 1876)
1974 - Vittorio de Sica, İtalyan yönetmen (d. 1902)
1975 - Olga Berggolts, Sovyet şair (d. 1910)
1979 - Dimitri Psathas, Yunan yazar (d. 1907)
1980 - Mehmet Zahid Kotku, Türk mutasavvıf ve yazar (d. 1897)
1989 - II. Franz Joseph, 1938 yılından ölümüne kadar Lihtenştayn Prensi (d. 1906)
1989 - Rohana Wijeweera, Sri Lankalı siyasetçi (d. 1943)
1994 - Nedim Günsür, Türk ressam (d. 1924)
2001 - Cornelius Warmerdam, Amerikalı atlet (d. 1915)
2002 - Juan Alberto Schiaffino, Uruguay asıllı ve İtalya vatandaşlığı da bulunan eski futbolcu ve teknik direktör (d. 1925)
2004 - Ol' Dirty Bastard, Amerikalı rapçi ve yapımcı (d. 1968)
2004 - Carlo Rustichelli, İtalyan film müziği bestecisi (d. 1916)
2005 - Eddie Guerrero, Amerikalı güreşçi (d. 1967)
2011 - Kaşif Kozinoğlu, Türk asker ve Millî İstihbarat Teşkilatı Dış Operasyonlar Dairesi Başkanı (d. 1955)
2014 - Alexander Grothendieck, Alman asıllı Fransız matematikçi (d. 1928)
2016 - Laurent Pokou, Fildişi Sahilli eski millî futbolcu (d. 1947)
2016 - Leon Russell, Amerikalı country-rock müzisyeni (d. 1942)
2017 - Thomas J. Hudner Jr., Birleşik Devletler Donanması'nda subay ve deniz havacısı (d. 1924)
2017 - Alina Janowska, Polonyalı oyuncu (d. 1923)
2018 - Lucho Gatica, Şilili şarkıcı, oyuncu ve televizyon sunucusu (d. 1928)
2018 - Marcella Jeandeau, Eski İtalyan kadın Olimpiyat atleti (d. 1928)
2018 - Katherine MacGregor, Amerikalı oyuncu (d. 1925)
2019 - Kieran Modra, Avustralyalı Paralimpik yüzücü, atlet ve bisiklet yarışçısı (d. 1972)
2019 - Raymond 

13 Mart, Miladi takvime göre yılın 72. (artık yıllarda 73.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 293 gün vardır. 

624 - Bedir Muharebesi gerçekleştirildi.
1781 - Güneş sisteminin yedinci gezegeni olan Uranüs, Alman kökenli İngiliz gök bilimci, William Herschel tarafından keşfedildi.
1840 - Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî takvimi olarak Rumi Takvim, kullanılmaya başlandı.
1881 - Rus Çarı II. Aleksandr, Narodnaya Volya adlı örgütün gerçekleştirdiği bombalı bir suikast sonucunda öldü.
1899 - Mustafa Kemal, '1283' yaka numarasıyla Kara Harp Okulu'nun piyade sınıfına yazıldı.
1900 - Fransa'da çocuk ve kadınların çalışma saatleri, günde 11 saat ile sınırlandırıldı.
1919 - Kâzım Karabekir, Erzurum'da 15'inci Kolordu Komutanlığına atandı.
1926 - Mustafa Kemal Paşa'nın Falih Rıfkı Atay ve Mahmut (Soydan) beylere anlattığı hayat hikâyesi ve hatıralarının kısaltılmış şekli, Milliyet gazetesinde (Bugünkü Milliyet'le aynı değildir. 1935'ten itibaren Tan adıyla yayınlanan gazete) yayımlandı.
1933 - Almanya'da Joseph Goebbels, Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı oldu.
1940 - Finlandiya'nın teslim olması ile Kış Savaşı bitti.
1954 - Dien Bien Phu Muharebesi başladı.
1955 - Fenerbahçe-Galatasaray futbol maçında taraftarlar tribünde çatıştı, bir kişi öldü.
1982 - 12 Eylül Darbesi'nin 11, 12 ve 13. idamları: Yasa dışı TKEP'i (Türkiye Komünist Emek Partisi) kurup örgütün adını duyurmak için 1980 yılında müteahhit Nuri Yapıcı'yı ve MHP İzmir il sekreteri eczacı Turan İbrahim'i öldüren sol görüşlü militanlar Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar, idam edildiler.
1983 - Beylerbeyi'nde restorasyonu süren tarihi İsmail Hakkı Efendi Yalısı, gece çıkan yangında kül oldu. Yalının yanındaki 205 yıllık Beylerbeyi Camii'nin kubbesi de tamamen hasar gördü.
1992 - Erzincan'da Richter ölçeğine göre 6.8 şiddetindeki depremde 653 kişi öldü.
1994 - İstanbul Boğazı'nda iki Rum gemisinin çarpışması sonucunda yangın çıktı. 15 denizcinin öldüğü, 17 denizcinin de kaybolduğu kaza sonucu denize yayılan petrol çevre kirliliğine yol açtı.
1996 - Efes Pilsen basketbol takımı Koraç Kupası'nı aldı.
1996 - İskoçya'nın Dunblane kasabasındaki Dunblane İlkokulunda okulu basan silahlı bir kişi, 3 dakika içinde sınıf öğretmeni ve 5-6 yaşlarındaki 16 çocuğu öldürdü. Saldırıdan sonra saldırgan, kendi kafasına kurşun sıkarak yaşamına son verdi.
2006 - ABD'de 11 Eylül saldırılarının tek sanığı olan Fas asıllı Fransız Zekeriya Musavi davasında tanıkların yalan söylemeye yönlendirildiği ortaya çıktı. Yargıç, tanıklıkları iptal etti ve duruşmayı askıya aldı.
2013 - Vatikan'da yeni Papa belli oldu. Katolik dünyasının 266. Papası, Arjantinli Kardinal Jorge Mario Bergoglio oldu. I. Francis ismini seçen Kardinal, 1000 yıldır Avrupa dışından seçilen ve Latin Amerikalı olan ilk Papa'dır.
2014 - Birleşik Krallık'a bağlı İngiltere ve Galler'de eşcinsel evlilik yasası yürürlüğe girdi.
2016 - Ankara Güvenpark'ta bomba yüklü araçla intihar saldırısı düzenlendi. Patlamada ölen kişi sayısı 37 olarak açıklandı. Saldırıdan önce sabah saatlerinde ülke genelinde Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) yapıldı.
2020 - COVID-19 pandemisi nedeniyle Türkiye'de yüz yüze eğitime ara verildi, uzaktan eğitime geçildi.

1499 - Juan Rodríguez Cabrillo, İspanyol-Portekizli kâşif (ö. 1543)
1615 - XII. İnnocentius, Katolik Kilisesi'nin 242. Papası (ö. 1700)
1674 - Jean Louis Petit, Fransız cerrah ve vidalı turnikenin mucidi (ö. 1750)
1741 - II. Joseph, (1765-1790) döneminde Kutsal Roma-Germen imparatoru (ö. 1790)
1763 - Guillaume Marie Anne Brune, Fransız mareşal ve siyaset adamı (ö. 1815)
1764 - Charles Grey, Britanyalı siyasetçi (ö. 1845)
1800 - Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimât'ın mimarı ve devlet yöneticisi (ö. 1858)
1830 - Antônio Conselheiro, Brezilya dini lider ve vaiz (ö. 1897)
1839 - Tage Reedtz-Thott, Danimarkalı siyasetçi (ö. 1923)
1855 - Percival Lowell, Amerikalı iş insanı, yazar ve matematikçi (ö. 1912)
1870 - John Isaac Briquet, İsviçreli botanikçi (ö. 1931)
1880 - Otto Meissner, Almanya Cumhurbaşkanı Dairesi başkanı (ö. 1953)
1881 - Enrique Finochietto, Arjantinli akademisyen, doktor ve mucit (ö. 1948)
1883 - Eugen von Schobert, Alman general (ö. 1941)
1886 - Blavatniy Nikifor İvanoviç, Ukraynalı asker ve toplum eylemcisi, dramaturg, gazeteci (ö. 1941)
1889 - Albert William Stevens, Amerikalı asker, baloncu ve ilk hava fotoğrafçılarından (ö. 1949)
1892 - Pedro Calomino, Arjantinli eski millî futbolcu (ö. 1950)
1897 - Yeğişe Çarents, Ermeni şair ve yazar (ö. 1937)
1897 - Richard Hildebrandt, Nazi Almanyasında Reichstag üyesi ve siyasetçi (ö. 1952)
1898 - Henry Hathaway, Amerikalı sinema yönetmeni ve aktör (ö. 1985)
1899 - John H. van Vleck, Amerikalı fizikçi ve Nobel Ödülü sahibi (ö.1980)
1908 - Myrtle Bachelder, Amerikalı kimyager, akademisyen, bilim insanı ve asker (ö. 1997)
1910 - Kemal Tahir, Türk roman yazarı ve düşünür (ö. 1973)
1911 - L. Ron Hubbard, Amerikalı yazar (ö. 1986)
1913 - Sergey Mihalkov, Sovyet ve Rus yazarıydı (ö. 2009)
1915 - Melih Cevdet Anday, Türk şair, tiyatro oyunu, roman, deneme ve makale yazarı (ö. 2002)
1916 - İsmet Bozdağ, Türk araştırmacı ve yakın tarih yazarı (ö. 2013)
1916 - Mario Ferrari Aggradi, İtalyan siyasetçi, eski bakan (ö. 1997)
1916 - Jacque Fresco, ABD'li bir endüstriyel tasarımcı, toplum mühendisi, mucit (ö. 2017)
1919 - Mualla Eyüboğlu, Türk mimar (Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından) (ö. 2009)
1921 - Al Jaffee, Amerikalı çizgi roman sanatçısı (ö. 2023)
1923 - Dimitrios İoannidis, Yunan asker (ö. 2010)
1925 - Roy Haynes, Amerikalı caz davulcusu (ö. 2024)
1926 - Doğan Avcıoğlu, Türk gazeteci, yazar ve siyaset adamı (ö. 1983)
1929 - Zbigniew Messner, Polonya'da komünist bir ekonomist ve politikacı (ö. 2014)
1930
Pamela Kosh, İngiliz oyuncusu (ö. 2022)
Kirsten Passer, Danimarkalı oyuncu (ö. 2012)
1939 - Macit Flordun, Türk oyuncu (ö. 1996)
1939 - Neil Sedaka, Amerikalı pop şarkıcısı, piyanist ve besteci (ö. 2026)
1941 - Donella Meadows, Amerikalı bir çevre bilimcisi, eğitimci ve yazar (ö. 2001)
1942 - Mahmut Derviş, Filistinli şair (ö. 2008)
1942 - Scatman John, Amerikalı şarkıcı (ö. 1999)
1943 - Şevket Altuğ, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı
1944 - Erkan Yücel, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 1985)
1945 - Anatoli Fomenko, Rus matematikçi ve Yeni Kronoloji'nin yazarlarından
1947 - Beat Richner, İsviçreli pedagog ve çellist (ö. 2018)
1950 - Haşim Kılıç, Türk hukukçu
1950 - Charles Krauthammer, Amerikalı Pulitzer Ödülü sahibi sendikacı, köşe yazarı, yazar, siyasi yorumcu ve eski hekimdir (ö. 2018)
1950 - William H. Macy, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu
1953 - Deborah Raffin, Amerikalı dizi ve sinema oyuncusu ve yönetmen (ö. 2012)
1955 - Bruno Conti, İtalyan futbolcu
1955 - Glenne Headly, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1956 - Dana Delany, iki zamanlı Emmy Ödülleri kazanan Amerikan oyuncu
1957 - Enver Öktem, Türk sendikacı ve siyasetçi (ö. 2017)
1960 - Adam Clayton, İrlandalı rock grubu U2'nün bas gitaristi
1960 - Jorge Sampaoli, Arjantinli teknik direktör
1962 - Seyhan Erözçelik, Türk şair (ö. 2011)
1967 - Andrés Escobar, Kolombiyalı millî futbolcu (ö. 1994)
1968 - Ercan Saatçi, Türk müzisyen ve yapımcı
1971 - Annabeth Gish, Amerikalı oyuncu
1971 - Günay Karacaoğlu, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1971 - Allan Nielsen, Danimarkalı millî futbolcu ve teknik direktör
1972 - Common, Amerikalı hip hop şarkıcısı ve aktör
1973 - Edgar Davids, Surinam asıllı Hollandalı futbolcu
1973 - David Draiman, Amerikalı müzisyen
1975 - Mark Clattenburg, İngiltere Futbol Federasyonu Futbol hakemi
1976 - Maxim Gunjia, Abhazya'nın defakto hükûmetinin dış işleri bakanı
1976 - Danny Masterson, Amerikalı aktör ve DJ
1980 - Caron Butler, Amerikalı basketbolcu
1982 - Hande Katipoğlu, Türk aktris
1982 - Gisela Mota Ocampo, Meksikalı siyasetçi (ö. 2016)
1983 - Erkan Veyseloğlu, Türk basketbolcu
1985 - Emile Hirsch, Amerikalı oyuncu
1985 - Liliane Tiger, Çek porno oyuncusu
1985 - Taner Sağır, Türk halterci
1987 - Andreas Beck, Alman Millî futbolcu
1989 - Holger Badstuber, Alman futbolcu
1989 - Marko Marin, Alman eski futbolcu
1990 - Anicet Abel, Madagaskarlı millî futbolcu
1991 - Tristan Thompson, Kanadalı profesyonel basketbolcu
1992 - Kaya Scodelario, İngiliz oyuncu
1993 - Ozuna, Porto Riko asıllı Amerikalı şarkıcı
1994 - Gerard Deulofeu, İspanyol millî futbolcu
1995 - Jeong Min-Hyuku, Güney Koreli futbolcu
1997 - Ruben Neves, Portekizli millî futbolcu
1998 - Jack Harlow, Amerikalı rapçi
2004 - Coco Gauff, bir Amerikan tenis oyuncusu

1352 - Ashikaga Tadayoshi, Japon yönetici ve asker (d. 1306)
1447 - Şahruh, Timur İmparatorluğu üçüncü hükümdarı (d. 1377)
1513 - Şehzade Korkut, Sultan II. Bayezid'in oğlu (d. 1467)
1619 - Richard Burbage, İngiliz oyuncu (d. 1568)
1711 - Nicolas Boileau, Fransız şair ve eleştirmen (d. 1636)
1778 - Charles le Beau, Fransız tarihçi yazar (d. 1701)
1808 - VII. Christian, Danimarka ve Norveç kralı (d. 1749)
1842 - Henry Shrapnel, İngiliz Ordusu subayıdır (d. 1761)
1845 - John Frederic Daniell, İngiliz kimyacı ve fizikçi (d. 1790)
1879 - Adolf Anderssen, Alman satranç ustası (d. 1818)
1881 - II. Aleksandr, Rus Çarı (d. 1818)
1881 - İgnati Grinevitski, Polonyalı devrimci (d. 1856)
1885 - Titian Peale, Amerikalı doğa tarihçisi, entomolog ve fotoğrafçı (d. 1799)
1900 - Catherine Wolfe Bruce, Amerikalı yardımsever ve gök bilimci (d. 1816)
1901 - Benjamin Harrison, Amerikalı politikacı (d. 1833)
1906 - Susan B. Anthony, Amerikalı kadın hakları savunucusu (d. 1820)
1915 - Sergei Vitte, Rus politikacı (d. 1849)
1925 - Lucille Ricksen, Amerikalı oyuncu (d. 1910)
1936 - Francis Bell, Yeni Zelandalı siyasetçi (d. 1851)
1937 - Lars Edvard Phragmén, İsveçli matematikçi (d. 1863)
1938 - Cevat Çobanlı, Türk asker ve Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından (d. 1870)
1952 - Ömer Rıza Doğrul, Türk siyasetçi, gazeteci ve yazar (d. 1893)
1965 - Fan Noli, Arnavut şair, tarihçi, gazeteci, siyasetçi, Ortodoks metropolit (d. 1882)
1970 - Adalet Cimcoz, Türk dublaj sanatçısı ve yazar (d. 1910)
1975 - İvo Andriç, Sırp yazar ve Nobel Edebiyat

13 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 133. (artık yıllarda 134.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 232 gün vardır. 

1277 - Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya şehrini Karamanoğulları topraklarına kattı ve Türkçeyi resmî dil ilan etti.
1846 - ABD Kongresi, sınır devriyelerine baskın yapılmasını gerekçe göstererek, Meksika'ya savaş ilan etti.
1888 - Brezilya'da kölelik kesin olarak kaldırıldı. Yasanın çıkmasında; kölelik karşıtı eylemlerin yanı sıra, köle sahibi olmanın, yeni gelen Avrupalı göçmenleri çalıştırmaktan daha masraflı olmasının da etkisi vardı.
1915 - Çanakkale'de, Binbaşı Ahmet Bey komutasındaki Muavenet-i Milliye Muhribi, HMS Goliath zırhlısını torpilleyerek batırdı.
1919 - İzmir'in işgal edileceğine ilişkin Venizelos'un beyannamesi, Aya Fotini Kilisesi'nde Yunan Albay Mavrudis tarafından yerli Rumlara okundu.
1920 - Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, 9-13 Mayıs tarihleri arasında, 217 üye ile toplanan ve bölge ile ilgili net kararların alındığı "İkinci (Büyük) Edirne Kongresi"ni yaptı.
1929 - İran'ın Horasan bölgesinde deprem oldu: Yaklaşık 3000 kişi öldü.
1940 - Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ünlü konuşmasını yaptı: "Size acı, kan, ter ve gözyaşından başka vadedecek bir şeyim yok."
1949 - Yazar Rıfat Ilgaz, Cumhurbaşkanı'na hakaretten üç yıl, Mısır Kralı ve İran Şahı'na hakaretten yedi ay, Aziz Nesin de Mısır Kralı ve İran Şahı'na yayın yoluyla hakaretten yedi ay hapis cezası aldı.
1950 - Ereğli Kömür İşletmeleri'nde Türkiye'nin ilk siyasal grevi yapıldı.
1955 - Türkiye Demir Çelik İşletmeleri ile Türkiye Selüloz ve Kağıt İşletmeleri (SEKA) kuruldu.
1958 - Velcro, marka olarak tescillendi.
1965 - Batı Almanya, İsrail'i tanıdı. Karar nedeniyle dokuz Arap ülkesi, Batı Almanya ile ilişkisini kesti.
1975 - Başbakan Süleyman Demirel, Vural Önsel adlı bir kişinin saldırısına uğradı. Demirel'in burun kemiği kırıldı.
1979 - Başbakan Bülent Ecevit, iş çevrelerinin Hükûmet'e karşı tutumunu eleştirerek, "yeterli yardım ve kredi sağlama eşiğine gelmişken bıçaklanıyoruz. Kendimizi yabancılara haksız yere jurnal ediyoruz." dedi.
1981 - İskenderun'da 9 Haziran 1980'de sağ görüşlü Sulhi Adsoy'u öldüren sol görüşlü militan Ali Aktaş (Ağtaş), ölüm cezasına çarptırıldı.
1981 - Papa II. Jean Paul, Mehmet Ali Ağca tarafından Roma'da vurularak yaralandı.
1994 - Eski İstanbul Su ve Kanalizasyon İşletmesi (İSKİ) Genel Müdürü Ergun Göknel, klor yolsuzluğu davasında 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1996 - DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in, dolandırıcılıktan yargılanan Selçuk Parsadan'a örtülü ödenekten 5,5 milyar lira verdiği iddia edildi.
1997 - İçişleri Bakanlığı, 1993'te öldürülen Uğur Mumcu'nun ailesine, 9,5 milyar liralık maddi tazminat ödedi.
1998 - Memur Sendikaları Yasa Tasarısı'nı protesto eden memurlar hakkında, adli tarihin en geniş kapsamlı soruşturması açıldı.
2000 - Ankara Sincan'da tarlaya bırakılmış halde çok miktarda patlayıcı ve silah ele geçirildi. Patlayıcı ve silahların, yasa dışı Tevhid Selam örgütü mensubu Necdet Yüksel tarafından bırakıldığı belirlendi. Yüksel, Ahmet Taner Kışlalı'nın aracına bomba koyduğunu da itiraf etti.
2007 - Fenerbahçe, kuruluşunun 100. yılında şampiyonluğa ulaştı.
2009 - Beşiktaş, Fenerbahçe'yi 4-2 yenerek Türkiye Kupası'nı kazandı.
2010 - MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Cihad Vardan, tarihte ilk kez Tüsiad'ı ziyaret etti. Ziyaret, basında "Tarihi Buluşma" olarak nitelendirildi.
2014 - Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletilen bir madende çıkan yangın sonucunda, 301 maden işçisi hayatını kaybetti, 80 işçi yaralandı.

1638 - Richard Simon, Fransız katolik tefsirci, teolog, filozof ve tarihçi (ö. 1712)
1655 - XIII. İnnocentius, Katolik Kilisesi'nin 244. dini lideri (ö. 1724)
1699 - Sebastião José de Carvalho e Melo, Portekizli devlet adamı (ö. 1782)
1713 - Alexis Clairaut, Fransız matematikçi (ö. 1765)
1717 - Maria Theresia, Habsburg hanedanı İmparatoriçesi (ö. 1780)
1753 - Lazare Carnot, Fransız asker ve devlet adamı (ö. 1823)
1792 - Papa IX. Pius, Katolik Kilisesi dini lideri (en uzun süre hüküm süren) (ö. 1878)
1840 - Alphonse Daudet, Fransız yazar (ö. 1897)
1857 - Ronald Ross, İngiliz doktor ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1932)
1869 - Mehmet Emin Yurdakul, Türk şair ve Milletvekili (ö. 1944)
1880 - Enis Akaygen, Türk siyasetçi ve diplomat (ö. 1956)
1882 - Georges Braque, Fransız ressam ve heykeltıraş (ö. 1963)
1888 - Inge Lehmann, Danimarkalı sismolog (ö. 1993)
1894 - Ásgeir Ásgeirsson, İzlanda'nın 2. Cumhurbaşkanı (ö. 1972)
1907 - Daphne du Maurier, İngiliz hikâye, roman ve oyun yazarı (ö. 1989)
1919 - Pierre Sudreau, Fransız siyasetçi ve direnişçi (ö. 2012)
1919 - Vedat Türkali, Türk şair ve yazar (ö. 2016)
1922 - Beatrice Arthur, Amerikalı aktris ve şarkıcı (ö. 2009)
1927 - Herbert Ross Amerikalı aktör, koreograf, yönetmen ve yapımcı (ö. 2001)
1928 - Édouard Molinaro, Fransız film yönetmeni ve senarist (ö. 2013)
1931 - Semih Sergen, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2022)
1935 - Jan Saudek, Çek fotoğrafçı
1937 - Roger Zelazny, Polonya asıllı Amerikalı yazar (ö. 1995)
1939 - Harvey Keitel, Amerikalı aktör
1940 - Bruce Chatwin, İngiliz romancı ve gezi yazarı (ö. 1989)
1941 - Senta Berger, Avusturyalı aktris
1941 - Ritchie Valens, Amerikalı şarkıcı, müzisyen ve söz yazarı (ö. 1959)
1942 - Pál Schmitt, Macar sporcu ve siyasetçi
1944 - Hacıbala Abutalibov, Azerbaycanlı siyasetçi
1945 - Sam Anderson, Amerikalı Oyuncu
1945 - Lasse Berghagen, İsveçli şarkıcı, şarkıyazarı ve müzisyen (ö. 2023)
1945 - Kathleen Neal Cleaver, Amerikalı hukuk profesörü ve Kara Panter Partisi aktivisti
1947 - Bujar Bukoshi, Kosovalı siyasetçi ve ürolog (ö. 2025)
1948 - Jeffrey Evans, İngiliz siyasetçi
1950 - Daniel Kirwan, İngiliz blues-rock gitaristi, şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2018)
1950 - Stevie Wonder, Amerikalı şarkıcı, besteci ve En İyi Özgün Şarkı Akademi Ödülü sahibi
1954 - Recep Aktuğ, Türk şarkıcı-şarkı yazarı ve oyuncu (ö. 2020)
1954 - Johnny Logan, İrlandalı şarkıcı ve besteci
1955 - Perviz Meşkatyan, İranlı santuri, müzisyen, besteci, araştırmacı ve öğretim görevlisi (ö. 2009)
1956 - Vjekoslav Bevanda, Bosnalı Hırvat politikacı ve Bosna-Hersek eski Başbakanı
1957 - Alan Ball, Amerikalı senarist, yönetmen, yapımcı, oyuncu ve En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü sahibi
1957 - Claudie Haigneré, Fransız astronot, bilim insanı ve siyasetçi
1957 - Stefano Tacconi, İtalyan futbolcu
1958 - Sibel Egemen, Türk ses sanatçısı
1961 - Dennis Rodman, Amerikalı basketbol oyuncusu
1964 - Stephen Colbert, Amerikalı politik satirist, oyuncu, komedyen ve yazar
1964 - Ronnie Coleman, Amerikalı vücut geliştiricisi
1965 - Lari White, Amerikalı country müziği sanatçısı ve oyuncu (ö. 2018)
1967 - Tommy Gunn, Amerikalı pornografik film oyuncusu
1967 - Chuck Schuldiner, Amerikalı gitarist ve vokalist (ö. 2001)
1967 - Melanie Thornton, Amerikalı şarkıcı (ö. 2001)
1968 - Susan Floyd, Amerikalı oyuncudur
1968 - Scott Morrison, Avustralyalı siyasetçi
1968 - Sonja Zietlow, Alman televizyon sunucusu ve televizyon yapımcısı
1970 - Buckethead, Amerikalı müzisyen
1972 - Defne Halman, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı
1976 - Grzegorz Szamotulski, kaleci pozisyonunda görev yapmış Polonyalı millî futbolcu
1977 - Ilse de Lang, Hollandalı şarkıcıdır
1977 - Samantha Morton, İngiliz oyuncu
1977 - Pusha T, Amerikalı rapçi
1978 - Mike Bibby, Amerikalı basketbol oyuncusu
1979 - Carl Philip, İsveç prensi
1979 - Vyaçeslav Şevçuk, Ukraynalı eski millî futbolcudur
1980 - Sarp Akkaya, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1981 - Sunny Leone, Hint aktris ve model
1981 - Boncuk Yılmaz, Türk oyuncu ve İstanbul Kraliyet Tiyatrosu oyuncusu
1982 - Albert Crusat, İspanyol eski futbolcudur
1982 - Oguchi Onyewu, Nijerya asıllı Amerikalı Futbolcu
1983 - Yaya Touré, Fildişi Sahili doğumlu futbolcusu
1985 - Javier Balboa, Ekvator Gineli millî futbol oyuncusudur
1985 - Oğuzhan Koç, Türk oyuncu ve şarkıcı
1986 - Lena Dunham, Amerikan film yapımcısı ve aktris
1986 - Robert Pattinson, İngiliz aktör ve şarkıcı
1986 - Alexander Rybak, Norveçli şarkıcı
1986 - Nino Schurter, İsviçreli bir cross-country dağ bisikleti yarışçısıdır.
1987 - Candice Accola, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1987 - Antonio Adán, İspanyol futbolcu
1987 - Hugo Becker, Fransız oyuncu ve yönetmen
1987 - Hunter Parrish, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1987 - Marianne Vos, Hollandalı bir cyclo-cross, dağ bisikleti, pist ve yol bisikleti yarışçısıdır
1988 - Hakan Ateş, Türk futbolcu
1990 - İlkan Karaman, Türk basketbolcu (ö. 2024)
1991 - Francisco Lachowski, Brezilyalı model
1993 - Romelu Lukaku, Kongo asıllı Belçikalı futbolcu
1993 - Debby Ryan, Amerikalı aktris ve şarkıcı
1993 - Tones and I olarak tanınan Avustralyalı şarkıcı ve söz yazarı

MÖ 34 -Gaius Sallustius Crispus, Romalı tarihçi (d. MÖ 86)
1573 - Takeda Shingen, Geç Sengoku döneminde Japonya'da seçkin ve saygın daimyō (d. 1521)
1782 - Daniel Solander, İsveçli botanikçi (d. 1733)
1809 - Molla Veli Vidadî, Azeri şair ve din adamı (d. 1709)
1832 - Georges Cuvier, Fransız bilim insanı (d. 1769)
1835 - John Nash, İngiliz mimar (d. 1752)
1871 - Daniel Auber, Fransız besteci (d. 1782)
1878 - Joseph Henry, Amerikalı fizikçi (d. 1797)
1885 - Friedrich Gustav Jakob Henle, Alman hekim (d. 1809)
1904 - Gabriel Tarde, Fransız yazar, sosyolog, kriminolojist ve sosyal psikolog (d. 1843)
1916 - Sholom Aleichem, Ukraynalı Yidiş dili yazarı (d. 1859)
1921 - Jean Aicard, Fransız roman ve oyun yazarı ve şair (d. 1848)
1929 - Arthur Scherbius, Alman elektrik mühendisi (d. 1878)
1930 - Fridtjof Nansen, Norveçli gezgin, bilim insanı, diplomat ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1861)
1938 - Charles Edouard Guillaume, İsviçreli-Fransız fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1861)
1939 - Mark Lambert Bristol, Amerikalı asker (d. 1868)
1945 - Martin Luther, Alman diplomat (d. 1895)
1956 - Aleksandr Fadeyev, Sovyet yazar (d. 1901)
1961 - Gary Cooper, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1901)
1962 - Franz Kline, Amerikalı bir ressam (d. 1910)
1963 - Alois Hudal, Avusturyalı Katolik bir piskopozdu (d. 1885)


13 Nisan, Miladi takvime göre yılın 103. (artık yıllarda 104.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 262 gün vardır. 

1111 - V. Heinrich, Kutsal Roma İmparatoru olarak taç giydi.
1204 - Dördüncü Haçlı Seferi'nde Kostantinopolis'in yağmalanması.
1517 - Son Memlük sultanı II. Tomanbay, I. Selim tarafından Kahire'de idam edildi.
1796 - ABD'ye ilk kez bir fil Hindistan'dan getirildi.
1839 - El Salvador bağımsızlığını ilan etti.
1849 - Macaristan, cumhuriyet rejimine geçti.
1870 - Metropolitan Sanat Müzesi, New York'ta kuruldu.
1909 - Osmanlı İmparatorluğu'nda 31 Mart Olayı meydana geldi.
1919 - Amritsar katliamı: Büyük Britanya askerî birlikleri, Amritsar'da (Hindistan) 379 silahsız göstericiyi öldürdü.
1921 - İspanya Komünist İşçi Partisi kuruldu.
1933 - Yüksek Mühendislik Mektebi'ni (İstanbul Teknik Üniversitesi) bitiren Sabiha ve Melek Hanımlar, Türkiye'nin ilk kadın mühendisleri oldu. İki kadın mühendis, kur'a sonucu Ankara ve Bursa Nafıa İdaresi'ne (Bayındırlık Bakanlığı) atandı.
1941 - SSCB, Japonya ile saldırmazlık paktı imzaladı.
1945 - Nazi Almanyası askerî birlikleri, 1000'den fazla politik ve askeri mahkûmu öldürdü.
1945 - SSCB ve Bulgaristan Krallığı kuvvetleri, Viyana'yı ele geçirdi.
1949 - Türk Kadınlar Birliği, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün eşi Mevhibe İnönü'nün Onursal Başkanlığında kuruldu.
1970 - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini basan 12 silahlı sağ görüşlü, asteğmen doktor Necdet Güçlü'yü öldürdü.
1970 - Uzay mekiği Apollo 13, yerden 321.860 km yüksekte olduğu sırada oksijen tanklarından bir tanesi infilak etti. Uzay ekibi başarıyla dünyaya döndü.
1975 - Lübnan'nın başkenti Beyrut'ta dört Hristiyan Falanjiste karşılık, 27 Filistinlinin öldürülmesiyle Lübnan İç Savaşı başladı.
1982 - Türkiye'de eski bakanlardan Hilmi İşgüzar, Yüce Divan'da 9 yıl 8 ay hapse mahkûm edildi.
1985 - Arnavutluk'ta yönetime Enver Hoca'dan sonra Ramiz Alia geldi.
1987 - Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Aziz Nesin, Prof. Dr. Rona Aybay, Panayot Abacı ve Oğuz Aral, Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği'ni kurdu.
1987 - Portekiz ve Çin, Makao'nun 1999 yılında Çin HC'ye iadesine ilişkin bir anlaşma imzaladı.
1994 - Kamuoyunda "RTÜK Yasası" diye bilinen Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Mülga 3984 Sayılı Kanun Meclis'de kabul edildi.
1994 - Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın partisinin grup toplantısında, "RP'nin iktidara gelmek için sert mi yumuşak mı, kanlı mı yoksa tatlı mı olacak, buna 60 milyon karar verecek" ifadesini kullanması tepkilere yol açtı.
1998 - PKK'nın iki numaralı kişisi Şemdin Sakık ile kardeşi Arif Sakık, Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın operasyonuyla yakalanıp Türkiye'ye getirildi.

1506 - Pierre Favre, Savoie asıllı Katolik din adamı - Cizvitler'in tarikatının kurucularından (ö. 1546)
1519 - Catherine de' Medici, Fransa Kraliçesi (ö. 1589)
1570 - Guy Fawkes, İngiliz isyancı asker (ö. 1606)
1743 - Thomas Jefferson, Amerikalı siyasetçi, yazar ve ABD'nin 3. Başkanı (ö. 1826)
1764 - Laurent de Gouvion Saint-Cyr, Fransa mareşali ve Marki (ö. 1830)
1771 - Richard Trevithick, İngiliz mucit ve maden mühendisi (ö. 1833)
1808 - Antonio Meucci, İtalyan mucit (ö. 1889)
1825 - Thomas D'Arcy McGee, Kanadalı yazar (ö. 1868)
1851 - William Quan Judge, Amerikalı teozof (ö. 1896)
1860 - James Ensor, Belçikalı ressam (ö. 1949)
1885 - Pieter Sjoerds Gerbrandy, Hollandalı devlet adamı (ö. 1961)
1901 - Jacques Lacan, Fransız psikiyatrist (ö. 1981)
1904 - Yves Congar, 20. yüzyılın en önemli Roma Katolik ilahiyatçılarından biri olduğu düşünülmektedir (ö. 1995)
1906 - Samuel Beckett, İrlandalı yazar, eleştirmen, şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1989)
1914 - Orhan Veli, Türk şair (ö. 1950)
1919 - Howard Keel, Amerikalı oyuncu (ö. 2004)
1920 - Roberto Calvi, İtalyan bankacı (ö. 1982)
1923 - Don Adams, Amerikalı oyuncu ve komedyen (ö. 2005)
1930 - Sergiu Nicolaescu, Rumen yönetmen ve siyasetçi (ö. 2013)
1931 - Aram Gülyüz, Türk yönetmen, yapımcı ve senarist (ö. 2018)
1939 - Ekrem Pakdemirli, Türk siyasetçi (ö. 2015)
1939 - Şemsi İnkaya, Türk oyuncu
1942 - Ataol Behramoğlu, Türk şair ve yazar
1942 - Aykut Edibali, Türk siyasetçi, yazar ve Millet Partisi Genel Başkanı (ö. 2022)
1944 - Bill Gross, Amerikalı mali yönetici ve yazar
1950 - Ron Perlman, Yahudi asıllı Amerikalı seslendirme sanatçısı ve oyuncu
1953 - Brigitte Macron, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un eşi
1955 - Safet Sušić, Boşnak futbolcu
1963 - Garry Kasparov, Rus satranç büyükustası ve Dünya Satranç Şampiyonu
1967 - Olga Tañón, Porto Rikolu şarkıcı
1968 - Jeanne Balibar, Fransız oyuncu ve şarkıcı
1972 - Qurban Qurbanov, Azeri futbolcu
1975 - Tatiana Navka, Rus buz patenci ve 2006 Kış Olimpiyatları şampiyonu
1976 - Jonathan Brandis, Amerikalı oyuncu (ö. 2003)
1978 - Carles Puyol, İspanyol eski futbolcu
1980 - Jana Cova, Çek porno yıldızı
1985 - Kerim Zengin, Türk eski futbolcu
1993 - Marius Bear, İsviçreli şarkıcı
1995 - Yosuke Akiyama, Japon futbolcu
1999 - Alessandro Bastoni, İtalyan millî futbolcu

796 - Diyakoz Paul, Benediktin keşişi, yazman ve Lombardlar tarihçisi (d. 720'ler)
814 - Krum Han, Tuna Bulgar Devleti Hanı
989 - Bardas Fokas, Bizans İmparatorluğu'nun öne çıkan generali
1605 - Boris Godunov, Rus Çarı (d. 1551)
1635 - Maanoğlu Fahreddin, Osmanlı'ya isyan eden Dürzi emir (d. 1572)
1695 - Jean de La Fontaine, Fransız yazar (d. 1621)
1712 - Nâbi, Osmanlı Dîvân edebiyatı şâiri (d. 1642)
1794 - İmam Mansur, Çeçen ve Çerkes orduları komutanı (d. 1760)
1854 - José María Vargas, Venezuela devlet başkanı (d. 1786)
1904 - Stepan Makarov, Rus koramiral ve okyanus bilimci (d. 1849)
1904 - Vasili Vasilyeviç Veresçagin, Rus savaş sanatçı (d. 1842)
1918 - Lavr Georgiyeviç Kornilov, Rus Askeri İstihbarat mensubu (d. 1870)
1936 - Konstandinos Demercis, Yunan politikacı (d. 1936)
1941 - Annie Jump Cannon, Amerikalı astronom (d. 1863)
1942 - Henk Sneevliet, Hollandalı komünist (d. 1883)
1943 - Oskar Schlemmer, Alman ressam, heykeltıraş, tasarımcı ve Bauhaus okulu koreografı (d. 1888)
1945 - Ernst Cassirer, Alman filozofu (d. 1874)
1956 - Emil Nolde, Alman ressam ve baskı resim sanatçısı (d. 1867)
1962 - Hermann Muhs, Nazi Almanyası'nda kiliselerden sorumlu Devlet Bakanı ve sekreteri (d. 1894)
1966 - Abdüsselam Arif, Iraklı asker ve siyasetçi. 1963-1966 yılları arasında Irak cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. (d. 1921)
1966 - Carlo Carrà, İtalyan ressam (d. 1881)
1967 - Nicole Berger, Fransız oyuncu (d. 1934)
1975 - Larry Parks, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1914)
1975 - François Tombalbaye, diğer adıyla Ngarta Tombalbaye, Çad'ın ilk devlet başkanı olarak görev yapmış olan öğretmen ve sendika aktivisti (d. 1918)
1978 - Funmilayo Ransome-Kuti, Nijerya'da, kadın hakları savunucusu ve feminist (d. 1900)
1983 - Gerald Archibald "Gerry" Hitchens, İngiliz eski millî futbolcu (d. 1934)
1983 - Mercè Rodoreda i Gurguí, Katalan romancı (d. 1908)
1992 - Feza Gürsey, Türk fizikçi ve matematikçi (d. 1921)
1998 - Muhip Arcıman, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1916)
2000 - Giorgio Bassani, İtalyan yazar ve yayımcı (d. 1916)
2008 - Ignazio Fabra, İtalyan güreşçi (d. 1930)
2008 - John Archibald Wheeler, Amerikalı teorik fizikçi (d. 1911)
2014 - Ernesto Laclau, Arjantinli politik kuramcı sıklıkla, post-Marksist olarak tanınmaktadır (d. 1935)
2015 - Ronnie Carroll, Kuzey İrlandalı şarkıcı (d. 1934)
2015 - Eduardo Galeano, Uruguaylı gazeteci (d. 1940)
2015 - Günter Grass, Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1927)
2017 - Georges Rol, Roma Katolik Kilisesi'ne bağlı Fransız piskopos (d. 1926)
2017 - Robert William Taylor ya da Bob Taylor, Amerikalı bilişimci ve bilgisayar mühendisi (d. 1932)
2018 - Arthur William Bell III, Amerikalı radyo sunucusu, gazeteci ve yazar (d. 1945)
2018 - Miloš Forman, Çekoslovak - Amerikalı film yönetmeni, senarist, oyuncu, akademisyen ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi (d. 1932)
2019 - Francisca Aguirre, İspanyol şair ve yazar (d. 1930)
2019 - Anthony Peter Buzan, İngiliz yazar, klinik psikolog ve yayımcı (d. 1942)
2019 - Wally Carr, Avustralyalı profesyonel boksör (d. 1954)
2019 - Mark Connolly, Amerikalı siyasetçi ve iş insanı (d. 1955)
2019 - Paul Greengard, Amerikalı nörolog (d. 1925)
2019 - Neus Català Pallejà, İspanyol eleştirmen, aktivist ve siyasetçi (d. 1915)
2019 - D. Babu Paul, Hint bürokrat ve yazar (d. 1941)
2020 - Baldiri Alavedra, İspanyol profesyonel orta saha futbolcusu (d. 1944)
2020 - Gil Bailey, Jamaikalı radyo yayıncısı ve DJ (d. 1936)
2020 - Juan Cotino, İspanyol iş insanı, bürokrat ve siyasetçi (d. 1950)
2020 - Ashok Desai, Hint siyasetçi ve hukukçu (d. 1943)
2020 - Jerry Givens, Amerikalı aktivist (d. 1952)
2020 - Ryo Kawasaki, Japon elektronik caz müzisyeni, orkestra şefi, besteci ve yazılım programcısı (d. 1947)
2020 - Thomas Kunz, Amerikalı biyolog (d. 1938)
2020 - Philippe Lécrivain, Fransız Cizvit rahip ve tarihçi (d. 1941)
2020 - Benjamin Levin, II. Dünya Savaşı sırasında Polonya kökenli Yahudi partizan (d. 1927)
2020 - Sarah Maldoror, Siyahi kökenli Fransız yazar, sinema ve tiyatro yönetmeni (d. 1929)
2020 - Patricia Millardet, Fransız kadın oyuncu (d. 1957)
2020 - Dennis G. Peters, Amerikalı analitik kimyager (d. 1937)
2020 - Avrohom Pinter, İngiliz haham (d. 1949)
2020 - John Rowlands, İngiliz futbolcu (d. 1947)
2020 - Zafer Sarfraz, Pakistanlı profesyonel kriketçi (d. 1969)
2020 - Bernard Stalter, Fransız girişimci ve politikacı (d. 1957)
2020 - Ann Sullivan, Amerikalı animatör (d. 1929)
2021 - Maqbul Ahmed, Bangladeşli din adamı, eğitimci ve siyasetçi (d. 1939)
2021 - Patricio Hacbang Alo, Filipinli Roma Katolik piskopos (d. 1939)
2021 - Cemal el-Kebindi, Kuveytli millî futbolcu (d. 1959)
2021 - Isi Leibler, Belçika doğumlu Avustralyalı-İsrailli uluslararası Yahudi aktivist ve yazar (d. 1934)
2021 - Jaime Mota de Farias, Brezilyalı Katolik piskopos (d. 1925)
2021 - Bernard Noël, Fransız yazar ve şair (d. 1930)
2021 - Ruth Roberta de Souza, Brezilyalı kadın basketbol oyuncusu (d. 1968)
2022 - Michel Bouquet, Fransız aktör (d. 1925)
2025 - Mario

13 Ocak, Miladi takvime göre yılın 13. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 352 gün vardır (artık yıllarda 353). 

1830 - Büyük New Orleans (Louisiana) yangını başladı.
1840 - Lexington adlı buharlı gemi, Long Island (New York) açıklarında yandı ve battı: 139 kişi öldü.
1854 - Amerikalı Anthony Faas, akordeonun patentini aldı.
1863 - Darülfünun, Kimyager Derviş Paşa'nın verdiği halka açık fizik dersi ile eğitim hayatına başladı.
1888 - National Geographic Society kuruldu.
1898 - Emile Zola'nın L'Aurore gazetesinde yayımladığı J'accuse (İtham ediyorum) başlıklı açık mektup, Dreyfus davası'nı kamuoyunun dikkatine taşıdı.
1915 - Avezzano'da (İtalya) deprem: 29.800 kişi öldü.
1920 - Sultanahmet Meydanı'nda 150 bin kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı.
1923 - Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey (Orbay), TBMM'de Lozan Konferansı'yla ilgili olarak Hükûmet görüşünü açıkladı.
1928 - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği'nin toplantısında, "Türkiye'de Türkçeden başka lisan konuşulamaz" kararı alındı.
1930 - Miki Fare karikatürleri, Amerikan gazetelerinde yayımlanmaya başladı.
1942 - II. Dünya Savaşı: Ekmek Karnesi uygulamasına başlandı.
1942 - II. Dünya Savaşı: Kızıl Ordu birlikleri Kiev'i ele geçirdi.
1947 - Pan Am Havayolu Şirketi, New York-Londra-Ankara uçak seferlerine başladı.
1957 - Wham-O Şirketi, ilk frizbi'yi üretti.
1958 - Amerika Birleşik Devletleri, uzay uydusu Explorer 1'i fırlattı.
1966 - Hürriyet gazetesi, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson'un, eski Başbakan İsmet İnönü'ye yazdığı mektuba ilişkin, gazeteci Cüneyt Arcayürek'in haberini yayımladı. Mektup ve İnönü'nün cevabi mektubu, 14 Ocak'ta TBMM'de görüşüldükten sonra, 15 Ocak'ta kamuoyuna açıklandı. Bu mektup 1964'teki Kıbrıs bunalımı sırasında yazılmıştı ve Lyndon Johnson mektubunda, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahale etmemesini istemişti.
1982 - Air Florida Havayolu Şirketine ait bir Boeing 737 tipi bir yolcu uçağı, kalkıştan hemen sonra, Amerika Birleşik Devletleri Washington'daki 14. Cadde köprüsüne çarptı ve daha sonra Potomac nehrine düştü: 78 kişi öldü.
1986 - Savunma Sanayii Müsteşarlığı kuruldu.
1990 - Atatürk Barajı'nda su tutulmaya başlandı.
1990 - Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk zenci valisi L. Douglas Wilder, Virginia'da görevine başladı.
1992 - Japonya, II. Dünya Savaşı sırasında Japon askerlerinin, on binlerce Koreli kadını seks kölesi olmaya zorlamalarından ötürü özür diledi.
1993 - Irak'a karşı başlatılan ikinci harekâta, İncirlik Üssü'nden kalkan "Çekiç Güç" uçakları da katıldı.
1994 - Başkent Üniversitesi kuruldu.
2001 - El Salvador'da 7,6 büyüklüğünde deprem: 840 kişi öldü.
2007 - Dünyanın ilk tüp bebeği olarak 1978'de sezaryenle dünyaya getirilen Louise Brown, doğal yoldan doğum yaptı.
2007 - Japonya'nın kuzeyinde, Büyük Okyanus'ta 8,3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
2010 - Haiti'de 7 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. 30.000 ile 50.000 arasında insan öldü.
2010 - Hulki Cevizoğlu, DSHP Genel Başkanlığından istifa etti.
2012 - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurucu Cumhurbaşkanı, Rauf Denktaş solunum yetmezliği nedeniyle kaldırıldığı hastanede öldü.
2012 - Costa Concordia gemi felaketi yaşandı.
2018 - Pegasus Hava Yolları'na ait Boeing 737-800 tipi yolcu uçağı Trabzon Havalimanı'na iniş yaparken pistten çıktı. Uçaktaki 162 yolcu ve 6 mürettebat tahliye edildi.

MÖ 5 - Guangwu, Çin'in Han Hanedanı'nın imparatoru ve Doğu Han Hanedanı'nın kurucusu (ö. 57)
915 - II. Hakem, 961-976 yılları arasında Kurtuba Halifesi (ö. 976)
1338 - Jeong Mong-ju, Goryeo Hanedanı döneminde yaşamış bir Koreli düşünür ve devlet adamı (ö. 1392)
1737 - Joseph Hilarius Eckhel, Avusturyalı Cizvit rahip ve nümismat (ö. 1798)
1801 - Vincenz Franz Kosteletzky, Bohemyalı bitki bilimci ve hekim (ö. 1887)
1809 - Friedrich Ferdinand von Beust, Alman ve Avusturyalı devlet adamı (ö. 1886)
1810 - Ernestine Rose, Amerikalı yazar (ö. 1892)
1834 - John Gilbert Baker, İngiliz botanikçi (ö. 1920)
1855 - Otto Lehmann, Alman fizikçi (ö. 1922)
1857 - Anastasios Papulas, Yunan kuvvetlerinin başkomutanı (ö. 1935)
1864 - Wilhelm Wien, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1928)
1866 - Georgi Gürciyev, Rus öǧretmen, guru ve yazar (ö. 1949)
1866 - Vasili Kalinnikov, Rus besteci (ö. 1901)
1871 - Mihal Grameno, Arnavut milliyetçi, politikacı, yazar, özgürlük savaşçısı ve gazeteci (ö. 1931)
1880 - Herbert Brenon, İrlandalı film yönetmeni (ö. 1958)
1881 - Wilhelm Worringer, Alman sanat tarihçisi (ö. 1965)
1891 - Julio Baghy, Macar aktör (ö. 1967)
1893 - Chaim Soutine, Rus dışavurumcu ressam (ö. 1943)
1895 - Johannes Martinus Burgers, Hollandalı fizikçi (ö. 1981)
1895 - Jane Marken, Fransız oyuncu (ö. 1976)
1899 - Lev Kuleşov, Sovyet sinema teorisyeni ve yönetmeni (ö. 1970)
1906 - Zhou Youguang, Çinli ekonomist, bankacı ve dilbilimci (ö. 2017)
1911 - Guido del Mestri, İtalyan din adamı ve diplomat (ö. 1993)
1921 - Necati Cumalı, Türk yazar (ö. 2001)
1921 - Şecaettin Tanyerli, Türk tango şarkıcısı (ö. 1994)
1933 - Shahnon Ahmad, Malezyalı yazar, siyasetçi (ö. 2017)
1936 - Philippe Massoni, Fransız polis (ö. 2015)
1938 - Cabu (Jean Cabut), Fransız çizgi roman sanatçısı ve karikatürist (ö. 2015)
1940 - Edmund White, Amerikalı yazar ve araştırmacı (ABD'deki eşcinsel topluluğun yaşamına yönelen eserleriyle çağdaş toplumbilim ve toplumsal tarihe yaptığı katkılarla tanınan) (ö. 2025)
1941 - Pasqual Maragall i Mira, İspanyol (Katalan) politikacı
1943 - Hadi Çaman, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2008)
1946 - Ordal Demokan, Türk bilim insanı (ö. 2004)
1961 - Julia Louis-Dreyfus, Amerikalı aktris ve komedyen
1966 - Erhan Güleryüz, Türk müzisyen
1966 - Patrick Dempsey, Amerikalı oyuncu
1968 - Andy Jassy, Amerikalı iş insanı
1972 - Ozan Doğulu, Türk DJ ve aranjör
1972 - Atoosa Rubenstein, İran asıllı Amerikalı eski dergi editörü
1975 - Andrew Yang, 2020 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık adayı
1976 - Angelos Basinas, Yunan millî futbolcu
1976 - Mario Yepes, Kolombiyalı millî futbolcu
1976 - Karina Abdullina, Kazakistanlı şarkıcı ve oyuncu
1977 - Şeyla Halis, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1977 - Orlando Bloom, İngiliz sinema oyuncusu
1978 - Seda Akman, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1983 - Ender Arslan, Türk basketbolcu
1983 - Lemi Filozof, Türk sinema ve televizyon oyuncusu
1985 - Sol Bamba, Fildişi Sahili eski millî futbolcu (ö. 2024)
1986 - Duygu Çetinkaya, Türk oyuncu ve sunucu
1986 - Joannie Rochette, Kanadalı buz patenci
1988 - Max Payne, bilgisayar oyunu karakteri
1990 - Liam Hemsworth, Avustralyalı aktör
1991 - Alan Patrick, Brezilyalı futbolcu
1996 - Onur Seyit Yaran, Türk dizi oyuncusu ve eski model
1997 - Egan Bernal, Kolombiyalı yol bisikleti yarışçısı
1997 - Luis Díaz, Kolombiyalı futbolcu

MÖ 86 - Gaius Marius, Romalı asker ve Konsül seçilmiş siyasetçi (d. MÖ 157)
703 - Jitō, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 41. hükümdarı (d. 645)
858 - Æthelwulf, 839 yılından 858 yılındaki ölümüne kadar Wessex kralı (d. 795)
888 - III. Charles, Kutsal Roma imparatoru (d. 839)
1136 - Robert de Craon, Haziran 1136'dan ölümüne kadar Tapınak Şövalyeleri büyük üstadı (d. ?)
1169 - Bertrand de Blanchefort, 1156'dan 1169'daki ölümüne kadar Tapınak Şövalyeleri büyük üstadı (d. 1109)
1599 - Edmund Spenser, İngiliz şair (d. 1552)
1658 - Edward Sexby, Püriten asker ve Leveller fikirlerinin taşıyıcısı (d. 1616)
1717 - Maria Sibylla Merian, Alman entomolog, bilimsel illüstratör ve naturalist (d. 1647)
1800 - Peter von Biron, Kurlandiya Dükalığı'nın son dükü (d. 1724)
1806 - Georg Lorenz Bauer, Alman luteran teolog ve ahit eleştirmeni (d. 1755)
1864 - Stephen Foster, Amerikalı müzisyen ve söz yazarı (d. 1826)
1871 - Henriette d'Angeville, İsveçli tırmanıcı (d. 1794)
1885 - Schuyler Colfax, Amerikalı gazeteci, iş insanı ve siyasetçi (d. 1823)
1894 - William Henry Waddington, Fransız arkeolog ve siyasetçi (d. 1826)
1895 - Jacques Pucheran, Fransız zoolog (d. 1817)
1906 - Aleksandr Stepanoviç Popov, Rus fizikçi (d. 1859)
1923 - Alexandre Ribot, Fransız siyasetçi (d. 1842)
1929 - Wyatt Earp, Amerikalı kanun adamı (d. 1848)
1932 - Ernest Mangnall, İngiliz teknik direktör (d. 1866)
1941 - James Joyce, İrlandalı yazar (Ulysses adlı romanıyla ünlü) (d. 1882)
1948 - Solomon Mikhoels, Sovyet Yahudi aktör ve sanat yönetmeni (d. 1890)
1949 - Aino Aalto, Fin mimar ve tasarımcı (d. 1894)
1956 - Lyonel Feininger, Alman asıllı Amerikalı ressam (d. 1871)
1957 - Ebül'ulâ Mardin, Türk hukukçu, akademisyen ve siyasetçi (medeni hukuk alanındaki çalışmalarıyla bilinen) (d. 1881)
1958 - Edna Purviance, Amerikalı oyuncu ve 1915 - 1923 yılları arasında Charles Chaplin filmlerinin baş kadın oyuncusu (d. 1895)
1961 - František Drtikol, Çek fotoğrafçı (d. 1883)
1962 - Ernie Kovacs, Amerikalı aktör, yazar ve komedyen (d. 1919)
1963 - Sylvanus Olympio, Togolu siyasetçi (d. 1902)
1973 - Sabahattin Eyüboğlu, Türk sanat tarihçisi, yazar ve eleştirmen (d. 1908)
1976 - Margaret Leighton, bir İngiliz aktrisdi (d. 1922)
1977 - Henri Langlois, Fransız filmlerin korunması ve onarımı konusunda çalışmış bir öncü (d. 1914)
1978 - Hubert Humphrey, Lyndon B. Johnson'ın başkanlığı döneminde, ABD'nin 38. başkan yardımcısı (d. 1911)
1988 - Chiang Ching-kuo, Çan Kay Şek'in oğlu Tayvanlı Kuomintanglı siyasetçi (d. 1910)
1989 - Kadri Şençalar, Türk besteci ve udi (d. 1912)
2007 - Michael Brecker, Amerikalı caz müzisyeni, tenor ve saksafoncu (d. 1949)
2009 - Mansour Rahbani, Lübnanlı besteci ve söz yazarı (d. 1925)
2012 - Lefter Küçükandonyadis, Türk futbolcu (d. 1924)
2012 - Rauf Raif Denktaş, Kıbrıs Türkü siyasetçi, hukukçu ve KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı (d. 1924)
2012 - Miljan Miljanić, Sırp eski futbolcu ve teknik direktör (d. 1930)
2012 - Abdullah Müctebavi, İranlı serbest güreşçi (d. 1925)
2013 - Arthur Wightman, Amerikalı matematiksel fizikçi (d. 1922)
2014 - Anjali Devi, Hint-Tamil oyuncu ve film yönetmeni (d. 1927)
2016 - Brian Bedford, İngiliz oyuncu (d. 1935)
2016 - J. F. R. Jacob, Hint general (d. 1923)
2016 - Tera Wray, Amerikalı pornografik film oyuncusu (d. 1982)
2017 - Gilberto Agustoni,

13 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 194. (artık yıllarda 195.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 171 gün vardır. 

1439 - Altın Orda Hanı Uluğ Muhammed Han tarafından gerçekleştirilen Moskova Kuşatması sona erdi.
1793 - Fransız Devrimi önderlerinden Jean-Paul Marat, muhalifi Charlotte Corday tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
1878 - Osmanlı İmparatorluğu, Çarlık Rusyası, Büyük Britanya, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Fransa arasında Berlin Antlaşması imzalandı.
1921 - Afyon'un Yunanlar tarafından işgali.
1923 - 14 metre boyundaki harflerden oluşan ünlü "Hollywood" yazısı Los Angeles'taki Hollywood tepelerine inşa edildi. Yazı önce "Hollywoodland" şeklindeyken, 1949 yılındaki yenileme sırasında son dört harf atılmıştır.
1930 - İlk Dünya Futbol Şampiyonası, Uruguay'da başladı.
1937 - Fransa, Hatay'ın bağımsızlığını resmen ilan etti.
1938 - İstanbul’da yapılan ilk Türk uçağı, Ankara yolunda düştü.
1938 - Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu.
1941 - II. Dünya Savaşı: Karadağlılar, Mihver Devletleri'ne karşı bir halk ayaklanması başlattılar. (Trinaestojulski ustanak)
1949 - Papa XII. Pius, Komünist Parti'ye üye olanların aforoz edileceğini söyledi.
1959 - Trabzon'da bir Amerikan Hava Üssü kuruldu.
1960 - Said Nursi'nin mezarı açıldı; naaşı Barla, Isparta civarında bilinmeyen bir yere gömüldü.
1966 - Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Çetin Altan'ın, Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri ilişkileriyle ilgili gensoru önergesi reddedildi.
1971 - Profesör Mümtaz Soysal ile yazar Sevgi Soysal, Mamak Cezaevi'nde evlendi.
1976 - Yumurtalık Savcısı Sefa Mutlu'yu öldürmekten sanık Yılmaz Güney, 19 yıl hapse mahkûm edildi.
1979 - Mısır'ın Ankara Büyükelçiliği'ni basan 4 Filistinli, bir polisle bir bekçiyi öldürdü ve Büyükelçi ile diğer personeli rehin aldı. 14 Temmuz'da da Elçilik'ten kaçmaya çalışan bir Mısırlı öldürüldü. Gerillalar, aynı gün FKÖ yetkilileriyle görüştükten sonra; ikisi Türk, üç rehineyi serbest bıraktı. İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in de bulunduğu operasyonda gerillalar, 45 saat sonra rehineleri bırakarak teslim oldular. Yargılama sonunda, 23 Aralık 1980'de idama mahkûm edildiler.
1985 - Afrika'daki fakirlik ve kıtlık dolayısıyla yaşanan ölümleri azaltmak için "Live Aid" konseri düzenlendi.
1992 - Prof. İhsan Doğramacı, YÖK Başkanlığından istifa etti. Yerine 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Mehmet Sağlam atandı.
1993 - Diyarbakır'da, Ergani çevresindeki kazılarda bulunan 9 bin yıl öncesine ait kumaş parçasının, en eski kumaş kalıntısı olduğu açıklandı.
1993 - İstanbul'da, 34. Uluslararası Matematik Olimpiyatları düzenlendi.
1995 - Senirkent sel felaketi: Isparta'nın Senirkent ilçesindeki sel felaketinde 74 kişi öldü.
2024 - ABD başkan adayı Donald Trump'a suikast girişiminde bulunuldu. Suikastı gerçekleştiren saldırgan 'Gizli Servis' tarafından etkisiz hale getirildi.

1527 - John Dee, İngiliz matematikçi ve bilim adamı (ö. 1609)
1590 - X. Clemens, 29 Nisan 1670 - 22 Temmuz 1676 döneminde papa (ö. 1676)
1607 - Wenceslas Hollar, Bohemyalı-İngiliz oymacı (ö. 1677)
1608 - III. Ferdinand, Kutsal Roma İmparatoru (ö. 1657)
1841 - Otto Wagner, Avusturyalı mimar (ö. 1918)
1847 - Şair Eşref, Türk şair ve kaymakam (ö. 1912)
1882 - İbrahim Çallı, Türk ressam (ö. 1960)
1892 - Sultan Galiyev, Tatar Türk'ü siyasi düşünce adamı (ö. 1940)
1894 - Isaac Babel, Sovyet-Rus gazeteci, oyun yazarı ve çevirmen (ö. 1940)
1902 - Cemal Nadir Güler, Türk karikatürist (ö. 1947)
1923 - Alexandre Astruc, Fransız yönetmen (ö. 2016)
1927 - Simone Veil, Fransız bakan ve siyasetçi (ö. 2017)
1932 - Arvo Aalto, Fin sendikacı ve siyasetçi (ö. 2025)
1934 - Wole Soyinka, Nijeryalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi
1935 - Monique Wittig, Fransız yazar ve feminist kuramcı (ö. 2003)
1938 - Michael Verhoeven, Alman film yönetmeni (ö. 2024)
1938 - Turgut Toydemir, Türk mimar (ö. 2024)
1940 - Patrick Stewart, Emmy ve Altın Küre ödüllü İngiliz oyuncu, yönetmen ve seslendirme sanatçısı
1941 - Robert Foster, Amerikalı oyuncu (ö. 2019)
1942 - Harrison Ford, Amerikalı oyuncu
1944 - Ernő Rubik, Macar heykeltıraş ve mimari profesörü
1944 - Nino Varon, Musevi asıllı Türk müzisyen ve yapımcı
1947 - Cynthia Heimel, Amerikalı feminist yazar (ö. 2018)
1949 - Yavuz Taner, Türk bestekâr, orkestra şefi ve şarkı yorumcusu. (ö. 1990)
1950 - Ma Ying-jeou, Çin Cumhuriyeti devlet başkanı
1952 - Alyaksandr Tihanoviç, Beyaz Rus şarkıcı (ö. 2017)
1953 - Selçuk Yöntem, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1954 - Ahmet Demircan, Türk hekim ve siyasetçi
1954 - Sezen Aksu, Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı ve yapımcı
1957 - Penny Cook, Avustralyalı oyuncu ve yönetmen (ö. 2018)
1957 - Cameron Crowe, Amerikalı senarist ve film yönetmeni
1964 - Frans Maas, Hollandalı uzun atlamacı
1967 - Benny Benassi, Grammy ödüllü İtalyan diskjokey ve house müzik prodüktörü
1974 - Jarno Trulli, İtalyan Formula 1 pilotu
1976 - Didem İnselel, Türk oyuncu ve sunucu
1976 - Oleh Sentsov, Ukraynalı yönetmen ve yazar
1977 - Ashley Scott, Amerikalı oyuncu, manken ve seslendirme sanatçısı
1978 - Jessica Barth, Amerikalı seslendirme sanatçısı
1979 - Daniel Díaz, Arjantinli eski futbolcu
1981 - Helgi Daníelsson, İzlandalı futbolcu
1982 - Ion Ansotegi, İspanyol futbolcu
1982 - Mark Eliyahu, İsrail asıllı kamança sanatçısı
1982 - Çiğdem Batur, Türk dizi oyuncusu ve tiyatrocu
1983 - Kristof Beyens, Belçikalı kısa mesafe koşucusu
1985 - Guillermo Ochoa, Meksikalı kaleci
1986 - Yakup Kılıç, Türk boksör
1987 - Oğuz Savaş, Türk basketbolcu
1987 - Öykü Çelik, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1988 - Colton Haynes, Amerikalı oyuncu ve model
1988 - He Pingping, Çinli Dünyanın en kısa adamı (ö. 2010)
1988 - Marcos Paulo Gelmini Gomes, Brezilyalı futbolcu
1988 - Steven R. McQueen, Amerikalı oyuncu
1988 - Tulisa Contostavlos İngiliz şarkıcı, şarkı sözü yazarı ve aktris
1990 - Murat Akça, Türk futbolcu
1990 - Jonathan Mensah, Ganalı futbolcu
1990 - Eduardo Salvio, Arjantinli futbolcu
1994 - Petar Golubović, Sırp futbolcu
1995 - Dante Exum, Avustralyalı profesyonel basketbolcudur
1996 - Andreas Obst, Alman millî basketbolcu
1997 - Leo Howard, Amerikalı oyuncu ve dövüş sanatçısı
2003 - Wyatt Oleff, Amerikalı oyuncu
2007 - Lamine Yamal, İspanyol milli futbolcu

884 - Huang Chao, Çin'in Qi Hanedanı'nın kurucusu ve tek imparatoru olan tuz tüccarı ve ayaklanmacı (d. 835)
1024 - Aziz II. Heinrich, Alman kral (d. 973)
1105 - Rashi, Yahudi din alimi (d. 1040)
1107 - I. Kılıç Arslan, Anadolu Selçuklu Devleti'nin 2. Sultanı (d. 1079)
1380 - Bertrand du Guesclin, Yüz Yıl Savaşı sırasındaki önemli bir Fransız askeri komutandı (d. 1320)
1399 - Peter Parler, bir Alman - Bohemyalı mimar ve heykeltıraştır (d. 1333)
1621 - VII. Albert, Avusturya dükü (d. 1559)
1761 - Tokugawa Ieshige, Tokugawa Şogunluğu'nun 9. şogunu (d. 1712)
1793 - Jean-Paul Marat, Fransız bilim adamı ve tıp doktoru (d. 1743)
1817 - Kara Yorgi, Sırbistan'ı uzun süreler yöneten Karađorđević Hanedanının atası (d. 1768)
1854 - I. Abbas Hilmi Paşa, Ahmet Tosun Paşa'nın oğlu ve Osmanlı egemenliği döneminde Mısır valisi (d. 1813)
1894 - George Rex Graham, Amerikalı gazeteci, editör ve yayıncı (d. 1813)
1921 - Gabriel Lippmann, Fransız-Lüksemburglu fizikçi ve mucit (d. 1845)
1924 - Alfred Marshall, döneminin en etkili iktisatçısı (d. 1842)
1927 - Mimar Kemalettin Bey, Türk mimar ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımının önde gelenlerinden (d. 1870)
1934 - Mary E. Byrd, Amerikan eğitimci (d. 1849)
1936 - Fatma Aliye Topuz (Fatma Aliye Hanım), Türk yazar (Türk edebiyatının ilk kadın romancısı) (d. 1862)
1937 - Henry Edward Armstrong, Royal Society üyesi İngiliz kimyager ve bilim insanı (d. 1848)
1943 - Kurt Huber, Nazi Almanyası'na karşı direniş yürüten Beyaz Gül grubunun üyesi (d. 1893)
1945 - Alla Nazimova, Rus-Amerikalı oyuncu, yönetmen ve yapımcı (d. 1879)
1946 - Alfred Stieglitz, Amerikalı fotoğrafçı (d. 1864)
1950 - Zekiye Sultan, II. Abdülhamid'in kızı (d. 1871)
1951 - Arnold Schönberg, Avusturyalı besteci (d. 1874)
1954 - Frida Kahlo, Meksikalı ressam (d. 1907)
1959 - Ekrem Reşit Rey, Türk tiyatrocu ve oyun yazarı (Lüküs Hayat operetinin yazarı) (d. 1900)
1960 - Kasım Kurt, Türk uzun mesafe yüzücüsü (d. 1896)
1963 - Albert Steffen, İsviçreli roman ve oyun yazarı (d. 1884)
1965 - Fotis Kontoğlu, Yunan yazar, ressam ve ikonograf (d. 1895)
1970 - Leslie Groves, Amerikan mühendis (d. 1896)
1970 - Sheng Shicai, bir Çinli siyasetçi ve savaş ağası (d. 1895)
1974 - Patrick Blackett, İngiliz fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1897)
1976 - Joachim Peiper, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nda savaş suçlusu ve kıdemli Waffen-SS Albayı (d. 1915)
1980 - Seretse Khama, Botsvanalı siyasetçi (d. 1921)
1983 - Ahmet Üstel, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı ve yazar (d. 1930)
1986 - Mehmet Seyda, Türk öykücü ve romancı (d. 1919)
1991 - Mualla Gökçay, Türk ses sanatçısı ve Klasik Türk Müziği yorumcusu (d. 1913)
1994 - Ayfer Feray, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (d. 1928)
1995 - Bilge Karasu, Türk filozof ve yazar (d. 1930)
1998 - Konstantinos Kollias, Yunan hukukçu ve siyasetçi (d. 1901)
2002 - Yousuf Karsh, Türk asıllı Amerikan fotoğrafçı (d. 1908)
2006 - Red Buttons, Amerikalı oyuncu ve komedyen (d. 1919)
2012 - Sage Stallone, Amerikalı oyuncu, yönetmen, film yapımcısı ve senarist (d. 1976)
2012 - Richard D. Zanuck, Akademi ödüllü Amerikalı film yapımcısı (d. 1934)
2013 - Cory Monteith, Kanadalı oyuncu ve şarkıcı (d. 1982)
2014 - Nadine Gordimer, Johannesburg doğumlu, Güney Afrikalı yazar (d. 1923)
2015 - Ildikó Schwarczenberger, Macar eskrimci (d. 1951)
2015 - Martin Litchfield West, İngiliz filolog ve klasikler uzmanı (d. 1937)
2016 - Héctor Babenco, Arjantin doğumlu Brezilyalı film yönetmeni, senarist ve yapımcı (d. 1946)
2016 - Bernardo Provenzano, İtalyan suç örgütü lideri (d. 1933)
2017 - Joaquim Molins i Amat, İspanyol siyasetçi (d. 1945)
2017 - Abdurrahman bin Abdülaziz el-Suud, Suud siyasetçi (d. 1931)
2017 - Charles Bachman, Amerikalı bilgisayar bilimcisi (d. 1924)
2017 - Okay Gönensin, Türk gazeteci, yazar ve televizyoncu (d. 1

13 Şubat, Miladi takvime göre yılın 44. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 321 gün vardır (artık yıllarda 322). 

1258 - Hülagû, Bağdat'ı işgal etti. 200 bin Bağdatlı öldü.
1633 - Galileo Galilei, engizisyon mahkemesinde yargılanmak üzere Roma'ya geldi.
1668 - İspanya, Portekiz'i ayrı bir devlet olarak tanıdı.
1894 - Auguste Lumière ve Louis Lumière, sinematograf'ın (bir film kamerası ve projektör'ün bir araya getirilmiş hali) patentini aldılar.
1925 - Şeyh Sait İsyanı: Lozan Konferansı'nda çözümü Türkiye ile Birleşik Krallık'a bırakılan Musul konusunda, Birleşik Krallık ile sorun yaşandığı günlerde, Bingöl'ün Genç ilçesinde Şeyh Sait önderliğinde, ayrılıkçı bir hareket başladı. Ayaklanma Diyarbakır'a da sıçradı.
1934 - SSCB'ne ait "Çelyuskin" adlı buharlı gemi, Antarktik okyanusu'nda battı.
1945 - II. Dünya Savaşı: SSCB birlikleri, Budapeşte'yi Almanlardan geri aldı. Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri, Almanya'nın Dresden kentini bombalamaya başladı.
1949 - Fenerbahçe'nin yeni stadı açıldı.
1960 - Fransa, BM ve Amerika Birleşik Devletleri'nin itirazlarına rağmen, Büyük Sahra'da atom bombası patlattı.
1961 - 7 yeni parti kuruldu. Yeni Türkiye Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Millete Hizmet Partisi, Güven Partisi, Musavat Partisi, Muhafazakâr Parti ve Cumhuriyetçi Parti. Seçime katılabilmek için son gündü. Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim Denizcier gibi bir grup sendika yöneticisi tarafından kurulmuş olan Türkiye İşçi Partisi'nin Genel Başkanlığına Avni Erakalın getirildi.
1962 - Eski Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk ve eski Çalışma Bakanı Mümtaz Tarhan tutuklandı. Eski Bakanların Devlet Hazinesine ait dövizle, radyo pili ithal ettikleri ileri sürüldü. 2 Mart 1962'de tahliye edildiler.
1963 - İstanbul Savcılığı, İşçi Sigortaları Kanunu'na uymayan 2 bin işveren hakkında dava açtı.
1963 - Ankara Valiliği, taksilerde plak çalınmasını yasakladı; taksilerdeki pikaplar sökülüyor.
1965 - TBMM'de 1965 yılı bütçesi, 197'ye karşı 225 oyla reddedilince, Başbakan İsmet İnönü istifa etti.
1966 - Cemal Gürsel'in komaya girişinin 6. günü; Partiler, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanı adaylığı üzerinde anlaştı.
1967 - Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kuruldu. Sendika Başkanları yaptıkları açıklamada; "Türk İşçi sınıfının çıkarları, hakları, özgürlükleri ve onuru için bir araya geldik" dediler.
1969 - İstanbul'da üniversiteli kız öğrenciler, Amerikan 6. Filo'sunu protesto yürüyüş ve mitingi düzenlediler.
1971 - Vietnam Savaşı: Amerikalı kuvvetleri desteğindeki Güney Vietnam güçleri, Laos'u ele geçirdi.
1974 - 1970 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Aleksandr Soljenitsin, "Gulag Takım Adaları, 1918-1956" adlı kitabı nedeniyle, SSCB dışına sürgüne gönderildi.
1975 - Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildi.
1984 - SSCB Komünist Parti Genel Sekreterliğine, Yuri Andropov'un yerine Konstantin Çernenko getirildi.
1985 - Kapatılan Millî Selamet Partisi yöneticileri hakkında açılan kamu davası sona erdi. Partinin Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve 22 arkadaşı beraat etti. Şubat 1981'den Şubat 1985'e kadar geçen bütün bu süre içinde Necmettin Erbakan, 10 ay tutuklu kaldı.
1988 - Kış Olimpiyat Oyunları, Calgary Alberta'da (Kanada) başladı.
1996 - Nepal'de Maoist gerillalar, Nepal Krallığı'na karşı ayaklanma başlattı. Ayaklanma sonucu Nepal İç Savaşı başladı.
1997 - Uzay mekiği Discovery'nin astronotları, Hubble teleskopu'nu tamir etmeye başladılar.
2001 - El Salvador'da 6,6 şiddetinde deprem: en az 400 kişi öldü.
2005 - Türkiye, Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik ve Yardım Kuvvetinin komutasını 6 ay süreyle, Kabil'de düzenlenen törenle Avrupa Kolordusundan devraldı.
2008 - Danıştay 2. Daire üyeleri ve Cumhuriyet gazetesi'ne yönelik saldırılarla ilgili davada, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, sanık Alparslan Arslan'ın 2 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi. Sanıklardan Osman Yıldırım, Erhan Timuroğlu ve İsmail Sağır müebbet hapisle cezalandırıldı. Sanık Süleyman Esen toplam 17 yıl 8 ay 15 gün, Tekin İrşi ise toplam 10 yıl 2 ay 15 gün hapse mahkûm edildi.
2012 - Avrupa'nın yeni taşıyıcı roketi Vega Güney Amerika'daki Fransız Guyanası'ndan fırlatıldı.

1599 - VII. Alexander, Papa (ö. 1667)
1672 - Étienne François Geoffroy, Fransız kimyacı (ö. 1731)
1719 - George Brydges Rodney, Büyük Britanya Kraliyet Donanması'nda deniz subayı (ö. 1792)
1766 - Thomas Robert Malthus, İngiliz iktisatçı (ö. 1834)
1768 - Édouard Mortier, Fransız general ve mareşal (ö. 1835)
1769 - İvan Krılov, Rus gazeteci, şair, oyun yazarı, çevirmen (ö. 1844)
1793 - Philipp Veit, Alman romantik ressam (ö. 1877)
1805 - Peter Gustav Lejeune Dirichlet, Alman matematikçi (ö. 1859)
1811 - François Achille Bazaine, Fransız mareşal (ö. 1888)
1821 - John Turtle Wood, İngiliz mimar, mühendis ve arkeolog (ö. 1890)
1835 - Mirza Gulâm Ahmed, Ahmedîlik dinî hareketinin kurucusu (ö. 1908)
1849 - Wilhelm Voigt, Alman sahtekar ve ayakkabı ustası (ö. 1922)
1852 - Ion Luca Caragiale, Alman senaryo, kısa öykü, şiir yazarı, tiyatro yöneticisi, siyaset yorumcusu ve gazeteci (ö. 1912)
1852 - John Louis Emil Dreyer, Danimarkalı-İrlandalı astronom (ö. 1926)
1855 - Paul Deschanel, Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet'in 10. cumhurbaşkanı (ö. 1922)
1870 - Leopold Godowsky, Leh asıllı Amerikalı piyano virtüözü ve besteci (ö. 1938)
1873 - Fyodor Şalyapin, Rus opera şarkıcısı (ö. 1938)
1877 - Fehim Spaho, Bosnalı din adamı (ö. 1942)
1879 - Prens Sabahattin, Türk siyasetçi ve düşünür (ö. 1948)
1888 - Yorgo Papandreu, Yunan Siyasetçi ve Yunanistan'ın 162'nci Başbakanı (ö. 1968)
1891 - Grant Wood, Amerikalı ressam (ö. 1942)
1894 - Hambartsum Haçanyan, Ermeni sinema oyuncusu (ö. 1944)
1903 - Georges Simenon, Belçikalı polisiye yazarı (ö. 1989)
1910 - William B. Shockley, Amerikalı fizikçi, mucit ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1989)
1915 - Aung San, Birmanyalı milliyetçi önder (ö. 1947)
1916 - Samim Kocagöz, Türk yazar (ö. 1993)
1921 - Ulvi Uraz, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1974)
1923 - Chuck Yeager, Amerikalı ses hızını aşan ilk pilot
1928 - Refik Erduran, Türk yazar (ö. 2017)
1929 - Kenan Erim, Türk arkeolog (ö. 1990)
1930 - Frank Buxton, Amerikalı oyuncu, seslendirme sanatçısı, yazar ve televizyon yönetmeni (ö. 2018)
1932 - Barbara Shelley, İngiliz aktris (ö. 2021)
1932 - Nail Güreli, Türk gazeteci ve yazar (ö. 2016)
1933 - Kim Novak, Amerikalı sinema oyuncusu
1937 - Oliver Reed, İngiliz aktör (ö. 1999)
1947 - Rüçhan Çalışkur, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1950 - Mazhar Alanson, Türk şarkıcı, gitarist, söz yazarı ve oyuncu
1950 - Peter Gabriel, İngiliz müzisyen (Genesis grubu)
1958 - Nilgün Marmara, Türk şair (ö. 1987)
1973 - Sibel Alaş, Türk şarkıcı ve söz yazarı
1974 - Robbie Williams, İngiliz şarkıcı-şarkı yazarı
1976 - Leslie Feist, Kanadalı şarkıcı ve söz yazarı
1976 - Nihat Doğan, Türk şarkıcı ve oyuncu
1978 - Edsilia Rombley, Hollandalı müzisyen
1980 - Sebastian Kehl, Alman futbolcu
1984 - Apoño, İspanyol futbolcu
1986 - Besim Kunić, İsveçli futbolcu
1990 - Kevin Strootman, Hollandalı millî futbolcu
1995 - Tibor Linka, Slovak kanocu
2003 - Raúl Asencio, İspanyol millî futbolcu

942 - İbn Râik, Abbâsî emiri ve naibi
1021 - Hâkim, Fâtımî halifesi (d. 985)
1332 - II. Andronikos, Bizans İmparatoru (d. 1259)
1542 - Catherine Howard, İngiltere Kraliçesi (d. 1523)
1608 - Konstanty Wasyl Ostrogski, Lehistan-Litvanya Birliği'ne mensup Ortodoks prens (d. 1526)
1660 - X. Karl Gustav, İsveç kralı ve Bremen dükü (d. 1622)
1787 - Ruđer Bošković, Ragusalı bilim insanı (d. 1711)
1787 - Vergennes Kontu Charles Gravier, Fransız devlet adamı ve diplomat (d. 1717)
1789 - Paolo Renier, Venedik Cumhuriyeti Doçesi (d. 1710)
1791 - Rusçuklu Çelebizade Şerif Hasan Paşa, Osmanlı devlet adamı (d. ?)
1837 - Mariano José de Larra, İspanyol gazeteci ve yazar (d. 1809)
1883 - Richard Wagner, Alman opera bestecisi (d. 1813)
1909 - Julius Thomsen, Danimarkalı kimyager (d. 1826)
1920 - Otto Gross, Avusturyalı psikanalist (d. 1877)
1926 - Francis Ysidro Edgeworth, İrlandalı düşünür ve politik iktisatçı (d. 1845)
1943 - Neyyire Neyir (Münire Eyüp Ertuğrul), Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1902)
1955 - Nubar Tekyay, Türk kemani (d. 1905)
1957 - Oszkár Jászi, Macar sosyal bilimci ve siyasetçi (d. 1875)
1967 - Füruğ Ferruhzad, İranlı şair, yazar, yönetmen ve ressam (d. 1935)
1980 - David Janssen, Amerikalı oyuncu (d. 1931)
1985 - Muzaffer Ozak, Türk vâiz, sahaf, müezzin, mutasavvıf (d. 1916)
1991 - Arno Breker, Alman heykeltıraş (d. 1900)
1992 - Nikolay Bogolyubov, Sovyet bilim insanı (d. 1909)
1996 - Martin Balsam, Amerikalı oyuncu (d. 1919)
2002 - Waylon Jennings, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı (d. 1937)
2004 - Zelimhan Yandarbiyev, Çeçen Cumhuriyeti 2. Cumhurbaşkanı, yazar (d. 1954)
2005 - Hüdai Oral, Türk siyasetçi ve eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı (d. 1925)
2005 - Lucia dos Santos, Portekizli karmelit rahibe (d. 1907)
2005 - Teoman Alpay, Türk bestekâr (d. 1932)
2006 - Andreas Katsulas, Yunan asıllı Amerikalı aktör (d. 1946)
2006 - Peter Frederick Strawson, Britanyalı filozof (d. 1919)
2009 - Bahtiyar Vahabzade, Azeri şair ve yazar (d. 1925)
2013 - Stefan Wigger, Alman oyuncu (d. 1932)
2014 - Ralph Waite, Amerikalı aktör ve seslendirme sanatçısı (d. 1928)
2014 - Richard Møller Nielsen, Danimarkalı millî futbolcu ve teknik direktör (d. 1937)
2015 - Geneviève Dormann, Fransız gazeteci ve yazar (d. 1933)
2017 - Kim Jong-nam, Kuzey Koreli asker, siyasetçi ve Kuzey Kore eski lideri Kim Jong-il'in en büyük oğlu (d. 1971)
2018 - Dobri Dobrev, Bulgar hayırsever kişilik (d. 1914)
2018 - Henrik, Danimarka kraliçesi II. Margrethe'nin kocası (d. 1934)
2018 - Agop Kotoğyan, Ermeni asıllı Türk dermatolog (d. 1939)
2019 - Idriz Ajeti, Kosovalı tarihçi (d. 1917)
2019 - Ozan Arif, Türk öğretmen, halk ozanı ve şair (d. 1949)
2019 - Jack Coghill, Amerikalı iş insanı ve siyasetçi (d. 1925)
2019 - Bibi Ferreira, Brezilyalı oyuncu ve şarkıcı (d. 1922)
2019 - Eric Harrison, İngiliz profesyonel eski futbolcu ve antrenör (d. 1938)
2019 - Connie Jones

14 Aralık, Miladi takvime göre yılın 348. (artık yıllarda 349.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 17 gün vardır. 

557 - Konstantinopolis'te büyük bir deprem meydana geldi.
1819 - Alabama, ABD'nin 22. eyaleti oldu.
1900 - Bilim insanı Max Planck, kuantum teorisini Berlin Fizik Birliği'ne sundu.
1911 - Norveçli Roald Amundsen, Güney Kutbu'na ulaştı.
1927 - Çin'de Çan Kay-Şek Kuvvetleri, Kanton'daki komünist ayaklanmayı bastırdı.
1936 - İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi kuruldu.
1939 - Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti üyeliğinden çıkarıldı.
1954 - Kıbrıs sorunu Birleşmiş Milletler'de görüşüldü. Türk delegesi Selim Sarper, "Kıbrıs, Türk sahillerinden 40 mil ötededir. Yunanistan'a 600 mil mesafede olan bu ada Yunanistan'ın olamaz" dedi.
1955 - Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan, Kamboçya, Seylan (şimdiki Sri Lanka), Finlandiya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Ürdün, Laos, Libya, Nepal, Portekiz, Romanya ve İspanya Birleşmiş Milletler'ne dahil edildiler.
1960 - Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) kuruldu. 9 Ortak Pazar üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği EFTA'ya üye 7 ülke, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada tarafından kuruldu. Türkiye de anlaşmayı imzaladı.
1960 - İstanbul Boğazı'nda Yunan World Harmony ve Yugoslav Peter Verovitz tankerleri çarpıştı. İskeledeki Tarsus yolcu gemisinin de yanmasına neden olan kazada 20 kişi öldü, tonlarca petrol denize döküldü.
1962 - NASA'nın Mariner-2 adlı uzay aracı, Venüs gezegeninin yakınından geçti. Mariner-2 dünyaya Venüs hakkında bilgi yolladı.
1977 - CHP'li Aytekin Kotil, İstanbul Belediye Başkanı oldu.
1977 - Tunç Okan'ın yönettiği “Otobüs” filmi gösterime girdi.
1981 - İsrail, Suriye kontrolündeki Golan Tepeleri'ni ilhak etti.
1983 - İstanbul Vaniköy'deki 100 yıllık Hasan Birinci Yalısı, çıkan yangında tamamen yandı.
1989 - Şili'de ilk demokratik seçimler yapıldı.
1990 - Polonyalı futbolcu Roman Kosecki, 2 milyon dolara Galatasaray'a transfer oldu; bu rakam Türkiye'de o güne kadar ödenen en yüksek transfer ücretiydi.
1994 - Demokrasi Partisi (DEP) avukatlarından Av. Faik Candan öldürülmüş olarak bulundu.
1994 - Aksiyon dergisi yayın hayatına başladı.
1995 - Savaşın tarafları Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Milošević (Sırbistan) ve Franjo Tuđman (Hırvatistan) arasında Dayton Antlaşması, Dayton-Ohio'da (ABD) imzalandı. Eski Yugoslavya'da son üç yıldır süren savaş sona erdi.
1996 - Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) Ankara'da düzenlediği "Demokratik devlet, halk için bütçe" mitingine 100.000 kişi katıldı.
1999 - Fransa'dan Türkiye'ye iadesi kararlaştırılan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı Türkiye'ye getirildi.
2000 - 18 cezaevinde, 865 tutuklu ve hükümlünün başlattığı ve 20 Kasım'da ölüm orucuna dönüştürülen açlık grevini sona erdirmek üzere harekete geçen ara bulucu heyet grevin sona ermesi için girişimlerde bulundu. Heyetin tutuklu temsilcileriyle yürüttüğü görüşmeler sonuç alınamadan sona erdi.
2002 - Irak'taki BM silah denetçileri şefi Hans Blix, Irak'tan geçmişte ve şu anda kimyasal, biyolojik ve balistik füze programlarıyla ilgili çalışan bilim adamlarının listesini istedi.
2002 - DYP 7. Olağan Büyük Kongresi'nde, Elazığ milletvekili Mehmet Ağar, Genel Başkan seçildi.
2012 - Sandy Hook İlkokulu saldırısı: 20 Yaşındaki Adam Lanza evinde annesini vurduktan sonra Sandy Hook İlkokuluna gidip 20 çocuk ile 6 yetişkini vurduktan sonra intihar etti.
2025 – Avustralya'daki Bondi Plajı'nda, Yahudi bayramı Hanuka'nın başlangıcı kutlamaları sırasında iki silahlı kişinin saldırısında en az 12 kişi öldü ve 29 kişi yaralandı.

1009 - Go-Suzaku, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 69. imparatoru (ö. 1045)
1503 - Nostradamus, Fransız astrolog ve fizikçi (ö. 1566)
1546 - Tycho Brahe, Danimarkalı astrolog (ö. 1601)
1631 - Anne Conway, İngiliz filozof (ö. 1679)
1640 - Aphra Behn, İngiliz oyun yazarı, şair ve çevirmen (ö. 1689)
1853 - Errico Malatesta, İtalyan anarşist yazar (ö. 1932)
1864 - Frank Campeau, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1943)
1870 - Karl Renner, Avusturya Devlet Başkanı (ö. 1950)
1883 - Morihei Ueshiba, Japon dövüş sanatı üstadı ve Aikidonun kurucusu (ö. 1969)
1887 - Xul Solar, Arjantinli ressam ve heykeltıraş (ö. 1963)
1895 - VI. George, Birleşik Krallık Hükümdarı (ö. 1952)
1895 - Paul Eluard, Fransız şair (ö. 1952)
1897 - Kurt Schuschnigg, Avusturyalı siyasetçi (ö. 1977)
1901 - Paulos, Yunanistan kralı (1947-1964) (ö. 1964)
1908 - Morey Amsterdam, Amerikalı oyuncu ve komedyen (ö. 1996)
1909 - Edward Lawrie Tatum, Amerikalı genetikçi ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1975)
1911 - Spike Jones, Amerikalı şarkıcı (ö. 1965)
1911 - Hans von Ohain, jet motorunun mucitlerinden biri (ö. 1998)
1914 - Karl Carstens, 1979-1984 yılları arasında görev yapmış Batı Almanya cumhurbaşkanı (ö. 1992)
1914 - Sol Spiegelman, Amerikalı moleküler biyolog (ö. 1983)
1915 - Raşid Behbudov, Azeri oyuncu ve şarkıcı (ö. 1988)
1915 - Dan Dailey, Amerikalı dansçı ve oyuncu (ö. 1978)
1920 - Clark Terry, Amerikalı Swing, bebop döneminden gelen efsanevi trompetçisi (ö. 2015)
1922 - Nikolay Basov, Sovyet fizikçi, eğitmen ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2001)
1924 - Gohar Gasparyan, Ermeni-Mısırlı opera şarkıcısı (ö. 2007)
1924 - Raj Kapoor, Hint oyuncu ve yönetmen (ö. 1988)
1932 - Abbe Lane, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
1932 - Étienne Tshisekedi, Demokratik Kongolu siyasetçi (ö. 2017)
1934 - Shyam Benegal, Hint film yönetmeni (ö. 2024)
1935 - Lee Remick, Amerikalı aktris (ö. 1991)
1936 - José Cleonâncio da Fonseca, Brezilyalı siyasetçi ve iş insanı (ö. 2021)
1941 - Antoni Morell Mora, İspanyol asıllı Andorralı diplomat, hukukçu, bürokrat ve yazar (ö. 2020)
1946 - Jane Birkin, İngiliz şarkıcı, oyuncu ve yönetmen (ö. 2023)
1946 - Oral Çalışlar, Türk gazeteci ve köşe yazarı
1946 - Patty Duke, Amerikalı oyuncu ve yazar (ö. 2016)
1946 - Lynne Marie Stewart, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2025)
1947 - Dilma Rousseff, Bulgar asıllı Brezilyalı ekonomist, siyasetçi ve Brezilya'nın ilk kadın Devlet Başkanı
1948 - Lester Bangs, Amerikalı müzik eleştirmeni, yazar ve müzisyen (ö. 1982)
1948 - Selda Bağcan, Türk müzisyen
1949 - Bill Buckner, Amerikalı profesyonel beyzbol oyuncusu (ö. 2019)
1949 - Cliff Williams, Avustralyalı hard rock grubu AC/DC'nin İngiliz basçısı
1951 - Nükhet Ruacan, Türk caz sanatçısı (ö. 2007)
1954 - Steve MacLean, Kanadalı astronot
1960 - İbrahim Reisi, 8. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı (ö. 2024)
1960 - Chris Waddle, İngiliz millî futbolcu ve teknik direktör
1966 - Helle Thorning-Schmidt, Danimarkalı politikacı
1966 - Tim Skold, İsveçli müzisyen
1969 - Natascha McElhone, İngiliz oyuncu
1969 - Arthur Numan, Hollandalı millî futbolcu ve teknik direktör
1970 - Anna Maria Jopek, Polonyalı şarkıcı
1973 - Thuy Trang, Vietnam kökenli Amerikalı oyuncu (ö. 2001)
1976 - Santiago Ezquerro, İspanyol futbolcu
1978 - Zdeněk Pospěch, Çek millî futbolcu
1978 - Patty Schnyder, İsviçreli tenis oyuncusu
1979 - Jean-Alain Boumsong, Fransız milli defans oyuncusu
1979 - Michael Owen, İngiliz futbolcu
1980 - Didier Zokora, Fildişi Sahilli eski millî futbolcu
1982 - Steve Sidwell, İngiliz futbolcu
1983 - Stéphanie Frappart, Fransız futbol hakemi
1984 - Jackson Rathbone, Amerikalı oyuncu
1985 - Gaye Aksu, Türk şarkıcı
1985 - Jakub Błaszczykowski, Polonyalı futbolcu
1988 - Nicolas Batum, Fransız profesyonel basketbolcu
1988 - Vanessa Hudgens, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
1989 - Lee Jinki, Güney Koreli şarkıcı, sunucu ve oyuncu
1991 - Stefflon Don, İngiliz rapçi
1991 - Offset, Amerikalı rapçi ve söz yazarı
1992 - Ryo Miyaichi, Japon futbolcu
1993 - Antonio Giovinazzi, İtalyan Formula 1 pilotu
1994 - Jason Lowndes, Avustralyalı bisikletçi (ö. 2017)
1996 - Raphinha, Brezilyalı futbolcu
2007 - Philipp Maybach, Avusturyalı futbolcu

872 - II. Hadrianus, 14 Aralık 867 tarihinden 14 Aralık 872 tarihine kadar Papa (d. 792)
1293 - Halil, Memlûk Sultanı (d. ?)
1476 - III. Vlad Kazıklı Voyvoda, Eflak Beyliği Prensi (d. 1431)
1542 - V. James, 9 Eylül 1513'ten ölümüne kadar İskoçya kralı (d. 1512)
1591 - Haçlı Yuhanna, İspanyol Karmelit rahibi, mistik (d. 1542)
1788 - III. Carlos, İspanya Kralı (d. 1716)
1788 - Carl Philipp Emanuel Bach, Alman besteci (d. 1714)
1799 - George Washington, ABD'nin kurucusu ve ilk başkanı (d. 1732)
1873 - Louis Agassiz, Amerikalı zoolog, glasiyolog ve jeolog (d. 1807)
1883 - Henri Martin, Fransız tarihçi ve siyasetçi (d. 1810)
1963 - Dinah Washington, Amerikalı blues ve caz şarkıcısı (d. 1924)
1978 - Edmundo Suárez, İspanyol futbolcu ve teknik direktör (d. 1916)
1980 - Semih Sezerli, Türk sinema oyuncusu (d. 1930)
1984 - Vicente Aleixandre, İspanyol yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1898)
1989 - Andrey Saharov, Rus fizikçi ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1921)
1990 - Friedrich Dürrenmatt, İsviçreli yazar, oyun yazarı ve ressam (d. 1921)
1992 - Watazumi Doso, Japon bambu flüt ustası (d. 1911)
1993 - Myrna Loy, Amerikalı oyuncu (d. 1905)
1995 - Gülay Uğurata, Türk piyanist ve müzisyen (d. 1940)
1997 - Stubby Kaye, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1918)
2001 - W. G. Sebald, Alman yazar ve edebiyatçı (d. 1944)
2005 - Rodney William Whitaker (Trevanian müstear adlı), Amerikalı yazar (d. 1931)
2006 - Ahmet Ertegün, Türk söz yazarı ve iş insanı, Atlantic Records kurucusu (d. 1923)
2013 - Peter O'Toole, "Arabistanlı Lawrence" filmiyle üne kavuşan İrlandalı aktör (d. 1932)
2013 - Teoman Koman, Türk asker (d. 1936)
2015 - Sian Blake, İngiliz oyuncu (d. 1972)
2016 - Bernard Fox, Galli oyuncu ve dublaj sanatçısı (d. 1927)
2016 - Päivi Paunu, Fin şarkıcı (d. 1946)
2016 - Ahmed Ratib, Mısırlı aktör (d. 1949)
2017 - Bob Givens, Amerikalı animatör, karakter tasarımcısı ve çizgi film yapımcısı (d. 1918)
2017 - Tamio Ōki, Japon aktör, seslendirme sanatçısı ve öykü anlatıcısı (d. 1928)
2017 - Neeraj Vora, Hint film yapımcısı, yönetmen, senarist ve oyuncu (d. 1963)
2018 - Jean-Pierre Van Rossem, Belçikalı ekonomist, suç bilimi uzmanı, yazar ve siyasetçi (d. 1945)
2019 - Anna Karina, Danimarkalı oyuncu, senarist, şarkı

14 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 226. (artık yıllarda 227.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 139 gün vardır. 

1893 - Dünyada ilk kez Fransa'da, otomobillere plaka takıldı.
1908 - Birleşik Krallık'ın Folkestone kentinde, dünyada ilk kez Uluslararası Güzellik Yarışması düzenlendi.
1941 - ABD Başkanı Franklin Roosevelt ve Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, Atlantik Sözleşmesi'ni yayımladılar.
1945 - II. Dünya Savaşı sonunda Japonya, kayıtsız şartsız teslim oldu. İmparator Hirohito, ülkesinin teslim olduğunu açıkladı.
1947 - Birleşik Krallık, Hindistan'a bağımsızlık verdi. Tüm Hindistan Müslüman Birliği Lideri Muhammed Ali Cinnah ile Kongre Partisi Lideri Cevahirlal Nehru'nun Hindistan'ın paylaşımına ilişkin İngiliz planını kabul etmesinin ardından ülke ikiye ayrıldı ve bağımsız Pakistan Devleti kuruldu.
1949 - Almanya Federal Cumhuriyeti'nde yapılan seçimleri Hristiyan Demokratlar kazandı; Konrad Adenauer, Şansölye oldu.
1953 - SSCB, hidrojen bombası yaptığını ilan etti.
1973 - Zülfikar Ali Butto, Pakistan Başbakanı olarak göreve başladı.
1974 - Kıbrıs Cumhuriyeti'nde, EOKA-B tarafından Kıbrıs Türkleri'ne karşı Muratağa, Sandallar ve Atlılar Katliamı ve Taşkent Katliamı gerçekleştirildi.
1974 - Kıbrıs Sorunu üzerine, Türkiye, Birleşik Krallık ve Yunanistan arasında devam eden Cenevre görüşmeleri çıkmaza girince, Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'ta ikinci bir askerî harekât başlattı. Aynı gün Türk Birlikleri başkent Lefkoşa'ya girdi.
1992 - Gürcistan Ordusu, Abhazya'yı işgal etti.
2001 - Adalet ve Kalkınma Partisi, Recep Tayyip Erdoğan tarafından kuruldu.
2006 - Hizbullah-İsrail savaşı imzalanan ateşkesle sona erdi.

1755 - Georg Lorenz Bauer, Alman luteran teolog ve ahit eleştirmeni (ö. 1806)
1777 - Hans Christian Ørsted, Danimarkalı fizikçi ve kimyager (ö. 1851)
1819 - Antoine Agénor de Gramont, Fransız diplomat ve devlet adamı (ö. 1880)
1888 - John Logie Baird, İskoç mühendis (ö. 1946)
1902 - Mualla Sürer, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 1976)
1923 - Alice Ghostley, Amerikalı oyuncu (ö. 2007)
1924 - Sverre Fehn, Norveçli mimar (ö. 2009)
1924 - Georges Prêtre, Fransız orkestra şefi (ö. 2017)
1926 - René Goscinny, Fransız yazar (ö. 1977)
1926 - Buddy Greco, Amerikalı caz ve pop şarkıcısı, piyanist ve aktör (ö. 2017)
1926 - Lina Wertmüller, İtalyan film yönetmeni (ö. 2021)
1932 - Asım Kibar, Türk iş insanı, Kibar Holding'in kurucusu ve onursal başkanı (ö. 2025)
1933 - Richard Ernst, İsviçreli kimyager ve fizikçi (ö. 2021)
1940 - Max Schautzer, Alman radyo ve televizyon sunucusu (ö. 2025)
1941 - David Crosby, Amerikalı şarkıcı, şarkı sözü yazarı ve gitarist (ö. 2023)
1945 - Steve Martin, Amerikalı komedyen, yazar, yapımcı ve aktör
1945 - Wim Wenders, Alman film yönetmeni
1945 - Billy Higgins, Britanyalı karateci

1947 - Danielle Steel, Amerikalı yazar
1949 - Morten Olsen, Danimarkalı eski futbolcu ve teknik direktör
1949 - Aram Gasparoviç Sarkisyan, Ermeni politikacı ve Ermenistan Komünist Partisi'nin son Genel Sekreteri
1950 - Gary Larson, Amerikalı karikatür dizisinin çizeri
1952 - Duran Kalkan, Türk militan, PKK kurucusu ve yöneticisi
1955 - Güler Sabancı, Türk iş insanı
1959 - Marcia Gay Harden, Amerikalı oyuncu
1959 - Magic Johnson, Amerikalı basketbol oyuncusu
1960 - Sarah Brightman, İngiliz soprano, aktris ve şarkı sözü yazarı
1963 - Yaprak Özdemiroğlu, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1966 - Halle Berry, Amerikalı oyuncu ve model
1966 - Tuncay Özkan, Türk gazeteci ve yazar
1968 - Catherine Bell, Amerikalı oyuncu
1968 - Darren Clarke, Kuzey İrlandalı golfçü
1969 - Stig Tøfting, Danimarkalı millî futbolcu ve teknik direktör
1971 - Raoul Bova, İtalyan aktör
1972 - Laurent Lamothe, Haitili siyasetçi
1973 - Jared Borgetti, Meksikalı eski futbolcu
1973 - Jay-Jay Okocha, Nijeryalı futbolcu
1973 - Timuçin Esen, Türk müzisyen, sinema ve tiyatro oyuncusu
1974 - Silvio Horta, Amerikalı senarist, televizyon yapımcısı ve yazar (ö. 2020)
1980 - Aydın Toscalı, Türk futbolcu
1981 - Berk Hakman, Türk oyuncu
1981 - Kofi Kingston, Amerikalı profesyonel güreşçi
1983 - Mila Kunis, Ukrayna asıllı Amerikalı oyuncu
1984 - Giorgio Chiellini, İtalyan futbolcu
1984 - Robin Söderling, İsveçli tenisçi
1985 - Christian Gentner, Alman millî futbolcu
1987 - Sinem Kobal, Türk oyuncu
1987 - Johnny Gargano, Amerikalı güreşçi
1989 - Ander Herrera, İspanyol futbolcu
1990 - Naz Aydemir, Türk voleybolcu
1994 - Cita Citata, Endonezyalı şarkıcı ve oyuncu
1994 - Junki Hata, Japon futbolcu
1994 - Jonathan Restrepo, Kolombiyalı futbolcu
1995
Filippo Tagliani, İtalyan bisikletçi
Jessica Alyssa Cerro, Avustralyalı şarkıcı
1996
Maximiliano Gómez González, Uruguaylı futbolcu
Roland Schwarz, Almanya adına güreşen grekoromen stil güreşçisi
1999 - Fran García, İspanyol futbolcu

582 - II. Tiberius, Bizans imparatoru (d. 520, yaklaşık)
1214 - Minamoto no Yoriie, Kamakura şogunluğunun ikinci şogunudur (d. 1182)
1464 - II. Pius, Katolik Kilisesi'nin 210. Papası (d. 1405)
1860 - André Marie Constant Duméril, Fransız zoologdur (d. 1774)
1870 - David Farragut, Amerikan İç Savaşı sırasında Birleşik Devletler Donanması'nda bayrak subayı (d. 1801)
1888 - Carl Christian Hall, Danimarkalı bir devlet adamı (d. 1812)
1941 - Paul Sabatier, Fransız kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1854)
1951 - William Randolph Hearst, Amerikalı gazete yayımcısı ve siyasetçi (d. 1863)
1955 - Ahmet Reşit Rey, Türk şair, yazar, devlet adamı ve siyasetçi (d. 1870)
1956 - Bertolt Brecht, Alman yazar (d. 1898)
1956 - Konstantin von Neurath, Nazi Almanyası'nın Dışişleri Bakanı (d. 1873)
1958 - Frédéric Joliot, Fransız fizikçi ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1900)
1963 - Clifford Odets, Amerikalı oyun yazarı ve senarist (d. 1906)
1983 - Musine Kokalari, Arnavut yazar (d. 1917)
1985 - Nazlı Ecevit, Türk ressam (d. 1900)
1988 - Enzo Ferrari, İtalyan otomobil üreticisi (d. 1898)
1989 - Bergen, Türk arabesk-fantezi şarkıcısı (d. 1958)
1994 - Elias Canetti, Yahudi asıllı Avusturyalı-Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1905)
2002 - Larry Rivers, Amerikalı ressam, müzisyen, film yapımcısı ve aktör (d. 1923)
2002 - Dave Williams, Amerikalı rock şarkıcısı (d. 1972)
2003 - Helmut Rahn, Eski profesyonel millî futbolcu (d. 1929)
2004 - Czesław Miłosz, Polonyalı şair ve deneme yazarı (d. 1911)
2011 - Yekaterina Golubeva, Rus oyuncu ve yazar (d. 1966)
2011 - Shammi Kapoor, Hint oyuncu ve yönetmen (d. 1930)
2012 - Ron Palillo, Amerikalı tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, yazar (d. 1949)
2012 - Maja Bošković-Stulli, Hırvat halk bilimci, edebiyat tarihçisi, yazar, yayıncı ve akademisyen (d. 1922)
2013 - Gia Allemand, Amerikalı televizyon yıldızı ve model (d. 1983)
2013 - Lisa Robin Kelly, Amerikalı oyuncu (d. 1970)
2016 - Fyvush Finkel, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve komedyen (d. 1922)
2016 - Hermann Kant, Alman yazar (d. 1926)
2017 - Muhammed Ali Felahatinejad, İranlı halterci (d. 1976)
2017 - Nubar Ozanyan, Türkiye doğumlu Türkiye Ermenisi TİKKO militanı (d. 1956)
2017 - Stephen Wooldridge, Avustralyalı bisiklet yarışçısı (d. 1977)
2018 - Mela Hudson, Amerikalı oyuncu, film yapımcısı, yönetmeni ve yazar (d. 1987)
2018 - Jill Janus, Amerikalı kadın rock şarkıcısı (d. 1975)
2018 - Eduard Uspenski, Rus çocuk kitabı yazarı (d. 1937)
2019 - Ivo Malec, Hırvat doğumlu Fransız besteci, müzik eğitimcisi ve orkestra şefi (d. 1925)
2019 - Kerim Olowu, Nijeryalı eski atlet ve yüksek atlama sporcusu (d. 1924)
2020 - Surendra Prakash Goel, Hint politikacı (d. 1946)
2020 - Ernst Jean-Joseph, Eski millî futbolcu (d. 1948)
2020 - Moisés Mamani, Perulu politikacı (d. 1969)
2020 - Linda Manz, Amerikalı aktris (d. 1961)
2020 - Shwikar İbrahim, Mısırlı aktris (d. 1938)
2020 - Nesim Tahirović, Bosnalı ressam ve sanatçı (d. 1941)
2021 - Boonruen Choonhavan, Eski Tayland first ladysi sosyoelit (d. 1920)
2021 - Carlos Correia, Gine-Bissaulu siyasetçi (d. 1933)
2021 - Piera Degli Esposti, İtalyan aktris (d. 1938)
2021 - Jacques Fournier, Sosyalist siyasetçi ve devlet görevlisi (d. 1929)
2021 - Jerry Fujio, Japon şarkıcı, aktör ve tarento (d. 1940)
2021 - Francis Mossman, Yeni Zelanda doğumlu Avustralyalı aktör ve model (d. 1988)
2022 - Kristaq Dhamo, bir Arnavut aktör ve film yönetmeni (d. 1933)
2022 - Ambrose Lee, Hong Konglu siyasetçi ve yönetici (d. 1948)
2022 - Vinayak Mete, Hint siyasetçi (d. 1970)
2022 - Svika Pik, İsrailli pop şarkıcısı ve müzisyendir (d. 1949)
2022 - Dmitri Vrubel, Sovyet-Rus ressam (d. 1960)
2024 - Gena Rowlands, Amerikalı oyuncu (d. 1930)

Pakistan Bağımsızlık Günü
Dünya Rabia Günü

14 Ekim, Miladi takvime göre yılın 287. (artık yıllarda 288.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 78 gün vardır. 

1066 - Hastings Muharebesi ile Normanların İngiltere'yi fethi başladı.
1586 - Mary Stuart, kardeşi I. Elizabeth'e suikast girişiminde bulunduğu suçlamasına karşı savunma vermeyi kabul etti.
1808 - Nizam-ı Cedid, Sekban-ı Cedid adıyla yeniden kuruldu.
1882 - Pencap Üniversitesi (Pakistan) kuruldu.
1912 - Eski başkan Theodore Roosevelt, John Flammang Schrank tarafından vurularak hafif yaralandı. Roosevelt, göğsündeki taze yara ve içindeki mermi ile planlanan konuşmasını yaptı.
1913 - Birleşik Krallık'ta kömür madeni kazası; 439 kişi öldü.
1915 - I.Dünya Savaşı: Bulgaristan Krallığı, İttifak Devletleri'ne katıldı.
1920 - Finlandiya ve Sovyet Rusya, bazı bölgeleri değiştirerek sınırı belirleyen, Tartu Antlaşması'nı imzaladı.
1925 - Türkiye'de ilk betonarme köprü, Büyük Menderes nehri üzerinde yapıldı.
1926 - Türk Kanunu Medenisi'ne göre ilk medeni nikâh, Şehremini Muhittin Bey tarafından İstanbul'da kıyıldı.
1933 - Almanya, Cenevre Silahsızlanma Konferansı'ndan ve Milletler Cemiyeti'nden ayrılacağını açıkladı.
1940 - II.Dünya Savaşı: The Blitz adı verilen Almanların Londra'yı bombardımanı sırasında, Londra metrosu'nun Balham İstasyonu'nda 66 kişi öldü.
1944 - Generalfeldmarschall Erwin Rommel öldü.
1944 - II.Dünya Savaşı: Britanya Ordusu Atina'ya girdi.
1947 - Amerikalı test pilotu Chuck Yeager, ses duvarını aştı.
1950 - Kore'ye Türk askerî birliği ulaştı.
1956 - Hindistan'da Dokunulmazlar kastının lideri Bhimrao Ramji Ambedkar, 385.000 takipçisi ile birlikte Budizme geçti.
1958 - ABD, Nevada'da bir yeraltı nükleer deneme yaptı.
1960 - Yassıada Yargılamaları başladı. İlk dava Afgan Kralı'nın Celâl Bayar'a hediye ettiği köpeğin hayvanat bahçesine satışıyla ilgili "Köpek Davası" idi.
1964 - Martin Luther King, şiddetsizlik yoluyla ırksal eşitsizlikle mücadele ettiği için Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1964 - Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev, Karadeniz kıyısında tatildeyken görevden alındı, yerine Leonid Brejnev getirildi. Aleksey Kosigin Başbakan oldu.
1964 - Tokyo'daki Olimpiyat Oyunları'nda, Türk Serbest Güreş Millî Takımı şampiyon oldu.
1968 - Amerikalı astronotların yörüngedeki ilk canlı TV yayını Apollo 7 ekibi tarafından gerçekleştirildi.
1968 - Amerikalı Jim Hines, Meksiko'da düzenlenen Olimpiyat Oyunları'nda, 100 m'de 10 saniyenin altına inen (9,95 s) ilk kişi oldu. Hines, bu unvanı 1983'e kadar koruyabildi.
1968 - Avustralya'nın Meckering kentinde 6,8 şiddetinde bir deprem meydana geldi.
1969 - Olof Palme İsveç Başbakanı oldu.
1973 - Genel seçimler sonuçlandı. Cumhuriyet Halk Partisi 185, Adalet Partisi 149, Millî Selamet Partisi 48, Demokratik Parti 45, Cumhuriyetçi Güven Partisi 13, Milliyetçi Hareket Partisi 3, Türkiye Birlik Partisi 1 Milletvekilliği kazandı. 6 Milletvekili de bağımsız olarak seçildi.
1973 - Kutsal Yom Kippur gününde, Mısır ve Suriye orduları İsrail'e saldırdı.
1973 - Tayland'da üniversite öğrencilerinin demokratik bir hükûmet için gerçekleştirdikleri ayaklanmada, 77 kişi öldü, 857 kişi yaralandı.
1980 - Diyarbakır'a kaçırılan Türk Hava Yolları'na ait "Diyarbakır" uçağına operasyon düzenlendi. Kökten dinci oldukları öne sürülen 4 hava korsanı yakalandı. Operasyon sırasında bir yolcu öldü.
1981 - Hüsnü Mübarek, Enver Sedat'ın suikast sonucu öldürülmesinin bir hafta sonrasında Mısır Cumhurbaşkanı oldu.
1982 - Yaşar Kemal, Fransa'da Uluslararası Cino del Duca Ödülü'nü kazandı.
1987 - Atatürk Uluslararası Barış Ödülü, Almanya Cumhurbaşkanı Richard von Weizsaecker'e verildi.
1987 - Yerli üretim ilk F-16 savaş uçağı, Şener Koltuk tarafından test edilerek Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesine katıldı.
1991 - Birmanya muhalefet lideri Aung San Suu Kyi, Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.
1994 - Yaser Arafat, İzak Rabin ve Şimon Perez, Oslo Anlaşmalarının gerçekleşmesindeki ve gelecekteki Filistin öz yönetiminin çerçevelenmesindeki rollerinden dolayı Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
2003 - Chicago'da oynanan Amerika Ulusal Beyzbol Ligi maçında, "Steve Bartman Olayı" olarak adlandırılan skandal gerçekleşti.
2012 - Felix Baumgartner, stratosferdeki bir balondan Dünya'ya başarıyla atladı.
2017 - Somali'nin başkenti Mogadişu'da toplu taşıma araçlarının kullandığı istasyon yakınlarında bomba yüklü kamyon ile saldırı düzenlendi. Saldırı sonucu 512 kişi öldü, 316 kişi yaralandı ve 62 kişi ise kayboldu.
2022 - Bartın'ın Amasra ilçesinde bir madende patlama meydana geldi.

1420 - Tomás de Torquemada, İspanyol din adamı ve İspanyol engizisyonu'nun lideri (ö. 1498)
1427 - Alesso Baldovinetti, İtalyan ressam (ö. 1499)
1542 - Ekber Şah, Babür İmparatorluğu'nun 3. Hükümdarı (ö. 1605)
1630 - Sophia, Hannover'in hükümdarı Elektör Ernest Augustus'un eşi (ö. 1714)
1633 - II. James, İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı (ö. 1701)
1643 - I. Bahadır Şah, Babür İmparatorluğu'nun 7. Şahı (ö. 1712)
1644 - William Penn, İngiliz girişimci, filozof ve dinbilimci (ö. 1718)
1712 - George Grenville, İngiliz siyasetçi (ö. 1770)
1784 - VII. Fernando, İspanya Kralı (ö. 1833)
1791 - Friedrich Parrot, Alman doğa bilimci ve gezgin (ö. 1841)
1801 - Joseph Plateau, Belçikalı fizikçi (ö. 1883)
1812 - Carl Christoffer Georg Andræ, Danimarkalı siyasetçi ve matematikçi (ö. 1893)
1824 - Adolphe Monticelli, Fransız ressam (ö. 1886)
1867 - Masaoka Shiki, Meiji döneminde yaşamış Japon şair, yazar ve edebiyat eleştirmeni (ö. 1902)
1871 - Alexander (von) Zemlinsky, Avusturyalı besteci ve orkestra şefi (ö. 1942)
1873 - Jules Rimet, Fransız futbol yönetici ve FIFA'nın 3. Başkanı (ö. 1956)
1876 - Jules Bonnot, Fransız anarşist ve haydut (ö. 1912)
1879 - Rafael de Nogales Méndez, Venezuelalı asker ve yazar (ö. 1936)
1882 - Éamon de Valera, İrlandalı siyasetçi ve İrlanda bağımsızlık lideri (ö. 1975)
1888 - Kathleen Mansfield, Yeni Zelandalı modernist kısa öykü yazarı (ö. 1923)
1890 - Dwight Eisenhower, ABD'nin 34. Başkanı (ö. 1969)
1893 - Lillian Gish, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1993)
1894 - E. E. Cummings, Amerikalı şair (ö. 1962)
1900 - William Edwards Deming, Amerikalı istatistikçi (ö. 1993)
1906 - Hannah Arendt, Alman siyaset bilimcisi (ö. 1975)
1906 - Hasan el-Benna, Mısırlı siyasi ve dini lider (Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu) (ö. 1949)
1910 - John Wooden, Eski Amerikalı basketbol oyuncusu ve antrenörü (ö. 2010)
1911 - Le Duc Tho, Vietnamlı devrimci, diplomat ve politikacı (ö. 1990)
1914 - Raymond Davis Jr., Amerikalı fizikçi (ö. 2006)
1915 - Loris Francesco Capovilla, İtalyan Kardinal (ö. 2016)
1916 - C. Everett Koop, Amerikalı çocuk hastalıkları doktoru (ö. 2013)
1917 - Violeta Parra, Şilili folk müziği sanatçısı (ö. 1967)
1925 - Nevzat Atlığ, Türk bestekâr (ö. 2023)
1927 - Roger Moore, İngiliz sinema oyuncusu (ö. 2017)
1930 - Joseph Mobutu, Zaire Devlet Başkanı (ö. 1997)
1930 - Robert Parker, Amerikalı rhythm and blues şarkıcısı ve müzisyen (ö. 2020)
1938 - Farah Diba, İran Kraliçesi
1939 - Ralph Lauren, Amerikalı moda tasarımcısı
1940 - Cliff Richard, İngiliz pop müzik şarkıcısı
1943 - Muhammed Hatemi, İran'nin 5. cumhurbaşkanı
1944 - Udo Kier, Alman oyuncu (ö. 2025)
1945 - A. J. T. Johnsingh, Hint bilim adamı ve yazar (ö. 2024)
1946 - François Bozizé, 2003-2013 yılları arası Orta Afrika Cumhuriyeti'nin eski Cumhurbaşkanı
1946 - Craig Venter, Amerikalı biyolog ve iş adamı (ö. 2026)
1947 - Nikolai Volkoff, Hırvat-Yugoslav asıllı Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2018)
1948 - Engin Arık, Türk fizikçi (ö. 2007)
1952 - Harry Anderson, Amerikalı oyuncu ve sihibaz (ö. 2018)
1952 - Nikolay Andrianov, Sovyet/Rus jimnastikçi (ö. 2011)
1954 - Mordehay Vanunu, İsrailli nükleer teknisyen
1956 - Haydar Ergülen, Türk şair ve yazar
1956 - Ümit Besen, Türk müzisyen
1959 - A. J. Pero, Amerikalı baterist ve müzisyen (ö. 2015)
1961 - Emel Müftüoğlu, Türk şarkıcı, oyuncu ve sunucu
1962 - Trevor Goddard, İngiliz oyuncu (ö. 2003)
1963 - Deniz Oral, Türk oyuncu
1964 - Neşe Erberk, Türk manken
1965 - Steve Coogan, İrlanda asıllı İngiliz komedyen, oyuncu, film yapımcısı ve yönetmeni
1965 - Karyn White, Amerikalı R&B şarkıcısı ve söz yazarı
1969 - Viktor Onopko, Eski Rus savunma oyuncusu
1970 - Anzhela Atroshchenko, Belarus asıllı Türk atlet
1970 - Jim Jackson, ABD uyruklu basketbolcu
1971 - Jorge Costa, Portekizli millî futbolcu (ö. 2025)
1974 - Jessica Drake, Amerikalı porno yıldızı
1974 - Tümer Metin, Türk futbolcu
1978 - Paul Hunter, İngiliz profesyonel snooker oyuncusu (ö. 2006)
1978 - Usher, Amerikalı R&B şarkıcısı
1979 - Kemal Doğulu, Türk şarkıcı ve fotoğrafçı
1979 - Stacy Keibler, Amerikalı oyuncu, model, eski profesyonel güreşçi ve şarkıcı-söz yazarı
1979 - Rodrigo Tello, Şilili futbolcu
1980 - Ben Whishaw, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu
1980 - Cansu Dere, Türk oyuncu
1983 - Betty Heidler, Alman çekiç atıcı
1988 - Ceyda Ateş, Türk oyuncu
1992 - Esra Bilgiç, Türk oyuncu
1992 - Ahmed Musa, Nijeryalı futbolcu
1993 - Charlie Kirk, Amerikalı aktivist, yazar ve medya kişiliği (ö. 2025)
1998 - Victor Nelsson, Danimarkalı millî futbolcu
2003 - Wu Yize, Çinli snooker oyuncusu
2004 - Gabriel Bortoleto, Brezilyalı Formula 1 pilotu

996 - Aziz, 21 Aralık 975 - 14 Ekim 996 arasında beşinci Fatımi halifesi (d. 955)
1066 - Harold Godwinson, İngiltere'nin son Anglo-Sakson kralı (d. 1022)
1077 - Andronikos Dukas, Bizanslı protovestiarios ve protoproedros
1092 - Nizam-ül Mülk, Büyük Selçuklu Devleti'nin Farsi Veziri (d. 1018)
1095 - I. Béatrix, Bigorre kontesi (d. 1064)
1240 - Raziye Begüm, Delhi Türk Sultanlığı hükümdarı (d. ?)
1669 - Antonio Cesti, İtalyan besteci (d. 1623)
1817 - Fyodor Uşakov, Rus amiral (d. 1744)
1925 - Eugen Sandow, Amerikalı vücut geliştirme sporcusu (d. 1867)
1931 - Mehmet Ruhi Arel, Türk ressam (d. 1880)
1944 - Erwin Rommel, Alman Generalfeldmarschall (Çöl Tilkisi lakaplı) (intihar) (d. 1891)
1953 - Kyūichi Tokuda, Japon komünist devrimci, siyasetçi ve hukukçu (d. 1894)
1956 - Jeanne d'Alcy, Fransız film oyuncusu (d. 1865)
1959 - Errol Flynn, Avustralyalı aktör (d. 1909)
1959 - Osman Nihat Akın, Türk besteci (d. 1

14 Eylül, Miladi takvime göre yılın 257. (artık yıllarda 258.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 108 gün vardır. 

1460 - Fatih Sultan Mehmed, Trabzon İmparatorluğu'na son vermek için Trabzon Kuşatması'na başladı,
1812 - Fransa İmparatoru Napolyon, ordularının başında büyük bir yangının sürdüğü Moskova'ya girdi.
1829 - Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında Edirne Antlaşması imzalandı.
1867 - Karl Marx'ın yazdığı Kapital'in ilk cildi yayımlandı.
1901 - ABD Başkanı William McKinley öldü ve yerine Başkan Yardımcısı Theodore Roosevelt geçti. McKinley, 6 Eylül 1901'de New York'ta fuar açarken, Polonyalı Leon Czolgosz tarafından yapılan suikast sonucunda vurulmuştu.
1908 - Osmanlı Ahrar Fırkası kuruldu.
1919 - Sivas'ta İrâde-i Milliye gazetesi yayınlanmaya başlandı.
1922 - Bursa'ya bağlı Karacabey ilçesi düşman işgalinden kurtuldu.
1922 - İzmir'e bağlı Bergama ilçesi düşman işgalinden kurtuldu.
1923 - Lozan Antlaşması uyarınca Edirne'ye bağlı Karaağaç Tren İstasyonu Yunanlardan teslim alındı.
1930 - Son Posta gazetesi Sorumlu Müdürü Selim Ragıp Emeç tutuklandı.
1933 - Türkiye ile Yunanistan Dostluk Antlaşması imzaladı.
1936 - Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, ilkokullarda okutulacak "Alfabe" kitabını kabul etti. Alfabe'nin yazarları: Murat Özgün ve İlhan Gökçe.
1940 - Macar askerleri Romanya'yı ilhak ettikleri sırada Ip Katliamı'nı gerçekleştirdi.
1944 - Radyo istasyonlarının kurulması ve genişletilmesi yasası çıktı.
1954 - Fransa, Profesör Tevfik Remzi Kazancıgil'e Légion d'honneur nişanı verdi.
1956 - Akis dergisi toplatıldı.
1960 - Irak, İran, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela OPEC'i kurdu.
1963 - Ömür boyu hapse mahkûm eski Demokrat Parti Milletvekili Zeki Erataman, tedavi gördüğü hastaneden kaçtı. Daha sonra Erataman'ın Yunanistan'a iltica ettiği açıklandı.
1969 - Balkan Boks Şampiyonası'nda, Seyfi Tatar ile Celal Sandal şampiyon oldu.
1970 - Filistinli gerillalar, Ürdün'ün ikinci büyük şehri İrbid'i kontrol altına aldılar.
1971 - Bilim ve Sosyalizm Yayınları'nın sahibi Süleyman Ege, Lenin'in "Devlet ve Devrim" kitabı nedeniyle 7,5 yıl hapse mahkûm oldu.
1972 - Aşık Mahsuni, Başbakan'a hakaret ettiği iddiasıyla yargılandı.
1974 - Sinema oyuncusu ve yönetmeni Yılmaz Güney, Adana ilinin Yumurtalık ilçesi yargıcı Sefa Mutlu'yu öldürdü.
1980
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş teslim oldu ve Uzunada'ya gönderildi.
Sıkıyönetim Komutanlıkları'nca, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) yöneticilerinin teslim olması istendi.
Adana'da sol görüşlü militan Serdar Soyergin, fraksiyon ayrılığından dolayı sol görüşlü Erdoğan Polat'ı öldürdü. Kaçmaya çalışırken Tank Yüzbaşı Bülent Angın'ın da içinde bulunduğu güvenlik güçleriyle çatıştı, Yüzbaşı Angın öldürüldü.
Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde 12 Eylül Darbesi hakkında, "Devlet, devlet olmaktan çıkar; parlamento, on beş gün içinde seçilmesi gereken cumhurbaşkanını seçmez ve ülke baştan başa örtülü bir iç savaşın kanlı arenasına dönüşürse Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koymasından doğal ne olabilir ki?" yazdı.
1994 - Akşam, Mehmet Ali Ilıcak yönetiminde tekrar yayın hayatına başladı.
1997 - Van'da gerilim hattına takılan askeri helikopterin düşmesi sonucu 10 asker öldü.
1999 - YÖK Rektörler Komitesi, üniversite yerleşkelerinde, açık ya da kapalı alanlarda baş örtüsünü yasaklayan ortak karar aldı. Kimlik kartındaki fotoğraf, derslikler, laboratuvarlar, sosyal tesis ve spor alanlarında da baş örtüsü yasağı konuldu.
2018 - İstanbul Yeni Havalimanı'nın yapım aşamasında kötü çalışma koşulları sebebiyle inşaat işçileri grev yapmaya başladı.
2019 - Suudi Arabistan'ın doğusunda Abkayk ve Hureys petrol sahalarına drone ile saldırı düzenlendi.

208 - Diadumenianus, Roma İmparatoru Macrinus'un oğlu (ö. 218)
786 - Memun, Abbasi Halifesi (ö. 833)
1769 - Alexander von Humboldt, Prusyalı doğa bilimci ve kâşif (ö. 1859)
1791 - Franz Bopp, Alman dilbilimci (Karşılaştırmalı Hint – Germen dilbiliminin kurucusu) (d. 1867)
1804 - John Gould, İngiliz ornitolog ve kuş ressamı (ö. 1881)
1837 - Nikolai Vasilieviç Bugaev, Rus matematikçi (ö. 1903)
1843 - Lola Rodríguez de Tió, Porto Rikolu şair (ö. 1924)
1849 - Ivan Pavlov, Rus fizyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1936)
1864 - Robert Cecil, İngiliz politikacı ve diplomat (ö. 1948)
1870 - Cevat Çobanlı, Türk asker ve siyasetçi (ö. 1938)
1883 - Margaret Sanger, Amerikalı doğum kontrolü savunucusu ve aktivist (ö. 1966)
1898 - Hal B. Wallis, Amerikalı film yapımcısı (ö. 1986)
1910 - Jack Hawkins, İngiliz aktör (ö. 1973)
1913 - Jacobo Arbenz Guzmán, 1951 yılından 1954 yılına kadar Guatemala'nın başkanlığını yapmıştır (ö. 1971)
1920 - Lawrence Klein, Amerikalı iktisatçı ve ekonometri (ö. 2013)
1922 - Şükrü Gülesin, Türk millî futbolcu, teknik direktör ve spor yazarı (ö. 1977)
1923 - Semahat Geldiay, Türk zoolog (ö. 2002)
1926
Michel Butor, Fransız yazar (ö. 2016)
I. Düşes Carmen Franco, İspanyol soylu kişilik ve düşes (ö. 2017)
1928 - Alberto Korda, Kübalı fotoğrafçı (ö. 2001)
1930
Jacques Godin, Kanadalı tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2020)
Anton Donchev, Bulgar romancı, oyun yazarı ve hukukçu (ö. 2022)
1933 - Zoe Caldwell, Avustralyalı oyuncu (ö. 2020)
1934 - Kate Millett, Amerikalı feminist yazar (ö. 2017)
1935 - Sarah Kofman, Fransız filozof (ö. 1994)
1936 - Ferid Murad, Arnavut asıllı Amerikalı doktor, farmakolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 2023)
1937 - Renzo Piano, İtalyan mimar
1938 - Tiziano Terzani, İtalyan gazeteci ve yazar (ö. 2004)
1939
Renato Scarpa, İtalyan aktör (ö. 2021)
Mary Twala, Güney Afrikalı aktris (ö. 2020)
1944 - Günter Netzer, Alman eski millî futbolcu ve teknik direktör
1945
İskender Öksüz, Türk kimya profesörü, düşünür, yazar ve bilim insanı
José Luis González Dávila, Meksikalı eski milli futbolcu (ö. 1995)
1946 - Volodimir Muntyan, Ukrayna asıllı Sovyet millî futbolcu ve teknik direktör
1947 - Sam Neill, Yeni Zelandalı oyuncu, yönetmen, yapımcı ve yazar (ö. 2026)
1949
Ed King, Amerikalı rock müzisyeni ve söz yazarı (ö. 2018)
Tommy Seebach, Danimarkalı şarkıcı (ö. 2003)
1950
Yigal Bashan, İsrailli şarkıcı, aktör, söz yazarı ve besteci (ö. 2018)
Eijun Kiyokumo, Japon eski milli futbolcu
1951
Volodimir Melnikov, Ukraynalı şair, nesir yazarı, besteci, bilim insanı, Ukrayna'nın Onurlu Sanatçısı
Yuri Sauh, Sovyet-Rus futbolcu ve teknik direktör (ö. 2021)
1953
Robert Wisdom, Amerikalı oyuncu
Nilcéa Freire, Brezilya akademisyen ve siyasetçi (ö. 2019)
1955 - Geraldine Brooks, Avustralyalı-Amerikalı gazeteci ve yazar
1955 - XIV. Leo (Robert Francis Prevost) Papa
1956
Kostas Karamanlis, Yunan siyasetçi (Yunanistan eski başbakanı)
Ray Wilkins, İngiliz millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2018)
1960 - Melissa Leo, Amerikalı oyuncu
1964 - Faith Ford, Amerikalı dizi ve sinema oyuncusu
1965
Dimitri Medvedev, Rus siyasetçi (Rusya eski başbakanı)
Hülya Gülşen Irmak, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1966 - Can Kahraman, Türk oyuncu
1968
Josef Pröll, Avusturyalı siyasetçi
Yusuf Elgörmüş, Türk doktor ve iş insanı
1969 - Faruk Korkmaz, Türk eski futbolcu
1970 - Mike Burns, Amerikalı eski millî futbolcu
1971
İclal Aydın, Türk oyuncu, yazar, şair ve sunucu
Jeff Loomis, Amerikalı müzisyen
Andre Matos, Brezilyalı şarkıcı, müzisyen ve besteci (ö. 2019)
1972 - Shidō Nakamura, Japon sinema oyuncusu
1973
Andrew Lincoln, İngiliz oyuncu
Vincent Cespedes, Fransız filozof ve yazar
Nas, Amerikalı rapçi ve oyuncu
1974
Hişam El Geruc, Faslı millî atlet ve eski orta mesafe koşucusu
Sunday Oliseh, Nijeryalı eski millî futbolcu ve teknik direktör
1975 - Gökhan Mumcu, Türk oyuncu
1977 - Alex de Souza, Brezilyalı eski millî futbolcu, futbol yorumcusu ve teknik direktör
1978
Carmen Kass, Estonyalı model ve eski siyasi adayı
Arda Öziri, Türk dizi ve sinema oyuncusu (ö. 2018)
1979 - Ivica Olić, Hırvat eski millî futbolcu
1980 - Ivan Radeljić, Boşnak eski futbolcu
1981 - Sandro Stallbaum, Alman eski futbolcu
1982 - SoShy, Fransız şarkıcı ve söz yazarı
1983
Araş Burhani, İranlı millî futbolcu
Amy Jade Winehouse, İngiliz şarkıcı ve şarkı sözü yazarı (ö. 2011)
1984
Eymen Meslusi, Tunuslu eski millî futbolcu
Gonzalo Castro Irizábal, Uruguaylı millî futbolcu
1985
Aya Ueto, Japon şarkıcı ve oyuncu
Tomoya Hirayama, Japon eski futbolcu
1986
Steven Naismith, İskoç eski millî futbolcu
Barış Özbek, Almanya doğumlu Türk eski futbolcu
1987
Emrah Tuncel, Türk futbolcu
Francesco Della Rocca, İtalyan futbolcu
Gašper Vidmar, Sloven profesyonel millî basketbolcu
1988
Maicon, Brezilyalı futbolcu
Diogo Salomão, Portekizli futbolcu
1989
Jacqueline Byers, Kanadalı oyuncu
Jimmy Butler, Amerikalı basketbolcu
Jessica Brown Findlay, İngiliz oyuncu
Lee Jong-suk, Güney Koreli model ve oyuncu
1990
Douglas Costa, Brezilyalı futbolcu
Petar Filipović, Sırp futbolcu
1991 - Nana, Güney Koreli şarkıcı ve oyuncu
1992 - Zico, Güney Koreli rapçi, prodüktör, şarkıcı ve söz yazarı
1993 - Takaharu Nishino, Japon futbolcu
1994
Foxy Di, Amerikalı Erotik model ve pornografik film oyuncusu
Brahim Darri, Hollandalı futbolcu
Gary Harris, Amerikalı profesyonel basketbolcu
Hailey Anne Nelson, Amerikalı oyuncu
Daniel O'Shaughnessy, Fin futbolcu
Fehd el-Müvelled, Suudi futbolcu
Léo Dubois, Fransız milli futbolcu
Yumemi Kanda, Japon futbolcu
1995
Pape Abou Cissé, Senegalli milli futbolcu
Marie Verhulst, Belçikalı oyuncu
1997 - Benjamin Ingrosso, İsveçli şarkıcı ve şarkı yazarı

23 - Julius Caesar Drusus, İmparator Tiberius'un tek oğlu (zehirlenerek) (d. MÖ 13)
258 - Kartacalı Siprianus, – Kartaca Episkoposu – Kilise Babası (d. 200)
407 - İoannes Hrisostomos / Altın Ağızlı Yuhanna, Kilise Babası (d. 349)
585 - Bidatsu, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 30. imparatoru (d. 538)
775 - V. Konstantinos, Bizans İmparatoru (d. 718)
786 - Hâdî, Abbasi Halifesi (d. 764)
891 - V. Stephanus, 885 ile 891 yılları arasında papa
1146 - İmadeddin Zengi, Büyük Selçuklular'ın Musul ve Halep Atabeyi ve Zengi Hanedanı'nın kurucusu (d. 1085)
1164 - Sutoku, Japonya'nı

14 Haziran, Miladi takvime göre yılın 165. (artık yıllarda 166.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 200 gün vardır. 

1777 - Yıldızları ve şeritleri olan ilk ABD bayrağı, Kongre tarafından Amerika Birleşik Devletleri bayrağı olarak kabul edildi. (Önceki bayrakta yıldızların olduğu bölümde İngiltere bayrağının renkleri bulunuyordu)
1789 - Darıdan damıtılarak yapılan ilk viski, Amerikalı din adamı vaiz Elijah Craig tarafından üretildi. Bu tür viskiye Bourbon adı verildi, çünkü bu din adamı Kentucky'nin Bourbon ilçesinde yaşıyordu.
1830 - Fransa, Cezayir'i sömürgeleştirmeye başladı: İlk adımda Sidi Ferruch şehrine 34000 asker çıkardı.
1839 - Jandarma Teşkilatı kuruldu. Teşkilatın ilk nizamnamesi olan Asakir-i Zaptiye Nizamnamesi yürürlüğe konuldu.
1846 - Meksika-Amerika Savaşı sırasında Kaliforniya Cumhuriyeti, Meksika'dan bağımsızlığını ilan etti.
1900 - Hawaii, Amerika Birleşik Devletleri'ne katıldı.
1909 - Dernek kurma özgürlüğüne ilişkin ilk yasa olan "İçtimaatı Umumiye Kanunu" kabul edildi.
1925 - Göztepe SK kuruldu.
1926 - Brezilya, Milletler Cemiyeti'nden ayrıldı.
1935 - Etibank Genel Müdürlüğü kuruldu.
1935 - Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmasına ilişkin yasa, TBMM'de kabul edildi.
1935 - Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'nün kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.
1937 - Hatay Devleti'nin bağımsızlığı, TBMM'de onaylandı.
1940 - Alman Birlikleri Paris’e girdi.
1949 - Vietnam Devleti kuruldu.
1951 - İlk ticari bilgisayar olan UNIVAC I tanıtıldı ve ilk makine "ABD Nüfus Müdürlüğü"ne tahsis edildi. (İkincisini Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri alacaktır.)
1952 - İlk nükleer denizaltı olan USS Nautilus'un omurgası kızağa kondu.
1964 - Nelson Mandela, ömür boyu hapse mahkûm edildi.
1966 - Vatikan, "index librorum prohibitum" adı verilen yasaklı kitaplar listesini yürürlükten kaldırdığını duyurdu. Liste, ilk kez 1557'de oluşturulmuştu.
1977 - Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Hükûmet kurma görevini CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'e verdi.
1982 - Arjantin güçleri, Falkland Adaları'nda Birleşik Krallık birliklerine teslim oldu.
1985 - Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Schengen Antlaşması'nı imzaladılar.
1989 - Kapalı yerlerde sigara içilmesi ile sigara reklamı ve kampanyası yasaklandı.
2000 - İtalya'da affedilen ve Abdi İpekçi suikastı ile gasptan iadesi kararlaştırılan Mehmet Ali Ağca, Türkiye'ye getirildi.
2001 - Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın 1996'da oluşturdukları "Şanghay Beşlisi" adlı yapılanmaya, Özbekistan'ın da katılmasıyla Şanghay İşbirliği Örgütü kuruldu.
2014 - Ukrayna Hava Kuvvetleri'ne ait bir İlyuşin İl-76 nakliye uçağı, Lugansk Halk Cumhuriyeti güçleri tarafından vuruldu. Uçağın düşmesi sonucunda 49 kişi öldü.
2018 - 21. FIFA Dünya Kupası organizasyonu olan 2018 Dünya Kupası başladı.

1444 - Nilakantha Somayaji, Hint gök bilimci ve matematikçi (ö. 1544)
1521 - Takiyüddin, Türk hezârfen, gök bilimci, mühendis ve matematikçi (ö. 1585)
1529 - II. Ferdinand, Avusturya dükü (ö. 1595)
1627 - Johann Abraham Ihle, Alman gök bilimci (ö. 1699)
1736 - Charles Augustin de Coulomb, Fransız fizikçi (ö. 1806)
1811 - Harriet Beecher Stowe, Amerikalı yazar (ö. 1896)
1823 - Pyotr Lavrov, Rus sosyalist düşünür (ö. 1900)
1827 - Charles Gumery, Fransız heykeltıraş (ö. 1871)
1832 - Nikolaus August Otto, Alman makine mühendisi (ö. 1891)
1864 - Alois Alzheimer, Alman sinir hastalıkları uzmanı (ö. 1915)
1868 - Karl Landsteiner, Avusturya kökenli Amerikalı immünolog ve patolog (ö. 1943)
1881 - Kaptanzade Ali Rıza Bey, Türk söz yazarı ve besteci ("Yıldızların Altında" ve "Efem" şarkılarının) (ö. 1934)
1895 - José Carlos Mariátegui, Perulu siyasal önder ve yazar (Marksist tarihsel maddeciliği Peru'nun toplumsal çözümlemesine uygulayan ilk aydın) (ö. 1930)
1899 - Selim Sarper, Türk siyasetçi (ö. 1968)
1910 - William Hanna, Amerikalı prodüktör (ö. 2001)
1917 - Lise Nørgaard, Danimarkalı gazeteci, yazar ve senarist (ö. 2023)
1928 - Ernesto Che Guevara, Arjantinli devrimci (ö. 1967)
1933 - Jerzy Kosiński, Polonya asıllı Amerikalı yazar (ö. 1991)
1934 - Mieke Telkamp, Hollandalı şarkıcı (ö. 2016)
1945 - Coşkun Göğen, Türk sinema oyuncusu
1946 - Donald Trump, Amerikalı iş adamı, siyasetçi, yönetici ve yazar
1949 - Alan White, İngiliz müzisyen (ö. 2022)
1955 - Perihan Savaş, Türk oyuncu
1958 - Olaf Scholz, Alman siyasetçi ve şansölyesi
1959 - Marcus Miller, Amerikalı bas gitarcı ve caz müzisyeni
1961 - Boy George, İrlanda asıllı İngiliz pop müzik sanatçısı besteci ve söz yazarı
1966 - Traylor Howard, Amerikalı oyuncu
1966 - Eva Lind, Avusturyalı soprano
1967 - Adem İmdat Kesici, Türk araştırmacı yazar ve halk şairi (ö. 2025)
1969 - Michael Gerber, Amerikalı yazar
1969 - Steffi Graf, Alman tenisçi
1970 - Thomas Mack Lauderdale, daha çok kendi kurduğu grubu Pink Martini ile bilinen Amerikalı piyanist
1970 - Ray Luzier, Alman müzisyen
1970 - İlgar Memmedov, Azeri Politikacı
1971 - Alfred Freddy Krupa, Hırvat ressam
1972 - Matthias Ettrich, Alman bilgisayar mühendisi
1973 - Ceca, Sırp şarkıcı
1974 - Chloe Black, Amerikalı pornografik film oyuncusu
1976 - Igor Lukšić, Karadağlı siyasetçi
1976 - Massimo Oddo, İtalyan futbolcu (Dünya Kupası ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu kazanan)
1977 - Consequence, Amerikalı rapçi
1977 - Duncan Oughton, Yeni Zelandalı millî futbolcu ve teknik direktör
1978 - Diablo Cody, Amerikalı senaryo yazarı ve Oscar Ödülü sahibi
1978 - Nikola Vujčić, Hırvat millî eski basketbolcu
1981 - Elano Blumer, Brezilyalı futbolcu
1981 - Özgür Çelik, Türk siyasetçi
1982 - Lang Lang, Çinli konser piyanisti
1983 - Louis Garrel, Fransız oyuncu
1983 - Şebnem Kimyacıoğlu, Türk millî eski basketbolcu ve avukat
1983 - James Moga, Güney Sudanlı millî futbolcu
1984 - Siobhán Donaghy, İngiliz şarkıcı ve söz yazarı
1984 - Zuzana Smatanová, Slovak pop-rock şarkıcısı
1985 - Gundars Celitans, Leton voleybolcu
1985 - Marvin Compper, Alman eski futbolcu
1987 - Mohamed Diamé, Senegalli millî futbolcu
1988 - Victoire Du Bois, Fransız oyuncu
1988 - Kevin McHale, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1988 - Lucca Staiger, Alman profesyonel basketbolcu
1989 - Lucy Hale, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1989 - Madison Ivy, Alman kökenli Amerikalı çıplak model ve porno yıldızı
1989 - Cory Higgins, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1989 - Joao Rojas, Ekvadorlu futbolcu
1990 - Regina Todorenko, Rus ve Ukraynalı şarkıcı, oyuncu ve sunucu.
1991 - André Carrillo, Perulu millî futbolcu
1991 - Kostas Manolas, Yunan millî futbolcu
1991 - Ece İrtem, Türk oyuncu ve opera sanatçısı (ö. 2026)
1992 - Ben Halloran, Avustralyalı millî futbolcu
1992 - Daryl Sabara, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1993 - Gunna, Amerikalı rapçi, şarkıcı ve şarkı sözü yazarı
1994 - Metin Sevinç, Türk oyuncu
1999 - Chou Tzu-yu, Güney Kore merkezli Tayvanlı şarkıcı
2000 - RJ Barrett, Kanadalı profesyonel basketbol oyuncusu
2005 - Ata Berk Mutlu, Türk oyuncu

767 - Ebû Hanîfe, Hanefi mezhebinin kurucusu (d. 699)
847 - I. Methodios, 4 Mart 843 ile 14 Haziran 847 tarihleri arasında Rum Ortodoks patriği
1642 - Saskia van Uylenburgh, Hollandalı ressam Rembrandt van Rijn'in eşi (d. 1612)
1746 - Colin Maclaurin, İskoçyalı matematikçi (d. 1698)
1837 - Giacomo Leopardi, İtalyan şair, düşünür, deneme yazarı ve dilbilimci (d. 1798)
1868 - Aleksandr Ostrovski, Rus gerçekçiliğinin en büyük temsilcilerinden oyun yazarı (d. 1823)
1883 - Edward FitzGerald, İngiliz şair ve yazar (d. 1809)
1914 - Adlai Stevenson I, 23. Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısıdır (d. 1835)
1920 - Max Weber, Alman sosyolog (d. 1864)
1923 - Aleksandar Stamboliyski, Bulgar Halk Çiftçi Birliği'nin başkanı (d. 1879)
1926 - Mary Cassatt, Amerikalı ressam (d. 1844)
1928 - Emmeline Pankhurst, İngiliz kadın hakları savunucusu (d. 1858)
1936 - Gilbert Keith Chesterton, İngiliz yazar (d. 1874)
1946 - John Logie Baird, İskoç mühendis (d. 1888)
1946 - Jorge Ubico, Guatemala eski devlet başkanı (d. 1878)
1968 - Salvatore Quasimodo, İtalyan yazar, şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1901)
1972 - Dündar Taşer, Türk asker, 27 Mayıs darbecisi ve Millî Birlik Komitesi üyesi (d. 1925)
1976 - Knud, X. Christian ve Mecklenburg Düşesi Alexandrine'nin küçük oğlu (d. 1900)
1979 - Ahmed Zahir, Afgan şarkıcı-şarkı yazarı (d. 1946)
1986 - Jorge Luis Borges, Arjantinli şair (d. 1899)
1986 - Alan Jay Lerner, Amerikalı söz yazarı (d. 1918)
1989 - Christopher Bernau, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu (d. 1940)
1991 - Peggy Ashcroft, İngiliz aktris ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1907)
1994 - Ahmet Kostarika, Türk sinema oyuncusu (d. 1927)
1994 - Henry Mancini, Amerikalı besteci ve aranjör (d. 1924)
1995 - Roger Zelazny, Polonyalı-Amerikalı yazar (d. 1937)
2000 - Attilio Bertolucci, İtalyan şair ve yazar (d. 1911)
2007 - Kurt Waldheim, Avusturyalı politikacı ve devlet adamı (d. 1918)
2008 - Avni Anıl, Türk bestekâr (d. 1928)
2011 - Milivoj Ašner, Hırvatistan Bağımsız Devleti'nde polis şefi (d. 1913)
2013 - Dennis Burkley, Amerikalı oyuncu (d. 1945)
2013 - Ethem Sarısülük, Ankaralı kaynak işçisi (d. 1986)
2014 - Alex Chandre de Oliveira, Brezilyalı eski futbolcu (d. 1977)
2015 - Zito, Brezilyalı eski millî futbolcu (d. 1932)
2016 - Ann Morgan Guilbert, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu (d. 1928)
2017 - Luis Abanto Morales, Perulu şarkıcı ve müzisyen (d. 1923)
2018 - Stanislav Govoruchin, Sovyet-Rus film yönetmeni, aktör ve senarist (d. 1936)
2018 - Ettore Romoli, İtalyan siyasetçi (d. 1938)
2019 - Roger Béteille, Fransız uçak mühendisi (d. 1921)
2019 - Ergün Uçucu, Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı (d. 1940)
2020 - Elsa Joubert, Güney Afrikalı "Sestigers Afrikaans" lehçesinde yazan yazar (d. 1922)
2020 - Noel Kelly, Avustralyalı eski ragbi birliği oyuncusu ve antrenör (d. 1936)
2020 - Pierre Lumbi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti politikacısı (d. 1950)
2020 - Aarón Padilla Gutiérrez, Meksikalı millî futbolcu (d. 1942)
2020 - Sushant Singh Rajput, Hint aktör, dansçı ve hayırsever (d. 1986)
2020 - Haroldo Rodas, Guatemalalı ekonomist, politikacı ve dip

14 Kasım, Miladi takvime göre yılın 318. (artık yıllarda 319.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 47 gün vardır. 

1889 - New York World çalışanı Nellie Bly, 40.071 kilometre sürecek olan Dünya seyahatine başladı. Seyahatine esin kaynağı olan Seksen Günde Devr-i Âlem'in yazarı Jules Verne ile de bu seyahati sırasında tanıştı.
1914 - Fuat Uzkınay, ilk Türk filmi sayılan "Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı"nı çekti.
1914 - Osmanlı I. Dünya Savaşına girdikten sonra, Almanların telkiniyle, İngiliz sömürgesi olan İslam topluluklarında isyanlar çıkarmak için Padişah V. Mehmet tarafından “Cihad-ı Ekber” 14 Kasım'da ilan edilmiştir.
1918 - Çekoslovakya'da cumhuriyet ilan edildi.
1922 - BBC, Birleşik Krallık'ta radyo yayınlarına başladı.
1922 - Tekirdağ'ın Malkara ilçesinin kurtuluşu.
1925 - Sivas'ta bazı kişiler şapka inkılabına karşı duvarlara yazılar astı. İmamzade Mehmet Necati, bu nedenle idama mahkûm oldu.
1940 - Birleşik Krallık'ın Coventry şehri hava saldırısına uğradı; 100 sivil öldü.
1941 - Türkçe Terimler Cep Kılavuzu yüksek okul öğretmenlerine dağıtıldı.
1944 - Ahıska Türkleri'nin Ahıska'dan sürülmesi.
1958 - Hukuk Profesörü Ragıp Sarıca, "Gazetecilerin tevkif edildiği yerde demokrasi yoktur" dedi.
1960 - Yassıada duruşmalarında, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yla ilgili döviz yolsuzluğu davası başladı. Aynı gün, eski Başbakan Adnan Menderes’in yargılandığı "Bebek Davası"nda delil olarak bebeğin kemikleri Ankara'dan getirildi.
1964 - Amerikalı aktör Kirk Douglas, "iyi niyet elçisi" olarak Türkiye'ye geldi. Başbakan İsmet İnönü, Douglas'ı kabul etti.
1969 - Muammer Kaddafi, Libya'daki bütün yabancı bankaları kamulaştırdı.
1969 - NASA, Ay yüzeyindeki ikinci insanlı görev için Apollo 12 uzay aracını fırlattı.
1971 - Mariner 9, Mars gezegenine ulaştı ve başka bir gezegenin yörüngesinde dönen ilk uzay aracı olma unvanını kazandı.
1972 - İsmet İnönü, 5 Kasım'da CHP'den, bugün de milletvekilliğinden istifa etti.
1975 - İspanya, Batı Sahra'daki egemenlik hakkından vazgeçti.
1976 - Çayırhan Termik Santrali ve Kömür Üretim Tesislerinin temeli atıldı.
1983 - Barış Derneği davası sonuçlandı. 18 kişi 8 yıl, 5 kişi de 5 yıl hapis cezasına mahkûm oldu.
1984 - Türkiye millî futbol takımı, kendi sahasında İngiltere'ye 8-0 yenildi.
1985 - Demokratik Sol Parti (DSP), Bülent Ecevit önderliğinde kuruldu.
1991 - Anadoluhisarı açıklarında koyun yüklü bir yabancı gemi, başka bir yabancı bandıralı gemiyle çarpıştı; 2 gemici kayboldu, 22 bin koyun boğuldu.
1993 - Naim Süleymanoğlu, Dünya Halter Şampiyonası'nda üç altın madalya kazandı.
2002 - 1993'te 2 CIA mensubunu öldürmekten mahkûm olan Pakistanlı Aimal Han Kasi, Virginia'da zehirli iğneyle idam edildi.
2016 - Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrinde 7,8 şiddetinde deprem meydana geldi. 2 kişi öldü.

1663 - Friedrich Wilhelm Zachau, Alman müzisyen ve besteci (ö. 1712)
1719 - Leopold Mozart, Alman besteci ve müzisyen (Wolfgang Amadeus Mozart'ın babası) (ö. 1787)
1765 - Robert Fulton, Amerikalı mucit (ö. 1815)
1771 - Xavier Bichat, Fransız anatomi bilgini ve fizyolog (ö. 1802)
1774 - Gaspare Spontini, İtalyan besteci (ö. 1851)
1797 - Charles Lyell, İskoç jeolog (ö. 1875)
1803 - Jacob Abbott, Amerikalı çocuk kitapları yazarı (ö. 1879)
1812 - Aleardo Aleardi, İtalyan şair (ö. 1878)
1838 - August Šenoa, Hırvat romancı, eleştirmen, editör, şair ve oyun yazarı (ö. 1881)
1840 - Claude Monet, Fransız empresyonist ressam (ö. 1926)
1861 - Frederick Jackson Turner, Amerikalı tarihçi (ö. 1932)
1863 - Leo Hendrik Baekeland, Belçika asıllı Amerikalı kimyacı (ö. 1944)
1875 - Jakob Schaffner, İsviçreli romancı (ö. 1944)
1877 - Norman Brookes, Avustralyalı tenisçi (ö. 1968)
1878 - Julie Manet, Fransız ressam (ö. 1966)
1889 - Jawaharlal Nehru, Hindistan'ın ilk Başbakanı (ö. 1964)
1891 - Frederick Banting, Kanadalı tıp doktoru ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1941)
1900 - Aaron Copland, Amerikalı besteci ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (ö.1990)
1906 - Louise Brooks, Amerikalı sinema oyuncusu ve dansçı (ö. 1985)
1907 - Astrid Lindgren, İsveçli çocuk kitapları yazarı (ö. 2002)
1907 - Howard W. Hunter, Amerikalı dini lider (ö. 1995)
1908 - Joseph Raymond McCarthy, Amerikalı senatör (ö. 1957)
1910 - Eric Malpass, İngiliz romancı (ö. 1996)
1917 - Park Chung-hee, Güney Koreli asker ve siyasetçi (ö. 1979)
1919 - Salah Birsel, Türk şair ve deneme yazarı (ö. 1999)
1922 - Butros Butros-Gali, Mısırlı diplomat ve Birleşmiş Milletler'in 6. Genel Sekreteri (ö. 2016)
1922 - Veronica Lake, Amerikalı aktris (ö. 1973)
1924 - Leonid Kogan, Sovyet kemancı (ö. 1982)
1926 - Marc Aryan, Ermeni asıllı Belçikalı şarkıcı (ö. 1985)
1927 - Narciso Yepes, İspanyol klasik gitar sanatçısı (ö. 1997)
1930 - Monique Mercure, Kanadalı oyuncu (ö. 2020)
1930 - Edward Higgins White, test pilotu ve NASA astronotu (ö. 1967)
1932 - Gunter Sachs, Alman fotoğrafçı ve yazar (ö. 2011)
1934 - Dave Mackay, İskoç eski millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2015)
1934 - Ellis Marsalis Jr., Amerikalı caz piyanisti ve müzik eğitimcisi (ö. 2020)
1935
Hüseyin, Ürdün Kralı (ö. 1999)
Lefteris Papadopulos, Yunan şarkı sözü yazarı, şair ve gazeteci
1937 - Önder Sav, Türk siyasetçi
1941 - Güler Ökten, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1942 - Natalia Gutman, Rus çellist
1943 - Valeri Hlevinski, Sovyet-Rus tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2021)
1944
Karen Armstrong, İngiliz yazar ve tarihçi
Nazlı Ilıcak, Türk gazeteci
1948 - III. Charles, Birleşik Krallık ve Commonwealth bölgesi üyesi 14 ülkenin kralı
1950 - Şener Üşümezsoy, Türk yer bilimci, deprem bilimci, akademisyen ve yazar
1951 - Zhang Yimou, Çinli film yönetmeni
1952 - Maggie Roswell, Amerikalı seslendirme sanatçısı
1953 - Dominique de Villepin, Fransız siyasetçi
1954
Bernard Hinault, Fransız eski yol bisikleti yarışçısı
Condoleezza Rice, Amerikalı siyasetçi ve Dışişleri Bakanı
Eliseo Salazar, Şilili otomobil yarışçısı
Yanni, Yunan besteci
1955 - Jack Sikma, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu
1956 - Peter R. de Vries, Hollandalı araştırmacı gazeteci, politikacı ve program yapımcısı (ö. 2021)
1959 - Paul McGann, İngiliz oyuncu
1962 - Laura San Giacomo, Amerikalı oyuncu
1964 - Patrick Warburton, Amerikalı stand-up komedyeni, aktör, ses sanatçısı ve komedyen
1969 - Butch Walker, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve yapımcı
1970 - Brendan Benson, Amerikalı şarkı sözü yazarı ve müzisyen
1972
Matt Bloom, Amerikalı profesyonel güreşçi
Josh Duhamel, Amerikalı sinema ve televizyon oyuncusu
Edyta Górniak, Polonyalı şarkıcı
1973 - Adina Howard, Amerikalı R&B şarkıcısı
1975
Travis Barker, Amerikalı müzisyen ve yapımcı
Luizão, Brezilyalı futbolcu
1975 - Gary Vaynerchuk, Belaruslu–Amerikalı girişimci ve motivasyon konuşmacısı
1977 - Obie Trice, Amerikalı rapçi
1978 - Michala Banas, Yeni Zelandalı televizyon oyuncusu ve şarkıcı
1979
Mavie Hörbiger, Avusturyalı oyuncu
Olga Kurylenko, Ukraynalı-Fransız oyuncu ve model
Miguel Sabah, Meksikalı futbolcu
1981
Vanessa Bayer, Amerikalı oyuncu ve komedyen
Russell Tovey, İngiliz oyuncu
1982 - Joy Williams, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1983 - Chelsea Wolfe, Amerikalı şarkıcı-şarkı yazarı ve müzisyen
1984 - Marija Šerifović, Sırp şarkıcı
1985 - Thomas Vermaelen, Belçikalı futbolcu
1987 - Yorgos Yeoryiadis, Yunan millî futbolcu
1989
Vlad Chiricheș, Rumen millî futbolcu
Jake Livermore, İngiliz millî futbolcu
1990 - Roman Bürki, İsviçreli millî futbolcu
1991 - Graham Patrick Martin, Amerikalı oyuncu
1992 - Burak Tozkoparan, Türk oyuncu ve müzisyen
1993 - Samuel Umtiti, Kamerun asıllı Fransız millî futbolcu
1994 - Bubacarr Sanneh, Gambiyalı millî futbolcu
1997 - Axel Tuanzebe, Demokratik Kongo asıllı İngiliz futbolcudur
1997 - Noussair Mazraoui, Faslı millî futbolcu
1997 - Christopher Nkunku, Fransız futbolcu

565 - I. Justinianus, Bizans İmparatoru (d. 482-483)
976 - Taizu, Çin'in Song Hanedanı'nın kurucusu ve ilk imparatoru (d. 927)
1263 - Aleksandr Nevski, Novgorod'un Büyük Prensi ve Rus savaş kahramanı (d. 1220)
1359 - Gregori Palamas, Selanik Başpiskoposu, teolog ve mistik (d. 1296)
1533 - Piri Mehmet Paşa, Osmanlı sadrazamı (d. 1458)
1716 - Gottfried Wilhelm Leibniz, Alman filozof (d. 1646)
1831 - Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Alman filozof (d. 1770)
1844 - Flora Tristan, Fransız yazar, sosyalist ve kadın hakları savunucusu (d. 1803)
1908 - Guangxu, Qing (Mançu) hanedanının dokuzuncu imparatoru (1875-1908) (d. 1871)
1909 - Joshua Slocum, Amerikalı denizci, gezgin ve yazar (d. 1844)
1928 - Şekerci Cemil Bey, klasik Türk müziği bestecisi (d. 1867)
1946 - Manuel de Falla, İspanyol besteci ve piyanist (d. 1876)
1950 - Orhan Veli Kanık, Türk şair (d. 1914)
1962 - Manuel Gálvez, Arjantinli yazar ve şair (d. 1882)
1966 - Steingrímur Steinþórsson, İzlanda Başbakanı (d. 1893)
1985 - Wellington Koo, Çin Cumhurbaşkanı (d. 1888)
1991 - Tony Richardson, İngiliz sinema yönetmeni ve Oscar ödülü sahibi (d. 1928)
1992 - Ernst Happel, Avusturyalı futbolcu ve teknik direktör (d. 1925)
1997 - Eddie Arcaro, Amerikalı jokey (d. 1916)
2001 - Juan Carlos Lorenzo, Arjantinli futbolcu ve teknik direktör (d. 1922)
2011 - Esin Afşar, Türk ses sanatçısı, yazar, çevirmen, tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1936)
2014 - Diem Brown, Amerikalı sunucu ve gazeteci (d. 1982)
2014 - Murteza Paşayi, İranlı müzisyen, besteci ve pop şarkıcısı (d. 1984)
2015 - Nick Bockwinkel, Amerikalı eski profesyonel güreşçi ve çalıştırıcı (d. 1934)
2016 - Vladimir Belov, Soyvet-Rus eski hentbolcu (d. 1958)
2016 - Gwen Ifill, Amerikalı gazeteci, yazar ve Tv sunucusu (d. 1955)
2016 - Janet Wright, İngiliz-Kanadalı kadın oyuncu (d. 1945)
2017 - İsmet Iraz, Türk taekwondocu (d. 1936)
2017 - Shyama, Pakistan doğumlu Hint oyuncu (d. 1935)
2018 - Rolf Hoppe, Alman tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1930)
2018 - Mario Suárez, Venezuelalı halk müziği şarkıcısı ve müzisyeni (d. 1926)
2019 - María Baxa, İtalyan-Sırp sinema oyuncusu (d. 1943)
2019 - Branko Lustig, Hırvat film yapımcısı (d. 1932)
2020 - Armen Cigarhanyan, Ermeni-Sovyet aktör ve tiyatro yönetmeni (d. 1935)
2020 - Lindy McDaniel, Am

14 Mart, Miladi takvime göre yılın 73. (artık yıllarda 74.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 292 gün vardır. 

1489 - Kıbrıs Krallığı'nın Kraliçesi Catherine Cornaro, Ada'yı Venedik Cumhuriyeti'ne sattı.
1794 - Eli Whitney, pamuk ayrıştırma makinesinin patentini aldı.
1827 - II. Mahmut döneminde, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kuruldu.
1919 - Tıp Bayramı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin kuruluş yıldönümü; Hikmet Boran önderliğinde, tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına resmen çıkışı nedeniyle bugün Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır.
1919 - Yunanların İzmir'e çıkarma planı, İngiltere Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Georges Clemenceau, İtalya Başbakanı Vittorio Emanuele Orlando ve ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından kabul edildi.
1923 - Gençlerbirliği Spor Kulübü Ankara'da kuruldu.
1939 - Slovakya Cumhuriyeti ve Karpatlar Ukraynası, Nazi Almanyasının baskısı altında Çekoslovakya'dan bağımsızlıklarını ilan etti.
1939 - Hatay Meclisi, Türk lirası'nı resmi para olarak kabul etti.
1951 - Kore Savaşı: Birleşmiş Milletler Kuvvetleri, Seul'ü geri aldı.
1953 - Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Stalin'in ölümü üzerine yerine getirilen Malenkov, görevini 8 gün sonra Kruşçev'e devretti.
1958 - ABD, Küba'daki Batista rejimine ambargo uygulamaya başladı.
1964 - Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Barış Gücü'nün Kıbrıs'a gitmesini kararlaştırdı.
1980 - ABD Hava Kuvvetleri'ne ait C-130 tipi askeri nakliye uçağı, İncirlik Hava Üssü'ne iniş yaparken düştü. 18 ABD askeri öldü.
1983 - Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin kurulmasını öngören yasa tasarısı, Danışma Meclisi'nde kabul edildi.
1998 - İran'da Richter ölçeğine göre 6,9 büyüklüğünde deprem oldu.
1998 - YÖK, başörtüsü takmanın ve taktırmanın suç olduğunu açıkladı.
2000 - Naim Süleymanoğlu, Ankara'da devam ettiği idmanlarda koparmada 145 kg kaldırarak dünya rekoru kırdı.
2003 - Türkiye'nin 59'uncu Hükümeti, Siirt Milletvekili Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığında kuruldu.
2008 - Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı.

1627 - Roelant Roghman, Hollandalı Hollanda Altın Çağı ressamı, çizimcisi ve oymacısı (ö. 1692)
1641 - Hyeonjong, Joseon Krallığı'nın 18. kralı (ö. 1674)
1681 - Georg Philipp Telemann, Alman besteci (ö. 1767)
1692 - Peter Van Musschenbroek, Hollandalı bilim insanı (ö. 1761)
1726 - Esma Sultan, III. Ahmed'in kızı (ö. 1788)
1742 - Ağa Muhammed Han Kaçar, İran Şahı ve Kaçar Hanedanı'nın kurucusu (ö. 1797)
1804 - Johann Strauss I, Avusturyalı besteci (ö. 1849)
1820 - II. Vittorio Emanuele, Sardinya Krallığı'nın Kralı (ö. 1878)
1821 - Jens Jacob Asmussen Worsaae, Danimarkalı arkeolog ve tarihöncesici (ö. 1885)
1827 - George Frederick Bodley, Britanyalı mimar (ö. 1907)
1835 - Giovanni Schiaparelli, İtalyan astronom (ö. 1910)
1836 - Jules Joseph Lefebvre, Fransız portre ressamı (ö. 1911)
1844 - I. Umberto, İtalya Kralı (ö. 1900)
1847 - Castro Alves, Brezilyalı şair (ö. 1871)
1853 - Ferdinand Hodler, İsviçreli ressam (ö. 1918)
1854 - Paul Ehrlich, Alman bilim insanı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1915)
1854 - Thomas R. Marshall, ABD'nin 28. Başkan Yardımcısı (ö. 1925)
1854 - Alexandru Macedonski, Rumen şair, romancı, oyun yazarı ve edebiyat eleştirmeni (ö. 1920)
1859 - Leonardo Bistolfi, İtalyan heykeltıraş (ö. 1933)
1874 - Anton Philips, Hollanda'da Philips Electronics'in kurucusu (ö. 1951)
1876 - Lev Berg, Rus coğrafyacı, biyolog ve ihtiyolog (ö. 1950)
1879 - Albert Einstein, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1955)
1882 - Wacław Sierpiński, Polonyalı matematikçi (ö. 1969)
1886 - Firmin Lambot, Belçikalı bisiklet yarışçısı (ö. 1964)
1887 - Abdülhak Şinasi Hisar, Türk romancı ve yazar (ö. 1967)
1894 - Vladimir Triandafillov, Sovyet komutan ve teorisyen (ö. 1931)
1903 - Mustafa Barzani, Kürt politikacı (ö. 1979)
1905 - Raymond Aron, Fransız sosyolog ve filozof (ö. 1983)
1906 - Fazıl Küçük, Kıbrıslı Türk politikacı ve gazeteci (ö. 1984)
1906 - Ulvi Cemal Erkin, Türk besteci (ö. 1972)
1908 - Maurice Merleau-Ponty, Fransız filozof (ö. 1961)
1911 - Akira Yoshizawa, Japonlu origami uzmanı (ö. 2005)
1912 - Cliff Bastin, İngiliz eski millî futbolcu (ö. 1991)
1914 - Ali Tanrıyar, Türk hekim, siyasetçi ve spor adamı (ö. 2017)
1920 - Memduh Ün, Türk yönetmen (ö. 2015)
1923 - Diane Arbus, Amerikalı fotoğraf sanatçısıdır (ö. 1971)
1925 - Tarık Minkari, Türk cerrah ve yazar (ö. 2010)
1926 - Neriman Altındağ Tüfekçi, Türk Halk Müziği solisti ve ilk kadın şefi (ö. 2009)
1928 - Frank Borman, ABD'li test pilotu, iş adamı, çiftlik sahibi ve NASA astronotu (ö. 2023)
1929 - Bob Goalby, Amerikalı profesyonel golfçü (ö. 2022)
1933 - Michael Caine, İngiliz oyuncu ve Akademi Ödülü sahibi
1933 - Quincy Jones, Amerikalı orkestra şefi, besteci, müzisyen ve yapımcı (ö. 2024)
1934 - Eugene Cernan, Amerikalı eski deniz ve hava subayı, savaş pilotu ve NASA astronotu (ö. 2017)
1934 - Leonid İvanoviç Rogozov, Sovyet tıp doktoru (ö. 2000)
1934 - Manuel Piñeiro, Kübalı istihbaratçı ve politikacı (ö. 1998)
1938 - Şerafettin Elçi, Türk hukukçu ve siyasetçi (ö. 2012)
1938 - Árpád Orbán, Macar olimpiyat şampiyonu futbolcu (ö. 2008)
1940 - Durul Gence, Türk caz müzisyeni ve orkestra şefi (ö. 2021)
1940 - Metin Altıok, Türk şair ve ressam (ö. 1993)
1941 - Wolfgang Petersen, Alman film yönetmeni (ö. 2022)
1942 - Emin Çölaşan, Türk gazeteci ve yazar
1942 - Rita Tushingham, İngiliz aktris
1944 - Boris Brott, Kanadalı orkestra şefi, müzisyen, besteci ve motivasyon konuşmacısı (ö. 2022)
1945 - Michael Martin Murphey, Amerikalı bir şarkıcı-söz yazarıdır
1946 - Wes Unseld, Amerikalı eski basketbol oyuncusudur (ö. 2020)
1947 - Jona Lewie, İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen
1948 - Billy Crystal, Galli sinema oyuncusu
1948 - Theo Jansen, Hollandalı sanatçı
1950 - Rick Dees, İngiliz aktör
1950 - Ahmet Kamil Erozan, Türk siyasetçi
1952 - Sheila Abdus-Salaam, Amerikalı yargıç ve hukukçu (ö. 2017)
1952 - Mehmet Güçlü, Türk güreşçi
1957 - Franco Frattini, İtalyan siyasetçi (ö. 2022)
1958 - II. Albert, Monako Prensliği'nin hükümdarı ve Grimaldi prenslik hanedanının başı
1961 - Mike Lazaridis, Kanadalı iş insanıdır
1965 - Aamir Khan, Hint oyuncu
1967 - Gürdal Tosun, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2000)
1968
Megan Follows, Kanadalı-Amerikalı oyuncu
Jan Sosniok, Alman oyuncu
1969 - Sinan Oğan, Türk stratejik araştırmacı ve siyasetçi
1972 - Kaan Dobra, Polonya asıllı Türk futbolcu
1974 - Santino Marella, Kanadalı profesyonel güreşçi
1975 - Steve Harper, İngiliz futbolcudur
1977 - Naoki Matsuda, Japon eski millî futbolcudur (ö. 2011)
1979 - Nicolas Anelka, Fransız futbolcu
1979 - Chris Klein, ABD'li bir oyuncu
1979 - Sead Ramoviç, Eski Bosnalı millî kaleci
1980 - Bayhan, Türk şarkıcı ve oyuncu
1982 - François Sterchele, Belçikalı futbolcu (ö. 2008)
1983 - Johnny Flynn, İngiliz oyuncu ve şarkıcı
1985 - Eva Angelina, Amerikalı porno yıldızı
1986 - Jamie Bell, İngiliz oyuncu
1988 - Sasha Grey, Amerikalı porno yıldızı
1988 - Stephen Curry, Amerikalı basketbolcu
1988 - Ibrahim Traore, Burkina Fasolu asker ve siyasetçi
1989 - Colby O'Donis, Porto Riko asıllı Amerikalı R&B ve pop şarkıcısı
1990 - Joe Allen, Galli millî futbolcudur
1990 - Kolbeinn Sigþórsson, İzlandalı futbolcu
1991 - Emir Bekrić, Sırp engelli atleti
1992 - Ami Sugita, Japon millî futbolcu
1992 - Mardik Mardikyan, Suriyeli milli futbolcu
1994 - Ansel Elgort, Amerikalı aktör ve şarkıcı
1996 - Mustafa Batuhan Altıntaş, Türk futbolcu
1997 - Simone Biles, Amerikalı jimnastikçi
1997 - Alfred Garcia, İspanyol şarkıcı
1998 - Neslican Tay, Türk kanser aktivisti (ö. 2019)
1999 - Sheldon Riley, Avustralyalı şarkıcı
2008 - Abby Ryder Fortson, Amerikalı oyuncu

1457 - İmparator Jingtai, Çin'in Ming Hanedanı'nın yedinci imparatoru (d. 1428)
1471 - Thomas Malory, İngiliz yazar (d. 1415)
1571 - János Zsigmond Zápolya, 1540-1571 arası Transilvanya ve Macaristan Kralı (d. 1540)
1604 - Kınalızade Hasan Çelebi, Osmanlı fıkıh ve kelâm alimi (d. 1546)
1632 - Tokugawa Hidetada, Tokugawa Hanedanlığı'nın 2. şogunu (d. 1579)
1698 - Claes Rålamb, İsveçli bir devlet adamıydı (d. 1622)
1703 - Robert Hooke, İngiliz bilim insanı (d. 1635)
1791 - Johann Salomo Semler, Alman protestan teolog (d. 1725)
1823 - Charles-François du Périer Dumouriez, Fransız generali (d. 1739)
1854 - Yekaterina Vladimirovna Apraksina, Rus soylu (d. 1770)
1883 - Karl Marx, Alman filozof ve ekonomist (d. 1818)
1932 - George Eastman, Amerikalı mucit ve sanayici (Kodak Şirketi) (d. 1854)
1932 - Frederick Jackson Turner, Amerikalı bir tarihçiydi (d. 1861)
1938 - Aleksey Rıkov, Bolşevik devrimci (d. 1881)
1940 - Gabriele Possanner, Avusturyalı hekim (d. 1860)
1944 - Katharine Elizabeth Dopp, Amerikalı eğitimci ve yazar (d. 1863)
1946 - Werner von Blomberg, Nazi Almanyası'nın Savunma Bakanı d. 1878)
1953 - Klement Gottwald, Çek devlet adamı ve gazeteci d. 1896)
1955 - Şamran Hanım, Türk besteci ve kanto sanatçısı (d. 1870)
1959 - Faik Ahmet Barutçu, Türk siyasetçi (d. 1894)
1968 - Josef Harpe, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında Alman Generaloberst (d. 1887)
1975 - Susan Hayward, Amerikalı sinema oyuncusu (d. 1917)
1978 - Aziz Basmacı, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1912)
1995 - William Alfred Fowler, Amerikalı filozof (d. 1911)
1997 - Jurek Becker, Polonya doğumlu Alman yazar, film senaristi ve Doğu Alman muhalif (d. 1937)
1997 - Fred Zinnemann, Avusturya asıllı Amerikalı film yönetmeni (d. 1907)
2006 - Lennart Meri, Estonyalı yazar ve film yönetmeni (Estonya'nın 2. Cumhurbaşkanı) (d. 1929)
2007 - Sa'dun Hammadi, Saddam Hüseyin'in devlet başkanlığı dönemindeki eski Irak başbakanı (d. 1930)
2010 - Peter Graves, Amerikalı aktör (Görevimiz Tehlike) (d. 1926)
2011 - Jülide Gülizar, Türk sunucu, yazar, eğitmen ve TRT'nin ve Türkiye'nin ilk haber spikerlerinden (d. 1929)
2012 - Ċensu Tabone, Maltalı siyasetçi (d. 1913)
2013 - Jack Greene, Amerikalı country müzik sanatçısı (d. 1930)
2014 - İlhan Feyman, Türk caz müzisyeni ve trompetçi (d. 1930)
2016 - Peter Maxwell Davies, Br

14 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 134. (artık yıllarda 135.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 231 gün vardır. 

1560 - Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Cerbe Deniz Savaşı'nı kazandı.
1643 - XIV. Louis, babası Kral XIII. Louis'nin ölümü üzerine, daha 4 yaşındayken Fransa tahtına çıktı.
1767 - İngiliz Hükûmeti'nin ithal çaya vergi koyması üzerine, Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.
1796 - Edward Jenner, ilk çiçek aşısını uyguladı.
1811 - Paraguay, İspanya'dan bağımsızlığını kazandı.
1839 - Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de ilk eczacı sınıfının açıldığı tarihi esas alınarak “Eczacılık Günü” olarak kabul ve ilan edildi.
1861 - 859 gram ağırlığında kondrit tipinde bir meteorit olan "Canellas Meteoriti", İspanya'nın Barselona kenti yakınlarında yeryüzüne çarptı.
1919 - İzmir limanında bulunan İtilaf Devletleri donanması kumandanı Amiral Caltrop, Türk ordusuna İzmir'in Yunanlar tarafından işgal edileceğini bildirdi.
1919 - İzmirli yurtseverler, gece Yahudi Mezarlığında toplanarak, Reddi İlhak ilkesini kabul etti.
1937 - Tarım Bakanlığı kuruluş kanunu kabul edildi.
1939 - Peru'da 5 yaşındayken doğum yapan Lina Medina, kayıtlara geçmiş en genç anne olarak tıp tarihinde yerini aldı.
1940 - II. Dünya Savaşı: Hollanda, Alman Hava Kuvvetleri tarafından işgal edildi. Rotterdam Bombardımanı başladı.
1946 - Türkiye Sosyalist Partisi kuruldu. Başkanlığa avukat Esat Adil Müstecaplıoğlu seçildi.
1948 - İngiltere'nin kontrolündeki Filistin Mandası sona erdi ve İsrail bağımsızlığını ilan etti. Aynı gün Arap devletleri tarafından saldırıya uğraması ile ilk Arap-İsrail Savaşı başladı.
1950 - 27 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı son buldu. Demokrat Parti, yüzde 53 oyla tek başına iktidara geldi. Türkiye'de tek parti dönemi sona erdi.
1955 - Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Sovyetler Birliği, yeni bir askeri ittifak içeren Varşova Paktı'nı imzaladılar.
1970 - Kızıl Ordu Fraksiyonu (Baader-Meinhof Grubu) adlı radikal sol örgüt, Almanya'da kuruldu.
1972 - Bülent Ecevit, CHP kurultayında Atatürk ve İsmet İnönü'den sonra CHP'nin üçüncü Genel Başkanı seçildi.
1973 - ABD'nin ilk uzay istasyonu olan Skylab fırlatıldı.
1974 - 12 Mart askeri müdahalesi sırasında tutuklananları kapsayan genel af çıktı. 141 ve 142'nci maddeler kapsam dışı kaldı.
1984 - Yaşar Kemal'in "İnce Memed" romanını sinemaya uyarlayan Peter Ustinov'un filminin galası Londra'da yapıldı.
1985 - Hüsamettin Cindoruk, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı seçildi. Cindoruk, "Bu emaneti kimseye teslim etmem. Sadece sahibine teslim ederim." dedi. Yeni Genel Başkanın lakabı "emanetçi" oldu.
1987 - TBMM, Anayasa değişikliğini kabul ederek, siyasi yasaklar için referanduma gidilmesi, milletvekili sayısının 450'ye çıkarılması ve seçmen yaşının 20'ye indirilmesini benimsedi.
1994 - Efsanevi MacGyver adlı televizyon dizisinin "Lost Treasure of Atlantis" ismindeki filmi, Türkiye'de gösterime girdi.
1997 - Danıştay, Bergama köylülerinin siyanürle altın üretimine son verilmesi talebini kabul etti.
1998 - Emmy Ödüllü Amerikan Sitcom dizisi Seinfeld'in son bölümü, NBC televizyonundan yayınlandı. Dizi, 9 yıldır yayınlanıyordu.
2006 - Galatasaray, Süper Lig'deki 16. Şampiyonluğunu kazandı.
2010 - Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi, ticari ve kültürel işbirliğini öngören 21 adet dostluk antlaşması imzalandı.
2010 - Atlantis Uzay Mekiği son yolculuğuna çıktı.
2013 - Demi Lovato'nun DEMI adlı albümü yayınlandı.
2014 - Türkiye'de 13 Mayıs'ta Soma'da gerçekleşen maden kazasında ölen 301 madenci için, millî yas ilan edildi.
2023 - Türkiye Cumhuriyeti 13. Cumhurbaşkanlığı ve 28. Dönem Milletvekili seçimleri yapıldı. Seçim sonucunda hiçbir aday %50 barajını geçemediği için seçim 2. Tura kaldı.

1710 - Adolf Frederick, İsveç kralı (ö. 1771)
1725 - Ludovico Manin, 1789-1797 yılları arasında Venedik Cumhuriyeti "Doçe (ö. 1802)
1727 - Thomas Gainsborough, İngiliz ressamdır (ö. 1788)
1771 - Robert Owen, Galli reformcu ve sosyalisttir (ö. 1858)
1836 - Wilhelm Steinitz, Çek asıllı Amerikalı Dünya satranç şampiyonu (ö. 1900)
1858 - Anthon van Rappard, Hollandalı ressam (ö. 1892)
1867 - Kurt Eisner, Alman politikacı, devrimci, gazeteci ve tiyatro eleştirmeni (ö. 1919)
1869 - Arthur Rostron, İngiliz denizci (ö. 1940)
1880 - Wilhelm List, Almanya'nın subayı ve Nazi Almanyası'nın Generalfeldmareşal'i (ö. 1971)
1897 - Sidney Bechet, Amerikan caz saksofoncusu, klarnet müzisyeni ve besteci (ö. 1959)
1904 - Hans Albert Einstein, İsviçreli-Amerikalı mühendis ve öğretmen (ö. 1973)
1904 - Marcel Junod, İsviçreli doktor, Uluslararası Kızıl Haç Komitesi (UKHK) delegesi (ö. 1961)
1905 - Jean Daniélou, Kardinal ilan edilen Fransız Cizvit patrolog (ö. 1974)
1907 - Muhammed Eyüb Han, Pakistanlı asker ve siyasetçi (ö. 1974)
1909 - Godfrey Lionel Rampling, İngiliz atlet ve subay (ö. 2009)
1918 - Marie Smith, Eyak dilini konuşan son kişi (ö. 2008)
1922 - Franjo Tuđman, Hırvatistan'ın ilk Devlet Başkanı (ö. 1999)
1928 - Jean Jacques Becker, Fransız tarihçi ve çağdaş tarih uzmanı (ö. 2023)
1930 - Bonifácio José Tamm de Andrada, Brezilyalı siyasetçi, hukuk akademisyeni ve gazeteci (ö. 2021)
1930 - María Irene Fornés, Alman yazar (ö. 2018)
1931 - Alvin Lucier, Amerikalı besteci ve eğitimci (ö. 2021)
1934 - Can Kolukısa, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1935 - İvan Dimitrov, Bulgar millî futbolcu (ö. 2019)
1936 - Mahiru Akdağ, Türk voleybolcu ve avukat (ö. 2020)
1939 - Çevik Bir, Türk asker 2. Genelkurmay Başkanı
1939 - Çiğdem Selışık Onat, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1943 - Jack Bruce, İskoç rock müzisyeni (ö. 2014)
1943 - Olafur Ragnar Grimsson, İzlandalı siyasetçi
1944 - George Lucas, Amerikalı film yönetmeni
1945 - Francesca Annis, İngiliz oyuncu
1945 - Vladislav Ardzinba, Abhaz siyasetçi (ö. 2010)
1945 - Yochanan Vollach, İsrailli futbolcu
1952 - David Byrne, İskoçya doğumlu, ABD'de yaşayan ve 1975 ile 1991 yılları arasında etkin olan New Wave grubu Talking Heads'in kurucularından olan müzisyen
1952 - Robert Zemeckis, Akademi Ödüllü Amerikalı yönetmen, yapımcı ve yazar
1953 - Tom Cochrane, Kanadalı müzisyen
1953 - Norodom Sihamoni, Kamboçya Kralı
1955 - Ali Dürüst, Türk iş ve spor insanı
1955 - Big Van Vader, Amerikalı profesyonel güreşçi ve eski Amerikan Futbolu oyuncusudu (ö. 2018)
1957 - William G. Gregory, Amerikalı emekli NASA astronotu
1959 - Patrick Bruel, Fransız şarkıcı ve oyuncu
1959 - Stefano Malinverni, İtalyan atlet (ö. 2024)
1960 - Sinan Alaağaç, Türk futbolcu (ö. 1985)
1961 - Tim Roth, İngiliz sinema oyuncusu ve yönetmen
1961 - Alain Vigneault, Kanadalı buz hokeyi oyuncusu ve koç
1961 - Ulrike Folkerts, Alman oyuncu
1964 - Carl Hardwick, Amerikalı profesyonel vücut geliştirmeci
1964 - Ebu Enes el-Libi, Libyalı el-Kaide'nin üst düzey sorumlusu (ö. 2015)
1965 - Eoin Colfer, İrlandalı yazar
1966 - Marianne Denicourt, Fransız oyuncu, yönetmen ve senarist
1966 - Raphael Saadiq, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen
1967 - Jenny Schily, Alman oyuncu
1969 - Cate Blanchett, Avustralyalı oyuncu
1969 - Sabine Schmitz, Alman kadın otomobil yarışçısı ve televizyon sunucusu (ö. 2021)
1971 - Deanne Bray, Amerikalı aktris
1971 - Sofia Coppola, Akademi Ödüllü Amerikalı yönetmen, oyuncu ve yapımcı
1973 - Hakan Ünsal, Türk futbolcu
1975 - Rashid Atkins, Amerikalı basketbolcu
1977 - Roy Halladay, ABD'li beyzbolcu (ö. 2017)
1978 - André Macanga, Angolalı millî futbolcu
1978 - Elisa Togut, İtalyan voleybolcu
1978 - Gustavo Varela, Uruguaylı millî futbolcu
1979 - Bleona Qereti, Arnavut şarkıcı
1979 - Clinton Morrison, İrlandalı eski millî futbolcu
1979 - Carlos Tenorio, Ekvadorlu millî futbolcu
1980 - Pavel Pondak, Estonyalı millî futbolcu
1980 - Zdeněk Grygera, Çek futbolcu
1981 - Júlia Sebestyén, Macar buz patenci
1982 - Ignacio María González, Uruguaylı futbolcu
1983 - Anahí, Bir şarkıcı-söz yazarı, Meksika ve aktris
1983 - Amber Tamblyn, Amerikalı oyuncu
1984 - Nigel Reo-Coker, Sierra Leone asıllı İngiliz futbolcu
1984 - Olly Murs, İngiliz şarkıcı
1984 - Patrick Ochs, Alman futbolcu
1984 - Michael Rensing, Alman futbolcu
1984 - Hassan Yebda, Cezayirli millî futbolcu
1984 - Mark Zuckerberg, Amerikalı bilgisayar programcısı ve iş insanı
1985 - Zack Ryder, Amerikalı profesyonel güreşçi
1986 - Marco Motta, İtalyan millî futbolcu
1989 - Jon Leuer, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1989 - Alina Talay, Beyaz Rus kısa mesafe engelli koşucusu
1990 - Emily Samuelson, Amerikalı buz patenci
1991 - Muhammed İldiz, Avusturyalı -Türk futbolcu
1993 - Miranda Cosgrove, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1993 - Kristina Mladenovic, Fransız profesyonel tenisçi
1994 - Marquinhos, Brezilyalı futbolcu
1994 - Dennis Praet, Belçikalı millî futbolcu
1994 - Emmanouil Siopis, Yunan futbolcu
1995 - Bernardo, Brezilyalı futbolcudur
1996 - Pokimane, Fas asıllı Kanadalı Twitch yayıncısı ve YouTube ünlüsü
1996 - Martin Garrix, Hollandalı DJ
1997 - Rúben Dias, Portekizli millî futbolcu
1998 - Taruni Sachdev, Hint çocuk oyuncu ve model (ö. 2012)
1998 - Aaron Ramsdale, İngiliz millî futbolcu

649 - Papa I. Theodorus, 24 Kasım 642 tarihinden öldüğü 649 yılına kadar papa (d. ?)
964 - Papa XII. Ioannes, Katolik Kilisesi'nin dini lideri (d. 937)
1610 - IV. Henry, Fransa Kralı (d. 1553)
1643 - XIII. Louis, Fransa Kralı (d. 1601)
1756 - Eğrikapılı Mehmed Rasim, Osmanlı hattat (d. 1688)
1863 - Émile Prudent, Fransız piyanist ve besteci (d. 1817)
1865 - Nâsıf Maluf, Lübnanlı sözlükbilimci (d. 1823)
1887 - Lysander Spooner, Amerikalı politik düşünür, deneme ve kitapçık yazarı, üniteryen, kölelik karşıtı (d. 1808)
1893 - Eduard Kummer, Alman Matematikçi (d. 1810)
1906 - Carl Schurz, Alman devrimci ve devlet adamı (d. 1829)
1912 - August Strindberg, İsveçli oyun yazarı ve romancı (d. 1849)
1916 - William Stanley, Amerikalı fizikçi ve mucit (d. 1858)
1920 - Ronald Burrows, Britanyalı arkeolog ve akademisyen (d. 1867)
1928 - Abdülhamid Hamdi Bey, Türk siyasetçi ve din adamı (d. 1871)
1936 - Edmund Allenby, İngiliz general (d. 1861)
1940 - Emma Goldman, Amerikalı anarşist yazar (d. 1869)
1943 - Henri La Fon

14 Nisan, Miladi takvime göre yılın 104. (artık yıllarda 105.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 261 gün vardır. 

1205 - Bulgar Çarı Kaloyan komutasındaki Bulgarlar ile Latin İmparatoru I. Baudouin komutasındaki Haçlılar arasında Hadrianapolis Muharebesi yaşandı. Savaş, Kumanlar ve Bizanslı Yunanların desteği ile başarılı bir pusu kuran Bulgarlar tarafından kazanıldı.
1828 - Noah Webster, ilk İngilizce sözlük olan An American Dictionary of the English Language'ı yayımladı.
1865 - ABD Başkanı Abraham Lincoln'e, John Wilkes Booth tarafından suikast yapıldı. Lincoln ertesi sabah öldü.
1894 - Thomas Edison, sinemanın bir öncüsü sayılabilecek "kinetoscope" adlı cihazının ilk gösterisini yaptı.
1900 - Paris Uluslararası Fuarı açıldı. Fuarda, Osmanlı Pavyonu da yer aldı.
1912 - Bir Alman şirketine 1910'da ısmarlanan Galata Köprüsü hizmete girdi. Köprüden geçiş 1930'a kadar paralı olarak sağlandı. 'Müruriye' denilen geçiş parasını, önlükler giyen tahsildarlar topluyordu.
1912 - Dönemin en büyük yolcu gemisi RMS Titanic, gece yarısından önce 23:40 sularında bir buzdağı ile çarpıştı ve batmaya başladı.
1927 - İsveç'in Göteborg şehrinde Volvo araç şirketi kuruldu.
1928 - Eski Ticaret Bakanı Ali Cenani, Bakanlık bütçesinin kullanılmasında usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan'a verildi.
1931 - İspanya'da Kral XIII. Alfonso, tahttan çekildi ve cumhuriyet ilan edildi.
1944 - Hindistan'ın Bombay Limanında gerçekleşen büyük patlama, 300 kişinin ölümüne yol açtı.
1947 - Güreşçi Yaşar Doğu Avrupa Şampiyonu oldu, Türkiye millî takımı da Avrupa üçüncülüğünü kazandı.
1956 - Chicago, Illinois'de video ilk kez halka tanıtıldı.
1963 - Türkiye Spor Yazarları ve Spor Kulübü Derneği kuruldu.
1979 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Beykoz'da 2 polis ve Şekerbank'ın eski müdürü öldürüldü. Öldürülen müdürün baş ucunda, "Beklenen gün geldi. Bir halk düşmanı daha yok oldu. Ya özgürlük ya ölüm, ihtilal yolu Çayanların yolu." yazılı bir kâğıt bulundu.
1981 - Bülent Ersoy, Londra'da geçirdiği ameliyatla cinsiyet değiştirdi.
1987 - Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na tam üyelik için resmen başvurdu. Türkiye'nin AET'ye tam üyelik başvurusu, Devlet Bakanı Ali Bozer tarafından Belçika Dışişleri Bakanı ve AET Dönem Başkanı Leo Tindemans'a verildi.
1992 - Başbakan Turgut Özal'a silahlı saldırıda bulunan ve 20 yıl hapis cezasına çarptırılan Kartal Demirağ, şartlı tahliyeden yararlanarak serbest kaldı.
1994 - ABD jetleri, Irak'ın kuzeyinde, üç Türk subayının da bulunduğu iki helikopteri düşürdü.
1994 - Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın grup konuşması hakkında; Devlet Güvenlik Mahkemesi, Ankara Cumhuriyet ve Yargıtay Başsavcılıkları üç ayrı soruşturma açtı.
1999 - NATO savaş uçakları, Kosovalı Arnavut mültecilerin konvoyunu bombaladı; 75 kişi öldü.
2000 - Rusya, nükleer savaş başlığı sayısının indirimini öngören START II anlaşmasını onayladı.
2001 - Bangladeş merkezli sosyo-kültürel kuruluş Chaayanot'un organize ettiği Pahela Baishakh kutlamalarına bir dizi bombalı saldırı düzenlendi.
2007 - Ankara'nın Tandoğan meydanında Cumhuriyet Mitingi gerçekleştirildi.
2010 - Çin'in Çinghay eyaletinde, 7.1 büyüklüğünde deprem meydana geldi. En az 2698 kişi öldü, 12.000'den fazla kişi de yaralandı.
2020 - ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin koronavirüs pandemisini ele alma ve Çin ile ilişkisine ilişkin bir soruşturma bekleyen Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) finansmanını askıya aldığını duyurdu. 2026 - Türkiye'nin Şanlıurfa ilinin Siverek ilçesinde Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde okul saldırısı gerçekleşti.

1126 - İbn Rüşt, Endülüslü Arap felsefeci ve hekim (ö. 1198)
1527 - Abraham Ortelius, Flaman haritacı ve coğrafyacı (ö. 1598)
1578 - III. Felipe, İspanya kralı (ö. 1621)
1629 - Christiaan Huygens, Hollandalı gök bilimci, matematikçi ve fizikçi (ö. 1695)
1857 - Beatrice, Britanya prensesi (ö. 1944)
1866 - Anne Sullivan, İrlandalı-Amerikalı öğretmen (ö. 1936)
1886 - Edward William Charles Noel, İngiliz istihbarat subayı (ö. 1974)
1889 - Arnold Joseph Toynbee, İngiliz tarihçi (ö. 1975)
1891 - Bhimrao Ramji Ambedkar, Hint politikacı, filozof ve hukukçu (ö. 1956)
1892 - Gordon Childe, Avustralyalı arkeolog (ö. 1957)
1904 - John Gielgud, İngiliz oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2000)
1906 - Faysal bin Abdül Aziz, Suudi Arabistan Kralı (ö. 1975)
1907 - François Duvalier, Haiti Devlet Başkanı (ö. 1971)
1918 - Mary Healy, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2015)
1921 - Thomas C. Schelling, Amerikalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 2016)
1925 - Rod Steiger, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2002)
1926 - Arif Sami Toker, Türk bestekâr ve ses sanatçısı (ö. 1997)
1927 - David Akers-Jones, İngiliz siyasetçi (ö. 2019)
1930 - Marco Formentini, İtalyan siyasetçi (ö. 2021)
1932 - Loretta Lynn, Amerikalı şarkıcı (ö. 2022)
1933 - Yuri Oganesyan, Ermeni kökenli Rus nükleer fizikçi
1934 - Fredric Jameson, ABD'li Marxist edebiyat kuramcısı, edebiyat eleştirmeni ve teorisyen (ö. 2024)
1935 - Erich von Däniken, İsviçreli yazar (ö. 2026)
1936 - Hilmi Yavuz, Türk yazar
1938 - Mahmud Esad Coşan, Türk akademisyen, yazar ve din adamı (ö. 2001)
1940 - Julie Christie, İngiliz aktris ve En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1941 - Pola Raksa, Polonyalı film yıldızı, şarkıcı ve model
1942 - Valeri Brumel, Rus yüksek atlamacı (ö. 2003)
1943 - Fuad Sinyora, Lübnanlı siyasetçi ve Lübnan'ın eski Geçici Cumhurbaşkanı
1944 - Nguyễn Phú Trọng, Vietnamlı siyasetçi ve Vietnam Devlet Başkanı (ö. 2024)
1945 - Ritchie Blackmore, İngiliz gitarist, Deep Purple ve Rainbow gruplarının kurucu üyesi
1945 - Besim Tibuk, Türk siyasetçi
1947 - Gildas Le Lidec, Fransız diplomat (ö. 2025)
1947 - Dominique Baudis, Fransız siyasetçi (ö. 2014)
1948 - Berry Berenson, Amerikalı şarkıcı ve manken (ö. 2001)
1950 - Péter Graf Esterházy, Macar yazar ve edebiyatçı (ö. 2016)
1951 - Gregory Winter, İngiliz biyokimyager
1951 - Julian Lloyd Webber, Klasik İngiliz müzisyen ve çellist
1952 - Ahmet Hoşsöyler, Türk yönetmen ve senarist
1957 - Ülkü Duru, Türk oyuncu
1957 - Lothaire Bluteau, Kanadalı oyuncu
1958 - Peter Capaldi, İskoç oyuncu ve yönetmen
1958 - Tarık Tarcan, Türk oyuncu ve manken
1959 - Marie-Thérèse Fortin, Kanadalı oyuncu
1960 - Osamu Sato, Japon dijital sanatçı, fotoğrafçı ve besteci
1961 - Robert Carlyle, İskoç oyuncu
1964 - Gina McKee, İngiliz oyuncu
1965 - Ümit Ünal, Türk film yönetmeni ve senarist
1967 - Julia Zemiro, Fransız-Avustralyalı sunucu
1968 - Anthony Michael Hall, Amerikalı oyuncu
1970 - Emre Altuğ, Türk şarkıcı ve oyuncu
1972 - Dean Potter, Amerikalı serbest tırmanış sporcusu (ö. 2015)
1973 - Adrien Brody, Amerikalı oyuncu
1973 - Roberto Ayala, Arjantinli futbolcu
1974 - Da Brat, Amerikalı rapçi
1975 - Lita, Amerikalı güreşçi
1976 - Ali Lukunku, Kongolu millî futbolcu
1976 - Serkan Çınar, Türk hakem
1977 - Serkan Altuniğne, Türk karikatürist
1977 - Sarah Michelle Gellar, Amerikalı oyuncu
1979 - Kerem Tunçeri, Türk basketbolcu
1981 - Willy William, Fransız müzisyen
1981 - Jacques Houdek, Hırvat şarkıcı-şarkı yazarı
1982 - Uğur Boral, Türk futbolcu
1982 - Claudia Romani, İtalyan model
1983 - James McFadden, İskoç eski millî futbolcu
1985 - António Filipe de Carvalho, Portekizli futbolcu
1987 - Erwin Hoffer, Avusturyalı millî futbolcu
1991 - Ulises Dávila, Meksikalı futbolcu
1995 - Melike Pekel, Türk futbolcu
1996 - Abigail Breslin, Amerikalı aktris
1996 - Caner Koca, Türk futbolcu
1997 - Ante Ćorić, Hırvat futbolcu
1998 - Altay Bayındır, Türk milli futbolcu
2005 - Dean Huijsen, Hollanda asıllı İspanyol futbolcu

911 - Papa III. Sergius, 29 Ocak 904'ten 911'de ölümüne kadar Papa (860)
1759 - George Frideric Handel, Alman besteci (d. 1685)
1860 - Eduard Friedrich Eversmann, Alman biyolog ve kaşif (d. 1794)
1897 - Émile Levassor, Fransız mühendis (d. 1843)
1915 - Süleyman Askerî, Osmanlı asker (d. 1884)
1917 - Ludwik Lejzer Zamenhof, Polonyalı göz doktoru ve filolog (yapay dil olan Esperanto'nun yaratıcısı) (d. 1859)
1925 - John Singer Sargent, Amerikalı ressam (d. 1856)
1930 - Vladimir Mayakovsky, Rus yazar (d. 1893)
1935 - Amalie Emmy Noether, Alman matematikçi (d. 1882)
1947 - Salvador Toscano, Meksikalı film yapımcısı, yönetmeni ve dağıtımcısı (d. 1872)
1950 - Ramana Maharshi, Hindu mistik (d. 1879)
1951 - Ernest Bevin, İngiliz devlet adamı (d. 1881)
1961 - Émile Henriot, Fransız şair, romancı, denemeci ve edebiyat eleştirmeni (d. 1889)
1963 - Arthur Jonath, Alman atlet (d. 1909)
1964 - Rachel Carson, Amerikalı yazar (d. 1907)
1975 - Fredric March, Amerikalı oyuncu (d. 1897)
1980 - Gianni Rodari, İtalyan yazar ve gazeteci (d. 1920)
1981 - Faik Kurdoğlu, Türk siyasetçi (d. 1892)
1981 - Suavi Süalp, Türk mizahçı (d. 1926)
1984 - Marianne Aminoff, İsveçli aktris (d. 1916)
1986 - Simone de Beauvoir, Fransız feminist yazar (d. 1908)
1995 - Burl Ives, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı (d. 1909)
1999 - Ellen Corby, Amerikalı 3 Emmy Ödülü kazanmış oyuncu (d. 1911)
2002 - Abdurrahman Palay, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, seslendirme sanatçısı, yönetmen ve senarist (d. 1923)
2009 - Maurice Druon, Fransız romancı (d. 1918)
2010 - Peter Steele, Amerikalı müzisyen, şarkıcı ve söz yazarı (d. 1962)
2011 - William Nunn Lipscomb, Jr., Amerikalı kimyager (d. 1919)
2012 - Jonathan Frid, Kanadalı oyuncu (d. 1924)
2012 - Piermario Morosini, İtalyan futbolcu (d. 1986)
2013 - Colin Rex Davis, İngiliz orkestra şefi (d. 1927)
2015 - Percy Sledge, Amerikalı R&B müzisyeni ve şarkıcısı (d. 1940)
2016 - Liang Sili, Çinli uzay mühendisi (d. 1924)
2017 - Henry Hillman, Amerikalı milyarder iş insanı, yatırımcı, sivil lider ve hayırsever (d. 1918)
2017 - Bruce Langhorne, Amerikalı folk (halk) müzisyeni (d. 1938)
2017 - Girish Chandra Saxena, Hint bürokrat (d. 1928)
2018 - Isabella Biagini, İtalyan aktris ve şov yıldızı (d. 1943)
2018 - Hal Greer, Amerikalı eski profesyonel basketbol oyuncusu (d. 1936)
2018 - Robert Holmes, eski Amerikan futbolcusu (d. 1945)
2018 - Jean

14 Ocak, Miladi takvime göre yılın 14. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 351 gün vardır (artık yıllarda 352). 

1539 - Küba, İspanya'nın sömürgesi oldu.
1897 - İsviçreli Matthias Zurbriggen, Aconcagua zirvesine tırmanan ilk kişi oldu.
1900 - Giacomo Puccini'nin Tosca operası, Roma'da ilk kez icra edildi.
1903 - Makedonya'daki Osmanlı yönetimine karşı gelişen şiddet olayları nedeniyle Sadrazam Mehmed Said Paşa azledildi, yerine Rumeli Islahat Komisyonu Başkanı Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa getirildi.
1907 - Jamaika'da deprem: 1000'den fazla kişi öldü.
1915 - Swakopmund, Güney Afrika birlikleri tarafından işgal edildi.
1923 - Mustafa Kemal, Batı Anadolu'da geziye çıktı.
1923 - Londra - New York arası ilk telefon görüşmesi yapıldı.
1923 - Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım, İzmir'de öldü.
1932 - Amerika Birleşik Devletleri'nde işsizlerin sayısının 8,2 milyona ulaştığı açıklandı.
1938 - Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı kuruluş kanunu kabul edildi.
1938 - Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında akdedilen Sadabat Paktı, TBMM'de onaylandı.
1938 - Norveç, Antarktika'nın Kraliçe Maud Toprakları olarak anılan bölgesi üzerinde hak iddia etti.
1943 - Sir Winston Churchill, Franklin Roosevelt ve Charles de Gaulle Kazablanka Konferansı'nda bir araya geldiler.
1950 - Sovyetler Birliği'nde MiG-17 jet uçağının ilk prototipi uçuş denemesini tamamladı.
1953 - Josip Broz Tito, Yugoslavya Devlet Başkanı oldu.
1954 - Amerikalı sinema oyuncusu Marilyn Monroe, beyzbol oyuncusu Joe Dimaggio ile evlendi.
1963 - Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, Birleşik Krallık'ın Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) girmesine karşı çıktı.
1964 - Meclis, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ortak Pazar anlaşmasını onayladı.
1969 - Amerika Birleşik Devletleri'ne ait uçak gemisi USS Enterprise (CVN-65)'da, Hawaii açıklarında patlama meydana geldi: 25 ölü.
1970 - Türk lirası, 1211 sayılı kanuna göre çıkarıldı.
1985 - Martina Navratilova, kendisinin 100. tenis turnuvasını kazandı.
1987 - Uluslararası Ticaret Odası Vehbi Koç'u "Dünyada Yılın İş insanı" seçti.
1990 - Yugoslavya Komünistler Birliği’nin olağanüstü toplantısında yayınlanan "Yugoslavya için Demokratik Sosyalizm Deklarasyonu" şiddetli tartışmalara sebep oldu.
1993 - Nubar Terziyan, Ankara Uluslararası Film Festivali'nde "Emek Ödülü"ne değer bulundu.
1994 - Bill Clinton ile Boris Yeltsin, füzelerin herhangi bir ülkeye hedeflenmesine son verilmesi ve Ukrayna'nın nükleer silah stokunun yok edilmesi üzerinde anlaştılar.
1995 - İlk kez verilen Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir Ödülü, İstanbul'da yapılan bir törenle Lübnanlı şair Adonis'e verildi.
1998 - Afganistan'a ait bir kargo uçağı güneybatı Pakistan'da bir dağa düştü: 50 kişi öldü.
2000 - Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, beş Bosnalı Hırvat'ı, 1993 yılında Ahmiçi köyünde en az 103 Müslüman'ın katledilmesiyle ilgili olarak 25 yıl hapse mahkûm etti.
2005 - Avrupa Uzay Ajansına (ESA) ait Huygens adlı uzay sondası Satürn'ün uydusu Titan'ın yüzeyine indi.
2005 - Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti harekâtına katılarak, Kabil Çok Uluslu Tugay Komutanlığı görevini 27 Ocak'ta 6 ay süreyle üstelenecek olan, 28'inci Mekanize Piyade Tugayı için uğurlama töreni düzenlendi.
2007 - Venezuela'ya ait, Panama-Karakas seferini yapan çift motorlu bir yolcu uçağı, Kolombiya'nın kuzey doğusunda düştü: 14 kişi öldü.
2011 - Tunus'ta bir kişinin kendini yakmasıyla başlayan gösterilerin ardından, Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali ülkeden kaçtı, geçiş hükûmeti kuruldu.

MÖ 83 - Marcus Antonius, Romalı general ve politikacı (ö. MÖ 30)
1702 - Nakamikado, Japonya'nın 114. imparatoru (ö. 1737)
1770 - Adam Czartoryski, Polonyalı devlet adamı ve siyasetçi (ö. 1861)
1787 - Semyon Korsakov, Rus mucit (ö.1853)
1798 - Johan Rudolph Thorbecke, Hollandalı politikacı ve liberal devlet adamı (ö. 1872)
1800 - Ludwig von Köchel, Avusturyalı müzikolojist (ö. 1877)
1801 - Jane Welsh Carlyle, İskoç yazar (ö. 1866)
1806 - Matthew Fontaine Maury, Amerikalı astronom, deniz subayı, oşinograf, meteorolog, haritacı, jeolog ve eğitimci (ö. 1873)
1818 - Zachris Topelius, Fin yazar (ö. 1898)
1818 - Ole Jacob Broch, Norveçli matematikçi, fizikçi, ekonomist ve politikacı (ö. 1889)
1824 - Vladimir Stasov, Rus eleştirmen (ö. 1906)
1834 - Todor Burmov, Bulgaristan'ın ilk Başbakanı (ö. 1906)
1836 - Henri Fantin-Latour, Fransız ressam (ö. 1904)
1841 - Berthe Morisot, Fransız ressam (ö. 1895)
1850 - Pierre Loti, Fransız romancı (ö. 1923)
1851 - Ernst Hartwig, Alman astronom (ö. 1923)
1863 - Lyubomir Miletiç, Bulgar dilbilimci, etnograf ve tarihçi (ö. 1937)
1863 - Paul Horn, Alman filolog (ö. 1908)
1868 - Noe Jordania, Gürcü siyaset adamı, gazeteci (ö. 1953)
1870 - George Pearce, Avustralyalı politikacı (ö. 1952)
1870 - Ali Ekber Tufan, Türk siyasetçi (ö. 1970)
1875 - Albert Schweitzer, Alman din bilgini, filozof, misyoner, doktor ve 1952 Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1965)
1875 - Felix Hamrin, İsveçli siyasetçi (ö. 1937)
1886 - Franz Josef Popp, BMW AG'nin kurucu (ö. 1954)
1887 - Hugo Steinhaus, Polonyalı matematikçi ve eğitimci (ö. 1972)
1892 - Emil Gustav Friedrich Martin Niemöller, Alman Nazi karşıtı din bilgini, vaiz ve Bekennende Kirche'nin kurucusu (ö. 1984)
1894 - Ecaterina Teodoroiu, Romanya'nın bir kahramanı olarak kabul edilen bir Rumen kadındı (ö. 1917)
1896 - John Rodrigo Dos Passos, Amerikalı yazar (ö. 1970)
1897 - Hasso von Manteuffel, Batı Almanyalı siyaset adamı (ö. 1978)
1899 - Fritz Bayerlein, Alman Panzer generali (ö. 1970)
1901 - Alfred Tarski, Polonyalı-Amerikalı mantıkçı ve matematikçi (ö. 1983)
1902 - Nâzım Hikmet, Türk şair (ö. 1963)
1905 - Takeo Fukuda, Japon siyasetçi (ö. 1995)
1914 - Harold Russell, Kanadalı oyuncu (ö. 2002)
1914 - Selahattin Ülkümen, Türk diplomat (ö. 2003)
1919 - Giulio Andreotti, İtalyan Hristiyan demokrat siyasetçi ve 1972-1992 arasında pek çok kez İtalya Başbakanı (ö. 2013)
1921 - Murray Bookchin, Amerikalı sosyal teorisyen, yazar, tarihçi ve siyaset felsefecisi (ö. 2006)
1924 - Carole Cook, Amerikalı aktris (ö. 2023)
1924 - Renate Lasker-Harpprecht, Alman yazar ve gazeteci (ö. 2021)
1925 - Yukio Mishima, Japon yazar (ö. 1970)
1932 - Carlos Borges, Uruguaylı futbolcu (ö. 2014)
1936 - Clarence Carter, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı, müzisyen ve plak yapımcısı (ö. 2026)
1938 - Morihiro Hosokawa, Japan siyasetçi
1940 - Bilge Olgaç, Türk sinema yönetmeni ve senarist (ö. 1994)
1940 - John Castle, İngiliz oyuncu
1941 - Faye Dunaway, Amerikalı sinema oyuncusu
1941 - Milan Kučan, Sloven bir siyasetçi
1943 - Mariss Jansons, Leton kökenli Sovyet-Rus orkestra şefi (ö. 2019)
1943 - Shannon Lucid, Amerikalı biyokimyacı ve emekli NASA astronotu
1943 - Ralph Steinman, Kanadalı immünolog, hücre biyoloğu ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 2011)
1943 - Holland Taylor, Amerikalı aktris, oyun yazarı ve dublaj sanatçısı
1944 - Jan Aas, Norveçli eski futbolcu ve çalıştırıcı (ö. 2016)
1944 - Nina Totenberg, Amerikalı hukuk işleri muhabiri
1947 - José Pacheco, İspanyol profesyonel futbolcu (ö. 2022)
1948 - Carl Weathers, Amerikalı oyuncu (ö. 2024)
1949 - Lawrence Kasdan, Amerikalı film yapımcısı, yönetmeni ve senaristi
1949 - Tarık Papuççuoğlu, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1949 - İlyas Salman, Türk sinema, tiyatro, dizi oyuncusu, yönetmen ve köşe yazarı
1952 - Călin Popescu-Tăriceanu, Rumen siyasetçi ve inşaat mühendisi
1953 - Denzil Douglas, Saint Kitts ve Nevisli tıp doktoru ve siyasetçi
1955 - Dominique Rocheteau, Fransız futbolcu
1959 - Rasim Öztekin, Türk oyuncu (ö. 2021)
1963 - Steven Soderbergh, Amerikalı yapımcı ve senarist
1964 - Mark Addy, İngiliz aktör
1964 - Yılmaz Morgül, Türk şarkıcı
1965 - Şamil Basayev, Çeçen lider (ö. 2006)
1965 - Jemima Redgrave, İngiliz oyuncu
1965 - Jill Saward; cinsel istismarlara karşı mücadelesiyle bilinen İngiliz girişimci, aktivist ve siyasetçi (ö. 2017)
1966 - Marco Hietala, Fin müzisyen
1966 - Dan Schneider, Amerikalı söz yazarı, oyuncu, yazar ve yapımcı
1967 - Leo Ortolani, İtalyan karikatürist
1967 - Emily Watson, İngiliz oyuncu
1967 - Zakk Wylde, Amerikalı ünlü müzisyen
1968 - LL Cool J, Amerikalı rapçi, girişimci ve aktör
1968 - Ruel Fox, İngiliz millî futbolcu ve teknik direktör
1969 - Jason Bateman, Altın Küre Ödülü kazanmış Amerikalı oyuncu
1969 - Dave Grohl, Amerikalı müzisyen ve Foo Fighters grubunun kurucusu
1970 - Fazıl Say, Türk piyanist ve besteci
1971 - Lasse Kjus, Norveçli sporcu
1971 - Antonios Nikopolidis, Yunan eski millî futbolcu
1973 - Giancarlo Fisichella, İtalyan Formula 1 pilotu
1981 - Abdelmalek Cherrad, Cezayirli millî futbolcu
1981 - Jadranka Đokić, Hırvat oyuncu
1982 - Víctor Valdés, İspanyol eski kaleci
1983 - Cesare Bovo, İtalyan eski futbolcu
1986 - Yohan Cabaye, Fransız eski millî futbolcu
1990 - Grant Gustin, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1993 - Damla Colbay, Türk oyuncu
1994 - Kai, Güney Koreli şarkıcı, oyuncu, dansçı ve model
1999 - Declan Rice, orta saha mevkiinde oynayan İngiliz millî futbolcu

1585 - Malûlzade Mehmed Efendi, Osmanlı şeyhülislamı (d. 1533)
1676 - Francesco Cavalli, İtalyan besteci (d. 1602)
1742 - Edmond Halley, İngiliz bilim insanı (d. 1656)
1753 - George Berkeley, İngiliz düşünür (d. 1685)
1766 - V. Frederik, Danimarka-Norveç ve Schleswig-Holstein dükü (d. 1723)
1824 - Atanasios Kanakaris, Yunanistan'ın ikinci başbakanı (d. 1760)
1866 - Giovanni Gussone, İtalyan akademisyen ve botanikçi (d. 1787)
1867 - Jean Auguste Dominique Ingres, Fransız ressam (d. 1780)
1883 - William Alexander Forbes, İngiliz zoolog (d. 1855)
1891 - Aimé Millet, Fransız heykeltıraş (d. 1819)
1892 - Albert Victor, Galler Prensi (d. 1864)
1898 - Lewis Carroll, İngiliz yazar, matematikçi ve mantıkçı ("Alice Harikalar Diyarında" adlı fantastik romanıyla ünlü) (d. 1832)
1899 - Nubar Paşa, Mısırlı-Amerikalı devlet adamı (d. 1825)
1905 - Ernst Abbe, Alman fizikçi ve sanayici (d. 1840)
1923 - Zübeyde Hanım, Atatürk’ün annesi (d. 1857)
1925 - Harry Furniss, İngiliz sanatçı ve illüstratör (d. 1854)
1927 - Mario Bezzi, İtalyan zooloji profesörüydü (d. 1868)
1940 - Heinrich August Me

14 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 195. (artık yıllarda 196.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 170 gün vardır. 

1223 - II. Filip'in ölümüyle, VIII. Louis Fransa Kralı oldu.
1683 - Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı orduları, II. Viyana Kuşatması'nı başlattılar.
1700 - Osmanlı Devleti, Rusya Çarlığı ile İstanbul Antlaşması'nı imzaladı.
1789 - Bastille Baskını gerçekleşti, Fransız Devrimi'nin başlangıcı kabul edilir. Fransa'da ulusal bayram olarak kutlanmaktadır.
1884 - Kamerun, Almanya'nın sömürgesi oldu.
1926 - Mustafa Kemal Paşa'ya yönelik İzmir Suikastı girişimi sebebiyle Ziya Hurşit ve arkadaşları idam edildi.
1933 - Almanya'da Naziler, muhalefet hareketlerini yasakladı.
1936 - Türkiye, olimpiyatlarda ilk altın madalyayı aldı. Yaşar Erkan, Berlin Olimpiyatları'nda, güreşte 61 kiloda birinci geldi.
1938 - İtalya, Yahudi karşıtı Nazi modelini kabul etti.
1942 - Atılay faciası: "Atılay" denizaltısı eğitim dalışı yaptı, bir daha su yüzüne çıkamadı. 37 subay ve er öldü.
1948 - Kapatılan Türkiye Emekçi ve Köylü Partisi lideri Dr. Şefik Hüsnü Deymer, 5 yıl hapse mahkûm edildi.
1948 - Yerli Film Yapanlar Cemiyeti'nce düzenlenen ilk film festivali: Şakir Sırmalı'nın yönettiği "Unutulan Sır" en iyi film, Turgut Demirağ'ın yönettiği "Bir Dağ Masalı" en iyi ikinci film seçildi. Nevin Aypar en iyi kadın, Kadir Eroğan en iyi erkek oyuncu, Cahide Sonku ve Talat Artemel ise en iyi karakter oyuncusu dallarında ödüllendirildi.
1950 - Türkiye'de Genel Af çıktı.
1958 - Irak'ta 14 Temmuz Devrimi gerçekleştirildi. Kral II. Faysal ve Abdülillah aynı gün, Başbakan Nuri Said Paşa ise bir gün sonra öldürüldü.
1959 - Kerkükte, üç gün üç gece sürecek, Türkmen katliamı başladı.
1960 - Eski Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Yassıada'da intihar etti.
1968 - Tuluat sanatçısı İsmail Dümbüllü, bir jübile gecesiyle sahnelerden ayrıldı.
1969 - ABD'de, $500, $1.000, $5.000 ve $10.000 değerindeki kâğıt paralar resmen tedavülden çekildi.
1970 - Askerlik 20, yedek subaylık 18 aya indirildi.
1971 - Kültür Bakanlığı kuruldu; ilk Bakan Talat Halman.
1982 - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, Maliye Bakanı Kaya Erdem ve İmar ve İskan Bakanı Şerif Tüten istifa etti. Özal'ın yerine Sermet Refik Pasin, Erdem'in yerine Adnan Başer Kafaoğlu ve Tüten'in yerine de Ahmet Samsunlu atandı.
1983 - Türkiye'nin Brüksel Büyükelçiliği'nde görevli Dursun Aksoy, silahlı saldırıda öldürüldü. Olayı, üç ayrı Ermeni örgütü üstlendi.
1987 - Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruldu.
1993 - Anayasa Mahkemesi, Halkın Emek Partisi'nin (HEP) faaliyetlerinin Anayasa ile Siyasi Partiler Yasası'na aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılmasına karar verdi.
1994 - ANAP'ın, Başbakan Tansu Çiller hakkında mal varlığını araştırma önergesi Meclis'te reddedildi. Buna karşılık, 1983'ten o güne dek Meclis'te yer alan partilerin lider ve yakınlarının mal varlıklarının araştırılmasıyla ilgili önerge kabul edildi.
2003 - ABD Hükûmeti, üzerinde UFO teorileri de üretilmiş olan "51. Bölge"nin varlığını kabul etti.
2015 - New Horizons (Yeni Ufuklar) adlı uzay aracı Plüton'a vardı.
2016 - Nice Saldırısı: Fransa'nın Nice kentindeki Bastille Günü kutlamalarının yapıldığı sırada bir saldırgan tarafından kalabalığın içine kamyon sürülerek terör saldırısı gerçekleştirildi. Saldırıyı, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) üstlendi.
2021 - Almanya'nın Rhineland-Palatinate eyaletinde sel felaketi yaşandı, 134 kişi öldü.

926 - Murakami, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 62. imparatorudur (ö. 967)
1454 - Angelo Poliziano, İtalyan hümanist (ö. 1494)
1602 - Jules Mazarin, Kardinal, İtalyan siyasetçi (ö. 1661)
1675 - Humbaracı Ahmed Paşa, Osmanlı Ordusu'nun ıslahı için çalışmalar yapan Fransız subay (ö. 1747)
1743 - Gavrila Derjavin, Rus şair ve devlet adamı (ö. 1816)
1801 - Johannes Peter Müller, Alman fizyolog, karşılaştırmalı anatomist ve ihtiyolog (ö. 1858)
1816 - Arthur de Gobineau, Fransız diplomat, yazar ve filozof (ö. 1882)
1858 - Emmeline Pankhurst, İngiliz kadın hakları savunucusu (ö. 1928)
1862 - Gustav Klimt, Avusturyalı sembolist ressam (ö. 1918)
1868 - Gertrude Bell, İngiliz seyyah ve casus (ö. 1926)
1874 - Abbas Hilmi Paşa, Osmanlı dönemindeki son Mısır Hidivi (ö. 1944)
1889 - Ante Pavelić, Hırvat faşist siyasetçi (ö. 1959)
1890 - Ossip Zadkine, Rus heykeltıraş ve ressam (ö. 1967)
1895 - Richard Walther Darré, Alman Gıda ve Tarım Bakanı (ö. 1953)
1896 - Buenaventura Durruti, İspanyol anarşist, devrimci ve sendikalist (ö. 1936)
1897 - Plaek Phibunsongkhram, Taylandlı bir askeri subay ve politikacıydı (ö. 1964)
1903 - Irving Stone, Amerikalı yazar (ö. 1989)
1904 - Isaac Bashevis Singer, Polonya asıllı Amerikalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1991)
1906 - Olive Borden, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1947)
1907 - Safiye Ayla, Türk ses sanatçısı (ö. 1998)
1910 - Nail Çakırhan, Türk gazeteci, şair ve mimar (ö. 2008)
1910 - William Hanna, Amerikalı animatör, yönetmen, yapımcı, ses aktörü ve karikatür sanatçısı (ö. 2001)
1911 - Terry-Thomas, İngiliz oyuncu ve komedyen (ö. 1990)
1912 - Woody Guthrie, Amerikalı folk müzik şarkıcısı (ö. 1967)
1913 - Gerald Ford, ABD'nin 38. Başkanı (ö. 2006)
1918 - Ingmar Bergman, İsveçli oyun yazarı ve film yönetmeni (ö. 2007)
1919 - Lino Ventura, Fransız sinemasının İtalyan asıllı aktörü (ö. 1987)
1921 - Leon Garfield, İngiliz kurgu yazarı (ö. 1996)
1921 - Geoffrey Wilkinson, İngiliz kimyager - Ernst Otto Fischer ile birlikte 1973 Nobel kimya ödülü sahibi akademisyen (ö. 1996)
1923 - Dale Robertson, Amerikalı western film oyuncusudur (ö. 2013)
1926 - Harry Dean Stanton, Amerikalı oyuncu ve müzisyen (ö. 2017)
1928 - Louis Calaferte, Fransız yazar (ö. 1994)
1928 - Nancy Olson, Amerikalı aktris
1930 - Polly Bergen, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2014)
1933 - Robert Bourassa, Kanadalı avukat ve siyasetçi (ö. 1996)
1934 - Gotlib, Fransız çizer ve animatör (ö. 2016)
1934 - Ángel del Pozo, İspanyol sinema oyuncusu (ö. 2025)
1935 - Ei-ichi Negishi, Japon kimyager (ö. 2021)
1937 - Yoshirō Mori, Japon siyasetçi
1939 - Karel Gott, Çek Caz şarkıcı ve oyuncu (ö. 2019)
1940 - Halil Jaçellari, Arnavut yazar ve çevirmen (ö. 2009)
1941 - Ron Everett, Amerikalı yazar, politik aktivist
1942 - Javier Solana, İspanyol fizikçi ve siyasetçi
1943 - Rohana Wijeweera, Sri Lankalı siyasetçi (ö. 1989)
1946 - Nicky Ryan, İrlandalı müzik prodüktörü ve sanatçı (ö. 2025)
1947 - Salih Neftçi, Türk ekonomist ve yazar (ö. 2009)
1947 - Navinchandra Ramgoolam, Mauritius siyasetçi
1948 - Oruç Aruoba, Türk yazar ve felsefeci (ö. 2020)
1949 - Tommy Mottola, Amerikalı müzik yapımcısı
1952 - Zlatko Dupovac, Yugoslav-Bosnalı futbolcu (ö. 2025)
1952 - Eric Laneuville, Amerikalı yönetmen ve oyuncu
1958
Carlo Faiello, İtalyan şarkıcı, besteci ve söz yazarı
Mircea Geoană, Rumen siyasetçi
Luan Jujie, Çin asıllı Kanadalı eskrimci
1960 - Ulus Baker, Türk sosyolog, yazar ve çevirmen (ö. 2007)
1960 - Angélique Kidjo, Beninli şarkıcı-şarkıcı yazarı, oyuncu ve aktivist
1960 - Jane Lynch, Amerikalı komedyen, oyuncu ve şarkıcı
1961 - Jackie Earle Haley, Amerikalı oyuncu
1966 - Matthew Fox, Amerikalı oyuncu
1967
Valérie Pécresse, Fransız siyasetçi
Jeff Jarrett, Amerikalı profesyonel güreşçi, güreş eğlence organizatörü
1969 - Tan Sağtürk, Türk balet ve dizi oyuncusu
1971 - Bubba Ray Dudley, Amerikalı profesyonel güreşçi
1973 - Halil Mutlu, Türk halterci ve Dünya ve Olimpiyat şampiyonu
1974 - Martina Hill, Alman aktris, komedyen ve seslendirme sanatçısı
1975 - Taboo, Meksika asıllı ABD doğumlu şarkıcı, oyuncu ve rap müzik sanatçısı
1976 - Zeynep Dizdar, Türk şarkıcı
1977 - Victoria, Kral XVI. Carl Gustaf'ın en büyük çocuğu olarak İsveç tahtının varisi
1979 - Erkan Baş, Türk tarihçi, bilim tarihçisi ve Türkiye İşçi Partisi genel başkanı
1984
İsmail Şenol, Televizyon sunucusu ve spor gazeteci
Samir Handanović, Sloven eski milli futbolcu
Mounir El Hamdaoui, Faslı milli futbolcu
Nilmar, Brezilyalı futbolcu
1985
Ezequiel Scarione, Arjantinli futbolcu
Terukazu Tanaka, Japon futbolcu
Phoebe Waller-Bridge, İngiliz oyuncu
1987 - Sara Canning, Kanadalı oyuncu
1987 - Adam Johnson, İngiliz futbolcu
1988 - Elise Gatien, Kanadalı aktris
1988 - Conor McGregor, İrlandalı karma dövüş sanatçısı ve boksör
1989 - Sean Flynn, Amerikalı aktör ve şarkıcı
1990 - James Nunnally, Amerikalı basketbolcu
1992 - Jonas Hofmann, Alman futbolcu
1993 - Oğuzhan Azğar, Türk futbolcu
1994
Aydın Monguş, Tıva asıllı Rus serbest stil güreşçi
Mahmut Akan, Türk futbolcu
1995 - Serge Gnabry, Fildişi Sahili asıllı Alman millî futbolcu
1997 - Cengiz Ünder, Türk futbolcu

1223 - II. Philippe, 1180 yılından ölümüne kadar Fransa Kralı (d. 1165)
1742 - Richard Bentley, İngiliz ilahiyatçı ve eleştirmen (d. 1662)
1790 - Ernst Gideon von Laudon, Avusturyalı rahip (d. 1717)
1791 - Joseph Gaertner, Alman botanikçi (d. 1732)
1793 - Jacques Cathelineau, Fransız çerçi ve Vendée isyanı lideri (d. 1759)
1808 - Kabakçı Mustafa, Osmanlı asker ve kendi adıyla anılan isyanın lideri (d. 1770)
1817 - Anne Louise Germaine de Staël, İsviçreli yazar (d. 1766)
1827 - Augustin-Jean Fresnel, Fransız fizikçi (d. 1788)
1881 - Billy the Kid, Amerikalı kanun kaçağı (d. 1859)
1904 - Paul Kruger, Transvaal Cumhuriyeti Devlet Başkanı ve Boer direniş lideri (d. 1824)
1907 - William Henry Perkin, İngiliz kimyager ve mucit (d. 1838)
1910 - Marius Petipa, Fransız balet, eğitimci ve koreograf (d. 1818)
1926 - Ziya Hurşit, Türk siyasetçi (d. 1892)
1933 - Raymond Roussel, Fransız şair, romancı, oyun yazarı, müzisyen (d. 1877)
1939 - Alphonse Mucha, Çek ressam ve grafik sanatçısı (d. 1860)
1943 - Luz Long, Nazi-Alman sporcu (d. 1913)
1946 - Arthur Greiser, Nazi Alman politikacı (d. 1897)
1946 - Jorge Ubico, Guatemala eski devlet başkanı (d. 1878)
1948 - Harry Brearley, İngiliz metalürji uzmanı (d. 1871)
1954 - Jacinto Benavente, İspanyol yazardır (d. 1866)
1958 - Abdülillah, Irak Kralı Gazi bin Faysal'ın kuzeni ve Kayınbiraderi (d. 1913)
1958 - II. Faysal, Irak Kralı (d. 1935)
1960 - Cemil Keleşoğlu, Türk bürokrat (d. ?)
1965 - Adlai Stevenson, Amerikalı siyaset adamı ve dip

14 Şubat, Miladi takvime göre yılın 45. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 320 gün vardır (artık yıllarda 321). 

496 - Sevgililer Günü, 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bugün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır.
1779 - James Cook, Sandviç Adaları yerlileri tarafından öldürüldü.
1804 - Osmanlı İmparatorluğu'na karşı Birinci Sırp Ayaklanması, Kara Yorgi tarafından başlatıldı.
1859 - Oregon, Amerika Birleşik Devletleri'nin 33. eyaleti oldu.
1876 - Alexander Graham Bell, telefon patenti için başvurdu.
1876 - İstanbul Tramvay Şirketi işçileri greve çıktı.
1878 - II. Abdülhamid, Meclis-i Mebûsan'ı süresiz olarak tatil etti ve istibdat dönemi başladı.
1909 - Osmanlı Devleti'nde ilk güven oylaması yapıldı; Kâmil Paşa kabinesi düşürüldü.
1912 - Arizona, ABD'nin 48. eyaleti oldu.
1912 - ABD'nin ilk dizel motorlu denizaltısı, Connecticut'ta kullanılmaya başlandı.
1918 - SSCB'de Gregoryen Takvimi kullanımına geçildi.
1923 - Mustafa Kemal, Batı Anadolu gezisine çıktı.
1924 - International Business Machines (IBM) şirketi kuruldu.
1925 - TBMM'de 9 Şubat'ta vurulan Deli Halit Paşa öldü.
1929 - Al Capone'un rakibi yedi gangster, Chicago'da öldürüldü. Olay 14 Şubat'ta gerçekleştiği için "Sevgililer Günü Katliamı" olarak anılmaktadır.
1939 - Bismarck suya indirildi.
1931 - Türkiye güzeli Naşide Saffet Esen, Avrupa'da "Güzel Göz Kraliçesi" seçildi.
1945 - Şili, Ekvador, Paraguay ve Peru, Birleşmiş Milletler'e katıldı.
1945 - II. Dünya Savaşı: Birleşik Krallık ve ABD uçakları, Dresden'in bombalanışının ikinci gününde yangın bombaları kullanmaya başladılar.
1946 - İlk genel amaçlı elektronik bilgisayar ENIAC (Electronic Numerical Integrator and Computer), Pensilvanya Üniversitesi'nde (ABD) tanıtıldı.
1946 - İngiltere'nin Merkez Bankası olan "The Bank of England" millileştirildi.
1949 - İsrail parlamentosu (Knesset), ilk toplantısını yaptı.
1949 - Kanada'da "Asbest Grevi" olarak adlandırılan direniş başladı. Grevin başladığı bugün Québec'teki "Sessiz Devrim"in de başlangıcı olarak kabul edilir.
1951 - İdil Biret, 10 yaşında Paris'teki ilk piyano resitalini verdi.
1952 - Kış Olimpiyat Oyunları Oslo'da (Norveç) başladı.
1955 - İzmir Alsancak Limanı'nın temeli, Başbakan Adnan Menderes tarafından atıldı.
1961 - Lavrensiyum elementi (103 numaralı element), Kaliforniya Üniversitesinde ilk defa sentezlendi.
1963 - İngiltere'de Leeds General Infirmary Hastanesi'nde, Dünyada ilk kez insandan insana başarılı bir böbrek nakli yapıldı.
1974 - Gazeteci İsmail Cem (İpekçi), TRT Genel Müdürlüğü'ne atandı.
1977 - Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne, Hasan Tan atandı; öğrenciler dersleri boykot etti.
1979 - Türkiye, İran'daki Humeyni rejimini resmen tanıdı.
1980 - Tariş olayları: On bin jandarma komandosu ve çok sayıda polis, Tariş'e ait Çiğli İplik Fabrikası'ndaki işçi direnişine müdahale etti. Operasyona keşif uçakları ve helikopterler de katıldı. Gün boyu süren müdahale sonucunda Fabrika boşaltıldı, 1500 işçi gözaltına alındı.
1981 - Türk Vatandaşlığı Kanunu'nda bazı değişiklikler yapan yasa, Millî Güvenlik Konseyi'nce kabul edildi.
1986 - Eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar, Yüce Divan'da "görevini kötüye kullandığı" gerekçesiyle 2 yıl hapse mahkûm edildi. İsmail Özdağlar, rüşvet aldığı iddiasıyla yargılanmaktaydı.
1989 - İranlı lider Humeyni, Şeytan Ayetleri kitabının yazarı Salman Rushdie'nin öldürülmesi emrini verdi.
1989 - Union Carbide, 1984'teki Bhopal felaketi'nde sebep olduğu zararlara karşılık Hindistan Hükûmetine 470 milyon dolar ödemeyi kabul etti.
1989 - GPS (Küresel Konumlandırma Sistemi)'ni oluşturacak 24 uydudan ilki yörüngesine oturtuldu.
1990 - Yılmaz Güney'in Umut filmi, İstanbul'da gösterime girdi.
1994 - Demokrasi Partisi'nin (DEP) Ankara il binasına bombalı bir saldırı yapıldı; bina ağır hasar gördü, 3 kişi yaralandı.
1994 - 52 kişiyi öldürmekten suçlu bulunan Ukraynalı seri katil Andrey Çikatilo, Rusya'nın Novoçerkassk şehrinde kurşuna dizilerek idam edildi. İdamı, Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafından açıklandı.
1996 - Emekli olduktan sonra Milliyetçi Hareket Partisi'ne (MHP) katılan eski Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı Nusret Demiral, "Ezan Türkçe okunmalı" deyince, partiden ihraç edildi.
2000 - Hizbullah cephaneliklerinin ortaya çıkışı ve varlığı, 1994'ten beri tartışılan JİTEM'i yeniden gündeme getirdi. Batman eski Valisi Salih Şarman "JİTEM var", Jandarma eski Komutanı Teoman Koman ise "yok" dedi.
2004 - Hamburg doğumlu Türk yönetmen Fatih Akın'ın son filmi, "Gegen die Wand" (Duvara Karşı), Berlin Uluslararası Film Festivali'nde en iyi film seçilerek "Altın Ayı" ödülü aldı.
2005 - Lübnan'ın eski Başbakanlarından Refik Hariri, düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü.
2006 - "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ın İstanbul'da bir evde kıstırıldığı ve son anda kaçtığı ileri sürülen operasyonda, oğlu Murat Yıldırım, "adam vurdurduğu" gerekçesiyle on beş kişiyle birlikte gözaltına alındı.
2008 - Danıştay 1. Dairesi, Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde, "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" suçundan, Susurluk Davası kapsamında yargılanmasına karar verdi. Daire, Ağar'ın Vali statüsünde bulunması nedeniyle, yargılanmasının Yargıtay'da yapılmasına hükmetti.

1404 - Leon Battista Alberti, İtalyan ressam, şair ve filozof (ö. 1472)
1468 - Johannes Werner, bir Alman matematikçi idi (ö. 1522)
1483 - Babür Şah, Babür İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk Hükümdarı (ö. 1531)
1602 - Francesco Cavalli, İtalyan besteci (ö. 1676)
1750 - René Louiche Desfontaines, Fransız botanikçi (ö. 1833)
1759 - Franz de Paula Adam von Waldstein, Avusturyalı asker, kaşif, bitki ve doğa bilimci (ö. 1823)
1763 - Jean Victor Marie Moreau, Fransız general (ö. 1813)
1819 - Christopher Latham Sholes, Amerikalı mucit (ö. 1890)
1828 - Edmond About, Fransız yazar, romancı ve yayıncı (ö. 1885)
1839 - Hermann Hankel, Alman matematikçi (ö. 1873)
1855 - Christian Bohr, Danimarkalı doktor (ö. 1911)
1866 - William Townley, İngiliz futbolcu ve teknik adam (ö. 1950)
1869 - Charles Thomson Rees Wilson, İskoç fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1959)
1877 - Edmund Landau, Alman matematikçi (ö. 1938)
1882 - John Blyth Barrymore, Amerikalı oyuncu (ö. 1942)
1888 - Hermann Reinecke, Nazi Almanyası generali (ö. 1973)
1891 - Vladimir Şileyko, Rus oryantalist (Asurolojist, Hebraist), Akmeist şair ve çevirmen (ö. 1930)
1892 - Radola Gajda, Çek komutan ve siyasetçi (ö. 1948)
1895 - Max Horkheimer, Alman düşünür ve toplum bilimci (ö. 1973)
1898 - Fritz Zwicky, İsviçreli fizikçi ve astronom (ö. 1974)
1899 - Onni Pellinen, Finlandiyalı Greko-Romen güreşçisi (ö. 1945)
1913 - Jimmy Hoffa, Amerikalı işçi sendikası lideri (kayboldu) (ö. 1975)
1914 - Boris Kraigher, Sloven komünist partizan, eski Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti başbakanı (ö. 1967)
1927 - Sencer Divitçioğlu, Türk akademisyen (ö. 2014)
1928 - Mark Eden, İngiliz aktör (ö. 2021)
1929 - Barbara Elaine Ruth Brown, Amerikalı biyolog ve hayırsever (ö. 2019)
1932 - Peter Ball, İngiliz piskopos ve cinsel istismar hükümlüsü (ö. 2019)
1935 - Patricia Bredin, İngiliz oyuncu ve şarkıcı (ö. 2023)
1935 - Christel Adelaar, Hollandalı oyuncu (ö. 2013)
1937 - Choi Sang yeop, Güney Koreli avukat ve siyasetçi (ö. 2025)
1938 - Anita Thallaug, Norveçli şarkıcı (ö. 2023)
1939 - Blowfly, Amerikalı müzisyen, şarkıcı-besteci, rapçi, komedyen ve yapımcı (ö. 2016)
1939 - Eugene Fama, Amerikalı iktisatçı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi
1941 - Yılmaz Ulusoy, Türk iş insanı ve spor yöneticisi (ö. 2025)
1942 - Michael Bloomberg, Amerikalı politikacı, iş insanı ve hayırsever
1942 - Andrew Robinson, Amerikalı oyuncudur
1944 - Alan Parker, Britanyalı film yönetmeni (ö. 2020)
1944 - Ronnie Peterson, İsveçli eski Formula 1 pilotu (ö. 1978)
1945 - Hans-Adam II, Lihtenştayn Prensliği hükümdarı
1945 - Ladislao Mazurkiewicz, Uruguaylı eski millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2013)
1946 - Bernard Dowiyogo, Naurulu siyasetçi (ö. 2003)
1946 - Gregory Hines, Amerikalı aktör ve dansçı (ö. 2003)
1946 - Kemal Unakıtan, Türk bürokrat ve siyasetçi (ö. 2016)
1947 - Tim Buckley, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve gitarist (ö. 1975)
1950 - Galip Boransu, Türk piyanist, keyboard ve vokal (ö. 2011)
1951 - Kevin Keegan, İngiliz eski futbolcu (ö. 2026)
1952 - Sushma Swaraj, Hint siyasetçi ve bakan (ö. 2019)
1953 - Hans Krankl, Avusturyalı futbolcu
1957 - Veysel Güney, Türk devrimci ve Devrimci Yol'un İskenderun sorumlusu (ö. 1981)
1959 - Süleyman Seyfi Öğün, Türk akademisyen ve siyaset bilimcisi
1960 - Meg Tilly, Amerikalı-Kanadalı aktris
1967 - Stelio Hacı-İoannou, Kıbrıslı Rum kökenli ingiliz vatandaşı girişimci
1967 - Mark Rutte, Hollandalı siyasetçi
1968 - Scott McClellan, Amerikalı bürokrattır
1969 - Neslihan Acar, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1970 - Simon Pegg, İngiliz aktör, yazar ve film yapımcısı
1970 - Antonia Truppo, İtalyan oyuncu
1971 - Gheorghe Mureşan, Romanyalı eski NBA oyuncusu
1971 - Kerem Tüzün, Türk müzisyen
1972 - Najwa Nimri, Ürdün asıllı İspanyol şarkıcı ve oyuncu
1972 - Rob Thomas, Amerikalı şarkıcı
1974 - Gina Lynn, Porto Rikolu porno oyuncusu
1974 - Valentina Vezzali, İtalyan eskrimci ve politikacı
1975 - Mirka Francia, Kübalı voleybolcu
1976 - Aylin Aslım, Türk rock müzisyeni
1977 - Cadel Evans, Avustralyalı eski profesyonel yol bisikleti
1978 - Richard Hamilton, Amerikalı basketbolcu
1978 - Darius Songaila, Litvan profesyonel basketbolcu
1981 - Matteo Brighi, İtalyan eski futbolcudur
1982 - İbrahim Çelikkol, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1982 - Özge Borak, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1983 - Bacary Sagna, Senegal asıllı Fransız futbolcu
1984 - Eser Yenenler, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1985 - Karima Adebibe, İngiliz oyuncu ve manken
1985 - Philippe Senderos, İsviçreli eski millî futbolcu
1986 - Kang Min-soo, Güney Koreli futbolcu
1987 - Edinson Cavani, Uruguaylı millî futbolcu
1988 - Ángel Di María, Arjantinli futbolcu
1989 - Néstor Calderón, Meksikalı futbolcu
1989 - Adam Matu

19 Mayıs - Kemah Kuşatması ile Kemah, Osmanlı hakimiyetine girdi.
12 Haziran - Turnadağ Muharebesi'nde Osmanlı İmparatorluğu Dulkadiroğulları Beyliği'ni kendisine bağlayarak Türk siyasi birliğini kesin olarak sağladı. Beylik, bundan sonra yedi yıl daha devam etti ve 1522'de Osmanlı'nın Zülkadriye Eyaleti adıyla teşkilatlandırılarak kesin surette merkeze bağlandı.
Haziran - Ovacık Muharebesi ile Nur Ali Halife İsyanı sona erdi ve Tunceli Osmanlı hakimiyetine girdi.
10 Eylül - Diyarbakır Kuşatması sona erdi.
13-14 Eylül - Marignano Muharebesi gerçekleşti.
4 Kasım - Osmanlı İmparatorluğunda Diyarbekir Eyaleti oluşturuldu, Bıyıklı Mehmet Paşa ilk beylerbeyi olarak atandı.
Küba'da Havana şehri kuruldu.
Riga Kalesi'nin yapımı tamamlandı.

18 Şubat - Valerius Cordus, Eteri bulan Alman psikolog ve botanikçi (ö. 1544)
10 Mart - Injong, Joseon Kralı (ö. 1545)
28 Mart - Avilalı Teresa, Hristiyan bir rahibe ve Hristiyanlıkta azize (ö. 1582)
6 Ağustos - Şehzade Mustafa - Kanuni Sultan Süleyman'ın ve Mahidevran Sultan'ın oğlu (ö.1553)
22 Eylül - Clevesli Anne, VIII. Henry'nin dördüncü karısı (ö. 1557)
tarihi bilinmeyen
Annibale Caccavello, İtalyan heykeltıraş (ö. 1595)
Johann Weyer, ollandalı hekim, okültist ve demonolog (ö. 1588)
Niccolò Franco, İtalyan yazar (ö. 1570)
Piyale Paşa, Osmanlı Kaptan-ı Derya (ö. 1578)

1 Ocak - XII. Louis, Fransa kralı (d. 1462)
Mart - Dukakinoğlu Ahmed Paşa, Osmanlı Sadrazamı
12 Ağustos - Bediüzzaman Mirza, Timurlar Devleti'nin son hükümdarı (d. 1469)
5 Kasım - Mariotto Albertinelli, İtalyan Yuksek Rönesans üslubunda Floransa ekolünde bulunan ressam (d. 1474)
tarihi bilinmeyen
I. Mengli Giray, Kırım Hanı (d. 1445)
Alaüddevle Bozkurt Bey, Dulkadiroğulları Hükümdarı
Alonso de Ojeda, İspanyol denizci, kaşif, vali ve istilacı (d. y. 1466)
Bülbül Hatun, II. Bayezid'in eşi, Şehzade Ahmed'le Hundi Sultan'ın annesi
Tacizade Cafer Çelebi, divan edebiyatı şair ve yazarı, devlet adamı

24 Şubat - Pavia Muharebesi'nde İspanyol İmparatorluk Ordusu, Fransız Kuvvetlerini mağlup etti.
25 Mart - Kanuni Sultan Süleyman avda iken yeniçeriler tarafından İstanbul'da isyan başlatıldı. İsyan kısa sürede bastırıldı.
Alman Köylü Savaşı sona erdi.
Prusya kuruldu (dağılışı 1947).
Cidde Redif Kışlası, Osmanlı İmparatorluğu ordusu için bir askeri kale olarak inşa edildi.
San Salvador şehri kuruldu.
Santa Marta şehri kuruldu.

Pieter Bruegel, Hollandalı Rönesans ressamı (ö. 1569)
Cristofano dell'Altissimo, Floransalı İtalyan ressam (ö. 1605)
Giovanni Pierluigi da Palestrina, İtalyan Rönesans dönemi kutsal müzik bestecisi (ö. 1594)
Nurbanu Sultan, Osmanlı Padişahı II. Selim'in hasekisi ve Sultan III. Murad'ın annesi, Valide Sultan (ö. 1583)
Zhang Juzheng, Ming Hanedanlığı zamanında imparator Longqing ve imparator Wanli altında görevde bulunmuş güçlü, Çinli bir bakan (ö. 1582)

20 Mayıs - Alonso Fernández de Lugo, Kanarya Adaları'nın Kastilya Krallığı'na katılmasını sağlayan İspanyol fatihi (d. 1456)
tarihi bilinmeyen
Attavante degli Attavanti, İtalyan ressam (d. 1452)
Cuauhtémoc, Meksika'nın son Aztek kralı (d. 1495)
Durmuş Han Şamlu, Safevî devlet adamı
Mirim Çelebi, Osmanlı matematikçi ve gök bilimcisi (d. 1450)

26 Temmuz - Utrecht Birliği'ne bağlı Kuzey Hollanda eyaletleri (Güney Hollanda, Zeeland, Utrecht, Gelderland, Overijssel, Groningen ve Friesland) İspanya kralı II. Felipe'den bağımsızlıklarını ilan ettiler.

4 Ocak - James Ussher,  Armagh İrlanda Kilisesi Başpiskoposu (ö. 1656)
24 Nisan - Vincent de Paul, Fransız Katolik rahip ve tarikat kurucusu (ö. 1660)
tarihi bilinmeyen
Domenichino, İtalyan ressam (ö. 1641)
Gaspare Aselli, İtalyan hekim (ö. 1625)
Edmund Gunter, Galli bir İngiliz din adamı, matematikçi, geometrici ve astronom (ö. 1626)
Juan Ruiz de Alarcón, Meksikalı yazar, oyuncu, hukukçu (ö. 1639)

3 Şubat - Mahidevran Sultan, Osmanlı Padişahı I. Süleyman'ın eşi, Şehzade Mustafa'nın annesi
11 Temmuz - Peder Skram, Danimarkalı senatör ve denizci
16 Eylül - Peter Niers, Alman seri katil ve haydut
10 Ekim - Bayinnaung, Myanmar'ın Toungoo Hanedanlığı'nın kralı (d. 1516)
19 Kasım - İvan İvanoviç, Rurik Hanesi'ne mensup Rus çareviçi (d. 1554)
1 Aralık - Edmund Campion, İngiliz Cizvit rahip (d. 1540)
tarihi bilinmeyen
Mathurin Romegas, Malta Şövalyeleri'nin bir üyesi (d. 1525/1528)

15 Aralık, Miladi takvime göre yılın 349. (artık yıllarda 350.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 16 gün vardır. 

1256 - İran'da bulunan haşhaşîlerin Alamut Kalesi, Hülagû Han Ordusu tarafından yok edildi.
1574 - III. Murad, 12. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı.
1840 - Napolyon Bonapart'ın naaşı (külleri), Saint Helena Adası'ndan Paris'e getirilerek Les Invalides'e gömüldü.

1890 - Amerikan yerli kabilelerinden Hunkpapa Lakotaları'nın şefi Oturan Boğa (Tatanka Iyotake), ABD'nin harekete geçirdiği yerli polis tarafından öldürüldü.
1893 - Wilhelm Ludwig Thomsen, Danimarka Kraliyet İlimler Akademisinde sunduğu bildiriyle Orhun alfabesini çözdüğünü ve Orhun Kitabeleri'ni okuduğunu bilim dünyasına açıkladı.
1923 - Türkiye-Macaristan dostluk antlaşması İstanbul'da imzalandı.
1925 - Rıza Pehlevi, krallık yeminini etti ve Kaçar Hanedanı'nı sonlandırarak, Pehlevi Hanedanı'nı kurdu.
1934 - Bingöl'de, 4.9 büyüklüğündeki depremde 12 kişi öldü.
1939 - Rüzgâr Gibi Geçti filmi, Atlanta'da (ABD) gösterime girdi.
1941 - 769 Rumen Yahudisi yolcusuyla Filistin'e giden Struma gemisi, İstanbul'a geldi. Geminin yolcu indirmesi yasaklandı. 
1948 - TBMM'de Sivas Kongresi'ne seçilen Temsil Heyeti üyeleriyle, TBMM'nin birinci döneminde bulunan üyelere, vatan-ı hizmet tertibinden aylık bağlanması hakkında kanun kabul edildi.
1948 - Fransa, ilk nükleer reaktörün kuruluş çalışmalarına başladı.
1949 - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)'nun İstanbul Bürosu açıldı.
1953 - Eleştirmen Fethi Naci, bu adını ilk kez Kaynak dergisinde Orhan Kemal'in bir öyküsünü eleştiren Kurtuluş Yolu adlı bir yazıda kullandı.
1954 - Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kuruldu.
1957 - Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Yunanistan'ın Kıbrıs tezini reddetti.
1958 - Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, 4 yıl içinde basın suçundan 238 gazetecinin mahkûm olduğunu açıkladı.
1960 - Erzurum'da radyo istasyonu açıldı.
1960 - I. Baudouin, Kraliçe Fabiola adını alan Fabiola de Mora y Aragón ile evlendi. Evlilik töreni Brüksel'deki Saint-Michel-et-Gudule katedralinde yapıldı ve Belçika'da ilk kez olmak üzere televizyonda yayınlandı.
1970 - Sovyet uzay sondası Venera 7, Venüs gezegenine ulaştı ve etrafında 23 dakika dolanarak Dünya'ya bilgi gönderdi.
1970 - Polonya'da işçiler ayaklandı.
1972 - Yaşar Kemal, pasaport verilmediği için uluslararası bir toplantıya gidemedi. Tepkiler üzerine, yazara 15 gün sonra pasaport verildi.
1986 - Olimpiyat şampiyonu halterci Naim Süleymanoğlu, Türk vatandaşı oldu.
1987 - Cumhuriyet tarihinde dolar, resmen ilk kez dört haneli rakama ulaştı. Merkez Bankası Amerikan Dolarının satış kurunu 1.300 liraya yükseltti.
1989 - Romanya'da, Devlet Başkanı Nicolay Çavuşesku'nun devrilmesine kadar gidecek olan halk ayaklanması başladı.
1990 - Kırgızistan bağımsızlığını ilan etti.
1995 - Avrupa Adalet Divanı, Jean-Marc Bosman'ın başvurusu üzerine futbolcuların sözleşmeleri ile ilgili Bosman kuralları olarak anılan kararını açıkladı.
1996 - Türkiye tarihinin o güne kadarki en büyük ikramiyesi bir Sayısal Loto talihlisine çıktı: 211 milyar lira.
1997 - Türkiye ile Rusya arasında Mavi Akım projesini içeren anlaşma imzalandı.
2000 - Bitlis'in Tatvan ilçesi yakınında 6. Zırhlı Tugay Komutanlığına ait askeri helikopter düştü. Kazada 2 asker öldü, 5 asker yaralandı.
2000 - Afyonkarahisar ve çevresinde büyüklüğü 5,8 olan depremde 6 kişi öldü, 42 kişi yaralandı.
2000 - Çernobil reaktör kazasının ardından, Nükleer Santralin çalışması durduruldu.
2017 - Türkiye'nin ilk sürücüsüz metro hattı olan İstanbul'daki M5 (Üsküdar - Çekmeköy) Metro Hattının ilk etabı olan Üsküdar - Yamanevler etabı hizmete açıldı.

37 - Neron, Roma imparatoru (ö. 68)
130 - Lucius Verus, Roma imparatoru (ö. 169)
1242 - Prens Munetaka, Kamakura şogunluğunun altıncı şogunu (ö. 1274)
1533 - XIV. Eric, İsveç kralı (ö. 1577)
1789 - Carlos Soublette, Venezuela Devlet Başkanı (ö. 1870)
1824 - Juliusz Kossak, Leh tarihi ressam ve çizim ustası (ö. 1899)
1832 - Alexandre Gustave Eiffel, Fransız inşaat mühendisi ve mimar (Eiffel Kulesi'nin yaratıcısı) (ö. 1923)

1852 - Henri Becquerel, Fransız fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1908)
1859 - Ludwik Lejzer Zamenhof, Polonyalı göz doktoru, filolog ve dünyada en çok kullanılan yapay dil olan Esperanto'nun yaratıcısı (ö. 1917)
1861 - Pehr Evind Svinhufvud, Finlandiya Devlet Başkanı (ö. 1944)
1882 - Fernando Tambroni, İtalyan politikacı ve İtalya başbakanı (ö. 1963)
1907 - Oscar Niemeyer, Brezilyalı mimar (ö. 2012)
1909 - Settar Behlulzade, Azeri ressam (ö. 1974)
1912 - Raşid Necmettinov, Sovyet satranç oyuncusu (ö. 1974)
1913 - Roger Gaudry, Kanadalı bilim insanı (ö. 2001)
1915 - Isabel Crook, Kanadalı-İngiliz antropolog ve akademisyen (ö. 2023)
1916 - Maurice Wilkins, Yeni Zelandalı fizikçi ve moleküler biyolog (DNA'nın yapısını bulan bilim adamlarından ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi) (ö. 2004)
1916 - Orhon Murat Arıburnu, Türk şair, sinema ve tiyatro yönetmeni, yapımcı ve oyuncu (ö. 1989)
1920 - Ahmet Tarık Tekçe, Türk sinema oyuncusu (ö. 1964)
1924 - Ruhi Sarıalp, Türk atlet (ö. 2001)
1934 - Abdullahi Yusuf Ahmed, Somalili siyasetçi ve 6. Devlet Başkanı (ö. 2012)
1942 - Uğur Kıvılcım, Türk oyuncu (ö. 2018)
1943 - Lucien den Arend, Hollandalı heykeltıraş
1949 - Don Johnson, Amerikalı oyuncu, yönetmen ve müzisyen
1958 - Ronald Gamarra, Perulu avukat
1959 - Betsy Arakawa, Amerikalı müzisyen (Gene Hackman eşi) (ö. 2025)
1969 - Hasan Bitmez, Türk siyasetçi (ö. 2023)
1971 - Necati Şaşmaz, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1972 - Lee Jung-jae, Güney Koreli oyuncu
1976 - Tuğba Altıntop, Türk model, oyuncu ve şarkıcı
1977 - Mehmet Aurelio, Brezilya asıllı Türk futbolcu
1979 - Adam Brody, Amerikalı oyuncu
1980 - Alexandra Stevenson, Amerikalı tenisçi
1981 - Najoua Belyzel, Fransız şarkıcı
1982 - Matias Emilio Delgado, Arjantinli futbolcu
1984 - Lukáš Bajer, Çek futbolcu
1984 - Véronique Mang, Fransız atlet
1985 - Aynur Aydın, Türk şarkıcı
1985 - Emre Kaya, Türk şarkıcı, söz yazarı ve besteci
1986 - Kim Junsu, Güney Koreli şarkıcı, söz yazarı ve sahne aktörü
1986 - Keylor Navas, Kosta Rikalı kaleci
1988 - Steven Nzonzi, Kongo asıllı Fransız millî futbolcu
1989 - Nichole Bloom, Amerikalı oyuncu
1992 - Jesse Lingard, İngiliz millî futbolcu
1992 - Alex Telles, Brezilyalı futbolcu
1995 - Jahlil Okafor, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1996 - Jenifer Brening, Alman şarkıcı
1996 - Oleksandr Zinchenko, Ukraynalı milli futbolcu
1997 - Mizgin Morkoyun, Türk bocce oyuncusu
1997 - Stefania LaVie Owen, Yeni Zelandalı-Amerikalı aktris
2006 - Sidiki Chérif, Gineli futbolcu

1025 - II. Basileios, 960'tan 15 Aralık 1025'e kadar Bizans imparatoru (d. 958)
1574 - II. Selim, Osmanlı İmparatorluğu'nun 11. padişahı ve 90. İslâm halîfesi (d. 1524)
1675 - Johannes Vermeer (ya da Jan Vermeer), Hollandalı ressam (d. 1632)
1857 - George Cayley, İngiliz mühendis, mucit ve havacı (d. 1773)
1890 - Oturan Boğa (Yerli dilinde: Tatanka Iyotake), ABD ordularına karşı savaşan son Yerli kabile şefi (d. 1831)
1909 - Francisco Tarréga, İspanyol gitarist ve besteci (d. 1852)
1925 - Süleyman Sırrı Aral, Türk siyasetçi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk iki ve 4. Hükûmetlerinde Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) (d. 1874)
1938 - George R. Lawrence, Amerikalı fotoğrafçı (d. 1868)
1941 - Leon Sperling, Polonyalı sporcu (d. 1900)
1942 - Faik Bey Konitza, Arnavut yazar, devlet adamı (d. 1875)
1943 - Fats Waller, Amerikalı caz piyanisti, orgcu, besteci, şarkıcı ve komedi şovmeni (d. 1904)
1944 - Glenn Miller, Amerikalı caz müzisyeni (d. 1904)
1947 - Arthur Machen, Galli yazar (d. 1863)
1958 - Wolfgang Pauli, Avusturyalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1900)
1961 - Yusuf Memmedaliyev, Sovyet-Azeri kimyacı (d. 1905)
1962 - Charles Laughton, İngiliz oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1899)
1965 - Sinan Tekelioğlu, Türk asker ve Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından (d. 1889)
1966 - Walt Disney, Amerikalı çizgi film animatörü ve film yapımcısı (d. 1901)
1974 - Anatole Litvak, Yahudi asıllı Ukraynalı film yönetmeni ve yapımcısı (d. 1902)
1984 - Jan Peerce, Amerikalı tenor (d. 1904)
1985 - Seewoosagur Ramgoolam, Mauritiuslu siyasetçi (d. 1900)
1988 - Hüseyin Kutman, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (d. 1930)
1989 - Ali Şen, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu (d. 1918),
1991 - Vasili Zaytsev, Sovyet keskin nişancı (d. 1915)
1992 - Adnan Öztrak, Türk bürokrat (TRT'nin kurucularından ve ilk Genel Müdürü (d. 1915)
2004 - Şükran Kurdakul, Türk şair ve yazar (d. 1927)
2006 - Clay Regazzoni, İsviçreli otomobil yarışı pilotu (d. 1939)
2007 - Feridun Akozan, Türk mimar, akademisyen ve yazar (d. 1914)
2010 - Blake Edwards, Amerikalı yönetmen (d. 1922)
2010 - Nijat Özön, Türk dilbilimci, sinema tarihçisi ve çevirmen (d. 1927)
2011 - Sönmez Atasoy, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu (d. 1944)
2011 - Christopher Hitchens, İngiliz yazar, gazeteci, köşe yazarı ve aktivist (d. 1949)
2012 - Olga Zubarry, Arjantinli aktris (d. 1929)
2013 - Joan Fontaine, İngiliz sinema oyuncusu (d. 1917)
2015 - Licio Gelli, İtalyan finansçı, mason ve suç örgütü lideri (d. 1919)
2016 - Beki İkela Erikli, Yahudi asıllı Türk yazar ve biyo enerji uzmanı (d. 1968)
2016 - Craig Sager, Amerikalı spor yayıncısı (d. 1951)
2016 - Muhammed Zevvari, Tunuslu uçak mühendisi (d. 1967)
2017 - A. B. M. Mohiuddin Chowdhury, Bangladeşli siyasetçi (d. 1944)
2017 - Darlanne Fluegel, Amerikalı oyuncu ve manken (d. 1953)
2017 - Michiru Shimada, Japon senarist (d. 1959)
2017 - Ali Tekintüre, Türk müzisyen, söz yazarı ve şair (d. 1953)
2018 - Philippe Moureaux, Belçikalı siyasetçi ve eğitimci (d. 1939)
2018 - Guy Rétoré, Fransız tiyatro ve film yönetmeni (d. 1924)
2018 - Girma Wolde-Giorgis, Etiyopyalı siyasetçi (d. 1924)
2019 - Nicky Henson, İngiliz oyuncu ve dublaj sanatçısı (d. 1945)
2020 - Caroline Cellier, Fransız oyuncu (d. 1945)
2020 - Jorge García, Eski İspanyol profesyonel futbolcu (d. 1957)
2020 - Zoltan Sabo, Eski Macar futbolcu (d. 1972)
2024 - Turgut Karataş, Türk müzisyen, söz yazarı ve oyuncu (d. 1963)

15 Ara

15 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 227. (artık yıllarda 228.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 138 gün vardır. 

1080 - Kars'ın alınışı.
1261 - Bizans İmparatoru VIII. Mihail Paleologos, Konstantinopolis'te taç giydi.
1461 - Fatih Sultan Mehmet, Trabzon'u feth etti. Böylece Trabzon İmparatorluğu'na son verildi.
1914 - Panama Kanalı'ndan ilk gemi geçti.
1935 - Adolf Hitler, Alman-Yahudi evliliklerini yasakladı.
1939 - Yahudi mültecileri taşıyan Parita gemisi İzmir'den ayrıldı.
1945 - II. Dünya Savaşı: Japonya teslim oldu. Kore Kurtuluş Günü
1947 - Hindistan bağımsızlığını kazandı. Jawaharlal Nehru Hindistan'ın ilk Başbakanı oldu.
1947 - Pakistan'ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah, Genel Vali olarak Karaçi'de yemin etti ve görevine başladı.
1951 - Nâzım Hikmet, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı.
1952 - Birleşik Krallık'ın Devon bölgesinde sel: 34 kişi öldü.
1956 - Van, Özalp'te 1943 yılında 33 yurttaşın kurşuna dizilmesi olayıyla ilgili olarak, İsmet İnönü hakkında Meclis soruşturması açılması istendi.
1960 - Kongo Cumhuriyeti, Fransa'dan bağımsızlığını ilan etti.
1962 - Stan Lee ve Steve Ditko'nun yarattığı Örümcek Adam yayınlandı.
1969 - Woodstock Müzik ve Sanat Festivali, New York yakınlarında bir mandırada 400 bin kişinin katılımıyla başladı. Festival üç gün sürdü.
1973 - Vietnam Savaşı: ABD, Kamboçya'yı bombalamayı durdurdu.
1974 - Kıbrıs Harekâtı: İlerlemeye devam eden Türk Birlikleri, adanın en büyük 2. şehri olan Mağusa'ya girdi.
1975 - Bangladeş'te askeri darbe: Şeyh Mucibur Rahman tüm aile fertleriyle birlikte öldürüldü. Devlet başkanlığına Muştak Ahmet getirildi.
1984 - PKK, Hakkâri ve Şırnak illerinin Eruh ve Şemdinli ilçelerine saldırarak silahlı eylemlerine başladı.
2000 - Türkiye, Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'ni imzaladı.
2007 - Peru'da Richter ölçeğine göre 8.0 büyüklüğünde deprem: 514 kişi öldü, 1090 kişi yaralandı.
2010 - Sümela Manastırı'nda Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk ayin yapıldı.
2021 - Taliban Afganistan yönetimini devraldı.

1195 - Padovalı Antonio, Fransisken rahibi, manevi doktrin uzmanı, tanınmış vaiz ve mucize gösterici (ö. 1231)
1702 - Francesco Zuccarelli, İtalyan Rokoko ressamı (ö. 1788)
1744 - Conrad Moench, Alman botanikçi (ö. 1805)
1750 - Sylvain Maréchal, Fransız şair, filozof ve devrimci (ö. 1803)
1769 - Napolyon Bonapart, Fransız asker ve İmparator (ö. 1821)
1771 - Walter Scott, İskoç yazar (ö. 1832)
1807 - Jules Grévy, Fransız devlet adamı (ö. 1891)
1822 - Virginia Eliza Clemm Poe, Amerikalı yazar (ö. 1847)
1878 - Pyotr Nikolayevich Wrangel, Rus karşı devrimci (ö. 1928)
1879 - Ethel Barrymore, Amerikalı sinema, tiyatro oyuncusu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1959)
1881 - Celal Nuri İleri, Türk siyasetçi (ö. 1938)
1889 - Jan Mankes, Hollandalı ressam (ö. 1920)
1892 - Louis de Broglie, Fransız fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1987)
1899 - Mehmet Cavit Baysun, Türk akademisyen ve tarihçi (ö. 1968)
1903 - Fahri Sabit Korutürk, Türkiye Cumhuriyeti 6. Cumhurbaşkanı (ö. 1987)
1912 - Julia Child, Amerikalı yemek ustası (ö. 2004)
1913 - Ali Saim Ülgen, Türk yüksek mimar ve restoratör (ö. 1963)
1913 - Muharrem Gürses, Türk senarist, oyuncu ve film yönetmeni (ö. 1999)
1919 - Mehmet Seyda, Türk yazar (ö. 1986)
1924 - Lale Oraloğlu, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 2007)
1925 - Aldo Ciccolini, İtalyan-Fransız piyanist (ö. 2015)
1925 - Münir Özkul, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (ö. 2018)
1925 - Oscar Peterson, Kanadalı caz piyanisti (ö. 2007)
1926 - Kadir Savun, Türk sinema oyuncusu (ö. 1995)
1926 - Necip Torumtay, Türk asker ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 20. Genelkurmay Başkanı (ö. 2011)
1928 - Selim Naşit Özcan, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (ö. 2000)
1928 - Nicolas Roeg, İngiliz film ve görüntü yönetmeni (ö. 2018)
1935 - Régine Deforges, Fransız yazar ve sinema yönetmeni (ö. 2014)
1940 - Gudrun Ensslin, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun kurucularından biri (ö. 1977)
1940 - Ze'ev Revach, Fas asıllı İsrailli aktör, komedyen, film yapımcısı ve yönetmeni (ö. 2025)
1942 - Sevda Ferdağ, Türk sinema, dizi oyuncusu ve şarkıcı (ö. 2024)
1944 - Sylvie Vartan, Bulgar pop şarkıcısı
1945 - Alain Marie Juppé, Fransız merkez sağ siyasetçi
1945 - Begüm Halide Ziya, Bangladeş'in 1991-1996 ve 2001-2006 arasında görev yapan ilk kadın başbakanı (ö. 2025)
1945 - Jill Haworth, İngiliz asıllı Amerikalı oyuncu (ö. 2011)
1948 - Bircan Pullukçuoğlu, Türk müzisyen (ö. 2016)
1948 - Selami Şahin, Türk fantezi müziği sanatçısı ve besteci.
1950 - Anne, II. Elizabeth ve Prens Philip'in tek kızı
1952 - Bernard Lacombe, Fransız futbolcu ve futbol menajeri (ö. 2025)
1954 - Stieg Larsson, İsveçli yazar ve gazeteci (ö. 2004)
1955 - Afak Beşirkızı, Azeri oyuncu
1955 - Asım Can Gündüz, Türk gitarist (ö. 2016)
1957 - Željko Ivanek, Sloven asıllı Amerikalı oyuncu
1959 - Scott Altman, Emekli NASA astronotu
1962 - Rıdvan Dilmen, Türk futbolcu
1963 - Alejandro González Iñárritu, Meksikalı film yönetmeni
1963 - Mevlüt Karakaya, Türk akademisyen ve siyasetçi
1964 - Şenol Demir, Türk futbolcu ve teknik direktör
1964 - Melinda Gates, Amerikalı hayırsever
1965 - Levent Ünsal, Türk oyuncu, sunucu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2020)
1966 - Tülay Selamoğlu, Türk siyasetçi
1968 - Debra Messing, Amerikalı oyuncu
1969 - Erdal Taşçı, Türk cerrah
1969 - Yetkin Dikinciler, Türk oyuncu
1969 - Carlos Roa, Emekli Arjantinli millî futbolcu
1970 - Anthony Anderson, Amerikalı oyuncu ve yazar
1972 - Ben Affleck, Amerikalı oyuncu
1973 - Natallia Sazanoviç, Beyaz Rus heptatlet
1974 - Natasha Henstridge, Kanadalı oyuncu ve model
1976 - Alp Küçükvardar, Türk futbolcu
1976 - Boudewijn Zenden, Hollandalı futbolcu
1977 - Radoslav Batak, Karadağlı futbolcu
1978 - Liliya Podkopayeva, Ukraynalı eski artistik jimnastik sporcusu
1979 - Cassandra Lynn, Amerikalı model (ö. 2014)
1982 - Lia Quartapelle, İtalyan ekonomist ve siyasetçi
1983 - Lex Fridman, Rus asıllı Amerikalı bilgisayar bilimcisi
1984 - Salih Bademci, Türk oyuncu
1985 - Nipsey Hussle, Amerikalı hip hop müzisyeni, rap müziği şarkıcısı ve söz yazarı (ö. 2019)
1985 - Emily Kinney, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1988 - Üsame es-Saidi, Faslı futbolcu
1989 - Joe Jonas, Amerikalı şarkıcı
1989 - Ryan McGowan, Avustralyalı millî futbolcu
1989 - Carlos Pena, Amerikalı aktör, şarkıcı ve dansçı
1990 - Jennifer Lawrence, Amerikalı aktris
1992 - Wayde van Niekerk, Güney Afrikalı atlet
1993
Alex Oxlade-Chamberlain, İngiliz futbolcu
Clinton N'Jie, Kamerunlu futbolcu
1994 - Hideyuki Nozawa, Japon futbolcu
1995 - Chief Keef, Amerikalı rapçi, şarkıcı, şarkı sözü yazarı ve prodüktör
1996 - Serkan Yavuz, Türk futbolcu
2002 - Blok3, Türk rapçi
2005 - Semih Kılıçsoy, Türk futbolcu

423 - Honorius, önce Roma İmparatoru, sonra Batı Roma İmparatoru (d. 384)
465 - Libius Severus, 461-465 yılları arasında Batı Roma İmparatorluğu tahtına oturmuş olan Lucania kökenli Roma İmparatoru
1038 - I. István, Macarların son büyük prensi ve 1000 veya 1001'den 1038'deki ölümüne kadar Macaristan'ın ilk kralı (d. 975)
1057 - Macbeth, İskoç Kralı (d. 1005)
1118 - Aleksios Komnenos, Bizans imparatoru (d. 1048)
1257 - Sümbül, Polonyalı Dominikan rahibi ve misyoneri (d. 1185)
1885 - Jens Jacob Asmussen Worsaae, Danimarkalı arkeolog ve tarihöncesici (d. 1821)
1909 - Euclides da Cunha, Brezilyalı yazar ve sosyolog (d. 1866)
1935 - Will Rogers, Amerikalı vodvil sanatçısı, mizahçı, sosyal yorumcu ve sinema oyuncusu (d. 1879)
1935 - Paul Signac, Fransız neo-empresyonist ressam (d. 1863)
1936 - Grazia Deledda, İtalyan yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1871)
1949 - Kanji Ishiwara, Japon asker ve siyasetçi (d. 1889)
1952 - Dora Diamant, Polonyalı oyuncu (d. 1898)
1961 - Otto Ruge, Norveçli general (d. 1882)
1967 - René Magritte, Belçikalı ressam (d. 1898)
1971 - Paul Lukas, Amerikalı oyuncu (d. 1891)
1974 - Clay Shaw, Amerikalı iş insanı (d. 1913)
1975 - Harun Karadeniz, Türk 1968 kuşağının öğrenci liderlerinden (d. 1942)
1975 - Mucibur Rahman, Bangladeş'in kurucusu ve ilk Devlet Başkanı (d. 1920)
1978 - Nusret Suman, Türk heykeltıraş ve ressam (d. 1905)
1978 - Ivan Tyulenev, bir Sovyet askeri komutanıydı (d. 1892)
1982 - Hugo Theorell, İsveçli biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1903)
1990 - Viktor Tsoy, Sovyetler Birliği'nin rock müzik sanatçısı (d. 1962)
1993 - Macit Gökberk, Türk felsefeci ve yazar (d. 1908)
2001 - Yavuz Çetin, Türk müzisyen (d. 1970)
2004 - Semiha Berksoy, Türk opera sanatçısı (d. 1910)
2004 - Sune Bergström, İsveçli biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1916)
2011 - Nejat Biyediç, Bosnalı asıllı Türk teknik direktör ve eski futbolcu (d. 1959)
2012 - Harry Harrison, Amerikalı bilimkurgu yazarı (d. 1925)
2012 - Ralph Holman, Amerikalı bilim insanı (d. 1917)
2012 - Müşfik Kenter, Türk oyuncu (d. 1932)
2013 - Jane Harvey, Amerikalı caz şarkıcısı (d. 1925)
2013 - Sławomir Mrożek, Polonyalı oyun yazarı, yazar ve karikatürist (d. 1930)
2013 - August Schellenberg, Kanada Kızılderilisi kökenli Amerikalı oyuncu (d. 1936)
2013 - Jacques Vergès, Fransız avukat (d. 1925)
2013 - Jane Harvey, Amerikalı şarkıcı (d. 1925)
2014 - Yalçın Otağ, Türk oyuncu ve komedyen (d. 1936)
2016 - Dick Assman, Kanadalı benzin istasyonu sahibi (d. 1934)
2016 - Dalian Atkinson, İngiliz futbolcu (d. 1968)
2016 - Bambi Sheleg, Şili doğumlu İsrailli gazeteci ve köşe yazarı (d. 1958)
2017 - Eberhard Jäckel, Alman tarihçi (d. 1929)
2018 - Rita Borsellino, İtalyan aktivist ve siyasetçi (d. 1945)
2018 - Marisa Porcel, İspanyol tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1943)
2019 - Devran Çağlar, Türk arabesk müziği sanatçısı ve oyuncu (d. 1963)
2019 - Luigi Lunari, İtalyan oyun yazarı ve dramaturg (d. 1934)
2019 - Antonio Rastrelli, İtalyan siyasetçi, belediye başkanı ve avukat (d. 1927)
2019 - Vidya Sinha, Hint oyuncu (d. 1947)
2020 - Murtaja Baseer, Bangladeşli ressam (d. 1932)
2020 - Bill Bowman, Amerikalı siyasetçi (d. 1946)
2020 - Ruth Gavison, İsrailli hukukçu ve akademisyen (d. 1945)
2020 - Vi

15 Ekim, Miladi takvime göre yılın 288. (artık yıllarda 289.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 77 gün vardır. 

1582 - Avrupa'da Gregoryen takviminin kabulü
1878 - Edison, Edison Electric Light Co adlı şirketi kurdu.
1917 - Fransızlarca tutuklanan ve Alman gizli servisine bazı bilgiler verdiğini kabul eden Hollandalı dansçı Mata Hari (Margaretha Geertruida), askeri mahkemece yargılandıktan sonra, kurşuna dizildi.
1927 - Gazi Mustafa Kemal Paşa CHP kurultayında "Büyük Nutuk"u okumaya başladı. Nutuk'un okunuşu 6 gün sürdü.
1928 - Yusuf Ziya Ortaç, Meş’ale dergisini kapattı. Böylece, birkaç ay önce bu dergide başlayan ve yedi genç şairin ortak kitabı Yedi Meşale ile süren "Yedi Meşaleciler" akımı da sona ermiş oldu.
1928 - Almanya'dan hareket eden dünyanın en büyük hava gemisi Graf Zeppelin Amerika'da New Jersey'e ulaştı. Uçuş 111 saat sürdü.
1934 - Mao Zedung'a bağlı 100 bin kişilik birlik, Çin'in güneydoğusundan başlayıp kuzeydoğusuna kadar sürecek 10 bin kilometrelik Büyük Yürüyüş'e başladı.
1937 - Yeni harflerle basılan ilk kâğıt paralar tedavüle çıktı. Üzerinde Atatürk'ün resmi bulunan 100 liralık banknotlar 1942'de tedavülden kaldırıldı.
1944 - II. Dünya Savaşı: Kraliyet Hava Kuvvetleri, Almanya'nın Braunschweig şehrine bombardıman başlattı.
1945 - Geçici Fransız hükûmeti başbakanı Pierre Laval kurşuna dizildi.
1946 - Nazi savaş suçlusu Hermann Göring idam edilmesine saatler kala zehir içerek intihar etti.
1961 - Uluslararası Af Örgütü Londra'da kuruldu.
1961 - Kısıtlı seçim kampanyasının ardından genel seçimler yapıldı. Seçime dört parti katıldı. CHP 173, Adalet Partisi 158, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 54, Yeni Türkiye Partisi 65 Milletvekilliği kazandı.
1970 - Enver Sedat, Mısır devlet başkanı oldu.
1970 - İstanbul'da kolera salgını olduğu açıklandı.
1978 - Çuval Cinayeti: Ankara'da sağ görüşlü militanlar Fikri Arkan ve Kemal Özdemir, sol görüşlü Veli Güneş ve Halim Kaplan'ı öldürdü.
1990 - Sovyetler Birliği başkanı Mihail Gorbaçov, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1993 - Nobel Barış Ödülü, Güney Afrika devlet başkanı De Klerk ile Afrika Ulusal Kongresi başkanı Nelson Mandela'ya verildi.
1999 - Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
2003 - İlham Aliyev babası Haydar Aliyev'in yerine geçerek Azerbaycan devlet başkanı oldu.
2013 - Filipinler'de 7,2 şiddetinde deprem.
2022 - Bartın'da maden faciası: 41 işçi hayatını kaybetti 7 işçi yaralandı.

MÖ 95 - Titus Lucretius Carus, Romalı şair ve filozof (ö. MÖ 55)
MÖ 70 - Publius Vergilius Maro, Romalı şair (ö. MÖ 19)
1265 - Temür Olcaytu Han, 1294-1307 arasında Çin imparatoru ve Moğol İmparatorluğu'nun büyük hanı (ö. 1307)
1542 - Celaleddin Muhammed Ekber (Ekber Şah), Moğol İmparatoru (ö. 1605)
1608 - Evangelista Torricelli, İtalyan fizikçi (ö. 1647)
1784 - Thomas Robert Bugeaud, Fransa Mareşali ve Cezayir Genel Valisi (ö. 1849)
1785 - José Miguel Carrera, Güney Amerikalı milli kahraman ve Şilili politikacı (ö. 1821)
1795 - IV. Friedrich Wilhelm, Prusya Kralı (ö. 1861)
1814 - Mihail Yuryeviç Lermontov, Rus yazar ve şair (ö. 1841)
1815 - Albert Theer, Avusturyalı ressam ve litograf (ö. 1902)
1829 - Asaph Hall, Amerikalı astronom (ö. 1907)
1836 - James Tissot, Kariyerinin çoğunu İngiltere'de geçiren Fransız ressam (ö. 1902)
1844 - Friedrich Nietzsche, Alman filozof (ö. 1900)
1872 - Wilhelm Miklas, 1928-1938 yılları arasında Anschluss'a kadar Avusturya Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Avusturyalı siyasetçi (ö. 1956)
1878 - Paul Reynaud, Fransız siyasetçi ve eski başbakan (1940) (ö. 1966)
1879 - Jane Darwell, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1967)
1880 - Marie Stopes, İngiliz doğum kontrolü savunucusu (ö. 1958)
1887 - Frederick Fleet, İngiliz denizci (ö. 1965)
1893 - II. Carol, Romanya Kralı (d. 1953)
1894 - Moşe Şaret, İsrail'in ikinci başbakanı (1954-1955) (ö. 1965)
1900 - Mervyn LeRoy, Amerikalı film yönetmeni, film yapımcısı, yazar ve oyuncu (ö. 1987)
1901 - Hermann Josef Abs, Alman bankacı ve maliye uzmanı (ö. 1994)
1901 - Enrique Jardiel Poncela, İspanyol yazar ve tiyatro yazarı (ö. 1952)
1905 - Charles Percy Snow, Britanyalı bilim insanı ve yazar (ö. 1980)
1908 - John Kenneth Galbraith, Kanada kökenli Amerikalı ekonomist (ö. 2006)
1913 - Wolfgang Lüth, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nın en başarılı ikinci U-Boot kaptanı (ö. 1945)
1914 - Zahir Şah, Afganistan Şahı (ö. 2007)
1915 - İzak Şamir, İsrailli politikacı (ö. 2012)
1917 - Zoltán Fábri, Macar film yönetmeni ve senarist (ö. 1994)
1917 - Arthur M. Schlesinger, Jr., Amerikalı tarihçi (ö. 2007)
1920 - Mario Puzo, Amerikalı yazar ve En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü sahibi (ö. 1999)
1920 - Henri Verneuil, Fransız film senaristi ve yönetmen (ö. 2002)
1923 - Italo Calvino, İtalyan yazar (ö. 1985)
1924 - Lee Iacocca, Amerikalı sanayici (ö. 2019)
1926 - Michel Foucault, Fransız düşünür (ö. 1984)
1931 - Abdül kalam, 2002-2007 yılları arası Hindistan'ın 11. Başkanı olarak görev yapan Uzay Bilimi ve Hindistan Teknoloji Enstitüsü Profesörü (ö. 2015)
1932 - Muammer Sun, Türk besteci ve müzik eğitimcisi (ö. 2021)
1935 - Bobby Morrow, Amerikalı eski atlet (ö. 2020)
1937 - Linda Lavin, Amerikalı aktris ve şarkıcı (ö. 2024)
1938 - Fela Kuti, Nijeryalı müzisyen, albüm yapımcısı ve insan hakları savunucusu (ö. 1997)
1938 - Cemal Safi, Türk şair (ö. 2018)
1941 - Faruk Loğoğlu, Türk bürokrat ve siyasetçi
1943 - Penny Marshall, Amerikalı komedyen, seslendirme sanatçısı, yapımcı, yönetmen ve oyuncu (ö. 2018)
1944 - Sali Berisha, Arnavut politikacı ve eski başbakan
1944 - Haim Saban, Amerikalı medya sahibi
1944 - David Trimble, Kuzey İrlandalı politikacı ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 2022)
1947 - Hümeyra, Türk besteci, söz yazarı, müzisyen ve oyuncu
1948 - Chris de Burgh, İrlandalı şarkıcı
1948 - Renato Corona, Filipinli yüksek mahkeme başkanlığı yapmış üst düzey hukukçu (ö. 2016)
1949 - Thomas Bopp, Amerikalı astronom, bilim insanı ve kaşif (ö. 2018)
1950 - Candida Royalle, Amerikalı pornografik film oyuncusu, yapımcı ve yönetmeni (ö. 2015)
1953 - Tito Jackson, Amerikalı müzisyen, şarkıcı ve gitarist (ö. 2024)
1954 - Steve Bracks, Avustralyalı eski siyasetçi
1955 - Tanya Roberts, Amerikalı oyuncu, yapımcı ve komedyen (ö. 2021)
1957 - Mira Nair, Hint film yönetmeni
1959 - Müslüm Doğan, Türk siyasetçi
1959 - Sarah, York Dükü Prens Andrew'in boşandığı eşi
1962 - Isabelle Doval, Fransız oyuncu, senarist ve yönetmen
1965 - Zafer Koç, Türk futbolcu (ö. 2016)
1965 - Nasser El Sonbaty, IFBB profesyonel vücut geliştirmeci (ö. 2013)
1965 - María Lourdes Ruiz, Nikaragualı atlet (ö. 2025)
1966 - Jorge Campos, Meksikalı futbolcu
1968 - Didier Deschamps, Fransız eski futbolcu ve teknik direktör
1969 - Vítor Baía, Portekizli eski millî kaleci
1969 - Dominic West, İngiliz oyuncu, yönetmen ve müzisyen
1970 - Ginuwine, Amerikalı R&B şarkıcısı ve aktör
1971 - Andrew Cole, İngiliz eski millî futbolcu
1973 - Güllü, Türk arabesk fantezi müzik şarkıcısı (ö. 2025)
1974 - Ömer Çatkıç, Türk futbolcu
1977 - David Trézéguet, Arjantin asıllı eski Fransız futbolcu
1977 - Patricio Urrutia, Ekvadorlu millî futbolcu
1979 - Paul Robinson, İngiliz millî futbolcu
1979 - Maris Verpakovskis, Leton eski futbolcu
1980 - Tom Boonen, Belçikalı eski yol bisikleti yarışçısı
1981 - Keyshia Cole, Amerikalı R&B şarkıcısı
1981 - Elena Dementieva, Rus Tenisçi
1983 - Bruno Senna, Brezilyalı Formula 1 pilotu
1984 - Jessie Ware, İngiliz şarkıcı, söz yazarı
1985 - Arron Afflalo, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1986 - Lee Donghae, Güney Koreli şarkıcı, söz yazarı, besteci ve oyuncu
1986 - Nolito, İspanyol millî futbolcu
1987 - Ott Tänak, Estonyalı ralli sürücüsü
1988 - Mesut Özil, Türk asıllı Alman millî futbolcu
1989 - Anthony Joshua, Nijerya asıllı İngiliz profesyonel boksör
1990 - Jeon Ji-yoon, Güney Koreli şarkıcı ve oyuncu
1993 - Lucio Corsi, İtalyan şarkıcı
1996 - Zelo, Güney Koreli şarkıcı
1999 - Bailee Madison, Amerikalı yakın dönem oyuncu

892 - Mutemid, 870-892 döneminde hükümdarlık yapan 15. Abbasi halifesi (d. 844)
925 - Râzî, Fars simyacı, kimyager, hekim ve filozof (d. 865)
961 - III. Abdurrahman, 912-929 yılları arasında Kurtuba Emiri 929-961 doneminde Kurtuba halifesi olarak Endülüs Emevi Devleti hükümdar (d. 891)
1240 - Raziye Begüm, Delhi Türk Sultanlığı hükümdarı (d. ?)
1389 - VI. Urbanus, 8 Nisan 1378 tarihinden ölümüne kadar Roma Katolik Kilisesi'nde papalık yapmıştır (d. 1318)
1564 - Andreas Vesalius, Romalı hekim (d. 1514)
1817 - Tadeusz Kościuszko, Polonyalı asker ve Kościuszko Ayaklanması'nın lideri (d. 1746)
1820 - Karl Philipp, Avusturyalı prens ve mareşal (d. 1771)
1872 - Handrij Zejler, Alman yazar (d. 1804)
1917 - Mata Hari, Hollandalı dansçı ve sözde casus (d. 1876)
1929 - Léon Delacroix, Belçikalı devlet adamı (d. 1867)
1933 - Nitobe Inazō, Japon tarım ekonomisti, yazar, eğitimci, diplomat ve siyasetçi (d. 1862)
1934 - Raymond Poincaré, Fransız devlet adamı (d. 1860)
1945 - Pierre Laval, Fransız siyasetçi (d. 1883)
1946 - Hermann Göring, Alman mareşal ve NSDAP siyasetçisi (İntihar) (d. 1893)
1953 - Helene Mayer, Alman eskrimci (d. 1910)
1958 - Elizabeth Alexander, İngiliz jeolog, akademisyen ve fizikçi (d. 1908)
1958 - Asaf Halet Çelebi, Türk şair (d. 1907)
1959 - Stepan Bandera, Ukraynalı siyasetçi ve Ukrayna milliyetçi ve bağımsızlık hareketi lideri (d. 1909)
1959 - Lipót Fejér, Macar matematikçi (d. 1880)
1960 - Henny Porten, Alman aktris (d. 1890)
1963 - Horton Smith, Amerikalı golfçü (d. 1908)
1964 - Cole Porter, Amerikalı besteci (d. 1891)
1964 - Nguyễn Văn Trỗi, Vietnamlı bir elektrik işçisi ve Viet Cong şehir gerillası (d. 1947)
1976 - Carlo Gambino, Amerikalı mafya lideri (d. 1902)
1987 - Thomas Sankara, Burkina Fasolu asker ve siyasetçi (d. 1949)
1989 - Danilo Kiš, Sırp yazar ve şair (d. 1935)
1993 - Aydın Sayılı, Türk bilim insanı (d. 1913)
1994 - Sarah Kofman, Fransız filozof (d. 1935)
1998 - Faruk Erem, Türk hukukçu ve yazar (d. 1913)
2000 - Konrad Emil Bloch, Amerikalı biyokimyacı ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1912)
2005 - Bilal İnci, Türk oyuncu (d. 1936)
2005 - Sıtkı Davut

15 Eylül, Miladi takvime göre yılın 258. (artık yıllarda 259.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 107 gün vardır. 

994 - Orontes Muharebesinde Fatimiler Bizans İmparatorluğunu mağlup etti.
1656 - Köprülü Mehmed Paşa, Sadrazamlığı kabul etti.
1795 - İngiltere, Flemenk Cape Kolonisini Batavya Cumhuriyetinin kullanmaması için işgal etti.
1812 - Napolyon'un Rusya seferi: Napolyon komutasındaki Grande Armée Moskova Kremlinine ulaşır.
1821
Guatemala, İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti.

Kosta Rika, İspanya'dan ayrıldı.
1873 - Fransa-Prusya Savaşı: Son Alman Birlikleri Fransa'yı tazminat ödemesinin tamamlanması üzerine terk etti.
1910 - Osmanlı Sosyalist Fırkası kuruldu.
1916 - Somme Muharebesi: Savaşta ilk tank, İngiliz birlikleri tarafından, I. Dünya Savaşı sırasında, Fransa'nın Somme yöresinde kullanıldı.
1917 - Geçici Hükûmet'in Başbakanı Aleksandr Kerenski, Rus Cumhuriyeti'ni ilan etti.
1918 - Nuri Paşa ve Mürsel Bakü komutasındaki Osmanlı, Azeri ve Dağıstan birliklerinden oluşan Kafkas İslam Ordusu, Bakü Muharebesi sonucunda Bakü'yü, Rus ve Ermeni işgalinden kurtararak şehirde Osmanlı bayrağını dalgalandırdı.
1923 - Türkiye'de ilk yüzme yarışı, Galatasaray Kulübünce İstanbul-Büyükada'da düzenlendi.
1924 - Mustafa Kemal Atatürk, ilk defa Trabzon'a ayak bastı; bugünü Trabzonlular ''Atatürk Günü'' olarak kabul etti.
1927 - Eskişehir Bankası kuruldu.
1928 - İskoç bakteriyolog Alexander Fleming, pek çok zararlı bakteriyi yok edebilen "küf"ü bularak, "penicillium notatum" adını verdi.
1929 - Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'nin ilk sergisi Ankara'da açıldı.
1944 - II. Dünya Savaşı sırasında, Büyük Britanya savaşının en önemli gününde Kraliyet Hava Kuvvetleri uçakları, Luftwaffe'ye ait 185 Alman uçağını düşürdü.
1945 - Homestead Kasırgası, Güney Florida ve Bahamaları vurdu. Richmond Deniz Hava Üssündeki 366 uçak ve 25 zeplin kullanılamaz hale geldi.
1949 - Seçimleri kazanan Konrad Adenauer, Batı Almanya'nın ilk Şansölyesi oldu.
1955 - Türk Parasının Kıymetini Koruma hakkındaki kararname yürürlüğe girdi.
1961 - Yassıada Mahkemesi, kapatılan DP'nin 15 üyesi hakkında ölüm, 32 üyesi hakkında ise müebbet hapis cezası verildiğini açıkladı.
1962 - Maltepe Ortaokulu açıldı.
1963 - Ahmed Bin Bella, Cezayir'in ilk Devlet Başkanı oldu.
1966 - Saraybosna'da düzenlenen Balkan Oyunları'nda, maraton dalında İsmail Akçay Balkan Şampiyonu, Hüseyin Aktaş ise ikinci oldu.
1975
Beyrut'ta Hristiyan ve Müslümanlar arasında iç savaş başladı.
Pink Floyd'un "Wish You Were Here" albümü piyasaya çıktı.
1980
12 Eylül Askeri Darbesi'ni izleyen günlerde, grev ve lokavtlar kaldırıldı; işçiler işbaşı yaptı, belediye başkanları görevlerinden alınmaya başlandı ve yerlerine çoğunlukla subaylar atandı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) ve Hak-İş'in bankalardaki paraları bloke edildi, sendika yöneticileri ile iş yeri temsilcileri teslim olmaya başladı.
12 Eylül Askerî Darbesi'nden sonraki ilk iş günü: Komutanların endişelerinin aksine bankalara yatırılan mevduat, çekilenden daha fazla oldu.
1982 - İsrail, Beyrut'u işgal etti.
2002 - Manisa Etnografya ve Arkeoloji Müzesi soyuldu. Soygunda, Helenistik döneme ait Marsyas ve Roma dönemine ait Eros heykelleri çalındı.

601 - Ali bin Ebu Talib, İslam Devleti'nin 656-661 yılları arasındaki 4. İslam Halifesi (ö. 661)
767 - Saichō, Budizmin Tendai mezhebinin kurucusu olan Japon Budist keşiş (ö. 822)
1254 - Marco Polo, İtalyan seyyah (ö. 1324)
1587 - Muhammed Bakır Mirza, Safevi Şehzadesi (ö. 1615)
1613 - François de La Rochefoucauld, Fransız yazar (ö. 1680)
1666 - Celleli Sophia Dorothea, İngiltere kralı ve Hannover elektörü I. George'un (1660-1727) kuzeni ve eşi (ö. 1726)
1789 - James Fenimore Cooper, Amerikalı yazar (ö. 1851)
1813 - Adolphe Joanne, Fransız coğrafyacı ve yazar (ö. 1881)
1829 - Manuel Tamayo y Baus, İspanyol oyun yazarı (ö. 1898)
1830 - Porfirio Díaz, Meksika asker ve Devlet Başkanı (ö. 1915)
1857 - William Howard Taft, Amerikalı siyasetçi ve ABD'nin 27. Başkanı (ö. 1930)
1870 - Mary Bidwell Breed, Amerikalı kimyager (ö. 1949)
1881 - Ettore Bugatti, İtalyan otomobil üreticisi (ö. 1947)
1890 - Agatha Christie, İngiliz yazar (ö. 1976)
1894 - Jean Renoir, Fransız film yönetmeni (ö. 1979)
1901 - Kemalettin Kamu, Türk şair ve siyasetçi (ö. 1948)
1903 - Yisrael Kristal, İsrailli işletmeci (ö. 2017)
1904 - II. Umberto, Son İtalya kralı (ö. 1983)
1906 - Jacques Becker, Fransız film yönetmeni (ö. 1960)
1907 - Fay Wray, Kanadalı-Amerikalı oyuncu (ö. 2004)
1909 - Jean Batten, Yeni Zelandalı pilot (ö. 1982)
1913 - Johannes Steinhoff, II. Dünya Savaşı sırasında Alman Hava Kuvvetleri as pilotu (ö. 1994)
1914
Adolfo Bioy Casares, Arjantinli öykü yazarı (ö. 1999)
Orhan Kemal, Türk yazar (ö. 1970)
Marius Katiliškis, Litvanyalı yazar (ö. 1980)
1915 - Helmut Schön, Alman futbolcu ve teknik direktör (ö. 1996)
1918 - Margot Loyola, Şilili halk şarkıcısı, müzisyen ve müzik bilimci (ö. 2015)
1919 - Fausto Coppi, İtalyan eski profesyonel yol bisikleti ve pist bisikleti yarışçısı (ö. 1960)
1924 - György Lázár, Macar mühendis ve siyasetçi  (ö. 2014)
1925 - Forrest Compton, Amerikalı aktör (ö. 2020)
1926
Antonio Carrizo, Arjantinli radyo, Tv sunucusu ve aktör (ö. 2016)
Jean-Pierre Serre, Fransız matematikçi
1927
Margaret Keane, Amerikalı ressam (ö. 2022)
Shohei Imamura, Japon yönetmen, senarist ve yapımcı (ö. 2006)
1928 - Cannonball Adderley, Amerikalı caz alto saksafoncusu (ö. 1975)
1929
Murray Gell-Mann, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2019)
John Julius Norwich, İngiliz kökenli tarihçi, seyahat yazarı ve televizyoncu (ö. 2018)
Mümtaz Soysal, Türk hukukçu, akademisyen ve siyaset adamı (ö. 2019)
Nejat Saydam, Türk sinema yönetmeni, senarist ve oyuncu (ö. 2000)
1932 - Neil Bartlett, İngiliz kimyacı (ö. 2008)
1936 - Ashley Cooper, Avustralyalı tenisçi (ö. 2020)
1937
Robert Lucas, Jr., Amerikalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 2023)
Fernando de la Rúa, Arjantinli siyasetçi (Arjantin cumhurbaşkanı 1999-2001) (ö. 2019)
1939 - Ersin Faralyalı, Türk sanayici ve siyasetçi (ö. 2008)
1941
Flórián Albert, Macar eski futbolcu (ö. 2011)
Signe Toly Anderson, Amerikalı şarkıcı (ö. 2016)
Yuriy Norşteyn, Rus canlandırma sanatçısı
Viktor Zubkov, Rus siyasetçi ve iş insanı
1942 - Ksenia Milicevic, Fransız ressam
1944 - Graham Taylor, İngiliz eski futbolcu ve teknik direktör (ö. 2017)
1945
Carmen Maura, İspanyol aktris
Jessye Norman, Amerikalı opera sanatçısı (ö. 2019)
Hans-Gert Pöttering, Alman politikacı ve eski Avrupa Parlamentosu başkanı
1946
Mesut Mertcan, Türk sunucu ve haber spikeri (ö. 2017)
Tommy Lee Jones, Amerikalı film yönetmeni ve sinema oyuncusu
William Oliver Stone, Amerikalı yönetmen, senarist, yapımcı ve Oscar Ödülü sahibi
1947 - Theodore Long, Amerikalı güreşçi
1948
Atef Muntaser, Mısırlı müzik yapımcısı
1950 - Angela Francese, İtalyan siyasetçi ve sendikacı (ö. 2025)
1951 - Johan Neeskens, Hollandalı eski futbolcu ve teknik direktör (ö. 2024)
1954 - Hrant Dink, Türkiye Ermenisi gazeteci ve Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni (ö. 2007)
1955
Zeljka Antunoviç, Hırvat merkez sol politikacı
Abdul Kadir, Pakistanlı profesyonel Uluslararası kriket oyuncusu (ö. 2019)
1956 - George Howard, Amerikalı müzisyen (ö. 1998)
1956 - Nihat Genç, Türk yazar ve gazeteci (ö. 2025)
1957 - Rıza Akın, Türk oyuncu (ö. 2022)
1958 - Joel Quenneville, Kanadalı buz hokeyi oyuncusu ve koç
1959 - Hurşit Lutfali kızı Abdullayeva, Azeri piyanist
1959 - Numan Kurtulmuş, Türk siyasetçi
1960 - Lisa Vanderpump, Britanyalı lokantacı, yazar, oyuncu ve televizyon kişiliği
1964 - Robert Fico, Slovak politikacı
1966 - Dejan Savićević, Karadağlı eski futbolcu
1967
Çetin Akdeniz, Türk bağlama virtüözü
Majid Musisi, Kampalalalı eski futbolcu (ö. 2005)
1968 - Masanori Suzuki, Japon eski futbolcu
1969 - Kurthan Yılmaz, Türk futbolcu
1971 - Josh Charles, Amerikalı oyuncu
1972 - Letizia Ortiz, İspanya Kralı VI. Felipe'nin eşi ve İspanya kraliçesi
1973
Daniel, İsveç kraliyet ailesinin üyesi
Songül Karlı, Türk oyuncu, sunucu ve şarkıcı
1974 - Murat Yakın, Türk asıllı İsviçreli eski millî futbolcu ve teknik direktör
1977
Chimamanda Ngozi Adichie, Nijeryalı yazar
Valentin Slyusar, Ukraynalı milli futbolcu
Jason Terry, Amerikalı profesyonel eski basketbolcu
1978 - Eidur Gudjohnsen, İzlandalı futbolcu
1979
Dava Annable, Amerikalı oyuncu
Carlos Ruiz, Guetamalalı millî futbolcu
1980 - Mike Dunleavy, Jr., Amerikalı profesyonel basketbolcu
1981
Dave Mantel, Hollandalı oyuncu (ö. 2018)
Hayato Hashimoto, Japon eski futbolcu
1982
Edmilson dos Santos Silva, Brezilyalı futbolcu
Ahmed Rauf, Mısırlı millî futbolcu
1983 - Georges Akieremy, Gabonlu milli futbolcu
1984 - Harry, Galler Prensi Charles ile Galler Prensesi Diana'ın oğlu, Britanya tahtının altıncı sıradaki vârisi
1985
Cyhi the Prynce, Amerikalı rapçi ve söz yazarı
Tomáš Sivok, Çek futbolcu
1986 - George Watsky, Amerikalı rap sanatçısı ve şair
1987 - Aly Cissokho, Senegal asıllı Fransız futbolcu
1988 - Chelsea Staub, Amerikalı aktris ve şarkıcı
1989 - Nihat Şahin, Türk futbolcu
1990 - Aaron Mooy, Avustralyalı eski millî futbolcu
1993
J. P. Tokoto, Amerikalı profesyonel basketbolcu
Dennis Schröder, Alman millî basketbolcu
1994
Luis Mago, Venezuelalı futbolcu
Björn Engels, Belçikalı futbolcu
Ricardo Horta, Portekizli millî futbolcu
Wout van Aert, Belçikalı bisiklet yarışçısı
1995
Gökdeniz Varol, Türk futbolcu
Awer Mabil, Avustralyalı milli futbolcu
David Raya, İspanyol millî futbolcu
1997 - Mustafa Taş, Türk başpehlivan
1999 - Daigo Furukawa, Japon futbolcu
2000 - Lee Felix, Avusturalyalı rapçi, şarkıcı, söz yazarı ve dansçı
2004 - Luke Salisbury, Samoalı futbolcu

668 - II. Konstans ("Sakallı Konstantin"), Roma Konsülü unvanını taşıyan son Bizans İmparatoru (d. 630)
921 - Ludmila, Çek Hristiyan azizi ve iman şehidi (d. 860)
1326 - Dmitri, Moskova Büyük Prensi (d. 1299)
1510 - Cenovalı Katerina, İtalyan mistik (d. 1447)
1559 - Izabela Jagiellonka, Doğu Macaristan Kralı I. János'un eşi (d. 1519)
1700 - André Le 

15 Haziran, Miladi takvime göre yılın 166. (artık yıllarda 167.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 199 gün vardır. 

MÖ 763 - Asurlular bir Güneş tutulmasını kayıtlarına geçirdiler. Bu özel gün, daha sonra Mezopotamya tarihinin zaman dizininin oluşturulmasında bir referans noktası olarak kullanıldı.
1215 - İngiltere Kralı John, Magna Carta sözleşmesini mühürledi.
1381 - İngiliz tarihinin ilk büyük köylü ayaklanması, lideri Wat Tyler'in ölümüyle son buldu.
1667 - Kayıtlara geçmiş ilk kan nakli Fransa Kralı XIV. Louis'nin de özel doktoru olan Jean-Baptiste Denys tarafından gerçekleştirildi. Dr. Denys, bir koyunun kanını 15 yaşında bir çocuğa nakletmiş ve çocuk yaşamıştı.
1752 - Benjamin Franklin, uçurtma deneyi ile yıldırımın elektrik akımı olduğunu ispatladı.
1808 - Joseph Bonaparte, İspanya Kralı oldu.
1826 - Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdı. Yerine "Asakir-i Mansure-i Muhammediye" adıyla yeni bir askeri teşkilat kuruldu. Bu olay, Osmanlı tarihinde "Vaka-i Hayriye" (Hayırlı Olay) olarak anıldı.
1836 - Arkansas, 25. eyalet olarak ABD'ye katıldı.
1844 - Charles Goodyear, kauçuğun güçlendirilmesi işleminde kullanılan ve vulkanizasyon adı verilen bir yöntemin patentini aldı.
1865 - Yoksullar ve yetimlerin yatılı eğitimi için Darüşşafaka kuruldu.
1888 - II. Wilhelm, Almanya İmparatoru oldu.
1896 - Japonya'da meydana gelen bir tsunami, 22.000'den fazla kişinin ölümüne yol açarak Japon tarihine en ölümcül tsunami olarak geçti.
1903 - 11 dakikalık ilk Western filmi olan Great Train Robbery gösterime girdi.
1911 - Sonradan IBM adını alacak olan "Computing Tabulating Recording Corporation" adlı şirket kuruldu.
1920 - Almanya ile Danimarka arasında yapılan yeni bir sınır anlaşmasıyla kuzey Schleswig Danimarka'ya verildi.
1920 - Yozgat'ta Çapanoğu Ayaklanması başladı.
1920 - 15. Kolordu Komutanlığı, "Doğu Cephesi Komutanlığı" olarak adlandırıldı. Cephenin komutanlığına Kazım Karabekir Paşa getirildi.
1923 - Nezihe Muhiddin'in öncülüğünde Darülfünun Konferans Salonu'nda gerçekleşen toplantı sonucu Kadınlar Halk Fırkası'nın kurulması kararlaştırıldı. Fırka, yeni Türkiye'deki ilk siyasal parti girişimidir. Fakat parti kuruluşu için izin verilmediğinden, Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüşmüştür.
1926 - İzmir Suikastı: Atatürk'e karşı yapılacak olan suikast, "Giritli" motorcu Şevki tarafından Vali Kazım Dirik'e bildirildi.
1927 - Türkiye'nin ilk modern akıl ve ruh hastalıkları hastanesi olan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi açıldı.
1930 - Türkiye'nin ilk dış kredisi olan 10 milyon dolar, Amerikan Yardım Bankası'ndan alındı.
1936 - 1931'den beri Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği'ni yapmakta olan Recep Peker, Mustafa Kemal Atatürk tarafından görevinden alındı. Genel Sekreterlik görevi, Başvekil İsmet İnönü'ye verildi.
1938 - Medeni Kanun'daki evlenme yaşı; kadınlar için 15, erkekler için 17 olarak düzenlendi.
1941 - II. Dünya Savaşı: Savaş Baltası Harekâtı başladı.
1942 - Atatürk'ün Şişli'de oturduğu ev müze oldu.
1950 - Batı Almanya, Avrupa Konseyi'ne katılma kararı aldı.
1954 - UEFA (Union des Associations Européennes de Football) kuruldu.
1956 - Akis dergisi toplatıldı.
1969 - Georges Pompidou, Fransa Cumhurbaşkanı seçildi.
1970 - İşçiler, İzmit Gebze'den İstanbul'a doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş sırasında geçilen yerlerdeki işçiler de yürüyüşe katıldı. 15-16 Haziran işçi direnişi olarak adlandırılan bu olaylar, 16 Haziran'da 5 kişinin ölmesi ve İstanbul ve Kocaeli'de sıkıyönetim ilan edilmesi ile sona erdi.
1973 - Yünsa Yünlü Sanayi Anonim Şirketi kuruldu.
1975 - Soyuz 19, Baykonur Uzay Üssü'nden havalandı.
1977 - İspanya'da 41 yıl sonra ilk seçimler yapıldı.
1978 - İstanbul Tarabya'da bir belediye otobüsü denize uçtu; 35 yolcudan 4'ü kurtulabildi.
1978 - Ürdün Kralı Hüseyin, Amerikalı Lisa Halaby ile evlendi. Lisa Halaby, adını Nur olarak değiştirdi.
1981 - Mehmet Ali Ağca'yı hapisten kaçıran Bünyamin Yılmaz, 18 yıl hapse mahkûm oldu.
1985 - Hollandalı ressam Rembrandt'ın Danaë adlı tablosu, daha sonra akli dengesinin bozuk olduğuna hükmedilen bir adam tarafından saldırıya uğradı. Tuvalin üzerine sülfürik asit döken saldırgan, ayrıca tabloyu iki yerinden bıçakladı.
1990 - İstanbul'un ilk tüp bebeği doğdu.
1994 - İsrail ve Vatikan tam diplomatik ilişki anlaşmasına vardı.
1994 - İş adamı Vehbi Koç'a İsviçre'de, Birleşmiş Milletler Nüfus Faaliyetleri Ödülü verildi.
2002 - "2002 MN" adı verilen bir asteroid, Dünya'nın 121.000 km yakınından geçti. Bu uzaklık, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin üçte biri kadardır.
2017 - Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'na yirmi beş yıl hapis cezası ve tutuklama kararı verilmesiyle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Ankara'dan İstanbul'a kadar sürecek olan "Adalet Yürüyüşü" başladı.

1479 - Lisa del Giocondo, Floransalı Gherardini ailesinin üyesi (Leonardo da Vinci tarafından Mona Lisa adıyla tablosu yapılan) (ö. 1542)
1594 - Nicolas Poussin, Fransız ressam (ö. 1665)
1763 - Kobayashi Iss, bir Japon şair (ö. 1828)
1767 - Rachel Jackson, Amerika Birleşik Devletleri'nin 7. Başkanı Andrew Jackson'ın eşidir (ö. 1828)
1769 - Adam Eckfeldt, Birleşik Devletler Darphanesinde işçi ve memur (ö. 1852)
1843 - Edvard Grieg, Norveçli besteci (ö. 1907)
1881 - Paul Cornu, Fransız mühendis ve mucit (ö. 1944)
1894 - Robert Russell Bennett, Amerikalı besteci ve aranjördü (ö. 1981)
1902 - Erik Erikson, Danimarka ve Alman kökenli Amerikalı psikolog (ö. 1994)
1906 - Léon Degrelle, Reksizm'i kuran ve sonra Waffen-SS'e katılan Belçikalı SS-Standartenführer ve politikacı (ö. 1994)
1907 - James Robertson Justice, İngiliz karakter oyuncusu (ö. 1975)
1914 - Yuri Andropov, Sovyet devlet adamı (ö. 1984)
1914 - Saul Steinberg, Amerikalı karikatürist (ö. 1999)
1915 - Thomas Huckle Weller, Amerikalı bakteriyolog, virolog ve parazitolog - Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2008)
1916 - Herbert Simon, ABD'li iktisatçı - 1978'de Nobel İktisat Ödülü kazanmıştır (ö. 2001)
1917 - John Fenn, analitik kimya profesörüdür - 2002 yılında kimya dalında Nobel Ödülünü aldı (ö. 2010)
1917 - Mihalis Yeniçaris, Yunan şarkıcı, söz yazarı ve bestecidir (d. 2005)
1918 - François Tombalbaye, Çad'ın ilk devlet başkanı olarak görev yapmış olan bir öğretmen ve sendika aktivisti (ö. 1975)
1919 - Muzaffer Tema, Türk sinema sanatçısı (ö. 2011)
1920 - Alberto Sordi, İtalyan oyuncu ve yönetmen (ö. 2003)
1923 - Erland Josephson, İsveçli aktör (ö. 2012)
1923 - Ninian Stephen, Avustralyalı hukukçu, devlet memuru ve siyasetçi (ö. 2017)
1924 - Ezer Weizman, İsrail'in 7. Cumhurbaşkanı (ö. 2005)
1925 - Attilâ İlhan, Türk şair ve yazar (ö. 2005)
1927 - Hugo Pratt, İtalyan çizer (ö. 1995)
1929 - Fakir Baykurt, Türk yazar (ö. 1999)
1932 - Hüseyin Baradan, Türk sinema oyuncusu (ö. 2004)
1932 - Mario Cuomo, Amerikalı politikacı ve yazar (ö. 2015)
1932 - Saltuk Kaplangı, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2010)
1933 - Muhammed Ali Recai, İran'ın eski cumhurbaşkanı ve başbakanı (ö. 1981)
1933 - Sergio Endrigo, İtalyan şarkıcı (ö. 2005)
1936 - Claude Brasseur, Fransız oyuncu (ö. 2020)
1937 - Herbert Feuerstein, Alman gazeteci, komedyen ve aktör (ö. 2020)
1937 - Anna Hazare, Hint sosyal aktivist
1937 - Waylon Jennings, Amerikalı country müzik şarkıcısı, söz yazarı ve müzisyen (ö. 2002)
1940 - Zübeyde Servet, Mısırlı oyuncu (ö. 2016)
1941 - Neal Adams, Amerikalı çizgi roman sanatçısı (ö. 2022)
1941 - Harry Nilsson, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı (ö. 1994)
1942 - Peter Norman, Avustralyalı atlet (ö. 2006)
1943 - Johnny Hallyday, Fransız rock müzik bestecisi, söz yazarı ve oyuncu (ö. 2017)
1943 - Poul Nyrup Rasmussen, Danimarkalı siyasetçi
1946 - Brigitte Fossey, Fransız oyuncu
1946 - Demis Roussos, Yunan şarkıcı (ö. 2015)
1947 - Alain Aspect, Fransız fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi
1949 - Jim Varney, Amerikalı komedyen, oyuncu, müzisyen, yazar ve seslendirme sanatçısı (ö. 2000)
1950 - Uğur Erdener, Türk tıp profesörü
1950 - Lakshmi Mittal, Hindistanlı iş adamı
1953 - Xi Jinping, Çinli siyasetçi
1954 - James Belushi, Amerikalı oyuncu
1954 - Paul Rusesabagina, Ruanda'lı siyasetçi
1954 - Bedia Ener, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı (ö. 2025)
1955 - Polly Draper, Amerikalı oyuncudur
1958 - Ege Aydan, Türk yönetmen, tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1958 - Riccardo Paletti, eski İtalyan motor sporları yarışçısı (ö. 1982)
1959 - Eileen Davidson, Amerikalı oyuncudur
1959 - Tor Endresen, Norveçli şarkıcı ve besteci
1960 - Michèle Laroque, Fransız oyuncu, komedyen, yapımcı ve senarist
1961 - Laurent Cantet, Fransız yönetmen (ö. 2024)
1961 - Forest Whitaker, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1961 - İsmail Kartal, Türk teknik direktör ve eski eski millî futbolcu
1963 - Helen Hunt, Amerikalı oyuncu
1964 - Courteney Cox Arquette, Amerikalı oyuncu
1964 - Michael Laudrup, Danimarkalı eski millî futbolcu ve teknik direktör
1965 - Kerim Mesimov, eski Kazakistan Başbakanı ve eski Kazakistan Ulusal Güvenlik Kurulu Başkanı
1966 - Raimonds Vējonis, Letonyalı bir siyasetçi
1969 - Ice Cube, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu
1969 - Oliver Kahn, Alman kaleci
1970 - Žan Tabak, Hırvat basketbolcu ve spor adamı
1973 - Tore André Flo, Norveçli eski futbolcudur
1973 - Neil Patrick Harris, Amerikalı oyuncu
1974 - Tevhidi Taberi, İranlı sanatçı ve ressam
1975 - Elizabeth Reaser, Amerikalı sinema oyuncusu
1978 - Wilfred Bouma, Hollandalı eski millî futbolcudur
1978 - Ahmet Çağıran, Türk futbolcu
1979 - Yulia Nestsiarenka, Belaruslu sprinter
1981 - Alou Diarra, Fransız futbolcu
1981 - John Paintsil, Ganalı eski profesyonel futbolcu
1983 - Julia Fischer, Alman keman virtüözü ve piyanist
1984 - Buray, Türk pop müzik şarkıcısı
1986 - Stoya, Sırp-İskoç orijinli Amerikalı porno yıldızı ve model
1988 - Ezgi Eyüboğlu, Türk oyuncu
1989 - Bayley, Amerikalı profesyonel güreşçi
1989 - Bryan Clauson, Amerikalı otomobil yarışçısı (ö. 2016)
1991 - Zlatan Alomerović, Alman futbolcu
1992 - Muhammed Salah, Mısırlı millî futbolcu
1992 - Dafne Schippers, Hollandalı atlet
1993 - Irfan Hadžić, Bosnalı 

15 Kasım, Miladi takvime göre yılın 319. (artık yıllarda 320.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 46 gün vardır. 

1315 - Morgarten Muharebesi'nde İsviçre Konfederasyonu, Habsburg Hanedanının kontrolündeki Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu'na karşı zafer kazandılar.
1638 - Osmanlı Ordusu Bağdat'ı kuşatmaya başladı.
1687 - II. Süleyman'ın dağıttığı ulufeyi az bulan yeniçeri ve sipahiler ayaklandı.
1808 - Alemdar Vakası olarak adlandırılan yeniçeri ayaklanması başladı.
1889 - Brezilya'da monarşi devrildi ve cumhuriyet kuruldu.
1908 - Belçika, Kongo Bağımsız Devleti'ni ilhak etti.
1920 - Milletler Cemiyeti'nin ilk toplantısı İsviçre'nin Cenevre şehrinde yapıldı.
1937 - Dersim Harekâtı'nın ilk adımı tamamlandı. İsyanın lideri Seyit Rıza ve 6 arkadaşı Elazığ'da idam edildi.
1956 - Orta Doğu Teknik Üniversitesi kuruldu.
1967 - Kıbrıs'ta üç Türk köyüne saldırarak işgal eden Rum tedhişçiler, 28 Türk'ü öldürdü, 200'ün üzerinde Türk kayboldu. Olağanüstü toplanan Bakanlar Kurulu, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile durumu değerlendirdi.
1969 - Washington, DC'de çeyrek milyon kişi Vietnam Savaşı'na karşı gösteri yaptı.
1971 - Intel şirketi, Dünyanın ilk ticari tek çipli mikroişlemcisi olan 4004'ü satışa sundu.
1977 - Türk atleti Veli Ballı, Pakistan'da yapılan Uluslararası Atletizm Yarışmaları'nda "Maraton" dalında birinci oldu.
1979 - Yunan şilebi Evrenia ile Haydarpaşa mendireği açıklarında çarpışan Rumen tankeri İndependenta'nın infilak etmesi sonucu 51 Rumen denizci öldü.
1983 - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi.
1988 - Başbakan Turgut Özal, Türkiye'nin Filistin Devleti'ni tanıdığını açıkladı.
1995 - Türkiye millî futbol takımı, İsveç'le berabere kaldı. Böylece, ilk kez Avrupa Şampiyonası'na katılma hakkı kazanıldı.
2000 - Manisa'da 16 gence işkence iddiasıyla üçüncü kez yargılanan polislere 5 ila 10 yıl arasında ceza verildi. Polisler, ilk iki yargılamada beraat etmişlerdi.
2003 - İstanbul'da Neve Şalom Sinagogu ve Bet İsrael Sinagogu'na, Cumartesi duası sırasında eşzamanlı intihar saldırılarında bulunuldu; 28 kişi öldü.
2007 - Taraf gazetesi, yazar Ahmet Altan'ın Genel Yayın Yönetmenliğinde, "Düşünmek taraf olmaktır" sloganı ile günlük olarak yayınlanmaya başladı.
2012 - Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk millî muharebe tankı Altay'ın tanıtımı yapıldı.
2020 - Lewis Hamilton, 7. Dünya Şampiyonluğunu Kazandı.
2022 - Dünya nüfusu 8 milyarı geçti.

1316 - I. Jean, Capet Hanedanı'ndan Fransa kralı X. Louis'in ölümünden sonra doğmuş olan oğlu (ö. 1316)
1397 - V. Nicholaus, Papa (ö. 1455)
1708 - William Pitt, İngiliz devlet adamı (ö. 1778)
1738 - William Herschel, Alman asıllı İngiliz astronom (ö. 1822)
1757 - Jacques-René Hébert, Fransız gazeteci ve siyasetçi (ö. 1794)
1776 - José Joaquín Fernández de Lizardi, Meksikalı yazar ve politik gazeteci (ö. 1827)
1778 - Giovanni Battista Belzoni, İtalyan Mısır bilimcisi ve kaşifi (ö. 1823)
1784 - Jérôme Bonaparte, I. Napolyon'un en küçük kardeşi (ö. 1860)
1831 - Alessandro De Bianchi, İtalyan araştırmacı, asker ve hukukçu (ö. 1902)
1852 - Tevfik Paşa, Mısır Hidivi (ö. 1892)
1862 - Gerhart Hauptmann, Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1946)
1868 - Emil Racoviță, Rumen biolog, zoolog, mağara bilimci ve Antarktik kaşifi (ö. 1947)
1873 - Sara Josephine Baker, Amerikalı doktor (ö. 1945)
1874 - August Krogh, Danimarkalı zoolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1949)
1874 - Charles Edward Merriam, Amerikalı siyaset bilimci (ö. 1953)
1886 - René Guénon, Fransız metafizikçi ve yazar (ö. 1951)
1887 - Georgia O'Keeffe, Amerikalı ressam (ö. 1986)
1891 - Erwin Rommel, Alman mareşal (ö. 1944)
1895 - Olga Nikolayevna Romanova, imparatorluk Rusyası'nın son hakimi Çar II. Nikolay'ın ve onun eşi Aleksandra Fyodorovna'nın en büyük kızları (ö. 1918)
1896 - Horia Hulubei, Rumen fizikçi (ö. 1972)
1903 - Ercüment Behzat Lav, Türk şair (ö. 1984)
1906 - Curtis LeMay, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri'ndeki general (ö. 1990)
1907 - Claus von Stauffenberg, Alman subay (Hitler'e suikast teşebbüsünde bulunan) (idam) (ö. 1944)
1912 - Cemal Bingöl, Türk ressam ve resim öğretmeni (ö. 1993)
1922 - Francesco Rosi, İtalyan film yönetmeni (ö. 2015)
1929 - Ed Asner, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2021)
1930 - J. G. Ballard, İngiliz yazar (ö. 2009)
1931 - John Kerr, Amerikalı oyuncu (ö. 2013)
1931 - Mwai Kibaki, Kenya Cumhuriyeti'nin üçüncü devlet başkanı (ö. 2022)
1931 - Pascal Lissouba, Kongolu siyasetçi (ö. 2020)
1932 - Petula Clark, İngiliz oyuncu, şarkıcı ve söz yazarı
1932 - Alvin Plantinga, Amerikalı Hristiyan felsefeci
1933 - Gloria Foster, Amerikalı oyuncu (ö. 2001)
1935 - Yıldırım Akbulut, Türk avukat ve Türkiye'nin 20. Başbakanı (ö. 2021)
1935 - Mahmud Abbas, Filistinli siyasetçi ve 2. Filistin devlet başkanı
1936 - Wolf Biermann, Doğu Alman muhalifi sosyalist şair ve şarkıcı
1939 - Yaphet Kotto, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2021)
1939 - Rauni-Leena Luukanen-Kilde, Fin hekim, yazar ve ufolog (ö. 2015)
1939 - Enzo Staiola, İtalyan oyuncu (ö. 2025)
1940 - Roberto Cavalli, İtalyan moda tasarımcısı (ö. 2024)
1942 - Yavuz Donat, Türk gazeteci
1942 - Daniel Barenboim, Arjantin asıllı İsrailli orkestra şefi ve piyanist
1943 - Arsenio Lope Huerta, İspanyol hukukçu, siyasetçi, yazar ve ekonomist (ö. 2021)
1944 - Deniz Türkali, Türk oyuncu ve şarkıcı
1944 - Ümit Tokcan, Türk müzisyen
1944 - Sinan Cemgil, Türk devrimci ve THKO örgütünün kurucularından (ö. 1971)
1945 - Bob Gunton, Amerikalı oyuncu
1945 - Anni-Frid Lyngstad, İsveçli şarkıcı
1945 - Ferdi Tayfur, Türk şarkıcı, besteci, yazar ve oyuncu (ö. 2025)
1946 - Cemil Çiçek, Türk avukat ve siyasetçi
1947 - Bill Richardson, Amerikalı siyasetçi (ö. 2023)
1947 - İsmail Düvenci, Türk oyuncu
1949 - Suat Geyik, Türk sinema oyuncusu (ö. 2015)
1951 - Beverly D'Angelo, Amerikalı aktris
1951 - Ruhat Mengi, Türk gazeteci ve yazar
1952 - Randy Savage, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 2011)
1954 - Kevin S. Bright, Amerikalı yönetici yapımcı ve yönetmen
1954 - Aleksander Kwaśniewski, Polonyalı siyasetçi ve gazeteci
1954 - Uli Stielike, Alman futbolcu ve antrenör
1956 - Celso Fonseca, Brezilyalı şarkıcı ve gitarist
1956 - Mustafa Sarıgül, Türk iş insanı ve siyasetçi
1961 - Metin Kaçan, Türk yazar ve senarist (ö. 2013)
1964 - Erdi Demir, Türk futbolcu
1965 - Nigel Bond, İngiliz profesyonel snooker oyuncusu
1965 - Bengi Yıldız, Türk siyasetçi
1965 - Tuluyhan Uğurlu, Türk piyano virtüözü ve besteci
1967 - Cynthia Breazeal, Amerikalı bilgisayar mühendisi
1967 - E-40, Amerikalı rapçi
1967 - François Ozon, Fransız sinema yönetmeni
1968 - Ol' Dirty Bastard, Amerikalı rapçi (ö. 2004)
1968 - Uwe Rösler, Alman futbolcu ve teknik direktör
1970 - Patrick Mboma, Kamerunlu eski millî futbolcu
1971 - Uğur Işılak, Türk ses sanatçısı, şair ve besteci
1972 - Jonny Lee Miller, İngiliz oyuncu
1973 - Abdullah Zubromawi, Suudi Arabistanlı futbolcu
1973 - Fernanda Serrano, Portekizli model ve oyuncu
1973 - Nalan Tokyürek, Türk şarkıcı, söz yazarı ve besteci
1974 - Chad Kroeger, Kanadalı müzisyen ve Nickelback grubunun vokalisti
1975 - Boris Živković, Hırvat futbolcu
1975 - Nikola Prkačin, Hırvat basketbolcu
1976 - Virginie Ledoyen, Fransız oyuncu
1976 - Nadide Sultan, Türk şarkıcı
1977 - Peter Phillips, İngiliz Kraliyet ailesi üyesi, Kraliyet Prensesi Anne’in ve Mark Phillips'in tek oğlu
1977 - Stelios Okkaridis, Rum futbolcu
1978 - Oytun Erbaş, Türk hekim ve tıp profesörü
1979 - Brooke Haven, Amerikalı porno yıldızı
1979 - Josemi, İspanyol futbolcu
1982 - Shalin Bhanot, Hint aktör
1983 - Fernando Verdasco, İspanyol tenisçi
1985 - Lily Aldridge, Amerikalı manken
1985 - Andreas Çiatinis, Kıbrıs Rumu basketbolcu
1986 - Sania Mirza, Hint tenisçi
1987 - Sergio Llull, İspanyol profesyonel basketbolcu
1990 - Yıldıray Koçal, Türk futbolcu
1991 - Maxime Colin, Fransız futbolcu
1991 - Shailene Woodley, Amerikalı oyuncu
1992 - Kevin Wimmer, Avusturyalı millî futbolcu
1993 - Paulo Dybala, Arjantinli futbolcu
1995 - Karl-Anthony Towns, Dominik-Amerikalı profesyonel basketbolcu

MÖ 165 - Matatyahu, Yahudi rahip
1280 - Albertus Magnus, Alman düşünür (d. yaklaşık 1193)
1630 - Johannes Kepler, Alman astronom ve matematikçi (d. 1571)
1670 - Jan Amos Comenius, Çek öğretmen, bilim insanı, eğitimci ve yazar (d. 1592)
1787 - Christoph Willibald Gluck, Alman besteci (d. 1714)
1794 - John Witherspoon, Amerikalı Presbiteryen rahip ve Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babalarından (d. 1723)
1808 - Alemdar Mustafa Paşa, Osmanlı Sadrazamı (d. 1755)
1832 - Jean-Baptiste Say, Fransız iktisatçı (d. 1767)
1908 - Cixi, Çin imparatoriçe (d. 1835)
1910 - Wilhelm Raabe, Alman romancı (d. 1831)
1916 - Henryk Sienkiewicz, Polonyalı romancı ("Quo Vadis" in yazarı) ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1846)
1917 - Émile Durkheim, Fransız sosyolog (d. 1858)
1922 - Dimitrios Gunaris, Yunan politakçı (d. 1867)
1937 - Seyit Rıza, Dersim İsyanı lideri (d. 1863)
1949 - Nathuram Godse, Mahatma Gandhi suikastını gerçekleştiren Hindu radikali (d. 1910)
1953 - Wilhelm Stuckart, Alman siyasetçi ve avukat (d. 1902)
1954 - Lionel Barrymore, Amerikalı sinema oyuncusu (d. 1878)
1958 - Tyrone Power, Amerikalı sinema oyuncusu (d. 1914)
1959 - Charles Thomson Rees Wilson, İskoç fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1869)
1967 - Michael J. Adams, Amerikalı havacı uçak mühendisi (d. 1930)
1970 - Konstandinos Çaldaris, Yunan politikacı (d. 1884)
1971 - Rudolf Abel, Sovyet istihbarat subayı (d. 1903)
1976 - Jean Gabin, Fransız sinema oyuncusu (d. 1904)
1978 - Margaret Mead, Amerikalı insanbilimci (d. 1901)
1981 - Walter Heitler, Alman fizikçi (d. 1904)
1982 - Vinoba Bhave, Hindistan toplumsal reformcusu (d. 1895)
1998 - Ludvík Daněk, Çekoslovak disk atıcısı (d. 1937)
2012 - Théophile Abega, Kamerunlu eski millî futbolcu (d. 1954)
2013 - Glafkos Kliridis, Kıbrıs Cumhuriyeti siyasetçisi (d. 1919)
2013 - Barbara Park, Amerikalı yazar (d. 1947)
2014 - Válery Mézague, Kamerunlu eski millî futbolcu (d. 1983)
2015 - Moira Orfei, İtalyan gösteri sanatçısı ve aktris (d. 1931)
2016 - Lisa Lynn Masters, Amerikalı oyuncu ve man

15 Mart, Miladi takvime göre yılın 74. (artık yıllarda 75.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 291 gün vardır. 

1493 - Kristof Kolomb Yeni Dünya'ya yaptığı ilk seyahatten sonra İspanya'ya geri döndü.
1820 - Maine, Amerika Birleşik Devletleri'ne katılarak ülkenin 23. eyaleti oldu.
1848 - 1848 Macar Devrimi patlak verdi.
1892 - Jesse W. Reno tarafından yürüyen merdivenin patenti alındı.
1892 - Liverpool FC kuruldu.
1917 - II. Nikolay, kardeşi Mihail lehine tahtta çekildi.
1919 - Merzifon işgal edildi.
1920 - Birleşik Krallık otoriteleri, İstanbul'da yüz elli kişiyi tutukladı.
1921 - Osmanlı eski Sadrazamı Talat Paşa, Ermeni kırımı'nda rolü olduğu gerekçesiyle Berlin'de 23 yaşındaki Soğomon Tehliryan tarafından öldürüldü.
1928 - 15 Mart Olayı başladı. Japon İmparatorluğu'nda çok sayıda komüniste tutuklama kararı çıkarıldı.
1933 - Almanya'da Hitler, III. Reich'ı ilan etti.
1938 - SSCB'de olağanüstü mahkemede ölüm cezasına çarptırılan, aralarında Ekim Devrimi'nin önderlerinden Nikolay Buharin'in de bulunduğu 18 kişinin cezaları infaz edildi.
1939 - Cumhurbaşkanı Emil Hácha, Nazi Almanyası'nın İkinci Çekoslovak Cumhuriyeti'ni ilhakını kabul etti ve Bohemya ve Moravya Protektorası ilan edildi.
1945 - II. Dünya Savaşı: Sovyet güçleri Yukarı Silezya'yı Alman güçlerinden temizlemek için taarruz başlattı.
1961 - Güney Afrika, Milletler Topluluğu'ndan ayrıldı.
1961 - Turkish Daily News kuruldu. 3 Kasım 2008'den itibaren Hürriyet Daily News adını aldı.
1964 - Sinema yıldızı Elizabeth Taylor ile oyuncu Richard Burton evlendi.
1985 - İnternette ilk alan adı tescili yapıldı.
1989 - Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Galatasaray, Monaco takımı ile Köln'de bulunan Müngersdorf Stadyumu'nda yaptığı maçta 1-1 berabere kalarak, bu kupada yarı finale yükselen ilk Türk takımı oldu.
2001 - İstanbul - Moskova seferini yapan Tupolev Tu-154 tipi bir uçak, Çeçen korsanlarca kaçırıldı. Medine'ye indirilen uçağa, Suudi antiterör timlerince düzenlenen operasyonda, Türk yolcu Gürsel Kambal, Rus hostes Yuria Fomina ve bir korsan öldü.
2002 - Güneydoğu Anadolu Projesinin sulama tünellerinden T2 faaliyete geçti.
2003 - Hu Jintao, Çin'in 4. Devlet Başkanı olarak göreve başladı.
2004 - Çin Halk Cumhuriyeti'nde ilk kez bir milletvekili, ülkede yılda 10 bin insanın idam edildiğini açıkladı. Ülke, insan hakları örgütlerinin eleştirileri nedeniyle, idamla ilgili rakamlarını gizli tutuyor.
2011 - Suriye İç Savaşı'nın başlangıcı.
2011 - Kenan Evren, kurucularından biri olduğu Mehmetçik Vakfına röportaj verdi. Bu, Evren'in son röportajı oldu.
2019 - Christchurch cami saldırıları: Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrindeki El Nur Camii ve Linwood İslam Merkezi'ne gerçekleştirilen saldırılarda, 51 kişi hayatını kaybetti, 49 kişi ise yaralandı. Olay anı, saldırgan tarafından sosyal medyadan canlı yayınlandı.
2023 - Şanlıurfa ve Adıyaman'da sel felaketi yaşandı. 21 kişi öldü.

270 - Aziz Nikolaos, Yunan Hristiyan aziz ve piskopos (ö. 343)
1638 - Shunzhi, Qing Hanedanı'nın üçüncü imparatoru (ö. 1661)
1713 - Nicolas Louis de Lacaille, Fransız astronom (ö. 1762)
1738 - Cesare Beccaria, İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist ve edebiyatçı (ö. 1794)
1746 - Giovanni Battista Venturi, İtalyan fizikçi, diplomat, bilim tarihçisi ve katolik rahip (ö. 1822)
1767 - Andrew Jackson, Amerikalı politikacı ve ABD'nin 7. Başkanı (ö. 1845)
1778 - Pauline Fourès, Fransız ressam ve roman yazarı (ö. 1869)
1821 - Johann Josef Loschmidt, Avusturyalı bilim insanı (ö. 1895)
1830 - Paul Heyse, Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1914)
1830 - Élisée Reclus, Fransız coğrafyacı, tarihçi, yazar, vejetaryen ve anarşist (ö. 1905)
1833 - Géza Fejérváry, Macar general (ö. 1914)
1835 - Dürrinev Kadınefendi, Sultan Abdülaziz'in birinci eşi ve başkadınefendi (ö. 1895)
1851 - William Mitchell Ramsay, İskoç arkeolog ve Yeni Ahit uzmanı (ö. 1939)
1854 - Emil Adolf von Behring, Alman hekim ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1917)
1859 - Camille Jullian, Fransız tarihçi (ö. 1933)
1872 - Boris Drangov, Bulgar Albay ve savaş pedagogu (ö. 1917)
1874 - Harold L. Ickes, Amerikalı siyaset adamı (ö. 1952)
1875 - Faik Bey Konitza, Arnavut yazar ve devlet adamı (ö. 1942)
1878 - Rıza Pehlevi, İran şahı (ö. 1944)
1879 - Yakov Ganetsky, Sovyet diplomat ve siyaset adamı (ö. 1937)
1886 - Lili Berky, Macar aktris (ö. 1958)
1887 - Lütfi Kırdar, Türk hekim, devlet adamı, asker, Manisa ve İstanbul Valisi ve Sağlık Bakanı (ö. 1961)
1887 - Leslie Knighton, İngiliz teknik direktör (ö. 1959)
1887 - Baba Salim Öğütçen, Türk halk şairi (ö. 1956)
1887 - Mustafa Merlika-Kruja, Arnavutluk Başbakanı (ö. 1958)
1888 - Refik Halit Karay, Türk yazar (ö. 1965)
1888 - Sophus Nielsen, Danimarkalı futbolcu ve teknik direktör (ö. 1963)
1892 - Laura Papo Bohoreta, Bosnalı Yahudi feministi ve yazar (ö. 1942)
1897 - Ağasadık Geraybeyli, Azeri sinemacı (ö. 1988)
1916 - Fadıl Hoca, Yugoslav siyasetçi (ö. 2001)
1916 - Harry James, ABD'li bir müzisyen (ö. 1983)
1919 - Lawrence Tierney, Amerikalı oyuncu (ö. 2002)
1920 - E. Donnall Thomas, Amerikalı hekim (ö. 2012)
1930 - Jores Alferov, Rus fizikçi ve akademisyen (ö. 2019)
1930 - Martin Karplus, Avusturya asıllı Amerikan kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2024)
1931 - Faruk Geç, Türk gazeteci, ressam, çizgi-romancı ve illustratör (ö. 2014)
1932 - Alan Bean, Amerikan test pilotu ve NASA astronotu (ö. 2018)
1932 - Arif Mardin, Türk asıllı Amerikalı albüm yapımcısı (ö. 2006)
1933 - Philippe de Broca, Fransız sinema yönetmeni (ö. 2004)
1933 - Ruth Bader Ginsburg, Amerikalı avukat ve hukukçu (ö. 2020)
1936 - Göksel Arsoy, Türk sinema ve tiyatro oyuncusu
1938 - Mehmet Sağlam, Türk siyasetçi
1938 - Şükrü Saban, Türk atlet
1941 - Tomris Uyar, Türk öykü yazarı ve çevirmen (ö. 2003)
1942 - Molly Peters, İngiliz oyuncu (ö. 2017)
1943 - David Cronenberg, Kanadalı sinemacı
1943 - Sly Stone, Amerikalı müzisyen (ö. 2025)
1944 - Nebahat Çehre, Türk oyuncu ve şarkıcı
1946 - Mahir Çayan, Türk devrimci ve THKP-C lideri (ö. 1972)
1947 - Ry Cooder, Amerikalı gitarist ve şarkıcı
1948 - Övgün Ahmet Ercan, Türk bilim insanı ve jeofizik yüksek mühendisi
1952 - Cemal Gencer, Türk sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2005)
1953 - Bulut Aras, Türk sinema oyuncusu
1953 - Kumba Yalá, Gine-Bissaulu öğretim görevlisi ve siyasetçi (ö. 2014)
1953 - Erik-Jan Zürcher, Hollandalı bilim insanı
1956 - Hasan Akıncıoğlu, Türk iş insanı ve eski Antalyaspor Başkanı
1956 - Hasan Doğan, Türk iş insanı ve Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlarından (ö. 2008)
1957 - Joaquim de Almeida, Portekizli-Amerikalı oyuncu
1957 - Víctor Muñoz, İspanyol millî futbolcu ve teknik direktör
1957 - David Silverman, Amerikalı animatör
1959 - Ben Okri, Nijeryalı şair ve roman yazarı
1961 - Terry Cummings, Amerikalı emekli basketbol oyuncusu
1963 - Bret Michaels, Amerikalı müzisyen, aktör, yönetmen, senarist ve yapımcı
1964 - Rockwell, R&B ve pop türünde şarkı söyleyen müzisyen
1967 - Naoko Takeuchi, Japon manga sanatçısı
1968 - Sabrina Salerno, İtalyan şarkıcı ve oyuncu
1968 - Jon Schaffer, Amerikalı müzisyen
1972 - İbrahim Sediyani, Kürt asıllı Türk gazeteci, yazar, şair, seyyah ve doğa aktivisti
1975 - Veselin Topalov, Bulgar satranç büyük ustası ve eski FIDE dünya şampiyonu
1975 - Eva Longoria, Amerikalı sinema oyuncusu
1975 - will.i.am, Amerikalı hip hop müzisyeni, dansçı, söz yazarı
1977 - Joe Hahn, Kore asıllı Amerikalı DJ, turntablist ve yönetmendir
1979 - Onur Aydın, Türk basketbolcu
1981 - Young Buck, Amerikalı rapçi
1981 - Mikael Forssell, Alman asıllı Fin eski futbolcu
1981 - Veronica Maggio, İtalyan asıllı İsveçli pop şarkıcısı
1982 - Tom Budge, Avustralyalı bir aktördür
1982 - Wilson Kipsang Kiprotich, Kenyalı uzun mesafeci
1983 - Umut Bulut, Türk futbolcu
1983 - Kostas Kaymakoğlu, Yunan millî basketbolcu
1984 - Wilson Aparecido Xavier Júnior, Brezilyalı futbolcu
1984 - Kostas Vasiliadis, Yunan profesyonel basketbolcu
1985 - Kellan Lutz, Amerikalı oyuncu ve model
1985 - Giray Kaçar, Türk millî futbolcu
1986 - Jai Courtney, Avustralyalı oyuncu
1986 - Serkan Çalık, Türk futbolcu
1986 - Lil Dicky, Amerikalı şarkıcı
1988 - Éver Guzmán, Meksikalı futbolcu
1989 - Sandro, Brezilyalı futbolcusu
1989 - Adrien Silva, Portekizli millî futbolcu
1990 - Fernando Saucedo, Bolivyalı millî futbolcu
1991 - Seren Şirince, Türk oyuncu
1991 - Xavier Henry, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu
1992 - Thea Garrett, Maltalı sanatçı ve söz yazarı
1993 - Alia Bhatt, Hint aktris ve şarkıcı
1993 - Paul Pogba, Fransız futbolcu
1995 - Guillermo Martínez Ayala, Meksikalı futbolcu
2000 - Kristian Kostov, Bulgar-Rus şarkıcı

MÖ 44 - Jül Sezar, Romalı asker ve politik lider (d. MÖ 100)
220 - Cao Cao, Doğu Han Haneda büyük güç kazanan bir Çinli savaş ağası ve Hanedanın sondan bir önceki başbakanı (d. 155)
493 - Odoacer, İtalya Kralı (d. 435)
963 - II. Romanos, 959-963 yılları arasında tahta kalan Bizans imparatoru (d. 939)
1190 - Hainaultlu Isabella Fransa Kraliçesi. II. Philip'in karısı ve VIII. Louis'in annesi.
1536 - Pargalı Damat İbrahim Paşa, Osmanlı devlet adamı ve sadrazam (d. 1493)
1833 - Kurt Polycarp Joachim Sprengel, Alman botanikçi ve doktor (d. 1766)
1842 - Luigi Cherubini, İtalyan asıllı ama çalışma hayatının önemli kısmını Fransa'da geçirmiş besteci (d. 1760)
1849 - Giuseppe Caspar Mezzofanti, İtalyan Katolik kardinal ve dil bilimci (d. 1774)
1881 - Nikolay Sablin, Rus siyasetçi (d. ?)
1891 - Joseph Bazalgette, İngiliz başmühendis (d. 1819)
1918 - Marie-Juliette Olga Lili Boulanger bilinen adı: Lili Boulanger, Rus asllı Fransız besteci (d. 1893)
1921 - Mehmed Talat Paşa, Osmanlı Sadrazamı ve İttihat ve Terakki kurucularından (d. 1874)
1937 - Howard Phillips Lovecraft, Amerikalı yazar (d. 1890)
1938 - Nikolay Buharin, Sovyet siyasetçi (d. 1888)
1939 - Deniz Kızı Eftalya, Türk kanto sanatçısı ve şarkıcı (d. 1891)
1941 - Alexej von Jawlensky, Rus ressam (d. 1864)
1942 - Alexander von Zemlinsky, Avusturyalı besteci, orkestra şefi ve müzik eğitimcisi (d. 1871)
1944 - Otto von Below, Prusyalı general (d. 1857)
1945 - Pierre Drieu La Rochelle, Fransız yazar 

15 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 135. (artık yıllarda 136.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 230 gün vardır. 

1648 - Otuz Yıl savaşlarını bitiren Vestfalya Antlaşması imzalandı.
1718 - Londralı avukat James Puckle, makineli tüfeği icat etti.
1756 - Kuzey Amerika'daki egemenlik mücadelesinde Büyük Britanya'nın Fransa Krallığı'na savaş açmasıyla, Fransa-Kızılderili savaşı olarak da bilinen Yedi Yıl Savaşı başladı.
1856 - Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri, Fransızlar tarafından inşa edilerek işletilmeye başlandı.
1873 - Darüşşafaka Lisesi kuruldu.
1919 - Mustafa Kemal, Yıldız Sarayı Küçük Mabeyn Köşkü'nde Sultan VI. Mehmed Vahideddin ile görüştü.
1919 - İtilaf Devletleri desteğindeki Yunanlar, İzmir'i işgal etti. Gazeteci Hasan Tahsin ve Askerlik Şubesi Başkanı Albay Süleyman Fethi, Yunan askerleri tarafından öldürüldüler ve Türk Kurtuluş Savaşı'nın ilk şehitleri oldular.
1924 - Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencileri, ilk resim sergilerini İstanbul'da açtı.
1928 - Walt Disney'in yarattığı Miki Fare karakterinin ilk kez gözüktüğü çizgi film olan Plane Crazy gösterime girdi.
1932 - Kürtçeyi latin alfabesi ile ilk kez yayınlayan Hawar dergisi yayın hayatına başladı.
1933 - Rus romancı Maksim Gorki, İtalya'dan Rusya'ya geçerken, İstanbul'a geldi ve Süleymaniye Camii ile bazı müzeleri gezdi.
1935 - Josef Stalin tarafından 1931'de inşası başlatılan ve dünyanın en büyük metrolarından biri olan Moskova metrosu hizmete açıldı.
1940 - McDonald's, Amerika'da kuruldu.
1958 - Sovyetler Birliği, Sputnik 3 uydusunu fırlattı.
1960 - Sovyetler Birliği, Sputnik 4 uydusunu fırlattı.
1963 - Amerikalı astronot Gordon Cooper, 'Mercury-Atlas 8' adlı kapsülle o güne kadar yapılmış en uzun uzay uçuşunu gerçekleştirmek üzere uzaya fırlatıldı. Cooper, uzayda 34 saat 19 dakika kaldı.
1966 - Washington, DC'de Vietnam Savaşı'nı protesto eden 8000 kişi, iki saat boyunca Beyaz Saray çevresinde gösteri yaptı.
1969 - Anayasa değişikliğinin Meclis'te kabul edilmesiyle, eski Demokrat Partililere siyasal haklarını iade etme imkânı tanındı.
1972 - 1945 yılından beri ABD işgali altında bulunan Okinawa adası, yeniden Japonya'nın idaresine verildi.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Regaip Kandili için İstanbul'da bir camide okunan ve televizyondan canlı yayımlanan mevlit sonunda yapılan duada Atatürk'ün ismi geçince bir grup tarafından yuh çekildi ve "Lanet olsun!" diye bağırıldı. Olayın ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve komutanlar toplantı yaptı.
1984 - 1256 aydın, "Türkiye'deki demokratik düzene ilişkin gözlem ve istekler" başlıklı dilekçeyi Cumhurbaşkanı Kenan Evren'e verdi. Aydınlar Dilekçesi olarak bilinen girişime karşı dava açıldı.
1988 - 8 yıldan fazla süren çarpışmalardan sonra Sovyet Kızıl Ordusu, Afganistan'dan çekilmeye başladı.
1990 - Vincent Van Gogh'un yapıtı olan Dr. Gachet'nin Portresi adlı tablo, o güne kadar bir resim için ödenen en yüksek fiyatla, 82,5 milyon dolara satıldı.
1991 - Edith Cresson, Fransa'nın ilk kadın Başbakanı oldu.
1995 - Almanya'da, Türkiye ve Atatürk aleyhinde kampanyalar yürüten ve kendisini halife ilan eden ve Türkiye'de 'Kara Ses' olarak adlandırılan Cemalettin Kaplan öldü.
1996 - Gözcü gazetesi yayın hayatına başladı.
1997 - Azerbaycan Hava Yolları Yakovlev Yak-40 kazası
1997 - Alman Kitap Yayımcıları Birliği Barış Ödülü, Yaşar Kemal'e verildi.
2004 - İstanbul'da yapılan 49. Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Ruslana, Ukrayna'ya ilk birinciliği getirdi.
2011 - Düsseldorf'ta yapılan 56. Eurovision Şarkı Yarışması'nda, Eldar Kasımov ve Nigar Camal ikilisi, Azerbaycan'a ilk birinciliği getirdi.

1397 - Sejong, Joseon Hanedanlığı′na hükmetmiş bir kraldır (ö. 1450)
1567 - Claudio Monteverdi, İtalyan besteci (ö. 1643)
1633 - Sébastien Le Prestre de Vauban, Fransız mimar (ö. 1707)
1773 - Klemens von Metternich, Avusturyalı diplomat (ö. 1859)
1808 - Michael William Balfe, İrlandalı bir müzisyen, orkestra şefi, opera şarkıcısı ve bestecidir (ö. 1870)
1845 - İlya Meçnikov, Ukraynalı mikrobiyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1916)
1848 - Viktor Vasnetsov, Rus ressam (ö. 1926)
1856 - Matthias Zurbriggen, İsviçreli bir dağcı (ö. 1917)
1857 - Williamina Fleming, İskoç astronom (ö. 1911)
1859 - Pierre Curie, Fransız fizikçi (ö. 1906)
1862 - Arthur Schnitzler, Avusturyalı yazar (ö. 1931)
1890 - Katherine Anne Porter, Amerikalı öykü yazarı (ö. 1980)
1891 - Mikhail Bulgakov, Rus romancı (ö. 1940)
1898 - Arletty, Fransız oyuncu ve şarkıcı (ö. 1992)
1900 - Reşit Rahmeti Arat, Türk akademisyen ve dil bilimci (ö. 1964)
1901 - Luis Monti, Arjantin asıllı İtalyan futbolcudur (ö. 1983)
1903 - Maria Reiche, Alman matematikçi ve arkeolog (ö. 1998)
1904 - Sadi Irmak, Türk tıp doktoru ve siyasetçi (Türkiye'nin eski Başbakanlarından) (ö. 1990)
1909 - James Mason, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1984)
1911 - Max Frisch, İsviçreli yazar ve mimar (ö. 1991)
1915 - Paul A. Samuelson, Amerikalı iktisatçı ve 1970 Nobel İktisat ödülü sahibi (ö. 2009)
1923 - Richard Avedon, Amerikalı fotoğrafçı (ö. 2004)
1923 - Angel Mojsovski, Makedon komünist aktivist (ö. 2001)
1925 - Dündar Taşer, Türk asker, 27 Mayıs darbecisi ve Millî Birlik Komitesi üyesi (ö. 1972)
1926 - Anthony Shaffer, İngiliz oyun yazarı, romancı ve senarist (ö. 2001)
1926 - Peter Shaffer, İngiliz oyun yazarı ve senarist (ö. 2016)
1926 - Sabahattin Zaim, Türk iktisatçı ve akademisyen (ö. 2007)
1932 - Turgay Şeren, Türk futbolcu ve teknik direktör (ö. 2016)
1933 - Kemal İnci, Türk sinema oyuncusu, yönetmen ve senarist (ö. 2018)
1934 - Enver Asfandiyarov, Sovyet Rus/Başkurt bilim adamı, tarihçi ve profesör (ö. 2014)
1935 - Gülten Dayıoğlu, Türk roman ve öykü yazarı
1935 - Sezgin Burak, Türk karikatürist ve çizgi roman sanatçısı (ö. 1978)
1936 - Ralph Steadman, Amerikalı yazar
1937 - Madeleine Albright, Amerikalı siyasetçi ve 64. ABD Dışişleri bakanı (ö. 2022)
1937 - Trini López, Amerikalı şarkıcı, gitarist ve aktör (ö. 2020)
1938 - Mireille Darc, Fransız manken ve oyuncu (ö. 2017)
1939 - Gilberto Rincón Gallardo, Meksikalı politikacı (ö. 2008)
1940 - Roger Ailes, Amerikalı siyasetçi (ö. 2017)
1940 - Çetin Doğan, Türk asker
1941 - Özdemir Sabancı, Türk iş adamı (ö. 1996)
1942 - Barnabas Sibusiso Dlamini, Esvatinili siyasetçi (ö. 2018)
1944 - Ulrich Beck, Alman sosyolog, hekim ve yayımcı (ö. 2015)
1946 - Serdar Gökhan, Türk aktör
1946 - Georges Bereta, Fransız profesyonel futbolcu (ö. 2023)
1947 - Paulo de Carvalho, Portekizli şarkıcı ve söz yazarı
1947 - Aydan Siyavuş, Türk basketbolcu ve basketbol antrenörü (ö. 1998)
1947 - Niall Duthie, İskoç roman yazarı
1948 - Brian Eno, Britanyalı kompozitör, prodüksiyoncu, klavyeci ve şarkıcı
1949 - Ersan Erdura, Türk şarkıcı ve oyuncu
1949 - Elvira Rodríguez, İspanyol ekonomist
1951 - Frank Wilczek, Nobel Fizik ödülü sahibi Amerikalı kuramsal fizikçi
1952 - Chazz Palminteri, İtalyan asıllı Amerikalı oyuncu
1953 - Mike Oldfield, İngiliz şarkıcı ve besteci
1954 - Eric Gerets, Belçikalı futbolcu ve teknik direktör
1955 - Muhammed El-Brahmi, Tunuslu muhalif ve siyasetçi (ö. 2013)
1955 - Claudia Roth, Alman siyasetçi
1958 - Berhan Şimşek, Türk sinema oyuncusu, yönetmen ve siyasetçi
1959 - Andrew Eldritch, İngiliz vokalist
1959 - Ronald Pofalla, Alman siyasetçi
1961 - Katrin Cartlidge, İngiliz aktris (ö. 2002)
1961 - Melle Mel, Amerikalı hip hop kayıt sanatçısı
1965 - İrina Kirillova, Rus kökenli Hırvat millî voleybolcu
1965 - Raí, Brezilyalı eski futbolcu
1967 - Simen Agdestein, Norveçli satranç büyükustası ve eski millî futbolcu
1967 - Madhuri Dixit, Hint oyuncu
1967 - Andrea Jürgens, Alman müzisyen ve şarkıcı (ö. 2017)
1970 - Frank de Boer, Hollandalı eski millî futbolcu
1970 - Ronald de Boer, Hollandalı futbolcu
1971 - Zübeyir Beye, Tunuslu eski futbolcu
1972 - Ulrike C. Tscharre, Alman oyuncu
1975 - Peter Iwers, İsveçli bass gitarist (In Flames)
1976 - Jacek Krzynówek, Polonyalı millî futbolcu
1979 - Adolfo Bautista, Meksikalı futbolcu
1981 - Patrice Evra, Fransız eski futbolcu
1981 - Renato Dirnei Florêncio, Brezilyalı orta saha oyuncusu
1982 - Segundo Castillo, Ekvadorlu millî futbolcu
1982 - Veronica Campbell, Jamaikalı sprinter
1982 - Jessica Sutta, Amerikalı şarkıcı ve bestekâr
1983 - Sibel Mirkelam, Türk şarkıcı
1983 - Josh Simpson, Kanadalı eski futbolcu
1985 - Carl Medjani, Cezayirli futbolcu
1987 - Doruk Çetin, Türk yönetmen, fotoğrafçı ve yapımcı
1987 - Ersan İlyasova, Türk millî basketbolcu
1987 - Kevin Constant, Gineli futbolcu
1987 - Thaisa Daher De Menezes, Brezilyalı voleybolcu
1987 - Andy Murray, İskoç tenisçi
1988 - Jessica Falkholt, Avustralyalı oyuncu (ö. 2018)
1989 - James Holland, Avustralyalı millî futbolcu
1989 - Sunny, Güney Kore merkezli Amerikalı şarkıcı, aktris
1989 - Murat Ceylan, Türk sunucu, oyuncu ve müzisyen
1996 - Jasmine Lucilla Elizabeth Jennifer van den Bogaerde, sahne adı ile Birdy, İngiliz müzisyen
1997 - Ousmane Dembélé, Fransız futbolcu

392 - II. Valentinianus, 375-392 yılları arasında Roma'nın imparatorluğunu yapmıştı
884 - I. Marinus, Papa
1036 - Go-Ichijō, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 68. imparatoru (d. 1008)
1157 - Yuri Dolgoruki, ilk Rurikid prensidir. (d. 1099)
1174 - Nureddin Mahmud Zengi, Büyük Selçuklular'ın Halep Atabeyi (d. 1118)
1461 - Domenico Veneziano, İtalyan ressamı (d. 1410)
1634 - Hendrick Avercamp, Hollandalı ressam (d. 1585)
1782 - Sebastião José de Carvalho e Melo, Portekizli devlet adamı (d. 1699)
1850 - Nükhetsezâ Hanım, Abdülmecid'ın dokuzuncu eşi (d. 1827)
1886 - Emily Dickinson, Amerikalı şair (d. 1830)
1914 - Bahâ Tevfik, Osmanlı fikir adamı ve yazar (d. 1884)
1919 - Hasan Tahsin, Türk gazeteci (İzmir'in işgalinde ilk kurşunu atan) (d. 1888)
1919 - Süleyman Fethi Bey, Türk asker (İzmir'in işgalinde, 22 süngü darbesi ile öldürülen Osmanlı subayı) (d. 1877)
1929 - Rebeca Matte Bello, Şilili heykeltıraş (d. 1875)
1935 - Kazimir Maleviç, Rus ressam ve sanat teorisyeni (d. 1879)
1937 - Philip Snowden, İngiliz sosyalist siyaset adamı (d. 1864)
1941 - Ulrich Grauert, Alman Luftwaffe generali (d. 1889)
1

15 Nisan, Miladi takvime göre yılın 105. (artık yıllarda 106.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 260 gün vardır. 

1865 - Andrew Johnson, ABD'nin 17. Başkanı oldu.
1912 - 2340 yolcusuyla ilk yolculuğuna çıkan Titanik transatlantiği, Newfoundland'ın güneyinde bir buzdağına çarparak battı; olayda, 1513 kişi öldü.
1920 - Sacco ve Vanzetti adlarındaki iki İtalyan göçmeni, Massachusetts'te cinayet ve gasp suçlarıyla tutuklandılar. Yedi yıl sonra suçlulukları konusunda derin şüpheler mevcutken idam edilmeleri, Amerikan adalet sisteminin bir ayıbı olarak kalmıştır.
1922 - Kanadalı bilim adamları Frederick G. Banting ve Charles H. Best, şeker hastalığına karşı kullanılan insülini buldu.
1923 - Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, yeni seçimlerin yapılması kararını alarak, son oturumunu gerçekleştirdi.
1925 - Doğu'da isyan başlatan Şeyh Said yakalandı.
1929 - İstanbul'da terzilik mektebi açıldı.
1929 - Ankara Etnografya Müzesi'nde Birinci Genç Ressamlar Sergisi açıldı. Nurullah Berk, Cevat Dereli ve Refik Fazıl Epikman gibi sanatçıların eserleri sergilendi.
1933 - Ankara-İstanbul arasında tarifeli uçak seferleri başladı.
1945 - Jungholzhausen Katliamı
1946 - Şair Necip Fazıl Kısakürek, Sümerbank'ın devlet kurumu gibi değil, bir partinin organı gibi çalıştığını söylediği gerekçesiyle üç buçuk ay hapis, 115 lira para cezasına çarptırıldı.
1946 - Millî Kütüphane Hazırlık Bürosu kuruldu. Kütüphane, 16 Ağustos 1948'de okuyuculara açıldı.
1952 - ABD'nin stratejik bombardıman uçağı B-52 Stratofortress ilk uçuşunu yaptı.
1955 - İlk McDonald's ABD'nin Illinois eyaletindeki Des Plaines'de açıldı. İlk günün kazancı 366,12 dolardı.
1967 - New York ve San Francisco'da yaklaşık 200 bin kişi, Vietnam Savaşı'nı protesto etti.
1970 - Japonlar, (Canon) hesaplama sonuçlarını ısıya duyarlı kâğıt üzerine yazan ilk elektronik hesap makinesini üretti.
1978 - Türk atlet Veli Ballı, Hollanda'da yapılan 9. Uluslararası Westland Maratonu'nda birinci oldu.

1982 - Kuzey Kore lideri Kim İl-sung'un 70. yaş gününe atfen, ülkede birçok yapının açılışı yapıldı. Bu yapıların en ünlüleri Juche Kulesi ve Büyük Halk Eğitim Evi'dir.
1983 - İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, vatandaşlıktan çıkarılan Yılmaz Güney ve Cem Karaca'ya ait her türlü eserin basım, yayım, dağıtım ve bulundurulmasını yasakladı.
1994 - Dünyanın en geniş kapsamlı ticaret antlaşması olan GATT, 120 ülkenin imzasıyla kabul edildi.
2019 - Notre Dame Katedrali'nde çıkan yangında katedralin çatısının tamamı çöktü ve kulesi yıkıldı.
2026 -Türkiye'nin Kahramanmaraş ilinin Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu'nda okul saldırısı gerçekleşti.

1452 - Leonardo da Vinci, İtalyan rönesans ressamı (ö. 1519)
1469 - Guru Nanak Dev, Sihlerin ilk gurusu (ö. 1539)
1642 - II. Süleyman, Osmanlı'nın 20. Padişahı (ö. 1691)
1684 - I. Katerina, Rus Çariçesi (ö. 1727)
1707 - Leonhard Euler, İsviçreli matematikçi ve fizikçi (ö. 1783)
1710 - William Cullen, İskoç doktor (ö. 1790)
1741 - Charles Willson Peale, Amerikalı ressam, asker ve doğabilimci (ö. 1827)
1772 - Étienne Geoffroy Saint-Hilaire, Fransız doğa bilimcisi (ö. 1844)
1793 - Friedrich Georg Wilhelm von Struve, Alman-Rus gök bilimci (ö. 1864)
1795 - Maria Schicklgruber, Adolf Hitler'in babaannesi (ö. 1847)
1800 - James Clark Ross, Britanyalı deniz subayı (ö. 1862)
1843 - Henry James, Amerikalı yazar (ö. 1916)
1856 - Jean Moréas, Yunan asıllı Fransız şair (ö. 1910)
1858 - Emile Durkheim, Fransız sosyolog (ö. 1917)
1863 - Ida Freund, Avusturyalı kimyager (ö. 1915)
1874 - Johannes Stark, Alman fizikçi (ö. 1957)
1886 - Nikolay Gumilyov, Rus şair (ö. 1921)

1896 - Victoria Hazan, Türk şarkıcı, udi ve besteci (ö. 1995)
1901 - René Pleven, Fransız politikacıydı (ö. 1993)
1903 - John Williams, Tony ödüllü bir İngiliz tiyatro, film ve televizyon oyuncusuydu (ö. 1983)
1904 - Arshile Gorky, Ermeni asıllı ressam. Soyut ve dışavurumcu yapıtlarıyla tanınmıştır (ö. 1948)
1905 - Zeki Faik İzer, Türk ressam (ö. 1988)
1912 - Kim İl-sung, Kuzey Kore'nin kurucusu (ö. 1994)
1921 - Georgiy Beregovoy, Sovyet kozmonot (ö. 1995)
1931 - Tomas Tranströmer, İsveçli şair, psikolog, çevirmen ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2015)
1932 - Anatoliy Gromıko, Sovyet-Rus bilim insanı ve diplomat (ö. 2017)
1933 - Boris Strugatskiy, Sovyet yazar (ö. 2012)
1933 - Elizabeth Montgomery, Amerikalı film ve televizyon oyuncusu (ö. 1995)
1934 - Metin Ersoy, Türk müzisyen ve şarkıcı (ö. 2017)
1934 - Andrzej Kopiczyński, Polonyalı oyuncu (ö. 2016)
1936 - Aydın Doğan, Türk iş insanı ve medya patronu
1937 - Çetin İpekkaya, Türk tiyatro yönetmeni ve oyuncu (ö. 2016)
1939 - Claudia Cardinale, İtalyan asıllı Fransız oyuncu (ö. 2025)
1940 - Jeffrey Archer, bir İngiliz yazar ve eski siyasetçi
1941 - Howard Berman, Amerikalı avukat ve siyasetçi
1943 - Pınar Kür, Türk yazar (ö. 2025)
1943 - Robert Lefkowitz, Amerikalı tıp doktoru ve moleküler biyolog
1943 - Hugh Thompson Jr., Amerika Birleşik Devletleri Ordusu bünyesinde binbaşı (ö. 2006)
1944 - Kunishige Kamamoto, Japon millî futbolcu (ö. 2025)
1945 - İstemihan Taviloğlu, Türk besteci ve müzik eğitimcisi (ö. 2006)
1948 - Michael Kamen, Amerikalı bestekâr, orkestra şefi, aranjör, müzik yapımcısı, şarkı sözü yazarı ve müzisyen (ö. 2003)
1949 - Kadir İnanır, Türk sinema oyuncusu
1949 - Alla Pugaçyova, Sovyet/Rus şarkıcı
1950 - Josiane Balasko, Fransız sinema oyuncusu ve yönetmen
1954 - Michelle Knotek, Amerikalı katil
1955 - Dodi Al Fayed, Mısır kökenli İngiliz iş insanı (ö. 1997)
1959 - Emma Thompson, İngiliz aktris ve Akademi Ödülü sahibi
1960 - Pedro Delgado, İspanyol eski profesyonel yol bisikleti yarışçısı
1961 - Carol W. Greider, Amerikalı moleküler biyolog
1963 - İrfan Şahin, Türk televizyoncu
1966 - Samantha Fox, İngiliz kadın pop şarkcısı ve model
1966 - Mott Green, Amerikalı iş insanı (ö. 2013)
1968 - Ed O'Brien, İngiliz bir müzisyen
1971 - Finidi George, Nijeryalı futbolcudur
1972 - Selda Özbek, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu
1973 - Cengiz Kapmaz, Türk gazeteci ve yazar
1974 - Danny Pino, Amerikalı oyuncu
1974 - Danny Way, Amerikalı profesyonel kaykaycı
1976 - Evrim Alataş, Kürt asıllı Türk yazar, gazeteci ve eleştirmen (ö. 2010)
1976 - Ragga Oktay, Türk şarkıcı ve oyuncu
1978 - Luis Fonsi, Porto-Rikolu şarkıcı
1979 - Luke Evans, Galli aktör
1979 - Nez, Türk şarkıcı ve dansçı
1980 - Raül López, İspanyol basketbolcu
1981 - Andrés D'Alessandro, Arjantinli futbolcu
1982 - Albert Riera, İspanyol futbolcu
1982 - Seth Rogen, Kanadalı komedyen, film yapımcısı ve oyuncu
1982 - Danilo Zanna, İtalyan şef ve sunucu
1983 - Alice Braga, Brezilyalı oyuncu
1983 - Dudu Cearense, Brezilyalı millî futbolcu
1986 - Tom Heaton, İngiliz millî futbolcu
1986 - Sylvain Marveaux, Fransız futbolcu
1988 - Steven Defour, Belçikalı eski futbolcu
1990 - Emma Watson, İngiliz oyuncu
1991 - Javier Fernández, İspanyol buz patenci
1994 - Shaunae Miller-Uibo, 200 ve 400 metrede yarışan Bahamalı kısa mesafe koşucusu
1995 - Leander Dendoncker, Belçikalı futbolcu
1995 - Kim Namjoo, Koreli şarkıcı ve aktör
1996 - İpek Soylu, Türk millî tenisçi
1996 - Daiki Sakamoto, Japon futbolcu
1997 - Maisie Williams, İngiliz oyuncu

628 - İmparatoriçe Suiko, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 33. hükümdarı (d. 554)
1053 - Godwine, "Wessex" Kontu ve Edward (Günah çıkartıcı Edward)'ın kayın pederi (d. 1001)
1446 - Filippo Brunelleschi, İtalyan mimar (d. 1377)
1558 - Hürrem Sultan, Osmanlı Padişahı I. Süleyman'ın nikahlı eşi ve sonraki padişah II. Selim'nin annesi (d. 1502 veya 1504)
1764 - Madame de Pompadour, Fransa Kralı XV. Louis'in en ünlü gözdesi (d. 1721)
1765 - Mihail Lomonosov, Rus bilim insanı (d. 1711)
1825 - Cristóbal Bencomo y Rodríguez, İspanyol katolik rahip. VII. Fernando'ın itirafçısı (d. 1758)
1865 - Abraham Lincoln, Amerikalı hukukçu, siyasetçi ve ABD'nin 16. Başkanı (d. 1809)
1888 - Matthew Arnold, İngiliz şair ve kültür eleştirmeni (d. 1822)
1889 - Papaz Damien, Belçikalı Roma Katolik rahibi ve misyoner (d. 1840)
1912 - Thomas Andrews, İrlandalı gemi mühendisi ve iş insanı (d. 1873)
1912 - Luigi Gatti, İtalyan iş insanı ve restoran işletmecisi (d. 1875)
1912 - Ann Elizabeth Isham, RMS Titanic gemisinde yer alan yolcu (d. 1862)
1912 - Edward Smith, İngiliz deniz subayı (d. 1850)
1912 - Thomas Byles, İngiliz Katolik rahip (d. 1870)
1913 - Abdullah Tukay, Tatar şair (d. 1886)
1921 - Ahmet Anzavur, Osmanlı subayı ve Kuva-i İnzibatiye kumandanı (Kuvâ-yi Milliye hareketine karşı ayaklanma başlatan) (d. 1885)
1927 - Gaston Leroux, Fransız gazeteci ve yazar (d. 1868)
1934 - Kemalettin Sami Gökçen, Türk asker, diplomat ve siyasetçi (d. 1884)
1938 - César Vallejo, Perulu şair ve yazar (d. 1892)
1942 - Robert Musil, Avusturyalı romancı, hikâyeci ve deneme yazarı (d. 1880)
1948 - Radola Gajda, Çek komutan ve siyasetçi (d. 1892)
1949 - Wallace Beery, Amerikalı oyuncu (d. 1885)
1969 - Yusuf Kemal Tengirşenk, Türk akademisyen ve siyasetçi (Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemi bakanlarından) (d. 1878)
1980 - Jean-Paul Sartre, Fransız varoluşçu filozof, yazar ve eleştirmen (d. 1905)
1986 - Jean Genet, Fransız yazar (d. 1910)
1988 - Yeoryos Milonas, Yunan arkeolog (d. 1898)
1990 - Greta Garbo, İsveçli sinema oyuncusu (d. 1905)
1995 - Yıldız Moran, Türk fotoğrafçı, sözlük yazarı ve çevirmen (d. 1932)
1998 - Pol Pot, Kamboçyalı komünist lider (d. 1928)
2000 - Edward Gorey, Amerikalı illüstratör, yazar ve şair (d. 1925)
2000 - Hayati Hamzaoğlu, Türk sinema oyuncusu (d. 1933)
2004 - Suphi Karaman, Türk asker ve siyasetçi (27 Mayıs Darbesi'nin önde gelenlerinden) (d. 1920)
2009 - Salih Neftçi, Türk ekonomist ve yazar (d. 1947)
2015 - Tadahiko Ueda, Japon eski millî futbolcu (d. 1947)
2017 - Allan Holdsworth, İngiliz gitarist, caz füsion-rock müzisyeni ve besteci (d. 1946)
2017 - George Clifton James, Amerikalı oyuncu (d. 1921)
2017 - Emma Morano, İtalyan kadın (Ölümüne kadar "Yaşayan En Yaşlı Kişi" unvanı sahibi) (d. 1899)
2017 - Sylvia Moy, Amerikalı müzik yapımcısı ve söz yazarı (d. 1938)
2018 - Ronald Lee Ermey, eski Amerikalı asker, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1944)
2018 

15 Ocak, Miladi takvime göre yılın 15. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 350 gün vardır (artık yıllarda 351). 

MÖ 588 - Babil hükümdarı II. Nebukadnezar, Kudüs'ü kuşattı. Kuşatma 18 Temmuz MÖ 586'ya dek sürdü.
1559 - İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth taç taktı.
1582 - Rusya, Estonya ve Livonya'yı Polonya'ya bıraktı.
1759 - British Museum açıldı.
1870 - Amerika Birleşik Devletleri'nin Demokrat Parti'sini, eşek sembolü ile tanımlayan ilk politik karikatür yayımlandı.
1884 - İstanbul Erkek Lisesi açıldı. Okulun ilk adı "Şems-ül Maarif" idi. 1896 yılında resmi okullar arasına dahil edildi.
1889 - Daha önce adı Pemberton İlaç Şirketi olan Coca-Cola şirketi, Atlanta Georgia'da resmen kuruldu.
1892 - Basketbolun kuralları ilk kez, oyunun doğum yeri sayılan Springfield, Massachusetts'te (Amerika Birleşik Devletleri) James Naismith tarafından yayımlandı.
1915 - Sarıkamış Harekâtı bitti.
1919 - Mustafa Kemal Paşa, Şişli'deki evinde, Albay İsmet (İnönü) Bey ile Anadolu'ya geçmek konularını görüştü.
1919 - Almanya'nın tanınmış sosyalistleri, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öldürüldü.
1919 - İngilizler Mondros Mütarekesinin 7. Maddesine dayanarak Antep'i işgal etti.
1919 - 21 kişinin öldüğü, 150 kişinin yaralandığı Boston Şeker Pekmezi Felaketi yaşandı.
1924 - İzmir'de harp oyunları yapıldı.
1932 - Samsun'da Mustafa Kemal Paşa'nın, Anadolu'ya ayak bastığı yerde dikilen Onur Anıtı açıldı.
1935 - Kuğu Gölü Balesi'nin açılışı yapıldı.
1940 - Ankara Radyosu Fransızca, Yunanca, Farsça ve Bulgarca haber yayınına İngilizceyi de ekledi.
1943 - II. Dünya Savaşı: Guadalcanal Japonlardan temizlendi.
1945 - Müttefik Devletler gemilerinin Boğazlardan geçişine izin verildi.
1949 - İmam Hatip Liseleri açıldı.
1952 - Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'nin Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'na (NATO) girişini onayladı.
1964 - III. Londra Konferansı toplandı. Birleşik Krallık, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Hükûmetleri ile Kıbrıs Türk ve Rum toplumu liderleri katıldı.
1966 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson'ın ve eski Başbakan İsmet İnönü'nün 1964 yılında yazdıkları mektuplar kamuoyuna açıklandı.
1969 - Sovyetler Birliği, Soyuz 5 uzay aracını fırlattı.
1970 - Nijerya'dan bağımsızlığını kazanmak için 32 aydır sürdürdükleri çatışmalardan sonra Biafra teslim oldu.
1973 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Richard Nixon, Kuzey Vietnam'daki birliklerinin saldırılarını durdurduklarını ve barış görüşmelerinde ilerleme kaydettiklerini açıkladı.
1985 - Almeida Neves, Brezilya Devlet Başkanı seçildi. Neves, 21 yıl aradan sonra ilk sivil Devlet Başkanı oldu.
1989 - Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanlığına Bülent Ecevit seçildi.
1991 - Sosyalist Birlik Partisi (SBP) kuruldu; Sadun Aren Genel Başkanlığa getirildi.
1991 - Birleşmiş Milletler'in Irak'a, Kuveyt'ten çekilmesi için tanıdığı süre doldu.
1992 - Avrupa Birliği'nin, Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlığını resmen tanıması üzerine Yugoslavya dağılmış oldu.
1996 - Güçlükonak Katliamı: Şırnak'ın Güçlükonak ilçesinde 11 köylü bir minibüs içerisinde kurşunlanıp, yakılarak katledildi.
2001 - Vikipedi yayın hayatına başladı.
2005 - Filistin Lideri Yaser Arafat'ın 11 Kasım 2004'te ölmesinin ardından 9 Ocak'ta Devlet Başkanı seçilen Mahmud Abbas, yemin ederek göreve başladı. Başbakanlığa Ahmed Kurey'i getiren Abbas, İsrail'e karşılıklı ateşkes ve nihai barış anlaşması çağrısında bulundu.
2006 - sosyalist Michelle Bachelet, Şili'nin ilk kadın Devlet Başkanı oldu. Bachelet, aynı zamanda Latin Amerika'da Devlet Başkanlığı görevine gelen altıncı kadın oldu.
2007- İdam edilen devrik Irak lideri Saddam Hüseyin'in üvey kardeşi Barzan İbrahim el Tikriti ile eski Irak Devrim Mahkemesi Başkanı Avad Hamid el Bender, asılarak idam edildi ve Tikrit kentinin Avca köyünde Saddam Hüseyin'in yanına gömüldü.
2011 - Türk Telekom Arena Galatasaray ve Ajax arasında oynanan dostluk maçıyla açıldı.
2018 - İngiltere'nin inşaat devi Carillion iflas etti.
2020 - Vikipedi Türkiye'de yeniden erişime açıldı.

1481 - Ashikaga Yoshizumi, Ashikaga şogunluğunun 11. şogunu (ö. 1511)
1491 - Niccolò da Ponte, Venedik Cumhuriyetinin 87'nci dükası (ö. 1585)
1622 - Molière, Fransız komedi yazarı ve oyuncu (ö. 1673)
1725 - Petro Rumyantsev, Rus general (ö. 1796)
1754 - Jacques Pierre Brissot, Girondistenlerin Fransız Meclisindeki sözcüsü (ö. 1793)
1791 - Franz Grillparzer, Avusturyalı trajedi yazarı (ö. 1872)
1795 - Aleksandr Griboyedov, Rus oyun yazarı, besteci, şair ve diplomat (ö. 1829)
1803 - Heinrich Ruhmkorff, Alman bilim adamı, buluşçu (ö. 1877)
1807 - Hermann Burmeister, Alman-Arjantinli zoolog, böcek bilimci, herpetolog ve botanikçi (ö. 1892)
1809 - Pierre-Joseph Proudhon, Fransız sosyalist ve gazeteci (Anarşizmin teorisyenlerinden) (ö. 1865)
1842 - Paul Lafargue, Fransız uyruklu düşünür ve eylem adamı (ö. 1911)
1842 - Alfred Jean Baptiste Lemaire, Fransız ordu müzisyeni ve besteci (ö. 1907)
1850 - Mihai Eminescu, Rumen şair, romancı ve gazeteci (ö. 1889)
1850 - Sofya Kovalevskaya, Rus matematikçi (ö. 1891)
1863 - Wilhelm Marx, Alman avukat, devlet adamı (ö. 1946)
1864 - İsa Bolatin, Kosovalı Arnavut gerilla ve siyasetçi (ö. 1916)
1866 - Nathan Söderblom, İsveçli din adamı ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1931)
1868 - Otto von Lossow, Alman ordusu subayı (ö. 1938)
1871 - Ahatanhel Krımski, Ukraynalı bilim insanı ve akademisyen (ö. 1942)
1872 - Arsen Kotsoyev, Osetyalı yayıncı (ö. 1944)
1873 - Max Adler, Avusturyalı marksist hukukçu, sosyolog ve sosyalist teorisyen (ö. 1937)
1875 - İbn Suud, Suudi Arabistan'ın kurucusu ve ilk kralı (ö. 1953)
1875 - Thomas Burke, Amerikalı atlet (ö. 1929)
1882 - Margaret, İsveç Veliaht Prensesi ve Scania Düşesi (ö. 1920)
1882 - Florian Znaniecki, Polonyalı filozof ve sosyolog (ö. 1958)
1891 - Franz Babinger, Alman yazar (ö. 1967)
1891 - İlya Grigoryeviç Ehrenburg, Sovyet yazar, gazeteci ve romancı (ö. 1967)
1891 - Gladys Gale, Amerikalı şarkıcı ve aktris (ö. 1948)
1894 - Edith Gostick, Kanadalı politikacı (ö. 1984)
1895 - Artturi Ilmari Virtanen, Finlandiyalı kimyager (ö. 1973)
1901 - Luis Monti, Arjantinli futbolcu (ö. 1983)
1902 - Nâzım Hikmet Ran, Türk şair (ö. 1963)
1908 - Edward Teller, Macar asıllı Amerikalı kuramsal fizikçi (ö. 2003)
1912 - Michel Debré, Fransız devlet adamı (ö. 1996)
1913 - Lloyd Bridges, Amerikalı oyuncu (ö. 1998)
1917 - Vasili Petrov, Kızıl Ordu'nun komutanlarından biri, Sovyetler Birliği Mareşali (ö. 2014)
1918 - Cemal Abdünnasır, Mısır Devlet Başkanı (ö. 1970)
1918 - João Figueiredo, Brezilya'nın 30. Devlet Başkanı (ö. 1999)
1925 - Nermi Uygur, Türk felsefeci (ö. 2005)
1926 - Maria Schell, Avusturyalı aktris (ö. 2005)
1928 - René Vautier, Fransız film yönetmeni (ö. 2015)
1929 - Martin Luther King, Amerikalı rahip ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1968)
1941 - Özcan Tekgül, Türk oryantal dans sanatçısı, sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 2011)
1950 - Arnold Frolows, Avustralyalı radyo sunucusu (ö. 2025)
1951 - Pritish Nandy, Hint şair, ressam, gazeteci, yapımcı, aktör ve siyasetçi (ö. 2025)
1956 - Sandy Tolan, Amerikalı yazar, öğretmen ve radyo belgeseli yapımcısı
1957 - Semiha Yankı, Türk şarkıcı
1958 - Boris Tadiç, Sırp siyasetçi
1959 - Mustafa Özenç, Türk sol görüşlü militan (ö. 1981)
1965 - Sedat Balkanlı, Türk futbolcu (ö. 2009)
1968 - Volkan Ünal, Türk sinema ve televizyon oyuncusu
1969 - Meret Becker, Alman oyuncu ve şarkıcı
1970 - Hamza Hamzaoğlu, Türk futbolcu ve teknik direktör
1970 - Shane McMahon, Amerikalı iş insanı, profesyonel güreşçi
1971 - Regina King, Amerikalı oyuncu ve televizyon yönetmeni ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1971 - Metin Özbey, Türk milli planör pilotu (ö. 2011)
1973 - İsam el-Hazari, Mısırlı millî futbolcu
1975 - Mary Pierce, Fransız tenis oyuncusu
1976 - Florentin Petre, Rumen futbolcu
1976 - Zara, Türk şarkıcı
1977 - Ebru Şallı, Türk model, sunucu ve pilates eğitmeni
1978 - Eddie Cahill, Amerikalı oyuncu
1978 - Pablo Amo, İspanyol futbolcu
1978 - Franco Pellizotti, İtalyan emekli profesyonel yol bisikleti yarışçısı
1979 - Martin Petrov, Bulgar eski futbolcu
1981 - Pamela Tola, Fin oyuncu
1981 - Pitbull, Amerikalı müzisyen
1981 - Serhan Arslan, Türk oyuncu ve sunucu
1981 - Belit Onay, Türk kökenli Alman siyasetçi
1982 - Kim Riedle, Alman oyuncu
1983 - Hugo Viana, Portekizli futbolcu
1984 - Keiran Lee, İngiliz pornografik aktör
1984 - Ben Shapiro, Amerikalı muhafazakâr siyasi yorumcu, konuşmacı, yazar ve avukat
1985 - René Adler, Alman eski futbolcu
1987 - Caner Büke, Türk millî tekvandocu
1987 - Kelly Kelly, Amerikan profesyonel güreşçi ve manken
1988 - Daniel Caligiuri, Alman futbolcu
1988 - Sonny John Moore (Skrillex), Amerikan elektronik müzik prodüktörü
1990 - Kostas Slukas, Yunan basketbolcu
1991 - Darya Klişina, Rus uzun atlayıcı
1991 - Marc Bartra, İspanyol futbolcu
1991 - Nicolai Jørgensen, Danimarkalı futbolcu
1992 - Joël Veltman, Hollandalı futbolcudur
1994 - Sinan Gümüş, Türk asıllı Alman futbolcu
1996 - Dove Cameron, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
2000 - Thale Rushfeldt Deila, Norveçli hentbolcu
2004 - Grace VanderWaal, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
2005 - Poyraz Efe Yıldırım, Türk futbolcu

69 - Galba, 8 Haziran 68-15 Ocak 69 arası Roma İmparatoru, Dört İmparator Yılı'nın ilk imparatoru (d. 3)
1569 - Catherine Carey, VIII. Henry'nin metresi (d. 1524)
1597 - Juan de Herrera, İspanyol mimar, matematikçi, araştırmacı ve asker (d. 1530)
1762 - Pyotr İvanoviç Şuvalov, Rus devlet militanı, general-feldmareşal, konferans vekili ve saray asılzadesi (d. 1710)
1781 - Henry Cheere, İngiliz heykeltıraş (d. 1703)
1866 - Massimo d'Azeglio, İtalyan devlet adamı, yazar ve ressam (d. 1798)
1896 - Mathew Brady, Amerikalı fotoğrafçı (d. 1822)
1919 - Karl Liebknecht, Alman sosyalist politikacı (d. 1871)
1919 - Rosa Luxemburg, Alman sosyalist politikacı (d. 1871)
1924 - Peter Newell, Amerikalı sanatçı ve yazar (d. 1862)
1945 - Sami Yetik, Türk ressam (d. 1878)
1950 - Alma Karlin, Sloven yazar (d. 1889)
1950 - Petre Dumitrescu, Rumen Üst-orgeneral (d. 1882)
1954 - Şükrü Kanatlı, Türk asker ve Kara Kuvvetleri 

15 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 196. (artık yıllarda 197.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 169 gün vardır. 

1099 - Birinci Haçlı Seferi'nde Haçlı Ordusu Kudüs'ü ele geçirdi.
1240 - İsveç Krallığı ile Novgorod Cumhuriyeti arasında Neva Muharebesi gerçekleşti.
1410 - Orta Çağ'ın en büyük muharebelerinden biri olan Grunwald Muharebesi gerçekleşti.
1521 - Herke Kuşatması sonucu adanın fethi.
1799 - Hiyeroglif yazısının çözümünü sağlayacak olan üç dilde yazılmış Rosetta Taşı, Napolyon'un Mısır Seferi sırasında bir Fransız askeri tarafından bir kale yapımı sırasında rastlantı eseri bulundu.
1840 - Osmanlı İmparatorluğu, Birleşik Krallık, Prusya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası arasında Londra Antlaşması imzalandı.
1870 - Georgia, Amerikan İç Savaşı'ndan sonra ABD'ye tekrar kabul edilen son Konfedere eyalet oldu.
1886 - Kadınlar, Şukufezar dergisinde "saçı uzun aklı kısa" deyimine karşı mücadele başlattı.
1926 - Viyana'da göstericilere ateş açan Polis, 89 kişinin ölümüne yol açtı.
1933 - Sanat ve edebiyat dergisi Varlık yayımlanmaya başladı.
1953 - Uşak il oldu.
1954 - Boeing 707 ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
1955 - Nobel Ödülü almış on sekiz bilim adamı, nükleer silah karşıtı bir deklarasyon yayınladılar (Mainau Deklarasyonu). Sonradan bunlara otuz dört bilim adamı daha katıldı.
1974 - Kıbrıs'ta Yunan subayların yönetimindeki Ulusal Muhafız Alayı, Cumhurbaşkanı Makarios'u devirdi ve EOKA-B lideri Nikos Sampson'u Cumhurbaşkanı ilan etti.
1981 - Ankara'da 14/15 Ekim 1978 gecesi sol görüşlü Veli Güneş ve Halim Kaplan'ı öldüren Çuval Cinayeti sanıkları sağ görüşlü militanlar Fikri Arkan ve Kemal Özdemir, ölüm cezasına çarptırıldı.
1983 - Orly Havalimanı saldırısı: Paris'in Orly Havalimanı'nda bulunan THY Bürosu'na, ASALA militanlarınca bomba atıldı. 8 kişi öldü, 55 kişi yaralandı.
1997 - İtalyan moda tasarımcısı Gianni Versace, Miami, Florida'daki evinin önünde Andrew Cunanan adlı Filipinli bir eşcinsel tarafından öldürüldü.
1997 - Slobodan Milosevic, Yugoslavya Devlet Başkanı seçildi.
2008 - Bağdat'ın 60 km kuzey doğusundaki Bakuba şehrinde, iki intihar bombacısının bir askeri kampa düzenlediği eylemde en az 28 kişi öldü. [1] 23 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2014 - Rusya'da, Moskova metrosu'nda oluşan bir kaza sonucu 24 kişi hayattını kaybetti ve yaklaşık 160 kişi yaralandı.
2016 - Türkiye'de, TSK'daki bir grup asker tarafından askerî darbe teşebbüsünde bulunuldu.
2018 - Fransa Millî Futbol Takımı 2. kez FIFA Dünya Kupası'nı kazandı.

980 - Ichijō, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 66. imparatoru (ö. 1011)
1606 - Rembrandt, Hollandalı ressam ve baskı ustası (ö. 1669)
1738 - Jacques-André Naigeon, Fransız sanatçı ve ateist filozof (ö. 1810)
1779 - Clement Clarke Moore, Amerikalı şair (ö. 1863)
1798 - Aleksandr Gorçakov, Rus diplomat ve devlet insanı (ö. 1883)
1848 - Vilfredo Pareto, İtalyan iktisatçı ve sosyolog (ö. 1923)
1892 - Walter Benjamin, Alman filozof, edebiyat eleştirmeni, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı (ö. 1940)
1899 - Remzi Oğuz Arık, Türk arkeolog, yazar ve politikacı (ö. 1954)
1904 - Rudolf Arnheim, Alman-ABD'li yazar, sanat ve film kuramcısı ve algısal psikolog (ö. 2007)
1914 - Howard Vernon, İsviçreli oyuncu (ö. 1996)
1915 - Albert Ghiorso, Amerikalı bir nükleer fizikçidir (ö. 2010)
1917 - Nur Muhammed Tereki, Peştun asıllı Afgan siyasetçi (ö. 1979)
1918 - Bertram Neville Brockhouse, Kanadalı fizikçi. 1994 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü (ö. 2003)
1919 - Iris Murdoch, İrlandalı yazar ve filozof (ö. 1999)
1921 - Robert Bruce Merrifield, Amerikalı biyokimyager, akademisyen ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2006)
1922 - Leon Lederman, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2018)
1923 - İsmet Güney, Kıbrıs Türkü ressam ve karikatürist (ö. 2009)
1925 - D. A." Pennebaker, Amerikalı belgesel film yapımcısı, yönetmen ve yazardır (ö. 2019)
1926 - Leopoldo Castelli, Arjantinli general ve devlet adamı (ö. 2003)
1926 - Raymond Gosling, Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin ile birlikte DNA'nın yapısını keşfeden Britanyalı bilim adamı (ö. 2015)
1927 - Nan Martin, Amerikalı dizi ve sinema oyuncusudur (ö. 2010)
1927 - Carmen Zapata, Amerikalı oyuncu (ö. 2014)
1927 - Joe Turkel, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2022)
1928 - Carl Woese, Amerikalı bir mikrobiyolog (ö. 2012)
1930 - Jacques Derrida, Fransız filozof (ö. 2004)
1931 - Clive Cussler, Amerikalı romancı (ö. 2020)
1932 - Arjan Adarov, Altay yazar (ö. 2005)
1933 - Guido Crepax, İtalyan çizgi romancı, yazar, grafik sanatçısı (ö. 2003)
1934 - Harrison Birtwistle, Britanyalı opera ve klasik batı müziği bestecisi (ö. 2022)
1934 - Eva Krížiková, Slovak aktris (ö. 2020)
1935 - Ken Kercheval, Amerikalı oyuncu (ö. 2019)
1937 - Waylon Jennings, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2002)
1939 - Yılmaz Köksal, Türk sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2015)
1939 - Aníbal Cavaco Silva, Portekiz siyasetçi
1940 - Robert Winston, İngiliz politikacı
1943 - Evan Williams, İskoç profesyonel futbolcu ve antrenör (ö. 2025)
1943 - Jocelyn Bell Burnell, Kuzey İrlandalı astrofizikçi
1944 - Jan-Michael Vincent, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2019)
1945 - David A. Granger, Guyanalı emekli asker ve siyasetçi
1946 - Achim Mentzel, Alman müzisyen ve oyuncu (ö. 2016)
1946 - Hassanal Bolkiah, Brunei Sultanlığı'nın 29. Sultanı
1946 - Linda Ronstadt, Amerikalı kadın rock yıldızı
1947 - Roky Erickson, Amerikalı rock şarkıcısı, söz yazarı, armonika sanatçısı ve gitarist (ö. 2019)
1948 - Sümer Tilmaç, Türk oyuncu (ö. 2015)
1949 - Carl Bildt, İsveçli siyasetçi ve diplomat
1949 - Hilmi Güler, Türk siyasetçi
1949 - Trevor Charles Horn, İngiliz pop müziği kayıt prodüktörü, şarkı yazarı, müzisyen ve şarkıcı
1949 - Muhammed bin Raşid el-Mektum, Birleşik Arap Emirlikleri Başbakanı
1949 - Richard Russo, Amerikalı romancı, kısa öykü yazarı, senarist ve öğretmen
1951 - Jesse Ventura, Amerikalı aktör, profesyonel güreşçi, siyasetçi ve yazar
1952 - Terry O'Quinn, Amerikalı aktör ve Emmy Ödülü sahibi
1952 - Johnny Thunders, Amerikalı müzisyen (ö. 1991)
1953 - Jean-Bertrand Aristide, Haitili politikaci
1953 - Alicia Bridges, Amerikalı şarkıcı
1954 - Georgios Kaminis, Yunan Amerikan parlamenter ve anayasa hukuku profesörü
1954 - Mario Kempes, Arjantinli futbolcu
1955 - Cevdet Şekerbegoviç, Boşnak futbolcu
1955 - Harun Kolçak, Türk pop şarkıcısı (ö. 2017)
1956 - Ian Curtis, İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve besteci (ö. 1980)
1956 - Joe Satriani, Amerikalı gitarist
1958 - Bergen, Türk şarkıcı (ö. 1989)
1958 - Tyberii Korponai, Sovyet-Ukraynalı futbolcu (ö. 2021)
1959 - Vincent Lindon, Fransız oyuncu
1961 - Jean-Christophe Grangé, Fransız polisiye yazarı
1961 - Forest Whitaker, Amerikalı oyuncu
1962 - Metin Özülkü, Türk müzisyen
1963 - Brigitte Nielsen, Danimarkalı aktris, model ve şarkıcı
1964 - Galyn Görg, Amerikalı oyuncu ve dansçı (ö. 2020)
1968 - Deniz Arcak, Türk şarkıcı
1970 - Tarkan Gözübüyük, Türk bas gitarist
1972 - İnci Türkay, Türk dizi oyuncusu
1973 - Brian Austin Green, Amerikalı oyuncu
1976 - Marco Di Vaio, İtalyan eski millî futbolcu
1976 - Juan Francisco Garcia, İspanyol futbolcu
1976 - Gabriel Jesus Iglesias, Amerikalı komedyen ve oyuncu
1976 - Jim Jones, Amerikalı hip hop sanatçısı
1976 - Diane Kruger, Alman model ve aktris
1977 - Canan Ergüder, Türk oyuncu
1977 - Lana Parrilla, Amerikalı oyuncu
1979 - Alexander Frei, İsviçreli eski millî futbolcu
1980 - Bruno Mbanangoyé Zita, Gabonlu futbolcu
1981 - Alou Diarra, Fransız futbolcu
1982 - Melis Birkan, Türk dizi ve sinema oyuncusu
1982 - Sinan Sofuoğlu, Türk motosiklet yarışçısı (ö. 2008)
1985 - Burak Yılmaz, Türk futbolcu
1986 - David Abraham, Arjantinli futbolcu
1986 - Yahya Abdul-Mateen, Amerikalı oyuncu
1988 - Shkëlzen Gashi, İsviçreli futbolcu
1989 - Alisa Kleybanova, Rus tenisçisi
1990 - Damian Lillard, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1990 - Olly Alexander, İngiliz şarkıcı ve oyuncu
1990 - Burutay Subaşı, Türk millî voleybolcu
1991 - Danilo, Brezilyalı millî futbolcu
1991 - Derrick Favors, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1992 - Wayde van Niekerk, Güney Afrikalı atlet
1993 - Ömer Arslan, Türk futbolcu
1994 - Pelin Bilgiç, Türk basketbolcu
1995 - Elyar Fox, İngiliz şarkıcı ve söz yazarı
1995 - İrfan Can Kahveci, Türk millî futbolcu
2002 - Samuel Asoma, Belçikalı futbolcu
2008 - Iain Armitage, Amerikalı oyuncu ve tiyatro eleştirmeni

1015 - I. Vladimir, Hristiyanlığı benimseyen ilk Kiev büyük prensi (d. 958)
1274 - Bonaventura - fransiskan Kardinal, felsefeci ve düşünürü (d. 1217)
1410 - Ulrich von Jungingen, Töton Şövalyeleri'nin 26. Büyük Üstadı (d. 1360)
1542 - Lisa del Giocondo, Floransalı Gherardini ailesinin bir üyesi (Leonardo da Vinci tarafından Mona Lisa adıyla tablosu yapılan) (d. 1479)
1626 - Isabella Brant, Flaman ressam Peter Paul Rubens'in birkaç portresini yapan ilk eşi (d. 1591)
1695 - Eremya Çelebi Kömürciyan, Ermeni şair, tarihçi, tercüman ve matbaacısı (d. 1637)
1750 - Vasili Tatişçev, Rus İmparatorluk devlet adamı, tarihçi, filozof ve etnograftır (d. 1686)
1861 - Adam Czartoryski, Polonyalı devlet adamı ve siyasetçi (d. 1770)
1857 - Carl Czerny, Avusturyalı piyanist, besteci ve müzik öğretmeni (d. 1791)
1858 - Alexandr Ivanov, Rus ressam (d. 1806)
1868 - William Thomas Green Morton, Amerikalı tıp adamı (d. 1819)
1879 - Johann Friedrich von Brandt, Alman doğa tarihçisi ve hayvan bilimci (d. 1802)
1890 - Gottfried Keller, İsviçreli şair ve siyasetçi (d. 1819)
1904 - Anton Çehov, Rus öykü ve oyun yazarı (d. 1860)
1916 - İlya Meçnikov, Ukraynalı asıllı mikrobiyolog (d. 1845)
1919 - Hermann Emil Fischer, Alman kimyager (d. 1852)
1927 - Constance Markievicz, İrlandalı devrimci ve yurtsever görüşe sahip süfrajet (eski İrlanda Çalışma Bakanı) (d. 1868)
1929 - Hugo von Hofmannsthal, Avusturyalı yazar (d. 1874)
1939 - Paul Eugen Bleuler, İsviçreli psikiyatr (d. 1857)
1940 - Robert Pershing Wadlow, tıp tarihinde tanınmış en uzun boylu insan (d. 1918)
1941 - Walter Ruttmann, Alman yönetmen (d. 1887)
1948 - John J. Pershing, Amerikalı asker (d. 1860)
1956 - Cemil Cahit T

15 Şubat, Miladi takvime göre yılın 46. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 319 gün vardır (artık yıllarda 320). 

MÖ 399 - Socrates, ölüm cezasına çarptırıldı.
360 - Ayasofya'nın öncülü olan Büyük Kilise, aynı noktada inşa edildi. 5. yüzyılın ilk yıllarına kadar ayakta kaldı.
1637 - III. Ferdinand, Kutsal Roma İmparatoru oldu.
1898 - İspanya-Amerika Savaşı: Bir Amerikan gemisi, Havana (Küba) limanında infilak ederek battı; 260'tan fazla kişi öldü. Olaydan İspanya'yı sorumlu tutan ABD, iki hafta sonra İspanya'ya savaş açtı.
1924 - İzmir’de harp oyunları yapıldı.
1933 - Giuseppe Zangara isimli bir kişi, Miami'de ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'e suikast yapmak istedi ancak Chicago Belediye Başkanı Anton J. Cermak'ı yaraladı. Cermak, aldığı yaraların etkisiyle 6 Mart 1933'te öldü.
1947 - Rodos ve On İki Adalar Yunanistan'a verildi.
1949 - 1200 Musevi, Türkiye'den Filistin'e göç etmek için başvurdu; göç edenlerin sayısı 10.000'i geçti.
1950 - SSCB ve Çin, ortak savunma antlaşması imzaladı.
1961 - Belçika'da Sabena Havayollarına ait bir yolcu uçağı düştü, 73 kişi öldü. Uçakta, ABD buz pateni takımı da bulunuyordu.
1965 - Kanada'nın yeni bayrağı olarak, kırmızı beyaz yaprak tasarımı kabul edildi.
1969 - Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) tarafından düzenlenen "Büyük Eğitim Yürüyüşü" Ankara'da yapıldı ve binlerce öğretmen bozuk eğitim düzenini protesto etti. "Halkımızı sömürüden kurtaracağız" diye slogan attı.
1970 - Dominik Cumhuriyeti'ne ait DC-9 tipi bir yolcu uçağı, Santo Domingo'dan kalktıktan bir süre sonra denize düştü: 102 kişi öldü.
1971 - ABD'nin Ankara Balgat'taki tesislerinde görevli Çavuş James Finley kaçırıldı. Finley, 17,5 saat sonra serbest bırakıldı.
1971 - İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi sağ görüşlü bir grup öğrenci tarafından işgal edildi, İstanbul'daki Kadırga Yurdu'na patlayıcı madde atıldı, Ankara'da Ortadoğu Teknik Üniversitesindeki Kennedy Anıtı havaya uçuruldu.
1982 - Bir petrol çıkarma platformu, Newfoundland açıklarında fırtına nedeniyle battı, 84 kişi öldü.
1989 - Sovyetlerin Afganistan'da 9 yıl süren askeri varlığı, son Sovyet Birliklerinin çekilmesiyle sona erdi. Savaşta, 15 bin kadar Rus askerinin yanı sıra, yaklaşık 1 milyon Afgan hayatını kaybetti, 5 milyon Afgan, ülkesinden göç etmek zorunda kaldı.
1995 - Hacker Kevin Mitnick, ABD'nin bazı en güvenli bilgisayar sistemlerine izinsiz girmek suçundan FBI tarafından tutuklandı.
1996 - Kardak kayalıklarına düzenledikleri operasyonla adlarını duyuran SAT komandolarını taşıyan bir helikopter, Ege Denizi'nde düştü; 5 asker öldü.
1999 - PKK lideri Abdullah Öcalan, Türk güvenlik güçleri tarafından Kenya'da yakalandı.
1999 - Ekşi sözlük kuruldu.
1999 - Eskişehir Cezaevi'nde "Karagümrük Çetesi" olarak tanınan bir grup Mustafa Duyar'ı öldürdü, Selçuk Parsadan'ı yaraladı. Mustafa Duyar Özdemir Sabancı'yı öldürmekten, Selçuk Parsadan ise örtülü ödenek davasından hüküm giymişti.
2002 - Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nde (ISAF), yer alacak olan Türk Kuvvetinin ilk bölümü Kabil'de göreve başladı.
2005 - Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu, AKP'den ve Bakanlık görevinden istifa etti.
2005 - Video paylaşım sitesi, YouTube kuruldu.
2012 - Honduras'ın Comayagua kentindeki ceza evinde çıkan yangında 357 kişi öldü, 80 mahkûm ağır yaralandı.

1564 - Galileo Galilei, İtalyan bilim insanı (ö. 1642)
1710 - XV. Louis, Fransa Kralı (ö. 1774)
1724 - Peter von Biron, Kurlandiya Dükalığı'nın son dükü (ö. 1800)
1725 - Abraham Clark, Amerikalı politikacı (ö. 1794)
1739 - Alexandre Théodore Brongniart, Fransız mimar (ö. 1813)
1748 - Jeremy Bentham, İngiliz filozof ve hukukçu (Pragmatizm'in kurucusu olarak kabul edilen) (ö. 1832)
1751 - Johann Heinrich Wilhelm Tischbein, Alman ressam (ö. 1828)
1780 - Alfred Edward Chalon, İsviçreli ressam (ö. 1860)
1782 - William Miller, Amerikalı Baptist vaiz (ö. 1849)
1811 - Domingo Faustino Sarmiento, Arjantinli aktivist, entelektüel, yazar, devlet adamı ve Arjantin'in altıncı devlet başkanı (ö. 1888)
1817 - Charles-François Daubigny, Fransız ressam (ö. 1878)
1820 - Susan B. Anthony, Amerikalı kadın hakları savunucusu (ö. 1906)
1826 - Johnstone Stoney, İngiliz-İrlandalı fizikçi (ö. 1911)
1836 - Matsudaira Katamori, Japon daimyō (ö. 1893)
1840 - Titu Maiorescu, Rumen akademisyen, avukat, edebiyat eleştirmeni, estetik akımcısı, felsefeci, çocuk eğitmeni, politikacı ve yazar (ö. 1917)
1841 - Campos Sales, Brezilyalı avukat, kahve çiftçisi ve siyasetçi (ö. 1913)
1845 - Elihu Root, Amerikalı hukukçu ve devlet adamı (ö. 1937)
1856 - Emil Kraepelin, Alman psikiyatrist (ö. 1926)
1861 - Charles Edouard Guillaume, Fransız fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1938)
1861 - Alfred North Whitehead, İngiliz matematikçi ve filozof (ö. 1947)
1873 - Hans von Euler-Chelpin, Alman kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1964)
1874 - Ernest Shackleton, İrlandalı-İngiliz kâşif (ö. 1922)
1880 - Ali Sami Boyar, Türk ressam ve müzeci (ö. 1967)
1883 - Fritz Gerlich, Alman gazeteci ve arşivci (ö. 1934)
1885 - Rupen Sevag, Osmanlı Ermenisi hekim (ö. 1915)
1886 - Mustafa Sabri Öney, Türk bürokrat (ö. ?)
1890 - Robert Ley, Nazi Almanyası'nda politikacı (ö. 1945)
1891 - Georg von Bismarck, Alman asker (ö. 1942)
1895 - Wilhelm Burgdorf, Nazi Almanyası'nda piyade orgeneral (ö. 1945)
1897 - Bronislovas Paukštys, Litvanyalı Katolik rahip (ö. 1966)
1898 - Toto, İtalyan komedi ustası ve oyuncu (ö. 1967)
1899 - Georges Auric, Fransız besteci (ö. 1983)
1907 - Cesar Romero, Amerikalı aktör (ö. 1994)
1909 - Miep Gies, Hollanda vatandaşı (II. Dünya Savaşı sırasında Anne Frank ve ailesine yardım eden) (ö. 2010)
1915 - Fikret Işıltan, Türk tarihçi ve akademisyen (ö. 1997)
1923 - Kemal Karpat, Türk tarihçi ve akademisyen (ö. 2019)
1926 - Doğan Güreş, Türk asker ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 21. Genelkurmay Başkanı (ö. 2014)
1928 - Pietro Bottaccioli, İtalyan piskopos ve din adamı (ö. 2017)
1932 - Seyyid Ahmet Arvâsî, Türk toplum bilimci, pedagog ve yazar (ö. 1988)
1934 - Paul Ekman, Amerikalı psikolog (ö. 2025)
1936 - Russell Marshall, Yeni Zelandalı siyasetçi ve diplomat (ö. 2025)
1938 - Vasıf Öngören, Türk oyun yazarı (ö. 1984)
1940 - İsmail Cem İpekçi, Türk siyasetçi (ö. 2007)
1944 - Cahar Dudayev, Çeçen asker ve siyasetçi (ö. 1996)
1944 - Zeynel Abidin Erdem, Türk iş insanı
1945 - Douglas Hofstadter, Amerikalı bilim insanı
1946 - Yves Cochet, Fransız yazar ve politikacı
1946 - Zeynep Oral, Türk yazar ve gazeteci
1946 - Matthieu Ricard, Nepal'deki Shechen Tennyi Dargyeling Manastırı'nda yaşayan Budist rahip
1947 - John Adams, Amerikalı günümüz klasik Batı müziği bestecisi, opera bestecisi ve orkestra şefi
1947 - Rusty Hamer, Amerikalı oyuncu (ö. 1990)
1947 - Wenche Myhre, Norveçli şarkıcı
1949 - Anneli Saaristo, Fin şarkıcı
1949 - Esat Oktay Yıldıran, Türk asker (ö. 1988)
1951 - Jadwiga Jankowska-Cieslak, Polonyalı oyuncu (ö. 2025)
1951 - Jane Seymour, İngiliz sinema oyuncusu
1952 - Sezai Aydın, Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2021)
1953 - Miloslav Ransdorf, Çek politikacı (ö. 2016)
1954 - Matt Groening, Amerikalı karikatürist ve Simpsonlar'ın yaratıcısı
1960 - Armen Mazmanyan, Ermeni yönetmen (ö. 2014)
1962 - Milo Đukanović, Karadağlı siyasetçi
1963 - İsa Gök, Türk siyasetçi
1963 - Oğuz Çetin, Türk eski millî futbolcu ve teknik direktör
1964 - Chris Farley, Amerikalı oyuncu, komedyen, senarist ve yapımcı (ö. 1997)
1965 - Metin Üstündağ, Türk karikatürist
1969 - Birdman, Amerikalı rapçi ve yapımcı
1971 - Alex Borstein, Amerikalı oyuncu, şarkıcı, ses sanatçısı, yazar ve komedyen
1971 - Renée O'Connor, Amerikalı oyuncu
1974 - Miranda July, Amerikalı yazar, film yönetmeni, oyuncu, şarkıcı ve senarist
1974 - Alexander Wurz, Avusturyalı Formula 1'de Williams'ın yarış pilotu
1984 - Francesca Ferretti, İtalyan voleybolcu
1986 - Valeri Bojinov, Bulgar futbolcu
1986 - Ami Koshimizu, Japon seslendirme sanatçısı
1987 - Nail Tilbaç, Türk futbolcu
1987 - Yasin Çam, Türk oyuncu
1988 - Rui Patrício, Portekizli millî futbolcu
1989 - Ziomara Morrison, Şilili basketbolcu
1990 - Callum Turner, İngiliz aktör ve model
1991 - Ángel Sepúlveda, Meksikalı futbolcu
1992 - İdo Tatlıses, Türk şarkıcı
1993 - Ravi, Güney Koreli rapçi, şarkıcı, söz yazarı ve prodüktör
1995 - Megan Thee Stallion, Amerikalı rapçi ve söz yazarı
1998 - George Russell, İngiliz Formula 1 pilotu
1999 - Şehmus Hazer, Türk millî basketbolcu
2000 - Jakub Kiwior, Polonyalı millî futbolcu

705 - Leontios, 695 ile 698 döneminde Bizans imparatorluğu imparatoru
706 - III. Tiberios, 698 ile 705 döneminde Bizans imparatoru
1634 - Wilhelm Fabry, Alman cerrah (d. 1560)
1637 - II. Ferdinand, Kutsal Roma imparatoru (d. 1578)
1731 - María de León Bello y Delgado, Katolik rahibe ve mistik (d. 1643)
1740 - III. Abbas, Safevi hükümdarı (d. 1732)
1781 - Gotthold Ephraim Lessing, Alman yazar (d. 1729)
1844 - Henry Addington, İngiliz devlet adamı (d. 1757)
1857 - Mihail Glinka, Rus asıllı klasik müzik bestecisi (d. 1804)
1864 - Adam Wilhelm Moltke, Danimarka Başbakanı (d. 1785)
1869 - Mirza Esedullah Han Galib, Babür Dönemi şairi (d. 1797)
1871 - Jean-Marie Chopin, Fransız-Rus gezgin (d. 1796)
1905 - Lewis Wallace, Amerikalı asker siyasetçi ve yazar (Amerikan İç Savaşı Birlik Kuvvetleri Generali) (d. 1827)
1928 - Herbert Henry Asquith, İngiliz siyasetçi ve Birleşik Krallık Başbakanı (d. 1852)
1936 - Alf Victor Guldberg, Norveçli matematikçi (d. 1866)
1946 - Malik Buşati, Arnavutluk Başbakanı (d. 1880)
1958 - Numan Menemencioğlu, Türk diplomat, siyasetçi ve eski Dış İşleri Bakanlarından (d. 1893)
1959 - Owen Willans Richardson, İngiliz fizikçi, akademisyen ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1879)
1965 - Nat King Cole, Amerikalı müzisyen (d. 1919)
1967 - Toto, İtalyan komedi ustası ve oyuncu (d. 1898)
1979 - Zbigniew Seifert, Polonyalı müzisyen (d. 1946)
1987 - Malik Aksel, Türk ressam ve yazar (d. 1901)
1988 - Richard Feynman, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1918)
1999 - Big L, Amerikalı rapçi (d. 1974)
1999 - Henry Way Kendall, Amerikalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1926)
20

16 Aralık, Miladi takvime göre yılın 350. (artık yıllarda 351.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 15 gün vardır. 

1631 - Vezüv yanardağı faaliyete geçti; yaklaşık 4000 kişi öldü.
1707 - Japonya'da Fuji Dağı'nın kayıtlara geçmiş son patlaması gerçekleşti.
1727 - Osmanlı Devletinde ilk kitap (Vankulu Lugati) basıldı.
1773 - Boston Çay Partisi: Amerikan Kolonistler çay vergilerini protesto etmek için Boston limanındaki üç İngiliz gemisine girip 300'den fazla çay sandığını denize döktüler.

1876 - II. Abdülhamit'in Cuma selamlığına arabayla gitmesinden sonra, Padişahların törene saltanat arabalarıyla katılmaları gelenek haline geldi.
1899 - İtalya futbol kulübü olan AC Milan kuruldu.
1902 - Türkistan'da 6,4 şiddetinde deprem; yaklaşık 4500 kişi öldü.
1918 - Giresun'da, Işık adlı millî gazete çıkmaya başladı.
1920 - Çin'in kuzeybatısındaki Guangzhou eyaletinde 8,6 büyüklüğünde deprem; 200 bin kişi öldü.
1925 - Cemiyet-i Akvam, daha önce saptanan "Brüksel hattını", Türk-Irak sürekli sınırı olarak kabul etti. Bu karara göre, Musul Irak'a verildi.
1932 - Samsun-Sivas demiryolu hattı işletmeye açıldı.
1944 - Ardenler Taarruzu başladı.
1946 - İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi, Türkiye Sosyalist Partisi, İstanbul İşçi Sendikalar Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü'nü kapattı. Ayrıca, Yığın, Noror, Gün, Ses, Sendika, Dost dergi ve gazeteleri yasaklandı. Yarın gazetesi ve Büyük Doğu dergisinin yayımı 4 ay süreyle durduruldu.
1949 - Ahmet Sukarno, Endonezya'nın ilk Cumhurbaşkanı oldu.

1949 - Çin Devrimi'nin önderi Mao Zedong’un, iki ay sürecek olan Sovyetler Birliği ziyareti başladı.
1965 - NASA, Pioneer-6 sondasını Delta roketiyle uzaya gönderdi. Sonda ile en son temas 8 Aralık 2000'de oldu.
1967 - Stanford Üniversitesinde bir grup bilim insanı, eşi tekrar yapılabilen DNA'yı ayrıştırmayı başardı.
1969 - İstanbul Boğaz Köprüsü, 303 milyar liraya ihale edildi.
1972 - Sol Yayınları sahibi Muzaffer Erdost'un 7,5 yıllık mahkûmiyeti Yargıtay'da onaylandı. Muzaffer Erdost, Vladimir İlyiç Lenin'in “Ne Yapmalı” adlı kitabını yayımlamaktan yargılanmıştı.
1974 - Televizyon haberlerinde gösterilen Kuzey Amerika haritasının, Vladimir İlyiç Lenin'e benzediği ihbar edilince savcılık soruşturma başlattı.
1977 - Dünya Kadınlar Günü: Birleşmiş Milletler Örgütü, 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
1982 - Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem tahliye oldu.
1985 - Mafya hesaplaşması: Paul Castellano ve Thomas Bilotti, Gambino ailesinin lideri John Gotti'nin emriyle New York'ta bir restoranın önünde vurularak öldürüldü.
1986 - Türkiye'ye iltica eden Bulgaristan Türkü halterci Naim Süleymanoğlu Taksim'de karşılandı.
1990 - Jean-Bertrand Aristide, Haiti'nin ilk demokratik seçimlerini kazandı ve seçimle işbaşına gelen ilk Başkan oldu.
1990 - Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" adlı tablosu rekor fiyatla satıldı: 1 milyar 750 milyon lira.
1991 - Kazakistan, Sovyetler Birliği'nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1991 - Halkın Emek Partisi (HEP) Genel Başkanlığına Feridun Yazar seçildi.
1996 - Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı yeniden açıldı.
1998 - Amerika Birleşik Devletleri, Irak'a "Çöl Tilkisi" harekâtını başlattı. Harekâtın nedeninin Irak'ın Birleşmiş Milletler'in ülkede yaptığı kitle imha silahlarını kontrolünü engellemesi olduğu ileri sürüldü.
2002 - NATO ile AB arasında, "NATO-AB Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası Ortak Bildirisi" ile stratejik iş birliği anlaşmasına varıldı. Uzlaşma, AB'nin, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) çerçevesinde oluşturacağı askeri birimlerin, NATO'nun lojistik, stratejik ve istihbarat alanlarındaki yeteneklerini kullanabilmesine olanak tanıyor.

1364 - III. Manuil, 20 Mart 1390 tarihinden ölümüne kadar kadar Trabzon İmparatorluğu'nun imparatoru (ö. 1417)
1485 - Aragonlu Catherine, İngiltere kraliçesi (ö. 1536)
1742 - Gebhard Leberecht von Blücher, Prusyalı Generalfeldmarschall (ö. 1819)
1775 - Jane Austen, İngiliz yazar (ö. 1817)
1775 - François-Adrien Boieldieu, Fransız besteci (ö. 1834)
1790 - I. Léopold, Belçika kralı (ö. 1865)
1809 - Pieter Philip van Bosse, Hollandalı liberal politikacı (ö. 1879)
1834 - Leon Walras, Fransız iktisatçı (ö. 1910)
1836 - Ernst von Bergmann, Baltık Alman cerrah (ö. 1907)
1863 - George Santayana, İspanyol asıllı Amerikalı filozof, şair ve yazar (ö. 1952)
1866 - Vasiliy Kandinskiy, Rus ressam (ö. 1944)
1872 - Anton Ivanovich Denikin, Rus general (ö. 1947)
1882 - Zoltán Kodály, Macar besteci (ö. 1967)
1883 - Károly Kós, Macar mimar, yazar, çizer ve politikacı (ö. 1977)
1888 - I. Aleksandar, Yugoslavya Kralı (ö. 1934)
1899 - Noël Coward, İngiliz oyun yazarı, besteci ve aktör (ö. 1973)
1901 - Margaret Mead, Amerikalı insanbilimci (ö. 1978)
1903 - Hardie Albright, Amerikalı oyuncu (ö. 1975)
1904 - Banat Batırova, Başkurt milletvekili, Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde Sosyalist Emek Kahramanı unvanını kazanan ilk kadın (ö. 1970)
1905 - Daniel Carasso, Fransız iş insanı (ö. 2009)
1917 - Sir Arthur C. Clarke, İngiliz bilimkurgu yazarı ve mucit (2001: Bir Uzay Destanı ile ünlenen) (ö. 2008)
1926 - Arthur Robinson, Trinidad ve Tobagolu siyasetçi (ö. 2014)
1927 - Randall Garrett, Amerikalı bilimkurgu ve fantezi yazarı (ö. 1987)
1928 - Philip Kindred Dick, Amerikalı bilimkurgu roman ve kısa hikâye yazarı (ö. 1982)
1929 - William Courtney, İngiliz oyuncu (ö. 2011)
1933 - Billy Kinard, Amerikalı Amerikan futbolu oyuncusu ve antrenörü (ö. 2018)
1933 - Gloria Romero, Filipinli aktris (ö. 2025)
1935 - Nikos Sampson, Kıbrıs Rumu siyasetçi ve EOKA-B Örgütünün lideri (ö. 2001)
1938 - Liv Ullmann, Norveçli oyuncu
1943 - Steven Bochco, Amerikalı yapımcı ve yazar (ö. 2018)
1943 - Patti Deutsch, Amerikalı oyuncu ve komedyen (ö. 2017)
1946 - Benny Andersson, İsveçli müzisyen ve besteci
1946 - Zerrin Arbaş, Türk bale ve sinema sanatçısı
1946 - Ümit Meriç, Türk toplum bilimci ve düşünür
1946 - Trevor David Pinnock, İngiliz klavsenist ve orkestra şefi
1947 - Ben Cross, İngiliz oyuncu (ö. 2020)
1947 - Martyn Poliakoff, İngiliz kimyager
1949 - Leons Briedis, Leton şair, romancı, deneme yazarı, edebiyat eleştirmeni ve yayıncı (ö. 2020)
1951 - Aykut Barka, Türk jeolog (ö. 2002)
1951 - Ahmet Eşref Fakıbaba, Türk hekim ve siyasetçi
1951 - Bill Johnson, Amerikalı aktör
1952 - Francesco Graziani, İtalyan millî futbolcu ve teknik direktör
1952 - Jovanka Nikolić, Sırp yazar ve şair (ö. 2017)
1954 - Carlo Brandt, İsviçreli oyuncu ve komedyen
1955 - Xander Berkeley, Amerikalı oyuncu
1959 - Aleksandr Lebedev, Rus iş insanı
1961 - Shane Black, Amerikalı film yapımcısı ve oyuncu
1961 - Bill Hicks, Amerikalı Stand-Up komedyeni (ö. 1994)
1962 - Maruschka Detmers, Hollandalı aktris
1963 - Benjamin Bratt, Amerikalı film yapımcısı ve sinema oyuncusu
1963 - James Mangold, Amerikalı film yönetmeni ve senarist
1964 - Celal Kadri Kınoğlu, Türk tiyatro ve televizyon oyuncusu
1966 - Dennis Wise, İngiliz eski millî futbolcu
1967 - Miranda Otto, Avustralyalı oyuncu
1969 - Adam Riess, Amerikalı astrofizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi
1971 - Paul van Dyk, Alman Dj ve prodüktör
1971 - Seyhan Kurt, Türk şair, yazar ve sosyolog
1972 - Belma Canciğer, Türk oyuncu
1972 - Željko Kalac, Hırvat asıllı Avustralyalı futbolcu
1973 - Scott Storch, Amerikalı müzik yapımcısı
1975 - Kaba Diawara, Gineli futbolcu
1977 - Sylvain Distin, Fransız futbolcu
1979 - Mihai Trăistariu, Rumen şarkıcı
1982
Justin Mentell, Amerikalı oyuncu ve model (ö. 2010)
Margot Sikabonyi, İtalyan oyuncu
1984 - Theo James, İngiliz oyuncu
1986 - DECO*27, Japon müzisyen ve yapımcı
1988 - Mats Hummels, Alman futbolcu
1988 - Anna Popplewell, İngiliz oyuncu
1989 - Hasan Can Kaya, Türk komedyen
1994 - Hasan Hüseyin Acar, Türk futbolcu
1994 - Genki Yamada, Japon futbolcu
1994 - José Rodríguez Martínez, İspanyol futbolcu
1996 - Wilfred Ndidi, Nijeryalı profesyonel milli futbolcu
1997 - Zara Larsson, İsveçli şarkıcı
1999 - Brittney Kade, Amerikalı trans pornografik film oyuncusu

705 - Wu Zetian, Çin tarihinin tek kadın İmparatoru (d. 624)
882 - VIII. İoannes, 14 Aralık 872 tarihinden öldüğü 882 yılına kadar Papa
1263 - IV. Haakon, Norveç Kralı (1223-1263) (d. 1204)
1474 - Ali Kuşçu, Türk gök bilimci, matematikçi ve dil bilimci (d. 1403)
1594 - Allison Balfour, cadı olduğu öne sürülen ve bu yüzden ölüm cezasına çarptırılarak öldürülen İskoç
1598 - Yi Sun-sin, Koreli Amiral (d. 1545)
1672 - II. Jan Kazimierz Waza, Polonya kralı ve Litvanya Büyük Dükü (d. 1609)
1687 - William Petty, İngiliz iktisatçı, bilim insanı ve filozof (d. 1623)
1774 - François Quesnay, Fransız hekim ve iktisatçı (d. 1694)
1783 - Johann Adolph Hasse, Alman besteci (d. 1699)
1859 - Wilhelm Grimm, Alman masal yazarı (d. 1785)
1897 - Alphonse Daudet, Fransız yazar (d. 1840)
1921 - Camille Saint-Saëns, Fransız besteci (d. 1835)
1922 - Gabriel Narutowicz, Polonya Devlet Başkanı (d. 1865)
1922 - Eliezer Ben-Yehuda, Yahudi gazete editörü (d. 1855)
1945 - Giovanni Agnelli, İtalyan iş insanı (d. 1866)
1956 - Ercüment Ekrem Talu, Türk mizah yazarı ve gazeteci (d. 1886)
1965 - W. Somerset Maugham, İngiliz romancı ve oyun yazarı (d. 1874)
1967 - Edward Courtney Boyle, Kraliyet Donanması subayı (d. 1887)
1972 - Marion Durbin Ellis, Amerikalı ihtiyolog ve entomolog (d. 1887)
1974 - Kostas Varnalis, Yunan şair (d. 1884)
1978 - Ernst Maisel, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nın Wehrmacht'ında bir generaldi (d. 1896)
1980 - Colonel Sanders, Amerikalı hayırsever, girişimci ve iş insanı (d. 1890)
1980 - Hellmuth Walter, Alman mühendis (d. 1900)
1982 - Colin Chapman, İngiliz tasarımcı (d. 1928)
1989 - Silvana Mangano, İtalyan oyuncu (d. 1930)
1989 - Lee Van Cleef, Amerikalı sinema oyuncusu (d. 1925)
1993 - Kakuei Tanaka, Japon siyasetçi (d. 1918)
2006 - Don Jardine, Kanadalı profesyonel güreşçi (d. 1940)
2006 - Stanford Shaw, Amerikalı tarihçi (d. 1930)
2009 - Yegor Timuroviç Gaydar, Rus siyasetçi ve iş insanı (d. 1956)
2009 - Ali Taygun, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu ve yönetmen (d. 1943)
2017 - Angela Kokkola, Yu

16 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 228. (artık yıllarda 229.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 137 gün vardır. 

1543 - Barbaros Hayreddin Paşa, Tunus'u fethetti.
1556 - Süleymaniye Camii törenle açıldı.
1838 - Osmanlı İmparatorluğu ile Birleşik Krallık arasında, İstanbul'un Baltalimanı semtinde, Baltalimanı Ticaret Antlaşması imzalandı.
1858 - ABD Başkanı James Buchanan, ilk okyanus aşırı telgraf görüşmesinin açılışını Birleşik Krallık Kraliçesi Victoria ile yaptı.
1868 - Peru'nun Arica (şu an Şili'ye bağlıdır) kenti, 8.5 büyüklüğündeki bir depremin ardından gelen tsunami ile yerle bir oldu. Yaklaşık 25.000'i Arica'da olmak üzere, toplam 70.000 kişi öldü.
1913 - Japonya'nın Tōhoku Imparatorluk Üniversitesi (şimdiki Tohoku Üniversitesi) ilk kadın öğrencisini kabul etti.
1925 - Charlie Chaplin'in "Altına Hücum" adlı filmi gösterime girdi.
1929 - Çin ve Sovyet askerleri, Mançurya'da çatıştı.
1948 - Millî Kütüphane, Ankara'da kullanıcılara hizmet vermeye başladı.
1953 - Papa XII. Pius'un verdiği imtiyazla, İzmir Selçuk'ta inşa edilen Meryem Ana Evi açıldı.
1960 - Joseph Kittinger, New Mexico'da yaklaşık 31.330 m yüksekteki bir balondan paraşütle atladı ve bugüne dek kırılamayan üç rekoru kırdı: yüksekten atlama, serbest düşüş ve en hızlı insan.
1960 - Kıbrıs'a bağımsızlık tanıyan Zürih ve Londra Antlaşmaları yürürlüğe girdi ve Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.
1974 - Andreas Papandreu, 7 yıllık sürgünden sonra Yunanistan'a geri döndü.
1974 - Kıbrıs'ta İkinci Barış Harekatı'nın son günü. Türk Birlikleri, Mağusa-Lefkoşa-Lefke hattının kuzeyinde kalan bölgeyi denetim altına aldı ve ateş kesildi.
1997 - İlköğretimin 8 yıl zorunlu ve kesintisiz olmasını öngören yasa tasarısı, 242'ye karşı 277 oyla TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.
2005 - Batı Karayipler Hava Yolları'na ait bir yolcu uçağı, Venezuela'nın Machiques şehri yakınlarında düştü: 160 kişi öldü.
2008 - Usain Bolt, Pekin'de gerçekleştirilen 2008 Yaz Olimpiyatları'nda 100 metrede 9.69 saniye ile dünya rekoru kırdı.
2009 - Jamaikalı atlet Usain Bolt, Berlin'de yapılan 2009 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 100 metrede 9.58 ile dünya rekoru kırdı.
2022 - Çarıklı hava operasyonu gerçekleştirildi.

1055 - Melikşah, Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı (ö. 1092)
1378 - Hongxi, Çin'in Ming Hanedanı'nın dördüncü imparatorudur (ö. 1425)
1645 - Jean de La Bruyere, Fransız yazar (ö. 1696)
1650 - Vincenzo Coronelli, İtalyan Fransisken coğrafyacısı (ö. 1718)
1744 - Pierre Méchain, Fransız astronom (ö. 1804)
1815 - Giovanni Bosco, İtalyan eğitimci, yazar ve Katolik rahip (ö. 1888)
1821 - Arthur Cayley, İngiliz matematikçi (ö. 1895)
1832 - Wilhelm Wundt, Alman psikolog (ö. 1920)
1858 - Arthur Achleitner, Alman yazar (ö. 1927)
1867 - Ronald Burrows, Britanyalı arkeolog ve akademisyen (ö. 1920)
1888 - Dora Gabe, Bulgar şair, yazar, çevirmen ve aktivist (ö. 1983)
1888 - T. E. Lawrence, İngiliz asker ve yazar (ö. 1935)
1913 - Menachem Begin, İsrail Başbakanı (ö. 1992)
1920 - Charles Bukowski, Amerikalı yazar (ö. 1994)
1921 - Matt Mattox, Amerikalı dansçı, koreograf, balet ve oyuncu (ö. 2013)
1923 - Jack Aeby, Amerikalı fizikçi ve fotoğrafçı (ö. 2015)
1924 - Fess Parker, Amerikalı film ve televizyon oyuncusu (ö. 2010)
1925 - Bahtiyar Vahabzade, Azeri şair ve yazar (ö. 2009)
1927 - Lois Nettleton, Amerikalı oyuncu (ö. 2008)
1928 - Ara Güler, Türk fotoğraf sanatçısı (ö. 2018)
1928 - Eydie Gormé, Amerikalı kadın şarkıcı ve müzisyen (ö. 2013)
1928 - René Ballet, Fransız gazeteci ve yazar (ö. 2017)
1929 - Bill Evans, Amerikalı bir caz piyanisti ve bestecisi (ö. 1980)
1929 - Fritz Von Erich, Amerikalı profesyonel güreşçi (ö. 1997)
1930 - Robert Culp, Amerikalı oyuncu, metin yazarı ve yönetmen (ö. 2010)
1930 - Flor Silvestre, Meksikalı aktris, şarkıcı ve binici (ö. 2020)
1933 - Dagfinn Bakke, Norveçli ressam ve grafik sanatçısı (ö. 2019)
1933 - Reiner Kunze, Alman şair ve yazar
1933 - Julie Newmar, Amerikalı tiyatro, televizyon ve sinema oyuncusu
1934 - Diana Wynne Jones, İngiliz yazar, özellikle fantastik romanlar yazmıştır (ö. 2011)
1936 - Alan Hodgkinson, İngiliz millî futbolcu (ö. 2015)
1937 - Ergun Öztuna, Türk millî futbolcu (ö. 2023)
1939 - Billy Joe Shaver, Amerikalı country şarkıcısı, söz yazarı ve gitarist (ö. 2020)
1945 - Bob Balaban, Amerikalı oyuncu
1945 - Russell Brookes, Eski profesyonel İngiliz otomobil yarışçısı (ö. 2019)
1946 - Mesud Barzani, Iraklı-Kürt siyasetçi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı
1946 - Lesley Ann Warren, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1947 - Alberto Costa, Portekizli sosyalist siyasetçi
1951 - Umaru Musa Yar'Adua, Nijerya Cumhurbaşkanı ve 13. Devlet Başkanı (ö. 2010)
1951 - Erten Kasımoğlu, Kıbrıs Türkü karikatürist
1953 - Kathie Lee Gifford, Amerikalı televizyon sunucusu, aktris, şarkıcı, söz yazarı ve yazar
1954 - James Cameron, Amerikalı yönetmen, senarist, prodüktör ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi
1957 - Laura Innes, Amerikalı oyuncu
1958 - Angela Bassett, Amerikalı oyuncu ve yönetmen
1958 - Madonna, Amerikalı pop şarkıcısı
1960 - Timothy Hutton, Amerikalı oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1962 - Steve Carell, Amerikalı komedyen, oyuncu, yapımcı ve yazar
1963 - Christine Cavanaugh, Amerikalı seslendirme sanatçısı ve oyuncu (ö. 2014)
1963 - Don Bacon, Amerikalı siyasetçi ve ABD Temsilciler Meclisi üyesi
1964 - Barry Venison, İngiliz futbolcu
1965 - Leea Klemola, Fin oyuncu, yönetmen ve oyun yazarı
1972 - Stan Lazaridis, Avustralyalı futbolcu
1973 - Milan Rapaić, Hırvat futbolcu
1974 - Iván Hurtado, Ekvadorlu futbolcu
1975 - Taika Waititi, Yeni Zelandalı film yönetmeni, oyuncu ve En İyi Uyarlama Senaryo Akademi Ödülü sahibi
1977 - Pavel Královec, Çek futbol hakemi
1978 - Serdar Tuncer, Türk televizyon programcısı ve şair
1979 - Halil Sezai Paracıkoğlu, Türk oyuncu, müzisyen, söz yazarı ve besteci
1981 - Roque Santa Cruz, Paraguaylı futbolcudur ve forvet mevkiinde görev yapmaktadır
1982 - Joleon Lescott, İngiliz eski futbolcu
1982 - Sevcan Orhan, Türk halk müziği sanatçısı
1983 - Nikos Zisis, Yunan profesyonel basketbol oyuncusu
1984 - Konstantin Vassiljev, Eston millî futbolcu
1984 - Adrián Lucero, Arjantinli futbolcu
1985 - Cristin Milioti, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1987 - Eri Kitamura, Japon kadın seslendirme sanatçısı ve şarkıcı
1988 - Ismaïl Aissati, Faslı futbolcu
1989 - Moussa Sissoko, Fransız futbolcu
1990 - Godfrey Oboabona, Nijeryalı millî futbolcu
1991 - José Eduardo de Araújo, Brezilyalı futbolcu
1991 - Evanna Lynch, İrlandalı oyuncu
1991 - Kwon Ri-se, Japon şarkıcı ve manken (ö. 2014)
1991 - Young Thug, Amerikalı rapçi, şarkıcı ve söz yazarı
1991 - Esra Bozabalı, Türk atıcılık sporcusu
1992 - Ventura Alvarado, Amerikalı futbolcu
1992 - Diego Schwartzman, Arjantinli tenis oyuncusu
1993 - Cameron Monaghan, Amerikalı oyuncu
1994 - Julian Pollersbeck, Alman futbolcu
1996 - Rashad DeAndre Vaughn, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1997 - Greyson Chance, Amerikalı pop şarkıcısı ve piyanist
1998 - Özge Törer, Türk oyuncu
2001 - Jannik Sinner, İtalyan tenisçi
2001 - Kaan Gürbüz, Türk millî voleybolcu

1027 - I. Giorgi, Bagrationi Hanedanı'nın üyesi (d. 1002)
1225 - Hōjō Masako, Heian ve Kamakura dönemlerinde yaşamış Japon siyasi lider (d. 1156)
1258 - II. Theodoros, 1254-1258 yılları arasında İznik İmparatorluğu imparatoru olmuştur (d. 1221)
1297 - II. İoannis, Trabzon İmparatorluğu'nun Hükümdarı (d. 1262)
1443 - Ashikaga Yoshikatsu, Ashikaga şogunluğunun yedinci şogunu (d. 1434)
1705 - Jakob Bernoulli, İsviçreli matematikçi (d. 1654)
1861 - I. Ranavalona, Merina Krallığı'nda 1828 ile 1861 yılları arasında hüküm süren kraliçe (d. 1782)
1886 - Sri Ramakrishna, Hindu aziz (d. 1836)
1888 - John S. Pemberton, Amerikalı eczacı (Coca-Cola'nın ilk üreticisi) (d. 1831)
1893 - Jean Martin Charcot, Fransız nörolog. Nörolojinin babası olarak bilinir (d. 1825)
1899 - Robert Wilhelm Bunsen, Alman kimyacı (d. 1811)
1919 - Aleksandr İzvolski, Rus diplomat (d. 1856)
1920 - John Gilbert Baker, İngiliz botanikçi (d. 1834)
1921 - I. Petar (Petar Karadordeviç), Sırbistan Kralı (d. 1844)
1934 - Hattat Aziz Efendi, Türk hattat (d. 1872)
1938 - Andrej Hlinka, Slovak Katolik rahip, gazeteci, bankacı ve politikacı (d. 1864)
1938 - Robert Johnson, Amerikalı müzisyen (d. 1911)
1940 - Henri Desgrange, Fransız bisiklet yarışçısı ve spor muhabiri (d. 1865)
1945 - Mahmut Yesari, Türk yazar (d. 1895)
1949 - Margaret Mitchell, Amerikalı yazar (Rüzgâr Gibi Geçti'nin yaratıcısı) ve Pulitzer Ödülü sahibi (d. 1900)
1956 - Bela Lugosi, Macar asıllı Amerikalı aktör (d. 1882)
1957 - Irving Langmuir, Amerikalı Nobel Kimya ödülüne sahip kimyager (d. 1881)
1973 - Selman Abraham Waksman, Amerikalı biyokimyacı (d. 1888)
1977 - Elvis Presley, Amerikalı müzisyen (d. 1935)
1979 - John Diefenbaker, Kanadalı siyasetçi (d. 1895)
1997 - Nusrat Fateh Ali Khan, Pakistanlı müzisyen (d. 1948)
2001 - Abdullah Rıza Ergüven, Türk ozan, yazar, denemeci, eleştirmen ve düşün bilimci (d. 1925)
2002 - Ebu Nidal, Filistinli siyasi lider (d. 1937)
2003 - İdi Amin, Ugandalı asker ve Uganda'nın 3. Devlet Başkanı (d. 1924)
2006 - Alfredo Stroessner, Paraguaylı asker ve Devlet Başkanı (d. 1912)
2008 - Ronnie Drew, İrlandalı şarkıcı (d. 1934)
2008 - Masanobu Fukuoka, Japonya'da yaşamış çiftçi ve filozof (d. 1913)
2009 - Mualla Eyüboğlu, Türk mimar (Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından) (d. 1919)
2010 - Bekir Çınar, Türk iş insanı (d. 1969)
2010 - Dimitrios İoannidis, Yunan asker (d. 1923)
2011 - Mihri Belli, Türk komünist siyasetçi ve yazar (d. 1915)
2012 - William Windom, Amerikalı ünlü oyuncu (d. 1923)
2014 - Besim Bokshi, Arnavut şair, dilbilimci ve filolog (d. 1930)
2014 - Shaken Niyazbekov, Kazak sanatçı (d. 1938)
2015 - Jacob David Bekenstein, Amerikalı-İsrailli teorik fizikçi ve profesör (d. 1947)
2015 - Sylvia Hitchcock, Amerikalı model ve eski güzellik kraliçesi (d. 1946)
2016 - Andrew Florent, Avustralyalı eski tenisçi (d. 1970)
2016 - João Havelange, Brezilyalı eski FIFA başkanı (1974-1998) (d. 1916)
2017 - Vera Glagoleva, Rus oyuncu (d. 1956)
2017 - Kira Golovko, Sovyet-

16 Ekim, Miladi takvime göre yılın 289. (artık yıllarda 290.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 76 gün vardır. 

1529 - I. Süleyman'ın komuta ettiği Osmanlı Ordusu, Viyana Kuşatması'nı kaldırdı.
1793 - Fransız Devriminde vatan hainliği ile suçlanan Marie Antoinette giyotinle idam edildi.
1730 - Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, Patrona Halil İsyanı'nı çıkaranların istekleri doğrultusunda Padişah III. Ahmet tarafından boğduruldu.
1889 - İngiltere'nin futbol kulübü olan Brentford FC kuruldu.
1916 - Margaret Sanger, ilk doğum kontrol kliniğini New York'ta kurdu.
1924 - Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı.
1940 - Varşova gettosu Nazi SS birlikleri tarafından kuruldu.
1945 - Tarihe Ankara Cinayeti olarak geçen, üst düzey bürokratların adının karıştığı cinayet gerçekleşti.
1949 - Yunan İç Savaşı sona erdi.
1951 - Pakistan'ın ilk başbakanı Liyakat Ali Han, Ravalpindi'de suikast sonucu öldürüldü.
1964 - Çin, ilk atom bombasını patlatarak dünyanın 4. nükleer gücü oldu.
1978 - Polonyalı kardinal Karol Wojtla, II. Jean Paul olarak Papa seçildi.
1981 - 12 Eylül Darbesi: Millî Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılan 2533 sayılı kanunla, Türkiye'de faaliyet gösteren tüm siyasal partiler feshedildi ve mal varlıkları hazineye devrolundu.
1986 - Nobel Edebiyat Ödülü'nü Nijeryalı yazar Wole Soyinka verildi.
1990 - Sovyetler Birliği başkanı Gorbaçov, serbest piyasa ekonomisi'ne geçileceğini açıkladı.
1992 - Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak'ın kuzeyindeki Haftanin bölgesinde sınır ötesi harekât başlattı.
1995 - Garry Kasparov, bir ay süren satranç turnuvasında rakibi Viswanathan Anand'ı yendi.
2002 - Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, 7 yıllık yeni görev süresi için düzenlenen halk oylamasında oyların tamamını aldı.
2002 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, ABD kongresinin onayladığı, Irak'a savaş açma yetkisi veren kararı imzaladı.

1430 - II. James, 1437'den itibaren İskoç kralı (ö. 1460)
1622 - Pierre Puget, Fransız ressam, heykeltıraş, mimar ve mühendis (ö. 1694)
1714 - Giovanni Arduino, İtalyan jeolog (ö. 1795)
1752 - Johann Gottfried Eichhorn, Alman tarihçi ve teolog, ahit eleştirmeni (ö. 1827)
1758 - Noah Webster, Bir sözlükbilimci, ders kitabı öncüsü, İngilizce yazım reformcusu, politik yazar, editör ve üretken bir yazar (ö. 1843)
1841 - Itō Hirobumi, Japonya'nın ilk başbakanı olan Japon siyasetçi ve asker (ö. 1909)
1854 - Karl Kautsky, Alman sosyalist lider ve II. Enternasyonal'in önde gelen teorisyenlerinden (d. 1938)
1854 - Oscar Wilde, Dorian Gray'in Portresi adlı romanıyla tanınan İrlanda doğumlu İngiliz yazar (ö. 1900)
1855 - Samet bey Mehmandarov, Azeri topçu generali (ö. 1931)
1861 - J. B. Bury, İrlandalı tarihçi, Orta Çağ Roma tarihçisi ve Filolojist (ö. 1927)
1863 - Austen Chamberlain, 1924-1929 yılları arasında Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış olan İngiliz siyasetçi (ö. 1937)
1884 - Rembrandt Bugatti, İtalyan heykeltıraş (ö. 1916)
1886 - David Ben-Gurion, İsrail devletinin kurucusu ve ilk başbakanı (ö. 1973)
1888 - Eugene O'Neill, Amerikalı oyun yazarı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1953)
1890 - Michael Collins, İrlanda bağımsızlık mücadelesi kahramanlarından (ö. 1922)
1890 - Paul Strand, Amerikalı fotoğraf sanatçısı (ö. 1976)
1891 - Behzat Butak, Türk tiyatro sanatçısı (ö. 1963)
1898 - William O. Douglas, hukuk eğitmeni ve ABD Yüksek Mahkemesi yargıcı (ö. 1980)
1898 - Othmar Pferschy, Cumhuriyet Türkiyesi'ni fotoğraflarıyla ilk kez çok yönlü olarak belgeleyen ve tanıtan Avusturyalı fotoğrafçı (ö. 1984)
1908 - Enver Hoca, Arnavutluk Devlet Başkanı (ö. 1985)
1918 - Géori Boué, Fransız kadın soprano ve opera sanatçısı (ö. 2017)
1918 - Louis Althusser, Fransız marksist düşünür (ö. 1990)
1925 - Angela Lansbury, İngiliz oyuncu (ö. 2022)
1927 - Eileen Ryan, Amerikalı oyuncu (ö. 2022)
1927 - Günter Grass, Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2015)
1928 - Mary Daly, Amerikalı radikal feminist filozof, akademisyen ve din bilimci (ö. 2010)
1928 - Ann Morgan Guilbert, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2016)
1930 - Patricia Jones, Kanadalı atlet
1936 - Andrey Çikatilo, Sovyet seri katil (ö. 1994)
1939 - Amancio Amaro, İspanyol profesyonel futbolcu (ö. 2023)
1940 - Barry Corbin, Amerikalı aktör
1940 - Dave DeBusschere, Amerikalı profesyonel basketbolcu (ö. 2003)
1946 - Geoff Barnett, İngiliz profesyonel futbolcu (ö. 2021)
1946 - Suzanne Somers, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve iş insanı (ö. 2023)
1952 - Crazy Mohan, Hint aktör, komedyen, senarist ve oyun yazarı (ö. 2019)
1952 - Coşkun Sabah, Türk müzisyen
1953 - Giuliano Terraneo, İtalyan futbolcu
1953 - Paulo Roberto Falcão, Brezilyalı eski futbolcu ve teknik direktör
1954 - Corinna Harfouch, Alman oyuncu
1958 - Tim Robbins, Amerikalı oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen
1961 - Konca Kuriş, Türk müslüman feminist yazar (ö. 1999)
1962 - Manute Bol, Sudan doğumlu Amerikalı basketbolcu ve siyasi aktivist (ö. 2010)
1962 - Flea, ABD asıllı Avustralyalı bas gitarist
1962 - Dmitri Hvorostovski, Rus bariton (ö. 2017)
1962 - Umut Oran, Türk siyasetçi
1968 - Elsa Zylberstein, Fransız sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu
1970 - Mehmet Scholl, Alman futbolcu
1971 - Chad Gray, Amerikalı müzisyen
1972 - Thomas Lindberg, İsveçli şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen (ö. 2025)
1974 - Aurela Gaçe, Arnavut şarkıcı
1975 - Kellie Martin, Amerikalı oyuncu
1977 - John Mayer, Amerikalı müzisyen
1978 - Ahmet Kutalmış Türkeş, Türk siyasetçi
1979 - İlker Ayrık, Türk oyuncu, sunucu ve yönetmen
1981 - Brea Grant, Amerikalı oyuncu
1982 - Gamze Karaman, Türk hentbolcu, model, oyuncu ve sunucu
1982 - Cristian Riveros, Paraguaylı millî futbolcu
1983 - Loreen, Fas asıllı İsveçli Şarkıcı Müzik prodüktörü (2012 Eurovision 1.si)
1983 - Kenny Omega, Kanadalı profesyonel güreşçi
1985 - Verena Sailer, Alman eski kısa mesafe koşucusu
1985 - Casey Stoner, Avustralyalı 2007 ve 2011 MotoGP şampiyonu emekli profesyonel motosikletçi
1986 - Bart Buysse, Belçikalı futbolcu
1986 - Inna, Rumen şarkıcı
1988 - Zoltán Stieber, Macar millî futbolcu
1992 - Kostas Fortunis, Yunan millî futbolcu
1995 - Alper Rende, Türk oyuncu YouTuber ve sunucu
1996 - Toprak Razgatlıoğlu, Türk motosiklet yarışçısı
1997 - Charles Leclerc, Monakolu Formula 1 pilotu
1997 - Naomi Osaka, Japon profesyonel tenis oyuncusu
1999 - Melissa Vargas, Küba kökenli Türk milli voleybolcu
2001 - William Pacho, Ekvadorlu futbolcu

976 - II. Hakem, 961-976 yılları arasında Kurtuba Halifesi (d. 915)
1284 - Şemseddin Cüveyni, İlhanlı hükümdarı Abaka Han zamanında yaşamış zamanının vezirlerinden biri
1591 - XIV. Gregorius, 5 Aralık 1590 - 16 Ekim 1591 döneminde Katolik kilisesi Papası (d. 1535)
1660 - John Cooke, İngiliz İç Savaşının ardından kurulan İngiltere Topluluğu'nun ilk başsavcısı (d. 1608)
1680 - Raimondo Montecuccoli, İtalyan general (d. 1609)
1730 - Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Osmanlı sadrazamı (d. 1660)
1791 - Grigori Potyomkin, Rus generali, devlet adamı ve Çariçe II. Katerina'nın sevgilisi (d. 1739)
1793 - Marie Antoinette, Fransa Kraliçesi (giyotinle idam edildi) (d. 1755)
1909 - Jakub Bart Cisinski, Alman yazar (d. 1856)
1937 - Jean de Brunhoff, Fransız yazar ve illüstratör (d. 1899)
1939 - Mehmet Ali Bey, Damat Ferit Paşa kabinesinin dahiliye nazırı (d. 1874)
1941 - Gabriele Reuter, Alman edebiyatçı (d. 1859)
1946 - Hans Frank, 1920'li ve 1930'lu yıllarda Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi için çalışmış Alman avukat (d. 1900)
1946 - Wilhelm Frick, Nazi Almanyası İçişleri Bakanı (d. 1877)
1946 - Alfred Jodl, Alman Generaloberst
1946 - Ernst Kaltenbrunner, Nazi Almanyası'nda Profesör Doktor, General ve Nazi Partisinin önde gelenlerindendi (d. 1903)
1946 - Wilhelm Keitel, Alman subay (d. 1882)
1946 - Alfred Rosenberg, Alman siyasetçi (d. 1893)
1946 - Fritz Sauckel, II. Dünya Savaşı'nda, Alman savaş suçlusu (d. 1894)
1946 - Arthur Seyß-Inquart, Avusturyalı nasyonal sosyalist siyasetçi (d. 1892)
1946 - Julius Streicher, Nazi Almanyası'nda antisemitist ideolog ve demagog (d. 1885)
1946 - Joachim von Ribbentrop, Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı ve diplomat (d. 1893)
1951 - Liyakat Ali Han, Pakistan'ın ilk Başbakanı (suikast) (d. 1895)
1956 - Jules Rimet, Fransız FIFA başkanı (d. 1873)
1956 - Jack Southworth, İngiliz futbolcu (d. 1866)
1959 - George Catlett Marshall, Amerikalı asker ve devlet adamı (d. 1880)
1962 - Gaston Bachelard, Fransız filozof ve yazar (d. 1884)
1978 - Dan Dailey, Amerikalı dansçı ve oyuncu (d. 1915)
1981 - Moşe Dayan, İsrailli general ve siyasetçi (d. 1915)
1988 - Güneri Tecer, Türk sanat müziği sanatçısı (d. 1933)
1989 - Cornel Wilde, Amerikalı oyuncu (d. 1915)
1992 - Shirley Booth, Amerikalı tiyatro, sinema, radyo ve televizyon oyuncusu (d. 1898)
1994 - Raúl Juliá, Porto Rikolu oyuncu (d. 1940)
1996 - Eric Malpass, İngiliz romancı (d. 1910)
1997 - James A. Michener, Amerikalı yazar (d. 1907)
2003 - Avni Arbaş, Türk ressam (d. 1919)
2003 - Stu Hart, Kanadalı profesyonel güreşçi ve eğitmen (d. 1915)
2006 - Füsun Sayek, Türk Tabipler Birliği başkanlığını yapmış göz doktoru (d. 1947)
2007 - Toşe Proeski, Makedon şarkıcı (d. 1981)
2007 - Deborah Kerr, İskoç kökenli İngiliz sinema ve sahne oyuncusu (d. 1921)
2010 - Barbara Billingsley, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1915)
2011 - Dan Wheldon, İngiliz yarış pilotu (d. 1978)
2013 - Ed Lauter, Amerikalı oyuncu (d. 1938)
2015 - Memduh Ün, Türk futbolcu, sinema yönetmeni, oyuncu, senarist ve yapımcı (d. 1920)
2017 - Daphne Caruana Galizia, Maltalı gazeteci ve blogger (d. 1964)
2017 - Sean Hughes, Britanyalı oyuncu, komedyen ve yazar (d. 1965)
2018 - Walter Huddleston, Amerikalı siyasetçi (d. 1926)
2018 - Dimitar Petrov, Bulgar film yönetmen (d. 1924)
2019 - Ed Beck, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu (d. 1936)
2019 - Ángel Pérez García, İspanyol profesyonel futbolcu ve teknik direktör (d. 1957)
2020 - László Branikovits, Macar profesyonel futbolcu (d. 1949)
2020 - Johnny Bush, Amerikalı country şarkıcısı, söz yazarı ve müzisyen (d. 1935)
2020 - Anthony Chisholm, Amerikalı aktör (d. 1943)
2020 - Markar Esayan, Ermeni-Çerkes ası

16 Eylül, Miladi takvime göre yılın 259. (artık yıllarda 260.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 106 gün vardır. 

1598 - Kore Donanması, Myong-Yang'da Japon Donanması'na karşı zafer kazandı.
1810 - Miguel Hidalgo, Meksika'nın Dolores kasabasında, daha sonra "Dolores'in çığlığı" ("Grito de Dolores") olarak adlandırılan konuşmasıyla, İspanyol hakimiyetine karşı Meksika Bağımsızlık Savaşı'nı başlattı.
1873 - Fransa'daki Alman işgalinin sonu.
1908 - General Motors Şirketi'nin kuruluşu.
1919 - Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, Balıkesir Kongresi'nde kurulan "Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Heyeti", üçüncü kez toplandı. Alaşehir Kongresi'nde alınan kararların Balıkesir'de de uygulanması kararlaştırıldı.
1924 - Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ndeki ayaklanma sert biçimde bastırıldı.
1935
Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası açıldı. Cumhuriyet döneminde sanayi hareketini başlatan ilk tesis olan fabrika, Sovyetler Birliği'nden alınan 8,5 milyon TL krediyle kurulmuştu.
Türk Millî Güreş Takımı, 4. Balkan Güreş Şampiyonası'nda Balkan Şampiyonu oldu.
1941 - Kiev Muharebesi: II. Dünya Savaşı'nda Alman Kuvvetleri'nin Kiev ve civarındaki kuşatması tamamlandı.
1950 - Amerikan Kuvvetleri, Kore'nin güney limanı olan İncheon'a çıkartma yaptı.
1953 - İlk sinemaskop film gösterimi New York'ta yapıldı.
1961 - Yassıada Yargılamaları neticesinde idama mahkûm edilen Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın cezaları infaz edildi. Başbakan Adnan Menderes'in idam cezasının infazı ise, intihar girişiminde bulunması nedeniyle ertelendi.
1969 - Türk Hava Yolları'na ait SEÇ adlı yolcu uçağı, oyuncak bir tabanca ile Sadi Toker tarafından Bulgaristan'ın Sofya kentine kaçırıldı.
1973 - Devrimci sanatçı Victor Jara, Pinochet'nin darbesinin ardından Şili'nin Santiago Stadyumu'nda kurşuna dizildi.
1975 - Papua Yeni Gine, Avustralya'dan bağımsızlığını ilan etti.
1978 - İran'da bir dakika süren depremde 20 bin kişi öldü.
1980 - Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, yerli ve yabancı basın mensuplarının katıldığı ilk basın toplantısını başbakanlık binasında düzenledi.
1982 - Sabra ve Şatilla Katliamı: İsrail yanlısı aşırı sağcı Hristiyan Falanjist milisler, Batı Beyrut'ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarında katliam gerçekleştirdi.
1993 - Kanal D yayın hayatına başladı
2011 - İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, Taksim Meydanı'nın tamamının yayalaştırılmasını kabul etti.
2022 - Mehsa Emini'nin ölümü Dünya çapında protestolara yol açtı

1386 - V. Henry, (1413-1422) döneminde İngiltere ve İrlanda kralı (ö. 1422)
1507 - Jiajing, Çin'in Ming Hanedanı'nın 11. imparatoru (ö. 1567)
1626 - Leopold Wilhelm, Alman prensi (ö. 1671)
1745 - Mihail Kutuzov, Rus mareşal (ö. 1813)
1782 - Daoguang, Çin'in Qing Hanedanı İmparatoru (ö. 1850)
1816 - Charles Thomas Newton, İngiliz arkeolog (ö. 1894)
1859 - Yuan Shikai, Çinli komutan ve devlet adamı (ö. 1916)
1885 - Karen Horney, Amerikalı psikanalist (ö. 1952)
1887 - Jean Arp, Alman asıllı Fransız heykeltıraş, ressam ve şair (ö. 1966)
1888 - Frans Eemil Sillanpää, Fin yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1964)
1891 - Karl Dönitz, Alman Donanma Komutanı, Büyük Amiral ve II. Dünya Savaşı sonlarında Almanya'nın Cumhurbaşkanı (ö. 1980)
1893
Albert Szent-Györgyi, Macar fizyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (C vitaminini keşfeden) (ö. 1986)
Alexander Korda, İngiliz yönetmen ve yapımcı (ö. 1956)
1900 - Suzanne Belperron, Fransız mücevher tasarımcısı (ö. 1983)
1904 - Nikolay Ostrovski, Rus yazar (ö. 1936)
1908 - Neil Reagan, Amerikalı radyo istasyonu yöneticisi (ö. 1996)
1910 - Erich Kempka, Nazi Almanyası'nda yarbay (ö. 1975)
1916 - Robert Llewellyn Bradshaw, St. Kitts ve Nevisli siyasetçi (ö. 1978)
1922 - Guy Hamilton, İngiliz film yönetmeni ve senarist (ö. 2016)
1923 - Lee Kuan Yew, Singapurlu devlet adamı (ö. 2015)
1924 - Lauren Bacall, Amerikalı oyuncu ve model (ö. 2014)
1925
Charles Haughey, İrlanda Başbakanı (ö. 2006)
B.B. King, Amerikan blues gitaristi ve bestecisi (ö. 2015)
1927 - Peter Falk, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2011)
1928 - Patricia Wald, Amerikalı hakim (ö. 2019)
1930 - Anne Francis, Amerikalı aktris (ö. 2011)
1932 - George Chakiris, Amerikalı oyuncu, dansçı ve Oscar ödülü sahibi
1934
Elgin Baylor, Amerikalı eski basketbol oyuncusu (ö. 2021)
Ronnie Drew, İrlandalı müzisyen ve folk şarkıcısı (ö. 2008)
1937
Pavel Bobek, Çek şarkıcı (ö. 2013)
Aleksandr Medved, Belarus asıllı Sovyet güreşçi (ö. 2024)
1939 - Breyten Breytenbach, Güney Afrikalı yazar ressam ve Afrikaans dili şairi (ö. 2024)
1940 - Hamiet Bluiett, Amerikalı caz saksafoncusu, klarnetçi ve besteci (ö. 2018)
1941 - Richard Perle, Amerikalı politik danışman ve ABD eski Savunma Bakanı Yardımcısı
1942
Alev Alatlı, Türk yazar, akademisyen ve ekonomist (ö. 2024)
Beverly Aadlen, Amerikalı oyuncu (ö. 2010)
1943 - Anne-Marie Minvielle, Fransız gazeteci, fotoğraf sanatçısı, yazar ve turizmci (ö. 2019)
1944 - Uğurtan Sayıner, Türk oyuncu (ö.2021)
1945 - Muammer Hacıoğlu, Türk şair (ö. 1992)
1946 - John Holman, İngiliz kimyager ve akademisyen
1950 - Mehmet Ali Şahin, Türk avukat ve siyasetçi
1951 - René van de Kerkhof, Hollandalı eski millî futbolcu
1952
Mickey Rourke, Amerikalı oyuncu, senarist ve eski boksör
Fatos Nano, Arnavut politikacı ve eski Arnavutluk başbakanı (ö. 2025)
1953
Kurt Fuller, Amerikalı oyuncu
Jerry Pate, Amerikalı golfçü
Manuel Pellegrini, Şilili futbolcu ve teknik direktör
1956 - David Copperfield, Amerikalı illüzyonist
1957 - Clara Furse, Britanyalı iş insanı
1958
Neville Southall, Galli millî futbolcu
Jennifer Tilly, Amerikalı oyuncu, seslendirme sanatçısı ve profesyonel poker oyuncusu
1961
Matthew Koss, Türk teorisyen ve siyasetçi
Aydemir Güler, Türk siyasetçi
1963
Yonca Evcimik, Türk şarkıcı, dansçı, oyuncu, yapımcı ve sunucu
Richard Marx, Amerikalı şarkıcı-şarkı yazarı, albüm yapımcısı
1964
Rossy de Palma, İspanyol aktris
Dave Sabo, Amerikalı müzisyen
Molly Shannon, Amerikalı komedyen, aktris ve seslendirme sanatçısı
1965 - Karl-Heinz Riedle, Alman millî futbolcu ve teknik direktör
1966 - Kevin Young, Amerikalı eski atlet
1968 - Marc Anthony, Latin şarkıcı, söz yazarı ve aktör
1971 - Amy Poehler, Amerikalı oyuncu
1972 - Vebjørn Rodal, Norveçli eski orta mesafe atleti
1973 - Camiel Eurlings, Hollandalı politikacı
1974
Loona, Hollandalı pop-dans müzisyeni ve şarkıcı
John McAdorey, İrlandalı atlet
1975
Thekla Reuten, Hollandalı aktris
Mahmut Hoşgiz, Türk futbolcu
1976 - Tina Barrett, İngiliz şarkıcı ve oyuncu
1977 - Musiq Soulchild, Amerikalı müzisyen
1978
Brian Sims, Amerikalı avukat ve LGBT sivil hakları savunucusu
Coco Brown, Amerikalı pornografik film oyuncusu
1979 - Fanny Biascamano, Fransız şarkıcı (ö. 2025)
1980 - Gaia Bermani Amaral, Brezilyalı-İtalyan oyuncu, manken ve televizyon yapımcısı
1981 - Alexis Bledel, Amerikalı oyuncu
1982 - Barbara Engleder, Alman atıcı
1983 - Kirsty Coventry, Zimbabveli dünya rekortmeni yüzücü
1984
Sabrina Bryan, Amerikalı aktris, şarkıcı, söz yazarı, dansçı, koreograf, moda tasarımcısı ve televizyon kişiliği
Katie Melua, Gürcü asıllı İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen
1987
Merve Boluğur, Türk oyuncu
Fatih Kara, Türk futbolcu
Kyle Lafferty, Kuzey İrlandalı futbolcu
Burry Stander, Güney Afrikalı bisikletçi (ö. 2013)
1989 - Salomón Rondón, Venezuelalı futbolcu
1990 - Karim Boudiaf, Fransız-Katarlı futbolcu
1991 - Doğaç Yıldız, Türk oyuncu
1992 - Nick Jonas, Amerikalı oyuncu ve Jonas Brothers'ın vokalist, davulcu ve gitarist
1994
Mina Popović, Sırp voleybolcu
Unoaku Anyadike, Nijeryalı model
Daudet N'Dongala, Kongo Demokratik Cumhuriyeti asıllı Fransız futbolcu
Adam Kowalski, Polonyalı profesyonel voleybolcu
Aleksandar Mitrović, Sırp milli futbolcu
1995 - Aaron Gordon, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1997 - Jackie Young, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1998 - Diogo Sousa, Portekizli futbolcu
2003 - Claude Kiambe, Kongo asıllı Hollandalı şarkıcı ve yazar

307 - Flavius Valerius Severus, Roma İmparatoru (azledilerek öldürüldü) (d. ?)
1380 - V. Charles, 1364'ten 1380'deki ölümüne kadar Fransa kralı (d. 1338)
1498 - Tomás de Torquemada, İspanya'nın ilk büyük engizisyon lideri (d. 1420)
1573 - Asakura Yoshikage, Japon Daimyo (d. 1533)
1583 - Catherine Jagiellon, İsveç konsort kraliçesi (d. 1526)
1672 - Anne Bradstreet, İngiliz-Amerikalı feminist şair (Amerikan kolonilerindeki ilk kadın şair) (d. 1612)
1681 - Cihanara Begüm, Babür İmparatoru Şah Cihan'ın kızı (d. 1614)
1701 - II. James, İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı (d. 1633)
1736 - Daniel Gabriel Fahrenheit, Alman fizikçi (Fahrenhayt sıcaklık ölçüm birimi onun adını taşır) (d. 1686)
1782 - Farinelli, İtalyan kontralto, soprano ve kastrato sanatçısı (d. 1705)
1803 - Nicolas Baudin, Fransız kâşif (d. 1754)
1824 - XVIII. Louis, Fransa Kralı (d. 1755)
1896 - Antônio Carlos Gomes, Brezilyalı besteci (d. 1836)
1925 - Alexander Friedman, Rus fiziksel evrenbilimci ve matematikçi (d. 1888)
1931 - Ömer Muhtar, Libya'da İtalyanlara karşı yürütülen direniş hareketinin önderi (d. 1858)
1932 - Ronald Ross, İngiliz doktor ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1857)
1944 - Gustav Bauer, Weimar Cumhuriyeti'nin 1919-1920 arasındaki şansölyesi (d. 1870)
1946
Henri Gouraud, Fransız asker (d. 1867)
James Hopwood Jeans, İngiliz fizikçi, gök bilimci ve matematikçi (d. 1877)
1959 - Süleyman Hilmi Tunahan, İslam alimi, Kur'an muallimi ve vaiz (d. 1888)
1961
Fatin Rüştü Zorlu, Türk siyasetçi ve bürokrat (d. 1910)
Hasan Polatkan, Türk siyasetçi (d. 1915)
1965 - Fred Quimby, Amerikalı çizgi film yapımcısı (d. 1886)
1973 - Víctor Jara, Şilili sanatçı (d. 1932)
1976 - Bertha Lutz, Brezilyalı zoolog, politikacı ve diplomat (d. 1894)
1977
Maria Callas, Yunan soprano (d. 1923)
Marc Bolan, İngiliz müzisyen (d. 1947)
1980 - Jean Piaget, İsviçreli psikolog (d. 1896)
1982 - Muhittin Sadak, Türk müzisyen ve Devlet Operası'nın koro şefi (d. 1900)
1984 - Richard Brautigan, Amerikalı yazar (d. 1935)
1988 - Dick Pym, İngiliz millî kaleci (d. 1893)
1991 - Olga Spessivtseva, Rus balerin (d. 1895)
2000 - Şükriye Dikmen, Türk ressam (d. 1918)
2003 - She

16 Haziran, Miladi takvime göre yılın 167. (artık yıllarda 168.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 198 gün vardır. 

1815 - Napolyon'un son zaferi Ligny Meydan Muharebesi, ünlü Waterloo Savaşı'ndan iki gün önce gerçekleşti.
1903 - Ford Motor Şirketi kuruldu.
1903 - Pepsi Cola Şirketi, markasını ve amblemini tescil ettirdi.
1919 - Merzifon isyanı.
1919 - Yörük Ali Efe, Yunan müfrezesini imha etti.
1920 - Yara bandı, Earle Dickson tarafından icat edildi.
1924 - Trabzon'da "Yeni Yol" isimli günlük gazetenin çıkmaya başlaması.
1932 - Almanya'da yarı askeri Nazi örgütleri SA ve SS üzerindeki Hükûmet yasağı kaldırıldı.
1938 - Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu. Spor artık devlet denetiminde.
1940 - Henri Philippe Pétain, Alman işgalinin ardından Fransa Başbakanı oldu.
1940 - Litvanya'da komünist yönetim kuruldu.
1949 - Devlet Tiyatro ve Operası Kuruluş Yasası yürürlüğe girdi ve Muhsin Ertuğrul Genel Müdür olarak atandı.
1950 - TBMM, Türkçeleştirilmiş ezanın eskiden olduğu gibi Arapça okunmasına dair kanunu kabul etti.
1952 - Osmanlı hanedanı kadınlarına Türkiye'ye dönme izni çıktı.
1960 - Yassıada'da tutuklu bulunan eski Başbakan Adnan Menderes sinir krizi geçirdi ve revire kaldırıldı.
1961 - İlk Türk Otomobili Projesi "Devrim Otomobili" için çalışmalara başlandı.
1961 - Rus balet Rudolf Nureyev Batı'ya iltica etti.
1963 - Vostok 6 ile dünya yörüngesine fırlatılan Rus kozmonot Valentina Tereşkova, uzaya seyahat eden ilk kadın oldu.
1964 - Amerikalı siyahi hakları önderi Martin Luther King, Nobel Barış Ödülü'nü kazandı.
1967 - İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Pehlevi Türkiye'ye geldi.
1968 - Sırrı Acar, Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda şampiyon oldu.
1970 - 15 Haziran'da işçiler, İzmit Gebze'den İstanbul'a doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Yürüyüş sırasında geçilen yerlerdeki işçilerin de katılımıyla, 15-16 Haziran işçi direnişi olarak adlandırılan bu olaylar, 5 kişinin ölmesi ve İstanbul ve Kocaeli'de sıkıyönetim ilan edilmesi ile sona erdi.
1973 - TRT - MEB ortaklığıyla hazırlanan, Üniversite Giriş Sınavı Hazırlık Kursları televizyondan yayınlanmaya başlandı.
1976 - Güney Afrika'da siyahların yaşadığı Soweto kasabasında, Afrikaans dilinde eğitimi protesto eden öğrencilerin üzerine ateş açan Güney Afrika Polis'i, 600 öğrenciyi öldürdü.
1983 - Yuri Andropov, SSCB Başbakanı oldu.
1987 - Türkiye'yi ziyaret eden İran Başbakanı Mir Hüseyin Musavi'nin, Anıtkabir'i ziyaret etmemesi tepkiyle karşılandı. Erdal İnönü, Başbakanlık önüne siyah çelenk bıraktı.
1988 - Mehmet Ali Birand'ın "İşte PKK, işte Apo" başlıklı röportajı nedeniyle, Milliyet gazetesi toplatıldı.
1991 - Başbakan Yıldırım Akbulut istifasını, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a verdi.
1994 - Amasya Kütüphanesi'nden çalınan tarihi Kuran, Ayşegül Tecimer'in yalısının bahçesinde bulundu.
1994 - Anayasa Mahkemesi, Demokrasi Partisi'nin (DEP) kapatılmasına ve bu Parti'nin üyesi olan, 5'i ceza evindeki 13 Milletvekili'nin üyeliğinin sona ermesine karar verdi.
2000 - 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e, "Devlet Şeref Madalyası" verildi.
2002 - İstanbul Boğazı’nda “Modisk” adlı nehir tipi Rus gemisi ile "Aqua-2" isimli bir yolcu teknesi çarpıştı. Batan teknede kaybolan 4 yolcudan 2'sinin cesedi bulundu.
2007 - Hint asıllı Amerikalı astronot Sunita Williams, uzayda en uzun süre kalan kadın astronot unvanının sahibi oldu.
2013 - Gezi Parkı protestolarında, Berkin Elvan gaz kapsülüyle vuruldu. 269 gün komada kalan Berkin, 11 Mart 2014'te öldü.
2015 - 5 Seconds of Summer'da gitarist olan Michael Clifford, Londra'daki konser sırasında görsel amaçlı konulan fişekler yüzünden saçları yandı ve hafif bir şekilde yaralandı.

1139 - Konoe, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 76. imparatorudur (ö. 1155)
1313 - Giovanni Boccaccio, İtalyan yazar ve şair (ö. 1375)
1583 - Axel Oxenstierna, İsveçli bir devlet adamı (ö. 1654)
1633 - Jean de Thévenot, Fransız Doğu gezgini (ö. 1667)
1723 - Adam Smith, İskoç filozof ve ekonomist (ö. 1790)
1752 - Salavat Yulayev, Başkurtistan istiklal savaşcısı ve şairidir (ö. 1800)
1786 - Anne Elizabeth Baker, İngiltere'de yaşamış olan filolog, tarihçi ve illüstratör (ö. 1861)
1801 - Julius Plücker, Alman fizikçi, matematikçi ve akademisyendir (ö. 1868)
1829 - Geronimo, Apaçi reisi (ö. 1909)
1858 - John Peter Russell, Avustralyalı ressam (ö. 1930)
1858 - V. Gustav, İsveç Kralı (ö. 1950)
1866 - Germanos Karavangelis, Yunan din adamı (ö. 1935)
1882 - Muhammed Musaddık, İranlı siyasetçi (ö. 1967)
1888 - Alexander Friedman, Rus fiziksel evren bilimci ve matematikçi (ö. 1925)
1890 - Stan Laurel, Amerikalı komedyen aktör (Laurel ve Hardy ikilisinden) (ö. 1965)
1897 - Georg Wittig, Alman kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1987)
1902 - Barbara McClintock, 1983 yılı Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi Amerikalı bilim insanı (ö. 1992)
1902 - George Gaylord Simpson, Amerikalı bir taşılbilimci (ö. 1984)
1907 - Jack Albertson, Amerikalı aktör, komedyen, dansçı ve şarkıcı (ö. 1981)
1915 - John Wilder Tukey, Amerikalı istatistikçi (ö. 2000)
1917 - Fedon Gizikis, Yunan generaldir (ö. 1999)
1917 - Katharine Graham, Amerikalı bir yayıncıydı (ö. 2001)
1920 - Raymond Lemieux, Kanadalı organik kimyager (ö. 2000)
1920 - José Portillo, bir Meksikalı avukat ve politikacıydı (ö. 2004)
1926 - Efraín Ríos Montt, Guatemalalı asker ve siyasetçi (ö. 2018)
1926 - Gu Fangzhou, Çinli tıp bilimcisi (ö. 2019)
1928 - Annie Cordy, Belçikalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2020)
1928 - Ernst Stankovski, Avusturyalı aktör (ö. 2022)
1929 - Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah, Kuveyt emiri (ö. 2020)
1930 - Vilmos Zsigmond, Macar-Amerikalı sinematograf ve En İyi Sinematografi Akademi Ödülü sahibi (ö. 2016)
1932 - Alla Osipenko, Sovyet-Rus balerin ve bale eğitmeni (ö. 2025)
1934 - Eileen Atkins, İngiliz oyuncu ve senaristtir
1934 - Bill Cobbs, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2024)
1937 - Simeon Sakskoburggotski, 1943-1946 yıllarında Bulgaristan çarı
1937 - Erich Wolf Segal, Amerikalı yazar, senarist ve eğitimci (ö. 2010)
1938 - Joyce Carol Oates, Amerikalı yazar
1940 - Franco Giustinelli, İtalyan eğitimci ve siyasetçi (ö. 2025)
1942 - Walter Schwimmer, Avusturyalı siyasetçi ve diplomat (ö. 2025)
1943 - Raymond Ramazani Baya, Demokratik Kongolu siyasetçi ve eski bakan (ö. 2019)
1944 - Henri Richelet, Fransız ressam (ö. 2020)
1946 - John Astor, İngiliz iş adamı ve siyasetçidir
1946 - Tom Harrell, Amerikalı caz trompetçisi ve kompozitörüdür
1949 - Ralph Mann, Amerikalı atlet (ö. 2025)
1949 - Fatma Belgen, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1952 - Yıldırım Öcek, Türk tiyatro ve televizyon oyuncusu (ö. 2018)
1952 - Yorgo Papandreu, Yunan siyasetçi
1952 - Alexander Zaitsev, Olimpiyat, Dünya ve Avrupa şampiyonu Sovyet buz patenci
1953 - Daniel Cohen, Fransız ekonomist ve akademisyen (ö. 2023)
1954 - Jeffrey Ashby, Emekli Amerikan denizci ve astronot
1955 - Laurie Metcalf, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1955 - Giuliana Salce, İtalyan yürüyüşçü
1956 - II. Mesrob Mutafyan, Ermeni din adamı ve Türkiye Ermenileri'nin 84'üncü patriğiydi (ö. 2019)
1959 - Abraham Løkin Hansen, Faroeli futbolcu ve teknik direktör
1959 - The Ultimate Warrior, Amerikalı Profesyonel Güreşçi (ö. 2014)
1960 - Tuğrul Asi Balkar, Türk şair
1961 - Can Dündar, Türk araştırmacı gazeteci ve yazar
1962 - Mathias Herrmann, Alman oyuncu
1962 - Arnold Vosloo, Güney Afrikalı oyuncu
1963 - Sandman, Amerikalı profesyonel güreşçi
1964 - Martin Feifel, Alman oyuncu
1966 - Jan Železný, Çek cirit atıcı
1967 - Jürgen Klopp, Alman eski futbolcu ve futbol antrenörü
1969 - Bénabar, Fransız şarkıcı, söz yazarı ve besteci
1970 - Phil Mickelson, Amerikalı golfçü
1971 - Tupac Shakur, Amerikalı rap müzik sanatçısı, şair ve senarist (ö. 1996)
1972 - John Cho, Kore doğumlu Amerikalı oyuncu ve müzisyen
1972 - Andy Weir, Amerikalı roman yazarı ve yazılımcı
1973 - Balçiçek İlter, Türk TV sunucusu ve gazeteci
1973 - Federica Mogherini, İtalyan merkez sol siyasetçi
1978 - Daniel Brühl, Alman oyuncu
1978 - Lyndsey Marshal, İngiliz oyuncu
1980 - Nehir Erdoğan, Türk oyuncu
1980 - Sibel Kekilli, Türk asıllı Alman oyuncu
1982 - Christoph Letkowski, Alman aktör, müzisyen ve şarkıcı
1982 - Missy Peregrym, Kanadalı aktris ve eski model
1982 - Rəşad Fərhad Sadıqov, Azeri futbolcu
1983 - Naz Elmas, Türk sinema, televizyon ve tiyatro oyuncusu
1986 - Fernando Muslera, Uruguaylı futbolcu
1987 - Aya Sameshima, Japon millî futbolcu
1988 - Tarık Langat Akdağ, Kenya asıllı Türk uzun mesafe koşucu
1990 - Nezaket Erden, Türk oyuncu
1990 - John Newman, İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen
1990 - İlkin Devletov, Azeri şarkıcı
1993 - Alex Len, Ukraynalı profesyonel basketbolcu
1994
Marina Brunello, İtalyan satranç büyükustası
Rezar, Hollandalı profesyonel güreşçi
Ryohei Michibuchi, Japon futbolcu
1997 - Jean-Kévin Augustin, Fransız futbolcu

1201 - İbnü'l Cevzî, Arap din, tarih ve tıp bilgini (d. 1116)
1265 - Dokuz Hatun, Kerait prensesi
1752 - Joseph Butler, İngiliz filozof (d. 1692)
1858 - John Snow, İngiliz doktor, anestezi ve tıbbi hijyenin geliştirilmesinde lider (d. 1813)
1909 - Süleyman Selim Efendi, Sultan Abdülmecid'in oğlu (d. 1861)
1929 - Oldfield Thomas, Britanyalı zoolog (d. 1858)
1940 - Joseph Meister, Louis Pasteur tarafından kuduz aşısı olan ilk kişi (d. 1876)
1944 - Marc Bloch, Fransız tarihçi (d. 1886)
1947 - Bronisław Huberman, Çestohova'da doğan Polonyalı kemancı (d. 1882)
1953 - Margaret Bondfield, İngiliz politikacı (d. 1873)
1958 - Imre Nagy, Macar siyasetçi (d. 1896)
1961 - Marcel Junod, İsviçreli doktor (d. 1904)
1962 - Aleksey Antonov, Sovyet Ordusunun generali (d. 1896)
1963 - Richard Kohn, Avusturyalı futbolcu ve teknik direktör (d. 1888)
1966 - Şakir Zümre, Türk hukukçu ve Cumhuriyet döneminin ilk sanayicisi (d. 1885)
1977 - Wernher von Braun, Alman bilim adamı (d. 1912)
1979 - Ignatius Kutu Acheampong, 13 Ocak 1972'den 5 Temmuz 1978'e kadar Gana'yı yöneten general (d. 1931)
1979 - Ayhan Işık, Türk sinema oyuncusu (d. 1929)
1979 - Ayşe Sıdıka Avar, Türk öğretmen (d. 1901)
1979 - Nicholas Ray, Amerikalı film yönetmeni (d. 1911)
1994 -

16 Kasım, Miladi takvime göre yılın 320. (artık yıllarda 321.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 45 gün vardır. 

636 - Kadisiye Muharebesi başladı.
1485 - Moldavyalı III. Stephen ile Kili çevresini savunan Osmanlı kuvvetleri arasında Cătlăbuga Muharebesi gerçekleşti.
1532 - Francisco Pizarro ve adamları, İnka İmparatoru Atahualpa'yı esir aldılar.
1698 - Karlofça Antlaşması görüşmelerine başlandı.
1849 - Rusya'da bir mahkeme Fyodor Dostoyevski'yi, Hükûmet karşıtı eylemlerinden dolayı ölüm cezasına çarptırdı, bu ceza daha sonra kürek cezasına çevrildi.
1881 - Kraliçe takımyıldızı yönünde bulunan bir H II bölgesi ve Kahraman kolu'nun bir parçası NGC 281, Edward Barnard tarafından keşfedildi.
1893 - Sparta Praha Kulübü kuruldu.
1907 - Kızılderili Toprakları ve Oklahoma Toprakları olarak anılan bölgeler birleştirilerek, Oklahoma adı altında 46. eyalet olarak ABD'ye katıldı.
1918 - Msallata şehrinde, Trablusgarp Cumhuriyeti ilan edildi.
1919 - Romanya Ordusu'nun izni ile Miklós Horthy'nin Ordusu Budapeşte'ye girdi.
1926 - Hint şair Tagore İstanbul'a geldi. Tagore, "Yaptığınız inkılaplar yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu için de parlak bir gelecek hazırlamaktadır." dedi.
1935 - Birleşik Krallık'ta Muhafazakâr Parti, seçimleri 432 sandalye alarak kazandı.
1937 - İran ve Irak sınırlarına ulaşacak olan Diyarbakır - Cizre demiryolunun temeli atıldı.
1938 - Atatürk'ün naaşı, Dolmabahçe Sarayı'nda katafalka kondu.
1938 - Başbakan Celal Bayar'ın kurduğu yeni Hükûmet, oylamaya katılan 348 üyenin oy birliğiyle güvenoyu aldı.
1938 - LSD, ilk kez olarak İsviçre'nin Basel şehrinde bulunan Sandoz Laboratuvarlarında, İsviçreli kimyager Dr. Albert Hofmann tarafından sentezlendi.
1940 - Tasvir-i Efkâr gazetesi, Ziyad Ebüzziya tarafından tekrar yayımlanmaya başladı.
1942 - Kokoda Patikası Seferi sona erdi.
1945 - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) kuruldu.
1949 - İsmet İnönü ve Celâl Bayar'a suikast ihbarı yapıldı. Osman Bölükbaşı ve Fuat Arna suikast düzenleyicisi olma iddiasıyla tutuklandılar. İddianın geçersizliği anlaşılınca her ikisi de 21 Kasım günü serbest bırakıldılar.
1950 - TCG Çanakkale (S-333) gemisi, ABD Donanması'ndan Türk Deniz Kuvvetleri'ne katıldı.
1967 - Merkezi ABD'de bulunan Uluslararası Şiir Forumu, Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı yaşayan en büyük Türk şairi seçti.
1975 - Eylül depreminde evsiz kalan Liceliler, Resmî Daireleri işgal etti.
1976 - İki Filistinli gerilla Muhammed Reşit ve Mehdi Muhammed, ömür boyu hapse mahkûm edildi. Reşit ve Muhammed 11 Ağustos 1976'da Yeşilköy havaalanında yolculara ateş açmıştı. Eylem sonrası yakalanan gerillalar, eylemi İsrail'in Uganda baskınının intikamı için yaptıklarını söylemişlerdi.
1979 - Başbakan Süleyman Demirel, "Devraldığımız şey kuyruktur, yokluktur, kan denizidir." dedi.
1981 - Kadınlar Voleybol Dünya Kupası'nda Çin kadın millî voleybol takımı, 14 puanla ilk şampiyonluğunu kazandı.
1983 - Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş. (TÜPRAŞ) kuruldu.
1986 - Mimar Sedat Hakkı Eldem, Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü aldı. Eldem'in İstanbul Zeyrek'teki Sosyal Sigortalar Kurumu Binası bu Ödüle değer görüldü.
1987 - Türkiye'ye gelen Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Sekreteri Nihat Sargın ile Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Nabi Yağcı, gözaltına alındılar.
1988 - Yükseköğrenim kurumlarında başörtüsünü serbest bırakan düzenleme Meclis'te yasalaştı.
1991 - Bilge Karasu, "Gece" romanıyla, Pegasus Edebiyat Ödülü'nü aldı.
1991 - Doğru Yol Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hüsamettin Cindoruk, 286 oyla TBMM Başkanı seçildi.
1999 - Kadınlar Voleybol Dünya Kupası'nda Küba kadın millî voleybol takımı, 22 puanla 4. şampiyonluğunu kazandı.
2004 - House dizisinin ilk bölümünü yayınladı.
2006 - Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası final maçında Brezilya kadın millî voleybol takımını 3-2 mağlup eden Rusya, 4. şampiyonluğunu kazandı.
2007 - Kadınlar Voleybol Dünya Kupası'nda İtalya kadın millî voleybol takımı, 22 puanla ilk şampiyonluğunu kazandı.
2007 - Donald Tusk, Polonya Başbakanı olarak görevine başladı.
2009 - TRT Müzik yayına başladı.

MÖ 42 - Tiberius, Roma İmparatoru (ö. 37)
1436 - Leonardo Loredan, 2 Ekim 1501 – 21 Haziran 1521 döneminde Venedik Cumhuriyeti'ne "Doçe" unvanı ile devlet başkanlığı yapan 75'inci düka (ö. 1521)
1603 - Augustyn Kordecki, Leh Katolik manastır başrahip (ö. 1673)
1643 - Jean Chardin, Fransız kuyumcu ve gezgin (ö. 1713)
1717 - Jean le Rond d'Alembert, Fransız matematikçi (ö. 1783)
1836 - Kalakaua, Hawaii kralı (ö. 1891)
1839 - Louis-Honoré Fréchette, Kanadalı şair, siyasetçi ve yazar (ö. 1908)
1861 - Luigi Facta, İtalyan siyasetçi (ö. 1930)
1873 - W. C. Handy, Amerikalı caz müzisyeni ve bestecisi (ö. 1958)
1874 - Aleksandr Kolçak, Rus deniz subayı, amiral, kutup araştırmacısı, Rusya İç Savaşı sırasında Bolşevik karşıtı (ö. 1920)
1880 - Aleksandr Blok, Rus şair (ö. 1921)
1881 - Hugo Meisl, Avusturyalı futbolcu ve spor adamı (ö. 1937)
1892 - Guo Moruo, Çinli yazar, şair, siyasetçi, senaryo yazarı, tarihçi, arkeolog ve antik yazı uzmanı (ö. 1978)
1894 - Richard von Coudenhove-Kalergi, Avusturyalı-Japon politikacı ve filozof (ö. 1972)
1895 - Paul Hindemith, Alman besteci (ö. 1963)
1896 - Oswald Mosley, İngiliz siyasetçi (ö. 1980)
1902 - Wilhelm Stuckart, Alman siyasetçi ve avukat (ö. 1953)
1906 - Henri Charrière, Fransız yazar (ö. 1973)
1907 - Burgess Meredith, Amerikalı aktör (ö. 1997)
1908 - Rahibe Emmanuelle, Belçikalı-Fransız rahibe ve hayırsever (ö. 2008)
1913 - Ellen Albertini Dow, Amerikalı aktris (ö. 2015)
1916 - Daws Butler, Amerikalı şarkıcı (ö. 1988)
1922 - José Saramago, Portekizli yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2010)
1928 - Clu Gulager, Amerikalı oyuncu ve yönetmen (ö. 2022)
1930 - Chinua Achebe, Nijeryalı yazar (ö. 2013)
1930 - Salvatore Riina, İtalyan mafya babası (ö. 2017)
1935 - Muhammed Hüseyin Fadlallah, Lübnanlı Müslüman din adamı (ö. 2010)
1936 - Tijen Par, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1938 - Walter Learning, Kanadalı tiyatro yönetmeni, oyun yazarı, yayıncı ve oyuncu (ö. 2020)
1938 - Robert Nozick, Amerikalı felsefeci (ö. 2002)
1945 - Lynn Hunt, Amerikalı tarihçi
1945 - Ünal Küpeli, Türk yönetmen, yapımcı ve senarist
1946 - Terence McKenna, Amerikalı yazar ve filozof (ö. 2000)
1946 - Jo Jo White, Eski Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu (ö. 2018)
1948 - Robert Lange, İngiliz müzisyen ve yapımcı
1950 - John Swartzwelder, Amerikalı yazar
1951 - Paula Vogel, Amerikalı oyun yazarı ve akademisyen
1952 - Shigeru Miyamoto, Japon bilgisayar oyun yapımcısı
1953 - Maurice Gourdault-Montagne, İtalyan diplomat
1955 - Héctor Cúper, Arjantinli teknik direktör ve eski millî futbolcu
1955 - Guillermo Lasso, Ekvadorlu siyasetçi
1956 - Yunus Söylet, Türk akademisyen ve tıp profesörü
1957 - Jacques Gamblin, Fransız aktör
1957 - Tarık Ünlüoğlu, Türk tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu (ö. 2019)
1958 - Marg Helgenberger, Amerikalı oyuncu
1958 - Sooronbay Ceenbekov, Kırgız siyasetçi
1959 - Corey Pavin, Amerikalı golfçü
1961 - Corinne Hermès, Fransız şarkıcı
1963 - René Steinke, Alman aktör
1964 - Diana Krall, Kanadalı caz piyanisti ve şarkıcısı
1964 - Valeria Bruni Tedeschi, İtalyan asıllı Fransız sinema oyuncusu
1966 - Christian Lorenz, Alman müzisyen
1968 - Serdar Cebe, Türk haber spikeri
1970 - Dennis Kelly, İngiliz tiyatro ve dizi yazarı
1971 - Taner Ertürkler, Türk oyuncu
1971 - Mustapha Hadji, Faslı futbolcu
1974 - Hannah Waddingham, İngiliz oyuncu ve şarkıcı
1975 - Gábor Bukrán, Macar futbolcu
1977 - Maggie Gyllenhaal, Amerikalı oyuncu
1978 - Mehtap Sızmaz, Türk atlet
1978 - Gerhard Tremmel, Alman futbolcu
1979 - Çağla Kubat, Türk manken, oyuncu ve sporcu
1979 - Milada Spalová, Çek voleybolcu
1980 - Hasan Üçüncü, Türk futbolcu
1981 - Caitlin Glass, Amerikalı ring anonsçusu sunucu, aktris ve seslendirmen
1982 - Amar'e Stoudemire, Amerikalı basketbolcu
1983 - Ege Çubukçu, Türk rap, R&B sanatçısı, söz yazarı ve prodüktör
1985 - Sanna Marin, Finlandiya'nın 46. başbakanı
1986 - Daniel Angulo, Ekvadorlu futbolcu
1988 - Helly Luv, Kürt asıllı Fin şarkıcı, dansçı ve oyuncu
1993 - Bahrudin Atajić, Boşnak futbolcu
1994 - Yoshiki Yamamoto, Japon futbolcu
1995 - Noah Gray-Cabey, Amerikalı oyuncu ve müzisyen
1995 - Aslı Bekiroğlu, Türk oyuncu
1997 - Bruno Guimarães, Brezilyalı millî futbolcu

1264 - Lizong, Çin'in Song Hanedanı'nın 14. imparatoru (d. 1205)
1272 - III. Henry, İngiltere Kralı (d. 1207)
1328 - Prens Hisaaki, Kamakura şogunluğunun sekizinci şogunu (d. 1328)
1625 - Sofonisba Anguissola, İtalyan ressam (d. 1532)
1797 - II. Friedrich Wilhelm, Prusya Hükümdarı (d. 1744)
1831 - Carl von Clausewitz, Prusyalı general ve entelektüel (d. 1780)
1833 - René Louiche Desfontaines, Fransız botanikçi (d. 1750)
1836 - Christiaan Hendrik Persoon, Alman mikolog (d. 1761)
1876 - Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Türk hattat, bestekâr ve devlet adamı (d. 1801)
1922 - Hüseyin Hilmi, Türk sosyalist siyasetçi, Osmanlı Sosyalist Fırkası ile Türkiye Sosyalist Fırkası kurucusu ve Serbest İzmir ve İştirak gazeteleri direktörü (d. 1885)
1927 - Adolf Joffe, komünist devrimci, Bolşevik siyasetçi ve Karaylar diplomatı (ö. 1883)
1934 - Karl von Linde, Alman mucit (d. 1842)
1935 - Celal Sahir Erozan, Türk şair (d. 1883)
1938 - Abbas Mirza Şerifzade, Azeri oyuncu ve yönetmen (d. 1893)
1945 - Sigurður Eggerz, İzlanda Başbakanı (d. 1875)
1947 - Giuseppe Volpi, İtalyan iş insanı ve politikacısı (d. 1877)
1960 - Clark Gable, Amerikalı aktör ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1901)
1964 - Adnan Çalıkoğlu, Türk siyasetçi (d. 1916)
1964 - Suphi Konak, Türk siyasetçi (d. 1922)
1967 - Native Dancer, ABD doğumlu safkan yarış atı (d. 1950)
1971 - Edie Sedgwick, Amerikalı aktris (d. 1943)
1973 - Alan Watts, Amerikalı filozof (d. 1915)
1974 - Werner Issel, Alman mimar (d. 1884)
1977 - Muhit Tümerkan, Türk siyasetçi (d. 1906)
1982 - İbrahim Öktem, Türk siyasetçi ve Millî Eğitim Bakanlarından (d. 1904)
1983 - Dora Gabe, Bulgar şair, yazar, çevirmen ve aktivist (d. 1888)
1984 - Leonard Rose, Amerikalı müzisyen (d. 1918)
1990 - Ege Bagatur, Türk siyasetçi 

16 Mart, Miladi takvime göre yılın 75. (artık yıllarda 76.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 290 gün vardır. 

MÖ 597 - Babil Sürgünü: Yehuda Krallığı'nın Babilliler tarafından fethedilmesi sonucu Yahudiler Babil'e sürüldü.
1521 - Ferdinand Magellan, Filipinler'deki Homonhon adasına vardı.
1909 - Almanya millî futbol takımı, tarihinin en farklı mağlubiyetini İngiltere karşısında aldı: 9-0.
1914 - Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi, Şeyhülislam olarak atandı.
1920 - İtilaf Devletleri, İstanbul'u işgal etti.
1921 - SSCB, Ankara Hükûmeti'ni resmen tanıdı; Moskova Antlaşması imzalandı.
1924 - Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun (3 Mart) kabulünden sonra medreseler kapatıldı.
1924 - Roma Antlaşması doğrultusunda İtalya, Rijeka'yı topraklarına kattı.
1926 - Robert H. Goddard, ilk sıvı yakıtlı roketi fırlattı.
1930 - Küba millî futbol takımı, uluslararası arenada ilk maçını Jamaika karşısında yaptı ve 3-1 kazandı.
1932 - Ankara Demirspor kuruldu.
1935 - Adolf Hitler, Versay Antlaşması'nı iptal ettiğini açıkladı.
1939 - Hitler, Bohemya ve Morayva'yı Alman himayesine aldığını, Prag Kalesi'nde açıkladı.
1939 - II. Dünya Savaşı: Alman birlikleri Çekoslovakya'nın geri kalanını da işgal etti.
1939 - Mısır Prensesi Fevziye Fuad ile İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi evlendi.
1945 - II. Dünya Savaşı: Küçük bir Japon direnişi kaldıysa da Iwo Jima Muharebesi sona erdi.
1964 - TBMM'de gizli yapılan olağanüstü toplantıda, Hükûmete gerektiğinde Kıbrıs'a müdahale yetkisi verildi.
1968 - Amerika Birleşik Devletleri başkanı Johnson, Vietnam'a 35.000 ila 50.000 asker daha göndermeye karar verdi.
1968 - Vietnam Savaşı sırasında My Lai katliamı gerçekleştirildi.
1971 - Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, Sivas'a bağlı Gemerek'te jandarmayla girdikleri çatışma sonunda yakalandı.
1972 - Cumhuriyet Senatosu; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararını onayladı.
1978 - 16 Mart Katliamı: İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde öğrencilere yönelik bombalı saldırıda 7 öğrenci öldü.
1978 - İtalya'da eski Başbakanlardan Aldo Moro, Kızıl Tugaylar tarafından kaçırıldı.
1979 - Çin-Vietnam Savaşı: Çin Halk Kurtuluş Ordusu ülkesine geri döndü. Savaş sona erdi.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Van Cezaevi'nden tünel kazılmak suretiyle 33 mahkûm kaçtı.
1988 - Saddam Hüseyin'in emriyle Halepçe'ye zehirli gaz saldırısı yapıldı.
1993 - Avrupa Kulüpler Kupası'nda finale yükselen ilk Türk basketbol takımı Efes Pilsen, Yunanistan'ın Aris takımına yenilerek ikinci oldu: 50-48.
1999 - Kosova'daki Sırp güçlerine karşı, 70 gün sürecek hava harekâtı başlatıldı.
2003 - Rachel Corrie, İsrail tankları tarafından ezilerek öldürüldü.
2004 - Türkiye Taşkömürü Kurumu'nun Karadon maden ocağındaki grizu patlamasında, 8 Çinli işçiden 5'i öldü, 3'ü yaralandı.
2005 - İsrail, Eriha'yı resmi olarak Filistin yönetimine devretti.
2014 - Kırım, tartışmalı bir referandumla Ukrayna'dan ayrılıp Rusya'ya geçmeyi kabul etti.
2022 - Japonya'nın Fukuşima şehrinde 7,3 büyüklüğünde deprem meydana geldi. 3 kişi öldü, 198 kişi yaralandı.

1399 - Xuande, Çin'in Ming Hanedanı'nın beşinci imparatoru (ö. 1435)
1750 - Caroline Herschel, Alman-İngiliz astronom (ö. 1848)
1751 - James Madison, ABD'nin 4. Başkanı (ö. 1836)
1755 - Jakob Laurenz Custer, İsviçreli bitki bilimci (ö. 1828)
1771 - Antoine-Jean Gros, Fransız ressam (ö. 1835)
1774 - Matthew Flinders, Birleşik Krallık Kraliyet Donanması albayı, denizcisi ve kartograf (ö. 1814)
1789 - Georg Ohm, Alman fizikçi (ö. 1854)
1789 - Francis Rawdon Chesney, İngiliz general ve kaşif (ö. 1872)
1794 - Ami Boué, Avusturyalı yerbilimci (ö. 1881)
1796 - Cincinnato Baruzzi, İtalyan heykeltıraş (ö. 1878)
1800 - Ninkō, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 120. imparatoru (ö. 1846)
1810 - Robert Curzon, Britanyalı diplomat ve gezgin (ö. 1873)
1813 - Gaëtan de Rochebouët, Fransız siyasetçi (ö. 1899)
1839 - Sully Prudhomme, Fransız şair ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1907)
1846 - Gösta Mittag-Leffler, İsveçli matematikçi (ö. 1927)
1846 - Jurgis Bielinis, Litvanyalı yayıncı ve yazar (ö. 1918)
1853 - William Eagle Clarke, Britanyalı ornitolog (ö. 1938)
1859 - Aleksandr Stepanoviç Popov, Rus fizikçi (ö. 1906)
1862 - Wil van Gogh, Hollandalı hemşire ve erken feminist (ö. 1941)
1874 - Frédéric François-Marsal, Fransız siyasetçi (ö. 1958)
1878 - Henry B. Walthall, Amerikan sanatçı ve film oyuncusu (ö. 1936)
1879 - Mark Sykes, İngiliz yazar, diplomat, asker ve gezgin (ö. 1919)
1890 - Solomon Mikhoels, Sovyet Yahudi aktör ve sanat yönetmeni (ö. 1948)
1892 - César Vallejo, Perulu şair ve yazar (ö. 1938)
1896 - Otto Hofman, Nazi Almanyası'nda memur (ö. 1982)
1897 - Antonio Donghi, İtalyan ressam (ö. 1963)
1907 - Arkadi Vasilyev, Sovyet yazar (ö. 1972)
1908 - Robert Rossen, Amerikalı yönetmen, senarist ve yapımcı (ö. 1966)
1909 - Nubar Terziyan, Ermeni asıllı Türk sinema sanatçısı (ö. 1994)
1911 - Pierre Harmel, Belçikalı bir avukat, Hristiyan Demokrat politikacı ve diplomat (ö. 2009)
1911 - Josef Mengele, Alman (Nazi) doktor (ö. 1979)
1912 - Pat Nixon, ABD'nin 37. Başkanı Richard Nixon'ın eşi (ö. 1993)
1915 - Haldun Taner, Türk yazar (ö. 1986)
1916 - Mercedes McCambridge, Amerikan radyo, sahne, film ve televizyon aktrisi (ö. 2004)
1916 - Tsutomu Yamaguchi, Japon mühendis (ö. 2010)
1917 - Mehrdad Pahlbod, eski İranlı siyasetçi ve bakan (ö. 2018)
1918 - Aldo van Eyck, Hollandalı mimar (ö. 1999)
1918 - Frederick Reines, Amerikalı fizikçi (ö. 1998)
1920 - Traudl Junge, Aralık 1942'den Nisan 1945'e kadar Adolf Hitler'in son özel sekreteri olarak çalışan Alman bir editör (ö. 2002)
1925 - Cornell Borchers, Litvanya doğumlu Alman oyuncu (ö. 2014)
1926 - Jerry Lewis, Amerikalı aktör, komedyen ve şarkıcı (ö. 2017)
1927 - Vladimir Komarov, Rus kozmonot (ö. 1967)
1928 - Christa Ludwig, Alman opera sanatçısı (ö. 2021)
1929 - Nadja Tiller, Avusturyalı oyuncu (ö. 2023)
1931 - Tevfik Gelenbe, Türk tiyatrocu ve oyuncu (ö. 2004)
1931 - Augusto Boal, Brezilyalı tiyatro insanı (ö. 2009)
1932 - Walter Cunningham, Amerikalı NASA astronotu (ö. 2023)
1933 - Teresa Berganza, İspanyol opera sanatçısı ve eğitimci (ö. 2022)
1936 - Raymond Damadian, Ermeni asıllı Amerikalı doktor, tıp doktoru (ö. 2022)
1937 - Attilio Nicora, İtalyan Vatikana bağlı din adamı ve kardinal (ö. 2017)
1937 - Amos Tversky, İsrailli bir bilişsel ve matematiksel psikolog (ö. 1996)
1939 - Carlos Bilardo, Arjantinli futbolcu ve teknik direktör
1940 - Vakıf Mustafazade, Azerbaycanlı besteci ve piyanist (ö. 1979)
1941 - Bernardo Bertolucci, İtalyan yönetmen (ö. 2018)
1941 - Robert Guéï, Fildişi Sahilli asker ve siyasetçi (ö. 2002)
1942 - Jerry Jeff Walker, Amerikalı country şarkıcısı, söz yazarı ve gitarist (ö. 2020)
1943 - Murat Belge, Türk yazar, çevirmen, siyasi aktivist ve akademisyen
1944 - Andrew S. Tanenbaum, ABD'li bilgisayar bilimcisi
1946 - Mustafa Alabora, Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve seslendirme sanatçısı
1948 - Tomris İncer, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2015)
1949 - Victor Garber, Kanadalı televizyon oyuncusu ve şarkıcı
1950 - Kate Nelligan, Kanadalı aktris
1951 - Abdülmecid Burbu, Cezayirli millî futbolcu
1953 - Isabelle Huppert, Fransız oyuncu
1953 - Richard Matthew Stallman, Amerikalı özgür yazılım aktivisti ve GNU projesi ile Özgür Yazılım Vakfı'nın kurucusu
1955 - Linda Lepomme, Belçikalı şarkıcı
1956 - Eveline Widmer-Schlumpf, İsviçreli avukat ve siyasetçi
1959 - Jens Stoltenberg, Norveçli ekonomist ve politikacı
1959 - Savina Yannatu, Yunan şarkıcı
1965 - Mustafa Taşkesen, Türk bürokrat
1965 - Mark Carney, Kanadalı siyasetçi ve Kanada başbakanı
1967 - Lauren Graham, Amerikalı oyuncu
1971 - Alan Tudyk, Amerikalı aktör
1973 - Kutsi, Türk şarkıcı, besteci, oyuncu ve söz yazarı
1974 - Anne Charrier, Fransız oyuncu
1975 - Luciano Castro, Arjantinli oyuncu
1975 - Sienna Guillory, İngiliz aktris ve model
1976 - Gökcen Özdoğan Enç, Türk siyasetçi
1977 - Ferdi Zeyrek, Türk mimar, siyasetçi ve eski Manisa Büyükşehir Belediye başkanı (ö. 2025)
1979 - Leena Peisa, Fin müzisyen, söz yazarı
1980 - Felipe Reyes, İspanyol basketbolcu
1980 - Bahri Tanrıkulu, Türk tekvando sporcusu
1981 - Katie May, Amerikalı model ve iş insanı (ö. 2016)
1981 - Péter Magyar, Macar hukukçu ve siyasetçi
1986 - Alexandra Daddario, Amerikalı oyuncu
1986 - Toney Douglas, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu
1986 - Daisuke Takahashi, Japon buz patenci
1987 - Fabien Lemoine, Fransız futbolcu
1989 - Blake Griffin, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1989 - Jung So-min, Güney Koreli oyuncu
1989 - Theo Walcott, İngiliz futbolcudur
1989 - Gabriel Attal, Fransız siyasetçi ve eski Fransa başbakanı
1990 - Josef Hušbauer, Çek futbolcu
1991 - Reggie Bullock, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1994 - Joel Embiid, Kamerunlu profesyonel basketbolcu
1997 - Florian Neuhaus, Alman millî futbolcu
1998 - Sefo, Türk rap şarkıcısı
2000 - Umut Güneş, Türk futbolcu

37 - Tiberius, Roma İmparatoru (d. MÖ 42)
455 - III. Valentinianus, Batı Roma İmparatoru (d. 419)
1185 - IV. Baudouin, Kudüs Krallığı'nın 1174 ile 1185 yılları arasındaki hükümdarı (d. 1161)
1485 - Anne Neville, Galler Prensesi, İngiltere Kraliçesi (d. 1456)
1608 - Seonjo, Joseon Krallığı'nın 14. kralı (d. 1552)
1649 - Jean de Brébeuf, Cizvit misyoner (d. 1593)
1664 - İvan Vıhovski, Kazak hetmanı (d. ?)
1736 - Giovanni Battista Pergolesi, İtalyan müzisyen (d. 1710)
1822 - Jeanne Louise Henriette Campan, Fransız eğitimci ve yazar (d. 1752)
1898 - Aubrey Beardsley, İngiliz illüstratör ve yazar (d. 1872)
1913 - Tatyos Efendi, Osmanlı Ermenisi müzisyen (d. 1858)
1914 - Albert Gobat, İsviçreli yazar, eğitim yöneticisi ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1843)
1919 - Yakov Sverdlov, Yahudi asıllı Rus devrimci (d. 1885)
1929 - Kel Hasan Efendi, Türk tuluatçı (d. 1865)
1935 - John James Richard Macleod, İskoç hekim ve fizyolog (Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi ve İnsülini bulanlardan) (d. 1876)
1938 - Egon Friedell, Avusturyalı filozof, tarihçi, gazeteci, oyuncu, kabare sanatçısı ve tiyatro eleştirmeni (d. 1878)
1940 - Selma La

16 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 136. (artık yıllarda 137.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 229 gün vardır. 

1204 - Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Konstantinopolis'i alıp Latin İmparatorluğu'nu kuran I. Baudouin, ilk Latin İmparatoru olarak taç giydi.
1717 - Voltaire adıyla bilinen yazar François-Marie Arouet, din ve krallık karşıtı yazılarından ötürü Bastille Hapishanesi'ne gönderildi.
1770 - Versailles Sarayı'ında, XVI. Louis ile Marie Antoinette evlendi.
1836 - Şair ve yazar Edgar Allan Poe, 13 yaşındaki kuzeni Virginia ile evlendi.
1888 - Gramofonun mucidi Emile Berliner, Philadelphia'da geliştirdiği bu aletin tanıtımını yaptı.
1919 - Mustafa Kemal Paşa, Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak üzere İstanbul'dan Samsun'a doğru yola çıktı.
1926 - Vahidettin (VI. Mehmet), İtalya'nın San Remo kentinde kalp yetmezliği sebebi ile öldü.
1929 - Akademi Ödülleri, ilk olarak Hollywood, Kaliforniya'da verilmeye başlandı. 1. Akademi Ödülleri töreninde, ABD yapımı sessiz film Kanatlar (Wings), En İyi Film Akademi Ödülü'nü aldı.
1943 - Varşova Gettosu'ndaki Yahudi topluluğunun, Nazi işgaline karşı başlattığı Varşova Gettosu Ayaklanması olarak adlandırılan direnişi kırıldı. Hayatta kalanlar, Treblinka toplama ve yok etme kampına gönderilmeye başlandı. Alman kayıtlarına göre 56 bin kişi öldürüldü.
1952 - Birleşik Krallık'ta kadınlara eşit ücret yasalaştı.
1957 - IBM'in, yeni geliştirdiği bilgisayarın ağırlığı 21 tondu.
1960 - Sovyet lider Nikita Khrushchev, Sovyetler Birliği toprakları üzerinde uçurulan Amerikan U-2 casus uçakları için, ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower'dan özür dilemesini istedi.
1961 - Tiyatro sanatçısı Cüneyt Gökçer, Kral Lear'ı oynamak üzere Moskova'ya gitti.
1969 - Sovyet uzay aracı "Venera 5", Venüs gezegenine iniş yaptı.
1974 - Josip Broz Tito, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti Başkanlığı'na yeniden seçildi. Tito, bu defa ömür boyu Devlet Başkanı olarak seçilmiştir.
1975 - Japon dağcı Junko Tabei, Everest'in zirvesine tırmanan ilk kadın dağcı olma unvanını kazandı.
1975 - Sikkim, referandum sonucunda 22. Eyalet olarak Hindistan'a bağlandı.
1979 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980), Piyangotepe Katliamı: Ankara Piyangotepe'de genellikle solcuların gittiği bir kahvehane, sağ görüşlü Ali Bülent Orkan ve diğer militanlar tarafından basıldı. 7 kişi öldürüldü, 2 kişi yaralandı.
1983 - 12 Eylül döneminin ardından, demokrasiye geçişte ilk siyasi parti olan Milliyetçi Demokrasi Partisi kuruldu.
1984 - Yayımcı İlhan Erdost'un Mamak Cezaevi'nde dövülerek öldürülmesinden hükümlü astsubay Şükrü Bağ'ın, 10 yıl 8 aylık mahkûmiyet kararı kesinleşti.
1988 - ABD Federal sağlık yetkilisi, nikotinin bağımlılık yapıcı özelliklerinin, eroin ve kokaininkine çok benzediğini bildirdi.
1992 - Tarihi Galata Köprüsü, köprü altındaki bir lokantada çıkan yangın sonucunda çökerek kullanılamaz hale geldi. Köprü, 1875'te İngilizler tarafından 105 bin altın karşılığı yapılmıştı.
1993 - DYP Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel, 244 oyla Türkiye'nin dokuzuncu Cumhurbaşkanı oldu.
1996 - DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, örtülü ödenekle ilgili açıklamada bulunamayacağını ve bunun bir devlet sırrı olduğunu söyledi.
2000 - Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanlığı süresinin bitmesi ve Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı görevine başlaması.
2001 - Bordo berelilere ait uçak Malatya'da düştü, 34 asker hayatını kaybetti.
2010 - İran ile Batılı ülkeler arasında uranyum takasını öngören; Türkiye, Brezilya ve İran'ın ortak formülü üzerinde mutabakat, 18 saatlik görüşmeler sonunda sağlandı. Mutabakatın sağlanması sonucu, Başbakan Erdoğan Tahran'a gitti.
2010 - Bursaspor, Turkcell Süper Ligde 4 büyüklerden sonra şampiyon olan ilk takım oldu.

1611 - XI. Innocentius, Katolik Kilisesi'nin dini lideri (ö. 1689)
1821 - Pafnutiy Lvoviç Çebışov, Rus matematikçi (ö. 1894)
1883 - Celâl Bayar, Türk siyasetçi ve Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanı (ö. 1986)
1898 - Kenji Mizoguchi, Japon yönetmen (ö. 1956)
1905 - Henry Fonda, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1982)
1906 - Arturo Uslar Pietri, Venezuelalı yazar, entelektüel, gazeteci, diplomat, politikacı ve devlet adamı (ö. 2001)
1908 - Albert Gazier, Fransız siyasetçi (ö. 1997)
1909 - Margaret Sullavan, Amerikalı sahne ve sinema oyuncusu (ö. 1960)
1910 - Olga Berggolts, Sovyet şair (ö. 1975)
1915 - Illa Meery, Rus asıllı Fransız şarkıcı ve sinema oyuncusu (ö. 2010)
1915 - Mario Monicelli, İtalyan sinema yönetmeni, senarist ve oyuncu (ö. 2010)
1916 - Ephraim Katzir, İsrail Devleti'nin 4. Cumhurbaşkanı (ö. 2009)
1917 - Juan Rulfo, Meksikalı yazar (ö. 1986)
1919 - Liberace, Amerikalı müzisyen (ö. 1987)
1920 - André Salvat, Fransız rütbeli asker (ö. 2017)
1923 - Merton Miller, Amerikalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 2000)
1924 - Dawda Jawara, Gambiyalı veteriner hekim ve siyasetçi (ö. 2019)
1925 - Nancy Roman, Amerikalı kadın astronom ve bilim insanı (ö. 2018)
1925 - Nílton Santos, Brezilyalı eski millî futbolcudur (ö. 2013)
1929 - John Conyers, Amerikalı siyasetçi (ö. 2019)
1929 - Adrienne Rich, Amerikalı şair (ö. 2012)
1931 - Vujadin Boškov, Yugoslav eski millî futbolcu ve teknik direktördür (ö. 2014)
1937 - Yvonne Craig, Amerikalı oyuncu (ö. 2015)
1938 - Ivan Sutherland, Amerikalı bilgisayar bilimcisi
1938 - Marco Aurelio Denegri, Perulu entelektüel, edebiyat eleştirmeni, yazar, yapımcı ve seksolog (ö. 2018)
1940 - Ole Ernst, Danimarkalı oyuncu (ö. 2013)
1944 - Antal Nagy, Macar millî futbolcudur
1944 - Danny Trejo, Amerikalı oyuncu
1946 - Robert Fripp, İngiliz gitarist ve bestekârdır
1950 - J. Georg Bednorz, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi
1953 - Pierce Brosnan, İrlandalı sinema oyuncusu
1953 - Richard Page, Amerikalı müzisyen
1955 - Olga Korbut, Beyaz Rus eski bir jimnastikçi
1955 - Debra Winger, ABD'li bir oyuncu
1957 - Joan Benoit, Emekli Amerikan maraton koşucusudur
1959 - Mare Winningham, Amerikalı oyuncudur
1961 - The Godfather, Amerikalı yarı emekli profesyonel güreşçi
1965 - Krist Novoselic, Amerikalı rock müzisyeni
1965 - Vincent Regan, Galli sinema oyuncusu
1966 - Janet Jackson, Amerikalı şarkıcı
1966 - Metin Şentürk, Türk şarkıcı
1969 - David Boreanaz, Amerikalı oyuncu
1969 - Tracey Claire Fisher, bilinen adı: Tracey Gold, Amerikalı oyuncu
1970 - Gabriela Sabatini, Arjantinli tenisçi
1971 - İlknur Bozkurt, Türk oyuncu, şarkıcı ve sunucu
1973 - Tori Spelling, Amerikalı oyuncu ve yazar
1974 - Laura Pausini, İtalya'nın popüler şarkıcısı
1975 - Tony Kakko, Sonata Arctica vokalisti Fin müzisyen ve söz yazarı
1977 - Melanie Lynskey, Yeni Zelandalı aktris
1977 - Emilíana Torrini, İzlandalı şarkıcı
1978 - Lionel Scaloni, Arjantinli eski futbolcu
1978 - James Sturgess, İngiliz aktör ve müzisyen
1978 - Okan Yılmaz, Türk eski millî futbolcu ve teknik direktör
1981 - Ricardo Costa, Portekizli eski defans oyuncusu
1981 - Joseph Morgan, İngiliz aktör ve yönetmen
1981 - Sergei Novitski, Rus buz patenci
1981 - Ali Özen, Türk taekwondocu
1982 - Joo Ji Hoon, Güney Koreli model ve aktör
1982 - Łukasz Kubot, Polonyalı profesyonel tenis oyuncusu
1982 - Tiya Sircar, Hint asıllı Amerikalı oyuncu
1983 - Nancy Ajram, Lübnanlı şarkıcı ve iş insanı
1985 - Ricardo Jesus, Brezilyalı futbolcu
1985 - Henrique Pacheco Lima, Brezilyalı futbolcu
1985 - Minoru Suganuma, Japon eski futbolcu
1985 - Elias Mendes Trindade, Brezilyalı millî futbolcu
1985 - Stanislav Yanevski, Bulgar oyuncu
1986 - Eleni Artimata, Kıbrıs Rumu kısa mesafe koşucusu
1986 - Matías Cabrera, Uruguaylı futbolcu
1986 - Megan Fox, Amerikalı oyuncu
1987 - Can Bonomo, Türk şarkıcı, besteci ve söz yazarı
1987 - Olena Homrova, Ukraynalı eskrimci
1989 - Behati Prinsloo, Namibyalı manken
1989 - Felipe Augusto de Almeida Monteiro, Brezilyalı futbolcu
1990 - Deniz Akdeniz, Avustralyalı aktör
1990 - Ognjen Kuzmić, Sırp profesyonel basketbolcu
1990 - Gizem Memiç, Türk model ve Güzellik Kraliçesi unvanı sahibi
1990 - Thomas Brodie-Sangster, İngiliz oyuncu
1991 - Amido Baldé, Portekizli futbolcu
1991 - Grigor Dimitrov, Bulgar profesyonel tenis oyuncusu
1991 - Gueïda Fofana, Fransız eski futbolcu
1991 - Guzmán Pereira, Uruguaylı futbolcu
1991 - Eglė Šikšniūtė, Litvanyalı profesyonel basketbolcu
1991 - Ashley Wagner, Amerikalı buz patenci
1992 - Kervens Belfort, Haitili futbolcu
1992 - Hayato Nakama, Japon futbolcu
1993 - Ricardo Esgaio, Portekizli futbolcu
1993 - Lee Ji-eun daha çok bilinen sahne adıyla IU Güney Koreli şarkıcı, söz yazarı, dansçı ve oyuncu
1993 - Atticus Mitchell, Kanadalı oyuncu
1994 - Selim Gündüz, Türk asıllı Alman futbolcu
1994 - Miles Heizer, Amerikalı oyuncu
1994 - Bryan Rabello, Şilili futbolcu
1994 - Omos, Nijerya asıllı Amerikalı güreşçi
1996 - José Mauri, İtalyan futbolcu

290 - Sima Yan, Jin Hanedanı'nın ilk imparatorudur (d. 236)
1182 - İoannis Komnenos Vatacis, Bizanlı askerî ve siyasi karakteridir (d. 1132)
1669 - Pietro da Cortona, İtalyan Barok ressam ve mimardı (d. 1596)
1703 - Charles Perrault, Fransız yazar (d. 1628)
1798 - Joseph Hilarius Eckhel, Avusturyalı Cizvit rahip ve nümismat (d. 1737)
1818 - Matthew Gregory Lewis, İngiliz romancı ve oyun yazarı (d. 1775)
1830 - Joseph Fourier, Fransız bilimci (d. 1768)
1857 - Vasili Tropinin, Rus romantik ressam (d. 1776)
1861 - John Stevens Henslow, İngiliz botanikçi ve jeolog (d. 1796)
1862 - Jan Baptist van der Hulst, Flaman ressam ve litografi sanatçısı (d. 1790)
1891 - Ion C. Brătianu, 1876-1888 arasında görev yapmış Romanya başbakanıdır (d. 1821)
1910 - Henri-Edmond Cross, Fransız noktacı ressam (d. 1856)
1920 - Mariya Boçkaryova, bir Rus askeriydi (d. 1889)
1920 - Levi P. Morton, Amerikalı siyasetçi (d. 1824)
1926 - VI. Mehmet (Vahidettin), Osmanlı'nın 36. ve son padişahı (d. 1861)
1936 - Leonidas Paraskevopulos, Yunan kıdemli subay ve siyasetçi (d. 1860)
1942 - Bronisław Malinowski, Polonyalı antropolog ve bilim insanı (d. 1884)
1943 - James Ewing, Amerikalı patolog, Ewing sarkomunu keşfeden kişi (d. 1885)
1947 - Frederick Gowland Hopkins, İngiliz biyokimyacı (d. 1861)
1952 - Memduh Şevket

16 Nisan, Miladi takvime göre yılın 106. (artık yıllarda 107.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 259 gün vardır. 

1071 - Güney İtalya'da Bizans kontrolünde olan son şehir olan Bari, Norman, Robert Guiscard tarafından ele geçirildi.
1912 - Amerikalı havacı Harriet Quimby, Manş Denizi'ni uçarak aşan ilk kadın oldu. Quimby, 3 ay sonra yaptığı gösteri sırasında uçağın yere çakılmasıyla öldü.
1917 - Bolşevik lider Lenin, sürgünde bulunduğu İsviçre'den Rusya'ya döndü ve Sosyalist Devrim'in başlatılması çağrısında bulundu.
1920 - İkinci Anzavur isyanı bastırıldı.
1925 - Tanin gazetesi süresiz kapatıldı.
1939 - Saldıray Denizaltısı Kiel'den İstanbul'a geldi.
1939 - İran Veliahtı Rıza Pehlevi'nin düğün töreni için İran'a giden Türk heyeti Tahran'a vardı.
1941 - II. Dünya Savaşı: 500 Alman uçağı Londra'yı bütün gece bombaladı.
1943 - Dr. Albert Hofmann, LSD'nin psychedelic (sanrı yaratan, hayal gördüren) etkilerini keşfetti.
1945 - Kızıl Ordu Berlin'e girdi ve Berlin Muharebesi başladı.
1947 - Bir yük gemisinde meydana gelen patlama sonucu Texas City'de başlayan yangın neredeyse 600 kişinin ölümüne sebep oldu.
1948 - Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü kuruldu.
1959 - Ankara Üniversitesi'nde okuyan bir grup genç, Said-i Nursi'ye "Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri" imzasıyla Şeker Bayramı tebriği gönderdiler.
1968 - Türkiye İşçi Partisi (TİP) yöneticileri Rıza Kuas ve Prof. Sadun Aren hakkında, "Akdeniz Ülkeleri İlerici ve Anti Emperyalist Partiler Konferansı"na katıldıkları için soruşturma açıldı.
1971 - Türkiye İşçi Partisi yönetimine "Kürtçülük" iddiasıyla dava açıldı.
1972 - İnsanoğlunun 5. Ay yolculuğu 'Apollo 16' uzay aracı ile başladı.
1973 - Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) davası başladı. 256 sanıktan 10'u için idam istendi.
1974 - Eski Demokrat Partililere siyasal hakları geri verildi.
1975 - Başkent Phnom Penh'in düşüşüyle, Kamboçya Kızıl Kmerler'in kontrolüne girdi.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): İstanbul'da Amerikalı bir astsubay ile bir Türk arkadaşı, Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan adlı sol görüşlü militanlar tarafından öldürüldü. Gaziantep'te bir polis, Mardin'de 2 öğrenci, Aydın'da bir öğretmen, Ankara ve İstanbul'da 2 işçi öldürüldü.
1982 - Eski CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesince tutuklandı.
1984 - Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, "Çıplak denize girmek isteyen turist Türkiye'ye gelmesin" dedi.
1984 - Orhan Pamuk, "Sessiz Ev" adlı eseriyle Madaralı Roman Ödülü'nü aldı.
1988 - FKÖ İkinci Komutanı Ebu-Cihad, İsrail askerleri tarafından öldürüldü.
1995 - Güney Afrika Cumhuriyeti ağır insan hakları ihlalleri olduğu gerekçesiyle Türkiye'ye silah ambargosu koydu. Ambargo, 16 Nisan 1997'de kaldırıldı.
1996 - Emir Hattab komutasındaki 50 kişilik Çeçen grubu 223 Rus askerini öldürdü ve 50 araçlık konvoyu imha etti. Bu olay tarihte Şatoy Pususu olarak bilinir.
1999 - Harvard Üniversitesi, Tansu Çiller'e fahri doktorluk verilmediğini açıkladı.
2001 - Eski Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan suikastı zanlılarından olduğu belirtilen Mehmet Fidancı, İstanbul'da yakalandı.
2007 - Amerika Birleşik Devletleri'nin Virginia Teknik Üniversitesi'nde Cho Seung-Hui adlı öğrencinin gerçekleştirdiği silahlı saldırıda, kendisi de dahil 33 kişi öldü, 29 kişi de yaralandı.
2017 - Türkiye'de yönetim biçimini, "Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi" olarak değiştirmek için halk oylaması yapıldı.

1619 - Jan van Riebeeck, Hollandalı doktor, tüccarı ve Cape Kolonisi'nin kurucusu ve ilk yöneticisi (ö. 1677)
1728 - Joseph Black, İskoç fizikçi ve kimyacı (ö. 1799)
1786 - John Franklin, Britanyalı gezgin, kâşif (ö. 1847)
1821 - Ford Madox Brown, İngiliz ressam (ö. 1893)
1825 - Jacob Brønnum Scavenius Estrup, Danimarkalı politikacı (ö. 1913)
1844 - Anatole France, Fransız yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1924)
1861 - Fridtjof Nansen, Norveçli gezgin, bilim insanı, diplomat ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1930)
1865 - Harry Chauvel, Avustralyalı general (ö. 1945)
1865 - Mehmet Esat Işık, Türk askeri hekim (ö. 1936)
1867 - Wilbur Wright, ilk motorlu uçağı yapan Amerikalı ünlü Wright Kardeşler'den (ö. 1912)
1871 - John Millington Synge, İrlandalı oyun yazarı, şair ve folklor kolleksiyoncusu (ö. 1909)
1885 - Arnold Petersen, Amerika Sosyalist İşçi Partisi Ulusal Sekreteri (ö. 1976)
1886 - Ernst Thaelmann, Alman siyasetçi ve Almanya Komünist Partisi önderi (ö. 1944)
1889 - Charlie Chaplin, İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar (ö. 1977)
1896 - Tristan Tzara, Rumen asıllı Fransız şair ve yazar (ö. 1963)
1916 - Behçet Necatigil, Türk şair ve yazar (ö. 1979)
1918 - Spike Milligan, İrlanda asıllı İngiliz aktör ve komedyen (ö.2002)
1919 - Merce Cunningham, Amerikalı koreograf ve dansçı (ö. 2009)
1919 - Nilla Pizzi, İtalyan şarkıcı (ö. 2011)
1921 - Peter Ustinov, İngiliz oyuncu, yönetmen, yazar ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 2004)
1922 - Afif Yesari, Türk yazar (ö. 1989)
1922 - Kingsley Amis, İngiliz yazar (ö. 1995)
1922 - Leo Tindemans, Belçika Başbakanı (ö. 2014)
1924 - Henry Mancini, Amerikalı besteci, aranjör ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (ö. 1994)
1925 - Sabri Altınel, Türk şair (ö. 1985)
1927 - XVI. Benedictus, Katolik Kilisesinin 265. Papa (ö. 2022)
1933 - Erol Günaydın, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (ö. 2012)
1934 - Robert Stigwood, Avustralyalı film yapımcısı (ö. 2016)
1936 - Ayla Arslancan, Türk oyuncu (ö. 2015)
1936 - Şaban Bayramoviç, Sırp müzisyen (ö. 2008)
1937 - George Steele, Amerikalı Güreşçi (ö. 2017)
1939 - Dusty Springfield, İngiliz pop müzik şarkıcısı (ö. 1999)
1940 - II. Margrethe, Danimarka kraliçesi
1942 - Frank Williams, İngiliz Formula 1 yarış takımının kurucusu ve patronu (ö. 2021)
1946 - Margot Adler, Amerikalı yazar, gazeteci, radyocu ve yayıncı (ö. 2014)
1947
Kerim Abdülcabbar, Amerikalı basketbolcu
Erol Evgin, Türk şarkıcı, besteci ve oyuncu
Gerry Rafferty, İskoç besteci ve şarkıcı (ö. 2011)
1949
Şükrü Karatepe, Türk hukukçu ve akademisyen
Melody Patterson, Amerikalı oyuncu (ö. 2015)
1950 - David Graf, Amerikalı oyuncu (ö. 2001)
1952 - Yve-Alain Bois, Cezayirli tarihçi, modern sanat eleştirmeni ve akademisyen
1954 - Ellen Barkin, Emmy ödüllü, Altın Küre'ye aday gösterilmiş Amerikalı oyuncu
1955 - Henri, 7 Ekim 2000'den beri hüküm süren Lüksemburg Büyük Dükü
1956
Aleksey Pajitnov, Rus bilgisayar mühendisi ve Tetris oyununun geliştiricisi
Necla Nazır, Türk sinema oyuncusu ve şarkıcı
1960 - Rafael Benítez, İspanyol teknik direktör
1960 - Pierre Littbarski, Alman eski millî futbolcu ve teknik direktör
1962 - Ian MacKaye, Amerikalı müzisyen
1965
Jon Cryer, Amerikalı oyuncu, yönetmen, senarist ve yapımcı
Martin Lawrence, Amerikalı aktör, yönetmen ve yapımcı
1966 - Jasna Đuričić, Sırp oyuncu
1968
Vickie Guerrero, Amerikalı eski profesyonel güreş menajeri ve nadir güreşen eski profesyonel güreşçi
Barbara Sarafian, Belçikalı oyuncu
1971
Emre Tilev, Türk spor spikeri
Selena, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı (ö 1995)
1972 - Conchita Martínez, İspanyol profesyonel tenis oyuncusu
1973 - Akon, Senegal asıllı Amerikalı Hip-Hop, R&B ve Soul müzik sanatçısı
1974 - Toygar Işıklı, Türk müzisyen ve besteci
1976
Robert Dahlqvist, İsveçli gitarist ve şarkıcı (ö. 2017)
Lukas Haas, Amerikalı oyuncu
1977
Ceyda Düvenci, Türk oyuncu
Fredrik Ljungberg, İsveçli futbolcu
1979 - Christijan Albers, Hollandalı Formula 1 pilotu
1982
Gina Carano, Amerikalı oyuncu ve televizyon sunucusu
Boris Diaw, Fransız basketbol oyuncusu
Robert Popov, Makedon futbolcu
1983 - Marié Digby, Amerikalı pop müzik şarkıcısı
1984
Claire Foy, İngiliz aktris
Pawel Kieszek, Polonyalı futbolcu
Mourad Meghni, Cezayirli futbolcu
Kerron Stewart, Jamaikalı atlet
1985
Luol Deng, Güney Sudan asıllı Britanyalı profesyonel basketbolcu
Benjamín Rojas, Arjantinli oyuncu
Taye Taïwo, Nijeryalı futbolcu
Sam Hyde, Amerikalı komedyen, yazar ve aktör
1986
Shinji Okazaki, Japon millî futbolcu
Epke Zonderland, Hollandalı jimnastikçi
1987
Cenk Akyol, Türk basketbolcu
Aaron Lennon, İngiliz futbolcu
Reggie Jackson, Amerikalı profesyonel basketbolcu
Vangelis Mantzaris, Yunan basketbolcu
1991 - Kim Kyung-jung, Güney Koreli futbolcu
1992 - Hiroki Higuchi, Japon futbolcu
1993
Mirai Nagasu, Amerikalı buz patenci
Chance the Rapper, Amerikalı hip hop sanatçısı
1994 - Onur Bulut, Türk-Alman futbolcu
1996 - Anya Taylor-Joy, ABD doğumlu Arjantinli-İngiliz sinema ve dizi oyuncusu
2001 - Danilo Sikan, Ukraynalı millî futbolcu
2002
Sadie Sink, Amerikalı aktris
Filip Jörgensen, İsveç asıllı Danimarkalı futbolcu

69 - Otho, Roma İmparatoru (d. 32)
1090 - Sikelgaita, Lombard prenses (d. 1040)
1686 - Jean de Coligny-Saligny, Fransız soylu ve ordu komutanı (d. 1617)
1788 - Georges-Louis Leclerc, Fransız natüralist, matematikçi, kozmolog ve ansiklopedi yazarı (d. 1707)
1828 - Francisco Goya, İspanyol ressam (d. 1746)
1850 - Marie Tussaud, Madame Tussauds balmumu heykel müzesinin kurucusu (d. 1761)
1879 - Bernadette Soubirous, Roma Katolik Kilisesi azizi (d. 1844)
1888 - Zygmunt Florenty Wróblewski, Polonyalı kimyager ve fizikçi (d. 1845)
1838 - George William Hill, Amerikalı Astronom ve Matematikçi (d. 1838)
1930 - José Carlos Mariátegui, Perulu siyasal önder ve yazar (Marksist tarihsel maddeciliği Peru'nun toplumsal çözümlemesine uygulayan ilk aydın) (d. 1895)
1935 - Panait Istrati, Rumen Yazar (d. 1884)
1938 - Steve Bloomer, İngiliz millî futbolcu (d. 1874)
1947 - Rudolf Höß, Nazi Almanyası'nda asker ve Auschwitz Toplama Kampı'nın Komutanı (d. 1900)
1958 - Rosalind Franklin, İngiliz biyofizikçi ve kristallografçısı (d. 1920)
1958 - Archibald Cochrane, İskoç siyasetçi ve deniz subayı (d. 1885)
1972 - Yasunari Kavabata, Japon romancı ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1888)
1989 - Hakkı Yeten, Türk futbolcu, teknik direktör ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 18. Başkanı (d. 1910)
1991 - David Lean, İngiliz yönetmen (d. 1908)
1992 - Sinan Kukul, Türk devrimci (d. 1956)
1994 - Ralph Ellison, Afrikalı-Amerikalı yazar (d. 1913)
1995 - İkbal Mesih, Pakistanlı çocuk işçi (gelişmekt

16 Ocak, Miladi takvime göre yılın 16. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 349 gün vardır (artık yıllarda 350). 

1547 - Rus Çarı Korkunç İvan taç giydi.
1556 - II. Felipe, İspanya Kralı oldu.
1595 - Padişah III. Murat, 48 yaşında öldü. III. Mehmet tahta çıktı.
1795 - Fransa, Hollanda'nın Utrecht şehrini işgal etti.
1804 - Fransız fizikçi Joseph Louis Gay-Lussac, bir hidrojen balonu içinde 7.016 m'ye yükselerek, sonraki 50 yıl içinde kırılamayacak olan bir rekora imza attı.
1914 - Altay SK kuruldu.
1920 - Milletler Cemiyeti, ilk toplantısını Paris'te yaptı.
1925 - Sovyetler Birliği'nde Lev Troçki, Savaş Komiserliği görevinden alındı.
1928 - Cemal Reşit Rey'in, "12 Anadolu Türküsü" adlı ses ve piyano için yapıtı ilk kez seslendirildi.
1928 - Doktor Şefik Hüsnü Deymer ve arkadaşlarının Türkiye Komünist Partisi davası başladı.
1929 - Josef Stalin'le anlaşmazlığa düşen Nikolay Buharin, Komünist Enternasyonal'in başkanlığından istifa etti.
1945 - Adolf Hitler, Führerbunker'e taşındı.
1952 - Gazeteci ve yazar Ercüment Ekrem Talu'ya, Fransız "Légion d'honneur" nişanı verildi. Yazar, bu ödüle Türk-Fransız kültür ilişkilerine katkılarından dolayı layık görüldü.
1956 - Uluslararası Basın Enstitüsü, Türkiye'de basına baskı yapıldığını açıkladı.
1960 - İşçi Sigortalıları Kurumu İstanbul Hastanesi, Cumhurbaşkanı Celal Bayar tarafından hizmete açıldı.
1961 - Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'ye 43 milyon dolar yardımda bulundu.
1969 - Metroliner treni hizmete girdi.
1970 - Muammer Kaddafi, Libya Başbakanı oldu.
1979 - Şah Muhammed Rıza Pehlevi, ailesi ile birlikte İran'ı terk ederek Mısır'a yerleşti.
1979 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Devrimci Demokratik Kültür Derneklerinin, "Doğu'da Kürt halkından olmayan kamu görevlilerinin bölgeden uzaklaştırılması" kararı devlet tarafından yerine getirilmediği için Mardin Kızıltepe'de bir ilkokul öğretmeni bir grup militan tarafından dövüldü ve kendisine şehri terk etmesi için ihtarda bulunuldu.
1980 - Bilim insanları, interferon üretmeyi başardı.
1983 - Türk Hava Yolları'nın "Afyon" uçağı Ankara'da düştü: 47 kişi öldü.
1985 - Halkçı Parti (HP) milletvekili Bahriye Üçok, zina yapan erkeklerin de cezalandırılmasını öngören yasa önerisi vermişti. TBMM yasa önerisini reddetti.
1986 - New York'ta toplanan Uluslararası PEN Kongresi, Türk Hükûmetini yazarlarla ilgili tutumunu gözden geçirmeye çağırdı.
1987 - 1 Ocak'ta Pekin'de Tiananmen Meydanı'nda öğrencilerin başlattığı gösteriler sonucunda, Çin Komünist Partisi Lideri Hu Yaobang istifa etti; yerine Zao Ziyang getirildi.

1991 - ABD Irak'a hava akınları ve füze saldırısı başlattı. Çöl Fırtınası Harekatı, Irak'ın sanayi ve savaş potansiyeli tamamen imha edip, 2003 yılında ülkenin işgaline zemin hazırladı.
1992 - El Salvador Hükûmeti ile isyancılar Meksiko'da bir antlaşma imzalayarak, en az 75 bin kişinin hayatına mal olan 12 yıllık iç savaşa son verdiler.
1992 - Halkın Emek Partisi kökenli Hatip Dicle ve Leyla Zana, Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den istifa etti.
1996 - "Avrasya feribotu", silahlı eylemciler tarafından 177 yolcu ve 55 mürettebatıyla Trabzon limanında rehin alındı ve İstanbul'a doğru kaçırıldı. Eylemciler Çeçenistan sorununa dikkat çekmek istediklerini söylediler.
1998 - Refah Partisi'nin Anayasa Mahkemesi'nce kapatılmasıyla, Necmettin Erbakan siyasi yasaklı duruma düştü.
2000 - Ricardo Lagos, Şili'nin Salvador Allende'den bu yana ilk sosyalist başkanı seçildi.
2002 - BM Güvenlik Konseyi, Usame bin Ladin'in ve Taliban üyelerinin tüm varlıklarını dondurma kararı aldı.
2003 - Columbia uzay mekiği, Cape Canaveral (Amerika Birleşik Devletleri) üssünden ayrıldı. (Mekik, 1 Şubat'ta dünyaya dönüşü sırasında parçalandı ve 7 kişilik uçuş ekibi öldü).
2005 - Adriana Iliescu, 66 yaşında doğum yaparak dünyanın en yaşlı annesi unvanını aldı.
2006 - Mehmet Ali Ağca, askerlik işlemlerini yaptırmak üzere avukatı Mustafa Demirbağ ile GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesine gitti. Demirbağ, muayene sonucu Ağca'ya askerliğe elverişsiz raporu verildiğini bildirdi.
2010 - "2010 Avrupa Kültür Başkenti" olan İstanbul'da etkinlikler, şehrin yedi ayrı noktasındaki kutlamalarla başladı.

1093 - İsaakios Komnenos, Bizans İmparatoru I. Aleksios (1081-1118 arası hükümdar) ile İrini Dukena'nin üçüncü oğlu (ö. 1152)
1409 - I. René, Napoli ve Kudüs kralı (ö. 1480)
1536 - Yi I, Koreli Neo-Konfüçyüsçü filozof ve yazar (ö. 1584)
1728 - Niccolo Piccinni, İtalyan besteci (ö. 1800)
1749 - Vittorio Alfieri, İtalyan drama yazarı (ö. 1803)
1821 - John C. Breckinridge, Amerikalı siyasetçi, hukukçu, asker ve ABD'nin 14. başkan yardımcısı (ö. 1875)
1836 - II. Francis, İki Sicilya'nın son kralı (ö. 1894)
1836 - Inoue Kaoru, Japon siyasetçi (ö. 1915)
1838 - Franz Brentano, Alman psikolog ve filozof (ö. 1917)
1849 - Eugène Carrière, Fransız sembolist ressam ve taşbaskı sanatçısı (ö. 1906)
1853 - André Michelin, Fransız mühendis ve sanayici (ö. 1931)
1853 - Ian Hamilton, Britanya Ordusu'nda kıdemli subay (ö. 1947)
1855 - Eleanor Marx, Marksist yazar ve politik eylemci (ö. 1898)
1859 - Jón Magnússon, İzlanda Başbakanı (ö. 1926)
1861 - Dilpesend Kadınefendi, II. Abdülhamid beşinci eşi (ö. 1901)
1878 - Harry Carey, Amerikalı oyuncu (ö. 1947)
1878 - Mehmed Abdülkadir Efendi, II. Abdülhamid'in ve Bidâr Kadınefendi'nin oğlu (ö. 1944)
1885 - Michel Plancherel, İsviçreli matematikçi (ö. 1967)
1890 - Karl Freund, Alman görüntü yönetmeni ve yönetmen (ö. 1969)
1892 - Homer Burton Adkins, Amerikalı kimyager (ö. 1949)
1895 - Evripidis Bakircis, Yunan subay ve politikacı (ö. 1947)
1897 - Bedia Muvahhit, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (sahneye çıkan ilk Türk kadını) (ö. 1994)
1901 - Fulgencio Batista, Küba Devlet Başkanı (ö. 1973)
1906 - Abdullah Ziya Kozanoğlu, Türk mimar, müteahhit, romancı, çizgi-roman yazarı, spor yöneticisi ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün 11. Başkanı (ö. 1966)
1908 - Andrew Hughes, Osmanlı İmparatorluğu doğumlu aktör ve şirket yöneticisi (ö. 1996)
1911 - Eduardo Frei Montalva, Şilili siyasetçi (ö. 1982)
1913 - Edoardo Detti, İtalyan mimar ve şehir planlamacısı (ö. 1984)
1924 - Katy Jurado, Meksikalı aktris (ö. 2002)
1929 - Shigeru Kōyama, Japon oyuncu (ö. 2017)
1932 - Dian Fossey, Amerikalı etolojist (ö. 1985)
1933 - Susan Sontag, Amerikalı yazar (ö. 2004)
1935 - Udo Lattek, Alman teknik direktör ve eski futbolcu (ö. 2015)
1936 - Halit Çapın, Türk gazeteci ve yazar (ö. 2006)
1948 - John Carpenter, Amerikalı yönetmen, senarist ve yapımcı
1950 - Daniel Vischer, İsviçreli siyasetçi (ö. 2017)
1954 - Morten Meldal, Danimarkalı kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi
1958 - Andrey Bal, Ukraynalı futbolcu ve antrenör (ö. 2014)
1958 - Ayşenur İslam, Türk siyasetçi
1959 - Sade, Nijeryalı şarkıcı ve söz yazarı
1969 - Per Yngve Ohlin, İsveçli müzisyen ve söz yazarı (ö. 1991)
1971 - Vuslat Doğan Sabancı, Türk gazeteci ve iş insanı
1973 - Josie Davis, Amerikalı oyuncu
1974 - Kate Moss, İngiliz manken
1974 - Brent Hinds, Amerikalı gitarist (ö. 2025)
1975 - Ayça Bingöl, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısıdır.
1976 - Debbie Ferguson, Bahamalı atlet
1979 - Aaliyah, Amerikalı şarkıcı (ö. 2001)
1981 - Emrah Safa Gürkan, Türk tarihçi, yazar ve akademisyen
1982 - Tuncay Şanlı, Türk futbolcu
1983 - Emanuel Pogatetz, Avusturyalı futbolcu
1983 - Erkan Kolçak Köstendil, Türk oyuncu ve şarkıcı
1985 - Craig Jones, İngiliz motosiklet yarışçısı (ö. 2008)
1985 - Anna Wallentheim, İsveçli öğretmen ve politikacı
1985 - Şahika Ercümen, Türk serbest dalışçı ve sualtı hokeyi oyuncusu
1993 - Wrs, Rumen şarkıcı ve dansçı
1996 - Jennie Kim, Güney Koreli şarkıcı
1999 - Lina Boussaha, Fransa doğumlu Cezayir asıllı millî futbolcu
2003 - Ahmetcan Kaplan, Türk futbolcu

1263 - Shinran, Japon Budist keşiş (d. 1173)
1299 - Hüsâmeddin Lâçin, Memluk sultanı (d. ?)
1391 - V. Muhammed, Gırnata emiri (d. 1338)
1595 - III. Murad, Osmanlı'nın 12. padişahı (d. 1546)
1598 - I. Fyodor, Rus çarı (d. 1557)
1710 - Higashiyama, Japonya'nın 113. imparatoru (d. 1675)
1794 - Edward Gibbon, İngiliz tarihçi (d. 1737)
1806 - Nicolas Leblanc, Fransız fizikçi, cerrah ve kimyacı (d. 1742)
1852 - John Payne Todd, Annesi ABD başkanı olacak James Madison ile evlendi (d. 1792)
1864 - Cheoljong, Joseon Krallığı'nın 25. kralı (d. 1831)
1885 - Edmond About, Fransız yazar, romancı ve yayıncıdır (d. 1828)
1886 - Amilcare Ponchielli, İtalyan besteci (d. 1834)
1891 - Léo Delibes, Fransız besteci (d. 1836)
1896 - Ali Şefkati, Osmanlı gazeteci (d. 1848)
1933 - Bekir Sami Kunduh, Türk siyasetçi ve diplomat (Türkiye'nin ilk Dışişleri Bakanı) (d. 1867)
1936 - Albert Fish, Amerikalı doktor, seri katil ve yamyam (İdam) (d. 1870)
1949 - Vasili Degtyaryov, Rus silah tasarımcısı (d. 1880)
1957 - Arturo Toscanini, İtalyan orkestra şefi ve kemancı (d. 1867)
1966 - Ahmet Fetgeri Aşeni, Türk jimnastikçi, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün kurucularından ve 6. Başkanı (d. 1886)
1969 - Petras Klimas, Litvanyalı diplomat, yazar ve tarihçi (d. 1891)
1979 - August Heissmeyer, Schutzstaffel'in önde gelen üyesi (d. 1897)
2004 - Kalevi Sorsa, Finlandiyalı sosyaldemokrat siyasetçi (d. 1930)
2005 - Recep Birgit, Türk sanat müziği sanatçısı (d. 1920)
2009 - Andrew Wyeth, Amerikalı görsel sanatçı (d. 1917)
2013 - Burhan Doğançay, Türk ressam ve fotoğrafçı (d. 1929)
2013 - Pauline Phillips, Amerikalı radyocu ve aktivist (d. 1918)
2015 - Afet Ilgaz, Türk yazar (d. 1937)
2016 - Joannis Avramidis, Yunan kökenli Avusturyalı heykeltıraş (d. 1922)
2016 - Carina Jaarnek, İsveçli şarkıcı (d. 1962)
2017 - Eugene Cernan, Amerikalı savaş pilotu ve NASA astronotu (d. 1934)
2017 - Franz Jarnach, Alman oyuncu ve müzisyendir (d. 1944)
2017 - Amin Nasir, Singapurlu eski millî futbolcu ve teknik direktör (d. 1968)
2018 - Madalena Iglésias, Portekizli şarkıcı ve oyuncu (d. 1939)
2018 - Oliver İvanoviç, Kosovalı Sırp siyasetçi (d. 1953)
2018 - Javiera Muñoz, İsveçli şarkıcıdır (d. 1977)
2018 - Jo Jo White, eski Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu (d. 1946)
2019 - Mirjam Pressler, Alman roman yazarı ve çevirmen (d. 1940)
2019 - Chris Wilson, Avustralyal

16 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 197. (artık yıllarda 198.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 168 gün vardır. 

622 - Muhammed ve beraberindeki ilk Müslümanlar, Mekke'den Medine'ye hicret ettiler. Bu olay Hicrî takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
1212 - Las Navas de Tolosa Muharebesi: Reconquista döneminde, Papa III. İnnocentius'in çağrısı üzerine bir araya gelen İspanya'daki Hristiyan Krallıklar, Muhammed Nasır komutasındaki Müslüman Muvahhidler'i yendi.
1394 - Fransa Kralı VI. Charles, Yahudilerin Fransa'dan kovulması için emir verdi.
1661 - Avrupa'da ilk banknot, "Stockholms Banco" adlı bir İsveç bankası tarafından bastırılarak tedavüle verildi.
1782 - Wolfgang Amadeus Mozart'ın, Saraydan Kız Kaçırma adlı operası ilk kez sahnelendi.
1880 - Emily Stowe, Kanada'da lisanslı ilk kadın hekim oldu.
1912 - Stockholm Olimpiyat Oyunları başladı.
1921 - Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. 1991'de yerine Acara Özerk Cumhuriyeti kuruldu.
1935 - Dünyanın ilk parkmetresi, Oklahoma City'de bir caddeye yerleştirildi.
1942 - Fransa'daki en büyük Yahudi tutuklaması: 12884 Yahudi Auschwitz'e gönderilmek üzere tutuklandı.
1945 - Manhattan Projesi: Amerika Birleşik Devletleri'nin New Mexico Eyaleti, Alamogordo şehri yakınlarında ilk atom bombası denemesi (Trinity testi) yapıldı.
1965 - Fransa ve İtalya'yı birbirine bağlayan "Mont Blanc Tüneli" açıldı.
1969 - Apollo 11, Kennedy Uzay Üssü'nden fırlatıldı.
1979 - Saddam Hüseyin, Irak Devlet Başkanı oldu.
1990 - Filipinler'de deprem: 1450 ölü.
1994 - Shoemaker-Levy 9 kuyrukluyıldızının parçaları, Jüpiter gezegenine çarptı.
1999 - Eski ABD Başkanı John F. Kennedy ve Jacqueline Kennedy Onassis'in oğulları John F. Kennedy, Jr.'ın kullandığı küçük uçak, Atlantik Okyanusu'na düştü. Kennedy, uçakta bulunan karısı ve baldızıyla birlikte hayatını kaybetti.
2005 - Irak'ın Musayyib kentinde bir intihar eylemcisi, kullandığı patlayıcı yüklü tanker kamyonu, benzin istasyonuna sürdü: 98 ölü, 100 yaralı.
2008 - Irak'ın Telafer kentindeki bir pazar yerinde, bomba yüklü bir araç infilâk etti: 7'si çocuk 11 kişi öldü, 90 kişi yaralandı.[1] 30 Temmuz 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2016 - Türkiye'de Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kendilerini Yurtta Sulh Konseyi olarak tanımlayan bir grup asker tarafından 15 Temmuz'da başlatılan askerî darbe teşebbüsü bastırıldı.

1486 - Andrea del Sarto, İtalyan ressam (ö. 1531)
1517 - Frances Brandon, 1. Suffolk Dükü Charles Brandon ile Mary Tudor'un ikinci çocuğu ve ilk kızı (ö. 1559)
1723 - Joshua Reynolds, İngiliz ressam (ö. 1792)
1796 - Jean-Baptiste-Camille Corot, Fransız izlenimci ressam (ö. 1875)
1872 - Roald Amundsen, Norveçli kâşif (ö. 1928)
1888 - Frits Zernike, 1953 yılında Faz kontrast mikroskobu ile Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan Hollandalı fizikçi (ö. 1966)
1896 - Trygve Lie, Norveçli siyasetçi, diplomat (ö. 1968)
1902 - Orhan Şaik Gökyay, Türk şair ve edebiyat tarihi ve dil araştırmacısı (ö. 1994)
1906 - Halide Pişkin, Türk tiyatro oyuncusu (ö. 1959)
1907 - Barbara Stanwyck, Amerikalı oyuncu (ö 1990)
1911 - Ginger Rogers, Amerikalı aktris ve dansçı (ö. 1995)
1915 - Cihat Arman, Türk futbolcu (Fenerbahçe ve Millî Takım'ın kalecisi) (ö. 1994)
1918 - Müzeyyen Senar, Türk ses sanatçısı (ö. 2015)
1919 - Choi Kyu-ha, Güney Koreli siyasetçi (ö. 2006)
1925 - Rosita Quintana, Arjantinli-Meksikalı aktris, şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2021)
1926 - Irwin Rose, Amerikalı biyolog (ö. 2015)
1930 - Guy Béart, Fransız şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2015)
1930 - Bert Rechichar, Eski profesyonel Amerikan futbolcusu (ö. 2019)
1932 - Bill Byrge, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2025)
1934 - Tomás Eloy Martínez, Arjantinli gazeteci ve yazar (ö. 2010)
1936 - Yasuo Fukuda, Japon siyasetçi
1939 - Ali Hamenei, İran'ın Türk asıllı dini ve siyasi yüce lideri (ö. 2026)
1939 - Denise LaSalle, Amerikalı blues şarkıcısı ve şarkı sözü yazarı (ö. 2018)
1939 - Corin Redgrave, İngiliz oyuncu ve aktivist (ö. 2010)
1941 - Dag Solstad, Norveçli yazar (ö. 2025)
1942 - Margaret Court, Avustralyalı tenis oyuncusu
1943 - Reinaldo Arenas, Kübalı şair, romancı ve oyun yazarı (ö. 1990)
1945 - Çetin Tekindor, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1948 - Lars Lagerbäck, İsveçli teknik direktör
1952 - Stewart Copeland, Amerikalı müzisyen
1954 - Betül Arım, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1956 - Lutz Eigendorf, Alman eski futbolcu (ö. 1983)
1956 - Tony Kushner, Amerikalı oyun yazarı
1957 - Necip Naşit Özcan, Türk tiyatro sanatçısı, yönetmeni ve seslendirme sanatçısı (ö. 2025)
1957 - Włodzimierz Smolarek, Polonyalı eski millî futbolcu (ö. 2012)
1959 - Jürgen Ligi, Estonyalı siyasetçi, bakan
1959 - James MacMillan, İskoç klasik besteci ve orkestra şefi
1963 - Phoebe Cates, Amerikalı film oyuncu
1963 - Srečko Katanec, Sloven millî futbolcu ve teknik direktör
1963 - Nina Petri, Alman oyuncu
1964 - Aşot Anastasyan, Ermeni Dünya şampiyonu satranç oyuncusu (ö. 2016)
1964 - Costance Adams, Amerikalı mimar ve yazar (ö. 2018)
1964 - Nino Burcanadze, Gürcü siyasetçi ve Gürcistan Parlamentosu başkanı
1964 - Miguel Indurain, Emekli İspanyol yol bisikleti yarışçısı
1966 - Yıldız Tilbe, Türk şarkıcı, besteci ve şarkı sözü yazarı
1967 - Will Ferrell, Amerikalı oyuncu, komedyen, yapımcı ve yazar
1968 - Larry Sanger, Amerikalı internet proje / yazılım geliştiricisi, Wikipedia'nın kurucularından ve Citizendium'un kurucusu
1971 - Bibiana Beglau, Alman oyuncu
1973 - Şinasi Yurtsever, Türk sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2025)
1974 - Ryan McCombs, ABD'li şarkıcı, söz yazarı
1976 - Carlos Paredes, Paraguaylı eski millî futbolcu
1976 - Elsa Pataky, İspanyol model ve oyuncu
1976 - Michael Petkoviç, Hırvat kökenli Avustralyalı eski Kaleci
1976 - Anna Smashnova, İsrailli profesyonel tenis oyuncusu
1977 - Dina Popova, Ukraynalı yönetici ve eğitimci (ö. 2025)
1978 - Gülhan Şen, Türk sunucu
1979 - Jayma Mays, Amerikalı oyuncu
1979 - Kim Rhode, Amerikalı atıcı
1980 - Svetlana Feofanova, Rus eski sırıkla atlayıcı
1980 - Jesse Jane, Amerikalı pornografik film oyuncusu ve model (ö. 2024)
1980 - Adam Scott, Avustralyalı golfçü
1981 - Zach Randolph, Amerikan profesyonel basketbolcu
1981 - Vicente Rodríguez, İspanyol futbolcu
1981 - Maher Zain, Lübnan asıllı İsveçli müzisyen
1982 - André Greipel, emekli Alman profesyonel yol bisikleti yarışçısı
1982 - Carli Lloyd, Amerikalı kadın millî futbolcu
1982 - Michael Umaña, Kosta Rikalı futbolcu
1983 - Katrina Kaif, İngiliz sinema oyuncusu ve model
1983 - Justin Kan, Amerikalı internet girişimcisi ve yatırımcı
1984 - Franco Dario Cangele, Arjantinli futbolcu
1987 - Annalynne McCord, Amerikalı oyuncu
1987 - Mousa Dembélé, Belçikalı futbolcu
1988 - Sergio Busquets, İspanyol millî futbolcu
1989 - Gareth Bale, Galli millî futbolcu
1991 - Andros Townsend, İngiliz futbolcu
1993 - Alpaslan Öztürk, Türk asıllı Belçikalı futbolcu
1994 - Koki Tsukagawa, Japon futbolcu
1996 - Nathaël Julan, Fransız futbolcu (ö. 2020)
1996 - Luke Hemmings, Avustralyalı şarkıcı ve söz yazarı

1060 - Çağrı, Oğuzlar'ın Kınık boyundan Selçuklu hükümdarı Selçuk Bey'in torunu, Mikail'in oğlu, Tuğrul Bey'in ağabeyi ve Alp Arslan'ın babası (d. 989)
1216 - III. Innocentius, 8 Ocak 1198 ile 16 Temmuz 1216 arasında papalık yapmıştır (d. 1161)
1324 - Go-Uda, Japonya'nın 91. İmparatoru (d. 1267)
1342 - I. Károly, 1308'den ölümüne kadar Macaristan ve Hırvatistan Kralı (d. 1288)
1344 - I. Ahmed, Mısır'da 1342 yılında hüküm sürmüş on beşinci Türk asıllı Bahri hanedanından Memluk Sultanıdır (d. 1318)
1557 - Clevesli Anne, VIII. Henry'nin dördüncü karısı (d. 1515)
1612 - Leonardo Donato, Venedik Cumhuriyeti'nin 90'ıncı dükası (d. 1536)
1664 - Andreas Gryphius Alman barok edebiyatı şairi (d. 1616)
1764 - VI. İvan, 1740-1741'de Rus çarı (d. 1740)
1857 - Pierre-Jean de Béranger, Fransız söz yazarı ve şair (d. 1780)
1882 - Mary Ann Lincoln, Amerika Birleşik Devletleri'nin 16. başkanı olan Abraham Lincoln (d. 1818)
1889 - Michele Amari, Sicilyalı tarihçi ve oryantalist (d. 1806)
1910 - Albert Anker, İsviçreli ressam (d. 1831)
1915 - Ellen G. White, Yedinci Gün Adventistleri Kilisesi'nin kurucu ve liderlerinden (d. 1827)
1920 - Gyula Benczúr, Macar ressam (d. 1844)
1945 - David Lindsay, İngiliz yazar (d. 1876)
1959 - Henri Prost, Fransız mimar ve şehir plancısı (d. 1874)
1960 - Albert Kesselring, Alman asker ve Nazi Almanyası'nda Luftwaffe mareşali (d. 1885)
1960 - John P. Marquand, Amerikalı yazar (d. 1893)
1963 - Nikolay Aseyev, Rus şair (d. 1889)
1964 - Rauf Orbay, Türk asker ve siyasetçi (d. 1881)
1969 - Vecihi Hürkuş, Türk pilot, mühendis ve müteşebbis (Türk havacılık önderi) (d. 1896)
1982 - Charles Robberts Swart, Güney Afrikalı hukukçu ve siyasetçi (d. 1894)
1985 - Heinrich Böll, Alman yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1917)
1989 - Herbert von Karajan, Avusturyalı orkestra yönetmeni (d. 1908)
1990 - Miguel Muñoz, İspanyol eski futbolcu ve teknik direktör (d. 1922)
1994 - Julian Schwinger, Amerikalı teorik fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1918)
1999 - John F. Kennedy Jr., Amerikalı avukat, gazeteci ve dergi yayıncısı (d. 1960)
2001 - Morris (Maurice de Bevere), Belçikalı çizer (çizgi roman Red Kit'in yaratıcısı (d. 1923)
2003 - Celia Cruz, Kübalı şarkıcı (d. 1925)
2003 - Carol Shields, Kanada asıllı Amerikalı roman ve öykü yazarı (d. 1935)
2005 - Camillo Felgen, Lüksemburglu şarkıcı (d. 1920)
2006 - Güzin Sayar, Türk gazeteci ve Güzin Abla isimli köşesi ile ünlü olmuş köşe yazarı (d. 1921)
2008 - Çetin Özek, Türk hukukçu, yazar ve gazeteci (d. 1934)
2012 - Stephen Covey, Eğitmen, kurumsal danışman ve yazar (d. 1932)
2012 - Jon Lord, İngiliz besteci, org ve piyano müzisyeni (d. 1941)
2012 - Kitty Wells, Amerikalı country müzik şarkıcısı (d. 1919)
2013 - T-Model Ford, Amerikalı gitarist ve blues şarkıcısı (d. 1924)
2014 - Karl Hans Albrecht, Alman girişimci ve iş adamı (d. 1920)
2014 - Faruk Ilgaz, Türk spor adamı (d. 1922)
2014 - Johnny Winter, Amerikalı blues gitaristi, şarkıcısı ve söz yazarı (d. 1944)
2015 - Alcides Ghiggia, Uruguaylı eski millî futbolcu (d. 

16 Şubat, Miladi takvime göre yılın 47. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 318 gün vardır (artık yıllarda 319). 

600 - Papa I. Gregorius, hapşıran kişiye "Tanrı seni kutsasın" denebileceğine karar verdi.
1872 - Beyoğlu Telgrafhanesi işçileri greve çıktı.
1916 - Rus İmparatorluğu, Erzurum'u işgal etti.
1918 - Litvanya, hem Rusya (Sovyetler Birliği) hem de Almanya'dan bağımsızlığını ilan etti.
1920 - Balıkesir'in kuzeyinde, Manyas ve Gönen bölgelerinde ikinci Ahmet Anzavur isyanı başladı. (İsyan 16 Nisan'da bastırıldı.)
1925 - Türkiye'de sivil ve askeri havacılığı desteklemek amacıyla, sonraları "Türk Hava Kurumu" adını alacak olan, "Türk Tayyare Cemiyeti" kuruldu.
1926 - Mustafa Kemal'in de olduğu heyet, Ankara'da Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin yeni binasını açtı.
1937 - Wallace Carothers, naylonun patentini aldı.
1948 - Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu ve Niyazi Berkes sosyalist oldukları gerekçesiyle üniversiteden uzaklaştırılmışlardı. Danıştay, görevlerine iade etti.
1959 - Fidel Castro, Fulgencio Batista'nın Küba Devrimi sonucu 1 Ocak'ta Başkanlıktan uzaklaştırılmasının ardından, Küba Devlet Başkanı oldu.
1961 - Explorer 9, NASA tarafından uzaya fırlatıldı.
1968 - Haleyville'de (Alabama, ABD) ilk "911" acil telefon sistemi çalışmaya başladı.
1969 - 6. Filoyu protesto için düzenlenen "Amerikan Emperyalizmine Karşı İşçi Mitingi"nde gösteri yapanlara, sağcı militanların "Müslüman Türkiye" sloganlarıyla saldırmasıyla başlayan olaylarda; Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, yaklaşık 200 kişi yaralandı. Bu olay tarihe "Kanlı Pazar" diye geçti.
1973 - Rauf Denktaş, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığına seçildi.
1974 - Isparta'da Ahmet Mehmet Uluğbay adlı bir kişi, parasını almak için arkadaşı Fikri Tokgöz'ü başına ateş ederek öldürdü. 12 Eylül döneminde idam edildi.
1976 - Türkiye'nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar Cirit, tabancayla vurularak öldürüldü. Saldırıyı ASALA üstlendi. (Bknz. 1976 Beyrut saldırısı)
1978 - Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu, yabancı kaynaklı eşyaların satışının yasaklandığını açıkladı.
1979 - İran'da İran İslam Devrimi sonrası Humeyni karşıtları, ardı ardına idam edildi.
1979 - Vakıf Gureba Hastanesi, İstanbul'un üçüncü tıp fakültesi oldu.
1986 - Portekiz'de seçimler yapıldı. Mario Soares, 60 yıl sonra Portekiz'in ilk sivil Başkanı oldu.
1988 - Türkiye'de 65 yaşındaki bir kanser hastası, TRT'deki "Zakkumla Kanser Tedavisi" programından etkilenerek, bahçesindeki zehirli zakkum bitkisini kaynatıp içince öldü.
1989 - Danimarka'da yapılan karşılaşmada, İskoç rakibi Pat Clinton'u yenen boksör Eyüp Can, Avrupa Profesyonel Boks Şampiyonu oldu.
1990 - Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kuruldu. Vakfın başkanlığına Yavuz Önen seçildi.
1991 - 7 bin homoseksüel Londra Hyde Park'ta büyük bir miting düzenledi.
1998 - Çin Havayollarına ait bir yolcu uçağı, Çan Kay Şek Uluslararası Havaalanı yakınlarında düştü: 202 kişi öldü.
1999 - Özbekistan'nın başkenti Taşkent'te, Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'a suikast girişimi yapıldı. Kerimov, saldırıdan şans eseri kurtuldu. Fakat 15 Özbek asker hayatını kaybetti, onlarca kişi yaralandı. Saldırıyı Hizb ut-Tahrir üstlendi.
2005 - İklim değişikliği ile mücadele alanında hazırlanan en kapsamlı anlaşma olan Kyoto Protokolü, yürürlüğe girdi.
2006 - Çadırlardan oluşan Seyyar Ordu Cerrahi Hastaneleri'nin (Mobile Army Surgical Hospital, MASH) sonuncusu da, ABD ordusunda hizmetten kaldırıldı.

1222 - Niçiren, Japon Budist keşiş ve Niçiren Budizmi'nin kurucusu (ö. 1282)
1331 - Coluccio Salutati, İtalyan hümanist (ö. 1406)
1497 - Philipp Melanchthon, Alman filolog, filozof, Hümanist, teolog, ders kitabı yazarı ve şair (ö. 1560)
1620 - Friedrich Wilhelm, Brandenburg elektörü ve Prusya Dükü (ö. 1688)
1727 - Nikolaus Joseph von Jacquin, Hollanda-Avusturyalı hekim, kimyager ve bitki bilimci (ö. 1817)
1731 - Marcello Bacciarelli, İtalyan ressam (ö. 1818)
1763 - Augustin Miletić, Bosna-Hersekli Fransisken Katolik rahibi ve apostolik vekili (ö. 1831)
1811 - Béla Wenckheim, Macar siyasetçi (ö. 1879)
1812 - Henry Wilson, 18. Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı (ö. 1875)
1816 - Kaspar Gottfried Schweizer, İsviçreli gök bilimci (ö. 1873)
1821 - Heinrich Barth, Alman kaşif ve bilim insanı (ö. 1865)
1822 - Francis Galton, İngiliz bilim insanı (ö. 1911)
1826 - Julius Thomsen, Danimarkalı kimyager ve akademisyen (ö. 1909)
1831 - Nikolay Leskov, Rus gazeteci, romancı ve kısa öykü yazarı (ö. 1895)
1834 - Ernst Haeckel, Alman zoolog (evrim teorisinin savunucularından ve evrime ilişkin yeni kuramların kurucusu) (ö. 1919)
1841 - Armand Guillaumin, Fransız izlenimci ressam ve taşbaskıcı (ö. 1927)
1847 - Arthur Kinnaird, Britanyalı futbolcu (ö. 1923)
1848 - Octave Mirbeau, Fransız yazar (ö. 1917)
1852 - Charles Taze Russell, Amerikalı restorasyoncu yazar ve pastör (ö. 1916)
1852 - Charles Webster Leadbeater, İngiliz yazar (ö. 1934)
1868 - Wilhelm Schmidt, Avusturyalı dil bilimci, antropolog ve etnolog (ö. 1954)
1873 - Radoje Domanović, Sırp yazar, gazeteci ve öğretmen (ö. 1908)
1876 - G. M. Trevelyan, İngiliz tarihçi ve akademisyen (ö. 1962)
1876 - Mack Swain, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1935)
1884 - Robert Joseph Flaherty, Amerikalı film yönetmeni ve yapımcı (ö. 1951)
1888 - Ferdinand Bie, Norveçli atlet (ö. 1961)
1891 - Hans F. K. Günther, Alman yazar, bilimsel ırkçılığın savunucusu (ö. 1968)
1893 - Mihail Tuhaçevski, Sovyet mareşal (II. Dünya Savaşı öncesinde Kızıl Ordu'nun modernleştirilmesini gerçekleştiren) (ö. 1937)
1901 - Chester Morris, Amerikalı bir sahne, film, televizyon ve radyo oyuncusuydu (ö. 1970)
1904 - George F. Kennan, Amerikalı diplomat ve tarihçiydi (ö. 2005)
1909 - Richard McDonald, McDonald's'ın kurucusu (ö. 1998)
1913 - Keriman Halis, Türk piyanist, model ve Türkiye'nin ilk Dünya güzeli (ö. 2012)
1918 - Patty Andrews, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu (ö. 2013)
1920 - Anna Mae Hayes, Amerikalı asker (ö. 2018)
1922 - Heinz-Wolfgang Schnaufer, II. Dünya Savaşında görev almış Alman gece avcı pilotu (ö. 1950)
1926 - Margot Frank, Hatıra Defterile tanınan Anne Frank'ın ablasıydı (ö. 1945)
1926 - John Schlesinger, İngiliz yönetmen ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi (ö. 2003)
1926 - Memet Fuat, Türk eleştirmen, yazar, eğitimci ve voleybol antrenörü (ö. 2002)
1927 - June Brown, İngiliz aktris (ö. 2022)
1929 - Zihni Küçümen, Türk tiyatro sanatçısı, çevirmen ve yazar (ö.1996)
1932 - Aharon Appelfeld, İsrailli romancı ve yazar (ö. 2018)
1932 - Ahmad Tejan Kabbah, Sierra Leoneli siyasetçi (ö. 2014)
1933 - Yoshishige Yoshida, Japon film yönetmeni (ö. 2022)
1935 - Brian Bedford, İngiliz oyuncu (ö. 2016)
1935 - Sonny Bono, Amerikan şarkıcı, oyuncu ve politikacı (ö. 1998)
1936 - Fernando Solanas, Arjantinli film yönetmeni, senaryo yazarı ve politikacı (ö. 2020)
1937 - Valentin Bondarenko, 1960'ta kozmonot eğitimi için seçilen bir Sovyet savaş pilotuydu (ö. 1961)
1938 - Claude Jorda, Fransız yargıç, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin eski başkanı
1941 - Kim Jong-il, Kuzey Kore'nin eski ulusal lideri (ö. 2011)
1942 - Richard Williams, eski bir Amerikan tenis koçu ve tenis oyuncuları Venus Williams ve Serena Williams'ın hem babası hem de ilk antrenörüdür
1944 - Richard Ford, Amerikalı romancı ve kısa öykü yazarı
1944 - António Mascarenhas Monteiro, Yeşil Burunlu siyasetçi (ö. 2016)
1947 - Jaroslav Kubera, Çek siyasetçi (ö. 2020)
1949 - Marc de Jonge, Fransız aktör (ö. 1996)
1952 - James Ingram, Amerikalı soul müzik sanatçısı ve yapımcısıdır (ö. 2019)
1954 - Iain Banks, İskoç yazar (ö. 2013)
1954 - Margaux Hemingway, Amerikalı model ve sinema oyuncusu (ö. 1996)
1955 - Emine Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti'nin 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi
1958 - Ice-T, Amerikalı rapçi ve oyuncu
1959 - John McEnroe, Amerikalı profesyonel tenisçi
1959 - Hakan Oruçkaptan, Türk beyin ve sinir cerrahisi uzmanı (ö. 2017)
1962 - Levent İnanır, Türk sinema ve dizi oyuncusu
1963 - Dodë Gjergji, Arnavutluk Katolik Kilisesi rahibi ve Prizren bölgesi yöneticisi
1964 - Bebeto, Brezilya millî futbol takımının eski forvet oyuncusu
1964 - Christopher Eccleston, İngiliz aktördür
1965 - Dave Lombardo, Küba asıllı ABD'li bir müzisyen
1968 - Warren Ellis, İngiliz yazardır
1970 - Angelo Peruzzi, İtalyan futbol kalecisi
1970 - Serdar Ortaç, Türk şarkıcı
1972 - Sarah Clarke, Amerikalı oyuncu
1973 - Cathy Freeman, Avustralyalı kısa mesafe koşucusu
1974 - Mahershala Ali, Amerikalı oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1978 - Faik Ergin, Türk oyuncu ve manken
1978 - Tia Hellebaut, Belçikalı atlet
1979 - Stéphane Dalmat, Fransız eski futbolcu
1979 - Valentino Rossi, İtalyan motosiklet yarışçısı
1981 - Susanna Kallur, İsveçli bir eski atlet
1982 - Rickie Lambert, İngiliz eski futbolcu
1982 - Lupe Fiasco, Amerikalı rapçi
1983 - Aslıhan Gürbüz, Türk tiyatro sanatçısı
1985 - Simon Francis, eski İngiliz futbolcu
1986 - Diego Godín, Uruguaylı millî futbolcu
1986 - Nevin Yanıt, Türk atlet
1987 - Hasheem Thabeet, Tanzanyalı profesyonel basketbol oyuncusu
1987 - Jon Ossoff, Amerikalı siyasetçi ve Georgia'dan ABD Senatörü
1988 - Diego Capel, İspanyol futbolcu
1988 - Denílson, Brezilyalı futbolcu
1988 - Andrea Ranocchia, İtalyan futbolcu
1988 - Kim Soo-hyun, Güney Koreli aktör
1989 - Elizabeth Olsen, Amerikalı sinema oyuncusu
1990 - Abel Makkonen "The Weeknd" Tesfaye, Kanadalı R&B ve pop şarkıcısı
1991 - Sergio Canales, İspanyol futbolcu
1994 - Federico Bernardeschi, İtalyan millî futbolcu
1994 - Ava Max, Arnavut asıllı Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1996 - Nana Komatsu, Japon oyuncu ve manken
1999 - Girl in Red, Norveçli şarkıcı
2000 - Coby White, Amerikalı basketbolcu

1391 - V. İoannis, Bizans İmparatoru (d. 1332)
1459 - Akşemseddin, Türk âlimi ve II. Mehmed'in hocası (d. 1389)
1659 - Sarı Kenan Paşa, Osmanlı devlet adamı (d. ?)
1665 - Stefan Czarniecki, Polonyalı asilzade, general ve askeri komutan (d. 1599)
1868 - Adamo Tadolini, İtalyan heykeltıraş (d. 1788)
1892 - Henry Walter Bates, İngiliz doğabilimcisi ve kâşif (d. 1825)
1899 - Félix Faure, Fransa'

2 Ocak – Güney Pasifik Okyanusu'ndan tam bir güneş tutulması görülebildi.
14 Nisan – Changbaishan yanardağının (Paektu Dağı olarak da bilinir) volkanik patlaması gerçekleşti.
5 Mayıs – Küresel küme Messier 5 (M5, NGC 5904), Gottfried Kirch ve eşi Maria Margarethe tarafından keşfedildi.
16 Mayıs – İsveç'in Uppsala şehrinin büyük bir kısmı yangında yok oldu.
19 Mayıs – Norveç'in Bryggen şehrinin %90'ından fazlası Büyük Yangında yok oldu ve kül oldu.
24 Temmuz – Kuzey Pasifik Okyanusu ve Orta Amerika'yı geçen bir yolda tam bir güneş tutulması görülebildi.
11 Ağustos – Częstochowa, Polonya, Büyük Kuzey Savaşı sırasında İsveç ordusu tarafından ele geçirildi.
19 Eylül – Jüpiter Neptün'ü örttü.
1 Ekim – Wrocław Üniversitesinin kuruluş belgesi, Avusturya Hanedanı, Macaristan ve Bohemya Kralı Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold tarafından imzalandı.
27 Ekim – İngiliz birlikleri İspanyol Floridası'ndaki St. Augustine'i yağmaladı.

Büyük Kuzey Savaşı (1700-1721).
İspanya Veraset Savaşı (1700-1715)

14 Ocak – Nakamikado, Japon imparatoru (ö. 1737)
10 Şubat – Carlo Marchionni, İtalyan mimar (ö. 1786)
4 Mart – Jack Sheppard, İngiliz haydut (ö. 1724)
8 Mart – Anne Bonny, İrlandalı kadın korsan (ö. 1782)
27 Mart – Johann Ernst Eberlin, Alman besteci (ö. 1762)
2 Mayıs – Friedrich Christoph Oetinger, Alman teolog (ö. 1782)
26 Haziran – Philip Doddridge, İngiliz dini lider (ö. 1751)
31 Temmuz – Jean Denis Attiret, Fransız Cizvit misyoner ve ressam (ö. 1768)
7 Ağustos – Muhammed Şah, Hindistan Babür imparatoru (ö. 1748)
15 Ağustos – Francesco Zuccarelli, İtalyan Rokoko ressamı (ö. 1788)
5 Kasım – Grégoire Orlyk, Ukrayna doğumlu Fransız generali (ö. 1759)

27 Şubat – Müneccimbaşı Ahmed Dede, Osmanlı astronomu ve tarihçi
8 Mart
Jan de Baen, Alman ressam (d. 1633)
III. William, İngiltere kralı (d. 1650)
23 Nisan – Margaret Fell, (d. 1614)
27 Nisan – Jean Bart, Fransız amirali (d. 1651)
27 Mayıs – Dominique Bouhours, Fransız eleştirmen (d. 1628)
28 Eylül – Robert Spencer, İngiliz devlet adamı (d. 1640)
4 Kasım – John Benbow, İngiliz amirali (d. 1653)

1 Mayıs – İngiltere ve İskoçya bir araya gelerek Büyük Britanya Krallığı'nı kurdular.
28 Ekim – Japonya'daki 1707 Hōei depreminde 5000'den fazla kişi öldü, onbinlerce ev yıkıldı ve 27 metre yüksekliğe ulaşan tsunami meydana geldi.
16 Aralık – Japonya'daki Fuji Dağı'nın kaydedilen son volkan patlaması olan Hōei patlaması başladı.

13 Ocak – John Boyle, İrlandalı yazar (ö. 1762)

1 Şubat – Frederick, Galler prensi (ö. 1751)
14 Şubat – Claude Prosper Jolyot de Crébillon, Fransız romancı (ö. 1777)
25 Şubat – Carlo Goldoni, İtalyan oyun yazarı (ö. 1793)

7 Mart – Stephen Hopkins, ABD'nin kurucularından (ö. 1785)
14 Mart – Johan Ihre, İsveçli dilbilimci (ö. 1780)
23 Mart – Henry Somerset (ö. 1745)

10 Nisan – John Pringle, İskoç doktor (ö. 1782)
15 Nisan – Leonhard Euler, İsviçreli matematikçi ve fizikçi (ö. 1783)
22 Nisan – Henry Fielding, İngiliz romancı ve oyun yazarı (ö. 1754)
25 Nisan – Léopold Clément, Fransız prens (ö. 1723)

12 Mayıs – Francisco Salzillo, İspanyol heykeltıraş (ö. 1781)
23 Mayıs – Carolus Linnaeus, İsveçli botanikçi (ö. 1778)

14 Ağustos – Johann August Ernesti, Alman teolog ve dilbilimci (ö. 1781)
24 Ağustos – Selina, Countess of Huntingdon, İngiliz Methodist lider(ö. 1791)
25 Ağustos – Louis, İspanya kralı (ö. 1724)

5 Eylül – John Forbes, İngiliz general (ö. 1759)
7 Eylül – Georges-Louis Leclerc, Fransız bilim insanı (ö. 1788)

18 Aralık – Charles Wesley, İngiliz Methodist lider (ö. 1788)
Doğduğu ay ve gün bilinmeyenler

Moshe Chaim Luzzatto, İtalyan filozof (ö. 1746)
William Hoare, İngiliz ressam (ö. 1792)
Nathan Alcock, İngiliz doktor (ö. 1779)

8 Ocak – John Dalrymple, İskoç siyasetçi (d. 1648)
10 Ocak – Philibert, Fransız yazar (d. 1621)
20 Ocak – Humphrey Hody, İngiliz ilahiyatçı (d. 1659)
3 Mart - Alemgir Şah I, altıncı Babür şahı olup, ölümüne kadar ülkeyi yönetmiştir (d. 1618)
6 Nisan – William van de Velde, Hollandalı ressam(d. 1633)
29 Nisan – George Farquhar, İrlandalı oyun yazarı (d. 1677)
9 Mayıs – Dieterich Buxtehude, Alman besteci (d. 1637)
27 Mayıs – Françoise-Athénaïs, mistress of Fransa kralı XIV. Louis'in eşi (d. 1641)
23 Haziran – John Mill, İngiliz ilahiyatçı (d. 1645)
18 Ağustos – William Cavendish, İngiliz asker ve devlet adamı (d. 1640)
20 Ağustos – Nicolas Gigault, Fransız orgçu ve bestekâr (d. 1627)
15 Eylül – George Stepney, İngiliz şair ve diplomat (d. 1663)
24 Eylül – Vincenzo da Filicaja, İtalyan şair (d. 1642)
22 Ekim – Sir Cloudesley Shovell, İngiliz amiral (d. 1650)
1 Aralık – Jeremiah Clarke, İngiliz besteci (d. 1674)
24 Aralık – Noël Coypel, Fransız ressam (d. 1628)
27 Aralık – Jean Mabillon, Fransız eski yazı uzmanı ve diplomat

17 Aralık, Miladi takvime göre yılın 351. (artık yıllarda 352.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 14 gün vardır. 

1399 - Avrupa'ya Moğol istilası başladı.
1586 - Japonya'nın 107. İmparatoru Go-Yōzei, tahta çıktı.
1637 - Japonya'da, Shimabara isyanları başladı.
1777 - Fransa, ABD'yi ilk tanıyan devlet oldu.

1790 - Meksika'da, Azteklere ait "Aztek takvimi" bulundu.
1865 - Franz Schubert'in, Bitmemiş Senfonisi ilk kez seslendirildi.
1903 - Wright Kardeşler, benzin motorlu uçakları Wright Flyer ile Kitty Hawk'ta (Kuzey Karolina) ilk uçuşu gerçekleştirdi: uçuş mesafesi 37 m, uçuş süresi 12 saniye.
1905 - 1905 Moskova Ayaklanması bastırıldı. Çarlık Orduları 10 gün süren isyan boyunca binlerce kişiyi katletti.
1908 - İttihat ve Terakki Cemiyeti, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İttihat ve Terakki Fırkası adını aldı.
1908 - II. Meşrutiyet'in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı.
1917 - Tunceli'nin Pülümür ilçesi, Rus işgalinden kurtuldu.
1918 - Fransız askerleri, denizden Mersin'e çıkarma yapmaya başladı. Mersin, Tarsus, Adana, Ceyhan, Misis ve Toprakkale işgal edildi.
1919 - Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası kuruldu.
1925 - Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında tarafsızlık antlaşması imzalandı.
1926 - Uşak Şeker Fabrikası açıldı.
1928 - Afganistan'da Kral Emanullah Han'a karşı ayaklanma başladı.
1934 - Kasım 1934 tarihli Kanun'la Kemal öz adlı Cumhurbaşkanına verilen "Atatürk" soyadının veya bunun başına ve sonuna söz konarak yapılan adların hiçbir kimse tarafından öz ve soyadı olarak alınamayacağına dair Kanun, TBMM'de kabul edildi.
1935 - Douglas DC-3 tipi uçağın ilk uçuşu.
1936 - Ankara'da 19 Mayıs Stadyumu, Başbakan İsmet İnönü'nün söylevi ile açıldı.
1941 - Almanlar Sivastopol'u kuşattılar.
1941 - İsmet İnönü Hûkümeti, yeni yıldan itibaren ekmeğin karneyle dağıtılacağını açıkladı.
1961 - Niteroi'de (Brezilya) bir sirkte çıkan yangında 323 kişi öldü.
1965 - BM, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahale edemeyeceğine ilişkin karar aldı. Türkiye bu kararı reddetti.
1965 - Türkiye Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) kuruldu.
1967 - Avustralya Başbakanı Harold Holt, Portsea (Victoria) yakınlarında yüzerken kayboldu.
1969 - ABD Hava Kuvvetleri, yaptıkları UFO araştırmaları sonucunda dünyadışı bir uzay gemisine ilişkin kanıta rastlamadıklarını açıkladı.
1969 - SALT-I görüşmeleri başladı.
1971 - 3. Haliç Köprüsü'nün temeli atıldı.
1973 - Amerikan Psikiyatri Birliği, DSM'den eşcinselliği listesinden çıkararak yönelimin bir hastalık olmadığını belirtti.
1979 - Nâzım Hikmet’in eseri olan ve koreografisi Arif Melikov tarafından yapılan Ferhat ile Şirin balesi, TRT'nin Sanat Dünyası adlı programından çıkarıldı.
1980 - İstanbul Şehir Tiyatroları'nda çalışmaları sakıncalı görülen 38 sanatçının işine son verildi. İşine son verilen sanatçılar arasında Başar Sabuncu, Ali Taygun, Mustafa Alabora, Erdal Özyağcılar, Orhan Alkaya, Beklan Algan da bulunuyordu.
1980 - Türkiye'nin Sidney Başkonsolosu Şarık Arıyak ve koruma polisi Enver Sever silahlı saldırı sonucu öldü. Saldırıyı ASALA örgütü üstlendi.
1981 - Kızıl Tugaylar örgütü, İtalya'daki en yüksek rütbeli NATO askeri olan General James Dozier'i kaçırdı.
1981 - Polonya'da polis gösteri yapan işçilerin üzerine ateş açtı: 7 işçi öldü.
1982 - Çin'deki gezisini tamamladıktan sonra Endonezya'ya geçen Cumhurbaşkanı Kenan Evren, burada Devlet Başkanı Suharto tarafından 21 pare top atışı ve büyük bir askerî törenle karşılandı.
1983 - Madrid'de bir gece kulübünde çıkan yangında 82 kişi öldü.
1983 - Erdal İnönü, yeniden SODEP genel başkanlığına seçildi.
1984 - YÖK, öğretim üyeleri ve öğrenciler hakkında "bilgi fişi" tutulmasını istedi.
1989 - Ankara'da ilk ve orta dereceli okullar hava kirliliği nedeniyle tatil edildi.
1989 - Brezilya'da 25 yıl sonra ilk seçimler yapıldı.
1989 - Amerikan animasyon televizyon durum komedisi Simpsonlar, yarım saatlik altın saatler şovu olarak FOX'ta yayınlanmaya başlandı.
1991 - Türkiye'de ilk futbol cinayeti, Galatasaray (futbol takımı)GS-BJK maçı sonrası gerçekleşti.
1994 - Yeni Yüzyıl gazetesi yayın hayatına başladı.
1995 - Ganalı Kofi Annan, BM Genel Sekreteri oldu.
1996 - Sedat Bucak'ın otomobilinde bulunan silahların Emniyet Müdürlüğü'ne ait olduğu belirlendi.
1997 - Fazilet Partisi, İsmail Alptekin Başkanlığında kuruldu.
1997 - Ukrayna'dan kalkan bir yolcu uçağı, Katerini (Yunanistan) yakınlarında dağa çarparak düştü: 70 kişi öldü.
1998 - Safranbolu, kültürel varlık olarak Dünya Mirası listesine alındı.
2002 - Londra'da toplanan Iraklı rejim muhalifleri, Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından 2 yılı aşmayacak bir sürede demokratik ve federal bir Irak'ın kurulması, serbest seçimlerin yapılması ve anayasanın hazırlanması üzerinde anlaşmaya vardılar.
2002 - Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Parlamentosu, Bosna-Hersek'te 43 ay süren savaşa son veren Dayton Barış Anlaşması'nı yedi yıl sonra onayladı.
2002 - ABD Başkanı George W. Bush, balistik füzelere karşı savunma amacıyla geliştirilen ve füze kalkanı olarak bilinen savunma sisteminin konuşlandırılması talimatını verdi.
2004 - Irak'ın Musul kenti yakınlarında uğradıkları silahlı saldırı sonucu, 5 Türk güvenlik görevlisi öldü.
2004 - AB, Türkiye ile 3 Ekim 2005'te müzakerelere başlama kararı aldı.

2010 - Google, insan vücudunun tamamının haritasını çıkaran yeni bir ağ tarayıcısı geliştirdi. İsmini Google Body olarak belirledi.
2013 - Türkiye'de 4 Bakan, çeşitli düzeyde bürokrat ve iş adamlarının şüphelileri olduğu yolsuzluk, rüşvet ve kaçakçılık operasyonları başladı.
2016 - Türkiye'nin Kayseri ilinde patlama oldu. (2016 Kayseri saldırısı)
2020 - Türkiye Değişim Partisi, Mustafa Sarıgül tarafından kuruldu.

1267 - Go-Uda, Japonya'nın 91. İmparatoru (ö. 1324)
1493 - Paracelsus, İsviçreli hekim, simyager, botanikçi ve astrolog (ö. 1541)
1619 - Prens Rupert, Alman asıllı devlet adamı, asker, amiral, bilim insanı, sporcu, koloni valisi ve amatör sanatçı (ö. 1682)
1706 - Émilie du Châtelet, Fransız matematikçi, fizikçi ve yazar (ö. 1749)
1734 - I. Maria, 1777-1816 yılları arasında Portekiz'in 1815-1816 yılları arasında Brezilya'nın Kraliçeliğini yapmış hükümdar (ö. 1816)
1749 - Domenico Cimerosa, İtalyan asıllı besteci (ö. 1801)
1770 - Ludwig Van Beethoven, Alman besteci (ö. 1827)
1778 - Sir Humphry Davy, İngiliz kimyacı ve fizikçi (ö. 1829)
1797 - Joseph Henry, Amerikalı fizikçi (ö. 1878)
1842 - Sophus Lie, Norveçli matematikçi (ö. 1899)
1864 - Felix Körling, İsveçli bestecisi (ö. 1937)
1874 - William Lyon Mackenzie King, Kanadalı siyasetçi (ö. 1950)
1887 - Josef Lada, Çek ressam, karikatürist ve yazar (ö. 1957)
1893 - Erwin Piscator, Alman tiyatro yönetmeni, yazar ve yapımcı (ö. 1966)
1894 - Wim Schermerhorn, Hollandalı politikacı (ö. 1977)
1896 - Anastasiya Platonovna Zuyeva, Sovyet oyuncu (ö. 1986)
1897 - Hasan Âli Yücel, Türk öğretmen, eski Millî Eğitim Bakanı ve Köy Enstitüleri'nin kurucusu (ö. 1961)
1905 - Simo Häyhä, Fin askeri (ö. 2002)
1908 - Willard Libby, Amerikalı fiziksel kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1980)
1912 - Edward Short, İngiliz siyasetçi (ö. 2012)
1920 - Kenneth E. Iverson, Kanadalı bilgisayar bilimcisi (ö. 2004)
1930 - Armin Müller-Stahl, Akademi Ödüllü Alman sinema oyuncusu
1930 - Safa Önal, Türk senarist, yönetmen ve yazar (ö. 2023)
1934 - Irving Petlin, Amerikalı sanatçı ve ressam (ö. 2018)
1936 - Franciscus (Jorge Mario Bergoglio), Papa (ö. 2025)
1936 - Tuncer Necmioğlu, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, senarist ve tiyatro eleştirmeni (ö. 2006)
1937 - Art Neville, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve orgcu (ö. 2019)
1937 - John Kennedy Toole, Amerikalı yazar ve Pulitzer Ödülü sahibi (ö. 1969)
1941 - Fritz Moen, Norveçli mahkûm (ö. 2005)
1942 - Muhammed Buhari, Nijerya devlet başkanı olan ve Nijerya Ordusundan emekli tümgeneral (ö. 2025)
1944 - İlhan Erdost, Türk yayımcı (ö. 1980)
1944 - Bernard Hill, İngiliz aktör (ö. 2024)
1946 - Eugene Levy, Kanadalı oyuncu, televizyon yönetmeni, yapımcısı ve yazar
1946 - Rıza Silahlıpoda, Türk müzisyen
1947 - Wes Studi, Amerikalı oyuncu
1948 - Kemal Kılıçdaroğlu, Türk siyasetçi
1949 - Sotiris Kaiafas, Kıbrıslı futbolcu
1951 - Ken Hitchcock, Kanadalı buz hokeyi koçu
1951 - Tatyana Kazankina, Rus atlet
1952 - Michael Roach, Amerikalı iş insanı, ruhani lider ve Budist rahip
1956 - Itır Esen, Türk oyuncu
1956 - Peter Farrelly, Amerikalı film yönetmeni, senarist, yapımcı ve yazar
1958 - Mine Koşan, Türk ses sanatçısı
1958 - Roberto Tozzi, İtalyan atlet
1961 - Ersun Yanal, Türk futbolcu ve teknik direktör
1965 - Ali Çatalbaş, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı
1968 - Claudio Suárez, Meksikalı millî futbolcu
1969 - Laurie Holden, Amerikalı oyuncu
1971 - Claire Forlani, İtalyan asıllı İngiliz aktris
1973 - Martha Érika Alonso, Meksikalı siyasetçi ve bürokrat (ö. 2018)
1973 - Rian Johnson, Amerikalı yazar ve yönetmen
1973 - Paula Radcliffe, İngiliz atlet
1973 - Hasan Vural, Alman asıllı Türk millî futbolcu
1974 - Sarah Paulson, Amerikalı oyuncu
1974 - Giovanni Ribisi Amerikalı aktör
1975 - Oktay Derelioğlu, Türk futbolcu
1975 - Eugene, Amerikalı profesyonel güreşçi
1975 - Milla Jovovich, Ukraynalı model ve artist
1976 - Edward Aguilera, İspanyol şarkıcı
1976 - Patrick Müller, İsviçreli eski millî futbolcu
1977 - Katheryn Winnick, Kanadalı film ve televizyon oyuncusu
1978 - Manny Pacquiao, Filipinli profesyonel eski boksör
1979 - Aleksandar Radenković, Alman oyuncu
1981 - Tolgahan Sayışman, Türk model ve oyuncu
1981 - Tim Wiese, Alman kaleci
1982 - Stephane Lasme, Gabonlu profesyonel basketbolcu
1982 - Onur Özsu, Türk şarkıcı ve müzisyen
1983 - Paolino Bertaccini, Belçikalı futbolcu
1984 - Mikky Ekko, Amerikalı şarkıcı, şarkı yazarı ve müzik yapımcısı
1986 - Emma Bell, Amerikalı oyuncu
1987 - Marina Arzamasava, Beyaz Rus atlet
1987 - Chelsea Manning, WikiLeaks web sitesine gizli belgeler verdiği şüphesiyle Mayıs 2010'da Irak'ta tutuklanan Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri askeri
1988 - Grethe Grünberg, Estonyalı buz patenci
1988 - Yann Sommer, İsviçreli millî futbolcu
1991 - Jin Izumisawa, 

17 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 229. (artık yıllarda 230.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 136 gün vardır. 

986 - Bizans ve Bulgar kuvvetleri arasında Trajan Boğazı Muharebesi gerçekleşti.
1668 - Samsun'da Ladik Gölü merkezli 8.0 büyüklüğündeki 1668 Kuzey Anadolu depremi, batıda Bolu'dan en doğuda Erzincan'a kadar geniş çapta hasara neden oldu ve 8.000 kişi öldü. Türkiye'de kaydedilen en şiddetli depremdir.
1914 - I. Dünya Savaşı: Rus Orduları Doğu Prusya'ya girdi.
1915 - Çanakkale Savaşları'nda Kireçtepe Muharebesi'ni Osmanlı Devleti kazandı.
1945 - Endonezya, Hollanda'dan bağımsızlığını ilan etti.
1949 - Karlıova'da meydana gelen 6.8 büyüklüğündeki 1949 Karlıova depreminde 450 kişi öldü, 1.500'ü aşkın ev yıkıldı.
1969 - ABD'deki Camille Kasırgası'nda 248 kişi öldü.
1978 - İran'da devrim ile sonuçlanacak olan Şah rejimi karşıtı protestolar başladı.
1988 - Düzenlenen bir suikast sonucu Ziya ül Hak öldürüldü.
1996 - Rusya ile Çeçenistan arasında Birinci Çeçen Savaşı için resmî olarak ateşkes antlaşması imzalandı.
1999 - Gölcük, Kocaeli merkezli 7.8 büyüklüğündeki Marmara depreminde, resmi rakamlara göre 18.373 kişi öldü. Depremde ülkenin can damarı sanayi tesisleri de büyük hasar gördü. Hasarlı konut ve işyeri sayısı 245 bini aştı.
2015 - Tayland'ın başkenti Bangkok'ta Erawan Tapınağı'na bombalı saldırı gerçekleşti. Saldırı sonucunda 20 kişi öldü, 125 kişi yaralandı.
2017 - Barselona'da bir minibüsün yayaları ezdiği saldırıda 13 kişi öldü.

1601 - Pierre de Fermat, Fransız hukukçu ve matematikçi (ö. 1665)
1603 - Lennart Torstensson, Ortala Kontu ve Virestad Baronu. İsveçli bir Mareşal ve askeri mühendisti (ö. 1651)
1629 - III. Jan Sobieski, Lehistan (Polonya) Kralı (ö. 1696)
1786 - Davy Crockett, Amerikalı halk kahramanı, politikacı ve asker (ö. 1836)
1798 - Thomas Hodgkin, İngiliz doktor (ö. 1866)
1801 - Fredrika Bremer, İsveçli yazar ve feminist (ö. 1865)
1840 - Wilfrid Scawen Blunt, İngiliz şair ve yazar (ö. 1922)
1864 - Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk yazar (ö. 1944)
1882 - Samuel Goldwyn, Polonyalı film yapımcısı (ö. 1974)
1887 - I. Karl, Avusturya'nın son imparatoru, Macaristan'ın son kralı, Bohemya Krallığı'nın son kralı (ö. 1922)
1887 - Marcus Garvey, Jamaikalı Siyah önder (ö. 1940)
1888 - Monty Woolley, Amerikalı aktör (ö. 1963)
1893 - Mae West, Amerikalı sinema oyuncusu ve yazar (ö. 1980)
1896 - Leslie Groves, Amerikan Ordusunun mühendisi (ö. 1970)
1909 - Cahit Uçuk, Türk hikâye ve roman yazarı (Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından) (ö. 2004)
1911 - Mikhail Botvinnik, Sovyet Dünya Satranç Şampiyonu (ö. 1995)
1920 - Maureen O'Hara, İrlanda kökenli Amerikalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2015)
1922 - Rudolf Haag, Alman teorik fizikçi (ö. 2016)
1922 - Paul Wiens, Alman yazar, senarist, şair ve çevirmen (ö. 1982)
1923 - Larry Rivers, Amerikalı ressam, müzisyen, film yapımcısı ve aktör (ö. 2002)
1926 - Armando Bortolaso, İtalyan Roma Katolik piskopos (ö. 2019)
1926 - Jiang Zemin, Çinli politikacıdır (ö. 2022)
1929 - Gary Powers, Amerikalı pilot (Sovyet toprakları üzerinde düşürülen U-2 casus uçağının pilotu) (ö. 1977)
1930 - Ted Hughes, İngiliz yazar, şair ve çocuk edebiyatçısı (ö. 1998)
1932 - Jean-Jacques Sempé, Bordeaux, Fransız karikatürist, çizer (ö. 2022)
1932 - V. S. Naipaul, Trinidad ve Tobago asıllı Britanyalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2018)
1934 - Aka Gündüz Kutbay, Türk ney ustası (ö. 1979)
1936 - Margaret Hamilton, Amerikalı bilgisayar bilimci, sistem mühendisi ve iş insanı
1936 - Seamus Mallon, Kuzey İrlandalı Gal futbolu oyuncusu ve siyasetçi (ö. 2020)
1941 - Lothar Bisky, Alman politikacı (ö. 2013)
1941 - Ferdi Özbeğen, Türk piyanist ve şarkıcı (ö. 2013)
1942 - Müslüm Magomayev, Azeri opera şarkıcısı (ö. 2008)
1943 - Robert de Niro, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1944 - Larry Ellison, Amerikalı iş insanı ve Oracle'ın kurucusu
1946 - Martha Coolidge, Amerikalı film yönetmeni
1946 - Patrick Manning, Trinidad ve Tobagolu siyasetçi (ö. 2016)
1947 - Muhammed Abdülaziz, Batı Sahralı siyasetçi (ö. 2016)
1949 - Julian Fellowes, İngiliz aktör, roman yazarı, film yönetmeni ve senaryo yazarı
1951 - Richard Hunt, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 1992)
1952 - Nelson Piquet, Brezilyalı Formula 1 pilotu
1953 - Herta Müller, Romanya doğumlu roman yazarı ve şair
1954 - Hamdi Akın, Türk iş insanı
1954 - Eric Johnson, Amerikalı rock gitarist
1958 - Belinda Carlisle, Grammy ödüllü Amerikalı şarkıcı, besteci ve yazar
1959 - Jonathan Franzen, Amerikalı yazar
1960 - Stephan Eicher, İsviçreli şarkıcı
1960 - Sean Penn, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1968 - Helen McCrory, İngiliz oyuncu (ö. 2021)
1968 - Anja Fichtel, Alman eskrimci
1968 - Andriy Kuzmenko, Ukraynalı şarkıcı (ö. 2015)
1969 - Donnie Wahlberg, Amerikalı oyuncu
1970 - Andrus Kivirähk, Eston yazar
1971
Uhm Jung-hwa, Güney Koreli oyuncu ve şarkıcı
Ed Motta, Brezilyalı müzisyen
1973 - Ayşegül Ünsal, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1976 - Olena Krasovska, Ukraynalı atlet
1977 - William Gallas, Fransız eski futbolcu
1977 - Thierry Henry, Fransız futbolcu
1977 - Tarja Turunen, Fin soprano
1978 - Sagopa Kajmer, Türk rap müzisyeni
1980 - Daniel Güiza, İspanyol futbolcu
1980 - Jan Kromkamp, Hollandalı millî futbolcu
1982 - Melissa Anderson, Amerikalı kadın güreşçi ve menajer
1982 - Phil Jagielka, İngiliz millî futbolcu
1982 - Mark Salling, Amerikalı oyuncu ve müzisyen (ö. 2018)
1984 - Daniel Brown, Amerikalı basketbolcu
1984 - Oksana Domnina, Rus buz patenci
1986 - Rudy Gay, Profesyonel Amerikalı basketbolcu
1987
Marc Wilson, İrlandalı milli futbolcu
Ri Kwang-Hyok, Kuzey Koreli millî futbolcu
1988 - Cihatçı John, IŞİD'li cellat (ö. 2015)
1988 - Erika Toda, Japon oyuncu
1989 - Farah Zeynep Abdullah, Türk oyuncu
1990 - Rachel Hurd-Wood, İngiliz oyuncu
1991 - Austin Butler, Amerikalı oyuncu
1992 - Paige, İngiliz profesyonel güreşçi
1993 - Ederson, Brezilyalı millî futbolcu
1993 - Sarah Sjöström, İsveçli yüzücüdür
1993 - Diyorbek Urozboev, Özbek judocu
1994 - Vladimir Maslennikov, Rus atıcı
1995 - Gracie Gold, Amerikalı buz patenci
1998
Nilsu Berfin Aktaş, Türk oyuncu
Ilinca Băcilă, Rumen şarkıcı
1999 - Ismail Jakobs, Senegalli milli futbolcu
2000 - Lil Pump, Amerikalı rapçi ve söz yazarı
2003 - Rayan Cherki, Fransız futbolcu

1304 - Go-Fukakusa, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 89. imparatoru (d. 1243)
1324 - İrini, III. Andronikos'un ilk eşi ve Bizans İmparatoriçesi ancak kocası tek başına imparator olmadan önce ölmüştür (d. 1293)
1474 - Veli Mahmud Paşa, Osmanlı Sadrazamı ve devlet adamı (d. 1420)
1676 - Jakob von Grimmelshausen, Alman yazar (d. 1621)
1786 - II. Friedrich, Prusya Kralı (d. 1712)
1834 - Hüseyin Kaptan Gradaşçeviç, Bosnalı komutan (d. 1802)
1838 - Lorenzo Da Ponte, Venedikli opera yazarı ve şair (d. 1749)
1850 - José de San Martín, Güney Amerikalı devrimci (d. 1778)
1900 - Raimundo Andueza Palacio, Venezuelalı avukat, gazeteci ve politikacı (d. 1846)
1908 - Radoje Domanović, Sırp yazar, gazeteci ve öğretmen (d. 1873)
1918 - Moisei Uritski, Rus Bolşevik lider (d. 1873)
1935 - Charlotte Perkins Gilman, Amerikalı yazar, kadın hareketi öncüsü ve feminist teorisyen (d. 1860)

1944 - Diamando Kumbaki, Yunan partizan ve aktivist (II. Dünya Savaşı sırasında Mihver Devletleri'ne karşı savaşan Yunan Direnişi partizanı) (d. 1926)
1955 - Fernand Léger, Fransız heykeltıraş (d. 1881)
1959 - Ernst Jaeckh, Alman yazar ve akademisyen (d. 1875)
1966 - Ken Miles, İngiliz spor otomobil yarış mühendisi ve sürücüsü (d. 1918)
1968 - Necmettin Halil Onan, Türk şair (d. 1902)
1969 - Ludwig Mies van der Rohe, Alman mimar (d. 1886)
1969 - Otto Stern, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1888)
1971 - Âşık Beyhani, Türk halk şairi (d. 1933)
1971 - Wilhelm List, Almanya'nın subayı ve Nazi Almanyası'nın Generalfeldmareşal'i (d. 1880)
1973 - Conrad Aiken, Amerikalı şair, öykü yazarı, romancı ve eleştirmen (d. 1889)
1978 - Ahmet Kireççi, Türk güreşçi (1948 Londra Olimpiyat Oyunları şampiyonu) (d. 1914)
1987 - Clarence Brown, Amerikalı sinema yönetmeni (d. 1890)
1987 - Rudolf Hess, Alman siyasetçi ve Adolf Hitler'in NSDAP'deki Vekili (d. 1894)
1988 - Muhammed Ziya ül Hak, Pakistan'ın 6. Başkanı (d. 1924)
1998 - Władysław Komar, Polonyalı gülle atıcı (d. 1940)
1998 - Tadeusz Ślusarski, Polonyalı sırıkla atlayıcı (d. 1950)
1999 - Ziya Taşkent, Türk bestekâr ve ses sanatçısı (d. 1932)
2010 - Francesco Cossiga, İtalyan politikacı (d. 1928)
2015 - Yvonne Craig, Amerikalı oyuncu (d. 1937)
2016 - Arthur Hiller, Kanadalı televizyon ve film yönetmeni (d. 1923)
2017 - Sonny Landham, Amerikalı oyuncu, dublör ve siyasetçi (d. 1941)
2017 - Paulo Silvino, Brezilyalı komedyen, Tv sunucusu, besteci ve aktör (d. 1939)
2017 - Fedva Süleyman, Suriyeli oyuncu, dublaj sanatçısı ve aktivist (d. 1970)
2018 - Leonard Boswell, Amerikalı siyasetçi (d. 1934)
2018 - Ezzatolah Entezami, İranlı oyuncu (d. 1924)
2019 - Cedric Benson, Amerikan futbolu oyuncusu (d. 1982)
2019 - Jacques Diouf, Senegalli diplomat ve siyasetçi (d. 1938)
2019 - Şemsettin Ünlü, Türk şair, roman yazarı ve çevirmen (d. 1928)
2020 - Elsimar Coutinho, Brezilyalı bilim insanı, profesör, jinekolog ve televizyoncu (d. 1930)
2020 - Chaim Dov Keller, Haredi haham, Talmudik bilim insanı (d. 1930)
2021 - Kazenambo Kazenambo, Namibyalı siyasetçi (d. 1963)
2021 - Thierry Liagre, Fransız oyuncudur (d. 1951)
2021 - Eddie Paskey, Amerikalı aktör (d. 1939)
2024 - Aydemir Akbaş, Türk senarist, yönetmen ve sinema oyuncusu (d. 1936)
2024 - Tuncay Akça, Türk oyuncu (d. 1963)
2025 - Terence Stamp, İngiliz sinema oyuncusu (d. 1939)

Mühendisler Günü (Kolombiya)

17 Ekim, Miladi takvime göre yılın 290. (artık yıllarda 291.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 75 gün vardır. 

1448 - II. Kosova Savaşı; János Hunyadi komutasında ve çoğunluğu Macarlardan oluşan ordu, II. Murat'ın komutasındaki Osmanlı ordusuyla karşı karşıya geldi.
1514 - Bayburt Kuşatması: Osmanlı İmparatorluğu kaleyi ele geçirdi.
1777 - Amerikalı kuvvetleri İngilizleri Saratoga muharebesinde yendi.
1912 - Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan; Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etti.
1918 - Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı kuruldu. (daha sonra adı Yugoslavya Krallığı olacak)
1919 - Batı Trakya'daki İskeçe kasabası, Yunanlar tarafından işgal edildi.
1922 - Gökçeada'nın kurtuluşu
1929 - Nadir Han, Afganistan Kralı oldu.
1933 - Albert Einstein, Almanya'dan Amerika'ya kaçtı.
1938 - Atatürk ilk ağır komaya girdi.
1945 - Juan Peron, Arjantin Devlet Başkanı oldu.
1950 - Türkiye'nin de Kore Savaşı'na katılmasıyla 500 kişilik ilk Türk askerî birliği Kore'ye ulaştı ve Pusan'da karaya çıktı.
1951 - Türkiye'nin NATO'ya katılmasıyla ilgili protokol, Londra'da imzalandı.
1957 - Fransız yazar Albert Camus, edebiyat alanında Nobel Ödülü aldı.
1961 - Yaklaşık 200 (bazılarına göre 400) Cezayirli gösterici, Paris polisi tarafından öldürüldü.
1962 - Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, siyasi Af Kanunu'nu imzaladı; 258 Yassıada hükümlüsünün tahliyesi başladı.
1966 - Birlik Partisi kuruldu. Parti Genel Başkanlığına Hasan Tahsin Berkman getirildi. Partinin amblemi Ali'yi simgeleyen bir aslan ve onun çevresinde 12 imamı temsil eden 12 yıldız olarak belirlendi.
1966 - Peru'da 8,1 şiddetinde deprem meydana geldi. 100'e yakın kişi öldü.
1967 - "Hair" müzikali New York'ta sahnelenmeye başlandı.
1970 - Québec Çalışma Bakanı Pierre Laporte, Québec Kurtuluş Cephesi (FLQ) militanlarınca öldürüldü. Laporte, 10 Ekim 1970'te kaçırılmıştı.
1973 - OPEC, bazı Batılı ülkelere, Suriye ile olan savaşında İsrail'e yardım ettikleri gerekçesiyle petrol ambargosu uygulamaya başladı.
1979 - Rahibe Teresa'ya Nobel Barış Ödülü verildi.
1987 - Eski cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Devlet töreninden sonra Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi.
1989 - Başbakan Turgut Özal, Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı.
1989 - San Francisco'da 7,1 şiddetinde deprem.
2001 - İsrail-Filistin barış anlaşmalarına karşı çıkan Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Rehavam Ze'evi, uğradığı silahlı saldırıcı sonucu öldü. Saldırıyı Filistin Halk Kurtuluş Cephesi üstlendi.
2003 - Taipei'deki 101 katlı gökdelen, Kuala Lumpur'dakini 50 m geçerek Dünyanın en yüksek binası oldu.
2008 - Türkiye, 2009 - 2010 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine 151 oyla kabul edildi.
2010 - Necmettin Erbakan, Saadet Partisi Genel Başkanlığına seçildi.

1488 - Baccio Bandinelli, İtalyan, Maniyerist heykeltıraş ve ressam (ö. 1560)
1577 - Christofano Allori, Barok Dönem İtalyan ressamı (ö. 1621)
1760 - Henri de Saint Simon, Fransız filozof ve iktisatçı (ö. 1825)
1780 - Richard Mentor Johson, 1837'den 1841'e kadar ABD başkan yardımcılığı yapmıştır (ö. 1850)
1813 - Georg Büchner, Alman oyun yazarı (ö. 1837)
1817 - Seyyid Ahmed Han, Hindistanlı Müslüman pragmatist, İslami reformist, düşünür ve yazar (ö. 1898)
1859 - Childe Hassam, Amerikalı Empresyonist ressam (ö. 1935)
1867 - Josep Puig i Cadafalch, Katalan mimar, sanat tarihçisi ve siyasetçi (ö. 1956)
1871 - Dénes Berinkey, Macar siyasetçi ve hukukçu (ö. 1944)
1883 - Alexander Sutherland Neill, İskoçya doğumlu İskoç eğitimci, yazar ve psikolog (ö. 1973)
1892 - Theodor Eicke, Nazi subayı (ö. 1943)
1895 - Mikhail Bakhtin, Rus filozof ve edebiyat teorisyeni (ö. 1975)
1898 - Simon Vestdijk, Hollandalı yazar ve şair (ö. 1971)
1900 - Jean Arthur, Amerikalı Broadway ve sinema oyuncusu (ö. 1991)
1903 - Nathanael West, Amerikalı yazar (ö. 1940)
1912 - I. Ioannes Paulus, Papa (33 günle Papalık dönemi en kısa olan 10 papadan biri) (ö. 1978)
1913 - Faik Türün, Türk asker ve siyasetçi (12 Mart dönemi komutanlarından) (ö. 2003)
1914 - Jerry Siegel, Amerikalı çizgi roman sanatçısı ve yazar (ö. 1996)
1915 - Arthur Miller, Amerikalı oyun yazarı (Satıcının Ölümü adlı eseriyle ün kazanan) (ö. 2005)
1917 - Marsha Hunt, Amerikalı eski tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2022)
1918 - Rita Hayworth, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1987)
1920 - Montgomery Clift, Amerikalı aktör (ö. 1966)
1921 - Mariya Gorohovskaya, Sovyet jimnastikçi (ö. 2001)
1922 - Michel Galabru, Fransız oyuncu (ö. 2016)
1924 - Rolando Panerai, İtalyan opera sanatçısı (ö. 2019)
1926 - Julie Adams, Amerikalı oyuncu (ö. 2019)
1926 - Beverly Garland, Amerikalı oyuncu (ö. 2008)
1927 - Şemseddin Azimi, Pakistanlı islam alimi, dini lider ve yazar (ö. 2025)
1930 - İsmail Akbay, Türk mühendis (ö. 2003)
1933 - William Anders, NASA astronotu (ö. 2024)
1934 - Johnny Haynes, İngiliz eski millî futbolcu (ö. 2005)
1938 - António Calvário, Portekizli şarkıcı ve söz yazarı
1938 - Les Murray, Avustralyalı şair, tarihçi, romancı, egitimci ve eleştirmen (ö. 2019)
1940 - Jim Smith, İngiliz futbolcu (ö. 2019)
1941 - Earl Thomas Conley, Amerikalı country müzisyeni ve şarkıcısı (ö. 2019)
1945 - Roberto Delmastro, Şilili poltikacı ve mühendis (ö. 2014)
1947 - Ömer Azziman; Faslı avukat, akademisyen ve siyasetçi
1948 - Robert Jordan, Amerikalı yazar (ö. 2007)
1948 - Margot Kidder, Kanadalı-Amerikalı oyuncu (ö. 2018)
1948 - Shin Il-ryong, Güney Koreli aktör ve girişimci (ö. 2022)
1949 - Owen Arthur, Barbadoslu siyasetçi ve ekonomist (ö. 2020)
1950 - Sandra Reemer, Hollandalı şarkıcı (ö. 2017)
1950 - Howard Rollins, Amerikalı oyuncu (ö. 1996)
1951 - Roger Pontare, İsveçli şarkıcı
1951 - Prabowo Subianto, Endonezyalı siyasetçi ve Endonezya başbakanı
1953 - Muhittin Korkmaz, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2020)
1953 - Özkan Uğur, Türk müzisyen, sinema ve dizi oyuncusu (MFÖ grubunun üyesi) (ö. 2023)
1955 - Yorgo Alogoskufis, Yunan ekonomi profesörü
1956 - Frans Hoek, Hollandalı kaleci
1957 - Eleftheria Arvanitaki, Yunan folk şarkıcısı
1957 - Lawrence Bender, Amerikalı film yapımcısı
1957 - Pino Palladino, Galli bas gitarist
1958 - Alan Jackson, Amerikalı country müzik sanatçısı
1959 - Richard Roeper, Amerikalı köşe yazarı ve film eleştirmeni
1960 - Burhan Çaçan, Türk halk müziği sanatçısı (ö. 2023)
1960 - Rob Marshall, Amerikalı tiyatro ve film yönetmeni, koreograf
1960 - Bernie Nolan, İrlandalı şarkıcı ve aktris (ö. 2013)
1961 - David Means, Amerikalı hikâye ve roman yazarı
1963 - Sergio Goycochea, Arjantinli emekli kaleci
1964 - Gregg Wallace, İngiliz medya kişiliği, sunucu, yazar ve eski manav
1966 - Mark Gatiss, İngiliz oyuncu, komedyen, yazar ve senarist
1967 - René Dif, Danimarkalı şarkıcı, oyuncu ve müzisyen
1967 - Nathalie Tauziat, Fransız profesyonel tenis oyuncusu
1968 - Graeme Le Saux, İngiliz eski millî futbolcu
1969 - Ernie Els, Güney Afrikalı golfçü
1969 - Jesús Ángel García, İspanyol yürüyüşçü
1969 - Wyclef Jean, Amerikalı müzisyen ve söz yazarı
1971 - Deniz Uğur, Türk sinema, tiyatro, dizi oyuncusu ve senaryo yazarı
1971 - Andy Whitfield, Avustralyalı oyuncu (ö. 2011)
1972 - Eminem, Amerikalı rap müzisyeni
1972 - Tarkan, Türk şarkıcı, söz yazarı, besteci, yapımcı ve aranjör
1974 - Matthew Macfadyen, İngiliz oyuncu
1976 - Sebastián Abreu, Uruguaylı millî futbolcu
1976 - Nil Karaibrahimgil, Türk şarkıcı
1977
Dudu Aouate, İsrailli millî futbolcu
André Villas-Boas, Portekizli teknik direktör
Ryan McGinley, Amerikalı fotoğrafçı
1978 - Pablo Iglesias Turrión, İspanyol siyasetçi
1979 - Kostas Tsartsaris, Yunan basketbolcu
1979 - Kimi Räikkönen, Fin Formula 1 pilotu
1980 - Ekaterina Gamova, Rus voleybolcu
1982 - Ahmed Daher, Cibutili futbolcu
1983 - Felicity Jones, İngiliz oyuncu
1984 - Giovanni Marchese, İtalyan futbolcu
1984 - Gottfrid Svartholm, İsveçli bilgisayar uzmanı
1985 - Max Irons, İngiliz oyuncu ve model
1985 - Collins John, Hollandalı futbolcu
1986 - Görkem Sevindik, Türk oyuncu
1986 - Constant Djakpa, Fildişi Sahilli futbolcu
1987 - Hideto Takahashi, Japon millî futbolcu
1987 - Keramet Büyükçöl, Azeri yazar
1989 - Serhiy Hladır, Ukraynalı millî profesyonel basketbolcu
1989 - Charles Oliveria, Brezilyalı karma dövüş sanatçısı
1990 - Saki Kumagai, Japon millî futbolcu
1991 - Brenda Asnicar, Arjantinli oyuncu ve model
1993 - Kenneth Omeruo, Nijeryalı millî futbolcu

33 - Yaşlı Agrippina, Roma İmparatorluğu'nun 1. yüzyılında yaşamış en etkili kadınlardan biri (d. MÖ 14)
532 - II. Bonifacius, 17 Eylül 530'dan öldüğü 17 Ekim 532 tarihine kadar papalık yapmış Cermen din adamı
866 - Mustain, 862-866 döneminde hükümdarlık yapan on ikinci Abbasi halifesi (d. 836)
1744 - Guarnerius, İtalyan keman yapımcısı (d. 1698)
1780 - Bernardo Bellotto, İtalyan veduta ressamı ve resim klişe kalıpcısı (d. 1720)
1806 - Jean-Jacques Dessalines, Haiti imparatoru (d. 1758)
1849 - Frédéric Chopin, Polonya asıllı Fransız besteci (d. 1810)
1887 - Gustav Kirchhoff, Alman fizikçi (d. 1824)
1889 - Nikolay Çernişevski, Rus materyalist filozof, eleştirmen ve sosyalist (d. 1828)
1893 - Patrice de Mac-Mahon, Eski Fransız general ve siyasetçi (d. 1808)
1908 - William Harris Ashmead, ABD'li bir entomolog (d. 1855)
1910 - Carlo Michelstaedter, İtalyan yazar (d. 1887)
1937 - J. Bruce Ismay, İngiliz iş insanı (d. 1862)
1938 - Karl Kautsky, Alman sosyalist lider ve II. Enternasyonal'in önde gelen teorisyenlerinden (d. 1854)
1955 - Dimitrios Maximos, Yunan bankacı ve siyasetçi (d. 1873)
1963 - Jacques Hadamard, Fransız matematikçi (d. 1865)
1967 - Puyi, Çin İmparatoru (d. 1906)
1970 - Jan Syrový, Çek asker (d. 1888)
1973 - Ingeborg Bachmann, Avusturyalı yazar (d. 1926)
1978 - Giovanni Gronchi, İtalyan politikacı (d. 1887)
1981 - Albert Cohen, İsviçreli yazar (d. 1895)
1993 - Criss Oliva, Amerikalı müzisyen ve Savatage grubunun kurucusu ve gitaristi (d. 1963)
2002 - Soner Ağın, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, seslendirme sanatçısı ve yönetmen (d. 1945)
2012 - Sylvie Kristel, Hollandalı sinema sanatçısı ve model (d. 1952)
2014 - Arif Doğan, Türk asker (d. 1945)
2014 - Masaru Emoto, Japon millî yazar (d. 1943)
2015 - Howard Kendall, İngiliz eski futbo

17 Eylül, Miladi takvime göre yılın 260. (artık yıllarda 261.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 105 gün vardır. 

1176 - Miryakefalon Savaşı: Anadolu Selçuklu Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasında gerçekleşen savaş, Anadolu Selçuklu Devleti'nin zaferiyle sonuçlandı.
1787 - ABD Anayasası kabul edildi.
1908 - Havacı Orwill Wright ve beraber uçtuğu arkadaşı Thomas E. Selfridge, uçak kazası geçirdiler. Kazada yaşamını kaybeden Selfridge, uçak kazasında ölen ilk insan oldu.
1922 - Bandırma işgalden kurtarıldı.
1934 - Türkiye, Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) üyeliğine kabul edildi.
1939 - II. Dünya Savaşı: Kızıl Ordu birlikleri Polonya'nın doğu sınırlarını geçerek istilaya başladı.
1941 - İngiliz ve Sovyet işgali altındaki İran'da Şah Rıza Pehlevi tahttan indirildi, yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçti.
1943 - Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi kuruldu.
1944 - II. Dünya Savaşı'nın Batı Cephesi'nde Market Garden Harekâtı başladı.
1948 - Lehi (İsrail Özgürlük Savaşçıları) örgütü, Birleşmiş Milletler Filistin Arabulucusu Folke Bernadotte'yi Kudüs'te öldürdü.
1950 - BM emrine verilen Kore birliği, İskenderun'dan gemilerle Kore'ye doğru hareket etti.
1960 - Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Ocakları Başkanı oldu.
1961 - Adnan Menderes idam edildi. Millî Birlik Komitesi, 65 yaşını aşan Celâl Bayar ile öteki hükümlülerin idam cezalarını, müebbet hapse çevirdi.
1967 - Kayseri'de yapılan Kayserispor-Sivasspor futbol maçında çıkan olaylarda 43 kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı.
1978 - Mısır ile İsrail arasında Camp David Sözleşmesi imzalandı.
1980 - Nikaragua'nın eski diktatörü Anastasio Somoza Debayle öldürüldü.
1981 - 7 Eylül 1979'da Manisa Turgutlu'da fırın basıp 4 sol görüşlü fırıncıyı öldüren sağ görüşlü militanlar Halil Esendağ ve Selçuk Duracık, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1990 - Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun cenazeleri İstanbul'a nakledildi ve devlet töreniyle Topkapı'da yaptırılan Anıt Mezar'a defnedildi.
1996 - ABD Başkanı Bill Clinton, Kuveyt'e 3500 asker gönderdi. Bill Clinton, Irak'ı saldırgan davranışlarına son vermesi konusunda uyardı.
2002 - Bakü-Ceyhan Boru Hattı'nın temeli; Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze tarafından atıldı.
2004 - The Sims 2 isimli simulasyon oyunu satışa sunuldu.
2013 - Grand Theft Auto V isimli video oyunu piyasaya sürüldü.
2014 - Minecraft'ın yapımcısı olan Mojang, Microsoft tarafından 2.500.000.000 dolara satın alındı.
2018 - İçinde 15 kişiyi taşıyan Rus keşif uçağı, Akdeniz üzerinde Suriye'nin karadan havaya füzesi tarafından düşürüldü.

1552 - V. Paulus, Roma'nın 233. piskoposu ve Katolik Kilisesi'nin Papası (ö. 1621)
1677 - Stephen Hales, İngiliz fizyolojist, kimyacı ve mucit (ö. 1761)
1730 - Friedrich Wilhelm von Steuben, Prusyalı subay ve Amerikan generali (ö. 1794)
1743 - Marquis de Condorcet, Fransız matematikçi ve filozof (ö. 1794)
1774 - Giuseppe Caspar Mezzofanti, İtalyan din adamı, dilbilimci ve hiperpoliglot (ö. 1849)
1797 - Heinrich Kuhl, Alman doğabilimci ve zoolog (ö. 1821)
1826 - Bernhard Riemann, Alman matematikçi (ö. 1866)
1840 - Smbat Şahaziz, Ermeni eğitimci, yazar ve gazeteci (ö. 1908)
1857 - Konstantin Tsiolkovskiy, Rus bilgin ve kâşif (ö. 1935)
1869 - Christian Lange, Norveçli tarihçi, öğretmen, siyaset bilimci ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1938)
1883 - William Carlos Williams, Amerikalı şair (ö. 1963)
1886 - Feyhaman Duran, Türk ressam (ö. 1970)
1905 - Junius Richard Jayewardene, Sri Lankalı siyasetçi (ö. 1996)
1908 - Rafael Israelyan, Ermeni mimar ve tasarımcı (ö. 1973)
1914 - William Grut, İsveçli modern pentatletdi (ö. 2012)
1915 - M. F. Husain, Hint ressam (ö. 2011)
1918 - Haim Herzog, İsrail Cumhurbaşkanı (ö. 1997)
1920 - Marjorie Holt, Amerikalı siyasetçi ve avukat (ö. 2018)
1922 - Agostinho Neto, Angolalı şair ve Devlet Başkanı (ö. 1979)
1928 - Roddy McDowall, İngiliz oyuncu (ö. 1998)
1929
Stirling Moss, İngiliz Formula 1 yarış pilotu (ö. 2020)
Eliseo Prado, Arjantinli futbolcu (ö. 2016)
1930 - David Huddleston, Amerikalı oyuncu (ö. 2016)
1931
Anne Bancroft, Amerikalı oyuncu (ö. 2005)
Jean-Claude Carrière, Akademi Onur Ödülü sahibi Fransız romancı, senarist, aktör ve yönetmen (ö. 2021)
1932 - Halife bin Hamed es-Sani, 1972-1995 yılları arasında tahtta kalan Katar Emiri (ö. 2016)
1934 - Maureen Connolly, Amerikalı tenisçi (ö. 1969)
1935 - Ken Kesey, Amerikalı yazar (ö. 2001)
1936 - Gerald Guralnik, Amerikalı fizikçi (ö. 2014)
1938 - Perry Robinson, Amerikalı caz klarnetçisi ve besteci (ö. 2018)
1940
Jan Eliasson, İsveçli diplomat
Lorella De Luca, İtalyan sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2014)
1942
Robert Graysmith, Amerikalı gerçek suç yazarı
Lupe Ontiveros, Meksika doğumlu Amerikalı oyuncu (ö. 2012)
1944 - Reinhold Messner, İtalyan dağcı, maceracı ve kaşif
1945
Phil Jackson, Amerikalı basketbolcu ve antrenör
Bhakti Charu Swami, Uluslararası Krishna Bilinci Derneği'nin (ISKCON) manevi lideri (ö. 2020)
1947
İlanit, İsrailli şarkıcı
Tessa Jowell, İngiliz İşçi Partisi üyesi siyasetçi (ö. 2018)
Klaas Samplonius, Hollandalı gazeteci ve radyocu (ö. 2022)
1948
Kemal Monteno, Bosnalı şarkıcı-şarkı yazarı (ö. 2015)
John Ritter, Amerikalı komedyen ve oyuncu (ö. 2003)
Greg Bahnsen, Amerikalı Kalvinist filozof, apolojist ve münazaracı (ö. 1995)
1950
Hasan Nayibaga, İranlı millî futbolcu
Narendra Modi, Hint politikacı ve Hindistan'ın 15. Başbakanı
1953 - Luís Amado, Portekizli sosyalist siyasetçi
1955 - Scott Simpson, Amerikalı golfçü
1956 - Almazbek Atambayev, Kırgızistan Cumhurbaşkanı
1957
Cem Pamiroğlu, Türk eski millî futbolcu ve teknik direktör
Lado Tevdoradze, Gürcü ressam
1958 - Janez Janša, Sloven politikacı (Slovenya eski başbakanı)
1960 - Damon Hill, İngiliz Formula 1 yarış pilotu
1961 - Lloyd Grant, Jamaika kökenli gitarist
1962
Hişam Kandil, Mısırlı siyasetçi
Baz Luhrmann, Avustralyalı film yönetmeni, senarist ve yapımcı
1963
Yuji Keigoshi, Japon futbolcu
Alma Prica, Hırvat oyuncu
1964 - Ursula Karven, Alman oyuncu
1965
Kyle Chandler, Amerikalı oyuncu
Bryan Singer, Amerikalı sinema yönetmeni
1966
Minna Aaltonen, Fin aktris (ö. 2021)
Laurence Engel, Fransız devlet görevlisi
1967 - Kaan Girgin, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1968
Anastacia, Amerikalı şarkıcı ve müzisyen
Barry Austin, Britanyalı yaşadığı dönemde en kilolu olarak bilinen kişi (ö. 2021)
Tito Vilanova, İspanyol futbolcu ve teknik direktör (ö. 2014)
1969
Baha, Türk şarkıcı
Ken Doherty, İrlandalı profesyonel snooker oyuncusu
Keith Flint, İngiliz müzisyen
1970 - Goncagül Sunar, Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve müzisyen
1971
Floriane Daniel, Alman aktris
Bobby Lee, Amerikalı oyuncu, komedyen ve seslendirme sanatçısı
1973 - Alberto Chaíça, Portekizli atlet
1974
Yonca Lodi, Türk pop müzik sanatçısı
Rasheed Wallace, Amerikalı basketbolcu
1975
Jimmie Johnson, Amerikalı stok otomobil yarışçısı
Tayna Lawrence, Jamaikalı kısa mesafe atleti
Pumpkinhead, Amerikalı rapçi ve hip hop müzisyeni
1977
Sam Esmail, Amerikalı yazar, yönetmen ve yapımcı
Elena Godina, Rus voleybolcu
Simona Gioli, İtalyan voleybolcu
Simone Perrotta, İtalyan futbolcu
1978 - Nick Cordero, Kanadalı aktör (ö. 2020)
1978 - Arne Slot, Hollandalı teknik direktör ve emekli futbolcu
1979 - Flo Rida, Amerikalı rap sanatçısı, vokalist ve söz yazarı
1980 - Pavel Košťál, Çek futbolcu
1981
Bakari Kone, Fildişi Sahilli eski millî futbolcu
Onurr, Türk şarkıcı
1982 - Barış Yıldız, Türk oyuncu
1983 - Peter Grajciar, Slovak futbolcu
1984 - Marina Tumas, Belaruslu profesyonel voleybolcu
1985 - Tomáš Berdych, Çek tenisçi
1986
Paolo De Ceglie, İtalyan eski futbolcu
Dimítrios Régas, Yunan atlet
Maximiliano Núñez, Arjantinli futbolcu
1987 - Stergos Marinos, Yunan futbolcu
1988
Maret Grothues, Hollandalı voleybolcu
Dominik Kaiser, Alman futbolcu
1989 - Olivier Boumal, Kamerunlu milli futbolcu
1990 - Sefa Topsakal, Türk şarkıcı
1991 - Miguel Quiame, Angolalı futbolcu
1992
Kemar Lawrence, Jamaikalı futbolcu
Danny Ramirez, Amerikalı oyuncu
1993 - Sofiane Boufal, Faslı millî futbolcu
1994
Aslı Sümen, Türk oyuncu ve model
Momoko Abe, Japon model
Javier Eduardo López, Meksikalı futbolcu
Bilal Kılıç, Türk futbolcu
1995 - Patrick Mahomes, Amerikan futbolcu
1996
Ella Purnell, İngiliz aktris
Catherine Grace Garner, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı, yapımcı ve rapçi
Esteban Ocon, Fransız Formula 1 pilotu
Duje Ćaleta-Car, Hırvat millî futbolcu
Masato Kojima, Japon futbolcu
Didier Lamkel Zé, Kamerunlu profesyonel futbolcu
Jurato Ikeda, Japon futbol oyuncusu
Anton Pliesnoi, Gürcü halterci
1997 - Emma Hinze, Alman profesyonel pist bisikleti yarışçısı
1999 - Julia van Bergen, Hollandalı pop şarkıcı

1179 - Bingenli Hildegard, Benedikten tarikatına mensup Alman rahibe, yazar, besteci, alfabe mucidi, filozof ve hezârfen (d. 1098)
1621 - Roberto Bellarmino, İtalyan teolog, Kardinal, Cizvit rahibi ve iman savunucusu (Apolojet) (d. 1542)
1665 - IV. Felipe, İspanya Kralı (d. 1605)
1674 - Hyeonjong, Joseon Krallığı'nın 18. kralı (d. 1641)
1676 - Sabetay Sevi, Osmanlı Yahudisi din adamı ve tarikat lideri (d. 1626)
1679 - Juan Jose, IV. Felipe ile aktris Maria Calderon'un evlilik dışı oğlu (d. 1629)
1836 - Antoine Laurent de Jussieu, Fransız botanikçi (d. 1748)
1863 - Charles Robert Cockerell, İngiliz mimar, arkeolog ve yazar (d. 1788)
1863 - Alfred de Vigny, Fransız yazar ve şair (d. 1797)
1877 - Henry Fox Talbot, İngiliz mucit (fotoğrafın öncülerinden) (d. 1800)
1878 - Orelie-Antoine de Tounens, Kralı Orelie-Antoine I olarak tanımlayan Fransız avukat ve maceracı (d. 1825)
1879 - Eugène Viollet-le-Duc, Fransız mimar ve teorisyen (d. 1814)
1888 - Johann Nepomuk Hiedler, Adolf Hitler'in baba tarafından büyükbabası (d. 1807)
1923 - Stefanos Dragumis, Yunan siyasetçi, yargıç ve yazar (d. 1842)
1936 - Henry Louis Le Chatelier, Fransız kimyager (d. 1850)
1937 - Memed Abaşidze, Gürcü siyasal lider, yazar ve hayırsever (d. 1873)
1948 - Folke Bernadotte, İsveçli asker, insan hakları sav

17 Haziran, Miladi takvime göre yılın 168. (artık yıllarda 169.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 197 gün vardır. 

334 - İmparator Konstantin, dul ve yetimler için himaye yasası çıkardı.
1462 - Kont Drakula ya da Kazıklı Voyvoda veya Vlad Ţepeş adlarıyla da tanınan Eflak Prensi III. Vlad, gece karanlığından yararlanarak Fatih Sultan Mehmed'e (II. Mehmed) başarısız bir suikast teşebbüsünde bulunduktan sonra kaçtı.
1631 - Mümtaz Mahal doğum yaparken öldü. Eşi Hint-Türk-Moğol Babür İmparatoru Şah-ı Cihan, ertesi yıl başlattığı anıt mezar Tac Mahal'i 20 yıl içinde tamamlattı.
1641 - Emirgüneoğlu Yusuf Paşa, İran lehine bölücü ve yıkıcı propaganda yaptığı iddiasıyla Sultan İbrahim'in emriyle idam edildi.
1885 - Özgürlük Heykeli, New York Limanı'na ulaştı.
1921 - Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresinde 3,5 ay süren Koçgiri İsyanı, Türk Ordusu tarafından bastırıldı.
1926 - Kadıköy Su Şirketi devletleştirildi.
1932 - Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu ile Milliyet gazetesince ilk kez düzenlenen otomobil yarışı, İstinye-Zincirlikuyu arasında yapıldı.
1939 - Fransa'da Giyotin'le "halka açık" son infaz, Versay şehrinde Saint-Pierre Hapishanesi'nin (şimdiki Adalet Sarayı) dışında gerçekleştirildi. Giyotinle son idam ise, 10 Eylül 1977'de yapıldı.
1944 - İzlanda, Danimarka'dan ayrıldı ve cumhuriyet ilan etti.
1946 - Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi, İstanbul’da kuruldu. Etem Ruhi Balkan, Selahattin Yorulmazoğlu, Mehmet Şükrü Sekban, Necmeddin Deliorman, İrfan Recep Nayal, Ali Esenkova ve İbrahim Tokay kurucular arasında yer alan isimlerdi.
1951 - Türkiye millî futbol takımı, Batı Almanya'yı Berlin Olimpiyat Stadyumu'nda 2-1 yendi. Başarılı kurtarışlar yapan kaleci Turgay Şeren'e, "Berlin panteri" denilmeye başlandı.
1967 - Çin, ilk hidrojen bombasını test etti.
1972 - Watergate skandalı: ABD Başkanı Richard Nixon'un partisi olan Cumhuriyetçi Parti ile bağlantılı 5 hırsız, Watergate İş Merkezi'ndeki bir büroya gizli mikrofon yerleştirirken Polis tarafından yakalanarak tutuklandı. Bu büronun, ABD'nin o zamanki ana muhalefet partisi olan Demokrat Parti'nin merkezi olduğu ortaya çıktı.
1980 - Cumhuriyet Halk Partisi Nevşehir İl Başkanı ve eski Milletvekili Mehmet Zeki Tekiner öldürüldü. Cenaze töreninde, aralarında Bülent Ecevit'in de bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi heyetine, Ülkü Ocaklılar tarafından taşlı ve sopalı saldırıda bulunuldu.
1987 - Son ferdi de ölen Esmer Kıyı Çintesi ("Ammodramus maritimus nigrescens") denen serçe türünün soyu tükenmiş oldu.
1991 - ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından yeni Hükûmeti kurmakla görevlendirildi.
1992 - Yeni Galata Köprüsü törenle hizmete açıldı.
1993 - Tajikistan Airlines'a ait bir Antonov An-26, Tiflis'in 33,5 kilometre kuzeyinde düştü ve uçakta bulunan 33 kişinin tamamı öldü.
1994 - Dünya Futbol Şampiyonası Amerika'da başladı. Finalde 17 Temmuz günü Brezilya ve İtalya karşılaştı. Şampiyon penaltılarla belirlendi; kupa Brezilya'nın oldu.
2010 - Sıklıkla blog sayfalar hazırlamak amacıyla kullanılan açık kaynak içerik yönetim sistemi Wordpress'in 3.0 versiyonu yayınlandı.
2016 - Türkiye Maarif Vakfı kuruldu.
2018 - Japonya'nın Hirakata şehrinde 5,5 şiddetinde deprem meydana geldi. 4 kişi öldü, 400'den fazla kişi yaralandı.

1239 - I. Edward, İngiltere Kralı (ö. 1307)
1571 - Thomas Mun, İngiliz yazar, ekonomist (ö. 1641)
1631 - Gauhara Begum, bir Babür prensesi ve Babür imparatoru Şah Cihan ile eşi Mumtaz Mahal'ın on dördüncü ve en küçük çocuğudur (ö. 1706)
1682 - XII. Karl, 5 Nisan 1697-30 Kasım 1718 tarihleri arasında İsveç kralı (ö. 1718)
1691 - Giovanni Paolo Pannini, İtalyan ressam ve mimar (ö. 1765)
1810 - Ferdinand Freiligrath, Alman çevirmen ve şair (ö. 1876)
1818 - Charles Gounod, Fransız opera bestecisi (ö. 1893)
1832 - William Crookes, İngiliz kimyacı ve fizikçi (ö. 1919)
1880 - Carl Van Vechten, Amerikalı yazar ve fotoğrafçı (ö. 1964)
1882 - İgor Stravinski, Rus besteci (ö. 1971)
1888 - Heinz Guderian, II. Dünya Savaşı'nda görev almış bir Alman generaldir (ö. 1954)
1898 - Latife Hanım (Uşaklıgil), Atatürk'ün eşi (ö. 1975)
1898 - Maurits Cornelis Escher, Hollandalı ressam ve grafik sanatçısı (ö. 1972)
1898 - Carl Hermann, Alman Kristalografi profesorü (ö. 1961)
1900 - Martin Bormann, Alman siyasetçi, Nazi Partisi sözcüsü ve Hitler'in özel sekreteri (ö. 1945)
1904 - Ralph Bellamy, Amerikalı aktör (ö. 1991)
1920 - Setsuko Hara, Japon oyuncu (ö. 2015)
1920 - François Jacob, Fransız biyolog (ö. 2013)
1921 - Aydın Boysan, Türk mimar ve gazeteci (ö. 2018)
1921 - İlhan Koman, Türk heykeltıraş (ö. 1986)
1925 - Alexander Shulgin, Amerikalı kimyager ve yazar (ö. 2014)
1927 - Martin Böttcher, Alman film müziği bestecisi, aranjör, söz yazarı ve orkestra şefi (ö. 2019)
1929 - Bud Collins, Amerikalı gazeteci ve spor yorumcusu ve sunucusu (ö. 2016)
1929 - Tigran Petrosian, Sovyet Ermeni satranç oyuncusu ve Dünya satranç şampiyonu (ö. 1984)
1930 - Adile Naşit, Türk sinema oyuncusu (ö. 1987)
1931 - John Baldessari, Amerikalı sanatçı (ö. 2020)
1936 - Ken Loach, İngiliz yönetmen (Ülke ve Özgürlük filmiyle tanınan)
1938 - Grethe Ingmann, Danimarkalı şarkıcı (ö. 1990)
1940 - George Akerlof, Amerikalı ekonomist ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi
1940 - Özdemir Erdoğan, Türk müzisyen, söz yazarı ve besteci
1942 - Doğu Perinçek, Türk politikacı
1942 - Muhammed el-Baradey, Mısırlı hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi
1943 - Newt Gingrich, Amerikalı siyasetçi
1943 - Barry Manilow, Amerikalı söz yazarı, müzisyen, aranjör ve şarkıcı
1945 - Ken Livingstone, 2000-2008 yılları arasında Londra'nın ilk belediye başkanı olarak görev yapmış Britanyalı solcu siyasetçi
1945 - Eddy Merckx, Belçikalı eski profesyonel yol bisikletçisi
1948 - Joaquín Almunia, İspanyol sosyalist siyasetçi
1952 - Sergio Marchionne, İtalyan-Kanadalı iş adamı (ö. 2018)
1955 - Cem Hakko, Türk modacı ve iş adamı
1957 - Joachim Król, Alman oyuncu
1958 - Abdullah Oğuz, Türk yönetmen, yapımcı ve senaryo yazarı
1959 - Baltazar, Brezilyalı millî futbolcu
1960 - Thomas Haden Church, Amerikalı oyuncu
1962 - Bap Kennedy, Kuzey İrlandalı müzisyen (ö. 2016)
1964 - Gürsel Tekin, Türk siyasetçi
1966 - Jason Patric, Amerikalı sinema oyuncusu
1968 - Derya Arbaş, Türk oyuncu (ö. 2003)
1969 - İlya Tsımbalar, Ukrayna asıllı eski bir Rus orta saha futbolcusu ve teknik direktör (ö. 2013)
1970 - Will Forte, Amerikalı oyuncu, yazar, komedyen ve yapımcı
1970 - Michael Showalter, Amerikalı komedyen, oyuncu, yönetmen, yazar ve yapımcıdır
1971 - José Emilio Amavisca, İspanyol millî futbolcu
1972 - Kıraç, Türk bestekâr ve müzisyen
1975 - Joshua Leonard, Amerikalı bir oyuncu, yazar ve yönetmen
1975 - Juan Carlos Valeron, İspanyol emekli futbolcudur
1976 - Scott Adkins, İngiliz aktör ve dövüş sanatçısı
1976 - Bülent Bölükbaşı, Türk futbolcu
1976 - Peter Svidler, Rus satranç ustası
1978 - Isabelle Delobel, Fransız buz patenci
1979 - Young Maylay, Amerikalı rapçi
1979 - Nick Rimando, Amerikalı futbolcu
1980 - Sıla Gençoğlu, Türk pop şarkıcısı ve söz yazarı
1980 - Elisa Rigaudo, İtalyan yürüyüşçü
1980 - Venus Williams, Amerikalı tenisçi
1982
Alex, Brezilyalı futbolcu
Arthur Darvill, İngiliz oyuncu
Aaron Le, Alman oyuncu
Jodie Whittaker, İngiliz oyuncu
1983 - Lee Ryan, İngiliz şarkıcı
1985 - Özge Gürler, Türk kısa mesafe koşucusu
1985 - Markos Pagdatis, Kıbrıs Rumu tenisçi
1985 - Rafael Sóbis, Brezilyalı futbolcudur
1987 - Kendrick Lamar, Amerikalı hip hop sanatçısı
1987 - Charm Osathanond, Taylandlı manken ve oyuncu
1988 - Andrew Ogilvy, Avustralyalı basketbolcu
1988 - Stephanie Rice, Avustralyalı yüzücü
1989 - Simone Battle, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu (ö. 2014)
1990 - Alan Dzagoyev, Oset asıllı Rus millî futbolcu
1990 - Jordan Brian Henderson, İngiliz millî futbolcu
1991 - Grégoire Defrel, Fransız futbolcu
1992
Ecem Uzun, Türk oyuncu
Hazal Şenel, Türk oyuncu
Maxime Lestienne, Belçikalı futbolcu
Fabián Castillo, Kolombiyalı futbolcu
1994
İrina Kuraçkina, Belaruslu güreşçi
Didier Ndong, Gabonlu futbolcu
Kubilay Sönmez, Türk futbolcu
Hidemasa Kobayashi, Japon futbolcu
1995 - Clément Lenglet, Fransız futbolcu
1997 - K. J. Apa, Yeni Zelandalı oyuncu ve şarkıcı
2001 - Jurriën Timber, Hollandalı millî futbolcu

656 - Osman, III. Halife (d. 576?)
811 - Sakanoue no Tamuramaro, bir Japon siyasetçi, general ve şogun (d. 758)
1025 - I. Bolesław Chrobry, 992'den 1025'e kadar Polonya dükü ve 1025'teki ilk Polonya dükü (d. 967)
1501 - I. John Albert, Polonya kralı (d. 1459)
1565 - Aşikaga Yoşiteru, Japon Hükümdar (d. 1536)
1631 - Mümtaz Mahal, Babür İmparatorluğu'nun 5. Hükümdarı Şah Cihan'ın en gözde eşi (d. 1593)
1696 - III. Jan Sobieski, Lehistan (Polonya) Kralı (d. 1629)
1719 - Joseph Addison, İngiliz deneme yazarı, şair ve siyasetçi (d. 1672)
1734 - Claude Louis Hector de Villars, Fransız asker (XIV. Louis döneminin son generali ve Fransa'nın 6 mareşalinden biri) (d. 1653)
1797 - Ağa Muhammed Han Kaçar, İran Şahı ve Kaçar Hanedanı'nın kurucusu (d. 1742)
1866 - Joseph Mery, Fransız yazar, gazeteci, romancı, oyun yazarı, şair (d. 1797)
1901 - Dilpesend Kadınefendi, II. Abdülhamid beşinci eşi (d. 1861)
1922 - Otto Lehmann, Alman fizikçi (d. 1855)
1936 - Henry B. Walthall, Amerikalı sanatçı ve film oyuncusu (d. 1878)
1940 - Arthur Harden, İngiliz kimyacı (d. 1865)
1944 - Dénes Berinkey, Macar siyasetçi ve hukukçu (d. 1871)
1968 - José Nasazzi, Uruguaylı eski futbolcudur (d. 1901)
1973 - Theodor Krancke, Nazi Almanyası Kriegsmarine Amirali (d. 1893)
1974 - Refik Koraltan, Türk siyasetçi ve TBMM Başkanlarından (d. 1889)
1974 - Ferdi Ştatzer, Avusturya asıllı Türk piyanist ve akademisyen (d. 1906)
1982 - Roberto Calvi, İtalyan bankacı (d. 1920)
1991 - Mehmet Aziz, Kıbrıs Türkü hekim ve akademisyen (d. 1893)
1996 - Thomas Kuhn, Amerikalı filozof ve bilim tarihçisi (d. 1922)
2000 - Ekrem Alican, Türk maliyeci ve siyasetçi (d. 1916)
2001 - Donald Cram, Amerikalı kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1919)
2002 - Fritz Walter, Alman futbolcu (d. 1920)
2005 - Cemal Gencer, Türk sinema ve dizi oyuncusu (d. 1952)
2005 - Recep Bilginer, Türk gazeteci ve yazar (d. 19

17 Kasım, Miladi takvime göre yılın 321. (artık yıllarda 322.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 44 gün vardır. 

284 - Diocletianus, Ordusunun hakim olduğu bölgelerde İmparatorluğunu ilan etti. Toprakların tümüne hakim olması bir yıla yakın sürdü.
1558 - İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth tahta çıktı.
1869 - Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayan Süveyş Kanalı, görkemli bir törenle açıldı.
1877 - Rus birlikleri Kars'a saldırdı.
1914 - I. Dünya Savaşı'nda Rus İmparatorluğu tarafından Trabzon Bombardımanı başladı.
1918 - İngilizler, Bakü'yü işgal ettiler.
1922 - Sibirya, Sovyetler Birliği'ne katıldı.
1922 - Son Osmanlı padişahı VI. Mehmet (Vahdettin), İstanbul'u terk etti.
1922 - Şarköy'ün 2,5 yıllık Yunan işgalinden kurtuluşu.
1924 - İlk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
1930 - Serbest Cumhuriyet Fırkası kendini feshetti.
1933 - Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ile ticari ve diplomatik ilişkiler kurmaya başladı.
1936 - Alman mimar ve şehir plancısı Bruno Taut, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinin başına getirildi.
1963 - Yerel seçimleri Adalet Partisi kazandı.
1967 - TBMM ikinci kez yaptığı gizli oturumda, 18 saat 20 dakika Kıbrıs'taki son gelişmeleri görüştü.
1972 - Türkiye'de ilk kadın partisi olan Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi kuruldu.
1972 - Juan Peron, 17 yıllık sürgünden sonra Arjantin'e döndü.
1973 - Atina'da üniversite öğrencileri, cunta rejimine karşı ayaklandılar. Askerlerin ateşi sonucu 34 öğrenci öldü, yüzlercesi yaralandı.
1976 - Türkiye İşçi Partisi'nin davetlisi, Şilili sanatçılar sınırdışı edildi.
1977 - Cahit Karakaş, TBMM'nin 13. Başkanı oldu. Görevi 12 Eylül 1980'de sona erdi.
1989 - Çekoslovakya'da Kadife Devrimi başladı. Halk mumlar ve anahtarlıklarla şehir meydanlarında toplandı.
1993 - Güney Afrika siyasi liderleri, ırk ayrımına son veren yeni Anayasayı kabul ettiler.
1995 - Osman Hamdi Bey'in "Yeşil Türbe" tablosu, Birleşik Krallık'ta 37 milyar liraya satıldı.
1999 - İrlanda'yı yenen Türkiye millî futbol takımı, Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılma hakkı kazandı.
2006 - 1994 yılında keşfedilen 111 atom numaralı yapay elemente, resmen Röntgenyum (Rg) adı verildi.
2016 - Siirt'in Şirvan ilçesindeki Madenköy yakınlarındaki bakır madeninde meydana gelen ve 16 işçinin ölümüyle sonuçlanan kaza olmuştur.

9 - Vespasian, Roma İmparatoru (ö. 79)
1019 - Sima Guang, Çin'de rütbeli Song Hanedanı bilim insanı ve tarihçi (ö. 1086)
1503 - Agnolo Bronzino, İtalyan ressam (ö. 1572)
1612 - Dorgon, Mançu prensi ve Qing Hanedanı'nın naibi (ö. 1650)
1749 - Nicolas Appert, Fransız mucit (ö. 1841)
1755 - XVIII. Louis, Fransa Kralı (ö. 1824)
1765 - Étienne Jacques Joseph Macdonald, Fransız asker (ö. 1840)
1790 - August Ferdinand Möbius, Alman astronom (ö. 1868)
1831 - Manuel Antônio de Almeida, Brezilyalı yazar (ö. 1861)
1866 - Voltairine de Cleyre, Amerikalı anarşist (ö. 1912)
1867 - Henri Gouraud, Fransız asker (ö. 1946)
1870 - İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Türk yazar, tarihçi, müzeci ve mutasavvıf (ö. 1957)
1887 - Bernard Montgomery, İngiliz asker (ö. 1976)
1896 - Lev Vıgotski, Sovyet psikolog (ö. 1934)
1901 - Lee Strasberg, Amerikalı tiyatro yönetmeni ve oyuncu (ö. 1982)
1902 - Eugene Wigner, Macar asıllı Amerikalı fizikçi ve matematikçi (ö. 1995)
1906 - Soichiro Honda, Japon iş insanı (ö. 1991)
1911 - Christian Fouchet, Fransız siyasetçi ve eski bakan (ö. 1974)
1920 - Camillo Felgen, Lüksemburglu şarkıcı (ö. 2005)
1921 - Albert Bertelsen, Danimarkalı ressam ve grafik sanatçısı (ö. 2019)
1922 - Stanley Cohen, Amerikalı biyokimyacı ve 1986 yılı Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi bilim insanı (ö. 2020)
1923 - Aristides Pereira, Yeşil Burunlu siyasetçi (ö. 2011)
1925 - Rock Hudson, Amerikalı oyuncu (ö. 1985)
1927 - Fenella Fielding, İngiliz oyuncu (ö. 2018)
1928 - Rance Howard, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1934 - Jim Inhofe, Amerikalı siyasetçi (ö. 2024)
1937 - Peter Cook, İngiliz oyuncu, varyete sanatçısı ve yazar (ö. 1995)
1938 - Gordon Lightfoot, Kanadalı şarkıcı ve söz yazarı (ö. 2023)
1939 - Aşık Mahsuni, Türk halk ozanı (ö. 2002)
1942 - Martin Scorsese, Amerikalı sinema yönetmeni ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi
1943 - Lauren Hutton, Amerikalı eski model ve oyuncu
1944 - Danny DeVito, Amerikalı oyuncu, yönetmen ve yapımcı
1944 - John-David F. Bartoe, Amerikalı astrofizikçi ve emekli NASA astronotu
1944 - Rem Koolhaas, Hollandalı mimar ve mimarlık teorisyeni
1944 - Tom Seaver, Amerikalı profesyonel beyzbol atıcısı (ö. 2020)
1945 - Elvin Hayes, Amerikalı emekli basketbol oyuncusu
1945 - Roland Joffé, İngiliz-Fransız film yönetmeni
1946 - Petra Burka, Kanadalı buz patenci
1947 - Traude Dierdorf, Avusturyalı siyasetçi (ö. 2021)
1949 - John Boehner, Emekli Amerikalı politikacı
1949 - Nguyễn Tấn Dũng, Vietnamlı siyasetçi
1952 - Cyril Ramaphosa, Güney Afrikalı siyasetçi
1953 - Nada Malanima, İtalyan şarkıcı ve yazar
1954 - Chopper Read, Avustralyalı suçlu ve yazar (ö. 2013)
1955 - Yolanda Denise King, Amerikalı aktivist, şarkıcı ve oyuncu (ö. 2007)
1955 - Edi Fitzroy, Jamaikalı reggae müziği şarkıcısı, müzisyeni ve söz yazarı (ö. 2017)
1958 - Mary Elizabeth Mastrantonio, Amerikalı aktris ve şarkıcı
1960 - RuPaul, Amerikalı drag queen, aktör, model, şarkıcı ve söz yazarı
1963
Jonny Jakobsen, İsveçli-Danimarkalı şarkıcı
Dylan Walsh, Amerikalı oyuncu
1964 - Susan Rice, Amerikalı siyasetçi
1966 - Jeff Buckley, Amerikalı müzisyen, besteci ve söz yazarı (ö. 1997)
1966 - Sophie Marceau, Fransız oyuncu ve yönetmen
1969 - Jean-Michel Saive, Belçikalı masa tenisçisi
1971 - Michael Adams, Britanyalı satranç oyuncusu
1971 - David Ramsey, Amerikalı aktör
1971 - Svetlana Sudak, Belaruslu atlet
1972 - Leonard Roberts, Amerikalı oyuncu
1973 - Bernd Schneider, Alman futbolcu
1973 - Aleksey Urmanov, Rus buz patenci
1974 - Leslie Bibb, Amerikalı oyuncu
1978 - Tom Ellis, Galli oyuncu
1978 - Rachel McAdams, Kanadalı oyuncu
1981 - Sarah Harding, İngiliz model, şarkıcı ve oyuncu (ö. 2021)
1983 - Viva Bianca, Avustralyalı oyuncu
1983 - Yannis Burusis, Yunan profesyonel basketbolcu
1983 - Harry Lloyd, İngiliz aktör
1983 - Christopher Paolini, Amerikalı yazar
1984 - Park Han-byul, Güney Koreli oyuncu ve model
1986 - Nani, Yeşil Burun Adaları asıllı Portekizli futbolcu
1986 - Greg Rutherford, İngiliz uzun atlamacı
1987 - Kat DeLuna, Dominik Cumhuriyeti kökenli Amerikalı şarkıcı

375 - I. Valentinianus, Roma İmparatoru (d. 321)
594 - Tourslu Gregorius, Hristiyan piskoposu, tarihçi ve hagiograf (d. 538)
641 - Jomei, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 34. imparatoru (d. 593)
1104 - Nikiforos Melissenos, Bizans generali (d. 1045)
1301 - Helftalı Gertrude (ya da Büyük Gertrude), Alman Sistersiyen Rahibe, mistik ve azize (d. 1256)
1417 - Gazi Evrenos Bey, Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminden kumandan (d. 1288)
1420 - Kara Yusuf, Karakoyunlu Sultanı (d.1355)
1558 - I. Mary, İngiltere ve İrlanda Kraliçesi (d. 1516)
1592 - III. Johan, İsveç kralı (d. 1537)
1624 - Jakob Böhme, Alman Hristiyan mistik (d. 1575)
1780 - Bernardo Bellotto, İtalyan ressam (d. 1720)
1796 - II. Katerina, Rus Çariçesi (d. 1729)
1808 - IV. Mustafa, Osmanlı'nın 29. Padişahı (d. 1779)
1818 - Charlotte, Kral III. George'un eşi (d. 1744)
1893 - I. Aleksandır, Bulgaristan Prensliği'nin ilk prensi (d. 1857)
1917 - Auguste Rodin, Düşünen Adam heykeli ile tanınan Fransız heykeltıraş (d. 1840)
1924 - VII. Gregorios, 6 Aralık 1923 ile 17 Kasım 1924 yılları arası Konstantinopolis Ekümenik Patrikhanesinin, 261. Ekümenik Patriği olarak görev yapmıştır (d. 1850)
1929 - Herman Hollerith, Amerikalı istatistikçi (d. 1860)
1940 - Eric Gill, Britanyalı heykeltıraş ve yazı karakteri tasarımcısı (d. 1882)
1955 - James P. Johnson, Amerikalı besteci (d. 1894)
1959 - Heitor Villa-Lobos, Brezilyalı besteci (d. 1887)
1968 - Mervyn Peake, İngiliz yazar, sanatçı, şair ve illüstratör (d. 1911)
1971 - Gladys Cooper, İngiliz Tiyatro ve sinema oyuncusu (d. 1888)
1973 - Mirra Alfassa, Fransız-Hint mistik (d. 1878)
1982 - Suat Taşer, Türk şair, yazar, tiyatro oyuncusu ve eleştirmen (d. 1919)
1984 - Ercüment Behzat Lav, Türk tiyatro sanatçısı ve şair (d. 1903)
1990 - Robert Hofstadter, Amerikalı fizikçi (d. 1915)
1992 - Audre Lorde, Amerikalı yazar (d. 1934)
1993 - Günay Sağun, Türk ressam (d. 1930)
1998 - Reinette l'Oranaise, Cezayir asıllı Fransız şarkıcı
2000 - Louis Néel, Fransız fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1904)
2002 - Abba Eban, İsrail eski dışişleri bakanı ve diplomat (d. 1915)
2006 - Ruth Brown, Amerikalı Rhythm and Blues şarkıcısı (d. 1928)
2006 - Ferenc Puskás, Macar futbolcu (d. 1927)
2013 - Doris Lessing, İngiliz yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1919)
2014 - Ilija Pantelić, Yugoslav millî futbolcu ve teknik direktör (d. 1942)
2017 - Earle Hyman (doğum adı: George Earle Plummer), Amerikalı oyuncu (d. 1926)
2017 - Salvatore Riina, İtalyan mafya babası (d. 1930)
2017 - Rikard Wolff, İsveçli oyuncu ve şarkıcı (d. 1958)
2018 - Kayo Dottley, Eski Amerikan futbolu oyuncusu (d. 1928)
2018 - Alyque Padamsee, Hint oyuncu (d. 1931)
2018 - Metin Türel, Türk futbolcu ve teknik direktör (d. 1937)
2019 - Arsenio Corsellas, İspanyol oyuncu ve dublaj sanatçısı (d. 1933)
2019 - Yıldız Kenter, Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (d. 1928)
2019 - Adnan el-Paçacı ya da Adnan Müzahim Emin el-Paçacı, Iraklı siyasetçi, eski bakan ve diplomat (d. 1923)
2019 - Gustav Peichl, Avusturyalı mimar ve yazar (d. 1928)
2019 - Tuka Rocha, Brezilyalı otomobil yarışçısı (d. 1982)
2020 - Camille Bonnet, Fransız ragbi birliği oyuncusu (d. 1918)
2020 - Kay Morley, Amerikalı aktris (d. 1920)
2020 - Roman Viktyuk, Ukraynalı-Rus tiyatro yönetmeni, aktör ve oyun yazarı (d. 1936)
2021 - Young Dolph, Amerikalı bir rapçiydi (d. 1985)
2021 - Art LaFleur, Amerikalı oyuncudur (d. 1943)
2021 - R. N. R. Manohar, Hint aktör, senarist ve film yönetmeni (d. 1967)
2021 - Tom Stoddart, İngiliz fotoğraf sanatçısı (d. 1953)
2022 - Ernesto Abaterusso, İtalyan siyasetçi (d. 1956)
2022 - Fred Brooks, Amerikalı yazılım mühendisi ve bilgisayar bilimcisidir (d. 1931)
2022 - Michael G

17 Mart, Miladi takvime göre yılın 76. (artık yıllarda 77.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 289 gün vardır. 

1756 - İrlanda'nın koruyucu azizlerinden, Aziz Patrick'in (385-461) adına kutlanan bir festival olan Aziz Patrick Günü, ilk kez New York'ta da kutlandı.
1776 - Amerikan Devrimi: George Washington ve Henry Knox'un kente bakan tepelere topçu birliklerini konuşlandırmasının ardından İngiliz güçleri, Boston'u terk etmek zorunda kaldı.
1816 - 38 tonluk 'Elise' adlı buharlı tekne, kaptan Pierre Andriel yönetiminde, Manş Denizi'ni aşan ilk buharlı tekne oldu.
1845 - Küçük paketlerde kullanılan lastik bandın patenti alındı.
1861 - İtalya, ulusal birliğini kurdu.
1891 - Ahmed İhsan Tokgöz, Servet-i Fünûn dergisini kurdu.
1901 - Van Gogh'un resimleri Paris'te Bernheim-Jeune galerisinde sergilenmeye başladı. 1890'da intihar eden sanatçı, yaşamı boyunca sadece bir tane resim satabilmişti.
1915 - Çanakkale Savaşı: Kraliyet Donanması Komutanı Amiral Sackville Carden, görevinden ayrıldı.
1920 - İngilizler, Eskişehir ve Afyon'dan çekildiler.
1921 - Londra'da ilk doğum kontrol kliniği açıldı. Kliniğe başvuranlara, düşük ücretle korunma araç gereçleri verildi.
1926 - "Demir Sanayinin Tesisine Dair Kanun" TBMM'de kabul edildi.
1927 - İtalya'da müzmin bekarların ağır vergi ödemeleri için kanun çıkarıldı.
1941 - Alman denizaltı kaptanı Otto Kretschmer'in denizaltısı batırıldı ve esir alındı.
1944 - Varlık Vergisi'nin tasfiyesine ilişkin yasa yürürlüğe girdi.
1948 - Belçika, Fransa, Hollanda, Birleşik Krallık ve Lüksemburg arasında, 50 yıl süreli Brüksel Antlaşması imzalandı ve Batı Avrupa Birliği kuruldu.
1954 - İspanya'yı kura sonucunda eleyen Türkiye millî futbol takımı, FIFA Dünya Kupası'na katılmaya hak kazandı.
1961 - Vicente Calderón Stadyumu'nun yapımına başlandı.
1965 - 30 milyon dolarlık hacmi olan Türk-İsrail Ticaret Antlaşması imzalandı.
1966 - ABD donanması'na ait "Alvin" adlı araştırma-kurtarma denizaltısı, İspanya kıyıları açıklarında ABD'ye ait kayıp hidrojen bombası'nı buldu.
1968 - PTT ile Northern Electric firmasının işbirliğiyle kurulan telefon fabrikasında yapılan ilk yerli telefon cihazları, 157 liradan satışa çıkarıldı.
1969 - Golda Meir, İsrail'in ilk kadın Başbakanı oldu.
1970 - My Lai katliamı: ABD Ordusu, olayı örtbas etmeye çalıştıkları için 14 subay hakkında soruşturma başlattı.
1972 - Eti Gıda San. ve Tic. A.Ş. Eskişehir'de kuruldu.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Ankara Sıkıyönetim Komutanı, Sıkıyönetim Koordinasyon Toplantısı'nda konuştu: "Türk Mimar Mühendisler Odası Birliği bizce sabıkalı bir yerdir. Adam öldürmekten 24 yıl ağır hapse mahkûm olan Mahmut Esat Güven, burada iki tabanca ile birçok parlamentere ders verirken yakalanmıştır."
1985 - İki ünlü oyun yazarı Arthur Miller ve Harold Pinter, hapiste bulunan Uluslararası Yazarlar üyesi yazarları ziyaret etmek amacıyla Türkiye'ye geldi.
1995 - Azerbaycan'da 15 Mart'ta başlatılan ve Türkiye'nin de adının karıştığı bir darbe girişimi bastırıldı. Devlet Başkanı Haydar Aliyev'i devirmek isteyen OMON Birlikleri'nin Komutanı Albay Ruşen Cevadov dahil olmak üzere, 400 kişi öldü.
1995 - Michael Jordan, basketbola geri dönme kararı aldı.
2020 - 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası, koronavirüs pandemisi nedeniyle 2021'e ertelendi.

763 - Harun Reşit, Abbâsîler'in 5. Halifesi (ö. 809)
1231 - Shijō, Japon İmparatoru (ö. 1242)
1473 - IV. James, İskoç Kralı (ö. 1513)
1548 - Honda Tadakatsu, Japon samuray ve daimyō (ö. 1610)
1600 - Aleksey Trubetskoy, Trubetskoy Hanedanı'nın son üyelerinden biri (ö. 1680)
1685 - Jean-Marc Nattier, Fransız ressam (ö. 1766)
1709 - Molla Veli Vidadî, Azeri şair ve din adamı (ö. 1809)
1733 - Carsten Niebuhr, Alman matematikçi, haritacı ve kaşif (ö. 1815)
1768 - Kaʻahumanu, Hawaiʻ i Krallığı'nda konsort kraliçe (ö. 1832)
1834 - Gottlieb Daimler, Alman mühendis (ö. 1900)
1849 - Charles Francis Brush, Amerikalı buluşçu, girişimci ve iş insanı (ö. 1929)
1862 - Charles Laval, Fransız ressam (ö. 1894)
1865 - Gabriel Narutowicz, Polonyalı politikacı (ö. 1922)
1866 - Alf Victor Guldberg, Norveçli matematikçi (ö. 1936)
1873 - Margaret Bondfield, İngiliz politikacı (ö. 1953)
1874 - Stephen Samuel Wise, Yahudi haham ve siyonist lider (ö. 1949)
1875 - Mike Bernard, Amerikalı Ragtime müzisyeni (ö. 1936)
1877 - Otto Gross, Avusturyalı psikanalist (ö. 1920)
1879 - Sid Grauman, Amerikalı şovmen (ö. 1950)
1881 - Walter Rudolf Hess, İsviçreli fizyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1973)
1888 - Paul Ramadier, Fransız Başbakanı (ö. 1961)
1888 - Nugent Slaughter, Amerikalı müzisyen (ö. 1968)
1896 - Tacülmüluk, İran Kraliçesi (ö. 1982)
1900 - Alfred Newman, Amerikalı besteci, aranjör ve film müziği şefidir (ö. 1970)
1900 - Manuel Plaza, Şilili sporcu (ö. 1969)
1902 - Chaim Gross, Amerikalı bir heykeltıraş ve eğitimciydi (ö. 1991)
1902 - Bobby Jones, Amerikalı golfçü (ö. 1971)
1907 - Jean Van Houtte, Belçikalı bir politikacı (ö. 1991)
1915 - Bill Roycroft, Avustralyalı Olimpik binici şampiyonu (ö. 2011)
1919 - Nathaniel Adams Coles, Amerikalı caz müzisyeni (ö. 1965)
1920 - Mucibur Rahman, Bangladeş'in ilk Başbakanı ve Devlet Başkanı (ö. 1975)
1921 - Meir Amit, İsrailli politikacı ve general aynı zamanda üçüncü Mossad direktörü (ö. 2009)
1922 - Patrick Suppes, Amerikalı bir filozof (ö. 2014)
1925 - Mansour Rahbani, Lübnanlı müzisyen ve besteci (ö. 2009)
1926 - Siegfried Lenz, Alman yazar (ö. 2014)
1928 - Neriman Köksal, Türk sinema oyuncusu (ö. 1999)
1928 - Jean Panisse, Fransız aktör (ö. 2021)
1929 - Peter Ludwig Berger, Amerikalı sosyolog ve teolog (ö. 2017)
1930 - James Irwin, Amerikalı astronot (ö. 1991)
1933 - Asa Lanova, İsviçreli kadın bale dansçısı ve yazar (ö. 2017)
1936 - Ken Mattingly, Amerikalı astronottu (ö. 2023)
1936 - Patty Maloney, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2025)
1937 - Ramdas Agarwal, Hint siyasetçi (ö. 2017)
1938 - Rudolf Nureyev, SSCB'li (daha sonra Avusturyalı) bale dansçısı (ö. 1993)
1939 - Atilla Dorsay, Türk sinema eleştirmeni, yazar, gazeteci ve mimar
1939 - Bill Graham, Kanadalı siyasetçi (ö. 2022)
1939 - Giovanni Trapattoni, İtalyan futbol adamı
1940 - Ruşen Güneş, Türk müzisyen (ö. 2020)
1941 - Paul Kantner, Amerikalı rock müzisyeni ve gitaristi ve aktivist (ö. 2016)
1942 - John Wayne Gacy, Amerika'nın en önemli seri katillerindendir (ö. 1994)
1944 - Pattie Boyd, İngiliz manken, fotoğrafçı
1946 - Georges J.F. Kohler, Alman biyolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1995)
1946 - Larry Langford, Amerikalı siyasetçi (ö. 2019)
1948 - William Gibson, Amerikalı roman yazarı
1949 - Pat Rice, Kuzey İrlandalı eski millî futbolcu ve antrenör
1950 - Mehmet Ali İrtemçelik, Türk politikacı
1951 - Kurt Russell, Amerikalı oyuncu
1952 - Barry Horne, Britanyalı hayvan hakları savunucusudur (ö. 2001)
1954 - Kazım Arslan, Türk avukat ve siyasetçi (ö. 2019)
1954 - Lesley-Anne Down, İngiliz asıllı Amerikalı oyuncu ve model
1955 - Gary Sinise, Amerikalı oyuncu ve film yönetmeni
1961 - Sam Bowie, ABD'li basketbolcu
1961 - Dana Reeve, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı (ö. 2006)
1962 - Kalpana Chawla, Hint asıllı Amerikalı astronot (ö. 2003)
1964 - Lee Dixon, İngiliz futbolcudur
1964 - Rob Lowe, Amerikalı aktör, yapımcı ve yönetmendir
1964 - Jacques Songo'o, Kamerunlu millî futbolcudur
1967 - Billy Corgan, ABD'li müzisyen, söz yazarı ve bestecisidir
1969 - Alexander McQueen, İngiliz moda tasarımcısı ve desinatör (ö. 2010)
1972 - Mia Hamm, Amerikalı kadın millî futbolcu
1973 - Caroline Corr, İrlandalı şarkıcı
1975 - Puneeth Rajkumar, Hint oyuncu, yapımcı ve şarkıcı (ö. 2021)
1975 - Test, Kanadalı profesyonel güreşçi (ö. 2009)
1976 - Stephen Gately, İrlandalı şarkıcı (ö. 2009)
1976 - Zita Molnár, Macar masa tenisi oyuncusu
1976 - Álvaro Recoba, Uruguaylı futbolcu
1976 - Antoine van der Linden, Hollandalı futbolcu
1978 - Patrick Seitz, Amerikalı seslendirme sanatçısı ve senaryo yazarı
1979 - Stormy Daniels, Amerikalı porno yıldızı, senarist ve yönetmen
1979 - Samoa Joe, Samoa asıllı Amerikalı profesyonel güreşçi
1981 - Dilek Serbest, Türk manken ve oyuncu
1981 - Servet Çetin, Türk futbolcu
1982 - Mamedali Karadanov, Türkmen futbolcu
1983 - Raul Meireles, Portekizli futbolcu
1985 - Tuğba Karademir, Türk artistik buz patencisi
1986 - Edin Džeko, Boşnak millî futbolcu
1987 - Federico Fazio, Arjantinli futbolcu
1988 - Claire Elise Boucher, daha çok bilinen sahne adı ile Grimes, Kanadalı şarkıcı, söz yazarı, albüm yapımcısı ve müzik video yönetmeni
1988 - Rasmus Elm, İsveçli eski millî futbolcu
1988 - Fraser Forster, İngiliz asıllı bir futbolcu
1989 - Shinji Kagawa, Japon futbolcu
1990 - Andrew Hozier-Byrne veya yalnızca Hozier, İrlandalı şarkıcı
1991 - Kyotaro Yamakoshi, Japon futbolcu
1992 - John boyega, İngiliz-Nijeryalı bir aktör ve yapımcı
1993 - Alvan, Fransız müzisyen
1997 - Katie Genevieve Ledecky, Çek asıllı Amerikalı yüzücü

MÖ 45 - Titus Labienus, Romalı asker (d. MÖ 100 civarı)
180 - Marcus Aurelius, Roma İmparatoru (d. 121)
624 - Ebû Cehil, Mekke'nin liderlerinden (d. 556)
1008 - Kazan, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 65. imparatorudur (d. 968)
1040 - I. Harold, İngiltere Kralı (d. 1015)
1272 - Go-Saga, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 88. imparatorudur (d. 1220)
1361 - Hasan, Türk asıllı Memlûk sultanıdır (d. 1334)
1425 - Ashikaga Yoshikazu, Ashikaga şogunluğunun beşinci şogunudur (d. 1407)
1642 - Jakub Zadzik, Polonya Büyük Taç Sekreteri (d. 1582)
1650 - Carl Gyllenhielm, İsveçli asker ve politikacı (d. 1574)
1680 - François de La Rochefoucauld, Fransız yazar (d. 1613)
1782 - Daniel Bernoulli, Hollandalı matematikçi (d. 1700)
1826 - Ferdinand Bauer, Avusturyalı botanik ressamı (d. 1760)
1830 - Laurent de Gouvion Saint-Cyr, Fransa mareşali ve Marki (d. 1764)
1831 - Napoleon Louis Bonaparte, Hollanda Krallığı'nın Bonapart Hanedanı'ndan gelen son kralı (d. 1804)
1846 - Friedrich Wilhelm Bessel, Almanyalı gök bilimci ve matematikçi (d. 1784)
1849 - II. William, Hollanda Kralı, Lüksemburg Büyük Dükü ve Limburg Dükü (d. 1792)
1853 - Christian Andreas Dopp

17 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 137. (artık yıllarda 138.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 228 gün vardır. 

1792 - New York Borsası kuruldu.
1902 - Yunan arkeologlar, Antik Çağ'ın mekanik analog bir bilgisayarı olarak kabul edilebilecek Antikythera düzeneğini toprak altından çıkardılar.
1928 - Türkiye Cumhuriyeti Hıfzısıhha Müessesesi kuruldu.
1939 - 27 Mayıs 1938 tarihli Londra Kredi Antlaşması'na ait onay belgelerinin karşılıklı teatisi yapıldı.
1939 - Altın ticaretinin yeniden serbest bırakılmasına ait kararname çıktı.
1940 - II. Dünya Savaşı: Alman Orduları Belçika'yı işgal ederek Brüksel'e girdi.
1954 - ABD'de siyah çocukların, beyaz çocuklarla aynı okula gitmelerini önleyen yasa yürürlükten kaldırıldı.
1967 - İmam Hatip Okulu mezunlarına, üniversitelere girme hakkı tanındı.
1970 - Norveçli antropolog ve kâşif Thor Heyerdahl, papirüsten yapılmış olan "Ra II" teknesiyle Fas'tan Atlantik Okyanusu'na açıldı.
1971 - THKP-C üyesi dört militan, İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom'u kaçırdı. Militanlar, "20 Mayıs'a kadar cezaevlerindeki bütün devrimcilerin serbest bırakılmasını" istedi. Hükûmet, pazarlık yapmayacağını açıkladı.
1972 - Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları'nın 991 milyon lirayla, zarar rekoru kırdığı açıklandı.
1982 - Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı kuruldu. Vakıf, Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve diğer Millî Güvenlik Konseyi üyesi komutanların aralarında topladıkları parayla kuruldu.
1983 - Ankara Bahçelievler'de 8 Ekim 1978 tarihinde, TİP üyesi yedi kişiyi öldürmekten yargılanan Haluk Kırcı ve Ahmet Ercüment Gedikli ölüm cezasına çaptırıldı.
1983 - İsrail, Lübnan ve ABD arasında, 17 Mayıs Antlaşması imzalandı.
1989 - Çin'de 1 milyondan fazla gösterici, başkent Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda siyasal özgürlüklerin genişletilmesi için açlık grevi yapan öğrencileri desteklemek amacıyla yürüyüş yaptı.
1989 - Çekoslovakya'da dört aydır hapiste olan yazar Vaclav Havel serbest bırakıldı.
1990 - Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği akıl hastalıkları listesinden çıkardı. 17 Mayıs, bu tarihten itibaren Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtı Gün olarak kutlanmaktadır.
1994 - Türkiye ekonomisi, 14 yıl aradan sonra yeniden IMF denetimine girdi.
1995 - Nasuh Mahruki, Everest'in zirvesine çıkan ilk Türk oldu. (Bazı kaynaklar 25 Mayıs olarak yazsa da bu tarih, Nasuh Mahruki tarafından teyit edilmiştir.)
2000 - Galatasaray, UEFA Kupasını kazanarak Avrupa'da kupa kazanan ilk Türk futbol takımı unvanını aldı.
2006 - Danıştay'a avukat Alparslan Arslan tarafından düzenlenen silahlı saldırıda, Danıştay İkinci Dairesi Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin öldü ve dört üye de yaralandı.
2010 - CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın istifa etmesinden sonra; CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu görevinden istifa edip Genel Başkanlık için aday olacağını açıkladı.
2010 - İran'ın uranyum takasına ilişkin ortak formülle ilgili anlaşma, Türkiye, Brezilya ve İran Dışişleri Bakanları tarafından imzalandı. Uranyum takasının Türkiye'de yapılacağı da, bu imza ile resmîleşmiş oldu. İran'ın 1200 kilogram düşük seviyede zenginleştirilmiş uranyumu, yüksek seviyede zenginleştirilmiş uranyumla takas edeceği kaydedildi.
2010 - Zonguldak'taki Türkiye Taşkömürü Kurumu, Karadon Müessese Müdürlüğü maden ocağında patlama meydana geldi. 30 işçi göçük altında kaldı. 20 Mayıs 2010 tarihinde 28 işçinin cesedine ulaşıldı.
2021 - Memleket Partisi, Muharrem İnce önderliğinde kuruldu.

1490 - Albrecht, Töton Şövalyeleri'nin büyük üstadı ve Prusya'nın ilk hükümdarı (ö. 1568)
1749 - Edward Jenner, İngiliz hekim (çiçek aşısını bulan) (ö. 1823)
1768 - Brunswickli Caroline, Kral IV. George'un eşi olarak Birleşik Krallık ve Hanover Kraliçesiydi (ö. 1821)
1811 - Ferdinand Piper, Alman kilise tarihçisi (ö. 1889)
1866 - Erik Satie, Fransız besteci (ö. 1925)
1868 - Horace Elgin Dodge, Amerikalı otomobil üreticisi (ö. 1920)
1873 - Henri Barbusse, Fransız romancı ve gazeteci (ö. 1935)
1886 - XIII. Alfonso, İspanya Kralı (ö. 1941)
1897 - Odd Hassel, Norveçli kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 1981)
1904 - Jean Gabin, Fransız oyuncu (ö. 1976)
1907 - Ilona Elek, Macar eskrimci (ö. 1988)
1911 - Maureen O'Sullivan, İrlandalı kadın oyuncu (Tarzan filmlerinde Jane'i canlandırmasıyla ünlü) (ö. 1998)
1925 - Idi Amin, Ugandalı asker ve Uganda'nın 3. Devlet Başkanı (ö. 2003)
1925 - Michel de Certeau, Cizvit tarikatı mensubu olan bilim insanı, tarih, sosyoloji, felsefe, psikanaliz ve psikoloji üzerine çalışmalar yapmıştır (ö. 1986)
1926 - Dietmar Schönherr, Avusturyalı tanınmış oyuncu (ö. 2014)
1927 - Gülistan Güzey, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 1987)
1929 - Branko Zebec, Yugoslav eski millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 1988)
1936 - Philippe Boesmans, Belçikalı klasik müzik bestecisi (ö. 2022)
1936 - Dennis Hopper, Amerikalı oyuncu ve yönetmen (ö. 2010)
1936 - Graham Barnett, İngiliz futbolcu (ö. 2019)
1940 - Alan Kay, Amerikalı bilgisayar bilimcisi
1945 - Esin Engin, Türk besteci ve müzisyen (ö. 1997)
1945 - Renate Krößner, Alman oyuncu (ö. 2020)
1946 - Udo Lindenberg, Alman rock müzisyeni, yazar ve ressam
1948 - Horst Köppel, Alman millî futbolcu ve teknik direktör
1950 - Valeriya Novodvorskaya, Rus yazar ve siyasetçi (ö. 2014)
1953 - Kasım Cömert Tokayev, Kazak diplomat, siyasetçi ve Kazakistan Devlet Başkanı
1954 - Belkıs Akkale, Türk halk müziği sanatçısı, söz yazarı ve besteci
1955 - Bill Paxton, Amerikalı oyuncu ve yönetmen (ö. 2017)
1956 - Bob Saget, Amerikalı oyuncu ve komedyen (ö. 2022)
1958 - Paul Di'Anno, İngiliz şarkıcı (ö. 2024)
1959 - Elena Ledda, Sardinyalı sanatçı
1960 - Simon Fuller, İngiliz plak ve TV yapımcısı
1961 - Enya, İrlandalı şarkıcı
1962 - Craig Ferguson, Amerikalı komedyen
1965 - Trent Reznor, Amerikalı şarkıcı
1966 - Kusay Hüseyin, Saddam Hüseyin'in oğlu (ö. 2003)
1967 - Joseph M. Acaba, Porto Riko asıllı eğitmen, hydrogeologist ve NASA astronotu
1969 - José Chamot, Arjantinli millî futbolcu
1970 - Anjalika Ahurbaş, Beyaz Rus şarkıcı, oyuncu ve eski model
1970 - Giovanna Trillini, İtalyan eskrimci
1971 - Máxima, Kral Willem-Alexander'ın eşi
1972 - Ergün Penbe, Türk futbolcu ve teknik direktör
1972 - Antoni Vadell Ferrer, İspanyol Roma Katolik piskopos (ö. 2022)
1973 - Matthew McGrory, Amerikalı aktör (d. 2005)
1973 - Josh Homme, Amerikalı rock müzisyeni, şarkıcısı, müzik yapımcısı ve oyuncu
1974 - Eddie Lewis, Amerikalı millî futbolcudur
1974 - Sendhil Ramamurthy, Amerikalı oyuncu
1975 - Marcelo dos Santos, Brezilyalı eski futbolcudur
1975 - Laura Voutilainen, Fin şarkıcı
1979 - Ayda Field, Amerikalı televizyon oyuncusu
1979 - David Jarolím, Çek futbolcudur
1980 - Ilion Lika, Arnavutluk vatandaşı millî kaleci
1981 - Cosma Shiva Hagen, Alman-Amerikalı oyuncu
1981 - Şiri Meymon, İsrailli şarkıcı
1982 - Clarence Goodson, Amerikan millî futbolcu
1982 - Tony Parker, Fransız basketbol oyuncusu
1982 - Vjosa Osmani, Kosova Cumhurbaşkanı
1983 - Danko Lazović, Sırp forvet eski futbolcu
1983 - Burak Alkaş, Türk oyuncu
1984 - İgor Denisov, Rus eski millî futbolcu
1984 - Michael David Rosenberg, İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen
1986 - Bojan Jokić, Sloven futbolcu
1987 - Ersan Gülüm, Türk futbolcu
1988 - Nikki Reed, Amerikalı film oyuncusu ve senarist
1988 - Martin Olsson, İsveçli millî futbolcu
1989 - Michel Morganella, İsviçreli futbolcu
1989 - Tessa Virtue, Kanadalı buz patenci
1990 - Ross Butler, Amerikalı oyuncu
1990 - Will Clyburn, Amerikan profesyonel basketbolcu
1990 - Leven Alice Rambin, Amerikalı oyuncu
1991 - Moran Mazor, İsrailli şarkıcı
1991 - Iñigo Martínez, İspanyol futbolcu
1993 - Rafa Silva, Portekizli futbolcu
1996 - Ryan Ochoa, Amerikalı oyuncu
1998 - Abdulrahman Akkad, Suriyeli blog yazarı ve insan hakları aktivisti

290 - Sima Yan, Jin Hanedanı'nın ilk imparatoru (d. 236)
946 - Ebu'l-Kasım Muhammed ibn Abdullah, İsmaili mezhebine göre 12. İmamdı (d. 893)
1304 - Mahmud Gazan, Moğol İlhanlılar İmparatorluğu'nun 7. Hükümdarı (d. 1272)
1336 - Go-Fushimi, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 93. imparatoru (d. 1288)
1395 - Konstantin Dragaš, Osmanlı İmparatorluğu hükümdarlığı altında doğu Makedonya'da büyük bir vilayeti yönetmiş Dejanović Hanedanı'na mensup Sırp asildir (d. 1350)
1395 - Marko, 1371-1395 arasında de jure Sırp kralı ve Osmanlı Vasalı (d. 1335)
1510 - Sandro Botticelli, İtalyan ressam (d. 1445)
1536 - George Boleyn, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin ikinci karısı olan Anne Boleyn'in kardeşi (d. 1504)
1551 - Shin Saimdang, Koreli filozof, sanatçı, ressam, yazar ve şair (d. 1504)
1606 - I. Dmitri, Rusya Çarı (d. 1582)
1727 - I. Katerina, Rus Çariçesi (d. 1684)
1729 - Samuel Clarke, İngiliz filozof (d. 1675)
1750 - Georg Engelhard Schröder, İsveçli portre ve tarih ressamı (d. 1684)
1765 - Alexis Clairaut, Fransız matematikçi (d. 1713)
1829 - John Jay, Amerikan devlet adamı, yurtsever ve diplomat (d. 1745)
1838 - Rene Auguste Caillie, Fransız kaşif (d. 1799)
1838 - Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord, Fransız siyaset adamı (d. 1754)
1868 - Kondō Isami, Japon kılıç ustası ve Shinsengumi'nin komutanı (d. 1834)
1875 - John C. Breckinridge, Amerikalı siyasetçi, hukukçu, asker ve ABD'nin 14. başkan yardımcısı (d. 1821)
1880 - Ziya Paşa, Türk şair ve siyaset adamı (d. 1826)
1886 - John Deere, Amerikalı tarım makineleri üreticisi (d. 1804)
1919 - Guido von List, Alman filozof, tarihçi ve yazar (d. 1848)
1935 - Paul Dukas, Fransız besteci, müzisyen ve müzik eğitimcisi (d. 1865)
1936 - Panayis Çaldaris, bir Yunan politikacı (d. 1868)
1936 - Nahum Sokolow, Siyonist lider, yazar, çevirmen ve gazeteci (d. 1859)
1941 - Wil van Gogh, Hollandalı hemşire ve erken feminist (d. 1862)
1944 - Milena Jesenska, Çek gazeteci, yazar ve çevirmen (d. 1896)
1945 - Robert Sterling Yard, Amerikalı gazeteci, yazar (d. 1861)
1947 - George Forbes, Yeni Zelanda Başbakanı (d. 1869)
1951 - William Birdwood, Britanya ordusu memuruydu (d. 1865)
1951 - Ali Şefik Özdemir, Türk siyasetçi (d. 1885)
1957 - Nurullah Ataç, Türk yazar ve eleştirmen (d. 1898)
1959 - George Albert Smith, İngiliz Kraliyet Ast

17 Nisan, Miladi takvime göre yılın 107. (artık yıllarda 108.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 258 gün vardır. 

1453 - Fatih Sultan Mehmet, İstanbul adalarını fethetti.
1897 - Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan Krallığı arasında, "Otuz Gün Savaşı" olarak da adlandırılan savaş başladı.
1924 - İtalya'da genel seçimleri, Benito Mussolini'nin faşist partisi kazandı.
1925 - Ankara - Yahşihan Demiryolu hattı işletmeye açıldı.
1928 - Ankara Palas Oteli hizmete açıldı. Mimar Vedat Bey'in (Tek) tasarımıyla, 1926'da yapımına başlanan bina, çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle Mimar Kemalettin Bey'in tasarımıyla tamamlandı.
1939 - Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen ve Başbakanı Abdurrahman Melek, Türk mebusu sıfatıyla TBMM'de yemin ettiler.
1940 - Köy Enstitüleri Kanunu kabul edildi.
1946 - Son Fransız birlikleri Suriye'den çekildi.
1954 - Çanakkale Anıtı'nın temeli atıldı.
1961 - ABD'nin desteklediği sürgündeki Kübalılar, Fidel Castro'yu devirmek üzere Küba'ya çıkarma yaptı. Domuzlar Körfezi Harekatı olarak bilinen çıkarma, Fidel Castro'nun zaferiyle sonuçlandı.
1969 - Çekoslovakya Başbakanı Aleksandr Dubçek, Sovyet askerî müdahalesinin ardından istifa etti. Yerine Gustav Husak atandı.
1972 - ABD'de, Nixon yönetiminin 1972 seçimlerinde siyasal rakiplerini yasa dışı dinleme faaliyetleri açığa çıkarıldı. Watergate adıyla anılan olaya adı karışan üç danışman ve bir savcı istifa etti.
1974 - Madaralı Roman Ödülü'nü "Demirciler Çarşısı Cinayeti" adlı eseriyle Yaşar Kemal aldı.
1982 - Kanada Anayasası kabul edildi.
1982 - Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Balıkesir'de konuştu: "... 'Tek yol devrimdir!' diyerek yine Marksist-Leninist propaganda yapanlara elbette müsaade edemezdik. Çünkü Atatürk'ün koyduğu inkılapçılık, şimdiki adıyla 'devrimcilik' bu değildir."
1993 - Türkiye'nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp yetmezliği nedeniyle öldü. Atatürk'ten sonra görev başında ölen ikinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümü nedeniyle ülke çapında 5 günlük yas ilan edildi. Yurtta ve temsilciliklerde bayraklar yarıya indirildi, maçlar iptal edildi ve radyo ve televizyonların program akışları değiştirildi.
1999 - Bakü - Supsa Boru Hattı'nın resmi açılışı yapıldı.
2005 - Bülent Dikmener Haber Ödülü, Uğur Dündar ile Sadi Özdemir'e verildi.
2005 - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, Mehmet Ali Talat kazandı.

1598 - Giovanni Riccioli, İtalyan gök bilimci (ö. 1671)
1820 - Alexander Cartwright, beyzbolcu (ö. 1892)
1837 - John Pierpont Morgan, Amerikalı banker ve sanayici (ö. 1913)
1842 - Maurice Rouvier, Fransız devlet adamı (ö. 1911)
1868 - Mark Lambert Bristol, Amerikalı asker (ö. 1939)
1878 - Dimitrios Petrokokkinos, Yunan tenisçi (ö. 1942)
1890 - Cevat Şakir Kabaağaçlı, Türk roman ve hikâye yazarı (ö. 1973)
1894 - Nikita Kruşçev, Sovyet devlet adamı ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreteri (ö. 1971)
1897 - Nisargadatta Maharaj, Hint filozof, ruhsal önder (ö. 1981)
1897 - Thornton Wilder, Amerikalı oyun yazarı ve romancı (ö. 1975)
1899 - Aleksander Klumberg, Eston dekatlet (ö. 1958)
1903 - Ayşe Saffet Alpar, Türk kimyacı ve Türkiye'nin ilk kadın rektörü (ö. 1981)
1903 - Gregor Piatigorsky, Rus çellist (ö. 1976)
1909 - Alain Poher, Fransız siyasetçi (ö. 1996)
1910 - Helenio Herrera, Arjantin asıllı eski Fransız futbolcu ve teknik direktör (ö. 1997)
1915 - Regina Hazaryan, Ermeni ressam ve halk figürü (ö. 1999)
1916 - Sirimavo Bandaranaike, Sri Lankalı politikacı ve dünyanın ilk kadın başbakanı (ö. 2000)
1918 - William Holden, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1981)
1924 - İsmet Giritli, Türk hukuk profesörü ve yazar (1961 Anayasası'nı hazırlayan bilim insanlarından) (ö. 2007)
1926 - Joan Lorring, Amerikalı aktris ve şarkıcı (ö. 2014)
1927 - Margot Honecker, 1963-1989 yılları arasında Doğu Almanya Eğitim Bakanı (ö. 2016)
1929 - Odete Lara, Brezilyalı oyuncu (ö. 2015)
1929 - James Last, Alman besteci (ö. 2015)
1930 - Christopher Barber, İngiliz caz müzisyeni, orkestra şefi ve söz yazarı (ö. 2021)
1937 - Tugay Toksöz, Türk sinema oyuncusu (ö. 1988)
1940 - Charles David Menville, Amerikalı animatör ve televizyon yazarı (ö. 1992)
1942 - David Bradley, İngiliz oyuncu
1946 - Àngel Casas, İspanyol gazeteci ve yazar (ö. 2022)
1947 - Sherrie Levine, Amerikalı bir fotoğrafçı, ressam ve kavramsal sanatçı
1949 - Hans Klinga, İsveçli aktör ve film yönetmeni (ö. 2025)
1950 - L. Scott Caldwell, Tony ödüllü Amerikalı oyuncu
1951 - Olivia Hussey, İngiliz oyuncu (ö. 2024)
1952 - Joe Alaskey, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 2016)
1952 - Željko Ražnatović, Yugoslav Savaşlarında bir milis gücü örgütleyen Sırp paramiliter lider (ö. 2000)
1952 - Zuzana Kronerová, Slovak tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1954 - Riccardo Patrese, İtalyan eski Formula 1 pilotu
1954 - Roddy Piper, Kanadalı eski profesyonel güreşçi ve oyuncu (ö. 2015)
1954 - Michael Sembello, Amerikalı şarkıcı, gitarist, klavyeci, söz yazarı, besteci ve yapımcı
1955 - Pete Shelley, İngiliz punk rock şarkıcısı, söz yazarı ve gitarist (ö. 2018)
1957 - Afrika Bambaataa, Amerikalı DJ (ö. 2026)
1957 - Nick Hornby, İngiliz roman ve deneme yazarı
1959 - Sean Bean, İngiliz oyuncu
1962 - Nikolay Kradin, Rus antropolog ve arkeolog
1963 - Özer Kızıltan, Türk yönetmen (ö. 2020)
1964 - Maynard James Keenan, Amerikalı müzisyen (Tool, A Perfect Circle ve Puscifer gruplarının üyesi)
1965 - William Mapother, Amerikalı oyuncu
1967 - Kimberly Elise, Amerikan oyuncu
1970 - Pascale Arbillot, Fransız oyuncu
1970 - Reginald "Reggie" Noble, Amerikalı rapçi, DJ, prodüktör ve aktör
1970 - Erkan Sarıyıldız, Türk yazar ve doktor
1972 - Jennifer Garner, Amerikalı oyuncu
1972 - Yuichi Nishimura, Japon futbol hakemi
1974 - Mikael Åkerfeldt, İsveçli gitarist ve Opeth'in solisti
1974 - Victoria Beckham, İngiliz sosyoelit, moda tasarımcısı, model ve şarkıcı
1977 - Frederik Magle, Danimarkalı besteci ve piyanist
1978 - Lindsay Hartley, Amerikalı aktris
1980 - Caner Cindoruk, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1980 - Fabián Andrés Vargas Rivera, Kolombiya millî futbol takımında da forma giymiş eski futbolcu
1981 - Michael Mifsud, Maltalı millî futbolcu
1981 - Hanna Pakarinen, Fin şarkıcı
1981 - Nicky Jam, Amerikalı şarkıcı
1981 - Umut Kurt, Türk oyuncu
1984 - Raffaele Palladino, İtalyan futbolcu
1985 - Rooney Mara, Amerikalı oyuncu
1985 - Luke Mitchell, Avustralyalı bir oyuncu ve model
1985 - Jo-Wilfried Tsonga, Fransız emekli tenisçi
1986 - Romain Grosjean, Fransız yarış pilotu
1987 - Ali Biçim, Türk oyuncu, sunucu ve sosyal medya fenomeni
1991 - Samira Efendi, Azeri şarkıcı
1992 - Emrah Başsan, Türk futbolcu
1995 - Jung Wheein, Koreli şarkıcı ve dansçı
1995 - Ahn Hyo-seop, Güney Kore asıllı Kanadalı aktör ve şarkıcı
2006 - Ben's Cat, Amerikalı safkan yarış atı (ö. 2017)

485 - Proklos, Yunan filozof (d. 412)
744 - II. Velid veya Velid bin Yezid, on birinci Emeviler halifesi (d. 740)
858 - III. Benedictus, Roma Piskoposu ve Papalık Devleti hükümdarı
1696 - Madame de Sévigné, Fransız aristokrat (d. 1626)
1711 - I. Joseph, Kutsal Roma İmparatoru (d. 1678)
1764 - Johann Mattheson, Alman besteci (d. 1681)
1764 - Pompadour, Fransız markiz (d. 1721)
1790 - Benjamin Franklin, Amerikalı bilim insanı ve siyasetçi (d. 1706)
1825 - Johann Heinrich Füssli, İsviçreli ressam (d. 1741)
1919 - J. Cleaveland Cady, Amerikalı mimar (d. 1837)
1922 - Bahaeddin Şakir, Türk hekim ve siyasetçi (d. 1874)
1922 - Cemal Azmi, Osmanlı devlet adamı (d. 1868)
1936 - Charles Ruijs de Beerenbrouck, Hollandalı asilzade (d. 1873)
1941 - Al Bowlly, Mozambik doğumlu İngiliz şarkıcı, caz gitaristi ve kompozitör (d. 1898)
1949 - Marius Berliet, Fransız otomobil üreticisi (d. 1866)
1967 - Ali Fuat Başgil, Türk akademisyen (d. 1893)
1976 - Henrik Dam, Danimarkalı bilim insanı (d. 1895)
1978 - Hamit Fendoğlu, Türk politikacı ve Malatya Belediye Başkanı (d. 1919)
1981 - Şekip Ayhan Özışık, Türk besteci (d. 1932)
1990 - Ralph Abernathy, Amerikalı rahip ve Amerikan sivil haklar hareketi liderlerinden (d. 1926)
1993 - Turgut Özal, Türk bürokrat, siyasetçi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı (d. 1927)
1994 - Roger Wolcott Sperry, Amerikalı nöropsikolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1913)
1996 - François-Régis Bastide, Fransız siyasetçi, edebiyatçı ve diplomat (d. 1926)
1997 - Haim Herzog, İsrail'in 6. Cumhurbaşkanı (d. 1918)
2004 - Fana Koçovska, Makedon direnişçi, Yugoslav Partizanı ve Halk Kahramanı Nişanı sahibi ulusal kahraman (d. 1927)
2007 - Eralp Özgen, Türk hukukçu ve Türkiye Barolar Birliği'nin eski Başkanlarından (d. 1936)
2009 - Şirin Cemgil, Türk hukukçu ve 1968 kuşağının gençlik hareketinin öncülerinden (d. 1945)
2010 - Ali Elverdi, Türk asker ve siyasetçi (d. 1924)
2010 - Alexandru "Sandu" Neagu, Rumen eski millî futbolcu (d. 1948)
2011 - Osamu Dezaki, Japon yönetmen ve senarist (d. 1943)
2011 - Michael Sarrazin, Kanadalı (Québec) sinema ve televizyon oyuncusu (d. 1940)
2011 - Nikos Papazoğlu, Yunan şarkıcı, söz yazarı, müzisyen ve albüm yapımcısı (d. 1948)
2013 - Deanna Durbin, Kanadalı aktris (d. 1921)
2014 - Gabriel García Márquez, Kolombiyalı gazeteci, yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1927)
2016 - Doris Roberts, Amerikalı oyuncu (d. 1925)
2017 - Rosey (güreşçi), Samoa asıllı Amerikalı profesyonel güreşçi (d. 1970)
2018 - Barbara Bush, Amerika Birleşik Devletleri'nin 41. Başkanı George H. W. Bush'un eşi (d. 1925)
2018 - Amoroso Katamsi, Endonezyalı şarkıcı, oyuncu ve sanatçı (d. 1938)
2018 - Cemal Safi, Türk şair (d. 1938)
2019 - Peter Cartwright, Yeni Zelandalı hukukçu (d. 1940)
2019 - Kazuo Koike, Japon çizgi roman yazarı, romancı ve eğitimci (d. 1936)
2019 - Alan Gabriel Ludwig García Pérez, eski Peru devlet başkanı (d. 1949)
2020 - Bennie G. Adkins, Eski Amerika Birleşik Devletleri Ordusu askeri (d. 1934)
2020 - Jean-François Bazin, Fransız siyasetçi, gazeteci ve yazar (d. 1942)
2020 - Norman Hunter, İngiliz eski millî futbolcu (d. 1943)
2020 - Orhan Koloğlu, Türk tarihçi ve yazar (d. 1929)
2020 - Abba Kyari, Nijeryalı iş 

17 Ocak, Miladi takvime göre yılın 17. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 348 gün vardır (artık yıllarda 349). 

MÖ 38 - Octavius eşi Scribonia'dan boşanır ve Livia Drusilla ile evlenir ve bu İkinci Triumvirlik ile Sextus Pompeius arasındaki kırılgan barışın sonlanmasına sebep olur.
1299 - Osmanlı İmparatorluğu'nu, Oğuzlar'ın Kayı boyuna mensup Osman Gazi; Söğüt ve Domaniç civarında, Anadolu Selçuklu Devleti'nin obası ve kendisine uçbeyliği olarak tahsis ettiği bölgede bağımsızlık ilan ederek kurmuştur.
1377 - XI. Gregorius, Roma şehrine ulaşır ve Papalık makamını Avignon'dan Roma'ya tekrar getirir.
1595 - Fransız Din Savaşları sırasında, Fransa kralı IV. Henri İspanya'ya savaş ilan etti.
1605 - Cervantes'in Don Kişot adlı romanı ilk kez yayımlandı. Romanın 2. bölümü ise tam 10 yıl sonra basılacaktır.
1685 - Viyana'da ilk kafe Johannes Diodato tarafından açıldı.
1773 - James Cook, Antarktik Dairesine doğru ilk seferine çıktı.
1819 - Simón Bolívar, Kolombiya Cumhuriyeti'ni ilan etti.
1851 - Şirket-i Hayriye kuruldu.
1852 - Sand River Antlaşması ile Birleşik Krallık, Transvaal'deki (Güney Afrika) Boer kolonilerinin bağımsızlığını kabul etti.
1875 - Karaköy-Beyoğlu arasındaki Tünel işletmeye açıldı. Tünel, 1863'te Londra'da hizmete giren yer altı toplu taşıma sistemlerinden sonra inşa edilen, dünyanın en eski 2. yer altı toplu taşıma sistemidir.
1904 - Anton Çehov'un yazdığı Vişne Bahçesi adlı oyun, ilk kez Moskova Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.
1909 - Fenerbahçe ile Galatasaray ilk kez karşılaştı; FB:0, GS:2
1917 - ABD, Virgin Adaları karşılığında Danimarka'ya 25 milyon dolar ödedi.
1920 - ABD'deki alkol yasağı, Volstead Act'ın yürürlüğe girmesi ile başlar.
1923 - Mustafa Kemal Paşa'nın İzmit'te düzenlediği ilk basın toplantısı, sabaha karşı sona erdi.
1929 - Elzie Crisler Segar tarafından yaratılan Temel Reis (Popeye) karikatürü, ilk kez bir gazetede yayımlandı.
1944 - Monte Cassino Savaşı: II. Dünya Savaşı'nın en uzun ve kanlı çarpışmalarından biri başladı.
1945 - SSCB ve Polonya birlikleri Varşova'ya girdi.
1946 - BM Güvenlik Konseyi ilk toplantısını yaptı.
1955 - Nükleer enerjiyle çalışan ilk denizaltı olan, ABD'ye ait "USS Nautilus (SSN-571)" suya indirildi.
1960 - Yahya Kemal Müzesi açıldı. Müze Fatih Külliyesi'nin Baş Kurşunlu Medresesi'nde bulunuyor.
1961 - Kongo Başbakanı Patrice Lumumba öldürüldü.
1964 - Londra Konferansı'nda Kıbrıs Türk toplumunu temsil eden Rauf Denktaş konuştu. Rauf Denktaş, federal yönetime gidilmezse, ayrı bir hükûmet kuracaklarını açıkladı.
1966 - Bir Amerikan B-52 bombardıman uçağı, İspanya üzerinde bir yakıt tanker uçağı ile yakıt ikmali sırasında çarpıştı ve dört hidrojen bombasını Palomares köyü civarına düşürdü. "Palomares Olayı" olarak hatırlanan olay sonrası, çevrede radyasyon kirliliği oluştu.
1971 - Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörü Erdal İnönü'nün evinin önüne dinamit atıldı.
1973 - Ferdinand Marcos, Filipinler'in "ömür boyu" başkanı oldu.
1974 - Resmî olarak son Anadolu parsı öldürüldü.1
1984 - Dolandırıcılıktan yargılanan Abidin Cevher Özden (Banker Kastelli) beraat etti.
1984 - Türkiye Büyük Millet Meclisinde Yerel Seçim Yasası kabul edildi.
1987 - Bülent Ecevit, Siyasi Partiler Kanunu'na aykırı davranmaktan 11 ay 20 gün hapse mahkûm edildi. 12 Eylül Darbesi'nden sonra Bülent Ecevit hakkında 80, Süleyman Demirel hakkında 55 dava açılmıştı.
1990 - Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) milletvekillerinin hazırladıkları Güneydoğu Anadolu Araştırma Raporu açıklandı.
1990 - Yazar Aziz Nesin, kendisine "vatan haini" dediği gerekçesiyle Cumhurbaşkanı Kenan Evren aleyhine tazminat davası açtı.
1991 - Veliaht Prens Harald, babası Norveç Kralı V. Olav'ın ölmesi üzerine V. Harald olarak tahta çıktı.
1991 - 1. Körfez Savaşı, müttefik uçaklarının Irak ve Kuveyt'teki hedefleri vurmalarıyla başladı. Irak, misilleme olarak İsrail'e 8 adet Scud füzesi yolladı.
1992 - İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), Kuzey İrlanda'da Protestanlara ait bir binayı bombaladı, 7 işçi öldü.
1994 - Güney Kaliforniya'da 6,7 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi: 61 kişi öldü, 20 milyar dolar hasar olduğu tahmin ediliyor.
1994 - 21 Ocak'ta fırlatılması planlanan ilk Türk uydusu Türksat 1A'yı taşıyacak Arien füzesi arızalandı. Fırlatma işlemi 10 gün ertelendi.
1995 - Avrupa Parlamentosu, Saharov Ödülü'nü cezaevinde bulunan eski DEP milletvekili Leyla Zana'ya verdi.
1995 - Japonya'nın Osaka-Kobe bölgesinde 7,2 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi: 6 binden fazla kişi öldü.
2000 - İstanbul'da bir villaya operasyon düzenlenmesi sonucunda çıkan çatışmada, Hizbullah elebaşı Hüseyin Velioğlu ölü ele geçirildi. Genişletilen operasyonda, mezar evler ortaya çıkarıldı ve çok sayıda Hizbullah mensubu yakalandı.
2002 - Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki Nyiragongo Yanardağı patladı ve yaklaşık 400.000 kişiyi yerinden etti.
2006 - Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Mehmet Ali Ağca'nın tahliye kararının, yazılı emir yoluyla bozulması istemini içeren başvurusunu Yargıtay'a gönderdi.
2007 - Kuzey Kore'nin nükleer denemesi üzerine Chicago Üniversitesindeki sembolik Kıyamet Günü Saati 11.55'e ayarlandı. (12 Kıyamet demektir) Saat, soğuk savaş boyunca 18 kez değiştirilmiştir.
2012 - KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, son yolculuğuna uğurlandı. Kıbrıs'taki Selimiye Camii'nde kılınan cenaze namazı ardından top arabasına yüklenen naaşı, gökkuşağının altından geçerek Cumhuriyet Parkı'ndaki anıt mezara defnedildi.

1501 - Leonhart Fuchs, Alman doktor ve botanikçi (ö. 1566)
1504 - V. Pius, 1566-1572 yılları arasında papalık yapmıştır (ö. 1572)
1560 - Gaspard Bauhin, İsviçreli botanist, hekim ve akademisyen (ö. 1624)
1600 - Pedro Calderón de la Barca, İspanyol şair, oyun yazarı, asker ve din adamı (ö. 1681)
1612 - Thomas Fairfax, İngiliz İç Savaşında parlamento ordusunda komutan ve Oliver Cromwell'in silah arkadaşı (ö. 1671)
1647 - Elisabeth Hevelius, ilk kadın astronomlardan biri (ö. 1693)
1706 - Benjamin Franklin, Amerikalı bilim insanı ve siyasetçi (ö. 1790)
1732 - II. Stanisław August Poniatowski, Polonya'nın son kralı (ö. 1798)
1771 - Charles Brockden Brown, Amerikalı romancı ve gazeteci (ö. 1810)
1783 - Pedro Gual Escandón, Venezuelalı avukat, politikacı ve diplomat (ö. 1862)
1784 - Philippe Antoine d'Ornano, Fransız asker ve politikacı (ö. 1863)
1789 - Emmanuele Antonio Cicogna, İtalyan bibliyograf, rahip ve hukukçu (ö. 1868)
1820 - Anne Brontë, İngiliz romancı (ö. 1849)
1834 - August Weismann, Alman biyolog (ö. 1914)
1837 - Vasili Radlof, Rus doğu bilimci (ö. 1918)
1857 - Wilhelm Kienzl, Avusturyalı besteci (ö. 1941)
1858 - Tomás Carrasquilla, Kolombiyalı yazar (ö. 1940)
1860 - Douglas Hyde, İrlandalı siyasetçi ve şair (ö. 1949)
1863 - David Lloyd George, İngiliz politikacı (ö. 1945)
1863 - Konstantin Stanislavski, Rus tiyatro oyuncusu, yönetmen ve Moskova Sanat Tiyatrosu'nun kurucusu (ö. 1938)
1867 - Carl Laemmle, Alman asıllı Amerikalı film yapımcısı (ö. 1939)
1871 - David Beatty, İngiliz Kraliyet Donanması amirali (ö. 1936)
1880 - Mack Sennett, Kanadalı film yapımcısı ve yönetmen (ö. 1960)
1884 - Sergei Gorodetsky, Rus şair (ö. 1967)
1885 - Nikolaus von Falkenhorst, Nazi Almanyası döneminde Heer generali (ö. 1968)
1886 - Glenn L. Martin, Amerikalı havacılık öncüsü (ö. 1955)
1889 - Ralph H. Fowler, İngiliz fizikçi ve astronom (ö. 1944)
1893 - Ernst Arnold Egli, İsviçre kökenli mimar ve şehir plancısı (ö. 1974)
1899 - Al Capone, İtalyan asıllı Amerikalı mafya lideri ve Dünyanın en ünlü gangsteri (ö. 1947)
1899 - Nevil Shute, İngiliz yazar ve mühendis (ö. 1960)
1901 - Aron Gurwitsch, Litvanya asıllı Amerikalı filozof (ö. 1973)
1905 - Guillermo Stábile, Arjantinli futbolcu (ö. 1966)
1911 - George Stigler, Amerikalı iktisatçı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (d. 1991)
1921 - Cavit Orhan Tütengil, Türk sosyolog ve akademisyen (ö. 1979)
1922 - Betty White, Amerikalı oyuncu, komedyen, şarkıcı ve yazar (ö. 2021)

1925 - Selçuk Yaşar, Türk iş insanı
1927 - Eartha Kitt, Amerikalı siyah sahne ve sinema oyuncusu (ö. 2008)
1929 - Dick Alban, Amerikalı futbol oyuncusu (ö. 2006)
1929 - Jay Garner, Amerikalı oyuncu ve komedyen (ö. 2011)
1931 - James Earl Jones, Amerikalı oyuncu (Shakespeare'in Othello'sundaki performansıyla ünlü) (ö. 2024)
1933 - Dalida, İtalyan şarkıcı (ö. 1987)
1937 - Alain Badiou, Fransız filozof
1939 - Hristodulos, Hukuk ve İlahiyat mezunu olup, Yunanistan Kilisesi başpiskoposluğu yapmış ruhani (ö. 2008)
1939 - Maury Povich, Amerikalı seslendirme sanatçısı ve oyuncu
1940 - Naohiro Ikeda, Japon voleybol oyuncusu (ö. 2021)
1940 - Tabaré Vázquez, Uruguaylı siyasetçi (ö. 2020)
1940 - Umur Bugay, Türk senarist, oyuncu, yönetmen ve yazar (ö. 2019)
1942 - Muhammed Ali, Amerikalı boksör (ö. 2016)
1943 - René Préval, Haitili agronomist ve siyasetçi (ö. 2017)
1944 - Françoise Madeleine Hardy, Fransız şarkıcı (ö. 2024)
1944 - Ann Oakley, İngiliz toplumbilimci ve yazar
1947 - David Choby, Amerikalı piskopos (ö. 2017)
1948 - Davíð Oddsson, İzlandalı politikacı
1949 - Anita Borg, Amerikalı bilgisayar bilimci (ö. 2003)
1949 - Andy Kaufman, Amerikalı komedyen ve oyuncu (ö. 1984)
1954 - Robert F. Kennedy Jr., Robert F. Kennedy'nin oğlu ve John F. Kennedy'nin yeğeni olan Amerikalı çevre avukatı ve yazar
1955 - Pietro Parolin, İtalyan kardinali
1956 - Faruk Çelik, Türk siyasetçi
1956 - Damian Green, Britanyalı siyasetçi
1956 - Paul Young, Amerikalı müzisyen
1957 - Steve Harvey, Amerikalı radyo ve televizyon sunucusu
1958 - Klaus Täuber, Alman profesyonel futbolcu (ö. 2023)
1959 - Müfit Kayacan, Türk oyuncu ve tiyatro yönetmeni
1959 - Adele Neuhauser, Avusturyalı oyuncu
1962 - Jim Carrey, Amerikalı oyuncu
1963 - Kai Hansen, Alman Metal müzik gitaristi ve vokalisti
1964 - Russell Doig, İskoç futbolcu
1964 - Michelle Obama, Amerikalı avukat ve ABD'nin 44. Başkanı Barack Obama'nın eşi
1968 - Svetlana Masterkova, Rus atlet
1969 - Naveen Andrews, İngiliz aktör
1969 - Tarık Mengüç, Türk şarkıcı ve söz yazarı
1969 - Lukas Moodysson, İsveçli senarist ve yönetmen
1969 - Tiësto, Hollandalı DJ ve prodüktör
1970 - Genndy Tartakovsky, Amerikalı animatör, ç

17 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 198. (artık yıllarda 199.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 167 gün vardır. 

1453 - Fransızlar, İngilizler karşısında Castillon Muharebesi'ni kazandı.
1763 - Rus-Çerkes Savaşı başladı.
1815 - Napolyon, Rochefort'da İngiliz kuvvetlerine teslim oldu.
1867 - Marx'ın "Das Kapital" adlı eserinin ilk cildi yayımlandı.
1879 - İstanbul'da tersane işçileri greve girdi.
1907 - Resim sanatında Kübizm akımı doğdu.
1918 - Bolşevikler; Rus Çarı II. Nikolay'ı, eşini, çocuklarını ve dört sadık yakınını Yekaterinburg'da idam ettiler.
1934 - Atatürk, Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ilk kez Bolu'ya geldi.
1936 - Cumhuriyetçi Halk Cephesi Koalisyonu'na karşı askerlerin ayaklanması ile İspanya İç Savaşı başladı.
1939 - 1. Maârif Şûrası Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından açıldı.
1944 - Patlayıcı yüklü iki gemi, Kaliforniya Port Chicago'da çarpıştı: 320 ölü, 400 yaralı.
1945 - Postdam Konferansı: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman, Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Almanya'nın Potsdam kasabasında bir araya gelerek II. Dünya Savaşı sonrası dünyanın bölüşümünü belirlediler.
1955 - Disney parklarının ilki, kapılarını Kaliforniya'da açtı: Disneyland.
1963 - Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) kuruldu.
1973 - Afganistan'da Ordu Generali ve prens Muhammed Davud Han tarafından kuzeni Kral Muhammed Zahir Şah'a karşı askeri darbe yapılmıştır.
1975 - Amerikalı uzay aracı Apollo ve Rus uzay aracı Soyuz uzayda birleştiler.
1976 - Kanada'nın Montreal kentinde, Yaz Olimpiyat Oyunları başladı.
1986 - İnsan Hakları Derneği kuruldu.
1998 - Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü kabul edildi.
2014 - Amsterdam'dan hareket eden Malezya Havayolları'na ait Boeing 777-200ER, Ukrayna - Rusya sınırının 50 kilometre uzağına düştü. Füze ile vurulduğu düşünülen uçağın düşmesi sonucu uçaktaki 298 kişinin tümü öldü.
2019 - Düzce'nin Akçakoca ilçesinde akşam saatlerinde başlayıp sonraki gün sabah saatlerine kadar devam eden kuvvetli gök gürültülü sağanak yağış sonrasında meydana gel sel afeti sebebiyle 7 kişi hayatını kaybetti.

1487 - Şah İsmail, Safevi Devleti'nin kurucusu ve ilk hükümdarı (ö. 1524)
1698 - Pierre Louis Maupertuis, Fransız düşünür (ö. 1759)
1744 - Elbridge Gerry, Amerikalı siyasetçi ve ABD'nin 5. başkan yardımcısı (ö. 1814)
1884 - Boris Vladimiroviç Asafiev, Rus müzikolog ve besteci (ö. 1949)
1888 - Shmuel Yosef Agnon, İsrailli yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1970)
1889 - Erle Stanley Gardner, Amerikalı dedektif öyküleri yazarı (ö. 1970)
1899 - James Cagney, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1986)
1917 - Kenan Evren, Türk asker ve devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 7. Cumhurbaşkanı ve TSK'nin 17. Genelkurmay Başkanı (ö. 2015)
1920 - Juan Antonio Samaranch, İspanyol spor adamı (ö. 2010)
1922 - Halit Deringör, Türk millî futbolcu (ö. 2018)
1935 - Donald Sutherland, Kanadalı oyuncu (ö. 2024)
1939 - Valeriy Voronin, Sovyet futbolcu (ö. 1984)
1939 - Milva, İtalyan şarkıcı, oyuncu ve televizyon sunucusu (ö. 2021)
1942 - Peter Sissons, İngiliz gazeteci ve televizyon sunucusu (ö. 2019)
1947
Joyce Anelay, İngiliz siyasetçi
Doğan Canku, Türk müzisyen
1949 - Geezer Butler, İngiliz müzisyen
1949 - Bruno Pradal, Fas asıllı Fransız oyuncu (ö. 1992)
1951 - Mark Bowden, Amerikalı gazeteci ve yazar
1952 - David Hasselhoff, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1954 - Angela Merkel, Alman siyasetçi
1957 - Joachim Król, Alman oyuncu
1958 - Metin Yüksel, Türk aktivist ve Akıncılar Derneği'nin lideri (ö. 1979)
1958 - Wong Kar-wai, Çinli sinemacı, yönetmen ve senaryo yazarı
1960 - Jan Wouters, Holllandalı futbolcu
1961 - Guru, Amerikalı rapçi (ö. 2010)
1961 - Jeremy Hardy, İngiliz komedyen ve oyuncu (ö. 2019)
1962 - Emin Boztepe, Türk dövüş sporları ustası ve oyuncu
1963 - Regina Belle, Grammy ödülü sahibi ünlü Amerikalı sanatçı
1963 - III. Letsie, Lesotho hükümdarlığının kralı
1963 - Matti Nykänen, Fin kayakla yüksek atlama sporcusu ve şarkıcı (ö. 2019)
1967 - Makoto Kitano, Japon futbolcu
1968 - Julia Hülsmann, Alman piyanist ve besteci
1968 - Åsunn Lyngedal, Norveçli siyasetçi
1968 - Hakan Fidan, Türk asker, diplomat, akademisyen, bürokrat, diplomat ve Türkiye dışişleri bakanı
1969 - Jason Clarke, Avustralyalı oyuncu
1971 - Ari Barokas, Türk müzisyen ve Duman grubunun bas gitaristi
1971 - Cory Doctorow, Kanadalı bilimkurgu yazarı ve blogcu
1972 - Jaap Stam, Hollandalı futbolcu
1974 - Claudio López, Arjantinli futbolcu
1975 - Elena Anaya, İspanyol oyuncu
1975 - Evgeniya Artamonova, Rus voleybolcu
1975 - Ville Virtanen, Finlandiyalı dans müzisyeni ve DJ
1976 - Marcos Senna, İspanyol futbolcu
1976 - Anders Svensson, İsveçli millî futbolcu
1977 - Mario Stecher, Avusturyalı milli kayakçı
1978 - Émilie Simon, Fransız, synthpop müziği şarkı sözü yazarı ve yorumcusu
1978 - Katharine Towne, Amerikalı oyuncu
1979 - Douglas Murray, İşkoç yazar ve gazeteci
1979 - Mike Vogel, Amerikalı oyuncu
1980 - Emil Angelov, Eski Bulgar millî futbolcu
1980 - Javier Camuñas, İspanyol futbolcu
1980 - José Sand, Arjantinli futbolcu
1981 - Mélanie Thierry, Fransız oyuncu
1981 - Michelle Barrett, Britanyalı porno yıldızı ve çıplak model
1983 - Sarah Jones, Amerikalı oyuncu
1984 - Özlem Yılmaz, Türk oyuncu
1985 - Tom Fletcher, İngiliz şarkıcı (McFly)
1985 - Arslan Ekşi, Türk millî voleybolcu
1987 - Ivan Strinić, Hırvat millî futbolcu
1987 - Tigran Hamasyan, Ermeni caz piyanisti
1987 - Jeremih, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı, rapçi ve prodüktör
1990 - Heinz Lindner, Avusturyalı millî futbolcu
1990 - Anıl Piyancı, Türk rap müzisyeni
1993 - Kali Uchis, Kolombiya asıllı Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1994
Benjamin Mendy, Fransız futbolcu
Victor Lindelöf, İsveçli futbolcu
Muhsin el-Harsi, Suudi futbolcu
2000 - Miray Akay, Türk dizi ve sinema oyuncusu
2005 - Mert Kömür, Alman asıllı Türk futbolcu

855 - IV. Leo, papa (d. 790)
924 - Edward, Wessex kralı
1198 - Lambronlu Nerses, Kilikya Ermeni Krallığı'nın Tarsus Başespiskoposu (d. 1153)
1318 - Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî, İlhanlı Devleti'nin Veziri, hekim, yazar ve tarihçi (d. 1247 ila 1250)
1399 - Polonyalı Jadwiga, Polonya Krallığı'nın ilk kadın hükümdarı (d. 1374)
1588 - Mimar Sinan, Türk mimar (d. 1489)
1762 - III. Petro, Rus Çarı (d. 1728)
1790 - Adam Smith, İskoç siyasetçi ve ekonomist (d. 1723)
1845 - Charles Grey, Britanyalı siyasetçi (d. 1764)
1852 - Salvadore Cammarano, İtalyan librettist ve oyun yazarı (d. 1801)
1879 - Maurycy Gottlieb, Polonyalı realist ressam (d. 1856)
1887 - Dorothea Dix, Amerikalı toplumsal reformcu ve hümanist (d. 1802)
1892 - Carlo Cafiero, İtalyan anarşist (d. 1846)
1896 - Rainilaiarivony, Madagaskarlı siyasetçi (d. 1828)
1903 - James Abbott McNeill Whistler, ABD doğumlu, Büyük Britanya kökenli ressam (d. 1834)
1912 - Henri Poincaré, Fransız matematikçi ve fizikçi (d. 1854)
1918 - II. Nikolay, Rus Çarı (d. 1868)
1918 - Aleksey Nikolayeviç Romanov, Rus İmparatorluğu'nun Çesareviç'i ve taht varisi (d. 1904)
1918 - Anastasiya Nikolayevna Romanova, Çar II. Nikolay'ın en küçük kızı (d. 1901)
1918 - Aleksandra Fyodorovna, II. Nikolay'ın eşi (d. 1872)
1918 - Mariya Nikolayevna Romanova, Çar II. Nikolay'ın üçüncü kızı (d. 1899)
1918 - Olga Nikolayevna Romanova, Çar II. Nikolay'ın en büyük kızları (d. 1895)
1918 - Tatyana Nikolayevna Romanova, Çar II. Nikolay'ın ikinci kızı (d. 1897)
1925 - Lovis Corinth, Alman ressam ve grafiker (d. 1858)
1928 - Álvaro Obregón, Meksikalı asker ve devlet adamı (d. 1880)
1944 - William James Sidis, Amerikalı matematikçi ve düşünür (d. 1898)
1944 - Bule Naipi, II. Dünya Savaşı sırasında Arnavut komünist partizan direniş hareketi üyesi (d. 1922)
1945 - Ernst Busch, Nazi Almanyası'nın Generalfeldmarschall'i (d. 1885)
1959 - Billie Holiday, Amerikalı şarkıcı, şarkı sözü yazarı ve besteci (d. 1915)
1961 - Emin Halid Onat, Türk mimar (d. 1910)
1961 - Vasfi Mahir Kocatürk, Türk şair, oyun yazarı, öğretmen ve politikacı (d. 1907)
1967 - John Coltrane, Amerikalı caz müzisyeni ve saksafoncu (d. 1926)
1995 - Juan Manuel Fangio, Arjantinli yarış arabası sürücüsü (d. 1911)
1998 - Sedat Celasun, Türk asker (d. 1915)
2002 - Joseph Luns, Hollandalı siyasetçi ve diplomat (d. 1911)
2005 - Edward Heath, İngiliz siyasetçi ve Başbakan (d. 1916)
2006 - Hakkı Atamulu, Türk heykeltıraş (d. 1912)
2009 - Meir Amit, İsrailli politikacı, üçüncü Mossad direktörü (d. 1921)
2009 - Walter Cronkite, Amerikalı televizyon gazetecisi (d. 1916)
2009 - Leszek Kołakowski, Polonyalı düşünür (d. 1927)
2009 - Orhan Şengürbüz, Türk spor spikeri (d. 1958)
2011 - Takaji Mori, Japon eski millî futbolcu (d. 1943)
2012 - Ms. Melodie, Amerikalı seremoni lideri (d. 1969)
2012 - İlhan Mimaroğlu, Türk besteci ve yazar (d. 1926)
2012 - Morgan Paull, Amerikalı oyuncu (d. 1944)
2013 - Vincenzo Cerami, İtalyan senarist (d. 1940)
2013 - Briony McRoberts, İngiliz oyuncu (d. 1957)
2013 - Nurettin Ok, Türk siyasetçi (d. 1927)
2014 - Jack Lewis, İngiliz kimyacı (d. 1928)
2014 - Elaine Stritch, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı (d. 1925)
2015 - Jules Bianchi, Fransız Formula 1 pilotu (d. 1989)
2016 - Wendell Anderson, Amerikalı bürokrat (d. 1933)
2016 - Nüzhet Kandemir, Türk diplomat ve siyasetçi (d. 1934)
2017 - Harvey Atkin, Kanadalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (d. 1942)
2018 - Rita Bhaduri, Hint sinema ve dizi oyuncusu (d. 1955)
2018 - Yvonne Blake, İngiliz-İspanyol moda tasarımcısı (d. 1940)
2018 - Saait Maajiet, Güney Afrikalı kriketçi (d. 1952)
2018 - João Semedo, Portekizli siyasetçi ve fizikçi (d. 1951)
2019 - Andrea Camilleri, İtalyan yazarı ve yönetmeni (d. 1925)
2019 - Giuseppe Merlo, Eski İtalyan profesyonel tenis oyuncusu (d. 1927)
2020 - José Paulo de Andrade, Brezilyalı gazeteci ve TV sunucusu (d. 1942)
2020 - Ekaterina Alexandrovskaya, Rus-Avustralyalı buz patencisi (d. 2000)
2020 - Moussa Benhamadi, Cezayirli politikacı ve araştırmacı (d. 1953)
2020 - Brigid Berlin, Amerikalı model ve oyuncu (d. 1939)
2020 - Seyfi Dursunoğlu, Türk sahne sanatçısı, şarkıcı ve sunuc

17 Şubat, Miladi takvime göre yılın 48. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 317 gün vardır (artık yıllarda 318). 

1600 - İtalyan filozof Giordano Bruno, aykırı görüşler savunduğu için Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi.
1864 - Amerikan İç Savaşı sırasında H.L. Hunley adlı denizaltı, USS Housatonic adlı savaş gemisini batırdı ve bir savaş gemisi batıran ilk denizaltı oldu.
1867 - Süveyş Kanalı'ndan ilk gemi geçti.
1895 - Müziğini Çaykovski'nin bestelediği Kuğu Gölü Balesi, ilk gösterisini Sankt-Peterburg'da (Rusya) yaptı.
1915 - Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis muharebe gemileri, savunmaya katılmak üzere Nara'ya geldi.
1916 - Doğu cephesinde Ruslar, Muş'u işgal etti.
1917 - Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı'na atanan Mustafa Kemal, bu görevi kabul etmedi.
1920 - Osmanlı Mebuslar Meclisi, kabul ettiği Misak-ı Millî'nin basında yayınlanmasını ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesini kararlaştırdı.
1921 - Ankara dışındaki İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.
1923 - İzmir'de, Cumhuriyetin 1. iktisat kongresi olan İzmir İktisat Kongresi düzenlendi.
1923 - Mustafa Kemal, ikinci defa Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Meclise 7 işçi, 1 çiftçi kadın katıldı. Kapanış konuşmasını Rukiye Hanım yaptı.
1924 - Johnny Weissmuller, 100 yarda (91,4 m) serbest stil yüzmede 52-2/5 saniye ile dünya rekoru kırdı.
1925 - Aşar Vergisi kaldırıldı. Basın, aşarın kaldırılmasını büyük bir devrim olarak sundu.
1926 - Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
1926 - Ankara'da Devlet Resim Sergisi açıldı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, sergiyi ziyaret etti.
1933 - Newsweek dergisi yayımlanmaya başladı.
1934 - Avusturya'da sosyal demokratlar gösteri düzenlediler. Güvenlik güçleri göstericilere müdahale etti; birçok gösterici öldürüldü. Hükûmet sıkıyönetim ilan etti.
1935 - İstanbul'da kartopu oynanması yasaklandı.
1936 - Kızılmaske, Lee Falk tarafından yaratıldı ve ABD'de yayınlanmaya başladı.
1939 - Hatay Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını, Hatay Devleti kanunları olarak kabul etti.
1949 - Türkiye, Avrupa Kalkınması İcra Konseyi'ne katıldı.
1956 - Çoruh ilinin adı Artvin olarak değiştirildi.
1957 - Missouri'de (ABD) bir yaşlılar evinde çıkan yangında 72 kişi öldü.
1957 - Ordular arası futbol karşılaşmalarında Türk takımı rekor kırdı; Amerikan ordu takımını 19-0 yendi.
1959 - Başbakan Adnan Menderes ve beraberindekileri Londra'ya götüren THY'nin SEV uçağı, Gatwick Havalimanı yakınlarında düştü; Menderes kurtuldu, aralarında Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık'ın da bulunduğu 14 kişi öldü.
1967 - Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul'u Elazığ'ın bir köyüne atadı.
1967 - Kimi milletvekilleri, Meclise gelen mini etekli kadınlardan şikâyetçi olduklarını bildirdiler.
1967 - Radyo sanatçılarının yürüyüş ve boykot olaylarından sonra TRT, sanatçı ücretlerine yüzde 150-200 arasında zam yaptı.
1968 - Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekili Çetin Altan, TBMM'de Adalet Partililere "Çoğunluğunuz var ama ağırlığınız yok" dedi. Bunun üzerine kavga çıktı.
1973 - Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü'ne bir kadın atandı. Şeyda Odyakmaz Türkiye'de ilk kez bu düzeye yükseltilen kadın yönetici oldu.
1979 - Vietnam Savaşı'ndan sonra SSCB ile yakınlaşan Vietnam, Çin tarafından işgal edildi.
1983 - Dört Filistinli gerilla, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nce yeniden ikişer kez ölüme mahkûm edildi. Filistinli gerillalar, Mısır'ın Ankara Büyükelçiliği'ni basarak iki güvenlik görevlisini öldürüp, içeridekileri 45 saat rehin tutmuşlardı.
1984 - Avusturya'da yapılan Avrupa güzellik yarışmasını, Türkiye güzeli Neşe Erberk kazandı.
1986 - Barış Derneği davasından tutuklu 6 kişi tahliye edildi. Tahliye edilenler arasında Reha İsvan ve Gencay Şaylan da yer alıyordu. Ali Sirmen, Erdal Atabek, Ali Taygun, Ergun Elgin, Hüseyin Baş ve Orhan Taylan'ın ise tahliye talebi reddedildi.
1987 - 12 Eylül askerî darbesinden sonra toplatılan 39 ton ağırlığındaki kitap, dergi ile günlük ve haftalık gazete, SEKA'da imha edildi.
1993 - Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in bulunduğu askerî uçak Ankara Güvercinlik alanından havalandıktan kısa süre sonra, Ankara Yenimahalle'deki (PTT) İşleme Merkezinin bahçesine düştü. Kazada; Bitlis ile 3 subay, 1 astsubay ve 1 PTT görevlisi öldü.
1993 - Dev-Sol ve TİKKO (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) üyesi 18 siyasi tutuklu, kazdıkları 35 metre uzunluğundaki tünelden yararlanarak Nevşehir E Tipi Kapalı Cezaevi'nden firar etti.
1993 - Somali'de görev yapan BM Barış Gücü UNISOM'un Komutanlığına, Korgeneral Çevik Bir atandı.
1994 - Demokrasi Partisi (DEP) Suruç İlçe Yönetim Kurulu Üyesi Ömer Akpolat, kimliği belirsiz kişilerce öldürüldü.
1994 - TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu, Refah Partili Hasan Mezarcı'nın dokunulmazlığının kaldırılmasını kararlaştırdı.
1996 - Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov, Deep Blue adlı bilgisayarı yendi.
1999 - Fransa'nın başkenti Paris'in 50 km yakınındaki tarihî Kraliyet Köşkü Rambouillet'de Belgrad Hükûmeti ile Kosovalı Arnavutlar arasında barış görüşmeleri yapıldı.
2000 - Microsoft, Windows 2000 işletim sistemini piyasaya sürdü.
2001 - IMF Başkan Yardımcısı Stanley Fischer ile kurumun Avrupa Sorumlusu Michael Deppler, G-20 toplantıları çerçevesinde Türkiye'ye geldi.
2006 - Filipinler'in Güney Leyte bölgesinde meydana gelen bir seri toprak kayması sonucu, yaklaşık 1800 kişinin toprak altında kalarak öldüğü tahmin ediliyor. Yörede, son 10 gündür yağan şiddetli yağmurların ve hemen öncesinde meydana gelen 2,3 büyüklüğündeki küçük ölçekli bir depremin faciayı tetiklemiş olabileceği öne sürülüyor.
2008 - Kosova, Sırbistan'dan ayrılarak tek taraflı bağımsızlık ilan etti.
2016 - Ankara'da Devlet Mahallesi'nde asker ve personeli taşıyan servis araçlarına, bombalı intihar saldırısı düzenlendi. 28 kişi öldü, 61 kişi yaralandı. Başbakan Ahmet Davutoğlu, saldırının YPG tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı.

624 - Wu Zetian, Çin tarihinin tek kadın İmparatoru (ö. 705)
1028 - Cüveynî, İranlı fıkıhçı, kelamcı (ö. 1085)
1591 - Jusepe de Ribera, İspanyol ressam ve gravürcü (ö. 1652)
1650 - Yevdokiya Alekseyevna, Rus çarı (ö. 1712)
1653 - Arcangelo Corelli, İtalyan besteci (ö. 1713)
1732 - François de Robespierre, Fransız avukat ve Maximilien, Charlotte ve Augustin Robespierre'in babası (ö. 1777)
1742 - Dositej Obradović, Sırp yazar, filozof, linguist, gezgin, poligot ve Sırbistan'ın ilk eğitim bakanı (ö. 1811)
1754 - Nicolas Baudin, Fransız kâşif (ö. 1803)
1781 - René Laennec, Fransız doktor ve stetoskopun mucidi (ö. 1826)
1794 - Karel Bořivoj Presl, Çek botanikçi (ö. 1852)
1796 - Giovanni Pacini, İtalyan müzisyen ve opera bestecisi (ö. 1867)
1796 - Frederick William Beechey, İngiliz deniz subayı ve coğrafyacı (ö. 1856)
1796 - Josua Heilmann, Alman asıllı Fransız mucit ve sanayici (ö. 1848)
1836 - Gustavo Adolfo Bécquer, İspanyol post-romantik, şiir ve kısa öyküler yazarı (ö. 1870)
1849 - Ebüzziya Tevfik Bey, Türk gazeteci, yazar, yayıncı ve hattat (ö. 1913)
1855 - Otto Liman von Sanders, Alman general ve Osmanlı mareşali (ö. 1929)
1862 - Mori Ōgai, Japon asker ve yazar (ö. 1922)
1874 - Thomas J. Watson, Amerikalı sanayici ve IBM şirketinin kurucusu (ö. 1956)
1874 - Aleksandr Hatisyan, Ermeni siyasetçi ve gazeteci (ö. 1945)
1879 - Lou Marsh, Kanadalı hakem ve gazeteci (ö. 1936)
1884 - Hans Lange, Amerikalı orkestra şefi (ö. 1960)
1886 - Andreas Bertalan Schwarz, Alman hukuk bilimcisi (ö. 1953)
1887 - Joseph Bech, Lüksemburg eski başbakanı (ö. 1975)
1888 - Otto Stern, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1969)
1889 - H. L. Hunt, Amerikalı petrol kralı ve Cumhuriyetçi politik aktivist (ö. 1974)
1890 - Ronald Fisher, İngiliz istatistikçi, biyolog ve genetik bilimci (ö. 1962)
1891 - Džafer-beg Kulenović, Boşnak siyasetçi (ö. 1956)
1895 - Aliağa Vahid, Azerbaycanlı şair (ö. 1965)
1898 - Eero Berg, Fin atlet (ö. 1969)
1898 - Gregor Wentzel, Alman fizikçi ö. 1978)
1903 - Sadık Hidayet, modern İran edebiyatının önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı (ö. 1951)
1904 - Hans Morgenthau, Alman-Amerikalı akademisyen (ö. 1980)
1908 - Bo Yibo, Çinli siyasetçi ve askerî lider (ö. 2007)
1914 - Arthur Kennedy, Amerikalı oyuncu (ö. 1990)
1916 - Şahap Kocatopçu, Türk iş insanı ve siyasetçi (ö. 2012)
1920 - Annie Glenn, Amerikalı aktivist ve hayırsever (ö. 2020)
1925 - Hal Holbrook, Akademi Ödülü adayı, Emmy ve Tony Ödülleri sahibi, Amerikalı oyuncu (ö. 2021)
1929 - Alejandro Jodorowsky, Şilili aktör, besteci ve film yönetmeni
1929 - Patricia Routledge, İngiliz oyuncu ve şarkıcı (ö. 2025)
1930 - Ruth Rendell, İngiliz yazar (ö. 2015)
1931 - Jiřina Jirásková, Çek oyuncu (ö. 2013)
1932 - Turan Oflazoğlu, Türk oyun yazarı, şair ve eleştirmen
1933 - Tahsin Yücel, Türk akademisyen, öykü ve roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çevirmen (ö. 2016)
1934 - Alan Bates, İngiliz aktör (ö. 2003)
1934 - Barry Humphries, Avustralyalı komedyen, yazar, aktör ve drag sanatçısı (ö. 2023)
1942 - Huey P. Newton, Amerikalı siyasi aktivist (ö. 1989)
1945 - Zina Bethune, Amerikalı oyuncu, dansçı ve koreograf (ö. 2012)
1945 - Brenda Fricker, Oscar Ödülü sahibi İrlandalı aktris (ö. 2026)
1948 - José José, Meksikalı şarkıcı, müzisyen ve aktör (ö. 2019)
1949 - Engin Varol, Türk ressam
1951 - Amado Batista, Brezilyalı şarkıcı, besteci, müzik yapımcısı ve oyuncu
1954 - Rene Russo, Amerikalı oyuncu
1955 - Mo Yan, Çinli yazar
1957 - Loreena McKennitt, Kanadalı müzisyen
1957 - Choi Jung-woo, Güney Koreli aktör (ö. 2025)
1956 - Susumu Katsumata, Japon futbolcu
1959 - Aryeh Deri, İsrailli siyasetçi, siyasi parti lideri ve bakan
1960 - Lindy Ruff, Kanadalı buz hokeyi oyuncusu ve koç
1961 - Andrey Korotayev, Rus iktisatçı ve tarihçi
1962 - Lou Diamond Phillips, Amerikalı oyuncu
1963 - Larry Lawrence Whitney, Amerikalı komedyen ve oyuncu
1963 - Michael Jordan, Amerikalı basketbolcu
1965 - Michael Bay, Amerikalı film yönetmeni ve yapımcı
1966 - Quorthon, İsveçli müzisyen (ö. 2004)
1968 - Giuseppe Signori, İtaly

Jean-Baptiste Lamarck Zoolojik felsefe isimli kitabını yayınladı
21 Mayıs – Avusturya Arşidükü Karl Louis Aspern Savaşı'nda Napolyon'u yenilgiye uğrattı.
5 Temmuz – Napolyon Avusturya Arşidükü Karl Louis'i Wagram Savaşı'nda yenilgiye uğrattı. Savaşın sonunda 14 Ekimde Schonbrunn Antlaşması imzalandı
5 Ocak - 1807-1809 Osmanlı-Büyük Britanya Savaşı'nı sona erdiren Kale-i Sultaniye Antlaşması imzalandı.

4 Ocak - Louis Braille, Fransız mucit (ö. 1852)
3 Şubat - Felix Mendelssohn Bartholdy, Alman besteci (ö. 1847)
12 Şubat - Charles Robert Darwin, İngiliz doğabilimci (ö. 1882)
12 Şubat - Abraham Lincoln, ABD onaltıncı başkanı (ö.1865)
9 Mart - Louis Meijer, Hollandalı sanatçı (ö. 1866)
31 Mart - Nikolay Gogol, Rus yazar (ö. 1852)

31 Mart - Franz Joseph Haydn, Avusturyalı besteci (d. 1732)
4 Haziran - Nikolaj Abraham Abildgaard, Danimarkalı ressam (d. 11 Eylül 1743)
??? - Johann Wolfgang von Goethe Alman yazar, (d. 1749)

1820 (MDCCCXX), cumartesi günü başlayan bir artık yıldır.

19 Ocak – Birleşik Krallık'ta III. George öldü, kral naibi IV. George olarak tahta çıktı.
3 Mart – Missouri Uzlaşması, Maine serbest eyalet ve Missouri köleci eyalet olarak ABD birliğine katıldı, (Missouri Compromise)
15 Mart - Maine'nin ABD eyaleti olmasına karar verildi.

10 Ocak – Louisa Lane Drew, Aktris (ö. 1897)
17 Ocak – Anne Brontë, İngiliz yazar (ö. 1849)
1 Şubat – George Hendric Houghton, American Protestant Episcopal clergyman (ö. 1897)
8 Şubat – William Tecumseh Sherman, Amerikalı general (ö. 1891)
13 Şubat – James Geiss, İngiliz iş insanı (ö. 1878)
15 Şubat – Susan B. Anthony, ABD'de kadınların oy hakları için mücadele etmiş aktivist (ö. 1906)
17 Şubat – Henri Vieuxtemps, Belçikalı kemancı ve besteci (ö. 1881)
22 Şubat - Eduard Kaiser, Avusturyalı ressam (ö. 1895)
28 Şubat – John Tenniel, İngiliz ressam (ö. 1914)
3 Mart – Henry D. Cogswell, Amerikalı hayırsever (ö. 1900)
4 Mart – Francesco Bentivegna, İtalyan devrimci(ö. 1856)
14 Mart – II. Victor Emmanuel, İtalya devlet başkanı (ö. 1878)
20 Mart – Alexandru Ioan Cuza, Romanya'nın ilk devlet başkanı Domnitor (ö. 1873)
17 Nisan - Alexander Cartwright, Amerikalı sporcu (ö. 1892)
26 Nisan – Alice Cary, Amerikalı şair, Phoebe Cary (1824-1871)'nin kız kardeşidir. (ö. 1871)
27 Nisan – Herbert Spencer, İngiliz filozof (ö. 1903)
12 Mayıs – Florence Nightingale, İngiliz hemşire (ö. 1910)
23 Mayıs – Lorenzo Sawyer, Amerikalı adalet adamı (ö. 1891)
27 Mayıs – Mathilde Bonaparte, İtalya prensesi (ö. 1904)

9 Temmuz – John Wright Oakes, Manzara ressamı (ö. 1887)
23 Temmuz – Julia Gardiner Tyler, Amerikalı başkan eşi (ö. 1889)
17 Eylül – Émile Augier, Fransız oyun yazarı(ö. 1889)
27 Eylül – Wilhelm Siegmund Teuffel, Alman hümanist(ö. 1878)
29 Eylül – Henry, Count of Chambord (ö. 1883)
5 Ekim – David Wilber, Amerikalı politikacı (ö. 1890)
6 Ekim – Jenny Lind, İsveçli soprano (ö. 1887)
23 Kasım – Isaac Todhunter, İngiliz matematikçi (ö. 1884)
28 Kasım – Friedrich Engels, Alman filozof (ö. 1895)

Nigoğos Ağa, Osmanlı bestecisi (ö. 1890)

17 Ocak – Daniel Albert Wyttenbach, academic (d. 1746)
23 Ocak - Kent ve Strathearn Dükü Prens Edward Augustus, Kraliçe Victoria'nın babası (d. 1767)
19 Ocak - III. George ya da George William Frederick Büyük Britanya ve İrlanda Kralı (d. 1738).
11 Şubat – Karl von Fischer, Alman mimar (d. 1782)
14 Şubat – Charles Ferdinand (d. 1778)
22 Mart – Stephen Decatur, Amerikalı denizci (d. 1779)
30 Mayıs – William Bradley, Britain's tallest ever man (d. 1787)
9 Haziran – Wilhelmina (d. 1751)
19 Haziran – Joseph Banks, İngiliz doğabilimci ve bitkibilimci (d. 1743)
20 Haziran – Manuel Belgrano, Arjantinli devlet adamı ve Arjantin Kurtuluş Savaşı'nda general (d. 1770)

12 Ağustos – Manuel Lisa, kürk taciri (d. 1772)
3 Eylül – Benjamin Latrobe, İngiliz mimar (d. 1764)
26 Eylül – Daniel Boone, Amerikan öncü (d. 1734)
29 Eylül – Barthelemy Lafon, mimar ve kaçakçı (d. 1769)
15 Ekim – Karl Philipp Fürst zu Schwarzenberg, Avusturyalı mareşal (d. 1771)
25 Aralık – Joseph Fouché, Fransız devlet adamı (b. 1763)
tarihi bilinmeyen – William Drennan, Kuzey İrlandalı şair (b. 1754)

1827 (MDCCCXXVII) pazartesi günü başlayan bir yıldır.

14 Mart - II. Mahmut tarafından kurulan Dar-ül Fünun'un açılışı.
1 Ekim - Revan ve Nahçıvan Hanlıkları fiilen yıkıldı. Erivan ve Nahçıvan'ın Rusya'ya verilmesi Türkmençay Antlaşmasıyla tanındı.
20 Ekim - Navarin Savaşı

14 Mart - George Frederick Bodley, Birleşik Krallık kökenli bir mimar (ö. 21 Ekim 1907)

10 Nisan - Lewis Wallace, Amerikan İç Savaşı Birlik kuvvetleri generali, devlet adamı ve yazar (ö. 15 Şubat 1905)

12 Haziran - Johanna Spyri, İsviçreli yazar, Heidi'nin yazarı

8 Eylül - Heonjong, Joseon Krallığının 24. kralı (ö. 1849)

22 Kasım - Karol Estreicher, Polonyalı kütüphaneci (ö. 1908)

15 Aralık - Joseph Halévy, Yahudi-Fransız doğubilimci ve seyyah (ö. 1917)

26 Mart - Ludwig van Beethoven, Alman besteci (d. 1770)
18 Kasım - Wilhelm Hauff, Alman yazar (d. 1802)

İlk sürat teknesi Baltimore'da yapıldı.
7 Mayıs - Osmanlı, Fransa, Rusya ve Büyük Britanya arasında İstanbul Antlaşması İmzalandı bu antlaşma ile Osmanlılar Lamya, Kerpiniş ve Arginio gibi bazı toprakları Yunanistan'a devrederken Yunan'ların bağımsızlığını da tanıdı.
Mart - Trabzon Eyaleti'nin Lazistan bölgesinde Tuzcuoğlu İsyanları başladı (1832-1834)

23 Ocak - Édouard Manet), Fransız ressam (ö. 1883)
2 Ekim - Edward Burnett Tylor, Britanyalı antropolog (ö. 1917)
16 Ağustos - Wilhelm Wundt, Alman psikolog (ö. 1920)
15 Aralık - Gustave Eiffel, Eyfel Kulesinin yapımcısı
Agah Efendi
Louisa May Alcott
Alfred von Waldersee
Arminius Vambery
Arthur Hughes (sanatçı)
Björnstjerne Björnson
Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa
Lewis Carroll
Cenanizade Mehmed Kadri Paşa
Pavel Petrovich Çistiakov
William Crookes
Fevzi Bey
Gustave Doré
Harilaos Trikupis
Hüseyin Tevfik Paşa
Nikolay Pavloviç İgnatyev
Jose Echegaray
Jules Ferry
I. Maximilian (Meksika)
Mihail Nikolayeviç Romanov
Hippolyte Moulin
Muhsinzade Abdullah Hamdi Efendi
Osman Nuri Paşa (asker)
Antonin Proust
Thomas Belt
Andrew Dickson White

4 Mart - Jean-François Champollion, Fransız eski Yunan ve Latin edebiyatı âlimi, filolog, doğu bilimci ve mısırbilimci. (d. 1790)
12 Kasım - Barnaba Oriani
10 Mart - Muzio Clementi
31 Ağustos - Everard Home, İngiliz cerrah (d. 1756)
Frederich Kuhlau
Georges Cuvier
Johann Wolfgang von Goethe
Jeremy Bentham
Mustafa Behçet Efendi
Müştak Baba
Rasmus Christian Rask
Sadi Carnot
Jean-Baptiste Say
Walter Scott
Solomon Tshekisho Plaatje
Évariste Galois

29 Ocak - Amerikalı şair Edgar Allan Poe tarafından yazılan Kuzgun ilk defa New York kentinde yayınlandı.
3 Mart – Florida ABD birliğine 27. eyalet olarak katıldı
29 Aralık – Teksas ABD birliğine 28. eyalet olarak katıldı.
10 Nisan - Türk Polis Teşkilatı kuruldu.
23 Mayıs - New York Polis Teşkilatı kuruldu.

15 Şubat – Elihu Root, Amerikalı devlet adamı ve diplomat, Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1937)

3 Mart – Georg Cantor, Alman matematikçi (ö. 1918)
10 Mart – III. Aleksandr, Rus imparatoru (ö. 1894)
27 Mart – Wilhelm Conrad Röntgen, Alman fizikçi, Nobel Fizik Ödülü sahibidir (ö. 1923)

24 Nisan – Carl Spitteler, İsveçli yazar, Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir (ö. 1924)

12 Mayıs – Gabriel Fauré, Fransız besteci (ö. 1924)
16 Mayıs – Ilya Ilyich Mechnikov, Rus mikrobiyolojist, Nobel Tıp Ödülü sahibidir (ö. 1916)
25 Mayıs – Eugène Grasset, İsveç asıllı artist (ö. 1917)
30 Mayıs – I. Amadeo, İspanya kralı (ö. 1890)

18 Haziran – Charles Louis Alphonse Laveran, Fransız fizikçi, Nobel Tıp Ödülü sahibidir (ö. 1922)

10 Ağustos – Abay Kunanbayoğlu, Kazak şair (ö. 1904)
19 Ağustos – Edmond James de Rothschild, Fransız hayırsever (ö. 1934)
25 Ağustos – II. Ludwig (ö. 1886)

Henry Vaughan (mimar) İngiliz Gotik mimari tarzında kilise mimarisi üzerinde uzmanlaşmış Amerikalı mimar. (ö. 30 Haziran 1917)

8 Haziran – Andrew Jackson, ABD'nin 7. devlet başkanı (d. 1767)

17 Temmuz – Charles Grey, Birleşik Krallık başbakanı (d. 1764)

23 Ağustos – Rafael Urdaneta (d. 1788)

18 Şubat - Islahat Fermanı
30 Mart - Paris Antlaşması ile Kırım Savaşı sona erdi
ABD'de James Buchanan 15. başkan oldu
7 Haziran - Dolmabahçe Sarayı kullanıma açıldı.
Gözleve Muharebesi'nın bitişi
TCDD kuruldu.
Gregor Mendel genetik üzerine yaptığı araştırmalara başladı.
12 Ekim - Girit'te 7,7 Mw  ile 8,3 Mw arasında bir deprem meydana geldi.

İngiltere-İran Savaşı
Kırım Savaşı
II. Afyon Savaşı
Taiping Ayaklanması

6 Mayıs - Sigmund Freud, Avusturyalı nörolog (ö. 1939)
10 Temmuz - Nicola Tesla, Sırp asıllı fizikçi, mucit, makine mühendisi ve elektrik mühendisi (ö. 1943)
29 Kasım - Theobald von Bethmann Hollweg, Alman şansölyesi (ö. 1921)
28 Aralık - Woodrow Wilson, ABD'nin 28. başkanı
Adrienne von Pötting, Avusturyalı ressam (ö. 1909)

12 Şubat - Giuseppe Donizetti (Donizetti Paşa), İtalyan müzisyen (d. 1788)
24 Şubat - Nikolay İvanoviç Lobaçevski, Rus matematikçi (d. 1792)
3 Mayıs - Adolphe Adam, Fransız besteci (d. 1803)
21 Temmuz - Emil Aarestrup, Danimarkalı erotik şair (d. 1800)
29 Temmuz - Robert Schumann, Alman besteci (d. 1810)

6 Mart – Rus kimyager Dimitriy İvanoviç Mendeleyev Elementlerin periyodik tablosunu yayınladı.
3 Ağustos - Büyük Samsun yangını meydana geldi. 125.000 m²'lik alan yangından birinci derecede etkilendi.
23 Aralık - İlk gülmece dergisi Diyojen yayımlandı.

Mısır'da Süveyş kanalı açıldı.
İlk Çocuk dergisi "Mümeyyiz", aynı adı taşıyan gazetenin eki olarak yayınlanmaya başladı.
Japon İmparatoru Mutsuhito çeşitli sanayi ve finans kuruluşlarıyla üniversitelerin gelişmesi için gerekli adımların atılmasını sağladı. Hiroşima, Tokyo ve Kyoto gibi büyük şehirlerde tersane, fabrika ve üniversiteler kuruldu.
Japonya da ilk Gazete basıldı, Demiryolu ağı yapımına başlandı. İlk banka kuruldu ve Genel Nüfus sayımı yapıldı.
Maarif Nezareti adı altında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı kuruldu.

22 Ocak - Grigori Yefimoviç Rasputin, Rus mistik (ö. 1916)

14 Mart - Algernon Blackwood, İngiliz yazar (ö. 1951)

16 Mayıs - Albert Cuny, Fransız dilbilimci (ö. 1947)

27 Haziran - Emma Goldman, anarko-komünist yazar (ö. 1940)

8 Ağustos - Julia Wilmotte Henshaw, Kanadalı botanikçi (ö. 1937)

4 Eylül - Karl Seitz, Avusturyalı siyasetçi ve devlet adamı (ö. 1950)
9 Eylül - Abdullah Cevdet, Jön Türkler hareketinin önderlerinden, düşünür (ö. 1932)
24 Eylül - Zuko Džumhur, Bosnalı yazar, ressam ve karikatürcü (ö. 1990)

2 Ekim - Mohandas Karamçand Gandi Hindistan ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi'nin siyasi ve ruhani lideri

22 Kasım - André Gide, Fransız yazar (ö. 1951)

31 Aralık - Henri Matisse, Fransız ressam (ö. 1954)

Rakım Elkutlu, Klasik Türk mûsıkisi bestekârı (ö. 1948)
Ahmet Ağaoğlu, yazar ve siyasetçi (ö. 1939)
Mehmet Emin Kalmuk (ö. 20 Mart 1954), hendese (Geometri) muallimi, telgraf ve telefon müderrisi (Medrese hocası)

28 Şubat - Alphonse de Lamartine (Alphonse-Marie-Louis de Prat de Lamartine), Fransız yazar, şair ve politikacı (d. 1790).
31 Mart - Allan Kardec, Fransız yazar, Deneysel Spiritüalizm'in kurucusu (d. 1804).
1 Mayıs - (Prens) Aleksandr Menşikov, Kırım Savaşı'nın ilk iki yılında Rus kuvvetlerinin komutanı (d. 1787).
16 Eylül - Thomas Graham, İskoç kimyacı (d. 1805).
8 Ekim - Franklin Pierce, 14. Amerika Birleşik Devletleri başkanı (d. 1804).
26 Aralık - Jean Louis Marie Poiseuille, Fransız doktor.
Öldüğü ay ve gün bilinmeyenler

Barutçubaşı Hovannes Bey Dadyan, Osmanlı döneminde yaşamış Ermeni asıllı mühendis ve müteşebbis (d. 1799).

18 Ocak – Alman İmparatorluğu 2. Reich adı ile kuruldu
1 Mart – Fransa'nın son kralı III. Napolyon sürgüne gönderildi. Adolphe Thiers'in başkan olmasıyla üçüncü cumhuriyet kuruldu.
18 Mart - Paris Komünü ilan edildi
29 Haziran - İlk sendikacılık yasası, Birleşik Krallık Parlamentosu'nda onaylandı.
1871 Versay Antlaşması

Charles Darwin İnsan Soyunun Aslı kitabını yayınladı

15 Ocak - Ahatanhel Krımski, Ukraynalı bilim insanı ve akademisyen (ö. 1942)
22 Haziran - William McDougall, İngiliz psikolog (ö. 1938)
10 Temmuz - Marcel Proust, Fransız yazar.
29 Ağustos - Jack Butler Yeats, İrlandalı ressam (ö. 1957).
17 Ekim - Dénes Berinkey, Macar siyasetçi, hukukçu. (ö. 1944)
Doğduğu ay ve gün bilinmeyenler

Sütçü İmam, Türktür. Türk Bağımsızlık Savaşının kahramanlarındandır (ö. 25 Kasım 1922).
Hennâ Kûrânî, Suriyeli yazar (ö. 1898)
Mehmet Güneşdoğdu (ö. 23 Şubat 1946) TBMM 4. ve 5. dönem Samsun milletvekili.
Vahan Şahinyan, Osmanlı Ermenisi tiyatro oyuncusu (ö. 1946)

17 Şubat - Şeyh Şamil, Kuzey Kafkasya halklarının, Avar kökenli politik ve dini önderi
13 Eylül - Şinasi, Türk yazar ve gazeteci

1873 ekonomik krizi
1 Nisan - Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre adlı tiyatro oyununun ilk temsili Gedikpaşa Tiyatrosu'nda yapıldı.

San Francisco'da kablo ile çekilen ilk tramvaylar hizmete girdi

31 Ocak - İsmail Saip Sencer, Türk kütüphaneci (ö. 1940)

1 Nisan - Rus besteci Sergey Rahmaninov (ö. 1943)

1 Temmuz - Alice Guy-Blaché, Fransız film yönetmeni ve yapımcısı (ö. 1968)

1 Eylül - İvan Kliun, Rus ressam (ö. 1943)
8 Eylül
Alfred Jarry, Fransız oyun yazarı, romancı ve şair (ö. 1907)
David O. McKay, İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi'nin 9. başkanı (ö. 1970)

4 Ekim - Gheorghe Țițeica, Rumen matematikçi (ö. 1939)
14 Ekim - Jules Rimet, Fransız FIFA başkanı (ö. 1956)

20 Aralık - Mehmet Âkif Ersoy (ö. 1936)

9 Ocak – III. Napolyon (Birleşik Krallık'ta sürgünde öldü)
14 Aralık - Louis Agassiz, Amerikalı zoolog, glasiyolog ve jeolog

17 Ocak - Karaköy - Beyoğlu arasındaki Tünel hizmete girdi. Tünel dünyanın en eski ikinci ve en küçük metrosuydu.
25 Ekim - Pyotr İlyiç Çaykovski'nin 1. Piyano Konçertosu'nun ilk seslendirilişi, solist olarak Hans von Bülow'un katılımıyla Massachusetts'te gerçekleştirildi.

Demiryolları ve tramvaylarda ırk ayrımını benimseyen ilk yasa olan Jim Crow yasaları Tennessee'de (ABD) kabul edildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun hazinesinin iflas ettiği açıklandı.
Britanya Arktik Keşif Gezisi'nin başlangıcı

2 Mart - Oszkár Jászi, Macar sosyal bilimci ve siyasetçi (ö. 1957)

26 Mart - Aleksey Uhtomskiy, Rus devrimci ve Sosyalist Devrimci Parti önderlerinden (ö. 1905)
22 Eylül - Mikalojus Konstantinas Čiurlionis, Litvan ressam, besteci ve yazar (ö. 1911)
29 Ekim - Rebeca Matte Bello, Şilili heykeltıraş (ö. 1929)
4 Aralık - Rainer Maria Rilke, Alman şair (ö. 1926)
19 Aralık - Mileva Marić, Sırp fizikçi (ö. 1948)
Doğduğu gün ve ay bilinmeyenler

İskilipli Mehmed Âtıf, Türk din adamı (ö. 4 Şubat 1926)
Maurice Ravel, Fransız besteci (ö. 1937)

23 Ocak - Charles Kingsley, İngiliz yazar (d. 1819)
3 Haziran - Georges Bizet, Fransız besteci (d. 1838)

14 Şubat Amerikalı bilim insanı Alexander Graham Bell, telefonu icat etti
30 Mayıs - Padişah Abdülaziz tahttan indirildi, yerine V. Murat getirildi.
25 Haziran – ABD ile Kızılderililer arasında Little Big Horn Savaşı oldu
Alman mühendis Nikolaus August Otto, dört zaman ilkesine göre çalışan motoru yaptı
31 Ağustos - Akıl sağlığı yerinde olmayan V. Murat tahttan indirildi, yerine II. Abdülhamit padişah oldu.
23 Aralık - İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi ilan edildi.
23 Aralık - Osmanlı İmparatorluğu'nda I. Meşrutiyet ilan edildi.

Rutherford Birchard Hayes ABD'nin 19. başkanı oldu
Kraliçe Victoria Hindistan İmparatoriçesi unvanını aldı
Amerikalı kütüphaneci Melvil Dewey kütaphanedeki kitapları sınıflandırmak ve düzenlemek için Dewey Onlu Sınıflama Sistemi'ni geliştirdi.
Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey ile Rakım Efendi romanı yayımlandı.
Osmanlı İmparatorluğu'nda I. Meşrutiyet ilan edildi.
Falkland tilkisinin soyu tükendi

12 Ocak - Jack London, Amerikalı yazar (ö. 1916)
12 Şubat - Thubten Gyatso, 13. Dalay Lama (ö. 1933)
26 Şubat - Agustín Pedro Justo, Arjantin'in devlet başkanlarından (ö. 1943)
10 Mart - Faik Ali Ozansoy, Türk şair (ö. 1950)
21 Mart - Risale-i Nur Külliyatı'nın yazarı Said Nursî (ö. 1960)
23 Mart - Ziya Gökalp, ünlü Türk düşünürü (ö. 1924)
7 Ağustos - Mata Hari
4 Kasım - Nikolay Nikolayeviç Durnovo, Rus dilbilimci, tarihçi ve filolog (ö. 1936)
25 Kasım
Lou Castro, Kolombiyalı-Amerikalı beyzbolcu (ö. 1941)
Victoria Melita, Kraliçe Victoria'nın torunu ve Rusya İmparatoru II. Aleksandr'ın torunu (ö. 1936)
21 Aralık - Jerome Alexander, Amerikalı kimyager (ö. 1959)
25 Aralık - Muhammed Ali Cinnah, Nobel Barış Ödülü sahibi Pakistan'ın kurucusu(ö.1948)
Doğduğu gün ve ay bilinmeyenler

André Abbal, Fransız heykeltıraş (ö. 1953).
Behiç Erkin, Türk asker, siyasetçi, diplomat.
Hüseyin Nazmi Solok, Türk Kurtuluş Savaşı'nda görev yapmış komutan. (ö 1956)
Mustafa Durak Sakarya, Türk siyasetçi. (ö. 21 Ekim 1942)

4 Haziran - Abdülaziz, 32. Osmanlı padişahı.
8 Haziran - George Sand, Fransız yazar ve romancı. (d.1804)
16 Kasım - Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Türk hattat, bestekâr, devlet adamı.

20 Ocak - İstanbul Konferansı, Osmanlı İmparatorluğu'nun iç reform ve Balkanlara ilişkin önerileri reddetmesiyle sona erdi.
29 Ocak - Japonya'da yeni imparatorluk hükûmetine karşı Satsuma Ayaklanması başladı.
4 Mart
Emile Berliner mikrofonu icat etti.
Pyotr İlyiç Çaykovski'nin Kuğu Gölü balesi sahnelendi
Rutherford B. Hayes, ABD'nin 19. başkanı oldu.
5 Şubat - Mithat Paşa, sadrazamlıktan azledildi. Daha sonra Arabistan'da Taif zindanında boğduruldu.
24 Nisan - Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne savaş açmasıyla, 93 Harbi başladı.
9 Mayıs
Romanya Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını ilan etti.
Iquique Depremi ve tsunamisi: Güney Amerika'nın batı kıyısında en az 8,5 Ms büyüklüğünde bir deprem meydana geldi ve Pasifik kıyısı çevresinde 2.541 kişi öldü.
20 Haziran - Graham Bell dünyanın ilk ticari telefon hizmetini Hamilton, Kanada'da kurdu.
26 Haziran - Ekvador'daki Cotopaxi yanardağının patladı. Çevresindeki şehirleri yok eden ve 1.000 kişinin ölümüne neden olan şiddetli çamur akışlarına neden oldu.
19 Temmuz - Plevne Savunması: Rus birlikleri Plevne'yi kuşattı.
12 Ağustos - Amerikalı gök bilimci Asaph Hall, Mars'ın uydusu Deimos'u keşfetti.
18 Ağustos - Asaph Hall, Mars'ın uydusu Phobos'u keşfetti.
1 Eylül - Plevne kuşatmasının üçüncü savaşı olan Lofça Muharebesi yapıldı. Rus birlikleri, Lofça'daki Osmanlı kalesini aldı.
21 Kasım - Thomas Edison pikapı icat etti.
9 Aralık - Plevne kuşatması sona erdi.
13 Aralık - 2. Meclis-i Mebusan çalışmalarına başladı.

Stephan Beşlisi Édouard Stephan tarafından bulundu.

3 Ocak - Josephine Hull, Amerikalı aktris (ö. 1957)
22 Ocak - Hjalmar Schacht, Alman ekonomist, politikacı ve bankacı (ö. 1970)
26 Ocak – Kees van Dongen, Hollandalı-Fransız ressam (ö. 1968)

7 Şubat - G. H. Hardy, İngiliz matematikçi (ö. 1947)
12 Şubat - Louis Renault, Fransız sanayici, Renault'nun kurucusu (ö. 1944)
14 Şubat – Edmund Landau, Alman matematikçi (ö. 1938)

12 Mart - Wilhelm Frick, Alman Nazi siyasetçisi (ö. 1946)

5 Mayıs - Georgiy Sedov, Ukraynalı-Sovyet kâşif (ö. 1914)

14 Haziran - Jane Bathori, Fransız opera şarkıcısı (ö. 1970)

2 Temmuz - Hermann Hesse, Alman yazar (ö. 1962)
17 Temmuz - Emile Robert Blanchet, İsviçreli piyanist ve besteci (ö. 1943)

5 Ağustos - Tom Thomson, Kanadalı ressam. (ö. 1917)

7 Eylül - Milan Nedić, Sırp general ve politikacı (ö. 1946)

21 Ekim - Oswald Avery, Kanadalı-Amerikalı doktor ve tıp araştırmacısı (ö. 1955)
22 Ekim - Frederick Twort, İngiliz bakteriyolog (ö. 1950)

15 Kasım - William Hope Hodgson, İngiliz yazar (ö. 1918)

3 Aralık - Richard Pearse, Yeni Zelandalı çiftçi ve mucit (ö. 1953)
16 Aralık - Kichisaburō Nomura, Japon amiral ve diplomat (ö. 1964)

Fatin Gökmen, Kandili Gözlemevi'nin kurucusu Türk gök bilimci (d.1955)
Şahin Bey, Türk Kurtuluş Savaşı kahramanı Türk asker (ö. 1920)
Cafer Tayyar Eğilmez, Türk asker ve siyaset adamı. Trakya bölgesi Kuvâ-yi Milliye yöneticisi ve milletvekili. (ö. 3 Ocak 1958, İstanbul)

6 Mayıs - Johan Ludvig Runeberg, Finlandiyalı şair
13 Eylül - Johann Jakob Nöggerath, Alman mineralog ve jeolog (d. 1788)
31 Aralık - Gustave Courbet, Fransız ressam (d. 1819)

11 Ocak - İngiliz-Zulu Savaşı başladı.
22 Ocak - İngiliz-Zulu Savaşı - Isandlwana Muharebesi: 1.200 İngiliz askerinden oluşan bir kuvvet, 20.000'den fazla Zulu savaşçısı tarafından yok edildi.
3 Mart - Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu kuruldu.
5 Nisan - Pasifik Savaşı: Şili, Bolivya ve Peru'ya savaş ilan etti.
30 Haziran - 7,4 büyüklüğündeki 1879 Surigao depremi Mindanao Adası'nın kuzey ucunda büyük hasara neden oldu.
1 Temmuz - Çin'in Kansu eyaletinde meydana gelen 8.0 büyüklüğündeki depremde 22.000 kişi öldü.
21 Ekim - Thomas Edison, karbon filamanlı elektrik ampulünü icat etti.
31 Aralık - Thomas Edison elektrik ampulunu kamuya tanıttı.

Kiros Silindiri, Asur bilgini Hormuzd Rassam tarafından Babil'deki Marduk Tapınağı'nda bulunmuştur.
Ali Rana Tarhan, siyasetçi (ö. 1956)

1 Ocak - Edward Morgan Forster, İngiliz roman, öykü ve deneme yazarı (ö. 1970)
3 Ocak - Grace Coolidge - İlk ABD lady'si (ö. 1957)
22 Şubat - Johannes Nicolaus Brønsted - Danimarkalı kimyacı (ö. 1947)
8 Mart - Otto Hahn - Nobel ödülünü alan Alman kimyacı (ö. 1968)
14 Mart - Albert Einstein, Alman kökenli fizikçi (ö. 1955)
26 Nisan - Owen Willans Richardson - Nobel ödülünü alan İngiliz fizikçi (ö. 1959)
28 Mayıs - Milutin Milanković - Sırp bilim insanı (ö. 1958)
14 Haziran - Neyzen Tevfik, Türk neyzen, şair (ö. 1953)
1 Temmuz - Léon Jouhaux - Nobel ödülü alan Fransız lider (ö. 1954)
15 Ağustos - Ethel Barrymore, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1959)
21 Ağustos - Henry Ainley, İngiliz sahne ve sinema oyuncusu (ö. 1945)
31 Ağustos - Taişo - 123'üncü Japon imparatoru (ö. 1926)
5 Ekim - Francis Peyton Rous - Nobel ödülünü alan Amerikan patolojist (ö. 1970)
Doğduğu gün ve ay bilinmeyenler

Nadir Mutluay, İstiklâl Savaşı'nda Anadolu'da çıkan iç isyanları bastırmada ve işgale direnen Türk güçlerine silah temin etmede önemli hizmetleri geçmiş Müftü. (ö. 4 Mayıs 1945)
Albay Reşat Bey, Türk asker.
Sadri Maksudi Arsal, Türk-Tatar hukukçu, tarihçi, düşünüri siyasetçi (ö. 20 Şubat 1957)

Adaviye Efendiyeva, Sovyet Kırım Tatarı dokuma ustası, sanatçısı. (ö. 1944)

1879'da Osmanlı İmparatorluğu

24 Mayıs – Brooklyn Köprüsü açıldı
27 Ağustos – Sumatra ile Java arasındaki Krakatoa volkanı patladı. Patlama sonucu 36.000 kişi öldü

1883'te başlayan kolera salgını dünya çapına yayılmış ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur
Alman patolog Edwin Klebs difteriye neden olan bakteriyi keşfetti
İsmail Gaspıralı Kırım'da Tercüman gazetesini çıkardı
Hamidiye Ticaret Mektebi Alisi (Marmara Üniversitesi)

3 Ocak - Clement Attlee, İngiliz siyasetçi. İngiliz İşçi Partisi başkanı (1935- 1955) ve Büyük Britanya başbakanı (1945-1951).

3 Şubat - Camille Bombois, Fransız ressam
8 Şubat - Joseph Alois Schumpeter, Avusturyalı iktisatçı ve siyaset bilimci
11 Şubat - Tevfik Rüştü Aras, Türk siyasetçi

23 Mart - Andrey Bubnov, Ekim Devrimi önderlerinden Bolşevik devrimci, Sol Muhalefet üyesi (ö. 1938)
29 Mart - Memduh Şevket Esendal (ö. 1952)

16 Mayıs - Mahmut Celâl Bayar, Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanı

3 Temmuz - Franz Kafka, Avusturyalı yazar (ö. 3 Haziran 1924)
29 Temmuz - Benito Mussolini, İtalyan politikacı ve gazeteci (ö. 1945)

10 Ekim - Adolf Joffe, komünist devrimci, Bolşevik siyasetçi ve Karaylar diplomatı (ö. 1927)

21 Kasım - William Frederick Lamb, Amerikalı mimar (ö. 8 Eylül 1952)
26 Kasım - Lou Tellegen, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1934)

Ali Rana Tarhan, siyasetçi (ö. 1956)
Amalia Sánchez Ariño, Arjantinli oyuncu (ö. 1969)
Osman Nuri Ergin, tarihçi (ö. 1961)

13 Şubat - Richard Wagner, Alman besteci (d. 1813)

14 Mart - Karl Marx, Das Kapital'in yazarı, Alman filozof ve devrimci

30 Nisan - Édouard Manet), Fransız ressam (ö. 1832)

20 Haziran - Gustave Aimard, Fransız roman yazarı

1889 bir yıldır.

5 Ocak – Alman fizikçi Martin Brendel auroraları ilk kez fotoğrafladı.
6 Mayıs – Eyfel Kulesi açıldı.
27 Eylül – New York'ta 13 katlı ilk gökdelen tamamlandı.
21 Mayıs - İttihat ve Terakki cemiyetinin kuruluşu

23 Ocak - Sergei Eisenstein, Rus sinema yönetmeni (ö. 1948)

20 Şubat - Hulusi Behçet, Türk dermatoloji uzmanı ve bilim insanı (ö. 1948)

27 Mart - Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Türk yazar (ö. 1974)

16 Nisan - Charlie Chaplin, İngiliz sinemacı (ö. 1977)
20 Nisan - Adolf Hitler, 1933-1945 yılları arasında Almanya'nın lideri (ö. 1945)
28 Nisan - António de Oliveira Salazar, Portekizli lider (ö. 1970)

29 Mayıs - Max de Crinis, Avusturyalı psikiyatr (ö. 1945)

24 Haziran - Adelheid Kofler, Avusturyalı mucit, mineralog ve oftalmolog (ö. 1985)

13 Temmuz - Emma Asson, Eston siyasetçi

12 Ekim - Christopher Dawson, İngiliz tarihçi (ö. 1970)
25 Ekim - Abel Gance, Fransız yönetmen, oyuncu ve yazar (ö. 1981)

12 Kasım - Alma Karlin, Sloven yazar (ö. 1950)
14 Kasım - Cevahirlal Nehru, Hint siyaset adamı (ö. 1964)
25 Kasım - Reşat Nuri Güntekin, Türk romancı, öykücü ve oyun yazarı (ö. 1956)
28 Kasım - Ferdinand Piper, Alman kilise tarihçisi (d. 1811)

3 Aralık - Stoyan Zagorçinov, Bulgar yazar (ö. 1969)

Hüseyin Avni Aker, Türk spor adamı
Mehmet Tevfik Bıyıklıoğlu, Türk asker (ö. 1961)
Eylül - Seyit Ali Çabuk, Türk asker (ö. 1939)
Hakkı Tarık Us, Türk gazeteci, yazar, siyasetçi ve koleksiyoncu (ö. 1956)
Osman Tufan, Türk Tuğgeneral (ö. 1944)
Abdukadır Urazbekov, Kırgız ÖSSC Merkez Yürütme Kurulu Başkanlığı (1927-1937) ve Merkez Yürütme Kurulunun ilk Başkanı

27 Ocak - Nissim Kamondo, Kamondo Ailesinden Osmanlı-Fransız bankacı, koleksiyoncu ve hayırsever
30 Ocak - Rudolf, İmparator I. Franz Joseph ve Bavyera Düşesi Elisabeth'in tek oğlu ve üçüncü çocuğu

10 Mart - IV. Yohannes, 1871 yılından ölümüne kadar Etiyopya imparatoru

7 Nisan - Yusuf Bey Kerem, Lübnanlı Maruni feodal
15 Nisan - Papaz Damien, Belçikalı Roma Katolik rahibi ve misyoner
28 Nisan - Şehabeddin Mercani, Tatar din adamı, tarihçi ve eğitimci

19 Ağustos - Mathias Villiers de l'Isle-Adam, Fransız yazar (d. 1838)

17 Eylül - Şevkefza Sultan, Osmanlı padişahı Abdülmecid'in eşlerinden biri ve Valide Sultan

17 Ekim - Nikolay Çernışevski, Rus devrimci demokrat, materyalist filozof, eleştirmen ve sosyalist

9 Aralık - Verdicenan Kadınefendi, Osmanlı padişahı Abdülmecid'in dokuzuncu eşi

Sebuh Manas, Osmanlı Ermenisi ressam, diplomat
Uryanizade Ahmed Esad Efendi, din ve devlet adamı

1890 bir yıldır.

1 Ocak - İtalya Krallığı, Afrika Boynuzu'nda Eritre'yi kolonisi olarak kurdu.

3 Temmuz - Idaho Amerika Birleşik Devletleri birliğine 43. eyalet olarak katıldı.
10 Temmuz - Wyoming Amerika Birleşik Devletleri birliğine 44. eyalet olarak katıldı.

16 Eylül - Ertuğrul Fırkateyni battı.

3 Kasım - Sirkeci Garı'nın açılışı yapıldı.

29 Aralık – Kızılderililer ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Wounded Knee Savaşı oldu.

Abashiri Hapishanesi hapishanesi inşa edildi

4 Ocak - Victor Lustig, Avusturyalı dolandırıcı (ö. 1947)

18 Şubat - Boris Pasternak, Rus şair, yazar, 1958 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1960)

10 Mayıs - Clarence Brown, Amerikalı sinema yönetmeni (ö. 1987)
11 Mayıs - Helge Løvland, Norveçli dekatloncu (ö. 1984)
20 Mayıs - Catharine Cox Miles, zeka ve deha üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Amerikalı psikolog (ö. 1984)
30 Mayıs - Paul Czinner, Macar asıllı film yönetmen ve yapımcısı (ö. 1972)

12 Haziran - Egon Schiele, Avusturyalı ressam (ö. 1918)

14 Temmuz - Ossip Zadkine, Rus heykeltıraş ve ressam (ö. 1967)
20 Temmuz - II. Georgios, Yunanistan Kralı (ö. 1947)

13 Ağustos - Ellen Osiier, Danimarkalı eskrimci (ö. 1962)

6 Ekim - Joseph Kastein, Almanya doğumlu yazar ve hukukçu (ö. 1946)
14 Ekim - Dwight D. Eisenhower, Amerika Birleşik Devletleri'nin 34. başkanı (ö. 1969)
23 Ekim - Orhan Seyfi Orhon, Türk şair, milletvekili (ö. 1972)
28 Ekim - Kourken Tahmazian, Ermeni avukat ve siyasetçi (ö. 1936)

22 Kasım - Charles de Gaulle, Fransız asker ve siyaset adamı (ö. 1970)
23 Kasım - Johannes Krüger, Alman mimar (ö. 1975)

6 Aralık - Dion Fortune, İngiliz mistik (ö. 1946)
12 Aralık - Kazimierz Ajdukiewicz, Polonyalı filozof ve mantık kuramcısı (ö. 1963)

Eduard Zuckmayer - Alman müzikolog (ö. 1972)
Fikret Şadi Karagözoğlu, tiyatro sanatçısı (ö. 1942)
Kansız Ali, Türk Kurtuluş Savaşı'nda savaşmış Türk milis lideri (ö. 1923)

17 Şubat - Christopher Latham Sholes, Amerikalı mucit (d. 1819).

7 Temmuz - Henri Nestlé - Nestlé firması kurucusu (d.1814)
29 Temmuz - Vincent Van Gogh, Hollandalı ressam (d. 1853)

26 Ekim - Carlo Collodi, İtalyan gazeteci ve yazar. Pinokyo romanının yazarı.

23 Kasım – III. Willem, Hollanda Kralı öldü yerine Wilhelmina olarak ülkeyi yöneten kızı geçti

15 Aralık - Oturan Boğa (Yerli dilinde: Tatanka Iyotake); Amerika Birleşik Devletleri ordularına karşı savaşan son Yerli kabile şefi (d. 1831).
26 Aralık - Heinrich Schliemann, Alman arkeolog (d. 6 Ocak 1822).

23 Şubat - Rudolf Diesel, dizel motorunun patentini aldı.
1 Mayıs - Chicago'da Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfetmesinin 400. yılını kutlamak için Kolomb Dünya Fuarı düzenlendi.
10 Mayıs - ABD Yüksek Mahkemesi, domatesin meyve değil sebze olduğunu kararlaştırdı.
25 Temmuz - Korint Kanalı'nın inşası tamamlandı.
10 Ekim - Otomobillerde numara plakası sistemi ilk kez Paris'te uygulanmaya başlandı.
25 Kasım - Orhun-Yenisey Yazıtları okundu
9 Aralık - İstanbul'da günlerce süren soğuk hava yüzünden Haliç dondu.

1 Ocak - Behçet Uz, Türk doktor (ö. 1986)
3 Ocak - Pierre Drieu La Rochelle, Fransız yazar (ö. 1945)
26 Ocak - Christian Arhoff, Danimarkalı sahne ve sinema oyuncusu (ö. 1973)
31 Ocak - Arkadiy Plastov, sosyalist gerçekçilik akımının öncülerinden olan Rus Sovyet ressam (ö. 1972)
12 Şubat
Omar Bradley, Amerikalı asker (ö. 1981)
Giovanni Muzio, İtalyan mimar ve akademisyen (ö. 1982)
19 Şubat - Cedric Hardwicke, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 6 Ağustos 1964)
19 Temmuz - Vladimir Mayakovski, Rus şair (ö. 1930)
16 Eylül - Alexander Korda, Macar asıllı İngiliz yönetmen ve yapımcı (ö. 1956)
14 Ekim - Lillian Gish, Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1993)
27 Nisan - Dragoljub Mihailovic, Yugoslavyalı Komutan
13 Aralık - Stanislaw Szukalski, Polonyalı heykeltıraş (ö. 1987)
26 Aralık - Mao Zedong, Çin Komünist Partisi kurucusu, devrimci (ö. 1976)

13 Nisan - Muallim Naci, Osmanlı dönemi Türk yazarı (d. 1850)
6 Temmuz - Guy de Maupassant, Fransız yazar (d. 1850)
6 Ağustos - Nabizade Nazım (d. 1862?)
6 Ekim - Ford Madox Brown, İngiliz ressam (d. 1821)
6 Kasım - Pyotr Ilyich Tschaikovsky, Rus besteci (d. 1840)

1 Ocak - Alman bilim insanı Wilhelm Röntgen, kendi buluşu olan X ışınlarını dünyaya duyurdu.
4 Ocak - Utah, bölge olmaktan çıkarılarak ABD'nin eyaleti haline getirildi.
2 Şubat - Darülaceze, Sadrazam Halil Rifat Paşa tarafından hizmete açıldı.
7 Şubat - Tevfik Fikret, Servet-i Fünûn dergisinin yazı işleri müdürlüğüne getirildi. Zamanla Servet-i Fünûn pozitif bilim dergisi olmaktan çıkıp yoğun edebi tartışmaların yapıldığı bir yer haline geldi. Tevfik Fikretin yazı işi müdürlüğüyle başlayan bu döneme Türk edebiyat tarihçiliğinde Servet-i Fünûn edebiyatı adı verilmiştir.
1 Mart - Henri Becquerel, radyoaktiviteyi keşfetti.
6 Nisan - Modern Olimpiyat oyunları, Pierre de Coubertin'in girişimleri sonucunda ilk kez Atina'da düzenlendi.
15 Nisan - 6 Nisan günü başlayan Atina olimpiyat oyunları son buldu.
1 Haziran - Van'daki Ermeniler Osmanlı Devletine karşı Birinci Van isyanı'nı başlattılar.
11 Haziran - Birinci Van İsyanı bastırıldıktan sonra Ermeniler silahsızlaştırıldı.
26 Ağustos - Taşnak örgütünün mensubu bir grup, Osmanlı Bankası'nı bastı.
Aralık - Ermeni Patrikhanesi'nin başvurusu ve Meclis-i Vükelâ'nın konuyla ilgili incelemelerinin sonrasında II. Abdülhamid tarafından siyasi suçlular için genel af çıkarıldı.

İlk kez otopsi için cıva bileşikleri enjekte edilerek anjiografi yapıldı.
Recaizade Mahmud Ekrem'in Araba Sevdası yayımlandı.

? - Eflatun Cem Güney, Türk folklor araştırmacısı ve masalcı (ö. 1981)
4 Ocak - André Masson, Fransız ressam (ö. 1987)
14 Ocak - John dos Passos, Amerikalı yazar (ö. 1970)
19 Şubat - André Breton, Fransız yazar ve şair (ö. 1966)
29 Şubat - William A. Wellman, Amerikalı film yönetmeni ve sinema oyuncusu (ö. 1975)
29 Şubat - Morarji Desai, Hint politikacı ve Hindistan başbakanı (1977-1979) (ö. 1995)
1 Mart - Dimitri Mitropoulos, Yunan orkestra şefi, piyanist ve besteci (doğumu Yunanistan'da kullanılan Jülyen Takvimi'ne göre 18 Şubat'tır.) (ö. 1960)
18 Nisan - Na Hye-sok, Koreli aktivist, ressam, gazeteci, şair ve feminist yazar (ö. 1948)
30 Nisan - Giuseppe Vaccaro, İtalyan mimar (ö. 1970)
30 Mayıs - Howard Hawks, Amerikalı film yapımcısı, yönetmen ve senarist (ö. 1977)
4 Temmuz - Mao Dun, Çinli yayın yönetmeni ve yazar (ö. 1981)
9 Ağustos - Jean Piaget, İsviçreli psikolog (ö. 1980)
10 Ağustos - Milena Jesenska, Çek asıllı gazeteci, yazar. (ö. 1944)
4 Eylül - Antonin Artaud, Fransız oyuncu, oyun yazarı, yönetmen ve şair (ö. 1948)
24 Eylül - F. Scott Fitzgerald, İrlanda asıllı Amerikalı yazar. (ö. 1940)
12 Ekim - Eugenio Montale, İtalyan yazar, şair, ebebiyat eleştirmeni, çevirmen ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1981)
13 Kasım - Nobusuke Kishi, Japon politikacı, bakan, 56. ve 57. başbakan, II. Dünya Savaşı sonrası savaş suçu hükümlüsü. (ö. 1987)
15 Kasım - Horia Hulubei, Rumen fizikçi ve akademisyen (ö. 1972)
30 Kasım - Ruth Gordon, Amerikalı sinema oyuncusu ve yazar (ö. 1985)
1 Aralık - Georgi Jukov, Rus-Sovyet mareşal (doğumu Çarlık Rusyasında kullanılan Jülyen Takvimi'ne göre 19 Kasım'dır.) (ö. 1974)
17 Aralık - Anastasiya Platonovna Zuyeva, Sovyet oyuncu (ö. 1986)
21 Aralık - Konstantin Rokossovski, Polonyalı asker ve siyasetçi (ö. 1968)
26 Aralık - Mao Zedong, Çinli komünist devrimci ve siyasetçi (ö. 1976)
27 Aralık - Carl Zuckmayer, Alman oyun yazarı. (ö. 1977)
Tarihi bilinmeyenler
Kasım Kurt, Türk uzun mesafe yüzücüsü (ö. 1960)

8 Ocak - Paul Verlaine, Fransız şair (d. 1844)
15 Ocak - Mathew Brady, Amerikalı fotoğrafçı (d. 1822)
25 Ocak - Frederic Leighton, İngiliz ressam ve heykeltıraş (d. 1830)
20 Mayıs - Clara Schumann, Alman piyanist ve besteci (d. 1819)
10 Ağustos - Otto Lilienthal, Alman mucit (d. 1848)
23 Eylül İvar Aasen Norveçli dil bilgini ve şair (d. 1813)
3 Ekim  - William Morris, İngiliz şair sanat yazarı ve desinatör (d. 1834)
11 Ekim - Anton Bruckner, Avusturyalı müzisyen ve besteci (d. 1824)
10 Aralık - Alfred Berhard Nobel, İsveçli kimyacı, mühendis ve Nobel Ödülleri'nin isim babası (d. 21 Ekim 1833)

16 Ocak - İlk halka açık sinema gösterimi.
17 Nisan - Osmanlı-Yunan Savaşı başladı.
30 Nisan - J. J. Thomson, Elektronu keşfettiğini duyurdu. Elektron keşfedilen ilk temel parçacık oldu..
29 Ağustos - Baselde toplanan I. Siyonist Kongresinde 50 yıl içerisinde filistin 100 yıl içerisinide Türkiye güneydoğusunu yer aldığı Nil'den Fırat'a kadar 'Büyük İsrail' devletinin kurulması karar verildi
4 Aralık - Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasındaki savaş durumunu sona erdiren İstanbul Antlaşması imzalandı.

Ernest Rutherford, uranyumun alfa ve beta ışını yaydığını açıkladı.
Alman kimyager Felix Hoffmann sentetik asetil salisilik asit üretmeyi başardı. Bu madde Bayer tarafından Aspirin adıyla ilaç olarak satılmaya başlandı.

1 Ocak - Ana Aslan, Rumen biyolog ve doktor (ö. 1988)
1 Ocak - Ruhulla Ahundov, Azerbaycanlı siyasetçi ve Azerbaycan Komünist Partisi birinci sekreteri (ö. 1938)
6 Ocak - Ferenc Szálasi, Macar siyasetçi ve Ok Haç Hareketi'nin kurucusu (ö. 1946)
11 Ocak - August Heissmeyer, Alman Schutzstaffel subayı ve savaş suçlusu (ö. 1979)
11 Ocak - Albrecht Goetze, Alman asıllı Amerikalı tarihçi ve Hititolog (ö. 1971)
23 Ocak - Subhas Chandra Bose, Hindistanlı siyasetçi (ö. 1945)
25 Ocak - Blind Willie Johnson, Afro-Amerikan gitarist, şarkıcı ve evnajelist (ö. 1945)

4 Şubat - Ludwig Erhard, Alman ekonomist, siyasetçi, bakan ve Almanya şansölyesi (1963-1966); sosyal piyasa ekonomisi ve ordoliberalizmin fikir babalarından (ö. 1977)
4 Şubat - Anna Pankratova, Rus asıllı Soyet tarihçi, eğitimci ve siyasetçi (ö. 1957)
5 Şubat - Anton Graf von Arco auf Valley, Bavyera asıllı Alman aslizade ve aşırı sağ aktivist (ö. 1945)
7 Şubat - Aleksandr Çijevski, Rus asıllı Sovyet bilim insanı (ö. 1964)
10 Şubat - Judith Anderson, Avustralyalı aktris (ö. 1992)
10 Şubat - John Franklin Enders, Amerikalı virolog (ö. 1985)
15 Şubat - Bronislovas Paukštys, Litvanyalı Katolik rahibi ve öğretmen Holokost'tan kurtardığı insanlar sayesinde tanınmıştır. (ö. 1966)
17 Şubat - Dmytro Zajciw, Ukrayna asıllı Brezilyalı entomolog (ö. 1976)

6 Mart - Joseph Berchtold, Alman asker, gazeteci, Sturmabteilung ve Schutzstaffel'ın kurucularından (ö. 1962)
16 Mart - Antonio Donghi, İtalyan ressam (ö. 1963)
19 Mart - Betty Compson, Amerikalı sinema oyuncusu ve film yapımcısı (ö. 1974)

8 Nisan - Will Dohm, Alman oyuncu (ö. 1948)
30 Nisan - Frances Woodworth Wright, Amerikalı astronom (ö. 1989)

10 Mayıs - Einar Gerhardsen, Norveçli siyasetçi ve Norveç başbakanı (ö. 1987)
18 Mayıs - Frank Capra, İtalyan asıllı Amerikan sinema yönetmeni ve senarist (ö. 1991)
19 Mayıs - Esther Batchelder, Amerikalı kimyager ve eğitimci (ö. 1987)
22 Mayıs - Jeanne de Casalis, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1966)

8 Haziran - John Godolphin Bennett, İngiliz matematikçi, asker ve yazar (ö. 1974)
12 Haziran - Anthony Eden, Büyük Britanyalı siyasetçi (ö. 1977)
13 Haziran - Paavo Nurmi, Fin atlet (ö. 1973)
19 Haziran - Hans Baur, Alman savaş pilotu (ö. 1993)
27 Haziran - Murtaza Memmedov, Bülbül adıyla ünlenmiş Azerbaycanlı ses sanatçısı (ö. 1961)

10 Temmuz - Manlio Brosio, İtalyan hukukçu, dilomat, siaysetçi ve NATO genel sekreteri (1964-1971) (ö. 1980)
18 Temmuz - Cyril Hinshelwood, İngiliz kimyager ve Nobel Ödülü sahibi (ö. 1967)
23 Temmuz - Ali Mümtaz Arolat, Türk şair (ö. 1967)
24 Temmuz - Amelia Earhart, Amerikalı pilot ve yazar (ö. ~1937- 1939)

11 Ağustos - Enid Blyton, İngiliz yazar (ö. 1968)
20 Ağustos - Ernst-Günther Baade, Alman asker (ö. 1945)
24 Ağustos - Gertrude Bambrick, Amerikalı oyuncu (ö. 1974)

6 Eylül - Tom Florie, Amerikalı futbolcu (ö. 1966)
8 Eylül - Jimmie Rodgers, Amerikalı country şarkıcısı (ö. 1933)
10 Eylül - Georges Bataille, Fransız sosyolog, filozof, antropolog ve yazar (ö. 1962)
15 Eylül - Kurt Daluege, Alman asker ve Schutzstaffel subayı (ö. 1946)
20 Eylül - Áron Tamási, Macar yazar (ö. 1966)
20 Eylül - Castello Branco, Brezilyalı asker ve siyasetçi 164-1967 yıllarında görev yapmış Brezilya Devlet Başkanı (ö. 1967)
25 Eylül - Anna-Lisa Baude, İsveçli aktris (ö. 1968)
25 Eylül - William Faulkner, Amerikalı yazar ve Nobel Ödülü sahibi (ö. 1962)

2 Ekim - Bud Abbott, Amerikalı komedyen ve oyuncu (ö. 1974)
3 Ekim - Louis Aragon, Fransız şair ve roman yazarı (ö. 1982)
7 Ekim - Elijah Muhammed, Afro-Amerikan din adamı ve İslam Milleti adı verilen dinî topluluğun kurucusu (ö. 1975)
18 Ekim - Eberhard Kinzel, Alman asker (ö. 1945)
23 Ekim - Dmitri Pavlov, Rus asıllı Sovyet asker (ö. 1941)
24 Ekim - Aristide Merloni, İtalyan girişimci ve iş insanı (ö. 1970)
28 Ekim - Edith Head, Amerikalı  moda tasarımcısı (ö. 1981)

1 Kasım - Necmi Sagıp Bodamyalızade, Kıbrıs Türkü girişimci ve öğretmen (ö. 1964)
7 Kasım - Dimitrij Andrusov, Rus asıllı Slovak jeolog (ö. 1976)
8 Kasım - Dorothy Day, Amerikalı gazeteci, aktivist ve anarşist (ö. 1980)
18 Kasım  - Patrick Blackett, İngiliz deneysel fizikçi (ö. 1974)
24 Kasım - Avet Avetisyan, Ermeni asıllı Sovyet oyuncu (Jülyen takvimine göre doğum günü 12 Kasım'dır.) (ö. 1971)

2 Aralık - İvan Bagramyan, Ermeni asıllı Sovyet asker (ö. 1982)
3 Aralık - André Marie, Fransız siyasetçi ve Fransa başbakanı (1948) (ö. 1974)
11 Aralık - Friedrich Reimann, Alman hermatolog ve doktor (ö. 1994)
15 Aralık - Theodor Busse, Alman asker (ö. 1986)
16 Aralık - Hasan Âli Yücel, Türk yazar, eski Millî Eğitim Bakanı (ö. 1961)
18 Aralık - Fletcher Henderson, Amerikalı aranjör, besteci ve piyanist (ö. 1952)
20 Aralık - Ángel Médici, Arjantinli futbolcu (ö. 1971)
21 Aralık - Archie Stark, Amerikalı futbolcu (ö. 1985)

Abdülkadir Sarısözen, Türk bürokrat (ö. 1973)
Ahmet Hamdi Başar, Türk siyasetçi (ö. 1971)
Ali Rıza Işıl, Türk siyasetçi (ö. 1952)
Aslan Hacızade, Azerbaycan asıllı Türk asker (ö. 1957)
Baba Behbud, Azerbaycan asıllı Türk asker (ö. 1970)
Bahire Bediş Morova Aydilek, Türk siyaseti, Türkiye'nin ilk kadın milletvekillerinden (ö. 1965)
Bahri Turgut Okaygün, Türk siyasetçi (ö. 1978)
Bedir el-Moluk, Kaçar Hanedanı'nın son hükümdarı Ahmed Şah Kaçar'ın ilk eşi (ö. 1979)
Cemal Kazancıoğlu, Türk siyasetçi ve askerî hekim (ö. 1954)
Cemil Şener, Türk siyasetçi ve hekim (ö. 1978)
Cemil Tüzemen, Türk siyasetçi ve hukukçu (ö. 1960)
Emin el-Hüseynî, Filistinli dinî-siyasi önder ve Kudüs başmüftüsü (1921-1937) (ö. 1974)
Esat Doğan, Türk siyasetçi (ö. 1967)
Eşref Üren, Türk ressam ve yazar (ö. 1984)
Fahri Bük, Türk siyasetçi (ö. 1953)
Fazıl Bilge, Türk asker (ö. 1961)
Ferik Polatbekov, Kürt asıllı Sovyet devrimci, hatip, siyasetçi, gazeteci ve şair (ö. 1918)
Ferit Ecer, Türk siyasetçi (ö. 1974)
Fikri Dine, Arnavut siyasetçi ve Arnavutluk başbakan yardımcısı (1943-1944) ve Arnavutluk başbakanı (1944) (ö. 1960)
Fuat Zincirkıran, Türk bürokrat ve siyasetçi (ö. 1958)
Mehmet Zahid Kotku, İslam âlimi, Nakşibendi şeyhi (ö. 1980, İstanbul)
Şevket Süreyya Aydemir, Türk yazar, tarihçi, iktisatçı, düşün adamı
Vedat Nedim Tör, Türk siyasetçi, yazar ve gazeteci
Hacı Gabidullin, Tatar tarihçi (ö. 1937)

3 Ocak - Louis de Mas Latrie, Fransız tarihçi ve diplomat (d. 1815)

1 Şubat - Constantin von Ettingshausen, Avusturyalı botanikçi (d. 1826)
19 Şubat - Karl Weierstrass, Alman matematikçi ve öğretmen (d. 1815)
22 Şubat - İsmail Hakkı Paşa, Osmanlı asker ve vali (d. 1818)
22 Şubat - Charles Blondin, Fransız ip cambazı ve akrobat, Niagara Şelalerini ip üstünde geçmesiyle ünlenmiştir (d. 1824)
24 Şubat - Mariia Vetrova, Ukraynalı öğretmen ve devrimci (d. 1870)

1 Mart - Jules de Burlet, Belçikalı siyasetçi ve Belçika başbakanı (1894-1896) (d. 1844)
4 Mart - Lajos Martin, Macar matematikçi ve mühendis (d. 1827)
9 Mart - Cemaleddin Efganî, Müslüman aktivist ve düşünür, İslami modernizm düşüncesinin öncülerinden (d. 1838)
15 Mart - James Joseph Sylvester, İngiliz matematikçi ve akademisyen (d. 1814)
19 Mart - Antoine Thomson d'Abbadie, Fransız gezgin, coğrafyacı, etnolog, dilbilimci, astronom ve Fransız Bilimler Akademisi üyesi (d. 1810)
19 Mart - Andrey Dostoyevski, Rus mimar ve bina tamircisi ayrıca Fyodor Dostoyevski ve Mihail Dostoyevski'nin erkek kardeşi (d. 1825)

3 Nisan - Johannes Brahms, Alman besteci (d. 1833)
12 Nisan - Edward Drinker Cope, Amerikalı paleontolog, jeolog ve biyolog (d. 1840)
14 Nisan - Émile Levassor, Fransız mühendis ve otomobil üreticisi (d. 1843)
17 Nisan - Abdülezel Paşa, Türk asıllı Osmanlı asker (d. 1828)
25 Nisan - Edward Newton, İngiliz kuş bilimci ve sömürge valisi (d. 1832)

5 Mayıs - James Theodore Bent, İngiliz kâşif, arkeolog ve yazar (d. 1852)
6 Mayıs - Alfred Des Cloizeaux, Fransız minerolog (d. 1817)
7 Mayıs - Yuan Gika, Rumen matematikçi, diplomat, siyasetçi, devlet adamı ve Romanya başbakanı (d. 1816)
10 Mayıs - Walter Evans, Galli futbolcu (d. 1867)
12 Mayıs - Willem Roelofs, Flemenk ressam ve tasarımcı (d. 1822)
21 Mayıs - Johann Friedrich Theodor Müller, Alman biyolog (d. 1822)

5 Haziran - Teodor Kasap, Rum asıllı Osmanlı gazeteci, yazar ve çevirmen; ilk Türkçe mizah dergisi Diyojen'in yayımcısı (d. 1835)
11 Haziran - Carl Remigius Fresenius, Alman kimyager (d. 1818)
20 Haziran - Japetus Steenstrup, Danimarkalı zoolog (d. 1813)
20 Haziran - Margaret Oliphant, İskoç roman ve tarih yazarı (d. 1828)

4 Ağustos - Gotō Shōjirō, Japon aristokrat, vali, siyasetçi ve bakan (d. 1838)
5 Ağustos - Albert Marth, Alman astronom (d. 1828)
8 Ağustos - Antonio Cánovas del Castillo, İspanyol siyasetçi, devlet adamı ve İspanya başbakanı (d. 1828)
8 Ağustos - Viktor Meyer, Organik ve inorganik kimyaya katkılarıyla tanınan Alman kimyacı (d. 1848)
13 Ağustos - Henri Théophile Hildibrand, Fransız gravürcü (d. 1824)
30 Ağustos - Ivan Standl, Hırvat fotoğrafçı (d. 1832)

22 Eylül - Antônio Conselheiro, Brezilyalı vaiz ve Canudos Savaşı lideri (d. 1830)
30 Eylül - Lisieuxlü Teresa, Fransız rahibe ve mistik (d. 1873)

Ekim - Salomon August Andrée, İsveçli mühendis, fizikçi, hava balonu pilotu ve kuzey kutbu kaşifi (d. 1854)
2 Ekim - Hurşidbanu Natevan, Azerbaycanlı şair (d. 1832)
4 Ekim - Francis William Newman, İngiliz ahlak filozofu ve vejetaryenlik aktivisti (d. 1805)
11 Ekim - Léon Boëllmann, Fransız besteci ve orgcu (d. 1862)
17

18 Aralık, Miladi takvime göre yılın 352. (artık yıllarda 353.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 13 gün vardır. 

MÖ 218 - Hannibal, Trebia Muharebesi'nde Roma Cumhuriyeti'ne karşı zafer kazandı.
1271 - Kubilay Han, İmparatorluğunun adını "Yuan" (元 yuán), olarak değiştirdi. Çin'de Yuan Hanedanı'nın hükümranlığı resmen başlamış oldu.
1777 - ABD'de, Şükran Günü ilk kez resmî olarak kutlandı.
1787 - New Jersey, ABD Anayasasını kabul eden üçüncü eyalet oldu.
1865 - ABD'de kölelik kaldırıldı.
1892 - Pyotr İlyiç Çaykovski'nin The Nutcracker (Fındıkkıran) adlı balesi, Sankt-Peterburg'da ilk kez sahnelendi.
1894 - Avustralya'da kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde ettiler.
1917 - Rusya ile Türkiye arasında Erzincan Antlaşması yapıldı.
1946 - Uluslararası Para Fonu, (IMF) faaliyete geçti. 27 Aralık 1945'te kurulan IMF, 32 üye ülkenin para birimlerinin altın ve Amerikan doları karşılığını ifade eden bir anlaşma ilan etti.
1954 - Kıbrıs'ta Türkiye, Birleşik Krallık ve ABD karşıtı gösteri yapan topluluğa İngiliz askerleri ateş açtı; 2 kişi vuruldu, 42 kişi tutuklandı. Gösteriyi Yunanistan'la birleşmek isteyen Kıbrıslılar düzenlemişti.
1956 - Japonya, Birleşmiş Milletlere kabul edildi.
1957 - Kwai Köprüsü (The Bridge on the River Kwai) filmi, New York'ta gösterime girdi.
1965 - Japonya ve Güney Kore arasında resmi ilişkiler başladı.

1966 - Satürn'ün uydusu Epimetheus, Richard L. Walker tarafından keşfedildi, fakat sonraki 12 yıl boyunca kaybedildi.
1969 - Yavuz zırhlısı, sökülmek üzere Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumuna (MKE) satıldı.
1969 - Birleşik Krallık Parlamentosu, cinayet suçlarında idam cezasını kaldırıldı.
1969 - Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile İlkokul Öğretmenleri Sendikası (İlk-Sen)'nın ortak boykotu 3 gün sonra sona erdi. 120 bin öğretmenin katıldığı boykot sonrası, TÖS Başkanı Fakir Baykurt'a işten el çektirildi ve 2000 öğretmen hakkında kovuşturma başlatıldı.
1970 - 41'ler Demokratik Parti'yi kurduklarını açıkladılar. Kurucular arasında Ferruh Bozbeyli, Saadettin Bilgiç, Talat Asal, Neriman Ağaoğlu, Nilüfer Gürsoy, Mutlu Menderes ve Yüksel Menderes de yer aldı.
1972 - Uğur Alacakaptan 6 yıl 3 ay, Uğur Mumcu 5 yıl 10 ay hapse mahkûm oldu.
1973 - Sovyetler Birliği, Soyuz 13'ü uzaya yolladı.
1975 - İlk Türk denizaltısının yapımına Gölcük Tersanesi'nde başlandı.
1976 - İstanbul Barosu Başkanlığına, Orhan Apaydın seçildi.
1980 - Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), İstanbul davası başladı. Davada 1477 sanık var.
1984 - Abdi İpekçi cinayetini planlamak suçundan aranan Mehmet Şener, İsviçre'de tutuklandı. Aynı gün Ülkücü Gençlik Dernekleri İkinci Başkanı Abdullah Çatlı ve Oral Çelik hakkında da soruşturma açıldı.
1987 - Dört kişilik bir ailenin mutfak harcaması, dört yılda dört kat artarak 128 bin liraya yükseldi. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), "Mutfak harcamalarındaki bu artışa karşın, asgari ücretin net 49 bin lira olması düşündürücüdür" dedi.
1996 - Peru'da Tupac Amaru gerillaları, Başkent Lima'daki Japon Büyükelçiliği'ni bastılar. Gerillalar binadaki 500 kişiyi rehin aldı.
1997 - Dünya İnternet Konsorsiyumu (World Wide Web Consortium - W3C), HTML 4.0'ı duyurdu.
1997 - Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen yasaya göre; özel radyo ve televizyon kuruluşları seferberlik ve savaş halinde Genelkurmay Başkanlığı'nca denetlenecek.
2002 - Necip Hablemitoğlu evinin önünde silahlı saldırıya uğrayıp öldürüldü.
2012 - Türkiye'ye ait keşif uydusu Göktürk-2, Çin'deki Jiguan Fırlatma Üssü'nden uzaya fırlatıldı.
2022 - Arjantin Milli Futbol Takımı 3. kez FIFA Dünya Kupası'nı kazandı.

1392 - VIII. İoannis Paleologos, Bizans imparatoru (ö. 1448)
1610 - Charles du Fresne, sieur du Cange, Fransız avukat, sözlükçü, filolog, Orta Çağ ve Bizans tarihçisi (ö. 1688)
1626 - Christina, 1632'den 1654'teki feragatına kadar İsveç Kraliçesi (ö. 1689)
1709 - Yelizaveta, Rus İmparatoriçesi (ö. 1762)
1725 - Johann Salomo Semler, Alman protestan teolog (ö. 1791)
1778 - Joseph Grimaldi, İngiliz palyaço ve komedyen (ö. 1837)
1820 - Bertall, Fransız karikatürist, çizer ve yazar (ö. 1882)
1828 - Viktor Rydberg, İsveçli yazar (ö. 1895)
1835 - Lyman Abbott, Amerikalı Protestan rahip ve gazeteci (ö. 1922)
1856 - J.J. Thomson, İngiliz fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1940)
1863 - Franz Ferdinand, Avusturya arşidükü (ö. 1914)
1879 - Josef Stalin, Sovyet devlet adamı ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri (ö. 1953)
1879 - Paul Klee, Alman kökenli İsviçreli ressam (ö. 1940)
1880 - Hüseyin Saadettin Arel, Türk besteci (ö. 1955)
1888 - Gladys Cooper, İngiliz Tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1971)
1897 - Fletcher Henderson, Amerikalı piyanist, grup lideri, aranjör ve besteci (ö. 1952)
1904 - George Stevens, Amerikalı sinema yönetmeni (ö. 1975)
1908 - Celia Johnson, Tiyatro, televizyon ve film alanlarında çalışmış İngiliz aktris (ö. 1982)
1911 - Jules Dassin, Amerikalı sinema yönetmeni (ö. 2008)
1913 - Alfred Bester, Amerikalı bilimkurgu yazarı, senarist ve editör (ö. 1987)
1913 - Willy Brandt, Alman politikacı ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1992)
1916 - Betty Grable, Amerikalı aktris (ö. 1973)
1921 - Yuri Nikulin, Rus sinema oyuncusu ve palyaço (ö. 1997)
1932 - Roger Smith, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve senarist (ö. 2017)
1933 - Lonnie Brooks, Amerikalı rock-blues müzisyeni ve gitaristi (ö. 2017)
1933 - Diane Disney Miller, Amerikalı hayırsever (ö. 2013)
1933 - Orhan Duru, Türk yazar (ö. 2009)
1935 - Rosemary Leach, İngiliz tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2017)
1938 - Mehmet Güleryüz, Türk ressam (ö. 2024)
1939 - Michael Moorcock, İngiliz yazar
1939 - Harold E. Varmus, Amerikalı Nobel Ödülü sahibi bilim insanı
1943 - Keith Richards, İngiliz gitarist, söz yazarı ve Rolling Stones kurucu üyesi
1946 - Steve Biko, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ırk ayrımına karşı mücadele eden halk önderi (ö. 1977)
1946 - Steven Spielberg, Amerikalı film yönetmeni ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi
1947 - Leonid Yuzefoviç, Rus yazar, senarist ve tarihçi
1948 - Edmund Kemper, Amerikalı seri katil, tecavüzcü ve yamyam
1954 - Ray Liotta, Amerikalı oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2022)
1961 - Angie Stone, Amerikalı sinema oyuncusu ve şarkıcı (ö. 2025)
1963 - Pierre Nkurunziza, Burundili öğretim görevlisi, asker ve siyasetçi (ö. 2020)
1963 - Brad Pitt, Amerikalı oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
1964 - Stone Cold Steve Austin, Amerikalı oyuncu, yapımcı ve emekli profesyonel güreşçi
1965 - John Moshoeu, Güney Afrikalı eski millî futbolcu (ö. 2015)
1966 - Gianluca Pagliuca, eski millî İtalyan kaleci
1968 - Magaly Carvajal, Kübalı voleybolcu
1968 - Casper Van Dien, Amerikalı oyuncu
1968 - Rachel Griffiths, Avustralyalı oyuncu
1968 - Alejandro Sanz, İspanyol pop müzik sanatçısı
1969 - Santiago Cañizares, İspanyol futbolcu
1970 - DMX, Amerikalı hip hop müzik sanatçısı (ö. 2021)
1970 - Rob Van Dam, Amerikalı profesyonel güreşçi ve oyuncu
1970 - Yannis Plutarhos, Yunan şarkıcı ve söz yazarı
1971
Lucy Deakins, Amerikalı oyuncu ve avukat
Arantxa Sánchez Vicario, İspanyol tenisçi
1972 - Anjela Balahonova, Ukraynalı eski sırıkla atlayıcı

1972 - Aleksandr Hodakovski, Donbass Savaşı'nda yer alan isyancı grupların komutanı
1972 - Alihan İsmailov, Kazak siyasetçi ve eski Kazakistan başbakanı
1974 - Hale Caneroğlu, Türk oyuncu ve şarkıcı
1974 - Nilli Kerim, Mısırlı manken, oyuncu ve balerin
1975 - Sia Furler, Avustralyalı şarkıcı ve söz yazarı
1975 - Trish Stratus, Kanadalı oyuncu ve profesyonel güreşçi
1977 - Claudia Gesell, Alman atlet
1978 - Katie Holmes, Amerikalı oyuncu
1980 - Christina Aguilera, Amerikalı şarkıcı
1982 - Kateřina Baďurová, Çek atlet
1985 - Anna F., Avusturyalı şarkıcı ve oyuncu
1987 - Miki Ando, Japon buz patenci
1988 - Lizzie Deignan, İngiliz profesyonel pist ve yol bisikleti yarışçısı
1988 - Brianne Theisen-Eaton, Kanadalı heptatlet
1989 - Arina Uşakova, Rus buz patenci
1992 - Bridgit Mendler, Amerikan oyuncu, müzisyen, şarkıcı ve söz yazarı
1993 - Thomas Lam, Fin millî futbolcu
1994 - Natália Kelly, Amerikalı-Avusturyalı şarkıcı
1994 - Vilde Ingstad, Norveçli hentbolcu
1995 - Kenichiro Fumita, Japon güreşçi
1998 - Paola Egonu, İtalyan voleybolcu
2000 - Abdullah Aydın, Türk futbolcu
2001 - Billie Eilish, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
2002 - Giuliano Simeone, Arjantinli futbolcu

1420 - Şeyh Bedreddin, Osmanlı mutasavvıf, filozof ve kazasker (Şeyh Bedreddin İsyanı diye bilinen ayaklanmanın lideri) (d. 1359)
1591 - Marigje Arriens, cadı olduğu gerekçesiyle idam edilen Hollandalı kadın (d. 1520)
1737 - Antonio Stradivari, İtalyan keman yapımcısı (d. 1644)
1803 - Johann Gottfried Herder, Alman filozof, dinbilimci, şair ve edebiyatçı (d. 1744)
1829 - Jean-Baptiste Lamarck, Fransız doğa bilimci (evrim konusunda yaptığı çalışmalarla bilinen) (d. 1744)
1832 - Philip Freneau, Amerikalı şair, milliyetçi, polemikçi, gemi kaptanı ve gazete editörü (d. 1752)
1848 - Bernhard Bolzano, İtalyan asıllı Çek filozof ve matematikçi (d. 1781)
1877 - Philipp Veit, Alman romantik ressam (d. 1793)
1915 - Édouard Vaillant, Fransız devrimci, yayıncı, siyasetçi ve 1871 Paris Komünü üyesi (d. 1840)
1919 - John Alcock, İngiliz havacı (Atlas Okyanusu'nu ilk kez geçen) (d. 1892)
1925 - Hamo Thornycroft, Britanyalı heykeltıraş (d. 1850)
1928 - Léon Duguit, Fransız kamu hukuku uzmanı (d. 1859)
1932 - Eduard Bernstein, Alman siyasetçi (d. 1850)
1967 - İsmail Hikmet Ertaylan, Türk edebiyat tarihi araştırmacısı ve yazar (d. 1889)
1971 - Bobby Jones, Amerikalı golfçü (d. 1902)
1975 - Theodosius Dobzhansky, Ukraynalı genetikçi ve evrim biyoloğu (d. 1900)
1980 - Aleksey Nikolayeviç Kosigin, SSCB Devlet Başkanı (d. 1904)
1982 - Hans-Ulrich Rudel, II. Dünya Savaşı'nın Alman bombardıman uçak pilotu (d. 1916)
1988 - Niyazi Berkes, Türk toplum bilimci ve yazar (d. 1908)
1990 - Anne Revere, Amerikalı aktris (d. 1903)
1990 - Paul Tortelier, Fransız çellist ve besteci (d. 1914)
1991 - George Abecassis, İngiliz Formula 1 pilotu (d. 1913)
1995 - Nathan Rosen, İsrailli fizikçi (d. 1909)
1995 - Konrad Zuse, Alman inşa

18 Ağustos, Miladi takvime göre yılın 230. (artık yıllarda 231.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 135 gün vardır. 

1813 - Lauenbourg Muharebesi
1868 - Fransız astronom Pierre Janssen, helyum elementini keşfetti.
1877 - Asaph Hall, Mars'ın uydusu Phobos'u keşfetti.
1917 - Büyük Selanik yangını, şehrin %32'sini etkiledi ve 72 bin kişi evsiz kaldı.
1920 - ABD'de kadınlara oy hakkı tanındı.
1944 - Yahudiler, Fransa'daki Drancy Toplama Kampı'ndan kurtuldu.
1950 - Belçika Komünist Partisi başkanı Julien Lahaut, suikast sonucu öldürüldü.
1952 - İzmir, NATO'nun Güneydoğu Karargâh Merkezi oldu.
1958 - Vladimir Nabokov'un romanı "Lolita", ABD'de yayımlandı.
1971 - Vietnam Savaşı: Avustralya ve Yeni Zelanda, askerlerini Vietnam'dan çekme kararı aldı.
1977 - Güney Afrika Cumhuriyeti'nde ırk ayrımına karşı mücadele eden halk önderi Steve Biko, bir polis kontrol noktasında tutuklandı.
1989 - Tadeusz Mazowiecki, Polonya'da Doğu Avrupa'nın komünist olmayan ilk hükûmetinin ilk başbakanı oldu.
1998 - Ekonomik krize düşen Rusya, bütün dış borç ödemelerini durdurma kararı aldı.
2008 - Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, muhalefet baskısı nedeniyle istifa etti.
2017 - Tunceli/ Hozat – Kilise köyünde kolluk güçleriyle çıkan çatışmada MKP/ HKO militanları Fırat Kasun ve Uğur Yalçın teslim olmayarak üzerlerindeki el bombalarını patlatarak öldüler.

1305 - Ashikaga Takauji, imparatorluk hükûmetini devirerek 1338'den 1573'e değin Japonya'ya egemen olan Ashikaga şogunluğunu kuran savaşçı ve devlet adamı (ö. 1358)
1587 - Virginia Dare, Amerika'da doğan ilk İngiliz (ö. ?)
1685 - Brook Taylor, İngiliz matematikçi (ö. 1731)
1750 - Antonio Salieri, İtalyan besteci (ö. 1825)
1792 - John Russell, Büyük Britanya başbakanı (ö. 1878)
1830 - I. Franz Joseph, Avusturya-Macaristan İmparatoru (ö. 1916)
1855 - Alfred Wallis, İngiliz balıkçı ve ressam (ö. 1942)
1870 - Lavr Kornilov, Rus İç Savaşında Rus İmparatorluk Orduları komutanı, kaşif, general (ö. 1918)
1890 - Walther Funk, Alman siyasetçi (ö. 1960)
1890 - Georgi Pyatakov, Rus Bolşevik devrimci lider ve komünist politikacı (ö. 1937)
1906 - Marcel Carné, Fransız sinema yönetmeni (ö. 1996)
1907 - Henri-Georges Clouzot, Fransız film yönetmeni ve senarist (ö. 1977)
1908 - Edgar Faure, Fransız siyasetçi ve tarihçi (ö. 1988)
1912 - Ertuğrul Osman Osmanoğlu, Osmanlı Hanedan Reisi (ö. 2009)
1912 - Otto Ernst Remer, Nazi Almanyası'nın subayı ve tümgenerali (ö. 1997)
1914 - Lucy Ozarin, Amerikalı psikiyatr (ö. 2017)
1916 - Neagu Djuvara, Rumen yazar, tarihi, eleştirmen, gazeteci, filozof ve diplomat (ö. 2018)
1920 - Shelley Winters, Amerikalı aktris ve Oscar Ödülü sahibi (Anne Frank'in Hatıra Defteri ve Poseidon Macerası filmleriyle tanınan) (ö. 2006)
1921 - Lydia Litvyak, Sovyet kadın savaş uçağı pilotu (ö. 1943)
1922 - Alain Robbe-Grillet, Fransız yazar, yönetmen ve senarist (ö. 2008)
1927 - Rosalynn Carter, ABD'nin 39. başkanı Jimmy Carter'ın eşi (ö. 2023)
1929 - Hugues Aufray, Fransız şarkıcı
1931 - Kjell-Olof Feldt, İsveçli siyasetçi (ö. 2025)
1932 - Luc Montagnier, Fransız virolog ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 2022)
1933 - Just Fontaine, Fransız futbolcu ve 1958 FIFA Dünya Kupası'nın gol kralı (ö. 2023)
1933 - Roman Polanski, Polonyalı yönetmen ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi
1935 - Hifikepunye Pohamba, Namibyalı siyasetçi
1936 - Gulzar, Hint şair, şarkı sözü yazarı, sinemacı, yönetmen ve oyun yazarı
1936 - Robert Redford, Amerikalı oyuncu, yapımcı ve iş adamı (ö. 2025)
1937 - Duygun Yarsuvat, Türk akademisyen, hukukçu ve spor yöneticisi (ö. 2021)
1937 - Robert Redford, Amerikalı aktör, yönetmen ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi
1942 - Tunç Okan, Türk sinema yönetmeni ve oyuncu
1943 - Gianni Rivera, İtalyan futbolcu ve siyasetçi
1947 - Jean-Pierre Laflaquière, Fransız bürokrat
1948 - Veysel Eroğlu, Türk siyasetçi
1952 - Patrick Swayze, Amerikalı aktör (ö. 2009)
1955 - André Flahaut, Belçikalı frankofon siyasetçi
1957 - Denis Leary, Altın Küre ve Emmy ödülü adayı Amerikalı oyuncu, komedyen, senarist ve yönetmen
1958 - Madeleine Stowe, Amerikalı oyuncu
1959 - Tom Prichard, Amerikalı eski profesyonel güreşçi ve çalıştırıcı
1962 - Felipe Calderón, Meksika Devlet Başkanı
1963 - Hidayet Karaca, Türk sunucu ve Genel Yayın Yönetmeni
1965 - Hayrünnisa Gül, Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi
1965 - Ikue Ōtani, Japon seslendirme sanatçısı ve oyuncu
1967 - Daler Mehndi, Hint müzisyen, şarkı yazarı ve yapımcı
1969 - Christian Slater, Amerikalı sinema oyuncusu
1969 - Edward Norton, Amerikalı sinema oyuncusu
1971
Patrik Andersson, İsveçli futbolcu
Kai Ivo Baulitz, Alman oyuncu ve yazar
Aphex Twin, İrlandalı elektronik müzik sanatçısı ve bestecisi
1974 - Olgun Özdemir, Türk film yönetmeni ve senarist (ö. 2025)
1976 - Paraskevas Ancas, Yunan millî futbolcu
1978 - Andy Samberg, Amerikalı komedyen, oyuncu, yazar, yönetmen ve şarkıcı
1980 - Emir Spahić, Boşnak futbolcu
1980 - Esteban Cambiasso, Arjantinli futbolcu
1980 - Ariel Agüero, Arjantinli futbolcu
1981 - César Delgado, Arjantinli futbolcu
1981 - Dimitris Salpigidis, Yunan futbolcu
1983 - Kris Boyd, İskoç futbolcu
1983 - Mika, Lübnan-İngiliz şarkıcı
1984 - Robert Huth, Alman futbolcu
1985 - Bryan Ruiz, Kosta Rikalı millî futbolcu
1988 - G-Dragon, Koreli R&B - Hip Hop grubu olan Big Bang'in lideri
1988 - Jack Hobbs, İngiliz futbolcu
1989 - Ana Dabovic, Sırp basketbolcu
1989 - Sansar Salvo, Türk rapçi
1990 - Mike James, Amerikan basketbolcu
1991 - Esra Ural Topuz, Türk basketbolcu
1992 - Bogdan Bogdanović, Sırp basketbolcu
1992 - Frances Bean, Amerikalı görsel sanatçı ve model (Kurt Cobain'in kızı)
1993 - Jung Eun-ji, Güney Koreli şarkıcı, dansçı, oyuncu ve Apink'in vokali
1993 - Maia Mitchell, Avustralyalı şarkıcı ve oyuncu
1994 - Ceyda Aktaş, Türk voleybolcu
1994 - Madelaine Petsch, Amerikan oyuncu ve YouTube ünlüsü
1994 - Morgan Sanson, Fransız futbolcudur
1997 - Renato Sanches, Portekizli futbolcu
1998 - Parviz Nasibov, Azeri asıllı Ukrayna adına çalışan güreşçi

330 - Helena, Roma İmparatoru Konstantius Chlorus'un eşi ve I. Konstantin'in annesi (d. yaklaşık. 246/50)
440 - III. Sixtus, 3 Temmuz 432'den ölümüne kadar Katolik Kilisesi'nin papasıdır (d. 390)
472 - Ricimer, Romalı bir Cermen generali (d. 418)
673 - Kim Yu-sin, Sincan bölgesinde bir Uygur savaş ağasıydı (d. 595)
1227 - Cengiz Han, Moğol politikacı, ordu lideri ve Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu (d. 1162)
1258 - II. Theodoros, İznik İmparatorluğu'nun İmparatoru (d. 1221)
1276 - V. Hadrianus, 11 Temmuz 1276'dan 18 Ağustos 1276'daki ölümüne kadar Katolik Kilisesi'nin başı ve Papalık Devleti'nin hükümdarıydı (d. 1220)
1503 - VI. Alexander, Katolik Kilisesi'nin 214. Papası (d. 1431)
1559 - IV. Paulus, 23 Mayıs 1555 - 18 Ağustos 1559 arasında papa (d. 1476)
1563 - Étienne de La Boétie, Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi (d. 1530)
1620 - Wanli, Ming Hanedanı'nın 13. imparatoru (d. 1563)
1642 - Guido Reni, İtalyan ressam (d. 1575)
1648 - İbrahim, Osmanlı'nın 18. Padişahı (d. 1615)
1765 - I. Franz, Kutsal Roma İmparatoru ve Toskana Grandükü (d. 1708)
1822 - Armand-Charles Caraffe, Fransız ressam ve gravür sanatçısı (d. 1762)
1823 - André-Jacques Garnerin, Fransız havacı ve çerçevesiz paraşütün mucidi (d. 1769)
1841 - Louis de Freycinet, Fransız denizci (d. 1779)
1850 - Honoré de Balzac, Fransız yazar (d. 1799)
1853 - Joseph René Bellot, Fransız Kuzey Kutbu kâşifi (d. 1826)
1865 - Aleksandros Mavrokordatos, Yunan siyaset adamı (d. 1791)
1940 - Walter Chrysler, Amerikalı mekanik ustası ve Chrysler otomobil şirketinin kurucusu (d. 1875)
1943 - Aliağa Şıhlinski, Rus İmparatorluk Ordusu generali (d. 1863)
1944 - Ernst Thaelmann, Alman siyasetçi ve Alman Komünist Partisi önderi (d. 1886)
1945 - Subhas Chandra Bose, Hint siyasetçi (d. 1897)
1950 - Julien Lahaut, Belçikalı siyasetçi ve Belçika Komünist Partisi Başkanı (d. 1884)
1961 - Turan Seyfioğlu, Türk sinema oyuncusu
1971 - Peter Fleming, İngiliz gazeteci ve gezgin (d. 1907)
1973 - Franz Hillinger, Avusturyalı mimar (d. 1895)
1984 - İbrahim Kafesoğlu, Türk tarihçi, Türkolog ve akademisyen (d. 1912)
1990 - Grethe Ingmann, Danimarkalı şarkıcı (d. 1938)
1990 - Burrhus Frederic Skinner, Amerikalı ruhbilimci, yazar, mucit, sosyal reform savunucusu ve şair (d. 1904)
1992 - Christopher McCandless, Amerikalı gezgin (d. 1968)
1992 - John Sturges, Amerikalı film yönetmeni (d. 1910)
2000 - Selim Naşit Özcan Türk sinema ve tiyatro sanatçısı (d. 1928)
2004 - Elmer Bernstein, Amerikalı besteci (d. 1922)
2007 - Norman Ickeringill, Avustralyalı güreşçi (d. 1923)
2008 - Ertan Savaşçı, Türk oyuncu, yönetmen ve seslendirme sanatçısı (d. 1937)
2009 - Kim Dae-jung, Güney Kore eski cumhurbaşkanı ve Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1924)
2009 - Nezihe Meriç, Türk yazar (d. 1925)
2010 - Carlos Hugo, 1977'den ölümüne kadar Bourbon-Parma Hanedanı'nın başkanı (d. 1930)
2010 - Harold Connolly, Amerikalı çekiç atıcı (d. 1931)
2015 - Halid Esad, Suriyeli arkeolog (d. 1934)
2015 - Bud Yorkin, Amerikalı film yönetmeni, yapımcı ve senarist (d. 1926)
2016 - Rövşen Canıyev, Talış kökenli kanun kaçağı (d. 1975)
2016 - Jérôme Monod, Fransız iş insanı ve siyasetçi (d. 1930)
2017 - Pertti Alaja, Fin millî futbolcu ve spor yöneticisi (d. 1952)
2017 - Bruce Forsyth, İngiliz televizyon sunucusu ve şovmeni (d. 1928)
2017 - Zoe Laskari, Yunan sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu (d. 1941)
2018 - Kofi Annan, Ganalı diplomat ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri (d. 1938)
2018 - Jack Costanzo, Amerikalı müzisyen, dansçı, besteci, bando şefi ve aktör (d. 1919)
2018 - Gabriel López Zapiain, Meksikalı eski millî futbolcu (d. 1943)
2018 - Ronnie Moore, Avustralya doğumlu Yeni Zelandalı motosiklet yarışçısı (d. 1933)
2018 - Sıtkı Sezgin, Türk oyuncu (d. 1949)
2019 - Kathleen Blanco, Amerikalı siyasetçi (d. 1942)
2019 - Encarna Paso, İspanyol kadın tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1931)
2020 - Ben Cross, İngiliz oyuncu (d. 1947)
2020 - Mariolina De Fano, İtalyan aktris (d. 1940)
2020 - Amvrosius Parashkevov, Bulgar Ortodoks din adamı (d. 1942)
2020 - Azizur 

18 Ekim, Miladi takvime göre yılın 291. (artık yıllarda 292.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 74 gün vardır. 

439 - Sonraki Vey imparatoru T'ai-wu Chü-ch'ü'yü yok ettiğinde (18 Ekim 439 tarihinde), Aşina'nın 500 hanesi Cücenlerlere koşup Chin-shanlara (Altay dağları) yerleşti.
1851 - Moby Dick, ABD'de yayımlanmasından bir ay önce The Whale (Balina) adıyla İngiltere'de yayımlandı.
1867 - ABD, Alaska'yı Rusya'dan 7,2 milyon dolar karşılığında alarak topraklarına kattı.
1892 - Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı.
1898 - ABD, Porto Riko'nun sahibi oldu.
1912 - Trablusgarp Savaşı'nı sona erdiren Uşi Antlaşması imzalandı.
1920 - Türkiye Komünist Fırkası, Ankara'da resmen kuruldu.
1920 - Saimbeyli'nin kurtuluşu
1922 - İngiliz yayın kuruluşu BBC (British Broadcasting Company, sonradan British Broadcasting Corporation) kuruldu.
1924 - TBMM'nin yeni binası hizmete açıldı.
1936 - Atatürk, Ankara Hipodromu'nda at yarışlarını izledi.
1943 - Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses, Berlin'de başarılı bir konser verdi.
1944 - Sovyetler Birliği, Çekoslovakya'yı işgal etti.
1954 - Texas Instruments şirketi ilk transistörlü radyoyu üretti.
1967 - Sovyetler Birliği'nin fırlattığı Venera 4 uzay aracı Venüs gezegenine ulaştı ve Dünya dışında bir gezegenin atmosferini inceleyen ve gezegenler arası yayın yapan ilk araç oldu.
1968 - Dünya Olimpiyat Komitesi, iki zenci atleti (Tommie Smith ve John Carlos) madalya töreni sırasında kara güç selamı verdikleri gerekçesiyle cezalandırdı.
1976 - Başbakan Süleyman Demirel, Fırat nehri üzerindeki Karakaya Barajı ve hidroelektrik santralının temelini attı.
1977 - Filistin'li gerillaların Somali'nin Mogadişu havaalanına kaçırdığı Lufthansa yolcu uçağını basan GSG-9 Alman anti-terör timi, korsanları öldürüp 86 rehineyi kurtardı.
1979 - Balgat katliamının iki sanığı sağ görüşlü militanlar Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan idama mahkûm edildi. 10 Ağustos 1978'de Ankara Balgat'ta solcuların gittiği 4 kahve taranmış, 5 kişi ölmüş, 11 kişi yaralanmıştı.
1982 - 574 sanıklı Ankara Dev-Yol davası başladı: 186 kişi idam istemiyle yargılanıyor.
1988 - Tuzla'da 7 Ekim’de Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) üyesi olduğu öne sürülen dört kişi öldürüldü. Olaya karışan 16 polise 56'şar yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.
1989 - Doğu Almanya lideri Erich Honecker istifa etti.
1991 - Azerbaycan, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan etti. İlk defa 28 Mayıs 1918'de bağımsız olan Dünya Azerileri, bugünü "Cumhuriyet günü" olarak kutluyorlar.
1993 - Yunanistan'da Andreas Papandreou'nun ikinci Başbakanlık dönemi başladı.
1996 - Gazeteci Metin Göktepe'nin gözaltında dövülerek öldürülmesiyle ilgili dava Aydın'da başladı.
1996 - Yargıtay, Yaşar Kemal'e verilen 1 yıl 8 aylık hapis cezasını onadı.
2002 - Fildişi Sahili'nde bir ay süren çatışmaların ardından isyancılarla Hükûmet Birlikleri arasında ateşkes yürürlüğe girdi.
2007 - Eski Pakistan Başbakanı Benazir Butto, 8 yıllık sürgünün ardından döndüğü ülkesinde bombalı bir saldırıya hedef oldu. 126 kişinin öldüğü ve 248 kişinin yaralandığı saldırıdan Butto yara almadan kurtuldu.
2020 - Koronavirüs salgını: Onaylanmış COVID-19 vakalarının sayısı dünya çapında 40 milyonu geçti.

1127 - Go-Shirakawa, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 77. imparatoru (ö. 1192)
1130 - Zhu Xi, Çin'in Neokonfüçyüsçülük alanındaki en önemli filozof isimlerinden biri (ö. 1200)
1405 - II. Pius, Papa (ö. 1464)
1523 - Anna Jagiellon, 1575'ten 1586'ya Polonya kraliçesi ve Litvanya Büyük Düşesi (ö. 1596)
1634 - Luca Giordano, İtalyan ressam ve gravür sanatçısı (ö. 1705)
1663 - Savoy Prensi Eugen, Avusturyalı general (ö. 1736)
1701 - Charles le Beau, Fransız tarihçi yazar (ö. 1778)
1706 - Baldassare Galuppi, Venedikli İtalyan besteci (ö. 1785)
1777 - Heinrich von Kleist, Alman şair, oyun, öykü ve novella yazarı (ö. 1811)
1822 - Mithat Paşa, Osmanlı Devlet adamı ve sadrazam (ö. 1884)
1831 - III. Friedrich, 1888'de 99 gün süreyle Prusya kralı ve Alman imparatoru (ö. 1888)
1859 - Henri Bergson, Fransız filozof ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 1941)
1862 - Mehmet Esat Bülkat, Türk asker ve yazar (ö. 1952)
1870 - D. T. Suzuki, Japon Budist bilgin ve yazarı (ö. 1966)
1872 - Mihail Kuzmin, Rus şair, müzisyen ve yazar (ö. 1936)
1873 - Ivanoe Bonomi, İtalya Başbakanı (ö. 1951)
1880 - Ze'ev Jabotinsky, Rus–Amerikalı Siyonist önder ve gazeteci (ö. 1940)
1882 - Lucien Georges Mazan, Fransız yarış bisikletçisi (ö. 1917)
1895 - Thérèse Bertrand-Fontaine, Fransız doktordu (ö. 1987)
1898 - Lotte Lenya, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan Avusturyalı-Amerikalı şarkıcı ve dizöz (ö. 1981)
1902 - Pascual Jordan, Alman fizikçi (ö. 1980)
1905 - Félix Houphouët-Boigny, Fildişi Sahili'nin ilk devlet başkanı (ö. 1993)
1918 - Konstandinos Miçotakis, Yunan siyasetçi (ö. 2017)
1919 - Anita O'Day, Amerikalı şarkıcı (ö. 2006)
1919 - Pierre Trudeau, Kanada'nın 15. Başbakanı (ö. 2000)
1920 - Melina Mercuri, Yunan sinema oyuncusu ve eski Kültür Bakanı (ö. 1994)
1925 - Ramiz Alia, Arnavut siyasetçi (ö. 2011)
1926 - Klaus Kinski, Alman sinema oyuncusu (ö. 1991)
1926 - Chuck Berry, Amerikalı müzisyen (ö. 2017)
1927 - George C. Scott, Amerikalı oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (ö. 1999)
1927 - Alba Solís, Arjantinli şarkıcı ve oyuncu (ö. 2016)
1929 - Violeta Chamorro, Nikaragua doğumlu siyasetçi (ö. 2025)
1931 - Bill Morrisette, Amerikalı eğitimci ve siyasetçi (ö. 2025)
1932 - Vytautas Landsbergis, Litvan politikacı
1934 - Sylvie Joly, Fransız oyuncu ve komedyen (ö. 2015)
1935 - Peter Boyle, Amerikalı aktör (ö. 2006)
1938 - Dawn Wells, Amerikalı oyuncu, yapımcı, model ve yazar (ö. 2020)
1939 - Flavio Cotti, İsviçreli politikacı (ö. 2020)
1939 - Lee Harvey Oswald, Amerikalı suikastçı (ö. 1963)
1940 - Onur Öymen, Türk diplomat ve siyasetçi
1940 - Oral Sander, Türk akademisyen (ö. 1995)
1942 - Aylin Özmenek, Türk radyo ve TV sunucusu (ö. 2021)
1943 - Christine Charbonneau, Kanadalı şarkıcı ve besteci (ö. 2014)
1945 - Huell Howser, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2013)
1945 - Yıldo, Türk şovmen ve futbolcu
1946 - Howard Shore, Oscar, Grammy ve Altın Küre ödülleri sahibi Kanadalı besteci
1948 - Neşet Ruacan, Türk caz müzisyeni
1948 - Ntozake Shange, Amerikalı oyun yazarı, şair ve romancı (ö. 2018)
1950 - Om Puri, Hint oyuncu (ö. 2017)
1952 - Chuck Lorre, Amerikalı prodüktör, yazar, yönetmen ve besteci
1956 - Martina Navratilova, Çek tenis oyuncusu
1956 - Eugene Yelchin, Rus-Amerikalı sanatçı
1959 - Kirby Chambliss, Amerikalı ticari pilot, akrobasi pilotu
1959 - Mauricio Funes, Eski El Salvador Devlet Başkanı (ö. 2025)
1960 - Jean-Claude Van Damme, Belçikalı sinema oyuncusu
1960 - Erin Moran, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1961 - Wynton Marsalis, Amerikalı trompetçi, besteci, öğretmen ve müzik eğitimcisi
1964 - Charles Stross, Britanyalı roman ve hikâye yazarı ve yazılımcı
1965 - Zakir Naik, İslam ve Karşılaştırmalı dinler konusunda konuşmalar yapan Hint hatip
1965 - Petra Schersing, Alman atlet
1967 - Aleksandr Rozenberg, Transdinyesterli siyasetçi
1971 - Teoman Kumbaracıbaşı, Türk sinema oyuncusu
1971 - Ana Beatriz das Chagas, Brezilyalı voleybolcu
1971 - Yoo Sang-Chul, Güney Koreli futbolcu ve teknik direktör (ö. 2021)
1972 - Emre Karayel, Türk oyuncu
1972 - Kurt Caceres, Amerikalı oyuncu
1973 - James Foley, Amerikalı fotomuhabir ve gazeteci (ö. 2014)
1975 - Josh Sawyer, Amerikalı video oyun tasarımcısı
1978 - Dağhan Külegeç, Türk oyuncu
1979 - Jaroslav Drobný, Çek millî kaleci
1979 - Ne-Yo, Amerikalı R&B şarkıcısı, söz yazarı, yapımcı, oyuncu ve dansçı
1980 - Birsen Bekgöz, Türk atlet
1982 - Simon Gotch, Amerikalı profesyonel güreşçi
1983 - Dante, Brezilyalı futbolcu
1984 - Freida Pinto, Hint oyuncu ve profesyonel model
1984 - Lindsey Vonn, Amerikalı kayakçı
1985 - Hamza Zarini, İranlı voleybolcu
1986 - Wilma Elles, Alman asıllı Türk oyuncu
1986 - Lukas Yorkas, Kıbrıslı şarkıcı
1987 - Zac Efron, Amerikalı oyuncu
1990 - Brittney Griner, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1991 - Tyler Posey, Amerikalı oyuncu ve müzisyen
1991 - Zohran Mamdani, Amerikalı siyasetçi ve aktivist
1992 - Barry Keoghan, İrlandalı oyuncu
1993 - Ivan Cavaleiro, Orta saha mevkiinde görev yapan millî futbolcu
1995 - Agoney, İspanyol şarkıcı ve besteci
1993 - Zarina Diyas, Kazak tenisçi
2003 - Alejandro Balde, İspanyol futbolcu

31 - Sejanus, Roma İmparatoru Tiberius'un dostu, sırdaşı ve Praefectus praetoriosu (d. MÖ 20)
707 - VII. Ioannes, 1 Mart 705'ten ölümüne kadar papa (d. 650)
1081 - Nikiforos Paleologos, 11. yüzyıl Bizanslı general
1417 - XII. Gregorius, 1406-15 arasında papa (d. 1325)
1480 - Uhwudong, Koreli dansçı, yazar, sanatçı, ressam, şair ve hattat (d. bilinmiyor)
1503 - III. Pius, İtalyan papa (d. 1439)
1511 - Philippe de Commines, Fransız edebiyatının erken dönemlerinde lirik şair (d. 1447)
1541 - Margaret Tudor, İskoçya Kraliçesi (d. 1489)
1744 - Sarah Churchill, İngiliz prenses (d. 1660)
1865 - Henry John Temple, İngiliz devlet adamı (d. 1784)
1871 - Charles Babbage, İngiliz matematikçi ve mucit (d. 1791)
1889 - Antonio Meucci, İtalyan mucit (d. 1808)
1893 - Charles Gounod, Fransız opera bestecisi (d. 1818)
1911 - Alfred Binet, Fransız psikolog (d. 1857)
1918 - Koloman Moser, Avusturyalı ressam ve tasarımcı (d. 1868)
1931 - Thomas Edison, Amerikalı bilim insanı (d. 1847)
1934 - Santiago Ramón y Cajal, İspanyol patolog, histolog, sinirbilimci ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (d. 1852)
1935 - Gaston Lachaise, Fransız-Amerikalı figüratif heykelci (d. 1882)
1948 - Walther von Brauchitsch, Alman İmparatorluğu'nun topçu subayı ve Nazi Almanyası'nın mareşali (d. 1881)
1949 - Enis Behiç Koryürek, Türk şair (d. 1891)
1955 - Jose Ortega y Gasset, İspanyol filozof (d. 1883)
1957 - Hüseyin Cahit Yalçın, Türk gazeteci ve yazar (d. 1875)
1964 - Halil Dikmen, Türk ressam (d. 1906)
1967 - Richard Loudon McCreery, İngiliz asker (d. 1898)
1973 - Walt Kelly, Amerikalı animatör ve karikatürist (d. 1913)
1973 - Leo Strauss, Alman filozof (d. 1899)
1977 - Andreas Baader, Alman

18 Eylül, Miladi takvime göre yılın 261. (artık yıllarda 262.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 104 gün vardır. 

324 - İki Roma imparatoru I. Konstantin ve Licinius arasında Hrisopolis Muharebesi gerçekleşti.
1739 - Osmanlı Devleti ile Avusturya Arşidüklüğü, Belgrad Antlaşması'nı imzaladı.
1837 - New York'ta Broadway 259 numaralı adreste, sonraları adı "Tiffany & Co." olan "Tiffany, Young & Ellis" isimli bir eşya dükkânı açıldı.
1851 - Amerika Birleşik Devletleri'nde New York Times gazetesi yayımlanmaya başlandı.
1890 - Japonya'da Ertuğrul Fırkateyni battı, kazadan sadece 69 denizci kurtarılabildi.
1921 - Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasının ardından Mustafa Kemal Paşa, Ankara'ya döndü.
1922 - Erdek ve Biga'nın kurtuluşu.
1923 - Hindistan Ulusal Kongresi, sivil itaatsizlik kampanyası başlattı.
1932 - Türkçe Ezan: Ezan Türkçe okundu.
1934 - Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti'ne girdi.
1937 - Nyon Antlaşması, TBMM'de kabul edildi. Antlaşma, Akdeniz'de korsanlık faaliyetlerine karşı, Akdeniz ülkeleri tarafından alınacak ortak önlemleri içeriyordu.
1956 - Efes'te 1926'dan beri sürdürülen arkeolojik kazılarda, "Prytaneion" adı verilen bölümde, dünyaca ünlü Artemis heykeli gün ışığına çıkarıldı.
1961 - Yassıada mahkûmları, Kayseri Cezaevi'ne nakledildi.
1962 - Kıbrıs'ta Rauf Denktaş'a suikast girişiminde bulunuldu.
1970 - 8 aydır tutuklu bulunan öğrenci liderleri, Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin tahliye edildiler.
1971 - Türkiye Güzeli Filiz Vural, Avrupa Güzeli seçildi.
1980
Soyuz 38 uzay aracı, Sovyetler Birliği ve Küba tarafından, Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nden uzaya gönderildi.
Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Millî Güvenlik Konseyinin diğer dört üyesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yemin ettiler.
1981 - Fransa'da idam cezası kaldırıldı.
1988 - Myanmar'da 8888 Ayaklanması sona erdi.
1997 - 89 ülke kara mayınlarının yasaklanması antlaşmasını onayladı. Amerika Birleşik Devletleri, metne imza atmayı reddetti.
2000 - İsrail Hükûmeti, Filistin ile sürdürdüğü barış görüşmelerini durdurduğunu açıkladı.
2005 - Afganistan'da 1969'dan bu yana ilk kez parlamento seçimleri yapıldı.
2007 - Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ilk yurt dışı ziyaretini KKTC'ye yaptı.
2021 - Çin'in Guizhou eyaletinde bir feribotun kötü hava koşulları nedeniyle alabora olması sonucu 10 kişi öldü, 5 kişi de kayboldu.

53 - Trajan, Roma İmparatoru (ö. 117)
1091 - Andronikos Komnenos, Bizanslı prens ve askeri lider (ö. 1130)
1709 - Samuel Johnson, İngiliz yazar ve leksikograf (sözlük bilimci) (ö. 1784)
1733 - George Read, Amerikalı hukukçu ve politikacı (ö. 1798)
1752 - Adrien-Marie Legendre, Fransız matematikçi (ö. 1883)
1765 - Papa XVI. Gregorius, 2 Șubat 1831 ile 1 Haziran 1846 tarihleri arasında görev yapmış papa (ö. 1846)
1786 - VIII. Christian, Danimarka ve Norveç Kralı (ö. 1848)
1819 - Léon Foucault, Fransız fizikçi (Foucault sarkacı ve jiroskop araçlarıyla tanınan) (ö. 1868)
1830 - Frederick Matthew Darley, Yeni Güney Galler'in altıncı Yüksek Yargıçı (ö. 1910)
1838 - Anton Mauve, Hollandalı realist ressam (ö. 1888)
1854 - Fausto Zonaro, İtalyan ressam (ö. 1929)
1885
Kemani Serkis Efendi, Ermeni asıllı Türk bestekâr ve güftekâr (ö. 1944)
Üzeyir Hacıbeyov, Azeri-Sovyet besteci (ö. 1948)
1900 - Seewoosagur Ramgoolam, Mauritiuslu siyasetçi (ö. 1985)
1901 - Harold Clurman, Amerikalı tiyatro eleştirmeni ve yönetmeni (ö. 1980)
1905 - Greta Garbo, İsveçli sinema oyuncusu (ö. 1990)
1907 - Edwin McMillan, Amerikalı nükleer fizikçi (ö. 1991)
1914 - Jack Cardiff, Oscar ödüllü İngiliz görüntü yönetmeni ve yönetmen (ö. 2009)
1917 - June Foray, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1921 - Nermin Abadan Unat, Türk akademisyen, yazar, sosyolog, siyaset ve iletişim bilimci (ö. 2025)
1926 - Nihat Akçan, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu ve yönetmen (ö. 2015)
1930 - Dorothy Bromiley, İngiliz aktris (ö. 2024)
1933
Mark di Suvero, Amerikalı heykeltıraş
Tomas Aguon Camacho, Amerikalı piskopos (ö. 2018)
Jimmie Rodgers, Amerikalı folk-pop şarkıcısı (ö. 2021)
Scotty Bowman, Kanadalı buz hokeyi koçu
Leonid Haritonov, Rus Şarkıcı (ö. 2017)
1934
Eddie Jones, Amerikalı oyuncu (ö. 2019)
Kurt Malangré, Alman siyasetçi (ö. 2018)
1935 - Raymond-François Le Bris, Fransız hukukçu, akademisyen ve devlet görevlisi
1936 - Bahman Nirumand, İranlı ve Alman gazeteci ve yazar
1937 - Jim McMillin, Amerikan Futbolu oyuncusu (ö. 2023)
1939 - Frankie Avalon, Amerikalı sinema oyuncusu ve şarkıcı
1940
Abbas el-Fasi, Faslı politikacı
Talat Hüseyin, Pakistanlı aktör (ö. 2024)
1942
Marco Rota, İtalyan karikatürcü
Wolfgang Schäuble, Alman politikacı (CDU) (ö. 2023)
Şenez Erzik, Türk spor adamı ve UEFA 1. Asbaşkanı
1944
Tsuyoshi Kunieda, Japon eski millî futbolcu
İzak Vissoker, İsrailli millî futbolcu
Veronica Carlson, İngiliz aktris, model ve ressam (ö. 2022)
1945 - Amnon Freidberg, İsrailli böcek bilimci (ö. 2020)
1946
Ayberk Atilla, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2017)
Gailard Sartain, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı (ö. 2025)
1947 - Drew Gilpin Faust, Amerikalı tarihçi ve Harvard Üniversitesinin ilk kadın rektörü
1949 - Peter Shilton, İngiliz millî futbolcu
1950 - Miroslav Lazanski, Sırp gazeteci, askeri analist, siyasetçi ve diplomat (ö. 2021)
1951 - Ben Carson, Amerikalı emekli nörocerrah ve eski Amerika Birleşik Devletleri Başkan adayı
1952 - Ali Fuat Onan, Türk oyuncu, yardımcı yönetmen ve senarist
1953 - Grażyna Szapołowska, Polonyalı sinema oyuncusu
1954
Dennis Johnson, Amerikalı eski profesyonel basketbolcu (ö. 2007)
Steven Pinker, Kanadalı-Amerikalı deneysel psikolog, bilişsel bilimci ve popüler yazar
Sabriye Kara, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1955 - David Mirkin, Amerikalı asıl film ve televizyon yönetmeni, yazar ve yapımcı
1956 - Tim McInnerny, İngiliz aktör
1958 - John Aldridge, İrlandalı eski millî futbolcu ve teknik direktör
1959 - Mark Romanek, Grammy ödülü sahibi Amerikalı video klip yönetmeni
1961 - James Gandolfini, Amerikalı aktör ve yapımcı (ö. 2013)
1962
Aktan Kutlu, Türk futbolcu
John Mann, Kanadalı halk, rock müziği sanatçısı, söz yazarı ve aktör (ö. 2019)
1964
Marco Masini, İtalyan şarkıcı ve şarkı yazarı
Holly Robinson Peete, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve sunucu
1967 - Masami Ihara, Japon eski millî futbolcu
1968 - Toni Kukoč, Hırvat basketbolcu
1969
Nezha Bidouane, Faslı atlet
Cappadonna, Amerikalı rapçi
1970 - Aisha Tyler, Amerikalı oyuncu, komedyen, yazar, yapımcı ve yönetmen
1971
Lance Armstrong, Amerikalı eski yol bisikleti yarışçısı
Anna Netrebko, Rus soprano ve opera sanatçısı
Jada Smith, Amerikalı oyuncu, şarkıcı-şarkı yazarı, yapımcı, yönetmen, yazar, iş insanı ve seslendirme sanatçısı
1972 - Jiro Takeda, Japon eski futbolcu
1973
Mário Jardel, Portekiz vatandaşlığına da sahip olan Brezilyalı eski futbolcu
Aitor Karanka, İspanyol eski millî futbolcu
James Marsden, Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve eski Versace modeli
Mark Shuttleworth, Güney Afrikalı girişimci ve ikinci uzay turisti
Hikari Tichibana, Japon seslendirme sanatçısı ve oyuncu
1974
Sol Campbell, İngiliz eski millî futbolcu
Xzibit, Amerikalı şarkıcı, oyuncu ve sunucu
1975
Gökçe Yanardağ, Türk sunucu, sinema, dizi oyuncusu ve eski manken
Jason Sudeikis, Amerikalı aktör
1976 - Ronaldo, Brezilyalı eski futbolcu
1977 - Commins Menapi, Solomon Adaları milli futbolcusu (ö. 2017)
1978 - Augustine Simo, Kamerunlu millî futbolcu
1979 - Daniel Aranzubia, İspanyol eski futbolcu
1980 - Ahmed Al-Bahri, Suudi Arabistanlı futbolcu
1981 - Beyti Engin, Türk  oyuncu, tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı
1982
Han Ye-Seul, Amerika doğumlu Güney Koreli oyuncu
Alfredo Talavera, Meksikalı kaleci
1983 -
Yuzo Kurihara, Japon eski millî futbolcu
Sasha Son, Litvan şarkıcı
1984 - Nina Arianda, Amerikalı aktris
1985 - Dizzee Rascal, İngiliz rap şarkıcısı
1986
Tobias Mikkelsen, Danimarkalı millî futbolcu
Hayati Çitaklar, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, yazar, şair, oyun yazarı
1987
Marwin Hitz, İsviçreli millî futbolcu
Aykut Akgün, Türk eski futbolcu ve antrenör
Ludovic Genest, Fransız eski futbolcu
1989 - Serge Ibaka, Kongo kökenli İspanyol basketbol oyuncusu
1990
Lewis Holtby, Alman millî futbolcu
Faty Papy, Burunduli futbolcu
1991
James Harris, Amerikalı kısa mesafe koşucusu
Pekin Köşnek, Türk futbolcu
1992 - Atsushi Kawata, Japon futbolcu
1993 - Felipe Carvalho, Uruguaylı futbolcu
1993 - Patrick Schwarzenegger, Amerikalı aktör ve model
1994 - Yuki Yamanouchi, Japon futbolcu
1995 - Alpkan Örnek, Türk yüzücü
1998
Ethan Hayter, Britanyalı yol ve pist bisikleti yarışçısı
Christian Pulisic, Amerikalı futbolcu
1999 - Melisa Döngel, Türk aktris
2003 - Aidan Gallagher, Amerikalı şarkıcı ve oyuncu

96 - Domitian, Roma İmparatoru (d. 51)
411 - III. Constantinus, 407 yılında kendini Batı Roma İmparatoru ilan eden ve 411 yılında tahttan feragat etmesinden kısa bir süre sonra öldürülen Romalı general
887 - I. Pietro Candiano, 16'inci Venedik Dükü (d. 842)
1180 - VII. Louis, Fransa Kralı (d. 1120)
1598 - Toyotomi Hideyoshi, Sengoku döneminden daimyo, samuray, general ve politikacı (d. 1537)
1783 - Leonhard Euler, İsviçreli matematikçi ve fizikçi (d. 1707)
1812 - Safranbolulu İzzet Mehmed Paşa, Osmanlı Sadrazamı (d. 1743)
1872 - XV. Karl, 1859 yılından öldüğü 1872 yılına kadar İsveç ve Norveç Kralı olarak hüküm sürdü (d. 1826)
1896 - Hippolyte Fizeau, Fransız fizikçi (d. 1819)
1905 - George MacDonald, İskoç yazar, şair ve Hristiyan üniversalist vaiz (d. 1824)
1909 - Auguste Choisy, Fransız mühendis ve mimarlık tarihçisi (d. 1841)
1924 - Francis Bradley, İngiliz idealist filozof (d. 1846)
1937 - Ali Haydar Yuluğ, Türk bürokrat (d. 1878)
1942 - Ćiro Truhelka, Hırvat arkeolog ve tarihçi (d. 1865)
1943 - Ahmet Nebil Yurter, Türk siyasetçi ve din adamı (d. 1876)
1943 - İbrahim Ethem Ulagay, Türk tıp profesörü, hekim ve kimyager (d. 1880)
1961 - Dag Hammarskjöld, İsveçli iktisatçı, devlet adamı ve BM Genel Sekreteri (uçak kazası) (d. 1905)
1964 - Sean O'Casey, İrlandalı yazar (d. 1880)
1967 - John Cockcroft, İngiliz fizikçi (d. 1897)
1970 - Jimi Hendrix, Amerikalı müzisyen (d. 1942)
1970 - José Pedro Céa

18 Haziran, Miladi takvime göre yılın 169. (artık yıllarda 170.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 196 gün vardır. 

1815 - Napolyon Bonapart, Waterloo Savaşı'nda İngiliz ve Prusya ordularına yenildi. Yenilgi, Fransa ile Avrupa devletleri arasında 23 yıl süren savaşa son verdi. Napolyon, 22 Haziran'da ikinci kez tahttan çekildi.
1847 - Macar besteci ve piyanist Franz Liszt, Padişah Abdülmecid'e sarayda konser verdi.
1873 - Kadın hakları savunucusu Susan B. Anthony, 1872 ABD Başkanlık seçimlerinde oy kullanmaya teşebbüs ettiği için 100 dolar para cezasına çarptırıldı.
1881 - Üç İmparator Birliği, bu kez yazılı olarak yenilendi.
1919 - Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu ve Rumeli Millî Teşkilatı'nın birleştirilmesi hakkında genelge yayınladı.
1922 - Ziya Gökalp, Diyarbakır'da "Küçük Mecmua"yı çıkarmaya başladı.
1927 - Hukuk Usulü Muhakemelerine İlişkin Kanun kabul edildi.
1928 - Havacı Amelia Earhart, bir uçak ile Atlantik Okyanusu'nu geçen ilk kadın oldu.
1939 - Bursa ve Mersin elektrik tesisleri devletleştirildi.
1940 - II. Dünya Savaşı: Sovyetler Birliği Baltık ülkelerini işgal etmeye başladı.
1941 - Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalandı.
1948 - BM İnsan Hakları Komisyonu'nca, Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesi hazırlandı. 10 Aralık 1948'de Paris'te yapılan Genel Kurul toplantısında oylanarak kabul edildi.
1952 - Warwickshire, İngiltere'de bir test sürüşü sırasında kaza yapan sürücü Cameron Earl hayatını kaybetti;Bu Formula 1'de ilk ölümlü kaza olarak tarihe geçti
1953 - Mısır'da 74 yıllık İngiliz egemenliğinin sona ermesiyle, Cumhuriyet ilan edildi.
1979 - Sovyetler Birliği Başkanı Leonid Brejnev ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter, Viyana'da, stratejik silahların sınırlandırılması konulu SALT II anlaşmasını imzaladılar.
1982 - 12 Eylül Darbesi'nin 18. idamı: 20 Haziran 1976'da 16 yaşındaki Tuncay Abbas adlı çocuğu tecavüz edip öldüren Ednan Kavaklı idam edildi.
1988 - Başbakan Turgut Özal, Ankara Atatürk Spor Salonu'nda yapılan ANAP Büyük Kongresi'nde, Kartal Demirağ'ın silahlı saldırısında elinden yaralandı.
1992 - Hırvat Savunma Konseyi Birlikleri (HVO), Mostar'ı işgal etmeye başladı.
1992 - Sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanacak dar gelirlilere verilecek "Yeşil Kart" uygulaması TBMM'de kabul edildi.
1993 - Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, Bakü'yü terk etti. Haydar Aliyev Azerbaycan Cumhurbaşkanı oldu.
1995 - Çeçen lider Şamil Basayev, Budyonnovsk kenti hastanesine baskın yaptı; 1000'den fazla Rusu rehin aldı. Böylece Rusya, savaşı durdurma ve görüşmeleri başlatma taleplerini kabul etti.
1997 - Başbakan Necmettin Erbakan, REFAHYOL olarak da bilinen RP-DYP koalisyon Hükûmeti'nin istifasını, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e sundu.
2022 - Hindistan ve Bangladeş'te şiddetli muson fırtınalarının neden olduğu yıldırım çarpması ve toprak kayması sonucu 207 kişi öldü.
2023 - OceanGate şirketine ait bir denizaltısı, Titanic'in enkazını gezerken Atlas Okyanusu'nda kayboldu. 22 Haziran tarihinde ABD Sahil Güvenliği denizaltının enkazına ulaştı: 5 kişi öldü.

1332 - V. İoannis, Bizans İmparatoru (ö. 1391)
1517 - Ōgimachi, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 106. İmparatoru (ö. 1593)
1799 - William Lassell, bir İngiliz tüccar ve gök bilimci (ö. 1880)
1812 - Ivan Goncharov, Rus gazeteci ve yazar (ö. 1891)
1833 - Manuel del Refugio González Flores, Meksikalı askerî general ve liberal politikacı (ö. 1893)
1840 - Frances Ann Stewart, Avustralya asıllı Yeni Zelandalı aktivist (ö. 1916)
1845 - Charles Louis Alphonse Laveran, Fransız doktor (ö. 1922)
1868 - Miklós Horthy, Macar asker ve siyasetçi (ö. 1957)
1882 - Georgi Dimitrov, Bulgar siyasetçi (ö. 1949)
1884 - Édouard Daladier, Fransız siyasetçi (ö. 1970)
1886 - George Mallory, İngiliz dağcı (ö. 1924)
1901 - Anastasiya Nikolayevna Romanova, Rus İmparatorluğu Çar II. Nikolay'ın ve eşi Aleksandra Fyodorovna'nın en küçük kızıdır (ö. 1918)
1907 - Frithjof Schuon, Tradisyonalizm akımının kurucusu metafizikçi, ressam, şair, yazar ve tasavvuf önderi (ö. 1998)
1913 - Robert Mondavi, Amerikan şarap yapımcısı (ö. 2008)
1918 - Jerome Karle, Amerikalı kimyager ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (ö. 2013)
1918 - Franco Modigliani, İtalyan asıllı Amerikalı iktisatçı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi (ö. 2003)
1920 - Lode Van Den Bergh, Belçikalı yazar ve eğitimci (ö. 2020)
1924 - George Mikan, Amerikalı profesyonel basketbol oyuncusu (ö. 2005)
1926 - Philip B. Crosby, Amerikalı kalite uzmanı (ö. 2001)
1927 - Paul Eddington, İngiliz oyuncu (ö. 1995)
1929 - Jürgen Habermas, Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci (ö. 2026)
1931 - Fernando Henrique Cardoso, Brezilyalı sosyolog ve siyasetçi
1932 - Dudley Herschbach, Amerikalı kimyager
1933 - Nusret Pezeşkiyan, İranlı nörolog, psikiyatrist ve psikoterapist (ö. 2010)
1936 - Denny Hulme, Yeni Zelandalı eski Formula 1 pilotu (ö. 1992)
1936 - Ronald Venetiaan, Surinamlı öğretmen ve siyasetçi (ö. 2025)
1937 - Jay Rockefeller, Amerikalı politikacı
1937 - Bruce Trigger, Kanadalı akademisyen, arkeolog, antropolog ve etnotarihçi
1940 - Mirjam Pressler, Alman roman yazarı ve çevirmen (ö. 2019)
1941 - Tekin Aral, Türk karikatürist (ö. 1999)
1941 - Roger Lemerre, Fransız futbolcu ve teknik direktör
1942 - Roger Ebert, Amerikalı film eleştirmeni ve senaryo yazarı (ö. 2013)
1942 - Paul McCartney, İngiliz şarkıcı ve The Beatles'ın üyesi
1942 - Thabo Mvuyelwa Mbeki, Güney Afrika Cumhuriyeti eski devlet başkanı
1943 - Raffaella Carrà, İtalyan şarkıcı ve oyuncu
1944 - Salvador Sánchez Cerén, El Salvadorlu Politikacı
1944 - Ömer Kavur, Türk film yönetmeni, yapımcı ve senarist (ö. 2005)
1944 - Necati Tosuner, Türk yazar (ö. 2026)
1946 - Fabio Capello, İtalyan eski futbolcu ve teknik direktör
1947 - Hanns Zischler, Alman oyuncu
1948 - İlhan Şeşen, Türk müzisyen ve oyuncu (ö. 2025)
1949 - Peggy Lukac, ABD doğumlu Alman oyuncu
1949 - Jarosław Kaczyński, Polonyalı politikacı ve Başbakan
1949 - Lech Kaczyński, Polonyalı politikacı ve Cumhurbaşkanı (ö. 2010)
1951 - Salvatore Bellomo, Belçikalı-İtalyan profesyonel güreşçi (ö. 2019)
1952 - Isabella Rossellini, İtalyan oyuncu
1958 - Mazlum Çimen, Türk besteci, keman sanatçısı, balet ve oyuncu
1959 - Aline Kiner, Fransız gazeteci ve roman yazarı (ö. 2019)
1963 - Rumen Radev, Bulgar siyasetçi ve Bulgaristan cumhurbaşkanı
1964 - Hüseyin Köroğlu, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1964 - Uday Hüseyin, Saddam Hüseyin'in oğlu (ö. 2003)
1972 - Anu Tali, Estonyalı orkestra şefi
1974 - Kenan İmirzalıoğlu, Türk aktör
1974 - Vincenzo Montella, İtalyan eski millî futbolcu ve teknik direktör
1976 - Alana de la Garza, Amerikalı aktris
1976 - Bilgehan Demir, Türk spor spikeri, gazeteci ve yapımcı
1976 - Maksim Galkin, Rus tiyatro, sinema, dizi oyuncusu ve sunucu
1976 - Blake Shelton, Amerikalı country müzik müzisyeni, şarkıcı ve söz yazarı
1977 - Kaja Kallas, Estonyalı Politikacı
1978 - Sarah Adler, Fransız oyuncu
1981 - Marco Streller, İsviçreli eski futbolcu
1982 - Nadir Belhadj, Cezayirli futbolcu
1982 - Marco Borriello, İtalyan futbolcu
1985 - Matías Abelairas, Arjantinli futbolcu
1986 - Richard Gasquet, Fransız tenisçi
1986 - Richard Madden, İskoç oyuncu
1986 - Meaghan Rath, Kanadalı film ve televizyon dizisi oyuncusu
1987 - Omar Arellano, Meksikalı futbolcu
1987 - Ezgi Asaroğlu, Türk oyuncu
1988 - İslam Slimani, Cezayirli millî futbolcu
1989 - Pierre-Emerick Aubameyang, Fransa doğumlu Gabonlu millî futbolcu
1991 - Willa Holland, Amerikalı oyuncu ve model
1994
Shion Niwa, Japon futbolcu
Miran Kibe, Japon futbolcu
Takuya Iwanami, Japon futbolcu
Andrew Rowsey, Amerikalı basketbolcu
1997 - Amine Harit, Fransa doğumlu Faslı millî futbolcu
2001 - Gabriel Martinelli, Brezilyalı millî futbolcu
2003 - Alireza Firouzja, İran asıllı Fransız satranç büyükustası

741 - III. Leon, Bizans İmparatoru (d. 685)
1164 - Schönaulu Elisabet, Alman Benediktin rahibe ve vizyoner (d. 1129)
1234 - Chūkyō, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 85. imparatoru (d. 1218)
1464 - Rogier van der Weyden, Flaman ressam (d. 1399)
1864 - Giovanni Battista Bugatti, Papalık Devletleri'nin infazcısı ve celladı (d. 1779)
1902 - Samuel Butler, İngiliz yazar (d. 1835)
1917 - Titu Maiorescu, Rumen akademisyen, avukat, edebiyat eleştirmeni, estetik akımcısı, felsefeci, çocuk eğitmeni, politikacı ve yazar (d. 1840)
1922 - Jacobus Kapteyn, Hollandalı astronom (d. 1851)
1928 - Roald Amundsen, Norveçli kâşif (d. 1872)
1936 - Maksim Gorki, Sovyet-Rus yazar (d. 1868)
1937 - Gaston Doumergue, Fransız devlet adamı (d. 1863)
1957 - Necip Akar, Türk eczacı ve sanayici (Gripin'in üreticisi) (d. 1904)
1959 - Ethel Barrymore, Amerikalı sinema, tiyatro oyuncusu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1879)
1959 - Nijat Sirel, Türk heykeltıraş (d. 1898)
1964 - Giorgio Morandi, İtalyan ressam (d. 1890)
1968 - Nikolaus von Falkenhorst, Nazi Almanyası döneminde Heer generali (d. 1885)
1971 - Paul Karrer, İsviçreli organik kimyacı (d. 1889)
1973 - Roger Delgado, İngiliz aktör (d. 1918)
1974 - Georgi Jukov, Sovyet mareşali (d. 1896)
1975 - Hugo Bergmann, İsrailli filozof (d. 1883)
1980 - Kazimierz Kuratowski, Polonyalı matematikçi ve mantıkçı (d. 1896)
1982 - Curd Jürgens, Alman aktör (d. 1915)
1982 - Djuna Barnes, Amerikalı modernist yazar (d. 1892)
1982 - John Cheever, Amerikalı yazar (d. 1912)
1983 - Muna Mahmudnizad, İran'da asılan İranlı Bahai (d. 1965)
1997 - Héctor Yazalde, Arjantinli eski millî futbolcu (d. 1946)
1999 - Ali Tantâvi, Suriyeli bilim insanı (d. 1909)
2005 - Nuri İyem, Türk ressam (d. 1915)
2007 - Vilma Espín, Kübalı devrimci, feminist ve kimya mühendisi (d. 1930)
2010 - Michael Verdi, Amerikalı profesyonel güreşçi (d. 1980)
2010 - José Saramago, Portekizli yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1922)
2010 - Okan Demiriş, Türk besteci ve orkestra şefi (d. 1942)
2010 - Mübariz İbrahimov, Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri'nin askeri, Azerbaycan ulusal kahramanı (d. 1988)
2011 - Clarence Clemons, Amerikalı müzisyen ve oyuncu (d. 1942)
2013 - Michael Hastings, Amerikalı gazeteci ve yazar (d. 1980)
2014 - Stephani

18 Kasım, Miladi takvime göre yılın 322. (artık yıllarda 323.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 43 gün vardır. 

1583 - Galata'daki Saint Benoit Kilisesi'ne yerleşen Cizvitler, St. Benoit mektebini açtılar.
1601 - Tiryaki Hasan Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Haçlı Ordusunu yenerek Kanije Zaferi'ni kazandı.
1912 - İstanbul'da kolera salgını başladı.
1913 - Belkıs Şevket Hanım, tek motorlu üstü açık tayyareye binme cesareti gösteren ilk kadın oldu. Belkıs Hanım İstanbul üzerinde uçarken aşağı attığı kartlarda, Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Derneği üyelerine selam yolluyordu.
1918 - Letonya, Rus İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti.
1922 - Uzunköprü düşman işgalinden kurtuldu.
1922 - Türkiye Büyük Millet Meclisi, Abdülmecid Efendi'yi halife olarak seçti.
1927 - Ankara Radyosu yayına başladı.
1928 - Walt Disney'in yarattığı çizgi film Mickey Mouse'un (Miki Maus) ilk gösterimi yapıldı.
1931 - Japonlar, Mançurya'yı işgal ettiler.
1933 - İstanbul Darülfünunu, İstanbul Üniversitesi olarak açıldı.
1936 - Adolf Hitler ve Benito Mussolini, General Franco'nun İspanya'da kurduğu Geçici Hükûmeti tanıdı.
1937 - Dersim İsyanı bastırıldı.
1940 - Bakanlar Kurulu, hava saldırılarına karşı bütün kent ve kasabalarda geceleri karartma yapılması kararı aldı.
1945 - Doğan Kardeş Sanat Müsamereleri'nin ilki Tepebaşı Çocuk Tiyatrosu'nda yapıldı.
1945 - Bulgaristan'da seçimleri Komünist Partisi öncülüğündeki Yurtsever Cephe kazandı.
1953 - Feriha Sanerk, Emniyet Müdürlüğüne yükselen ilk kadın oldu.
1960 - Türk Standardları Enstitüsü kuruldu.
1966 - Phan Thi Mao'nun öldürülmesi
1967 - Türk jetleri Kıbrıs üzerinde alçaktan uçtu. BM Barış Gücü denetimindeki Erenköy bölgesinde Türkler ile Rumlar arasında çıkan çatışma 7 saat sürdü.
1976 - İspanya'da 37 yıllık diktatörlüğün ardından demokrasinin kurulması kararı alındı.
1978 - Jim Jones'un liderlik ettiği Halklar Tapınağı adlı tarikatın 913 üyesi intihar etti.
1983 - BM Güvenlik Konseyi, KKTC'yi tanımadı.
1992 - Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kabul edildi.
1993 - Nirvana, MTV Unplugged in New York akustik konserini verdi.
1999 - İstanbul'daki Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Zirvesi'nde, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve Hazar geçişli doğal gaz projelerine ilişkin anlaşmalar, ilgili ülkelerin Devlet Başkanlarınca imzalandı.
2007 - Zasyadko maden felaketi: Ukrayna'nın doğusundaki Donetsk bölgesinde meydana gelen bir maden kazasında, 101 madenci hayatını kaybetti.
2021 - Türkiye'de Nesko Şebinkarahisar Maden İşletmesi felaketi yaşandı.

709 - Kōnin, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 49. imparatoru (ö. 782)
1647 - Pierre Bayle, Fransız filozof (ö. 1706)
1773 - Tokugawa Ienari, 11. Tokugawa Şogunu (ö. 1841)
1786 - Carl Maria von Weber, Alman besteci (ö. 1826)
1787 - Louis-Jacques-Mandé Daguerre, Fransız sanatçı ve kimyager (ö. 1851)
1810 - Asa Grey, Amerikalı botanikçi (ö. 1888)
1828 - John Langdon Down, İngiliz doktor (ö. 1896)
1856 - Nikolay Nikolayeviç Romanov, Rus general (ö. 1929)
1860 - Ignacy Jan Paderewski, Polonyalı piyanist ve besteci (ö. 1941)
1882 - Jacques Maritain, Fransız düşünür (ö. 1973)
1886 - Ferenc Münnich, Macar siyasetçi (ö. 1967)
1887 - Hasan Basri Çantay, Türk gazeteci, Kur'an müfessiri, politikacı ve TBMM 1. Dönem Milletvekili (ö. 1964)
1888 - Frances Marion, Amerikalı gazeteci, yazar ve oyun yazarı (ö. 1973)
1889 - Stanislav Kosior, Sovyet devlet adamı (ö. 1939)
1897 - Patrick Blackett, İngiliz fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1974)
1898 - Joris Ivens, Hollandalı belgesel film yapımcısı ve yönetmeni (ö. 1989)
1901 - Craig Wood, Amerikalı golfçü (ö. 1968)
1906 - Sait Faik Abasıyanık, Türk öykü yazarı (ö. 1954)
1906 - Sir Alec Issigonis, İngiliz otomobil tasarımcısı ve MINI (BMW) kurucusu (ö. 1988)
1906 - Klaus Mann, Alman yazar (ö. 1949)
1906 - George Wald, Amerikalı bilim insanı (ö. 1997)
1911 - Attilio Bertolucci, İtalyan şair ve yazar (ö. 2000)
1918 - İlhan Berk, Türk şair (ö. 2008)
1923 - Alan Shepard, Amerikalı astronot (uzaya çıkan ilk Amerikalı) (ö. 1998)
1938 - Norbert Ratsirahonana, Madagaskarlı siyasetçi
1939 - Margaret Atwood, Kanadalı yazar, şair ve eleştirmen
1939 - Amanda Lear, Fransız şarkıcı, söz yazarı, ressam, televizyon sunucusu, oyuncu ve eski manken
1939 - Brenda Vaccaro, Amerikalı komedyen ve oyuncu
1941 - David Hemmings, İngiliz aktör ve film yönetmeni (ö. 2003)
1942 - Linda Evans, Amerikalı oyuncu
1943 - Zühtü Bayar, Türk şair ve yazar (ö. 2011)
1945 - Mahinda Rajapaksa, Sri Lankalı avukat ve siyasetçi
1946 - Chris Rainbow, İskoç rock şarkıcısı (ö. 2015)
1947 - Jameson Parker, Amerikalı oyuncu
1948 - Geraldine Thompson, Amerikalı eğitimci ve siyasetçi (ö. 2025)
1948 - Hucen Dimaşi, Tunuslu siyasetçi ve akademisyen (ö. 2025)
1951 - Justin Raimondo, Amerikalı yazar, siyasetçi ve yayın yönetmeni (ö. 2019)
1953 - Alan Moore, İngiliz yazar ve karükatürist
1953 - Kevin Nealon, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1955 - Carter Burwell, Amerikalı film müziği bestecisi
1956 - Ali Nesin, Türk matematikçi
1960 - Yeşim Ustaoğlu, Türk sinemacı, film yönetmeni, senarist ve yapımcı
1960 - Kim Wilde, İngiliz pop müzik şarkıcısı
1961 - Steven Moffat, İskoç senarist ve yapımcı
1963 - Marilyne Canto, Fransız oyuncu
1963 - Kirk Hammett, Amerikalı müzisyen ve Metallica'nın gitaristi
1963 - Peter Schmeichel, Danimarkalı eski millî kaleci
1965 - Bülent Serttaş, Türk halk müziği sanatçısı, söz yazarı ve oyuncu
1967 - Caroline Proust, Fransız oyuncu
1968 - Owen Wilson, Amerikalı oyuncu ve senarist
1970 - Mike Epps, Amerikalı komedyen, oyuncu ve seslendirme sanatçısı
1970 - Megyn Kelly, Amerikalı tv sunucusu
1970 - Peta Wilson, Avustralyalı oyuncu
1971 - Özlem Tekin, Türk rock müzik sanatçısı
1974 - Chloë Sevigny, Akademi Ödülü ve Altın Küre Ödülü adayı Amerikalı oyuncu ve eski manken
1974 - Dilek İmamoğlu, Türk aktivist ve akademisyen
1975 - Şule Zeybek, Türk sunucu
1976 - Shagrath, Norveçli müzisyen
1976 - Matt Welsh, Avustralyalı yüzücü
1977 - Martin Černoch, Çek futbolcu
1978 - Ebru Özkan, Türk oyuncu
1980 - Luke Chadwick, İngiliz eski millî futbolcu
1980 - Minori Chihara, Japon seslendirme sanatçısı ve şarkıcı
1983 - Michael Dawson, İngiliz eski futbolcu
1984 - Johnny Christ, Amerikalı mizisyen ve Avenged Sevenfold grubunun bass gitaristi
1985 - Allyson Felix, Amerikalı kısa mesafe koşucusu
1987 - Jake Abel, Amerikalı aktör
1990 - Bálint Bajner, Macar futbolcu
1991 - Tommy Cash, Eston şarkıcı
1992 - Nathan Kress, Amerikalı aktör
1994 - Elena Çangrinu, Yunan oyuncu ve şarkıcı
1994 - Malwina Kopron, Polonyalı çekiç atıcı
1997 - Robert Sánchez, İspanyol futbolcu

1482 - Gedik Ahmed Paşa, Osmanlı Sadrazamı
1664 - Miklós Zrínyi, Hırvat ve Macar soylusu asker, devlet adamı ve şair (d. 1620)
1794 - Jacques François Dugommier, Fransız general (d. 1738)
1830 - Adam Weishaupt, Alman hukuk profesörü, filozof ve Illuminati'nin kurucusu (d. 1748)
1885 - Theo van Lynden van Sandenburg, Hollandalı politikacı (d. 1826)
1886 - Chester A. Arthur, ABD'nin 21. Başkanı (d. 1830)
1919 - Adolf Hurwitz, Alman matematikçi (d. 1859)
1922 - Marcel Proust, Fransız romancı, deneme yazarı ve eleştirmen (d. 1871)
1940 - İvane Cavahişvili, Gürcü tarihçi (d. 1876)
1941 - Walther Nernst, Alman fizikçi ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1864)
1941 - Chris Watson, Avustralyalı siyasetçi (d. 1867)
1952 - Paul Eluard, Fransız şair (d. 1895)
1962 - Niels Bohr, Danimarkalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1885)
1965 - Hans Zulliger, İsviçreli öğretmen, çocuk psikanalisti ve yazar (d. 1893)
1973 - Zeki Baştımar, Türk siyasetçi ve Türkiye Komünist Partisi yöneticilerinden (d. 1905)
1976 - Man Ray, Amerikalı fotoğrafçı (d. 1890)
1977 - Kurt Schuschnigg, Avusturyalı siyasetçi (d. 1897)
1978 - Pablo Dorado, Uruguaylı futbolcu (d. 1908)
1978 - Jim Jones, Amerikalı kült lideri (d. 1931)
1980 - Akil Öztuna, Türk oyuncu (d. 1905)
1983 - İsmail Bilen (Laz İsmail), Türk siyasetçi ve Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri (d. 1902)
1984 - Eşref Üren, Türk ressam (d. 1897)
1986 - Gia Carangi, ABD'nin ilk süpermodeli (d. 1960)
1987 - Jacques Anquetil, Fransız bisikletçi (d. 1934)
1999 - Paul Bowles, Amerikalı yazar, besteci ve gezgin (d. 1910)
2000 - Yıldırım Gürses, Türk besteci ve ses sanatçısı (d. 1938)
2002 - James Coburn, Amerikalı sinema oyuncusu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü sahibi (d. 1928)
2003 - Michael Kamen, Amerikalı bestekâr, orkestra şefi, aranjör, müzik yapımcısı, şarkı sözü yazarı ve müzisyen (d. 1948)
2004 - Robert Fox Bacher, Amerikalı nükleer fizikçi (d. 1905)
2004 - Cy Coleman, Amerikalı besteci, söz yazarı ve caz piyanisti (d. 1929)
2007 - Ellen Preis, Avusturyalı eskrimci (d. 1912)
2009 - Ömer Lütfi Mete, Türk gazeteci ve yazar (d. 1950)
2013 - Aytunç Altındal, Türk gazeteci ve yazar (d. 1945)
2013 - Nejat Uygur, Türk oyuncu ve sunucu (d. 1927)
2016 - Sharon Jones, Amerikalı soul-funk müzisyeni ve şarkıcısı (d. 1956)
2017 - Azzedine Alaïa, Tunus doğumlu moda tasarımcısı (d. 1940)
2017 - Friedel Rausch, Alman teknik direktör ve eski futbolcu (d. 1940)
2017 - Naim Süleymanoğlu, Türk halterci (d. 1967)
2017 - Malcolm Young, Avustralyalı ritim gitaristi ve şarkı yazarı (d. 1953)
2018 - Erdin Bircan, Türk iş insanı ve siyasetçi (d. 1959)
2018 - Ed Evanko, Kanadalı oyuncu, şarkıcı (d. 1938)
2018 - Uladzimir Juravel, Beyaz Rus futbolcu ve antrenör (d. 1971)
2019 - Norodom Buppha Devi, Kamboçyalı prenses, siyasetçi, aktivist ve balerin (d. 1943)
2019 - Laure Killing, Fransız oyuncu ve komedyen (d. 1959)
2020 - Draga Olteanu Matei, Rumen aktris (d. 1933)
2020 - Michel Robin, Fransız tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu (d. 1930)
2020 - Mridula Sinha, Hint yazar ve siyasetçi (d. 1942)
2020 - Firsat Ali, Iraklı Kürt siyasetçi (d. 1978)
2021 - Ali Haydar Kaytan, PKK kurucu kadrosunda yer alan KCK Yürütme Konseyi üyesi (d. 1952)
2023 - Ruud Geels, Hollandalı futbolcu (d. 1948)

18 Mart, Miladi takvime göre yılın 77. (artık yıllarda 78.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 288 gün vardır. 

235 - Roma İmparatoru Alexander Severus, kendi lejyonu tarafından düzenlenen bir suikast ile öldürüldü ve İmparatorluğu zayıflatan 3. yüzyıl krizi başladı.
1299 - Kutsal Roma İmparatoru II. Friedrich, kendini Kudüs Kralı ilan etti.
1438 - II. Albert, Almanya Kralı oldu.
1635 - IV. Murad komutasındaki Osmanlı Ordusu, Safevî Devleti'ne karşı Revan Seferine çıktı.
1799 - Napolyon, Osmanlı Devleti'nin yönetimindeki Akka kalesi önlerine geldi.
1850 - American Express, Henry Wells ve William Fargo tarafından kuruldu.
1871 - Paris Komünü kuruldu.
1913 - Yunan kralı I. George, Selanik'te uğradığı bir suikast sonucu öldü.
1915 - Çanakkale Deniz Harekâtı: Birleşik Donanma, Çanakkale Boğazı'nda ağır hasar gördü ve geri çekildi.
1918 - Karayazı, Narman ve Tekman'ın düşman işgalinden kurtuluşu.
1920 - Osmanlı Meclis-i Mebusanı, İstanbul'un işgali üzerine son toplantısını yaptı ve çalışmalarına ara verme kararı aldı.
1921 - SSCB ile İkinci Polonya Cumhuriyeti arasında Riga Antlaşması imzalandı.
1921 - Moğolistan Halk Ordusu kuruldu.
1925 - ABD'nin üç eyaletini (Missouri, Illinois ve Indiana) etkileyen kasırgada 695 kişi öldü.
1926 - Finike'de meydana gelen 6.9 şiddetindeki depremde, 27 kişi öldü.
1926 - Papa Eftim, Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi'ni kurdu.
1937 - Teksas'ın New London kentinde bir okulda meydana gelen doğalgaz patlamasında, çoğunluğu çocuk 300 kişi öldü.
1938 - Meksika, sınırları dahilindeki tüm yabancı petrol şirketlerini millîleştirdi.
1940 - Hitler ve Mussolini, Brenner Geçidi'nde buluştu. İtalya, Almanya'nın yanında savaşa girme kararı aldı. Bundan dört yıl sonra aynı gün, Almanlar Macaristan'ı işgale başladı.
1953 - Balıkesir'in Gönen ilçesinde meydana gelen 7,4 şiddetindeki depremde 265 kişi öldü.
1956 - Fransa, Cezayir'e asker çıkarmaya başladı.
1962 - Cezayir Bağımsızlık Savaşı: Fransa Cezayirli direnişçilerle anlaşmaya vardı.
1965 - İnsanoğlu ilk kez uzayda yürüdü. Sovyet kozmonot Aleksey Leonov, dünyadan 2 bin 177 kilometre yükseklikte, Voskhod-II (Gündoğumu) adlı uzay aracından çıkarak 20 dakika boşlukta kaldı.
1970 - Kamboçya'da Lon Nol, Prens Norodom Sihanouk'u devirdi.
1971 - Peru'nun Yanawayin Gölü yamaçlarında toprak kayması meydana geldi. Gölde oluşan 30 metrelik dalgalar, sahilde bulunan Chungar Madencilik Şirketi (Cia Minera Chungar, SA) kampında 200 madencinin ölümüne neden oldu.
1971 - Mümtaz Soysal, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca gözaltına alınıp tutuklandı.
1974 - Pakistan'ın devrik Devlet Başkanı Zülfikar Ali Butto, muhaliflerinden birine suikast düzenlettiği iddiasıyla ölüm cezasına çarptırıldı.
1986 - Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Ceza İnfaz Yasası'ndaki değişiklikleri onayladı ve 50.000'e yakın hükümlünün tahliye işlemleri başlatıldı.
1989 - Mısır'daki Keops piramidinde, 4400 yıllık bir mumya bulundu.
1990 - Almanya'nın yeniden birleşmesi: Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin yaptığı seçimlerden sonra, Alman Demokratik Cumhuriyeti ve Almanya Federal Cumhuriyeti birleşti.
1992 - Güney Afrika Cumhuriyeti'nde siyahlara eşit vatandaşlık hakkı tanıyan, Devlet Başkanı De Klerk tarafından planlanan "Anayasal Reform Tasarısı", halk oylamasıyla kabul edildi.
1997 - Antonov An-24 tipi bir Rus yolcu uçağının kuyruğu, Türkiye'ye gitmekte olduğu sırada havada koptu. Düşen uçaktaki 50 kişi öldü.
2000 - Suriye ve Türkiye'de yaşayan ve akraba olan 573 aile, iki ülkenin anlaşması sonucu sınırı geçerek bayramlaştılar.
2005 - New York'taki bir camide, Cuma namazını ilk defa bir kadın kıldırdı. 1426 yıllık İslami geleneklere göre bu bir ilk.
2010 - TRT Haber yayına başladı.
2015 - Tunus'un başkenti Tunus'ta Bardo Millî Müzesi saldırısı gerçekleşti.
2018 - Vladimir Putin, yapılan seçimler sonucu Rusya'da %76.69 oy ile 3. kez Devlet Başkanı seçildi.
2020 - Eurovision Şarkı Yarışması koronavirüs pandemisi nedeniyle 2021'e ertelendi.
2025 - Cumhuriyet Halk Partisi'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun 31 yıllık diploması, İstanbul Üniversitesi tarafından iptal edildi ve cumhurbaşkanı adayı olması engellendi.
2025 - İsrail, Gazze'ye yaptığı bombardımanlarla Hamas-İsrail savaşının bitmesi umuduyla imzalanan ateşkesi bozdu ve 300'den fazla insanı öldürdü.

1075 - Zemahşerî, İranlı İslam bilgini (ö. 1144)
1609 - III. Frederik, Danimarka ve Norveç kralı (ö. 1670)
1690 - Christian Goldbach, Rus matematikçi (ö. 1764)
1780 - Miloş Obrenoviç, Sırp prens (ö. 1860)
1782 - John C. Calhoun, Amerikalı devlet adamı (ö. 1850)
1800 - Aleksa Simić, Sırp siyasetçi (ö. 1872)
1809 - Joseph Jenkins Roberts, Liberyalı siyasetçi (ö. 1876)
1813 - Friedrich Hebbel, Alman oyun yazarı (ö. 1863)
1826 - Joseph René Bellot, Fransız Kuzey Kutbu kâşifi (ö. 1853)
1828 - Randal Cremer, İngiliz Liberal Parlamento üyesi pasifist ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 1908)
1830 - Fustel de Coulanges, Fransız tarihçisi (ö. 1889)
1837 - Grover Cleveland, ABD'nin 22. ve 24. Başkanı (ö. 1908)
1842 - Stéphane Mallarmé, Fransız şair (ö. 1898)
1843 - Jules Vandenpeereboom, Belçikalı siyasetçi (ö. 1917)
1844 - Nikolay Rimski-Korsakov, Rus müzisyen, besteci ve müzik eğitimcisi (ö. 1908)
1856 - Aleksandr İzvolski, Rus diplomat (ö. 1919)
1858 - Rudolf Diesel, Alman makine mühendisi ve Dizel motorun mucidi (ö. 1913)
1866 - Cemil Topuzlu, Türk hekim (Türkiye'de modern cerrahinin kurucusu ve İstanbul Belediye Başkanı) (ö. 1958)
1869 - Neville Chamberlain, İngiliz politikacı (ö. 1940)
1874 - Nikolay Berdyayev, Rus teolog ve filozof (Hristiyan varoluşçuluğunun önde gelen sözcülerinden) (ö. 1948)
1877 - Edgar Cayce, Amerikalı medyum (ö. 1945)
1879 - Varaztad Kazancıyan, Türkiye Ermenisi plastik cerrahi uzmanı doktor (ö. 1968)
1880 - Walter Hohmann, Alman fizikçi (ö. 1945)
1892 - Ruşen Eşref Ünaydın, Türk gazeteci, yazar, siyasetçi ve diplomat (ö. 1959)
1893 - Costante Girardengo, İtalyan profesyonel yol bisikleti yarışçısıydı (ö. 1978)
1903 - Galeazzo Ciano, İtalya Krallığı'nın Dışişleri bakanı ve Benito Mussolini'nin damadı (ö. 1944)
1905 - Thomas Townsend Brown, Amerikalı fizikçi (ö. 1985)
1905 - Robert Donat, İngiliz aktör (ö. 1958)
1912 - Toto Karaca, Ermeni asıllı Türk opera, tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 1992)
1913 - Werner Mölders, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası Luftwaffe Ace Pilotuydu (ö. 1941)
1915 - Refet Angın, Türk öğretmen (ö. 2015)
1919 - Elizabeth Anscombe, İngiliz analitik filozof (ö. 2001)
1922 - Seymour Martin Lipset, Amerikalı toplum bilimci (ö. 2006)
1926 - Peter Graves, Amerikalı sinema ve TV dizileri oyuncusudur (ö. 2010)
1928 - Fidel Ramos, Filipinli general ve siyasetçi (ö. 2022)
1929 - Christa Wolf, Alman romancı ve senaryo yazarı (ö. 2011)
1930 - Maruxa Pita, İspanyol eğitimci ve misyoner (ö. 2025)
1931 - Vlastimil Bubník, Çek buz hokeyi oyuncusu ve millî futbolcu (ö. 2015)
1932 - John Updike, Amerikalı yazar (ö. 2009)
1935 - Frances Cress Welsing, Amerikalı Afrikabilimci ve psikiyatrist (d. 2016)
1936 - F.W. de Klerk, Güney Afrikalı politikacı ve Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 2021)
1942 - Romalı Perihan, Türk soprano, ressam, manken ve oyuncu (ö. 2016)
1953 - Nilgün Belgün, Türk dizi, sinema ve tiyatro oyuncusu
1956 - Luc Besson, Fransız film yapımcısı
1959 - Gökalp Baykal, Türk müzisyen, mimar, öğretim görevlisi ve yazar
1960 - Richard Biggs, Amerikalı aktör (ö. 2004)
1965 - Milorad Milinković, Sırp film yönetmeni, senarist ve müzisyen (ö. 2025)
1965 - Robin Sharma, Hint asıllı Kanadalı yazar
1969 - Bekir Aksoy, Türk oyuncu
1969 - Vassily Ivanchuk, Ukraynalı satranç oyuncusu
1970 - Queen Latifah, Amerikan rapçi, aktris ve şarkıcı
1972 - Dane Cook, Amerikalı stand-up sanatçısı ve oyuncu
1972 - Necmi Yapıcı, Türk dizi ve sinema filmi oyuncusu
1973 - Vural Çelik, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu (ö. 2024)
1977 - Willy Sagnol, Fransız eski millî futbolcudur
1977 - Danny Murphy, İngiliz eski futbolcudur
1978 - Fernandão, Brezilyalı futbolcu (ö. 2014)
1979 - Adam Levine, Amerikalı şarkıcı ve besteci
1979 - Danneel Harris, Amerikalı aktris
1980 - Sébastien Frey, Fransız futbolcu
1980 - Aleksey Yagudin, Rus buz patenci
1980 - Natalia Poklonskaya, Ukraynalı hukukçu ve Kırım Cumhuriyeti eski Başsavcısı
1981 - Fabian Cancellara, emekli İsviçreli profesyonel yol bisikleti yarışçısı
1981 - Laura Pergolizzi, Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı
1981 - Tom Starke, Alman futbolcudur
1982 - Paola Cardullo, İtalyan voleybolcu
1982 - Mantorras, Angolalı millî futbolcudur
1982 - Timo Glock, Alman Formula 1 pilotu
1983 - Ethan Carter III, Amerikalı profesyonel güreşçi
1984 - Simone Padoin, İtalyan futbolcu
1986 - Lykke Li, İsveçli şarkıcı, söz yazarı ve model
1988 - Tanju Şahin, Türk futbolcu
1989 - Lily Collins, Amerikalı oyuncu, model ve TV muhabiri
1991 - Tijana Malešević, Sırp voleybolcu
1994 - Ali İsmail Korkmaz, Türk öğrenci (ö. 2013)
1997 - Ciara Bravo, Amerikalı seslendirme sanatçısı
1997 - Bremer, Brezilyalı millî futbolcu
1997 - Ivica Zubac, Hırvat millî basketbolcu
1998 - Orel Mangala, Belçikalı futbolcu
1999 - Neslihan Demir, Türk basketbolcu
1999 - Diogo Dalot, Portekizli millî futbolcu

235 - Alexander Severus, Roma imparatoru (d. 208)
978 - Edward, 975 yılından öldürüldüğü 978 yılına kadar İngiltere Kralı (d. 962)
1227 - III. Honorius, 18 Temmuz 1216 - 18 Mart 1227 doneminde Papalık yapmıştır (d. 1148)
1314 - Jacques de Molay, Tapınak Şövalyelerinin 23. büyük üstadı
1584 - IV. İvan (Korkunç İvan), Rus Çarı (d. 1530)
1703 - Maria de Dominici, Maltalı bir ressam, heykeltıraş ve Karmelit üçüncü derecede bir rahibeydi (d. 1645)
1745 - Robert Walpole, İngiliz politikacı (d. 1676)
1768 - Laurence Sterne, İrlandalı yazar (d. 1713)
1869 - Pauline Fourès, Fransız ressam ve roman yazarı (d. 1778)
1871 - Augustus De Morgan, Britanyalı matematikçi ve mantıkçı (d. 1806)
1876 - Ferdinand Freiligrath, Alman çevirmen ve şair (d. 1810)
1913 - I. George, Yunanistan Kralı (d. 1845)
1929 - Hamza Hakimzade Niyazi, Özbek şair, yazar ve edebi çevirmen (d. 1889)
1936 - Elefterios Venizelos, Yunan politikacı (d. 1864)
1937 - Mélanie Bonis, F

18 Mayıs, Miladi takvime göre yılın 138. (artık yıllarda 139.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 227 gün vardır. 

1284 - Jönköping, resmen İsveç kenti oldu.
1804 - Napolyon Bonapart, Fransa İmparatoru ilan edildi.
1871 - Paris Komünü, eşit işe eşit ücret verilmesini kabul etti.
1910 - Çıplak gözle görülebilen tek kuyruklu yıldız olan Halley kuyruklu yıldızı, Dünya'nın çok yakınından geçti.
1929 - Sivas'ın Suşehri ilçesinde 6.1 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi, 64 kişi öldü, 72'den fazla kişi ise yaralandı.
1941 - Alman zırhlısı Bismark ve ağır kruvazör Prinz Eugen, Ren Egzersizi (Rheinübung) Harekatı için denize açıldılar.
1943 - Adolf Hitler, müttefiki İtalya'nın teslim olmaya yönelmesi üzerine, Alaric Operasyonu'nu başlatarak İtalya'nın Alman ordularınca istilası emrini verdi.
1944 - Kırım Tatar Sürgünü: Josef Stalin, Kırım Tatarlarını Kırım Yarımadası'ndan sürgün etti. Sürgün edilen 193.865 Kırım Tatarının %45'i sürgünde hayatını kaybetti.
1968 - Fransa'da "Mayıs Ayaklanması" sürüyor. Devlet Başkanı Charles de Gaulle, Romanya'daki ziyaretini beklenenden 12 saat önce bitirerek ülkesine döndü. Sinemacılar, Cannes Film Festivali'ni işgal etti. Önde gelen Fransız film yönetmenleri eserlerini yarışmadan çekti ve jüri istifa ederek festivali sona erdirdi.
1969 - Apollo Projesi: Apollo 10 fırlatıldı.
1973 - Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP-ML) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu'nun (TİKKO) kurucusu İbrahim Kaypakkaya, sıkıyönetimde gözaltında bulunduğu sırada gördüğü işkenceler sonucunda öldü.
1974 - Hindistan, Racastan eyaletinin Pokhran şehrinde bulunan Tar Çölü'nde ilk nükleer silah denemesini başarıyla gerçekleştirdi. "Gülümseyen Buda" adını verdikleri bu proje, Hindistan'ı nükleer silah sahibi olan 6. ülke yaptı.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanı toplantı yaptı. Müdahaleden başka çıkar yol olmadığına karar verildi.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Muhalefet lideri Bülent Ecevit, "Demirel kadar yıkıcı bir kişi daha olsa memleket çoktan batardı." dedi.
1980 - ABD'nin Washington eyaletinde bulunan St. Helens Dağı'nda meydana gelen volkanik patlama, 57 kişinin ölümüne ve 3 milyar dolar da maddi zarara yol açtı.
1986 - Çernobil Nükleer Santrali'ndeki patlamanın ardından, Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı Prof. Ahmet Yüksel Özemre, "radyasyonda endişe edilecek bir şey yok" dedi.
1987 - İstanbul'da ilk deniz otobüsleri işlemeye başladı. İlk seferler Bostancı-Kabataş arasında yapıldı.
1990 - Fransa'da, üzerinde değişiklik yapılmış bir TGV treni, saatte 515.3 km sürate erişerek yeni bir Demiryolu hız rekoru kırdı.
1995 - Gazi Mahallesi olaylarını protesto gösterisi sırasında gözaltına alınan ve bir daha haber alınamayan Hasan Ocak'ın Altınşehir Mezarlığı kimsesizler bölümüne gömüldüğü ortaya çıktı.
1996 - Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e, İzmit'te İbrahim Gümrükçüoğlu tarafından suikast girişiminde bulunuldu. Demirel, olaydan yara almadan kurtuldu. Koruma Müdürü Şükrü Çukurlu kolundan, bir gazeteci ise ayağından yaralandı.
1997 - MHP kurultayında kavga çıktı. Kurultay, hakim kararıyla bir ay ertelendi.
2000 - Doç. Dr. Bahriye Üçok'un katledilmesinde kullanılan pakette tespit edilen parmak izinin, Umut Operasyonu çerçevesinde yakalanan Ferhan Özmen'e ait olduğu belirlendi.
2003 - Türkiye'nin ilk özel rakı fabrikasının temeli, İzmir'in Menderes ilçesi Tekeli beldesinde atıldı.
2022 - Türkiye, Finlandiya ve İsveç'in NATO'ya katılım müzakerelerini başlatılmasını engelledi.

1048 - Ömer Hayyam, İranlı şair, filozof, matematikçi ve Binom açılımının ilk kullanıcısı (ö. 1131)
1186 - Rostovlu Konstantin, Vladimir prensi (ö. 1218)
1692 - Joseph Butler, İngiliz filozof (ö. 1752)
1706 - Magda Logomer, komşusu tarafından büyücülük ve zehirleme yapmakla suçlanan bitki uzmanı (ö. ?)
1711 - Ruđer Bošković, Ragusalı bilim insanı (ö. 1787)
1782 - Adolf von Lützow, Prusyalı asker (ö. 1834)
1822 - Mathew Brady, Amerikalı fotoğrafçı (ö. 1896)
1868 - II. Nikolay, Rus Çarı (ö. 1918)
1872 - Bertrand Russell, İngiliz filozof, matematikçi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi ve barış hareketi lideri (ö. 1970)
1883 - Walter Gropius, Alman mimar ve Bauhaus akımının kurucularından (ö. 1969)
1895 - Augusto César Sandino, Nikaragualı gerilla önderi (ö. 1934)
1897 - Frank Capra, Amerikalı film yönetmeni ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi (ö. 1991)
1898 - Faruk Nafiz Çamlıbel, Türk şair (ö. 1973)
1903 - Galeazzo Ciano, İtalya Krallığı'nın Dışişleri Bakanı (ö. 1944)
1916 - André Braunschweig, Fransız yargıç ve sendikacı. (ö. 1994)
1916 - Miriam Goldberg, Amerikalı muhabir (ö. 2017)
1919 - Margot Fonteyn, İngiliz dansçı ve Türk balesinin kurucusu (ö. 1991)
1920 - Papa II. John Paul, Katolik Kilisesi'nin Polonya kökenli ilk Papa'sı (ö. 2005)
1926 - Bob Benny, Belçikalı şarkıcı (ö. 2011)
1927 - II. Karekin Kazancıyan, İstanbul Ermeni Patriği ve Türkiye Ermenileri Ruhani Başkanı (ö. 1998)
1930 - Serafino Sprovieri, İtalyan Katolik din adamı ve piskopos (ö. 2018)
1936 - Türker İnanoğlu, Türk yönetmen ve yapımcı (ö. 2024)
1937 - Jacques Santer, Lüksemburg eski başbakanı ve Avrupa Komisyonu eski başkanı
1938 - Edwin Erickson, Amerikalı siyasetçi ve iş insanı (ö. 2019)
1939 - Peter Grünberg, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 2018)
1942 - Nobby Stiles, İngiliz eski futbolcu ve teknik direktör (ö. 2020)
1943 - Daniel Frank Austin, Amerikalı botanikçi (ö. 2015)
1944 - W. G. Sebald, Alman yazar ve edebiyatçı (ö. 2001)
1946 - Andreas Katsulas, Yunan asıllı Amerikalı aktör (ö. 2006)
1947 - Hugh Keays-Byrne, İngiliz-Avustralyalı aktör ve film yönetmeni (ö. 2020)
1950 - Thomas Gottschalk, Alman radyo ve televizyon sunucusu, şovmen ve aktör
1954 - Eric Gerets, Belçikalı teknik direktör ve eski futbolcu
1955 - Çov Yun Fat, Çinli oyuncu
1957 - Michael Cretu, Romanya-Bükreş doğumlu sanatçı
1960 - Ben Chafin, Amerikalı hukukçu, çiftçi ve siyasetçi (ö. 2021)
1960 - Page Hamilton, Amerikalı gitarist, solist ve prodüktör
1962 - Sandra, Alman pop şarkıcısı
1965 - Bülent Tezcan, Türk hukukçu ve siyasetçi
1967 - Heinz Harald Frentzen, Alman Formula 1 pilotu
1969
Andras Demeter, Rumen oyuncu ve yönetmen
Delcy Rodríguez, Venezuela Devlet başkan yardımcısı
1969 - Melahat Abbasova, Azeri asıllı Türk oyuncu ve yönetmen
1969 - Helena Noguerra, Belçikalı tanınmış aktris, televizyon sunucusu ve şarkıcı
1970 - Tina Fey, Amerikalı yazar ve komedyen
1971 - Sebastian Bezzel, Alman oyuncu
1972
Ruhi Sarı, Türk oyuncu
Hema Upadhyay, Hint görsel sanatçı (ö. 2015)
1975 - Sanem Çelik, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu
1975 - John Higgins, İskoç profesyonel snooker oyuncusu
1978 - Ricardo Carvalho, Portekizli eski milli futbolcu
1979 - Milivoje Novakovič, Sloven millî futbolcu
1980 - Diego Pérez, Uruguaylı futbolcu
1981 - Edu Dracena, Brezilyalı futbolcu
1984 - Daniel Baier, Alman futbolcu
1984 - Eren Bakıcı, Türk müzisyen, dansçı, oyuncu, söz yazarı ve Grup Hepsi üyesi
1986 - Kevin Anderson, Güney Afrikalı tenis oyuncusu
1986 - Onur Atilla, Türk oyuncu
1987 - Luisana Lopilato, Arjantinli oyuncu
1988 - Taeyang, Koreli R&B - Hip Hop şarkıcı
1989 - Alexandru Chipciu, Rumen futbolcu
1989 - Stefan Ilsanker, Avusturyalı futbolcu
1989 - Daniel Lafferty, Kuzey İrlandalı millî futbolcu
1989 - Muhammed Reşid Mezahiri, İranlı millî futbolcu
1989 - Jonathan Rivierez, Fransız futbolcu
1989 - Alan Becker, Amerikalı çevrimiçi animatör
1990 - Mizuki Hamada, Japon futbolcu
1990 - Luke Kleintank, Amerikalı oyuncu
1990 - Yuya Osako, Japon millî futbolcu
1990 - Heo Ga Yoon, Güney Koreli şarkıcı ve oyuncu
1991 - Celal Hasan, Iraklı futbolcu
1991 - David Pavelka, Çek futbolcu
1991 - Fernando Silva dos Santos, Brezilyalı futbolcu
1992 - Fernando Pacheco Flores, İspanyol kaleci
1993 - Alekseyev, Ukraynalı şarkıcı ve şarkı yazarı
1993 - Jiří Prskavec, Çek slalom kanocu
1993 - Ryohei Shirasaki, Japon futbolcu
1994 - Clint N'Dumba-Capela, İsviçreli profesyonel basketbolcu
1994 - Edson Castillo, Venezuelalı futbolcu
1994 - Aleksandar Čavrić, Sırp futbolcu
1994 - Ebru Şahin, Türk oyuncu
1995 - Berk Demir, Basketbol Süper Ligi takımlarından Darüşşafaka forması giyen Türk profesyonel basketbolcu
1995 - Kimmy Granger, Amerikalı porno yıldızı
1995 - Thalles Lima de Conceição Penha, Brezilyalı futbolcu (ö. 2019)
1995 - Tobias Salquist, Danimarkalı futbolcu
1997 - Alejandro Rejón Huchin, Meksikalı şair, kültür yöneticisi ve gazeteci
2000 - Ryan Sessegnon, İngiliz futbolcudur
2001 - Mirza Lagumdzija, Bosna asıllı Türk millî voleybolcu
2002 - Alina Zagitova, Rus buz patenci

893 - I. Stefanos, 886 ile 893 yılları arası Rum Ortodoks patriği (d. 867)
1013 - II. Hişam, 1 Ekim 976-15 Şubat 1009 ile 23 Temmuz 1010-18 Mayıs 1013 dönemlerinde iki kez Kurtuba halifesi olan Endülüs Emevi Devleti hükümdarı (d. 965)
1160 - IX. Eric, İsveç kralıdır (d. 1120)
1799 - Pierre Beaumarchais, Fransız oyun yazarı, şair ve diplomat (d. 1732)
1800 - Alexandr Suvorov, Rus mareşal (d. 1729)
1808 - Elijah Craig, ABD'li protestan bir vaazcı. Bourbon viskinin mucidi olarak da bazen tanınmaktadır. (d. 1738/43)
1839 - Caroline Bonaparte, Fransa imparatoru I. Napolyon'un kız kardeşi (d. 1782)
1849 - José María Carreño, Venezuela devlet başkanı (d. 1792)
1909 - Isaac Albéniz, İspanyol besteci ve piyanist (d. 1860)
1910 - Eliza Orzeszkowa, Polonyalı yazar (d. 1841)
1911 - Gustav Mahler, Avusturyalı besteci (d. 1860)
1922 - Charles Louis Alphonse Laveran, Fransız doktor (d. 1845)
1924 - Charles Vere Ferrers Townshend, Britanya Hint Ordusu'nda görev yapan subay ve siyasetçi (d. 1861)
1941 - Werner Sombart, Alman iktisatçı ve sosyolog (d. 1863)
1965 - Eli Cohen, İsrailli casus (d. 1924)
1973 - İbrahim Kaypakkaya, Türk devrimci ve TKP/ML'nin kurucusu (d. 1949)
1973 - Jeannette Rankin, Amerikalı feminist siyasetçi (d. 1880)
1976 - Zafer Cilasun, Türk radyo ve televizyon sunucusu (TRT'nin ilk spikerlerinden) (d. 1939)
1980 - Ian Curtis, şarkıcı, söz yazarı ve besteci

18 Nisan, Miladi takvime göre yılın 108. (artık yıllarda 109.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 257 gün vardır. 

1906 - San Fransisco kenti; 7,9 büyüklüğündeki 50 saniye süren deprem ve onu izleyen yangınlarla yerle bir oldu. 28 bin bina yıkıldı, yaklaşık 3000 kişi öldü ve 100 bin kişi evsiz kaldı.
1916 - I. Dünya Savaşı: Rus İmparatorluğu, Trabzon Harekâtı'nı başlatarak Trabzon'u işgal etti.
1920 - İstanbul Hükûmeti, Millî Mücadele'yi yürüten Kuvâ-yi Milliye'ye karşı, Kuva-yi İnzibatiye'yi kurdu. Bu kuvvetler, Adapazarı dolaylarında çıkarılan isyanı destekledi; ancak Ankara Hükûmeti'nin düzenli birliklerine yenildi.
1923 - Yankee Stadyumu açıldı.
1936 - İzmit Kağıt Fabrikası'nda, ilk kâğıt imal edildi.
1939 - Harp Mükellefiyeti Kanunu çıktı.
1939 - Franz von Papen Almanya'nın Ankara Büyükelçiliğine atandı.
1942 - II. Dünya Savaşı: ABD B-25'leri ile Doolittle Baskını'nı başlatarak Japonya'yı bombaladı.
1946 - Milletler Cemiyeti dağıldı.
1951 - Paris Antlaşması'nın imzalanmasıyla, günümüz Avrupa Birliği'nin temellerini oluşturacak ilk adım olan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.
1954 - Mısır'da Cemal Abdünnasır, Muhammed Necib yerine başbakan olarak göreve başladı.
1955 - Bandung Konferansı: Endonezya'nın Bandung kentinde, 29 bağlantısız Afrika ve Asya ülkesinin bir araya geldiği konferans başladı.
1960 - CHP'yi ve basını soruşturmak üzere TBMM'de Tahkikat Komisyonu kuruldu. İnönü, "bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp onu baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam" dedi.
1974 - İtalya'da Kızıl Tugaylar örgütü, Savcı Mario Sossi'yi kaçırdı.
1977 - Veli Ballı, Boston Maratonu'nda ikinci oldu.
1983 - Beyrut'taki ABD Elçiliği'ne düzenlenen intihar saldırısında bombacının da aralarında bulunduğu 63 kişi öldü.
1986 - Kırıkkale'nin Yahşihan beldesindeki askeri mühimmat depolarında yangın çıktı. Kasaba boşaltıldı.
1989 - Türkiye'de ilk tüp bebek, İzmir'de Ege Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi'nde dünyaya geldi.
1989 - Çin'de binlerce öğrenci, daha geniş demokrasi talebiyle sokaklara döküldü.
1992 - General Abdül Reşid Dostum, başkent Kabil'i ele geçirmek üzere, Devlet Başkanı Muhammed Necibullah'a karşı bir isyan başlattı.
1993 - Pakistan Devlet Başkanı Gulam İshak Han, Meclisi lağvetti.
1996 - İsrail birlikleri, Lübnan'daki bir BM yerleşim birimini bombaladı: 106 sivil öldü.
1999 - Türkiye'de erken genel seçimler yapıldı: DSP birinci parti oldu.
2002 - Eski Afganistan Kralı Zahir Şah, 29 yıllık sürgünün ardından ülkesine döndü.
2007 - Zirve Yayınevi katliamı: Malatya'daki Zirve Kitabevi'ne yapılan baskında; biri Alman, ikisi Türk olmak üzere, üç Hristiyan boğazları kesilerek öldürüldü.
2009 - Kuşadası Profesyonel Aşçılar Derneği tarafından Turizm Haftası etkinlikleri kapsamında düzenlenen 5. Açık Büfe Yemek Festivali'nde hazırlanan 1028 çeşit yemeğin yer aldığı açık büfe, Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

359 - Gratianus, Batı Roma İmparatoru (ö. 383)
1480 - Lucrezia Borgia, Papa VI. Alexander'ın kızı (ö. 1519)
1589 - John, Östergötland dükü (ö. 1618)
1590 - I. Ahmed, Osmanlı İmparatorluğu'nun 14. Padişahı (ö. 1617)
1771 - Karl Philipp, Avusturyalı prens ve mareşal (ö. 1820)
1772 - David Ricardo, Britanyalı ekonomist ve politikacı (ö. 1823)
1805 - Giuseppe De Notaris, İtalyan botanikçi (ö. 1877)
1863 - Leopold Berchtold, Avusturya-Macaristanlı Siyasetçi, diplomat ve devlet adamı (ö. 1942)
1874 - Ivana Brlić-Mažuranić, Hırvat yazardır (ö. 1938)
1902 - Giuseppe Pella, İtalyan Hristiyan Demokrat politikacı ve 1953'ten 1954'e kadar İtalya başbakanı (ö. 1981)
1905 - George H. Hitchings, Amerikalı hekim ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi (ö. 1998)
1905 - Yavuz Abadan, Türk hukukçu, siyasetçi ve yazar (ö. 1967)
1907 - Miklós Rózsa, Macar asıllı Amerikalı film müziği bestecisi ve En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü sahibi (ö. 1995)
1918 - André Bazin, Fransız film eleştirmeni ve film kuramcısı (ö. 1958)
1921 - Jean Richard, Fransız oyuncu (ö. 2001)
1922 - Barbara Hale, Amerikalı oyuncu (ö. 2017)
1926 - Haçatur Avetisyan, Ermeni besteci ve kanun müzisyeni (ö. 1996)
1927 - Samuel P. Huntington, Amerikalı siyaset bilimci (ö. 2008)
1927 - Tadeusz Mazowiecki, Polonyalı gazeteci, siyasetçi ve devlet adamı (d. 2013)
1930 - Clive Revill, Yeni Zelandalı karakter oyuncusu (ö. 2025)
1935 - Costas Ferris, Yunan film yönetmeni
1940 - Joseph L. Goldstein, Amerikalı biyokimyacı, genetikçi ve Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü sahibi
1941 - Michel Medinger, Lüksemburglu orta mesafe koşucusu (ö. 2025)
1941 - Michael D. Higgins, İrlandalı siyasetçi, şair, sosyolog, yazar ve yayıncı
1942 - Robert Christgau, Amerikalı deneme yazarı ve müzik eleştirmeni
1942 - Jochen Rindt, Avusturya adına yarışan Alman eski Formula 1 pilotu (ö. 1970)
1942 - Tınaz Titiz, Türk siyasetçi ve eski Kültür ve Turizm Bakanı
1943 - Zeki Alasya, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (ö. 2015)
1946 - Hayley Mills, İngiliz oyuncu ve şarkıcı
1947 - Jerzy Stuhr, Polonyalı aktör ve yönetmen (ö. 2024)
1947 - James Woods, Amerikalı tiyatro ve sinema oyuncusu
1951 - Barış Pirhasan, Türk yönetmen, senarist ve şair
1955 - Oğuz Sarvan, Türk diş hekimi ve futbol hakemi
1956 - Eric Roberts, Amerikalı oyuncu
1963 - Conan O'Brien, Amerikalı komedyen
1963 - Eric McCormack, Kanada doğumlu Amerikalı oyuncu, televizyon yapımcısı ve yazarı
1964 - Niall Ferguson, İskoç tarihçi
1964 - Zazie (Isabelle Marie Anne de Truchis de Varennes), Fransız şarkıcı, söz yazarı ve eski manken
1966 - Andrew Karpen, Amerikalı film yapımcısı ve eğlence sektörü yöneticisi (ö. 2025)
1967 - Mesut Yar, Türk gazeteci ve televizyoncu
1968 - Murat Kekilli, Türk şarkıcı
1969 - Serdar Deniz, Türk oyuncu
1970 - Saad Hariri, Lübnanlı siyasetçi ve iş insanı
1971 - David Tennant, İskoç aktör
1972 - Eli Roth, Amerikalı oyuncu ve yönetmen
1973 - Haile Gebrselassie, Etiyopyalı rekortmen atlet
1975 - Kerim Tekin, Türk pop müziği sanatçısı ve oyuncu (ö. 1998)
1976 - Melissa Joan Hart, Amerikalı Oyuncu
1977 - Kenan Görgün, Türk kökenli Belçikalı yazar
1981 - Derrick Obasohan, Amerikalı basketbolcu
1982 - David Toledo, Meksikalı eski futbolcu
1982 - Sedat İrfan, Türk futbolcu
1984
B-boy Lilou, Fransız dansçı
America Ferrera, Amerikalı oyuncu
1985 - Rachel Renee Smith, Amerikalı model güzellik kraliçesi ve oyuncu
1985 - Gustavo Colman, Arjantinli futbolcu
1986 - Conrad Logan, İrlandalı futbolcu
1987 - Rosie Alice Huntington-Whiteley, İngiliz model
1988 - Kayleigh McEnany, Amerikalı siyaset yorumcusu gazeteci ve yazar
1989 - Alia Martine Shawkat, Amerikalı oyuncu ve film yapımcısı
1990 - Brittany Leanna Robertson, Amerikalı oyuncu
1990 - Wojciech Szczęsny, Polonyalı futbolcu
1992 - Chloe Bennet, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı
1993 - Kazuki Mine, Japon futbolcu
1994 - Moises Arias, Kolombiya asıllı Amerikalı oyuncu
1995 - Lee Seung-yun, Güney Koreli okçu
1996 - Aleksey Jigalkoviç, 2007 Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması'nı kazanan Beyaz Rus şarkıcı
1996 - Denzel Dumfries, Hollandalı millî futbolcu
1997 - Donny van de Beek, Hollandalı futbolcu
1998 - Yudai Konishi, Japon futbolcu

727 - Agallianos Kontoskeles, Bizans ordusu komutanı ve isyan lideri
963 - Stefanos, Bizans imparatoru I. Romanos (920-944 arası hükümdar) ile Theodora'nın ikinci oğlu ve 924 ile 945 yılları arası ortak imparator
1558 - Hürrem Sultan (Avrupa'da bilinen adıyla La Rossa veya Roxelana), I. Süleyman'ın nikâhlı eşi (d. 1502-06)
1674 - John Graunt, İngiliz istatistikçi (d. 1620)
1690 - Charles Léopold Nicolas Sixte, Lorraine'in beşinci dükü (d. 1643)
1802 - Erasmus Darwin, İngiliz hekim, doğa filozofu, fizyolog, mucit ve şair (d. 1731)
1845 - Nicolas-Théodore de Saussure, İsviçreli kimyager (d. 1767)
1853 - William R. King, Amerikalı siyasetçi ve diplomat (d. 1786)
1869 - Giuseppe Giacinto Moris, İtalyan botanikçi (d. 1796)
1871 - Ömer Lütfi Paşa, Osmanlı Devleti Serdar-ı ekremi (d. 1806)
1873 - Justus von Liebig, Alman kimyacı (d. 1803)
1898 - Gustave Moreau, Fransız sembolist ressam (d. 1826)
1936 - Ottorino Respighi, İtalyan besteci (d. 1879)
1941 - Aleksandros Koryzis, Yunanistan Başbakanı (d. 1885)
1943 - Hafız Burhan, Türk ses sanatçısı (d. 1897)
1943 - Isoroku Yamamoto, Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri Birleşik Filosu'nun Başkomutanı (d. 1884)
1945 - Ernie Pyle, Pulitzer Ödüllü Amerikalı gazeteci ve savaş muhabiriydi (d. 1900)
1945 - Wilhelm, Arnavutluk prensi (d. 1876)
1949 - Leonard Bloomfield, Amerikalı dil bilimci (d. 1887)
1949 - Otto Nerz, Alman futbolcu ve Almanya millî futbol takımının ilk teknik direktörü (d. 1892)
1955 - Albert Einstein, Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (d. 1879)
1958 - Maurice Gustave Gamelin, Fransız general (d. 1872)
1958 - Noah Young, Amerikalı sinema oyuncusu (d. 1887)
1964 - Ben Hecht, Amerikalı romancı, senarist ve yönetmen (d. 1894)
1967 - Friedrich Heiler, Alman teolog ve dinler tarihçisi (d. 1892)
1970 - Michał Kalecki, Polonyalı iktisatçı (d. 1899)
1974 - Marcel Pagnol, Fransız yazar, oyun yazarı ve yönetmen (d. 1895)
1976 - Carl Peter Henrik Dam, Danimarkalı bilim insanı (d. 1895)
1979 - Esengül, Türk şarkıcı (d. 1954)
1980 - Suut Kemal Yetkin, Türk deneme yazarı ve sanat tarihçisi (d. 1903)
1984 - Leopold Lindtberg, Avusturya asıllı İsviçreli film ve tiyatro yönetmeni (d. 1902)
1986 - Marcel Dassault, Fransız uçak üreticisi (d.1892)
1986 - Heinrich Lehmann-Willenbrock, Alman deniz subayı (d. 1911)
1988 - Oktay Rifat Horozcu, Türk şair (d. 1914)
1988 - Antonín Puč, Çek eski millî futbolcu (d. 1907)
1989 - Adil Atan, Türk güreşçi (d. 1929)
1989 - Candan Tarhan, Türk futbolcu ve teknik adam (d. 1942)
1990 - Frédéric Rossif, "sinema-gerçek"ten etkilenmiş olan belgeselci (d. 1922)
1993 - Elisabeth Jean Frink, İngiliz heykeltıraş ve tasbaskı yapımcı (d. 1930)
2002 - Thor Heyerdahl, Norveçli kâşif ve antropolog (d. 1914)
2003 - Edgar Frank "Ted" Codd, İngiliz bilgisayar bilimcisi (d. 1923)
2003 - Teoman Köprülüler, Türk siyasetçi ve eski Ticaret Bakanı (d. 1934)
2004 - Gürdal Duyar, Türk heykeltıraş (d. 1935)
2004 - Kamisese Mara, Fijili siyasetçi (d.

18 Ocak, Miladi takvime göre yılın 18. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 347 gün vardır (artık yıllarda 348). 

532 - Konstantinopolis'te (günümüzde İstanbul) başlayan Nika ayaklanması tamamen bastırıldı. 30.000 kişinin öldüğü tarihin bu en kanlı ayaklanması 13 Ocak'ta başlamıştı.
1535 - İspanyol fatih (Konkistador) Francisco Pizarro, Peru'nun başkenti Lima'yı keşfetti.
1778 - İngiliz kâşif James Cook, Hawaii'ye ulaştı.
1896 - X-ışınları cihazı ilk kez New York'ta halka tanıtıldı. "X" adı, ne tür bir ışın olduğunun bilinmeyişini simgeliyordu.
1903 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Theodore Roosevelt'in, Birleşik Krallık Kralı VII. Edward'a gönderdiği radyo mesajı, Birleşik Devletlerden radyo ile yapılan ilk okyanus aşırı iletişim olmuştur.
1906 - İvan Vasilyeviç Babuşkin kurşuna dizildi. Babuşkin, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevikler) kurucularındandı.
1911 - İlk defa bir uçak, bir geminin güvertesine iniş yaptı. Pilot Eugene Burton Ely, San Francisco limanında bulunan USS Pennsylvania (ACR-4) gemisine indi.
1912 - Kaptan Robert Falcon Scott, Güney Kutbuna ulaştı. Bunu başaran ilk insan olmayı hayal ediyordu ancak Roald Amundsen, ondan yaklaşık bir ay önce bunu başarmıştı.
1919 - I. Dünya Savaşı'nda yenik düşen devletlerle anlaşmalar yapmak üzere, İtilaf Devletleri temsilcilerinin oluşturduğu Paris Barış Konferansı açıldı. Avrupa'nın haritası yeniden çizildi.
1927 - Lozan Antlaşması, Amerikan Senatosu tarafından reddedildi.
1928 - Çerkez Hacı Sami çetesinden 3 kişi, Eminönü Meydanı'nda idam edildi. Bu kişiler Atatürk'e suikast iddiasıyla idama mahkûm edilmişlerdi.
1929 - Lev Troçki, Sovyetler Birliği'nden sınır dışı edildi.
1931 - Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Türkiye Güzellik Kraliçesi Yarışmasını, Naşide Saffet Esen kazandı.
1940 - Millî Koruma Kanunu kabul edildi.
1943 - Sovyetler Birliği, Leningrad'da hüküm süren Alman kuşatmasını kırdığını açıkladı.
1944 - Trak adlı yolcu vapuru, Çanakkale'den Bandırma'ya giderken kayalara bindirerek battı: 24 kişi öldü.
1946 - Madam Butterfly operası, Ankara'da sahnelendi.
1947 - Isparta'nın Uluborlu ilçesinin Senirkent bucağından on vatandaş, noter aracılığıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bir protesto mektubu gönderdi. Mektupta hiçbir suçları olmadığı halde, jandarmanın kendilerine sistemli olarak işkence boyutlarında kötü muamele yaptığını yazıyorlardı.
1950 - Demokrat Parti (DP), işçiye grev hakkı istedi.
1951 - Vietnam Kurtuluş Cephesi gerillaları, Hanoi'den geri çekildi; şehir Fransızların eline geçti.
1954 - Yabancı Sermaye Yasası Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi.
1964 - Pemba Halk Cumhuriyeti kuruldu.
1966 - Ankara Cezaevi'nde af isteyen mahkûmlar isyan etti. İstanbul Üsküdar Toptaşı Cezaevi'nde 260 mahkûm açlık grevine başladı.
1966 - Vefa Poyraz, İstanbul valiliğine atandı.
1969 - Amerikalı bilim insanlarınca, düzenli elektromanyetik dalgalar yayan ilk pulsarlar bulundu.
1977 - Zatürreye yol açan gizemli Lejyoner hastalığı'nın amili olan bakteri bulundu ve Legionella pneumophila olarak adlandırıldı.
1983 - Kültür Bakanlığı'nca Sinema Yasa Tasarısı hazırlandı. Bakanlık tasarıyla filmlere denetim getiriyordu.
1984 - Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) davası duruşmasında, sanıklara tek tip elbise giydirildi.
1989 - Kıbrıslı iş insanı Asil Nadir, Günaydın gazetesi'nden sonra Gelişim Yayınları'nı da satın aldı.
1991 - Irak, İsrail'in Tel Aviv ve Hayfa şehirlerine Scud füzesi attı.
1993 - Bayburt'un Üzengili köyü üzerine çığ düştü; 56 kişi öldü, 22 kişi yaralandı.
1996 - Michael Jackson ile Lisa Marie Presley'nin iki yıl süren evlilikleri boşanma ile sona erdi.
2005 - 800 yolcu kapasiteli yolcu uçağı Airbus A380, Toulouse'da (Fransa) basına tanıtıldı.
2010 - Gazeteci-yazar Abdi İpekçi cinayeti ve iki ayrı gasp suçundan hükümlü Mehmet Ali Ağca, Sincan F tipi Cezaevi'nden tahliye edildi.

1519 - Izabela Jagiellonka, Doğu Macaristan Kralı I. János'un eşi (ö. 1559)
1689 - Montesquieu, Fransız yazar (ö. 1755)
1752 - John Nash, İngiliz mimar (ö. 1835)
1779 - Peter Roget, İngiliz hekim ve dilbilimci (ö. 1869)
1795 - Anna Pavlovna, Hollanda kraliçesi (ö. 1865)
1813 - George Rex Graham, Amerikalı gazeteci, editör ve yayıncı (ö. 1894)
1825 - Edward Frankland, İngiliz kimyager ve akademisyen (ö. 1899)
1841 - Emmanuel Chabrier, Fransız besteci ve piyanist (ö. 1894)
1849 - Edmund Barton, Avustralya'nın ilk Başbakanı (ö. 1920)
1851 - Albert Aublet, Fransız sanatçı ve ressam (ö. 1938)
1852 - Augustin Boué de Lapeyrère, Fransız Amiral ve Deniz Bakanı (ö. 1924)
1857 - Otto von Below, Prusyalı general (ö. 1944)
1867 - Rubén Darío, Nikaragualı şair (ö.1916)
1871 - I. Benjamin, İstanbul Ortodoks Patrikhanesinin, 266. Ekümenik Patriği (ö. 1946)
1873 - Memed Abaşidze, Gürcü siyasal lider, yazar ve hayırsever (ö. 1937)
1876 - Elsa Einstein, Albert Einstein ikinci eşi ve kuzeni (ö. 1936)
1879 - Henri Giraud, Fransız general (ö. 1949)
1880 - Paul Ehrenfest, Avusturyalı-Hollandalı fizikçi (ö. 1933)
1882 - A. A. Milne, İngiliz yazar (ö. 1956)
1882 - Lazare Lévy, Fransız piyanist, orgcu, besteci ve öğretmen (ö. 1964)
1889 - Kanji Ishiwara, Japon asker ve siyasetçi (ö. 1949)
1892 - Oliver Hardy, Amerikalı sinema oyuncusu (Laurel ve Hardy ikilisinden) (ö. 1957)
1896 - Ville Ritola, Fin uzun mesafe koşucusu (ö. 1982)
1898 - George Dawson, Amerikalı yazar (ö. 2001)
1904 - Cary Grant, İngiliz oyuncu (ö. 1986)
1911 - Danny Kaye, Amerikalı sahne, sinema ve TV komedyeni (ö. 1987)
1913 - Ali Sururi, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu (ö. 1998)
1915 - Santiago Carrillo, İspanyol politikacı (Avrupa Komünizmi düşüncesinin öncülerinden ve 1960-1982 arasında İspanya Komünist Partisi Genel Sekreteri) (ö. 2012)
1918 - Ali Demi, Ulusal Kurtuluş Hareketi üyesi Arnavut gerilla ve komünist (ö. 1943)
1925 - Gilles Deleuze, Fransız yazar ve düşünür (ö. 1995)
1927 - İsmet Sıral, Türk müzisyen, saksofonist, flütist ve neyzen (ö. 1987)
1927 - Perihan Tedü, Türk tiyatro oyuncusu (ö. 1992)
1934 - José Manuel Romay Beccaría, İspanyol siyasetçi ve hukukçu
1937 - John Hume, Kuzey İrlandalı politikacı ve 1998 Nobel Barış Ödülü sahibi (ö. 2020)
1937 - Pilar Cansino, İspanyol oyuncu
1938 - Anatoli Kolesov, Sovyet grekoromen güreşçisi ve koçu (ö. 2012)
1942 - Lima, Brezilyalı profesyonel futbolcu (ö. 2025)
1950 - Gilles Villeneuve, Kanadalı F1 pilotu (ö. 1982)
1955 - Kevin Costner, Amerikalı sinema oyuncusu, yönetmen ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi
1961 - Mustafa Demir, Türk mimar ve siyasetçi (ö. 2025)
1966 - Yaşar Tüzün, Türk siyasetçi
1967 - Annette Hess, Alman senarist
1971 - Pep Guardiola, İspanyol teknik direktör
1979 - Cem Bahtiyar, Türk müzisyen ve maNga grubunun bass gitaristi
1979 - Jay Chou, Tayvanlı şarkıcı, şarkı sözü yazarı, aktör, film yönetmeni ve prodüktör
1980 - Jason Segel, Amerikalı oyuncu
1982 - Atacan Öztürk, Türk profesyonel futbolcu
1983 - Kaan Sekban, Türk komedyen ve sunucu
1990 - José Ignacio Fernández Iglesias, İspanyol futbolcu
1995 - Samu Castillejo, İspanyol futbolcu
1998 - Lisandro Martinez, Arjantinli millî futbolcu
1998 - Éder Militão, Brezilyalı millî futbolcu

MÖ 52 - Publius Clodius Pulcher, Roma'lı politikacı (d. MÖ 92)
474 - I. Leo, 457 - 474 döneminde Doğu Roma\Bizans İmparatorluğu imparatoru olmuştur (d. 401)
896 - Humâreveyh bin Ahmed bin Tolun, 884-896 döneminde Tolunoğlu Hükümdarı olmuştur (d. 864)
1213 - Tamar, Gürcistan Krallığı'nı 1184-1213 arasında yöneten ünlü kraliçedir (d. 1160)
1253 - I. Henry, Kıbrıs Kralıydı (d. 1217)
1367 - I. Pedro, Portekiz kralı (d. 1320)
1411 - Moravyalı Jobst, Moravya margrafı ve kısa bir süreliğine Almanya Kralı (d. ~1354)
1471 - Go-Hanazono, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 102. imparatorudur (d. 1418)
1557 - Pietro Bembo, İtalyan Knights Hospitaller üyesi, kardinal, bilgin, şair ve edebiyat teorisyeni (d. 1470)
1623 - Kara Davud Paşa, Osmanlı devlet adamı (d. ?)
1677 - Jan van Riebeeck, Hollandalı doktor, tüccarı ve Cape Kolonisi'nin kurucusu ve ilk yöneticisi (d. 1619)
1730 - Antonio Vallisneri, İtalyan tıp doktoru, doktor ve doğabilimci (d. 1661)
1799 - Heinrich Johann Nepomuk von Crantz, Avusturyalı bitki bilimci ve hekim (d. 1722)
1802 - Antoine Darquier de Pellepoix, Fransız gök bilimci (d. 1718)
1803 - Sylvain Maréchal, Fransız şair, filozof ve devrimci (d. 1750)
1862 - John Tyler, Amerikalı siyasetçi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin 10. Başkanı (d. 1790)
1869 - Bertalan Szemere, Macar şair ve Macaristan'ın üçüncü başbakanı (d. 1812)
1874 - August Heinrich Hoffmann von Fallersleben, Alman şair (d. 1798)
1882 - Naile Sultan, Abdülmecid'in kızı (d. 1856)
1886 - Sadık Paşa, Polonezköy'ün Polonyalı kurucularından (d. 1804)
1890 - I. Amadeo, İspanya kralı (d. 1845)
1896 - Charles Floquet, Fransız siyasetçi (d. 1828)
1899 - William Edwin Brooks, İrlandalı ornitolog (d. 1828)
1906 - İvan Vasilyeviç Babuşkin, Rus devrimci ve Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevikler) kurucularından (d. 1873)
1918 - Jurgis Bielinis, Litvanyalı yayıncı ve yazar (d. 1846)
1925 - J. M. E. McTaggart, İngiliz idealist düşünürü (d. 1866)
1936 - Rudyard Kipling, İngiliz yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (d. 1865)
1949 - Charles Ponzi, İtalyan iş insanı ve dolandırıcı (d. 1882)
1956 - Makbule Atadan, Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşi (d. 1885)
1959 - Jerome Alexander, Amerikalı kimyager (d. 1876)
1960 - Nahid Sırrı Örik, Türk yazar (d. 1895)
1967 - Linné Ahlstrand, Amerikalı model ve oyuncu (d. 1936)
1969 - Hans Freyer, Alman sosyolog ve filozoftur (d. 1887)
1970 - David O. McKay, İsa Mesih'in Son Zaman Azizler Kilisesi'nin 9. başkanıdır (d. 1873)
1970 - Mehmet Mümtaz Tarhan, Türk avukat ve siyasetçi (eski İstanbul Valisi) (d. 1908)
1975 - Arif Müfid Mansel, Türk arkeolog (d. 1905)
1977 - Carl Zuckmayer, Alman oyun yazarı (d. 1896)
1985 - Davut Sulari, Türk halk müziği sanatçısı (d. 1925)
1989 - Bruce Chatwin, İngiliz romancı ve gezi yazarıdır (d. 1940)
1990 - Rusty Hamer, Amerikalı oyuncudur (d. 1947)
1995 - Adolf Butenandt, Alman biyokimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi (d. 1903)
2000 - Margar

18 Temmuz, Miladi takvime göre yılın 199. (artık yıllarda 200.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 166 gün vardır. 

MÖ 390 - Roma Cumhuriyeti ile Galya arasında gerçekleşen Allia Muharebesi'ni Galyalılar kazandı.
656 - Ali bin Ebu Talib halife oldu.
1919 - Müttefik Yüksek Konseyi, işgal bölgeleri hakkında anlaşamayan İtalya ve Yunanistan arasında bölüştürme yaptı ve Aydın ilinin İtalyanlara verilmesi kararlaştırıldı.
1920 - Mîsâk-ı Millî, TBMM'de kabul edildi. Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Millî üzerine yemin etti.
1925 - Adolf Hitler, nasyonal sosyalist fikirlerini açıkladığı kişisel manifestosu Mein Kampf'ı (Kavgam) yayımladı.
1930 - Ankara Etnografya Müzesi halka açıldı.
1932 - Türkiye, Cemiyet-i Akvam'a (Milletler Cemiyeti) 56. üye olarak kabul edildi.
1932 - Türkiye'de Ezanın Arapça okunması ülke genelinde resmen yasaklandı. Diyanet Dairesi, bu yasağı ilgili mercilere duyurdu.
1939 - Takas Limited Şirketi kuruldu.
1941 - II. Dünya Savaşı: Artan millî savunma ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla piyasaya 'tasarruf bonosu' çıkarıldı. 5, 25, 100 ve 1.000 liralık tasarruf bonoları; 3, 6 ve 12 ay vadeli olarak düzenlendi. Faizleri yüzde 4 ile 6 arasında değişen 25 milyon tutarındaki bonolara halk büyük ilgi gösterdi.
1945 - Çok partili demokratik hayatın ilk adımı atıldı: Millî Kalkınma Partisi kuruldu. Partinin kurucuları arasında Nuri Demirağ, Hüseyin Avni Ulaş ve Cevat Rıfat Atilhan gibi isimler yer aldı.
1946 - İzmir Gazeteciler Cemiyeti kuruldu.
1964 - 10 gündür süren Batman Petrol Rafinerisi işçileri grevi, Bakanlar Kurulu ve Türk-İş'in aracılığıyla sona erdi.
1964 - Türkiye ile ABD arasında, ‘pamuklu ihracatına ilişkin’ anlaşma imzalandı.
1964 - Türkiye ile Belçika arasında işgücü anlaşması imzalandı.
1968 - Intel şirketi Santa Clara, Kaliforniya'da kuruldu.
1974 - ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'in yardımcısı Joseph Sisco Londra'ya gelerek Bülent Ecevit ile görüştü. Müdahaleden vazgeçmesi için Ecevit'in şartlarını öğrendi ve bunları Yunanlar ile görüşmek üzere Atina'ya hareket etti.
1975 - Apollo-Soyuz kenetlenmesi televizyondan naklen verildi.
1976 - Rumen jimnastikçi Nadia Comăneci, Yaz Olimpiyatları'nda 10 tam puan aldı. Böylece Olimpiyat Oyunları tarihinde tam puan alan ilk jimnastikçi unvanını da alarak tarihe geçti.
1995 - Daha önce 18 Temmuz'da Türkiye'ye geleceği açıklanan BM Genel Sekreteri Butros Gali, halkın tepkisinden çekindiği için ziyaretini iptal etmek zorunda kaldı.
1996 - Paris'e gitmekte olan bir ABD yolcu uçağı, Long Island-New York açıklarında havada infilak etti; 230 yolcudan kurtulan olmadı.
1997 - Yücel Yener, TRT Genel Müdürlüğü'ne atandı.
1998 - İstanbul-Ankara seferini yapan THY'na ait bir uçağın motoru yandı. Yolculara korkulu anlar yaşatan yangın nedeniyle uçak, Atatürk Havaalanı'na zorunlu iniş yaptı.
2016 - Türkiye'de 3 aylığına OHAL ilan edildi.

1552 - II. Rudolf, Kutsal Roma imparatoru (ö. 1612)
1635 - Robert Hooke, İngiliz hezarfeni (ö. 1703)
1670 - Giovanni Battista Bononcini, İtalyan barok besteci ve çellist (ö. 1747)
1811 - William Makepeace Thackeray, İngiliz yazar (ö. 1863)
1818 - Louis De Geer, İsveçli politikacı ve yazar (ö. 1896)
1853 - Hendrik A. Lorentz, Hollandalı fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi (ö. 1928)
1864 - Philip Snowden, İngiliz sosyalist siyasetçi (ö. 1937)
1867 - Margaret Brown, Amerikalı bir sosyete üyesi, hayırsever ve aktivist (ö. 1932)
1871 - Giacomo Balla, İtalyan ressam, heykeltıraş, sanat eğitimcisi, şair (ö. 1958)
1882 - Manuel Gálvez, Arjantinli yazar ve şair (ö. 1962)
1883 - Lev Kamenev, Sovyet Komünist lider (ö. 1936)
1887 - Vidkun Quisling, Norveçli politikacı (ö. 1945)
1890 - Frank Forde, Avustralyalı politikacı (ö. 1983)
1892 - Arthur Friedenreich, Brezilyalı eski millî futbolcu (ö. 1969)
1895 - Olga Spessivtseva, Rus balerini (ö. 1991)
1897 - Cyril Norman Hinshelwood, İngiliz kimyager (ö. 1967)
1900 - Nathalie Sarraute, Fransız roman ve deneme yazarı (ö. 1999)
1906 - Samuel Ichiye Hayakawa, Kanada doğumlu Amerikalı akademisyen ve siyasetçi (ö. 1992)
1906 - Clifford Odets, Amerikalı oyun yazarı ve senarist (ö. 1963)
1909 - Andrey Gromiko, Sovyet diplomat ve Dışişleri Bakanlarından (ö. 1989)
1909 - Muhammed Davud Han, Afganistan Devlet Başkanı (ö. 1978)
1911 - Hume Cronyn, Kanadalı aktör (ö. 2003)
1914 - Gino Bartali, İtalyan eski profesyonel yol bisikleti yarışçısı (ö. 2000)
1914 - Oscar Heisserer, Fransız eski millî futbolcu (ö. 2004)
1916 - Charles Kittel, Amerikalı fizikçi (ö. 2019)
1916 - Kenneth Armitage, İngiliz heykeltıraş (ö. 2002)
1918 - Nelson Mandela, Güney Afrikalı siyasetçi (ö. 2013)
1921 - Aaron T. Beck, Amerikalı psikiyatrist (ö. 2021)
1921 - John Glenn, Amerikalı havacı, mühendis, astronot ve siyasetçi (ö. 2016)
1921 - Dorothy Mengering, Amerikalı televizyon sunucusu (ö. 2017)
1922 - Thomas Samuel Kuhn, Amerikalı filozof ve bilim tarihçisi (ö. 1996)
1925 - Friedrich Zimmermann, Alman siyasetçi (ö. 2012)
1926 - Nita Bieber, Amerikalı oyuncu (ö. 2019)
1926 - Bernard Pons, Fransız siyaset adamı (ö. 2022)
1927 - Robert Ellis Miller, Amerikalı film yönetmeni (ö. 2017)
1928 - Stig Grybe, İsveçli aktör ve komedyen (ö. 2017)
1929 - Dick Button, Amerikalı buz patencisi ve olimpiyat şampiyonu (ö. 2025)
1931 - Hakkı Kıvanç, Türk sinema ve dizi oyuncusu (ö. 2015)
1933 - Jean Yanne, Fransız oyuncu, yazar, film yönetmeni ve besteci (ö. 2003)
1933 - Yevgeni Yevtuşenko, Sovyet şair (ö. 2017)
1934 - Darlene Conley, Amerikalı aktris (ö. 2007)
1935 - Tenley Albright, Amerikalı buz patenci
1937 - Nevzat Eren, Türk tıp doktoru (ö. 2000)
1937 - Roald Hoffmann, Amerikalı kimyacı ve Nobel Kimya Ödülü sahibi
1937 - Hunter Stockton Thompson, Amerikalı gazeteci ve yazar (ö. 2005)
1938 - Paul Verhoeven, Hollanda asıllı film yönetmeni, senaryo yazarı ve prodüktör
1939 - Abdullah Ünal, Türk eski futbolcu (ö. 2025)
1940 - James Brolin, Amerikalı oyuncu prodüktör ve yönetmen
1941 - Bedrettin Dalan, Türk mühendis ve siyasetçi
1941 - Frank Farian, Alman prodüktör ve müzisyen (ö. 2024)
1942 - Giacinto Facchetti, İtalyan futbolcu ve FC Internazionale Milano Kulübü'nün eski Başkanı (ö. 2006)
1943 - Danny Cox, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve müzisyen (ö. 2025)
1948 - Hartmut Michel, Alman biyokimyacı
1948 - Jeanne Cordova, Amerikalı LGBT hakları savunucusu aktivist ve yazar (ö. 2016)
1950 - Richard Branson, İngiliz yatırımcı ve iş adamı
1951 - Elio Di Rupo, Belçikalı bir politikacı
1951 - Margo Martindale, Amerikalı oyuncudur
1953 - Turgay Tanülkü, Türk sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu
1955 - Banu Avar, Türk yazar, gazeteci, program yapımcısı ve sunucu
1956 - Meral Akşener, Türk siyasetçi
1957 - Kaisha Atakhanova, Kazak biyolog
1957 - Nick Faldo, İngiliz golfçü
1959 - Erdal Çelik, Türk müzisyen, besteci ve söz yazarı
1959 - Mustafa Kemal Uzun, Türk oyuncu ve film yönetmeni (ö. 2017)
1961 - Elizabeth McGovern, Amerikalı tiyatro, sinema oyuncusu ve müzisyen
1961 - Alan Scott Pardew, İngiliz eski futbolcu, teknik direktör
1962 - Lee Arenberg, Amerikalı sinema ve dizi oyuncusu
1964 - Wendy Williams, Amerikalı televizyon sunucusu, iş insanı, medya kişiliği ve senarist
1965 - Petra Schersing, Eskiden Doğu Almanya için yarışan atlet
1967 - Vin Diesel, Amerikalı aktör
1968 - Grant Bowler, Yeni Zelanda doğumlu Avustralyalı oyuncu
1968 - Olga Prohvatılo, Rus oyuncu ve komedyen (ö. 2017)
1969 - Hege Riise, Norveçli eski futbolcu
1971 - Penny Hardaway, Amerikalı profesyonel basketbolcu
1971 - Ryan Church, Amerikalı tasarımcı
1974 - Derek Anderson, Amerikalı eski profesyonel basketbolcu
1975 - Daron Malakian, Amerikalı gitarist ve vokalist
1975 - M.I.A., Sri Lanka asıllı İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve besteci
1975 - Ertem Şener, Türk spor spikeri ve sunucu
1976 - Cansın Özyosun, Türk dizi oyuncusu
1977 - Aleksandr Morozeviç, Rus satranç oyuncusu
1977 - Kelly Reilly, İngiliz oyuncu
1978 - Adabel Guerrero, Arjantinli sanatçı
1978 - Mélissa Theuriau, Fransız gazeteci ve televizyon sunucusu
1979 - Joey Mercury, Amerikalı profesyonel güreşçi
1980 - Kristen Bell, Amerikalı aktris
1980 - David Blu, İsrailli ve Amerikalı emekli basketbolcudur
1981 - Michiel Huisman, Hollandalı oyuncu, şarkıcı ve söz yazarı
1982 - Priyanka Chopra, Hint sinema oyuncusu, şarkıcı
1982 - Carlo Costly, Honduraslı futbolcu
1982 - Marcin Dołęga, Polonyalı halterci
1983 - Carlos Diogo, Uruguaylı futbolcu
1983 - Jan Schlaudraff, Alman futbolcu
1985 - Chace Crawford, Amerikalı sinema ve TV yıldızı
1985 - James Norton, İngiliz oyuncu
1987 - Carlos Eduardo Marques, Brezilyalı millî futbolcu
1987 - César Villaluz, Meksikalı futbolcu
1988 - Hakan Arslan, Türk futbolcu
1988 - Änis Ben-Hatira, Alman asıllı Tunuslu millî futbolcu
1988 - Elvin Mammadov, Azeri futbolcu
1988 - Merve Özbey, Türk şarkıcı
1989 - Semyon Antonov, Rus millî basketbolcu
1989 - Sebastian Mielitz, Alman profesyonel futbolcu
1989 - Yohan Mollo, Fransız futbolcu
1989 - Dmitri Soloviev, Rus buz patenci
1990 - Canelo Álvarez, Meksikalı boksör
1992 - Mehdi Tarımi, İranlı millî futbolcu
1993 - Nebil Fekir, Fransız futbolcu
1993 - Lee Taemin, Güney Koreli şarkıcı, dansçı ve oyuncu
1994 - Erik Lima, Brezilyalı forvet
1997 - Noah Lyles, Amerikalı atlet
2006 - Volodar Arturovich Murzin, Profesyonel satranç oyuncusu

707 - İmparator Mommu, Japonya'nın geleneksel veraset düzenine göre 42. imparatoru (d. 683)
715 - Muhammed bin Kasım es-Sekafî, Sind'i fetheden Emevî kumandanı (d. 692)
928 - II. Stefanos, 29 Haziran 925 ile 18 Temmuz 928 yılları arası Konstantinopolis Ekümenik Patriği olarak görev yapmıştır (d. ?)
1100 - Godfrey de Bouillon, Belçikalı Haçlı şövalye ve Birinci Haçlı Seferi liderlerinden (d. 1060)
1194 - Lüzinyanlı Guy, Fransız Haçlı şövalye (d. 1150)
1566 - Bartolomé de las Casas, Dominikan rahibi, piskopos ve uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının ilk savunucularından biri olan yazar (d. 1484)
1610 - Caravaggio (Michelangelo Merisi), İtalyan ressam (d. 1571)
1697 - António Vieira, Portekizli Cizvit misyoner ve yazar (d. 1608)
1721 - Antoine Watteau, Fransız ressam (d. 1684)
1792 - John Paul Jones, Amerika Birleşik Devletl

18 Şubat, Miladi takvime göre yılın 49. günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 316 gün vardır (artık yıllarda 317). 

1451 - Fatih Sultan Mehmet, ikinci kez tahta çıktı.
1695 - Osmanlı donanması, Sakız Adası'nı Venedikliler'den geri aldı.
1856 - Islahat Fermanı yayınlandı.
1885 - Mark Twain'in Huckleberry Finn'in Maceraları adlı kitabı, ilk kez yayımlandı.
1913 - Raymond Poincaré, Fransa Devlet Başkanı oldu.
1930 - Amerikalı astronomi tutkunu Clyde Tombaugh, 33 cm'lik bir teleskopla Plüton cüce gezegenini keşfetti.
1932 - Japon İmparatoru, Manzhouguo'nun (Mançurya'nın eski Çince adı) Çin'den bağımsızlığını ilan etti.
1941 - Anıtkabir için mimari yarışma açıldığı resmen ilan edildi.
1941 - Petrol Ofisi kuruldu.
1943 - Naziler, Beyaz Gül hareketi üyelerini tutukladılar.
1943 - Joseph Goebbels, Sportpalast konuşmasını yaptı.
1952 - TBMM, Türkiye'nin NATO üyeliğini onayladı. Türkiye, 21 Şubat günü NATO üyesi oldu.
1957 - BM'de Kıbrıs görüşmelerine başlandı. BM, 26 Şubat'ta sorunun öncelikle ilgili taraflar arasında görüşülmesine karar verdi.
1960 - 7 ülke, Latin Amerika Serbest Ticaret Birliğini (LAFTA) kurdu. 1980'de imzalanan yeni bir anlaşma ile ALADI adını aldı.
1965 - Gambiya, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını kazandı.
1967 - Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35.000 köyden 15.000'inde okul olmadığı açıklandı.
1971 - Elazığ Senatörü Profesör Celal Ertuğ, "Bir dikta ortamına adım adım yaklaşılmaktadır. Ordunun mesajı açıktır. Demirel derhal istifa etmelidir" dedi. Başbakan Süleyman Demirel ise, "Meşru yollardan geldim. Bulurlar 226'yı, bizi devirirler" dedi.
1974 - Kiss müzik grubu, kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini yayımladılar.
1977 - Uzay mekiği Enterprise, bir Boeing 747'nin üstünde ilk yolculuğuna çıktı.
1977 - İstanbul Yükseköğrenim Derneği, (İYÖD) "amaç dışı faaliyet" gösterdiği gerekçesiyle süresiz kapatıldı. İYÖD, Dev-Genç'in (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) İstanbul Bölge Yürütme Kurulunu oluşturuyordu.
1979 - Sahra Çölü'ne kar yağdı.
1988 - İstanbul'daki Spor ve Sergi Sarayı'nın adı, "Lütfi Kırdar" olarak değiştirildi.
1993 - Gazeteci Kemal Kılıç öldürüldü. Kılıç, İnsan Hakları Derneği'nin Urfa Şubesi Yönetim Kurulu üyesiydi.
1994 - Demokrasi Partisinin (DEP) Genel Merkezi bombalandı, bir kişi öldü, 2'si ağır 16 kişi yaralandı. Demokrasi Partisi (DEP) yılbaşından beri 4 kez saldırıya uğramıştı. Olayı İslami Cihat Örgütü üstlendi.
1995 - Sosyaldemokrat Halkçı Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi, CHP çatısı altında birleşti. SHP'li Hikmet Çetin oy birliğiyle Genel Başkan seçildi.
1997 - Tansu Çiller, TEDAŞ ve TOFAŞ soruşturmalarından aklandı. Refah Partisi milletvekilleri Tansu Çiller'in aklanmasından yana oy kullandılar.
2003 - Güney Kore'nin Daegu metrosunda çıkan yangında, yaklaşık 200 kişi öldü.
2004 - İran'ın Nişabur kenti yakınlarda kontrolden çıkan bir yük treninde meydana gelen patlama ve yangında, 200'ü kurtarma personeli olmak üzere 295 kişi öldü. Tren; kükürt, petrol ve gübre taşıyordu.
2007 - NBA'de oynayan en iyi oyunculardan oluşan iki takımın karşılaşması şeklinde, her yıl gösteri amaçlı yapılan 2007 NBA All-Star Maçı, Las Vegas'ta yapıldı.
2008 - Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan ve Türkiye; Kosova'nın tek taraflı bağımsızlığını tanıdığını açıkladı.
2021 - NASA'nın keşif aracı Perseverance Mars'a indi.

1201 - Nasîrüddin Tûsî, Türk bilim insanı ve İslam filozofu (ö. 1274)
1372 - İbn Hacer el-Askalanî, Arap hadis, fıkıh ve tefsir bilgini (ö. 1449)
1374 - Polonyalı Jadwiga, Polonya Krallığı'nın ilk kadın hükümdarı (ö. 1399)
1404 - Leon Battista Alberti, İtalyan ressam, şair, dilbilimci, filozof, kriptograf, müzisyen, mimar, Katolik azizlerin biyografi yazarı ve matematikçi (ö. 1472)
1515 - Valerius Cordus, Alman botanikçi ve kimyager (ö. 1544)
1516 - I. Mary, İngiltere ve İrlanda Kraliçesi (ö. 1558)
1609 - Edward Hyde, İngiliz devlet adamı ve tarihçi (ö. 1674)
1626 - Francesco Redi, İtalyan doktor (ö. 1697)
1745 - Alessandro Volta, İtalyan fizikçi (ö. 1827)
1807 - Kostaki Musurus Paşa, Rum asıllı Osmanlı paşası (ö. 1891)
1826 - Julius Thomsen, Danimarkalı kimyager (ö. 1909)
1836 - Sri Ramakrishna, Hindu aziz (ö. 1886)
1838 - Ernst Mach, Avusturya-Çek kökenli fizikçi ve felsefeci (ö. 1916)
1848 - Louis Comfort Tiffany, Amerikalı sanatçı ve tasarımcı (ö. 1933)
1849 - Alexander Kielland, Norveçli yazar (ö. 1906)
1854 - Jan Jakob Maria de Groot, Hollandalı dilbilimci, türkolog, sinolog ve din tarihçisi (ö. 1921)
1855 - Jean Jules Jusserand, Fransız diplomat, tarihçi ve yazar (ö. 1932)
1857 - Max Klinger, Alman sembolist ressam ve heykeltıraş (ö. 1920)
1860 - Anders Zorn, İsveçli ressam, oymacı, heykeltıraş ve fotoğrafçı (ö. 1920)
1871 - Harry Brearley, İngiliz metalürji uzmanı (ö. 1948)
1878 - Mariya Ulyanova, Rus kadın devrimci (ö. 1937)
1880 - Ernst von Aster, Alman filozof (ö. 1948)
1881 - Ferenc Keresztes-Fischer, Macar avukat ve siyasetçi (ö. 1948)
1882 - Petre Dumitrescu, Rumen Üst-orgeneral (ö. 1950)
1883 - Nikos Kazancakis, Yunan yazar (ö. 1957)
1895 - Semyon Timoşenko, Sovyet komutan (ö. 1970)
1898 - Enzo Ferrari, İtalyan yarış arabaları sürücüsü ve üreticisi (ö. 1988)
1903 - Nikolay Podgorni, SSCB Devlet Başkanlarından (ö. 1983)
1906 - Hans Asperger Avusturyalı çocuk doktoru, Asperger sendromunu keşfetti (ö. 1980)
1919 - Jack Palance, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 2006)
1920 - Eddie Slovik, Amerikalı er rütbesinde asker (2. Dünya Savaşı sırasında firardan dolayı idam edilen tek ABD askeri) (ö. 1945)
1925 - Halit Kıvanç, Türk hukukçu, radyo ve televizyon sunucusu, gazeteci, çevirmen ve yazar (ö. 2022)
1925 - Marcel Barbeau, Kanadalı sanatçı (ö. 2016)
1926 - Rita Gorr, Belçikalı mezzosoprano (ö. 2012)
1929 - Ertem Eğilmez, Türk sinema yönetmeni (ö. 1989)
1929 - Kamran İnan, Türk diplomat, hukukçu ve siyasetçi (ö. 2015)
1929 - Manole Aldescu, Rumen kayaklı koşucu (ö. ?)
1929 - Roland Minson, Amerikalı basketbol oyuncusu (ö. 2020)
1929 - Len Deighton, İngiliz tarihçi ve yazar (ö. 2026)
1931 - Toni Morrison, Amerikalı yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (ö. 2019)
1932 - Milos Forman, Çekoslovak göçmeni Amerikalı film yönetmeni ve En İyi Yönetmen Akademi Ödülü sahibi (ö. 2018)
1933 - Bobby Robson, İngiliz teknik direktör (ö. 2009)
1933 - Yoko Ono, Japon müzisyen
1936 - Jean Marie Auel, Amerikalı yazar
1936 - Jozef Vengloš, Çekoslovak futbolcu ve teknik direktör (ö. 2021)
1942 - Tolga Aşkıner, Türk oyuncu (ö. 1996)
1950 - Cybill Shepherd, Amerikalı sinema oyuncusu
1954 - John Travolta, Amerikalı sinema oyuncusu
1964 - Matt Dillon, Amerikalı sinema oyuncusu
1967 - Abbas Lisani, Güney Azerbaycanlı gazeteci
1967 - Roberto Baggio, İtalyan futbolcu
1968 - Molly Ringwald, Amerikalı oyuncu
1976 - Chanda Rubin, Amerikalı profesyonel tenis oyuncusu
1983 - Roberta Vinci, İtalyan tenisçi
1985 - Anton Ferdinand, İngiliz futbolcu
1985 - Song Jae-rim, Güney Koreli aktör ve model (ö. 2024)
1985 - Park Sung-hoon, Güney Koreli aktör
1988 - Bibras Natho, Çerkes asıllı İsrailli futbolcu
1988 - Şükrü Özyıldız, Türk oyuncu
1989 - Aleksey İonov, Rus millî futbolcu
1991 - Jeremy Allen White, Amerikalı oyuncu
1994 - J-Hope, Güney Koreli şarkıcı, dansçı ve söz yazarı
1994 - John Lundstram, İngiliz millî futbolcu
1995 - Nathan Aké, Hollandalı millî futbolcu
1998 - Vernon, Koreli şarkıcı
1999 - Rayyan Baniya, Benin asıllı Türk futbolcu
2004 - Felipe Augusto, Brezilyalı futbolcu

901 - Sabit bin Kurre, Arap Matematikçi, astronomi, mekanik ve tıp bilgini (d. 821)
999 - V. Gregorius, 996'dan 999 yılındaki ölümüne kadar Papa olarak görev yapmıştır (d. 972)
1139 - II. Yaropolk, Kiev büyük prensi (d. 1082)
1294 - Kubilay Han, Moğol İmparatoru (d. 1215)
1405 - Timur, Timur İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı (d. 1336)
1455 - Fra Angelico, İtalyan Dominikan rahibi ve ressam (d. 1395)
1535 - Heinrich Cornelius Agrippa, Alman astrolog ve simyacı (d. 1486)
1546 - Martin Luther, Alman dini reformist (d. 1483)
1564 - Michelangelo, İtalyan sanatçı (d. 1475)
1585 - Takiyüddin, Türk hezârfen, gök bilimci, mühendis ve matematikçi (d. 1521)
1799 - Johann Hedwig, Alman botanikçi (d. 1730)
1851 - Carl Gustav Jacob Jacobi, Alman matematikçi (d. 1804)
1899 - Sophus Lie, Norveçli matematikçi (d. 1842)
1902 - Albert Bierstadt, Amerikalı ressam (d. 1830)
1920 - Köprülü Hamdi Bey, Türk asker, Kuvâ-yi Milliye komutanlarından ve kaymakam (d. 1888)
1925 - Abdurrahman Şeref Bey, Osmanlı Devleti'nin son vakanüvisi ve tarihçi (d. 1853)
1937 - Grigol Orconikidze, SSCB Politbüro üyesi ve "Koba" lakaplı komünist lider (d. 1886)
1956 - Gustave Charpentier, Fransız besteci (d. 1860)
1960 - Bedri Ruhselman, Türk hekim, keman virtüözü ve deneysel Neo-spiritüalizm'in kurucusu (d. 1898)
1963 - Fernando Tambroni, İtalyan politikacı (d. 1882)
1966 - Robert Rossen, Amerikalı yönetmen, senarist ve yapımcı (d. 1908)
1967 - J. Robert Oppenheimer, Amerikalı fizikçi (d. 1904)
1981 - Şerif Yüzbaşıoğlu, Türk besteci ve orkestra şefi (d. 1932)
1986 - Tezer Özlü, Türk yazar (d. 1943)
2001 - Dale Earnhardt, Amerikalı otomobil yarışçısı ve takım sahibi (d. 1951)
2005 - Mustafa Güzelgöz, Türk kütüphaneci (eşekli kütüphaneci) (d. 1921)
2007 - Barbara Gittings, Amerikalı gay eşitlik eylemcisi (d. 1932)
2008 - Alain Robbe-Grillet, Fransız yazar, yönetmen ve senarist (d. 1922)
2009 - Miika Tenkula, Fin müzisyen gitarist (d. 1974)
2013 - Matt Mattox, Amerikalı dansçı, koreograf, balet ve oyuncu (d. 1921)
2014 - Nelson Frazier, Jr. Amerikalı profesyonel güreşçi (d. 1971)
2015 - Asuman Baytop Türk botanikçi ve eczacı (d. 1920)
2015 - Jerome Kersey, Amerikalı profesyonel basketbolcu (d. 1962)
2016 - Pandelis Pandelidis, Yunan şarkıcı-şarkı yazarı (d. 1983)
2016 - Angela Raiola, Amerikalı televizyon kişiliği ve aktris (d. 1960)
2017 - Ömer Abdurrahman, Mısırlı İslami önder (d. 1938)
2017 - Ivan Koloff, Kanadalı profesyonel güreşçi (d. 1942)
2017 - Michael Ogio, Papua Yeni Gine'nin dokuzuncu Genel Valisi (d. 1942)
2017 - Nadejda Olizarenko, Sovyet eski atlet (d. 1953)
2017 - Richard Schickel, Amerikalı yazar, gazeteci ve belgesel film yapımcısı (d. 19

15 Mart - 16 Mart - Dünyada ilk kez genel oy hakkı uygulanmasıyla 19 adet kadın milletvekili Finlandiya Parlamentosu'na seçildi.

3 Mayıs - Fenerbahçe kuruldu.

15 Haziran - La Haye İkinci Barış Konferansı 26 ülkenin katılımıyla yapıldı ve savaş hukuku konusunda kararlar alındı.

25 Temmuz - Japonya, Kore'yi işgal ve ilhak etti.

31 Ağustos - Britanya-Rusya Antantı imzalandı.
Adamawa Savaşları sona erdi.

26 Eylül - Yeni Zelanda, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.

13 Kasım - Fransız mucit Paul Cornu ilk motorlu helikopter'i uçurmayı başardı.

8 Aralık - II. Oscar'ın ölümü üzerine yerine oğlu V. Gustaf İsveç kralı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri, İndiana eyaletinde zekâ engelli, sağır ya da körler zorla kısırlaştırılmasını kabul edilen kanun yürürlüğe girdi. Ve dönemin başkanı tarafından direkt uygulandı.
Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası bankacılık krizi başladı. Bu kriz esnasında yüzlerce Amerikan bankası battı.
Düyun-u Umumiye için kullanılmak üzere dış alım vergisi %3 arttırıldı.
Borsanın devlet tarafından kontrol edilmemesinin neden olduğu sıkıntıları yok etmek için Esham ve Tahvilat Borsası nizamnamesi çıkarıldı.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti.
Bhutan Krallığı Bağımsız oldu.

3 Ocak - Ray Milland, Galli aktör ve film yönetmeni (ö. 1986)
11 Ocak – Pierre Mendès France, Fransız siyasetçi, 142. Fransa Başbakanı (ö. 1982)
12 Ocak - Sergey Korolyov, Sovyet roket mühendisi, ABD ile SSCB arasında 1950 ve 1960'larda yaşanan Uzay Yarışı sırasında Sovyet uzay araçlarının baş tasarımcısı (ö. 1966)
16 Ocak - Alexander Knox, Kanadalı aktör ve romancı (ö. 1995)
22 Ocak – Dixie Dean, İngiliz futbolcu (ö. 1980)
23 Ocak – Hideki Yukawa, Japon fizikçi, Nobel Ödülü sahibi (ö. 1981)
24 Ocak - Maurice Couve de Murville, Fransa Başbakanı (ö. 1999)

5 Şubat - Pierre Pflimlin, Fransız Devlet Adamı ve 1958 yılında görev yapan eski Başbakandır (ö. 2000)
15 Şubat – Cesar Romero, Küba asıllı Amerikalı oyuncu (ö. 1994)
25 Şubat - Sabahattin Ali, Türk yazar (ö. 1948)
20 Şubat - Tony Willman, Amerikan araba yarışçısı.

8 Mart - Konstantin Karamanlis, Yunan siyaset adamı (ö. 1998)
16 Mart - Arkadi Vasilyev, Sovyet yazar (ö. 1972)

29 Nisan - Fred Zinnemann, Avusturyalı-Amerikalı film yönetmeni (ö. 1997)

17 Mayıs - Ilona Elek, Macar eskrimci (ö. 1988)
26 Mayıs - John Wayne, Amerikalı aktör (ö. 1979)
31 Mayıs - Peter Fleming, İngiliz gazeteci, gezgin (ö. 1971)

8 Haziran - Aleš Bebler, Sloven, Yugoslav hukukçu, diplomat (ö. 1981)
25 Haziran - Johannes Hans Daniel Jensen, Alman nükleer fizikçi (ö. 1973)

29 Temmuz - Robert J. Braidwood, Amerikalı arkeolog (ö. 2003)

7 Eylül - Ahmet Adnan Saygun, Türk Klasik Batı Müziği bestecisi (ö. 1991)

2 Ekim - Alexander R. Todd, Baron Todd, Büyük Britanyalı biyokimyager (ö.1997)
11 Ekim - Günter Fronius, Avusturyalı iş insanı (ö. 2015)
30 Ekim - Vladimir Belousov, Rus jeolog ve jeofizikçi

14 Kasım - Astrid Lindgren, İsveçli çocuk kitapları yazarı (ö. 2002)

15 Aralık - Oscar Niemeyer, Brezilyalı mimar (ö. 2012)

3 Ocak - Muzaffereddin Şah, İran Şahı (d. 1853)
13 Ocak - Jakob Hurt, Estonyalı folklorcu, ilahiyatçı ve dilbilimci (d. 1839)

2 Şubat – Dmitri Mendeleyev, Rus kimyager (d. 1834)
16 Şubat - Giosuè Carducci, İtalyan yazar, Nobel ödüllü (d. 1835)
26 Şubat - C. W. Alcock, İngiliz futbolcu, futbol hakemi, kriketçi, gazeteci, yazar ve spor yöneticisi (d. 1842)

4 Eylül - Edvard Grieg, ünlü Norveçli besteci
7 Eylül - Sully Prudhomme, Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız şair.

21 Ekim - George Frederick Bodley, Birleşik Krallık kökenli bir mimar. (d. 14 Mart 1827)

Fizik – Albert Abraham Michelson
Kimya – Eduard Buchner
Tıp – Charles Louis Alphonse Laveran
Edebiyat – Rudyard Kipling
Barış – Ernesto Teodoro Moneta, Louis Renault

1 Şubat - Portekiz Kralı I. Carlos ve Prens Luis Filipe Lizbon'da öldürüldü.
3 Şubat - Yunanistan spor kulübü olan Panathinaikos, Atina'da kuruldu.
12 Şubat - Dünyanın ilk araba yarışı olan New York - Paris Rallisi başladı.
26 Mayıs - İran'ın Mescid -i Süleyman şehrinde Orta Doğu'daki ilk büyük ticari petrol keşfi yapıldı. Kaynağın hakları Birleşik Krallık tarafından hızla satın alındı.
13 Haziran - Kadın sporcular ilk kez Olimpiyat Oyunları'na katıldılar.
30 Haziran - Tunguska olayı
23 Temmuz - İkinci Meşrutiyet İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin baskısıyla II. Abdülhamid tarafından ilan edildi
1 Ekim - Ford, "Model T" otomobilini satışa sundu.
5 Ekim - Bulgaristan, Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını ilan etti.
7 Ekim - 1898'den beri özerk olan Girit, Yunanistan'a katılma kararı aldı.
14 Kasım - Çin de 2 yaşındaki Pu Yi tahta çıkar.
28 Aralık - Sicilya'nın Messina kentindeki depremde 555 kişi öldü.
Tarihi bilinmeyenler

İnternazionale kuruldu
Panatinahikos kuruldu

9 Ocak - Simone de Beauvoir, Fransız yazar ve düşünür (ö. 1986)
15 Ocak – Edward Teller, Macar–Amerikalı fizikçi (ö. 2003)
22 Ocak - Atahualpa Yupanqui, Arjantinli besteci (ö. 1992)
26 Ocak - Jill Esmond, İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu (ö. 1990)

22 Mart - Elisabeth Dored, Norveçli yazar (ö. 1972)
30 Mart - Andor Endre Gelleri, Macar yazar (ö. 1945)

1 Nisan - Abraham Maslow, Amerikalı bilim insanı (ö. 1970)
9 Nisan - Victor Vasarely (Vásárhelyi Győző), Macar asıllı Fransız ressam (ö. 1997)

16 Mayıs - Albert Gazier, Fransız siyasetçi (ö. 1997)
28 Mayıs - Ian Fleming, İngiliz romancı, James Bond'un yaratıcısı (ö. 1964)
23 Mayıs - Max Abramovitz, Amerikalı bir mimar (ö. 2004)
30 Mayıs - Hannes Alfvén, İsveçli astrofizikçi

26 Haziran - Salvador Allende Gossens, Şilili devlet adamı (ö. 1973)

19 Temmuz - Ernest Buckler, Kanadalı roman ve öykü yazarı (ö. 1984)

2 Eylül - Nikolai Aleksandrovich Kozyrev, Rus bilim insanı (ö. 1983)
7 Eylül
Merna Kennedy, Amerikalı sinema oyuncusu (ö. 1944)
Michael DeBakey, Amerikalı cerrah (ö. 2008)
8 Eylül - Knut Fridell, Olimpiyat şampiyonu İsveçli güreşçi (ö. 1992)
9 Eylül - Cesare Pavese, İtalyan ozan ve romancı (ö. 1950)

16 Ekim - Enver Hoca, Arnavut siyasetçi (ö. 1985)

12 Mart - Edmondo De Amicis, İtalyan yazar

21 Haziran - Nikolay Rimski-Korsakov, Rus ulusal müziğine yaptığı katkılarla bilinen besteci, eğitmen ve yayıncı (d. 1844)

25 Ağustos - Henri Becquerel, Fransız fizikçi

15 Kasım - İmparatoriçe Cixi, Çin Qing Hanedanlığı imparatoriçesi

Fizik – Gabriel Lippmann
Kimya – Ernest Rutherford
Tıp – Élie Metchnikoff, Paul Ehrlich
Edebiyat – Rudolf Christoph Eucken
Barış – Klas Pontus Arnoldson, Fredrik Bajer

19 Nisan - Anglo-Persian Oil Company (günümüzde BP şirketi) kuruldu.
27 Nisan - Padişah II. Abdülhamit tahttan indirildi. Yerine V. Mehmet Padişah oldu.
25 Temmuz - Louis Blériot, uçakla Manş Denizi'ni geçerek bir büyük su kütlesini hava taşıtıyla geçen ilk insan oldu.

Amerika Birleşik Devletleri'nin, Washington ve Kaliforniya eyaletleri zekâ engelli, sağır ya da körlerin zorla kısırlaştırılmasını öngeren öjenik yasayı kabul etti.
Fransa, ilk radyoloji uzmanlarını toplum hizmetine sunmuştur.

9 Şubat - Dean Rusk, Amerikalı siyasetçi ve dışişleri eski bakanı (ö. 1994)

22 Şubat - Aleksandr Peçerskiy, 14 Ekim 1943 tarihinde Nazilerin Sovyet savaş esirlerine karşı işledikleri suçlardan kurtulup Sobibor İmha Kampından kitlesel kaçışın organizatörlerinden biri olan önder (ö. 1990)

9 Mayıs - Gordon Bunshaft, Amerikalı mimar (ö. 1990)

12 Haziran - Ali Tantâvi, Suriyeli bilim insanı (ö. 1999)
19 Haziran - Osamu Dazai, Japon yazar (ö. 1948)

7 Eylül - Elia Kazan, Amerikalı yönetmen ve En İyi Film Akademi Ödülü sahibi (ö. 2003)
9 Eylül - Arthur Jonath, Alman atlet

26 Ekim - Affonso Eduardo Reidy, Brezilyalı bir mimar (ö. 1964)

19 Kasım - Peter F. Drucker, Avusturyalı yönetim bilimci, yazar

8 Ocak – Harry Seeley, İngiliz paleontolog (d. 1839)
12 Ocak – Hermann Minkowski, Alman matematikçi (d. 1864)
13 Şubat - Julius Thomsen, Danimarkalı kimyager (d. 1826)
17 Şubat - Geronimo, efsanevi Apaçi lideri (d. 1829)
26 Şubat - Hermann Ebbinghaus, Alman psikolog (d. 1850)
Adrienne von Pötting, Avusturyalı ressam (d. 1856)

Fizik – Guglielmo Marconi ve Karl Ferdinand Braun
Kimya – Wilhelm Ostwald
Tıp – Emil Theodor Kocher
Edebiyat – Selma Lagerlöf
Barış – Auguste Marie François Beernaert ve Paul-Henri-Benjamin d'Estournelles de Constant

1909'da Osmanlı İmparatorluğu

1911 (MCMXI) pazar günü başlayan bir yıldır.

31 Mart - "Dünyanın En Büyük Gemisi" Titanic'in denize indirilişi.
28 Eylül - İtalyanlar tarafından Trablusgarp (Libya) işgal edildi.
29 Eylül - Trablusgarp Savaşı başladı.
18 Ekim - Çin'de Sun Yat-sen'in önderliğindeki devrimciler Qing Hanedanı'nı yıkarak, Çin Cumhuriyeti'ni ilan etti.
1 Kasım - Tarihteki ilk hava saldırısı gerçekleşti. (Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya Krallığı tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na karşı)
12 Aralık - Hindistan'ın başkenti Kalküta yerine Delhi oldu.
14 Aralık - Kaptan Scott ile uzun süren bir rekabetten sonra, Norveçli Roald Amundsen, Güney Kutbu'na ilk ayak basan kişi oldu.

Meksika'da 1877'den beri iktidarda olan Porfirio Dias devrilerek yerine Frane Cisco Madero geçti.

13 Ocak - Guido del Mestri, İtalyan din adamı ve diplomat (ö. 1993)

6 Şubat - Ronald Reagan, ABD Başkanı (1981-1989)(ö. 2004)
19 Şubat - Merle Oberon, sinema oyuncusu (ö. 1979)

26 Mart - Tennessee Williams, oyun yazarı (ö. 1983)
27 Mayıs - Vincent Price, Amerikalı aktör (ö. 1993)

8 Nisan - Emil Cioran, Rumen filozof (ö. 1995)

5 Mayıs - Zofia Rydet, Polonyalı fotoğrafçı (ö. 1997)
11 Mayıs - Hermann Behrends, Alman avukat, SS-Gruppenführer ve Polis Korgenerali Yükses SS ve Sırbistan, Karadağ ve Sancak (bölge) Polis lideri (ö. 1948)

30 Haziran - Czesław Miłosz, Polonyalı şair ve deneme yazarı (ö. 2004)

5 Temmuz - Georges Pompidou, Fransız devlet başkanı (ö. 1974)
27 Temmuz - Eduard Claudius, Alman gazeteci, roman ve hikâye yazarı (ö. 1976)

7 Eylül - Todor Zhivkov, Bulgar devlet adamı (ö. 1998)

25 Ekim - Celil Kiyekbayev, Sovyet Başkurt bilim insanı, Türkolog ve filolog (ö. 1968)

1 Kasım - Donald Kerst, Amerikalı fizikçi ve akademisyen (ö. 1993)
11 Kasım - Roberto Matta, Şilili ressam (ö. 2002)
20 Kasım - Watazumi Doso, Japon bambu flüt ustası (ö. 1992)

10 Nisan - Mikalojus Konstantinas Čiurlionis, Litvan ressam, besteci ve yazar
1 Ağustos - Edwin Austin Abbey, Amerikalı ressam

Fizik –
Kimya –
Tıp –
Edebiyat –
Barış –

2011 Fergana Vadisi depremi, 19 Temmuz 2011 tarihinde yerel saat ile sabaha karşı 01.35'te 6.1 büyüklüğünde meydana gelen Fergana Vadisi merkezli depremdir.

Uluslararası tarih ve saat olarak 19 Temmuz 2011 saat 19.35'te 20 km derinde Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan sınırının kesişme noktasında ters bir atımlı önemli bir deprem olmuştur. Kuvvetle muhtemel Pamir Dağları ile Fergana Vadisi arasındaki bindirme fayı üzerinde olduğu tahmin edilmiştir. Fayın bindirme karakteri, depremin yarattığı dalgaların modellenmesiyle yorumlanmıştır. Depremin esas kaynağı, Hindistan levhasının yılda 40 mm'lik bir kuzeye doğru hareketle Avrasya levhasına çarparak yarattığı kıta-kıta çarpışmasının kuzeybatı-güneydoğu yönlü basınç gerilmesi oluşturmasıdır. Merkez üssünün boylamı üstünde bu çarpışan levha sınırları yaklaşık olarak Kuzey Hindistan ve Pakistan civarında yer alır. Bu alan, merkez üssünden yaklaşık olarak 800 km güneyde yer alır, dahası bu kıta-kıta çarpışması sınırı kuzeye doğru 1000 km kadar genişlemektedir. Bölgenin tektonik evrimi oldukça karmaşıktır, zira daha önceki doğrultu atımlı ve ters faylı depremlerin 19 Temmuz depremine lokasyon olarak yakın olduğu bilinmektedir. Son çalışmalarda bindirme faylarının bir sistemi bu depremin merkez üssü yakınında, Kırgızistan-Özbekistan sınırlarında ve Fergana Vadisinin ki çok fazla Kuvaterner bozunması gösteren bir yerdir, güney köşesine sınır olan yerde haritalanmıştır. 19 Temmuz 2011 depreminin merkez üssü yakınlarında tarihi depremler çok sık olmamıştır. Son 40 yılda 5.5 ve üstü büyüklüklere sahip sadece üç deprem olmuştur. Bölgenin bilinen en büyük tarihsel depremi 7.4 büyüklüğe sahip 2011 depreminin 220 km güneydoğusunda yer alan depremdir. Ayrıca 2008 tarihli 6.6 büyüklüğündeki deprem de 2011 depremine oldukça yakın bir lokasyonda gerçekleşmiştir.

Deprem Kırgızistan ve Özbekistan sınırına yakın bir yerde merkez üssü olarak Fergana Vadisi'nin 42 km güneybatısında ve yaklaşık 20 km derinlikte gerçekleşmiştir. Özbekistan acil durumlar bakanı açıklama yaparak Fergana Vadisi'ni vuran depremin 86 insanın yaralanmasına neden olduğunu açıklamıştır. Özbekistan'da bazı evlerin yıkılmasıyla 13 insan hayatını kaybetmiştir. Fergana Vadisi sakinlerinin açıklamalarına göre deprem yaklaşık üç dakika sürmüştür. Kırgızistan'ın Batken şehri de depremden oldukça etkilenmiştir. Birçok evin duvarlarında çatlaklar rapor edilmiştir. Deprem merkez üssüne yakın bölgelerde, halk panik içinde sokaklarda geceyi geçirmiştir. Tıpkı Kırgız hükûmeti gibi dönemin Özbek devlet başkanı İslam Kerimov da deprem bölgesindeki hasar tespiti adına çalışmalar başlatmıştır. Kırgızistan devlet kurumunda görevli sismolog Kanat Abdrahmetov da depremin oldukça güçlü olduğunu ve fazlaca yıkım yaşadığının açık olduğunu ifade etmiştir.

Arama Kurtarma Derneği (Kısa adı: AKUT); mağara, dağ gibi ulaşılması zor olabilecek yerlerde veya doğal afetlerde kaybolanların aranması ve bu koşullarda kaza geçirenlerin kurtarılması için etkinlik gösteren, Türkiye'nin arama kurtarma konusunda ilk sivil toplum örgütü olan dernek.
Derneğin bir dönem Onursal Başkanı, "Kar Leoparı" unvanı sahibi ve Everest Dağı'na tırmanan ilk Türk olan Ali Nasuh Mahruki'dir. 29 Kasım 2016'da gerçekleştirilen Olağanüstü Genel Kurul'da Saydun Gökşin derneğin yönetim kurulu başkanı seçilmiştir. Aynı yıl daha sonra gercekleşen Olağanüstü Genel Kurul'da seçilerek 2017'de göreve gelen Recep Şalcı 2022 yılına kadar derneğin yönetim kurulu başkanlığını yürütmüştür. 2022 yılında Recep Şalcı, AFAD başkanı olarak görevlendirilmesi üzerine yönetim kurulu başkanlığından istifa etmiş ve yerine ikinci başkan olan Mehmet Murat Boz göreve gelmiştir. Ardından 2023 yılında gerçekleşen Olağanüstü Genel Kurul'da yapılan seçimde ise başkan Zeynep Yosun Akverdi derneğin ilk kadın başkanı olarak göreve gelmiştir. 2026 yılında gerçekleşen Olağanüstü Genel Kurul'da yapılan seçimde ise şimdiki başkan Serhat Akbel göreve gelmiştir. Kuruculardan Nasuh Mahruki ise 2019 yılında aldığı karar ile Onursal başkanlık görevinden istifa etti.

Türkiye'de, özellikle dağcılık sporunda, kaza geçiren veya kaybolanların aranma ve kurtarılmaları konusunda uzmanlaşmış bir kurumun bulunmamasından kaynaklanan boşluğun doldurulması, derneğin kuruluş amacıdır.
1994 yılında yaşanan bir dağ kazasının ardından, bir grup dağcının oluşturduğu bu topluluk, ilk kez 1995 yılı Aralık ayında Uludağ'daki Keşiştepe'de yapılan bir arama kurtarma operasyonunda "AKUT" adını kullanmıştır.
1996 yılında resmen kurulan dernek, 1997 yılından itibaren deprem ve sel gibi diğer doğal afetlerde de arama kurtarma çalışmalarına katılmaya başlamıştır. Çeşitli operasyonlarla birlikte ekip içi eğitimler, organizasyon ve tanıtım çalışmaları, kurum ve kuruluşlarla ilişkilerin geliştirilmesi ve sponsor araştırmalarının yürütüldüğü süreçte, 1998 yılında meydana gelen Adana-Ceyhan Depremi'nde gerçekleştirdiği enkaz arama-kurtarma çalışmalarının ardından AKUT'a, Bakanlar Kurulu tarafından 15 Ocak 1999 tarih ve 12304 sayılı karar ile "kamu yararına çalışan dernek" statüsü verilmiştir.
Adana-Ceyhan Depremi'nde 90 gönüllüsüyle görev alan dernek; 1999 Gölcük Depremi'nde 150 gönüllüsü ile çalışmış, 1000'in üzerinde insanın çalışmasını organize etmiş, yurt içi ve yurt dışından gelen yardım malzemelerinin lojistik koordinasyonunda görev almıştır. Türkiye'nin AKUT ile tam anlamıyla tanışması da, Gölcük depremi sonrasında olmuştur.
Türkiye'de 2000'in üzerinde gönüllü ile şu ana kadar 4500'ün üzerinde can kurtaran AKUT, Türkiye çapında 30 ekibi ile faaliyetlerini sürdürmektedir.

AKUT 1999 senesinde; Birleşmiş Milletler'in arama kurtarma organizasyonu olan INSARAG'a üye olmuş, 2011 yılında INSARAG gözetmenlerinin denetiminde İstanbul'da yapılan sınavı geçerek "Orta Ölçekli Arama Kurtarma Ekibi" unvanını almış ve Türkiye'de operasyonel sınıflandırmaya giren ilk üye olmuştur. Ayrıca Uluslararası Kurtarma Köpekleri Organizasyonu (IRO) üyesidir.
2018 Nisan ayında Bulgaristan'da tekrar INSARAG sınıflandırmasına giren AKUT Arama Kurtarma Derneği, 3 gün süren sınıflandırma tatbikatını başarıyla geçmiştir. Yeniden sınıflandırma 2023 yılında yapılacaktır.
Ayrıca Bulgaristan'da yapılan sınıflandırmada;

İlk defa bir Türk ekibi, Avrupa Birliği'nin ModEX kapsamındaki çok uluslu saha tatbikatına katıldı.
ModEX kapsamında ilk defa, AB dışındaki bir ülkeden, bir AB ülkesine operasyon düzenlendi.
İlk defa bir Türk ekibi, kentsel arama kurtarma (USAR) alanında, Avrupa Sivil Korunma Mekanizması'nın operasyonel partneri olarak gorevlendirildi.
İlk defa bir ModEX tatbikatı kapsamında düzenlenen INSARAG IER sınavina AB dışından bir ekip, AB içine intikal etti ve bu intikali karayolu ile yaptı. Bu, her iki açıdan da birer ilktir.
Bulgaristan'ın Montana bölgesinde gerçekleştirilen bu IER, ayni zamanda AKUT'un 22 yıllık tarihindeki en kapsamlı ve en yüksek katılımlı yurt dışı faaliyeti olarak kayıtlara geçti.
Dernek; yurt dışında Yunanistan, Tayvan, Hindistan, İran, Pakistan, Mozambik, Haiti, Japonya ve Nepal'deki afetlerde görev almıştır.

KKTC Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı

Resmî site 
X'te AKUT Arama Kurtarma Derneği
YouTube'da AKUT Arama Kurtarma Derneği
Instagram'da AKUT Arama Kurtarma Derneği 
Facebook'ta AKUT Arama Kurtarma Derneği 
LinkedIn'de AKUT Arama Kurtarma Derneği

